HALİDE EDİP ADIVAR- (1884-1964)-Nejat MUALLİMOĞLU


Türk milleti, Balkan Harbinden sonra dahil olduğu grupla hemen katıldığı Birinci Dünya Harbinde mağlûp olmuş; Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi ve ardından Damat Ferit Hükümeti’nin kabul ettiği Sevr Antlaşması ile parçalanmıştı.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Batılı devletlerin teşviki ile 15 Mayıs, 1919 da Yunan ordusu İzmir’e çıktı. Büyük Harp’te dört yıl kahramanca ve pek çok mahrumiyet içinde dövüşen Türk milleti, yorgun ve perişan olmakla beraber, bağımsızlık ve hürriyeti uğruna her şeyi yapmaya, gerektiğinde ölmeye hazırdı.

İzmir’in işgali ile başlayan felâketli günlerde, Türk’e reva görülen haksızlıkların bir tepkisi olarak, yurdun çeşitli şehir ve kasabalarında protesto mitingleri, camilerde toplantılar yapıldı. Bu arada İzmir, Maraş, Gaziantep ve Adana’da silâhlı çatışmalar başladı.

İstanbul’daki lânetleme mitinglerinin iki kahramanı, hiç şüphesiz ki, Halide Edip (Adıvar) ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver) idi.

Türk edebiyatı, Halide Edip ölçüsünde bir kadın romancı yetiştirmedi. Ateşten Gömlek, Kalp Ağrısı, Zeyno’nun Oğlu, Handan, Raik’in Annesi, Sinekli Bakkal, Vurun Kahpeye birer millî romandırlar.

Kalemi ile, kafası ile İttihat ve Terakki Cemiyeti nde faal bir rol oynayan Halide Edip, millî hizmetlerini Anadolu’daki büyük mücadeleye katılarak devam ettirdi.

Aşağıda, Halide Edip Adıvar’ın, o karanlık ve matemli günlerimizde İstanbullular’ı coşturan, bağımsızlık ümit ve aşkını onların kalplerinde yerleştiren konuşmalarının metinlerini göreceksiniz.

Halide Edip Adıvar, aşağıdaki ilk hitabesini 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Fatih’te Belediye dairesi önünde yapılan mitingte söyledi. Mitinge 50 bin kişi katılmıştı.

FATİH NUTKU- (19 Mayıs 1919)

Müslümanlar, Türkler: Türk ve Müslüman bugün en karanlık gününü yaşıyor. Gece, karanlık bir gece. Fakat insanın hayatında sabah olmayan gece yoktur. Yarın, bu korkunç geceyi yırtıp şaşaalı bir sabah yaratacağız. Yalnız, ışık geldiği vakit gözümüzü güneşe, karanlığa göre baykuşlar gibi açmayalım. Işık geldiği vakit hayatı karşılayacak, karşılayabilecek insanlar hâlinde bulunalım. Millet, iyi ve fena günler gördü. Günah dakikaları ve şanlı dakikalar yaşadı. Fakat kardeşler, bugün ufak günahlarımızın üzerine öyle ateşin (coşkulu) bir kan akmıştır ki, bu kan dünyanın günahını yıkayacak kadar temiz ve mebzuldur [boldur]. O kan, bizim vazifemizi tayin etti, bize bir vazife bıraktı.

Hanımlar, bugün elimizde top, tüfek denilen âlet yok, fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silâhımız var: Hak ve Allah var. [Alkışlar] Top ve tüfek düşer, Hak ve Allah bâkîdir. Topun yüzüne tükürecek kadar evlâtlar, analar, kalbimizde aşk ve îman, milliyet duygusu var. Biz, dünyada millet sınıfına lâyık bir millet olduğumuzu erkek, kadın, hattâ çocuklarımıza kadar ispat ettik.

Bugün memleketimiz, taksim edilmek tehlikesi karşısında. Adım, adım, kendi dûnumuzdaki [alçak, aşağı] milletleri başımıza efendi yapmak istiyorlar. Bugün, İzmir, yarın Konya, öbür gün İstanbul, sonra Müslüman dünyasının başı olan Türk susturulmuş olacaktır.

Buna karşı ne silâhımız var?

Kurşun, top, bomba mı?

Bir top bebeklerimizi öldürebilir. Bizim bundan da kavî [dayanıklı, güçlü, zorlu] silahlarımız var. Sesimizi dünya mutlak işitecektir. İşitmek ve işittirmek için bugün, kuvvetli ve metin [dayanıklı] bir millet hâlinde bulunmalıyız. Bugün Türkler, dâvalarını halledinceye kadar, nasıl kurun-ı vusta’da [ortaçağda] haftada üç gün Allah mütarekesi yapıldı idiyse, öyle Allah mütarekesi aktedilmelidir.

Arkadaşlar, Müslümanlar, Türkler! Bugün burada toplanan şu halk kütlesinin bir tek isteği var; o da, en tabiî haklarının kendisinden alınmamasıdır. İstediğimiz basit, yüksek, ve ulvî bir haktır. Bizim sözümüzü onlar dinlemeyebilirler. Fakat biz padişahımızdan babalık etmesini rica ederiz. Biz, erkeklerimizle beraber, milletin kalbinden gelen en kuvvetli, en akıllı, en cesur, milleti en çok temsil edecek bir kabine isteriz. Padişahımıza, halkın hissiyatını tebliğ eder ve deriz ki: İşte kara bir gün yaşıyoruz, bugün herkes susmuştur, bugün Türk ve Müslüman, Padişahın etrafında toplanmıştır.

Hanımlar, efendiler!

Bugün, bunun beş misli bir miting de yapmış olsak, bunun semeresini göremeyiz. Fakat yarın var, çocuklarımız var. Buradaki Türk, Müslüman âleminin kalbidir; siz de düşdüğünüz vakit birçok şeyler düşecektir. Kadınlar, silâhsız ve zayıf, fakat kalbi gayet metindir. Bütün âlemi İslâm, hep kardeşimizdir. Bundan dönen Türk kadını değildir. Yaşasın milletimiz!

ÖĞRETMENLER TOPLANTISINDAKİ NUTKU- (21 Mayıs 1919)

Müslümanların tarihinde bugünkü heyecan kadar heyecan görülmemiştir. Titreyen kalplerin aksi, Müslüman âleminin her noktasında hissediliyor. Bizim dâvamız bir Türk dâvası değil, Müslüman âleminin dâvasıdır.

Yalnız bir nokta var. Bugünkü Osmanlı Türkiye’si, mevkii itibariyle İslâmlığın dimağıdır, kalbidir; Türkiye ezilir ezilmez, Müslüman âleminin istiklâli örtülmüş ve gömülmüştür. Yedi yüz senelik ananeye malik [geleneğe sahip] bir devlet üzerine 100 senelik bir millet oturamaz diyorlar. Bunlar, mitinglerde söylenebilir; fakat biz muallime ve muallimler [öğretmenler] kendimizi aldatmayalım. Ben, maddî nokta-i nazardan bedbinim [karamsar]. Fakat manevî sermayemize o kadar îmanım var ki, yapayalnız kalsam bile, yarın için bir Müslüman ve Türk âlemi doğacağına îman ederim. Nikbin [iyimser] olurken hesabımızı iyi tutalım. Arkadaşlar, tarihte Çanakkale Muharebesi gibi bir muharebeye sahip olan bir millet mahvedilemez.

Hayattan bugün için hak istemeye, muallimlerin hakkı yoktur, fakat yaşarken onu elde edecektir. Muharebeden sonra silâhsız, fakat kalbi çok kıymetli Türkiye vardır. Müslüman âleminde, bugünkü uyanmış heyecanı zinhar [sakın] unutmayınız.

. . . Dâvamızın doğruluğuna itikadımız [inanç] vardır. Emin olalım, bizi isteyenlerin arkalarında milletleri vardır. O milletler, ölen ve ihtilâl yapan bir millete lâkayt [ilgisiz] kalamazlar. Bu içtimâda [toplantıda] hepimiz gibi, hepimiz kadar ölmeye hazır olanlar yanlış bir şey düşündüler. Bir kaleye bayrak dikmekle orası bayrak sahibine ait olamaz, dediler. Yunan bayrağı İzmir üzerinde dikilmeyecektir. Bu, can damarımız üzerine yapılan ilk ve son tecrübedir.

En kıymetli kuvvetlerimizi israf etmeyelim. En gür sesimizle bugünkü heyecanın kuvvetini ve neler yapacağımızı göstererek susmamalıyız. Tâ ki, kâğıt üzerinde değil, hakikatte bilfiil arzumuzun Türk olduğunu ispat edinceye kadar. Bazı tüfekler önünde insanın kalbi titrer, fakat bugün o devir geçti. Vatan aşkı için, insanın heyecanı tükenmez; bu heyecanı idâme [devam ettirmek], dimağ hâlinde olan muallimlerin vazifesidir.

KADIKÖY NUTKU-(22 Mayıs 1919)

O gün Kadıköy’de durmaksızın yağan yağmur altında 20 bin kişi Belediye binası önünde heyecanla toplanmıştı. O günlerde, İstanbul’da yapılan mitinglerde konuşan hatiplerin bazı sözlerinin gazetelerde yayınlanmasına sansür müsaade etmedi. Tasviriefkâr ve Vakit gazetelerinden derlediği konuşma metinlerini, “Millî Mücadele’de İstanbul Mitingleri” (1951) adlı kitabında toplayan Kemal Arıburunu diyor ki: “Bu hitabelerin çoğu irticalen [doğaçlama] söylenmiş olduğundan dolayı, cümlelerde bazı noksanlıklar ve kelime hatâları mevcut ise de, bu noksanlıkların esas maksat ve ruha tesiri olmadığı görülmüş ve aynen bırakılmıştır. Kitapta acı bir hakikat olarak görülmektedir ki, sansürün müdahalesiyle, bu toprağın öz çocuklarının konuşmaları efkârı umumiyeye duyurulmak istenmemiştir. Metinler arasında görülen sıralı noktalar sansürün çizdiği kısımlardır.”

Müslümanlar, Türkler!

Müslüman ve Türk dünyası en siyah bir matemle dalgalanıyor. Bugünkü heyecan emin olunuz ki, Müslüman âlemini bir dalga gibi sarsıyor.  ………………………………………………….

Biliniz ki, küçük görünen Türkiye ve Türkler, Müslüman dünyasının kalbidir, başıdır. Türkler’e indirilmek istenen darbe, bütün Müslüman dünyasının kafasını koparmak içindir. Emin olunuz ki, Harbi Umumi’de, birçok Müslüman düşmanlarımızla beraber kan döktü. Galiçya’da, Çanakkale’de, Irak’ta makam-ı hilafete karşı harp ederken, onlar adalet için, beşeriyet [insanlık] için harp ettiler, öldüler. Emin olunuz, aldandılar.    

Bugün aldanmayalım. Hissedilen bir heyecan var. Bunu söndürmek için icat edilen haberlere inanmayalım. [İnanmıyoruz sedaları] Daha dün, âlemi titreten Almanya, bugün başı önünde geziyor. Kendilerinin olmayan toprakları âleme tevzi etmek [dağıtmak] isteyenler, hakkın sedası önünde eğilecekler ve hakkı teslim edeceklerdir. Dostu Venizelos’a bir hediye veren Mösyü Clemenceau’nun arkasında, milletlerin hak ve adaleti için harbetmiş Fransız milleti vardır. Yunan parasıyla çıkan Fransız gazetelerinden bir kaçından maadası, bütün bu hareketleri şayanı takbih [kınanmaya değer] buluyorlar. Türk milletini ve Türkiye’yi parçalamak isteyen Llyod George’in arkasında bir İngiliz milleti vardır. Clemenceau, Llyod George ve bunlardan mürekkep olan dörtler meclisinin arkasından uyanacak, emin olunuz, büyük harpler vardır.

Dün, İstanbul’a gelmek isteyen Çarlık vardı. O Çarlığın yerinde bugün yeller esiyor. Niçin?

 Biz o Çarlığın nefesini Çanakkale’de boğduk. Burada devrilen yalnız Çarlık değildir; adaletsizliktir.

Bu adaletsizlik muvakkattir [geçici]. Belki biz de adaletin geldiğini göremeyeceğiz. Fakat o gecikmeyecektir. Bütün adaletlerin üstünde bir adaleti İlâhî vardır ki, o gelecek ve bütün milletleri sarsarak üzerinden geçecektir.

Zinhar heyecanlarınızı unutmayınız. Yarın dünyanın son tarihî perdeleri oynandıktan sonra, Türkler ne yaptı diye bize bakacaklardır. Ve Çarlığı boğup adaleti kurtardığımızdan dolayı bizi alkışlayacaklardır. Milletlerin üzerinde hâkim olan adalet, Türk milleti, nihayet senin de hakkını verecektir.

SULTAN AHMET NUTKU- (30 Mayıs 1919)

O zaman 35 yaşlarında bulunan Halide Edip Adıvar o günkü hislerini şöyle anlatır:



Sultan Ahmet Meydanına Fuat Paşa Türbesi sokağından girdim. Yanımda kaç kişi vardı, beni kim götürüyordu, bilemiyorum. Kalbim o kadar atıyordu ki, yürürken sallanıyordum. Fakat meydanın başına gelip de kalabalığı görünce, bana sükûnet geldi. Sultan Ahmet Camii’nin minareleri, mavi boşluğa yükselen İlâhî bir sanatkârın elinden çıkmış beyaz neyler gibiydi. Minarelerin dar şerefelerinden, siyah bayraklar havada dalgalanıyordu. Camiinin önünde, yerde, yüksek bir kürsü vardı. O da siyah bir örtü ile kapalıydı. Kürsünün önünde [Amerika Cumhurbaşkanı] Wilson’un on ikinci prensibini temsil eden bir yazı vardı.[1] Sade meydanda değil, tâ Ayasofya’ya kadar insan doluydu. Halk o kadar sıkışmıştı ki, hareket edemeyecek bir halde idi. Askerler, kalabalığın iki yüz bin kişi olduğunu söylüyorlardı.

Bu, kımıldanamayacak kadar sıkı olan kalabalıktan başka, camiin demir parmaklıkları, damlar, cami kubbeleri dahi insanla doluydu. Nasıl o kürsüye yaklaşabildim, farkında değilim. İki yanımda, iki önümde dört süngülü asker, bana yol açıyordu. Bunların gösterdiği bir kardeş sevgi ve itinasını ömrüm oldukça unutamayacağım. Acaba, bunlardan, beni oraya götürmeleri istenmiş miydi?

 Yoksa, kendi kendilerine mi gelmişlerdi, bilmiyorum. Kürsünün önüne geldiğim zaman, hayatımın en önemli dakikalarından birini hissettim. Vücudumun her zerresi elektriklenmiş gibiydi. Bu hal, herhangi bir zamanda beni derhal öldürebilecek kudretteydi. Fakat o an benim için unutulmaz bir tecrübedir. Çünkü hiç sesi çıkmayan bu iki yüz bin kişinin ızdırabını bana aşılamıştı.

İnanıyorum ki, Sultan Ahmet’deki Halide, hergünkü Halide değildi. Bazen en mütevazı ve tanınmamış bir insanın büyük, bir milletin büyük idealini temsil edebileceğine inanıyordum. O günkü Halide’nin kalbi, bütün Türk kalplerinden gelen hisle atıyor ve Halide ‘ye gelecek yılların faciasını duyuruyordu.

Minarelerden gelen seslere, kalabalık arasındaki yüzlerce ulema, Müslümanlığın bir nakaratı olan “Allahu Ekber, Lâilâhe illallah, Vallahu Ekber, Allahu Ekber Velillâhilhamd” ile bu seslere katılıyordu. Halide, bu harikulade teraneyi [ezgi] dinlerken kendi kendine şunları söylüyordu:

“İnsanların kardeşliğini ve barışı ifade eden İslâmiyet ebedîdir. Bâtıl inançlar ve dar görüşler İslâmiyet değil. Allah’tan gelir, gerçek İslâmiyet. Ben, bugün onun en yüksek noktasını ifade etmeye mecburum. Türkiye, benim zulme uğramış milletim de ebedîdir. O, öteki milletlerde olan kusur ve faziletlere sahip olmakla beraber, hiçbir maddî kuvvetin yok edemeyeceği manevî bir kudrete de sahiptir. Ben bugün onun zirvesini anlatmalı, insanlığın kardeşliğini ifade eden ruhunu vermeye çalışmalıyım.”

Halide’nin sesinin belli bir noktadan öteye geçmediğine eminim. Bu yüz binlerce halk için, o sadece kara bir noktadan ibaret kalmıştır. Fakat, bu insan denizi içinde, insanı ürküten mutlak bir sükût vardı. Belki, herkes kendi içinden gelen sesi dinliyordu. Halide ise, o günün, kelimesiz gelen bir mesajının bir medyumundan ibaretti.

Önce minarelere hitap ederek onlardan şanlı tarihimizin devam ettirilmesini istiyordum. Bu konuşmamın bir cümlesi millet arasında vecize yerini aldı: “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır.” Bunu söylerken Halide, demokrat esaslara bağlı hakiki bir Müslüman milletin hissini ifade ediyordu. Nihayet, Halide, onların aşağıda söyleyeceğim esaslara bağlı kalacaklarına iki defa yemin etmelerini teklif etti: (1) İnsanlık adalet ve esaslarına sadık kalmak, (2) Herhangi bir şart altında olursa olsun, hiçbir kuvvete boyun eğmemek.

Binlerce ses, bir uğultu halinde, “Yemin ediyoruz,” diye cevap verdi. Gök gürlemesini andıran insan sesleri yükseliyor ve Halide’nin ayaklarının altındaki kürsüyü sarsıyordu. Aynı zamanda, İtilâf Kuvvetlerine bağlı uçaklar, minarelerin arasında uçuyor, kalabalığı teftiş eden bir polis vazifesini görüyordu. Adeta bir dev an gibi vızıldayan bu makineler, bizi korkutmak istiyordu. Fakat hiç kimse maddî bir kuvvetten haberdar değildi. Herhangi bir halkın yüreğine ölüm korkusu üstünde bir his gelebilir. İnanıyorum ki, o gün, şayet uçaklar ateş açmış olsaydı, bu yeni mücadele ruhu ile kendinden geçen halk bundan haberdar olmayacaktı.

Nihayet, Halide, kürsüden aşağı baktığı zaman, önünde, bir sakat asker kalabalığı gördü. Hepsi, itina ile giyinmişlerdi. İçlerinden bir genç grup kürsünün önünü almış, kalabalığın oraya girmesine mâni oluyordu. Bu kürsüye en yakın olan yarım insan dairesinin arasında Fransız üniformalı, yakışıklı, ince yüzlü bir adam vardı. Bu, General Foulon’du. Fransız doğan bu adamın yüreği, o gün Türk’tü ve bütün Türk gençleriyle birlikte onun da gözlerinden yaşlar akıyordu.

Bu gerginlik, aşağıdaki genç bir Darülfünunlunun [üniversitelinin] sesiyle kırıldı. Birden bire, “Milletim, zavallı milletim!” diye bağırarak hıçkırmaya başladı ve birden düşüp bayıldı. Bu olayı, Halide’yi içinden düştüğü vecitten [kendinden geçme] çıkardı ve kürsüden inerek o da yardıma koştu.

Halide Edip Adıvar’ın nutkundan parçalar aşağıdadır.

“Kardeşlerim, evlâtlarım! Ruhu göklerde olan yedi yüz senelik şanlı tarihimiz bu minarelerden bugün, Osmanlı tarihinin faciasını seyrediyor. Bu muazzam, bu tarihî meydanda, zafer alayları tertip eden ecdadımızın ruhu bizi seyrediyor. Dünyaların öbür ucuna at süren nâmağlûp erlerin evlâtları önünde baş eğiyor ve yemin ediyorum: Ben, Müslüman tarihinin bedbaht bir kızıyım. Bugün de dünkü kadar kahraman ve talihsiz Türk milletinin anasıyım. Millet nâmına, ecdadımızın bizi seyreden ruhlarına yemin ediyorum. Bugün, kolları kesilmiş olan Türk’ün kalbi, eski cesaret ve şecaatini [yiğitlik] kaybetmemiştir. Yemin ediyorum ki, Osmanlı sancağına, tarihine hıyanet etmeyeceğim. Allah’a, hakka, milletlerin İlâhî hakkına dayanan Türk milleti, bütün Müslüman ve Türk dünyasına ilân ediyorum. Dâvamızı ilân ediyorum .

Türkler’e zalim diyenler öyle günah işliyorlar ki, tarihin karşısında onların günahlarını, bütün denizlerin bitmez tükenmez suları bile yıkayamayacaktır.

Bugün karşımızda yükselen ses, Müslüman kardeşlerin sesidir. Esaret boyunduruğu can damarlarına geçmiş olan milletler, bizim felâketimiz karşısında gür sesleriyle bağırıyorlar. Ben, kardeş Müslüman dünyalarına, sizin nâmınıza hitap ediyorum. Dâvamız şudur: Zaten elinden tutanları kalmayan, ellerini, bacaklarını kaybeden gazilerimiz, şehitlerimiz nâmına dâvamızı ilân ediyorum. Bu dâvamız da, Türkler’in hak ve istiklâlidir. Türkler, Türkiye’nin ebedî haklarına asla dokundurmayacaklar; yarın, Hakk’ın mahkemei kübrası [en büyük mahkeme] önünde zalimlerin hepsi mahkemeye çekilecek, onlara, bizim kanlarımızı döktürdünüz, diyecekler. İşte kardeşlerim, işte evlâtlarım, dâvanızdan kaçmayınız. O gün size hak verecekler. Bugün iki dostunuz vardır: Birisi, kalbi, mâbedleri bizimle beraber olan Müslüman dünyası; diğeri, zalimleri yakasından sürükleyecek büyük milletlerdir.

Kardeşlerim, evlâtlarım!

Osmanlı toprağında böyle muazzam, böyle tarihî bir gün, belki bir daha idrak etmeyeceğiz. Evlâtlarım, öyle bir gün olur da bir daha toplanamazsak, içimizde ölenler olursa, Türk’ün istiklâl bayrağı ile mezarı üzerine geliniz.

Eski tarihimizin, bu muazzam minarelerin bahşettiği tarihimizin en asîl, en terbiyeli vekarımızı asla unutmayacağız! Yemin ediniz. [Vallahi sesleri]

Yedi yüz senelik minareler, mavi semalarıyle bize baktığı bu günlerde, Osmanlı bayrağı, Osmanlı hakkı için can vermekten çekinmeyeceğinize yemin ediniz! [Vallahi sesleri]

Meraklısına Not: Gazeteci ve yazar Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Halide Edip Adıvar’ın bu nutku hakkında der ki: “İstanbul’un 1919’daki Sultan Ahmet şahlanışında ben, rahmetli Halide Edip’in konuştuğu kürsünün hemen önünde idim. Aralarına gerilmiş urganlarda yaslı bayraklarımızın dalgalandığı minarelerin şerefelerinden ’salâ’ sesleri gamlı göklere uçuşurken, kara ipekten bir çarşafa bürünmüş bir Halide Edip de, tül peçesi ve kara kâkülleri rüzgâra uçuşan mat yüzlü, alev gibi yanan kapkara gözlü savaşçı genç kadın olarak tarihe yükselmişti.

“Halide edip, ömrü boyunca başka bir şey yapmamış olsaydı, bu vatana hiçbir hizmette bulunmamış, hiçbir eser yazmamış olsaydı bile, sırf o gün, bu Sultan Ahmet Meydanı’nı, bu Ayasofya Meydanı’nı ve Sultan Ahmet Camii’nin avlusuna ve meydanlara ulaşan bütün yolları doldurmuş olan, 150 binden çok fazla, 200 binden az eksik olan insanı ‘Tek Türk ve Müslüman’ kalıbına sokan o içli, ateşli hitabesi ’azizeleşmesi’ne de yeterdi.

”Halide, o gün bambaşka bir mahlûktu. Mitingi kontrol etmek ve kim bilir, belki de mitingde konuşacak hatipleri mimlemek ve sonra tutuklamak amacıyla oraya gelmiş olan İtilâf Devletleri Müşterek Jandarma Komutanı Fransız albay Korsikalı Sekaldi bile, Halide Edip’in o boğuk sesle: ‘Allah var, Allah!’ diye meydanı inlettiği anda gözyaşlarını tutamamıştı.”

Yayıncının Notu: Halide Edip, hayatı boyunca modern Türk kadını misyonunun ilk savunucularından biri olarak tarihe geçmekle kalmamış; bir asker, bir edebiyatçı, bir kahraman ve çok iyi bir hatip olarak yaşadığı dönemin akışına yön vermiştir.

1908 yılında gazetelere yazmaya başladığı kadın haklarıyla ilgili yazılarından ötürü gerici grupların düşmanlığını kazandı. 1920 yılında Anadolu’ya kaçarak katıldığı Kurtuluş Savaşı’nda kendisine önce onbaşı, daha sonra da üstçavuş rütbesi verildi.

Konferanslar vermek üzere önce Amerika’ya, daha sonra Mohandas Gandi tarafından Hindistan’a çağrıldı. 1940 yılında İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Başkanı oldu.

Bir yanda Osmanlı-İslam geleneklerine göre ev kadını olarak yetiştirilmiş basit ve cahil kadın, öte yanda ise Batılılaşmış, köklerinden kopmuş, değerini şaşırmış, namus anlayışı kuşku uyandıran bir kadın. Adıvar romanlarında kadını Batılılaşmış, milli değerlere bağlı kalmış, hem serbest, hem namus konusunda çok titiz, sağlam ahlaklı kadın olarak işlerdi.

Eserleri İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiş olan Halide Edip, modern Türkiye’nin bugün bile ihtiyaç duyduğu bir misyonun ilk temsilcilerinden olarak sonsuza dek saygı ile anılacaktır.

Sh: 259-267

 Kaynak: Nejat MUALLİMOGLU, Dünyayı Sarsan Konuşmalar, Avcıol Basım Yayın, 2007, İstanbul

 

DÜNYAYI SARSAN KONUŞMALAR- Nejat MUALLİMOĞLU


Bana Arşimet’in manivelasından bahsetme.
O, riyazi bir tahayyül gücüne sahip unutkan bir adamdı.
Matematiğe hürmet ederim, ama benim makinelerle hiçbir ilgim yok.
Sen bana, yerinde ve doğru bir kelimeyi ve hatâsız vurguyu ver;
ben, dünyayı yerinden oynatayım.

Joseph Conrad

Dünyada alelâdeliğin tahammül edilemeyeceği yerler;
şiir, musiki, resim ve hitabettir…

La Bruyere

Büyük düşünürler yaşarken bin verir, bir alır;

ölünce bir verir bin alırlar.

Prof. Dr. Erol Manisalı

(Attila İlhan’ın cenaze törenindeki konuşmasından)

Türk’ün millî hatibi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ruhuna…

Dil, yalnız ses ve söz değil. Dil, sayısız milletlerin biribirine devrettiği kopmaz bir yaşayış, zaman içinde tarihin, mekân içinde coğrafyanın, iman içinde dinin el ele vererek, biribirini destekleyerek, yeraltı ve yerüstü suları gibi, görünür ve görünmez kanallarla diller arasında aktarmalar yapa yapa, geniş çaplı bir alışveriş âlemi içinde, başlı başına, mantık ve ferman dinlemeksizin, kendine mahsus kanunlarıyle, tabiatın en karışık uzviyetlerinden daha dipdiri bir varlıktır. Dile akıl öğretilmez; akıl, ancak dilden ders alır.

Her şeyin üstünde mukaddes varlık ki vatandır, fakat yalnız toprak, dağ, tarla değil, yâni vatan, yalnız coğrafyanın gölgesi değil; vatan, ki milletin yarattığı mefharetler mecmuasıdır [övünülen şeylerin toplanmasıdır]; gövdeye can gibi, vatanı yaratan milletse, milleti yapan da dildir. DiJin vatandan daha mukaddes olduğunu anlamak için tarihe bakmak yeter. Giden milletler, dilleri diri kalmış milletler tarafından tekrar kurtarıldı, fakat dili giden milletlerin ne vatanı kaldı, ne kendileri. Bu bahisle son söz, vatanın mukaddesliği gibi, dilin ne kudsiyetler kudsiyeti olduğunu aklımızdan çıkarmamaktır. Dille oynayanlar, neyle oynadıklarını iyi bilmeli.

İsmail Habip Sevük

Dil Dâvası

TAKDİM

John Greenleaf adındaki bir Amerikan şairi, “Her kriz, hitabesini ve hareketini beraberinde getirir,” diyor.

İnsanlık tarihi, aslında, büyük hitabelerin etkisi altındaki önemli ve dramatik hâdiselerin belgeleridir. Eski Yunanistan ve Roma’dan günümüze gelinceye kadar, hitabet ve devlet adamlığı el ele yürüdü. Kılıcı çok iyi kullanan insanların pek çoğu, aynı zamanda, belâgatli sözleriyle kütleleri harekete getirmesini de bilen insanlardı.

Hitabet tarihi binlerce sene öncesine kadar uzanıyor. Belki de kalabalık önünde yapılan konuşmalar, cenazelerde söylenen hitabelerle başladı. Topluluklar geliştikçe, söz söyleme ihtiyacı da arttı. Halk önünde iyi ve tesirli konuşan armağanlı hatipler, kanun yapıcılığı ve liderlik mevkilerine yükseldiler. Yunan medeniyeti zirvesine eriştiği zaman, hitabet, hükümet etme ve kültürün bir güzel sanatı hâlinde ele alındı. Hitabet, Batı’da, bugün de bir güzel sanat olarak ele alınıyor, bir güzel sanat olarak gelecek nesillere bırakılması için üzerinde titizlikle duruluyor.

Eski çağlardan bu yana hitabet teknikleri pek değişmemekle birlikte konuşma sanatının tarzı değişti. Günümüzün hatiplerinin, fikirlerini ve söylemek istediklerini, eski üslûpta, “oratory” denen mübalâğalı tarz yerine normal konuşma tarzı, günlük muhavere tarzı ile sunmaları isteniyor. Hitabet sanatını, yine de, ister eski zamanların, ister günümüzün anlayış tarzları ile ele alalım, bir Demosten’in, Çiçero’nun, Abraham Lincoln’ün, Churchill’in, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in, Atatürk’ün hitabelerini dikkatle okuduğumuz zaman, bu güzel sanata beslediğimiz saygı ve sevginin azalmadığını görüyoruz.

Okuyacağınız hitabeler size, hatiplerin, karşılaştıkları meseleleri ve bu meselelerin üstesinden nasıl geldiklerini incelemek fırsatını verecek. Bu hitabeleri dikkatle okuduğunuz takdirde, hatiplerin önlerinde hâl çareleri bekleyen meselelerin, neler olduklarını göreceksiniz: Hazırlanan malzemenin organizasyonu, belirli bir dinleyici önünde nasıl hareket edileceği, kelimelerin seçilişi ve inanışların dinleyicilere sunuluşu.

Hatibin, konuşmasını gerektiren durum ve dinleyiciler kadar, dinleyicilerin de, hatibi nasıl gördüklerinin, onun hakkında neler düşündüklerinin, bir hatibin konuşmasına nasıl tesir edeceğini de düşünün: Sokrat, kendisini ölüme mahkum eden jüriye hitap ediyor; Çiçero, Katiline’nin kendisini öldürmeye teşebbüs etmesinden sonra, Roma Senatosu’nda Katiline’nin yüzüne karşı onun bir hain olduğunu söylüyor; Churchill, İkinci Dünya Harbi’nin en karanlık günlerinde, milletinin savaş azmini canlı tutmaya çalışıyor; Kennedy, Amerikan halkının düşünce ve hareket tarzlarında değişiklik istiyor: Halide Edip (Adıvar) ve Hamdullah Suphi (Tanrıöver), İstanbul’un işgal altında bulunduğu sıralarda, Sultan Ahmet Meydanı’nı dolduran iki-yüz-bine yakın yaslı insana, karanlık bulutların mutlaka dağılacağını, güneşin bütün haşmet ve şaşaası ile Türkiye ufuklarında yeniden parlayacağını söylüyorlar; Atatürk, millî mücadelenin devam ettiği bir sırada, kendisini vatandaşlıktan çıkarmak isteyecek kadar hücumlarını ileri götürenlere cevap veriyor.

Hitabetin gayesi hatibin, üzerinde durduğu düşüncelerin haklı, kendisinin âdil ve samimi bir kimse olduğunu dinleyicilerine inandırmaktır. Burada, bir hatipte aranan vasıflara bir tanesi daha ekleniyor; hatip, inandıklarında samimi olmalı. Aristo, iyi bir hatibin, aynı zamanda temiz ve iyi ahlâklı bir insan olması gerektiğini söyledi. Bu, bugün de doğru ve geçerli. Temiz bir vicdan, hitabetin gerektirdiği fikrî berraklığı ve doğruluğu sağlar.

Hatipleri üç sınıfta toplayabiliriz: (1) Anadilini iyi bilmesine ve konuşmasını iyi hazırlamasına rağmen, söyleyiş tarzı cansız ve sönük olan hatip; (2) Alelâde bir kafaya sahip olmasına, iyi bir tahsilden geçmemesine rağmen, iyi bir söyleyiş tarzına sahip olan hatip, ve (3) Yüksek vasıflı düşüncelerini tesirli bir konuşma tarzı ile birleştiren hatip. Dünyanın en iyi hatipleri, genellikle, bu son ideale yaklaşanlardır.

Victor Hugo, böylesine bir hatip olmasaydı Voltaire’in ölümünün yüzüncü yıldönümünde yapılan törende sözlerini şu unutulmaz kelimelerle bitirebilir miydi:

“O büyük ölüye, o büyük ruha dönelim. O, hürmet edilen mezar önünde eğilelim. İnsanlar için faydalı hayatının yüz sene önce sona erdiği, fakat eserlerinin ölmeyeceği bu insanla tanışalım. Bu muhteşem Voltaire’in yardımcıları, öteki güçlü mütefekkirlerle de, Jean Jacques’la, Diderot’yla, Montesquieu’yle de tanışalım. Bu büyük seslere seslenelim. Beşer kanının akıtılmasını durduralım. Despotlar, yeter! Ah, barbarlık hâlâ sürüyor! O halde, medeniyet de gazaba gelsin. On sekizinci asır on dokuzuncu yüzyıla yardım etsin. Filozoflar, bizden önce gelenler, hakikat havarileri idiler. O muhteşem gölgelerden niyaz edelim; onlar önce gelenler, hakikat havârileri idiler. O muhteşem gölgelerden niyaz edelim; onlar, harp tasarlayan hanedanlara, insanların yaşama haklarını, vicdan hürriyetlerini, aklın hâkimiyetini, emeğin kutsallığını, barışın azizliğini ilân etsinler; ve gece karanlıkları, nasıl tahtlardan çıkıyorsa, ışık da mezarlardan yükselsin.”

Amerikan Harp Akademisi subay adaylarına hitap eden 82 yaşındaki Gen. MacArthur da, yüksek vasıflı düşüncelerini tesirli bir konuşma tarzı ile birleştiren büyük bir hatipti:

“Vazife, şeref, ülke… Bilgiçlik taslayan herkes, her demagog, her sinik, her riyakâr, ortalığı karıştırmak isteyen herkes ve maalesef değişik karakterde olan diğer bazıları, onları, onlarla alay edecek kadar aşağılayacaklar.

Ama onların yaptıkları bazı şeyler şunlar: Size temel bir karakter kazandırırlar. Sizi, ülkenin savunmasından sorumlu insanlar olarak istikbaldeki rolleriniz için hazırlarlar. Onlar, zayıf olduğunuzu bildiğiniz zaman sizi güçlü ve korktuğunuz zaman da, sizi, korkunuzu karşınıza alacak kadar güçlü yaparlar.

Onlar, size, samimi başarısızlıklarda gururlu olmanızı, eğilmemenizi, ama başarılı olduğunuz zaman da, mütevazı ve nazik olmanızı öğretirler; lâf değil, harekete geçilmesini öğretirler; rahat yolu seçmenizi değil, güçlüklerin ve meydan okunmasının zorluk ve gerginliklerini karşınıza almanızı öğretirler; diğerleri üzerinde üstünlük kurmadan önce, kendi üzerinizde üstünlük kurmanızı öğretirler; temiz bir kalbe sahip ölmemizi, yüksek bir hedef seçmenizi öğretirler; istikbale uzanmanız, ama maziyi asla ihmal etmemeniz gerektiğini öğretirler; ciddi olmanızı, ama kendinizi asla önemli biri görmemenizi öğretirler, gerçek büyüklüğün basitliğini öğrenmeniz için mütevazı olmanızı öğretirler; gerçek bilginin açık kafalılığını ve gerçek kuvvetin alçakgönüllülüğünü öğretirler.”

Hamdullah Suphi Tanrıöver, Türkçe’yi çok iyi bildiği ve konuştuğu, derin düşüncelerini mükemmel hitabet tarzı ile birleştirdiği içindir ki, dünya durdukça okunacak, ders alınacak bir Türk hatibidir. Türk’ün yetiştirdiği en büyük hatip Hamdullah Suphi Tanrıöver’i dünyanın büyük hatipleri arasına çıkaran özellik işte budur. Türkiye’nin derin bir ahlâki uçuruma yuvarlanmakta olduğunu söyleyen Erzurum Mebusu Ziya Efendiye, ancak onun gibi bir hatip şu cevabı verebilir:

“Arkadaşlar; Bugün Türkiye yükselmiştir; kıyas kabul etmeyecek derecede maziden daha kuvvetlidir. Bir memleket ki susmuştur, korkuyor, başındaki adamların dinî, siyasi, zümrevî veya ailevî tazyikine karşı dalkavukluktan başka bir şey yapmıyor, o ahlâken mütereddidir [gerilemiştir], aşağıdadır. Bir devir ki, hükümetini tenkit ve murakabe eder, kanaatim matbuatında, kürsüsünde ve her yerde söyler, onun ahlâkı yükselmiştir. Siyasetin en geniş şekli, yükselen ahlâktan doğmuştur. Eski terbiye içimizde yaşasa idi, bu terbiye devam etse idi, memleketimizde Cumhuriyet olamazdı—çünkü büyükler karşısında susmak esastır, göz göze bakmamak esastır. Saray’ın gölgesi ve korkusu içinde sizi kamçı ile, kement ile, nefy [sürgün] ile idare eden eski hükümet yaşardı. Teceddüt [yenilik], bize hürriyet aşkını veren yeni terbiyemizdir. Yeni şekl-i idare, yükselen ahlâkımızın bir mükâfatıdır.”

Kitaptaki hitabeleri, yukarıda sıraladığımız faktörleri göz önünde tutarak okuyunuz; zihnî ve hissî özelliklerin, hatibin şahsiyeti ile nasıl örüldüğünü görmeye çalışınız.

Şunu da unutmayınız ki, kültür ve teknolojinin tarih boyunca değişmesi ile beraber resmî nutuklardan beklenen ölçü de değişti. Eski Yunanistan ve Roma’da, nutuklar açık meydanlarda söylendi; ve bir hatipten beklenen ilk şey, güçlü bir sese sahip olması idi. Göreceğiniz gibi, Roma ve Yunan hitabet tarzları, konuşmaların uzun, zaman zaman anlaşılmayan zor ve mağlak cümlelerle söylenmesini gerektiriyordu. Günümüzde, televizyon ve radyo, dinleyici gruplarının boyutlarını muazzam bir şekilde değiştirdi ise de, mikrofon, bu büyük kütlelere hitap etme fırsatını sağladı. Maamafih, bu ortamların malî ve teknik gerekçelerinden ötürü de, zaman, çok önemli bir faktör oldu. Daha da önemlisi, günümüzün dinleyicileri, sessiz sedasız oturup saatlerce nutuk dinleyecek insanlar değiller. Günümüzün hatiplerinden, söyleyeceklerini açık, berrak ve kısa sözlerle ifade etmeleri istenir ki, buna riayet etmeyen bir kimsenin de dinleyici bulması çok güçtür.

Kitaptaki hitabeler şu düşüncelerle seçildi: (1) Hitabe, hatibi temsil ediyor muydu?

 (2) Nutkun söylenmesini gerektiren durum, hatibin hayat ve mesleğinde önemli bir safha mıydı?

 (3) Hitabetin hitabî, edebî, veya felsefî bir değeri var mıydı?

 (5) Beşerî [İnsanî] bir belge olarak, bir değeri var mıydı?

Bilgi dağarcığınızı bir hayli genişleteceğini ve zevkle okuyacağınızı umduğum bu nutuklar üzerinde dururken, bir nutkun, okunmak için değil, işitilmek için söylendiğini aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Bir nutuk, sessiz okunduğu zaman—vasat bir okuyucu, oldukça kısa bir süre içinde çok sayıda fikri hazmedemeyeceğinden—fikir muhtevası yoğun olmayan nutuklar, zaman zaman entelektüellerce zayıf görünebilir. Eğer onları sesli okursanız, daha fazla takdir edeceksiniz.

Tarihte iz bırakan, nesiller boyunca hatırlanan büyük hatipler, genellikle, ülkelerinin tehlike içinde bulundukları zamanlarda ortaya çıktılar. Fransız İhtilâli’nin hatipleri gibi, Hitler gibi, Mussolini gibi demagogların da zirveye çıkışlarında hitabet güçleri büyük rol oynadı ise de, önünde sonunda dışa vuran gerçek karakterleri, hitabet güçlerine rağmen, onların sonunu hazırladı. Artık onların nutukları, ilham almak için değil, ibret almak için okunan tarihî belgelerden öteye geçemezler.

Öte yanda, ülkelerinin büyük tehlikelerle karşılaştığı karanlık zamanlarda ortaya çıkan, hitabet güçleri kadar karakterleri de sağlam olan yüce hatiplerin çocukları, milliyetçiliğin, vatan uğrunda fedakârlığın ne olduğunu öğrenmek istedikleri zaman, onların nutuklarını okur, şevk, heyecan ve ilhamlarını o nutuklardan alırlar.

Eski Yunanistan’ın Atina milliyetçiliği, Demosten’i, Roma’ya yöneltilen hıyanet, Çiçero’yu, Amerika’daki İngiliz sömürgeciliğinin şiddeti, Patrick Henry’yi, Amerikan Dahilî Harbi, Abraham Lincoln’ü ve İngiltere’nin İkinci Dünya Harbi sırasındaki karanlık ve ızdıraplı günleri Churchill’i ortaya çıkardı. Milletlerin istiklâl ve hürriyet aşkını, azim ve iradelerini bu insanlar canlı tuttular; halk, karanlık bulutların dağılacağını, yepyeni şafakların doğacağını bu insanların nutuklarından öğrendi, onların sözleri ile cesaretlendi, geleceğe ümitle baktı.

Bütün dünyanın ve içimizdeki birçoklarının da, “Hasta adam nihayet ölüyor,” dedikleri bir sırada, Türk’ün, hiçbir zaman ölmeyeceğini var gücü ile haykıran ve başına geçtiği kahraman milletinin biribiri ardına kazandığı zaferlerle Türk’ün ölmeyeceğini bütün dünyaya kabul ettiren büyük Atatürk’ün milletine beslediği derin inancını, yeni Türkiye’nin temeline yerleştirmek istediği inkılâp ruhunu, vatan sathında aşılayacak bir “dil”e, bir “ses’e ihtiyacı vardı. İşte bu “dil,” bu “ses,” Hamdullah Suphi Tanrıöver’in dili, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in sesi idi.

Varsın, artık diğerlerinin bir Demosten’i, bir Çiçero’su, bir Patrick Henry’si, bir Abraham Lincoln’ü, veya bir Churchill’i bulunsun; bizim de Türk’e, bin sene sonra da ışık tutacak, heyecanlandıracak, şevklendirecek ve ilham verecek Hamdullah Suphi Tanrıöver’imiz var.

Nejat Muallimoğlu

Sh: 7-11

***************************

Öküz yuları ile güdülür, insan kelimeleri ile.

Malay Atasözü

Arapça bir dildir; Farsça bir tatlı; Türkçe ise bir sanat.

İran Atasözü

Kelimeler, insanları hür yapar. Kim olursa olsun, düşüncelerini ifade edemeyen insan köledir. Konuşma, bir hürriyet hareketidir-kelimeler de hürriyetin kendisi.

Ludwig Feuerbach

 

SEÇİLMİŞ HİTABELERDEN

Hazreti İsa aleyhisselâm

İsa Peygamberin, aşağıda okuyacağınız en önemli hitabesi, bu yazar tarafından The New Testament in Modern English adlı Incil’den tercüme edildi. İsa Peygamber, M.S. l’inci asırda yaşadı.

ZEYTİNDAĞI VAAZI

İsa, büyük bir kalabalığı görünce tepeye çıktı ve oturduktan sonra, şakirtleri yanına geldiler.

Sonra, konuşmaya başlayarak şunları öğretti:

Ne mutlu mütevazı insanlara, zira göklerin hükümranlığı onlarındır!

Ne mutlu kederin ne olduğunu bilenlere, zira kendilerine cesaret verilecek ve huzura kavuşacaklar!

Ne mutlu hiçbir şey istemeyen o insanlara, zira bütün yeryüzü onların olacak!

Ne mutlu merhametli insanlara, zira onlara merhamet edilecek!

Ne mutlu tertemiz yürekli insanlara, zira onlar Allah’ı görecekler!

Ne mutlu barış yapanlara, zira onlar Allah’ın oğulları diye bilinecekler!

Ne mutlu doğruluk uğrunda eza çekenlere, zira Cennet’in hükümranlığı onlarındır!

Benim uğruma insanlar sizleri suçlar ve kötü muamele ederlerse ve her türlü iftira atarlarsa ne büyük mutluluğa kavuşacaksınız! O zaman sevinin, evet, son derece sevinin, zira Cennet’teki mükâfatınız şaheser olacak. Sizin zamanınızdan önce yaşayan peygamberlere de aynen böyle eza çektirdiler.

Sizler, yeryüzünün tuzusunuz. Fakat tuz tadını yitirirse, onu tekrar tuz haline getirecek bir şey var mı?

 Artık kapı dışarı atılıp, ayaklar altında çiğnenmekten başka hiç bir işe yaramaz.

Sizler dünyanın ışığısınız; tepe üzerinde kurulmuş bir şehir gizlenemez. İnsanlar da bir lâmbayı yaktıktan sonra bir kovanın altına koymazlar. Onu bir şamdana koyarlar ki, evdeki herkese ışık versin.

Sizin ışığınız da insanların önünde böyle parlasın. Yaptığınız iyi işleri görsünler ve Cennetteki Rabb’ınıza hamd etsinler.

Sanmayasınız ki, ben Peygamberlerin Kanununu ortadan kaldırmaya geldim; ben onları kaldırmak için değil, tamamlamak için geldim. Gerçekte, sizi temin ederim ki, gökyüzü ve yeryüzü var oldukları müddetçe, gönderilme maksatları hasıl oluncaya kadar, o Kanunun tek bir noktası veya virgülü kaybolmayacak. Bu demektir ki, bu emirlerin en küçüğünü bile yumuşatanlar ve diğerlerinin de öyle yapmasını isteyenler, Cennet’in hükümranlığında da küçük olarak anılacak. Fakat o emirleri öğreten ve uygulayanlar da, Cennet’in hükümranlığında büyük olarak anılacak. Çünkü size şunu söylemek isterim ki, Cennet’in hükümranlığına ayak basmadan önce, vak’anüvistlerden ve Farisiler’den çok daha iyi ve doğru insanlar olmalısınız!

Eski zamanlarda insanlara, ‘Katletmeyeceksin,’ denildiğini duydunuz ve kim katlederse, mahkemede hesabını vermelidir. Fakat ben size diyeceğim ki, kardeşine [diğerlerine] kızgınlık besleyen biri de, yargılanmalı; her kim ki, tepeden baktığı kardeşine salak der, yüce divanın hükmüne müstahak olmalı; ve her kim ki, kardeşine kaybolmuş bir ruh diye tepeden bakarsa, mahvolmanın ateşine doğru gidecektir.

Öyle ki, hediyeni mihraba bırakacağın sırada, kardeşinin senin aleyhinde düşüncelere sahip olduğunu hatırlarsan, hediyeni, mihrabın önünde bırak ve ayrıl. Önce kardeşinle barış, ondan sonra gel ve hediyeni sun. Elinde fırsat varken muhalifinle barış, yoksa o seni dâva edebilir ve hâkim de zindana atılman için seni mahkemenin görevlisine teslim edebilir. Bana inan, cebindeki son meteliği ödemedikçe oradan çıkamazsın!

Eski zamanlarda insanlara, ‘Zina etmeyeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyeceğim ki, her kim ki bir kadına şehvetle bakar, o kadınla, kalben, zina etmiş sayılır.

Evet, sağ gözün seni yanlış yola sürüklerse, onu kes ve kaldırıp at; bütün vücudun çöplüğe atılmaktansa, organlarından bir tanesini kaybetmen daha iyidir.

Yine, karısını boşayan bir kimsenin, ona bir boşanma belgesi vermesi gerektiği söylendi. Ama ben size diyeceğim ki, kendisine sadakat dışında herhangi bir sebeple karısını boşayan biri, onu zinaya sürüklemiş olur. Ve boşanmış bir kadınla evlenen biri de, yine zina etmiş sayılır.

Yine eski zamanlarda insanlara, ‘Yalan yere yemin etmeyeceksin, fakat yeminlerini Allah’ın üzerine yerine getireceksin’ dendiğini duydunuz. Fakat ben sizlere diyorum ki: Hiç yemin etmeyin. Cennet üzerine yemin etmeyin, çünkü orası Allah’ın tahtıdır; yeryüzü üzerine yemin etmeyin, çünkü orası Allah’ın ayak taburesidir; Kudüs üzerine yemin etmeyin, çünkü orası büyük Kralın şehridir. Hayır, kendi başınızın üzerine de yemin etmeyin, çünkü tek bir saçını dahi, ak veya kara yapamazsın! Söylemek istediğin ne varsa, ’evet’in basit bir ‘evet’ ve ‘hayır’ın da basit bir ‘hayır’ olsun, bundan fazlasında bir kötülük lekesi vardır.

‘Göze göz, dişe diş,’ dendiğini duydunuz, fakat ben size diyeceğim ki: Size zarar vermek isteyene karşı koymaya çalışmayın. Sağ yanağına tokat atana, sol yanağını da çevir. Eğer bir kimse sırtındaki ceketin için seni dâva ederse, bırak alsın ve isterse paltonu da alsın. Eğer bir kimse sizi, kendisiyle bir kilometre gitmeye zorlarsa, siz iki kilometre gidin. Sizden herhangi bir şey isteyene, verin ve borç isteyeni de geri çevirmeyin.

‘Komşunu seveceksin ve düşmanına kin besleyeceksin,’ dendiğini duydunuz. Fakat ben size diyeceğim ki: Düşmanlarınızı da seviniz ve size eza edenler için dua ediniz ki Cennet’teki Rabb’nın oğulları olasınız. Çünkü o güneşini, iyi insanların üzerine olduğu kadar, kötü insanların da üzerine doğdurur ve yağmurunu, hiçbir fark gözetmeksizin, hem iyi hem kötü insanların üzerine yağdırır.

Zira şayet sadece, sizi sevenleri severseniz, bu size ne gibi bir itibar kazandırır?

 Vergi tahsildarları da aynı şeyi yapmıyorlar mı! Ve şayet sadece, kendi çevrenizdekilerle selâmlaşırsanız, istisnaî bir şey mi yapmış oluyorsunuz?

 O kadarını putperestler de yapıyor. Hayır, Semavî Rabb’ınızın mükâfatına lâyık görülmeyeceksiniz.

Şu halde, diğerlerine iyilik yaptığınız zaman, kendilerine hayranlık beslendiğini göstermek için havralardaki ve sokaklardaki aktörlerin yaptıkları gibi, önünüzde yürümesi için bir borazancı kiralamayın. Bana inanın; onların bütün mükâfatı o! Hayır, muhtaç olanlara yardım ettiğin zaman, bu yaptığın iyiliğin gizli kalması için, sağ elinin yaptığını sol eline bile gösterme.

Ve dua ettiğiniz zaman da, oyunlardaki aktörler gibi hareket etmeyiniz. Onlar, diğerlerinin kendilerini görmeleri için havralarda ve köşebaşlarında durup dua etmeye bayılırlar. Bana inanın; onların bütün mükafatı o! Dua edeceğiniz zaman, odanıza çekilin, kapıyı kapayın ve Rabb’ınıza mahremiyette dua edin. Ve dua ederken de, pek çok sayıda kelimeye yer verdikleri için işitileceklerini sanan putperestler gibi ağızlarınızda uzun dualar gevelemeyin. Onlar gibi olmayın. Unutmayın ki, Allah sizin Rabb’ınızdır, ve siz daha ondan dilemeden, o sizin nelere ihtiyacınız olduğunu bilir. Şöyle dua edin:

‘Semavî Rabb’mız, adınız şereflendirilsin;

‘Senin hükümranlığın yeryüzüne de gelsin ve Cennet’te olduğu gibi, burada da senin iraden hükümran olsun!

‘Bugün ihtiyacımız olan ekmeği bize ver,

‘Bize borçlu olanları bağışladığımız gibi, sana olan borçlarımızdan ötürü, sen de bizi bağışla.

‘Bizi iğvalardan (azdırılmaktan) uzak tut ve kötülüklerden koru.’

Çünkü diğerlerinin kusurlarını bağışlarsan, Semavî Rabb’ın da seni bağışlayacak. Ama sen diğerlerini bağışlamazsan, Semavî Rabb’ın da ne seni ne de senin kusurlarını bağışlar.

Oruç tuttuğunuz zaman da, kendinizi, oyunlardaki sefil aktörlere benzetmeyin. Onlar, oruç tuttuklarını diğerlerinin görmesi için, kasten suratlarının şeklini değiştiriyorlar. Bana inanın; onların görüp görecekleri bütün mükâfat bu. Hayır, oruç tuttuğun zaman, oruç tuttuğunu kimsenin bilmemesi için, saçını başını düzelt ve yüzünü yıka ki, kendinle Rabb’ın arasında bir gizlilik olarak kalsın.

“Yeryüzünde hazine üzerine hazine yığmayın; böcekler yer, paslanır ve bozulur, ve hırsızlar çalıp götürür. Hâzineni Cennet’te tut; orada ne böcekler vardır ne de paslanır ve ne de hırsızlar çalıp götürür. Zira hâzineni nereye koymuşsan, kalbinin de orada bulunacağına hiç şüphen olmasın!

Vücudunun lâmbası gözündür. Gözün iyi olursa, bütün vücudun da ışığa gark olur. Fakat gözünde kötülük varsa, bütün vücudun karanlıklara gömülür. Eğer karanlıktan başka ışığın yoksa, o zaman dünyan gerçekten karanlıktır.

Hiç kimse, iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edecek ve diğerini sevecek veya birini destekleyecek ve ötekinden lânetle bahsedecektir. Hem Allah’a hem de paranın gücüne kulluk edemezsin. İşte bunun için de ben size diyorum ki: Ne yiyeceğim, ne içeceğim veya ne giyeceğim diye düşünerek hayatını endişe içinde geçirme. Unutma ki, hayat yiyip-içmekten, vücudunuz da sırtınızdakilerden daha önemli. Havadaki kuşlara bakın. Onlar, ne eker, ne biçer ve ne de ambarlara yığar, ama yine de Semavî Rabb onları doyurur. Siz onun indinde kuşlardan daha değerli değil misiniz?

 Aranızdan herhangi biri, istediği kadar üzülsün, boyunu bir santim uzatabilir mi?

 Hem ne giyeceğim diye niye kaygılanıyorsunuz?

 Yabani çiçeklerin nasıl büyüdüklerini düşünün. Onlar ne çalışır ne dokurlar, ama bütün şaşaasına rağmen, Süleyman (Peygamber) bile bu çiçeklerden biri gibi giyindirilip kuşandırılmıştı! Ve Allah, bugün açan ve yarın sobada yakılan kır çiçeklerini bile böyle giyindirirse, ey imanları tam olanlar, sizi daha iyi giyindirmez mi?

Demek ki, üzülmeyin ve şunları söylemeyin: ‘Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz veya ne giyeceğiz?

’ Putperestlerin her zaman istedikleri bunlar; Semavî Babanız onların hepsine ihtiyacımz olduğunu biliyor. Kalbinizi onun hükümranlığına ve onun iyiliklerine verin ve o zaman, vakti saatinde bütün bu şeyler size de gelecek.

Şu halde, yarın ne olacak, diye üzülmeyin. Yarın, kendi derdine çare bulur! Bir günün müşkülleri bir gün için yeter.

Halkı tenkit etmeyin ki, siz de tenkit edilmeyesiniz. Zira sizin hakkınızdaki hüküm, diğerlerini nasıl tenkit ettiğinize göre verilecek ve başkalarını değerlendirdiğiniz ölçülerle de siz değerlendirileceksiniz.

Kardeşinin gözündeki çöpü görüyorsun da, kendi gözündeki merteği niye görmüyorsun?

 Kendi gözündeki bir mertek dururken, kardeşine, ‘Gel, gözündeki çöpü alayım,’ nasıl diyebilirsin?

 Seni sahtekâr, seni! Önce kendi gözündeki merteği çıkar ki, kardeşinin gözündeki çöpü açıkça görebilesin.

Kutsal şeyleri köpeklere vermemen gerektiği gibi, incilerinizi de domuzların önüne dökmeyin ki, onları, ayaklan altında çiğneyip, dönüp size saldırmasınlar.

Dileyin ki, verilsin. Arayın ki, bulasınız. Kapıyı çalın ki, açılsın. Çünkü, dileyene her zaman verilir; arayan her zaman bulur ve kapıyı çalana da kapı açılır.

Eğer içinizden herhangi birinin çocuğu sizden ekmek istese, ona bir taş verir misiniz, veya sizden bir balık istese, ona bir yılan mı verirsiniz?

 Şu halde, içinizdeki bütün kötülüklere rağmen, çocuklarınıza tabiî olarak iyi şeyleri verirseniz, kendisinden istendiği vakit, Semavî Rabb’ınızın iyi şeyleri vermesi çok daha fazla muhtemel değil midir?

Kendinize nasıl davranılmasını istiyorsanız, diğerlerine de öyle davranınız—bütün hakikî dinlerin özü budur.

içeriye dar kapıdan girin. Zira büyük kapı, felâkete götüren geniş bir yola açılır ki, pek çokları o yolda gidiyor. Dar kapı ve sert yol, hayata götürür ki, onu bulanlar da pek az.

“Sahtekâr vaizlerden sakının; onlar koyun gibi giyinirlerse de, gerçekte aç kurtlardırlar. Onları meyvalarından tanıyacaksınız. Bir çalılıktan bir salkım üzüm veya bir yığın dikenden incir toplanabilir mi?

 İyi olan her ağaç da iyi meyva veremez. İyi meyva veremeyen ağacı keser ve yakarlar. Bundan böyle, insanlar da meyvalarıyla bilinir.

Bana, ‘Ya Rab, Ya Rab’ diyen herkes, Cennet’in hükümranlığına girecek değil, oraya girecek olan, benim Semavî Rabb’ımın isteklerini yerine getirenlerdir.

‘O gün’ geldiği zaman pek çokları bana diyecek ki: ‘Ya Rab, Ya Rab, biz vaazlarımızı senin adına vermedik mi, şeytanları senin adına aramızdan atmadık mı ve senin adına daha pek çok büyük işler yapmadık mı?

‘ Ben, o zaman onlara açıkça diyeceğim ki: ‘Ben sizi hiç tanımıyorum. Gidin yanımdan; siz kötülüklerin safında çalıştınız.’

Bu sözlerimi işitip uygulayanlar, evini, bir kaya üzerinde kuran makûl bir insan gibidir. Yağmur yağıp seller her tarafı götürdü ve fırtınalar onun evi üzerinde kükredi—ama ev yıkılmadı, çünkü temeli kaya üzerindeydi.

Ve bu sözlerimi işitip de onları uygulamayanlar, evini, kum üzerine kuran ahmak insan gibidirler. Yağmur yağıp seller her tarafı götürdüğü ve fırtınalar, onun evi üzerinde kükrediği zaman, evi, büyük bir gürültü ile yıkıldı.”

Sh: 3-9

***********************



Akıllı konuşur, çünkü onun söylemek istedikleri var; aptal konuşur, zira bir şey söylemek mecburiyetinde olduğunu zanneder.

Platon

Meleklerin bile yürümekten korktuğu yere aptallar koşarak giderler.

Alexander Pope

Aptallara teşekkür etmeliyiz, çünkü bizler başarılarımızı onlara borçluyuz.

Mark Twain

Kaynak: Nejat MUALLİMOGLU, Dünyayı Sarsan Konuşmalar, Avcıol Basım Yayın, 2007, İstanbul

HATİBİN NOT DEFTERİ- Nejat MUALLİMOĞLU


Bir insan, dilinin altında gizlidir.

Hz. Ali

Birine hitap ettiğin zaman gözlerine bak, o sana hitap ettiği zaman, ağızına bak.

Benjamin Franklin

Ne kadar fazla söylersen, dinleyicilerin o kadar az hatırlar.

François Fenolen

İnsanın, ağır yüklerle cömertçe kösteklenmiş, cılız, şeytanî bir mahlûktan başka bir şey olmadığını, haklı ve yerinde sebeplerin bile onu yerinden kımıldatamayacağmı aklımdan çıkarmamakla beraber, benim politikam şudur: değiştirebileceklerimizi değiştirmek, düzeltebileceklerimizi düzeltmek.

Robert Louis Stevenson

Allah’ım, bize, değiştirilemeyecek şeyleri kabul edecek hujzuru, değiştirilebilecek şeyleri değiştirmek cesaretini, ve birini ötekinden ayırt edebilecek aklı ihsan eyle!

Bir Amerikan duası

ÇEŞİTLİ KONULARDA YAZILAR

Will Durant’tan seçmeler

Will Durant (1885-1981), büyük bir Amerikan tarihçisi idi. Onun, tarihçi karısı ile birlikte, The Story of Civilization (Medeniyetin Hikâyesi) adını verdikleri, her biri 900-1000 (büyük boy) sayfalık on cilttik eserinin (birinci cildi 1935’te yayımlanmıştı) 1967 yılında tamamlanması, bilhassa Amerikan akademik çevrelerinde ve basınında bir “hadise” olmuştu. Durantlar’ın bu abidevî eseri, maalesef, dilimize çevrilmedi.

Bununla beraber, Will Durant’ı Türk okuyucularına tanıtan da —affımzı rica ederim— yine bu satırların yazarı oldu. Şöyle ki: Tarihçinin yazılmasına 1927’de başlanan Medeniyetin Hikâyesi‘nin birinci cildi 1935’te yayımlandığı zaman, eserin “önsöz’u, hemen hemen eserin kendisi kadar ilgi toplamıştı. Pek çok Amerikan üniversitesi, talebelere, hiç olmazsa kitabın önsözünü okumalarım salık verdiklerinden, yayınevi (Simon and Schuster), bu önsözü de ayrı bir kitap hâlinde yayımlanmıştı. Ben, işte 1977’de Medeniyetin Hikâyesi‘nin bu önsözünü Medeniyetin Temelleri adı ile Türkçe’ye çevirdim. Kitabın ikinci baskısı da 1996’da çıktı[2].

Aşağıda 184 sayfalık bu kitabın, ilkel insanların medeniyetimize olan katkılarıyle ilgili bölümünden bazı parçalar göreceksiniz.

. . . Başlangıçtan itibaren her iki seks de [kadın ve erkek] süslenmeyi, giyinmeye tercih etti. İlkel ticaret, nâdiren ihtiyaçlar üzerinde durur; alım-satım eşyası genellikle süslenme ve oyun içindir. Mücevherat, en eski süs unsurlarından biridir; yirmibin senelik mezarlarda, hayvan kabukları ve hayvan dişlerinden yapılmış kolye ve gerdanlıklar bulundu. Bu basit başlangıçtan hareketle, süslenme, kısa bir zaman içinde göz alıcı boyutlara erişti, ve insan hayatında yüce bir rol oynadı. Galla kadınları bazen iki, iki-buçuk kilo gelen küpeler taktılar, ve Dinka kadınları da, kırk kilo kadar gelen süs eşyasını vücutlarında taşıdılar. Afrikalı bir lâtif cins’in [kadının] bakır yüzükleri, güneşin altında çok kızdığından, yelpazelenmesi için bir nedimesi ile dolaştı. Wabuna Kraliçesi, sekiz kilo ağırlığında bir yaka takıyor, zaman zaman sırtüstü yatarak istirahat ediyordu. Ancak hafif mücevherat taşıyabilecek kadar fakir olan talihsiz kadınlar da, vücutlarını ağır yükle donatan bu yol gösterici hanımları dikkatle taklit etmeye çalışıyorlardı.

Şu halde, sanatın ilk kaynağının, çiftleşme zamanındaki erkek hayvanın rengârenk tüylerini teşhir etmesiyle bir akrabalığı var; kaynağı, vücudu süslemek ve güzelleştirmek arzusudur. Tıpkı şahsını ve eşini çılgınca seven insandaki bu çoşku, sevgi hissindeki fazlalığın tabiata aktarılması gibi, güzelleşme dürtüleri de, şahsî dünyadan dış dünyaya geçer. Ruhî hislerini, renk ve formun aracılığı ile, objektif bir şekilde ifade etmek ister; sanat, gerçekten, eşyanın güzelleştirilmesi işini yüklendiği zaman başlar. İlk haricî vasıta, belki çömlekçilerdi. Çömlekçinin tekerliği, yazı ve devlet gibi, tarihî medeniyetlerin malıdır; fakat ilkel insanlar —veya daha doğrusu kadınlar— tekerleksiz de olsa, bu kadîm [çok eski] zanaatı bir sanat hâline getirdiler; Güney Amerika’nın Baronga veya Pueblo Kızıl Derilileri’nde görüldüğü gibi, sadece kil, su, ve becerikli parmaklarla hayret uyandırıcı simetri formları yarattılar.

Çömlekçi, vücuda getirdiği kabın satıhma renkli desenler çizdiği vakit, resim sanatı yaratıyordu. İlkel insanda, resim henüz bağımsız bir sanat değil, çömlekçilik veya heykeltıraşlığın bir yan kolu idi. Tabiat insanları, kilden boyalar yaptılar, ve Andamanese yerlileri de bir çeşit demir cevheri (oechre) boyasını nebatî ve hayvanî yağlarla karıştırarak renkli boyalar yaptılar. Bu boyalar silâhları, âletleri, vazoları, giyim-kuşamı, ve binaları süslemek için kullanıldı. Afrika ve Oşaniya’nın [Oceania] pek çok kabilesi, mağaraların içlerini veya civardaki kayaları, avladıkları hayvanların göz alıcı resimleriyle süslediler.

Heykeltıraşlık, resim gibi, orijinini muhtemelen çömlekçilere borçlu: çömlekçi, sadece kullanılan eşya değil, sihirli muska hizmeti görecek, ve sonra süsleme ve güzelleştirme eşyası olarak kullanabilecek temsilî eşya da yapılabileceğini anladı. Eskimolar, ren geyiklerinin boynuzlarını, deniz fillerinin dişlerini, hayvan ve insan şekillerinde yonttular. Yine, ilkel insan, taptığı bir objeyi veya ölmüş birini temsil eden form’ları kulübesine, veya bir totem sırığına, veyahut bir mezar taşma işledi; taşa, önce sadece yüz işleniyor, ardından baş ekleniyor, ve sonra da bütün vücut işleniyordu; ve böylece, ölülere duyuları hürmetin mezar taşlarında ifadesi, bir sanat hâline geldi. Easter Adalarının kadîm yerlileri, ölülerinin mezarlarına muazzam yekpare kayalar diktiler; bazıları yedi metre yüksekliğinde olan bu tür heykellerden düzinelerle bulundu; ve yıkılan mezar taşları arasında da, dikili olduğu zaman yirmi metre yüksekliğinde oldukları anlaşılanlar da görüldü.

Mimarlık nasıl başladı? Böylesine şahane bir kelimeyi ilkel bir kulübenin inşasına hiç de uygulayamayız; çünkü mimarlık, sadece bina değil, güzel bir binadır. İlkin, bir kadın veya bir erkeğin, oturdukları yerin kullanılışlı olduğu kadar güzel olmasını da düşündükleri vakit, mimarlık başladı. Muhtemel ki, bir yapıya güzellik veya asalet verilmesi, önceleri, evlerden çok mezarlar üzerinde düşünüldü, ve ölünün anılmasına hizmet eden sütunlar birer heykel hâlinde gelişirlerken, mezar da bir mâbet haline almaya başladı. İlkel insanlar için ölüler, yaşayanlardan daha güçlü ve önemli idiler, ve üstelik hayattakiler, devamlı yuvalar kurmaya vakit ayıramayarak bir yerden diğerine göç ederlerken, ölüler aynı yerde kalıyorlardı.

İlk çağlarda bile, ve muhtemelen objeleri oymayı, işlemeyi, veya mezar taşları inşasını düşünmeden çok önce insan, ritm’in [ahengin] zevkini aldı, ve hayvanların bağırışmalarını ve şakımalarını, oynaşmalarını, ve süslenmelerini şarkılar ve danslar hâlinde geliştirmeye çalıştı. Belki, hayvanlar gibi, konuşmasını öğrenmeden önce şarkı söylemeyi öğrendi, ve şarkı söylerken de dans etti. İlken insanı, hakikaten, hiç bir sanat, dans kadar karakterize edemez veya belirleyemez. İlkel insan, dansı, temeldeki basitliğinden, medeniyette bir benzeri görülmeyen muğlaklığa çıkardı ve binlerce değişik form’larını yarattı. Kabilelerin büyük festivalleri, bilhassa toplu ve ferdî danslarla başladı; büyük savaşlardan önce, “askerî geçit törenleri” yapıldı, kahramanlık şarkıları söylendi. Büyük dinî törenler şarkı, dram, ve dans karışımlarıydı. Bugün bize oyun form’ları gibi görünen bu danslar, ilkel insanlar için muhtemelen ciddî meselelerdi; onlar, sadece kendilerini ifade etmek için değil, tabiat veya tanrılara teklif ve tavsiyelerde bulunmak için de dans ettiler. Meselâ, üretimin arttırılması yolunda periyodik olarak başvuruları sihir, esas itibariyle , hipnotizm aracılığı ile uygulandı. Spencer, dansın orijinini, savaştan dönen muzaffer bir kabile reisinin karşılanması âyininden çıktığını söyledi. Freud ise, dansın, seks’le ilgili tabiî hislerin ifadesi olduğunu ve erotik arzuların kabartılmasına yarayan grup tekniği olduğunu ileri sürdü; ve şayet, aynı dar görüşlerle, dansın, kutsal âyinler ve çılgın eğlenceler sonunda doğduğunu söylersek, ve sonra da bu üç teorinin birleştirildiğini ifade edersek, dansın orijini hakkında, elimizdeki imkânlarla, en kesin bir ifadede bulunmuş oluruz.

Dansın ardından enstrumental [âletli] musiki ve dramın geldiğine inanabiliriz. Bu tür bir musiki yaratılmasının, danstaki ritmi, sesle ifade etmek ve arttırmak ve vatanseverlik veya doğum halleri için gerekli heyecanı tiz ve ritmik notalarla yoğunlaştırılmak arzusundan çıktığı görülüyor. Enstrümanlar, kapsam ve başarıları itibariyle sınırlı, fakat çeşitleri hemen hemen sonsuzdu. İlkel insan, tabiî maharet ve uzun yorucu çalışmalardan sonra hayvan boynuzlarından, fildişinden, bronz, bakır, bambu, ve odundan borulu musiki âletleri, trampetler, gongolar, tamtamlar, şakşaklar, tefler, kastenetler, davullar yaptı, ve onları titizlikle işleyerek boyadı. İlkel avcının yayının gergin hâli, çok eski bir harp [bir çeşit musiki âleti] çeşidinden, Stradi varyus kemanı ve modern piyanoya kadar yüzlerce enstrümanın orijini oldu. Aşiretler arasından profesyonel dansörler gibi, profesyonel şarkıcılar da çıktı, ve genellikle, minör tonu’ndaki müphem ıskalalar (scale) geliştirildi.

Musiki, şarkı, ve dansı birleştiren “Vahşi,” bizim için, dram ve operayı yarattı. İlkel dansın büyük bir kısmı taklitti; insan ve hayvanların haraketlerini çok basit bir tarzda taklit etti; daha sonra, hâdiseleri yine taklitle anlattı. Avustralya’nın bazı kabileleri, bir çukur etrafında dans ediyor (çukur, kadın vulva’sını temsil etmesi için çalı-çırpı ile süslenmişti), jest ve zıplamalarla dolu bir danstan sonra, ellerindeki mızrakları sembolik olarak çukura fırlatıyorlardı. Aynı adanın kuzey-batı kesimindeki kabileler, ölümü ve yeniden dirilişi anlatan öyle dramlar oynadılar ki, Orta Çağ’ın Sır-piyesleri ve İsa’nın çarmıha gerilişini canlandıran modern piyeslerden, sadece basit bir tarzda ele alınmalarıyla farklıydılar: dansa katılanlar, ağır ağır yere doğru uzanıyor, beraberlerindeki ağaç dallarıyle başlarını örtüyor ve ölümü canlandırıyorlar; ardından reislerinin bir işaretiyle, âniden ayağa kalkıyor, zafer şarkıları ve danslarıyle, uıhun yeniden dirildiğini ilân ediyorlardı. Aynı tarzda, pandomina’nın binlerce şekli ile, kabilenin tarihindeki önemli hâdiseler, veya günlük hayattaki önemli hareketler anlatıldı. İlkel insanların bu icraatlarında ritm kaybolduğu vakit, dans dram oldu, ve en büyük sanat formlarından biri doğdu.

Medeniyet-öncesi adam, medeniyetin form ve temellerini işte bu yollarla yarattı. İlkel kültür dünyasındaki bu kısa gezintimizden geriye bakınca, yazı ve devlet dışında, medeniyetin her unsurunu görüyoruz. Ekonomik hayatın bütün tarzları orada icad edildi: avcılık ve balıkçılık, çobanlık ve ziraat, taşıt ve inşaat, sanayi ve ticaret ve maliye. Siyasî hayatın bütün basit yapıları organize edildi: klan, aile, köy topluluğu, ve aşiret; hürriyet ve düzen —medeniyetin çevrelerinde döndüğü biribirine muhasım bu iki odak noktası— burada anlaştı ve uzlaştı; kanun ve adalet başladı. Ahlâki inanışların esasları hazırlandı: çocukların eğitimi, şeref ve haysiyet, terbiye ve sadakat hisleri aşılandı. Dinin temelleri orada atıldı, ve dinin yarattığı ümit ve dehşet, ahlâk ilkesinin yerleştirilmesi ve grubun kuvvetlendirilmesi yolunda kullanıldı. konuşma, muğlak diller hâlinde geliştirildi, tıb ve cerrahî göründü, ve ilim, edebiyat ve sanatta mütevazı adımlar atıldı. Bir bütün hâlinde ele alındığında, karşımızdaki manzara, hayret uyandırıcı bir yaradılışın, kaos’tan yükselen bir formun, hayvandan âkil insana giden yolların biribiri ardından açılışının manzarası. Bu “vahşiler” ve onların yüz-binlerce yıllık tecrübe ve el yordamlarıyle ilerleyişlerini, okuma-yazma bilmeyen bir ecdadın uzun ve zahmetli çalışmalarla ortaya koyduğu araçları, kültüre, güvenliğe, ve rahatlığa götüren araçları tevarüs ederken, hemen hemen her şeyimizi onlara borçlu olduğumuzu hatırlayalım.

Will Durant

Medeniyetin Temelleri

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Will Durant ve tarihçi karısı Ariel Durant, kırk yıllık araştırma ve tefekkür sonucu yazdıkları (10 ciltlik) Medeniyetin Hikâyesi adlı âbidevî eserini bitirdikten sonra, acaba bunca yıllık çalışmamızdan sonra biz, tarihî hadiseler hakkında neler öğrendik, öğrendiklerimiz gerçek mi dercesine, The Lessons of History adlı küçük bir kitap yazdılar. Ben, tarihçi karı-kocanın bu kitabını da Tarihten Alınacak Dersler adı ile Türkçe’ye çevirdim.

 İnsanlık nereden geliyor, nereye koşuyor? Barış devrelerinden çok harp yılları ile dolu beşer tarihinin mânası nedir? Bunca zaferler, göçler, hercümerçler, dalgalanmalar, doğuşlar, yükselişler, gerileyişler, batışlar ne anlam taşıyor? Binlerce aziz, veli, devlet adamı, mûcid, kâşif, şair, edip, filozof, cihangir, ku mandan gelip geçti. Onların mâceraları, zaferleri veya hezimetleri, ardından her birinin sahneden çekilişi, bize neler anlatıyor? İşte Will ve Ariel Durant’ın bu kitabı, bunları ve diğer soruları cevaplandırmaya çalışıyor. Aşağıda bu kitaptan bir parça göreceksiniz.

Kadîm Yunan ve Roma Demokrasileri nasıl çöktü?

Plato, Cumhuriyet adlı kitabında söyleyeceklerini, Sokrat’ın ağızından yazarak, Atina demokrasisinin zaferini, sınıf çatışmalarının getirdiği bir kaos, kültürel yozlaşma ve ahlakî soysuzlaşma diye suçlar. Demokratlar,

“Ilımlılığı, erkekliğe yakışmaz diyerek şiddetle reddettiler . . .
Küstahlığın terbiye, anarşinin hürriyet, ve yakıp-yıkmanın da muhteşem olduğunu söylediler . . .
Baba, oğullarının seviyesine indi ve onlardan korktu, ve oğullar, babalarının katına çıkarak, ebeveynlerinden utanma ve korku hislerini kaldırıp attılar . . .
Öğretmenler, yetiştirdiklerinden korkuyor ve onlara dalkavukluk ediyor, ve öğrenciler de, büyüklerine ve hocalarına tepeden bakıyorlar. . .
Yaşlılar, suratsız ve otoriter düşünülmemden için gençleri taklit ediyorlar …
İki cinsin biribiriyle olan münasebetlerindeki hürriyet, ve eşitliği de söylemeyi unutmamalıyım. . 
Vatandaşlar, otoritenin en hafif bir dokunuşu altında sabırsızca tedirginlik hissediyor ve sonunda . . .
yazılı veya yazılı olmayan kanunlara aldırış etmiyorlar. . .
Ve bu da, diktatörlüğün [tyrannis] görünmesine zemin hazırlayacak en elverişli bir başlangıçtır . . . Her şeyin aşırı derecede artması, aksi istikamette bir reaksiyona sebep olur . . .
Diktatörlük, tabiî olarak, demokrasiden çıkar, ve diktatörlük ve köleliğin en kötü şekli de, hürriyetin en aşın şeklinden doğar.”

Plato’nun ölümüne kadar (M.Ö. 347), Atina demokrasinin onun tarafından böylesine düşmanca analizi, tarihin tasdik edeceği tarzda doğrulanıyordu. Atina, zenginliğini tekrar ele geçirdi, fakat bu, toprağa dayalı bir zenginlikten ziyade, ticarî bir zenginlikti. Yeniden kanştırılmış iskambil kâğıtları misâli, şimdi tepeye yükselenler sanayiciler, tacirler, ve bankacılardı. Yunanlar, şimdi, kendilerinin pleonexia dedikleri daha derin ve daha fazla para yapmak hırsına kendilerini kaptırmışlardı. Yeni zenginler [neoplutoi], cicili-bicili zevksiz malikâneler inşa ettiler, kadınlarını, pahalı giyesiler ve mücevheratla donattılar, düzinelerle hizmetçilerle onları şımarttılar, misafirlerine çektikleri ziyafetlerle biribirleriyle rekabete giriştiler. Zenginler ve fakirler arasındaki gedik daha da açıldı. Atina, Platonun kelimeleri ile, “iki şehire bölündü; birinin, diğeri ile harp hâlinde bulunduğu, biri fakirlerin, diğeri zenginlerin şehiri”. Fakirler, kanunlarla, vergilerle, ve ihtilâllerle zenginlerin kudretini azaltmayı düşündüler; zenginler, fakirlere karşı kendilerini korumak için teşkilâtlandılar. Aristo, bazı oligarşik teşkilâtlar üyelerinin, şöyle yemin ettiklerini söylüyor: “Ben, halkın [yâni fakir halkın] muhasımı olacağım,” ve “Konsey’de, onlara elimden gelen her kötülüğü yapacağım.” Isokrates, M.Ö. 366’da şunları yazdı: “Zenginler, o kadar gayri sosyal oldular ki, ellerindekileri, ihtiyacı olanlara vermektense, denize atmayı tercih ediyorlar, ve fakirler de, bir hazine bulmayı, zenginlerin mallarına el koymaktan daha az tatmin edici buluyorlar.”

Fakir vatandaşlar, Meclis’i ellerine geçirdi; çıkardıkları kanunlarla, zenginlerin parasını devletin kasasına aktarmaya, hükümet teşebbüsleri ve yardımları vasıtasıyla fakirlere dağıtmaya başladılar. Politikacılar, yeni kamu gelirleri keşfedebilmek için akıllarına gelen her şeyi yaptılar. Bazı şehirlerde, zenginliğin dağıtılması, daha direkt [dolaysız] oldu. Midilli Adasındaki borçlular, alacaklıları, topluca katlettiler. Argos’taki demokratlar, zenginlere saldırarak yüzlercesini öldürdüler, ve onların mallarına el koydular. Zenginler olduğu kadar orta sınıflar da, kıskançlığı ayaklandırdığını söyleyerek, demokrasiye sırt çevirirken, fakirler de, kendileriyle zenginler arasındaki derin servet eşitsizliği giderilmemişken, oy kullanmada zenginlerle aynı haklara sahip olmanın sahte bir eşitsizlik olduğunu söyledi ve demokrasiye karşı çıktılar. MakedonyalI Filip, M.Ö. 338’de Yunanistan’ı istilâ ettiği zaman, sınıf harbinin doğurduğu şiddet ve kızgınlık yüzünden Yunanistan, ülke içinde olduğu kadar ülke dışında da ölmüştü, ve çok sayıda Yunanlar da, Filip’in gelişini bir ihtilâle tercih ettiler. Makedonya diktatörlüğü altında da, Atina demokrasisi kayboldu.

Plato nun siyasî gelişmeyi monarşi, aristokrasi, demokrasi, ve diktatörlük dizisi hâlinde belirtmesinin doğrulandığını Roma tarihinde de görüyoruz. Milâttan önce ikinci ve üçüncü asırlardaki Roma oligarşisi, bir dış siyaset ve disiplinli bir ordu düzenleyerek, Akdeniz dünyasını zaptetti ve sömürdü. Böylece kazanılan zenginlik, asılzâdelerin ceplerine girdi, ve böylece geliştirilen ticaret, yüksek orta-sınıfı lüks bir refaha kavuşturdu. Zaptedilmiş ülkelerden getirilen Yunanlar, Doğulular ve Afrikalılar İtalya’da, asılzâdelerin köleleri olarak çalıştırıldı; topraklarından atılmış köylüler Kaius Gracehus’un M.Ö. 123’te fakirler için ayırdığı aylık hububat yardımından faydalanmak için şehirlerdeki gittikçe artan proletaryaya karıştılar. Generaller ve prokonsüller [konsüllük görevini yürüten memurlar] eyaletlerden, kendileri ve yönetici sınıf mensupları için yığın yığın ganimetlerle döndüler; milyonerlerin sayısı hızla arttı; biribirlerine rakip gruplar, adayları ve oyları satın almak için şiddetli bir rekabete giriştiler. M.Ö. 53’te, oy hakkına sahip bir grup seçmen, belirli kimseleri desteklemek şartı ile on-milyon sesterces aldı. [Sesterces, bir çeyrek dinar değerindeki eski bir Roma sikkesi idi.] Paranın yapamadığı yerlerde katliâm hazırdı; oylarını yanlış kimselere verenler bazen öldüresiye dövüldüler ve evleri yakıldı. Eski çağlar, böylesine zengin, böylesine güçlü, ve böylesine soysuz bir hükümet görmemişti. Aristokratlar, üstünlüklerini muhafaza edebilmek için, Pompey’i kendi saflarına aldılar; alelâde halk kaderini Sezar’a bağladı. Şimdi, zaferin açık arrtırmaya çıkarılmasının yerini, savaşın mihnetleri almıştı. Sonunda, Sezar kazandı, ve popüler bir diktatörlük kurdu. Aristokratlar onu katletti, ama sonunda, Sezar’ın büyük yeğeni ve üvey oğlu Augustus’un diktatörlüğünü kabul ettiler (M.Ö. 27). Demokrasi sona erdi, monarşi geri getirildi; Plato’nun tekerleği tam bir dönüş yapmıştı.

Will ve Ariel Durant

Tarihten Alınacak Dersler Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Sh:1070-1075

Aşırılık

Lüksten kaçınınız. İnsanların kafalarını sırılsıklam yaparak uyuşturan ve onları, beşerî şartları hatırlatacak bir şey müdahale etmediği takdirde, nihayetsiz ayyaşlık içindeymişçesine komaya sokan, takattan düşüren lüksten kaçınınız. Eğer bir insan, cam pencerelerle kendisini her zaman rüzgârdan muhafaza ediyor, yünlü çoraplarla ayaklarını her zaman sıcak tutuyor, ve yemek odasının sıcaklığı duvarlardan ve yerden gelen sıcak hava ile muhafaza ediliyorsa, hafif bir rüzgar, tehlikeli bir rahatsızlık getirebilir. Bütün aşırılıklar zararlıdır, ve onların en tehlikelisi de gereksiz, hak edilmemiş zenginliktir. Böylesine bir zenginlik, beyini etkiler, kafada boş hayaller uyandırır, ve şaşırtıcı bir bulutla, gerçek ve gerçek olmayan arasındaki farkın sezilmesini önler. Sonu olmayan yersiz bir zenginlik içincLe yok olmaktansa, insandaki faziletin yardımıyla bitmek bilmeyen talihsizliklere tahammül etmek daha iyi değil midir? Açlıktan ölüm, yumuşak bir şekilde gelir, oburluk insanı patlatır.

Seneka (m.Ö. 4 M.S. 65) Romalı filozof, şair

Ağrı ve ilaç

Eski Yunan yazan ve biyografıcisi Plutarch’ın (M.S. 46-125), Sezarların Hayatları isimli eserinde Romalı lider Marius’un, köklü bir reform hareketinin risklerini şöyle anlattığı yazılıyor: “Görüyorum ki, ilâç, sebep olacağı ağrıya değmeyecek.”

Roma İmparatoru Markus Aurelius’un annesi, oğluna, “Sahip olduğun otoriteyi çok yumuşattın,” dedi. “Böylece, imparatorluğun yönetimine beslenen hürmet azaldı.”

İmparator, annesine şu cevabı verdi: “Doğru, ama imparatorluğun otoritesini daha uzun ömürlü ve daha güvenilir yaptım.”

Güvenlik üzerine

Metafizik şairlerinin en büyüğü sayılan İngiliz John Donne’nın (15721631) dediği gibi, “hiç kimse kendi başına kendisine yeterli bir ada değildir.” Sizin, güvenlik ve huzur içinde geçecek bir hayat istediğinizi söylemeye hakkınız yoktur, zira büyük hâkim Oliver Wendelle Holmes’ın dediği gibi, “güvenlik bir hayal olduğu gibi, huzur ve rahatlık da insanın kaderi değildir.” Böylece, hayatınızı buna göre tanzim edin ve üzerinize düşeni yapın ki, gelecek yıllarda hür insanlar, sizlere bakıp diyecekler ki: “İşte, güvenlik peşinde gitmeyen, yeni yeni fırsatlar ve imkânlar arayan bir nesil.”

Dr. W. Norwood Brigance

Amerikan Hitabet Derneği Başkam

Güvenlik denilen şey, hemen hemen bir hurafeden başka bir şey değildir. Tabiatta güvenlik olmadığı gibi, insanoğlu da bir bütün olarak güvenlik nedir bilmedi. Tehlikeden kaçınmak, uzun vâdeli düşünüldüğünde, derhal karşı karşıya gelmekten daha emin bir hareket değildir. Hayat, ya heyecanlı bir maceradır ya da hiç bir şey.

Bn. Helen Keller

Amerikalı kör ve sağır hatip ve yazar

İki yazarın belirli bir çağdaki ülkelerini tanıtışı

Leviathan adlı ünlü eserin yazan Thomas Hobbes (1588-1679), yaşadığı İngiliz cemiyetini şöyle anlatıyor:

“Sanat yok, edebiyat yok, cemiyet yok, ve hepsinin kötüsü, ölümün şiddetli geleceğinin endişe ve korkuları, yalnızlık içinde geçen kısa bir hayat; insanlar fakir, hoyrat, hodbin, ve zalim.”

Fransız yazan La Jean Bruyere de (1645-96), XIV. Louis’in çevresindeki insanlardan şu kelimelerle bahsetti:

“Neş’e ve eğlenceleri belli, ama sunî; üzüntüleri gizli, ama gerçek.”

Hükümetlerin mâneviyatı

Alexis de Tocqueville (1805-89), Fransa’daki başkaldırmalar ve kargaşanın kötü neticeler vereceğinden korkuyordu. Millet Meclisinin bir üyesi olarak, Fransız politikacılarının, kendi vicdanlarına ve kalplerine kulak vermelerini istedi; Meclis’teki bir konuşmasında (1848), sözlerini şu kelimelerle bitirdi:

Böyle bir zamanda, kamu ahlâkının ayaklar altına alınması karşısında sessiz duruyorsunuz. Kanunlarda değişiklikler yapılmasını istiyorsunuz, ben de bunun gerekli olduğuna inanıyorum. Seçim sisteminin ıslah edilmesi gerektiğine, parlamentonun çalışması ile ilgili kanunlar ve mevzuatın âcilen ıslah edilmesi gerektiğine inanıyorum. Fakat beyler, büyük hâdiseleri meydana getiren şey, kanunların uygulanması değil, hükümetlerin iç âlemleri, maneviyatları, derunî ruhlarıdır.

Walter Lippmann’dan seçmeler

Walter Lippman (1889-1974) ünlü bir Amerikan gazetecisi ve düşünürü idi. Onun yazıları —Türkiye de dahildünyanın pek çok ülkesindeki gazetelerde de çıkıyordu. Amerikan gazeteciliğinin en büyük mükâfatı “Pulitzer Price’ı iki defa kazanmış ve 1962’de de “Beynelminel Basın Mükâfatı” ile şereflendirilmişti. Aşağıda, onun muhtelif kitaplarından alınan parçalar göreceksiniz.

        Politikada, iş hayatında, aşkta, faziletin ideal örneklerine niye omuz silkiyoruz? Çünkü o zaman mağlup oluyor, ümitsizlik içinde çırpınıyoruz da ondan. Tamamıyla elde edilemeyecek bu ideallere ulaşmak uğrunda kendimizi uzatabilmek için, benliğimizi sertleştirmezsek, bulunduğumuz yerde çökerek gevşememiz, kendimizi uyuşukluğa, gayesizliğe, ve can sıkıntısına terketmemiz önlenemez.

Her şeyi mübah gören bir neslin hayattan hoşnut olduğunu, hayattan zevk aldığını, diğerlerini ilgilendirmeyen başlıca şeylerin özel zenginlik, özel zevk, ve başarı olduğunu sanmak hatâdır. Her şeyi mübah gören nesil, bilâkis, bedbaht bir nesildir. Biz, çok zenginiz, fakat çok iyi bir hayat sürmüyoruz. . .

•         İnsanlığa yakışmayacak korkuların, bizleri pençesine almasının sebepleri nelerdir? Bu korkular, hangi kaynaklardan fışkırıyor? Pekçoğumuzun sinirlerini berbat eden şey nedir?

Zeki bir liderliğin ilk şartı, insanların biribirlerine itimat etmeleridir. Şimdi ise, böyle bir itimattan şüphe ediliyor. Meselinin esası işte bu.

•         Üzerlerinde kızgıncasına tartıştığımız belirli gayeler öylesine önemli olmadığı gibi, milletin kaderi, bunların hiçbirine de bağlı değil. Milletin geleceği, insanların hürmet duydukları gayeler uğrunda birleşip birleşmeyeceklerine, kendilerinin kapasite ve gayelerine inanıp inanmadıklarına bağlıdır.

•        Varlığımızın kökünden sıyrılıyoruz. İster ebeveynler ve çocuklar, ister karı-kocalar veya ister işçi ve işverenler arasında olsun, karşılıklı ilişkilerimizde beşerî temaslardan uzaklaşıyoruz.

Biz, muğlak bir cemiyete alışık değiliz. Şahsî davranışlar ve ezelî otorite kayboldukça nasıl hareket edeceğimizi bilmiyoruz. Nasıl hareket edeceğimize dair önümüzde rehber, daha basit çağlar için yazılanlar dışında, elimizde eser yok. Biz, kendimizi nasıl değiştireceğimizi öğrenmeden çehremizi değiştirdik.

•         Kamu felsefesinin ne olduğunu herkes iyice bilemez; halkın çoğunluğu belki, “kamu felsefesi” diye bir şey bile işitmedi. Fakat halka ışık tutabilecek durumda’ olanlar kamu felsefesini, Çinliler’in inandığı gibi, İlahî Kudret’in emri kabul ederlerse, cemiyetin fertlerini işbirliğine zorlayan gelenek ve inanışlar, bir bütün olarak nesilden nesile aktarılır. Ama halka ışık tutacak mevkilerde bulunanlar, kamu felsefesini bizzat kapı dışarı ederler, ve kamu felsefesini, cemiyetin gelişmesine engel olan reaksiyonlar ve saçma müesseseler diye düşünürlerse, o cemiyetin iplikleri çekilmiş ve doku parçalanmış olacaktır.

. . . Toplumlara, medenî vasfını veren gelenekler koptuğu zaman, topluluk tehlikeye düşmüş olur. Bu kopuş tamir edilmediği takdirde de toplumda, mahalliciliğe, sınıflara, ırka, ve dine dayanan bölünmeler husule gelecek, bu gruplar arasında çatışmalar baş gösterecektir. Geleneklerin devamlılığını sağlayan zincirler biribirlerinden ayrıldıkları takdirde, kültürel miras, bir nesilden diğerine emanet edilemez. O zaman, toplumun bekçiliğini ve devam ettirilmesini üzerine alan yeni nesiller, öğrenilmesi gereken şeyleri tecrübe ve hatâlarla yeniden keşfetmeğe, yeniden icat etmeğe, yeniden öğrenmeğe mecbur kalacaklardır.

Hiçbir nesil bunları başaramaz. Hiçbir nesil, kendisi için elzem yüksek bir medeniyetin lâzimesi sanat ve ilimleri yaratacak güçte değildir.

[İkinci Dünya Harbi'nden sonra] istiklâllerine kavuşan yeni demokrasiler, iştahlarını muhafaza eden, fakat gıda yetiştirmesini unutan insanlara benziyorlar. Onlar sadece, iyi bir hükümetin vereceği kanun ve nizama, hürriyet ve adalete ihtiyaç duyuyorlar. Fakat iyi hükümet etmek sanatı öğrenilmelidir. Ve öğrenilecekse, bu sanat yaşlılardan gençlere emanet edilmeli, ve gelenek, âdet, ve fikirler nesiller boyunca gelenekleri taşıyanların hâfızalarında kesintisiz bir hâtıra olarak yaşamalıdır.

O halde, insanlar, ancak ecdatlarının bildikleri şeylerle işe başlarlarlarsa, onlardan fazla öğrenebilirler. Onlar, basit tecrübeleri tekrarlayarak, yeniden öğrenmek mecburiyetinde kalmadıkları takdirde, daha ileri, daha yüksek tecrübelere girişebilirler. Bunun içindir ki, ancak geleneklerini muhafaza eden bir cemiyet ilerici olabilir. Chatres’in Bernard’ının dediği gibi nesiller, “Devlerin omuzlarına oturmuş cüceler gibidir, ve ancak onların omuzları üzerinde, eskilerin gördüklerinden daha fazlasını ve daha ileridekileri görebilirler.”

•        Kamu hayatında, ahlakî düzeni muhafaza etmeye yarayacak mekanik bir cihaz yoktur. Popüler vicdanı, zaman zaman daha yüksek seviyelere çıkaracak ve orada uzun müddet tutacak bir âlet yoktur. Bütün bunlar, cemiyeti idare etmek mevkiinde bulunan şuurlu ve temiz kadın ve erkeklerin zamanla, kendilerini takip edecek insanlara iyi örnekler bırakıp bırakmadıklarına bağlıdır.

•         Kamu hayatındaki büyüklük, kaynakların, şahsî kanaatlerden çok hakikate hizmet edilmesinde, başarıya ulaşıp ulaşılamayacağında emin olunmasa dahi, doğru olanın yapılmak istenmesinde saklıdır. Tarihin en kritik ânında, vazife, hakikat, adalet, ve şeref gibi kendilerini uyuşukluğa kaptırmış insanları bıktıran bu kelimeler, o zaman, hüküm vermemize yarayan ölçüler olurlar. Biz, maalesef onları unutmuşcasına hareket ediyoruz.

Endişe ve ıztırap içindeki halkın, bizden, fazilet örnekleri ortaya koymamızı ve beşeriyetin ezelî hasletlerine sarılmamızı isterken biz, hâlâ çok kurnaz, hâlâ çok zeki, hâlâ çok hesaplı görünmeğe gayret ediyoruz. Önümüzdeki müşküllerle dolu dünyada bizi, ancak fazilet ve ahlâk örnekleri aydınlığa çıkaracaktır.

•         Ben, Amerikan demokrasisinin iki sebepten ötürü başarılı olduğuna inanıyorum. Birincisi şu: Amerikan hükümetleri, şimdiye kadar pek çok şey yapmaya teşebbüs etmedi; demokrasinin prensipleri, alelâde insanların kapasiteleri dışına çıkmadı.

İkincisi ise, hükümet ve parti sisteminin dışında, bağımsız müesseselerin ve insanların bulunmalarıdır: adlî sistem, hür kiliseler, hür basın, hür üniversiteler, yeterli mal ve mülke sahip hür insanlar, çiftlikler, fabrikalar, dükkânlar . . . Kanunlarla bağlı olmayan bu insanlar ve müesseseler, demokrasimizin idâmesi için demokrasi prensiplerinden daha az önemli değildir.

Walter Lippmann

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Bir kişiye karşı bütün bir toplum

Herhangi bir fikir üzerinde bütün insanlık, tek bir kişi hariç, aynı düşüncelere sahip ise ve o, bir tek kişinin eline kuvvet geçtiği takdirde beşeriyeti susturmaya çalışması nasıl affedilemezse, beşeriyetin de, kendisininkinden farklı düşüncelere sahip o insanı susturmaya çalışması, hiçbir zaman mazur görülemez.

John Stuart Mill

“Önsöz,” On Liberty (Hürriyet Üzerine)

Kötünün ne olduğunu bilebilmek için …

İngiltere Parlamentosu 1643’te bir emirle, otoritelerin müsaadesi alınmaksızın kitap basımını ve yayımlanmasını yasakladığı zaman, büyük Ingiliz şair ve yazarı John Milton, Aeopagitica adlı eserinde dedi ki:

Beşerî varlıkların bugünkü durumu gözönünde tutulduğu takdirde, kötülük hakkında bilgi sahibi olmayan bir insan, iyiyi kötüden nasıl ayırd edebilir, kendi kendisini kontrol mekanizmasını nasıl çalıştırabilir? . . .

Bundan böyle, dünyadaki kötülüklerin tanınmasının, beşer faziletinin oluşmasına ve hatânın ortaya çıkarılarak, hakikata varılmasında son derece lüzumlu olduğundan, bir kimsenin, günah ve hatâ sınırları dahilinde daha emin ve daha az tehlike duyarak dolaşabilmesi için, o kötülük hakkındaki her çeşit münakaşa ve fikirleri dinlemesi ve okuması gerekir.

John Milton

Şeytanın avukatını da dinlemek gerek

Bir evliyanın resmen ilânında kilise, “Şeytanın avukatını dahi sabırla dinler. İnsanların en kutsalı bile, ölümünden sonra kendisine takdim edilecek şerefe, ancak Şeytan’ın, onun hakkında söyleyeceği her şey dinlendikten, terazide tartıldıktan sonra nail olabilir. Newton’un felsefesi hakkında suallere müsaade edilmesiydi, beşeriyet, şimdi olduğu gibi, o felsefenin doğruluğu hakkında güven duyamazdı. Doğruluğuna dair elimizde en fazla delil bulunan inançlarımızın dahi yanlış olduğunu ispat edebilecek herhangi bir kimse için, davetiyeyi elimizde hazır tutuyoruz. Eğer davetiyemiz kabul olunmaz veya kabul edilir de, inançlarımızın yanlışlığı ispat olunmazsa bile biz, bu inançlarımızın doğruluğuna yine de tamamen emin olmuş sayılanlayız. Ne var ki, beşerî makuliyetin imkânları dahilinde elimizden geleni yaptık, hakikatin ortaya çıkması için bizden farklı düşünenlere her fırsatı verdik; fakat yine de yarın, beşer aklının ortaya çıkarabileceği daha iyi bir hakikat için kapıyı hâlâ açık tutuyoruz. Kendisinden hâtâ sâdır olabilen bir yaratığın gerçeğe varabilmesi için önünde bundan başka bir yol da yoktur.

John Stuart Mill

On Liberty (Hürriyet Üzerine

Allah aşkına, her iki tarafı da serbestçe dinleyelim.

Thomas Jefferson

Amerika Cumhurbaşkanı

Benjamin Franklin’in Hayır İşleme Tarzı

Amerikalı mucid, yazar, ve diplomat Benjamin Franklin 1784’te, Benjamin Webb adındaki birine şu mektubu gönderdi:

“Efendim: Durumunuz beni derinden üzdü ve bundan böyle ilişikte, on louis d’or banknotu gönderiyorum. Böylesine bir meblâğı, size verdiğimi söylemek istemiyorum; sadece borç veriyorum. Ülkenize döndüğünüz zaman, eminim, bütün borçlarınızı ödemenize imkân sağlayacak bir işte çalışacaksınız.

“O zaman, sizin şimdiki durumunuzdaki gibi samimi bir insana rastladığınız zaman, bana olan borcunuzu o kimseye ödeyin, ve o kimseden, benim sizden istediğim tarzda, size olan borcunu sıkıntı içinde bulunan bir diğerine vermesini isteyeniz.

“Ümit ediyorum ki, bu işlem, onu durduracak bir hilekâra rastlayıncaya kadar pek çok el değiştirecektir. Bu, az bir para ile çok fazla hayır işi yapmak için benim bulduğum bir oyun. Hayır işlerine çok para yatırabilecek kadar zengin değilim, ve bundan böyle, az bir para ile büyük işler yapabilmek için böylesine hareket etmeye mecburum.

“İstikbaldeki refahınız için en iyi dileklerimle hürmetlerimi sunarım. “

B. Franklin

Kadîm Atinalı Gençlerin Yemini

Biz, şerefsiz veya korkakça hareketlerle şehrimize leke getirmeyeceğiz; ideallerimiz ve bu şehirin kutsal saydığı idealler uğrunda, hem yalnız olduğumuz hem de diğerleriyle beraber bulunduğumuz zamanlarda çarpışacağız; şehirin kanunlarına hürmet ve itaat edeceğiz ve çevremizdekilerin de, aynı hürmet ve itaati göstermeleri için elimizden geleni yapacağız; halkta, kamu hizmetleri hissinin yerleşmesini hızlandırmak için ara vermeden çalışacağız; bu şehiri, bize emanet edildiğinden daha büyük, daha iyi, ve daha güzel bir şehir olarak bizden sonrakilere bırakacağız.

(Editör) Herbert R. Mayes

An Editor’s Treasury

Mazi

•         Washington’daki Millî Arşiv binasının ön cephesindeki yazılardan ikisi şöyle: “Mazinin mirası, istikbalini hasadını mümkün kılan tohumdur.'” ve “Mazi, bir başlangıçtır.”

•         Geleceği anlamak istiyorsan, maziyi incele.—Konfüçyüs

•         Maziye bakmak başka şey, gerisin geri oraya gitmek ise bambaşka bir şey.—Charles Colton

•         Eğer hilkat, bizim geriye bakmamızı isteseydi, gözlerimizi, alnımızda değil, ensemizde yapardı.—Namık Kemal

•         Çok gerilerdeki ecdadının asil başarılarıyle gurur duyanlar, ilerideki ahfadının gururla yâdedecekleri hiçbir şey yapamazlar.—Thomas Macaulay

Çöküş Sebepleri

Somerset Maugham, “Eğer bir milletin hürriyetten daha çok değer verdiği bir şeyi varsa, hürriyetini kaybedecektir,” diyor. “Ve istihza şurada ki, eğer halkın daha fazla değer verdikleri şey rahatlık ve para ise, onları da kaybedecektir.” Mehmed Akif in dediği gibi,

Gökten inmez bir de hiçbir şey . . . Bütün yerden taşar;

Kendi ahlâkiyle bir millet ölür, yahut yaşar.

Maya medeniyetinin niye çöktüğü üzerinde duran John Gardner, onu ayakta tutacak büyük bir ideali olmadığını yazdı. “Her şeye sahipti, ama bir maksat ve görev hissine, hayır.”

Edith Hamilton da, kadîm Atinalılar’ın, hürriyetlerini nasıl kaybettiklerini şöyle anlatır: “Onların en çok istedikleri şey, sorumluluktan sıyrılmış hürriyet olduğu için, hürriyetlerine kendi istekleriyle son verdiler ve Atmalılar bir daha hür olamadılar.”

Kadîm Roma’nın nasıl soysuzlaştığını Çiçero şöyle anlatır: “Düşman, kapılarımızdan içeri girdi. Bizim düşmanımız, lüks düşkünlüğümüzdür, ahmaklığımızdır, hayvani hislerimizdir.

İngiliz tarihçisi Edward Gibbon da Roma İmparatorluğunun Gerileyişi ve Çöküşü adlı abidevî eserinde der ki: “Kolayca aldatılan namuslu insanlar, devleti kuranların, kendilerine bahşettikleri hediyeleri kaygısızca kabul ediyorlardı.”

Almanya, İkinci Dünya Harbi’nde mağlûp ettiği Fransa’da (1940), Birinci Dünya Harbi’nin ünlü kahramanı Mareşal Petain’in başkanlığında bir kukla hükümeti kurdu. Petain, harp sonrası sürgün edildiği adada yazdığı hâtıralarında diyordu ki: “Bizim eğlence ruhumuz, fedakârlık ruhumuzdan büyük idi. Biz, verdiğimizden fazlasına sahip olmak istedik. Gerekli gayreti göstermedik ve kendimizi büyük bir felâketin içinde bulduk.”

Geriliğimizin başlıca sebebi

Prof. İsmail Hakkı İzmirli (1869-1946), büyük bir bilginimizdi. Çok sayıda kitabı vardı. Dört-bin ciltten fazla kitabı ihtiva eden kütüphanesini, Süleymaniye Kütüphanesine hediye etti. Atatürk, Prof. İsmail Hakkı İzmirli’nin Meali-i Kur’an (1927) Türkçe çevirisini okumuş, özellikle “Mânaya delâlet eden tercüme ile namazda kıraat câizdir” hükmüyle, “Türkçe ibâdet’e imkân veren görüşünden dolayı kendisini kutlamıştı. Prof. İsmail Hakkı İzmirli, bir konuşmasında, dine sokulan hurafelerin bizi geri bıraktığını söyledi:

. . . Bizde sanayi geri kalmıştır. Çünkü mektep yok. Çünkü makine işletemeyiz. Çünkü bu yolda çalışmayız. Bunlar birer sebeptir. Fakat aynı zamanda birer neticedir. Bunların hepsi bir bütün’dür. Memleketin dini, ilmi, ticareti, sanayii, ahlâkı, zihniyeti ayrı ayrı düşünülemez. Sanayide geri kalmışlığın kabahati zanaat muallimlerinde, bunların yetersizliğinde görülmemelidir. Umumi yapıda aranmalıdır. Araştırın: göreceksiniz ki en büyük mesul, dindeki hurafeler, müsbet ilim yerine masallar ve isrâiliyatla dolmuş olmamızdır. Din, hususiyle İslâm dini, zamanı idrâki tavsiye ediyor, şart koşuyor, tagayyür-i ezmân ile tebeddül-i ahkâm diyor. [Zamanın değişmesi ile emirler (buyruklar, kanunlar) da değişir.] Anlayamadığınız veya anlaşılmasını muayyen şahısların tasarrufuna bıraktığınız bu vecibeyi öz lisanınıza lâyık görmüyorsanız, ahlâk ve âdetler, dinî terkib sizi geri götürür. Aşırı muhafazakâr olmamızda, bu lâubaliliğimizin hissesi büyüktür.

Prof. İsmail Hakkı İzmirli

İzmir Konferanslarından, 1915

Karatahta önce “hacı” oldu

Üçüncü Mustafa [1757-74] zamanında, topların domuz kılından yapılmış fırçalarla temizlenmesinden dolayı ihtilâl çıkıyordu.

Karatahtayı mekteplere sokmak için eski Maarif Nezareti, bir nevi talimatname yapmaya mecbur oldu. Karatahtanın Yemen’de, Hicaz’da kullanıldığını iddia etmek zaruretine düştüler. Karatahta, Hicaz’dan, Yemen’den geçirilerek “hacı” edildikten sonra mekteplerimize kabul edilebildi.

Coğrafya haritaları, resimdir diye, memlekette başlayan ve büyüyen dedikodu tehditleri arasında, ismini söyleyemediğim çukurlara atılarak ifna edildi [ortadan kaldırıldı].

Sultan Abdülmecid zamanında Darülmuallimin’e, resim albümlerini ve coğrafya haritalarını sokmak bid’atını irtikâp eden Maarif Nazın Ahmed Kemal Paşa, tekfire uğradı [lânetlendi, küfüre uğradı], memleketten kaçarak canını kurtarmaya mecbur oldu.

Hesapt defterlerinde cemi [toplam] yaptırılırken, çocuklara öğretilen zâit [artı] işareti salîbe [haç'a, put'a] benziyor, çocuklarımızı yavaş yavaş Hıristiyan edecekler endişesi memleketi telâşa düşürmüştü.

İstanbul Darülmuallimîn’in ve Darülfünun’un yetiştirdiği gençler, Buhara mekteplerine sıra getirmek istediler. Şu, üstünde oturduğumuz gibi sıralar. Bu cedîdi [yenilikçi] bir hareket idi. Bu cedidî harekette mollalar, derhal küfrü [Allah'a inanmama] ve bid’atı keşfettiler: “Kiliselerde sıralar vardır; mektepte eczây-u şerife, Kur’an-ı Kerim okunur. Mektep şeriat derslerinin yeridir. Demek, Hristiyan sırasını, İslâm mektebinin içine sokacaklar.”

Ne oldu bilir misiniz? Kıtal [çarpışma, vuruşma] oldu. Zavallı Buhara, düçar-ı esaret [esarete düşmüş] olduğu için, kanını başka yerlerde akıtması lâzım gelen Buhara’nın çocukları, sıra mektebe girer mi girmez mi diye biribirinin kardeş kanını akıttılar.

Buhara Emîri, hakikî ismini Meclis kürsüsünün nezaheti [temizliği] dolayısıyle telâffuz etmekten kendimi men ettiğim gayrı-tabiî bir nevi harem teşkilatıyle beraber Afganistan’a kaçtı.

Hamdullah Suphi Tanrıöver

Bir rasathane yaptırıldı ve yıktırıldı

Sultan Üçüncü Murad (1574-95) zamanında müneccimbaşılığına atanan Takyeddin bin Mehmed bin Ahmed adındaki astronom, hünkâr hocası meşhur Sadeddin Efendi ye bir layiha sunarak, Uluğ Bey zamanındaki hesapların yeni rasatlarla düzeltilmesi gerektiğini, çünkü o yolla yapılan hesapların her zaman doğru çıkmadığını söyleyerek yeni bir rasathane kurulmasını istemişti.

O zamana kadar Türkiye’de rasathane adına bir şey pek bulunmadığı gibi, astronomi ve rasat hesapları, Uluğ Bey zamanından kalma rasatlara, Arapça veya Farsça’dan çevrilen kitaplara bağlı kalmıştı.

Padişah, bu rasathanenin derhal yapılmasını emretmiş ve Tophane bayırında, o zaman için gerekli her türlü astronomi âletleri ile donatılmış bir rasathane yapılmıştı. Ne var ki, bu rasathanenin ömrü pek kısa oldu. Dr. Adnan Adıvar diyor ki (Osmanlı Türklerinde İlim, s. 90-91):

İşte bu bilgin astronomun kurmak istediği rasathanenin ömrü pek kısa olmuş ve hattâ binanın tamamlanıp tamamlanmadığı bile bizce kesinlikle anlaşılamamıştır. Hoca Sadeddin’le zamanın Şeyhülislâm’ı Ahmed Şemseddin Efendi arasındaki düşmanlık yüzünden bu Şeyhülislâm efendi, Padişaha sunduğu bir arîzada (jurnal), gökleri rasat etmenin uğursuz ve her nerede bu işe teşebbüs edildiyse, devletin mahv ve harap olduğunu söyleyerek ilim düşmanlığını göstermesi üzerine, 987 yılı Zilhicce’nin 4üncü Perşembe günü Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşaya, rasathanenin derhal yıkılması irade olunmuş ve gerçekten de bu kurum, bir gece içinde yerle bir edilmiştir. Müsbet ilimlere karşı Osmanlı İmparatorluğunda görülen ilk düşmanlık eseri olan bu olay, şahsî sevişmezliklerin, İlmî alanlara bile etkisi olduğunu gösterdikten başka, sokağa çıkmak için dahi müneccime danıştığında şüphe olmayan Şeyhülislâm efendinin, gerçek ilme olan ilgisizliğini de gösterir.

Gericilik, bilgisizlik sadece müsbet ilimlerde değildi. Dr. Adnan Adıvar, yukarıda bahsettiğimiz eserinde, medrese ulemasının, Avrupa’da Rönesans’ın yürütüldüğü yıllarda da, “eski ilimlere dair teliflerine ve tercümelerine devam etmekte” olduklarını yazıyor:

Türk ulemay-ı rüsumu [şekilci din bilginleri], değil müsbet ilimlerde, doğrudan doğruya kendi sahaları olan meselelerde bile çok geri kalmışlardı. Meselâ, bu tarihlerden [Üçüncü Selim zamanındaki yenileşme hareketlerinden] 50-60 yıl önce, Hicaz’da çıkan Vahabi mezhebi hakkında Hicaz ve Irak uleması tarafından birçok kitap yazıldığı ve birçok tartışma sürüp gittiği halde, İstanbul ulemasının bu mezhebin esası hakkında bile bilgisi yoktu.

Aynı cehalet, devleti yönetenlerde de hükmünü yürütüyordu. Tarih-i Cevdet‘ten öğrendiğimize göre, zamanın Reisülküttab’ı, yâni Dış İşleri

Bakanı Atıf Efendi, yazdığı bir takrirde, tesirleri dünyanın her tarafında hisedilen 1789 Fransız İhtilâli’ni, “Voltaire ve Rousseau gibi meşhur zındıkların [dinsiz imansızların] ve anlar misillû dehrîlerin [onları gibi imansızların] eserleriyle husule gelmiş bir fisk ü fücur [Allah'a isyan etmiş günahkârlar] cümbüşü gibi gösteriyordu. Reisülkattab Atıf Efendi, Hukuk-u Beşer Beyannamesi’ni [İnsan hakları bildirisini], “insanları hayvanlar derekesine indirmek için yazılmış bir beyanname” diye anlatıyordu.

Nejat Muallimoğlu

Osmanlı ilmiye sınıfının cehaleti

İlmiyye sınıfının içinde bulunduğu fikri izmihlâli [perişan olmak, yok olmak] isbat için misâl arzedeyim: 1273 Hicrî senesi [1856] Cemaziyel-âhiresinin [Arabî ayların altıncısı] 16ncı Pazar günü akşamı, inşası hitam bulan [biten] Fethiyye kalyonunun denize indirilmesi merasimine davetli idik. Ali Paşa’nın sadareti zamanında ûlâ rütbesi sınıfından olanlarla Vezirler ve ilmiyyeden de İstanbul pâyelûlarının [üst rütbelilerinin] daveti kararlaştırılmıştı. Bu suretle tersane önünde, devletin ekâbiri [seçkinleri] bir araya toplanmıştı. Zât-ı Şahâne’nin teşrifine intizar ediyorduk ki [bekliyorduk], Fethiyye Kalyonu, kendi kendine havuzdan kurtularak denize iniverdi. Gemi çok rahat inmişti, ama bir kaç kişi yaralandı, hattâ ölenler oldu.

Biraz sonra mesele anlaşıldı: Öteden beri, kalyonların en üst katı havuzda yapılmayıp denize indirildikten sonra yapılması mûtad iken, Fethiyye Kalyonunun üst katı da havuzda yapıldığından ağır basmış, ve büyük desteklerden birini, daha sonra diğerlerini kınp denize inmişti. İstanbul Kadısı olan Tekfurdağı Müftüsü Zâde Efendi ise, bu işlerden habersiz olduğundan, geminin kendiliğinden hareketine bir mâna veremeyip, “Fesüphanallâh. . . Bu kalyonu melekler mi deryaya indirdi?” deyince, bunu duyan Fuad Paşa, yaralananlardan birkaçını gösterip şu cevabı verdi:

“Muhtemel, Efendi, ama bakın ki, melekler arasına şeytanlar da karışmış.”

Böyle yâveler [yalan, saçma sapan söz] söyleyen kişiler, kadılık makamında oturunca, ol ilmiyyenin itibarı mı kalırdı? Böyle âlimlerden mülk-ü millet faide mi görürdü?

Ahmet Cevdet Paşa

Mâruzât

Softalık buna derler

… Ne sinema ne tiyatro seyretmek ne de radyoda temsil dinlemek günahtır. Bunu iddia edenler softadırlar.

. . . Gazeteler, bir müftünün sinema seyretmeyi ve radyoda temsil dinlemeyi günah saydığını yazmışlardı. Fakat müftü efendinin istisnasız bütün sinema ve radyoları mı kastettiği, yoksa tefsirini sadece ahlâka aykırı film ve piyeslere mi inhisar ettirdiği anlaşılmış değildir. Hüküm umumî ise, hâlis yobazlıktır. Şarta muallâksa, isabetlidir.

. . . Bizim müftü efendinin de topyekûn sinema ve radyo temsillerini tefsire kalktığını zannetmiyorum. Eğer böyle ise, muhterem Diyanet İşleri Reisi’nin dikkatini çekeriz.

Müslümanlık, medeniyet düşmanı değildir. İslâm medeniyeti en büyük şahittir. Medinetüzzehra Sarayı’nın kapısında Zehra’nın heykeli vardır. Elhamra, Elbeyza saraylarının kapı ve duvarlarında çeşitli resimler, sağda solda hayvan, insan ve aslan heykelleri vardır. Fatih, İtalyan ressamı Bellini’ye kendi resmini yaptırmış, Kanunî Sultan Süleyman’ın Budin’den iğtinam edip [yağma edip] İstanbul’a getirdiği Apolion heykeli, sonraları Damat İbrahim Paşa’nm Sultan Ahmet’teki evinin önüne dikilmiştir. İskenderiye’ye, Mehmet Ali’nin heykeli, El-Ezher âlimlerinin itirazına uğramadan dikilmiştir.

İslâm dininde, resmin ve heykelin yasak olduğu iddiası da softa uydurmasıdır. Çünkü, yobaz tarihi bilmez, İslâm dinini bilmez, medeniyeti bilmez. Onun Müslümanlıkla alâkası yoktur, ve onun şahsında İslâm dinini baltalamak da, yobazlığın bir başka çeşididir.

Peyami Safa

Tercüman, 6 Mart, 1960

Benim dinini ne umuttur ne korku,

Allah’ıma sevdiğimden taparım.

Ne cennet ne cehennem bir korku.

Vaiz! Deme cehennemin ateşi

Çıkar bilmem kaç çeki odundan.

Ziya Gökalp

Ahmet Vanlıoğlu Hoca’nın “Eyüp Sultan Hazretleri”

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, 1993 Temmuzunun ilk haftasında İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’nden mezun olanlara yaptığı hitabında şunları da söylemişti:

“. . . Ben burada yetişen genç arkadaşlarımızdan şunu rica ediyorum: Hamasîden ziyade, millete İslâm dininin güzelliklerini anlatınız. Ruhunu anlatınız. Özünü anlatınız. Vicdanî diye bir zâtın eseri var. İstanbul’dan bahsediyor. Diyor ki, mübarek Süleymaniye kürsüsünde, Bayezit, Sultan Ahmet kürsüsünde ulemayı göremezsiniz. Ulemanın kürsüde vaaz etmesi, bir zamanlar bir kusur telâkki ediliyormuş. Anadolu’nun muhtelif yerlerinden gelen cerci’ler, İslâm’a muhalif ne kadar hurafe varsa, o kürsüde, onlarla milletin kafalarını zehirliyorlar, diyor.”

Daha düne kadar bu ülkede futbol oynamanın, mayo ile denize girmenin, hele kadın-erkek beraber denize girmenin, dans etmenin, resim yapmanın, radyo dinlemenin, tiyatroya, sinemaya gitmenin, televizyon seyretmenin günah olduğunu söyleyenler tümen tümendi. Kendilerini “âlim” sananlar ve pek çokları tarafından “âlim” kabul edilen bazıları, Mehmet Nuri Yılmaz’ın bahsettiği hurafeleri hâlâ dine sokmaya çalışıyorlar. Ben, yıllardır beni rahatsız eden sol gözümün muayenesi için 1997 Haziran’ında New York’a gitmiştim. Bu arada, Long Island’da bir caminin açılışı münasebetiyle yapılan törene de katıldım. Törenin, başlıca hatibi, o tören için New York Fatih Camii tarafından özel olarak getirilen (Eyüp Sultan Camii’nde de vaazlar veren) tanınmış vaiz Ahmet Vanlıoğlu Hoca idi. İstanbul’un nasıl fethedildiği üzerinde konuştu.

Ahmet Vanlıoğlu Hoca, İstanbul’un zaptı sırasında Beyoğlu sırtlarından atılan topların surlara niye ulaşamayıp, Haliç’e düştüğünü şöyle anlattı:

“Haliç’in surlara bakan tarafında Eyüp Sultan Hazretleri yatıyordu. İstanbul’daki Rumlar, uzun yıllar boyunca, kim olduğunu bilmemekle beraber, Eyüp Sultan Hazretleri’ni kendilerinden bir evliya diye kabul etmişler, onun mezarı başında dua ediyor, adaklar adıyorlardı. İşte, bu sebepten, Fatih Sultan Mehmed’in ordusunun Beyoğlu sırtlarına yerleştirdiği toplarla surları yıkmak ümitleri boşa çıkıyor, ve atılan gülleler Haliç’e düşüyordu. Niye surlara erişmiyordu da, denize düşüyordu?

“Çünkü Eyüp Sultan Hazretleri, ‘Benim gâvurcuklarıma dokunmayan!’ diyerek bu gülleleri havada iken yakalıyor, Haliç’in sularına bırakıyordu.”

Evet, Ahmet Vanlıoğlu Hoca, Amerika’da bunları söyledi ve kendisini dinleyenleri hayrete boğdu. Dediğim gibi, zaman zaman Eyüp Sultan Camiinde de vaaz veriyormuş. Bana inanmayan, gider, Hocaefendi’ye sorar.

Nejat Muallimoğlu

Matbaayı asırlarca bu ülkeye sokmayan kimlerdi?

Mehmet Nuri Yılmaz, yukarıda bahsettiğim konuşmasında, şunları da söyledi: “Milletimizin ileri gitmesinde de, geri kalmasında da din adamlarının rolleri büyüktür. Bu inkâr edilemez. Matbaa, Hıristiyan dünyasından iki yüz sene sonra memleketimize gelmişse, bunda din adamının suçu vardır … Şu anda geri kalmamıza din âmil değildir. Dini suçlayamayız. Geri kalış sebebimiz, bizim, dini daha iyi anlayamayıp, iyi kavrayamamış olmamızdır.”

Matbaa, Avrupa’da 1444’te icat olunarak kıt’anın hayatına girmiş, 1510’da gelişmesini tamamlamıştı. Macaristan’da ilk kitap 1473’te basıldı, bizde ise 1730’da . . . Arada 257 sene var. Ve İbrahim Müteferrikanın Kur’an basılmaması şartı ile açtığı matbaa, onaltı kitap bastıktan sonra kapandı —tâ 1796’ya kadar. Yeni alfabenin kabul edildiği 1928’e kadar, bütün Türkiye’de basılan kitapların toplam sayısı, 40,000 civarındadır. Ziya Paşanın

Diyar-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşaneler gördüm,

Dolaştım mülk-ü İslâm’ı bütün viraneler gördüm.

feryadı ile dertli olan farkın asıl sebebi, bizdeki kafa karanlığı idi. Matbaa, iki-buçuk asır içinde, Batı kültürünü inşa etmeye yetmişti.

Bizde ise Saray ve Medrese, halkı cahil bırakmaya azmetmişti. Öte yanda, gayrimüslimler matbaalarını kurarak kendilerinin halkını geliştirmeye başlamışlardı. Yahudiler’i, İspanyol Katolikleri’nin zulmünden kurtarıp 1492’de Türkiye’ye getirdiğimiz zaman, onlar, beraberlerinde matbaayı da getirdiler. Bu göçmen Museviler, 1494’te İstanbul’da, 1510’da Selânik’te, 1554’te Edirne’de, 1605’te Şam’da, 1646’da İzmir’de matbaalarını kurdular. Bu matbaalarda, yasak olduğu için, Türkçe ve Arapça kitap basılmaz; Yunanca, Rumca, Ermenice, Lâtince, İbranice, İspanyolca, Almanca, Fransızca, ve İtalyan’ca kitaplar basılırdı. Cemal Kutay diyor ki:

“İşte biz, daha o zamanları, Türk’ü ilim ve medeniyette geri bırakma karşılığı, tebaa’mız, yâni bize bağlı dediğimiz Rum’a, Ermeni’ye, Musevi’ye, kapitilasyonların imtiyazlı insanlar hâline getirdiği bütün yabancılara, çağdaş medeniyetin nasibinden faydalandırırken, kendi insanlarımızı cehaletin karanlığına mahkûm etmiştik.

“Medrese, her istemezük karşısında safına aldığı Yeniçeri eşkiyalığı ile elele, kültürün temeli matbaaya karşı çıkmıştı. Daha sonraları, ödenmez ve doldurulmaz günah için özürler arayacak, Rum’un, Ermeni’nin, Yahudi’nin ekonomide, tarımda, tıbda, matematikte, kısacası bütün müsbet ilimlerde ve bundan böyle genel hayatta Türk’ten ileri olmasını bir bilmece, zaman zaman haksızlık gibi gösterecek, rüzgâr ekenin fırtına biçeceği ebedî hakikatim unutmuş gözükecektik”.*

Yıllar sonra, Mithat Paşa Tuna Valisi iken, Ahmet Mithat Efendiye vilayet gazetesini çıkarma vazifesini vermiş ve bugünkü bütün Bulgaristan ve Yugoslavya’nın bir kısım toprağını içine alan o koskoca bölgede yaşayan Bulgar-Rum-Ulah-Sırp-Ermeni-Pomak-Arnavut halkının dilleri için gazetede yer ayrılmasını istemişti. Irk, din, kan, milliyet karışımı bölgede, devletin kararlarını yaşayanlara anlatmak için, Mithat Paşa başka çare bulamamış ve gazetenin yansı bu dillere, yansı da Türkçe’ye ayrılmıştı. Cemal Kutay, Ahmet Mithat Efendi’nin her dilden yazıyı dizecek mürettip (dizici) bulduğunu, Türkçe metinleri dizecek Türk-Müslüman mürettip bulamadığını ve İstanbul’dan Ermeni mürettipler getirerek Türkçe bölümünü dizdirdiğini de yazıyor.

Avrupa’da onaltıncı asırda Rönesans, kafaları hurafelerden temizleyip aydınlatır ve halkı hızla yepyeni bir medeniyete ulaştırırken, basılı kitapların bile Türkiye’ye sokulması serbest değildi. Selim Nüzhet Gerçek’in Türk Matbaacılığı adlı kitabından (1939) öğrendiğimize göre, Arapça ve Farsça kitapların Türkiye’de satılabilmesi bile ancak padişahın müsaadesiyle mümkün oluyordu. Meselâ, Oklid’in (Euklidis) 1594 yılında Romada basılan ve Nasireddin Tusi tarafından Arapça’ya çevrilen Tahrir-i Euclidis adlı kitabının Türkiye’ye sokulması için 996 tarihli bir ferman çıkarılmıştı.

Osmanlı İmparatorluğundaki kitap düşmanlığı zaman zaman şeyhülislam fetvalarında da kendisini belli ediyordu. Üçüncü Ahmed zamanında (1703-30), Varodin’de Avusturyalılar’a karşı yiğitçe döğüşürken şehit düşen Damat Ali Paşa, müsbet ilme âşık bir devlet adamı idi. Öldüğü zaman, adları dört cilt tutan yedi-bine yakın kitabını vakfetmişti.

Bu kitaplar arasında felsefe, tarih, edebiyat, ve astronomiye ait olanlar, “Ol makule kütübün [çeşit kitapların] vakfı caiz değüldür . .diyen Şeyhülislâm Ebu İshak İsmail Efendi’nin fetvası ile satıldı.

Nejat Muallimoğlu

Millî Mücadele sırasında Teâlî-i İslâm Cemiyeti’nin bir bildirisi

. . . İngilizler’i kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları [doğrusu: Yunanları] musallat ettiler. Harpte mağlûp olduktan sonra, uslu uslu oturmak ve mağlûbiyetin netayicine [neticesne] katlanarak telafisini sabr ü sükûn ve aklü tedbir dairesinde izale etmekten [gidermekten, ortadan kaldırmaktan] başka çare var mıdır? Yunanlılarla harbe tutuşuyor, sonra da bir taraftan kaçıyor ve bir taraftan, şöyle mukavemet ettik, böyle zayiat verdirdik gibi yalanlarla halkı iğfale [aldatmaya, kandırmaya] çalışıyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki, Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile, bundan sonra, bizim için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz. Hudanagerde [Allah göstermesin], sizin yalanlarınızı şahit tutarak memleketinizde, “Bu kadar’kan döktüm ve şöyle fedakârlık ettim, böyle emek çektim!” diyerek hakkı feth davasına kalkar.

Hem dizler, ey yalancı ve denî şâkiler [alçak haydutlar]! Kendi milletimize karşı ecnebi milletlerden hiç birinin yapmadığı şekavet ve şenaatleri irtikâp edip dururken [haydutluk ve alçaklıkları yaparken] milleti, eşraf-ı memleketi [memleketin ileri gelenlerini, büyükleri] asıp keserek mallarını yağma ederken, kendinize ne hakla, ne yüzle, ne utanmazlıkla Kuva-yı Milliye [Millî Kuvvetler] nâmını veriyorsunuz? Milleti öldürerek, mahvederek, hukuk-u milleti müdafaa edeceksiniz, öyle mi? Utanmaz hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenab-ı Hakk’ın gazap ve lâneti sizin üzerinize olsun!

(İktibas) Dr. Ali Sarıkoyuncu

Tarih ve Toplum, Haziran, 1992

Milli Mücadele sırasında Atatürk ve çevresindekilerin öldürülmelerini emreden fetva

İngilizler, Millî Mücadeleyi boğmak için ellerinden gelen her vasıtaya başvurmaktan çekinmiyorlardı. Onların baskısı altında, Damat Ferit kabinesi, Anadolu’daki mücadeleyi “isyan” diye göstererek, Atatürk ve çevresindekilerin katledilmelerinin şer’an caiz olduğuna dair bir fetva çıkarılmasına razı oldu.

Damat Ferit hükümeti, bu fetvayı verecek adamı da buldu. Dürrizâde Abdullah isimli biri, Şeyhülislâmlık makamına getirildi, ve bu adam da Millî Mücadele’yi lânetleyen, liderlerinin katledilmesini emreden “fetva-yı Şerîfe”yi kaleme almaktan utanmadı. Fetvada özetle şöyle deniliyordu:

İslâm Halifesi Hazretlerinin sahipliği altında bulunan şehirlerde, bazı kötü şahıslar kendilerine reisler seçerek, Padişah’ın sadık tebaasını hileler ve tezvirlerle [yalan dolan] iğfal etmektedirler. Padişah’ın emri hilâfına asker toplamaya kalkışıp, görünürde, askerî iaşe ve teçhiz bahanesiyle, hakikatte mal toplama sevdasıyle, şeriate aykırı olarak vergi almakta ve çeşitli tazyik ve işkencelerle, halkın mal ve eşyasını gasp etmektedirler [zorla ellerinden almaktadırlar].

Allah’ın kullarına zulmetmeyi itiyâd haline getiren ve onları cezalandırmaya cesaret eden bu şahıslar, şehir ve kasabalara hücum edip, sâdık tebaadan nice mâsum kimselerin kanını dökmüşlerdir. Bazı ilmiye ricâli ile askerî ve mülkî memurları kendiliklerinden azletmişler, yerlerine, kendi hempalarım [ayakdaşlarını] tayin etmişler ve Hilâfet merkezi ile diğer şehirlerin ulaşım, nakil ve haberleşmesini kesmişlerdir. Devlet âmirlerinin icraatına mâni olmakta, merkezi, diğer memleketlerden ayırıp, yüksek Hilâfet’i bölmek ve zayıflatmak istemektedirler. Böylece İmamet makamına ihanet etmekle, İmamlığa itaatten çıkmışlardır.

Dağılmaları hakkında yüksek emre rağmen, hâlâ inad ve fesadlarında ısrar ederlerse, adı geçenlerin kötülüklerinden şehirleri kurtarmak için, bunlarla savaşılması ve öldürülmeleri meşrû ve farz olur mu? Beyan buyurula. . .

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olur.”

Bu suretle, Halife Hazretleri tarafından âdı geçen âsiler ile savaşmak üzere tayin olunan askerler savaşmaktan kaçıp firar eyleseler, dünyada şiddetli günaha ve ahirette acı azaba müstehak olurlar mı? Beyan buyurula. . .

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olurlar.”

Bu suretle, Halife’nin askerlerinden olup da, âsileri katledenler gazi ve âsiler tarafından öldürülenler şehid olurlar mı? Beyan buyurula. ..

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olurlar.”

Bu suretle, âsiler ile muharebe hakkında çıkan Sultan emirlerine itaat etmeyen Müslümanlar, günaha ve şeriatın takdirine müstehak olurlar mı? Beyan buyurula.. .

ELCEVAP: “Allah-ü tealâ âlem olurlar.”

Nejat Muallimoğlu

Hacı Süleyman Efendi

Birinci Büyük Millet Meclisi’nde Mustafa Kemal Paşa’yı candan destekleyen din adamları arasında Hacı Süleyman Efendi de vardı. Günümüzün yobaz milletvekillerinin ve vaizlerin ağızlarından çıkan bazı sözler karşısında, bu aydın din adamı ve İzmir Mebusu Hacı Süleyman Efendinin şu iki sözü ne kadar yüce:

•        Cahilin dindarlığından hayır gelmez.
•       
Kadınları, yüksek mertebe olan bir milletin sırtı, hiç bir zaman yere gelmez.

Sh:1075-1089

Ortegay Gasset’ten seçmeler

Jose Ortega y Gasset (okunuş: Hozey Orteyga i Gasset-1883-1955) çağımızın ünlü bir Ispanyol filozofudur. Onun, oldukça sayıda dillere çevrilmiş kitapları varsa da, en önemlisi (İngilizce’ye The Revolt of the Masses adı ile çevrilen) La rebelion de las masas adlı eseridir. Bu satırların yazarı tarafından Kütlelerin İsyanı [3] adı ile dilimize çevrilen kitap, İngilizce’ye çevrildiği zaman, ünlü Amerikan dergisi Atlantic Monthly Revieıv şunları söylüyordu: “Onsekizinci asır için Rousseau’nun Contrat Social’ı [Sosyal Mukavelesi'si], ondokuzuncu asır için Marx’ın Das Kapitali ne ise, Ortega y Gasset’in La rebelion de las mases’ı de yirminci asır için aynı şeydir.” Aşağıda, “kütle, yığın” fenomeni üzerinde duran bu kitaptan parçalar göreceksiniz.

•          Şüphe edilemez ki, beşeriyet, en köklü bir şekilde, iki çeşit yaratıktan oluşan sınıflara ayrılmıştır: güçlük ve görevleri üstüste yığarak, kendi varlıklarından büyük talepte bulunanlar, ve kendilerinden özel hiçbir şey talep etmeyenler, yaşadıkları ânı “hayat” diye kabul edenler, mükemmellik yolunda hiçbir gayret göstermeyen, dalgalar üzerinde sallanıp duran şamandıra misâli insanlar. Bu bana, iki farklı koldan oluşan ortodoks [muhafazakâr] Budizm’i hatırlatıyor. Birinin emirleri sert ve zor, diğerinin kolay ve sıradan; biri “büyük vasıta” veya “büyük yol” denen Mahayana, diğeri, “küçük vasıta” veya “küçük yol” denen Hinayana. Önemli olan, hayatımızı, bu iki vasıtadan hangisine bağladığımız, kendimizden azamî veya asgarî talepde bulunmamızdır.

•          Cemiyetin kütleler ve seçkin azınlıklara ayrılışı, sosyal sınıflara bölünmesi değil, “üst” ve “alt” diye hiyerarşik ayırımla bağdaşmayan insan sınıflarına ayrılışı demektir. Tabiatıyle, şurası açıktır ki, bu “üst” sınıflarda —«ğer gerçekten üst sınıflar iseler— “büyük vasıta’yı benimseyenlerin sayılarının çok daha fazla olacağı, “alt sınıfların ise düşük vasıflı fertlerden oluşacağı kuvvetle muhtemel. Fakat doğrusu istenirse, bu her iki sosyal sınıfta da, hem kütle hem de halis azınlık bulunabileceğini söylemek hiç de yanlış bir ifade sayılmaz. . . çağımızın bir özelliği, öteden beri seçkin diye bilinen vasıflarda bile, kütle ve bayağılığın hâkim oluşudur. Bundan böyle, yaratılışı itibariyle özel vasıfları gerektiren ve bu vasıfların bulunduğu farzedilen entellektüel hayatta bile yarı-aydının, vasıfsızlığın, bu hayatın gerektirdiklerine hiçbir zaman sahip olamayacakların ve zihnî dokuları itibariyle entellektüel hayat için yetersiz kimselerin, gittikçe zafer kazandıklarını görüyoruz. Bu, düşünüp taşınılmadan gelişigüzel söylenmiş bir söz değil. Arzu eden herkes, günümüzde politikada, sanatta, dinde, hayatın ve dünyanın genel meselelerine, ilim adamlarının ve tabiî ardından, doktorların, mühendislerin, finansörlerin, öğretmenlerin, ilh. düşüncelerindeki, hükümlerindeki, ve hareketlerideki ahmaklığı müşahade edebilir . . . Kütlelerin gerçek hâkimiyetini sembolize eden ve büyük ölçüde bu hâkimiyeti oluşturan insanların barbarlığı [Birinci Dünya Harbi sonrasıdaki] Avrupa’nın demorilize oluşunun başlıca sebebidir.

•          Aynı durum, “asiller”in arta kalan son gruplarındaki kadın ve erkekler için de doğru. Öte yanda, “kütle” dediğimiz fenomenin en iyi örneği olarak ele alınacak emekçiler arasında, asil ve disiplinli kafalar hiç de ender değil.

•          Cemiyette en farklı ve değişik düzenlerde, ve mahiyetleri itibariyle özel yeteneklere sahip olunmaksızın yürütülemeyecek işlemler, faaliyetler, ve fonksiyonlar vardır. Meselâ, sanatkâr tabiatlı, zevk sahibi birinin davranışları, hükümet fonksiyonları, kamu işlerinde siyasî karar verebilme yeteneği. Bu özel faaliyetleri, önceleri, yetenekli azınlıklar veya hiç olmazsa, bu yeteneklere sahip bulundukları iddia edilen azınlıklar yürütüyordu. Kütle, bu işlemlere karışmak hakkını kendinde görmedi; müdahale etmeyi düşündüğü takdirde, bu işlemlerin yürütülmesi için gerekli özel vasıfları elde etmek ve sadece bir kütle olmaktan çıkmak gerekeceğini idrak etmişti. Onlar, sıhhatli ve dinamik bir sosyal sistem içindeki yerlerini biliyorlardı.

•          Kütlenin, günümüzde, sosyal hayatın ön safına geçmeye, şimdiye kadar birkaç kişinin inhisarında bulunan yerleri işgal etmeye, cihazları kullanmaya ve sınırlı sayıda insanlara ayrılan zevkleri paylaşmaya kararlı olduklarını görüyoruz. . . . Kütle, kütle olmayı terketmeksizin, önceki azınlığın ayağını kaydırıyor, onun yerini alıyor.

hiçbir devrinde, cemiyeti, günümüzdekinden daha dolaysız [direkt] yönettiklerini sanmıyorum. Hiper-demakrasi diye bahsetmemin sebebi işte bu.

•          Diğer sahalarda de, bilhassa entellektüel sahada, aynı şeyler vuku buluyor. Belki yanılıyorum, fakat bana öyle geliyor ki, derinlemesine incelediği bir konu üzernide yazmak üzere kalemi eline alan günümüzün yazarı, bu konu üzerinde hiçbir şekilde durmamış ve konu hakkındaki bir yazıyı bir şeyler öğrenmek için değil de, kafasında taşıdığı basmaklıp düşüncelerle uyuşmayan yazar hakkında hüküm vermek için okuyacak vasat seviyedeki okuyucuyu göz önünde tutmak zorunda . . . Alelâde kafa taşıdıklarını bilen bu insanlar, bu alelâdelik hakkını ilân etmek ve onu istedikleri şekilde cemiyete kabul ettirmek inancını taşıyor …. Kütle, ağırlığı altındaki ferdi, yetenekli, seçkin olan her şeyi, diğerlerinden farklı olan her şeyi, mükemmel olan her şeyi ezer. Herkes gibi olmayan, herkes gibi düşünmeyen herhangi bir insan, ortadan kaldırılma rizikosunu göze alıyor demektir.

Önceleri “herkes,” normal olarak biribirlerinden farklı özelliklere sahip insanların kütle ile beraberce kaynaştığı bir birlikti. Bugün ise, “herkes” denilince, sadece kütle akla geliyor. İşte, özelliklerindeki vahşiliğin hiçbir şekilde gizlenmeksizin anlatıldığı çağımızın dehşet saçıcı gerçeği bu.

•          [Donkişot] yazarı Cervantes’in uzun bir zaman önce söyledği gibi, “Yol handan her zaman daha iyidir.” Arzularını, idealini gerçekleştiren bir devir, artık başka bir şey arzu edilmediğini, arzu kuyularının kuruduğunu gösterir. Yâni, başka bir ifade ile, o meşhur olgunluk çağımız, aslında sonuna gelmiştir. Arzularını yenilemeyi bilmediklerinden, erkek arının zifaf uçuşundan sonra ölmesi gibi, kendi kendilerinden tatmin olan asırlar da vardır.

•          Günümüzde . . . kütlelerin zaferinin en fazla temsil edildiği ülkelerde —Akdeniz ülkelerinde— kamu hayatının müşahadesinde, siyasî hayatın günü gününe yaşandığını hayretle görüyoruz. Bu, son derece hayret uyandırıcı garip bir fenomen [vakıa], Kamu otoritesi, kütlelerin bir temsilcisi elinde. Bu temsilci öylesine güçlüdür ki, bütün muhalefeti silip süpürmüştür. Onlar, iktidarı öylesine karşı konamaz bir şekilde ellerine geçirdiler ki, tarihte böylesine kadir-i mutlak bir hükümet bulmak zor. Ama kamu otoritesi —Hükümet— yine de günü gününe yaşıyor, kendisini geleceğin açık bir hal çaresi olarak takdim etmiyor, istikbal için belirli hiçbir fikri yok; temsil etmiyor, gelişmesi veya tekâmülü, akla sığacak bir şeyin başlangıcının temsilcisi olarak meydana çıkmıyor. Kısacası, herhangi bir hayatî programı olmaksızın, herhangi bir yaşama programına sahip bulunmaksızın hayatını sürdürüyor.

Tutumların kabul edilmediği yerde, kültür yoktur. Ekonomik münasebetlerin, tarafların menfaatlerini koruyacak prensiplere bağlı bulunmadığı yerlerde kültür yoktur.

Bütün bunların bulunmadığı yerlerde kültür yoktur; kelimenin en kesin mânasıyla, barbarlık vardır. Kendimizi aldatmayalım: Avrupa’da kütlelerin ilerici ayaklanması altında başlayan budur. Barbar bir ülkeye giden bir gezgin orada, başvurulacak yönetici prensiplerin bulunmadığı bilir. Yerinde bir ifade ile denilebilir ki, barbarlığın standartları yoktur. Barbarlık, başvurulacak standartların mevcut olmayışıdır.

•          Diğerlerinin hizmetinde yaşayan insan, genel inanışın tersine, alelâde insan değil, mükemmel insandır. Kendisini “transendental” [sınırlar ötesinde, mükemmel] bir şeyin hizmetine adamadıkça, hayatın, onun indinde bir tadı yoktur. Bunun içindir ki, hizmet ihtiyacının hissedilmesini bir baskı olarak düşünmez. Zaman zaman böyle ihtiyaç, tesadüfen kendisini göstermezse, mükemmel adam huzursuzlanır ve kendisini zorlaması için daha ve daha fazla gayreti ihtiyaç hissettirecek yeni yeni standartlar icat eder. Bu, bir disiplin olarak yaşanan hayattır —asil bir hayat. Asalet, onun, bizden talep ettikleriyle ölçülür, yüklediği mesuliyetlerle, haklarla değil. “Noblesse oblige” denilen bu. “Avam tabakasına mensup olanlardır ki, canları nasıl isterse öyle yaşarlar; asil adam, kendisini düzen ve kanuna adar” (Goethe). Asaletin imtiyazları, menşeleri itibariyle tâviz veya lütuf değildir; bilâkis, asil insan, onları fethetmek zorunda. Ve onların muhafazası, prensip olarak, imtiyazlı adamın onları, gerektiği her an ve onlara karşı gelebilecek herkese karşı yeniden fethetmeğe muktedir olduğunu farzeder. Özel haklar ve imtiyazlar, o halde, bir pasif mülkiyetten veya eğlenceden ibaret değildir; onlar, şahsî gayret neticesinde elde edilen standartları temsil ederler. Öte yanda, “insan ve vatandaşın” hakları gibi müşterek haklar, nefes almak ve çılgınlıktan kaçınmak halleri dışında, hukukî bir intifa [yararlanma, fayda sağlama] hakkı ve nimet, kaderin cömert birer lütfudur. O halde diyeceğim ki, gayrişahsî bir hak verilir, şahsî bir hak kazanılır.

“Asalet” gibi böylesine ilham verici bir kelimenin, günlük konuşma dilinde nasıl soysuzlaştığını görmek insanı rahatsız ediyor. Çünkü pek çokları için ırsî, “asil kan” mânasına gelen bu kelime, müşterek haklara benzer bir şeye, alınıp verilebilen hareketsiz bir şeye dönüştü. Halbuki gerçek mânasıyle, asalet kelimesinin kökü, aslında dinamiktir. Asil, “iyi bilinen, tanınmış,” demektir; yâni herkesçe bilinen, meşhur, üstün vasıflarından ötürü, kendisini isimsiz kütleye tanıtan insan. Bu, şöhret sebebinin, alışılmışın üstünde bir gayret olduğunu îma eder. Şu halde asil, gayretli, mükemmel insan demektir. Çocuğun asaleti veya çerçevesi sadece nimettir. Çocuk, babası, kendisini meşhur yaptığı için tanınır. Yâni, yansıma ile tanınır ve gerçekte, ırsî asaletin dolaylı bir özelliği var: ayna ile yansıtılan bu ışık, ay ışığı, ölmüş insandan alınan bir şey. Bunda canlı, halis, dinamik olarak arta kalan tek şey, hayatta olanı, ecdadının ulaştığı gayret seviyesini muhafazaya zorlayacak itici güçtür. “Noblesse oblige,” değiştirilmiş bu anlamıyle dahi, her zaman budur. Orijinal asil, kendisine bir mecburiyet yükler, asil vâris, bu yükümlülüğü verasetle kendisine aktanr. Fakat ne de olsa, asaletin birinci asilden vârislerine aktarılışında, belirli bir tezat göze çarpıyor. Bizlerden daha mantıkî olan Çinliler, bu aktanlma düzenini tersine çevirmişler; oğlunu, asalet mertebesine eriştiren baba değil, şahsî gayretleriyle mütevazı ailesinin adını yücelten, kazandığı asalet ünvanıyle ecdadı arasındaki ilişkiyi devam ettiren oğludur. Böylece, bir kimseye asalet derecesi bahşedilirken, şereflendirdiği önceki nesillerin sayısı göz önünde tutulur; bazıları, sadece babalarına asalet getirirken, diğerleri, şöhretlerini, beşinci veya onuncu büyük babalarına kadar uzatırlar. Atalar, hayattaki gerçek adamdan ötürü yaşarlar; onun asaleti tesirlidir, aktiftir, bir tek kelime ile (şimdiki zamanı gösteren) “dir,” (maziyi gösteren “dı” değil). (Yukarıda belirtildiği üzere maksat, “asalet” kelimesine—ki veraseti kaplamaz— orijinal anlamını vermekti. Tarihte sık sık görülen “kan asaleti” konumuz dışıdır.)

“Asalet,” resmî bir terim olarak, Roma imparatorluğundan önce görülmüyor ve o zaman da, artık soysuzlaşmış ırsî asiller için kullanılıyordu.

•          Demek oluyor ki, benim için asalet, kendisini daima kendisinden daha üstünlerine adayan, bir kimsenin, ne olduğu safhasını geride bırakıp, bir görev ve mecburiyet olarak gördüğü daha ötelerdeki düzeye erişme yolunda, hayat boyu süren gayretle eş anlamlıdır. Böylece ele alındığında, asil hayat, haricî bir kuvvet kendisini, silkinip harekete zorlamadıkça, statik bir şekilde kendisine yaslanmış, daimî bir hareketsizliğe mahkûm, alelâde veya âtıl hayat karşısında yer alır.

Bunun içindir ki, kütle terimini, kalabalığı vücuda getirmesinden ziyade, ataletinden ötürü bu çeşit insan hakkında kullanıyoruz.

Bir kimse hayat yolunda ilerledikçe, erkeklerin —ve kadınların— çoğunun, kendilerini, sadece dış zorlamalarına karşı bir reaksiyon olarak kabul ettirenler dışında, hiçbir şekilde gayret göstermeye muktedir olmadıklarını, gittikçe artan bir şekilde idrak ediyor. Ve bu sebepten ötürü, tanıştığımız insanlar arasında spontane [kendiliğinden, zorlanmaksızın] ve neşeli gayret göstermeye muktedir bir kaç kişi, bizim görüşümüzle, diğerlerinden tecrit edilmiş [sıyrılmış, soyutlanmış], âdeta âbideleşmiş kimseler. Bunlar, seçkin insanlar, asiller; sadece tepki gösteren değil, hayatı devamlı bir gayret, kesintisiz bir eğitim olarak gören insanlar. Bunlar zahitlerdir [borç olan ibâdetleri, asıl vazifeleri dışındaki dünyanın süs ve makamlarından elini çeken insanlardır]! Bu, konu dışı görünürse de, hayret uyandırmamalı. Her zamanki “kütle” vasfını muhafaza etmekle birlikte, “mükemmel”in yerine geçmeye çalışan hakikî kütle adamım tarif etmek için, onu, kendisinin benliğinde haşır neşir olan iki saf formla, normal kütle ve hakikî asil veya gayret insanı ile tezat teşkil edecek şekilde göstermek lüzumlu idi.

Ortega y Gasset

The Revolt ofthe Masses (Kütlelerin İsyanı) Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Sh:1102-1106

Zamanın Önemi

Zaman:

Ondan daha uzun bir şey yoktur, zira ezelî ve ebedîdir.

Ondan daha kısa bir şey yoktur, zira projelerin gerçekleşmesi için yeterli değildir.

Bekleyen biri için ondan daha yavaş (ağır); zevklenen biri için ondan daha çabuk bir şey yoktur.

Büyüklüğü ile sonsuzluğa kadar uzanır; küçüklüğü ile sonsuz parçalara bölünebilir.

Herkes onu ihmal eder; herkes onun geçip gitmesine esef eder; onsuz bir şey yapılamaz.

İstikbalin nesillerine aktarılmaya lâyık olmayan ne varsa, onları karanlıklara iter, ve gerçekten büyük olan hareketleri ebedileştirir.

İnsanın, en kıymetli hâzinesi zamandır.

Voltaire

Sokrat’ın “eğitim görmüş” insanı

.. . Şu halde ben, kim eğitim görmüş insandır diyorum:

İlkin, günlük hayatlarında karşılaştıkları vakıa ve durumlar karşısında, çok defa, nasıl hareket edileceğini bilerek, doğru ve yerinde karar verenler.

Daha sonra, diğerleriyle olan münasebetlerinde şerefli bir tarzda hareket edenler, kendileri için hoş olmayan ve mütecaviz görülebilecek hallerden kaçınanlar ve beraber çalıştığı insanlara, mümkün olan ölçüde makul davrananlar.

Bundan başka, zevklerini daima kontrol altında tutanlar, kendi talihsizliklerine boş yere üzülmeyenler, bu talihsizliklere, insanlardaki müşterek tabiata lâyık bir tarzda katlanıp sabredenler.

Hepsinden önemlisi, başarılarının şımartmadığı insanlar, yâni başarıya eriştikleri zaman, kendilerinin hakikî benliklerinden ayrılmayanlar, talihlerinin yaver gitmesi neticesinde nimetlendikleri iyi şeyler karşısında gerçek benliklerini kaybetmeyenler.

İşte bu insanlarda, böylece sıraladıklarımdan biri ile değil hepsi ile bağdaşmış karakteri vardır; bundan böyle, bütün bu faziletlere sahip bir insan, eğitim görmüş bir insandır.

Sokrat

(MÖ. 470-390)

Eğitim-Kültür üzerine iki düşünce

İnsanlar avukat veya doktor veya tüccar veya fabrikatör olmadan önce insandırlar; ve siz onları, yetenekli ve hassas insanlar yaparsanız, onlar da kendilerini, yetenekli ve hassas avukatlar veya doktorlar yapacaklardır. Profesyonel insanların üniversiteden götürecekleri şeyler, profesyonel bilgi değil, profesyonel bilgilerin nasıl kullanılacağında yol gösterecek, ve özel bir meslekî çalışmanın tekniklerini aydınlatacak genel kültürün ışığını beraberlerinde götürmeleridir. İnsanlar, genel eğitimsiz de mahir avukatlar olabilirler, fakat onların, kafalarını bir sürü teferruatla doldurmak yerine, prensipleri talep eden ve anlayabilen felsefî avukatlar olabilmeleri, genel eğitimlerine bağlıdır. Ve böylece, mekanik mahiyette olanları dahil, diğer bütün faydalı meslekler de öyledir. Eğer bir kimsenin mesleği kunduracılık ise, eğitim, onu daha zeki bir kunduracı yapacaktır—ama ona nasıl daha iyi ayakkabı yapmasını öğretmekle değil, ona verdiği zihni egsersiz ve aşıladığı arzu ve davranışlarla.

John Stuart Mill (1806-73) Saint Andrew Üniversitesindeki konuşmasından

Kültür, düşünce faaliyetine ve güzelliğe ve beşerî hislere açık olabilmektir. Parça parça bilginin kültürle hiçbir ilgisi yoktur. Sadece iyi bilgilenmiş bir insan, Allah’ın bu yeryüzünde en faydasız, en can sıkıcı insanıdır. Bizim hedefimiz, hem kültüre hem de bazı özel sahalarda uzman bilgisine sahip insanlar yetiştirmek olmalı. Hatırlanması gerekir ki, değerli olan, entellektüel gelişme, insanın kendi kendisini geliştirmesidir; ve bu da genellikle, onaltı ve otuz yaşları arasında vuku bulur. Eğitime gelince, onun en önemli kısmını, çocuğun oniki yaşından öncesi annesi verir.

•          Demek oluyor ki, benim için asalet, kendisini daima kendisinden daha üstünlerine adayan, bir kimsenin, ne olduğu safhasını geride bırakıp, bir görev ve mecburiyet olarak gördüğü daha ötelerdeki düzeye erişme yolunda, hayat boyu süren gayretle eş anlamlıdır. Böylece ele alındığında, asil hayat, haricî bir kuvvet kendisini, silkinip harekete zorlamadıkça, statik bir şekilde kendisine yaslanmış, daimî bir hareketsizliğe mahkûm, alelâde veya âtıl hayat karşısında yer alır.

Bunun içindir ki, kütle terimini, kalabalığı vücuda getirmesinden ziyade, ataletinden ötürü bu çeşit insan hakkında kullanıyoruz.

Bir kimse hayat yolunda ilerledikçe, erkeklerin —ve kadınların— çoğunun, kendilerini, sadece dış zorlamalarına karşı bir reaksiyon olarak kabul ettirenler dışında, hiçbir şekilde gayret göstermeye muktedir olmadıklarını, gittikçe artan bir şekilde idrak ediyor. Ve bu sebepten ötürü, tanıştığımız insanlar arasında spontane [kendiliğinden, zorlanmaksızın] ve neşeli gayret göstermeye muktedir bir kaç kişi, bizim görüşümüzle, diğerlerinden tecrit edilmiş [sıyrılmış, soyutlanmış], âdeta âbideleşmiş kimseler. Bunlar, seçkin insanlar, asiller; sadece tepki gösteren değil, hayatı devamlı bir gayret, kesintisiz bir eğitim olarak gören insanlar. Bunlar zahitlerdir [borç olan ibâdetleri, asıl vazifeleri dışındaki dünyanın süs ve makamlarından elini çeken insanlardır]! Bu, konu dışı görünürse de, hayret uyandırmamalı. Her zamanki “kütle” vasfını muhafaza etmekle birlikte, “mükemmel”in yerine geçmeye çalışan hakikî kütle adamını tarif etmek için, onu, kendisinin benliğinde haşır neşir olan iki saf formla, normal kütle ve hakikî asil veya gayret insanı ile tezat teşkil edecek şekilde göstermek lüzumlu idi.

Ortega y Gasset

The Revolt ofthe Masses (Kütlelerin İsyanı)

Çeviren: Nejat Muallimoğlu

Sh:1106-1114

Bertrand de Jouvenel’den seçmeler[4]

Ben, 1997 Eylülünde, ünlü Fransız filozof ve yazan Bertrand de Jouvenel’in İngilizce adı On Power olan abidevî eserini, İktidarın Temelleri adıile Türkçe’ye çevirdim (Birleşik Yayıncılık)

Bertrand de Jouvenel, tarihî gerçeklere dayalı derin bir inceleme mahsülü olan bu eserinde, iktidar denilen fenomen nedir, nasıl yerleşir, nasıl soysuzlaşır, ve çöker gibi hepimizin hayatını çok yakından ilgilendiren konular üzerinde duruyor.

Bu çok önemli inceleme (500 sayfa), bizim, her gün şikayetçi olduğumuz lider sultasının, gittikçe kalite yitiren siyasetçi bolluğunun, seçmene rağmen bildiğini okuyan bir yozlaşmış sistemin teşhis ve tedavisinin ipuçlarını da veriyor.

Aşağıda bu kitaptan bazı parçalar göreceksiniz.

Demokrasiyi belirleyen fenomen oy verme faaliyetidir. Fakat oy vermenin mahiyeti de kendiliğinden belli değildir. Oy veren kimseler, bir hakkı mı kullanırlar, yoksa bir vazifeyi mi yerine getirirler? Seçmenler, kendi yararlarına bir politika mı seçiyorlar, yoksa her şeyi onların kararlarına bıraktıkları temsilcileri mi seçiyorlar? (Bertrand de jouvenel’in, “Seçmenlerin Aşağılanması” dediği bu bölümde şunlar da okunuyor:

Halk, eski çağlarda bir politikacıyı seçiyordu. Dolayısıyla o, bu seçimi bir hak olarak görüyordu. Bu seçimlerde, adayların her birinin politik etiketi değil de, şahsî yetenekleri göz önüne alındığı için meclisler, bağımsız şahsiyetlerden oluşan elit bir görünüm kazanıyordu. Böyle bir oluşum, birkaç kişiyi malî bir konuda aynı kararda birleştiriyor, fakat konu, savunma veya askerlik olduğu zaman, malî konuda birleşenler, ayrı ayrı görüşler ileri sürebiliyor; böylece, her zaman hür olan fikirler, ülkenin ve halkın yararı istikametinde şahsî görüşleri içeriyor, fikirlerin biribirleriyle çarpıştıkları canlı bir zemin oluşturuyordu.

. . . Fakat günümüz demokrasilerinde görüldüğü gibi, meclisler, iktidarın korunduğu bir yer hâline gelince, üyeleri, gruplar hâlinde, hattâ hizipler olarak ayrılmaya zorlandı. O zaman, iktidarı korumak ve siyasî bir zafer elde etmek için oluşan gruplar, politikacıların kişiliklerinden ve inançlarından bir şeyi kurban etmelerine yol açtı.. .

… O zaman, her seçim, meclise yeni kabiliyetler getirmek için değil, hepsinin ay. n ayrı birleştikleri grupları, partileri birleştirmek veya karşı grubu zayıflatmak için kullanıldı. Gruplar, şahsî kabiliyetleri herkesçe teslim edilmiş insanları seçmek yerine, grup adına hareket etmeyi kabullenen kimseleri tercih ettiler. Liderlerin, itibar ve popülerlikleri dolayısıyla, politik gruplar, kendilerine bağlı kalmaya söz veren adaylarını zafere ulaştırdılar. Bu insanlar da, parti olmaksızın başarılı olamayacaklarını bildiklerinden, istenen bütün tâvizleri verdiler. Meclis kalitesinin düşüşünün ilk sonucu, en iyilerin politakadan uzak durmaları oldu. Seçilenler, artık sadece bir sayı idiler ve meclise kalite getirmek gibi bir düşünceleri hiçbir zaman olmadı.

•         Birinci Dünya Harbi’nin hemen ferdasında Lord Bryce, büyük modern demokrasileri inceleyen kitabının sonunda şunları yazdı: “Her yerdeki yaşlı ve tecrübeli kimseler, aynı kelimelerle, kendi gençlik çağlarındakinden daha az parlak ifadelerle konuşulduğunu, tavır ve davranışların bozulduğunu, en iyi vatandaşların politikaya atılmak istemediklerini, ve parlamentolarda, işlemlerin daha az haber konusu olduğunu ve daha az alâka uyandırdığını, ve oradaki bir sandalyenin bir kimseye daha az sosyal statü sağladığını, ve şu veya bu sebepten, onlara karşı duyuları saygının azaldığını söylüyorlar.”—Modern Democracies, C.II, s. 367.

•         Parti fenomeni, hızlı bir evrimden geçti; bu evrim, ülkelere ve partilere bakışlara göre, aşağı yukarı ileri bir safhaya erişti. Evrim, seyrini tamamladığı vakit, millet bünyesindeki bir partinin durumu, öncekine benzeyen fakat daha ince bir partidir. Partinin, kendisine mahsus dili, kendisinin gelenekleri, kendisinin kahramanları, kendisinin dünya kavramının öğretildiği kendisinin üniversiteleri vardır (propaganda mektepleri); kendisinin merkezî hükümetleri, kendisinin bütçeleri, ve kendilerinin silahlı kuvvetleri (milisler, şok birlikleri, ilh.) vardır. Kendisinin bayrakları, marşları, peygamberleri, ve kendisinin dâvaları uğrunda ölmüş şehitleri vardır. Kısacası, daha şiddetli bir “vatanseverlik”le övünür; bu, vatanseverlikten daha dar vatanseverliktir; bu ikisi, millet, partinin menkul [taşınabilir] malı veya cihazı olduğu zaman birleşir.

Bir parti, pek çok hususta, milleti zaptetmeye ve sömürmeye çıkmış cengâver bir aşiret gibidir; o, çok uzun bir zaman önce, İngiltere’yi zapteden Norman gruplarına benzer. Kısacası, bizim gördüğümüz şu: bu, bir cemiyetin ilkel fenomeninin daha küçük bir cemiyet tarafından zaptedilmesidir ki, bu fenomen, altıncı bölümde incelendi. Parti fethi, barbar fethinin ana özelliklerini yeniden meydana çıkanr.

küçük oldukları için gelişiyor, yükseliyorlar, çünkü o zaman vatandaşlar, biribirlerine göz kulak olabilir ve liderler de cemiyetteki kötülükleri gidermek için neler yapılması gerektiğini bilir, ve verdikleri emirlerin, zaman zaman kendilerinin gözleri önünde yerine getirildiğini görürler.

•         Benjamin Constant diyor ki: “Sizin parti adamınız, niyeti ne kadar iyi olursa olsun, hükümranlığın herhangi bir şekilde sınırlandırılmasına daima karşı çıkacaktır.

O,       sırada bekleyenler arasında, kendisini en önde görür, ve muhaliflerinin, mülkün kiracısı oldukları bir zamanda dahi, mülke gayet yumuşak davranır.” -Cours politique constitutionelle, Paris, 1972.

•         “Şu halde, kanunlar olmaksızın hürriyet de olamayacağı gibi, herhangi bir kimsenin, kanunların üstünde bulunduğu bir yer de yoktur: insan, tabiatta bile, ancak her şeyin üstünde olan tabiî kanun dolayısıyle hürdür. Hür bir halk, kul olmaksızın itaat eder; onun liderleri vardır, efendileri değil, kanunlara itaat eder, ama sadece kanunlara itaat eder, ve kanunların gücünden ötürü de, insanlara boyun eğmez. Cumhuriyetlerde, hâkimlerin otoritelerine karşı dikilen bütün engeller, sadece, kanunların kutsal sahasını yürütme kolunun tecavüzlerine karşı korunmak için dikilmiştir, hâkimler, halkın hizmetkârlarıdır, efendileri değil; onların vazifesi, halkı korumaktır, onlara tecavüz emek değil. Bir halk, hükümet şekli ne olursa olsun, kendisini yöneteni, bir insan olarak değil, kanunun bir cihazı olarak gördüğü zaman hürdür. Kısacası, hürriyetin kaderi, kanunların kaderi ile bağlantılıdır; hürriyet; onlarla birlikte yönetir veya yine onlarla birlikte kaybolur -—ben buna multakcasına eminim— Rousseau, Lettres ecrites de la Morıtagne, Kısım 2, mektup viii.

•         “Kanunlar, yerinde bir ifade ile, cemiyetteki hayatın yegâne şartlandır. Kanunlara tâbi olan insanlar, kanunları yapanlar olmalıdır; ancak beraberce yaşayan insanların, cemiyetin şartlarını düzenlemeye hakları vardır. Ama insanlar, onları nasıl düzenleyecekler? Müşterek muvafakat ile mi, yoksa âni bir ilhamla mı? Politik bünyeye, arzularını ifade için bir organ bahşedilmiş midir? Onun muhtevasını kaleme almak ve basmak için gerekli sağgörüyü halka kim verecek? Kendisi için neyin iyi olduğunu nadiren bilen, bundan böyle, çok defa ne istediğini bilmeyen kör bir yığın, kanun yapma gibi büyük ve zor işi kimseden yardım görmeksizin nasıl yerine getirebilir? Kendi hâline bırakılan halk, her zaman iyi olanı ister, ama kendi hâline bırakıldığı zaman da, neyin iyi olduğunu her zaman sezemez. Genel irade, her zaman dürüsttür; ama ona rehberlik eden hüküm ise, her zaman berrak değildir. Onun, bazen ona görünebileceği şekilde, eşyayı, olduğu gibi görebilecek şekilde yapılması gerekir. Onun aradığı iyi yolun gösterilmesi, özel iradelerin iğvalarından [ayartmalarından] kendisini koruması, zaman ve mekânı idrak etmesi, derhal göze çarpanın cazibesini tartması, gizli ve uzaktakinin tehlikelerine karşı somut avantajı tartmasının öğretilmesi gerekir.” Jean Jacques Rousseau, Dm Contract Sociale, XI. Kitap, s. 352

•         “Ben kanunlarının hedefinin daima genel olduğunu söylediğim zaman, kanunun, konuları her zaman yuvarlak, hareketleri de soyut olarak ele aldığını, ve hiçbir zaman tek bir insanı veya belirli bir hareketi ele almadığını söylemek istiyorum. Meselâ, kanun, imtiyazların mevcut olabilmesine imkân sağlayabilir, ama bu imtiyazdan kimlerin yararlanacağını belirtmemelidir; kanun, vatandaşları, müteaddid sınıflar hâlinde görebilir ve hattâ hangi sınıflara dahil olacakların hangi vasıfları haiz olmaları gerektiğini belirleyebilir, fakat bu sınıflara dahil olabilecek şu veya bu insanların isimlerini vermemelidir; kanun, babadan oğula geçecek bir kraliyet hükümeti kurabilir, fakat ne kralı seçebilmeli ne de bir kraliyet ailesi tayin etmeli: kısacası, adı verilmiş bir kimse ile ilgili bir kanun, kanun yapıcı bünyenin otoritesi dışındadır”. Du Contrat Sociale, II. kitap, bölüm vi.

•         Rousseau, kanunların hazırlanmasındaki güçlüğü gayet iyi biliyordu: “İnsan üzerine bir kanun koymak, geometride bir daireyi kare yapmaya çalışmakla mukayese edilebilecek kadar güç siyasî bir meseledir. Bu meseleyi iyice çözünce, bu çözüme göre kurulacak hükümet, suiistimallerden uzak iyi bir hükümet olacaktır. Fakat onu çözene kadar, şuna emin olunuz ki, tahayyül ettiğiniz gibi, kanunları tahta oturtmak yerine siz, insanı tahta oturtmuş olacaksınız.” Consideration sur le gouvernement de Bologne, Bölüm 1.

•         John Locke diyor ki: “Kanunların diğerlerine bir şeyler verebilmeleri için üstün olmaları gerekir; ve kanun yapıcı kol, ülkedeki bütün parçalar için, cemiyetin her üyesi için kanun yapmak mecburiyetinde olduğundan, onların nasıl hareket etmeleri gerektiğini belirteceğinden, yürütme kolunun sahasına el uzatıldığı zaman, yürütme koluna güç vermesi gerektiğinden, kanun yapıcı kolun üstün olması icab eder, ve bütün diğer güçler, cemiyetin üyeleri veya herhangi bir parçası, gücünü ondan alarak ona tâbi olmalıdır.” Second Treatise of Government, Bölüm XIII.

•         Her şeyin yığınların gücüne tâbi olduğu bir hükümet dışında, birlik [federasyon] ünvanını çabucak reddedeceğim bir hükümet yoktur. Çünkü bildiğiniz gibi, zalimler tarafından yöneltildiklerinden, Siraküze’de veya Agrigentum’da veya Atina’da, veya burada, Roma’da decemvir’ler [o zamanki Roma'da, on üyesi bulunan hükümet meclisi üyelerinden her biri] iktidarda iken birlik yoktu. Birlik adının, yığınların despotizmine nasıl verildiğini ben anlamıyorum. Çünkü Scipio, sizin fevkalâde tarifinize göre, her şeyden önce, bir halk, ancak onu oluşturan insanlar adalette ortaklıkla bir arada tutulduğu zaman vardır. Fakat böylesine bir toplanma, sizin belirttiğiniz üzere, sanki tek bir insanmış gibi, zalimdir, çünkü aldatıcı olarak bir halkın adını veya görünüşünü üzerine alan bir canavardan daha korkunç bir şey yoktur.” -Çiçero, De Republica, III, xxxiii.

•         Alexis de Tocqueville’nin dehşetle seyrettiği üzere, “eski mahallî otoriteler, canlandırılmaya veya yerlerine başkaları konulmaya çalışılmaksızın kayboluyor, ve her yerde, merkezî hükümet, ülkedeki bütün işlerin yönetilmesinde onların yerini alıyor. Bu hususta bütün Almanya, hattâ bütün Avrupa aynı manzarayı önümüze seriyor, insanlar, her yerde, Orta Çağlar’ın hürriyetini geride bırakıyor, ama hürriyetin modern şeklini benimsemek için değil, kadîm [çok eski] despotizmine dönmek için. Çünkü merkezleştirme, Roma İmparatorluğu’nda görülen idare şeklinin, günümüzün şartlarına uydurulmuş bir yönetimden başka bir şey değildir.” — H. De Tocqueville’ye mektup, C.VII, s. 322-23.

•         Halkı, uzun zaman aristokratik hükümetlere alışmış ülkelerde, diktatörlük makinesi yavaşlar; halk, temsilcilerini seçkin insanlar arasından seçmekte devam eder. İngiltere’de durum böyledir. Bunun içindir ki bu ülke, parlamenter hükümranlıkla ilk defa ünsiyet kazanmasına ve parti hükümeti tecrübesini ilk defa yaşamasına rağmen, onun mantikî neticesi olan parti diktatörlüğünü, ilk defa hisseden ülke olmadı.

•          [Fransız İhtilâli] sırasında Billaud-Varennes, Halkın Güvenliği Komisyonu nâmına yayımlanan Rapport sur la mode de gouvernement provisoire et revelutionnaire adlı beyannamede diyordu ki: “Bir monarşide millet, kralın emirlerinin yerine getirildiği nisbette zulüm görür.”

•         “Asaletin yıkılması milleti, varlığının önemli bir parçasından mahrum bıraktı ve hürriyette, hiçbir zaman iyileşmeyecek bir yara açtı. Asırlarca ört safta yürüyen bir sınıf, uzun ve tartışılmayan yıllarında vekar, haysiyet, kalb gruru, kendi gücüne tabiî bir güven kazanır, ve diğerlerinin örnek almak istedikleri âdetleri geliştirir ki, bu âdetler onları, cemiyetin en azimli unsuru yaptı. Onların mizaçları, onların ortaya koyduğu örnekler, diğer sınıfların da canlılığını arttırır. Onun yok olması, düşmanlarını bile zayıflattı. Onun yerine tamamen konacak hiçbir şey yoktur; o, hiçbir zaman yeniden dünyaya gelemez; patentlerini ve tahvillerini yeniden eline geçirebilir, ama babalarının ruhunu değil.” —Alexis de Tocqueville, L’Ancien Regime et Revolutiorı, s. 165.

•         [ Bertrand de Jouvenel’in İktidarın Temelleri adlı kitabı ilk defa 1943’te Cenevre’de (Fransızca) basıldı, İngiltere’de 1948’de, ve Amerika’da da 1949’da yayımlandığı zaman cidden büyük bir ilgi uyandırdı. Yazar, İkinci Dünya Harbi’nden sonra, gazetelerin, ellerindeki hürriyeti kötüye kullandıklarını, halkın inanç ve gelenekleri dışındaki tutum ve davranışları, sırf para kazanmak için canlı tutmaya çalıştıklarını anlatırken şunları da yazıyor: “Sansasyonel gazete, günahkâr davranışlara ve istisnaî zenginliklere vâsi [çok geniş] püblisite veriyor. Cemiyet’in Landru’lar [Amerika'daki gansterler], Stavisky’ler [ Fransa'da 1934'te büyük malî ve politik skandala yol açan adam], ve Garbo’lardan [ünlü sinema yıldızı Greta Garbo] yapıldığı hayalini doğuruyor. İstisnalar kural haline gelmiş görünüyor, ve sosyal davranış ve formlarına bağlı kalmmaması teşvik ediliyor.”

Bertrand de Jouvenel

İktidarın Temelleri
Çeviren: Mejat Muallimoğlu

Sh:1114-1118

OKUYUCULARIMLA SON BİR HASBIHAL

Kitapların dünyası, insanın en hayret verici yaratıklarından biridir. Abideler yıkılır. Milletler kaybolur. Medeniyetler büyür ve ölür, ve—karanlık bir çağdan sonra—yeni ırklar, yeni medeniyetler yaratır; fakat—bütün bu medeniyetlerin tekrar tekrar nasıl ortaya çıktıklarını gösteren—kitapların dünyası, hâlâ genç, hâlâ yazıldıkları gün kadar taze, yazarlarının yüzlerce sene önce ölmelerine rağmen, hâlâ insanların kalplerinden geçenleri anlatarak hayatlarını devam ettiriyorlar.

Clarence Day

Peygamber efendimiz, yapmak istediğimiz her işimizde, her düşüncemizde, her zaman bir kutup yıldızı gibi hepimize yol göstermesi gereken bir hadîslerinde şöyle buyuruyorlar: “Kendisi için arzu ettiğini diğer müminler için arzu etmeyen mümin değildir.” Bu, bir bakıma, dinimizin de temeli.

“Kitapların dünyası,” aslında, hemen hemen bütün dinlerin temelinin bu tür söz olduğunu gösteriyor:

Hıristiyanlık: “Diğerlerinin sana nasıl davranmalarını istiyorsan, sen de onlara öyle davran.”

Musevilik: “Kendinin nefret ettiği şeyleri diğerlerine yapma.”

Konfüçyüs: “Diğerlerinin sana yapmak istemediklerini, sen de onlara yapma.”

Budizm: “Kendinin incitici saydığı yollarla, diğerlerini incitmeğe çalışma.”

Hinduizm: “Kendine yapıldığı takdirde acı verecek hiçbir hareketi, diğerlerine de yapma.”

Taoizm: “Komşunun kazancını kendi kazancınmış gibi düşün, ve onun zararını da da kendi zararınmış gibi düşün.”

Zaroastrianizm: “Kendisi için iyi olmayan bir şeyi, diğerlerine de yapmaktan kaçınan bir kimse iyi bir insandır.”

Amerika Cumhurbaşkanı Abraham Lincoln’ün ünlü “Gettysburg Nutkü’nun son cümlesi, okuduğunuz gibi, şöyle: “Bu millet, Allah’ın koruyuculuğu altında yeni bir hürriyetin doğuşuna şahit olacak; ve halkın, halk için kurduğu halkın hükümeti de yeryüzünden silinmeyecektir.”

Pek çok Amerikalı, italikle belirtilen bu ölümsüz kelimelerin ilk defa Lincoln tarafından söylendiğini sanır. Lincoln un avukatlık yıllarındaki ortağı Hemdon, Lincoln’a, çağın tanınmış hatiplerinden Theodore Parker’in nutuklarının bir kopyasını vermişti. Lincoln, bu kitabı okudu ve şu kelimelerin altını çizdi: “Demokrasi, bütün halkın, bütün halk için, bütün halkı yöneten dolaysız [direkt] bir hükümet şeklidir.”

Theodore Parker, bu cümleyi ünlü Amerikan senatörü Daniel Webster’den aktarmış olabilir. Webster, Parker’den dört yıl öncesi, “Haynes’e cevap” başlıklı meşhur nutkunda demişti ki: “Halkın, halk için kurduğu, ve yaptıklarından ancak halka cevap verecek halkın hükümeti. . Senatör Webster, bu kelimeleri, kendisinden otuz-altı, otuz-yedi yıl öncesi konuşmuş Cumhurbaşkanı James Monroe’den almış olabilir. Peki, James Monroe bu söz için kime borçlu idi? Monroe’nın doğumundan beş-yüz sene öncesi, İngiliz din adamı Wyclif, İngilizce’ye çevirdiği İncil’e yazdığı önsözde şöyle diyordu: “Bu İncil, halkın, halk için kurduğu halkın hükümeti içindir.” Ve Wycliften çok öncesi, İsa’nın doğumundan 400 yıl önce, Atinalılar’a hitap eden Cleon, çağın hükümdarından, “halkın, halk için seçtiği halkın hükümdarı” diye bahsetti. Ve Cleon’un, bu ilhamını nereden aldığı ise de, mazinin sisli ve karanlık gecelerinde kaybolmuştur.

Bütün bu sözler, İngiliz yazan ve tarihçisi Thomas Carlyle’ı nasıl da doğruluyor: “Beşeriyetin bütün yaptıkları, kazandıkları, ne olduğu, kitapların, sihirli bir tarzda muhafaza edilen sayfalarındadır.”

Gerçekten, yeni olan ne kadar az şey var! Bütün bunlar, dünyanın en büyük hatiplerinin bile başarılarını, okumalarına ve kitaplarla ilgilerine bağlı olduklarını açıkça gösteriyor!

Kitaplar! Bütün sır burada! Kelime ve düşünce hâzinesini zenginleştirmek, düşüncelerini derinleştirmek ve pekiştirmek isteyen biri kafasını, kitapların dünyasındaki fikirlerle devamlıca doldurmak mecburiyetinde. Evet, bilgiye giden yol ancak ve ancak kitaplardan geçer. Büyük İngiliz devlet adamı ve hatibi John Bright, “Bir kütüphanedeki kitaplar arasında tek pişmanlığım şu ki,” diyordu, “hayat çok kısa, ve ben de önüme serilmiş bu ziyafetten tam mânasıyle zevk almayı ümit etmiyorum.” John Bright, onbeş yaşında iken mektebi terkederek bir dokuma fabrikasında çalışmaya başladı, ve bir daha sınıf yüzü görmedi. Ama İngiliz diline üstün hâkimiyeti ile kendi neslinin en parlak hatiplerinden biri oldu. Bright, büyük şairlerin, Byron’un ve Milton’un, Words worth ve Whittier’in, Shakespeare ve Shelley’in eserlerinden uzun uzun parçaları, defterine kaydederek ezberliyordu. Kelime hâzinesini zenginleştirmek ‘için Milton’un Paradise Lost’unu (Kaybedilmiş Cennet) her yıl bir defa okudu.

Tanınmış İngiliz devlet adamı Charles James Fox, üslûbunu geliştirmek için Shakespeare’i sesli okurdu. İngiltere Başvekili Gladstone, 15,000 kitaplı kütüphanesine “Banş Mâbedi” diyordu. Kendisi, St. Augustine’nin, Bishop Butler’in, Dante’nin, Aristo’nun, ve Homer’in eserlerinden çok fazla yararlandığını söyledi. Homer’in îlyada, ve Odisey‘i onu büyüledi; Homer’in şiirleri ve Homer’in çağı üzerine altı kitap yazdı.

Eski Yunanistan’ın büyük hatibi Demosten, Thucydides’in yazdığı tarih kitabını, bu ünlü tarihçinin üslûbunu kazanabilmek için, kendi el yazısı ile sekiz defa kopya etti. Netice? Amerika Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson, üslûbunu geliştirmek için Demosten’in eserlerini inceledi.

Ünlü İskoç yazan Robert Louis Stevenson, aslında, yazarların yazan idi. Stevenson, kendisini meşhur yapan göz ve gönül okşayıcı üslûbunu nasıl elde etti? Bu sualin cevabını kendisi veriyor:

Söylenmek istenilenleri düzgün ve yerinde kelimelerle anlattığından ve belirli bir güç ve üslûba sahip olduğundan, beni memnun eden bir kitap veya yazı okuduğum zaman, derhal masamın başına geçerek yazarın üslûbunu maymunlamağa çalıştım. [Dikkat ederseniz, yazar, "taklit" kelimesini değil "maymunlamak" kelimesini kullanıyor. Yâni, tıpkı yazarın yazdığı şekilde yazmaya çalıştığını anlatıyor.] Başlangıçta, tekrar tekrar yazmama ve çalışmama rağmen başaramıyor, ve ben de başaramadığımı biliyordum. Ama sonunda, kendi cümlelerimde ritm, ahenk, ve cümleler arasında koordinasyon sağlamasını da öğrendim.

Böylece Hazlitt’i, Lamb’i, Wordsworth’i, Sir Thomas Browne’i, Defoe’yi, Hawthome’ı, Montaigne’i devamlıca maymunladım.

Bu usulün bana yarar sağlayıp sağlamadığı bir yana, beğenin veya beğenmeyin, yazmasını öğrenmenin yegâne yolu budur. Keats de, yazmasını böyle öğrendi, ve edebiyatta da Keats’in üslûbu ile yazan biri de çıkmadı.

Bu insanların üslûpları, talebelerin, şu andaki ufuklarının ötesinde hâlâ parıldıyor. Gençler de, onları taklit etmeğe çalışsınlar. Evet, başaramayacaklar, ama bugün de doğru olan eski bir söyleyişe göre, başarısızlık, başarıya giden yegâne yoldur.

İyi yazmak, ve tabiî, iyi konuşmak, hiçbir zaman belirli insanların nasibi bir mazhariyet değildir. Eminim, hiç biriniz bu yola, benim, başlangıçtaki handikapımdan daha ağır bir handikapla çıkmıyorsunuz. Ben, önce kekemeliğimi düzeltmek, hem de kimseden bir yardım görmeksizin kendi kendime düzeltmek mecburiyetinde idim. Ben, bu ülkedeki insanların büyük bir ekseriyeti gibi, vasat bir insanım. Benim, bu kitabı okuyan sizlere üstün hiçbir meziyetim yok, belki hepinizin kolayca elde edebileceğinize rağmen, pek çoğunuzun cesaret edemediği bir özellik dışında—azim.

Ben, yapabileceğime aklımın kestiği bir şeyi, önümdeki müşküller ne kadar sarp olursa olsun, yapmaya çalıştım. Gerçi, zaman zaman “yaptım” diyebilmem, senelerimi aldı ise de, sonunda gayeme ulaştım. Belki, şimdiye kadar hiçbir Türk’ün yapmadığı tarzda, hemen hemen parasız denecek bir tarzda, dünyayı oto-stop’la böyle dolaştım. Daha orta okulda iken, bir taraftan dilimi düzeltmeye, konuşmasını öğrenmeğe çalışıyor, bir taraftan da, bir gün bir hitabet kitabı yazmayı tasarlıyordum. Nasıl? İlkin, o yıllarda sevdiğim yazarların kelimeleri nasıl kullandıklarını öğrenmekle. İnanın, onların cümlelerini yazdığım defterler hâlâ yammda. Şu anda mevcudu kalmayan, 800 sayfalık (büyük boyda) Deyimler, Atasözleri, Beyitler ve Anlamdaş Kelimeler adlı kitabım, bir bakıma, o yıllardaki çalışmalarımın bir mahsülü idi.

O yıllarda edindiğim sesli okuma itiyadını bugün de devam ettiriyorum. Okumak istediğim bir yazıyı, bir kitabı mutlaka sesli okuyorum. Ben, vezin ve kafiyeden anlamam, ama daha ilk ve ortaokula giderken ezreberlediğim şiirler (ki bunlar arasında Mehmed Âkifin “Çanakkale Şehitlerine’si ve Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı “da vardır) hâlâ ezberimde; onları, hâlâ zaman zaman tekrarlıyorum.

Eğer ben yapabildi isem, emin olun, sizler haydi haydi yapabilirsiniz—yeter ki, “yapacağım” diye ısrarla, azimle, şevkle çalışın. Bir Çin atasözünün dediği gibi, bin kilometrelik bir yol, bir adımla başlar. Bu önemli ilk adımı atmağa karar verir ve yola çıkarsanız, o yolun, hiç de sanıldığı kadar uzun ve engebeli olmadığını çok geçmeden hayretle göreceksiniz. Tabiî, bu yolda ilerlemeye çalışırken, yapmanız gereken bazı şeyler var. Üzün yıllar boyunca yaptığım—ve hâlâ da yapmakta olduğum—bazı şeyler, sizler için de çok faydalı olabilir:

•         Yapabilirseniz, birkaç şiir ezberleyin. Ama onları okurken, kelimelerin hakkını vererek, mimiklerinizle, jestlerinizle, hareketlerinizle hissederek okuyun. Meselâ, istiklâl Marşı ‘mızın tamamını ezberlemeye çalışın, ve ondan sonra da, onu en iyi bir şekilde söylemek için tekrar tekrar pratik yapın.

•         Sesli okuma itiyadını mutlaka, mutlaka kendinizde yerleştirin. Okuma malzemenizi, sizi düşündüren, bir gün size faydalı olacağını sandığınız fikir ve düşünceleri ihtiva eden kitap ve yazılardan seçiniz. Hoşunuza giden bir yazıyı, bir makaleyi bir defa okuduktan sonra bir kenara koymayın. Aynı yazıyı, tekrar tekrar okuyun, ve ondan sonra da, yazıda ileri sürülen düşünceleri kendi kelimelerinizle, yazıya bakmadan anlatın.

•         Kelime hâzinenizi zenginleştirin. Dağarcığınızdaki anlamdaş kelimelerin sayısını arttırın. Bu arada, gerektiğinde hemen hatırlayabileceğiniz, en azından 150-200 kadar atasözü ve özdeyiş ezberleyebilirseniz, konuşma ve yazışmalarınızın güç ve berraklık kazandığını göreceksiniz.

•         Dağarcığınızda, muhtelif vesilelerle anlatabileceğiniz bir sayıda fıkra bulunsun. Ne kadar çok sayıda fıkra bilirseniz, o kadar iyi. Bu fıkraları, en iyi bir tarzda anlatana kadar defalarla tekrarlayın.

•         Sizi bütün samimiyetimle temin etmek isterim ki, konuşmalarınızı atasözleriyle, beyitlerle, özdeyişlerle, fıkralarla süsleyebildiğiniz zaman, Hitabet yolunda, önceleri düşünemediğiniz kadar büyük bir yol almış olacaksınız.

Sizi, yeni çıktığınız bu hitabet yolunda başarıya ulaştıracak bellibaşlı sihirli anahtarlar bunlar. Ve bunlar, hiç de yapılamayacak şeyler değil—şayet bu yolda başarılı olmaya azimli iseniz. Söylemek istediğimi, müsaadenizle, Fransız kimyager ve fizikoterapisti Emile Coue’nın kelimeleriyle anlatayım:

Eğer bir işi yapabileceğine inanırsan, ne kadar güç olursa olsun, başarırsın. Ama kendini, dünyadaki en basit bir şeyi bile yapamayacak biri olarak görürsen, köstebek tepecikleri dahi senin tırmanamayacağın kadar yüksek tepeler hâlinde görünürler.

Sh:1122-1125

Kaynak: Nejat Muallimoğlu, Bütün Yönleri ile Hitabet, Yeni Binyıl (Altıncı) Baskısı 2000, İstanbul

[*]   Cambaz Blondin, Niyagara Şelâlesi üzerinden ipte yürüyerek geçti.

[2]Birleşik yayıncılık, 513 60 85, 511 66 11.

[3]   Daha önceki devirlerde kütle, bütün kusur ve zaaflarına rağmen, azınlığın, kamuya ilgilendiren meseleleri kendisinden biraz daha fazla anladığını kabul ediyordu. Günümüzde ise kütle, kahvehanede ileri sürülen düşünceleri, kanun yolu ile cemiyete kabul ettirmek hakkına sahip bulunduğuna inanıyor. Yığınların, tarihin başka

[4]   Rousseau [Jean Jacques] dedi ki: “Bütün hususlar gözönüne alındığında, eğer şehir çok küçük değilse, bundan sonra gelecek hükümdarın hükümranlığını yürütmesinin nasıl mümkün olacağını bilmiyorum.

. . . Beşer huzursuzluğunun başta gelen sebebi, milletlerin nüfusu ve geniş topraklara yayılmış olmaları, ve hepsinin üstünde medenî insanları yıkan sayısız felâketlerdir. Hemen hemen bütün küçük devletler, cumhuriyetler, ve monarşiler,

 

FIKRALARLA, İKTİBASLARLA VE ŞİİRLERLE HİTABET- Nejat MUALLİMOĞLU


Söz anahtarı ile, Ali Babanın hâzinesinden çok daha fazla hazine açılır.

Dyke H. Van

(Amerikalı Yazar)

İnsanlar, ne kadar az düşünürlerse, o kadar çok konuşurlar.

Montesquieu

Akıllı bir insan, gelirini nasıl idareli kullanırsa, nüktelerini de idareli kullanmalıdır.

Lord Chesterfield

ELİNİZDEKİ ESERİN BİRİNCİ KİTABINDAKİ “Fıkra anlatmasını biliyor musunuz?” bölümünde 84 değişik durumda 109 fırkanın nasıl kullanılacağı gösterilmesine, kitap boyunca muhtelif hatiplerin, 100’e yakın fıkrayı çeşitli durumlarda nasıl kullandıkları belirtilmesine, yine oldukça sayıda şiir ve iktibasın değişik durumlarda muhtelif hatipler tarafından nasıl kullanıldığının anlatılmasına rağmen, bu bölümde de, belirli başlık altında, 46 fıkra, şiir ve iktibasın konuşmalarda nasıl kullanılabileceğinin gösterilmesinin faydalı olacağına inanıyorum. Bunları, tekrar tekrar sesli okur ve çeşitli düşüncelere uygulamaya çalışırsanız, konuşma gücünüzün arttığını hissedeceksiniz. “Fıkra anlatmasını biliyor musunuz?” bölümünde etraflıca anlatıldığı üzere, fıkraları, başlarını gözlerini yarmadan anlatabilmek hiç de sanıldığı kadar kolay değildir. O bölümü bir defa daha dikkatlice okuyunuz. Meselâ, Einstein’a atfedilen şu fıkra, şöyle anlatıldığı takdirde hemen hemen hiç bir etki uyandırmaz:

Einstein’e bir gün, hayatta başarılı olmanın sırrını matematiksel bir formülle anlatıp anlatamayacağını sordukları vakit, bu büyük bilgin dedi ki:

“Şayet a, hayatta başarılı olmayı gösterirse, formül şudur: a= x + y + z. Bu formülde x, çalışmayı, y oyun ve eğlenceyi, z’de çenenizi tutmanızı gösterir.

Ama Einstein, iyi fıkra anlatan biri olduğu için, yukarıdaki fıkrayı şöyle anlattı:

“Şayet a, hayatta başarılı olmayı gösterirse, x çalışmayı ve y’de oyun ve eğlenceyi gösterir.”

Einstein, sözlerini bu noktada bitirince, talebeler hemen sordular: “Pekiyi, z neyi gösterir?”

Einstein’in beklediği de bu idi. Derhal, sesinin tonunu da değiştirerek, cevap verdi: “Çenenizi tutmayı.”

Evet, fıkra anlatmanın da bir yolu-yordamı vardır. Bu yol-yordamı da ancak devamlı pratiklerle elde edebilirsiniz.

Başarılı insanlardan, nasıl başarılı olunacağına dair öğütler

İhtiraslı bir genç, Amerikan otomobil sanayiinde “ihtilâl” yapan “Otomobil Kralı” Henry Ford’a, “Hayatımın başarılı geçmesi için ne yapmalıyım?” diye sordu.

Henry Ford’un cevabı: “Başladığın işi bitir.”

*

Ünlü Kemancı Nicola Paganini, başarının sırrının şu üç şey olduğunu söyledi: “Çalışmak, yalnızlık, dua.”

*

Henüz 38 yaşında iken Amerika’daki Michigan Üniversitesinin rektörlüğüne getirilen Burrill Angell’e, başarısının sırrının ne olduğu sorulduğu zaman, şu cevabı verdi: “Anten büyütün, boynuz değil.”

*

Edison’un şerefine verilen bir ziyafette, konuşmacılar, bu büyük mucide, kompliman üstüne kompliman yağdırıyorlardı. Onlara teşekkür için kürsüye gelen Edison dedi ki: “Ben, iyi bir süngerim. Ben, fikirleri emer ve kullanırım. Fikirlerimin büyük bir kısmı, onları kullanmasını bilmeyen diğerlerinindir.”

*

Ünlü Amerikan işadamı, “Çelik Kralı” Andrew Carnegie, bir üniversitedeki konuşmasında dedi ki:

“Gençleri, müteaddid sınıfta toplayabiliriz: Vazifelerini yapanlar vardır; vazifelerini yaptıklarını iddia edenler vardır, ve bu iki gruptaki gençlerden çok daha iyi bir üçüncü grup vardır ki, vazifelerini yaptıktan sonra, biraz daha fazlasını yapmak için çalışırlar.

“Dünyada büyük sayılan pek çok piyanist var. Ama Paderewski, onların önünde gidiyor, çünkü diğerlerinden biraz daha fazla çalışıyor. Yüzlerce yarış atı var, fakat şöhrete erişenler, diğerlerinden bir kaç saniye daha hızlı koşanlardır. Yelken yarışlarında da öyle. Biraz daha fazla iş yapan kazanır. Bunlar gibi, başarıya ulaşan genç ve yaşlılar, vazifelerini yaptıktan sonra, biraz daha fazlasını yapmakta devam edenlerdir. Söylemek istediğim şu: vazifenizi ve biraz daha fazlasını yapınız, ve geleceğin nasıl tecelli edeceğini düşünmeyiniz.

*

İnsanların, ancak çalıştıkları takdirde başarıya ulaşacakları hakkında, çoğu artık klişeleşmiş çok şey söylendi. Ben de, sırası geldiğinden, bu konuda bir iki şey söylemek istiyorum. Ama konuya, bahsettiğim klişeleşmiş sözlerle değil, bir din adamının, “Hayatın bana azamî mutluluğu vermesi için ne yapmalıyım?” diye soran bir kimseye verdiği cevabı tekrarlayacağım.

Bu din adamı ona dedi ki: “Sizin bu sorunuz bana, bir tane ineği olan köylüyü hatırlattı. Bir gün, biri bu köylüye sordu: ‘İneğin günde ne kadar süt veriyor?’

Köylü, şu cevabı verdi: “Benim ineğim hiç süt vermez. Sütü, ondan almanız gerekir.”

*

Yıllarca önce William Colgate adındaki bir Amerikalı genç, bu dünyada kendisine bir yer yapmak için Baltimore şehrinden New York’a gitti. Yola çıkmadan önce, ailesinden biri ile görüştü. Bu kimse sordu: “Yapmasını bildiğin şey nedir?”

Genç Colgate, “Mum ve sabun yapmasını bilmekten başka bir şey bilmiyorum,” cevabını verdi.

O zaman bu aile dostu, genç Colgate’e şu öğütte bulundu: “Şu halde, yapabileceğin en iyi mum ve sabunu yap, ve Allah’ı da kendine ortak al.”

Colgate, bu öğüdü candan benimsedi, ve zamanla büyük ve ünlü bir sabun fabrikasının sahibi oldu. Günümüzde, Colgate sabunu ve diş macunu Türkiye’de de satılıyor.

Başlangıç üzerine

Üzerinde çalıştığınız bir işin ilk modeli, pek çokları tarafından beğenilmeyebilir. O zaman, sizi tenkit edenlere şöyle cevap verebilirsiniz:

“Sözleriniz bana, büyük İngiliz mucidi Michael Faraday’ın çağın Başbakanı Benjamin Disraeli’ye verdiği cevabım hatırlatıyor.

“Michael Faraday, yaptığı dinamoyu Disraeli’ye gösterdiği zaman Disraeli, günümüzdeki bütün jenatörlerin babası dinamoya şöyle bir göz attıktan sonra sordu: ‘Bu neye yarar?'”

Faraday, başbakanına şu cevabı verdi: ‘Mister Başbakan, bir bebek neye yarar?”

Bilgi edinmek üzerine

Üniversiteli gençlere cahillikten kurtulma, bilgi edinme üzerine konuşurken şunları da söyledim:

Mehmed Âkif, hakikî düşmanızımın cehalet olduğunu şu mısralarla anlattı:

Ey, derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,

Bir hâle getirdin ki, ne din kaldı ne namus!

Ey, sine-i İslâm’a çöken kapkara kâbus,

Ey, hasm-ı hakikî, seni öldürmeli evvel;

Şensin bize düşmanları üstün çıkaran el!

Pekâla, büyük şairin “hakiki düşmanımız” dediği cehaletin hakkından nasıl geleceğiz? Efendimiz’in gösterdiği yolda giderek; yâni, ilmi, Çin’de de olsa arayacağız.

Yalnız, öğrenmek, bilgi edinmek, ilim yoluna çıkmak için, içimizde birtakım şüphelerin bulunması, bildiklerimizin yetersiz olduğunun idrak edilmesi gerekir, Çünkü büyük Alman dramatik şairi Goethe’nin dediği gibi, “Biz, ancak bildiğimiz şeyin doğru olduğuna inanınz. Ama insanın bilgisi arttıkça, içindeki şüpheleri de artar.”

Şu halde, bildiklerinizin yetersiz olduğunu düşünüyor, gerçekten bilgi edinmek istiyor musunuz? Önce, buna karar vereceksiniz. Zira, Fransız yazan Anatole France’ın dediği gibi, “Bilgi, iyi bir şekilde hazmolunacaksa, iyi bir iştahla çiğnenmelidir.”

*

Bilgi edinmeğe çalışırken, elbet, kafamızı değişik fikirler üzerinde çalıştırmak mecburiyetindeyiz. Yâni, madalyanın arka tarafını da görmek lâzım. Tek bir şey üzerinde durmaya çalışmak, sizi hiçbir zaman gerçeğe götürmez. Aklıma, Azerbeycan’ın

Bakü şehrinde, atlı arabasında karpuz satan adam geliyor. Bu Azerî Türk’ünün hikâyesini, Erzurum Atatürk Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Haşan Seçen’den dinledim. O da, Atatürk Üniversitesinde staj yapmaya gelen bir Azerî üniversite mensubundan dinlemiş.

Bakü Üniversitesi’nde kürsü sahibi bir İngiliz profesörü, üniversiteye doğru yürürken, “Kesmece karpuz!” diye bağırarak karpuz satan bir karpuzcuyu seyretmeye başlar. Adam, arabasından aldığı herhangi bir karpuza bir iki defa avucu ile dokunduktan sonra, bıçağını vuruyor, ve kıpkırmızı karpuzu müşteriye göstererek veriyordu.

Adamın başındaki müşterileri dağıldıktan sonra, İngiliz profesörü karpuzcuya yaklaşır ve sorar: “Arabadaki bütün karpuzlar hep kıpkırmızı mı?”

Karpuzcu, “Hayır, içlerinde kelek olanlar da var,” cevabını verince, İngiliz profesörü, rastgele üç karpuz seçer ve karpuzcuya “Şunları kes de içini bana göster,” der.

Seçtiği karpuzların üçü de kelek çıkınca, İngiliz profesörü karpuzcuya, “Pekiyi, siz şimdi benim için bir karpuz seçin,” der.

Karpuzcu, arabadaki karpuzlardan bir ikisini şöyle bir yokladıktan sonra, bir tanesini alır ve bıçağını vurur. Karpuz kıpkırmızıdır.

Karpuzcunun parasını ödeyen İngiliz profesörü, başını hayret içinde iki yana sallayarak, “Kafa çok yahşi,” der, “ama sadece karpuza çalışıyor.”

Şu halde, hakikaten bilgi edinmek istiyorsanız, kafanızı “karpuz” dan başka şeylere de çalıştırmak zorundasınız.

Çalışmak ve inancın el ele gitmesi üzerine

Yıllar öncesi Amerika’nın Mississippi Nehiri’nde, yolcuları, nehirin bir yakasından ötekine kayağında taşıyarak geçimini sağlayan yaşlı bir kayıkçının, kayıktaki iki küreğinden birinde İNANÇ, diğerinde de ÇALIŞMAK yazılı imiş. Sebebi sorulduğunda, bu güngörmüş kayıkçı demiş ki:

“Nehiri, karşıdan karşıya geçmek için, her iki küreğe de ihtiyaç var. Çalışmaksızın inanç veya inançsız çalışmak, sizi bir dairede döndürür durur. Hayat yoluna tek kürekle çıkmak, nehiri tek kürekle geçmeye çalışmaktan farksızdır. Hiçbir yere gidemezsiniz.”

Din üzerine

Yeryüzünde, kendi dinlerinin diğerlerinin dinlerinden daha akla yakın, daha iyi olduğunu söyleyen, diğerlerinin ibadet şeklini küçümseyen milyonlarca insan var. Ben, onları düşündükçe, Hawai adalarındaki Çinlilerin, ölülerinin mezarlarına pirinç serptikleri yıllarda, bir Çinlinin, bir Amerikalıya verdiği cevabı hatırlıyorum.

Bu Amerikalı, elinde bir demet çiçekle kendi ölüsünün mezarını ziyarete giderken, bir Çinlinin de, kendi ölüsünün mezarına pirinç serptiğini görünce sordu: “Arkadaşın, pilavı ne zaman kalkıp yiyecek?”

Çinli cevap verdi: “Senin arkadaşın kalkıp çiçekleri kokladığı zaman.”

Doğruluğun mükâfatı üzerine

Ziya Paşa, “Müstakim [yani doğru] ol, Hazreti Allah utandırmaz seni,” diyor. Aklıma, bir işyerinde çalışmak için müracaat eden gencin hikâyesi geliyor.

Müessese sahibi, gencin doldurduğu fişi incelerken sordu: “Ama son üç yıl içinde ne gibi işler yaptığını burada belirtmemişsin.”

Genç, “Cezaevinde idim,” cevabını verdi.

Fakat bu sözü o kadar tabiî ve canlı bir tarzda söylemişti ki, karşısındaki adam hayret etti: “Adeta bir gurur vesilesi imişçesine cevaplandırdın.”

Genç dedi ki: “Hapishaneden ayrılırken, müdür, artık yalan söylemeyeceğime dair benden söz istedi ve ben de o sözü verdim.”

Müessese sahibi, gence dedi ki: “Yarın sabah, saat sekizde burada ol ve işe başla.”

Duanın yeri ve rolü

Kişinin kısmeti gökten zembille inmez. Ama aramızda öyleleri var ki, giriştikleri herhangi bir işin başarılı bir sonuca ulaşması için fazla bir gayret göstermiyor, sabah akşam dua ederek, Allah’ın yardımını diliyorlar. Bu insanlar bana, küçük çocuğu ile bir göle balık tutmaya giden Amerikalıyı hatırlatıyor. Baba-oğul, göl kenarına gelince, oltayı göle atıp otele döndüler. Bir saat sonra, oltaya balık takılıp takılmadığını görmek için göle gittikleri vakit, dört beş balığın takıldığını gördüler. Çocuk, “Ben, balıkların oltaya takılacaklarını biliyordum,” dedi.

Babası sordu: “Nereden biliyordun?”

“Dua ettim de onun için,” dedi, çocuk.

Oltayı yeniden hazırladılar ve yemek için otele gittiler. Yemekten sonra göle gittikleri vakit, yine birkaç balığın yakalandığını gördüler. “Çocuk, böyle olacağını ben biliyordum,” dedi.

Babası sordu: “Nereden biliyordun?”

Çocuk, “Dua ettim de onun için,” dedi.

Baba-oğul, oltayı tekrar göle attı ve otele döndüler. Yatmadan önce, göle gidip oltaya baktıkları vakit, bu defa bir tek balığın bile oltaya takılmadığını gördüler. Çocuk, “Ben oltaya balık gelmeyeceğini biliyordum,” dedi.

Babası sordu: “Nereden biliyordun?”

Çocuk, “Dua etmedim de onun için,” dedi.

Babasının, niye dua etmediğini sorması üzerine de çocuk, şu cevabı verdi: “Oltaya yem takmadığını hatırladım da onun için.”

Şu halde, biz çalışacağız ki Allah da bize verecek. Sabanının ucuna yapışıp tarlasını ekip biçmeyen köylünün ambarı boş kalır.

Eğitim üzerine iki fıkra

Amerika Cumhurbaşkanlarından James Garfield, politika hayatına atılmadan önce küçük bir üniversitenin rektörü idi. Bir gün, çocuğunu üniversiteye yazdırmak isteyen bir kadın yanına çıkarak, “Rektör Bey, dersleri biraz hafifletemez misiniz?” dedi. “Benim çocuğumun programınızdaki bütün dersleri takip etmesine vakti yok. O, bir an önce üniversiteyi bitirip hayata atılmak istiyor.”

Rektör Garfield, “Evet, hanımefendi, bu mümkündür,” cevabını verdi. “Yalnız, önce, çocuğunuzun ne olmasını istediğinizi sorabilir miyim? Bildiğiniz gibi, Cenab-ı Hak, bir meşe ağacını yüz senede yetiştirirken, bir kabak için iki ay yeterli.

*

Eski zamanlarda, üç yolcu bir çölde gidiyordu. Kurumuş bir nehir yatağından geçerlerken gaipten bir ses geldi: “Durunuz!”

Yolcular, hemen atlarını durdurdular. Ses, atlarından inmelerini söyledikten sonra devam etti: “Şimdi, yerden bir avuç taş alarak ceplerinize koyunuz ve yolunuza devam ediniz.”

Yolcular atlarına bindikleri zaman, ses dedi ki: “Emrimi yerine getirdiniz. Yarın güneş doğduğu zaman, hem sevinecek hem de üzüleceksiniz.”

Ne diyeceklerini bilemeyen atlılar yollarına devam ettiler. Ertesi sabah, güneş yükseldiği zaman, ellerini ceplerine soktukları vakit, bir mucizenin gerçekleştiğini gördüler: ceplerindeki çakıl taşları, elmaslara, yakutlara ve diğer kıymetli taşlara dönüşmüştü. Seviniyorlardı, çünkü taşları ceplerine koymuşlardı; üzülüyorlardı, çünkü daha fazla taş almamışlardı.

İşte, eğitimin hikâyesi de bu.

Eşeğin gölgesi üzerine

Gazetelerimizi kanştırdıkça, küçücük, alelâde haberlerin nasıl koskocaman puntolu başlıklarla verildiğini görüyorsunuz. Ülkemizi ve dünyayı ilgilendiren pek çok mesele varken, niye alelâdelikler üzerinde duruluyor, diye gazetecilere sorduğunuz vakit, onların cevabı hazır: “Halkımız, bunlardan zevk alıyor.”

Eğer halkımızın gerçekten hiç de küçümsenemeyecek bir kısmı, cidden bu tür haberlerden hoşlanıyorsa, eski Yunanistan’ın büyük hatibi Demosten’in Yunanları ile bizim halkımız arasında pek fark bulunmadığı hükmüne varmak da pek zor olmayacak.

Demosten, ülkeyi ilgilendiren önemli bir mesele hakkında Atinalılara hitap etmeye çalışıyor, fakat halk pek ilgilenmiyordu. Büyük hatip, bunun üzerine konusunu değiştirdi.

“Bir adam, evindeki eşyasını bir diğer köye götürmesi için bir eşek kiraladı. Sahibi de, eşeği ile birlikte gideceğini söyledi; eşeğin işi bitince, hayvanı geri getirecekti. Öğle üzeri, yemek için mola verildi. Güneş, yakarcasına kızdıryordu. Eşeği kiralayan, hayvanın gölgesine uzanarak dinlenmek istedi, fakat eşeğin sahibi, ‘Olmaz,’ dedi, ‘sen, sadece eşeği kiraladın, gölgesini değil. Eşeğin gölgesinde ben dinleneceğim.’

“Eşeği kiralayan adam ise hayvanı, her şeyi ile kiraladığım söyleyerek, hayvanın gölgesinde dinlenme hakkının da kendisinin olduğunu iddia etti.”

Demosten, konuşmasının bu noktasında durdu ve kürsüden ayrılmak için davrandı. Fakat dinleyeciler, hep bir ağızdan, kürsüden ayrılmamasını, eşeğin gölgesinin kimin üzerinde kaldığını söylemesini istediler.

Çağın bu büyük hatibi, o zaman bağırarak dedi ki: “Siz ne aptal insanlarsınız. Sizi çok yakından ilgilendiren hayatî bir mesele üzerindeki konuşmayı dinlemek istemiyor, ama eşeğin gölgesiyle ilgileniyorsunuz.”

Diğerlerinden farklı düşünmekten korkmamak üzerine

Diyelim, bir öğretim üyesisiniz, ve talebelerinize, diğerlerinden farklı düşünmekten korkmamaları gerektiği üzerinde bazı şeyler söylemek istiyorsunuz. Şöyle diyebilirsiniz:

Nobel Edebiyat Mükâfatı kazanmış Amerikalı Şair Robert Frost, bir şiirinde diyor ki:

Ormanda yol ikiye ayrıldı,

Ve ben, yürüdüm, pek gidilmeyen yolda; işte bu oldu, aradaki büyük fark da.

Şair Robert Frost, bu mısraları ile, adını kendisinden sonra da canlı tutacak kalıcı eserler vermenin ilk şartının, diğerlerinden farklı olmaktan, onlardan farklı düşünmekten korkmamak gerektiğini anlatıyor. Çünkü herkes gibi düşünmeyen, herkesin yaptığını yapmayan, herkes gibi hareket etmeyen insanlardır ki, büyük işler başarabilirler. Amerikalı gazeteci ve eğitimci Walter Lippmanın’da, “Herkesin aynı şekilde düşündüğü bir ülkede de, kimse pek fazla düşünmez.” diyor. Ve alelâdeliğe giden yolun ilk adımı da, düşünmemekle başlar.

İngiliz filozof ve iktisatçısı John Stuart Mili de, toplumların önündeki en büyük tehlike, diğerlerinden farklı olmak istemeyenlerin sayısının çok az olduğudur, diyor. Bu söz, bilhassa günümüzün Türkiye’si için doğru. Pek çoklarının hayattaki başlıca gayesi, düşünce rüzgârlarının estiği istikamette gitmek, o yoldan ayrılmamak. Ama medeniyet, gelişmesini, diğerlerinden farklı olan insanlara borçlu. Peygamberler, filozoflar, büyük liderler, büyük ilim adamları, karşılaştıkları haksızlıklara, kendilerine yöneltilen hakaret ve suçlamalara, hattâ otoritelerin eziyet ve zulmüne rağmen, inandıkları yolda yürümekte ısrar eden insanlardılar. Şu halde, gerçek başarıya ulaşmak istiyorsanız, zaman zaman yapayalnız kalsanız dahi, düşünce rüzgârlarının aksi istikametinde gitmekten, akıntıya kürek çekmekten korkmayacaksınız.

Faziletli insan üzerine

Halife Mansur, Bağdat kadılığı için Ebu Hanefi’yi seçmişti. Fakat o, içine siyaset bulaşacak böyle bir görevi kabul etmek istemedi. “Senin kadı olman gerek,” diyen halifeye şu cevabı gönderdi:

“Ey Emir! Ben bu işe lâyık değilim. Eğer doğru söylüyorsam, gerçekten lâyık değilim demektir ki, kadı olmam yanlış olur. Yok eğer, lâyık isem ve lâyık değilim diye yalan söylüyorsam, Halifenin önünde yalan söyleyen birini, Müslümanlar’ın başına kadı yapmak doğru olmaz.”

Halife, bu cevap karşısında Ebu Hanefi’yi kadı yapmaktan vazgeçti.

Hakikatler de eskir

Norveçli piyes yazarı Henrick Ibsen’in Halkın Düşmanı adlı eserinde, Dr. Stockmann, mahallî gazetenin başyazarı Hovstad’a ve kasabanın bir grup halkına hakikatin, kasabanın ileri gelenlerinin söyledikleri gibi olmadığını şöyle anlatır:

“Evet, Bay Hovstad, Allah bilir, hakikatin, tamamen çoğunluğun belirttiği gibi olduğu yalanına başkaldırmaya karar verdim. Çoğunluğun taptığı bu hakikatler nelerdir? Onlar, öylesine eski ve kullanılmış hakikatler ki, gerçekte, artık elleri, ayakları tutmazcasına yıpranmış, eskimiş, iler tutar tarafları kalmamıştır. Ve bir hakikat de, bu yaşa geldi mi, onu bir yalandan ayırd etmek hemen hemen mümkün değildir.”

Hallerinden şikâyet edenler üzerine

İranlı Şeyh Sadi, bir vakitler yalınayak kalmış, ayakkabı satın almaya da gücü yokmuş. Can sıkıntısından Kufe Camii’ne gitmiş. Caminin önünde, ayaksız bir dilenci görünce, yalınayak da olsa, ayakları olduğu için Allah’a şükretmiş.

Şu halde, hâlimizden şikayet etmeden önce, bizden de kötü durumda olanları düşünelim.

Harekete geçmek

Herhangi bir işe girişmek için şüphesiz o işin nasıl yapılacağı üzerinde düşünmek gerek. Ama öyleleri var ki, bu gibi durumlarda çok fazla düşündüklerinden, işin nasıl yapılması gerektiğinde kesin bir karara varamayıp, yapmak istedikleri işi geciktirmekle kalmıyor, çok defa, giriştikleri işlerde bekledikleri neticeyi alamıyorlar. Ben, harekete geçmenin analiz etmekten daha önemli olduğunu düşündüğüm zamanlarda, yirminci yüzyılın en büyük bilgini Einstein’in, bir Amerikan üniversitesinde gençlere hitap ettiği sırada, anlattığı bir fıkrayı hatırlıyorum.

Kırkayak, ayaklarını gururla teşhir ediyordu. Bir kurbağa sordu: “Bir noktadan diğerine giderken, kırk ayağından, önce hangisini hareket ettiriyorsun?”

Kırkayak, düşünmeye başladı. Önce, bir ayağını denedi, olmadı; ardından ötekini denedi, yine olmadı. Sonunda, teker teker hiçbir ayağını hareket ettiremeyeceğini gördü. Kırkayak yürüyemez olmuştu.

Hayat mücadelesi

Bir Amerikalı baba, çocuğuna, hayâtta karşılaşacağı güçlüklerle nasıl mücadele etmesi gerektiğini bir misâlle anlattı. Bu çocuk, sekropiya denen bir tür güve kozalarını topluyor ve bahar gelince, güvelerin kozalardan çıkışlarını hayret ve ilgi ile seyrediyordu. Fakat güvelerin kozalardan çıkarken sarfettikleri gayret karşısında da içinde bir acıma hissi gelişiyordu. Babası bir gün, bu böceklerin bir tanesinin kozadan çıkmasını güçleştiren ipliği makasla kesti, ama böcek de, çok geçmeden öldü. Baba, o zaman oğluna dedi ki:

“Böcek, kozadan çıkarken sarfettiği gayret neticesinde, vücudundaki zehiri dışarı verir. O zehir dışarı verilmezse böcek ölür. İnsanlar da, daha güçlü, daha iyi olmak ve böylece istediklerini yapabilmek için karşılaştıkları zorluklarla çarpışarak, mücadele ederek güçleşir, olgunlaşır, ve gelişirler. Şayet insanlar, arzularına kolayca erişirlerse, karakterleri zayıflar, âdeta, içlerindeki bir şeyin kaybolduğunu, öldüğünü hissederler.

Hırsızların böyleleri de varmış

Aşağıdaki satırlar Amerikan tabiatçısı ve yazan Henry David Thoreau’nundur (1817-1862):

“Geçen gün sokak kapısına bir sürgü almak için nalburiye dükkanına gittim. Adam, sürgüyü sarıp verirken, ‘Vali bey, kasabamıza geliyormuş da … ‘ dedim. Dükkan sahibi, ‘Evet, biliyorum,’ dedi. ‘Vali ile birlikte eyalet meclisi üyeleri de geliyor.’

“O zaman, ‘Şu halde iki sürgü alacağım,’ dedim.

“Adam, koruyucularımız kasabaya geleceği için, son günlerde kilit ve sürgü satışının çok arttığını söyledi.”

Hizmet aşkı

Günümüzde eksikliğini duyduğumuz şeylerden biri de, hemcinslerine hizmet etmek isteyen insanlarımızın gittikçe azalmakta oluşu. Pek çokları, çok sık kullanılan bir tâbirle “köşeyi dönmek”ten başka bir şey düşünmüyor. Ama yine, dillerden düşmeyen “Büyük Türkiye’nin mimarları, köşeyi dönmeyi başlıca hedef yapanlar değil, vatandaşlarına hizmet etmeyi hedef seçen insanlar olacaktır. Ben, bu tür insanları düşündükçe aklıma, Afrika yerlileri arasında çalışmak için evinin ve ülkesinin her türlü huzur ve rahatını terketmek isteyen genç doktor geliyor. Genci yolundan çevirmek isteyenler, şu tür sorularla onu fikrinden vazgeçirmeye çalışıyorlardı:

“Sen, orada koca bir milletin çektiği sıkıntılara karşı tek başına ne yapabilirsin? Sen, o muazzam insan denizi ortasında kaybolup gideceksin. Onlardaki salgın hastalıkları önlemek için ne yapabilirsin? Harbi, açlığı, kuraklığı, su baskınlarını nasıl önleyeceksin?”

Genç doktor, onlara şu cevabı verdi: “Ben, çevrem karanlık olduğu zaman, karanlığa küfretmem, kandilimi yakanm.”

Şu halde, bizim de karanlığa küfredecek insanlara değil, kandillerini yakacak idealistlere ihtiyacımız var . ..

Hüküm vermeden önce

Günümüzde, bilhassa biraz isim yapan birinin, sadece bir yönüne, bazı düşüncelerine bakarak tenkit eden pek çok insan var. Bu insanlar bana, dört oğlunun herhangi bir kimse veya şey hakkında acele hüküm vermekten kaçınmasını isteyen babayı hatırlatıyor. Baba, bir gün en büyük oğluna, kışın, ülke dışına bir yolculuk yaparak mango ağacını görmesini söyledi. (Mango, nar büyüklüğünde fakat beyzî [yumurta biçiminde] bir meyvadır. Tadı armudu andırır; bilhassa tropikal bölgelerde, ve Mısır’da da yetişir.) Bahar gelince, ikinci büyük oğlunu mango ağacını görmesi için gönderdi. Yazla birlikte, onun bir küçüğü yola çıktı. En küçük oğlu da sonbaharda çıktığı yolculuktan dönünce, bu akıllı adam, dört oğlunu yanma çağırarak, “Gördüğünüz mango ağacını bana anlatınız,” dedi.

En büyük oğlu—ki ağacı kışın görmüştü— ağacın, yanmış, kavrulmuş bir kütükten farksız olduğunu söyledi.

Onun bir küçüğü, “Dantel gibi yaprakları var,” dedi.

Üçüncü oğlu, ağacın çiçeklerinin gül kadar güzel olduğunu söyledi.

Çocukların en küçüğü ise, “Ağacın, armudun tadını andıran nefis meyvaları var,” dedi.

Akıllı baba, o zaman, “Evlâtlarım, hepiniz haklısınız,” dedi. “Çünkü her biriniz, ağacı ayrı mevsimlerde gördünüz.”

Şu halde, diğerlerinin düşünce ve davranışları hakkında hüküm vereceğimiz zaman, ağacı her mevsimde görüp görmediğimize emin olmalıyız.

İnatçılık üzerine

Türkiye’de, başta din olmak üzere, hemen hemen her konuda, hakikatin kendilerinde olduğunu iddia eden pek çok insan var. Ben, onları dinledikçe, okudukça, ve düşündükçe, bir millî bayram günü, küçük çocuğunun devam ettiği okulun geçişini çılgınca alkışlayan Zarife hanımı hatırlıyorum. Zarife hanım, olanca gücü ile bağırıyordu: “Yaşa, çok yaşa, benim biricik oğlum Ahmet’im! Maşallah, aslan gibi yürüyorsun! Onların hiçbiri senin eline su dökemez.”

Ne var ki, bütün okul doğru adımda yürürken, Ahmet, yanlış adımda yürüyordu. Kadının yanındaki biri, bunu hatırlattığı vakit Zarife hanım, “Hayır, hayır,” dedi, “benim sevgili oğlum Ahmet’im dışında hepsi yanlış adım atıyor.”

Kokuşmak, soysuzlaşmak üzerine

Bektaşi, tabladan aldığı bir palamudun kuyruğunu kokluyordu. Balıkçı, “Babalık, balığı başından koklarlar,” dedi.

Bektaşi, “Baş tarafı kokmasına kokmuş da,” dedi, “kuyruğuna kadar gelmiş mi diye bakıyorum.”

Kötü huylar, kötü itiyatlar

Bir baba oğlunu, karakterli bir insan olarak yetiştirmeye çalışırken, kötü bir şey yaptığı zaman, bahçedeki direğe bir çivi çakmasını, iyi bir şey yaptığı zaman da direkten bir çivi çıkarmasını istedi.

Çocuk, babasının dediğini yaptı, ama çivi deliklerinin kaybolmadığına da üzüldü. Biz de, tavırlarımızı değiştirebilir, hayatımızda her zaman yeni bir sayfa açabiliriz. Fakat eski kusurlarımızdan bazıları gitmez, kalırlar, Uzun zaman devam ettirilen alışkanlık ve âdetleri atmak zordur. Çivi delikleri kalır, ve o delikler de, kötü düşünce ve hareketlerimizi her zaman bize hatırlatırlar.

Kötünün kötüsü üzerine

Biri, elindeki iki testi şaraptan hangisinin daha iyi olduğunu bir Bektaşi’ye sormuş. Bektaşi, testilerin birinden bir yudum aldıktan sonra, ağızındaki şarabı hemen yere tükürerek, cevap vermiş: “Öteki daha iyi.”

Adam, “Ama ötekini tatmadın,” deyince Bektaşi, “Tattığım şarap o kadar kötü ki,” demiş, “ondan daha kötüsü olmaz.”

Mutlu olmak istiyorsanız

Bilge bir adam diyor ki: “Başarı bir seyahattir —hedef değil. Mutluluk, gidilen yol üzerindedir— yolun sonu değil. Çünkü o zaman yol bitmiş ve vakit de çok gecikmiş olur. Mutlu olmanın zamanı bugündür, yarın değil.”

Yunan filozofu Epiktetüs de, hemen hemen bin sene önce şöyle demişti: “Akıllı bir insan odur ki, sahip olmadığı şeyler için üzülmez; sahip olduğu şeyler için sevinir.”

Nemelâzımcılık üzerine

Günümüzün Türkiye’sinde, etliye sütlüye karışmak istemeyen, kendilerini şahsen ilgilendirmediği takdirde, hayatî önemi haiz konu ve meselelerde dahi ses çıkarmaksızın köşelerine sinen pek çok insan var. Bu kimselere, Nazi Almanya’sında yaşamış bir Protestan papazının hâtıra defterindeki şu satırları hatırlatmak isterim: “Önce Yahudiler’i götürdüler, aldırmadım; ben Yahudi değildim. Sonra, Katolikler’i götürdüler, yine aldırmadım; ben Katolik değildim. Ardından, Protestanlar’ı götürdüler; çevreme baktım, bana yardım edecek kimse kalmamıştı.”

Örnek olmak üzerine

Pek çokları, çocuklarını terbiye etmeye veya çevresindeki bazılarının tavır ve hareketlerini değiştirmeye çalışırken, “şunu yapın, bunu yapmayın” diye öğüt veriyor. Bu tür nasihatlar, diğerlerinin, çok defa bir kulağından girer, ötekinden çıkar. Kitap okumayan bir ana ve babanın çocukları da kitap okumaz. Her akşam içki için babanın oğlu da içkici olur.

Küçük bir yengecin annesine söylediğini hatırlıyorum. Annesi, “Niye öyle yan yan yürüyorsun? Düz yürüsene!” dediği zaman, yavru yengeç, şöyle cevap verdi: “Anneciğim, çok doğru söylüyorsun. Eğer sen bana nasıl yürümem gerektiğini gösterirsen, ben de senin gibi yürümeye çalışırım.

Sıradan insanların baştâcı edilmeleri üzerine

Türkiye, çok az sayıda istisnaları dışında, gazeteci Ahmet Güner’in deyişiyle, bir “sıradanlar ülkesi”. Politikacılarımız sıradan insanlar, akademisyenlerimiz sıradan, “sanatçı” denilen şarkıcılar sıradan, gazetecilerimiz sıradan, sporcularımız sıradan . . . Akla, ister istemez, Bekri Mustafa geliyor.

Bekri Mustafa, sırtında cüppesi, başında sarığı, bir öğle üzeri çakır keyif, küçük bir cami önünden geçerken, cemaat heyecanla önünü keser ve der ki:

“Hoca efendi, bizim imam ânide hastalandı, evine götürdük. Fakat musalla taşında bir mevtamız var. Lütfen gelin, namazını kıldırın.”

Bekri Mustafa, imam olmadığını, ve bilhassa o hâliyle namaz kıldıramayacağını söylerse de, cemaat dinlemez, âdeta yakapaça musalla taşının önüne getirirler. Bekri Mustafa, namazı kıldırırken, bir ara tabuta doğru eğilir ve bir şeyler söyler.

Namaz sonunda cemaat, Bekri Mustafa’ya, namaz sırasında mevtaya ne söylediğini sorduğu vakit, Bekri Mustafa şu cevabı verir:

“Ona dedim ki: ‘Öteki dünyadakiler, bu dünyada nelerin olup-bittiğini sordukları vakit, Bekri Mustafa imam oldu dersin, onlar anlarlar.’ “

Sorumluluk hissi

Tütününü öven şaşkın tiryaki durumuna düşeceksem de, kitabın dördüncü sayfasında ifade ettiğim bir inancımı burada da tekrarlayacağım: Türkiye’mizin, her sahada, her bakımdan ileri dünya ülkeleri safına katılabilmesi için benim sunacağım reçete çok basit: herkes vazifesini, yüklendiği bir işi, mümkün olan en iyi bir şekilde yapabilmek için azamî gayreti sarfetsin. Ben —gururumu hoş görün— şahsen yayımladığım bütün kitaplarımda, bu derin inancımın ışığı altında çalıştım, ve sanıyorum, başarılı da oldum.

Pek çoklarmıza garip gelebilir, ama böylesine sorumluluk hissini bana, yıllar ve yıllar öncesi Amerika’da üniversiteye giderken, bir hitabet kitabında okuduğum bir fıkra aşılamıştı. Fıkra şu:

Seyyar bir şemsiye tamircisi, yol kenarında küçük bir kutu üzerine oturmuş, şemsiye tamir ediyordu. Adam, tamir edilecek kısımları dikkatle ölçüyor, itina ile yama koyuyor, telleri birer birer deneyerek güçlendiriyordu. Adamı hayranlıkla seyreden bir genç, yanma yaklaşarak, “İşinizi çok dikkatli yapıyorsunuz,” dedi.

Elindeki işi bırakmayan şemsiye tamircisi, “Evet, ben, her zaman işimi iyi yapmaya çalışırım,” dedi.

Genç, “Müşterilerin, yapılan işin iyi veya kötü olduğunu, ancak sen gittikten sonra anlayacaklar,” dedi.

Tamirci, “Evet, haklısınız,” cevabını verince, genç, “Bu tarafa tekrar gelecek misiniz?” diye sordu.

Tamircinin “Hayır” cevabı üzerine “O halde, niye bu kadar titizsiniz?” diyen gence, tamirci bu defa şunları söyledi:

” O zaman, benden sonra buradan geçecek öteki tamircinin işi kolaylaşacak. Ben, eğer kötü malzeme kullanır ve baştansavma iş yaparsam, halk bunu ergeç anlayacak ve benden sonra buradan geçecek tamirciye kimse iş vermeyecek”.

Şefkat ve iyilikseverlik üzerine

Amerikalı kadın şair Emily Dickenson’un, aşağıdaki mısralarını benimseyerek uygulamaya çalışan insanlarımızın sayısı ne kadar çok olursa, ülkemizin, o kadar iyi bir ülke olacağina inanıyorum:



Eğer durdurabilirsem acımasını bir kalbin, Yaşamış olmayacağım beyhude.

Eğer hafifletebilirsem ıztırabını bir hayatın, Veya acısını bir ağrının;

Veya koyabilirsem tekrar yuvasına,

Baygın ve halsiz bir serçeyi,

Yaşamış olmayacağım beyhude.

Güçlü insan, yumuşak insan

M.Ö. Beşinci yüzyılda yaşamış Çin filozofu Lao-Tzu, Tao-te King adlı kitabında diyor ki:

“Bir insan hayatta iken yumuşak ve şefkatlidir; öldüğü zaman sertleşir ve katılaşır. Bütün hayvanlar ve bitkiler, canlı iken hassas ve narindirler; öldükleri zaman solar ve kururlar. İşte bunun için derler ki: ‘Sertlik ve kuruluk, ölümün, yumuşaklık ve narinlik ise hayatın parçalarıdırlar. Çok katı olan askerlerin görevlerini yerine getirememelerinin, çok katı olan bir ağacın kırılmasının sebebi budur. Güçlü ve büyük bir insan, kendisini alçak tutar; zayıf ve yumuşak olan da, kendisini yüce tutar.’ “

Üç sınıf insan

Bir Amerikalı hatip, yardımseverleri üç sınıfta topladı: çakmak taşı, sünger, ve arı kovanı.

Çakmak taşından bir şey alabilmek için, ona çekiçle vurmanız gerekir, ve alabildiğiniz de, çakmak taşı ve kıvılcımdır.

Süngerden bir şey alabilmek için, onu sıkmanız gerekir; ne kadar fazla sıkarsanız, o kadar çok alırsınız.

Ama an kovanının tatlılığı dışarı taşar.

Bazı insanlar cimri ve sıkıdırlar; ellerinden gelse, hiçbir şey vermek istemezler.

Diğerleri iyi tabiatlıdırlar; zorlandıkları vakit yumuşarlar, ve ne kadar sıkıştırırlarsa, o kadar çok verirler.

Bir kaçı da, istemeden vermekten zevk alırlar, ve bunlar için de İncil diyor ki: “Allah, neş’e ile vereni sever.”

Bir kişinin kurtarılmasının önemi

Ellerinde, muhtaç birine yardım etmek imkânı varken, bu kadar fakir insan arasında bir kişiye yardım etmekle ne çıkar diyenler bulunur. Bu insanlar bana, Haşan Pulur’un sütununda okuduğum bir fıkrayı hatırlatıyor.

Okyanus sahilindeki bir genç sabaha karşı, denizin yükselmesiyle sahile vuran yüzlerce ve yüzlerce deniz yıldızından yetişebildiklerini denize fırlatıyordu. O sırada sahilde gezinen orta yaşlı biri merak etti, gencin yanına geldi ve ne yaptığını sordu.

Genç, “Birazdan güneş yükselecek ve deniz çekilecek,” dedi. “O zaman, sahile vuran bu deniz yıldızları ölecekler.”

Adam, “İyi ama,” dedi, “kilometreler boyunca sahile vurmuş yüzlerce, belki binlerce deniz yıldızından birkaçını yeniden hayata kavuşturmuş olmanın ne farkı var?”

Genç, ölmek üzere bulunan yüzlerce deniz yıldızından birini daha denize fırlattıktan sonra, “Senin için, ölmek üzere bulunan bu yüzlerce deniz yıldızından bir tanesinin yeniden hayata kavuşmasının belki hiç farkı yok” dedi. “Ama o deniz yıldızı için, çok farkı var”.

Şerefli bir insan

Amerikan Dahilî Harbi’nden sonra, büyük bir sigorta şirketinin temsilcisi, Güney eyaletlerinin, mağlup fakat Kuzeylilerin de hürmet ve hayranlığını kazanmış başkumandan general Robert E.Lee’ye, temsil ettiği sigorta şirketinin genel müdürlüğünü kabul ettiği takdirde, kendisine senede 50,000 dolar maaş ödeyeceklerini söyledi.

General Lee, hayatını devam ettirebilmek için bir iş bulması gerekli olmakla beraber, bu kadar yüksek bir maaşı hak ettirecek derecede hizmeti dokunamayacağını söyledi.

“Biz, sizin, şirketimize yapacağınız hizmet üzerinde durmuyoruz,” dedi, adam. “Biz, sadece sizin adınızı kullanmak istiyoruz.”

Gen. Robert L.Lee, sakin fakat kesin bir sesle cevap vredi: “O, satılık değildir.”

Gen. Lee, senede 1,500 dolar maaşla küçük bir kolejin rektörlüğünü kabul etti.

Tecrübe üzerine

Bir şirketin satış şubesi başına yeni bir müdür getirildi. Şirkette, otuz yıllık tecrübesiolmasına rağmen, o mevkie niye kendisinin getirilmediğini soran bir görevliye, şirketin genel müdürü, şu cevabı verdi: “Dostum, sizin gerçekte otuz yılık tecrübeniz yok, otuz tane bir yıllık tecrübeniz var.”

Tenkit edilmekten korkmayınız

Diğerlerinden farklı bir şeyler yapabilecek yeteneklere sahip olabilmelerine rağmen, onların tenkitlerine muhatap olmaktan korkan, yapmak istediklerini yapmaktan çekinen insanlar var. Onların, Finlandiya’nın “millî” kompozitörü Jean Sibelius’un bir sözünü kafalarından çıkarmamalarını isterim.

Genç bir kompozitör, Sibelius’a, musiki eleştiricilerinin kendisini fena halde tenkit ettiklerinden sızlanıyordu.

Sibelius, “Ben senin yerinde olsam, zerrece aldırış etmem ve üzülmem,” dedi. “Unutma ki, dünyanın hiçbir yerinde, herhangi bir eleştirici için heykel dikilmemiştir.”

Türk: “Dünyanın en asil insanı”

Geçen asırlarda Türkiye’yi ziyaret eden ecnebiler hâtıralarında, Türk insanının asaletini, zarafetini, nezaketini, terbiyesini, dürüstlüğünü anlata anlata bitiremiyorlardı. Tarih Hâzinesi mecmuasının Haziran 1951 tarihli sayısında, geçen yüzyılların o asil Türk’ü şöyle anlatılıyor:

İstanbul’da Bahçekapı’da, meşhur bir terzihânenin sahibi olan Macar Mösyö Bak, bir gün, Serkl Doryan Klübü’nde, aralarında İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Rum, Ermeni, ve Yahudi bulunan bir topluluğa şunları da söyledi.

“Ticarethanemizde kapıcılık yapan bir Türk, harbe giderken, daha evvelden ticarethanemizden aldığı on, onbeş lira borcu veremeyeceği için af diledi. Fakat harpten sağ dönerse bizzat kendisinin, şehit olursa, ailesinin bu borcu mutlaka ödeyeceğini söyledi. Umumi Harp bittikten bir müddet sonra, bir gün pek genç bir delikanlı ziyaretime geldi ve kapıcının oğlu olduğunu söyleyerek, ‘Babam, harpte şehit oldu,’ dedi. ‘Vasiyeti mucibince size olan borcunu getirdim. Paramız olmadığı için, daha evvel getiremedim. Kusura bakmayın.’

“Ben, parayı almamakta ısrar edince, çocuk çok müteesir oldu, ve Bu babamın vasiyetidir,’ dedi. ‘Eğer almazsanız, onun ruhu muazzep olur. Bu, bir namus borcudur.’ “

Hakikî bir Türk dostu olan Mösyö Bak, fıkranın sonunda gözleri yaşarmış olarak, gür sesiyle ve kendine mahsus edasıyla şöyle dedi:

“Efendiler! Dünyanın en asil, en doğru, en namuslu milleti Türk milletidir.”

Yaşama azmi üzerine

Üç dindar aralarında konuşuyorlardı. Ortaya bir sual atıldı: “Eğer dünya birdenbire simsiyah karanlık kesilse, ne yapardınız?”

Biri şöyle dedi: “Hemen Allah’a dua ederek, Cennet’in kapılarını açmasını isterdim.”

Bir diğeri şunları söyledi: “Allah’a dua ederek, kadere boyun eğdiğimi, Allah ne isterse onu çekmeye hazır olduğumu söylerdim.”

Üçüncüsü ise dedi ki: “Karanlıkta nasıl yaşayacağımı öğrenmeye çalışırdım.”

Yaşlılık-Gençlik

Gençlik der ki: “Dünya benimdir. İstikbal güzeldir, yolum çiçeklerle bezenmiştir. Hayattan, bugün zevk aldığım gibi, yarın da zevk alacağımdan, istikbalim için üzülmeme hiç gerek yoktur.”

Yaşlılık der ki: “Enerjinin hepsini harcama. Gücünü, önündeki yıllar için eşitçe böl ki, kendini hiçbir zaman zayıf ve yorgun hissetmeyesin. Eğer canlılığını ileriki yıllar için muhafaza etmezsen, şimdiki küçük iyi talihin, hâlâ güçlü bulunduğun bir sırada, elinden kaybolacaktır.”

Sh:1023-1036

DÜNYANIN DÖRT KÖŞESİNDEN BAZI ATASÖZLERİ

AFRİKA— Horoz ötsün veya ötmesin sabah olacaktır • Horoz sarhoş olunca, atmacayı unutur • Bilgi, bahçe gibidir: sulanıp gübrelenmedikçe hasadı olmaz • Başkalarının ayaklarıyla yola çıkılmaz • Allah’ın gönderdiği fırsat, uyuyanı uyandırmaz  Kümes ne kadar kalabalık olursa olsun, yumurtlayacak tavuk, yumurtlamak için yer bulur.

ALMANYA— Zenginliğini kaybeden hiçbir şey kaybetmez; sıhhatini kaybeden bir şeyler kaybeder, ama karakterini kaybeden her şeyini kaybeder • Tavuğun gözünde, solucan her zaman haksızdır • Vaazı tilki veriyorsa, kümese göz kulak ol.

AMERİKA— Bir çürük elma, bir çuval elmayı berbat eder • Faziletli olmaya çalışırsan, çok defa mutlu da olursun • Fırtınada her liman iyidir • Muhallebinin tadı yenilince anlaşılır • Solucan yok diye, tavuk toprağı eşelemekten vazgeçmez.

ARAP ÜLKELERİ— Her haris insan bir köledir; her kıskanç insan da bir dilenci • Bir şehir ne kadar kutsal ise, orada yaşayanlar da o kadar kötüdürler • Sahibinin kim olduğunu öğrenmeden köpeği kovma • Eğer komşun bir defa hacca gitmişse, ona dikkat et; iki defa gitmişse kendini sakın; üç defa gitmişse, evini değiştir.

ARNAVUTLUK— Bir fare için kedi bir aslandır.

BELÇİKA— Duvardaki hiçbir taş yalnız düşmez.

ÇİN— Bir devletin büyümesinde veya çürümesinde, alelâde insanın da hissesi vardır • Büyük bir nehir, küçük ırmakları reddetmez • Hava iyi ise, yanma şemsiyeni, aç değilsen, yiyeceğini al • Karanlıktan şikâyet edeceğine, kalk bir mum yak • Sıkıntılarımızın çoğu, küçük şikâyetlerimizdir; insanları düşüren, dağ değil, dağ yolundaki taşlardır • Bin kilometrelik bir yol, bir adımla başlar.

DANİMARKA— Pek çoklarının elinde iyi kartlar vardır, ama kullanmasını bilmezler • Merdivende yükseleceksen, en alt basamaktan başlayacaksın.

FRANSA— Yumurta üzerinde yürüyen dikkatli olmalı • Yumurta kırılmadan omlet yapılmaz • Eşya ne kadar çok değişirse, o kadar aynı kalır • Yalayan, ısırır da.

GÜRCİSTAN— Tavuğunu çalan tilkiyi affedersen, koyununu da götürür • Bülbül, gülde olduğu kadar, dikende de öter.

HİNDİSTAN— Suda yaşamaya mecbur kalan, timsahı kendisine düşman yapmaz •  Pek çokları mideleri uğruna evliya olurlar • Kaplanın nasıl bir hayvan olduğunu öğrenmek istersen, kediye bak.

İNGİLTERE— Aşkın ince olduğu yerde hatâlar kalındır • Kanunlar, sinekleri yakalar, ama eşek arılarını serbest bırakır • Bilgisiz şevk, ateşsiz ışık gibidir • Meleklerin girmeye çekindikleri yere, ahmaklar koşarak girerler • Kaptanın ustalığı, durgun denizde anlaşılmaz • Yaşlanan köpeğe yeni cambazlık öğretilmez • Din, iyi bir zırh, ama kötü bir kisvedir.

İRAN— Ben üç şey görmedim: karıncanın gözünü, yılanın ayağını, ve mollanın iyiliğini.

İRLANDA— Yenilen ekmek çabuk unutulur • Yeni süpürge iyi süpürür, ama köşeleri bilen de eskisidir • Günü, geceleyin öv • Büyük konağın merdivenleri kaygan olur • Çabuk olgunlaşan, çabuk çürür.

İSKOÇYA— Eğer şeytan ölü olsaydı, insanlar Allah uğruna çok az şey yaparlardı Gerçek rüya uyanıkken görülür • Meyvayı yemek isteyen, ağaca tırmansın.

İSPANYA— Çamurlu yola, arabanın tekerleklerini yağlayarak çık • Kendi evinin dumanı, komşunun ateşinden iyidir • Hakikat sindirilir, ama boğazlanamaz.

İSRAİL— Koyunlar kırpılırken kuzular titreşir • Önce öğren, sonra fikir sahibi ol •  Çöplük sinekleri, fırtınalı havadan hoşlanır • Sirkeden başka bir şey içmeyen, şarabın tadını bilmez.

İTALYA— Diken eken, yalınayak gezmez • Kendisini kumru yapanı, şahin yer • Tecrübeden geçmeyen bir dost, kırılmamış bir ceviz gibidir • Şeytan, kiliseye girince mihrapta oturur • Roma’da oturup, Papaya karşı çıkmak olmaz.

JAPONYA— Kurumuş nehirde su akmaz • Sis, yelpaze ile dağıtılmaz.

MALAYA— Sakin suda timsah olmaz diye düşünme • Kaplanın sırtında başlayan yolculuk, kaplanın kamında biter.

MALTA— Kendinin olan dana, başkasıyle ortaklaşa boğadan iyidir.

NORVEÇ— Oltası gümüşten olanın balığı çok olur • Yola çıkmayan tepeyi bilmez.

RUSYA— Yağlanmış tekerlek gıcırdamaz • Boğanın önünde isen kork; eşeğin ardında isen kork, ve papazın neresinde isen kork.

YUNANİSTAN— Önünde patika varken başka yol arama.

Sh:1036-1038

KONUŞMALARINIZDA VE YAZILARINIZDA KULLANABİLECEĞİNİZ BAZI ÖZDEYİŞLER

•         Başkalarından aldıklarımı geri verse idim, kendime pek az bilgi kalırdı.—Goethe (1749-1832)

•         En derin düşünce ve heyecanlar, o düşünce ve heyecanlara eşit bir kafa ve kalbin onları bulup yayımlamasına kadar, tıpkı toprağın derinliklerindeki madenler gibi yatarlar.—Emerson (1803-1882)

•          İyi bir çümleyi ilk defa kullanandan sonra, o cümleyi iktibas edenler gelir.—Emerson

•         Başkalarından iktibas yapmayanlar, büyük yazarlardan çok küçükleridir, ve onların küçük kalmalarının sebebi de budur.—Havelock Ellis (1859-1939)

•         Amerika, gelişmeye giden yolun, tekdüzelik değil, farklılık yolu olduğuna başlangıçta inandı.—Louis Brandais (Amerikan Yüksek Mahkemesi önceki hâkimlerinden)

•         Hürriyetsiz düzen ve düzensiz hürriyet, aynı derecede tehlikelidir.—Amerika Cumhurbaşkanı Theodore Roosevelt

•         Dizginlenmemiş hürriyet, önüne geçilmezcesine despotluk ve anarşiye yol açar.—Louis Brandies

•         Virginia Woolf, Hâtıralarında, okuduğu bir romanın niye büyük bir roman olmadığını anlatırken diyor ki: “Bir kimsenin, hayat görüşüne hiçbir şey ilâve etmiyor.”

•         En faydalı maksatlar uğrunda bile olsa, vatandaşlarının kolayca yöneltilmeleri için insanları küçülten bir devlet, küçük insanlarla büyük işlerin yapılamayacağını görecektir.—John Stuart Mili

•         Evrensel bir kural olarak söylenebilir ki, yapılması gerekenden fazlasını yapmaya çalışan bir hükümet, daha az ticaret yapacaktır.—Thomas Macaulay

•         Değişmeye yol açacak vasıtalardan mahrum bir cemiyet, muhafaza etme vasıtalarından da mahrumdur.—Edmund Burke

•          Dünyada en tehlikeli bir şey, bir uçurumu iki adımda geçmeye çalışmaktır.—David Lloyd George

•         İyi kitaplar okumayan bir kimsenin, okumasını bilmeyen bir insan üzerinde üstünlüğü yoktur.—Mark Twain

•         Kitapsız bir oda, ruhsuz bir vücut gibidir.—Çiçero

•         Bir kimsenin, emin bir şekilde gayri popüler olabildiği bir cemiyet, hür bir cemiyettir.—Adlai Stevenson

•         Hayat, istikballe bir dizi çatışmadır; mazide nasıl olduğumuzun toplamı değil, neleri arzu ettiklerimizin toplamıdır.—Ortega y Gasset

•         Cazibe kanununu keşfeden Isaac Newton, Descartes ve diğer filozof ve ilimcilere olan şükranlığını şöyle ifade etti: “Ben, mazinin devlerinin omuzları üzerinde durduğumdan, daha uzaktakileri gördüm.”

•         Günün ne kadar parlak geçtiğini anlamak isteyen biri, akşama kadar beklemelidir.—Sofokles

•         İdealler, yıldızlar gibidir. Onlara ellerinizle dokunamayacaksınız, ama bir denizcinin, suları ve yıldızları takip ettiği gibi, siz de ideallerinizi kendinize rehber olarak alırsanız, hedefinize ulaşabilirsiniz.—Cari Schurz

•         Bir entellektüel, bildiklerini anlatmak için gerektiğinden fazla kelime kullanan insandır. —Dwight D. Eisenhower

•         Bir ev, tuğlalarla, harçla, ve iyi niyetle yapılır, politikalarla, peşin hükümlerle, kin ve nefretle değil.—Churchill

•         Politika, ulaşılabilecek hedeflerin doktrinidir.—Otto von Bismarck

•         Günümüzün gerçek dünyasında hareket eden rasyonel bir insan, arzu ettikleriyle, yapılabilecekler arasında denge kurabilen bir insandır.—Walter Lippmann

•         Mükemmel olan her şey, nadir oldukları kadar da güçlükle yapılanlardır.—Benedict Spinoza

•         Müsamaha tanımayan bir idealizmin aptallığından daha zararlı bir aptallık yoktur.—Churchill

•         Japonca’da ahlakî gerilemeyi ifade eden bir kelime var: tenke. Kelime, bir insanın, doğruluk ve dürüstlükten tâviz vererek, idealleriyle bağdaşmayan bir işi kabul etmesidir.

•         Bir kimsenin hürriyeti, şuraya kadar sınırlandırılmalı: diğerlerini rahatsız edebilmesi önlenmeli.—John Stuart Mili

•         Ülkesi için yapacak hiçbir şeyi olmayan bir insan, ülkesini sevemez.—John Stuart Mili

•         Bir kimsenin ayakları, kendisinin ülkesinde olmalı, ama gözleri bütün dünyayı müşahade etmeli.—George Santayana

•         Dünya ağır sıklet boks şampiyonu Joe Louis, Billy Conn’la yapacağı ikinci maçtan önce, Conn’un geriye doğru ayak oyunlarına nasıl mukabele edeceği sorusuna şu cevabı verdi: “Kaçabilir, ama gizlenemez.”

•         Kemikleşmiş bir düşünceye sadakat, ne bir zinciri kırdı ne de beşerî ruhu kurtardı.—Mark Twain

•         Delik ve yama biribirine uygun olmalı.—Thomas Jefferson

•         Dinsiz ilim topal, ilimsiz din kördür.—Albert Einstein

•         Bugünün sorumluluklarına sırt çevirerek, yarının sorumluluklarından kaçamazsınız.—Abraham Lincoln

•         Alexis de Tocqueville, İhtilâl zamanındaki Fransız vatandaşlarından şu kelimelerle bahsetti: “Merdivenlerin yarısına kadar inmiştik ki, yere daha çabuk ulaşmak için kendimizi pencerelerden dışarı attık.”

•         Suetonius, Sezarların Hayatları adlı kitabında, İmparator Tiberius’tan şöyle bahsetti: “Vergileri arttırmak isteyen mahallî valilere dedi ki: ‘İyi çobanlar, koyunlarını kırpar, derilerini yüzmezler.'”

•         Takriben 3000 sene önce yazılmış bir Âsuri tabletinde şunlar okunuyor: “Günümüzün dünyası gittikçe soysuzlaşıyor. Rüşvet ve soysuzlaşma her yerde. Çocuklar, ebeveynlerine itaat etmiyor. Herkes kitap yazmak istiyor, ve bütün bunlar gösteriyor ki, dünyanın sonu hızla yaklaşıyor.”

•         Birleşik Amerika Enformasyon Dairesi Başkanı Edward R. Murrow, kendisine rehberlik eden felsefeyi şöyle belirtti:

”İkna edebilmek için, inanılır olmalıyız,

“İnanılır olabilmek için, güvenilir olmalıyız,

“Güvenilir olmak için samimi olmalıyız.”

•         Çocukların karanlıktan niye korktukları anlaşılabilir, ama ışıktan korkan erişkinlere de acınır.—Plato

•         O, hiçbir şey bilmiyor; o, her şeyi bildiğini sanıyor—bu da onun, politika mesleğini seçeceğini gösteriyor.—George Bemard Shaw

•         İktidar soysuzlaşır; mutlak iktidar mutlakçasına soysuzlaşır.—Lord Acton

•         Büyüklük, ne olduğumuz değil, nereye gittiğimizdir.—Oliver Wendell Holmas

•         O, kendisine hiçbir zaman bir düşünce seçmez; günün modası düşünceyi giyinir.— Leo Tolstoy

•          Eğer büyük işler yapamazsam da, küçük işleri büyük bir tarzda yapabilirim.—J.F. Clarke

•         Bizi bekleyen büyük iş, uzaklarda belli-belirsiz görünen değil, önümüzde, gayet belirlice duran iştir.—Thomas Cariyle

•         Gök gürültüsü iyi, gök gürültüsü fevkalâde, ama işi bitiren şimşektir.—Mark Twain

•         Yokuş aşağı gitmek kolaydır, ama manzara tepeden seyredilir.—Arnold Bennett

•        Tarih boyunca gayret sarfetmeksizin yaşayanlar arasında, isim bırakmış bir kişi yoktur.—Theodore Roosevelt

•         Güçlükler ne kadar çok olursa, onların altından kalkmakla erişilecek şaşaa da o derece parlak olur. Üstün kaptanlar, maharetlerini ve kendilerine duyulan hürmeti fırtınalarla ölçerler.—Epikürüs (M.Ö. 342-270)

•         Bir ülke ne kadar soysuzlaşırsa, kanunları da o kadar çiğnenir.—Tasitüs (M.S. 55-156)

•         Atina’nın büyük hatip ve devlet adamı Demosten’e, Atmalıların, niye M.Ö. 341’de MakedonyalI Filip’in diktatörlüğüne karşı çıkmadıkları sorulduğu zaman, Demosten, liderlerin halktan, mazideki kahramanca fedakârlıkların benzerini istemediklerini söyledi. Demosten dedi ki:

“Eğer meseleyi doğru olarak analiz ederseniz suçun, liderlerin, halkın bilmeleri gereken gerçekleri değil de, onları memnun edecek şeyleri söylediklerini göreceksiniz.

•         Bir ülkenin liderleri, ülkenin ahlâki birliğinin sembolleri olarak hareket etmelidirler.—John Gardner

•         Politikanın her çeşidi, organize olmuş azınlıklar arasındaki rekabetlerdir. Oy kullananlar, açık tribünlerde oturur, zafer kazananları alkışlar ve mağlup olanları yuhalarlar. Onların, organize olmuş azınlıklar arasındaki politik rekabete katkıları sadece budur.—Will Durant

•          Bİlgin kimse ve bilgi edinmeye çalışan biri, kusurlu da olsa, cennete gider.—Hz. Muhammed

Sh:1038-1040

 

 

Kaynak: Nejat Muallimoğlu, Bütün Yönleri ile Hitabet, Yeni Binyıl (Altıncı) Baskısı 2000, İstanbul

 

BÜTÜN YÖNLERİ İLE HİTABET-Nejat MUALLİMOĞLU


Türk’ün millî hatibi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ruhuna

Dünya üç grup insandan oluşur:
Eşyayı ortaya çıkaran ve yapan küçük bir elit grup;
eşyanın yapılmasını seyreden oldukça büyük bir grup,
ve nelerin olup bittiğini bilmeyen muazzam kalabalık.

Nicholas Murray Butler- 1902-45 yıllarında
Columbia Üniversitesi Rektörü

**

Sen çevrene bakıyor ve soruyorsun:
“Niye?”
Ben ise, görünmeyenlerin rüyasını görüyor ve soruyorum:
“Niye olmasın?”

George Bernard Shaw

Northwestern Üniversitesinin (Amerika) önceki rektörü Walter Bili Scott dedi ki: “Kafaya giren her fikir, her kavram, veya karar, zıt bir fikirle karşı çıkılmadıkça, doğru diye kabul edilir.” Bu, kısacası, dinleyicilerin “Evet” demelerini sağlamak demektir. Yakın dostum Prof. Harry Overstreet, New York’taki Sosyal Araştırma Merkezi’ndeki bir konferansında, bu kavramın psikolojik temelini fevkalâde iyi anlattı:

Mahir bir hatip dinleyicilerinden, başlangıçta bir sayıda “evet” cevabını temin eder. Böylece, onların psikolojik işlemlerini müsbet bir istikamette geliştirir. Bu, bir bilardo topunun hareketi gibidir. Topu bir yönde harekete getirdikten sonra, onu aksi yönde hareket ettirebilmek için öncekinden çok daha fazla tesirli bir kuvvete ihtiyaç gerekir.

Buradaki psikolojik doku gayet açık. Bir kimse, kesinlikle “Hayır” dediği zaman, bu beş harflik kelimeyi söylemekten çok daha fazla bir şey yapar: guddeleri ile, sinir sistemi ile, adale sistemi ile bütün organizması bir reddediş hâli için hazırlanır. Şimdi bütün nüro-adale sistemi, kabul etmemek için hazırdır. Öte yanda, bir kimse “Evet” dediği zaman, gerileme faaliyetlerinin hiçbiri vuku bulmaz. Organizma, açık bir tavırla kabul eden ileriye doğru bir hareket halindedir. Bundan böyle, konuşmaya başlar başlamaz ne kadar fazla “Evet” cevabını alırsak, nihaî tekliflerimizin benimsenmesinde o derece başarılı oluruz.

Bu, evet cevabını temin etmek tekniği çok basittir. Ama ne kadar çok ihmal ediliyor! İnsanlar, çok defa, daha başlangıçta karşılarındakini kızdırmakla kendilerinin önemli biri olduğu hissini uyandırmak istiyorlar. Çoğunluğunu muhafazakârların oluşturdukları bir toplantıya katılan bir radikal [aşırı düşünceli] düşündüklerini en kesin bir tarzda ortaya dökerek onları kızdırır. Bunu yapmakla ne kazanır? Eğer bunu, kendi kendisini memnun etmek için yapıyorsa, belki affedilebilir. Ama bu hareketi ile bir şey başarmayı düşünüyorsa, o kimse, psikolojik ahmaktan başka biri değildir.

Eğer bir öğrenci, bir müşteri, çocuk, erkek, veya kadın daha başlangıçta “Hayır” derse, o öfkeli olumsuzu olumluya çevirmek için meleklerin hikmet ve sabırına ihtiyaç vardır.

Bu arzu edilir “evet” cevabı nasıl temin edilir? Oldukça basit. Lincoln, “Bir tartışmaya girişmek ve kazanmak için benim takip ettiğim yol, karşımdakilerle anlaşabileceğimiz müşterek bir nokta bulmaktır,” dedi. Lincoln, öfkeleri derhal ayaklandıran kölelik konusunda dahi o müşterek noktayı buldu. Tarafsız The Mirror gazetesi şunları yazdı: “Konuşmasının ilk yarım saatında muhalifleri, onun ağızından çıkan her kelimeyi benimsiyor; Lincoln, o noktadan itibaren, yavaş yavaş, hepsini kendi tarafına çekiyordu. “

Dale Carnegie

The Quick and Easy Way to Effective Speaking

DİNLEYİCİLERİ KONTROL VE YÖNETİM TEKNİKLERİ

Dünyadaki insanların yarısını, söylemek isteyecekleri bir şeyleri olmasına rağmen, söylemesini bilmeyenler;
diğer yarısını da, söyleyecek bir şeyleri olmamasına rağmen, söylemeye çalışmakta ısrar edenler oluşturur.

Robert Frost

Bir konuşma, diş ağrısı gibidir;
ne kadar geç çektirilirse, o kadar ağrıtır.

W. E. Butler

KONUŞMANIZIN BAŞARILI OLMASINDA ROL oynayacak bellibaşlı faktörlerden biri, dinleyicilerin kalplerini kazanmaktır. Hatip, genellikle, dinleyicilerinden saygı görür; kendisinin, o konuda bir şeyler bildiğine inanılır. Bu durumu, hatibin lehine olan bu durumu bozmamak, değiştirmemek gerekir. Bu bölümde, dinleyiciler üzerinde iyi bir tesir bırakmak için yapılması gerekenler üzerinde durulacak.

DİNLEYİCİLERİNİZİ TOPLAYIN

Büyük bir salona toplanmış küçük bir dinleyici grubu önünde iz bırakmak kolay değildir. Bir hayli sayıdaki boş sandalye, nedense, ilgiyi dağıtır. Ağızına kadar dolu bir salondaki alkışların— aynı konuşmanın yarı-dolu bir salonda söylendiği zamankinden— çok daha sık ve sürekli olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi?

Aktör arkadaşlarınıza sorabilirsiniz: tanınmış bir aktör, yarı-dolu bir salonda pek başarılı olamaz. Bunun gibi, tecrübeniz arttıkça, büyük dinleyici gruplan önünde daha rahat ve kolaylıkla konuştuğunuzu göreceksiniz.

Bir hatip plâtformdan veya kürsüden aşağı iner ve dinleyicilerinin seviyesinde onlara hitap ederse, salondaki “resmiyet” dağılır. Bu hatibe puan kazandıran bir harekettir. Salona dostça bir hava getirir. Ama kürsü veya plâtformu terketmek her zaman ne mümkündür ne de istenir. Hatibin anlayış göstermesi gerekir. Bu şekilde hareket, küçük gruplara söylenen konuşmalarda bilhassa dinleyiciler ön sıralara sıkıştıkları zaman faydalıdır.

Küçük bir dinleyici grubuna hitap edeceğinizi umuyorsanız, büyük bir salon seçmeyin. Dinleyicilerinizin küçük bir salona sıkışmaları, büyük bir salona dağılmalarından çok daha iyidir. Eğer büyük bir salonda küçük bir gruba hitap ediyorsanız, dinleyicilerinizin ön taraflara gelmelerini isteyiniz. O zaman, sözleriniz daha iyi anlaşılacak ve tesiri de o ölçüde fazla olacaktır.

KÜRSÜDE MİSAFİR BULUNDURMAYINIZ

Gerçi bu konuda daha önce bahsedildi ise de, yukarıdaki başlık altında, bu kitabın 1957’de yayınlanan birinci baskısında yazdıklarımı buraya geçirmekten kendimi alamadım. Bu, Türk hitabetinde çok önemli bir mesele oldu. Önüne geçilmezse, korkarım, bu güzel sanatı beş paralık edeceğiz. Yazı, hiçbir kelimesi değiştirilmeden aynen alındı:

“Plâtformda misafirlerin bulunması hatibe karşı büyük bir haksızlık olur. Evet, bunun önüne geçilemeyeceği zamanlar vardır. Bilhassa ziyafetlerde, güzide [seçkin] misafirler baş masada otururlar. Tabiî, bu masada oturan misafirlerden bazıları, sandalyelerinde kımıldayacaklar, bacaklarının durumunu sık sık değiştireceklerdir. Bu arada, sık sık terlerini kurulayacaklar, ister istemez dinleyicilerin alâkalarını çekeceklerdir. Dinleyiciler, ilgilerini çeken herhangi bir şeye bakmaktan kendilerini alamazlar. Böyle hallerde hatip, kendisi aleyhinde bir durumla karşı karşıyadır.

“Plâtformda hatibin etrafını alanların en çok görüldüğü yer, belki de Türkiye. Hem de platformda oturarak değil, hemen hatibin arkasında ve ayakta. Gazetelerde görüyoruz, gözlerimizle görüyoruz: herhangi bir yerde konuşan bir hatibin etrafında bir sürü insan . . . Onların pek çoğu, o sırada konuşan ’büyük’le hiç olmazsa aynı fotoğrafta görünmek için plâtformu işgal ediyorlar. Halkın da alâkası ister istemez onlara tevcih ediliyor.

“Hatibi lüzumsuz bir rekabete sokmaktaki mâna nedir? Mümkün olan her yerde adamlarınızı plâtformdan uzaklaştırınız. Dinleyicilerin dikkati konuşmanın üzerinde olsun, hatibin etrafını alanlarda değil.”

DİNLEYİCİLERİN MİZACI

Konusu felsefe olan bir konuşmanın, neş e ve sevincin hâkim olduğu bir toplantıda yeri yoktur. Böyle bir durumda, aklı başında bir hatip, salonun havasını bozacak bir konuşma söylemeyi aklından dahi geçirmez. Dinleyicilerin ruh hallerini öğrenmek ve ona göre hazırlanmak çok önemli. Hatibin nihaî gayesi, dinleyicilerini memnun etmektir. Bunu bir an için dahi aklınızdan çıkarmayın.

Tamamen “uyanık” bir hatip, durumu önceden görür ve kavrar, dinleyicilerin kimlerden oluşacaklarını öğrenir. Gayesi, bir yardım müessesesi için para toplamak olan yemekli bir toplantıda, gayesi, iş ve ticaret olan bir toplantıda konuştuğundan farklı konuşur. Yine çiftçiler önünde söylenen bir konuşma, şehirli bir dinleyici grubu önünde söylenen bir konuşmadan farklıdır.

Herhangi bir ekonomik, sosyal, ve politik gruba mensup kimselerin kendilerine mahsus istek ve peşin hükümleri ve belirli bir “sınıf şuuru” vardır. Meselâ, tamamen zenginlerden oluşan bir dinleyici grubu, sosyal fonksiyonlarla, seyahatlarla, sanat faaliyetleri ile ilgilenebilir. Diğer bir grubun kafalarındaki sualler ise, gelecek ayın ev kirasını nasıl ödeyecekleridir.

Hatip, sonra, belirli bir grubun diğer gruplara karşı beslediği dinî peşin hükümleri de hesaba katmak zorundadır. Hatip, ayrı dinlere mensup kimselerin inanışlarına hürmet etmelidir.

Bir siyasî partiye mensup olabilirsiniz. Bu partiye bağlı olmanızın sebebini kendinizin de pek iyi bilmemesine rağmen, partinize yapılan tenkitlere itiraz eder, kızarsınız. Demek oluyor ki, hatip, dinleyicilerin taşıyabilecekleri tarafgirlik hislerini, kürsüye gelmeden önce sadece bilmekle kalmayacak, onların bu his ve düşüncelerine hürmet de edecektir.

TAKT KULLANINIZ

Kendisinin daima haklı, sizin daima haksız olduğunuzu söyleyen birini sever misiniz? Buna paralel olarak, sizin haksız olduğunuzu iddia eden bir hatibi de sevmezsiniz, değil mi? Dinleyicilerini kendi tarafına çevirmek isteyen bir hatip, bir an için bile onlardan esasta ayrılmadığını hissettirmeli, konuşmasını onların hoşlanacağı bir şekle sokmalıdır.

Bazı insanlar, doğru olan bir şeyi her yerde söylemekten kendilerini alamazlar. Ama, gerektiğinde susmasını bilmek çok daha iyi. “Diplomatça” hareket etmeksizin ağızına geleni söyleyen birini, “aptallık” veya “çocuklukla suçlarız. Kötü niyet ve zıddiyet hislerini kabartan bir hatibin, dinleyicilerinin düşüncelerini kendi lehine çevirmesine imkân yoktur. Böyle bir hatip, başarılı bir konuşma söyleyemez. Hem gururlarımızı incittiği, hem zıddiyetlerimizi tazelediği halde, onun istediği gibi hareket etmemizi ve düşünmemizi nasıl isteyebilir?

Buraya kadar anlatılanlarla, sanırım, “takt ‘ın ne olduğunu sezmeye başladınız. Dilimizde karşılığı bulunmayan “tact” kelimesini takt olarak kendimize mal etmekten başka çaremiz yok. Takt kelimesini izah etmek zorsa da, ne olduğunu hissetmek kolay. Takt kullanan bir kimseyi hemen tanırız. Takt, diğerleri ile onları incitmeden, kırmadan temas edebilme yeteneğidir. Takt kullanan biri, karşısındakilerin zihnî nabızlarını ölçmesini bilen ve bu nabızlara göre “şerbet veren” bir insandır. O, karşısındakilerin rahatsız oldukları, olabilecekleri hususları bildiği gibi, o anda ortalığa hâkim olan veya olabilecek boğucu havayı giderecek kelimeleri seçmesini ve kullanmasını bilir.

Taktla kol kola gidecek anlayışlı hareketler, beşerî münasebetlerin bütün safhalarını içine alır. Bu, hem özel hem resmî hayatımızda insanlarla geçinebilme sanatıdır. Ne söyleyeceğimizi, nasıl söyleyeceğimizi düşünürken takt kullanmalıyız. Takt kullanmak karşınızdakinin görüşlerini nezaketle görmek, peşin hükümlerini, kuvvetli ve zayıf olduğu hususları görebilmektir. Takt kullanmak şahsiyetinizi geliştirir. Bir hatibin, dinleyicileri karşısında takt kullanıp kutlamayacağının en büyük teminatı, günlük hayatının faaliyetleri ile ölçülür.*

[*]        Böylesine derin mânalı bir kelimeden mahrum oluşumuz, dilimiz için bir kayıp değil mi? Kelimenin sıfat hâlinin telâffuzu (taktçı), alışana kadar biraz güçlük verebilir. Ama bir defa alıştıktan sanra, “O taktçı bir adam,” pekâlâ diyebiliriz.

Düşman bir dinleyici grubu önünde bulunduğunuz zaman dahi, onlarla paylaştığınız noktalan işaret ediniz. Size karşı gelen, hattâ düşman olan bir dinleyici grubunu kazanmanın yegâne yolu budur.

Shakespeare in Juluis Caesar (Jül Sezar) adlı eserinde Mark Antony, konuşmasına, Sezar’ı öldüren hainlerin şerefli insanlar olduklarını söyleyerek başlar. Ardından, yavaş yavaş hitap ettiği Romalılar in hisleri ile oynayarak onları, Sezar’ın intikamını aldırmaya ve isyana sevkeder. Mark Antony, konuşmasına başladığı zaman, Romalılar, Sezar’ı katledenlere sempati besliyordu. Mark Antony, bir düşman grubu ile karşı karşıya bulunduğunu biliyordu. Ya dinleyicilerini kazanacak ya ölecekti. Romalıların kendisini dinlemeleri için, sözlerine, hainleri övmekle başlar:

Arkadaşlar, Romalılar, vatandaşlar, beni dinleyin:

Ben Sezar’ı gömmeye geldimövmeye değil.

İnsanların yaptıkları kötülükler kendilerinden sonra da yaşar;

İyilikler ise çok defa, onların kemikleriyle birlikte toprağa gömülür:

Öyle ise, Sezar’ın ki de böyle olsun.

Asil Brütüs size Sezar’ın haris bir insan olduğunu söyledi:

Eğer öyle ise o ağır bir suçtu;

Ve Sezar da bu suçunu pek ağır ödedi:

Ben buraya Brütüs ve arkadaşlarının izinleriyle geldim

Zira Brütüs şerefli bir insandır.

Onların hepsi, hepsi de şerefli insanlar

Ben buraya, Sezar’ın cenazesinde konuşmaya geldim.

Görüyorsunuz, Antony, sözlerine dinleyicileri ile anlaştığı noktadan başladı. Böylece, bütün Romalıları Brütüs ve suç ortakları aleyhine çevirmeyi başardı. Antony, konuşmasının sonuna doğru söylediği “İşte, Sezar, burada hainler tarafından öldürüldü,” sözünü başlangıçta söyleseydi, daha fazla konuşmasını meydan verilmeyecek ve linç edilecekti.

İnsanlar arasındaki fikir ayrılıkları, pek çoklarının sandıkları aksine, hiç de pek derin değil. Pek çokları, diğerleri ile giriştikleri münakaşalarda, hemfikir oldukları noktaları bulmaya çalışmaz ve gereksiz yere biribirlerine muarız olurlar. İlkin hemfikir oldukları noktalardan başlayan iki kişi, muhaverelerini, önceden tasavvur edemedikleri bir tarzda geliştirecektir. Amerika Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson da bunu demek istiyordu:

Doğruyu bulmak için takip ettiğimiz yol, genellikle, mücadele kanımızın kızıştığı yoldur; ben, bu yolun kısa değil, uzun bir yol olduğunu söylemeye cüret ediyorum. Eğer yumruklarınızı sıkarak üzerime gelirseniz, size, benim ellerimin de sizinkiler kadar çabuk yumruk haline geleceğine söz veririm. Fakat bana, “Gel oturalım, karşılıklı konuşalım, ve ayrıldığımız noktalar varsa, niye ayrıldığımızı araştıralım,” derseniz biribirimizden, sandığımız kadar uzak olmadığımız meydana çıkacaktır. O zaman, biribirimizden ayrıldığımız noktaların az, hemfikir olduklarımızın çok olduğunu’ sabır, samimiyet, birleşme arzusu bâki kaldığı müddetçe, beraberce, aynı gayeye doğru yürüyebileceğimizi anlayacağız.”

Şüphesiz, çok defa, şu mealde sözler işittiniz: “Arkadaşlarımla anlaşamıyorum; müşterek hiçbir bağımız yok.” Bundan, bir şeye karşı aynı ilgiyi duymayanların, normal bir şekilde beraberce yaşayamayacakları anlaşılır. Yine aynı sebeplerden ötürü, ebeveynler, çocuklarının evlenmelerine—hayatlarını birleştirmek istedikleri kimselerin yaşama tarzları, din, ırk, milliyet, ve ekonomik durumların farklı oluşlarından ötürü—karşı çıkmak isteyebilirler. Bunun gibi, bizim sevdiklerimizi seven, sevmediklerimizi sevmeyen, ve peşin hükümlerimizi paylaşan hatiplerden hoşlanırız. Hatip ve dinleyicilerin paylaştıkları müşterek noktalar arttıkça, aradaki zıddiyet ve düşmanlık da uzun müddet yaşayamaz. Bununla beraber, hatip ve dinleyiciler arasındaki bu müşterek noktalar çok veya az sayıda olabilir.

Birinci Dünya Harbi sonunda Amerikan Senatörü Lodge, Varsailles Antlaşması ve Milletler Cemiyeti anlaşmasına muhalif grubun lideri idi. Aşağıda, Harvard Üniversitesi Rektörü Lowell ile yaptığı tartışmadan bir parça göreceksiniz. Senatör, dinleyicilerinin büyük bir kısmının, kendi fikirlerine karşı olduklarını biliyordu. Bunun içindir ki, konuşmasına, Prof. Lowell ile kendisi arasındaki müşterek noktalardan başladı:

Ekselânları, hanımlar, beyler ve vatandaşlarım. Siz seçkin kimselere hitap etmek fırsatını bana bahşettiği için Rektör Lowell’e fazlasıyla minnettarım. Her ikimiz de Cumhuriyetçiyiz ve senelerdir dostuz. Kendileri, Amerika’nın en büyük ve kamu üzerindeki etkisi en derin üniversitelerinden birinin rektörü. Tarih ve hükümet sistemleri üzerinde bir otorite ve bilgin olan Dr. Lowell’den, kamuoyunu aylardır meşgul eden “büyük mesele’nin ancak usul ve metodları üzerinde ayrılabilirim. Dünya barışının önemi ve Amerikan menfaatleri açısından biribirimizden ayrılmadığımıza eminim.

Senatör Lodge’in bu giriş cümlelerinden alınacak bir kimsenin çıkabileceğini tahmin ediyor musunuz? Hem dostları hem muarızları, onun ilk cümlelerine “evet” diyeceklerdir. Zaten, ancak bu tarzda konuşan bir hatip de hürmetle dinlenir. Hitap ettiğiniz kimseler sizin muarızlarınız olmasa dahi, müşterek noktalardan başlamak her zaman iyi bir taktiktir. Bu taktiği uygulayan bir hatip, dinleyicilerde kendisi lehine bir intiba uyanmasına zemin hazırlayacağı için, başarı ihtimalini arttırır.

Bilhassa size muarız ve düşman bir grup önünde konuşurken, sözlerinize onlardan “evet” cevabını alacak tarzda başlayın. Bir “hayır” cevabı, zıddiyet ve husumet yaratır. Elinde bir sürü kâğıtla kapıyı çalan adama, kapı, şüpheli bakışlarla bu yabancıyı süzen ev sahibesi tarafından açılır. Adam, şapkasını çıkararak, “Resimli bir dünya tarihi kitabı satın almak istemez misiniz?” deyince, kapı “Hayır,” cevabı ile şiddetle kapanır.

Halbuki, akıllı bir insan, meselâ, şöyle başlayabilir:

“Affedersiniz, Handan Hanım siz misiniz?”

(Kadın kaşlarını çatarak) “Evet.”

“Hanımefendi, anladığıma göre, mektebe giden çocuklarınız var.”

(Şüphe ile) “Evet.”

“Bunun için de kitap karıştırmaları gerekmez mi? Gayet tabiî, çocuklarınızın her gün kütüphaneye gitmesini de istemezsiniz, değil mi? Aradıkları bilginin evde, hemen yanıbaşlarında bulunması daha iyi olmaz mı?” Vs., vs.

Satışı garanti edemeyiz; ama ikinci satıcının satma imkânının birincisinden çok daha fazla olduğunu da kabul etmeniz gerek.

Çok basit olmasına rağmen, pek çoklarımızın en çok ihmal ettiği usullerden biri budur.

Dinleyicilerinizden ayrıldığınız noktalar varsa, diplomatça hareket ediniz. Cepheden harekete geçmek yerine, yanlardan hücuma geçiniz. Hikâyedeki ikinci satıcı gibi, bir dizi “evet” cevabını alacak bir tarzda konuşmanıza başlayın.

BEKLENİLMEYEN DURUMLARDA NE YAPACAKSINIZ?

İyi bir konuşma, çok defa, hatibin, beklenilmeyen bir anda şaşırması ve tereddüte düşmesi ile bozulur. Beklenilmeyen haller, hâfızanın bir an için donuklaşması, dinleyicilerden birinin söze karışması veya “yabancı” bir hareket veya sesin dinleyicilerin ilgisini başka tarafa çekmesidir. Hatip, böyle hallerde ne yapacağını bilmeli, yoksa içinden çıkamayacağı bir çıkmaza saplanır, sinirlenir, heyecanlanır ve iyi bir konuşma söyleyemez.

Hâfizanızın bir an için zayıfladığı zamanlarda yapılacak şeylerden biri, geride oturanlara işitip işitmediklerini sormaktır. O sırada, sürahiden bir bardak su almak ve ağır ağır içmek, hâfizanızın yerine gelmesine yardım edebilir. Bazen, geriye giderek, kısa bir özet yapmak da iyi netice verir.

Konuşmanız sırasında bir grup insan salona girdiği zaman yapılacak şey durmak, onlara boş yerleri göstermek ve konuşmaya ondan sonra devam etmektir. Biri percereyi açmak veya kapamak mı istiyor? Dinleyiciler başlarını derhal o tarafa çevireceklerinden konuşmanıza ara verin, bırakın, o kimse yapacağını yapsın, veya ona yerinde birkaç söz söyledikten sonra, konuşmanıza devam ediniz.

Bilhassa tecrübesiz hatipler için en “tehlikeli” şey, birinin laf atması veya şaşırtıcı sualler tevcih etmesidir. O zaman hiddetlenirseniz, dinleyicileriniz üzerinde hiç de iyi bir intiba bırakamazsınız. “Sportmen ruhu” taşımayan, hümor hissine sahip olmayan, kendileri hakkında söylenen nüktelere gücenen, kızan hatipler dinleyicilerini kaybeder. Beklemediğiniz anda size yöneltilen bir sual karşısında ne yapacaksınız? Yapacağınız tek şey var: cevap vermek. Yan çizmenizi, dinleyiciler hoş karşılamaz.

Lafa karışanlara, laf atanlara yapılacak şey, onların, sizi konudan ayırmamalarına dikkat etmektir. Sual tevcih etmek için bir iki dakikanızı alanlara, gerektiğinde “evet” veya “hayır” diyerek kesin cevaplar verin ve konuşmanıza devam ediniz.

İngiltere ve Amerika’da hatiplerin kendilerine söz yetiştirmeye çalışanlara ustaca cevaplar vermeleri beklenir. Sözünü kesmek isteyene iyi ve yerinde cevap veremeyen birinin siyasî hayatı bile tehlikeye düşebilir.

İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, hariçten okunan gazalleri susturmada tam bir usta idi. Bir seçim kampanyasında konuşurken, vatandaşlarından biri bağırdı: “Sesini yükselt! Duymuyorum.”

Disraeli derhal cevap verdi: “Gerçekler yavaş gider, ama üzülme, zamanla sana da ulaşacak.”

“Ağır konuşma, çabuk konuş!” diye bağıran bir vatandaşına da İngiltere Başbakanı Disraeli şunu söyledi: “Senin için çabuk konuşmak hiç mesele değil, çünkü sen tek heceli kelimelerle konuşuyorsun. Ben ise, ağızımdan çıkacak her kelimeyi tartarak hecelemek zorundayım. Benim vazifem, senin o koca, kalın kafanı açmak. Ben sana ışık tutmak için konuşuyorum. Şayet ben de senin gibi bağırsa idim, buradan ayrıldığın vakit, kafanda hiç bir değişiklik görülmeyecek, aptal gelmiş, aptal gitmiş olacaktın.”

Bir seçmen, Disraeli’ye, Bn. Disraeli’nin, kendisini elinden tutup çirkeften çıkardığını, adam ettiğini söyleyince, İngiltere Başbakanı şu cevabı verdi: “Arkadaş, sen bir çirkefe düşmeyegör; bak, seni elinden çekip çıkaran bulunur mu?”

İngiltere’de, bir seçim kampanyası sırasında (1960), bir seçmen Lord Mancroft’ın sözlerini kesmeye çalışıyordu. Lord Mancroft adama şunu söyledi: “Tebrik ederim, arkadaş. Kıt zekâm, ses tellerini geliştirmekle telâfi etmişsin.”

Amerika Cumhurbaşkanı William H. Taft, bir seçim nutku söylerken, bir dinleyici plâtforma bir lahana fırlattı. Ayaklarına kadar yuvarlanan lahanaya bir göz atan Cumhurbaşkanı Taft dedi ki: “Hanımlar ve beyler, görüyorum ki, muhaliflerimizden biri kafasını kaybetmiş.”

Zaman zaman en hazırcevap politikacıları dahi mat etmesini bilen seçmenler de çıkıyor. Demokrat bir politikacı sözlerini şöyle bitirdi: “Ben, Demokrat Partili doğdum, Demokrat Partili büyüdüm, ve Demokrat Partili öleceğim.”

Dinleyiciler arasından bir ses yükseldi: “Hayatta pek büyük bir gayen yok, değil mi?”

Bu kitapta kendisinden zaman zaman bahsettiğimiz, konuşmalarından örnekler verdiğimiz William Jennings Bryan, Amerikan Komünist ve Sosyalist Partileri namzetleri dışında, üç defa cumhurbaşkanlığına aday gösterilen ve üçünü de kaybeden yegâne politikacı idi. Fakat Demokrat Partili bu politikacı, Amerikan tarihine “altın sesli” hatip diye geçti. Bununla beraber, altın sesli hatipleri bile zor durumlara sokan seçmenler çıkıyor.

William Jennings Bryan ve McKinley arasındaki seçim mücadelesi (1898) çok hareretli geçti. Bryan bir akşam bir salonda soğuktan titreşen iki-yüz kadar seçmene hitap ederken dedi ki: “Bu gece, benim sevgili karım, buradan iki mil mesafede mütevazı bir han odasında uyuyor, fakat Ocak ayı gelsin, Beyaz Ev’de uyuyacak.” [Cumhurbaşkanları, vazifelerini resmen 22 Ocak'ta teslim alırlar.]

Dinleyiciler arasından bir ses yükseldi: “Karınız, Ocak’tan sonra Beyaz Ev’de uyumayı düşünüyorsa, McKinley’in koynunda uyuyacak, çünkü Beyaz Ev in sahibi McKinley olacak.”

William Jennings Bryan, bir seçim konuşmasında dedi ki: “Vatandaşlarım, bu hayatî meseleyi bütün Amerika’ya anlatabilmek, milletimize ışık tutabilmek için bir kuş olup köyden köye uçmayı çok isterdim.”

Dinleyiciler arasından bir ses yükseldi: “Daha bir mil dahi uçamadan, seni ördek diye vururlardı.”

Cumhurbaşkanı Theodore Roosevelt de, bir seçim kampanyası sırasında kendisini oldukça müşkül bir durumda buldu. İçkiyi biraz fazla kaçırmış bir vatandaşı, Cumhurbaşkanı nın sözlerini kesiyor, laf yetiştirmeye çalışıyordu:

“Bana yutturamazsın, ben Demokratm; beni aldatamazsın, ben Demokrat’ım.” Cumhurbaşkanı Roosevelt nihayet dayanamadı. “Sana bir şey sormak isterim, arkadaş,” dedi. “Niye Demokratsın?”

Adam cevap verdi: “Çünkü benim büyük babam Demokrat’tı, babam Demokrat’tı, ve ben de Demokratım.”

Cumhurbaşkanı, “Pekâlâ, arkadaş,” dedi, “bir an için farzedelim ki, senin büyük baban bir eşekti; baban da bir eşekti; sen o zaman ne olurdun?”

Sarhoş Amerikan vatandaşı, Cumhurbaşkanına cevap verdi: “Cumhuriyetçi.”

Bununla beraber, hatip-dinleyici söz düellosunda—hitabet sahasındaki uzun tecrübelerinden ötürü—hatipler ekseriya üstün çıkar.

Ünlü romancı Charles Lamb, bir konuşma söylerken, dinleyiciler arasından ıslıklı bir ses yükseldi. Sıkıntı ve mahcubiyet doğurucu kısa bir sessizlikten sonra Charles Lamb sözlerine devam etti: “Islık çalan sadece üç şey vardır: kazlar, yılanlar, ve salaklar. Buraya gel, hangisi olduğunu söyle.”

Amerika’nın ikinci Cumhurbaşkanı John Adams’ın oğlu John Quincy Adams da bir devre Cumhurbaşkanlığı yaptı. İkinci defa seçilmeyince bir müddet istirahat ettikten sonra, tekrar politikaya atıldı ve 1831’den 1848’e kadar Temsilciler Meclisi üyesi olarak hizmet etti. Bir gün, bir seçim konuşmasında dinleyicilerden biri, “İhtiyar adam, ne zaman çeneni kapayacaksın?” diye seslenince, John Quincy Adams cevap verdi: “Yirmi-beş yaşındaki bir eşek, seksen yaşındaki bir insandan daha yaşlıdır.”

Cecil Moore adında bir siyahi, 1960 senesinde Philadelphia’dan milletvekili seçilmek istiyordu. Bir gün, kendisine laf atan bir genci şöyle susturdu: “Bu saatte hâlâ sokakta olduğunu annen biliyor mu?”

Bir başka zaman da, yine sözünü kesen birine şunu söyledi: “Ne oldu, delikanlı? Babanın bekâr olduğunu söyleyeceğimden mi korkuyorsun?”

Bir âyin sırasında biri, papazın sözünü kesiyor, laf atıyordu. Papaz yüzünde hiçbir kızgınlık alâmeti okunmaksızın âyindekilere şunu söyledi:

“Senelerce önce başımdan geçen üzücü bir halden sonra, âyinler sırasında kötü hareket edenlere ses çıkarmamaya karar verdim. On sırada oturan bu genç, garip sesler çıkarıyor, gülüyor bağırıyordu. Bu beni son derece rahatsız ettiğinden genci fena halde azarladım. Âyin sonunda, hatâlı hareket ettiğim söylendi, çünkü azarladığım bu genç, geri zekâlı, Allah’tan hasta bir insandı.”

Papaza lâf yetiştirmeye çalışan adam, bir daha sesini çıkaramadı.

Sterling Morton adında bir hatip konuşurken, dinleyiciler arasından bir ses yükseldi: “İşitmiyorum, sesini yükselt.”

Hatip bunun üzerine dedi ki: “Hanımlar, beyler, bu vâsi kâinat makinesinin duracağı an geldiği zaman, bütün tekerlekler, bütün vidalar, bütün yuvarlaklar, bütün frenler duracak, ve zamanın belirli parçaları ebediyet içinde kaybolacak.

“Bu korkunç saatte, melek Gabriel [Cebrail] gökyüzünden inecek, bir ayağını karaya, diğerini denize koyacak, ve dünyanın her tarafında yankılanan borusunu öttürecek. O zaman geri zekâlı bazı insanlar bağıracaklar: ‘İşitmiyorum; daha yüksek öttür.'”

Bir kadın politikacı konuşurken biri sözünü kesiyordu: “Erkek olmayı istemezmiydin?

John F. Kennedy, senatörlük için mücadele ederken (1952), zengin babasının, oğlunun kampanyası için milyonlarca dolar döktüğü her tarafta söyleniyordu. Bir gün bir seçmen, Kennedy’nin konuşmasını kesti: “Kennedy, babanın, sana verilecek her oy için iki dolar vâdettiğini duydum. Senin gibi zengin bir adama böylesine cimrilik yaraşır mı?”

Kennedy cevap verdi: “Bunun doğru olmadığını herkes biliyor. Ama şurası gerçekten elem verici ki, senin, reyinden başka verecek bir şeyin yok, ve sen onu satmaya da hazırsın.”

On-sekizinci asır İngiltere’sinin tanınmış politikacısı ve yazan John Wilkes’in sözünü kesen birine verdiği cevap kitaplara geçerek klâsikleşti. Seçmen demişti ki: “Wilkes, sana rey vermektense, şeytana vermeyi tercih ederim.”

Wilkes’in cevabı: “Ya arkadaşınız milletvekili olmak istemezse.”

Milletvekili Wilkes’in kitaplara geçmiş bir başka sözü daha var. Bir toplantıda kendisine enfiye takdim edildiği zaman şöyle reddetti: “Hayır, teşekkür ederim. Küçük günahlar [veya çapkınlıklar] beni ilgilendirmez.”

Wilkes’in, meşhur bir cevabı daha var. Bir gün Avam Kamarası nda Earl Sandwich (dünya dillerine “sandviç” kelimesini kazandıran ünlü politikacı), John Wilkes’e dönerek dedi ki: “Muhterem Centilmen, ya darağacında ölecek veya zührevî hastalıkla.”

John Wilkes oturduğu yerden seslendi: “Eğer iki şıktan biri gerçekleşirse: ya prensiplerinizi kabul edersem veya metresinizi.”

Tekrar konuya dönelim. Size bir sual yöneltiği zaman, kimin sorduğunu unutun, cevabı bütün dinleyicilere verin. Sonra, başka bir şey söylemeden sözlerinize devam edin. Lafa karışanlara söz yetiştirmeye çalışmayın; konuşmak için davet edildiğinizi hatırlatın.

Biribiri ardına suallerle sizi rahatsız edene şu cevabı verebilirsiniz: “Mademki, bu konu hakkında çok şey biliyorsunuz, lütfen kürsüye geliniz ve bildiklerinizi buradan söyleyin.” O kimse, sizin bu davetinizi kabul ettiği takdirde, derhal dizlerinin bağı çözülecek, ne diyeceğini bilemeyecektir; zira bu gibi insanların kürsüde konuşma tecrübeleri yoktur.

Şöyle de hareket edebilirsiniz: konuşmanıza biraz ara vererek dinleyicilerinize, bunu nasıl susturacaksınız dercesine, bakınız. Onlar, laf atanı değil, sizi dinlemeye geldiler. Eğer dinleyiciler de bir şey yapmazsa, salonun güvenliğinden sorumlu kimseden, o şahsı dışarı çıkarmasını isteyebilirsiniz.

Şunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın: Sizin vazifeniz, bu gibi insanlara laf yetiştirmek değil, konuşmanıza devam etmektir. Onlarla söz yarışına girdiğiniz takdirde, dinleyicileriniz üzerindeki intibaınız hiç de iyi olmayabilir.

DİNLEYİCİLER “KALABALIK” HÂLİNE DÖNÜŞÜRSE…

Hatip, muntazam bir dinleyici grubunun “kalabalık” veya “güruh” hâline intikal etmesi karşısında ne yapacağını bilmelidir. Bir kalabalığın özellikleri nelerdir? Bir kalabalık nasıl kontrol edilir?

“Kalabalık,” her zaman bir yerde birikmiş bir halk kütlesi değildir. Sakin bir dinleyici grubunun da “kalabalık” hâline dönüşmesi her zaman mümkün. Arkadaşça yapılan münakaşaların sona erdiği, düşüncenin yerini “genelleştirme” ve tatsızlık aldığı zaman “kalabalık” başlamıştır. Artık, adalet, insan hakları, harp, barış, hürriyet, milliyetçilik, şeref, mukaddesat gibi soyut kelime ve terimler tartışmaya hâkim olur. Herhangi bir “genelleştirme” için etraflı bir teferruata girişilemez. Gerçekte, buna gerek de yoktur; mübalâğa, propaganda, dogmatik düşünceler, ve bayağılık “zevk” diye kabul edilir.

Muhalif fikirlerin bulunduğu yerde kalabalık da yoktur. Kalabalık, yeknesak bir inanışın mahsülüdür. Bu yeknesak inanış teşekkül ettiği zaman, en sakin bir kimse dahi kalabalığın bir parçası hâline gelebilir.

Kalabalık, sabit bir kafaya sahiptir: ancak, inanmak istediği şeye inanır; sadece aksiyon (hareket) adamına hürmet besler. Kızgınlık, korku, zafer, ve mağlûbiyet hislerinin uyanması, sakin bir grubu bir kalabalık hâline dönüştürür.

Mantıkî bir münakaşa kalabalığı ilgilendirmez. Herhangi bir muhalif fikir, “atın bu adamı dışarı!” sesleri ile karşılanır; kalabalık, şahıslara hürmet etmez.

Kalabalığı idare etmek için becerikli olmak, çabuk düşünmek, ve nüktedan olmak gerek. Yukarıda belirtildiği üzere, İngiltere ve Amerika’da, hatiplerin sözleri sık sık kesilir. Ama usta hatipler, böyle bir durumun kalabalık hâline dönüşmesine meydan vermez, durumu, kontrolleri altına alırlar.

Amerikan Dahilî Harbi sırasında Cumhurbaşkanı Abraham Lincoln, Kuzey eyaletlerinin görüşlerini anlatması için çağın ünlü hatibi Henry Ward Beecher’i İngiltere’ye gönderdi. İngiltere, Güneyliler’i tutuyordu. Bu yüzden, Beecher’in konuşmaları sık sık kesiliyordu. Bilhassa, Liverpool şehrindeki konuşması defalarla kesildi, fakat Beecher, nükte ve belâgati sayesinde duruma hâkim olmasını bildi. Konuşmasının heyecanlı bir yerinde, balkondaki bir dinleyici, bir horozun ötüşünü andıran ses çıkardı. Dinleyiciler kahkahalarla gülmeye başladılar. Beecher, bir anda dinleyicilerini “kaybetmiş,” ama kendisini kaybetmemişti. Cebinden saatini çıkardı; ve dinleyiciler, kahkaha ve gülüşlerini kesene kadar bir saatine bir de balkona doğru baktı. Salonda ses kesildiği zaman, âdeta bağırırcasına yüksek bir sesle dedi ki: “Ne, sabah mı oldu? Sabah olmalı, zira horoz öttü ve aşağı hayvanların içgüdülerine de karşı çıkamayız.” Kalabalık, hatibin sözlerini tasdik edercesine gülüştü; sesler kesildi. Dinleyiciler, dikkatlerini tekrar hatibe verdiler; Beecher bu “raund”du da kazanmıştı.

Bu bahsi kapamadan, kalabalığın özelliklerini sıralayalım:

  1. 1.  “Kalabalığın kafası,” öyle bir zihnî durumdur ki, herhangi bir toplantı veya bir grup insanda mevcut olabilir.
  2. 2.  Bu “zihnî durum,” o ana kadar baskı altında tutulan âni hislerin, engelleme ve sınırlamalara galip gelişidir.
  3. 3.  Toplantıya katılanların his ve fikirleri aynıdır, aynı istikamette gelişir.
  4. 4.  Kalabalıkta “ferdiyetçilik” yoktur; kalabalık, ferdiyetçiliğin inkârıdır.
  5. 5.  Kalabalık zihniyeti, medeniyet merdivenlerinden pek çok basamak aşağı inmiştir. Şuursuzluk ve içgüdü, şuur ve medenî tesirleri hâkimiyeti altına alır.
  6. 6.  Kalabalığın “zekâ sı, kalabalığı oluşturan fertlerin zekâlarından kıttır. Bu kıt zekâdır ki, kalabalığı, düşüncesizce harekete sevkeder; müsamaha tanımaz ve kör bir itaatle lideri takip ettirir.

Kalabalık psikolojisini anlayan ve bilen, prensipsiz ve kışkırtıcı bir hatip, vicdansızca hareket ederek, kötü gayeleri uğruna dinleyicilerini istismar edebilir. Öte yanda, kalabalık psikolojisini bilen, fakat iyi bir gaye peşinde giden bir hatip ise, kalabalığı kontrol edebilir.

KONUŞMANIZ DAKİKA İLE Mİ ÖLÇÜLECEK, SAATLE Mİ?

Herhangi bir yerde konuşma teklifini kabul eden bir hatip, iki şeyi soruşturmalı: Konuyu seçme hakkı kendisine bırakılıp bırakılmadığı, hangi konu üzerinde konuşacağı, ve kendisine ayrılan zaman. Kendisine ayrılan zamandan fazlasını işgal eden bir hatip, toplantının bütün programını alt üst eder, programı hazırlayanları müşkül duruma sokar ve bu yüzden, belki bazı hatipleri programdan çıkarmak gerekir. Hiçbir zaman unutmamanız gerekir ki, iyi bir konuşmanın test’i derinliğidir, uzunluğu değil. Hitabet hocalarımın söylediklerini hatırlıyorum: Bir konuşmanın başlangıcı ve sonu arasındaki mesafe uzun olmamalı. Bir konuşma, konuşmaya nasıl başlanıldığının hatırlanmasına imkân verecek tarzda kısa olmalı. François Fenolen, “Ne kadar fazla söylersen, dinleyicilerin o kadar az hatırlar,” dedi. Amerikalı Benjamin Franklin de uzun konuşan bir hatipten şöyle bahsetti: “Adam bir kelime seylâbı, ama bir damlacık hakikat.” Thomas Jefferson da dedi ki: “Saatle ölçülen nutuklar, saatle ölür.”

Alice in Wonderland (Alice Harikalar Ülkesinde) adlı kitapta Kralın şu sözünü hatırlıyorum: “Başından başla ve sonuna geldiğin zaman dur.” Konuşmalarının sonuna geldikleri halde durmasını bilmeyen hatipleri, eminim, defalarla gördünüz, işittiniz. Ünlü Amerikan hümorist’i Mark Twain’in, bir misyonerin konuşmasına gösterdiği reaksiyon, mânâsız tekrarlamalar ve uzun nutuklar karşısında, normal bir dinleyici grubunun tipik bir cevabı:

Mark Twain, “Hatip konuşmasının onuncu dakikasında beni o kadar kendisine çekti ki, yanımdaki parayı son meteliğine kadar ona vermeye karar verdim,” dedi. “Ardından bir on dakika daha geçtikten sonra, yanımdaki bütün gümüş’ parayı ona vermeye karar verdim,” diyen Mark Twain, “bir on dakika daha geçtikten sonra hiç bir şey” vermemeye karar verir. Aradan bir on dakika daha geçer ve hatip nihayet sözlerine son verir. Kiliseye gelenlerin içine para bıraktıkları sepet kendi hizasına getirildiği zaman, konuşmasının sonuna geldiği halde durmasını bilmeyen hatibi “dinlemekten son derece yorulan” Mark Twain, bu “dinleme hakkı” için sepetten iki dolar alır ve cebine indirir. (Cuma Hatipleri bu konuyu bir bilselerdi. hzl)

Önceki Alman Şansölyesi Konrad Adenauer, “İnsanın dili hariç, vücudunun bütün parçaları yorulur,” dedi. Ne var ki, kumarbazlara benzeyen, yâni kazandıkları zaman oyunu terketmek akıllığını gösteremeyen kumarbazları akla getiren hatipler, kendilerini dinlemek mecburiyetinde kalan insanları ne kadar sıktıklarını ve yorduklarını bilmek, düşünmek istemezler. Bir konuşmanın, ilgi çekebilmesi için, yine Amerikalı hitabet hocalarımdan birinin söyleyişi ile, günün en yeni modası gibi olmalı: “Konuyu örtmesi için yeterince uzun olmalı, ama ilgi çekmesi için de yeterince kısa.”

Lord Leslie Hore-Belisha adlı bir İngiliz politikacısı, Parlamento da konuşurken sözlerini bir türlü bitirmesini bilmeyen bir hatibe dedi ki: “Ölmezliğe erişecek bir nutuk söylemek için ebediyen konuşmam gerekmez.”

Ünlü hatip Senatör Henry Clay’a cevap veren bir senatör, uzun konuşmasının bir yerinde, Senatör Clay’e dedi ki: “Siz, bugünkü nesiller için konuşuyorsunuz; ben ise gelecek nesillere hitap ediyorum.”

Senatör Clay, oturduğu yerden konuştu: “Ama siz, dinleyicilerinizin bu salonda görünmelerine kadar konuşmaya azmetmiş gibisiniz.”

Tanınmış film yapımcılarından Sypros Skouras şerefine muhteşem bir ziyafet verilmişti. Biribiri ardına uzun uzun konuşan hatipler Skouras’ı övüyorlardı. Nihayet, toplantı başkanı, kendisini takdim ettiği vakit, ülkenin en büyük film stüdyolarından birinin sahibi olan Skouras, elindeki bir tomar kâğıtla kürsüye yürüdü. Filmcinin elindeki kâğıtları gören seçkin davetliler endişelenmeye başladılar.

Skouras, onların ne düşündüklerini gayet iyi biliyordu. Dedi ki: “Arkadaşlarım, vakit çok gecikti. Elimdeki konuşmamın birer kopyasım yarın hepinize göndereceğim.” Sonra dinleyicilerini selâmladı ve onların coşkun alkışları arasında yerine oturdu.

Monoton bir sesle, aynı fikirleri biribiri ardına tekrar eden ve sözlerini bitirmesini bilmeyen hatiplere verilecek en iyi cevap uyumaktır. Ben, 1975’de, dinleyici sıfatı ile katıldığım bir toplantıda aynen bunu yaptım; ve ertesi günü de, o yıllarda çalıştığım gazetedeki sütunumda da, “Onlar konuşurken ben uyuyordum,” başlıklı bir yazı yazdım.

Günün dört “hatib”i, “Türkiye’nin önündeki büyük meseleler” üzerine konuşuyorlardı. Hepsi de profesör olan—ve eminim, hayatlarında hitabet üzerine tek bir kitap dahi okumamış—bu insanlar, monoton ve hemen hemen, benim oturduğum arka sıralarda duyulmuyan bir sesle ve birinin söylediklerini diğeri tekrarlayarak konuştular da konuştular. Sonra, hepsi de oturarak konuşuyordu. Salon düzdü; “hatipler’ın arka sıralarda oturanlarla göz teması hiç yoktu. Ben kendilerini göremiyordum. Uykum da gelmişti, uyudum.

Ben, şimdi bu insanlara nezaketsizlik mi ettim? Asla! Eğer ortada bir “nezaketsizlik” varsa, bende değildi. Bir hatip, işini gücünü bırakıp, eğlence ve istirahatından fedakârlık ederek kendisini dinlemeye gelen dinleyicilere hürmet etmekle mükelleftir. Bir defa olsun pratik yapmadan dinleyiciler önüne çıkmak, dinleyicilere saygısızlıktır. Hasta olmadığı halde, bir hatibin oturduğu yerden konuşması, dinleyicilere saygısızlıktır. Dört muhterem profesörün, biribirlerinin düşünce ve fikirlerini tekrarlayarak, toplam dört saate yakın konuşmaları dinleyicilere saygısızlıktır.

Bir politikacı Amerikalının karısının söylediklerini hatırladım. Kendisini koltuğa zor atan kadın, ayakkabılarını bir, köşeye fırlattı ve koltuğa iyice gömülürken dedi ki: “Bu kadar yorulduğum bir başka günü hatırlamıyorum.”

“Niye yoruldun?” dedi, kocası. “Bir de beni düşün. Seçmenlere bugün yedi tane nutuk çektim. Sen konuşmadın ki—ben konuştum.”

Karısı, “Haklısın,” dedi, “ama ben senin o nutuklarını dinlemeye mecburdum.”

Genç bir tiyatro yazan, ünlü şair ve yazar Cari Sandburg’tan, bir oyununun ilk provasına gelmesini ısrarla rica etti. Cari Sandburg, genç yazan kırmadı ise de, oyunun provası sırasında uyudu. Yazar, kırgın ve kızgın bir sesle dedi ki: “Efendim, eserim hakkındaki düşüncelerinizi merak ve endişe içinde beklediğimi bilmenize rağmen, siz nasıl olur da uyuyabilirdiniz?”

Cari Sandburg cevap verdi: “Delikanlı, uyumak da bir düşüncedir.”

Hele elinde tuttuğu kağıt tomarındaki sayfaları teker teker okuyan bir hatip kadar dehşet saçıcı biri yoktur. Bir hitabet kitabında, konuşmalarını kâğıttan okuyanların üç sınıfa ayrıldığını okumuştum: Elinde tuttuğu kâğıtları, okudukça teker teker kürsü (veya masanın) üzerine koyan hatipler “samimi”dirler, dinleyicilerine, daha kaç sayfa kaldığını saymalarına imkân verirler.

İkinci gruptaki hatipler, dinleyicileri aldatanlardır: okuduğu kâğıtları, elindeki kâğıtların altına kor, dinleyicilerinin kâğıtları saymalarına engel olurlar.

Üçüncü gruptaki hatipler ise, en kötüleridir. Onlar, okudukları kâğıtları teker teker biribiri üstüne masaya koyup son kâğıdı da okuduktan sonra, bu kâğıtların arka taraflarında yazılanları okumaya başlarlar.

Bir Çin atasözü, “Çok konuşup hiçbir şeye ulaşamamak, balık tutmak için ağaca tırmanmak gibidir,” diyor. Bir zamanlar uzun konuşmak moda idi. Güçlü bir belâğatli bir hatip olan İngiltere Başvekili William Gladstone, bir defasında Avam Kamarasında üç saatten fazla konuştu. Konu ne mi idi? İngiltere’nin 1853 bütçesi! Günümüzde Küba diktatörü Fidel Castro’nun iki saatten az konuşmadığı söylenir. Ama pek çoklarının Castro’yu dinlemek için özel olarak getirildiklerini, yâni onların “tutsak” dinleyiciler olduklarını da unutamayız.

İyi bir hatibin başlıca özelliklerinden biri, seneler boyunca unutulamayacak, hattâ nesillerden nesillere aktanlacak sözler söylemesidir. Dünyanın büyük hatiplerinin hemen hemen hepsinin, nesillerin hâfızalarında yer etmiş böyle sözleri vardır. Atatürk’ü dünya çapında büyük bir hatip yapan özelliklerinden biri, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur,” gibi nice sözleri, hâfizalarımızdan silinmeyecek sözleri bizlere miras bırakmış olmasıdır. Biliyorum, pek çoklarınız, filânca büyük bir hatipti, falanca büyük bir hatip, gibi sözler söylüyorsunuz. Bana “büyük” sandığınız bu hatiplerin, hiç olmazsa bir müddet unutulamayacak bir tek cümlesini söyleyebilir misiniz?

Dön Harold adında bir Amerikalı yazar, “Bir hatip ‘uzun lâfin kısası’ dediği vakit, aslında vakit gecikmiştir,” diyor. Uzun konuşan bir hatibin, dinleyicilerini etkilemesi çok defa mümkün değildir. Yine bir Amerikalı yazar, uzun konuşan bir hatipten şu kelimelerle bahsetti: “Konuşmaya başladığı zaman dili bir yarış atını andırıyor: ne kadar az ağırlık taşırsa, o kadar hızlı koşuyor.”

Amerika Cumhurbaşkanı Woodrow Wilson’a bir gün, on dakikalık bir konuşma hazırlığının ne kadar sürdüğünü sordular, “iki hafta” cevabını verdi. “Bir saatlik bir konuşma?” Cevap: “Bir saat.” Ya iki saatlik bir konuşmanın hazırlığı ne kadar sürüyordu? Cumhurbaşkanı Wilson cevap verdi: “Hazınm.” Cumhurbaşkanı John F. Kennedy’nin konuşmalarının hazırlanmasındaki yardımcılarından biri, Theodore Sorenson, Kennedy adlı kitabında, Cumhurbaşkanının hiçbir konuşmasının yarım saatten fazla sürmediğini, çoğunun yirmi dakikalık olduğunu yazdı.

Konuşmalarınızı hazırlarken dinleyicilerinizi göz önünde tutmaya mecbursunuz. Konuşmalarını “kesecek” zamanı bilmeyen hatipler, dinleyicilerini kaybederler. Böyle bir hatip kürsüde konuşurken, iki kişi kendi aralarında konuşuyordu. Biri sordu: “Bundan sonra ne gelecek?” Beriki cevap verdi: “Perşembe.”

Onlar yine de “nazik” dinleyicilermiş. Konuşmanızı vaktinde bitirmesini bilmezseniz, pek nazik olmayan bazı dinleyiciler sizi oldukça müşkül duruma sokabilirler. Uzun konuştuğunu nihayet anlayan bir hatip, dinleyicilerinden af dilediği sırada, arka sıralardan biri seslenir: “Konuşmana devam et. Yağmur henüz dinmedi.”

Bir diğer toplantıda, konuşmasına son vermesini bilmeyen bir hatibe doğru dinleyiciler arasından bir el yükselir. Hatip hemen konuşmasını keserek, “Buyurun,” der, “bir şey mi soracaktınız?”

Adam cevap verir: “Saat kaç?”

GÜLÜŞMELER VE ALKIŞLAR

Dinleyicilerinizin gülüşmeleri ve alkışlamaları, sözlerinizi tasdik ettiklerini gösterir. Onlar üzerinde bıraktığınız intibaın en iyi ölçüsü ise, kahkaha ile gülmeleridir. İyi bir gülüş, dinleyicileri ve hatibi rahatlaştırdığı gibi, uykuyu da dağıtır. Kalpten gelen bir gülüşten sonra dinleyiciler, oturuş tarzlarını değiştirir, gerilir, rahatlar ve canlanmış bir dikkatle yeniden hatibi dinlemek üzere sandalyelerine yastlanırlar. Hatip de, dinleyicilerin bu âni ve kısa dinlenmeleri sırasında kendisini toparlar ve yenilenmiş bir enerji ile konuşmasına devam etmek fırsatını bulur.

Dinleyicilerin hatibe soğuk davrandıkları zamanlar da vardır. Bir zamanlar, New York Metropolitan Operası sanatkârlarından bazıları, profesyonel “alkışçılar” kiralıyorlardı. Görevleri, operanın belirli yerlerinde alkışlayarak dinleyicilerin ilgisini çekmek ve uyuyanları uyandırmaktı. Büyük tenör Caruso bile bir istisna değildi. Operanın 1935 yılında yönetimini ele alan genel müdür Edward Johnson’un bu “şakşakçılar”ı atması, New York basınında derin tepkiler yaratmıştı.

Tecrübesi az olan hatiplerin çoğu, dinleyicilerinin alkış ve gülüşlerini kazanmalarına rağmen, o durumlardan istifade etmesini bilmezler; sanki hiçbir şey olmamış gibi, alkış ve gülüşler kesilmeden, konuşmalarına devam ederler. Böyle bir durumda, hatibin sözlerinin pekçoğu, salondaki “gürültü” den ötürü işitilmez ve bu da pek tabiî, hatibe puan kazandırmaz.

Tanınmış bir komedyan, seyircilerinin gülüşleri devam ederken konuşur mu? Ne münasebet. O, ses çıkarmaksızın sükûnetin geri gelmesini bekler. Siz de onun gibi yapınız: alkış ve gülüşmeler kesilmeden sözlerinize devam etmeyiniz.

Sh:335-348

DİNLEYİCİLERİN İLGİSİNİN DAĞILMAMASINI İSTİYORSANIZ

Bir yumurtanın kötü olup olmadığını anlamak için tümünü yemek gerekmediği gibi, bir konuşmanın kötü olup olmadığını anlamak için de, tamamını dinlemek gerekmez.

Walter Hines Panes

Kafandakilerden dinleyicilerine vereceklerini, uzunluğuna değil, derinliğine ver.

Montesquieu

BAZEN DİNLEYİCİLER, HERHANGİ BİR özel sebepten ötürü, hatibin söyleyeceklerini dinlemeye karar vermişlerdir. O zaman hatibin yapacağı bütün iş, konuşmasını, dinleyicilerin anlayacakları bir şekle sokmaktan ibarettir. Ama böyle fırsatlar her zaman düşmez. Hatip, dinleyicilerinin kendisini dikkatle dinleyeceklerini, genellikle, farkedemez. Ancak şunu ümit edebilir: Konuşmasını ilgi çekici bir şekle soktuğu takdirde, dinleyiciler, normal şartlar altında, kendisini pasif olarak dinleyebilirler. İnisiyatif hatiptedir. Sorumluluktan kaçamaz ve başkalarına yükleyemez. Bazen, iyi veya kötü bir konuşma arasındaki farkın, rahat bir uyku olduğu söylenir. Dinleyiciler, ilgilenmez ve hattâ uyurlarsa, kabahat hatiptedir. Evet, belirli bazı dinleyici gruplarına, belirli bazı konular, daha konuşmanın başlangıcında cazip gelebilir, ve hatibin şahsiyeti, konuşmanın söylendiği zaman ve yer hemen ilgi çekebilir. Fakat hatip, bu dikkat ve ilgiyi yine de arttırmakla mükelleftir.

DİNLEYİCİLERİN İLGİSİNİ ÇEKMEK İÇİN YAPILMASI GEREKENLER

Oyuncak uçaklarla oynayan bir çocuğu düşünün. Çocuk, böylece edindiği tecrübelerle, uçaklar hakkında bir şeyler öğrenir. Daha sonraları, hakikî uçakları gören, onlara binen, ve belki kaptanın odasına girmek fırsatını da bulan çocuk, uçaklarla ülkenin ulaşım ve taşıt sistemi arasındaki bağlantıyı görmeye başlar. Diğer bir çocuk, böyle bir yaklaştırma yapmadığından, uçaklar ve ulaşımla ilgilenmez. Buna paralel olarak, bazılarımız sanatla ilgileniriz, bazılarımız ilgilenmez; bazılarımızı jeoloji ilgilendirir, bazılarımızı ilgilendirmez. Görüş, tecrübe, bilgi, ve tahsil ilgiyi genişletir ve çeşitlendirir az ve dar tecrübe ise, ilgiyi sınırlar. Şu halde, ilgi, bir “konu’ya, bilgi sahasına, veya diğer tecrübelere karşı pozitif bir “cevap” temayülüdür.

İlginin temeli bu ise, onun aynı zamanda genişleyeceğini ve yerleşeceğini de görüyoruz. Şu halde, bir hatibin yapacağı şey, de dinleyicilerinde, seçtiği konuya karşı bir ilginin uyanmasını ve gelişmesini sağlamaktır. O, bu meseleyi iki yolla ele alır:

(1) Mümkün olan her yerde, dikkat ve anlayışı kontrol eden faktörleri kullanarak, dinleyicilerinin, fikirler üzerindeki ilgisini canlı tutar; dinleyicilerinin bilgi edinmelerini sağlamak sureti ile onların ilgisini arttırır;

(2) fikirlerini, dinleyicilerinin, ilgisini çeken şeylerle birleştirmeye çalışır.

Bir hatip, “ilgi uyandıracak bir konu seçtiğim ve iyi bir de plân yaptığım için artık provalarıma başlayabilirim,” diye düşünmemeli. Fikirlerini kontrolden geçirerek kendi kendisine sormalı: “Bu fikir dinleyicilerimi gerçekten ilgilendirir mi? Bu noktaya, onların ilgisini arttıracak başka fikirler ilâve edebilir miyim? Bu fikir kolaylıkla geliştirilebilir mi? Konuşmamın bütün bölümlerini iyi söyleyebilecek durumda mıyım?” Dinleyicilerde ilgi uyandırmak ve bu ilgiyi canlı tutabilmek için aşağıdaki tavsiyeler faydalı olabilir.

FİKİRLERİNİZİ SEÇERKEN DİKKATLİ OLUN

Gizli kalmış ilgileri ortaya çıkaracak metodlar

Hitabet hocası Prof. Winans, “Can sıkıcı bir konuyu ilgi çekici bir hâle getirmek istiyorsanız, onu, ilgi uyandıracak bir şeyle birleştirin,” der. Yukarıda belirtildiği üzere, bizi ilgilendiren şeyler, şu veya bu şekilde haklarında bilgi edindiğimiz şeylerdir. Öğrendiklerimiz ve ilgi çekici bulduklarımız da, hareket husule getiren sâiklerle, his ve tavırlarımızla yerleşir ve pekişirler. Şu halde, konunuzu daha ilgi çekici bir şekle sokmak için, onları, bizi devamlıca harekete getiren his ve sâiklerle birleştirin.

Böylesine bir birleştirmeyi mümkün kılacak bütün yolları izah etmek pek zor. Biz, burada bazı tipik örneklerden bahsedeceğiz. Sizler, kendi tecrübelerinizi de bunlara ekleyin ve bilhassa reklâmcılık sahasında yapılanlara dikkat edin. Meselâ, imâl ettiği sabunun reklâmını güzel ve cana yakın sarışın bir kadınla süsleyen bir fabrikatör, bu güzel kadının doğuracağı ilgiyi reklâmına transfer etmeye çalışır. (Fabrikatör, bazen, sabunun adından başka hiçbir şey de yazmayabilir.)

İyi ve sıhhatli bir hayatın devam ettirilebilmesi yolunda bazı uygulamalar.

Pek çokları, bilhassa kadınlar, bir otomobilin nasıl işlediği ile, veya otomobil kullanırlarken, niye şunu veya bunu yaptıkları ile pek ilgilenmezler. Fakat öte yanda, aynı insanlar, kendilerini herhangi muhtemel bir kazadan koruyacak tedbirlerle çok defa ilgilenirler. Şu halde, hayatın devam ettirilmesi üzerindeki bu arzu, onları, otomobilin mekanik parçaları ile ilgilenmeye sevkedebilir.

Bir fabrikada çalışanlar, makinelerin dikkatlice kullanılması üzerindeki sözleri birlikte çalıştıkları bir arkadaşlarının bir makineyi yanlış kullanması neticesi öldüğü veya yaralandığı andan sonraki kadar, hiçbir zaman can kulakları ile dinlemezler.

Modern beslenme ve gıdalanma üzerine can sıkıcı fakat gerçeklere dayalı birkonuşmayı dinleyiciler ilgi duymadan dinlemeye çalışıyorlardı. Fakat hatip, pek çoklarınm lezzetli yemeklerden sonra kendilerini rahatsız hissettiklerini söyleyince, dinleyicilerde birdenbire bir ilgi uyandı. Hatip, tavsiye ettiği hususlar iyi uygulandığı takdirde, lezzetli yemeklerden sonra rahatsızlık hissedilmeyeceğini söyleyerek konuşmasına son verdiği zaman, dinleyiciler, sözlerini tekrar etmesini istediler. Sıhhatli olmak arzuları ve lezzetli yemeklerden duydukları zevk, onları, geç de olsa, hatibe bağlamıştı. Hatip, vaktinde hareket etmiş olsa idi, onların ilgisini çok daha erken çekebilir ve konuşmasının daha başarılı olmasını sağlayabilirdi.

Kafein miktarı az veya tamamen kafeinsiz kahve, nikotini azaltılmış ve boğazı tahriş etmeyen sigaralar satmak için girişilen satış kampanyaları, halkın sıhhat ve zevk ilgilerine dayanır. Hem sıhhatimizi devam ettirebilmek hem de zevkli bir hayat yaşamak arzusu kimi ilgilendirmez ki.

Materyal zenginliğin devam ettirilmesi ve geliştirilmesi yolunda uygulamalar. Bu hususta bizi harekete getirecek en kolay ve hazır sâiklere sahibiz.

Sınıf arkadaşlarımdan biri demişti ki: “Size, modern bir evi döşeyecek mobilyaların nasıl yapıldıklarını anlatacağım; bu mobilyaların imâlinde kullanılan muhtelif malzemenin analizinden bahsedeceğim. Eğer beni dinlerseniz, bir ev döşediğiniz zaman, paranızın karşılığını alıp almadığınızı göreceksiniz. O zaman hiçbir satıcı sizi aldatamayacak; sağlam mobilya diye, dayanıksız, çürük mobilyayı size yutturmaya teşebbüs edemeyecektir.”

Bir diğer arkadaş: “Bir bankada kasiyer olarak elde ettiğim tecrübelere dayanarak, paranızı nasıl kurtaracağınızdan bahsedeceğim. Daha geçen hafta, bir müşterinin dikkatsizce çek yazması yüzünden, onun hesabından bir başka kimseye, 30 dolar yerine 900 dolar ödedik. Şimdi, sizlere, faydalı olacağına inandığım bazı tedbirlerden bahsedeceğim.”

Bir başka arkadaş: “Üniversitemizdeki spor programlarını yeniden organize edecek bir plânım var.” Bu noktada, dinleyiciler, ee, ne olacak, diye düşünebilirler. Fakat hatip, dinleyicilerin cevabını tahmin etmiş olmalı ki, sözlerine şöyle devam etti: “Her sömestir spor faaliyeti ücreti olarak verdiğimiz 100 dolardan 80’inin üniversiteler-arası spor maçları için harcandığının farkında mısınız?” Hatip, dinleyicilerin ilgisini, kendisi ve söyleyecekleri üzerinde toplamayı başarmıştı.

Sosyal, beledî, siyasî, ve ikisadî sahalarda yapılacak pek çok iş var. Bunları, halkın anlayacağı tarzda söyleyebilirseniz, dikkatli bir dinleyici grubu bulabilirsiniz. Halk, bu konulardaki konuşmaları pek dinlemek istemez. Ama onlara, şahsî zenginliklerinin artacağını, mal ve mülklerinin değer kazanacağını, paralarının satın alma gücünün kuvvetleneceğini, kayıplarının azalacağını söylerseniz, tekliflerinize ilgi duyacaklar ve sizi dikkatle dinleyeceklerdir.

Gurur ve prestij yolunda uygulamalar. Pekçoğumuz, arkadaşlarımız arasında seçkin bir mevkie sahip olmayı, fikirlerimizin benimsenmesini, arzularımızın saygı görmesini, başkaları ile mukayese edildiğimiz zaman neticenin lehimize olmasım, kendi topluluğumuzda lider olarak tanınmayı, isimlerimizin gazetelerde çıkmasını, televizyonda söylenmesini isteriz. Bunlar, aşırılığa kaçılmadıkça, iyi ve sıhhatli arzulardır. Bu yolu kullanan bir hatip, aslında can sıkıcı olan bir konuyu herkesin alâka duyacağı bir şeye bağlamak sureti ile gayet ilgi çekici bir şekle sokabilir.

Konuşma kurslarına devam etmenizdeki sebeplerden biri de şu: eğer kendinizi daha iyi ifade etmek imkânını bulabilirseniz, daha iyi işler bulacak, kulüp ve derneklerinizde liderlik mevkilerine geçerek, arkadaşlarınız arasında sevilen, sayılan biri olacaksınız.

Derslerde not vermek usulü, bir tür müsabaka hâline getirildiği takdirde, talebelerin o derslere karşı ilgileri artacak ve bu artan ilgi de, onların daha fazla öğrenmek istemelerine yol açacaktır.

“Bilgi kuvvettir,” sözü asırlardır söylenegelen bir klişe olmasına rağmen, bir gerçeği ifade ettiği de inkâr edilemez. Şu halde, bir hatip, söylediği ve söyleyeceği şeylerin onlara prestij bahşedeceğini dinleyicilerine gösterebildiği takdirde, onların ilgileri için hazırlanmış demektir.

Hislerimizi okşama ve memnun etme yolunda uygulamalar. Bu başlık altında iyi gıdalanmadan duyuları zevk, zahmetli ve yorucu işlerden kaçış, eğlence, istirahat, ve lüks arzuları ele alınabilir. Bunlar, pek tabiî, zengin olma ve sıhhatimizi devam ettirebilmek için duyduğumuz hisleri harekete geçiren itici güçlerden, gurur ve kendi kendimizi sevme hislerimizden tamamen ayrılmaz, fakat pratikteki kullanışlarından ayrılırlar.

Dinleyicilerinizin, yeni bir yemek tarifesi veya paslanmaz çelikten yapılmış pişirme cihazları, modern elektrik fırını veya karıştırıcı hakkında söyleyeceklerinizi can kulakları ile dinlemeleri için onlara, serin bir mutfağın verdiği rahatlığı, her yemek sonunda biriken yağlı, pis, paslı tava ve tencereyi hatırlatın ve bahsettiğiniz cihazlar doğru olarak kullanıldığı takdirde, nefis yemeklerin nasıl hazırlanacağını gösterin ve anlatın. (Mümkünse, bu yemeklerin fotoğraflarını da gösterin.)

Cinsî cazibe ve neslimizin idamesi. Aşk, evlenme, ve aile kurma herkesi ilgilendirir. Kadın-erkek münasebetlerini birleştiren herhangi bir şey her zaman dikkati çeker. Erkeklere hitap eden bir reklâmdaki güzel bir kadın resmi, çok defa bu reklâmın en güzel parçasıdır. (Kadınlar dahi bu tür reklâmlarla ilgilenir.) Bunu veya şunu yaptığınız takdirde, kendinize uygun bir eş bularak mutlu bir yuva kurabilirsiniz, dendiği zaman kim ilgilenmez? Şu halde, becerikli bir hatip, bu ilgiyi samimiyet ve sağgörü ile yerinde kullanmayı ihmal edemez.

Şayet bir hatip, ev temizliğinin yeni bir yolla nasıl yapılacağını, daha şık ve daha ekonomik giyinmekle nasıl daha cazip görünüleceğini anlatırsa, bilhassa kadınlar, derin ilgi ile dinleyeceklerdir.

Hissi bağlar. Bu, gayet geniş bir kategori; belki diğerlerini ve bilhassa yukandakini de içine alır. Hepimiz, ailemize, dostlarımıza, çevremize, milletimize, ve bize bunları hatırlatan şeylere karşı derin ilgi ve his duyarız. Anababa sevgisi, evlât sevgisi, vatan sevgisi, büyüklere hürmet, küçüklere (bilhassa bebeklere) sevgi, hasta ve talihsizlere sempati geniş ilgi kaynaklandır ki, istismar edilmezse, hatipler için iyi birer malzeme olabilir.

İkinci Dünya Harbi sırasında saldırganın zulümlerine karşı Amerikan halkının ilgisini uyanık ve canlı tutmak için başvuruları Standard metodlardan biri de, savaş sahalarında ızdırap çeken çocukların gayet hissî ve dokunaklı bir tarzda tasvir edilmesi idi.

Yine İkinci Dünya Harbi sırasında, Amerika’da söylenen hemen hemen her konuşmada, Amerika dışında vazife gören subay ve erlerin geride bıraktıkları eşlerinden, ebeveynlerinden, çocuklarından, ve sevgililerinden bahseden parçalar vardı.

Herhangi bir kimseyi sigorta etmek mi istiyorsunuz, ona, sigortalandığı takdirde karısı ve çocukları ile birlikte daha mutlu bir hayat süreceğini anlatınız.

Merak uyandırma. İlgi çekmenin bir diğer yolu da merak uyandırmaktır. Herhangi bir meselenin çözümünde, meselâ bir matematik probleminin veya bir bilmecenin halledilişinde çok defa bir ipucu vardır. Böyle bir ipucunun bulunduğunu bilirsek, sinirlenmeyiz, heyecanlanmayız. “Merak” denilen şey işte bu. Bu merak, bazen bir sinema, piyes, roman, veya bir dedektif hikâyesinde olduğu gibi son hadde çıkabilir. Hatip, bu durumdan, dinleyicilerin ilgisini kontrol etmek ve devam ettirmek için faydalanabilir.

1.  Somut teferruat ve tasvirler merak uyandırabilir. Bir hatip, zaman zaman, konuşmasının ana fikrini veya sunacağı teklifleri belirtmeden önce, merak uyandıracak bazı teferruat üzerinde durabilir. Bu tür teferruatın önemi, dinleyiciler, hatibin ne demek istediklerini anladıkları zaman bilhassa ortaya çıkar. Konuşma kursundaki arkadaşlarımdan biri, sözlerine Afrika yerlileri arasında şahit olduğu bir düğünden bahsederek başladı. Düğünün en heyecanlı bir yerine gelindiği zaman, damat ve gelin eğlencenin geri kalan kısmını başka bir güne tehir etmek zorunda kalmışlar. Çünkü herkes, köye gelen bir Amerikan kamyonunun önünde şevk ve heyecanla sıraya girmişti: ekmek, tuz, veya sinema bileti için değil, bitten kurtulmak için, bedava DDT almak için sıraya girmişlerdi. Hatip, böylece, ilgi çekici bir teferruatla merak uyandırdı ve konusuna girdi.

2.  Sual tevcih etmek. Konuşma sırasında dinleyicilere retorik sualler tevcih etmenin fonksiyonu, onları, ileride vukuu muhtemel olaylara karşı hazırlamaktır. Hitabet sahasında tecrübesi az olanlar bile bu tekniği kolay bulur, ama öylesine kolay bulurlar ki, aşırı sayıda sorularla konuşmalarım tehlikeye sokarlar.

Kendi dışımızdaki kaynakların kullanılması

Yepyeni bir düşünceyi âşinâsı olduğunuz bir şeyle birleştirmek. Tamamen yepyeni bir fikir ve tenbihin anlama melekelerimizi kontrol gücüne sahip olmadığını biliyoruz. Dikkatimizi zorlayan, tanıma ve anlamamızı çabuklaştıran fikir ve tenbihler, âşinâsı olduğumuz, bildiğimiz fikir ve tenbihlerdir.

Yepyeni bir şeyi bildiğimiz ve âşinâsı olduğumuz bir şeyle birleştirmenin iki yolu vardır: Hatip, önce yeni olduğunu sandığı bir şeyi dinleyicilerine anlatır ve onu hemen hemen hepimizin âşinâsı olduğu bir şeyle mukayese ederek birleştirir veya eski düşüncenin yeni uygulanma tarzından bahseder.

Zincirleme imâlat tarzı artık hemen hemen bütün dünyanın bildiği bir şey. Gemi inşaatı da herkesin bildiği bir imâlat tarzı. İkinci Dünya Harbi sırasında Amerikalı meşhur iş adamı Henry Keiser’in, ülkenin en çok hürmet edilen iş adamlarından biri olmasını sağlayan şey, büyük yük gemilerinin inşa edilmesinde zincirleme imâlat tarzını uygulaması oldu. Amerika, böylece kısa bir zaman içinde yüzlerce yük gemisi yaptı.

Ecdadımızın yiyeceklerini nasıl muhafaza ettiklerini anlatan bir hatip, artık kullanılmayan usûllerle birlikte hâlâ kullandığımız usulleri de-mutlaka söylemelidir.

Bir mimarın çizdiği şema veya proje, pek çoklarını ilgilendirmez. Ama mimar, “İşte mutfak burada, şu da bodruma giden kapı, çamaşır yıkama makinenizi koyacağınız yer burası,” dediği zaman iş değişir. Şimdi dinleyiciler, yabancısı oldukları bir şeyde, bildikleri, âşinâsı oldukları bir şey buldukları için ilgi ile dinleyeceklerdir.

Tanıdığımız, bildiğimiz, âşinâsı olduğumuz şeyleri iyi bir tarzda göstermenin bir yolu, konuyu, dinleyicilere yakın olan şey ve vakalara bağlamaktır. Kısa bir zaman önceki tren kazası, geçen Pazarki Fenerbahçe-Galatasaray maçı, Prof. Muammer Aksoy ve gazeteci Çetin Emeç’in öldürülmeleri, filanca şarkıcının dördüncü kocasından boşanması, cebir ve biyolojideki son sınavlar gibi.

En yakın bir mazide olup bitenleri ve hepimizin bildiği vakaları kullanılabilecek bir hâle getirmek için hatip, cemiyette olup bitenlerle ilgilenmeli, kendisini ilgi ile teçhiz etmelidir. Herhangi bir yanlışlığa yer vermemek için hâdiseleri iyice araştırmalı, aleyhine çalışabilecek ve yabancısı olduğu şeylerden bahsetmemeli, eksik ve yanlış bilgilerle kendisini gülünç duruma sokmamalıdır. Amerika’nın küçük bir kasabasına mahallî bir politikacı sayesinde yangın söndürme müdürlüğüne getirilen birinin beceriksizliği yüzünden, vaktinde söndürülemeyen bir yangın, kasabada büyük bir zarara mal oldu. Yangından sonra bu kasabada konuşan bir hatip, kamu hizmetlerinde çalışacakların “işe göre adam” prensibine göre tayin edilmelerini ve seçilmelerini savunuyordu. Hatip, kimseyi açıkça suçlamamakla beraber, özel kabiliyet gerektiren işler sırasında polisten ve yangın söndürücülerinden bahsedince dinleyiciler dikkat kesildi. Hatip, “işe göre adam” prensibini, dinleyicilerinin o anda en çok ilgilendikleri bir meseleye bağlamıştı.

Hareket

Hareket ve faaliyet hepimizin dikkatini çeker. Değişen bir şey, durgun, statik, ve ölü bir şeyden daha caziptir. Dinleyicilerin ilgisini çekmek isteyen bir hatip, bu yolda en azından üç teknik kullanabilir.

1. Hatibin kendi hareketi. Bunlar, 13 ve 14’ncü Bölümlerde etraflıca anlatılan jestleri, mimikleri, plâtformdaki hareketleri, ses ve tiz değişimlerini ihtiva eder. (Bu bölümleri lütfen bir defa daha okuyunuz.) Yine (6’ncı Bölümde ele alınan) görünen destek malzemesi, grafikler, şemalar da bunun içine girer. (Bu bölümü de bir defa daha okursanız fena olmaz.)

2 Hatibin sunduğu fikirlerdeki hareket. Bizi, burada en çok ilgilendiren taraf, konuşma malzemesinin kullanılışındaki hareket tarzıdır. Bunun için de dinleyicilerin, hatibin bahsettiği fikirleri kafalarında canlandırmalarına veya hatibin anlattığı bir hareketi zihnen görebilmelerine imkân verecek somut teferruata, canlı bir lisana ve dinleyicilerinin muhayyile güçlerini canlandıracak mecazlara gerek vardır.

Bu prensibi uygulamanın en basit şekli, dolaylı muhavereleri dolaysız hâle getirmek, bahsolunan kimseleri gerçek hayattan seçmek veya gerçeğe uydurmaktır.

Herhangi bir savaş harekâtını, bir futbol maçını, bir makinenin işleyişini anlatan bir hatip, ana teferruatı yalnız söylemekle kalmamalı, şemalarla, fotoğraflarla, haritalarla işlemi bilfiil canlandırmalı, göstermelidir.

3.   Hatibin şahsiyetinin doğurduğu hareket. Neşe ve canlılık, somurtkanlık ve cansızlıktan her zaman iyidir. Bu gerçek, bizim başkalarının şahsiyeti hakkında düşündüklerimiz için de doğru. Şu halde, mümkün olan her yerde, dinleyicilerinizin ilgisini üzerine çekmek için, düşüncelerinizi, onların düşünceleri ile birleştirmeniz gerek. Makine mühendisliği laboratuvarlarındaki yeni bir makineye halkın ilgi duymasını isteyen biri, elleri, makinenin manivelâ ve kontrol kollarında olan üç dört mühendislik talebesinin fotoğrafım da çeker. Fotoğrafçı, bunu yapmakla, fotoğrafına beşerî bir dokunuş (rötüş) verir. Sadece makinenin resmini çekmiş olsa idi, ortaya belki daha berrak, daha belirgin bir fotoğraf çıkardı, ama beşerî dokunuştan mahrum bir fotoğraf.

Şahsiyet üzerinde gösterdiğimiz ilgi, insanların zihin ve hislerine götüren her yol gibi kötüye kullanılabilir. Ama bu hâle düşülmeden de, bir kimsenin diğeri için duyduğu ilgi, faydalı ve değerli bir şekilde lehimize yöneltilebilir.

Tahayyül gücünün uygulanması

Tahayyül, bir tenbih yaratan fikrin, akıcı ve hazır bir cevap doğurması gerçeğinden yararlanır. Tahayyül, dinleyeni (veya okuyanı) bahsedilen şeyler gerçekten önünde imişcesine hislerini kullanmalarım sağlamak için birtakım ses sembollerinin seçilişidir.

Meselâ, ben “kedi” yazar veya söylersem, “cevabınız” ne olur? Kendi kediniz veya en yakın bir zamanda gördüğünüz bir kedi gözleriniz önünde canlanmaz mı? Kedi, önünüzde olmamasına, görülmemesine rağmen, dil sembollerinin yaptığı şey onu canlandırmaktır. Tahayyül, gerçek şeyin yerine geçer. Şimdi de, “tahsil” dersem, ne tür bir tecrübe gözünüzün önünde canlanır? Mazideki bağınızdan ötürü, bu kelimenin sizin için belirli, kesin bir mânası olabilir. Fakat, kedinin sizde yarattığı imaja benzemez. Demek oluyor ki, soyut ve genel fikirlere kuvvet vermek isteyen bir hatip, bu fikirleri somut ve belirli imajlarla çevrelemeye çalışır. O, dinleyicilerini semavî şeylerden, dünyevî şeylere çeviren insan gibidir.

Tahayyülün çeşitleri. Tahayyül metodunu kullanacak bir hatip, muhtelif yollara başvurabilir:

a.  Görme: meselâ, kedi.

b.  İşitme: meselâ, tren düdüğü.

c.  Koklama: meselâ, kızarmış et. (Bu görme hissi çerçevesine de girebilir.),

d.  Tatma: meselâ, acı bir çay.

e.  Dokunma: meselâ, sert bir sakal.

f.  Motor hareketleri: meselâ, bir hendekten atlayış.

g.  Adale faaliyeti: meselâ, bir kapının itilişi, bir ağırlığın kaldırılması.

Tahayyül lisanı kolay değil. Zengin bir muhayyile gücü ister. Ünlü Amerikan hatibi Robert Ingersoll’un aşağıdaki iki konuşmasında okuyacağınız tasvir cümleleri, zengin bir muhayyile gücünün belirtileridir. Konuşmalardan birincisi, kardeşinin mezarı başında söylendi:

Aziz arkadaşlarım. Müteveffanın, çok defa benim için yapmayı vâdettiği şeyi, ben şimdi onun için yapacağım.

Beşerî sabahın öğleye dokunduğu ve gölgelerin Batıya düştüğü sırada, seven ve sevilen bir kardeş, koca, baba, ve arkadaş dünyadan göçtü.

O,   hürriyete tapıyordu; zulme uğrayanların dostu idi. Şu kelimeleri belki bin defa söylediğini işittim: “Adaletin hüküm sürdüğü yerde bütün binalar mâbet, bütün mevsimler yazdır.” O, yegâne iyi şeyin mutluluk olduğuna, akıl ve iz’anın [zekâ] meşale olduğuna, ancak adalete ibadet edileceğine, insanlığın tek din, aşkın da yegâne barış olduğuna inandı. O, insanların neşe ve sevinçlerini arttırmayı kendisine gaye edinmişti. Bu gece de, değer verdiği, hürmet ettiği dostlarının getirdikleri çiçeklerin vahşi güzelliği altında uyuyacak.

Hayat, iki sonsuzluğun soğuk ve çıplak tepeleri arasındaki dar ve çıplak bir vâdi. Bizler, kendimizi helâk edercesine tepelerin ardına bakmaya çalışıyoruz. Ama hep nafile. Aldığımız tek cevap, feryat ve figânlı haykırış ve çağırışlarımızın yankısı. Cevap vermeyen ölünün, sessiz dudaklarından hiçbir kelime çıkmaz; ama o, ölümün gecesinde ümit saçan bir ışık ve dinmeyen aşkta da bir kanat hışırtısı işitir. Burada uyuyan da, ölüm yaklaştığı zaman, ölümün yaklaşmasını sıhhatinin geri geleceği şeklinde anlayarak son nefesini fısıldadı: “Şimdi daha iyiyim.” Şüphe ve dogmalara, korku ve gözyaşlarına rağmen, bu aziz kelimelerin, bütün ölüler için de doğru olduğuna inanalım. Temiz ve asil bir hayatın bilânçosu, ölümüzün hâtırası etrafına, bir asmanın, gövdesine sarılışı gibi sarılıdır. Ve onun, egoizmden uzak ve tatlı olan her hareketi, şimdi, nefis esans kokularına bürünmüş bir çiçektir.

Şimdi, sizlerle birlikte, onun hayatta sevdiği pek çok kimse arasından seçilen sizlerle, ölü için son ve hüzünlü vazifemizi yapmak üzere, onu toprağa veriyoruz.

Onu nasıl sevdiğimizi ifade edecek kelime yok. Onun gibi efendi, onun gibi güçlü, onun gibi erkek bir adam ne vardı, ne de vardır.

KAHRAMAN ÖLÜLERİN HÂTIRASINA

Kahraman ölülerimizin mezarlarını çiçeklerle donattığımız şu anda, mazi, bir rüya gibi gözlerimizin önünde yükseliyor. Ve yine şu anda, onların mücadelelerini görür gibiyiz. Davulların gümbürdeyişlerini, kahramanların çaldıkları borazanların gümüş seslerini, ve onların, hazırlıklarını yaparken çıkan sesleri duyuyoruz. Hatiplerin, onlara selâmet dileyen sözlerini işitiyor, kadınların solgun yanaklarını, erkeklerin mahcup yüzlerini ve topraklarını çiçeklerle örttüğümüz bütün şehitleri görüyoruz. Onları artık gözümüzden kaybetmiyoruz. Hürriyetin büyük ordusuna yazıldıkları zaman onlarla beraberiz. Sevdiklerinden ayrıldıklarım görüyoruz. Bazıları, taptıkları sevgilileri ile son defa sakin ağaçlar arasında yürüyor. Ayrılmak istemiyorlar, ama biribirlerinden ebediyen ayrıldıkları anda dahi, fısıltılarla, biribirlerine duydukları ebedî aşklara dair verdikleri sözleri işitiyoruz. Bir kısmı, uyuyan yavrularının yanaklarından öpmek için beşiklere doğru eğilirken, diğerleri, ihtiyarların dualarını alıyor. Bir diğerlerini, kendilerini kucaklayan ve tekrar tekrar bağırlarına basarak hiçbir şey söylemeyen analarından ayrılırken görüyoruz. Yine bazılarını, kanları ile vedâlaşırken görüyoruz; kalplerindeki feci korkuyu atmak için cesur bir tonla konuşuyorlar. Onları ayrılırken görüyoruz. Kanlarını, kapıların eşiklerinde, kucaklarında çocuklarını tutarken görüyoruz. Güneşte duruyorlar; hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar. Yolun nihayetinde bir el sallanıyor ve eşikteki kadın, seven kollarındaki çocuğu havaya kaldırarak cevap veriyor. O, artık gitti, ebediyen gitti.

Onların hepsini, gururla dalgalanan bayraklar altında, gururla yürürken ve harbin vahşi musikisine ayak uydururken görüyoruz. Onları, büyük şehirlerin sokakları ve ağaçsız kır yollarında, ebedî doğruluk uğrunda ölmeye giderlerken görüyoruz.

Hepimiz onlarla beraber gidiyoruz. Bütün kanlı sahralarda, bütün hastahanelerde, halsiz ve yorgun düştükleri bütün yürüyüşlerde, biz de onların yanındayız. Vahşi fırtınalar ve sakin yıldızlar altında onlarla birlikte nöbet tutuyoruz. Kan taşan derelerde, ekilmiş tarlalarda, sapanın açtığı izlerde de onlarla beraberiz. Vücutları mermilerle kopmuş, fişeklerle parçalanmış olmasına rağmen, kalelerde ve siperlerde ölesiye savunmalarına devam ederlerken, bütün sinirlerin çelik gerginliğini aldığı anda, hücuma kalktıkları zamanlarda da onlarla yanyanayız. Kara haber, geride bıraktıkları evlerine ulaştığı zaman da, evlerindeyiz. Sevgililerini, ilk kederlerinin gölgesinde, ak saçlı ihtiyar adamı, son kederi ile başını eğdiği zaman görüyoruz.

Bu kahramanlar artık, öldüler. Onların heybetli ruhları, şimdi, hazin baldıranların, ağlayan söğütlerin, kucaklayan ve saran çardaklar altında uyuyorlar. Onlar, penceresiz istirahat yerlerinde, bulutların gölgesi altında, güneş ışığı var mı yok mu, habersiz uyuyorlar. Dünya, yeni yeni harplerle tekrar kana bulaşabilir; ama onlar banş içindeler. Harbin ortasında, mücadelenin en gürültülü ânında ölerek, huzur ve sükûna kavuştular.

Tahayyül berrak olmalıdır. Keskin imajlar kullanmak isteyen bir hatibin, somut ve özel misâller kullanması gerekir. Aşağıda belirtilen bazı yollarla (bunların arasında önceleri bahsedilenler de var) dinleyicilerinizin muhayyile gücünü canlandırabilirsiniz.

a.               Soyut kelime ve ibareler yerine, somut kelime ve ibareler kullanınız.

b.               İzahatınız özel ve kapsamlı olsun.

c.               Kısa fakat berrak misâller veriniz. Meselâ: “Kaza sigortasına ne zaman ihtiyacımız olacağını asla bilemeyiz. Naci, dün mektebe gelmedi, çünkü kütüphanenin merdiveninden düşmüş ve ayak bileğinin kemiğini kırmıştı. En azından, bir hafta mektebe gelemeyecek.”

d.               Mukayeseler. Nasıl olurlarsa olsunlar, mukayeseler, maksadımızı izah ederken, bahsettiklerimizi zihinlerde canlandırmak için faydalıdır.

Amerika Dahilî Harbi nin kritik bir ânında Cumhurbaşkanı Abraham Lincoln, hükümetin durumunu, Blondi adındaki çağın meşhur bir cambazı ile mukayese etti:

Efendiler, bir an için şöyle bir durum tasavvur ediniz: Ülkenin bütün malını mülkünü altın halinde cambaz Blondi’nin eline verdiniz ve o da Niyagara Şelâlesi üzerine gerilmiş bir ip üzerinden karşı tarafa geçmeye çalışıyor. O, ip üzerinde yürürken, ipi mi sallarsanız, yoksa, “Blondin, adımlarını aç, biraz daha hızlı yürü, acele et,” diye mi bağırırsanız? Hayır, eminim ki, ne onu yapacaksınız, ne bunu. Nefesinizi, dilinizi tutacak, ve cambaz karşı tarafa geçene kadar ipe dokunmayacak, geçişin selâmetli olması için dua edeceksiniz. Şimdi, hükümetin durumu da aynı. Fırtınalı bir havada, vâsi bir okyanusu geçmeye çalışan hükümetin elinde muazzam bir ağırlık, söylenmemiş hazineler var. Onu rahatsız etmemelisiniz. Sükûnetinizi muhafaza ediniz; emniyet içinde karşı tarafa geçeceksiniz.[*]

Fikirlerin derinliğini arttırmanın bir diğer yolu da, aykırılıkların belirtilmesidir. “Malzemenizi Konunuza İşleme Teknikleri” (Bölüm 6) bölümünde “Mukayese ve Aykırılıklar” başlıklı parçayı bir defa daha okuyunuz.)

FİKİRLERİN BİR BÜTÜN OLARAK KULLANILMASI

Konuşması boyunca dinleyicilerinin ilgisini canlı tutmak isteyen bir hatibin, mümkün olan her yerde, bu teknikleri uygulaması gerekir. Dinleyicilerinin ilgisini canlı tutmak isteyen bir hatibin başvuracağı iki metod daha vardır: (1) Fikirlerin, değişik şekillerde sunulması; (2) fikirlerin, bir sıra dahilinde sunulması.

Fikirlerin değişik şekillerde sunulması

Hareket ve faaliyet, karşımızdakilerin dikkatlerini kontrol etmemize yarar. Ama değişik olmayan hareketler de cansızdır, tesirsizdir. Monoton bir hareket, hareketsizlik doğurur, can sıkar. Şu halde, becerikli bir hatip, konuşması geliştikçe, fikirlerini değişik tarzlarda sunmasını bilmeli. Bu değişiklikler de, iki yolla sağlanır: (a) Kullanılan destek malzemesindeki çeşitlilik, ve (b) destek malzemesinin değişik tarzlarda kullanılması.

1.  Misâllerin nasıl kullanılması gerektiğini anlatırken (Bölüm 6), dinleyiciler arasında mümkün olduğu kadar çok sayıda insanın tecrübelerine hitap edebilmek için, misâllerin, değişik sahalardan alınmasını tavsiye etmiştik. Bu, fikirlerin değişik şekillerde sunulmasında faydalıdır. Bu usul, elinizdeki destek materyalinin bütün çeşitlerine de uygulanmalı. Meselâ, sunduğunuz sebepler, misâlin anlatılmasına, başkalarının şahadetine veya mukayeselere göre değişmeli. Bilhassa, sunulan bir bilgi, rakamlarla ve bu rakamların önemini gösteren misâllerle çeşitlendirilmeli. Meselâ, iş hayatında yükselen kimselerin kelime hâzinelerinin zengin olduklarına dair vereceğiniz misâller, muhtelif mevkilerdeki insanların aldıkları ücretleri ve bildikleri kelimelerin sayısını gösteren istatistik veya rakamlarla takviye edilmeli. Yine, diyelim, Doğu Anadolu’nun bir bölgesinde soya fasulyesi ekiminin ve bir diğer bölgesinde de meyvacılığın geliştirilmesi yolunda plânlar hazırlandı. Bu projeler gerçekleştiği takdirde, bu bölge insanlarının yaşayışlarında ne gibi gelişmeler görüleceği anlatılırken, şahadetlerine başvuracağınız kimseler, her iki bölgenin de ihtiyaçlarını iyi bilenler arasından seçilmeli. Misâller, soya fasulyesi ekiminin geliştirilmesinin o bölge insanlarına ne gibi yarar sağlayacağı üzerinde durmalı ve mukayeselerde de, meyvacılığın diğer bölge insanlarına sağladığı yararlarla karşılaştırılmalı.

2.    Malzemeyi kullanma yolunda yapılan değişiklik, hatip, fikirlerini geliştirdiği zaman çok faydalı ve gereklidir. Bir üniversite kasabasını anlatan bir hatip, dinleyicilerinde ilgi uyandırmak için, onları, ilkin üniversite kampüs ünün yollarında yürütecek; dinleyiciler yorulduğu, zaman, onları, bir otomobille kasabada dolaştıracaktır. Daha sonra, onları üniversitenin kütüphanesine götürecek, yönetim binasının en üst katına çıkararak, çevreye kuş bakışı ile bakmalarını sağlayacaktır. Yine, yürürlüğe giren bir kanunun faydalarından bahseden bir hatip, bu kanunun maddelerini izah ettikten sonra, onun, köylülere ne gibi faydalar sağlayacağını anlatacak, köylülerden şehirlilere ve şehirlilerden de patron ve işçilere geçecektir. Hatip, bu fikrim, dinleyicilerini etkileyene kadar işleyecek ve daha ileri gitmeyecektir. Stüdyolarda bir şeyin belirli bir mesafeden ve açıdan filme alınması 50 veya 60 saniyeden fazla sürmez. Siz de öyle yapınız; konunuza muhtelif cephelerden bakınız. Ama, bunu bir sıraya göre yapın, yoksa dinleyicilerinizin ilgisi dağılır ve sunmak istediğiniz mesajı alamazlar.

Fikirlerin bir sıra dâhilinde sunulması

Dinleyicilerin dikkatlerini kontrol etmenin güvenilir bir yolu, fikirlerin sistematik bir sıra dahilinde belirtilmesidir. Karmakarışık fikirler—ne kadar kısa konuşursanız konuşun—kimsenin ilgisini çekmez. Doğru, bir takım jimnastiklerle, sık sık başvuruları hümor ve tasvirlerle, dinleyicilerinizin ilgisini canlı tutabilirsiniz. Ama sadece bu noktalar üzerinde pratik yapan bir hatibin, çok defa, bir aktörden farkı kalmaz. Dinleyiciler o zaman, sadece hatibin söyleyiş tarzına dikkat eder, söylediklerini dinlemezler bile. Söyleyecek bir şeyi olan bir hatip, söyleyeceklerini bir sıra dahilinde söylemeli. Berraklık ve sıra, mâna ve bilgiyi, bilgi de ilgiyi doğurur.

Shakespeare, fikirlerini bir sıraya göre düzenlemeden, ağızlarına geldiği gibi gelişigüzel söyleyen hatipler için der ki: “Konuşuyor, ama henüz bir şey söylemedi.”

Şu halde, bir şey söyleyebilmek için, fikirlerin organize edilmesi gerek. Fikirler nasıl organize edilir? Üç yolu var: (1) Kâğıt üzerinde bir plân yapmak ve bu plânı provalarda sesli okumak; (2) plân; (3) plân. Bir dördüncü yol varsa, o da plândır.

 

Kemal Paşazade Sait Bey, Ahmet Mithat Efendi ile birlikte yolda giderken, bir âma dilencinin boş çanağını göstererek, “Size, güzel sözün tesirini anlatmak için bir dörtlük yazıp, şu adamın göğsüne asacağım,” dedi. “Neticeyi dönüşte görürüz.” Döndükleri zaman, dilencinin çanağı para ile dolmuştu. Kemal Paşazade Said Bey in yazdığı dörtlük şu idi:

Hâlime atf-ı nigâh eyleyen erbab-ı kerem,

Merhametle bana beş pâre revâ görmez mi?

Sadakayle beni dilşâd eden ehl-i hayrı,

Vakıa ben görmesem de Hûda görmez mi?

Atf-ı nigâh, bakma, göz atma; erbab-ı kerem, cömertler, hayırseverler; pâre, para; revâ, lâyık, uygun, münasip; dilşâd etmek, sevindirmek; ehl-i hayır, hayırseverler; vakıa, gerçi.

Sh:349-359

Kaynak: Nejat Muallimoğlu, Bütün Yönleri ile Hitabet, Yeni Binyıl (Altıncı) Baskısı 2000, İstanbul 

 

TARİHTEN ALINACAK DERSLER (The Lessons of History)


WILL and ARIEL DURANT
Çeviren: Nejat Muallimoğlu

“TERCÜME ÜZERİNE TENKİTLER”

Will Durant (1885-1981) büyük bir Amerikan tarihçisi idi. Yazarlık hayatına felsefe üzerine kitaplar yazmakla başlayan Will Durant, 1929-1935 yıllarında çok okunan iki felsefe kitabı yazdıktan sonra, tarihçi karısı Ariel Durant’la birlikte The Story of Civilization (Medeniyetin Hikâyesi) adını verdikleri ve her biri 900-1000 (büyük boy) sayfalık, on ciltten oluşan büyük eseri yazmaya koyuldu. Birinci cildi 1935’te yayımlanan, The New York Times gazetesinin kelimeleri ile bu “muhteşem ve abidevî” eserin nihayet 1967’de tamamlanması Amerikan akademik çevrelerinde ve basında bir “hâdise” olmuştu.

Will ve Ariel Durant, bu “muhteşem” eserlerinde, hemen hemen kırk yıl süren çalışmalarından edindikleri bilgi ve tecrübeyi imbikten geçirilmiş bir özet hâlinde gözler önüne seriyor, insanoğlunun, tarih boyunca geçirdiği tecrübeleri göz kamaştırırcasına derinden inceleyerek, binlerce yıldan beri medeniyet ve kültürün hangi safhalardan geçerek günümüze kadar geldiğini hayret uyandırıcı bir berraklıkla anlatıyorlardı. *

  1. *       Durant’ları, belki de Türkiye’de ilk defa bu yazar tanıttı. Onların, on ciltlik The Story of Civilization eserinin birinci cildindeki “Takdim” yazısını 1978’de, Medeniyetin Temelleri adı altında, 170 sayfalık bir kitap hâlinde bir diğer yayımevi için Türkçe’ye çevirmiştim.

Will ve Ariel Durant, bir hayat boyu süren çalışmalarım bitirdikten sonra, elinizdeki bu kitapta geriye bakarak, insanoğlunun tabiatı, davranışları, ve geleceği hakkında tarihin ne gibi hükümler verdiklerini araştırıyor, mazinin büyük insanlarının hayatlarından, büyük fikirlerden, ve büyük hâdiselerden, insanoğlunun harpler, istilâlar, ve yaratıcılıkla geçen uzun yolculuğunun mânasını arıyor, kendi çağımızı anlamamıza yarayacak büyük tez ve fikirleri gösteriyorlar.

Durantlar için tarih, “insanoğlunun sadece ahmaklıklarının ve suçlarının hatırlatılmasını ikaz eden biri olarak değil, çoğaltıcı ve doğurucu ruhların hatırlatılmasının cesaret verici olduğunu söylemek için inceleyenler indinde, mâzi, ümitsizliğe düşürücü, dehşet uyandırıcı hâdiselerin teşhir edildiği bir salon olmaktan çıkar, semavî bir şehir, bin evliyanın, devlet adamlarının, mucitlerin, ilim adamlarının, sanatkârların, müzisyenlerin, âşıkların, ve filozofların hâlâ içinde yaşadıkları, konuştukları, öğrettikleri, yonttukları ve şarkı söyledikleri büyük bir ülke’ dir.

Will ve Ariel Durant in The Lessons of History adlı bu kitabını dilimize bilhassa çevirmek istememdeki başlıca sebep, kitabın 1992’de, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç tarafından Tarihten Dersler adı altında, güya Türkçe’leştirilmiş olmasıdır. (Cem Yayınevi, İstanbul.) “Güya” dedim, zira Bozkurt Güvenç’in tercüme etmeğe çalışırken kullandığı The Lessons of History nin beşinci baskısının (1968) bir kopyası da benim önümde; ve Tarihten Dersler, Birinci Bölüm ün ilk satırından son bölümün son satırına kadar baştanbaşa asla affedilemeyecek hatâlarla dolu.

Ben, yabancı dillerden yapılan pek çok çevirinin affedilemeyecek kadar yanlış olduğunu pek çoklarından iyi biliyorum. İki sene kadar önce Genç Akademi dergisinde yayımlanan “Tercüme Kepazelikleri” başlıklı makalemde, İngiliz şair ve yazan Rudyard Kipling’inIf (Eğer) başlıklı şiirinin kimler tarafından nasıl yalan yanlış tercüme edildiğini, şiirin İngilizce aslını da vererek göstermiştim. Şiiri yanlış ve ekşit Türkçe’leştirenler arasında Bülent Ecevit de vardı.

Bozkurt Güvenç’in çevirisindeki fâhiş hatâları belirtmeden önce, diğerlerinin fikir ve düşüncelerini yanlış aksettirmenin entellektüel ciddiyetle asla bağdaşamayacağını söylemek isterim. Allah şahittir: ben, gerek tercüme gerekse telif kitaplarımda bu altın kurala sadık kalmaya çalıştım. Bir arada, eserinden alıntı yapığım bir yazar, o belirli cümleyi veya kelimeleri italik harflerle yazmış ise, iktibasının sonuna, köşeli parentez içinde, “italikler yazarındır,” kelimelerin: eklerim. Yok, yazar italikle belirtmediği halde ben italik harflerle yazarsam, “italikler eklendi,” veya “italikler benimdir,” cümlelerini eklerim. Bu gibi ilâvelerde köşeli parantez şart, zira normal parantez kullanılırsa, onu, yazarın kendisinin koyduğu anlaşılır.

Diyelim, bir yazar, meselâ, benim, içinde “mebus” kelime si geçen bir cümlemi iktibas etti. O, “mebus”u aynen almayı mecburdur. İsterse, kelimenin yanma, köşeli parantez içindi ‘milletvekili” kelimesini ekleyebilir: [milletvekili]. Ama mut laka köşeli parantez içinde, çünkü normal parantez içindi (milletvekili) diye alırsa, o parantezi benim koyduğum anlaşılır. Demek oluyor ki, bir yazarın noktalama işaretlerini de iyi bilmesi gerekir.

Her ne ise, Bozkurt Güvenç’in baştan başa yanlış tercümelerle dolu “çevirisinden bazı örnekler verelim. Hatâ, dahi Birinci Bölüm’ün başlığında başlıyor (İngilizce aslında s. 11 Bozkurt Güvenç’in çevirisinde, s. 13): GİRİŞ: BİLDİK KONULAR, ÇETİN SORULAR. B. ve Bn. Durant’ın bu başlığı verdikleri ad ise, Hesitations, yâni “Tereddütler.”

Bunu böyle belirttikten sonra, tarihçi Durant’ların niçin “tereddütler” içinde bulunduklarını kendi kalemlerinden okuyalım:

As his studies come lo a close the historian faces the challenge: Of what use have your studies been? Have you found in your uıork orıly the amusemerıt of recounting the rise and fail of nations and ideas, and retellingsad stories of the death of kings“? Have you learned more about human nature than the man in the Street can learn without so much as opening a book? Have you derived from history any illumination of our present condition, and guidance for our judgements and policies, any guard against the rebuffs of surprise or the vicissitudes of change? Have you found such regularities in the sequence of past events that you can predict the future actions of mankind or the fate of states? İs it possible that, after ali, “history has no sense”1 that it teaches us nothing, that the immense past u>as only the weary rehearsals of the mistakes that the future is destined to make on a larger stage and scale?

Bozkurt Güvenç, kitabın bu ilk paragrafını şöyle Türkçe’leştirmiş (s. 13):

Yazıp çizdiklerinin sonuna gelen tarihçi kişi şu sorulan cevaplamaktan kaçmamaz. Yazdığın tarih sanki ne işe yarayacak?

Tarihte, sadece yükselen ya da çöken milletlerle türlü düşünce akımlarının serüvenini mi buldun; yoksa “geçip-gitmiş kralların acıklı öyküsünü mü” anlattın?

İnsanoğlu nun yazgısını, hiç kitap yüzü görmemiş bir kimseden daha iyi anladın mı?

 Yazdığın tarihten, bugünü anlamamıza yarayacak, inanç ve politikalarımızı yönlendirecek, toplumu istenmeyen sürprizlerden sakınacak [kitaptan aynen aktarıyorum] değişmenin sürekliliğini (veya kaçınılmazlığını) ortaya koyacak hangi sonuçları çıkardın?

 Geçmişteki olayların ardışıklığından insanlığın geleceğini ve devletlerin yazgısını söylemeye yarayacak ne gibi düzenlilikler (yasalar) buldun?

“Tarihte bir anlam bulunmadığı, tarihin bize hiçbir şey öğretmediği, öncesiz geçmişle sonrasız geleceğin, aslında, daha geniş bir sahnede yinelecek hatâların bir provası olduğu” görüşü acaba gerçek mi?

Yanlışları düzeltmeye nereden başlayacağımı bilemiyorum. Yazının İngilizce aslındaki human nature kelimeleri, “insanoğlunun yazgısı” diye Türkçe’leştirilmiş! İbarede! nature kelimesi, “tabiat, mizaç, yaradılış, maya” mânasındadır; yazgı ise, “kader, kısmet, mukadderat, alınyazısı” demektir ki, çevirmen, “devletlerin yazgısını söylemeye” kelimeleri ile nature kelimesini “alınyazısı” anlamında kullanılmış. Ama o zaman sormak gerekecek: “tabiat, mizaç, yaratılış” ve “yazgı” anlamdaş kelimeler midir?

Çevirmen Bozkurt Güvenç, daha aşağıda, “düzenlilikle kelimesinden sonra, parantez içine aldığı “yasalar” kelimesini kullanmış. Burada, mutlaka köşeli parantez kullanım gerek, zira yukarıda söylediğim gibi, parantez, onu Durant’ların koyduğu hissini uyandırıyor. Evet, bir yazarın, bilhassa üniversitelerde ders veren bir akademisyenin noktalama işaretlerini iyi bilmesi şarttır.

Şimdi, Amerikalı tarihçilerin dediklerinin, elinizdeki kitapta nasıl Türkçe’leştirildiğini (s. 23) görelim:

İncelemeleri sona eren tarihçi bir meydan okuma ile karşı karşıya:

Bütün bu çalışmalarının ne faydası oldu? Çalışmalarınıza sadece milletlerin ve fikirlerin yükseliş ve düşüşlerini nakletmemek: ve “kralların ölümlerinin acıklı hikâyeleri”ni yeniden anlatman zevkini mi tattınız?

insan tabiatı hakkında, sokaktaki adamın hemen hemen hiç kitap açmaksızın öğrenebileceğinden fazlasını öğrendiniz?

Tarihten, bugün içinde bulunduğumuz şartlan aydınlatabilecek herhangi bir ışık, hükümlerimiz ve takip edeceğimiz politikalar için bir rehber, sürprizlerin red ve tersliklerine veya değinmenin iniş ve çıkışlarına karşı herhangi bir korunma çıkarabildik mi?

Mazinin, biribirini takip eden hâdiselerinde, beşeriyetin İstikbalde nasıl hareket edeceğinde veya devletlerin kaderlerinin nasıl tecelli edeceğinde kehanette bulunabileceğimiz muntazamlık  buldunuz mu?

Nasıl olsa, “Tarihin hissi yoktur,” sözü doğru mudur, yâni tarih bize bir şey öğretmez, yâni vâsi mâzi, istikbalin, daha büyük bir sahnede ve daha büyük ölçüde tekrarlanması, kaderinde yazılı hatâların bıkkın provalardan başka bir şey değil midi

İngilizce bilenlerinizin daha iyi görecekleri üzere, eksik tercümeler var. Meselâ, weary rehearsals kelimelerindeki “weary”nin ne olduğu belirtilmemiş. Sonra, immense past, “vâsi, muzzam mâzi” demektir. Yine predict kelimesi “söylemek” değildir; “bir şeyin vukuunu önceden haber vermek, kehanette bulunmak” demektir. Yıllardan beri tekrarlaya geldiğim bir sözüm var: dağarcıklarında bir kaç yüz “öz Türkçe” kelimeden fazla kelime bulunmayanlar, kim olurlarsa olsunlar, meselâ İngilizce’den doğru bir tercüme yapamazlar. Bozkurt Güvenç, bu “çeviri si ile benim bu sözümü doğruluyor.

Kitabın, İngilizce aslının onbirinci sayfasında başlayan ve onikincide de devam eden, ikinci paragrafta şu cümleler de var:

At times, we feel so, and a multitude of doubts assail our enterprise. To begin with, do ive really know what the past was, what actually happened, or is history “a fable” not quite agreed upon? Our knovuledge of any past event is alıvays incomplete, probably inaccurate, beclouded by ambivalent evidence and biased historians, and perhaps distorted by our oıvn pairiotic or religious partisanship.

Bozkurt Güvenç, Durant’ların cümlelerini, çok kötü bir dille şöyle Türkçeleştirmiş:

Giriştiğimiz tarih (yazma) serüveninin şüphe ve kuşku çıkmazlarıyla dolu olduğunu duyumsar dururuz. Söz gelişi, geçmişin öyküsünü, tarihte neler olup bittiğini, tarihin bir öykü (masal) ya da tartışılmaz verilerden kurulu olmadığını biliyor muyuz? Geçmişe ait bilgilerimiz, güvenilmez ya da şüpheli kanıtlara ve önyargılı yazarların tarihlerine dayandırılmış, dini inançlar ve milli duygularla çarpıtılmış olabileceği gibi, çok kez eksiktir de.

Amerikalı, tarihçilerin söyledikleri, hakîkî Türkçe ile şöyle:

“Zaman zaman biz de öyle hissediyoruz, ve çok sayıda şüpheler teşebbüsümüzü engellemeğe çalışıyor, tikin, mâzinin ne olduğunu, nelerin vuku bulduğunu, veya tarihin, üzerinde henüz bir “anlaşmaya varılmamış bir masal” olup olmadığını gerçekten biliyor muyuz? Mâzide vuku bulmuş herhangi bir hâdise hakkındaki bilgimiz daima eksik olduğundan, ve kesin olmayan delillerle ve tek taraflı tarihçilerle karartıldığından muhtemelen yanlış ve belki de, kendimizin millî ve dinî partizanlığımızla tahrif edilmiştir.”

Durant’ların kitabının ikinci bölümünün başlığı şöyle: History and the Earth. Bozkurt Güvenç’in başlığı ise şu: TARİH VE DÜNYAMIZ. Ben, sayın profesörün “earth” ve “world” kelimelerinin tıpatıp aynı şeyler olmadıklarını bildiğini sanıyorum. Şu halde, yazarın earth kelimesini “yeryüzü” kelimesi ile niye Türkçeleştirmedi?

Bu bölümdeki yanlış çeviriler de, tıpkı birinci bölümde olduğu gibi, bölümün ilk paragrafının birinci cümlesinde başlı yor: “Geçmiş olayları, geçmişin belgelerini ‘tarih’ olarak görmek tartışmaya açık bir eğilimdir.”

B. ve Bn. Durant’ın cümlesi şöyle: Let us define hislory in its troublesome duplexity, as the events or record of tht past.”

Hayret etmemek elde değil: Sayın Bozkurt Güvenç, bu cümlenin yukarıya aldığım Türkçe’sini rüyasında mı buldu’ Cümlenin Türkçesi’ni müsaadenizle ben söyleyeyim: “Tarihi aynı zamanda veya aynı şekilde işleyen iki ayrı kısmı bulunduğundan, güçlük verse de, mazinin hâdiseleri veya kayıtlar diye tarif edelim.”

Aşağıda, kitabın İngilizce aslından alınmış iki cümle göreceksiniz (s. 15):

Geogj-aphy is the matrix of history, its nourishing mother anı disciplining home. its rivers, lakes, oases, and oceans draw settler to their shores, for water is the. life of organisms and tourns, and oj fers inexpensive roads for transport and trade.

Bozkurt Güvenç’in, bilhassa ilk cümlede buram buram keyfilik kokan, çok yanlış tercümesi şöyle (s. 17):

Coğrafya, tarihin yuvası, sütannesi, babaocağıdır. Canlılara ve kentlere hayat veren su, alışverişe ve ulaşıma elverişli suyollarını oluşturur. İnsanlar, akarsular, göller, denizler kıyısında, vahalarda toplanır.

Aşağıdaki satırlar da benim tercümem:

Coğrafya, tarihi şekillendiren kalıp, tarihin besleyici annesi ve onu disiplin altında tutan evidir. Onun nehirleri, gölleri, vahaları ve okyanusları insanları, yerleşmeleri için kıyılarına çeker, zira organizmaların ve şehirlerin can damarları sudur, taşıt ve ticaret için yollar gösteren de odur.

Amerikan tarihçileri kitabın onaltıncı sayfasında şu cümleye de yer vermişler:

Wherı the Greeks grew too numerous for their boundaries, they founded colonies along the Mediterranean (“like frogs around a pond,” said Plato8) and along the Euxine, or Black, Sea.

Önce şunu belirtmek isterim: Çevirmen Güvenç, dikkatlice bakmış olsa idi, tarihçilerin, Euxine Sea ile Black Sea’nin aynı denizler (yâni Karadeniz) olduğunu göstermek için, cümledeki “or Black” kelimelerini—ki “veya Kara” demektir—iki virgül arasında belirttiklerini görecekti. Şunu demek istiyorum: Cümlede “Ege” kelimesi yok.

Türkiye’deki çeviri kitaplarındaki en büyük hatâlardan biri, sadece çevirdikleri dili değil Türkçe’yi de iyi bilmeyen çevirmenlerin, uzun bir cümleye rastladıkları zaman, parçalayıp, küçük küçük cümleler hâlinde göstermeleridir ki, bu da, yazarın dilini çok basitleştirdiği gibi, zaman zaman mânayı da altüst ediyor.

Profesör Bozkurt Güvenç, Durant’ların bu bir cümlesini, iki cümle hâlinde şöyle dilimize aktarmış:

Nüfusu hızla çoğalan Grekler, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarında, Ege’de koloniler kurmuştu. Platon (‘Eflatun) “gölcükte yaşayan kurbağalar”8 benzetmesini yapmıştı kendi halkı için.

Söyledim, yine söyleyeceğim: Bilhassa bir çevirmenin noktalama işaretlerini iyi bilmesi gerekir. Parantez içindeki “Eflatun” kelimesini, çevirmenin kim olduğunu bilmeseydim, B. ve Bn. Durant’ın koyduklarını sanabilirdim.

Bozkurt Güvenç’in, iki cümlede ifade ettiği cümleyi, ben, İngilizce aslına sadık kalarak, bir cümle ile Türkçe’leştireyim:

Yunanlar, kendi sınırları dahilinde yaşayamayacakları kadar çoğalınca, Akdeniz ve Karadeniz sahillerinde (Platon un deyişi ile, “gölcük çevresindeki kurbağalar gibi”) koloniler kurdular.

Kitabın üçüncü bölümü: Biyoloji ve Tarih. Önce, kitabın İngilizce aslındaki şu cümleler (s. 19):

The secorıd biological lesson ofhistory is that life is selection. In the competition for food or mates or poıver some organisms succeed and some fail. In the struggle for existence some individuals are better equipped than others to meel the. test of survival. Since Nature (here meaning total reatity and its processes) has not read very carefully the American Declaration of Independence or the French Revolutionary Declaration of the Rights of Man, we are ali born unfree and unequal: subject to our psychological heredity, and to the customs and iraditions of our group; diversely endouıed in health and strength, in mental capacity and qualities of character.

Bozkurt Güvenç’in İngilizcesi, bilmiyorum, belki günlük konuşmalar için yeterli, ama bilhassa akademik kitapları Türkçeleştirmek için pek de yeterli olmadığı anlaşılıyor. Buna bir de yıllardan beri kurtulamadığı saçma öz Türkçeciliğini de eklerseniz, yukarıdaki İngilizce cümlelerin Türkçe’sini—daha doğrusu onun Türkçe’sini—anlamakta niye güçlük çektiğinizi daha iyi anlayacaksınız (s. 25):

Hayatın bir tür “seçilim” (ayıklanma) olması tarihin ikinci biyoloji dersidir. Aş, eş ve iş için süregelen yarışmada kimi kazanır, kimi yitirir. Hayatta kalma savaşında kimileri ötekilerden daha güçlüdür. Bütün gerçeklikler ve onların süreçleri anlamındaki doğa, Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ile Fransız İnsan Haklan Beyannamesi’ni hiç dikkate almadı. Bizler, özgür doğmadık ve eşitsizlik içinde büyüdük. Bu durum fizik ve fizyolojik mirasımızla toplumumuzun gelenek ve görenekleriyle doğru; beden ve düşünce gücümüzle ve karakter, (kişilik) niteliklerimizle ters orantılıdır.

Şimdi de, Amerikalı tarihçilerin, hakîkî Türkçe ile ne dediklerini görelim:

Tarihin ikinci biyolojik dersi, hayatın bir seçim, bir ayıklama olduğudur. Gıda tedarik etmek veya bulmak veya iktidar uğrundaki rekabette bazı organizmalar başarılı olur, diğerleri olmaz. Var olabilme mücadelesinde bazı fertler, ayakta kalabilmenin sınavı için diğerlerinden daha iyi teçhiz edilmişlerdir. Tabiat (buradaki mânası ile topyekün gerçek ve onun işlemleri) Amerikan İstiklâl Beyannamesini veya Fransız İhtilâlinin İnsan Haklan Beyannamesini çok dikkatli okumadığından, bizler gayr-i hür ve gayr-i eşit doğarız: hepimiz, fizikî ve psikolojik ırsiyetimize, ve bağlı olduğumuz grubun âdet ve geleneklerine tabiyiz; hepimize bahşedilen sıhhat ve fizikî güç, zihnî kapasite ve karakter özellikleri biribirinden farklıdır.

Gördüğünüz gibi, yazının aslında “fizyolojik miras,” “ters” ve “doğru” orantılar yoktur; anlayan, ve anladıklarını diğerlerine aktarmasını bilenler için gayet derin mânalı sözler vardır. Bilhassa akademik yazıların tercümesinde keyfîliğe, adamsendeciliğe asla yer yoktur.

Kitabın Beşinci Bölüm ünün başlığı Character and History, yâni “Karakter ve Tarih.” Bozkurt Güvenç ise, “İNSANIN DOĞASI VE TARİH” demiş. Bölüm, İngilizce aslında şu kelimelerle başlıyor:

Society is founded not on the ideals but on the nature of man, and the constitution of man reıvrites the constitution of states. But w hat is the constitution of man?

Amerikalı tarihçilerin bu kelimeleri, Türk çevirmeni Bozkurt Güvenç tarafından, tırnak içinde gösterilen toplum ve ikinci cümle ortasına sıkıştırılan sırıtkan bir “ya” edatı ile kitabına şöyle aktarılmış:

“Toplum” adına verdiğimiz varlık—ilkeler, ülküler üstüne değil—insan doğası üzerine kuruludur. Devletlerin anayasalarını yazan insanın anayasasıdır ya, İnsanın Anayasası nedir?

İngilizcesinin derecesi artık iyiden iyiye anlaşılan Bozkurt Güvenç’e söyleyelim ki, “anayasa” mânasına gelen constitution kelimesinin bir diğer mânası da, “vücut yapısı, bünye”dir. “İnsanın anayasası” da ne demek? Bu cümlede asla kullanılmaması gereken bir “söz’u, koca bir profesör doktor nasıl kitabına alır, benim aklım almıyor. Her ne ise, bir de biz aktaralım:

Cemiyet, idealler üzerine değil, insan tabiatı üzerine kurulur, ve insanın yapısı da, devletlerin anayasalarını yeniden yazar? Peki, insanoğlunun yapısını neler oluşturur?

Bozkurt Güvenç’in bu çevirisindeki akıl almaz yanlışları göstermek için bölümleri dikkatle okumaya gerek yok. Bir bölümün ilk cümlesini ele almak kâfi. Meselâ, Durant’ların, “Din ve Tarih” bölümünün ilk cümlesi şöyle (s. 43):

Even the skeptical historian develops a humble respect for religion, since he sees it functioning, and seemingly indispensable in every land and age.

Bozkurt. Güvenç’e göre, Amerikan tarihçileri şunu demek istemişler:

En titiz bir tarihçi bile, işlevine ve evrenselliğine bakarak din konusunda saygılı bir tutum alır.

Kitap boyunca kendini belli eden keyfîlik burada da karşımızda. “Titiz” kelimesi de nereden çıktı? Yoksa onun Türkçe’sinde “şüpheci” ve “titiz” eş anlamlı kelimeler midir? Sonra cümlede “en” sıfat eki de yok.

Bozkurt Güvenç, o cümleyi şöyle tercüme edemez miydi?

Skeptik [şüpheci] bir tarihçi bile, her ülkede ve her çağda işlemini yürüten, ve zahiren, kaçınılamayacak müessese olarak gördüğünden, dine, mütevazi bir hürmet geliştirir.

Birinci sayfasından son sayfasına kadar berbat bir Türkçe ile dilimize aktarılmış, akıl almaz yanlışlarla dolu bu kitabın, bir akademisyene asla yakışmayacak bir tarafı da, kitabın aslında bulunmayan cümlelerin, yazarların düşünceleri imişcesine eklenmesi. Ne demek istediğimizi anlatmak için, bu “Din ve Tarih” bölümünün birinci paragrafının, yukarıya aldığımız birinci cümleden sonrasını aynen alalım:

To the unhappy, the suffering, the bereaved, the old, it has brought supernatural comforts valued by millions of souls as more precious ihan any natural aid. It has helped parerıts and teachers to discipline the young. It has conferred meaning and dignity upon the loıvliest existence, and through its sacraments has made for stability by transforming human covenants into solemn relationship ıvith God. It has kept the poor(said Napoleon) from murdering the rich. For since the natural inequaiity of men dooms many of us to poverty or defeat, some supernatural hope may be the sole alternative to despair. Destroy that hope, and the class war is intensifıed. Heaven and utopia are buckets in a well: when one goes down the other goes up; when relıgion declines Communism gi’ouıs.

İngilizce ‘den tercümeler yapan, gazetelerdeki yazıları ve kitaplarıyla ona buna ders vermeye çalışan Prof. Dr. Bozkurt Güvenç, B. ve Bn. Durant’ın bu çok derin mânalı cümlelerini yazının aslındaki bir cümleyi tercüme etmeyerek ve—he; halde kendi politik düşüncelerini aksettirmek için—yazımı aslında bulunmayan bir cümle de ekleyerek, kötü bir Türkçe ile şöyle aktarmış:

Umudunu yitirene, acı çekene, yoksula, yaşlıya her türlü madde yardımdan daha etkili gelen, huzur sağlayan dindir. Çocuk eğitiminde ana-babalarla öğretmenlere yardımcı olan da dindir. Ve yine din değil midir, en düşük yaşama düzeyine anlam ve saygınlık kazandıran, insanoğlunun Tanrı ile ilişkisini kuran, hayatın sürekliliğini kutsal değerler zinciriyle birbirine bağlayan? İnsanlar arasındaki eşitsizlikler, çoğumuzu yoksulluğa ve şaşkınlığa sürüklediğ için doğaüstü inançlar çaresizliğin ilk seçeneği oluyor. Umutların yitirilmesi sınıf çatışmasını körükler. Cennet ve ütopya bostan kuyusundaki kova çiftine benzer: Biri inerken öteki çıkar! Şu anlamda ki din zayıflayınca komünizm güçlenir—tersi de görülür, toplumculuk zayıflayınca din güçlenir!

*

İşte, yıllardır Türkçe’den politikaya kadar her türlü konuda ahkâm kesen bir profesörün çevirisi. Yazarların kullanmadığı noktalama işaretlerini ne hakla kullanıyor? Durant’lar, bu paragrafta bir tane dahi nida (!) işareti kullanmazlarken, Prof. Dr. Güvenç iki tane kullanmış. Sonra,“Ve yine din değil midir?” diye başlayan soru cümlesi de ne oluyor? Yazının aslında böylesine yılışık bir söz yok. Sonra, Napoleon’un sözü niye atlandı? Dürüst bir çevirici, kitapta ne varsa çevirmeye mecbur değil midir? Ve hele hele,”—tersi de görülür, toplumculuk zayıflayınca din güçlenir!” cümlesini kendi politik ve sosyal düşüncesini, sanki Amerikan tarihçilerin düşünceleri imişcesine kitaba almanın, hangi ahlâk anlayışı ile bağdaşabileceğini Bozkurt Güvenç bana söyleyebilir mi? Aslında olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek.

sahtekârlık, yalancılık değilse nedir? (Bu tür ilâveler diğer sayfalarda da var.) Defalarla yazdım: kendilerini aydın sananlar, gerçek aydınlar olmaya çalışmadıkça, bu ülkenin başı dertten kurtulamayacaktır.

Her ne ise, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in Türkçe’leştiremediği, veya Türkçeleştirmek istemediği cümleleri biz Türkçeleştirelim:

Din mutsuzlara, acı ve ızdırap içindekilere, mahrum kalmışlara, yaşlılara, milyonlarca insanın herhangi materyal [maddî] bir yardımdan daha değerli gördüğü tabiat-üstü huzuru getirdi. Din, ebeveynlere ve öğretmenlere, gençlerin disiplininde yardımcı oldu. Cemiyetin en alttaki tabakalarında varlıklarını sürdüren insanlara pâye verdi, hayatın bir mânası olduğunu gösterdi, ve emirleri ve âyinleriyle, beşerî mukaveleleri Allah’la girişilmiş kutsal münasebetler hâline dönüştürerek topluluklarda istikrar sağladı. Din, fakirlerin zenginleri öldürmelerini önledi. (Bu Napoleon’un sözü idi.) Zira insanlar arasındaki tabiî eşitsizlik, pek çoğumuzu sefalet veya yenilgiye sürükleyeceğinden, bir tabiat-üstü ümit tek alternatif olabilir. O ümidi ortadan kaldırın, sınıf harbi şiddetlenir. Cennet ve ütopya, bir kuyudaki kovalardır: biri aşağı indiği zaman diğeri yukarı çıkar; din zayıflayınca Komünizm yayılır.

Takdir edersiniz ki, Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in “çevirisindeki bütün hatâları bu sayfalarda belirtmeme imkân yok. Fakat sizi bir defa daha temin edeyim ki, aslında “İndeks “li olmasına rağmen onun çevirisinde indekssiz olan Tarihten Dersler, baştanbaşa yanlış ve eksik tercüme edilmiş. Bozkurt Güvenç ise, bu “çeviri”sinin çok iyi olduğuna inanmış olmalı ki, “Çevirenin Sözbaşı”smda diyor ki: “Okurlarım beğendiklerini başkalarına söyler, eleştirilerini çevirene iletirlerse sevinirim.”

Nejat Muallimoğlu

Sh: 9-22

TEREDDÜTLER

İncelemeleri sona eren tarihçi bir meydan okuma ile karşı karşıya: Bütün bu çalışmalarının ne faydası oldu?

Çalışmalarınızda, sadece milletlerin ve fikirlerin yükseliş ve düşüşlerini nakletmenin, ve “kralların ölümlerinin acıklı hikâyelerini yeniden anlatmanın zevkini mi tattınız?

İnsan tabiatı hakkında, sokaktaki adamın hemen hemen hiç kitap açmaksızın öğrenebileceğinden fazlasını mı öğrendiniz?

Tarihten, bugün içinde bulunduğumuz şartlan aydınlatabilecek herhangi bir ışık, hükümlerimiz ve takip edeceğimiz politikalar için herhangi bir rehber, sürprizlerin ret ve tersliklerine veya değişmenin iniş ve çıkışlarına karşı herhangi bir korunma çıkarabildiniz mi?

 Mazinin, biribirini takip eden hâdiselerinde, beşeriyetin istikbalde nasıl hareket edeceğinde veya devletlerin kaderlerinin nasıl tecelli edeceğinde kehanette bulunabileceğiniz muntazamlıklar buldunuz mu?

Nasıl olsa, “Tarihin hissi yoktur,” sözü doğru mudur; yâni, tarih bize bir şey öğretmez, yâni, vâsi mâzi, istikbalin, daha büyük bir sahnede ve daha büyük ölçüde tekrarlanması kaderinde yazılı hatâların bıkkın provalarından başka bir şey değil midir?

Zaman zaman biz de öyle hissediyoruz, ve çok sayıda şüpheler teşebbüsümüzü engellemeğe çalışıyor. İlkin, mazinin ne olduğunu, nelerin vuku bulduğunu, veya tarihin, üzerinde henüz bir “anlaşmaya varılmamış bir masal” olup olmadığını gerçekten biliyor muyuz?

Mazide vuku bulmuş herhangi bir hâdise hakkındaki bilgimiz daima eksik olduğundan, ve kesin olmayan delillerle ve tek taraflı tarihçilerle karartıldığından muhtemelen yanlıştır, ve belki de kendimizin millî ve dinî partizanlığımızla tahrif edilmiştir. “Tarihin büyük bir kısmı tahmin, ve mütebakisi peşin hükümlerdir.” Hattâ kendi ülkesi, ırkı, inancı, veya sınıfı için duyabileceği tarafgirlik hislerinin üstüne çıktığını sanan tarihçi bile, seçtiği malzemesi ile, ve kullandığı sıfatlardaki nüanslarla kendi gizli tercihlerini açığa vurur. “Tarihçi, daima gerektiğinden fazla basitleştirir, ve çok yönlü muğlaklığını hiç bir zaman benimseyemediği veya anlayamadığı kalabalık ruhlar ve hâdiseler arasından kolaylıkla yoğurabileceği azınlıktaki gerçekleri ve insanları acele ile seçer.” Yine, mazide olup bitenlerden istikbal için çıkardığımız neticeler, değişmenin gittikçe hız kazanmasından ötürü, önceki zamanlardakinden fazla rizikolu oluyor. Charles Peguy 1909’da, “dünyada, İsa’nın zamanından itibaren vuku bulan bütün değişmelerin, son otuz yıldaki değişmelerden az” olduğunu sandı; ve belki günümüzde, fizik üzerine doktora yapmış genç bir ilim adamı, kendi ilminin 1909’dan bu yana, daha önceki yazılı tarih boyunca gördüğü değişmelerden fazla değişikliğe uğradığını söyleyecektir. Her sene—bazen, harpte, her ay—yeni bir icad, metod, veya durum, davranış ve fikirlerin yeniden düzenlenmesine zorluyor. Üstelik, tesâdüfî bir unsurun, belki de metallerin ve insanların davranışlarına tesir ettikleri anlaşılıyor. Biz, organizmalar bir yana, atomların bile istikbalde, mazide hareket ettiklerini sandığımız tarzda hareket edeceklerine artık emin değiliz. Elektronlar, Cowper’in Tanrısı gibi, hayret uyandırıcı icraatlarını esrarengiz şekillerde yaparlar, ve İskender’in, kendisini, kendisini öldürecek kadar içkiye vererek, kurduğu yeni imparatorluğunun parçalanmasına sebep oluşu gibi (M.Ö. 323), veya Rusya tahtına Prusyalılar’ın davranış ve usullerine aşık bir Çarın tahta geçmesinin (1762) Büyük Frederick’i felâketten kurtarması gibi, herhangi bir karakterin acayip bir hareketi veya bir durum millî denklemleri altüst edebilir.

Besbelli ki, tarih yazıcılığı bir ilim değildir. O, sadece bir emek, bir sanat, ve bir felsefe olabilir—gerçekleri bulup çıkarmakla bir emek, eldeki kaotik malzemeye anlaşılır bir düzen vermekle bir sanat, perspektif ve aydınlatma uğrunda bir felsefe. “Şimdiki zaman, bir yumak hâlinde harekete geçmeye hazır mâzi, ve mâzi de, anlamamız için yumağından çözülmüş şimdiki zamandır,” veya biz böyle olduğuna inanıyor ve ümit ediyoruz. Felsefede, bütünün ışığında parçayı görmeğe çalışırken, “tarih felsefesı’nde ise, mazinin ışığında şimdiki ânı görmeğe çalışırız. Biz her iki durumda da, bunun, bir mükemmellik tedbiri olduğunu biliyoruz; topyekün perspektif ise bir optik yanılmadır. Biz, insanoğlunun bütün tarihini bilmiyoruz; Sümer ve Mısır medeniyetlerinden önce, muhtemelen bir çok medeniyet vardı; kazılarımıza ancak başladık! Biz bu işe, kısmî bilgimizle girişmeli, ve şartlı olarak, ihtimallerle tatmin olmalıyız; tarihte, ilim ve politikada olduğu gibi, hükümranlık eden nisbîliktir, ve bütün formüller şüphe ile ele alınmalı. “Tarih, kendi akışını teorik ölçülere veya mantıkî kanallara zorlama teşebbüslerine gülümser; bizim genelleştirmelerimizi altüst eder, bütün kurallarımızı çiğner; tarih baroque dır.” * Belki bu sınırlar dahilinde, realiteye sabırla katlanabilmek, ve biribirimizin vehimlerine saygı beslemek için tarihten yeterince öğreneceklerimiz vardır.

* Onaltıncı asrın ikinci yarısından onsekizinci asrın ikinci yansına kadar uzanan çağın, sanat ve mimarî tarzına baroque denir, önceki standartlara azim ve enerji ile karşı çıkan baraque üslûbu, bilhassa son çağlarında inceden inceye işlenmiş, ve bazen acayip süslemeleri ihtiva ediyordu. Kelime, buradaki kullanılışı ile, “acayip, aşırı veya son derece süslü” demektir.—

İnsanoğlu, astronomik zamanda bir ân, yeryüzünün geçici bir misafiri, kendi cinsinden olanların bir tohumu, kendi ırkının bir evlâdı, Vücuttan, karakterden, ve akıldan oluşan bir bileşik, ailenin ve topluluğun bir üyesi, bir dine inanan veya şüphe eden biri, bir ekonomide bir ünite, belki bir devletin vatandaşı veya bir ordunun askeri olduğundan, biz de bunlara tekabül eden başlıklar altında—astronomi, jeoloji, coğrafya, etnoloji [ırkları araştıran ilim], psikoloji, moralite [ahlâk], din, ekonomi, politika, ve harp—insan tabiatı, davranışı, ve görünüşü hakkında tarihin neler dediklerini öğrenebiliriz. Bu nazik, rizikolu bir teşebbüs, ve ancak bir ahmaktır ki, yüzlerce asrı güvenilemez sonuçlarla dolu yüz sayfaya sıkıştırmağa çalışabilir. Biz bu işleme başlıyoruz.

Sh: 23-26



DİN VE TARİH

Skeptik [şüpheci] bir tarihçi bile dini, her ülkede ve her çağda işlemini yürüten, ve zâhiren, kaçınılamayacak bir müessese olarak gördüğünden, dine, mütevazi bir hürmet geliştirir. Din mutsuzlara, acı ve ızdırap içindekilere, mahrum kalmışlara, yaşlılara, milyonlarca insanın herhangi maddî bir yardımdan daha değerli gördüğü tabiat-üstü huzuru getirdi. Din, ebeveynlere ve öğretmenlere, gençlerin disiplininde yardımcı oldu. Cemiyetin en alttaki tabakalarında varlıklarını sürdüren insanlara pâye verdi, hayatın bir mânası olduğunu gösterdi, ve emirleri ve âyinleriyle beşerî mukaveleleri Allah’la girişilmiş kutsal münasebetler hâline dönüştürerek topluluklarda istikrar sağladı. Din, fakirlerin zenginleri öldürmelerini önledi. (Bu Napoleon’un sözü idi.) Zira insanlar arasındaki tabiî eşitsizlik, pek çoğumuzu sefalet veya yenilgiye sürükleyeceğinden, bir tabiat-üstü ümit tek alternatif olabilir. O ümidi ortadan kaldırın, sınıf harbi şiddetlenir. Cennet ve ütopya, bir kuyudaki kovalardır: biri aşağı indiği zaman diğeri yukarı çıkar; din zayıflayınca Komünizm gelişir.

Dinin başlangıçta, ahlâkla herhangi bir bağlantısı bulunduğu görülmüyor. Görünürde (zira biz sadece tahmin ediyoruz, veya Lukretius’u yankılayan Petronius’u yankılıyoruz) “ilâhları ilk defa yapan şey korku idi”—topraktaki, nehirİerdeki, okyanuslardaki, ağaçlardaki, rüzgârlardaki, veya gökyüzündeki gizli kuvvetlerin yarattığı korku. Din, teklifler, yardımlar, kurbanlar, büyüler, ve dualarla bu kuvvetlere tâviz verici bir âyin hâline geldi. Ne zaman ki rahipler, bu korkulan ve âyinleri ahlâkî ve dinî kanunları desteklemekte kullandılar, din, hayatî bir güç ve devletin rakibi oldu. Halka, mahallî ahlâkî kuralların ve kanunların, ilâhların emirleri olduğunu söyledi. Din, ilâh Tot’un, Menes’e Mısır’ın kanunlarını, ilâh Şamaş’ın, Hammurabi’ye Bâbil kanunlarını, Yahvehin, Musa’ya, Yahudiler için On Emir ve diğer 613 emiri, ve İlâhî peri [su veya orman perisi] Egeria’nın Numa Pompilius’a Romanın kanunlarını verdiğini söyledi. Putperest kült’leri [cult, mezhep, inanç, tapınma] ve Hıristiyan akideleri, dünyevî hükümdarların ilâhlar tarafından tayin ve korunduğunu ilân ettiler. Her devlet de, bundan duyduğu minnetin ifadesi olarak, topraklarını ve gelirlerini rahiplerle paylaştı.

Ahlâksızlık, dinin hâkim olduğu çağlarda da yaygın olduğundan, resmî kilisenin kanunlarına karşı çıkanlar, dinin ahlâkî sağlamlık, yaydığından şüphe ettiler. Şehvet düşkünlüğü, sarhoşluk, kaba hareketler, tamah, sahtekârlık, haydutluk, ve şiddet Orta Çağlar’da da vardı; fakat Hıristiyan ahlâkının dunlaştırıcı tesiri, rahiplerin nasihatleri, azizlerin ortaya koydukları örnek hareketler olmaksızın, muhtemeldir ki, beş-yüz sene süren barbar istilâlarının, harplerin, ekonomik tahribatın, ve dağılan siyasî teşkilâtların doğurduğu ahlâkî düzensizliğin tesirleri çok daha kötü olacaktı. Roma Katolik Kilisesi köleliği, aile kavgalarını, millî çatışmaları azaltmak, mütareke ve barış devrelerini uzatmak, ve dövüşme veya sıkıntılarla sürdürülen mahkemeler yerine düzenli mahkemeler getirmek için çalıştı; kadîm Roma veya barbar kanunlarının getirdiği cezaları hafifletti, ve yardımlaşmanın sınır ve teşkilâtlarını muazzam bir şekilde genişletti.

Kilise [Katolik Kilisesi], devlete hizmet etmesine rağmen, kilisenin, bütün devletlerin ve ahlâkın da, gücün üzerinde bulunduğunu ilân etti. Kilise, daha yüksek bir varlığa duyulan sadâkatin dizginlemediği vatanseverliğin, tamah ve suç uğrunda bir âlet olacağını söyledi. Kilise, Hıristiyanlık âleminde birebirleriyle rekâbet hâlinde bulunan hükümetlerin üstünde bir ahlâk kanununu yaydı. Kendisinin ilâhı bir orijini ve ruhî üstünlüğü bulunduğunu iddia eden kilise kendisini, bütün hükümdarların ahlâken sorumlu tutulacağı beynelmilel bir mahkeme olarak tanıttı. İmparator IV. Henry, Papa VII. Gregory’ye Canossa’da [Kanosa] boyun eğerek bu iddiayı kabul etti (1077); ve bir asır sonra da Papa III. Innocent, Gregory’nin ideali olan ahlâkî bir süper devletin gerçekleştiği intibaını verircesine, papalığın otorite ve prestijini yeni bir yüksekliğe çıkardı.

Bu muhteşem rüya milliyetçiliğin, skeptisizm’in [şüpheciliğin], ve beşerî zaaflığın tesirleri altında parçalandı. Kilise, çok defa tek taraflı, rüşvetle satın alınabilen, veya zorba insanlarla yönetiliyordu. Fransa, zengin ve güçlü bir ülke hâline geldi, ve papalığı, kendisinin siyasî bir âleti olarak kullandı. Krallar, bir papanın, papaları sadâkatle destekleyen bir Cizvit emrini geri aldırtacak kadar güçlendiler. Kilise, dinî efsanelerle, düzme kalıntılarla, ve şüpheli mucizelerle sahtekârlık önünde iki büklüm eğildi; asırlar boyunca, Batı Avrupa’nın Papa I. Silvester’e (papalık, 314-335) “Kostantin’in Bağışı” olduğu efsanesinden, ve papanın Kadîr-i mutlaklığını iddia eden “False Decretals”dan [Düzmece Emirler] (842) yararlandı.26

Dinî hiyerarşi, ahlâkî inançları yaymak yerine, enerjisini gittikçe ve gittikçe dinî katılığı yaymak uğrunda sarfetti, ve Engizisyon da Kiliseyi, hemen hemen öldürürcesine itibardan düşürdü. Kilise, barış vaazları verirken bile, onaltıncı yüzyıl Fransa’sında dinî harpleri ve onyedinci asır Almanyasında da Otuz Yıl Harbi’ni körükledi. Modern ahlâkın başta gelen başarılarından biri olan köleliğin kaldırılmasında sadece mütevazi bir rol oynadı; zamanımızın kötülüklerinin tesirlerini azaltan hümanist hareketlerde başı, filozofların çekmelerine müsaade etti.

Tarih, kütlelerin mucizelerle, esrarengizliklerle, ve efsanelerle zenginleştirilmiş bir din arzu ettiğinde Kiliseyi haklı çıkardı. Kilise, âyinlerde, rahiplerin giyinişlerinde, ve piskoposların otoritelerinde ikinci derecede bazı değişikliklere müsaade etti ise de, aklın gülümseme ile karşıladığı doktrinleri değiştirmeyi aklından geçirmez, zira bunlardaki herhangi bir değişme, ümitlerini, ilham verici, teselli edici tahayyüllere bağlayan milyonlarca insanı gücendirerek ümitsizliğe düşürür. Filozofların, Kilisenin ahlâkî fonksiyonu yerine koyacakları başka bir şey bulamadıklarını kabul etmeleri, ve Kilisenin de, dinî ve entellektüel hürriyeti kabul etmesi dışında, din ve felsefe arasında bir uzlaşma mümkün değildir.

Tarih, Allah’a inanışı destekliyor mu? Eğer Allah derken, tabiatın yaratıcı canlılığını değil de, zeki ve müşfik bir yüce varlığı kastediyorsak, sorunun cevabı mütereddit bir negatif olmalı. Biyolojinin diğer kolları gibi, tarih, en sağlam fertlerin ve grupların, iyiliğin mukabele görmediği, talihsizliklerin bol olduğu, ve nihaî test’in ayakta kalabilmek yeteneği olduğu mücadelesinin tabiî seçiminde dipte kalır. Bu suçlara, periyodik olarak insan ve hayvan hayatını perişan eden harpleri, insanların insanlara zulmünü, depremleri, fırtınaları, kasırgaları, salgın hastalıkları, denizlerdeki deprem dalgalarını, ve diğer “takdîr-i İlâhı’leri eklediğiniz zaman, eldeki bütün deliller, bizim sübjektif olarak düzen, şaşaa, güzellik ve yücelik atfettiğimiz, tesadüfi ve görünürdeki gelişigüzel manzaraları ile kör veya tarafsız bir kaderi akla getiriyor. Eğer tarih herhangi bir teolojiyi destekliyorsa bu Zoroastrian veya Manichean gibi düalizm [ikilik, kâinatın zihin ve madde olarak iki prensipten meydana geldiği görüşü] olacaktır: kâinatı ve insanların ruhlarını kontrol için biribirleriyle çarpışan iyi ve kötü ruhlar. Bu inançlar ve Hıristiyanlık (ki aslında Manichean’dir) [Manichean (Maniçien) M.S. üçüncü ve beşinci asırlar arasında rağbet bulan, ilhamını Zerdüştlük mezhebinden alarak hem Allah'a hem şeytana inanan bir mezheptir.—N.M.] kendilerine inananlara, sonunda iyi ruhun kazanacağını güvenle söyledi; fakat tarih bu kesin ifadenin doğruluğunu garanti etmez. Tabiat ve tarih, bizim iyilik ve kötülük anlayışımızla hemfikir değillerdir; onlar iyiyi, ayakta kalan, ve kötüyü de, yıkılan diye tarif ederler, ve kâinatın da, İsa’yı tercih ederek Cengiz Han aleyhinde peşin hükümleri yoktur.

İnsanın kâinatta miniskül bir yeri işgal ettiğinin gittikçe daha derinden anlaşılması, dinî inançların daha da zayıflamasına yol açtı. Bu gerilemenin başlangıcını Hıristiyanlık’ta Kopernik’e (1543) kadar uzatabiliriz. Bu gerileme işlemi yavaş oldu, fakat Johne Donne 161 İ de, yeryüzünün, dünyanın bir “banliyö “su hâline geldiğinden yakınıyordu, ve “yeni felsefe her şeyden şüphe etti”; ve Francis Bacon, piskoposları zaman zaman şapkasını çıkararak selâmlamasına rağmen, hürriyetine kavuşmuş insanın dininin ilim olduğunu ilân ediyordu. İşte, Allah’ın, dışımızdaki bir İlâhî Varlık olarak “ölümü” onların neslinde başladı.

Bunda, ilmin ve tarihî bilginin yayılması dışında, daha pek çok sebep rol oynadı. İlkin, başlangıçta özel hükümleri savunan Protestan Reformasyonu geldi. Ardından, her birinin hem İlâhî kitaplara hem akla başvurduğu çok sayıdaki Protestan mezhepleri ve ideolojiler geldi. Daha sonra, İncil’in daha yüksek ölçüde tenkidi geldi ki, İlâhî kitapların oluşturduğu o fevkalâde kütüphaneyi kendisinden hatâ sâdır olabilen insanın gayri-mükemmel eseri diye nitelendirdi. Ardından İngiltere’de dini, tabiattan hemen hemen ayırt edilemeyen bir Allah’a müphem bir tarzda inanışa indiren “deistik” hareket göründü. Ardından, diğer dinler hakkında gittikçe artan bilgiler geldi ki, bu dinlerin, pek çoklarının Hıristiyanlık-öncesine kadar uzanan efsaneleri, bir kimsenin tevarüs ettiği inançlarının gerçek tabanına rahatsızlık uyandırırcasına benziyordu. Ardından, Protestanlığın, Katolik efsanelerini ekspoze [teşhir] etmesi, deist’ler tarafından İncil’de bahsedilen mucizelerin ekspoze edilmesi, ve din tarihindeki sahtekârlıkların, engizisyonların, ve katliâmların ekspoze edilmesi geldi. Ardından, ziraatın—ki hayatın her yıl yeniden canlanması ve büyümenin sırrı, insanlardaki inanç ateşini yakıtlıyordu—yerini, bir dünya makinesini akla getirircesine, âdeta her gün dua ediyorlarmış gibi bir nakaratla işleyen makinelerle meydana çıkan sanayileşme aldı. Bunlara, Bayle’nin yazılarında görüldüğü üzere skeptik [şüpheci] felsefenin, ve Spinoza’nın yazılarında görüldüğü üzere pantheistic [Allah'ın her şey olduğunu ve her şeyin Allah’ın bir parçası olduğunu söyleyen] felsefenin cesur ilerleyişini; Fransız Aydınlanmasının Hıristiyanlığa kütlevî hücumunu; ve Fransız İhtilâli sırasında Paris in Kiliseye karşı ayaklanmasını da ilâve ediniz. Yine bunlara, modern harplerin kendi zamanımızda sivil halkı gelişigüzel katiedişini de ilâve ediniz. Nihayet, insanoğluna kadır-i mutlaklık ve yıkıcılık vâdeden, ve gökyüzünün İlâhi kumandasına meydan okuyan İlmî teknolojinin hayret uyandırıcı zaferlerini ekleyiniz.

Hıristiyanlık bir bakıma, çok sayıda Hıristiyan’da, geleneksel teolojinin kindar Allah’ını kabul edemeyecek bir ahlâkî his geliştirmekle, kendi aleyhindeki cereyanlara yakıt hazırladı. Cehennem fikri, sadece eğitim görmüş düşüncelerde değil, kilise kürsülerinde de kayboldu. [Protestanlığın bir mezhebinin sâlikleri olan] Presbeteryanlar, Westminister İtirafından utanç duymaya başladılar. Bu itiraf onları, fazilet ve suçları ne olursa olsun, hem milyarlarca kadın ve erkeği yaratan ve hem de onların ebedî bir cehenneme gideceklerini söyleyen bir Allah’a inanmayı taahhüd ettirmişti. Eğitim görmüş Hıristiyanlar [Vatikan'daki] Sistin Mâbedi’ni ziyaret ettikleri vakit, İsa’nın, Michelangelo tarafından günahkârları, ateşleri hiç bir zaman söndürülmeyecek cehenneme paldır-küldür fırlatırken çizilen resminden dehşete düştüler. Gençlerimize ilham verecek “nazik, uysal ve yumuşak İsa” bu muydu? Nasıl Elenler’in ahlâkî gelişmeleri, Olimpus’un kavgacı ve zina yapan ilâhlara inançlarını zayıflattı ise (Platon dedi ki: “Beşeriyetin büyük bir kısmı ilâhların mevcudiyetine hiç inanmıyor.”), Hıristiyan ahlâkının gelişmesi de Hıristiyan teolojisini yavaş yavaş aşındırdı. İsa Jehovah’ı yıktı. (Jehovah (Jehova), Allah’ın İbranice’den aktarılan bir diğer adıdır.]

Hıristiyanlık’ta, ruhanî müesseseler yerine seküler [dinî olmayan, laik] müesseselerin yerleştirilmesi Sanayi İhtilâli’nin nihaî ve kritik neticesi idi. Devletlerin teolojik desteklerden vazgeçmesi bugün kafamızı karıştıran ve davranışlarımızı altüst eden bir çok kritik tecrübeden bir tanesidir. Bir zamanlar, Allah’ın yeryüzündeki vekili kralın iradeleri olarak takdim edilen kanunlar, şimdi, kendilerinden hatâ sâdır olabilen şaşkınlık içindeki insanların emirleri idi. Eğitim, ki bir zamanlar Allah’ın ilham verdiği rahiplerin kutsal inhisarında idi, şimdi sadece polisten korkan ve makul hükümler vermeyi belki hiç bir zaman öğrenemeyecek genç âsileri akıl ve ikna yolu ile. medenileştirmek görevi teolojik cüppe ve huşûdan sıyrılmış erkek ve kadınların uhdesine verildi. Bir zamanlar kiliselerle ittifak yapan kolejler, işadamları ve ilim adamları tarafından zaptedildi. Vatanseverlik, Kapitalizm, veya Komünizm propagandaları, tabiat-üstü bir inanç ve ahlâkî sistem telkin etmekten daha başarılı oluyor. Kutsal günlerin yerini tatil günleri alıyor. Tiyatrolar ve sinemalar Pazar günleri de dolu, ve Pazar günleri bile kiliselerin yarısı boş. Anglo-Sakson ailelerinde din, sosyal bir görenek ve âdet, koruyucu bir renklendirme oldu; Amerikan Katolik ailelerinde canlılığını muhafaza ediyor; Fransa’nın ve İtalya’nın üst ve orta sınıflarında din, “kadının ikinci derecedeki seksüel özelliğidir.” Yüzlerce ve yüzlerce işaret, Sofistler in gelişinden ve Yunan Aydınlanmasından sonra eski Yunan dininin karşılaştığı gerilemenin bir benzerinin Hıristiyanlık’ta da vuku bulmakta olduğunu gösteriyor.

Katoliklik ayakta duruyor, çünkü tahayyüle, hislere, ve ümide hitap ediyor; çünkü onun mitolojisi fakirlere teselli veriyor ve hayatlarını parlatıyor; ve çünkü inananların takdir edilen velûdlukları sayesinde Reformasyon’a kaybettiği yerleri yavaş yavaş geri alıyor. Katoliklik, entellektüel topluluğun sadakatini feda etti, ve sektiler eğitim ve edebiyatla temas neticesi gittikçe artan kayıplar veriyor; fakat aklın kesinsizliğinden usananları, ve Kilise’nin, dahilî huzursuzluğu gidererek Komünist dalgasına set çekeceğini ümit edenleri kendi safına çekiyor.

Eğer bir büyük harp Batı medeniyetini harabeye çevirirse, yıkılmış şehirler, yaygınlaşmış sefalet, ve itibarını kaybeden ilim, Kiliseyi, M.S. 476’da olduğu gibi, bu büyük felâketten ayakta kalanların yegâne ümit ve rehberi yapabilir.

Tarihin bir dersi şu: dinin pek çok hayatı vardır, ve yeniden canlanmayı âdet hâline getirmiştir. Allah ve din mazide kaç defa öldü ve tekrar doğdu! İkhnaton, Amon dinini ortadan kaldırmak için bîr Firavunun bütün gücünü kullandı; İkhnaton’un ölümünden bir yıl sonra Amon dini geri geldi. Budha’nın gençliğinde ateizm [Allah’a inanmamak] Hindistan’ın her tarafına yayılmıştı, ve Budha da ilâhsız bir din kurdu; Budha’nın ölümünden sonra Budaizm ilâhlarla, evliyalarla, ve cehennemle örülmüş muğlak bir din haline geldi. Felsefe, ilim, ve eğitim [bütün Yunan ilâhlarına adanmış bir mâbed olan] Elen Panteonunun ilâhlarını azalttı, fakat boşluk, yeniden canlanma efsaneleriyle zengin bir düzine Doğu inancını cezbetti. Voltaire’i yanlış yorumlayan Hebert ve Chaumette 1793’te Paris’te, Makuliyet Tanrıçası’na ateistik bir âyinle tapılmayı kurdu; bir yıl sonra kaos’tan korkan Robespierre, Rousseau’nun ilhamı altında, Yüce Varlığa tapılmayı getirdi; ve 1801’de de, tarihi iyi bilen Napoleon, Papa VII. Pius’la bir antlaşma imzalayarak, Katolik Kilisesini Fransa’ya geri getirdi. Onsekizinci asır İngiltere’sinin dinsizliği, Kraliçe Victoria zamanında. Hristiyanlıkla yapılan bir uzlaşma ile kayboldu: devlet, Anglikan Kilisesini desteklemeyi kabul etti, ve Kilisenin, devletin üstünlüğünü kabul ettiğinin ve köy papazının köy eşrafına hizmet edeceğinin zımnen anlaşılması neticesi, eğitim görmüş sınıf mensupları şüphelerini içlerinde tuttular. Amerika’da, ülkenin kurucularının rasyonelliğinin [akılcılığının] yerini, ondokuzuncu yüzyılda, dinî canlanma aldı.

Püritanizm ve paganizm—his ve arzuların baskı altında tutulması ve ifade edilmesi—tarihte, karşılıklı reaksiyonlar göstererek münavebe ile yer değiştirirler. Genellikle, din ve püritanizm, kanunların tesirsiz olduğu ve sosyal düzenin yükünü ahlâkî inançların taşıdığı topluluklarda hâkim olurlar; skeptisizm [şüphecilik] ve paganizm ise (diğer faktörleri eşit kabul edersek), kanunların ve hükümetin yükselen gücünün, devletin istikrarını belirlice sarsmaksızın, kilisenin, ailenin, ve ahlâkın gerilemesine müsaade etiği zamanlarda gelişir. Bizim kendi zamanımızda devletin gücü, dinî ve ahlâkî inançları gevşetmek için yukarıda belirtilen müteaddid güçle birleşti, ve sarkacın paganizme doğru kaymasına müsaade etti. Muhtemeldir ki, bizim aşırıcılığımız bir diğer reaksiyon getirecek; ahlâkî düzensizlik dinî canlanmaya yol açacak; ateistler (Fransa’da 1870 çöküşünden sonra görüldüğü üzere) çocuklarını, onlarda dinî inancın disiplinini yerleştirmesi için, tekrar Katolik mekteplerine gönderecekler.

Burada, agnostik [Allah’ın varlığından şüpheli] Renan’ın 1866’daki seslenişini işitelim:

Allah’ın çocuklarının hürriyetinden zevk alalım, fakat eğer Hıristiyanlık zayıflarsa, faziletin ortadan kaybolmasında suç ortakları olmamağa gayret edelim. Onsuz [din olmaksızın] ne yapabiliriz? … Eğer rasyonalizm, ruhun dinî ihtiyaçlarını göz önünde bulundur maksızm dünyayı yönetmek istiyorsa, böyle bir hatânın neye mal olacağım anlamak için de Fransız İhtilâli tecrübesi meydanda.

Dinin, ahlâk için gerekli olduğunda tarih, Renan’ın sözlerine kefil oluyor mu—yâni medeniyetin altından başını gösteren ve rüyalarımıza giren suçlara ve harplere karşı koyabilmek için tabu ahlâkî inançlar çok zayıf mıdır? Joseph de Maistre cevap verdi: “Bir alçağın kalbinin nasıl olduğunu bilmiyorum; namuslu bir insanın kalbinde ne bulunduğunu biliyorum; o, dehşet verici bir şey.”

Kendi çağımızdan önceki zamanlarda bir cemiyetin, dinin yardımına ihtiyaç hissetmeksizin ahlâkî hayatı sağlam bir şekilde ayakta tutuşunun belirli bir örneği yoktur. Fransa, Birleşik Amerika, ve diğer bazı milletler, hükümetlerini kiliseden sıyırdılar, fakat sosyal düzeni sağlamak için de dinin yardımını sağladılar. Sadece bir kaç Komünist devleti, kendilerini sadece dinden sıyırmakla kalmadı, onun yardımını da reddetti; ve belki bu tecrübenin Rusya’da görünürdeki ve mahallî başarısı, Komünizm’in muvakkaten din olarak (veya skeptiklerin kelimesi ile afyon olarak) kabul edilişine ve huzur ve ümit satıcısı olarak kilisenin yerini almasına borçlu. Eğer sosyalist rejimi, kütlelerdeki nisbî sefaleti ortadan kaldıramazsa, bu yeni din, şevk ve tesirliliğini kaybedebilir, ve devlet de, tatmin olunmamış huzursuzlukları yatıştırmak için tabiat-üstü inançların restore edilmesine göz kırpabilir. “Sefalet hükmünü yürüttüğü müddetçe tanrılar da olacaktır.”

Sh: 68-67

BÜYÜME VE ÇÜRÜME

Medeniyeti, “kültürel yaratıcılığı teşvik eden ve geliştiren sosyal düzen” diye tarif ettik. Medeniyet, âdet ve geleneklerle, ahlâkî inançlarla, ve kanunlarla temin edilen siyasî düzendir; istihsal ve mübadelenin devamlılığı ile sağlanan ekonomik düzendir; orijinalliği, ifade tarzlarını, tecrübeleri, ve fikirlerin meyva vermesini, edebiyatı, tavır ve hareketleri ve sanatları kolaylaştıran hürriyet vasıtasıyle sağlanan kültürel yaratıcılıktır. Medeniyet, pek çok emekle inşa edilen ve hemen tahrip edilebilen beşerî ilişkilerin muğlak ve nazik bir ağıdır.

Tarih, niye her tarafta görülen medeniyet harabeleri ile doludur, ve niye bize sanki, Sheliey’in Ozymandias“ında belirtildiği gibi, herkesin kaderi ölümdür demek istiyor? Bu büyümeye çürüme işleminde, mazideki medeniyetlerin takip ettikleri yollardan, kendi medeniyetimiz için kehanette bulunmamızı sağlayacak muntazamlıklar görüyor muyuz?

Tahayyül gücüne sahip bazı ruhlar böyle sandılar, ve hattâ istikbal hakkında teferruatlı kehanetlerde bulundular. Virgil, Dördüncü Eclogue nde [karşılıklı konuşma şeklinde yazılan pastoral şiir] değişme uğrundaki yaratıcılığın tükendiği bir gün, bütün kâinatın, isteyerek veya tesadüfen, eski çağların artık unutulmuş zamanlarındaki hâline döneceğini,

ve ondan sonra da, her hususta azimli bir kadercilikle, daha önce o durumdan sonra gelen bütün hadiselerinin tekrarlanacağını ilan etti.

Alter erit tum Tiphys, et altera quae vehat Argo delectos heroas; erunt atiam altera bella, akque iterum ad Troiam magnııs mittetur Achilles

“o zaman bir diğer [peygamber] Tiphys, ve bir diğer Argo [Jason ve öteki] sevgili kahramanları götürecek; daha başka harpler de görülecek, ve büyük Achilles tekrar Troy’a gönderilecek:” Friedrich Nietzsche, bu “ezelî tekrar’ın vizyonu ile [görüş, görünüş] çıldırdı. Böylesine ahmakça başka bir şey düşünülemezse de, filozoflarda görülebilir.

Tarih tekerrür eder, ama sadece bir taslak hâlinde ve bütün kapsamı ile. Hemen hemen doğrulanabileceğine inanarak tahmin edebiliriz ki, istikbalde, mazide olduğu gibi, bazı yeni devletler yükselecek, bazı eski devletler gerileyecek ve çökecek; ve yeni medeniyetler hayvancılık ve ziraatle başlayacak, ticaret ve sanayi genişleyecek, ve malî durumu ile bolluğa kavuşacak. Düşünce, (Vico ve Comte’ın Söyledikleri üzere), süper-tabiîden efsanevî ve tabiatçı yorumlara geçecek; yeni teoriler, icatlar, keşifler, ve hatâlar, eııtellektüel akımları tekrar harekete getirecek; yeni nesiller, eski nesillere başkaldıracak, ve isyandan konformiti’ye [cemiyetin hâkim teamül ve âdetlerine boyun eğmek] ve reaksiyon’a geçecek; ahlâkî inançlardaki tecrübeler gelenekleri gevşetecek ve bu inançlardan yararlananları korkutacak, ve zamanın aldırış etmeyeceği bir çağında yenilik heyecanı unutulacak. Tarih bütün kapsamı ile tekerrür eder, çünkü insan tabiatı jeolojik rahatlık ve huzurla değişir, ve insanoğlu da açlık, tehlike, ve seks gibi sık sık vuku bulan durum ve dürtülere alışılmış basmakalıp yollarla cevap verebilecek tarzda teçhiz edilmiştir. Fakat gelişmiş ve muğlak bir medeniyette fertler, bir ilkel cemiyetteki fertlerden daha farklı ve daha benzersizdirler, ve medeniyetin ortaya çıkardığı pek çok durum yepyeni şartlan ihtiva ettiklerinden, içgüdüsel mukabelelerin değişik ve farklı olmalarını gerektirir; âdetlerin geçerlilikleri azalır, aklî düşünceler yayılır; ve netice hakkında da daha az kehanette bulunulur. İstikbalin, maziyi tekrarlayacağı kesinlikle söylenemez. Her yıl bir maceradır.

Bazı üstün kafalar, tarihin gevşek muntazamlıklarını muhteşem örneklere sığdırmayı düşündüler. Fransız sosyalizminin kurucusu Claude-Henri de Rouvroy, Comte de Saint-Simon (1760-1825), maziyi ve istikbali “organik” ve “tenkitçi” periyodların bir dönüşümüne böldü:

Beşerî gelişme kanunu. . . cemiyetin iki belirli ve alternatif safhasını ifşa eder: biri organiktir ki, bütün beşerî hareketler bir genel teori ile sınıflandırılmış, bu sınıflandırılmanın nasıl olacağı önceden görülmüş, ve düzenlenmiş, ve sosyal faaliyetin gayesi açıkça belirtilmiştir: diğeri, tenkitçidir ki, topluluktaki bütün düşünceler, bütün toplumsal hareketler, bütün koordinasyonlar son bulmuştur, ve cemiyet artık, biribirleriyle çatışma hâlindeki ayrı ayn fertlerin sadece bir yığınıdır.

Bu ilk safha veya şartın her biri tarihin iki periyodunda göründü. Bizim, felsefe çağı dediğimiz Yunan çağından önce (ki bu çağı tenkit çağı diye adlandırmak daha yerinde olur), organik bir periyod göründü. Sonraları yeni bir doktrin yükseldi, inceden inceye işlenme ve tamamlanma safhalanndan geçtikten sonra nihayet, Batı medeniyeti üzerinde siyasî gücünü kurdu. Katolik kilisesinin yapısı yeni bir çağı başlattı ki, Reformcuların, bizim neslimize kadar devam eden tenkit çağının geldiğini haber verdikleri onbeşinci yüzyılda son buldu.

Organik çağlarda, bütün temel meseleler [teolojik, politik, ekonomik, ahlâkî] hiç olmazsa muvakkat çarelerle ele alındı. Fakat çok geçmeden, bu meselelerin hal çareleri ile ve onlar vasıtası ile kurulan müesseselerin koruyuculuğu altında başarıları gelişme, o hal çarelerinin yetersiz olduğunu gösterdi, ve yenilikleri hatırlattı. Tenkitçi periyodlar—tartışma, protesto …. ve intikal devreleri—eski ruhî durumların yerine şüpheyi, ferdiyetçiliği, ve büyük meseleler karşısındaki umursamazlığı getirdi. . . . Organik periyodlarda, insanlar inşa etmekle meşguldürler; tenkitçi periyodlarda ise tahrip etmekle.

Saint Simon, sosyalizmin kurulmasının, birleşik inanç, organizasyon, işbirliği, ve istikrarın oluşturacağı yeni bir çağı başlatacağına inandı. Eğer Komünizm, hayatın yeni düzeni olduğunu zaferle ispat ederse, Saint-Simon’un analiz ve kehanetleri doğrul anacaktır.

Oswald Spengler (1880-1936); Saint-Simon’un tarihini, her birinin ayrı ayrı bağımsız bir ömrü ve dört mevsimden oluşan bir yörüngesi fakat aslında iki periyodu bulanan medeniyetlere bölerek değiştirdi: biri, kültürü, bütün safhalarında emsalsiz, ahenkli, ve sanatkârca bir şekilde birleştiren merkezî organizasyon; diğeri, merkezden uzaklaşan bir teşkilâtsızlık periyodudur ki, bu teşkilâtsızlıkta, inanç ve kültür, bölünme ve tenkitlerle çürür, ve ferdiyetçiliğin, skeptizmin [şüpheciliğin], ve sanatkârca dalâletlerin [doğru yoldan ayrılma] oluşturacağı bir kaosta son bulur. Saint-Simon, yeni bir sentez olarak sosyalizme bakarken, Spengler (Tallyrand gibi), hayat ve düşüncenin biribirine uygun ve düzenli olduğu ve hayatı, canlı bir sanat eseri olarak gördüğü önceki aristokratik çağa baktı:

Çünkü Batı varoluşu indinde aradaki fark takriben 1800 yılında görülüyor: o sınırın bir tarafinda, Gotik çocukluğundan Goethe ve Napoleon’a kadar, bir büyük, kısıntısız tekâmülde kendi içinden büyüme ile teşekkül eden, kendinden emin tam bir hayat; ve diğerinde, zekânın şekillendirdiği form’lar altında, büyük şehirlerimizdeki sonbaharımsı, sun’î ve köksüz hayat. … Bu neticenin kaçınılmaz ve tâdillere karşı hissiz olduğunu anlamayan bir kimse, tarihi anlama yolundaki bütün arzularını terketmelidir.

Bir noktada hepsi hemfikir: medeniyetler hayata başlar, gelişir, geriler, ve kaybolur—veya bir zamanların hayat bahşedici ırmaklarını kaybetmiş durgun ve hareketsiz bir gölcük gibi ölüşünü geciktirmeğe çalışırlar. Gelişmenin sebepleri nelerdir, ve çürümenin sebepleri nelerdir?

Devletlerin, fertler arasındaki veya halk ile bir hükümdar arasındaki bir “sosyal mukavele” ile kurulduğundaki onyedinci yüzyıl düşüncesini tarihle haşır neşir olan hiç kimse ciddiye almaz. Muhtemeldir ki, devletlerin ekserisi (yâni, siyasî bakımdan organize olmuş cemiyetler), bir grubun bir diğerini fethetmesi, ve fethedenin, fethedilen üzerinde devamlı bir kuvvet uygulaması ile kuruldular. Fethedenin emirleri, ülkenin ilk kanunları idi ve bunlar, halkın âdet ve gelenekleriyle birlikte yeni bir sosyal düzen yarattı. Latin Amerika’nın bazı devletleri, besbelli ki, böyle kuruldu. Yöneticiler (Mısır ve Asya’nın nehirleri gibi) ülkenin fizikî nimetlerinden yararlanmak için uyruklarının çalıştırılmalarını organize ettikleri vakit, ekonomik sağduyu ve yivecek-giyecek ihtiyacı medeniyetin bir diğer temelini oluşturdu. Yönetenler ve yönetilenler arasındaki tehlikeli bir gerginlik, entellektüel ve hissî faaliyetleri, ilkel aşiretlerin günlük normal faaliyetleri üstüne çıkarabilir. Büyüme ve gelişmeyi daha da arttıracak dürtüler, çevredeki meydan okuyucu herhangi bir değişiklikten gelebilir, meselâ, dış bir ülkeden yöneltilen tecavüz veya yağmurun azalması. Bu tür meydan okumalara, askerî gücün geliştirilmesi veya sulama kanallarının yapılması ile karşı gelinebilir.

Meseleyi daha da gerilere götürür, ve meydan okunmaya karşı çıkılacağını veya çıkılamayacağını neyin tayin ettiğini soracak olursak, cevap şudur ki, bu, yeni durumlara karşı tesirli mukabelelerde bulunabilecek (İd hemen hemen zekânın bir tarifidir) berrak kafalı ve irade enerjisine sahip (ki hemen hemen dehanın bir tarifidir) inisiyatif sahibi ve yaratıcı fertlerin mevcut olup olmadığına bağlıdır. Eğer yaratıcı bir ferdi yapan şeyin ne olduğunu sorarsak, tarihten, psikoloji ve biyolojiye gitmemiz gerekir çevrenin tesirine ve kromozomların oynadıkları kumara ve onların sırlarına. Nasıl olursa olsun (Birleşik Amerika’nın 1917, 1933, ve 1941) yıllarındaki durumlarında görüldüğü gibi, meydan okumaya başarı ile karşı konulursa ve (İngiltere’nin 1945’teki durumunda görüldüğü gibi) karşı konulma, galip geleni yıpratmazsa, bir milletin millî tabiatını ve seviyesini yükselterek onu, daha sonraki meydan okumalara yeterlice hazırlıklı hâle getirir.

Eğer büyümenin kaynakları bunlar ise, çürümenin sebepleri nelerdir?

Her medeniyetin tabiî ve yine de esrarengiz bir tarzda gelişme kudreti ve ölümün kaderiyle mükâfatlandırılmış bir organizma olduğunu söyleyen Spengler ve diğerlerinin düşüncelerini mi paylaşacağız?

Grupların davranışlarını, psikoloji veya fizikten alınan benzetmelerle, ve bir cemiyetin bozulmasını, onun ömrüne doğuştan getirilen sınırlarla, veya tamir edilemeyecek bir dahilî kuvvetle anlatmak cezbedici bir izah. Bu tür benzetmeler, fertlerin aralarındaki işbirliğini yığın halindeki hücrelerle, veya paranın bankacıdan tekrar bankacıya sirkülasyonunu [akışını], kalbin, damarlarla birlikte, kasılması ve genişlemesiyle mukayese ettiğimiz zaman muvakkat olarak bizi aydınlatabilir. Fakat bir grup, onu oluşturan fertlere fizikî olarak eklenen bir organizma değildir; onun kendisinin ne beyini ne de midesi vardır; üyelerinin beyinleri veya sinirleriyle düşünmeli veya hissetmelidir. Bir grup veya medeniyet, bir ticarî şirketin hayatının mistik sınıırlandınlmalarıyle değil, politik ve entellektüel liderlerinin, değişmenin meydan okumasına karşı koyamadıklarından geriler ve çöker.

Meydan okumalar bir düzine kaynaktan gelebilir ve tekrarlanmaları veya birlikte gelmeleriyle yıkıcı bir şiddet kazanabilirler. Yağmursuzluk veya vahaların kuruması toprağı kaskatı verimsizliğe dönüştürebilir. Toprağın beceriksizce işlenmesi veya tedbirsizlik onun verimini yitirebilir. Toprağın işlenmesi, hür işçilerden köle emeğine verilirse, bu durum, istihsal şevkini azaltarak tarlaları işlenmemiş ve şehirleri doyurulmamış bırakabilir. Âletlerdeki veya ticaret yollarındaki—taşımacılığın deniz veya hava yoluna aktarılması gibi—bir değişiklik, Piza veya Venedik’in 1492’den sonraki durumlarında görüldüğü üzere, medeniyetin eski merkezlerini durgunlaştırabilir veya çöktürebilir. Vergiler, sermaye yatırımlarına veya istihsal dürtülerine cesaret vermeyecek bir noktaya erişebilir. Dış pazarlar ve ham madde kaynakları daha müteşebbis rakiplere kayabilir; ithalatın ihracattan fazla oluşu, mahallî hâzinenin kıymetli madenlerini yitirebilir. Zenginliğin belirli ellerde toplanması milleti, sınıf veya ırk harbine sürükleyebilir. Nüfusun ve fakirliğin büyük şehirlerde toplanması, bir hükümeti, sosyal yardım ve ianelerle ekonomiyi zayıflatmak veya isyan ve ihtilâl rizikosu arasında bir tercih yapmaya zorlayabilir.

Eşitsizlik, büyüyen bir ekonomide arttığından, bir cemiyet, kendisini kültürlü bir azınlıkla, tabiat veya şartların etkileri altında mükemmellik standart ve zevkleri tevarüs edememiş veya geliştirememiş çok talihsiz erkek ve kadınların oluşturdukları bir çoğunluk arasında bölünmüş bulabilir. Bu çoğunluk büyüdükçe, azınlığı, kültürel bir geriletici olarak etkileyebilir; onların konuşma, giyinme, eğlence, hissetme, hüküm verme, ve düşünme tarzları yukarıya doğru yayılabilir, ve eğitim ve ekonomik fırsatları kontrol eden azınlığın böylece ödediği fiyat da, çoğunluğun sebep olduğu dahilî barbarlaşma olur.

Eğitim yayıldıkça teolojiler, kendilerine beslenen güveni kaybeder, ve tavır ve hareketler veya ümit üzerinde bir tesir icra etmeksizin haricî bir konformiteye bürünür. Hayat ve fikirler gittikçe seküler [laik] bir mahiyet alır, tabiat-üstü izahlar ve korkulara sırt çevirilir. Ahlâkî inançların beşerî orijinleri ifşa edilince ve ilâhı nezaret [gözetme] ve müeyyideler [yaptırımlar] kaldırıldıkça, ahlakî inançlar, ruhunu ve gücünü kaybeder. Kadîm [çok eski] Yunanistan’da filozoflar, eğitim görmüş sınıfların önceki eski inançlarını yıktılar; modern Avrupa’nın bir çok ülkesinde filozoflar aynı neticeyi getirdiler. Protagoras, Volu.ire oldu, Diyojen Rousseau, Demokritus Hobbes, Plato Kant, Thrasymachus Nietzsche, Aristo Spenser, Epikurus Diderot oldular. Çok eski çağlarda olduğu gibi, modern çağlarda da analitik düşünce, ahlâkî inançları pekiştiren dini parçaladı, dağıttı. Yeni dinler ortaya çıktı, fakat önler kendilerini yönetici sınıftan sıyırmışlardı, ve devlete hizmet etmediler. Hıristiyanlıktan önceki son asırda, rasyonalizmin mitoloji üzerindeki zaferinin ardından yorgun bir skeptisizm ve epiküryanizm [zevk peşinde gitme] geldi, ve bugün, Hıristiyanlıktan sonraki ilk yüzyılın ardından gelen aynı zaferin hâkimiyetini görüyoruz.

Bir ahlâkî inançla ondan sonraki ahlâkî inanç arasındaki devrede rahatlamış görünen desteksiz bir nesil kendisini lükse, soysuzlaşmaya, ve huzursuz bir aile düzeni ve ahlâkına terkeder, sadece küçük bir kalıntı önceki zamanların engellemelerine ve usullerine sarılmaya çalışır. Artık, “bir kimsenin ülkesi için ölmesi güzel ve şereflidir,’ diyen pek azdır. Liderlikteki bir başarısızlık, Bir devleti iç çatışmalarla zayıflatabilir. Bu işlemin sonunda da, bir harpteki kesin bir yenilgi nihaî darbeyi indirebilir, veya dışarıdan gelen bir barbar istilâsı içeriden yükselen bir barbarlıkla birleşerek medeniyete son verebilir.

Bu, kasvetli bir manzara mı?

Hiç de değil. Hayatın, ebedîlik üzerinde doğuştan bir iddiası yoktur. Ölüm tabiîdir, ve zamanında geldiği takdirde affedilebilir ve faydalıdır, ve olgun bir kafa onun gelişine gücenmez. Ama medeniyetler ölürler mi? Tekrar edelim: hiç de tamamen ölmezler. Yunan medeniyeti gerçekte hiç de ölü değil; onun sadece çerçevesi gitti ve yaşadığı bölge değişti ve yayıldı. O medeniyet ırkın kafasında yaşıyor, ve öylesine bir bollukla yaşıyor ki, hiç bir hayat, ne kadar tam ve uzun olursa olsun, onu tamamen hazmedemez. Homer’in günümüzde, kendi zamanınkinden ve ülkesindekinden fazla okuyucusu var. Yunan şairleri ve filozofları her kütüphane ve üniversitede; şu ânda Platonu yeni keşfeden yüz-bin kişi, hayatın üzerine yayılmış felsefenin “aziz zevki’ni anlayıcı bir düşünce ile inceliyorlar. Yaratıcı kafaların böylesine seçilerek yaşatılması, ölümsüzlüğün en gerçek ve faydalı şeklidir. Milletler ölür. Bazı bölgeler kuraklaşır, veya diğer değişimlerin etkilerinden acı çeker. Azimli insanlar, hâtıralarını beraberlerine alarak, âletlerini ve sanatlarını toplar, başka bir yere göç ederler. Eğer eğitim bu hâtıraları derinleştirdi ve genişletti ise, medeniyet de onunla birlikte göç eder, ve başka bir yerde kendisine yeni bir ev kurar. Yeni ülkede, tamamıyla yeniden başlamak mecburiyetinde olmadığı gibi, yeni yolunu dostça yardımlardan mahrum olarak da tayin etmez, besleyici placenla‘da [bitki tohumunu üzerindeki zarfa bağlayan kısım] olduğu gibi, iletişim ve ulaşım vasıtaları onu yeni vatanına bağlar. Roma, Yunan medeniyetini ithal etti ve onu Batı Avrupa’ya aktardı; Amerika, Avrupa medeniyetinden yararlandı ve şimdi onu, daha önceleri bir benzeri görülmemiş bir iletişim tekniği ile diğerlerine nakletmeye hazırlanıyor. Medeniyetler, ırkî ruhun nesilleridirler. Hayat, kendisini yeniden üreterek ölüme galebe çaldığı gibi, yaşlanmış bir kültür de kendi mirasını, seneler ve denizler ötesindeki vârislerine aktarır. Bu satırlar yazılırken dahi, ticaret ve basım, teller ve dalgalar [hava dalgaları] ve havanın göze görünmeyen Merküri’leri [Merküri, eski Romalıların ticaret ilâhı idi], her ülkenin, herkes için muhafaza edilmesi için medeniyetin mirasına verdikleri ile, milletleri ve medeniyetleri biribirlerine bağlıyorlar.

Sh: 107-115

GELİŞME GERÇEK MİDİR?

Milletlerin, ahlâkî inançların, ve dinlerin yükselen ve alçalan panoraması karşısında, gelişme fikri kendisini şüpheli bir durumda görüyor. Bu, sadece her “modern” neslin mağrur ve geleneksel övünmesi midir?

İnsan tabiatında tarihî zamanlarda belirli bir değişme görülmediğini kabul ettiğimizden, bütün teknolojik gelişmelerin eski hedeflere—eşya elde etme hırsı, bir cinsin bir diğeri peşinde gitmesi (veya aynı cinsten birinin peşinde gitmesi), rekabetin üstesinden gelmişi, harplerin savaşılması—yeni vasıtalarla ulaşılmak istenmesinden başka bir şey değildir diye değerlerini sıfıra mı indireceğiz?

Bizim kendi asrımızın ümitsizliğe düşürücü keşiflerinden biri, ilmin tarafsız olduğudur: bizim için, iyileştirmeye olduğu kadar öldürmeye de hazır, ve bizim için, inşa edeceğinden daha çabuk bir zamanda da, yıkmaya hazır. Francis Bacon’un gururla söylediği, “Bilgi kuvvettir!” ilkesi, şimdi ne kadar yetersiz görünüyor! Biz bazen, ilim ve kudretten çok mitoloji ve sanat üzerinde durmuş olan Orta Çağlar ve Rönesans’ın, gayemizi geliştirmeksizin elimizdeki âletleri tekrar tekrar büyüten bizlerden daha akıllı olduklarını hissediyoruz.

Bizim, ilim ve teknikteki gelişmemiz, sağladığı iyiliklerle birlikte kötülükler de aşıladı. Bize rahatlık, yaşayışımıza kolaylık sağlayan şeyler, fizikî dayanıklılığımızı ve ahlâkî dokumuzu zayıflatmış olabilir. Biz hareket vasıtalarımızı vâsice [çok büyük bir şekilde] geliştirdik, fakat bazılarımız onları, suçlan kolaylaştırmak ve hemcinslerimizi veya kendimizi öldürmek için kullanıyoruz. Biz, süratimizi iki misline, üç misline, dört misline çıkardık, ama işlem sırasında sinirlerimizi parça parça ediyor ve saatte iki-bin mil süratle giderken dahi iki ayaklı olduğumuz zamanlardaki gibi pantolonlu maymunlarız. Hastalığın, kendinden başka bir yan tesir husule getirmediği takdirde, modern tıbbın tedavi ve kesip-yarmalarını alkışlıyoruz; mikropların esnekliğine ve hastalıkların yaratıcılığına karşı çılgınca bir yanşa giren doktorlarımızın gayretlerini takdirle karşılıyoruz; eğer hastalığın, hareketsizliğin, ve kasvetin yükünü daha da arttırılmasına ve uzatılmasına sebep olmadıkları takdirde, tıb ilminin ömürlerimize kattığı yıllardan ötürü minnettarız. Günümüzde ve dünyada olup-bitenleri bildirme yeteneklerimizi yüz kat arttırdık, fakat zaman zaman, huzurları, kendi köylerindeki haberlerle hafifçe bozulan ecdadımıza gıpta ediyoruz. Biz, kalifiye işçinin ve orta-sınıfın hayat şartlarını alkışlanırcasına arttırdık, fakat şehirlerimizin karanlık geto’larla * ve gecekondu mahalleleriyle çürümelerine müsaade ettik.

* Sosyolojik bir terim olan geto, herhangi bir şehirin sınırları dahilinde bulunmakla birlikte, sâkinlerinin, kötü ekonomik, kültürel, ve sosyal şartlarından ötürü, şehirin kültürel, sosyal, ve siyasî hayatı ile ilgilenmeyen, âdeta şehirden sıyrılmış alt-tabaka insanlarının yaşadıkları mahalleler-

Teolojinin sınırlamalarından kurtulduğumuz için seviniyoruz, fakat bu işlemi geliştirirken, tabiî bir ahlâk sistemi—din karşısında bağımsız bir ahlâk sistemi—mal-mülk edinme, kavgacılık, ve seks içgüdülerimizin medeniyetimizi bir tamah, suç, ve şehvanî cinsî münasebetler bataklığına sürükleyebilmesini engelleyecek bir ahlâk sistemi geliştirdik mi?

 Artık, bizim gibi olmayan veya bizim gibi düşünmeyenlere karşı müsamahasızlıktan kurtulduk mu, yoksa müsamahasızlığı dinî düşmanlıktan, millî, ideolojik, veya ırkî düşmanlığa mı transfer ettik?

Bizim şimdiki tavır ve hareketlerimiz, önceki zamanlarınkinden daha mı iyidir, yoksa daha mı kötü?

Ondokuzuncu yüzyılda bir gezgin diyordu ki: “Tavır ve hareketler, Doğudan Batıya gittikçe devamlıca bozuluyor; tavır ve hareketler Asya’da kötü, Avrupa’da hiç de iyi değil, ve batı Amerikan eyaletlerinde tamamen kötü,’  ve günümüzde de Doğu Batıyı taklit ediyor. Kanunlarımız, cemiyete ve devlete karşı suç işleyenlere diğerlerinden çok daha fazla mı korunma imkânları sağlıyor?

Kendimize, zekâmızın hazmedebileceğinden fazla hürriyet mi verdik?

Yoksa, korku dan dehşete düşen ebeveynlerin tekrar Kilise Anne’ye koşarak, entellektüel hürriyete neye mal olursa olsun, çocuklarını disiplinli etmesini yalvaracakları bir ahlâkî ve sosyal huzursuzluğa doğru mu gidiyorum? İnsanoğlunun teselli edilmesinde ve kontrolunda mit’in [efsane] oynadığı rolü göremediği için felsefenin, Descartes’tan beri görülen gelişmesi bir hatâ mı idi?

“Bilgisini arttıran kederini de arttırır, ve hikmet ne kadar fazla olursa, elem ve dert de o kadar çok olur.”

Felsefede, Konfüçyüs’ten beri hiç mi gelişme görülmedi?

Veya Açilus’tan beri edebiyatta? Musikîmiz, muğlak formları ve güçlü orkestraları ile Palestrina’nın [1525-94] musikîsinden daha derin, veya Ortaçağ Arapları’nın basit âletlerin refakatinde söyledikleri tek sesli şarkılardan daha ahenkli ve ilham verici olduğuna emin miyiz?

(Edward Lane, Kahire müzisyenlerinden şu kelimelerle bahsetti: “Onların şarkıları, benim şimdiye kadar dinlediğim herhangi bir musikîden daha zevklendirici.”)

Çağdaş—cüretli, orijinal, ve izlenim bırakıcı—mimarlığımız, eski Mısır ve Yunanistan’ın mimarlığı ile, veya bizim heykeltıraşlığımız Chephren ve Hermes’in heykelleri ile, veya bizim bas-relief’lerimiz [heykeltraşlıkta yarım-kabartma] Persopolis veya Parthenon’dakilerle mukayesede, veya bizim resimlerimiz, Van Eycks ve Holbein’in tablolarıyle mukayesede ne anlatıyor?

Eğer “sanat ve medeniyetin özü, kaosun yerine düzen getirmek” ise, Amerika ve Batı Avrupa’nın çağdaş resim sanatında düzenin yerine kaos getirilmesi, medeniye timizin canlı bir sembolünün şaşkın ve yapışız bir çürümeye dönüşmesi midir?

Tarih, öyle umursamazcasına zengindir ki, belirli haller için, herhangi bir durumdan bir netice çıkarmak mümkün. Delilimizi, daha parlak bir peşin hükümle seçersek daha huzur verici sonuçlar çıkarabiliriz. Fakat belki gelişmenin, bize neyi ifade ettiğini belirtmemiz gerekecek. Eğer gelişme mutluluğun artması demekse, bu iddia daha ilk bakışta dâvasını kaybeder. Bizim üzülme, rahatsızlanma kapasitemiz sonsuzdur, ve kaç güçlüğün üstesinden gelirsek gelelim, kaç idealimizi gerçekleştirirsek gerçekleştirelim, biz, kendimizi şaheserce mutsuz hissetmek için her zaman bahane buluruz; beşeriyeti veya kâinatı bizim tasdikimize lâyık görmeyerek reddetmekle sinsi bir zevk duyarız. Gelişmeyi, vasat bir çocuğu, erişkin veya âkil bir insandan daha yüksek, hayatın daha gelişmiş bir ürünü yapabilmekle ifade etmek ahmakçasına bir şey olur, zira, çocuk, hiç şüphe edilemez ki, her üçünden de mutludur. Daha objektif bir tarif mümkün müdür? Burada gelişmeyi çevrenin, hayat tarafından gittikçe kontrolü diye tarif edeceğiz. Bu, insan için olduğu kadar, en alttaki organizma için de yerinde bir test’tir.

Gelişmenin, devamlı veya evrensel olması gerektiğini talep etmemeliyiz. Şüphesiz, gelişmekte olan bir fertte başarısızlık, yorgunluk, ve duraklama periyodları görüldüğü gibi, gerilemeler de görülecektir. Eğer şimdiki durum, çevrenin kontrolunda bir ilerleme ise, gelişme gerçektir. Rusya’nın günümüzdeki [1968'de] gelişmesinde ve İngiltere’nin gerilemesinde görüldüğü üzere, tarihin hemen hemen herhangi bir devrinde bazı milletlerin geliştiklerini ve bazılarının da gerilediklerini düşünebiliriz. Amerika’nın bugün teknolojide ilerlemesi ve grafik sanatlarda gerilemesi gibi, aynı millet beşer faaliyetlerinin bir sahasında ilerleyebilir ve bir diğerinde de gerileyebilir. Eğer Amerika ve Avustralya gibi genç ülkelerdeki deha tipleri, resim yapanlardan veya şiir yazanlardan, veya taşları yontanlardan olmayıp da pratik, icat edici, ilmî yöneticiler arasından çıkıyorsa, anlamamız gerekir ki, her çağ ve ülke, çevresini kontrol gayretlerinde, diğerlerinden ziyade ihtiyaç hissettiği kabiliyet tiplerini çıkarır. Bir ülkenin ve zamanın eserlerini, mazinin toplam en iyi eserleriyle mukayese etmemeliyiz. Bizim meselemiz, vasatî insanın, hayatın şartlarını kontrol yeteneğini arttırıp arttırmadığıdır.

Kendi modern varlığımızı geniş kapsamlı bir manzara olarak ele alır ve kendi modern hayatımızı, istikrarsızlığına, kaotikliğine, ve öldürücülüğüne rağmen, ilkel insanların cehaleti, hurafeleri ve hastalıklarıyla karşılaştırırsak, pek de ümitsiz sayılmayız. Medenî ülkelerin en alt kademelerinde bulunanlar, barbarlardan hâlâ pek az farklı olsalar bile, bu kademeler üstündeki binlerce, milyonlarca insan, ilkel insanlar arasında nâdiren bulunan zihnî ve ahlâkî seviyeye yükseldi. Biz, şehir hayatının muğlak zorlamaları altında, hayalimizde, medeniyet öncesinin basit sanılan davranış ve usullerine sığmıyoruz; fakat daha az romantik ânlarımızda bunun, önümüzdeki gerçek görevlerden kaçış reaksiyonu olduğunu, ve diğer pek çok karamsarların yaptıkları gibi vahşi insanlara prestij edilmesini, henüz çevresine adapte olamayan çocuğun sabırsız sözleri, henüz olgunlaşmamış ve rahatça yerleşmemiş şuurlu yeteneğin bir ifadesi olduğunu biliyoruz. Hâlâ ayakta kalmış ilkel aşiretlerde yapılan bir araştırma, onlardaki bebek ölümlerinin yüksek, hayatlarının kısa, dayanma güçleri ve süratlerinin daha az, ve daha çabuk hastalık kapan insanlar” olduklarını gösteriyor.

Eğer hayatın uzatılması çevrenin daha iyi kontrol edilmesi ise, ölüm cetvelleri, insanoğlunun daha uzun yaşadığını gösteriyor, zira son üç asır boyunca Avrupa ve Amerika’daki beyazların ömürleri üç misli arttı. Bir müddet önce, mortician’ların [Amerika'da cenaze işleri ile uğraşanlar] bir kongresinde, insanların ölümle randevülerini geciktirmelerinin kendi sanayilerini tehdit ettiği söylendi. Eğer ölü kaldırıcıları fakirleşiyorsa, gelişme gerçektir.          

Eski zamanların insanları ile modernler arasındaki tartışmada, mükâfatın, eski çağların insanlarına gittiği hiç de doğru değildir. Modern ülkelerde açlığın giderilmesini, ve şimdi bir ülkenin kendi halkını besledikten sonra ihtiyaç içindeki ülkelere yüzlerce milyon kile buğday göndermesini önemsiz bir başarı mı kabul edeceğiz?

Hurafeleri, ilme karşı çıkan engelleyicileri, veya dinî müsamahasızlığı azalttığı için ilmi, veya yiyecekleri, ev sahibi olmayı, rahat ve huzuru, eğitimi, ve çalışma saatleri dışında geçen zamanı şimdiye kadar görülmemiş bir tarzda arttırdığı için teknolojiyi çuvala koyup ağızını bağlayacak mıyız?

Biz gerçekten Atina’nın Agora’sını veya Romanın Comitia’sını İngiltere Parlamentosuna veya Birleşik Amerika’nın Kongre sine tercih mi edeceğiz, veya Attika’da olduğu gibi, oy kullanma hakkının pek az kimseye tanındığı, veya yöneticilerin imparator muhafızları tarafından seçildiği bir sistem altında yaşamakla daha fazla mı tatmin olurduk? Bize hukukî haklarımızı, jüriler tarafından muhakeme edilmeyi, dinî ve entellektüel hürriyeti, ve kadın haklarını veren anayasalar altında yaşamak yerine, Atina veya Roma İmparatorluğu kanunları altında mı yaşamayı tercih ederdik?

Ahlâkımız, gevşemiş olmasına rağmen, ambiseksüel [cinsî ilişkilerde hem erkek hem kadın gibi hareket eden kimse] Alkibiades’in ahlâkından daha mı kötü, veya bilgili bir fahişe ile yaşıyan Periklesi taklit eden herhangi bir Amerika Cumhurbaşkanı göründü mü?

Büyük üniversitelerimiz, pek çok sayıdaki yayımevlerimiz, pek bol sayıdaki kütüphanelerimiz bizi utandırıyor mu?

Atina’da büyük dramatistlar vardı, ama Shakespeare’den büyük mü idiler ve Aristophanes, Moliere kadar derin ve beşerî mi idi? Demosten’in, İsokrates’in, ve Açines’in hitabeleri Chatnam’ın, Burke’nin ve Sheridanın hitabelerinden üstün mü idi?

Gibbon’u Herodot’un veya Thucydides’in altına mı koyacağız?

Eski çağların kurgu yazılarında, modern romanın kapsamı ve derinliği ile mukayese edilebilecek bir şey var mıdır?

O çağlar insanlarının sanattaki üstünlüklerini kabul edebiliriz, ama bazılarımız yine Paris’in Nötre Dame’ini Parthenon’a tercih edebilir. Eğer Amerika’nın kurucuları Amerika’ya, veya Fox ve Bentham İngiltere’ye, veya Voltaire ve Diderot Fransa’ya dönebilseydiler, bizleri dün, hattâ Perikles ve Augustus’un zamanında yaşamayıp da bugün yaşadığımız için talihimize şükretmeyen nankörler diye azarlamaz mı idiler?

Bir gün, medeniyetimizin de öteki medeniyetler gibi ölebileceği bizi fazla rahatsız etmemeli. Frederîck, Kolin’de, ricat eden askerlerine sordu: “Ebediyen mi yaşayacaksınız?” Belki, hayatın yeni şekiller alması, yeni medeniyetlerin ve merkezlerin yükselmesi arzu edilebilir. Bu arada, yükselen Doğunun meydan okumasına karşı koyma gayretleri, Batı ya yeni bir hayat getirebilir.

Medeniyetin tamamiyle ölmediğini söylediknon omnis moritur.—Bazı değerli başarılar, yükselen ve düşen devletler arasında, yine ayakta kaldılar: ateş veya ışık yapılması, tekerlek veya öteki temel âletler; lisan, yazma, sanat ve şarkı; ziraat ve aile, ve ebeveynlerin çocuklarım yetiştirmeleri; sosyal organizasyon, ahlâk, hayır işleri; ve ailenin ve ırkın bildiklerinin arkadan gelenlere nakledilmek için öğretime başvurulması. Bunlar medeniyetin unsurlarıdırlar, ve bir medeniyetten diğerine geçilirken azimle muhafaza olundular. Onlar, insanlık tarihinin bağlayıcı lifleridirler.

Eğer eğitim, medeniyetin aktarılması ise, biz şüphesiz gelişiyoruz. Medeniyet tevarüs edilmez: medeniyet öğrenilmeli, ve her nesil onu yeniden öğrenmelidir. Eğer bu aktarılma işlemi bir asır kısıntıya uğrayacak olursa, medeniyet ölür, ve bizler tekrar vahşiler oluruz. Bundan böyle, bizim en iyi başarımız, eğitim sağlama yolunda, daha önceki yıllarda benzeri görülmemiş bir tarzda sarfettiğimiz zenginlik ve emeklerimizdir. Bir zamanlar kolejler, zevk sınıfındaki erkeklerin yarısı için kurulmuş lükslerdi, bugün üniversitelerimizin sayısı o kadar çoğaldı ki, artık biraz koşan biri bile Ph.D olabilir [doktora sahibi olabilir]. Biz çok eski çağların seçilmiş dehalarının üstüne belki çıkamadık, fakat seviyeyi ve vasatî bilgiyi herhangi bir çağda görülmemişcesine yükselttik.

Çocuklar dışında kimse öğretmenlerimizin, on-bin yılın hatâ ve hurafelerini tamamen gidermediklerinden şikâyet edemez. Büyük tecrübe ancak şimdi başladı, ve bu tecrübe, isteksiz ve doktrine edilmiş cehaletin yüksek doğum nisbeti karşısında belki de başarıya ulaşamaz. Fakat her çocuk yirminci yaşma kadar okul eğitiminden geçerse, ve ırkın entellektüel ve sanatkârca hâzinelerini muhafaza eden üniversitelerin, kütüphanelerin ve müzelerin kapıları önlerine açılırsa, bunun meyvaları neler olabilir?

Eğitimi gerçeklerin, tarihlerin, ve hükümdarlıkların kafada zorla yerleştirilmesi, ferdin sadece dünyada yaşayışını sağlayacak imkânları elde etmek için bir hazırlık olarak düşünmemeli. Eğitimi, insanoğlunun hayat anlayışını genişletmek, kontrol etmek, süslemek, ve ondan zevk almak için zihnî, ahlâkî, teknik, ve estetik mirasımızı mümkün olduğu nisbette en çok sayıda insana aktarmak diye ele almalı.

Günümüzde, bizden sonrakilere aktarabileceğimiz miras her zamankinden zengindir. Perikles’in zamanından zengindir, zira ondan sonra gelen Yunan çiçeklenmesini de ihtiva eder; İtalyan Rönesans’ını da ihtiva ettiğinden Leonardo’nun zamanından zengindir; Voltaire’in zamanından da zengindir, çünkü bütün Fransız aydınlanmasını ve onun evrensel yayılmasını da içine alır. Bizim ağlayıp sızlamamıza rağmen, gelişme gerçek ise, bu bizim, mazideki bebeklerden daha sıhhatli, daha iyi, veya daha akıllı olarak doğduğumuzdan değil, daha zengin bir miras içinde doğduğumuzdandır; kendi varlığımızın durduğu ve desteklediği yer yükseldikçe, bilgi ve sanat birikiminin de yüklendiği daha yüksek bir taban üzerinde dünyaya geldiğimizdendir. Miras yükselir, ve insanoğlu da bu mirastan yararlandığı nisbette yücelir.

Tarih, her şeyden önce, o mirasın yaratılması ve kayıtlara geçirilmesidir; gelişme, o mirasın artan bolluğu, muhafaza edilmesi, iletilmesi ve kullanılmasıdır. Tarihi, insanoğlunun sadece ahmaklıklarının ve suçlarının hatırlatılmasını ikaz eden biri olarak değil, çoğaltıcı ve doğurucu ruhların hatırlatılmasının cesaret verici olduğunu söylemek için inceleyenler indinde, mazi, ümitsizliğe düşürücü, dehşet uyandırıcı hâdiselerin teşhir edildiği bir salon olmaktan çıkar, semavî bir şehir, bin evliyanın, devlet adamlarının, mucitlerin, ilim adamlarının, sanatkârların, müzisyenlerin, âşıkların, ve filozofların hâlâ içinde yaşadıkları, konuştukları, öğrettikleri, yonttukları ve şarkı söyledikleri büyük bir ülke olur. Tarihçi, beşerî varoluşta, insanoğlunun ona verdiğinden başka bir mânâ göremediği için yas tutmaz; bizim gururumuz şu olsun ki, biz kendimiz hayatımıza bir mâna, ve bazen ölümün de ötesine geçebilecek bir önem verebiliriz. Eğer insanoğlu talihli ise, ölmeden önce, kendi medenî mirasını mümkün olduğu kadar toplayacak ve çocuklarına transfer edecektir. Ve son nefesinde, bu tükenmez mirasın, bizi besleyen annemiz ve devamlı hayatımız olduğunu bildiğinden, minnettarlık duyacaktır.

Kaynak: Will And Arıel Durant, Tarihten Alınacak Dersler (The Lessons Of History) Çeviren Nejat Muallimoğlu Bedir Yayınevi, 1994, İstanbul

 

 

KENDİ KENDİNE İPNOZ TEKNİKLERİ


Michael TALBOT

İpnoz, herkes için farklı çağrışımlar ifade eden bir sözcüktür. Beş kişiye ipnozun ne olduğunu soracak olsanız, büyük olasılıkla beş farklı cevap alırsınız.

Üzerinde yıllardır çalışılmasına rağmen, bilim çevreleri, ipnoz altına giren bir kişinin durumunu tam olarak açıklayamıyor. Her ne kadar ipnoz dıştan bakıldığında meditasyonu andırıyorsa da, aslında fizyolojik olarak bu ikisi oldukça farklıdır. Meditasyonun ilk beş veya on dakikası boyunca, kişinin oksijen tüketiminde hatırı sayılır bir azalma meydana gelir, fakat ipnoz durumunda bu açıdan önemli bir değişiklik göze çarpmaz.1

İpnotizörün idaresi altında bir süje rüya görmeye yönlendirilebilir, ancak beyinden gelen EEG’ler “ipnotik rüyaların”, uyku sırasındaki rüyalardan farklı olduğunu göstermektedir. Eğer sadece EEG’leri baz alırsak, ipnoz ile uyanık şuur hâlleri birbirine çok yakınmış gibi görünmektedir. Bu benzerlik yıllarca, şüphecilerin hilesiz bir ipnoz durumu gerçekleşemeyeceği yolundaki fikirlerine temel oluşturmuştur.

Artık ipnozun ayrı bir geçerliliğe sahip doğal bir olay olduğu herkesçe kabul ediliyor. Şu an hâkim olan genel inanışa göre, birçok araştırmacı, ipnotik trans dediğimiz şeyin gerçekte farklı derinlikte pek çok şuur hâlini kapsadığını düşünmektedir.2 İpnoz hâli ile diğer şuur hâlleri arasındaki fizyolojik farklılıkların yıllardır ortaya konulması bir yana, son çalışmalar bu olayın beynin işlevlerinin sol ve sağ yarıları arasında paylaşılması durumuyla yakından ilgili olduğuna işaret ediyor.

Şu anda yaygın olan kanaate göre, birçok insanda beynin bir yarısı diğerine baskın durumdadır. Beyin aktivitesin- deki bu tarz bir dengelenmenin neticesinde, çoğumuz bedenimizin bir tarafını diğer tarafına yeğ tutarız; ya solağızdır ya da tersi.

Sağ eli kullanmak büyük olasılıkla beynin sol yarısını, solaklıksa büyük olasılıkla beynin sağ yarısının baskın olduğuna işaret eder. Bunun gibi diğer birçok yetenek de, beynin belli bir yarısının işleyişine gösterilen uyum sonucu edinilmiş gibi görünüyor. Bu açıdan beynin sol yarısı konuşma becerileri, sınıflandırma, isimlendirme, zaman ölçümü, sayı sayma, ifade etme, analiz etme gibi işlevlerden; sağ yarısıysa algılama, sezgi, imajinasyon, rüya görme, icat etme, görsel canlandırma, benzerlikleri çözme, yaratıcılık ve zamana ilişkin algımızı ortadan kaldırma gibi işlevlerden sorumlu tutulur.

Londra’daki Kızılhaç Hastanesi Tıp Okulu’nda Dr. John Gruzelier öncülüğünde çalışan bir araştırma grubu, beyninin sol yarısı baskın olan kişilerin ipnoza daha yatkın olduğunu belirlemiştir. Diğer yandan bu kişiler ipnotize edildiklerinde, trans hâlleri boyunca aktif olan kısmın beynin sağ yarısı olduğu ortaya çıkmıştır. Gruzelier’in vardığı sonuca göre, uyanık hâlde sol yarının baskın oluşu, kişinin dikkatini trans hâline girmek için gereken hassasiyette yoğunlaştırmasına yardımcı olur. Bu hâle geçildiğinde, düşsel algılar, görsel canlandırmalar ve zaman algısının askıya alınmasından sorumlu olan beynin sağ yarısı devreye girer.4

İpnoz olayının mahiyetine yönelik açıklamalarda karşımıza çıkan bu komplekslik, bizi insan şuurunun sonu gelmeyen alanlara yayıldığını kabullenmeye götürmektedir. Geçmiş yaşam anılarını ortaya çıkarmak için kullanılan metotların hepsi de şuurdışı ile iletişime geçme amacını gütmekle beraber herbir metotla ilişkili şuur hâlleri kendine özgü inceliklere ve farklılıklara sahiptir. Pratikte meditasyon ve kendi kendine ipnoz uygulamaları arasındaki temel fark, kendi kendine ipnozun, değişik bir şuur hâline yönelmeyi kolaylaştırmak üzere uyutucu ve monoton bir görsel imajın kullanımına dayanmasıdır. Boş bir karayolunda yol alırken gözlerimizi dikip yol çizgisini seyrettiğimiz birkaç dakikanın sonunda hissettiklerimiz ve kendimizi televizyondaki canlandırmalara kaptırdığımız sırada algıladığımız zamansızlık hâli de, ipnoz yoluyla varılan şuur hâllerine Çok benzer.

İpnoz, aynı zamanda yüksek bir telkine yatkınlık hâli meydana getirir. Yukarıda verilen açıklamalara göre bunun nedeni, beynin sağ yarısının sol yarısı kadar seçici olmaması ve tesirleri aynı derecede mantık çerçevesi içerisinde çözümleme ihtiyacı duymamasıdır. Sağ beyin ona söylenenleri çocuksu bir masumiyetle kabullenir. Pasif ve itaatkârdır. Ondan bilgi istendiğinde, istenilen bilgiyi fevkalâde ayrıntılı tablolar hâlinde yerine ulaştırır. İşte bu yönü ipnozu, geçmiş yaşamların araştırılması için özellikle elverişli bir konuma getiriyor.

TEMEL KENDİ KENDİNE İPNOZ TEKNİĞİ

Bu bölümde, geçmiş yaşamlarımıza giden yolun açılmasında kendi kendine ipnoza başvuran birkaç tekniğe beraberce gözatacağız. Geçmiş yaşam meditasyonlarının tersine, bu bölümde sunulan ipnotik teknikler genellikle hemen sonuç vermezler. Daha ziyade geçmiş yaşamlarını gün boyu sezgisel flaşlar, uykuda ise genellikle rüyalar biçiminde hatırlayabilmesi için zihni cesaretlendirirler. Ayrıca hedef olarak seçilen konuya ve yaşam kesitlerinin açığa çıkışlarındaki zamanlamaya yönelik hâkimiyetin asıl benliğin kontrolüne bırakılmasını sağlamaları açısından da basamaklı ve güvenli bir yapıdadırlar.

Ancak, uzmanlık gerektirdiği kanaatinde olduğumdan, başkalarında ipnotik etkinin nasıl yaratılacağı konusunda bilgi vermedim. Bir geçmiş yaşam terapisti gözetiminde gerçekleştirilebilecek çalışmalara ayrılan bölümde, terapiler hakkında daha fazla bilgi bulabilirsiniz.

İşte geçmiş yaşam anılarını ortaya çıkarmak için temel bir kendi kendine ipnoz tekniği:

1. Adım: Uygulama yerinizi seçin.

Meditasyon gibi kendi kendine ipnoz uygulamalarını da, kendinizi son derece rahat hissettiğiniz ve uygulamanız süresince kesintiye uğratılmayacağınızdan emin olduğunuz bir mekânda gerçekleştirin. Hafif trans hâlleri için seçeceğiniz odanın nispeten ılık olması tavsiye edilir. Ustalaşıncaya dek, transa girmek için dikkatini üzerinde toplayabileceğiniz bir nesne seçin. Bu, odanın tavanındaki veya duvarındaki bir leke, şöminenin alevi, pikabın tablasında dönmekte olan bir plâk, kristal bir cismin parıldayışları veya bir mum alevi olabilir.

2. Adım: Dikkatinizi nesne üzerinde toplayın ve gevşeyin.

Sizin için rahat olan pozisyona geçtiğinizde, dikkatinizi bu alıştırma boyunca kullanacağınız mum alevine odaklayın ve nefes alış verişlerinizi derin, uzun ve gevşek olacak şekilde düzenleyin. Odak noktanız olan mum alevinin titrekliği, sıcaklığı, parlaklığı ve onu çevreleyen renk halesi gibi özellikler haricindeki tüm düşünceleri zihninizden kovun ve şunu telkin edin: “Bu mum alevini seyrederken gittikçe daha derin bir gevşeme içine giriyorum. Bedenimdeki bütün gerilim çekilip gidiyor, göz kapaklarım ağırlaşıyor, az sonra öylesine ağırlaşacaklar ki onları açmam mümkün olmayacak.”

3. Adım: Gözlerinizi kapayın; bütün gerilimin bedeninizi terk ettiğini imajine edin.

Mum alevinin karşısında gözleriniz açık hâlde bir iki dakika meditasyon yaparak alevin titrekliğinin sizi uyuşturmasına izin verin ve kendi kendinize “Şimdi çok derin bir gevşeme hâli içine dalıyorum.” düşüncesini telkin edin. Sonra gözlerinizi kapatın ve her kısmının gevşediğini hissetmek üzere dikkatinizi yavaşça bedeninize kaydırın. Ayak parmaklarınızın gevşediğini, bacaklarınızdaki, kollarınızdaki, boynunuzdaki ve omuzlarınızdaki bütün gerilimlerin dindiğini hissedin. Sırtınızın ve yüz kaslarınızın gevşemelerine izin verin.

4. Adım: Bir merdivenden aşağı doğru inmekte olduğunuzu imajine edin.

Tamamıyla sakinleşip gevşediğinde, kendinize “Şimdi derin bir ipnoz hâline dalıyorum.” düşüncesini telkin edin. Bu esnada “Gittikçe daha derine; daha derine…” telkinleriyle, dairesel bir merdivenden aşağı doğru indiğinizi imajine edin. Dibe yaklaştığınızda sadece on basamak kaldığını farzedip, dikkatinizi ayaklarınıza yöneltin ve her adımınızda birer birer geri saymaya başlayın. “Bir” deyince son basamağı da inin ve dikkatinizin sizin için düzenlenmiş olan odanın ortasındaki rahat yatağa doğru kaymasına izin verin. Şimdi yatağın yanma yürüyorsunuz ve boylu boyunca uzanıyorsunuz. Aynı anda çok hoş bir duygunun içine gömülüyor ve hissettiğiniz gevşekliğin bütün benliğinizi kaplamasına izin veriyorsunuz. Bu hâlinizle, şimdiye dek hiç hissetmediğiniz derecede sizi saran koruyucu ve sükûnet dolu karanlığa kendinizi bırakıyorsunuz.

5. Adım: Az sonra geçmiş yaşamlarınızdan bir kesiti hatırlayacağınızı telkin edin.

Sizi saran karanlığı benimsediğinizde, düşünce ve duygularınızla desteklediğiniz sözlerle veya sadece düşünceyle şunu ifade edin: “Derin bir ipnoz hâlindeyim. Uyandığımda bütünüyle gevşemiş ve yenilenmiş olacağım. İzleyen haftalarda geçmiş yaşamlarım hakkında bir şeyler hatırlayacağım. Rahatça kabullendiğim ve öğrenmekten zevk duyduğum bir yaşam kesitim zihnimde açılacak.” Bu telkini, şuur- dışı zihninize ulaştırabildiğinizden emin olmak için bir veya iki kez daha sakin ve yavaşça tekrar edin. Sonra bir süre daha gevşemiş durumda kalın. Transtan çıkmaya hazır olunca kendi kendinize şunu ifade edin: “Uyanıyorum; on’a kadar sayacağım ve on deyince bütünüyle yenilenmiş olarak uyanacağım.” Saymaya başlayın.

Bu programı, bütün adımları eksiksiz bir şekilde takip etmek üzere en az on ilâ yirmi dakika ayıracak şekilde yavaşça uygulayın. Sonuçlara ulaşmanıza tek bir seans bile yeterli olabilir; yine de daha çok pratik yaparsanız, içine daldığınız trans hâli de derinleşecektir. Unutmayalım ki, hafif bir trans hâline girmemizin amacı, şuurdışı zihnimizden dileyeceğimiz taleplerimizi ona daha yakın bir kademeden sunmaya çalışmaktır. Arzu ederseniz, yukarıdaki programı, çalışma alışkanlıklarınızın gelişmesi, içinde bulunduğunuz depresif durumun üzerinizden kalkması, sağlığınızın artması veya sigaradan vazgeçebilmek için iradenizin gelişmesi gibi türlü hedeflerinizin gerçekleşmesi için uygulayabilirsiniz.

Bu programı geçmiş yaşam araştırmalarınız çerçevesinde takip ediyorsanız, en az birkaç hafta boyunca düzenli olarak uygulama yapmalısınız. Geçmiş yaşamlarınıza ait bilgiler kendilerini parlayan sezgiler hâlinde belli edecektir. Buna hazır olmalı ve hafızanızı canlı tutmaya çalışmalısınız, aksi hâlde açığa çıkan bilgiler tekrar şuurdışınızın deryasına gömülüp giderler. Örneğin, bir sabah New York Central Parkta dolaşırken kendimi, “Tanrım, güneşin binalarda yarattığı renklenme St. Petersburg’dakine ne kadar da benziyor..!” şeklinde bir düşünceyle başbaşa buldum. Bu düşünce öyle sürükleyici ve kendi içinde öyle tutarlıydı ki, o anda bu izlenimin garipliğini ve bu yaşamımda St. Petersburg’da hiç bulunmadığım gerçeğini fark etmeyerek bir süre etkisinde kaldım. Siz de kendi içinizde bu tip fark edişlere hazırlıklı olun. Zihninizde, yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi, hiçbir şuurlu değerlendirmeyle destekleyemediğiniz bir çağrışım yakaladığınızda, bunu aklınızdan birkaç kez daha geçirin ve mümkünse unutmamak için bir kenara not edin. Sonra da bunu günlüğünüze kaydedin.

SÜREKLİ TELKİNLER YOLUYLA KENDİ KENDİNE İPNOZ

Görsel imgelemenin (vizüalizasyon) sizin işiniz olmadığını düşünüyor, kendinizi sözlü anlatıma daha yatkın, sağ beyni baskın bir kişi olarak görüyorsanız, isteğinizi uzunca bir süre boyunca art arda dile getirmeniz, sizin için uygulanabilecek en kolay yoldur. Takip etmeniz gereken program şudur:

Temel kendi kendine ipnoz tekniği için anlatılan 1..2.,3. adımları aynen uygulayın. Bütünüyle gevşeyip bütün gerilimin bedeninizi terk ettiği aşamaya geldiğinizde, düşünce ve duygularla desteklediğiniz sözlerle veya sadece zihninizde şunu ifade edin: “Gelecek hafta içinde bir geçmiş yaşamımı hatırlamaya başlayacağım.” Bu ifadeyi, başka hiçbir düşünce ve imajın kesintiye uğratmasına izin vermeden, beş dakika boyunca art arda yineleyin. Her tekrar edişinizi, âdet yerini bulsun diye söylenen birkaç kelimeden ibaret olarak kalmasına izin vermeksizin, anlamını içinizde hissederek ifade edin.

Bu beş dakikanın ardından bir süre daha gevşemenize devam edin. Hazır olduğunuzda “Uyanıyorum. Şimdi ona kadar sayıyorum, on deyince bütünüyle yenilenmiş olarak uyanacağım.” sözleriyle saymaya başlayın.

Bu metot, hangi yaşamınızın hatırlanacağına dair seçimi, olduğu gibi şuurdışı zihninize bırakır; bu yolla vaktinden önce açığa çıkabilecek ıstıraplı anılarınız hakkında endişelenmek zorunda kalmazsınız. Ayrıca arzu ederseniz uyguladığınız programa birtakım dileklerinizi de ilâve edebilirsiniz. Bunlar “Çok yakında geçmiş yaşamlarımın farkına varacağını.” gibi çok genel amaçlı olabileceği gibi “Viyana’daki yaşamım süresince edindiklerim hakkında daha fazlasına ulaşmak istiyorum.” gibi daha özel amaçlı da olabilir. Hatta geçmiş yaşam çalışmalarınızda yer verdiğiniz uygulamaların gidişatı hakkındaki isteklerinizi de ekleyebilirsiniz: “Bir dahaki meditasyonumda hiç olmadığı kadar derinleşerek kesin ve yoğun bir transa gireceğim.”

Unutmayın ki, bir dilekte bulunduğunuz zaman, bununla ilgili ıstıraplı olabilecek bilgilerin vaktinden önce açığa çıkması riskini de göze alıyorsunuz demektir. Bu yüzden ifadelerinizde şuna benzer bir değişiklik yapmayı düşünebilirsiniz: “Hazır olduğumda, Viyana’daki yaşamım hakkında daha fazlasını hatırlayacağım.” veya “Viyana’da yaşadıklarımdan şu anda bana yardımcı olabilecek mutlu kesitleri hatırlayacağım.”

Bu metodu ne kadar sık uygularsanız, sonuçlar o derecede dramatik olacaktır. En ideali, her gün bir kez uygulamaksa da, haftada üç dört seans da hedefinize ulaşmanızda yeterli olacaktır.

HATIRLATICI KARTLAR

Geçmiş yaşamlarımızı geri çağırmamızda, şüpheciler de dahil olmak üzere pekçoğumuz için son derece güvenli bir çalışma şekli, dileklerimizi ufak kartlara yazmamız ve bunlara birkaç hafta boyunca hatırlatma amacıyla günde en az on on beş defa göz atmamızdır. Kartları yukarıda verilen telkinler doğrultusunda hazırlayabilirsiniz. Bu çalışmanın diğerlerinden farkı, dileğimizi şuurdışı zihnimize trans hâlinde değil, pek çok günlük alışkanlıklarımız, faaliyetlerimiz ve artık otomatikleşmiş becerilerimiz için olduğu gibi sayısız yinelemeler yoluyla bildirmemizdir. Rüyalarla ilgili bölümde örneklendiği gibi, hatırlatıcı amaçla hazırlayacağınız birkaç kartı gün boyu rastlayabileceğiniz yerlere yerleştirin; örneğin banyonuzdaki aynanın üzerine, yattığınız yerin başucunda bir yere, sık sık açtığınız bir çekmecenin en görünen köşesine. Kartı her görüşünüzde, dileğinizi düşünce hâlinde biçimlendirerek zihninizde işleme koyun. Eğer zihinsel performansınız buna benzer hatırlatıcı yardımlara ihtiyaç göstermiyorsa, yazma işlemine boşverin ve her aklınıza gelişinde, dileğinizi zihninizde sessizce bir tekrar edin. Hangi tarzı benimserseniz benimseyin, bu zihinsel işlemi, vermek istediğiniz mesaj şuurdışı zihniniz tarafından alınıp eyleme dökülünceye dek, günde en az on kez tekrarlayın.

Uygulamaya birkaç hafta devam edin, gerekirse bunu kalıcı bir alışkanlık hâline getirin. Göreceksiniz ki, temel kendi kendine ipnoz tekniğinde olduğu gibi, burada da şuurdışı zihniniz, şu anki idrakli şuurunuz dâhilinde işleme konmak üzere hayret verici bilgileri eninde sonunda belirginleştirecektir. Bu bilgiler, gün boyunca fark edebileceğiniz parlak sezgiler hâlinde açığa çıkacağından, pek de uygun olmayan şartlar altında transa girmek gibi, şuurunuzu kaybetmenizi gerektirecek durumlarla ilgilenmek zorunda kalmayacaksınız. Söz gelimi kahvenizi yudumlamaktayken, bir anda Çin’de yaşadığınız çok eski zamanlarda çay içmeyi ne kadar sevdiğinizi hatırlayacaksınız. İşin ilginç yanı, kimi zaman saf bir şekilde birkaç saniye boyunca bir şeyleri ölçüp biçerken, kendinizi bu yaşamınıza ait olmayan bazı kesitlerin içinde bulacaksınız. Buna benzer durumları birçok defalar yaşadım; bu hepimiz için yepyeni bir deneyimdir.

Kendi kendine ipnoz teknikleri, aynen rezonans metodu gibi, diğer çalışmalarla birleştirilerek, çabalarımızı yoğunlaştırmamız gereken zaman dilimlerinin ve kültürlerin belirlenmesinde kullanılabilir. Ancak kendi kendine ipnoz tekniklerinin en büyük yararı, zihnimizi geçmiş yaşam çalışmalarına hazırlayıcı nitelikte “ısınma” alıştırmalarını sağlamalarıdır. Düzenli olarak uygulayacak olursanız, şuurdışı- nızı daha derin araştırmalara hazırlamanız, meditasyon uygulamalarına ve rüya çalışmalarına uyum sağlamanız da kolaylaşacaktır. (Rabıta yaparken bu tekniklerden faydalanılabilir.)

NOTLAR

  1. Robert Keith YVallace ve Herbert Benson, “The Physiology at Meditation”, The Nature ofHuman Consciousness, editör: Robert E. Ornstein (New York: Viking Press, 1974), s. 266.
  2. Ernest R. Hilgard, The Experience of Hypnosis (New York: Harcourt, Brace & VVorld, 1968), s. 150.
  3. Charles T. Tart, Altered States of Consciousness (New York: John VViley & Sons, 1969), s. 229.
  4. Liz Grist, “Hypnosis Relies on Left-Brain Dominance”, New Scientist 103, no. 1415 (2 Ağustos 1984): 36.

Kaynak: Michael Talbot Geçmiş Yaşamlarınızı Keşfedin, Çeviren Cenk TÜRKMAN Kitabın orijinal adı Your Past Lives A Reincamation Handbook, Ege Meta Yayınları, 1998, Alsancak / İZMİR