Jean Paul SARTRE —Denemeler—


DÜŞMANLA KİM İŞBİRLİĞİ YAPAR?

Geçenlerde Norveç’e dönen Prens Olaf, düşmanla işbirliği yapanların bütün Norveç halkının yüzde ikisi olduğunu ileri sürüyordu.Fransa’dakiler de aşağı yukarı bu kadardı herhalde. Düşman eline geçmiş değişik memleketlerde yapılacak bir araştırma çağdaş topluluklardaki «işbirlikçi»lerin ortalama bir yüzdesini bulmaya yarayabilir. Çünkü, düşmanla işbirliği yapma, kendini öldürme gibi, adam öldürme gibi olağan bir haldir. Yalnız, barış zamanında ya da büyük bir yıkımla biten savaşlarda topluluğun düşmanla işbirliği yapan öğeleri durgun halde de olsa vardır yine. Ortaya çıkaran etkiler olmadığı için, işbirlikçi ne başkasına, ne de kendine açılır, işinde gücündedir, belki yurtseverdir. Çünkü taşıdığı yaratılışı bilmez. Bu yaratılış elverişli ortamı bulunca, bir gün kendini belli eder. Düşmanla iş birliği yapmanın bir hastalık gibi ayırt edilmesine yol açan bu son savaş günlerinde İngilizlerin pek tuttuğu bir toplantı oyunu varmış. İngiltere düşman eline geçerse, Londra’nın ünlü kişilerinden hangileri düşmanla işbirliği yapabilir diye araştırırlarmış. Hiç de budalaca bir oyun değilmiş bu. Düşmanla işbirliği yapmanın insanın içinde bir eğilim olduğunu söylemeye varır bu.  Aslına bakarsanız, bizde bu bakımdan pek şaşırtıcı şeyler olmadı. Deat ve Bonnard’ın savaşı kazanan Almanlara yanaşmalarını doğal bulmak için bu insanları savaştan önce tanımak yetiyordu. İnsanın durup dururken düşmanla işbirliği yapmadığı, bunu toplumsal, ruhsal birtakım yasaların etkisi altında yaptığı doğruysa, işbirlikçinin kim olduğunu tanımlamak yerinde olur.

…..

Gerçekte, işbirlikçilik, bir bütünden ayrılma, bir çözülme olayı idi. Hemen her zaman işbirliği tek tek insanların verdikleri kararlarla. Bir sınıf davranışı değildir bu. Aslında, işbirlikçilik, yerli topluluklara iyice mal olmamış kimselerin yabancı parti düzenlerine kayması şeklinde oluyordu. Bu bakımdan adam öldürme ve kendini öldürme gibi benimsenmezlik olaylarına yaklaşıyor. Toplumsal yaşamın yoğun kaldığı yerlerde din ya da politika ocaklarında bu olaylara yer yoktur.

…..

Ama, bir toplumda sadece tek tek kopmalar olmaz. Dışardan gelen etkilerle bazı gruplar toplumdan sökülebilir. Örneğin, yüksek rahipler arasındaki işbirlikçi davranış, Papacılık ile açıklanabilir.

…..

Demek ki, hiçbir sınıfa, sınıf olarak, düşmanla işbirliğinin sorumluluğu yüklenemez. Hatta bu işbirliği sanıldığı gibi, demokratik ülkünün bir gevşemesinden doğmuş da değildir. Bu, çağdaş topluluklar içindeki çözülmelerin yaratabileceği toplumsal güçlerin bir oyunudur sadece. Barış zamanında, üzerinde durulmaya değmeyen toplum döküntüleri, işgalle biten bir bozgunda büyük bir önem kazanıyor. Burjuvaziye düşman yardımcısı bir sınıf demek haksızlık olur. Ama, düşman yardımcılarının hemen hepsi kendi içinden çıktı diye burjuva sınıfı sorguya çekilebilir, çekilmelidir de. Bu olay, burjuva sınıfının ideolojisini, gücünü ve iç bütünlüğünü yitirdiğini göstermeye yeter.

Düşmanla işbirliğinin toplumsal ortamını belirtmek yetmez. Bir işbirlikçi psikoloji var ki, bundan değerli dersler alabiliriz. İlk bakışta ihanetler çıkar ve kazanç düşkünlüğüne bağlanabilir. Ama, bu sınıflandırmaları ve cezaları kabaca kolaylaştıran bu psikoloji gerçeği tıpatıp karşılamaz. Çıkarını düşünmeyen işbirlikçiler de oldu. Bunlar duydukları yakınlıktan hiçbir kazanç elde etmeksizin dış devletin zaferini sessizce dilediler. Gazetelerde yazanların, hükümete girenlerin çoğu vicdansız, kazanç düşkünleriydi, orası doğru. Ama, kimi de var ki, savaştan önce kazanmış oldukları yüksek mevkiler hiç de ihaneti gerektirecek gibi değildi. Yükselme tutkusu olarak da garip bir şey bu: Buna insanlar üzerinde tam bir egemenlik elde etmek kaygısı desek bile, işbirlikçinin bu isteğinde bir tutmazlık var. Çünkü, sözde ülkedeki hükümetinin başına da geçse, ancak başkasının egemenliğini kullanabilirdi. Kendisine egemenliği veren’ onun kişisel değeri değil, yurttaki düşman ordularının gücü olacaktı. Yabancı ordulara dayandığı sürece ancak yabancıların buyruğunda bir adam olabilirdi.

…..

Yükselmeye tutkun işbirlikçi emir kulu, rolü ile yetiniyordu. Çünkü, günün birinde, baş rolü oynamayı umuyordu.

…..

Gücü hakkın kaynağı ve efendinin aslan payı olarak düşünen işbirlikçi kurnazlık yolunu yolunu tuttu. Böylece, güçsüzlüğünü kabul etmiş oldu ve bu erkek gücünü, erkekçe değerleri tutan adam, güçsüzün, kadının silahlarını benimsedi.

…..

Demokrasi her zaman bir faşist yatağı oldu. Çünkü, özü gereği demokrasi bütün düşünüşler ri hoş görmüştür. Artık, önleyici yasalar yapma zamanı geldi. Özgürlüğe karşı özgürlük olmamalı.

İşbirlikçi ile faşistlerinin gözde tezleri «realizm» olduğuna göre, zaferimizden yararlanıp her çeşit realist politikanın başarısızlığını ortaya koymalıyız. Olaylara uymak, olan bitenlerden ders almak elbette gereklidir. Ama, bu kıvraklık, bu politika pozitivizmi, olaylara boyun eğmeyen ve varlığını onlara borçlu olmayan bir amacı gerçekleştirmek için birer araç olarak kullanılmalıdır. İlkeler üstüne kurulmuş bir politika örneğini vermekle, sözde gerçekçiler «sürüsünün» ortadan kalkmasına yardım etmiş oluruz. Onlara karşı, zaferi kazanmış olan karşı koyma hareketi gösteriyor ki, insanın rolü, olaylara boyun eğme gerektiği sanıldığı zaman bile, hayır demektir. Elbette, insan talihi değil, kendini yenmeyi istemeli. Ama. İnsanın önce kendini yenmesi, sonunda, talihi daha iyi yenmesi içindir.

YAŞAYAN GİDE

Onu erenlere karıştı gitti sanıyorlardı: öldü ve bir de baktık ki yaşıyormuş. Ona. istemeye istemeye örülmüş ölüm çelenklerinde beliren çekingenlik, kızgınlık duyguları gösteriyor ki, hoşa gitmiyordu, daha çok zaman da hoşa gitmeyecek. Sağın da, solun da iyi düşünenleri, kendisine karşı birleşmesini bildi. Nice yaşayan ölüler, o ölünce: «Tanrı’ya şükür, ben sağ kaldığıma göre, demek haksız olan oymuş» dediler. Humanité gazetesinde şöyle yazdılar: «Bu ölen, bir cesettir.»Bunlar, çoktan yazmaz olan bu seksenlik adamın bugünün edebiyatında ne kadar ağır bastığını göstermeye yeter.

BAĞLILIK SANATI ÖLDÜRÜR MÜ?

İnsan bir şeyler söyleyeceğim diye yazar olmaz, o bir şeyleri belli bir biçimde söylemek için olur. Üslup elbette yazının değerini yapan şeydir. Ama, göze batmamalıdır. Sözcükler saydam olduklarına göre, bakışı geçirdiklerine göre, aralarına buzlu camlar koymak saçma olur. Yazıda güzellik, okşayan, kendini belli etmeyen bir güçtür. Güzellik bir resimde yekten göze çarpar, bir kitapta gizlenir, bir sesin, bir yüzün büyüsü gibi inandıra inandıra kazanır insanı  zorla değil, farkına vardırmadan kendine çeker sizi. Görmediğiniz bir büyünün etkisine kapılarak ileri sürülen düşüncelere katılırsınız. Dinin törenleri, dinin kendisi değildir, ona destek olurlar; sözcük düzeni, güzelliği, sözcüklerin dengesi, okurun duygularını farkına vardırmadan hazırlar, din törenleri gibi, müzik gibi, dans gibi onları düzene sokar; okuyucu yalnız onlara dalarsa anlamı yitirir, sıkıntılı uyumlar içinde kalır. Yazıda güzelliğin tadı hesapta olmadan gelirse, katıksız, temizdir. Bu kadar basit gerçekleri hatırlatmaya utanıyor insan, ama bugün bunlar unutulmuşa benziyor. Yoksa, gelir bize, niyetiniz edebiyatı öldürmektir, ya da bir düşünceye bağlılık, yazma sanatına zarar verir derler miydi? Şiirle karışık bir çeşit yazı eleştirmecilerin düşüncelerini bulandırmamış olsaydı, biz yalnız özden bahsederken kalkıp da bize biçim adına çatarlar mıydı? Biçim üzerine önceden hiçbir şey söylenemez, biz de bir şey demedik: Herkes biçimini kendi bulur ve sonradan yargılanır. Gerçi, konular bir üsluba götürür: ama, onu buyrukları altına alamazlar; hiçbir konu önceden edebiyat sanatının dışında sayılamaz. Cizvitlere çatmaktan daha bağımlı, daha sıkıcı bir şey olur mu? Oysa, Pascal bu konudan Provinciales’i çıkardı. Kısacası, bütün sorun, insanın neyi yazacağını bilmesinde: kelebeklerden mi, yoksa Yahudilerin durumundan mı söz edecek? Bunu bildikten sonra, iş, nasıl yazacağına kalır. Çok kere, iki iş bir araya gelir, ama iyi yazarlarda hiçbir zaman üslup konudan önce gelmez. Biliyorum, Giraudoux demiş ki: Bütün sorun üslubu bulmakta, düşünce sonradan gelir.» Ama, aldanıyordu Giraudoux: Düşünce gelmedi. Tersine, konuları, her zaman kapıları açık sorunlar, çağrılar, bekleyişler diye görürsek, sanatın, bir düşünceye bağlanmaktan hiçbir şey yitirmeyeceği, kazanacağı anlaşılır. Nasıl ki, fizik matematikçilere yeni sorunlar getirir ve onları yeni bir sembolizm bulmaya götürürse, toplumsal ya da fizikdışı gerçeklerin durmadan yenileşen isterleri, sanatçıyı yeni bir dil ve yeni teknikler bulmaya zorlar. Biz bugün XVII. yüzyıldaki gibi yazmıyorsak, Racine’in ve Saint Evremont’un dili lokomotiflerden ve işçi sınıfından söz etmeye elverişli değil de ondan. Ama, biçimciler tutup bize lokomotiflerden söz etmeyi yasak edeceklermiş, etsinler. Sanat hiçbir zaman biçimcilerden yana olmadı.

Madem ki, bizim için yazmak bir işe girişmektir, madem ki, yazarlar birer ölü olmazdan önce yaşayan kimselerdir, madem ki, kitaplarımızda haklı olmayı denemek gerekir diyoruz, madem ki, çağlar bizi sonradan haksız da görse, önceden kendimizi haksız görmek zorunda değiliz, madem ki, yazarın eserlerinde bütün varlığı ile bağımlı olmasını, kötülüklerini, dertlerini, güçsüzlüklerini öne sürerek iğrenç bir nemegerekçilik içinde kalmasını değil, her birimizin yaşarken vardığımız bir kararı isteme, bir seçmeye, bir toptan yaşamaya bağlanmasını istiyoruz, sorunu en başından ele almamız ve kendi kendimize şunu sormamız gerekir:

İnsan niçin yazar?
Yazmak bir sipariş işidir.

YAZMAK BİR SİPARİŞ İŞİDİR

Doğruyu söylemek: Bu her yaşlanan yazarın can attığı şeydir. Henüz doğruyu söylememiş sayar kendini, oysa şimdiye kadar yaptığı yalnızca bu olmuş, soyunup çıplak kalmıştır. Diyelim ki. bütün zoru kendi kendine «strip tease» yapmaktır. Tezgâhındaki kitaplar hep siparişlerdir. Benim yaptığım hep günün edebiyatıdır. Her yaptığımı sipariş üzerine yaptım. Tabii, işveren artık devlet olamaz. Ya herkes, ya her birimiz: bağlı olduğum bir siyasal çevre, bir özel durum iş yüklüyor bize. Bu siparişlerin iyiliği, yazarı, hiçbir zaman kendini seçmemeye zorlamasıdır. Üstelik, sipariş oldu mu, okuyucularınız da belli olmuş demektir.

BAŞ SORUN : İNSAN

Ben bugün felsefeyi bir dram gibi düşünüyorum. Bugün, artık sorun, neyse o olan özlerin durgun halini seyre dalmak değil, bir olaylar zincirinin kurallarını bulmak da değil artık. Bugün sorun, insandır, hem etken, hem bir aktör olan insan. Çünkü, o, dramını hem yazıyor, hem oynuyor, durumunun çelişkilerini yaşıyor, kişiliğini harcayasıya ya da düğümlerini çözesiye. Bir tiyatro oyunu (Brecht’inki gibi destansı ya da dramsı) bugünün insanını sahnede göstermenin (yani, düpedüz insanı göstermenin) en uygun yoludur. Felsefe de, bir başka bakımdan, bu insanla uğraşma kaygısındadır. İşte, bunun için tiyatro felsefemsi ve felsefe de dramsıdır bugün.

BAĞIMLILIK

— Edebiyat her zaman bağımlı, sorumlu mudur sorusuna Sartre şöyle yanıt veriyor:

Edebiyat her şey değilse, üstünde bir saat bile durulmaya değmez. Ben, bağımlılıktan bunu anlıyorum. Edebiyatı sadece sorumsuzluğa, türkülere indirirseniz, durduğu yerde kurur. Yazılı her söz, insanın ve toplumun bütün ortamlarında yankılar uyandırmazsa, hiçbir anlamı yoktur. Bir çağın edebiyatı, edebiyatın içine sindirdiği çağın kendisidir.

Beni, edebiyatı küçümsemekle, onu politikanın buyruğuna vermekle suçlandırıyorlar. Oysa edebiyatı büyümsemekle suçlandırılmam daha mantıklı olur.Edebiyatın güzelliği, her şey olmak isteğinden gelir, kısaca, güzellik aramaktan değil. Yalnız her şey olan bir şey güzel olabilir. Beni anlamayanlar ne derlerse desinler, sanat adına çatmadılar bana, kendi bağlı oldukları inanç adına çattılar.

İnsan, her şeyi istemeli ki, bir şey yapabilsin.

EDEBİYAT ALDATMACA

Susan yazarlar (günün sorunları üstünde düşüncelerini açıkça ortaya koymayanlar) öteki yazarları tedirgin eden bir çelişmeyi sürdürüyorlar. Bir yazarın elinde, cebinde saklısı olamaz. Kumarda açık kâğıtla oynamak gibi bir şeydir onun işi, oynamak değil. Yazarlığın büyülü bir dünyası olduğu sanısını veren bütün o kandırmacalardan tiksiniyorum. Bu yolu tutan yazarlar edebiyata girenleri aldatıyorlar, onları da kendileri gibi birer büyücü olmaya sürüklüyorlar. Yazarların ilk işi göz boyayıcılıktan, kandırmadan vazgeçmek olmalıdır. Edebiyatta, kendini bir büyücü, bir cambaz gibi göstermek bir bakıma, kendini çok büyük görme, bir bakıma da, çok küçük görmedir. Ne istediklerini, ne yaptıklarını söylesinler.

Eleştirmeciler yazarlara, isteklerini ve araçlarını, başkalarına —ve hele kendilerine— hiçbir zaman açmamayı öğütlüyorlar. Eski romantik anlayışa saplanıp kalmışlar: En iyiyazar, kuş öter gibi yazandır. Yazar bir kuş değildir.

YAZAR VE ÜN

Yedi sekiz yaşımda, dul anamla, Katolik bir nine ve Protestan bir dede arasında yaşıyordum. Sofrada her biri ötekinin dini ile alay ederdi. Kötülük olsun diye değil, bir aile geleneğiydi bu. Ama, bir çocuk her şeyi ciddiye alır. Her iki dinin de değersiz olduğu sonucunu çıkardım bu alaylardan. Bir Katolik olarak yetişmem için ne yaptılarsa olmadı. İşte, o çağımda ölümden çok korkardım. Niçin? Çocukları avutan öbür dünya efsanesinden yoksundum da onun için belki. Her çocuk gibi ben de bir şeyler yazıyordum o zaman. Öldükten sonra yaşama isteğim yazı merakımla birleşti. Ölüm ötesinde, yazılarımda yeniden yaşamayı kuruyordum. Sonradan bıraktığım bu edebi ölüm-ötesi. başlangıçta çalışmalarımın temeli oldu, kuşkusuz.

Hıristiyan, genel olarak, ölümden korkmaz, çünkü, gerçek yaşama başlamak için ölmesi gerektir. Dünyadaki yaşam, öbür güzel dünyayı hak etmek için bir sınav yeridir.Bu da birtakım belli ödevleri, tapınmaları, duaları, dilekleri gerektirir. Uysal olma, şehvetten, maldan mülkten kaçınma ister. Ben, bütün bunları alıp, edebiyat alanına çeviriyordum: yaşadıkça değerim bilinemeyecekti ama, yazıda titizlik ve mesleğimde temizlik ile sonsuz yaşamı hak edecektim. Yazarlık ünüm öldüğüm gün başlayacaktı.

Kendi kendimle önemli kavgalarım vardı. Her şey üstüne yazmak için her şeyi bilmek mi gerekiyordu?

Bir papaz gibi yaşayıp bütün zamanımı törpülemekle mi geçirmeliydim?

Her halde, sorun ölüm kalım sorunuydu, her şeyi birden içine alıyordu. Kafamda yazı yaşamı, din yaşamı kalıbına döküldü. Bütün düşüncem, ruhumu kurtarmaktı… Sonradan bütün bunları bıraktım, kırk yaşına kadar da düşünmedim. Artık niçin yazıyorum diye sormaz oldum kendime…

Yazarlık ünü beni ilgilendirmiyor demiyorum, ama, bir andan sonra hiçbir anlamı kalmıyor bunun. Ölüm, gerçekten ölüm olunca, ün bir kandırmaca oluyor. Geçenlerde biri söylüyordu, öldükten sonra yazgısı bilinmekten daha iğrenç bir şey bilmiyorum diye. Aramızdan birini alıyorlar, onu öfkesinden ya da kederinden öldürüyorlar, yirmi beş yıl sonra da bir anıt dikiyorlar adına. Aynı adamlar, aynı çakallar hem öldürüyorlar, hem de anıtı başında nutuk çekiyorlar, bir ölüyü şana şerefe boğuyorlar ki, bir başkasının yaşamını zehir edebilsinler.

ELEŞTİRİ BANYOSU

Bizde, ulusun edebiyat adamlarını da, politika adamlarını da hep orta sınıf çıkarıyor. Epey yıldan beridir, ulus biraz orta bayağılığına düştü. Onun için, birçok şeyler karşısında, duraksayabiliyor insan. Sonucu ne oldu, biliyorsunuz: Politikacılarımızın da düzeyi düştü, yazarlarımızın da: Kötü edebiyat politik bir özle kendini kurtarmaya çalışıyor, politika ise kötü edebiyata dökülüyor.Fransızlaşma öyle bir duruma geldi ki, yazarlara çatıyorlar, —bana da çattılar— ya savaşları kaybetti diye (bu, sağın çatması), ya da halkı Bastille hapishanelerimizi yıkmaya kışkırtmadılar diye (bu da solun çatması). Bir ara, devlet ya da dünya işleri karıştı mı, gazetecinin biri bana gelir: «Birinin bağırması gerek, siz bağırmaz mısınız, lütfen?» derdi. Zaman zaman bağırdığım da oldu. Bu bağırmanın gücü büyük de oluyordu, küçük de. Bu güç başkalarının, benden önce bağırmaya karar vermiş olanların azlığına, çokluğuna bağlıydı. İşte, bağırmalı yazının edebiyat gücü de güçsüzlüğü de bundan geliyordu. Bu edebiyat hep başkalarına bağlı kalıyor. Sözcükleri şişiren başkaları oluyor, belki de o sözcükleri okuyanlar. Bağlanan yazarın asıl işi, dediğim gibi, göstermek, kanıtlamak, açıklamak, aldatmacaları ortaya çıkarmak, masallar, putları küçük bir eleştiri banyosunda çözündürmektir.

YAZMAK, NİYE YAZMAK

Ben, edebi kuruntularımı yitirdim. Eskiden edebiyatın salt bir değeri olduğunu, bir insanı kurtarabileceğini, ya da sadece insanları değiştirebileceğini (bu olabiliyor bazı koşullar altında) sanırdım. Bütün bunlar bana eskimiş geliyor artık. Bu düşleri yitirdikten sonra insan yine de yazmaya devam ediyor, çünkü, psikanalistlerin dediği gibi, varını yoğunu yazıya yatırmıştır.Nasıl ki, insan sevmediği insanlarla bir başka türlü bağlar kurup yaşamaya devam ediyor: bir aile oluyorsunuz artık. Ama, bir inancım kaldı, bir tek inancım. Ondan vazgeçmeyeceğim: Yazmak. herkes için bir ihtiyaçtır. Yazmak, haberleşme ihtiyacının en üstün şeklidir.

YAZMAK BİR AYIKLAMADIR

Sekiz yaşımda, doğa bile iyi bir kitabın çıkmasına duygusuz kalmaz sanırdım: bir yazar kitabının sonuna SON sözcüğünü yazdığı zaman gökte bir yıldız ağar, derdim, içimden. Bugün yazarlığı başkalarından farksız bir sanat olarak görüyorum. Ama, önemli olan bu değil. Bütün insanların —bilerek bilmeyerek— istedikleri, çağlarının tanıkları, yaşantılarının tanıkları olmak, herkesin önünde kendi kendilerinin tanıkları olmak. Bir de şu var: duygular, davranışlar ikircikli, dumanlı; birtakım tepkiler, takıntılar, çatışmalar oluyor. İnsan trajiği yaşarken trajik olmuyor, hazzı yaşarken hazzı duymuyor. Yazarın yaptığı, trajiği de, hazzı da temizlemektir. Yazmak, bir ayıklama çabasıdır.

 

Kaynak: Jean Paul Sartre, Denemeler-Çağımızın Gerçekleri, Sebahattin EYÜBOĞLU-Vedat GÜNYOL, Say Yay. İstanbul

ESED, HIRİSTİYAN FRANSİSKEN TARİKAT’I ÜYESİ


TİMETÜRK / Haber Merkezi
09 Ekim 2012

Suriye’de halkını felakete sürüklemekten çekinmeyen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’in dini ilişkileri bir bir ortaya çıkmaya başladı. Esed Francesco I. Tarikat’ına katılan ilk Müslüman Devlet Başkanı oldu. Tarikatın en büyük özelliği yaşamlarını İncil’in kurallarına göre ayarlamaları
Halkını felakete sürükleyen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’in dünyayı yöneten gizli bir tarikata üye olduğu ortaya çıktı. 2004 yılında yapılan bşr toplantıda Esed’in bu tarikata üyeliği açıkça ilan edilmiş.Esed, Constantian Tarikatı’nın Benemerenti nişanını aldı. Beşşar Esad, bu yüksek nişanı alan ilk Müslüman devlet başkanı oldu.

İşte söz konusu haber
“Suriye Devlet Başkanı Constantian Tarikatı delegasyonunu kabul etti. Şam-Mart 2004
21 Mart 2004 Pazar günü sabahı Devlet Başkanı Beşşar Esad, Şam’daki Halk Sarayı’nda Constantinian Tarikatı delegasyonunu kabul etti.
Esed’in özel ofisinde yapılan 20 dakikalık özel görüşmeye Calabria Dükü ve Düşesi ile Anthony Bailey katıldı. Toplantı sırasında Esed, Tarikat delegasyonunu kabul etmekten duyduğu memnuniyeti ifade etti. Ayrıca Başkan, Suriye ile Avrupa arasında dinler-arası diyalogun geliştirilmesine dair önemli görevde Tarikat ile yakın ilişki kurma konusundaki arzusunu belirtti.
Calabria Dükü, Başkan Beşşar Esad’a Tarikatı’n Üstad-ı Azam’ı ve Papa John Paul II’nin Constantinian Tarikat’ı Elçisi Kardinal Mario Francesco Pompedda’nın özel bir mektubunu takdim etti.


Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad,  Başkanlık sarayındaki törende Beşar Esad, Francesco I Kraliyet Tarikatı’nın Knight Grand Cross ile Müslüman-Hıristiyan diyaloguna tarihi ve çağdaş katkıları için Constantian Tarikatı’nın Benemerenti nişanını aldı. Beşşar Esad, bu yüksek nişanı alan ilk Müslüman devlet başkanı oldu.
Calabria Dükü, Order’ın dinler-arası diyalog ve anlayışa katkıları dolayısıyla 1’nci Sınıf Suriye Devlet Nişanı’nı aldı. Anthony Bailey de özellikle İngiliz-Suriye dinler-arası ilişkilerin geliştirilmesine katkısı dolayısıyla aynı ödülü aldı.
Esed’e verilen bu yüksek nişan, ulusal televizyonda geniş şekilde yayınlandı ve Suriye basılı medyasında olumlu şekilde yankı buldu. Ödül törenine Başkan ve Suriye halkına verilen ödülü kesin şekilde benimseyen önde gelen Hıristiyan ve Müslüman liderler iştirak etti. Katılanlar arasında Suriye Dışişleri, Dini Vakıflar, Turizm Bakanları ile Avrupa Birliği ve Umman Büyükelçileri bulundu.
Törende hazır bulunan dini liderler: Suriye Baş Müftüsü Ahmet Kuftaro, Şam Müftüsü Şeyh Başir El-Baree, Halep Müftüsü Şeyh Ahmet Hasan, Antakya Patrik’i Gregoire II (Lütfü) Laham, Suriye Ortodoks Kilisesi Patrik’i Mar Ignatius Zakka 1 Ewas, Yunan Katolik Kilisesi Patrik’i Maximos Hakim.
FRANSİSKEN TARİKATI

Assisili Aziz Francesco’nun kurduğu tarikat. Bir İtalyan rahibi olan ve kendini Tanrı’nın hizmetine adayan Francesco, 1208 ya da 1209 yılında çevresine kendisi gibi, İsa’nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş müritleri toplayarak bir tarikat kurdu. Papa III. İnnocentus 1210′da Francesco’nun kurduğu tarikata ait düzeni kabul etti.
1223′te III. Honorius tarafından da onaylanan tarikat esaslarına göre, Fransiskenler tam bir yoksulluk içinde, dilenerek yaşarlar ve yoksul halk çevrelerinde İncil’in hükümlerini yayarlar. Sırtlarına kahverengı (eskiden koyu kurşunî) bir cüppe, bunun üstüne aynı renkte bir harmani giyerler, bellerine, önden düğümlenen bir ip kuşak sararlar; çıplak ayaklarında sandallar, başlarında bir kukuleta vardır.

AZİZ FRANCESCO [Assisili Francesco] “O PHTOKHULİS TU THEU”

AZİZ FRANCESCO [Assisili Francesco] “O PHTOKHULİS TU THEU”


 

Aziz Fransua, tahminen 1182 yılında, Pietro Bernardone ve Madam Pica’nın oğlu olarak İtalya’nın Assisi kasabasında dünyaya geldi. Babası Fransa’yla kumaş ticareti yaptığı için, küçük yaşlarından itibaren Fransua takma adıyla çağrılmaya başlandı. Pietro Bernardone ortaçağ İtalya’sının gelişmekte olan iş dünyasına üyeydi ve çok başarılı bir kumaş taciriydi. Ailesine oldukça rahat bir yaşam hazırlamıştı ve ailenin işini Fransua’nın devam ettireceğini umuyordu. Böylece kasabada ailenin şöhreti artacaktı. Fransua’nın ordunun gereksinimlerini karşılamak üzere malzemeleri alıp orduya hizmet etmek üzere savaşa gitmesine çok sevinmişti.

Fransua’nın askerlik hayatı çok kısa sürdü. Yaklaşık bir yıl boyunca savaş esiri olarak tutuklu kaldı. Bu dönemin sonunda Assisi’ye zayıf güçsüz ve tamamen değişmiş bir insan olarak döndü. Esir olduğu dönem boyunca içinde bulunduğu zorunlu yalnızlık O’nu geleceği hakkında sorular sormaya zorlamıştı. Evinde toparlanmaya çalıştığı dönemde bu sorular üzerinde düşünüp taşınmaya devam etti. 1205 yılında bir gün, düşünmeyi bırakıp Assisi’de bir tepenin üzerinde harabe halinde bulunan Aziz Damian Kilisesi’ne dua etmeye gitti. Burada yaşadığı mistik tecrübede haçın üzerinde bulunan Mesih İsa onunla konuştu ve şu buyruğu verdi: “Fransua, yıkılmaya yüz tuttuğunu gördüğün bu kilisemi tamir et.” Fransua, bu buyruğu harfi harfine yerine getirmesi gerektiğini düşünerek, dua ettiği yerden başlamak üzere kiliseyi yeniden inşa etmeye koyuldu.

Babası bu davranışını onaylamıyordu. Özellikle Fransua, kilisenin onarımı için gereken fonu oluşturmak için babasının mallarını satınca öfkelendi. Babası tarafından episkoposun karşısına çıkarılan Fransua, tek gerçek babasının Tanrı olduğunu ve kendisini episkoposun ellerine güvenle bıraktığını açıkladı.

Assisi’nin parlak çocuğu Fransua’nın bu garip davranışı birkaç gülümseme ve biraz alaydan daha fazla bir aşağılanmayla karşılandı. Fakat aynı zamanda bu yiğit adamın ne başarmaya çalıştığını anlamaya çalışan Assisi ve civarında yaşayan insanları harekete geçirdi. Kilisenin tamirinde Fransua’ya yardım etmeye başladılar. Bu işleri yaparken, bir yandan da giderek toplum dışına cüzamlı gibi itilmiş olan kimselere özellikle yardım etmeleri gerektiğinin farkına varmaya başladılar.

Gruba katılanlar her geçen gün artıyordu. Fransua, öğretilerinde sapkınlığa düşerek Kilise’den kopan gruplardan haberdardı. Bu nedenle 1210 yılında o ve takipçileri yaşamayı seçtikleri bu sade yolun Papa Innocence 3. tarafından onaylanmasını istemek üzere Roma’ya gittiler. Papa’nın onay verme konusunda bazı kuşkuları vardı, ancak bir rivayet gördüğü bir rüyanın, Papa’ya bu yaşam biçiminin İncil’in bire bir takibi olduğunu görmesine yardımcı olduğunu aktarır. Böylece Fransua, tüm kilisenin “tedarikçisi” olmuş oldu.

1210 yılında Fransua’nın yaşam tarzı Papa’dan sözlü onay aldı. Hemen takip eden yıllarda henüz Fransua hayattayken binlerce kadın ve erkek bu harekete katılarak olağanüstü bir büyümeye neden oldular.

Fransua ve erkek kardeşleri küçük gruplar halinde “esenlik ve iyilik” dileyerek insanları tövbeye çağırıyor ve Mesih İsa’nın İyi Haberi’ni duyuruyorlardı. Bir süre sonra geri dönüp topluca bir duadan sonra deneyimlerini paylaşıyor ve kendi yaşam yollarında yenileniyorlardı. Bu misyon hareketinin ilk dönemlerinde Fransua’nın bizzat kendisi Doğu Sultanı’nın huzuruna çıkıp bu ilanı yapmıştı. Bu dönem tarikatın ilk şehitlerini de beraberinde getirdi. Aziz Bernard ve arkadaşları Fas’ta şehit edildiler. Bu olay Padovalı Aziz Antuan’ın rahipliği seçmesi için esin kaynağı oldu.

Bu arada Assisi’li genç bir kadın olan Klara, tanrısal bir yaşam biçimi arıyordu ve Fransua tarafından kabul edildi. Klara ve kızkardeşlerine, kontemplatif bir yaşam sürmeleri için, restore edilmiş olan Aziz Damian Şapeli verildi.

Bu Aziz Fransua’nın 2. tarikatıdır ve Klaritenler oalrak bilinir. Bu arada, ailelerinin sorumluluklarını taşıdıkları halde Fransisken yaşamı yaşamak isteyen pek çok kişinin bulunması nedeniyle Fransua 3. Tarikat veya Seküler Fransisken Tarikatı olarak bilinen yeni bir Hayat Kuralı’nı yazdı. Bu yaşam tarzı halen 21. yüzyılda devam etmektedir.

Fransua’nın yaşamının pek çok bölümü gayet iyi biliniyor. Fransua’nın tüm isteği Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiği Oğlun’da bulunan sevgisini tecrübe etmekti. Böylece 1223 yılı Noel arifesinde Greccio kasabasında ilk kez Mesih’in doğduğu yemliği tasvir eden kreşi kurdu. Bu şekilde halk, Beytlehem’deki mucizeyi daha iyi anlayacaktı. 1224′te Verno Dağı’nda dua ederken, Fransua ellerinde, ayaklarında ve böğründe Rabbimizin çektiği acıların işaretini aldı. Bu Stigmata mucizesiydi. Bundan sonra, tüm yaratılışa duyduğu sevgiyi anlatan, Tanrı’nın iyiliklerini tanıttığı “erkek kardeşim güneş”; “kızkardeşim ay” gibi betimlemelerin bulunduğu “Yaratılışın Ezgisi” ni tamamladı.

Fransua’nın yeryüzündeki yaşamı 3 Ekim 1226 akşamında son buldu. Çektiği acılardan sonra, Assisi tepesinin eteklerinde “Meleklerin Hanımefendisi Şapeli”nin dışında kuru toprağa yatırılmayı istedi. Orada ruhunu Göksel Peder’e teslim etti..

İki yıl sonra 1228′de Fransua, aziz ilan edildi. Aynı yıl, Assisi’deki bir mezar yapılması için çalışmalar başladı. 1230 yılında Fransua’nın kemikleri bugün Aziz Fransua Bazilikası olarak bilinen kiliseye taşındı. Halen dünyada en çok bilinen haç yerlerinden biridir. Bugüne kadar Papa 11. John Paul’un de aralarında bulunduğu pek çok Papa tarafından ziyaret edilmiştir.

ALLAH’IN GARİBİ

Assisi’li Francesco’nun Tanrı’yı ararken çektiklerini anlatıyor Allah’ın Garibi’nde Kazancakis. Francesco, gençliğinde zevk ve eğlence düşkünlüğüyle bütün Assisi’de parmakla gösterilen bir delikanlı. Daha sonra Assisi’nin iftihar ettiği bir aziz.

Pencere altlarında sevgilisine serenat yapan aşık Francesco, meyhane arkadaşlarıyla şehirde tertip ettiği eğlencelerle de şöhretli. Fakat bunlar onun kişisel hırsını tatmin etmeye yetmez. Sonunda sırf ün kazanmak için savaşlara katılır ve küstah bir şövalye olarak döner memleketi Assisi’ye. Ve olan olur. İçinde, ta yüreğinde Tanrı’nın sesini işitir ve onu aramaya başlar. Dünyadan el etek çekerek, bütün düşkünlere, bütün yoksullara, bütün günahkârlara gönlünü açıp Tanrı’nın istediği yoldan yürümeye başlar.

O’nun Tanrı’ya götüren yolunda; bedenin istekleri yerine, ruhun istekleri geçerlidir. Açlık, dünya malından vazgeçme, insanın acziyetini kabul ederek nefsi alçaltma gibi zahidane bir yol tutar Francesco. Bütün çektiklerine şahit Leo Kardeş’in ağzından öğreniriz onun macerasını.

Tabiattaki herşeyde Tanrı’nın bir işaretini gören Francesco’yu üzen tek şey Şeytan’ın ayartmalarıdır. Kendi yoluna giren zahit kardeşleri daha sonra açlık, fedakârlık, yoksulluk ve sevgi yolu yerine daha ihtişamlı ve gösterişli bir zahidlik yolu kurmaya çalışır ve Francesco’ nun arkadaşlarını kendi yollarına çevirir. Francesco onda da bir teselli bulur ve bağışlar bir anlamda ihanet eden kardeşlerini. Çünkü o kendi varlığını da bu yolda silmeye uğraşan bir keşiştir ve Assisi’ nin sevgili azizidir.

YUNUS EMRE Mİ DAHA İYİ AZİZ FRANCESCO MU?

Bu makale, sadece iki romanı kıyaslamak için yazılmış bir eleştiridir!

Nikos KAZANCAKİS, 18 Şubat 1883’te (o yıllarda hâlâ Osmanlı’ya bağlı olan) “Girit Adası”nda doğdu. 1946’da Zorbayı yazdı (ki daha sonra Anthony Quinn’in muhteşem oyunculuğunu sergilediği bir sinema filmine de konu oldu). 1954 yılında yazdığı Günaha Son Çağrı romanı da (ki Hz. İsa’nın son günleri için geleneksel inancın dışında bir kuram geliştirmiştir) Hıristiyanlık dünyasında derin tartışmalara ve aynı isimle çevrilmiş bir sinema filmine konu olmuştur. Yazar’ın ilk kez 1957 yılında yayınladığı ve Türkiye de “Allahın Fukarası” ismi ile de tanınan “Allahın Garibi” Romanını 1990 yılında (yani tam 21 yıl evvel) okumuş ve çok etkilenmiştim. Geçtiğimiz aylarda tekrar okuduğum Roman, bu sefer sadece derin duygusal anlatımları ile değil, Katolik Hıristiyanlığın duygu ve düşünce sistematiğini anlamada da rehber olarak saygımı kazandı.

“Allah’ın Garibi” Romanı, 1181-1226 yılları arasında İtalya’da yaşamış olan Assis’li Aziz Francesco’nu hayatından yola çıkarak (ABD sınırları içindeki “San Francisco” şehri de ismini bu Azizden almıştır) bir Hıristiyan Mistiğinin hikâyesini efsaneye dönüştürüyor. Bu romanı ilk okuduğum günden beridir, bizim topraklarımızda yetişmiş İslam Mistikleri’nin de usta edebiyatçılarımız tarafından yazılmış romanlarının olmamasına üzülmüş ve bu tür Türkçe romanların da yazılmasını arzulamıştım; ama ilerleyen yıllardaki Elif Şafak’ın Aşk” Romanı ile yapmaya çalıştığını iyi niyetli bulmadım. Sinan Yağmur’un kitapları ise zayıf edebî yönü ve dinî vurguların telaşıyla öne çıkıyordu.

Geçenlerde uğradığım bir kitapçının raflarındaİskender Pala’nın “Odisimli romanını görür görmez aldım; çünkü bu romanın ana konusu “Yunus Emre idi ve benim de en sevdiğim Mistik Karakterlerden biriydi. Yunus Emre’yi çok sevdiğim için Romanı bir solukta okudum desem abartı olmaz; ama aradığım edebî lezzeti bulabildim mi, emin değilim. Özellikle Yunus şiirlerinin daha çok ve daha uygun biçimlerde sunulmasını isterdim. Yunus Emre’yi, Aziz Francescoya da büyük saygı duymakla beraber, hiçbir Hıristiyan Mistiği ile kıyaslayamam bile; ama bu iki yazarın romanını kıyasladığım da, Kazancakis’in romanı hâlâ ağır basmakta.

Varoluşçu Felsefe’ye göre temel korkularımızı oluşturan 4 ana gerçek:

  1. Ölüm gerçeği;
  2. Yaşamı gerçekte kendi irademiz ile biçimlendirme özgürlüğü;
  3. Nihai yalnızlık
  4. Yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşudur.

Hangi inanç sistemi içinde olurlarsa olsunlar, Mistiklerin temel yaklaşımlarında bu dört gerçekliğe karşı çıkmaları ve bunların neden olduğu korkuların üstesinden gelme çabaları hissedilir. Bir Yaratıcı tarafından sürekli gözetilip korundukları inancı, onlara göre özel olduğumuzun kanıtıdır. Mistikler, bu üstün güç ile kaynaşmaya çalışarak varlıklarını onun içinde eriterek kendi benliklerini yok etmek isterler; çünkü bu sayede hem ölümsüzlüğe erişecekler hem de nihai yalnızlıklarına son verebileceklerdir. Ve yaşam, asla bir anlamdan yoksun değildir!

Katolik Hıristiyanların Tanrısı, İslam Tanrısına göre daha katı olduğu için, Aziz Francesco’nun kendi bedeni üzerinde yaptıkları inanılmaz boyutlarda bir eziyete ulaşır. Her türlü dünyevî nimete kapalı bir yaşamdır bu ve bazen kitap yakmaya kadar varan, kadınları aşağılayan güçlü dogmatik uygulamaları vardır. Bizim Yunus ise, insan ve evreni daha hümanist bir platformda birleştirameye çabalar. Nefsi terbiye etmeye çalışır ama bedenine işkence etmez.” Mana” gözünü açar ama maddeden geçmez. Edebî platformda Aziz Francesco’nun tüm efsanevi hikâyesine rağmen, öbürü yine de bizim Yunus’umuzdur; sımsıcak ve samimi. Ve tüm Mistikler gibi her ikisi de SEVGİ üzerinde birleşirler. Bu iki kitap, sizlere yeni bakış açıları kazandırabilecek eserler olması itibariyle de önemlidir. Bol okumalı günler diliyorum.

Murat Kartal / 21/10/2011

http://tr.wikipedia.org/wiki/Nikos_Kazancakis

“O PHTOKHULİS TU THEU” [Allah’ın Garibi/ Allah’ın Fukarası],


  Nikos KAZANCAKİS

TESTİYİ KIRMADAN TANRI’YI GÖREMEZSİN

Aziz Francesco anlatıyor.

“Vaktiyle bir zahit varmış,”

“Yıllardır Tanrıyı görmek ister, bir türlü göremezmiş. Hep önüne bir şey gelir, göremezmiş. Zavallıcık ağlar, bağırır, yalvarırmış; ama hep boşunaymış! Tanrıyı görmesine neyin engel olduğunu anlayamazmış bir türlü. Ama günün birinde sevinç içinde yatağından sıçramış. Bulmuş! Öteberisi içinde pek sevdiği bir şeyi, güzel, süslü bir testiciği varmış, oymuş nedeni. Testiyi aldığı gibi paramparça etmiş. Sonra gözlerini yukarı kaldırmış ve ilk kez Tanrıyı görmüş…” sh: 165

**

Vaktiyle bütün ömrünü mükemmelliğe erişmek için çalışarak geçiren bir zahit varmış. Varını yoğunu yoksula dağıtmış, çöle çekilmiş ve gece gündüz Tanrısına dua etmiş, sonra eceli gelmiş. Cennete çıkıp kapısına vurmuş. ‘Kim o?’ diye bir ses gelmiş içeriden.

“Ben!” demiş zahit.

‘Burada iki kişiye yer yok!’ demiş ses. ‘Git buradan!’

Zahit gerisin geri yeryüzüne dönmüş, çabasına yeniden başlamış: yoksulluk, oruç durmadan dua ve ağlama. Eceli yeniden gelmiş ve ölmüş. Yeniden çalmış Cennetin kapısını. ‘Kim o?’ demiş aym ses.

‘Ben!’ demiş.

‘iki kişiye yer yok burada. Git buradan!’ olmuş cevap.

Zahit kurşun gibi yeniden yeryüzüne inmiş ve kurtulmak için, eskisinden daha büyük çabayla aynı şeylere sarılmış. Yaşlanıp, yüzünü bulduğunda, yine ölmüş. Yeniden çalmış Cennet kapısını. ‘Kim o?’ demiş ses.

‘Sen Rabbim, sen!’

“Cennet kapısı açılmış, o da içeri girmiş!” sh:252

 **

ŞEYTANINLA

“Aman dikkat, Kardeşim,”

“Şeytan şapka olup başına oturmuş olamaz mı? Aman dikkat, bayır aşağı yuvarlamasın seni. Bugün şapkayken, yarın elbise kılığına girebilir, sonra derken kardeşleri istemezsin, en sonunda da Tanrıya ‘seni istemiyorum’ dersin.” Sh:167

**

“Duyduğun sesin Tanrıdan geldiğini kesinlikle bilebilir misin? Dua ederken kendi sesimizi duyup, Tanrının sandığımız durumlar az mıdır; baştan çıkarıcı Şeytanın Tanrı kılığına büründüğü, onun sesiyle konuştuğu, böylece ruhlarımızı yanlış yollara saptırdığı az mı görülmüştür. İncil’e el basıp dua ederken, işittiğin seslerin hangisinin kendinden, hangisinin Tanrıdan geldiğini söyleyebilir misin?” sh:179

CENNETTEN MAKSAT NEDİR?

Cennetten maksat nedir?

Salt mutluluk değil mi?
Ama kişi gökten bakar da, kardeşlerini Cehenneme batmış görürse, nasıl mutluluk duyabilir ki?
Cehennem varken, Cennet nasıl varolur?

Bu yüzden diyorum ki – bu yüreklerinizin derinlerine işlesin, ya hepimiz kurtulacağız, ya hepimiz birden Cehennemi boylayacağız. Dünyanın öteki ucunda biri öldürüldü mü, biz de öldürüldük demektir; bir kişi kurtulursa, biz de kurtulduk demektir.” Sh:315

**

Ne korkuyorsun? Tanrıdan daha basit, daha iç serinletici, insanoğlunun dudaklarına daha iyi yakışan ne var ki?”sh:24

Kaynak:
Nikos KAZANCAKİS, [Allah’ın Garibi/ Allah’ın Fukarası], Orijinal İsmi “O Phtokhulis Tu Theu”, Çeviren: Ender Gürol, İz Yay. 2008, İstanbul

*************************

THE LAST TEMPTATİON OF CHRİST (1988) (Günaha Son Çağrı)

ZORBA

AZİZ FRANCESCO