KİTAP ÖMRÜNÜ TAMAMLARKEN- “Mehmet Ali KILIÇBAY”


Boş zamanlarmızaa ne yaparsınız?

Kitap okur, müzik dinlerim. Dünyada bu kadar yanlış anlaşılan bir soru daha yoktur.

Dünyada bu soruya verilen cevabın meydana getirdiği alan kadar da yaygın bir yalan daha varsa, o da herhalde “seni seviyorum” dur. Veya, neden kitap okumuyorsunuz?

Kitap pahalı da ondan. Dünyada bu kadar yaygın bir yanılgı daha varsa, o da herhalde her malın herkes için olduğudur. Kitap pahalı değildir, zaten hiçbir mal bizatihi ucuz veya pahalı olmaz. Bu bir durulan yer sorunudur. Asıl kıstas alınması gereken gelirdir ve gelir düşük olunca, her şey (bu arada kitap da) pahalı, yüksek olunca da her şey ucuz görünür. Bir malın ucuzluğu veya pahalılığı, diğer mallar karşısındaki satın alma gücüne göre değişir. Eğer bir malın diğer mallar karşısındaki nisbi fiyatı gerilerse, o malın ucuzladığından ve tersi söz edilebilir. Bu nisbi kavramların üzerinde oynamayı bırakarak, kitabın ömrünü tamamladığı gibi, dehşet verici bir iddianın üzerinde düşünmekte yarar vardır.

İki önerme birden: Kitap ucuzluğundan ötürü ölmektedir;

Kitap, öyle olmadığı halde, boş zaman unsuru olarak algılandığından ölmektedir. Başka bir ifadeyle, herkesin ulaşabileceği bir nesne haline gelmesi, onu öncelikle statü unsuru olmaktan çıkartmıştır. Ve öte yandan, üzerinde emek sarfedilmesi gereken bir faaliyet, yani kitap okuma, bir boş zaman faaliyeti olarak görülmeye başlanmıştır.

Matbaanın 16. yüzyılda icadıyla “kitabın demokratikleştiği”nden söz edilmektedir. Bizde henüz böyle birşey olmadı ama, Batı ders kitaplarının hemen hepsinde buna benzer önermeler sıklıkla yer almaktadır. Gerçekleri veya gerçeklere yaklaşan şeyleri edinmenin en kötü kaynağı ders kitapları olduğundan, başka hiçbir gerekçeye başvurmadan, sırf ders kitabında yer almasından ötürü, bu önermenin yanlışlığı ileri sürülebilir. Bu kadarıyla yetinmeyenler için: Rönesans’ta, matbaanın icadı kitabı demokratikleştirmemiş, ona egemen olan sınıfın değişmesine yol açmıştır.

Rönesans adı verilen, kapsamlı ve birikimli dönüşüm ve başkalaşım döneminde, kitaba ilişkin olarak meydana gelen değişme, ucuzlaması değil, bollaşmasıdır. Matbaanın icadından önce, manastırlarda keşişler veya üniversite çevrelerinde hattatlar tarafından elyazması olarak çoğaltılan kitaplar elle yazma işleminin zaman almasından ötürü çok kıt idiler ve öte yandan Kilise’nin tekelinde kalmaktaydılar. Matbaa, çoğu zaman sanıldığının aksine, kitabı ucuzlatmamış, yalnızca üretim süresini kısaltmıştır. Böylece parası olduğu halde bilgiye ulaşamayan burjuvazi, matbaa sayesinde, bilgiyi tekeline almaya başlamıştır. Zaten Rönesans, burjuvazinin kendi dünya görüşünü egemen kılması faaliyetinden başka birşey değildir. Bu bağlam içinde, kitap burjuvazinin egemenlik simgelerinden biri haline gelmiştir. Başka bir ifadeyle söylenmesi halinde, halk gene kitabın uzağındadır, kitabı değerli kılan başlıca unsur da, halkın ulaşamayacağı bir nesne olması durumunda gizli bulunmaktadır.

Kitabın gerçekten ucuzlaması ve dolayısıyla, bilgiye ulaşma olanağı olmaktan bir boş zaman nesnesi haline doğru gerilemesi, XX. yüzyılın başından itibaren görülen bir süreçtir ve bugünlerde zirve noktasına ulaşmak üzeredir. Kitap günümüzde o kadar ucuzdur ki, hiçbir sınıfsal veya bireysel prestij sağlamamaktadır. Bu nedenle terkedilmektedir.

Bu konuda da bir yanılgı vardır ve tartışılması gerekmektedir. Kitabın günümüzde dünya ölçeğinde gerilemesi, elektronik bilgi işlem araçlarındaki gelişmeye bağlanmaktadır. İlk bakışta doğruymuş gibi gözüken bu iddianın varsayımlarına biraz daha yaklaşıldığında, kitap ile elektronik bilgi derleme ve saklama araçlarının ikâme değil, tamamlayıcılık ilişkisi içinde oldukları görülmektedir. Bu durumda, elektronik bilgilenme alanındaki bir talep genişlemesinin kitap talebini de artırması gerekirdi. Bunun tamamen tersi bir durumun ortaya çıkması, kitabın kendini silip süpüren bir rakiple karşılamasından değil de, peşinde koşmaya değemeyecek kadar ucuz olmasından kaynaklanmaktadır.

Buradan başka bir yanılgıya gelmek gerekmektedir. Gene çoğu zaman öyle sanıldığının aksine, kitap bazı istisnalar dışında, bilgiye ulaşmak için talep edilmemiştir. Kitabın istenmiş ve aranmış olmasının nedeni, hakimiyet simgelerinde birini meydana getirmiş olmasıdır. Kitaplı dinler, hukuğun kara kitabı, kitabına uygun davranmak ve binlerce başkasını birleştirmemiz durumunda, kitabın işlevlerinin arasında, bilgi aktarımının sonuncu sırada yer aldığı, asıl işlevinin değişmezi, reddedilmezi korumak olduğu anlaşılmaktadır.

Sonuncu yanılgı, kitabın bilgiyi demokratikleştirdiğine ilişkin olanıdır. Bilgi her zaman bazı tabakaların tekelinde kalmış (o tabakaların genişlemesi zaman zaman söz konusudur, ama bu bilginin aktarımının bizatihi kendisinin demokratikleştiği anlamına gelmez), bazı serpintileri daha geniş kitlelerin üzerine dökülmüştür. Kitap bu bağlamda, bilgi “tuzluğu” işlevini görmüştür, görmektedir, görecektir. Ancak, aşırı ucuzlaması, yani diğer mallar karşısındaki nisbi fiyatının gerilemesi, onu bu işlevindende uzaklaştıracağa benzemektedir. Sh: 191-193

Kaynak: Mehmet Ali KILIÇBAY, Felsefesiz Sanat ve Oyunsuz Tarih, İmge 1.Baskı: Ocak- 1996, İstanbul

 

FELSEFE, BATI UYGARLIĞI VE KURAN’A GÖRE GERÇEK NEDİR?


İnsanlar, bir sorun ile karşılaştıklarında; ya geleneklere bağlı kalarak taklit yoluyla çözüm üretmekteler; ya da bir geneleme, bir toptan açıklama olan, “izm”lere sarılmaktadırlar. Bu “izm”ler; Marksizm, nasyonalizm, pesimizm [Kötümserlik, karamsarlık, bedbinlik ] gibi: “Ya bir düşünürün sistemi; ya bir sosyal görüş, ya da bir hayat görüşü” şeklinde olmaktadır.

Yine insanlar, ister geleneklere göre, ister izm’lere göre hareket etsinler; taklitle ve duygularının yönlendirdiği mantıkla yaşama yolunu seçmişler demektir. Kullanılan mantığa, “duygusal mantık” diyebiliriz; ve genelde ise akılın gösterdiği yol pek önemsenmez.

Eğer, sorunların çözümünde, bilimsel araştırma metodu ve akıl, tek başına dikkate alınıyorsa; mekanik düşünce (“bir sıfır” ya da “var-yok”) mantığı geçerli olmaktadır. Buna da “akılcı mantık” diyebiliriz.

Sorunlara; “her zaman ve her mekanda, geçerli, yeterli ve doğru olan” çözümler bulunabilir mi? Bugüne kadar, bu türden bir çözümler demeti üretilememiştir. Zaman ve mekânla değişmeyen çözümlere filozoflar gerçek diyorlar, gerçeğin de mevcut olmadığını belirtiyorlar; daha önceki çözüm üretimlerinin daha sonrası için hem geçerli ve hem de yeterli olamayacağını belirterek, değişimin sürekliliğini vurguluyorlar.

Acaba “duygusal mantık ve akılcı mantık” dışında başka bir mantık türü daha var mıdır? Gerçek yok mudur? Bu konuları; felsefe, Batı Uygarlığı ve Kuran ışığında inceleyip görmeğe değmez mi? Sh:5

 

İNSANIN GEÇMİŞİ

Batı Uygarlığına Göre İnsanın Geçmişi

Batı Uygarlığı, İnsanın geçmişini; fizik, gökbilim (astronomi) ve yerbilime (jeolojiye) göre belirlemeğe çalışmaktadır. Bu tutum, insan aklı ve pozitif bilim anlayışı ile uyum içindedir. Çünkü: “Batı Uygarlığının temel düşünce sistemi, Eski Yunandan beri bilinen (içinde yaşadığımız çağın bilgileriyle de beslenerek) ve yeniden gündeme getirilen, materyalist felsefedir.” Pozitif bilim anlayışı: “Gözlem yapabildiğine veya deneyebildiğine inanmalısın diğerlerine ise göz ardı etmelisin” temel ilkesine dayanmaktadır.

“Felsefe ne işe yarar?” konusu üzerinde biraz durmak, ilerideki görüşlerimizi kavramak bakımından yararlı olacaktır.

İnsan hariç diğer yaratılanların işlevleri (fonksiyonları) bellidir. Cansız varlıkların kendilerine özgü özellikleri vardır; belirli doğa kanunlarına göre tepki verirler ve bu yüzden ne yapabilecekleri önceden kestirilebilmektedir. Canlı varlıklar ise, belli şartlarda belli davranışlar göstermektedirler. Bitki ve hayvan nesillerinin insan gereksinimlerine göre üretimi, ıslahı ve tüketimi mümkün olabilmektedir. Canlıların, özellikleri olarak belirlenen davranışları, işlevlerini de içermektedir. İnsanın ne zaman ne yapacağı önceden kestirilememektedir. İnsan işlevini zamanı geldiğinde kendisi belirlemektedir. İşte felsefe, insanın işlevini belirlemesinde yardımcı olmak üzere yapılan çalışmalar ve üretilen bilgilerdir. Felsefe her dönmede olduğu gibi şimdi de vardır ve gelecekte de varlığı devam edecektir.

Felsefe üretiminde sonsuz seçenek baskısı vardır. Ancak, çok fazla dağılmamak amacıyla yalnızca, tanrı-tanırların üretimleri ve tanrı-tanımazların üretimleri olmak üzere iki eksen üzerinde durmak uygun olacaktır. Tanrı-tanır eksende “insan işlevinin”, inandığı tanrının ona yüklediği görevlerin yorumuna göre şekilleneceği açıktır. Belirli inanca göre de olsa, bu tür “insan işlevinin belirleme çalışması” da bir insan düşüncesinin ürünü olduğundan dolayı bir felsefedir. Tanrı-tanımaz eksende üretilen felsefede ise, “insanın işlevi (fonksiyonu)” sadece insan aklına dayanarak belirlenmektedir.

Felsefe denince genelde hep tanrı-tanımaz eksende üretilen düşünceler anlaşılmıştır. Günümüzde de bu konuda pek fazla bir değişiklik yoktur. İnsan nedir (felsefi) sorusuna verilen yanıt farklı olduğundan; felsefe nedir sorusuna verilen yanıt ta farklı olmaktadır. Günümüzde artık kimse insanın bir tanrı olduğu görüşünü ön plana almamaktadır; bu yüzden: “İnsan: Bir yaratılandır ve diğer yaratılanlardan en önemli farkı, kendi işlevini kendinin belirleme olanağı elinde olabilen tek varlıktır” temel görüşü esas alınabilmekte ve yukarıdaki tespitler de yapılabilmektedir.

Batı Uygarlığının insanın geçmişine nasıl baktığını daha iyi kavrayabilmek için, bazı önemli genel bilgileri gözden geçirmemiz uygun olacaktır.

Tübitak; “Bilim ve Teknik Aylık Popüler Bilim Dergisi’nin 377’inci sayısının eki olan “Büyük Birleştirme Kuramları” Posteri (resim ve yazı içeren tablosu);

“Bugün, geçen süre 15 milyar yıl!

İnsan, nereden geldiğini merak etmeye başlıyor.”

Şeklindeki bir ifadeyle dikkatimizi çeken bölümünde “sonunda günümüze geldik” diyerek devam ediyor:

(Evrenin ilk oluşumunu hatırlatarak) “Kimyasal süreçler, bağımsız atomları bir araya getirerek moleküllerin oluşmasını sağlıyor. Elektronların bir arada tuttuğu bu yapılar, giderek daha da büyüyerek, organik moleküller dediğimiz daha da karmaşık yapılara dönüşüyor.

Sonunda bu organik moleküller, dış etkenlerin de yardımıyla kendilerini kopyalamanın yolunu öğreniyorlar. Yıldız tozları ve karmaşık şifreler (DNA), yaşamı sentez ediyor.

Dört milyar yıl süren uzun bir evrim sonunda, rastlantıların yadsınamayacak katkılarıyla dünyaya egemen olan insan, çevresindeki evreni incelemeye başlıyor.”

Bu, bilim dergisinin anlatımına göre; insan (önemli ölçüde) rastlantılar sonucu meydana gelmiştir.

İnsanla ilgili bir başka bilimsel yorumu psikoloji kitabından verebiliriz: “Clıfford T. Morgan; Psikolojiye Giriş (Çeviri Yayın Sorumlusu: Prof. Dr. Sirel Karakaş, 11. Baskı, 1995 Ankara) kitabının 29’uncu sayfasında bulunan bilgiler şöyledir:

“Evrimin zaman ölçeği: Dünya çoğu gökbilimcinin inandığı gibi 5 milyar yaşında ise ve yaşam 3 milyar yıl önce başlamış ise bu tablo, belli evrimsel olayların tarihini, tek bir takvim yılı ölçeğinde göstermektedir.”

(Açıklama: Burada günlerin, GÖRELİ TARİH şeklinde gösterilmesinin amacı, işe biraz da mizah katmaktan ibarettir ve bilimsellikle elbette ilgili değildir.)



YILLAR

OLAY

GÖRELİ TARİH

 

 

 

5 milyar yıl önce

Dünyanın başlangıcı

10 Ocak

3 milyar yıl önce

Yaşamın başlangıcı

26 Mayıs

500 milyon yıl önce

Denizdeki omurgasızlar başl.

24 Kasım

350 milyon yıl önce

Karada bitkilerin belirmesi

5 Aralık

205 milyon yıl önce

İlk dinozorların ortaya çıması

16 Aralık

65 milyon yıl önce

Dinozorların ortadan kalkması

25 Aralık

1 milyon yıl önce

 İnsanların ortaya çıkması

31 Aralık

5000 yıl önce

İlk uygarlığın görülmesi

31 Aralık

 

Belgesel bkz: COSMOS: A SPACE-TİME ODYSSEY/ Cosmos: Bir Uzay Serüveni (2014–)

İnsanın Geçmişi konusunun güncelliğini vurgulamak için, bir gazete haberine yer vermek uygun olabilir. Burada doğrudan insan konu edilmiyor; fakat insan oluşumuna olanak veren ilk canlının tarihi üzerinde duruluyor.

Hürriyet Gazetesi’nin, 30 Ocak 1999 günlü baskısında; şöyle bir habere yer verilmiştir: “Dünyada ilk canlı 3.7 milyar yıl önce yaşadı. Danimarka Jeoloji Müzesi’nde çalışan araştırmacı, Minik T. Rosing, dünyada ilk canlının 3 milyar 700 milyon yıl önce ortaya çıktığını kanıtladı. Rosing, Batı Grönland’da bulduğu bir kaya parçası üzerinde, hayatın kimyasal temel taşı sayılan karbon bir maddeye rastladı. Bu maddenin okyanuslara yakın yerlerde yaşayan bir planktondan (çok küçük canlıdan) kayaya bulaştığı belirlendi. Kayanın ise 3 milyar 700 milyon yaşında olduğu hesaplandı. Bu kalıntının bilinen en eski fosilden 200 milyon yıl daha eski olduğu bildirildi.

İnsan konusu internette de güncelliğini koruyor: İnsan fosilleri konusunda, İnternet (www.talkorigins.org/faqs/specimen) adresi aracılığı ile, 26 Ocak 1999 gününde elde edilebilen bilgiler özetle şöyledir.

Önemli İnsan Fosilleri: Fosillerin bir kısmı; ya bilimsel, ya tarihi ilgi, ya da yaradılış inancı yönünden meşhurdurlar. İnsan fosillerinin bir tabuttaki gibi bulunduğunu düşünmek yanlıştır. Halen binlerce insan fosili mevcuttur. Bunlar genelde, ya bir kemik parçası, ya da kırık bir dişten ibarettir. Bu internet adresinde: Otuzdan fazla ayrı yerde yapılan, insan fosilleri araştırması sonuçlan açıklanmaktadır. Genel bilgi verme yönünden; belirlenen dört sınıftan birer tane olmak üzere, dört tipik örneği aktarmak uygun olacaktır.

“KP 29285”, (sınıfı: Australopithecus) Kenya Kanapoi’de, 1994 yılında, Kamoya Kimeu tarafından bulunmuştur. 4.1 milyon yaşında olduğu tahmin edilen orta kısmı da olmayan bir kaval kemiğidir. Bu, bilinen en eski iki ayaklılara ait kalıntıdır.

OH 24, “Twiggy”, (sınıfı: Homo habilis) Tanzanya, Olduvai Gorge’da, 1968 yılında Peter Nzube tarafından bulunmuştur. Yedi dişi bulunan ve epeyce kırılmaya uğramış, bütüne yakın kafatası kemiğidir. Yaklaşık 590 santimetreküp beyin hacmi olan bu buluntunun yaşı, 1.85 milyon yıl olarak tahmin edilmiştir.

OH 9, “Chellean Man”, (sınıfı: Homo crectus) Tanzanya, Olduvai Gorge’da 1960’da Louis Leakey tarafından bulunmuştur. 1.4 milyon yaşında olduğu tahmin edilmiştir. Bulunan beyin hacmi 1065 santimetreküp olan kafatasıdır.

“Cro-Magnon Site” (sınıfı: Homo sapiens) Tahmin edilen yaşı 28 bin yıl olan fosiller, 1968 yılında Cro-Magnon, Fransa’da bulunmuştur. Bu bölgede çeşitli aletlerle birlikte, 5-6 kişiye ait iskelet kalıntıları bulunmuştur.

İnsan fosillerinin incelenmesi ile belirlenebilen önemli genel değişimler şöyledir. Sürekli ve düzenli olmamakla beraber; ilk örneklerden, son insan kalıntılarına doğru: Beyin hacminde artış;

Vücut yapısında gelişme; alet kullanımı ile üretiminde ilerleme eğilimi gözlemlenmiş ve fakat diş boyutlarında küçülme; güçlü iskelet yapısında ise gerileme belirlenmiştir.

Burada dört sınıf bulunmaktadır; australopithecus, homo habilis, homo erectus ve homo sapiens.

Australopithecus katagorisine alınananların maymun olduğu savı vardır. Homo habilis kategorisindekiler için, insan maymun arası geçiş türü veya maymun oldukları savı mevcuttur. Homo erectus iskeleti ile modern insan arasında bir fark olmadığından, homo erectus ile homo sapiens’in aynı sınıfta olması gerektiği savları da mevcuttur.

Batı Uygarlığındaki, pozitif bilim anlayışı: “Gördüğüne ve deneyebildiğine inan, bunun dışındakileri ise inanma”; şeklindeki, temel görüşten kaynaklığı bilinmektedir.

Ana Britannica’dan (Hürriyet, 1994), edinilebilen bilgilere göre: Darwin C. (1809Ğ1882) Türlerin Kökeni isimli eserinde ortaya koyduğu teori nedeniyle, canlıların evrimi konusunda tartışma başlamıştır. Bu başlayan tartışmanın, Hıristiyan inancını da temelinden sarsmada çok etkili olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü insan, Hıristiyan inancındaki tanrısallığını yitirip, artık sıradan bir canlı durumuna gelmiş olmaktadır.

Darwin, okyanuslarda yaptığı beş yıllık bilimsel gezisinde gözlemlediklerini, “Türlerin Kökeni” isimli eserinde bir teori ile açıklama yoluna gitmiştir. Aynı atadan gelen hayvanların zamanla değişik türlere dönüşebileceğini bir teori olarak açıklamaya çalışmıştır.

Daha önceleri de bu konularda düşünceler ortaya konmuştur, ancak Darwinin buradaki etkisi, doğrudan yaptığı gözlemlere dayanmasından kaynaklanmaktadır. O, hiçbir zaman insanın maymundan türediğini de ileri sürmemiştir. Tarih ve politika konularına ise hiç ilgi duymuyordu. Almanya’da sosyalizm ile doğal seçme yoluyla evrim, arasında bağ kurma çalışmalarını ise “ne aptalca bir düşünce” diye nitelendiriyordu.

Dünyanın ve tüm canlıların bugünkü biçimiyle tanrı tarafından sabit bir şekilde yaratıldığını ve İncil’de her yazılanın doğru olduğunu savunan Kilise ve sabit görüşlü bilim adamlarınca devamlı saldırıya da uğruyordu. Ama kendisi de eski bir rahip adayı olmasına karşın, Kitabı Mukaddeste dünyanın oluşumuna ilişkin alıntıların yanlışlığının ortada olduğunu ve Kitabı Mukaddesin Tanrıyı kinci bir tiran gibi gösterdiğini söyledi. Bu da, gene aynı metinde yer alan Tanrının bağışlayıcılığı kavramına ters düşüyor, görüşlerini ileri sürüyordu.

Darvincilik: Darwin’nin, organik değişimleri açıklamak amacıyla geliştirdiği biyolojik evrim kuramını temel alan yaklaşım. Darwinizm (Darvincilik) 1937’den başlayarak, evrimin, üç ilkenin etkileşimine dayandığı görüşünü geliştirmiştir. Bu üç ilke çeşitleme (varyasyon), kalıtım ve var olma savaşıdır. Yeni bilgilerin ışığında, Yeni-Darvincilik daha önceki anlayışları aşmış ve kalıtsal olan ve olmayan değişiklikleri de kesin biçimde ayırt edebilmektedir.

Burada verilen Darvincilik biyolojiyle ilgili olanıdır; fakat bir de felsefeyi içine alan daha geniş kapsamlı Darvincilik vardır.

Darvinizm (Darwinism): Darvincilik, Charls Darvvin’in geliştirdiği, (ve yaratılış öğretisini reddederek) insan da içinde olmak üzere bütün canlı varlık türlerinin doğuşunu ve gelişmesini en alt biçimlerden başlayarak yaşama savaşı ile açıklayan biyoloji ve felsefe öğretisi. Bu öğretiye göre, yaşama savaşı doğal ayıklanma ve gelişmeyi sağlayan etkendir.

Sh:6-9

GERÇEK NEDİR?

Felsefeye Göre Gerçek

Felsefeye göre doğru nedir sorusundan sonra; felsefenin ne olduğu konusunda kısa bir görüş ileri sürmüştük, aynı görüşün burada yinelenmesine gerek olmaz kanısındayım. Ancak tanımı verebiliriz; “felsefe: İnsanların, kendi işlevlerini hür iradeleriyle belirlemelerinde, faydalanmaları için önlerine konan (ve fakat yine kendileri gibi insanlar tarafından üretilen öğütsel nitelikteki) bilgiler ve örneklerdir.”

Gerçek sözcüğünden ne anladığımızı belirlemek faydalı olacaktır; ileride de neyin üzerinde durduğumuzun bilincinde olmamızı ve nereye vardığımızın da farkında olmamızı sağlayacaktır. Tanrıtanımaz eksende felsefe yapanlar, her şeyin zaman ve mekanla değiştiğini görerek; zaman ve mekanla değişmeyen hiçbir şey yoktur, o halde her zaman ve mekanda geçerli olan doğru yoktur, sonucuna varmışlar ve gerçek diye bir şey yoktur demişlerdir. Buna göre; gerçek: Zaman ve mekanla değişmeyen doğrudur, tanımını benimsememiz gerekir. Gerçeği aramak demek; zaman ve mekanla değişmeyen doğruyu aramakla eş anlamlıdır.

Tanrı-tanır eksende felsefe yapanların bir bölümü, doğruların zaman ve mekana bağlı olduğunu kabul etmişlerdir. Tanrı buyruklarını da zaman ve mekana göre insan aklı ile yeniden yorumlayıp yeni doğrular üretmişlerdir. Diğer bir kısmı ise, tanrı buyruklarının belirli zamanlarda yapılan yorumlarını değişmeyen gerçekler varsayıp felsefe üretmişler ve bir süre sonra bu felsefeyi benimseyenler de ya toplum dışı kalmışlar ya da toplumla ciddi şekilde sürtüşmeye girmişlerdir. Çünkü, toplumlarda değişim süreklidir ve buna bağlı olarak ta toplumsal kurumlar sürekli olarak değişmektedir. Bu değişime uyum sağlayamayanlar da, er ya da geç toplum dışı kalmaktadırlar. İnsan üretimi olan felsefenin de, zaman ve mekanla değişim göstermesi doğaldır.

Din dogmalarına göre düşünmeyen felsefeciler, gerçek yoktur demektedirler. Din dogmalarına dayalı felsefe üretenler ise; dogmaları birer gerçek olarak gösterme çabasındadırlar. Halbuki dogmaları (dayatmaları) üretenlerin doğrudan kendileri olduklarının ya farkında değillerdir ya da bildikleri halde çıkarlarına zarar gelir endişesi ile açıklamamaktadırlar. Dinler, insanların kendilerine uygun doğruyu seçmeleri içindir. İslam’da ise Kurana dayalı din; insanın sıkıntıya düşmesi için değil, fakat bir iyilik bir kolaylık olarak öğüt şeklinde ortaya konmuştur. İslam’ı dayatmacı duruma getiren, pek çok kişinin geleneği din olarak benimseyip, yayma çabalarındandır. Evrim teorisinin etkinlik kazanmasından sonra Batıda dini dogmalara dayalı felsefe üretimi de gündemden düşmüştür.

Bilime Göre Gerçek

Bilime göre doğru nedir konusunda, bilimin ne olduğunu anlamaya çalıştık. Burada ise, bilim deyince, sadece pozitif, doğa bilimlerini anladığımızı kabul edeceğiz. Çünkü, günlük hayatımızda artık bilim sözcüğü ile genelde sadece pozitif, (gözlem ve deneye dayalı) bilim türü anlaşılmaktadır. Türkçe sözlüklerin tanımı da böyle bir yönlendirmeye neden olmaktadır. Gözlem ve deneye göre doğru olanlar, artık bütün insanlar için de tartışmasız doğru olmaktadır. Bu doğru tanımına, uyum sağlayan toplumlara da çağdaş toplumlar denilmektedir. Çünkü kişiye bağlı doğrular terkedilmiş, kişilerin sabit fikirleri yerine; bilimsel bilgi ve bilimsel araştırmalar karar vermede etkin olmuştur. Kişiye bağlı doğrular, insanın özel yaşamında belki de eskisinden daha fazla yer alabilir, bunda bir sakınca yoktur. Siyasi, hukuki, ekonomik, teknik ve diğer konularda başarılı olmanın tek çıkar yolu, doğru bilimsel verilere göre karar vermekten geçmektedir artık.

Bilimsel doğrulara, günlük hayatta bilimsel gerçekler denilmektedir; bu şekilde anlatılmak istenen elbette bilimsel doğrulardır. Çünkü; bilimsel yeni bir buluşla daha, önceki doğrunun geçerliliğini yitireceğini herkes bilmektedir, ve bu konu tartışma dışıdır.

Pozitif bilim, “gözleyip deneyebildiğine inanabilirsin, gerisini ise göz ardı edersen bir şey kaybetmiş olmazsın” şeklindeki düşünceyi benimsemektedir. Pozitivizme yakından bakıldığında, bu düşünce sistemini, bilimsel araştırma metodunun izlediğini görülür. Bir konuda araştırma yapmak için önce bir teori ortaya konur, sonrada bunun böyle olup olmadığını deney ve gözlemlerle doğrulma yoluna gidilir. Deneme yanılma ile teoriyi veya deneyi yineleyerek, birinin diğeriyle uyum içinde olduğu gösterildiğinde bilimsel doğru bulunmuş olur.

Acaba bize bilimsel doğrular diye bildirilenlerin hepsi böyle midir?

Pek çoğu böyle olmasa teknolojik gelişim olur muydu?

Fakat, bazı kabuller yok mudur?

Su 100 derecede kaynar, bu elbette gözlenip denenebilir, o halde insanların da buna endişesiz inanması gerekir. Deney bize doğruyu gösteriyor. Yeryüzünde okyanuslar var, akarsular var, bunların hepsinin 100 derecede kaynayacak olduğunu, pozitivizmle nasıl inandırabilirsiniz? Gördüğüne, denediğine inan, gerisini bir tarafa bırak düşüncesine göre; denediğim miktardaki suyun kaynama noktasının doğru olduğunu kabul ederim, fakat dışarıda kalanların da, aynı özellikte olduğunun deneyle gösterilmesini istemem gerektiğini düşünür ve ileri sürebilirim. Pozitivizmin buna verecek bir cevabı yoktur; fakat şöyle bir apriori (önsel) görüş herkese böyle bir soru yöneltme olanağını vermemektedir: Doğada bir düzen vardır, eğer buradaki su 100 derecede kaynıyorsa, diğerleri de öyledir, çünkü bilimsel doğru olarak bu denenmiş ve görülmüştür. Bu apriori görüşü kim söylemiştir, bu bilginin kaynağı nedir? Bunu kim nerede nasıl deneyerek göstermiştir? Pozitivizme uyan tam bir cevap yoktur.

Pozitivizmi tam anlayabilmek için; evrim teorisi ve ona bağlı olarak geliştirilen ve evrenin ortaya çıkışından başlayıp, insanın meydana gelişine kadar, her bir ana konuda oluşturulan ve bir bütünlük içinde sunulan teorileri bir arada görmemiz uygun olacaktır. Ayrıca, bu düşüncenin tam karşıtı olduğu söylenen bir diğer düşünı eyle, karşılaştırma yapmanın, bunlar arasında bulunduğu öne sürü’ len, temel farkın ne olduğunu görme bakımından da yaralı olacak’ ur. Karşılaştırma için, iki ana düşünce ekseni kabul edilmiştir. Birisi, tanrı-  tanımaz düşünce ekseni; yani insan aklı her şeye yeterlidir anlayışına dayalı görüşler; diğeri ise, tanrı-tanır düşünce eksenindeki görüşlerdir. Tanrı-tanımaz düşünce ekseninde Evrim Teorisini ve Tanrı-tanır düşünce ekseninde ise, daha önce gördüğümüz İnsanın ve Evrenin Geçmişine Ait Yeni Teoriyi dikkate ,ı İmamız uygun olacaktır.

**

TANRI-TANIMAZ EKSEN

 

TANRI-TANIR EKSEN

Maddi evren, büyük patlama ile başladı ve zamanla bugünkü halini aldı.
(Bu bir teoridir, kanun değildir; deneyle doğrulanmamıştır buna olanak ta yoktur; maddi evreni yeniden oluşturamazsınız.)
Diğer evrenleri ve maddi evreni de Allah yarattı. Maddi evrene ol dedi oldu. Bu evrenin programı ise 6 günde yaratılmıştır, ve maddi evren bu programa göre oluşmaktadır.
Büyük patlamadan önce ne vardı? Bunu sorgulama, bu böyledir.
(Bu dogma, dayatma değil midir?)
Allah, diledi ve maddi evreni yarattı. Daha önce böyle bir evren yoktu. Bu evren, komşusu süper evrenden enerji alarak meydana geldi.
Ancak, “gözleyip ölçtüğüne, denediğine inanmalısın diğerlerini ciddiye alma!” (Peki öyle ise; gözlenemeyen büyük patlamaya nasıl inanacağım? Bunun da cevabı yoktur! Ancak bazı fiziki deneyler bu görüşü desteklemektir, sen de bununla yetinmelisin!}
Hem Kuranda bildirileni ve hem de gözleyip, ölçtüğünü ve denediğini doğru kabul etmelisin, hepsini Allah yaratmıştır. Yaratılanları yakından öğrenmen insana verilen bir görevdir, böylece hem inancın pekişir hem de insanlara faydalı olursun!
Buluşlar bilimsel yasalarla formüle edilir ve evrende geçerli olduğu öngörülür. Evrende benzer olayları tek, tek ölçmeden, denemeden aynısı olacağını nereden biliyorsunuz. (Yanıt yoktur!)
Maddi evrende, bilimsel yasalarla açıklanan doğrular, maddesel evrende geçerlidir; çünkü Allah her şeyi bir ölçüye, yasaya göre yaratmıştır, bir düzensizlik konu değildir. (Hicr 15/ 19)
Önce maddi evren büyük patlama ile varlık alanına çıkmıştır, sonra da canlılar ve canlıların evrimi ve tesadüflerin yardımı ile insan oluşmuştur.
(Bir canlı bir diğerinin evriminden oluştu ise, aradaki canlılar veya onların fosilleri, niye bulunamıyor. Yarı maymun yarı insan, yarı kuş yarı kertenkele şeklinde bir canlıyı niye göremiyoruz. Evrim sürekli olduğuna göre, niye var olan insan evrimleşmiyor.)
İnsanı da diğer canlılar gibi, Allah yaratmıştır: (Bir süre sonra, insanı maddi evrenden süper evrene, yani cennete getiren Allah, ona bilgi ve hür davranma yeteneği vermiştir. Hürriyetini kullanan insan yeniden maddi evrene geri döndürülmüştür.)
Adem ilk insan değil, fakat ilk medeni insan adayıdır. Her bir yaratık, kendi programı uyarınca yaşam sürmektedir. İnsan: öğrenme ve de kendi işlevini, belirleme özgürlüğüne sahip tek varlıktır.

 

İnsanın, Evrim Teorisine benzer bir evrimden geçerek oluşmasını düşünmeyi engelleyen bir görüş Kuranda yoktur. Yalnız, evrenin oluşumunun tesadüflerle açıklanması inancına da Kuran da yer yoktur.

Yukarıda, iki düşünce eksenindeki temel kabulleri, beraberce vermekten amaç, birinin diğerinden üstünlüğünü kanıtlamak değildir. İnsanlar var olduğu sürece bu iki eksen de var olacaktır. Şayet, iki eksenden birini kaldırmak olanaklı olsa idi, Hıristiyanlığın Engizisyonlu çabası veya komünist faşizm başarıya ulaşırdı. Burada gösterilmek istenen, her iki eksendeki temel kavramların da inanca dayandığını vurgulamaktır. Bu yüzden birinin diğerine söyleyecek bir sözü yoktur, ya da olmamalıdır. Aksini savunmak olanaklı değildir; çünkü böyle davranış: Düşünme (felsefe yapma) sana ne veriliyorsa onunla yetin demekle eş anlamındadır.

İnsanlığın bugün ulaştığı uygarlık düzeyinde, düşünce özgürlüğünün, insan hayatı için olmazsa olmaz şartı haline geldiğini herkes benimsemiştir. Düşünce özgürlüğünü benimsemeyen ülke yoktur denemez, düşünceye kısıtlama getirenleri hep beraber izliyoruz ve başarısızlıklarını da görebiliyoruz.

Gerek eğitim, gerekse basın yayın aracılığı ile bizlere verilmeğe çalışılan ve sürekli üzerinde durulan, pozitivizme dayalı düşünce tarzıdır. Akla dayalı hareket ederseniz, sonuç daima olumlu olacaktır, şeklinde bir baskı sürdürülmektedir. Gazete okuyanlar, televizyon seyredenler bilirler ki, en geç ayda bir defa, bir maymun resmi, bir gazete sayfasında veya bir televizyon ekranında boy gösterir: “Maymunlar yazı yazmayı öğrendi veya artık maymunlar aritmetik işlemlerini yapabiliyor” şeklindeki haberlerle beyin yıkaması yapılmaktadır. Bu beyin yıkama işlemi bilim adına yapıldığından hiç kimse ne sorgular ne de bunun bir bilim faşizmi olduğu üzerinde durur. Halbuki, psikoloji (ruhbilim) sadece insan davranışlarını değil aynı zamanda hayvan davranışlarını da kendine konu edinmiştir. Psikoloji, felsefeden ayrılarak bağımsız bir bilim halini aldığı günden itibaren, yani yaklaşık yüz yıldır, hayvanlar üzerinde deneyler yapmaktadır. Bugünkü basının gündeme getirdiği konuların pek çoğu da belki 20 veya 30 yıl önceki deneylerin sonuçlarıdır ve elbette benzer deneyler zaman, zaman yinelenmektedir de. Bunlar doğrudur ve insan üzerinde yapılamayan birçok deney, bazı hayvanlar üzerinde yapılarak elde edilen değişik bulgular; insan sağlığı, eğitimi ve reklamcılık gibi ekonomik amaçlarla da kullanılmakta ve faydalı da olmaktadır. Fakat özellikle maymunun insan gibi okur, yazar olduğu yolundaki haberler, evrim teorisinin canlılığını koruma amacından başka neye hizmet etmektedir?

Eğer evrim teorisi doğru ise, evrim dönemini yaşayan canlılar veya bunların fosilleri, jeolojik kalıntıları nerededir?

Evrim ya da geçiş canlıları, yarı sürüngen yarı kuş gibi bir canlı yoktur, bulunamamıştır veya insan niye evrimleşmeye devam ederek bir başka şekle girmemektedir. Neden evrim teorisinde inatla, ısrar devam ediliyor?

Çünkü evrim teorisi, pozitivizm düşüncesinin temel kavramıdır ve de temelde değişmeden devam ettirilmektedir. Evrim teorisi şeklen bazı değişikliklere uğramıştır, ne var ki temelde bir değişme yoktur: “büyük patlamayı izleyen dönemde, evrim sonucu maddeden insan tesadüflere bağlı olarak meydana gelmiştir” görüşü devam ettirilmektedir. İnsan bir hücreden üreyen yaklaşık 150 trilyon hücreden oluşmaktadır; bu kadar hücre tesadüfen bir defa bir insan oluşturdu ise, nasıl olup ta bu tesadüfi gelişim, tekrar ederek milyarlarca insan oluşturmaktadır: Bunun da cevabı yoktur! Öyleyse, evrim teorisi, bir inanç değildir de nedir? Böyle bir inançla düşünmek yanlıştır denemez, bu insanın düşünce özgürlüğünü sınırlamak anlamına gelir. Fakat evrim teorisindeki ısrarın adını da doğru koymak gerekir, bu evrim teorisi de doğrudan doğruya bir inancın ifadesidir.

Felsefeciler buna paradigma diyorlar, ve de şöyle tanımlıyorlar:

“Belirli bir bilim adamaları topluluğunun paylaştığı ortak değerler, inançlar ve anlayışların oluşturduğu düzlem.”

Evrim Teorisini, bilimsel doğrudur diye göstermek ve ısrar etmek ve buna inanmayanları horlamak dayatmacılıkta karar kılmak anlamındadır.

Büyük patlama teorisi, evrim teorisi ile uyumludur ve bunu doğrulayan fiziksel bulgular da mevcuttur, fakat ne olursa olsun bunun deneyle de ortaya konmuş bir bilimsel doğru gibi kabulünü zorunlu görmek ve göstermeğe çabalamak, en azından bilimin şüphe üzerine kurulduğu kuralına uymaz.

Büyük patlama teorisi üstelik tanrı-tanır eksendeki düşünce sisteminin inancına da uymaktadır, bir fark vardır: Biri bunu kendiliğinden olduğuna inanmaktadır, diğeri ise Allah’ın iradesiyle olduğuna inanmaktadır. Her ikisi de sonuçta kişiye bağlı bir inançtır. Kimse, bir diğerinin isteğiyle inancını değiştirmeyecektir, inanç değişimi doğrudan kişinin isteğine bağlıdır. İnanç özgürlüğü de bu değil midir?

Buraya kadar ki açıklardan anlaşıldığı gibi, zaman ve mekanla değişmez bilimsel doğrular yani, bilimsel gerçekler de yoktur; bulunamamıştır; zaten kimse de bunu aramamaktadır.

Herhangi bir görüş, bilim adamlarınca söylenmiştir şeklinde ortaya konunca, sanki ortaya atılan bu görüş; bilimsel araştırma metodunun (yönteminin) tüm adımlarını tamamlamış ve bilimsel yasa haline gelmiş bir doğru gibi algılanmaktadır. Hâlbuki açıklanan görüş, henüz konun saptanması safhasında olabileceği gibi, bir öneri veya eski bir teori de olabilir veya son şeklini almış bir doğa yasası da olabilir. Bilim adamlarının her söylediği; bir bilimsel yasa şeklinde anlaşılmamalıdır.

Hangi düşünce sistemine inanırsak inanalım, önce: Ortaya konan görüşün hangi eksende olduğunu anlayıp, bu eksene göre doğru olup olmadığını saptadıktan sonra; kendi doğrularımız yönünden gözden geçirerek bir sonuca varmamız gerekir. Bu görüşü kullanabilmemiz ve de diyalogla sonuç alabilmemiz için bu tür bir çaba ön şart niteliğindedir.

Günümüzde diyalog denen kavramın işe yarar hale gelmesi için: Kendi felsefemizin ne olduğunu belirlememiz ve daha sonra karşımızdakinin de felsefesini, tıpkı onun anladığı gibi (fakat, bu kabul etme anlamına gelmez) anladıktan sonra; sorun üzerinde konuşularak, varsa bilgi eksiklikleri giderildikten sonra, ortak noktalardan yürüyerek bir sonuca ulaşmak olanaklı olacaktır. Diyalog olumlu sonuç vermediğinde ise, en azından karşı tarafın ne dediği anlaşılacağından bir kazanç meydana gelmiş olacaktır.

Tek kutuplu bir dünya ve tek bir dünya pazarı oluşturulması çabasında bulunulan günümüzde; pozitivizmin ne anlama geldiğini ve temelde felsefi bir görüşe dayandığını iyice anlamalıyız. Tüm ulusların, gözlem ve deneye dayalı bilimsel düşünceye göre hareket etmeleri çıkarları için tek yoldur seklinde verilen pozitivizm, temelde bir inanç sistemidir, bir insan üretimidir; yararlı olan yönleri olduğu gibi, zararlı ve geçersiz yönleri de vardır.

Yararlı yönü: İnsanların maddi ihtiyaçlarının karşılanması konusunda, pek çok olanak sağlamaktadır. Maddi olarak yeterli hale gelen insan, kendi onurunu korumada da daha bilinçli olmakta ve dolayısıyla madde dışı alanda da kazançlı olabilmektedir.

Zararlı yönü ise: Teknolojik gücü elinde bulunduran toplumların, her gün daha fazla tüketime yönelmesi ve diğer toplumları da özendirerek aynı çıkmaz içine sürüklemeleridir. Hem doğa talan edilmekte ve hem de çevre kirliliğini artmaktadır. Bu tüketimin böyle devam etmesi, teknolojik gelişimini tamamlamış toplumlar için bir yaşam tarzı haline gelmiştir. Mevcut standartlarını sürdürebilmek için: Üretim ve tüketim zincirini sürdürmek zorundadırlar veya kendileri öyle düşünmektedirler. Üretim, tüketin zinciri dışında kalan toplumları da buraya dâhil ederek, kendi alışageldikleri yaşamlarını devam ettirmede kararlı görünmektedirler. Böyle devam etsin ne olacak diyebilir miyiz? Gelişmiş toplumların yetiştirdiği düşünürler; bu sürdürülebilir bir durum değildir diyorlar. Yerkürenin bu kadar yükü çekemeyeceğini bilimsel verilere dayanarak açıklamaktadırlar. Bu yüzden çözüm getirecek yeni bir felsefe aranmaktadırlar.

Geleneğe Göre Gerçek

Geleneğe göre doğru nedir konusunda, geleneğin ne olduğu anlatılmağa çalışılmıştır. Burada tanımı anımsamak faydalı olacaktır. “Gelenek: Bir topluluğun kendinden önceki nesillerden devralıp kısmen dönüştürerek sonraki nesillere devrettiği, inanç, kurum ve seremonileri de içeren her türlü toplumsal pratik” ve “Gelenekçilik, gelenek taraftarlığı: Toplumdaki inanç, kurum ve kuralların meşruluklarını, geçmiş dönemlerde de uygulanmış olmalarına dayandıran davranış veya düşünüş biçimi. Geleneksel olanı modern olana tercih etme tavrı. Gelenekler ya da geleneksel değerlerin korunup yaşatılması gerektiğini savunan yaklaşım.”

Niye gelenekçilik üzerinde duruluyor sorusunu sormak gerekebilir. Toplumların tamamının yeni, modern tutumu benimsemesi beklenemez. Daha doğrusu bir toplumda yeniyi, moderni olduğu gibi benimseyenlerin sayısı pek fazla olmamaktadır, önemli bir bölümü yeninin kendi işlerine geldiği kadarını benimserken, bir bölümü de gelenekçilikte kalmayı yeğlemektedir. Yurdumuzda, toplumsal dönüşüm ve değişim; devrim yasaları aracılığı ile başlatılmış ve yaşatılmak istenmektedir. Yasaların etkinliğinin çok az veya hiç olmadığı yörelerde ayrıca ekonomik değişim de yeterli olmayınca, gelenekçilik orada yaşayanların bir tercihi değil, bir mecburiyeti de olmaktadır. Siyasilerin de oy almak için, gelenekçiliğe taraf olmaları kaçınılmaz olmaktadır. Gelenekçilik, görmezlikten gelemeyeceğimiz toplumsal bir olgudur.

Felsefe yönünden olaya yaklaşıldığında; zaman ve mekânla değişmeyen doğru olamayacağından bu bağlamda gerçek de yoktur, denilmektedir. Gelenekçiliği ister bir yaşam tarzı, ister şartlar gereği yaşayanların, insan hakları yönünden bu tür yaşamı yeğlemelerinin bir sakıncası da olamayacağı açıktır. Geleneksel yaşamı devam ettirenler, kendi düşüncelerinin tek doğru ve zaman, mekânla değişmez (gerçek) olduğu görüşünü zorla başkalarına da kabul ettirmeye kalktıklarında sorun ortaya çıkmaktadır; bunun en canlı örneği İran’da görülmektedir. Demokrasi yerine bir ideolojinin topluma dayatılmasını insanlar istememektedir. Bu tutumun “sorun” durumdan, kabul edilebilir hale indirgenebilmesi için; eğitimin yanı sıra ekonomik gelişmenin de etkisi belirgindir. Çünkü ekonomik yönden, içinde bulunduğu topluluğun geleneğine uyma dışında bir seçeneği olmayan insanların modern olmalarını beklemek olanak dışıdır.

Ülkemizde, devlette ayrıcalıklı konumlar elde etmek isteyenlerin bazıları da, yeni bir düşünce sistemi imiş gibi gelenekçiliği topluma sunmaktadırlar. Bu tür planı yürütenlerin, gelenekçiliği savunmaları doğaldır; kendi görüşlerini zorla kabul ettirme çabasına girmedikleri sürece bu görüşleri, yasal çerçevede görülecektir, görülmelidir de!

Gelenekçilikte; kendilerinden önceki nesillerden devralman inanç, kurum ve seremoniler, kısmen de olsa dönüştürülerek, sonraki nesillerde toplumsal pratikler olarak benimsenmektedir. Gelenekçiliği benimseyen topluluk ne kadar tutucu olursa olsun, geçmişin doğrularını kısmen dönüştürmek zorunda kalmaktadırlar;

Bu da, zaman ve mekanla değişmeyen doğru yani gerçek olamayacağının bir kanıtlanması olmuyor mu?

Kurana Göre Gerçek

Kur’an’a göre gerçek nedir? Din bilginleri, felsefeciler, toplum bilimciler, ruh bilimciler, hukukçular, daha doğrusu insanı konu alan bilimlerle uğraşanların tamamına yakını “gerçek nedir” sorusuna cevap getirmeğe çalışmışlardır.

Genel kanı odur ki; Kur’ân-ı Kerim, Allah Teâlâ kelamıdır, gerçeğin ta kendisidir ve asla değişemez. Kuran konusunda konuşmaya yetkili olanlar bu konuda ne diyorlar diye bir parantez açıp kendimizi konun dışında tutabiliriz; bu durumda ise, Kurana göre olmaması gerektiğini bilip inandığımız, din sınıfının varlığını kabul etmiş ve kendimiz aktif olarak din alanının dışına çıkmış oluruz. Din bilginlerinin görüş, yorum ve düşüncelerini okuyup anlamayalım; demiyoruz, diyemeyiz; onları da okuyup anlayıp aklımızın bir kenarında tutalım. Buradaki çabamızın amacı: “Kendi, özgürlüğümüzü başkalarına teslim etmeden, başkalarının aklı ile yaşamağa razı olmadığımızı göstermek, ve bu tutumun Kurana uygunluğunu da vurgulamaktır. “ Kur’ân-ı Kerim, Nisa Suresinin 48 ve 116 numaralı ayetlerinde “Doğrusu, Allah kendisine ortak (şirk) koşulmasını bağışlamaz ama, bundan başkasını dilediğini bağışlar; Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işlemiştir.” denilmektedir. Kuranda (aynı anlamdaki bu iki ayet dışında) Allah’ın kesinlikle affetmeyeceğini vurguladığı başka bir ayet de yoktur denebilir. Burada anlatılmak istenen nedir? Allah’a ortak koşmak, ya da şirk koşmak ne anlama gelmektedir? Osmanlıca Sözlükte; “Şirk tanımı: En büyük günah olan, Allah’a ortak kabul etmek. Allah’tan ümidi keserek başkasından medet beklemek; çoktanrıcılık.” şeklinde verilmektedir.

Allah, kendisi dışında bulunan bir varlığı, kendine ortak veya yardımcı kabul etmemektedir. Bu tür bir tutuma girip de, bu tutumundan vazgeçmeyeni hiçbir surette af etmeyeceğini ve mutlaka cezalandıracağını açıkça bildirmektedir. Bu, bizler için ne anlama geliyor? Allah dışında bir başka varlığı veya insanı, kesin bir teslimiyetle takip edilecek bir varlık olarak görmemiz mümkün değildir, yani Allah’ı şirketleştiremeyiz. Kim, ne kadar muteber kişi olursa olsun, onu Allah yerine koymamız ve Allah’a yardımcıymış gibi görmemiz olanaklı değildir. İşte bu yüzden, Allah’ın Kitabına, Kurana giderek kendi görüşümüzü kendimizin oluşturması zorunlu olmaktadır. Toplumlarının gereksinimi olan doğrulan, kendileri üretemeyenler, teslim olup taklit ettiklerinin de gerisinde kalarak cezalandırılmakta oldukları gözlerimiz önünde değil midir?

Kurana göre doğru konusunda, verdiğimiz ayetlerden de anlaşılacağı gibi: İnanların mutlaka düşünüp, kendi doğrularını kendilerinin bulmaları gerekmektedir. İnsanlar körü körüne birilerinin arkasına takılarak ömürlerini tüketemezler.

Kuran: İnananlarına (Allah a saygılı olanlara) yol gösterendir ve şüphe götürmeyen bir kitaptır. Daha önce indirilen kitapları da onaylamaktadır. Kuran doğru ile saçmayı ayırmaya yarayan bir ayıraçtır (kitaptır). Kuranı düşünerek anlamak gerekmektedir. Kuran uydurulmamıştır. Kuran insanları sıkıntıya sokmak için değil, bir öğüt olarak indirilmiştir. Kuranda, daha önce gönderildiği bildirilen kitapların da, birer öğüt olduğu anlatılmaktadır. Buradan da dinin bir öğüt olduğu sonucu çıkmaktadır. Bütün bunları ön yargısız dikkate aldığımızda; “Kuranı, insanların yaşamlarını kolaylaştırmak amacıyla gönderilmiş öğüt veren bir kitap” olarak görmek durumundayız. Öğüt veren bir kitabın değişimini niye istememiz gereksin ki? Elbette Kuran olduğu gibi hiç değiştirilmeden, her bir kelimesi, harfi olduğu gibi kalmalıdır ki, daha sonra gelenler de aslını okuyup anlama çabası içinde kalabilsinler.

Kuranın bu açık tutumuna karşılık, niye: Kaynağı din olduğu bildirilen kuralların asla değişmezliği sorunu ile karşı karşıya bulunuyoruz?

Kuranla ilk tanışan toplumlar, daha önce kabile hayatı yaşıyorlar ve gelenekleri onlara yetiyordu. Kuranla tanışınca, bu defa daha önceki gelenekçilik yerine yeni bir düzen ve bunun felsefesini geliştirdiler: Kuranı temel alan, bir düşünce sistemine göre toplumsal yaşamlarını yönlendirdiler. Kendi toplumlarının ürettiği bu sistem dışında başka diğer sistemler olduğunu biliyorlardı; fakat, diğer sistemlerin yanlışlığı, yöneticiler, bilim adamları ve toplumun her kesimince bir ön fikir (paradigma) olarak benimsendi ve bu asırlarca sürdü ve halen de bir çok toplumda da sürmektedir. Ancak, kullandıkları sistemlerini de, tekrar Kurana giderek bir türlü yenilememektedirler.

Kurana yakından baktığımızda: Kuranın, 600’den fazla sayfa olduğu, ve inmesi (vahiy süresi), yazılması, toplumda örnek elçi aracılığı ile uygulanması 20 yıldan fazla sürdüğü bilinmektedir. Bütün bunlara rağmen, Kuran kendini bir öğüt ve uygulayıcı elçi de, kendini bir uyarıcı olarak vasıflandırmakta ve uygulamalar da bu vasıflandırmaları doğrulamaktadır. Yani Kuran; bir ideolojiyi anlatmıyor, fakat bir düşünce sistemini anlatarak, yaşam tarzımızı değiştirmemizi amaçlıyor. Kuran, bizlere çoğu zaman anlatılmağa çalışıldığı gibi bir ideoloji (yani değişmez doğrular) kitabı olsaydı; ne bu kadar yazıya, ne bu kadar uygulama zamanına ve ne de, Kuran bir öğüttür ve elçi sadece bir uyarıcıdır şeklinde beyanlara ihtiyaç vardı. O zaman bu kitap en çok bir anayasa genişliğinde olur ve uygulaması da en çok birkaç ayla, bilemediniz bir yıl ile sınırlı olurdu. Böyle olmadığı tarihi bir doğru olarak herkesin önünde durmaktadır. Kuranın içeriğini dikkate aldığımızda onu bir ideoloji kaynağı olarak görmemiz olanaklı değildir. Kuradan üretilen bir ideolojiyi toplumun tamamına uygulayamayız; çünkü uygulayıcı elçi hiçbir zaman böyle bir tutum sergilememiştir. Ancak, Kuran ışığında bir felsefe (düşünce sistemi) üreterek bunun anlatımı, tanıtımı için yılmadan yorulmadan çaba gösterebiliriz.

Kuranın bildirdiği İslam, bir ideolojinin, dayatmanın değil ve fakat düşüncenin, felsefenin bir alternatifi olarak algılanabilecek durumdadır. Bu tür anlatıma pek çok kişi karşı çıkabilir bu da doğaldır. Çünkü; din tanımında anlaşmaya varmak pek de olanaklı değildir.

Dinin tanımlaması: (Sosyal Bilimler Sözlüğünden) “Din: (1.) Geniş anlamada, yaşam biçimi; hayatın nasıl yönlendirilmesi gerektiği konusunda benimsenen düşünce, inanç, ilke ve değerler bütünü. (2.) Dar anlamada, evrendeki düzeni ve hayatı ancak yaratıcı bir tanrının varlığı ile anlamlandırarak, insanlığı kurtuluşa davet eden çağrılardan her biri.”

Daha önceki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, buradaki yaklaşımımız, (l.)’deki tanıma yakındır. Çünkü insan dışındaki bütün varlıkların işlevleri, fiziki yapılarının programında mevcuttur. İnsanın ise: Bilgi beceri öğrenme olanağı ve kendi işlevini seçme özgürlüğü vardır. Tanrı, bir kolaylık ve bir iyilik olarak; elçileri ve kitapları aracılığı ile öğütlerini topluluklara uygulamalı olarak bildirmiştir. İnsanlardan, işlevlerini bu öğütlere göre belirliyenlerin de hem mevcut hayatlarında, hem de ölümlerinden sonraki hayatlarında zarara uğramayacaklarını duyurmuştur. Bunda bir zor kullanma yoktur; insanlar kendi işlevlerini bir başka şekilde de belirliyebilirler; bu durumda uğrayacakları sıkıntı ve cezaları da katlanmak durumdadırlar. İnsanlık tarihinde, din dışı anlayışa göre, insanlar kendi işlevlerini akıl yoluyla da belirlemişler ve belirlemeye de devam etmektedirler. Felsefeci, düşünce üretir, uygulamasını yapmaz; elçi, vahiy yoluyla aldığı bilgiyi kendi yayışıyla uygulamaya koyar ve toplumda oluşmuş ön fikirlerle, kabullerle, paradigmalarla mücadele vererek, çok ağır şartlara da katlanmak zorunda kalır.

İnsanların işlevlerini belirlemede bir yardımcı, bir öğüt olarak kabul edilmesi halinde, din: Felsefenin bir alternatifi olmaktadır. Bir düşünce tarzı olarak algılanan, din kavramı ideolojinin bir alternatifi olmadığından, toplum hayatında (özellikle kamu yönetiminde) ciddi bir sorun olma özelliğini de yitirir.

Dinin, felsefenin bir alternatifi gibi algılanması olgusu Kuranın bize verdiği bir görüştür. Toplumda asırlarca, bir anayasa gibi algılanan ve öyle sunulan bir dinin o toplumda bir düşünce kalıbı (paradigma) niteliği kazanması da kaçınılmazdır. Bugün içinde yaşanılan sıkıntıların kaynağında bu paradigmanın etkiliği çok yüksektir. Toplumsal görüntülere bakılarak İslam’ı değerlendirmek yanlıştır. Çünkü İslam’ın kaynağı Kurandır, buna uygunluk araştırılmadan mevcut yaşananlara göre değerlendirme yapmak, İslam açısından geçersizdir.

Topluma bakarak yapılan, değerlendirmeler sosyoloji açısından ise doğrunun ta kendisidir; çünkü sosyoloji, dini değil, toplumların yaşadıklarını dikkate almaktadır.

Kuran hiçbir konuda (Allah’a ortak koşma dışında) insan tercihini sınırlamamaktadır.

Kuran Bakara Suresi (2/ 173): “Şüphesiz, Allah size, ölü hayvanı, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası için kesilen hayvanı haram kılmıştır. Ancak, darda kalana, istekli olmayarak, gerekli miktarı aşmadan yenmesinde bir günah yoktur. Doğrusu Allah, bağışlayandır, acıyandır.” Burada, kesin birkaç yasağı bir arada görüyoruz, Kuranda bu tür yasakların sayısı çok azdır. Fakat ayetin sonunda, ihtiyaç halinde, gerekli miktarın yenmesi, kişinin yetkisine bırakılmaktadır. Bu çok önemli: Öncelikle bir dayatma yok; ölseniz de bu yasaklara uyacaksınız denmiyor. Diğer husus ise: Miktar için bir aracı belirlenmiyor, kişi yetkili olarak belirleniyor. Kuranın, kişiye özgü, emir ve yasaklarını bu mantıkla anlamak gerekiyor. Toplumu ilgilendiren konularda ise, yetkili yönetimin kararı elbette olacaktır.

Geçmişte ve günümüzdeki uygulamalara baktığımızda, dindar kişiyi ilgilendiren emir ve yasaklarda; kişi kendi durumu ve anlayışını ön plana alarak karar vermiyor, fakat birilerinden duyduğu veya gördüğüne göre bir tutum içine girerek çoğu zaman hem kendini hem de çevresini sıkıntıya sürüklüyor. Oysa, Kurana gitse, din ne kendi için ne de çevresindekiler için zaman, zaman sıkıntı kaynağı olma durumunda olmayacaktır. Böylece, dindar kişi ihtiyacına uygun kararlar alarak, dinin hem kendine ve hem de çevresine ümit ve iyilik yaydığına tanık olacaktır.

Bakara Suresi(2/ 269): O (Allah), düşünmeyi (felsefeyi, hikmeti) dileyene verir. Kime düşünme becerisi verilmişse, ona çok iyilik edilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri anlarlar.

Yukarıda verilen ve benzeri ayetlerde de, düşünerek kendi doğrumuzu kendimizin üretmesi gereği vurgulanmaktadır.

Buradaki açıklamalarla şu sonuca varmış oluyoruz, Kuranda ki İslam’a göre; her zemin ve zamanda kullanacağımız hazır doğrular yoktur. İnanan insanların, Kuran ışığında kendi doğrularını kendilerinin üretme olanakları vardır.

Kuranda, gerçek diye bir şey yok mudur?

Bu düşünce ile ayetlere baktığınızda, zemin ve zamanla değişmeyen tek doğru ve tek varlık olarak: Yüce Allah’ı görmekteyiz, bunun dışındaki her şey, zemin ve zamanla değişime uğrayacağı ve sonuçta ise yok olacağı vurgulanarak önümüze konmaktadır.

Kuran Kasas Suresi (28/ 88): Allah’tan başka bir tanrıya kulluk etme, tapma. O’ndan başka tanrı yoktur; O’ndan başka her şey yok olacaktır, hüküm onundur. O’na döndürüleceksiniz.

Rum Suresi (30/ 8): Kendi kendilerine Allah’ın gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları ancak hak olarak ve belirli bir süre için yaratmış olduğunu düşünemiyorlar mı? Doğrusu, insanların çoğu, Rablerine kavuşacaklarını inkar ederler.

Fatiha Suresi (1/ 4, 6 ve 5): Din günü, mahşerin tek yetkilisi, sultanıdır O (Allah). Dosdoğru giden yola ilet bizi. Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz.

Burada verilenlerde ve birçok diğer ayetlerde de görülüyor ki tek kalıcı ve değişmeyen Allah’tır. Gerçek, yalnız ve yalnız Allah’tır. Bizim yapacağımız, kendimizin doğrularını Kuran ışığında üreterek, işlevimizi belirlemek; dosdoğru giden yola bizi iletmesi için, Allah’a ibadet ederek yardım dilemektir.

Kuranın Türkçe çevirilerinde “gerçek” kelimesini pek çok kere görmek olasıdır. Buradaki “gerçek” kelimesi (bizim tanımımızdaki gibi zaman ve mekanla değişmeyen doğru anlamında değildir); Arapça’daki “hak” kelimesinin karşılığı olarak verilmektedir. “Hak” kelimesinin Türkçe’deki karşılığı ise: Yanlış veya saçma anlamındaki Arapça batıl kelimesinin karşıtı olan, doğru kelimesidir; yani hak kelimesi ile bir şeyin doğruluğu anlatılmaktadır. Bazı çevirilerde bu kelime “hak” olarak aynen verilmektedir. Ayrıca, içinde yaşanılan zamanda veya ileride (ahrette de olsa) doğruluğu mutlaka gösterilecek bilgiler için hak kelimesi kullanılıyor, Kuran çevirenler de bu kelimeyi (veya benzerlerini) “gerçek” şeklinde Türkçeleştiriyorlar. Ancak, burada verilen gerçek kelimesi bizim başından beri üzerinde durduğumuz, terimle ilişkili değildir. Kuranda, birçok yerde, hak ve batıl olarak geçiyor ikisi arka arkaya; o zaman da “hak” ve “batıl” şeklinde Arapça olarak Türkçe çeviride yer aldığı da görülüyor.

Açılama: Yaşar Nuri Öztürk’ün Kuran Türkçe çevirisindeki “karma indekste” gerçek kelimesi için verilen ayetler şunlardır: (ilk rakam sure no/ ikinci rakam ayet no): 57/22; 76/1; 82/10; 100/7; gizlemek, 2/42, 140, 146, 159,174; 3/71; 5/61; 6/91; elçiler tarafından desteklenmiştir, 2/252; 23/70; 37/37; hakkında tartışmak, 2/176; 11/118; 51/8; takip et, 7/105, 159, 181; 10/94; 22/54; 46/20: 47/3; 48/28; 103/3; Allah’tır, 24/25; 38/84; Allah’ın, 2/26, 109, 119, 147, 149, 213,; 3/19, 60, 95; 4/170, 171; 5/48; 6/30, 57, 66, 73, 115; 7/43, 169; 8/7; 9/29; 10/35, 53, 55, 82, 108; 11/17, 120; 18/21, 98; 22/6, 62; 27/79; 28/75; 31/30; 33/4; 34/6; 35/5; 40/55, 77; 42/24; 45/32; 47/2; 56/95; 61/9; 69/51; nefret etmek, 23/70; 43/78; karşı gelmekl0/23; 41/15; galip gelir, 8/8; 9/48; 12/51; 34/48; tutunmasını sağlamaya çalış, 39/33; 103/3; tanımak, bilmek, 5/83; 21/24; 22/54; reddetmek, 6/66, 93; 29/68; 39/32; 43/29, 30; 50/5; 53/28; karşı yalan, 2/42, 256; 7/118; 8/8 10/32; 13/17; 17/81; 18/56; 21/18; 34/49; 40/5, 78; eğer reddettiğiniz gerçek ise 41/52.

Bunların incelemesinden de görüleceği gibi, burada üzerinde durduğumuz değişmeyen doğru anlamındaki, gerçek kelimesi ile yukarıdaki ayetlerin Türkçe çevirisindeki gerçek kelimesi farklı anlamlardadır. Arapça’daki, “doğru bilgi veya ileride doğruluğu bir şekilde gösterilecek doğru bilgi” anlamındaki kelimeler, çeviride “gerçek” kelimesi ile ifade edilmektedir.

Kuranı okuyanlar, bizim anlatmaya çalıştığımız hususu; yani insanların, kendi doğrularını Kuran ışığında, kendilerinin üretmeleri gereğini görüp anlamıyorlar mı? Elbette görüyorlar, işte çeşitli mezhepler, işte tasavvufla ilgili değişik görüşler ve yollar.

Öyle ise kimler gerçekler, sadece bizim bildiklerimizdir diyor!? Çıkarları bu tür doğrularda olanlar ile, bu çıkarcılara inanlar, ya da gelenekselliği bir felsefe edinmiş olanlar; bizim bildiğimiz doğrular, gerçeklerdir ve değişmezler diyerek dayatıyorlar. Fakat, onlar dahi, kendi gerçeklerini tevil (özel yorum) metoduyla bir ölçüde güncelleştirerek güya, hiç değiştirmeden uyguluyorlar. İşin doğrusu ise onlar da gerekli değişikliği, işlerine gelecek şekilde özel bir metotla (teville) değiştirerek yollarına devam ediyorlar.

Gerçek ile İnsan Yaşamı İlişkisi

Gerçek üzerinde niçin bu kadar duruyoruz?

İnsan olarak, insan gibi umutla ve güzelliklerle dolu olarak yaşayabilmek için bu konuda bilgilenmemiz çok önemlidir. Toplum içindeyiz, başkaları da bizi ilgilendiriyor, biz de başkalarını. Kişinin doğm ve gerçekten ne anladığının bilgisine sahip olmamız, karşımızdakini anlamağa bizi bir adım daha yaklaştıracaktır.

loanna Kuçuradi (İstanbul, 1936; Felsefe Profesörü Hacettepe Üniversitesinde ve de Dünya Felsefe Federasyonu Başkanı), “İnsan ve Değerleri, 1998” kitabının başında: Pamukkale doğumlu Filozof Epiktetos’un (55-135), “İnsanları tedirgin eden, olan biten değil, olan bitenle ilgili inandıklarıdır” görüşüne yer veriyor; ve sonra devam ediyor:

…Sözünü ettiğim olgu: Aynı insanların, aynı olayların, aynı durumların, aynı eylemlerin, aynı kararların, aynı eserlerin, hatta aynı fenomenlerin farklı kişiler tarafından farklı şekillerde yorumlanması, farklı şekillerde açıklanmasıdır.

Yapılan bununla da kalmıyor; aynı insanların, aynı olayların bu farklı değerlendirmesi sözde kalmıyor; her farklı değerlendirme, tek doğru (tek gerçek) değerlendirme olduğunu ileri sürerek ortaya çıkıyor; bu da kişilerin birbiriyle çatışmasına, yan yana yaşamanın çoğu zaman imkansız hale gelmesine, kişilerin harcanmasına neden oluyor. Hem her şey sonunda gelip tek, tek kişilere dayandığından, bu sorun, insanlığın “kader’iyle ilgili bir sorun oluyor. Böylece, ideali demokrasi olan çağımız insanları için doğru değerlendirme problemi özel bir önem taşır. …Düşünürün görevi, başkalarının yaptığını, arkadan meşru göstermeğe çalışmak değildir. Onun görevi, olan ve olan bitenin temelini göstermek, bu temeli görmeyenlerin de görmesine yardımcı olmaktır. Çünkü ancak bundan sonra olan bitene yön verme söz konusu olabilir; eyleme sınır çizilebilir; insanlara insanca yaşama imkanı sağlama çabalarına umutla bakılabilir.

Profesör Kuçuradi konunun, kişi ve toplum yönünden önemini çok açık şekilde ortaya koyuyor. Ve sorunu kitabında “Değer Problemi” olarak, enine boyuna incelemeğe, deşmeğe çalışıyor.

Burada gerçek tanımı ile vermeğe çalıştığımız kavramı, tek doğru tanımı ile veriyor ki, ikisi de aynı şeydir diyebiliriz.

İnsanların hayatlarına yön veren, en önemli etken, belleklerindeki gerçeklerdir. Bunların iki temel kaynağı vardır:

Birincisi, içinde yaşadığı toplum ve toplumun verdiği eğitimdir. İnsan, doğduğu günden, ölünceye kadar sürekli etki altında bırakılarak, toplumun gerçekleri insanın belleğine yerleştirilir.

İkincisi ise, insanın kendi merakı ile elde ettiği gerçeklerdir.

Kişi, bu iki tür gerçeğe göre yaşamak, karar vermek ve tutum belirlemek zorundadır. İki kaynaktan gelen gerçekler, bilgiler uyumlu ise karar vermede sorunlu bir durum yaşanmayabilir.

Benim gerçeklerim bunlardır; diyerek yaşamak ne ölçüde olanaklıdır?

Bu sorunun doğru cevabını bulabilir miyiz?

Doğru yanıtı arıyoruz! Daha önce de belirttiğimiz gibi doğru kavramı, kişinin temel felsefesine bağlıdır. Doğru dediğimizde, kişinin kabul ettiği temel felsefi anlayışına göre evet bu yanıt doğrudur diyebileceği yanıttır. Yoksa şunun veya bunun ürettiği yanıt değildir. Biri için doğru, bir diğeri için farklı olabilecektir! Bu olanaklı mıdır? Evet olanaklıdır. Aile içinde dahi, birinin doğru dediğini diğeri doğru değil diyebilir. Ailede bir çocuk kendi gayreti ile araştırıp, bir inanca sahip olmuş olabilir; kardeşi olan diğer çocuk ise, bu tür konulara kafa yormadan durumu idare edebilir. Aynı olay, aynı kural, aynı düşünce karşısında, her iki kardeşin (de çoğu zaman aynı anda) doğru demesi olanaklı değildir. Burada konu olan doğru, her birinin ayrı, ayrı doğru dedikleridir. “Doğru”, kişinin kendini içinde gördüğü düşünce sisteminin doğrularıdır. Çünkü, bir kişinin bir şeye doğru diyebilmesi, ancak onun kabul ettiği düşünce sistemince doğru olanıdır. Bir kişinin temel inancını değiştirmeden, hayır doğru değildir dediği bir şeyi, doğru olarak kabulünü istemek olanaklı değildir. Ancak şu yapılabilir, kişinin bağlı olduğu düşünce sisteminin kriterlerine göre, konu olan şeyin doğruluğu belirlenir ve denebilir ki, senin sisteminde bu görüş, düşünce ya da bilgi doğru olarak kabul edilmesi gerekir. Burada yapılan şey kişinin, inanç sistemini değiştirmek değil ve fakat bilgi eksikliğini gidermektir.

Doğru üzerinde durduktan sonra gerçek üzerinde de duralım.

Gerçek nedir?

Gerçek, zaman ve mekanla değişmeyen, ve her bir insan için geçerli olan doğrulardır. Bu kavramı daha önce incelediğimizde gördük ki, bu tür bir gerçek yoktur.

İnananları için ise: Değişmeyen tek gerçek, Allah’tır.

Dikkat edilirse burada belirlenen gerçek de sadece inananları için geçerlidir. Sonuç olarak, bütün insanların istisnasız kabul edeceği bir gerçek bulunamamıştır.

Gerçeğin insan için anlamı nedir?

Benim gerçeklerim bunlardır diyerek yaşamak ne ölçüde olanaklıdır?

Bu sorunun doğru yanıtını aramaya devam ediyoruz. Yukarıda ve daha önce de anlattıklarımız ışığında bunun olanaklı olduğunu görmemiz, göstermemiz mümkün değildir.

Aynı tür düşünce yapısında olanlar, kendi aralarında bir ölçüde tatminkar bir yaşam sürmeleri olanaklıdır.

Kişinin, toplumdan gelen ve kendisinin belirlediği gerçekler arasında bir uyum varsa karar vermesi zor olmayacaktır; ve fakat iki tür gerçekler arasında uyum yok ise ne olacaktır? İşte o zaman kişinin kendisi ile çatışması konu olabilecektir. Kişinin kendine ait gerçekleri arasında uyumsuzluk olması halinde ne olur? Pratikte iki olasılık belirir: Kişi ya toplumdan gelenleri yok sayarak kendi gerçekleri ile yaşamını sürdürmeyi yeğleyebilir; ya da toplumun gerçeklerine öncelik verebilir. Birinci durumda, toplum ile uyumsuzluk, ikinci durumda ise kendi ile barışık olmadan yaşama durumu ortaya çıkar.

Çözüm ne olacaktır?

Buraya kadar anlattıklarımız ışığında, çözüm üretebilir miyiz?

Tek ve kesin doğrunun, buradaki tanım ile gerçeğin olmadığını anlamamız çözüm için ön şartı oluşturmaktadır. Ayrıca, içinde bulunduğumuz toplumun gerçeklerinin de zaman ve mekan değişkenlerine bağlı olduğunu anlamamız gerekmektedir. Daha sonra ise, kendi bulduğumuz gerçeklerin de: Gerek toplumuzdan gelen ve gerekse verilen eğitimden kaynaklandığını anlamamız ve tamamen kendi kişisel buluşumuz olmadığının bilincinde olmamız gerekmektedir.

Çözüm şimdi verilebilir:

Gerçek diye herkese dayatacağımız bir doğru yoktur. Doğrular zaman ve mekana göredir. Bu bilinçle hem kendi karar vermedeki sorunlarımızla, hem de diğer kişilerle olan sorunlarımızla başa çıkabiliriz.

Kendi kararlarımızda; toplum kaynaklı gerçeklerin nedenini ve kendi gerçeklerimizin de nedenini anlayabilirsek, hangisini öne alacağımızı kolayca görebiliriz. Sorunumuza da uygun yanıtı verebiliriz. Kişilerle olan sorunlarımızda ise, kendi doğrularımızı nedenleri ile anlatır ve karşımızdakinin de doğrularını aynı özenle anlamaya çalışırsak sonuç almamız olanak dahilinde olacaktır; veya en azından çatışma ortamı yerine karşılıklı görüş alış veriş ortamı üretme olasılığı doğabilecektir. Çatışmayı önlemek bile önemli bir başarıdır.

Hepimiz biliriz ki ekmek atılmaz günahtır, yani cezası dinidir ve kesindir. Her kim, bir yerde bir ekmek görürse öper başına koyar veya en azından ezilmesini önlemek için yerini değiştirir. Konu dini görünümlü olduğundan, Kuran’a bakalım, O, ne diyor? Kuran bu konuda hiçbir şey demiyor. Öyle ise bu niye böyle? İnsanımız, o kadar yoksul kalmış ki, bir lokma ekmeği dahi ziyan etmemesi gerekiyor; bunun için üretilen formül: “Ekmek nimettir, sakın boşa harcamayın yoksa Allah sizi cezalandırır, günahtır” şeklinde olmuştur. Zaman ve mekana göre çok olumlu bir doğru; ama asla gerçek değil.

1950 yılından sonra, çok katlı binalar ve şehirlere kanalizasyonlar yapılmağa başlayınca, bir feryattır koptu: Ekmek artıkları kanalizasyona gidiyor, bu günahtır, Allah bizi çarpacak ve her bir olumsuzluk bu günaha saygısızlığımızdan başımıza gelecektir! Bugün için böyle bir konu yok, fakat o günlerde bu olay ciddi bir boyutta idi. Kimse, ekmek artıklarının kanalizasyona gitmesine izin veremez ve sofra bezlerindeki ekmek artıklarını bahçeye atmaya özen gösterirdi. Burada açıkça görülüyor ki dini kaynaklı gösterilen gerçeklerin pek çoğu, zaman ve mekana göre geliştirilmiş doğrulardır. Konuları kaynağında inceleyerek bilgi eksikliğinin giderilmesi ile problemlerin çözümü çoğu zaman olanaklı kılınabilmektedir.

Şimdi bir de olayın bir başka boyutuna bakalım. İnsanlar toplum halinde yaşadığına göre, Hukuk düzeni zorunlu olmaktadır, yoksa insanlar bir arada yaşayamazlar. Bu hukuk düzenini sağlayacak kurallar nasıl üretilecektir. Eğer kural herkesin gerçeğine göre üretilecekse, toplumdaki kişi sayısı kadar, kural olması gerekecektir. Bu ise o toplum hayatında, sadece tek güçlünün hâkim olması anlamına gelecektir. Bazen aynı görüşü paylaşan toplulukların gerçeklerine göre kuralların koyulduğu görülebilecektir. Bu durumda da, bir topluluğun diğer tüm topluluklara hâkim olması anlamına gelecektir. Şayet bir toplum sadece bir topluluktan oluşuyorsa bir sorun olmayabilir. Ancak, günümüzde bilinen böyle bir toplum (ulus) yoktur. Toplumlar, veya bir devletin vatandaşları, çok değişik topluluklardan oluşmaktadır. Bu durumda hepsinin uyacağı hukuksal kuralları, yasaları nasıl üreteceğiz?

Hangi, topluluk kuvvetli ise o mu, borusunu öttürecektir?

Bu mümkün müdür?

Bosna ve Kosova örneklerinde de gördük ki, artık bu tür anlayışı sürdürmek, güçlü olanlar için dahi olanaklı değildir!

Çözüm nedir?

Çözüm, demokrasi: Temsili demokrasi, seçilenler bir araya gelerek, kuralları belirleyeceklerdir.

Bu yeterli midir?

Hayır değildir, bu yolla çoğunluğun zulmü konu olabilir, bu yüzden insan haklarını içeren anayasa aracılığı ile her bir kişinin insan olma hakları, güvence altına alınması da gerekli olmaktadır.

Sonuç: Benim gerçeklerim bunlardır, diyerek ne kendi hayatımızı ve ne de toplumsal hayatı sağlıklı sürdürmemiz olanaklı değildir.

Gerilimin Ana Kaynağı

Gerçek benim bildiğimden başkası değildir denildiğinde, bir gerilim doğmaktadır. Açıkladığımız gibi, gerilim hem kendi yaşamımızda oluşmakta ve hem de diğer kişilerle olan ilişkilerimizde yer almaktadır. Bu olaya yakından baktığımızda insanların toplumdan edindikleri bilgilerin tek yanlı olduğu ve bunlara uymayanların toplumları tarafından cezalandırıldıklarını görüyoruz. Bu tür gerçeklerin önemli bir bölümünün de dini kaynaklı gibi sunulmasına önem veriliyor. Bu durumda felsefe, dinin bir alternatifi olma özelliğini yitirmiş oluyor.

Şayet bir toplum dini kuralları terk ederek, bir ideoloji ile yaşamayı seçmişse, sonuç yine aynı oluyor; bu defa da dinin yerini ideoloji alıyor. Kurallar insana değil, insanlar kurallara uymaya zorlanıyor. Her ne şekilde olursa olsun, insan değişemeyen kurallara uymaya zorlandığında hayat çekilmez hale geliyor. Kurallar ihtiyaçlara cevap vermek için üretilmeli ve ömürleri bittiğinde yenileri ortaya konulmalıdır.

Demokrasi ile yönetimde, kurallar toplumun temsilcilerinin katılımı oluşturulmaktadır; fakat bunların yürürlükten kalkmasında aynı titizlik gösterilmediğinde, dolayısıyla bir dayatmacılık ortaya çıkmaktadır. Demokratik yönetimlerde, meclislerin verimli çalışmamaları halinde bu olaya oldukça sık rastlanmaktadır.

Medeniyet tarihinde: Önce din, sonra felsefe ve daha sonra da sanat ve bilim ortaya çıkmıştır. İnsanlık önce din ile tanışmıştır. Toplumlar bugünkü gibi milyonlarla ifade edilecek kadar kalabalık değildi ve birer topluluk halinde idiler. İlk toplulukların kendi dinleri aynı zamanda felsefeleri ve aynı zamanda da ideolojileri olmakta idi. Bu da o devirlerde bir sorun üretmiyordu. Zamanla toplumlar kalabalıklaşınca, aynı toplumda (ulusta) birçok topluluk bir arada olmaya başlayınca sorunlar meydana gelmeye başladı.

Yurdumuzda en önemli konu; “FELSEFE, DİNİN BİR ALTERNATİFİDİR” görüşünün kabul görmemesidir. Felsefenin, dinin bir alternatifi olduğunun toplumca benimsenmesi pek de kolay görünmemektedir.

Kuranı incelediğimizde görürüz ki, Kuran diğer, din ve felsefelerin varlığını görmezlikten gelmemektedir. Aksine, hem var olanlar için ve hem de geçmişten örnekler vererek onların her biri ile yüzleşmeye özen göstermektedir. İslam, kapalı bir toplum içinde oluşmamış, aksine her çeşit din ve felsefe akımına açık, bir ticaret şehrinde Mekke’de hayat bulup gelişmiştir. Bu da şunu gösterir ki “felsefe dinin bir alternatifidir (seçeneğidir)” görüşünü Kuran öngörmektedir.

Bir toplumda, kuralar koymak gerekli olduğuna göre, bu kuralları hangi din, ya da hangi felsefeye göre koyacaksınız?

Birini öne alırsanız diğerini benimseyenler bu kurallara uyarlar mı?

Şayet toplumdakiler, dinlerini aynı zamanda felsefeleri yaptıklarının bilincinde olurlarsa ve felsefelerini din yapanlar da başka felsefelerin bulunabileceğini kabul ederlerse, çözüm çok kolaylaşacaktır. Demokratik bir sistemle konacak kurallara, uymak zorunluluğunu toplumun çoğunluğu kendinde hissedebilecektir.

Buradan çıkan sonuç şudur: Bir toplumdaki dinler veya felsefeler; biri diğerinin alternatifi olarak algılandığı ve bunların, netice de birer inanç meselesi olduğu kabul gördüğünde, bir çatışma ortamı konu olmayacaktır. Ancak herhangi birisi, din ya da felsefe, tek doğru tek gerçek olarak dayatılması halinde; çatışmanın kaçınılmaz olacağı açıkça görülmektedir. Şunu da söyleyebiliriz ki, ideoloji haline gelmiş felsefi dayatmaların ömrü kısa olmaktadır, ideoloji halini almış dini dayatmalar ise daha uzun ömürlü olmaktadır. İdeolojiler, komünizm gibi en çok 70-80 yıl yaşıyor ve fakat Hıristiyanlık gibi dini olanlar ise asırlarca sürebiliyor.

Toplum ne dinden, ne de felsefeden bir zarar görmüyor. Çünkü her ikisi de insanlara iyilik olsun diye ortaya konmuştur. Fakat dini veya felsefeyi dayatma aracı yapanlar topluma zarar veriyor. Zarar veren, dayatmacı görüşleri topluma zorla kabul ettirmek isteyen insanların tutumudur, yoksa din veya felsefenin kendisi değildir.

Sh: 48-70

TUTUCULUK NEDİR?,

Genel Olarak Tutuculuk

Tutuculuk, günü geçmiş doğruları yürürlükte tutuma çabasıdır. Daha önce de açıkladığımız gibi, doğrular zaman ve mekana bağımlı olarak değişim içindedirler. Bir topluma ait kurallar, toplumun değişimine paralel olarak üretilemiyorlarsa, mevcut kurallar orada bir tutuculuk ve bir baskı oluşturarak, insanları tedirgin etmektedir. Bugün toplumsal değişim çok daha hızlı yaşandığından, buna bağlı sorunlar da geçmişe göre çok daha fazla etkinlik göstermektedir.

Tutuculuğu ortadan kaldırmak olası mıdır?

Toplumsal bir olgu olduğuna göre, tutuculuğun etkinliği de toplumun tutumuna bağlıdır. Gerek kendi coğrafyasında ve gerekse dünyada gelişen olaylarla, sorunlarla ilgilenen ve bunların güncel çözümleriyle bilgilenen toplumlarda, tutuculuğun etkisinin en alt düzeyde olması olanaklıdır. Toplum yönetimi hem kendi yurttaşlarından ve hem de dünyadan kopuksa, tutuculuktan kurtulma olasılığı çok alt düzeyde olacağı da açıktır.

Bütün toplumlarda bir miktar tutucu bulunacağı bilinmektedir. Tutucular da bir toplumun vazgeçilmez tamamlayıcı kısımlarıdır, yeter ki tüm toplumu frenleyip değişimini engellemesinler.

Bu tutucu tutumun altında yatan nedenler nelerdir? İnsanların düşünce sistemleri; ya toplumun verdiği eğitimle ya da kendi üretimleriyle oluşmaktadır. Değişimin nasıl bir sona gideceğini kestiremiyorsa, insanın durumunu bozmamak için değişime direneceği açıktır. Bir de bu tutumun ticaretini yapan politikacıların varlığını görmezlikten gelemeyiz: Onlar, toplumdaki bu tür kişilerin tutumundan yararlanarak, siyaset yapmak istemektedirler; dolayısıyla tutuculuğu benimser görünerek genişlemesine olanak tanımaktadırlar.

Tutuculuk Din İlişkisi

Tutuculuk deyince aklımıza hemen, tutuculuk din ilişkisi gelmektedir. Öncelikle şunu belirtelim ki din deyince İslam’ı anlıyoruz ve Kurandaki İslam’ı benimsiyoruz.

İnsanlık tarihine baktığımızda; önce din, sonra felsefe daha sonra bilim, sanat, ekonomi ve teknolojinin geliştiğini görüyoruz. İnsanlık önce din ile tanışıyor ve sonra arkadan diğerleri geliyor. Toplumlar, ise bugünkü gibi ulus devlet büyüklüğünde değil; birkaç kabileden oluşan topluluklar durumunda. Topluluklar için de; gelenek, görenek çok önemli ve bunlarla idare ediyorlar. İlk çağlarda ise şehir devletleri gelişiyor. Yönetim gelenek göreneklere göre olmakla beraber, bazı felsefi görüşler de var. Toplumun gelenekleri ve dini, yönetimin de en önemli etkenleri oluyor. Daha sonraki çağlarda ise, artan nüfus ve genişleyen coğrafyada din, yönetimin kurallarını belirlemede en önemli yere geliyor. Batı uygarlığının aydınlanma (yani insan aklının, tanrı buyruğunun yerini alması anlayışı) çağı ile birlikte yönetim kurallarını belirlemede, önemli değişim de başlamış oluyor. Bugünkü anlamada demokratik laik, dünyevi yönetim şekli ancak ikinci dünya harbinden sonra anlamlı yerini alabiliyor. Aydınlanma ile demokratikleşme arasında beş asırlık bir zaman dilimi var, oldukça uzun bir süre.

Bu kısa açıklamayı, din olgusunun insanlık için ne derece etken olduğunu vurgulamak amacıyla gözden geçirdik.

Evrendeki varlıların fonksiyonları kendi yapılarında (fiziki özelliklerinde) bulunmaktadır. İnsan ise fonksiyonunu belirlemede serbesttir. İşte bu serbestlik tanrı tarafından insana verilmiştir. Fakat, belki de haksızlık yapmamış olmak için, ilk medeni insandan (Adem’den) itibaren, insana kendi cinsinden elçiler aracılığı ile de Allah devamlı uyarıda bulunmuştur. Bugünün uyarıcısı ise Kuran’ın kendisidir ve bir ölçüde de Kuranı anlatmaya çalışanlardır. Dileyen bu uyarılara uyacak, Kuran’a gidecek ve insan olmanın güzelliğini hem yeryüzünde ve hem de bildirilen gelecekte (ahrette) yaşama olanağına kavuşacaktır. Ancak, insan bu uyarılara uymama olanağına da sahiptir. Uyarılara aldırmayanlar da gelecekteki cezalarına da katlanacaklardır. Bu uyarılara uymayanlar hep olmuştur, Âdem, cennete Allah’ın uyarısına uymadığından cennetten çıkarılmıştır; yeryüzünde ise Allah’tan af dileyerek, tekrar tanrısal uyarılara bağlı kalacağını beyan etmiştir.

İnsanların bir kısmı bu tanrısal uyarıları benimsemezler ve kendi akıllarına göre kurallar ortaya koyarlarsa; bu defa da bir felsefe, düşünce daha doğrusu insanların işlevlerini belirleyici öğütler ortaya koymuş olurlar. Böylece dinin alternatifi olan bir felsefe meydana getirmiş olurlar. Yani, din dışı üretilen felsefe, dinin bir alternatifi, bir diğer seçeneğidir.

Orta çağda, Hıristiyanlığın devlet (Roma İmparatorluğu) tarafından koruma altına alınmasından (324) sonra; din: Asli işlevi olan insanlara rahmet, iyilik yolunu gösteren bir uyarıcı olma niteliği dışında, bir de devlet ideolojisi olma görevini, fonksiyonunu üstlenmiş oldu. Bir sosyal kurum olan din, bir devlet ideolojisi görevini üstlenerek, bir dayatma aracı oldu. Batı (ya da Avrupa) dinin bu dayatma, dogmatik özelliğinden çok sıkıntı çekti, neredeyse on asır bu dayatma ile yaşamak durumunda kaldı. Din tek başına bir yol gösterici bir rahmet aracı iken; devlet gücü ile birleşince, bir iktidar ve bir işkence aracı oldu ve bugün batıda üretilen felsefe ve sosyal bilim kavramlarında bu olgu daima ön plana çıkarılmaktadır.

Olaya İslam açısından baktığımızda: Ne görürüz?

Medine site devleti, ilk Müslümanlar tarafından kurulmuş, daha sonra dört İslam Emir’i (halifesi) tarafından yönetilmiştir. Daha sonra, Emevi Saltanatı başlamıştır. Emevi Saltanatı Şam’dadır ve Emevi Sultanı, Bizans siyaset uzmanları ile çalıştığından, siyasetleri de tamamen Bizans kurallarına göre şekillendirilmiştir.Bunun anlamı şu olmaktadır; İslam dini artık bir devlet ideolojisidir. Devlete saygısızlık, dine yani Allah’a isyandır; temel ilke budur. Devleti bir şekilde ele geçiren, artık nesiller boyu o yönetimin sahibidir ve yönetim onların tanrısal mülküdür, babadan oğluna geçer ve böylece ömür biter iktidar bitmez. Emevi iktidarı, İslam Peygamberinin Öz torunları, Hz Hasan, Hz. Hüseyin Efendilerimizi ve bunların nesillerini, çeşitli dini gerekçeler icat ederek öldürmüşlerdir. İslam medeniyetinde bu tür yönetim sistemi yerleşmiş ve devam etmiştir. Bugün eldeki dini bilgilerin pek çoğu bu görüşün ışığında gündeme gelebilmiştir. Dini eğitim alanlar ise elbette, dinin geçmişini de öğreneceklerdir. Geçmiş ise, özellikle yönetim konusunda, “din eşittir devlet ideolojisidir” şeklinde yoğrulmuştur, oluşturulmuştur. Hal böyle olunca, her kim ki dini eğitim alıyorsa, babadan oğla geçen dini monarşiyi savunmak konumunda olmaktadır.

Türkiye’mizdeki duruma baktığımızda, Osmanlı zamanında medreselerde (belli bir dönemden sonra) sadece din bilimleri (hadis, fıkıh, tefsir ve kelam) okutuluyor; doğa bilimleri, sosyal bilimler ve felsefeye yer verilmiyor: Okutulanlar ise hep geçmiş eserler ve onların çeşitli açıklamaları. Yani medreselerde düşünce hayatı tabana vurmuş, hiçbir yeni düşünce ve yeni eser yoktur. Cumhuriyet dönemine gelince, dini eğitim gözden düştüğünden ilahiyat fakültesi öğrenci bulamayıp kapanıyor. Yeniden açıldığında ise, kitap olarak medreselerden ne kaldıysa onlar gündeme geliyor; daha önceki gelenek devam edip gidiyor. Fakat son senelerde özellikle 1980’li yıllardan sonra, dini Kurandan öğrenme akımı başladı, gazete ve televizyonların aracılığı ile yaygınlaşan bu akım geçen yıl (1998) ilk önemli meyvesini verdi. Televizyondaki bir beyanatında, Ankara İlahiyat Fakültesi Dekanı: “Fakültelerde genelde din tarihini okutuyoruz, bu durum ise, güncel sorunlara çözüm üretmemizi engelliyor. Bundan böyle daha az tarihi bilgilere yer vereceğiz ve güncel sorunlara yanıt verecek eğitim dönemine gireceğiz” dedi. Bu sözler şu anlama gelmektedir: Ezberci eğitimden, aktif eğitime geçiyoruz, artık daha çok düşünüp, çözüm üreten bir yol, yöntem izleyeceğiz.

Emevi Saltanatından beri yapılmış olan (eski) dini yorumlara ilaveten, İslam dini yeniden Kurana göre yorumlanmalıdır. Kuran değişmemiştir ve değişmeyecektir.

Değişen nedir? İnananlarına doğru yolu gösteren bir öğüt olan dinin kendi işlevine dönmesi; dinin devlet ideolojisi olma özelliğini yitirmesidir.

Diyanet İşleri Başkanlığının, esas işlevi vatandaşın din alışkanlıklarına uygun davranarak, toplu yapılan dini ibadetlere yardımcı olmak ve kendisine sorulanlara yanıt vermektir. Dini yeniden yorumlama gibi bir girişimin içine girerek yeni sorunlar üretmek istememesi doğaldır. Çünkü, gelenekselleşen dininin dışına çıkanları, gelenek taraftarlarının tepki gösterilmesi doğaldır elbette. Bu yüzden Başkanlığın, her bir soruya, ya da soruna verdiği cevaplar her zaman eski eserlerin ışığında olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Çünkü bir devlet kuruluşu olarak, (Osmanlı’dan miras kalan) Hanefi Mezhebi geleneğini devam ettirme dışında bir işlevi de zaten mevcut değildir. Şeyhülislamlık makamını yeni bir görünüm ile devam ettiren, Diyanet İşleri Başkanlığından daha fazla bir şey beklenemez ve beklenmemelidir de.

Kuranı inceleyerek bilinçli olarak İslam’a inananlar için, geçmişin dini yorumlarının etkisinden kurtulma olasılığı oldukça yüksektir. İster samimi hislerle, ister mesleki ve isterse geleneksel yönden dine yakın olanların pek çoğu için, geçmişin dini yorumlarının etkisinden kurtulma olasılığı çok azdır. İslam dinine yakın olan kişi, aynı zamanda bu dinin tarihinde var olan şeriat düzenine, bir başka deyişle, geçmiş Osmanlı dönemine bir hasret duyma eğiliminde olması gerektiği görüşüne de kapılmaktadır. Bu mutlaka böyledir demiyorum, fakat genel eğilim budur. Dindar kişi denince de şeriatçı, tutucu ile özdeşleştirilir duruma gelmektedir. Verilen eğitimin ve basın yayının etkisi ile bu durum son 20 yılda az çok değişmiştir diyebiliriz.

Doğa hep aynı olayları sergilemeye devam etmektedir ve fakat bizim bilgimiz ve ilgimiz arttıkça yeni doğa kanunlarını bularak, doğa bilimlerini geliştirmekteyiz. Tıpkı bunun gibi, İslam dinin ana kaynağı Kuran hep mevcut, ve hiç değişmeden duruyor, bizim onu değiştirmeden ve fakat kendi yorum metot ve anlayışımızı değiştirerek: Bugünkü ihtiyaçlarımıza cevap verecek görüşlere ulaşmamız hep olanaklıdır. Sayıları çok az da olsa İslam bilginlerinden bir bölümü 12. asırdan sonra da, kendi dönemlerinde Kurana dayalı yorumlar üretmişlerdir. Şu anda da Kurana göre yeni doğrular üretme çabası mevcuttur.

Kendi isteği ile İslam’ı seçerek din değiştirenlerde, İslam’ı Kurana göre anlamanın ne olduğunu en çarpıcı şekilde açıkça görebiliyoruz.

2000 yılının 4 Ocak Salı akşamı STV’de (Saman Yolu Televizyonunda) 22 yaşındaki Hüda adını almış bir Hanım Alman kız, canlı yayında kendini tanıtarak: İsteyerek 15 yaşında Müslüman olduğunu ve 7 yıldır İslam’a göre yaşadığını beyan etti. Diğer insanları da bu güzel din İslam’a davet için en iyi yolun, Müslümanların Kurana göre yaşayarak, örnek bir insan olmaları gerektiğini belirtti. Kendisi şarkıcı olduğunu ve bazen saçını açtığını bazen de örttüğünü söyledi. Diğer Almanlarla ilişkilerini devam ettirmek için, genellikle Almanlar gibi giyinmeye devam ettiğini ve böylece de birçok insanı İslam’a daha kolay davet edebileceğini bildirdi. Sıradan bir Alman kıyafeti ile Müslümanlığını başkalarına bildirince, onlar da demek ki İslam öyle pek fena da değilmiş demeye başladıklarını anlattı. Bu sıradan tutumu ile İslam’a daha çok taraftar kazandıracağına inanıyor. İslam’ın daha doğrusu Kuranın asla tutuculukla ilgisi olamadığını beyan ediyor.

Halen Almanya’da 600 bin Almanın kendi isteği ile İslam’ı seçtiğini ve gelişmenin yavaş ancak ümit verici olduğunu beyan ediyor. Bunları anlatmaktaki amacım; aynı Kuran, aynı din ile ve fakat yorumlamadaki farklı tutumla, yeni ve değişik sorunlara cevap bulma olasılığının nasıl geliştiğini örneklemek içindir. Yoksa bir Almanın dediğinin tamamı doğrudur herkes buna katılsın diyemeyiz. Ancak Kurana dayalı bu görüşlerin tamamına kişisel olarak katıldığımı vurgulamak isterim. Çünkü İslam, rahmet ve iyilik olarak, her şart altında ve insani olan her yönden daha yüksek kaliteli bir yaşam standardı sağlamak üzere inananlarına ulaştırılmıştır. Bu anlayışla ve bu arayışla Kuranı okuyan kişi kendisi için daima uygun çözümler bulmaktadır. Bu çözümler kendisi için olduğu kadar, hem diğer insanlar ve hem de çevre için olumlu yankılar bulabilmektedir.

Burada çözüm nedir?

Çözüm: Dinin kaynağı Kurana ön yargılardan arınmış olarak giderek yeniden yorumlar üretmek ve kendi doğrularımızı kendimizin bulup çıkarmasıdır. İslam’da Kuranın, insanların işlevlerini belirlemede bir yol gösterici, bir öğüt olduğunu bilerek ve inanarak dini yeniden yorumlamak bir zorunluluktur. Kuran ne bir anayasa ve ne de bir ideolojinin kitabı değildir. Kuranda yasaklananların cezasını uygulama yetkisi yalnız Allah’a aittir. Dini gerekçelerle insanları cezalandırma yetkisini Allah, elçisine dahi vermemiştir. Dini ceza uygulamaya çabalayanlar, öncelikle Kurana aykırı davranmaktadırlar. Dini kitaplara ve kurallara dayanarak üretilen kurallar ise asla, Kuran ve Allah’ın emri değil, bir insanın eseridir. İnsanlar ancak kendi koydukları yasaların uygulanması konusunda ceza uygulayabilirler. Yasaların dayandırıldıkları kaynak ne olursa olsun, o yasaların insanların üretimi olma özelliğini değiştiremez. İnsanların koydukları yasalar, kurallar asla gerçek, yani her zaman ve zeminde geçerli doğrular olamazlar.

Toplumun, daha önceki nesillerden gelen din yorumlarının dışına çıkarak ve taklitçilik dönemini geride bırakıp, akıllarını kullanıp yeni yorumlar üretme sürecine girmesi gerekmektedir. Bu atılımı yapabilen bir toplumun ise gericilikle bir ilişkisi kalabilir mi? Bunu yapılmadığı sürece din, güncel hayatın dışında kalarak ve devamlı bir tedirginlik kaynağı olmaya devam edebilecektir. Oysa İslam bir rahmet, iyilik kaynağı olduğundan, bu durumun doğrudan Kurana, İslam’a uymayacağı da açıktır.

Kuran Tutuculuk İlişkisi

Denilebilir ki, Kuran tutucuları uyarmak ve doğru yola çağırmak için gelmiştir. Çünkü ilk vahiy geldiği andan itibaren, mücadele: Yeni dine inananlarla, tutucular arasında olmuştur. Mekke’nin alınmasına kadar ilk Müslümanların en belirgin mücadele alanı tutuculuk olmuştur. İlk inanlar, atalarının dinini terk etmek istemeyen gelenekçilerden pek çok çekmişlerdir. Kendilerine hiçbir zarar vermeyen ve zaten de verecek fiziki gücü olmayan Müslümanlara, tutucular hem işkence yapmışlar ve hem de yıllarca gıda, ticaret ve sosyal ilişki ambargosu uygulamışlardır.

Kuran; Mekke Müslümanlarının (ve diğer peygamberler ile ümmetlerinin) tutuculardan çektikleri çileleri anlatmaktadır. Aklını kullanmayan tutucuların, toplumlarında her devirde bir sorun olduğunu Kuran, asırlarca önceden bize haber vermektedir.

Tutuculuğun kaynağı gibi algılanan Kuranın, tutuculuktan ve tutuculardan yakınması insana çok çarpıcı gelmiyor mu?

Kuran, tutuculuğun zararından ve kötülüğünden bahsederek, tutucuların nasıl cezalandırıldığını ve ahrete de nasıl cezaya uğratılacaklarını da anlatmaktadır.

Kuran ayetlerinden bazı örnekler vermeğe çalışalım. Burada parantez içindeki ilk rakam sure numarası, ikinci rakam ise ayet numarasını göstermektedir:

Onlara; “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiği zaman, “Hayır atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Ya ataları bir şey düşünemeyen ve doğra yolda olmayan kimseler idiyseler de mi? (2/ 170)
Onlar, çirkin bir şey yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk ve Allah bunu bize emretti.” derler. De ki: “Allah çirkin şeyler emretmez. Bilmediğiniz şeyleri Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?” (7/ 28)
Ulusunun ileri gelenleri, “Doğrusu Nuh’u açık bir şaşkınlık içinde görüyoruz” dediler. (7/ 60)
Ulusundan inkar edenlerin ileri gelenleri, “Biz, Hud’un beyinsiz olduğunu görüyor ve doğrusu Hud’u yalancılardan sayıyoruz” dediler. (7/66)
Onlar Hud’a, “Bize, yalnız Allah’a tapmamız ve atalarımızın taptıklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğru sözlülerden isen, bizi korkuttuğun şeyi başımıza getir” dediler. (7/ 70)
Ulusun cevabı, sadece, “Lut’un adamlarını kasabamızdan çıkarın, çünkü onlar temiz kalmaya uğraşan insanlardır” demeleri olmuştu. Bunun üzerine Lut’u ve adamlarını kurtardık. Yalnız karısı geride kalanlardan oldu. (7/ 82 ve 83)
Onlar, “Siz, Musa ve Harun ikiniz, bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çeviresiniz de yeryüzünde büyüklenme siz ikinizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizi tanımıyoruz” dediler. (10/ 78)
Nuh gemiyi yaparken, ulusunun iler gelenleri yanından her geçtikçe onunla alay ediyorlardı… (11/ 38)
İbrahim; babasına ve ulusuna “Nelere tapıyorsunuz?” demişti. Onlar “Putlara tapıyoruz; onlarla ilgilenip duruyoruz” demişlerdi. İbrahim “Yalvarıp yakardığınız zaman sizi duyarlar mı veya size bir fayda ve zarar verirler mi? Demişti.
Onlar: “Hayır ama babalarımızı böyle yaparken bulduk” demişlerdi. (26/ 70-74)
Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” denince “Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız derler. Ya şeytan babalarını alevli ateşin azabına çağırmışsa! (31/21)

Daha pek çok ayet, tutuculuk ve tutucularla ilgilidir ve hepside tutuculuğun yarasızlığını vurgulamaktadır.

Kuran, tutuculuk ve tutucuların hem kendilerine ve hem de topluma getirdiği olumsuzlukları defalarca göz önüne koymaktadır.

Tutuculukla İlgili Temeldeki Yanılgı

Tutuculuk ile din genelde eş anlamlı kabul edilmektedir. Bu temelde doğru değildir. Çünkü her yeni gelen dine tutucular cephe almışlardır. Yeni din getiren birine, dindar görünüp aklını işletmeyenler, hep karşı çıkmışlardır. Gerek Hz. İsa’yı ve gerekse Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i dışlayanlar hep mevcut dinlerinin ellerinden alındığı gerekçesi ile karşı koymuşlardır. Tutuculuk dine bağlı bir olgu değil fakat bir toplumsal olgudur. Yeni düşünceler geliştirmeden, gelenekçilikle yaşama eğiliminde olanlar, toplumun tutucu kesimini oluşturmaktadırlar. Değişiklik sadece inanç ve düşünce alanların da olsa dahi, insanlar alıştıklarından ayrıldıklarında kayba uğrayacakları endişesi ile yeni olana karşı çıkmayı yeğlemektedirler. Burada en önemli etken, yeninin karşı çıkanlarca öğrenilmek istenmemesi veya yeniyi savunanların yeteri kadar anlatma çabası içinde olamamalarıdır denilebilir. Ayrıca, köklü değişiklikler getirecek “inanç ve düşünce” akımlarından, ekonomide ve iktidarda kayba uğrayacaklar tarafından da etkisiz duruma getirilmesi için çaba sart edildiği bilinmektedir.

Bir toplumda istense de istenmese de tutucu bir kesim olacaktır. Fakat gerek eğitim ve gerekse bilgi akışı kanallarını açık tutarak, bu tutuculuğun toplumun değişimini engeller durumundan çıkarılması bir zorunluluktur.

Genelde, yeni düşünce üretimi dışında olanlar gelenekçiliği yeğlemektedirler. Asırlardır yeni bir din gelmediğinden, gelenekçiliği benimseyen kesim, gelenekselleşen dini de aynı zamanda benimsemiştir. sh: 71-79

 

Kaynak: Ali Galip YORULMAZ; Felsefe, Batı Uygarlığı ve Kuran’a Göre GERÇEK NEDİR? ya da DÜŞÜNCE’ye ÇAĞRI, 1.Basım: Aralık, 2000, Ankara

 

TARİHTEN GÜNCELLİĞE


“Sosyalist Deneme Yazmak”, 1975’te yazılmıştı. Bundan kısa bir süre öncesine kadar “deneme” bütün yazı türleri içinde belki de en az ilgimi çekeniydi. Hele kendimi “denemeci” olarak hiç düşünmemiştim. Modası geçmiş bir tür gibi görünüyordu deneme. Fazlasıyla kişiseldi; bir adam oturuyor, hayat hakkında “kanı”larını yazıyordu. Bense bu çağda herhangi bir öznelliğe yer bırakmayan bilimsel bir söylemin geçerliliğine inanıyordum. Denemeciliğin bir çeşit “entelektüel teşhircilik” içerdiğinden de kuşkum vardı.

Yetmiş sonrasında günlük hayatımızda her an tanık olduğumuz, içiçe yaşadığımız birçok şeyden bazılarının yazılı metinlerde hiç ele alınmadığı, bazılarının ise konuşmaya bile girmediği dikkatimi çekmeye başladı. Basit bir örnek: bazı devrimci arkadaşlar “tesbih”e merak sarmışlardı. Biraz düşününce bu modanın kaynağı anlaşılabiliyordu. Ve tesbih, bir dizi ilişkiyi, koşullanmayı ve özlemi yansıtıyordu. Kaçınılmaz bir yapaylığı vardı. Ama bir olgu olarak hayatımıza girmişti ve üstüne hiçbir şey söylenmiyordu. Konuşmaya değmeyecek kadar önemsiz bir şeydi, görünüşe bakılırsa. Oysa bana böyle önemsiz gelmiyordu. Bu merakın nereden çıktığını, ne gibi özenmelere cevap verdiğini araştırsak, kendimizle ilgili bazı ilginç ipuçları da bulabilirdik.

Böyle bir olayı ele almak için alışık olduğumuz türler yetmiyordu. “Deneme”yi o zaman düşünmeye başladım. Hayatı sanki “tarihi” ve “gündelik” olmak üzere ikiye ayırmıştık ve birinciye alabildiğine önem verirken İkinciye hiç aldırmıyorduk. Seksenlere yaklaşırken bu eğilim, sözünü ettiğim boyutları da aşarak ciddi bir eksiklik, boşluk haline geldi. Gündelik hayat teoride ihmal edilince, pratikte bir değişiklik yaratılmasına imkân kalmadı. Somut bugün, soyut bir yarın uğruna feda edildi.

Roland Barthes’ın Mitolojilerde yazdığı denemeler, bir kişinin kanılarını bildirmesiyle sınırlı olmayan bir denemeciliğin mümkün olduğunu bana gösterdi. Bir yandan, en nesnel “inceleme”nin bile son kertede bir “kişi”nin malı olduğu şüphesiz doğrudur. Gene de, tutarlı bir “bakış yöntemi” bu çağda yazardan beklenen bir şey. Barthes, Mitolojiler’de parlak kişisel zekâsının yanı-sıra “semiyoloji” yöntemini uygulayarak böyle bir bakışın örneğini vermişti.

Barthes’a bu borcumu belirtmek zorunda sayıyorum kendimi; öte yandan, bunun sözünü etmekle, onunkine eşdeğer bir şey yaptığımı ima eder duruma düşmekten de korkuyorum. Zaten, aradaki değer farkı bir yana, yaklaşımlar da oldukça değişik. Tarih içinde seyri yeterince açık bir toplumda yazan Barthes senkronik bir sergilemeye rahatça gidebiliyor. Burada ise insanlar geçmişten bugüne ne olduğunu, başlarına ne geldiğini pek anlamadan, kendi konumlarının bilincine varmaya vakit bulamadan itile kakıla geldikleri için benim açımdan birincil sorun tarih boyutuydu. Ayrıca, Barthes gibi kesinlikli bir yöntem uygulaması yapmak istemedim. Bazı gündelik kurumlar üstüne belirli yargılar verir gibi görünmekle birlikte, bunların aslında varsayımlardan, hipotezlerden ileri gitmediğini ve zaten gidemeyeceğini biliyorum. Varolan yayın organları arasında ayrım yapmaksızın, belirli bir “yazma pratiği” içinde, kişiselliğimi bir “bakış” tutarlılığında eritmeye çalışarak yazdığım yazılar bunlar.

Denemecilik geleneğimizde üslup kaygısı düşünceden önce gelir. Özellikle Ataç ve Eyüboğlu tek bir düşünceyi sanatsal bir retorikle sunma yöntemini benimsemişlerdi. Onların bu “bellelettriste” tutumuna karşılık ben bir gazetecilik profesyonelliğine erişmeyi hedefledim. Bu yüzden yazıdan yazıya tekrarlar olabiliyor, bir şeyi iletme kaygısı, güzel bir üslupla iletme kaygısının önüne geçiyor. Sözünü ettiğim “yazma pratiği”nde öznesi olmayan bir söylem geliştirmeye çalıştım çünkü.

Dergilerde ve gazetelerde yayımlanmış yazıları bir araya getirip kitap yapmaktan hoşlanmadığım için şimdiye kadar yazdıklarımı yayımlandıkları yerde bırakmıştım. Bence bir kitap başından beri kitap olarak tasarlanıp yazılmalı. Bu yazılarla ilgili olarak bu ilkeyi bozuyorum, çünkü bunların kendileri değilse de içinde yazıldıkları genel perspektif bir bütünlük oluşturuyor. Aşağı yukarı yedi yıllık bir süre içinde yazılmış bu yazıları kronolojik bir sıra ile değil, konularına göre gruplayarak buraya aldım. Gerekli yerlerde yazıların yazılma koşullarını ve amaçlarını açıklamaya çalıştım. Özellikle gazetelerde yayımlanan yazılar bazan sayfaya sığmadığı için içinden parçalar atılır. Hatırladığım kadarı ile onları yeniden eklediğim oldu; bazılarında küçük değişiklikler de yaptım. Ama bunları elimden geldiğince sınırlı tuttum ve sonradan yapılan ekleri belirttim.

Önsöz / Murat BELGE

SOSYALİST “DENEME” YAZMAK

Son yılların Türk edebiyatında “deneme” türü sanki sönükleşti. Hiç yazılmıyor değil, ama eskisi gibi etkili olmuyor bugün. Okurun ilgisi başka alanlara kayıyor şimdilerde. Yurt dışına baktığımızda orada da denemenin herhangi bir parlaklık taşımadığını görüyoruz. Zaman zaman bazı sanat türlerinin “öldüğü” söyleniyor. Örneğin, sinema çıkınca tiyatro ölmüştür ya da roman ölmüştür. Hattâ, televizyonun da sinemayı öldürdüğü sık sık söyleniyor. Deneme de bu ölen türler arasında mı dersiniz?

Bir bakıma öyle gibi. Çeşitli nedenlerle, yetersiz kalıyor bugün deneme. Bu “çeşitli nedenler” bizde ve Batı’da farklıdır sanıyorum. Ayrı tarihî gelişme çizgilerinin sonucu olarak farklıdır. Bilindiği gibi bu türün mucidi ve üstadı on altıncı yüzyılın büyük Fransız yazarı Montaigne’dir. Denemenin o günün koşullarında, o biçimde çıkışına şöyle bir göz atmak, bu türün bugün niye meyyit olduğunu biraz açıklar belki.

Montaigne Avrupa’da Rönesans’ta ortaya çıkan, Rönesans’ın getirdiği yeni bir hayat anlayışını ve dünya görüşünü temsil eden bir yazardı. Rönesans dediğimiz olay ise büyük toplumsal değişimlerin, yeni büyük yönelişlerin kültürel-ideolojik uzantısı, parçasıydı. Yeni bir sınıf doğuyordu; bu sınıf henüz siyasî iktidarını kurmamıştı ama, hayatın bütününü değiştirecek bir potansiyele sahipti. Yeni değerler getiriyordu. Eski hayat anlayışını değiştiriyordu. Bir yeni bilim kuruyordu.

Bütün bunların sonucunda yeni bir insan oluşmuştu. Montaigne, bu yeni insanın, ilk olgunlaşmış örneklerinden biriydi. Eski kültürü derinlemesine bilen bir insandı; yeniyi kavrıyor ve savunmasını üstleniyordu. Böylece Montaigne yeni kurulmakta olan toplumun kültürünün oluşmasına önemli katkılarda bulundu. Ondan daha genç olan Francis Bacon da İngiltere’nin önemli “denemeci”sidir. Ama Bacon, Montaigne’e oranla çok daha bilimsel’dir. O, sözkonusu yeni hayatın fikrî düzeyde haklı gösterilmesi ve olumlanması görevini omuzlamış gibidir. Montaigne’de ise önemli olan bireydir. Yenidünyanın yeni bireyinin, içinde varolduğu ahlâkî-manevî bütünleşmesini kendi kişisel hayatını merkez olarak anlatır ve sağlar. Bu yeni dünyadaki yeni bireyin, ölüm karşısında tavrı ne olacaktır? Yalan konusunda, korku konusunda, sevgi konusunda nasıl bir tutum takınacaktır? Yani hayatın her alanında birey kendini nasıl dile getirecek, kendini nasıl gerçekleştirecektir?.

Böylece Montaigne, Batı dünyasına yüzyıllarca egemen olacak, Batı dünyasının egemenliğini yayabildiği yerlerde de görülmemesi imkânsız izler bırakmış bir büyük ideolojinin ilk sözcülerinden biri olur. Burjuvazinin bireycilik anlayışıdır bu. Montaigne bu anlayışın, bu dünya görüşünün bütününü kucaklayamazdı elbette. Ama bir yazarın, yaşadığı hayat kesiti içinde başa çıkabileceği en geniş yaşantı alanını keşfetmiş, çağının insan aklı için anlaşılır kılmıştır Montaigne. Burada ilginç ve önemli bir nokta var. Montaigne bütün bu geniş alanı anlayabilmek ve anlatabilmek için tek bir ölçüt kullanıyor, tek bir yöntem izliyor: Kendini anlamak ve anlatmak. Bu, tarihte pek ender rastlanabilen, ender dönemlerde gerçekleşebilen bir uyum, bir “tekabül” durumudur. Bir insanın, yalnız kendini anlatarak, bütün bir dönemi ve onun da ilerisinin önemli bir kesimini anlalabilmesi, gerçekten olağanüstü bir şey.

Gene de, bazı ihtiyat payları bırakmak gerek. Montaigne’de aykırılıklar, gariplikler, güdüklükler hiç yok mu? Olmalı mutlaka; eserlerini bu açıdan değerlendirmeye yönelik bir araştırma herhalde bu tipten birçok özelliği de sergiler. Ama daha uzun vadeli bir perspektifte bakıldığında, şaşılacak bir uyum görüyoruz. İkinci bir nokta da şu olabilir. Montaigne elbette ki çağdaş veya kendinden sonra yaşayan herkesi her yanıyla temsil etmez. Ama bütün bu insanların Montaigne’e baktıklarında kendilerini görür gibi olmalarına yol açacak pek çok özellik vardır gene de.

Batı’da deneme türünün gitgide cılızlaşması da belki şu şimdiye kadar söylenenlerden çıkarsanacak (intikal) bir yargı ile açıklanabilir. Bireyci dünya görüşünün maddî temelleri bugün tamamen çökmemişse de, çöküşle sonuçlanması zorunlu bir sarsıntı dönemine girmiştir. İktisadî ve politik buhranların bilinçliliğe yansıyan sonuçları, Batı toplumlarında uyumlu birey bırakmamıştı. Montaigne’in genel temsilci karakterini yenileyecek bir temsilci bireyin varolması artık imkânsızdır. Üstelik, tarihî gelişmenin doğrultusu yönünde olumlu bir bireysellik imkânı da kalmamıştır. Batı’da birey, artık anti-bireydir; karşıdır, neye niçin olduğu bulanık kalsa da, “karşı” oluşu kesindir. Ayrıca, bunun doğal bir sonucu olarak, güdük, dertli, huysuz ve mutsuzdur. Bu ortamda deneme, bir anlaşma vasatı olmaktan çıkmıştır. Kim kime, neyi anlatacak? Anlatılacak şey, anlatmanın imkânsızlığı. Bu da tabiî deneme gibi bir tür değil, uyumsuzluğu kendi içinde sergileyebilecek bir roman yapısını (varoluşçu roman, anti-roman, yeni roman, hepsi bir bakıma bu aynı arayışın sonuçları) ya da buna benzer bir başka sanat dalının vasatını gerektiriyor.

Şimdi gelelim Türkiye’ye. Kapitalizm ve onun ideolojik üstyapısı olan bireycilik bizde çok farklı oluştu ve gelişti tabiî. Ama, “Cumhuriyet kültürü”nün oluşturulduğu yıllarda denemenin önemli bir edebî tür olması ilginçti. Önde gelen, özgün ürünler veren iki ad sayılabilir: Nurullah Ataç ve Sabahattin Eyüboğlu. Ama aşağı yukarı onlar gibi yazan daha pek çok kişi vardır bu dönemde. Öyle ki, başka türlü yazılması gereken türler, örneğin edebiyat eleştirileri, fikrî yazılar, bilimsel incelemeler de bu dönem boyunca deneme üslubu ve tonunun etkisini taşımışlardır.

Özellikle Ataç, Türk edebiyatında önemli bir ad; bir dönüm noktası. Ve edebiyatın toplumsal hayatın genelini etkileyebildiği ölçüde, toplumsal hayatımızda önemli bir temsilci. Enerjik, kavgacı, dava sahibi bir insan Ataç. Bir veya birden fazla toplumsal davaya sarılıyor, ama alabildiğine kişisel. Düşüncelerini oluşturma biçimi de, düşüncelerini eyleme dökme konusunda davranış biçimi de tamamen bireyci. Ama o da pek çok şeyleri temsil ediyor, kendi bireyliğini aşan birçok davanın sözcüsü olabiliyor. En önemlisi, o da, bir ölçüde, düşüncelerinin dışında, edebiyatımızda yarattığı üslubun ötesinde, bir insan tipini, kendisinin temsilcisi olduğu bir tipi toplumsal hayata yerleştiriyor. Savunduğu dil anlayışıyla, kurmaya çalıştığı yeni beğeni anlayışıyla, yerleştirmeye çalıştığı bize göre yeni ahlâkî tutum ve değerlerle, içinde yer aldığı tarihî sürecin kültürel uzantısında hem kurucu hem temsilci olarak bir işlevi yerine getiriyor. Ataç’ın bu çabasına bugün en fazla sahip çıkılması gereken, ama temsilcilik özelliğinin de belki en zayıf kaldığı, demokratik tutumudur.

( Ataç’a “demokrat” demenin geçerliliğini bir daha düşündüm. Galiba Batılı anlamda değil, Türkiye bağlanımda söylenebilir bu. Yoksa yeni bir dil ve yeni bir kültür oluşturma konusundaki inançlarıyla tam bir “Jakoben”dir.)  

Bu temsilciliği zayıf kalıyor, çünkü Cumhuriyet aydını demokrat değil. Batı’da olduğu gibi, burjuva demokratik devrimi süreci içinde değil, anti-demokratik burjuva devrimi sürecinde yetişmiş çünkü. Bu yüzden Ataç’ın demokratik tavrı daha da değerli.

Montaigne’de bulduğumuz temsilci karakter, Ataç’da aynı boyutlara ulaşmaz. Öte yandan, Ataç’ın süresi de daha kısadır. Montaigne’in yaşadığı çağdan, radikal olarak yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkışına kadar çok zaman geçti. Ataç ise gecikmiş bir burjuva devriminin yarattığı bir aydın olduğu için, antitezi, dünya çapında, kendinden önce vardı. Bu nedenle Ataç, bir temsilci olduğu oranda, bir çelişkiler yansıtıcısıdır da. Çünkü o, Batı burjuva dünyasının kendi çerçevesi içindeki en ileri fikirleri severek yetişmişti, bunları kendi ortamında bulamıyordu. Genel-geçer bir şekilde Osmanlılık diye özetlediği bütün bir sistemle, bir Don Kişot gibi görünme pahasına da olsa, savaşmaya hazırdı. Ama yandaşı olması gerekenlerin cilâlarının altında aynı Osmanlı yapışım görünce umutsuzluğa kapılıyordu.

Gene de, deneme türünün taşıyıcısı olabileceği bir fikir alışverişi, bir yeni ortak kültür oluşturma çabası, Ataç zamanında mümkündü. Şimdi öyle görünmüyor.

Bir kere, yenidünya görüşü kültürel düzeyde baskın. Ötekiler, buna karşı oluşlarıyla belirleniyorlar. O zaman da bir yazarın asgarî temeli olan demokratik tavrından uzaklaşıyorlar. Yetenek gericilikle uzlaşmıyor. Gericilik bir kere yerleştikten sonra, deneme mi yazmış, şiir mi yazmış, önemli değil. Çünkü zaten yazılanın insani bir değeri kalmıyor.

Sosyalizm, Türkiye’de deneme türüne yüz vermedi. Çünkü onun oluşma koşullanna uygun değildi bu. Polemik ve inceleme son dönemde ön plana çıktı. İnceleme, bireysel ses tonundan yapısı gereği uzaktı; polemik ise, bireysel bir yanı olsa bile, ancak bireysel bir öfkeyi ileten, başka duygulara ve tavırlara yer bırakmayan bir tür.

Sosyalist düzenin üstyapısı bireyci olamayacağı için, bireyin kendini anlattığı deneme türünün de sosyalizmle bağdaşmayacağı düşünülebilir. Ben bu fikirde değilim. Denemenin değişik bir biçimi sosyalist dünya görüşüyle de yazılabilir, hattâ yazılmasında fayda vardır diyorum.

Çünkü sosyalizm de yeni bir dünyanın yaratılması demek. Bunun iktisadı var, politikası var, teorisi, ideolojisi de var. Ama önemli bir sorun da, bu İktisadî düzen ve politik ortamda (ya da daha oraya geçilmezden önce) genel çizgileri bu teoriye göre çizilmiş bir geniş hayat içerisinde, gündelik hayatı yaşama konusu. Montaigne’in konuları daha geçerli: ölüm, sevgi, kahramanlık, korku, arkadaşlık vb. Yani, genel teorik doğrularla gündelik yaşamanın gerekleri arasındaki bağlantıların kurulması deneme türünün yeni bir biçimde canlandırılmasıyla sağlanabilir.

Özellikle Türkiye’de böyle bir şey yararlı olur gibi geliyor bana. Çünkü biz Türkiyeli sosyalistler, neredeyse, konuşmaktan çok kavga etmeye alışkınız. Bunun çeşitli nedenleri var; örneğin burjuvaziye karşı tavizsiz olma gereği, dobra dobra konuşmanın erdemine inancımız, tam oturmamış bir devrimci kişiliğiyle birleştiğinde, kendi aramızda da gereksiz yere haşin, kırıcı bir davranış biçimi yaratıyor. Ayrıca, sosyalizm Türkiye’de henüz oldukça genç sayılır. Kendisi de, temsilcileri de genç. Dolayısıyla, zamanla gelenekle pekişecek, yerine oturacak pek çok şey şimdilik soyut veya olgunlaşmamış. Devrimci yiğit olmalı, örneğin, bu bir doğru. Ama yiğitlik nedir aslında, hangi koşullarda nasıl biçimlenir, bunlar yeterli deneylerden, yaşantılardan geçerek kesinleşmemiş.

Bir sosyalist genellikle bilinçlenmeye başlar başlamaz “küçük burjuva alışkanlıkları” dediğimiz birtakım şeylerden “arınma” çabasına giriyor. Ama çokluk soyut kavramlar ekseninde bu çaba. Bir adam, bakıyorsunuz, “özeleştiri yapmalıyız” diye ter ter tepiniyor; “haydi yapalım” diyorsunuz, bu sefer kendisine hiç toz kondurmuyor.

Aslında bunlar hepsi, sözünü ettiğim “sosyalist deneme”nin konuları. Onun için şimdilik girmeyelim bu ayrıntılara. Daha çok genel özelliği üzerinde duralım.

Sosyalist denemenin, Montaigne tarzına göre bir önemli farkı olur; sosyalist hayat tarzının, burjuva hayat tarzından farklı yanlarından ötürü. Burada yöntem ve ölçüt insanın kendisi, kendi bireyselliği olmaz artık. “Ben böyleyim” ya da “ben böyle düşünüyorum” denmez. Başvuracağımız kaynak, “ben” değil genel teoridir. Ama deneme, teoriden başlayarak “ben” değil de “biz” demek gereken devrimci bireylerin gündelik yaşama sorunlarına yönelir.

Bu, öyle sanıyorum ki, şimdiye kadar alışkın olmadığımız bir konuşma tonunu getirebilir. Teorik yazı çerçevesine girmeyen konular, genellikle yazıya da geçmiyor. Konuşurken hepimiz bunların sözünü ediyoruz, ama yazmıyoruz. Oysa, teorik” olmasa da yazılmayı hak edecek önemde konular bunlar. Şu içinde bulunduğumuz dönemde özellikle önemli sanıyorum. Çünkü geçirdiğimiz 12 Mart dönemi, soyut devrimciliği kendi sınırlarına vardırdı ve kendi uçurumuyla yüz yüze getirdi. Bunu izlemesi gereken iç-hesaplaşma yalnız teorik düzeyde kalamaz. Falanca fikir yanlış olduğu için çıkmaza götürdü. Ama onu benimseyenler niçin benimsediler, niçin o şekilde savundular? Niçin insanlar hâlâ kelebek misali görüşten görüşe uçup konuyor? Bunları da ciddiyetle tartışmamız gerekir sanıyorum, işte deneme türü, yenileştirildiğinde, böyle tartışmaların elverişli aracı olabilir.

Birikim, Sayı: 5, Temmuz 1975

DİRAYETLİ DEVLET ADAMLARI

Osmanlı Devleti’nin yükselmesinin sona ermesiyle başlayanuzun dönemin ne tür çalkantılarla geçtiğini hep biliriz. Kendini durmadan tekrarlayan ve bir türlü yeni bir senteze varamayan sonsuz bir didişme dönemidir bu. İşte bu kargaşalık içinde, “dirayetli Osmanlı devlet adamları” da birbirini izlemiştir. Bu “dirayet” kavramını saygıdeğer tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan alıyorum. Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi’nin üçüncü cildinde, örneğin Köprülü Mehmet Paşa bu sıfata hak kazanan bir devlet adamı olarak tanıtılır. Köprülü Paşa sadarete geldiğinde devletin düzeni bozulmuştur, ortada ipe sapa gelmez bir baldırıçıplak alayı anarşi yaratmaktadır. Uzunçarşılı, Paşa’nın “dirayet”ine kanıt olarak, işe başlar başlamaz beş bin kadar adamı kestirdiğini anlatır. Anlaşılıyor ki “radikal” bir tutumu varmış Köprülü Mehmet Paşa’nın: “Radikal”, çünkü sorunu kökünden kesiyor. Osmanlı Devleti birçok sorununun yanı sıra, nüfus fazlalığından da şikâyetçi olmalı bu dönemlerinde. Nüfus fazla olunca mal yetmiyor. Böyle bir durumda fazla nüfusu yok etmek  gerçekten radikal bir çare.

Uzunçarşılı’nın bir başka “dirayetli devlet adamı” örneği de ünlü Kuyucu Murat Paşa’dır. Bu Paşa da lakabını, baş-düşmanı olan Celalileri doğrayıp kuyulara doldurmasından alır. Osmanlı tarihçisi Uzunçarşılı, Osmanlı reformcusu Murat Paşa hakkında latif bir anekdot anlatır. Paşa bir gün yine Celalileri basmış, dağıtmış, doğramış. Savaş yerinde Osmanlı ordusu dinlenirken, Paşa’nın yanına on üç yaşlarında bir oğlan çocuğu getirmişler. Sorgu sual sonunda anlaşılmış ki çocuk, Celalilerden olan bir saz şairinin oğluymuş, onun atının terkisinde dolaşırmış Celalilerle birlikle. Bu son savaşta, şair babası da ölüp gitmiş. Hikâyeyi öğrenen Murat Paşa, adamlarına dönüp çocuğu idam etmelerini söylemiş. Koskoca Kuyucu Murat Paşa’nm tecrübeli cellatları bile karşı çıkmışlar bu emre, “şuncacık çocuktan ne istersin, Paşa?” demişler. Bakmış ki cellatlardan hayır yok, devletli Paşa kendi sıvanmış, yayın kirişiyle dere kenarımla boğmuş çocuğu. İşini bitirince de, hazır bulunanlara, unutulmayacak bir devlet adamlığı dersi vermiş. Bu çocuk, demmiş, daha bu yaşında neler görmüş, öğrenmiş. Büyürse devletin başına azılı belâ kesilir. Onun için şimdiden hesabını görmeli.

Bu anekdotu hayranlıkla nakleder Uzunçarşılı ve özlem le, böyle “dirayetli devlet adamları” zamanında düzenin sağlam durduğunu, dirayet azaldıkça düzenin bozulduğunu söyler.

İnsan hayran kalıyor böyle dirayete, devlet adamlığı geleneğimizin bu kudretli köklerine. Neredeyse, “Allah başımızdan eksik etmesin böyle devlet adamlarını” diyeceğini de, düşünüyoruz, gereksiz bir dua bu. Çünkü zaten hiçbir zaman eksik olmamışlar.

Demokrat, 26 Şubat 1980

TEMİZ HAVA

Türkiye halkı, temiz havaya düşkündür. Bir yerin iyiliğini anlatmak için yerleşmiş deyim “havası suyu güzel” bile bu düşkünlüğün bir göstergesidir. Fakat modern çağda bu “güzel hava”, bir yeri çekici kılacak başka özelliklerle bir arada gitmez oldu. İnsanlar bir yeri havası için beğenmeyi pek düşünemiyor şimdi -O yer bir “sanatoryum” olmadıkça, örneğin; bir zamanlar otobüs gibi bir yerde şöyle bir konuşma duyabilirdiniz: “Yahu, görüşmeyeli nerede oturuyorsun?” “Göztepe’de.” “Bağdat Caddesi’nde mi?” “Yok, Yukarı Göztepe’de.” Burada kısa bir sessizlik olur, sonra Yukarı Göztepe’de oturan, “Havası güzel. Aşağı Göztepe gibi basık değil,” yollu bir şey mırıldanır. Öbürü de, inanmamış bir tonla “Hmmm” filan eder, konu değişir. Aslında havanın iyiliğinden şüphe yoktur da, Bağdat Caddesi dururken iyi havalı yerde oturmak, hayatta hava almanın başka bir çeşididir. Şimdi tabii lükslük bakımından Göztepe’nin aşağısıyla yukarısı arasında eskisi kadar fark kalmadı; aynı zamanda Yukarı Göztepe’nin havası da bozuldu.

Bu iyi hava merakı, eski İstanbul’dan yeni İstanbul’a geçerken yerleşme tarzını da etkilemiş gibidir. Hava kültürü sağlam olan eski İstanbullu, “basık” bulduğu yerlere iltifat etmemiş, dolayısıyla bunlar eski dönemde pek fazla meskun olmamış. Bebek veya Moda gibi yerleri sayabilirsiniz “basık” havalılar arasında. Dolayısıyla da, şehrin daha sonraki yerleşme ve yayılma dönemlerinde buralar boş bulunmuş ve /enginler tarafından acele doldurulmuş. Onun için buralar görece yeni ve başından beri zengin binalarla doludur. Paşabahçe de bir başka “basık” havalı yer sayılabilir, fakat konumu yüzünden orayı zenginler değil, işçiler doldurmuş.

Eski eğlenceler de böyle masumdu. Çamlıca’ya çıkılır, “bir hava alıp” dönülürdü; ya da Hünkar’a gidilir, “bir su içip” geri gelinirdi. Şimdi kimseyi ayağa kaldıramazsınız böyle hava için, su için (Benim bu denemeler zaten “hava civanın diyalektiğini” araştırdığı için hava “sorunu” amaca uygun).

Fakat bizim “hava kültürü”nde, “içmekân” ile “ dışmekân” arasında oldukça kesin bir ayrım vardır sanki. Kapalı yete girdi mi insanlar, en korktukları şey hava olur. Başka ulusal kültürlerle kıyasladığınız zaman epey çarpıcı biçimde görüyorsunuz bunu. Örneğin İngilizler. Dünyanın bir hayli soğuk bir köşesinde oturdukları halde, ev içinde temiz havaya bayılırlar. Bir odaya ayak basan İngiliz ilk iş ne ‘yapar? Daha önce başkasının kapadığı bir pencere varsa onu açar. Ya bir odaya ilk ayak basan bir Türk? Bir başkasının kazara açtığı bir pencere varsa onu kapar.

Bu durum çoğu özel evde de, çoğu kamusal yerde de görülür. Dumanlı kahveler, meyhaneler vb. Cam açmaktansa, dumanaltı olmak tercih edilir. Ama benim bildiğim en belirgin örnek, şehirlerarası otobüsler. Havanın çok soğuk olmadığı zamanda bile otobüste (veya trende) cam açmaya kalkışırsanız, cinayete teşebbüs etmişsiniz gibi bakarlar, Israr ederseniz ciddi kavga çıkar. Oysa felakettir içerinin “hava”sı. Sıcaktır, dumanlıdır, kokuludur. Çeşitli kokular karışır birbirine. Sigara kokusu, ter kokusu, uykulu beden kokusu, ikide bir serpilen kolonyanın bayatlamış kokusu, belki parfüm ya da hacıyağı kokusu. Ama görece özerkliklerini koruyan bütün bu kokular karmaşıklığı içinde hegemonik güç hemen hemen her zaman, ayak kokusudur. Gene de, cam açmaya izin verilmez. Hele geceyse, kokular karmaşasının narkotik etkisi altında dalar gider herkes.

Şehirleşmemizin niteliği ve bunun sonuçları, örneğin Ankara’nın “hava”sı, böyle bir ayrımı kaçınılmaz hale getirdi. İçerde yalnız sıcağı değil, havanın temizliğini korumak için de zinhar pencere açmayacaksınız. “Havanın suyun güzelliği” bozuldukça, sudan sonra havayı da parayla aldığımız günler gelebilir. “Olmaya devlet Ankara’da bir temiz hava gibi”. Böylece, gide gide, nükte yeteneğimizin ince ürünlerinden olan “hava parası” lafı da başka düzeyde bir gerçeklik haline gelir mi gelir.

Demokrat, 4 Nisan 1980

TEMİZ” VE “SIHHİ” AYRIMI

Aslında “temizlik” de ideolojik bir kavram. İki ayrı kültürden iki insan o kadar farklı şeyler anlayabiliyor ki temizlikten. Demek ki “temiz” kavramının içeriğini de son analizde kültür belirliyor. Neleri yaptığı zaman insan kendini temizlenmiş sayıyor (ya da evini, kentini vb. temiz sayıyor); toplumdan topluma değişen bir şey bu.

Ortada temel bir ihtiyaç var şüphesiz. Bu ihtiyaç kendisi ortak. Hayatın devam edebilmesi için asgari bir temizlik, kültürden önce biyolojik olarak zorunlu. Bunu hayvanlar İnle yapıyor, hem kendilerini hem de yuvalarını sık sık temizliyorlar. İnsanlar da bunu yapıyor, ama nasıl yapacaklarını kültürleri belirliyor.

Bizim için bir ulusal gurur konusudur, Avrupa’da pislikten geçilmezken bizim kanalizasyonlarımız, hamamlarımız, hattâ tuvaletlerimiz olması. Başka konularda daha şüpheciyi indir bu ulusal üstünlüklerimiz hakkında, ama temizlik konusunda övünmekte sonuna kadar haklıyız sanıyorum, Gerçekten, Ortaçağda Parislilerin lağımları sokağın iki yanında akar, dışkılarını oturağa yapıp pencereden aşağı savururlarmış. Taht misali oturağına oturup nazırlarım huzura kabul eden haşmetli Ondördüncü Louis de bir başka harika. Yıkanmak da zormuş. Öyle ki çok kötü koktukları için parfümü icat etmişler. Tabii şimdi bu durum biraz tersine dönmüş gibi görünüyor. Dünyanın bizim tarafımızda rastladığınız tuvaletlerin durumu tek başına yeterli örnek. Gene de, imkân meselesi bu. Su azlığı, tesisat yetersizliği vb. Yani son analizde yoksulluğa bağlanacak şeyler.

Batı’nın bugünkü “temizlik” kavramının anlamı, aslında “sıhhi”dir. Çünkü temizlik orada bilim süzgecinden geçirilmiş bir kavramdır (daha doğrusu, bilim ideolojisinin süzgecinden). Dolayısıyla, temizliği yok eden şey, yani “pislik”, analitik bir biçimde kendi kurucu öğelerine indirgenmiştir, Böylece, pisliğin ampirik tanımı epey zayıflamıştır (en azından, bizdeki tanıma göre). Örneğin mikrop gibi, pisliğin gözle görünmeyen bir sonucu, ampirik varlığından daha fazla önem kazanmıştır, işte bu anlamda “sıhhi”leşmiştir “temizlik” kavramı. Bir yeri mikroptan arındıracak tedbirleri almakla o yeri temizlemek, özdeş olmuştur. Deterjanın temizleyici hassasına bir kez inanmıştır. Deterjanı kullandıktan sonra geri kalanına hiç aldırış etmez Batılı.

Batı’da insan temizliği, temizlik öğesi sayılan şeylerle, yani su, sabun gibi nesnelerle mümkün olduğu kadar sık rastlaşmak gibi bir anlam taşır. Kendini temiz sayan Avrupalı, günde bir kez olsun suyun içine girer. Ama banyo küvetindeki suya kendi kirini geçirdiğini, dolayısıyla üzerinden su akıtıp bundan iyice kurtulması gerektiğini nedense düşünmez. Öyle ki, kadının çıktığı suya arkadan kocasının girip yıkanması (ladies first) bile olağan ahvaldendir. Musluğun deliğini kapatır, o suyu yüzlerine çarpa çarpa yıkanırlar,’ Akar suyun faziletini genel olarak öğrenmemiştir Batı toplumu (Bunlarda, bizde de başka konularda olduğu gibi, ekonomik etmenler, tasarruf zorunluğu vb. elbette vardır). Daha neler yaparlar. Bir gün mutfağın yerine biraz su döktüm; iyiliksever bir arkadaş hemen bulaşık süngerini alıp sildi yeri. Bir başkası, bulaşık yıkadığımı bildiği küvette ayağını yıkadı. Her semtte bulunan otomatik çamaşır makinalarında, çoraplarıyla sofra örtülerini bir arada yıkarlar.

Şimdi temizlik midir bu?

Değildir, pisliktir diyemeyeceğim. Baştan “teorik tavır aldım” çünkü. Temizlik ideolojik olarak belirlenir, son anaIizde, belirli bir kültürel yapı içinde, temizlik etkisi yaptığı| mı inanılan işlemleri yerine getirmektir dedim. Bu sanırım, doğru da, Batı’nın temizliğini, ne kadar “sıhhi” olursa olsun içime sindiremiyorum.

Sanırım iki kültürün de birbirinden alacakları var. Biz belki suya daha sık girmeliyiz; onlar suya girince ne yapmak istediğini daha iyi öğrenmeli. Biz temizliğimizi daha sıhhi, onlar sıhhiliklerini daha temiz yapmalılar. O zaman, belki ideolojik “temizlik” yerine“teorik/bilimsel” temizlik mümkün olur.

Demokrat, 11 Nisan 1980

 

KIRITMAK

Bir zamanlar seksapelin [Cinsel cazibe, cinsel çekicilik] birinci koşulu, kırıtmasını bilmekti. Genişletilmiş bir anlamda kullanırsanız “kırıtma” sözünü, bugün de öyle sayılır. Ama doğru hatırlıyorsam, bizim kuşağın çocukluk yıllarına kadar, kırıtmak, öncelikle, belli bir biçimde yürümekti. Yürürken bedenin belirli bir duruşu olurdu, bu duruş, kalçaların belirli bir salınışıyla, dozuna göre, bazan da sallanışıyla, bir uyum içinde olmalıydı. Mayk Hammer’in sekreteri Velda, Mayk’ın odasından içeri “kalçalarını çalkalayarak” girer, sonra gene “kalçalarını çalkalayarak” çıkardı. O lafı okudunuz mu, bu eylemin hayatınızda bildiğiniz en alımlı biçimine tercüme eder, öylece düşünürdünüz Velda’yı.

Türlüsü vardı kırıtmanın, bayrak sallarcasına göz çıkaranı, çok ince ve “feminen” olanı, adeta hiç kırıtmıyormuş gibi yapılanı. Şimdi nasıl bir kadın kendine uzun saçı, öteki kısayı, biri meçi, öbürü kızılı yakışmıyorsa, kimi spor kılıkla, kimi klasikle daha alımlı oluyorsa, o zaman da herkes kendi “heyeti umumiyesi”ne uygun bir kırıtma stili seçerdi. Şimdiyse, eskisi gibi kırıtmaz oldu kadınlar. En azından, o günün anlamında, yürüyüşün salınışı anlamında kırıtmaz oldular. Şimdilerde kadının kadınlığını ortaya koyuşu öyleme zenginleşti ki, eskinin kırıtması bu zenginlik içinde boğulup yok oldu sanki. Neden acaba?

Tüketim ekonomisi gelişti. Çağdaş burjuva toplumunda kadının kendini erkeğe beğendirme zorunluğu değişmedi, üstelik, beğendirmenin araçları bollaştı. Aynı zamanda, cinsellik, modern toplumun ana boşalım kanalı olarak önemini artırdı. Bu durumda, kadın güzelliği üstüne çalışan şirketler cinselliğin tartışılmaz alanı olan kadın vücudunu parsellediler, her biri kendine seçtiği parseli daha çekici yapmak üzere icat üstüne icat çıkardı. Ama sorun sadece şampuanlar, kozmetikler, giyimlerden de ibaret değil; bütün bu buluşların tüketiciye, en seksapelli kullanım biçimleriyle sunulması; hayatta yapılabilecek her jest belli bir form veriyor. Saçların filanca şampuanla yıkanması gerektiğini anlatan reklamda, saçın çekici görünmek için nasıl kullanılması gerektiği de gösteriliyor. Ama iş buraya gelince reklamlarda yalnız kadın güzelliği araçlarının sunuluşuyla yetinilmiyor zaten. Bugün artık her nesnenin reklamında en geçerli öge kadının kendisi. Onun için elektrikli süpürge reklamı da yapılsa, bir kadın görüntüsü çıkıyor Karşınıza. Ve hem elektrikli süpürge kullanıp hem de seksapeli olan bir kadın halinde. Koka kola içirmek istiyorsanız, gene kadınla yapacaksınız reklamını. Dolayısıyla, bir kadın için seksapelli koka kola içmenin resmini de çizmek gerekiyor ekranda. Hele sabun, banyo yapan kadından ayrılmaz hale geldi.

Bu gelişme yalnız tüketim ekonomisiyle açıklanamaz herhalde. Birkaç şeyin üstüste gelmesi sözkonusu. Hayatın kendisi ve kadının hayata katılma biçimi, özde değil ama bazı önemli bakımlardan değişti.

Eski tarz kırıtma, eski hayat tarzının bir sonucuydu. Kadının kendini gösterebilme alanlarının sınırlılığından doğuyordu cinsel önemi. Bizim toplumda olsun, Batı’da olsun, erkekle kadınların karşılaşma zeminlerinin görece sınırlılığı, kadının kendisine uzaktan bakılan bir nesne olarak, çekiciliğin bu mesafeye göre ayarlamasını gerektiriyordu.

Eskinin bu ipte oynayan kadını sokağa bir başka türlü çıkardı zaten. Gezmek için, alışveriş için (patates almaya değil elbette, çanta almaya, papuç almaya), buna benzer şeyler için ortalıkta görünürdü. Şimdi ise kadınların da sokakta işi var. İşi olan insan, yürüyüş temposunu da değiştirmek zorunda. Ve eski günlerin kırıtması bu yeni yürüyüş hızına uymuyor.

Eskiden kadınların yaşadıkları hayatlar da değişikti. Şıklaşmak, süslenmek, belirli zamanlarda olurdu. Gerisinde toplumdan kopuk ve aileye gömük bir biçimde iş yapılırdı. Evinde iş yapan kadın, topluma çıktığı zamanlara hiç benzemeyen bir biçimde süflileşebilirdi. Özellikle evli kadın. Ailenin aile olarak kalıcılığı varsayılmıştı çünkü. Şimdiyse bu da gitgide değişiyor. Kadınlar, kendileri bu şekilde domestikleşmek (Evcilleşmek) istemiyor. İnsanlar arası çağdaş ilişkiler de “kendini bırakmış” kadın tipine fırsat tanımıyor. Dolayısıyla kırıtmak gibi uzaktan hitap eden sınırlı çekicilikler yerine, yaşanan her an çekici olma zorunluğu geliyor.

Reklamların sundukları, bunlarla çakıştıkları için ve o oranda güçlü. Ama bir hayli güçlü. Dikkat ederseniz, görsel araçların kullanılması, kadın çekiciliğinin enstantanelerde [bir anlık; ansızın] yoğunlaşmasına katkıda bulunuyor. Sokakta yürümekten çok bir duruş, bir oturuş, bir baş hareketi, bir dönüş. Belki yalnız reklam etkisi değil, ilişkilerin daha çok yakın mesafelerde kurulmasının bir sonucu bu.

Ama kaçınılmaz bir biçimde, olay, tiyatrolaşıyor. Bugün bize çok komik görünen eski zaman kırıtması bayağı masum bir davranış şimdiki bütünsel rol yapma zorunluğu yanında. Üstelik, yalnız rol yapmakla da bitmiyor bu tiyatro kostümüyle dekoruyla, nerdeyse ses “efektleri” ile bir arada yaşanması gereken bir şey.

Demokrat, 20 Ocak 1980

Kaynak: Murat BELGE, Tarihten Güncelliğe, 1. Baskı 1997, İstanbul

 

PÎRDAŞIM SAFİYE EROL


Bir kasır çöktü. Çatısı, der ü divan yıkıldı. Ama hazineler viranelerde saklıdır. Gerçekten de bu yıkıntının altından, onun define varlığı aşikâr oldu.

Safiye Erol; dürüst, ihlâslı, îmânlı, hamiyetli, liyakat ve zekâsı ölçüsünde saf ve masum insandı. Ne ki, mühim olan, onun tek tek sayılan vasıfları değil; bu vasıfların antlaşması ile kurulmuş şahsiyet yapısının, bir ayağı şarkta, bir ayağı garpta olması ve iki farklı medeniyetin, kültür vasatları üstünde tarafsız bir tahlil ve terkibin muhasebesinden sonra da Şarklı münevver olarak cemiyetin karşısına çıkmış bulunmasıdır.

Bir serhatli ruhu taşıyan bu ateş gibi Rumeli kadını, orta, lise ve üniversite yıllarını Garp’ta geçirmiş olmasına rağmen; sadece metot ve ciddiyet gibi dış formasyonunda kendini gösteren Batılı ruhu, onun aşk, hamaset ve îmân zırhı ile sağlama alınmış olan içine aslâ işleyememiş, aksine, bu derinden derine yanan ocağın yalımı, Doğu’dan çarpan hava ile hız bularak bir yanardağ haline gelmiş idi.

Tabiat kanunudur: Hasret, küçük ateşleri söndürür, büyükleri ise yangına çevirir. Garp’ın mürekkebini yalayan; fakat Şark’ın tradisyonuna bağlı kalarak, o târihi mîras ile nafakalanan bu asîl kadın da, bir yandan fikir dağarcığını Garp kültürünün verimleriyle doldururken, bir yandan da faaliyet halindeki tahayyül ve tefekkürü, alev alev yanan bir ocak haline gelmiştir.

***

Safiye Erol, henüz genç bir talebe iken dahî bu iki medeniyetin mukayesesini yapacak endazeye sahip bulunuyordu.

Aşikâr ki Batı, mânevî hürriyetini harcama pahasına, bir maddî kudret satın almıştı. Şöyle ki, Rönesans ile alâkasını kendi üstünden çekip, kendinden başka her şeye çevirmiş olan Garp medeniyeti, avucunun içine aldığı maddenin bir nevi esiri olmuş bulunuyordu. Makineler insanın; insanlar makinenin yerine geçer olalı-beri, zekâsının, hüner ve icatlarının ağına düşen Âdemoğlu için, kendi yaptığı bu puta tapmaktan başka çare kalmamıştı. Fakat îmân duygusu kisbî değil fıtrî idi. Bununla beraber bir acayip felsefe rüzgârı esip onu mevziinden koparınca da, boş kalan sahalar, türlü sentetik îmânların ve dinlerin istilasına uğramıştı.

***

İslâm âlemine gelince, ilim ve idarede kurduğu yüksek voltajı karakteri ile imtihanını vermiş ve dünyaya parmak ısırtmış olan Müslüman ¡ark, şimdi hasırcılarının kıyasıya hücumları karşısında sinip, bir zamanlar ilim ve tefekkür verimleri ile beslediği Garp’ın gölgesine sığınmış bulunuyordu. O Şark ki, Batı dünyası, karanlıklar içinde can alıp can verirken, ilimde, felsefede, sanayide, ticâret ve ziraatte câhil ve âciz Avrupa’ya bilmediğini bildirmiş görmediğini göstermiş, anlamadığını anlatmıştı. Gene bir zamanlar Fransız, İtalyan, İngiliz, İspanyol. Alman ilim ve din adamları, hattâ derebeyleri; prensipleri, müslüman medreselerinde okuyarak memleketlerine Şark irfanını taşımışlar, işte böylece de, Rönesansın temelleri atılmıştı.

Ne çare ki, meyve ve mahsul vermekten yorgun düşen bir toprak gibi, canı çekilip, çoraklaşan Şark; bir vakitler cömertçe beslediği Garp’ın, süratle elde ettiği madde üstünlüğü karşısında, gururu yaralanıp, eli böğründe kalmış bulunuyordu. Ama şu da var ki havada uçan su altında gezen, kıtadan kıtaya ses alıp ses veren ve bir solukta ülkeleri yerle bir eden bu dev medeniyet karşısında gözü boyanmasına ve asırlardır etrafında gelişen ihtiraslı hücumlara rağmen; gene de derinlerinde sakladığı irfan ve hikmet cevherleriyle öğünerek: “bunlar bende oldukça, sırtım, yere gelmiş sayılsa da beni alt edenleri, gene alt ederim!” diye beklemeyi biliyordu.

İşte devlet düşkünü Şark ve bilhassa Müslüman Türk câmiası, yanmış bir kâşaneden, elinde dört ucu düğümlü bir bohça ile kaçan âfetzedeler gibidir. O kadar ki, bu bohça içinde kalmış mâzi kırıntılarına bile hakaretle yan bakan bir zihniyet; dil, din, tarih, mefahir ve anane düşmanlığını iş güç etmiş bir dalâlet vadisinde at koşturmakta bulunuyor.

***

Garp’ın her hareketini gözü kapalı benimsemek illeti ile çil yavrusu gibi dağılan millî mukavemet, millî ölçü ve millî şuurun ipuçlarını ellerinde tutarak memlekete dönen Safiye Erol’a, garptan getirdiği yüklü ve zengin fikir muhtevasına rağmen huzurlu, daha doğrusu kararlı denemezdi. Zîra kafasında ve gönlünde taşıdığı tefekkür ve duygu yükünü birbirine lehimleyecek, perçinleyip bütün haline getirecek bir mânevî düzeni henüz bulamamıştı. Onun için de Şark’ın Garp’a üstün olan bu irfan ve aşk motifini bir müşahhas varlıkta görmeye her zaman hasret çekmiş, Garp’tan alacağını almış, uzun yıllar boyunca dağarcığına yüklediği bu hâzineyi açacak anahtarı aramıştı.

O çok iyi biliyordu ki insanları, içine düştükleri dalâlet ve gâflet havasından sıyırmak beşeriyete edilecek hizmetlerin en mukaddesi idi. Fakat maddenin ve maddeciliğin anaforuna kapılmış kütleleri daldıkları uykudan silkip sarsarak uyandırmak için arınmış ve kemâle ermiş disiplinli bir ruh gerekti. İşte Safîye Erol’un susuzluğu buna, ihtiyacı bu yola idi. Gene biliyordu ki evvelâ kendi kendisi ile hesaplaşıp bir anlaşmaya vardıktan, ve kemal zirvesine ulaştıktan sonra, dışa taşıp insanlara hizmet etmek mümkün olabilirdi. Evet bu zirveye erişmek, hayvani ihtiras ve ıztırapları kontrol altına almış, safvetli ve ihlâslı kişinin kârı idi. İşte o nirengi noktasına hasret çeken bu değerli kadın, kütleye ne söyleyecekse oradan söylemeli oradan seslenmeli idi. Ama maddeci Garp’tan edindiği kariyerin, kendisini bu zirveye ulaştırmayacağını o çok iyi biliyordu. Günlerden bir gün, artık eteğine ve ayağına dolaşır olduğunu şiddetle hissettiği mantığının yükü altında ezildiği, tefekkür ve tahassüs yollarının sarpa sardığı bir demde yolu Ken’an Rifâî gibi bir kurtarıcının yoluna düşüverdi ve Safiye Erol denen bu çıplak istidat ve hazır enerji, derhal toparlanıp mukadder kriteryumu buldu, ezel künyesinin tayin ettiği nihaî şeklini aldı.

***

Bu elektroşok hâdisesini “Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık” isimli kitaba[1] ilâve ettiği kıymetli etüdünde isabetli izah eden Safiye Erol, yazısının başlarında: “Ken’an Rıfâî’yi harice tanıtmak için onun şahsiyetine temel teşkil eden üç hususiyetinden bahsetmek lâzım geliyor” diyordu.

“O, evvelâ mistik adam = homo mysticus, sonra hakim adam = homo sapiens ve en nihayet Mürşidi Agâh idi.” dedikten sonra mistisizmin İlmî ve ciddî izahını yapar ve sözü hocasına getirerek: “O, bahsi geçen mistik tipte bir aşık, bir gerçek filozoftu. O, cemiyetimizin müşahhas hayatı, müşahhas hakikati gibi idi. Sosyal insicamın şebekesini ne dereceye kadar tanırdı, diye sorulacak olursa, bir dokumacının kendi tezgâhındaki dokumayı tanıdığı kadar tanırdı. O, tabiatın ancak gerçek âşıklara ayna olan şifresini okuyarak böyle bir tabiat zemini üzerinde insanın nasıl ve ne üslûpla yerleşmesi lâzım geleceğini takdir etmiş kuruculardandı. O, zaman ve mekâna elverişli normlar imâl edenlerdendi. Beşer kaderinin ana rotasını bildiği için ferdi mukadderat yollarını da yekten görürdü” diyen Safîye Erol bu karşılaşma ve tanışma ile ıztırap ve buhranlarının nasıl dağılıp eridiğini, bütün varlığında nasıl bir barış ve affı umumî fırtınası koptuğunu, lâtif ve müzikâl ifadesiyle anlatır.

Gene etüdünün bir yerinde: “Hakiki Efendi, bir merkezdir. Kendi manzumesi içinde tenasübü şaşırmış bir peyke: “Yerine!” diye kumanda ettiği zaman, bu, sadece bir emir değil, aynı zamanda sarhoş peykin mevziine dönmek için kendinde bulamadığı kuvvettir. ”

İşte aziz Safîye Erol da, hayatının son demine kadar: “O, beni hayatında terk etmedi, irtihalinden sonra da terketmedi. Bunca boşa çıkmış mihri vefâ vaatlerinin topuna karşı bir kefaret gibi, mecaz olan benliğimde gizlenmiş hakikat payı gibi” dediği hocası Ken’an Rifâî, onun vücûdu peykini mevziine döndürecek emri de, kuvveti de verdi ve bu bahâ biçilmez varlığı, insanlık âlemine bir âbide gibi işleyip hediye etti.

***

Artık Safiye Erol denen ve zaman nehrinin kaynadığı yerden gelen bu büyük kadın sustu. Fakat şu gök kubbenin altına bıraktığı uyarıcı sesinin ve zihin mahsullerinin, bir kıymetler buhranının girdabına tutulmuş cemiyete, kıyamete dek kulak vereceği çok söz bırakmıştı. Onun dâima bir sentezle biten tahlilci tefekkürünün altında yatan gerçek, Müslüman Türk câmiasının, kaybedip de, el yordamı ile arar olduğu, çok defa da aramayı bir zül, bir gerilik saydığı bu hakikatler, memleket münevverinin dikkat ve uyanıklıkla üstünde durup çözmesi icâbettiği hayatî düğümlerdir. Evet, münevver kütle için Safiye Erol’un hayat görüşü ve insanlık anlayışı, memleketin ölüm kalım dâvasının ta kendisidir. Onun için de Safiye’yi bilmeye, tanımaya ve ne demek istediğini anlamaya mecburuz.

Üstelik serhatlerin bu yanık yürekli evlâdı, halkı çok iyi bilen ve halkın içinden ses veren insandı. Sezişleri, duyuşları ile kendine yarayanı ve yaramayanı seçmekte dâima isabet eden o halk, millî vasıflarından soyunmuş sahte münevveri aslâ tutmaz. Zîra asırların üst üste yığıp tabakalaştırdığı ve bir şahsiyet yapısı haline getirdiği târihi değerle silâhlı olan büyük kütleler, güz rüzgârları gibi göreneğini geleneğini, mâzisini, mefahirini kavuran yabancı ve yalancı aydına dâima diş bilemiştir. Onun için de şifahî ve devri kültürünün kalası içinde olan halkın gözünde kendini beğenmeyip küçümseyen bu sahte aydın, itibara ve hürmete şâyan değildir. Ve kendisi gibi edepli, saygılı ve îmânlı olmayan, daha doğrusu kendinden olmayan bu ukalâ ve köksüz münevveri ne sever ne de sözüne kulak asar.

Safiye Erol ise, halkı tanıyan ve memleket realitelerini, yüreği kadar kafasında duyan gerçek münevverdi. Garp kültürü ile haşır neşir olmuş bulunması ona, Şarklı olmanın şerefini küçümsetmemişti. İkbal der ki: “İslâm âleminin garba yol almasında yanlış bir şey yoktur. Zira Avrupa kültürü entellektüel cihetten sadece İslâm kültürünün en ehemmiyetli saflarının inkişaf etmiş halidir. Tek korkumuz, Garp kültürünün dış görünüşü ile göz kamaştırıp hareketlerimize sekte vurması ve bunun neticesi olarak da o kültürün özüne ulaşmakta geri kalmamızdır. ”

***

Yalnız Müslüman Türk câmiasına değil, bütün bir beşeriyete şâmil müşterek verimlere gebe olanların idrâki, meyveyi doğuracak çiçeğin nebatî şuuruna benzemez. Onun için de Safiye Erol gibi bütün ömrünce ateşle oynayıp elini yakmamış, fakat hâmil olduğu emanetin şuuruna varmış müstesnaların, şu gökkubbe altında kudretlerinin infilâk edip cemiyete hayat ve bekâ yolunu göstermesi, insanoğluna hem Allah’ın rahmeti hem de tebessüm ve iltifatıdır.

Sâmiha Ayverdi Hanımefendi

Kaynak: Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı, Eylül 2001, İstanbul

 [ 1 ]Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, İstanbul İnkılâp Kitabevi, 1951; Safiye Erol’un kitap içindeki etüdü, s. 222 287.

 

DİN VE DEPREM


DOĞAL FELAKETLERİ ALGILAMA VE AÇIKLAMA (YÜKLEME) BİÇİMLERİ

Doğal felaketleri algılama, felaketlere ilişkin nedenleri ve sorumlulukları açıklama yani atfetme/yükleme ve anlamlandırma biçimleri çeşitlilik arz ederler. İnsanlar, hastalık, kaza ve ölüm gibi daha ziyade birey ve yakın çevresi ile sınırlı deneyimlerle, sel, yangın, göçük ve deprem gibi daha büyük ölçekli olayları içeren doğal felaketlerin nedenlerini farklı olarak değerlendirmekte ve bunları farklı güçlere atfetmektedirler. Ama bundan da önemlisi başlarına gelen felaketleri ve tecrübe ettikleri negatif olayları değerlendirirken, kendilerini bu olaylar içinde konumlandırırken bir açıklama getirme ihtiyacı duymaktadırlar. İşte biz bunu atfetme/yükleme davranışı yani anlam arayışı olarak adlandırmaktayız. Kişilerin atfetme (açıklama) biçimleri kişisel özellikler ve toplumsal yapıyla ilintili olarak farklılaşırlar. Alan araştırması sırasında elde ettiğimiz bulgular da deprem felaketinin algılanmasında, depremin bir nedene, kaynağa veya davranışa yüklenerek açıklanmasında (causal attribution) farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Burada, yaşanan felaketi bir ‘şey’ veya ‘neden’ ile açıklayıp ifade etme şeklinde anladığımız ‘yükleme’ kavramını kullanırken, bu kavramı felaketzedelerin genel anlayışları bağlamında kullandığımızı belirtmekte yarar vardır. Bu araştırmanın açıklık getirmeye çalıştığı konulardan biri halkın negatif olayları açıklama tarzına ilişkin bilgiler toplamaktır. Şüphesiz bir konuyu açıklama biçimi bilimsel, felsefi, dini veya başka türden olabilir. Bu sebeple araştırmamızda felaketzedelerin olayları anlatma, değerlendirme ve yorumlamaları sırasında hangi argümanları, ne tür referans ve kavramları kullandıklarını tespit etmeye çalıştık.

Bilimsel ve tarihsel açıklamaların genel kabul görebilmesi için bazı kriterleri vardır.[1] Ama felaketzedelerin açıklama biçimlerinin yeterli veya bilimsel olup olmadığı, kullanılan kavramların ve gösterilen referansların yerinde kullanılıp kullanılmadığı, daha açık bir ifade ile anlayış ve açıklama biçimlerinin ‘doğru’ olup olmadığı bu araştırmanın sınırları dışında kalmaktadır (Bu noktaya metodoloji bölümünde tekrar değinilecektir). Çünkü araştırmanın temel amacı doğal felaketlere maruz kalan insanların duygu, düşünce, inanç ve tepki şekillerini tahlil etmektir. İnsanların anlama ve açıklama biçimleri hakkında bilimsellik, doğruluk-yanlışlık, yeterlilik-noksanlık açısından yargılara varmak araştırmada kullandığımız sosyoloji ve psikoloji disiplinlerinin konusu değildir. Onun için bu araştırmada bu tür yargılar yerine, bireylerin açıklama biçimlerini etkileyen toplumsal koşullar, inanış biçimleri ve onların algılarını etkileyen diğer faktörler üzerinde durulmaktadır. Bu bağlamda ilk aşamada toplumdaki genel düşünce biçimleri, baskın dini inanış şekilleri, sosyal ilişkilerin aldığı şekil ve yaygın kanaatlerin doğal felaketleri ‘anlama’ ve ‘açıklama’ biçimlerine etki ve katkıları açıklanmaya çalışılmıştır. Araştırmanın daha sonraki aşamalarında ise dinin ‘açıklama’ ve ‘başaçıkma’ davranışları üzerindeki etkileri incelenmiştir.

ANLAMA, BAŞAÇIKMA VE İÇ BARIŞIKLIK

Hayatın felaket ve acılarla dolu olduğu ortadadır. İnsan bu felaketlerle başaçıktığı, onlarla mücadele ettiği ve nihayet onları yendiği ölçüde hayata tekrar sarılır, toplumla uyumlu ve kendisiyle barışık bir yaşam sürmeye başlar. İnsan bir felaket yaşayınca çoğunlukla ‘bunun benim için anlamı nedir?’ sorusunu gündeme getirir. Yani insan başına gelen felaketin ne olduğunu, nasıl meydana geldiğini, hayatını nasıl değiştirdiğini ve kendisinden neler götürdüğünü anlamaya çalışır. Eğer insan düşünmeye, kendisine soru sormaya vakit bulabilirse ilk tepki doğal olarak budur. Çünkü başa gelen felaketi anlamadan, kendisini ona karşı konumlandırmadan felaketin açtığı yaraları sarmak ve neden olduğu gerilimi azaltmak için adımlar atmak bir hayli zor olacaktır. Ancak burada bir noktayı belirlemekte yarar vardır. Ülke genelinde depremi anlama, kavrama ve anlamlandırma konusunda doyurucu tartışmalar yapılmadığı için depremzedeler bu büyük felaketi kendi zaviyelerinden anlamlandırmaya çalışmaktadırlar. Gözlediğimiz kadarıyla da dini inançlar ve referanslar felaketzedeler için bu süreçte çoğu zaman bir kaynak olarak işlev görmektedir.

Doğal felaketlerin insan hayatını, insanın günlük yaşantısını altüst ettiğini ve organize etme yeteneğini olumsuz yönde etkilediğini belirtmiştik. Bu durumun yol açtığı çok ciddi ruhsal gerilimler ve depresyonlar söz konusudur. Gerilimlerin beslendiği ana kaynak ise felaketin insanları bir anda güçsüz ve etkisiz hale getirmesidir. Felaket öncesinde kendisine güvenen, kendi hayatını kontrol eden, nerede ne zaman ne iş yapacağına karar veren, seçenekleri olan, olaylar karşısında iradesini kullanabilen insan, felaketle birlikte bu yeteneklerini büyük ölçüde kaybetmektedir. İnsanın, hayatı kontrol etme gücünü ve hayata yön verme yeteneğini kaybetmesine felaket anında yaşadığı can ve mal kayıpları da eklenince karşımıza çok derin bir ‘güvensizlik duygusuna kapılma’ ihtimali ortaya çıkmaktadır.

Günlük yaşamını ve kendi hayatının detaylarını kontrol etme yeteneğini bir anda kaybetmekle insanın bir boşluğa doğru sürüklendiği söylenebilir. Daha düne kadar başkalarına yardıma koşan bir depremzede, bugün kendisi yardıma muhtaç konuma düşmüştür. Hayat bir anlamda kendi kontrolünden çıkmıştır. Yani ne giyip ne içeceğine, ne zaman ve nerede uyuyacağına, ne zaman çalışıp ne zaman dinleneceğine karar veren artık afetzede değil, doğal, ekonomik ve toplumsal koşullardır.

Doğal felaketlerde dış faktörler daha hakim ve yönlendirici bir üstünlük kazanırlar. Bu durumda karşılaştığı güçlüklerin boyutunun farkına varan insan kendi dışındaki gücü anlar, kavrar ve anlamlandırır. Farkındalık ve bilgi sahibi olma yani başa gelen bir olayı anlamlandırma insanı boşluktan çekip kurtaracak bir güç kaynağıdır. İşte bu güç sayesinde insan çevredeki olumsuz şartları yenme mücadelesi başlatacak ve belli bir ölçüde kendi hayatını yönlendirme yeteneğine yeniden kavuşacaktır. Başa gelen felaketlere dini bir anlam yükleme ya da en azından bu felaketleri bazı dini motif ve referanslarla açıklama, hayatın problemleri ile başaçıkmada olumlu etkiler yapma potansiyeli taşır.

Bu noktada vurgulanması gereken konu şudur: İnsanlar anlamlandıramadıkları kayıp ve trajedilerle mücadele etmekten kaçınırlar. Dini referanslı anlatım bu türlü deneyimlerin kavranmasında bir bilgi kaynağı olabilir. Bu sayede insanlar başlarına gelen felaketin nedenlerini (fiziksel, bilimsel) daha iyi kavrayabilir. Dini inançlar en azından sorunların üzerine gitmenin en büyük engeli olan belirsizlikleri ve kuşkulan ortadan kaldırır. Kısaca, dini inançlar insanlara, hayatın sorunlarının çözümlenebileceğini anlatır. Çünkü anlama, bilgi sahibi olma ve farkındalık insanda bir şeyler yapılabileceği duygusunu uyandırır.

DOĞAL FELAKETLER, DİNİ İNANÇLAR VE BAŞAÇIKMA

Din psikologlarına göre felaketleri algılama, açıklama, kabullenme ve başaçıkma davranışlarında özellikle dini inanç, tutum ve davranışların önemli bir etkisi vardır. Bu araştırmanın başlıca amaçlarından birisi Marmara depreminden hareketle felaketlerin anlamlandırılması ve sonuçlarıyla başaçıkmada dini inançların etkilerini açıklamaktır. Bu amaca yönelik olarak şu tür sorulara cevap aranacaktır. İnsanlar başlarına gelen felaketleri nelere yüklemektedir, kimlere veya hangi olaylara atfetmektedir?

Dini inançlar, kutsal ve metafizik güçler, doğa ve bilim bu felaketleri anlamlandırma noktasında ne tür bir açıklayıcı fonksiyon icra etmektedir?

İnsanlar kutsalı mı, yoksa dünyevi olanı mı öne çıkarmaktadır?

Teslimiyetçi ve kaderci bir tutum mu, yoksa bilimin ve inancın ışığında bir anlamlandırma mı söz konusudur?

Birey ve toplum olarak karşılaşılan felaketler, kayıplar ve acılar karşısında ne derece sorumluluk duygusu hissedilmektedir?

Bu sorulara şüphesiz benzerlerini de eklemek mümkündür. Bu soruları tartıştıktan sonra ele alacağımız konu, din ve Tanrı inancı, kutsal inanışlar ve metafizik referansların felaketlere maruz kalan insanlar için taşıdığı anlam ekseninde olacaktır.

Bu bağlamda da şu soruların cevabını bulmaya çalışırız:

Acaba dini inançlar ve kutsal referanslar felaketle başbaşa kalan, birçok kayıplar veren ve hüzün dünyasına sürüklenen insanlar için rahatlatıcı bir fonksiyon icra edebilir mi?

Din ve Tanrı inancı acılar ve kayıplarla başaçıkmada olumlu etkiler yapabilir, felaketin acısını sınırlı bir ölçüde de olsa hafifletebilir mi?

Kadere, Tanrı’nın güç ve iradesine boyun eğme felaketlerin açtığı yaralann acısına katlanmada rahatlatıcı sonuçlar doğurabilir mi?

Kısaca ifade etmek gerekirse dini inançlar, bir başaçıkma mekanizması ve manevi bir güç kaynağı olarak insanın psikolojik hayatına, iç barışına ve öz güven duygusuna olumlu katkılarda bulunabilir mi?

Bu sorulara cevap aranırken asıl amaç fenomenolojik yaklaşımla var olanı, yaşanılanı, deneyimleri, düşünce, inanış ve değerlendirme biçimlerini ortaya koymaktır. Din psikolojisi açısından bakıldığında varılmak istenen nokta bütün bu gözlemlediğimiz olayları ve elde ettiğimiz bulguları anlamak, çözümlemek ve yorumlamaktır. Yoksa toplumun inanış biçimlerinin, algı ve düşünce şekillerinin, değerlendiriş ve yaklaşım tarzlarının ‘doğru’ olup olmadığına ilişkin yargılar yürütmek değildir. Sh: 15-18

**

TARİHSEL TECRÜBE: DİN VE DEPREM

Deprem felaketinin tarihte zaman zaman dini perspektifle değerlendirildiği görülmektedir. Bunun nedenleri arasında dini inanç ve kurumların belirli dönemlerde etkin olması ve felaketlerin yaşandığı anlarda toplumun çoğunluk itibariyle dini bir yönelime sahip olması gibi faktörler sayılabilir. Örneğin İslâm geleneğine baktığımız zaman tarih kitaplarından fıkıh kitaplarına kadar çeşitli kaynaklarda deprem üzerine yorum ve tartışmalara rastlamak mümkündür. Şüphesiz deprem gibi doğal felaketlerin zaman zaman dini bir perspektifle tartışılması İslâm dünyasıyla sınırlı bir olgu değildir. Geçmişte Hıristiyan Batı’da da, İslâm dünyasıyla karşılaştırıldığında, bu konuda daha dini sayılabilecek bir tavır sergilendiği gözlemlenmektedir. Özellikle Ortaçağ Katolik dünyasında “temelde her şey din temelinde odaklanmıştı.”[2] Aşağıda detaylı olarak ele alacağımız 1755 Lizbon depremi sonrasındaki tartışmalar bu tavrın gözlenebildiği örneklerden birisidir.

HIRİSTİYAN DÜNYA

1 Kasım 1755’te Lizbon’da şiddetli bir deprem olur ve şehir med-cezir dalgasının altında kalır-[3] 15.000’den fazla insan hayatını kaybeder ve bir o kadar kişi de ağır yaralanır. Depremin meydana geldiği günün ilginç bir özelliği vardır. O gün Katolik dünyasının Azizler Günü olarak kutladığı Toussaint ismi verilen bayram günüdür. Daha da ilginci deprem, insanların ayin için kilisede bulundukları bir vakte rastlamış ve kentteki 32 kilise harabeye dönmüştür. Lizbon ayrıca o yıllarda ‘engizisyonun kutsal kenti’ olarak tanınmaktadır.

Katolikler için önemli sembollere ev sahipliği yapan Lizbon gibi bir şehrin deprem felaketiyle karşı karşıya kalması, Hıristiyan dünyanın o yıllarda dini perspektifli yorumlara fazlasıyla aşina olması da dikkate alındığında, tabiatıyla insanların bilgi ve inanç dağarcıklarını yansıtan özellikler taşıyan çeşitli yorumlan beraberinde getirdi. Örneğin toplumun bozulmaya başladığını düşünen Cizvit tarikatına mensup dindar bir Portekizli,“depremin Lizbon’daki ahlâk bozulmasına Tanrı’nın gönderdiği bir ceza olduğunu” düşünüyordu. Metodist mezhebinin kurucusu İngiliz John Wesley de (ö. 1791) görüşlerini yaymak için tüm ülkeyi at sırtında gezerek gerçekleştirdiği vaazlarında “fiziksel sebep ne olursa olsun depremin manevi nedeninin günah olduğunu” savunuyordu. Tabi Wesley gibi bir mezhep kurucusunun bu iddiasını Hıristiyanlığın temel doktrinlerinden biriyle desteklemesi gerekiyordu. Ona göre depremin ‘asli günah’la yani Adem ile Havva’nın ilk günahlarıyla bir ilişkisi vardı.

Deprem onların işledikleri suçun yeryüzüne indirdiği lanetin bir sonucuydu. İngiltere’deki kimi din adamlarına göre ise bu felaket, “Katoliklerin insanlığa karşı işledikleri cinayetlerin karşılığı idi.”[4] Bu tür söylemler mantıksal çıkarsamalarla hareket eden karşı görüşleri de gündeme getirdi. Mesela Fransız şair ve yazar Voltaire (ö. 1778) Lizbon Felaketi isimli şiirinde deprem nedeninin ahlâki bozulma olduğu söylemini şu dizelerle sorguladı:

Bu kurban yığınını gördüğünüzde, şöyle diyecek misiniz?
‘Tanrı cezalandırdı, ölmeleri suçlarının bedelidir.

’ Hangi suçu, hangi hatayı işledi bu çocuklar?
Annelerinin göğüslerinde ezilmiş ue kanlar içinde yatan bu çocuklar.
Lizbon’un zevk içinde yüzen
Londra ue Paris’ten kusuru daha mı fazla?
Lizbon yıkıntılar içinde ve Paris’te dans ediliyor.

Bu arada Voltaire’in çağdaşları arasında deprem hadisesini Lizbon depreminden önce metafizik boyutta değerlendirip onu evrensel ahenkle ilintilendirenler de vardı. İngiliz şair Alexender Pope (ö. 1744) bunlardan biriydi:

Bütün doğa bir sanattır, ama sen bilemezsin,
Bütün rastlantılar, senin göremeyeceğin yöneltmelerdir,

Bütün uyumsuzluklar, senin anlayamadığın uyum,
Bütün ayrıntıdaki kötüler, evrensel iyilik,[5]

Tartışmalara Fransız filozofu Jean Jacques Rousseau da (ö. 1778) kaderci yaklaşımı tasvip etmeyen bir üslupla katılıyor ve 18 Ağustos 1756’da Voltaire’e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “İnsanın çektiği acılar, yanlışlarının sonucudur. Lizbon depremi, doğa içindeki yaşamı terk edip kentlere taşınan insana verilmiş yerinde bir cezadır. İnsanlar o dağınık köylerdeki orta halli yuvalarında sürdürdükleri yalın yaşamı bırakmasalardı daha az kurban vereceklerdi.”[6] Rousseau’nun bu mektubu Voltaire’in Tanrı ile ilgili kötümser yaklaşım sergilediği şiirine bir cevap teşkil ediyordu. Çünkü Rousseau mektubuna “Tânn’nın iyiliğine inanmak gerekir…

Bu dünyayı O yarattığına göre, uzun vadede, geniş bir açıdan bakıldığında iyi olması gerekir” sözleriyle devam ediyordu.

Lizbon’u yerle bir eden 1755 depremi deniz tarafından geldiği için Kuzey Afrika’yı da etkilemiş ve Fas’ın başkenti Rabat’ta bulunan el-Mansur Camii de yıkılmıştı. O yıllarda Katolik Hıristiyanlığını engizisyon dolayısıyla fazlaca tenkit eden müslümanlar da, engizisyonun merkezi olan Lizbon’daki depremi “Allah’ın bu şehre bir cezası” olarak değerlendirebilirlerdi. Fakat el-Mansur Camii’nin yıkılması böyle bir değerlendirmeyi engelledi.

Hıristiyan Batı dünyasının tarihte yaşadığı depremler elbette Lizbon ile sınırlı değildir. Ama Lizbon kentinin bahsettiğimiz özelliği dolayısıyla depremin din perspektifinden çokça tartışılması, Voltaire ve Rousseau gibi isimlerin de tartışmalara katılmaları bu depreme önemli bir özellik kazandırmıştır. Batı Hıristiyan dünyasının coğrafyalarından birisi olan Akdeniz havzası depremlerin sıkça yaşandığı bir bölgedir. Öyle ki, M.Ö. 500 ile M.S. 1890 arasında bu bölgede 548 deprem olduğu kaydedilir.6 Depreme en fazla maruz kalan şehirlerden biri ise Bizans İstanbul’udur. Bu kentte meydana gelen depremlerden söz eden kaynaklar yine deprem ile din ¡ırasında bir ilgi kurulduğunu göstermektedir.[7]

Bizans’ta önceleri depreme yeraltında bulunan büyük mağaralardaki rüzgar hareketlerinin yol açtığına İnanılırken[8] zaman içinde Hıristiyanlığın etkisiyle depremin Tanrı’nın iradesiyle günahkarları tövbeye davet İçin gerçekleştiğine inanılmaya başlanmıştır.[9] 437 yılında meydana gelen İstanbul depreminde ilk sarsıntılardan sonra “insanların şehir surlarının dışında boş arazide toplandıkları ve bütün gün piskopos ile dua ettikleri” anlatılır.[10]Depremin sebepleri arasında dine aykırı hareket etmekle suçlanan Yahudiler de gösterilir. O tarihlerde Bizans sınırları dahilinde olan Antakya 526’da deprem felaketiyle sarsılır. İmparator, şehrin yeniden İmarı için nakdi yardım gönderir. Fakat yardım götürenler şehre varmak üzere iken çevre köylerden haydutlarca soyulur. Ama haydutlar çok geçmeden ölü olarak bulunur. Ölüm sebepleri belli değildir. Halk haydutların ölümünü Tanrı’nın lütfunun bir delili olarak görür. Depremden üç gün sonra insanlar gökyüzünde bir haç görürler ve Tanrı’nın öfkesinin şiddetli olacağını düşünerek haça hürmet için yere eğilirler. Halk, depremi “insanların günahlarından pişmanlık duymaları için Tanrı’nın gönderdiği bir musibet olarak yorumlamıştır.”[11]

437 yılındaki depremden 120 yıl sonra 557’de İstanbul bir deprem daha yaşar. Sokaklardan Tanrı’ya yakarış sesleri duyulur, birçok kimse kiliselere sığınır. Kilise, Tanrı’nın gazabının bu tezahürünü inananların unutmamaları için depremin olduğu 14 Aralık tarihini anma günü ilan etmiştir.[12] Bu depremde sosyal eşitlik anlamında da değerlendirmeler olur. Çünkü zenginler de felaketten zarar görmüşlerdir. Kıyametin yaklaştığına inanılır ve kâhinlere olağanüstü teveccüh gösterilir. İnsanlar dine daha çok sarılırlar ve iyi davranışlar sergilemeye daha çok özen gösterirler. Depremi anlamlandırma çabasında sivil yorumlar ile kilise yorumlarının zaman zaman ayrıştığı da görülür. Kilise, depremin günahkarların günahlarını cezalandırmak için” meydana geldiğini ileri sürerken halkın yorumları ceza boyutunu kabullenmekle birlikte sosyal sınıf farklılaşmalarını öne çıkaran bir söylem içerir. Şehrin valisi de depremde odasını süsleyen mermer levhaların üzerine düşmesi sonucu feci şekilde hayatını kaybetmiştir. Halk (muhtemelen yönetiminden memnun olmadıkları) valinin bu şekilde ölümünden de hareketle depremin aşırı lükse verilmiş bir ceza olduğunu düşünür. Böylece deprem, ceza olgusu ortak nokta olmak üzere, kilise tarafından kendi doğrultusunda olmayan günahkarlar üzerinden, halk tarafından da sevilmeyen zengin bir yönetici üzerinden değerlendirilir.

O dönemle ilgili bu anlamda ilginç olabilecek bir diğer nokta da imparatorların felaketlerin sebepleri hakkında duyurular yayınlamalarıdır. İmparator I. Iustinianos (527-565) İstanbul’un veba ve deprem felaketlerine maruz kalmasını eşcinselliğe bağlamış, İmparator III. Leon da (717-741) 724’de meydana gelen kül yağmurlarının sebebi olarak yine aynı günaha işaret etmiştir.[13]

Yine İstanbul’da yaşanan 1063 depremi felaketin İlahi ceza olgusuyla değerlendirilmeye devam edildiğini göstermektedir. Yalnız bu defa doğanın işleyişi konusu ila gündeme gelmiş, ama değerlendirme merkezi değişmemiştir. Bu deprem üzerine bir konuşma yapan filozof Psellos değerlendirmesinde şu sözlere yer vermiştir: “Doğa olağan düzenini kaybetti, çünkü Tanrı öfkesini dolaylı yolla, doğadaki kaosla göstermek istedi…

Doğa Tanrı tarafından insan O’nun yasalarına uyduğu sürece ahenkli bir şekilde düzenlenmiştir. Fakat günahlar işlendiği zaman doğaya karışıklık hakim olur. İnsan, inananı doğru yolda tutmak için Tanrı’nın bir uyarısı olan depremin nedenidir. ” Psellos, depremleri yeraltındaki rüzgar hareketleri ile açıklayan Aristo’nun görüşlerine de konuşmasında yer verir, ama ilave eder: “Rüzgarlara yeri sarsma emrini veren Tanrı’dır. Felaket salt fiziki nedenlerle açıklanamaz. Doğa ilahi iradenin aracıdır.”[14]

İstanbul’un 1343’te yaşadığı depremde bu kez Ayasofya kilisesi hasar görmüş, kubbe çökmüştü. Halk bu depremde dünyanın sonunun geldiğine iyice inanmıştı. Çünkü Ayasofya, Tanrı ile insanlar arasındaki bağın sembolü olan kiliselerin en yücesi idi. Yıkılması halinde bu bağ zarar görecekti. Bu da bir uğursuzluk işareti olmalıydı. Günlerce yas tutuldu. Ayrıca halk, adaletsizlik, iç kargaşalar ve ahlâksızlığın arttığını düşünerek de kıyametin yaklaştığına inanmıştı. Bu inanışa göre “dinsiz-imansızın hüküm sürmesi sebebiyle artık Tanrı koruyucu elini dünyadan çekmişti.”[15]

Bizans’ın fazlaca deprem yaşaması İstanbul’da yapılan resmi dini törenlere depremle ilgili ilahi, dua ve vaazların da dahil edilmesine yol açmıştır.[16] Dualar “günah işledik, yoldan saptık, önünde eğiliyoruz, bize acı!” gibi: depremin insanların günahlarına karşı Tanrı’nın bir cezası olduğunu ima eden yakarışlar içeriyordu. Vaazlarda Incil’den “Tanrı evlatlarını, onları pişmanlığa zorlamak için cezalandırır’’[17] anlamını ima eden pasajlar okumuyordu. Dua kitaplan ise insanı felaketten kurtarmadı için Tanrı’ya yakarış sözlerinin yer aldığı duaların yanı sıra depremin sebebi ve amacı konusunda yorumlara yer veriyordu. Bu yorumlara göre depremin sebebi günahların Tanrı’nın öfkesini harekete geçirmesidir. Depremin amacı ise “günahlarından vazgeçip tövbe etmedi için insanı uyarmaktır.” Ama Tanrı yeryüzünü insani yok etmek için değil, öfkesini günahkara bildirerek onu depremi durduracak tutum ve pişmanlığa getirmek için sarsar.[18]

Bizans’ta depremler siyasi çekişmelerde yine dini bir anlam yüklenerek zaman zaman kullanılmıştır. Mesela 86 i depreminden sonra Ignace ile muhalifi Photius gruplarının karşılıklı suçlamalarında bunu görmek mümkündürPatrik Ignace’ın taraftarları Photius’u İstanbul’a deprem çekmekle suçlarlar. Buna karşılık Photius taraftarları da bu defa 869 depremini Photius’u mahkum eden Din İşleri Yüksek Kurulu’na verilen bir ceza olarak yorumlarlar.[19]

Lizbon depreminden birkaç yıl önce 1750’de bir başka Batı başkenti Londra, bir ay ara ile (8 Şubat ve 8 Mart) çok fazla tahribata yol açmayan iki depremle sarsılır. O yıllarda Metodist mezhebinin kurucusu Wesley ülke genelinde fazlaca etkindir. Hatta Wesley “bu sarsıntıların kendi faaliyetlerine katkıda bulunduğunu, İnsanların ders alarak ciddi konularla ilgilenmeye başladıklarını” söyler. Depremi kendisi de yaşayan Wesley depremin hasarsız atlatılmasını “Tanrı bu milleti ne kadar şefkatli uyarıyor! Tövbelerimiz bizi Tanrı’nın daha büyük gazaplarından korusun!”[20] şeklindeki dua sözleriyle yorumlarken, Kilise ve papazlar deprem üzerine yayınlar yapmaya vaazlar vermeye başlarlar. An Alarm tothe Careless World (İhmalkar Dünyaya İkaz) ismiyle bir kitapçık basılır. Londra Piskoposu Sherlock papazlara ve halka hitaben Letter to the Clergy and People of London on the Occasion of the Late Earthquakes başlıklı 12 sayfalık bir tamim yayınlayarak, azarlayıcı bir eda ile “günahkar insanlar üzerine inen takdiri ilahi”den, kıyametten söz eder. Metodist papaz Whitefield deprem sırasında geçici olarak bulunduğu Londra’dan Leydi Selina’ya yazdığı mektupta şu satırlara yer verir: “Tanrı bu büyük şehri feci şekilde sallıyor.”Doddridge İsimli bir papazın yorumları ise şöyledir: “Evet Beyler! İşte şimdi Yüce Kudret’in tecellisini sürpriz bir şekilde tekrar tekrar görüyorsunuz. Son beş haftadır O’nun eli sizin milyon nüfuslu bu güçlü şehrinizi kaldırıp kaldırıp çarptı. Büyük, en büyük saraylar bile bundan müstesna kalamadı.”

Yine her depremde olduğu gibi, bu iki sarsıntının ardından halk paniklemeye ve herhangi bir kehanete inanmaya hazırdır. Mecnun bir askerin 4 Nisan 1750 günu Londra’nın, özellikle de sarayın bulunduğu Westminster bölgesinin helak olacağı kehanetinde bulunmasıyla insanlar o günü şehir dışında veya parklarda geçirirler.

Öncesinde ise kiliseler dua eden insanlarla dolup taşar. Özellikle Metodist papazlar bu ortamdan yararlanırlar. Mesela 4 Nisan gecesi Hyde Park’ı dolduran kalabalık, günahlardan tövbeye çağıran papaz Whitefield için bulunmaz bir fırsattır. Gecenin kahramanı ise The Cause and Cure of Earthquakes (Depremlerin Sebebi ve Yaralarının Sanlması) başlıklı bir konuşma yapan ünlü hatip Wesley’dir. Wesley ayrıca halka deprem vesilesiyle hazırladığı ilahilerin yazılı olduğu broşürler dağıtır. Deprem dolayısıyla oluşan bu dini hava birçok insanı etkiler. Ama ertesi gün evlerine dönen ve her şeyin yerli yerinde olduğunu gören birçok insan da dinden yine yüz çevirir.[21]

Hıristiyan dünyada daha yakın zamanlarda depreme yönelik algılama şekillerini de 1906 Kaliforniya depremini bizzat yaşayan, Din Psikolojisi’nin öncülerinden sayılan James’in aktarımlarından öğreniyoruz: Sabah’ın beş buçuğuna doğru yarı uyanmış yatarken, yatağımın sallanmaya başladığını sezer gibi oldum. İlk duyduğum şey hareketin manasını sevinçle tanımak olmuştu…

Öyle kuvvetli bir duygu ve heyecan içinde idim ki, pek az düşünmüştüm; olayın kapladığı pek az zaman içinde ne bir şey düşündüm, ne de bir şey istedim. Duyduğum heyecan tam sevinç ve hayranlıktı…

En ufak korkum yoktu, sadece ona hoş geldin derken sonsuz bir zevk duyuyordum. Haydi salla, daha kuvvetli salla’ diyordum…

Bütün kudreti ve zaferiyle kendini göstermişti…

Hiçbir zaman bu kadar kuvvetli ve niyetli insan hareketi olmamıştır…

Bu nokta üzerinde fikirlerini sorduğum bütün kimseler tecrübelerinin bu yanı üzerinde benimle aynı fikirde idiler…

Bana intihalarını anlatanlardan biri kendini kıyamet gününde, mahşerde sanmıştı…

Bu türlü afetlerin eski mitolojik açıklamalarının ne kadar zaruri olduğunu, ilmin açıklamalarının ne kadar suni ve spontane anlayışımıza ne kadar aykırı olduğunu şimdi daha iyi görüyordum…”[22]

İSLÂM DÜNYASI

İslâm dünyası, bulunduğu coğrafya gereği tarihte depremi belki de en fazla yaşayan, dolayısıyla da onu en çok tartışan kültürlerden birisi olmuştur. Bu tartışmalar olayın tabiatı gereği yoğun bir şekilde dini perspektifler içermiştir. Ama bununla birlikte depremi fiziksel anlamda değerlendirme ihtiyacı da ihmal edilmemiştir. İslâm dünyasının bu tarihsel zenginliği onun daha ilk yıllarından itibaren oluşmaya başlamıştır. Tarih kitaplarından öğrenebildiğimiz kadarıyla yaşanan ilk depremlerden birisi sahabeden Ebü’d-Derdâ’nın (ö. 32/652) Şam kadılığı sırasında meydana gelmiştir. Bu depremi kayıtlarda bulmamıza sağlayan sebeplerden birisi Ebü’d-Derdâ’nın deprem üzerine hutbe okuyarak “Allah sizi itab ediyor (kendi hoşnutluğunu kazanmanız için onun hoşlanmadığı şeyleri terk etmenizi istiyor) ’’ sözlerini sarf etmesidir.[23]

Hicri IV. yüzyılın ilk yıllarında Ahmed b. Sehl el-Belhî (ö. 322/934) tarafından yazılan bir tarih kitabı depremi hem fiziksel hem de metafiziksel anlamda tartışan ve deprem konusunda bugün sahip olduğumuz teknik bilgilere yakın malumat içeren şu satırlara yer vermektedir:

Zelzeleler türlü türlüdür. Şöyle ki: Yeryüzünün tabiatı kurudur. Yağmur yağınca ıslanır ve güneş oraya vurur.

Böylece yaş ve kuru buhar çıkar. Yaş buhar yağmurların, kuru buhar rüzgarların maddesidir. Yukarı doğru hareket buharın tabiatındandır. Buhar hareket edip sert yere rastlarsa bundan dolayı yeryüzü sallanır. Eğer yumuşak bir yere rastlarsa zelzelesiz çıkar. Yer sert ve taşlı ise, içinde rüzgar hareket halindeyse (sıkışmış ise) ve çıkacak uygun bir menfez (yer) bulamazsa bazen yeri yarar, onu ayırır. Bazen zelzelenin peşinden korkunç bir gürültü çıkar. Bunun sebebi şudur: Çünkü buhar yer kabuğu içinde birikmiştir ve yer yarıldığında bir çıkış yerine isabet eder. Bazen yeryüzü tersine çevrilir. Altı üste gelebilir. Bazen pınarlar ve sular ortaya çıkar. Bu sular birçok yeri kaplar. Pek çok yeri su basar. Antik filozofların da zelzelenin sebepleri konusunda pek çok görüşleri vardır. Ancak müslümanlara gelince, onlar derler ki, zelzele Allah’ın fiilidir; rüzgarla yeri hareket ettirmesiyle olur…

‘Her bir yerin Kaf Dağı’na bitişen bir damarı ve bununla görevli bir meleği vardır. Allah bir kavmi batırmak istediğinde meleğe bu damarı hareket ettirmesini emreder’ şeklindeki anlayış -ki ben bunun doğru olduğunu sanmıyorum bize Ehl-i kitaptan geçmiştir. Ehl-i kitap da ellerinde bulunan şeyler (dini kitaplar) konusunda emin insanlar değillerdir. Bu, halkın meseleyi daha iyi anlaması için yapılan bir teşbihtir ve her şeyin Allah’ın fiili olduğunu, kendi başına mevcut olmadığım öğretmek içindir.[24]

Hicri 300’lü (miladi 900) yıllarda bir tarih kitabının depremle ilgili günümüz bilgilerini çağrıştıran bazı teknik bilgiler arz etmesi ilginç gözükmektedir.[25] İlginç olan bir başka nokta da yazarın “Allah’ın bir kavmi batırmak için meleğe, Kaf Dağı’na bitişen damarı hareket ettir, emrini vermesi” şeklinde rivayet edilen ‘söylenti’ye gayet net bir şekilde karşı çıkarak bunların Hıristiyan kaynaklı olduğunu söylemesidir. Daha da önemlisi yazarın o tarih için önemli sayılabilecek bir seviyede psikososyolojik bir yöntem seçerek kendisinin de katılmadığını belirttiği dini bir söylentiyi “her şeyin Allah’ın bilgisi dahilinde olduğu fikrini halka daha iyi anlatmaya yönelik bir teşbih” olarak yorumlamasıdır.

Hicri 300’lü yıllarda yazılan bir tarih kitabı bu bilgileri satırlarına taşırken ondan yaklaşık üç asır sonra (h. Vl/m. XII) yazılan bir fıkıh kitabında deprem üzerine fetvalar yer alır. Deprem olduğu zaman binalardan kaçmanın kaza ve kader inancıyla bağdaşıp bağdaşmayacağı tartışmaları zihinleri karıştırmış olmalıdır ki, Fahreddin Mahmud Kâdîhân (ö. 592/1196) isimli Hanefi alim şu fetvayı vermektedir: “Kişi evde bulunduğu vakitte zelzele olsa, bu insanın dışarı çıkarak kaçması -bazılarının dediği gibi mekruh değildir. Aksine şu hadisten dolayı müstehaptır. Rivayete göre Hz. Peygamber yıkılmak üzere olan bir hedefin (ok atılan yer) yanından geçerken yürüyüşünü hızlandırdı. Sahabeler dediler ki, ‘Allah’ın kazasından mı kaçıyorsun? O da: Allah’ın kazasından kaçmam yine O’nun kazasıyladır’ buyurdular.” [26]

Bu fetvanın yer aldığı fıkıh kitabının yazımından yine yaklaşık üç asır sonra hicri IX. asrın (m. XV) başlarında bir tarih kitabı Halep’te meydana gelen deprem üzerine çeşitli yorumlarda bulunur. Deprem dini ve toplumsal konuların konuşulmasına sebep olacak bir etki yapmış olmalı ki, yazar Ebü’l-Velid İbnü’ş-Şıhne (ö. 815/1412) bir tarih kitabı standardını gözetmeyerek kitabının sonuna eklediği ‘Kıyamet Alametleri’ başlıklı bölümde konuyu tartışmıştır: “Bu senede (h. 806/1403) Halep’te ve birçok şehirde büyük bir deprem oldu. Bunu müteaddit birkaç deprem izledi. Zelzeleler ve fitneler birleşti. Zelzeleler ve fitneler ancak kıyamet öncesi çoğalır. Görünen o ki, kıyamet yaklaştı. Dünya boşalmak (bitmek) üzere. Allah zelzelelerle günahkarları korkutur ve kıyamet zelzelesini haber verir. Deprem Allah’ın izniyle tıpkı hummalı hastanın titremesi gibi yeryüzünün bazı yerlerinde ortaya çıkar. Filozoflar zelzelelerin gazların yükselmesi sebebiyle olduğunu savunurlar…”[27]

Osmanlı dönemine baktığımız zaman İstanbul, Bizans sonrası ilk büyük depremi ‘küçük kıyamet’ ismi verilen 1509 depremi ile yaşar. Depremden sonra padişah II. Bâyezid, dîvanı toplayarak devlet adamlarını azarlar. Çünkü padişaha göre depremin sebebi, devlet erkanının kendi aralarındaki çıkar çatışmaları ve halka yaptıkları zulümdür. Devlet adamlarından şikayetçi olan halkın bedduaları ilahi gazaba dönüşmüştür. Bu depremle ilgili anlatılan olaylardan birisi padişaha aittir. Depremde padişahın yatak odasının tavanı çökmüştür ve padişah o anda yatak odasında değildir. Çünkü depremden bir saat kadar önce padişahın şeyhi olan Şeyh Muhyiddin Yavsî Hünkar yattığı odayı değiştirsin!” diye haber göndermiştir. [28]

Son büyük depremin olduğu 1894 yılına kadar İstanbul birkaç önemli deprem daha yaşar. Depremi din perspektifinden değerlendirme eğilimi devam etmektedir. Ama zamanla tartışmaların ağırlık merkezi değişir. Değerlendirmeler kısmen bilimsel, kısmen siyasal içerik kazanır. 1894 depremi bu açıdan iyi bir örnektir. Depremden sonra padişah 11. Abdülhamid Atina Rasathanesi müdürü Eginitis, İstanbul Rasathanesi müdürü Coumbary ve yardımcısı Lacoine’a bilimsel bir rapor hazırlattırır. Rapor, depremi yeryüzünün oluşumu ile ilgili (tektonik) sebeplere bağlamıştır.[29] Yalnız, padişahın rapor hazırlanması emrinin ardında siyasal bir nokta da söz konusudur. Çünkü depremin sebebi üzerine üretilen bir fısıltı ile “depremin padişahı devirmek isteyen muhalifleri tarafından tertiplenen bir komplo” olduğu halk arasında yayılmıştır: Depremden kısa bir süre önce Sarayburnu sahiline gelen bir mavna büyük bir aleti denize indirip gitmiş, sonra da deprem olmuştur.[30]

İki ayrı din ve kültürden aktardığımız farklı tarih ve mekanlara ait bu tartışma ve yorumlama şekillerinden anlaşıldığı üzere tarih, dinin deprem gündemindeki yerini hep koruduğunun örnekleriyle doludur. İnsanlar çoğu zaman depremi, yeryüzünde işlenen günahlara karşı Tanrı’nın kendilerini cezalandırmak üzere gönderdiği ilahi bir alamet olarak görmüşlerdir. Tabi bunun temelinde tıpkı bugün olduğu gibi insanoğlunun başına gelen felaketi anlamlandırma çabası yatmaktadır. Ortak noktalardan birisi de depremin her zaman kıyametin yaklaştığı şeklinde yorum veya beklentilere yol açmasıdır. Sh.47-61

DİNİ TEMELLİ ANLAM ARAYIŞI OLARAK ATFETME/ YÜKLEME: KUTSAL KAVRAM VE REFERANSLARLLA AÇIKLAMA

Yaşanan olayları (felaketleri) anlamlandırmak amacıyla yükleme/atfetme davranışında bulunan kişinin zihninde hem çevresel etki ve doğal faktörleri ön plana çıkaran seküler bir bakış hem de kutsal/meta fizik kavram ve sembollere dayalı dini açıklama olabilir. Yani insanın hem dini hem de natüralistik (doğasal) bakış açısı ve anlam sistemlerine sahip olması mümkündür.[31] Bu konu ile ilgili, özellikle de yaşanan felaketlerden sonra insanların felaketi nasıl kabullendikleri ve acılarıyla nasıl başettikleri üzerine son yıllarda çok sayıda araştırma yapılmıştır. Ancak bu araştırmaların çoğunda dini inanç ve tutumların atfetme süreçleri, biçimleri ve fonksiyonları üzerindeki etkilerine yüzeysel biçimde değinilmiştir.[32] Halbuki Tanrı’nın gerçekliğine ve varlığına inanan bireyler için bazı olayların meydana gelişini açıklamada dini kavramların yani kutsal referansların merkezî bir yeri vardır.[33] Yapılan araştırmalara bakıldığında atfetme ve başaçıkma konusunu eksen edinen araştırmalarda seküler yani dini referans ve kavramalara dayalı olmayan yaklaşım ve kavramlarla yapılan yükleme biçimleri üzerinde durulmuştur. Dini kavramların yükleme süreçlerinde ne kadar kullanıldığı, dini inançların olayların algılanmasında ve anlamlandırılmasında ne derece etkili olduğu sorusu genelde araştırma kapsamına alınmamıştır.[34] Bu nedenle atfetme davranış ve biçimleri ile ilgili araştırmalarda eksik kalan yönlerden birisi şüphesiz Miner ve Mcknight’in de işaret ettiği gibi, olayın dini inançlarla ilgili yönüdür.[35] Dini inançların, atfetme süreçlerine ilişkin araştırmalarda merkezi bir konumda bulunmadığı ve başaçıkma davranışlarına ilişkin yayınlarda dini inanç, tutum ve ibadet boyutlarına pek yer verilmediği bu konuda çok az sayıda sistematik araştırma bulunduğu görüşü yaygın olarak kabul edilmektedir.[36] Yükleme teori ve kavramlarını din psikolojisi araştırmalarına ilk defa 1975’te Proudfoot ve Shaver taşımış, ancak bu tarihten sonra din psikologları dindarlık ve atfetme davranışı arasındaki ilişkiyi çözümlemeye yönelik araştırmalar başlatmışlardır.[37] Böylece insanların olağanüstü olaylara gösterdikleri tepkiler ve bu olaylar sonrasındaki vaziyet alışlarının dini boyut göz ardı edilerek anlaşılamayacağı, dini unsurları dışlayan bir atfetme olgusunun çok yönlü süreçleri aydınlığa kavuşturamayacağı görülmüştür.[38]

Dini inançlar, inanan insanlara bir bakış açısı ve yaklaşım biçimi kazandırır. İnsan olayları açıklarken bu bakış açısını ve yaklaşım biçimini yansıtan dini kavramlar kullanır. Böyle bir insan için olayların meydana gelişi, kaynağı veya gerisindeki güce ilişkin açıklamayı anlamlı kılan şey dini içerikli kavramlardır. Bu anlamda dini sembol ve inanç sistemleri önemli birer ‘anlam kaynağı’dır.[39] Bir başka ifade ile din insanı kutsalla ilintilendiren bir anlam arayış alanıdır.[40] Hayatın çeşitli dönemlerinde karşılaşılan problemler ve sıradışı olaylar, davranışın bilişsel sistemlerinde ve çatışmaları çözümlemeye yarayan kurallarda kırılmalara neden olur. İşte böyle durumlarda din, karşılaşılan olayları ve yaşanan deneyimleri yorumlama olanağı sağlayan bir sistemler bütünü olarak devreye girebilir.[41]

Anlam arayışında olan birçok insanın dine yöneldiği gözlenmektedir. Örneğin ABD’de 2000’den fazla insana niçin dindar oldukları sorulduğunda en yaygın olarak “din hayatımıza anlam veriyor” yanıtı alınmıştır.[42] Bir ‘anlam sistemi’ olarak din, bireylere dünyayı anlamada yardımcı olduğu gibi onların bazı olaylara ilişkin tahminlerde bulunmalarına, olayları denetim altında bulundurma duygusu edinmelerine ve nihayet öz saygılarını korumalarına katkıda bulunur.[43] Nitekim Pargament ve çalışma grubunun 586 kişi üzerinde yaptıkları bir araştırmada dini inançların bazı olayları anlamaya yardımcı olduğu saptanmıştır. Bu araştırmaya katılanların % 78 gibi büyük bir oranı, kendi hayatlarında karşılaştıkları ciddi boyutlu olumsuz olayları anlama ve bunlara göğüs germede dini inançlarının bu süreçlere etki ettiğini ifade etmişlerdir.[44] Bu bulgular dinin kederli olaylar karşısında tahammül ve başaçıkma sürecini etkilemesinin aslında sıradışı değil genel bir olgu olduğu görüşünü teyit etmektedir.

YÜKLEME/ATFETME SÜRECİNİ BELİRLEYEN BİÇİMSEL, ORTAMSAL FAKTÖRLER VE DİNİ BOYUT

Yükleme/atfetme mekanizmasını belirleyen iki genel faktörden söz edilebilir. Bunlar ortamsal ve biçimsel faktörlerdir.[45] İnsanların içinde bulundukları çevre ve koşullar algıyı ve anlamlandırmayı etkiler. Toplumsal özellikler, toplumda yaygın olan yargılar ve anlayış tarzları dini referanslar ve söylemlerden etkilenmiş ise bu ortamsal faktörler (contextual factors) atfetme davranışını etkiler. Buna ilaveten yaşanan olayın yapısı, doğası, hacmi ve etkinlik derecesi de biçimsel faktörler olarak devreye girer. Atfetme ve başaçıkma insanların içinde bulundukları toplumsal ve kültürel ortamdan soyutlanmış olarak başlayıp devam eden bir süreç değildir. Hayatın akışına yön veren yaygın toplumsal birikimler yani kültürel güçler (kurumlar, yasalar, bilgiler, gelenekler, moral değerler ve hayat biçimleri) karşılaşılan olayları algılayışı ve onlara gösterilen tepkiyi etkilemekte, dolayısıyla insanın yönelimini şekillendirmektedir.[46] Bu nedenle yaygın toplumsal açıklama biçimlerinin ve bu süreçte kullanılan kavramlara kaynaklık eden sosyo-kültürel inançların araştırılması gerekmektedir. Bu anlamda ideolojiler, inançlar ve tutumlar toplumca paylaşılan açıklama biçimlerine temel olan bilgi ve algı kaynakları olarak ele alınabilir.[47] Yani açıklama biçimlerine kaynaklık eden birikimlerin yapısı belirleyicidir. Mesela dini referansların şekillendirdiği, dine çok sık göndermeler yapılan bir toplumsal ortamda birey, başına gelen olayları dini kavramlar kullanarak açıklama eğilimindedir. Yükleme/atfetme davranışını belirleyen biçimsel faktörler (stylistic factors) ise başa gelen olayların yapısı, içeriği, derinliği, büyüklüğü, etki alanı gibi değişkenleri içerirler. Yani karşılaşılan olayların yapısı yükleme biçiminin belirlenmesinde etkili olmaktadır. Örneğin Spilka ve Schmidt 135 kişiyi kapsayan bir araştırmalarında olayların büyüklük derecesi (veya şiddet) arttıkça Tanrı’ya atfetme eğiliminin yükseldiğini gözlemişlerdir.[48] Eğer karşılaşılan olay kişisel kontrolün dışındaysa, bir başka ifade ile bireyin olayı yönlendirme gücü yoksa ve her şey onun gücü ve isteği dışında cereyan ediyorsa, olayın şiddeti ve boyutu büyükse böyle durumlarda dini açıklama/atfetme yöntemine daha sıklıkla başvurulduğu gözlenmiştir. Miner ve Mcknight da 363 kişi üzerinde yaptıkları bir araştırmada bu gözlemi teyit eden bulgular elde etmişlerdir.[49]

Trajik sonuçlar doğuran geniş çaplı ve çok boyutlu beklenmedik olumsuz olayların Allah’a atfedilme olasılığı dar çaplı ve bireysel olaylara oranla daha fazladır. İnsanın, sadece kendisi veya küçük bir grupla sınırlı kalan ve sonuçları geniş kitleleri derinden etkilemeyen olayları açıklarken dini kavramları kullanma olasılığı daha azdır. Böyle durumlarda olayların sorumluluğunu Tanrı’ya yükleme eğilimi pek görülmez. Ancak doğal felaketler gibi geniş kitleleri etkileyen trajik olaylarda kendini Tanrı’ya yakın hissedenlerin İlâhi bir neden, kutsal bir sorumlu (veya irade) arama eğilimi daha fazladır. Yani kendisini dindar ve Tanrı’ya daha yakın bulanlar diğerlerine oranla Tanrı’ya daha fazla sorumluluk yüklemektedirler.

Bilimsel araştırma sonuçlan bu yargıları doğrular niteliktedir. Örneğin Gorsuch ve Smith 164 üniversite öğrencisi üzerinde yaptıkları bir araştırmada dindarlık ve olayları Tanrı’ya atfetme arasında istatistiksel açıdan da anlamlı olan bir ilişki bulmuşlardır.[50] Lupfer, Brock ve DePaola da 183 Hıristiyan üzerinde yaptıkları araştırmada benzer sonuçlara ulaşmışlardır.[51]Bu araştırmanın sonuçları muhafazakar kişilerin muhafazakar olmayanlara oranla günlük olayları açıklarken Tanrı’ya daha fazla atıfta bulunduklarını göstermiştir. Bununla birlikte Hıristiyan kişiler üzerinde gerçekleştirilen bu araştırma muhafazakarların olumlu olayları Tanrı’ya, olumsuzları ise şeytana atfetme eğilimi taşıdıklarını, menfi olaylardan Tanrı’yı sorumlu tutmama çabasında olduklarını belirlemiştir. Kısacası, dindarlık derecesi ile olayların sorumluluğunu Tanrı’ya yükleme, olayları kutsal referans ve kavramlarla açıklama eğilimi arasında doğru bir orantı söz konusudur.

Smith ve Gorsuch farklı derecede dini yönelimlere sahip 305 öğrenci üzerinde yaptıkları araştırmada muhafazakar dindarlık ile Tanrı’ya atfetme eğilimi arasında olumlu bir ilişki gözlemlemiştir.[52] Smith ve Gorsuch, deneklerini tutucu Hıristiyanlar, ılımlı Hıristiyanlar ve teolojik yaklaşımı olmayanlar şeklinde üç gruba ayırarak bunların olayları Tanrı’ya atfetme eğilimlerini karşılaştırma imkânı bulmuştur. Bir başka ifade ile denekler dindarlık derecelerine göre gruplara ayrılmış ve olayları hangi düzeyde Tanrı’ya atfettikleri araştırılmıştır. Bu çalışmanın vardığı sonuç şöyle özetlenebilir: Bu gruplar arasında muhafazakar ve tutucu olarak tanımlanan dindarlar, ılımlı Hıristiyan ve teolojik yaklaşımı olmayanlara kıyasla olayları daha sıklıkla Tanrı’ya atfetme eğilimi göstermişlerdir. Bu grubu ılımlı dindar olarak nitelenen grup izlemiştir. Teolojik yaklaşımı olmayanların ise bu üç grup içerisinde Tanrı’ya en az oranda sorumluluk yükleme eğiliminde bulundukları gözlenmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta iyi ve kötü olayların/sonuçların tüm sorumluluklarının Tanrı’ya mal edilmesi değil, Tanrı’nın bir ‘aracı’ (agent) ve ‘harekete geçirici’ (actor) olarak fonksiyon icra etmesidir. Yani aslında Tanrı olayların akışına müdahale edip değiştirmekten ziyade sadece vesile olmuştur. Aslında sorumluluk insana aittir. Ancak bu, dindarların olayları açıklarken seküler/dünyevi kavramları dışlaması anlamına gelmemektedir. Yani buradaki dini ve seküler şeklinde formüle edilen açıklama biçimleri bir paradoks ve çatışmadan daha çok her iki açıklama ve anlamlandırma türünün de aslında insan zihninde bir arada bulunduğunu göstermektedir. Ancak olayların şekil, hacim ve sonuçlarına, ortamsal şartlara, olayın yaşandığı andaki ruhsal duruma ve kişinin yaşadığı dini duygulara göre birinin diğerine üstün gelmesi söz konusudur.

Dini yönelimin yapısı yani insanların dini algılayış biçimleri, dindarlık motivleri, dindarlık biçimleri ve beklentileri negatif olaylarla karşılaşıldığında gösterdikleri davranışları etkilemektedir. Örneğin Pargament ve meslektaşları 538 kişi üzerinde yaptıkları bir araştırmada farklı dindarlık ve dini yönelim/yaklaşım (orientation) biçimlerinin davranışlara yansıyan farklı etkilerini gözlemişlerdir.[53] Buna göre, olumlu dindarlık biçimi (intrinsic) olarak nitelenen dış etkenler ve pragmatik beklentilerden kaynaklanmayan dini dürtülere sahip olanların, negatif olaylar karşısında manevi açıdan daha güçlü bir başaçıkma mekanizması geliştirdikleri gözlenmiştir. Bu tip dindarlar negatif olayları manevi açıdan merhale katetmek için bir fırsat olarak değerlendirme eğilimindedirler. Buna karşın pragmatik (problem çözme) beklentilere dayalı dindarlık (extrinsic) dürtüsüne sahip olanlar ise negatif olayları manevi açıdan gelişmek için bir fırsat olmaktan ziyade kendilerine yönelen bir tehdit olarak algılama eğilimindedir.[54]

DİNİ İNANÇ, TUTUM VE DAVRANIŞLARIN BAŞAÇIKMAYA/DİRENMEYE ETKİLERİ

Daha önce işaret ettiğimiz gibi insanlar başlarına gelen felaketleri farklı şekillerde yorumlayıp anlamlandırabilirler. Biçimsel ve ortamsal faktörler gibi dış etkenler ile kişisel özellikler gibi iç etkenler hem algı ve atfetme hem de başaçıkma sürecini etkiler. Negatif olaylarla karşılaşanlar için maruz kalınan bu olumsuzlukların değerlendirilmesinde dini yaklaşımın bir bakış açısı ve anlamlandırma çerçevesi sunduğunu belirtmiştik. Bununla birlikte, atfetme süreçlerinde olduğu gibi başaçıkma ve direnme süreçlerinde de hem dini hem de dini olmayan kaynakların kullanılması mümkündür. Dini veya dini olmayan başaçıkma, kişisel özellikler ve yaygın kültürel yapıyla ilgilidir. Bu süreç çok boyutlu ve değişken olduğu için dini/dini olmayan şeklinde kesin ve kategorik ayırımlar yerine her ikisinin koşullara bağlı olarak kesişme veya zaman zaman örtüşmesinden bahsetmek daha uygun olacaktır. Burada unutulmaması gereken nokta şudur: İnsan hangi araç ve vasıtaya sahipse veya hangi mekanizma(ların) etkisindeyse başaçıkma davranışında onları kullanır. Eğer insanın dini bir yönelimi yoksa trajik ve olumsuz olaylar karşısında din bu kişi için bir başaçıkma mekanizması olarak işlev görmez. Bu şu demektir: Dini öğelerin dahil olduğu bir başaçıkma davranışının sergilenebilmesi için insanın temelde bazı dini inançları olması gerekir, yoksa dini başaçıkmanın birden ortaya çıkması düşünülemez. Ancak dini başaçıkma yeknesak ve donuk bir mekanizma da değildir. Yer, zaman, ortam, kişisel özellikler ve olayların tabiatı gibi çok yönlü etkiler dini başaçıkmaya farklı şekiller, biçimler, renkler ve yoğunluklar katar ve zaman zaman diğer başaçıkma mekanizmaları ile örtüşmesini zaman zamanda da ön plana çıkmasını sağlar.

Pargament ve meslektaşları hayatın kritik ve trajik olaylarıyla yüz yüze gelen insanların karşılaştıkları sorunları çözmede, dindarlığın uzun vadede de olumlu etkileri olacağını savunmaktadır.[55] Onlara göre dini inançlar, olumsuzluklarla karşılaşan insanlara manevi ve duygusal destek sağlar. Özellikle başa gelen sıkıntıların Tanrı’nın yardımıyla çözülebileceği inancı ve Tanrı’nın desteğine duyulan güven kişinin öz güveni için olumlu etkiler yapan bir dayanaktır. Newman ve Pargament’in 327 kişi üzerinde yaptıkları bir araştırma % 28 ile % 47 arasında değişen anlamlı sayılabilecek bir oranın “herhangi bir sorunla karşılaştıklarında dini inançların kendileri için bir huzur ve rahatlama kaynağı” olduğuna inandıklarını ortaya koymuştur.[56]

Felaketlerle karşılaşıldığında inanç aynı zamanda bir iyimserlik kaynağıdır. Örneğin Gorsuch ve Smith üniversite öğrencilerinin beklenmedik olumsuz olaylar karşısındaki tutumlarını araştırırken dindar olanların, bütün olumsuz şartlara rağmen iyimser bir tutum içinde olduklarını gözlemiştir.[57] Bu araştırmaya göre Tanrı’yı olaylara müdahil olarak görmekle dindar kişiler Tanrı vasıtasıyla olaylan kendi kontrolleri altında gibi algılamakta, bu da onların ruh sağlığına olumlu etkide bulunmaktadır.

İnanç, başaçıkma mekanizması için önemli bir kaynaktır. McCrae, çeşitli sıkıntılara maruz kalan bir grup üzerinde yaptığı araştırmada tespit ettiği 28 başaçıkma mekanizması arasında inancın, tehlike ve tehditlerle başaçıkmada % 72, kayıplarla başaçıkmada ise % 75 oranında başvurulan bir mekanizma olduğunu belirlemiştir.[58] Conway’in yaptığı bir araştırma ise sağlık sıkıntılan olan hastalara stresle nasıl mücadele ettikleri sorulduğunda, deneklerin % 91’inin sıkıntı ve üzüntüden kurtulmak için dua ettiklerini ortaya çıkarmıştır.[59]

Yapılan araştırmalar dini inanç, tutum, davranış ve sembollerin başaçıkma sürecini etkilediğini göstermekle beraber dini kaynaklı başaçıkmanın biçim ve etkileri, sürece dahil değişkenlerden dolayı çok boyutlu ve karmaşık bir görünüm arz etmektedir.

Dini Kaynaklı Referanslı Başaçıkmanın Biçim Ve Etkileri

Bireyler arası yardım ve dayanışma:

Cemaatten, dini gruplardan yardım alma, cemaat üyelerine veya toplumun diğer kesimlerine yardımda bulunma.

Manevi destek:

Allah’ın yardım, koruma ve sevgisini tecrübe etmek.

Günlük hayatında Allah’ın da var olduğunu hissetmek.

Bilişsel (cognitive) boyut:

Allah’ın lütuf ve yardımının farkına varmak.

Başa gelen olaylardan Allah’ın ders verdiği anlamını çıkarmak.

Duygusal unsur:

Allah’a kızmak, öfke duymak ve ondan uzaklaşmak.

Hata ve günahlardan dolayı suçluluk duygusu hissetmek.

Davranışsal boyut:

Daha sevecen ve hoşgörülü bir davranış biçimi sergilemek. Hata ve günahlarını itiraf etmek.

Toplumsal etkileşim:

Daha adil bir toplum için mücadele etmek.

Dinin toplumsal öğretilerini yaymak.

Kaçınma davranışı:

Bu dünyanın problemlerini bir tarafa bırakıp ahiret hayatı üzerinde yoğunlaşmak.

Sorunları zihinden uzak tutmak için kutsal kitabı okumak veya duaya dalmak.

Pasif tutum:

Bütün sorunların çözümünü tümüyle Allah’a havale etmek. Mucize beklentisi içine girmek, Allah’tan mucize dilemek.

Allah ile dayanışma ve işbirliği:

Gücünün yetebileceğini yapmak, gerisini Allah’a bırakmak. Allah’ın sorunlarla nasıl başaçıkılacağını gösterdiğine inanmak.

Sh: 69-79

SONUÇ

Geniş ölçüde can ve mal kaybına yol açan, geride binlerce yaralı ile bir enkaz yığını bırakarak hayatın normal akışını alt üst eden doğal felaketleri afetzedeler neye veya hangi güce atfetmekte, nasıl algılamakta ve açıklamaktadırlar?

Can ve mal kaybının neden olduğu stres ve gerilimlerle başaçıkmada hangi mekanizmalar devreye girmektedir?

Dini inançlar gerek algılama ve açıklama, gerekse acılarla başaçıkmada ne tür katkıda bulunmaktadır?

Yaşanan felaketlerden sonra toplumsal ölçekte önemli sayılabilecek derecede bir dini yöneliş söz konusu mudur?

Doğal felaketler hayatın normal akışını alt üst eden ve insanın alışageldiği yaşam düzenini bozan olaylardır. Bu tür olaylar sadece can ve mal kaybına neden olmakla kalmaz, insanın kendi hayatı ve çevresini kontrol etme, planlama ve yönlendirme yeteneklerini de etkileyerek bir belirsizlik duygusu yaratır. Bu belirsizlik duygusu insanın özgüvenini olumsuz yönde etkiler. Felaketler sonucu normal hayat akışı bozulan, kontrol yeteneğini kaybederek belirsizlik duygusuna sürüklenen insan, can ve mal kaybının da etkisiyle stres, gerilim ve ruhsal çöküntüyle karşı karşıya gelir. Üçüncü bölümde detaylı bir şekilde ele alındığı gibi doğal felaketlerle yüz yüze kalanların ilk tepkilerinden biri başlarına gelen şeyi anlamaya ve çözümlemeye çalışmaktır.

İnsanın karşılaştığı olayları anlamlandırma çabası doğal bir davranıştır. Bu çaba, kontrolü insanın kendi dışında gelişen olayların nedenlerini anlama söz konusu olunca daha yoğun olarak hissedilir. İnsan olayları bazı nedenlere atfederek, bazı sebeplere dayandırarak açıklamaya ve anlamaya çalışır. Atfetme veya yükleme adını verdiğimiz bu davranışı gerçekleştirirken insan dini veya natüralistik (doğasal) anlam sistemlerinden birini veya her ikisini birlikte kullanabilir, dolayısıyla farklı algı ve yorumlama biçimleri sergileyebilir. Depremzedelerin algı ve açıklamalarında bu üç kategoriyi kullandıklarını ortaya koymuştur. Ancak belirtmek gerekir ki, hem dini hem de doğasal anlam sistemini içeren açıklama biçimleri var olmakla birlikte, dini inanç ve kavramlar bu açıklama veya atfetme şekillerinde merkezî bir yere sahiptirler. Felaketzedeler depremin meydana gelişi, kaynağı veya gerisindeki güç konusunda dini sembol ve kavramları kullanarak felaketi anlamlandırmaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında araştırmanın belki de en belirgin bulgularından birisi felaketzedelerin büyük çoğunluğunun “depremin gerisinde metafizik bir güç olduğu” şeklindeki inançlarıdır.

Bununla birlikte “kader” ve “imtihan” gibi dini referanslı açıklamaların yanında felaketzedelerin % 38’i depremi “ceza” veya “uyan” kavramlarıyla açıklamaktadır. Yalnız bu açıklama davranışında bazı kültürel özelliklerin, toplumda yaygın olan çeşitli yargı ve anlayış tarzlarını içeren ortamsal faktörlerin devreye girdiği gözlenmiştir. Yaşanan tüm diğer tecrübeleri yorumlamada olduğu gibi deprem felaketini açıklamada da bu toplumsal birikimler, algılama ve tepki gösterme biçimlerini yönlendirmiştir. Bu nedenle araştırmamız yaygın toplumsal açıklama şekillerini ve bu süreçte kullanılan kavramlara kaynaklık eden sosyo-kültürel inançların etkilerini de belirlemeye çalışmıştır.

Deprem anındaki zihinsel ve duygusal tepkileri dile getirirlerken de depremzedelerin felaketi algılama, anlamlandırma ve açıklama biçimlerinde olduğu gibi yine çoğunlukla dini referanslı kavramlar kullandıkları tespit edilmiştir. “Kıyametin Koptuğu” zannı, “mahşer yeri” tanımlaması ve “dua etme” ihtiyacı bunlardan bazılarıdır. Bu düşünce ve tepkilerde de yine toplumdaki yaygın dini anlayışların, daha önce edinilen öğretilerin rol oynadığı görülmektedir. Ama burada asıl dikkat çeken nokta insanı ansızın yakalama özelliğine sahip bir doğal felaket olan deprem anında dini referanslı düşünme eğilimi ve ilahi bir güce sığınma temayülü gösterilmesidir.

Deprem gibi geniş kitleleri etkileyen trajik bir felaketi açıklamada dini bir perspektif kullanma, depremi İlâhi bir nedenle açıklayarak onu insana yönelik bir ceza veya kıyametin habercisi olarak algılama eğilimi insanlığın ortak tarihsel bir deneyimidir. Çoğu zaman din ayırımı gözetmeksizin çeşitli kültürlerde var olan bu olgunun tarihsel varlığını belirlemek için dünya tarihinin iki önemli ve farklı kültürünü oluşturan Hıristiyan ve İslâm dünyası ele alınmıştır. Bu iki dünyanın depremi algılayış biçimleri farklı tarih ve coğrafyadan derlenen örneklerle araştırmamızın ikinci bölümünde sunulmuştur. Gerek tarihsel tecrübeler gerekse bu çalışmada da görüldüğü gibi günümüzdeki deneyimler doğal felaketler ve din arasında çok boyutlu ilintiler kurulabileceğini göstermektedir. Elde ettiğimiz bulgulardan hareketle doğal felaketler konusunun özellikle modern din eğitiminde dikkate alınması gerektiğini ve yaşananları anlamlandırma sürecine dini öğretilerin de katkıda bulunabileceği olgusunu vurgulamak istiyoruz. Bu anlamda dini öğretilerin yanlış kullanılmasına ve çarpıtılmasına engel olmanın en etkin yolu, din eğitimi programlarına doğal felaketlerle ilgili konuların da dahil edilmesidir. Din yanlış anlaşıldığı sürece felaketlerin birer ‘ceza’ şeklinde yorumlanma temayülü ile bireysel ve toplumsal sorumluluklardan kaçma eğilimi daha fazla olacaktır.

Depremde meydana gelen can ve mal kaybını takip eden belirsizlik ve güvensizlik duygularının yol açtığı ruhsal gerilimle başaçıkmada depremzedelerin üç genel alanı kullandıkları tespit edilmiştir.

Bunlar (a) toplumsal dayanışma, (b) bireyselliği aşma ve (c) dini inançlardır. Zor zamanda kendilerine uzatılan yardım elinin dayanma güçlerini artırdığını belirten depremzedeler, felaketin toplu olarak yaşanmasının getirdiği paylaşım duygusuyla da bireyselliği aşmışlardır. Dini inanç, ibadet ve ritüeller de felaketzedeler için bir güç ve teselli kaynağı olmuştur. Dinin hem felaketin anlamlandırılmasına hem de kayıp ve acılara göğüs germe sürecine olumlu katkılarda bulunduğu belirlenmiştir. Özellikle ahiret inancının kayıpların kabullenilmesini kolaylaştırdığı ve felaketzedelere iyimserlik, umut gibi ruh sağlığı açısından olumlu duygular kazandırdığı izlenmiştir. Kısacası, felakete metafizik bir anlam yüklemekle insanlar sıkıntılara sabretmeye ve dayanıklılık göstermeye hazır hale gelmektedirler. Çalışmada elde edilen bulgulardan hareketle dini inanç, ibadet ve törenlerin felaketzedelerin hayatına olumlu katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür. Bu nedenle stres ve gerilimlerle başaçıkmada yardımcı olmak amacıyla kurulan psikolojik danışma merkezlerinin, tedavi ve terapi sırasında din faktörünü de gözönünde bulundurmalarının çalışmalarına olumlu katkıda bulunabileceğini söylemek mümkündür. Diğer taraftan din hizmeti veren kişi ve kurumların da felaketzedelerin ruhsal gerilim ve çöküntülerini anlayıp onlara yardımcı olabilecek düzeyde psikoloji eğitimi almaları, yani hem din hem de psikoloji alanında donanımlı olmaları gerekir.

Felaketzedelerin “deprem sonrasında bir dini yöneliş eğiliminde olup olmadıkları” sorusuna gelince, bu konuda göreceli bir değişim gözlenmesine rağmen bunun toplumsal ölçekte önemli sayılabilecek dereceye ulaşmadığı görülmektedir. Ahlaki ve manevi konularda bireysel ve toplumsal bir sorgulama sürecine ilişkin bazı işaretler olmakla birlikte bunun köklü ve yaygın bir eğilim niteliği taşıdığını söylemek zor görünmektedir. Bununla birlikte yaşadığı depremi bir “milat” olarak değerlendirenler, depremi bir ibret alma ve kaybolmaya yüz tutan bazı toplumsal değerleri tekrar keşfetme ve kendini sorgulama sürecinin başlangıcı olarak görenler de vardır.

Deprem sonrasındaki bu sorgulama süreci bazıları için çeşitli davranışsal değişikleri de beraberinde getirmiştir. Depremzedelerin % 38’i bu anlamda bir artış olduğunu düşünmektedirler. Dini anlamda yaşanan bu sorgulama süreci bazı afetzedeler için dini pratiklere yönelme ile sonuçlansa da genelde değerlendirildiğinde değişim daha çok zihinsel planda kalmaktadır. Bununla birlikte tam tersi yönelişler de olmuştur. Mesela ‘teselli arayışı’ veya ‘korkuyu yenme’ gerekçesiyle alkol kullanmaya başlayanların olduğu veya daha önce kullananların daha fazla alkol aldıkları gözlenmiştir. Bu değişimlerin ne derece kalıcı olduğuna ve böylesine etkili bir doğal felaketin bireysel ve toplumsal anlamda ne gibi etkilerinin olacağına daha uzun bir süreci değerlendirerek karar vermek gerekecektir. Değişimlerin takip edilebilmesi için uzun soluklu araştırmalara ihtiyaç vardır. Bu tür araştırmalarda elde edilecek veriler doğal felaketlerin uzun vadede neden olabileceği sosyal ve kültürel değişimi anlamaya katkıda bulunacaktır. Gerek doğal felaketler ve sonuçlarına ilişkin geleceğe yönelik politikalar oluşturma ihtiyacı gerekse toplumun bilinçlenmesine önemli katkılar sağlayacak araştırma merkezlerinin kurulması gereği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Son olarak şunu hatırlatmakta yarar görüyoruz: Kamu ve sivil kuruluşların bir taraftan bu tür araştırma merkezleri kurarken diğer taraftan da burada yürütülen çalışmalardan elde edilecek bilgilerle donanmış psikolojik ve manevi destek merkezlerinin oluşturulması birçok sıkıntının aşılmasında son derece yararlı olacaktır. Sh: 153-158

************************

Can Dündar’ın ‘Tâziye’ başlıklı köşe yazısı 23 Ağustos 1999, Sabah gazetesi

TAZİYE

İsyanımı bağışla Tanrım, tevekkül gelmiyor içimden…

Habersiz, ikazsız, insafsız vurdun.

Uykusunu böldün el kadar bebelerin…

Kundağıyla betona gömdün. Bir gece yarısı korkunç homurtunla kustun öfkeni, bin yıllık müminler toprağını yardın. Esvapsız, öksüz, çaresiz sokağa döktün kullarını…

Asrın en gaddar tokadını onlara reva gördün. Taş üstünde taş bırakmayan gazabın enkaza çevirdi yurdumu…

Hiddetine amenna, lâkin nerde merhametin?..

Hadi biz tövbekar olmadık, diklendik adaletine, sual ettik hükmünden, küfre ve günaha bulandık; ya ömrünü sana tapınmaya vakfetmiş kullarından ne istedin?

Külleri çimentodan bir cehennemin içinden çekip aldığı eşi ile iki oğlunu elleriyle kireçleyip gömerken “Ne yapalım, Allah’ın adaleti” diye boyun eğen ak saçlı ademoğluna nasıl kıydın?

 “Yavrularımı bana bağışla Tanrım… Hiç olmazsa birini…” diye yakaran kadının kucağına iki evlat cesedi tutuşturmak mıydı ilahi adaletin?

Enkazdan kurtardığı yavrusu bu kez kolera ateşinde yanarken “Neden Allahım” diye inleyen anaya ne cevap verdin?

Onlar ki bir gün dahi asi olmadılar sana karşı, kader bildiler kederlerini…

Dualarla uyuttular bebelerini…

Ve sen uykuda yıktın evlerini başlarına…

Sonra kimsesizler mezarlığına koydun. Kefeni, kitabeyi çok gördün. Bir tek dozerler gitti cenazelerine; oğul kucağı yerine kepçelerle gömdün. İşte o yüzden biz, o talihsiz kullarınla beraber toprağa verdik itikadımızı…

Buysa adaletin, bir daha adalet dilenmeyeceğiz senden…

Merhametin bu kadarsa, al senin olsun!..

Bir sabır sınavıysa zulmün…

Son olsun bugünkü…

Bir sonraki sınavı geçemeyebiliriz çünkü…

Ve sen halkım!.. Sen, her eceli akıbet, her afeti kader sayan, sen, en beterinde facianın, “beterin beteri”nden korkan ve daima şükreden, affeden, sabreden cemaatim benim…

Sen, denizini doldurup kumundan ev yapan, süreceği toprağa çürük temel atan, bir kat fazla ruhsat için oy kiralayan, talana dost, doğaya düşman, naçar, hilekar, cefakar, sahtekar, fedakar halkım benim…

 Ne kadar acısam az sana, ne kadar övünsem az…

Sen, ölmüş eşinin yanı başında ameliyat yapan hekim…

Sen, “Emir böyle” deyip göçükler caddesine uğramadan geçen iş makinesinin önüne yatan genç kız…

Sen, yorgunluktan çatallaşmış sesiyle “kask ve kefen bezi gönderin” diye feryat ederken gözyaşlarını tutamayan yüzbaşı…

Siz, onların yardımına koşan yürek yürek insan, siz kazma kürek maden işçileri, siz komşusu açken aşı boğazına dizilenler…

Tanıyıp bilmediği insanların elemiyle üzülenler…

Kör karanlıkta mihraba bakar gibi bakıp el köpeklerinin soluğuna, bir can belirtisi, bir ışık arayan biçare halkım benim…

Doldurduğun toprak mezarın, oturduğun ev tabutun olmuşken, Gölcükte, Sakarya’da, Değirmendere’de, on binler halinde yatarken betondan bir enkazın dibinde, bu kopmuş kollar, kesilmiş bacaklar, yitirilmiş canlar kuyusunda bir hiç uğruna ziyan olmuşken, sen nasıl hala “alın yazım” diye inlersin; nasıl onca yalanı dinlersin yattığın yerden?..

Ey benim bağışlaması bol kavmim!..

Sen ki oğullar, kızlar etkin toprağa, biçildi oğulların kızların…

Öylesine lanetliydin ki, hiçbir toprağa tutunamadın, yine göç yollan göründü sana…

Ey “katlandığına dağlar katlanmaz” halkım benim…

Bu ne bitmez sabırdır ki, yedi ceddini gömsen de toprağa, susarsın…

Bu ne doymaz hırstır ki yedi ceddinin gömüldüğü toprağı hala kazarsın…

Bilmez misin ki, talana ortak olunca, yalana göz yumdukça lanet seni de vurur günün birinde…

Görmez misin ki, sineye çektikçe, “alınyazısı” dedikçe, daha beter zulüm yağar üstüne…

Şairin dediği gibi, “-kabahat senin, demeğe de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin, canım kardeşim…”

Ve ülkem!..

Ey koca mezarlık…

Buram buram ceset kokan toprak…

İnleyen enkaz…

Viran körfez…

Ey ekmeğin değil, acıların üleşildiği, göçükler altında saat sayılan, ağıt yakılan, mal yağmalanan, ceset soyulan cennetim benim…

Teessürümün anavatanı…

Bilirim, ana sütü çağında toz yutmuş bebelerin, ölü gözlerle fışkırırken enkaz altından, hiçbir taziye sarmaz yaranı…

Nedametin faydası yok. Yine de durmaz dilim, yalvarır sitemim: Ne olur bir kez de gül artık yüzümüze…

Bir kez de gül…

Ne olur! sh: 159-161

Kaynak: Doğal Âfetler ve Din-Marmara Depremi Üzerine Psiko-Sosyolojik Bir İnceleme, Dr. Talip Küçükcan Doç. Dr. Ali Köse, TÜRKİYE DİYANET VAKFI , İSLÂM ARAŞTIRMALARI MERKEZİ, İstanbul 2000

 


[1] M. Hewstone, Casual Attribution: From Cognitive Processes to Collective Beliefs, Oxford: Basil Blackwell, 1989, s. lvd.

[2]                M. O. Schroerder, “Muharrem Ayında Bir Salı Günü: Açıkoturum”, Cogito, Deprem Özel Sayısı, sy. 20, Güz 1999, s. 56.

[3]                Lizbon Depremi ile ilgili aşağıda verilecek bilgiler için bk. M. Bayka, “Roussea, Voltaire ve 1755 Lizbon Depremi”, Tarih ne Toptum, 1999,32 (191), s. 27-31 (Depremle ilgili bu ve benzeri birçok makaleden bizleri haberdar eden TDV İslâm Araştırmaları Merkezi Kütüphanesi görevlileri Selahattin Öztürk, Cemal Toksoy ve Birol Ülker’e teşekkür ederiz).

[4]                C. E. Vulliamy, John Wesley. London: Geoffrey Bless, 1931, s. 196- 197; S. TSnilli, Voltaire ue Aydınlanma, Istanbul: Cem Yayınevi, 1994, s. 130-131.

[5]                A. Pope, Pastoral Poetry and an Essay on Criticism, London: MethuenCo., 1961, s. 149-150.

[6]                S. Tanilli, a.g.e., S. 132-133.

[7]                B. Croke, “Two Early Byzantine Earthquakes and Their Liturgical Commemoration”, Byzantion, 1981, 1, s. 122-147; Brian Croke, “Earthquakes”, The Oxford Dictionary of Byzantium, Oxford: Oxford University Press, 1991, I, s. 669-670.

[8]                Depremin fiziksel oluş şekli ile ilgili bu teori Aristo’dan alınmış ol¬malıdır (Aristo, Metrologica, ii. 8).

[9]                B. Croke, “Two Early Byzantine…”, s. 123. (Bizans depremleri üze¬rine bilgilerinden yararlandığımız Dr. Casim Avcı’ya müteşekkiriz).

[10]               F. Vercleyen, a.g.m., s. 300-301.

[11]               F. Vercleyen, a.g.m., s. 302.

[12]               B. Croke, “Two Early Byzantine-‘, s. 125.

[13]               F. Vercleyen, a.g.m., s. 304, 309-310.

F. Verdeyen, a.g.m., s. 310.

[15]               F. Verdeyen, a.g.m., s. 311.

[16]             Mesela bu ilahilerden bir tanesi Romanos Melodos’un ‘Depremler ve Yangınlar’ isimli ilahisidir (bk. B. Croke, “Tvvo Early Byzanti- ne…’\ s. 124).

[17]             Pavlus’un İbranilere Mektubu 12/6-10.

[18]             F. Vercleyen, a.g.m., s. 306-307.

[19]             F. Vercleyen, a.g.m., s. 313.

[20]               C. E. Vulliamy, John Wesley, s. 196.

[21]               C. E. Vulliamy, John Wesley, s. 197-199.

[22]               Nakleden H. Bergson, Ahlak ile Dinin İki Kaynağı (çev. M. Ka- rasan), Ankara: Milli Eğitim Basımevi, 1949, s. 211-214.

[23]               Ebû Zeyd el-Belhî, el-Bed’ ue’t-târih, Beyrut: parü’l-Kütübi’l tlmiy- ye, 1997, I, 129 (Bu kitaba dikkatimizi çeken Dr. Şükrü Özen’e teşekkür ederiz).

[24]               Ebû Zeyd el-Belhî, a.g.e., s. 128-129.

[25]               Depremlerin oluşumu konusunda bugün ileri sürülen kuramlar arasında en güvenilir kabul edileni 1906 yılındaki San Francisco depreminden sonra H. F. Reid tarafından ortaya atılan “Elastik Geri Sekme Kuramı”dır. Buna göre deprem “belirli bir yerde biriken elastik deformasyon enerjisinin kritik değere ulaşması halinde ani bir kırılma ya da yırtılma hareketi ile olmaktadır.” (bk. D. Şenol, “Deprem, Dünya ve Türkiye”, Türk Yurdu, 1999, 19 (147), s. 54.

[26]               Fetavâ-yı Kâdîhân, Kahire 1310, l, 414.

[27]               Ravzatü’l-Menâzır fi ilmi’l-evâil ue’l-euâhir, Beyrut 1997, s. 304305.

[28]               K. Kuzucu, “Osmanlı Döneminde İstanbul Depremleri”, Osmanlı, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 1999, V, 685’de 7 ve 13 numaralı dipnotlar; II. Bâyezid’in bu hikayesi için ayrıca bk. Şemdânîzâde Fındıklılı Süleyman Efendi, Müri’t-Tevârih, İstanbul 1338/ 1919, s. 485.

[29]               H. Sezer, “1894 İstanbul Depremi Hakkında Bir Rapor Üzerine İnceleme”, Tarih Araştırmaları Dergisi, 1996, 18 (29), s.174.

[30]               M. ö. Alkan, “Toplumsal ve Siyasal Açıdan 1894 İstanbul Depre¬mi Üzerine”, Toplumsal Tarih, Ekim 1999, s. 16.

[31]               B. Spilka v.dgr.,a.g.e., s. 1.

[32]               K. Pargament, The Psychology of Religion and Coping: Theory, Research, Practice, New York: The Guilford Press, 1997, s. 284.

[33]               R. L. Gorsuch – C. S. Smith, “Attributions of Responsibility to God: An Interaction of Religious Beliefs and Outcomes“, Journal for the Scientific Study of Religion, 1983, 22 (4), s. 340.

[34]               M. A. Lupfer v.dgr.,The Use of Secular and Reigious Attributions to Explain Everyday Behavior“, Journal for theScientific Study of Religion, 1992, 31 (4), s. 486.

[35]               M. H. Miner-J. Mcknight, a.g.m., s. 274.

[36]               K. Pargament]. Hahn, “God and the Just World: Causal and Coping Attributions to God in Health Situations“, Journal for the Scientific Study of Religion, 1986, 25 (2), s. 193; K. Pargament v.dgr.,God Help Me (I): Religious Coping Efforts as Predictors of the Outcomes to Significant Negative Life Events“, American Journal of Community Psychology, 1990, 18 (6), s. 794.

[37]               B. Spilka – G. Schmidt, “General Attribution Theory for the Psychology of Religion: The Influence of Event Character on Attributions to God“, Journal for the Scientific Study of Religion, 1983,22 (4), s. 326.

[38]               K. Pargament, The Psychology of Religion and Coping, s. 4.

[39]               B. Spilka v.dgr.,a.g.e., s. 7; C. Geertz, The Interpretation of Cultures, New York: Basic Books, 1973, s. 104.

[40]               K. Pargament, The Psychology of Religion and Coping, s. 32.

[41]               W. Proudfoot – P. R. Shaver, “ Attribution Theory and the Psychology of Religion“, B. Spilka – D. McIntosh (eds), The Psychology of Religion, Theoretical Approaches, Boulder: Westview Press, 1997, s. 147.

[42]               K. Pargament, The Psychology of Religion and Coping, s. 48.

[43]               J. S. Newman – K. Pargament, “The Role of Religion in the Problem Solving Process”, Review of Religious Research, 1990, 31 (4), s. 390.

[44]               K. Pargament v.dgr.,God Help Me (I)”, s. 813.

[45]               B. Spilka- G. Schmidt, a.g.m., s. 327.

[46]               K. Pargament, The Psychology of Religion and Coping, s. 177.

[47]               M. Hewstone, a.g.e., s. 205.

J1 B. Spilka – G. Schmidt, a.g.m., s. 331.

[49]               M. H. Miner-J. Mcknight, a.g.m., s. 284.

[50]               R. L. Gorsuch – C. S. Smith, “Attributions of Responsibility to God: An Interaction of Religious Beliefs and Outcomes“, Journal for the Scientific Study of Religion, 1983, 22 (4), s. 345.

[51]               M. A. Lupfer v.dgr., a.g.m., s. 499.

[52]               C. S. Smith – R. L. Gorsuch, “Sanctioning and Casual Attributions to God: A Function of Theological Position and ActorsCharacteristics”, Research in Social Scientific Study of Religion, 1989, I, 142- 149.

[53]               K. Pargament v.dgr.,God Help Me (II): The Relationship of Religious Orientations to Religious Coping with Negative Life Events”, Journal for the Scientific Study of Religion, 1992, 31 (4), s. 504.

[54]               K. Pargament v.dğr.,“God Help Me (II)”, s. 511. 76

[55]               K. Pargament v.dgr., “Methods of Religious Coping with the Gulf War: Cross-Sectional and Longitudinal Analyses” Journal for the Scientific Study of Religion, 1994, 33 (3), s. 359.

[56]               J. S. Newman – K. Pargament, “The Role of Religion in the Problem Solving Process”, s. 399.

[57]               R. L. Gorsuch – C. S. Smith, a.g.m., s. 350-351.

[58]               R. R. McCrae, “Situational Determinants of Coping Response: Loss, Threat, and Challenge”, Journal of Personality and Social Psychology, 1984, 46, s. 919-928; nakleden K. Pargament, The Psychology of Religion and Coping, s. 137.

[59]               K. Conway, “Coping with the Stress of Medical Problems among Black and White Elderly”, International Journal of Aging and Human Development, 1985-1986, 21, s. 39-48; nakleden K. Pargament, The Psychology of Religion and Coping, s. 138.

 

İDRİS KÜÇÜKÖMER HAKKINDA


“Bilmeyen ne bilsin O’nu,
Bilenlere selam olsun!”
Yunus Emre

“Anılar Ve Düşünceler” Kitabının Önsözü

Yukarıdaki dize, İdris Küçükömer’in Büyükada sırtlarından denize bakan, Karadeniz rüzgarlarına açık mezarından, kalem gibi yükselen beyaz mermer sütunun üzerinde yazıyor. Yunus’un dilinden, İdris Küçükömer gibi olanlara, olmak isteyenlere selam söylüyor…

Bu anı kitabında ise İdris Küçükömer’in dostu, onu tanımış veya tanımamış ama O’ndan değişik biçimlerde etkilenmiş otuzbeş dostu, İdris Küçükömer’i bilmeyenlere selam göndererek, İdris Küçükömer’in kaldırmaya çalıştığı “sivil toplum” katarına doğrudan veya dolaylı katılıyorlar. O’nu anıyorlar… O’nun fikirlerinin yarına taşınmasına yardımcı oluyorlar. Katkıda bulunuyorlar… Onlara tek tek teşekkür ediyorum.

Sayın Meral Küçükömer, İdris Küçükömer’in ölümünün hemen ardından, 1988’de, hiç bir ayrım gözetmeksizin eli kalem tutan, İdris Küçükömer’i tanıyan ve O’nun mesajını anlayabildiği sanılan bir çok kişiye mektup yazdı… Mektuplara gelen cevapları topladım. Gönderilenlerle ilişkileri ben kurdum.

Sonuç işte, elinizdeki kitaba dönüşmüş bulunuyor.

“Bu anı kitabına katılanların sayısı, neden bu kitabın kadrosu ile sınırlı kaldı?” ya da “neden bu kişiler” diye sorulursa, bunun cevabı kısaca “benle, benim yeteneklerimle, beceri ya da beceriksizliğimle” ilgilidir diye cevaplamak doğru olur. Daha iyi takip edebilseydim, daha renkli ve daha değişik içeriği zenginleştirilmiş bir “anı kitabı “yapabilmenin mümkün olabileceğini adım gibi biliyorum. Örneğin Alpay Biber gibi öğrencileri kuşağından tanıdıkları ve dostlarının da bu kitapta bulunmayışı daha çok bu kişilerin “yazı” ile başlarının pek hoş olmayışlarındandır. Masis Kürkçügil, Selahattin Yıldırım vb’lerinin ise seyyaliyetlerine karşı benim çaresiz kalmam, ilişki kuramamam bu sonucu doğurmuştur.

İdris Küçükömer’in kendi kuşağından dostlarının ise, gerektiğince yer alamayışları benim bilgilerimin yetersizliğindendir. Bu nedenle bir kez daha bağışlanacağımızı umuyorum.

Bu kitabın içinde olmak isteyip de, bu isteğini fark edemediğim tüm dostlardan da özür diliyorum.

Bu kitabın yazılarının büyük bölümü yazarlarından yedi yıl önce istenmiştir. Geçen süre içinde yazarların görüşlerindeki değişiklikleri izlemek, yazarları bir emri vaki ile karşı karşıya bırakmamak istedim. Bunu kısmen başarabildim. Yayın süresine kadar ulaşabildiklerime sorarak yazılarında bir değişiklik yapıp yapmayacaklarını öğrendim. Bazılarına ulaşamadım, bazıları da, İdris Küçükömer’den sonra hayata veda etmişlerdi…

Kitapta yeralan yazılardaki görüşler yazarlarının sorumluluğundadır. Kendilerinden bu anı kitabında yer almasını istedikleri yazıyı bir konu tahditinde bulunmaksızın istediğimizde bize gönderilmişlerdir. Tashih hatalarının dışında yazılar üzerinde bir müdahale hakkını kendimizde görmedik.

Bu nedenle kitabın katılımcılar açısından içeriğinin tüm sorumluluğu, benim omuzlarımdadır. Ben ise bu sonucu kafamdaki “anı” kitabına sadece, yaklaşmış olarak görüyorum. İdris Küçükömer’i seven dostlarının beni, bu sonuç nedeni ile bağışlayacaklarını umuyorum.

Ölümünün üzerinden geçen her gün, her ay ve her yıl beni; gelişen ve geliştikçe İdris Küçükömer’i haklı çıkartan siyasi, iktisadi olaylar karşısında, çaresizleştiriyor, bu çaresizlik duygusu da, O’nun yarım bıraktığı kitap çalışmasına karşı yeterli koruyuculuk yapmamışım hissi uyandırıyordu…

Yedi yıl çektim…

İdris Küçükömer’e haksızlık etmişlik duygusunun ezici acısını daha fazla tatmamak ve emaneti daha ehil ve genç ellere, tarihin tanıklığına teslim edebilmek için, bilerek yanlış, eksik yapmamak koşulu ile elimize geçen fırsatı değerlendirip, bütün eserlerini ve İdris Küçükömer üzerine yazılanları hemen yayına hazır hale getirmeye çalıştık. Bu çabaya fiilen katılarak destek veren değerli dostum Prof. Dr. Burhan Şenatalar’a, Bağlam Yayınları’nın sayın yöneticilerine teşekkür ediyorum. Eğer bu iki ilişki olmasaydı, bu kitap dahil İdris Küçükömer’in diğer kitapları da ancak bilinmeyen bir zamanda yayınlanmış olacaktı.. .Ama mutlaka yayınlanmış olacaktı… Yayınlanış süreci de İdris Küçükömer’e yakışan acılarla, azaplarla dolu, dopdolu geçerek gerçekleşecekti… Burada yetişkin iki delikanlı olan Mehmet Şakir Küçükömer’in, Ahmet Kadir Küçükömer’in ve sayın eşi Meral Küçükömer’in bana karşı gösterdikleri sabır ve güvenlerine de teşekkürü bir borç bilirim.

Yücel YAMAN

 

İDRİS KÜÇÜKÖMER VE AMBARGO VEYA DÜŞÜNCENİN AYAKLARI

LEVENT BALKAN

Bir düşünür için en büyük ceza, yok sayılmasıdır, bu ceza suç ile orantılıdır. O halde bu suçun unsurlarını ve işleniş biçimini tespit etmek zorunludur, zorunludur ama bunu yapmak zor ve uzun bir yargılamayı gerektirir. Oysa İdris Küçükömer bu yargılanma işlemlerinden geçmeden cezası verilmiş ve infaz edilmiştir. Yani bir yargısız infazın mağdurudur. Bu yazıda zor olan yargılamaya girmemekle birlikte yargılamanın kaçınılmaz olduğu görüşündedir.

İ.Küçükömer kendi deyimi ile “üzerinde ambargo” olan kişidir. En yakın düşünce arkadaşları ve dostlarınında dahi katıldığı bir ambargo. Söz etmezler, alıntı yapmazlar ve muhatap kabul edip üzerlerine alınmazlar, “kasten ihmal” ederler ve “bilerek yanlış” anlarlar. Ama gizliden gizliye izlerler, feyz alırlar. Ambargonun işleyiş biçimlerinden biri de; “tek düşünür”, “özgün düşünür”, “gerçek bilim adamı” gibi, İdris Küçükömer’in düşüncelerini tartışmaksızın ve hemen hemen hiç bir değeri olmayan sözde “övgü” yazılandır. Ders anlatış biçimi, coşkusu, ilginçliği övülür ve sanki İdris Küçükömer’in bunlardan ibaret olduğu ve ehemmiyetinin de bunlardan ileri gelip başka kayda değer bir yanının olmadığı ima edilir. Aklıma M.A. Macciocchi’nin Prof. Sraffa ile Gramsci hakkında yaptığı görüşme gelir. (Akıntıya Karşı Sayı: 2, Ocak 1986)

Fakat bu ambargoya katılmayan bir iki istisna vardır da. Bunların en önemlisi bence Yalçın Küçük’tür. YALÇIN KÜÇÜK, İdris Küçükömer’i hiç sevmediği halde, hakaret etmek yoluyla da olsa ambargoya dâhil olmamıştır bu açıdan saygıdeğerdir.

Ancak, bütün bunlardan şikâyet etmenin bir anlamı yoktur. Sadece İdris Küçükömer’i Türkiye’de düşüncenin oluşamamasının nedenlerini bulmaya çalışmasının saikleri olabilir bütün bunlar.

ANARŞİK ÖĞE

İ. Küçükömer, aklın oluşumunu araştırır. Ona göre akim ortaya çıkışında asıl öğe, anarşik öğedir. “Fark bilgidir” aksi tamamlayıcı, unsurlardır ve aklın üstünü örter. Sivil aralığı ve devamiyetinde sivil disiplinin olmadığı yerde, alt yapı ile üst yapı çakışmıştır. Ve devlet ideolojisi kültürün üzerine abanır ve hegemonya tamdır. Tahakküm esastır. Batının anarşik yapısı aklı ortaya çıkartır. Doğusal devletlerde, sınıflar arası “iç sulh” “topak güç” olarak bütünleyicidir. Anarşik olana izin vermez, yok eder. Belki de genlerimize kadar işlemiş ve bir tür “ortak hafıza” oluşturmuş “ipotek” koymuş “engram” [uyarıların beyinde bıraktığı iz, hücre metabolizmasında sürekli değişme, bellek] dır.

İbn Rüşt’ün hayatı burada önemlidir. İbn Rüşt “akl ile nakl çeliştiğinde aslolan akl’dır”der. Ve İbn Rüşt düşüncesi ile birlikte ölüme terkedilmiş, kitapları yasaklanmıştır. İdris Küçükömer, İstanbul’un fethi ile yeniden İbn Rüşt’ün kitaplarının yasaklanmasının ilişkisini sorgular. İstanbul’un fethi ile devletin gücü tamlaşır. Cılız anarşik öğeler tasfiye edilir.

İ. Küçükömer, İbn Rüşt’ü yok eden mekanizmanın, kendisi de yok etmeye çalıştığını düşünür. Çünkü Cumhuriyet yapısal bir değişiklik getirmemiştir.

DÜŞÜNCENİN AYAKLARI

Bir dipnotunda “akli gerçek koşuldur onsuz olunmaz, kavramsal düşünce sürecinde akıl gelişir, ama yetmez, onların testinin gerekliliği sonraki sorundur.” diyerek İbn Rüşt’ün durumunu açıklar “akıl tek başına yetmez”, “düşüncenin dayanabileceği denge güçlerinin” olmadığı yerde akıl oluşamaz ayakta kalamaz.

Batıdan örnek verir, 1370’lerde “güçlü papa, Yaliffe’i Oxford Üniversitesi’nden yargılamak için koparıp alamamıştır… O Yaliffe ki, 14. yüzyılda bütün Avrupa’yı saran köylü isyanlarının önde gelen doktrincisi olarak kabul ediliyordu.” diyerek, bizde böylesine düşüncenin dayanabileceği denge güçlerinin olmadığı, cılız kaldığını ifade eder, kendi düşüncesini koruyacak anarşik güç/zor yoktur. Çünkü zoru ancak zor durdurabilir. Bu açıdan iktidarın bölünmüşlüğünün ve parçalanmışlığının olmadığı yerde iktidar ayrılığının bir anlamı yoktur.

İdris Küçükömer, son dönemde “militanlaşma” kavramıyla uğraşıyor, bir işçinin örgütlenirken yanındaki işçiye karşı da temkinli olmak zorunda olduğunu söylüyordu. Bütün bunlar Hocayı Kör Ali İhsan anorko-sendikalizmini incelemeye zorluyordu. Belki de kendi düşüncesinin ayaklarına arayışı idi bu.

İdris Küçükömer’den korkanlar bence korkmaya devam etsinler. “Ben umutsuz değilim” diyordu, umudu aydınlık yüzünde apaçık ortaya çıkıyordu.

Sen hep kalplerdesin. ,

Sh: 59-61

YILLANMIŞ BİR SOHBETTEN

ABDURRAHMAN DİLİPAK/Gazeteci

Sanırım iki yıl kadar oldu. İdris Küçükömer’ le bir lokantaya gitmiş hem yemek yemiş hem konuşmuştuk… Murat Belge de vardı…

İdris Hoca ile konuşmamızı, daha sonra yayınlamak istiyordum ama olmadı. Özellikle, Hoca’nnın üzerinde durduğu konu Din ve akıl çatışması ile ilgili idi. Gazali ya da İbni Rüşt ve İbni Teymiye gibi İslam düşünürlerinin motivasyonları üzerinde durmuştuk..

Bir de tabi Osmanlı’nın çöküşü, Bugünki Türkiye, genel dünya sorunları..

İdris Hoca, son derece cana yakın biri.. “Düzenin Yabancılaşması”isimli eseri ile tanıyordum.. Bizim tarafta bu eser epey yankı uyandırmıştı..

Bu sohbet notlarını niye yayınlayamadım: Bir sürü sebebi var.. Çok hassas bir konu idi. Olaylar çok hızlı gelişti, bir türlü oturup çalışamadım..

Edip Günenç’e verilmiş bir sözüm vardı, İbni Teymiye Külliyatı üzerine yazmak için. Aslında konular kesişiyordu.. Ama o da olmadı..

Geçtiğimiz günlerde Yücel Yaman Bey arayınca, arayıp buldum o günki konuşma notlarını..

Ayrıntıların çoğu hafızamdan uçup gitmiş.. Aldığım notlar ise yaklaşık üç saati bulan konuşmanın tümünü kapsamıyor..

Ama oldukça önemli noktaları var bu sohbetin, bu gün bile hâlâ canlılığını ve önemini koruyan..

İzin verirseniz, İdris Hoca’nın not ettiğim tespitlerini aktarmak istiyorum önce:

İlk tesbit: Ekonomik egemenlik çok uluslu şirketlerin eline geçmiştir. Dünya üretimi ve tüketiminin yaklaşık üçte ikisi bu çevrelerin elinde bulunmaktadır. Ve bu gücünü siyasal alanda da kullanmaktadır. Bu süreç tekelci kapitalizmin büyümesini sağlamıştır. Bu büyüme sürecinde ise “büyük balık küçük balığı yutar” gibi, dindışı bir doğallık esas prensip olarak kabul edilmiştir.. Bu da beraberinde lâ-dini bir kültür getirmiştir.

Bu güçler, hedef seçtikleri ülkeleri hem sömürüyorlar ve hem de pazar olarak kullanıyorlar.. Yani iki kere sömürüyorlar.. Tasarruflarını denetliyorlar, madenlerini, tarımlarını, işgüçlerini, kültür birikimlerini ve beyinlerini sömürüyorlar.. Ve sonuçta ürettikleri ürünü, tekrar aynı durumdaki ülke insanlarına pazarlıyorlar..

Ve kapitülasyonlar konusu.. İdris Küçükömer’in bu konudaki tespiti ise şöyle: Kapitülasyonlar bir lutuf değil zorunluluktu. Osmanlı, uluslararası ticareti canlandırmak ve vergi almak için böyle bir tedbire başvurma gereği duymuştu. Venedik ve Cenova ticaret yolunun değişmesi ile bütün hesaplar altüst olmuştu. Osmanlılar sanayi devrimini gerçekleştirmede geç kalmışlardı. Devleti ayakta tutmak için bir çözüm yolu bulmak zorunda idiler. Avrupa’nın komisyoncusu olmak fikri cazip geldi. Bunun sonucu olarak ta yerli sanayi tümüyle çöktü. 1838’de imzalanan Osmanlıİngiliz ticaret anlaşması ile yabancılara %5 gümrükle mal ithal izni tanındı. OsmanlIlarla Liberal bir piyasa ekonomisi kapısı açılmış oluyordu.. 1839’da yayınlanan bir Hatt-ı Humâyun ile bu hak Ruslara da tanındı.. Yani, olay bir İngiliz müttefikliği meselesi değildi.. Tanzimat’la birlikte dış borç kapısı da aralanıyordu. 1854’de ilk kez dış borç alınıyordu. 3.3 milyon Osmanlı altını olan bu ilk borç paketini, 5.5 milyon Osmanlı altını borç paketi izledi.

Bir başka tespit: Osmanlı Cihad kültürünün mirasıdır. Bunu laik batı yönetimine adapte etmek güç. Asker-Devlet zihniyetine sahip bir toplum yapımız var. Asya tipi, yarı despotik bir durum. Bu günümüzü hazırlayan şartlar Lale Devri’nde oluştu.. Laleciler bu günki solculara çok benziyorlar.. Boykotçu, muhalefet duyguları ağır basan yenilikçi bir akım.

Tarihteki bazı kişiler ve şartlar toplumun eseridir. Onları toplum üretmiştir.

Toplumun sosyal ve siyasal talebi otoritenin meşruiyet sınırlarını tayin eder.

Siyasi sonuçlar, tarihi usullerle gelir.

Öteden beri iki kurtarıcı akım kendi varlığını hissettirmektedir.Bunlardan biri, Batıcı/Laik akım ki İslamcının antitezidir. İkincisi Doğucu/İslamcı akım antitez olmadı: İslamcı kanat kendi içinde daha tutarlı.

Türkiye’de kapitalizmi getirmek için hiç bir kaynak imkânı olmadığı gibi iç ve dış şartlar da buna müsait değil.

Bürokratlar ve politikacılar batıyı taklit ederek, batılı anlamda bir toplum düzeni oluşturmak için, siyasal düzen oluşturmak için, hedefe hep asker desteği ile hatta askerle gitmeye kalktı. Bu mümkün olmadı tabi. Bu arada kapitalist ideoloji de yok olma durumu ile yüzyüze geldi.

İslam batıya karşı olduğu halde, sağcılar İslam’a dayanarak iktidar olmayı ve sonuçta batılı kalmayı, toplumu batılılaştırmayı istediler. İslam’ı yozlaştırarak kendi dayanaklarını yıktılar. Halbuki İslam sınıf ideolojisinin kökleşmesine engel olurken devlete sahip çıkmayı öğütlüyordu.

Şu bir tesbit: Türkiye kapitalist olmadan batılılaşamaz. Kapitalistleşmeye ise yığınla engel var.. Hatta buna batılıların kendisi engel. İslam engel.

16. Yüzyılın ikinci yarısından beri batılılaşmak için herşey yapıldı.. Hatta bu dönemde Osmanlılar batıdan bazı kurumlan ithal ettiler, olmadı.

Laiklik kurumu da batı kökenli bir kavram. Laisizm, batıda, servetin kilise ve teokratik krallıklardan geri alınması için burjuvanın bir talep hakkı idi. Bu kavga bitince çatışma da bitti. Ve batıda uzlaşma süreci başladı. İslam’da durum farklı. Kavram ve kurumlarda farklılık var.. Kilise ile Cami arasında bir benzerlik yok.Batıda yaşanan bir Protestanlık hareketi var.. Protestanlık feodaliteye karşı ve katolik kiliseye karşı bir burjuva ideolojisi anlamı kazandı. Dinde reform olmadan laiklik olmaz. İslam’da ise bu mümkün değil.. Bu işe soyunanların, önce bu sorunu çözmeleri gerek.

Şimdi ne olacaktı?

Sanayi devrimi ve kapitalistleşme sürecini yeniden yaşamak mümkün mü idi?

Sanayi devriminin doğuşuna yol açan şartlar çok değişmişti. Sömürge mirası üzerine kurulu batı uygarlığında geri dönüş başlamamış mı idi? Uluslararası tekelci kapitalizm ve emperyalist amaçlar güden devletler köşeyi tutmamış mı idi, çok uluslu şirketler işlerini yoluna koymamış mı idi? Daha büyük imalat için dünya piyasasının ele geçirilmesini sağlamak amacı ile sermaye piyasası denetim altına alınmamış mı idi?

Gümrük duvarları zorlanmıyor mu idi?

Şart-sonuç-şart ivmesi içinde dünya bir yerlere doğru gidiyordu. Durum ne olacaktı..

Bunları konuştuk.. Aldığım notlar oldukça karışık ve kısa cümleler halinde, okuyup kağıda aktarabildiklerim bunlar..

İdris Küçükömer’le konuşmak için önceden hazırladığım notlar arasında yığınla konu var.. Daha sonra görüştüğümüzde konuşmak üzere aldığım notlar ise hayli ilginç.. Osmanlı’dan İslam Birliği’ne, Timur’dan Tanzimat’a, Emek sorunundan Batı değer yargıları ve batılılaşma macerasına kadar.. Din ve akıl ilişkisinden Tasavvuf ve tarikata, yığınla konu..

Ve en çok üzerinde durduğumuz konu, Din ve Akıl’dı..Herhalde tekrar görüşse idik bu konu en çok üzerinde duracağımız konu olacaktı..

Din ve Akıl çelişmez mi idi, çelişirse ne olacaktı?

Dine giren biri, yaşadığı hayat boyunca kazandığı, edindiği tüm bilgileri ne yapacaktı.. Din nasıl olacaktı da bir hayatın tümünü kuşatan bir davranış bütününü denetimi altına alacaktı..

Tasavvuf ve tarikat olgusu ile buna bağlı bir yığın konu vardı.. Fıkıhçılar ve kelamcılar arasındaki ilişkiler ve itirazlar tartışılması gereken konulardı..

Belki bu konudaki düşüncelerimi, burada çok kısa olarak bir kaç cümle ile özetleyebilirim..

Din ve bilim hiç bir zaman çelişmeyecekti.. Çünkü din, yaratanın yaratılana vahyettiği, eşyanın sahibi tarafından konulan kurallardı. Bilim ise, sezgi ve akılla eşyadaki bu kuralları kavramaya çalışıyordu. Kur’an-ı Kerim daha çok insanın eşya ile ilişkisini ve kendi aralarındaki ilişkileri konu alıyor, tarihten ibret dersleri ve öğütler veriyor, ahlak dersleri veriyor ve kural koyuyordu. Bilim adamları ise, Allah’ın yarattığı eşyanın sırlarını araştırıyordu.. Bu ise aslında Allah’ın bir başka emri idi ve bu uğraş ancak Allah’ın lafzi vahyinin teyidi olabilirdi.. Eğer Kur’an-ı Kerim’deki bir ayeti yorumlayışımız, hiç bir şüphe bırakmaksızın kesin bir bilimsel sonuçla çelişiyorsa, bu durumda üzerimize düşen yorumumuzu değiştirmektir. Böylece çelişmezlik tam ve mükemmel olarak sağlanmış oluyordu.

Varlığından haber verilen bir takım şeylerin ilimle isbatlanmamış olması, onların fizik ötesi gerçekler olması ile ilgilidir. Ki bilim fizik alemdeki sünnetullahı araştırır. Onlardan başka bir konuda hüküm beklemek, ilgilendikleri bilimin gerçekleri dışına çıkar..

Bilim adamları bilerek ya da farkında olmadan Allah’ın vahyini teyidden başka birşey yapamazlar. Kuşkusuz nazariyeler bu hükmün dışında kalacaktır..

Hikmet mü’minin yitik malı olduğuna göre, hiç kimse kendi aklı ve deneyimi ile sezgisi ile bulduğu gerçekten vazgeçmeyecek, aksine onları koruyup geliştirecektir. İslam başka inanıştan insanların inançlarını ve fikirlerini de teminat altına almıştır. Yayılma döneminde, daha Dört Halife Dönemi sona ermeden doğuda Hint, İran, Çin uygarlıkları ile tanışmış, kuzeyde Bizans’a ulaşmış, batıda ise, Afrika’yı aşıp İspanya’ya varmıştı.. Bu dönemde hemen hemen hiç bir uygarlıkla uzun süren bir çatışmaya girmedi ve onların akılları ile buldukları tüm gerçekleri alarak gözden geçirdi, tahlil etti, yanlışlarını düzeltti., onları korudu ve geliştirdi. Halife Me’mun zamanına gelindiğinde Darul Hikme’deki kitap sayısı yüzbinleri bulmuştu ve kentte 80’e varan kütüphane vardı.. Binlerce katip geçimini kitap yazarak sağlıyordu.. Kıymetli kitapların tercümeleri altınla tartılarak alınıyordu..

Kuşkusuz akıl, hakikatin kaynağı ve ölçüsü değildir ve olamaz. Ancak akıl bizlere bir çok şeyi kavramamızı sağlar.. Aklı olmayana iman vacip olmadığı gibi, gerçek olduğunu düşündüğümüz şeyleri aklımızla kavrarız. İlim ise aklı zenginleştirir ve akla canlılık sağlar..

İslam’la ilim hiç bir zaman çatışmayacaktır. Bu mümkün değildir.İdris Hoca ile görüşmeyeli kaç yıl oldu.. Yıllar sonra o ilk görüşmenin notlarına göz atarken, kendisini özlediğimi düşünüyorum. Tekrar kendisini arayamamış olmanın sorumluluğunu taşıyorum ve bunun üzüntüsünü taşıyorum..

Gerçekten değerli bir insan İdris Küçükömer.. Gerçekten ondan gereği gibi yararlanabildik mi?..

Onun sessiz çığlığını duyabildik mi?

Biz kendi sesimizi ona duyurabildik mi?..

Son bir eser üzerinde çalışıyordu. Umarım bu çalışması kısa bir sürede bize ulaşır.. Muhakkak öğreneceğimiz çok şey olacaktır eserinden..

Kendisine şifalar diliyorum. Sh: 99-104

 

SAĞINA SARMISAK SOLUNA SOĞAN

HÜSEYİN ERGÜN/Siyasal Bilimler Fakültesi Mezunu

1960’lı yılların sonuna doğru Prof. Dr. İdris Küçükömer, sol ve sağ kavramlarını yeniden gözden geçirmek gerektiğini söylemiş; bir anlamda, solda sayılanların sağda, sağda sayılanların solda olduklarını ileri sürmüştü.Bunun üzerine, Dr. Hikmet Kıvılcımlı “Küçükömer sağıyla solunu karıştırıyor; onun için sağına sarmısak soluna soğan bağlasın” demişti.

Türkiye solundaki bunalımı düşünürken bunu hatırladım.

Gerçekten herşeyi baştan dibe yeniden gözden geçirmek gerekiyor.

Türkiye solu neden boyuna yalpalıyor; neden ayağa kalkar gibi olunca bir tokat yiyip yere seriliyor, neden şöyle yükselen bir çizgi izleyemiyor?

Sol ilerleme, özgürlük, eşitlik ve dayanışma demektir. Tarihsel olarak bu özlem ve isteklere denk düşer. Böyleyse, toplumda devamlı bir yükselme çizgisi izlemesi beklenir.

Dünyada, demokratik toplumlarda genellikle görülen de budur. Türkiye’de böyle olmuyorsa, yalnışlık nerede?

Soldayız sanırken zaman zaman sağa mı geçiyoruz?

Tabii sağda sandıklarımız da solda mı kalıyorlar bize göre?

Küçükömer haklı mı yani?

Türkiye, çok partili düzene, fukara geri bir ülke olarak girdi. Türk solu ve entelijansiyası, 1950 seçimlerinden kısa bir süre sonra, iktidardaki partiyi gericilik ve sağcılıkla suçlamaya başladı. Ülkedeki sosyo-ekonomik gelişmeleri de adam zengin etme, rüşvet, kayırmacılık, her mahallede bir milyoner kazanma kavramları ile karşıladı, lanetledi.

Durum sonraki yıllarda da değişmedi. Keban yapılırken “ne yapacaksınız bu kadar elektrik enerjisini toprağa mı vereceksiniz” dendi. Televizyona karşı çıkıldı. Boğaziçi Köprüsü yerine Zap Suyu’na köprü önerildi. Ereğli Demir Çelik’in yapılması yoksulluklar bağlamında ele alındı. Ortak Pazar’a girişe şiddetle direnildi.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunlar solun ekonomik gelişme yani ilerleme karşısındaki tavırları… Özgürlükler bahsine gelince, Türkiye solunun burada da ilkeli bir tutum sergilediği söylenemez. Yassıada duruşmaları karşısındaki tutum, 12 Mart’taki yaklaşımlar v. b. pek yüz ağartıcı değil. Ayrıca, sol kendi başına anlamlı bir şekilde iktidar olmadığı için, ne kadar özgürlükçü olduğunu da sınayamadık. Yalnız şu kadarını söyleyebilirim, solun en azından bir kesiminin kesinlikle özgürlükçü olmadığını ve kendisi için hak gördüğünü başkası için pek de hak saymadığını biliyorum.

Eşitlik ve dayanışma, bir başka deyişle sosyal adalet konusunda da solun kerim devlet anlayışının pek ötesine gittiği söylenemez.

Böyle bakınca zaman zaman solun sağa, sağın sola geçtiğini söyleyebiliriz. Burada sağın yeri pek değişmiyor da solun yeri değiştiği için işler karışıyor.

Kısacası sol derin bir bunalım içinde. Bu bunalımı aşmak içinse, konumunu tartışması ve ilerleme özgürlük, eşitlik ve dayanışma bayrağını ele geçirmesi gerekiyor. Bu da, bu tür sözleri yineleyerek olmaz. Dünyamızdaki küresel eğilimleri dikkate alan politikalar oluşturmakla olur.

Bunun bazı öncülleri şunlar olabilir:

Milliyetçi yaklaşımlar, dünyadaki küreselleşme eğilimi dikkate alınarak terkedilmelidir. Türkiye’yi ileri dünya ile çekincesiz bütünleştirecek politikalar benimsenmelidir.

Ekonomiyi büyütme programları da enaz sosyal adalet programlan kadar önemsenmelidir.

Ekonominin, esas olarak piyasanın belirlediği bir verimlilik ve üretkenlik anlayışı içinde girişimciliği destekleyerek örgütlenmesi kabul edilmelidir.

Türkiye’nin çoğulculuktan kuvvet almasını sağlamak için, Kürtlerin ve dinci akımların kimliklerini gizlemeden toplumsal ve siyasal hayat içine çekilmesinin yanında tavır alınmalıdır.

İnsanlarımızın nasıl yaşayacaklarına kendilerinin karar verebileceği kabul edilerek, bürokratik köstekleri çözme kararlılığı içinde, yerinden yönetimler ve kişisel girişimler desteklenmeli ve özendirilmelidir. Türk insanının atılım yeteneklerini sınırlayan ayakbağları kırılıp atılmalıdır.

Bu liste uzatılabilir, ayrıntılandırılabilir. Ama özü şudur: Sol toplumun öncüsü ve geleceğidir. Politikaları da buna göre oluşturulmalıdır. Refah, barış, özgürlük, dayanışma yürüyüşünde, sol sağın önünde olmalıdır.

Açıkçası şimdi gerisindedir. Sadece oy bakımından değil, düşünce düzleminde, çağı yakalamak bakımından da öyledir. Tutuculuk ortadan sola doğru artmaktadır Bunu görmek, ilkelerimizi ve politikalarımızı gözden geçirmek zorunludur.

Bundan sonra, tekrar sola geçebilmişsek, sağımıza sarmısak solumuza soğan bağlar, yerimizi bir daha şaşırmayız. Tutucu politikaları ilericilik diye savunmayız.

Sh: 133-135

İDRİS KÜÇÜKÖMER HOCA’NIN ÖLÜMÜ ÜZERİNE

ALİ SAYI
Ekonomi Uzmanı, Dokuz Eylül İlahiyat Fakültesi
Tefsir Araştırma Görevlisi

SÜBJEKTİF GÖZLEM/ İŞE KENDİMİZDEN BAŞLAYALIM

Hemen her kişinin zaman zaman toplumu gözlemleyerek, “niye şunlar şunlar yapılmıyor, halbuki zor da değil, halbuki bir uygulansa yaşam birden daha güzel, daha uyumlu ve daha sevinç verici hale gelir” diyerek hayıflandığı anlar vardır. Bunu söyleyen kişinin, kendisini bu gerçekleri bilen ve topluma üstünlüğü olan biri olma zevkini yaşayan biri olma psikolojisi bir yana, tüm hayatı çepeçevre kuşatan evrensel bir prensibin ağırlığını hisseden biri olduğunu hemencecik söyleyebiliriz. Fakat çoğumuz, bunun da gönlümüzde ticâri piyasasını kurmuşuzdur. Bunu belli belirsiz mırıldanır, yahut bize hürmeti olan dostlarımıza fısıldayarak tüm dışımızdakilere olan anlık üstünlüğümüzün tatlı zevkini yaşarız ama, hemen “siz bu konuda yetkilisiniz, öne düşseniz de arkanıza takılsak” tarizine muhatab olmamak için hemen konuyu değiştiriveririz.

EVRENSEL BİR İLKE: DOĞRULARIN DUYURULMASl/TEBLİĞ

Evrensel ilke, doğruların topluma duyurulması ve kabulü için savaşım verilmesidir. Ama bunun kısa dönemde maliyetinin ne Demokratikleşmede bütün kitleleri dikkate almamanın faturasını Türkiye çok pahalı ödemiştir. 1969’dan itibaren başlayan ve 1980’e kadar süren devrede yaşananlar hâlâ hafızalarımızdadır. Bunu, sesini meşru zeminlerde duyurma imkânı verilmeyen kitlelerin harekete geçirilmesiyle ortaya çıkan bir durum olarak değerlendirmek hiç te yanlış değildir. Batılı kurumları getirmekte hiç fütursuz hareket edildiği halde, o kuramların ülke içerisinde asıl boyutlarında işletilmesinde dürüst olunamamıştır. Bu hareketlerin yer altına kaymasına ve ülkeyi saran bir yangın hâline gelmesine neden olmuştur.

İDRİS KÜÇÜKÖMER’in YETİŞME ŞARTLARI VE FİKİRLERİ ÜZERİNE

İdris Küçükömer 1925 doğumludur. Muhtemelen Üniversiteyi 1947-1948 li yıllarda bitirmiştir. Bu dönemlerin tek parti dönemleri olduğunu biliyoruz. Genç yaşta Avrupa’ya ilgili bilim alanında tetkikler yapmak üzere gitmiş ve teorik iktisat alanında ülkenin sayılı kişilerinden biri olarak dönmüştür. Kafasında son derece özümsediği ve nasıl meydana geldiklerini iyi bildiği batı şemaları vardır. Türkiye de batılılaşmayı tercih etmiştir, fakat girdiği bu süreç ne şekilde bir şekillenmeye ulaşacaktır, bu kendisi için meçhuldür, fakat bu mekanizmanın yerli şartlar altında muvaffak olabileceğine inanmıştır. Türkiye farklı dinamiklere sâhiptir, her şeyiyle batılılaşmanın anlamı yoktur, kaldı ki İstiklal Savaşı İngiltere’nin Lord Gürzon ve asker kanadıyla varılan gizli bir anlaşmayla yürütülmüş ve kazanılmıştır ve kurulan rejim de bunu dikkate almak zorundadır.[Avcıoğlu Doğan,  Milli Kurtuluş Tarihi 1938 den 1995’e I. giriş, VIII. İst. 1974. ] Küçükömer bağımsızlığın ne kadar önemli olduğunu anlamış, batılılaşmanın alternatifi olarak ülkemizde sunulan ve Sovyet taraftarlarının ağzından düşmeyen; Sovyetlerin ve özellikle Lenin’in İstiklal Savaşı’mızı anti emperyalist gördüğü ve bu nedenle de para ve silah yardımı yaptığı tarzındaki fikirleri savunanlara susturucu cevabı hazırdır:“Bolşevik Rusya güçlük içindedir İngiltere’ye karşı yumuşak davranmak zorundadır, hattâ İngiltere ile zımnî bir anlaşma durumundadır. İngiltere ise, Anadolu’da emperyalist çıkarları gereği bir Türk Devleti kurulmasından yanadır” [Avcıoğlu, İbid . giriş XI.].

Bunların ne olup ne olmadığı henüz resmî tarih kayıtlarında açıkça belirtilmemiş ve açıklığa kavuşturulmamıştır. Fakat bunları söylemenin kişiyi nasıl zor durumlarda bırakacağını, söylendiği devre itibâriyle bilmeyenimiz yoktur. Bu sözler kısa vâdede söyleyene büyük mâliyetler getirecek niteliktedir, buna rağmen söyleyebilmek bir bilim adamının haysiyetinin ve karakterinin yüceliğine, doğruları topluma ulaştırmaktaki keskin hassâsiyetine işaret etmektedir. İdris Küçükömer’in bu yönü daha çok anılacak ve gelecekte tarih yazacaklara, haysiyetli bir bilim adamının olumsuz şartlarına rağmen sırf hakikat uğruna katlandığı bu mâliyetleri, yazmak fırsatı verecektir.

Küçükömer’in doğrulara/kendi doğruları da olsa hiç vasıtasız sarıldığına, TİP yönetim kurul üyeliğinden anlıyoruz. “Düzenin Yabancılaşması: Batılaşma” eseri Küçükömer’in bu yönünü fazlasıyla bile açıklayan kitabıdır.

Küçükömer’in çevresindekileri aşan ve halka inmesine halkın değerlerine yönelmesine sebeb olan nitelikleri; işte doğrulan her şeyin üzerinde tutan, pazarlıksız tavrı ve bunları gerekli yerlere ulaştırmadaki hassasiyet ve cevvâliyetidir. Küçükömer’in Osmanlı’ya ulaşan ve onu takdir eden yaklaşımlarında hep bu unsur rol oynamıştır. Hoca’nın, Osmanlı’nın oturduğu temel dünya görüşünü kendisine ulaştıracak çevrelere sahip olmaması en büyük şanssızlığıdır. Öğrencilerine zaman zaman bu istikamette araştırmalar yaptırmakta ve onları en ince noktasına kadar okuyarak değerlendirmektedir. İşte bunlardan biri bir doktora öğrencisine yaptırdığı “İslamcı akımların cumhuriyet sonrası mecliste ekonomik bir ağırlığı var mıydı” konulu çalışmadır. Yine aynı öğrencinin, emekliliğinden bir yıl önce kendisinden “Kur’an’a üretim faktörü olarak Toprak ve 1858 Osmanlı Arazî Kanunnâmesi”adlı doktora tezini almış ve yürütmüştür. Küçükömer’in bu hakîkatperverliği onu fizik, kimya çalışmaya yöneltmiş, İslâmiyeti anlamak üzere İbni Rüşdü araştırma konusu yapmıştı. Onun Türkçemize N. Ayasbeyoğlu tarafından kazandırılan Fasl’ul-Makal adlı eseri, hocanın özellikte son iki yılında devamlı tetkikle uğraştığı eseriydi.

İdris Küçükömer’in doğrulan duyurmada ve savunmada takındığı tavrının hiç bir ideolojik tabu tarafından sınırlanamadığı görülmektedir. Onun Abdulhamid oyununu basmak isteyen sol ideolojik kesime mensup etkin bir gençlik grubunu fenâ halde haşladığı, öğrenciler arasında tevatüren yayılıyordu.

KÜÇÜKÖMER’LE BİR KAÇ ÖZEL ANI

Bir gün Hoca doktora yaptırdığı İlâhiyat formasyonu da almış bir öğrencisine şöyle bir soru yöneltmişti;

-Bu millet bu hocalar hakkında neden böyle çok fıkra söyler, üstelik bu fıkralar da hep yemek üzerine olur, biliyor musun?

sonra cevabı kendisi vermişti,

-Millet hocaları çok sever, her konuda kendisine yol göstermesini ister fakat, onların daha ziyade kendi keyiflerine yönelik fiillerini görünce de onu ince ince hicvetmek için bu fıkraları söyler.

Bir gün yine aynı öğrencisine,

Bir kral mümkün değil bir derebeyinin şatosuna izinsiz giremez, bu tüm batıda böyledir, ama doğuda bunu göremezsin, neden bu böyle de öte taraf öyle bir gelişme göstermiş sorusunu yöneltmişti;Öğrencisi, böyle bir soruya cevap bulabilmenin arayışı içerisinde zihnini kazırken yaklaşık şunları söylemişti;

Hoca’m doğu toplumu güven toplumudur, bir baş çıkar doğruları bilen ve halka onları ulaştıran bir baş/reistir. Bunun temel geleneğini Peygamberler’de bulmak mümkündür. Örneğin, bir orta doğu, bir Peygamberler bölgesidir, bunların başlangıçta oluşturdukları geleneğin sonraki yönetimleri etkilediği muhakkaktır. Bunlar halka hizmet eden, onlardan bunun karşılığı bir ücret talep etmeyen kişilerdir. Yönetirken aldıkları vergiler kendisine Allah’ın alınmasını emrettiği miktarlar kadardır. Böyle olunca bu toplumlarda tümden gelim metoduna uygun olarak bir teşkilatlanma sözkonusudur, bunun temelinde de güven baz olarak yer almaktadır. Nitekim; Halife Ömer’in ben endişe ediyorum kral mıyım, yoksa halifemiyim? sözüne bir sahâbinin verdiği;

Yâ emir’el-Mü’minîn sen kral olamazsın, sen halifesin, zira sen alırken Allah’ın emrettiği kadar alır, harcarken Allah’ın emrettiği kadar harcarsın, halbuki kral öyle değildir, o, keyfinin istediği kadar alır, keyfinin istediği kadar harcar demiştir (ki bu rivayetin yer aldığı kısmın fotokopisini İbni Sa’d’ın Tabâkatından çekerek hocaya götürmüştü.)

Tabii buradaki temel farkı İlâhî bir Kitab’a inanan ve inanç istikâmetinde şekillenen bir toplumla, inanmayan fakat tecrübeyle bulduğu doğrulara göre hayatını tanzim eden topluluklar arasındaki nüans meydana getirmektedir. Birincisinde başa itaat (ki itaat gönül yatışarak bağlanma anlamınadır), İkincisinde itaatsizlik, başına buyrukluk temel hareket noktası olmaktadır. Bu durumda ikinci kategoriye girenler, ancak yararlarını gördükleri, pozitif olarak anladıkları an o krala evet diyeceklerdir, yahut kuvvetleri karşısında evet diyeceklerdir. Diğerinde ise baştakinin zaten doğru olduğuna, yararlı olduğuna inanmıştır, onun gelişi kendisine bir zarar vermeyecektir. Doğu toplumlarının bu iman eğilimli temâyülleri, batının önce şüphe ve redde dayalı akılcı siyâsî parti düzenlerinin doğu toplumlarındaki uygulamalarında son derece olumsuz bir şekilde istismâr olunmakta, partiye yönelmeleri aynen dine yönelmelerindeki motifleri, unsurları taşımaktadır. Yani din gibi parti tutmaktadırlar.

Hoca bir seferinde kendisinde doktora yapan öğrencisine, Millî gazeteden Abdurrahman Dilipak diye birinin görüşmek istediğini söylemiş, nasıl biri bu, polis mi demişti. Öğrencisi; “Hayır hoca’m görüşmenizde fayda olur”. Küçükömer daha sonra bu görüşmeden son derece memnun kaldığını, bir kaç mesele hariç anlaşılmayacak bir husus bulunmadığını anladığını, bu görüşmenin bu kadar güzel geçmesinin en büyük delilinin de kendisinin hiç sigara kullanmadığı halde, o gün görüşme esnâsında yarım paket sigara içtiğini söylemesi olmuştu.

Küçükömer’in üzerinde sık sık durduğu akıl ve inanç meselesiydi. Kadızâdenin Fatih dönemindeki tavrını eleştirir, verilen kararın olumlu olmadığını söyler, nedenini araştırırdı.Küçükömer savunduklarını doğru/hakîkat diye savunan bir mizaca sâhipti Bunu hiç bir ortam, zemin ve mekanda çekinmeden yapardı, bu özelliği nedeniyle adım, adım hakikâti, ülke gerçeklerini asıl mâhiyetiyle yakalama imkânına ulaşmıştı. Eğer biraz daha ömrü olsaydı amelli bir müslüman olması mümkün olabilirdi belki. Ama mü’min, doğrulan araştıran ve onlara yapışan karakteri olduğuna ben şahsen şahadet ederim. Sh: 189-200

 

Kaynak: İdris Küçükömer Bütün Eserleri-ANILAR VE DÜŞÜNCELER-6, BAĞLAM YAYINCILIK, Birinci Basım: Ekim 1994, İstanbul

 

KURUMSALLAŞMIŞ SİYASİ İKTİDAR


Yağmur Yağdırıcılar, Hekimler, Gözbağcılar

İlkel diye adlandırılanların Yasa’yla uygulama arasına koydukları aşılmaz engellerin en iyi örneğini Avustralya’daki Kaitishler vermişlerdir: Bir fratride yiyecek tabusunu çiğnemiş olanı, ancak bir başka fratrinin üyeleri cezalandırabilirdi.

Bu sınır bazen düpedüz bir düşmanlık sınırıydı: Trobriand adaları yerlilerinden Tabalular Lukwasisigalar’la yarı sürekli bir savaş içindeydiler. Ancak, savaşlar kimin yenilgisiyle biterse bitsin, ardından mutlaka törensel bir uzlaşmayla barış kuruluyor ve önderler savaş öncesi konumlarım koruyorlardı. Tabalular, savaştıkları klanın da bölgesi dahil olmak üzere, hiçbir çatışmanın değiştiremeyeceği genel denetim yetkisine sahiptiler. Tabalular’ın bu sarsılmaz üstünlüğü, önderlerinin güneş ve yağmur büyüsü yapma yeteneklerinden kaynaklanıyordu. Oysa alt düzeydeki Lukvvasisigalar, savaşta daha etkili ve korkutucuydular. İki klan arasında kutsallığa ve savaşa ilişkin bu işbölümünü dikkat çekici kılan özellik, Lukwasisigalar’ın, düşmanları Tabalular’ın buyrukları uygulama işlevini üstlenmiş olmalarıydı. Tabalu önderinin verdiği ölüm cezasını ezeli düşmanı Lukwasisiga önderi yerine getirirdi.

Öndersiz ve önderli ama yöneticisiz toplumlarda, meşruiyet alam gücün kullanıldığı alandan koparılmıştı.

Toplum, düzenlenme nedenini ya da düzenleyici bir ilkeyi kendi dışında tutuyordu. Yöneticili toplumların ortaya çıkışı, bu iki alanın birleşmesi, toplum içinden bir kesimin, düzenleyici dışsallığı sahiplenerek, eski insanüstü gücü toplum içinde maddileştirmesi demek olacaktır.

Kuşkusuz, bir toplum tipinden ötekine nasıl geçildiğini, toplumla düzenleyici dışsallık arasındaki ilk ayrımın nasıl ortadan kalktığını, insanların ötesinde ve üstündeki gücün insani bir biçime nasıl bürünebildiğim kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ama, en azından yöneticilerin, kutsal/kutsal olmayan ayrımı sayesinde ortaya çıktıkları ileri sürülebilir. Siyasi iktidarın önce yalnızca kutsallaşmasına, sonra da kurumsallaşmasına ortamı hazırlayan bu ayrımdır. Gauchet’nin deyimiyle, sorunun anahtarım dinsel olgunun derin köklerinde aramak gerekecektir.

Kutsallık arayışı, toplumun varolma ilkesiyle kendisi arasındaki bir farklılaşmaya yol açar ve böyle bir farklılaşmayı yaşamayan, kutsal olmayanı/kutsala bağlamayan toplum yoktur. Her toplum, tarihin her anında, kendini, kendi dışına yerleştirdiği bir üstün güce göre anlamlandırmak zorundadır: İnsanların önce dünyadışı bir güç tarafından, sonra da bu gücü temsil edenlerce yönetilmesini mümkün kılan bir anlam borcu. Toplumlar kaçınılmaz olarak, varlık nedenleri ve güvenceleri saydıkları şeyden farklılaşmaya yönelirler.

Siyasi iktidar farklılaşmış ve kutsallaşmış, sonra da kurumsallaşmışsa, bunun nedeni, farklılaşma, kutsallaşma ve kurumsallaşma olasılığının, potansiyel olarak, baştan beri kutsal/kutsal olmayan ikileminde varolmasıdır: Toplumun kendi kendisini anlamlandırma zorunluluğu, ona bir kutsallık odağı yarattırdığı için, bu odak sonradan, kutsallıktan kurumsallığa nitelik değiştirebilmiştir. Toplumla, kendi dışında yarattığı güç arasında bir ilk farklılaşma olduğu için, sonradan toplum içi bir farklılaşma ortaya çıkabilmiştir. Toplum, yaygın sosyal denetimini, anlamım borçlu olduğu bir güce bağlı kıldığı için, sonradan o gücün kendi içindeki uzantısına sosyal denetim yetkisini terk edebilmiştir. Başlangıçta Yasa, ona göre düzenlenen toplumdan koparılmış olduğu için, sonradan, Yasa’yı söyleyenler ve uygulayanlar toplumdan soyutlanabilmişlerdir. Toplumun kendisini düşünenden kendisini ayırarak kendisini düşünmesini sağlayan bir ilk kesinti olduğu için, toplum sonradan kendisini bölebilmiştir.

Siyasi iktidar farklılaşmasının kökenini kutsal/kutsal olmayan ayrımında bulmak, kralların soyağacını da kutsallaştırmaktır. Siyasi iktidarın uzmanlaşma ve merkezileşmesinin kaynağı sosyal işlevlerdeki ilk farklılaşmayı yaratan dinsel törenler olduğuna göre, ilk krallar yalnızca dinsel önderler olabilirlerdi.

Afrika’da, kutsal bir krallığın çoğunlukla, yağmur yağdırma işlevinden başka dayanağı olmayan bir önder otoritesiyle belirdiği saptanmıştır. Tabii yağmur yağdırma yeteneğinin büyüyle bağlantılı olduğu açıktır. Ancak bu toplumlarda din ve büyü, bugün sahip oldukları özerklikten ve hatta karşıtlıktan uzaktılar. Kutsal önderlikle büyücülüğün tam olarak çakıştığı söylenemezse de, ilk önderlerin bir anlamda büyücü de oldukları ileri sürülebilir. Frazer, Kic kabilesi önderinin, karnından konuşma yeteneğiyle, vahşi hayvan sesleri çıkararak saygınlık kazandığını söyler ve ilk önderlerin, sözcüğün tam anlamıyla bir gözbağcı olduklarım vurgular. Roheim’sa, Yumalar’da önderlerin her şeyden önce hastalıklarla mücadele ettiklerini saptadıktan sonra, önderliğin kaynağım bu ilk mesleğe bağlar. Ancak hastalıklara karşı savaşın, büyünün ve dinin birbirine karıştığı bir alanda, önderin yağmur yağdırması, karnından konuşması ya da bir hastayı iyi etmeye çalışması arasında pek de fark yoktur. Büyüyü ve büyücülüğü bütünüyle içermese bile, kaynak yine de dinseldir. Adler bu kutsal otoritenin çerçevesini, Frazer’a dayanarak, şöyle çizer:

1-Kutsal      kral, isteyerek ya da istemeyerek, iyi ya da kötü amaçlarla kullanabileceği bir güçle tabiatı etkiler.

2-Kralın       evrenin dinamik merkezi olduğuna inanılır ve bu nedenle, eylemleri, hatta yaşantısıyla dünyanın düzenini değiştirebilir. Öyleyse eylemleri ve yaşantısı sıkı bir denetim altında tutulmalıdır.

3-Kral,        şu ya da bu biçimde güçlerini kaybederse, dayanağı olduğu dünyanın onun çöküşünden etkilenmemesi için, yok edilmelidir.

Önderlik, Yasa ve düzen bekçiliği olarak, kutsal bir kaynaktan doğar ve savaşçı niteliklerle asla bağdaşmaz: Winnebagolar’da toplum “yukarıdakiler” ve “yerdekiler” diye bölünmüştü. Yukarıdakiler dünyanın yaradılışıyla bağıntılıydılar ve barışla düşüncenin temsilcisiydiler; yerdekiler savaşıyor ve güvenliği sağlıyorlardı. Siu kabilelerinden Osageler de, aynı yapılanmayı göstererek, biri barışı öteki savaşı temsil eden iki fratriye ayrılmışlardı. Dinkalar toplumlarını balık oltasına sahip klanla, mızrağa sahip klan arasında bölüştürmüşlerdi. Dinsel törenleri düzenleme işlevi birinci klanın, savaş işlevi ikinci klanındı. İki işlevi birbirinden ayıran bu örgütlenmede üstün durumda olan ve önderleri üreten, birinci klandı. Yeni Gine’deki birçok kabilede bir sağ önder, bir de sol önder vardı. Sol önder, yürütmenin başı olarak sağ önderin önerilerini uygulamaya geçirirdi; savaş da onun yetki alanına girerdi. Sağ önderse, barışı temsil edendi; toplum içi çatışmaları engellemesi için, bir dracaena yaprağını sallayarak çatışanların arasına girmesi yeterliydi. Yorumbalar’da da açıkça göksel önder/dünyevi önder ayrımı saptanmıştı: Göksel önder yalnızca Yasa’yı söylerdi.

İlk önderler silah tutmazlardı ya da tuttuklarında önder olmaktan çıkarlardı: Lere Moundangları’nın kralı, her yıl bir kez yapılan ve en gencinden en yaşlısına kadar bütün erkeklerin katıldığı törensel bir avda bulunmak zorundaydı. Kral görkemli giysiler içinde, ardında eşleri ve silahlı savaşçıları, avcıların onu beklediği yere giderdi. Orada eşleri, halkının önünde, kralın giysilerini üzerinden çıkarır ve ayaklarına, onu kutsallığından arındırıcı bir su dökerlerdi. Kral ancak o zaman, halkının arasına karışıp ava çıkabilirdi. Ve avda krallık etmenin gereği yoktu: Avcılar onu alaya alabilir, el şakaları yapabilirlerdi.

Afrika’da Gordioiler, aralarındaki en şişman adamı kral seçerlerdi. Şişmanlıktan kıpırdayamamak iktidara yaraşan bir zenginlik ve rahatlık işaretiyse de, savaş etkinlikleri açısından pek de övülebilecek bir özellik sayılmazdı. Bu şişman krallardan iyi savaşçı çıkamazdı. İyi savaşçılarsa, çeşitli tekniklerle pasifize edilmesi gereken tehlikeli yaratıklardı.

Savaşçımın Düşmanı Dostumdur

Baruyalar’da aoulatta denen büyük savaşçıların, saygınlıklarını borçlu oldukları kişisel güçlerini, toplumun huzurunu kaçıracak biçimde kullandıkları olurdu. Bu zorbalıklar, olsa olsa, komşuların domuzlarım öldürmek, eşlerine sarkıntılık etmek, karşı koyarlarsa onları dövmek ve kocalarım alaya alıp küçük düşürmek türünden eylemlerdi. Baruyalar, böyle bir tiranlığa heves eden savaşçılardan kurtulmak için, son çare olarak, düşmanlarıyla işbirliği yapıyorlardı. Onlara, nerede ve ne zaman kendi savaşçılarım pusuya düşürebilecekleri konusunda bilgi sızdırıyorlardı. Düşmanlar törensel savaşlar için ne kadar gerekliyse, toplum için tehlikeli bir savaşçı iktidarına son verebilecek aykırı müttefikler olarak da o kadar gerekliydi.

Önderin iktidarsız bırakılmasını sağlayan sosyal mantık açısından, savaşçı da sürekli dizginlenmesi gereken potansiyel bir iktidarlıydı. Savaşçının saygınlığından doğan üstünlüğün bir siyasi iktidar hiyerarşisine dönüşmesine izin verilmeyecekti.

Kenya’da Gikuyular, savaştan dönenleri düşmanlarının lanetinden koruyacak arındırma törenlerinde, savaşçıların uzun saçlarını keserken, onları kadınların giydiği türden uzun giysilerle de dolaştırırlardı. Kutsal kral kutsanma törenleri sonrasında toplumdan dışlanırken, savaşçı ancak arındırma törenlerinden geçip savaşçı niteliklerinden sıyrıldıktan sonra toplumun içine sokulabiliyordu.

Bir Fidji atasözü şöyle der: “Bu krallık bir yıkıma doğru gidiyor. Çünkü bütün dişleri hâlâ ağzında olan bir insan tarafından yönetiliyor”.Toplumun çıkarı, gençliğin ateşinin ve yıkıcılığının, yaşlılığın tecrübe, sabır ve sükûnetiyle dengelenmesini gerektiriyordu. Uygulamanın karşısında onu belirleyen, ama ondan ayrı tutulan Yasa, savaş önderinin karşısında sözü dinlenen, ama toprağına silahlı girilemeyen barış önderi vardı.

Kaldı ki yarı sürekli savaşan toplumlar, genelde, gücünü kaybetmemiş bütün erkeklerin savaştığı ya da savaşmanın özel bir beceri gerektirmediği toplumlardı. Ancak bazı toplumlarda, her erkeğin savaşa katılmasını gerektiren durumlar dışında, savaşmayı kişisel ve sürekli bir uğraşa dönüştüren bir kesim oluşabilirdi. Bu, geleneksel sınırları zorlayan bir uzmanlaşmanın, bölünmenin, merkezileşme tehlikesinin işareti demekti. Toplum içinde ayrıcalık kazanmış bir savaşçı küme, kutsallığın temsilciliğine soyunarak, eline yasa kitabını da alarak, ilkeyle kullanımı bir araya getirerek, farklılığını bir sürekliliğe dönüştürebilir ya da kurumsallaşabilirdi.

Kurumsallaşmış siyasi iktidara karşı toplum, bu tehlikeyi savaşçının kişisel saygınlık isteğini kullanarak önlemeye çalışacaktı. Savaşçı, bir özel girişimci olarak, farklılık ardında koşardı. Özel bir ada, özel bir görünüme sahip olup sivrilmek, kendisini toplumdan ayıran bir saygınlık edinmek, göze girmek, özellikle de kadınların beğenisini kazanmak isterdi. Toplum kurumsal bir farklılaşmaya dönüşebilecek bu farklı olma isteğine, savaşçıyı yalnız bırakarak cevap verirdi. Saygınlık çabuk unutulacak tek bir başarıyla korunamazdı; savaşçı bir anlamda kışkırtılır, hep tek başına en iyi, en tehlikeli savaşı vermeye zorlanırdı. Amansız bir rekabete itilerek, yalnız başına ölüme gönderilirdi. Savaşçıyı iktidarsız bırakmanın yolu, onu sürekli savaştırarak yok etmekti.

Her şeyden önce, saygınlık kolay kazanılmazdı. Crowlar’da iyi bir savaşçı olabilmek için, dört zor işin üstesinden gelmek gerekiyordu: Düşmandan at çalmak; vücut vücuda bir çarpışmada düşmanın silahını elinden almak; savaşta silahla ya da elle düşmana dokunmak; bir saldırıyı başarıyla yönetmek. Bunları pek az savaşçı becerebilirdi; birçoğu çılgınca yok olurken… Kabilenin en cesuru olmak isteyen gözü karalar, anlamsız yiğitlik gösterileriyle, ölümün kucağına atılırlardı. Bir tek savaşçının, bir düşman topluluğuna saldırdığı çok görülmüştü.

Üstelik savaşçı olmak, yalnızca düşman karşısında değil, her an, hayatla kumar oynamaktı. Zulular’da, her savaştan sonra, yüksek rütbeliler, komuta ettikleri arasından, öldürülmesi gereken korkakları seçmek zorundaydılar; savaşta kimse korkakça davranmış olmasa bile.

Kahraman her kahramanlıkta yeniden yaratılır, savaşçı her savaşta yeniden doğar ve savaş bittiğinde, belleklerde ya da gerçek hayatta yok olurdu. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldu ya da arkaik kollektif hafıza tarih dışıydı. Orada gerçek olaylara ve kişilere yer yoktu. Kişisel anılar önemsiz, savaşçı da yalnızca öteki dünyada yararlıydı. Arkaik zihniyet bireysel olanı reddeder, ömeksel olanı korurdu.

Kaşgarlı Mahmut, Divanü Lugati’t-Türk’de, Türkler’in savaşta ruhları da çarpıştırdıklarını anlatır: Ruhlararası savaşı hangi topluluk kazanırsa, gerçek savaştan da, o topluluğun zaferle çıkacağına inanılırdı. Toradjalar’daysa, kafaavcıları avlarına çıktıklarında, kadınlar ruhlar evi lobo’nun kapılarım sıkıca kapatırlardı. Çünkü atalarının ruhları da savaşçıları korumak için onlarla birlikte sefere çıkarlardı ve evlerine bir yabancı girerse öfkelenip geri dönebilirlerdi.

Savaşın kaderini bile belirleyecek olanlar, gündelik ve ölümlü savaşçılar değil, gerçek kahramanlar olan ataların kafaavcısı ruhlarıydı… Bu toplum, tıpkı kral gibi, savaşçıyı da yaşayan bir ölüye dönüştürerek denetimi altında tutuyordu.

Yöneticiliğin Soyağacı

Önderli ilk toplumlarda, siyasi iktidarın başındakiler tuttuğunu koparan genç ve atak savaşçılar değildi. Toplumlar silahlı önderlere boyun eğmeyi çok sonra öğrendiler. Savaşçılar kutsal önderlerin önünde diz çökerlerdi ve mareşal sözcüğü eski töton dilinde yalnızca seyis anlamına geliyordu.

Tabii, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımını ilk kez biraraya kimlerin getirdiği sorusunu, kutsal önderin önceliğiyle açıklamak mümkün değildir. Hocart, Seylan’da, başarılı başkomutanların kendilerini kral ilan ettirip dinsel önderi devreden çıkardıklarını söylerken, eli kılıçlı seyislerin, efendilerinin kutsal kitaplarım ele geçirdiklerini düşünmektedir.

Zulu kralı Chaka’nın ölümünden sonra, komutası altındaki örgütlü savaşçılar topluluğu, iktidarı ellerine geçirmişlerdi. Ama ya eski önderleri? O kutsal kökenli bir kral mıydı, yoksa krallaşmış bir savaşçı mı?

Bu konuda ne söylenebilir ki? Savaşçının kutsal kralı

altedip, bir siyasi iktidar tipi yerine bir başka siyasi iktidar tipi oturttuğunu daha mantıklı bulan kuramcılar bile, bunun nerede, ne zaman, nasıl gerçekleştiği konusunda haklı olarak suskunluklarını korurlar. Onların yerine, mitoslar ve masallar gevezelik eder: Gözünü budaktan sakınmayan genç avcı ya da savaşçı, kutsal önderin kızını kapar ve yeni bir saltanat başlar.

Morgan, yerli kabilelerinde barış önderleri sachem’lerden birinin bazen baş önder sayıldığım, kimi yazarların onu bir krala benzettiğini, ancak başönderin olsa olsa bir kral karikatürü olabileceğini ve ona yürütmenin başı demlemeyeceğini yazar, ileride, yürütmenin, kral, imparator ya da başkan diye anılacak olan başı, yerli kabilelerinde tüm savaşçı önderlerin başı ya da başkomutanı olan kişiydi.

Aztekler’in önderi Moteçuçuma’nın asıl görevi Teuctli diye adlandırılan başkomutanlık göreviydi. Ama kendisinden Barış önderinin görevlerini de yerine getirmesi bekleniyordu. Askeri bir görevli bu tür işlevleri de yüklenince, Yasa’yı söyleyen ve uygulayan bir kraldan farksızlaşıyordu. Morgan’a göre, iki alana ilişkin iktidarı tek elde toplayan bu siyasi konum, “barbarlığın aşağı döneminden bugüne dek” insanlığın tüm geçmişindeki en tehlikeli konum olmuştur.

Kutsal krallığın bir kurban konumundan bu tehlikeli konuma, genel olarak, nasıl sıçradığı söylenemezse de, en azından niteliksel bir değişikliğin saptanabildiği yerler vardır: Malabar kıyısındaki Kalikut krallığında, kral oniki yıl hüküm sürdükten sonra Maha Makkam ya da Büyük Kurban töreninde, halkının önünde boğazını kesmek zorundaydı. Ama XVII. yy sonlarında kesin bir değişiklik oldu. Yeni uygulamaya göre, artık kral kendini öldürmeyecek, ama onun yerini almak isteyen herhangi biri, tören günü, belki de kutsal yükünden kurtulmuş olan krala saldırabilecekti. Ne var ki bu saldırının başarılı olması mümkün değildi. Çünkü kral zorlayıcı gücünü hayatını korumak için kullanabiliyordu. Muhafızları, çevresinde, aşılması imkânsız bir duvar oluşturuyordu. Yine de krala ulaşamayacaklarını bile bile, mutlak bir ölüme yalın kılıç giden kahramanlar ya da yeni kurbanlar çıkıyordu. Kralın artık kendi yerine kurban edebileceği ve kurban olmak isteyen uyrukları vardı. Önderlerinin yaşamasına ya da ölmesine onlar karar vermeyecek, Büyük Kurban törenini elindeki kılıcı kaldırarak açan kral onlar için karar verecekti.

Aynı değişikliği Romalılar yüzyıllar önce yaşamışlardı. Romalı askerler IV. yy’a kadar, her yıl Satürn onuruna yapılan şenlikten bir ay önce, aralarından güzel bir delikanlıyı seçer, ona kral giysileri giydirir ve bir ay boyunca tüm tutkularım sınırsızca gerçekleştirmesine izin verirlerdi. Ama süre dolduğunda, genç adam, temsil ettiği tanrının sunağı üstünde boğazını kesmek zorundaydı. Bu geleneğin, gerçek bir kutsal kralın kurban edilme töreninin uzantısı olduğu açıktı. Doğudan batıya, Malabar’dan Roma’ya, çok geç ya da çok erken bir dönemde, kurban edilmeye hiç de niyetli olmayan hırslı uygulayıcılar ya da gerçek-simgesel kurbanlıktan bıkan dinsel önderler, geleneksel kurban sistemini ve kutsal/kutsal olmayan ilişkisini değiştirmişlerdi.

Dinsel Bir İdeoloji Olarak Laiklik

Batı’da, Yasa’yı söyleyen Papa karşısında yalnızca birer uygulayıcı olması gereken krallar, laikleşme adı verilen bir süreçte modern devleti oluşturarak, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımım bir araya getirerek, uygulama işlevine kutsal bir işlev de eklemişlerdi. Ama bu, kutsal önderlerin de arada sırada kılıç dersleri almadıklarım göstermez. Haçlı seferlerinin gizli amacı Papalık’a bağlı bir silahlı güç oluşturmaksa, kutsal önderin ne tür bir iktidar ardında olduğu açıktır. Papa zorlayıcı güce sahip olmaya niyetlenmişse, kutsal/kutsal olmayan ayrımım da yok etmeyi göze almıştır; ruhani gücünü cismani bir güçle birleştirerek…

Laiklik kavramının aykırı yanı burada ortaya çıkar: Kavram, sözlük anlamıyla ve ruhani alanın cismani alandan ayrılması anlamında, “Devletin, dinsel iktidara, Kilise’nin de siyasi iktidara sahip olmaması” diye açıklanmaktadır. Bu, Yasa’yı söyleyen Papa’nın otoritesiyle (Auctoritas) Yasa’yı uygulayan kralın gücünün (Potestas) birbirine karıştırılmaması gereğini ortaya koyar. Laiklik buysa, sözkonusu ayrım insanlık tarihi kadar eskidir. Yukarıda gözden geçirilmiş olan ve Yasa’yı uygulamadan, kutsal otoriteyle kutsal olmayan gücü birbirinden ayıran tüm toplumlar, sözcüğün tam anlamıyla laiktir. Siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımım birleştiren modern krallıksa bu anlamda laik olamaz; Hindular olur…

Hindular’da toplum hiyerarşik bir biçimde, yukarıdan aşağıya, Brahmanlar ya da rahipler, Kshatriyalar ya da savaşçılar, Vaiçyalar ya da tacirler, Çudralar ya da ayak işlerine bakanlar ve dokunulmazlar diye adlandırılan beş kategoriye bölünmüştü. Brahmanla Kshatriya arasındaki ilişki yalnızca rahiple kral arasındaki değil, aynı zamanda rahiple diğer dört kategori arasındaki kesin bir ayrım ilişkisiydi. Kutsal otorite karşısında kutsal olmayan güç ya da Dumont’ün deyimiyle Statü karşısında İktidar, bu beş kategoriyi kutsal olan/olmayan iki alanda paylaştırıyordu. Rahibin mutlak üstünlüğü altında kral, ideal olanla edimsel olan, düşünceyle olgu, Brahman bilgeliğiyle ampirik dünya arasındaki bağı kuruyordu. Rahipler Yasa’yı söylüyor, o elini kana buluyordu… İki işlev arasındaki bu zorunlu “dayanışma-ayrım-hiyerarşi” ilişkisi, Aitareya Brahmana’da iki çalgıcıyla anlatılır: Biri Brahman’dır, gündüz çalan; öteki Kshatriya’dır, gece çalan… “İşte sizin kralınız” der Brahmanlar topluma, Kshatriya’yı göstererek, “Bizim kralımızsa Soma’dır”. Ve “Brahman, kralı kendisinden güçsüz kılar; kral düşmanlarından daha güçlü olsun diye’ . Bu sosyal yapılanma, aşama aşama saf olmayandan safa ya da kutsal olmayandan/kutsala giden dinsel bir hiyerarşiden başka şey değildir. Laiklik ruhani olanın cismani olandan ayrılmasıysa, Ansart’ın deyimiyle bu sosyal açıdan hiyerarşik dinsel ideoloji de laiktir.

Papa I. Gelasius 500’e doğru, De Anathemis Vinculo adlı kuramsal yapıtta, Hz. İsa’nın, hem kral hem de rahip olma savındakilere karşı, farklı işlevler ve saygınlıklarla, iki iktidarı birbirinden ayırdığını belirtir. Papa’ya göre yalnızca şeytan bu iki işlevi birleştirmeye çalışabilir. Katolik Kilise’nin iktidar kuramı, tanrısal olanla dünyevi olanın kesin olarak ayrı tutulmasını savunur. Laiklik buysa, sözkonusu kuram da su götürmez biçimde laiktir; VIII. yy’a kadar Katolik Kilise de…

Papalık VIII. yy ortalarında bu geleneksel tavrı değiştirir: II. Stephanus, ilk kez dünyevi anlamda siyasi bir rol oynayarak, Franklar’ın kralı Kısa Pepin’le anlaşma yapar ve Papalık’a bağlı toprakların, dünyevi hakların onun tarafından tanınmasını sağlar. Tanrısal olanla dünyevi olan arasındaki eski ilişki yokolmuş, kutsallığın temsilcisi kutsal olmayan alanda da hüküm sürmeye başlamıştır. Dumont’un hiyerarşik diyarşi diye adlandırdığı ve kutsal olmayanı/kutsala, onları birbirinden uzak tutarak, bağlayan bağ koparken, iki alan ya da işlev bileşmektedir.

Papa zorlayıcı güç elde etmek için giriştiği mücadelede başarılı olsaydı, krallarla arasındaki savaşı kazansaydı, siyasi iktidarın kurumsallaşması açısından hiçbir şey değişmeyecekti. Kral kullanıma ilkeyi, uygulamaya Yasa’yı ekleyeceğine, Papa ilkeye kullanımı, Yasa’ya uygulamayı katmış olacaktı. Global olarak hayatı düzenleme savındaki krallık, kralın Yasa’yı söyleme gücüyle, aynı zamanda bir kutsal odağa dönüşeceğine, global olarak hayatı düzenleme savındaki kutsal odak, Papa’nın uygulama gücüyle, bir krallığa dönüşecekti.

Papa’nın “Yasa ve uygulama birarada olmalı” savına, kralın aynı savla karşılık verdiği ortadadır. O da tıpkı Papa gibi, iki işlevi, Yasa’nın söylenmesini ve uygulanmasını biraraya getirerek tek güç olmaya çalışmaktadır. Eğer laiklik iki gücün birbirinden ayrılması değil de, Papa’yla aynı amacı güden kralın, onun kutsal gücünü ele geçirme mücadelesiyse, bu kavram, Batı siyasi tarihinde kesin bir dönüm noktası olan, amansız bir kurumsallaşmış siyasi iktidar savaşından başka şey anlatmaz. O zaman da, sözkonusu tarihi çerçeve dışında kullanılabilecek bir kavram olmaktan çıkar. Laiklik, kralın, bir başı Papa olan ikibaşlı bir yapılanmayı kırarak, uygulama gücüne Yasakoyucu gücü de ekleyerek, tek global düzenleyici konumuyla özerkleşmek için verdiği bir siyasi iktidar savaşıysa, laikliğin yukarıdaki sözlük tanımı hem düşünsel açıdan, hem de sosyal gerçeklik açısından anlamsızdır.

Tabii laiklik, devletin dünyevi etkinlik alanından bağımsızlaşmış bir dinsel alanda, kişiyi vicdanıyla başbaşa bırakan bir inanç sorunu da olamaz. Teolojik söylem de, dolaylı ya da dolaysız, sosyal hayatın her yönünü kapsar. Bu iki alanın ayrılmasıyla, toplum, sözde birbirinden bağımsız, din ve dünya adlı iki parçaya bölünmek istenmektedir. Ama bu mümkün değildir, çünkü iki alan da hayata ilişkin kurallar içerir. Ve hayata ilişkin kurallardan, özerk iki kategori oluşturulamaz. Ne Papa ne de kral böyle iki kategorinin varolabileceğine inanacak kadar saftı. Onlar dinsel düzenlenmenin sosyal, siyasi bir olgu olduğunu çok iyi biliyorlardı. Kullarım vicdanlarıyla başbaşa bırakmak için değil, onları yönetebilmek için birbirlerinin boğazına sarıldılar. Laikleşme süreci bu acımasız hesaplaşma sürecidir.

Papalık’la mücadele eden İngiltere kralı I. James’e karşı, 1613’te yazdığı Defensio Fide i’de Francisco Suârez şunu savunuyordu: Kilise’ye bağlı tüm krallıklar üzerinde, Papa’ya doğrudan cismani iktidar sağlayan hiçbir şey yoktur. Kilise manevi bir bütündür, siyasi bir birlik oluşturamaz, cismani alanda doğrudan ve evrensel bir iktidarından sözedilemez… Ama Kilise’nin her yerde Kutsal Kitap’ın öğretilerini yayma hakkı varsa, bu hakkın kullanılmasını zorla engelleyen herkes Kilise’nin hakkını çiğnemiş olur ve Kilise bu hakkını koruyabilir. Kralın ruhani, Papa’nın da cismani alana el atmasına karşı çıkarak, ruhani iktidar açısından kralı, cismani iktidar açısından da Papa’yı sınırlamak laiklikse, Papalık savunucusu cizvit din adamı bir laiklik abidesinden başka şey değildir. Ne var ki Suarez, ne için, nerede, ne zaman mücadele edildiğini biliyordu. Kilise’nin siyasi gücünü kaybetmeye başladığı bir dönemde, onun ruhani alandaki üstünlüğünü elden geldiğince korumaya, Kilise’nin krallık içinde erimesini engellemeye çabalıyordu. Umutsuz bir çaba… Tıpkı IV. Amenofis gibi, I. James de, Papa’nın elinden asasını almak, dinin belirleyicisi olmak, Yasa’yı söylemek istiyordu ve bunu başaracaktı.

Kilise’ye karşı Krallık: Kralın bu çerçevede verdiği siyasi iktidar mücadelesi olarak laiklik, kabaca din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmasını değil, bunun tam tersini anlatır. Toplumlar, kurumsallaşmış siyasi iktidarlı toplum dışında, kutsalı/kutsal olmayandan, dinsel önderi uygulayıcıdan, ilkeyi kullanımdan, Yasa’yı uygulamadan kesin bir biçimde soyutlamışlardır. Bu ilk ayrımı sürdürmeyen ve iki alanı teke indirgeyen kurumsallaşmış siyasi iktidarlı toplumda ya da Hobbes’un, bir eline kılıcı öteki eline asayı vererek çizdiği Leviathan’da, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımı denen iki unsur iç içe geçmiştir. Laiklik dinsel alanla dünyevi alanın birbirinden uzak tutulması, bağımsızlaştırılması değil, biraraya getirilmesi, güçlerin birleştirilmesidir. Modern krallıkta, kendisine rıza gösterilen otoriteyle, boyun eğilen meşru şiddet tekeli adlı güç ya da Auctoritas’la Potestas kaynaşır; bunun adı da Kuvvetler Birliği’dir…

Modern Krallık = Kuvvetler Birliği

Merkezileşme sürecinde, yürütmenin başı kutsal önderi ya da kutsal önder yürütmenin başını devredışı bırakıp, geleneksel bir ayrımı yokeder. İnsanlığın sürüden bölünmemiş topluma sıçradığı andan beri sürdürdüğü gerçek bir Kuvvetler Ayrılığı sona erer. Kurumsallaşmış siyasi iktidarın birleştirici mantığı, ayrılığı bir özleme dönüştürür: Mitolojik bir özlem ya da somut, yaşanmış bir ayrımın kuramsal kalıntısı…

Kuvvetler Ayrılığı denilince akla Montesquieu gelir: Soylu Fransız o güne kadar kimsenin hayal bile edemeyeceği şeyi yapmış, yasama-yürütme-yargı diye adlandırılan üç gücün birbirinden ayrı tutulması gerektiğini söylemiştir. Montesquieu gerçekten böyle bir ayrımı önerdiyse, Kuvvetler Ayrılığı’nın geç kalmış mucidi olarak, kronolojik açıdan yazıyı bulan toplumdan bile daha geride olduğu söylenebilir. Ama Eisenmann’a bakılırsa, Montesquieu Montesquieu’cülere rağmen Montesquieu’dür ve okuyabilme fırsatı bulanlar için, kendisine söyletilmek istenenleri söylemediğini yazabilme fırsatı bulmuştur.

İran Mektupları yazarının yöntemi açık ve etkilidir: Kültürel benzeşmezliklerden yola çıkar ve toplumunun yapılanmasına, dışarıdan açılmış bir pencereden bakmaya çalışır; sözkonusu yapılanmada kendisine göre çarpık olan yanları gösterebilmek için… Kanunların Ruhu XI. kitap VI. bölüm, bu tekniği açığa çıkaran iyi bir örnektir. Montesquieu’nün içinde yaşadığı yapılanma Kuvvetler Ayrılığı’na yer vermez: İki düzlemde okunması gereken kitap, ilk düzlemde, satır aralarında, Fransa’da ne olmadığını söyler.

Buraya kadar sorun yoktur. Sorun, Montesquieu, olan karşısında, olması gerekeni söylemek için, Fransa adlı krallığa çok yakın bir pencereden, İngiltere’den baktığında çıkacaktır. Çünkü Montesquieu’nün bu ülkeden önerdiği de bir Kuvvetler Ayrılığı değildir.

Burada ideal olanı gösteren örnek olarak İngiltere’nin seçilmesi üstünde durmak yersiz olur. İran Mektupları da ne İranlılar tarafından, ne de İran’dan yazılmıştı. Montesquieu, James I’in torunlarının “böyle bir özgürlükten yararlanıp yararlanmadıklarını incelemenin onun işi olmadığım” söylerken, örneğin gerçek olmaktan çok kurgusal olabileceğini sezdirmektedir. Bu açıdan, sözde Kuvvetler Ayrılığı kuramı gerçek bir ayrılığa denk düşseydi, İngiltere’de böyle bir ayrılık olmasa da hiçbir şey değişmeyecekti.

Ne var ki, bir ayrılığı temel aldığı varsayıldığı sürece, bu kuramda görmezden gelinemeyecek çatlaklar belirir:

Her şeyden önce, Kanunların Ruhu, yargılama gücü diye adlandırılabilecek bir üçüncü gücü düpedüz yoksayar: “Sözü edilen üç güçten, yargılama gücü bir anlamda sıfırdır. Geriye yalnızca iki güç kalır” . Üç güçten birinin hemen elenmesinin nedeni açıktır: Yargılama işlevi kaçınılmaz biçimde Yasa’ya bağlıdır, Yasa’yı söyleyenin söylediğini yeniden söyleme işlevinden başka şey olmadığı için… Ulusun yargıçları Yasa’nın sözlerini dile getiren ağızlardan başka şey değildirler: Onun gücünü ve kesinliğini asla etkileyemeyecek güçsüz varlıklar.

Öyleyse, güç olmayan bu işlevin, “sözü edilen üç güç” arasında ne işi vardır? -Montesquieu gerçek bir soylu olarak kendi kendisiyle tutarlı, amacı da açıktır: Soyluların ve yalnızca onların, kralın keyfi yargılamalarından kurtarılması… Soyluların, ulusun sıradan mahkemeleri önünde değil, yasama organının soylulardan oluşan kesimi önünde yargılanmaları gerekir.

Bu yüzden Montesquieu soylu bir kaygıyla, yargı organlarının uzmanlaşmış ve süreklilik kazanmış organlar olmaması gerektiğini söyleyecektir: Yargılananlar soylu olmadığı zaman da, yargılama işlevi düzenli toplanan bir organın elinde bırakılmamalıdır. Halk arasından, yılın belli zamanlarında, yasanın gösterdiği biçimde ve gerekli olduğu sürece etkinlikte bulunan bir organ, seçimle oluşturulmalıdır… Yoksa aynı corpusiçinden seçilen yargıçlarla bu güç kullanılırsa, güçler bir araya gelmiş demektir. ‘

Yasa’ya bağlı kalması gereken yargının, yalnızca bir işlev olarak, soylular lehine özelleştirilmesi. Montesquieu’nün ünlü, yargının bağımsızlığı kuramının özü budur: Krala ya da krallığa, “ekmeğini yiyen kamu görevlileri bağımsız olamaz, önce soyluları sonra da -tabii soylular sayesinde halkı sen yargılama”, diyebilmek…

Yargının böyle özelleştirilmesinin, bir özerkleştirme olmadığını Montesquieu çok iyi bilir: Yargı organları belirsiz de olsa, yargılama öylesine bir belirginlik taşımalıdır ki, kesin bir Yasa metninden başka şey olmamalıdır. Gerçekten de geriye iki güç kalır. Yargı değil bunlara eşdeğer bir güç olmak, ikincil bir güç bile sayılmaz. Montesquieu’de yargılama işlevi, bir güçler birliği içinde eridiğinde de, yargılayanın belirsizleştirilmesiyle diğer iki güçten soyutlandığında da, özgül bir güç olamaz. Yargı Yasa’nın kölesidir; yeter ki yargılayan kralın kölesi olmasın…

Kaldı ki, önce bir güç olmaktan çıkarılan işlev, Montesquieu’nün önerdiği belirsizlikten, özellikten de olmakta ve en azından bir bölümüyle, Yasama organının soylular kesimine bağlanmaktadır… Ve bu, hukuki değil, siyasi güvenceler ariyan soyluların korunmasına yönelik bir kuramsal çabadır; krallığa karşı da, geç kalmış bir soylu savunusu… Geriye kalan iki güç paylaştırılabilecekse bile, Kanunların Ruhu, güç olmayan bir üçüncü güçle donatılmak istenen soyluların, bu paylaştırmadan pay alamayacaklarını çok iyi gösterir.

Aslında Kuvvetler Ayrılığı kuramında aslan payım kendine ayıran ya da iki gerçek güce el koyan kraldır. Gerçekte olduğu gibi, Kanunların Ruhu kitap Xl’de de yasama gücü yürütme gücünü engelleyemez, onun Yasa’yı nasıl uyguladığım inceleyebilir, ama yürütmenin başım ve dolayısıyla davranışlarını yargılayamaz. Oysa yürütme gücü yasama gücünün girişimlerini engelleme yetkisine sahiptir ya da kralın veto yetkisi, Montesquieu’nün sözde Kuvvetler Ayrılığı kuramında, yasama gücünü yürütme gücünün güdümü altına sokar .

Modern krallık, Montesquieu döneminde Fransa’da ya da İngiltere’de ya da herhangi bir dönemde dünyanın herhangi bir köşesinde, Kanunların Ruhu’nda anlatıldığı biçimde, din adamlarının ve soyluların soyutlanmış olduğu bir düzlemde, güçleri bileştirmektedir; Montesquieu’nün, olması gerekeni değil, olanı söylediği satırlarla:

“Her devletteüç tür iktidar vardır…

Birincisiyle hükümdar ya da yüksek görevliler, belli bir süre ya da her zaman için, yasalar yapar, yapılmış yasaları düzeltir ya da iptal ederler.

İkincisiyle hükümdar barış ya da savaş yapar, elçiler gönderir, elçileri kabul eder, güvenliği sağlar, istilaları engeller.

Üçüncüsüyle, suçları cezalandırır ya da özel kişiler arasındaki anlaşmazlıkları çözümler. Bu son güce yargılama gücü denir; İkincisine de devletin uygulama gücü…

Avrupa’da birçok krallıkta, yönetim ılımlıdır, çünkü ilk iki iktidara sahip olan hükümdar, sonuncunun kullanımını uyruklarına bırakır.

Kral Yasa’yı söyler, yargılar ve cezalandırır:

Montesquieu Paris’te 1755’de öldü. Robert François Damiens de, aynı şehirde 1757’de: Suçu baba katili olmaktı. 2 Mart günü, Grève meydanında, seyirciler önünde, çelik kıskaçlarla bacaklarından, baldırlarından, kollarından ve göğüslerinden parçalar koparıldı. Bu işlemi yapan cellat oldukça zorlanıyor ve kıskaçlarıyla, aynı yerde, ancak iki üç denemede yeterince büyük yaralar açabiliyordu. Sonra yarala nn üstüne, bir kepçeyle, erimiş kurşun ve kızgın yağ döküldü. Damiens dehşet verici çığlıklar atıyor, “bağışla beni Tanrım” diye bağırıyor ve arada başım kaldırıp yaralarına bakıyordu. Dört at getirildi ve bacaklarıyla kollan halatlarla bu atlara bağlandı. Atlar kırbaçlandı; kollar ve bacaklar kırıldı, ama kopmadı. Onbeş dakika süren bu uğraştan sonra, bacaklara bağlı halatları çeken atlara, iki at daha eklendi, ama altı at da istenen sonucu vermedi. Hâlâ başını kaldırıp kendini seyredebilen Damiens, çevresindeki din adamlarına “beni öpün” dedi ve peder Marsilly onu alnından öptü. Sonra, suçlu, cellatlara, kızgın olmadığını, işlerini yapmalarını söyledi ve onlardan kendisi için dua etmelerini istedi. Saint Paul kilisesi papazına da, ilk ayin için, aynı dilekte bulundu. Atlar iki üç kez daha kırbaçlandıktan sonra, onlardan ümidini kesen cellat Samson ve yardımcıları, ceplerinden çıkardıkları bıçaklarla, bacakları, gövdeye bağlandıkları yerden kestiler. Önce sağ bacağa koşulu iki at, sonra da sol bacağa koşulu iki at, bacaklarla birlikte serbest kaldı. Kolları da, omuzlara bağlandıkları yerden kemiğe kadar kesmek gerekti. Önce sağ kolla, sonra da sol kolla, iki at uzaklaştı. Damiens’den geriye kalan hâlâ yaşıyor ve alt çene konuşmak ister gibi oynuyordu. Onu canlı canlı ateşe attılar. Kol ve bacaklar da gövdeyi izledi.

İşkence, bir sorgulama ve cezalandırma yöntemi olarak, insanlık tarihi kadar eskidir. Ama bu kadar eski olmayan, tabii 1757 gibi çok geç bir tarihte de keşfedilmeyen şey, Yasa’yı söyleyen olarak ortaya çıkan önderin, otoritesine eklenmiş gücü böyle bir kurban töreninde kanıtlamasıdır: Silahlı bir güçle beliren kral iktidarında, düzene yönelik işlevle savaşçı işlev bir aradaydı. Adalet kralın silahlı adaleti olmuştu. Yasa onun bedensel-siyasi gücünü içeriyor ve suçlu, Yasa’yı çiğnerken, ilkeye, kralın bedensel varlığında saldırıyordu. Damiens, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımının birleştiği modern krallıkta, kralın kan düşmanına dönüşmüştü. Artık her suçu, tıpkı bu suç gibi, kişisel bir kan davası olarak gören kral, Damiens’i halkının önünde parçalatarak ve altettiği bu bedeni teşhir ederek, uyruğun küstahlığının öcünü alıyordu:

îbret’i-âlem için… ya da vücut vücuda bir mücadelede, zorlayıcı gücüyle ne denli üstün olduğunu topluma göstermek ve öğretmek için.

Sonuç  olarak

Hobbes’un devleti tanımladığı Leviathanbaşlıklı kitabın kapağında, bir elinde asa, öteki elinde kılıç tutan bir devin resmi vardır. Asa otoriteyi, kılıç da gücü temsil eder. Bu iki unsuru birarada düşünmeden, devleti düşünmek mümkün değildir. Devlet, kendisine itaat edilmesini sağlayan zorlayıcı gücünü ona meşruiyet kazandıran, yönetilenlerin rızasını sağlayan otoritesiyle birleştirir. Potestas artı Auctoritas.

Kurumsallaşmış siyasi iktidar tipi diye adlandırılan devletin bu iki unsuru, siyasi iktidarın kullanımı (güç) ve siyasi iktidarın ilkesi (otorite) diye adlandırılabilir: Devlette ilke ve kullanım biraraya gelir.

Yönetme eylemi, kaçınılmaz, olarak, yönetenin şu ilk soruyu karşılamasını gerektirir: Neden ya da ne adına yönetilir? Yönetebilmek için, buyrukların, güç kullanımıyla uygulatılması gerektiğinden, bu gücü kullanma hakkı nereden alınır?

Soru, bir meşruiyet sorusudur. Devlet, soruyu, kullanımı ilkeye bağlayarak karşılar. Meşruiyetini güçle otorite arasında ilişki kurarak açıklar: Yönetmek için gücü kullanır, çünkü onu sahip olduğu otoriteden alır. Devlet güç ve aynı zamanda o gücün kaynağıdır.

Bu ilişki, otorite ya da ilkenin yerine Yasa, gücün ya da kullanımın yerine de uygulama sözcükleri oturtularak açıklanabilir: Devlet uygular ve bu uygulamanın yasallığı tartışılamaz, çünkü devlet Yasa söyleyendir.

Hobbes’un XVII. yy ortasında ortaya attığı bu kuram, siyasi düşünce tarihi açısından çok belirleyici olmuştur: Hobbes sonrasında, devleti düşünmeye yönelik tüm kuramsal çabalar, özellikle ulus ve halk unsuruna ağırlık vererek devreye soktukları ince ayrımlara rağmen, siyasi iktidarın ilkesiyle kullanımını kaynaştıran bu kuramı aşamamış, bir Gordion düğümünü çözememişlerdir.

Yasa’nın yaratıcısı olarak ulus ya da halkın kendini kurallandırdığına ve devletin yalnızca bu kuralların uygulanmasını sağlayan bir aygıt olduğuna ilişkin sav, devletin böyle bir düzlemde ulustan ya da halktan uzaklaştırılarak düşünülebilmesini sağlayamamıştır.

Bunun ilk nedeni, ulusun ya da halkın, kendisini oluşturan bireylerin sayısal toplamından farklı, soyut bir bütün olarak düşünülme zorunluluğudur. Ulus ya da halk, bireysel olandan koparıldığı, “Bir” olarak düşünüldüğü için, Yasa yaratıcısı olarak sunulsa da, karşısına oturtulduğu bir başka soyut bütünle çakışır. Ya da bir sözcüğün yerine, aynı şeyi anlatan bir başka sözcük bulunmuş olur.

İkinci neden nesnel gerçekliğe ilişkindir: Başka bir düzlemde yapılan Yasa’nın bağladığı devlet düşüncesi, kuramsal olarak toplumdan soyutlanarak farklılaşan ve donatıldığı otoriteyle Yasa’yı söyleyen, nesnel gerçeklikte de Yasa uygulama gücüyle toplumu güdümü altında tutan bir Leviathan yüzünden etkili olamamıştır.

Yasa’yla sınırlanmış devlet kavramının belirsizliği burada ortaya çıkar. Çok genel bir tanımla, kavram, devletin Yasa’ya bağlı olması gerektiğini anlatıyorsa, zaten devlet bundan başka bir şey olamaz. Yasa’ya saygılı devlet kavramı, bir sistem karşısına bir başka sistem oturtmak isteyenlerin, birinciyi yadsımak için kullandıkları bir kavram olabilir, ama devlet hep aynı devlettir.

Bir elinde kılıcı, öteki elinde Yasa kitabını tutar. Totaliter ya da liberal, her devlet, özgül Yasa’sının devletidir.

Buna karşı, Yasa’yı devletsiz düşünme çabaları gündeme getirilebilir. Elbette, kurallar doğrultusunda düzenlenmemiş, bir Yasa’ya göre sosyal denetimi gerçekleştirmemiş toplum düşünülemeyeceğine göre, Yasa devletsiz düşünülebilir. Ama Yasa’nın devletsiz düşünülebildiği toplumlar da devletsiz toplumlardır. Hedef devletin yerine bir modern kabile sistemi oturtmak ya da devletlerüstü bir Yasa odağınca belirlenen düzende özerk devletleri yoketmek değilse, devletin olduğu yerde, devletsiz Yasa da olmaz. Yasa’sız devlet olamayacağı için…

Devletin basit bir aygıt olarak görülebilmesini engelleyen budur: Yasa söyleme işlevi, onu, toplumun yaratmak zorunda olduğu kutsal bir aynaya da dönüştürür. Yasa, onu uygulayandan ayrı tutulabilseydi, devlete yalnızca başka bir düzlemde söylenen Yasa’nın belirlediği aygıt denilebilirdi. Ama devlette, Yasa ve aygıt sözcükleri biraraya gelir ve devleti düşünmek Yasa’yı, Yasa’yı düşünmek devleti düşünmek olur. Yasa koyucunun kim olduğu söylenirse söylensin, devletin olduğu yerde, insanlar için onun yasaları vardır.

Bunda da aykırı bir yan yoktur. Tabii, soyut bir bütün yasaları yapamaz, onları insanlar yapar. Ama Yasa insanları aşar. Kimse, “kurallar şu kişinin, şu kurulun, şu kümenin bağımsız buyrukları olmalıdır” diyemeyeceğine göre, Yasa ancak sosyal bütünün yaratısı olarak sunulabilir. O zaman da, böyle soyutlaştırılması ve genelleştirilmesi gereken Yasa’yı, yaratıcısını göstererek devletten bir çizgiyle ayırmanın neyi çözümleyeceği sorulabilir.

Sorun da bu değildir: Devlete karşı düşünmeye çalışanlar, onun Leviathan diye adlandırılmasına yol açan olağanüstü gücünü, nesnel bir aygıtın, şu ya da bu biçimde, kutsallaştırılmasına bağlarlar. Oysa onu olağanüstü kılan nitelik, elindeki kılıcıdır, kutsallığı değil. Devlet, Yasa söyleyen boyutuyla, salt otoritedir ve toplumun kendisini kutsallaştırma zorunluluğunun bir ifadesidir. Bu eylemsiz konum, ona eklenen zorlayıcı güçle değişir. Gerçek anlamda toplumdan farklılaşma da o zaman başlar. Zorlayıcı güç, o gücü kullanacak insan demektir. Otoriteyle eylemsiz devleti, güçle eylemli kılan, devletin, toplumdan farklılaşmış zorlayıcı unsurlarıdır.

Yasa’ya başka yaratıcı aramak hiçbir şeyi değiştirmez, devletin adından başka… Toplum kendini denetleme gücünü terk ettiği sürece, bu güce bir yaratıcı sahip çıkar ve ilkeyle kullanım yine birleşir. Belirleyici olan, bu ilişkidir: Toplum kendini ya yönetir, ya da yönettirir. Ama her durumda, yöneten kendine bir Yasa bulur.

Devlet ya da değil, bir meşruiyet kaynağı aramayan, düzenleyici ya da uygulayıcı gücünü bir Yasa’ya bağlı kılmayan siyasi iktidar tipi yoktur. Siyasi iktidarın bir bütün olarak toplumun elinde kaldığı sosyal yapılanma türlerinde de, toplumdan farklılaşarak kutsallaştığı ya da kurumsallaştığı sosyal yapılanma türlerinde de, bir ilkeye ya da Yasa’ya gönderme yapılmadan, siyasi iktidarın kullanılması mümkün değildir. Toplum kendini yönettiği zaman da, onu ondan farklılaşmış bir odak yönettiği zaman da, yöneten ne adına yönettiğini söylemek, meşrulaşmak zorundadır…

Kaynak: Cemal Bali AKAL, Yasa Ve Kılıç, ikinci Baskı: 1995, İstanbul. Sh: 105-128

 

«BİLİMSELLİK» ÜZERİNE


BİLİMSELLİK ve İDEOLOJİ

”İşte biz gibi zihinsel açıdan oldukça yoksul ülkelerde, “bilimsel” kavramının ardına saklanarak gemilerini yürütenlerin kolayca başarılı olmalarının nedeni, onların teknolojik başarılar karşısında kolayca büyülenen zihinlerde, bilim ve dolayısıyla bilimsellik kavramlarının işgal ettiği itibarlı yeri şeytânı yöntemlerle kullanmalarındaki mahâretlerinden kaynaklanmaktadır.”

Dialektik, nesnel denilen diyalektik, tüm doğada egemendir; ve öznel denilen diyalektik, diyalektik düşünce, doğanın her yerinde kendini gösteren ve karşıtların sürekli çatışması ve bunların nihaî olarak, birbirlerine ya da daha yüksek biçimlere geçmeleri yoluyla doğanın yaşamını belirleyen hareketin karşıtlar aracılığıyla yansımasından ibarettir. Çekme ve itme. Kutupluluk magnetizm ile birlikte başlar, tek ve aynı cisimde kendini gösterir. Elektrikte,

kendisini karşıt gerilim alan iki ya da daha çok cisme dağıtır. Bütün kimyasal süreçler, kendilerini, kimyasal çekim ve itim süreçlerine indirgerler. En sonunda, organik yaşamda, hücre çekirdeğinin meydana gelişi canlı protein maddesinin kutuplaşması olarak görülmelidir ve evrim teorisi en ilkel hücreden başlayarak bir yandan en karmaşık bitkiye öte yandan insana kadar gelen her ilerlemenin kalıtım ve uyarlanma’ arasındaki sürekli çatışmadan nasıl etkilendiğini gösterir.
Engels, Doğanın Diyalektiği

Yukarıdaki alıntıyı biraz uzun tutmamızın nedeni bilim ve ideoloji arasındaki gayri meşru izdivacın nasıl yaratıklar peydahladığı üstüne düşünürken onu model olarak kullanmak istememizdir. Ayrıca genç zihinlerde oldukça piyasa tutmuş bir ideolojinin İncillerinden biri sayılan kitaptan seçilmiştir.

Biraz dikkat edilirse bu metindeki yargıların alttan alta şunları içerdiği görülür:

a-Engels’e göre metindeki yargılar bilimseldir. Çünkü kaynağını doğadan daha doğrusu doğa bilimlerinden almaktadır. Bilim bize doğada diyalektik evrim süreçlerinin var olduğunu söylüyor. Bu süreçlerin zihnimizde yansıması ise diyalektik mantık yasaları biçiminde tezahür ediyor. Demek ki diyalektik yasalar, doğada da zihnimizde de aynıdır ve doğrudur.

b-Karşıtlar vardır ve sürekli çatışırlar. Bu çatışmalar daha mükemmele doğru ve doğrusal bir ilerleyiş içredirler. Bu Marx’ın toplum ve tarih felsefesi plânında ileri sürdüğü fikirleri bilimsel olarak kanıtlar. Doğanın, tarihin ve toplumun yasaları aynıdır. Doğadaki bu çatışma, toplumda sınıf çatışmalarına tekabül eder.

c-Fizik, kimya ve biyoloji bunun böyle olduğunu söylüyor. Biz de söylemiş olmakla bilimsel bir şey söylemiş oluyoruz.

d-En büyük kanıtımız evrim teorisinin de aynı şeyi destekliyor olması. Buna olsun bir itirazınız olamaz ya.

Bu ironik ifadelerle ideolojilerin bilimsel (!) içeriklerine değinmiş olduk.

Peki, bilimlerin ideolojik içerikleri yok mudur?

Bunun için bir yüz yıl hiç değilse, geriye dönmemiz gerekecek.

19. yy. pozitivizmi August Comte, Spencer ve J. S. Mill gibi düşünürlerce geliştirilmişti. Bu anlayışa göre bilimsel bilgi mutlak bir mahiyet arzediyordu ve bu bilginin ifadesi olan kanunlar da mutlaktı. İnsanın çıplak gözlem alanına giren şeyler bilimsel bilgiye konu olabilirdiler ve bilgilerimizin geçerliliği fizik ilimleri gibi daha sistematik bir mantıksal yapı gösteren bilimlere yaklaştıkça artardı. Yani model-bilim fizikti. Aslında pozitivizm salt bir felsefe ekolü değildi artık; bu felsefeyi benimsemeyenler de pozitivistçe düşünmeye başlamışlardı. Pozitivizm bir felsefe ekolünün değil, bilimsel zihniyetin adıydı.

Pozivitizm sonraları kendini sigaya çekmek zorunda kaldı. Ünlü Fransız matematikçisi Poincare, belki de matematikçi olmanın kendisine sağladığı avantajı kullanarak gözlemin kendi başına bir şey ifade edemeyeceğini, önemli olanın bu gözlem ve deneylerin içinde birleştirildiği teori olduğunu söyledi. Üstelik ona göre teoriler tarihsel bir gelişim göstermekteydiler ve bu yüzden bir müddet için doğru idiler. Demek ki onlara (ya da tabiat kanunlarına) mutlak doğrular gözüyle değil, itibarî gerçeklikler olarak bakmalıydık. Aksi halde bilimin ilerleyişine engel teşkil edebilirlerdi. (Bkz. Şerif Mardin, İdeoloji. II. Bl; İdeoloji ve Bilim Felsefesi. Ank. 976.)

İlerde ele alınacağı gibi bilimsel teoriler için itibarî (saymaca) nitelemesi yanısıra takribi (yaklaşık), izafi (göreli) ve ihtimali (olası) gibi nitelemeler de kullanılacak ama temelde pozitivist espri mahfuz kalacaktır.

Gerard Buis adlı bir fransız düşünürün bu meyanda çarpıcı bir sorusu vardır: Bilim, bilimsel bir kavram mıdır yoksa ideolojik bir kavram mı? Buis bu sorusunu bir diğeriyle bütünlüyor: Varlıkları şüphe götürmez olan bilimlerden, belki de var bile olmayan bilime nasıl geçilebilir? Ötesi, bilim tabiri bir bilimler topluluğu yahut beşerî bilginin vahdeti fikrini empoze etmeye eğilimli aksiyolojik ve ideolojik bir hedefe mi tercüman olmaktadır? (Bkz. İlimler ve İdeolojiler, ilgili makale, s. 46, tere. F. Arslan. Ümran Yay: Ank.)

Gerçekten pozitivizmin felsefî anlamda kurucusu olan August Gomte’un da derdi bu değil miydi?

O, tek tek bilimleri tevhid ederek tek bir mütecanis doktrinde toplamak görevini kendi felsefesine vermemiş miydi?

Ünlü Pozitif Felsefe Dersleri kitabını bu endişeyle yazmamış mıydı?

O bu eseriyle tek tek bilimleri pozitif adını verdiği zihnî çerçeveyle kayda bağlıyordu. Tümel anlamda bilim, belli bir dönemdeki pozitif bilgilerin toplamı ve bu bilimlerin bütünüydü. Böylece bütünsel bir doktrine varılmış olacaktı, bir dünya görüşüne. Pozitivizmi bir insanlık dini olarak boşuna önermedi Comte; Le Catéchisme Positiviste(Pozitivizm İlmihali) ni boşuna yazmadı.

Buis bilimin ideolojik bir fonksiyona sahip olduğu fikrindedir. Bilim daha Descartes sisteminde ideolojik bir kavram olarak çıkar karşımıza. Bilim, İlâhî hakikat kavramının karşılığında kullanılmıştır bu sistemde. Bilimsel olan gerçek olandır. Ve bilimin dışında hakikat yoktur. Bilimsel olan her şey doğrudur, doğru olan her şey bilimseldir. Günümüz insanının da bu bilimsel hakikat sisteminden haberdar olduğu açık ki, her zaman tecrübe etmekten geri durmuyor; sıradan bir malı sattırmak, herhangi bir kuramı benimsetmek, herhangi bir tekniği garanti etmek, herhangi bir siyaseti empoze etmek için bilimsellik etiketi zorunlu ve yeterli olmakta.

Bilimsellik ve ideoloji bağlamında söylenecek her şey geride kalmıştır aslında. Yine de en yenisi Buis’in: «İlmî ideoloji, belli manada, muasır dünyanın hakim ideolojisidir.» Yani artık bilimler ve ideolojilerin karşılıklı ilişkilerini hangi çerçevede sürdüreceği falan tartışılmıyor. Çünkü bizatihi bilimsellik, çağımızın egemen ideolojisidir. Bilimin kazandığı bu ideolojik kimlik Comte’un öngördüklerini haklı çıkarmıştır sonunda ama sandığından bambaşka şekilde.

Din Bilim ilişkisi bağlamında ele alındığında bilimsel dünya görüşünün yine özellikle modern dünyada kendilerine bir yer açmaya çalışan Müslümanları egemenliği altına aldığı söylenebilir. Bilimin ya da bilimsel olanın neredeyse dine paralel bir otorite olarak kabul edilmesiyle başlamıştır bu zihnî kölelik. Artık «helikopterle Kabe’nin tavafı caiz midir, değil midir?» gibi sözde problemlerin hamasetle ele alındığı fetvalarla karşılaşmak Müslümanları pek şaşırtmamaktadır. Aristo, «Doğa boşluktan nefret eder»demiş; size özgü olan kavrayış biçimlerini yitirmişseniz, yerini gayri biçimler dolduracaktır doğal olarak.

Hazır böyle bir köprü atmışken bilimselliğin kavranış biçimlerine etkiyen faktörlerden dinî inançları ele almak yerinde olacaktır.

BİLİMSELLİK VE DİN

Bütün gelişmelere rağmen bugün bilimin herşeyi açıklayabileceğine inanan insanların sayısı küçümsenemeyecek kadar çoktur. Bu zan bilimi put haline getirmekle kalmıyor, bir çok inanç sahibi bilim adamını da geçmişte kelâmcıların yaptıklarını tekrarlamaya zorluyor. Yani bilimin verileriyle dine karşı tezler geliştirenlere karşı, bilimin verileriyle dinden yana tezler geliştiren —özellikle Batı’da—yazarlar harıl hani çalışıyorlar. Oysa atomların matematik kanunlara uyması veya uymaması, termodinamiğin ikinci kanununun yaratılışa şu veya bu yorumu getirmesi inanç açısından bakılırsa birer safsata olmalıdır. İmanı kendi kaynakları dışında aramak benim görüşüme göre esaslı bir haddini bilmezliktir.
İsmet Özel, Üç Mesele’den

Din bilim çatışması diye bir şey varsa bu ancak Batı için doğrudur. Galile’nin engizisyon önünde yargılanması, Kopernik’in koğuşturmaya uğraması, Newton’un kitabını çekine çekine yayınlayabilmesi hep bu çatışmaya örnek olarak gösterilir. Batı’da bilimin tarihini kaleme alanlar aslında hep bu çatışmanın tarihini kaleme aldılar. Bunu yine bilimsel ideolojinin aklanması adına yapıyorlardı. Oysa İslâm dünyasında bugün Batılıların bilimsel çalışmalarına tekabül eden araştırmaların ardı daha 13. yy. da kesilmişti. Ondan sonra karşımıza hep bireysel çabalar çıkıyor. Zaten İslâm dünyasında ilim kavramının algılanışı bugün Batılıların bilim dediği şeyden çok farklı boyutlardaydı. Yani bırakın bilimdin çatışmasının varlığını, bu ikisini birbirine karıştırmamak konusunda net bir bilince de sahiptiler ayrıca. Zaten İslâm bizatihi ilim’di; O gelmiş cahiliyyet sona ermişti. Kur’an ilim’di; zulmetlerden Nur’a çıkarmıştı. Müslüman bilim adamlarının cüz’î çabalan söz konusu olabilirdi ancak Kur’an karşısında. Yani bu külli bilgiyi daha iyi kavramak yolunda cüz’i çabalar. Bu meyanda Ziyauddin Serdar’ın New Scientist’deyayınlanan bir makalesindeki konuyla ilgili vurgusunu anmakta yarar var: «İbn Heysem, deneysel olarak ışığın doğru bir çizgi boyunca yol aldığını gösteren camera’ obscura araştırmalarıyla ünlü bir bilim adamıydı. Mercekler üstüne çalıştığı bir laboratuvar kurdu. Birçok optik yasasını keşfedip kanıtladığı bir laboratuvardı bu. Ne var ki, tüm bunları İslâm’ın felsefi ve sosyolojik matrisleri içinde gerçekleştirmişti. Işıkla ilgili yaptığı deneyler boyunca kendine ve izleyicilerine şunu daima zikretmekten asla geri durmadı: «Allah yerin ve göklerin Nur’udur.»(Nur Suresi, 35) El-Biruni (ölm. 1048) arzın çevresini, enlem ve boylamlarını ölçümledi, belli başlı madenlerin özgül ağırlıklarını kayda değer biçimde hesapladı; ama yöntem saplantısına düşmedi hiç. Öngörüsü şuydu; belli bir araştırmaya ilişkin metodoloji, meselenin mahiyetine, araştırmaya karar verdiğimiz alana ve meselelerin konuluş biçimine bağlıdır. İhtiyaç duyduğu yerde tümdengelimi de kullandı, tümevarım, gözlem ve deneyi de; gerektiğinde zihni sezgiye başvurdu. Fakat en yüce bilim otoritesi alarak vahye başvurdu hep. Zira O, akıl ve deney yoluyla varılan bilimsel sonuçların hiç birinin mutlak olduğuna inanmıyordu. Dört dörtlük bir felsefî çerçeve içinde faaliyet gösteren bilim-adamlarının en kesiniydi oysa. Ruhsal alanı gözlemlemeyi hiç tavsatmadı; akıl ve mantık dışı görmediği ama, yalnızca akıl ve mantıkla ulaşılamayacağını anladığı Bilgi’yi hiç yitirmedi.» ( Ziyauddin Serdar, Why İslâm needs İslamie Science? New Scientist, April 82.)

İslâm’da engizisyon olmamıştır.Bilimsel ve felsefi çabalara münferid ve yöresel diyebileceğimiz tepkiler olmuştur doğal olarak. Ve bazan bu tepki haklı da olmuştur ama genelde İslâm âleminde bilim ve felsefenin geniş bir hoşgörüye mazhar olduğu açıktır. Ne yazık ki bu hoşgörü giderek umursamazlığa dönüşmüştür. Yalnız dikkati daha önemli bir şey çekmektedir bu konuda; sözgelimi hiç kimse Batlamyus teorisini benimsiyor diye hesaba çekilmemiştir.Bu Kopernik teorisi için de aynı şekilde olacaktı. (Kaldı ki, ElBirunî yerin güneş etrafında dönüyor olabileceğini ileri sürmüştü.) Nitekim Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifename’sinde Batlamyus teorisi eskilerin, Kopernik teorisi yenilerin görüşü olarak çizimleriyle ve serbestçe serdedilmiştir. Yine Erzurumlu’dan çok önce Cahiz (ölm. 869) kendine özgü bir evrim teorisi ortaya attığında karşısında din yargıçlarını bulmadı. (Cahız ve diğer İslâm düşünürlerinin transformist ve evolüsyonist telakkilerine Prof. Dr. Nihat Keklik işaret etmektedir. Bkz. Felsefenin İlkeleri, s. 110, Doğuş Yay. İst. 982.)

Amacımız din bilim münasebetleri tarihinden söz etmek değil. Eskinin her düzeydeki entellektüel etkinlikleri belli bir hiyerarşi ve nisbetler sistemi içinde kavrayan bilincine karşılık, günümüz Müslümanlarının genelde hatları karıştırıyor olması din ile bilimi aynı güç ve fonksiyona sahip, birbirine paralel manevî otoriteler olarak görmesi, dini sürekli bilme onaylatma, endişeleri duyması, bilim kavramının zihinlerinde işgal ettiği yeri doğrusu meraka şayan kılıyor. Doğal olarak bu, bilim bilimsellik kavramlarının çağımızda kazandığı ideolojik fonksiyon ve itibarla ilgili. İsmet Özel’in de yukarıda alıntıladığımız tesbitlerinde açıklıkla vurguladığı gibi bu —özellikle Batı’da böyle. Çünkü Batı’da bilim itibar kazanırken, ters orantılı bir gelişme içinde din itibardan düşmüştür. Bu yüzden dinlerinden yana olan Batılı yazarlar dinin kaybolan itibarını yeniden ona iade etmek için bilimin itibarını kullanıyorlar. Modern Katolik yayınların birçoğu bilimsel bir espriye sahip görünmekten yanadırlar. Hattâ Christian Science(Hristiyan Bilimi) kavramının bile ortaya atılması bunu açıkça gösteriyor. Ötesi bu espri etrafındaki tüm çabaların kurumsallaştığı, örgütlendiği de gözlenmektedir. Bu yaklaşımın Hristiyanlık bağlamında ne tür problemleri beraberinde getirdiği pek önemli değil. Zira Hristiyanlık bu konudaki problemiyle yıllar boyu uğraştı durdu. Bu yüzden onlar kendi problemlerine geçici hatta sahte çözümler bulunabilmesine dünden razıdırlar. Doğal ki, Galile’ye karşı işlediği günahlarını temizlemek için her türlü bilimsel politik manevraya evet diyeceklerdir. Çünkü dine karşı bilimden yana olanlar, başından beri bu ikisini birbirinin alternatifi olarak göstermeyi, birbirini nakzeden, nefyeden olgular olarak sunmayı başarmışlardır. Şu söylenebilir ki, Batı sözkonusu olduğunda bilim dine karşı galebe çalmıştır günümüzde, fakat topyekûn hayata karşı yenik düşmüştür. Başından beri bilimin her yeni atağı dinin coğrafyasını biraz daha daraltıyordu ve sonunda onu hayattan kovup vicdanlara hapsetmesini bildi. Ama onun boşalttığı yeri yeterince dolduramadığını farketti kısa süresonra. Bu yüzden de dine kendi iktidarını zedelemeyecek biçimde bir hayat hakkı tanıdı. Batı’da din, bilim için ancak sosyolojinin ve psikolojinin araştırma alanına giren bir kurumlar ve psişik süreçler toplamıdır. Böylesine köşeye sıkıştırılmış dinin savunucularının iki alternatifi vardır; ya dini toplumdan koparıp yerine bir değerler sistemi getiremediği için bilimi itham etmek ya da din adına, bilime rağmen, bilimden yana olmak. Batı’da her iki akımın da varlığı sözkonusu. Ama revaçta olanı İkincisi.

Bertrand Russell, bu, Batı’nın cin-fikirli düşünce adamı,Din ile Bilim adlı kitabının bir yerinde, BBC’nin 1930 Güzü’nde yayınladığı bir dizi konuşmayı içeren bir kitaptan (Bilim ve Din, Bir sempozyum) bahisle, bilim din ikileminin Batı’daki çağdaş boyutlarını sergiliyor. ( Russell, Bilim ile Din. Çev. A. Göktürk, s. 116 – 147.)

Russell’in sergileyişinden yine Russell’in tabiriyle «bilimsel dincilerle, dinsel kafalı bilginlerin»dine sonuna kadar sahip çıkmak istediklerini görüyoruz. Din adına bilimi yargılayanlar, Russell’i en çok ilgilendirenleri. Apaçık ki belli bir uzlaşımı peşinen kabul etmiş tanrıbilimcilerin düşünceleri onu pek ilgilendirmiyor. Çünkü o, bilimi savunma makamındadır ve «gerçeğe ulaşma konusunda bilimden başka yönteme» inanmamaktadır. Bu yüzden meslekten bilim adamı olduğu anlaşılan sözgelimi Sir J. Arthur Thomson’un ithamlarını ciddiye almaktadır: «Bilim, bilim olarak hiç bir zaman niçin sorusunu soramaz. Bu demektir ki, bilim hiç bir zaman sayısız varlığın, oluşun, olmuş bitmişin anlamını, belirttiği şeyi, gerekliğini araştırmaz… Böylece bilim gerçeğin temeli olmaktan uzaktır… Yöntemlerini mistik ya da manevî konulara uygulayamaz.» Gerçekten de Russell Hıristiyanlığın dogma yanına saldırırken çok rahattır da nedense mistisizm söz konusu olduğunda biraz temkinli davranır. Zira nasıl gözlem ve deney bilimsel prosedürün bir parçasıysa, mistik gözlem de deney de dinsel hayatın bir parçasıdır. Kaldı ki mistiklerin neredeyse bütünü evrensel gerçekliklerin külli tasavvuru konusunda oldukça mutabakat halindedirler ve onları güçlü kılan budur. Evet, tek tek ele alındığında mistiklerin ayrımına vardığı gerçeklikler çok özel ve sübjektif süreçlerden geçerek hedefine varıyor; biz onların gözlemlerine ve deneylerine objektif olarak iştirak edemiyoruz. Bir yıldızın gözlenmesi olsaydı söz konusu olan, herkes teleskopla aynı gözlemi yapabilirdi. Ama nasıl oluyor da üç aşağı beş yukarı aynı sonuçlara varıyorlar? Din tarafından yapılabilecek yegâne meydan okuma bu olabilir, Russell’a göre. Belki de ‘Mistisizm ve Mantık’ kitabını bu tür endişelerle yazdı. Ama sonuç olarak mistisizmin vurulabileceği hiç bir bilimsel kriter olmadığı için yalnızca ‘bilimden yana’ olduğunu söylemekle yetinir ve tartışmayı keser Russell.

Bu bağlamda bir takım Batılı Müslüman düşünürlerin, tasavvuf doktrininin çok geniş hattâ evrensel boyutlarda ele aldığını/marifet kavramlarını ölçek alarak, Batı bilimini nasıl olumsuz çağrışımlarla yüklü bir kavram durumuna düşürdüklerini biliyoruz. Sözgelimi René Guenon,bilim kavramının Batı’da kazandığı anlamı bir hurafe (supersitition) saymamız gerektiğini ve Batı biliminin ‘cahilî bilgi’ olarak nitelenebileceğini söylerken sözkonusu perdeden konuşmaktadır. Ama bilim ve bilimsellik bizi o kadar alt(sub) yanıyla, kavramış ki, o kadar üst perdeden konuşma hakkını ve imkânını kendimizde göremiyor, bu konuda bir değer hükmü belirtmiyoruz. Çünkü öncelikle bu kavramların zihnimizde bir netliğe kavuşması lâzım.

Çağdaş Müslümanlar genel tavır olarak bilimle uzlaşmayı benimsemişlerdir. Bilimi dine götüren bir olgu olarak algılamaktadırlar. Bu yüzden, bilim adamı, ama sırf namuslu bir bilim adamı olmaları hasebiyle gerçeği bulan ve Allah’a inananların yazdıkları kitaplar yayın dünyamızda oldukça geniş okuyucu kitleleri buluyor kendine. Bu okuyucuların çoğu ‘Ah ne olurdu Einstein de Müslüman oluvereydi!’ gibi yazıklanmalarda da bulunuyorlar belki ama hiç birinin Einstein’in dilini çıkaran fotoğrafına bakıp da düşündüğünü sanmıyorum. Ve neden özellikle bir siyonist olarak kalmakta direndiğini…

Şu hiç bir zaman unutulmamalıdır ki, bilimin tarihi bir bakıma onun sekülarizasyon (dünyevileştirme) u tarihidir. Bilim kendini metafiziğin tortularından arındırmak için çok uğraştı. Çünkü bu günkü biçim ve çerçevesine ulaşabilmek için bunu yapmak zorundaydı. Şimdi karşımıza iki soru çıkıyor; çağdaş bilimsel çerçeve mümkün olabildiğince seküler (dindışı) olduğuna göre, dini hakikatleri bu çerçevede düşünmeye kendimizi zorlamakla, dinin anlam ve ruhunu, bilimin anlam ve ruhuna rağmen, bu çerçeveye sıkıştırmış olmaz mıyız? Yok eğer bilimle uğraşacak, onu elde edeceksek, bunun zorunda hissediyorsak kendimizi, niye zihnî karışıklıklara meydan verecek şekilde bu iki olgunun anlam ve lisan sistemini birbirine kurban edelim?

Bilimsel dincilik ya da dinci bilimsellik tavırlarının, dinle bilimin gerçek değer ve anlamına varmak isteyen Müslümanlar için açıkça birer köstek olacağı fikrindeyim. Bu lisan karmaşasından din düşmanları zaten yeterince faydalandılar; şimdi tutup din adına aynı karmaşa içinde oyalanıp durmanın anlamı yoktur. Bu sözlerimden bilime karşı olduğum çıkarılmasın. Demek istediğim en formel biçimiyle şudur: Ne dinin bilimselleştirilmeye ihtiyacı vardır, ne de bilimin dinselleştirilmeye tahammülü. Burada Din’i en has anlamıyla, bilimi de Batı’da kazandığı anlamıyla kullanıyorum.

BİLİMSELLİK VE FELSEFE

Bilimselliğin kavranış biçimlerinden biri de onun felsefî anlamda kavranışıdır. Bizde felsefe, öteden beri dinî düşünce bağlamında ele alınır; bazen dinî akidelerin mahremiyyetine el atmış bir nâmahrem olarak görülür ve kapı dışarı edilmek istenir, bazen da din adına yardıma çağırılan bir bilge kişi gibi hürmet görür. Ama günümüzün felsefi eğilimleri, felsefeyi daha çok bilim düşüncesi bağlamına kaydırdığı için, —bu düşünceye uzak olduğumuzdan mıdır nedir— bilim felsefesi daha yeni yeni ilgi alanımıza giriyor. Neyin bilimsel olduğu, neyin olmadığı konusunda, yargı mercii bilim felsefesidir günümüzde. Buna bilim de itiraz etmemektedir. Çünkü bilim felsefesi bilimi içkin biçimde kavrama çabasındadır ve bu yüzden kullandığı kavramlar, bilimin kullandıklarıyla ortak bir payda altında birleşirler. Fakat işlevi bakımından bilim felsefesi, bilimin yargıcı, daha doğrusu kontrol sistemidir. Yani bilimin zaaflarını açığa çıkardığı kadar bu zaafların açığını kapamak isteyen yine bilim felsefesidir.

Bu yüzden herkesin diline sakız ettiği bilimsellik kavramına ait sınırların ne olduğuna o karar verecektir. Bu konudaki tercih ve tartışmalar ekoller düzeyine çıkmıştır ve çeşitli görünüşlere sahiptir. Aslında bu tartışmalara rengini yine belli dünya görüşleri vermektedir ama hiç değilse doğrudan ideolojik içeriklerden azade bir görünüm arz etmektedirler. Ne var ki bu tartışmaları oylumlu biçimde ele alıp değerlendirmek böyle bir denemenin omuzlarına ağır gelecektir. Üstelik bilim felsefesine ait metinlerin çoğu, belli bir uzmanlık düzeyini gerektirmektedir okunmaları için. Bu metinleri herkesin katılabileceği ortalama bir düzeye çekmek için, sanırım daha da konunun uzmanı olmak gerekmektedir. Oysa bu aşamada yapılması gereken bilim felsefesinin meseleye nasıl yaklaştığına işaret etmekten ibarettir.

Bilim felsefesine ait özgün metinlere çaktığımızda kullanılan kipin, ideolojik metinlerden farklı olarak, yakıştırma ve zorlamalardan bağımsız olma endişesi taşıdığını görürüz. Bu metinler belki bilim konusunca bir ideoloji geliştirmek istiyor olabilirler fakat doğrudan bir ideolojiye bilimsel paravanalar tedarik etmek amacında değildirler. Daha önceki sayfalarda Engels’ten yaptığımız alıntı hatırlanacak olursa, Marksist ideolojinin bilime kazmanın kılıfı gözüyle taktığı yeniden teslim edilecektir. Oysa bilim felsefesi bilime uygun kılıflar biçme peşinndedir. Engels doğayı peşinen diyalektik mantığın biçimleri (yasaları) içinde görmektedir. Oysa doğaya hangi biçimde baarsanız ya da hangi biçimde görmek isterseniz, size o biçimde görünür, insan zekâsındaki vehim fakülteleri, insana garip oyunlar oynar. Demek ki doğayı kavrayış biçimleri sizin ön kabullerinizin dolayımından geçer ister istemez. Engels ise diyalektiğin biricik bilimsel yöntem olduğuna peşinen inanmıştır. Bu tavrın adı dogmatizm dir. Dogmalar ise karşılıklarını başka dogmalarda görmek isterler. Bu yüzden Marksistler için bilimin verileri, diyalektik dogmalara karşılık olan yeni dogmalara dönüşürler. Materyalist metinlerin hemen tümünde bilimin dogmatik olarak kavrandığını görürsünüz.Çünkü bilimsel ifadeler onlar için doğruluğu su götürmez genel geçer ifadelerdir. Bu kavrayış biçimi daha önceki sayfalarda değinilen klâsik pozitivist zihniyetin marksist materyalistlerdeki bir yansımasıdır. Bilim konusundaki bu mutlakiyetçi tavrı sürdürmenin imkânı onlar için oldukça azalmış görünüyor. Zira 60 yıldır sürdürülen bilim felsefesi tartışmaları bilimsellik kavramını, artık materyalist ideolojiyi taşıyamaz duruma getirmiştir. Bu tartışmaların, ‘burjuva ideolojisi’ kabilinden yakıştırmalarla geçiştirilemeyeceği ortadadır. Şimdi şu metne bakalım: «Bir doğa yasası ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir. Bir doğa yasası için şunu söyleyebilirsiniz: Bu yasa ne doğrudur ne de yanlış, yalnızca olasıdır. Bir doğa yasasının olası olması demek, onun basit, kullanışlı olması demektir».( Wittgenstein, Waismann’m «Wittgenstein and Vienna Circle» adlı incelemesi, s. 100 Oxford. Londra, 979.)

Bu belirlemenin mutlakiyetçi tavırlara cevaz vermeyeceği açıktır. Bilimin yasalarına genel geçer (tümel) hakikatler gözüyle bakıp evrende işlerliğini sürdüren gerçek yasalara gözü kapamak tuzakların en bilimselidir. Marksistler bu tuzağa körlüklerinden düşüyor. Ama bilim filozoflarının bir çoğu için aynı şeyi söyleyemeyiz. Onlar körlüklerinden değil, yolu bilmemelerinden düşüyorlar. Buna bir de Batılı aydına özgü zihni miyopluğu eklemek mümkün.

Materyalistlerin (ve pozitivistlerin) inandıkları bilim felsefesinin böylesi akidevi bir içeriğe sahip olduğuna değindikten ve onu özgün bilim felsefesinin yaklaşımıyla kıyasladıktan sonra, şimdi, meslekten bilim filozoflarının görüşlerine geçebiliriz. Bunun için Viyana Çevresi filozofları, Karl R. Popper, Wittgenstein, ve Thomas S. Kuhn’un konuyla ilgili görüşlerine kısaca değinmek gerekiyor. Bunu, onların görüşlerini irdelemek için değil, zihnimizde daha boyutlu bir bilimsellik kavramı ‘oluşturmak için yapmaya çalışacağız.

«Zihinsel ve fiziksel olaylar arasındaki bağlantı deneyle kurulmak zorundadır. Ne var ki bu ifade bu ikisinin özdeş olmadıklarını tazammun etmektedir. Zaten özdeş olsalardı, deneylere gerek kalmazdı. (Şu halde ifadeyi değiştirirsek) zihinsel olaylarla fiziksel olaylar arasındaki bağlantı yalnızca mantıkla kurulabilir.»(A. J. Ayer, The Problem of Knowledge, s. 212. Pelican, 972.) Bu ifadeler Viyana Çevresi adı verilen bilim felsefesi akımının İngiltere’deki savunucusu Alfred J. Ayer’indir ve neredeyse akımın görüşlerini bu haliyle formüle etmektedir.

‘Viyana Çevresi’ adı verilen felsefe akımına mensup filozoflar, İkinci Dünya Savaşı esnasında politik nedenlerle dünyanın çeşitli yerlerine dağılmışlar ve bu, felsefelerinin dünya çapında yayılmasına imkân tanımıştı. Hattâ bu okul mensuplarından olan Hans Reichenbach Türkiye’ye yerleşmiş ve İstanbul Üniversitesinde konuk profesörlük yapmıştı. Gelgelelim yine aynı okul mensuplarından Carnap’ın İngiltere’deki etkinliğine bakarak, konuk profesörün Türkiye’deki çabalarının son derece yankısız kaldığı söylenebilir. Oysa bu felsefenin yanlışları (ama kaliteli yanlışları) üstüne ilgimizi yoğunlaştırabilseydik, belki şimdi bilimsellik üstüne konuşulan şeyler daha düzeyli olurdu.

Bu akım yeni olguculuk (neopozitivizm), mantıksal deneycilik gibi unvanlarla anılmaktadır. Aslında yukarıki satırlarda Ayer’den yaptığımız alıntı bu akıma niye mantıksal deneycilik dendiği konusunda bir fikir vermektedir. Çünkü mantık ve deney terimleri bu akımın anahtar terimleridir.

Bu bilim felsefesi akımını kısaca şöyle dile getirebiliriz: Şimdi bizim bir gözlem ve deney alanımız vardır. Sözgelimi ben Albatros kuşlarının nasıl ürediklerini gözlemleyebilirim. Yahut elektriğin mıknatıs üzerindeki etkileri üstüne istediğim biçimde deney yapabilirim. Gözlemim bir bakıma görebilmeme, deneyim ise tutabilmeme bağlıdır. Yani benim bilimsel uğraşımı sürdürebileceğim alan, elle tutulur, gözle görülür fizikî alandır. Ben fizikötesine ait şeyleri görmüyorum. Hattâ onların var olup olmadıklarını bile bilmiyorum. Ne gözlemliyebiliyorum onları, ne de deneyebiliyorum. Onlar laboratuvara sokulamadıkları gibi, teleskopla da gözlenemiyor. Hiçbirinin bilimsel araştırmalara konu olabilecek nesnel karakterleri yok. Bu yüzden fizikötesine ait kavramlar da nesnel karşılıkları olmayan ve bu yüzden de anlamsız düşen bir karaktere sahip. Meselâ biri çıkıp evrenin yaradılış sürecinden sözetse, «yaradılış» kavramı benim için fizikötesine ait bir kavram olur ve bu yüzden de anlamsız düşer. Eğer ben bilimsel anlamda akıl yürütmelere başvuracaksam, bu tür kavramlar benim sözlüğümde yer almamalı. O zaman işin içinden çıkamam. Çünkü bu beni sonuç olarak «Tanrı» fikrine götürür ki, o zaman benim yaptığım bilim olmaz, teoloji olur. Demek ki fizikötesine ait kavramlar anlamsızdır ve bilimsel olmayan kavramlardır. Benim ortaya çıkan bu anlam problemini halletmem, bilimsel olan kavramlarla olmayanları birbirinden ayırmam gerek. Bunu yaparsam ancak, ifadelerim bilimsel bir kimliğe bürünür. Matematik, bilime özgü klâsik bir lisan olarak elimde. Onun yapısal karakteri benim bilimsel ifadelerimi kanıtlayacak ve sınayacak bir karaktere sahip. Yanısıra, anlam sorununa karşılık olarak da mantığa ihtiyacım var. Şu halde mantık ve matematiğin tezevvüc ettiği sembolik mantık benim için en uygun bilimsel dil olacaktır. Ayrıca deneylerden kalktığıma göre tüme varmam gerekecek, tümevarım mantık sorunlarımın temelini teşkil edecektir…

Aslına bakılırsa Sezar’ın hakkı Sezar’a anlayışındaki bu seküler (lâdinî) tavır, modem bilimin bugünkü yapısı veri olarak kabul edilecekse eğer, normal karşılanmalıdır. Zaten Batı’da metafizik adına işlenen cinayetler, gerçek matefiziği kendi karanlığıda boğmaya devam ediyorken hiç değilse bilimin kendisini bu karmaşadan kurtarıp, kendi yatağını açmasına izin vermeli diye düşünüyor insan. Ama tekrar ediyorum, böyle düşünürken bilimin bugünkü yapısının veri olarak kabul edilmesi şartı yar. Yoksa kendini metafizik tortulardan arındırdığını söyleyen bilimin temellerinde belli bir inanç (inançsızlık), belli bir dünya görüşü ya da belli değerler sisteminin yatmadığını varsaymak safdillik olur. Bizim demek istediğimiz böylesi temellere de sahip olsa, bilimin böyle bir çerçeve içinde ulaştığı nisbi başarılara bakıp, onu bir imkân olarak göreceğimiz yerde, kendi dinsel metafiziklerimiz için bir alet olarak görmememiz gerektiğidir. Bu, bilimin özünde varolan şekiller niteliği onaylamak anlamını taşımaz asla. Yalnızca mütecanis olmayan şeylerin birbirine karışmaması gereğini vurgular, o kadar. İşte Viyana Çevresi filozoflarının endişelerini biz tersinden alıyor; bilim tarafından dine bakarken izhar ettikleri endişeleri tersinden dile getirip din tarafından bilime bakıyoruz. Böylece, pozitivist zihniyetleri bir yana, bilimin efradını cem’edip ağyarını menetmelerini, yanlış çizilmiş bir projede yerinde bir kontenjan olarak değerlendiriyoruz.

Bakm, Ayer’in andığımız sözlerine… Karşımda, gözleyebildiğim fiziksel olaylar var. Onlardan bilgi üretebileceğim bir zihnim de var. Şu halde geriye zihnimin süreçleriyle, fiziksel süreçlerin arasındaki bağlantıyı kurmak kalıyor. Bunun için ilk başvuracağım şey deney. Fakat yapacağım deneyleri belli bir anlam ve kavram sistemi içinde değerlendirebilmem için mantığa ihtiyacım var. Mantık sistemimle sözkonusu bağı kurdum mu bilimsel bilgiye ulaşmış olurum… Burada bilimin sınırlan, alanı ve yöntemi açıkça belirlenmiştir. Bilim, mantıksal-deneyci bir yöntemle fiziksel olgular alanı içinde yapılan araştırmalar bütünüdür.

Oysa dinî bağlamda edineceğimiz bilgiler fizik olaylarla sınırlandırılamayacağı gibi, başvuracağımız yöntem de bir tümevarım mantığına inhisar ettirilemez. Ayer’in sınırlarını çizdiği çerçevede, bilim belirlediği hedeflerine varabilir. Ama ne var ki böyle bir çerçeve din adına bilim yapmamızı engelemekte, bu hakkı bize vermemektedir.

Tekrarla şunu vurgulamak istiyoruz: Günümüzün geçerli bilim anlayışı pozitivist bir espri taşır. Hattâ Türkiye’deki yaklaşım, bırakın neo-pozitivistlerin rengini taşımayı, yer yer Comte’çu kaba-pozitivizmin felsefi tortularını taşımaktadır bağrında. Bilimi bir insanlık dini olarak görme eğilimi, bilimsel ifadeleri dinsel ifadelermiş gibi kullanma alışkanlığı sonuç ve örneklerine her gün rastlanan olgulardır (Şakir Kocabaş, «İfadelerin Gramatik Ayrımı» adlı felsefî denemesinde bu karışıklığın zihnî emellerini net bir üslupla ortaya koymaktadır. Ekin Yay. 1984, İst.) Sözkonusu pozitivist espri ve dindışı çerçeveyi sabit kılarak, bu çerçeveye din adına bir şeyler sokuşturmaya çalışmak, ya da bu çerçeveden din için bir şeyler aparmaya kalkışmak zihin karışıklığından başka bir işe yaramaz. Tabiî hâlâ zihnî etkinliklerden söz ediliyorsa. Kendimize özgü model ve çerçeveler geliştirmeksizin bırakın dinsel düşünce sistemleri geliştirmeyi, salt bilim yapmak bile, sahip olduğumuz değerler gözönüne alındığında hiç de orijinal olmayacaktır.

Newton devriminden beri bilim doğa yasalarını keşfetmenin peşindedir. Bilim adamı bu arayışta kabaca şu süreçlerden geçer.

Önce gözlem ve deney aşaması sözkonusudur. Belki de yıllar alacak bu araştırmaların ardından edindiği bulguları, gerekirse başkalarının ortaya koyduğu bulgularla birleştirerek bir birikim elde eder. Daha sonra bu birikimden kalkarak sistemli bir varsayımlar kümesi oluşturur. Bu varsayımlar kümesi içinde yer alan önermeler doğru ya da yanlış değildirler. Birbirlerini de ispatlayamazlar. İndî bir şekilde öyle oldukları varsayılmıştır. Fakat varsayımlar yasa benzeri önermelerdir. Ne var ki henüz matematiksel olarak ispatlanmamışlardır. Bu iş için de matematiksel ispatlama yollarına başvuran bilim adamı eğer varsayımı doğrulamayı başarırsa bir doğa yasası bulunmuş demektir. Yani önce varsayılan bir önerme matematiksel olarak ispatlanıp da sonuçta «evet, matematiksel olarak kanıtladık ki önce doğru olduğunu farzettiğimiz bu önerme gerçekden doğruymuş» denirse doğrulanan bu varsayım artık bir doğa yasasıdır.

İşte bilimsel teori denilen şey, aslında varsayımlar üretmekten, doğa yasasına ulaşmak sürecine kadar yürütülen bilimsel yöntemin kendi içinde tutarlı bir mantık matematik sistemi çerçevesinde ortaya atılmasından başka bir şey değildir. Bu çerçeveyi bir makalesinde ustaca çizen bilim felsefecisi Campbell’e bakarsanız, doğrulanabilmiş bir yasaya ulaşabildiğine göre teori de doğrudur. Ama teoriler yasa değildir, yalnızca onları açıklar. Ayrıca yasalar gibi doğrudan deneylerle kanıtlanamaz. Yani bir bütün olarak bilimsel teorilerin kabul ya da reddi ayrıca ilâve deneylere gerek duyulmaksızın da olabilir.(N.R. Campbell, What İs A Theory? Readings in the Philosophy of Science. Prentice Hall inc. 1970, USA.)

Demek ki varsayımlar matematiksel olarak doğrulanarak yasa oluyorlar. Bu süreç böyledir, daha doğrusu Popper’a kadar böyleydi. Bilindiği gibi Viyana Çevresi filozofları bilimsel önermelerin doğrulanabileceğim savunmaktaydılar. Daha doğrusu bir önermenin bilimsel ve anlamlı olmasının ölçütü, o önermenin matematiksel ispat yöntemleriyle doğrulanabilir olmasıydı. İşte yine bir Viyana’lı olup Viyana Çevresi’nin bilim felsefesine karşı çıkan Karl R. Popper, bilimsel önermelerin (bir yasayı ifade eden ya da bir varsayımı dile getiren önermelerin) doğrulanamayacağını ileri sürmüştü. Popper’a göre bilimsel önermeler doğrula namazlar, yalnızca yanlışlanabilirler. Bu ne demektir?

«Su yüz derecede kaynar» yasasına inandırılmışızdır. Bir süre sonra kapalı kaplarda suyun başka derecelerde kaynadığını farkederiz ve yasayı değiştiririz: «Su açık kaplarda 100 santigrat derecede kaynar.» Bu işi hallettiğimizi sanırken, suyun daha yükseklerde bu derecede kaynamadığını farkederiz. Ve yasa yine değişir: «Su açık kaplarda, deniz seviyesindeki atmosfer basıncında 100 santigrat derecede kaynar.» Bunun böyle sürmeyeceğini kimse temin edemez. Demek ki bu yasayı destekleyen yüzlerce örnek ve destek bulsaydık yine bu yasayı doğrulamış olmazdık. Beklenmedik bir olay, bir farkına varış doğrulanmış kabul edilen yasayı yanlışlayıverir. Çünkü yasaya aykırı olabilecek tüm karşı örnekleri, yasayı vaz’ederken tek tek gözlemleyenleyiz. Ancak gözlemlerimizin adedini çoğaltabiliriz. Bununsa doğrulanabilirlik açısından teorik bir anlamı yoktur. Bu yüzden bilimin koyduğu yasalar ancak yüksek bir olasılık ifade ederler. Hayalgücü, yürürlükteki bir kuramdan daha mükemmelini her zaman üretebilir ve yürürlükte olan teorileri tahtından rahatça indirebilir. Newton/Einstein örneği bilimsel dogmatizmin burnuna inen müthiş bir yumruktur bu yüzden. Ve bu yüzden bilim geçicidir.

Viyana Çevresi’nin doğrulanabilirlik ilkesinin karşısına yanlışlanabilirlik ilkesini koyan Popper, böylece deneyciliği felsefi anlamda reddetmiş oluyor ve deneyciliğin dayandığı tümevarım mantığının da saçma olduğunu ileri sürüyordu. Ona göre biz tek tek kuğulara bakıp da «bütün kuğular beyazdır» diye tümel bir önerme ileri süremeyiz. Çünkü bizi, kahverengi bir kuğunun da olmayacağı konusunda kimse temin edemez. O yüzden bu önermeyi şöyle değiştirmek zorundayız: «Belki bütün kuğular beyazdır.» Demek ki Popper’a göre tümevarım diye bir şey yoktur. Çünkü biz tek tek gözlemlerden kalkarak tüme varmıyoruz. Aksine teorisyen ve mucitlerin biyografileri bunu yalanlamaktadır. Gözlemleri biriktirmek kendi başına anlamlı olmadığı gibi, salt onlardan kalkarak bir teoriye ulaşılamaz. Teoriye ulaşan kafa hayalgücü ve sezgisi dehâ düzeyinde olan kafadır. Bu hep böyle olmuştur. (Bkz. Bryan Magee, Kari Popper’ın Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, s. 931. Çev: M. Tunçay, Remzi Ktb; 982, İst.).

Bilime özgü bir dil, bilimsel teorilere özgü kavram sistemleri var. Bu dil yapısı ve kavram sistemleri çeşitli gerekçe ve tercihlerle oluşturulmuş, üretilmiş. Bilime ait ifade biçimleri ve bilimsel teorilere özgü kavram sistemleri bir arada ele alındığında ortaya bir dil-anlam sorunu çıkıyor. Çok kaba bir örnek verirsek, demin yukarıda geçtiği üzere, tümevarımsal mantığa dayalı bilimsel ifadelerin kullanılış gerekçesi temelde deneyci bir bilim felsefesine dayanıyor. Ayrıca buna olasılık hesaplamalarına dayalı matematiksel ifadeleri de ekleyin. Basbayağı mantıklı matematikli bir dildir bu ve kendi çerçevesi içinde oldukça da kullanışlıdır. Ama sonra Popper diye biri çıkar ve bu tümevarımsal bilim mantığını, bu deneyci bilim felsefesini, pek de öyle bilimsel ifade biçimlerine başvurmadan reddediverir. Demek ki bilim için dil, doğrudan bilginin özüyle ilgili değildir.

Dil, sözkonusu olunca, buradan Avusturyalı dilci filozof Wittgenstein’in felsefesine şöyle bir değinmek yerinde olur.

Wittgenstein felsefesinin merkezinde dil vardır. Zaten O’na göre «Felsefe tümüyle bir dil eleştirisidir.»(Wittgenstein, Tractatus (40031) Routled and Kegan Paul London, 981.)

Bu eleştiri felsefesinin ilk döneminde dilin sınırlarını belirlemeye yönelikti. Filozof önceleri dilin yalnızca olguları ifade edebildiğini ve bu ifadelerle olgular arasında resmeden resmedilen ilişkisi olduğunu sanmıştı. Yani bir ifadedeki dilsel öğeler arasında nasıl bir yapısal bağıntı varsa, ifade edilen olgulara ilişkin nesneler arasında da öyle yapısal bir bağıntı vardı. Bu karşılıklık birebirdi. Ve bütün diller ortak bir mantıksal yapıya sahiptiler. Felsefenin görevi bu ifadeleri açıklığa kavuşturmak ve dilin sınırlan dışında kalan ifadeleri eleştirerek ayıklamaktı. Böylece geriye sınır ve imkânlrı belirlenmiş bir dil ve bu dille ifade edilen gerçeklikler kalıyordu. Daha sonra far ketti ki, dil hiç de sandığı gibi fiilî olgulara filan tekabül etmemekte. Asıl itibariyle toplumsal bir aletti o ve sonsuz çeşitte amaca hizmet etmek üzere toplum tarafından sürekli geliştiriliyordu. Kullandığımız dil, toplumun marifetiydi ve toplum (ya da toplulukları) kendi amaçlan doğrultusunda dil biçimleri geliştiriyorlardı, örneğin tenis oyununun kuralları, bu kurallara uygun gereçlere ihtiyaç gösterir. İşte aynı şekilde toplum kendi oynayacağı oyunların kurallarına uygun gereçler olarak, dil biçimleri üretmekteydi.

İş böyle olunca, dilin hangi amaçlar doğrultusunda kullanıldığını ve geliştirildiğini araştırmak Wittgenstein felsefesinin yeni görevi olmaktadır. Bu bakış açısından bilimde, felsefede, ideolojilerde ve hâttâ sanatta kullanılan ifade biçimlerinin hangi amaçlara tekabül ettiklerini görebilir ve bu ifadelerin zihnimizde oluşturduğu etkinin bir vehme, hâttâ bir büyüye dönüşmesini daha, rahat önleriz. Zaten Wittgenstein’in ikinci dönem felsefesinin temel programı «Zekânın büyüsüne ya da dil yoluyla büyülenmesine karşı bitmeyen bir mücadele»olarak belirlenmiştir.

Bilimde önce teori gelir. Teorik sistemlere onların ifade biçimleri açısından bakan Wittgenstein için teoriler, aslında kavramsal sistemlerdir. Bu kavramsal sistemleri oluştururken hangi zihinsel süreçlerden geçildiği, ne amaçlandığı ve ne kastedildiği Wittgenstein’in temel problemidir.

Kavramsal sistem terimi bir başka filozofta paradigma kavramıyla karşılanmıştır. Amerikalı ünlü bilim felsefe ve tarihçisi Thomas Kuhn’a göre bilimsel teoriler birer paradigmadır. Yani birer karşılaştırma modelidirler. Biz bu modelleri olaylarla karşılaştırmak için kullanırız. Bu yüzden onların doğru ya da yanlışlığından sözedilemez. Onlar için söylenecek şey «Bu karşılaştırma modeli olaylarla karşılaştırmak için oldukça kullanışlı ya da yeterince kullanışlı değil.» biçiminde olabilir. Bilimsel teorilerin doğruluğundan ya da yanlışlığından sözedilemeyeceğine göre, onların doğrulanıp yanlışlanmasından da söz edilemez.

Bunun için deriz ki, Newton teorisi ne doğrudur, ne yanlıştır ve ne de yanlışlanmıştır. Ayrıca doğruluğundan da sözedilemez. Yalnızca olaylarla karşılaştırmada yeterince kullanışlı olmadığı, yetersiz kaldığı için terkedilmiştir. Bir kere bu paradigma kavramını kabul ettiniz mi, bunun mantıksal sonucu olarak, doğa yasası, bilimsel yasalar, objektif gerçekliğin tasviri, keşif, ispat… gibi bir çok kavramın anlamsızlaştığını görürsünüz.Çünkü, meselâ objektif gerçekliğin tasviri kavramını alalım ele; karşılaştırma modeli olarak paradigma objektif gerçekliği tasvir etmez, belki temsil eder. Yani biz bilimsel bir teori inşa etmekle evrenin objektif gerçekliği üstüne yeni bir bilgiye ulaşmış olmayız. Yaptığımız şey yalnızca yine bilmediğimiz olayları kendisiyle karşılaştırabileceğimiz yeni ve belki de daha mükemmel bir model üretmektir.

Demek ki paradigmalar birer kavramsal sistemdir. Bu sistem içinde yerini alan kavramlar belli tanımlarla oradadırlar. Bilimde önce teori vardır demiştik; bu önemlidir, zira bu önce kavramsal sistem var demektir. Bu sistem kendi içinde ayrıca tutarlıdır ve kendisiyle karşılaştırılan olayları yine kendi içinde açıklar. Kuhn ve onun gibi düşünen bilim filozoflarına göre, deney ve gözlemler ancak böyle bir sistem içinde belli anlamlar kazanırlar. Ama önce bu ya da şu kavramsal sistemin tercihi sözkonusudur. Seçilen kavramsal sistem, kendi çerçevesinde yer alan gözlem ve deneyleri koşullandırır, onlara kendince bir anlam biçer. Yani sistemden bağımsız bir gözlem ve deney dili yoktur. Sözgelimi Batlamyus’un arzı merkeze alan teorik sistemini benimsemiş olan Tyco Brahe ile Kopernik’in güneşi merkeze alan sistemini benimsemiş olan Kepler, aynı gözlemleri yapmış olmalarına rağmen birbirinin karşıtı sonuçlara varmışlardır. Kopernik’in gelişine kadar Batlamyus modeli benimsenmiş ve bu model asırlarca yapılan gözlem ve deneylere kendince bir anlam kazandırmıştı. Sonra Kopernik geldi ve daha yetkin bir model geliştirerek devrimsel bir atılım yaptı. Daha doğrusu kavramsal bir devrim gerçekleştirdi. Böylece Batlamyus modeli terkedildi. Ama Kuhn’un bakış açısıyla, kimsenin tutup Batlamyus teorisinin yanlış, Kopernik teorisinin doğru olduğunu söylemesi anlamlı olmayacaktır. Bu düşüncenin getirdiği başka bir mantıksal sonuç da bilimin aslında ılerlemediğidir. Bilim devrimsel sıçramalar yapar, evrimsel bir süreci takip ederek ilerlemez. Yani biz yeni bir kavramsal sistemi benimsemiş olmakla, bilgilerimizde bir ilerleme kaydetmiş olmuyoruz.

Bu sonuç özellikle pozitivist ve materyalistlerin havariliğini yaptığı bilimin ilerlemekte olduğu inancını temelinden sarsması bakımından çok önemlidir. Devrim kavramına teşne olan materyalistlerin, Kuhn’da geçen bilimsel devrim kavramına katılmaları da mümkün değildir. Çünkü «Kuhn’un devrimlerle yıkılıp yenilerinin oluşturulduğunu söylediği paradigmalar, en geniş anlamıyla bilgi ortamını yaratan amaçların, çıkarların örgütlendiği sistematik bir yapıdır.» (Bkz. Nilüfer Kuyaş, Kuhn’un «Bilimsel Devrimlerin Yapısı» çevirisine yazdığı önsöz. Alan Yay. 982, İst.)

BİLİMSEL TEORİLERİN DOĞASI

Ben şahsen indeterminizm öğretisinin doğru, determinizmin ise bütünüyle temelsiz olduğuna inanıyorum. (…) Karşı görüşü desteklemek için «bilim her şeyi bilir» önyargısı ya da yarı-dinsel önyargılar dışında pek dayanak yok. Sözü edilen bilim ilke olarak İlâhî mutlak bilim olsa: neyse. (…) Bilimselliğin yegâne başarısı diye sözü edilen öndeyi (prediction tahmin/önceden haber vermek, kehanet) dir ki, beni ilgilendiren ve bir türlü tatmin olamadığım konu bu dur. (…) Bilimsel teorilerimizi ben, evreni yakalamak için örülmüş ağlar olarak görüyorum. (…) Teorilerimiz kendi ürettiğimiz şeylerdir; bizse yanılabiliriz ve yanılgılarımız teorilerimize yansır. O halde teorilerimizin genel özelliklerinden —onların basit oluşlarından ya da evrenin gerçek özelliklerine karşılık bizatihi deterministik oluşlarından şüphe edeceğiz. (…) Bildiğimiz üzere evren olağanüstü biçimde karmaşık (mürekkeb = complex) tır. Bir takım teorilerin basitliği —ki onları biz yaptık—, o veya bu anlamda yapısal özellikler arzetse de evrenin asıl itibariyle basit olmasını gerektirmez. (…) Bu anlamda bilim sistemli bir basitleştirme sanatı olarak tanımlanabilir —yani gözetilen yarar uğruna bazı şeyleri gözardı edeceğimiz tefrik etme sanatı. (…) Teorilerimizin tümelliği (universality: külli olma) benzer problemler çıkarmıştır ortaya. Peki tümel olan teoriler evrenin tümel özelliklerini, nizamını betimleyebilir mi? (…) Geçtiğimiz iki asır boyunca Newton teorisine evrenin doğru teorisi gözüyle bakıldı. İki asır önce birçok fizikçiye geldiği gibi bize de tatminkâr gelen bir teori bulduk diyelim; yine emin olamayacağız ondan. Hâttâ bir gün gelecek böylesi teorilere yapılacak ciddî itirazlara da rastlanmayacak.
Karl. R. POPPER, Our Theories As Nets. New Scientist, June 981.

Popper’in bilimsel teoriler hakkındaki bu yakınıcı ifadeleri aslında bize bir teorinin tanımını yapmıyor, onun nasıl teşkil edildiği yolunda bir bilgi vermiyor bir üst dil kullanıyor teoriler hakkında yani onları eleştiriyor. Bir bilimsel teorinin imkân ya da imkânsızlarından sözederken kullandığı kip, onlar hakkında önyargılarla düşünmemizi önlemeye çalışıyormuş gibi bir hava içinde. Bizi metnin esprisi kadar metin içinde geçen belirleyici kavramlar da ilgilendiriyor. Basitlik, karmaşıklık, öndeyi/tahmin/önceden haber vermek, kehanet , tümellik, determinizmgibi kavramlar bunlar. Bilimsel teorilerin doğası üstüne yazılacak en küçük bir risalede bile yer alması gerekli olan bu kavramlar içinde en önemlisi basitliktir ki, pozitif bilimde bir ilke haline gelmiştir neredeyse.

Basitlik, bilimsel anlatımda bir ekonomi ilkesidir. Modern bilimde analitik bir gereçolarak kullanılan mantıksal sistemlerin daha kolay sınanabilmesi için böyle bir ilke kabul edilmiştir. “Einstein bunu «Optimal Metodolojik Basitlik» deyimiyle ifade etmiştir. Yani bir teori ya da aksiyomatik sistem «mümkün en az sayıda varsayım» içermelidir.

Bu ilkenin bilimsel anlatımın ön-şartı olduğunu ilk kez ortaya atan Kopernik’tir. Kendisi Batlamyus sistemine karşı yeni bir sistem ortaya attığında Batlamyus sisteminde yer alan oldukça grift ve karmaşık anlatım biçimlerine karşılık kendi sisteminin oldukça basit olmasını lehte bir puan olarak kaydetmiştir. Newton ise ünlü Principia’sın da açıkça «Doğanın basitlikten hoşlandığını» öne sürmüştür.Henri Poincarè’ye göre basitlik ilkesi bilimin ilerleyebilmesi hâttâ mümkün olabilmesi için temel şarttır. Kaldı ki kendisi evrenin basit olmak zorunda olduğunu, biliminse evrenin bu basitliğine bir ayna olduğunu ileri sürmüştü. Einstein’ ın da evrenin basit yapıda olduğu yolunda bir inancı vardı. Popper yanlışlanabilirlik ilkesini ortaya attığında basit bilimsel anlatımların karmaşık olanlara nisbetle çok daha kolay sınanabildiğim yani yanlışlanabildiğini ileri sürmüştü. Fakat bu ilke bilimsel teoriler için teknik bir ihtiyaca karşılıktır. Yoksa konunun başında alıntıladığımız düşüncelerine bakılırsa teorilerde basitlik ilkesi, teorinin temsil ettiği evrenin de basit olduğunu tazammun etmez. (Bu konuda bkz. Şafak Ural, Pozitif Bilimle Basitlik İlkesinin Belirlenmesi Yolunda Bir Deneme (Dokt. Tz.) İ.Ü. Sd. Fak. Yay: 981, İst.)

Bilimsel teorilerde basitlik ilkesi meselesinin ortaya çıkardığı temel problem budur.

Teorilerin basit oluşu evrenin de basit olduğunu neye gerektirsin?

Popper’in serahatle vurguladığı gibi teorileri biz ürettik. Onlar bizim muhayyilemizin uzanabileceği yerlerle sınırlıdır. Biz onu açıklamak için belli dil biçimlerine başvururuz. Mantığın formlarına, matematiğin sayılarına, günlük dilin kalıplarına bağımlıyız. Sözgelimi «Tüm köpekler kuyrukludur» önermesini ileri sürüyoruz ve böylesi tümelleştirilmiş bir özne yüklem çatısını doğadaki asıl gerçeğin yapısı yerine ikame ediyoruz. Ya da İngilizce oluyor bu önerme ve bu dilin yapısını gene gerçeğin yapısal özelliğiymiş gibi kabul ediyoruz. Matematiksel anlatım biçimlerine başvuruyoruz ve bu, evrenin matematiksel bir yapı arzettiği yolunda bir indirgemeyi beraberinde getiriyor. Üstelik kullandığımız tüm dilsel biçimler ilke olarak aşın basitleştirilmeye çalışılıyor. Bunun pragmatik bir değeri vardır mutlaka. «Kısa ve özlü» ifade biçimlerinin yalnızca bilimde değil, insanoğlunun tüm uğraşlarında yararlar sağladığı kesin. Ama bu biçimleri evrene dikte etmeye çalışmak ya da ulaştığımız basitliğin bizatihi evrenin doğasında varolduğunu söylemek biraz metafizik (!) bir ifade olmuyor mu?

Gözlem ve deneyler ilerledikçe teorilerin yıpranıp yerlerini başkalarına bırakmaları, evrenin giderek sanıldığından daha karmaşık bir yapı arzetmesi yüzünden değil mi?

Karmaşık yapılan basit biçimlere indirgemek ve evrenin de sırf bu yüzden basit bir yapı arzettiğini ileri sürmek evrene aldırmamak olur.

Bu konuda bir örnek verecek olursak; Kinetik Gazlar Teorisine göre bir gazın basıncı hızlı spiral hareketleri olan sayısız moleküllerin çarpışmasından meydana gelmektedir. Bu moleküller mekânda her yöne doğru yer değiştirmektedirler. Etkilerin çokluğu, kanunu bazan o kadar karmaşıklaştırır ki, onları artık matematik formüllerle ifadeye imkân kalmaz. Boyle Moriotte kanununda gazların hareketi gösterilebilir de o harekete sebep olan karmaşık ve karşılıklı etkileşimlere sahip moleküllerin hareketi gösterilemez. Fizik olayların kendini kolayca ele veren dış yönü deterministik ve basit bir görünüm arzederler genellikle. Bu yüzden de basit kanunlarla ifade edilebilirler. Ama örneğimizde olduğu gibi fizik sferden fizik-o-şimik sfere geçildiğinde karmaşıklık artar ve kanunu basitleştirilmiş ifade biçimlerine indirgemek güçleşir. Bir de bio-şimik sfere geçildiğini düşünün!

Demek ki bilimsel teorlierde başvurulan basitleştirme yöntemleri evrenin artık göze batarcasına kendini hissettiren karmaşıklığını göz ardı etmeyi, teori ya da yasalarda ifade edilemeyen olaylara aldırmamayı, evreni hep deterministik bakış açısından görmeyi beraberinde getirmektedir. Bu da bir dünya görüşü değil midir?

Bilimsel teorilerin doğasında varolan bir diğer nitelik yine Popper’in deyimiyle onların Prima Facie Deterministic, yani peşinen ve bizatihi deterministik bir karaktere sahip oluşlarıdır. Bu niteliğin nedensellik (causality) ilkesiyle yakın bağı vardır. Bu ilke evrende her olgunun kendisinden önce veya kendisiyle birlikte yer alan bir nedeni olduğu iddiasından ibarettir. Bu ilke amiyane bakış açısıyla «tabiî ki, herşeyin bir nedeni vardır» biçimindeki bir hükümle kolayca evetlenebilir. Ama «Bu nedenler nelerdir?» diye sorulduğunda işler karışmaktadır. Klâsik fizik teorileri bu tür bir soruya kolayca ve doğru cevaplar bulduğu inanandaydı. Bu hem determinizme olan inancın verdiği bir rahatlıktan, hem de evrenin kendilerine hep basit yüzünü göstermesinden ötürü böyleydi. Şu, şu olgular gözlenmişti ve şu, şu olgular arasında bir ilişki vardı. X olgusu, Y olgusuna neden oluyordu. Bu kadar basitti işte. Ama araştırmalar ilerleyip de evren bize makro ve mikro plânda ne kadar karmaşık (complex) bir yapıda olduğunu gösterince, olgular arasındaki neden-sonuç ilişkisinin bu kadar kolay belirlenemiyeceği ortaya çıktı.Determinist telakkinin yerini indeterminist telakkinin alması, bilimde kesinliğin yerine olasılığın geçmesi, artık nedensellik ilkesini bir üknûm olmaktan çıkarmıştır. Batı bilimiyle Doğu hikmetini ilkeleri açısından karşılaştıran bir Doğulu yazar, R.G.H.Siu, kitabında bu konuya şöyle değinmektedir: «Nedensellik kavramıyla, bilimdeki olasılık kavramının uzlaştırılması için girişimler yapılmakta, iddia, ihtilafların bizim zorunlu derecede rafine ölçümler yapmadaki yetersizliğimizden kaynaklandığını ileri sürecek aşamaya geldi. Güya bu yüzden olasılık dediğimiz şey yalnızca muvakkat bir bilemeyişin ortaya çıkardığı bir muğlaklığı ifade ediyormuş. Ancak (bir pozitivizm karşıtı olan) Bridgeman asıl meselenin gözlem ve ölçümlerimizin sözkonusu konuma müdahalesinden doğmadığını, aksine önceden kestirilemez ve hesaplanamaz nitelikte bir toplamdan kaynaklandığını ileri sürdü. Bu kestirilemezlik bizatihi doğanın kendisine aittir; bizim kesin ölçümler yapmadaki yetersizliğimize değil. Modern istatistik teorisi yanlışın farklı kaynaklarını birbirinden ayırmaya başladı. Meselâ atom fiziğinde kontrol edilemez yanlışlar, teknik yetersizliğe ait yanlışlardan ayrılmaktadır. Heisenberg’in Belirsizlik ilkesibilimsel ölçümlerdeki olasılık kanısını güçlendirmiştir. Bilim giderek artan bir şeklide evrendeki olaylarda varolan karşılıklı münasebetlerin farkına varmaktadır. Artık bilim, birbirinden ayrı ve ayrıştırılabilir cisimlerin varlığından kuşku duyuyor. Olaylar artık bir bütünün birbirinden ayrıştırılamaz nitelikleri olarak mütalaa ediliyor. Dolayısıyla nedensellik, sayısız unsurun meydana, getirdiği bütüne ait tek bir görünüş üzerinde duran, belirli şartlara haiz bir sistem olarak görülebilir ancak. Bu bakış açısıyla da neden dediğimiz şey tek bir faktör içerdiğinde anlamsızlaşmaktadır.

Suya sodyum ilâve ettiğinizde açığa hidrojen çıkmasının nedeni sodyum mudur?

Yoksa su mu?

Yoksa her ikisi mi?

Zaman olmaksızın gaz nasıl açığa çıkar?

Yahut Mekân?

Çevirirsek, madde olmadan zaman açığa çıkabilir mi?

Uzam olmadan mekân yayılabilir mi?»

(R. G. H. Siu, The Tao of Science, s, 3031. Massachusettes institute of Technology)

Determinist telakki, nedensellik ilkesinin tartışmasız kabulü ve evrenin basit bir yapıda olduğunun varsayılması, peşinden bizatihi bilimsel teorilerin öndeyi (prediction/ önceden haber vermek, kehanet) gücüne, yani mevcut olguların gözleminden kalkarak gelecekteki olguları önceden kestirme yeteneğine sahip olduğu fikrini getirdi. Bir teoriye söz konusu yeteneği bağışlayan yine o teorinin kendisidir. Yani gözlem ve deneyleri matematiksel ilkelere bağlayarak temellendirmek ve mevcut gözlemlerden kalkarak gelecekteki olguları ya da gözlemlenmiş olguları matematiksel çıkarımlarla önceden kestirmek. Meselâ Newton mekaniğinin öndemelerine/tahminlerine dayanarak Plüton gezegeninin keşfedilmesi, öndeyisel/tahmini güce ait telakkileri daima destekler göründü. Sonra bu telakkiler inanca dönüştü. Modern atom fiziği ve modern astronomi araştırmalarının getirdiği yeni kavramsal sistem artık bu türden yakıştırmalara pek iltifat etmiyor. Fakat onun da kendine yeni bir inanç sistemi kurmayacağını kimse garanti edemez.

Hava tahmin raporları, bilimde öndeyi/tahmin/önceden haber vermek, kehanet dediğimiz özelliğin bir örneği sayılabilir. Ya da ay ve güneş tutulmalarına ait hesaplamalar bilimdeki öndeyisel başarının daha net bir örneği. Ama evrendeki karmaşıklığın derecesine bakarak, önceden kestirilen bu olayların çok basit olgular olduğunu söylemeliyiz. Öndeyi/tahmin denen yetenek matematiksel çıkarımların bir hüneridir. Fakat bu çıkarımların da bir olasılığın ifadesi olduğunu ilke olarak kabul etmek gerekir. Tıpkı istatistik olasılığın niteliği gibi.

Hiç beklenmedik bir olgu gözlemlenebilir ve o zamana dek geliştirilmiş bütün öndeyiler suya düşebilir. İnsan indeterminist ve antipozitivist olunca bilimin öndeyisel/tahmini gücüne doğrusu fazla iman edemiyor. Doğulu yazar Siu’dan alıntıladığımız «Bu kestirilemezlik (unpredictability) bizatihi doğanın kendisine aittir» düşüncesi, farkedilirse bir pozivitizm karşıtına aittir. Popper’in ön deyiden duyduğu kuşkuyu da onun bir indeterminist oluşuna bağlamak; gerek. Böyle olduğu içindir ki, bilimsel teorilerin basitliği, tümelliği ve deterministik niteliği üstüne endişeler beyan etmekte ve bu kavramların hepsini tek bir bağlamda ele alıp toptan eleştirmektedir. Çünkü hepsinin birbiriyle mantıksal bağı vardır. Yani hem indeterminist olup hem de öndeyisel güçten kuşku duymamanız mantıksal bir çelişki olur. Yahut hem evrenin olağanüstü biçimde karmaşık bir yapı arzettiğini ileri sürüp hem de basit yapıdaki teorilerin tümelliği konusunda kuşku duymamazlık edemezsiniz. Bölümün başına Popper’dan böyle bir metin seçerek koymamızın nedeni bu zihniyet bütünlüğünü yeterince özetliyor olmasıydı.

Kaynak: İlhan KUTLUER, «Bilimsellik» Üzerine, Zafer Matbaası, 1984, İstanbul

 

“Mehmet Ali KILIÇBAY” YAZILARI


KOMIK SİNEMA, KOMIK SEYİRCİ

Komik insani olduğunda, bir süre sonra acı verir.
ANATOLE FRANCE

Önce komedi vardı. Dram sonra geldi, daha doğrusu, komiğin içerdiği acı sonradan ortaya çıktı. İnsan sinemayı ilk gördüğünde güldü, kahkahayla güldü, sonra kendine güldüğünü anladı(mı?). Komedi sinemasının acımasız bir ayna olduğunu anladı(mı?). İnsan, derin varoluşsal problemini, yapay bir varoluş alanı yaratan sinemanın büyülü dünyasına atarak kendinden uzaklaştırırken, kendi varoluşsal alanını bir sonsuzluğun içine kaydırmaktadır. Bu kaydırma esnasında, filmin bitimli olması, onun sonsuzluğunun bir kanıtı olarak belirmektedir. İnsan bu yüzden midir bilinmez, biten filmi alkışlar, film iyi veya kötü olduğundan değil, onun bitip, kendi filminin bitmemiş olmasından ötürü.

İnsan önce ilk filmlerdeki hızlı hareketlere gülmüştür, çünkü alışılmamış, her zaman komik olarak kabul edilmek zorundadır, yoksa alışılmışın ne anlamı kalır! O sıralarda biri çıkıp da, “de quid rirere, de te fabula narratur” (Ne gülüyorsun, anlatılan senin hikâyen) demedi. Sinemanın değil, seyircinin komik olduğunu kimse söylemedi.

Ben çocukken, Üsküdar’daki yazlık sinemalarda bazı akşamlar İsmail Dümbüllü sahneye çıkardı. Daha sahneye girmeden, kulisten o boru gibi sesiyle seslenir ve herkes hemen gülmekten katılmaya başlardı. Hele Dümbüllü, Kel Hasan’dan müdevver kıyafetiyle sahnede görününce, gülme krize dönüşürdü. Sonra, Dümbüllü’nün arkadaşlarıyla çok bildik ve yüzlerce yıllık diyalogları başlar ve ayin öyle gerektirdiği üzere, Dümbüllü’nün her sözüne, ama yalnızca ona gülünürdü. Dümbüllü’nün ortalamadan çok farklı olan fizik özellikleri, bu gülme krizlerinin başlıca harekete geçiricileriydi.

Gülme acaba, komedi seyrederken, “ben acı çekmiyorum, mutluyum” ve “ben çirkin değilim, ben herkesten farklı değilim”, öyleyse “ben komik değilim” demenin ayinsel bir biçimi olarak belli bir rutinin, belli bir şartlı refleksin ürünü olarak mı belirmektedir? Komiğe mi gülünmektedir, o komik konumda bizzat olmamanın verdiği rahatlığın sonucu bir gevşeme çığlığı mı atılmaktadır, belirsiz.

Komedi sineması konusundaki tavrımız da farklı olmadı. Lumière kardeşlerin, dünyanın ilk sinema filmleri olan ilk eserlerinin oynatılmasına ilişkin bir film görmüştüm. Bir tren, hızla bir taşra garına giriyor, hareket memuru badi badi, ama çok hızlı geliyor, tren duruyor ve yolcular aynı hareket memuru gibi badi badi ve çok hızla istasyon binasından içeri girip kayboluyorlar. Seyirciler ise gülmekten kırılıyorlar. Burada gülünç olan nedir? Farklılık, yani “öteki”.

Hemen kocaman bir önerme: Demek ki “ben”, “öteki”ne gülerim. O halde komedi sineması zorunlu olarak “öteki”ni anlatır. Ortalamadan sapanı, kıyıda kalmışı, herkese benzemeyeni, marjinali, azınlığı, yani sürüden ayrılanı veya sürü içine alınmayanı, dışlananı, çoğunluk sultasını kabul etmeme cesaretini göstereni, muhalifi. Ezcümle komedi sineması, günah keçisini hikâye eden sinemadır.

Komedi sineması, ibret sineması

En ilkelinden en gelişmişine her toplum, varoluşunu bir ideolojiler manzumesi halinde kodlar, şifreler. Bu manzumeye, toplumun gelişmişliğine göre kültür veya uygarlık diyoruz. Bu kod veya şifrenin çözülmesine de, o uygarlık veya kültür hakkındaki bilgi diyoruz, bu işi yapan disiplinlere ise bilim adını veriyor ve bu gibi işlerle uğraşanları da bilgin olarak selamlıyoruz.

Bir ideolojiler sistematiği halinde örgütlenen uygarlık, eşyanın tabiatı gereği alt sistemlerden meydana gelir; ekonomi, hukuk, din gibi majör unsurlarla, bunlardan türeme ve bunlarla uyumlu kıyafet, sofra vb. Bu alt sistemlerin her biri, birbiriyle ve bütünle eklemleşmesi ölçüsünde uygarlığa renk katar. Uygarlık bu boyaların muhassalası olarak ortaya çıkar. Ama bu boyalar, zamana ve mekâna göre, bütünü farklı oranlarda boyarlar. Bazen dinin “yeşili” hâkim olur, bazen ihtilalin “kırmızısı”. Fakat olgu değişmez, uygarlık sonuçta bir boyacı küpüdür, insanın amaçlı bir projesi değil -bunlara ütopya adını veriyoruz-, tarihin kaprislerinin ürünüdür.

Toplumun biyolojik evrimi doğal kurallara uyar (insani faktörlerin etkisiyle törpülenmekte veya azmakla birlikte); ama kültürel evrim, bu biyolojik katkının yontulması, hizaya sokulması, koda ve şifreye uygun hale getirilmesiyle sağlanır. Buna da eğitim diyoruz. Eğitim, uygarlık kodunun emrettiği ortalamaya yakın insanlar oluşturmakla görevlidir. Bundan sapanlar, yani “anasına babasına pay verenler”, “haylaz öğrenciler”, “kısmetleriyle evlenmek istemeyen kızlar”, “önüne konulanı beğenmeyenler”, “kaderine razı olmayanlar”, işsizler (yani iş bulmayı beceremeyenler), deliler ve her türden marjinaller, toplumun genel uygarlık çizgisinin dışında kalırlar, işte bunlar günahkârdırlar. Günahkâr oldukları için, yeni yetişenlere ve sapma olasılığı olan yetişkinlere ibret teşkil etmek üzere teşhir edilirler. Bu teşhir, herkesin egemen koda minnet duyması içindir. Ve bu görevi üstlenenler arasında komedi sineması da bulunmaktadır. Ve komedi içinde komedi, bu sinema, böylesine bir işleve sahip olduğunun bilincine genellikle sahip değildir.

Toplumsal eleştiri nasıl taşlama ayinine dönüşür?

Komedi filmi yapanların çoğu, aslında toplumla ve onun normlarıyla hesaplaşma gayreti içinde olmuş ve dayatılan uygarlık koduna karşı, bir başkasının mümkün olabileceğini ileri sürmüştür. Bu alanda çekilen filmlerin büyük çoğunluğu kendileri olarak ve auteur’ün niyeti itibariyle topluma, uygarlığa, alt sistemlerin organik eklemleşme tarzlarına yönelik bir itirazdır.

Ancak film tüketilmeye başlayınca, yani seyredilince, bu başlangıç amacıyla hiçbir ilgisi olmayan bir durum ortaya çıkmakta, seyirci filmin kahraman(lar)ını “günah keçisi” olarak kategorize etmektedir. Seyirci, komedi filminin zorunlu olarak marjinaliteye düşmüş kahramanına sempati duysa da, onu kendi “günah”larının kefareti olarak kurban etmektedir.

Bu kurban töreninde kullanılan esas kesici alet gülmedir, kahkahadır. Kendi başına gelebilecek bir şeyin başkasının başına gelmesine gülmek, hem bir sapkın olunmadığının teyidi hem de kendi potansiyel sapkınlığının bu “günah keçisi”ne yüklenerek defedilmesi, uzaklaştırılması, geldiği yere, yani marjinaliteye kovulmasıdır. Seyirci gülerek, komedi kahramanına taş atarak onu “haklamakta”, kurban etmekte, katletmektedir. Komedi filmi seyredilen salon ile ilkel dinlerin kurban ayinlerini yaptıkları meydan arasındaki tek fark, birincisinin üstünün kapalı olmasıdır.

Komik Sinema, Komik Seyirci

Uygarlığı esas olarak ve bazen de yalnızca dinsel bir çerçevede algılayan ve yaşayan insan, komik sinemayı arınma ritüellerinden biri olarak içselleştirmektedir.

“Sinemaya eğlenmeye gidilir. Ayin, dinsellik bunun neresinde? Entelektüel gevezeliğin âlemi yok!” denilebilir. Evet ama, eğlence nedir? Kurallara uymuş, sapmamış olmanın ödülünden başka bir şey mi? Öyleyse eğlence, en mükemmelinden uyum ayinidir. Konformizmin ödülüdür, ruhun kurallara uygun şekilde beslenmesidir; diğer kurallara daha istekle uyulsun diye.

Bütün bunlardan, komedi sinemasının kendinin ve bütünüyle konformist ve uygarlık kodlarının temrincisi olduğu sonucu çıkartılmamalıdır. Hatta tersine, bu türün sinema dilini eleştiri yönünde en fazla ve en yoğun kullananı olduğunun altının çizilmesi gerekir. Ancak, sinemanın bu eleştirelliği seyirciye tamamen konformite olarak yansımakta veya başka bir ifadeyle, ortalama seyirci kendi “uslu çocuk” luğunu bu eleştiri aracılığıyla/içinde yeniden üretmektedir.

Bu paradoks şu an için aşılabilir/çözülebilir gibi gözükmemektedir; çünkü seyirci her zaman “öteki”nin hikâyesini izler.

De te fabula narratur(Ne gülüyorsun, anlatılan senin hikâyen)

Film seyretme ritüeli, zorunlu bir yabancılaşma ortamında cereyan eder. Sinema salonunun nisbi görkemi, ağır perdeler, devasa ekran, karanlık, sıra sıra oturan insanlar, antrakt vb., her şey alışılmışın, gündeliğin, rutinin dışındadır. İnsan, farklı bir ortamda olduğunu her an hisseder. Burada bir “yabancı” olarak bulunmaktadır. Yanındakine bile çoğu zaman yabancı olduğuna göre, perdedekine hayli hayli yabancıdır. Bu durumda, düz ekrana yansıyan iki boyutlu ve devasa hayalleri kendinin ikizleri olarak kurgulaması, onlarla özdeşleşmesi olanaksızdır. Bu da ister istemez, “bu başka bir hikâye” duygusunu ve giderek bilincini sürekli canlı tutar.

Komedi sinemasının komiği işte bu noktadan itibaren ortaya çıkmaktadır. Örneğin Charlie Chaplin Altına Hücum’da, kulübenin uçurumdan aşağı yuvarlanma tehlikesi karşısında cansiparane bir uğraş içindeyken, seyircinin biri ağzına bir avuç mısır atarak güler (ağlasa da bir şey değişmez). Veya Harold Lloyd, vatmansız tramvayın boynuzuna tutunmuş bir şekilde New York caddelerinde cehennemi bir hızla yol alırken veya bir gökdelenin tepesinden aşağı yuvarlanırken can havliyle tutunduğu yangın hortumu hızla açılıp, o da ona sürekli tırmanmaya çalışıp, ama düşüşü (onun düşüşü) engelleyemezken; frigosuna bir dil darbesi atan seyirci ve çişi gelen çocuk, içeri yeni birini sokup fenerini fiyakayla sallayan yer gösterici… Bunların ve diğerlerinin hepsi, seyircinin “ötekinin hikâyesi”ni seyrettiğinin kanıtlarıdır.

Aslında kendi hikâyesini seyretmekte ve seyrederken de kendi tiyatrosunu oynamaktadır. Saf ve asıl anlamıyla gülünç olan bu tiyatrodur; çünkü burada hiçkimse “öteki”ni oynamamakta, herkes kendi rolünü kesmektedir, herkes kendini oynamaktadır. Ötekinin kimliğini bürünmüş ben değil de, artık “ben”in(im) dramını (dramımı) oynayan “ben” söz konusudur. İkizlenme değil, çakışma vardır ve bu çakışma komiktir.

Komiktir; “ben”i, “öteki”nin kimliğinin arkasına saklayarak arındırma olanağından mahrum olan ve “ben”in kahredici darlığının içine hapsolan komedi filmi seyircisinin kendinden kaçma çabası ve bu çabanın umutsuzluğunu fark edememesi acı vermektedir.

Tabii, seyredeni seyredip, ona acıyan da, aslında kendine acıdığı için komiktir.

Sh:15-20

TARİHİN KOMİĞİ

Tarih, insanın yaratıp, sonra kutsallaştırıp, nihayetinde çoğumuzun tapar hale geldiği bir kelime ve her kelimenin olduğu gibi arkasında bir kurgu ve koskoca bir anlaşmazlık yumağı bulunan bir muamma.

Tapını unsurlarının neredeyse tamamı gibi kendinde bir varlığının olup olmadığı meçhul; ama insanın bütün kendi yaratıp kendi taptıkları gibi bir arınma alanı, bir ibadetgâh, bir kırk ambar. Ve tabii her kutsallık gibi, ona yönelik “saygısız” ifadeler suç. Başka türlüsü nasıl mümkün olurdu ki, eğer tarih kutsal değilse, bu dünyanın ölümlüleri nasıl tarihin ölümsüzleri olurdu? Eğer tarih yoksa, biz neyin ürünüyüz? Her kuşak boşluktan mı doğuyor? Biz tarih içinde oluşmuş bir dili konuşmuyor muyuz, tarihin derinliklerinden gelen kutsallıklarla ruhumuzu terbiye etmiyor muyuz? Bildiğimiz her şey, geçmişten kopup gelen dalgalar tarafından taşınmıyor mu?

Tarihin bir komiğinin olabileceğini düşünmek, bunun üzerinde kafa yormak ve hatta bütün tarihi komiklik perspektifinden okumaya kalkışmak sapkınlık değil de nedir?

Ama eğer komik, öyle olması gerektiği düşünülen ve iddia edilenle, gerçekten olan (bu gerçek bilinsin ya da bilinmesin bir şey değişmez) arasındaki kahredici çelişkiden kaynaklanıyorsa, tarihin komik olmaktan başka olanağı ve olasılığı var mıdır?

Aslında zaten tarih diye bir şeyin olmadığı da rahatlıkla iddia edilebilir. Sonsuz sayıdaki geçmiş yaşanmışlığın içinden bilebildiklerimizin arasına hiyerarşiler ve nedensellikler koyarak, bütün olan bitenleri belirli kategorilerin etrafında tasnif etme işlemine tarih adını takıyoruz. Ama bu, geçmişin kendinin bütün anları ve unsurları itibariyle “tarihsel” olduğu anlamına her zaman ve de çoğu zaman gelmez. Bu da yetmez; bütün yaşanmışlıkları bilsek bile, bunu bir olasılık olarak düşünsek bile, bu yaşanmışlıkları etkileyen cansız doğa katkılarını bilebilmemize hiçbir zaman olanak olmayacaktır.

Yaşanırken “tarih” olarak inşa edilmeyen ve edilmesi mümkün olmayan bir sürecin, sağda solda bıraktığı bazı izlerden hareketle, onun yaşanmışlığının sona ermesinden itibaren ona yönelik olarak kurgulanan “gerçeklik”, tarihçinin öznel gerçekliğinden başka bir şey olamaz. Çünkü tarihçiye yansıyan “gerçeklik” hem kısmidir hem de seçilerek gelmiş ve seçilerek alınmıştır. Tarihin kendi yığılmasının sonucu değildir; tarihçinin tasnifinin ürünüdür. Bunun yanı sıra, geçmişten bize kalanlar, bu geçmişi güncellik olarak yaşayanların önemsemelerinin doğrultusundadır ve bunları bize dayatmaktadırlar. Daha doğrusu, geçmiş önemlilikler, önemliliklerin hiyerarşisi içinde bizim önemliliklerimizle kesiştikleri ölçüde “önem” kazanabilmektedirler ve bunların gerçekten önemli olup olmadıklarının kıstası kendilerinden değil, bizim kategorilerimizden kaynaklanmaktadır.

Ama işin ilginç yanı, bu “önemsemeler” de, o çağın asıl tercihlerini değil, egemenlerin o topluma ilişkin projelerini yansıtmaktadır. Eğer geçmişten bir tek Thomas Morus’un Utop’ıa’sı veya Jonathan Swift’in Gulliver’s Travels’ı kalsaydı, İngiltere’yi gene şimdi olduğu gibi inşa eder, İngiliz tarihini aşağı yukarı şimdi olduğu gibi anlamdırırdık. Yani bizzat yaşayanların tercihleri sandığımız şeyler de aslında birer kurgudan ibarettir. Biraz daha somut zeminde yer tutmak üzere, görkemli kiliseler, katedraller, saraylar, şatolar; bu binaların iç süslemeleri, mimari üslupları, freskolar, saray galerilerinde sergilenen veya kilise cryptolarında saklanan tablolar, bütün bunlar bir devrin kendi midirler, yoksa bazı kesimlerin o devre ilişkin imgeleri mi, idealleri mi? Veya en lüks eşyası iki tahta tabure olan, masa yerine bir fıçı kullanılan, yatak yerine saman döşekler serilen ve bütün bu görkemli yapılarla birarada bulunan çoğunluğun, ezici çoğunluğun (elbette sayısal olarak) yerleri mi o toplumun kendi “öz” tarihidirler?

İşte derin bir çelişki ve demek ki çok büyük bir komik unsur. Yaşanmışlığın kendisi böyle komikken, acaba tarihin kendi mi, yoksa anlatısı mı komiktir sorusu meşruiyet kazanmaktadır ve buna verilecek “her ikisi birden” cevabı da aynı derecede geçerli olmaktadır.

Tarih bir başka nedenden daha komiktir. Elde bulunan verileri itibariyle oluşturulmuş bir süreci, birbiriyle taban tabana zıt iki yönde de okumak mümkündür. Eski Yunan şairi Hesiodos, kendi dönemini demir çağı olarak görürken, ilk dönemlerin altın çağ olduğunu ve insanlığın gümüş, bakır vb. çağ aşamalarından geçerek gerilediğini söylemektedir. Hind felsefesi, tarihsel süreci bir gerileme, mükemmellikten uzaklaşma olarak okumaktadır. Gene bu bağlamda, Batı Orta Çağı kendini bir gerileme sürecinin sonuncu aşaması, cehennem olarak görmektedir.

Buna karşılık, ister Hegel’inki, ister Marx’ınki veya bir sonu olduğunu söylese de isterse Fukuyama’nmki olsun, çok sayıda tarih felsefesi; hem bu zikredilen dönemleri hem de tarihin bütününü bazı kazalarla birlikte sürekli bir ilerleme olarak görmektedirler. Tabii buradaki tarihin “bütünü” sözünün ne gibi komiklikler üretebileceğini gündeme getirmekten şu an için kaçmıyorum.

Ama tarihe ister ilerleme, ister gerileme açısından bakılsın, ona peşinen bir yön ve hatta çoğu örnekte bir de amaç biçildiğinden, komik unsur başköşeye çıkmaktadır.

Tarihin yönü ve amacı olduğu varsayımı, tarihi tarih olmaktan çıkartır. Çünkü eğer böyle bir şey varsa, insan tarihin aktörü değil, seyircisidir. Ama öte yandan, eğer insan yapmıyorsa, oluşan sürece tarih denilebilir mi? Veya şöyle söyleyeyim, hayvanların neden tarihi yok? Onlarda değişme, savaş vb. olmuyor mu? Hayvanların tarihi yok, hayvan değişim sürecine değiştirici unsur olarak değil, maruz kalan özne (ve nesne) olarak katılıyor. İnsana geri döndüğümüzde, eğer o da önbelirlenmiş bir sürecin çeşitli aşamalarından geçmek zorundaysa, elbette tarihin öznesi değil nesnesi olur. Ve öznesi olmayan bir süreç de tarih değil, kader olur. Bu çelişki, komiktir veya başka bir ifadeyle din, bilim sanılmaktadır. Tarih boyunca çok sayıda insanın buna inanıp, bu süreci hızlandırıp yavaşlatmak için, kendininki de dahil bir sürü hayatı berbat etmiş olması ise traji-komiktir.

Geçmişe bakan gözlemcinin kategorileri, öncelleri ve malzemesi ile geçmişi (ama tümünü değil, ancak bir kısmını) yaşayanların kategorileri, öncelleri ve malzemesi arasındaki farklılık da komiktir. Bu noktada, komiklik esas olarak, geçmişte kısmi olarak duranların total yer tuttuklarının varsayılmasından, bundan başka olanak bulunamamasından kaynaklanmaktadır. Total bir tarih oluşturmanın olanaksızlığı (olanaksızdır, çünkü geçmişi bütün unsurları ve anları itibariyle yeniden yaratmaya dayanır ki, bu abestir), bütün tarihsel perspektifleri zorunlu olarak kısmi kılmaktadır. Ama bazı istisnaların dışında, her kısmi tarih kendini total terimler içinde sunmaktadır.

Totalite olmaya soyunan bir kısmilikten daha komik çok az şey vardır. Çünkü kısmi olduğu, olmak zorunda olduğu halde, geçmişi bütünsel olarak açıklamaya, anlatmaya ve tabii sanki böyle bir bütünsellik varmış gibi davranmaya kalkışan bir tarih, zorunlu olarak kurgusal ve tektonik olacaktır. Kurgu, aralarında mantıksal bağlarla bağlanan bir hiyerarşiler, bir değerler, bir “olması gerekenler” piramidi oluşturacak; mimari ise, bu piramidi o anın inşaat kurallarına oturtacak, bir de üstelik “güzel” olması için uğraşacaktır.

Şimdi işin içine estetik girmiş bulunmaktadır. “Güzel”! aramak, zaman veya mekân içinde bir yerlerde duran mutlak Güzel’i, Güzelliğin kıstasını bulmak değildir. Çok sayıda saf ruh, önlerine kendilerinin bağladığı bu havucun peşinden koşsa da, estetik çaba belirli kategorizasyonlar doğrultu ve çerçevesindeki bir uyum arama ve uyumlaştırma uğraşıdır.

O halde, tarihin estetik yanı, yani mimarisinin güzelliği, her şeyden önce bir uyum arayışı olarak ve geçmişle bağlantısı içinde bize ulaşırken çeşitli kaprislerin müdahaleleriyle iyice seyrelen tarihsel malzeme, bu uyum arayışının istekleri doğrultusunda elenecek, tasnif edilecek, kendi asıl kalıbının dışındaki kalıpların içine yerleştirilecek ve sonuçta, gerçek yaşanmışlığın sahip olmadığı bir düzenlilik içinde yeniden yerleştirilecektir. Delinin akıllıyı oynaması veya akıl hastanesindeki deliyi oynayan akıllının, hekime akıllı olduğunu kanıtlamaya kalkışması gibi bir durum. Daha da açık olmak üzere, insanı sadece sapiens sayan, onun demens yanını ihmal eden bir tarihin acınacak komikliği.

Bir benzetmenin fazla olmayacağı umuduyla, cansız doğadaki kayalar, taşlarla yapılan evin düzenliliği, örgütlülüğü ve halta işlevselliğinin, bu malzemenin durdukları yerde dururkenki konumlarının ifadesi olmadığı son derece açık bir gerçektir; ama tarih işte aynen böyle inşa edilmekte ve tarihçinin eline aldığı, belki estetik, ama mutlaka mimari yeni biçimi onun özsel varoluşunun yansıtılmasının kanıtı sayılmaktadır. Bu büyücü çıraklığı komiktir.

O zaman tarih nedir?

Elbette güncel bir konumdur. Hiç de tarafsız olmayan, olması mümkün olmayan, ama çoğunluk itibariyle kendini öyle sanan bir gözlemcinin kusurlu bakışlarıyla algıladıklarını sistemleştirmesinden ibarettir. Hangi tarih eseri olursa olsun, tarihin kendisi hakkında ancak soluk bir yansıma ve fikir sunabilmekte, ama tarihçinin kendinin ve döneminin imgeleri hakkında paha biçilmez ipuçları sağlamaktadır. Ve buradan bir paradoks türetmek mümkünmüş gibi gözükmektedir. Tarih, herhalde hiçbir zaman geçmişin kendinin aynasında tam anlamıyla yazılamayacak, ama tarihçilerin yazdıklarından bazı kısmi ve kesitsel zihniyet tarihi taslakları elde edilebilecektir. Buradaki paradoks, tarihçinin geçmişi inşa etmeye çalışırken, aslında bir başka tarihçinin, ama bu kez zihniyet tarihçisinin malzemesi, nesnesi haline dönüşmesidir.

Homeros’un tanrıları sorumlu tutan tarihi, Herodotos’un Yunanlıları (hangisi, kim, hangi sınıftan, hangi siteden?) merkez alan tarihi, Batı Orta Çağının, parşömen ve hokkası hep elinin altında olduğu halde hükümdarın yanından hiç ayrılmayan kronikçinin prens merkezli tarihi, Doğu vakanüvislerinin buna replik veren vekayiname veya menkıbenameleri. Yeryüzü ideolojilerinin semavi ideolojilerin yanı sıra belirmesiyle, merkeze ulusu, kahramanı, burjuvayı, işçiyi vb. koyan bütün diğer tarihler; geçmişin kendinden çok, bunların yazıldıkları dönemlerin ve yazan kişilerin toplum ve mensubiyet haritalarının bazı engebelerini açık etmektedirler.

Su birikintisiyle oynayan çocuğun burayı umman olarak hayal etmesi komik değildir; o oyun oynamaktadır ve oyun, yapay bir dünya kurarak oynanır. Ama tarihçinin kendi kurgusunu (kısmi bir tarih yapsa da, hatta bir köy tarihi yazsa da) total olarak hayal etmesi komiktir; çünkü o, oyun oynamamaktadır. Ama ciddiyet, oyun kalıp ve kurallarının içinde gurbettedir. Gurbet ise şaşkınlık alanıdır. Şaşkınlık da hüzün verir, ama komiktir.

Tarihe yazılmak, tarihe geçmek için sıra bekleyenlere Acta est fabula diyebilmeyi isterdim.

Sh:37-43

SOYLU KOMİK, KOMİK SOYLU

Friedrich Engels, 19. yüzyılın ilk yarısı için, “Ingiltere’de iki ırk yaşıyor; yünlü kumaş giyenler ile pamuklu kumaş giyenler” demişti. Fizik bir takım farklılıkları tasnif ederek, ırkları sözümona bilimsel bir şekilde ayıran ve kategorize eden antropologları kızdırma pahasına, insanları alt dallara bölmenin her yönteminin aynı derecede geçerli veya geçersiz olduğunu iddia etmek mümkündür. Beyaz ile siyah ırkı nitelik düzeyinde farklı olarak teşhis edenler, yünlü ile pamuklu giyen ırklara itiraz etmemelidirler. Çünkü sonuçta beyaz veya siyah olmak seçilemediği gibi, ne giyileceği de seçilememektedir.

Bu cins kategorilerin, o anki durumu saptamak ve bunu ebediyete kadar sürdürmek yönündeki bir adlandırma, buradan giderek bir kavramsallaştırma çabası olduğunu bilmek işi değiştirmiyor. Eğer bu gibi faaliyetlerden herkes bir şeyler elde ediyorsa, bu tutuyor ve ebedi kategorilerden biri haline geliyor. Yani gramer fiziğe galebe çalıyor. Daha doğrusu, dış dünyayı gramer aracılığıyla içselleştirebildiğimiz için, gramerin yapay gerçekliği, sanal gerçekliği fiziğin hakiki gerçekliğini örtüyor. O zaman gerçeklik ile hayal yer değiştiriyor ve gerçek kılığına giren hayal ile idealize edilmiş duruma ayna tutmak ise kutsala hakaret haline geliyor. Kutsal ise bir şeylerin gizlendiği anlamına geliyor. Yani kutsal da bir gramer sorunu.

Bu açıdan, her soyluluğun tabanında ve temelinde bir soysuzluk vardır gibi bir önermeyle işe başlamak, bir insan halinin komiğini saptamaya soyunmuş bir yazının bizzat kendini komik hale getirmektedir. Çünkü soysuzluk, ancak soyluluğa göre tanımlanabilir ve soyluluğun kökenine soysuzluğu oturtmak da bir abese imza atmak olmaktadır. Yani soysuzluk soylu davranışların olmaması haliyse, soyluluk buradan nasıl türer dilemması… Ama bu da bir gramer sorunudur; çünkü bir halin kendinde soylu olması diye bir şeyin olmadığını artık biliyoruz. Onu öyle tanımlamış ve adlandırmış olmak, varlığına denk düşmemektedir.

Zaten bir dilemma da yoktur, bu sadece dilsel bir yanılgıdır; çünkü soyluluk ile soysuzluk bir ve aynıdır ve zaten onu komik kılan da bu olmaktadır. Herhangi bir kadından herhangi bir erkeğin dölü olarak doğmakla, ünvanı olan bir kadından ünvanlı bir babanın sülbü olarak doğmak arasında hiçbir fizik fark yoktur, yalnızca gramatikal bir fark vardır. Zaten doğada sıfat da yoktur, eğer gramer bunu icad etmeseydi, doğa bugünkünden farklı olmayacaktı. Hatta soylunun dar bir çerçeve içinde eşleşme zorunda olması, o sektörde bazı genetik bozulmalara yol açabilmektedir. Gramerin fiziği etkilemesinin bu örneği, belki de bir cins uygarlık tanımı olarak alınabilir.

Ama armalı bir yatakta doğmanın avantajları vardır. Bu avantajların başında, çalışmama ve dolayısıyla başkalarının emeğinden geçinme hakkı gelmektedir. Çalışmadan yaşamak ise, ideoloji üretmek anlamına da gelebilir. İdeoloji ise, doğanın dilinin yerine insanın bir bölümünün dilinin ikame edilmesi demektir. Veya başka bir söyleyişle, doğanın gramerinin yerine dilin gramerini geçirmek.

Tarih içinde geriye gidildiği ölçüde güçleşen koşullarda çalışan ve ancak karınlarını doyurabilecek kadar üreten insanların, bu sofra ortaklarına rıza göstermeleri için, onların soysuzluklarını gizlemek üzere hem kutsallaşmaları hem de ihtişama bürünmeleri şarttır. Çalışan insanların soylulara karşı korkuluk çıkartmamalarının yegâne nedeni, kuşların ihtişamdan ve kutsallıktan anlamamalarıdır.

Yaşamak için çalışmak yerine başkasının emeğine ortak olmak gibi ince bir kurnazlığın koridorlarında dolaşarak oluşan soyluluk, modası geçtikçe soytarılaşacaktır. Kendini doyuran halka hep daha fazla soytarılık yapacak, buna soylu yaşam biçimi adını takacak ve velinimeti halkı ölürken bile eğlendirecektir. Başkalarının lokmalarından çalmak için geliştirilen ve koskoca bir kurallar bütünü haline gelen bu hayatı yaşarken gösterilen ciddiyet ile bunun altındaki soysuzluğun pespâyeliği arasındaki çelişki, komiğin ta kendisidir.

Soyluluk dünyanın her yerinde uşaklıktan çıkmıştır. Bunun en iyi örneklerine sahip olduğumuz Batı Avrupa’da, feodal denilen dönemin başlangıcında, merkezi devletin un ufak olarak dağılma sürecine girdiği dönemde, eline silah geçirebilenlerin (elbette devletin silahı), perakende hale gelmiş halkı koruma bahanesiyle şatolara çekilmesi esnasında soyluluk doğmaya başlamıştır.Toprakların ve insanların efendisi haline gelen bu kişiler, silahlarını çoğu zaman koruduklarını iddia ettikleri halka yönelterek onlardan parsa toplamışlardır. Ama hikâye böyle devam edemezdi. Manevi yardımlar gerekirdi. Nitekim, başka bir bedavacı olan Kilise, kader arkadaşının yardımına koşarak, insanların dua edenler, savaşanlar ve çalışanlar olarak üç tabaka halinde yaratıldıklarını söyleyerek soysuzluk-soyluluk diyalektiğinin ideolojisini inşa etmiştir. Bunu yaparken, inandırıcı olabilmek için de kiliseleri çok süslemiştir.

Bunun arkasından bir dizi kutsallaştırma gelmiş, şövalyelik kutsal kılınmış, şövalyenin evliliği kutsal hale getirilmiştir (halkınki değil; bu, çok sonraları olacaktır) vb. Her şeyi kutsal hale gelen soylu, zaten başından itibaren yaldızlı kıyafetler giyinmiş, her alanda farklılık üretmiştir. Çinli soyluların çalışmadıklarını göstermek için sonsuza kadar uzattıkları tırnakları veya halktan üstünlüklerinin simgesi olarak giydikleri çok yüksek topuklu takunyaları şöyle bir akla getirivermek soylunun dramını ortaya koyacaktır.

Soylu dünyanın her yerinde farklılığı mesleğinin birinci koşulu haline getirmiştir. Bu bağlamda, aşkın bir Batı soylu icadı olması şaşırtıcı değildir. Bu arada, soylu üretemeyen ülkeler de vardır. Bunların başında bizimki gelmektedir. Ülkenin tek bir kişinin malı sayıldığı Osmanlı yönetimi, soylu üretmekten şiddetle kaçınmış, sonra saltanatın tasfiyesi sırasında, “saraylı” namı altında bazı saray uşaklarının bir soyluluk yaratma gayretleri komik bile olamadan sönmüştür. Ama soylu yaratmamak, yaratamamak olarak belirdiğinden, bir marifet olarak algılanmamalıdır.

Soylunun yaşadığı dünya bir tiyatro dekorudur. Siyasetin (yani kim, kimin emek ürünlerine, ne kadar el koyacak) belirlendiği, aşkların yaşandığı sahnenin merkezinde saray yer alır. Soylunun konağı olan bu sahneye giriş çıkış yapan oyuncular, ezberlenmiş replikler söyler, talim edilmiş hareketler yapar, tasarlanmış kıyafetler giyerler. Bunlara sonradan adabı muaşeret kuralları veya yüksek sosyete yaşamı da denilecektir. Soyluluğun yapaylığının daha geniş kitleler tarafından paylaşılır hale gelmesi bir demokratikleşme olarak yutturulmaya çalışılsa da, aslında burjuvazinin soylu rolüne soyunmasının bir göstergesidir ve La Fontaine hikâyelerindeki tipler kadar gülünçlükler üretmektedir.

Soylu tiyatronun düzeni öyle bir şekilde kurulmuştur ki, aslında bu sahneyi ve müştemilatını çalışmadan yaşamak üzere icad eden soylu ve onun yardakçısı Kilise de çalışmak zorunda kalmışlardır. Sömürdüğü, üzerlerine basarak yükseldiği insancıklar, bu tiyatronun daimi ve her zaman meraklı seyircileri olarak soyludan hep yeni numaralar beklemektedirler. Sonuçta belirleyici olan halk olmakta; tiyatro onlar için oynanmakta; yüceliği yaşadığını sanan soylunun acınası soytarılığı, sefaletin, insan sefaletinin diplerini yoklamaktadır.

Fakat halk tiyatroyu seyrederken, bunu hakiki sanmak gibi temel bir kusura sahiptir. Bu başat yanılgı, insanlık komedisinin de çıkış noktasını meydana getirmektedir. Hakikat ile hayal arasındaki bu ayırımsızlık, komik ile trajik arasında da aynı türden bir ayırımsızlığa götürmektedir. Daha doğrusu her komik trajik olmakta, ama her trajediye de gülünmektedir.

1000 yıllarına doğru yaşayan münzevi evliya Romuald, hayatını aralarında geçirdiği Umbrialı dağlılar tarafından öldürülme tehlikesi atlatmıştır; aslında dağlılar onu çok sevmekte, ona büyük saygı duymakta, hatta tapmaktadırlar; ama onun başka yerde ölerek kutsal kemiklerinden kendilerini mahrum bırakmasını istememişlerdir. Aynı duyguları taşıyan Fossanova manastırı keşişleri, burada ölen Aquinolu aziz Tommaso’nun kafasını kesmişler, üstadın etlerini tam anlamıyla kavurma yapmışlardır; amaç gene, kutsal kemikleri elden kaçırmamak ve paylaşmaktır.

Halk soyluların düğünlerine nasıl gidiyorsa, idamlarına da öyle gitmiştir. Örneğin Fransız Devrimi sırasındaki idamlarda, yüzbinlerle ifade edilen kalabalıklar oluşturan halk, olanı biteni seyrederken bir yandan da piknik yapmakta, dans etmekte ve burada ayı oynatıcılar, cambazlar, iki idam arasında gösteri yapmakta, fahişeler icrai sanat etmekteydiler.

Soylunun bedavacılığının sonucu ağır bir dramdır, soylu kendini içine kapattığı ve soyluluğunu sayesinde ürettiği tiyatrosunun dışına asla çıkamaz. Yemeğini yerken, sevişirken, yıkanırken hep seyredilir. Çünkü o seyredilmek için vardır, nadir olmayı o istemiştir ve nedret merak uyandırır. Çünkü o ebedi bir palyaçodur, makyajlı ve tuhaf kıyafetli, tuhaf işler yapan, tuhaf yaşayan birisi. Ama kutsallaştırıldığı için, öldüğünde bile rahat edemez, herkes ondan bir kemik parçası kapmaya çalışır ve bu yüzden seyircileri soyluyu bir an önce öldürmeye çalışırlar.

Günümüzde, halktan da soylu olmaya soyunanlar ve bunu başaranlar çıkıyor. Bazı sporcular, şarkıcılar vs. Sonra hepsi birden, o kocaman sahnenin üzerinde katlediliyorlar; kemikleri, saçları, kıyafetleri kutsal emanetler olarak paylaşılıyor. Onlardan ise en ufak bir şikâyet çığlığı yükselmiyor. Çukulata yaldızına sarılı olarak herkesin içinde yaşamanın bedeli, tek başına ölememek oluyor.

Bu yazı, şatafatının karşılığını ödeyen zorunlu ve daimi seyircilerinin temsilcilerinden kaçarken ölen ve kaçtığı için ağır bir görev kusuru işleyen, İngiltere saray sahnesinde GaJler prensesi rolüne çıkan Diana’ya ithaf edilmiştir.

Sh:51-56

 

“SANAT TOPLUM İÇİNDİR” VEYA “SANAT SANAT İÇİNDİR”. “SEN ÖYLE SAN, SANAT TANRI İÇİNDİR

İnsan ölülerini gömmeye bundan herhalde 50.000 yıl kadar önce başladı, belli belirsiz bir öte dünya fikrini de üreterek. İlk mezar, ilk süs, ilk sanat eseri sayılabilir, buna bir de avın bereketini artırmaya yönelik olarak mağara duvarlarına veya av aletlerine çizilen, kazman hayvan figürlerini de eklemek mümkün. İlk mezar, ilk sanat ama toplumda çalışmasına gerek olmayacak kadar önemli bir yer edinenlerin öncelikle gömüldüklerini, mezarların ilk önce onlar için yapıldığını da unutmamak gerekiyor. Çalışmaya katılmamak için bir marifetlerinin olması gerekiyordu ve marifet de ancak manevi alana egemen olmaktan geçiyordu. Maneviyatın maddiyata egemen olması, ilk dinin örgütlenmesi ve ilk din adamlarının ortaya çıkmasıyla olmuştur ve ilk şarkıyı da onlar söylemişlerdir, tanrılarla temas kurmak için.

Sanat, her toplumda ve her zaman dinsel bir işleve sahip olmuştur. Daha açıkçası, sanat büyünün, sihrin, astrolojinin, simyanın, dinin somutlaştığı çizgiye, renge, biçime, sese… dönüştüğü alan olarak belirmiştir. Sanat insanın doğaüstünü anlamak, adlandırmak ye evcilleştirmek için yarattığı alternatif doğadır veya doğaüstünden yılgınlığını yatıştırmak isterken doğadan kaçmasının/kaçınmasının sürecidir.

İnsanın macerası paradokslarla doludur ve zaten insanın varoluşu da paradoksaldır. Sanatı oluştururken ki tutumu da tipik bir insani paradoks oluşturmaktadır. Tanrının eseri olan doğayı anlamakta zorlanan ve bu uğraşta çoğu zaman yaya kalan insan, onu yeni baştan ve sanat biçiminde kurgulayarak gerçek doğanın yaratıcısına saygısını sunduğunu sanırken, onun işlevlerini elinden almaya kalkıştığını ve bizzat tanrı olmak gibi bir yola döküldüğünü doğrusu fark edememiştir.

Sanat bir yakarış, yaratıcıyı bir yüceltme olduğu kadar, yapan insanın ve benzerlerinin aczinin, korkusunun, çaresizliğinin ifadesidir; ama bu çaresizlik, çaresizliğin nesnesinin inkârına götürecektir, Tanrıdan yola çıkan sanat sonunda tanrısız olmak zorunda kalacaktır. Korku şekle, biçime, forma girerken ortaya sanat çıkmaktadır. Karanlıkta mezarlıktan geçerken çalman ıslık melodi olmakta, senfoniye doğru yol almaktadır. Resim ve heykel görünmeyeni görünür kılma çabasıdır, edebiyat ise “önce söz vardı” nın güzergâhı üzerindedir.

Sanat dindir ve din sanatta vücut bulur. İster ilkel, ister gelişmiş ve felsefi boyut kazanmış olsun bütün dinler tanrı veya tanrılarını tecessüm ettirme ihtiyacı içinde, sanatın şekil verme işlevinden sonuna kadar yararlanmışlardır. Çarmıha gerilmiş İsa’yı tablo veya heykel halinde görmemiş bir hıristiyan, hıristiyan olabilir mi? Homo religiosis dans ederken, şarkı söylerken, kurban keserken, tanrı heykeli ve resmi yaparken ibadet etmekte, tapınmakta ve ruhunu kurtarabilmek üzere biçim verme becerisini geliştirmektedir; ama her ibadet mutlaka belli bir form içinde olduğundan, o da bir sanat eseridir ve böylece ibadet ile sanat iç içedir, biri olmadan öteki olamaz.

Ama Nietzsche’nin dediği gibi “Tanrı öldü!” nidası yükselince ne olur? Sanat ezeli sükûnetini ve yararlılığını sağlayan ana kucağından mahrum kalır, ona artık “git ekmeğini kendin kazan” denilmiştir; bu durumda her bir sanatçının mini bir tanrıya dönüşmekten başka çaresi kalmaz. Yarattıklarının sorumluluğu sadece kendine ait olan mini bir tanrı, kullan ise eserlerinin hayranları.

Michelangelo’nun Sixtine Şapeli’nin tavanına resmettiği melekler onun yaratıları değil, Tanrının yarattıklarının biz sıradan insanlar için cisimlendirilmiş suretleriydiler. Gotik kiliselerin göğe yükselen flecheleri, camilerin kalem gibi ince uzun minareleri; pagodaların, zigguratların, piramitlerin kat kat yapıları, yapanların yaratma ihtiyacının değil tanrıyı gösterme, işaret etme tutkusunun sonucuydular. Sanat eskiden gizli olanı ifşa ederdi. İfşa etme yeteneğine sahip olanlar seçilmiş kişilerdi, yani açıkçası sanatçılar, tanrının peygamberleri, insanlara yol göstersinler diye gönderdiği seçilmiş kullarıydılar.

Sanatçı tanrıdan mahrum kalırsa, onun eserini ifşa etmek, açıklamak, ululamak değil de, kendi eserini yapmak, göstermek zorunda kalırsa ve bir de üstelik anlaşılma sorunlarıyla karşı karşıya kalırsa, sanat gerçek anlamıyla sanat olur; ama sanatçı da nevrotik bir minik tanrı haline dönüşerek yaratmanın, yaratıcılığın yükünü sırtlanır.

Ve bundan beteri, sanat sanat haline gelirken, yani dinsel-tanrısal içeriğini kaybederken işlevsiz kalır ve böylece kendi olurken kendini yok etmeye başlar.

Biçim vermek, olmayanı yaratmak, evet sanat bu; ama biçimin hangi biçimde olacağının ölçüsünü koyan başat bir matrisin artık olanaksız olması (çünkü sanat artık dinden koptu), her biçim vermenin sanatın yüce kapısından duhul etmesine yol açar.

Sanat demokratik ve eşitlikçi olamaz, ancak pespâyeleşebilir. Bach’ın Passionlarmdan en adisinden sokak parçalarına kadar her bestenin artık “sanat” içinde yer alıyor olması, ölçünün olanaksızlığının sonucudur.

Sanat methetmezse, yüceltmezse, sanatçı aczini ifade etmezse, yani sanat sanat olursa, sanat ortadan kalkmaya ve kitlesel olarak üretilen ve tüketilen sıradan metaların alanı olmaya yönelir.

Yegânelik değerin kıstasıdır; çoğalan değer kaybeder. Tanrı tek ise, ona yönelen şeyler bu yegânelikten payını alır; tanrılar çoğalınca işler sarpa sarar.

İbrahim Erkal adındaki bir arabeskçinin, Savaş Ay adındaki bir master of ceremony‘nin yönetimindeki “A Takımı” adı verilmiş bir sirk eğlencesinde, bir orta oyununda, “Konservatuardan neden star çıkmıyor?” (Bu, “Konservatuardan star çıkmaz”ın yumuşatılmış halidir) sorusu, sanatın sanat olurken kendini yoketme sürecinin artık terminus’una gelindiğini gösteren en veciz ifade olmaktadır.

“Akademik” sanatın hiçbir “manâ ve ehemmiyeti” kalmamıştır ve pespâye kurallıyı kovmakta, kitleselleşebilen, avamileşebilen ayakta kalmaktadır. Tanrılığa soyunmanın bedeli vardır. Müridi olmayana tanrı denilemez; ama herkes kendine mürid edinebilir ve insanlar kendilerine daha çok benzeyenlere tapmaya bayılırlar.

Çalıntı ve derme çatma bir besteyi, bet bir sesle ve her türlü müzikaliteden nasipsiz bir şekilde söyleyen baldır bacak bir hanımın veya bıçkın bir beyin “hanımefendi sanatçı”, “süper star”, “sanat güneşi” ünvanlarını rahatça iktisap edebilmesi “sanatın sonu”dur.

Çünkü sanat, sanatı öldürmüştür ve artık sanatçı ile simitçi arasında hiçbir fark kalmamıştır.

Sh:77-80

 

SOYTARI GÜLMEZ, SIRITIR

Toplum zorunlu olarak düzen gerektirir. Toplum bizatihi düzen demektir. Bu düzeni tanımlama ve nasıl olacağına karar verme çabasına siyaset, nasıl işleyeceğini tanımlama yetkisine de iktidar adı verilir. Ama insan beyni bir şeyi ancak zıddının (veya zıddı kabul edilenin) aynasında kavrayabilir; bu yüzden her düzen mutlaka bir düzensizliğe göre tanımlanır. Kozmosa razı olmanın bedeli kaos korkusudur ve kaosun ne olduğu hiçbir zaman bilinemeyeceğinden, bunun da içeriği kozmos/düzenin aynasında oluşturulur. Yani düzeni bozan her şey kaos olarak tanımlanır ve böylece düzen, zamandan ve mekândan azade bir şekilde, “mutlaka olması gereken” olarak yüceltilir. Bunun içinden çıkmak çok zordur.

Bu kendini reddeden sarmal, yani düzeni düzensizlik ve düzensizliği de düzenle açıklayan paradoksal iddia, aslında çok uygun bir alet sayesinde canını kurtarır ve varlığını sürdürür, üstelik neredeyse tartışılmaz bir şekilde. Bu alete ben marjinalite adını veriyorum. Yani kıyıda olmak. Ama acaba düzenin kıyısı mı, yoksa düzensizliğin mi?

Hangisi olursa olsun, marjinalite de ister istemez bir düzendir ve belki de tam tutmamış bir yoğurt gibi, düzensizliğin unsurlarını da barındıran bir geçiş hattı gibi gözükse de, büyük düzenin kıyısında kalan (?) paralel bir düzenden başka bir şey değildir.

Kıyısallığı (marjinalliği) düzensizliğinden değil, büyük düzene nazaran türev konumundan gelir.

Bunun böyle olduğunu, her toplumun kendi marjinalini tanımlayıp üretmesinden biliyoruz. Yani marjinalliğin bizatihi bir konum olmadığını, kendi başına bir varlığının olmadığını/olamayacağını, marjinalliğin düzen tarafından  ve butanımların düzen değiştikçe değişmesinden anlıyoruz. Bu durumda marjinal, düzen tarafından öyle adlandırılan  ve sınıflandırılan, tarihsel ve mekânsal olarak değişken durum ve konumdur. Örneğin pagan Roma’da, ilk Hristiyanlar düzen açısından marjinal iken, bu dinin resmiyet kazanmasının ardından bu kez paganlar marjinalitenin içine düşmüşlerdir. Ancak, söylemimiz açısından asıl marjinalce konumu, bu konumun isteyerek ve bilerek seçilmesi halinde ortaya çıkanıdır.

O halde marjinalite, tersi ne kadar iddia edilirse edilsin esas itibariyle düzenin bir unsurudur ve bundan da beteri  düzenin kendini her gün yeniden üretebilmek üzere ihtiyaç duyduğu bir aynadır. Malum, ayna nesneleri sağ-sol doğrultusunda ters gösterir. Bizim sağımız, aynanın solu… Böylece düzen ile marjinalite, tersi ve yüzü olarak birbirlerine muhtaçtırlar ve aynaya baktıkları zaman kendilerini değil (kendi realitelerini değil), terslerini (zıtlarını değil virtüalitelerini, ama belki de bu virtüalite reelin ta kendisi de olabilir) görürler. Bu durumda, bu ikisinin aynı gerçeğin ters yönlü yansımaları olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Hangi gerçeğin?

İnsanın, yalnızca insanın bir uygarlık yaratısı olduğu gerçeğinin. Veya başka bir söyleyişle, homo erectus olarak doğadan kopmaya başlayanın doğadan uzaklaştığı ölçüde insan olabilmesi gerçeğinin.

Veyahut, hayvanlar âleminde marjinallik ve marjinal yoktur. Ekolojik çevrenin besin zinciri içinde hayvanlar birbirlerini yerler, sonunda da ölüp giderler, arkalarında herhangi bir iz bırakmadan (belki birkaç fosil hariç). Oysa insan, besinini ekolojiden değil de ekonomiden (paralel doğa veya doğal doğayı giderek yokeden düzenlenmiş doğa) sağladığı için, marjinallere de bakabilir ve zaten uygarlaştığı ölçüde yeni marjinalik tipleri üretir, ama esas gerçek değişmez, marjinal bir asalaktır. Düzenin sürmesi için ayna olma karşılığında, toplum ona iktisat aracılığıyla bakar (iktidar tarafından bakmak zorunda bırakılır).

Çoğu zaman söylenen ve inanılan ama bu yüzden de yanlış olan temel kavrayış, marjinalin sıkı bir muhalif, hatta düzen karşıtı olduğu yönündedir. Bunun tamamen tersi geçerlidir. Marjinal, neye nazaran marjinalse, onun sürmesinden, hatta pekişmesinden en çok yararı olan kişidir. Eğer bir marjinalin marjinalliği bir tercih sonucu ortaya çıkıyorsa, kendinin marjinal olmasına olanak/izin veren bir düzenden, belki de vermeyecek bir düzene geçişi istemesi için hiçbir neden yoktur. Zaten marjinaldir, eğer bunun sürmesini istiyorsa, düzenin de sürmesini isteyecektir.

Türkiye’nin ünlü “marjinal”lerinden Neyzen Tevfik genel tipolojinin dışına çıkmamış ve hicvetmiş, ama değiştirmeye kalkışmamıştır. Zaten değiştirmeye kalkışsaydı devrimci olurdu ve devrimci de hiçbir koşulda marjinal değildir.

Ağzı bozuk, alkolik bir ney ustası görüntüsünün bu kadar tutulmasının nedeni, lâkabına da giren bir sazı çok iyi çalmasından başka bir şey olmalıdır. Çünkü ülkemiz öz dâhilerini harcama konusunda eline su dökülemeyecek bir konumdadır çok şükür!

Bana kalırsa, Neyzen Tevfik bir cins “kralın soytarısı” olduğu için bu kadar geniş bir ilgi ve korumaya mazhar olmuştur. Katı bir siyasal sistemin içinde, insanların ruhlarındaki kabarmaları boşaltmaları için bir supap olmasına olanak verilmiştir. O da, her türlü tehlike geçtikten sonra yaptığı hicivlerle, insanların anlık ve sanal olarak rahatlamalarına olanak sağlamıştır.

Neyzen Tevfik nasıl ney çalardı?

Bir virtüöz muydu? Neyle virtüöz olunur mu? Neyin içerilmiş mistikliği o aleti çalanlara vehmedilmekte midir? Bilmiyorum. Neyzen Tevfik’in şiirlerinin ise ahım şahım olmadıklarını biliyorum. Ama kişimizin sanatsal değeri her ne olursa olsun, onu seçmiş olduğu marjinallik içinde dengede tutanın, bu haliyle topladığı alkışlar olduğunu biliyorum. Oynamış ve kazanmıştır.

Kraldan tekme yiyen “resmi” soytarı, gerektiğinde hiç kimsenin yapamayacağı bir şeyi yapar ve o aynı krala ağzını doldura doldura küfür edebilir. Bu durumdan kral da, soytarı da memnundur. Halk küfür edeceğine soytarı etsin. Sokaklarda dileneceğine her an yemek bulabileceğinden emin olan soytarının küfürü, aslında iktidarın devamının garantisidir.

Nazım’a, Sabahattin Ali’ye, Mustafa Suphi’ye, onlarca gence… bir gün bile tahammül edemeyen iktidar Neyzen Tevfik’i baş tacı ettiyse…

Sh:93-96

SİYASETÇİ

Siyasetçilik dünyanın en eski mesleğidir. Bu konuda başka rivayetler varsa da, bunlar tarih bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır. Nerede toplum varsa, orada siyasetçi de olmuştur, ama siyaset de olmuş mudur? İşte bunu belirlemek dünyanın en kolay işlerinden biridir. Çünkü bugünkü dünyaya bakıldığında, siyasetçiliğin azgelişmiş ülkelere özgü bir meslek olduğu ve bu cins ülkelerde siyasetin en küçük bir örneğine bile rastlanmadığı görülmektedir. Siyasetçi, siyaset yapmaktan çok siyaset satan kişidir. Aslında üretilmemiş bir siyaseti sattığı için, bir hayal taciri olarak da kabul edilebilir. Bu bağlamda Holywood’da bir zamanlar rüya üretip satan film yapımcılarıyla yakın bir akrabalık içindedir. Daha açıkçası, olmayanı satmak siyasetçilik mesleğinin özünü meydana getirir.

Arabanın kıt olduğu yerde şoförlük meslek sayılır, sonra herkesin otomobili olunca, bu işin musluk açıp kapatmak gibi bir şey olduğu anlaşılır ve meslek olarak kabul görmekten çıkar. Siyasetçilik de, siyaset yapmasına izin verilmeyen toplumlarda görülen bu cins kıtlıktan meslek yaratma kurnazlığı ve fırsatçılığının ürünü olduğundan, siyasetçinin en önemli faaliyeti, herkesin siyaset yapmasını engelleyen unsurları ve kurumlan korumak ve bunlara yenilerini ilâve etmektir.

Siyasetçi mesleğinin vazgeçilmezliğini ve yüceliğini, bu mesleğin etrafında bir kutsallık halesi yaratarak korumak, güçlendirmek ve sürdürmek ister. Bu nedenle/amaçla çoğu zaman anlaşılmaz bir dil konuşur; çünkü anlaşılan, hele herkes tarafından anlaşılan bir şeyin kutsal olması olanaksızdır. Bu dilin grameri yoktur; çünkü siyasetçinin kutsal söyleminde fiil çekimi, kipler ve zamanlar bulunmamaktadır. Bu dil tek zamanlı (yani zamansız) olup, yalnızca geleceğe ilişkin bir vaadler silsilesi halindedir. Kendinin olmayan zenginlikleri kontrol yetkisini alabilmek için, başkalarının kesesinden rüşvet vermeye dayalıdır. Siyasetçinin rüşvet almakla suçlanması alışılmış bir şeydir, ama onun esas itibariyle esaslı bir rüşvet dağıtıcısı olduğu çoğu zaman gözden kaçmaktadır. Ne şimdisi ne geçmişi olan siyasetçi söylevinin gelecekte yapılacakları anlatan ana gövdesi, bir ayinin esas duası gibi söylenmek zorunda olduğundan, siyasetçi yeni şeker yemiş biri gibi ağdalı ve yapışkan bir şiveyle konuşur.

Tek zamanlı (zamansız) siyasetçi söylevi, madde dağıtımına ilişkin olduğundan, manevi bir ortamda ve üslupta sürdürülmelidir. Oyunun kurallarını çok iyi sökmüş olan seçmenler veya mama dağıtımından paylarını bekleyenler, bu yüzden onu huşu içinde dinlerler. Bu dinleyişteki heyecan, her canlının hayatta kalma içgüdüsüyle örtüştüğü/ ondan kaynaklandığı için, siyasetçi dağıtacaklarının nasıl üretileceğine değil, nasıl daha büyük paylar halinde üleştirileceğine ağırlık verir.

Siyasetçi işleri konuşarak halleden kişi olduğu kadar, “gibi yaparak” çözmenin sırrına varmış kişidir de. Bilgili, cesur, atak, yakışıklı, akıllı… gözükür. Bu “gibi gözükme” seansları sırasında bir cins allegorik (temsili) oyun oynar, hatta bizzat allegori olur; ama bunun gerçek olduğuna inanmasa dahi, diğerlerini inandırdığı ölçüde başarılı olur.

Siyasetçiler türdeş değillerdir. Cinsleri vardır ve cins olan heryerde olduğu gibi, aralarında hiyerarşi(ler) bulunur. Siyaset veya daha doğrusu, siyasetçiyi üreten “izin verilmiş siyaset” alanını meydana getiren piramidin zirvesinde nelere izin verildiğini, nelere de verilmediğini bilenler yer almaktadır. Bunlara, yerine göre parti başkanı, akil adam, devlet adamı veya büyük siyasetçi gibi sıfatlar takılır. Bunların sayısı bir elin parmaklarını nadiren aşabildiği için çok değerlidirler; bu yüzden kimse onları yerlerinden etme riskine giremez. Nelerin izinli olduğunu belirleyen gücün temsilcileri arada bir ölçüyü kaçırıp onları tatile yollarlarsa da, kısa bir süre sonra geri döner ve daha koltukları soğumadan tekrar yerlerine otururlar.

Hiyerarşide bir basamak aşağı inildiğinde, önderin veya “baba”nın veya “padre padrone”nin etrafında sıkı bir kuşatma hattı meydana getiren kıdemli siyasetçiler grubu görülür. Bunlar o kadar çok sırra vakıf olmuşlardır ki, toplama yapmaktan aciz olanları bile maliye bakanı olmayı umud edebilir ve bu umudu rahatlıkla gerçekleşebilir.

Aşağıya doğru üçüncü kademede, bazı yasal zorunlulukları yerine getirmek üzere milletvekili yapılanlar yer almaktadır. Parlamentoda temsil edilmek ve bazen de fırsat düşerse iktidar olabilmek için bir miktar mebusa ihtiyaç olduğundan, bu kademedeki siyasetçiler önderin seçtikleri olarak meclise girerler, ama kendilerine tembih edilmiş olduğu üzere, halk tarafından seçildiklerini ve onun emrinde olduklarını sürekli söyler dururlar. Baş görevleri halkın hizmetinde olunduğu izlenimini vermek olduğundan, sürekli olarak edebi ve hamasi bir üslupla konuşurlar, kapalı kapıların ardındaki pazarlık ve paylaşımları asla açık etmezler. İçlerinden nadiren böyleleri çıkarsa, bunların meslek onur ve haysiyetinden nasiplerini almadıklarını düşünür ve ilân ederler.

Dağıtımdan daha büyük pay kapmak isteyen insanlar (bunlara bilinçli vatandaşlar denilebilir), parti üyesi ve Allah yardım ederse delege, belediye meclis üyesi vb. olurlar. Bunlar da siyasetçi loncasının tabanını, yani aşağıya doğru dördüncü kademeyi meydana getirirler. Büyük siyasetçiler bunlara “ayak takımı” derlerse de, onlar kendilerini ülkenin en “vatansever” kesimi olarak görürler. Çok faaldirler, ekmeklerini haketmek için oy toplarlar, kongrelerde işaret edilen kişilere veya iyi mama dağıtacaklara oy verirler, gerektiğinde sıkı bir iskemle savaşma girişirler.

Öte yandan siyasetçi yaman bir yenilikçidir, yeryüzündeki bütün değişimleri izler ve hemen uygular, örneğin sarı kravat moda olursa, ilk önce o takar.

Siyasetçinin en büyük korkusu demokrasidir. Çünkü demokrasi geldiğinde, herkesin arabası olduğunda şoförlüğün meslek olmaktan çıkmasında olduğu gibi, siyaset herkesin işi haline geleceğinden, neslinin kuruyacağını bütün bedeni ve ruhuyla hissetmekte ve kendine can veren kapışma sisteminin asıl demokrasi olduğu konusunda bizi ikna etmek için canım dişine takmaktadır. Yani devlet memurlarından bazıları demokrasi uğruna adam öldürmekte, esrar ve silah kaçakçılığı yapmakta, tutuklulara işkence etmekte, yargısız infazda bulunmaktadır…

Siyaset ile siyasetçinin birbirini dışlayan, biri varken diğerinin yok olduğu iki zıt bizatihilik olduğunu keşfeden toplumlara gelişmiş sıfatını veriyorlar.

Sh: 127-130

PROFESYONEL ERKEK

Nam-ı diğer, delikanlı, külhanbeyi, kabadayı veya sadece Erkek. Doğal bir konumu bir meslek haline dönüştürme beceri ve zekâsına sahip bir tür. Azgelişmiş ülkeler ile gelişmiş ülkelerin gelişmemiş bölgelerinde bolca yetişir. Kimliğini taştan çıkartır ve esasen varoşların “devrimci” sesini meydana getirir. Büyük şehirlerde üreyen türleri uzmanlar tarafından daha önemsenmektedir. Kırsal bölge “erkek”leri, şehirli “erkek”lere nazaran arkaik ve demode bulunmaktadır.

Üniformalı gezer. Düğmeleri beline kadar açık gömleğinin içinden mutlaka nazarlık veya altın künye görülmelidir. İcabında kravat taktığında, bu mutlaka parlak olmalıdır, tıpkı takım elbise giydiğinde bunun da parlak kumaştan veya cart renklerden olmasının zorunlu olduğu gibi. Tespih ise, ihmali delikanlılığın raconunu tümden bozan temel işarettir. Tespihsiz erkek olmaz.

Profesyonel erkek için kıl da çok önemlidir. Kıl ne kadar fazlaysa o kadar sergilenir ve bu kıl kantitesi rütbe belirler. Züppe enteller kantiteden kalite çıkmaz derlerse de, erkeklik hiyerarşisi püsküren kıla göre belirlenir. Bu nedenle, profesyonel erkekler arasında “ayı” lâkabını elde edenler parmakla gösterilir. Zaten dinci delikanlılar da aynı yolda olmanın gururu içinde, yüzlerindeki kılların miktarıyla orantılı hiyerarşileri oturtmanın cehdi içindedirler.

Profesyonel erkek, adeta tecessüm etmiş bir çizgi roman kahramanıdır. Neler söylüyorum ben, doğrusu, profesyonel erkeklere bakılarak çizilen çizgi romanlar diyecekken neler diyorum. Önce erkek vardı. Çizgi roman sonradan geldi. Biraz Zagor, biraz Tom Miks, ama çokça Robin Hood, bundan da fazlası Al Capone ile Ustura Kemal karışımı bir şeydir.

Kamusal hukuka ki takse [Pulu yapıştırılmadan gönderilen mektup için alıcıdan alınan cezalı posta ücreti.] der, kendi yasalarını uygular. Haracını alır, marazasını çıkartır. Bunun kamusal hukuka çevrilmiş hali vergisini alır, asayişi sağlardır. Acı elma, muşta, jilet, Allah ne verdiyse taşır, bunlarla dövüşür; kazanır, hep kazanır, namı yürür.

Nam önemlidir; çünkü ekmek parası nama göre pasta parasına doğru terakki eder. Hele palazlanıp da “it”likten “abi”liğe, sonra “koruma”lığa ve eğer alnına yazılmışsa “baba”lığa doğru kariyer basamaklarında ilerledikçe, gördüğü saygıya mütenasip bir gelir elde eder. Bu yüzden namının üzerine titrer. Kimseye taviz vermez, namı için hayatını ortaya koyar. Ama erkeklikleri resmen onaylanmışlarla sürtüşmeye girip bunu uzatma gafletinde bulunursa, “…m yiyeyim abi” veya, “abi bu işin ceremesi kaçadır?” demek racondandır, namda eksiltme yapmaz.

Profesyonel erkek, sıradan erkek bile olamamış kadınları elbette hiç ciddiye almaz. Onlara lâyık oldukları muameleyi gösterir ve erkeğin emrinde naçiz bir varlık olduklarını gerektiğinde hatırlatır. Ayrıca kadının, onun profesyonelliğindeki mümtaz yerini çok iyi bilir. Bir şeyin ancak başka bir şeye kıyasen adlandırılabileceğini fıtri zekâsıyla Profesyonel Erkek hemen keşfetmiştir. Herkesin erkek olduğu bir dünyada erkekliğin bir değerinin olamayacağını kavramıştır, bu yüzden mümkün olduğu kadar çok insanı karşı cepheye itmeye uğraşır, hanım evlâtlarını elbette erkekten saymaz. Delikanlılığın kanununun dışında yaşama gafletine düşmüşlere “karı gibi” sıfatını uygun görür. Haklıdır da, kadını adam yerine koyan birine “karı gibi” denilmez de ne denilir?

Profesyonel erkek, bütün iyi profesyoneller gibi sadece tek bir mesleği icra eder. Hakiki bir profesyonel olduğu için işini çok sever. Maymun iştahlı değildir, tek bir iş yapmaya gayret eder. Erkeklik onun gurur duyduğu mesleğidir. Böylesine zor elde edilen altın bir bileziğin sahibi olduğundan, gürûh halindeki çoğunluğu haklı olarak küçümser.

Ama bazen başka işler de yapmak zorunda kalır. Malûm… enflasyon! Ama bu durumda racona uygun meslekler seçer, taksi şoförü, futbolcu, bağrı yanık türkücü gibi essahtan erkek mesleklere girer.

Ah bir de hapse düştüğünde, “en erkek” koğuş ağasının “iti” olmak olmasaydı, kendini Allah’ın sevgili kulu sayacaktı.

Sh: 143-145

BİR KISIM SPİKER

İşi başkalarının yazdıkları metinleri okumaktır, ama okuduğunu çaktırmayıp anlatıyormuş gibi yapmak zorundadır. Meddahtan başka bir şey bilmeyen sözel bir kültürün has evlâtlarına bir masalcı edasıyla hitap eder. Televizyona çıkıp da görüntülü haber sunucusu haline gelebilen bir kısım spiker; haberin kaynağı, yorumcusu ve sonunda küçük dağların yaratıcısı haline gelir.

Kumkapı’dan Şamdan’a uzanan yol esnasında bir kısım spikere konuk olan yıldız adayları ile tarikat şeyhlerinden kaçarken medyanın kucağına düşen dini bütün kızlarla yaptıkları sohbetlerle tarihe geçen ve aynı zamanda tarih yapan bir kısım spiker, ekrana getirilerek seyircinin önüne atılan “tüketim malları”na mutlaka “konuğum” diye hitap eder.

Bir kısım spiker ayaklı kütüphanedir. Konuklarıyla laiklikten trafik canavarına, çevrecilikten ruh sağlığına kadar her konuyu büyük bir vukufla tartışır. Uzman konuklarının yanlışlarını halk adına ve halk için düzeltir.

Bir kısım spikerin jargonunda konuk, halk adına kötü muamele edilecek, acımasızca sorgulanacak, gerektiğinde ahlâk dersi verilecek ve gerekirse infaz edilecek kurbanlık kişi demektir. Bir kısım spiker bu görevleri bihakkın yerine getirir ve işini bitirdikten sonra seyircilerine, kendi seyircilerine (onun seyircilerine) iç huzuru içinde gülümser. Roma için biri daha feda edilmiştir. Ebedi Roma için.

Türkçesi de mükemmeldir. O ne diksiyon, ne konuşma ahengi, ne telaffuzdur yarabbim. Sıradan insanların söylemekte iyice zorlandıkları bütün kelimeleri tam aslına uygun şekilde telaffuz eder. Hele yabancı dilden bir şey söylemek gerektiğinde, Almanca ve Portekizce bir sözü nefis bir İngilizceyle aktarır ve Türkiye’nin dışında yalnızca İngilizce konuşulduğunu bize öğretir.

Vakit nakittir ilkesinin sıkı takipçisidir. Telefon bağlantısıyla, “enflasyonu nasıl düşüreceksiniz?” gibi veciz bir soru sorduktan sonra, “çok kısa rica ediyorum sayın bakan” demeyi ihmal etmez. Bakan haddini aşarak bir dakikadan fazla konuşursa, “süremiz çok azaldı, teşekkür ederim sayın bakan” der ve izleyen haberde defalarca gösterilen aynı çekimin eşliğinde yarım saat boyunca köprüden intihar, tüp yangını veya kurtarma rezaleti haberi okur (anlatır).

Yabancı medyada üç gün önce yayınlanmış bazı haberler, bir kısım haber müdürlerinin talimatı doğrultusunda, bir kısım spikerler tarafından “son dakika” anonsu altında ve dramatik bir sesle aktarılır. Bazen başka bir yerli kanalda öğle bülteninde geçen bir haber, bir kısım spiker tarafından akşam bülteninde “son dakika” şovuna dahil edilir.

Bir kısım spiker esasen şov dünyasına mensuptur. Show business’in ayrılmaz parçasıdır. Hareketleri ve mimikleriyle bir cins haber şov veya haber tiyatrosu sergilemektedir (onun dilinde, sunmaktadır). Bu sanatçı kişiliği, onu diğer sanatçıların dünyasına taşımakta ve böylece kendi de haber olmaktadır.

Bazıları, “İyi akşamlar Türkiye” diye başlar, bazıları da “şansınız bol olsun” diye bitirir. Bu sözler bir kısım spikerin markasıdır. Bu tescilli markaları başka kimse kullanamaz. Bir kısım spiker bu markayı iyi bir fiyata kiralar, bir kısım spikerlerin çok para almalarından yakınanların bilmedikleri şey, onların birer emekçi değil, marka kiralayan birer sermayedar olduklarıdır.

Sermaye sadece emek kadar kazansaydı dünyada bu kadar eşitsizlik olur muydu?

Sh: 151-153

YÖK PROFESÖRÜ

Akademik kariyerin en yüksek noktasıdır. Buraya pek az sayıda insan ulaşabilir. Sonsuz sayıdaki YÖK ilkelerini ezbere bilmek ve uygulamak ferasetini gösterecek kaç kişi çıkar ki!

YÖK profesörü, geniş kitle tarafından tamamen kıskançlıktan ötürü çoğu zaman prof diye anılır. O, bu küçümseyiciliğe hiç aldırmaz, çünkü onun ünvanı kendinden önce gelir, su içerken bile su içen profesördür. Örneğin tıp profesörüyse ve Kıbrıs meselemiz konusunda gazetelerin birinin okuyucu-proflar köşesine bir yazı yazdıysa, o hiç ayrılmadığı ünvanını adının başına koyarak kendini feda eder. YÖK profu çok fedakârdır, kendini ünvanının arkasına gizlerken gözünü bile kırpmaz.

Çok kadirşinastır; bu yüzden okumaz ve yazmaz. Okumaz, çünkü okunacak bir şey yoktur; o, her şeyi fıtraten ve ünvanının sayesinde zaten bilir. Yazmaz; çünkü sözümona aydınların cehaletlerini yüzlerine vurmayacak kadar yüce gönüllüdür.

Öğrencilerini ise aşkla sever. Onların daha hayatlarının başlangıcında olduklarının bilinciyle, onları engin bilgi, görgü, tecrübe ve düşünsel derinliğinin labirentlerinde kaybolmaktan kurtarmak, esirgemek, korumak üzere derslere asistanlarını sokar. Sınav kâğıtlarını da asistanlarına okutur; çünkü kendi okursa, onun derinliğine temas bile edemeyen öğrencilerinin düşük not alacaklarını bilir. Elbette asistanlarını da gözetir. Onları derslere sokar; ama ders ücretlerini kendi alır. Asistanların daha bu yaşlarda paraya alışmalarını istemeyen bir baba şefkati gösterir.

Hiç boş zamanı olmaz. Üniversite-sanayi işbirliğine yüreklen inanır ve hatta ülkenin kalkınması için kendini feda ederek, sanayi dışı kuruluşlar da dahil her yere hizmetini sunar, örneğin kıtlığı çok çekildiği için, gider avukatlık yapar.

Türkiye’yi karış karış gezer ve bilgi ile görgüsünü panellerde cümle âleme aktarır. “Ya hoca, ben bu lâfları geçen gün Balıkesir’de de dinlemiştim” diyenlere aldırmaz ve uygarlaştırma görevini uluslararası platformlara da taşımaktan hiç çekinmez. Bu toplantılarda, yabancıların kendini bıyık altından gülümseyerek dinlemelerinin ve arada bir fısıldaşmalarının kadim Türk düşmanlığından kaynaklandığını bilir ve “bunlar 50 yıl öncenin bilgileri” gibi itirazların Ermeni, Yunan, PKK propagandasının maşalarınca yapıldığının bilincine sahip olduğundan, vatan millet uğruna kahramanca çarpışmaya devam eder. Öylesine ki, gittiği ülkelerin sıradan halkını da irşad etmek ve Türkiye ile Türkler hakkında doğru bilgiler aktarmak için, hiç üşenmeden çarşı pazarlarda alış veriş yapıp, bir sürü para harcayarak onlarla temas kurar.

Bir üniversite hocasının siyasi görüşünün olmaması gerektiğine dair temel ilkeye bağlıdır ve bunu her zaman uygular. Refah iktidardayken başörtüsüne aldırmaz, MGK kararları çıkınca başörtülüyü okula sokmaz.Kişisel ilkelerin değil, yöneticilerin ilkelerinin önemli olduğunu her zaman savunur.

Çok eskilerden gelen köklü bir geleneğin soylu sürdürücüsüdür. Ta medrese müderrisliğinden başlayan bu gelenek içinde, YÖK’ten sonra, hiç eseri olmadığı halde bir gecede prof yapılıp, UP (bunun ucuz profesör demek olduğu iddia ediliyorsa da, aslında yukarı demektir) ünvanını alanlarla birlikte, Türkiye’nin medarı iftiharı bir grubun mümtaz üyesidir. Tiyatrolarda otuz sene durdu veya orkestra şefi bagetini otuz beş sene salladı diye, haklı olarak prof yapılanlara, bir de devlet sanatçısı ünvanı verilmesini hiç kıskanmayan YÖK profu, vatan uğruna atan kalbinde hiçbir hasetlik belirtisi taşımaz.

Çünkü o YÖK profesörüdür.

Sh: 155-157

KİM BU KALEMLİ, HERKES ONDAN YANA

Meğer eski meclis başkanını ne de çok severlermiş! Türbanlısı, MGK hâkim ve savcısı, üniversite rektörleri, bakanlar… herkes onu kurtarmaya uğraşıyor. Bu ülkede dünyanın en büyük rezaletlerinden biri meydana geldi; resmi hiyerarşiye göre Türkiye’nin iki numaralı adamı, sıradan bir memur gibi rüşvet yemekle itham edildi ve herkes yalnızca kaptırılan paralarla ilgilendi. Kimse ikinci adamın bile rüşvet batağına dalmasına yol açan bu sistemi sorgulamadı. “Günahı boynuna” denildi ve suç kişiselleştirilerek, herkesin ruhunu kurtarmasına zemin yaratıldı. Herkes pijamasını giyip televizyonunu seyretti.

Sonra kurtarma seansları başladı. En tepelerden gelen ihtarları ciddiye alan daha alt kademedekiler, ikinciliğe kadar tırmanmış bir kasaba hekiminin bu talihinin hesabını sormayı başka bir seansa bırakarak seslerini kestiler; çünkü tehlike çok yakınlara gelmişti ve birileri rüşvetin artık sistemin özü haline geldiğini farkedebilirdi.

Devrimci memurlarımız da imdada yetiştiler. Refahı kapattılar, ama kapatana kadar çok oyalandılar. Sonra Fazilet kuruldu ve her şey, eski hamam eski tas, kaldığı yerden devam etti. Sistemin başına bir şey gelir gibi olursa, mesela bir kamyon bir mercedese çarparsa filan, o da kapatılır, ne olacak, partileri devlete sayıyla vermediler ya!

Halkımız yardımseverdir; o da Kalemli’nin başına gelen bu nahoş olayı unutturmak için elinden geleni yaptı, Allah’ı var. Sadece gözlerin görüldüğü resimlerle kimlik kartı alma dayatmacılığını özgürlük mücadelesi olarak sunmaya uğraştılar, çoğumuz bunu yedik. Gözler birbirine benzer ve örtünün altında ne olduğu belirsizdir. Kimlik kartı dinsel tercihleri belirlemek için değil, kişiyi tanımak için gereklidir. Neyse, bu basit teknik sorun, elbirliğiyle “demokrasi mücadelesi” haline sokuldu ve rektör bey iyi bir pokerci olduğunu kanıtlamak üzere, yapılan blöfe karşı saç ve sakalı da yasaklayarak yeri büyütmeye kalkışınca, ummadıkları bir haklılık unsuru elde edenler, çoraptan kâğıt çekmişçesine “kontr” deyiverdiler ve Kalemli işi gündemden iyice düştü. Hatta yapılan bir ankette “Kalemli de kim?” diyenlerin oranı % 90’lara çıktı.

Ama % 10 da epeyi bir oran olduğundan ve birlik ile beraberliği zedelediğinden, bu kez DGM savcıları ile hakimlerinden bazıları, rüşvet alarak Kalemli’nin yaptığı işin normal bir devlet fonksiyonu olduğunu kanıtlamak üzere vatan için kendilerini feda ettiler. Bu kahraman yargı mensupları, görevden uzaklaştırılma pahasına rüşvetsiz bir yönetimin olamayacağını gösterdiler.

Sahi Kalemli de kimdi?

Ama olayın hafızalardan tamamen kazınması da gerekiyordu. Kimsenin devleti ebed müdded ve “kutsal devlet” hakkında en küçük bir kuşkusunun bile kalmaması gerekirdi. O zaman İzmir Emniyet Müdürlüğü, son üç ay içinde adı rüşvete karışan 842 polis memurunu açığa alıverdi. Herkes rahatladı; demek ki rüşvet almak, kamu kaynaklarım zimmetine geçirmek küçüğünden büyüğüne bütün kamu görevlilerinin esas refleksiydi. Rüşvet alamayana memur bile denilemez.

Kalemli’yi mi soruyorsunuz? Duymuştum, ama çıkartamıyorum.

Ve birden bire öğrenildi ki eski Refahlı, şimdi Fazilet Partisi Ağrı milletvekili Ziyattin Tokar, Refahyol hükümetinin çevre bakanıyken, lojmanına, devlet bütçesinden “plastik orta boy kovadan” (ne banal, bari çeliğini aldırsaydı) “çay kaşığı”na varana (inşallah bunlar da plastik değildir) kadar 2 milyar 121 milyon 997 bin 250 liralık eşya aldırtmış ve bakanlıktan ayrılınca da bunların hepsini kendi evine götürmüş. Bakan eskisi sorulan sorulara, “olayı hatırlamıyorum” diye cevap vermiş.

Ben de Kalemli’yi hatırlamıyorum. Hiç böyle birinin adını duymadım.

Işık söndürme ayinlerinde Türkiye’yi kurtardıklarına inanan perde gerisi kahramanlarına, Yahudilerin holokost sonrası şu sözünü akılda tutmalarını öneriyorum:

“Hatırla!”

Sh:167-169

ŞAMPİYONLARI DA KESERLER

Konya’nın Selçuklu ilçesindeki Kalite Derneği, bütün Türklerin bilmesi gereken çok önemli bir hususu açıklayarak ülkeye büyük bir katkıda bulundu. Kurbanlık koyunlarla ilgili TSE 384 standardına dair tarihi açıklama, şöylesine bir tanım getiriyor: “birinci sınıf koçun canlı ağırlığı 48-60 kilo olmalı. Tam besili koyunun kavrama noktaları ve butları tam dolgun, adaleleri sert ve elastiki kıvamda, vücudu tam yağlı, boynu düz, kaim ve gövdesi ile güçlü bir bağlantı yapmış, karnı sarkmamış olmalıdır.”

Develer ve boğalar, kendileri de kurban olma şerefine erdikleri, ama bir standartlarının bile bulunmadığı itirazıyla eyleme giriştiler. Şampiyon deve kesilme şerefine eremedi ve evlendirilerek cezalandırıldı, damları perişan eden boğanın akibeti ise bilinmiyor.

Fakat bu nadir istisnaların dışında, Türkiye’deki 55 milyon koyun ve sığırın onda biri bu şerefe erdi. Ancak bazı hayvanlar -adı üstünde, hayvan işte kasaplarla anlamsız bir mücadeleye girişince, daha bayramın ilk gününde 1111 kişi hastanelik oldu. Bu yıl hayvanlara ne oluyorsa? Herhalde sol propagandanın etkisi olsa gerek.

Kesin öyle, çünkü türban eylemlerinin altında da solcuların parmağının bulunduğu ortaya çıktı. Türban eylemleriyle ilgili olarak tutuklanan 13 öğrenciden 9’unun solcu olmasının başka bir anlamı olabilir mi? Zaten diğer dördü de bu solcuların dolduruşuna gelip türban takan vatansever memleket evlatları.

Polisimiz böylece hiç yanılmayacağını bir kez daha gösterdi. Bütün televizyon kanallarında oynayan, Emniyet tarafından çekilmiş filmde de zaten bu gerçek apaçık belli oluyor. Polis “sanıkları yakalayarak” görevini yaptığını söylüyor. Elhak doğru. Siz, “yakalanan herkes zaten sanıktır, suçsuz biri de yakalanırsa sanıktır” gibi sol propagandaya yönelik lâflara aldırmayın.

Zaten bu münafık propaganda Türkiye’nin üzerine bir kâbus gibi çökmüş durumda. Bütün iyi şeyleri örtüyor veya çarpıtıyor. Devletimiz Doğu ve Güneydoğu’yu kalkındırmak için canla başla çalışıyor. Bakın Enerji Bakanlığı, bu bölgelerde kullanılan elektriğin yarısının bedava olduğunu söylüyor; solcular hemen “kaçak” diyerek bölücülük yapıyorlar. Veya Fırıncılar odası yılda 13 trilyon liralık ekmeğin çöpe atıldığını açıklayınca, ilgililer haklı olarak, “ekmek bulamayanlar alsınlar diye” çöpe ekmek atıldığını söylüyorlar; solcular hemen gelir dağılımının bozukluğundan dem vuruyorlar. Bunlar vatan haini.

Ama bu solcuların suyu ısındı; ondan böyle azgınlaştılar. Türkiye’de 6,5 milyon patron olduğunu duyunca oynattılar. Ülkede çalışan 16 milyon kişiden 6,5 milyonunun patron olması, sonunda herkesin patron olacağı anlamına geliyor, o zaman solcular da piyango çektirirler. Zaten onlar Türkiye’nin zenginleşmesine de deli oluyorlar. Bayram dönüşünde otoyol girişlerinde 6-10 kilometrelik araba kuyruklarının oluşmasına hemen çamur atıyorlar. Bu kadar insanın arabası var diye sevinecekleri yerde, ne biçim trafik filân diyorlar.

Onların istediği gibi herkes otobüsle yolculuk yapsa daha mı iyi olacak?

Bakın işte 100 otobüsten 15’i kaza yapıyor. Oysa kapitalizm ne kadar iyi, herkes kendi kazasını kendi yapıyor.

Solcuların devlet düşmanlığı da dayanılır gibi değil. Baleyle iki ay önce tanışan Orman Bakanı Ersin Taranoğlu’nun bütün personelini baleye taşıyarak adam etmesinden, GAP illerinde klasik müzik konserleri düzenlenmesinden, Dinar bandosunun Beethoven’in 9. senfonisini çalacak olmasından hiç etkilenmiyorlar. Bir de üstelik, “bandoda yaylı çalgı olmaz, 9. senfoniyi çakmazlar, hem koroları da yok” gibisinden çıkıntılık yapıyorlar. Babadan iyi mi bilecekler, ne demiş? “Dokuzuncu senfoniyi Dinar bandosu da çalar, Berlin Filarmoni Orkestrası da.”

Elbette öyle. “Maria”yı Ricky Martin de söyler, Yeliz Yıldırım da. Ama yabancı kapitalistler bir tuhaf. Billur sesli kızımızın bu şarkıyı söylemesinden iftihar edecekleri yerde, 25 milyar telif istemezler mi? Bizimkiler bir de para mı verecekler, elbette Yeliz bu şarkıyı kasetinden çıkartacak.

Diyarbakır Hint Horozlarını Yaşatma Derneği, bu türü yaşatmak için Hint horozlarını dövüştürüyormuş. Biz de develeri, boğaları, koyunları yaşatmak için kesiyoruz.

Sh: 187-189

Kaynak: Mehmet Ali KILIÇBAY, Soytarı Gülmez, Sırıtır, İmge Kitabevi Yayın, 1. Baskı: Mayıs 2004,İstanbul

BEDEN VE GİYSİLERİN DİLİ


Sessiz olmalıyız, konuşmayalım, üst başımız
Gövdelerimizin durumu açığa vuracaktır
Nasıl bir yaşam sürdüğümüzü.
Coriolanus, V.Perde, III.Sahne,
William Shakespeare

Amerikalı romancı ve gazeteci Alison Luriegiysi aracığıyla iletişim kavramını Giysilerin Dili (birinci baskı, 1982) adlı kitabında herkesin anlayacağı bir şekilde anlatmaktadır.

Giyim örnekleri kişisel kimliğin işaretleri olarak her zaman özel bir önem taşımıştır ve çağlar boyunca, kuşaktan kuşağa, kültürden kültüre o dönemi yansıtan etkili simgeler olarak işlev görmüştür. Dil öğrenmek konusunda güçlük çekenlere bir şeyleri açıkça anlatabilme yetisini barındırırlar. Bu yüzyılda her on yıllık dönemin kendine özgü bir giyim tarzı vardır ve bu tarz hem söz konusu on yıl hem de onun sosyal, politik, ekonomik ve teknolojik durumu hakkında çok şey anlatır. 1920’lerin serbest genç kızlarınca giyilen kısa ve düz elbiseler kadınların fiziksel ve sosyal bağımsızlaşmasını anlatır. 1970’lerin hippilerince takılan çiçekler, giyilen yumuşak hatlı ince dokumalar savaştan iğrenme ve doğaya dönüş yönündeki sosyal eğilimi haykırır. Eğer giysiler doğruyu açığa çıkarabiliyorsalar, yalan da söyleyebilirler. Kılık değiştirmeyi sağlar, gizleri açığa vurur, yetersizlikleri örterler. Tam donanımlı bir giyim, hatta tek başına bir parça bile farklı anlamlar taşıyabilir.

Küpeyi ele alalım. 1980’lerdeki geniş altın küpeler başarılı ve kariyer sahibi bir kadın için zorunlu bir aksesuardı.Annemin kuşağı geniş altın küpelerin bayağı bir görüntü sergilediğini düşünürdü, çünkü öğleden sonraları şık giysilerle yalnızca küçük, mütevazi, olasılıkla da inci küpeler giyilirdi. Şatafatlı şeyler akşam giyimine uygundu. Büyükannem kulak deldirmenin “bayağı”, yalnızca çingenelere göre bir şey olduğunu düşünürdü. Kraliçe Alexandra’nın Kıta Avrupası adetlerine uyarak kulaklarını küçükken deldirdiğini ve sonradan kişisel tarzının ifadesi haline gelen uzun sallantılı küpeler ve bir inci tasma taktığını göz ardı ederdi. I. Elizabeth döneminde tek altın halka küpe takanlar korsanlar ve Sir Francis Drake gibi serüvencilerdi. Bugün tek altın halka küpe eşcinsel bir erkek tarafından kulaklarından birine takılıyor,punklar neredeyse bir halka küpe salkımı takıyorlar, genç ve zengin ticaret adamları iki kulağına birden takıyor artık 1990’ların modayı izleyen kadını bu tür küpelerden kaçınıyor, etnik gümüş işleri ve boncuk küpeleri yeğliyor.

Bir kişinin giysilerin dilini anlayabilme yetisi çeşitli faktörlerce belirlenir:

  • kendi giyinişinin farkında olma düzeyi;
  • giysilere ilgi düzeyi;
  • alternatif yorum türlerine yatkınlığı;
  • giysiler hakkında konuşmaya istekli olması.

Colin McDovvell Öldürmeye Kuşanmak: Seks, Güç ve Giysiler (1992)adlı kitabında giyimin topluma ilişkin bir yorum olduğunu hararetli bir şekilde savunur; söz konusu kitap ne bir sosyal tarih, ne antropolojik bir inceleme, ne de bir moda yorumudur, ama yazarın değişken tarzıyla her üçüne de ilişkin öğeler içerir. McDovvell giyime gösterilen parlak ilginin yenilenmesi durumunun uzun süredir “toplumun çoğunluğu tarafından bir kenara itildiğini” savlar. Giyimin moda biçiminde yalnızca moda yazarlarının, sıradışı tiplerin ve aşırı zenginlerin ziyaret ettiği bir kenar mahalleye sürgün edilmesinden üzüntü duyduğunu belirtir.

Siz ince ayrımları fark etseniz de etmeseniz de, gövdeniz ve giysileriniz sizden önce konuşurlar. Giysiler aracılığıyla yaratılan bilinçli ya da bilinçsiz görsel imaj gözümüze çarpan ilk şeydir. Daha tek bir söz bile edilmeden, gövde, duruş ve giysilerce biçimlenen görüntü bize bir şeyler söylemeye başlar. Bu görsel bilgiyi kendi deneyim ve zihin uğraşlarımızın süzgecinden geçiririz. Birisi bizimkini çok yakından yansıtan bir tarzda giyinmişse, olasılıkla aynı tavır, inanç ve değerleri taşıdığımız sonucuna varırız. Olasılıkla bu kişilerin bizim için taşıdığı çekiciliğe kapılırız ve onlarla iş yapmaya daha yatkın oluruz.

KARAKTER İPUÇLARI

Zekice bir giysi seçimi yoluyla karakter ve tarza ilişkin çok sayıda mesaj iletme olanağı vardır. Giysiler karakteri tanımlamak amacıyla kullanıldığında, kelimenin tam anlamıyla bir “alameti farika”haline gelirler. Verdiğim seminerlerde “Ben kimim?”adını verdiğim bir ısınma alıştırması kullanırım. Katılanlar için bu alıştırmanın ana noktası, soru sormaksızın birbirleri hakkında olabildiğince çok şey bulmak, yani becerebildikleri ölçüde karakter ipuçları toplamaktır. Herkes sözlü soru yerine gözlem ve tümdengelim yoluyla meslektaşlarının yaşını, ilgilerini ve yaşam tarzlarını keşfetmek zorundadır. Gereksindikleri bütün bilgi giyim ve tavırlarda yatmaktadır. Kimileri bu alıştırmayı ürkütücü bulur. Gözlemler aracılığıyla kendi haklarında çok fazla şeyi açığa vuracaklarını düşünürler işaretleri okuyup onlardan bir anlam çıkarma konusundaki incelmemişlikleri ya da deneyim yoksunluklarının ortaya çıkmasından, ya da birini patavatsız bir yorumla utandırma ihtimalinden ürkekler. Geriye kalanlarsa yaptıkları yorumlardaki doğruluk payı nedeniyle neredeyse bilinmezden haber veren kişiler gibidirler. İnsanlar kendilerini tanıttığında, onların “doğruluğu” ile bizimki arasında ne tür uyuşmazlıklar olduğuna bakarız. Bu aşamada giysilerin dilini okuma yeteneği konusundaki bireysel düzeyimizi buluruz.

Bu alıştırma insanların yabancı bir dile yatkın olup olmamasıyla paralellik taşır. Her grupta bir ya da iki kişi konuyu yorumlayıp açıklayacak birini gereksinir. Bu kişilerin düşük kavrayış düzeyi bir entelektüel üstünlük duygusundan kaynaklanıyor olabilir. Gerçekte şöyle demektedirler: “Giysileri anlamaya gerek yok, çünkü sözcükler ve fikirler daha önemlidir.” Bazıları giysilerin dilini bilmenin Fransızca kahve ısmarlamayı bilmekten daha yararlı olmadığını düşünür. Bu türden kişiler gösterişli olanla kılıksız olanı, klasikle avangardı ayırt edebilirler, ama hepsi o kadar, daha karmaşık çözümlemeler geliştiremezler. Kapalı yetişme tarzları, tutucu terbiyeleri ve düşük motivasyonları gerekli söz dağarcığını öğrenme şanslarını sınırlar. Bazıları bu dili okuyabileceklerini, ama konuşamayacaklarını duyumsarlar. Diğer insanlardan doğru sinyaller toplar, ama “yüksek sesle” tecrübe edemezler. Süreci içselleştirip entellektüalize ederler ve kendilerini pratik bir yolla sınamak konusunda isteksiz olurlar. Bir de hep doğru şeyleri giyen, ama bu seçime nasıl vardıklarını bir türlü açıklayamayan bir azınlık olduğunu fark etmişimdir. Bunlar işin özünü kavramadan taklit etme yeteneğine sahiptir. Yine de geriye kalan pek çok kişinin geniş bir söz dağarcığı, yüksek bir özgüveni ve yeni şeyleri deneme cesareti vardır ve yanlışlarından öğrenmeyi bilirler.

Erkeklerle kadınların bu alıştırmaya karşılık verme biçimi arasında bir ayrım vardır. Bazı erkekler bunu bir meslektaşlarına saldırma ya da onu alt etme fırsatı olarak kullanırlar. Erkeklerin çoğu giysiler hakkında konuşmayı önemsiz bulur kadınlarsa bayılırlar.Giyim biçimleri tartışılırken herkes iyice paranoyaklaşır. Erkekler de kadınlar da giysilerin gösterme gücünü taşıdığı sosyal ve siyasi ifadelere gerek değeri vermeyi başaramazlar.Görünüşle kişisel kimlik arasındaki bağı kavramayı beceremezler. Moda yorumcuları giyimin ciddi bir şekilde tartışılmasının insan davranışlarına gösterilen ilginin merkezinde yer alması gerektiğine dair kavrayışlarını geliştirmekle meşguller. Yine de bu kavrayışın evrensel bir kabul gördüğü söylenemez.

BEDEN DİLİ VE DURUŞ

Hollywood’da güçlü insanlar yavaş hareket ediyor, yavaş konuşuyor.
Michael Caine

Kişisel tarzı beden dili yoluyla iletmek ortaya doğru veya yanlış mesajlar atmakla, gizli düşünce ve duyguları açığa vurmakla ilgili değildir. Söz konusu iletim yolu daha çok jest ve davranışlar hakkında edinilen bilgiyi kullanmakla ve böylelikle ortaya kişinin olumlu bir imajını çıkarıp kendini başkalarının sözsel-olmayan işaretlerine daha duyarlı kılmakla uğraşır. Hepimiz insanları-okuma becerilerimizi gerçekten görmek için bakmakla ve gerçekten duymak için dinlemekle yenileyebiliriz. Gövdesini hareket ettirme biçimi o kişinin ne ölçüde bir durumun denetimi altında olduğunu gösterebilir, ortaya güçlü bir tarzın imzasını çıkarabilir, doğallık ya da sahtelik taşıyabilir. Zor durumlarda sinir uçlarımız doğal davranışların önünü keser. İnsanlar bir iş görüşmesindeki doğru oturuş biçimi konusunda benden öğüt isterler. “Bacak bacak üstüne atmalı mıyım? Öne mi eğilmeliyim, geriye mi yaslanmalıyım? Burnumu kaşırsam insanlar ne düşünürler?”Bir biçimde yanlış yaparken görüleceklerinden kaygı duyarlar. Kıpırdamadan oturmayı öğrenin, düzgün soluk alıp verin, olumlu düşünün ve doğal davranmaya çalışın hâlâ verilebilecek en iyi öğütlerdir

PROFESYONEL DURUŞ

Profesyonel bir tavır için aşağıdaki beden dili özelliklerini göz önünde tutmak gerekir:

GÖZLER.Göz teması sağlayıp sürdürme yeteneği özgüvenli görünmenizi sağlar; gözleri aşağı indirmek kişiyi itaatkâr gösterir.

YÜZ.Yüz ifadesi yedi temel duyguyu gösterebilir: korku, öfke, şaşırma, iğrenme, mutluluk, üzüntü, acı.

Yüzünüzün bu duyguları nasıl yansıttığını ve bunların yanlış anlaşılma ihtimali olup olmadığını da bilmek gerekir. Yüz ifadenizin etkileyici özellikleri olup olmadığını ya da ne hissederseniz hissedin ifadenizin bir maske gibi değişmeden kalıp kalmadığını biliyor musunuz?

KAŞ İŞARETİ.Birinin bakışını yakaladığınızda kaşları bir iki saniyeliğine yukarı kaldırmak dostça ve güven vericidir. Dilediğiniz hoşnutsuzluk ya da düşmanlık sinyali göndermek olmadıkça başka birinin kaş işaretine karşılık vermeye çalışın.

BURUN UCUNDAN BAKMAK.Başınız dik, hafifçe geriye yaslanmışsınız diyelim. Başka birine bakarken başınızı öne eğmezseniz, karşınızdakilere burnunuzun ucundan bakıyor gibi görünür ve onlara uzak duruyor ya da üstünlük taslıyor izlenimi uyandırırsınız.

DURUŞ.Oturuş, duruş ve yürüyüş biçiminiz özgüvenli ya da çekingen, keyifsiz ya da iyi görünmenize yol açabilir. Resmigeçitteki bir askerin duruşu zorunlu olarak iyi duruş değildir. Özgüvenli ve dik bir duruş edinebilmek için, omurganızdan geçirilmiş, ensenizden uzanan ve başınızın üstünden dışarı çıkan bir tel olduğunu düşleyin. Bu tel yukarıdan yumuşakça çekilirse, aşama aşama göğsünüzü, omuzlarınızı ve başınızı kaldırıp düzleştirecektir. Bu tele bağlı ve başınızın ensenizin üstünde dalgalanmasını sağlayan bir helyum balonu olduğunu düşünün.

JEST. El sıkmak, kucaklamak, öpmek, el sallamak gibi jestler bilinçli eylemlerdir. Kulak çekiştirmek, ense kaşımak, kâğıtları küçük küçük parçalara bölmek türünden olanlarsa bilinçsizce yapılırlar. Jesti söylenen şeyi vurgulamak amacıyla yaparız. Jestler dikkati sözü edilen fikre ya da iletmeye çalıştığınız anlamın yansımasına çekmelidirler, jestin kendisine değil! Dinlerken ya da edilgen durumdayken de kullanılırlar, sıcak veya soğuk, saldırgan, uysal, gösterişli ya da tümüyle gereksiz olabilirler. Jesti yorumlamak yönündeki her türden girişimde şunlar göz önünde bulundurulmalıdır:

  • görüldüğü BAĞLAM kolları ve bacakları kavuşturarak bir yerlerini ovalamak yüksek bir güvensizlik düzeyini gösteriyor olabilir, rüzgârlı bir tren istasyonundaysa ısınmaya çalıştığınızın göstergesidir;
  • egemen KÜLTÜR elle yapılan jestlerin anlamı kültürler ve kıtalar boyunca son derece belirgin bir değişkenlik gösterebilir;
  • o anda kullanılan diğer jestlerin neler olduğu diğerlerinden ayrıştırılmış bir jest yerine, jest DEMETLERİNİ yorumlamaya çalışın.

BÖLGE VE KONUM.Kişisel mekân duygumuz bizim için çok önemlidir. Hepimiz görünmez ve korunaklı kişisel alanımızın ya da “uzay kapsülümüzün” farkındayızdır. Başkalarıyla aramıza koyacağımız rahatlatıcı mesafe kültürlere göre değişkenlik gösterecektir. Kentteki alanlarla taşradaki alanlar arasında fark vardır. İnsanlar arasındaki mesafeye duyarlıyızdır ve ilişkileri konusunda buna göre yargıya varırız. Uzmanlar Batı Kültürü’nde işlerlik taşıyan dört alan olduğunu söylemektedir.

DÖRT ALAN

ÇOK YAKIN ALAN.Gövdelerimizden 15-45 cm.’lik mesafe. Bu alana giriş izni vermek konusunda son derece seçici davranırız ve yakın dostumuz, eşimiz ya da aile üyelerimizden olmayan birinin bu alanı ihlal etmesini aşırı düşmanca bir davranış olarak görebiliriz.

KİŞİSEL ALAN.Bunun iki alt-alanı vardır:

  • yakın kişisel alan; 45-75 cm. arasındadır ve yakın arkadaşlara, eşlere ve arkadaş toplantılarına ayrılmıştır;
  • uzak kişisel alan; 75-120 cm. arasındadır. Bu mesafeden birbirinizle konuşabilirsiniz, ama atmosfer daha resmidir. Bu alanı çok beklenmedik bir şekilde veya davet almadan ihlal ederseniz, bu durum ürkütücü, daha çok da itici görünebilir.

SOSYAL ALAN.Bir oda ya da mobilyalar boyunca yaklaşık 120-360 cm., örneğin, seminer yöneticisiyle katılanlar arasındaki mesafe yarı-resmi bir iş yapıldığını gösterir, ya da patronla yeni işe alınan kişi arasındaki mesafe statü farklılığını iletecek şekilde korunur.

KAMU ALANI.Üç metreden daha ötesi. Tam olarak bir konuşmacının bir toplantıdaki sesleniş mesafesi. Bu alanın uzak ucu kendilerine tanımadıkları birinin nutuk çektiği bir insan grubundan oluşur. Böyle bir toplantıda belediye çalışanlarından birinin konuşma yapması sık rastlanır bir durumdur. Gereksiz ölçüde uzak tutulan bir mesafe hiç istenmeden bir düşmanlık doğurabilir. Geniş çaplı toplantılardaki bazı konuşmacılar hareketli ve çekilebilen bir mikrofon kullanmaktan hoşlanırlar, böylece seslendikleri alanları değiştirebilir, insanlara çok daha az yıldırıcı ve resmi olan, yüzyüze kalabilecekleri bir mesafeden yaklaşırlar.

ALANLAR

Kamu 360 cm. ve ötesi

Sosyal 120-360 cm.

Kişisel                Uzak 75-120 cm.

-Yakın 45-75 cm.

Çok yakın 15-45 cm.

DOKUNUŞ

İşyerinde dokunuş çok duyarlık taşıyan bir konudur. Konuşurken karşıdakine içgüdüselce dokunan sıcak ve canayakın insanlar soğuk tiplere sıkıntı verebilirler. Dokunuş gönül indirme gibi yorumlanabilir ancak bir çocuğun kafasını hafifçe tıpışlarsınız! Dokunuş cinsel taciz gibi yorumlanabilir sizin dostça bir jest olmasına niyetlendiğiniz şey izinsiz bir cinsel girişim gibi algılanabilir. Dolayısıyla iş dünyasında dokunuş, acil bir durum yoksa ya da siz aşırı ölçüde fiziksel ya da duygusal bunalıma girmiş bir meslektaşınıza destek sunmak istemiyorsanız, el sıkışmayla sınırlıdır.

KENDİNİZİ TANIYIN

Giyim zihnin görülür kıldığı mobilyasıdır.
James Laver
Giysiler ve kişilik
Bugün gayet iyi görünüyorum konuşma için “giyindim”,
ama çoğunlukla sanki raydan çıkıp bir tepeye toslamış gibiyim.
Victoria Wood,
RADIO TIMES dergisindeki 1992 tarihli söyleşiden

Başarılı giyinen bir kişi yaptıklarına uygun ve kişiliğinin doğru bir yansıması olan ayırıcı bir giyim tarzı bulur. Bu bir kez geliştirildi mi her duruma uydurulabilir. Çok basitmiş gibi görünüyor, ama uygulaması hiç de kolay değildir. Çoğu insan bu konuda düşünmeye başlamayı bile zor bulur.

Herkes elbiseler hakkında aynı şekilde düşünmez. Yetişme biçimleri, kendilerine duydukları inancın düzeyi, öz-imajları ve kişilikleri alışverişe çıktıkları ve giyindikleri sıra verecekleri kararları etkileyecektir. Kimileri bu süreçten bütün bütüne kaçar ve her gün bir üniforma giyerler. Bazıları, özellikle erkekler (yalnız onlar değil tabii!) bırakırlar, kendilerini başkaları giydirsin eşleri, anneleri, arkadaşları ya da giyim mağazası görevlileri.

GİYİMİ KİŞİLİĞE BAĞLAMAK

İnsanlar, giyim konusunda tarafsız düşünmeyi birazcık zor bulsalar bile, kendilerini “Giysiler-düzlemi”nde doğru konuma yerleştirebilirler bu, YANSIZ noktasından iki aşırı uca, DIŞA-VURUMCU ve OLUMSUZ’a uzanan, giysiler üzerine düşünme ve duyumsamaya ilişkin düşsel bir hattır. Kendinizi nereye yerleştirdiğinizi bulmak, iş giyimi konusunda gelecekte vereceğiniz kararlara yardımı dokunacak yararlı bir araç olacaktır.

Dışa-vurumcu   ———–Yansız———Olumsuz

YANSIZ GİYİNENLER  ayarı bozuk bir benlik duygusuna sahiptir, çoğunlukla genliklerinde veya ilk çocukluk çağlarında, belki yatılı okulda, silahlı kuvvetlerde ya da koruyucu ve düşgücü zayıf bir anneden öğrenilen bir “reçete’’ye göre giyinirler. Eğer görünüşe çok fazla dikkat ediyorlarsa, gösterişli görünmekten kaçınacaklardır. Üst başları kabul edilebilir nitelikte olmasına karşın, tarzın bilincinde olma ve itibar görme söz konusu değildir. Başkalarının kendi görünüşlerinden ne çıkarabileceği konusundaki bilinçlilik düzeyleri de düşüktür. Toplum bunu beklediği için giyinmek durumunda olduklarını bilirler, ama bu etkinlikten ne ürker ne de hoşlanırlar o yalnızca bir rutindir. Giyim tarzları taşıdıkları başkalarına uyma duygusundan, esinlenme taşımayan düzenlerinden, bütçe duyarlıklarından tanınabilir.

DIŞAVURUMCU GİYİNENLER  giysilerden zevk alırlar. Onlar için giyinmek ve ne giyeceğini seçmek keyifli bir uğraştır. Bu uğraşlarında zamana, yere ve ortama önem vermezler ve böyle yapmalarında izleyici bir kitleleri olup olmamasının belirleyici bir yanı yoktur. Ayrıntılara gösterilen özen son derece önemlidir, giysileri birbirine uyumlu kılmakta sıkıntı çekerler ve her zaman üst başları düzgün görünür. Giyime gösterdikleri törensi tutumdan farkedilebilecek şekilde, giysileri üzerlerine iyi oturur ve son derece bakımlı görünür. Giysileri kişiliklerinin ve duygularının bir dışavurumu olarak kullanırlar. Olumlu bir öz-imaja sahiptirler, ancak davranışları giysiler ve görünüşle ilgili bir saplantıya gömülü olabilir. Giyiniş biçimleri bireyselliklerinin dışavurumu olduğundan, dışavurumcular kendileriyle tam olarak aynı şekilde giyinen birine rastlama korkusunu yaşayacaklardır. Dışavurumcu giyinenler giysileri, bir iç çekişme ya da çatışmanın parçasını veya dışsal belirtisini oluşturacak şekilde bir gizlenme yeri olarak da kullanabilirler.

OLUMSUZ GİYİNENLERgiysiler üzerine kata yormaktan hiç hoşlanmazlar. Kılıksız ve uyumsuz görünebilirler. Giysileri temiz, bakımlı veya ütülü değildir, üstlerine iyi oturmaz. Olumsuzluk kendine duyulan inancın yüksek veya düşük bir düzeyde olmasından ya da bir üstünlük duygusundan kaynaklanabilir. “İnsanlar beni olduğum gibi kabul etmek zorunda.”Ya da bu tutum, dış faktörlerce onaya gerek duymayan içsel ve güçlü bir benlik duygusundan doğabilir.

Bazı insanlar, duydukları öfke yüzünden kendilerini bilinçli olarak itici kılabilirler. Görünüş biçimleri ne hissettiklerinin anlaşılır bir dışavurumudur. Fazla kilolu, genç, özürlü ya da farklı olmaktan öfke duyuyor olabilirler. Kendilerini aldatılmış hissederler. Kendilerini ne kadar itici kılarlarsa, o ölçüde acı çekerler. Uzun saçlardan bir perdenin ardına gizlenen, üzerine kolları ellerini bile örten uzun ve biçimsiz bir yün hırka giyen yetişme çağındaki kız erişkinliğe geçme döneminde yaşadığı öfke ve karışıklığı maskeliyordur.

GİYSİ ZÜPPELERİ

Kimi insanlar, uygun biçimde giyinmenin önüne bilinçli ya da bilinçsiz olarak engeller dikerler. Tanımladığım giyim kişiliği tiplerinin pek çok açığa çıkış biçimiyle yüzyüze gelirim. Bunlardan bazıları züppedir. Kendi tarzlarının ve tutumlarının başka herkesten daha üstün olduğuna inanmışlardır. Giysi züppeleri pek çok alt gruba ayrılır. İşte bazıları:

“MODA” ZÜPPESİ.Moda ve giyime karşı entellektüel açıdan üstünlük taslayan bir tutum benimser ve her zaman tuhaf bir görünüş sergiler. Görünüş ve öz-imajın önemine ilişkin kavrayışları düşüktür. Giyim duygusunu yüzeysel bir ilgi olarak görürler. Kimi zaman bön ya da dünyadışı bir tavırla, bilinçsiz giyim hataları yaparlar gömlek ve kravatla spor ayakkabıları, jogging eşofmanıyla klasik ayakkabılar, acemice bir araya getirilmiş renk, kumaş ve desenler. “Bütünsel görünümü” kavrayamazlar. Giysileri imaja göre değil, işleve göre sınıflandırırlar.

“KİŞİLİK” ZÜPPESİ.Bu tür insanlar son derece fazla bir kişisel karizmaya sahip olduklarını, dolayısıyla canları ne isterse onu giyebileceklerini düşünürler. Kendi tarzlarına öylesine güven duyarlar ki başka birinin, özellikle de imaj danışmanlarının öğütlerini hiç mi hiç ciddiye almazlar. Nasıl giyineceklerini yalnız kendileri bilmektedirler, çünkü kendilerini çok iyi tanımaktadırlar! Sonuç bu kişilerin çoğu zaman tuhaf bir imaj sunmalarıdır. York Düşesi de bu kategoriye girmektedir. “Kişilik” züppesi görsel “şakalara” düşkündür. Çoğun bir akşam yemeği, dans partisi ya da maskeli balo gibi özel olaylar için gayet iyi giyinebilirler. Gerekli olduğunda doğru şeyi giyebileceklerini bilmenin gururunu taşırlar ama kararlarını durum değil, kendileri belirleyecektir.

“KALİTE” ZÜPPESİ.Yalnızca “iyi” giysiler giyer ve güzelliğin, tarzın, özgünlüğün ya da göz alıcılığın başka şeylerden de kaynaklanabileceğini anlayamazlar, iyi giyimli olacaklardır, ama çoğu zaman bayağı ya da ucuz görünme korkusu yüzünden tarz sahibi ve şık olmayı başaramayacaklardır. Tarz, rahatlık ya da moda uğruna kaliteyi riske etmek konusunda isteksiz olurlar. Yüksek düzeyde marka bağımlıdırlar ve güvenliklerini statü taşıyan markalardan edinirler. Bunlar klasik ya da modaya uygun markalar olabilir. “Eğer Gucci’yse çok iyidir!”İlle de SONRADAN GÖRME olmaları gerekmez, genellikle kendilerini zevk ve tarzları konusunda güvensiz hissederler. Bu güvensizliğin iyi bir ölçüsü dışa takılan marka etiketidir. Kalite züppelerinin marka saplantısı, geçmişte her zaman Aquascutum ya da Burberry’den giyinmiş olan, giysileri artık iyice eskimiş olsa bile bunları giymeyi sürdüren SONRADAN DÜŞME kişilere de uygulanabilir.

“SOSYAL” ZÜPPE.Çevrelerindeki insanlarla aynı moda giyinmekten çekinmezler, gerçekte bundan kendileri için belli bir güvenlik alanı türetirler. Sosyal giyinenler aynı tarzda giyinmek ister ve (statülerine bağlı olarak, bir katalog ya da terziden) bir arkadaş veya meslektaşlarınınkine benzer bir elbise sipariş ederler. İnsanlar aynı sosyal olayda görünmek üzere benzer türden elbiseler giymişlerse, bir arkadaş grubu dayanışması sergileniyor demektir (ister Ascot’taki at yarışına gidecek olsunlar, ister çılgınca bir partiye!). Sosyal giyinenler uyumcu giyinen tiplerdir. Bir karara varmadan önce başkalarının o gün ne giyebileceği üzerine kafa yorarlar. Hepsi birbirinin aynısı bir görüntü sergilediklerinde de kararlarının doğruluğundan iyice emin olurlar. Birinin niçin farklı görünmek isteyebileceğini anlamayı başaramazlar.

“AVANGARD” ZÜPPE.Bu türdeki insanlar henüz genel müşteriye ulaşmamış bulunan tarzlardaki giysileri yeğlerler. Bu görünüm genel kabul görmeye başladığında, onlar çoktan başka bir tarza geçmişlerdir bile. Bu türde giyinen insanlar bir izleyici kitleye özellikle de kendilerine benzer ve yorumlarındaki ince ayrımları anlayacak insanlara, gereksinim duyarlar. Moda kurbanları olma tehlikeleri vardır, ama yaratıcı ve özgün giyinen ve yani eğilimleri dikkatle izleyen kişiler de olabilir. Tutuculuğu alaya alırlar.

KENDİNİ DIŞA VURMA İŞLEVE KARŞI

İşlerindeki giyinme biçimi yoluyla kendilerini dışavuramayan insanlar kendilerini dayanılmaz ölçüde kısıtlanmış hisseder ve çoğunlukla hiç de uygun olmayan bir uzlaşmayı yeğlerler. Diğerleri iş başında olmadıkları zaman kendilerine son derece uyan, ama profesyonel yaşamları için umutsuzca uygunsuz bir tarz geliştirirler. Tanıdığım bazı insanlar giyim tarzlarını yaşam tarzlarıyla çok başarılı bir şekilde birleştirmeyi başarmışlardır.
Ne giyeceğime karar vermekte hiç zorluk çekmem, giysileri severim, ama modayı doğru düzgün izlediğim söylenemez. Bana neyin uyduğunu bilirim ve her durum için bir “kostümüm” vardır.
Alan Feiton, oyuncu ve tiyatro tarihçisi

“POLİTİK” GİYİNENLER.Giysilerini sosyal ve profesyonel bir ifade oluşturmakta kullanırlar. Kendi standartlarına göre, her olayda en iyi giyinmiş kişi olmak durumundadırlar. Kendilerine bakılmasına aldırmazlar gerçekte izleyici bir kitleleri olmazsa tarzları boşa gidecektir. Giysileri bilgilendirebilir, eğlendirebilir, avutabilir ya da kışkırtabilir, ama görmezden gelinemezler. Her zaman görüşlerini sözsel ya da sözsel-olmayan bir yolla açıklamanın gündemdeki en önemli öğe olmadığını anlamazlar.

“EKONOMİK” GİYİNENLER.Kelepir olmadıkça kendilerine bir giysi almaya asla kalkışmazlar. Sık sık ucuz satış ve fabrika mağazalarına giderler. Olabildiğince az harcamak onlar için bir giysinin tarz, renk veya uygunluğundan daha önemlidir. Çoğun hatalarla dolu bir gardropları vardır; bunlar, çoğunu asla giymediklerinden, gerçekte kendilerine bir servete mal olmuştur. Açıkgöz pazarlıkçılar olabilirler, ama çoğunlukla kaliteyi fiyata kurban ederler. Kendilerine para harcadıkları için suçlu hissederler ve kendilerine bir şey satın aldıklarında duydukları suçluluğu yatıştırmak için başka birine de (çoğu zaman çocuklarına) bir hediye alırlar. Kadınlar bunu erkeklerden daha sık yapar. Ucuz giyinmenin başkalarınca bir özsaygı yoksunluğu olarak algılanacağını anlamazlar. Arasıra -doğru yargıdan çok, şansla bir başarı kazanır ve buna çok şaşalamış görünürler.

“VÜCUDUNUN BİLİNCİNDE” GİYİNENLER.Çoğunlukla güzel vücut özellikleriyle doğru orantılı giyinirler. Bu rastlantısal veya bilinçli olabilir, ama vücudunun bilincinde giyinenler genellikle kilolarını kontrol eder, egzersiz yapar ya da bir spor dalıyla uğraşırlar. Güzel yanları olarak algıladıkları şeyleri stratejik düğmeleri iliklemeyerek, kolları gizil yöreleri gösterecek şekilde sıvayarak, dar ve açık göğüslü giysilerle sergilemekten hoşlanırlar. Kemerler, likralı kumaşlar, parlak renkler ve kusursuz bir üst baş bu tiplerin ayırıcı işaretleridir. Her zaman cinselliği bu kadar açık bir şekilde sergilemenin profesyonel imajlarına zarar vereceğini anlamazlar.

“DRAMATİK” GİYİNENLER. Herşeyin içinde yer alırlar ve herşey için bir kostümleri vardır. Kendilerini izlemeye bayılırlar ve üstün gelmek için giyinirler, ister borsa uzmanı rolünü oynasınlar, ister haftasonu denizcisi, latilci, profesyonel bakımcı ya da alımlı evsahibesi rolünü, her zaman tam donanımlıdırlar. Herkesin giyinmeye düşkün olmamasına çok şaşırırlar. Göz alıcı ve şık olabilirler ve görünüşlerindeki kimi öğeleri uç noktalara çekebilirler. Aşırı giyimli, keskin, yıldırıcı görünebileceklerini farkedemezler.

“RAHAT İÇİN” GİYİNENLER.Bu kişler için giysi seçimindeki ilk kural bütün elbiselerin fiziksel açıdan rahat olmasıdır. Sıkmadan kaşındırmadan üstlerine oturacak giysiler isterler. Çok dar veya sarkık ya da sürekli düzeltme gerektiren hiçbir şey giymezler. Gösterişli giysilerin hiç de rahat olmadığını düşünürler. Genellikle rahatlık gereksinimlerine ilişkin açıklamayı tembelliklerini ya da daha incelikli bir giyim tarzıyla başa çıkamamalarını gizlemek amacıyla kullanırlar ve ancak dolu bir pazar filesi kadar zarif görünürler.

 

RENK VE KİŞİLİK

İş gardrobunda renk kullanımı yalnızca estetik ve uygunluk için değildir. Renk tercihi bir kimlik duygusunu ve bir kişinin onlarla kendini ne ölçüde rahat hissettiğini ortaya çıkarabilen psikolojik bir öğedir. Bazı seanslarda ısınma amacıyla basit bir renk tercihi testi kullanırım. Şaşırtıcı ölçüde doğru sonuçlar veren bir niteliktedir.

Küçük bir renk grubu kullanırım: nötrler (siyahlar, beyazlar, griler, kahverengiler ve lacivertler) ve canlılar (pembeler, kırmızılar, portakal rengiler, sarılar, yeşiller, maviler ve morlar), insanlardan en sevdikleri ve en az sevdikleri rengi seçmelerini isterim.

Bu alıştırma giydikleri egemen rengin gerçekten kişiliklerini temsil edip etmediğini belirlemeye de yardımcı olur. Bazı insanların teknik olarak zıt olan (sarı ve mor gibi tamamlayıcı zıtlar) ve zıt özellikleri temsil eden renkleri seçtiğini görürüm. Sevdikleri renk kendilerinin iyi nitelikleri olarak gördükleri şeyleri temsil eder, sevmedikleri renkse kendilerindeki ya da başkalarındaki sevmedikleri niteliklerin yerine geçer. Diğer insanlar kendi doğalarının iki yanını (biri o sıra sevmedikleri ve beğenmedikleri yandır) işaret eden psikolojik zıtları (majenta ve kahverengi gibi) seçer. Pek çok dinamik kadın sempatik, göz alıcı yanlarını yansıtan majentayı ve ev kadını yanını açığa çıkaran kahverengiyi seçmiştir. Her iki nitelikte büyük ya da küçük bir rahatlık derecesiyle aynı kişide varolabilir.

Aşağıda kullandığım renklerin listesi yer almaktadır, bunların üç uygulama alanı vardır: renk çağrışımları -simgesel, psikolojik ya da diğer çağrışımlar; kişilik göstergeleri -seçilen renk o kimsenin kişiliğini veya mevcut anlayış çerçevesiyle uygunluğunu açığa çıkarır; seçilen rengin profesyonel bir gardropda kullanılmaya uygunluğu.

renklerRenk tercihi kişilik konusunda bir ipucu verebilir.

SİYAH

ÇAĞRIŞIMLAR: dramatik, zarif, ölüm ve yas, ağır, yaşlı, sıkı.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: incelikli, tembel, herkes giyer, kiri göstermez, yapılacak tercihler konusunda kararsızlık yaşandığında işe yarar.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: baştan aşağı değil, ama giysilerin üst, orta ve alt bölümü veya aksesuar olarak güzel. Eğer işiniz çocuklar veya yaşlılarla ise yıldırıcı bir renk. Siyah ütü izlerini, tozu, kedi tüylerini gösterir.

BEYAZ (YUMUŞAK BEYAZ TONLAR,

FİLDİŞİ VE KREM RENGİ DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: temizlik, saflık, hastaneler, hijyen, sterillik, kış, dinginlik.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: yansız , iletişim konusunda kapalı, aşırı titiz, düzen ve temizlikle çokça ilgili olabilir.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: gömlek ve bluzlar için iyi, baştan aşağı giyilmek ya da aksesuar olarak kullanılmak için uygun değil. Bir konferans ya da satış sunumunda yüksek etki imajı için kullanılabilir. Bakım ve temizlemeye zaman, çaba ve para harcamaktan hoşlanmıyorsanız kullanmaktan kaçının, çünkü en küçük lekeyi bile gösterir.

GRİ

ÇAĞRIŞIMLAR: yansız, uçucu, sanatsal, saygınlık, alçakgönüllülük, ileri yaş.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: güvenilir, dengeli, tutucu, taahhütlere girmek ve kendini göze çarpar kılmak konusunda isteksiz.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: her tonu kusursuz olur, ama ilgi çekici kılmak için araya birazcık renk katmak gerekir. Aksesuar olarak uygun değil, bu şekilde yalnızca kadın modeller tarafından moda gösterilerinde kullanılabilir. Siyah ve laciverte göre daha az otorite yansıtır. Bir sözleşme görüşmesi ya da tartışma için uygun. Beyazla ya da onu ön plana çıkaracak bir renkle giyildiğinde mülakatlar için uygun. Gri, kesimi geleneksel tarza aykırı olmadıkça, yaratıcı iş alanlarında etki yapmaz.

MAJENTA

ÇAĞRIŞIMLAR: “Yapay” bir renk olarak görülür, dişil, göz alıcı.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: Biraz dramatik bir kişisel tarz, şirketten ve izleyici kitleden hoşlanır, bir ölçüde ben-merkezli olabilir, özgüvenli ve kendine inançlı.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: baştan aşağı giyilmez, erkeklere gitmez, deri aksesuarlara uygun değil, ipek için gayet iyi. Yumuşak formlarında erkek kravatı olarak kabul edilebilir niteliktedir. Bir sunum rengi olarak biraz sıradışıdır, sert, katı, kolay incinir bir görüntü sunar, duyarlık yoksunluğu olarak algılanabilir. Resmi davetler için bir kadının üzerinde zarif durabilir.

YUMUŞAK PEMBELER (AHUDUDU, MERCAN, ŞEFTALİ RENGİ, ŞEKER PEMBESİ DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: kız bebeklerin rengi, şekerleme, güller.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: yaklaşılabilir, dişil, duygusal kolayca kandırılan biri olabilir.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: sert, koyu, nötr renkleri yumuşatmak için düşük oranda kullanın. Deri aksesuarlarla uygun değil. Bebek pembeleri yönetici tarzına gitmez. Gömlekler için hafif zemin rengi olarak iyi.

KIRMIZI

ÇAĞRIŞIMLAR: yüreğin ve aşk ateşinin rengi, güç ve cinselliği temsil eder, kızgın, tehlikeli, tutkulu.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: tutkulu, haklı çıkmak ister, bir önder, saldırgan olabilir, biraz küstah, risk üstlenmeye istekli, duygusal güçlülük işareti, özgüvenli, heyecanlı.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: baştan aşağı giymeye ve deri aksesuarlara uygun değil. Kadın ceketi, bluzu, eşarpı, erkek kravatı olarak iyi. Göze çarpmak istediğiniz durumlar için doğru seçim. Yorgun veya sıkıntılıysanız kullanmak yanlış olur, giydiğiniz renge uygun davranamazsınız.

PORTAKAL RENGİ (MANDALİNA, ŞEFTALİ VE KAVUNİÇİ DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: ılık, Yafa portakalları, enerji, konukseverlik.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: eğlenmeyi sever, sosyal bir tiptir, her zaman çok öz-disiplinli olmayabilir, biraz bayağı, maymun iştahlı.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: Yalnızca küçük oranlarda kullanılmalı. En az profesyonel renktir, ucuz görünebilir ve çabucak statüyü olduğundan aşağı gösterebilir.

SARI

ÇAĞRIŞIMLAR: güneşin rengi, zerrinler, muzlar, korkaklık, aldatmacılık.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: biraz düzensiz, sempatik, yaratıcı düşünceleri ve mizah duygusu vardır, atılgan, denemeye istekli, neşeli, iyimser, mutlu, zaman zaman birazcık olgunluktan uzak.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: yalnızca küçük oranlarda kullanılmalı, kesimi muhafazakârsa kadın ceketi olabilir. Sarı hafifliği ve yüzeyselliği çağrıştırabilir, ciddi iş toplantıları için iyi değildir. Sarı/siyah bileşkesi doğasında saldırganlık bulunanlarca giyilir.

YEŞİL (ÇİMEN, ZEYTİN, YOSUN. ÇAM YEŞİLİ DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: dingin ve pastoral, taze, ağaçların ve çimenlerin rengi, bereket ve büyüyle bitişir, ama aynı zamanda küf, zehir ve kıskançlığın rengidir.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: koruyup gözeten biri, gayrıresmiliği yeğler, yardımcı, birazcık utangaç, tembelliğe eğilimli, sıkıcı, ne yapacağı önceden kestirilebilir.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: yalnızca küçük oranlarda kullanılmalı, kesimi muhafazakârsa kadın ceketi olabilir, erkek kravatında desenin bir parçası olarak yer alabilir. Koyu yeşil tonlar kadınlar için iş kıyafeti olarak kabul edilebilir niteliktedir, ama alta giyilmek ya da daha şık bir giysi ağırlıkta olmak dışında erkekler için uygun değildir.

YEŞİL MAVİ

ÇAĞRIŞIMLAR: deniz, dinginlik, rahatlık, gayrıresmilik.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: mükemmeliyetçi, nazik, temiz giyinmeyi sever, ama bu düzenli de olacağı anlamına gelmez, aile geleneklerinden ve özel durumlardan hoşlanır.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: yalnızca küçük oranlarda kullanılmalı, kesimi muhafazakârsa kadın ceketi olabilir, erkek kravatında desenin bir parçası olarak yer alabilir. Koyu renklere bir teklifsizlik ve gayrıresmilik havası katar. Kullanımı yaygın bir renktir, insanları rahatsız etmez.

MAVİ

ÇAĞRIŞIMLAR: gökyüzünün ve denizin rengi, uzay, durgunluk, depresyon, Batı dünyasındaki en yaygın ve en çok giyilen renk. Orta tonda maviler TV’de iyi görünür. Açık mavi genç ve sportmen görünür.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: rahat, dost, muhafazakâr. Güvenmekte ağır davranır, ama bir kez güvendi mi son derece bağlı olur.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: yaz mevsiminde ve gömlek ve bluzlar için açık mavi, kravatlar, ceketler, etekler ve pantolonlar için orta tonda maviler. Takımlara yalnızca koyu tonları uygundur. Mavi, yaratıcılık ve özgünlük bir arada gitmezler, dolayısıyla eğer alternatif bir yaklaşım ya da çözüm öneriyorsanız, PR, proje ve pazarlama için doğru seçim olmayacaktır.

LACİVERT

ÇAĞRIŞIMLAR: lacivert tonlar saygınlık, onur ve zenginliği çağrıştırır.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: düzenli, tutucu, mantıksal, yansız, klasik görünüşleri ve nesneleri yeğler, yeni fikir veya yöntemlere isteklice karşılık vermeyebilir.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: Mükemmel, ancak ilgi çekiciliğini korumak için küçük bir renk çeşnisine gerek vardır. Klasik Yerleşik Düzen tarzında ve iyi kalitede olmadıkça, yabancılara başarı ve özgüven duygusunu vermez.

MOR VE EFLATUN

ÇAĞRIŞIMLAR: Güçlü bir menekşe rengine doğada pek sık rastlanmaz, bu yüzden yapay, kimi zaman da bayağı bir renk olarak görülür. Mor dramatik ve İnceliklidir, soyluluğu ve itibarı çağrıştırır. Etlatun ve leylak Oscar Wilde’ı, şiiri ve duyarlığı çağrıştırır.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: sanatsal, duyarlı, sezgisel, ağır, hayalci, iyi dinleyici, tinsel, ele avuca sığmaz.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: orta tonda ve koyu morlar, muhafazakâr lacivert ve grileri giymek zorunda olmayan kadınlar için iyi seçeneklerdir. Göz alıcılık için siyahın alternatifidir. Küçük oranlar dışında erkekler için uygun değildir. Koyu ve açık tonlar kravatta desene karışmış şekilde ya da pantolon askısı olarak çok etkileyici olabilir.

KAHVERENGİ (ÇİKOLATA, ALTIN VE TOPRAK TONLARI DAHİL)

ÇAĞRIŞIMLAR: toprak gibi zengin ve bereketli ya da yaş sonbahar yaprakları gibi hüzünlü ve düşüncelere sürükleyici. Dindarca tavırları da çağrıştırır.

KİŞİLİK GÖSTERGELERİ: ayakları yere basar, gösterişten hoşlanmaz, metin, doğal, insanları koruyup gözetmeye gerek duyar, inceliksiz, evcimen.

PROFESYONEL GİYİME UYGUNLUĞU: koyu, siyaha yakın kahverengiler kadınlar ve erkekler için daha muhafazakâr gri ve lacivertlere bir alternatif oluşturur. Deri aksesuarlar için iyidir. Daha zengin ve sıcak tonlu kahverengiler ürkütücü değildir ve insanların size açılmasına yardımcı olur. Günlük işlerde ahşap eşyaların arasında gözden yitmeniz olasılığı vardır.

İŞ GİYİMİ İÇİN RENK SEÇMEK

İş giyimi için uygun renkler seçmek şu noktalara bağlıdır:

  • Simgesel mesajlar yollama gereği

bir sendika toplantısına başkanlık ederken, sosyalist eğilimlerinizi göstermek için kırmızı kravatınıza gerek duyacak mısınız?

  • Yarar

doğal bir toz toplayıcı mısınız? Eğer öyleyseniz, seçiminiz koyu ve daha pratik renklere duyduğunuz gereksinim tarafından belirlenecektir, böylelikle siz de takımdan biri olarak görünecek ve bakım sorunlarıyla düşkırıklığına uğramayacaksınız.

  • Kişisel tarz

rengin kişisel tarz hakkında güçlü mesajlar iletme yeteneği «ardır. Renklere, bizi akıldan çıkmaz kılmak kadar, işin içine sokması için de gereksiniriz.

  • Beklentiler

görevinizden ve düzeyinizden beklenen renkler. Açık ve koyu nötr renklerle sınırlı kalabileceğiniz gibi, statünüz renk konusunda daha yaratıcı olamanıza fırsat da tanıyabilir.

  • Hava

güne sezgilerimizin kılavuzluğuyla başlarız. Seçtiğimiz renkler mevcut havamızı iyice yansıtabilir ya da belirsizleştirebilir. Eğer olumlu hissediyorsanız ve içiniz kıpır kıpırsa, kırmızı ya da sarı giymek çevrenizdeki herkesi gün sonuna dek epeyce yorabilir. Eğer kendinizi çok bezgin hissediyorsanız, neşeli renkleri yeğlemek size ruhsal bir iyileşme sağlayabilir.

DİZAYN VE KİŞİLİK

iş için iyi giyimli olup olmadığınıza bakıyor musunuz? Eğer öyleyse, belli kurallara uyan giysiler giyiyor olacaksınız. Durum ne olursa olsun, seçtiğiniz giysi şunlara uygun olmalıdır:

  • kişiliğinize uymalı;
  • rahatlık hissi vermeli;
  • amaca uygun olmalı;
  • estetik açıdan güzel olmalı iyi dizayn kurallarına uymalı.

Dizaynın temel bileşenleri renk, dikiş, şekil, ayrıntı, desen ve kumaştır. Bunlar denge, orantı, uyum, vurgu ve kontrast ilkelerini yerine getirmek için kullanılan araçlardır. Aşağıdaki basit kurallar iş gardrobunuzu düzenlemekte size yardımcı olacaktır.

TEMEL DİZAYN KURALLARI

BASİT KURAL 1

Giysinizin ana parçaları için en fazla üç renk seçin. Nötr renkler profesyonel bir görünüş verir.

  • Renk

Soğuk, koyu ve boğuk renkler yüzeyin daha dar olduğu izlenimini uyandırırlar ve biçimlerin daha küçük görünmesine neden olurlar, bunların “ince gösteren” renkler sanılmasının nedeni budur.

Sıcak, açık ve canlı renkler yüzeyin daha geniş olduğu izlenimini uyandırırlar ve biçimlerin daha büyük ve daha göze çarpar görünmesine neden olurlar.

BASİT KURAL 2

Güçlü bir profesyonel etki için karışık olmayan, belirgin hatlı ve basit biçimli giysi ve aksesuarlar seçin.

  • Dikiş ve Şekil

Dikişler eğri ya da düz olabilir.

Elbise dikişi giysinin siluetini tanımlar.

Makine dikişleri önden arkaya ve yan yana gider ve kıvrımlar, büklümler, içeri dönen kollar ve boyun çizgisinde düşüklükler içerdikleri olur

Süsleme amaçlı dikişlerin giysinin parçalarının bir araya gelmesine herhangi bir katkısı yoktur, ama gömleklerdeki üç sıra üst dikişte ya da etek kenarındaki şerit sıralarında olduğu gibi asıl dikişleri izledikleri olur.

BASİT KURAL 3

Kişisel tarzınız büyük ölçüde süs öğelerine dayalı olmadıkça, ayrıntıyı boydan boya değil, belli noktalarda kullanın.

  • Ayrıntı              

Dikimde: düğme deliği olarak rulo ilmekler, pantolonlarda brit ve şeritler, büzgü, işleme, duble manşet.

Süsleme olarak: ceplerde deri süsler, kemik düğmeler, püskül, zımba, delik, ek şeritler, apoletler, fiyonklar.

  • Desen

Dokuma veya baskı desenler beş gruba ayrılır: çizgili, ekose. benekli, çiçekli, soyut.

Süsleme için ayrılmış bölümler, örneğin tişörtün önüne basılmış bir logo.

BASİT KURAL 4

Tek giyside desenleri karıştırmaktan kaçının, desenler arasındaki ayrımı ancak çok keskin bir göz yapabilir. Eğer karıştırdıysanız, orta boy çizgili bir gömlekle takılan ufak benekli bir kravat gibi dengeleyici bir öğe kullanın.

  • Kumaş

Naylon, sırlı pamuk, saten, lame, tafta ve ipek soğuk, ışığı yansıtan kumaşlardır ve kaygan, ışıltılı bir yüzey yaratırlar.

Flanel, keçe, pazen, tüvit, Viyella ve angora sıcak, ışığı soğuran kumaşlardır ve mat, soluk bir görüntü verirler.

BASİT KURAL 5

ilgi çekicilik sağlamak için kumaşları kontrast ya da uyum yoluyla bilinçli olarak bir araya getirin; örneğin, flanel pantolonlarla giyilen yün ceket, düğümü sıkı bir kravatla tüylü yelek ve pamuklu gömlek ve deri ayakkabılar uyumlu, yumuşak bir görünüm verecektir.

Derleme  Kaynak: Eleri Sampson, İMAJ FAKTÖRÜ, Kitabın Orijinal Adı : The Image Factor, trc: Hakan İLGÜN, Rota Yayın , 1. Baskı -1995,İstanbul

 

DÜNYADA TÜRKİYE, TÜRKİYE’DE SİVAS


Sivas şehri isminin, Romalılar döneminde “Dio-polis”yâni “Tanrı şehri”anlamındadır. Selçuklular, Sultan Alaeddin Ertana zamanında Sivas şehrinin ismi, “Yücelik Beldesi”anlamına gelen “Dâr’ül âlâ” idi. (ÖZ, Mehmet Ali, Bütün Yönleriyle Gürün İlçesi Tarihi Ve Coğrafyası, Sivas, 2002)

Bu meyanda antik dönemde Diaspolis (Tanrı Şehri) diye anılan Sivas’ın mazhariyetinin devamı için Şems ed-dîn Ebûs-Senâ Ahmed b. Mehmed Sîvâsî kaddesellâhü sırrahu’l aziz Efendi (vefat: 1009/1600) İbret-nümâ (Terceme-i İlahi-name-i Attar) manzum eserinde Sivas şehri halkı için yaptıkları duada buyurdular ki;

  • Kitabın bitmesine Sivas mekân olduğu için onu anmak gerekir.
  • Halkına dualar edeyim, yüce dergâha yakarışlarda bulunayım.
  • İlahi, aşk ehline sefalar, dertli olanlarına devalar vermeni dilerim.
  • Seni isteyenlere Seni, daha azını isteyenlere de Seni ver.
  • Perdeleri olanların perdelerini kaldırmanı,  manevi yolculuk yapanların kapılarını açmanı dilerim.
  • İlim ehline faydalı ilim, gözyaşı ve kalp hassasiyeti vermeni;
  • Yöneticilerine adalet, şefkat ve güvenilir olmalarını nasip eylemeni;
  • Şehir halkını sel ve depremden, hata ve batıla kaymaktan muhafaza kılmanı;
  • Yardımınla büyük başarılar nasip etmeni, Habibinin yoluna onları ulaştırmanı;
  • Fakir olanlarına sabır ve kanaat, zengin olanlarına cömertlik ve eli açıklık nasip etmeni dilerim.
  • İlâhi, beylerine barış ve huzur vermeni, son anlarında kurtuluşa kavuşmayı nasip etmeni;
  • Günahkâr olanlara, ey tövbeleri çok kabul eden, doğruyu göstermeni, tevbe nasip etmeni niyaz ederim
  • Duamız bu şehirde yaşayan erkek ve kadınların büyük ve küçüklerin hepsi içindir.
  • İlâhi! Onları Habibinin mesajını alanlarından eylemeni; Hepsini hak olan işi söyleyenlerden eylemeni;
  • Salih amel, zühd ve iman ile ya rabbi onları bu dünyadan göçürmeni;
  • Bizi Firdevs cennetlerinin en üst makamlarında bir araya getirmeni;  Faziletinle tecellilerine ulaşanlardan eylemeni diliyorum. Âmin.

Yine Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi buyurdular ki;

“Dünya’da Türkiye, Türkiye’de Sivas’ın kıymetini bilin.”

Kaynak: http://ismailhakkialtuntas.com/2010/03/17/gavs-ul-azam-ihramcizade-ismail-hakki-toprak-sivasi-sozlerinden/#_ftn19

 

“SAFİYE EROL KİTABI”NDAN


SERT İLİŞKİLER: ÜLKER FIRTINASI

Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı’ndan sonra Ülker Fırtınası’nı kaleme alır. Romanın tefrika edildiği tarihlerde Her Ay dergisinde “Omiro başlıklı bir makalesi yayınlanır. Yazarın Almanya’ya son ziyareti “İkinci Cihan Harbi başında”dır. Almanya’da olduğu sırada Türkiye’den bir telgraf gelir: “Atatürk öldü, hemen gelin” Bunun üzerine Erol, 10 Kasım 1938 tarihinden hemen sonra ülkesine döner.

Yazarın bu sıralarda yazıp tamamladığı Ülker Fırtınası’nda dil daim bir oturmuştur. 1934 ile 35 yıllarında yazıldığı tahmin edilen roman 1938’de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilir. Kitap olarak yayınlanıp ise 6 yıl sonra gerçekleşecektir. Ne var ki sadece kitap olarak yayınlanışı gecikmez, tefrikası da yıllarca bekler. Safiye Erol, mâlum mülâkatında Ülker Fırtınası’nın gazetede nasıl yayınlandığının hikâyesini de anlatır.

Kandemir’in ikinci romanını nasıl neşrettiği sorusuna Erol, şu karşılığı verir: “Basbayağı… Müsveddelerimi çantama koydum. Matbaaya gidip Yunus Nâdî Bey’in kapısını çaldım. ‘Bir romanım var’ dedim. Aldı ‘Hele bir okuyalım’ dedi. Aradan iki üç sene geçti. Ses sedâ çıkmadı. Gittim, ‘Geri verin’ dedim. Vermediler. Sonra bir gün Allah rahmet eylesin Nâdî Bey’e Serkl Doryan’da rast gelmiştim. ‘Yarın kitabımı verin artık’ dedim…

Ertesi günü haber gönderdi, neşrediyoruz diye. Böylece 1938’de tefrika edildi. Sonra kitap oldu.” Yazar şu satırlarla başlar Ülker Fırtınası’na:

“Bu romanın kahramanı Nûran Yerli’nin ilk sözü. Ben Yehûda’yı gördüm.”

Otuz, otuzbeş yaşlarında, buğday benizli, kara gözlü, güler yüzlü bir gençti. Pırıl pırıl yanan beyaz dişleri, alnından düz başlayarak ensesine doğru kıvrılan ipek gibi siyah saçları vardı. Sevimli idi. Hem de o kadar ki. şahsından çağlayan sempati tûfanına İsâ peygamber bile yenildi. Müzelerde gördüğünüz Yehûdâ tasvirlerine inanmayınız. Öyle çatık ve sefil suratlı bir mütereddinin İsâ havârîleri sırasına geçmesine imkân mı var? Bir peygambere en yakın olan müritlerin hepsi elbet de temiz, nurlu ve halâvetli insanlardır.”

Yazarın romanları üzerine ciddi bir inceleme yayınlayan Prof. Dr. Sema Uğurcan,Ülker Fırtınası’nı Safiye Erol’un romancılığında daha üst İm aşama olarak kabul eder ve romanı şöyle özetler:

“Ülker Fırtınası, Safiye Erol’un romancılığında daha ileri bir merhaledir. Birbirine denk olmayan Nuran ile Sermed arasında ilerleyen ve gerileyen yoğun, gergin aşk ilişkisi anlatılır. Nuran, Batı müziğini, Sermed Türk müziğini icra eder. Nuran bekârdır. Sermed evli ve hercai gönüllüdür. Nuran’ın müzikle ilgili büyük idealleri vardır. Sermed anlık zevklerin ve para kazanmanın peşindedir. Kadınlara sahiplik etmek isteyen bir şark zihniyetine sahiptir. Şiddetli olsa da uzun sürmeyen, fazla tahrip bırakmayan Ülker Fırtınası ile, Nuran’ın a