JAPONLARI TANIMAK İSTEYENLER İÇİN


İnsanı Tanımak, İnsanları Tanımaktır.

 “Fuji Dağı’yla Konuştum”isimli kitabından sizin için seçtiklerim.

 

İçimde dağlanan bir sevinçle, inerek, çıkarak, düşerek, kalkarak, bazı gün ve gecelerde ben de Fuji Dağı’yla konuştum. O Fuji Dağı ki, “Güneş ve Ay insanın içine doğarsa, ne kadar güzeldir,” der, Hokusay’ın ünlü tablosundaki Fuji Dağı. Dağ gibi köpük dalgalarının ufkunda, sanki uzakta ve gizlenmiş duran, ama onların öykündüğü ve hakikatleri olan Fuji Dağı

“Yener SONUŞEN”

**

Japonların çok araştırdıkları ve okudukları söylenir. En büyük ilk üç gazetenin toplam abone adedinin kırk küsur milyon olduğu, her ay çok yüksek telif eserin basıldığı, sadece aylık fotoğraf dergilerinin dört buçuk milyon civarında satıldığı gibi figürler, Japonya’da bir kez kitapçıya gitme gafletinde bulunan herkese bunun ne demek olduğunu anlatır.

Dönem başladıktan çok kısa bir süre sonra sık sık kütüphanede bulduğum bazı kitaplar üzerine Fujita Hoca ile konuşurken, “Senden bir şey rica edebilir miyim,” dedi. “Çok okuyorsun ve bazı kitapların kütüphanede olmadığını biliyorum. Sana kitap ısmarlama makbuz koçanını vereyim, istediğin kadar kitap ısmarlayabilirsin. Sayfaların altlarını imzalamak için bana getir, biraz kitap dedikodusu da yaparız, ” dedi. Böylece eğer aklımda yanlış kalmadıysa belki iki yüz kadar kitabı sadece kendi konumla sınırlı kalmayarak, kütüphaneye ısmarlamış oldum. Böyle bir imtiyaz ve şans öyle sanıyorum hemen hemen tüm üniversitelerimizdeki hocalarımızın en sınır tanımaz rüyalarında bile göremeyebileceği bir şeydi.

Japonya hakkında kitap okumak tamam, ama yazmaya gelince çok şaşırtıcı, geniş ve derin bir kültürü olan Japonya için, Japonya’da birkaç hafta kalanlar (belki de) kitap yazar, birkaç ay kalan bilim adamları, makale tasarlarlar, birkaç yıl kalan, ya yazmayı hep erteler, ya da reddeder, derler. Ben bu satırlarda Japonya diye belki de kendimi anlatıyorum. Cyrano de Bergerac’ın dediği gibi, “Sensin”derseniz, “Hayır, bu satırlar arkadaşlarım, kan bağı olmayan akrabalarım, hocalarım ve iyilik gördüğüm insanlardır”derim. “Forrest Gump”ta üste düşen tüy neyse, Japonya’da karşıma çıkan insanlar işte onu simgeler

 “Uzakta (ama) yakın ülke Türkiye”başlıklı bu kitap, Japonya’da Türkiye üzerine yazılı olduğunu bildiğim, daha Türkiye’deyken (1983) duyduğum ve Japonca olduğu için sadece sayfalarına bakabildiğim bir kitaptır. Adı, anlam olarak çok güzel. Eğer bir gün Japonya üzerine bir kitap yazabilirsem, cevaben Türkiye kelimesinin yerini Japonya olarak değiştirip bir kitap yazmak isterim, diye düşünürdüm o zamanlar. İnsan çoğu kez uzak olduğuna ya da bilmediğine düşmandır. Bu uzaklık bazen coğrafi uzaklık olarak da ifade edilebilir. Ama bugün dünyadaki coğrafi yakınlık ve komşuluk ilişkilerine bakıldığında, sanki herkes komşularına düşman, komşularının düşmanlarına dost gibidir. Hâlbuki komşuluk, hakkı verilerek yapılsa çoğu kez akrabadan ileri bir ilişki ve statü oluşturmaktadır. Hani fıkradaki gibi, Polonyalılara sormuşlar, “En sevdiğiniz ülke neresidir?” diye. “Tayland!” demişler. “Niye?” diye sorulunca da, “Komşu değiliz!” demişler. Komşunuzla siz iyi olsanız, bazı kereler diğer komşular, sizi ve onları bırakmaz. Ben hiçbir tarihi bağ gözetmeksizin Japonya’da böyle bir kitap yazılmış olmasını, tek başına gerçek komşuluk şansı diye düşünüyorum. Bugün de komşu olmadığımız bilindiği için, kimse araya girmeden kıta ötesi bir yakınlık ne büyük imkân diye düşünüyorum.

**

Japonya’ya ilk geldiğimde bir Pakistanlıyla karşılaştım. İnançlı bir insandı. Ünlü bir bankacıydı. “Mr. Sonuşen, hiçbir zaman Japonlarla inanç konusunda tartışmayın, ya da bizim inancımız şöyledir diye onları uyarmaya çalışmayın. Çünkü ‘Niye domuz eti yemiyorsunuz?’ diye sorabilirler. Çoğu kez zaten cevabı biliyorlardır. Dolayısıyla siz ‘ domuzun içinde şöyle tenyeler, mikroplar barınır’ derseniz, size ‘ bugün artık domuzlar eskisi gibi pis yerlerde yaşamayabilir, pislikle beslenmeyebilir, hattâ süt havuzunda büyütülebilir, böyle bir durumda veteriner kontrolünden de geçerse o zaman yemenizde bir mahsur yoktur değil mi?diye sorabilirler.

**

Nitekim sonraları gerçekten bana birkaç defa böyle söylediler. Bir seferinde hem soruyu hem cevabı söylediler, ben hiçbir söylememiş olmama rağmen. Yine bir gün bir Japon, galiba bir barış derneği üyesiymiş, “Yenersan sizin dininiz barış dini midir?”diye sordu. Ben de, “Evet, İslam, selam, bunlar hep barışla ilgili mesajları içerir, etimolojik olarak da,”dedim. O Japon da bana, o günlerde savaşmakta olan iki komşumuz için “Iran ve Irak’ ta yaşayanlar müslüman değil mi?” dedi. Artık bir daha bu konuların üzerinde en naif bir cevabı bile vermemeye karar verdim. Versem de Fûzûlî’nin, “sualime cevaptan gayrı şey vermediler” dediği gibi, sadece cevap olarak algılanacağını hissettim. Aynen Kapalıçarşı’da satıcıların “Buyrun içeri dediği zaman Japonların kaçması gibi, inanç konusunda da Japonların tavrı aynıdır. Siz bir şey söylerseniz kaçarlar, ancak bir şekilde kendilerinin merak edip, araştırıp, bulup, inanıp, sahip çıkmaları hâlinde, Japonların inançları konusunda farklı şeyler yapmaları mümkün olabilir.

**

Fuji Dağı’yla Konuştum

Boye de Mente’nin “Japonlarla İş Yapmak”kitabında şöyle bir paragrafa rastladım. “Japonya  da herkes sizi görür, herkes sizi bilir, ama sizinle sadece görüşmesi gerekenler muhatap olur,”diyordu ve ekliyordu “Mesela birçok insanın görev yaptığı altmış-yetmiş kişilik, açık ofis düzeni Japon şirketlerinden birine girdiğinizde biriyle göz teması sağlayıp, şu kişi ya da şu departmanı nasıl bulurum, diye sormak istediğiniz zaman çok zorlanırsınız. Çoğu kez yabancı dil düzeylerinin o kadar da yeterli olmadığını düşünebilecek olan ve kapıya yakın oturan genç, genellikle de hanım çalışanlar, sizi daha görür görmez, ‘gerekli olduğu gibi yardımcı olamaya bilirim, iletişim kuramayabilirimya da ‘ başıma dert almayayım duygularıyla hemen önlerindeki bir şeylerle ilgilenmeye başlarlar. Böylece hâl diliyle onlara sormamanızı size anlatmış olurlar,” diyor. Bunu okuyunca hakikaten de durumu iyi tespit etmiş diye düşündüm. Nitekim ilk gittiğim Japon şirketinde muhtemelen kırk katlı bir iş merkezinin, otuz küsuruncu katında, tahminen her katında üç yüz-dört yüz kişi çalışıyordu, aradığım kişiyi nasıl bulabilirim diye sormak için kitaptaki hileye başvurdum. Hızla büyük ofise girdim. Beni gayrı ihtiyari gören insanlar daha durumu idrak edip kendileri açısından ne yapacaklarına karar vermeden, bir tanesini seçip göz temasıyla hafifçe öne eğilerek “Bir dakika,” diye işaret ettim. Benim de şahit olduğum ve de Mente’nin bahsettiği gibi, intikal süresi geçtikten sonra, hemen başını önüne eğip, koltuğuna oturmaya fırsat bulamadan önce o kişiyi yakalamış oldum. Tam otururken kalktı. İçimden “Aferin de Mente’ye” dedim. O hafta gidip bir kitabını daha satın aldım.

**

Japonya’dan döndükten sonra, bir gün Kapalıçarşı’ya arkadaşım Erdener’in dükkânına ziyarete gittim. O sırada bazı Japon turistler vitrinin önüne geldiler. Kapalıçarşı’da genellikle âdettir ya, müşteriyi içeriye davet etmek için çok ısrarlı ikna hamleleri yapılır. Hattâ sokaklardaki satıcı çocuklar mutlaka, “Yes Mr!”, “Where are you from Mr/Mrs?”, sonra birkaç ayrı dilde çoğu kez tüm bilgileri yine o dillerdeki “Where are you from?” olduğunu tahmin edebileceğiniz cümleler sarfederler. Cüretle. Satıcı dediğin zaten öyle olur. Turkish iş. Ancak Erdener’in dükkânında gördüğüm şey beni şaşırttı. Hemen içerden seslendi, “Oğlum içeri girin,” diye. Sordum, “Ne o Japonları ikna etmeye çalışmıyor musunuz?” Sanki Japonya’da dört yıl geçiren ben değilmişim gibi. Sosyo kültürel olarak çok doğru bir şey söylediJaponların eğer bir şey satmaya çalışırsan, zorlandıklarını ya da baskı altında olduklarını hissederlerse, bazen de davet edildikten sonra reddetmenin kendileri için çok güç olduğunu bildikleri için, hemen kaçarlar. Beğenirlerse nasıl olsa içeri girip, sorarlar ve alırlar,”dedi. “Bu nasıl bir teknik,” dedim, “yakında sosyal antropolog olacaksın korkarım.” “Tabii abi,” dedi. “Mesela geçen gün bir adam geldi, şöyle elli yaşlarında, yanında da yirmi beş yaşlarında bir hanım var. Durumu anladım. (Adamın psikolojisini kullanarak, mal satabilmek için) biraz pahalıca bir yüzüğün fiyatını sordukları zaman, sanki çok yakın davranıyormuşum gibi poz takınarak, ‘ o size gelmez, olmaz, ’dedim. Bizim buralarda klasiktir bunlar. Kadın bir tuhaf oldu, adam irkildi. ‘Niye?dedi. ‘Biraz pahalıdedim. Adam kızdı. ‘Ne demek pahalı, çıkartın lütfen’ dedi tahmin edeceğin gibi. Toplam alışveriş on dakika sürdü. Ben de çok pahalı bir yüzüğü, çok özel bir psikolojinin esiri olan birine hemen satmış oldum. Bizim meslek böyledir.”

**

Sergio, bir televizyon programında o günlerde yeni yeni ünlü olmaya başlayan (Allah korusun) AIDS hastalığıyla ilgili yapılan bir programda, uzun uzun Japonların AİDS olmayacağı, fakat yabancıların muhtemelen taşıyacağı gibi bir yoruma rastladığını söyledi. Hatta izleyicilerden biri, “Trenlerde ve otobüslerde yabancıların tuttuğu tutamaklara dokunmamalı mıyız? diye sormuş.

Bunun üzerine onunla birlikte, muziplik olsun diye, Japonların çokça görebileceği bir şekilde bulunduğumuz tren vagonunda ikimiz de dokunabildiğimiz kadar çok yere dokunup, “Bakalım dokunduğumuz yerlere Japonlar dokunacak mı?” diye araştırma yaptık. Herhalde biraz da beklentimizden, bazılarının sanki korkuyla baktığını görür gibi olduk. Tabii ki o günlerde bu hastalık yeni bilinmeye başlamıştı.

Yine de Japonlar en azından bizim başka bir hastalığa duçar olduğumuzu düşünmüş olabilir.

**

“Japonyada hep birileri sizi görür, izler ama siz bilmezsiniz. ”Bunu Japonya’da yaşayan bir yabancı söyledi.

Mesela trende giderken aslında en az birkaç kişi size bakıyordur ama siz farkında değilsinizdir. Çünkü bakanlar, Batılılar gibi değil, Japonlar gibi bakar. Yani sizin onları görmeyeceğiniz bir an ve şekilde,”diye de ekledi…

Bunu duyar da durur muyuz? Hemen ertesi gün genellikle sadece koltukların dolu olduğu ve ayakta sadece birkaç kişinin olduğu, bir vagonda tutamağı tutmuş ufuklara doğru bakarken, birdenbire yumuşak bir bakışla da olsa sağ tarafıma hızla dönüp “Bakan var mı?” diye denedim. Üç kişiyle göz göze geldik. Çok şaşırdılar. Doğrusu ben de gülmemek için kendimi çok zor tuttum. Sanki onlar için bakmadığımı hissettirmeye çalıştım. Ama o kadar tuhaf bir durum oldu ki, bir sonraki istasyonda herkes indi.

Sanıyorum hepsi gideceği istasyona bir sonraki trenle gitmişlerdir.

**

Japon ve Türk arkadaşlarımla birlikte bir balıkçıda yemek yiyorduk. Kocaman gözlü bir balık geldi. Japon arkadaş da gözü ağzına atarak yemeye başladı. Türk arkadaş yüzünü buruşturarak “Balık gözünü böyle mi yiyorsunuz,” dedi. Türkiye uzmanı olan Japon arkadaşımız da, “Siz de Türkiye* de koyun kellesinin gözünü böyle yemiyor musunuz?” diye sordu. Bu iki göz arasındaki fark insanın ancak aydınlanma gözü kadar farklıdır

**

GAİJİN yabancı demektir. Enteresandır, Japoncada ayrıca YABANJİN diye bir kelime daha var ki, yaban adam demek. JİN kelimesi [cin diye okunuyor] insan için kullanılıyor. Bunun çok daha nazikçesi gaikokujin. Yani yabancı ülkelerden gelen insan. Dolayısı ile gaijin biraz amiyane tâbirle gâvur sözcüğü gibi vurguya sahip. Bir akşam üstü Mitaka istasyonundan otobüse bindim, yorgun argın iş dönüşü. Otobüs nisbeten kalabalık. Yoldaki duraklardan birinde dört-beş yaşlarında çok tatlı bir kız çocuğuyla, -herhalde- büyükannesi, benim yanımdaki koltuğa kadar ilerlediler. Küçük kız beni görünce ninesine, “Nineciğim gaijin böyle mi oluyor?”diye sordu. Ninesi büyük bir telaş içinde, “O sözü söylemeaman sakın ha”diyerek, bir yandan da kendi bakışlarını gizlemeye çalışarak, Japonca bilip bilmediğimi anlamaya çalışıyordu. Bilmiyor gibi yaptım. Ama çok komik. Düşünsenize, karşınızdaki minnacık Japon size “Gâvurlar böyle mi olur?” diyor. Çok eğlenceli. Artık giderek akıllanıyor olmalıyım ki, otobüsten inmeme iki dakika kala çocuğa doğru eğilip, muhtemelen ninesinin de duyduğu bir sesle, “Boşverin dedim, “ben bir gaijin’im. Rahat rahat söyle.”Bu yaştaki özgürlük, gerçek ifade özgürlüğünün yaşandığı tek dönemdir. Başımı kaldırıp nineyi yapabildiğim en zarif şekilde selamlayıp, zaten durmuş olan otobüsten indim. Çok şükür ben Japonya’dan döndükten bir müddet sonra Japonların incelmiş kültürlerinin ve hayat tarzlarının yanlış anlaşılmasına sebep olan “ALİEN REGİSTRATİON”sözcüğü kaldırılmış. Nitekim aynı Japonlar, Japonya’daki TORUKO BURN, yani Türk hamamı diye anılan ve normal banyo yapılan hamamlardan farklı hizmetleri olduğu söylenen yerlerden, Türk Büyükelçiliğinin ısrarlı ve başarılı çalışmalarıyla Türk ismini de aynı yıllarda kaldırttılar. (Hem de özel sektöre ait olmalarına rağmen)

**

Japon arkadaşlarla Levent’teki evde sohbet ediyoruz. Kim bilir kaçıncı sohbet.

Arkadaşlarımızdan biri, “Biz hep beraber Konya, ya Şeb-i Arûss’ a gidiyoruz, sen de gelir misin”dedi. Hiçbir rezervasyonumuz olmadan, otobüsle Ankara üzerinden aktarmalı, geceli gündüzlü bir yolculukla, Konya’ya gidiyoruz. Arkadaşlarımın ellerinde bilgi dolu kitaplar, kafaları merak yüklü, yürekleri temiz. Allah’tan Mevlânâ, bütün kalp sahiplerini güzelliğe çağırmış. Beni bir bakıma onların güzel kalbi götürdü.

**

Tokyo’da, üşümekten harabolduğumuz bir gecede, beş film sinemasında, Hal Ashby’nin yönettiği ve Peter Sellers’ın oynadığı Being There” (Türkçeye (Bahçıvan adıyla çevrildi) filmini izlemiştik. İnsanın kendini keşfetmesine olan inancımla, İstanbul’a döndükten sonra, küçük bir bahçe edinip, çeşit çeşit ağaçlar ve çiçekler ektim. Bir gün, o sıralarda çalıştığım şirket için ambar yöneticisi aranırken, aday olarak gelen beyin CV’sinde hobiler arasında bahçeciliği de gördüm. Çok da haz etmemiş gibi yaparak, “Bu bahçecilik de nedir?”dedim. “Keşke yazmasaydım”der gibi bir ifadeyle, “Ben,” dedi, “efendim çiçekleri severim” “Öyle mi,” dedim, “peki bu işte ne kadar iyisindir?” “Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi,” diye gözlerimin içine bakarak, “Ben, dedi, “çiçeklerle konuşurum,” “O zaman iş şenindir,”dedim. “Ben mi seçildim?” diye sordu. “Kıymetlerimizi emanet etmek için, çiçek ya da kuşdili bilen birisinden daha emin kim vardır ki,” dedim.

Yener SONUŞEN Kimdir?

1959 yılında Eskişehir’de doğdu. Çocukluğun-dan itibaren satır aralarını okuma alışkanlığı edindi. Çok özel durumlar dışında sadece dinlemeyi değil konuşmayı da seçti. Çalışarak okuduğu Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü hariç, yurtiçi ve yurtdışı birçok okuldan diploma ve belgeler topladı. Okumayı sevdi. Dört yıl Japonya olmak üzere, seyahat etmeyi ve güzellikleri keşfetti.

İnsan ömrünün her safhasının bütünü ilgilendiren seyirler olduğuna inandı. Yolculuğun kalp ve insan’a doğru olduğunu anladı. 2003-2005 yılları arasında bir numaralı profesyoneli olduğu şirket, bu dönemde 2,27 milyar dolardan 6.6 milyar dolar ciroya ulaştı ve uluslararası şirketler ligine girdi. Son iki yıldır şirket alım-satımları ve danışmanlık işlerini sürdürüyor. Fuji Dağı’yla Konuştum, hazırladığı üçlemenin ilk kitabı.

Daha fazlasını bulmak için Kaynak: Yener SONUŞEN, Fuji Dağı’yla Konuştum, Beta Basım Yayım Dağıtım A. Ş.1.Basım Mart 2008, İstanbul

 

NEYZEN TEVFÎK EFENDİMDEN DERSLER


NE DESEM

Acaba ben de bugün kendime insan mı desem
Yoksa emsalimi temsil ile hayvan mı desem
 Her yanından kemirir yurdumu azgın bir hırs
Çekilen kahra, lutûf, çileye ihsan mı desem
 Dahli yok kimseciğin, hep kabahat kendimde
Delilik mintarafıllâh bana bir şan mı desem
Gözünü açma da sen var elin efkârına uy
Eli dinle, ele bak, el sözüne kan mı desem
 Şu sadakat denilen köhne tuzak yok mu bugün,
Yeni dinde buna ben sure-i şeytan mı desem.
 Dalkavukluk denilen ilm-i hulûlun sırrı
Bilinirse apışır servet-ü sâman mı desem
 İşte yüz bulduların yaptığı iş, bildiği söz
İstikamet karaborsa, çala tırpan mı desem.
 Gizlidir bir el izi var her dolabın çarhında,
Ser dümen dalgada, gel bak şuna kaptan mı desem.
 Soramaz kimse cesaretle şeririn işini,
Astığı astık olur, kestiği kurban mı desem.
 Yedi Eylül ile fethetti refâhın yolunu,
Topatan kal’asına işte kumandan mı desem.
 Eski bir egzamadır şimdiki Van meselesi,
Çok karıştırma yalandır, bu da bühtan mı desem.
 Karagözcü ne komuş perdeye (gösterme) ye bak
Sen bırak da sözü, git dertlerine yan mı desem.
 İsterim ben de öğünmek hani bilgi nerede,
Her kelin perçemine sünbülü reyhan mı desem.
 Vâızın sunduğu kevserle cemaat sarhoş,
Camiye bar mı desem, mescide dükkân mı desem.
 Yaptırır âdeme her şey’i geçim dünyası,
Kara kaplı kitabın falları ferman mı desem.
 Sonu yoktur, bu didişmek ezelîdir
Neyzen Hikmetin buyruğu elân kemakân mı desem.

*****

HAVALE

Düzelmeyen şu âlemin işini,
Ulu Tanrı’m olan nûra bıraktım.
Sabreyledim, kırk yıl sıktım dişimi,
Gün görmeyi Nefh-i Sûra bıraktım.
 Avrupa’yı siyâseti, plânı,
Devletlerce, uydurulan yalanı,
İngiliz’i, Fransız’ı, Yunan’ı
Felek denen şu kambura bıraktım.
 Enver’ini, Topal’ını, Şaşı’yı
Sakallı’yı, bizim Çeribaşı’yı
Malta’daki tavşanlara aşıyı
Vurmak için bir doktora bıraktım.

Burada kastedilen isimler, sırası ile; Enver Paşa, dönemin Levazım Dairesi Başkanı İsmail Hakkı Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Talat Paşa ve II. Abdülhamid’dir.

Tetkik ettim her mesleği, her dini,
Bulamadım gamsız bir tek ferdini
Anlatmak için Siyonist’e derdimi,
Marko Paşa ile Tur’a bıraktım.
Binbir asrı doğururken bir gece,
Güvenilmez bu feleğe zerrece
Bak tarihe saltanatlı bir nice
Süleyman tahtını murga bıraktım.

Murg: Karınca

Çok krala çalkayınca eleği,
Hâkim ettim kazma ile küreği,
Milyarlarca mehpâreyi, meleği
Mezâr gibi bir çukura bıraktım.
Görsün cihan serseriler pîrini,
Allah’a da vermem Türk’ün yerini,
Müselleste olan üçün birini,
Kostantin’le Anzavur’a bıraktım.
 Kulak asmam gürültüye, sese ben,
Baktım kalbim ile ben.
Yeri göğü yapan mühendise ben
İrfân adlı bir mezura bıraktım.

Mezur/a: Ölçü

Feylosofa kaptan etsem Papi’yi.
Göremezler fırtınayı tipiyi
İspermeçetzâde ile Kirpi’yi
Mihrân ile Haçador’a bıraktım.
Dilencilik yetmez gibi eline,
Dâr-ül hikme çıktı hakkın halline,
İstibrâyı sürsün frenk eline,
Mes’eleyi bir kubura bıraktım.
 Yeni sahne zannetme ki bozuktur.
Piyesine hırlıyanlar buçuktur.
İnci midir sancı mıdır ne boktur.
Kemiğini direktöre bıraktım.
 Veli Neyzen al mansuru destine,
Terâneyle selâm yolla dostuna.
Matbuatın masasının üstüne
Seyyâh iken kırık billûr bıraktım

Tıp Fakültesi Hastanesi Haydarpaşa,
12
/ 2 / 1337[12.04.1921]

 

GEÇER

Iztırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,
Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,
Gam karar eyliyemez, hânde-i hurrem de geçer,
Devr-i şadî’de geçer gussa-i mâtem de geçer,
Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer.
Bu tesellî-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlıyan göz yaşı mı yoksa ki hicrân seli mi?
İnliyen sâz-ı kazânın acaba bam teli mi?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’ûnun filimi,
Ney susar, Mey dökülür, gulgule-i Cem’de geçer.
İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyâd-ı mâfihâdan.
Niyyet-i hilkâtı bul aşk-ı cihân – arâdan,
Önü yokdan, sonu boktan, bu kuru da’vadan
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.
 Ne şeriat, ne tariykat, ne hakiykat, ne töre,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre
Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Mâ’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflâs eder, efsâne-i Âdem’de geçer.
 Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avâlim, bu bedyi’ gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.
Pîr olur sâkiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne
Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.

İstanbul – Fatih, 11 Birinci kanun 1943 [11.12.1943]

Kaynak:
Neyzen Tevfîk Külliyatı, Şevki KOCA/Murat AÇIŞ, Nazenin Yay. 2000, İstanbul

 

İKİ ADALET ARASINDA KALMAK


Ülkemizde ne yazık ki büyük ölçüde gazete köşelerinde sürdürülmekte olan gündelik, kısır ve çapsız siyaset tartışmalarından usanç duyan düşünen insanlarımıza felsefî düzeyde geniş ufuklar açabilecek bir çalışma sayısı çok azdır. Örneğin siyaset felsefesinde son yirmi otuz yıllık dönemin en önemli çatışması tarihselci doğrultuda geliştirilmiş olan komunitaryanizm ile radikal / rasyonalist / kuramsalcı doğrultuda geliştirilmiş olan ve büyük ölçüde a-historik bir refleksiyonun ürünü olan liberal evrenselcilik arasındaki çatışmadır.

Doğruluğun (truth), düşünce sistemlerinin ilk erdemi olması gibi, adalet, toplumsal kurumların ilk erdemidir….

adalet, bazılarının özgürlüğündeki eksilmenin, başkaları tarafından paylaşılan daha büyük bir iyi ile haklı kılınmasını kabul etmez….

adaletin temin ettiği haklar, politik pazarlığa veya toplumsal çıkar hesapları yapmaya tabi değildir….

Bir adaletsizliğe, yalnızca daha da büyük bir adaletsizlikten kaçınmak zorunlu olduğunda katlanılabilir (tolerable).

İnsanî etkinliklerin ilk erdemleri olan doğruluk ve adaletten ödün verilemez.

LİBERALLER VE KOMUNİTARYANLAR

LİBERAL Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. Rusya’daki dinsiz sosyalistliğin zıddı.

KOMUNİTARYAN:Son zamanlarda komunitaryanizm’e karşılık olarak ‘cemaatçilik’in kullanıldığına tanık olabilirsiniz. Burada ’komunitaryan’ ve ’komunitaryanizm’ sözcükleri, aynı kökten gelen community, communitarian, communitarianism, sırasıyla cemaat, cemaatçi, cemaatçilik diye karşılandığında belki topluluk, toplulukçu, toplulukçuluk’tan daha iyi karşılanmış oluyor; ama özellikle ‘cemaatçi’ ve ‘cemaatçilik’ bizim yaşadığımız kültürel bağlam içerisinde, genelde dinsel, özelde İslamî bir birlikteliğe, ister istemez çağrışım yapıyor. Oysa communitarian veya communitarinasizm, aynen değilse de Türkçe okunuşuyla bırakıldığında, kendi orijinine, Batı dilleri içerisindeki orijinine sadık kalmış oluyor ve kendi bağlamı içinde yapması muhtemel kimi çağrışımları (örneğin komün, komünist, komünizm gibi çağrışımları) koruyor.

Biliyoruz ki, adaleti savunan sistemlerin arasında kaldığınızda fikirler hakkında tercih yapmak bir trajedidir.Bu nedenle ne zaman  iki görüş hakkında hemen şu düşünce bize yönelirde “ikisinin de haklı olduğunu kabul etmek durumunda” kaldığımızda, doğrusunu isterseniz, durum “trajik”tir, diyebilirsiniz.

Bu meyanda hayatlarımızı nasıl en iyi şekilde yaşayacağımız konusunda hiçbir ilke veya ilkeler kümesi, hepimize hemen yanıt veremeyebilir ve hiçbir argüman, insanı erdemli olmaya, âdil olmaya ikna edemez. Fakat buradan hareketle;

Liberal teorilerin ‘iyi hayat’hakkında konuşmaktan vazgeçmesi ve ‘hakkın iyiye önceliği’zemininde durarak, bize ‘haklarımızı’ ve aslında ‘birbirimize karşı kozlarımızı’sıralamaya devam etmesi, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ‘hayat’ın birliğini zedeliyor.

Liberal düzen, dayandığı kamusal alan-özel alan ayrımıyla, tek tek bireylerden yarı gönüllü bir dindarlık, yarı gönüllü bir âdillik, yarı gönüllü bir ahlâklılık istiyor. Tüm çetrefil yanlarına rağmen, liberal düzen egemen olanın karşısına marjinde duranı dikebiliyorsa, bir alternatif de sunuyor, yani daha doğrusu teori olarak ‘başka olan’ı/ötekiyi,  ’olan’ın karşısında var kılıp, ‘başka olan’a dokunuyor; liyakat adaletini hatırlatırken, Hayat’a da dokunuyor.

Örneğin “pratik” kavramında, pratik’e içsel iyilerin, pratik’e katılma deneyimiyle tanınabileceğini söylerken; “narratif birlik” (hikâye tarzında) nosyonuyla, yaşamlarımızın veya insan yaşamının —hayatın— çeşitli dilimlere ayrılmasının, yani çalışmanın boş zamandan, kamusal yaşamın özel yaşamdan ayrılmasının, çocukluğun, yetişkinliğin, yaşlılığın birbirinden ayrılmasının, doğumu yaşama ve yaşamı ölüme bağlayan birliği nasıl zedelediğini anlatırken; ‘insan için iyi nedir?’sorusundan vazgeçmenin “moral yaşama birliğini veren”şeyden vazgeçmek olacağını söylerken; arayışın hüsranla sonuçlanma ihtimaline rağmen, insan yaşamının birliğinin narratif bir arayışın birliği olduğunu, arayışın, seyahatin hedefinin, arayışın kendisinden ayrı olmadığını söylerken; “birinin mensub olduğu veya karşı koyduğu geleneklerin “tam uygun” anlamına sahip olması erdemi” ile tüm geleneklere dokunma çağrısında bulunuyorken, ‘liberal olmayan’ sıfatındaki ‘olmayan’ kısmını dile getirir ve ortak ölçülemez bir söyleme yerleşiyor. Ama yine de ‘liberal olmayan’daki vurgunun gösterdiği gibi; ortak-ölçülemezliğini bağdaşmazlığa, rakipliğe, kritiğe çevirip; dahil olduğu kültüre, yani nesnesine belli bir mesafeden bakar.

‘Ne olmayan?’sorusunun yanıtı ‘liberal olmayan’ olduğunda, bunun liberal olana göreliliği ‘varolan’ın kavramlaştırılmasından ziyade kritiğini dile getirdiğimizde üzerinde düşünülmesi gerektiğini varsayabileceğimiz şu sorular oluşur.

İnsan haklarıyla başlayan süreç, yolda içine hayvan haklarını katıp, kişi hakları, bireysel haklar, azınlık hakları, kadın hakları vs. diye devam ederken, yaşama hakkı ölme hakkına (ötenazi) dönüşüyor; çocuk hakları yetmiyor, cenin haklarını tartışmaya başlıyorsak, bu tartışmalar, kendi kurumlaşmaları içinde ‘sınırlar’ı giderek muğlaklaştırmaz mı?  Yani örneğin ölme hakkına sahip hastanın, bu hakkının fiilî kılınması için, öldürme hakkına —ve tabi görevine— sahip doktorlar gerekmeyecek mi?

Eğer cenin hakları, müzakerelerin sonunda çocuk haklarının günümüzde geldiği noktaya gelirse, ne bileyim, sperm haklarını tartışmaya başlamak —yoksa başlandı mı?— zorunda kalmayacağımızı söyleyebilir miyiz?

 ‘Tartışmak iyi bir şeydir, gerekirse sperm haklarını tartışırız’ demek, komşumuzun çiçeklerini vaktinde sulamadığını görüp, çiçeklere haksızlık yaptığını düşünmeye ve çiçek haklarını da tartışmaya götürmez mi?

Çocukları ailelerine karşı korumayı veya cenini annesine rağmen korumayı hedefleyen rasyonaliteyi eleştirmek, çocuklara kötülük etmek mi?

Paradan, ekonomiden bahsetmeyen, bunun yerine erdemlerden söz edenler, hakikaten ‘çağdışı’, ‘yavan’, ‘zavallı’ mı?

 ’Filancının malvarlığı, beni, politikacı olarak değil, ama yurttaş olarak rahatsız ediyor’ diyen biri, politikacı olmaya lâyık mı?

“Sekiz sayfalı finans ekonomi” nicelemesiyle çıkan bir gazete “yeni bir zihniyetle doğuyor” mu?

‘Şikayet etme, oy’unu kullan’diye bağıran reklam spotları, ‘analitik habercilik’ yapanların haberleri, ‘özel Toplum Güzel Toplum’ adlı haber programları, hangi narratifin birliği içinde anlaşılabilir?

Temellendirici ilkeler verme girişiminden ziyade, tarihsel hesaplaşma bize daha çok yardım etmez mi?

Sokrates’in ‘adaletsizlik yapmaktansa adaletsizliğe maruz kalarak ölmesi’ne kadar ‘soylu’ olursa olsun, Aristoteles’in ‘adaletsizliğe maruz kalmadan, ama kesinlikle de adaletsizlik yapmadan’nasıl yaşayacağımızı araması bakımından çağdaşımız olduğuna inanırken; ve Aristoteles’in, Sokrates’in ölümü karşısında girilen açmazı ‘Sitemin bir adaletsizlik daha yapmaması için kaçıyorum’ diyerek açmasındaki tutumu, hiç de bir araçsal akıl tutumuna indirgemeden benimserken, birilerine adaletsizlik yapar mıyız?

Farklı standardı çifte standarddan ayırdedebilir miyiz?

Bu soruya ‘evet, ama bunun yolu temellendirici ilkelerden değil, phronésis erdeminden geçer’ diye yanıt vermek, hiçbir şey dememek midir?

Phronesis (Phronesis) bilgelik ya da felsefe tartışma ortak bir konudur zeka türü için Yunanca bir kelimedir. Böyle episteme ve techne gibi – – pratik düşünce erdem olarak Aristotelesçi etiği, Nicomachean Etik örneğin, bilgelik ve entelektüel erdemlerin diğer bir deyişle ayırt edilir. Bu nedenle Latince “basiret” olarak sadece bilgelik ya da istihbarat anlam kelimeyle tercüme olmadığı zaman, genellikle “pratik bilgelik” olarak tercüme edilir, ve bazen de (daha geleneksel).

Felsefeden bize narratifler, tarihsel öyküler anlatmasını istemek ve felsefenin bütün hayatımızı değiştirmesini beklemekten vazgeçmek, onun böyle bir gücü olmadığını ve hiçbir teorinin böyle bir gücü olmadığını kabul etmek, felsefe ve teori ile ve sanat ile ve bilim ile ve din ile barışmak mı bozuşmak mıdır?

‘Dil oyunları oynarken, bir dil oyununun bizi oyuna getirmesinden nasıl kaçacağız?’ sorusuna yanıtın ‘mümkün olduğu kadar çok dil oyunu okuyarak’ olması, oyuna gelmiş olmak mıdır?

Doğru, adil olmanın muadili rasyonel olmaktır, ama hangi rasyonaliteye göre rasyonel olduğumuza bağlı olarak adilliğimiz ve onunla beraber ahlâkımız ciddi bir tehdit altındadır. Bu tehdidi farketmek, bana adil olmanın en önemli adımı olarak görünüyor.

Evet, hepimiz, adaletsizlik yapmadan ama adaletsizliğe de maruz kalmadan yaşamaya çalıştığımız sürece adil olabiliriz.

Adalet erdemine sahip olmak, cesaret, namus, aklıbaşındalık, itidal, basiret, sebat, dostluk v.b. gibi erdemlere sahip olmaktan bağımsız olamaz.

Bu zor zamanlarda, ahlâkı -veya karakteri ve ahlâkın o gitgide daha çok unuttuğumuz pratik-temelli ’bütünsellik’ini hatırlamak, sanırım en çok ihtiyacımız olan şey.Unutmaya ihtiyacımız olan şey ise, günlük dil içerisinde karşımıza çıkıp ahlâkı neredeyse tümüyle cinsel çağrışımlı bir sözcüğe dönüştüren kullanımlar: örneğin bu tür kullanımlar ile “Ahlâk Zabıtaları”nı ve “Ahlâk Masası’nı yarattık.

Bu gibi kullanımlar, vaktiyle bir birlik içinde düşünülen ve yaşanan erdemlerin adlarının nasıl pratik bağlamlarını yitirdiğini sergilemeyi sürdürürken, biz bu zabıtaların veya masaların neden birer erdem olan adaletin, cesaretin, sebatın, itidalin v.b.nin karşıtlarının veya ifratlarının ve tefritlerinin peşine düşmediklerini kendimize sormadık bile.

İşte şimdi, belki de böyle sorular sormalıyız. Ahlâklılık, cesur, adil, namuslu, sabırlı, yücegönüllü, kendini-bilir, aklıbaşında, zeki, dost, cömert olmaktan ayrı düşünülebilir mi?

Bu erdemlerden herhangi biri eksik ise diğerlerinin tam olması mümkün müdür?

Bu sorulara ‘evet’ yanıtı verildiği için, bugün, zor zamanlarda yaşadığımızı düşünüyoruz. O yüzden yanıtlardan ziyade, mevcut yanıtların sorularına yeniden dönmeli ve bunun ‘benim tercihim’ değil ‘hepimizin tercihi’ olur mu diye düşünmeliyiz.  Sh: 368-373

Derleme Kaynak:
Prof. Dr. Solmaz Zelyüt HÜNLER,
Ravvls ve Maclntyre İki Adalet Arasında Liberal ve Komunitaryan Düşüncelerin Çatışma Alanı, 1997, Vadi Yayınları, ANKARA

 

YÖNETİMDE ERKEK VE KADIN NE DEMEKTİR?


Devlet ve millet menfaatlerinde erkeklerimiz duyarsız mı oldular?

Kadınlarla yönetilmemizin zamanı mı geldi?

Türk Milleti kendi içinde huzursuz olduğundan bir annenin şefkatine mi ihtiyaç duyuyor?.

Unutmayalım ki,  Türk milleti içinde bir erkekten daha erkek ve cesur kadınlarımız vardır.  Günümüzde nice insanımızın kimlik karmaşası içinde cinsiyet sorgulamasına düştüğünü görmekteyiz. Erkeklerimiz erkek gibi davranmıyor.  Bu nedenle sağlam karakter gösteremeyenleri tercih etmek yerine kadınlarımız üzerinde yoğunlaşmamız gerekiyor. Yani, seçimlerimizde kadınlarımızı öne çıkarma zamanının geldiğini söyleyebilirim.  Bir yöneticinin kadın veya erkek olması meselesinden duruma bakılırsa, meclisi olan ve kararlarına saygılı olan biri için cinsiyet sorun teşkil etmez.  Sonuçta Türk Milletinin şefkat edenleri beklemesi bir haktır, diyoruz.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki; “Merhamet edin ki, merhamet olunasınız.”

“Kırklar kaç erdir?Diye zâtın birine sormuşlar.

Kırk nüfustur,demiş.

Niçin er demediniz de nüfus dediniz?Diye tekrar sorunca:

“İçle­rinde kadın da vardır da onun için…Buyurmuş. (Ken’an Rifâî, Sohbetler . s. 340)

 

Tezkire-i Evliya adlı kitapta, Feridüddin Attar kuddise sırruhu’l aziz buyurur ki;

“Hususi bir mahremiyet perdesi altında saklı ve ihlâs örtüsü ile gizli olan, aşk ve iştiyakla tutuşan, yakîn ve yanık olmaya vurulan, Meryem-i Safiye aleyhisselâma nâib bulunan, erenler nezdinde kabul gören Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha’dır.(h.y.t. 185)

Biri çıkıp onu; “Niçin erkekler safında zikr ettin,”diye sorarsa bana, derim ki; Hâce’-i Enbiya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Allah Teâlâ sizin suretinize bakmaz…”buyurmuşlardır.

Şimdi amel, surete göre olmayıp iyi niyete göredir. Şayet dinimi­zin üçte birini Aişe-i Sıddîka radiyallâhü anhadan almak caiz ise, aynı şekilde onun cariyelerinden, (yâni halefleri olan veliye hanımlardan) dini­mizi öğrenmek (ve feyz) almak da caizdir.

Bir kadın, Allah Tealâ’nın yolunda er olursa, artık ona kadın de­nilmez.
Nitekim Abbase-i Tusî:
“Yarın Arasat meydanında, “Ey erler!” diye nida edildiği vakit, rical (erkekler) safına ilk önce ayağını basacak olan Hz. Meryem’dir,”
demiştir.

Bir şahıs (Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha) ki, o mecliste ha­zır olmayınca Hasan Basri radiyallâhü anh konuşmazdı. Öyle bir şahsın mutlaka er­kekler safında yâd edilmesi lazım gelir. Belki hakikat açısından ba­kılınca, görülür ki, bu zümrenin bulunduğu makamda herkes tevhidde yok, (İlahî Vahdette fâni) olmuştur. Şu halde tevhidde: “Ben” ve “sen” namına bir şey kalmamış,  olduğundan :  “Erkek” ve “kadın” ayrımından söz edilemez.

Nitekim Ebu Ali Fârmedî  (h.y.t. 477) nübüvvet, izzet ve şerefin ta kendisidir, “orada büyüklükten-küçüklükten söz edilemez,” demiştir. İmdi velayet de aynen öyledir, bahis konusu olan Râbiatu’l-Adeviye radiyallâhü anha olursa. Zira muamele ve marifet itibarı ile çağında onun bir eşi daha yoktu. O zamandaki büyükler ne ise; muteber olup çağdaşlarına karşı sözü kat’î bir hüccet idi.” (Tezkiretü’l-Evliya, s. 111–112)

Ahmed Âmiş kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“Kadınlara dikkat ediyor musun?
Onların içinde erkekleri vardır.

Onlara iyi dikkat et.”

 Kaynak: ALTUNTAŞ, İ. H. (2007). Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları. İstanbul: Gözde Matbaa.

SOYLU TÜRK KADINLARI

BÜYÜKE HATUN

Tohtamış Han’ın torunudur. Yıllarca Ruslara kasrı savaştı, esir düştüğünde iffetini korumak için kendi hançeri ile canına kıydı…

KAHRAMAN TÜRK KADINI TOMRİS

Yüce hakan Tomris Hatun, yaklaşık 2500 yıl önce Türkistan’da devlet kurmuş olan Saka ve Peçenek Türklerinin hakanı idi aynı çağda İran’da da Ahamenid Sülalesi hakim bulunyordu. Bu sülale zamanında İran orduları bir kaç defa Doğu’ya saldırarak Türklerle savaşmışlardı. Tomris’in hakan oldoğu çağda, İran’lıların başında Kırus adında bir hakan bulunuyordu. Bu hakan önceleri Şaka Türkleri ile çarpışarak onları yenmiş ve Batı Türklerinin güney kısımlarını ele geçirmişti. Bu savaşlardan on yıl kadar sonra Kırus, Peçeneklere saldırdı. Savaşın sebebi, Kırus’un Tomris’le evlenmek istemesi ve Peçeneklerin kadın başbuğunun bu isteği reddetmesi idi. Tabi bu sebep, o çağdaki usullere göre çok önemli idi. Çünkü, Tomris, İran hakanıyla evlendiği taktirde, hakan bulunduğu ülkelerde, Kırus’un eline ve dolaysıyla İranlılara geçmiş olacaktı. İşte teklifi, Türklerin kadın hakanı tarafından geri çevrilince, esasen kan dökücü bir insan olan Kırus, çılgına döndü ve kendisi ile evlenmeyi kabul etmeyen bu kadın Hakanına cezasını vermeye karar verdi. Kırus önce, Tomris’in oğlunun emri altındaki Türk öncü kuvvetleriyle karşılaştı ve onları bozguna uğrattı. Tomris’in oğlu yagılara (düşmana) yenilmenin verdiği yaşla kendini öldürdü. Bu savaşı kazanan ve gözleri dönmüş olan Kırus, Türk Hakanı Tomris Hatunun da üzerine yürüdü. Türklerle, İranlılar bir kere daha karşı karşıya getiren bu savaş, pek kanlı oldu. Onca her iki taraf birbirlerine ok atmaya başladılar. Bu oklaşmalar öyle şiddetli oldu ki, iki taraftan yaralanmayan hemen hemen kimse kalmadı. Böylece gayet kanlı bir başlangıçtan sonra, ordular mızrak ve kılıçlar ile göğüs göğüse geldiler. Türklerin kadın başbuğu ile İranlıların erkek Hakanının yönettiği bu savaşın sonu çabuk geldi. Her vuruşmada olduğu gibi, bunda da zafer kartalı, kahramanlık, askerlik kabiliyeti ve bilimde üstün olan Türklerin oldu. Bu savaşı yine Türkler kazanmıştı.

Yüce Türk Hakanı Tomris Hatun hem ulusunun ve ulu yurdunun sevgisiyle ve hem de savaşta yenildiği için hayatına kıymış olan sevgili oğlunun, gönlüne saldığı büyük acı ile dövüşmüştü ve başardığı bu kahramanca dövüşle, İran ordusunun büyük kısmını cansız olarak yere sermiş olmakla birlikte Ahamenid sülalesinin azgın Hakanı Kırus’uda kaiyp (telef) etmişti. Kırus hayatında çok kan akıtmış bir Hakandı. Bunun için, kahraman Türk kadını Tomris, bu kan akıtıcı adama, acuna (dünyaya) ibret teşkil edecek muamelede bulundu ve Kırus’un kafasını kan dolu bir fıçıya atarak, ”hayatında kan içmeye doyamamıştın, şimdi doya doya iç” dedi. Bu olay yüzyıllarca uluslar arası dillerinde söylendi durdu ve bugüne kadar ulaştı. İşte Tomris hakkında tarihin (kaynak) bilgileri bundan ibarettir. Geri kalan birçok hususlar efsanelerle karışmaktadır.

Tomris Hatun, o sırada Türklerin bir bölümünün, yani Peçeneklerin Hakanı idi, karşısındaki Ahamenid ise bütün İran’ın Hakanı idi ve İranlıların ordusu çok büyüktü ve basında bir erkek vardı ama karşısındaki ise ulusu ve yurdunu sevgisi ile dolu bir Türk kadını idi

 KARA FATMA (FATMA SEHER)

“Kara Fatma” olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher, Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ile katılır. İ. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9-10 kadınla Kafkas Cephesi’ne gider.

Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır.

Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu milis kuvvetiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtarılması için mücadele eden Kara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350’ye çıkardığı bilinir

Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefat ederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanın mutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı

 TARSUSLU KARA FATMA, GAZİANTEPLİ YİRİK FATMA

Asıl adı “Adile” olan, “Adile Hala” ve “Adile Onbaşı” diye anılan kadın kahramanın, silah arkadaşları arasında “Kara Fatma” olarak anıldığı bilinir. 8-10 kişilik milis kuvvetiyle Afyon Savaşı’na katılan Kara Fatma, Tarsus’un kurtulmasında büyük yararlılıklar gösterir.

Gaziantepli Yirik Fatma ise Gaziantep’in Fransızlar tarafından henüz bütünüyle kuşatılmadığı sırada, düşmanın hareket edeceği haberi gelince, buna karşı koymak için yola çıkan milis kuvvetine, karşı çıkılmasına rağmen zorla katılır.

Milis kuvvetlerine yardım eden “Nafize Kadın”, Yunanlılar tarafından yakalanarak, kuvvetler hakkında bilgi alınmak istenir, fakat Nafize Kadın işkencelere karşı koyarak hiçbir bilgi vermez.

GÖRDEŞLİ MAKBULE

Vatan işgal altındadır; Yunanlılar Sakarya Savaşı’nı kaybetmiş, mevzilerine çekilmişlerdir. Gördeşli Makbule, kocası ile çete kurarak dağlara çıkar. 17 Mart 1922’de Kocayayla’da cereyan eden bir çatışmada Makbule, geri çekilen çete arkadaşlarını kınayarak cesaret verici bir konuşma sonrası düşmana saldırır ve başından aldığı kurşunla şehit düşer. Ama silah arkadaşları düşmanı yenerler

FRANSIZLAR’A YANLIŞ YOL GÖSTEREN KILAVUZ KADIN

Adana ve yöresinde Fransızlar’a karşı verilen mücadelede yer alan ve milis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920’de milli kuvvetler Pozantı’ya taarruzu başladığında, kritik bir duruma düşen Fransızları kandırarak kılavuzluk eder. Hatice, kılavuzluk yaptığı Fransızlar’a yanlış yol göstererek Karboğazı’na sokar. Boğazda sıkışan Fransızlar, Türk askerine esir düşer.

BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI

Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık gösterenlerin arasında Bitlis Defterdarının Hanımı da bulunmaktadır. Bitlis Defterdarının Hanımı olarak bilinen bu kadın kahraman da, Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılır.

TAYYAR RAHMİYE

Adana’nın kadın kahramanlarından Rahmiye Hanım da, 9. Tümen’in 1920 yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarında Fransızlar ile yaptığı muharebeye müfrezesiyle katılır. Muharebe sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileri doğru atıldığından dolayı kendisine “Tayyar Rahmiye” lakabı verilir.

Temmuz 1920’de Osmaniye’deki Fransız karargahına yapılan hücumda arkadaşlarının tereddüdünü görünce, “Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerde sürünmekten utanmıyor musunuz?” diyerek hücuma geçilmesini sağladığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır

BİNBAŞI AYŞE

İstikbal Harbi hakkında yazılmış eserlerde göğüs göğüse çarpışmış pekçok Müslüman Türk kadınlarından bahsedilir. Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Çavuş isimleri pek sık zikredilen şahsiyetlerdir. Binbaşı Ayşe de, adını hep minnet duygularıyla anmamız gereken kahramanlar arasındadır. Binbaşı Ayşe, bizzat kendi macerasını şöyle anlatmaktadır:

“…Büyük harpte Kafkas Cephesi’nde yaralanarak ölen kocamın ve tüm vatan evlatlarının intikamını almaya and içmiştim. Allah, bu fırsatı 15 Mayıs (1)335–(1919)’da bana verdi. İzmir’i Yunanlılar işgal ettiği sırada ilk mukâvemetimiz sona erip şehre Yunanlılar hâkim olunca Aydın’a gittim. Orada faaliyete geçerek bir Kuva–yı Milliye birliği teşkil edip, bilâhare Nuri Çetesi’ne katıldım.

Aydın muharebelerini yaptıktan sonra Kocarlı’ya çekildik. Bu sûretle, bilfiil atıldığım İstiklal Mücadelesi’ne başından sonuna kadar iştirak ettim.

İlk defa Sakarya’da sol kasığımdan piyâde mermisi ile yaralandım. Seyyar hastanede tedaviden sonra tekrar müfrezeme iltihak ettim. Büyük Taarruz’da Mürsel Paşa Fırkası’na iltihak ettik. Ve Ahir Dağları’ndan düşman gerilerine akmağa memur edildik. İzmir’e ilk giden birlikler arasında ben de vardım. Ancak, bu arada misketle sol bacağım kırıldı.”…

Binbaşı Ayşe, kocasının en kıymetli birer yâdiğâri olarak sakladığı ziynetlerini satarak at, mavzer, elbise ve çizme tedarik etmiş ve bu mücadelede, derece derece terfi ederek Binbaşılığa kadar yükselmiştir.

 SÜREYYA SÜLÜN HANIM

İşte kahraman Türk kadınlarından bir kahraman; Milli Mücadele yıldızlarından bir yıldız daha: Süreyya Sülün Hanım…Van’da doğmuştur. Yaşadığı kasaba, düşmanın korkunç zulüm ve tarruzuna maruz kalmış, babası şehit olmuştur. Nihayet, biraraya gelen beşyüz civarında cengaver, Erek kasabasında toplanarak aziz topraklarını savunmaya karar verirler. Ve tabii, Süreyya Sülün hanım ve üç kardeşi de bu kahramanlar meydanındadır.

 Yoğun bombardıman altında ilerleyerek Karaköse’ye gelen bu kahraman Kuva–yı Milliyeciler, Murat Irmağı boylarında tam bir buçuk ay düşmanla çarpıştılar. Beyazid’a doğru yürürken yürekler acısı bir manzara ile karşılaştılar. Binlerce Türk köylüsünün işkenceler içinde can vermiş cesetlerini gördüler. Bu mezalımı yapan düşmana hınçla taarruz edenlerin başında Süreyya Sülün hanım vardı…

 Iğdır civarında kanlı çarpışmalar oldu. Düşman birlikleri çok kuvvetli ve Rusya’dan devamlı surette takviye alıyordu. Beşyüz yiğit, yılmadan, kaçmadan döğüştüler. Oluyor, teslim olmuyorlardı. Bu muharebede Süreyya Hanımın üç kardeşi birden şehadet şerbetini içtiler. Kardeşlerinin kollarında can vermesine rağmen yılmadı ve cenk meydanını terk etmedi. Kala kala dört kişi kalmışlardı. Daha sonra Karaköse’ye çekilen Süreyya Sülün Hanım, burada Ziverbey Taburu’na iltihak etti. Bir ara yaralandı ve Erzurum’a döndü.

NENE HATUN

(1857 – 1955) Tarihimize “93 Harbi” adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum’un Aziziye Tabyası’nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını. Erzurum’da doğdu, tam doksansekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı.

Ömrünün son demlerini “Üçüncü Ordu’nun annesi” olarak geçirdi. 1955 yılında “Yılın Annesi” seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum’da zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü. Nene Hatun, Erzurum’da doğdu. 98 yıl Erzurum’da yaşadıktan sonra yine Erzurum’da, zatürre hastalığından hayata vedâ etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadınlar Birliği tarafından ANNELER ANNESİ seçilmişti.

NEZAHAT HANIM

Gördes ve İnönü meydan savaşlarında , çarpışmalara katılan 70. Alay Komutanı Hafız Halit Beyin kızı olan Nezahat Hanım 8 yasında öksüz kalmış ve babasıyla cephelerde dolaşmıştır. Askerlere hizmet ve cesaret veren Nezahat Hanım’ın 100 den fazla düşman askeri öldürdüğü bilinmektedir

İPARHAN

Türk tarihinde önemli rol almış kahramanlar içinde birçok kadın vardır. Bunların içinde önemlilerinden birisi de İparhan’ın hikâyesidir.

Doğu Türkistan 1759 yılında Çin Mançu Yönetimi tarafından işgal edildi. Uygur Türkleri vatanı işgal eden Çin ordusuna karşı yıllarca direndiler. Tam 42 kez bağımsızlık mücadelesi verildi, sonuçta sayı ve teçhizat bakımından kıyaslanamayacak derecede fazla olan Çin ordusu, Rusların da yardımıyla bu mücadelelerden galip çıktı.

O dönemin Doğu Türkistan Han’ı Cihangir Hoca şehit edildi. Bunun üzerine Cihangir Han’ın eşi İPARHAN eşinin mücadele bayrağını ordunun başına geçerek sürdürdü. Büyük mücadelelerden sonra Çin ordusu tarafından esir alınan İPARHAN, Pekin’e Çin İmparatoru Qienlung’a götürüldü. İmparator İPARHAN’a evlenme teklifi etti ancak İPARHAN tarafından bu teklif şiddetle reddedildi. Bu kahraman Türk Kadını iffeti ve milletinin geleceği için, bir Çin’li ile evlenmektense canına kıydı.

Bir kahraman gibi yaşadı ve bir kahraman gibi şehit oldu. Türk kadınının yüreğinde “Gelinlerin Anası” unvanıyla yaşayan kahraman İPARHAN örnek alınacak bir Türk kadın kahramanıdır

DİLŞÂD HATUN

200 yıl önce Türkistan’da yaşamış kahraman bir Türk kadını…

Güzelliği ile birlikte kahramanlıkları da dillere destan olan prenseslerimizin en meşhurlarından olan, Dilşâd Hatun, aynı zamanda Budist Çinlilerle Müslüman Türkler’in yaptıkları mücadelenin en şanlı ve tertemiz sayfalarından birini teşkil eder.

 Vİİİ. yüzyılda Doğu Türkistan’ı sınırları içine almak isteyen Çin İmparatoru Chien Lung, bu maksatla Doğu Türkistan’daki karışıklıklardan istifade etmeye çalıştı.

Kuçar Beyi Hocası Beg ile Hoten Beyi Hoşkepek Beg’in ihaneti Chien Lung’un işini kolaylaştırdı. Onların casusları sayesinde Hocalar’ın ve Kalmukların askeri durumlarını öğrenen Mançu İmparatoru Sao-Hui komutasında 1757’de Doğu Türkistan’ı fethetmek üzere kuvvetli bir orduyu gönderdi. Halk arasında yapılan propagandalar sayesinde bir çok şehirler savaşmadan teslim oldu.

Bütün bunlara rağmen Hocalar vatanlarını 2 sene kahramanca müdafaa ettiler. 1759’da her taraftan birden hücum eden muazzam Mançu ordusu karşısında mukavemet edemeyen Hocalar, hanımları, çocukları ve yakınları ile birlikte Kunlun dağını aşarak batıya kaçtılar. Mançu ordusu da arkalarından takip etti. Bedehşan hududunda binlerce kişi teslim oldu. Eskiden Bedehşan’ı istila etme fikrinde olan Hocalar, Bedehşan Emirleri tarafından iyi karşılanmadılar.

Mançu ordusu komutanı Sao-Hui, Bedehşan Emirlerinden iltica eden Hocalar’ın teslim edilmesini istedi. Mançular’dan korkan Bedehsar Emiri Peygamber soyundan olanları gayrimüslimlere teslim etmek İslam dinine göre caiz olmadığından, her iki Hoca’yı öldürüp başlarını Mançu’lara teslim etti. Pekine götürülen bu başlar orada uzun uzun teşhir edilmiştir.

Dilşâd Hatun, Burhanettin Hoca’nın kardeşi, Küçük Hoca diye tanınan Hoca Cihan’ın hanımıdır. Mançu İmparatoru Chein Lung’un Doğu Türkistan’ı istilasında kocası ile birlikte düşmana karşı savaşarak vatanı müdafaaya çalışmış kahraman bir Türk kadınıdır. Üstün düşman kuvvetleri karşısında mukavemet edemeyerek Bedehşan’a sığındıkları zaman Dilşâd Hatun da beraberinde bulunuyordu.

Çok eski zamandan beri Çin ve civarında, mağlup düşen tarafın kraliçe ve prensesleri ile evlenerek düşman tarafı ile akrabalık bağları kurma adeti vardı. Mançu İmparatorları da İmparatorluk içinde çok az olduklarından, büyük bir yabancı kitleyi uzun müddet idare edebilmek için bu siyaseti takip etmişler, idareleri altındaki kavimler ile akrabalık bağı kurmaya çalışmışlardır.

Dilşâd Hatun’un dillere destan güzelliğini işiten Mançu İmparatoru Chien Lung, hem böyle güzel bir kadına sahip olmak, hem de Doğu Türkistan’daki Müslüman Türkler’in dostluğunu kazanmak ve gelecekte vuku bulacak herhangi bir ayaklanmayı önlemek istiyordu. Bu maksat Doğu Türkistan’daki Mançu ordusu başkumandanı Sao-Hui’ye Dilşâd Hatun’u Pekin’e getirmesini emretti.

Bunun üzerine kumandan, Bedehşan Emiri Sultan Şah’dan Dilşâd Hatun’un diri olarak kendine gönderilmesini istedi. Emir’in bunu kabul etmemesi üzerine bu sefer meşhur birkaç ulemayı Bedehşan’a gönderdi.

Öte yandan kocasının öldürülerek, basının Mançu’lara teslim edildiği haberi Dilşâd Hatun’dan gizlenmişti. Bu olaylardan dolayı çok üzüntülü olan Dilşâd Hatun, devamlı surette kocasını ve vatanın durumunu düşünüyordu.

Bedehşan’a gelen Said Molla önce Sultan Şah ile görüştü. Dilşâd Hatun’u Kaşgar halkının arzusu üzerine istediğini, ailesini yanına gönderileceğini söyleyerek Sultan Şah’ı hileli yollardan kandırdı. Daha sonra Dilşâd Hatun ile görüşen Said Molla, onu da kandırmaya muvaffak oldu. Müslüman halkının zulüm ve işkenceden çok şikâyetçi olduğunu, Çinli kumandanın: “Eğer Dilşâd Hatun İmparatordan rica ederse, kurtulursunuz” dediğini söylemiş, kendinin de Kaşgar halkı namına ricacı olarak geldiğini bildirmişti. Dilşâd Hatun, umumun menfaati için her türlü fedakarlığa katlanan bir kadındı. Onlara faydalı olabilmek ümidi ile bu teklifi kabul etti.

Göz yaşları ile uğurlanan Dilşâd Hatun ikiyüz Türk askeri ve bir Çinli alayının muhafazasında yol alıyor, uğradığı şehirlerde büyük hürmet ile karşılanıyordu.

Kumandan, Dilşâd Hatun’un kederli halinden endişelenerek belki intihar eder de Pekin Sarayı’na karşı müşkül vaziyette kalırım korkusuyla; kocasının sağ olduğunu, İmparator tarafından affedilebileceğini ve bir müddet sonra tekrar Kaşgar’a dönebileceğini söylemiş, fakat kocasının kurtulamasa için Prenses’in Pekin’e gitmesinin şart olduğunu sözlerine ilave etmişti. Aynı zamanda Dilşâd Hatun’u oyalamaları için emrine eski Müslüman hizmetçileri vermişti.

Kafile Pekin’e 3 aylık bir yolculuktan sonra varabildi.

Pekin’e geldikten sonra; kocasının ve diğer akrabalarının öldürülmüş olduğunu öğrenen Dilşâd Hatun’un artık 2 gayesi vardı. Bunlardan biri Mançu İmparatoru’nun Doğu Türkistan’dan çekilmesini temin etmek, diğeri ise diğeri olmadığı takdirde Mançu İmparatoru Chien Lung’un öldürülmekti.

İmparator’un huzurunda diğer taraftan Chien-Lung, bütün Asya’da güzelliği ve kahramanlığı ile o zamana kadar duyulmamış bir şöhret kazanan bu Türk Prensesini bir an evvel görebilmek için sabırsızlanıyordu.

Ziyaret günü Dilşâd Hatun, huzura çıkmadan önce etrafındakilerin bütün ısrarına rağmen, normal hanım elbiseleri giymeyerek, Çinlilerle savaştığı sırada giydiği zırhlı elbiseleri giymiş, İmparator sarayına da atla girmişti. İstenildiği ve zannedildiği gibi muhteşem saray, onun iman dolu ve intikam ateşiyle yanan göğsüne hasret ve korku vermemişti. Şerefini muhafaza edebilmek için Tanrıya yalvarıyordu. Onun büyüklüğüne güvenerek merasim salonuna girdi. Beraberinde Kalmuk Han’ı Davacı’nın hanımı da bulunuyordu.

Etrafında, bütün saray erkanın sıralandığı salonun ortasında yüksek tahtına oturmuş olan Mançu İmparatoru’nun önüne gelince, evvelce yapılan tembihlerin aksine, herkes secde ettiği sırada o eğilmedi. Bu hareket karşısında İmparator yanında oturan annesine: “Sessiz, fakat bana kızgın,” demekten kendini alamamıştı.

Vali tarafından yere kapanması için yapılan ihtar üzerine Dilşâd Hatun, Biz yalnız Tanrıya secde ederiz. Üstelik o benim düşmanımdır,” diye cevap verdi.

Binlerce senelik Çin İmparatorluk sarayında, İmparatorun huzurunda vuku bulan bu itaatsızlık olayı yüzünden bütün saray erkanı hayret ve korkuya düşmüştü. Bu hareket İmparatora karşı büyük bir hakaret sayılırdı, cezası da ölümdü. Fakat İmparator Dilşâd Hatun’un bu davranışını anlayışla karşılamış salondakilerin de içi rahat etmişti.

İmparatorun kalkıp “Hoş geldiniz,” demesi üzerine kılıcını çekti. Etrafta uyanan büyük heyecanın aksine sükunetle İmparatora uzatarak:

-Bu, bir teslim olma değildir, kılıcımı size Çin askerlerinin Türkistan’dan çekilmeleri şartı ile veriyorum, dedi. İmparator, Dilşâd Hatun’un kılıcını aldı ve alaycı bir tavırla geri verdi. Ana İmparatoriçe çok sinirlenmiş, İmparator ise, Dilşâd Hatun’un güzelliğine cesaret ve olgunluğuna kendini alamamıştı.

İmparator, Dilşâd Hatun’u kendisine zorla bağlamak istemiyor, onu memnun ederek bir gün teklifini kabul ettireceğini umuyordu. Dilşâd Hatun, bundan sonra bütün günlerini üzgün ve düşünceli, ibadetle geçirmeye başladı. Kendine bunun sebebi sorulduğunda “Vatanımı özledim. Beni oraya gönderin,” diye cevap veriyordu.

Ana İmparatoriçe, Dilşâd Hatun’un burada kalmasının tehlikeli olduğunu, geri gönderilmesi icap ettiğini söyledi ise de, İmparator bunu kabul etmedi. Annesinin arzusu hilafına, onu memnun edebilmek için her gün fevkalade güzel hediyeler göndermeye başladı. Bunlar arasında saadeti temsil eden inciden bir bilezikle yeşimden bir asa da vardı. Dilşâd Hatun bu iki hediyeyi hiç bir şey söylemeden kabul etmişti.

Chien Lung’un aşkı İmparator Chien Lung, köşke giderek bazen ziyaret ediyor, fakat Prenses daima ondan kaçıyor ve “Eğer bana dokunursan, hem seni, hem kendimi öldürürüm” diyerek, yaklaşmasına mani oluyordu.

Dilşâd Hatun’un eşsiz güzelliği ile dolup taşan İmparator, şimdi yalnız onu memnun etmeyi düşünüyor, gözü başka hiç bir şey görmüyordu. Bunun için de her türlü çareye baş vuruyordu. Bu maksatla bir gün nedimi Ho-şen’i çağırtarak, prensesi neşeli görebilmek için daha neler yapabileceğini sordu. Ho-şen de İmparatora sarayın içinde çarşıyla, bahçesiyle ve camiiyle bir Müslüman mahallesi yaptırmasını tavsiye etti. Böylelikle, prenses, doğduğu şehri hatırlayacak ve belki de kederli yüzüne biraz renk gelecek, yeni muhitine daha ziyade ısınacaktı. Bu fikir İmparatorun hoşuna gitti. Türkistan’ın en meşhur mimarlarını getirterek, Dilşâd Hatun için Türk mimarı tarzında bir mahalle inşa ettirdi.

Ayrıca sarayın bahçesine onun doğduğu yerlerde yetişen ağaç ve çiçek çeşitleri ekilmişti. İmparator, Dilşâd Hatun Müslüman mahallesine yerleştirilmiş olan hemşerilerinin çarşıya gidip gelişlerini rahatça seyredebilsin diye parkta bir kule de yaptırmış ve içini devrin en güzel eşyaları ile döşetmişti. Dilşâd Hatun, etrafındakilere “Benim memleketimde, gövdesi demirden, yaprakları gümüşten ağaçlar vardı. Özledim,” diye söyleyince, bu ağaçlar Türkistan’dan kökleri ile çıkarılıp arabalarla getirilmiş ve sarayın bahçesine ekilmişti. (Bu ağaç iğde ağacıdır. Ve Pekin’de İmparatorluk bahçesinden başka hiç bir yerde mevcut değildir)

Sarayda Dilşâd Hatun için Kaşgâr’dakinin aynı ir Türk hamamı da inşa edilmiştir. Kendi yurtlarına dönmelerine müsaade edilmeyen esirler, cangan kapısının batı tarafına iskân edildi. Onlara Çinli halka tanınan memuriyet, ticaret, seyrüsefer hakkı tanındı.

Beylerin refakatinde gelen ve savaşlarda esir edilen Türk askerleri teşkilatlandırılmış ve muhafız alayı olarak, Dilşâd Hatun’un emrine verilmiş ve 3 Çin gümüş lirası maaş bağlanmıştı.

Bütün bunlardan sonra Çin’de Tanrı’nın oğlu sayılan İmparator, kabul edileceğinden emin olarak Dilşâd Hatun’a evlenme teklif etti. Bu teklif kendi dininden olmayan bir düşmanıyla evlenemeyeceğini söyleyen Dilşâd Hatun tarafından şiddetle reddedildi.

İmparatorun Dilşâd Hatun üzerine bu derece düşmesi, annesini kuşkulandırmaya başlamıştı. Bunun üzerine ana İmparatoriçe korkunç planlar tasarlamaya başladı. Önce Dilşâd Hatun’a bir hançer göndererek, “Ya evlensin, Ya da kendini öldürsün” diye haber yollamış, fakat o “Ölümden korkmuyorum, fakat daha vazifelerim var. İntikam almadan ölmek istemiyorum,” diye cevap vermişti.

İmparatorun annesi, hiddet ve korkuya kapılarak İmparatoriçe ile birleşti. Beraberce bu yabancı prensesten kurtulmanın çarelerini aramaya başladılar. İmparator, her yıl olduğu gibi, o günlerde de Sema Mabedi’ne adaklarını sunmaya gidecekti. Adet olduğu üzere İmparator mabede gitmeden önceki üç gün oruç ve ibadet için saraya çekilince, Ana Kraliçe, İmparatorun yokluğundan faydalanarak, kanlı planını tatbike fırsat buldu.Dilşâd Hatun’a sahte bir dostluk göstererek, ona “Resimler Sarayı”nı gezdirmeyi teklif etti. Bir müddet gezip resimlere baktıktan sonra, bir resmin önünde durarak, Dilşâd Hatun’un dikkatini çekti. Bu, Emir Sultan Şah’ın, zevci Hoca Cihan’ın başını, Çinli valiye verdiğinin temsili resmiydi. Dilşâd Hatun, bu resme bakınca dehşetle ürperdi. Ana Kraliçe “Seni bize düşman eden, en unutamadığın sebeplerden biri bu değil mi? Seni, oğlumu ve devletimi kurtarmak için, ortadan kaldıracağım,” diyerek hizmetkarı çağırdı.

Dilşâd Hatun da:

-Ben ölümden korkmam, fakat intikam alamadığım için çok üzülüyorum. Bana bir hançer ver, Ben ölmesini de bilirim, demesini dinlemeyerek, çağırmış olduğu hizmetkara onu ipek iple böğdürmüştü.

Dilşâd Hatun’un sadık hizmetkarından biri vasıtasıyla korkunç haberi öğrenen Chien Lung, ibadetini bırakarak koşup geldi, ama geç kalmıştı. Sevdiği kadını artık uzaktan da olsa bir daha göremeyecekti.

Ölümü hakkında çeşitli kaynaklardaki rivayetlerden bir tanesi de Sui Cien Sin’in “Şiang-Fei”adlı eserinde anlattıklarıdır. Sui Cien Sin’e göre, prenses, İmparator ile evlendikten birkaç sene sonra İmparatorun annesinin: “Ben seni sekiz senedir deniyorum. Sana bir türlü güvenemedim. Senin bir gün oğlumun hayatına mal olacağından korkuyorum. Bunun için en iyi yol, seni ortadan kaldırmaktır. Oğlumun babası da çok akıllı bir İmparatordu, fakat sarayda yirmi yaşındaki bir Çinli cariye tarafından öldürüleceğini hiç aklına getirmemişti,” diyerek onu intihara zorlamış ve neticede de öldürülmüştü.

Bu hikaye gerçeğe uygun değildir. Dilşâd Hatun, hiç bir zaman İmparatorla evlenmeyi kabul etmemiş ve İmparatora karşı yanında daima keskin bir hançer taşımıştır. Chien Lung’un evlenme tekliflerini: “Memleketimi istila eden, kocamı ve akrabalarımı öldüren bir kimse ile asla evlenemem,” diyerek defalarca reddetmiştir.

Dilşâd Hatun, düşmanına teslim olmak bir tarafa, hayatında bir kere dahi Çinli elbisesi giymemiş, Türk ananesine, örf ve adetlerine sadık kalmıştı. Bu cesur, mağrur ve tertemiz hali sebebiyle, bugün bütün Çin’de Türkistan’da bir iffet sembolüdür.

Mezarı hakkında bir rivayet mevcuttur. Çinliler’e göre; Büyük Mançu İmparatorlarının kabirlerinin bulunduğu yer olan Tung-Ling’de İmparator Chien Lung’un mezarının yanındadır.

Güzel kokulu Prenses, Türkistan’da halk arasındaki yaygın rivayetlere göre de; cesedi Kaşgar’a getirilip, ecdadından ve Hoca Hidayetullah!ın bulunduğu türbeye defnedilmiştir. Müslümanlar bu türbeyi hem Hidayetullah Hoca, hem Dilşâd Hatun için ziyaret ederler. Çinliler ise, her şeye rağmen, onu hükümdarlarından birinin hanımı olarak kabul ettiklerinden, mezarını mukaddes bilir ve ziyaret ederler. Onun türbesinde daha kapı önünde secde etmeye başlayan Budistler’le ellerini açıp fatiha okuyan Müslümanlara her zaman rastlanabilir.

Kaşgar’daki mezarın içinde “CO” denilen bir sedye vardır. Halk arasında Dilşâd Hatun’un cesedinin bu tahtırevan ile Pekin’den getirildiği söylentileri dolaşmaktadır. Türkistan’da Dilşâd Hatun olarak tanınmıştır. Çin halkı ise onu “Şiang-Fei” ismiyle tanır. Şiang-Fei, güzel kokulu prenses anlamına gelir. Bu kelime aynı zamanda mukaddes, ulvi manasını da taşımaktadır. Saray lisanında ise İmparatoriçeden sonra gelen hanım manasında kullanılır.

Bugün Pekin’de o devirden kalma Müslümanlar’a ait eserlere rastlanmaktadır. Sarayın karşı tarafındaki Müslümanlar mahallesi, hala mevcuttur. Burada yaşayanlar artık Türklüklerini kaybetmiş, Müslüman Çinliler haline gelmişlerdir. Fakat asıllarını bilmektedirler.

O devirde yapılan eserlerden sadece mescit 1911’de yıkılmıştır. Diğerleri olduğu gibi durmaktadır. Mescidin de temeli bellidir. Müze olarak muhafaza edilmekte olan Hamam, Çin’de Türk mimarı tarzında yapılmış yegane Türk hamamıdır.

Dilşâd Hatun, yıllardan beri romancılara ilham kaynağı olmaktadır. Hakkında pek çok makaleler, romanlar (Sui Cien Sin “Şiang-Fei”, Pearl Buck “Imperial woman”) yazılmış, hatta Japonlar bu konu ile ilgili bir de filim çevirmişlerdir

HALİME ÇAVUŞ (KOCABIYIK)

Kastamonu’da doğan, anne-babasının “kızım gitme” şeklinde yalvarışlarını dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi traş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı. Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Bir Düşmanın açtığı ateş sonucu bir ayağı sakat kaldı. Bir keresinde İnebolu’dan cepheye cephane taşırken Mustafa Kemal Paşa’ya rastladı. Ancak rastladığı kişinin O olduğunu bilmiyordu Mustafa Kemal Paşa “Sen üşüyor musun böyle?” diye sordu. “Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim de ne olacak?” dedi. Paşa kafa kağıdını istedi. Verdi. “Sen kız misin?” “Evet.” Gün geldi savaş bitti, ancak o ne asker üniformasını çıkardı ne de her sabah traş olmaktan vazgeçti. Savaş sonrası Mustafa Kemal tarafından Ankara’ya çağrıldı. Ailesi önce korktu, Paşa Halime’yi neden çağırıyordu ki? “Gitme” dediler,o yine dinlemedi …Kapıda yavere “Paşa hangisi bilmiyorum” dedi. Yaverin “soldaki ” demesiyle koşup elini öptü. O’nun ” Seni yollamıyorum, bizim kızımız ol” önerisine “Annem babam beni bekler” şeklinde cevap veren Halime Çavuş, “Ben ana-babaya itiatlı evlada saygı duyarım” diyen Mustafa Kemal Paşa tarafından çeşitli hediyeler verilerek tekrar evine yollandı ve kendisine maaş da bağlandı.75 yasında hayata gözlerini yumdu

HAFIZ SELMAN İZBELİ

Kastamonu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Kadınlar Kolu kurucularından ve Kastamonu’da ilk kadın meclisi üyesi, sıkı bir Atatürk hayranı ve kendi deyimiyle bir “Cumhuriyet kadını”idi… Kurtuluş Savaşı sırasında Kastamonu’ daki kadınları toplamış, asker için çorap, kazak, fanila ordurup cepheye göndermişti. Varlıklı bir aileden geliyordu. Asker Kastamonu’ya geldiğinde hepsini yolda karşılayıp doyurmuştu. Hep “Ben Cumhuriyetçiyim” dermiş. Savaştan sonra yeni baştan herkes gibi Türkçe harflerle okuma yazmayı öğrenmişti. Hafız Selman Hanım’a milletvekilliği de önerilmişti. “Hafız olduğum için başımı açamam. Başımı açamayacağım için de milletvekili olamam” diyerek kabul etmemişti. Mustafa Kemal’in Kastamonu’ya geldiği sırada İzbeli Konağı’nı ziyaret ettiği ve karşılıklı kahve içtikleri söylenmektedir.

 GÖRDEŞLİ MAKBULE HANIM

1921’de eşi Usturumcalı Ali Efe ile birlikte Milli Mücadelede çete savaşlarına katılmıştır. 17 Mart 1922’de Akhisar Sungurlu hududu üzerinde bulunan Koca Yayla’da elinde silah düşmanla en ön safta savaşırken başından vurularak şehit edilmiştir

 AYŞE HATUN

Ayşe Hatunu hepimiz tanıyoruz. Bilmeyen var mı içinizde?

Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? yada zamanımızda hangi kadın yapabilir?

Benim bir kızım bir oğlum var inanın bu kadar araştırmacıyım düşünüyorum.

Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil Hatunun, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, bütün düşüncesi o Ayşe Hatun’un. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaşlar, düşman biraz geç gider, indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunu şehit ettiğini görecektir Ayşe Hatun ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun.

Peki ne yapar? çocuğunu koyar üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söylemiştir. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu. “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun” (yani şurada oturan bizler için şehit olan) “bu benim içinde senin içinde bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor.

Hanımefendiler içinizde anne olanlar var. Lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz, tercih yapın sizden sonraki kuşak mı? çocuğunuz mu?

(Alıntı)

 

ÖLÜNÜN ODASI


Bir oda, yerde bir mum, perdeler indirilmiş;
Yerde çıplak bir gömlek; korkusundan dirilmiş.

Sütbeyaz duvarlarda çivilerin gölgesi
Artık ne bir çıtırtı ne de bir ayak sesi…

Yatıyor yatağında dimdik, upuzun, ölü;
Üstü, boynuna kadar bir çarşafla örtülü.

Bezin üstünde ayak parmaklarının izi;
Mum alevinden sarı, baygın ve donuk benzi.

Son nefesle göğsü boş, eli uzanmış yana;
Gözleri renkli bir cam; mıhlı ahşap tavana.

Sarkık dudaklarının ucunda bir çizgi var;
Küçük bir çizgi, küçük, titreyen bir an kadar.

Sarkık dudaklarında asılı titrek bir an;
Belli ki, birdenbire gitmiş çırpınamadan.

Bu benim kendi ölüm, bu benim kendi ölüm;
Bana geldiği zaman, böyle gelecek ölüm

Necip Fazıl Kısakürek

CLASH OF THE GODS / Tanrıların Savaşı (2009- )


Yönetmen: Christopher Cassel, Jessica Conway

Senaryo: Christopher Cassel, Alan Goldberg, Scott Miller

Ülke: ABD

Sezon: 1.Sezon

Tür: Belgesel, Tarihi

Vizyon Tarihi: 03 Ağustos 2009 (ABD)

Dil: İngilizce

Oyuncular: Stan Bernard, Tate Steinsiek

Çeviri: lonelyloner

Özet

Zeus başta olmak üzere her bölümde bir mitolojik kahramana yakın plan yapılan belgesel serisi, mitolojiyle ilgili herkes için dolu dolu bir kaynak niteliğinde. Herakles, Hades, Minotaur, Medusa, Thor ve daha birçok kahramanı bu belgeselle daha iyi tanıma şansı yakalayacaksınız.

BÖLÜM 1: ZEUS

BÖLÜM 2 HERKÜL

BÖLÜM 3 HADES

BÖLÜM 4 MİNOTAUR

BÖLÜM 5 MEDUSA

BÖLÜM 6 ODESA DESTANI

BÖLÜM 7 ODESA DESTANI 2

BÖLÜM 8 BEOWULF

BÖLÜM 9 TOLKİENS MONSTERS Yüzüklerin Efendisi’nin gerçek hikâyesi

BÖLÜM 10 THOR

Belgesel Metni

BÖLÜM 1: ZEUS

Kâinata hükmetmek için babasıyla savaşan bir oğul gelmiş geçmiş tüm tanrılardan daha fazla güç ele geçirir. Bu, Yunan Mitolojisi’nin üstün Tanrısı Zeus’un hikâyesidir. Bizim için efsane de olsa eski uygarlıklar için gerçeğin ta kendisi korkunç dünyayı anlamanın tek yoluydu. Bazı Yunanlılar Zeus’un, İsa’dan yüzyıllar önce gelen gerçek tanrı olduğuna inandılar. En korkunç felaketler onun gazabının bir işaretiydi. Bu, özgün bir şekilde anlatılan, ardında şaşırtıcı gerçeklerle dolu Tanrı Zeus efsanesidir.

Gökyüzüne hükmedersen dünyaya hükmedersin. Yunan mitolojisinde bu güce bir Tanrı hükmediyordu Zeus. Adaletin kılıcına, tüm insanlığa ve tanrılara hükmeden oydu. Zeus tüm tanrıların kralıydı aynı zamanda yeryüzündeki tüm ölümlülere ve tanrılara adalet dağıtma görevi de onun sorumluluğuydu.

Yunan mitolojisindeki şu durum çok hoştur. Tanrılara tapan Yunanlıların yapması gerekenler Tanrıların, onları yok etmemesi için yapması gereken şeylerle aynıydı. Göklerin hükümdarı olarak doğaya hükmetme gücü Zeus’un emrine amadeydi, bu da ona en yıkıcı güce hükmetme imkânı veriyordu. Zeus’un en güçlü silahı yıldırımdır. Zeus’un sahip olduğu bu devasa silah onu tüm tanrılar içinde en güçlü konuma getirmiştir. Yunanlıların yıldırımı Zeus’a atfetmeleri kendilerince açıklanamaz olanı açıklama yollarıydı. Bilimden önceki zamanlarda, mitoloji dünyayı şekillendiren güçlerle insanları bağdaştırmıştır. Yunanlılar dünyanın neden bu şekilde işlediğini anlamak için mitolojiyi kullandılar. Dünyanın nasıl var olduğuna, yıldırımın neden oraya değil de buraya düştüğüne veya neden başka zaman değil de şimdi düştüğüne dair bilimsel açıklamalara henüz sahip değillerdi.

Doğal dünya onlar için çok korkutucu olduğundan onu ilahi güçlere bağladılar. Olan biten her şey, kendisine düzgün şekilde tapmayan insanları cezalandıran tanrılara özgü emarelerdi. Zeus’un doğaya hükmedişi, onu en korkulan tanrı haline getirmişti. Fakat bu noktaya nasıl geldi?

Zeus hakkında bildiklerimiz, antik Yunan yazarı Hesiod’un M.Ö. 700’de yazdıklarıyla başlar. Şimdi bizim için İncil neyse, Teogoni isimli kitabı antik Yunan için Yaradılış Destanıdır. Hesiod’un Teogoni’yi yazma amacı; bildiğimiz dünya düzenini kuran, kendi içinde rekabet yaşayan bir hanedan ailesinin hikâyesini anlatarak, bilinen düzeni açıklama, dünyayı anlamlandırma çabasıydı. .

Efsaneye göre, Zeus’un hikâyesi Tanrıların Kralı olarak başlamaz. Dünyaya hükmetmek için gizlendiği yerden çıkarak babasına meydan okumak zorunda kalır. Ve bu hiç de kolay olmaz. Babası Kronos dünyadaki en güçlü tanrıların, yani Titanların Kralıdır. Yaşlı bir Yunan Tanrı tabakası olan Titanlar oldukça kaba ve keskin zekâya sahip olmayan aynı zamanda barbar bir topluluktur. Titanların lideri olarak Kronos’dan çocuk sahibi olması beklendiğinden, başka bir Titanla, kendi kanından gelen, öz kardeşi Rhea ile ilişkiye girer. Ensest ilişki mitolojide sıkça rastlanılan bir durumdur. İlk başlarda Tanrıların ilişkiye girebileceği başka kimse olmadığından birbirleriyle evlenerek bu durumu bir çözüme kavuşturdular. Eski bir aristokratik görüşe göre “Aile dışında kalan hiç kimse aile için yeterli değildir” ve Yunan Tanrıları da kesinlikle bu düşünceye bağlı gözüküyorlardı. İki kardeş Titan, Kronos ve Rhea yeni nesil Yunan Tanrılarına mitolojinin eski Tanrı hanedanlarına hayat verdiler.

Hades, Poseidon ve Zeus’a. Dünyaya kolayca sahip olamayacaklar onun için savaşmak zorunda kalacaklardır. Kronos çocuk sahibi olma konusunda çok endişeliydi, doğacak olan çocuğunun ondan daha güçlü olmasından ve yerini almasından korkuyordu. Baba, çocuğun kendi yerini almasından korkuyor insan psikolojisidir bu, Freud’a bakarsanız, aslında klasik mitolojide ki bu olayı o bulmuştur. Gücü bir sonraki nesle kaptırma korkusu gerçektir, eğer bir çocuğunuz olsaydı ve ihtiyacınız olan şeyi korumanız gerekseydi, gözünüz o çocuğun üzerinde olurdu. Bu soruna bulduğu çözüm ise kendi çocuğunu canlı canlı yutmak oldu. Karısı doğurur doğurmaz, onları midesine indirdi. Elbette, çocukları da ölümsüz olduğundan, Kronos’un mideye indirdiği çocukları ölmedi sadece midesinde bir yerde hapis edilmiş oldular. Kendi yerini alamasınlar diye, onları kontrol etmeye, güçlenmelerini önlemeye çabalıyordu. .

Efsaneyi anlatan Yunanlılara göre bu, çok korkunç bir hareketti. Yamyamlık şimdi olduğu kadar iğrenç bir durumdu.

Yunan yazarların mitoloji boyunca korkularını dillendirdiklerini görüyoruz. Yamyamlık, kurban etme çok korkutucu tabulardı, ama bunları tanrılara yönelttiğinizde, olağan sonuçları keşfetmenize olanak sağlıyordu.

Rhea beş çocuğu da canlı canlı yutulduğu için dehşete kapılmıştı. Tekrar hamile kaldığında, bu sefer bir plan yapar. Gizlice kaçar ve Tanrıların gelecekteki kralını doğurur Zeus’u. Fakat Kronos başka bir bebek daha yutmayı beklediğinden, Rhea bir battaniyeye bir taş sarar ve ona sunar, Koronos da hiç düşünmeden bohçayı kaptığı gibi midesine indirir. Böylece Rhea’nın planı işe yaramıştır, Kronos Zeus yerine taşı midesine indirmiştir. Bebek Zeus gizlice götürülerek antik efsanecilerin oyuk diye adlandırdıkları bir yere koyulur. Zeus annesinin zekâsı sayesinde kurtulmuştur. Bu kayda değer bir hikâyedir, fakat efsanenin kalbinde yer alan bu mağara gerçek olabilir mi?

Belli ki eski uygarlıklar öyle olduğunu düşünüyordu. Onlara göre Zeus Girit adasında bu mağarada doğdu. Girit adasındaki bu mağara muhtemelen Zeus’a duyulun büyük saygıdan dolayı en önemli mabettir. Bebek Zeus’un babasından saklandığı en olası yerlerden biri olarak düşünülmüştür.

Mağarada yapılan kazılar buranın antik dünyalı ziyaretçiler için büyük bir kutsal mekân olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Zeus’a tapmak isteyenlerin buluştuğu bir noktaydı.

Nasıl mı biliyoruz?

Kazılarda, Zeus’a sunulmuş Akdeniz bölgesine özgü binlerce dini içerikli nesne bulduk. Özellikle bir bulgu Zeus efsanesiyle doğrudan bağlantılıdır. Kalan malzemeler arasında bulunan, duvarlar boyunca sıralanmış o muhteşem kalkanlar birbirlerine vurularak, muhtemelen Zeus henüz bebekken onun sesinin duyulmamasını isteyen insanlar tarafından Zeus’u Kronos’dan korumak için kullanılıyordu.

Hayatını kurtarmak için saklanan, seçilmiş bir çocuk. Hıristiyanlar ve Yahudiler, Zeus’un doğum hikâyesine çok aşinadır. Birçok din ve mitolojik gelenekte, yetişkinlik çağına gelip kaderlerini gerçekleştirmek için korunma amaçlı saklanan kutsal ve ilahi çocuklar hakkında hikâyeler vardır. Herod’un İsa’ya ulaşamaması için bir yem teknesinde saklandığına yada Musa’nın Mısır’da saklandığına inanırız.

Efsaneye göre, Zeus mağarada sessizce büyür. Kronos’un görüş alanı dışında, bir çeşit eğitim dönemi geçirir ve gücünü toplayarak yetişkin bir adama dönüşür. Zeus, dünyaya hükmedebilmek için babasına ve titanlara meydan okuyacağı kadere hazırlanarak çocukluğunu geçirir. Zeus babası Titan Kronos tarafından canlı canlı yutulan kardeşlerinin kaderinden kaçmıştır. Uzak bir mağarada saklanarak tam bir tanrı olgunluğuna erişmiştir. Artık babasının yol açtığı köleliğin intikamını alacak, tanrı kardeşlerini özgürlüklerine kavuşturacak, Titanlardan dünyaya hükmetme gücünü alacak o destansı güç mücadelesine girişmeye hazırdır. Elde edeceği menfaatler oldukça yüksekti. Kazanırsa dünyanın efendisi olacak, fakat kaybederse kesinlikle Tartarus’nun dibini boylayacaktı.

Tartarus; ölüler diyarının en alt tabakası, antik Yunan’da bugünkü Cehennem.

Tartarus, lanetlenmiş olanların gittiği Ölüler Diyarının bir parçasıydı, kötü insanlar veya Tanrılara karşı gelen insanlar Tartarus’a gönderilirdi. Zeus Kronos ve Titanlardan gücü almayı başaramazsa, sonsuza dek bu yerde mahkum edilecekti. Ama başarırsa, Olimpos Dağının zirvesindeki tahtından, tüm insanlara ve tanrılara hükmedecekti.

Yunan efsanelerinde, tanrıların göklerdeki evi olarak anlatılan Olimpos Dağı, aynı zamanda gerçekte var olan bir yerdir. Yunanistan’ın en yüksek noktasıdır, denizden yaklaşık 3,000 metre yükseklikte, doğaüstü güçler için biçilmiş kaftandır.

Yunanlılar, Tanrılarının gerçekten Olimpos Dağında yaşadığına inandılar. Cennetin nerede olduğunu, tanrıların nerede yaşadığını bilmek onlar için gerçekten çok önemliydi. Zeus Olimpos Dağındaki merkez üssünden Kronos ve Titanlara karşı başlatacağı isyanı planlar. Zeus, üstün güce ulaşabilmek için diğerlerini de işin içine sokmak, ona yardım etmelerini sağlamak zorundaydı. Bu, Zeus’un kendi kanına karşı başlattığı gelmiş geçmiş en büyük kan davasıdır. En güçlü düşmanlarının ise Tanrı hanedanları, yani yetişkin ve hâlâ Kronos’un midesinde hapis durumda olan öz kardeşleri olduğunun farkındadır. Tanrı hanedanlarına özgürlükleri verilebilirse, dengeleri Zeus’un lehine çevirebilir, Titanları yok etmesinde ona yardımcı olabilirlerdi.

Sihirli bir iksir hazırlayarak, kardeşlerine özgürlüklerini vermek istedi. Zeus sessizce Kronos’un barınağına girerek iksiri içkisine karıştırır. Kronos içkiyi içince ölesiye hastalanır. İlk olarak karısının ona Zeus diye kandırarak verdiği taşı kusar.

Geleneklere göre, bu taş antik Yunan’ın en kutsal yeri, Oracle’nin evi, Delphi Tapınağının temelidir. Delphi, dünyanın her yerinden insanların tanrılarla direk olarak konuşmak için ziyaret ettiği, sorularına cevap aradıkları bir Yunan mabedidir. Binlerce yıl önce hikâyenin ilk anlatıldığı günden bu yana Kronos’un kustuğu düşünülen taş hâlâ oradadır. Delphi Tapınağının tam ortasında duran bu yumurta şeklindeki taşın Zeus’un yerine geçerek Kronos tarafından yutulan gerçek taş olduğu anlaşılmaktadır. Bugün dahi Delphi Tapınağına gidecek olursanız yerli halk hâlâ, o taşın Kronos’un midesinden çıkan taş olduğunu söyleyecekdir. .

Efsaneye göre, kutsal taşı kusan Kronos daha sonra kusarak Zeus’un diğer 5 kardeşini de çıkarır. Artık onlar da Zeus’un isyanına katılmaya hazırdırlar. Zeus’u daha önce gelen liderlerden ayıran en önemli özelliği zekâsıydı. Çevresindekileri ikna ederek kendi liderliğine inandırabilmiş ve ittifaklar oluşturabilmiştir. Kardeşlerini kendi tarafına çeken Zeus Titanları alt etmek için hâlâ daha fazla güce ihtiyaç duyuyordu. Uzakta yaşamaya mahkum edilen, intikam ateşiyle yanan, ailenin diğer üyeleri.

Kronos’un unutulan kardeşleri. “Cyclop”lar ve “Hundred-Hander”lar.Fakat Zeus onları bulmak için Cehenneme gitmek zorundadır. “Hundred-Hander” ve “Cyclop”ların güçlerinden korkan Kronos onları Tartarus’un derinliklerine hapsetmişti. Zeus bu güçleri kendi tarafına çekebilirse amaçları doğrultusunda kullanabileceğini biliyordu. Aşağı iner ve “Hundred-Hander”lara: “Babam Kronos’un size kötü davrandığını biliyorum ama ben size saygı göstereceğim. Size özgürlüğünüzü bağışlıyorum bu yüzden bana borçlusunuz.” der. Onlarda ona cevaben; “Evet, Yüce Zeus, siz güçlü olduğunuz kadar insanlara nasıl muamele edeceğinizi bilirsiniz. Biz de bunu takdir ediyor ve sizin tarafınızda savaşmayı bir borç biliyoruz.” derler. “Cyclop”lar özgür kalışlarının teşekkürü olarak Zeus’a bir armağan sunarlar; Yıldırım Yeteneği.

Yıldırım doğadaki en yok edici güçlerden biridir. Yıldırım havada bir ark oluşturduğunda, hava sıcaklığı yaklaşık olarak 50,000 derecenin üzerine, yani güneş yüzeyi ısısının beş katına kadar çıkar. Yıldırım gücü, Zeus’a dünyaya hükmetme gücü vermiştir. Bu devasa güç sayesinde, hiç kimse onu tahtından edemeyecektir. Savaş silahları çekilmiştir. Titanlar Othrys Dağından, Tanrı Hanedanları ise Olimpos Dağından saldıracaklardır. İki dağın arasında Thessaly Ovası vardır, burası sadece efsanevi bir savaş alanı da değildir. Yunanistan haritasını göz önüne aldığımızda, Thessaly aslında Yunanistan’ın merkez noktasıdır. Antik çağlardan günümüze kalan Yunanistan’daki en büyük ve en verimli ovadır. Thessaly’nin M.Ö. 5. yüzyıldaki, Yunan-Pers savaşlarından tutun da günümüz 20.yüzyıl dünya savaşlarına kadar uzanan uzun ve kanlı bir tarihi vardır. Tanrıların son savaşının sonuçlanacağı yer de burasıdır. Çok güçlü bir silah kuşanarak seçkin bir asker topluluğunu yanına alan Zeus dünyayı sarsacak bir savaş başlatır. Bugün bile, o yer savaş yaralarını hâlâ taşımaktadır. Mitolojinin dönüm noktası gerçekleşmek üzeredir. Baba ve oğul arasındaki savaş patlamak üzeredir. Bir tarafta Kronos’un yaşlı muhafızları ve Titanları diğer tarafta ise taze kan Zeus ve Tanrı Hanedanları. Savaşın sonucu her şeye kimin hükmedeceğini belirleyecektir. Olimpos Dağı’nın zirvesinden Zeus babasının ordusunun üstüne öfke yıldırımları yağdırır. Savaş dünyayı baştan aşağıya sallar. Dünyaların birbirleriyle çarpıştığını, evrendeki tüm güçlerin aynı anda birbirine vurduğunu düşünerek bu savaşı idrak edebiliriz. Bir tarafta dağlardan koca kayaları koparan ve karşı tarafa fırlatan “Hundred-Hander”lar var, diğer tarafta ise sadece vahşi ve yabani güce sahip Titanlar var. Ardı arkası kesilmeden gelenlere sadece yumruk atmaktaydılar. Bu, vahiysel bir hadisedir, ve tamamen bir efsane değildir.

Uzmanlar antik çağlarda gerçekleşen korkunç bir olayın, gerçekte var olduğunu kısa bir süre önce tespit ettiler. Yaklaşık 3,600 yıl önce, Yunan adası Santorini gelmiş geçmiş en yıkıcı volkanik patlamalara tanıklık etti. Etkileri Kaliforniya’da bile hissedildi. Bu volkanik patlama Dünya’nın son 27,000 yılda gördüğü en geniş sismik olaydır. Ne kadar büyük çapta olduğuna dair fikir vermesi için, 5,600 metre yüksekliğindeki bir dağın bir anda paramparça olduğunu hayal edin.

2006’da, bilim adamları Santori’deki patlamanın sanılandan daha büyük olduğunu keşfettiler. Yapılan kazılar volkanik çöküntünün 20 kat derinlikte olduğunu ve adanın etrafındaki 50 km yarıçaplık bir alanı kapladığını ortaya çıkardı. Bunlar baz alındığında, patlamanın 50,000 atom bombasına eş değerde enerji salmış olduğuna inanılmaktadır. Bu güçteki bir patlama Yunan dünyasının büyük kısmını yok etmiş olmalıdır. Hayatta kalıp volkanlardan bihaber olanlar ise, bunun sadece tanrıların gazabı olduğunu düşüneceklerdi. .

Efsane anlatan kişiler, dünyayı sarsan dehşet verici büyük savaşlardan bahsederken tamamen dünyadan kopuk değillerdi. Aynı zamanda hikâyelerini kağıda dökmeden önce, önceki nesillerin hafızalarında çok daha önce meydana gelen büyük sismik olaylar vardı. .

Efsanedeki tanrıların savaşına dönecek olursak, evrene hükmetme gücüne en sonunda Zeus sahip olacak gibi görünmektedir. Güçlü müttefikleri dengeyi bozmuş ve Tanrı hanedanları zafere emin adımlarla ilerlemektedirler. Fakat Titanların elinde son bir silah daha vardır. Tartarus’un derinliklerinden devasa bir canavarı gün yüzüne çıkarırlar; “Typhon”.

Typhon, Zeus’a meydan okuyan son derece güçlü, kuvvetli bir canavardır.Dünya saltanatını korumak adına Zeus’un karşı koyması gereken son canavar, kazanması gereken son meydan okumadır. Doğaüstü bir ölüm kalım karşılaşması iyi ile kötü arasındaki nihai savaştır. Ve bu savaş en büyük silahla son bulacaktır. Zeus ve Typhon bu epik savaşın son sahnesinde karşı karşıya geldiklerinde, Zeus sonunda üstünlüğü ele geçirir ve yıldırım gücü sayesinde savaşı kazanır. Zeus son bir saldırıyla, Typhon ve onun Titan müttefiklerini, sonsuza dek kalmaya mahkûm edildikleri Tartarus cehenneminin derinliklerine gönderir. Eski uygarlıklara göre, Zeus’un düşmanları Sicilya adasındaki Etna Dağı’nın volkanik kraterinden cehennemin derinliklerine gönderildiler. Yerli efsaneye göre, Typhon hâlâ içeridedir ve yüzyıllardır meydana gelen volkanik patlamaların sorumlusudur.

Yunanlılar volkanın neden sürekli lav püskürttüğünü açıklayabilmek için bu efsaneyi kullandılar. Bu patlamaları, Zeus’un yıldırımının kalıntıları olarak yada hâlâ volkanın merkezinde yaşayan Typhon’un hiddetiyle ortaya çıkan patlamalar olduğunu söylediler. Typhon’un yıkıcı kasırgalara da sebep olduğu söylenir. Aslında, “tayfun” kelimesi onun isminden gelir..

Efsaneye göre, fırtına bulutları şimdilik dinmiştir. Babasına karşı zafer kazanan Zeus, tanrıların kralı, dünyanın mutlak hükümdarı olmuştur. .

Efsane bu şekilde devam eder. Fakat bunun gerçekle bağlantısı nedir?

2003 yılında, Olimpos Dağı’nın eteklerinde kayıp bir tapınak keşfedilmiştir. Zeus’a ithaf edilmiş bu tapınak, Dion diye bilinen antik bir şehrin en önemli parçasıdır. Dion, Olimpos Dağı’nın eteklerine kurulu bir şehirdi ve bundan dolayı da Yunan mitolojisindeki tanrılara ve Zeus’un evine çok yakındı. Aslına bakarsanız, şehrin adı Dion, Zeus anlamına gelir. Dion tapınağının tarihi M.Ö. 5. yüzyıla, Yunan Mitolojisinin altın çağına kadar uzanır. Etrafı mermer bloklarla, kusursuz gravür sanatıyla, kartallarla sarılmış bir yerleşim yeri. Antik Yunanistan’da kartallar Zeus’un tanrısal sembolleriydi. Dahası da var. Bu başı olmayan heykel, yakınlardaki bir dere yatağında bulunmuştur.

2,400 yıllık gövdesine kazılı üç kelime ise şudur: “Yüceler Yücesi Zeus” Uzmanlar arasında “Yüceler Yücesi”nin ne anlama geldiği konusunda süregelen bir tartışma vardır.

Bazıları, bu heykelin Yunanlıların birçok tanrıya tapması ile Yahudilerin ve Hıristiyanların tek tanrı inancı arasındaki bağlantısının kayıp bir halkası olabileceğine inanırlar. Öyleyse bu bulgu, Yunanlıların Hıristiyanlık gelmeden önce tek tanrı inancını kendi başlarına kabul ettiklerinin kanıtıdır.

Yunanlılar Zeus’u bazen en yüce tanrı olarak tanımlamışlardır, ne de olsa “deus” kelimesi, “Zeus”un e takısı almış hali “theos”dan gelir, bu yüzden Zeus’u en yüce ilah olarak algılamamızın etimolojik bir sebebi vardır. M.Ö. 3., 2. ve 1. yüzyıldan başlayarak, farklı felsefi ve dini temelli okullar baş göstermeye başlamış, ve bu okullar sadece bir tanrı olduğuna dair güçlü görüşler ortaya koymuş, tüm antik hikâye ve masalların sadece tanrısallıkla ilgili değişik durumları yansıtan metaforlar olduklarını ileri sürmüşlerdir. Dion Tapınağında ibadet eden insanlar için, Zeus’un diğer tüm tanrılardan daha farklı olduğu çok aşikârdır. Hatta, onlar için önemli olan tek tanrı o olmuştur. .

Efsaneye göre, Zeus hep arzuladığı mutlak güce nihayet kavuşmuştur. Fakat bu güç beklenmedik bir düşman tarafından tehdit edilecektir. Tanrıların kralı en yakınındaki kişinin ihanetine uğramak üzeredir. Zeus Titanlarla yaptığı efsanevi savaşı kazanmış, Olimpos Dağı’nın zirvesinde, tanrıların kralı ve insanoğlunun efendisi olarak oturmaktadır. Aşırı derecede hatalı olmasına rağmen, antik Yunanlılar Zeus’u hep diğerlerinden üstün tutmuşlardır. Antik Yunan tanrıları çok rabıtalıdırlar. Onların da hataları, güçlü ve zayıf yanları vardır, sıradan insanlara özgü her şeye onlar da sahiptirler. Aslına bakarsanız, Yunanlılar ilk zamanlarda tanrılarını düşünürken, onları anlayabilmek için onların da kendileri gibi, fakat çok daha büyük olduklarını düşünmüşlerdir. .

Efsaneye göre, Zeus’un felakete sürüklenmesine yol açacak çok insani bir zayıflığı vardır. Kontrol edemediği bir cinsel ilişki dürtüsü. Zeus’un kadınlara düşkünlüğü vardır.Bu durum, onunla ilgili en çekici ve sinir bozucu şeylerden biridir. Hoşlanmadığı kadınları asla kabul etmeme gibi kötü bir insan karakterine sahiptir. Zeus istediğini baştan çıkarmak için hiçbir engel tanımamakta, hatta dış görünüşünü değiştirmektedir. Zeus ölümlü kadınlarla ilişkiye girebilmek adına muhtelif kılıklara girerek onları ziyaret eder. Değişik efsanelerde, Zeus’un kadınları kandırmak için bir kuğuya, bir boğaya, bir kartala, her türden farklı biçimlere, hatta bir kadına ulaşmak için o kadının kocasının şekline dönüştüğünü duyarız. Zeus dikkatini ilk çeken, genç ve güzel tanrıça Metis’i kendisine eş olarak seçer. Çok alımlı ve çok çekici bir kadın olan Metis’i diğerlerinden farklı kılan şey pratik zekâsıdır. Zaten isminin Yunancadaki anlamı da “pratik zekâ”dır. Onu gören Zeus ondan çok etkilenir. Fakat Zeus’un Metis’e olan düşkünlüğü, gücünün tehlikeye düşeceği yönündeki bir kehanetle gölgelenir. Zeus’a, bir gün tahtını ele geçirecek bir çocuğunun doğacağı söylenir. Zeus da babası gibi aniden çocuklarından korkmaya başlar. Zeus, öne çıkmak isteyen çocukların babalarını yok etmeye başladığı ilk zamandan bu yana, bu korkunç geleneğin temsilcisi olmuştur. Fakat Zeus, bunun farklı olacağına dair ant içer ve emin olmak için etkili bir adım atar. Karısını canlı canlı yutar. Bir kez daha, aile sevgisi, güce yenik düşer. Tarih tekerrür eder. Fakat bu korkunç hareket Zeus’u daha güçlü ve daha bilge yapacaktır. Metis’i yutan Zeus, onun tüm becerilerini de özümsemiş olur. Metis Zeus’un bir parçası haline gelir. Bir bakıma onun midesinde hapsolmuştur fakat aynı zamanda, Zeus onun zekâsını özümsemiştir. Bize biraz garip gelse de bazı Yunanlıların akıl ve düşüncelerini taşıdıkları yerlerden birinin de mideleri olduğuna inandıklarını unutmamamız gerekir. Bu yüzden Zeus Metis’i yuttuğunda aslında onu, tüm düşüncelerinin oluştuğu yere almış oluyordu. Metis’in gidişiyle, Zeus yeni bir eş arayışına girer. Ve kendinden önceki babası gibi, kendi ailesinden birini kız kardeşi, Tanrı Hanedanı Hera’yı seçer. Hera Zeus’un daha önce sahip olduğu kadınlar gibi değildir. Mitolojinin en güçlü tanrıçasıdır. Tanrıların kralı nihayet dengini bulmuştur. Zeus ile Hera arasındaki ilişkide eşit seviyedeki iki insan arasındaki ilişkiyi görürüz. Bu yüzden, Zeus ve Hera arasındaki anlaşmazlıklara baktığımızda, eşit güce sahip iki insanın bir ilişki yaşaması durumda bu ilişkinin Yunan kültüründe neye benzeyeceğini görürüz. Hem Tanrıçaların kraliçesi hem de çok güzeldir, aşırı derecede zeki ve kuvvetlidir fakat aynı zamanda, Zeus sürekli diğer kadınlarla ilgilendiği için de fazlasıyla kıskançtır. Tanrıların kralı bitmek bilmeyen cinsel eğlencelerine devam etmektedir. Hem ölümlü hem de tanrı sevgililerinden 100’den fazla çocuk sahibi olur. Yanılmıyorsam, Zeus hiçbir zaman çocuk sahibi olamayan bir kadına rastlamamıştır. Bu bakımdan, bu durum aşırı bir iktidar göstergesidir. Zeus’un istediği her kadını elde etmesi antik Yunan erkeklerinin nasıl bir hayat arzuladıkları yada umut ettiklerinin bir yansımasıdır. Bu şekilde hayaller kuran erkekler eğer çok güçlü bir tanrı yaşıyor olsaydı elbette bu fantezilerle yaşardı diye düşündüler. Zeus’un çapkınlıkları Yunanlıların kendisiyle çok kuvvetli bir bağ kurmasını sağlamıştır.

Yunan dünyasının her köşesi bu sevilen çocuğun memleketi olmakla övünmüştür. Zeus’un gücü ve namı antik Yunanistan’da yayıldıkça, daha fazla şehir ve kasaba onunla birlikte anılmak istemiştir. Ve bu yüzden, Zeus ile kendi soylarından gelen ölümlü bir kadının ilişkisi olduğunu ve bu ilişkiden doğan çocukların da yerel yöneticiler konumuna gelmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Bu bağlantının delilleri Yunan dünyasının tüm şehirlerinde bulunabilir. Atina, Thiva, Magnesia ve Makedonya hepsi Zeus’un çocuklarının isimlerini almıştır. Fakat Zeus’un bu verimliliğinden memnun olmayan bir kişi vardır. .

Efsaneye göre, karısı Hera’nın artık sabrı taşmıştır. Tanrıların kralına çapkınlıklarının bedelini ödetmeye ant içer. Diğer tanrıların önünde bu şekilde küçük düşmekten rahat olan Hera bunun acısını kocasından çıkaracaktır. Diğer Tanrı Hanedanlarını bir araya toplayarak darbe ön hazırlıkları yapmaya başlar.

Hera Tanrı Hanedanlarına gider ve “Neden bizi Zeus yönetiyor?

Herhangi birimizden daha güçlü yada daha önemli değil. Hep beraber hareket edersek, ondan kurtulabiliriz.” der. Böylece başkaldırırlar ve Zeus’u zincire vururlar. Zeus uykusundan uyandığında kendini zincirlenmiş olarak bulur. Kendi yatağında mahkum edilmek. İhanetlerin en büyüğü. Zamanında kurtardığı kardeşlerinin ona kurduğu bir komplo. Tanrıların isyanı, Zeus’un karşılaştığı en büyük tehdittir. Ölümlülerin onun gücüne karşı koymasının hiçbir yolu yoktu. Ama Tanrı Hanedanlarının bir araya getirdikleri ortak kuvvet gerçekten onu bozguna uğratabilirdi. Bu gerçekten Zeus’un yaşadığı en korkutucu durumdu. Her şeyini kaybetmek üzereydi. Fakat tüm umutların tükendiği bir anda eski bir dost yardıma gelir. “Hundred-Hander”lar. Zeus’un zor durumda olduğunu duyunca onu kurtarmaya gelirler Tanrı Hanedanları güvenli bir yere kaçarken onun zincirlerini kırarlar. Zeus eski dostları sayesinde hayatta kalır. Şimdi ise intikam zamanıdır. Karısı Hera gökten altın zincirlerle asılmaya mahkum edilirken, oğlu Apollo ve kardeşi Poseidon ağır iş cezasına mahkum edilirler. Antik dünyanın en ikonik eserlerinden birini yapmaya mahkum edilirler; Truva’nın büyük duvarları. .

Efsanenin açıklanamayanı açıklayışına bir örnek daha. Antik Yunanlılara göre, Truva’nın duvarları insanlar tarafından yapılamayacak kadar büyük görünüyordu. Böylece Zeus’un Apollo ve Poseidon’u cezalandırması duvarların nasıl var olduğunu açıklamalarına yardımcı oldu. Kalıntıları bugüne kadar ulaşmıştır. Antik çağlarda duvarların tanrılar tarafından yada Truvalılar lehine çalışan ilahi bir güç tarafından inşa edildiği düşünülmüştür. .

Efsaneye göre, Zeus kendisine karşı gelenleri cezalandırıyordu. Fakat öfkesinin ceremesini çekecek olanlar insanlardı. Bu öfke çok büyük seller olarak kendini gösterecek, İncil’de bahsedilen Nuh’un Gemisi hikâyesiyle ilişkilendirilecektir. Yunanistan’ın en güçlü tanrısı eski dostları sayesinde hayatta kalmış, kendisine komplo kuranları hızlı bir şekilde cezalandırmıştır, fakat öfkesi henüz dinmemiştir. Şimdi ise insanoğlu kendi payına düşeni çekecektir. Antik çağlarda, Zeus’un cezasından çekinen birçok Yunanlı beladan uzak durmuştur. İnsanlar yanlış bir şey yapmış ve hâlâ Zeus tarafından cezalandırılmamışlarsa çok dikkatli olmaları gerekiyordu.

Yunan tarihinde bir şehrin yada medeniyetin, altından kalkamayacakları işleri üstlendiklerini, tanrılara karşı saygısızlık yaptıklarını, yaşamalarına izin verildiği için fazla kibirlendiklerini hisseden Zeus’un, o şehri yada medeniyeti kökünden yok edişinin birçok örneği mevcuttur.

Yunan yazar Hesoid’e göre; insanlar Zeus’un azabından korkmasalardı zayıflar güçlülerin kontrolü altında girer ve insanlık gitgide daha korkunç bir hâl alırdı. Zeus bir düzen kurucudur. Zeus adalet sağlayıcı ve medeniyeti getiren kişidir. Dünyada doğal afetler yaşandığında, Yunanlılar bu afetlerin Zeus tarafından kötü insanları cezalandırmak için gönderildiğine inanmışlardır. Hatta üstün tanrıyı neyin bu kadar kızdırmış olabileceğine dair hikâyeler uydurmuşlardır. .

Efsanede, Zeus’un gazabından en çok korkulan anın insanların yamyamlığa yeltendikleri zamanlar olduğu söylenmektedir. Yamyamlığın çok iğrenç olduğuna inanıldığından bu durum antik Yunan dinlerinde de çok önemli bir yere sahipti. Aslına bakarsanız, insan eti yemek insanlarla değil, kurtlarla yada köpeklerle özdeşleştirilebilecek bir durumdur. Zeus yamyamlığa çok yabancı değildir. Zamanında kendi öz babası Kronos, tüm kardeşlerini mideye indirmiştir. Aynı şeyi yapan ölümlülerle karşı karşıya geldiğinde, çok sinirlenir ve çok büyük bir selle tüm insanlığı yok etmeye ant içer. Dokuz gün, dokuz gece boyunca yağmurlar hiç dinmez. Ve dünya yavaş yavaş sular altında kalmaya başlar. Sular 2,438 metre yükseklikteki Parnus Dağı’nın zirvesine ulaşır. Yeryüzündeki tüm insanlık helak olur. Yağmur dindiğinde, sadece iki ölümlü hayatta kalmıştır.

Bir gemi yaparak fırtınadan inanılmaz bir şekilde sağ çıkarlar. Akıl almaz bir sel, bir gemi ve hayatta kalan sadece iki insan. Tevrat’la olan benzerlikler dikkat çekicidir. Bu olay, İncil’deki Nuh’un gemisi, Zeus’un gönderdiği büyük sel, yada tüm dünyada değişik kültürlerde gözümüze çarpan, su kaynaklı benzer büyük felaketlerden biri olabilir. Tüm bu hikâyeler Akdeniz’in doğusunda yaşayan halkların ortak belleklerini etkileyen doğal bir afeti çağrıştırır. .

Efsanelerde bahsedilen bu büyüklükteki bir selin tüm insanlığı yok etmesi gerekirdi. Böyle bir sel gerçekten var olmuş olabilir mi?

Geçen 10 yıllık süre içinde, bilim adamları bu olayın olduğunu kanıtlayan çarpıcı deliller bulmuşlardır. Araştırmalar, yaklaşık 7,000 yıl önce Buz Devri’nin son bulmasıyla eriyen buzullardan gelen akıntıların 170,000 mil karelik bir alanı sular altında bırakarak, Karadeniz Havzasını doldurduğunu göstermektedir.O insanlara göre, tüm dünya sular altında kalıyordu. Ve üzerlerine böyle bir felaket geldiği için tanrıları çok sinirlendirecek bir şey yapmış olduklarını düşündüler. Bu gerçekten Zeus’un hikâyesindeki, onun yarattığı sel felaketi olabilir mi?

Efsanede, Zeus güçlü direnişlere göğüs gererek gücü elinde tutmasını bilmiştir. Fakat hesaba katmadığı bir rakibi daha vardır, Hz. İsa. M.S. 1. yüzyılda verdiği mesajlar tüm dünyaya hızlıca yayılacak ve Yunan egemen tanrısını tahtından edecektir. Hıristiyanlık gelip, ölümden sonra başka bir hayat ve kurtuluş vaat edince, insanlara inanacakları bir şey vermiş, ve kendisine birçok taraftar bulmuştur. Bu yeni dinin Akdeniz bölgesinde yayılmaya başlamasıyla, Zeus’un insanlar üzerindeki egemenliği etkisini yitirmeye başlamıştır. Sonuç olarak, ona tapan medeniyet, şimdi onu reddetmektedir. Antik çağlarda, sadece “kader” hariç, Zeus’tan daha güçlü bir kuvvet yoktu. Zeus, kendisi bile onu yenememiş, ne kadar kaderini değiştirmek yada ona başka bir yön vermek istese de onun emirlerine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Hıristiyanlığın yükselişinden önce, Zeus efsanesi binlerce yıl boyunca Yunan dünyasını büyülemiş ve onu en korkulan ve saygı duyulan tanrı haline getirmiştir. Fakat o, insanlık tarihi üzerinde iz bırakan Yunanlı ya da başka millete mensup birçok kişiden sadece biridir. Bazıları hâlâ bize tanıdık gelirler; Herkül, Hades, Medusa. Ve her birinin hikâyesi, kayıp dünyaya açılan bir pencere, çözülmeyi bekleyen bir şifredir. Bu efsaneler, bilinçaltımızda yatan gizli tabakalara ulaşan, dünyayı algılamamızı sağlayan eşsiz yollar ortaya çıkarırlar. İnsan zihnine kazı yapar gibi onun derinliklerine dalıp insan aklındaki girintili noktaları görebiliriz. Ve bence, efsanelerin bu kadar güçlü olmasının sebebi budur.

BÖLÜM 2 HERKÜL

Mitolojinin en büyük aksiyon kahramanı Herküldür. Korkunç bir günahın ceremesini çeken, özgür kalmak adına 12 zorlu göreve meydan okuyan bir adam. Bizim için efsane olsa da, eski uygarlıklar için gerçeğin ta kendisiydi. Gerçek dünya hakkında birçok saklı şifreyi barındıran, gerçek bir savaşçının efsanesi.

Bilinmeyen, yabancı bir dünyada bir şeyler su yüzüne çıkmaya başlamaktadır. 9 ejderha başlı dev bir yılan gün yüzüne çıkmaya başlar. Püskürttüğü gazla kurbanlarını zehirleyerek onları canlı canlı yer. Fakat bugün dengiyle Mitolojinin gelmiş geçmiş en güçlü kahramanı Herkül’le karşılaşır. Tarihteki en sevilen, aşırı derecede güçlü ve Yunan dünyasını kötülüklerden kurtaracak yarı tanrı yarı ölümlü bir kahramandır.Ama bu sadece hikâyenin başlangıç noktasıdır. Herkül özel bir insan olmakla birlikte gayet sıradan bir insandı. Halka mâl olmuş biriydi. Amerikan mitolojisinin Babe Ruth’u gibiydi. O içkiye düşkün bir çapkın, ve olağanüstü bir atletti. Biraz tanrıları andırsa da, o gerçek bir insandı. Bugün birçok insan kahramanların aşırı derecede güçlü olduklarını, doğaüstü güçlerle donatıldıklarını, istedikleri kadına sahip olabildiklerini, havada uçabildiklerini düşünürler.

Yunan dünyasında ise anlayış farklıdır. Bir kahraman insanüstü güçlere sahiptir fakat aynı zamanda acı çekecek olan kişidir. Herkül de bu tanımlamaya dört dörtlük uyan bir kişidir. Herkesten daha fazla acı çekecek olan kişidir. .

Efsaneye göre, Herkül birçok zorlu düşmanla yüz yüze gelecek ve kimsenin görmediği büyüklükte acılara katlanacaktır.

Hikâyesi, tanrılar kralı, seks düşkünü Zeus’un yasak bir ilişki yaşamasıyla başlar. Herkül, Zeus ve ölümlü bir kadın olan Alcmene’nin çocuğudur. Klasik mitoloji, tanrıların ölümlü kadınları hamile bırakışını ve bu kadınların da tanrı yada yarı-tanrıları doğuruşunu anlatan hikâyelerle doludur. Bir kişinin yarı-tanrı olması tanrılara has tanrısal özelliklere sahip olduğu, fakat aynı zamanda da ölümlü yani ölebileceği anlamına gelir. Zannedersem, bu düşünce tanrılara olabildiğince yakın olmak, onlarla aralarındaki mesafeyi daha da kapatmak isteyen Yunanlıların icat ettiği bir durumdur. Herkül Yunanlıların örnek aldığı bir kahraman durumuna gelmiştir, fakat onun yok oluşunu görmek isteyen güçlü bir düşmanı vardır. Zeus’un karısı, tanrıça Hera. Hem Tanrıçaların kraliçesi hem de çok güzeldir, aşırı derecede zeki ve kuvvetlidir fakat aynı zamanda, Zeus sürekli diğer kadınlarla ilgilendiği için fazlasıyla kıskançtır. Zeus’un birçok ölümlü kadından doğan, yüzlerce çocuğundan Hera nefret etmektedir. Ve Zeus’un işlediği günahların bedelini Herkül’e ödetmeye kararlıdır.

Hera’nın Herkül’e olan nefreti tamamen mantıksızdır. Sanki bir şekilde cennetteki itibarını sarsacağını biliyor gibiydi. Herkül’de onu diğer çocuklardan ayıran bir şeyler olduğunu biliyordu, belki de bu yüzden kendini tehdit altında hissetmişti, ve Herkül, yaşadığı her gün Hera’nın nefretinin bedelini ödüyor gibiydi. Bir gece, Herkül henüz bir bebekken Hera onun odasına iki zehirli yılan gönderir. İki eliyle yılanları yakalayan Herkül, onları öldüresiye sıkmaktadır. İki devasa yılanı öldüresiye sıkan küçük bir çocuk. Bu sayede herkes Herkül’ün diğerlerinden farklı olduğunu anlamıştı. Hera’nın ondan nefret etmesinin sebeplerinden biri de onu öldürememesidir. Hayatını çekilmez bir hale getirebilir ama onu öldüremez çünkü kaderinde ölümsüz olmak vardır. Ve tanrı dahi olsa kadere boyun eğmek zorundadır. Fakat Hera, daha yeni işe koyulmuştur. Herkül’e karşı güttüğü kan davası, Herkül’ün beşikten mezara tüm hayatını belirleyecektir. Efsane bu şekilde devam eder. Fakat gerçekle olan bağlantısı nedir?

2004 yılının Şubat ayında, Yunanistan’ın Thiva şehrinde, arkeologlar Herkül’ün doğum hikâyesine ışık tutacak çarpıcı kanıtlar gün ışığına çıkardılar. Sıradan bir samanlığın altında bir tapınak ve o tapınağın merkezinde bir adak taşının kalıntılarını buldular. Adak taşının etrafında ise yüzlerce seramik vazo ve heykelcikler buldular. Hepside bir şeyi resmediyordu Herkül’ü. Bu keşiften sonra araştırmacılar, bu bulguları Herkül’ün Thiva kapılarının hemen dışındaki gizemli evini tarif eden 2500 yıllık bir yazıyla birleştirdiler. Tarif edilen yerle bulunan yer tıpa tıp örtüşmektedir, fakat fazlası vardır. Eski yazıya göre bu tapınak, tam olarak Herkül’ün doğduğu yere kurulmuştur. Kahramanımız gerçek olabilir mi?

Aranan ipuçları bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Hikâyemize göre, Herkül artık büyümüştür. Hem doğaüstü hem de insan dünyasına hükmeden bir tanrı. İnsan denemeyecek kadar güçlüdür. İnsan vücuduna hapsolmuş bir tanrı gibidir. Genellikle, etrafındaki insanlara zarar verecek şeyler yapar kazara onları öldürür ya da mallarına zarar verir. Kendisini kontrol edemez. Bu insanüstü güç Herkül’ün Yunan toplumuna karışmasını imkânsız hale getirir. Herhangi birisiyle duygusal bir temas kuramıyordu. Aslına bakarsanız, karakterinde bir çeşit şizofrenik durum var gibidir. Yarı insan yarı tanrıydı ve Hera’nın başına musallat ettiği belalardan ve dertlerden onu koruyan bir babası yoktu. Cennet ve dünya arasında tek başına kalmıştı ve gidecek herhangi bir yeri yoktu. Normal görünmek isteyen Herkül güzel bir prensesle evlenir ve ondan 2 çocuğu olur. Fakat bu aile saadeti kısa sürer. Can düşmanı Hera hemen karşılık verir, Herkül’ün hiçbir zaman mutlu olmaması konusunda kararlıdır. Bu sefer, aile babası Herkül’ü delirterek onu bir katile dönüştürecektir. Herkül uyurken ona cinnet getirttirir. O da, bu deli halinde karısı ve çocuklarının kendisinin düşmanı olduğunu zanneder. Gecenin bir yarısında, Herkül korkunç bir şey yapar. Herkül bu gözü dönmüşlükten normale döndüğünde, ellerini ailesinin kanına bulanmış olarak bulur. Gerçekten bunu yapanın kendisi olduğunun farkında bile değildir. Fakat üzerinde kan lekeleri vardır, bu da suçun fiziksel kanıtıdır. Ve bu katlanmak zorunda olduğu bir suçtur. Ve bu korkunç olaydan sonra, Herkül’ün hikâyesi şekillenmeye başlar. Dünyadaki en güçlü adam kendi öz ailesini katletmiştir.

Öfkesi dindiğinde, içini büyük bir pişmanlık, sonsuza dek kurtulamayacağı korkunç bir keder kaplayacaktır. Eski Yunanlıların tabiriyle “aileye duyulan sorumluluk”. Eski çağlarda, “aileye duyulan sorumluluk” denince, ölümüne müdahil olduğunuz bir kişinin kanından size bulaşan bir çeşit lanet akla geliyordu.

Bu biraz da Hıristiyanlıktaki kefaret inancına benzer, yani daha önce yapmış olabileceğiniz kötü şeyleri telafi edebilmek için yaptığınız iyi şeyler gibi. Bu aşamadan itibaren, ailesine karşı işlediği suçun, bu korkunç hareketinin lekesinden kurtulmaya çalışacaktır. Ve bu Herkül’ün hayatının kilit noktasıdır. Herkül ruhunu arındırmak için, tanrıların yada insanoğlunun yüzleştiği gelmiş geçmiş en dayanılmaz mücadelelere girişecektir. Bu onu, Yunan dünyasının bir ucundan diğer ucuna ve hatta ötesine götürecek ve efsanenin ardındaki gerçeklere ışık tutan gerçek deliller bırakacak bir yolculuk olacaktır. Mitoloji’nin süper kahramanı Herkül, üvey annesi Hera’nın yaptığı büyü yüzünden karısını ve çocuklarını katletmiştir. Şimdi ise, dünyadaki en güçlü adam günahının kefaretini ödemek zorundadır. Fakat kendini kaybetmiştir. Kafası karışıktır. Akıl almak için, en büyük Yunan rahibesini aramaya başlar. Herkül’ün günahı o kadar büyüktü ki, ona sadece o zamanın en güçlü dini otoritesi yardım edebilirdi, o kişide Delphi’nin kâhinidir. Delphi birçok Yunan efsanesinde kilit rol oynayan kutsal bir tapınaktır. Fakat sadece efsanevi bir yer değildir. Bu tapınağın kalıntıları hâlâ Yunanistan’ın orta kesim dağlarında bulunmaktadır. 2500 yıl önce burada, etrafında gizemli buharlar yükselen bir rahibe kendinden geçmiş bir şekilde bulunmaktaydı.Bulmaca gibi konuşurdu ve tanrıların kelimelerini dillendirdiği zannedilirdi. Cevabını almak istediğiniz herhangi bir şey için direk cennetle konuşmak gibiydi. Yeni bir bulgu bu kahinin güçlerinin nereden geldiğini ortaya çıkarabilir. Yeni bir jeolojik inceleme Delphi tapınağının tam olarak iki fay hattının kesişiminde bulunduğunu göstermektedir. Bu, rahibenin etrafındaki sihirli buharları açıklayabilir. Yeni bulgu, bu fay hatlarının etrafındaki hareketlenmelerin, yeryüzündeki çatlaklar aracılığıyla etilen gazının salınmasına neden olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Etilen gazından çok miktarda soluyan insanlar da tıpkı Delphi kâhinine olduğu gibi kendilerinden geçeceklerdir. Aslında, Delphi kâhini eski Yunan toplumunda herkesin çok fazla güvendiği bir çeşit uyuşturucu müptelasıdır. Tapınakta, Kâhin Herkül’e sadece korkunç bir kefaretin günahlarını temizleyebileceğini söyler. Bu kefareti elde edebilmesi için kuzeni ve ezeli rakibine gitmek zorundadır, yani Kral Eurystheus’a. Fakat bu bir tuzaktır. Hera Kâhini ve Kral Eurystheus’u Herkül’ü yok etmek için kullanmaktadır. Hera sahip olduğu her şeyi kullanarak Herkül’ü izlemektedir. Hera onun amansız düşmanı olmuştur ve onun yoluna çıkardığı tehlikeler, düşmanlar son bulmamaktadır. Hera’nın Herkül için hazırladığı 12 zorlu mücadeleyi Eurystheus gerçekleştirmiştir. Bunlar sonsuza dek “Herkül’ün Görevleri” olarak bilinecektir.

Bu görevlerde, kahramanımız Yunan dünyasının en büyük, en vahşi canavarlarıyla yüzleşmek ve onlara meydan okumak zorunda kalacaktır. Doğal afetler, zorba hükümdarlar ve canavarlarla. Hiçbir insanın bu görevlerin birinden bile sağ çıkması beklenemezdi. Fakat Herkül 12’sinin de üstesinden gelmek zorundaydı. Bu görevlerin bir amacı vardır. Öncelikli amacı ailesini öldürmesinden doğan kirliliği yok etmektir. İşlediği suçtan dolayı kendisini, ellerini, ruhunu temizleme ihtiyacı duymuştur. Kefaretini ödeyeceği suçların onun hatası olmayışından dolayı bu durum bize hiç adil gözükmemektedir. Üvey annesi Hera’nın gönderdiği cinnetin etkisi altındadır. Onun hatası olmayışı Yunan zihinlerinde hiç yer etmemiştir. İşlediği korkunç suçun lekesini çıkarmak için ondan hâlâ görevleri yerine getirmesi beklenmektedir.

Özgür kalma mücadelesi ilk görevin verilmesiyle başlar: İnsanoğlunun hayvani içgüdülerini temsil eden yırtıcı bir canavarı öldürmek, Nemean Aslanı. Herkül’ün sorunu çok iyi bir okçu olmasına rağmen aslanın derisinin oklara karşı çok dayanıklı olmasıydı. Bu yüzden kaba kuvveti sayesinde aslanın üstesinden gelmiştir. Ve aslanı yendikten sonra onun derisini yüzerek kendisi için bir zırh olarak giymeye başlamıştır. Bu olaydan sonra, Herkül her zaman kendini koruyan bu aslan derisini giymiş şekilde resmedilmeye başlanmıştır. Kral Eurystheus şaşkına dönmüştür. Herkül’ün ilk görevinin onun son görevi olacağını düşünüyordu.

Şimdi ise, kahramanımızın sonunu kesin olarak hazırlayacak çok daha zor görevler hazırlamaktadır. İlk görevden içerik belli olmuştur, İnsan’a karşı Doğa. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar doğayı korkunç bir yer olarak gördüler.Onunla uyum içinde yaşamak istediler, fakat doğa dikkat edilmediğinde sizi öldürebilecek bir cadıdır. Onların bakış açısı buydu. Doğaya karşı romantik bir bakış açısına sahip değillerdi. Doğaya hükmedebilecek, onu gerçekten kontrol altında tutabilecek kahramanlardan biri Herkül’dür, fakat bu kahramanların sayısı çok azdır. Ve durdurulamayan bu güce hükmetmek büyük bir kahraman olmanın belirtisidir. Herkül’ün meydan okuması gereken ikinci görev ise doğanın bir diğer garip canavarını öldürmektir, Dokuz Başlı Korkunç Hydra. İnsanı bir ısırıkta yutan zehir tüküren bir yılan. Herkül kılıcını çeker ve saldırır. Hydra’nın kafalarından birini keser. Ve bir diğerini daha. Kılıcını her sallamasında canavarın bir kafasını koparır. Fakat koparılan her kafanın yerine anında iki tane kafa çıkmaktadır. Bu durum, Yunanlıların öldürülemez olarak inandıkları insanların keyiflerine olan tutkunluklarını simgelemektedir. Saldırdıkça, kafasını kestikçe, uğraşmanız gereken kafalar artmaktadır. Herkül’ün yeni bir stratejiye ihtiyacı vardır. Bu düşmana karşı, başarısı kas gücünden daha fazlasına bağlıdır. Herkül bir meşale kapar ve canavarın derisini ateşe verir. Bu fikir ağaçların köklerini yakmaktan aklına gelir. Kökünü dağlayacaktır böylece bir kafa tekrar büyüyemeyecektir. Son bir hamleyle, Herkül son kafayı da vücuttan ayırır. Bu bir insanın bir canavara karşı kazandığı müthiş bir zaferdir.

Herkül Hydra’yı öldürdükten sonra, oklarını onun kanına batırır ve böylece zehirli oklara sahip olur. Zehirli anlamına gelen “toksik” kelimesi, okları fırlattığımız yay anlamına gelen Yunancadaki “toxon” kelimesinden gelir. Ve yine Yunancadaki “toxicos” yayla ilgili anlamına gelir. Herkül efsanesini içinde barındırdığından, İngilizcedeki garip kelimelerden biridir.

İki görev tamamlanmıştır. Herkül antrenman yapan bir savaşçı gibi, düşman bir dünyada hayatta kalmak için gerekli becerileri, yani fiziksel gücünü, zihinsel dayanıklılığını ve dayanıklılık süresini geliştirmektedir. Bu görevlerde, Herkül kötülüklerin üstesinden intikam alarak ve adalet dağıtarak gelmektedir. Herkül sonraki iki görevinde, Doğa’nın en zorlu diğer iki canavarını yener: havadaki bir oktan daha hızlı koşabilen bir hayvan olan “Artemis’in Altın Geyiği”ni ve canlı olarak yakalamayı başardığı insan yiyen tehlikeli “Yaban Domuzu”nu.

Herkül’e bu görevleri veren Eurystheus, bu görevlerin tamamlanabileceğini asla düşünmüyordu. Biz de böylece Herkül’ü insanüstü prototipi olarak görmeye başlarız. Bu aşamada durdurulamaz olarak görünmektedir. Kahramanımızın dengesini bozmak isteyen Kral Eurystheus, değişik taktikler denemeye başlar. Değişik bir doğal engel ortaya çıkarır. Arıtılmamış kanalizasyon. Beşinci görev olarak, Herkül’den insan doğasının bozuk yönünü sembolize eden pis bir iş yapması beklenir. Gübre dolu çok büyük ahırları temizlemek zorundadır. Bu görev diğerlerinden farklıdır, çünkü Herkül’ün daha önce karşılaşmadığı türde, kölelere yakışan bir vazife içermektedir. Daha önceki görevlerde, kırsal bölgeleri harap eden canavarları öldürüyor, insanları korumaya çalışıyor yada medeniyet getirmeye çalışıyordu. Fakat bu sefer, uzun zamandır temizlenmemiş bir ahırı hayvan pisliğinden temizlemesi gerekiyordu. Ve bu görevi tamamlamak için bir günü vardı. Herkül bu iğrenç ahırların iki kuvvetli nehrin arasında olduğunu fark eder ve aklına bir fikir gelir. O müthiş kuvvetini kullanarak nehirlerin yönünü değiştirir ve ahırların içinden akmalarını sağlar ve böylece her şeyi temizlemiş olur. Her seferinde bir görevle, Herkül ailesini öldürmenin kefaretini ödemektedir. Şimdiye kadar da, Hera ve onun kukla Kralı Eurystheus’un icat ettiği engellerden daha büyük olduğunu kanıtlamıştır. Ve giriştiği her mücadele onu daha güçlü kılmaktadır. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılara için, bu derecede büyük kavgalarda elde edilen başarılar ilham verici birer hikâyeydi. Fakat sadece bir hikâye olmaktan daha fazlası olmuş olabilir mi?

Şaşırtıcı tarihi deliller Herkül’ün sadece bir efsane değil, aynı zamanda gerçek bir kahraman olduğunu düşündürmektedir. Herkül mitolojinin en büyük süper kahramanıdır. Güç ve acı çekmeyi aynı anda barındırıyor olması, eski dünya insanlarıyla bir bağ kurmasını sağlamıştır. Herkül’ü, hem hayran olunacak hem de acınacak bir kahraman aynı zamanda kendi gerçekleriyle bağlantılı, acıklı bir hikâyeye sahip birisi olarak gördüler. .

Efsaneler üzerinden çok uzun zaman geçmiş tarihi olayları yansıtırlar, bu yüzden nesilden nesle geçerek gelen, eski çağ tarihine uzanan bir çeşit şifredirler. Herkül hikâyeleri, değişik kültürlerden gelen insanların bir araya gelmesi ve büyük zorlukların üstesinden gelen kendi yerel Herkül hikâyelerini paylaşmalarıyla oluşmuştur ve bu insanlar kendi hikâyelerini anlattıkça, kahramanlarının az da olsa diğerlerinin anlattığı kahramanlara benzediklerini fark etmeye başlamışlardır. Ve böylece gelenekler birlikte dokunmuştur.

Eski çağ Yunanistan’da, Herkül ideal insan modeliydi. Fakat gerçekten yaşadı mı?

Her büyük Yunan kahramanının ardında, tarihi bir bulgunun var olması mümkündür fakat gerçek kişilerin yerlerini tespit etme çabalarımızı, tarih hep boşa çıkarmıştır. Herkül efsanelerinin bazı versiyonları Herkül’ün ailesinin “Tiryns” isimli bir Yunan yerleşim alanına mensup olduğunu söylemektedir. Ve eski çağ kaynakları buranın zamanında, büyük gücüyle tanınan ve hatta tanrılarla direk bir bağlantısı olduğu sanılan gerçek bir savaşçıya ev sahipliği yaptığını belirtmektedir. İsmi tarih içinde kaybolmuş olan bu savaşçı, “Mycenae” isimli güçlü bir krallığın hükümdarına hizmet etmiştir. .

Efsaneye göre, Herkül de kendisine 12 Görevi veren “Mycenae” kralı Eurystheus’a hizmet eder. Bu bir tesadüf mü yoksa başka bir şey mi?

Efsanenin ardındaki adam hakkındaki diğer deliller, Yunanistan’ın en efsanevi yerlerinden birinde bulunabilir. Olimpos Dağı. M.Ö. 776’da, ilk Olimpiyat Oyunları burada düzenlenmiştir.

Yunan dünyasında yüzlerce oyun vardır, fakat Olimpiyatlar kadar güzel ve prestijlisi yoktur. Olimpiyat Oyunlarında kazanmanız demek, erkekler arasında bir anlamda itibarınızın yükselmesi demektir. Bir ölümlü için tanrılara en yakın olma durumuydu. Herkül’ün görevlerinde karşılaştıklarıyla bu oyunlara katılanların karşılaştıkları arasında çarpıcı benzerlikler vardır. Her ikisi de sadece en disiplinli atletlerin başarabileceği güç ve dayanıklılık gösterisiydi. Fakat Herkül ve Olimpiyatlar arasındaki bağlantı daha eskilere dayanıyor olabilir. Söylentilere göre, Herkül bir görevinden sonra Olimpiyat Oyunlarının temelini atmıştır, bu yüzden, Oyunların altyapısıyla Görevler’in doğrudan bağlantısı vardır. Bunlar Olimpos’taki stattan geriye kalanlardır. Alanın uzunluğu 192 metredir. Eski çağda yaşayan Yunanlılara göre, bu uzunluk Herkül’ün 600 adımıdır. .

Efsaneye göre, Herkül 192.27 metreye denk gelen 600 küçük adım atarak “stadion”u adımlamıştır.Tarihçiler böylece, Herkül’ün bir adımının 32 cm uzunluğunda olduğu sonucuna varmışlardır. Bu 47 numara bir ayakkabı ölçüsüdür. Herkül’e ait diğer izler ve 12 Görevi tasvir eden dış duvarlardan kalan kabartmalar buradaki ana tapınakta görülebilir. Tüm atletler Herkül’e karşı büyük saygı duyuyorlar ve kendilerini ona kanıtlamak istiyorlardı. Yunanlılar için teslim olmamak çok önemliydi, bu yüzden birçok atlet teslim olmak yerine ölmeyi yeğlemiştir. .

Efsanemizde, Herkül’ün devam etmesini sağlayan da aynı azimdir. Herkül’ün mesajı her zaman “pes etme, sonunda mutlaka başaracaksın” olmuştur.Durum ne kadar zor olursa olsun, başarı her zaman muhtemeldir. Herkül 6. Görevinde, insanoğlunun ulaşılamayacak hedeflerini sembolize eden insan yiyen vahşi kuşlarla yüzleşmek zorundadır. Onları zehirli oklarıyla saf dışı bırakınca 12 Görevinde yolun yarısına gelmiş, önemli bir dönüm noktasına varmıştır. Fakat bir bu kadar görev daha bulunmakta ve her görev bir öncekinden daha zor olmaktadır. Üvey annesi Hera bunun garantisidir. Görevler devam ettikçe, daha da şiddetlenmekte ve Herkül’ü çok daha uzak, daha mistik yerlere sürüklemektedir.

Sıradaki üç Görev Herkül’ün ilk kez Yunanistan sınırları dışına çıkmasına ve güçlü yabancı düşmanlarla karşılaşmasına yol açacaktır. Eski çağlarda yaşayan Yunanlıların imparatorluk sınırlarını genişletmek istedikleri bir zamanda bunun gibi hikâyeler yankılanmıştır. Toprak elde etme hırsına kapılan Yunanlılar, Fransa’nın güneyine kadar kolonileşmeye ve Akdeniz’in her yanına koloniler göndermeye başlamışlardı. Bunun sonucunda da her türden canavar hikâyeleri anlatılmıştır. Herkül 7. görevinde, Kral Minos’un değerli boğasını bulup yakalamak için Girit Adası’na gider. .

Efsanemizin yaratıldığı zamanlarda, bu boğa Girit’in ana kara Yunanistan’a kurduğu baskının simgesidir. Girit Tunç Devri’nin sonlarında, Akdeniz’in bu bölümündeki en önemli güçtü. Klasik dönemde çok fazla öneme sahip ve en belirgin güç konumuna gelen Atina ve Sparta gibi şehirlerin aslına bakarsanız hiçbir önemi yoktu. Gerçekte, bölgedeki en büyük güç olan Girit’e vergi ödemek zorundaydılar. .

Efsanemizde, Herkül bu durumu değiştirmek üzeredir. Kral Minos’un Boğası’nın izini süren Herkül, onu kollarıyla yakalayarak geri eve döner. Artık Yunanistan Girit’e ödeme yapmak zorunda değildir. 7 Görev tamamlanmıştır. Herkül Girit Boğasına karşı kazandığı zaferle, doğaya karşı giriştiği savaşı kazanmıştır. Şimdi ise savaşın her iki tarafı da insanoğlu olacaktır. Herkül daha önceki Görevlerinde, insanoğlunun faydasını gözeten hizmetler sunmakta, onları canavarlardan, belalardan ya da bu çeşit şeylerden kurtarmaktaydı. Fakat bu noktaya geldiğimizde Herkül’ün karanlık yönlerini görmeye başlamaktayız.

Bu da sıradakilerin habercisi olmaktadır. Herkül sonraki Görevlerinde, Yunanistan için tehdit oluşturan iki yabancı hükümdarla karşı karşıya gelir. İlk olarak, Bistonia’nın gaddar Kralı Diomedes‘i hedef alır. Diomedes atlarını düşmanlarını yiyecek şekilde eğitmiştir. Herkül ise onu bir sonraki yemek haline getirmiştir. Bu Görev eski çağlarda yaşayan Yunanlılara “yarattığınız bir canavar eninde sonunda sizi yok eder” şeklinde algılanan güçlü bir mesaj göndermiştir. İlk kez bu Görevde Herkül birini öldürmüştür. Bu çok önemli bir andır. İlk kez elini insan kanına bulamıştır. Öldürme işi, Herkül’ün bir sonraki Görevinde, yani kadın savaşçılardan oluşan vahşi bir kabile olan Amazonlar’ın lideri Hippolyta’nın kemerini çaldıktan sonra onları öldürmesiyle devam eder.Bununla birlikte, Herkül 12 Görevden dokuzunu tamamlamıştır.Cesareti, gücü ve dayanıklılığı gelmiş geçmiş en imkansız işleri başarmasını sağlamıştır. Fakat son savaşlar en zorluları olacaktır. Herkül’ü bildiğimiz dünyanın sınırları dışına çıkaracaklar, İncil’deki Cennet Bahçesine benzer güzellikte bir yer arayan hiçbir Yunanlının ülke sınırları içinde görmediği yerlere götüreceklerdir. .

Efsanevi kahraman Herkül, kendi ailesini öldürmenin kefaretini ödemek adına dokuz ürkütücü Göreve katlanmıştır.Giriştiği her mücadele gücünün, dayanıklılığının ve kararlılığının sınanmasını temsil etmektedir. Görevlerinde, zorluk derecisinin bir şekilde artışı söz konusudur. Herkül’ün her seferinde daha zor Görevlerin altından kalkması, diğer eski çağ kahramanlarının olamayacağı derecede güçlü olduğunu gösterir. Fakat meydan okumalar devam ettikçe, hiçbir fiziksel acının zihinsel acısını dindiremeyeceği belli olmuştur. Herkül kendi suçunun mahkumu olmuştur. Ne kadar Görev yerine getirirse getirsin, ne kadar kahramanlık gösterirse göstersin, fiziksel durumu ne kadar sıra dışı olursa olsun, huzur bulamıyor, tatmin olamıyordu.

Herkül için geriye 3 test kalmıştır. Bu testler onu dünyanın sınırlarına ve ölümün derinliklerine götürecektir.Herkül her seferinde Yunanistan’dan hep daha uzaklara gitmek zorundadır. Bilinmeyenin içine doğru ne kadar derine giderseniz, bir o kadar ölümlü ve ölümsüzler dünyaları arasında sahayı geçmiş olursunuz.

Herkül 10. Görevinde, Geryon’un Sığırlarını ele geçirmek için harekete geçer. Geryon üç bacaklı, üç kafalı ve öldürücü bir hayvana sahip tehlikeli bir canavardır.Medusa’nın torunu olduğundan, o da bir tür yarı-canavar görünüşe sahiptir ve savaşmadan sığırların gitmesine izin vermeyecektir. Fakat Geryon’u yok etmek Görevin sadece yarısıdır. Diğer yarısı ise oraya varabilmektir. Herkül’ün Geryon’a ulaşabilmek için Akdeniz’in sınırlarını aşmak, Atlantik Okyanusunu varmak zorundadır. Fakat önünde büyük bir engel vardır. Afrika ve Avrupa’yı birbirine bağlayan ve denizi okyanustan ayıran bir sıra dağ. Herkül dağın etrafından dolaşmamaya karar verir. İçinden geçer. Kılıcının bir vuruşuyla dağı ikiye ayırır. .

Efsanenin bu bölümü Atlantik ve Akdeniz’in nasıl birleştiğini açıklamak için yaratılmıştır. Her iki taraftaki kayalıklar sonsuza dek Herkül’e bağlanacaktır. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar Cebelitarık Boğazı’nı, Herkül’ün Ayakları olarak biliyorlardı. Ve hiç kimse oradan daha öteye gidememiş ve daha ötede ne olduğunu bilememiştir. Eski çağlarda yaşayan insanlar için, Herkül’ün Ayakları sadece keşfedilmemiş bir okyanusa açılan bir kapı değil, aynı zamanda gerçek ve efsane arasındaki ana kapıydı. Bir Yunanlının Herkül’ün Ayaklarının ötesi hakkında konuşması, bizim gökkuşağının ötesi hakkında konuşmamız gibi bir şeydir. Ve Herkül’ün oraya gitmiş ve geri dönmüş olması, sadece onun şöhretine eklenmiş bir parçadır. Atlantik’e giden tüm eski denizciler, Herkül’ün Ayakları arasından gitmek zorundaydı ve son keşiflerden biri, birçoğunun kahramanımıza olan saygılarından dolayı burada demirlediklerini göstermektedir. Cebelitarık kayasındaki bir mağarada, arkeologlar Herkül’le bağlantısı olduğuna inanılan yüzlerce sanat eseri bulmuşlardır.

Birçok örnek alarak, karbon 14 metoduna tabi tuttuğumuzda hepsi birbiriyle mükemmel uyum göstermekte, hepsi de M.Ö. 800 ile M.Ö. 400 arasındaki 400 yıllık bir zamanı göstermektedir.Bu nesneler buraya kesinlikle belirli bir sebeple koyulmuştur ve biz de buranın büyük bir mabet olduğuna eminiz. Uzmanlar, Yunan denizcilerin bilinmeyene doğru Herkül’ün ardından gitmeye hazırlandıklarında bu mabede hayatları için dua etmeye geldiklerine inanmaktadırlar. Ayakların ötesinde ne olduğunu bilmemekteydiler. .

Efsaneye göre, Herkül bilinmezliğe doğru bu eşikten geçerken aynı belirsizlikle yüz yüze gelmiştir. Ayakların ötesinde, üç kafalı Geryon ve sığırları beklemektedir. Canavar dağdan aşağıya büyük kaya parçaları fırlatarak Herkül’le savaşmaktadır. Fakat Herkül’ün daha önceden kalan Hydra’nın zehirli kanına batırılmış gizli okları vardır. Nişan alır ve fırlatır. Geryon ölür ve Herkül sığırlara sahip çıkar.

10 Görev tamamlanmıştır.Bir sonraki Görevinde Herkül, yüzlerce kafası olan bir ejderha tarafından korunan bir bahçeden altın elma çalmak için dünyanın diğer ucuna gitmek zorundadır. Elma, bahçe ve tehlikeli bir yılan.Bu Görev İncil’deki Adem ve Havva hikâyesine benzemektedir.Hıristiyanlığın ilk zamanlarında, Hesperides’in elmalarıyla Cennet’teki Hayat Ağacı’nı kıyaslayan insanlar olmuştu. Bu durum, “bu insanlar birbirleriyle konuştular” ve “birbirlerinin hikâyelerinden haberdarlar” anlamına gelen eski çağlarla alakalı şeylerden birisidir.

Herkül’ün hikâyesinde, ölümcül bir dönemeç vardır. Aradığı elmalar, düşmanı tanrıça Hera’ya aittir. Bu elmalar sadece Hera’ya ait değil, aynı zamanda Zeus’la olan kutsal evliliğinin simgesidir. Elma ve evlilik Yunan mitolojisinde sıkça birlikte anılan bir durumdur. Herkül talihsiz bir şekilde Hera’nın elmalarını arayarak tam bir yıl dolaşır.

Sonunda dünyanın sonuna ulaşır ve çok zor bir işin altına girmiş olan tanrı Atlas’la karşılaşır. Titanlar’dan biri olan Atlas iş olarak omuzlarında dünyanın yükünü taşımak zorundadır. Kelimenin tam anlamıyla dünyayı omuzlarında taşır. Bugün kullandığımız “dünyayı omuzlarında taşımak” deyimi, Atlas efsanesinden gelmektedir.

Herkül çok yorulmuş ve yolunu kaybetmiştir fakat Atlas Altın Elmaların nerede olduğunu bilmektedir. Böylece Atlas onları bulup getirirken, Herkül dünyayı tutmaya gönüllü olur. Atlas sonunda elmalarla birlikte döner fakat bir sorun vardır. Herkül’e dünyayı ve gökyüzünü geri almak istemediğini söyler. Atlas “Çok teşekkür ederim, uzun zamandır bu işten kurtulmaya çalışıyordum” der ve tam ayrılmak üzereyken Herkül de ona “Haklısın, gerçekten çok üzgünüm ama birkaç saniyeliğine tekrar geri alabilir misin? Aslan derimi omuzlarıma koyacağım.” der. Atlas dünyayı yeniden sırtlanır, Herkül’de bu arada uzaklaşır. Herkül kıymetli elmalarını çalarak Hera’dan intikamını almıştır.

Şimdi ise özgürlüğünü kazanmasına sadece bir Görev uzaklığındadır ve bu Görev onu hiçbir ölümlünün canlı olarak geri dönmeyi başaramadığı bir yere, yani ölüler diyarı Hades’e gönderecektir.

Herkül İnsanoğlu yada tanrıların görebileceği en zorlu 11 meydan okumayla yüzleşmiştir. Vahşi yaratıklarla, kötü krallarla, korkunç canavarlarla savaşmış ve ailesini öldürmenin kefaretini ödemek adına bilinmeyen dünyalara gitmiştir. Herkül hayatını gerçekten hak etmediği bir suçtan kurtulmaya çabalayarak, didinip durarak, her zaman acı çekerek ve sabır ederek geçirmiştir. Şimdi ise, son bir test kalmıştır. Herkül 12. ve son Görevinde, ölülerin gizemli dünyası Hades’e giden yolu bulmak zorundadır. Orada, kapıdaki bekçi köpeğini, yani üç başlı “Cerberus”u yakalamak zorundadır. Herkül’ün son Görevi açık ara en korkunç olanıdır. İnsanlar daha önce hiç böyle bir şey yapmamışlardı. Kahramanlar genellikle yeraltı dünyasına gitmezlerdi. Ölülerin efendisi Hades, tüm insan ruhlarının muhafızıdır. Cerberus da onun infazcısıdır. Bu köpek sizi, yani yaşayanları içeri sokmamak için orada bulunmuyordu, çünkü eğer bunu yapacak kadar deliyseniz, bu sizin sorununuzdur. Onun işi ölülerin dışarı çıkmasını engellemekti. Çoğu eski çağ medeniyetlerinin yaşadığı en büyük sorunlardan birisi biri öldüğünde bunun fark edilmemesi ve onun size geri dönmesinden duyulan korkudur. Herkül Hades’e karşı diplomatik bir tavır takınır. Ondan koruyucu köpeğini dünyaya çıkarmak için izin ister. Hades de bunu, Herkül’ün yaratığı sadece yumruklarını kullanarak yenmesi şartıyla kabul eder. Bu gerçekliğin son noktasıdır. Herkül köpeği güreşerek yener ve ona itaat etmeyi öğretir. Aslında Cerberus’u cehennemden dünyaya getirmesi olağanüstü bir olaydır. Çünkü bu, bir Yunan kahramanının ölüm ve yaşam döngüsünü bozabileceğini göstermektedir.

En sonunda Herkül kefaretini ödemiştir. Önüne çıkarılan her türlü engeli aşmayı başarmış ve haddinden fazla fiziksel ve zihinsel işkencelerin üstesinden gelmiştir. Artık huzura erme vakti gelmiştir.

Herkül mücadele eden, kazanan, acı çeken fakat her zaman ayağa kalkan birisidir. Ve bu macera tamamlandığında hayatının daha iyi olacağına dair aldığı bazı belirsiz sözler vardır, fakat tabii ki hiçbir zaman tamamlanmayacaktır.

Herkül Zeus’un gayri meşru çocuğu olduğundan, Hera’nın ona karşı hiç bitmeyen bir kini vardır. Hera’nın lanetinden kurtulmanın sadece bir yolu vardır ölüm.

Herkül çok büyük bir cenaze ateşi hazırlar. Katlanamadığı yerde dünyadaki hayatı acı içinde son bulur. Yiğitçe, tam kahramanlara yakışan bir şekilde ölmek ister. Bir cenaze ateşinde yanmak ister. Ve bu gerçekleştiğinde, son temizlenme gibi görünmektedir. Yanarak yok olan Herkül değil, onun ölümlü bedenidir. Bu da ruhunu serbest bırakır, böylece kendisi de cennete yükselir. Herkül ölerek nihayet huzura kavuşur.

Oğlunun yeteri kadar acı çektiğine inanan tanrıların kralı Zeus, onu Olimpos Dağı’ndaki ölümsüzlere katılmaya davet eder ve sonunda ezeli düşmanı Hera’nın da öfkesi diner. Burada tanıklık ettiğimiz şey, Herkül kahramanların kahramanı, yücelerin en yücesidir. Ve en sonunda Zeus ona “Tamam Herkül, sen yeterince acı çektin ve o kadar büyüksün ki seni de bir tanrı yapacağım.” der. Sonunda Herkül sonsuza dek devam edecek bir çeşit ödül almış, nihayet acıları sona ermiştir.

Sonunda, Herkül yeniden dirilir ve babasının ebedi krallığına katılır. Başka bir kutsal ölümlüyle esrarengiz bir şekilde benzerlik gösteren bir son Hz. İsa. Herkül’ün son hareketi bir fedakârlıktır. Ve yine ölümsüzlüğü elde etmek için acı çekmesi gereken kahramanımızla Hıristiyanlık arasında ilginç bir benzerlik vardır. Ve kendisini ateşe verdiğinde, tüm fanilik uçar gider ve ondan geriye kalan hakikat cennete yükselir. Bu Herkül efsanesidir. Hiç değişmeyen bir güç, acı çekme ve kurtuluş hikâyesidir. İnsanların duymaktan hoşlandıkları tarzda bir hikâyedir çünkü herkes hayatında bir şekilde sorun, sıkıntı ve acı görmüştür. Hepsi başaramayacaklarını düşündükleri devasa işlerle yüzleşmiştir. İnsanlar bu tip işleri başarmış yada hâlâ bu tip işlerle uğraşıp sonunda kazanabilen kimselerin hikâyelerini duymak isterler. Herkül’ün sonunda başarmış olması hayatımız ne kadar zor görünürse görünsün her zaman başarılı olabilme ihtimalinin var olduğunu bize göstermektedir.

BÖLÜM 3 HADES

Burası ölüler diyarıdır. Bu da buranın efendisidir. Hades; herkesin çok korktuğu, adını bile söylemekten çekindiği tanrı. Hades efsanesi eski çağda yaşayan Yunanlıların ölüme bakış açılarını yansıtmaktadır. Hiçbir ölümlünün kaçamayacağı ürkütücü bir bakış açısıdır. Ve eski çağ dünyasıyla gerçek bağlantıları vardır. Lanetler, hayaletler ve gizli inançlar. Yeraltı dünyasına inmeye ve eski çağlarda yaşayanların duyduğu şekilde hikâyeyi yaşamaya hazır olun.

Yemyeşil bir çayırda, güzel genç bir kadın çiçek toplamaktadır. Persephone ismindeki bu kadın izlenmektedir.

Yunan mitolojisinde, genç bir bakirenin bir çayırlıkta çiçek toplaması kötü bir şeyin gerçekleşmek üzere olduğunun habercisidir. Birden yer yarılır ve gizli bir el karanlıktan çıkarak genç kızı yeraltı dünyasına çeker. Ölülerin tanrısı Hades, kraliçesini seçmiştir. Hades mitolojide, tüm ölülerin muhafızıdır. İyi ve kötü tüm ölümlülerin öldüklerinde girmek zorunda oldukları korkutucu ve çok büyük bir alana hükmetmektedir. Kaçmalarına engel olacak tüm tedbirleri almak onun işidir. Ölülerin tanrısıdır ve hiçbirimiz ölmek istemeyiz. Korkulması gereken kişidir. Korkunç bir güce sahiptir.

Yunanlılar Hades’le hiçbir ilgilerinin olmasını istemediler çünkü onu tanımak demek ölmüş olmak demekti. Yunanlılar Hades’i resmetmeme yada yansıtmama eğilimi göstermişlerdir. Onun adına yapılmış tapınaklar yoktur. Ne iş yaptığından tam emin olamadığınız ve hakkında konuşmak istemediğiniz bir amcanız gibi her zaman araya mesafe koyulan bir kişi olmuştur. Eski çağlarda yaşayan Yunanlıların ana düşüncesi ölü olmanın çok iyi bir şey olmadığıdır. Hades efsanesi, ölümden sonra ne olacağını anlamlandırmak için yaratılmıştır. Bu hikâyeler hayatta kalma arzusu taşıyan insanları yansıtmaktadır. Bu hikâyelerde, Yunanlıların ölüm hakkında ne düşündüklerini, ne umduklarını ve korkularını görebiliriz. Birçok dini gelenek bir sonraki dünyada varlığınızı devam ettirebileceğiniz bir yol sunmuştur. Ve Yunan dini gelenekleri de bundan farklı değildir. .

Efsaneye göre, ölü ruhlar büyük ve kasvetli yeraltı dünyasına adını efendisi Hades’ten alan bu diyara giderler. Bu yer; bir arada bulunan cennet, cehennem ve arafın eski çağ Yunanistan’daki karşılığıdır. Biz, Hıristiyan inancına göre, burada, yani dünyada yaptıklarımızın öldükten sonra bize ne olacağını belirlediğini düşünürüz. İyi bir insansanız, cennete gidersiniz. Kötü bir insansanız, cehenneme gidersiniz.

Yunanlılar için tüm bu yerler bir çatı altında bulunuyordu, hepsi yeraltındaydı. Hiçbir zaman göremeyeceğimiz bir yerdir. Orada neler olduğuna, verilen büyük cezalara veya korkunç şeylere dair hikâyeler uydurabiliriz fakat hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğimizden, merak etmeye devam ederiz. .

Efsaneye göre Hades’in 3 seviyesi vardır.Ölülerin çoğu isimsiz kitlelerin gönderildiği sıkıcı bir dinlenme yeri olan Asphodel’e gönderilirler. Yeraltındaki sıradan bir insanın kaderi sadece etrafta amaçsızca dolaşmak ve çok heyecan verici ya da ilginç olmayan bir hayat yaşamaktır. Bir çeşit hüzünlü bir yerdir. Bu yer Katolik inancındaki arafa benzer bir yerdir. Sessiz, sakin fakat matem ağaçlarıyla kaplı, ruhların sadece amaçsızca gezindikleri bir belirsizlik bölgesidir. Ve tanrıları en çok kızdıranlar için ayrılmış bir yer vardır. 64,000 km derinliğinde büyük bir cehennem. İçten içe yanan bir nehirle çevrili, acı ve sonsuz işkence zindanı. Burası Tartarus’tur. Kötü insanların ruhları Hıristiyanlıktaki cehennem inancına çok benzeyen Tartarus’a gönderilirdi. Aslına bakarsanız, ilk Hıristiyanlar Tartarus ile cehennemi öylesine birbirine bağlamışlardır ki İncil’de bile bahsedilmektedir. Peter’ın İkinci Mektubu’nun sözlü biçiminde Tartarus’a atılan insanlar ortaya çıkmaktadır. Ve çok günahkar olup Tartarus’ta cezalandırılan az bir kesim de vardır. Ve bence bu, Hıristiyanların Cehennem olarak bildikleri yerin kaynağıdır. Şanslı olan az bir kesim için, kutsanmışların adası, eski çağ Yunanistan’da cennetin karşılığı Hades’in 3. bölgesinde onları beklemektedir. Her şey kendiliğinden yetişir ve siz hiç çalışmadan kendi payınıza sahip olursunuz, gerçekten yapılacak hiç iş yoktur. Sonsuz bir neşe, dans edenler, berrak akarsular ve gerçek dostluk vardır. Burası ünlü ve şerefli insanların hayatlarını geçirdikleri yerdi. .

Efsaneye göre, tüm insanlar er ya da geç Hades’in önünde diz çökeceklerdir. Bazıları için ise, bahsedilen bu günün gelişi hızlı olacaktır. Hades, Persephone isminde genç bir kızı kaçırarak onu yeraltında esir tutmaktadır. Hades bu genç kızı sonsuza dek karısı olması için kaçırmıştır. Fakat Persephone unutulmamıştır. Yukarıdaki dünyada, güçlü annesi onu aramaktadır. Annesi, dünyayı doyuran, hasat tanrıçası Demeter’dir. Bu efsane, evreninin en önemli yönlerinden birini açıklayan bir efsanedir. Demeter insanoğlunun neslini bitirebilecek, dünyayı paramparça edebilecek bir güce sahiptir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar, mevsimlerin değişiminden Demeter’in sorumlu olduğuna inanmışlardır. Ve her şey Persephone’nin ortadan kaybolmasıyla başlamıştır. Kızının başına ne geldiğini bilmediğinden tüm dünyayı dolaşmış ve kızını kaybetmiş olmanın üzüntüsüyle toprağı bereketli kılmayı unutmuştur. Bu yüzden bitkiler çürümüşler ve insanoğlu daha fazla üreyememiştir, dünya yaşadığı en büyük kışlardan birine sürüklenmiştir. Bitmeyen bir buzlanma görüntüsüyle karşılaşan diğer tanrılar, Hades’e Persephone’yi geri göndermesini emrederler. Fakat Hades’in bir planı vardır. Hades eğer ona yeraltına ait bir şeyi yedirmeyi başarırsa, onun da yeraltı dünyasının bir parçası haline geleceğini biliyordu. Persephone’ye birkaç adet nar tanesi sunar. Sunulanı safça kabul eden Persephone kaderin ağlarına düşmüş olur. Bu, tüm gezegenin ödeyeceği bir hatadır. Artık Persephone yediği her taneye karşılık 1 ay olacak şekilde, yani her yılın 3 ayını yeraltında geçirmek zorundadır. Yılın geri kalanını ise annesinin yanında geçirebilecektir. Persephone yeraltı dünyasına indiğinde, Demeter dünyanın ihtiyacı olan bereketi vermez ve bu durum Yunanlıların kış olarak algıladığı zaman dilimidir. Persephone annesinin yanına döndüğünde, Demeter çok sevinir ve bu durum da ilkbahar ve yaz olarak algıladığımız zaman dilimidir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar, Persephone’nin yeraltı dünyasına mevsimlerin değişimi esnasında gidip geldiğine inandılar. Fakat oraya nasıl gitmiştir?

Bu sorunun cevabı, Atina’nın kuzeybatısında bulunan Eleusis isimli bir Yunan kasabasının yakınlarındaki bir mağarada bulunmaktadır. Eski çağda yaşayanlar için burası sadece bir mağara değil, bir ölüm kapısıydı. .

Efsaneye göre, Demeter kızı Persephone’yi tam burada karşılamıştır. Persephone yeraltından bu mağara aracılığıyla çıkmıştır. Yaşayanlar dünyasıyla ölüler dünyası arasında bir sınır olmakla birlikte. gerçek hayatla efsane arasındaki sınırdır. Fakat burası Hades’e giden tek geçit değildir. Eski çağ Yunanistan’da yeraltı dünyasına giden birçok giriş bulunmaktaydı, aslına balarsanız, bir çeşit rekabet endüstrisi gibiydi. Eskiden Amerikalıların “Goerge Washington geceyi burada geçirdi.” demeleri gibidir. Her yöre, “Yeraltı dünyasına giden bir geçidimiz var.” diyebilmek istemişlerdir. Bu yerin, eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için önemi büyüktü. Aslına bakarsanız, uzmanlar mağara girişinin yakınlarında bulunan kalıntıların bir tapınağa ait olduğunu belirlemişlerdir. Bulunan eserlerin arasında, üzerinde rahatlıkla okunabilen “Tanrı ve Tanrıçaya” ibaresi bulunan bir taş kabartması vardı. İsmi ağza alınamayan bir tanrıya ithaf edilmiştir. Ölüm meleği Hades adına yapılmış bir tapınak. Hades adına yapılan tapınakların çok yaygın olmadığını unutmamak gerekir, çünkü onun kim olduğu ve ona tapınmanın ne demek olduğu düşünüldüğünde, tapınak yapmak için çok fazla sebep bulunmuyordu. Aslında, onun dikkatini çekmenizin yolu, yere sertçe vurarak “Hey, Hades!” diye bağırmanızdan geçmektedir. Bu yüzden Eleusis’te bir tapınağın bulunması çok dikkat çekicidir. Burada, Eleusis’te, eski Yunanistan’ın en büyük dini tarikatı tapınmak için toplanmıştır. Ölümü saplantı haline getirmiş gizli bir topluluk. Orada kalarak törenlere öncülük ettiği bilinen tarihsel şahsiyetler vardır. Plato, Cicero, Sokrates, bu bize oranın önemini gösterir. Günümüze kadar ulaşan belgeler, Tarikat üyelerinin buraya Hades’teki cennete giden bir kestirme, sonsuz saadete uzanan bir yol bulma arayışıyla geldiklerini göstermektedir.

Tarikatlar, Kutsanmışlar Adasına giden yolu bulmanız için ihtiyacınız olan bilgiyi size verebilmekte ve siz de sonsuza kadar yiyecek, parti ve şarap bereketinin görkemi içinde yaşayabilmekteydiniz. Uzmanlar Eleusis’teki tarikatın ölümden sonra hayat vaat eden başka bir dini etkilemiş olabileceğine inanmaktadırlar. Hıristiyanlığı. Bu Tarikat’ın, insanların ölüm korkusundan kurtulmalarına yardım ettiğini ve çok ilginç bir biçimde Hıristiyanlığa zemin hazırladığını biliyoruz. Ölümü bozguna uğratarak yükselen evrensel bir Tarikat’ın tohumlarını ekmiştir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için bu yüz, ölümün yüzüdür. .

Efsaneye göre, Hades ruhların acımasız efendisidir.Fakat her zaman böyle değildir. Dramatik bir değişim geçirmiştir. Unutulmuş bir çocuktan korkulan bir tanrıya dönüşmüştür. Aslında doğar doğmaz öz babası tarafından canlı canlı yutularak lanetlenmiştir. Hades eski Yunanlıların yeraltı tanrısıdır. Tüm ölü ruhları kontrol eden korkutucu bir tanrıdır. Fakat her zaman bu denli tehditkâr değildi. Tanrıların sarayında bir bebeğin çığlıkları sessizliği delmektedir. Yeni doğmuş olan bu çocuğun adı Hades’tir. Babası Yunanistan’ı yöneten tanrıların, yani Titanlar’ın kralı Kronos’tur. Bir kehanette Kronos’a çocuklarından birinin onu öldüreceği söylenince, böyle bir şeyin gerçekleşmemesi için her şeyi yapmaya karar verir. Yerine oğlunun geçmesinden korkan bir baba, bu insan psikolojisidir. Kronos’un bu soruna bulduğu çözüm, çocuklarını yemek olmuştur. Kronos ani bir hareketle yeni doğan oğlunu midesine indirir. Yeni doğmuş bir çocuğu öldürme eski Yunanistan’da sık rastlanan bir durum değildi, bu yüzden çocuklarını kasten öldürmeye çalışan bir baba düşüncesi onlar için şok edici bir durum olmuştur. Tabii ki ölümsüz olduklarından, Kronos’un yuttuğu çocuklar ölmemiş, sadece karnında bir yere hapsolmuşlardır. Hades ve çoğu kardeşi babalarının karnında büyümüşlerdir. Kronos’un gazabından kurtulmayı başaran tek çocuğun adı Zeus’tur. Yetişkin bir tanrı olarak geri döner ve hapsedilmiş kardeşlerine özgürlüklerini verir. Kardeşler Tanrı Hanedanlarını oluşturmak için birleşirler ve Titanlarla son bir savaşa girerek babalarından evrene hükmetme gücünü alırlar. Titanları devirdikten sonra Tanrı Hanedanları bu yeni düzende kimin hangi işi yapacağını belirlemek zorundaydılar. Hades, Poseidon ve Zeus, yani Tanrı Hanedanlarının 3 erkeği fethin ganimetlerini bölüşme konusunda anlaştılar. Bu Hades için bir dönüm noktasıdır. Tanrıların güç yapısını sonsuza dek belirleyecek bir andır. Hades en büyük çocuktur ve zamanın Yunan yasalarına göre bu durum ona bir avantaj sağlar.

Yunan dünyasının çoğu yerinde ata kanunları geçerlidir. Bu, en büyük olanın, yani Hades’in kalan en büyük payı alma hakkına sahip olduğu anlamına gelmekteydi. Fakat en küçük kardeş olan Zeus’un dünyayı yönetme tutkusu vardı. Bu, Zeus’un tutkusu ile Hades’in doğuştan kazandığı hak arasında geçen bir savaştır. Kardeşler kura çekmeye karar verirler, gök kubbeyi kazanan tanrıların kralı olacaktır. Eski Yunan geleneklerinde seçilmesi zor olan şeyleri bölüşmede kura çekmek tipik bir yöntemdi. Ve böylesine zor bir karar alınırken kura çekmenin geçerli bir yol olduğunu herkes takdir etmiştir. Tanrılar kurayı çekerler. Poseidon denizleri Zeus gök kubbeyi çeker, böylece mitolojinin üstün komutanı olur. Ve Hades kısa çöpü çekerek, ölüler diyarıyla baş başa kalmış olur. Bu isteyerek seçtiği bir şey değildir. Bu onun alnına yazılmıştır, kendi eliyle yapmıştır, fakat bu durum onu bazı yönlerden değiştirmiştir. Bu durum onu mutsuz bir tanrı haline getirmiştir. Hades için trajik bir dönüm noktasıdır. Evrene hükmedebileceği yerde, ölüler diyarına hapsedilmiştir. Eski Yunanistan’da, ölüme karşı takınılan tutumla bizim bugünkü tutumumuz arasında çok fark yoktur, bu yüzden insanlar Poseidon ve Zeus’a taptıkları kadar Hades’e tapmamışlardır. Diğer tanrılar onu görmeye gitmezlerdi, çünkü ölüm onlar için tatsız bir durumdu. Hades’in yeni evi karanlık, kasvetli ve ölü ruhların hüznüyle kaplıdır. Eski belgeler burayı küf kokulu mağara ve nehirlerin olduğu geniş bir alan olarak tarif etmektedir. Karanlık ve kasvetli bir yerdir. Nehirleri pusludur. Çürüme kokusuyla kaplı, çok korkutucu bir yerdir. Girmeniz halinde geri dönemeyeceğiniz bir yerdir. .

Efsane bu şekilde devam eder, fakat gerçeğe dayanıyor olabilir mi?

Burası Yunanistan’ın altında kilometrelerce uzanan mağaralar zinciri Diros’tur. Nehirler ve büyük mağaraların oluşturduğu bu labirent Hades’in eskiden tarif edilişine mükemmel uymaktadır. Mağaralar geçiş noktası gibi çalışmaktadırlar. Yeryüzü ile yeraltı dünyası arasındaki gizli geçiş noktaları oldukları açıkça anlaşılmaktadır.

Yunan dünyasında mağaraların önemi büyüktür, çünkü orada yaşayan ilk insanlar mağaralarda yaşamışlardır. Dışarı çıkıp binalar inşa etmeye ve tarımda gelişmeye başladıktan sonra bile, bu mağaralar onlar için önemli kutsal yerler olarak kalmışlardır. Böyle kasvetli bir yere girme ve burada bulunma deneyimi Yunanlıların hayal güçlerini ve Hades ile yeraltı dünyasının neye benzediğini resmedişlerini fazlasıyla etkilemiştir. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar Hades’ten ve onun korkunç diyarından ölesiye korkuyorlardı, fakat oraya girmesi reddedilen ölü ruhlardan daha fazla korkmaktaydılar. .

Efsaneye göre, bu reddedilen ruhlar yaşayanları rahatsız etmek için hayalet şeklinde geri dönüyorlardı.

Yunan efsanesine göre, tanrı Hades karanlık ve nemli bir evrene ölülerin yeraltı dünyasına hükmetmektedir. Diğer dünyayı bir krallığa dönüştürmeye başlamıştır. Ve bu tip bir monarşinin görevi günahkarları cezalandırmak ve iyileri ödüllendirmektir. Hades ölü ruhlara göz kulak olmaları için bir infaz ekibi kurar. 3 kafalı, acımasız bekçi köpeği “Cerberus”. Tartarus’un mahkum gardiyanları “Hundred-hander”lar. Ve Hades’in baş hizmetkârı “Charon”. Charon, nefret nehri “Styx”de devriye gezer. Charon’un işi dünyanın bir tarafından, yani yaşayanların dünyasından Styx nehrinin diğer kıyısına, yani yeraltı dünyasına, daha doğrusu ölüler diyarına geçmek isteyen ruhlardan geçiş parası almaktı. Çok sıska, belli belirsiz ve çok şeytani bir görüntüsü vardır. Aslında o, ölüm ve yaşam arasındaki sınırdır. Takatsiz kalmıştır. Popüler kültür açısından bakıldığında, Azrail gibi görünmektedir, parmağıyla sizi gösterip götürecek olan kişidir. Charon’dan geçmeden Hades’e giden bir yol yoktur. Ve hiç kimse Styx nehrini ücretsiz geçemez. Her ölü ruh geçiş için bir sikke vermek zorundadır. Eğer ruhun Charon’a bu ücreti ödeyecek parası yoksa, Styx nehrinin kıyısında dinlenmeden sonsuza dek amaçsızca dolaşmak zorundadır. Bu yüzden eski çağda yaşayan Yunanlılar ölmüş bir insan cesedinin göz kapağına ya da dilinin altına bir sikke koymaktaydılar. Bu adet eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için çok gerekliydi. Eğer sikke yerleştirilmezse, ölen kişi asla huzur bulamazdı. Eski çağlarda yaşayanların bunu çok ciddiye aldıklarına hiç şüphe yoktur. Birçok eyaletin ölüyü gömerken vazifesini yerine getirmeyen insanları cezalandıran kanunları vardı. Ailenin, ölen kişinin bu dünyayla ilişkisinin tamamen kesilmesinden ve diğer dünyaya gönderilmesinden emin olmak gibi bir zorunlulukları vardı. Çünkü eğer bunu yapmazlarsa, ölen kişi bu dünyada bir hayalet olarak kalır ve bundan da herkes etkilenirdi. Ölen geri gelir, rahatsız eder, bir şeyler ister, ağlar, şikâyet eder, incitir, yok eder gibi fikirler eski hikâyelerden tutun da bugünkü hikâyelere kadar hepsinin içinde mevcuttur. Bu efsanedir, fakat kanıtımız nedir?

Yunanlıların hayaletlere inandıklarına dair arkalarında bıraktıkları ipucu ise eski vudu bebekleridir. Yunanistan mezarlıklarında kazı yapan arkeologlar elleri ayakları birbirine bağlı ufak kurşun heykelcikler bulmuşlardır. Ve hepsi de üzerlerinde beddualar yazılı küçük tabutlara koyulmuş haldedir. Bu yazılar, ölüler ve ölülerden sorumlu tanrılar, yaşayan insanlara işkence yapsınlar diye onları çağırma niyetiyle yazılmış sihirli büyülerdir. Eğer bir boks maçı yapıyorsanız, ölülerden rakibinizin kolunu bloke etmesini isteyebilirdiniz. Sıklıkla kullanıldıkları başka bir alan ise ticarettir, sizin bir deri tabakçısı olduğunuzu ve başka bir tabakçının sizden daha iyi iş yaptığını farz edersek, ölülerden onu işini bozmasını da isteyebilirdiniz. Bu vudu bebekleri muhtemelen Hades’e hiçbir zaman ulaşamayacak olanların mezarlarına koyuluyordu. Bu kişiler “huzursuz ölüler” adıyla bilinmekteydi. Çok genç yaşta, vahşi bir şekilde örneğin bir cinayete kurban giderek ölen veya düzgün bir şekilde gömülmeyen insanlar. Bu hayaletler yeraltı dünyasına gidemiyorlardı, bu yüzden huzursuz, mutsuz ve kızgındılar, ayrıca onlardan birini sizin çirkin bir işinizi yapmaya ikna etmek çok kolaydı. Yeraltı dünyasına inebilen ruhlar sonsuza dek orada hapsoluyorlardı. Hades’in ayrılmaya çalışanlara verdiği ceza ise çok acımasız oluyordu. Fakat bu bazılarını denemekten alıkoyamamıştır. Bitkin bir halde bu dağın etiğinde duran, yaşlı ve zayıf yüzünden terler boşalan, derisinin altındaki damarları şişen, bu adamın adı Sisyphus’tır ve Hades’in isteklerine karşı gelmeye cesaret eden ilk ruhtur. Sisyphus dünyadaki hayatı bitmeden önce ölümü kandıracak planlar yapmıştır. Sisyphus karısına “Lütfen, beni gömme.” der. Eğer karısı onu gömmezse, Hades’in diğer tarafına giden yola girmeyeceğini biliyordu, sahipsiz topraklarda mahsur kalacaktı.

Ölümü kandırmayı kim hayal etmemiştir ki?

Sisyphus etkileyici sanatını, zekâsını, tüm aklını kullanarak ölüm tanrısını ikna etmeyi ya da cehennemden bir çıkış yolu bulmayı başaracaktır. Sisyphus ölüm kralını kandıramayacağını bildiğinden, kraliçeye gider. Sisyphus kendisine bu kötülüğü yapan karısını, vücuduma nasıl olurda böyle kötü davranabilir diyerek yeraltı dünyasının kraliçesi Persephone’ye şikâyet eder. Persephone bu durumu anlayışla karşılar ve karısına olan siniriyle Sisyphus’un gerekli dersi vermesi için yeryüzüne dönmesini sağlayacak izni verir. Tabii ki, Sisyphus yeryüzüne geri döndüğünde, Hades’e geri dönmeye dair hiçbir niyeti yoktur. Sisyphus imkânsızı başarmış, ölümü aldatmış ve hayatın doğal döngüsünü değiştirmiştir. Fakat yeraltı dünyasının tanrısı intikamını alacaktır. Hiç kimse Hades’i kandırıp, bununla yaşayamaz. Ölülerin tanrısı Hades hiç kimseyi serbest bırakmaz. Fakat Sisyphus isimli bir ruh elinden kayıp gitmiştir. Hades kandırıldığını anladığında, çok sinirlenir. Anında Sisyphus’u tekrar yeraltı dünyasına çeker. Sisyphus tanrıları, ölümü, doğayı aldatabileceğini düşünmüştür. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için böylesi bir hareket çok tehlikeydi. Ölümü aldatmayı deneyen her ruh toplum için bir tehditti. Yunanlılar birisi öldüğünde, onun yerine koyulması ve onun orada kalması gerektiğine inanmışlardır. Buradaki düşünce ölünün yaşayanlardaki hayatın peşinde olduğu ve yaşamlarını zayıflattığıdır. Eğer ölüler her zaman göz önünde olurlarsa, sizin yaşamınızı sömürürler. .

Efsaneye göre, ölümü kandırmaya çalışmanın cezası ağır ve kalıcıdır. Hades Sisyphus’u eski dünyanın cehennemi Tartarus’a mahkum eder. Orada, kavurucu sıcağın altında, büyük bir kayayı iterek bir dağın tepesine çıkarmak zorundadır. Her günün sonunda, bitkin ve acı içinde zirveye ulaşır ve ittiği kayanın tepeden aşağıya yuvarlanışını çaresizce izler. Sonsuza dek her gün bu cezayı çeker. Sisyphus’den, yani sonsuza dek amaçsızca boğuşup duran bir insanın hikâyesinden, günümüz İngilizcesindeki, çok güç gerektiren ve aynı zamanda tamamen amaçsız bir görev manasına gelen “Sisyphean” kelimesi türemiştir. Sisyphus’un hikâyesi eski çağlarda yaşayan Yunanlılara “Kimse ölümü ya da onun efendisini kandıramaz.” şeklinde algılanan güçlü bir mesaj göndermiştir.Hades’in, insanların en çok aldatmak, kandırmak ya da kurtulmak istedikleri kişi olduğunu anlayabiliyoruz. Hades, üzerinizde istekleri ve gücü mutlak olan tanrıdır, hiç kimse ölümden kurtulma adına onunla anlaşma yoluna gidemez. Fakat Sisyphus’dan sonra dahi, hâlâ deneyenler mevcuttur. Orpheus onlardan biridir. Dünyadaki en güzel müziği icra eden müzisyen. Bu onun ölüm tanrısına karşı kullanacağı silahı olacaktır. Orpheus müzikal geleneğinin kurucuydu. Şiir ve müziği icat eden kişiydi. Özellikle eski çağlarda, üstte bir çubuk ve aşağı uzanan telleri olan, “U” şeklindeki müzik aleti lir’de ustalaşmıştı.

Yunancadaki “aoidos” yani “müzik” kelimesi hakkında unutmamamız gereken önemli şeylerden birisi de hem “şarkı” hem de “sihirli söz” anlamına geldiğidir, bu yüzden Orpheus şarkı söylerken büyülenmiştir. Orpheus’un müzikten daha çok sevdiği sadece bir şey vardır, o da çekici genç karısı, Euridice’dir. Orpheus ve Euridice’nin hikâyesindeki en üzücü şeylerden birisi de ne kadar kusursuzca mutlu ve birbirlerine aşık olduklarıdır. Ve Yunanlılarla ilgili bir şey de, eğer mutluysanız, bir şeyler olacaktır, çünkü bu derece mutlu olmak ölümlülere özgü bir şey değildir. Bir gün, Euridice bahçede meyve toplarken, durdurulamayan seks dürtüsüyle tanınan, yarı keçi yarı insan çirkin bir canavar olan satirin dikkatini çeker. Satirler doğadaki kontrol edilemeyen erkek gücünü temsil etmektedirler, katıksız şehvet, doğurma ve çiftleşme arzusudurlar. Satir Euridice’ye saldırır. Euridice kaçmaya çalışır. Fakat satir onu köşeye sıkıştırır. Çok korkmuş şekilde geri giderken zehirli yılanların bulunduğu bir çukura düşer. Orpheus onu bu çukurda bulur fakat artık çok geçtir. Euridice artık Hades’in avuçlarının içindedir. Orpheus Euridice’yi o kadar çok seviyordu ki, daha önce hiç kimsenin yas tutmadığı şekilde onun yasını tutmuştur. Orpheus karısının ölümünü kabullenmeyi reddeder. Hades’e meydan okumaya ve karısını hayata döndürmeye karar verir. Hayat, Euridice olmadan devam edemez. Tek silahı olan lirle, yeraltı dünyasına gitmeye karar verir. Orpheus dünyanın derinliklerine doğru tehlikeli bir yolculuğa başlar. Arayışında başarısız olması karısını sonsuza dek mahkum edecektir. Başarılı olması ise onu bir kahraman yapacaktır. Yeraltına gidip geri dönmedikçe gerçek anlamda bir Yunan kahramanı olamazsınız.

Yunan edebiyatında sıkça rastlanan, düşünmekten hoşlandıkları bir durumdur, ölüm herkesin paylaştığı bir şeydir. Düşünmekten başka elimizden bir şey gelmez. Orpheus güzel ve hüzünlü şarkılarıyla, kayıkçı Charon’u büyüler ve Styx nehrini geçer. Fakat başka bir korkutucu engel onu diğer tarafta beklemektedir 3 kafalı, Hades’in acımasız bekçi köpeği “Cerberus”. Cerberus yeraltı dünyasının kapısında görevlendirilmişti. İçeri giren ve dışarı çıkanları gözetlemek için oradaydı. Hiç kimse bu köpeği geçmeden ne içeri girebilir ne de dışarı çıkabilirdi. Bu korkunç köpeğin 3 kafası vardı ve diğer köpeklere nazaran çok büyük ve çok daha kuvvetliydi. Önceden gördükleri ve ürperdikleri bir canavardır. Orpheus titreyen parmaklarıyla lirini çalar. Cerberus büyülenir ve müzisyenin yolu açılır. Fakat geçireceği gerçek test kapıların ötesinde, Hades’le olan testtir. Ulu tanrı Hades’e gitmekte ve çalacağı müziğin Hades’i istediği şeyi yapmaya ikna etmesini ummaktadır. Fakat müzisyen olarak kendisine değil, müziğin gücüne inanmakta ve güvenmektedir. Orpheus hiçbir ölümlünün denemediğini yapacak, ölüm tanrısını büyülemeyi deneyecektir. Şarkısı o kadar güzel ve kederliydi ki, Hades de dahil herkes ağlamıştır. Ve bu ölüm tanrısıdır, o kolaylıkla ağlamaz. Başka bir kişi de karanlıklardan onları seyretmektedir. Orpheus’un ölen karısı, Euridice. Müzikten çok etkilenen Hades, Orpheus’a karısının özgürlüğünü geri kazanmasını sağlayacak bir şans vermeye karar verir. Hades ilk kez aşkın ve kayboluşun gücünü fark eder. Ölümsüz olduğundan aşkını kaybetmeyi anlayamaz. Fakat şarkı anlamasını sağlar ve bu güç sayesinde, bu şarkı sayesinde, Orpheus’un Euridice’yi geri götürmesine izin verir. Öne sürülen şart ise, Orpheus Hades’ten yürüyerek çıkacak ve Euridice’nin onu arkadan takip ettiğine inanacaktır. Fakat emin olmak için geriye bakarsa, onu sonsuza dek kaybedecektir. Orpheus ve Euridice yeryüzüne doğru yol alırken, Orpheus şüphe duymaya başlar. “Euridice gerçekten arkamda mı?”, “Hades bana bir çeşit oyun mu oynuyor? ” diye merak etmeye başlar ve yeryüzüne yaklaştıkça, merakı da içinde gitgide büyümeye devam eder. Ve sonunda, tam yeryüzüne çıkmak üzerelerken, daha fazla dayanamaz ve arkasına bakar, Euridice’yi görür. Bunu yaptığında, göz göze geldiklerinde, Euridice birdenbire yeraltı dünyasına sürüklenir. Hades ölüm üzerindeki gücünün mutlak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Fakat yakın bir zaman içinde, hükümdarlığına ondan çok daha üstün bir güç tarafından meydan okunacaktır. Bu, Vahiy kitabında kayıtlara geçecek tanrıların nihai savaşı olacaktır. Hades ölüm üzerindeki gücünün mutlak olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Orpheus’un karısı Euridice’yi almıştır. Orpheus perişan olmuştur. Yeraltı dünyasından döndükten sonra, müzisyenimiz ıssız yerlere doğru seyahate çıkar ve önüne çıkan herkese ölümün trajedisini anlatan şarkılar söyler. .

Efsane bu şekildedir, fakat bunun gerçekle olan ilgisi nedir?

İlginç bir arkeolojik bulgu, ölüm efendisinin ve onun ülkesinin eski çağlarda yaşayan Yunanlılara nasıl göründüğü üzerine aydınlatıcı bir ışık tutmaktadır. Son iki yüzyıl boyunca, eski mezarlık alanlarında gizemli altın yazıtlar bulunmaktadır. Bu yazıtların büyük çoğunluğunun bulunduğu yer bizlere, bunların cesedin ağzının üstüne gömülürken koyulduğunu göstermektedir. Ve şekilleri dudak gibidir, bu yüzden yazıtların üstündeki ibare, ölen kişinin adına konuşuyor gibi görünmektedir. Hades, tanrısı ve mekanı ile ilgili yazılarla doludurlar. Onları daha önce yeraltında bulunmuş bir kişinin yazdığı yönergeler gibi okumuşlardır. “Sol tarafta Hades’in Evi, İlkbahar’ı bulacaksın.” “Ruh Güneş’in ışığından ayrılır ayrılmaz, sağ tarafa git, çok dikkatli ol.” Bu belgeler yeraltına gitmenizi sağlayan bir pasaport gibi işlev görmüş ve ne olduğunu, ölünün hangi aşamalardan geçtiğini, ne tip gardiyanlarla karşılaştığını ve onları geçip yeraltı dünyasına ulaşmak için ne söylemesi gerektiğini anlatmışlardır. Bunlar, efsanenin etkisi altında yazılmış gerçek hayat yazıtlarıdır. Ahirete bakış açılarının Orpheus’un efsanevi şiirlerinden türediğine inanılmaktadır. Yeraltındayken oranın nasıl işlediğine dair birçok şey öğrendiğine inanılmaktadır. Bu yüzden yanında karısı olmadan yeryüzüne geri döndüğünde, yeraltı dünyası hakkında şiirler yazmıştır. Ve yeraltında ne yapmaları, ne yapmamaları gerektiği hakkındaki bu şiirler kişiden kişiye aktarılmıştır ve aslına bakarsanız altın tabletlerin üzerindeki yazılar bu şiirlerden alınmış bölümlerdir. Eski çağlarda yaşayanlar Orpheus’un şiirlerini ölümden sonraki hayatın el kitabı olarak, Hades diyarını anlamak ve orada yollarını bulmak için kullanmışlardır.

Binlerce yıl boyunca, Yunanlılar’ın ahirete bakış açıları bu şekilde sürmüştür, fakat Milattan Sonraki ilk yüzyıllarda, ortaya çıkan yeni fikirler eski dünyanın ölüme bakış açısını kökten değiştirmiştir. Tanrı Hades yeni ve güçlü bir kuvvetle yüz yüze gelmek üzereydi Hz. İsa. Hıristiyan geleneği eski ile yeni düzen arasında gerçekleşen bir epik savaşı anlatmaktadır.Tanrıların son savaşı. Savaşın merkezinde Hades bulunmaktadır. Ve İsa ruhlarını almak için gelmiştir. Nicodemus İncil’inde İsa’nın Hades’e gidişini anlatan “Descensus Christi”adında yeniden yazılmış bir bölüm vardır. Hz. İsa öldükten sonra, oraya gider ve Hades’le yüzleşir. Hz. İsa şereflilerin en yücesi olarak gelerek kapıları açar ve Hades’teki tüm insanlara yol göstererek onları cennete götürür. Hz. İsa, Hades’te Yunanistan’ın tüm ölü ruhlarına vaaz eder. Hem yaşayan hem de ölüler için mesaj nettir. Hades’i reddedin ve yeni kurtarıcınızla kucaklaşın.

Bu yeni düzende ölülerin efendisi ne olacak?

Hades’in son zamanları, İncil’in kıyamet gününü anlatan Vahiy kitabında anlatılmaktadır. Vahiy’e göre, ölüm üzerindeki gücünü göstermek için, Hz. İsa Hades’i ve ölümü yok edecektir. İsa son bildiri için döndüğünde, ölüm muhafızını ateş gölüne atacaktır. Hades’i; ölüler diyarını yok ederek, sadece kendi adına değil, tüm yaratılanlar adına ölüme karşı bir zafer kazanmış olur.En sonunda, Hades emri altındaki ruhlarla aynı kaderi paylaşmak zorunda kalacaktır. O bile ölümün pençesinden kaçamayacaktır. Hades hakkında anlatılan hikâyelerin altında yatan güç, bizim, yani insanların ölümü nasıl gördüğümüzü, ölümü aldatmayı ya da bir hayatta kalma yolu bulmayı nasıl ümit ettiğimizi anlamamızı sağlamalarıdır, korktuğumuz şey varoluşumuzun son erdiği düşüncesidir. Yeraltı dünyası büyüleyicidir. İnsanlar orada neler olabileceğini düşünmeyi severler çünkü korkutucudur, esrarengizdir, bu dünyada gerçekleşen her şeyden tamamen daha farklıdır. Bu hikâyeler çocukları korkutan ya da sizi daha iyi hissettiren yerel efsanelerden, yerel hikâyelerden daha fazlasıdır. Onlar, en esaslı şekilde insan olmakla ve fani olma durumunuzla yüzleşmenizle ilgilidir.

BÖLÜM 4 MİNOTAUR

Yarı insan, yarı boğa bir canavar, büyük bir labirentte kilit altında, insan etinden oluşan yeni yemeğini beklemektedir. Bu, Minotaur’un garip efsanesidir. İnsanoğlunun içindeki canavarı sembolize eden doğadaki kızgın ve vahşi yaratık. Fakat hikâyesinin ardında çarpıcı bir gerçek yatmaktadır. Fedakârlığın, acımasızlığın, savaşın ve hakiki bir labirentten geriye kalanların oluşturduğu gerçek bir dünya.

Büyük bir kapı üstünüze kapanır. Belirsiz bir labirentin koridorları sizi beklemektedir. Havada ağır bir ölüm kokusu vardır. Minatour’un labirentinde tuzağa düşerseniz. kaçış yolunuz yoktur. Minotaur hikâyesi eski çağlarda yaşayan Yunanlılar için bir korku hikâyesiydi. Labirent bir ölüm odasıydı.Oraya kilitlenenler, tek bir kaderlerinin olduğunu ve sonlarının korkunç, yırtıcı, insan yiyen bir canavarın elinden olacağını biliyorlardı. Bu yarı insan, yarı hayvan canavar sizi parçalara ayırmakta ve sizi yemektedir. Minotaur insan bir anneden doğma, boğa bir babadan olma bir mutanttır. Çok güçlü ve kuvvetli bir erkek vücuduna fakat boynuzlu bir boğa kafasına sahiptir. Bir açıdan baktığınızda, bir bölümü canavardır. Ve bu canavar aç, yırtıcı bir katildir, hatta öldürdüğü insanların etini yemektedir. Diğer bir açıdan ise, Minotaur yarı insandır ve vahşiliğinin içinde kapana kısılmış durumda bulunan insanlığından gelen bir çeşit hassasiyeti vardır. Özünde, bu efsane sağduyu ve acımasızlık, düzen ve kaos arasındaki savaşı temsil etmektedir. Eski çağlarda yaşayıp, bu hikâyeyi anlatan Yunanlılar medenileştikleri için kendileriyle gurur duymaktaydılar.

Yunanlıların tam anlamıyla inandıkları şeylerden biri de sağduyunun birçok şeyin üstesinden gelebileceğiydi. Fakat Minotaur sağduyu düşmanı, tüm insanlığın içinde hapsolmuş hayvani içgüdülerin sembolüydü. Minotaur, yani canavar Yunanlıların anlamaya çalıştıkları doğanın dizginlenemeyen parçasıydı. Bu, kontrol edemedikleri tek şeydi. .

Efsaneye göre, Minotaur burada, Girit adasında yaşamaktadır.Hikâyenin vuku bulduğu zamanlarda, Girit, Minotaur’un labirentine hükmettiği gibi Yunan dünyasına hükmetmekteydi. Tunç Devri’nin sonlarında, Akdeniz’in bu bölümündeki en önemli güç Girit idi. Klasik dönemde çok fazla öneme sahip ve en belirgin güç konumuna gelen Atina ve Sparta gibi şehirlerin aslına bakarsanız hiçbir önemi yoktu. Aslında, bölgedeki en büyük güç olan Girit’e vergi ödemek zorundaydılar. .

Efsaneye göre, Minotaur bir tanrıyı alt etmeye çalışan Girit Kralı Minos’u cezalandırması için yaratılmıştır. Kral Minos’un her yıl en değerli boğasını Denizler Tanrısı Poseidon’a kurban etmesi gelenek haline gelmişti. Fakat, bir yıl sürü o kadar güzel, o kadar mükemmel bir buzağı doğurur ki, Minos ondan ayrılmaya dayanamaz. Onun yerine daha çelimsiz bir boğa kurban eder. Fakat Poseidon izlemektedir.

Yunan mitolojisinde, her ne zaman bir tanrıyı alt etmeye çabalarsanız, kaybeden siz olursunuz. Poseidon bunu görünce, “Tamam. Boğanı bu kadar çok mu seviyorsun? Öyleyse kadınını bir boğaya çeviriyorum.” der. Ve böylece Minos’un karısının bir boğayı arzulamasını sağlar. Minos’un karısı, Pasiphaë, bir boğaya aşık olur. Pasiphaë’nin boğaya karşı olan arzusu, bence, bir çeşit hayvansı arzuyu sembolize eder. Hepimiz kendimizi çok akıl sahibi yaratıklar olarak düşünmeyi severiz fakat gerçekte hepimiz, özümüzde saf hayvansı istekler tarafından yönetildiğimizi biliriz. Kraliçe boğayı azdırmak için özel bir plan yapar. Bir inek kostümünün içine girer ve onun otladığı çayırlıkta, canavarın yaklaşmasını bekler. Bu çok garip bir efsanedir, çünkü Pasiphaë gerçekten hayvani bir harekette bulunmaktadır. Bu boğaya aşıktır. Bu boğayla ilişkiye girmek istemektedir. Bu durum, eski çağlarda yaşayan Yunanlı ve Romalıların, düzgün cinsel davranış şeklinin nasıl olduğuna dair zihinlerini yorduklarını göstermektedir. Ve hayvanlarla cinsel ilişkiye girmek mitolojilerinde çokça ortaya çıkan tabulardan biriydi. Gerçek dünyada, bu tip efsanevi sahnelerin, vahşiliğin ünlü sahnelerinin Kolezyum’da gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Sırf eğlence olsun diye boğalarla ilişkiye girmeye zorlanan kadın köleler olmuştur. Bu tip gerçek yaşam gösterilerinde, eski çağlarda yaşayanlar sıklıkla Kraliçe Pasiphaë’nin bir boğayla yaşadığı efsanevi ilişkiyi canlandırmaktadırlar.

Hikâyemizde ise çok geçmeden stratejisi başarıya ulaşacaktır. Boğa onu gözetler, şehvetine yenik düşerek onunla çiftleşir, 9 ay sonra ise, Minotaur’unuz doğmuş olur. Canavarların dünyaya gelişi sıklıkla günahkârlıkla ya da bu çeşit bir kabahatle ilişkilendirilse de bu durum kesinlikle her ikisinin karışımıdır. Çünkü Minos antlaşmasına sadık kalmamış, Pasiphaë doğal olmayan bir arzunun ağına düşmüş, böylece anormal ve hasarlı bir çocuk dünyaya gelmiştir. Alnına “korku” yazılmış, yarı insan, yarı boğa bir bebek. O bir canavardır. Biz onu böyle tanırız. Fakat aynı zamanda, kaderin kurbanı olmuş gibi görünmektedir ve bu yüzden Minotaur’a karşı karışık hislerimiz vardır. Gerçekten onu suçlayamayız. Minotaur’un garip bir ismi vardır. Babası Minos olmamasına rağmen, adının ilk bölümü Minos adından gelir. İkinci bölüm, yani “tauros” ise, Yunancada boğa anlamına gelir. Yani Minotaur Minos’un boğası anlamına gelir. Eski çağlarda yaşayanlar için, bu insan-boğa karışımı güçlü ve korkutucu bir kavramdı. Boğalar Yunan medeniyetinde çok önemli bir yere sahipti. Aslına bakarsanız, tanrı gibi tapınılmışlardır. Tüm Doğu Akdeniz boyunca, boğa tarikatlarında çok fazla kurban ve ayinler vardı. Boğa erkek iktidarını ve gücünü temsil eder ve kesinlikle bu yüzden boğa dini açıdan erkeklerin iktidar, verimlilik, kuvvet ve gücünü temsil eden bir ikondur. Boğa gücünü yansıtan anılar Yahudi-Hıristiyan dönemlerine de taşınmıştır ve İsa’nın doğumunu resmeden tablolarda Bebek İsa’ya yaşam gücü üflerken resmedilen boğalar görmekteyiz. .

Efsaneye göre, zalim Kral Minos, Minotaur doğunca çok sinirlenir. Ve onu kendi gücüne karşı gelmeye cüret edenlere karşı bir silah olarak kullanmaya karar verir. Dünyanın en korkunç hapishanesini inşa etmek gibi çok şeytani bir plan yapar ve sevimsiz üvey evladını da o hapishanenin insan yiyen muhafızına çevirir. Orayı inşa etmek için, Minos dâhi inşaat mühendisi, Daedalus’un yardımını ister. Daedalus antik çağda yaşamış en ünlü mimardır. Thomas Edison ve Frank Lloyd Wright’ın bir araya gelmesi gibidir. Güzel eserler yapma yeteneği vardır, ayrıca eski çağ teknolojisinde uçan makineler ve harikalar inşa etme yeteneğine sahiptir. Daedalus sadece çok büyük dolambaçlı bir labirentten oluşan ve demir parmaklıkları olmayan bir hapishane planı yapar. Orası o kadar büyük ve orada yolunu bulmak o kadar imkânsız olacaktır ki, kendisi bile oradan sağ çıkmayı başaramayacaktır. Ve oranın merkezinde Minotaur avını bekliyor olacaktır. Labirent koridorlardan ve merdivenlerden oluşuyordu, labirentte içinde yürüyenin kısa zamanda nerede olduğunu anlamasını engelleyen, kişinin aklını karıştıran bir çeşit mistik veya garip bir havası vardır. Karanlık, kafa karıştıran ve ölümcül bir yer. Bu efsanevi labirent çok korkutucu olmalıdır. Fakat bir efsaneden fazlası olabilir mi?

Bugün Girit adasında, Minotaur’un labirentiyle ürkütücü benzerlikler gösteren bir yeraltı labirenti bulunmaktadır. Mesara mağarası. Yöresel bilgilere göre eski çağlardan kalma ve efsaneye ilham veren bir yeraltı taş ocağıdır. 3.5 km boyunca belirli bir düzeni olmadan uzanan dolambaçlı koridorlar. Aslında, buraya girmeye cesaret eden çoğu kişi kaybolmamak için tel kullanmışlardır. Aynı taktik efsanenin ilerleyen bölümlerinde Minotaur’un kurbanları için de çok önem arz edecektir. Bu tünellerin duvarlarında bulunan keski izleri bu mağaraların insanlar tarafından yapıldığının ve eski zamana has aletlerle kazıldıklarının kanıtıdır. Yüzyıllar boyunca, bu yeri keşfetmek için gelenler Minotaur’un evini bulduklarına inanmışlar ve çoğu kendi izlerini bırakmışlardır. Bugün bile araştırmacılar labirentte yollarını bulmayı denemektedirler. Amaçları Minotaur’un bir zamanlar yaşadığı söylenen bu ana odaya ulaşmaktır. Buraya korkularını yenmek için geldiler ve kazanmaları durumunda görev tamamlanmış demektir. İsimlerini üzerine yazdılar ve mutluca buradan ayrıldılar. Burası o labirent olsaydı, çok güzel olurdu. Herkes bu labirent düşüncesinin nereden geldiğini bilmek istemektedir ve siz karşınızda böyle mağaralar gördüğünüzde buranın bir zamanlar Minotaur’un yuvası olduğuna dair fikirler hemen zihinlere gelmektedir. .

Efsanenin gerçekleştiği söylenen adada eski çağlardan kalma, insanlar tarafından yapılmış bir labirent. Biri hariç, her yönden Minotaur’un labirenti için mükemmel bir aday. Uzmanların çoğu efsanenin mağaradan daha eski olduğunu düşünmektedir.

Yunan-Roma zamanlarının sonlarında işletilmiştir ve bu dönemde birçok hacının burayı ziyaret edişi kayıtlarda vardır. Fakat gerçek Minotaur ve labirent efsanesi çok daha önceleri ortaya çıkmıştır. Mesara labirent efsanesine ilham veren yer değilse, o yer neresidir?

İpucu arayışları bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Korkutucu labirenti tamamlanan Girit Kralı Minos, ilk kurbanlarını aramaya başlar. Minotaur için yemek vakti gelmiştir. Eski bir efsaneye göre, Girit adası karanlık bir labirentte hiçbir şey yemeden devriye gezen yarı insan, yarı boğa bir canavara ev sahipliği yapmaktadır. Labirent çok karışıktır, mimarı bile çıkış yolunu zorlukla bulabilmektedir. İçeride ise, Minotaur insan etine susamış halde ilk kurbanlarını beklemektedir. Bu esnada, 320 km kuzeyde Atina ismindeki küçük site devletinde, tüm Akdeniz’den gelen atletler bazı sportif mücadeleleri başarmak için bir araya gelmişlerdir. Bu durum, Olimpiyat Oyunlarının ilk işaretleridir. Yarışmacılar arasında, Girit Kralı Minos’un oğlu ve Minotaur’un üvey kardeşi Prens Androgeus da vardır. Minos’un oğlu, Androgeus, her yarışmayı kazanmış; koşuda, fırlatmada ve şarkı söylemede herkesin yıldızı olmuştu. Ve bu durum bazı Atinalı gençleri o kadar sinirlendirir ki bir sarhoş kavgasında onu öldürürler. Kralın oğlu acımasızca öldürülmüştür. Bu savaş demektir. Haberler Minos’a ulaştığında, çok büyük bir kedere kapılır, çok büyük bir öfke ve intikam alma duygusu içini kaplar. Kral Minos olabilecek en kötü şekilde Atinalıları cezalandırmaya karar verir. Minotaur’u onlarla besleyecektir. Girit donanması Atina’ya demirler ve bir ültimatom gönderir. Minos onlardan Minotaur’a kurban etmek için 7 bakir erkek ve 7 bakire kadın göndermelerini talep eder. Eski çağlarda bakireler çok değerli birer ticaret eşyasıydı çünkü saflıklarının onları tanrılara daha da yakınlaştırdığına inanılıyordu. Bir gemiye bindirilecekler ve bu gemi onları aşağılayıcı koşullar içinde Girit’e götürecektir. Hepsi canavar tarafından öldürülecekleri labirente götürülürken göz yaşlarına boğulacaklardır. .

Efsane bu şeklide devam eder, fakat gerçekle bağlantısı nedir?

Hikâye burada gerçek tarihsel bir çatışmayı sembolize eder. Yılların süper gücüyle, gelecek vaat eden bir eyalet arasındaki epik mücadele.

Yunan tarihinin ilk zamanlarında, Atina ve Girit birbirlerinin can düşmanlarıyken Girit’in büyük donanması Girit’e büyük bir avantaj sağlamıştır. Hem efsanede hem de gerçek hayatta, David ve Goliath’ın mücadelesidir. Minotaur efsanesinin gerçek tarihin sembolik bir örtüsü olduğu her halinden bellidir. Girit çok güçlü bir medeniyet olmakla birlikte anakara Yunanistan’daki eyalet devletlerin üzerinde bir çeşit üstünlük kurmuştur. Minos’un sunduğu bu uygunsuz talep, Girit’in tüm bölge üzerinde kurduğu hakimiyetin bir yansımasıdır. Atinalılar Minotaur hikâyesini politik bir propaganda olarak kullanmışlardır. Minotaur, Girit’in zorbalığını yansıtmıştır. Labirent, Girit’in neredeyse önlenemez derecede büyük gücünü, kurbanları ise acı çeken Atinalıları sembolize etmiştir. .

Efsanenin amacı Giritlileri barbar ve günahkâr olarak göstermektir. Ve işe yaramıştır. Hikâyeyi yüzyıllardır abartarak anlatan Yunanlılar için, bu hikâye kendilerinin, tanrılarının ve sağduyulu düşüncelerinin Giritlilerden, onların boğaları ve canavarlarından daha üstün olduğunun önemli bir kanıtıydı. .

Efsaneye göre Atina, her 9 senede bir Minotaur’a kurban edilmesi için insanlar göndermeye aksi takdirde Girit’le topyekun savaşa girmeye zorlanır. Fakat neden 9 senede bir?

Kayıtlarından anlaşıldığı üzere, Ay’ın yaklaşık dokuz yıl süren çeşitli yıldız takımlarının etrafındaki hareketlerini baz alan bir anlayışa sahiptiler. Öyleyse bu durum, 9 yıllık kurbanların temelidir. Her ne zaman dolunay Ekinoks’a denk gelirse, canavara yeni kurbanlarını gönderme vakti gelmiş demektir. İlk kurbanlar labirente hapsedildikleri esnada, denizin karşı yakasında önemli bir olay vuku bulmaktadır. Atina’dan 80 km uzaklıktaki küçük bir krallıkta dünyaya gelen çocuğun adı Theseus’tur.

Yunan mitolojisinin ilk büyük kahramanlarından birisidir. Minotaur’a karşı koymak için seçilen kişidir. Theseus’un doğumu Atina’nın ulusal kimliği açısından bakıldığında en önemli hadisedir. Theseus’un eski tip kahramanlara özgü bir yapısı vardır. Onlar çok büyük bir güç, cesaret ve ayrıca üstün beyin gücüne sahiptirler. Theseus güzel bir Yunan prensesinin oğlu olmakla birlikte, bir değil, iki güçlü babaya sahiptir. Annesinin rahmine düştüğü gece, annesi hem Atina Kralı Aegeus’la hem de deniz tanrısı Poseidon’la ilişkiye girmiştir. Genellikle olan şey; annenin ölümlü babayla yatması ve aynı zaman dilimi içinde ölümsüz babayla da birlikte olmasıdır. Böylece çocuk iki kişi tarafından eş zamanlı olarak döllenmiş olur. İki babaya sahip olması, hem Aegeus’un tahtının varisi olma hem de Poseidon’a özgü özel güçlere sahip olma imkanı verir. Böyle iki babaya sahip olma durumları, eski efsanelerde genellikle rastlanılan bir olay örgüsüdür. Hatta bazı gerçek hükümdarlar böyle olduklarını iddia etmişlerdir. Onlardan biri, muhtemelen en bilineni, kısmen tanrısal olmakla övünen Büyük İskender’dir. Daha sonra, Roma döneminde, ilk imparator Augustus’la başlayarak Roma İmparatorları tanrı olduklarını iddia etmişlerdir. Benim babam bir tanrıdır diyebilirseniz, bu durum size bir çeşit yetki kazandırır. .

Efsaneye göre, Theseus doğduğunda Kral Aegeus sandaletlerini ve bir kılıcını büyük bir kayanın altına gömerek Theseus’un annesine. çocuk bu kayayı kaldırabilecek güce eriştiği zaman hakkı olan Atina Prensliğine sahip olacağını söyler. 9 yıl sonra, Girit tekrar vergi olarak Minotaur’un labirentinde kurban edilmeleri için 7 erkek ve 7 kadın gönderilmesini talep eder. Krallığın bir kahramana ihtiyacı vardır. Girit 3. kez vergisini istediğinde, Theseus artık hazırdır. Sonunda babasının sandaletlerini ve kılıcını saklayan o büyük kayayı kaldırabilecek güce erişmiştir. Labirente girmeye, Minotaur’la savaşmaya ve Atinalıları Girit’in gazabından kurtarmaya ant içer. Canavar ile kahramanın klasik savaşıdır. Ve modern kanıtlar bunun ardındaki bazı şaşırtıcı gerçekleri gün ışığına çıkartmıştır. Atina bir kez daha Girit’in gaddar kralı Minos’un talep ettiği masum kurbanları Minotaur’a kurban olarak gönderme vakti gelip çattığı için yastadır. Seçilenler öleceklerinden emindirler. Fakat kadere meydan okumaya ant içmiş biri vardır. Atina Prensi, Theseus. Cesaretini kanıtlama ve krallığına özgürlüğünü kazandırma arzusundadır. Tüm kahramanlar statülerini kazanmak için büyük işlerin üstesinden gelmek zorundadırlar. Bu yüzden büyük bir şeyler yapma ihtiyacı hisseder. Ve yapacağı şey ise; Atinalıların Minos’a ve çocuklarının da Minotaur’a boyun eğmek zorunda kalmalarına bir son vermek olacaktır. Sahne hazırdır. İnsanoğlunun vahşi yansıması Minotaur’a karşı kahramanımız, formunun zirvesinde, insanoğlunun kahramanlık sembolü Theseus’tur. Theseus Girit’e doğru yola çıkmadan önce, babasından önemli bir emir alır. Eğer Atina’ya dönebilirse, dönüş yolunda siyah yerine beyaz yelken açmasını ister. Böylece, gemi ufukta göründüğünde, kral oğlunun güvende olduğunu anlayabilecektir. .

Efsaneye göre, Theseus’un gittiği yer burasıdır. Kral Minos ve Giritlilerin başkenti, Knossos. Eski çağlarda yaşayan Yunanlılar, buranın Minotaur’un evi olduğuna, insanlığa karşı işlenen korkunç suçların burada işlendiğine inanmışlardır. Bugün kalıntılar hâlâ, efsanenin ardındaki gerçeklere ışık tutan ipuçları barındırmaktadır. M.Ö. 700 ile 450 yılları arasında, yani Girit’in en güçlü zamanlarında, bu şehir 100.000 insana ev sahipliği yapıyordu. Ve merkezinde karışık bir tasarıma sahip büyük bir saray vardı. Aslına bakarsanız, bazı uzmanlar buranın labirentin ilham kaynağı olduğuna inanmaktadırlar. Bir insanın, içinde sanki binlerce odası olan, bazı yerleri beş kattan oluşan bu büyük sarayda yolunu bulması gerçekten çok zor olmalıdır. Birçok koridoru vardı fakat hiç antresi yoktu. Koridorlar küçük bir odadan başka bir odaya bağlanıyordu, bu yüzden hiçbir yere giden direkt bir yol bulamıyordunuz. Tahminime göre Yunanlılar burayı ilk gördüklerinde, hiçbir anlam veremediler ve böylece bu labirent kavramını ortaya attılar. Bu yeri Yunan simetri algısını bozan, karanlık ve birçok koridordan oluşan bir zindan olarak hayal ettiler.

Yunanlılar simetriye bayılırlar. Sarayın içinde yapılan modern kazılar bu yerin Minotaur’un labirentiyle olan bağlantısını sadece güçlendirmiştir. Alan boyunca, boğalara tapma izleri bulunmuştur.Sarayda bulunan bir fresk bile, bir boğayla savaşan genç bir adamı resmetmektedir. Neredeyse direkt efsaneden çıkmış bir sahne gibi görünmektedir. Knossos sarayındaki bu tasvir, kızgın bir şekilde kendisini takip eden geniş boynuzlu bir boğanın üzerinden parende atan çıplak, genç bir adamı göstermektedir. Labirent görünümünde, boğalarla alâkalı eserlerle dolu eski bir saray. Bu sarayın efsaneyi nasıl etkilemiş olabileceğini görmek kolaydır. Fakat bağlantılar bununla sınırlı değildir. Arkeologlar gerçek Kral Minos’un varlığını destekleyen kanıtlar ortaya çıkarmışlardır. Hâlâ sağlam duran tahtıyla birlikte bulunan bir taht odası. 3,500 yıllık bir geçmişe sahip, Avrupa’da bulunan en eski tahttır. Üzerinde eski dilde yazılmış ve kralın isminin geçtiği bir ibare de vardır. Girit tapınağının arşivlerinde, üzerinde Kral Minos kelimesine benzeyen kelimelerin kazılı olduğu taş yazıtlar vardır. Üzerlerindeki “mi-nu-te” ve “mwi-nu ro-ja” kelimeleri “Kral Minos” anlamına gelebilir, “ro-ja” bir kraliyet unvanıdır.Bu deliller ışığında Kral Minos’un gerçekten yaşadığını söyleyebiliriz. Fakat Minotaur efsanesiyle en ilgi çekici bağlantı alanda bulunan başka bir yazıtta ortaya çıkmaktadır. Labirentin Hanımı olarak anılan kişiye yapılan bir bağışı resmetmekte, Minotaur labirentine atıfta bulunulmaktadır. Bu yazıt, Knossos Şehri ile efsanemiz arasındaki en belirgin bağlantıdır. Fakat, Labirentin Hanımı olarak anılan kişi kimdi acaba?

Kim olduğu bir sır perdesidir. Uzmanlar onun, sarayda büyük bir öneme sahip olan bir kadın, yüksek konumda bir rahibe, hatta kralın kızı olduğuna inanmaktadırlar. .

Efsanede, Kral Minos’un kızı Ariadne hikâyemizin geri kalan kısmında büyük bir rol üstlenmektedir. Labirentin Hanımı’nın kim olduğunu bilmemekteyiz fakat Kral Minos’un ilk kızı olması münasebetiyle Tapınak’ın rahibesi olarak anıldığından Ariadne’nin o kişi olma ihtimali yüksektir. Theseus Girit’e kurban edilmek için geldiği andan itibaren Prenses Ariadne’nin dikkatini çeker. Ariadne Theseus’un duruşunu, cesaretini, sürekli kendisine baktığını fark eder ve anında ona tutulur. Theseus’a olan aşkının etkisi altında kalmış gibidir ve ona yardım etmeye karar verir çünkü onunda diğerleri gibi labirentte ölmesini istememektedir. Fakat Ariadne elini çabuk tutmalıdır. Labirentin tasarımcısı Daedalus’u bulur ve kaçış yolunu söylemesi için yalvarır. O da bir ipucu verir. Bu efsanenin eski İngilizce çevirilerinde, “ipucu” kelimesi “yumak” anlamına gelmektedir. Daedalus’un Ariadne’ye verdiği de budur ve “ipucu” kelimesi de bu şekilde ortaya çıkmıştır. Ve Daedalus ona; “Neden sadece bir yumak kullanmıyorsun?

Bir ucunu kapıya bağla ve labirentte ilerledikçe ipi sal. Merkeze vardığında, ipi takip ederek tekrar çıkış yolunu bulabilirsin.” der. Biz de sualtı keşiflerimizde yumak kullanmaya devam etmişizdir. Dalgıçlar ipin bir ucunu enkazın ya da mağaranın girişine bağlayıp içeri girer ve keşiflerini yaparlar, daha sonra da ipi takip ederek dışarı çıkarlar.

Yunanlıların her şeyden daha üstün tuttukları şey, yani sağduyu sorunu çözmüştür. İçinden çıkılmaz gibi görünen bir duruma basit bir çözüm bulmuştur. Ariadne gizlice Theseus’u hücresinde ziyaret eder ve bir şartla çıkış yolunu teklif eder hayatta kalırsa kendisiyle evlenmesini ister. Theseus Ariadne ile karşılaştığında, zor bir durumdadır. Labirentin içine girmek ve Minotaur tarafından öldürülmek üzeredir, böyle bir durumda Ariadne ona yardım etmeye gönüllü olduğundan, onun da fazla bir seçim yapma şansı yoktur. Ya onun dediğini yapacak ya da kendisini tehlikeye atacaktır, sonuç olarak kendisini tehlikeye atmamayı tercih eder. Ertesi sabah, 14 kurban labirente hapsedilir. Kurbanlar kesilmeye hazırdır. Theseus elindeki yumağıyla, labirentin içinde ilerlemeye başlar. Theseus girişten itibaren ipi salmaya başlar ve bu karanlık, nemli tünelde adım adım ilerlemeye başlar. Theseus bir kurban olarak sunulmuştur. Bu durum, bugün anlamakta güçlük çekeceğimiz bir kavramdır fakat bulunan deliller eski Giritlilerin sadece insanları kurban ettiğini değil aynı zamanda onları yemiş olabileceklerini de göstermektedir. Atina Prensi Theseus Minotaur’la doğrudan karşılaşma niyetiyle, diğer kurbanlara birlikte labirentin derinliklerine doğru yol almaktadır. Elinde yumağı, yani ipucu vardır, böylece çıkış yolunu bulabilecektir. Minotaur’un kükreyişleri daha güçlü duyulmaya başlayınca, Theseus’un direnci bozulmaz fakat yanındakiler çözülmeye başlarlar. Kurbanlar labirentte yürürken, ne kadar korkmuş olabileceklerini tahmin etmek zor değildir. Sadece karanlık bir yere girdiğinizi ve hiçbir şey görmeden gezdiğinizi düşünün. Bu labirentin başka bir yerinde, onları bir anda yok edebilecek bu insan yiyen korkunç yaratığın olduğunu biliyorlardı. Bu canavarla nerede karşılaşacağınızı asla bilemezsiniz. Labirentin derinliklerinde, Minotaur uyanır. Kendisine doğru gelen korkmuş kurbanların çığlıklarını duyar. Ve bir sonraki et ziyafetini çekmeye hazırdır. Theseus’un, Atinalıları Girit’in gazabından kurtarmak için yenmek zorunda olduğu düşmanı işte budur.

Bu şekilde devam eden efsanenin gerçekle olan bağlantısı nedir?

Tunç Devri boyunca Atina ve Girit arasında devam eden gerginlik detaylı olarak belgelenmiştir. Giritliler gerçekten efsanede geçtiği kadar vahşi miydi?

Knossos sarayında yapılan kazılarda hikâyemizin ardındaki gerçeklere ışık tutan muhtemel kanıtlar gün ışığına çıkarılmıştır. Alanda bulunan yazıtlar, bazıları tarafından tanrılara verilen kurbanlar olarak yorumlanmaktadır. İnsan kurbanlar. Kadın bir kölenin ve ayrıca 10 erkeğin kurban edildiğine dair kayıtlar vardır. .

Efsanedeki Minotaur’un kurbanları gibi, kurban törenlerinde gerçek insanlar öldürülmüştür. Girit’te insanların gerçekten kurban edildiği öne sürülmektedir. Fakat kanıtlar yazıtların ötesine uzanmaktadır. Ayrıca acımasız infazların izlerini taşıyan kemikler bulunmaktadır. 1979 yılında, Knossos’ta 300’den fazlası gün ışığına çıkarılmıştır ve kemiklerin hepsi inanılmaz bir biçimde, çocuk kemiğidir. Yaklaşık %25’inde, eti kemikten ayırmaya yarayan bir tip keskin bıçak tarafından yapıldığı anlaşılan kesik izleri mevcuttur.Kemiklerde bıçak izleri vardır, kemiklerin üzerinde kesik izleri vardır, bu yüzden gerçekte bir katliam mı yapıldı yoksa yamyamlık mı yapıldı bunu anlamak zordur. Bu tip bir kanıt başka birisi tarafından daha başka nasıl yorumlanabilir bilemiyorum. İnsan kemikleriyle birlikte benzer şekilde kesilmiş koyun kemikleri de bulunmuştur. Bu büyük izler, yemek için kesilen hayvanlarda bulunabilecek türden izlere benzemektedirler. Bu da bize, eski çağlarda yaşayan Giritlilerin sadece insanları kurban etmediklerini aynı zamanda onları yediklerini göstermektedir. Minotaur’un insan etine olan açlığı yamyamlık üzerine verilen şifreli bir mesaj mıdır?

Aklımıza gelebilecek en iğrenç ve tiksindirici suçtur. Birini şeytanmış gibi göstermek için biçilmiş bir kaftandır, bu yüzden antik Yunanlıların büyük düşmanları Girit hakkındaki hikâyeyi bu şekilde anlattıklarını, yani onlar sadece korkunç insanlar değil, aynı zamanda canavar ve hatta yamyamdılar şeklinde anlattıklarını düşünebiliriz. .

Efsane devam eder. Labirentin koridorlarına karanlık çökmüştür. Theseus’un kendi başına yolunu bulması imkansızdır. Minotaur’un hırıltıları gittikçe daha yüksek duyulmaktadır. Bunlar onun pusulasıdır. Theseus’un elindeki yumak, yani ipucu iyice küçülmüş, labirente ilk girdiği andakinin anca dörtte biri kalmıştır. Canavar artık yakındadır. Duvarlardaki kan kokusunu hissetmekte, canavardan arta kalan zavallı kurbanlarının kemiklerini görebilmektedir. Köşeyi döndüğünde uyuyan devi görür. Minotaur’un nefes alış sesleri bile onu çok korkutur. İşte kahramanlarla bizim, yani normal insanlar arasındaki fark burada ortaya çıkar, kahraman korkuyu hisseder, ama ona yenilmez ve kahramanlığını ortaya koyar. Theseus canavarı uyuklarken yakalayarak onu pusuya düşürür. Theseus yaklaşır, Minotaur ürkerek kalkar ve karşılık verir. İnsanoğlu canavarla karşılaşırken balta da kılıçla karşılaşır. Atina ve Girit’in geleceğini kestirmek zordur. Gecenin bir yarısında kavga sesleri karanlığı delmektedir. Theseus Minotaur’u labirentte köşeye sıkıştırmıştır. Birden üzerine atlar, saldırır Canavar kendisine vuranın daha ne olduğunu anlamadan, Theseus üstünlüğü ele geçirir. Minotaur’un mücadelenin sonunda nefesi kesilir. Kahramanımız öldürücü darbeyi indirir. Minotaur, yani işkenceye maruz kalan, kapana kısılan korkunç ruh artık ölmüştür. Atina Prensi ve Poseidon’un oğlu Theseus Kral Minos’un lanetini yok etmiştir. Kalbinin nasıl çarptığını, adrenalininin nasıl yükseldiğini tahmin edebilirsiniz, üstü başı ölü canavarın pisliğine ve bu canavarın yıllardır yediği insanların kanına bulanmıştır. Theseus’la somutlaşan sağduyunun gücü Minotaur’la somutlaşan mantıksızlığın gücüne galip gelmiştir. Fakat galibiyetini kutlamak için vakti yoktur. Gün ağarmaktadır. Theseus eğer Kral Minos’un gazabından kaçacaksa elini çabuk tutmalıdır. Minotaur’u öldürmüş olması her şeyin bittiği anlamına gelmez çünkü bu durum tabi ki Minos’un hoşuna gitmeyecektir. Bu yüzden izleri takip ederek labirentten çıkmak ve gemiye binmek zorundadır. İp yardımıyla geri dönerken hâlâ hayatta olan Atinalıları da yanına alarak labirentten çıkar. Kaderlerinin umdukları gibi sonlanmadığını, kahramanımızın kaderlerini kökünden değiştirdiğini gördüklerinde nasıl sevindiklerini tahmin edebiliyorum. Girit Prensesi Ariadne, Theseus’un kurtulduğuna dair herhangi bir işaret görebilmek için geceyi uykusuz geçirmiştir. Minotaur’dan canlı kurtulmayı başarırsa onunla evlenmeye söz vermiştir, Ariadne de sözünü tutmasını beklemektedir. Şafak sökmeden önce ona katılır ve gemileri Atina’ya doğru yelken açar. Bu an, Yunan mitolojisinde bir dönüm noktasıdır. Theseus’un Minotaur’u öldürmesi çok sembolik bir harekettir, Atinalı kahramanımız en sonunda Girit boyunduruğunu yenmiştir.

Yunanistan’ın Girit’i yenmesinin sembolüdür. İnsan cesaret ve becerisinin sembolüdür. Bu yüzden tüm bu hikâyeler, gençlere şehirlerine karşı sadık olmaları, şehirlerinin şerefi için kendilerini feda edebilmeleri ve demokratik bir şehrin gerçek vatandaşları olmaları konusunda ilham kaynağı olmuştur. Theseus Girit’ten bir kahraman olarak ayrılır fakat eve dönüş yolculuğu bir trajediyle sonlanacaktır. Minotaur’la savaşmak için ayrılırken Theseus ölümlü babası Kral Aegeus’a eve sağ dönmesi durumunda zaferini belirtmesi için beyaz yelken açacağına dair söz vermiştir. Aegeus aylar boyunca her gün, aynı uçurumun kıyısına gelerek gemiden bir iz aramıştır. En sonunda gemi ufukta göründüğünde yelkenleri siyahtır. Kral oğlunun Minotaur tarafından öldürüldüğünü zannederek tarif edilemez bir üzüntüye kapılır. Bu üzüntüyle, Aegeus denize atlayarak ölür. O gün bu gündür, Theseus’un babasından dolayı bu denizin adı (Ege) Aegean’dır. Theseus beyaz yelken açmayı unuttuğunda, hikâyenin orijinali unutmasına sebep olabilecek herhangi bir şeyden bahsetmez, fakat orijinal efsanenin sonunda bir çeşit gençlik gamsızlığından bahseder gibidir. Bu en kolay açıklamadır. Üzerinde bir zafer sarhoşluğu vardı, eve geri dönüş yolundaydı ve sadece yapmayı unuttu. Aegeus’un ani ölümü sarsıcı bir gelişmedir. Theseus karaya sadece Atina’nın kurtarıcısı olarak değil, aynı zamanda yeni Kral olarak çıkar. .

Efsaneye göre, şehri durgun bir ileri karakol olmaktan bölgenin süper gücüne dönüştürecek bir Kral olacaktır. Bu efsanede, Atinalıların güçlenmeleri tamamen Theseus’a bağlanmıştır. Aslına bakarsanız, efsane kısmen bunu kanıtlamak için yazılmış gibi görünmektedir. Atinalılar Theseus’u kurucu kahramanları olarak seçerek, bir açıklamada bulunmaktaydılar. Girit’in uzun zamandır süren hakimiyetinin son bulduğunu, şehrin yeni bir patronunun olduğunu ve bu patronun da Atina olduğunu söylüyorlardı. Atina Yunan dünyasının baskın şehir devleti olma yolunda ilerlerken Girit çökecek ve fethedilecektir. Fakat her iki krallıkta tarihe gömüldükten çok sonra bile, Theseus ve Minotaur efsanesi devam edecektir. Ve her güzel efsane gibi, bu efsane de 3,000 yıl önce ki kadar bugün bile belirgin olan insan doğasının içyüzünü su yüzüne çıkarmaktadır. Bir kişinin Minotaur hikâyesinden çıkarabileceği çok anlam vardır, labirenti insan zekâsı olarak, bilinç anımızda sürekli keşfettiğimiz karanlık bir yer olarak, hayvan doğası olarak, bizi öldürmek zorunda bırakan doğa olarak düşünebilirsiniz.

Bu efsaneler, içimizde saklı tuttuğumuz bazı özelliklerimizi bize çok güçlü bir şekilde gösterirler. Gizli dürtüleri, arzuları gösterirler, buradaki “gizli”, dünyayla başa çıkarken kullandıklarımız, insanların yaşadıkları en hayati mücadeleler demektir.

BÖLÜM 5 MEDUSA

Eğer bakışlar öldürseydi şimdi ölmüş olurdunuz. Bir bakışla taşa dönerdiniz. Bu, Medusa efsanesidir. Tüm insanların korktuğu korkunç bir kadın. Savaş alanında ve daha ötesinde. Fakat beklenmeyen bir düşman ona meydan okuyacaktır. Hikâyenin ardında çarpıcı bir gerçek yatmaktadır. Yunanistan’ın en ünlü canavarı bir insan cesedinden esinlenilerek yaratılmış olabilir mi?
Ya da hikâyesinin temeli, geceleri gökyüzünde göründüğü şekliyle pozitif bilim olabilir mi?
Bugüne kadar anlatılmış en büyük hikâyelerden birinin ardında saklı kalan gizli amacı keşfedin. Medusa’nın Başının izini sürün.

Burası bir zamanlar bir bahçeydi, şimdi ise ölülerle dolu bir mezarlıktır. Hepsi de korkudan donakalmıştır. Son nefeslerini verirken baktıkları şey ise Medusa idi. Onun bakışları tam anlamıyla içinize işler ve sizi komple bir taşa çevirir. Medusa efsanesi bizleri yaklaşık 3,000 yıldır büyülemektedir. Bugün bile görüntüsü hâlâ, dünyanın her yerinde akıllarda hemen canlanıverir. Sıklıkla vazoların üzerinde resmedilen Medusa, domuz dişlerine sahip, saç yerine kafasında yılanların dolaştığı, bazen sakallı, sıklıkla suratı asık, ağzından dışarı sarkan bir dile sahip ve gözlerini size dikerek bakan bir kadındır.Antik Yunanistan’da, efsaneler sayesinde karışık dünya anlamlanıyordu. Hikâyeleri tarihi kaydetmiş, doğayı açıklamış ve insanlara yaşam şekilleri aşılamıştır. Medusa efsanesi de diğerlerinden farklı değildir. .

Efsaneler topluma ders verir ve düzen kurmalarına yardımcı olurlar. Ve bence Medusa efsanesi, Antik Yunan toplumundaki bazı değerlere bakmamızı sağlayan bir pencere açmaktadır. Hayatlarının bir bölümünde, bir çeşit büyüleyici bir kadının etkisi altında kalmış olan erkeklerin ne yaşadıklarını tam anlamıyla görmemizi sağlar. Medusa tek bir delici bakışla bir insanı yok edebilir. Bu, onu neredeyse mağlup edilemez yapan bir güçtür. Medusa efsanesi, insanlarda özellikle de erkeklerde bazı korkuların uyanmasına sebep olur. Başka yöne çevrilemeyen, içinizi delip geçebilecek, her şeyi yok edebilecek güçte, sizi dondurabilecek, bir şekilde sizi mahvedebilecek ve bitirebilecek bakışa sahip güçlü kadın imajı bence bu tip bir kadın özellikle erkekler için bir kâbus olmalıdır. Antik Yunanlılar için, Medusa’nın ölümcül görüntüsü mitolojideki en korkutucu görüntülerden biridir. Fakat Medusa bir canavar olarak doğmamıştır. .

Efsaneye göre, Medusa bir zamanlar Yunanistan’daki her erkeğin sahip olmak isteyeceği kadar büyüleyici güzelliğe sahip bir kadındır. Uzun bukle bukle saçları olan, herkesin evlenmek istediği, herkeste kıskançlık yaratacak kadar güzel bir kadın olarak tasvir edilmiştir. Fakat Medusa evlenemez. O, savaş tanrıçası Atena’nın sonsuza dek bakire kalma yemini eden rahibesidir. Atena, antik Atinalıların büyük şehirlerinin koruyucu tanrıçasıdır. Ayrıca bakire bir tanrıçadır, seks onun dünyasında yer almaz, herhangi bir erkeksi arzunun sınırları ötesinde yer almaktadır. Tapınağındaki hizmetkârların da bakire olmaları gerekiyordu, böylece tüm enerjilerini ailevi işlere ve çocuk yetiştirmeye değil de tanrıçanın hizmetine sunabileceklerdi. Medusa, yani kötülüğün korkunç görüntüsü yola saflık sembolü olarak başlamıştır.

Hikâye böyle devam eder, fakat gerçeğe dayanıyor olabilir mi?

Atena Tapınağı bir efsane değildir. Bugün bile hâlâ Atina’da Akropolis’in tepesinde ayakta durmaktadır. Parthenon Tapınağı. Yunancada “bakirenin mekanı” demektir.M.Ö. 430’da tamamlanarak, Atina semalarında yükselmiştir. Her Yunan şehrinin kendine ait büyük bir tapınağı olmalıydı. Bu durum, Amerika’daki her şehrin kendine ait büyük bir stadyuma sahip olması gibi bir şeydir. Bu yüzden Atina antik Yunan’ın en önde gelen şehri olarak, kendi görkemine yakışacak derecede büyüklükte bir tapınağa sahip olmak istemiş ve böylece Parthenon yaratılmıştır. Tapınağın merkezinde Atena’nın çok büyük bir heykeli vardır. Fildişi ve altından yapılan heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliktedir. Antik dünyanın en etkileyici manzaralarından birisidir. .

Efsaneye göre, Medusa’nın trajik kaderinin yazıldığı yer burasıdır. Medusa’nın güzelliği yasaktır, Atena’nın hizmetine sunulmuştur. Fakat bir talipli, edilen yeminin yoluna çıkmasına müsaade etmeyecektir. Denizler Tanrısı, Poseidon. Poseidon, bir çeşit çok belirgin, erkeksi güçtür. Deniz, fırtına ve deprem tanrısıdır. Depremler sessizce yaklaşmazlar, neye uğradığınızı şaşırırsınız. Az bile sinirlendirilirse, çok kötü şekilde köpürüp size çok zarar verebilir. Bir şehvet anında, Poseidon hamlesini yapar ve bakire rahibeye en büyük zararı verir. Kutsallığını hiçe sayarak, Atena’nın Tapınağı’nda ona tecavüz eder. Onun bekâretini çalar.

Bu durum tarihin her evresinde kesinlikle suçtur. Medusa’nın dünyası kararmış, masumiyeti çalınmış, hayatı kökünden değişmiştir. Bir tecavüz kurbanı olduğundan Yunan geleneklerine göre artık normal bir evlilik yapma hakkı yoktur. Ve artık bakire de olmadığından tanrıça hizmetine kendisini adaması da mümkün değildir. Belirli dini ayinler için kendinizi cinsel ilişkiden arındırmanız gerekiyordu böyle bir durumda da Tapınak’ta ilişkiye girmek mekânın kutsallığına hakaret ve dolayısıyla Atena’nın sinirlenmesi anlamına gelmektedir. Atena çok sinirlenmiştir. Ama Poseidon’a sinirlenmemiştir. Güçlü bir erkek tanrı olması münasebetiyle bu ondan beklenebilecek bir harekettir. Atena’ya göre, cezalandırılmayı hak eden Medusa’dır. Kurban suçlu durumuna düşmek üzeredir. Atena da onlardan biridir. Kendisini sanki bir erkek kampındaymış gibi gösteren bir görev üstlenir. Erkeklerin tarafını tutmaktadır. Bir bakıma, kadınların alınıp satılan bir mal gibi görüldüğü bir toplumu yansıtmaktadır. Belli bir noktaya kadar tecavüzün kadın için çok zararlı olduğunu anlamışlardır fakat bu efsanelerin çoğunda herhangi bir acıma görmemiz söz konusu değildir. Ve sıklıkla, cezalandırılan kişi de tecavüze uğrayan kadının ta kendisidir. Atena, zaten mahvolmuş rahibesini çok acımasızca cezalandıracaktır. Güzeller güzeli Medusa’yı çirkin bir yaratığa dönüştürecektir. Yeni görüntüsü antik Yunanistan’da sıkça rastlanan gerçek bir manzaraya korkunç derecede benzeyecektir. İnsan cesedine.

Medusa, mitolojinin yılan saçlı iğrenç yaratığı düşmanlarını bir bakışıyla taşa çevirebilmektedir. Bir zamanlar, Yunanistan’ın en güzeliydi. Hem erkeklerin hem de tanrıların göz bebeğiydi. Fakat Poseidon’un tecavüzüne uğradıktan sonra Medusa’nın hayatı kökünden değişmiştir. Medusa hikâyesi bir trajedidir çünkü suçun faili bile değilken, Atena’nın Tapınağı’nda Poseidon’un tecavüzüne uğramışken çok çirkin bir canavara dönüştürülen kendisi olmuştur. .

Efsanede, tanrıça Atena Medusa’yı ansızın lanetler. Medusa çok acı veren bir dönüşüme uğrar. Can havliyle yüzünü tırmalar ve derisi çatlayarak solup gider. Uzun, ipeksi saçları kıvranan zehirli yılanlar kütlesine dönüşür. Medusa’nın korkunç dönüşümü tamamlanmak üzeredir. Fakat geçireceği bir dönüşüm daha vardır. Şimdi ise, uğradığı lanetin en zorlu ve iç burkucu sonuçlarına katlanmak zorundadır. Kendisine bakanı taşa dönüştürecek bir kişi rolü oynayacaktır. Bu da onu toplumdan soyutlayacaktır. Medusa’nın artık hiç kimseyle, hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Bu da demek oluyor ki, Atena bu zavallı kızı ömrünün sonuna kadar bir çeşit yalnızlığa hapsetmiştir. Tecavüze uğramış olmanın neticesinde, Medusa statüsünü, güzelliğini ve birini öldürmeden ona bakabilme yeteneğini kaybetmiştir. Son olarak da, uzak ve ıssız bir adaya ölene dek sürgün edilmiştir. Medusa artık bu lanetle sonsuza dek yaşamak zorundadır. Ve bu zaman içinde, herhangi bir şey değişmeyecektir. Gerçekleşecek olan tek şey, her kim ona ne zaman yaklaşmaya kalksa taş bahçesine bir ağaç daha dikilecektir. .

Efsaneye göre, Medusa “Gorgon” isimli bir canavara dönüşmüştür. Bu isim, antik Yunan dünyasında ki “korkunç” kelimesinden gelmektedir. Gorgon şu; pullu derili, dik dik bakan koca gözlü ve bir bakışta sizi taşa dönüştürebilecek korkunç canavardır. İçinde çirkin ve korkunç kadınların olduğu ilk gelenekler Medusa’dan bahsetmektedirler. Medusa bu çirkin yaratıklardan birine dönüştürülen ilk insandır.

Yunan efsanelerinde, çirkin ve korkunç kadınlar ölümün somutlaştırılmış halini temsil etmektedir. Aslında, onlara ilham veren, ölümdür. Fal taşı gibi açık gözler, yüzdeki işaretler, şişkin bir yüz, dişlerin görüneceği kadar kasılmış bir deri ve dışarı çıkmış bir dil, ölü bir bedenin görüntüsünden esinlenmedir. Öldükten sonra, insan derisi vücudun farklı noktalarından büzülmeye başlar. Yüz garip bir şekilde şişer. Gözler büyüyerek yerlerinden çıkarken, dil de şişerek ağızdan dışarı çıkar. Böylece, ceset insandan canavara dönüşmüş olur. Ceset fotoğraflarında, ortaya çıkan “gorgon”a has bu değişimleri görebilirsiniz. Bu, bugünün insanlarının hiç de alışık olmadığı bir şeydir, bizim ölülerden ayrılışımız erken olur. Bizim ölülerle ilgilenen uzmanlarımız vardır. Fakat aslına bakarsanız, eski zamanlarda böyle bir durum sizin için hakaret sayılmazdı. İnsanlar bu tip şeyleri görürlerdi. Antik dünyada ölüm her yerdeydi. Aslında, tarih boyunca ortaya çıkan çoğu canavar cesetlerden esinlenilmiştir.

Aztek takvimi zamanlarında, tam olarak aynı şekilleri bulur, aynı büyüklükte gözleri, burunları, zoraki gülümsemeleri, dışarı çıkan dilleri görürsünüz. Mısır mitolojisinin Bes’inde bunları bulursunuz. Hint mitolojisinde, güneş tutulmasından sorumlu tutulan şeytan, yani Ruha’da aynı özellikleri bulursunuz. Güneydoğu Asya mitolojisinde, çocukları kaçıran şeytan Rangda’nın da kocaman pörtlek gözleri ve ağzından sarkan çok uzun bir dili vardır. Bu çirkin ve kötü kadın sembolünün antik dünyanın birçok yerinde bu kadar meşhur olması, bu efsanelerin ne kadar geniş bir alana yayıldığını anlamamızı sağlar.

Hikâyemize dönecek olursak, Medusa artık çok çirkin, kötü bir kadın ve ölümün efsanevi yüzü olmuştur. Fakat fiziksel değişimi, çekeceği cezanın sadece başlangıcıdır. İğrenç bakışları toplumdan dışlanmasına sebep olacak, taşa çevirme gücü ise onu bir hedef haline getirecektir. Çünkü Medusa’nın kafasını koparabilen bir savaşçı savaş alanında muazzam bir avantaja sahip olacaktır. Kafası vücudundan ayrılsa bile taşa çevirme özelliği devam etmektedir. Akdeniz’in her yerinden savaşçılar, Medusa’yı katletmek ve bu güce sahip olabilmek için harekete geçmişlerdir. İçlerinden birisi için şöhretten daha fazlası tehlikededir. Onun adı Perseus’tur. Ve Medusa’nın başını arayışı mitolojideki en büyük maceralardan birisidir. Perseus’un hikâyesi Argos’ta, yani Güney Yunanistan’da bulunan bir bölgede başlar. Eski çağlarda birçok efsane belirli yerlerde konumlandırılmıştır. Bu durum, o yerlerde yaşayan insanlar için önemli bir konuydu. Böylelikle, tanrısal kahramanlarla aralarında bir bağ olduğunu iddia edebiliyorlardı. .

Efsanemize göre, Argos’a hükmeden zalim kralın adı Acrisius’tur ve bu kralın bir sorunu vardır. Hiç erkek varisi yoktur. Yunan dünyası, sahip olunanların aile içinde kalması için çaba sarf etmiştir. Ve bunu yapmanın yolu da sahip olunanları, doğan ilk erkek çocuğa ya da en büyük erkek varise bırakmaktan geçer. Acrisius’un tek çocuğu Danaë isimli kızıdır ve kızının da hiç çocuğu yoktur. Bu yüzden Kral, bir erkek torun sahibi olup olamayacağını öğrenmek için bir rahibeye gider. Acrisius’a eğer kızının bir çocuğu olursa, bu çocuğun büyüdüğünde kendisini öldüreceği söylenir. Erkek torununun kendisini öldüreceğini öğrenince, korkuya kapılan Kral kızının çocuk sahibi olmasını engellemesi gerektiğine karar verir. Bu nesilsel değişim korkusu, gücün bir sonraki nesle kaptırılma korkusu gerçekti. Eğer bir çocuğunuz ve sahip olduğunuz değerli bir şeyiniz varsa, bir açıdan gözünüzün çocuğunuzun üzerinde olması gerekir. Korkusuna yenik düşen Kral, kendini kurtarmak için bir plan yapar. Acrisius kızı Danaë’yi kimsenin göremeyeceği bir kuleye hapsederek, onu gerçekten içler acısı bir hayata mahkûm eder. Danaë havasız bir yere çok az bir yiyecekle hapsedilmiştir. Bu durum Kral’ın elini kana bulamadan kızını öldürmesidir. Kral kızının ölüm haberini duymayı umarak beklemiş fakat kızının açlıktan ya da susuzluktan öldüğü haberi kendisine ulaşmayınca çok şaşırmıştır. Bir süre sonra, kuleden gelen ışıklar görmeye ve sesler duymaya başlamışlardır. Bu yüzden Acrisius kızının ne yaptığını görmeye gitmiştir. Kral kızının odasına girdiğinde, kızının hâlâ yaşadığını ve aynı zamanda da kucağında bir erkek çocuğun, yani Perseus’un olduğunu görür. Acrisius, birinin güvenli kuleye girip kızını hamile bıraktığını görünce çok şaşırır. Fakat bebeğin babası ölümlü bir adam değildir.

Yunan tanrılarının kralı, mitolojinin en hızlı çapkını Zeus’tur. Birçok efsanede birçok kadını baştan çıkaran Zeus, Danaë’nin hapsedildiğini görür ve ona âşık olur. Parmaklıklardan geçebilecek tek şekil olan altın yağmuru şekline girerek onun yanına gelir. Altın suyu şeklini alarak odaya akar ve bu şekilde onunla ilişkiye girer. Zeus’un altın yağmuru, ismini Perseus’tan alan gerçek bir doğa olayından esinlenilmiş olabilir. Muhtemelen gökyüzündeki en etkileyici ve gözle görülebilen meteor yağmuru Persean meteor yağmurudur. Eğer Ağustos ayında bakma fırsatı yakalayabilirseniz, sanki gerçekten gökten altın yağıyor gibi görünmektedir. Her bir çizgiyi sarımsı bir renge bürünmüş olarak görebilirsiniz. Her mitolojide kadınlar farklı doğa güçlerinden hamile kalabilmektedirler. Bu durumu sadece Perseus efsanesindeki altın yağmurunda değil, bazen de kadın ve hayvanların rüzgar tarafından hamile bırakıldıklarında veya bazı mitolojilerde kadınların güneş tarafından hamile bırakıldıklarında görürüz. Perseus hem bir tanrı hem de bir ölümlü olarak, yani yarı tanrı diye bilinen bir şekilde doğmuştur. Yarı tanrı demek o insanın tanrılara has bazı kutsal güçlerinin olduğu, fakat aynı zamanda onun ölümlü olduğu, yani ölebileceği anlamına gelir.

Yunanlıların bu yarı tanrı fikrini, tanrılara olabildiğince yakın olabilmek, içlerinden birini tanrılara çok ama çok yakın görmek istedikleri için uydurduklarını düşünüyorum. Perseus’un bir yarı tanrı olarak kaderini yaşayabilmesi için, öncelikle büyükbabasının gazabından kurtulması gerekmektedir. Kral Acrisius bu çocuğun kehaneti gerçekleştirerek kendisini öldürmesinden korkmaktadır. İlk aklına gelen şey hem anneyi hem de çocuğu öldürmek olsa da Zeus’un intikam almasından çekinir. Bu yüzden, öldürme işini doğaya bırakacak bir plan yapar. Acrisius anne ve çocuğunu sala benzer bir şeye bindirmeye ve onları denize göndermeye karar verir. Danaë ve Perseus erzaksız, rotasız ve onları denizin tehlikelerinden koruyan bir şey olmadan ölüme terk edilirler. Bu esnada, dalgaların ötesinde ıssız bir adada,

Medusa ölüm bahçesine yeni heykeller dikmekte, başını almaya çalışan savaşçıları taşa çevirmektedir. Her fatihin, hatta Büyük İskender gibi gerçek fatihlerin bile rüyasını süsleyen bir güce sahiptir. Medusa’nın insanları taşa çevirme gücü, ünlü “öldürücü bakış” deyiminin doğmasına sebep olmuş olabilir. Fakat antik Yunanlılar, Medusa’nın gücünün kötülük için olduğu kadar iyilik için de kullanılabileceğine inanmışlardır. Dillerinde “medusa” kelimesinin bir de olumlu yan anlamı vardı, “koruyucu” anlamına da geliyordu. Medusa imgesi tehlikeleri defetmek için sıklıkla kullanılıyordu. Hatta en korkulan savaşçıların bazılarının kalkanlarında bile ortaya çıkmıştır. Bu durumun kanıtları, eski dünyaya gitmemizi sağlayan zaman makinelerinden birinde, yani Pompei’de bulunabilmektedir. Arkeologlar bu şehri 1830’larda kazarken, Büyük İskender ile Pers Kralı Darius arasında geçen bir savaşı resmeden büyük bir mozaik buldular. Ve Büyük İskender’in göğüs zırhında Medusa’nın resmi vardı.Medusa güçlerinin kullanıldığı tek yer savaş alanları değildi. Aynı zamanda çocukları korkutmak için de kullanılmıştır. Olay şudur; sembolü fırının üstüne koyarsınız ve bu da çocukların fırının kapağını açmasını engeller. Medusa, Yunanlı ailelerin yemek yemelerini sağlamak için çocuklarını korkutmada kullandıkları bir şeydi. “Yemeğini ye yoksa seni Medusa’ya veririm.” Yani Medusa, çok korkunç, çok iğrenç ve büyüleyici bir şeydi. .

Efsanemizde, Medusa’nın başına koyulmuş bir ödül vardır.

Yunan dünyasının her yerinden savaşçılar, bu uzak adaya onu çalabilmek ve taşa çevirme gücünü düşmanlarına karşı silah olarak kullanabilmek için gelmişlerdir. Şuana kadar, deneyenlerin hepsi aynı hayati hatayı yapmışlardır. Yani ona bakmışlardır. Medusa’nın ne düşündüğü konusunda eski kaynaklar oldukça yetersizdir, onu sadece orada oturan ve bir sürü taş ceset arasında hayatını sürdüren biri olarak anlatmışlardır. Bunun çok garip bir durum olduğunu siz de takdir edersiniz. Her yerde insan dikitleri var ve o orada, tek başınadır ve hiç kimseyle hiçbir şekilde yakın ilişki kurmanın tadını yaşayamamış bir haldedir. Bu yüzden Medusa’nın, sıradaki insanın görüş alanına girmesini ve onu taşa dönüştürmesini bekleyerek yaşadığını düşünebilirsiniz. Fakat bir kahraman onun büyüsünü bozmaya kararlıdır. Medusa heykellerinin arasında çürüdükçe, denizin karşı yakasında Perseus olgunlaşmaktadır. Bebekken, kendisi ve annesi Danaë, büyükbabası Kral Acrisius tarafından denize sürülmüşlerdi. Anne ve çocuğun ölmesi beklenirken Perseus’un tanrı babası Zeus, onları koruması altına almıştır. Serifos adasına çıkmışlar ve oraya yerleşmişlerdir. Büyüyüp yakışıklı ve güçlü bir delikanlı olan Perseus çok güçlenmiş ve güçlü iradesiyle annesini korumuştur. Perseus’un koruyucu olmak için iyi bir sebebi vardır. Serifos hükümdarının annesi için planları vardır. Serifos kralı Perseus’u etrafında görmeyi istemiyordu çünkü hâlâ genç ve güzel bir kadın olan annesi Danaë’de gözü vardı, onunla evlenmek istiyordu. Perseus’u oyunun dışına atmak isteyen kral bir plan yapar. Tüm vatandaşlarından değerli hediyeler getirmelerini ister ve boyun eğmeyenleri sürgüne göndermeye ant içer. Perseus’un fakir olduğunu ve isteğini karşılayamayacağını bilmektedir. Babası ve ailesi olmayan genç bir adam olan Perseus’un -antik Yunanistan’da babanızın olmaması demek bir çeşit toplumsal soyutlanmaya maruz kalacaksınız demektir- krala sunabileceği bir hediyesi yoktur. Perseus köşeye sıkışmıştır. Eğer sürgüne gönderilirse, annesi istemediği bir evlilik yapmak zorunda kalacak ve sonsuza dek oğlundan ayrı kalacaktır. Düşünmeden, sonucu ölümcül ani bir karar verir. Perseus; “Fakir olduğum için size değerli bir hediye veremiyorum fakat daha önce hiç kimsenin başaramadığı bir şey yapacağım, size Medusa’nın başını getireceğim.” der. Bu bir intihar görevidir. Hiç kimse Medusa’nın adasından canlı dönmeyi başaramamıştır. Fakat Perseus için sözünden dönmek söz konusu değildir. Bu artık bir şeref meselesidir. Bundan dönüşü yoktur. Gorgon’un başını getirmek zorundadır. Perseus başarılı olursa, Kral’a meydan okuyabilecek ve annesini koruyabilecek itibara sahip bir kahraman olarak eve dönecektir. Ama başarısız olursa, taşa dönüşecektir.

Yunan mitolojisinde, Perseus ve Medusa isimleri sonsuza dek birlikte anılacaktır. Dört dörtlük kahraman ve en büyük canavar. Burada, bu kalıntıların arasında başlayan bir hikâye. Burası antik Miken’dir. .

Efsaneye göre, burası bir zamanlar Perseus tarafından kurulmuş büyük bir medeniyettir. Miken Tunç Devrinde, antik site devletlerinin en büyüğü idi ve antik Yunanistan’ın büyük bir alanına hakim olmuştur. Bin yıl boyunca Miken’in de, Perseus ve Medusa gibi bir efsane olduğu düşünülmüştür.

Burayla ilgili günümüze ulaşan tek belge Homeros’un İlyada Destanıdır. Fakat 19. yüzyılın sonlarında kayıp bir medeniyet yeniden keşfedilmiştir. Homeros’un destansı şiirlerini bir rehber olarak kullanan arkeologlar, 19. yüzyılda bu büyük hisarların yerini tespit etmeyi başarmışlardır. Ve sadece Homeros’un varlığından bahsettiği bir şeyi bulmak değil aynı zamanda onunla temas halinde olmak kim bilir ne kadar şaşırtıcı bir macera olmuştur.

Miken, efsaneye göre Perseus’un doğduğu şehir olan Argos yakınlarındadır. Kalıntılar, Perseus ve Medusa hikâyesini ortaya çıkaran insanların, yani hayatın gizemlerini efsanelerle açıklayamaya çalışan antik Yunanlıların dünyasına açılan bir penceredir. Şehrin yapıları o kadar büyüktür ki, sonraki Yunan nesilleri bu şehrin tanrılar tarafından inşa edildiğine inanmışlardır. Bu sarayların kalıntılarına bakmışlar ve muazzam bir taş işçiliği görmüşlerdir. Bu, kendilerini yaparken hayal edemedikleri bir beceriydi, sadece kahramanların yapabileceği bir şey gibi onlara görünmekteydi. Perseus hikâyesi bu kalıntılardan doğmuştur. Perseus, şehri inşa eden ve Medusa ile savaşan kahraman olarak hatırlanmaktadır. Bu en büyük meydan okumadır. Perseus bu durumu kendini kanıtlamak isteyen bir delikanlıya has cesaretle karşılamıştır. Fakat bu görev için hazırlıksızdır. Herhangi bir silahı, deneyimi ve hedefini nasıl öldüreceğine dair hiçbir fikri yoktur. Medusa’yı korkunç yapan başka bir detay ise onun tam olarak neye benzediği konusunda hiç kimsenin bir fikrinin olmamasıdır. Onu Perseus’tan daha önce gören herhangi birisi, bir şey anlatacak kadar uzun yaşayamamıştır. Bu yüzden tüm bilgisi, ona bir bakınışınızda sizi dondurup bir taşa çevirebilen korkunç bir canavar olduğu ile sınırlıdır. Harekete geçer ve macerasına başlar fakat çok geçmeden nereye gideceği konusunda hiçbir fikri olmadığını fark eder. Fakat, kahramanların özellikle de babası tanrı olan kahramanların yaptıkları gibi çok geçmeden doğaüstü bir yardım alır. Vahşi doğanın ortasında kalan Perseus, çoğu antik Yunanlının aynı koşullar altında yapacağı şeyi yapar. Dua eder ve tanrılar duasına karşılık verir. Babası Zeus, Perseus’un ihtiyacı olan kanatlı sandaletleri getirecek kişiyi, yani kutsal elçi Hermes’i gönderir. Perseus’un yapması gerekenlerden birisi de uzun mesafelere kısa sürede gitmektir. Ve uçakların olmadığı bir dönemde tanrıların elçisi Hermes yaraya ilaç gibi gelerek kendisine ait bu kanatlı sandaletleri getirir. Sandaletleri Perseus’a verir, onları giyen Perseus da nerdeyse bir jetten daha hızlı bir şekilde kıtaları uçarak kat eder. Şimdi bir çift kanada sahip olan Perseus’un bir de silaha ihtiyacı vardır. Her şey Perseus’un tarafındadır, yani kutsal kan taşımaktadır, büyük bir güce sahiptir, yiğitliğin zirvesine çıkmak için yetiştirilmiştir ve bu çirkin canavarla savaşmaya hazırdır. Fakat daha fazlasına ihtiyacı vardır, aletlere sahip olmak zorundadır. Hermes Perseus’a bir öğüt verir. Medusa’yı öldürmek için ihtiyaç duyduğu sihirli silahlara sahip güzel kadınlar olan Stygian Perileri’ni bulmasını tavsiye eder. Bu Periler doğal elementlerle ilişkili dişi tanrılardır ve bu elementlerin içinde yaşarlar, dolayısıyla onlar su kaynaklarında, dağlarda, ağaçlardadırlar. Onlar genel anlamda derin ve güçlü cinsel arzu nesneleridir ve böylece “nemfomanyak” olgusu ortaya çıkmıştır. Bu perilerin nerede oldukları büyük bir sırdır. Nasıl bulunabileceklerini sadece, 3 çirkin kadın bilmektedir, yani Graeae kardeşler. Yaşlı ve çirkin birer büyücü olarak doğmuşlardır ve ziyaretçilerden hoşlanmazlar. Perseus annesini kurtarmak ve Medusa ile yapacağı savaştan sağ çıkabilmek için onları konuşturmak zorundadır. Geceleri dikkatlice bakarsak, hâlâ gökyüzünde görebileceğimiz türden bir savaştır. Medusa, ölümcül gorgon, sayısız savaşçıyı taşa çevirmiştir.Fakat Perseus hâlâ ona yaklaşmakta ve başını alma niyetindedir. Başarılı olabilmesi için cesaretten fazlasına ihtiyacı vardır. Perseus Medusa’yı öldürebilmek için birkaç güçlü silaha ihtiyaç duyacaktır. Ve bu silahlara sahip olmak için Stygian Perileri’ni bulmak zorundadır. Fakat onların nerede yaşadığını bilen sadece 3 yaşlı ve kötü kadın vardır, Graeae kardeşler. Çok gariptirler. Birisi bir şeye bakmak istediğinde elden ele dolaştırdıkları bu göz hariç, hiçbirinin gözü yoktur, bu yüzden o tek gözü paylaşmak zorundadırlar. O göz onlar için çok değerlidir. Graeae kardeşlerin yaşadığı ada, Ay ışığının bile düşmediği karanlık bir yerdir. Perseus oraya ulaşmak için kanatlı sandaletlerini kullanır. Ayrıca Perseus sadece çok kaslı değil, aynı zamanda oldukça zekidir. Adaya ulaştığında, ilerlemeden önce keşif yapıp zayıflıklarının neler olabileceğini anlaması gerektiğinin farkına varır. Sadece bir gözlerinin olduğunu ve o olmadan tamamen kör olduklarını fark ettiğinde, göz elden ele dolaştığı bir esnada onu çalar. Kardeşler deliye dönerler. Çok kötü bir duruma düşerler. Elindeki son çeyrekliği kaptıran bir dilenci gibidirler. Gözü geri alabilmek için birbirlerinin üstüne çıkmaktadırlar. Elinde büyük bir koz olan Perseus, perilerin yerini söylemelerini ister. Graeae kardeşler de onların, yaşayanların dünyasıyla ölülerin dünyasını ayıran akarsu olan Styx nehrinde yaşadıklarını söylerler. Perseus amacına ulaşmıştır. Perseus gözü yere atar ve uçarak uzaklaşır. .

Efsane bu şekildedir fakat gerçekle bağlantısı nedir?

Yunan mitolojisindeki birçok benzerleri gibi bu hikâye de genel anlamıyla gökyüzünden inmiş olabilir. Uygarlıkların ilk günlerinden beri, geçmişi, bugünü ve geleceği açıklamak isteyen insanoğlu gökyüzüne bakmıştır. Anlatılan hikâyelerin büyük çoğunluğu gökyüzünde gördüğünüz nesnelerle, takımyıldızlarla ilgilidir. Birçok efsanenin takımyıldızlarla bağlantılı olduğundan kesin olarak eminiz.

Yunanlıların 5. yüzyılda, takımyıldızlara efsanevi yaratıkların isimlerini verdiklerini biliyoruz. Ve o yüzyılda, insanlar efsanevi yaratıkları sadece gökyüzündeki önemsiz semboller ya da temsilciler olarak görmemişler, aynı zamanda takımyıldızların tanrı olduklarına inanmışlardır. Gökyüzünde bulunan, özellikle bir motif çok ilginçtir. Kavisli bir kılıç ve bir gorgon kafası tutan kahraman motifi. Bu, Perseus ismiyle bilinen takımyıldızıdır. .

Efsane için tanrısal bir modeldir. Fakat bu yıldız kümesinin anlamı daha büyük olabilir. Ayrıca Graeae kardeşler hikâyesinin de nasıl ortaya çıktığını gösteriyor olabilir. Takımyıldızlar efsanenin detaylarını şekillendirmişlerdir. Perseus takımyıldızının ikinci en parlak yıldızı olan Algol, olağandışı bir yıldızdır. Algol Perseus takımyıldızında, Medusa’nın başındaki bir şekli oluşturur. Ve bu şekil eklips (tutulma) oluşturan çift yıldız olarak bilinir. Gökyüzünde tek bir ışık gibi görünen bu yıldız, aslında birbirinin yörüngesinde dönen iki yıldızdan oluşmaktadır. Bunlar döndükçe birbirinin ışığını keserek Algol’ün bir sönük bir parlak görünmesine sebep olurlar. Bu, Graeae kardeşler hikâyesine ilham vermiş olabilecek 3 günlük bir döngüdür. Algol her üç güne bir, bir süreliğine çok parlar ve aniden söner. Bu durum, Graeae kardeşlerin gözünün Perseus tarafından çalınmasını temsil eder. Göz elden ele gezdirilirken, Perseus oradadır ve gözü çalar. Ve onu aldığında, kaybolduğunu görebilirsiniz. Eğer iyi bir hikâye anlatıcısı iseniz ve gökyüzünü takip ederseniz, yıldızın ne zaman kaybolacağını bilirsiniz, böylece yıldız parlak iken hikâyenizi anlatmaya başlayabilir ve hikâyede Perseus’un gözü çaldığı bölüme geldiğinizde gökyüzünü işaret ederek “Bakın, kayboldu.” diyebilirsiniz. Algol’ün efsane üzerindeki etkisi sadece Graeae kardeşlerle sınırlı olmayabilir. Bazı uzmanlar hikâyenin can alıcı noktası olan, Medusa’nın sonunu da etkilediğine inanmaktadırlar. .

Efsanemiz devam etmektedir. Perseus Medusa ile savaşma yolunda ilerlemektedir ve ona karşı zayıf durumdadır. Canavarla kapışabilmesi için doğru silaha ihtiyaç duymaktadır. Ve aradığını Stygian Perileri’nin bulunduğu, Hades’in kapısı Styx Nehri’nde bulur. Hayatta kalabilmesi için gerekli olan 3 silahı Perseus’a sunarlar. Zeus’un kılıcı, Atena’nın kalkanı ve ölülerin tanrısı Hades’in miğferi. Bu bize, Q’dan süper aletleri alan James Bond’un karşı konulmazlığını hatırlatmaktadır. Sadece görevini tamamlamak için bu aletlere ihtiyaç duyduğundan değil, aynı zamanda bu aletlerin sihirli özellikleri de olduğundan, onları alır. Perseus artık kendisi için biçilen rolü oynamaya hazırdır ve bu zaman çok uzak değildir. Serifos adasında ise bir kraliyet düğünü hazırlığı devam etmektedir ve bu düğünün gönülsüz gelini Perseus’un annesidir. Acaba, çok geç olmadan oğlu Medusa’yı öldürüp başını getirebilecek mi?

Ve kendinden önce bu kadar başarısızlığa uğramış varken kendisi nasıl başarılı olabilir ki?

İşin sırrı kalkanında yatmaktadır. Perseus’un Medusa’nın başını almak için giriştiği bu tehlikeli yolculuk onu binlerce kilometre öteye sürüklemiştir. Artık kader anı gelip çatmıştır. Medusa’nın ölümcül sığınağının eşiğinde bulunmaktadır. Buraya kadar tanrıların yardımını alan Perseus, bundan sonra artık tek başınadır. Medusa’nın etrafındakiler sadece taş, sert cisimler, taşa dönmüş canlılardan oluşmaktadır, bu açıdan bakıldığında çok kasvetli ve ıssız bir yer olmalıdır. Perseus kaderine doğru adım adım ilerlerken çok korkmuş bir haldedir fakat bu adımlar ileriye doğru atılmamaktadır. Genç kahramanımız yavaşça geri geri gitmektedir. Perseus çok zekidir ve Medusa’ya karşıdan saldırmanın kendisini taşa dönüştürecek bir felaket olduğunun farkındadır. Bu yüzden öyle yapmak yerine, kalkanını döndürür ve ona arkadan yaklaşır. Ve geri geri yürürken kalkandan onu gözetleyerek kendini güvence altına alır. Giderek yaklaştıkça artan heyecanını tahmin edersiniz. Bildiği kadarıyla, kalkan kendisini koruyacaktır, fakat bundan tam olarak emin değildir. Perseus sığınakta dikkatlice ilerlerken gözleri kalkanındadır. Atacağı tek bir yanlış adımın sonucu ölümcül olacaktır. Nihayet, Perseus hedefine kilitlenir, gözlerini kapatır ve kılıcını indirir. Sağlam bir darbe alan Medusa’nın başı koparak yerde yuvarlanır. Yıllardır çektiği işkence ve soyutlanma artık son bulmuştur.

Eski çağlarda yaşayanlar için Medusa’nın aşırı bir cazibesi vardı ve onu destekleseler de, ona karşı çıksalar da bu zavallı insana karşı her zaman bir sempati duymuşlardır. Yani, yaşadıklarına, tüm kaybettiklerine, katlanmak zorunda olduğu o korkunç kadere ve sonunda da bir kahramanın tarafından kafasının koparılmış olmasına bir baksanıza.

Acınılası bir kişi için acıklı bir son. Fakat Medusa hikâyesi burada son bulmaz. Medusa başı ile ilgili en önemli şeylerden birisi de, ölmüş olsa bile, hatta bedeninden ayrılarak bir torbaya koyulduktan sonra bile, hâlâ kendisine bakanı taşa çevirebilme gücüne sahiptir. Medusa durdurulamaz ve korkunçtur fakat güçleri kontrol edilebilir ve Perseus hikâyesi bunu anlatmaktadır.

Başı bir torbaya koyulduğunda, iyilik için olduğu kadar kötülük için de kullanılabilecek bir silaha dönüşmektedir. Perseus artık Dünya üzerindeki en tehlikeli silahın sahibidir. İstediğini taşa çevirebilir ve aklında birkaç hedef vardır. Annesi Danaë’nin kendisini çapkın Kral Serifos’tan koruyacak kimsesi olmadığından, kendi rızası dışında kraliçe olmak üzerededir. Perseus zamana karşı savaşmaktadır. Kahramanımız evine doğru uçarken, Medusa’nın başının hâlâ ne kadar güçlü olduğu ortaya çıkar. Perseus kanatlı sandaletleriyle Yunanistan’a doğru uçarken, Medusa’nın kanı toprağa damlar ve bu damlalardan binlerce zehirli yılan peyda olur. Eski çağlarda, bazı iğrenç canavarlar o kadar kötü ve korkunçtular ki onların kanından başka canavarlar ortaya çıkıyordu. Medusa da bu tip güçlü kana sahip olanlardandır. Perseus uçarken Medusa’nın başından damlayan kanların, hikâyenin daha sonraki anlatımlarında, antik Romalıların Kuzey Afrika’da var olduğunu bildikleri o yılanların doğmasına sebep olduğu düşünülmüştür. .

Efsanemizde, kraliyet düğün günü gelmiştir. Gelinin babası, yani Perseus’un büyükbabası Kral Acrisius Argos’tan gelmiştir. Uzun zamandır, torununun kendisini öldüreceğine dair söylenen kehanetten dolayı korku içindedir. Perseus düğün töreni başlarken adaya ulaşır. Perseus Serifos’a dönüp annesinin Kral’la evlenmek üzere olduğunu gördüğünde, çok sinirlenir. Bu yüzden Medusa’nın başını havaya kaldırır ve “Kral, hediyeni getirdim!” der. Kral bir bakışta taşa döner. Yüzünde sonsuza dek sürecek bir çığlıkla donakalır. Fakat yakalanan tek kral o değildir. Acrisius da taşa dönmüştür. Danaë oğlu sayesinde kurtulmuştur ve Perseus mitolojideki en cesur kahramanlar arasındaki yerini almıştır. Ölüme karşı çıktığı yolculuk, onu bir delikanlıdan bir ergene dönüştürmüştür. Perseus eski çağ kahramanları arasında en çok bağ kurulabilendir. Sadece annesine karşı duyduğu aşırı sevgiden dolayı toplumdan bir şekilde uzaklaştırılmış, yaşadığı zor zamanlara rağmen ayakta kalmayı başarabilmiştir. Giderek büyümüş ve dünyaca tanınmıştır.

Yunanlıların örnek alabileceği, gerçek, çok güçlü bir kahraman haline gelmiştir. Perseus annesini kurtardıktan sonra, Medusa’nın başını hediye olarak onu yaratan tanrıça Atena’ya sunar. En sonunda, Medusa’yı cezalandıran, onun gücüne sahip olmuştur. Hikâyenin sonunda Medusa’nın başının Atena’nın zırhında bir imgeye dönüşmesinde şiirsel bir nitelik vardır. Ne de olsa, bu zavallı genç kız Atena’nın kurallarına uymadığı için bu büyük felakete sürüklenmiştir. İlk gülen de son gülen de Atena olmuştur. Medusa hikâyesi dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmiştir. .

Efsanesi başladığı yerde yani, Antik Yunanistan’ın en büyük tapınağı Parthenon’da bitmiştir. Gökyüzünde ise, kendisi ve hayatına son veren adam sonsuza dek birlikte kalacaklardır.

BÖLÜM 6 ODESA DESTANI

Odesa Destanı. En büyük macera hikâyesi. Sevdiği kadını ve yönettiği ülkeyi kaybetmeden önce ülkesine geri dönmek için tehlikeli bir mücadeleye girişen savaşçı bir kral. Bu mücadelede yoluna vahşi yaratıklar, fırtınalar, dev yamyamlar çıkacak ve hepsini zekâsı ile yenmek zorunda kalacaktır. Son araştırmalar bu kahramanlık efsanesinin ardında yatan bazı şaşırtıcı gerçekleri ortaya çıkarmaktadır.

10 denizci, tek gözlü, insan yiyen Kiklop’un ininde köşeye sıkışmışlardır. İki arkadaşları gözlerinin önünde bir anda paramparça olmuştur. Hepsi sıranın kendisine gelmesinden korkmaktadır. İhtiyaçları olan mucizeyi yaratması için çaresizce liderlerine bakmaktadırlar. Liderleri Odesa’dır. Odesa asla düşünmekten vazgeçmez, asla gevşemez, herhangi bir şeyin onu alt edebileceğine inanmayı reddeder, bu, karakterinin en belirgin özelliğidir. O, sizi saf dışı bırakmak için her ne gerekiyorsa onu yapacak olan kurnaz adamdır. Odesa zeki bir kahramandır. Gücünden çok zekâsına güvenen bir liderdir ve Kiklop’tan canlı kurtulmak için üstün zekâsını kullanmaya ihtiyacı vardır. Odesa hakkındaki güzel şey şudur; Odesa, diğer kahramanların aksine, tamamen ölümlüdür, bir insandır. Bu yüzden onunla aramızda özel bir bağ kurarız ve aynı sebepten dolayı eski çağlarda çok seviliyordu. Odesa Destanı olarak anılan Odesa’nın hikâyesi, M.Ö. 8. yüzyılda Homeros isimli bir Yunan şair tarafından kaleme alınmıştır. Odesa hikâyesi, birçok hayal kırıklığı ve engelle yüz yüze gelen bir insanla ilgili olduğundan, bence hepimizin sahiplenebileceği bir hikâyedir. Odesa’nın savaştan eve uzanan yolculuğu ebedi bir sabır hikâyesi olduğu kadar aynı zamanda da antik Yunanistan’da yeni bir çağın doğuşunun sembolüdür. Odesa Destanı bence bir bakıma, James Bond romanına benzer. Ian Fleming’in tarzına bakarsanız, kahramanını her zaman gerçek hayatta bir yere yerleştirdiğini görürsünüz. Bence Homeros’un yaptığı da buydu.

Yunan denizcilerin Akdeniz boyunca uzak yerleri keşfettikleri zamanlarda, Odesa günümüz maceracılarının rolünü üstlenmekteydi.

Yunanlıların bu açılımını konu alan birçok hikâye Odesa Destanı’na yansımıştır, yani Yunanlıların sömürgeler kurmaya başlamaları ve farklı canavarlar veya yaratıklarla ilgili denizci hikâyelerinin duyulmaya başlaması gibi. Odesa hikâyesi, kendisinin yönettiği efsanevi Yunan adası İtaka’da başlar. Mutlu ve başarılı bir kraldı. Çok sevdiği bir karısı vardı, karısı da onu çok seviyordu, bir de erkek çocukları vardı. .

Efsaneye göre, İtaka etrafı birçok düşmanla çevrili bir huzur vahasıdır. Bölgenin iki süper gücü, Sparta ve Truva yıllardır azılı düşmanlardır. Şimdi ise Dünya üzerindeki en güzel kadının müdahil olduğu bir aşk ilişkisi onları savaşın eşiğine getirecektir. Sparta Kraliçesi Helen, Truva Prensi ile kaçmıştır. Sparta Helen’i geri alabilmek için, İtaka’ya savaşa katılması yönünde baskı yapar. Gururuna düşkün olan Odesa, destek verir. Ailesini veya krallığını, belki de bir daha göremeyeceğini bilerek savaşa katılır. Odesa 12 gemilik bir filoyla, kendisini çok geçmeden savaşın ön saflarında bulacağı Truva’ya doğru harekete geçer. Helen için yapılan savaş, ta ki Yunanlılar bir duvara, kelimenin tam manasıyla toslayıncaya dek, 10 yıl sürer. Truva’yı çevreleyen duvarlar o kadar büyük, o kadar geçilmezdir ki; Yunanlılar bu duvarların tanrılar tarafından inşa edildiğine inanmışlardır. Antik çağlarda insanlar, duvarın Truvalılar lehine çalışan bir çeşit tanrısal güç tarafından inşa edildiğini düşünmekteydiler. Savaşın tehlikeye girmesi üzerine, Odesa duvarları aşmalarını sağlayacak bir strateji geliştirir. Odesa; “İçi boş tahta bir at yapmalı ve onu sahilde bırakmalıyız. Vazgeçmiş gibi davranacağız. Sanki Truvalılar bizden güçlüymüş de, biz de eve dönüyormuşuz gibi yapacağız.” “Atın içinde ben dahil en iyi kahramanlarımız olacak ve Truvalılar bu atı içeriye götürecekler çünkü tanrılara sunulan bir kutlama hediyesi olduğunu düşünecekler.” der. Şafak söktüğünde, Truvalılar şaşırırlar.

Yunanlılar gitmiş ve dışarıda devasa bir at bulunmaktadır. .

Bilginler uzun bir süre Truva’nın hayali bir şehir, Truva Savaşının ise bir efsane olduğuna inanmışlardır. Fakat 19. yüzyılın sonlarında, Türkiye’nin batısında 20.235 m2’lik bir alanda şaşırtıcı şeyler bulunmuştur. Çok büyük duvarları olan antik bir şehir ve büyük bir saray kalıntısı. Homeros’un Truvası’nın iki önemli özelliği. Yapılar tıpkı efsanevi şehir gibi yakılmıştır. Yerleşim yeri, uzmanlar tarafından Truva’nın bulunduğu yer olarak inanılan sahile yakın bir bölgede bulunmaktadır ve arazisi Homerous’un tarifine uymaktadır. Fakat hepsi bu değildir. Arkeologlar kalıntıların arasında savaşın izlerini bulmuşlardır. Truva’da bir çok ok ve mızrak başı bulduk. Ayrıca Truva şehrinin içinde gömülmemiş bir de iskelet bulduk. Eski çağlarda yaşayan insanlar cesetleri yakmadan şehrin içinde bırakmaktan korktuklarından, bu bir savaş hainin cesedidir. Çok sıra dışı durumlarla karşılaşmadıkları sürece bu tip şeyler yapmazlardı. Truva Savaşı gerçekten yaşandı mı?

Odesa hikâyesinin ardında gerçeklik payı var mı?

İpucu arayışlarımız bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Tahta at kapılardan geçerek Truva’nın içine girerken Odesa ve adamları atın içinde toplanmışlardır. Truvalılar onu bir barış hediyesi zannederek büyük bir yanılgıya düşmüşlerdir.

Atlar Truva’nın sembolüydü. Truvalılar yetiştirdikleri atlarla tanınırlar. Truva’nın dışında kalan alan; şu an at yetiştiriciliği için Kentucky ne anlama geliyorsa, eski zamanlarda o anlama geliyordu. Bu yüzden, bir Truva atının bırakılması, Truvalılar için bir bağlılık göstergesi gibi algılanmıştır, Truva’nın özünü temsil eden bir semboldür. Truvalılar bu tuzağa düşerler, savaş bitti diye düşünüp kutlama yaparlar, yüklü miktarda şarabın içildiği uzun partinin sonunda, Truvalıların hepsi şehrin sokaklarında sızıp kalırlar. Truvalılar uyurken, Odesa ve seçkin adamları attan çıkarlar. Kaynaklarımızda Truvalıların nasıl masumca yattıkları, uyuyup rüyalara daldıkları, dinlendikleri ve Yunanlıların nasıl bir duman gibi karanlıklardan süzülerek şehre girdikleri detaylı olarak tasvir edilmektedir. Gecenin bir yarısında, Yunanlılar saldırıya geçerler. Hazırlıksız yakalanan Truvalıların şehirleri yanıp kül olur. Odesa’nın sıra dışı stratejisi başarılı olmuş, Truva atı ona savaşı kazandırmış ve kendisi de günün kahramanı olmuştur. Bu zamanın birçok kahramanı Yunan tarihinde ve mitolojisinde göklere çıkarılıyorlardı çünkü onlar büyük savaşçılardı, güçlülerdi ve iyi ok atıyorlardı. Fakat Odesa onlardan farklıydı. Onun göklere çıkarılma nedeni kurnaz ve akıllı oluşundandır. Odesa’nın gerçek performansı zor durumlara düştüğünde ortaya çıkar. Birçok kez, hiçbir insanın kaçamayacağı yerlere girmeyi başarmıştır. Birçok şekilde ölümle yüz yüze gelmiş ve her seferinde kurtulmayı başarmıştır. Eski zamanlarda yaşayan MacGyver gibidir. Odesa 10 yıl süren acımasız bir savaşın ön saflarından sağ çıkmayı başarmıştır. Evine yani İtaka’ya dönmek için sabırsızlanmaktadır. Fakat önüne çıkacak olanlar, Truva Savaşının yanında sönük kalmaktadır. Vahşi canavarlar ve kargaşalar. Odesa Destanı şimdi başlamaktadır.

Homeros’un Odesası’nda, Truva Savaşı son bulmuş, eve dönüş yolculuğu başlamıştır. Odesa’nın adası İtaka, Truva’dan 565 deniz mili uzaklıktadır. Eski zamanlarda bu, birkaç hafta sürecek bir yolculuk anlamına gelir. Odesa Truva’dan ayrıldığında, evine varmak istemiş fakat bence, bu yolculuğun 10 yıl süreceğini tahmin etmemiştir. Bence yol boyunca birkaç baskın yapmak için, belki de başarısını anlatmak için duracağını zannediyordu. Bir ya da iki ay içinde, evine yani İtaka’ya dönmemek için başka bir sebebi yoktu. Odesa İtaka’ya doğru 12 gemilik bir filo ve 600 kişilik savaş yorgunu bir mürettebatla yola çıkar. Bu rakam eski zamanlara göre oldukça iyidir fakat gerçek olabilir mi?

1988’de, iki dalgıç Güney Sicilya açıklarında tesadüfen sıra dışı bir gemi enkazı buldular. Gemi yaklaşık olarak 18 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğinde olmakla birlikte şimdiye kadar keşfedilen antik gemiler arasında türünün en büyüğü olma özelliğini taşımaktadır. Fakat tam olarak kaç yaşındadır?
Bunu öğrenmek isteyen bilim adamları dalgıçlar tarafından çıkarılan kalaslardaki ağaç halkalarını incelediler. Sonuçlar şaşırtıcıydı. Gemi yaklaşık olarak M.Ö. 500 yılına, yani Odesa Destanı zamanına aittir. Bu heyecan verici bir keşiftir. Bu gemi, Homeros’un Odesa’nın gemisi olarak hayalinde canlandırdığı geminin aynısıdır. Nihayet 2008’de, tüm enkaz Akdeniz’den çıkarılabilmiş ve Portsmouth, İngiltere’de kurutularak üzerinde çalışmaya hazır hale getirilmiştir. Artık uzmanlar bu kalıntılarla, Homeros’un verdiği gemi yapım tarifini karşılaştırabilecek seviyeye gelmişlerdir.

Sonuç ise birbirlerine kusursuz bir şekilde uymaktadırlar. Bu gemi hakkındaki ilginç özellik ise; Kuzey Avrupa gemilerinin aksine, zıvanalı geçme sistemine sahip olması ve birbirine bir iple bağlanmış olmasıdır. Bu yöntem Odesa Destanı’nda anlatılan gemi yapma yönteminin aynısıdır. Şimdi ise, yani 2500 yıl sonra, Akdeniz’in derinliklerinden çıkan bir enkaz uzmanların Odesa’nın dünyasına bakışlarına benzersiz bir bakış açısı kazandırmaktadır. Bu ilkel bir gemi değildir, oldukça gelişmiş bir teknoloji ürünüdür. Odesa bu yolculuğu gerçekten yapmış olabilir. Ve heyecan verici şey ise; Odesa’nın kullanmış olduğu gemilerle kıyaslayabileceğimiz bir geminin elimizin altında oluşudur. .

Efsanemiz devam etmektedir.

Nihayet Odesa eve dönüş yoluna çıkmıştır. Sadık karısı Penelope ve artık 10 yaşına basan oğlu Telemakhos, Odesa’nın dönüş yolunu gözlemektedirler. Fakat saray Odesa’nın yokluğunda, karısını ve tahtını çalmak isteyen çapkın erkeklerle dolmuştur. Odesa bir süreliğine uzaklaşmıştır. Her ne kadar Penelope eşine sadık olsa da etrafı kendisiyle evlenmek isteyen taliplilerle dolup taşmaktadır. Ve Penelope ile evlenerek onunla birlikte gelecek olan güce sahip olmak ve Odesa’nın hükmetme gücünü devralmak istemektedirler. Kısacası Penelope’nin işi zordur. Eğer Odesa kısa zaman içinde eve dönmezse, uğruna savaştığı her şeyi kaybetmek üzeredir. Truva’dan ayrılan Odesa’nın ilk durağı kıyı kenti Ismarus olmuştur. Burada eski bir düşmandan öç almaya çalışacaktır. Buradaki insanlar Truvalıların müttefikleriydi, Yunanlılara karşı Truvalıların saflarını tutmuşlardı bu yüzden Odesa intikam almak istiyordu. Ismarus’un Odesa Destanı’nda geçen gerçek yerlerden birisi olma ihtimali vardır. Eski çağlarda dünyaca tanınan en acımasız savaşçıların memleketi olmakla tanınırdı. Tam anlamıyla mükemmel savaşçılardı ve en önemli özellikleri gayrinizami şeklide savaşmalarıydı. Eski çağların büyük gerillaları ve serkeşleriydiler. Fakat bu Odesa’nın gözünü korkutmamıştır. .

Efsaneye göre, kendisi ve adamları savaşmak için kıyıya çıkarlar. Şehri yağmalarlar, tüm hazineyi alarak dönüş yoluna çıkarlar. Fakat bir hata yaparlar. İçkiyi ve yemeği biraz fazla kaçırırlar ve sahilde uyuyakalırlar. Erken verilmiş bir zafer partisi idi. Ertesi sabahın erken saatlerinde, uykudalarken, yerli halkın baskınına uğrarlar. Birkaç dakika içinde, 72 denizci katledilmiştir.Geriye kalanlar ise zar zor hayatlarını kurtarırlar. Düşmanı küçümseme konusunda acı bir ders almışlar, Odesa ve tayfasının yaptığı ölümcül hatalar serisi bununla başlamıştır. Birliğinin kuvvetli bir bölümüyle kurtulabilecekken çoğunu kaybetmiş ve adamlarını her zaman hazır tutması gerektiğine dair acı bir ders almıştır. Çok tehlikeli bir yolculuk onu beklemektedir.

Basitçe söyleyecek olursak, Homeros’un ana fikri; “her zaman hazırlıklı olun, asla gardınızı indirmeyin.”dir. Birçok kez, küçük bir zafer kazanan ve hemen zafer sarhoşluğu yaşayan insanlar ve daha zayıf, daha güçsüz aynı zamanda zafere aç olan düşmanın bu durumdan yararlandığını görmekteyiz. Bu, eski çağ tarihi boyunca defalarca gördüğümüz kısır bir döngüdür ve aynı şeyi yakın zaman savaşları için de söylememiz mümkündür. Odesa ve adamları savaş bunalımı yaşamaktadırlar. Sonraki iki hafta boyunca istemeden de olsa denizde kalırlar. Filo başka bir güçlü engele, bir fırtınaya tutulur. Fırtına onları çok uzaklara sürükler ve o andan sonra, Odesa macerası sonlanana dek, bir çeşit Periler Diyarı’nda yaşamaya başlar. Fırtınanın sonunda filo kendini Kuzey Afrika’da bulur. Orada, kıyıya çok yakın egzotik bir adada, Odesa ve adamları farkında olmadan mitolojik bir uyuşturucu ağına düşerler. Adanın yerlileri onları sıcak bir şekilde karşılar ve tadı çok güzel olmakla birlikte uyuşturucu etkiye sahip bir çiçek, yani nilüfer ikram ederler. Odesa şüphelenir ve böyle bir durumda da şüphelenmeye hakkı vardır çünkü adamları nilüferi yediklerinde, yedikleri çiçek bir uyuşturucu olduğundan, çok neşelenirler ve yapmaya çalıştıkları şeyi, yani eve dönmeye çalıştıklarını bile unuturlar. Sonsuza dek burada, yani nilüfer yiyenlerle birlikte yaşamak isterler. Bazı uzmanlar nilüfer yiyenlerin, antik Yunanistan’da gerçekten yaşanmış bir sorun olan “ilaçların suiistimal edilişini” sembolize ettiğini düşünmektedirler.

Yunanlılar afyonu biliyorlardı. Mikenlere ait birçok eşya ve nesnede kolaylıkla afyonu görebilirsiniz, kısacası esrarı, dolayısıyla haşhaşı biliyorlardı. Kısacası, insanlar kafalarının iyi olmasından hoşlanırlar. Odesa Destanı’nda, insanlar evlerine dönerken nasıl yoldan çıkabileceklerini göstermek için kullanılmıştır. Ve bu çok insancıl bir durumdur. Bir kez daha, mürettebat zevkusefaya dalarak asıl amaçlarından sapmışlardır. Bu durum, Odesa Destanı’nda sürekli karşılaşacağımız ana fikirdir. Sadece liderleri, Odesa ayık kalır. Sadece tek bir amacı vardır; evine, karısı ve oğlunun kendisini beklediği İtaka’ya geri dönmek. “Haydi, kalkın sizi salaklar. Gemiye geri dönüyoruz.” der ve böylece giderler. Bu olay inanılmaz derecede kısa olmasına rağmen üzerinde çok yazılıp çizilmiştir ve bence bunun nedeni herkesin bu tecrübeye nail olmasıdır. Herke yorgundur, herkesin başından çok şey geçmiştir. Yiyip, içip, tüttürüp, çiğnedikten sonra her şeyi unutmanıza sebep olan şeyden daha güzel ne olabilir ki?

Eve dönüş yolculuğu tekrar başlar fakat mürettebatın merakı belki de ölümlerine sebep olacaktır. Filo yabani hayvanlarla dolu başka bir adayla karşılaştığında hayallerine kavuştuklarını zannetseler de dünyadaki cehennemi yaşamak üzereydiler. Odesa ve adamları tesadüfen, insan yiyen dev Kiklopların diyarına tam da yemek vaktinde adım atarlar. Mitolojik kahraman Odesa, savaşarak geçirdiği 10 yıldan sonra karısına ve oğluna geri dönmek istemektedir. Fakat kafasında canlandırdığı yolculuk bu değildir. Denizde geçen birkaç haftadan sonra, bir baskında 72 adamını kaybetmiş ve kendisini rotasından çok uzaklara savuran fırtınalarla yüzleşmiştir. Şimdi ise, kimliği belirsiz bir ada hem malzeme hem de moral ikmali yapma şansı tanımaktadır ya da öyle görünmektedir. Odesa’nın karaya çıkmış olmasının birkaç nedeni olabilir, bir süreliğine denizden uzaklaşmak ve ihtiyaç malzemeleri temin etmek istemiş olabilirler. Fakat Odesa hakkında unutmamanız gereken diğer şey ise; özünde çok meraklı olduğudur. Bazen bu merak işini çok abartır, her şeyi bilmek ister, öğrenme isteği o kadar ağır basar ki bazen şansını çok fazla zorlar. Burada, Yunan karakterinin içyüzüne bir çeşit bakış söz konusudur. Bahsedilen zaman, Yunanlıların çok fazla genişleyip, sömürgeler kurdukları bir zamandır. Homeros’un yaşadığı zamanlarda, Yunanlılar birçok ekonomik sebepten ve aynı zamanda meraklı olmalarından dolayı dünyaya açılmak istemişlerdir.

Odesa adayı keşfederken kendisine eşlik etmeleri için 12 en iyi adamını da yanına alır.Yola çıkmadan önce son olarak yanına içi şarap dolu bir keçi tulumu alır. Bu tulum onun hayatını kurtaracaktır. Kâşiflerin birinci önceliği yiyecek bir şeyler bulmaktır. Kısa zaman sonra, turnayı gözünden vururlar. İçi yemek dolu bir mağara bulurlar. Sadece bir şey eksiktir, mağaranın sahibi. Mağaraya girdiklerinde, Odesa harika bir yemek stoku görür ve hepsini çalıp götürmeye ve tehlikeden uzaklaşmaya hazırdırlar. Odesa ayrıca çok meraklıdır. Ayrılmak istemez. Burada yaşayan kişinin kendisine bir hediye vermesi gerektiğini düşünür. Bu durum, antik Yunan toplumunda bir gelenektir. Birisine ait bir toprağa ayak basan bir yabancıya bir hediye verilirdi. Bir yabancının sizin kasabanıza gelmesi durumunda, onu evinize alır, yatacak bir yer ve yiyecek verir, ona iyi davranırsınız. Odesa ve adamları mağarada büyük bir ziyafet çekerek keyiflerine bakarlar. Güneş batınca, evin erkeği döner fakat o denizcilerin umdukları gibi birisi değildir. O, dev bir Kiklop’tur, yani 20 adam gücünde ve yüzünün ortasında kocaman bir gözü olan, yırtıcı bir canavardır. Böyle bir görüntü karşısında Odesa ve adamları karanlık bir köşeye sinerler. Kiklop gece ateşini yakar ve denizciler içeride mahsur kalırlar. Kiklop evine döndüğünde yemeğini çalmaya gelen adamları görür ve çok sinirlenir, Odesa ise öne çıkıp dövünerek; “Merhaba, uzak diyarlardan daha yeni geldik. Hediyemiz nerede?” diyerek biraz da kabalaşır. Bu noktada, Kiklop’un keyfinin nasıl kaçtığını tahmin edebilirsiniz. Hiçbir şey düşünüldüğü gibi gitmemiştir. Göz açıp kapayıncaya kadar Kiklop hamlesini yaparak iki denizciyi kapar ve onları parçalayarak yutar. Geriye bir parça bile bırakmaz, kemikleri bile yutar.

Yunanlılar Kiklop’un iki arkadaşlarını yediğini görünce, çok korkarlar ve şoka girerler. Yamyamlık antik Yunanistan’da oldukça barbarca bir hareketti. Onlar için medeni bir insanın belirtisi kendileri gibi yiyip içmesi idi. Adamlar çok korkarlar ayrıca Odesa kendilerini böyle kötü bir duruma soktuğu için hayal kırıklığına uğrarlar ve “Canavarı uyurken öldürelim.” diye karar alırlar. Fakat neyse ki aralarında bulunan en zeki kişi Odesa “Onu öldüremeyiz.” der. Odesa’nın sorunu; eğer denizciler ya da Odesa Kiklop’u şimdi öldürürse mağarada mahsur kalacaklardı çünkü kendi başlarına taşı hareket ettirebilecek kadar güçlü değillerdi. Diğer yandan, eğer Kiklop’u öldürmezlerse, kurtulmaları söz konusu değildi. İçinden çıkılmaz bir durumdu. Fakat Odesa şimdi vazgeçemeyecek kadar çok şey yaşamıştır. Eğer bu canavarı yenmek için gücünü kullanamıyorsa, o zaman zekâsı devreye girecektir. Asla umudunu yitirmez, Kiklop’un mağarasındaki adamları artık sonlarının geldiğini düşünseler bile Odesa kurnazca planlar yapmakta, düşünmektedir. Dev Kiklop mitolojinin en hatırda kalan canavarlarından birisi olsa da Homeros’un hayal gücünün bir ürünü olmaktan daha fazlası olabilir mi?

Bugün bazı uzmanlar bu canavarın gerçek bir canavardan esinlenilmiş olduğunu bunun da düşüncelerinin kanıtı olduğunu düşünmektedirler. .

Efsanevi kahraman Odesa ve adamları canavar bir Kiklop’un mağarasında adeta ölümün kendisiyle yüzleşmektedirler. İki tanesini çoktan midesine indiren canavar, hâlâ açtır. Gün doğarken Kiklop, iki tanesini daha midesine indirir. Daha sonra onları tekrar mağaraya hapsederek koyunlarını otlatmaya gider. Odesa’nın zamanı tükenmektedir. Truva atının fikir babası kısa zamanda parlak bir fikir bulmak zorundadır. Odesa zekâsı sayesinde hayatta kalan birisidir fakat Odesa’yı diğer tüm mitolojik karakterlerden ayıran şey düşündükten sonra hareket etmesidir. Hemen hareket etmektense kurnazca bir çözüm bulma taraftarıdır. .

Efsane bu şekilde devam eder fakat gerçekle olan bağlantısı nedir?

Dev Kiklop uçuk bir hayal ürünü gibi görünse de gerçek bilime dayalı olma ihtimali vardır. Eski çağlarda, Homeros’un canavarına ilham vermiş olabilecek çok farklı 3 gerçek vardır. Bunlardan ilki; ceninin tek bir gözle büyümesine sebep olan, çok nadir görülen ve siklopi diye bilinen hastalıktır. Bu hastalık antik Yunanlılar tarafından iyi bilinen bir hastalıktır. Hamile kadınların bazı bitkilerde bulunan alkoloidli toksinlere maruz kalması siklopili çocuklar doğurmalarına sebep olabilir. Tehlikeli içeriğe sahip olabilecek bu bitkilerden bazılarının antik Yunanlı hekimler tarafından hastalarına reçete edilen ilaçlardan olmaları çok ilginçtir. Bu toksinler beyinin normal gelişimini önleyerek siklopinin ortaya çıkmasına sebep olurlar. Sonuç olarak, iki göze sahip olmak yerine tek büyük bir göze yani bir Kiklop’a sahip olursunuz ve bu durum efsanelerde amaçsızca gezinen, tek gözlü yaratıkların esin kaynağı olan bir çeşit olgu haline gelmiş olabilir. Fakat Homeros’un Kikloplarının çok daha büyük bir şeyden esinlenilmiş olması da muhtemeldir örneğin, bir volkandan. .

Efsanede, Odesa Kiklop’ları kafasını ve omuzlarını yukarıya kaldırmış insandan dağlara benzetmiştir. Etna Dağı gibi patlayan volkanları gören antik Yunanlıların, volkanın büyük kırmızı gözüne, ateşten kayalar ve lav püskürtürken baktıklarında, insanlara ateş püsküren, tek gözlü, dev bir insandan dağ hayal etmiş olma ihtimalleri yüksektir. Fakat Kiklop’lara ilham vermiş olabilecek bir şey daha vardır; antik çağ arkeologlarının ortaya çıkardığı fosiller. Antik Yunanlıların doğal dünyaya karşı aşırı bir ilgileri vardı ve her şeyin birçok numunesini topluyorlardı. Ve elbette vahşi doğadan da fosil örnekleri bulmuşlardır. Eğer bir filin kafatasına bakacak olursanız, çok etkilenirsiniz çünkü alnının tam ortasında kocaman bir delik görürsünüz. Asıl göz delikleri bunun yanında çok küçük kalırlar ve yanlara doğru kaymışlardır. Bu yüzden, neye baktığınızı bilmiyorsanız, bunun tek gözlü kocaman bir yaratığın kafatası olduğunu düşünmeniz çok olasıdır. Odesa Destanı devam etmektedir. Odesa ve adamları Kiklop’un mağarasında tutsak durumdadırlar. Kısa zaman içinde bir şeylerin değişmemesi durumda, hepsinin sonu gelmek üzeredir. Fakat Odesa konsantrasyonunu bozmaz.

Hikâyenin tümünde bir Yunan korkusu göze çarpmaktadır ve Odesa’nın etrafındaki adamlar korkularına yenik düşme eğilimindedirler, Odesa hariç. Soğukkanlı, hesap yaparak, mantıklı bir şekilde düşünerek, bu duyguların kaçarken, bu probleme çözüm üretirken karşısına çıkan küçük engeller olduğunu fark eder. Her zaman probleme ve sadece problemin kendisine odaklanır. Kiklop dışarıda koyunlarıyla uğraşırken, Odesa Kiklop’un ardında bıraktığı büyük tahta sopayı fark eder ve aklına bir fikir gelir. Adamlarının yardımıyla sivri olan tarafını daha da sivriltir, ateşte sertleştirir ve beklemeye başlar. Hava kararınca, Kiklop geri döner. İki denizciyi daha yakalayarak canlı canlı midesine indirir. Ortalık durulduğunda, Odesa gemisinden getirdiği şarapla birlikte öne çıkarak Kiklop’a ikram eder. İlk kâseyi midesine indiren canavar, bir tane daha ve bir tane daha içer ve hemen sallanmaya başlar. Kiklop’un birkaç bardak şarap içip kendinden geçtiğini duyan bazı insanlar, canavarın tam bir tüy sıklet olduğunu, alkole karşı dayanıksız olduğunu düşünebilirler. Gerçekte ise, eski şaraplar bugünün şaraplarına göre çok daha güçlü ve ağırlardı. Eski çağlarda, kuvvetlendirilmiş diye tabir edebileceğimiz, çok yüksek alkol oranına sahip, genellikle ölçüldükten sonra sulandırılarak etkisi azaltılan ve böylelikle yemeklerde içilebilecek kıvama getirilebilen çok güçlü şaraplar vardı. Odesa’nın Kiklop’a sunduğu şarap sulandırılmamış haliydi. Sarhoş dev, mağaranın içinde sendelerken, Odesa’ya adını sorar ve zekice bir cevap alır. Odesa; “Benim adım Hiç Kimse.” der.Verilen bu cevabın, bu noktada planın nasıl bir parçası olduğunu tam olarak anlamamızın bir yolu yoktur, fakat başından beri planın bir parçasıdır. Bunun üzerine, Kiklop yere yığılır ve sızar, Odesa harekete geçer. Adamlarının yardımıyla, gizlediği kazığı kaldırır, doğrultur ve canavarın gözüne saplar. Kiklop’un mağaradan gelen çığlıklarını duyan diğer Kikloplar mağaranın etrafına gelerek “İçeride neler oluyor? Çığlıklarını duyduk, kötü bir şeyler olmuş olmalı.” derler. Kiklop da onlara cevap olarak; “Hiç Kimse canımı yakıyor. Hiç Kimse bana zarar veriyor.” der. Bu işe bir anlam veremeyen komşu Kikloplar, “Hiç kimse canını yakmıyormuş, öyleyse biz de yataklarımıza geri dönelim.” derler. Böylece Odesa’nın gerçek adını söylemeyerek, adının “Hiç Kimse” olduğunu söyleyerek yaptığı hilenin amacına nasıl ulaştığını bu aşamada görmekteyiz. Öfkeden kuduran yaralı Kiklop, o esnada mağaranın kapısını açar. Odesa kapının açıldığını görür ve hamlesini yapar. Kiklop kapının önünde oturduğundan Odesa adamlarının kaçmaya çalışmalarına mani olur. Kiklop’un onları yakalayacağını, kolayca kurtulamayacaklarını bilir, bilir çünkü bunu düşünebilecek kadar zekidir. Onları koyunların altına bağlar. Koyunlar gün doğarken, karınlarına alttan sarılan Odesa ve adamları ile birlikte otlamak için dışarı çıkarlar. Kiklop da hepten salak değildir.

Yunanlıların mağaradan kaçmaya çalışacaklarını bildiğinden, koyunlar çıkarken hepsinin sırtını elleyerek kontrol eder, fakat Yunanlılar alt taraftadır, bu yüzden onları fark edemez. Odesa’nın Kiklop’un mağarasından kaçışı zekânın kas gücüne karşı üstünlüğüne mükemmel bir örnektir. Fasulye Sırığı ve Jack, Davut ve Golyat’taki gibi büyük ve aptal devi yere seren küçük ve kurnaz adamdır. Önümüze çıkan çok büyük engelleri beynimizi kullanarak aşabiliriz. İşte tamamıyla insan olmanın özüyle alâkalı olan asıl hikâye budur. Odesa dalavere konusunda tam bir ustadır, fakat hâlâ kibrini yenebilmiş değildir. Gemi kıyıdan uzaklaşırken, gerçek kimliğinin ortaya çıkmasına mani olamaz. Yaptığı bu hata yıllarca peşini bırakmayacaktır. Kiklop orada durmuş ona lanet okurken, Odesa sebepsiz yere birden ona döner ve “Benim kim olduğumu bilmek mi istiyorsun? Ben Laërtes’in oğlu Odesa’yım.” der. Şimdi bu hareket bize ne kadar aptalca görünse de, bir Yunan kahramanı için en önemli şey “kleos” yani şöhretti. Aslında önemli olan sizin şöhretiniz yani isminizin duyulmasıydı. Bu yüzden Odesa’nın orada yaptığı şey olanların kendisine mâl edilerek takdir kazanmak isteyişiydi. Kiklop gözünü kaybetmiş ve yenilgiye uğramıştır fakat intikam almak için son bir umudu vardır güçlü babası. Kiklop’un babası olduğu anlaşılan denizler tanrısı Poseidon Odesa’nın cezasını hayatıyla ödemesine karar verir. Mitolojinin en büyük ölümlüsü Odesa, 2 aydan daha fazla bir süre denizde kaybolmuş bir vaziyette dolaşır. Krallığına ve ailesine dönmeye kararlıdır fakat yakınlarında bile değildir. Truva’daki Yunan kuvvetlerinden hayatta kalan diğer tüm kahramanlardan biri hariç hepsi evlerine dönmeyi başarmışlardır, tek dönmeyen Odesa’dır. Tam manasıyla denizdeki son kahraman Odesa’dır. En başından beri, Odesa’nın dönüş yolculuğu yaptığı plana uymamıştır. Tehlikeli bir orduyla ve kana susamış bir Kiklopla karşılaşmış ve fırtına yüzünden rotasından yüzlerce kilometre uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Birçok insanın moralini bozabilecek türde olan bu tehditlere Odesa pabuç bırakmamıştır. Bence Odesa’yı bu kadar çekici bir karakter haline getiren özelliklerinden birisi karşısına çıkan her zorluğa aşılabilecek bir engelmiş gözüyle bakmış olmasıdır. Şimdi ise Odesa en büyük engeli ile yüzleşmek üzeredir, kör edip kaçtığı Kiklop mitolojinin en güçlü tanrılarından birinin yani denizlerin efendisi Poseidon’un oğludur. Kiklop babası tanrı Poseidon’dan intikamını almasını, onu öldürmesini ya da kalan yolculuğunu bir cehenneme çevirmesini ister. Bir tanrının oğluna saldırarak, daha doğrusu Poseidon’un oğlu olan Kiklop’a saldırarak hatasını ikiye katlamış olur, çünkü bir tanrıyı kızdırmıştır hem de kızdırdığı tanrı denizler tanrısıdır. Eve deniz yolunu kullanarak gitmektedir! Odesa şimdi iki tehditle yüzleşmek zorundadır; Poseidon’un gazabından kurtulmak ve başka bir adam karısına sahip olmadan önce eve varmak. Günler ve haftalar geçtikçe Penelope’ye kur yapan taliplileri giderek küstahlaşmaktadırlar. Yerel halk, gözlerinin önünde duran bu kadar güzel, becerikli bir kadın olan Penelope’nin tek başına olduğu gerçeğini görmemezlikten gelemezler. Ayrıca büyük bir servetin tepesinde oturduğundan birçok insan onu etkilemek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Fakat Penelope hâlâ, kocasının eve dönüş yolunda olduğu umuduyla yaşamaktadır. Hâlâ Odesa’nın eve döneceğine inanmakta ve kocası eve döndüğünde tahtını bıraktığı gibi bulması için elinden geleni yapmaya hazırdır. Dev Kiklop’un elinden kurtulduktan birkaç gün sonra, Odesa eve dönüş yolunda yardımı dokunabilecek birisi ile karşılaşır. Aeolia adasında, Alkinoos isimli bir kralla karşılaşır. Kral Alkinoos’un özel bir gücü vardır. Rüzgarları kontrol edebilmektedir. Rüzgarın hangi yöne eseceğini ayarlayabilmekte ve kontrol edebilmektedir. Kral Alkinoos gizlice Odesa’ya, onu rotasından saptırabilecek tüm rüzgarları içinde barındıran bir çanta hediye eder. Çanta kapalı kaldığı sürece, İtaka’ya dönüş yolunda herhangi bir sorun yaşamayacaktır. Bu eski gezginler için paha biçilemeyecek bir hediyedir. Odesa’ya bir jet filosu tahsis etmesi gibi bir şeydir. Rüzgarlar antik nakliyatçılar için bir lokomotifti, rüzgarlar eve varmasını sağlayacağından onun için çok büyük bir hediyedir.

Dokuz gün ve gece boyunca, Yunanlılar elverişli rüzgarların yardımıyla İtaka’ya doğru yol alırlar. Nihayet Odesa evine dönüş yolundadır. Tüm yol boyunca hiç uyumamış, gece gündüz hiç durmadan gemisini yürütmüştür. Onuncu günde, İtaka ufukta görünür. Fakat son anlarda, kahramanımız yorgunluktan bitkin düşer. Odesa uyuyakalınca, mürettebatı da gizemli çantanın içinde ne olduğunu öğrenme fırsatını kaçırmazlar. Adamları birden “İçinde altın, gümüş, hazine var ve Odesa bizimle paylaşmak istemiyor.” diye düşünürler. Kendileri sahip olmak isterler, daha çok merak biraz da açgözlülükle kendi felaketlerine sebep olurlar. İtaka kıyılarını çok net bir şekilde görürken, çantayı açarak Poseidon’un şiddetli lanetini serbest bırakmış olurlar. Kısa bir sürede, Odesa’nın eve dönüş umutları yok olur. Rüzgarlar filosunu tekrar Aeolia’ya sürükler, fakat bu sefer Kral’dan herhangi bir yardım göremeyecektir. Odesa Alkinoos’a; “Bize tekrar yardım edebilir misin?” diye sorar, Alkinoos da cevap olarak; “Hayır. Siz tanrılar tarafından lanetlenmişsiniz. Size verdiğim şey sayesinde çoktan eve dönmüş olmanız gerekiyordu. Eğer yine de eve dönemediyseniz, bazı tanrıların bu işte parmağı vardır, ben de onların işine karışamam. Yolunuza gidin.” der. Odesa için bu durum başka bir acıklı terslik olsa da ne olabileceği konusunda endişelenerek hiç vakit kaybetmez. Hepimiz kadar hatta belki de bizden daha fazla yıkılmış olsa da her zaman tekrar ayağa kalkabilmiş, her zaman yolunu bulabilmiştir. Odesa’nın sonuna kadar direnme gücü Aeolia’dan ayrıldıktan birkaç gün sonra yine test edilecektir. Filosu gizemli bir limana yanaşacak ve nereden geldikleri belli olmayan bir tür dev yamyamların saldırısına uğrayacaktır. Birkaç dakika içinde, Odesa yüzlerce adamını ve biri hariç tüm gemilerini kaybedecek, deniz kana bulanacaktır. Bir kez daha, Poseidon’un laneti tüm şiddetiyle ortalığı kasıp kavurmuştur. Odesa Truva’dan ayrıldığında, bunun efsanevi bir eve dönüş yolculuğu olacağını düşünmemişti. Bu tür bir yolculuğu, yol boyunca bu tür sorunlarla ve maceralarla yüzleşeceğini hayal etmiş olabileceğini bile hiç zannetmiyorum. Odesa için maceralar serisi daha yeni başlamıştır. Eve dönüş yolculuğunun geri kalan kısmı, Odesa’nın karşısına hiç bir insanın yüzleşmediği daha ürkütücü mücadeleler çıkaracaktır. Odesa hikâyesi devam ederken, ölümlü kahramanımız mimlenmiş bir adamdır, Poseidon başına bir ödül koymuştur. Her geçen gün adamları ve mücadeleleri azalacaktır ta ki Odesa tek başına kalana dek. Tüm tuhaflıklara karşı tek başına ve tek amacı “çok geç olmadan eve dönmek” olan bir adam.

BÖLÜM 7 ODESA DESTANI 2

Onun adı Odesa ve görevi; sevdiği kadın başka birisiyle evlenmeden önce eve geri dönmek. Dönüş yolu ise, kana susamış canavarlar, baştan çıkarıcı kadınlar, aldatıcı denizler ve sinirli tanrılardan oluşan taşlarla döşelidir. İzleyecekleriniz; Odesa hikâyesinin, yani tüm zamanların en büyük efsane kahramanının maceralarının devamıdır. Bizim için bir efsane olsa da, eski zamanlarda yaşayanlar için gerçeğin ta kendisi ve hatta muhtemelen Hristiyan öğretilerinden birinin taslağı niteliğindedir. Bu, özgün bir şekilde anlatılan Odesa Destanı’nın gerçek hikâyesidir.

İtaka Kralı Odesa’nın hikâyesi diğer efsane kahramanlarının hikâyelerine benzemez. Özel süper güçlere sahip bir tanrı değildir.Hatta, 10 yıl süren bir savaş sonrasında karısına ve oğluna dönmeye çalışan sıradan bir insan olarak tasvir edilmiştir. Bu adamla herkes bir bağ kurabilir. O da bizden biridir, ben de ailemle daha fazla zaman geçirmek isterim, işimi sevmiyor, hak ettiğim şekilde muamele görmüyor ve artık yorulmuşsam, eve gitmek isterim. Odesa hikâyesinin özü budur. Odesa Destanı sadece bir eve dönüş değil, aynı zamanda zamana karşı bir yarıştır. Odesa açık denizlerde tehlikelere göğüs gererken, karısı Penelope de endişeyle onun dönüş yolunu gözlemekte ve artık bir denizcinin dul karısı olarak anılmaya başlayacağından endişelenmektedir. Tüm bunlar olurken, bir çapkınlar ordusu kapısına dayanmakta, kocasını unutması ve tekrar evlenmesi konusunda ona baskı yapmaktadırlar. Ayrıca adetlere göre, kraliçeyi kazanan, tahtı da kazanacaktır. Eğer Odesa zamanında eve dönmezse, ailesini ve krallığını kaybedecektir. Bölgedeki aristokratlar; “Odesa eve dönmüyor. Ona ne olduğunu bilmiyoruz fakat geri dönmüyor. Öyleyse onun yerine kimin kral olacağına karar vermemiz gerekiyor.” demeye başlarlar. Artık herkes Penelope’ye bir dulmuş gözüyle baktığından, onunla evlenecek olan kişi tahta aday olacaktır. Odesa’nın zamanında eve dönme mücadelesi Odesa Destanı’nın ana temasıdır. Bu destansı efsane Yunan yazar Homeros’un en ünlü eseri olmakla birlikte eski çağlarda yaşayanlar için eğlendirici bir romandan daha ötesi, tehlikeli dünyada hayatta kalmaya dair bir rehber kitaptı. Dünyamıza bir anlam kazandırmak için hikâyeler anlatmalı, onu anlamalıyız. Bu yüzden Yunanlıların efsaneleri vardı. Bu efsaneler, insani duygulara hitap eden inanılmaz insanlardan oluşmaktaydı. Odesa’nın açık denizlerdeki maceraları Yunanlıların kendi kıyıları ötesindeki bilinmeyen dünyaya bakış açılarını yansıtmıştır. Odesa efsanesi, imparatorluklarının deniz aşırı bölgelere yeni açılmaya başladıkları bir zamanda kaleme alınmıştır. Odesa, tam bir Yunan prototipini yansıtmaktadır. O zamanların Yunanistan’ı çok zayıf bir ülkeydi. Etrafı denizlerle çevrili taşlık bir yerdi. Bu yüzden zengin olmak isteyen insanlar maceraya atılmak zorundaydılar. Antik Yunanistan’da zengin olmanın tek yolu buydu. .

Efsanemize göre, Odesa’nın destansı eve dönüş yolculuğu, Truva Savaşı’nda geçirdiği 10 yılın ardından, Truva’dan ayrılmasıyla başlamış, evine yani İtaka Adası’na dönüşünün çabuk ve zahmetsiz olacağını ummuştur. Fakat kendisi ve askerleri için tam bir cehenneme dönmüştür. Erzak temini için durduklarında, yolculuklarına birkaç hafta eklemiş, insan yiyen bir Kiklop’un elinden zor kurtulmuş ve sadece canavarın babasının, yani güçlü deniz tanrısı Poseidon’un gazabını üzerlerine çekmişlerdir. Bir tanrının oğluna saldırarak, hatasını ikiye katlamış olur, çünkü hem bir tanrıyı kızdırmıştır, hem de kızdırdığı tanrı denizler tanrısıdır. Eve deniz yolunu kullanarak gitmektedir! Ve yolculuğunun sonuna kadar kendi yakasını bırakmayacak olan bir lanete bulaşmış olur. En güçlü tanrılardan biri olan Poseidon, Odesa’ya karşı kişisel bir nefret duymaya başlar. Odesa rotasından çok uzaklara sapmış, haftalar sürmesi gereken yolculuğuna aylar eklenmiş, hatta yıllar boyunca yol alması gerektiğinden bihaberdir. Fakat zorluklar karşısında ayakta durması gereken sadece Odesa değildir. Hepimiz kadar hatta belki de bizden daha fazla yıkılmış olsa da, her zaman tekrar ayağa kalkabilmiş, her zaman yolunu bulabilmiştir. Ve bence bu durum, hepimizde bulunan; bir şeylerin üstesinden gelme, azimle devam etme tutkusunu iyice belirginleştirmektedir. O sadece, her tür eşitsizliğe, tanrılara karşı duran bir insandır ve sadece zekâsını kullanarak hepsini alt etmek zorundadır. Poseidon’un fırtınalı denizlerinden kaçmak zorunda olan kahramanımız ve adamları yiyecek dolup taşan bir kıyıya çıkarlar. Odesa, kendisi kıyıya yakın bir yerde beklerken, araştırma için bir keşif ekibi gönderir. Ekip etrafı kurtlar ve aslanlarla çevrili taştan bir saray bulur ve orada güzel büyücü kadın Kirke’yle karşılaşırlar. Son 4 ayını açık denizlerde geçiren Yunanlı savaşçılar için bu kadın ve hizmetçileri onlar için tam bir baştan çıkarıcı manzaradır. Kirke savaşçılara muhteşem bir yemek ve seks ziyafeti vermek için onları evine davet eder. Kirke’nin buradaki vazifesi; erkeklerin uyuşturucuyla değil seksle baştan çıkarıldıklarında neler olduğunu bize göstermektir. Sizi mutlu edebilecek, istediğiniz her şeyi size sunabilecek güçte seksi kadınlarınız olduğunda ve erkekler avucunuza düştüğünde ne olur?

Bu güç, erkekleri zavallı yaratıklara dönüştürür. Odesa’nın adamları şehvetlerinin mahkumu olurken, büyücü kadın da onlara acı bir ders verir. Adamları tam anlamıyla birer domuza dönüştürür. Fakat içlerinden birisi Kirke’nin büyüsünden kaçmayı başararak geri döner ve Odesa’yı uyarır. Odesa da hiç tereddüt etmeden, tanrıçayla yüzleşmek için yola çıkar. Sonuçta Odesa, neredeyse iyimser bir yapıya sahiptir. Yoluna çıkan her türlü engelin aşılabileceği düşüncesi hakimdir ve bu bağlamda hiçbir zaman duraksamaz. .

Efsaneye göre, Odesa adamlarının birer domuza dönüştürüldüğü Kirke’nin sarayına doğru yol alırken, antik Yunan haberci tanrısı Hermes gibi değerli bir müttefike sahiptir. Hermes Olimpos Dağı’ndan Dünya’ya, çoğu zaman bazı ufak tefek işleri halletmesi için gönderilen bir tanrıdır. Odesa’ya yanında “moly” denen bir uyuşturucu maddeyle birlikte gönderilir. Bu maddenin tam olarak ne olduğunu bilmesek de, gizemli güçleri olduğunu biliyoruz. Hermes bu maddeyi Odesa’ya verir, böylece Odesa Kirke’nin güçlerinden etkilenmez. Eski çağ öykücüleri bu gizemli maddeyi kastederek ona “holy moly (vay canına)” demişler ve bugün kullandığımız tabire ilham vermişlerdir. Odesa kendisini koruyan “moly”nin zırhı altında Kirke’nin sarayına korkusuzca girer. Kirke onu da bir domuza çevirmeye çalışsa da bunu başaramaz ve taktik değiştirerek Odesa’yı yatak odasına çekmeye çalışır fakat Odesa kendisini ağırdan satmaktadır. Odesa ona cevap olarak; “Ağır ol bakalım! Beni buna razı edebilmen için öncelikle adamlarımı tekrar insana dönüştüreceğine, daha fazla yalan dolan olmayacağına, bizden hiç kimseyi bir hayvana dönüştürmeyeceğine dair söz vermelisin.” der. Kirke de bu şartların hepsini kabul eder. Bunun üzerine, Odesa seks tanrıçasının özel mabedine girer ve bir yıl boyunca orada kalır. Bu durum bize kaçamak bir ilişki gibi görünse de, Homeros bunun bir sorun olduğunu düşünmüş gibi görünmemektedir. Bu durum muhtemelen Yunan toplumundaki çifte standardın bir yansımasıdır, başka bir deyişle, kadınlardan namuslu ve sadık olmaları, farklı cinsel ilişki arayışları içine girmemeleri beklenirken, erkeklere ise, hiç kimsenin yadırgamayacağı bir şekilde, serbestçe birçok farklı kaçamak ilişki yaşayabilecekleri gözüyle bakılmış olmasıdır. Odesa tam bir yıl sonunda, bu kadarın yeterli olduğuna karar verir. Uzun bir kaçamak yaşamış olsa da, karısı Penelope’yi hâlâ sevmekte ve eve dönmek zorundadır. Bence Odesa Destanı bu noktada bize, Odesa ile ilgili bir şey göstermeye çalışmaktadır. Odesa da diğer erkekler gibi bir erkektir. Eve dönmek için çaba göstermelidir. Penelope’ye ve İtaka’ya bir kral borçludur ve Kirke ile ne kadar vakit geçirirse, borçlarını o kadar inkar ediyor demektir. Fakat evine, yani İtaka adasına yelken açabilmesi için, yeryüzünde değil yeraltında var olan bir yere dolambaçlı bir yoldan gitmek zorunda kalacaktır. Yani Ölüler Diyarı’na. Bu bölüm Odesa’nın yolculuğunda o kadar yürek burkucu bir bölümdür ki; bazı uzmanlar bu bölümün Hristiyanlık’taki öğretilerden birini etkilediğini düşünmektedirler. Odesa, yani Homeros’un Odesa Destanı’ndaki efsanevi kahraman yaklaşık 12 yıldır ailesinden ve krallığından uzaktadır. Truva savaşında 10 yıl savaşmış ve seks tanrıçası Kirke’nin yatak odasında ise tam bir yılını harcamıştır. Şimdi ise yola devam etme ve eve varma vakti gelip çatmıştır. Kirke gitmesine razı olur fakat bir uyarıda bulunmayı da ihmal etmez: deniz tanrısı Poseison’un lanetini yenip eve varabilmesi için kör bir kahin olan Tiresias’ın bilgilerine ihtiyaç duyacaktır. Tek sorun ise Tiresias’ın ölü olmasıdır. Odesa, Hades’in yeraltı dünyasına planlamadığı bir ziyaret yapmak zorundadır. Sadece eve gittiğinizi düşünürken ummadığınız bir yere; Cehennem’e gidiyorsunuz. Bunu düşünmek bile Odesa’yı ürkütür. Bugüne kadar Hades’e giden hiç kimse, hayatta kalamamıştır. Fakat Odesa’nın seçme şansı yoktur. Poseidon’un denizler üstünde mutlak bir hakimiyeti vardır ve eli boş durmamaktadır. Eğer Odesa ailesine ve krallığına geri dönmeyi umut ediyorsa, yeraltı dünyasına gidip Tiresias’ı arayıp bulmak zorundadır. Günümüzde Cehennem diyince aklımıza bir çeşit azap ocağı gelmekteyse de antik Yunanlılar için durum böyle değildi. Antik Yunanlıların yeraltı dünyası, daha sonra Hristiyanlıkla birlikte gelen sonsuz ceza çekilen bir yer olduğu düşüncesinin aksine puslu ve soğuk bir yer olarak düşünülmekteydi, orası kötü, sıcak, hararetli bir ocak olmak yerine görülmesi zor olan, puslu, kasvetli ve çok uzak boz bir alandı. Odesa Hades’e rahatsız bir şekilde gider. Her yerde acı çeken ruhların çığlık sesleri yankılanmaktadır. Kapıların ardında, söylediklerini harfiyen yaptıkları takdirde Odesa ve adamlarının Poseidon’un gazabından kurtulup eve nasıl ulaşabileceklerini açıklayacak olan kâhin Tiresias’la yüz yüze gelir. Tiresias çok özel bir tavsiyede bulunur; “Her şeyden önce, tek yapmanız gereken şey; Güneş Tanrısı Helios’un sığırlarını yememektir. Başka ne yapıyorsanız yapın ama bu sığırları yemeyin.” der. Odesa bu tavsiyeyi aklından çıkarmayacaktır. Ölü ruhların etrafını sarmaya başlamasıyla, Odesa yeraltı dünyasından, evine dönme konusunda daha önce hiç olmadığı kadar kararlı bir şekilde kaçmayı başarır. Yaşayan hiçbir insanın başaramayacağı bir işi başarmış, Hades’ten sağ kurtulmuştur. .

Efsane bu şekilde devam ederken gerçekle bağlantısı nedir acaba?

Bazı uzmanlar Odesa Destanı’nın bu bölümünün Hristiyanlık’ın en kutsal metinlerinden birini, yani Mark Öğretisi’ni etkilediğine inanmaktadırlar. Antik Yunanlılar için Homeros’un önemini görmezden gelmek neredeyse imkansızdır. Mark Yunan bir hatipti, öğretiler Yunanca yazılıyordu ve onun da büyük ihtimalle Odesa hikâyesine aşinalığı vardı, bundan dolayı Mark Öğretisi’nde bize Odesa’yı hatırlatan bazı şeylerin olması büyük ihtimalle bir tesadüf değildir. Odesa Destanı ve Mark Öğretisi’nin karşılaştırılması sonucunda ortaya bazı şok edici benzerlikler çıkmaktadır. Her iki hikâyede de acı çeken bir kahramanın, yani Odesa ve İsa’nın yaşadığı zorluklardan bahsedilmektedir. Her ikisinin de geçmişinde marangozluk vardır. Odesa İtaka’daki sarayını dahi kendisi inşa eden becerikli bir doğramacıyken, İsa ise bir marangozun oğludur ve Mark Öğretisi’nin bir bölümünde kendisini “Marangoz” olarak adlandırmaktadır.Fakat en ilgi çekici bağlantı; Odesa’nın Hades’i ziyareti ile İsa’nın dünyadaki son günleri arasındaki benzerliktir. Her iki hikâye de bir ziyafetle başlar. Odesa ve adamları Kirke’nin sarayında ziyafet çekerken İsa ve havarileri son yemeklerini yemektedirler. Daha sonra, arkadaşları uyurken, her ikisi de ölümle olan randevularının yaklaşmasından dolayı acı çekmektedirler. Odesa Kirke’den Hades’e gitmesi gerektiğini öğrendiğinde umutsuzluğa düşer. Söylediğine göre bunun sebebi ise; şimdiye kadar Hades’e gidip de canlı dönebilen hiç kimsenin olmayışıdır. İsa da ölmek üzeredir, havarileriyle birlikte son akşam yemeğini yemiştir. Hayatından umudunu kesmiştir çünkü çarmıha gerilmek zorunda olduğunu bilmektedir. Sonuç olarak, Odesa ölüler dünyasına bir seyahatte bulunacak ve geri dönecek, İsa da çarmıha gerilerek ölecek ve sonrasında yeniden dirilecektir. Bu benzerliklerin bir tesadüften daha fazlası olma ihtimali var mı?

Efsanemize dönecek olursak, Odesa Hades’ten ayrılarak İtaka’ya doğru yelken açar. Sonunda tekrar eve dönüş yoluna çıkmıştır. Fakat yolunda başka bir engel daha vardır; Siren Adası. Sirenler, sizi rotanızdan saptıracak ve karaya oturtacak güzellikte şarkıları olan kadınlardır. Odesa Siren Adasına yaklaştıklarını bildiğinden, adamları Sirenler’in şarkılarını duymasınlar diye, kulaklarını balmumuyla kapatmalarını emreder. Fakat Odesa, aşırı meraklı birisi olduğundan kendini bu kuralın dışında tutar. Mürettebata kendisini geminin direğine bağlattırır. Bu şekilde geminin dümenini, adanın kayalık sahillerine doğru çevirmeden Sirenler’i dinleyebilecektir. Mürettebat küreklere asılırken, “Çözün beni! Çözün beni!” diye bağırmaktaysa da sesini kimseye duyuramamaktadır. Ve böylece Sirenler’in şarkısını duyabilmiştir. Bunu yapan ve hayatta kalan tek kişidir. Fakat eski zamanlarda, bu durumun hemen hemen her vazonun üstünde defalarca resmedildiğini görmekteyiz ve bunun amacı kusursuz bir insanın nasıl olması gerektiğini göstermektir, yani yeni bir şey öğrenmek için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktır.

Odesa’nın Sirenler’le karşılaşması mitolojinin en bilindik hikâyelerinden biridir. Fakat yeni deliller ışığında Sirenler’in şarkısının bir efsaneden daha ötesi olduğunu söylemek mümkündür. İtalya’nın Li Galli Adaları geleneksel olarak, hikâyemizin geçtiği yer olarak anılmaktadır. Yüzyıllar önce “Le Sirenuse”, yani “Sirenler’in Adası” olarak anılmaktaydılar. 2004’te, Alman bilim adamlarından oluşan bir ekip adaların Odesa Destanı ile olan bağlantısını araştırmışlar ve sonuçta çarpıcı bir keşfe imza atmışlardır. Alman grubunun adada bulduğu şey ise; kayaların doğal formasyonunun, doğal bir megafon gibi çalıştığıdır. Bu bölgeden gelen herhangi bir ses dalgası, bu kayalardan sekmekte ve daha kuvvetli bir şekilde denize doğru yayılmaktadır. Fakat bu sabit megafon kullanılsa bile, insan seslerinin denizden duyulması imkânsızdır.

Öyleyse bu kadar yüksek bir sesin kaynağı ne olabilirdi?

Akdeniz Fokları. Yüzyıllar önce, Li Galli Adaları da dahil tüm Akdeniz’de bolca bulunuyorlardı. Alman grup fokların seslerini kullanmışlar ve denizden rahatlıkla duyulabildiklerini ispatlamışlardır. Denizcileri kayalık mezarlıklarına çeken sesler bunlar olabilir mi?

Açık denizlere dönecek olursak, Odesa Sirenler’le temasından sağ kurtulmuştur fakat daha ölümcül bir mücadele kendisini beklemektedir. Evi İtaka’ya dönebilmek için, iki korkunç tehditle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Bazı araştırmacılar bu tehlikelerin gerçek olduğuna ve hâlâ karşılaşılabileceğine inanmaktadırlar. Odesa’nın zekâsı, açık denizde karşısına çıkan birçok ölümcül engelden sağ kurtulmasını sağlamıştır. Fakat zekâsını kullanan tek o değildir. Yüzlerce kilometre ötedeki krallığı İtaka’da, karısı da birçok kurnaz hamle yaparak taliplilerini kendisine yaklaştırmamaktadır. Odesa’nın babası için ördüğü kefeni bitirir bitirmez onlardan biriyle evleneceğine dair sözler vermekte ve her gece gün boyunca ördüğü kısmı geri sökmektedir. Bu hile sayesinde onları yıllar boyunca oyalamıştır. Nasıl ki Odesa kurnazlığı, zekâsı, komplo kurma ve plan yapma kabiliyetiyle ön plana çıkıyorsa, karısı Penelope de kurduğu komplolar ve yaptığı planlarla kendisini kanıtlamıştır. Penelope umudunu kaybetmemek adına elinden geleni yapmaktadır fakat kocasının başına neler geldiğinden bihaberdir. Odesa’nın hâlâ hayatta olup olmadığına, öyleyse bile kendisine geri dönmekte mi yoksa başka bir yere mi gitmeye karar verdiğine dair en ufak bir fikri bile yoktur. Bilmezlikten doğan kötü bir durumdadır. Bu esnada, Odesa ve evi arasında, ürkütücü yeni engeller onu beklemektedir. İki ölümcül rotadan birini seçmek zorundadır. İlk rota “serseri kayalar”ın, yani gemileri ikiye ayırabilen yüzen kayaların içerisinden geçmekte, ikincisi ise, bir tarafında Scylla isimli insan yiyen bir deniz canavarının ve diğer tarafında ise Charybdis olarak bilinen bir girdabın bulunduğu dar bir kanaldan geçmektedir. Scylla birden fazla kafa ve göze sahip, aynı anda altı adamınızı birden yakalayıp aynı anda hepsini yiyeceğinden şüphe duymamanız gereken o korkunç deniz canavarıdır. Scylla’nın yanından geçiyorsanız, başınıza gelecek olanlar aynen bunlardır. Scylla ile yüzleşmek demek, kendi etrafında dönen, her şeyi içine çeken ve yakınlardaki herhangi bir alana içindekileri boşaltan devasa bir girdap olan Charybdis ile de yüzleşmek demektir. Odesa bu girdaba yaklaşırsa, gemisinin alabora olmasını ve denizin dibini boylamasını göze alacaktır. Odesa kelimenin tam manasıyla kayalar ve zor bir alan arasında sıkışıp kalmıştır. Aslına bakarsanız, bazıları “klişe”nin buradan geldiğine inanmaktadırlar. Adamlarına “serseri kayalar”dan uzak durmalarını, bunun yerine zor alana, yani Scylla ve Charybdis boğazına doğru yelken açmalarını emreder. Burada Odesa’nın karşısına iki tatsız seçenek çıkacaktır; bazılarını kaybetmek ya da hepsinin kaybetmek. Soğuk kanlı bir şekilde hesap yaparak gemisinin tamamını kaybetmesinin, birkaç adamını kaybetmesinden daha kötü sonuçlar doğuracağı kanısına varır. Bu yüzden gemisini Scylla’ya çok daha yakın yüzdürmeye karar verir. Burada tabii ki bir ders vardır, o da şudur ki; en soylu ve düşünceli komutanlar bile bazen görevlerini tamamlamak adına bazı adamlarını isteyerek kurban etmek zorundadırlar. Boğaza girdiklerinde, gökyüzü kararır. Aniden, birden çok tsunami çıkar. Odesa gemisini Charybdis’ten uzaklaştırır. Onlar yanından geçerken, devasa girdap okyanusu içine çekmekte, menzilindeki her şeyi zapt etmektedir. Aniden, geminin diğer tarafından, Scylla saldırıya geçer. Güverteden kaptığı 6 adamı bir anda yutar. Odesa bu anı, seyahatinin en kötü bölümü olarak tarif etmektedir. Adamları bu korkunç yaratık tarafından yok edilirken onun adını haykırmaktadırlar. “Odesa yardım et! Bize yardım et!” diye bağırmaktalar fakat Odesa’nın elinden bir şey gelmemekte ve dahası bu adamların kendisinin kararları yüzünden öldüklerinin farkındadır. Yüzyıllar boyunca, Odesa Destanı uzmanları Homeros’a korkunç Scylla’yı yaratmasında neyin ilham verdiğini çözmeye çalışmışlardır.

Daha sonra, 1800’lerin ortalarında, çok büyük dokunaçlı canavarların cesetleri dünya genelinde karaya vurmaya başlamıştır. Aradığımız cevap budur; Dev kalamarlar. Bir anda hayal gerçek olmuştur. Aslında dev bir kalamar, bir okul servisi uzunluğunda bir yaratıktır. Dört-beş metre uzunluğundaki gemilerde bulunan gemicilere dev kalamarın ne kadar büyük görünmüş olabileceğini bir düşünsenize! Scylla dev bir kalamarın görüntüsünden esinlenilmiş olabilir mi?

Ya komşusu, Charybdis girdabı?

Günümüz denizbilimcileri İtalya ve Sicilya arasındaki dar boğazda yani Messina Boğazı’nda tam da tariflere uyan büyük bir girdap bölgesi keşfettiler. Kuzeyde Tiren ve güneyde İyon Denizi vardır. Tiren ve İyon Denizleri’nin suları birbirinden oldukça farklıdır. Sonuç olarak, bu boğazda bir ileri bir geri hareket eden sular aşırı derecede dalgalanmakta ve ortaya büyük girdaplar ve hırçın gelgitler çıkmaktadır. Eski zamanlarda, özellikle buradan geçen denizciler için ne kadar zorlu bir bölge olduğunu tahmin bile edemeyiz. Dev kalamarlar, tehlikeli girdaplar antik çağ denizcilerinin karşılaştığı iki gerçek tehlikedir. Odesa Destanı’nın bu bölümünün ardında yatan ilham kaynakları bunlar olabilir mi?

Efsanemize göre, Odesa az önce 6 adamının Scylla tarafından parçalandığına şahit olmuştur. Gemisi güvenli bölgeye ulaştığında, savaştan çıkan mürettebatının dinleme isteklerine karşı koyamaz. Kahin Tiresias’ın, güneş tanrısının sığırlarından uzak durmaları yönündeki uyarılarına rağmen, sığırların bulunduğu adaya çıkmaya razı olur. Sığırları gören Odesa adamlarına; “Evet. Adaya bir geceliğine geldik. Ne yaparsanız yapın ama onları yemeyin. Sakın onları yemeyin!” der. Fakat erzakların az olmasıyla açlık hissetmeye başlayan mürettebat Odesa’nın emirlerini dinlemez ve sığırları keserler. Son yemeklerini yemektedirler. Çok sinirlenen güneş tanrısı Helios, Zeus’dan yani tanrıların kralından adalet ister. Antik çağlarda bir tanrıyı kızdırmak yapabileceğiniz en kötü hareketlerden birisidir. Tanrılar hoşnut olmadıkları ölümlüleri cezalandırma konusunda güçlerini kullanmaktan hiç geri kalmıyorlardı. Zeus suçluları cezalandırmayı kabul ederek Odesa’nın gemisini alabora edecek büyük bir fırtına gönderir. Biri hariç hepsi helak olurlar. Odesa sığırlardan yemediği için diğerlerinden ayrı tutulmuştur. Fakat iyi haberler burada son bulur. Artık hiçbir adamı, gemisi ve nerede olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Denizde geçen 3 yılın ardından, Odesa tüm adamlarını ve gemilerini kaybetmiş, yalnız, mahsur ve evinden uzak kalmıştır. Başka bir baştan çıkarıcı güzelin, yani peri Kalipso’nun cennet adasına çıkmıştır.

Yunan mitolojisinde, periler sihirli güçleri olan ve her erkeğin hayallerini süsleyen genç ve güzel kızlardır.Ormanlarda ve ağaçlık alanlarda yaşamışlardır. İsimlerinin de belirttiği gibi, “nimfa”lar (periler) veya İngilizcedeki “nemfomanyak”lar, davranış olarak çok şen şakrak idiler. Bu noktada, Odesa sadece hayatta olduğu için şükretmektedir.Güzel bir perinin adasına çıkması da onun için beklenmedik bir hediye olmuştur. Karısı Penelope evde sadık bir şekilde iffetini korurken, Odesa kendisini başka bir kaçamağın içinde bulmuştur. Bu sefer ki kaçamağının bitmesi tam 7 yıl sürecektir. Odesa’ya kiminle isterse onunla yatma gibi bir hak verilmiştir. Homeros’un hikâyesinde, Odesa’nın bu oyalanışlarına yönelik yazılmış hiçbir olumsuz ima dahi bulunmamaktadır. Aslına bakarsanız, tüm bu kadınları elde edebildiği için daha büyük, daha güçlü bir erkek imajı içine sokulmuştur. Kalipso, Odesa’nın kendisiyle sonsuza dek kalması halinde ona ölümsüzlük vaat eder, fakat Odesa karısına ve krallığına dönmek zorunda olduğunu bildiğinden bu teklifi reddeder. Bir yarı tanrı olmak yerine, ölümlü bir insan olmayı seçmek bir bakıma, aptalca bir seçimdir, fakat Odesa için bu bir sorun değildir, bir insan olarak kaderini gerçekleştirmek için Kalipso’yu reddedip, ondan ayrılmak zorundadır. Fakat onu eve götürecek bir gemi olmadığından Odesa bu sorunu kendi yöntemiyle çözmek zorundadır. Kendisine bir tekne yapar. Antik Yunanlılar için marangozluk, büyük zihinsel yeteneklerden biri olarak düşünülmekteydi. Odesa’ya genelde, tekne ustası deriz, yaptığı tekne değil de nedir; direği, dümeni, küpeştesi bile vardır. Bu kadar usta bir marangoz olarak anılması, akıllı olduğunu söylemenin başka bir yolu, zekâsının farklı bir yönüydü. Teknesi tamamlandığında, Odesa yeniden denize açılır. Yaklaşık 20 yıl denizlerde evinden uzak kaldıktan sonra artık yolun sonu ufukta görünmektedir. Eve varması artık an meselesidir. Ev tarafında ise sadık karısı Penelope’nin, yıllardır peşinden koşan tüm erkekleri kendinden uzaklaştıran taktikleri de artık tükenmiştir. Taliplilerin sabırları artık tükenmektedir. Taliplileri ona; “Eve dönmüyor. Geri dönmüyor. Gemisi büyük ihtimalle dönüş yolunda parçalanmıştır. Artık bizden birini Odesa’nın halefi olarak seçmek zorundasın.” derler. Çok geç olmadan Odesa eve dönmeyi başarabilecek mi?

Homeros’un Odesa Destanı’nın birçok unsurunda olduğu gibi, Odesa’nın adasının da gerçeklikle yakından bağlantısı vardır. Yüzyıllar boyunca uzmanlar, yazarın hikâyesini yazarken hangi Yunan adasını düşünerek yazdığını bulmaya çalışmışlardır. Geleneksel olarak, bugün Ithaki olarak bilinen Yunan adasının, o ada olduğuna inanılmış olsa da Homeros’un İtaka hakkında yazdıklarıyla adanın bugünkü adaşının özellikleri örtüşmemektedir. Homeros’un söylediklerine bakacak olursak; “İtaka batıda bulunan, karaya en uzak ve ingin adadır.” der ve siz de; “Bir dakika! Bu tamamen yanlış.” dersiniz. Ithaki batıdaki karaya en uzak mesafede bulunan ada değildir. Araştırmacılar antik haritalarla günümüz uydu görüntülerini karşılaştırdıklarında, Ithaki’nin yanında Kefalonia isimli bir ada daha olduğunu fark ettiler. Biri hariç her yönden Homeros’un İtaka tarifine uyduğu görülmektedir. Homeros 4 ada tarif etmektedir. Orada 4 ada olması gerektiğini söylemektedir. Bu durumda karşımıza bir sorun çıkmaktadır; ortada 3 ada vardır, 4. ada nerede öyleyse?

Ayrıca Homeros’un Ithaki’si ya da Odesa’nın İtaka’sının, batıdaki en uzak ada olması gerektiğini söyler. Eğer Kefalonia’yı ikiye bölerseniz, yani Kefalonia’nın batıdaki yarımadasının 3,000 yıl önce bağımsız bir ada olduğunu söylerseniz sonuca ulaşabilirsiniz. Ada zamanında iki parçadan oluşmuş olabilir mi?

2006’da bir grup bilim adamı bu gizemi çözmek için yola çıktılar. Petrol bulma işinde kullanılan yüksek teknoloji ürünü aletler kullanarak, Kefalonia’nın doğusu ile batısı arasında bulunan ingin bir vadinin zemininde 120 metre derinliğinde bir delik açtılar. Eğer adanın jeolojik tarihinde herhangi bir bölünme varsa, o yer burası olmalıydı. Delgi çubuğunun gittiği yere kadar delmeye devam ettik, yani yaklaşık deniz seviyesinin 15 metre kadar altına indik ve hiçbir aşamada kayaya rastlamadık. Peki bu kadar alışılmadık bir şey nasıl olabilir?

Bunun en basit açıklaması ise şudur; zamanında deniz bu vadiden geçmiştir ve tortuları hâlâ görülebilmektedir. Bu sonuçlar bize, bu vadinin zamanında sular altında olduğunu göstermekte ve Kefalonia’yı da Homeros’un İtaka’sı için en büyük aday haline getirmektedir. Yani Odesa’nın Truva Savaşı’na gittikten tam 20 yıl sonra, ufukta gördüğü ada olduğu anlamına gelmektedir. Odesa asla pes etmedi, eve dönmek için yıllarını verdi ve öyle ya da böyle evine varmayı başardı. Tüm zorluklara rağmen, Odesa sonunda evine dönmüştür. Yaklaşık son 20 yıldır hayalini kurduğu bir an olsa da kendisini bekleyen bir tören alayı yoktur. Bunun yerine, gücünü sahiplenmek isteyenler artık son hazırlıklarını yapmaktadırlar. Bir mucize daha ortaya koymadıkça, Odesa uğruna savaştığı her şeyi kaybetmek üzeredir. Bu durumda acıklı bir son yaşanacaktır. Fakat Odesa gerçekten eve dönmüş olabilir mi?

Döndüyse de ne zaman dönmüş olabilir?

Odesa Destanı’nda saklı ipuçlarını kullanan günümüz astronomları Homeros’un aklındaki tarihi tam olarak belirlemişlerdir. Odesa’nın İtaka’ya dönüş yolculuğu tam 20 yılını almış, 600’den fazla hayata mâl olmuş ve 14 gemiyi denizin derinliklerine göndermiştir. Sonunda, tüm bunların ardından kahramanımız evine dönmüştür. Acaba karısını ve krallığını kurtarmak için çok mu geç kalmıştır?

Odesa evine döndüğünde, İtaka ada krallığında tam bir kaos ortamı hakimdi. Her şey tamamen zıvanadan çıkmış durumdaydı. Karısı ve hanesi tam 108 talipli tarafından kuşatılmış durumdaydı. Odesa öylece sarayına girip eski hayatına dönemeyeceğini fark eder. Talipliler kraliçesine ve krallığına çoktan gözlerini dikmişlerdir. Odesa’nın döndüğünü öğrenmeleri durumunda, tahtına yeniden oturmasına müsaade etmeyecek, tereddüt etmeden onu öldürmeye yelteneceklerdir. Son bir kez, Odesa zekâsını kullanmalı, biraz daha dayanmalı ve hayatta kalmak için düşmanlarından daha iyi oynamalıdır. Odesa İtaka’ya ulaştığında, yanında büyük bir toplulukla gelmez, geri dönen büyük kral gibi dönmez. Aslına bakarsanız yaşlı bir dilenci kılığına girerek kendisini gizler ve bunu büyük ihtimalle nasıl karşılanacağından emin olmadığı için yapar. Bu esnada, Odesa’nın uzun süredir acı çeken karısı Penelope en sonunda taliplilerin baskılarına yenik düşerek yeni kocasının kim olacağının belirleneceği bir okçuluk yarışması yapılacağını açıklar. Her kim Odesa’nın yayını gerip, oku 12 baltanın içinden geçirebilirse kendisiyle evlenme hakkını elde edecektir. İtaka için hayati öneme sahip bir gündür. Yarışmanın başlamasına çok az bir süre kala, Homeros güneşin gökyüzünden kaybolduğundan bahsetmekte ve bu satır yüzyıllardır dikkatle incelenmektedir. Merak uyandırmak için yazılmış şiirsel bir şey midir yoksa gerçek bir olayın kaydı mıdır?

Antik Yunanlılar bile Odesa’nın evine, bir güneş tutulması esnasında döndüğü anlamına geldiğini düşünmüşlerdir. Son dönemlerde bilim adamları, Homeros’un işaret ettiği tam tarihi ortaya çıkarmak için Odesa Destanı’nı astronomik kanıtlar ışığında incelemişlerdir. Odesa Destanı’nda astronomik olayları işaret etmiş olabilecek tüm atıfları daha yakından incelemişler, daha sonra da bu olayları tutulma tarihleriyle eşleştirmeye çalışmışlar ve tutulmalardan biriyle, M.Ö. 16 Nisan 1178 tarihinde gerçekleşen tutulmayla eşleştiğini bulmuşlardır. Öyleyse, bu tarihin Odesa’nın eve, Penelope’ye dönüş tarihi olduğunu söylemek mümkündür. .

Efsaneye göre, Penelope’nin peşinden 20 yıllık koşuş şimdi tek bir olaya dönüşmüştür. Birbiri ardına talipliler, Odesa’nın yayını geremeyecek kadar zayıf olduklarını ispatlamaktadırlar. Üstü başı yırtık yaşlı bir dilenci ortaya çıkana dek hepsi vazgeçmek üzereydiler. Ve bir dilenci ortaya çıkarak şansını denemek ister. Kurallara göre onun da bir şansı vardır. Onunla alay edip sinirlendirmeye çalışırlar. Fakat dilenci hiç tereddüt etmeden yayı gerer ve gülüşmeler o anda kesilir. Oku fırlatır ve ok 12 baltanın içinden geçer. Yarışma bitmiştir fakat talipliler savaşmadan vazgeçecek gibi görünmemektedirler. Odesa’nın son savaşı taliplilerin katledilişi ve kahramanımızın zaferiyle son bulur. Tahtını tekrar kazanmıştır, şimdi ise kadınını geri kazanmalıdır. Kurnaz kralın geçmesi gereken son bir test daha vardır. Odesa tüm taliplileri öldürdükten sonra ateşin başında karşılıklı oturup Penelope ile çok samimi anlar yaşarlar. Penelope son bir sınav daha yapacaktır. Uzun süren muhabbetin sonunda hizmetçilerine; “Bu yabancının rahat ettirilmesini istiyorum, lütfen odamdan benim yatağımı getirip verandaya yerleştirin ve bu yabancı benim yatağımda yatsın.” der. Bu noktada Odesa karısının kendisini test ettiğini anlayarak ona; “Penelope, Bunun bir test olduğunu biliyorum. Yatağımızı yere sabit bir şekilde bu ağaçtan ben yapmıştım. Yatağımız hareket ettirilemez.” der. Daha önce Penelope hiç kimsenin odasına girmesine müsaade etmediğinden, sadece Odesa’nın yatağın bu şekilde hareket ettirilemeyeceğini bildiğinden kesinlikle emindir. Odesa’nın uzun yolculuğu, yani Odesa Destanı nihayet son bulmuştur fakat efsanesi varlığını sürdürecektir.

Yunan savaşçılar arasında kalkanların Odesa resimleriyle süslenmesi çok yaygın bir durumdu. Onlar için, her zaman acılara katlanan kişiyi temsil ediyordu. Odesa Yunanca’da “acıdan adam” anlamına gelmektedir. Hepimiz gibi o da acı çekmiştir fakat belki de hepimizin başaramadığı bir şekilde hepsine katlanmıştır. Ve bence yüzyıllardır insanların onu kendilerine yakın bir karakter olarak görmelerinin sebebi; yere düştükten sonra tekrar ayağa kalkabilme kabiliyetidir.

BÖLÜM 8 BEOWULF

O, İskandinav dünyasının efsanevi kahramanıdır. İnsan’la Canavar’ın destansı savaşının tam ortasında kalmıştır. Ebedi bir ün kazanmak uğruna bir korkutucu canavarla değil, onlardan üç tanesiyle yüzleşmek zorundadır. Bu, Beowulf efsanesidir. Fakat sadece bir efsane olmaktan daha ötesi olabilir mi?
İngilizce olarak yazılmış en eski hikâyeyi tamamen yeni bir bakış açısıyla bizzat yaşamaya hazırlıklı olun.

Danimarka kraliyet salonuna ağır bir ölüm kokusu hakim. Başsız, kana bulanmış cesetler. Elini kana bulamakta olan vahşi canavarın adı Grendel’dır. O, toplumdan dışlandığı için hiddeti şiddete dönüşmüş olan bir ucubedir. Grendel’ı her zaman yırtıcı bir hayvanla kıyaslamışımdır, anlarsınız işte, o da iri kıyım, korkutucu ve tehtidkârdır. Canavarın oluşturduğu korku krallığı, her gece iş başındadır. Savaşçıları öldürmekte, lime lime etmekte, kafalarını koparmaktadır. Ceset parçalarını her yerde görmek mümkündür. Danimarka’nın acilen bir kahramana, bu canavarla yüzleşecek ve onu alt edecek derecede güçlü birisine ihtiyacı vardır. O kahraman, Beowulf’tur.Aklınıza gelebilecek her şeyi yapabilecek olan, en büyük olası kahraman Beowulf’tur. Gözünü budaktan sakınmamaktadır. Onun kültüründe de bir kahraman aynen böyle olmalıdır; şerefi ve şöhreti uğruna her şeyini feda edebilmelidir. Beowulf da sıradan bir insan değildir, tam bir kahraman portresi çizmektedir.

Yunan mitolojisindeki kahramanlar gibi, onun güçleri de sıradan bir insanın güçlerinin sınırlarını katbekat aşmaktadır. Korkunun hakim olduğu ve kahramanların sayısının bir elin parmaklarını geçmediği bir dönemde, Beowulf efsanesi, cesur bir savaşçı ile çok sayıda korkunç düşman arasında geçen iyilik ve kötülüğün en büyük savaşı olarak dillerden dillere dolaşmıştır.

Beowulf efsanesi, bir gerçekten esinlenilerek yazılmış hayali bir hikâyedir. Bugün dahi uzmanlar bu efsaneyi kimin yarattığını kesin olarak bilmemektelerse de, ilk olarak M.S. 7. ya da 8. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıktığına ve İngilizce olarak yazılmış en eski hikâye olduğuna inanılmaktadır. Şiirin olay örgüsü İskandinavya’nın 6. yüzyılında gerçekleşmekteyse de, şiirin kendisi Anglosaksonlar’ın 665 yılında din değiştirmelerinden sonra Anglosakson İngilteresi’nde yazılmıştır.

Beowulf, Hristiyanlık’ın daha yeni yeni kök salmaya başladığı bir dönemde yazılmıştı. Şiir, çok derin bir putperestlik geçmişine sahip bir toplumu ve bu geçmişinden gelen hikâyelerini yansıtmaktadır. Şiirin yaptığı şey ise; bu hikâyeleri Hristiyanlık’la yoğurarak, bu şiirleri dinleyenlerin kendi geçmişleriyle bağlarının kopmamasını ve Hristiyan bakış açısıyla şiirleri yeniden yorumlamalarını sağlamaktır. Beowulf’un efsanedeki ilk düşmanı, yani canavar Grendel ile İncil arasında ilgi çekici bir bağlantı vardır. Metne göre Grendel, Kabil’in soyundan gelmektedir. Tevrat’a göre, insanlık tarihinin ilk cinayetini Adem’in oğlu Kabil işlemiştir. Kıskançlık sonucu kardeşi Habil’i öldürmüş ve insanlığın en kötü tutkularından birinin sembolü haline gelmiştir.Grendel bu alçak vasiyetin mirasçısıdır. Grendel büyük salonlarda ziyafet çeken insanları kıskanır ve bu duruma çok sinirlenir. Büyük salondaki herkes eğlenmekte, birbirlerine hikâyeler anlatmakta, hepsi birbirine kenetlenmekte ve Grendel da bu durumu kıskanmakta, hiçbir zaman böyle bir şeyin parçası olamayacağını bilmekte ve tepki olarak da saldırma ve yok etme eylemleri göstermektedir. Antik metinde, Grendel’in fiziki görünüşü herkesin kendi hayal dünyasına bırakılmıştır. Tek ipucu ise şu tabirdir; “cehennemden çıkan canavar”. İsterseniz Grendel’i karanlığın şeytanı olarak tasvir edebilirsiniz; hareket ettiği her yere karanlığı da sürükleyen bir şeytan. .

Efsaneye göre, canavarımız Danimarka’yı 12 yıl kuşatma altında tutar. Bir seferinde tam 30 kişi öldürmüştür, onun geldiğini fark edemezsiniz, kana susamıştır ve kemik yemeyi sevmektedir. Grendel kralın muhafızlarını öldürdükten sonra, masum sivilleri öfkesine kurban etmektedir. Fakat zarar veremediği bir kişi vardır; Danimarka Kralı, Hrothgar.Karanlık dönemin birçok gerçek kralında olduğu gibi, tanrısal güçlerin onun tarafında olduğunu düşünülmektedir. İşin tuhaf tarafı şu ki; Grendel Kral Hrothgar’a saldırmamaktadır. Kral tanrının bizzat koruması altında tahtında oturmakta ve böylece Grendel ona yaklaşamamaktadır. Hrothgar’ın tüm savaşçıları onu hayal kırıklığına uğratmış olsa da yakınlardaki bir krallık olan Geatland’da, diğerlerinden katbekat iyi bir savaşçı bulunmaktadır. İskandinavya’dan çıkıp gelen Beowulf, büyük savaşçıların soyundan gelmekte, gücü, cesareti ve hırsıyla nam salmış bir savaşçıdır. Kendi adını da herkese duyurmak istemektedir. Şiirin başlangıcında, Beowulf’tan iyi tanınan bir savaşçı olarak, bir çeşit çetenin veya birlikte seyahat eden bir grup adamın lideri olarak bahsedilmektedir. Yalnız başına gezen paralı bir asker değildir. Para peşinde koşan bir havası yoktur, yalnızca iyi bir dövüş arıyor gibidir. Beowulf’un asıl amacı, eski İngilizce’deki tabirle “lof”, yani şöhrete kavuşmaktır. Bu şöhret, o zamanın şöhret algısının getirdiği zorunluluklara göre yaşayıp, el üstünde tutulan insanlarda bulunan türde bir şöhrettir. O zamanın soylularının elde etmeyi amaçladıkları türde olan bu şöhret ve statü Beowulf’u tetiklemiştir. Beowulf ebedi bir imtiyaza sahip olmanın tek yolunun, daha önce yapılmayanı başarabilmek olduğunun bilincindedir, yani Grendel’ı öldürmek zorundadır. Hava kararınca büyük salon kutlama sesleriyle canlanmaya başlar. Fakat bu kutlama, Grendel’ı sığınağından çıkarmak için Beowulf tarafından hazırlanan bir tuzaktır. Bir saldırının gerçekleşmesini beklemek yerine aslına bakarsanız, kendisinden beklenmeyen bir şekilde bilimsel bir metod kullanarak saldırının gerçekleşmesini sağlayacaktır. İlk saldırının gerçekleşme koşullarını tekrar yaratarak, yani Grendel’ın duyup, yemeğini almak için geleceğini bildiğinden, şarkılı türkülü bir eğlence ortamı yaratmıştır. Canavar kana susamıştır fakat Beowulf da hazırdır. El ayak çekilip parti sona erince, kahramanımız pusuya yatar. Ya ölecek ya da öldürülecektir. Sonunda, Grendel sahneye çıkar. Beowulf ve savaşçıları 4 koldan saldırıya geçerler. Tüm savaşçılar kılıçları çekip Grendel’a saplamaya çalışırlar. Fakat Grendel dayanıklıdır. Grendel’a bırakın kılıcı, metalden yapılmış hiçbir silah zarar veremez, Grendel, bu tip silahların kendisine zarar vermesini önleyecek bir tür büyü yapmıştır. Beowulf’un savaşçılarından birini yakaladığı gibi onu ikiye ayırır, kanını içer, bir tarafa savurur ve Beowulf’a yönelir. .

Efsane böyle devam etse de gerçekle olan bağlantsı nedir acaba?

Londra’nın 145 km kuzeyinde “Sutton Hoo” adında bir yerleşim yeri vardır. Bu bölge bir zamanlar güçlü Anglosakson krallar tarafından yönetilmekteydi. 20. yüzyılda, antik mezarlıklarda kazı yapan arkeologlar çok şaşırtıcı bir keşfe imza attılar. Vahşi bir şekilde öldürme ve parçalanma izleri taşıyan cesetler buldular. Cesetler vahşice, birden ve sanki bir canavar tarafından öldürülmüş gibidir. Çoğu yüzükoyun, başları kesik ya da boyunları kırık bir şekilde, değişik pozisyonlarda gömülmüştür, yani cesetlerin onur kırıcı bir şekilde gömüldükleri anlaşılmaktadır. Bu bulgu, efsanemizin doğduğu dönemle aynı dönemde yaşayan müreffeh bir krallıkta şiddetin var olduğunun şok edici bir kanıtıdır. Uzmanlar bu kurbanların krala başkaldırıp ölüme mahkûm edilen Anglosakson suçlular olduklarını düşünmektedirler. Bu cesetler idam edilip buraya gömülmüş suçlular gibi görünmektedirler, anlaşılan o ki; burası bir tapınakken, bir korku yerine dönüşmüştür ve Boewulf’la tek bağlantısı ise; kralın toplumda düzeni sağlama yollarından birisinin, bu tip vahşi ve halka açık infazlar olmasıdır. Kral Hrothgar’ın saltanatındaki katliam hikâyesini, bu korkunç ölümler etkilemiş olabilir mi?

İpucu arayışlarımız bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Grendel denen canavar Kral’ın kan revan içinde kalmış salonunda terör estirmekte ve hiç bir kılıç ona işlememekteyse de Boewulf’un pes etmeye niyeti yoktur. Geriye tek bir silahı kalmıştır; çıplak elleri. Davut ve Golyat, yani canavarla insan arasındaki klasik mücadeledir. Danimarka halkının geleceği tehlike altındadır ve Beowulf savunma hattının son cephesidir. Kral Hrothgar’ın Danimarka saltanıtında bir kargaşa çıkmış, Beowulf ve canavar dev Grendel ölümüne savaşmaktadırlar. Kahramanımız birden avantajı eline geçirir. Beowulf Grendel’i kolundan yakalar ve kolunu büker. Dünyanın en güçlü savaşçısı olan Beowulf canavarın koluna bütün gücüyle asılır. Grendel avazı çıktığı kadar bağırır, sonuçta omuzu yerinden çıkmıştır ve Boewulf kolu ardarda bükerek kolu iyice zayıflatır ve sonunda kemik kaslardan ayrılarak yerinden kopar, kaslar parçalanır. Salon acı dolu çığlıklarla dolar. Kan kaybetmeye başlayan Grendel gecenin karanlığına karışır. Kolsuz Grendel, hayatı kolundan akıp giderken, çok az bir zamanının kaldığının bilinciyle, bataklık evine doğru yol alır. Ormanın derinliklerinde, yaralı canavar tökezleyerek yere kapaklanır ve son nefesini verir. Beowulf canavarı öldürmüştür. Değerli kupasını, yani Grendel’ın kanlı kolunu havaya kaldırır. Grendel’ın ölüm haberi hızlı bir şekilde yayılır ve Beowulf bir süper kahraman olarak göklere çıkarılır. Bulmak için yola çıktığı şöhret ve şerefe sonunda ulaşmıştır. Fakat hemen karşısına tatsız bir gerçek çıkar. Gömülmesi gereken birçok ölü savaşçı vardır. Metinde savaşçılar için yapılan cenaze törenlerinin şekli anlatılmaktadır. Verilen tarif, antik İskandinavyası’nda yapıldığı bilinen gerçek cenaze törenleriyle örtüşmektedir. Gemiyle yapılan cenaze törenlerinde, ölen kişi ve onun değerli eşyaları, altınları, gümüşleri gemiye koyulur ve gemi denize salınarak ateşe verilirdi. Bu durum, bolluk içinde yüzmeyen bir toplumun değerli eşyaları düşüncesizce yok edişi olsa da aynı zamanda kayıpların ne kadar ciddiye alındığının ve yakılan insanın saygınlık ve öneminin göstergesiydi. Beowulf’ta da tarif edilen, aynı ayinsel cenaze törenlerinin kanıtları, ilginç bir şekilde su altında değil yeraltında bulunmaktadır.

Günümüzde, kuzey Avrupa’nın genelinde, yüzlerce gizemli ve dağınık tepeler bulunmakta ve çoğu hâlâ kazılmayı beklemektedir. İngiltere’de, Sutton Hoo’da, yani arkeologların gizemli bir şekilde parçalanmış vücutları buldukları yerde, tepe mezarlıklar Beowulf’un dünyası hakkında birçok çarpıcı kanıt sunmaktadır. 1939’da yapılan kazılarda, geçmişi Beowulf efsanesinin yazıldığı düşünülen tarihe uzanan, yakılmış bir gemi ortaya çıkardılar. Tahtalar tamamen çürümüş olsa da tüm bordaların şekillerini ve ıskarmozların dik açıyla yerleştirildiğini görmeniz mümkündür. Komple tahtadan yapılmış bir gemi gibi görünmektedir. Fakat detaylı incelemeler sonunda bir gemiden fazlası olduğu, bilinmeyen bir hükümdarın, içi hazinelerle dolu mezarı olduğu ortaya çıkmıştır. Sutton Hoo, İngiltere’deki en zengin mezardır, daha doğrusu Kuzey Avrupa’nın Karanlık Dönemleri’nden kalan en zengin mezardır. Karanlık Dönem toplumundaki elit kesim hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır. Sutton Hoo’dan çıkarılan eserler Beowulf’ta anlatılanlara benzemektedirler.Üzerinde domuz sorgucu bulunan miğferler, eğik saplı, süslü kılıçlar ve bunun gibi şeyler bulunmaktadır, kısacası Boewulf’ta anlatılanlarla Sutton Hoo’da bulduklarımız arasında bir çeşit bağlantı var gibi görünmektedir. Sutton Hoo’da yapılan kazı, ilk kez Beowulf efsanesinin hayali bir gerilim hikâyesinden fazlası olduğunu kanıtlamıştır, fakat efsanemizin ardındaki gerçeklere ışık tutan kanıtları ortaya çıkaran tek yer burası değildir. Danimarka kırsalında, arkeologlar sıradışı bir keşfe imza atarak, gerçek bir antik salonun izini buldular. Tahta üstyapı yüzyıllar önce çürümüş olsa da direk çukurlarının konumundan yola çıkılarak bakıldığında, zamanında 46 metre uzunluğunda olduğu ve bugüne dek bulunan türünün en büyük salonu olduğu anlaşılmaktadır. Burası Kral Hrothgar’ın efsanevi salonu olabilir mi?

Beowulf hikâyesinde, Grendel’in saldırısının geçtiği bölüme “erkeklere özel salon” anlamına gelen “Heorot” denilmektedir. Hem taht odası hem de Kral’ın savaşçılarının zaferlerini kutlamak için biraraya geldikleri ziyafet salonudur. Heorot dünyada başka bir eşi benzeri olmayan, büyük bir salon olarak tarif edilmektedir. Medeniyet, ilerilik göstergesi olmuş ve tüm dünyada bu kültüre karşı merak uyandırmıştır. Kısa zaman önce Danimarka’da ortaya çıkarılan salon, zamanında antik krallara ev sahipliği yapan aynı bölgenin içindedir. Karbon 14 metodu bölgenin tarihinin M.S. 6. yüzyıla, yani efsanemizin gerçekleştiği söylenen döneme dayanmaktadır, fakat hepsi bu değildir. Antik salonun etrafında yapılan kazılarda sadece güçlü bir krala ait olabilecek değerde eserler gün ışığına çıkarılmıştır. Bazıları bıçak, iğne gibi günlük hayatta kullanılan eşyalar olsa da içlerinde bu bölgenin önemli bir yer olduğu izlenimi veren altın ve gümüşten yapılmış çok daha güzel mücevherler, sikkeler ve benzeri eşyalar bulunmaktadır. Fakat bu salonun ardındaki kral kimdi ve efsanemizle bir bağlantısı olabilir mi?

Efsanevi destanlar olarak adlandırılan bir dizi hikâyede şaşırtıcı bir ipucu göze çarpmaktadır. Bu hikâyeler M.S. 1100 ve 1400 arasında yazılmış olmakla birlikte İskandinav dünyasındaki gerçek olaylara dayanmaktadır. İskandinav destanlarının çoğu, bir soyun geçmişine dayanmaktadır, böylece içiçe giren tarihsel bilgilerle mitolojik gelenekleri birarada bulabiliyoruz. Destanlar, M.S. 5. veya 6. yüzyıl civarlarında yaşamış Hrothgar isimli bir Danimarka kralından bahsetmektedir. Hrothgar gerçek bir kralsa, Beowulf da gerçek bir kahraman olabilir mi?

Bataklığın derinliklerinde, bir anne oğlunun, yani Grendel’ın ölümünün yasını tutmaktadır. Üzüntüsü öfkeye dönüşen anne Beowulf’un 3 korkunç düşmanından 2.sine dönüşecektir. Grendel’i yenen Beowulf şimdi de onun annesiyle karşılaşmak zorundadır. Annesi hızlı, kurnaz ve intikam peşindedir. Grendel’ın annesi metinde çok esrarengiz bir karakterdir, kesinlikle Grendel’dan daha barbar görünmektedir, duyguları daha vahşidir. İntikam almayı kafasına koymuştur. Kopmuş kolu bir kupaya, bir alay konusuna dönüşen oğlunun ölümünün intikamı. Grendel’ın annesi, oğlu Beowulf tarafından öldürülünce, onun annesi olarak büyük bir kederine kapıldığından, intikam hissiyle çılgına dönmüş bir şekilde Heorot’a saldırır ve kendi güvenliğini çok hesaba katmaz. Savaşçılar uykudayken, Grendel’ın annesi salona girer. Aniden saldırır ve acımasızca öldürür. Kral’ın saltanatında yine korku hakimdir ve Boewulf onları kurtarmak için orada değildir. Geceyi Heorot’tan uzak bir yerde, korkunun tekrar sahnede olduğundan habersiz bir şekilde geçirmektedir. Grendel’ın annesi, elleri Danimarkalı savaşçıların kanlarına bulanmış bir şekilde kayıplara karışır. Katliamı öğrenen Beowulf çok sinirlenir. Sadece birkaç gün önce, yerde ölü olarak yatan savaşçıların hayatını kahramanca kurtarmıştır fakat Kral hâlâ hayattadır, morali bozuk bir şekilde, dokunulmaz tahtında oturmaktadır. Hrothgar birçok adamının Grendel ve annesi tarafından öldürmüş olduğu gerçeğiyle küçük düşmüştür ve bu durumu örtbas edecek gücü yoktur, Beowulf da ona; “Yas tutarak oturmaktansa, harekete geçmek daha iyidir.” der. Bir kez daha, Beowulf ölümün gözlerinin içine bakmak zorunda olduğunu bilmektedir. Şöhretini kahramanca adımlar atarak kazanmıştır. Şimdi ise şöhretini devam ettirmek zorundadır. Beowulf Hrothgar ve adamlarını yanına alarak, Grendel’ın annesinin peşine düşer. Dolambaçlı patika boyunca kan izlerini takip ederler. Grendel ve annesi lanetli bir bataklığın kaynağında yaşamaktadırlar. Bataklık, içi zehirli yılanlar ve ufak ejderlerle dolu buzlu bir göldür. Grendel’ın annesine ulaşmanın yolu, ilk olarak burayı geçmektir.

Bu efsaneyi kayda geçiren ilk Hristiyan yazarlara göre, bu yılanlar gerçek dünya tehditlerine eşdeğer birşeyi temsil etmektedirler: putperestleri. Grendel’ın annesini bulma çabaları Beowulf’u zehirli yılanlarla dolu buzlu bir göle sürüklemiştir. Ona ulaşmak için, bunları geçmek zorundadır. Bu, savaşçı bir kahramanla İncil’deki en iğrenç katil olan Kabil’in soyundan gelen tehlikeli bir anne arasında, Danimarka uğruna verilen nihai bir savaş olacaktır. Şiirde, Grendel’ın annesinin adı hiç geçmez, o sadece Grendel’ın annesidir fakat başlı başına çok korkunç bir yaratıktır, belki de bir yönden daha tehlikelidir, oğlu katledildiğinden dolayı bir anne olarak matemli, dolayısıyla çok öfkelidir. Beowulf buzun altına dalmadan önce, adamları ona özel bir kılıç verirler. Kılıcın demirden yapılmış keskin ağzı kanda dövülmüş ve daha önce hiçbir savaşta sahibini yüzüstü bırakmamıştır. Beowulf’un yol arkadaşları daha ileriye gitmeye cesaret edemezler. Kahramanımız savaşa tek başına devam etmek zorundadır. Ölümcül yılanlar suyun altında pusuya yatmış beklemektedirler. Beowulf onlara karşı kılıcını kullanmaya çalışsa da insan ürünü hiçbir silah, bu doğaüstü canavarlara zarar verememektedir. Kaçıp kurtulmayı başaran Beowulf, Grendel’ın annesinin yuvasına girişi bulur. İkinci kez, insanla canavar yüz yüze geleceklerdir. Grendel’ın annesi ortaya çıkar ve Beowulf’a saldırır. Beowulf onu saçından, omuzundan yakalayıp yere fırlatsa da anında tekrar ayağa kalkıp iğrenç pençelerini ona geçirir ve Beowulf yere yuvarlanır. Beowulf büyük bir tehlike altındadır ve kılıcı da, yine işe yaramamaktadır. Kılıcın çok güçlü ve dayanıklı olması gerekiyorken, Grendel’ın annesi üzerinde hiçbir etki gösterememekte, onun pullu derisine işlememektedir. Aniden, birşey Beowulf’un dikkatini çeker. Duvarda ya da yakınlarda ölümlüler tarafından değil, devler tarafından dövülmüş antik bir kılıç görür, gerçekten sihirli bir silahtır. Tek bir sağlam savuruşla, Grendel’ın annesine vurur ve kafasını koparır. Bu, kötülüğün ikinci kez ölüşü ve yeni bir umudun doğuşudur. Beowulf cesaretini bir kez daha kanıtlasa da, bu, efsanevi bir zaferden daha fazlasıdır. Etrafı efsane tarafından kuşatılmış İskandinav dünyasındaki değişimin ve putperestliğin yok olarak İsa’nın yükselişinin bir yansımasıdır. Grendel’ın annesinin ölümünü, dini bir metafor olarak görebiliriz. Grendel’ın annesinin ölümü gibi, putperestlik de ölmekte ve Hristiyanlık yükselmekte, ayrıca Beowulf’un Hrothgar’ın krallığını Grendel’ın annesi tehdidinden kurtarması gibi, Hristiyanlık da putperstliğin hakim olduğu dünyayı karanlıktan kurtarmaktadır.

M.S. 600’da, İngiliz Adaları’nda dini bir devrim baş göstermektedir. Romalı Hristiyanlar, tüm inançsızları Hristiyanlaştırmak adına kuzeye gelmişlerdir. Papa Gregory 6. yüzyılın sonlarında, Anglosakson putperestleri Hristiyanlaştırması için Augustine’i İngiltere’ye göndermiştir. Gregory Augustine’e: “Anglosaksonların kullandıkları putperest tapınaklarına git ve oraları Hristiyanlaştır. Kralları Hristiyanlaştır böylece halk da krallarını takip edecektir.” demiştir.

Sonuç olarak tüm Anglosaksonlar Hristiyan olduysa da, Hristiyanlık öncesi efsaneleri, ki buna Beowulf da dahildir, dilden dile dolaşan hikâyelerinde yaşamaya devam etmiştir. Beowulf, eski İskandinav dönemlerinde, zor zamanlarda cesur olabilen ya da yol arkadaşlarına sadık kalabilen insanlar gibi bazı eski moda kahramanlık değerlerini güncelleyip, günümüz Hristiyanlık’ına uyarlamaya çalışmaktadır. Hristiyanlar galip geldiklerinde, Beowulf efsanesini değiştirerek onu iyiye karşı kötünün metaforu haline getirdiler. Hikâyemize dönecek olursak, yılanların lanetli gölünde, Beowulf yüzeye zaferle çıkar. Kral Hrothgar’ın salonuna doğru yola çıkar ve zaferle döner. Öldüğüne kesin gözüyle bakıldığından, dönüşü krallıktaki herkesi şok eder. Hrothgar onu en büyük kahraman olarak selamlar ve büyük bir kutlama hazırlatır. Beowulf, Danimarka’ya bulma umuduyla geldiği, şan ve şöhrete ulaşmıştır. Artık kuzeye, kendi krallığına, yani Geatland’a dönme arzusundadır. Orada, daha büyük bir tehlike onu beklemektedir. Beowulf hikâyesinde, Geat’lar efsanevi bir kabile değil, efsanenin yazarları tarafından iyi bilinen, İsveç’in güney kısmında gerçekten yaşamış savaşçılardır. Şiirimiz Geat’lere ve İsveçli’lere atıfta bulunur. Karşımızda olan şey, soylu, iki farklı ailedir. Viking döneminin sonuna kadar uzanan kökleşmiş bir bölünmedir. Geat’ler ve İsveçli’ler arasında gerçekten yaşanmış olan bu rekabet Beowulf’un bir sonraki bölümünde doruk noktasına ulaşacak ve çok büyük, buzlu bir göl üzerindeki epik bir savaşta halkını zafere taşımak Beowulf’un ellerinde olacaktır. Burası Vanern Gölü’dür. İsveç’te, 2,200 milkarelik bir alanı kaplayan, en büyük su haznesidir. Sert geçen kışlarda, iki uzak bölgeyi birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görecek şekilde donmaktadır. Bugün huzurlu olsa da, Beowulf efsanesine göre, 1500 yıl önce İsveçli’lerle Geat’ler arasında yaşanan kanlı bir savaşa ev sahipliği yapmıştır. Beowulf Getaland’a dönüş yolunda, Geat’lerın bir İsveç kan davasının ortasında kaldıklarını fark eder. İsveç kraliyet ailesi mensupları arasındaki iç savaş Beowulf’un vatanına kadar sıçramıştır. Kahramanız bir kez daha ölümle burun buruna gelmek zorundadır fakat bu kez canavarlarla değil kendi hemcinsleriyle çarpışacaktır. Beowulf’un kuvvetleri galip gelir ve Beowulf kahramanlığının karşılığında, Geatland’ın tahtına oturtulur. Şan ve şöhret arayışı artık tamamlanmıştır. .

Efsanemizde bir dönüm noktası olsa da bu epik savaş gerçekten yaşanmış olabilir mi?

Gerçek tarihe dayandığı düşünülen eski İskandinav destanlarına göre, M.S. 530 yıllarında, buzlu bir göl üzerinde, kanlı bir savaş yaşanmıştır. Vanern Gölü savaşı, Geatler’le İsveçli’ler arasındaki nihai savaştır ve çok büyük, donmuş bir göl üzerinde gerçekleşmiştir. Kuzeyde gerçekleştiği ve her iki taraftan birçok savaşçının öldüğü bilinen, ilk büyük süvari savaşlarından biridir. Bu savaşın İsveç, Earnaness yakınlarında yaşandığı söylenmektedir. Günümüz uzmanları Earnaness’in, Vanern Gölü kıyısındaki bir yerleşim yeri olduğuna inanmaktadırlar. Bir kez daha, tarihi kayıtların efsanemizle örtüştüğü, gerçek bir yerden ve gerçek bir savaştan bahsettiği görülmektedir. Gerçek bir kahramanın izlerini bulmak da mümkün müdür?

İpucu arayışlarımız bizi tekrar efsaneye yönlendirir. Buzlu savaştan sonra, Beowulf Geatland’ı uzunca bir süre huzur içinde yönetir. Artık Grendel ve annesiyle savaşan o genç kahraman değildir. Oldukça yaşlanmıştır. Artık hayatının baharında değilse de, hâlâ örnek alınacak niteliktedir. Beowulf genç bir erkekken şöhret susuzluğunu giderdiğinden, yaşı ilerlemiş bir kral olarak daha fazlasına ilgi duymamaktaysa da, Danimarka’daki kahramanlığının üzerinden 50 yıl geçtikten sonra, yaşlı savaşçımız son savaşında yüzleşmek zorunda olduğu korkutucu canavar, Earnaness Ejderhası’dır. 15 metre uzunluğunda ve devasa bir altın stokuna muhafızlık yapmaktadır. Ejderhalar açgözlülüğü temsil ederler fakat siz de bilirsiniz gerçekten abartılmışlardır çünkü bu canavarın tek merakı altın toplayıp, saklamaktır. Sorun, genç bir kölenin sahibinden kaçması ve bir mağarada saklanmasıyla başlar. Bir ejdarhanın yuvasına girdiğinin farkında değildir. Canavar uykudayken, köle altın yığınını fark eder ve şehvetine yenik düşer. Ejdarhanın hazinesinden bir kupa çalar. Aslında bu kupanın, ejdarhanın göz bebeği olduğundan bihaberdir. Ejderha uyandığında kupanın kaybolduğunu fark eder ve intikam için harekete geçer. Çiftlikleri ve tarlaları yakmaya, kısa zaman içinde, yıkıcı zararlar vermeye başlar. Ejderha her yeri kasıp kavurur ve en büyük hakareti yapar. Evi yakılmış olan Beowulf, kayıplarının telafisi için dua etmekte, durumu bir şekilde düzeltmeye çalışmakta ve intikam hırsıyla dolup taşmaktadır. Yaşlı savaşçı bir kez daha, bir ulusun onurunu kurtarmakla görevlendirilmiştir. Bu onun kötülükle son kez mücadelesi olacaktır. O, gidip yüzleşmeye can atan türden bir kahramandır, yüzleşeceği şey ise, ölümün ta kendisidir. Beowulf krallığını ve onurunu tehlikeye atarak, adamlarıyla birlikte savaşa girer. Bu savaş, ya kahramanımızın son zaferi ya da trajik sonu olacaktır. Ateş püskürten bir ejderha Geat krallığını kasıp kavurmakta, yaşı ilerlemiş kahraman-kral Beowulf bir kez daha savaş elbisesini kuşanmakta ve üçüncü canavar avı başlamaktadır. En cesur savaşçılar da Beowulf’a eşlik etmektedirler. Aralarında şehit olmuş bir savaşçının genç oğlu olan Wiglaf da vardır. Toydur, tecrübesizdir. Muhtemelen, “Bir ejderhayla yapılan savaşta en az katkı yapacak olan odur.” diyeceğiniz kişidir. Savaşçılar sık ormanın ortasında ejderhanın yuvasını bulurlar. Beowulf dikkatlice içeri girer ve canavarı uykuda yakalar. Fakat kahramanımız hamlesini yapmadan önce, ejderha uyanıp saldırıya geçince Beowulf da diğer savaşçılardan yardım ister. Beowulf’un tüm yoldaşları ejderhadan çok korktuklarından, saklanmak için ormana kaçarlar. Biri hariç hepsi; genç Wiglaf. Önceleri gençliğinden dolayı alay edilen Wiglaf, şimdi cesaretiyle ön plana çıkmakta, Beowulf en büyük düşmanıyla yüzleşirken, Wiglaf da idolleştirdiği kahramanın yanında savaşmak için hayatını riske atmaktadır. .

Efsane bu şekilde devam etse de gerçekle bağlantısı nedir?

Ejderha mitolojideki en büyük canavardır. Bir çeşit Hristiyan geleneğine göre, ejderhalar sıklıkla çok güçlü iblisleri, şeytanın devasa görüntüsünü temsil etmektedirler. Fakat Hristiyan geleneğinden önceki zamanlara gidecek olursanız, ejderhalar gücün, vahşiliğin ve gizemin somutlaştırılmış halini temsil etmektedirler. Fakat insanların her zaman çok korktukları şey ise, doğada gördüğünüz tüm olağan şablonların aksine, bazı fantastik, kaotik bilinmeyenlerin, canavarların aniden karşınıza çıkabilme olasılığıdır. Dünyanın her yerinde ejderhalar efsanelerde kilit roller üstlenirler ve onları ayıran binlerce kilometre ve binlerce yıla rağmen, hikâyeler arasındaki benzerlikler farklılıklara oranla daha çarpıcıdır. Çoğunun sert pulları, uzun sivri kuyruklu kıvrık vücutları, uzun boyunlarının üstünde boynuzlu kafaları vardır. Çoğu ateş püskürtür ve çoğunun kanatları vardır. Bu müşterek özellikler bir tesadüf müdür yoksa antik öykücülerin gerçek dünyayla ilgili bazı genel esin kaynakları mı vardı?

Çoğumuz gerçekten ejderhaların olup olmadığını merak etmekteyiz. .

Efsanelerde onlar hakkındaki hikâyelerin ne kadar yaygın olduğuna bakacak olursak, bazı gerçek temellere dayanıyor gibi görünmektedirler. teori şudur, ki diğer insanlar da böyle düşünmektedir, dinazor kemiklerinin ortaya çıkarıldığı Asya’nın bazı bölgelerinde veya Gobi çölünde yürüyen birisi bir T-Rex iskeleti görür ve “Vay be, eğer kemikler böyleyse, bunun canlı hali nasıldır acaba?” der ve bu şekilde yaratığın canlı hayilini hayal edersiniz, yani onlar büyük, korkunç ve vahşidir.İnsanlığın ilk günlerinden beri dünyanın her yerinde dinazor fosilleri ortaya çıkarılmaktadır. Bilimden önceki zamanlarda, mitolojinin en büyük canavarına ilham vermiş olabilirler mi?

Efsanemiz artık sona ermektedir. Beowulf ejderhaya kılıcıyla saldırır, karşılık veren ejderha .Beowulf’u yaralasa da zafer için hâlâ bir şans daha vardır. Canavarın karnı en zayıf noktasıdır. Wiglaf seyrederken, Beowulf ejderhanın altına doğru ilerler ve kılıcını zayıf noktasına batırır. Canavar yenilmiş olsa da Beowulf son anda gelen zaferin ağır bedelini ödemektedir. Ejderha Beowulf’u boynundan ısırmıştır, canavarı öldürmüş olsa da, yarası şişmeye ve yanmaya başladığından öleceğinin farkındadır. “En azından bana ejderhanın hazinesinden birkaç parça getirin de ben de ne için savaştığımızı, ne kazandığımızı görebileyim ve muhteşem hazineye bir kez olsun bakabileyim.” der. Beowulf: “Soyumun sonuncusu benim. Hiç varisim yok. Ailemdeki tüm erkekler öldü, sen de cesur olduğun için Wiglaf, meşhur zincirli zırhımı, kılıcımı ve miğferimi sana veriyorum.” der. Yaşlı bir kahraman ölürken, genç bir kahraman doğmuş olur. Destanın son kıtaları Beowulf’un cenaze törenini, cesedinin odun yığını üstüne konuluşunu ve yakılışını anlatmaktadır. Beowulf’un şiirin sonunda ölmesi tüm insanların ve eserlerinin bir gün yok olacağı düşüncesini temsil etmektedir. Büyük kahraman, kuzeyli savaşçıların ikonu ölmüştür, fakat efsanesi daha yeni başlamıştır.

Günümüzde yüzlerce antik mezar tepe hâlâ İskandinav topraklarında sıkça bulunmaktadır. Bazıları efsanemizin ardındaki gerçeklere ışık tutmuş olsa da çoğu hâlâ kazılmayı beklemektedir. İçlerinden birisi gerçek Beowulf’un mezarı olabilir mi?

Beowulf gerçekten yaşamış olabilir mi?

Evet, tabii ki olabilir. Onu çevreleyen tarih, bildiğimiz tarihle örtüşmektedir ve “Evet, gerçekten yaşamış olması muhtemeldir.” demeye meyilli oluşumuzun sebebi; ağızdan ağıza aktarılan efsanelerin oluşu, bu şiirin bir temelinin oluşu ve bize, bunda biraz doğruluk payı olmalı diyen yalın gerçekliktir. Gerçek de olsa, efsane de olsa, Beowulf cesaretin simgesidir. Eski çağlarda yaşayanlar için, en iyinin insan şekline girmiş haliydi. Bir savaşçının hayatı ve bir kahramanın ölümü.

BÖLÜM 9 TOLKİENS MONSTERS Yüzüklerin Efendisi’nin gerçek hikâyesi

Bu, günümüzün en büyük efsanesidir. Şeytansı bir gücün yüzüğü ve onu yok etmekle görevli sıra dışı bir kahraman. Yüzüklerin Efendisi, bir insanın hayalinde yarattığı savaşçılarla, büyücülerle ve canavarlarla dolu bir dünyadır. Fakat sadece hayal dünyasıyla açıklanabilecek kadar basit değildir. Hikâyemizin içinde gerçeklikle alâkalı birçok çarpıcı bağlantı bulunmakta, I. Dünya Savaşı’nın siperlerinden İncil’e kadar uzanmaktadır. Hayalin ötesindeki gerçekleri keşfetmeye hazır olun.

Uçurumun kıyısında tek başına sendeleyen bir insan aşağıdaki kızgın lav havuzuna gözünü dikmiş bakmaktadır. Tam da burada, Frodo Baggins’in habis bir yüzüğü dövüldüğü aynı ateşe atarak yok etmek için çıktığı uzun ve çetrefilli yolculuğu artık sona ermektedir. Bu görev, Yüzüklerin Efendisi’ni şekillendiren maceradır. Orta Dünya denilen bir yerde ortaya çıkan, iyiye karşı kötünün klasik hikâyesidir. Yüzüklerin Efendisi hakkında insanlara söyleyebileceğimiz birkaç şey vardır ve bence bunlar mitoloji ile olan bağlantısıyla yakından ilgilidir. Yüzüklerin Efendisi’nin ardında, Odesa Destanı’ndan bu yana yazılmış en iddialı mitolojik yolculuğu, bir araya gelerek yaratan birçok eski ve yeni etki vardır. Hepsi de bir kişi tarafından yönlendirilmiştir; yazar JRR Tolkien. Tolkien “kendi ülkemin mitolojisi”ni yaratmak istiyorum diyen, çok güzel bir mektup yazmıştır. Daha önceleri Yunanlı ve Romalıların Akdeniz’in çevresinde geliştirdiklerinin aksine, Kuzey ve Batı’nın çevresinde gelişen ve tamamen İngilizce bir mitoloji yaratmaya çalışıyordu ve böyle bir mitoloji var olmadığı için, kendisinin yazması gerektiğini düşünmüştür. Kendi mitolojisini yaratmak için, Tolkien günümüz dünyasındaki kendi tecrübelerine ek olarak antik dünyaya ait en sevdiği hikâyelerden de faydalanmıştır. Birçok farklı mitolojinin ve ortaçağ geleneklerinin analizini yapmış, daha sonra kendi mitini yaratmak için şekillerini değiştirmiştir. Tolkien eski İngiliz ve İskandinav dünyasından birçok mitolojik unsuru bir hayli kullanmıştır. Beowulf, Kral Arthur ve Viking destanları Yüzüklerin Efendisi’nin ardındaki kaynaklardır.

Eski dünya ile bağlantılar hikâyenin girişinde başlamaktadır. İskandinav mitolojisinde, dünya 3 katmandan oluşmaktadır; en üstte, tanrıların ikâmet ettiği Asgaard, en altta, ölülerin yeraltı dünyası Hel ve ikisinin arasında ise elfler, cüceler ve insanların ikâmet ettiği ve dilimize “Orta Dünya” olarak çevrilen, Midgaard yer almaktadır. “Orta Dünya” eski Norveççede “Midgaard” veya Anglosaksoncada “Middangeard” olarak karşımıza çıkan yerdir ve bu çerçevede basitçe, etrafı okyanusla çevrili, gökyüzü ve cehennem arasında kalan dünya demektir.

Yüzüklerin Efendisi’nde Frodo’nun habis yüzüğü yok etmek için geçmesi gereken yol, Orta Dünya’dır. Bu yüzük, hikâyemizin odak noktasıdır ve ilham kaynağı daha önceki efsanelerdir. Yüzüklerin Efendisi Orta Dünya’da bulunan 20 sihirli yüzük üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bazıları şifa vermekte, bazıları da ömür uzatmaktadır. Fakat içlerinden birisi diğerlerinden daha güçlüdür ve ona “Tek Yüzük” denmektedir. Kendisini takan kişiyi görünmez yapma özelliğine sahiptir. Takanı “görünmez” yapabilen bir yüzüğün oluşu Yüzük Efendisi’nde kilit rol oynayan kavram olsa da ilk burada ortaya çıkmamıştır.

Aynı kavramı Orta Çağ’ın çoğu efsanevi masallarında da görmek mümkündür. Tehlike zamanlarının başka bir yiğitlik hikâyesinde, yani Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nde. Arthur devri efsanelerinde sihirli nesnelerden ve bakire Lunete’in Şövalye Ywain’e verdiği görünmezlik yüzüğünden bahseden bir bölüm vardır. Bin yıldan fazla bir arayla yazılmış iki efsane arasındaki dikkat çekici bir benzerliktir. Fakat Frodo’nun yüzüğü takanı sadece görünmez yapmamakta, aynı zamanda onu baştan çıkarmaktadır. Tek Yüzük, kendi yok edici gücüyle onu dolduran kötü bir Lord’un, Sauron’un eseridir. Sauron yüzüğün içine kendinden bir parça koyarak dövmüştür. Yüzük doğası gereği kötüdür. Yüzüğü takar ve onu sahiplenirseniz, onu iyilik yapmak adına kullanamazsınız. Yaptığınız her şeyi kötülüğe dönüştürecektir. Tek Yüzük’ün özünde gerçekten kötülük vardır, Sauron’un bir parçası içinde yaşamaktadır. Böylece bu kötülük insanları kötü yönde değiştirmekte, onları şeytansı şeyler yapmaya yönlendirmektedir ve yüzük bağımlılık yapmakta, onu taşıdıkça ona karşı arzularınız artmaktadır, dibi olmayan bir kuyu gibidir. Habis bir yüzük olgusuna daha önce de Volsungasaga isimli eski bir İskandinav destanında da rastlanmaktadır. İskandinav destanlarının çoğu, bir soyun geçmişine dayanmaktadır, böylece iç içe giren tarihsel bilgilerle mitolojik gelenekleri bir arada bulabilmekteyiz. Völsungs destanı, eski Alman geleneğinden esinlenilerek muhtemelen 1300’lerde yazılmış İzlanda’ya özgü bir destandır. Genel olarak ortaçağ öncesi zamanlarda, Batı Roma İmparatorluğu’nun son zamanlarında yaşamış tarihsel şahısları baz alarak, bir dizi kültürel Alman kahramanını işlemektedir. Bu kahramanlar ve onlar hakkındaki epik şiirler Alman savaş meydanlarında çok önemliydi. İskandinavyalılar İzlanda’ya yerleştiklerinde bu geleneği de yanlarında getirmişlerdir. Volsungasaga ve Yüzüklerin Efendisi arasında çarpıcı benzerlikler vardır.Destanın bir bölümünde, inanılmaz derecede kudret ve zenginlik veren altın bir yüzüğe sahip olan bir kraldan bahsedilmektedir. Fakat kralın oğlu da yüzüğü istemiş ve bu isteği onu kontrolden çıkarmıştır. Yüzüğe sahip olmak için babasını öldürür ve yüzüğü bir mağaraya saklar. Habis yüzük de prensi orada korkunç bir yılana çevirir. Bu durum, Yüzüklerin Efendisi’nde yankı bulan açgözlülükten çıkarılan acı bir derstir. Bu durum, bir bakıma Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gollum’a benzer. Gollum aslında bir hobbitti. Bir gün arkadaşı Deagol ile balık tutmaya giderler ve Deagol nehrin dibinde parlayan bir şey görür ve çıkarır, çıkardığı şey çok güzel bir yüzüktür, fakat Gollum, ki o zaman ismi Smeagol’dür, yüzüğü almak ister. Hırstan gözü o kadar döner ki, yüzük için en iyi arkadaşını öldürür. Gollum, Volsungasaga’daki prens gibi yüzüğü alarak bir mağaraya saklar. Uzun ömürlü, korkunç fakat zavallı bir yaratığa dönüşür. Gollum’un tüm yaşamı bu yüzüğü sahiplenerek ve onu bir takıntı haline getirerek tükenir. Tamamen tüm aklını, fikrini kaplamıştır. Gollum yaklaşık olarak 500 yıl yüzüğe sahip olduktan sonra, onu kaybeder. Bir zaman sonra, yüzük Frodo Baggins adında saf bir hobbitin eline geçer. “Frodo”nun ilginç bir manası vardır çünkü eski Norveççe ve Anglosaksoncada “bilge” anlamına gelmektedir ve yüzük Frodo’nun başına kalmıştır. Frodo’nun yolculuğu Shire denilen, ufak tepeler ve yeşil meralarla kaplı bir yerde başlar. Burası ırkının, yani hobbitlerin diyarıdır. Hobbitler küçüktürler, muhtemelen 1.20 cm ya da daha kısadırlar. Ayaklarının tabanları çok kalın ve üstü çok tüylü olduğundan ayakkabı giymezler. Bir çeşit ev kuşudurlar. Hiç bir şekilde herhangi bir maceraya atılmazlar. Shire’daki yavaş hayat temposu, yazar JRR Tolkien’ın Batı İngiltere kırsalında geçirdiği kendi çocukluğunun bir yansımasıdır. Tolkien bir bakıma kendisini hobbitlerin yerine koymuştur. Bir şekilde kırsal ve pastoral hayatla kucaklaşma, gösteriş ve lüksün aksine kamu yararını gözeten demode erdemler gibi ideallerinin çoğu, hobbitlerde vücut bulmuştur. Bir hobbit dünyayı kötülükten kurtarması beklenebilecek en son yaratık olsa da Frodo Baggins biraz farklıdır. Frodo kültürlü olduğundan diğer hobbitler gibi değildir. Elflere, cücelere ve dış dünyaya karşı ilgisi olduğundan hayat konusunda biraz tecrübelidir ve dış dünyayı, sevdiği her şeyi feda edebilecek seviyede önemsemektedir. Eğer efsanelerin orijinallerine bakacak olursanız, kahramanların kendilerine, tabiri caizse, savaşçılara bakmış olursunuz. Daha sonra Tolkien bu hikâyeyi almış ve kahramanlık bakış açısıyla değil, isteksiz bir savaşçı olarak anlatmıştır, bence bu bakımdan eşi benzeri yoktur. Tek Yüzük Frodo’ya, onu Gollum’un mağarasında bulan amcası Bilbo’dan kalır. Yüzüğün yok edici gücünün farkına vardığında, onu yok etmek için harekete geçse de kısa sürede kendini, yüzüğün şeytani etkisi altında bulur. Henüz kitabın başlangıcında, yüzüğü takıp kaçarak arkadaşlarını yüz üstü bırakma gibi bir hevese kapılır. Bu aşamada sınavı geçse de ilerleyen aşamalarda bu hevesi katlanarak artacaktır. Frodo’un kötülüğü yok etme macerası Yüzüklerin Efendisi’nin kilit noktası olsa da Orta Dünya efsanesinin başlangıç noktası bu değildir. Bu macera sadece son bölümdür.

1977’de, Yüzüklerin Efendisi’nin ilk basımdan 20 yıldan fazla bir süre sonra, kitabın unutulan tasarımı bulunarak, günümüzün en tutkulu efsanesinin gerçekte nasıl başladığı ilk kez gün ışığına çıkarılmıştır. İncil’le çarpıcı bağlantıları olan bir yaratılış hikâyesidir.Yüzüklerin Efendisi, tarihin en efsanevi masallarıyla doğrudan bağlantıları olan günümüze ait bir efsanedir. JRR Tolkien mitolojik dünyasını en ince ayrıntısına kadar anlatmış, hatta onu tarif edecek bir kelime bile yaratmıştır; “Mythopoeia”. Bu şekilde, efsanevi yerle tüm dünyayı, yani bir coğrafyası olan ve haritası çizilebilecek çok yerleşik bir yer kastetmek istemiştir. Eğer günümüzden bir örnek verecek olursak, “Yıldız Savaşları” için yaratılan dünyayı düşünebilirsiniz. Tolkien’ın Mythopoeia’sında, Yüzüklerin Efendisi’nden önce Orta Dünya’nın nasıl oluştuğuna dair bir yaratılış hikâyesi bile vardır. Ancak yazarın ölümünden sonra basılan “The Silmarillion” adlı kitapta anlatılmaktadır. Orta Dünya’nın tasarımı bu kitaptır. Yüzüklerin Efendisi’nin arka planında tüm eski çağlar, binlerce yıl önce meydana gelen tüm olaylar vardır. Yarım metreden fazla kalınlıkta bir yığın kağıt, Elfçe ve İngilizce yazılmış şiirler, tarihi olaylar vardır ve yayımcılar bu durumla nasıl baş edeceklerini bilemez durumdadırlar. Tolkien kendi efsanevi dünyasını yaratmak için yola koyulurken birçok kaynaktan faydalanmışsa da hepsine nazaran onu en çok etkilen kaynak İncil olmuştur. Tolkien kişisel inançlarının ve ayrıca ailesinin geçmişi gereği dinine çok bağlı bir Katolik’ti. Annesi Katolik olmuş ve bunu yaptığı için ailesi bir nevi onu evlatlıktan reddetmiştir. İki çocuğunu da Katolik olarak büyütmüş ve Tolkien henüz çok küçükken, diyabetten vefat etmiştir. Tolkien de Katolik bir papaz tarafından evlat edinilmiş ve kardeşiyle birlikte onun himayesine girmiştir. Böylece tüm eser Katolik düşüncelerle şekillenmiştir. Ve bu durum hikâyelerde, özellikle Yaratılış hikâyelerinde ve yaratıcının oynadığı rollerde kendini ilginç yollarla göstermektedir. Tolkien’in hikâyesinde, “Ilúvatar” isimli tek bir yüce tanrı vardır. Ainur denilen çok güzel şarkılar söyleyerek dünyayı meydana getiren melek yüzlü yaratıklar yaratmıştır. Dünya, Ainurlar’ın müziği ya da bir çeşit büyük senfonisi içinde konumlandırılmıştır ve tanrının huzurunda söyledikleri şarkıyla dünyanın tüm gelişimini ayrıntılarıyla göstermişler, tanrı da onu yaratmıştır.Bu, Orta Dünya’nın başlangıcı, Yüzüklerin Efendisi’nin gelecekteki sahnesidir.

Tolkien mitolojisinin ana hatlarının tasarısını 1928’de sessiz sedasız tamamladığında yakın arkadaşları haricinde görücüye çıkarmayı planlamamışsa da daha sonra aklında, bunun kendisini 36 yaşındaki bir üniversite profesöründen günümüzün efsane ustasına dönüştürebileceği fikri bir kıvılcım gibi çakmıştır.

Meşhur hikâyeye göre, Tolkien sınav kağıtlarını okurken öğrencinin birinin, bir sayfayı boş bıraktığını görür ve oraya, “Zemindeki oyukta, bir hobbit yaşardı.”yazar. Bu tek cümleden, yepyeni bir koca dünyanın kapıları açılmıştır. Ne anlama geldiğine dair hiçbir fikri olmasa da tüm hikâyeyi buradan geliştirmeye başlamıştır. Dilbilimde “hobbit” kelimesi için çok net başka bir emsal yoktur, hal böyleyken, şöyle bir düşünecek olursak, kulağa sanki biraz “habit (alışkanlık)” ya da eski Latincedeki “habitus” gibi gelmektedir, alışkanlıkların insanı, çok sıradan bir yaşam biçimiyle kendi dünyasında yaşayan bir insan anlamına gelmektedir.

Kelime oyunları Tolkien için yeni bir şey değildi, henüz çocuk yaşta kendi terimlerini bulmaya başlamıştı. Bulduğu terimler Yüzüklerin Efendisi’nde konuşulan birçok dile, özellikle de Elfçe’ye zemin hazırlamıştır. Elfler Hobbitlerle karıştırılmamalıdır. Elfler, insanlar Adem ve Havva’nın ilk günahı yüzünden lekelenmeselerdi neye benzeyeceklerini temsil eden, mükemmele yakın özelliklere sahip ölümsüz canlılardan oluşan bir ırktır. Elfler kendilerine has birçok şiveyle konuşmaktadırlar ve Orta Dünya dilleri içinde en gelişmiş dile sahiptirler. Elfçe’nin bazı bölümleri gerçek bir dile, yani Finceye dayanmaktadır. Tolkien bu dili, Finlandiya’nın ulusal efsanesi “Kalevala” üzerinde çalışırken öğrenmiştir. “Kalevala” Finlilerin destanı olmakla birlikte içinde Cüceler ve Elfler geçmektedir, bu bakımdan Tolkien’in daha sonraki bazı yazılarını etkilemiş ve yer bulmuş bazı karakterlere sahiptir. Bazı yaratıkların konuştuğu diller de hikâyede önemli roller üstlenmektedirler. Hatta Sauron tarafından kullanılan “kara lisan”, onun ruh hali ve doğası hakkında fikir verir. Kısaca, her farklı ırkın kullandığı dil onların doğası hakkında bize fikir vermektedir.

Yüzüklerin Efendisi’nde, Cücelere, yani yeraltında yaşayan kısa ve cesur bir grup karaktere has bir dil daha vardır. Cücelerin alfabesi, hâlâ İskandinavya’da bulunan “Runik Taşları” denilen antik anıtlardaki İskandinav yazıtlarından esinlenilmiştir. Runikler sıklıkla büyük öneme sahip nesneleri işaretlemek için kullanılırlardı, örneğin; babadan yadigâr kalan kılıçlar, bazen de mezarlıklar. Bazen runik yazılarda, yorumcularına fazladan sıkıntı yaşatan kısa bilmecelerle karşılaşmaktayız. Runik alfabesini okumakla kalmayıp bir de üstüne bulmacayı çözmeye çalışacaksınız.

Tolkien basılan ilk romanına, yani Yüzüklerin Efendisi’nin habercisi “The Hobbit”e bir Runik bulmacası eklemiştir.Kitap, çalınan bir hazineyi arayan bir hobbite, Frodo’nun amcası Bilbo Baggins’e odaklanmaktadır. Hazineyi bulmasını sağlayacak olan ipucu, sadece ay ışığında görülebilen gizli bir Runik metnin bulunduğu antik bir haritadadır. Tolkien aslında Runiklerin gerçek bir dilin temsilcisi olmasını sağlamak istemişti. Bu, gizli, sihirli bir yazı düşüncesi olmakla birlikte kendi icat ettiği dillerle de bağlantılıydı. Haritadaki sihirli yazı, Bilbo’yu Smaug’un, yani Orta Dünya’daki en korkunç ejderhanın yuvasına yönlendirir. Hazineyi elinde tutan canavar işte budur. Smaug büyük altın ejderhaların sonuncusudur ve cüce krallığından geriye kalan tüm serveti toplayıp üst üste yığarak büyük bir yığın haline getirmiştir. Ejderhalar açgözlülüğü temsil ederler fakat siz de bilirsiniz gerçekten abartılmışlardır çünkü bu canavarın tek merakı altını toplayıp, saklamaktır. Bilbo cesurca ejderhanın yuvasına girerek yığının içinden altın bir kupayı çalar. Smaug da misilleme yapmak amacıyla en yakın köye saldırır. .

Efsanemiz böyle olsa da ilham kaynağı nedir acaba?

Bir altın yığınını koruyan bir ejderha hikâyesi size tanıdık geldiyse, iyi bir nedeni vardır. Bu olay örgüsü Beowulf’taki olay örgüsüyle hemen hemen aynıdır. İnsanlık tarihinin en ünlü efsanelerinden birisi olan Beowulf zamanında JRR Tolkien’ın göz bebeğiydi. Beowulf, İskandinavyalı bir kahramanın kendi ülkesinin kralı oluşunu ve en büyük testi nasıl geçtiğini, yani ateş püskürten bir ejderhayı anlatmaktadır. Ejderha hazineyi önceki devirlerin krallardan korumaktadır. Kölenin biri ejderhanın yuvasına giden gizli bir yol keşfederek enfes hazineyi bulur, uyuyan ejderhayı görür, yavaşça içeri süzülür ve altın bir kupa çalar. Bu, hobbitteki öyküyle bariz benzerlikler taşıyan bir öyküdür. Her ikisi de açgözlülüğün tehlikelerine dair alegorilerdir. İki durumda da, hazineyi elde etme arzusu korkunç sonuçlar doğuran zincirleme reaksiyona sebep olmaktadır. Tolkien bunu Beowulf’tan alarak kendi hikâyesinin en önemli parçalarından biri haline getirmiştir. Beowulf, Yüzüklerin Efendisi üzerinde büyük etkiye sahip birçok yazılı kaynaktan sadece birisidir. Fakat hikâyeyi, bir kitabın sayfalarından alınan herhangi bir şeyden daha fazla şekillendiren, gerçek bir yaşam tecrübesine sahipti, hayaletler, kan ve ölüm dolu korkunç bir travma: 1. Dünya Savaşı’nın siperleri. Fransa, 1916. Müttefik bir siperin üzerinde düşman ateşinin mermileri vızıldamakta, bir grup İngiliz askeri güvenli bir bölge için birbiriyle yarışmakta, solucanlar gibi santim santim sürünmektedirler. Aralarındaki 24 yaşındaki teğmenin adı, JRR Tolkien yani Yüzüklerin Efendisi’nin gelecekteki yazarıdır. Savaşta edindiği tecrübelerin, Orta Dünya’daki efsanevi savaş üzerinde büyük bir etkisi olacaktır. Yüzüklerin Efendisi’ni, savaşları, kanlı sahneleri ve doğanın yıkımını okuduğumuzda, savaş hakkında bir rapor okumuş oluruz. Birinci Dünya Savaşı inanca başkaldırma derecesinde bir ölüm sahnesiydi. İnsanların birbirlerini çamur deryalarında katlettikleri bir zamandan, tarih kitapları “Büyük Savaş”olarak bahsetmektedirler. Tolkien ve onun gibi Birinci Dünya Savaşı’nı yaşayan nesil tam bir savaş barbarlığına şahit oldular, savaşın kendisinin bile yeterince kanlı ve vahşi olmasının yanında, sadece Kuzey Fransa’daki siper savaşları bile başlı başına dehşet vericiydi. Orada olmak, bir topçu ateşi tarafından vurulup vurulmayacağınızı görmek, ayak etlerinizin kemiklerden ayrılacak derecede donma noktasına ulaşıncaya kadar su kanalının içinde durması ya da hardal gazıyla saldırıya uğramanız demekti, Tolkien’ın yaşadıkları işte bunlardı. Teğmen Tolkien, insanlık tarihinde daha önce görülmemiş derecede büyük bir katliamla sonuçlanan, sert bir çıkmaz sokak olan Somme Savaşı’nı bizzat yaşamıştır. Somme Savaşı 4 ay tüm şiddetiyle devam ederek, her iki taraftan 1.5 milyon insanın hayatına mâl olsa da hiç kimse bir karış toprak bile elde edememiştir. Sadece hayatlar boş yere heba olmuştur. Tolkien yaklaşık 1 yıl hizmet verdikten sonra, dizanteri ya da tifüs şeklinde kendi gösteren siper hummasına yakalanmış, önce hastaneye, oradan da evine gönderilmiştir, iyileşmesi de baya uzun bir zaman sürmüştür, bir daha da savaşa geri dönememiştir. Savaş yüzünden zarar görmüş, ruhsal olarak yaralanmış ve sarsıntı geçirmiştir. Geçirdiği travma Frodo’nun yüzüğü yok ederken yaşadığı travmayı kaleme alış şeklini etkilemiş olmalıdır. Hobbitler Tolkien’ın hafiften kılık değiştirmiş hali olmasa da onun birçok özelliğini yansıtmaktadırlar. Yüzüklerin Efendisi’nde, hobbit Frodo, binlerce yıl önce büyük bir savaşın vuku bulduğu “Ölü Bataklık”denilen bir bataklıkta ilerlemektedir.

Burada, hayaletler hâlâ su altında gizlenmektedirler. “Yatıyor suların derinliklerinde, “solgun yüzler derinde, suyun çok derinlerinde.Gördüm onları. Şeytanı, korkunç yüzleri, asil ve kederli yüzleri. Hepsi iğrenç, hepsi çürümüş ve hepsi ölü.” Ölü Bataklık gibi eski bir savaştan kalan cesetlerin çürüdüğü bir yerde, kesinlikle aklınıza Somme’den, siperlerden ya da askerlerin çürüyen bedenlerinden kalan anılar gelir. Bu artık bir kahramanlık savaşı değil, bu artık ölüm ve yıkım demektir. Geride kalan, sadece, cesetlerdir. Savaş korkuları ilk olarak, Yüzüklerin Efendisi’nin habercisinde ortaya çıkmıştır, yani “The Hobbit”te. Hikâye, ejderhanın hazinesi için yarışan beş farklı ordunun savaşıyla sonuçlanır. Ana karakter Bilbo Baggins birçok arkadaşının savaş alanındaki ölümüne şahit olur ve savaşın anlamsızlığını idrak eder. Bilbo gibi Tolkien da arkadaşlarının savaşta ölümünü bizzat izlemiştir. Fransa’da, en eski ve en yakın 3 arkadaşıyla omuz omuza çarpışmıştır. Fakat Kasım 1916’da, ikisi ölmüştür. Yenilmesi zor bir düşmanla savaşan arkadaşların hikâyesini okuyan bir kişinin, onların hissettikleri korkuyu ve yaklaşan savaşın ayak seslerini duyduğu aşikârdır. Bir teste tabi tutulup muhtemelen öleceklerinin farkındalardır ve buna rağmen hem mizahlarını hem de cesaretlerini göstermenin bir yolunu bularak böyle bir zamanda birbirlerinin morallerini yüksek tutmaya çabalamaları onun savaş tecrübelerinden kaynaklanıyor gibidir. Birinci Dünya Savaşı’nın ızdırap ve dehşeti sadece Orta Dünya kahramanlarının acılarına değil, aynı zamanda kötülerinin acımasızlıklarına da yansımıştır. Muhtemelen, Tolkien’ın savaş tecrübesini Orklar’ın korkunçluğundan daha fazla ortaya çıkaracak bir şey yoktur. Yüzüklerin Efendisi, kökleri antik efsanelerde ve günümüzde olan güçlü bir hayalin ürünüdür. Yazar JRR Tolkien’ın bizzat yaşadığı savaş tecrübeleri hikâyenin merkezindeki iyi ve kötü arasındaki savaşı şekillendirmiştir.Bu savaştaki son meydan, korkunç cehennem Mordor’dur. Mordor’un tam ortasında Tek Yüzük’ün dövüldüğü volkan olan Hüküm Dağı bulunmaktadır. Burası, şeytani güç kendisini ele geçirmeden önce, hobbit Frodo’nun yüzüğü yok etmek için gelmesi gereken yerdir. Burası iyi bilinen antik bir kaynaktan alınmış bir sahnedir, yani İncil’den. İncil’e bakacak olursak, Cehennem, ateş, kükürt ve sonsuz işkencenin olduğu bir yer olarak tarif edilmektedir, Mordor’a baktığımızda ise, bu kapkara çölü görürüz. Dante’nin Cehennem tarifiyle çok yakın bağlantıları vardır, orada da ateşler içinde bir yer ve gökyüzünden ateş parçaları düşen kuru bir çöl vardır. Hatta “Mordor”adında şeytani bir yüzük bile vardır. Bu bir tesadüf değildir. “Mordor” kulağa, Anglosaksoncadaki “katil” anlamına gelen “morth” kelimesi gibi gelmektedir. Ayrıca eski Norveççede aynı anlama gelen “morth”, yani “cinayet” kelimesiyle de bağlantısı vardır. Hikâyemizde, Mordor’a girenler neredeyse ölüdürler. Ork olarak bilinen acımasız piyadelerden oluşan bir ırk tarafından korunmaktadır. Orklar çok korkunç, çarpık, eciş bücüş ve çirkindirler.

Yanlış yola sapan Elfler oldukları söylenmektedir. Karanlık güçler onları alıp bu korkunç ırka dönüştürmüşlerdir. Makinelere, işe yarayan bir şeyler yapmaya, çıkarlarına aşırı düşkün yaratıklar olarak tasvir edilmektedirler. Diğer insanların kendileri için çalıştırmaya çabalamaktadırlar. Kapitalizm veya kapitalistlerin bir nevi kılık değiştirmiş halleridir, Orklar kapitalistlere benzetilmektedir. Orklar tamamen bozulmuştur, harap olmuşlardır. Özünde iyi olmalarına rağmen, iradeleri tamamen kötülüğün eline geçmiştir. Yüzüklerin Efendisi’nin birçok elementi gibi, Mordor’un kötü ırkı da eski bir efsaneden türetilmiştir.

Beowulf’un 512. satırında, Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesinin akabinde, Kabil’in soyundan gelen kötü yaratıklar tasvir edilmektedir ve onlar “eotenas ond ylfe ond orcneas”dır, yani Etinler, Elfler ve “Orcnealar”dır. Orcnealar Beowulf’taki şeytani yaratıklardır.

Ruhani bir havaları olsa da şeytani bir ruha sahip oldukları düşünülmektedir. Tarihi kaynaklar Orta Dünya’nın en hakir görülen iblislerine ilham vermekle kalmamış aynı zamanda başlıca kahramanlarından birine de hayat vermiştir; yani Büyücü Gandalf’a. Yüzüklerin Efendisi’nde, Gandalf Frodo’ya Tek Yüzük’ü yok etme macerasında yol göstermektedir. Yüzüklerin Efendisi’nin yazılmasından sonra Gandalf büyücüler için bir prototip olmuştur. Büyü bundan önce, kötü, Hristiyanlık karşıtı, biraz şeytani bir şey olarak düşünülmekteydi. Gandalf bence iyi bir karakterdir. Orta Dünya’da yaşayanlar için her şeyin en iyisini yapmaya çalışmaktadır. İskandinav mitodolojisinde Gandalf’ın kökeni hakkında bazı ipuçları bulmak mümkündür.

Eski Norveççede, “Gandalf” “sihirli cin” ya da “sihir yapan cin” anlamına gelmektedir, Gandalf tabii ki bir cin değildir, fakat büyük bir güce sahip sihirli bir kişidir.Fakat Gandalf İskandinav mitolojisinden, adından daha fazlasını almıştır. Görünüşü, en güçlü tanrısından gelmektedir, yani Odin’den. Odin, antik İskandinavyalılar için birçok şeyi temsil ediyordu. Bilgelik, savaş, mücadele ve ölüm tanrısı olsa da Gandalf’da görünen en belirgin özelliği “gezgin” oluşudur. Gandalf’ın Odin’den esinlenildiği aşikârdır. Özelliklerinden birisi maskeler tanrısı ve birçok kimliği oluşudur, bu yüzden birçok hatta yüzlerce adı ve kılığı vardır ve dünyada gezerken, genellikle silik bir şekilde gezer. Kurşuni bir kaftan giyer, kafasındaki geniş kenarlı şapkası ve uzun sakallarıyla Gandalf’a çok benzemektedir. Odin gibi, Gandalf da Orta Dünya’da yıllarca dolaşarak şeytani güçleri yok etmek için sessiz sedasız çalışır. Fakat büyücümüzün başka, daha bilindik antik bir kişiden esinlenilmiş olma ihtimali de vardır. Birçok insan Gandalf’ı İsa’ya benzetmektedir. Kendini feda ederek hayatını kaybetmekte ve beyaz giysilerle geri dönmektedir. Gandalf Frodo’yu korumak için savaşırken, mecazi olarak ölmekte ve Ak Gandalf olarak dirilmektedir, ve bu Tolkien’ın Katolik köklerini görmemizi sağlayan durumlardan bir tanesidir. Birçok kılığı olan bir putperest tanrısı ve yeniden dirilen bir Hristiyan kurtarıcısı, yani antik dünyadan gelen iki güçlü karakterin bir ana karakterde birleşmesi. Tolkien’ı benzersiz yapan işte budur. Hristiyan ve putperest motiflerini bir araya getirmede çok beceriklidir. Yüzüklerin Efendisi’nin ardındaki dini etkiler destanın doruk noktasında tam olarak ortaya çıkmaktadır. Hikâye sona ererken, dünyayı kurtaran Gandalf değil Frodo’dur. .

Efsanenin dönüm noktası, Frodo Yüzük’e karşı son arzusuyla boğuşurken, İsa’nın hayatının en önemli bölümünden alınacaktır. Mordor; kızgın cehennem, Orkların ve kötü lord Sauron’un evi. Burası hobbit Frodo’nun Orta Dünya’da yaptığı acı dolu yolculuğunun ardından kendini bulduğu yerdir. Hüküm Dağı’na ulaşma yolculuğu son bulsa da, asıl test başlamak üzeredir. Tek Yüzük’ü yok etmek için, Frodo dağa tırmanmak ve onu dövüldüğü volkanik lavlara atmak zorundadır. Fakat yüzük kolay pes etmeyecektir. Sembolün yuvarlak olması bir tesadüf değildir. Ta ki yüzük tüm benliğinizi kaplayıncaya dek, diğer tüm bağımlılıklar gibi, tüm özelliklerinizi, kişiliğinizi içine çeker. Frodo Hüküm Dağı’na tırmandıkça, yüzük aklını çelmeye, onu görevinden alıkoymaya çabalayarak gücüne teslim olmaya zorlar.

Bu, yazar JRR Tolkien’ın Hristiyan bakışıyla kaleme aldığı arzulara karşı verilen en büyük savaş, karanlık ve aydınlığın bitmeyen mücadelesidir. Eserin tamamı Katolik düşüncelerle yoğrulmuştur. En sonda Tolkien’ın söyledikleri İsa’nın dualarından son ikisinin örneğidir. Orada; “Ayartılmamıza izin verme, bizi kötü olandan kurtar.” demektedir. Frodo’un yüzükle geçirdiği son anları İncil’in en bilinen pasajlarından biriyle benzerlik göstermektedir. İsa çölde 40 günlük oruçtayken, şeytan aklını çelmek için dünyaya gelir. Güçle, yemekle aklını çelmeye çalışır. Dünyaya hakim olmakla aklını çelmeye çalışır. İncil’de, İsa Şeytan’ın teklifine direnir. Fakat Frodo’nun iradesi o kadar güçlü değildir. Frodo kıyametin eşiğine varmayı başarır, yüzüğün dövüldüğü volkanın ucuna kadar gelir ve Yüzük kolyesinde takılı olmasına rağmen onu yok edemez.

Yüzük artık kişiliğinin parçası haline gelmiştir ve “Yapmak için geldiğim şeyi yapmamayı tercih ediyorum. Bu yüzük benim.” der ve onu takar. Yüzük onu anında görünmez yapar, fakat yalnız değildir. Yüzyıllar boyunca yüzüğe sahip olan kötü yaratık Gollum Frodo’yu Hüküm Dağı’na kadar takip etmiştir. Yüzüğü ölesiye geri istemektedir ve şimdi eline bir fırsat geçmiştir. Gollum Frodo’nun parmağını koparır. Gollom Yüzük’ü kapar, sonrasında volkanın içine düşer. Bu şekilde yüzük de, Gollum da yok olur. Fakat bir bakıma Frodo’yu serbest kalır. Gollum her ne kadar kötü olsa da, kötü bir şey yaparak Orta Dünya’yı kurtaran yine odur. Gollum böyle bir şey yapmasaydı, dünya asla kurtarılamayacaktı bu yüzden her şeyin nasıl beraber çalıştığına dair küçük güzel bir dönemeçtir. Görevini tamamlayamayan kusurlu bir kahraman, Tolkien’ın Hristiyan kökeniyle ve mitolojik geleneklerle ilgisi olmayan bir sondur.

Genellikle trajik kahramanlara ne olursa olsun, en azından doğru şeyi yaptıklarından kendilerini iyi hissederler. Frodo hissedememiştir. Frodo’nun başarısızlığına rağmen, sonuçta iyinin kötüye karşı kazandığı zafer Hristiyan inancını yansıtmaktadır. Fakat bu zaferin de bir bedeli vardır. Yüzük yok edildikten sonra, Frodo ve diğer hobbitler Shire’a geri dönerler.

Karşılarında gördükleriyle dehşete düşerler. Shire’ı harabeye dönmüş olarak bulurlar. Endüstriyel bir kâbusa dönüşmüştür. Her yerde çelikten büyük makineler vardır, insanlar baskı görmekte ve her yer atıklarla doludur. Tam bir teknolojik cinnet durumudur. Bu, Tolkien’ın en büyük korkularından biriydi. İngiltere’de bir zamanlar evim dediği yerde, aynı değişimin gerçekleştiğine şahit olmuştur. Tolkien çocukluğundan beri sanayileşmenin gelişimi konusunda çok endişeliydi. Çünkü bu durumu insanlığın yozlaşması olarak görüyordu. Bu zihninde, sanayileşmeye olan teşvikin egemenlik dürtüsüyle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı oluşudur ve Tolkien’a göre insanlar üzerinde egemenlik kurmakla ağaçlar ve bitkiler üzerinde egemenlik kurmak aynı şeydir. Frodo yüzüğü yok etme macerasından evine döndüğünde, huzursuzdur. Korkunç rüyalar görmekte ve Shire’daki yaşama ayak uyduramamaktadır. Frodo kendisini yaratan yazar gibi, sarsıcı anıları yüzünden artık bambaşka bir insandır. Frodo yaralıdır. Yaşadıkları yüzünden harap olmuştur ve tekrar normal bir hayata dönemeyecektir.
Bedensel acılar çekmekteyse de ruhsal acılar da çekmektedir ve bu durum Tolkien’ın Birinci Dünya Savaşı’nda bizzat çektiği acıların bir metaforudur. Bence Frodo karakteri ve yazar Tolkien hakkında gerçekten merak uyandıran şey tabiri caizse dram bittikten sonra, Birinci Dünya Savaşı, Yüzük’e karşı verilen savaş bittikten sonra görmeyi umduğumuz sevincin ortaya çıkmamasıdır. Yüzük taşıyıcısı olmanın sonucu olarak Frodo’da geçmek bilmeyen keyifsizliği görmekteyiz ve Tolkien hakkında da, Kuzey Fransa’nın çamur deryalarında birçok insanın katledildiğini görmenin stresini bir türlü üzerinden atamadığını söyleyebiliriz. Yüzüklerin Efendisi’nin sonunda, Frodo kötülükle yaptığı savaş sırasında aldığı hasarı atlatamaz, Orta Dünya’nın kutsal topraklarında yeni başlangıçlar aramak için Shire’ı sonsuza dek terk eder ve böylece çağımızın en tutkulu mitolojisi son bulur.
Bu gerçekten şimdi bizim bildiğimiz şekliyle tamamen yeni bir fantezi edebiyatı türünün başlangıcıdır. Kendi başına ayakta durabilen, kendine has tarihi olan bir dünya yaratma fikri gerçekten oldukça yeni ve orijinaldir. Yüzüklerin Efendisi’nin çok tutulması dikkate şayandır. Birçok yönden çok yoğun ve karışık olsa da genel okuyucu kitlesinde coşku yaratmıştır ve onu kayda değer kılan da budur.
YENİ NESLİN DİNİ Wicca İLE PEYGAMBERİ Harry Potter
HAŞHAŞ VE EMPERYALİZM – Aytunç ALTINDAL
ŞEYTANİ RESİMLER

BÖLÜM 10 THOR

İskandinav yıldırım tanrısı Thor. Korkunç devlerden halkını koruyan korkusuz bir savaşçı. İnsanlığın gördüğü en karanlık dönemde Vikinglerin ve Barbarların idolüydü. Fakat efsanenin ardındaki gerçeği bilenlerin sayısı azdır. Antik dünyanın en büyük deniz canavarıyla savaşmış, Avrupalı putperestler Hristiyanlık ordularına başkaldırırken onların son umudu olmuştur. Thor efsanesinde gerçek ve masal birbirine ters düşmektedir.

İki baş düşman ölesiye savaşmaktadırlar. Yıldırım tanrısı Thor, sarsıcı bir canavarla tüm öldürücü gücüyle saldıran dev bir yılanla savaşmaktadır. İnsana karşı canavarın savaşında Thor en ölümcül silahını, sihirli çekicinden çıkan yıldırımı kullanmaktadır. Çıkan yıldırım da yeri göğü inletmektedir. Thor efsanesi bu tip destansı restleşmelerle doludur. İnsanoğlunu tehdit eden yaratıklara karşı verilen kahramanlık savaşlarıyla. Thor tanrıların şampiyonudur. Gerçekten kötü şeyler olduğunda ortaya çıkan büyük bir savaşçıdır. Bilgi edinmek için Thor’a başvurmazsınız, Thor’a sizi şeytani canavarlardan koruması için başvurursunuz. Thor’un maceralarıyla dolu masallar insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birinde çıkış yolu olmuştur. M.S. ilk bin yılın karanlık dönemlerinde. İskandinav dünyası, İngiliz Adaları’ndan Baltık Denizi’ne doğru uzaklaştığı dönemlerde, tam bir karışıklık içindeydi. Yaşamanın tek yolu olarak ekip biçerek hayatta kalan tarım toplumu, Avrupa’nın kuzey kısımlarında hava soğuk olduğundan bir şeyler yetiştirmenin daha kolay olduğu Akdeniz çevresinde yaşamadıklarından her açıdan bakıldığında, şiddete oldukça meyilliydiler. Savaş, kıtlık ve ölüm Avrupa’nın kuzeyindeki ıssız bölgelerde hayatın gerçekleriydi. Fakat Thor efsanesi, kargaşaya bir çeki düzen getirmiştir. Kırsal kesim için bir din gibiydi. “Paganizm (Putperestlik)” aslında halkın neye inandığını tarif eden Latince bir kelimedir ve putperestlik tam olarak da yerine oturmamıştır.Düzenli olması, herkesin sorumluluğunu bilmesi ve önem hiyerarşisi bakımından Yunan Panteon’u gibi değildir. Oldukça farklıdır. Bu mitolojinin insan hayatına bakış açısı oldukça karanlık ve acımasızdı. İnsanlar Hristiyanlık’ta vaat edildiği şekilde ölümden sonra bir çeşit kurtuluş ya da cennet umut etmemişlerdir. Onların hayata bakış açısı daha karanlık ve daha kederli olmuştur. Çok büyük engellerle karşılaşan insanlar, büyük cesaret ve sertlik göstermek zorunda kalmışlardır. Thor’u da, ilham kaynağı olarak görmüşlerdir. Thor kusursuz bir kahramandı. Güçlüydü. Çoğu tanrının aksine, aldatıcı ya da hain değildi, aksine sözüne sadıktı ve bence, insanlar kendilerini böyle bir kahramanla çok iyi özdeşleştirmişlerdir. .

Efsaneye göre, Thor’un iki silahı şeytani güçleri yenmesinde ona yardım etmiştir: Gücünü ikiye katlayan bir kemer ve öldürücü yıldırımlar saçan bir çekiç.Thor sadık çekicini ne kadar uzağa atarsa atsın, bir bumerang gibi kendisine dönmekte ve her seferinde gök gürlemektedir, bu da çekicin bir devi devirdiği anlamına gelmektedir. Thor yıldırıma hükmetmektedir ve bu, diğer mitolojilerde de rastlanılan bir durumdur. En açık benzerlik klasik mitolojide yıldırım tanrısı olarak anılan Zeus’tur. Yıldırım tanrısı koruyucu tanrıdır. En güçlü savaşçıdır, yani Zeus’un sahip olduğu güce sahiptir, Thor da kötü adamları yok edecek olan yıldırıma, çekice sahiptir.

Thor efsanesi, Thor’un güçlü bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelmesiyle başlar. Babası gökyüzü tanrısı Odin .ve annesi de Jord, yani dünyadır, bir bakıma gökyüzü ve dünyanın karışımıdır, bu da onu insanların yaşadığı “midgard”, yani Orta Dünya için mükemmel bir tanrı haline getirmiştir.

İskandinav mitolojisinde, dünya 3 katmandan oluşmaktadır, hepsi de eski Norveç’te oldukça bilinen bir şekil olan “ağaç” şekilde betimlenmiştir.Aşağı yukarı Kızılderili çadırlarına benzeyen evler yaparlardı ve antik İskandinavların tüm evrene bakış açısı bu tip yapılardan ibaretti. Duvarları ayakta tutan merkezi bir direk vardır. Bu direk evin iskelet yapısını oluşturmaktadır. Evrenin iskelet yapısı da böyle bir direkten oluşmaktadır, yani küçük büyüğü yansıtmaktadır. Ağaçların çok önemli bir konuma gelmesinin nedenlerinden birisi budur.

Mitolojik ağaçların en yüksek dalları, tanrıların ikâmet ettiği Asgard’dır. Diğer uçta, köklerin altında soğuk ve karanlık bir bölge olan “Hel” yer almaktadır. Burası ölülerin diyarı olmakla birlikte “hell” (cehennem) kelimesinin geldiği yerdir. Ağacın orta kısmı ise “midgard”, yani insanların yaşadığı dünya ve Thor’un bölgesidir. Savaş tanrısı olarak, Midgard’da yaşayan insanları düşmanlardan, yani kötü devlerden korumak onun görevidir. Devler kaosu, yıkımı temsil etmektedir.

Eğer bir çığ, bir deprem, bir sel ya da başka bir şey ölmenize sebep olursa bunun sorumlusu bir devdir. Yani devler iklim ya da çok tehlikeli bir durum yüzünden ölüm kalım savaşı veren bir medeniyetin başına gelebilecek tüm kötülükleri temsil etmektedirler. Örneğin, Norveç’in bir vadisinde yaşadığınızı ve kışın gelişini, vadinin buz tutuşunu, bir bakıma buzdan devleri ve daha sonra baharın gelişini hayal edin ve Thor buzdan devleri dağlara doğru geri püskürttükçe düzeni tekrar kurabildiğinizi görürsünüz. Bugün dahi Thor’un devlere karşı verdiği mitolojik savaşların yankılarını Kuzey Denizi çevresindeki ormanlarda ve soğuk vadilerde duymak hâlâ mümkündür. İskandinavya boyunca, bölgeyi dolduran gizemli taş anıtların tarihi, putperest döneme uzanmaktadır. M.S. 4. ve 12. yüzyıllar arasında bölgeyi işaretlemek, önemli olayları kaydetmek, krallar ve savaşçılar için mezar taşı işlevi görmesi için dikilmişlerdir. Runik taşlar olarak isimlendirilmekte ve hikâyelerini yazmamış bir toplumdan geriye kalan tek ipucu olma özelliğini taşımaktadırlar. Taşların üzerinde, kullandığımız Latin alfabesine benzeyen Runik yazıtlar mevcuttur. Şans eseri yazılı olarak elimizde bulunan bir mitolojiyi ya da hikâyeyi bir nevi tasvir etmektedirler. Bu yazıtların çoğunda başı çeken bir şekil vardır: Yıldırım tanrısı Thor’un bizzat kendisi. Runik taşların hatırı sayılır bir kısmında Thor’un adı runik harflerle kazınmıştır, “Thor bu taşları korusun.”gibi. Thor’un kudretinin bir şekilde gelip kendilerini korumasını dilemişlerdir. İskandinav mitolojisinde, her tanrı şeytani devler arasından kendine has düşmanıyla savaşmaktadır. Thor’un baş düşmanı da, Runik taşlarda yazıldığına göre, yılan şekline girmiş olan dev, Midgard Yılanı’dır. Gittikçe büyüyen bir yılandır ve kehanete göre, tanrıların sonunu getirip kıyamete sebep olacaktır. Yılan korkusu, bizimle bütünleşmiş bir korkudur, her kültürde mevcuttur ve eski İskandinavlar bunu idrak etmişlerdir. Yılanlar kötüdür, korkutucudur ve sadece bu temel üzerine güzel bir mitoloji inşa etmek mümkündür. .

Efsaneye göre, Midgard Yılanı Dünya’yı sarmalayıp kaosa sürükleyebilecek büyüklüğe ulaşır.Hem Dünya’nın sınırını hem de bu sınırı aşmanın tehlikelerini temsil ederek Orta Dünya’yı tamamen çevreleyen, Midgard Yılanı’dır. Thor’un yenmeye ant içtiği en büyük düşmanı işte budur. Tanrı dahi olsa, zafer elde etmesi kolay olmayacaktır. Thor ve Midgard Yılanı arasında süregelen bu çekişme, düzeni, tanrıların ve insanların dünyasını koruyan güç ile hep var olan ve bizi yok etme tehdidinde bulunan dıştan gelen kaos tehdidi arasındaki çekişmeyi temsil etmektedir. Düzene karşı kaos: Haşin İskandinav dünyasında yankılanmış klasik bir temadır.

Thor efsanesinde, sıklıkla espriyle karışık olarak anlatılmaktadır. Hikâyenin bir bölümünde, Thor fark edilmeden Midgard Yılanı’na yaklaşmak ister ve kendisini bir çocuğa dönüştürerek Hymir isimli bir devden kendisini denizde balık tutmaya götürmesini ister. Gitgide daha açıklara, daha uzaklara giderler ve sonunda Hymir: “Sanırım yeterinde açıldık.” deyince Thor da buna karşılık: “Hayır, hayır. Daha da açılabiliriz.” der. İyice açılınca, Thor esas kimliğine bürünür ve denize bir öküz kafası atarak yılanı su yüzüne çeker. Attığı öküz kafasının içinde büyük bir iğne vardır ve Midgard Yılanı yemi yuttuğunda Thor da iğnenin bağlı olduğu ipe asılarak devasa Midgard Yılanı’nın başını sudan çıkarmasına sebep olur ve bu durum karşısında çok telaşlanır, heyecanlanır ve elini çekicine atar. “Sonunda seni yakaladım.” havasındadır, sandaldaki dev Hymir ise dehşete kapılmış durumdadır. Thor vuruşunu yapmak için çekicini kaldırdığı anda, dev, oltanın ipini keser ve yılan denizin derinliklerinde kaybolur. Thor çok öfkelenir. Baş düşmanını öldürme fırsatını kaçırmıştır. Thor’un Midgard Yılanı’yla bu tip karşılaşmaları sürer gider. Bazen kılık değiştirir, bazen araya bir başkası girer fakat her seferde yılan bir şekilde kaçar ve sanki Midgard Yılanı ile Thor son savaşına çıkabilsin diye yılan bir şekilde kurtarılmaktadır. Bir yıldırım tanrısı ve dev bir yılan arasındaki kapışmayı konu alan tek efsane bu değildir. Antik dünyanın her köşesinde bulunabilecek bir temadır. Hintlilerin kutsal kitabı Vedas’ta, fırtına tanrısı Indra ile devasa bir yılan arasındaki savaştan bahsedilmektedir.

Yunan mitolojisinde ise, Typhon isimli yılankavi bir canavar yıldırım tanrısı Zeus’la savaşmıştır. Bu efsaneler binlerce kilometre mesafe ve binlerce yıl arayla yaratılmış olsalar da, temelde aynı hikâyeyi, yani dünyayı tehdit eden bir yılanı yok etmek için yola koyulan bir yıldırım tanrısını anlatmaktadırlar. Fakat nasıl olur da farklı toplumlar aynı efsaneyi paylaşırlar?

Bu durum ortak kültürden kaynaklanıyor gibidir. Bu hikâyelerdeki yılan gerçek bir deniz canavarından esinlenilmiş olabilir mi?

Şayet öyleyse, bu yaratık hâlâ derinliklerde dolaşıyor mudur?

Şaşırtıcı kanıtlar, mümkün olduğunu göstermektedir. Yüce Thor’un baş düşmanı Midgard Yılanı, o kadar büyüktür ki, dünyanın etrafını sarabilmektedir. .

Efsanede, dünyadaki kaos ve kötülüğü temsil etmekteyse de, bu kadar korkutucu bir yaratığın esin kaynağı ne olabilir?

Devasa deniz yılanı görme durumları yüzyıllardır mevcuttur. Gerçek tarihe dayandığı varsayılan eski İskandinav destanlarında da, canavarlar tarafından alabora edilen gemi hikâyeleri mevcuttur. Tariflerde sıklıkla, gemileri kavrayarak onları derinliklere çekebilen uzun dokunaçlı devasa yaratıklardan bahsedilmektedir. Bu yaratıklara da “Kraken” denilmektedir. Kraken’ın, Midgard Yılanı gibi yıldırım hızında hareket edebilen uzun kaygan bir vücut yapısına sahip olduğu söylenmektedir. Fakat canavar deniz yılanı hikâyeleri Kuzey Avrupa’yla sınırlı değildir. Antik Yunan’ın en ünlü macera hikâyesi olan Odesa Destanı’nda da görmek mümkündür. Destan’da insan etiyle beslenen çok büyük bir yılandan bahsedilmektedir. Scylla. Scylla birden fazla kafa ve göze sahip olan, aynı anda altı adamınızı birden yakalayıp aynı anda hepsini yiyebileceğinden şüphe duymamanız gereken o korkunç deniz canavarıdır. Scylla, Kraken ve Midgard Yılanı: Bu efsanevi deniz canavarları bir tesadüf müdür yoksa bir gerçeğe dayanıyor olabilirler mi?

19. yüzyılda tesadüfen yapılan bir keşif bu olasılığı gündeme getirmiştir. Kuzey Atlas’da, devasa boyutta ve bilinmeyen bir yaratıkla karşılaşan balıkçılar, onu yakalamayı başarırlar. En uzun dokunacı 10.6 metre olarak ölçülen yaratık dev bir kalamardı. Şaşırtıcı olan şey ise; 1870’lere kadar, bu ilginç yaratıkların kesin olarak yaşadığını kanıtlar nitelikteki sayısız raporlar, hiç inanmayan denizcilerden gelene dek ve düzinelercesi Newfounland kıyılarına vuruncaya dek, hiç kimse dev kalamarların var olduğunu kesin olarak kanıtlayamamıştı. Bin yıl önce, bu deniz canavarı hikâyeleri İskandinavya’nın en çetin gemicilerini, dalgalara hükmederek bir imparatorluk kurmuş olan gezgin haydut çetelerini, yani Viking’leri bile korkutmuştur. Vikingler “Viking” kelimesi anlam olarak çalmak, baskın yapmak anlamına gelir ve dolayısıyla bu insanlara verilen isim onların yaptıklarıyla birebir alâkalıdır. Dev deniz yaratıkları korkusu seyahatlerine gölge düşürdüğünde, Vikingler sadece bir tanrıya yöneldiler: Thor’a.İskandinavların yağmalama amaçlı Kuzey Denizi’ne açıldıklarında kendilerini koruması ve yönlerini bulmada yardımcı olması için Thor’a dua ettiklerini hayal edebiliriz, kısacası Thor, savaşçıların gözünde diğer tanrılara nazaran daha üst konuma gelmiştir. Yağmacı Vikingler açık denizlerde güvenliklerini garantilemek için Thor’un şerefine özel bir ayin yapıyorlardı. Ayin, Thor’a atfedilen bir tapınağın parçalara ayrılarak kolonların gemilere yüklenmesi ve okyanusların hükümdarının Thor olduğunu göstermek için kolonların gemilerden okyanusa atılmasından oluşur ve böylece Thor’un hizmetkârları olarak güvenli bir seyahat yapacaklarını düşünürlerdi. Denize atılan kolonlar genellikle meşe ağacından kesilirdi. Meşe ağacının yıldırım tanrısıyla özel bir bağlantısı vardır: Yıldırım’ın en çok düştüğü ağaç, meşe ağacıdır. Aslında, Thor’a tapmanın merkezi noktası bir tapınak ya da kilise değil, “Thor Meşesi” olarak bilinen bir ağaçtı ve antik İskandinav dünyasının Mekke’siydi. Bu meşenin Thor’u işaret ettiği söylemekte ve bu ağacı sanki bizzat Thor’un kendisiymiş gibi ziyaret etmekteydiler. Nesiller boyunca, Thor meşesi kanlı putperest ayinlerine şahitlik etmiştir. Müritler köklerine çoğu zaman etten oluşan kurbanlar bırakmışlardır. Kurbanlar çoğu zaman, gelecek senenin hasatının, tarımının ve doğal olaylarının iyi gitmesini sağlamak için sunuluyordu. Özellikle kötü zamanlar boyunca, her hayvandan dokuz adet kurban edilmesi gerektiği iddia ediliyor ve bazen, çok kötü geçen yıllarda bir insanı kurban ettikleri de oluyordu.Putperestlik ve putperest bölgelerle bağlantılı infazlar ve kurban vermelerin olduğuna dair elimizde yeterince kanıt mevcuttur ve bunların Thor Meşesi etrafında gerçekleştiğini düşünmek için hayal gücünüzü zorlamanıza da gerek yoktur. .

Efsaneye göre, Thor Meşesi M.S. 723’ten beri burada, yani Almanya’nın Fritzlar kasabasında bulunmaktadır. Bu tarih, tam bir dönüm noktasıdır. Tüm inanmayanları inanç sahibi yapmaya kararlı başka bir dinin kuvvetleri güneyden bu tarihte gelerek gözlerini putperestlerin sembolik merkezine, yani Thor Meşesi‘ne dikmişlerdir.İskandinavya’nın dönüşümü sırasında, Aziz Boniface gelerek insanları bir araya toplamış ve onlara “Eğer Thor varsa ve o kadar güçlüyse, bu koca ağacı kestiğimde, eminim ki beni yok edecektir.” der. Hristiyan hikâyelerine göre güçlü bir rüzgar çıkıp ağacı yerle bir edince, bunu gören insanlar bunu bir mucize olarak algılayarak, o anda Hristiyan olurlar. Thor Meşesi’nin devrilişi Kuzey Avrupa için sembolik bir dönüm noktası olmuştur. Putperestler için bu durum, bizzat Thor’un çöküşü gibi görünse de teslim olmalarını sağlamak o kadar kolay olmayacaktır. Hristiyan haçına karşılık putperestlerin de kendi sembolleri vardı: Thor’un sihirli çekici. .

Efsaneye göre, Thor otoritesine meydan okuyanları devirmek için çekicini kullanmaktadır. Peki yıldırım tanrısı en değerli silahını kaybetseydi, ne olurdu?

Bu, hem Thor hem de insanlık için yıkıcı sonuçlar doğururdu. .

Efsanede de aynen böyle vuku bulmuştur. Thor’un çekici putperest dünyasında yüzyıllar boyunca gücün ve onurun simgesi olmuştur. .

Efsanede, yıldırımlar saçarak Thor’a dev canavarları yenmesinde yardımcı olmuştur. Çekiç, insanı her şeyden daha üstün kıldığı için çok önemlidir, araç gereçlerden elde edebileceğiniz ve ne kadar güçlü olursa olsun sadece çıplak ellerinizle sahip olamayacağınız gücü size sağlar ve bu, Thor açısından çok önemlidir, ne kadar güçlü olsa da, hâlâ çekicine ihtiyaç duymaktadır. Önemli hikâyelerin birinde, yıldırım tanrısı değerli silahını kaybeder. O olmadan, Dünya’yı tehdit eden devlere karşı güçsüz düştüğünden insanlığın kaderi tehlikeye düşmüştür. Korkunç bir dev kral, Thor’un, İskandinav tanrılarının sığınağı olan Valhalla sarayındaki yatak odasına gizlice girerek çekicini çalar. Dev, çekiç olmadan Thor’un aciz kalacağını bildiğinden çekici şantaj yapmak için kullanmayı planlar. Çekicin çalınması demek, insanoğlunu hayvanlardan ayıran kültür ve teknoloji birikiminden alıkoymak demektir. Thor sabah uyanır, etrafı kolaçan eder ve çekicin yerinde olmadığını fark edince soluğu kimin yanında alır?

Çok ilginçtir, Loki’ye gider. Loki Thor’un bir hizmetkârı olsa da, o da bir tanrıdır. Kurnaz, işbirlikçidir ve çekici kimin çaldığını bildiğini söyler. Çekici geri almak için devler diyarına doğru yola çıkar. Loki, devlerin kralı Thrym ile görüşerek kralın ne istediğini öğrenir. Thrym Loki’ye; “Thor’un çekici bende ve onu sakladım, Freya ile beni evlendirmediğiniz sürece de, onu kimseler bulamaz.” der. Freya güzel ve duygusal aşk, bereket ve seks tanrıçasıdır, devler, cüceler, kısaca herkes onun peşindedir. Freya aynı zamanda Thor’un kardeşidir.Devin ne istediğini duyduğunda, teslim olmayı reddetse de, Thor’un çekicini geri almak için bir şeyler yapılmalıdır. Çekiç onun belirleyici özelliklerinden biridir. Devleri öldürmek için o çekice ihtiyacı vardır. Çekiç olmadan tanrılar tehlikede demektir. İnsanlar tehlikede demektir. Thor’un çekici yoksa herkes tehlikede demektir. Krizi aşmak için tanrılar özel olarak toplanarak riskli bir strateji üzerinde anlaşmaya varırlar: Thor’u kardeşinin kılığına sokacaklar ve gelin olarak onu göndereceklerdir. “Gelinliği giydireceğiz, başına duvağı örtüp onu Freya kılığında göndereceğiz ve muhtemelen çekici alıp geri dönebilecektir.” Thor bu duruma çok sinirlenir. Thor, süper maço erkeksi bir tanrıdır ve tahmin edersiniz ki, kadın kılığına girmeye niyetli değildir. Fakat Thor’un başka seçeneği yoktur. Sonunda pes ederek Freya’nın gelinliğini giyer. Duvağın altından sadece kırmızı gözleri belli olmaktadır. Bu çok komik, öyle değil mi?

Önümüzde kadın elbiseleri giymiş heybetli, maço bir tanrı vardır. Thor’un çekici tam olarak nedir?

Erkekliğin sembolüdür ve bir bakıma erkeklik organına ait bir semboldür ve tabii ki Thor erkeklik sembolünü kaybederek zıttı haline gelmek durumundadır.Artık bir erkek olamadığından dolayı bir kadına dönüşmek durumundadır. Yanına Loki’yi alan Thor devler diyarının yolunu tutar. Yıldırım tanrısı en ışık saçan gelin olmasa da, kıymetli çekicini geri almak adına gururunu hiçe saymak zorundadır. Onun geldiğini gören Thrym; “Freya, bir tek şey eksikti dünyamda, o da sendin.” der ve ilk olarak eğlence düzenlerler ve Thor tüm yemekleri yer ve tabii ki tüm birayı da içer. Thor’un çok içmesi anında tüm okları üstüne çeker. Yüzü kızaran bir gelin nasıl olurda bu kadar içebilir?

Loki de buna karşılık; “Endişelenmeyin. Gelinimiz tam 8 günlük yoldan geldi ve yolda hiçbir şey içmedi.” der. Fakat Thrym müstakbel geline yakından bakınca gözlerinin kıpkırmızı olduğunu fark eder. Thrym yerinden zıplayarak, “Freya’nın gözlerine neler oluyor?” der ve yine hazır cevap Loki araya girerek, “Bir haftadır da uyumuyor. Buraya geleceği için çok heyecanlıydı.” deyince Thrym şüphelenmez. Sonunda ikna olan kral sihirli çekici geline teslim eder. Bir anda, çekiç Thor’a tüm gücünü geri kazandırır. Yıldırım tanrısı tüm şiddetiyle geri dönmüştür. .

Efsane bu şekilde olsa da gerçek nedir acaba?

Hristiyan orduları M.S. ilk bin yıllık dönemde kuzeye doğru ilerledikçe, İskandinavya Thor’un bu yeniden dirilme hikâyesinden feyzalmıştır. Hristiyanlık insanlara zorla kabul ettirilirken, Thor düşünce ve simgeleri insanları aşırı hırslı bir şekilde vaftiz etme girişimlerine karşı bir çeşit putperest direniş hareketi sergilemiştir. Zenginlik, silah ve sayı bakımından Hristiyanlar üstün konumda olsa da putperestler de ölümüne savaşma konusunda hazırlıklıydılar. Meydan hazırlanmış ve savaş hatları belirlenmişti. İsa’nın orduları Kuzey Avrupa’nın ruhları adına Thor’un müritleriyle savaşacaklardır. İsa’nın ordularına karşı Thor’un müritleri. Ödül ise, Kuzey Avrupa’ya egemen olmak. Bu efsanevi bir karşılaşma değildir. Gerçekten yaşanmıştır. Karanlık dönemin 300 yılı boyunca, krallar ve klan reisleri kıta genelinde savaş alanlarında çarpışmışlardır. Hristiyanlar kuzeye, putperest İskandinavya’ya doğru günbegün savaşarak ilerlemişlerdir.

M.S. 11. yüzyılda, cephe hattı, Thor’un hayatta kalan son müritlerine ev sahipliği yapan İsveç krallığı Uppsala’ya ulaşmıştır. Burada, her dokuz senede bir, putperestler yıldırım tanrısını onurlandırmak için garip ve kanlı bir ayin düzenlemektedirler. O zamanlarda, hem insanlar hem de hayvanlar Thor’a kurban ediliyor ve cesetleri tapınağın çevresine ve ağaçlara asılıyordu. Oldukça ürkütücü bir ayin gerçekleştiriliyordu.

11. yüzyılın sonlarında, İsveç’in yeni kralı, aynı zamanda Hristiyan olan Ekber Inge bu uygulamaya karşı çıkmıştır. Inge tahta çıktığında, halkının çoğu hâlâ Thor’a tapmaktaydı ve kral da bu durumu değiştirmeye kararlıydı.Hristiyanlık’ı dikte etmiş, atların ve diğer hayvanların kurban edilmesine son vermiş ve putperest ayinlerini yasaklamıştır, halkı da bu durumdan hiç hazzetmemiştir. Kralın kendi öz kardeşi Blot-Sweyn de putperestler direnişçiler arasındadır. Dini bir kargaşa çıkartarak iktidarı ele geçirmeye çalışmıştır. Bu noktada şöyle bir mücadeleye şahit olmaktayız; Hristiyanlık’ı dikte etmeye çalışan Hristiyan bir kral, diğer yanda Hristiyan kardeşini sürgüne göndermeye çalışan putperest bir veliaht. İlk başlarda, putperestler başarılı olsa da, birkaç yıl sonra, putperest tapınağına ani bir baskın yapan Inge tekrar üstünlüğü ele geçirmiştir. Cebren ve silah zoruyla Thor’un müritleri yenilmiş, İsveç Hristiyan hakimiyetine girmiştir. Kuzey Avrupa krallıklarında, buna benzer çekişmeler yaşanmıştır. Bu çatışmaların izlerini bugün dahi görmek mümkündür. İsveç’in Uppsala kasabasında, inşa tarihi, Kral Inge’nin putperest tapınağını yerle bir ettiği dönem olan 11. yüzyıla uzanan bir Hristiyan kilisesi vardır. Bu kilisenin, Hristiyanlık’ın zaferinin sembolü olarak, putperest tapınağının külleri üzerine inşa edilmiş olma ihtimali vardır. Eski inançlarını yaşamak için bu yerlere giden insanlar, artık aynı yerlere yeni dinlerini yaşamak için gelmektedirler ve bu durum Hristiyanlık’a geçişle birlikte bölgenin tamamında yaşanan bir durumdur. Hristiyan kilisesinin hemen yanında, tarihi karanlık dönemlere uzanan, bir dizi putperest mezar tepecikleri mevcuttur. Buranın, İsveç’teki en büyük Hristiyanlık öncesi mezarlığı olduğuna inanılmaktadır. Bunun benzeri tepecikleri, tüm İskandinavya boyunca bulmak mümkündür. Kazılan çoğu tepecikte Thor’u simgelediği aşikâr olan, çekiç şeklinde küçük muskalar bulunmuştur. Çoğunlukla bronzdan yapılmış ve kolye şeklinde takılmışlardır. Bu muskalar “Hâlâ Thor’a inanıyorum.” demenin bir işaretiydi ya da bazı durumlarda, tanrıların gücünü harekete geçirmeye çalışmanın anahtarı olarak takılıyordu.Bu eserler Thor efsanesinin antik İskandinav dünyasındaki gücünü göstermektedir. İskandinavlara göre, Thor’un cazibesi insanlığında yatıyordu. Bir tanrı olsa da, zayıflıkları da vardı. Sahip olduğu güç ve cesaretin yanında dizginlenemez bir öfkeye sahipti. Ve tıpkı insanlar gibi, Thor da kendisini aşmaya çalışmıştır. Her zaman en zeki o değildir. Güçlüdür, cesurdur, gözü pektir ve insanlığı savunmaktadır ama kandırılabilir de ve genellikle onu kandıran şeyler bizi kandıranlarla aynıdır. .

Efsanemizde, Thor’un eksiklikleri devlerle giriştiği mücadelelerde ortaya çıkmaktadır, devler ise ele geçirilemez düşmanı simgelemektedirler, yani doğanın gazabını. Doğa oldukça tehditkâr bir güçtü. Doğa size ihanet edebilecek bir şeydi. Doğa sizi yakalamaya can atmaktaydı. Kısacası bu hikâyelerin tümü Thor’un şampiyon olduğunu göstermek için yazılmış olsa da, doğa güçlerinin karşısında, onun da hiç şansı yoktu.

Hikâyenin birinde, Utgard-Loki isimli bir dev kral Thor’u aşağılamak için, ona 3 imkânsız görev verir, her görev de, gizlice doğa güçleriyle ilişkilidir.

İlk görev bir boynuz dolusu birayı içmektir. Thor deneyene dek, oldukça kolay görünmektedir. Tüm gücüyle içmeye başlar ve boynuzdaki biranın seviyesini az dahi olsa azaltamaz. Çok şaşırır ve biraz da utanır. Neticede, Thor kadar kuvvetli bir tanrının en azından bir boynuz dolusu birayı bitirebilmesi gerekir. Yıldırım tanrısı ilk görevi başaramamıştır ve ikinci görev daha da zorludur. Thor’dan dev bir kedinin pençesini kaldırması istenir. Ve Thor cevap olarak, “Tabii ki kaldırabilirim.” der. Kediyi yerinden kıpırdatmaya çabalasa da sadece bir pençesini çok az havaya kaldırabilir. Durum gerçekten can sıkmaya başlamıştır. Bir kediyi kaldıramıyorsa, bu işte bir iş yok mu?

İkinci darbe. Belki de Thor o kadar güçlü değildir. Şöhreti tehlikeye düşen yıldırım tanrısı son göreviyle yüzleşir. Çelimsiz, yaşlı bir kadınla güreşmesi gerekmektedir. Utgard-Loki ve diğer devler Thor’un yenilgisine gülmektedirler ve kral der ki; “Öyleyse şimdi kolay bir tane deneyelim. Karşında yaşlı bir kadın var. Bu yaşlı kadınla güreşip onu yenebilir misin?” Thor hamlesine hazırlanırken bir anda yere yuvarlanır. Devin planı işe yaramış, Thor küçük düşmüştür.

Bu esnada kral sırrını açıklar. Utgard-Loki olanları açıklar. “Thor, bir boynuzdan içiyordun, ama o boynuzun içindeki deniz idi, senin de tüm denizi içebilmenin bir yolu yoktur. İkincisi, senden kedimi kaldırmanı istedim. O kedi Midgard Yılanı idi. Dünya’yı kuşatan bir şeyi kim kaldırabilir?

Ve üçüncüsü, büyükannemle dövüşmeni istedim. O sadece benim büyükannem değildi, o ihtiyarlık dönemiydi, ihtiyarlığı kim yenebilir? Hiçbirimiz.” Hileyi öğrenen Thor küplere binse de, kral aniden buharlaşıp sırra kadem basar. Utgard-Loki Thor’u oyuna getirmek için sihir kullanmıştır.

Bu hikâye, Thor’un kas gücü ile devin karanlık, sihirli güçleri arasındaki çekişmeyi yansıtmaktadır. Bu hikâye antik İskandinavlara, tanrıların bile doğanın korkunç gücünü yenemeyeceklerini göstermiştir. İskandinav inancına göre, Thor ebediyete kadar doğanın kötü devleriyle savaşacak ve daha sonra düzen ve kaos güçleri arasında son bir destansı savaş vuku bulacaktır. Bu savaşa da “Ragnarok”, yani Vikinglerin son savaşı denilecektir. Kıyamete benzer Ragnarok olayları vuku bulduğunda, Dünya’nın tümü sarsılarak patlayacak, güneş kararacak ve tüm Dünya’da 3 sene sürecek sert bir kış hakim olacaktır. Sadece ateş her şeyi yutmakla kalmayacak, aynı zamanda dağlar denizlerin içinde kaybolacaktır. Büyük depremler ve korkunç seller gelecektir. Ragnarok insanlığın son kaderinin hazin resmini çiziyor olsa da, tamamen emsalsiz değildir.

Tarih boyunca birçok medeniyet, yıkıcı kıyamet gününe dair tahminlerde bulunmuştur: Nostradamus, antik Maya’lar ve hatta Romalılar. Ve dünyanın sonunu benzer şekilde tahmin eden antik bir metin bulunmaktadır:İncil’in Vahiy Bölümü. Vahiy ile Ragnarok arasındaki benzerlikler hava fenomenleri, yeraltından veya gökyüzünden gelen canavarlar, dünyanın yok olması, bugüne dek yaşamış tüm insanların bir araya toplanması, ruhların bir araya getirilmesi ve yargılanması bağlamındadır. Gariptir, Hristiyanlar ve putperestler arasında yüzyıllar süren kanlı anlaşmazlıklara rağmen, sona dair kehanetleri iç içe girmiştir. Hristiyan ve putperest kıyamet hikâyeleri birbirlerine benzese de, bir açıdan, çarpıcı biçimde farklıdırlar. Ragnarok’ta, tanrılar ölür. İskandinav mitolojisinin son bölümü Ragnarok, düzen ve kaos arasındaki en büyük kapışmadır. Ragnarok devlerle tanrılar, daha doğrusu tüm kötü adamlarla tüm iyi adamlar arasındaki büyük savaştır. Her şey karışıklığa sürüklenmiştir, her şey kaosa sürüklenmiştir ve her tanrı karşısında antitezini bulmuştur. Dehşet verici bir savaştır. Dünya’da normal olması gereken her şey altüst olacaktır. Bu sarsıcı kapışma uzun zamandır beklenen bir hesaplaşmayla son bulacak, Yıldırım tanrısı Thor baş düşmanı Midgard Yılanı ile karşılaşacaktır. Thor, Midgard Yılanı var olduğu günden beri onunla savaşmak için sabırsızlanmakta ve sonunda bu şansı yakalamaktadır. Bu sefer, araya giren birisi de olmayacaktır. Sadece ikisi arasında geçen ciddi bir müsabaka olacaktır. Midgard Yılanı Thor’u sarmalayarak onu öldüresiye sıkacak, Thor da kendisini daha güçlü kılan, hatta çekicini kaldırmak için ihtiyaç duyduğu gücü sağlayan kemeri belinde takılı olduğundan, yılanın sarmalamasından kurtulabilecektir. Zorlu geçen bir ileri bir geri mücadelenin ardından, Thor öldürücü bir darbe indirir, fakat kaderin cilvesine bakın ki, yılanın yarasından damlayan öldürücü bir zehre maruz kalır. Thor zaferinin bedelini, hayatıyla ödeyecektir. Böylece, mitik dönem boyunca hep birlikte anılan bu iki baş düşman sonunda birbirlerini yok etmişler ve biz de kaos ve düzenin birbirini dengeleyişine şahit olmuşuzdur. .

Efsaneye göre, Ragnarok koptuğunda, herkes takdir eder ki, dünyanın korkunç sonu gelmiş olacaktır.Tüm tanrılar, devler ve insanların çoğu Thor ile birlikte ölecektir. Afetten sonra, hayatta kalacak olan tek şey dünya ağacı ve içinde saklanan bir kadınla bir erkektir. Çimenler yeniden büyüyecek ve onlar daha önce Asgard’ın bulunduğu vadide buluşarak yeni bir düzen kurmaya başlayacaklardır. Vikingli bir “Adem ile Havva”. İskandinav efsanesinin sonu, garip bir şekilde İncil’in başlangıcına benzemekteyse de, tesadüften daha fazlası mevcuttur.

Ragnarok efsanesi 13. yüzyılda tam olarak yazıya geçirildiğinde, Hristiyanlık çoktan Kuzey Avrupa’da iyice kök salmıştı. Avrupalı putperestleri etkilemesi için, Hristiyan misyonerler İskandinav mitolojisini Eski Ahit’in girişi haline getirmişlerdir. İskandinav tanrılar ölür, Adem ve Havva doğar. Ragnarok’a putperest dünyasının sonu gözüyle bakabiliriz ve açıkçası, yok edici ve yıkıcı bu büyük olaydan sonra yeni bir dünya oluşabilmiş ve Hristiyanlık gelebilmiştir. Bu olay tanrıların kıyameti olsa bile, bir bakıma geçmişe sünger çekmişlerdir. Cennete benzer bir dünyada yeni bir başlangıç yapmışlar ve bu güzel dünyada her şeyi baştan alma fırsatı bularak işleri düzene koymuş, iyiye yönelmişlerdir. Bu durum, arka plana eski İskandinavya’yı koyarak, Adem ile Havva, milat ve benzeri şeyleri barındıran Hristiyan düşüncesiyle iç içe geçmenin yoluydu. Hristiyanlık İskandinav dünyasını ele geçirince, Thor’un müritleri geri dönmemek üzere kabuklarına çekilmişlerdir. Thor’a olan tutku, kuzeyin Hristiyanlık’a geçişi gerçekten kök salmaya başladığında unutulmaya yüz tutmuştur. Dönüşümün tam manada günlük adet ve inanca yerleşmesi yüzyıllar almıştır. Öyle olunca, Thor’un dini için yavaş bir gün batımı yaşanmıştır. Hristiyanlık’a geçtikten yüzyıllar sonra dahi Thor efsanesi sessizce yaşamaktadır.

Haftanın 5. günü, yani “Thursday” (Perşembe) ismini Thor’dan almıştır. Perşembe Thor’un günüdür ve popüler kültürde çizgi roman ya da film kahramanı olarak varlığını sürdürmektedir.

Fakat yüzyıllar önce, Thor kayıp bir dinin dipnotu olmaktan çok daha ötesi, Dünya’nın en korkutucu savaşçılarının kutsal koruyucusuydu.

KADINLAR, SÜS VE YOZLAŞMA


 

Bu yazı size seçilimin rastgele olmadığı üzerine birçok düşünceleri vurgulayacaktır.
Ben oldum yoktur.

Bu zamana kadar söylenen şeylerin birçoğu, cinsel açıdan seçilemez olan erkekler hakkındaydı.

 

Lombroso ve G. Ferrerotarafından ilk kez 1893 yılında yayımlanan La Donna Delingu Ente cinsel seçilimi olası bir kocanın bakış açısından ele almaktadır.

Yazarların amacı, kadınların biyolojik açıdan erkeklerden aşağı olduklarını ve cinsel seçimin ya da reddedişin ortaya çıktığı yerlerde bu durumun göz önünde tutulması gerektiğini tespit etmektir. Dişinin aşağılık olduğuna yönelik argümanlardan biri, cinsler arasındaki görece biyolojik gelişim hızıyla ilişkiliydi. Yazarlar St. Augustine’i izleyerek, tüm türlerde olgun dişilerin, tam gelişmemiş bir erkeğe eş değer olduklarını öne sürerler. Bu yüzden Lombroso ve Ferrero, dişinin fiilen daha az evrilmiş olduğunu söylüyorlar. Erkekler evrimleştikçe ikincil cinsel karakterlerini daha fazla geliştirmeye ya da dönüştürmeye eğilim gösterirler örneğin, sesleri değişir ya da kelleşirler. Dişiler bu tür değişimleri daha az sergiler. Ayrıca erkeklerin dominantlığı [hakim, üstün, baskın] kendi türlerinin evrim merdivenindeki konumuna bağlıdır, aşağı konumdaki türlerin erkekleri daha az dominanttır ya da tersi; böylece bir kez daha, erkek dominantlığının, insanlığın daha fazla evrimleşmesinin bir işareti olduğu öne sürülüyor.

Yazarlar, Darvvin’e ve Fransız biyologu Milne Edvvards’a dayanarak, yüksek türlerde “atavistik gücün (atalarla ilgili) “, yani şeyleri oldukları gibi saklamaya ve ilerlemeden kaçınmaya yönelik muhafazakâr eğilimin erkeklere oranla dişilerde daha fazla olduğunu öne sürerler. Bu yüzden kadınlar geçmişten ödünç alınan modaları izlerlerken, erkekler modern, sade giysileri tercih ederler.Kadınların bu tür modalardan hoşlanması, aslında patolojik bir durumdur “misoneism (yenilik korkusu, değişiklik korkusu)”, yenilikten nefret etme. Kadınların kendilerini süslemeleri kolyeler, yüzükler, taçlar ve benzeri şeyler takmaları, saçlarını karmaşık biçimde taramaları ve abartılı giysiler içinde kasıla kasıla yürümeleri Lombroso’ya göre sadece onların temel atavizmini değil, ayrıca süsün ve bu yüzden sanatın da atavizmini simgeleştirir.

Bu şeyler, beden kısımlarının istatiksel analiziyle kanıtlanabilir. Kadının bebeksiliği, kısa kemikleri ve hafif organlarıyla kanıtlanır. Karşılaştırmalar, solaklık vakasıyla ilgili verileri de içermektedir solaklık özellikle atavistik ve dişidir.

Lombroso ve Ferrero, birbiri ardınca bedenlerin kafatası sığalarını, göz çukuru indekslerini, altçene ağırlığını ölçüyorlar ve, ölçüm yapılan kadınların normal ya da yozlaşmış, atavistik ya da evrimleşmiş, doğuştan fahişe, doğuştan katil ya da doğuştan normal olup olmadıklarına bağlı olan her türden ikincil benzerliklere ilişkin bulgularına sayfalar ayırıyorlar. Başka bilimcilerin bulguları, işin içine katılıyor. Mme. Tarnowskyadındaki bir araştırmacı, Rus fahişelerinin ellerinin köylü kadınların ellerinden daha uzun olduğunu gösteriyor (La donna delinguente, 307). Kendi iddiasıyla çelişerek, başka bir yerde sarışınların, esmerlerden daha fazla evrim geçirmiş olduğunu yayımlamasına karşın, Lombroso burada fahişelerin sağlıklı kadınlara oranla sarışınlığa daha fazla yatkın olduklarını iddia etmektedir. Ayrıca daha bol saçları vardır (320). Kasık kılları özel bir anahtardır: Sağlıklı dişilerde, atavistik olanlara oranla daha az kasık kılı vardır ve asla bir erkek örüntüsü halinde (yani, göbeğe doğru ince bir çizgi halinde gelişen) değildir bu kıllar. Kadınlardaki atavizmi açıklayan bir başka işaret, maymun kuyruğu gibi sarılmaya yatkın ayaklarıdır (323).

Lombroso ve arkadaşı, dolambaçlı argümanları çok seviyorlar. Sözüm ona iyi bir ahlaki nitelik eğer erkeklerden daha çok kadınlarda bulunuyorsa, kötüye dönüşüverir. Örneğin kadınların, erkeklere oranla başkalarının acılarını daha fazla paylaşmaları olgusunun hayvanlar âleminin dişilerinde de gözlenebildiğini söylüyor Lombroso ve Ferrero (79ff.). Fakat bunun nedeni kesinlikle merhametin atavistik olmasıdır. Aslında merhamet, patolojik olmaya yatkındır ve cömertlikle birlikte yazarların histerik diğerkâmlık olarak tanımladıkları bir hastalığın semptomunu oluştururlar. Merhamet ve cömertliğin kötü olmasının kanıtı, yabanıl zulüm, düşüncesizlik ve başka kötü niteliklerle birlikte aynı kadınlarda bir arada bulunma eğiliminde olmasıdır. Fakat cinsel seçilim, son zamanlarda uygulandığı şekliyle umut vaat etmektedir: Zulüm ve düşüncesizlik, insan dişilerinde giderek gelişmektedir, çünkü evrim geçirdikçe erkekler daha şefkatli, daha sevimli eşler seçmeye eğilim gösterirler (111). Bu nedenle erkeksi içgüdü, iyi niyetliliği seçiyor. (Ve yine de kadınların iyi niyetliliği, kendi güvenleri açısından bir şey ifade etmiyor, çünkü tümüyle erkek seçilimi aracılığıyla meydana geliyor!) Bu nedenlerden dolayı, köpekler ve diğer evcil hayvanlar gibi kadınların da erkek tahakkümüne bağlı olması doğal ve doğru olarak kalıyor. Kadınların kendileri bunu derinden arzuluyorlar; arzulamayanlar ise şuç açısından atavistiktir (129ff.).

Lombroso’nun dediğine göre cinsel karakteristikler aşağı hayvanlar arasında başladı ve dişilerle kıyaslandığında erkekler arasında bu karakteristiklerin daha az çeşitlendiği görülüyor; yüksek hayvanlar arasında bunun tersinin geçerli olduğunu gördük. Bu nedenle yüzyıllar boyunca erkekler, giderek daha az süs kullanırlarken, kadınlar ise daha fazla süslenmişlerdir(140ff). Aslında süs, temel olarak aşağı yaşam formları için bir cinsel cezbedicidir, örneğin kuşlar ve kadınlar için. Ayrıca süs sadece atavistik değildir; özü bakımından kendini bozma, hatta kendini hapsetme formudur.

Yazarlar, “geceleyin kutsal bir koruluğun derinliklerinde, kendilerini bıçak darbeleri ile kesen, bedenlerinde küçük yaralar ve kesikler açan, şarap ve müzikle sarhoş olan, ve sonunda kanlar içinde yere yığılan”eski İbrani mainadlarından söz ediyorlar (225).

Bu kendini yaralama, süslenmenin en eski biçimidir. Burada ve benzer eski uygulamalarda, modern kadınların bilezikleri, yüzükleri sevmesinin kökenleri yatmaktadır. Bilezikler ve yüzükler, yaraların ya da bu yaraları açan silahların veya kadınların taktıkları zincirlerin ve prangaların soyundan geliyorlar. Bununla birlikte mücevherler bedene ne yapıyorlar?Kolların, bacakların ve boynun etrafına dolanıyorlar(164ff.).

Kimi modern reklamcıların da burada hemfikir oldukları görülüyor

Kadının bileklerini bağlayan harika bir kelepçeden başka birşey takmıyor; “Jaipur” sözcüğü yukarıya yazılmıştır.

Mücevherleriyle ünlü şehirdir burası, söylenceye göre bu şehrin maharajahları [mihrace, Hint hükümdarlarına mahsus unvan] , yakındaki Udaipu ras’ın prenseslerini “şeref tutsakları” olarak ellerinde tutuyorlar.

Reklamlarda kadınları, omuzlarını inciden zincirlerle bağlamış olarak görebiliriz..

Lombroso ve Ferrero özellikle evrim karşıtı bir kendini yaralama formu olarak küpe takmanın üzerinde duruyorlar. Fakat kadınların kendilerine verdikleri acılar, kulaklarını delen bir erkeğinkine göre çok daha azdır. Çünkü yazarlarımız bize, kadınların erkeklere göre acıya karşı daha az duyarlı olduklarını söylüyorlar.

Neden? Çünkü daha atavistiktir kadınlar. “Kadınlarda yaralara ve ameliyatlara gösterilen büyük direncin, aşağı hayvanlar arasında yaralara ve hastalıklara gösterilen büyük direnç ile uyum göstermesi hatırlanmalıdır” (46ff.).

Süs, moda, ve öne çıkarılan dişilik, mesleklerin en dişisi olan fahişeliği hatırlatır bize. Tahayyül edilebileceği gibi La donna delinquente, büyük ölçüde buna dairdir. Fahişeliğe pek çok nedenden ötürü mesleklerin en eskisi denilmektedir ve fahişeler aslında genel olarak kadınları anlamak için bir anahtardır. Onlar, başka kadınların orijinal rol modelleridir, çünkü fahişelerin eylemleri ve görünümleri, tüm kadınların hoşlanacağı, cinsel sınırlamaların olmaması durumunun bir kalıntısıdır (258ff.). Bu nedenden dolayı fahişeler evrilmiş kadınlara göre kafataslarında, ayak ve el eklemlerinde, saçlarında daha fazla atavistik biçim bozuklukları taşırlar.

Bununla birlikte diğer kadın suçluların aksine fahişeler, kırışıklıklar, büyük alt çene kasları, yassı kafalılık, çarpık burun ve yüz asimetrisi gibi atavistik biçim bozukluklarına özgü çok daha açık işaretlerden normalde yoksundurlar. Ancak ve burada Lombroso ve Ferrero, başka bir tasımsal atlıkarıncaya bindirirler bizi bu tür kadınlar, sadece bu şeylerden yoksundurlar, çünkü bu tür özellikler onları fiziksel olarak daha az çekici yapacak ve böylelikle mesleklerinde daha az başarılı olacaklardır. Başka bir deyişle fahişelik, cezbediciliğe yönelik kendi kendini seçen bir yaşam alanıdır, ancak kendini seçme burada sadece mesleğin altında yatan atavizmi gizlemektedir. Fahişeler güzel gözükürler, sağlık normlarıyla görünüşteki uyuşmaları, paradoksal olarak gerçekte atavistik olduklarının bir işareti olabilir. Her halükarda fahişeler zaten tümüyle çekici değildir. Siğillerden, şiş alt dudaklardan, “erkeksi gırtlak” tan (yani boğuk seslerden), avurt ve çene kemiklerinin aşırı gelişmişliğinden ve “anormal dişlerden mustariptirler çoğu kez (334ff.). Ayrıca, “dokunma ve tat alma duyuları gelişmemiştir ve sık sık dövme yaptırırlar” (359). Erkeksi, dolayısıyla da atavistik el yazıları vardır; Ninon de Lenclos ve Catherine de Medicis, ünlü fahişelere örnek gösterilir (381).

Pekâlâ. Bütün bunlara Lombroso’nun gözlerinden bakmaya çalışarak, Catherine de Medicis’in kendi mezarı için ısmarladığı iki portre figürünü örnek verelim

İlk başta Girolamo Della Robbia’dan bir model yapması istendi. Bu olay, Catherina yaklaşık 43 yaşındayken, 1589 yılındaki ölümünden çok önce 1562 yılında oldu. Sipariş koşulu olarak kraliçenin, ölümünden birkaç gün sonrasında nasıl görünecekse öyle gösterilmesi istendi. Girolamo, bu isteğe uydu. Kraliçe neredeyse çıplak yatıyor, kıvrımlı giysisi bir yana aülmış ve sanki ölüm sonrası katılığı içinde başı geriye doğru kaymış. İskeleti ve uzun zayıf kas lifleri, solgun derisi boyunca sert biçimde gözüküyor. Transi olarak bilinen bu tür figürlerin arkasında yatan düşünce, kişinin tüm dünyevi simgelerden ve iktidar işaretlerinden arınmış olması ve yargılanmak için çağrılmayı bekleyerek tam bir utanç içinde yatmasıdır. Kimi t ramilerde cesedin etlerini yiyen kurtçukları ve başka yaratıkları da görüyoruz.

Girolamo’nun modeli, olasılıkla çok dehşet verici olduğu için reddedildi. Siparişi almayı başaran Germain Pilon, Cat herine’in en ünlü portrelerinden birini yarattı.

Hâlâ çıplak bir cesettir, ancak aynı zamanda da kıvrımlı çarşafı kasıklarının üzerinde vektörlü ovallerden oluşan büyük bir çiçek haline gelmiş, güzel, duyarlı bir Venüs Pudica’dır. Toz haline gelme, ayrışma düşüncesi, eski pagan kavramı olan bir tanrıçaya dönüşen kraliçe ile yer değiştirir: Ölüm sonrası tanrılaştırma. Kocası, II. Henri, Christian decorum’dan olmasa da, Pilon’un concetto’sunun bakış açısından edindiği bir ölü İsa pozu takınarak hemen yanı başında yatmaktadır.

Tuhaf bir rastlantı olarak, Girolamo Della Robbia’nın reddedilmiş modeli ve Pilon’un bitmiş yapıtı, Lombroso’nun iç benliğinin çürüyüp iğrenç hale geldiği cezbedici fahişe vizyonuyla uyuşmaktadır. Özellikle Della Robbia’nın kraliçenin boynuna, gırtlağına ve çenesine yaptığı vurguya dikkat edin. Daha da tuhaf bir başka rastlantı belki de rastlantı olmayabilir: Della Robbia’nın kraliçesindeki tek tek seçilen kaslar ve bedende neredeyse hiç yağ bulunmaması (örneğin gelişmemiş göğüslerinde), Kristy Ramsey gibi modern kadın vücut geliştiriciler açısından onu rakip haline getiriyor. Bu nedenle bir kez daha amaçlanmış bir çöküş görünüşünün, bedensel çürüme görünüşünün cezbedici durumuna dönüştüğü görülüyor. Catherine de Medicis’in gerçekten una donna delinquente (suçlu bir kadın) olup olmadığı, hayli tartışmalıdır.Lombroso’nun temel sergisi olan, Roma İmparatoru I. Cladius’un dillere düşmüş karısı Messalina için durum aynı değildir.”

İmparatoriçenin, Lombroso atavizminin göstergeleri olan ağır bir çeneye ve sık, kıvırcık saçlara sahip olduğuna dikkat ediniz. Ayrıca belirgin kemerleri olan kaşlar, güçlü yanak kemikleri, dolgun bir alt dudak, büyük asimetrik gözler, ve burun ile yanaklar arasında derin kıvrımlı yüzeylere sahiptir. Boynu uzundur ve kaide kısmında genişler. Başı yassımsıdır Lombroso’nun söyleyeceği gibi platisefaliktir. [Yassı kafa gösteren, basık kafaya sahip] Saçlarındaki buklelerin ve lülelerin grift, düzenli topluluğu tıpkı gamze gibi suç yüklüdür (. Ayrıca Minos, resim.)

Özetle suçlu kadınlar, tüm kadmsal özelliklerini abartmaktadırlar. Atavistik kadınlar, giysi ve süse çok tutkundurlar, normal kadınlara göre daha duygusal, daha sefih, daha az anaç ve çoğunlukla daha zekidirler. Yazarlar gider ayak şunları söylemektedirler: “Erkek suçlular ve erkek yozlaşmışların çoğu gibi, fahişeler de çok dindardır.”Burada, Lombroso, Galton ve arkadaşları dini bir kötü etki olarak görürler. Hıristiyanlık sadece yamyamlıkla kalmaz, sağlıksız atavistik gelenekleri korur ve suça yönelik eylemleri saygın bir yere koyar (çarmıha gerilme?). Tüm bunları nasıl biliyoruz. Çünkü çok fazla sayıda suçlu, dindardır (La donun delin quente, 552).

Dişilerin atavizmde ilk sırayı işgal edebilmelerine karşın, erkekler sadece kötü olabiliyorlar. Saf halde atavizm, Giotto’nun Massacre of the Innocents’inde (Masumların Kıyımı) görülmektedir, burada esas katil, yassı kafalı, siyah gür saçlı ve dar alınlıdır. Gözleri, uzun sivri burnunun her iki yanında sadece yarıklar olarak durur. Diğer askerlerin de dar kafaları ve kalın dudakları olduğunu ekler

Lombroso: Üstçene fırlaklığından mustariptirler daha fazla atavizm. Mantegna, Raphael, Rubens, Ribera ve Titian, içgüdüsel olarak suçlu tipleri resmeden diğer sanatçılardır. Lombroso, İsa’nın Çarmıha Gerilişi ve Çarmıhını Taşıyan İsa (olasılıkla Dresden, Gemaldegaleria’da 1570-1572 tarihli Andata al Calvario) yapıtlarında Veronese’nin işkencecileri asimetrik yüzlerle ve düzensiz sakallarla, alt kısımlarına oranla çok büyük üst kısımları olan kafataslarıyla, zigomatik kemik başlarıyla (çıkık elmacık kemikleri) gösterdiğini açıklamaktadır.

Başka yozlaşmış tipler olan, Zenci ve Moğol, Michelan gelo’nun Kıyamet’inde lanetliler arasında görülmektedir.

Lombroso, onların sivri, boynuz biçimli kulaklarından söz eder; örneğin, cehennem kapısının bekçisi Minos’unkiler.” Minos’un arkasındaki figürlerin patlak gözlü yüzleri ve güçlü kaş kemerleri de atavistiktir. Fakat Minos’un kendisinin de kırışık yanaklara, fırlamış çeneye, çukur gözlere ve S gibi eğilmiş burna sahip olduğunu ekleyeceğim.

Hatta daha da kötüsü dâhilerdir: Galton’ın onlardan daha fazla yetiştirmek istemiş olmasına karşın Lombroso’nun açıkça onları ortadan kaldırmak istediği görülür.

Başkan Garfield’a suikast düzenleyen Charles J. Guiteau, tipik bir Lombrosan suçlu dâhidir. Guiteau, çok bilgili ve dindar bir manyaktır.  Çok sayıda fiziksel atavizme sahipti: Uzun boy, çevresi 619 mm. olan asimetrik makrosefalik kafa (tahta kalıptan yapılmış bir estamp aracılığıyla Lombroso tarafından ölçülmüştür?). Sağ tarafında çöküntülü ve yassılaşmış plagiosefalik bir kafatası (yani, eğik bir ekseni olan), gür siyah saçları, derin yuvalan içinde küçük, genişçe kurulmuş gözleri ve kocaman sürahi gibi kulakları vardır. Guiteau’nun soyaçekimi, babasının deliliğinin (diğer oğullarına Luther ve Calvin gibi deli isimleri verdi) ve hezeyan halindeyken ölen iki kız kardeşinin deliliğinin kanıtıdır; üçüncü kız kardeşi ise on beşinde dindar bir fanatik haline geldi. Dördüncü kız kardeşin bozuk biçimli bir kafası vardı. Son olarak Guiteau’nun erkek yeğeni de bir dâhi, bir müzisyendi ve delirerek ölmüştü Lombroso’nun sanat eleştirisi, çok ilginç biçimde olağandışıydı. Özellikle süsten nefret etmesi, Max Nordau ve Adolf Loos’a sirayet edecek ve onlardan da Gropius, Mies van der Rohe ve modern mimarinin bir düsturuna dönüşen Le Corbusier’ye geçecekti. Fakat Lombroso, yabani doğada bile süslemenin suçluluk aşamalarını buldu. Ona göre tropiklerin gür, çok süslü bitki örtüsü, “suçlu bitkilerden oluşmaktadır. Bu organizmaların zehirli kısımlarından, derilerinden, arterlerinden, dişlerinden, yapraklarından, çiçeklerinden süsler yaratmak, bu tür yılankavi tendrilleri, kuvvetli esnek yaprakları, parlak yüzeyleri ve sarhoş edici çiçeklerini yüceltmek ve kullanmak suçu kutsamaktan başka bir şey değildi. Bu tür sanat, doğanın kötü alışkanlıklarını ve ahlaksızlıklarını överek harekete geçirdi. Avrupa uygarlığını zehirledi.53 Sanat ve edebiyattaki diğer suç taşıyan öğeler, “en küçük ayrıntıların abartılması, simgelerin, yazıtların ya da aksesuarların istismar edilmesi, belirli bir rengin tercih edilmesidir… (bu şeyler) matto idism’in (suçlu deliliği) hastalıklı semptomlarına yaklaşabilir.” Suçlu kişiler, gerçekten de çok sık olarak renk körüdürler ya da renklere karşı aşırı duyarlıdırlar ki bu da eşit ölçüde kötüdür. Ayrıca onların çarpık görsel alanları vardır, doğru perspektifte göremezler; ya da görüş alanları gözlerinin önünde hızla çarpar, şişer ya da titreşir. Max Nordau, bu anlayışları doğrudan Cezanne ve Renoir gibi ressamlara uygulayacak ve onların sanatlarını optik ve duyusal engellerinin bir yansıması olarak görecektir (bkz. 7. Bölüm).

Anthea Callen Degas’ın, dişi dansçı imgelerinin bazılarında bu Lombrosan özellikleri dışa vurmaya çalıştığını iddia etmişti.” Bu yüzden dansçıların, Lombrosa’nın atavizm ile eş tuttuğu, kısa, eğimli alınlar, uzun kollar, kısa bacaklar ve galvanik (elektrik çarpmasına benzer) devinimleri vardır Callen’a göre. Haklı olabilir; ancak benim gördüğüm Degas’ın dansçıları, ara sıra eğimli alınlara sahip olmalarına karşın, Lombroso’nun pozitif olarak düşüneceği ilkeler doğrultusunda çizilmişlerdir.

Fakat resimdeki dansçı, kanonik 7 baş yüksekliğindedir. Ayrıca söylenebileceği gibi, baş olarak hesaplanmış dikey beden eklemleri kanonik açıdan meme uçları için 2, göbek için 3, kasık için 4, dizler için 5 ve topuklar için 7’dir. Bu kanonik sınırlar, bu arkadan görünümde kürek kemikleri ve bel fiyongunun üstü ve altı tarafından da saptanır. Dansçının kollarının üst ve alt kısımlarının her biri eller dışarda tutulursa tam olarak bir baş uzunluğundadır. Aksine aynı sanatçının fahişesi, açık şekilde Lombroso’nun atavizm formüllerine tam olarak uyar. Bir goril ya da babuna benzeyen kadın, 5 baş yüksekliğinden fazladır; onun eklemlerinden hiçbiri, doğru noktalarda bulunmaz, bunun nedeni uyluklarının olağanüstü biçimde kısa ve gövdesinin çok geniş olmasıdır. Testi kulbu gibi kulakları ve kalın bir çenesi vardır, ağzı ve burnu birbirine çok yakındır, bu da Kretschmeı’in hypoplasia adını verdiği etkiyi yaratmaktadır. (Fakat, kolları oldukça kısadır ve tam bir atavizm onları uzatacaktır.)

Kaynak:
George L. HERSEY ,Cazibenin Evrimi , İngilizce aslından çeviren: Rahmi G. ÖĞDÜL, 1. baskı: Say Yayınları, İstanbul 2003, sh: 203-214

Dünya, artık yalnız dağdan, taştan, havadan, sudan oluşan bir dünya değil; görüntüler cennetidir… Kitle iletişim araçlarıyla beslenen bu görüntü çeşitliliği, insanı bombardımana tutmuş durumda. Bu görüntülerden yola çıkarak yapılmakta ‘güzellik’ tanımı.

Bu görüntülerin etkisiyle biçimlenmekte birçok tip… iyi, ama ‘mükemmel beden’ denilen şey, sahiden nasıl bir şey?

‘Güzelleri ‘güzel’ buluş gerekçemiz ne?

Niye güzel şeyler karşısında etkileniriz, niçin kimyamız değişir?

İdeal beden ölçüsünün sırrı nedir?

Cinsel seçim nasıl yapılır?

George Hersey, Cazibenin Evriminde, cinsel seçilimle ilgili Evrimci kavramları sanat tarihiyle tanıştıran eğlenceli bir teori öne sürüyor: insanlar, eş seçimini güzelliği yansıtan sanat eserlerinden etkilenerek yaparlar. Bunun sonucunda da insan bedeni gittikçe bu sanat eserlerinin oranlarına sahip olur.

Hersey’in teorisi, kolay kolay ispatlanamayacak bir teori… Ancak, bedenin geçirdiği evrim, eşler arasındaki yarış, telesex tanrıçaları, Leonardo’dan Dürer’e uzanan plastik güzellik, kozmetik, kas ve süs üzerine söylediklerine kayıtsız kalmak mümkün değil. Zira Hersey’in canlı, erotik metni, Yunan heykeltıraş Polykleitos’un öne sürdüğü formüllerin, insan ifadeleri ve oranları konusunda bir Batılı kriter oluşturduğunu göstermekte… Üstelik Hersey, prehistorik heykelcilikten Yeşil Dev’e, Batman’den Metres Tanya’ya kadar birçok bilgiyi, akademik jargona başvurmadan yapmakta…

Cazibenin Evrimi, beyin kaslarınız için iyi bir egzersiz niteliğinde, her sanatseverin hoşuna gidecek bir egzersiz…

“Hersey, bu eğlenceli disiplinlerarası şamatada, yüksek sanatla popüler kültür arasında ilgi çekici bağlar kuruyor.” [Choice (Akademik kütüphaneler için Amerikan tanıtım dergisi)]

 

TANRIYI OYNAYANLAR YALAN SÖYLEMEYE MECBUR MUDUR?


The Dark Knight (2008) filminde;

“ şişşt, şişşşt..

 “ Batman’ın, Gotham’ı daha iyi bir yer yaptığını düşünüyor musun?

 Hm?

 “ Bana bak  “ bana bak! “ Batman’ın, Gotham’ı nasıl delice bir yere çevirdiğini gördün mü?

“ Gotham’da düzen mi istiyorsun?

 “o zaman Batman onun maskesini çıkarmalı ve kıskıvrak yakalamalı.

 “ Ve bunu yapmadığı her gün insanlar ölecektir.

 “ Bu akşamdan itibaren.

 “ Ben sözümün eriyim. Peki Joker kim?

 “ Eğer oyun oynayacaksak.. Karşı çıktığın yalan hangisi?

 “ …bir fincan kahveye ihtiyacım olacak.

 “ iyi polis, kötü polis , oyununa devam mı?

 “ Tam olarak değil.

The Dark Knight’da rahatsız edici olan şey, yalanı genel bir prensip düzeyine çıkarması, sosyal ve politik hayatımıza dair başlıca düzenlemelerin içine kadar sokmasıdır. Sanki toplumlarımız ancak bir yalan üstüne kurulu olunca, istikrarlı bir biçimde sürdürülebiliyormuş gibi. Sanki doğruyu söylemek -bu doğru Joker’de somutlaşır-

Doğru Dikkat dağıtıcı bir şeydir. Yani, toplumsal düzenin parçalanması.

 “ asla kafadan başlama.

 “ Yoksa kurbanın kendinden geçer.

 “ sonrakini hissedemez…

Finale doğru elden ele dolaşan Sıcak bir patates gibi işlev görmeye başlar. İlk önce Harvey Dent’dedir.

 “ Peki öyle olsun, Batman’ı içeri atın..

Yalan söyleyen kamu savcısıdır.

 “ Ben Batman’ım.

Kendisinin,- Batman maskesinin ardındaki gerçek Batman olduğunu söyler. Daha sonra, kendi ölümünü taklit eden Batman’ın yakın arkadaşı dürüst polis Gordon’la tanışırız.

 “ Beş ölü. İkisi polis.

 “ Bundan kolayca kurtulamazsın. Sonunda Batman bütün suçu yüklenir,

“ Fakat Joker kazanamaz.

Harvey Dent tarafından işlenen tüm suçları ve cinayetleri.

“ Gotham gerçek kahramanını istiyor.

Halkın savcısı, halkın hukuk sistemine güvenini sağlamak amacıyla bir suçluya dönüşmüştür. Buradaki düşünce şudur: Eğer sıradan halk hukuk sistemimizin özünün nasıl yozlaşmış olduğunu öğrenirse,- her şey yıkıma uğrar ve düzeni sürdürmek için bir yalana ihtiyaç duyarız.

“O bir kahraman “ Hak ettiğiniz bir kahraman değil, İhtiyacınız olan bir kahraman.

 “ Parıldayan bir şövalyeden farksız.

Burada yeni bir şey yok. Bu çok uzun zaman önce özellikle Platon ve daha sonra Immanuel Kant, Edmond Burke gibi filozoflar tarafından ileri sürülen eski kafalı, konservatif bir bilgeliktir. Bu düşünce hakikatin son derece güçlü olduğunu anlatır. Aynı zamanda gerçeğin ne olduğunu bilmesine rağmen, halktan insanlara yalan söyleyen, başka bir deyişle Platon’un “noble fable”(soylu masal) dediği şeyi anlatan poltikacının sinik olması gerektiğini söyler.

 “ ABD, Irak’ta  kitle imha silahları-

“olduğunu biliyor 

“ İngiltere, orada kitle imha silahları

“ olduğunu biliyor.

 “ Dünya üzerinde aktif istihbarat programları kullanan-

“bütün ülkeler  Irak’ın da bu kitle imha silahlarını-

“kullandığını biliyor.

 “ Kendi Şii popülasyonuna karşı 45 dakika içinde

“bunu etkinleştirebiliyor. “Seçim onun ve eğer bunlardan kendi kendine

“kurtulmak istemezse, ABD bir koalisyon yürüterek-

“barış adına  onu silahsızlandıracaktır.

Şimdi dürüst olalım. Muhalif basınıyla, demokratik seçimlerle falan boyun eğen,- sonuna kadar meşru, yalnızca bize hizmet eden halkın iktidarına dayalı bir devlet düşünelim. Fakat yine de, son derece demokratik devletlerde, iktidarın nasıl işlediğine dikkatlice bakarsanız gerçek otoriteyi ve iktidarın otoriteye ihtiyacı- olduğunu görebilirsiniz, o sanki her zaman orada, tüm zamanların en çok söylenen mesajının satırları arasında yer almaktadır:

“evet, evet. Biz legal seçimlerle demokratikleştik.”
“Fakat aslında sizinle ne istersek Onu yaparız.”
“ Çünkü olması  gereken de bu.
 “ Çünkü bazen, hakikat yeteri kadar iyi değil. 
“ Bazen insanlar daha fazlasını hak ediyor.
 “ Bazen insanların inançlarının
“ödüllendirilmesi gerekiyor. 

Bir şiddet eylemiyle karşı karşıya kaldığımızda- Theodore Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeş”lerde ki meşhur ifadesiyle bugünlerde  çok popüler olan günümüzün en basmakalıp laflarından birine gönderme yapmak yerinde olur:

“Eğer tanrı yoksa her şey mübahtır.”

Bu ifadedeki en önemli sorun, tabii ki Dostoyevski’nin de en önemli sorunu, bunu yapmış olmasıdır. Dostoyevski’nin öne sürdüğü iddia edilen bu ifadeyi ilk kullanan 43 yılında Jean Paul Sartre olmuştur. Fakat en önemli nokta bu ifadenin yanlış olmasıdır. Bugün bile içinde bulunduğumuz berbat durum tamamen bunu anlatır. Bu ifade kesinlikle şudur:

Eğer Tanrı varsa, her şey mübahtır;

 sadece tanrıya inananlar için değil aynı zamanda Tanrıya inanmayanlar ama kendilerini ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görenler için de. Eğer kendinizi ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görür ve meşrulaştırırsanız, sonrasında elbette bütün dar ufuklar ufak tefek ahlaki değerlendirmeler ortadan kaybolacaktır. Hala bu daraltılmış terimlerle doğrudan tanrının aracısı olduğunuzu nasıl söylersiniz?

Bu aynı zamanda aşırı dinci dediğimiz insanlara ait bir düşüncedir de, ama sadece onlara ait değildir. Totalitarizm diye adlandırdığımız konseptin her biçimi kendisini ateist diye göstersin ya da ateist olarak gösterilsin, bu şekilde işler.

Kaynak:
THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY / Normüstü İnsanın  İdeoloji Rehberi (2012)

THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY / Normüstü İnsanın İdeoloji Rehberi (2012)


Yönetmen: Sophie Fiennes      

Senaryo: Slavoj Zizek   

Ülke: İngiltere, İrlanda

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 07 Eylül 2012 (Kanada)

Süre: 136 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Magnus Fiennes             

Oyuncular:    Slavoj Zizek

Türkçe Altyazı: Dilek Tunalı&Ceren Tunalı

Özet

İşbirliklerini sürdüren süperstar filozof ve akademisyen Slavoj Zizek ile yönetmen Sophie Fiennes, şimdi de yaratıcı sinema yorumlarını kullanarak psikanalizin ideoloji hakkında neler söyleyebileceğini bizlere gösteriyor. Söz ettiği filmlerden kurulan sahnelerin içinden bize seslenen Zizek, bu parçaları ideolojik yansımaları yönünden incelerken altta yatan gerçek mesajlarını imliyor.

 The Sound of Music / Neşeli Günler´den Full Metal Jacket´a, John Carpenter´ın They Live / Yaşıyorlar´ından The Dark Knight / Kara Şövalye´ye, hatta Titanic´e kült klasiklerin yanı sıra, haber bültenleri ve propaganda filmleri de bu eğlenceli ve kışkırtıcı belgesel çalışmanın “av”ları arasında

Belgesel Metni

They Live / Yaşıyorlar (1988)

Sana bir seçenek sunuyorum:
“ Ya bu gözlükleri tak Ya da şu çöp kovasını yemeye başla

Zaten ben epeydir Bu çöp kovasından yiyiyorum. İşte bu çöp kovasının adı İdeolojidir. Bunun Maddesel gücü- Aslında benim yediğimi görmemi engelliyor. Bizi köleleştiren şey yalnızca gerçekliğimiz değil. İdeolojinin içinde olduğumuz zamanlardaki trajik durumumuz şudur: Ondan kaçarak- rüyalarımıza sığındığımız noktada aslında İdeolojiye yeniden hapsolmamızdır.

1988 yapımı ‘They Live’ kesinlikle Hollywood solunun unutulmuş başyapıtlarından biridir. John Nada’nın hikayesini anlatır. Elbette “Nada” İspanyolca’da “Hiçbir şey” demektir. Fiziksel içeriğinden mahrum bırakılmış Saf bir “özne”. Los Angeles’ta sağda solda sürten evsiz bir işçi Bir gün, terk edilmiş bir kiliseye girer ve orada içi güneş gözlükleriyle dolu tuhaf bir kutu bulur. Bunlardan birini takarak Los Angeles sokaklarında yürürken bir tuhaflık sezer; bu da, gözlüklerin aslında İdeolojiyi-eleştiren-gözlükler olarak çalışmasıdır. Gözlükler, tanıtım, afiş ve benzeri tüm reklam propogandalarının altındaki gerçek mesajı görmeyi sağlar. Büyük bir tanıtım afişi hayatınızın tatilini yapacağınızı vaat ederken- gözlükleri taktığınız anda- beyaz zemindeki- gri görüntüyle karşılaşırsınız.

Söylendiği gibi, Post-ideolojik bir toplumda yaşıyoruz. Anlamımız değiştiriliyor, başka bir deyişle- kendini feda eden, görevini yapan- özneler olarak değil, fakat zevk özneleri olarak irdeleniyoruz. Gerçek potansiyelinizi keşfedin. Kendiniz olun. Tatmin edici bir hayat edinin. Gözlükleri taktığınız zaman- demokrasi içinde bir diktatör göreceksiniz. İşte bu sizin görünür özgürlüğünüzü ayakta tutan görünmez bir buyruktur. Bu tuhaf ideolojik gözlüklerin Varoluşundaki açıklama- “Invasion of the Body Snatcher”(Merih’ten Saldıranlar) filminin bilinen hikâyesidir. İnsanlık halihazırda uzaylıların köntrolü altındadır.

 “ Hey dostum “Bunu ödeyecek misin?

 “ Bak dostum, bugün bela istemiyorum, tamam mı?

 “ Ya öde şunu ya da yerine bırak

Yaygın düşünceye göre ideoloji bizim doğrudan bakışımızı engelleyen, bulanıklaştıran bir şeydir. Ideoloji bakışımızı saptıran gözlükler olmalı- ve ideolojinin eleştirisi de tam tersi bir şey, mesela, gözlükleri çıkarırsınız ve nihayet şeylerin gerçek halini açıkça görebilirsiniz. “They Live” adlı filmin karamsarlığı, burada açıkça, dikkatlice doğrulanmıştır,- bu tamamiyla illüzyonun doruk noktasıdır: Ideoloji bize kolayca dayatılmış bir şey değildir. Ideoloji, bizim sosyal dünyamızla kurduğumuz spontan ilişkidir.

- Her bir anlamı Nasıl algıladığımız gibi. Biz bir şekilde İdeolojimizden zevk alıyoruz.

 “ Pekala

İdeolojinin dışına çıkmak acıtır. Acılı bir deneyimdir. Kendinizi buna zorlamalısınız.Filmde, John Nada’nın, Arkadaşı John Armigate’ye- gözlüğü denemesi konusunda ısrar ettiği sahnede- bu durum mükemmel bir şekilde gösterilmiştir

“ Hadiii, seninle kavga etmek istemiyorum.

 “ Kavga etmek istemiyorum hadi ama! “ Hayır! Kes şunu!

İşte bu sahne filmin en tuhaf sahnesidir. Mücadele sekiz-dokuz dakika sürer.

 “ Tak şu gözlükleri dedim!

Belki çok akıldışı görünebilir ama, neden bu genç adam- gözlükleri takmamak için bu kadar şiddetle karşı koyuyor?

 Kendi yalanında yaşıyor olduğunun gayet farkında gibidir. Gözlükler hakikati görmesini sağlayacaktır fakat,- bu hakikat can yakıcı olabilir. Size ait bir yığın illüzyonu paramparça edebilir. İşte bu, kabul etmemiz gereken bir paradokstur.

“Tak şu gözlükleri! Tak şunları!

Özgürlüğün en şiddetli hali. Özgür olmaya zorlanmanız gerekir. Eğer bu ani mutluluk ve benzeri şeylere kolayca inanırsanız,- hiçbir zaman- özgür olamazsınız.

 “ Bak!

THEY LİVE / Yaşıyorlar (1988)

The Sound of Music (1965)

 Özgürlük acıtır. Psikanalizin temel kavrayışı haz ile basit mutlulukları birbirinden ayırmaktır. Bunlar aynı şeyler değildir. Zevk, kesinlikle rahatsız edilmiş, bozulmuş hazdan alınan zevktir,- hatta acıdaki hazdır. Ve bu aşkın faktör, yükümlülük ve mutluluk arasındaki- belli ki basit olan ilişkiyi rahatsız eder, bozar. Burası aynı zamanda ideolojinin- özellikle de dinsel ideolojinin var olduğu bir alandır.

Bu da aklıma ünlü bir örneği, devasa bir Hollywood klasiği olan ‘The Sound of Music’i getiriyor. Hepimizin bildiği gibi hikaye, hayat dolu, enerjisi dorukta olan bir rahibeyle ilgilidir.

- Nihayetinde seksüel enerjiyle dolu olan bir rahibe. Yani bir bakıma rahibeliğe zorlanmış bir rol.

 “ Oh, saygıdeğer annemiz çok özür dilerim, kendimi tutamadım –

“Kapılar açıktı ve tepeler . “ çağırıyorlardı ve ben de önce…

 “ Maria, buraya özür için çağrıldığını düşünmemiştim.

 “ Oh, lütfen kutsal annemiz lütfen bağışlanmama izin verin.

 “ bir, iki, üç Bir, iki, üç.

 “ bir, iki, üç. Şimdi hep beraber adım atalım…

Böylece Başrahibe onu çocuklarına bakacağı Von Trap ailesinin yanına gönderir-

“ Altında.

 “ Kurt, çalışmamız gerekiyor… bana izin verir misiniz?

 Tabii ki bu arada Baron Von Trap’a- aşık olur. Maria bu durumdan çok rahatsızdır, kendini denetleyemez manastıra geri döner.

“ Birbirimize baktığımız zamanlar oldu…

 “ Ah kutsal annemiz güçlükle nefes alıyorum.

 “ Peki senin ne durumda olduğunu anlamasına izin verdin mi?

 “ Eğer verdiysem bile bilmeden olmuştur,-

“işte beni mahveden de bu, ben orada Tanrının hizmetindeydim. 

Hiç şüphesiz bu filmi ilk kez izlediğim eski Komünist Yugoslavya’da, tam olarak bu sahneyi, ya da daha kesin bir biçimde- bu tuhaf hedonistin ya da bildiğimiz şekilde, başrahibenin nasihatini takip eden sahnede:

“Geri dön ve bu adamı baştan çıkar, bu yolu takip et.” “arzularına ihanet etme…”Yani “gördüğün her dağa tırman”diye başlayan bir şarkı; daha çok Arzunun onaylanması bakımından- utandırıcı da. Filmdeki bu üç dakika sansürlenmişti.

 “ Her dağa tırman.

 “ Yükseğe uç ve aşağıya in.

 “ Tüm gizli yolları yürü.

 “ Bildiğin tüm gizli yolları.

Sanırım sansürcü çok zeki biriydi. Muhtemelen ateist bir Komünist olsa da, Katolik inanıştaki kışkırtıcı gücün nerede olduğunu biliyordu.

 “ ‘Rüyalarına kavuşuncaya kadar.

 Eğer Katolik propogandayı dikkatlice okursanız ve eğer gerçekten anlamaya çalışırsanız, size sundukları şey aslında nedir?

 Bu durumda konu cinsel hazları yasaklamakla ilgili değildir. Bu daha çok, bir kurum olarak kiliseyle ve bu örnekte seksüel arzularıyla, başı dertte olan inanan arasındaki sinik sözleşmedir. İşte bu da size verilen üstü kapalı müstehcen bir onaydır. İlahi bir “Büyük Öteki” tarafından kuşatılmışsınızdır. İstediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Zevk alın.

 “ Bir rüya yetecektir…

Bu müstehcen sözleşme, özünde, Hıristiyanlığa- ait değildir. Bir kurum olarak Katolik Kilisesine aittir. En saf haliyle bir kurum mantığıdır.

 “ Her dağa tırman.

İşte burada yine ideolojinin nasıl işlevselleştiğini görüyoruz. Yalnızca feragat etmek, acı çekmek tarzında açık bir mesaj değil: Ama gerçekten gizli bir mesaj: Feragat ediyormuş gibi görünüp her şeye sahip olduğun bir mesaj.

Coca Cola “hayatın gerçek tadı” Different Dances (2000)

Bu aralar psikanalist arkadaşlarım tipik bir şeyden bahsediyorlar- çözüm bulmak için gelen hastaların- Kendilerini suçlu hissettiklerini söylüyorlar- Ancak aşırı haz nedeniyle ya da kendi moral değerlerinin tersine işleyen- duyguları ve sorumlulukları yüzünden değil. Tersine, tam anlamıyla hazza erişemedikleri için suçluluk duyduklarını söylüyorlar. Mutluluğu yakalayamadıkları için.

Aman tanrım, çölün ortasındasınız ve çok susadınız

- Coca Cola’dan başka içecek bir şey var mı?

 Kusursuz bir meta. Neden mi?

 Marx’ın çok uzun zaman önce söylediği gibi; “bir meta hiçbir zaman satın aldığımız ve tükettiğimiz sıradan bir obje değildir”.

Bir meta, teolojik bir obje hatta bunun da ötesinde metafiziksel hoşlukları olan bir şeydir. Varlığı mutlaka görünmez bir aşkınlığı yansıtır. Ve Coca colanın klasik reklamı namevcut ve gizli bir niceliği işaret eder. Coca cola “hayatın gerçek tadı” ya da ‘İşte Cola budur’-.

 “Bu” veya “Gerçek” olan nedir?

 Bu sadece kimyasal analiz yoluyla tespit edilen veya tanımlanabilen Coca Colanın başka bir olumlu ifadesi değil daha fazlasını istemeye yarayan- bir gizemdir. .

İşte bu benim ‘Arzumun-Nesne- Bağımlı tanımlanamaz aşırılığıdır. Nasıl adlandırdığımızın önem taşımadığı bizim şu post-modern toplumumuzda, bir şeylerden zevk almaya zorlanıyoruz. Keyif almak tuhaf ve sapıkça bir göreve dönüşüyor. Cola’daki paradoks; susamanızdır, içersiniz ve herkesin bildiği gibi , içtikçe daha da susarsınız.

Arzu, hiç bir zaman herhangi bir şeyin arzusu değildir. O her zaman arzunun kendisi için vardır. Arzu, arzuyu sürdürmek içindir. Belki de arzuya ilişkin nihai korku onun içini sonuna kadar doldurmak ve böylece artık daha fazla arzuyla karşılaşmamaktır. Arzunun kendisini yitirmek nihai melankolik bir deneyimdir. Yalnız, önceki dönemlerde bu aşırılığı reddettiğimiz ve sadece gerekli ihtiyaçlar için tüketim yaptığımız, mesela “susadıysan su içersin”gibi doğal geri dönüşlerle de İlgili değildir. Buna asla geri dönemeyiz. Bu aşırılık artık sonsuza dek bizimle.

Hadi o zaman biraz Cola içelim. Hava iyice ısınıyor,

 Bu artık gerçek ‘cola’değil, İşte problem de bu. Biliyorsunuz, bu geçiş dışkısal bir boyutu yüceltmeyle ilgilidir. Mesela Coca Cola soğuk servis edildiğinde, kesinlikle çekici bir şeydir- fakat aniden bir bok’a dönüşebilir.

 İşte şimdi, metanın  o bilinen diyalektiğine sahiptir. Şimdi burada metanın nesnel ya da gerçeklik ilkesine dayalı- özelliklerinden bahsetmiyoruz. Burada sadece üretim fazlası bir kaypaklıktan söz ediyoruz.

Kinder Sürpriz Yumurta

 ‘Kinder Sürpriz Yumurta’. Baştan çıkarıcı bir mal. ‘Sürpriz Yumurta’nın yani bu abartılı nesnenin sürprizi, yani onu arzulamanıza neden olan şey işte burada maddileştirilmiştir. Görünenin altında, yumurta şeklindeki çikolatanın içindeki boşluk- plastik bir oyuncakla doldurulmuştur. Tüm hassas denge işte bu iki boyut arasındadır: Satın aldığınız, yumurtaya benzeyen bir çikolata ve ondan arta kalan, muhtemelen Çin’de çalışma kampı benzeri bir yerde üretilmiş olan ve sizin bedavaya elde ettiğiniz artığı/fazlası. Çikolata tabakasının, sizi çikolatanın içindeki objeyi arzu edilen bir metaya dönüştüren -Platon’un Agalma dediği, sizi değerli bir insan yapan- içsel bir hazineye doğru derin bir yolculuğa çıkarmadığını düşünüyorum. Ben tam tersi olduğunu düşünüyorum. En yüksek hedefe doğru ilerlemeliyiz, dış yüzeyden kusursuz bir şekilde zevk alabilmek için nesnenin tam merkezindeki altın madeni en büyük hedefimiz olmalı. İşte kabullenmekte zorlandığımız, antimetafiziksel ders budur.

‘Ode to Joy’(Mutluluğa Özgü) Dokuzuncu Senfoni-Beethoven

Şu meşhur ‘Ode to Joy’(Mutluluğa Özgü) ne anlama gelir?

 Bu yaygın olarak insanlığın mutluluğuna, tüm insanların kardeşliğine ve özgürlüğüne dair bir övgü olarak algılanır. Bu iyi bilinen melodide gözleri yerinden fırlatan şey evrensel uyumluluktur. Birbirine tümüyle tezat olan bir çok- politik harekette kullanılabilir. Nazi Almanya’sında yoğun olarak büyük toplumsal olayları kutlamak için kullanıldı. Sovyetler Birliği’nde Beethoven çok rağbet görürdü ve Ode to Joy bir nevi komünist propoganda – şarkısı olarak çalınırdı. Çin’deki büyük kültür devrimi sırasında neredeyse batılı müzikler yasaklanmasına rağmen Dokuzuncu Senfoni kabul gördü.

Progresive bir burjuva müziği olarak çalınmasına izin verildi. Zimbabwe’nin önceki hali Güney Rodezya’daki aşırı sağ, ırk ayrımcılığının kaldırılmasını- erteleyebilmek için bağımsızlığını İlan etmişti. Böylece Güney Rodezyanın birkaç yıllık bağımsızlığı ve yine o eski ‘Ode to Joy’ şarkısı tabii ki- sözleri değiştirilerek ülkenin milli marşı olmuştur.

Diğer bir yandan, Abimael Guzman Peru’daki aşırı sol gerilla grubunun ‘Sendero Luminoso’, yani ‘Işıldayan Yol’un lideri olarak Devlet Başkanı Gonzalo olmuştur. Gazetecilerin en çok hangi müzikten hoşlandığını sorduklarında,o Beethoven’ın 9. Senfonisi yani- ‘Ode to Joy’ yanıtını verir. Almanya bölündüğü zaman, Olimpiyatlara her iki Almanyanın da katılması ve bir Alman’ın altın madalya alması durumunda da Doğu ya da Batı Almanya’nın milli marşları yerine yine ‘Ode to Joy’ çalınmıştır.Hatta bugün bile ‘Ode to Joy’ Avrupa Birliğinin gayrı resmi marşıdır. Aslında Osama Bin Laden’in başkan Bush’u kucakladığı, Saddam’ın, Fidel Castro’yu sarmaladığı, beyaz ırkçıların Mao Tse Tung’a sahip çıktığı, ve hep beraber ‘Ode to Joy’u söyledikleri- evrensel kardeşliğe ilişkin sapkın bir sahneyi düşleyebiliriz. Bu herkese uyar. Zaten her ideoloji Böyle işlemek zorundadır. Bu sadece bir yorum değil. Bu tıpkı içinde bütün olası anlamlara açık olan boş bir sandığın her daim çalışması gerektiği gibi bir şeydir. Bu, patetik bir şeyler yaşadığımızda, hepimizin duyduğu içten gelen coşkulu bir histir ve şöyle deriz: “Aman Tanrım, çok etkilendim, burada derin bir şeyler var.”Fakat asla bu derinliğin ne olduğunu bilemezsiniz. Bu bir boşluktur. İşte burada tabii ki bir tuzak var. Buradaki tuzak doğal olarak- çerçevenin tarafsızlığır. O hiçbir zaman göründüğü kadar etkisiz değildir.

Clockwork Orange (1971)

Clockwork Orange’ın giriş sahnesindeki- Alex’in perspektifinden düşünüyorum.

 “ Kendimizi bitkin, yorgun ve tasalı hissediyorduk

“ biraz güç bir akşam olmuştu. Arabayı başımızdan savdık ve Son bir kadeh için durakladık.

Peki, Clocwork Orange’ın sonuna doğru sinik bir suçlu olan kahramanımız, Beethoven’ın ‘Ode to Joy’u söyleyen kadını gördüğünde,- niye böylesine- kendinden geçmiş ve büyülenmiştir?

 “ Ah Kardeşlerim, bir an, büyük bir kuş

“Milkbar’ın içinde süzülüyordu,-

“ve tüm melanki tüylerim diken diken oldu.

“Bir melanki kertenkele gibi bu ürperme vücudumdan yükselip, yukarı, aşağı inip çıkıyordu.

 “ Çünkü Söylediği şarkıyı biliyordum.

 “ Ludwig Van Beethoven’ın anlı şanlı 9. senfonisinden bir parçaydı.

Ne zaman ideolojik bir metin tüm insanlığın”kardeşlik ve mutlulukla” birleştiğini falan söylese,- hemen şunu sormalısınız: “Tamam da tümü derken, gerçekten tümünden mi bahsediyorsunuz?

“yoksa birileri bunun dışında kalmış olabilir mi?”

Clockwork Orange’daki kabahatli Alex’in- bu dışlama alanıyla özdeşleştiğini düşünüyorum. Ve büyük dahi Beethoven kelimenin tam anlamıyla- bu dışlanmışlığı beyan etmektedir. Bir anda bütün bu müzik tonu karnavalesk bir ritme dönüşür. Görkemli güzelliğini kaybetmiştir.

 “ Özür dilerim kardeşim, Bunu iki hafta önce sipariş etmiştim

“gelip gelmediğine Bakabilir misiniz lütfen?

 “ bir dakika.

Bu vulgar müziği Alex mağazadan tam içeriye girdiğinde- duymaya başlarız ve bu andan itibaren hareketlerinden kendini evinde gibi hissettiğini anlarız. Suyun içindeki balık gibidir.

 “ Pardon hanımlar. Beethoven dünyasal kardeşliğin, ya da ne bileyim işte biz özgürlüğü, şan ve şerefi paylaşan mutlu, büyük bir aileyiz , tarzı yakıştırmaların ucuz yollu bir kutsayıcısı değildir.

 “  Sevimli değil mi sevgilim?

 Bugün yanlış bir biçimde kutlanan, ve bütün resmi olaylarda duyduğunuz birinci bölüm,- İdeoloji olarak açıkça Beethoven’la özdeşleşmiştir, ve hemen arkasından, ikinci bölüm resmi ideolojiyi rahatsız eden, resmi ideolojinin hatalarını ortaya çıkarıp buna baskı yapan ve evcilleştiren, gerçek hikayeyi anlatır. İşte Beethoven bu nedenle yapması bu kadar zor- bir şeyi gerçekleştirmiştir. O daima ideolojiyi eleştiren katıksız bir müzik çalışmasının içindeydi. Eğer klasik ideoloji Marx’ın Kapital’inin 1.cildinde hoş bir biçimde formüle ettiği gibi işlem görseydi: “”Sie wissen es nicht, aber sie tun es.” “Ne yaptıklarını bilmiyorlar” “ama yine de yapmaya devam ediyorlar.”

West Side Story (1961)

Sinik (sinmiş-pusmuş) ideoloji fonksiyonları şu şekilde işler: “Ben ne yaptığımı gayet iyi biliyorum” “fakat hala buna rağmen bir şey yapmıyorum.” Fakat bu paradoksal düşünce topluluğu Bernstein ve Sondheim’ın West Side Story’nin ünlü “Officer Krupke”şarkısında bir şekilde gösterilmektedir.

 “ Hey sen! “ Ben mi, memur Krupke?

 Evet sen!! “ seni karakola götürmemem için

“bana bir tek sebep söyle serseri.

 “ Sevgili… “sevgili memur Krupke, anlamalısınız

“bizi bu hale getiren, yetiştirilişimiz.

 “ annelerimiz keş, Babalarımız ayyaş.

 “ Ey Tanrım, doğal olarak serseriyiz! “Memur Krupke, çok sinirlisiniz.

 “ bizler suçlu değiliz, yanlış anlaşıldık…

Birkaç müzik parçasıyla bu suç çetesi, neden suçlu olduklarını, gayet açık bir şekilde anlatır.

 “ …derinlerde, içimizde iyilik var, dokunulmamış iyilik var! “en kötümüz bile, aslında çok iyi! Aslında her şey, orada olmayan polis memuru Krupke’ye anlatılır.

 “ …çok dokunaklı bir hikaye.

 “ Herkese anlatayım! “ Sadece hakime söyle. İçlerinden biri hakim rolünü üstlenir: “ Sayın Hakim,, ailem bana kötü davrandı.

 “ durmadan ot içip, bana bir nefes bile vermezlerdi. Sonra psikolojik açıklamalar başlar: “ …O burada olmamalı.

 “ Bu terapi koltuğuna ihtiyacı yok, onun sadece iyi bir kariyere ihtiyacı var.

 “ Toplum ona berbat bir tuzak kurdu

“ve artık sosyolojik olarak bir hasta! “ Evet hastayım! “ Hepimiz, hepimiz hastayız…

Buradaki paradoks, bütün bunları nasıl biliyor ve neden hala yapıyorsunuzdur?

 İşte bu ideolojinin sinik fonksiyonudur. Bunlar asla göründükleri gibi acımasız suçlular değiller. Belki küçücük mahrem rüyaları vardı. Bu rüyalar bir çok anlama gelebilirdi. Hatta son derece sıradan şeyler bile olabilirdi.

İngiliz ayaklanması Ağustos 2011

Hadi şimdi de 2011 Ağustos’undaki İngiliz ayaklanmasına bakalım. Buradaki ayaklanmaların bilinen, liberal açıklaması gerçekten ‘Memur Krupke’ şarkısının tekrarına benziyor. Bu ayaklanmayı sadece, suçluların vandalist isyanına bağlayamayız. Bu insanların düzenli bir aile yaşantısı içinde olmadan, düzgün bir eğitim almadan toplumdan izole edilmiş şekilde- gettolarda nasıl yaşadıklarını, anlamanız gerekir. Düzenli bir iş beklentileri bile yok. Fakat bu da yeterli değildir, çünkü insanoğlu maddi koşulların sıradan bir ürününe indirgenemez. Şüphesiz bizi belirleyecek olan bu maddi koşulları ya da kendi evrenimizi kurarken etrafta olan şeylere nasıl tepki vereceğimizi değerlendirirken..hepmiz bir miktar özgürlükler çerçevesinde düşünüyoruz. Muhafazakar çözüm, daha çok polise ihtiyacımız olmasıdır. Acımasız yargılamaların üstesinden gelebileceğimiz mahkemelere ihtiyacımız var. Sanırım bu çözüm son derece basit. David Cameron’a kulak verecek olursak,- söyledikleri makul görünmektedir, göstericiler birilerini dövüyorlar, evleri yakıyorlar, fakat daha korkunç olanı- insanların bir takım şeyleri ödeme yapmadan almalarıdır. Hayal edebileceğimiz son şey! Çok sınırlı da olsa, Cameron belki haklıydı,- argümanında ideolojik bir aklama bulunmamaktaydı. Bu bütün insanların predominant ideoloji tarafından yakalandığı fakat farkında olmadıkları bir tepkisellik, ki bu ideoloji onlardan tüketim hakları alanıyla ilgili ideolojiye karşı- hoyrat bir şekilde eyleme geçmelerini talep ediyor. Bu tepki hakim ideolojiye yakalanmış, fakat bu ideolojinin ondan talep ettiği şeyin bu ideolojik tüketim alanında- bir tür vahşi bir role bürünmeyi talep ettiğinin farkına varacak araçlara sahip olmayan insanların tepkisi. Bu eşitlik, adalet vb kavramlarla mücadele eden, büyük parçalara ayrılan ideolojinin yer aldığı, belirlenmiş sosyal ve ideolojik çerçevenin sonucudur. Tek işlevsel ideoloji tam anlamıyla tüketimdir,- sonrasında hangi protesto biçimiyle ne elde ettiğin hiç önemli değil. Her şiddet aslında sizin bir şeyleri kelimelere dökemediğiniz bir eylemi işaret ediyor. Hatta en acımasız eylemlerinde bile sembolik bir tıkanmayı harekete geçiriyor.

Taxi Driver (1976)

Taxi Driver’daki en önemli şey, şiddetli bir taşkınlığı, radikal bir şekilde- intihar boyutuna taşımasıdır. Bu noktada kolayca tarif edilen taksi şöforü Travis’in eciş bücüş kişiliğine ilişkin- çıtkırıldım psikolojilerle, işimiz olmaz. İdeolojiyle işimiz olmalı.

 “ Dinleyin bok kafalılar, “ Burada artık buna daha fazla katlanamayan bir adam var.
 “ Buna izin vermeyecek bir adam…
 “ Dinleyin sik kafalılar, .
 “ Burada artık buna daha fazla katlanamayan bir adam var.
 “ Yüzüne tükürülmesine rağmen ayakta kalmış bir adam
“Yavşaklara, köpeklere, iğrençliklere, boka püsüre karşı durmuş bir adam.
 İşte burada Karşı çıkan biri var.

Taksi Driver’daki, kahramanımız Travis, Judy Foster’ın canlandırdığı genç fahişe tarafından rahatsız edilir. Onu rahatsız eden şey, her zaman olduğu gibi özellikle kendi fantezileridir. Yani kızla ilgili fantezileri. Gizli arzularına kurban ettiği kız… Fanteziler sadece bireylerin özel konuları değildir. Fanteziler, ideolojimizi oluşturan temel dolgulardır.

 “ Bakma şu adama.

Fantezi, psikanalitik perspektifte temel olarak bir yalandır. Bu bakımdan yalan değil, sadece bir fantezidir Ama hakikat değildir; yalnızca bir fantezi manasında bir fantezi değil, daha çok ‘fantezi, süreklilikte önemli bir boşluğu doldurur’ anlamına gelen bir yalan. Bir şeyler bulanıklaşmaya, başladığı zaman, bir şeyleri gerçekten anlamakta zorlandığımız zaman, fantezi kolay bir yanıt temin eder. Fantezinin olağan şekli bir sahne yaratmaktır,- Ama bu, arzu ettiğim şeyi elde ettiğim bir sahneyi değil, kendimi başkaları tarafından arzu edilirken düşlediğim bir sahneyi temsil eder.

The Searchers  (Çöl Aslanı) 1956

‘Taxi Driver’ belki de John For’un olağanüstü geç dönem klasiklerinden ‘The Searchers’ın (Çöl Aslanı) onaylanmamış bir yeniden çevrimidir.

 “ Sürüyle…?

 kafaderisi alıyorum.

Her iki filme de, kahraman, kötü davranıldığı sanılan genç bir kadın kurbanı kurtarmaya çalışır. The Searchers’deki genç bir kadın olan Nathalie Wood kaçırılıp bir Kızılderili şefin karısı olarak yaşamıştır. Taxi Driver’de ise genç Jodie Foster, insafsız bir kadın tüccarı tarafından denetlenmektedir.

 “ Sürüngenlerle, aşağılık heriflerle çıkıp-

“kendini satmak mı istiyorsun?

 “Alçak bir pezevenk için mi?

 “Koridorlarda bekliyorsun?

 “ Geri kafalı olan ben miyim?

“  Gerikafalı sensin.

 “ ben senin yaptığın gibi katillerle,

“serserilerle yatmam .

Buradaki görev, daima kurban olarak kabul edileni kurtarmaktır. Fakat gerçekten kahramanı böylesi bir şiddete iten derin kuşku, kurbanın sıradan bir kurban olmamasıdır. Kurban sapıkça bir şekilde, kendisini kurban konumuna düşüren durumdan hoşlanmakta ve bunu devam ettirmektedir. Kısaca açıklarsak, kadın kurtarılmayı istememekte, karşı koymaktadır.

 “ Hadi eve gidelim Debby.

Ve işte bu büyük bir problemdir. Eğer buradan politik bir boyuta sıçrayacak olursam, bu durum insani müdahle olarak da tanımlanan Amerikan militarizminin en büyük problemidir. Irak’tan, Vietnam’a kadar yarım yüzyıldır, onlara hep yardım etmek isteriz ama gerçekten bunu kabul etmediklerinde ne olacak?

Taxi Driver (1976)

 Bu yorucu tıkanmanın sonucu sadece bir şiddet patlaması olabilir. Filmin sonuna doğru Travis’i bir cinayetler serisi içinde- infilak ederken görürüz. Genç kızın etrafındaki bütün insanları ve pezevenkleri öldürür. Şiddet yalnızca soyut değildir. Bizim kavramsal eşleştirme adını koyduğumuz şeyle ilişkili, belli bir iktidarsızlığı örtmek isteyen- gerçeğe acımasız bir müdahaledir. Ne olup bittiği hakkında berrak bir fotoğrafa sahip olamazsınız.

Neredeyiz?

 Tamamıyla aynısı Oslo’da Anders Behring Breivik’in korkunç şiddet patlamasıyla işlediği cinayetler için de geçerlidir. Oslo başkanlık binasının önüne bir bomba attıktan sonra yine Oslo’ya yakın bir adada sosyal demokrat parti üyesi- bir sürü genci öldürmesidir. Birçok kişi bu durumu kişisel bir cinnet olarak- savuşturma çabasında olmuştur. Fakat Breivik’in manifestosunun okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. Açıkça bu şiddetin nasıl ortaya çıktığı, sadece terörize edilmiş değil aynı zamanda kanunlaştırılmış olan- küresel kapitalin belirsizliği ve anlaşılmazlığına karşı bir tepkidir.

Bu tıpkı Taxi Driver’ın sonunda- Travis Bicke’nin katliamına benzer. Orada zar zor, ayakta durabilirken elini sembolik bir silah gibi kendi kafasına doğrultur. Açıkça, tüm bu şiddetin bir intihar olduğunu gösterir. Bir bakıma, Taxi Driver’daki Travis doğru yoldadır. Birdenbire şiddet patlamasının içinde olup bu şiddeti kendinize yöneltebilirsiniz fakat daha spesifik olan şey kendi içinizde sizi yöneten sizi hakim bir ideolojiye bağlayan şeyin ne olduğudur.

Jaws (1975)

 “ Pippin?

 Pippin?

 Steven Spielberg’İn Jaws’ında köpekbalığı, plajda insanlara saldırmaya başlar. Bu saldırı ne anlama gelir?

Köpekbalığı neyi temsil etmektedir?

 Bu noktada bu sorunun farklı,, birbirini dışlayan cevapları vardır. Bir tarafta bazı eleştirilerin ifade ettiği gibi köpekbalığı, sıradan Amerikalıları endişelendiren yabancı tehdidini simgeler. Köpekbalığı aynı zamanda Amerikalı yurttaşları tehdit eden doğal felaketleri, tayfunları ya da- Göçleri de simgelemektedir.

Diğer taraftan, enterasan olan bir şey de filmi çok beğenen, Fidel Castro’nun, Jaws’ı çok açık bir şekilde bir tür- solcu Marksist bir film olarak, köpekbalığını da sıradan Amerikalıları sömüren acımasız sermaye metaforu olduğu yönünde düşünmesidir.

 Peki Doğru yanıt hangisidir?

Ben hem hepsinin, hem de hiçbirinin olduğunu iddia edebilirim. Bütün dünya ülkelerindeki sıradan insanlar gibi Amerikalıların da birçok korkusu vardır. Bir çok şeyden korkarız. Belki de bizden daha düşük düzeyde, olduğunu düşündüğümüz göçmenlerin ve benzeri insanların bize saldırmalarından ve soymalarından, korkabiliriz. Çocuklarımıza tecavüz etmelerinden korkabiliriz. Doğal felaketlerden, kasırgalardan, depremlerden Tsunamilerden ve ahlaksız politikacılardan korkarız. Bize her istediklerini yaptırabilen büyük şirketlerden korkarız. Köpekbalığının fonksiyonu tüm korkularımızı tek bir şeye yönelterek bütün bu korkuları tek bir korkuda birleştirmektir.

 “ Gülümse diyorum sana orospu çocuğu…

Böylece gerçeklikle ilgili deneyimimiz çok daha basitleşir. Şimdi bunu niye söylüyorum?

 Çünkü belki de insanlık tarihindeki ideolojinin en uç örneği olan Anti semitik- Nazi Faşizminin benzer bir yönde yol almış olması- değil midir?

 20’lerin sonu ve 30’ların başında sıradan bir Alman vatandaşını düşünün. Bulunduğu pozisyon, soyut anlamda- tıpkı küçük bir çocukla aynıdır. Tümüyle ambale olmuş durumdadır. Toplumsal otorite, sembolik düzen- onun bir Alman işçi, , banker veya benzeri bir şey olduğunu, ama hiçbir fonksiyona sahip olmadığını söyler. Toplum ondan ne istemektedir?

 Neden hiçbir şey düzgün gitmemektedir?

 Durumu algılamasının yolu ona yalan söyleyen gazetelerden geçer. Enflasyon nedeniyle işinden olmuştur. Bankadaki tüm parasını kaybetmiştir. Morali iyice düşmüştür… Peki tüm bunların anlamı nedir?

 Trıumph Of The Wıll (1935)

Orijinal faşist rüya -tabii ki tüm ideolojilerdeki Rüyalar gibi pastayı almak ve yemektir. Sıklıkla işaret edildiği gibi Faşizm, son derece tutucu bir devrimdir. Evet devrim; ekonomik gelişme, modern endüstri.. Fakat bununla birlikte hiyerarşik toplumu sürdüren hatta yeniden yaratan bir devrim. Modern ve verimli fakat aynı zamanda bir sınıf ya da diğer karşıtlıklar tarafından denetlenemeyen- hiyerarşik değerler tarafından kontrol edilen bir toplum. Şimdi burada, Faşistlerin bir sorunu var, çünkü antogonizm, sınıf mücadelesi ve diğer tehlikeler kapitalizmin özünde bulunan şeyler. Kapitalizmin tarihinden de bildiğimiz, modernleşme ve endüstrileşme, eski değişmez ilişkilerin parçalanması, dağılması anlamına gelmektedir. Bu sosyal çatışma anlamına gelmektedir. İstikrarsızlık kapitalizmin işleyiş şeklidir.

Peki bu konu nasıl çözülür?

 Basit. Toplumda işlerin ne kadar da yanlış gittiğini anlatan İdeolojik bir anlatı kurmamız lazım,- sadece bu toplumun gelişiminin özünde varolan gerilim nedeniyle değil, daha çok zorla içeriye giren davetsiz yabancılarla ilgili olarak. Yahudiler sosyal yapımıza nüfuz edene kadar bir sorun yoktu. Sosyal yapımızı sağlığa kavuşturmanın yolu Yahudileri gözden çıkarmaktı. Jaws’da köpekbalığına yapılan operasyonla aynı şey. Dünya kadar korkunuz vardır ve bu korku yığını kafanızı karıştırır, tıpkı tüm bu kafa karışıklığının ne anlama geldiğini bilmediğiniz gibi. Ve bu karmaşıklık yığınının yerini çok net bir figürle değiştirirsiniz, Yahudilikle: Böylece herşey açıklığa kavuşur.

 John Major, Birleşik Krallığın Başkanı Zamanındaki ideolojik bir kampanya

“ Bekar ebeveynli ailelerin  sosyal güvenlik fonunu kesmenin bir yolu

“bu raporla kısmen teşvik edilmiştir. “sosyal güvenlik departmanı hızla artan bekar annelere ayrılan-

“ve önümüzdeki on yıl sonunda-

“neredeyse 5 milyon pound’a ulaşabilecek-

“sosyal yardım  bütçesinden

“korkmuştur. “Fakat bekar ebeveynlerle ilgili mesele

“ giderek John Major’un temel mücadelesinin altında yatan

“nosyon olarak  görünmektedir.

 Hatırlayın, 20 ya da 30 yıl önce- John Major, Birleşik Krallığın Başkanı olduğu zaman ahlaklılığa dönüş gibi ideolojik bir kampanya vardı. Toplumdaki tüm kötülükler- yalnız ve işsiz annelerle tasvir edilen geleneksel bir- rivayete yüklenmişti. Burada olduğu gibi şiddet acaba varoşlarda mıydı?

Tabii ki yalnız ve işsiz anneler- Çocuklarına bakamazlar, onların eğitimleriyle ilgilenemezlerdi. Tabii ki bütçemizde büyük bir açık var, ve paramız yok, çünkü evli olmayan anneleri desteklemek zorundayız falan filan. İdeolojik bir yapıda hayal dünyanızı sabitleştirecek buna benzer bazı sahte somutluklara- ihtiyacınız vardır ve daha sonra bu imge bizi harekete geçirir. İdeolojinin bir tür filtre olduğunu düşünün. Yani bir tür çerçeve, sıradan gerçekliğe- baktığınızda her şeyin değiştiği- bir çerçeve. Fakat hangi anlamda? Bu durum çerçevenin her şeyi içine dahil ettiği anlamına gelmesin; Bu sadece çerçevenin sonsuz bir kuşku dehlizine açılması anlamına gelir.

The Eternal Jew (1940)

Yahudiliğe Anti-Semitik bir açıdan bakarsak;- Yahudiliğe ait figürün nasıl da önem arz eden bir çelişkiye- sahip olduğunu anlarız.

Film hakkında geniş bilgi bkz:

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Yahudiler aynı zamanda hem aşırı entelektüeldir

Yahudi matematikçiler, gibi, hem de bayağıdırlar.

Düzenli yıkanmazlar.

Masum kızları daima baştan çıkarırlar falan filan…

İşte bu ırkçılık için son derece tipik bir durumdur. Diğerinin gizli seks partilerinden nasıl zevk aldığını falan hayal edersin, çünkü ırkçılıkta- öteki yalnızca düşman değildir. Öteki genellikle bir tür sapıkça eğlenceden zevk alan ya da tam tersi biçimde- bizim eğlencemizi, mutluluğumuzu çalmaya çalışan biri olarak görülür, her zaman söylediğimiz gibi, bizim yaşam tarzımızı bozmak/rahatsız etmek maksadıyla.

Trıumph Of The Wıll (1935)

Bu noktada Nazi ideoloji yapısının oluşturduğu tüm ögeleri gözden düşüren sıradan, basit tuzağa düşmemeli ve onların hepsini proto-faşist olarak yaftalamamaya dikkat etmeliyiz. Bugün faşizmle ilişkilendirdiğimiz bu unsurların çoğunu işçi hareketinden aldığını unutmamalıyız. Çok sayıda insanın birlikte yürümesi, görevimizin bir parçası olan disiplin; Nazilerin doğrudan doğruya soldan, Sosyal demokrasiden- aldıkları ögelerdir. Şimdi insanların b bu “dayanışmasıyla” ilgili olarak Nazilerin dünya görüşü hakkında birkaç kavramdan bahsedeyim. Tanrım, bu dayanışma kavramında aslında kötü olan hiç birşey yok. Sorun, bu dayanışmanın hangi insanlar için olduğu. Eğer “insanlar” derken, ‘Volksgemeinschaft’ yani, düşmanın otomatik olarak dış mihrak olarak görüldüğü- bir komuniteden bahsediyorsanız, nazizmin, tam ortasındayız demektir.

Cabaret (1972)

Elzem olan şey İdeolojiyi bağlı olduğu yere yerleştirmektir. Daha açık bir örnek verelim. ‘Cabaret’ filminden bilinen bir şarkı ‘Tomorrow Belongs To Me’ (Yarınlar Bana Bağlı).

 “ çayırlardaki güneş yazdan kalma bir sıcaklıkta-

“ormanda geyik özgürce koşuyor…

 Bazı arkadaşlarım Bob Foses’ın ‘Cabaret’ filmini, İzledikten ve- bu şarkıyı duyduktan sonra nihayet bu kadar duygusal etki yaratan bu kadar derin olan şeyin, faşizmin, ne olduğunu anladıklarını sandılar. Fakat bu özellikle kaçınılması gereken bir hatadır. Bu şarkı son derece sıradan, populer bir şarkıdır. Şans eseri, filmi çektikleri sırada Musevi bir çift tarafından bestelenmiştir. Güzel bir ironi. Eğer sadece müziğe değil de, özellikle sözlere dikkat ederek, nasıl bestelendiğine bakarsanız:

“BİR ULUSUN UYANIŞI YARINLAR BANA AİT..”

Kimileri bunu önemsemeden sözcükleri az biraz değiştirerek tamamen radikal solcu ya da, Komünist bir şarkı hayal edebilir.

 “ fakat sonra bir fısıltı; yüksel, yüksel diyor…

Alman Hard Rock grubu ‘Rammstein’ Volkerball 2006

Alman Hard Rock grubu ‘Rammstein’ Sıklıkla Nazilerin askeri ikonografisine, Yakın durduğu ve Bu tip parçalar söylediği yolunda suçlanmıştır. Fakat birisi onların gösterilerini yakından dikkatle gözlerse net bir şekilde, ne yaptıklarını görecektir. ‘Reise Reise’ onların emsal oluşturacak en iyi parçalarıdır.

 “ Reise, reise, Seemann reise

“herkes kendi işini bir şekilde yapar

“insanlara mızrak attılar diğer balıklara attıkları gibi-

“ Der andere zum Fische dann. Der andere zum Fische dann

Remmstein’in oynadığı Nazi ideolojisinin minimal unsurları libidinal yatırımın saf unsurları gibidir. Haz, olması gerektiği, ya da olduğu gibi, kimi tiklere indirgenmiştir: yani, hiçbir ideolojik anlam içermeyen bir takım vücut hareketlerine. Ramstein’ın yaptığı şey ise- bu unsurları Nazi eklemlerinden ayırıp bağımsız bir hale getirmektir. Onlardan ideoloji öncesine ait bir haz almamıza izin verir. Nazizmle mücadele etmenin yolu, Nazilerin atfettiği anlam çerçevesini yok sayarak bu unsurların keyfini çıkarmaktan geçer, geriye kalan göründüğü gibi gülünçtür. Böylelikle, Nazizmi bünyesinden çıkararak onu küçük düşürmüş olursunuz.

Peki, İdeoloji bunu nasıl yapabilir?

 Bu ideoloji öncesi unsurlar nasıl bir araya getirilebilir?

 Bu tür unsurlar bir nevi rüşvet gibi görünebilir. İdeolojinin yöntemi, bizi ayartıp kendi yapısına alarak bize ödeme yapmasıdır. Bu rüşvet, belki zevk almaya kodlanmış tüm hareketlerin, hazla yoğunlaştığı salt libidinal bir ödemedir/rüşvettir. Ya da bunlar kolektif disiplinin dayanışma unsurları, bir grubun kaderi için, mücadele etmesi gibi daldan dala atlayan ucu açık ögelerdir. Tüm bunların hepsi ayrı ayrı kendilerini farklı ideolojik mecralara açan, yerleşik olmayan unsurlardır. Şimdi bizim tüketiciliğimizin en dikkat çekici bölümüne gelelim. İzninizle bir yudum alayım…

 ‘Starbucks’ kahvesi.

İtiraf etmeliyim ki, düzenli olarak içiyorum. Fakat kabul etmeliyiz Sturbucks’tan bir cappucino satın aldığımızda, aynı zamanda bir yığın ideolojiyi de satın alıyorsunuz. Hangi ideolojiyi?

 Bilirsiniz, bir Sturbucks mağazasına girdiğinizde çoğunlukla her zaman şu mesajı içeren, bir takım posterler görürsünüz: Evet, bizim cappucinomuz Diğerlerinden daha pahallı olabilir- Fakat- İşte şimdi hikaye başlıyor:

Biz kazancımızın yüzde birini Guatemala’daki çocukların- sağlığına ayırıyoruz. Sahra’daki çiftçiler için su tedarik ediyoruz, ya da ormanları koruyabiliyoruz, organik kahve yetiştiriyoruz… Falan…falan… Ben bu zeki çözüm karşısında hayran kalıyorum. Saf tüketimciliğin var olduğu eski günlerde, bir ürün alıp sonra kendinizi kötü hissederdiniz. Aman tanrım, Afrika’da insanlar- açlıktan ölürken ben sadece bir yiyiciyim. Buradaki düşünce, saf kafa karıştırıcı tüketimimizi etkisizleştirecek bir şey yapmamız gerektiğiydi. Mesela, herhangi bir, Yardım kuruluşuna katkı yapıp yapmadığınızı bilmiyorum. Burada Sturbucks’ın sizin için kolaylaştırdığı şey- bir tüketici olmak, kötü bir bilinçten arınmış bir tüketici.- çünkü,tüketiciliğe karşı olmanın bedeli, buradan satın aldığınız ürüne dahil. Biraz daha fazla ödeyeceksiniz ve böylelikle sade bir tüketici olmayacak fakat aynı zamanda Afrika’daki açlara- ve çevreye karşı sorumluluğunuzu yerine getireceksiniz. İşte tüketimin en son biçimi budur. Başlıca küçük mutluluklarımız ve sorumluluklarımızdan oluşan- bir yaşama basit bir şekilde karşı çıkmamalıyız. Günümüz kapitalizmini düşünecek olursak: Bir yanda, kar elde etmeye-, büyümeye, sömürüye ve doğanın yıkımına iten sermaye döngüsünün talepleri,- diğer yanda da, hem geleceğimizi hem de hayatımızı sürdürmek için doğayı falan korumamız gerektiğini, söyleyen ekolojik talepler: Gelecek nesillerin hayatta kalması için doğayı koruyalım falan filan.. Acımasızca kapitalist yatırımın peşinden koşma ve çevre farkındalığı arasındaki bu tezatlıkta, bir çok ileri görüşlü analistin not düştüğü gibi kuşkusuz

Kapitalizm tarafında yer alan, acaip ve sapıkça bir sorumluluk var.

Kapitalizmin tuhaf dinsel bir yapısı vardır. Şu mutlak taleple ivme kazanır: Sermaye, kendini büyütmek, çoğaltmak, yeniden üretmek için,- devri-daim etmek zorundadır, bu amaç için de- hayatlarımıza ve doğaya kadar, her şey feda edilebilir.

İşte bu noktada kayıtsız, şartsız tuhaf bir buyrukla karşılaşırız. Gerçek bir kapitalist, bu sapıkça görev için, her şeyini feda etmeye hazır olan bir pintidir. Burada, Mojave Çölü’nde artık dolaşımdan çıkmış uçakların mezarlığı sayılan bu yerde gördüğümüz şey Kapitalist dinamiğin diğer yüzüdür. Kapitalizm her zaman krizdedir. İşte kesinlikle bu nedenle her zaman yıkılmaz görünür. Kriz bir engel değil. Kriz, onu daima kendini devirmeye, genişletilmiş yeniden üretime her zaman yeni ürünlere yönelterek, ileriye doğru İten şeydir. Bunun görünmeyen yanı ise, koca bir çöplüktür. Bu çöp yığınlarını bir şekilde onlardan kurtulmaya çalışarak karşı koymalıyız. Belki ilk yapılması gereken şey bu çöplüğü kabul etmektir. Yani orada hiçbir şeye hizmet etmeyen bir şeyler olduğunu kabul etmek. Onun bu sonsuz döngüsünü kırmak için kabul etmek.

Alman Filozof Walter Benjamin- çok anlamlı bir şey söylemiştir:

Tarihsel varlıklar olmamızın ne anlama geldiğini sadece bir şeylerle meşgul olduğumuz zamanlarda ya da bir şeyler hareket halinde olduğunda değil, bunu yalnızca yarısı doğa tarafından geri alınmış bu kültür kalıntısını gördüğümüz zaman anladığımızı ve tarihi deneyimlediğimizi- söylemiştir.

Bu noktada tarihin bizim için ne anlama geldiğine dair bir sezgimiz olur. Belki bu post-katastrofik filmlerdeki kurtarılma mevzusu için de geçerlidir.

‘I Am Legend’ (Ben Efsaneyim) (2007)

‘I Am Legend'(Ben Efsaneyim)’de olduğu gibi. Filmde, insanlardan arınmış bir dünya, terk edilmiş fabrikalar, çalışmayan makinalar ve boş mağazalar görürüz. Bu noktada gözümüze çarpan şey, psikanalitik bir terimle söyleyecek olursak anlamın ardında duran sessizliğe ilişkin ‘Inertia of Real’ (Gerçeğin Donması)dır.Mojeva Çölünde karşımızda duran bu uçaklar bunun, pasif, otantik bir deneyim olduğuna dair bir şans elde etmemizi sağlar. Belki de otantik pasifliğin tamamıyla sanatsal bu anı, Olmadan, yeni olan hiçbir şey ortaya çıkmayacak. Belki de yeni bir şey ancak bir başarısızlık sonucunda bulunduğumuz yerdeki ağ fonksiyonlarının ertelenmesi ile ortaya çıkacak.

Titanic’deki kazaya sebep olan şey nedir?

 Standart bir okumayla Titanic’in batmasına neden olan şeyin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Sadece filmde değil, gerçekte de bu kaza nedir?

. Bu çarpmanın önemli bir etkisi vardı, çünkü yakın gelecekte kendisini dünya savaşları gibi düşüşlerin beklediğinden haberdar olmayan o dönem halen ışıltılı ve zaferlerle parlayan bir toplumda gerçekleşmişti. Fakat bu anlamlar dünyasında daha da uç noktada olan şey, okyanusun dibinde duran harap haldeki Titaniğin kelimenin tam anlamıyla büyüleyici varlığıdır. James Cameron harap durumdaki Titaniğe bir yolculuk organize ettiği zaman o da benzer bir konuyu- dile getirmiştir. Kaşifler batığa ulaştıklarında müstehcen ve kutsalın üst üste bindiği- yasaklanmış bir bölgeye ulaşmanın- neredeyse metafiziksel deneyimini yaşamışlardır.

 “ evet Roger işte bu. indir onu

“şimdi birinci sınıf salonunun kapısına doğru ilerleyin.

“ I want you guys working with… 

Etkili olan her türlü politik, ideolojik sembol ya da semptom bu başdöndürücü haz boyutunda yer alır. Yani hazzın içinde donmuş ve yüz buruşturan abartılı acının içinde. Burada, okyanusun tam ortasında, donmuş cesetlerle çevrili olan bu botun içinde ne işim var?

Titanic (1997)

 “ Jack?

 Günümüz Hollywood’unun yüce ideolojik alanı olan

“ Jack?

 James Cameron’un Titanic’inin bir sahnesindeyim. Neden?

 Çünkü filmin hikayesinde yaklaşmakta olan gerilim yüzünden.

“– bu dansı bilmiyorum. – ben de bilmiyorum.

“sadece kendini bırak. gerisini düşünme.

Sonuçta üç aşama kaydediyoruz. Birincisi, James Cameron’un alt sınıfa sahte bir sempati saçmalığını yüklediği, ironik biçimde Hollywood Marxism’ine gönderme yapılan kat. Üst katta, egoist ve yüreksiz birinci sınıf yolcular.

“ Bundan hoşlanmıyorum  Rose. 

Bu konum, Kate Winslet’ın nişanlısı rolündeki-

“Billy Zane’e atfedilmiştir. O bunu biliyor. Bütün bir anlatı daha çok gerici bir mit’e teslim olur.

 “ şu adamların  yüzünü gördün mü?

 İlerleyen aşk hikayesinde gemiye çarpan buz kütlesinin nasıl bir role sahip olduğunu sormalıyız?

 “ gemi rıhtıma yanaştığında seninle geleceğim.  “ bu çılgınlık. biliyorum.

Benimse buradaki yorumum son derece sinik. Bu tam anlamıyla gerçek bir felaket olmalı. New York’da iki ya da üç haftalık Şiddetli bir seksten sonra belki bu ateşli aşkın kaybolacağını düşünebiliriz.

 “ para ödeyen bir müşteri olarak-

“istediğimi almalıyım.

Kate Winslet, psikolojik olarak sıkıntıdan dağılmış, egosu darmadağın olmuş, üst sınıfa ait bir genç kızdır. Ve Leonardo di Caprio’nun fonksiyonu da;-

“ Oraya, yatağın yanındaki koltuğa kızın darmadağın olmuş egosunun, benlik saygısının düzelmesine yardımcı olmaktır.

 “ Güzel. Şimdi uzanabilirsin. 

O doğrudan kızın görüntüsünü çizer.

 “ olduğunda söyle

“ kollarını bu şekilde arkaya at.

Favori olan eski emperyalist mitlerden birinin- yeni bir versiyonu. Üst sınıf insanlar yaşama sevinçlerini kaybettiklerinde alt sınıflarla iletişime geçme ihtiyacı duymaları düşüncesi. Aslında insafsız bir şekilde yaşam enerjilerini- bir vampir gibi emerek sömürmek. Yenilendiğinde, münzevi üst sınıf yaşamına yeniden katılabilir.

 “ kalbim durmadan   çarpıyordu. 

“ hayatımın en erotik anıydı en azından 

 “ o zamana kadar..

Hemen seksten sonra değil, çiftimiz açık gökyüzünün altında birlikte yaşamaya karar verdikten sonra, gemi buzdağına çarpar.

 “ evet.

Oratorıo For Prague (1968)

Şuna bak. Bilirsiniz, tarihte eğer bir olay- kıyamet gibi ortaya çıkıyorsa kişileri ya da düşünceleri- korumak adına birer mit mertebesine yükseltilir. 1968’de Çekoslavakya’da Prag Baharı diye bilinen olayın- Bastırılması için Sovyet ordusu ve destek olarak- Varşova askeri gücü tarafından nasıl müdahale edildiğini hatırlayın. Çek demokratik komünistlerinin girişim nedeni- daha insani bir Sosyalizm istemeleriydi.. Biz daha çok bu vahşi Sovyet müdahalesinin- kısa süren Prag Baharını yıktığını düşündük. Belki de onu rüya yapan şey buydu. Çekoslavakya da liberal kapitalist bir pozisyona- evrilebilirdi ya da genellikle reformist komünistlerin talihini belirleyecek tarzda,- yönetimdeki komünistler tarafından- kesin bir sınır çizilmeye mecbur bırakılabilirdi. Tamam, eğlenmenize bakın, bu kadar özgürlük yeter, şimdi yeniden sınırları tanımlayalım. Şimdi buradaki paradoks Sovyet müdahalesinin- başka bir komünizm ihtimalini muhafaza etmesidir.

Titanic (1997)

Burada yine, geçici felaket yoluyla, sonsuzluk adına korunan bu ideale sonradan zorla dahil edilen, bir aşk hikayemiz vardır. Bu sonsuz aşkta illüzyonun korunması adına yapılan umutsuz manevrayı kesinlikle kıyamet olarak okuyabiliriz. İdeolojinin burada nasıl da etkili şekilde işlediğini görebiliriz. İki tane yüzeysel düzeyimiz var. Tüm bu rastlantıların -ve sonrasında da aşk hikayesinin- büyüleyiciliği- fakat bizim ilerici zihinlerimiz tarafından son derece kabul edilebilir olan bu durumlar sadece bir tuzaktır. Her zaman olduğu gibi dikkat eşiğimizin- altında olan şey, fakir insanların yaşam enerjisini- insafsızca kendilerine mal etmeye çalışan zenginlerin gerçek muhafazakar mesajını almaya her zaman hazır olmamızdır.

 “ burada kimse yok efendim.

Her şeyi anlatan mükemmel bir detay var.

 “ geri gel o zaman.

Kate Winslet, Leonardo di Caprio’nun öldüğünü anladığı zaman haykırır:

Seni hiç bırakmayacağım Seni hiç bırakmayacağım, yemin ederim.”

“Dediği sırada – seni hiç bırakmayacağım “söz veriyorum. Onu suyun içine bırakır. O şimdi ironik bir biçimde ortadan yok olan bir arabulucudur. Çiftin sahne aldığı Bu mantığın- Hollywood’da çok uzun bir geçmişi vardır. Hikaye ister dünyanın sonu, ister insanlığı tehdit eden bir göktaşı ya da muazzam bir savaş olsun.

‘The Fall of Berlin’  (Berlin’in Düşüşü) 1949

Bir kural gibi çiftimizi tehdit ederek bağlanmalarını sağlayan büyük bir bela ortaya çıkar ve bu çetin sınav sonucunda çiftimiz bir şekilde mutlu sona ulaşır. Bu mantık sadece Hollywood filmleri için geçerli değildir. kırkların sonuna doğru Sovyetler Birliği’nde tüm zamanların tartışmaları içinde barındıran dönemin en pahallı filmi- ‘The Fall of Berlin’: (Berlin’in Düşüşü) çekildi: İkinci dünya savaşının Sovyet bakış açısından tarihe düşülmesiydi. Son derece inanılmaz olan, filmin aşk ilişkisini- yeniden üreten mantığı yakından takip etmesiydi.

Hikaye, Almanların- Sovyetler Birliğine saldırmasının hemen öncesinde,- kasabalı bir kıza aşık olan ve bunu itiraf edemeyecek kadar çekingen bir işçi modelinin, Moskova’ya, Stalin tarafından madalya verilmek üzere davet edilmesiyle başlar. Stalin onun gerilimi, kafa karşıklığını anlar ve gayet şiirsel bir tavsiye- verir. Bu bölüm ne yazık ki kayıptır Çünkü arka planda Stalin’in ölümünden- sonra bir hiç haline gelen ve vatan haini olarak öldürülen Sovyet politikacı Beria yer almaktadır. Fakat senaryodan neyin ne olduğunu anlıyoruz. Eğer Stalin bir aşk tavsiyesinde bulunursa, bu başarılı olmak zorunda- ve çift kavuşmalıdır. Büyük olasılıkla kıza sevişmek istediğini söylemiştir Tam da bu sırada şiddetli bir patlama buna engel olur: Alman uçakları her yeri bombalamaya başlar. Genç kız esir olarak alınır. Kuşkusuz genç adam da Kızıl Ordu’ya katılır ve onu tüm çarpışmalar boyunca takip ederiz. Filmde bu savaşların, neden yapıldığına ilişkin derin mantık,- çifte yeniden hayat vermek üzerine kuruludur. Genç adam kızı geri almalıdır. Filmin en sonunda tuhaf bir şekilde, Stalin’in ilahi çöpçatan olarak onaylanan rolüyle çiftin birleşmesiyle gerçekleşen de bu olmuştur.Gerçekten yaşanan bir sahne, Stalin, sıradan insanların oluşturduğu kalabalığa girerek kendini gösterir. Stalin uçağa binmekten paranoya derecesinde korkan biriydi. Fakat bu sahneyi gördüğünde en sonunda ağlar. Tahmin ettiğiniz gibi bu bölümleri o yazar. Genç çift birbirleriyle karşılaştıklarında, kız önce Stalin’i görür, sonra arkasını döner ve tüm savaş boyunca beklediği sevgilisini görerek şaşırır. Çiftin yeniden bir araya gelmesi böylelikle Stalin’in varlığıyla gerçekleşmiştir.

İşte bu da ideolojinin nasıl işlediğini açıklar. Sadece filmin sonunda Stalin’in söyledikleri bağlamında açık bir İdeoloji değil: Şimdi özgür insanlar barışın tadını çıkarıyorlar Falan filan..Fakat tam olarak en temel ideoloji. Sözümona kendi içinde önemsiz olan, ikincil durumdaki motif, genç çiftin aşkı, filmi bir arada tutan, dikkatimizi çeken ve sürmesini sağlayan, bu küçük fazlalık, kilit noktada yer almaktadır. İşte ideoloji bu şekilde işler.

Full Metal Jacket (1987)

 “ Güzel.

 “ Her şey temiz.

 “ Cilalı.

 “ Bu yaptığın iş muhteşem.

 “ Harika, Charlene.

Genellikle askeri disiplini emirleri- mantıksızca yerine getirmek olarak algılarız. Emirlere boyun eğmek olarak. Görevinizin ne olduğunu düşünmezsiniz. Ama bu kadar basit değildir. eğer bunu yaparsak bir makine haline geliriz. Daha fazla bir şeyler olmalı. Bu daha fazla olan şeyin iki temel biçimi vardır. Birincisi, daha iyi huylu olanı ironik mesafedir.

TV dizisi MASH (1970)

Çok iyi bilinen TV dizisi MASH’da- güzel bir biçimde örneklenmiştir:

“ Hawkeye?

 Hikayede, askeri doktorların da seks oyunlarına karıştığı ve durmadan bir şeylerle dalga geçtiklerini görürüz. Bazıları Robert Altman’ın MASH filmini- Antimilitarist bir hiciv olarak kabul eder- ama değildir. Bu askerlerin sürekli şakalar yapmalarına- Ciddi konularla dalga geçmelerine rağmen, mükemmel askerler olarak görevlerini yerine getirdiklerini- her zaman aklımızın bir köşesinde tutmalıyız. Onlar da görevlerini yaptılar.

 “ Bu senin için tatlım.

Daha da kaygı verici olan saf militarist disipline – bir parça müstehcen meşumluk katmak. Amerikan silahlı kuvvetleriyle ilgili tüm filmlerde, bu müstehcenliğin bilinen en iyi biçimde cisimleşmesi- marşlardır.

“Saçma sapan bir karışım: Bilmiyorum ama, öyle duydum.

 “ Eskimoların kukusu buz gibidir.

Ve müstehcenlik. Bu askeri disiplinle dalga geçmek, onun altını kazımak değil. Bu onun en temel bileşeni. İşte bu müstehcen fazlalığı attığınız zaman, askeri makine çalışmayı bırakır.

 “ Oooo, olamaz. Bakın burada ne var?

  “ Siktiğimin komedyeni?

 Private Joker. 

“ İçtenliğinize hayranım.

 “ Kahretsin.Hoşlandım senden Bir gün

“bize gel ve kızkardeşimi becer.

 “ Seni pislik torbası!

“ Adını öğrendim. Kıç deliğin bende artık!

“ Gülmek yok. Ağlamak yok.

 “ hepsini tek tek öğreneceksin. sana öğreteceğim.

 “ Şimdi kal ayağa! ayaklarının üzerinde dur!

“ kendi kendini sikmenin ne olduğunu göreceksin ya da

“kafanın ve bokunun vidalarını ben gevşeteceğim.

kendine gel yoksa gözlüklerine sıçarım, dünyayı bombok görürsün.

 “ Efendim, evet, efendim! Private Joker

“söyle bakalım, neden benim kutsal birliğime katılmadın?

 Sanırım Stanley Kubrick’in ‘Full Metal Jacket’ filminde İbretlik olarak gösterilen bu eğitim çavuşu, aslında son derece trajik bir figürdür de. Bu çavuşu daima işini bitirdikten sonra evine giden, son derece nazik biri olarak hayal etmeyi severim.

 “ Bu tüfeğim, Bu da tabancam.

Bütün bu müstehcen yaygara sıradan askerleri baskı altına almayan ve onlara sadece biraz zevk almaları için önlerine yem atan- bir show’dur.. Bu sadece askeri makineyi ayakta tutan müstehcenliği sorgulamak değil; daha genel bir kural olarak askeri toplulukları hatta söylemek gerekirse tüm insan topluluklarını avucunun içinde tutan bir diğer genel kuraldır. Büyük uluslardan, etnik topluluklardan,- küçük üniversite bölümlerine ve daha pek çoğuna kadar bu böyledir. Elinizde yalnızca herkesçe bilinen açık kurallar yok. Bir topluluğun parçası olabilmek için her zaman, bazı kapalı yazılmamış kurallara ihtiyacınız vardır; bunlar hiçbir zaman alenen tanınmamıştır- fakat bir grupla özdeşleşme noktasında Son derece hayati kurallardır.

İf.. (1968)

İngiltere’de devlet okullarında hayatı düzenleyen bu müstehcen yazılmamış ritüelleri herkes bilir “Bu kadar yeter, teşekkür ederim Finchley.

 “ Teneffüsten sonra tüm okul sorumluları odama gelsin.

 “ Peki efendim. Sahi, Hindistan nasıldı?

 Eğlendin mi?

“ Mükemmeldi.

Bridges!

Lindsay Anderson’un klasikleşmiş If’ini düşünün..’. Kamusal hayat demokratiktir, öğrencileriyle iletişimde olan bir öğretmenimiz vardır, iyi bir atmosfer, arkadaşça bir eğitim, birlik ve beraberlik ruhu, fakat daha sonra görünenin altında neler olduğunu anlarız. Yaşları daha büyük olan öğrenciler, genç olanları cinsel anlamda taciz ederler. Bu sadistik bir şiddet ile müstehcenlik karışımı bir şeydir. Yine burada önemli olan nokta- bütün suçu veya bu zevki kolayca yaşça büyük olan öğrencilere atamayız. Kurban durumundakiler bile- bu şeytani müstehcenlik döngüsünün bir parçası durumundadır. Bu durum; “eğer bir topluluğun gerçek bir üyesi olmak isterseniz, ellerinizi kirletmeniz gerekir” tarzında bir şeydir. Amerikan askerlerinin Iraklı mahkumlara özellikle utandırıcı tarzda işkence yaptıkları Abu Gharib skandalının bile bu şekilde Okunabileceğini düşünüyorum. Bu basitçe; “biz burnu havada Amerikalılar, diğer insanları aşağılıyoruz” demek değildir. Burada Iraklı askerlerin yaşadığı şey, Amerikan militarist kültürünün müstehcen alt yüzeyini sahnelemek olmuştur.

ırak 2

ırak 1

REEL BAD ARABS: HOW HOLLYWOOD VİLİFİES A PEOPLE
“Araplar Kötü”dürün Gerçeği:
Hollywood Bir Milleti Nasıl Kötüler (2006)

 ‘Full Metal Jacket’da, ‘Joker’i oynayan Matthew Modine bizim normal asker diye adlandırabileceğimiz tiplemeye daha yakındır. ‘M.A.S.H.’tipi bir asker . İronik bir mesafesi vardır. Sonunda askeri anlamda en verimli asker olduğunu kanıtlar. Bana dönecek olursak. O zaman neden kendimi vurmak istiyorum?

 Burada yanlış giden bir şeyler var. Ama ne?

 “Kolu çek ve mermiyi sür! Sadece bir cinnet geçirmedim.

 “ Hazır ol! “ Bu benim tüfeğim.

 “ burada bunlardan daha çok var, ama bu benimki.

Fakat ben burada direkt olarak bu müstehcen ritüellerle özdeşleştiriliyorum. Mesafeyi kaybettim.. Bunları ciddiye alıyorum.

 “ Tanrı aşkına kafamın içinde ne yapıyorsunuz hayvanlar?

 Eğer buna çok yaklaşıp ona gereğinden fazla anlam atfederseniz eğer gerçekten bir anda bu süper egonun sesini altederseniz, bu bir öz yıkım olur. Etrafınızdaki insanları- öldürürken, bir bakarsınız kendinizi öldürmek üzeresinizdir.

The Dark Knight (2008)

“ şişşt, şişşşt..

 “ Batman’ın, Gotham’ı daha iyi bir yer yaptığını düşünüyor musun?

 Hm?

 “ Bana bak  “ bana bak! “ Batman’ın, Gotham’ı nasıl delice bir yere çevirdiğini gördün mü?

“ Gotham’da düzen mi istiyorsun?

 “o zaman Batman onun maskesini çıkarmalı ve kıskıvrak yakalamalı.

 “ Ve bunu yapmadığı her gün insanlar ölecektir.

 “ Bu akşamdan itibaren.

 “ Ben sözümün eriyim. Peki Joker kim?

 “ Eğer oyun oynayacaksak.. Karşı çıktığın yalan hangisi?

 “ …bir fincan kahveye ihtiyacım olacak.

 “ iyi polis, kötü polis , oyununa devam mı?

 “ Tam olarak değil.

The Dark Knight’da rahatsız edici olan şey, yalanı genel bir prensip düzeyine çıkarması, sosyal ve politik hayatımıza dair başlıca düzenlemelerin içine kadar sokmasıdır. Sanki toplumlarımız ancak bir yalan üstüne kurulu olunca, istikrarlı bir biçimde sürdürülebiliyormuş gibi. Sanki doğruyu söylemek -bu doğru Joker’de somutlaşır-

Doğru dikkat dağıtıcı bir şeydir. Yani, toplumsal düzenin parçalanması.

 “ asla kafadan başlama.

 “ Yoksa kurbanın kendinden geçer.

 “ sonrakini hissedemez…

Finale doğru elden ele dolaşan Sıcak bir patates gibi işlev görmeye başlar. İlk önce Harvey Dent’dedir.

 “ Peki öyle olsun, Batman’ı içeri atın..

Yalan söyleyen kamu savcısıdır.

 “ Ben Batman’ım.

Kendisinin,- Batman maskesinin ardındaki gerçek Batman olduğunu söyler. Daha sonra, kendi ölümünü taklit eden Batman’ın yakın arkadaşı dürüst polis Gordon’la tanışırız.

 “ Beş ölü. İkisi polis.

 “ Bundan kolayca kurtulamazsın. Sonunda Batman bütün suçu yüklenir,

“ Fakat Joker kazanamaz.

Harvey Dent tarafından işlenen tüm suçları ve cinayetleri.

“ Gotham gerçek kahramanını istiyor.

Halkın savcısı, halkın hukuk sistemine güvenini sağlamak amacıyla bir suçluya dönüşmüştür. Buradaki düşünce şudur: Eğer sıradan halk hukuk sistemimizin özünün nasıl yozlaşmış olduğunu öğrenirse,- her şey yıkıma uğrar ve düzeni sürdürmek için bir yalana ihtiyaç duyarız.

“O bir kahraman “ Hak ettiğiniz bir kahraman değil, İhtiyacınız olan bir kahraman.

 “ Parıldayan bir şövalyeden farksız.

Burada yeni bir şey yok. Bu çok uzun zaman önce özellikle Platon ve daha sonra Immanuel Kant, Edmond Burke gibi filozoflar tarafından ileri sürülen eski kafalı, konservatif bir bilgeliktir. Bu düşünce hakikatin son derece güçlü olduğunu anlatır. Aynı zamanda gerçeğin ne olduğunu bilmesine rağmen, halktan insanlara yalan söyleyen, başka bir deyişle Platon’un “noble fable”(soylu masal) dediği şeyi anlatan poltikacının sinik olması gerektiğini söyler.

 “ ABD, Irak’ta  kitle imha silahları-

“olduğunu biliyor 

“ İngiltere, orada kitle imha silahları

“ olduğunu biliyor.

 “ Dünya üzerinde aktif istihbarat programları kullanan-

“bütün ülkeler  Irak’ın da bu kitle imha silahlarını-

“kullandığını biliyor.

 “ Kendi Şii popülasyonuna karşı 45 dakika içinde

“bunu etkinleştirebiliyor. “Seçim onun ve eğer bunlardan kendi kendine

“kurtulmak istemezse, ABD bir koalisyon yürüterek-

“barış adına  onu silahsızlandıracaktır.

Şimdi dürüst olalım. Muhalif basınıyla, demokratik seçimlerle falan boyun eğen,- sonuna kadar meşru, yalnızca bize hizmet eden halkın iktidarına dayalı bir devlet düşünelim. Fakat yine de, son derece demokratik devletlerde, iktidarın nasıl işlediğine dikkatlice bakarsanız gerçek otoriteyi ve iktidarın otoriteye ihtiyacı- olduğunu görebilirsiniz, o sanki her zaman orada, tüm zamanların en çok söylenen mesajının satırları arasında yer almaktadır: “evet, evet. Biz legal seçimlerle demokratikleştik.” “Fakat aslında sizinle ne istersek Onu yaparız.” “ Çünkü olması  gereken de bu.

 “ Çünkü bazen, hakikat yeteri kadar iyi değil.  “ Bazen insanlar daha fazlasını hak ediyor.  “ Bazen insanların inançlarının “ödüllendirilmesi gerekiyor.

Bir şiddet eylemiyle karşı karşıya kaldığımızda- Theodore Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeş”lerde ki  meşhur ifadesiyle bugünlerde  çok popüler olan günümüzün en basmakalıp laflarından birine gönderme yapmak yerinde olur: “Eğer tanrı yoksa her şey mübahtır.”Bu ifadedeki en önemli sorun, tabii ki Dostoyevski’nin de en önemli sorunu, bunu yapmış olmasıdır. Dostoyevski’nin öne sürdüğü iddia edilen bu ifadeyi ilk kullanan 43 yılında Jean Paul Sartre olmuştur. Fakat en önemli nokta bu ifadenin yanlış olmasıdır. Bugün bile içinde bulunduğumuz berbat durum tamamen bunu anlatır. Bu ifade kesinlikle şudur: Eğer Tanrı varsa, her şey mübahtır;- sadece tanrıya inananlar için değil aynı zamanda Tanrıya inanmayanlar ama kendilerini ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görenler için de. Eğer kendinizi ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görür ve meşrulaştırırsanız, sonrasında elbette bütün dar ufuklar ufak tefek ahlaki değerlendirmeler ortadan kaybolacaktır. Hala bu daraltılmış terimlerle doğrudan tanrının aracısı olduğunuzu nasıl söylersiniz?

 Bu aynı zamanda aşırı dinci dediğimiz insanlara ait bir düşüncedir de, ama sadece onlara ait değildir. Totalitarizm diye adlandırdığımız konseptin her biçimi kendisini ateist diye göstersin ya da ateist olarak gösterilsin, bu şekilde işler.

Stalinizmi ele alalım.

Stalinizm, resmi olarak Ateist Marksist teori üzerine temellenir, fakat Stalinist bir politik öznenin, bir liderin, kişisel deneyimlerine, daha yakından baktığımızda,- bu konumun, her istediğini yapan kibirli bir efendiye ait olmadığını görürüz. Aksine bu pozisyon mükemmel bir köleye aittir. Stalinist evrende kesinlikle psikanalitik kuramda “Büyük Öteki” diye adlandırdığımız bir şey vardır. Stalinist evrendeki bu “Büyük Öteki”nin bir çok ismi vardır. Bunlardan en bilineni Komünizm doğrultusunda- tarihsel ilerleme zorunluluğudur. Yani basitçe, tarih. Tarihin kendisi Büyük Öteki’dir. Tarihsel aşamaların zorunlu bir başarısı olarak tarih. Bir komünist kendisini, işlevini, tarihsel bir zorunluluğu gerçekleştirmek olan bir araç gibi görür. Araçları totaliter liderler, efsanevi kişiler olan insanlar hiçbir zaman basitçe varolmuş bireyler, insan grupları falan değildirler. Bu bir tür, idealize edilmiş, hayali bir referans noktasıdır.

Örneğin; 56 yılında Macaristan’da, direnen büyük çoğunluğun- rejime karşı ayaklanıp, Komünist düzene karşı gerçekleştirdiği ayaklanmalarda bile bunun bahsedildiği gibi işlediğini görürüz. Hala, “Hayır, onlar sadece birey, gerçek insanlar değil” “diyebiliyorlar.

“Aman Tanrım, bütün bu berbat şeyleri “nasıl yapabildin?” diye suçlandığın zaman, bilinen Stalinist bir gerekçe olarak şunu söyleyebilirsiniz: “elbette yüreğim bu zavallı kurbanlar için kanıyor” “fakat bütün bunların tek sorumlusu ben değilim” “ben sadece Büyük Öteki adına hareket ediyordum'”. “Mesela ben, kedileri, çocukları” ” çok severim”, falan, işte bu Stalinist bir lider ikonografisidir. Stalinizm’de Lenin, daima küçük çocukları, kedileri seven bir lider olarak temsil edilir. Lenin birçok insanın öldürülmesi için emir vererek bu işe karışmıştır, ama gönlü bu işlerden yana olmamıştır, bu durum, tarihsel ilerlemenin bir Aracı, enstrümanı olarak onun göreviydi. Stalinizm’i sarsmanın yolu belli bir noktaya kadar toleranslı olabilen liderle, basitçe dalga geçmek değildir. Bu, Stalinist bir lideri meşrulaştıran, efsanevi ve en önemli referansı sarsmak demektir: İnsanları, halkı…

The ‘Loves Of A Blond’ (1965) ve ‘Firemen’s Ball’

Bunu, Milos Forman’ın şimdiye kadarki en iyi işlerinden olan erken dönem Çek filmlerinde de görebiliyorum. ‘Black Peter’, the ‘Loves of a Blond’ ve’Firemen’s Ball’ sıradan insanlarla alay ettiği filmler. Yani günlük konformizmleriyle, aptallıklarıyla, bencilce arzularıyla daha niceleriyle alay ettiği.

Bu belki de son derece haddini bilmezlik olarak görünebilir fakat hayır, bence Stalinist evrenin iç yapısını sarsmanın yolu budur. Liderlerin, lider olmadığını Göstermek için değil, Çünkü liderler daima şunu söylemeye hazırdırlar: “Ah, fakat bizler sadece ” “sizin gibi sıradan insanlarız” Hayır! mutlak bir meşrulaştırmaya hizmet eden efsanevi bir kişi yoktur.

O zaman Büyük Öteki nedir? (Tanrı?)

 Gösterişli ideolojik yapının en temel unsuru mu?

 Bunun son derece çelişkili iki boyutu var. Bir yanda, tabii ki, alınyazısı, ilahi hakikat gibi gizli buyruklarla bizim kaderimizi tayin eden Büyük Öteki. Fakat bu belki de Büyük Öteki’yle ilgili ilginç olan en minimal unsur, özneler olarak yaptığımız şeylerin anlamlarını- güvence altına almasıdır. Daha ilginç olanı ‘Büyük Ötekinin’ tezahürler düzeni olarak ortaya çıkmasıdır. Yasaklanan bir çok şey basitçe bir yasaklama değildir fakat Büyük Öteki uğruna da gerçekleşmemelidir. Büyük Ötekinin tezahürünün temsili olarak ortaya çıktığı- önemli bir örnek David Lean’ın başyapıtı Brief Encounter (Kısa Karşılaşmalar)da gevezelik edem bir işgüzardır. Filmin başında iki aşık, Celia Johnson ve Trevor Howard, küçük bir istasyonun cafesinde- son kez buluşmak üzere sözleşirler.

 “ Laura, bu ne güzel sürpriz.

 “ Ah, Dolly.

 “ canım, buraya gelinceye kadar alışveriş yaptım.

 “ ayaklarımda derman kalmadı ve boğazım kurudu.

 “ Spindles’ta bir çay içeriz diye düşünmüştüm.-

“fakat treni kaçırmaktan da endişeleniyorum.

 “ Tatlım. Bu Dr. Harvey.

 “ Nasılsınız?

 Rica etsem benim için

“bir fincan çay alabilir misiniz?

 yaşlı kemiklerimi “büfeye kadar sürükleyebileceğimi hiç zannetmiyorum. Şimdi bu durum neden bu kadar ilginçtir?

 Bir kere bu sıkıcı kadının yalnızca acımasız bir davetsiz misafir olduğunu görebiliyoruz.

 “ İşte trenin. Evet, biliyorum.

 “ Bizimle  gelmiyor musunuz?

 “ Hayır, ben tam ters yöne gidiyorum.

 “ İşyerim Churly’de. Ah, anladım “ şu sıralar genel hastalıklara bakan bir pratisyen olarak çalışıyorum.

 “ Dr. Harvey haftaya Afrika’ya gidiyor “ Ah, ne kadar heyecanlı.

Çift ayrılmadan önceki son dakikalarını baş başa geçirmek yerine,- aralarında hiçbir şey yokmuş, sadece birbirini tanıyan iki insan görüntüsü, vermek zorunda kalmışlardır.

 “  Gitmek zorunda,, yoksa kaçıracak.

 “ Platformun diğer tarafına geçmesi lazım.

İşte bu tam anlamıyla Büyük Ötekinin işlevidir. Kendi istikrarımız için Büyük Öteki figürünü Sürekli hale getirdiğimiz Bir görünüme ihtiyacımız var.

 “ İstasyona tam yarım dakika önce-

“vardım. Adeta uçtum tatlım. Fakat bazı şeyler bu kadar kolay mı?

 Diğer sahne sevgilisini bir daha göremeyeceği için son derece umutsuz olan Celia Johnson’u izlediğimiz sahnedir.

 “ Harika bir insandır.

 “ Onu uzun zamandır tanıyor musun?

 Hayır, çok değil “ Onu hemen hemen hiç tanımıyorum gerçekten.

 “ Evet tatlım, doktorlar hep merakımı celbetmiştir. Sonra Celia Johnson’un iç sesini duyarız.

 “ Keşke sana güvenebilseydim.

 “ Yıllardır boş yere üstünkörü dedikoducu bir insan değil de

“akıllı nazik

“bir arkadaşım olmanı dilerdim.

Peki Celia Johnson’ın içinde bulunduğu çıkmaz nedir?

 Celia, filmde Büyük Ötekinin iki figürüne bölünmüştür. Bir yanda kocası vardır, İyi bir dinleyicidir, fakat ona bunu itiraf etmesi konu bile edilemez.

 “ Fred.

 “ Fred.

 “ Sevgili Fred.

 “ Sana söylemek istediğim çok şey var.

 “ Sen bu dünyada beni anlayabilecek en nazik-

“ve akıllı insansın “ Beyaz atlar beni evimden  İngiltere’den,

“alıştığım bütün şeylerden sürükleyip götüremeyecek.

 “ Zaten herkesin bir kökü vardır, değil mi?

 “ Evet evet, herkesin kökleri vardır.

Diğer yandan, yanınızda itirafta bulunabileceğiniz budala bir insan var ama ortalıkta en ufak bir güven kırıntısı bile yok.

 “ konuşmasan iyi olacak.

 “ Yalvarmayı ve bir şeyleri  kurcalamayı bıraksan iyi olacak.

 “ Ölmüş olmanı dilerdim. hayır hayır, demek istediğim tam da bu değildi.

 “ Tabii hoş değil ve aptalca

“fakat konuşmayı kesmeni dilerdim. Tatlım, tüm saçları dökülmüş

“ ve sosyal hayatının berbat olduğunu söyledi.

“Taşrayı bilirsin,, herkes son derece sonradan görme.

 “ Ah, Dolly. Ne oldu canım?

 “Yine kendini iyi hissetmiyor musun?

 İşte bizim çıkmazımızın trajikliği budur. Tümden birey olarak varolabilmemiz için Büyük Ötekinin kurgusuna ihtiyaç duyarız. Orada, bir yerlerde çıkmazlarımızı kaydeden- bir temsilci olmalı. Bize ait gerçeğin kabul edildiği ve kayıt altına alındığı bir temsilci.

Peki ya böyle bir temsilci olmasaydı?

 90’ların başında Yugoslavya’daki savaş sonrası- Bosna’da, tecavüze uğrayan kadınların geldiği son noktada olduğu gibi. Onlar içinde bulundukları çıkmazı sürdürürken, onları hayatta tutan tek şey yaşamaları gerektiğiydi. Bu hayatta kalma çabasını verirken, son derece kötü bir şey keşfettiler; onları gerçekten dinleyen biri yoktu. Hatta kimi cahil ve ilgisiz sosyal güvenlik uzmanları veya benzeri tipler bir takım müstehcen imalarla azıcık da olsa tecavüzden zevk alıp almadıklarını sormuşlardı.
 Jacques Lacan’ın Büyük Öteki hakkında ifadelendirdiği şeyi keşfettiler: Büyük Öteki yoktur. belki hiçbir zaman bir şeyi itiraf edemediğin sanal bir Büyük Öteki olabilir. Belki Gerçek Öteki vardır Ama sanal değildir. Yalnızız..

Brazıl (1985)

Sanırım Kafka şunu söylerken haklıydı;- Modern, laik, dinden arınmış biri için,- bürokrasiyle, özellikle devlet bürokrasisiyle arasındaki ilişki, ilahi olanla ilişkisinden geriye kalan tek şeydir. İşte Brazil filmindeki bu sahnede- bürokrasi ile haz arasındaki yakın ilişkiyi görebiliyoruz. Bu önüne geçilmez, Her yerde var olan bürokrasinin beslediği şey- ilahi hazdır.

 “ adım Lowry, Mr. Warren, Sam Lowry.

Bu bürokratik sözleşmenin yoğun telaşı hiçbir şeye hizmet etmez.

 “ Bu birimde olduğuma memnun oldum.

Bu kendini sonsuza kadar yenilemeye hazır olan etkileyici hazzı meydana getiren son derece- büyük bir amaçsızlığın performansıdır.

 “ Seninle benim aramda Lowry, hayır, hayır.. bu bölüm! “…kayıt bölümünde olsan yanmıştın! “…o bölüm yenilenecek..

 “ Ah! “ İşte geldik..

 “ İşte bu sana özel kapının, sana özel numarası.

 “ Ve bu kapının ardında, sana özel bir ofis var.

 “ Tebrikler, DZ-015. “Takıma hoşgeldin “ Evet. Hayır. İptal et. Kopyaları finansa gönder.

Bunun tam tersi, harika bir durum Filmin başında yer alır.

 “ Harry Tuttle, tesisat mühendisi, emrinizdeyim.

Kendi dairesinde bir tesisat sorunu yaşayan kahramanımız sorunun giderilmesi için devlet dairesinden yardım ister.

“Merkezi hizmetlerden misiniz?

 Normalde tabii ki iki kişi gelir, sadece bazı formların doldurulmasını isterler ve hiçbir şey yapmazlar.

 “ Merkezi Hizmetleri aramıştım.

İşte bundan sonra tam anlamıyla huzur bozucu bir figür çıkar gelir; Robert de Niro tarafından oynanan, korsan görünümlü tesisatçı,

“ Bir dakika. Bu silahın ne işi var?

 “ Sadece önlem efendim.

Sadece önlem Tesisatçı ona “bana sadece problemin ne olduğunu söyle” der ve sorunu çabucak halledeceğine söz verir. Bu tabii ki bürokrasiye yapılan en büyük saldırıdır.

 “ bana bunun yasal  olmadığını mı söylüyorsun?

 “ teşekkürler.

 “ Dinle evlat, bu işte hepimiz beraberiz.

 “ Hadi gel

Sıradan tanrısal evrende sadece göreviniz Tanrı, toplum ya da diğer yüksek otoriteler tarafından size empoze edilir, sizin yükümlülüğünüz onu yerine getirmektir.

Fakat radikal ateist bir evrende, sadece görevinizi yapmakla değil görevinizin- ne olduğuna karar vermekle de yükümlüsünüzdür.

Histeri nedir?

Öznelliğimiz, kendi kendimizi deneyimleme biçimimiz her zaman minimum derecede- bir histeri barındırır.

‘The Last Temptation of Christ (1988)

Histeri nedir?

 Sosyal ve sembolik kimliğimizi- sorgulama yöntemimiz.

 “ Bunun Tanrı olduğundan Şeytan olmadığından emin misin?

 “ Emin değilim. Hiçbir şeyden emin değilim.

 “ Eğer bu şeytansa şeytan uzaklaştırılabilir.

 “ Peki ya Tanrıysa?

 “ Tanrıyı uzaklaştıramazsın değil mi?

The Last Temptation Of Christ (1988) (Günaha Son Çağrı)
 Peki temelde histeri nedir?

 Bu, kimliği belirleyen otoriteyi işaret eden- bir sorudur. Bu: “Neden senin ben olduğumu söyleyen” şeydir. Psikanalitik kuramda histeri, sapkınlıktan ziyade yıkıcı bir durumdur. Sapkın biri; histerik durumda uç noktada üretken bir durumun kuşkusu olduğunda kafasında hiç bir belirsizlik yaşamaz. Bütün yeni buluşlar histerik sorgulamalardan çıkar ve Hıristiyanlığın biricik özelliği- bu histerik sorgulamayı bir özne olarak- Tanrının kendisine havale etmesidir.

“ Bu kim?

 Beni kim takip ediyor?

 Sen misin?

  Kazancakis’in romanı ve Scorsese’nin filmi olan- ‘The Last Temptation of Christ’filminde Genç İsa’ya söylenen ve onun çok kolay kabullenmediği, sadece Tanrının oğlu değil, aslında tam olarak tanrının kendisi olduğunu anlatan zeki düşüncedir. Bu genç İsa için travmatik bir düşünce olup,

“Peki Tanrım öyleyse ben niye ölüyüm?

” Gerçekten ölü müyüm?

 Diye sorması gibidir. Peki Hıristiyanlığı istisnai yapan bu emsalsiz noktaya nasıl geldik?

 Tüm bunlar, her şeyin Eyüp için bir anda kötüye gitmeye başladığı anlatılan Eyüp Kitabıyla (Book of Job) başlar. Eyüp her şeyini kaybeder. Evini, ailesini, tüm mal varlığını her şeyini. Üç arkadaşı onu ziyaret eder ve- her biri Eyüp’ün talihsizliğini bulmaya çalışır. Eyüp’ün büyüklüğü onun bu derin anlamı kabul etmemesidir. Kitabın sonuna gelindiğinde, Tanrı ortaya çıkar, ve Eyüp’e hak verir. Tanrı her şeyi açıklar; dindar arkadaşlarının Eyüp için söylediklerinin yalan olduğunu; Eyüp’ün söylediği her şeyin doğru olduğunu. Felakette bir meal yoktur. İşte burada acıyı yasadışı kılmanın ilk aşamasına doğru bir adım atıyoruz.

 “ Tanrım benimle kal, Beni bırakma.

Yahudilikle, Hıristiyanlık arasındaki karşıtlık, anksiyete ve aşk arasındaki karşıtlıktır. Yahudi Tanrı diğerinin arzusunun boşluğunun Tanrısıdır. Kötü şeyler olur, sorumlu Tanrıdır, fakat biz, Büyük Öteki’nin, yani Tanrının, bizden ne istediğini bilmiyoruz.

İlahi arzu nedir?

 Bu travmatik deneyimi belirlemek için Lacan, İtalyanca bir deyimi ‘che voglio’? yu kullanmıştır. “Ne istiyorsun?

” Bu korkunç sorunun anlamı: İyi de benden ne istiyorsun?

dur. Buradaki düşünce şudur: Tıpkı Tanrının enigmatik ve korkunç ötekiyi devam ettirdiği gibi, Yahudiliğin bu anksiyete (korku-gerilim-sıkıntı) de ısrarcı olmasıdır. Sonra da Hıristiyanlık bu gerilimi aşk/sevgi yoluyla yeniden çözümler. Oğlunu kurban ederek, Tanrının bizi sevdiğini- kanıtladığını anlarız. Bu bir tür hayali, duygusal hatta radikal anksiyetenin- çözülme durumudur.

 “ Baba, onları bağışla.

Eğer mesele bu olsaydı, Hıristiyanlık daha çok- Yahudi kavrayışını parçalayan, İdeolojik, ters yüz edici ya da derin olanın kontrol altına alınması- biçiminde olmalıydı. Fakat bana göre birileri, Hıristiyan tutumu çok daha radikal biçimde okuyabilir.

Scorsese’nin filmindeki çarmıha gerilme sahnesi bunu anlatır. Çarmıhın üzerinde ölmekte olan kesinlikle Büyük Öteki’nin garantisidir. Burada Hıristiyanlığa ait mesaj radikal biçimde ateisttir. İsa’nın ölümü, çektiği acının günahlarımızın- ödendiği anlamında ticari bir ilişkinin- kefareti değildir.

Peki kime ödenecek?

 Ve neden?

 Vesaire, vesaire.. Bu durum, basitçe hayatlarımızın anlamını garantiye alan Tanrının parçalanması değildir. Ve bu, şu ünlü cümledeki anlamdır:

“Eli Eli lama sabachthani?

“Tanrım beni neden Terk ediyorsun?

 “ Tanrım, beni neden terk ediyorsun?

 İsa’nın ölümünden hemen önce, psikanalizde “ “subjektif yoksulluk” dediğimiz bir kavrama ulaşırız.

Sembolik özdeşleşme alanının Tamamen dışına çıkmak, sembolik otoritenin tüm alanını (yani Büyük Öteki’ye ait olan sahayı) Fesh etmek veya ondan kuşku duymak. Kuşkusuz tanrının bizden ne istediğini bilemeyiz çünkü Tanrı bulamıyoruz. İşte İsa’nın söylediği bir sürü şeyden biri de şudur: “ben dünyaya barışı getirmedim.” “Eğer annenizden, babanızdan Nefret etmezseniz” “benim takipçim değilsiniz.” demektir.

Tabii ki bu gerçek anlamda ebeveynlerinizden nefret etmek ya da onları öldürmek anlamını taşımaz. Buradaki aile bağlarının hiyerarşik, sosyal bağlar için geçerli olduğunu düşünüyorum. İsa’nın mesajı: Ben ölüyorum ama benim ölümüm müjdeli bir haberdir. Bu sizin yalnız olduğunuz, bağımsızlığınıza, yalnızca inananlar topluluğu tarafından Kutsal Ruh’a terk edildiğiniz anlamına gelir. İsa’nın bir şekilde başka bir figür olarak dönmesini düşünmek yanlıştır.

İsa, inananlar özgürleşimci bir kolektif oluşturduğu zaman hala buradadır. İşte ben bunun için Ateistliğe giden tek yolun Hıristiyan olmaktan geçtiği- konusunda ısrarlıyım. Hıristiyanlık, Tanrının olmadığını falan öne süren Ateizmden çok daha ateisttir.- Fakat yine de Büyük Öteki’ye olan güveni sürdürür, Bu Büyük Öteki, doğal zorunluluk, evrim gibi kavramlarla adlandırılabilir. Biz insanlar yine de evrim, gelişme gibi şeylerin- ahenkli bütünlüğüne indirgendik, fakat güç olan şey, yeniden bir Büyük Öteki’nin- olup/olmadığını kabul etmektir. Meali/anlamı garantileyen bir referans noktamız yok.

 ‘Seconds’ (1966)

John Frankenheimer’ın görmezden gelinmiş bir Hollywood başyapıtı olan 1966 tarihli ‘Seconds’ (İki Yüzlü Adam) Hippi döneminin tam ortasında kontrol edilemez denetimsiz bir hedonizmi salık verir. Düşlerini gerçekleştir, hayatı dolu dolu yaşa. Film, orta yaşlarında sıkıcı, gri, yabancılaşmış bir hayatı olan işadamının bir anda bütün bunlara daha fazla katlanamayacağına karar vermesiyle başlar. Bir arkadaşının aracılığıyla ona ilginç bir teklif sunan gizemli bir ajansla iletişime geçer. Hayatını düzenleyecekler ve o yeniden doğacaktır.

 “ bu işin bedeli otuz bin dolar

“civarında  Evet, epey yüksek bir

“fiyat olduğunu biliyorum fakat yoğun kozmetikler yerine

“sizi yenilemek için plastik cerrahi kullanarak,

“CPS sizin  fiziksel özelliklerinize ve

“tıbbi koşullarınıza uyacak  mükemmel ve

“yepyeni bir vücudu size kazandıracaktır.

 “ CPS?

 “ Ah, Cadaver Procurement Section.(Kadavra Tedarik Etme Temsilciliği)

Cesetleri kullanarak, yaşayan kişinin bedeninin cesedinki gibi görünmesini sağlarlar. Düzmece bir kaza yaratarak polisin o kişinin ölmüş olduğuna inanmasını sağlarlar.

 “ biliyor musunuz Bay Wilson?

 burası için bir çeşit

“dönüm noktasını temsil ediyorsunuz.

Sonra bu şirket, Los Angeles civarındaki hoş bir villada yeni bir hayat sağlayacak, hatta plaj boyunca dolaşırken sendelediği zaman yanında olup ona destek verecek hoş bir kadın da temin edecektir. Böylece kahramanımız yeniden doğmuştur.. Artık bir işadamı değil modernist bir ressamdır

“ Tony Wilson.

Tony Wilson olarak- Bu rolü üstlenen kişi Rock Hudson’dan başkası değildir. Böylece yeni aşkı, hoş bir kadın olan Nora,- onunla ilgilenip, onu, insanların çıplak dansedip- sarhoş olduğu Şarap Orjilerine bile götürür. Her şey yolunda görünmektedir Fakat Tony Wilson eski hayatını özlemeye başlar. Giderek artan bir şekilde eski hayatı onu bir hayalet gibi takip eder. Sonunda pes ederek tekrar şirkete ulaşır- ve eski hayatına dönmek istediğini söyler. Bu gizemli şirketin patronu,

“ Selam evlat. Paternal süper ego figürü nazik bir acımasızlıkla ona hakikati söyler. Yeni hayatına alışamadığı için- onları hayal kırıklığına uğratmıştır.

 “ biliyor musun, kesinlikle başaracağını,

“hayallerini gerçekleştireceğini sanmıştım. “Efendim?

 “ Diyorum ki, kesinlikle başarıp

“hayallerini gerçekleştireceğini umut etmiştim.

 “ Sen buna hüsnükuruntu diyebilirsin evlat ama

“dünya arzu etmek üzerine kurulmuştur.

 “ Bunun için çok çalışmaya devam etmelisin.

 “ Vazgeçemezsin… “Ve asla hataların rüyalarını tehlikeye sokmasına izin veremezsin

Peki burada yanlış giden neydi?

 Problem, geçmişindeki maddi varoluşun- silinmiş olmasıydı.

 “ İşte, naklin için geldiler.

 “ Efendim?

 Estetik ameliyat bayım

Tamamen yeni çevrede, yepyeni arkadaşlar arasında- yaşamış ve yaptığı iş değişmişti. Aynı kalan tek şey Rüyalarıydı,- çünkü şirket onu yeniden doğuma hazırlarken, ona yeni bir varoluş vaadi verirken, takip ettikleri şey onun rüyalarıydı. Rüyaları yanlış kurgulanmıştı, ve bu ideoloji kuramı açısından çok önemli bir derstir.

 “ unutma evlat. Hayallerimiz için çok çalışmayı

“sürdürmeliyiz.

Nasıl olacağını hatalarımız öğretecektir. Boşuna yapılmadılar. “Unutma bunu Kahramanımız ameliyathaneye giden koridorda, korkunç gerçeği fark eder. Hiçbir zaman yeniden doğmayacaktır ancak yeniden doğmak isteyen biri için kadavra olacaktır.

‘Zabriskie Point’ (1970)

Rüyalarımız arasında- ayrım yapabilmeliyiz. Varolan toplumun ötesini gösteren- doğru rüyalarla sadece idealize edilen yanlış rüyalar: Sadece idealize edilen tüketimci yansımaları olan, toplumumuzun ayna imgesi olanlar. Rüyalarımıza kolayca maruz kalmayız,- onlar birtakım anlaşılmaz derinliklerden gelir- ve bu konuda hiçbir şey yapamayız. İşte psikanalizin ve kurmaca sinemanın en temel dersi budur. Rüyalarımızdan biz sorumluyuz. Rüyalarımız, arzularımızı yapılandırır- ve arzularımız somut gerçekler değildir. onları biz yaratırız ve sürdürürüz, ve onlardan sorumluyuzdur.

Burası yaklaşık beş, on milyon yıl öncesine ait- tortulanmış antik bir göl yatağı.

‘Zabriskie Point’daki orji sahnesi,- 1960’daki hippi devriminde yanlış giden şeylerin neler olduğuna dair iyi bir metafor/mecaz oluşturur.

Burada mühim olan konu ‘Zabriskie Point’In 60’ların otantik devrim enerjisinin kaybedildiği 1970’lerde- yapılmış olmasıdır. Bu orji [Grup seksi] , varolan toplumsal düzenin yıkımı ve bu sözde suç teşkil eden aktivitelerin ideolojiyle yeniden birleşiminin- tamamen estetize edilmesi arasında bir yerlerdedir. Yönetmen Antonioni Bu durumdan, varolan baskıların bir nevi aşkınlığı olarak yorumlasa da bu sahnenin, herhangi bir halka açık reklamda yer alabileceğini kolayca düşünebiliriz.

Özgürlüğe giden ilk adım sadece gerçekliği değiştirerek rüyalarınıza uydurmanız değil, rüyalarınızı değiştirmenin bir yolunu bulmanızdır.Ve bu yine acıtıcıdır çünkü elde ettiğimiz bütün doygunluklarımız rüyalarımızdan gelir. Çindeki çocukların rüyasındaki sözler

 “ Büyük kumandan Mao “çok önemli bir çağrıda bulunmaktadır:

“Devlet işleriyle ilgilenmelisiniz ve

“büyük proleter Kültür Devrimini sonuna kadar

“götürmelisiniz.

Son Söz

Rusya, Çin ve Küba gibi 20. yüzyıldaki bütün büyük devrimsel hareketlerin en önemli sorunlarından biri toplumsal yapıyı değiştirdiklerini düşünmek olmuştur,- Fakat eşitlikçi komünist toplum asla hayata geçirilememiştir.

Rüyalar, sadece eski rüyalar olarak kalmış- ve daha sonra tam anlamıyla bir kabusa dönüşmüştür. Şimdi radikal soldan geriye kalan şey- gerçek bir devrimsel temsilcinin uyanacağı o sihirli an’ı beklemektir.

Son on yıldan çıkardığımız en önemli depresif ders Kapitalizmin gerçek devrimsel güç olduğudur.

Sadece kendisine hizmet etse bile.

Dünyanın sonunun ekonomik düzendeki makul bir değişimden değil de dünyaya çarpan bir göktaşı tarafından düşünmek bizim için nasıl olur da daha kolay olur?

Belki de ekonomideki imkansız olanı talep etme biçimimizde gerçekçi olmamız ve elimizdeki olasılıkları düzgünce belirlememizin zamanı gelmiştir.

Occupy Wall Street protestoları, Yunanistan’daki kitle hareketleri,- ve Tahrir Meydanındaki kalabalığın bir anda patlaması,- bunların hepsi, farklı bir gelecek için gizli kalmış bir potansiyele tanık olmuştur.

Bu geleceğin gelip gelmeyeceğinin bir garantisi yok.

Kolayca atlayıp gideceğimiz ve yönünü tayin edeceğimiz bir tarih treni de yok.

Bu bize, bizim irademize bağlı.

Devrim ayaklanmalarında, belli bir enerji ya da daha doğrusu bazı ütopik hayaller bulunmakta ve patlamaktadır.

Toplumsal bir ayaklanmanın güncel sonucu, yalnızca günlük hayatı ticarileştirse bile, sona geldiğimizde kaybolan bu enerji fazlası, gerçeklikte var olmayı sürdürmez fakat tekrar ortaya çıkmak için bizi bir hayalet gibi takip eder.

Bu anlamda, her ne vakit özgürlükçü politikalar tarafından kuşatılsak, Walter Benjamin’in neredeyse bir yüzyıl önce- söylediği- şeyi asla unutmamalıyız;

Her devrim, eğer özgün bir devrimse sadece geleceğe yönelmemeli, fakat aynı zamanda geçmişte başarısız olmuş tüm devrimlerin de hesabını ödemelidir. Bütün hayaletler oradaymışcasına;- geçmiş devrimlerin ortalıkta dolaşan doyuma ulaşmamış tüm zombileri yeni bir özgürlükte kendi evlerini bulacaklardır.

zizek dusuncesi

Slavoj Zizek:

BELKİ BEN DONARAK ÖLMEK ÜZERE OLABİLİRİM
AMA SİZ ASLA BENDEN KURTULAMAYACAKSINIZ.
DÜNYADAKİ TÜM BUZLAR GERÇEK BİR DÜŞÜNCEYİ ÖLDÜREMEZ.

 

THE UGLY AMERİCAN (1963) “Çirkin Amerikalı”


Yönetmen: George Englund     

Senaryo: William J. Lederer, Eugene Burdick, Stewart Stern    

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 02 Nisan 1963 (ABD)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Frank Skinner   

Ödüller: Adaylık; 2 Golden Globes. 1 ödül ve 1 adaylık

Çekim Yeri: Courthouse Square, Backlot, Universal Studios – 100 Universal City Plaza, Universal City, California, USA

Oyuncular:    Marlon Brando,    Eiji Okada,    Sandra Church,    Pat Hingle, Arthur Hill,

Hakkında

“Çirkin Amerikalı”(The Ugly American) filmi Kordelanın en az kitabı kadar büyük tepkiler uyandıracağında şüphe yoktur. Filmde, kitaptaki sert tezlerin gidişatı, halihazır duruma uyabilmek maksadıyla, nisbeten değiştirilmiş; prodüktör-direktör George Englund ile yazar Stewart Stern hikâyeyi, isabetli bir kararla, aşağı yukarı bugün müşahede edilen vaziyete sokmağa çalışarak, bazen yanlış tesirlere kapılan Amerikalı bir elçinin bir Güneydoğu Asya memleketine verilen yardımı nasıl yönelttiğini perdeye aksettirmelerdir.

Bu çalışmaların neticesinde kuvvetli ve düşündürürü bir film ortaya çıkmıştır. «Çirkin Amerikalı- perdede, kalpten ziyade akıla hitap etmektedir. Elçi rolünü oynayan Marlon Brando filme baştan aşağıya hâkim bir durumda bulunuyor. Brando burada kendi şahsını olduğu gibi ortaya koyup hiçbir etki altında kalmıyor. Brando’nun; bu filmdeki mühim özelliklerinden biri de tam manasıyla “Brandovart” bir şekilde hareket etmesidir.

Ünlü aktör şimdiye kadar çıktığı bütün rollerde ve değişik telâffuzlar taklit etmek veya makyaj maskesi arasında gizlenmek mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki bu filmde Brando’nun bıyığı hariç olmak üzere hiçbir ağır makyajı veya herhangi bir şahsı taklit ettiğini gösteren bir hareketi yoktur.  Bu film. Brando’nun san’at kabiliyetini bir daha ortaya çıkardığı gibi, genç prodüktör—direktör Englund için, kendisini göstermesi bakımından, çok büyük bir fırsat teşkil etmiştir. Zira Englund. aslında gayet zor bir konuyu, iki vazifeyi birden üzerine alarak, islemesini bilmiş ve başarılı bir eser çıkarmağa muvaffak olmuştur, Hollywood çevreleri şimdi Genç Englund’a yeni bir gözle bakmakta ve adamın parlak bir istikbale sahip olduğunu belirtmektedirler.

«Çirkin Amerikalı» şüphesiz ki Amerikanla dış politikasını metheden veya göklere çıkaran bir eser olmaktan uzak. Aslen İyi niyetli olan elçi  burada, hayali memleketin içişlerine karışmakla kalmıyor, adeta İçişlerinin naııl yürütüleceğine dair talimat veriyor…

«Çirkin Amerikalı» nın Amerikanın dost va düşmanları üzerinde bırakacağı tesir büyük olmuştur. Bunun Brando’nun  Isyan (1969) Queimada filmi gibi büyük bir tesir bırakacağı kesindir. Çünkü burada Amerikalıların kendi hükümetlerini ve dış politikalarını serbestçe tenkid edebilecekleri açıkça ispat edilmiş bulunuyor.

“Çirkin Amerikalı” yı   çevirmekle ünlü aktör Brando  ister istemez politikaya karşı ilgi duymaya başladı. Amerikanın memleket dahilindeki ekalliyete (azınlıklara) karşı tutumuyla dış dünyada vukubulan ıhtilal hareketleri karşısında Amerikanın politikasını tenkid ediyor ve diyor ki:

“Kendimize demokrasinin banisi diyoruz. Bence bu nokta-i nazarı ya tam manasıyla desteklememiz veya bu iddiadan vazgeçmemiz lâzımdır.”

– 

Konu ve Özet

William J. Lederer — George Englund,  ikilisinin Amerika’da büyük yankılar uyandıran ayni addaki romanı Amerikan siyasetinin Güneydoğu Asya’da uğradığı başarı sızlıkların nedenlerini incelemeye çalışmaktaydı.

Yönetmen George Englund bu romanı Güney Vietnam’ ın aktüel durumuna uygulayarak perdeye aktarmak istemiştir. Sinemada alışılan bir geleneğe uyarak olayların geçtiği ülkenin adı verilmemiş, yalnızca cofrafi ve siyâsî durumunun belirtilmesiyle yetinilmiştir. Tabii… Güney Dogu Asya’nın bu ufak ülkesine Amerika ekonomik yardımda bulunuyor. Fakat ülkeyi baştanbaşa kat edecek stratejik bakımdan da önemli bir yol inşa ederek bütün ekonomik problemleri ortadan kaldıracaklarını zanneden Amerikalı siyasetçiler yanlış saplantılarından dolayı halk arasındaki tarafsız milliyetçilerin mukavemet hareketiyle karşılaşıyorlar. Yol inşaatı sabotaja uğradığı gibi, Amerikalılara karşı şiddetli nümayişler/gösteriler baş gösteriyor. Bu arada Mac White adında genç Amerikalı sefir (elçi) (Marlon Brando) ülkenin başkentine gönderiliyor.

 Mac Whilte’ın ilk İşi milliyetçilerin lideri Deong (Eiji Okada) ile konuşmak oluyor. Fakat daha ilk karşılaşmada Mac White İkinci Dünya savaşında silah arkadaşı olan Deong ile şiddetli bir tartışmaya girişiyor. Amerikalılara has tipik davranışlarıyla onu suçlama ya çalışıyor. Amerikalıları ikna edemeyeceğini anlayan Deong bu defa komünistlerle işbirliği yapıyor, özellikle Kızıl Çin’in kışkırtmasıyla ülkede bir İç İsyan çıkarıyor. Önceleri Amerikalılara karşı başlamış olan hareket. Amerikalılarla müttefik olan hükümete karşıda gelişiyor.

Mac White hatasını  anlamak zorunda kaldığı bir sırada Deong koministler tarafından öldürülüyor, isyan hareketi Komünistlerin eline geçmiş oluyor.

Sonuç olarak:

Bir Asya ülkesindeki olan olaylar romanı/filmi ile Amerikalıların “Komünizme karşı mücadele ediyoruz” diyerek, yerel halkı nasıl aşağıladıkları hikâye edilişini görebiliyoruz

Film sinematografik açıdan pek İlginç sayılmasa da Amerikan siyasetinin tarafsızlık karsısındaki fanatik tutumunu, Amerikalıları körü körüne desteklemekten çekinenlere «komünist» diyerek sırt çevirmenin siyasi bir gaf olduğunu düşündürebilmesi bakımından dikkate değer.

 Amerikalıların geri kalımış ülkelere yardım konusunda, o ülkelerin gerçek ekonomik meselelerinden ne kadar uzakta oldukları da detayda kalan, fakat tipik örneklerle açıklanıyor. Öte yandan, sefir Mac White’in Asya’ya gönderilmeden önce Amerikalı senatörlerle yaptığı konuşma, masa başından dünya siyasetini yönetmek tutkusunun fanatik peşin düşüncelerden kendini kurtaramayan Amerikalı siyasetçiler için ne kadar hatalı bir davranış olduğunu gösterebiliyor..   

Marlon Brando diyor ki:
“Çirkin Amerikalı, Amerikanın dış politikasını göklere çıkartmıyor. Ama şuna kaniim ki, Çirkin Amerikalı, birçok Amerikalıları dosta düşmana sempatik kılacaktır.” HOLLYWOOD, A.P

Ayrıca romanda bir gözlem vardır:

“Bizim kendi ülkemizde karşılaştığımız Amerikalılarla, Amerika’da tanıdığımız Amerikalılar sanki başka insanlar. Amerikalılar bir yabancı ülkeye gidince kendilerini toplumdan izole ediyorlar, kabalaşıyorlar, küstahlaşıyorlar.”

 Not: Yazı Milliyet Gazetesi Arşivinden hazırlanmıştır.

Yine üzülerek hatırlatacağım bir konu olarak, bu film hakkında sinema sitelerinin sansürlediklerini bildirmek zorundayım. Sol/sağ görüşlü aydın kesimde bile filmin tenkidi/bilgisi yok. Galiba, ne demek istediğimi biraz anladınız. Her zamanki iddiamız özgür zannettiğimiz sözde aydınların/idealistlerin emperyalist/köle düzeninin insanları olduklarını tekrar hatırlatırız.

***************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969)

 

ŞEYTAN’DAN DERSLER: SAPIKLIĞIN ve ŞÜPHENİN TEMEL İLKELERİ


Bil ki mahlûkat içinde görülen ilk şüphe, İblis’in (Allah lanet etsin) ortaya koyduğu şüphedir. Bu şüphenin kaynağı, nassa karşı kendi görüşünü ısrarla savunması, ilâhı emre karşı çıkmak için kendi arzusunun gereğini seçmesi, Âdem’in yaratıldığı madde olan çamur karşısında, kendi yaratıldığı madde olan ateşten dolayı kibir ve gurura düşmesidir.

Bu şüpheden, yaratılanlara yayılan, insanların zihinlerine bulaşan, bid’at ve dalâlet mezheplerinin oluşmasına sebep olan yedi kuşku ortaya çıkmıştır. Bu şüpheler Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncil’lerinin şerhlerinde yazılıdır.Tevrat’ta Âdem’e secde etmesi emredilip, bundan kaçınması sonrasında, meleklerle arasında geçen münazaralar şeklinde dağınık olarak zikredilmiştir.

Nakledildiğine göre İblis:

“Allah Teâlâ’nın benim ve bütün varlıkların yaratıcısı, âlim, kâdir olduğunu, kudret ve dilemesinden sual edilmeyeceğini, ne zaman bir şeyin olmasını isterse ona “ol” dediğinde o şeyin hemen ortaya çıktığını ve hikmet sahibi olduğunu kabul ettim. Fakat hikmetinin yönlendirilmesinde bazı sorular ortaya çıkmaktadır”deyince, melekler: Bu soruların neler ve kaç tane olduğunu sormuşlar. İblis de (Allah lanet etsin) bunların yedi tane olduğunu söylemiştir.

Bunların birincisi:

“Allah beni yaratmadan önce, benim neleri yapıp neleri yapacağımı biliyordu. O halde öncelikle beni niçin yarattı? Benim yaratılmamdaki hikmet nedir?”

İkincisi: “Hadi beni irâdesi ve dilemesi sonucu yarattı, beni niçin kendisini bilmek ve ibâdet etmekle sorumlu tuttu? Emirlerini yerine getirmekten faydalanmayıp, kendisine karşı isyan etmekten zarar görmeyince, bu tür teklifin hikmeti nedir? “

Üçüncüsü: “Hadi beni yarattı, mükellef kıldı. Ben de onun gerekli kıldığı ‘kendisini bilmek ve itaat etmek’ görevlerini yerine getirdim; bu durumda niçin benim Adem’e itaat ve secde etmemi emretti?(En’âm, 11-12) Özellikle kendisini bilip ibadet etmem konusunda bir fayda temin etmeyecek olan bu teklifin hikmeti nedir?”

Dördüncüsü: “Diyelim ki beni yarattı ve mutlak olarak mükellef kıldı, özellikle de Âdem’e secde etmemden sorumlu tuttu. Ancak ben Âdem’e secde etmediğimde, niçin beni lanetledi ve cennetten çıkardı?(En’âm, 11-13) Kötü bir şey işlemeyip, ‘sadece ben ancak sana secde ederim’,(Bakara, 34) dememden dolayı uğradığım bu durumun hikmeti nedir?”(Hicr, 28-29; İsrâ,61; Kehf, 50…)

Beşincisi: “Beni yarattı, mutlak ve özel olarak mükellef kıldı, kendisine itaat etmediğimde ise beni lanetleyip kovdu. Bu durumda niçin benim ikinci defa cennete girerek Adem’e ulaşıp onu vesveselerimle aldatmama ve dolayısıyla yasak ağacın meyvelerini yemesine vesile olmama müsaade edip, benimle birlikte onu da cennetten çıkardı? Bunun hikmeti nedir? Eğer beni cennete girmekten menetseydi, Adem benden kurtulacak ve cennette ebedî olarak kalacaktı.” (Taha, 116-117)

Altıncısı: “Beni yarattı, yapmam gereken umumî ve özel görevlerle mükellef kıldı, sonra beni lanetledi ve cennete girme fırsatı verdi, benimle Adem arasında düşmanlık vardı, fakat beni niçin, Adem oğulları üzerine musallat etti? (Sâd, 73-83) Oysaki ben onları gördüğüm halde onlar beni göremiyorlar, benim verdiğim vesvese onlar üzerinde tesirli olduğu halde, onların gücü ve kudreti bana tesir etmiyor. Bunun hikmeti nedir? Onları fıtrat üzerine yarattıktan sonra bundan saptıracak olanı ortadan kaldırıp, insanların temiz, emirleri dinler ve itaat eder olmaları onlar için daha uygun ve hikmete daha layık değil midir?”

Yedincisi: “Bütün hepsini kabul ediyorum: Beni yarattı, mutlak ve sınırlı olarak mükellef kıldı, ben itaat etmeyince beni lanetledi ve kovdu, cennete girmek istediğimde bana fırsat verdi, orada yaptıklarımdan sonra beni Âdemoğullarına musallat etti. Niçin ben mühlet istediğimde bana mühlet verdi? “Bana tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver”(En’âm, 14) deyince “sen bilinen bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin.” (Hıcr, 36-38) dedi. Bundaki hikmet nedir? O durumda beni derhal helak etseydi Adem ve diğer yaratılanlar benden kurtulur, âlemde şer denilen bir şey kalmazdı. Alemdeki düzenin hayır üzere devam etmesi şerle karışmasından daha iyi değil midir? İşte bu benim ileri sürdüğüm iddialarımın delil ve mesnedidir.

İncil’in açıklayıcısı şöyle der:Allah Teâlâ meleklere vahyederek ona, “Sen, benim senin ilâhın ve bütün mahlûkatın ilâhı olduğum şeklindeki ilk kabulünde sadık ve doğru sözlü değilsin, eğer benim bütün âlemlerin ilâhı olduğumu tasdik etseydin, bana karşı “niçin” diye itiraz etmezdin. Ben kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ım, yaptığımdan dolayı hesap verecek değilim, sorumlu olan yaratılanlardır” demelerini istedi. Bu belirttiğim ifadeler Tevrat’ta zikredilmekte, belirttiğim şekilde İncil’de (şerhlerinde) yazılmış bulunmaktadır.

Ben (Şehristânî) bir süredir, tartışılmaz şekilde Âdemoğluna arız olan her şüphenin kovulmuş olan şeytanın saptırması, vesveseleri ve zikredilen kuşkulandırmalardan kaynaklandığını düşünüyordum. Bu şüphelerin sayısının yediye ulaşması ve büyük bid’at ve dalâlederin sayısının da yedi tane olması oldukça ilginçtir.Her ne kadar metot ve ifadeler farklı olsa da, sapkınlık, küfür ve dalâlet fırkalarının ortaya koydukları şüpheler, belirtilen şüphelerin çerçevesini aşmamaktadır. Bu şüpheler pek çok dalâlet türleri için bir tohum mesabesindedir; hepsi de hakkı itiraftan sonra ilâhı emri inkâr, nas karşısında arzulara yönelme ile ilgilidir.

İşte Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb, Musa, İsa ve Son peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme karşı çıkıp mücadele edenlerin hepsi, şüpheler ortaya atmak hususunda ilk lanetlenenin yolunu takip ettiler. Bunun gayesi kendilerine yapılan teklifi ortadan kaldırmak, din mensuplarını ve İlâhî teklifleri kabul edenleri tamamen yalanlamaktır. Onların “Bir beşer mi, bizi doğru yola ulaştıracak?”(Tegabün, 6) sözleriyle, İblis’in “Çamurdan yarattığın bir kişiye mi secde edeceğim” (En’âm, 12) sözü arasında bir fark yoktur.

“İnsanlara hidayet geldiğinde, onların buna inanmalarını sadece, Allah bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi, demeleri engellemiştir” (İsrâ, 94) ayetindeki muhalefet ve ayrılık bu düşünceden kaynaklanmış, inanca mani olan şeyin öncekinin dediği, “Allah buyurdu: Ben sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?İblis: ben ondan daha üstünüm, çünkü beni ateşten yarattın onu da çamurdan yarattın” ( Â’raf, 12) gibi, bu anlayış olduğu belirtilmiştir. Daha sonra onun zürriyetinden gelen Firavun da “Yoksa ben zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak şu adamdan (Musa’dan) hayırlı değil miyim?” (Zuhruf, 52) şeklinde aynı anlamda söz söylemiştir. Bunun gibi önce geçenlerin söyledikleriyle, sonrakilerin sözlerini dikkatlice izlediğimizde, her iki grubun sözlerinin birbirine mutabık olduğunu görürüz. “Bunun gibi onlardan öncekiler de, tıpkı onların dediklerini demişlerdi, kalpleri nasıl da birbirine benzedi” (Bakara, 118) “Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeylere inanacak değillerdi.” (Yunus, 74)

Böylece ilk mel’un aklın hükmetmemesi gereken varlık hususunda aklı hâkim kıldığı için ya yaratanın hususîyetlerini mahluklara yahut da mahlukların özelliklerini yaratıcıya isnat etmiştir ki bunlardan ilki gulüv; aşırılık, İkincisi ise taksir yani eksikliktir.

İlk şüpheden hulûliyye, tenâsühiyye, müşebbihe, Şia’nın gulatı, yani aşırı grupları gibi bir kısım mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunlar bazı şahıslar hakkında aşırılık göstererek onu İlâhî vasıflarla nitelendirmişlerdir. ikinci şüpheden ise Kaderiyye, Cebriyye, Mücessime gibi bir takım mezhepler ortaya çıkmıştır.

Bu gruplar Allah’ın özelliklerini eksiltme yoluna giderek onu sonradan yaratılanların sıfatlarıyla nitelendirmişlerdir. Buna göre Mutezile ilâhı fiiller konusunda Müşebbihe gibi hareket ederken, Müşebbihe de İlâhî sıfatlar konusunda Hulûliyye gibi düşünmektedir. Bu sebeple bunların hepsi şaşı olarak görmektedirler. Bize göre “iyi ve hasen (güzel) olan şey, Allah Teâlâ katında da iyi ve hasen, çirkin ve kabili olan nesne, Allah katında da çirkin ve kabihtir”diyen kimse yaratanı yaratılana benzetmiş olmaktadır.

“Allah Teâlâ, mahlukatın sıfatları ile nitelendirilmiş ya da mahlukat Allah’ın sıfatlarıyla nitelendirilmiştir”diyen kimse haktan ayrılmıştır, Kaderiyyenin asıl prensibi de her şeyin sebebini aramaktır. İşte ilk mel’unun istediği de bu idi. Zira önce niçin yaratıldığı konusunda sebep aradı, ikinci olarak niçin mükellef tutulduğunun hikmetini sordu, üçüncüsünde ise Adem’e secde etmesi teklifinin dayandığı maksadı öğrenmeye çalıştı. Bundan Havâric ortaya çıktı. Çünkü onların “Hüküm ancak Allah’a aittir, kişileri hakem kabul etmeyiz”sözleri ile İblis’in ancak Allah’a secde edeceğini belirttiği “ben kuru bir çamurdan şekillenmiş, kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim” (Hicr, 33) sözleri arasında fark yoktur. Kısaca her iki tarafın maksatları da çirkin sayılmıştır. Bu duruma göre Mutezile tevhîd konusunda öylesine aşırıya yönelmiştir ki, sonunda ilâhı sıfatları olumsuzlayarak ta’tile (sıfatları yok saymak) ulaşmıştır. Müşebbihe yaratıcıyı, cisimlerin sıfadarı ile niteleyerek onun vasıflarını çoğaltmaya yani ‘taksire” yönelmiş, Râfızîler peygamberlik ve imâmet konularında gulüvve gidip aşırılık göstererek hulûlü benimsemişler, Havâric ise taksire (yetki alanını kısıtlamak) yönelerek insanların hüküm verme özelliğine karşı çıkmışlardır.

Gördüğünüz gibi bu şüpheler dikkatlice incelendiği zaman ilk mel’un yani yerilmiş olan İblis’in şüphesinden kaynaklandığı anlaşılır.Dikkatlice incelediğin zaman görürsün ki bu şüphelerin hepsi ilk mel’unun (İblis) şüphelerinden kaynaklanmıştır. Başlangıçta o şüpheler bu fırkaların kaynağı iken, sonraları bu fırkalar o şüpheleri ortaya çıkaranlar olmuşlardır. Nitekim Kur’anı Kerim’deki “Şeytanın adımlarına uymayın, o sizin için apaçık bir düşmandır”(Bakara, 168) anlamındaki ayet bunu göstermektedir.

Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de, bu ümmetin her sapkın fırkasını, geçmiş ümmetlerin sapkın fırkalarından birine benzetmiş: “Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir”, “Müşebbihe bu ümmetin Yahudileridir, Râfıziler ise Nasrânîlerileridir” buyurmuştur. Keza Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Sizden önceki ümmederi inceden inceye, adım adım takip edeceksiniz, hatta onlar bir keler deliğine girse, siz de mutlaka oraya gireceksiniz”(İbn-i Hanbel, IV,125) demiştir.

Kaynak:

Muhammed eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Özgün Adı: el-Milel ve’n-Nihal Çeviri: Mustafa ÖZ, Litera, 2. Basım. 2011 İstanbul, sh:29-32 ÜÇÜNCÜ MUKADDİME Yaratılanlar Arasında Ortaya Çıkan İlk Fitne, Kaynağı ve Ortaya Çıkaran

 **********************

ŞEYTANIN ÇİLESİ

 

LA HORA DE LOS HORNOS: NOTAS Y TESTİMONİOS SOBRE EL NEOCOLONİALİSMO, LA VİOLENCİA Y LA LİBERACİÓN/ KIZGIN FIRINLAR SAATİ (1968)


Emperyalistlerin zulümlerine şahit olmak ve ibret alıp  “(Her konuda) Kendi devrimimizi icat etmek” için seyredilmesi gereken belgesel.

Yönetmen: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Senaryo: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Ülke:  Arjantin
Tür: Belgesel, Tarihi, Savaş
Vizyon Tarihi: 06 Aralık 1968 (İtalya)
Süre: 260 dakika
Dil: İspanyolca, İngilizce, Portekizce
Müzik: Roberto Lar, Fernando E. Solanas
Nam-ı Diğer: The Hour of the Furnaces
Oyuncular María de la Paz, Fernando E. Solanas,    Edgardo Suárez,    Fidel Castro, Ernesto ‘Che’ Guevara

Özet

Bir kolaj (kesyap) şeklindeki bu çığır açan belgesel, Solanas’ın ilk filmi, Hollywood ve Avrupa auteur sinemasına karşı siyasal, Üçüncü Sinema’nın başlangıcıdır. Bu, millî-devrimci eylem üç bölümden oluşuyor: [Yeni Sömürgecilik ve şiddet], [Kurtuluş için eylem] ve [Şiddet ve kurtuluş]

Irkçılık, toplumsal başkaldırı, yerlilerin katliamı ve siyasal durumları, Amerikan emperyalizmi ve Arjantin aristokrasisini acımasızca eleştirerek anlatan film, Arjantin’de Devrimci Peronist ve  Sosyalist devrimin önemli simgelerinden biri oldu.

Bu filmden kendimiz ve milletimiz açısından birçok hisseler çıkarmalıyız. Arjantin Millî Devriminde sonucunda görülen en önemli unsurlar, devrimci hareketin maneviyat/ahlak çizgisinde boşluk içermesi nedeniyle sürekli sukuta ermesi ve başarısına gölge düşürmesidir. Eğer bu çeşit millî hareketler doğu milletlerinde olmuş olsaydı, dünya tarihini günümüzde daha değişik algılayabilirdik. Unutmayalım ki sosyal refah ve eşitlik düzeyi, korunaklılığını idâme edişinde sürekli zorluklarla karşılaşmaktadır. Bu hususun en büyük destekçisi maneviyatın hakikatine sadık olanların varlığıdır.  Buna “Özü sözüne uygun her çeşit insan/fikir grubu”diyebiliriz. Kurtuluş savaşı döneminde yurdumuzun emperyalistler elinden kurtuluşunda Gazi Mustafa Kemal’e yardım edenler arasında maneviyat liderlerinin varlığını/gerekliliğini bu belgeselle daha iyi anlamış olacağız.  Ayrıca her unsurun kendi başına yeterli olmadığı gibi, bir ötekisinin varlığına muhtaç olmasının  gereği ilede açıklayabiliriz.

Dünya ihtiyaç/muhtaçlık düzeni üzerine kurulmuştur. İslam tarihine geçen “Şa’rat-u Muaviye/Muaviye’nin ipi” diye geçen bir Muaviye’nin siyaset ilkesi vardır. Muhaliflerimle hiçbir zaman aradaki ipi koparmam; onlar ipliği gerdikçe ben gevşetirim, onlar gevşettikçe ben gererim, bırakmam ve koparmam.” 

Sonuç: Manevî cephesi olmayan bütün eylemci hareketlerin sonu başarısızlık ile sonuçlanmaktadır. Emevi hanedânı,  Hz. Ali kerremallâhü vechenin elinden entrikalarla gasbettikleri iktidarı maneviyat gerçekliğinin yoksunluğu nedeniyle yüz sene gibi kısa bir zaman sonra kaybettiler. Yine burada Emevi halifesi Muaviye’nin siyasî bir sözünü hatırlayalım.

 “Sopamın yettiği yere kılıcımı koymam. Dilimin yettiği yere sopamı koymam…Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem” 

Belgesel Metni

KIZGIN FIRINLAR SAATİ

ARJANTİN 1966-67 Yeni-kolonyalizm, şiddet ve özgürleşme üzerine notlar ve tanıklıklar

1. BÖLÜM YENİ-KOLONYALİZM (Sömürü Düzeni) VE ŞİDDET

Bu film köylülerin, işçilerin, öğrencilerin, aydınların ve devrimcilerin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Katkıda bulunanların tümüne teşekkürlerimizi sunuyoruz. Arjantinlilerin millî bilincini kuran Peronist proletaryaya adanmıştır.

PERONİZM (İspanyolca; Peronismo), Arjantin’de 1946-1955 arasında ve 1973-1974’te devlet başkanlığı görevinde bulunan Juan Peron‘un popülist ve milliyetçi politikalarına verilen ad. Bu politikayı savunanlara da peronist denmektedir.
Juan Peron devlet başkanlığı döneminde kentlerdeki sanayi işçileri ve sendikaları yanı sıra alt ve orta sınıflar ile sanayicilerin de desteğini kazandı. 1955’te, General Aramburu önderliğindeki bir askeri darbeyle devrilerek sürgüne gönderilmesine karşın,
Adaletçi Millî Hareket adı altında toplanan peronistler 1973’teki askeri yönetimin izin verdiği ilk genel seçimlerde büyük bir zafer kazandılar. Sürgünden dönerek başkanlığı üstlenen Peron’un kısa süre sonra ölmesi üzerine yerine karısı İsabel Peron geçti. Bu dönemde peronistlerin sağ ve sol kanatları arasında şiddetli çatışmalar baş gösterdi. Peronistler 1983 başkanlık seçimlerinde başarılı olamadılarsa da 1989’da Peronistlerin adayı Carlos Menem başkanlığa seçildi.

Verilerin alındığı yerler: C.G.T.; Havana İkinci Deklarasyonu; UNESCO; Millî Planlama Örgütü ve çağdaş yayınlar.

Sahneler şu filmlerden alınmıştır: “Tire Die” – Fernando Birri, “Mayoria Absoluta” – Leon Hirxmann “El cielo y la tierra” – Joris lvens,

Özet görüntüler: “Faena” – Humberto Rios; Frankestein Tiyatrosu

Arger film’e katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

Bu film, Arajantin ve Latin Amerika’da henüz özgürlüklerine kavuşmamış ülkelerdeki yeni-kolonyalizm ve şiddet üzerinedir. Bundan dolayı, Amerika’daki ilk özgür bölge olan Küba’yı ele almıyor. Bu film, Che Guevara ve Latin Amerika’nın özgürleşmesi mücadelesinde hayatını kaybedenlere adanmıştır.

BÜYÜK ÜLKE LATİN AMERİKA
BÜYÜK TAMAMLANMAMIŞ MİLLET

İlk adım: KURBAN

Soy adım: KÜÇÜK DÜŞÜRÜLMÜŞ

Durumum: İSYANCI Aime Cesaire

Ortak Geçmiş Ortak Düşman Ortak Olanak Açlığın Coğrafyası Mülksüz, Engellenmiş, Lanetlenmiş Bize Yanlış Bir Tarih Öğretildi Yanlış Umutlar Ve Yanlış Zenginlik Yanlış Bir Milletler Arası Bakış Açısı Yanlış Ekonomik Düşünceler Yanlış Bir Özgürlük. Scalabrini Ortiz

İlk Adımımız İlk Kelimemiz Özgürleşmek Arjantin’in Temel Sorunu Siyasidir. Sömürge Olmamak İçin Tek Seçenek Millet İktidarıdır. Peron

İdeoloji Yaratmak Devrimimizi Organize Etmek Devrimcinin Görevi Devrimi Yapmaktır. Fidel Castro

Hiç Bir Sosyal Düzen İntihar Etmez, Uzun Bir Savaş Acımasız Bir Savaş Cezasız Kalmaz. İnsan Olmanın Bedeli, Nefret Duymayan Bir Millet Zafere Ulaşamaz. Sömürgeleşmiş Olan Şiddet Yoluyla Özgürleşir. Fanon

Medenileşmemiş, Medenileşmiş Olana Öğretecek. Hernandez Arregui

Güç Özgürleştirir. Tüm Yaptıklarımız Emperyalizme Karşı Bir Çığlıktır Ve Büyük Düşman Abd’ye Karşı Birleşmeye Çağırmaktır. Che Guevara

“Çok fazla sevdiğimiz için “
Latin Amerika savaş halindeki bir kıtadır:
Yönetici sınıf için bu savaş, baskılama savaşı baskı altındaki millet içinse, özgürleşim savaşıdır.

1. TARİH

Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlığı daha başında ihanete uğradı. İhanet edenler, liman şehirlerindeki ihracatçı elit kesimlerdi. Aynı yıl Bolivar, Ayacucho’da bağımsızlığı pekiştirdi. Rivadavia, Buenos Aires’de Baring Brothers bankasıyla hileli bir kredi anlaşması imzaladı. İngiliz tacirler, ülkenin parasını basan bankayı devraldı ve serbest ticaret adına onların imalatçıları, iç pazarı işgal ettiler. Bu andan itibaren, neredeyse tüm kıtayı ele geçirmede İngiltere İspanya’nın yerini aldı. Daha önce istediklerini ordularıyla alamayanlar şimdi verdikleri borçlarla istediklerini aldılar. Ülke, yün ihracat ediyor, tekstil ürünleri ithal ediyordu. Et ve deri ihracat ediyor ve büyük piyanolar ithal ediyordu. İhracat yapan zırai burjuvazi bu yüzden, Avrupa endüstrilerine zırai açıdan muhtaç duruma geldi. Tarihte ilk defa burada, Latin Amerika’da tahakkümün yeni bir biçimi uygulanmaya başlandı: Yerel burjuvazi aracılığıyla kolonyal [SÖMÜRGE] ticaretin sömürüsü. Böylece yeni-kolonyalizm doğdu.

Yeni-kolonyalizmi empoze etmek için kıtayı bölmek gerekiyordu. Amerika’nın birliği yıkıldı. Canning’in diplomasisi, kıtanın güneyini birbirine düşman ufak ülkelere böldü. Sonrasında Yanki imparatorluğu, işini kıtanın kuzey ve ortasında tamamladı. İki büyük imparatorluğun kolonyal ihtirasları Latin Amerikalı kanından tatmin olmuşlardı.  Meksika’dan Plate ırmağına kadar. Bir millet diğerine karşı bir eyalet diğerine karşı mücadeleye girişti. Bir yüz yıldan kısa bir sürede, dört naiplikten 20 millet ortaya çıkarıldı. Monroe Doktrini ve savaş tehtidi kıtaya karşı açık saldırıları legalleştirdi. Bir yüz yıldan kısa bir süre içinde, Birleşik Devletler Latin Amerika’da, 41 adet silahlı müdahalede bulundu. Bugün, bu tarz saldırıların cezasız kalmasını  O.A.S (Amerikan Ülkeleri Organizasyonu) örgütü garanti ediyor. Önce balkanlaştırma, günümüzde ise pan-Amerikanizm her ikisi de yeni-kolonyalizm politikasının görünüşleridir.

2. ÜLKE

Arjantin:4 milyon kilometre kare yüz ölçüm ve kıtasal yüz ölçüm 2,800,000. İspanya, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, Polonya, Hollanda, Çekoslavakya, Avusturya, Danimarka, Bulgaristan, Macaris’tan’ı içerebilecek uzun bir üçgen. Antarktik’ten torpikal ormanlara kadar, tüm iklimler var. Kullanılmamış geniş doğal kaynaklar. Bir milyon kilometre kare ormanlık alan. Dört bin kilometre uzunluğunda okyanus kıyısı. Bir milyon kilometre kare kayalık. La Pampa, dünyanın en ünlü ovası. Kişi başına 9 milyon kalori üreten fakat 10 milyon tüketen ve daha fazlasına ihtiyaç duyan su gücünün neredeyse sadece yüzde 3’ünü ve tarıma elverişli topraklarının yüzde 10’unu kullanan bir ülke. Uçsuz bucaksız bir ülke, pratik olarak çölleştirilmiş. 23 milyon nüfus, yüzde 70’i şehirlerde toplanmış. Nüfusun yüzde 45’i, 23 elayet içerisinde sadece birisinde, Buenos Aires’te yaşıyor. Burada endüstrinin ve işçi sınıfının yüzde 60’ı yer alıyor. Federal başkette, kilometre kare başına 24 binden fazla kişi düşüyor. Bu arada Patagonya’da, bu oran kilometre kare başına 2’nin altında. Sosyo ekonomik yapı olarak, Arjantin Latin Amerika’nın geri kalanına en az benzeyen, oransal olarak en çok endüstrileşmiş bir ülkedir. Kırsal popülasyon en düşük oranda, orta sınıf vatandaşların oranı ve yaşam standardı en yüksekler arasında bulunmaktadır. İşçi sınıfı sendikalaşmış durumda. Entelektüelleri bolca var ve bunlar yetenekli ama belki de kıtadaki en az Latin Amerikalı olanlardır. Ülkeye çoğu zaman “Pays Estancia” denmektedir. “Çiftlik Evi”, “Konserve Fabrikası”, “Dünyanın Ekmek Sepeti”oligarşi için üç faktör demek: İngiliz altını İtalyan mülkiyeti, Fransız kültürü.

3. GÜNLÜK ŞİDDET

Latin Amerika Milletlerinin Maruz Kaldığı Şiddet Düzenli, Planlı, Sistematik Bir Şiddettir.

Ben bir işçiyim, fedakarlık yapanlardan. Her zaman çallıştım, Pazar günleri bile. Şimdi pek iş yok  Birçok fabrika kapanıyor  Hükümet polise binayı çevirmelerini söyledi  Benim bir sendika üyesi olduğumu anladıklarında

GÜNLÜK ŞİDDET İNSANLARI BASKILAMAK İÇİN, NAPALM VE ZEHİRLİ GAZ HENÜZ GEREKMİYOR

ŞİDDETİN EKONOMİK, POLİTİK VE KÜLTÜREL TÜRLERİ VAR

BUNLAR SİLAHLAR KADAR ETKİLİ

Elbette, işimi kaybetmekten korkuyorum. Kendi aileni düşün, benim gibi. Polis arkadşlarımızdan üçünü öldürdü  Beni işten attılar, çünkü Peron gittiğinde tüm personeli değiştirdiler. Havaya değil, üzerimize ateş ediyorlardı! Polis kapılara bekçiler yerleştirdi. Fabrikada işkence

YENİ-KOLONYAL ŞİDDET UYGULANMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.
ŞİDDETİN POTANSİYEL OLARAK VAR OLMASI YETERLİDİR.
BİZİM SAVAŞIMIZ BARIŞ, DÜZEN, SİSTEMİN NORMALLEŞMESİ İÇİNDİR.

 Arjantinlilerin yüzde 75’i kazandıklarıyla temel ihtiyaçlarını karşıamaktan uzaklar.

Milletin satın alma gücü son yıllarda yüzde 40 oranında düştü.

Çalışma saatleri günde 11 saate çıktı. Ülkemizde bir milyon tarım işçisi var fakat bunların sadece yarısının düzenli bir işi var.

Latin Amerika’da, 20 milyon kilometre karenin sadece yüzde 6’sı tarım yapılabilen alanlar.

Toprağın yüzde 50’si arazi sahiplerinin yüzde 1.5’inin elinde bu arada nüfusun yüzde 80’inin bir toprağı yok.

Kırsal nüfusun yüzde 90’ı baraka ve küçük kulübelerde yaşıyor. Bunlar, eski zamanlardan farklı değil. Elektrik, içme suyu eksik, sağlık hizmetleri de yetersiz. Bunlar, yetersiz beslenme, hastalık ve açlığın yetiştiği yerler.

Arjantin’de, 900 bin terk edilmiş çocuk var. Kırsal kesimde, 100 bebekten, 70’i gayri meşru.

Doğan 10 bebekten 4’ü ölüyor. Brezilya’da, bebeklerin yüzde 43’ü açlıktan ölüyor. Bu, yılda 300 bin ölüm demek.

Her yıl, Hiroshima ve Nagasaki’den daha fazla çocuk yetersiz beslenmeden ölüyor. Kent nüfusunun yüzde 40’ı karışık cinsel ilişkiler yaşıyor.

Buenos Aires ve çevresinde 800 bin kişi standart altı evlerde yaşıyor. 45 milyon Latin Amerikalı sefalete teslim olarak gecekondularda ve baraka şehirlerde, teneke mahallelerde (favela) yaşıyor. Arjantin’de bir milyon frengi vakası bir buçuk milyon tüberküloz vakası iki milyon “chagas hastalığı” (tropik parazit ısırması) vakası görülüyor.

Latin Amerika’da, işçilerin ortalama maaşı üst sınıflarınkinden 20 kat daha aşağıda. 110 milyon kişi için (nüfusun yarısı) yıllık gelir 120 doları aylık on doları, günlük 30 cent’i bulmuyor.

Eğer günümüzdeki gelişme hızı devam ederse, Arjantinliler bir Fransızın gelirine ulaşmak için 70 yıl ve bir Amerikalı’nın gelirine ulaşmak için 200 yıl bekleyecekler.

“Cennetin yükseklerinde”

“Savaşçı bir kartal”

“Cesurca yukarı kanatlanıyor”

“zafer uçuşuyla”

“Kanadındaki mavi”

“Denizin rengi”

“Diğer mavi kanat”

“Gök yüzünün rengi”

“Yukarılarda süzülüyor”

“Işıldayan şafak vakti”

“Okların gösterdiği”

“Altın yüzü andırıyor”

“Ve mor gök yüzünde bir girdap oluşturuyor”

“Kanat terastır”

“Kartal da bayrak”

“Ülkemin”

“Bayrağıdır”

“Güneşten doğmuş”

“Tanrı’nın bana verdiği”

4. LİMAN ŞEHRİ

Buenos Aires yeni kolonyal politikaların merkezidir.

Beyaz ve melez Amerika şehri. Tüm ülke pahasına kurulmuş bir şehir. 7 milyon nüfus. 1 milyon yabancı. Latin Amerika’daki en büyük şehir. Dünyanınsa beşincisi.

Buenos Aires: Büyük metropollerin askıntısı. Burada bir “gaucho” (Latin Amerika kovboyu) Paris, Londra ya da New York’taki kadar egzotiktir.

Yeni-kolonyal çıkarların muhafızlığını yapan göçmenlere göz kulak olan yöneticiler ve profesyoneller şehri. Bir zamanlar oligarşinin kullandığı ve koruduğu büyük orta sınıfların beşiği. Günümüzde, hiç olmadığı kadar savunmasız bir şekilde çırpınıyor. Küçük burjuvazi: Dünya üzerine sızlanıyor.

Onlar için, ülke toleranssız, ama değişmez. Değişim gerekiyor, ama olanaksız. Kendi statüsüne ve prestijine derin bir şekilde bağlı ama en son Avrupa modasını izlemek için hazır en son Avrupa modasını.

Psikologların öğretici nutuklarından ve ahlakçı TV programlarından memnun. Buenos Aires: Sırtını ülkeye dönen şehir. Büyük Rio de la Plata’da heykeller saygı uyandırmaktan çok güvensizlik hissi veriyor. Mahkeme heyetinin basının, ordu merkezlerinin ve ülkenin gangsterlerinin yüzde 80’inin mekanı. Burası milletin çıkarlarının yoğunlaştığı yer.

Burası,
“Bu eyaletler,  yasalarına uymak ve hükümetine bağlı olmak için İngiltere’ye ait olmak istiyor”
diyen anıtların yeri.
“Onun güçlü etkisi altında yaşayın.”
CARLOS MARIA DE ALVEAR

(Not: İstanbul’a ne kadar benziyor)

5. OLİGARŞİ

2 milyon 500 bin, 2 milyon 500 bin  Ödüllü ve iki yaşında  Mükemmel kalitede, güzel ifadeli  Erkek, güçlü, kuvvetli  San Juan tipinde bir boğa, tüm kalitesiyle birlikte. Modern zamana ait bir boğa. Satılık, Pareira’nın ödüllü ve iki yaşındaki boğası  2 milyon pezo teklif edildi.

Tarımsal Arjantin sosyetesi  Oligarşimizin geleneksel merkezi. Buradalar, on milyon dönümden fazla toprağın sahibi olan Buenos Aires’in 50 ailesi. Tek bir aile, Braum Menendez Behetys’ler, 15 milyon dönüm toprağa sahip. İşte onlar. Sığır yetiştirenlerin yüzde 2’si, toplam stoğun yüzde 40’ına sahip. Çalışan nüfusun yaklaşık yüzde 5’i. Bunlar, her yıl millî gelirin yüzde 42’sini alıyor. Ülkenin sahipleri!

Geçmişte tek ürünlü ve İngiliz sermayesine sadık olan kişiler bugün endüstriyel burjuvazi ve Amerikan finans kapital ile ilişkili durumda. Yabancı şirketlerin elinde 87 milyon dönüm toprak var.Atalarımız ülkenin büyüklüğünü inşaa etti. Ayrıca, aristokrasimizi görüyorsunuz. Birçok açıdan Avrupalılara benziyorlar. Hatırlıyorum da bir keresinde, Londra’da Lord Grifford ile aristokrasimiz üzerine konuşuyorduk. Bizimkini Polonyalıların asaletiyle kıyaslamıştı. Örneğin Carcano kızlarından birisi Lord Astor ile evlendi. Diğer kız, Janita Diaz sokağa bırakılan ve evlat edinilen kız, Luin Dükü ile evlenmişti. Gerçekten pek paramız yok. Bugün giyim eşyası satan bir iş adamı kadar değersiziz. Ve hala “espinillo” ya da “tala” ağacından fincanlarla içkilerimizi içiyoruz. Bir zamanlar askerlerimiz vardı, onlar gerçek birer sivildiler. Bilmenizi isterim ki General Mitre, Dante’yi çevirdi şiir yazdı ve “La Nacion”u kuran ünlü bir gazeteciydi. General Rocca da yüksek eğitimli bir kişiydi. Ve, şimdi çok az kişi onu hatırlar, General Augustin P. Justo ülkede Arjantin tarihi ile ilgili en iyi kütüphaneye sahipti. Bu modern haklar ne biliyor ki?

 Bir yıl öncesine kadar Punta del Est’e gidebilirdiniz.

Pekiyi ya şimdi?

 Geçen yıl neredeyse dayanılmazdı. Her köşede sonradan görmeler!

Birleşik Devletler’de yaşamak isterdim. Orada, gidilecek, görülecek çok yer var. Örneğin, Paris’te yürürken, gerçekten Eğer Fransızlar yaptıysa, bu zaten yeterli. Ve Klee’yi, Miller’in üç yapıtını ve Saint-John Perse ve Antonio Artaud ve soyut ve somut sanatları, Pop ve operayı bilmek 

Gerçekten inanılmaz. Şu köylüleri evinde çalıştırıyor. Ve geçen defa kardeşimin yatağını onlara verdi. İki gün içinde onu yaktılar. Şimdi onları yerde yatırıyor. Bugünlerde, hükümet işleri yoluna koymak istiyor. İnsanlara gereken de bu. Yıllar boyunca, Genel Emek Konfederasyonu çok şey vaad etti ve para topladı. Genel Emek Konfederasyonu, büyük bir işletme. Aslında güçlü bir banka. Fakat tüm o paralarla ne yapıyor?

 Hiç bir şey! Sendika delegeleri etrafta arabaları ve ipek giyleri ile dolaşıyor. Ve sokakta bu şekilde giyinmiş birisini görürseniz, sadece köylüye benziyorlar. Onları, iyi bir ailenin oğluyla karşılaştıramazsınız. Örneğin, Saint George okulunda okuyan bir çocukla  İnsan çevreleriyle ilişkili. Daha doğrusu etik çevrelerler. Evet, doğru kelime bu, etik! Ailenin ve toplumun hıristiyanlık anlayışıyla yetişiyor. Bu tarz birini diğerleriyle kıyaslayamazsınız. Tamamen kültürsüz bireyler. Cahiller. Genelde, söylevlerini ne yazabiliyor ne de yazması için başkasını buluyorlar. Kendi ülkelerinde yabancı gibi hissediyorlar. Altın çağlarını arıyorlar. La Belle Époque! İşte buradalar. Geçmişte İspanyol atalarıyla övünüyorlardı. Günümüzde ise övündükleri Avrupa ve Birleşik Devlerler’le olan bağları. İşte buradalar. Liberalizm adına yerel milleti imha ettiler. Ülkeyi birçok kez kan banyosuna çevirdiler. İşte buradalar. Milletin üzerine uygulanan günlük şiddetten suçlular. Birçok Arjantin neslinin hayal kırıklığından suçlular. Bu, onların mezarlığıda ayrıdır.. Tarihi kristalize etmek için. Zamanı durdurmak için. Geçmişi gelecek yapmak için. İşte oligarşinin rüyası.

6. SİSTEM

Vietnamlılar, düşmanı görmek için sadece başlarını kaldırmalı. Bizim için, bu daha zor. Yeni-kolonyalizm bizimle aynı dili konuşuyor bizim deri rengimize ve milliyetimize sahip bizimle dindaş. Düşmanı tanımak o kadar kolay değil.

Arjantin’de, en geniş manevra alanıyla çalışıyorlar. Eğer iç güçler olanaklı kılmasaydı yeni-kolonyalizm varolamazdı. Ülkemizde, bu faktörler tarımsal oligarşi ve büyük endüstriyel burjuvazidir. Silahlı güçler bu politikayı koordine ediyor ve legalleştiriyor.

Herkesin çıkarı tek bir yerde toplanıyor: Sistem.

Sistem ülkenin kapılarını yeni-kolonyal nüfuza açık tutan iç düşman. Her şehirde izin verilen görevler. Yüzlerce “Barış Heyeti” organizasyonları kırsal kesime sızıyor. Tüm dinlerden misyonerler her ülkenin en ücra köşesinde cirit atıyor. Burslar ve krediler, üniversitelere, sendikalara ve entelektüellere yapılan destekler özendiriliyor.

Bu sızmaları ortak bir amaç birleştiriyor:

Millî bilincin yok edilerek ülkenin baskılanmasını kolaylaştırmak.

Askeri varlıklarını sürdürmek doların stabilizasyonu için benzersiz hizmetler sağlamak deniz aşırı yatırımlarımızı genişletmek Asya ve Afrika’da yardım ve işbirliği programlarımızı sunmak ve yarım küremizin gelişimi için müttefiklerimizden gelen vaatlere koşulsuz şartsız saygı duymalıyız.

7. POLİTİK ŞİDDET

Latin Amerika milletlerinin, burjuva demokrasisinin kurumlarıyla kendi kaderlerini değiştirme şansları bulunmuyor. 20 hükümetten 17’si ya hileli seçimlerin ya da askeri darbelerin sonucunda ortaya çıktı. 12 yıldır, Arajantin milleti, politik olarak yasa dışı yaşadı. Çoğunluğun hareketi olan Peronizm, yasa dışı ilan edildi. Lideri sürgün edildi. Latin Amerikalıların özgürleşim savaşında peşinde koştuğu insanlığının iade edilmesidir. Bu insanlık, yeni-kolonyalizm tarafından sürekli olarak inkar ediliyor.

8.YENİ-IRKÇILIK

Bağımlı bir ülkenin insanı, baskın milletler için her zaman farklı, az gelişmiş alt-insan olarak kalacaktır. Sömürgeleştirilmiş bir ülke ırkçılığın doğrudan biçimlerini gerektirir. Bağımlı, yeni-kolonyal ülkelerde ayrımcılık biçimleri hemen göze çarpmasa da oldukça etkilidir.

Arjantin oligarşisi, ayrımcılığı, değişik zamanlarda tarih boyunca kullanıma sokmuştur. Sarmiiento’nun mottosu olan “Barbarlığın sivilizasyonu”nu izleyerek “Monorena” katliamında, ilk millî direniş biçimi yok edildi.

Hemen ardından, anti-millî, yabancı sivilizasyon empoze edildi. Geçmişin “gauchos” ya da “montoneros”ları “crilleros” ya da “chusmas”ları bugünün “descaminados” ya da “grasa”ları ve bir yere kadar da “mersa”ları. Şüpheye yer yok.

Milletin insanlık itibarı her zaman inkar edildi. Ülkenin belirli kırsal yerlerinde ırkçılık, şehirlerde kullandığı incelikleri kullanmaz ve açıkça işini görür.

Kızıl derililer beş para etmez, derler. Ve hepimiz aynı kandan geldiğimiz için bu böyle değil. Aynı kana sahibiz, ama farklı bir dil kullanıyoruz. Bu yüzden beni çıplak olarak görüyorsunuz. Bizim için, “criollos” lar için, yıllar önce kendilerini sıkmadılar. Kimse bize yardım etmedi bugüne kadar. Çevrede köpeklerimizle ayakta kalmak için gerekli şeyleri aramayı giderdik. Ya da boş bir konserve kutusu bulur, nehre balık avlamaya giderdik. Tüm hayatımız buydu. Kimse bize yardım etmedi çünkü kızıl derililer beş para etmezdi. Sadece hıristiyanların değeri vardı. Şimdi bize kardeşleri gibi davrandıklarını düşünüyorlar çünkü kendi dinlerini kabul etmeleri gerekti. Bizimle baş edebileceklerini kızıl derililerin beş para etmediğini düşündüler. İşte böyle, nedeni yok. Şimdi onlarla aynı kana sahibiz ve onlar gibi yürüyoruz. Fakat sömürgeci sömürgeleştirdiği insanın kanının kendisiyle aynı olduğunu kabul edecek mi?

 Burada, ülkenin büyük bir kısmında erkekler, kadınlar, bireyler var olmuyorlar. Sadece eski kızıl derili kabilelerinden “mataco”lar, “coya”lar, “chulupie”lerden hayatta kalanlar var. Bu isimler, sahiplerin ağızlarında, sömürgeciliğin kurbanlarını reddediyor. Arjantin yerli milletinin yüzde 80’inde tüberküloz ve frengi var. “Criollo” ya da beyaz adamın gazabına uğramamak için film kamerasından kaçarak insan ya da potansiyel insan kalabiliyorlar. Benimsemişler, ama daha aşağıda olduklarına ikna değiller. Neredeyse konuşmayan, şarkı söyleyemeyen insanlar.

9. BAĞIMLILIK

Kırsal Kesimde Yaşayanlar Sonsuz Altının Olduğu Dağlardan Bahsediyorlar.

Latin Amerika ülkelerini karakterize eden şeylerden birisi de onların bağımlılığı. Ekonomik, politik, kültürel bağımlılık.