RUSYA’DA TANRI’YA DÖNÜŞÜ SAĞLAYAN “SPİRİTÜALİZM BİLGİSİ”


Soljenitzin Bir Devrin Sembolüdür

“Soljenitzin’in suçu sadece Sovyet komünizminin şiddet metotlarına karşı çıkması değildir. Soljenitzin eserlerinde insan ruhuna ve Tamı sevgisine yer vermek sureti ile Rus milletinin özlemini dile getirmiş ve bu suretle komünizmin Tanrı’yı inkâr eden materyalist öğretisine ve hayat felsefesine karşı çıkmıştır.”

Sayın Prof. ismet GİRİTLİ’nin, asrın olayını yorumlarken koyduğu teşhis, meselenin ruhunu, özünü bütün çıplaklığı ile ortaya çıkarmaktadır. En veciz anlatımla Soljenitzin olayının temelindeki gerçek budur. Soljenitzin’in isyanı sadece Sovyet yöneticilerine karşı değil, bütün tutucu çevrelere karşıdır. «Bunu yaparken şu fikrin etkisinde olmalıydı: kendisi gibi düşünenler, yeni bir dünyanın kuruluşu için çaba sarfederken, daha önceki aksaklıkları ortaya koysunlar. Ya da, bu fikri paylaşsınlar. Bu nedenle soljenitzin’e yalnız bir yazar, romancı gözü ile bakmak doğru olmaz. O yazarlığın üzerinde başka vasıfları taşıyan bir insandır.»

“Aleksander Soljenitzin hakkında ne düşünürsünüz?” diye sorulduğunda ünlü yazar şöyle diyordu: “Gelecekte bu konuyla ilgili olarak hiç bir problem doğmayacaktır, buranın insanları şartlandırılmıştır. Bu yüzden kimse taşkın ve coşkun davranışlarda bulunamaz. Bu sebeple yeni Soljenitzin’lerin doğacağını ummuyorum.”

“Bu konuşmanın ışığı altında düşünülecek olursa, Soljenitzin’in ülkesinden sürülmesi yenik düşmenin tabii bir itirafı olacaktır. Bu da Rusya’nın psikolojiyi ön plâna alan mesleklere ve toplum rızasıyla doğacak hükümetlere hiç tahammülü olmadığını açıkça gösteriyor. Rus idarecileri halâ insan ruhundan ve duygularından doğan kuvvete karşı korku duymakta, bütün güç ve güvenini kaba kuvvetten almaktadır.”

International Herald Tribüne’ün bu görüşüne rağmen idareciler, Rusya’da, ruhsal olaylarla ilgili araştırmaları teşvik etmekte ve bu konudaki çalışmalara inanılmaz ödenekler ayırmaktadır (12 milyon Ruble).

Bu davranışın sebebi ne olabilir?

“Bir Sovyet vatandaşının psikolojik arzu ve tutkuları hiçe sayılır, bu duygulardan doğacak enerjisi sadece sosyal faydalar sağlamak amacı için kullanılır” diyor Soljenitzin.

Bir noktaya işaret etmek isteriz burada. O psikolojiden çok onun en uçtaki görünüşü, parapsikoloji denen olağan üstü ruhsal olayları konu edinen bilimdir. Fakat bu Soljenitzin’in sözlerini çürütmez aksine, psikolojiyi bile rejimin katı çıkarları yolunda kullanan Sovyet idarecilerinin, parapsikolojinin olağan üstü verilerini, özel maksatlarla kullanabilecekleri görüşünü kuvvetlendirir. Nitekim Soljenitzin de GULAG TAKIM ADALARI’nın bir bölümünde mahkemelerde, kendi aleyhine konuşan tutuklulara, «kişiyi iradesinde eden Tibet otu veya ipnotizma uygulandığını” söylemektedir. Yine yazarın ifadesine göre 1920’lerde Sovyet gizli polisinin bünyesinde bir ipnotizma okulu varmış. Bugün Rusya’da ipnotizma, modası geçmiş bir uğraşıdır; parapsikoloji çalışmalarında ancak yardımcı bir unsurdur. Sovyet bilim adamları şimdi telepatinin, çatal çubukla toprak altındaki su ve madenleri keşfetmenin, büyünün, nazarın bilimsel açıklanmasını yapabiliyor ve fizik bedenimiz dışındaki gözle görülemeyen ikinci bedenimizin fotoğraflarım çekebiliyor! Ama sonuçlarının, bütünüyle, batı dünyasına açıklandığına inanmak saflık olur. Bu kitaptaki bilgilere gelince, ya batıyla bu konuda bir bilgi alışverişine girme isteği ile açıklanmıştır veya idareciler bilim adamlarını uyarmakta gaflete düşmüşlerdir (!).

Ne şekilde olursa olsun bize ulaşan bu bilgiler, Bati da yakın zamana kadar “fantastik olaylar” olarak damgalanan bilimsel gerçeklerdir. Bilimsel gerçekler damgasını taşımasına rağmen, Batıda,, bu verileri şüpheyle karşılayan bilim adamları çoğunluktadır. Fakat bilim, evriminin ulaştığı en üç noktasında fantastik saydığı olaylarla içiçe girmiş durumdadır. Fantastik saydığımız âlemden bilgilerimizi aşan gerçekler çıkıyor karşımıza; inkâr ve izah edemediğimiz gerçekler… Maddeyi enerjiye dönüştürüveren Einsteinin, izafiyet teorisiyle, Batının materyalist çocukları, ulaştığı fantastik ülke sınırında yapayalnız ve çaresizdir.

Batı, astronomisinden tıbbına kadar pek çok bilim dalını Doğu ve bilhassa İslâm kültüründen aktardığı bilgiler üzerine kurmuştur. Fakat bu aktarmada, manevi değerlere önem veren insanların yarattığı bu medeniyetlerin deney ve laboratuarlara sokulamayan verileri hiç dikkate alınmamıştır. Sadece İslâm medeniyeti değil tâ, İnka, Maya, Atlantis, Mısır, Mezapotamya, Orta Asya ve Uzak Doğu Medeniyetleri hep spritüalist geleneklerin ürünleridir. Batının bu konuya, bu görüşe önem vermemesi 16. Asır Avrupası’nda bütün kilise karşısında verdiği kanlı savaşlar yüzündendir. Bu sebeple Batı, Islâm kültürünü aktarırken temelinde metafizik kokusu sezdiği her olayı reddetmiştir. Ve şuuraltına yerleşen bu korku Batı da halâ aynı tazelikte yaşamaktadır.

Batıda parapsikoloji ve psikoloji çalışmaları için pek eski tarihler verilebilir. Fakat bunlar çok kişisel çalışmalar olmuş ve hiç bir zaman genel eğilim sağlayamamışlardır.

Her bakımdan ruhsal dediğimiz, yepyeni enerjiler dünyası ile ilgili çalışmaları Batı dünyasından bekIerken bu konudaki keşiflerin katı materyalist, Tanrı Ummayan bir diyardan gelmesi çok gariptir.

Acaba SOLJENİTZiN RUSYASI TANRI’YI MI ARIYOR?

Uygarlık tarihine baktığımızda, insanların akıldan ruha, oradan da TANRI fikrine ulaştıklarını görürüz. Gönümüzdeki düşünce evrimi de aynı paralelde olmaktadır.

SOLJENİTZİN bir ruh bilimci, bir spiritüalist değildir. Fakat eserlerinde özellikle insan ruhuna ve Tanrı sevgisine yer vermekle, Rus halkının özelliği kadar, bütün insanlığın özlemini de dile getirmiştir. SOLJENİTZİN’in isyanı sadece gerçekleri saklayan Sovyet idarecilerine karşı değildir. O, 16. asırda Batı biliminin kilise karşısında verdiği savaşın intikamını, bütün ruhsal gerçekleri inkâr ederek almak isteyen, çözemediği ruhsal olayları görmemezlikten gelen, geçmişi sırlarını çözemediği için tabu sayan, bütün bilim adamlarına da karşı çıkmıştır. SOLJENlTZlN, bu kutsal isyanı ile, bir devrin sembolü olmuştur. Bunun için ASRIMIZIN SPARTAKÜS’Ü diyoruz o’na..

BİLİNMEYEN GERÇEKLER

L. Pavvels «Eskiler pek basit tekniklerle, bizim de yaratabileceğimiz fakat sebebini açıklayamadığımız sonuçlara ulaşmışlardı. Bu basitlik, eskiçağ biliminin özelliğidir.» diyor, çağımız bilimini aşan kaybolmuş bilgiler, korunabilenlerden çok fazla.

«Uygarlığımız, eskilerin bilgilerine, makineyle ulaşma yolunda harcanmış bir çabanın sonucudur.» Teknik, giderek eskilerin sırma yaklaşan bir hüviyetle sadeleşiyor. Bir gün evrensel güçler bir avuç içine sığabilecek belki de!» Evrensel güçler henüz bilemediğimiz kanunlarla işliyor. Kozmik güçler periyodik olarak hayatı etkiliyor, çözemediğimiz pek çok problem kozmik etkilerin esrarına bürünmüş. Brookhaven’deki nükleer enerji reaktörünün ışıma alanındaki beyaz karanfiller, renk değiştirip, mor olmuş. Bunlardan üretilecek karanfiller de mor olacak.. İşte, kozmik tesirlerin hücre yapısındaki etkilerine en canlı örnek.. İnsan, hayat, şuur, bilgi… gibi konularda kozmik etküerin rolü büyüktür.

Eski uygarlıklardan kalan en önemli miras Simya’dır. Simyacılar, potalarında eriyen eczayla birlikte, vücutlarının da değişikliğe uğradığına inanırlardı. Isınan, çeşitli tesirlerle değişikliğe uğrayan maddenin enerji saldığım biliyoruz. Yüksek frekans cihazlarıyla çalışan teknisyenlerin, vücutlarından çıkan çıtırtılı bir ses duydukları, zihnen konuşabildikleri bilimin son buluşlarıdır. Yine yüksek frekans alanında çekilen fotoğraflarda insanın, ikinci bir enerji bedene sahip olduğu görülmüştür. Yakın zamanda, insan vücudunun bir radyo istasyonu gibi çalıştığı, çeşitli hastalık ve ruhi durumlarda değişik dalga boylarında yayın yaptığı keşfedilmiştir.

İnsanın telepati, önsezi gibi bazı olağanüstü güçlere sahip olduğu artık biliniyor. İnsanın, diğer insanlarla ve evrenle ilişkisini sağlayan bu güç nedir?

Beynin ancak onda bir bölümünü tanıyoruz. Bugüne kadar dikkatimizi hep bilinç altında olanlara yöneltmişiz. Bilinç ise, bilinçaltından gelme bir fenomen olarak görülmüştür. Bilinç altı, Freud’a göre misel içgüdüler, Pavlov’a göre şartlandırılmış iç tepiler… Aslında insan beyni, sonsuz imkânlara sahiptir. Beynin, olağanüstü ruhsal olaylarda rol oynayan, bir üst donanımı vardır. Bilinç üstü denilen iiHtün uyanıklık hali, yüksek hızda titreşen zekâ, eski rahiplerin, simyacıların ve büyücülerin uğraşı olmuştur. Bilinci üstün uyanıklık haline ulaşan bir inim için, zaman ve mekânın sırları kalmaz, ve uzaydaki diğer şuurlu varlıklarla ilişki kurabilir.

Işık hızı duvarını saniyedeki hızı 300.000 Km. yi aşan cisimlerin kütlesi sonsuz olur ve ağırlığı yok ulur. Işık hızı duvarının ötesindeki âlem, acaba, ruhlar âlemi dediğimiz âlem mi? «Acaba ölümle aşılını ışık hızı duvarı mıdır?» Spitüalistlerin «atomların arasına kadar bütün evreni dolduran töz» olarak tanımladığı esiri madde acaba, ışık hızı üstünde titreşen bir âleme mi aittir? Yüksek frekans alanlarında çekilen fotoğraflarda görülen, ikinci bedenimizin maddesi, o esrarlı âleme mi bağlıyor bizi?

Bilmediğimiz bir âlem var. Bu âlemle ilişkimiz bugün ancak metafizik çalışmalar alanında kalmakladır. Fakat metapsişik cemiyetlerin bedensiz varlıklardan (ruhlardan) aldıkları bilgiler, çeşitli bilim dallarının verileriyle düşündürücü bir paralellik gösteriyor. Ruhlar âleminden alman bir tebliğde« Dünyanızda ne düşünürseniz, fizik bir aksiyon halinde materyalize olur ve sizin fizik dünyanız için ne kadar gerçekse o da bizim için o kadar reeldir. Bu bir kıyas meselesidir. Bizim varlık alanımızda düşünce sizin varlık seviyenizdeki madde kadar reeldir.» «… uyanınca rüya gördüm dersiniz şimdi rüya görmediğinizi nereden biliyorsunuz? Farketmeniz gereken şudur: Siz, ruhu olan beden değil, bedene sahip ruhlarsınız. Ruh maddeye üstündür.»

Evrenin her zerresinde hayat ve şuur var. Hayat her yerde, bulunduğu çevrenin şartlarına uygun şekilde materyalize olmakta, vücut bulmaktadır.

Günümüzde gezegenlere ulaşmakla, zihnin hayatın, ruhun sırlarına ulaşmak aynı derecede önem kazanmıştır. Ruh bilim çalışmaları henüz aydınlığa kavuşamamış, kanunlarını koyamamıştır. Ruhun derinliklerine inemiyoruz fakat ruhsal olayları da artık inkâr edemiyoruz. Zihin haritasında da pek çok boşluklar var.

Çağdaş aklın işleyişi idrakimizi sonsuz ötesine ulaştırmıştır. Düşünce, tarihte olduğu gibi akıldan ruha, ruhtan Tanrıya ulaşan bir evrim içindedir.

«Tanrı hakkındaki bilgiler bugün artık gizli bilimler olmaktan çıkmış hemen her ülkede kurulmuş olan spritüalist cemiyetler tarafından açıkça ve kendilerine özgü yollarla toplumlarına verilmeğe başlamıştır. Toplantılar, seminerler düzenlenir, ruhlar âleminin her tabakasıyla ilişki kurulur ve alman bilgiler insanlığa verilir.»

Spitüalizmin tanımı da şöyle yapılıyor:

«Spritüalizm; Rularla ulaşım imkânı ve gerçekliğini deneysel olarak gösteren ve ruhların bildirdiği hakikatler hakkında bilgi ve açıklamalarda bulunun bir ilahi gelişim yoludur. Spritizmanın konusu ruh ve ruhsal olaylardan başlamak üzere gitgide genişleyen bir kavramlar sistemi ile evrensel hakikatlere, ulaşmaktır. Spritizmayı yalnızca bedensiz varlıklarla ilişki kurmak ve bu ilişkiden doğacak olan bilgilere göre işlem yapmak diye tanımlamak yanlış olur. Dinlerin ve sapık olmayan felsefe ve inançların temelini oluşturan prensipler spritizmanın hareket noktasıdır, ve bunların gerçek açıklamalardır, insanlığın binlerce yıldan beri kavuşmak istediği bilgiler, açıklamalar yalnız spritizma yolunun açılmasıyla ortaya çıkmaya başlamıştır.»

Uzay konusu ile spritiializm arasındaki bağlantıları birkaç madde halinde sıralamaya çalışalım:

1          — En başta uçan daireler ve uzaylılar hakkında bilinen bilgilerle spritüalizmin esas nüvesini oluşturan ruhsal tebliğler hemen hemen birbirleriyle tam bir uyum halinde olmak niteliğini göstermekte ve “pritüel kavramların hemen hemen hepsinde birleşmektedirler. Uzaylı dostlar, ruhsal dostlarla aynı amacı gütmekte, dünya insanını uyarmaya çalışmaktadırlar.

2          — ikinci önemli şık ise ruhsal tebliğlerde bizzat bedensiz varlıklar, anlatım ve sözleriyle uzaylıları doğrulamakta ve desteklemektedirler.

3 — Bir diğer madde de, uzay ve uzaylılar konularında geçen kozmik enerji, levitasyon, teleportasyon, telepati, klerroyan vb., gibi çeşitli konulardır. Bütün bu kavramlar gerçekte spritüel bilimin yani spritoloji’nin çalışma alanı içindeki olayları anlatır. Bugünün uzay yolculuklarında bütün bu yetenekler yavaş yavaş kullanılmaya başlanacak olan spritüel ilkelerdir. Günün astronotları artık telepati çalışmakta ve bilindiği gibi Apollo uçuşlarında bu yetenekten yararlanılarak yörünge değişiklikleri yapılmıştı. İşte üstte belirttiğimiz Levitasyon (eşyanın dayanıksız yükselmesi). Teleportasyon (Bedeni araçsız yer değiştirtme). Telepati (iki kişi arasında uzaktan düşünce ve duygu nakli). Klervoyan (Duygular dışı görme ve idrak). Konsantrasyon (Zihnin tek bir şey veya fikir üzerine bütün dikkatini vermesidir). Meditasyon (Tek bir konu üzerinde özel bir şekilde düşünme eylemidir). Tüm bunlar uzaylı ağabeylerin daha bilmediğimiz birçok ruhsal ve bedensel yeteneklerinden birkaçını oluşturmaktadır. Görülüyor ki, fizik dünyalarda (ruhsal) esaslar üzerine kurulmuş hayatlar sürdürmektedirler.

Spritüalizm, insanlığın daha bilinçli olmasını yüksek duygusal ve akli değerler kazanmasını ister ve bunun için gerekli bir takım ilahi prensipleri tanıyıp yaymaya çalışır. Spritüalistler daima şu savı ileri sürmüşlerdir:

Modern spritüalizmi Allan Kardec (1804 1869) kurmuştur. Allan Kardec «Modem Ruhçuluğun İlkelerinii şöyle açıklıyordu:

a — Maddi varlıklar, görünen, bir cismi olan varlıklar, madde dışı varlıklar ise görünmeyen, «yani Ruhlar Âlemini» meydana getiren varlıklardır.

b — Ruh, bedeni terkederek ruhlar âlemine girer. Zaten yeniden yaratılışa kadar dünyadaki bedeni terketmiştir. Ruhun tekrar yaratlıştaki bedenlenme zamanına kadar aradan bir süre geçer ki, bu süre içinde, o durumda bulunan ruhların, büyük kısmı berzahta başıboş avare ruhlardır.

c — insan ruhlarının tekrar, yeniden bedenlenerek ahiret yurduna yine gelmeleri daima insan halinde olur, insan ruhunun hayvan bedeninde yaşayacağı yanlıştır.

d — Ruh, ruhlar âlemine gideceği zaman, dünyada iken ne tanıdıysa, hepsini orada bulur ve geçmiş zamanla ilgili bütün anıları yaptığı iyilik ve kötülüklerle beraber belleğinde canlanır.

e — İzinli ruhlar evrenin çeşitli dünyalarında mekân tutarlar.

f — İzinsiz veya başıboş, gezici ruhlar, belirli ve sınırlı bir alandadırlar. Biz (canlıları) görürler, bizimle devamlı olarak bağlantı halindedirler, çevremizde kaynaşır dururlar, fakat etkileri olmaz.

g — Ruhlar ya kendilerinden ya da çağrı üzerine gelirler. Bütün ruhlar çağrılabilir, ister geri (olgunluğu erişmemiş), ister çok ünlü hangi çağda yaşamış olursa olsun, ruhlar, çağrılınca gelir..

h — Bunlar, yakınlarımız, dostlarımız, düşmanlarımız, olabilir. Onlardan yazıyla ya da konuşarak, öğütler, öbür âlemdeki yaşayışlarına veya bizim hakkımızdaki düşüncelerine dair bilgiler alabiliriz..»

Artık ruhlar âlemini aklı başında olan bir kimse inkâr edemez. Size küçük bir deneme tavsiye ediyoruz. 40X40 boyutlarında bir cam levha alın. Bunun üzerine, daire şeklinde plastik harfler sıralayın. Dairenin ortasına bakalit bir şişe kapağını ters olarak koyunuz. Parmağınızı hafifçe kapağın içine bastırarak iyi ahlâklı bir ruhla temas etmek istediğinizi yavaş bir sesle söyleyiniz. Bu çalışmayı mavi ışıkla aydınlatılmış bir odada, ruhen ve bedenen temizlenmiş olarak yapmanız tavsiye ediliyor. Ayrıca müslümanların çalışmadan önce 3 İhlâs süresi bir Fatiha suresi okumaları gerekir. Zihnen iyi ahlâklı bir ruhla, veya bir yakınınızın ruhu ile ilişki kurmak istediğinizi düşünün. Gelmesini istediğiniz ruhu annesinin adıyla çağırınız. Bekleyiniz. Bir müddet sonra kapağın titrediğini göreceksiniz.

O zaman sorulan sorun Kapak harfleri dolaşarak somlarınıza, cevap verecektir. Sorularınız bitince ruha nezaketle teşekkür edip gitmesini, çağırdığınız zaman tekrar gelmesini söyleyiniz… Bu deneme bize ruhlar âleminin varlığını ispat edecektir. Bu konularda daha geniş bilgiyi METAPİŞİŞlK ARAŞTIRMALAR CEMİYETİ’nden (Sıra selviler Taksim İstanbul) ve yayınlarından öğrenebilirsiniz.

«HAYAT» IN SIRLARI

Sırlarına tam olarak eremediğimiz eskiler canlı organizmalarla cansız varlıkların yapı taşlarını ayrı ayrı düşünürler, insan, bitki ve hayvanların «vis vital hayat kudreti» tarafından meydana getirildiklerine inanırlardı. Bu esrarlı «hayat kudretinin» yapay olarak elde edilmesi imkânsızdı. Fakat Wöhler’in 1828’de organik bir madde olan «üre»yi laboratuvarda elde etmesiyle bu düşünce kökten yıkıldı. Artık biyoloji alanına giren bütün konular, sorunlar fizik ve kimya ile açıklanır oldu. Canlı organizmalarla diğer maddelerin, temeldeki yapılarının, fizik ve kimyanın konusu olan atom ve moleküllerden meydana gelmiş olması bu iki ilim dalı ile biyoloji arasındaki duvarları yıktı. Giderek biyoloji fizik kimya içinde eriyiverdi. Bu gelişme vitalist *görüşü geçersiz hale getirdi fakat, hayat olaylarının açıklamasını, bütünüyle fizik ve kimyadan beklemek ne dereceye doğrudur?

*[dirimselcilik: Hayat olaylarını fiziksel kimyasal güçlerle değil de, özel bir yaşama ilkesi, yaşam gücü ile açıklayan öğreti. (birine) pervane olmak      Birinin yanında onun hizmetine hazır olduğunu gerekli gereksiz göstermek.]

Çoğunluğun tuttuğu mekanik görüşe göre hayat olayları, ne kadar karmaşık olursa olsun fizik ve kimya olayıdır. Bu çevreye sığmayan bir hayat olayı yoktur.

Mekanik görüş karşısında, vitalist görüş gerçekten geçersiz midir? Yoksa, vitalistlerin açıklamalarında bir eksiklik mi var?

«Vitalist görüşü temsil edenler, fizik ve kimyanın buluşlarını kabul etmekle beraber hayatı, özel bir varlık olarak ele alırlar. Canlı organizmalar ve onları meydana getiren dokular, hücreler fizik ve kimya kanunlarına uydukları kadar ayrıca canlılıkları nedeniyle özel bir amilin de etkisi altındadırlar. Bu amil eskilerin «canlıları yapan esrarlı hayat kudreti» değildir. Fakat, canlı organizmalar şuursuz, yönsüz bir varlık değillerdir. Davranışları yaşama ve üreme gibi bir amaca yönelmiştir. Fizik ve kimya-protein ve bir çeşit moleküllerle birleşip virüs haline gelir. O halde virüs’ün özü nüklein asittir.

İki türlü nüklein asit bulunmuştur. 1 — Dezaksi ribo nüklein asidi = DNA, 2 — Ribo nüklein asidi RNA

Bugüne kadar incelenen organizmaların proteinleri yirmi kadar amino asitten kuruludur ve bir protein molekülündeki amino asitlerin sıralanması, düzenlenmesi, DNA’daki dört bazın (genetik kod) sıralanmasıyla belirlidir.

Genetik kodun yapısını bildiğimiz halde kromozomlarda depolunan. bilgiyi okuyamıyorum. Bununla beraber amino asitlerin bütün hayatı oluşturdukları, ve protein molekülleri içindeki düzenlenişlerinin genetik kod tarafından yönetildiğini düşünmek bile akla durgunluk vericidir.

Nukleoproteinlerin virüs yapısında yeri büyüktür. Bu bakımdan virüsler, hücrenin çekirdeğinde kromozom üzerine yerleşmiş ve irsi vasıfları nesilden nesile taşıyan «Gen» leri hatırlatmaktadır.

Virüsleri ele almamızın sebebi bunların hayat belirtileri büyük ölçüde nukleoprotein moleküllerine hatta bunun bir kısmı olan «Nüklein asidi = DNA veya RNA» moleküllerine bağlıdır. Virüslerin canlı olup olmadıkları, DNA’nın canlı olup olmadığına bağlıdır.

«Kaliforniya, Palo Alto’daki Stanford Üniversitesi bilim adamları, biyolojik açıdan etkili olabiliecek bir virüs çekirdeğinin sentezini başarmışlardı. PhiX 174 adlı bir virüs türünün genetik modelini izleyen      bilginler, ellerindeki çekirdekçiklerden, bütün hayat işlemlerini denetleyen dev bir DNA molkülü kurmuşlardı. Suni Virüs çekirdeği daha sonra taşıyıcı bir hücreye konmuştu. Bir süre sonra suni virüsler aynen doğal olanlar gibi gelişmişlerdi. Parazit oldukları için de bulundukları hücreleri, Phi X 174’ün modelini izleyen milyonlarca virüs üretmeye zorlamışlardı.

 DNA molekülünün verdiği emirlere uyan hücreler amino asitlerden milyonlarca protein bileşimi üretmişlerdi. Her yeni bileşim programlanan örneğe kesinlikle uyuyordu. Kaliforniya’lı bilim adamları yüz milyon yeni hücrenin yaratılması sırasında yalınız bir tür «genetik hata» oluştuğunu görmüşlerdi.»

Watson, Crick ve Wilkins’in DNA yapısını açıklın imasından onbeş yıl sonra önemli bir bilimsel keşif yapılmıştı. Nobel ödüllü Prof. A. Komberg ve arkdaşları, Phi X 174 virüsünün genetik kodundaki binlerce bileşimin şifresini çözerek laboratuarda HAYAT üretmişlerdi.»

Bir atomu da bir hücre olarak düşünebiliriz. Bilinen çekirdeği etrafında dönen elektronlar belki bugün tanımadığımız bir zar meydana getiriyor. Bilindiği gibi hücrenin çevre ile ilişkisinde değişimler hücre protoplozmasında olur. Hücre çekirdeği olaylımı pek az karışır. Canlı bir hücrede gördüğümüz şuurluluk aynen atomlar âleminde de görülmektedir. Nobel ödülü kazanmış BAHR: «Atom âleminde bizi bilinmeyen bir değişmecilik ve tam rakamlar ahengi olmalıdır.» diyor. Fakat atomlar âlemini dengede tutan kuvvet nasıl bir kuvvettir? Atomda kendi kişisel hayatını koruma ve sürdürme amacı yok mudur?

Atom konusunun derinliğine inilmesiyle madde ile enerji ilişkilerinin sırlarına ulaşıldı. Artık madde partikülleri birer enerji yığını olarak görülmektedir. Bugün bütün evrenin bir madde özünün çeşitli durumlarıyla dolu olduğunu biliyoruz. Madde ve enerjinin bugün aynı öz’ün iki hali olduğu değişmez bir gerçektir.

Isının etkisiyle atomların titreşim genişlikleri (amplitüd) artar, atomlar birbirlerinden daha uzak durmak zorunda kalırlar. Atomların her birinde elektron hareketleri hızlanır ve merkezden (çekirdekten) uzaklaştıran bir merkez kaç kuvveti doğuyor. işte atomda zorlamaya karşı görülen reaksiyon. Her canlı gibi atom da, giderek elektronlarını normal yörüngesini oturtmak amacıyla, meydana gelen ısı enerjisini ışık enerjisi olarak dış âleme veriyor ve eski durumuna dönüyor. Elektronların ısının tesiriyle dış yörüngelere uzaklaşması, sonra tekrar çekirdeğe doğru kısa dalga boyunda ışık enerjisi vererek hep bir spiral hareket içindedir. Spiral şekil de bildiğiniz gibi eski çağlardan beri hep hayatın simgesi olarak kullanılmıştır. Ayrıca DNA molekülünün, güneşin, gezegenlerin, nebülozların… hep spiral bir hareket içinde bulunuşları çok düşündürücüdür.

Acaba bu evrensel spiral hareketler içinde şuurun yeri nedir? Çünkü bu evrenin düzeni içinde amacın şuurun yeri olmadığını söylemek imkânsızdır, Çünkü bu evrenin hiç değilse bir yerinde, meselâ insan varlığında bir amacın, bir şuurun varlığını inkâr edemeyiz. Sadece bir yerde olsa bile amaç ve şuurun açıklanmasını MEKANİK GÖRÜŞ’ten bekleyemeyiz. O halde ne türlü mümkünse, ne türlü doğruysa o şekilde açıklamak üzere şuur ve amacı her yerde aramalıyız. Çünkü açıklayamadığımız olaylarda, evrenin ulaşamadığımız bilinmeyen her köşesinde de bu düzeni ayakta tutan bir şuurun varlığı gerekli görünüyor.

MATERYALİZM VE SPİRİTÜALİZM

MEKANİK GÖRÜŞ, bütün hayatsal olayları fizik ve kimya ile açıklarken vitalist ve neo vitalist görüş canlı organizmalarda görülen olaylarda, fizik ve kimya ile açıklanamayan bir unsuru düşünmek gerekir, fikrindeydi. Bu unsur, amaç ve şuurdu.

Evreni yalnız maddeden yapılmış gören, her olayın fizik ve kimya ile açıklanacağına inanan felsefi, görüş «Materyalizm» dir. Mekanizm ve materyalizm birbirinin desteği veya aynı şeyin iki türlü ifadeleridir.

Diğer taraftan vitalizm de, felsefe alanında Spiritülaizm» ile beraberdir. Vitalizm, biyolojik oIaylarda mekanik üstü bir cevheri, bir özü sezer fakat bir inanç öne sürmez. Spiritüalizm ise, madde üstücevher yani, «RUH» hakkında çok daha fazla bilgi edinmeye ve söylemeye çalışır. Bir insanın hayatını, sonsuz hayatın şimdiki kısmı olarak ele alır.

Evrenin büyük olayları, hayatsal olayları, mekanizm ile vitalizmden daha çok, materyalizm ile spiritüalizm arasında çatışma konusudur. Materyalizm «menist» tir; evreni sadece maddeyle kurulmuş sayar. Spiritüalizm ise «düalist» tir, madde ve ruh olarak iki unsurdan bahseder. Bir de «monist spiritüalizm» vardır ki bunlara göre evrende ruhtan başka birşey yoktur.

Monist ve düalist görüşler bütün tarih boyunca çatışagelmişlerdir. Bazan biri, bazan diğeri üstün olmuştur. Müspet ilmin doğup gelişmesiyle materlayizm, dünya görüşü haline gelmişti. Fakat, giderek müspet ilim, materyalizmdeki boşlukları da tanımaktadır. Gelecek, materyalizm ile spiritüalizmden birinin zaferine değil, ikisinin birleşerek insanlığa hizmet yolunda bir görüşe yer hazırlamaktadır.

İnsan aklı, kaskatı kaba maddeye dikkat edince, fizik ve kimyayı daha sonra da fiziko kimyayı yarattı. Fiziko Kimya ile daldığı atomların derinliğinde, «Mekanik görüşle kavranamayan» bir başkalık gördü, insan aklı, bedeni atomlardan, moleküllerden ve onların toplulukları hücrelerden oluşmuş sayarak biyolojiyi kurdu, geliştirdi. Fakat, burada da her an amaç ve şuurla karşı karşıyaydı. Evrenin bilmediğimiz köşelerini amaçsız ve şuursuz saysak bile biz insanlar amaçsız ve şuursuz muyuz?

Evet, materyalizm çerçevesi içinde kurulan insan ilminin pek ilginç yönleri vardı. Fizyoloji reflekslerden üstün birşeyle ilgilenmiyor. Psikoloji insan ruhuna girmiyor, insanın çevresi ile olan ilişkisini fizik gibi inceliyor Ve ben ruh ilim değil davranış ilmiyim, diyor. Felsefe bile kendini kısıtlamış. Herkes büyük ve asıl konulardan kaçıyor. İlim adamları kendilerine birer küçük konu seçmişler, onun ayrıntıları ile ilgileniyorlar.

Düalizmin, ruh madde İkilisinin şuurlu unsurunu dikkate almadıkça proton, nötron, elektronları atomların kuruluşlarını, atomların birleşerek çeşit çeşit fakat bir kanun içinde— moleküller meydana getirmesini açıklayanlayız. Yine atom ve Moleküllerin bir hücre içindeki dizilişlerini, hücrelerin muazzam hücre devletleri olan bitki, hayvan ve insan vücutları haline gelmesini «ruhsuz» açıklayanlayız. Ve bizim ruhsal seviyemiz ile hücrelerimiz seviyesi arasındaki alanlar materyalist görüş ile doldurulamayacak kadar büyüktür. Biz hücrelerimizden ibaret olamayız. Biz hücrelerimizden çok üstün başka bir şeyiz. Kendimizi, hayatımızı ve evreni yeni bir sentez ile tanımak zorundayız. Bu yeni sentezin bir tarafı ruh bir tarafı maddedir.

Her alanda müspet ilmin materyalizmin dar kalıplarına sığmadığı görülmektedir. Müspet ilmin önündeki çıkar yol düalizmdir.

ŞUURUMUZUN ALTI ve ÜSTÜ

Evvelce edinilmiş her türlü şekil, renk, tat, ses,, koku… imajları sübjektif iç hayatımızın çalışma malzemeleridir. Bunlar hafıza kudretimizle saklanmakta ve istendikleri zaman şuur ile aydınlatılarak hatırlanmakta ve zihinsel çalışmaların malzemesi olarak kullanılmaktadır.

İnsan ilk bakışta şekil, renk, tat, koku… nun fizik âlemde varolduğunu sanır. Halbuki bunlar dışarda yoktur, bunlar ancak duyu organlarımızın berisinde bizim sübjektif iç âlemimizde meydana gelen ve bizim tarafımızdan orada tanındıktan sonra dış âleme uygulanan kavramlardır. Bunlar, duyu organlarımızın dışarda bulup aldıkları şeyler olmayıp, dışarda buldukları şeyler hakkında zihnimize söyledikleridir. Bugünkü bilgiye göre dış âlem, ancak atom ve moleküller yığınıdır. Bu madde ve enerji yığınlarının çeşitli halleri duyu organlarımız tarafından sübjektif iç hayatımızdaki renklere, seslere, tatlara, güzelliklere, çirkinliklere tercüme olunmaktadır.

İnsan düşünürken fizik âlemde değil, «Sübjektif iç âlem» de yaşar ve atomları değil «Duyu elementlerini» kullanır. Fakat sübjektif iç âlem ile fizyolojik ve fizik çevrenin bazı unsurları birbirleriyle ilgilidir.

İnsanın sübjektif iç yapısını inceleyen araştırıcılar bir «şuur altı» düşünmüşlerdir. İç âlemimizde şuur aydınlığı, bazı imajlarımızı kullanırken diğerleri şuur altındadır. Freud’a göre bu depo, cinsiyetle ilgili ve şuur tarafından itilen imajlarla dolu olarak tarif edilmiştir. Sonradan kapsamı genişletilerek her türlü arzu ve anının bir gün şuur sahasına çıkmak üzere şuur altında beklediği kabul edildi. Her türlü heyecanın kökleri de şuur altına bağlı sayıldı.

Prof. Muammen BİLGE ye göre «alt şuur», vejetatif hayatımızı idare eden şuurdur. Burası vejetatif sinir sistemimize dayanarak bütün iç organlarımızın çalışmalarını düzenler ve idare eder.

«Şuur» diyebileceğimiz sübjektif seviye ise, fizyoloji bakımından, beyin kabuğu ile ilgilidir, içimizde hissettiğimiz ve sübjektif olarak tanıdığımız psikolojik aydınlık şuurumuzdur. Bunun altı ve üstü kendine ait olmayıp kendisiyle karıştırılmamalıdır. Sübjektif iç âlemimizi meydana getiren duyu elementleri, idraklar, hatıralar, fikirler… ihtiyaca göre şuurumuz tarafından kullanılır veya kullanılmadıkları zaman da «Hafıza» mızda saklanırlar. Şuurun kovduğu imajların depo edildiği bir şuuraltı yoktur.

«Üst şuur» umuza gelince, bu bizim sübjektif hayatımızın üstünde «süper psikolojik seviyemizin» görünümleridir. Bu seviye ve onun şuuru olan üst şuur bizim sübjektif hayatımızı yukardan yönetir. Üst şuur tarafından benimsenen prensipler, şuurumuz tarafından da benimsenince mutlu oluruz.

Bu üç seviye bizim psikolojik kudretimizin her biri için ayrı ayrı düşünülebilir, düşünülmelidir. Şuurumuz seviyesinde bulunup onunla beraber çalışan «irade, hayal gücü, hafıza…» gibi kudretlerin alt şuur ve üst şuur seviyesinde de aynıları vardır. Bu üst kudretler insanın kendi kudretleridir, insan kendi iç varlığını daha derinlere doğru tanıdıkça bu kudretlerini daha iyi tanıyıp bilerek kullanacak ve yükselecektir.

Duyu organlarımızın dışardaki fizik âlemden aldığı tesirleri şuurumuzda yorumlayarak kendi iç âlemimizde renkli, şekilli, tatlı ve acı imajlarla dolu bir evren «Bir sübjektif âlem» elde etmiş bulunuyoruz. Bu iki âlemin ikisi de vardır. Ve birbirine bağlıdır.

Materyalizm, insanı atom ve molekülden yapılmış bir hücre yığını olarak gördü. Bu bu tarif eksikti. Biz yine tarif edilmiş değildik. Materyalizm, atom ve molekülleri; «Laplace ruhu» ile tanıdığı zaman bile, «ahenktar bir müzik parçasına uyan atom hareketlerinin» beynimizin ötesinde neden bir «hazza» ve «ateşle meydana gelen atom harketlerinin» neden dolayı bir eleme karşılık olduğunu açıklayamadı; « ignorabimus = bilemiyeceğiz» sonucuna vardı.

İnsan hakkındaki sırların çözülmemesinin nedeni, iç âlemimizdeki bazı seviyelerin şuurumuzun üstünde kalmasıdır. Evreni ve hayatı tanımak için biraz da üst şuurumuzun diliyle konuşmalı, üst şuurun gözleriyle bakmalı ve üst şuurumuzun bildiklerini şuurumuzun anlayabildiği dile çevirmeliyiz. Bugün, daha fazla ilerleyebilmek için, insan şuuruna insan üst şuurunu katmalıyız, insanda bir üst şuurun ve ona bağlı üstün duyu organlarının ve hareket kudretlerinin varlığı zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Bunlara bağlı yeni bir ilim Prof. Charles Richet tarafından «Metafizik» adıyla kurulmuştur. Metapsişik yeteneklerle bazı insanlar uzakları görüyor (clair voyance), insanlardan zihinsel mesajlar alabiliyor (telepati), yeraltındaki sular ve madenleri bulabiliyor, (radyestezi), ellerini kullanmadan eşyaları kaldırabiliyor (tele kinezi). Bu olayları tanımalı ve kanunlarını bulmalıyız.

Üst şuurumuzun varlığı ve hayatımızda büyük rolü olduğu bir gerçektir. Psikanalitik araştırmalar giderek artık bir şuur altından ziyade bir şuur üstüne inanmanın gerektiğini ortaya koymuştur.

Üst şuur ile uykunun, rüyanın, hipnotizmanın, hipnotik uykunun ilişkileri çok önemlidir. Normal uyku sırasında üst şuur ile şuur arasında, keza üst şuur ile dış âlem arasındaki ilgi tamamen kesilmemiştir. Selektif permeabl bir mekanizma ilişki sağlamaktadır. Burada üst şuur, dış âlemden uyanmayı gerektiren bir tesir alınca, şuuru etkilemekte ve uyanma olmaktadır. Uyku sırasında şuur, üst şuurun tesirindedir. İsterse üst şuur onu geçici olarak dinlenmeye bırakır ve sübjektif hayat kararır. Fakat yine üst şuur, vücudu uyandırmadan şuuru faaliyete geçirebilir; işte bu anda rüya görülür. Rüyalarımız şuurumuzda meydana gelen sübjektif olayların aynıdır. Uyanık ve dalgın insanın düşünmesi de bir çeşit rüyadır. Rüyanın olmasında, gerek vejetatif hayatımızdan, gerek şuurumuzu dış âleme bağlayan duyu organlarımızdan ve gerek üst şuurumuzun dış âlemle ilişkisini sağlayan metapisişik antenlerimizden gelen her çeşit tesirler rol oynar.

Normal şuurun dışında, onunla anlayamadığımız bir başka şuurumuz ve dereceleri deneysel hipnotizmanın alanlarına girer. Hipnotizmada süje’nin (uyutulan kişinin) gösterdiği hal hem normal uyku, hem narkozdaki hem de esrar sarhoşluğundaki uyku ve rüya hallerinin hepsini belli ölçüde kapsamaktadır. Hipnotik uyku ile şuur dereceleri, çift şuurluluk, kişiliğin ikileşmesi problemlerine de çözüm yolu bulunabilinir.

Hipnotizmada hipnotizör, (uyutan, operatör) kişinin üst şuuruna seslenmekte ve onunla ilgi kurarak süjenin şuuruna ve vucüduna hakim olmaktadır. İnsanın üst şuuru, hem şuurla, hem de onun bilmediği daha başka psiko fizyolejik bağlarla dış âleme bağlıdır. Hipnotizörlerin başarısı, insanların üst şuurlarına yapacakları etkiye bağlıdır. Bunlar, bir kişinin üst şuuruna çok bilgili, çok kabiliyetli ve çok iyi görünebildikleri takdirde üst şuur onlara tabı olacak ve icab ederse şuuru da arkasından sürükleyecektir. Gerçekten insanın şuuru, üst şuur emrinde bir oyuncak gibidir. Uykuda birçok dış tesirleri duymayız. Bu şuurumuz etrafındaki kapıların kapalı olmasından ileri gelir. Hipnotizmada da süje hipnotizörün telkinlerine göre birçok tesirleri duymamaktadır. Yine uykuda, şuurun bütün kapıları tamamıyla kapalı olmadığı gibi, hipnotizmada da süje hipnotizörün izin verdiği tesirleri almaktadır. Hipnotizmada süje, hipnotizörün en küçük fısıltılarını duyarken başkalarınıın bağırmalarını duymaz.

Şuurumuzda her an yaşanan durumların, şuurun «hafızasına» girmesi veya girmemesi de üst şuura bağlıdır. Bu sebeple hipnoz uykusundaki süjenin, hipnoz durumunda yaşadığı halleri hatırlaması veya hatırlamaması hipnotizörün telkinine bağlıdır. Hatta hipnotizma ile süjeye (uyutulan kişiye) bazı hatıraları şuurundan (hafızadan) attırmak ve oraya bambaşka hatıralar yerleştirerek süjenin kişiliğini değiştirmek mümkündür. Rusların bu konudaki deneylerini ve basanlarını kitabımızın ilerki bölümlerinde okuyacaksınız.

İnsanın üst şuuru her an bilinmeyen bir âlemle ilişki halindedir. Üst şuurun çalışma şekli olduğu kadar, ona tesir eden etkenler de şimdilik bilinmiyor. Meselâ, uykuda gezen bir kimse hipnotizma edilmiş bir insan gibidir. Fakat burada üst şuurun tabi olduğu bir hipnotizör yoktur. Bu olayda insanın üst şuurunun kendiliğinden veya bilmediğimiz tesirlerle hareket ettiği muhakkaktır.

Aynı şekilde çift şuurluluk, kişilik ikileşmesi bir hipnotik vetireden başka birşey değildir.

İnsanı tanımak istersek, şuur seviyesinde kalmamalı üst şuurun sırlarını çözmeliyiz. Üst şuurunuz hem sonsuz hayatımızın deneyleriyle hem de önümüzdeki hayatın sonsuz amaçlarının tohumları ile doludur. Bu sebeple onu şuurumuz yardımıyla çözümleyemez, açıklayanlayız.

Üst şuurumuza girebilen yabancı etkenler, biz farkında olmadan oranın malı gibi görünürler. Psikonevroz grubu hastalıklardaki refulmanlar, hiphozdaki post hipnotik (hipnoz sonrası) telkinler, üst şuurumuzu girebilmiş yabancı unsurlardır.

Periyodik devrelerle dünyamızı etkileyen kozmik tesirleri etraflıca tanımıyoruz. Cin çarpması, nazar değmesi gibi olayları açıklayamıyoruz. Büyünün bilimsel yönünü incelememişiz, insanın ruhuna (daha doğrusu üst şuuruna) şeytan hâkim olabilir mi bilmiyoruz. Bildiğimiz tanıdığımız dalga boyları dışında titreşen bir âlem var mıdır?

Varsa tesirleri ve yapısı nedir?

İşte böyle sırlara bürünmüş bir evrende daha mutlu yaşayabilmek için kitabımızı çok dikkatli okumanızı istiyoruz.

Not: «Hayatın Sırları» bölümü yurdumuzun çok yönlü aydın bilim adamı Prof. Dr. Muammer BlLGE’nin METABİYOLOJİ adlı eserinden derlenmiştir.

Sh: 5-32

Kaynak: Sheila OSTRANDER — Lynn SCHROEDER, RUSYA’DA TANRIYA DÖNÜŞ, Özgün adı: Pıschısic Discoveries Behind The İron Curtain, Altın Yayınları,

METAFİZİK VE PARAPSİKOLOJİ ÜZERİNE ARAŞTIRACAĞINIZ KONULAR
İnsanlar Radyo mu Olacak?
Telepati Ve Yoga İlişkisi
Telepatik Büyü Mümkün mü?
Telepati Ve Astroloji İlgisi
Ruh Ve Beden Yoluyla Çift Haberleşme
Düşünce Okunabilin mi?
Hayvanlarla Telepati yapılacak
Elektronik Büyücülük
Hastalık Uzaktan Nakledilebilir mi?
Telepatik Tedavi
Diktatöre Karşı Telepati
Kanunlara Yön Verebilen ve  Değiştiren Adam
Kuşlak Beyin Dalgalarının Maddeyi Nasıl Etkilediğini Biliyor mu?
Beyin Ve Elektrik Bağlantısı,
Kozmik Etkiler Ve İnsan
Ruh Enerjisi Nasıl Şey?
Telekineziye Bilim Neden İnanmıyor?
«Psikokinezi Bir Silah Olabilir mi»
Ruhsal Olaylar Ve Uzay İlişkisi
Uçan Dairelerle Nasıl Bağlantı kurulur?
Uçan Daireler Ve Psi Olayları Mesih İlişkisi
Ruslar Uçan Dairenin Sırrını Çözdüler
Uzaktan İpnotizma Yapılabilir mi?
Telepati Yetenek mi Teknik mi?
Ölüm Anında Neler Oluyor?
Ölüm Anında Telepati Daha Kolay mı Oluyor?
Telepatik Mesaj Gönderebilirsiniz
İğneli Büyüler
Parapsişik Yeteneklerin Pratikle Geliştirmesi
Astroloji Veya Kozmik Biyoloji?
Telepatik Casuslar
Hayvanlarla Telepati Yoluyla Konuşulabilir mi?
Esrarlı Sıvı Kristaller
Sınırdaki Bilim: Parapsikoloji
Suni Reenkarnasyon
Sovyetler İnsana Başka Bir İnsanın Ruhunu Aşılıyorlar
Saklı Güçlerimizi Nasıl Ortaya Çıkarabiliriz?
Çin Tedavisi Tekrar Canlanıyor
Üstün Bir Sanatkârın Ruhunu Kendinize Nasıl Aşılayabilirsiniz?
Ruhsal Tedavi
Sun’i Dahiler Yaratılabilinecek mi?
Amerika’nın Rönesans Adamı Buckminster Fuller’e Göre Artık «Telepati Çağı» Gelmiştir.
Zaman : Zihnin Yeni Sınırı
Zaman Da Bir Enerjidir
Zaman Enerjisi Demirden Bile Rahatça Geçebiliyor
Düşünceyle Zamanı Durdurabilir miyiz?
Çiçek Sahibini Tanır mı?
Zamanı Durdurabilecek miyiz?
Aletsiz Uçabilecek miyiz?
«Her Şey Çift Yaratık»
Gözsüz Görüş
Parmaklarınızla Görebilirsiniz
Cisimler Boşlukta İz Bırakıyor
Çatal Çubuk ( ) Radyestezi
Modern Define Arayıcıları
Çelik Çatal Çubuk Nasıl Tapılır ?
Çatal, Çubukla Hastalık Teşhisi
Kirlian Fotoğrafları
İnsanın Kartpostallardaki Veya Röntgen Filmindeki Görüntüsüne Benzemeyen resimler
Esrar Dünyasına Açılan Pencere
Alkol Ve Ruhsal Hayat
Aura’nın Temel Renkleri
Bilim Enerjisi Bedeni İnceliyor
Enerji Beden Duyu dışı İdrak  İlişkisi
Ruhsal Şifacılar
Enerji Beden Ve Akupunktur
Halk Şifacıları
Görünmez Olmak Mümkün mü?
Gizli Bilimler Ve Toplum Başarısı
D.D.İ. Bir Savaş Aracı mı?

 

BENİM “KALEM SAHAF”DIR


Sahaflar eski veya ikinci el kitabı saklayan değil, yılların eskitemediği bilgiyi koruyan bugüne ulaştıranlardır. Kitapçılar size bir kitabı tavsiye edemez. Fakat onlar bir kütüphaneci gibi birçok konuyu vakıf olup anlatabilecekleri gibi, hususi okumanıza da destek olacak tavsiyeleri vardır. Onlar yazın [literatüre] sarraflarıdır. Unutmayın ki bir kitap sahafa düştü mü, mihenge vurulmuş değer kazanmıştır. Kitap artık bir kağıt tomarı değildir. Gazeteleri ancak arşivciler toplar. Dergilerde bundan aşağı kalamaz. Ama kitap bir çocuk gibi doğar, yaşar. Ölüm ise bir kısım üzerine hala gelmiş değil. Kitaplar ölemez.

Bir kimse kitabı okurda, kaybolmasına üzülüyorsa, en son çaresi onu sahafa emanet bırakmasıdır. Yoksa ikinci/elden düşmüş kitaba, Sahhafın sermayesi  diye bakmak yanlıştır. Sahhaf onun emanetçisidir, belki. Eğer her ikinci el kitap sahaf raflarını doldursaydı, bugün basımevleri iflas etmiş olurdu. Birçok gerçek yazar yeni yazılan eserleri okumaz/okutmaz. Onlar kadim dehlizlerde tozlanmaya kalmış kitabın bilgilerine kavuşmaya, aydınlığa çıkartmaya çalışırlar. İlham her kişini kârı değildir.

Sahhaf fikir süzgecinden geçmiş kitabın korumasını yaparken, sahaflar gerçek kitabın şefkat sığınağıdır.

Bu işi para için yapan çok yoktur; çünkü getirisi de çok değildir.  Ancak güzel ve sabırlı insanların yapabileceğini de unutmayınız. Eğer bir kitap antika ise zaten bunu sahaf alamaz ve satamaz, onun simsarları vardır. Bu simsarlarda ancak kitabın değerini ve kimliğini bulmak için sahhafa sormaya gelirler. Bunun dışında başka bir şeyde yoktur.

Sahaf bilginin kalesidir. Ben Sivaslıyım. Sivas İlinde “Kalem Sahaf” ım Hasan Bey’dedir.  Adı gibi kalem. Güzel Kalem. Burçları bilgi olan, ulvî kalem. Bu yıl tatilim epey uzun sürdü. Tatil uzun olsa ne ki, sevdiğim kitaplarıma kavuşacağım bir “Kalem” vardı. Sabırla okunmayı bekleyen mürekkebin ve ağacın kokusunu dışına vurmaya başlamış kitaplara ulaşmak benim için çok kolaydı. Evimiz yakındı, Kalem Sahaf da yakındı. İstanbul’un sıcağını bilene Sivas’ın sıcağı yeldâ gecelerdeki meltem kadar olmasa da huzurlu/derin mana yüklü kelimeleri yudumlamak ve bunları internetteki sitemde paylaşabilmek hazzına doyum olmadı. Bir yaz böyle geldi ve geçti.

İşte her günün feyzini coşturan bir kitabı bulabilmek, yeni bilgilerin kucağında doğrulabilmek, sosyal medyanın saldırısından kurtulabilmek ve eğlenebilmenin güzelliğini vefalı arkadaşım kitaplar ile benliğime güç veren vefalı Kalem’e borçluyum.

Kalem sahaf’tır.

Kale vardır, sığınmak için; kale vardır uzaklara bakmak için. Sivas’ın da iki kalesi vardır. Biri taştan, diğeri kitaptan. Hangisini varırsan var, sana huzur verir. Büyük insanlar yüksek yerlere çıkmayı sever. Sivas’ta kaleye çıkarsanız muhteşem manaları ve Daniel aleyhisselamın iki ırmağın birleştiği yerdeki sırlı kabrini temaşa edeceğinizi tahmin edebiliyorum.

Sahaf Kalem ise başka bir dünya. Ruhumun derinliklerini kaynatan bilgiyi dağıtan dünya.

Kalenin sahibi birde güzel insan olunca nasıl vazgeçilirdiniz okumaktan.

İşte kalem’e her varışımda bir önceki zamanın ilerisinde çok daha fevkimde idim.

Kalem bencil duygularımdan arındığım yerdir. Kalem yazmanın zevkidir. Kalem okumanın şevkidir. Her sene yaz tatilinde yazı yazmak için Sivas’ın Kalem sahafına varmak benim için ibadetlerin terk edilmeyenlerindendir.

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Öyleyse okuyanla okumayan da bir değildir.

Her varışımda bir kitabın biz unutulduk mu diye sessiz çığlığını duyunca sinnimde, “seni unutmak ne mümkün seni koruyan Kalem  var! birde seni okuyacak biri var, diyebilme sevincine erdim.

Sahhaf-ı güzeli, suhufu güzeli, arıyorsanız Kalem Sahaf’ı bir bulur, pir tanırsınız; bu mevzuda Sivas’ta bir daha başka şeye ihtiyaç duyamazsınız.

Sivas’ta eli kalem tutan, kelama âşina olan birine sorarsanız, yerini size tarif edeceğini ve Kalem’in de sizi beklediğini göreceksiniz.

İhramcızâde İsmail Hakkı
Ağustos-2014
Sivas

BİR PASAPORT DÂHİSİ; FRİDTJOF NANSEN


Norveçli zooloji mühendisi, kutup araştırmacısı ve Oşinogrof. F.Nansen, Fram türü gemiyi tasarlayıp güvertesine yel değirmeni kurarak enerji üretmiş ve Kuzey Kutbunu keşfetmiştir. Çok az kişinin bildiği Nansen adlı şişe türünü de icat eden zoolog, Türkiye’nin kurtuluş savaşı sonunda Anadolu ve Doğu Trakya’da bulunan Rumlarla Yunanistan’da bulunan Türklerin mübadelesini gerçekleştirmesi bakımından, araştırılması gereken önemli bir şahsiyettir.

1921-1922 yılları arasında Rusya’daki kıtlık zamanında 7 milyon ila 22 milyon arasındaki insanın hayatta kalmasını sağladığından dolayı 1922 senesinde Nobel barış ödülüne layık görülmüştür.

1925 senesinde Ermeni Devletinin başkenti Erivan’ın kurulması için politik, endüstriyel ve fînansal planlar sunarak Erivan’a on bin, Suriye ve Lübnan’a kırk bin Ermeni yerleştirme programını yönetmiştir.

F. Nansen I. Dünya Savaşı sonrasında çoğunluğu Rusya’da bulunan 450 bin esirin yer değiştirme projesini başarıyla yönetmiştir.

1921 senesinde Milletler Cemiyeti tarafından Kızılhaç örgütünün teşvikiyle kurulan Mülteciler Yüksek Komiserliğine getirilen Nansen, 1921-1930 yılları arasında Nansen pasaportu olarak tarihe geçen yöntem ile yüz binlerce göçmen ve mültecinin ülkelerarası mübadelesini sağlayıp iskanını gerçekleştirip rehabilite etmiştir. Türkiye nüfus politikası için bu kadar önemli olan Nansen ile ilgili Türkiye’de herhangi bir araştırma yapılmaması çok manidardır.

İÇ PASAPORT

Ülke içindeki insanların hareketlerini kontrol etmek ve sınırlamak için düzenlenen bir belgedir. En iyi örneklerini eski SSCB ülkelerinden Rusya, Çin ve Kuzey Kore’de görebiliriz.

Sovyetler Birliği tarafından bir insanın nerede çalışacağı, oturacağı hatta sağlık hizmetlerini nerede alacağını kontrol etmek için bu sistem uygulanmıştır.

Herkes bu iç pasaportun üzerine adresini ve kendine ait tüm bilgileri yazmak zorundaydı. SSCB devrinde 16-25-45 yaşlarında mutlak suretle pasaporta yeni fotoğraf yapıştın lirdi.

Ukrayna’da 2001 yılında anayasa mahkemesi tarafından iptal edilen iç pasaport sistemi, Rusya’da yumuşasa da devam etmektedir.

Propiska

Propiska Rusça ‘propisat’ kelimesinden, ‘Oturum yeri kaydı’ anlamına gelmektedir. Sovyetlerde uygulanan insanları oturdukları apartmanlara bağlayarak iç nüfus hareketlerini kontrol etme sistemidir. Aslında üç Sovyet anayasasının hiçbiri ülke içinde insan hareketini engellemiyordu. Fakat ‘militsiya’ yasaları bunların hepsinin üzerinde görüldü,

(militsiya; Sovyetler birliğinde ve demir perde ülkelerinde polis teşkilatı. Fakat batı demokrasilerinde görülen polis teşkilatı gibi, algılanmamalıdır.)

Çarlık Rusya’sında da nüfus hareketlerinin kontrolü için uygulanmış olan pek çok kanun ve ona bağlı olarak da iç pasaport sistemi vardı. 1917’de Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle sistem kaldırılıyor fakat Stalin’in iktidara gelmesiyle Aralık 1932’de tekrar uygulamaya konuyor. Propiska evlenmek için, iş başvurusu yapmak için, hastaneden tedavi olmak için hatta ekmek ve su almak için dahi gerekiyordu. Sovyetlerin kırsal kesiminde yaşayan insanların pasaportuna ‘selsoviets’ deniyordu. Bu pasaportu taşıyanlar diğerlerinden hemen ayırt ediliyor, olası şehirlere göç hareketi önleniyordu. Çeşitli rejim aleyhtarlarının zorunlu iskana tabi tutularak şehirlerden tecrit edilmesini sağlayan “Gulag” sistemi, sistem için tehlike arz edecek olan hiç kimsenin şehir merkezlerine yerleşmesine imkan tanımıyordu.

Sanki Sovyetler Birliğinin dağılması insanları propiska sisteminin bittiği yanlışına düşürebilir. Devlet eliyle verilen her türlü hizmet gizli propiska sayesindedir. Sosyal yardımlar, vergi, sağlık hizmetleri, eğitim, emeklilik hizmetleri.

İç pasaport sisteminin çok katı bir şekilde uygulandığı SSCB ile ilgili yazılmış eser çok azdır. Bunlardan bazıları aşağıdadır:

“The Passaport Society: Controlling Movement in Russia and The USSR” Yazar: Mervyn Mathews. Vestview Publishing (Yayınevi) 1 Eylül 1993 “Pasaport Toplumu Sovyetler Birliğinde Nüfus Hareketleri Kontrolü”
“Passaports and Freedom of Residence in the USSR” 1990 Stanford Üniversitesi Yayınevi. “SSCB’de Pasaportlar ve Oturum Özgürlüğü”
“Passaport and Residence Controls in the Soviet Union” 1991 National Conneil for Soviet and East European Research “Sovyetler Birliğinde Pasaport ve Oturum Kontrolleri”
“The Pasaport System in the USSR and its Effect Upon the Status of Jews” Yazar: Leon Boim 1975 “SSCB’de Pasaport Sistemi ve Bunun Yahudilere Etkisi”

101. KİLOMETRE

101. kilometre: Gulag’ların yani Sovyetlerde düzen karşıtları ve tehdit olarak görülenlerin şehir merkezlerine 100 km’den daha fazla yaklaşmaları yasaktı. O yüzden şehirlerin 101 km dışlarında yerleşim birimleri oluşmaya başladı. Günümüzde hala “seni 101. km’ye gönderirim diye bir tehdit vardır”. Şehir dışında, kırsal kesimde bir tren istasyonu görürseniz; küçük olduğu halde bir sürü insanın indiği, bindiği bu 101. km istasyonudur.

Hukou

Hukou: Bir insanı bir bölgenin sakini olarak tanımlayan, Çin Halk Cumhuriyeti tarafından verilen oturum izni. Bu belge olmadan hiçbir resmi veya gayri resmi işlem yapılamaz. Çin’de 150-200 milyon arası, Hukou’suz insan dolaşmaktadır. Hukou’suz bu insanlar tabiri caizse kendi ülkelerinde mülteci gibi yaşamaktadırlar. Hukou sisteminin adil ve insancıl olmadığını söylüyoruz ama liberalizasyon ile ilgili asıl problem şu: bu kontroller kaldırılırsa yaşanacak büyük ölçekli şehirlere göç dalgası, zaten aksak yürüyen kamu hizmetlerinin ve düzenin iflas etmesine yol açabilir.

Hong Kong ve Macau vatandaşları Kara Çin’ine gitmek için Guangdong kamu güvenlik bürosundan izin almak zorunda. Hong Kong’un 1997 Macau’nun 1999’da Çin’e katılmasına rağmen sistem devam ediyor ve Çin Hong Kong’daki demokrasi yanlılarının ülkeye giriş izni başvurularını reddediyor. Diğer tarafa seyahat için de (Çin’den Hong Kong’a) yine Çin Halk Cumhuriyetinin vermiş olduğu izin belgesine ihtiyaç var.

Çin hala “Hukou” diye adlandırılan oturum kayıt sistemini kullanıyor. Bir insanın ikametini resmi olarak değiştirmesi için devlet iznine ihtiyacı var. Çin bu sistemi, iç göçü önlemek için 1980’lere kadar etkin bir şekilde kullandı fakat piyasa reformları (piyasa ekonomisi) sistemin çökmesine neden oldu ve 150 ila 200 milyon insan fakir bölgelerden zengin bölgelere göç etti. Yasal olmayan yollardan yerleşen insanlara eğitim sağlık gibi kamu hizmetlerinin verilmesi çoğu zaman reddediliyor hatta bu insanlar sosyal ve resmi ayrımcılığa tabi tutuluyor.

Batı Avrupa’da Durum

Bazı batı medeniyetlerindeki sivil özgürlük taraftarları, uygulanan terörizmi önleme tedbirlerini iç pasaport sisteminin başlangıç aşaması olarak görüyor. Örneğin 2002 Aralık ayında Londra’da yayınlanan “Evening Standard” adlı gazeteye yazan Tim Lott 2013’e kadar zorunlu olarak uygulanacak İngiliz kimlik kartlarını iç pasaport sistemine geçiş başlangıcı olarak görüyor. http://www.answcrs.com/intemai%20passaport

Yasalaşıp uygulanması için hızlı bir şekilde üzerinde çalışılan yeni İngiliz nüfus bilgileri veri toplama kayıtların güncelleştirilmesi, istenildiği anda hemen ulaşabilecek nitelikte olması ülke içi yerleşme ve seyahatlerin daha rahat takip edilebilmesi için yapılan çalışmalarda kimlik bilgisi kartlarının içerisine kişinin biyolojik özelliklerinden, göz retinasına, yüz taramasına kadar olabilecek tüm bilgiler yüklenerek ülke içinde kendilerinden olmayan kaçak göçün önüne geçip adada kendilerinden olmayanların barınmasına imkânsız hale getirme çalışmasıdır. Ülkemizde hiç dikkati çekmeyen bu çalışma göçte transit ülke noktasından hedef ülke haline gelen Türkiye için de önemli bir başvuru kaynağıdır. Bütün bu bilgiler İngiltere’deki “National Identity Register” (Ulusal Kimlik Kaydı) adı verilecek bilgi bankasında arşivlenecektir. [http://www.answcrs.com/main/ntquery?method=4&dsid=2222&dckcy=British+national+identity+card&=8&curtab=2222_l]

Sh: 240-243

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

BEYİN GÖÇÜ


Uluslararası göçler bakımından önemli bir göç türü de beyin göçü olarak anılandır. Gelişmekte olan ülkelerde iyi eğitim görmüş gençlerin, A.B.D. başta olmak üzere, gelişmiş ülkelere daha iyi koşullarda çalışmak için göçleri, göç veren ve alan her ülkenin kendi durumuna göre belirli dönemlerde daha büyümekte ve hız kazanmaktadır. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte yaşam standartları son derece düşen teknisyen ve bilim insanlarının kitlesel sayılabilecek bir büyüklükte Batı ülkelerine göçleri buna en yakın örnektir.[ Prof. Dr. Erol Tümertekin, Prof. Dr. Nazmiye Özgüç "Beşeri Coğrafya İnsan, Kültür, Mekan” Çantay Kitabevi İstanbul 2004 s. 238]

Beyin göçü konusunda en sıkıntılı ülkelerden birisi de, geçmişte Kuzey Amerika’ya çok göç vermiş gelişmiş bir ülke olan İrlanda’dır. Aslında bu ülke nüfus baskısını hep göç vererek düşürmüş az sayıdaki ülkeden biridir ama uzun dönemde İrlanda en iyi eğitim görmüş ve en yetenekli genç insanlarını kan kaybı gibi kaybetmeye çözüm bulamamıştır. Kuzey Amerika’ya (kısmen de Avustralya’ya) olan göçlerle İrlanda yaklaşık 7-8 milyon nüfusunu en çok kıtlık ve siyasal baskı nedeniyle kaybetmişti. O kadar ki, İrlanda’nın 1990’daki nüfusu hala 1840’dakinin ancak yarısı kadardı. Avrupa’daki en yüksek doğurganlık oranlarından birine sahip olan bu ülkede nüfusun yüzde 17’ si 15-24 yaş arasıdır ama iş fırsatları aynı hızda yaratılmamaktadır. 1980’1İ yıllar boyunca çekilen işsizlik nedeniyle İrlanda nüfusunda her 20 kişisinden birisi terk etmiştir.[ Prof. Dr. Erol Tümertekin, Prof. Dr. Nazmiye Özgüç a.g.e s 238]

Can Dündar’ın 03/10/2004 tarihli Milliyet gazetesindeki yazısı:

DÖNÜYORLAR

“Her yurtdışına çıkışla gördüğümüz bir gerçek var: Türkiye, berbat bir kazada beyninin bir kısmı dışarı akmış bir kazazede gibi, yarı bitkisel bir hayat sürüyor. En iyi yetişmiş evlatlarını yıllardır süregelen bir beyin göçünde uzaklaştırmış evden… İçerdekiler “Ah biz de gidebilsek” diye gözünü onlara dikedursun, gidenler zamanla “Ah geri dönebilsek” diye iç geçirir olmuş. Başta pek ışıltılı görünen gurbet hayatı, zamanla sıradanlaşmış, zorlaşmış çünkü.., Yurt özlemi ağır basmış. Lâkin “yurt”, hiçbir zaman geri dönmelerini sağlayacak bir heyecan dalgası yaratamamış. Beyin bedenden, beden beyinden uzakta, birbirine hasret büyümüş.

***

New York’a “öykülü Geceler” grubunun davetlisi olarak gittim. Gazeteci ağabeyimiz Varlık Özmenek’in kızı Elifin de başını çektiği bir avuç gönüllü tarafından başlatılan “Öykülü Geceler”, ikinci yaşını kutladı bu yıl… Amaç, New York’lu Türkleri bir edebiyat ortamında buluşturmak… Sık sık toplanıp öyküler okuyorlar, sanat sohbetleri yapıyorlar. Geçen hafta bir caz festivaliyle, bir film festivali arasında kalan bu etkinlik, Amerika’daki Türklerin yeni yüzünü yansıtıyor. Geçen yıl, Köy Enstitüleri belgeselimiz orada gösterilip büyük ilgi görünce, bu yılki kutlamalara ben de katıldım. New York Türk Evi ‘nde, aralarında BM büyükelçimiz Ümit Pamir ve eşi ile İlhan – Güngör Mimaroğlu çiftinin de bulunduğu 250 kişilik bir toplulukla sohbet ettim. Konu “Beyin göçü” meselesine gelince, “Biliyorum ki, çoğunuz dönmek için ülkenizden gelecek küçük bir umut ışığı bekliyorsunuz” dedim: “O ışık var artık… Avrupa perspektifi, uzun zamandır olmadığı kadar birbirimize yaklaştırdı bizi… Tam üyelik hedefi, Genelkurmay Başkanı’ndan dağdan inmeyi bekleyen militana, başörtülü üniversiteliden, zengin işadamına, başbakandan cumhurbaşkanına kadar herkesin ortak paydası haline geldi. Avrupa Birliği, gözümüzde büyüttüğümüz kurtarıcı melek değil elbet… Ama ona ulaşmak uğruna öylesine cesur adımlar attık, öyle bir ortak ruh yarattık ki, kendimize güven kazandık. Evrensel standartta, hakka hukuka saygılı, müreffeh bir gelecek inşa edebileceğimize daha çok inanıyoruz artık… Ve bu ideal için, sizlerin beynine ihtiyacımız var. ”

***

Konuşmam bittikten sonra, 2 saat süreyle kitap imzaladım. Ve hiç ummadığım bir şey oldu: Salonu dolduran Türkiye göçmenlerinin neredeyse hepsi tek tek gelip dönme kararından söz etti. Kimisi çokları ailesini göndermişti bile… Kimisi bavul topluyordu. Bir kısmı karar vermiş, uygun zaman kolluyordu. Bush yönetiminin yeni güvenlik yasalarının, Amerika’yı yabancılarahele Müslümanlara- dar etmesiyle bu süreç hızlanmıştı. Yurtdışı cazibesini yitirirken, dönenlerden gelen haberler “Neden olmasın ” düşüncesi yaratmıştı. Henüz yurtdışı eğitimini tamamlamamış olanların çoğu da bitirip dönme kararındaydı. Yaptığım konuşma bir tespitten çok bir temenniydi belki… Ama aldığım karşılığı görünce heyecanım bir kat daha arttı: Evet, dönüyorlar! Özendirici politikaları devreye sokup bedeni, beynin dışarı akan yarısıyla buluşturabilirsek bir mucize yaratabiliriz. New York’tan bunun umuduyla dönüyorum. ”

Kathmandu kitaplarıyla ünlü yazar Pico Iyer Asyalıların dünyanın her tarafında kök salmalarıyla birlikte artık evlerinin ya da vatanlarının sabit bir adres olmaktan çıktığını vurguluyor -o artık sevilen bir yemek, eski bir ev gibi bir anı ya da fikir daha çok. “Nereden geliyorsun?” “evin neresi?” gibi basit soruların yanıtları artık -eğer verilebilirse çok karmaşık:

“Ben, örneğin, taşıdığım kan ve miras nedeniyle, yüzde 100 bir Hintliyim. Akrabalarımın çoğu Hindistan’da yaşıyor, aile adım beni kast, bölge ve din bakımından belirli bir yere yerleştiriyor ve suratımdaki her şey, başka hiç bir cevap aramaksızın, bağırıyor “Hintli!” diye. Ama henüz Hindistan’da hiç yaşamadım ve hiç çalışmadım. Ülkenin 1,652 dil/lehçesinden bir tek sözcük bile bilmiyorum. Ve en azından kâğıt üzerine atalarımın yurduna -Bombay- dönsem, kendimi orada San Francisco ya da Kuzey Londra’daki arkadaşlarımın evlerinden çok daha yabancı hissederim. Eğer bana ‘eve gitmeye ne dersin’ diye sorsanız benim de size ilk sorum şu olacaktır: İngiltere’deki Oxford (doğduğum yer) mu diyorsunuz yani, California’yı (her şeyimin bulunduğu ve vergilerimi ödediğim yer) mı kastediyorsunuz yoksa? Ya da Japonya (her yılın yedi yada sekiz ayını geçirdiğim, yuva olarak seçtiğim yer) mı demek istiyorsunuz.

…Aklıma gelmeyen tek yer Hindistan olacaktır…

Sh: 275-277

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

GEN BİLİMİ


Bilim ve teknolojinin, insan geni üzerinde de çalışmaları var. DNA’ların çözülme aşamasına gelinmesiyle pek çok hastalığın teşhisi konulmakta ve hastalık ilerlemeden tedavisi yapılabilmektedir. Şuan dünyadaki insanlar, teknolojik gelişmelerle yaşamlarını daha önemli saymakta, daha mükemmel yaşam ortamına ulaşmaya çalışmaktadırlar. Gelinen bu nokta, ölüm korkusunu daha da arttırmaktadır.

Hücrelerimizin DNA’yı, genlerimizi oluşturan molekülleri içerdiğini biliyoruz. Bu moleküller fiziksel karakteristiklerimizin ve davranış biçimlerimizin büyük kısmından sorumlu olan enformasyonu içerir, öyle ki, bir insanın geleceğinin ona hayatını verecek olan yumurta hücresinde zaten mevcut olduğu, geleceğe ilişkin bir belleği yumurtanın zaten içerdiği bile söylenmiştir. Bu durumda hemen temel bir soru açığa çıkıyor: insanlardaki karakteristiklerin ne kadarı doğuştan gelmekte, ne kadarı sonradan edinilmektedir?

İdeolojik ve politik iktidarın bu soruyu tüm kullanma ve suiistimallerine rağmen, soru hiç de sıradan değil.[1]

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde IQ’nun -psikolojik metotlara yaslanmasına karşın- biyolojik kalıtım çerçevesinde görülmesi yönünde bir eğilim tedricen ortaya çıktı. H.H. Goddard, L.R. Terman ve R.M. Yerkes’in te­orileri silahlı kuvvetlerde, iş dünyasında ve okullarda uygulandı ve bir “kalıtımsal zeka” varsayımına yaslanan bütün bir ayrımcı argümanlar yığını geliştirildi. “Kalıtımsal zeka” Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinin politikalarını o denli etkilemiş bir ideolojidir ki, 1924 yılında, Kongre’de tartışıldıktan sonra geçen kararlar sözümona bilimsel olan bir ırkçılığa dayandırılmıştır. Aynı ideoloji, belli ülkelerin temsilcilerinin orduda ve başka yerlerde yaptıkları IQ testlerinin sonuçlarına göre göçmenlerin kabulüne kota koyan ünlü Göçün Kısıtlanması Yasası’nın çıkarılmasından da kısmen sorumludur.[2]

Psikometrik testlerin ideolojik kullanımı gayri ahlaki davranışlara yol açtı. Virginia eyaletinde zeka özürlü olduğu “saptanan”, yani Stanford-Binet zeka testinin uygulanmasıyla 7, 8 ya da 9 zeka yaşının altında olduğu ortaya çıkan yetişkinlerin kısırlaştırılmasını yasallaştıran bir yasa ancak 1972 yılında iptal edildi. Ayın durum İndiana ve yaklaşık otuz eyalette daha geçerliydi. 1927 yılında Yüksek Mahkeme’nin bir kararı toplumun, aşikar bir hastalığı olanların sakat çocuklar doğurarak bunların öldürülmesine karar vermektense ya da zihinsel özürlü olduklarından ötürü açlıktan ölmelerine seyirci kalmaktansa doğum yapmalarını engellemesinin herkes için daha tercih edilebilir olduğunu bildiriyordu.[3]

Geleneksel olarak biri olumsuz diğeri olumlu iki öjeni biçimi tanınır. Olumsuz öjeninin amacı arzu edilebilir olmayan kalıtımsal özelliklere sahip olanların doğurmalarını sınırlandırmak ve hatta önlemektir. Olumlu öjeniyse “üstün” addedilen kalıtım özelliklerine sahip olanların doğurarak çoğalmalarını teşvik etmeyi amaçlar. Olumsuz öjeni geçmişte, anormal olduğu düşünülen çocukların öldürülmesinden ebeveynlerin öldürülmesine ya da kısırlaştırılması­na dek uzanan çeşitli biçimlere büründü. Ama artık tüm dünyada ortadan kalktı. Bir İsveç yasasının bu ülkedeki doktorlara “toplumsal” ya da “ırksal” gerekçelerle kısırlaştırma yapma hakkı verdiğinden son zamanlarda basında söz edildi. Yakın bir geçmişte İngiltere’de mahkemeler, 17 yaşındaki bir kızın cinsellik ve doğurma arasında ayrım yapamadığı için “akli nedenler” olarak tanımlanan gerekçelerle kısırlaştırılmasına karar vermişti. Başka bazı de­mokratik ülkeler de buna benzer önlemler aldı. Sözgelimi çok kısa bir süre önce Almanya’da, “zihinsel özürlüler” in kısırlaştırılmasına izin veren bir yasa taslağı hazırlanmıştı.[4]

Bilimin başka hiçbir alanında sorunlar genetikte olduğundan daha karmaşık olmadığı gibi, elde edilen enformasyonun ayrımcı bir şekilde kullanılması başka hiçbir bilim alanında genetikte olduğu denli skandal yaratmaz. Bütün bir biyoetik konusunun, bir lüks olmak şöyle dursun, birkaç kişinin kaydettiği ilerlemelerin bütün olarak insan ırkı adına kazanılmış bir savaş olmasından ötürü bütün bir insan topluluğunun av sahası sayılması gerekir. Biyoetik konusu, genetik manipülasyon teknikleri ilk olarak 1970’li yıllarda ortaya çıktığı ve moleküler biyolojinin insanlığın geleceği üzerinde yaratacağı etkiler hakkında soru sorulmaya başlandığı zaman gündeme geldi.[5]

Bu ahlak labirentinde her toplumun kendi yolunu bulup geliştirmesi gerekir, ama uluslararası toplumun da yerine getirebileceği işler var. Bu ko­nudaki ulusal kurallar ülkeden ülkeye değişebilir ve bu durum, insanları yurtdışındaki daha gevşek kurallardan yararlanma yönünde baştan çıkaran bir “genetik turizm” biçimini teşvik edebilir. Böyle bir imkânın ilk belirtileri, menopoz dönemini geride bırakmış olan kadınların hamile kalmalarına elveren tüp bebek tekniklerinin kullanımında görüldü. İtalya’da ellili yaşlarının sonuna varmış ve hatta altmışlı yaşlarındaki kadınların bu tekniklerden yararlanmalarını yasaklayan kurallar ya da uluslararası anlaşmalar yok. O nedenle, İngiltere’de yaşayan bazı kadınlar yaşlarından ötürü kendi ülkelerinde yasak olan bir operasyonu yaptırabilmek için İtalya’ya gitmektedir. Böylesi örneklerde yargıç ve jüri gibi hareket etmemek gerekirse de, her şeye rağmen uluslararası bazı standartların saptanması gerektiği aşikardır. Buna benzer argümanlar, çok daha tatsız bir konu olan ve şimdiye kadar farklı ülkelerin farklı yaklaşımlar benimsedikleri, insan genlerinin patenti konusunda da geçerli.[6]

Sh: 253-255

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

 


[1] Federico Mayor-Augusto Forti “Bilim ve İktidar” Tübitak Popüler Bilim Kitapları 4. Basım- 1997 Ankara s. 188. s. 146

[2] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 131

[3] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 131-132

[4] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 136-137

[5] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 189-190

[6] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 191-192

İNSAN ve NÜFUS MESELESİNİN BİLİNMEYENLERİ


A-İNSAN

İnsanoğlunun önemli araştırmalarından biri yine insandır. İnsanın sadece fiziksel ve biyolojik olarak keşfedilmesi, incelenmesi, başlı başına yüzlerce bilimin, binlerce bilim dalının, milyonlarca araştırmanın sebebi olmuştur. Fiziğin ve biyolojinin ötesinde duygularının ve düşüncelerinin anlaşılabilmesi için yine binlerce bilim, araştırma teknikleri ve metotları ile düşüncelerimizin sınırları saptanmaya çalışılmıştır.

İnsan, gerek fiziği ve biyolojisi, gerekse davranışları ve ruhu ile belli bir şablon içerisine sokulmaktadır. Fiziki ve biyolojik olarak bir ölçüde başarılı olunmakla ise de insanın ruh ve davranış tarzı ile aidiyet kavramları çoğu zaman şablona sığmayan örnekler göstermektedir.

“Anne” üzerine yazılmış binlerce sayfa okusak dahi okuduklarımızın hiçbirisi, her bireyin kendi annesi için söyleyeceklerinin yerini asla tutamaz. Gelişen baskı teknikleri ve matbaacılık sonrasında kitapçılara ve kırtasiyelere gittiğimde canım anneme, canım babama, kardeşime, oğluma, sevgilime gibi başlıklar altında, o kişi ile ilgili sözüm ona en güzel sözlerin bir araya toplandığı kitaplar görmekteyim. Teknolojik gelişmeler ile bazıları için hayatın fiziksel olarak kolaylaştırması hoş bir şeydir. Fakat duyguların ifade edildiği, basılı kitaplar ruh ve insan davranışlarını belli bir norma oturtturup, şablon içine sokar.

Şu ana kadar yazılmış bütün kitapları bir kişi okusa, okuduklarının tümünü ezberlese bile, mutlak olan bir şey vardır ki o da; okuduklarının dışında yeni şeyler üretebilmesidir. İşte insanı diğer canlılardan ayıran bu yaratıcı özelliğidir. Ayrıca insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi de alet yapmasıdır. Gelişen insan, yaptığı aletleri de geliştirmiş, zaman içinde alet yapan aletlerin üretilmesi, yeni buluşlar ile yeni bir çağın başlamasını sağlamıştır. Hayatın devamlılığını daha da kolaylaştıran bütün bu aletlerin ve üretim araçlarının gelişimi, insanlık tarihinin en büyük devrimlerden olan tarım devriminden sonra sanayi devriminin de gerçekleştirilmesinde yardımcı olmuştur.

Ülke kavramını değerlendirilirken onu oluşturan bireylerin özellikleri dikkate alınmalıdır.

İnsanoğlunun ömrünün kısa olması, onu ilk önce sözlü ve yazılı daha sonra ise imkanlar ölçüsünde diğer araçlarla kendisinden sonrakilere kalıcı belgeler bırakma isteğine itmiştir. “İnsanın en basit yöntemle ürettiği malın, onu üreten insan öldüğü zaman dahi kalıcı olması, insanın madde karşısında mağlubiyeti gibi görülebilir.”Dünya üzerindeki maddelere egemen olup, onlara pek çok şekil vermesine rağmen, kendi ömrünün kısalığı ve bu kısa ömründe sürekli olarak eğitime, öğretime ve bakıma muhtaç olması, insanı edinmiş olduğu bilgi ve tecrübeleri gelecek nesillere aktarabilmenin yollarını aratmıştır. Kendi düştüğü hataların tekrarlanmaması için kalıcı eserler bırakmıştır. İşte yazı ve kitap öncelikle bunun için bulunmuştur.

İnsan edindiği bilgi ve tecrübeleri gelecek nesillere aktararak, yaşadığı zaman ile yaşanacak zamanı ilişkilendirebilme imkânına kavuşmak istemiştir.

Yerleşik düzene geçip, onca emek ile önce yaşanabilir, sonra sürekliliği sağlanabilir ortamlar yaratan insan; gerek bitki gerekse hayvanların ıslahı ve evcilleştirilmesi için çokça zaman harcamıştır. Yeri geldiğinde, ömrünü harcadığı değerleri, başka canlılar ve insanlardan gelecek zararlara karşı korumak için, canım vermekten sakınmamıştır.

İnsanlar, öncelikle mensubu olduğu aileyle geliştirdiği ilişkiler ve daha sonra diğer insanlarla kurduğu ilişkiler sayesinde, grup-topluluk-toplum halini alırlar, ilişkide bulunduklarıyla ortak kurallar ve değerler belirleyerek, birikimlerini gelenek-görenek başlığı altında kendinden sonra gelecek olan nesillere, sözlü ve yazılı olarak aktarırlar.

Avcılık-toplayıcılıktan yerleşik düzene geçildiği andan itibaren bir araya gelen topluluklar, birbirlerinin hak ve menfaatlerini korumak mecburiyetindedirler. Ait olduğu birliklerin-birliğin, koyduğu kurallara (normlara) uymak zorundadırlar. Kurallara uymayanlar, normal olmayan kapsamında değerlendirilip, kural ihlali yapmış sayılır ve kendisi hakkında çeşitli yaptırımlar uygulanır.

A.1- Lider İnsan

İncil ve judaizm’in en iyi tefsircilerinden Philo şöyle diyor:

Akıllılar doktorlara benzerler, hastaların sakatlığı ile boğuşurlar. Dolayısıyla akıllı bir insanın öldüğünü duyduğum zaman kalbim hüzün doluyor. Ölen için değil tabi, çünkü o, mutlu yaşadı ve şerefiyle öldü Hayır, kalanlar için yas tutuyorum. Onlara güven sağlayan o güçlü kolun desteği olmadan, Allah ’tan eski koruyucusunun yerine yenisi gelmezse, sefalet çöllerine terkedilmiş olacaklar.’ [1]

Bir toplumu hatta bir kabileyi, aileyi bile ayakta tutan liderdir. İyi liderden mahrum hiçbir cemaat ve cemiyet gelişemez hatta ayakta bile duramaz.

Topluma yön veren liderlerin, ileri görüşlülüğü ve temsil ettikleri gurubun motivasyonunu sağlama ve gurubu kontrol altına alma gibi özellikleri, bu liderleri diğer bireylerden ayıran en önemli özellikleridir. Lider temsil ettiği grubun hak ve menfaatlerini savunabildiği sürece takipçileri onun peşinden gider. Toplumların önünde lider olmuş kişilerin başarıları ve başarısızlıkları değerlendirirken içinde bulundukları zaman ve diğer devletlerin durumları göz önünde tutulmalıdır.

Lider kişilerin nasıl seçildiği de önemlidir. Zamanında çok önemli görevlerde bulunmuş kişilerin hatıra kitaplarını incelerken; öncelikle vizyonları ve geleceğe bakışları dikkati çekmelidir. Pek çok etkili görevlerde bulunduktan sonra, içinde hiçbir şey olmayan kitapları okuyunca kitabı yazan kişinin de zamanında işgal ettiği mevkilere tesadüfler veya özel ilişkiler sonucu geldiği ortaya çıkmaktadır. Özellikle akademik, askeri ve bürokratik kariyer yapmış kişilerin ileride kendileri ile dalga geçilmemesi için yazdığı kitaplara ve yazılara dikkat etmesi gerekir. Çünkü yazanın bundan sonra geçireceği boş hayatından daha önemlisi, zamanında temsil ettiği mevkinin, ülkemiz için olan önemidir ki; bu önem, kişilerin değil, üstün milliyetinin unsurudur. O mevkiler kişilere ait değildir. Ülkenin ve milletin vermiş olduğu sıfatları kullanırken, gerekmedikçe kişi asla o sıfatları vücudunun takdimi için, iş elbisesi gibi üzerinde taşımamalıdır

A.2- Kamuoyu’Yaratmak

Yaşadığımız dünyada ve mekânda elbette ki kamuoyunu yaratan nesnelerden istifade edeceğiz. Fakat kamuoyu yaratan grupların hedeflerinden bir tanesi de; “bize sunulan yanlış ve çarpıtılmış verilerden etkilenip başkalarını etkilememizi sağlamaktır.” Birey olarak içinde bulunduğumuz toplumda, ait olduğumuz cemaat ve cemiyetlerin faaliyetlerini bu noktada tekrar gözden geçirmemizde yarar vardır.

Temsil ettiği toplumun hak ve menfaatlerini iyi savunamamış, hatta ihanet noktasına varan, kasti başarısızlıkları yapmış liderler, ne hikmetse “kamuoyu yaratıcıları” tarafından, başarılıymış gibi gösterilir. Eski Yunanca bir kelime olan *karizma* üstün özellikleri olan, bazen de yüce Allah’ın sıfatlarını bulunduran anlamında hemen hemen sadece peygamberlere atfedilen bir benzetmedir. Hiçbir özelliği olmayan kişiler için bu kavramın kullanılması, bunu kullanan kişinin basiretsizliğini ve bilgisizliğini gösterir.



Kamuoyu yaratan unsurlardan görsel ve yazılı sektör, bazı ülkelerde yeni oturmasına rağmen, özellikle televizyon haberciliği ile ilgili yayınlarda geçmişe dönük çokça görüntülü belgeye yer vermektedir. Bu durum, yıllarca bu işin sıkıntısını çekmiş ve bu bulguları görüntüleyip, arşivlemiş kurumlan üzmektedir. Bu noktada akla gelen soru, arşiv hırsızlığının daha ne kadar süreceğidir…

Yaşadığı zamanda kamuoyu yaratıcılarına ters düştüğü için taşlanarak kovulan veya öldürülen liderlerin yokluklarında, onlara atılan taşlar heykelleri yapılmak üzere bir araya getirilmiştir!

PATA KUŞU

Çocukluğumda İstanbul’daki boş araziler ve mezarlıklardaki kuş avcılarına çok kızardım. Diğer kuşların ağlar vasıtası ile yakalanmasından çok, onların o kapana düşmesine sebep olan patalya kuşlarına acırdım. Ayağından bir sicim ile kapanın etrafına bağlanan pata kuşu yukarıdan uçmakta olan zavallı sürüyü tuzağa düşürürdü. Pata kuşuna acırdım çünkü akşam olup görevini tamamladıktan sonra onunda işi biter acı çekmesin diye kafası kopartılıp bir kenara atılırdı.

Pek çok ülkenin pek çok liderinin sözüm ona vatandaşları aydınlatmak için basıp dağıttığı pek çok kitaptan etkilenen, ve bu etkilenmesinden sonra yaptığı eylemlerden dolayı acı çeken insanları görünce hep kafası kopartılan patalya kuşları aklıma gelir. Yıllarca pembe kitaptı, mor kitaptı çeşitli yayınlarla bir sürü insanın canını yakan patalya kuşlarına lanet olsun.

B-NÜFUS KONUSUYLA İLGİLİ KAYNAKLAR

Nüfus bilimi ile ilgili pek çok bilim adamı uğraş vermiştir. Nüfus konusunun bilimselleşmesinde önemli rol oynayan Gilar’ın yapmış olduğu “demografi”(démogrphie) tanımlaması kabul edilerek nüfus bilimine çoğunlukla “demografi” denilmiştir.

Meşhur İtalyan bilgini Napoleone Colajanni’nin 1909’da Napoli’de basılan “Tatistica e demografía” adlı eserinde “demografı” tabirini kabul etmiş ve bu kavramın yalnız nüfus olay ve rakamlarının ifade edilmesinden dolayı değil, bütün kanunların sebep ve sonuçlarının uygulama alanıntn; insanlık olduğu tespitinde bulunmuştur. Demografı kelimesinin aslı Yunaca “demos=millet” ve “graph é—tarif’ manasındaki milletlerin tarifini ifade eder.[2]Nüfus konusuyla ilgili kaynakların azlığı, olanların ise karşılıklı (çifte belgelendirme) kontrollerinin yapılarak sağlıklı bilgilere ulaşılamaması, kaynağı çok az olan bir bilim dalını eksik yönlü bir karaktere büründürmüştür.

Dünya kültür mirası incelenirken, bilgi akışındaki en önemli kırılma noktalarını; kitapların toplu yakılması ya da kütüphanelerin kapatılması veya ihmal edilmesi oluşturmuştur. Bir gün bilim adamlarının kitaba ve bilime karşı bu uygulamaların yapıldığı zamanın öncesi ve sonrası nüfus hareketlerini incelemesi sonucunda çok şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşacakları muhakkaktır.

Nüfus ilminin en önemli noktası sağlıklı kayıtların yöneticiler tarafından tutulması, istatistik ve diğer ilimlerin usulleri ile düzenlenmesidir. Nüfus ilmi, tutulan bu sağlıklı kayıtlar vasıtası ile istatistiğin ve diğer beşeri bilimlerin, tasnif ve karşılaştırmaları sayesinde pek çok hayati konu hakkında idareci kısma bilgiler sunar ve bu bilgiler idarecilerin çıkaracağı kanunların sebep ve sonuçları olurlar.

C-NÜFUS İLMİNİN ÖNEMİ

İnsanlığı ilk gününden itibaren iyi incelediğimizde şaşırtıcı gerçeklerle karşılaşırız. Birbirinden çok farklı sebeplerden dolayı etkilenen, birikim sağlayan milletler, ortak bir amaç etrafında bir ülke kurmak için bir araya geldiklerinde milliyet olurlar.

İnsan, tekil halden çoğul hale geçip milliyet unsurunu oluşturduktan sonra, ait olduğu devletin diğer devletlerle olan mücadelelerinde en önemli gücü ve kuvveti olmuştur. Bir devleti oluşturan nüfus, o devletin geleceğidir. Uluslararası ilişkilerde nüfus meseleleri, savaş mücadelelerinin önemli sebep ve sonuçlarındandır. Ülkemizde nüfus inceleme ve araştırmaları üzerine bırakalım geçmişi; onca teknik ve sosyal ilerlemelere rağmen bugün bile sağlam ve sağlıklı bilgilerin derlenip toparlandığı merkezlerin sayısının çok az olması bu yüzden düşündürücüdür.

Geleceğe yönelik nüfus ile ilgili araştırma yapma, istatistikler hazırlama ve veri tabanı oluşturma hizmetleri ile insan kaynakları araştırmalarının hemen hemen tamamının yabancı ülkelerden patentli ve maddi destekli olarak kurulup geliştirilmesi üzüntü vericidir. Devletin ve milletin asıl kaynağının yeterince incelenmemesi ve uluslararası mülkiyet hakkı için savaşan organların, ne için savaştıklarının farkında olmamaları, ülkeyi seven ve düşünenler için ızdırap vericidir.

Ülkemizde her beş yılda bir yapılması gereken, ülke genel nüfus sayımı öncesi il, ilçe ve beldelerin, başka yerlerde yaşayan insanlar tarafından oluşturulan hemşeri organizasyonları sonucu nüfuslarının sayım günü kaydırılma yöntemi ile yüksek gösterilmeye çalışılması, pek çok mahalde mükerrer kayıtların olmasına ve yanlış bilgilere, dolayısıyla yanlış istatistiklere yol açmaktadır. Asıl üzüntü vereni ise bu mükerrer kayıtlara mahalli ve genel idarecilerin ön ayak olmasıdır. Bu durum idareci ve siyasilerimizin nüfus politikasına gösterdiği laçkalığı ve ilgisizliği açıkça ortaya koymaktadır.

Sağlıksız yapılan nüfus sayımları; ülkemizin geleceği ile ilgili alınacak olan yatırım kararlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Taşıma yöntemi ile nüfusu şişirilen il, ilçe ve beldeler ülkemizin büyük ekonomik zararlara uğramasına sebep olmaktadır.

Diğer taraftan yapılan onca çalışmaya rağmen, başkası tarafından bulunan nüfus cüzdanına ne yapılacağının bilinmemesi, bütün müracaat bankolarının, ekmek büfelerinin, otobüs, metro duraklarının ve doğal gaz gişelerinin onlarca kayıp nüfus cüzdanı ile dolu olması, toplumun da nüfus politikasına verdiği değeri ve ciddiyeti gözler önüne sermektedir.

Yaptığım bunca araştırma sonucunda, 1930 İstanbul İktisat Matbaasında basılmış olan, zamanın Cenevre Üniversitesi öğretim görevlilerinden Leon Rabinovizic’in yazdığı, İstanbul ve Paris hukuk fakültesinden mezun olan Alahattin Cemil’in tercüme ettiği “Nüfus Meselesi, Nüfus İlmi, Nüfus Tarihi ve Nüfus Harekâtı” adlı eserinden kaynak olarak daha iyisini bulamadım. Bu konuya ilgili veya ilgisiz ülke meselelerine kafa yoran herkesin okuması ve başucunda bulundurması gereken bu eserden oldukça etkilendim ve yararlandım.

Ünlü yazar Emil Zola’nın ifade ettiği gibi İstiklal yalnız doğumda ve çoğalmadadır. Beşeriyetin yürüyüşünde, ve tarihinde atılmış hiçbir adım yoktur ki; buna insanların adedi sebep olmasın”[3]

Yazar kitabında milli hudutları içinde kalan ve her türlü yabancı boyunduruğundan kurtarılan, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetİ’nde, 1930 yılı itibariyle en önemli meselenin nüfus meselesi olduğunu, nüfusu az olan bir vatan ve memleketinde müdafaası güç, istikbalinin karanlık olduğunu belirtmiştir.[4]Gerçekten 1930 yılında yazılan bu kitap, 1933 yılında 10. yılını kutlayan cumhuriyetin 10. yıl marşında en büyük övgü ve bugünde o bölüme gelindiği zaman büyük bir duygu yüküyle ve haykırarak söylediğimiz gibi “her yaştan on beş milyon gence ulaştığımızın müjdelenmesidir. Yapmış olduğum araştırmaların hiçbirisinde, hiçbir marşın içerisinde nüfus ile ilgili tespitte ve övünmeye rastlamadım. 10. yıl Marşını dinlerken Balkanlardan, Ege adalarından ve Osmanlı İmparatorluğu’nun hemen her yerinden “Misak-î Milli ile sınırları çizilmiş Anavatanımız”a toplanmış olan Türk halkının, cumhuriyeti koruma ve kollama görevini yapabilecek olan nüfus gücünün 1933 yılında çok azının temin edildiği müjdesi vardır. Yazar kitabın 6. sayfasında ise; hiç değilse daha 1930 senesi için Türkiye’nin 30 milyon nüfusa ulaşmasının gerekliliğini belirtmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bulunduğu coğrafyada hiçbir zaman olayların dışında kalınarak ve seyrederek ayakta durulmaz. Dünyanın en uzak bölgesinde dahi olan herhangi bir olayın Türkiye’yi etkilediği bir zamanda, kendi çevresinde dik durabilmenin yolu nitelikli ve çok nüfus ile olur.

Nüfusun kaliteli güçlü bir halde çoğalmasının unsurlarından en başta geleni, insan yaşamının süresinin uzatılmasıdır. Sıhhi, iktisadi ve ahlaki tedbirlerle insan ömrünün uzatılması için her türlü tedbire başvurulmalıdır. Özellikle hayattaki insanların sağlıklı olması, pek çok salgın hastalıklarından korunması, ülkeyi her alanda dinç tutar. İyi incelendiği zaman görüleceği üzere, pek çok medeniyet ve devlet kötü nüfus politikaları yüzünden tarih sahnesinden kaybolmuştur.

Nüfus meselesinde sıhhi ve iktisadi tedbirlerden daha önemlisi ahlaki ve ailevi normlardır. Sağlıklı istatistikler karşılaştırıldığı zaman görülecektir ki tıbbi ve iktisadi alanda müreffeh olan ülkelerin ahlaki yapılarının çökmesinden dolayı, önce aile kavramı ortadan kaybolmuş ve ahlak kurallarından eser kalmadığı için nüfus hızla azalmıştır.

1930 senesine ait istatistiklerde Türkiye Cumhuriyetinin km2ye düşen nüfusu 17,9’ dur.

Diğer bazı ülkelerde ise,

Belçika

264

Sırbistan

53

İsviçre

100

İtalya

131

Romanya

59,9

Lehistan

75

Hollanda

224

Yunanistan

48,8

Macaristan

91,6

Almanya

130

Bulgaristan

54

Fransa

74,5

Amerika

142

İspanya

44

Danimarka

90

Sırbistan

53

[5]

Bu istatistikler karşılaştırıldığı zaman, uluslararası politikanın en büyük gücünün nüfus politikası olduğu ve nüfusun arttırılması için hemen her ülkede teşvik edici pek çok yasal düzenlemenin yapıldığı görülmektedir.

Unutulmaması gerekir ki, dünyadaki tüm varlıkların birinci sermayesi ve asıl unsuru insan içindir. Nüfus meselesi insanlığın ilk günlerinden itibaren varolmuş, nasıl ki iktisat ve tıp ilimlerinden evvel iktisat ve tıp uygulamaları varsa, nüfus ilminin çok önemli olduğu günümüzden önce de, acımasız nüfus siyasetleri ve uygulamaları vardı.[6]

Medeniyet ve ülkeleri ayakta tutan yegane unsur nüfustur. Bütün medeni kültürler varlıklarını devam ettirebilmek, nüfuslarını çoğaltmak ve sağlıklı tutabilmek için kanunlar ve uygulamalar geliştirmişlerdir.

Geçen süreç içerisinde, nüfusun yetersiz olduğu noktasından hareketle pek çok kanun da çıkartılmış, özellikle Roma’da M.Ö. 403 senesinde, nüfusun artırılması ve aile kavramının korunması için birçok kanun yürürlüğe konmuştur. Bu konuyla ilgili olarak, o dönem çıkartılan Ogüst kanunlarını;

Zina ve boşanma,
Evliliği teşvik etme,
Nüfusun artırılması çerçevesinde toparlayabiliriz.

Ogüst kanunlarından evvel Jules Céser zamanında da en az üç çocuk sahibi olanlara arazi verilmesi, çok çocuğu olan kölelerin azat edilmesi gibi pek çok nüfusu teşvik edici uygulamalar görülmüştür.

Ogüst Kanunlarındaki en ilginç uygulama ise, zina cezaları konusunda olmuştur. Serbest ilişki ile ortadan kalkan aile kavramını tekrar canlandırmak için kocasını aldatan kadını, kocasının dava etmesinin mecburi olması ve bu haldeki bir kadının hiçbir şekilde tekrar evlenmesine izin verilmemesi, boşanmalarda Julia Kanunu gibi yedi şahit önünde boşanması[7] gibi örnekler çarpıcıdır.

Bu kitapta yer alan “Teknoloji-Coğrafya İlişkisi”, “Kölelik” ve diğer konu başlıklarında da görüleceği üzere avcı-toplayıcı toplumların ilkel dahi olsa ürettikleri aletlerin yardımıyla yerleşik düzene geçmeleri, insan-doğa ve insan- insan arasındaki mücadeleyi de yeni ve farklı bir boyuta taşımış oluyordu. Yerleşik düzen aynı zamanda yeni bir toplumun da oluşmasına ve bu yeni toplumun da kendi devamlılığını sağlaması için yeni üretim biçimleri ve araçları (yeni aletler ve gereçler) geliştirmesini gündeme getiriyordu. Bu yenilikler aynı zamanda yeni vahşetleri de beraberinde getiriyordu. Eski toplumdaki vahşetin yerini, yerleşik düzende, yeni vahşet türlerine bırakıyordu. Yerleşik düzenle birlikte tarıma dayalı üretimin daha sağlıklı yapılması ve korunması için ilk elden insan gücüne ihtiyaç duyulmuş ve bu insan gücü, nüfusun da yeni bir siyasette kullanılmasına yol açmıştır. Diğer taraftan yerleşik düzene geçiş sürecinde kendini ehlileştiren insanoğlu, aynı zamanda da mücadele etmiş olduğu diğer canlıların da ehlileştirilmesini sağlamaya çalışmıştır. Doğaya hâkim olma uğraşısı insanoğlunun varlığından itibaren birinci hedeflerinden olmuştur.

Nüfus konusu incelenirken vatandaşlık ve kölelik konularını değinmek son derece önemlidir.

C.l- Kölelik

Yalnız ziraat ve tarımla geçinilen, madenlerin çıkarılmasında insan emeğinin kullanıldığı, ulaşımın deniz yoluyla ve küreklerle gerçekleştirildiği, teknolojinin insan hayatında bu kadar önemli olmadığı zamanlarda kölelik ihtiyacı doğmuştur.

Köleliğin tamamına bakıldığında, iktisadi bir olayla karşılaşılacağı görülecektir. Ziraatın hakim olduğu bir dünyada, harple meşgul olan kavimler, toprağa daha çok önem vermeye başlamışlardır. İşgal edilen yeni yerleşim yerlerinde, ele geçirilen kendi kavmine ait olmayan insanları öldürmeyip kendileri için çalışmaya zorlamışlardır. Yapılan yeni keşifler ile elde edilen yeni alanlarda bulunan, yerli halkını katledilip, soykırıma uğratılmasında ise; gidilen yeni yerlerdeki nüfusun, keşfedenlerden daha fazla olması, teknik ve sosyal gelişmelerinin, yeni gelenlerden daha geride bulunmaları gibi pek çok sebep vardır. Ancak, kendini keşfedenlere tabi yapmaması, onun boyunduruğuna girmemesi, yeni gelenin yerlilerin yaşam alanını daraltıp sınırlaması gibi nedenler yerlilerle keşfedenler arasında ve ne yazık ki her zaman yeni gelenlerin kazanacağı ve yerlilerin sayısının hızla azalıp ve hatta bazı kavimler in ortadan kalkacağı savaşlara yolaçmıştır.

Yeni keşfedilen yerlerde, yönetime tabi olmayıp, isyan eden halkın, imkan ölçüsünde ortadan kaldırılması, ihtiyaç duyulan insan gücünün ise yine başka yerlerden getirilmesi, bugün, dünya düzenine hakim ülkelerin geriye dönük en büyük silahı ve sermayelerinden birisi olmuştur.

Kölelerde kadının eksikliği ve aile yaşamının olmaması, kölelerden elde edilecek yeni çocuk kölelerinin azlığı, güçlü devletlerin hizmetlerinin görülmesi için ordularının yeni kölelere yönelik seferlere çıkarılmasını gerektirildi. Daha da acısı, köle bir aileden doğan çocuğun, yetişkin olup hizmet vereceği zamana kadar ki bakım masraflarını hesap eden yöneticiler doğum yolu ile köle artırımı yerine, dışarıdan yetişkin köle toplamayı daha ekonomik bulmuşlardır.

Zaman içerisinde çoğalan köleler, bazı durumlarda serbest vatandaşlardan sayıca fazla oluyor. Bu durum ise, idareci sınıfın haklı olarak korkmasına yol açıyordu. Bir esir, o kadar pahalı bir şey değildi. Aritofphane zamanında, Atina’da atın fiyatı 1,500 drahmi iken, bir kölenin fiyatı 100-120 drahmi idi. Dışarıdan getirilen köle nüfusunun site devletlerindeki asıl nüfustan kat be kat fazla olması asıl nüfusun lüks ve sefahat içerisinde evlilik ve aile hayatından uzak durması; asıl nüfusun sürekli azalması, köle nüfusun sürekli artmasına yol açmıştır. İçinde bulunulan bu durum bazı idareci ve seçkin sermaye sahiplerini düşünceye sevk etmiştir. Eski Yunan tarihi yazarlarından Polybe bu hali gayet güzel anlatıyor ve şöyle ekliyor:

Erkekler, tembellik, zevk, sefa ve rezalet içinde yaşıyorlardı. Ne evlenmek istiyorlar, ne de evlilik dışı olan çocuklarına bakmak istiyorlardı. Yalnızca, servetlerinin idarecisi olarak yetiştirdiği birkaç çocuktan ibaret kalan bir aile yaşamı içerisindelerdi. Bu çocuklarından birinin savaşlarda, ötekini de hastalıkta kaybetmiş olsalar, bir aile ocağı tamamen sönmüş oluyordu. Arı kovanlarının boşanması gibi, şehirleri oluşturan bu asıl seçkin nüfus, hızla azalıyor ve ülke kuvvetten düşüyordu.[8]

Şehirlerde serbest nüfusun azalıp, köle ve köylü nüfusun artması, Eski Yunan’da yöneticileri telaşa düşürmekte idi. Özellikle köylü nüfusun, köylerine geri dönmesini sağlamak için pek çok yaptırımlar uygulanıyordu. Milattan 426 sene önce yazılmış olan Aristofphane’nin komedyasında (Arclıarmiens), Dicefôlis isimli oyuncu şunları söylüyordu:[9]

“Ey! Atinalılar, Atinalılar, tarlalarımı düşünüyorum. Şehirlerden nefret ediyorum ve sevgili ocağıma hasret çekiyorum. Yuvamda hiçbir gün kömür, sirke, zeytinyağı satın almayı düşünmedim. Orada, şimdi beni dört parça eden, bu satın alma kelimelerini bilen yoktur: Satın almak mı? Her şeyi bedava yetiştiriyordum. ”

Kölelerin devlet düzenindeki işlevi, nüfusun ve vatandaşlığın belirlenmesine göre değişiyordu. “Nüfus” kavramı, devlet düzeninden devlet düzenine farklı olmak üzere “vatandaşlık” kavramı ile bütünleşir. Bir ülkenin nüfusundan sayılmak, o ülkenin vatandaşı olduğu anlamına gelmez. Romalılar devrinde nüfus kanunu ve vatandaşlık kanunu ayrı ayrı değerlendirilmiş, çeşitli hizmetler için çalıştırılan köle nüfusuna normal vatandaşlık verilmemiştir.

Dünya nüfusu ve kölelik hareketleri iyi incelendiğinde görülecektir ki, kölelik iktisadi amaçlar için kullanılmış bir sistemdir. Gelişen teknoloji ile dc insan gücüne duyulan ihtiyacın azalması sunucu kölelik ortadan kalkmıştır. Bu sefer de gelişmiş devletler, getirdikleri kölelerin geri gönderilmesi yollarını arayarak, geriye dönük çok sıkı bir göç politikası izlemişlerdir.

Kölelerin önce çalıştırılıp ihtiyaçların karşılanmasından sonra da geri gönderildiği bölgelere ilişkin en iyi örnek Liberya Devletindir. Siyasi tanımında ABD’den özgürlüklerini elde etmek amaçlı Afrika’ya geri döndükleri belirtilen Liberya halkının göçleri, geriye dönük olarak başladığı andan bu güne kadar bütün süreçleri incelendiğinde çok çarpıcı verilere ulaşılacağı muhakkaktır.

BUGÜN EN FAKİR HALK, İŞÇİ SINIFINA PROLETARYA (PROLETİRE) DİYENLERİN BU SÖZCÜĞÜN ASLINDA ÇOCUKTAN BAŞKA BİR ŞEYİ OLMAYAN KÖLE” ANLAMINDA ROMA KANUNLARINDA YER ALDIĞINI BİLMEMELERİ; İŞÇİ, KÖYLÜ VE TEKNİSYEN SINIFINI KÖLE İLE BİR TUTMALARI SON DERECE ŞAŞIRTICIDIR.

C.2- Demografik Basınç Kuramı

Yaşadığımız an dahil bütün tarih boyunca, yönetici sınıfın üzerinde durduğu en önemli konulardan biri, uygun nüfus sayısının bulunup korunması olmuştur. İlerideki bölümlerde inceleyeceğimiz teknoloji-insan, teknoloji-coğrafya, coğrafya-insan ilişkileri bazen yöneticilerin ve idarecilerin yanlış kararlar vermelerine yol açmıştır.

Eski Yunan’da, Aristoteles ve Platon, aşırı nüfustan korkmuşlardır. Platon, evlilik adedinin hâkimler tarafından tayin edilmesini, hakimlerin savaşta ölenleri, hastalıkta ölenleri ve kazaları hesap ederek ona göre evlilik sayılarına izin vermeleri gerektiğini belirtmiştir. Aristoteles ise, doğacak çocukların sayısını, kanunların tayin etmesini ve gerekirse ihtiyaç fazlası çocukların, daha anne karnındayken öldürülmeleri gerektiğini11 belirterek nüfus fazlalığının medeniyetlerin çökmesine sebep olduğunu öne sürmüştür.

Denemelerinin (Essaies) XXIII. bölümünde, Montaigne, demografik savaş kuramı ile devrimler kuramını birbirine sıkıca bağlarken savaşları “Cumhuriyetten akıtılan kan” olarak görmekteydi. Ona göre, bu akıtılan kan yüksek tansiyonun (dönemin tıp inançlarına göre) yol açabileceği rahatsızlıkları önlemekte ve organizmayı temizlemekteydi. Pek çok Rönesans düşünürü, dönemin buhranlarını nüfus basıncı ile açıklıyordu.

Çağdaş dönemde bu düşünceler yeniden ele alınmıştır. Örneğin, Gaston Bouthoul, bugün savaşların eskiden büyük salgınların sağladığı ayarlama işlevini yerine getirdiği tezini savunmakta, savaşların “demografik yönden bir rahatlık” getirdiğini söylemektedir. Yani bir çeşit güvenlik sübabı olmaktadır, savaşlar. Montaigne’nin görüşü de buydu, az çok. Etkileyici pek çok olayla desteklenmektedir bu görüş. Gerçekten, Avrupa nüfusu 1814 ile 1919 arasında bir kat artmış, ardından da XX. y. yılın ilk yarısındaki büyük çatışmalar patlak vermiştir. XVII. y.y sonunda Fransa, doğal kaynaklarına ve çağın tekniklerine oranla aşırı nüfus besleyen bir ülkeydi, büyük olasılıkla; 1789 Devrimi ile 1792— 1815 büyük savaşları, işte o zaman patladı. Çağdaş az gelişmiş ülkelerde aşırı nüfus birikimi ile devrimci pek çok akım ve çoğu zaman da savaşçı bir yöneliş, bir arada bulunmaktadır. 1930’larda Avrupa’da Almanya’nın, Asya’da Japonya’nın nüfus fazlasına sahip oldukları besbelliydi İzledikleri yayılma politikası ve bunun yol açtığı savaşların amacı, gereksindikleri yaşam alanını kazandırmaktı onlara. Buna karşılık, XIX. y.y. da, ABD’nin, yeterince nüfusa sahip olmaması öte yandan da, durumlarından hoşnut olmayanları batıya doğru göç edebilme olanağına sahip olması, bu ülkede toplumsal gerginlikleri azaltan ve özellikle sınıf çatışmalarını zayıflatan bir etki yapmış gibi görünmektedir.[10]

C.3- Dinin Nüfusa Etkisi

İnsanlığın varlığından itibaren din ve dini söylemler ile kutsal kitaplar hayatın her alanında etkili olmuştur. Nüfus meselesi incelenip tartışılması esnasında en başta gelen çarpanlardan bir tanesi ilgili toplumun dini kurallarıdır.

Hz. Âdem ve Havva’dan başlayıp bu güne kadar süren dinin, toplum üzerindeki etkisi nüfus meseleleri üzerinde çok çarpıcı etkiler bırakmıştır.

Feodal yaşantıların başladığı günlerden itibaren her devletin kendi nüfus mücadelesi çoğu zaman kendi dini mücadelesi olmuştur. Saint-Paul’un; kızını evlendiren iyi bir şey yapmıştır. Fakat evlendirmeyen daha iyi bir şey yapmıştır ve Saint-Jerome’nin izdivaç dünyayı doldurur, fakat bekâret semayı sözleri ile[11] ilk başlarda Hıristiyanlığın nüfus üzerine tesirinin az olduğu görülmüştür.

Lcon Rabinowicz eserinde Budizm’e değinmiştir. Budizm’de kadınlar dünyaya çocuk getirmek için yaratılmıştır. Erkeklerin ise nüfus cinsinin devam etmesi için aileleri ile birlikte yaşamaları gerekliliğini ifade etmiştir. Budizmin olduğu coğrafi yerlerdeki sefaletten ve nüfus fazlalığından dolayı; Manu kanunlarının, iktisadi hayatın değil, felsefi hayatın değerlerinin geçerli sayılmasına sebep olduğu belirtilmiştir.[12]

C.4- Nüfusta Malthus Paradoksu

İtalyan bilim adamı ve iktisatçısı Giammaria Ortés (1713-1790) Venedik’te dünyaya gelmiş, bir rahip olarak yetişmiş, fakat babasının genç yaşta vefatından sonra baba mesleği olan buz tacirliğine atılmıştır. Geriye bıraktığı “Economia Nazionale” ve “Riflescioni sulta Populazione”adlı iki eseri zamanının en önemli araştırına kitapları olmuş, bu kitaplarıyla kendinden sonra gelen Kari Marks ve Robert Malthus’un fikirlerine ön ayak olmuştur. Nüfus artışının aleyhtarı olan Ortes, nüfus meselesine nispi nüfus fazlalığı ve kati nüfus fazlalığı kavramını getirmiştir.[13]

Giammaria Otrés, Riflescioni sulta Populazione adlı kitabında kati nüfus fazlasının hayvan ve bitkilerde daimi bir kanun olduğunu, eğer insanların çoğalması düzene sokulmazsa aşırı nüfusun yönetim sistemlerini zafiyete uğrayacağını 7 kişinin 150 senede 224 kişi olacağını, bunun ise dünyanın sonu olacağını belirtmiştir.

Ortes’e göre; muhtemel yıllar ve nüfus artışları aşağıdadır.

Yıllar

Nüfus

0

7

150

224

300

7.168

450

229.376

600

7.340.032

750

234.881.024

 

Bu şekilde çoğalacak olan insanlığın nüfus artışının durdurulması için, akıl ve mantığın müdahale etmesi gerektiğini bunun için çözümün, bekâr kalınarak ve evlenme yasağı konularak sağlanabileceğini ileri sürmüştür.[14]

15. 16. ve 17. yüzyıllarda İngiltere’de nüfusun artmasından endişe duyan fikir hareketleri vardır. Georyes Cok; insanların mütemadiyen artması insanlık için bir tehlikedir demiştir. Malthew Hale, The Primitive organisation of mankind adlı eserinde nüfusun her 34 senede bir 4 misli artmasından endişe etmektedir. ABD eski başkanlarından Benjamin Franklinde Malthus’tan 40 sene önce Observations Concerning the increase of mankind and the peopling of cuntries adlı eserinde Amerikan nüfusunu tetkik ederek Anglo-Sakson nüfusun genel nüfus içindeki azlığını ve diğer milletlerin sayısının Amerika’da artmasını tehlike olarak görmektedir.[15]

1767 senesinde ünlü İngiliz iktisatçı Sir J Staurt Recher des Principes d’economie politique (iktisat ilmi prensiplerinin özellikleri) adlı kitabında ani ve kontrolsüz nüfus artışının tehlikeli olduğunu, ve dünyanın en büyük tehlikesini içerdiğini belirtmiştir. Bu kitap zamanına göre önemli sayılan bir şekilde iki sene içerisinde iki defa basılmış ve 1789’da Almanca ve İngilizce baskıları da yapılmıştır.[16]

Leon Rabinowicz nüfus meselesi adlı değerli eserinde Surrey kontluğunda Rookry’de doğmuş olan Robert Malthus’un seçkin bir ailenin ferdi olarak doğduğunu, Cambiridge üniversitesini bitirdikten sonra rahiplik eğitimi aldığını ve babasının evine yakın bir yere rahip olarak yerleştikten sonra 32 yaşındayken “Esscıy on the Princilpales of Population Asit Affects Future İmprovement of Society” adlı kitabını isimsiz olarak bastığını belirtmiştir. Leon Rabinowicz, Malthus’un İlgi çeken kitabının 2. baskısını ise 1799-1802 yılları arasında İsviçre, Danimarka ve İsveç’e yaptığı gezilerden sonra yaptığını ve kitaplarının hayattayken 6 defa basıldığını belirtiyor.[17]

Şu an üç kalın cilt olarak piyasaya sunulan Malthus’un kitabı iyi incelendiği zaman 35 sayfayı aşmayan ve aklına geleni doğru yanlış ne varsa yazdığı bir deneme metin oluşturmaktadır”[18]

Malthus bir rahip olmasına rağmen insanlık duygularının bu kadar az olduğu her türlü merhamet ve şefkat hislerini unutarak aile kavramına, çocuklara yardıma ve doğum olayına şiddetle karşı çıkmıştır.

Kendinden önceki nüfus aleyhtarı pek çok eseri titizlikle incelediği anlaşılan Malthus; yazdığı kitabında kendinden önce bu fikirlerin ortaya atılmış olduğundan hiç bahsetmiyor. Döneminin en iyi eğitimini almış bu kişinin kendinden önceki eserleri incelememesi imkansızdır. Fakat gerçek öyle değildir. Malthus, bu fikirleri kendinden önce gelenlerden almış ve içinde bulunduğu o zamanki durumdan istifade etmeyi bilmiştir.

Malthus’un ileri sürdüğü düşünce, nüfusun geometrik bir oranda artarken, besin maddelerinin aritmetik oranda artış göstereceği yolundadır. Nüfus, 2, 4, 8, 16, 32, 64, 128 v.d. şeklinde bir tempoyla artarken besin maddeleri, 4, 6, 8, 10, 12, 14, v.b. gibi bir tempoda artacağından aradaki fark giderek büyüyecektir. O halde insanlık isteyerek doğumları sınırlandırmazsa açlığa mahkum olacak, ve bu, çok ağır çatışmalara yol açacaktır. Malthus yasası, düşünürün önerdiği matematiksel biçimiyle hiçbir zaman doğrulanmamıştır ve doğrulanamaz da. Gerçekten, nüfus ya da besin maddelerinin “doğal” artışı da ne demektir? Yine de, nüfusun, besin maddelerine oranla daha hızlı olarak arttığı düşüncesi zihinlerde çakılıp kalmıştır.

Robert Maltlıus eserinde bu dengesizliği ortadan kaldırmak için, önce nüfus hareketlerindeki tabii artış eğilimlerini önlemek amacıyla bazı önlemlerin alınması gerektiğini öne sürmüştür. Bunlardan biri “ahlaki sakınmadır. Bundan amaç, insanların akıllı hareket etmeleri, yani bilinçli bir tarzda doğum miktarlarını sınırlamaları, uzun süre bekâr yaşamaları ve nispeten geç evlenmeleridir. Yazar bu çeşit sınırlamalarda, ahlak dışı usullere müracaat edilmesi düşüncesini aklından geçirmiştir. Malthus, ahlak dışı usullere başvurulmasının, sefalet endişesinden doğduğunu söylemektedir. O halde baş etken sefalet ve açlıktır. Yazarın fikrine göre, yukarıdaki zorluklara tesadüf etmeyen nüfus hareketlerinde, nüfus çoğalacak ve büyük halk kitleleri arasında büyük çapta ekonomik sıkıntılar baş gösterecektir. Bunun yanında verem, açlık, deprem, salgın hastalıklar gibi afetlere, ayrıca harpler de eklenecek ve neticede nüfus fazlası tekrar yok olacaktır.

Malthus çocuklarını besleyecek durumda bulunmayan fakirlere evlenmekten vazgeçmelerini tavsiye etmiş, kalabalık aileleri geçindirebilecek olan zengin tabakalar için evlilikte bir zarar görmemiştir.[19]

Leon Rabinowizc, kitabında 1927 yılında Cenevre’de yapılan Dünya Nüfus Kongresi’nden bahsetmektedir. Yapılan kongrenin yalnızca Anglosakson memleketlerinde ilgi uyandırdığını ve konuşulan konuların yine Anglosakson ülkelere hizmet ettiğini belirtmektedir. Katılan diğer ülkelerin kongreyi nüfusu teşvik edici çareler arayan bir kongre zannettiğini, oysa 1927 Dünya Nüfus Kongresi’nin nüfus çoğalmasının aleyhinde; Anglo-Sakson ırkının amaçları için toplandığı bir Malthus Kongresi’nden ibaret olduğunu belirtmiştir.

Leon Rabinowizc, yine kitabında “eğer insanların istikbali kongrenin elinde olsaydı, beşeriyet çok kısa bir sürede sönüp giderdi” diyerek; insan ilişkilerinin aile odaklı olup, Malthus’un örneklerini verdiği kapalı şişe içerisindeki sivrisinekler ve hamam böceklerinin üremesi ile karşı Aştırılmayacağım ailenin ve ahlakın çok önemli bir unsur olduğunu vurgulamıştır. [20]

NÜFUS POLİTİKALARI

Nüfusun miktar ve kalitesi ile ilgili önlemlerin tümüne kısaca nüfus politikası denir. Bugüne kadar dünyada uygulanabilmiş olan nüfus politikalarını üç grupta toplamak mümkündür.

A- Nüfus artışım hızlandırıcı politikalar,

B- Nüfus artışını yavaşlatıcı politikalar,

C-Nüfusun kalitesini iyileştirici politikalar,

Nüfusun kalitesini iyileştirici politika, uygulamada birinci ve ikinci politikaları da içine alarak günümüzde uygulanabilmektedir. Nitekim, uygulamada nüfus artışını, kalitesini de iyileştirecek biçimde kontrol altına alan politika şekline çeşitli ülkelerde rastlanmaktadır.[21]

Malthus İngiliz halkına; “Ne yapsanız faydasızdır. Ne yapsanız fakir kalacaksınız. Çünkü durmadan çoğalıyorsunuz** demiştir.[22] Halbuki İngiltere Devleti’nin coğrafi olayları düzenli kayıt altına alması, ve yaptığı keşifler ile elde ettiği yeni yaşam alanlarını, kendi adına tescil ettirebilmek için adada bulunan önemli bir nüfusu yeni yerlere göndermiştir. Nüfus fazlalığı İngiltere’nin geleceğini bulmasında en önemli katkıyı sağlamıştır.

Uygun (Optimum) Nüfusu

Tarih boyunca idareciler yönettikleri toplulukların nüfus sayısı ile yakından ilgilenmişlerdir.

Optimum nüfus kavramının temelindeki düşünce; toplumda nüfus artışlarının, iş bölümü gibi nedenlerle bir süre, daha etkin bir kaynak dağılımına imkân vereceği, başka bir deyişle, ekonomide artan verim kanununun geçerli olacağı, ancak nüfus artışının devam etmesi halinde azalan verim kanununun işlemeye başlayacağıdır. Ancak böyle bir yaklaşım yalnız nüfustaki değişmeyi dikkate almakta üretimi ve verimliliği etkileyecek diğer tüm faktörlerin değişmediği varsayımına dayanmaktadır.

Oysa bir ekonomide zaman içinde nüfus yanında sermaye birikimi ve teknolojide de değişmeler olmaktadır. Aynı zamanda üretimin organizasyon ve yapısında meydana gelen değişmeler de verimliliği etkilemektedir. Bu nedenlerle optimum nüfusun zaman içinde değişmesi kaçınılmazdır. 19. yüzyılı sonu iktisatçılarının da dikkatini çeken bu durum karşısında “optimum nüfus” kavramı yerine “optimum nüfus artışı” kavramı getirilmiştir. Buna göre herhangi bir toplum içinde her dönemde geçerli olan tek bir optimum nüfus düzeyi söz konusu değildir. Onun yerine ekonomide belli bir sermaye birikimi ve teknolojik değişmeye en uygun nüfus artışı üzerinde durmak gerekmektedir.[23]

Nüfusun kalitesi kavramı tarihsel gelişim içinde büyük değişiklikler göstermiştir. Eski medeniyetlerden buyana bakacak olursak kalite, askeri güç açısından değerlendirilmiştir. Bu güçten, güçlü kuvvetli, sıhhatli, bedeni yeteneği fazla nüfus miktarı anlaşılmaktadır. Hatta daha ileri gidilerek zayıf çocuklara yaşama hakkı tanımamıştır. Ülke savunması veya yeni yerlerin kazanımı için yapılan savaşlarda optimum nüfus, savunma ve saldırı şekline göre farklılıklar arz etmektedir. Savaşlar, savunmada farklı, saldırıda farklı asker gerektirir.

Bugün ise kalite ile daha başka özelliklerin su üzerine çıktığını görüyoruz. Nitekim, standartları, eğitim seviyesi, iş ve mesleki mevki, zihni yetenek, tecrübe, okur-yazarlık v.b. nüfusun kalitesini belirleyen kriterler arasına girmiştir. Artık gelişmiş ülkeler nüfusun kalitesi üzerinde durmaktadırlar. Gelişmekte olan ülkeler nüfus artış hızını yavaşlatıcı önlemlerden sonra kitlenin iyileştirilmesine çaba sarf etme eğilimine girmişlerdir. Ancak şu da bir gerçektir ki, kaliteyi iyileştirici alınması gerekli bütün önlemlerin büyük bir gider unsuru olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.[24]

Optimum nüfus oranı, ilgili ülkenin içinde bulunduğu o anki durum ve şartlarla iç içedir. Şu an serbest piyasa oluşumunda nasıl ki ülkenin milli parası, yabancı ülkelerin dövizi veya borsa endeksi etkili oluyorsa, optimum nüfus da ülke içinde ki şartlardan etkilenir. Borsa endeksinin anlık olarak değişmesi gibi ihtiyaç olan optimum nüfusta değişmektedir. Bu değişimler sürekli olarak takip edilmeli ve uygulanması gereken nüfus politikaları belirlenmelidir.

E. COĞRAFYA ve NÜFUS YAPISI SAVAŞ SEBEBİDİR

Demografik basınç kuramları özellikle, olayları fazlasıyla basitleştirdikleri için eleştiriye açıktırlar. En fazla nüfusa sahip olan ülkeler hiç de en savaşçı ülkeler değildir.

Bu günde sanayileşmiş ulusların az gelişmiş ülkelerdeki demografik artış karşısında duydukları endişe -ki bu artış gerçektir- sayıları gün geçtikçe azalan zengin halkların günün birinde nüfusları hızla artan fakir halklar tarafından çevrelenip yok olup gideceği korkusuna dayanmaktadır. Geçen yüzyılın sonlarında çok moda olup son yıllarda yeniden sık sık sözü edilen sarı tehlike’ Asyalıların gücünün gerçekçi bir çözümden çok, içten içe kaynayan muazzam bir çelik gözlüler kitlesinin beyazların üstüne boşanacağına ilişkin muğlak bir imaja dayanmaktadır.

Bir devleti oluşturan asıl unsur olan insan sayısı, ülkeden ülkeye farklılıklar göstermektedir. Bazı tabela devletlerinde, mevcut nüfusun onda biri ilgili ülkenin vatandaşı sayılırken, bazı ülkelerde ise o ülkede yaşayan vatandaşlardan daha çoğunun diğer ülkelerdeki nüfusu oluşturduğu görülmektedir. Bilinmesi gereken bir gerçek vardır ki o da;

Nüfus yapısı ve sayısı savaş sebebidir.

Sh: 185-203

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

 


[1] Paul Jonson “Yahudi Tarihi” Çeviren; Filiz Orman. Pozitif Yayınları İstanbul s. 199 186

[2] Leon Rabinowizc. Nüfus meselesi, nüfus ilmi, nüfus tarihi ve nüfus harekâtı. 1930 İstanbul İktisat Matbaası. Tercüme: Alahattin Cemil I.Baskı s. 37-38 188

[3] Lcon Rabinowizc, a.g.e. s: 213

[4] Lcon Rabinowizc, a.g.e. s: 5

[5] Lcon Rabinowizc, a.g.e. s: 12

[6] Bu nüfus siyasetlerini daha iyi anlamak için ise, sadece nüfus ilminin gerekleri ile değil, insanla varolan diğer bilimlerin bakış açılarının da hesaba katılarak bütünlüklü bir kavrayış gündeme getirir.

[7] Akt. Leon Rabinowizc (1930), a.g.e., s. 110

[8] Akt. Leon Rabinowizc (1930), a.g.e., s.73-76

[9] Akt. Lcon Rabinowizc (1930), ag.e., s.77

IJ Maurice Duverger Siyaset Sosyolojisi, Varlık yayınları 5. Baskı 1998 İstanbul s. 61-62-63

[11] León Rabinowizc, a.g.e. s 121

[12] Yazar bu görüşlerini Rene Gannard’m nüfus mezhepleri tarihi’nden nakletmiştir. Historie des doctrines de la population Paris 1923

[13] Léon Rabinowizc, a.g.c. s 140

[14] Léon Rabinowizc, a.g.e. s 141 -142

[15] Léon Robinowicz a.g.e. s 143 198

[16] Leon Robinowicz a.g.e. s 144

17 Leon Robinowicz a.g.e. s 147-148

[18] Leon Robinowicz a.g.e. s 148

[19] Doç. Dr. Koray Başol. İzmir 1998 ikinci baskı Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisad Bölümü. Demografi (Beşeri Kaynaklar ve Gelir Dağılımı) s 14

[20] Leon Robinowicz a.g.e. s 21

[21]Doç. Dr, Koray Başol. a.g.c. s. 29

[22] Leon Robinowicz a.g.e. s 267

[23] Doç. Dr. Koray Başol a.g.e. s. 21-22

[24] Doç. Dr. Koray Başol a.g.e. s 31-32 202

 

NEDEN COĞRAFYA ?


Dünya Hâkimi olmanın belki de en önemlisi bilgisi Coğrafya’dadır.

İnsanlık tarihi ile birlikte başlayan toplumlararası çekişme ve çatışmalara farklı bir açıdan yaklaştığım bu çalışmamda, sizi etkileyecek çokça ayrıntıyı bulacağınızı düşünüyorum. Araştırdığım eserlerde, göç konusuna bu kadar ayrıntılı olarak yaklaşan başka bir esere rastlamadığımı içtenlikle söyleyebilirim. Dilerim bu kitap, çok kişiye ulaşır ve herkes tarafından beğenilerek okunur.

Dünyamız üzerinde bulunan bazı coğrafyalar insanın medeniyet kurmasına ve devamında da gelişmesine imkân sağlarken, bazı coğrafyalar ise bırakın zorlaştırmayı imkânsız hale getirmektedir. Tarih boyunca oluşan dünya düzenlerinin en önemli etkeni coğrafyadır. Bugün dünya hâkimi olmak veya hâkimiyetini devam ettirmek isteyen devletlerin, dünyamızı karanlık okyanus diplerinden yalçın dağların doruklarına, uçsuz bucaksız kutup çöllerinden uzayın sonsuz boşluğuna kadar her noktasında bilgili ve güçlü olmasını gerektirir. Çeşitli sebeplerle medeniyet kurmaya müsait olan coğrafyalarda bulunan ülkelerde, insan nüfusunun azalması, medeniyet kurmaya müsait olmayan diğer coğrafyalarda ise nüfusun hızla artıp dünyanın yaşanılabilir bölgelerine nüfus baskısı yapması, bu günün gelişmiş ülkeleri için en büyük tehlikedir.

Göç, göçmen, mültecilik gibi nüfus baskısı yaratan unsurları iyi anlayabilmemiz için pek çok bilgi ile donanımlı olmamız gerekir. İnsan doğduğu anda cinsiyetini, ailesini seçemediği gibi yaşadığı ülkeyi ve mensubu olduğu cemiyeti de seçemez. İnsanoğlu girdiği şablon içerisinde beklentilerini karşılayamadığı an değişik coğrafyalarda değişik yaşam alanları arar ve bulduğunda da bulunduğu şablonu zorlar. Üstün coğrafyalar üstün yaşam alanları demektir ve bu yaşam alanlarını elde etmek isteyen nüfus hareketleri, tarihin her devrinde şablona sığmayanlara çeşitli örnekler vermiştir. İşte bu kitap, insanlığın ilk günden itibaren en büyük sorunlarından olan nüfus baskısını, sebep ve sonuçları ile açıklamak için yazılmıştır.

Sh:5

GİRİŞ

Bugünkü dünyada yönetici ve idareci olmayı bir kenara bırakın; normal bir vatandaş olarak dahi pek çok konuda uğraş vermemiz gerekir. Yönetici ve idareciler çok şey bilmek zorundadırlar. Her olayı sınıflandırmalı, listelemeli, kayıt altına almalıdır. Yönetici ve idarecilerin en dikkat etmesi gereken husus, yönettiği ve idare ettiği halk olmalıdır. Halkı yönetmek ve idare etmek için, halk ile ilgili her şeyin bilinmesi gerekir. Dünya hâkimiyeti için dünya yöneticileri çoğu zaman insanları sınıflandırmış, listelemiş, kayıt altına almış, her hareketini kontrol etmeye çalışmış ve insan ile ilgili olan her şeyi şablon içerisine koymaya uğraşmıştır. Ülke içi ve uluslararası insan göçü ile mültecilik, insan kaçakçılığı ve sığınmacılık kavramları insanlığın ilk gününden itibaren olduğu gibi bugün ve gelecekte de idareciler için en önemli uluslararası unsur olacaktır. Dünya hâkimiyeti için şablona sığmayanların kontrolü en önemli meseledir.

Evrende insan, diğer bütün canlılara üstünlük kurmuştur. Ait olduğu aile, mensup olduğu toplum, bireyi onlar için çalışır hale getirmiştir. Öncelikle hayatının idame ettirebilmesi için, mevcudunu koruması, devamında da geliştirmesi için gerekli çabaları sarf etmiştir. Başlangıçta yaşadığı çevreyi iyi tanıyıp, onun verdiklerinin fazlasını istemek, bunu gerçekleştiremediği veya daha iyi yaşam şartlarını keşfettiği an oralara gitmeyi, gittiği anda da yeni keşfettiği veya bulduğu yerlerde kendinden başka, insan dahil bütün canlıları menfaati doğrultusunda öldürmekten hatta soyunu kurutmaktan çekinmemiştir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere, insan diğer bir mücadelesini, mevcudunun bulunduğu yaşam alanını (ekümenlik alanı) korumak ve muhafaza etmek için yapmıştır.

Bugün yaşadığımız dünyanın durumunu açıklayabilmek için geriye dönük insan hayatının her evresini iyi incelemek gerekir. Binlerce yıllık geçmişi olan insanoğlunun gerçekleştirdiği tüm davranışlarını ve düşüncelerini bir kitaba yazmayı bırakın; her yıl için bir sayfa özet çıkarsak dahi on binlerce sayfalık ve yüzlerce ciltlik bir eser ortaya koymak gerekir. Bu hem anlatan, hem de anlamaya çalışan yazar ve okur için imkansızdır.

Bazen çok büyük bir gelişme olarak gördüğümüz olayların, iyi incelendiği zaman küçük bir ayrıntı olduğunu gördüğümüzde öncelikle inanamaz, çeşitli yollarla inkâra yeltenir ve sonunda üzülerek kabulleniriz. İnsanın bireyselliğinden başlayarak, toplum içindeki tüm görevlerinde ve davranışlarında üzerine düşen, bilmesi gereken şeyler önemli olmaktan ziyade hayatidir. Yaşamını ve varlığını sürdürebilmesi için gerekli gerçek pek çok bilgi, kitapların içinde ve satırların arasında saklıdır. Çok ufak ayrıntıları büyük bir teori gibi ortaya sunan, bireyin ve kamuoyunun aklını ve zamanını komplo teorileri ile meşgul eden birtakım kişi ve kamuoyu yaratıcıları ülkemizin daha yaşanabilir, güçlü ve müreffeh hale gelmesini geciktirmektedir. İmkân ölçüsünde olabildiği kadar hızlı bir şekilde gerçeği öğrenmek, ülke insanımızın bilgi kirlenmesini ve ülkeye hizmetinin yavaşlatılmasının önüne geçer. Bu çalışmalar hedefimize daha önce gitmemizi sağlar.

Sağlıklı akli melekeleri yerinde olan her insan kendi filminin başrol aktörüdür. Bazen fabrika işçisi rolünde görev alan ünlü bir baş rol oyuncusu, rol icabı günlük yevmiye ile çalışan fabrikatör rolündeki figürandan hakaret işitebilir yada emir alabilir veya taksi şoförü rolündeki yine ünlü bir başrol oyuncusu, zengin bir iş adamı rolü verilmiş figüranın kaprisini çekiyormuş gibi görünebilir.

Yaşadığı coğrafya üzerinde hiçbir zaman figüranlık yapmamış bir devletin çocuklarıyız. Zaman zaman yaşanan sıkıntılar veya geçici buhranlar dahi bizi dünya üzerindeki başrolümüzden alıkoyamamıştır. Tüm dünya ülkelerinde ve sistemlerinde olduğu gibi bizde de yönetimden, ait olduğu ülkeden ve coğrafyadan gayri memnun olanlar çıkabilir. En müreffeh ülkelerde dahi intihar vakalarının yükseldiği, ailenin ortadan kaybolduğu, çeşitli madde bağımlılığı ve fuhuşun arttığı görülmektedir. Pek çok ülke insanı için örnek gösterilen coğrafyalar, devletler ve sistemlerde dahi sorunlar bulunmaktadır. Şüphesiz ki ülkemiz içinde pek çok eleştiri ve sitem hakkımızdır fakat bazılarının yaptığı gibi psikiyatrik tedaviye ihtiyaç duyacağı izlenimi verecek şekilde ülkemizi eleştirmek ve sevmemek alçaklıktır. Unutulmamalıdır kİ Türkiye Cumhuriyeti kendi filminin başrol aktörüdür. Eksikliklere rağmen başarısı devam edecektir

Yaşadığımız ülkenin öğretmen sayısı kadar veya güzel ülkemin öğrenci sayısı kadar nüfusu olan, bir kenara sıkışmış küçük ağırlık ülkeleri ile ülkemiz hiçbir şekilde kıyaslanamaz. 36-42 kuzey paralelleri, 26-45 doğu meridyenleri arasında kurulmuş olan güzel memleketimin karşılaştırılması ancak kendi konumunda olan bir diğer ülke ile yapılabilir. Bu kitabın okunması süresince elimizin altında dünya fiziki ve siyasi atlası bulundurmamız ve karşılaştırma yapılarak okumamız gereken bir çalışma hazırladık. Dünya tarihini ve coğrafyasını incelediğimiz zaman diğer devletlerin ve coğrafyaların, Türkiye Cumhuriyeti devleti ile karşılaştırılamayacağı, hatta mukayese dahi edilemeyeceği görülecektir. Türkiye Cumhuriyetinin kendisini kıyaslayabilecek hiçbir coğrafya ve ülke yoktur.

Ülkeler, coğrafyaları üzerinde vardır. Ülkeleri karşılaştırırken, mukayese ederken coğrafyaları göz önünde bulundurmak zorundayız. Ülkenin iç politikası dış politikası ve her şeyden önemlisi kültürü ve ekonomisi coğrafyası ile incelenerek anlaşılabilir. İnsanlık tarih filde yapılan savaşların tamamına yakını, topraklar yani coğrafyalar için yapılmıştır. Sürdürülebilir yaşam, kültür ve medeniyet sürdürülebilirliği olan coğrafyalarla mümkündür. İnsan, ait olduğu milletin devamını sağlamak için her zaman teyakkuzda ve donanımlı olmalıdır.

Nüfus, coğrafya mücadelelerinin en önemli aracıdır. Öncelikli hedef olabildiği kadar geniş, verimli ve faydalı bir araziye sahip olmak ve bu alanı kontrol edebilmektir. Coğrafyalar insan ile kontrol edilebilir. Coğrafya ilminin ve coğrafya savaşlarının nihai hedefi aslında nüfus savaşlarıdır. Dünya üzerinde bazı bölgeler insan yaşamını kolaylaştırıcı, bazı bölgeleri ise zorlaştırıcıdır. Bazı bölgelerin diğer bölgelerden olan üstünlüğü, o bölgeler için daha kanlı ve durmak bilmez savaşlara sebep olmuştur. Dünya üzerinde devam eden savaşların ve gerilimlerin en önemli sebebi ilgili coğrafyanın verimli ve ekonomik olmasıdır. Sağlıklı, eğitimli, meslek sahibi ve her yönü ile donanımlı nüfus, bir ülkenin en büyük gücüdür. Tarih içerisinde görüleceği üzere nüfusu az ve cılız olan bazı medeniyetlerin çok önemli ilişmeler sağlayıp ” eserler bırakmasına rağmen kaybolup gittiği görülmektedir. Pek çok hizmeti için kendi nüfusunu çoğaltıp kullanmak yerine dışarıdan köleleştirerek veya taşıma yoluyla nüfus getiren medeniyetler, vatandaşlığını dahi vermediği insanların hizmetine girmiştir. Coğrafyayı ve üzerinde bulunduğu ülkeyi ayakta tutan en önemli unsur donanımlı bir nüfustur. Nüfus her yönüyle ve ilişki kurduğu her başlık ve kesim ile ayrı ayrı incelenmeli ve değerlendirilmelidir. Gerçek stratejik bilgiler, nüfus bilgileridir.

Coğrafya, savaşmak içindir. İnsan varlığını coğrafya ve onu paylaştığı ve paylaşamadığı diğer canlılar ile yaptığı amansız savaştan başarısı oranında birikim sağlar, kültür yaratır; bugünü ve yarını için sürdürülebilir politikalar üretebilir. İnsan ve doğa arasındaki mücadele çeşitli şekillerde devam eder, insanın bu mücadeleden galip çıkması sürdürülebilir politikalar üretmesine ve geliştirmesine bağlıdır. Bu politikalar coğrafya çerçevesinde yapılır.

Ehlileştirdiğimiz veya kontrol ettiğimiz sadece hayvanlar değildir. Bitkileri, imkânlarımız ölçüsünde havayı, suyu ve doğa olaylarını kontrol edebildiğimiz oranda hayatta kalırız. İnsanların diğer canlılar ve toplumlardan gelişkin olmasının sebebi, coğrafyasıyla yaptığı mücadeledeki başarısından geçer.

İnsanın yaşamını kolaylaştıran her şeye, teknoloji diyoruz. Sürekli bir şekilde gelişen teknoloji, insana yaşadığı coğrafyayı kullanmasında çok büyük faydalar sağlamaktadır. Kontrol edilebilen dere yatakları, aşılmaz denilen okyanusları aşan gemiler, makineli tarım vasıtasıyla artan üretim, kontrol edilebilir hale gelen; teşhis ve tedavisi yapılmış pek çok hastalık, yeri geldiğinde akıl almaz boyutlara ulaşan iletişim ve haberleşme teknolojilerini kullanan insan topluluklarının oluşturduğu devletler, dünya üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır.

Bir teknoloji güvenliği ve “kontrol edilebilirliği sağlanabilir olduğu oranda arz edilir. Kontrol edilemeyen güvenliği sağlanamayan güç, güç değildir”. Güvenliği sağlayanların izin verdiği ölçüde ve oranda teknoloji halka arz edilebilir.

Dünya oluşumu ile yaşama kolaylık ve üstünlük veren bazı coğrafi bölgelerde yaşayan toplumlar, teknoloji sayesinde yeraltı ve yerüstü özelliklerini de iyi kullanılır ve kontrol ederse dünya hâkimiyeti üzerinde büyük avantajlar sağlar.

İnsanlığın başlangıcından itibaren yapılan bütün mücadelelerin, savaşların, barışların, anlaşmaların ve anlaşmazlıkların sebebi; avantaj sağlayan coğrafi üstünlüğe sahip bölgelerin ele geçirilmesi, kontrol edilmesi ve denetlenmesi mücadelesidir.

İhtiyaç duyulan stratejiler doğrultusunda teknoloji geliştiren devletler, kontrol edilemeyen teknoloji karşısında stratejilerini değiştirmek zorunda kalmışlardır. İnsan geliştirdiği her teknolojiden sonra doğayı biraz daha anlayabiliyor, kontrol edebilmeye çalışıyor. Yüzyıllardan bu yana insan davranışlarını, faaliyetlerini ve hedeflerini incelediğimiz zaman ya insanın coğrafyayı ya da coğrafyanın insanı etkilediğini görürüz.

Yaşadığımız, ait olduğumuz ve uğruna kanlı savaşlar yaptığımız toprak parçasıyla çeşitli şekillerde bütünleşebiliyoruz. Bir topluluğun gelenek ve görenekleri veya şu ana kadarki tüm birikimi kültür olarak adlandırılmaktadır. İnsan topluluklarının farklı coğrafyalarda, farklı kültürler oluşturduğu muhakkaktır.

Devletler halkı ve coğrafyası ile vardır. Güçlü halkı ve coğrafyası ile devlet diğer devletler ile yaptığı anlaşmalarla varlığını tescil ettirir. Mevcut rejimini meşru kılar.

Bir ülke insanının, devleti ile olan bağına, vatandaşlık denir. Bu bağ, kanun ile düzenlenir. Vatandaşlık kanunları ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Farklı coğrafyalarda farklı vatandaşlık kanunlarının olması, bazı coğrafyalara üstünlük ve avantaj sağlamaktadır.

Rakibi ve düşmanı tanımak, öncelikle kendinden olanı tanımak, bilmekten geçer. Tabiiyetinde bulunan vatandaşını, sistemi ile ilişkilendiren devletler, mevcudiyetini koruma ve geliştirmede en önemli adımı atmış olur. Vatandaşlık kayıtlarını düzgün ve anlaşılabilir, yeri geldiğinde, gizlilik esasında tutulması gerekir. Çok sevdiğim ülkemin, nüfus cüzdanlarının bir yerde unutulduğu zaman, kapı camlarına asılması, müracaat duvarlarına dizilmesi, hatta halk ekmek büfeleri ve otobüs bileti satılan yerlerde sahibinin aranması, ülkenin onurunu kırmakta ve yüreğimi sızlatmaktadır. En küçük şirketlerin, kuruluşların dahi, giriş kartlarının arkasında, başka bir yerde bulunması durumunda iade adresinin verilmesine rağmen, kişinin devleti ile en büyük ilişkisini kuran nüfus cüzdanının sahipsiz kalması çok üzüntü vericidir. Vatandaşın ait olduğu ülkenin sınırları içerisinde yeri geldiğinde sınırları dışında rahat dolaşabilmesi ve yerleşmesi o ülkenin gücünü gösterir.

Kişi ve kişi ile ilgili tüm kayıtlar (Nüfus kâğıdı, pasaport, eğitim, sağlık durumu… vb) her bir birey için ayrı dünya ölçüsüdür. Toplum hareketleri incelenirken, toplumu oluşturan bireyler hakkındaki verilerin güncel ve doğru olması, o toplum ve ülke ile ilgili analizlerin sağlıklı yapılmasını kolaylaştırır. İşte bu analizlerle elde edilecek bilgiler gerçek stratejilerdir

Bu stratejik analizlerden elde edilen bilgilerin toplumsal şablonlar oluştururken göz önünde bulundurulması gerekir. Yanlış toplumsal değerlendirmeler, uygulanabilirliği imkânsız şablonlar ortaya çıkarmaktadır. İşte şablona sığmayanlar bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Göç olgusu insanlık tarihiyle özdeştir, savaşlar ile üstünlüğü olan bölgelerin ele geçirilmesinin imkânsızlaştığı günümüzde daha iyi yaşam şartları olan bölgelere, ülke içi ve dışı sürekli yaşam için yapılan yer değiştirmelere, göç denir. Bugün ülkemizde, coğrafya, hala nedeni bilinmeyen bir şekilde ve ısrarla göz ardı edilmekte ve coğrafya ve coğrafyanın önemli etki ve katkıları bilim, siyaset, ekonomi ve sosyokültürel alandaki katkıları ikinci plana atılmakta ve dikkate alınmamaktadır.

Savaş meydanlarında silah, anlaşma masalarında kalem ile sahipliği tescillenmiş bölgelere mağlup ettiklerinin yandaşları tarafından çeşitli yollarla doldurulması, coğrafi üstünlüğü olan devlet düzenleri tarafından tedirginlikle karşılanmaktadır.

Bugün dünya konjonktüründeki göç hareketleri ile olası göç hareketleri, coğrafî üstünlükler mücadelesiyle şekillenen dünya sisteminin siyasal yelpazesini sarsabilecek boyuttadır.

Kendinden olanı tanımak ve bilmek insanın doğasındadır. Çoğalan nüfus ile görevi fazlalaşan devlet, asıl gücü olan insanın kaydını tutabildiği, onu iyi coğrafyalara yerleştirip koruyabildiği, başka ülke insanlarıyla itilaflarında arkasında durup hak ve menfaatini savunabildiği oranda güçlüdür. Bir devletin ve onun sisteminin güvenliği, güvenliği sağlayan güçler tarafından sağlanabilir. Güvenliği sağlayanlar silahlı veya silahsız kuvvetler olabilir. Kendinden olanı, olmayanı ayırt edecek sağlıklı vatandaşlık kayıtları, yeri geldiğinde bir topçu taburundan daha etkilidir.

Bugün yaşadığımız anın değerlendirmesini yaparken bilgileri getiren iletişim organları (kamuoyu yaratanlar) arasındaki çelişkiyi görünce, geçmişte olan olayların yazımı ve aktarılması konusu kafaları kurcalar. Kişiyi, toplum haline getiren, toplumu ülkesi ve dünya içinde bir yere oturtmaya çalışan ve kamuoyu yaratan iletişim – görsel ve yazılı medya – ne hikmetse bazen bulunduğu, ait olduğu toplumu aydınlatma değil de karartma yapıyormuş gibi geliyor. Yada aydınlığı da kendi tarafından kontrol edip, perdede Hacivat ile Karagöz oynatıyor. İnsanlığın varoluşundan itibaren en büyük sorunu, çarpıtılmış bilgi ve enformasyonla uğraşmasıdır. Günümüzde görsel ve yazılı iletişimin ilk hakimi, fînans ve libor hesaplarıdır. Basın ve iletişim özgürlüğü, yazıdan veya seyredilmek üzere hazırlanan programlardan daha çok matbaa makinesine, kağıda, mürekkebe ve frekans hatlarına sahip olmaktan geçer. Basın ve yayın özgürlüğü demek matbaa makinesinin, kağıdın, mürekkebin ve frekans hatlarının özgürlüğüdür. Yani kamuoyu yaratanların elinde bulunan bu araçlar kamuoyu özgürlüğünü de kendileri belirlemektedir.

Okunacak onlarca kitap varken, neden bu kitabın yazıldığı konusuna gelince; dünyanın ve ülkenin kafasının karışık olduğu bir dönemde cevabı aranması bir kenara, sorulması dahi akla gelmeyen ve getirilemeyen sorulara doğru bir şekilde cevap vermek; teknoloji, bilgi ve kamuoyu kirliliğinin arasında temiz bir eser bırakmak içindir.

Sh: 15-21

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.