THE UGLY AMERİCAN (1963) “Çirkin Amerikalı”


Yönetmen: George Englund     

Senaryo: William J. Lederer, Eugene Burdick, Stewart Stern    

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 02 Nisan 1963 (ABD)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Frank Skinner   

Ödüller: Adaylık; 2 Golden Globes. 1 ödül ve 1 adaylık

Çekim Yeri: Courthouse Square, Backlot, Universal Studios – 100 Universal City Plaza, Universal City, California, USA

Oyuncular:    Marlon Brando,    Eiji Okada,    Sandra Church,    Pat Hingle, Arthur Hill,

Hakkında

“Çirkin Amerikalı”(The Ugly American) filmi Kordelanın en az kitabı kadar büyük tepkiler uyandıracağında şüphe yoktur. Filmde, kitaptaki sert tezlerin gidişatı, halihazır duruma uyabilmek maksadıyla, nisbeten değiştirilmiş; prodüktör-direktör George Englund ile yazar Stewart Stern hikâyeyi, isabetli bir kararla, aşağı yukarı bugün müşahede edilen vaziyete sokmağa çalışarak, bazen yanlış tesirlere kapılan Amerikalı bir elçinin bir Güneydoğu Asya memleketine verilen yardımı nasıl yönelttiğini perdeye aksettirmelerdir.

Bu çalışmaların neticesinde kuvvetli ve düşündürürü bir film ortaya çıkmıştır. «Çirkin Amerikalı- perdede, kalpten ziyade akıla hitap etmektedir. Elçi rolünü oynayan Marlon Brando filme baştan aşağıya hâkim bir durumda bulunuyor. Brando burada kendi şahsını olduğu gibi ortaya koyup hiçbir etki altında kalmıyor. Brando’nun; bu filmdeki mühim özelliklerinden biri de tam manasıyla “Brandovart” bir şekilde hareket etmesidir.

Ünlü aktör şimdiye kadar çıktığı bütün rollerde ve değişik telâffuzlar taklit etmek veya makyaj maskesi arasında gizlenmek mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki bu filmde Brando’nun bıyığı hariç olmak üzere hiçbir ağır makyajı veya herhangi bir şahsı taklit ettiğini gösteren bir hareketi yoktur.  Bu film. Brando’nun san’at kabiliyetini bir daha ortaya çıkardığı gibi, genç prodüktör—direktör Englund için, kendisini göstermesi bakımından, çok büyük bir fırsat teşkil etmiştir. Zira Englund. aslında gayet zor bir konuyu, iki vazifeyi birden üzerine alarak, islemesini bilmiş ve başarılı bir eser çıkarmağa muvaffak olmuştur, Hollywood çevreleri şimdi Genç Englund’a yeni bir gözle bakmakta ve adamın parlak bir istikbale sahip olduğunu belirtmektedirler.

«Çirkin Amerikalı» şüphesiz ki Amerikanla dış politikasını metheden veya göklere çıkaran bir eser olmaktan uzak. Aslen İyi niyetli olan elçi  burada, hayali memleketin içişlerine karışmakla kalmıyor, adeta İçişlerinin naııl yürütüleceğine dair talimat veriyor…

«Çirkin Amerikalı» nın Amerikanın dost va düşmanları üzerinde bırakacağı tesir büyük olmuştur. Bunun Brando’nun  Isyan (1969) Queimada filmi gibi büyük bir tesir bırakacağı kesindir. Çünkü burada Amerikalıların kendi hükümetlerini ve dış politikalarını serbestçe tenkid edebilecekleri açıkça ispat edilmiş bulunuyor.

“Çirkin Amerikalı” yı   çevirmekle ünlü aktör Brando  ister istemez politikaya karşı ilgi duymaya başladı. Amerikanın memleket dahilindeki ekalliyete (azınlıklara) karşı tutumuyla dış dünyada vukubulan ıhtilal hareketleri karşısında Amerikanın politikasını tenkid ediyor ve diyor ki:

“Kendimize demokrasinin banisi diyoruz. Bence bu nokta-i nazarı ya tam manasıyla desteklememiz veya bu iddiadan vazgeçmemiz lâzımdır.”

– 

Konu ve Özet

William J. Lederer — George Englund,  ikilisinin Amerika’da büyük yankılar uyandıran ayni addaki romanı Amerikan siyasetinin Güneydoğu Asya’da uğradığı başarı sızlıkların nedenlerini incelemeye çalışmaktaydı.

Yönetmen George Englund bu romanı Güney Vietnam’ ın aktüel durumuna uygulayarak perdeye aktarmak istemiştir. Sinemada alışılan bir geleneğe uyarak olayların geçtiği ülkenin adı verilmemiş, yalnızca cofrafi ve siyâsî durumunun belirtilmesiyle yetinilmiştir. Tabii… Güney Dogu Asya’nın bu ufak ülkesine Amerika ekonomik yardımda bulunuyor. Fakat ülkeyi baştanbaşa kat edecek stratejik bakımdan da önemli bir yol inşa ederek bütün ekonomik problemleri ortadan kaldıracaklarını zanneden Amerikalı siyasetçiler yanlış saplantılarından dolayı halk arasındaki tarafsız milliyetçilerin mukavemet hareketiyle karşılaşıyorlar. Yol inşaatı sabotaja uğradığı gibi, Amerikalılara karşı şiddetli nümayişler/gösteriler baş gösteriyor. Bu arada Mac White adında genç Amerikalı sefir (elçi) (Marlon Brando) ülkenin başkentine gönderiliyor.

 Mac Whilte’ın ilk İşi milliyetçilerin lideri Deong (Eiji Okada) ile konuşmak oluyor. Fakat daha ilk karşılaşmada Mac White İkinci Dünya savaşında silah arkadaşı olan Deong ile şiddetli bir tartışmaya girişiyor. Amerikalılara has tipik davranışlarıyla onu suçlama ya çalışıyor. Amerikalıları ikna edemeyeceğini anlayan Deong bu defa komünistlerle işbirliği yapıyor, özellikle Kızıl Çin’in kışkırtmasıyla ülkede bir İç İsyan çıkarıyor. Önceleri Amerikalılara karşı başlamış olan hareket. Amerikalılarla müttefik olan hükümete karşıda gelişiyor.

Mac White hatasını  anlamak zorunda kaldığı bir sırada Deong koministler tarafından öldürülüyor, isyan hareketi Komünistlerin eline geçmiş oluyor.

Sonuç olarak:

Bir Asya ülkesindeki olan olaylar romanı/filmi ile Amerikalıların “Komünizme karşı mücadele ediyoruz” diyerek, yerel halkı nasıl aşağıladıkları hikâye edilişini görebiliyoruz

Film sinematografik açıdan pek İlginç sayılmasa da Amerikan siyasetinin tarafsızlık karsısındaki fanatik tutumunu, Amerikalıları körü körüne desteklemekten çekinenlere «komünist» diyerek sırt çevirmenin siyasi bir gaf olduğunu düşündürebilmesi bakımından dikkate değer.

 Amerikalıların geri kalımış ülkelere yardım konusunda, o ülkelerin gerçek ekonomik meselelerinden ne kadar uzakta oldukları da detayda kalan, fakat tipik örneklerle açıklanıyor. Öte yandan, sefir Mac White’in Asya’ya gönderilmeden önce Amerikalı senatörlerle yaptığı konuşma, masa başından dünya siyasetini yönetmek tutkusunun fanatik peşin düşüncelerden kendini kurtaramayan Amerikalı siyasetçiler için ne kadar hatalı bir davranış olduğunu gösterebiliyor..   

Marlon Brando diyor ki:
“Çirkin Amerikalı, Amerikanın dış politikasını göklere çıkartmıyor. Ama şuna kaniim ki, Çirkin Amerikalı, birçok Amerikalıları dosta düşmana sempatik kılacaktır.” HOLLYWOOD, A.P

Ayrıca romanda bir gözlem vardır:

“Bizim kendi ülkemizde karşılaştığımız Amerikalılarla, Amerika’da tanıdığımız Amerikalılar sanki başka insanlar. Amerikalılar bir yabancı ülkeye gidince kendilerini toplumdan izole ediyorlar, kabalaşıyorlar, küstahlaşıyorlar.”

 Not: Yazı Milliyet Gazetesi Arşivinden hazırlanmıştır.

Yine üzülerek hatırlatacağım bir konu olarak, bu film hakkında sinema sitelerinin sansürlediklerini bildirmek zorundayım. Sol/sağ görüşlü aydın kesimde bile filmin tenkidi/bilgisi yok. Galiba, ne demek istediğimi biraz anladınız. Her zamanki iddiamız özgür zannettiğimiz sözde aydınların/idealistlerin emperyalist/köle düzeninin insanları olduklarını tekrar hatırlatırız.

***************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969)

 

ŞEYTAN’DAN DERSLER: SAPIKLIĞIN ve ŞÜPHENİN TEMEL İLKELERİ


Bil ki mahlûkat içinde görülen ilk şüphe, İblis’in (Allah lanet etsin) ortaya koyduğu şüphedir. Bu şüphenin kaynağı, nassa karşı kendi görüşünü ısrarla savunması, ilâhı emre karşı çıkmak için kendi arzusunun gereğini seçmesi, Âdem’in yaratıldığı madde olan çamur karşısında, kendi yaratıldığı madde olan ateşten dolayı kibir ve gurura düşmesidir.

Bu şüpheden, yaratılanlara yayılan, insanların zihinlerine bulaşan, bid’at ve dalâlet mezheplerinin oluşmasına sebep olan yedi kuşku ortaya çıkmıştır. Bu şüpheler Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncil’lerinin şerhlerinde yazılıdır.Tevrat’ta Âdem’e secde etmesi emredilip, bundan kaçınması sonrasında, meleklerle arasında geçen münazaralar şeklinde dağınık olarak zikredilmiştir.

Nakledildiğine göre İblis:

“Allah Teâlâ’nın benim ve bütün varlıkların yaratıcısı, âlim, kâdir olduğunu, kudret ve dilemesinden sual edilmeyeceğini, ne zaman bir şeyin olmasını isterse ona “ol” dediğinde o şeyin hemen ortaya çıktığını ve hikmet sahibi olduğunu kabul ettim. Fakat hikmetinin yönlendirilmesinde bazı sorular ortaya çıkmaktadır”deyince, melekler: Bu soruların neler ve kaç tane olduğunu sormuşlar. İblis de (Allah lanet etsin) bunların yedi tane olduğunu söylemiştir.

Bunların birincisi:

“Allah beni yaratmadan önce, benim neleri yapıp neleri yapacağımı biliyordu. O halde öncelikle beni niçin yarattı? Benim yaratılmamdaki hikmet nedir?”

İkincisi: “Hadi beni irâdesi ve dilemesi sonucu yarattı, beni niçin kendisini bilmek ve ibâdet etmekle sorumlu tuttu? Emirlerini yerine getirmekten faydalanmayıp, kendisine karşı isyan etmekten zarar görmeyince, bu tür teklifin hikmeti nedir? “

Üçüncüsü: “Hadi beni yarattı, mükellef kıldı. Ben de onun gerekli kıldığı ‘kendisini bilmek ve itaat etmek’ görevlerini yerine getirdim; bu durumda niçin benim Adem’e itaat ve secde etmemi emretti?(En’âm, 11-12) Özellikle kendisini bilip ibadet etmem konusunda bir fayda temin etmeyecek olan bu teklifin hikmeti nedir?”

Dördüncüsü: “Diyelim ki beni yarattı ve mutlak olarak mükellef kıldı, özellikle de Âdem’e secde etmemden sorumlu tuttu. Ancak ben Âdem’e secde etmediğimde, niçin beni lanetledi ve cennetten çıkardı?(En’âm, 11-13) Kötü bir şey işlemeyip, ‘sadece ben ancak sana secde ederim’,(Bakara, 34) dememden dolayı uğradığım bu durumun hikmeti nedir?”(Hicr, 28-29; İsrâ,61; Kehf, 50…)

Beşincisi: “Beni yarattı, mutlak ve özel olarak mükellef kıldı, kendisine itaat etmediğimde ise beni lanetleyip kovdu. Bu durumda niçin benim ikinci defa cennete girerek Adem’e ulaşıp onu vesveselerimle aldatmama ve dolayısıyla yasak ağacın meyvelerini yemesine vesile olmama müsaade edip, benimle birlikte onu da cennetten çıkardı? Bunun hikmeti nedir? Eğer beni cennete girmekten menetseydi, Adem benden kurtulacak ve cennette ebedî olarak kalacaktı.” (Taha, 116-117)

Altıncısı: “Beni yarattı, yapmam gereken umumî ve özel görevlerle mükellef kıldı, sonra beni lanetledi ve cennete girme fırsatı verdi, benimle Adem arasında düşmanlık vardı, fakat beni niçin, Adem oğulları üzerine musallat etti? (Sâd, 73-83) Oysaki ben onları gördüğüm halde onlar beni göremiyorlar, benim verdiğim vesvese onlar üzerinde tesirli olduğu halde, onların gücü ve kudreti bana tesir etmiyor. Bunun hikmeti nedir? Onları fıtrat üzerine yarattıktan sonra bundan saptıracak olanı ortadan kaldırıp, insanların temiz, emirleri dinler ve itaat eder olmaları onlar için daha uygun ve hikmete daha layık değil midir?”

Yedincisi: “Bütün hepsini kabul ediyorum: Beni yarattı, mutlak ve sınırlı olarak mükellef kıldı, ben itaat etmeyince beni lanetledi ve kovdu, cennete girmek istediğimde bana fırsat verdi, orada yaptıklarımdan sonra beni Âdemoğullarına musallat etti. Niçin ben mühlet istediğimde bana mühlet verdi? “Bana tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver”(En’âm, 14) deyince “sen bilinen bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin.” (Hıcr, 36-38) dedi. Bundaki hikmet nedir? O durumda beni derhal helak etseydi Adem ve diğer yaratılanlar benden kurtulur, âlemde şer denilen bir şey kalmazdı. Alemdeki düzenin hayır üzere devam etmesi şerle karışmasından daha iyi değil midir? İşte bu benim ileri sürdüğüm iddialarımın delil ve mesnedidir.

İncil’in açıklayıcısı şöyle der:Allah Teâlâ meleklere vahyederek ona, “Sen, benim senin ilâhın ve bütün mahlûkatın ilâhı olduğum şeklindeki ilk kabulünde sadık ve doğru sözlü değilsin, eğer benim bütün âlemlerin ilâhı olduğumu tasdik etseydin, bana karşı “niçin” diye itiraz etmezdin. Ben kendisinden başka ilâh olmayan Allah’ım, yaptığımdan dolayı hesap verecek değilim, sorumlu olan yaratılanlardır” demelerini istedi. Bu belirttiğim ifadeler Tevrat’ta zikredilmekte, belirttiğim şekilde İncil’de (şerhlerinde) yazılmış bulunmaktadır.

Ben (Şehristânî) bir süredir, tartışılmaz şekilde Âdemoğluna arız olan her şüphenin kovulmuş olan şeytanın saptırması, vesveseleri ve zikredilen kuşkulandırmalardan kaynaklandığını düşünüyordum. Bu şüphelerin sayısının yediye ulaşması ve büyük bid’at ve dalâlederin sayısının da yedi tane olması oldukça ilginçtir.Her ne kadar metot ve ifadeler farklı olsa da, sapkınlık, küfür ve dalâlet fırkalarının ortaya koydukları şüpheler, belirtilen şüphelerin çerçevesini aşmamaktadır. Bu şüpheler pek çok dalâlet türleri için bir tohum mesabesindedir; hepsi de hakkı itiraftan sonra ilâhı emri inkâr, nas karşısında arzulara yönelme ile ilgilidir.

İşte Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, Şuayb, Musa, İsa ve Son peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme karşı çıkıp mücadele edenlerin hepsi, şüpheler ortaya atmak hususunda ilk lanetlenenin yolunu takip ettiler. Bunun gayesi kendilerine yapılan teklifi ortadan kaldırmak, din mensuplarını ve İlâhî teklifleri kabul edenleri tamamen yalanlamaktır. Onların “Bir beşer mi, bizi doğru yola ulaştıracak?”(Tegabün, 6) sözleriyle, İblis’in “Çamurdan yarattığın bir kişiye mi secde edeceğim” (En’âm, 12) sözü arasında bir fark yoktur.

“İnsanlara hidayet geldiğinde, onların buna inanmalarını sadece, Allah bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi, demeleri engellemiştir” (İsrâ, 94) ayetindeki muhalefet ve ayrılık bu düşünceden kaynaklanmış, inanca mani olan şeyin öncekinin dediği, “Allah buyurdu: Ben sana emrettiğimde seni secde etmekten alıkoyan nedir?İblis: ben ondan daha üstünüm, çünkü beni ateşten yarattın onu da çamurdan yarattın” ( Â’raf, 12) gibi, bu anlayış olduğu belirtilmiştir. Daha sonra onun zürriyetinden gelen Firavun da “Yoksa ben zayıf ve neredeyse söz anlatamayacak şu adamdan (Musa’dan) hayırlı değil miyim?” (Zuhruf, 52) şeklinde aynı anlamda söz söylemiştir. Bunun gibi önce geçenlerin söyledikleriyle, sonrakilerin sözlerini dikkatlice izlediğimizde, her iki grubun sözlerinin birbirine mutabık olduğunu görürüz. “Bunun gibi onlardan öncekiler de, tıpkı onların dediklerini demişlerdi, kalpleri nasıl da birbirine benzedi” (Bakara, 118) “Fakat onlar daha önce yalanladıkları şeylere inanacak değillerdi.” (Yunus, 74)

Böylece ilk mel’un aklın hükmetmemesi gereken varlık hususunda aklı hâkim kıldığı için ya yaratanın hususîyetlerini mahluklara yahut da mahlukların özelliklerini yaratıcıya isnat etmiştir ki bunlardan ilki gulüv; aşırılık, İkincisi ise taksir yani eksikliktir.

İlk şüpheden hulûliyye, tenâsühiyye, müşebbihe, Şia’nın gulatı, yani aşırı grupları gibi bir kısım mezhepler ortaya çıkmıştır. Bunlar bazı şahıslar hakkında aşırılık göstererek onu İlâhî vasıflarla nitelendirmişlerdir. ikinci şüpheden ise Kaderiyye, Cebriyye, Mücessime gibi bir takım mezhepler ortaya çıkmıştır.

Bu gruplar Allah’ın özelliklerini eksiltme yoluna giderek onu sonradan yaratılanların sıfatlarıyla nitelendirmişlerdir. Buna göre Mutezile ilâhı fiiller konusunda Müşebbihe gibi hareket ederken, Müşebbihe de İlâhî sıfatlar konusunda Hulûliyye gibi düşünmektedir. Bu sebeple bunların hepsi şaşı olarak görmektedirler. Bize göre “iyi ve hasen (güzel) olan şey, Allah Teâlâ katında da iyi ve hasen, çirkin ve kabili olan nesne, Allah katında da çirkin ve kabihtir”diyen kimse yaratanı yaratılana benzetmiş olmaktadır.

“Allah Teâlâ, mahlukatın sıfatları ile nitelendirilmiş ya da mahlukat Allah’ın sıfatlarıyla nitelendirilmiştir”diyen kimse haktan ayrılmıştır, Kaderiyyenin asıl prensibi de her şeyin sebebini aramaktır. İşte ilk mel’unun istediği de bu idi. Zira önce niçin yaratıldığı konusunda sebep aradı, ikinci olarak niçin mükellef tutulduğunun hikmetini sordu, üçüncüsünde ise Adem’e secde etmesi teklifinin dayandığı maksadı öğrenmeye çalıştı. Bundan Havâric ortaya çıktı. Çünkü onların “Hüküm ancak Allah’a aittir, kişileri hakem kabul etmeyiz”sözleri ile İblis’in ancak Allah’a secde edeceğini belirttiği “ben kuru bir çamurdan şekillenmiş, kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim” (Hicr, 33) sözleri arasında fark yoktur. Kısaca her iki tarafın maksatları da çirkin sayılmıştır. Bu duruma göre Mutezile tevhîd konusunda öylesine aşırıya yönelmiştir ki, sonunda ilâhı sıfatları olumsuzlayarak ta’tile (sıfatları yok saymak) ulaşmıştır. Müşebbihe yaratıcıyı, cisimlerin sıfadarı ile niteleyerek onun vasıflarını çoğaltmaya yani ‘taksire” yönelmiş, Râfızîler peygamberlik ve imâmet konularında gulüvve gidip aşırılık göstererek hulûlü benimsemişler, Havâric ise taksire (yetki alanını kısıtlamak) yönelerek insanların hüküm verme özelliğine karşı çıkmışlardır.

Gördüğünüz gibi bu şüpheler dikkatlice incelendiği zaman ilk mel’un yani yerilmiş olan İblis’in şüphesinden kaynaklandığı anlaşılır.Dikkatlice incelediğin zaman görürsün ki bu şüphelerin hepsi ilk mel’unun (İblis) şüphelerinden kaynaklanmıştır. Başlangıçta o şüpheler bu fırkaların kaynağı iken, sonraları bu fırkalar o şüpheleri ortaya çıkaranlar olmuşlardır. Nitekim Kur’anı Kerim’deki “Şeytanın adımlarına uymayın, o sizin için apaçık bir düşmandır”(Bakara, 168) anlamındaki ayet bunu göstermektedir.

Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de, bu ümmetin her sapkın fırkasını, geçmiş ümmetlerin sapkın fırkalarından birine benzetmiş: “Kaderiyye bu ümmetin Mecûsîleridir”, “Müşebbihe bu ümmetin Yahudileridir, Râfıziler ise Nasrânîlerileridir” buyurmuştur. Keza Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Sizden önceki ümmederi inceden inceye, adım adım takip edeceksiniz, hatta onlar bir keler deliğine girse, siz de mutlaka oraya gireceksiniz”(İbn-i Hanbel, IV,125) demiştir.

Kaynak:

Muhammed eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, Özgün Adı: el-Milel ve’n-Nihal Çeviri: Mustafa ÖZ, Litera, 2. Basım. 2011 İstanbul, sh:29-32 ÜÇÜNCÜ MUKADDİME Yaratılanlar Arasında Ortaya Çıkan İlk Fitne, Kaynağı ve Ortaya Çıkaran

 **********************

ŞEYTANIN ÇİLESİ

 

LA HORA DE LOS HORNOS: NOTAS Y TESTİMONİOS SOBRE EL NEOCOLONİALİSMO, LA VİOLENCİA Y LA LİBERACİÓN/ KIZGIN FIRINLAR SAATİ (1968)


Emperyalistlerin zulümlerine şahit olmak ve ibret alıp  “(Her konuda) Kendi devrimimizi icat etmek” için seyredilmesi gereken belgesel.

Yönetmen: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Senaryo: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Ülke:  Arjantin
Tür: Belgesel, Tarihi, Savaş
Vizyon Tarihi: 06 Aralık 1968 (İtalya)
Süre: 260 dakika
Dil: İspanyolca, İngilizce, Portekizce
Müzik: Roberto Lar, Fernando E. Solanas
Nam-ı Diğer: The Hour of the Furnaces
Oyuncular María de la Paz, Fernando E. Solanas,    Edgardo Suárez,    Fidel Castro, Ernesto ‘Che’ Guevara

Özet

Bir kolaj (kesyap) şeklindeki bu çığır açan belgesel, Solanas’ın ilk filmi, Hollywood ve Avrupa auteur sinemasına karşı siyasal, Üçüncü Sinema’nın başlangıcıdır. Bu, millî-devrimci eylem üç bölümden oluşuyor: [Yeni Sömürgecilik ve şiddet], [Kurtuluş için eylem] ve [Şiddet ve kurtuluş]

Irkçılık, toplumsal başkaldırı, yerlilerin katliamı ve siyasal durumları, Amerikan emperyalizmi ve Arjantin aristokrasisini acımasızca eleştirerek anlatan film, Arjantin’de Devrimci Peronist ve  Sosyalist devrimin önemli simgelerinden biri oldu.

Bu filmden kendimiz ve milletimiz açısından birçok hisseler çıkarmalıyız. Arjantin Millî Devriminde sonucunda görülen en önemli unsurlar, devrimci hareketin maneviyat/ahlak çizgisinde boşluk içermesi nedeniyle sürekli sukuta ermesi ve başarısına gölge düşürmesidir. Eğer bu çeşit millî hareketler doğu milletlerinde olmuş olsaydı, dünya tarihini günümüzde daha değişik algılayabilirdik. Unutmayalım ki sosyal refah ve eşitlik düzeyi, korunaklılığını idâme edişinde sürekli zorluklarla karşılaşmaktadır. Bu hususun en büyük destekçisi maneviyatın hakikatine sadık olanların varlığıdır.  Buna “Özü sözüne uygun her çeşit insan/fikir grubu”diyebiliriz. Kurtuluş savaşı döneminde yurdumuzun emperyalistler elinden kurtuluşunda Gazi Mustafa Kemal’e yardım edenler arasında maneviyat liderlerinin varlığını/gerekliliğini bu belgeselle daha iyi anlamış olacağız.  Ayrıca her unsurun kendi başına yeterli olmadığı gibi, bir ötekisinin varlığına muhtaç olmasının  gereği ilede açıklayabiliriz.

Dünya ihtiyaç/muhtaçlık düzeni üzerine kurulmuştur. İslam tarihine geçen “Şa’rat-u Muaviye/Muaviye’nin ipi” diye geçen bir Muaviye’nin siyaset ilkesi vardır. Muhaliflerimle hiçbir zaman aradaki ipi koparmam; onlar ipliği gerdikçe ben gevşetirim, onlar gevşettikçe ben gererim, bırakmam ve koparmam.” 

Sonuç: Manevî cephesi olmayan bütün eylemci hareketlerin sonu başarısızlık ile sonuçlanmaktadır. Emevi hanedânı,  Hz. Ali kerremallâhü vechenin elinden entrikalarla gasbettikleri iktidarı maneviyat gerçekliğinin yoksunluğu nedeniyle yüz sene gibi kısa bir zaman sonra kaybettiler. Yine burada Emevi halifesi Muaviye’nin siyasî bir sözünü hatırlayalım.

 “Sopamın yettiği yere kılıcımı koymam. Dilimin yettiği yere sopamı koymam…Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem” 

Belgesel Metni

KIZGIN FIRINLAR SAATİ

ARJANTİN 1966-67 Yeni-kolonyalizm, şiddet ve özgürleşme üzerine notlar ve tanıklıklar

1. BÖLÜM YENİ-KOLONYALİZM (Sömürü Düzeni) VE ŞİDDET

Bu film köylülerin, işçilerin, öğrencilerin, aydınların ve devrimcilerin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Katkıda bulunanların tümüne teşekkürlerimizi sunuyoruz. Arjantinlilerin millî bilincini kuran Peronist proletaryaya adanmıştır.

PERONİZM (İspanyolca; Peronismo), Arjantin’de 1946-1955 arasında ve 1973-1974′te devlet başkanlığı görevinde bulunan Juan Peron‘un popülist ve milliyetçi politikalarına verilen ad. Bu politikayı savunanlara da peronist denmektedir.
Juan Peron devlet başkanlığı döneminde kentlerdeki sanayi işçileri ve sendikaları yanı sıra alt ve orta sınıflar ile sanayicilerin de desteğini kazandı. 1955′te, General Aramburu önderliğindeki bir askeri darbeyle devrilerek sürgüne gönderilmesine karşın,
Adaletçi Millî Hareket adı altında toplanan peronistler 1973′teki askeri yönetimin izin verdiği ilk genel seçimlerde büyük bir zafer kazandılar. Sürgünden dönerek başkanlığı üstlenen Peron’un kısa süre sonra ölmesi üzerine yerine karısı İsabel Peron geçti. Bu dönemde peronistlerin sağ ve sol kanatları arasında şiddetli çatışmalar baş gösterdi. Peronistler 1983 başkanlık seçimlerinde başarılı olamadılarsa da 1989′da Peronistlerin adayı Carlos Menem başkanlığa seçildi.

Verilerin alındığı yerler: C.G.T.; Havana İkinci Deklarasyonu; UNESCO; Millî Planlama Örgütü ve çağdaş yayınlar.

Sahneler şu filmlerden alınmıştır: “Tire Die” – Fernando Birri, “Mayoria Absoluta” – Leon Hirxmann “El cielo y la tierra” – Joris lvens,

Özet görüntüler: “Faena” – Humberto Rios; Frankestein Tiyatrosu

Arger film’e katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

Bu film, Arajantin ve Latin Amerika’da henüz özgürlüklerine kavuşmamış ülkelerdeki yeni-kolonyalizm ve şiddet üzerinedir. Bundan dolayı, Amerika’daki ilk özgür bölge olan Küba’yı ele almıyor. Bu film, Che Guevara ve Latin Amerika’nın özgürleşmesi mücadelesinde hayatını kaybedenlere adanmıştır.

BÜYÜK ÜLKE LATİN AMERİKA
BÜYÜK TAMAMLANMAMIŞ MİLLET

İlk adım: KURBAN

Soy adım: KÜÇÜK DÜŞÜRÜLMÜŞ

Durumum: İSYANCI Aime Cesaire

Ortak Geçmiş Ortak Düşman Ortak Olanak Açlığın Coğrafyası Mülksüz, Engellenmiş, Lanetlenmiş Bize Yanlış Bir Tarih Öğretildi Yanlış Umutlar Ve Yanlış Zenginlik Yanlış Bir Milletler Arası Bakış Açısı Yanlış Ekonomik Düşünceler Yanlış Bir Özgürlük. Scalabrini Ortiz

İlk Adımımız İlk Kelimemiz Özgürleşmek Arjantin’in Temel Sorunu Siyasidir. Sömürge Olmamak İçin Tek Seçenek Millet İktidarıdır. Peron

İdeoloji Yaratmak Devrimimizi Organize Etmek Devrimcinin Görevi Devrimi Yapmaktır. Fidel Castro

Hiç Bir Sosyal Düzen İntihar Etmez, Uzun Bir Savaş Acımasız Bir Savaş Cezasız Kalmaz. İnsan Olmanın Bedeli, Nefret Duymayan Bir Millet Zafere Ulaşamaz. Sömürgeleşmiş Olan Şiddet Yoluyla Özgürleşir. Fanon

Medenileşmemiş, Medenileşmiş Olana Öğretecek. Hernandez Arregui

Güç Özgürleştirir. Tüm Yaptıklarımız Emperyalizme Karşı Bir Çığlıktır Ve Büyük Düşman Abd’ye Karşı Birleşmeye Çağırmaktır. Che Guevara

“Çok fazla sevdiğimiz için “
Latin Amerika savaş halindeki bir kıtadır:
Yönetici sınıf için bu savaş, baskılama savaşı baskı altındaki millet içinse, özgürleşim savaşıdır.

1. TARİH

Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlığı daha başında ihanete uğradı. İhanet edenler, liman şehirlerindeki ihracatçı elit kesimlerdi. Aynı yıl Bolivar, Ayacucho’da bağımsızlığı pekiştirdi. Rivadavia, Buenos Aires’de Baring Brothers bankasıyla hileli bir kredi anlaşması imzaladı. İngiliz tacirler, ülkenin parasını basan bankayı devraldı ve serbest ticaret adına onların imalatçıları, iç pazarı işgal ettiler. Bu andan itibaren, neredeyse tüm kıtayı ele geçirmede İngiltere İspanya’nın yerini aldı. Daha önce istediklerini ordularıyla alamayanlar şimdi verdikleri borçlarla istediklerini aldılar. Ülke, yün ihracat ediyor, tekstil ürünleri ithal ediyordu. Et ve deri ihracat ediyor ve büyük piyanolar ithal ediyordu. İhracat yapan zırai burjuvazi bu yüzden, Avrupa endüstrilerine zırai açıdan muhtaç duruma geldi. Tarihte ilk defa burada, Latin Amerika’da tahakkümün yeni bir biçimi uygulanmaya başlandı: Yerel burjuvazi aracılığıyla kolonyal [SÖMÜRGE] ticaretin sömürüsü. Böylece yeni-kolonyalizm doğdu.

Yeni-kolonyalizmi empoze etmek için kıtayı bölmek gerekiyordu. Amerika’nın birliği yıkıldı. Canning’in diplomasisi, kıtanın güneyini birbirine düşman ufak ülkelere böldü. Sonrasında Yanki imparatorluğu, işini kıtanın kuzey ve ortasında tamamladı. İki büyük imparatorluğun kolonyal ihtirasları Latin Amerikalı kanından tatmin olmuşlardı.  Meksika’dan Plate ırmağına kadar. Bir millet diğerine karşı bir eyalet diğerine karşı mücadeleye girişti. Bir yüz yıldan kısa bir sürede, dört naiplikten 20 millet ortaya çıkarıldı. Monroe Doktrini ve savaş tehtidi kıtaya karşı açık saldırıları legalleştirdi. Bir yüz yıldan kısa bir süre içinde, Birleşik Devletler Latin Amerika’da, 41 adet silahlı müdahalede bulundu. Bugün, bu tarz saldırıların cezasız kalmasını  O.A.S (Amerikan Ülkeleri Organizasyonu) örgütü garanti ediyor. Önce balkanlaştırma, günümüzde ise pan-Amerikanizm her ikisi de yeni-kolonyalizm politikasının görünüşleridir.

2. ÜLKE

Arjantin:4 milyon kilometre kare yüz ölçüm ve kıtasal yüz ölçüm 2,800,000. İspanya, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, Polonya, Hollanda, Çekoslavakya, Avusturya, Danimarka, Bulgaristan, Macaris’tan’ı içerebilecek uzun bir üçgen. Antarktik’ten torpikal ormanlara kadar, tüm iklimler var. Kullanılmamış geniş doğal kaynaklar. Bir milyon kilometre kare ormanlık alan. Dört bin kilometre uzunluğunda okyanus kıyısı. Bir milyon kilometre kare kayalık. La Pampa, dünyanın en ünlü ovası. Kişi başına 9 milyon kalori üreten fakat 10 milyon tüketen ve daha fazlasına ihtiyaç duyan su gücünün neredeyse sadece yüzde 3′ünü ve tarıma elverişli topraklarının yüzde 10′unu kullanan bir ülke. Uçsuz bucaksız bir ülke, pratik olarak çölleştirilmiş. 23 milyon nüfus, yüzde 70′i şehirlerde toplanmış. Nüfusun yüzde 45′i, 23 elayet içerisinde sadece birisinde, Buenos Aires’te yaşıyor. Burada endüstrinin ve işçi sınıfının yüzde 60′ı yer alıyor. Federal başkette, kilometre kare başına 24 binden fazla kişi düşüyor. Bu arada Patagonya’da, bu oran kilometre kare başına 2′nin altında. Sosyo ekonomik yapı olarak, Arjantin Latin Amerika’nın geri kalanına en az benzeyen, oransal olarak en çok endüstrileşmiş bir ülkedir. Kırsal popülasyon en düşük oranda, orta sınıf vatandaşların oranı ve yaşam standardı en yüksekler arasında bulunmaktadır. İşçi sınıfı sendikalaşmış durumda. Entelektüelleri bolca var ve bunlar yetenekli ama belki de kıtadaki en az Latin Amerikalı olanlardır. Ülkeye çoğu zaman “Pays Estancia” denmektedir. “Çiftlik Evi”, “Konserve Fabrikası”, “Dünyanın Ekmek Sepeti”oligarşi için üç faktör demek: İngiliz altını İtalyan mülkiyeti, Fransız kültürü.

3. GÜNLÜK ŞİDDET

Latin Amerika Milletlerinin Maruz Kaldığı Şiddet Düzenli, Planlı, Sistematik Bir Şiddettir.

Ben bir işçiyim, fedakarlık yapanlardan. Her zaman çallıştım, Pazar günleri bile. Şimdi pek iş yok  Birçok fabrika kapanıyor  Hükümet polise binayı çevirmelerini söyledi  Benim bir sendika üyesi olduğumu anladıklarında

GÜNLÜK ŞİDDET İNSANLARI BASKILAMAK İÇİN, NAPALM VE ZEHİRLİ GAZ HENÜZ GEREKMİYOR

ŞİDDETİN EKONOMİK, POLİTİK VE KÜLTÜREL TÜRLERİ VAR

BUNLAR SİLAHLAR KADAR ETKİLİ

Elbette, işimi kaybetmekten korkuyorum. Kendi aileni düşün, benim gibi. Polis arkadşlarımızdan üçünü öldürdü  Beni işten attılar, çünkü Peron gittiğinde tüm personeli değiştirdiler. Havaya değil, üzerimize ateş ediyorlardı! Polis kapılara bekçiler yerleştirdi. Fabrikada işkence

YENİ-KOLONYAL ŞİDDET UYGULANMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.
ŞİDDETİN POTANSİYEL OLARAK VAR OLMASI YETERLİDİR.
BİZİM SAVAŞIMIZ BARIŞ, DÜZEN, SİSTEMİN NORMALLEŞMESİ İÇİNDİR.

 Arjantinlilerin yüzde 75′i kazandıklarıyla temel ihtiyaçlarını karşıamaktan uzaklar.

Milletin satın alma gücü son yıllarda yüzde 40 oranında düştü.

Çalışma saatleri günde 11 saate çıktı. Ülkemizde bir milyon tarım işçisi var fakat bunların sadece yarısının düzenli bir işi var.

Latin Amerika’da, 20 milyon kilometre karenin sadece yüzde 6′sı tarım yapılabilen alanlar.

Toprağın yüzde 50′si arazi sahiplerinin yüzde 1.5′inin elinde bu arada nüfusun yüzde 80′inin bir toprağı yok.

Kırsal nüfusun yüzde 90′ı baraka ve küçük kulübelerde yaşıyor. Bunlar, eski zamanlardan farklı değil. Elektrik, içme suyu eksik, sağlık hizmetleri de yetersiz. Bunlar, yetersiz beslenme, hastalık ve açlığın yetiştiği yerler.

Arjantin’de, 900 bin terk edilmiş çocuk var. Kırsal kesimde, 100 bebekten, 70′i gayri meşru.

Doğan 10 bebekten 4′ü ölüyor. Brezilya’da, bebeklerin yüzde 43′ü açlıktan ölüyor. Bu, yılda 300 bin ölüm demek.

Her yıl, Hiroshima ve Nagasaki’den daha fazla çocuk yetersiz beslenmeden ölüyor. Kent nüfusunun yüzde 40′ı karışık cinsel ilişkiler yaşıyor.

Buenos Aires ve çevresinde 800 bin kişi standart altı evlerde yaşıyor. 45 milyon Latin Amerikalı sefalete teslim olarak gecekondularda ve baraka şehirlerde, teneke mahallelerde (favela) yaşıyor. Arjantin’de bir milyon frengi vakası bir buçuk milyon tüberküloz vakası iki milyon “chagas hastalığı” (tropik parazit ısırması) vakası görülüyor.

Latin Amerika’da, işçilerin ortalama maaşı üst sınıflarınkinden 20 kat daha aşağıda. 110 milyon kişi için (nüfusun yarısı) yıllık gelir 120 doları aylık on doları, günlük 30 cent’i bulmuyor.

Eğer günümüzdeki gelişme hızı devam ederse, Arjantinliler bir Fransızın gelirine ulaşmak için 70 yıl ve bir Amerikalı’nın gelirine ulaşmak için 200 yıl bekleyecekler.

“Cennetin yükseklerinde”

“Savaşçı bir kartal”

“Cesurca yukarı kanatlanıyor”

“zafer uçuşuyla”

“Kanadındaki mavi”

“Denizin rengi”

“Diğer mavi kanat”

“Gök yüzünün rengi”

“Yukarılarda süzülüyor”

“Işıldayan şafak vakti”

“Okların gösterdiği”

“Altın yüzü andırıyor”

“Ve mor gök yüzünde bir girdap oluşturuyor”

“Kanat terastır”

“Kartal da bayrak”

“Ülkemin”

“Bayrağıdır”

“Güneşten doğmuş”

“Tanrı’nın bana verdiği”

4. LİMAN ŞEHRİ

Buenos Aires yeni kolonyal politikaların merkezidir.

Beyaz ve melez Amerika şehri. Tüm ülke pahasına kurulmuş bir şehir. 7 milyon nüfus. 1 milyon yabancı. Latin Amerika’daki en büyük şehir. Dünyanınsa beşincisi.

Buenos Aires: Büyük metropollerin askıntısı. Burada bir “gaucho” (Latin Amerika kovboyu) Paris, Londra ya da New York’taki kadar egzotiktir.

Yeni-kolonyal çıkarların muhafızlığını yapan göçmenlere göz kulak olan yöneticiler ve profesyoneller şehri. Bir zamanlar oligarşinin kullandığı ve koruduğu büyük orta sınıfların beşiği. Günümüzde, hiç olmadığı kadar savunmasız bir şekilde çırpınıyor. Küçük burjuvazi: Dünya üzerine sızlanıyor.

Onlar için, ülke toleranssız, ama değişmez. Değişim gerekiyor, ama olanaksız. Kendi statüsüne ve prestijine derin bir şekilde bağlı ama en son Avrupa modasını izlemek için hazır en son Avrupa modasını.

Psikologların öğretici nutuklarından ve ahlakçı TV programlarından memnun. Buenos Aires: Sırtını ülkeye dönen şehir. Büyük Rio de la Plata’da heykeller saygı uyandırmaktan çok güvensizlik hissi veriyor. Mahkeme heyetinin basının, ordu merkezlerinin ve ülkenin gangsterlerinin yüzde 80′inin mekanı. Burası milletin çıkarlarının yoğunlaştığı yer.

Burası,
“Bu eyaletler,  yasalarına uymak ve hükümetine bağlı olmak için İngiltere’ye ait olmak istiyor”
diyen anıtların yeri.
“Onun güçlü etkisi altında yaşayın.”
CARLOS MARIA DE ALVEAR

(Not: İstanbul’a ne kadar benziyor)

5. OLİGARŞİ

2 milyon 500 bin, 2 milyon 500 bin  Ödüllü ve iki yaşında  Mükemmel kalitede, güzel ifadeli  Erkek, güçlü, kuvvetli  San Juan tipinde bir boğa, tüm kalitesiyle birlikte. Modern zamana ait bir boğa. Satılık, Pareira’nın ödüllü ve iki yaşındaki boğası  2 milyon pezo teklif edildi.

Tarımsal Arjantin sosyetesi  Oligarşimizin geleneksel merkezi. Buradalar, on milyon dönümden fazla toprağın sahibi olan Buenos Aires’in 50 ailesi. Tek bir aile, Braum Menendez Behetys’ler, 15 milyon dönüm toprağa sahip. İşte onlar. Sığır yetiştirenlerin yüzde 2′si, toplam stoğun yüzde 40′ına sahip. Çalışan nüfusun yaklaşık yüzde 5′i. Bunlar, her yıl millî gelirin yüzde 42′sini alıyor. Ülkenin sahipleri!

Geçmişte tek ürünlü ve İngiliz sermayesine sadık olan kişiler bugün endüstriyel burjuvazi ve Amerikan finans kapital ile ilişkili durumda. Yabancı şirketlerin elinde 87 milyon dönüm toprak var.Atalarımız ülkenin büyüklüğünü inşaa etti. Ayrıca, aristokrasimizi görüyorsunuz. Birçok açıdan Avrupalılara benziyorlar. Hatırlıyorum da bir keresinde, Londra’da Lord Grifford ile aristokrasimiz üzerine konuşuyorduk. Bizimkini Polonyalıların asaletiyle kıyaslamıştı. Örneğin Carcano kızlarından birisi Lord Astor ile evlendi. Diğer kız, Janita Diaz sokağa bırakılan ve evlat edinilen kız, Luin Dükü ile evlenmişti. Gerçekten pek paramız yok. Bugün giyim eşyası satan bir iş adamı kadar değersiziz. Ve hala “espinillo” ya da “tala” ağacından fincanlarla içkilerimizi içiyoruz. Bir zamanlar askerlerimiz vardı, onlar gerçek birer sivildiler. Bilmenizi isterim ki General Mitre, Dante’yi çevirdi şiir yazdı ve “La Nacion”u kuran ünlü bir gazeteciydi. General Rocca da yüksek eğitimli bir kişiydi. Ve, şimdi çok az kişi onu hatırlar, General Augustin P. Justo ülkede Arjantin tarihi ile ilgili en iyi kütüphaneye sahipti. Bu modern haklar ne biliyor ki?

 Bir yıl öncesine kadar Punta del Est’e gidebilirdiniz.

Pekiyi ya şimdi?

 Geçen yıl neredeyse dayanılmazdı. Her köşede sonradan görmeler!

Birleşik Devletler’de yaşamak isterdim. Orada, gidilecek, görülecek çok yer var. Örneğin, Paris’te yürürken, gerçekten Eğer Fransızlar yaptıysa, bu zaten yeterli. Ve Klee’yi, Miller’in üç yapıtını ve Saint-John Perse ve Antonio Artaud ve soyut ve somut sanatları, Pop ve operayı bilmek 

Gerçekten inanılmaz. Şu köylüleri evinde çalıştırıyor. Ve geçen defa kardeşimin yatağını onlara verdi. İki gün içinde onu yaktılar. Şimdi onları yerde yatırıyor. Bugünlerde, hükümet işleri yoluna koymak istiyor. İnsanlara gereken de bu. Yıllar boyunca, Genel Emek Konfederasyonu çok şey vaad etti ve para topladı. Genel Emek Konfederasyonu, büyük bir işletme. Aslında güçlü bir banka. Fakat tüm o paralarla ne yapıyor?

 Hiç bir şey! Sendika delegeleri etrafta arabaları ve ipek giyleri ile dolaşıyor. Ve sokakta bu şekilde giyinmiş birisini görürseniz, sadece köylüye benziyorlar. Onları, iyi bir ailenin oğluyla karşılaştıramazsınız. Örneğin, Saint George okulunda okuyan bir çocukla  İnsan çevreleriyle ilişkili. Daha doğrusu etik çevrelerler. Evet, doğru kelime bu, etik! Ailenin ve toplumun hıristiyanlık anlayışıyla yetişiyor. Bu tarz birini diğerleriyle kıyaslayamazsınız. Tamamen kültürsüz bireyler. Cahiller. Genelde, söylevlerini ne yazabiliyor ne de yazması için başkasını buluyorlar. Kendi ülkelerinde yabancı gibi hissediyorlar. Altın çağlarını arıyorlar. La Belle Époque! İşte buradalar. Geçmişte İspanyol atalarıyla övünüyorlardı. Günümüzde ise övündükleri Avrupa ve Birleşik Devlerler’le olan bağları. İşte buradalar. Liberalizm adına yerel milleti imha ettiler. Ülkeyi birçok kez kan banyosuna çevirdiler. İşte buradalar. Milletin üzerine uygulanan günlük şiddetten suçlular. Birçok Arjantin neslinin hayal kırıklığından suçlular. Bu, onların mezarlığıda ayrıdır.. Tarihi kristalize etmek için. Zamanı durdurmak için. Geçmişi gelecek yapmak için. İşte oligarşinin rüyası.

6. SİSTEM

Vietnamlılar, düşmanı görmek için sadece başlarını kaldırmalı. Bizim için, bu daha zor. Yeni-kolonyalizm bizimle aynı dili konuşuyor bizim deri rengimize ve milliyetimize sahip bizimle dindaş. Düşmanı tanımak o kadar kolay değil.

Arjantin’de, en geniş manevra alanıyla çalışıyorlar. Eğer iç güçler olanaklı kılmasaydı yeni-kolonyalizm varolamazdı. Ülkemizde, bu faktörler tarımsal oligarşi ve büyük endüstriyel burjuvazidir. Silahlı güçler bu politikayı koordine ediyor ve legalleştiriyor.

Herkesin çıkarı tek bir yerde toplanıyor: Sistem.

Sistem ülkenin kapılarını yeni-kolonyal nüfuza açık tutan iç düşman. Her şehirde izin verilen görevler. Yüzlerce “Barış Heyeti” organizasyonları kırsal kesime sızıyor. Tüm dinlerden misyonerler her ülkenin en ücra köşesinde cirit atıyor. Burslar ve krediler, üniversitelere, sendikalara ve entelektüellere yapılan destekler özendiriliyor.

Bu sızmaları ortak bir amaç birleştiriyor:

Millî bilincin yok edilerek ülkenin baskılanmasını kolaylaştırmak.

Askeri varlıklarını sürdürmek doların stabilizasyonu için benzersiz hizmetler sağlamak deniz aşırı yatırımlarımızı genişletmek Asya ve Afrika’da yardım ve işbirliği programlarımızı sunmak ve yarım küremizin gelişimi için müttefiklerimizden gelen vaatlere koşulsuz şartsız saygı duymalıyız.

7. POLİTİK ŞİDDET

Latin Amerika milletlerinin, burjuva demokrasisinin kurumlarıyla kendi kaderlerini değiştirme şansları bulunmuyor. 20 hükümetten 17′si ya hileli seçimlerin ya da askeri darbelerin sonucunda ortaya çıktı. 12 yıldır, Arajantin milleti, politik olarak yasa dışı yaşadı. Çoğunluğun hareketi olan Peronizm, yasa dışı ilan edildi. Lideri sürgün edildi. Latin Amerikalıların özgürleşim savaşında peşinde koştuğu insanlığının iade edilmesidir. Bu insanlık, yeni-kolonyalizm tarafından sürekli olarak inkar ediliyor.

8.YENİ-IRKÇILIK

Bağımlı bir ülkenin insanı, baskın milletler için her zaman farklı, az gelişmiş alt-insan olarak kalacaktır. Sömürgeleştirilmiş bir ülke ırkçılığın doğrudan biçimlerini gerektirir. Bağımlı, yeni-kolonyal ülkelerde ayrımcılık biçimleri hemen göze çarpmasa da oldukça etkilidir.

Arjantin oligarşisi, ayrımcılığı, değişik zamanlarda tarih boyunca kullanıma sokmuştur. Sarmiiento’nun mottosu olan “Barbarlığın sivilizasyonu”nu izleyerek “Monorena” katliamında, ilk millî direniş biçimi yok edildi.

Hemen ardından, anti-millî, yabancı sivilizasyon empoze edildi. Geçmişin “gauchos” ya da “montoneros”ları “crilleros” ya da “chusmas”ları bugünün “descaminados” ya da “grasa”ları ve bir yere kadar da “mersa”ları. Şüpheye yer yok.

Milletin insanlık itibarı her zaman inkar edildi. Ülkenin belirli kırsal yerlerinde ırkçılık, şehirlerde kullandığı incelikleri kullanmaz ve açıkça işini görür.

Kızıl derililer beş para etmez, derler. Ve hepimiz aynı kandan geldiğimiz için bu böyle değil. Aynı kana sahibiz, ama farklı bir dil kullanıyoruz. Bu yüzden beni çıplak olarak görüyorsunuz. Bizim için, “criollos” lar için, yıllar önce kendilerini sıkmadılar. Kimse bize yardım etmedi bugüne kadar. Çevrede köpeklerimizle ayakta kalmak için gerekli şeyleri aramayı giderdik. Ya da boş bir konserve kutusu bulur, nehre balık avlamaya giderdik. Tüm hayatımız buydu. Kimse bize yardım etmedi çünkü kızıl derililer beş para etmezdi. Sadece hıristiyanların değeri vardı. Şimdi bize kardeşleri gibi davrandıklarını düşünüyorlar çünkü kendi dinlerini kabul etmeleri gerekti. Bizimle baş edebileceklerini kızıl derililerin beş para etmediğini düşündüler. İşte böyle, nedeni yok. Şimdi onlarla aynı kana sahibiz ve onlar gibi yürüyoruz. Fakat sömürgeci sömürgeleştirdiği insanın kanının kendisiyle aynı olduğunu kabul edecek mi?

 Burada, ülkenin büyük bir kısmında erkekler, kadınlar, bireyler var olmuyorlar. Sadece eski kızıl derili kabilelerinden “mataco”lar, “coya”lar, “chulupie”lerden hayatta kalanlar var. Bu isimler, sahiplerin ağızlarında, sömürgeciliğin kurbanlarını reddediyor. Arjantin yerli milletinin yüzde 80′inde tüberküloz ve frengi var. “Criollo” ya da beyaz adamın gazabına uğramamak için film kamerasından kaçarak insan ya da potansiyel insan kalabiliyorlar. Benimsemişler, ama daha aşağıda olduklarına ikna değiller. Neredeyse konuşmayan, şarkı söyleyemeyen insanlar.

9. BAĞIMLILIK

Kırsal Kesimde Yaşayanlar Sonsuz Altının Olduğu Dağlardan Bahsediyorlar.

Latin Amerika ülkelerini karakterize eden şeylerden birisi de onların bağımlılığı. Ekonomik, politik, kültürel bağımlılık. Önce İspanya, sonra İngiltere şimdi de Birleşik Devletler. Ülkelerimizin tarihi, sonsuz bir sömürgesel yağmadır. Politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık olmadan var olamaz.

Jose Marti şöyle demişti:
“ÖZGÜR OLMAK İSTEYEN BİR MİLLET, ÖNCE İŞTE ÖZGÜR OLMAK ZORUNDADIR.
BAĞIMLILIK HERHANGİ BİR GELİŞMEYE İZİN VERMEZ.”

Buenos Aires gibi birkaç şehrin görünüşteki gelişimi ekonomimizdeki büyük güçlerin genişlemesinin sonucu. Geçmişte Mitre, Pellegrini, Pinedo  Günümüzde Prebisch, Prigerio, Alsogray. Krediler ve yatırımlar her zaman aynı bağımlılık politikasının parçası oldu. Emperyalist yardımların onu alanlara onu verenlerden daha fazla maliyeti vardır. Latin Amerika’ya yatırım olarak gelen her bir dolar emperyalistlere dört kat kazandırıyor. Altın ve kahve, et ve petrol tahıl ve teneke: Milletin emeği, ucuz iş gücüne dönüştürüldü. Bu sayede, büyük güçlerin zenginliği oluşturuldu. Bu sömürüde geri kalmışlık yoksulluk ve baskı yatıyor. Bu sayede finansman ve zengin milletlerin zenginliği garanti altına alınıyor. Bunun altında yatan ise, emperyalizmin ne olduğu belirsiz şu kelime bulunuyor: Az gelişmişlik.

HER GÜN DAHA FAZLA İHRAÇ ETTİĞİMİZDE, AYNISINI GER ALIYORUZ.
HER GÜN DAHA FAZLA ÇALIŞTIĞIMIZDA, AYNISINI GERİ ALIYORUZ.
ARJANTİN’İN DIŞ BORCU ALTI MİLYAR DOLAR.
YABANCI TEKELLER VE ONLARIN YEREL TEMSİLCİLERİ NEREDEYSE TÜM MİLLÎ EKONOMİYİ KONTROL EDİYOR.

Tüm et endüstrisi, enerji, petrol hububat ticareti, kimya endüstrisi, selüloz üretimi tungstenin yüzde 70′i, kurşunun yüzde 92′si, çinkonun yüzde 98′i para, altın ayrıca basın kuruluşları ve kitle iletişim araçları

10. KÜLTÜREL ŞİDDET

Brezilya’daki, Bolivya’daki Peru’daki, Venezüella’daki Guatemala’daki, Nikaragua’daki Haiti’deki, Dominik Cumhuriyeti’ndeki milletin büyük çoğunluğu okur-yazar değil. 70 milyon insan, Latin Amerika nüfusunun üçte biri okuma ve yazma bilmiyor. Cehalet ve eğitimin sömürgeleştirilmesi, el ele ilerliyor. Açık bir şekilde sömürgeleştirilmiş bir ülkede ideolojik sızma gerekli değildir. Ama yarı-sömürge bir ülkede ideolojik sızma temel bir işleve sahiptir. İnsanların kafasında millet olma düşüncesini yok ediyor ve bağımlılığı kurumsallaştırıyor ve normalleştiriyor. İdeolojik sızmanın temel işlevi insanların kendi yeni-kolonyal konumlarını anlamalarını ve bunu değiştirmek istemelerini engellemektir.Bu biçimde, eğitimde sömürgeleştirme etkili bir şekilde kolonyal polisin işini devralmaktadır.

Nüfusun orta sınıfı yeni-kolonyal ideolojinin taşıyıcısıdır.

Üniversiteler, bu kolonyalizasyonun temel aracı durumundadır.

Akademik özgürlük mitinin arkasında öğrenciler, baskı altındaki bir millette üniversitenin bir demokrasi adası olduğuna inandırılır. Üniversiteler var olan  politik iktidarın bir aracı konumundadır. Bunlar, sisteme uygun akılların üretimini sağlar. Akademik özgürlük safsatası ardında bağımlılığı legalize eden liberalizmin felsefesi ticaret, yeni-kolonyal gelişme, teknoratizm ideolojileri yatmaktadır. Tüm yerel düşünceler sansürlenir ya da görmezden gelinir. Bu yüzden, ülkenin gerçekleriyle  ve halkla bağı olmayan bir entelijentsiya yetişmiştir.

Şimdi Pepsi Cola salonunu ziyaret edelim. Burada Arjantin Yazarlar Akademisi Güzel Sanatlar Millî Akademisi üyesi olan Manuel Mujica Lainezson kitabını imzalıyor: “Kraliyet Günlükleri”Mujica Latinez son olarak “Kennedy” ödülü almıştı. Ve bundan önce Millî Edebiyat ödülü Belediye Ödülü, Gerchunoff ödülü ve Pen Kulübü ödülü ona verilmişti. Ayrıca en önemli ödül olan Yazarlar Derneği ödülü İtalyan hükümetinin altın madalyası Fransız yazarları nişanı ve hatırlamadığım “Gerchunhoff” tipi diğer ödüller de kazandı. Avrupa kültüründen etkilendiniz mi?

 Evet. Ben Avrupa formasyonu almış birisiyim. Hatta çocukken bile klasik bir formasyon aldım. Bunun için bazı çeviriler yaptım. Bunları, bu hazırlıklar olmadan yapamazdım. İş sadece İngilizce bilmekle bitmiyor. Önemli olan Elizabetyen ruhu yakalamaktır. – Nerede yaşamak isterdiniz?

 - Venedik’te, her zaman son anıma kadar orada yaşamak isterdim. Burada her şey çok karmaşık. Orada daha basit. Çocuklar tatillerinde trene biniyor ve Venedik’e, Madrid’e, Paris’e canları nereye isterse, oraya gidiyor. Her yere çok yakınlar! Biz çok uzağız. Yani yakışık değil!

Bu seçenek yeni-kolonyal güce tabi olmuş olan bir entelijensiya tarafından paylaşılıyor. Bu elit kesit, baskıcı ülkelerin ideolojilerini küçük burjuva entelektüelleri için İspanyolcaya aktarıyor. Melez, şahsiyetsiz bir elit. Her zaman apolitizm ya da nesnellik farksızlık ya da bilgiye dayanıyor.

11. MODELLER-YABANCILAŞMA

” BİZİM İÇİN IRKÇI BİR HÜMANİZDEN DAHA MANTIKLISI YOK.
AVRUPALILAR KÖLE VE CANAVARLAR YARATARAK İNSAN OLDULAR.”
J.P. Sartre
“YOLDAŞLAR!
DEVLETLER, KURUMLAR VE TOPLUMLAR YARATARAK AVRUPA’YI ONURLANDIRMAYALIM.
İNSANLIK, BİZDEN, BU KARİKATÜRSÜ VE İĞRENÇ İMİTASYONDAN (Taklit) DAHA FAZLASINI BEKLİYOR.”
Frantz Fanon

Bağımlı ülkenin bir çocuğu, okumayı öğrenir öğrenmez sivilizasyonun tüm modellerinin saldırısına uğrar.

Çocuk, bunları, tek ve evrensel bir değer olarak kabul etmeye zorlanır. Burjuvazi ve emperyalizmin bir sınıf ve sistem olarak kendilerini yaygınlaştırmaları onların baskınlığını destekleyen kültürün de yaygınlaşmasına neden olur. Evrensel kültür mitinin ardında Latin Amerika’da, kolonyal bir sınıf olarak çıkarlarını gizlediler.

Hegel şöyle demişti:
“ÇOCUĞUN OYUNCAĞI İLE YAPABİLECEĞİ EN İYİ ŞEY, ONU KIRMAKTIR.”

Çocukluktan beri inanılmış olan bu değerlerin yıkılması sonucunda yeni-kolonyalizm, varlığını sürdürmek için insanları, aşağılık olduklarına inandırmak zorundadır. Er ya da geç, aşağılık insan büyük harfle yazılan İnsan’ı tanıyacaktır. Ve bu tanışma tüm savunma mekanizmalarının yıkılması demektir. Baskıcı, eğer gerçekten insan olmak istiyorsanız benim gibi olmalısınız, benim dilimi konuşmalısınız kendi özünüzü inkâr etmeli, kendinizi benim içinde yabancılaştırmalısınız der.

Yeni-kolonyal insan, entelektüel, sanatçı sadece metropoller tarafından tanınıyorsa, bir değere sahiptir. Avrupa kültürünün babacılığı kolonyal güçte derin bir şekilde kökleşmiş olan ırkçılığı örtbas etmeye yarar. 17. yüzyıl misyonerleri, Avrupa sanatını kopye etmede yerlilerin olağanüstü yetenekleri olduğunu söylerler. Kopyacı, çevirici, yorumcu en iyisinden bir izleyici. Yeni-kolonyal insan, her zaman için kendi yaratıcı yeteneklerini kullanmamaya yöneltilmektedir. Kendi kültürünü yaratmak için diğer kültürlerin değerlerini almak ve dönüştürmekten uzaklaşmada tüm araştırmaları ve buluşlarından vaz geçiyor.

Sonuç: Kısıtlama, köklerinden uzaklaşma kaçışçılık, kültürel kozmopolitizm sanatçı imitasyonu, ülkeye ihanet.

Evrensel değerlere, evrensel kültüre sahip evrensel insan modeli her zaman tarihsel ve sınıf değerlerine karşı galip gelecektir. “Evrensel seviyede, emperyalizmi ve sınıflı toplumu yok ettiğimizde insanın tam özgürleşmesini evrenselleştirdiğimizde işte o zaman, kültür, insanlığın hizmetinde evrensel bir gerçeğe dönüşecektir.”

İsa, hasta adama dokundu körün ölü gözlerine dokundu ve onun yeniden görmesini sağladı. Sağırın kulaklarına dokundu ve yeniden duymasını sağladı. Ellerini kötürümün üstüne koydu ve onlar ayağa kalktı ve yürüdüler. Ölü canlı oldu. Kudüs’ün güzel insanı ellerindeki çivileri sök güçlü, bağışlayan insanlığın tüm acılarını anlayan Veronicas gibi sen de anlayacaksın!

**

Oradaki beyfendinin parmağında bir yüzük olduğunu görüyorum. Metal bir yüzük. Pekiyi ya kravatı?

 Yeşil. Ona istediğiniz soruyu sorun. Sizi özel olarak dinleyecek. Çünkü, doğal olarak, herkesin içinde sorulamayacak sorular vardır. Madam Diana on soruya bedava olarak yanıt verecek. Şimdi ona bedeva soru sorabilirsiniz. Para, aşk, sağlık ile ilgili sorunu olan herhangi biri  Eğer paranız yoksa, ona sorun. Madam Diana bedava olarak yanıtlayacak.

Size tek gereken inanç ve umut.

Beyfendinin maça 7′yi çektiğini gördüm. Maça 7, iyi olmadığı anlamına geliyor, depresif durumda. Tek yapması gereken, bana bununla ilgili soru sormak. “Soledad! Nihayet Pepito’nun itiraf etmesini sağladım.” “Şimdi polise gidiyorum. Masum olduğumu öğrenecekler.” “Anne! Nihayet şansım döndü!”

PAPAZLAR, FALCILAR, İNANÇ TAZELEYİCİLERİ, AVUKATLAR ASTROLOGLAR, AHLAK PROFESÖRLERİ  SİSTEMLE İNSANLAR ARASINDA GÖREVLERİ KAFA KARIŞIKLIĞI YAYMAK OLAN İNSANLARDAN OLUŞAN BİR AĞ VAR.

YENİ-KOLONYAL ŞİDDET, BU SAYEDE, İNCELTİLMİŞ BİÇİMLER DE ALIR. TANRI, KADER, ALIN YAZISI, ÖLÜMSÜZLÜK YÖNETİCİ SINIF TARAFINDAN YARATILMIŞ DURUMLAR İÇİN SORUMLUDUR.

12. İDEOLOJİK SAVAŞ HALİ

Latin Amerika’da, temel olarak, savaş insanların zihninde sürdürülmektedir. İdeolojik cepheler, konvansiyonel olanlarla yer değiştirir.

Kitle iletişim araçları, konvansiyonel silahların yerini alır.

Yeni-kolonyalizm için, kitle iletişim araçları napalmden daha etkilidir.

Psikologlardan, sosyologlardan motivasyon analizcilerinden oluşan bir ordu sendikaları, politik ve öğrenci organizasyonlarını bölmeye ve ele geçirmeye çalışır.

Millet hareketleri, nefessiz bırakılır ya da kötülenir liderleri lekelenir.

Filmler, dergiler, radyo ve periyodik yayınlar insanları depolitize etmeye şüpheciliği ve kaçışçılığı yaymaya çalışır.

Yerli olan her şeye karşı, önyargılar ve karmaşıklık yaratılır. İnsanlara İngilizce düşünmeleri öğretilir.

TÜM KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI CIA TARAFINDAN KONTROL EDİLİR.
SANSÜR VE İDEOLOJİK BASKI GERÇEKLİKTİR HAKİKİDİR MANTIKTIR İNSANLAR GİBİ KANUNUN KILICINDADIR.
SANATÇI VE ENTELEKTÜELLER, SİSTEME ENTEGRE EDİLİR.
ŞİDDET SUÇ YIKIM BARIŞA DÜZENE NORMALLİĞE DÖNÜŞÜR.

Ben Avrupa formasyonu almış birisiyim.
Evrensel ve sınırsız.
Bizler bir ülkenin değil, dünyanın vatandaşlarıyız.
İnsanlık, barış, aşk.
Maça 7′li iyi değil.
Etik, evet, doğru kelime bu, etik.
Soyut sanat, pop.

CANAVARLIK, GÜZELLİĞİN YERİNE GEÇER.

13. SEÇENEK

Latin Amerikalılar mahkum edilmiş milletlerdir.

Yeni-kolonyalizm, kendi yaşamlarını ya da kendi ölümlerini seçmelerine izin vermez.

Yaşam ve ölüm, her ikisi de, günlük şiddetle karşı karşıyadır.

Bu bizim savaşımız.

Açlıktan, tedavi edilebilir hastalıklardan, prematüre yaşlarda Latin Amerika’da dakikada 4 kişi ölüyor günde 5,500, yılda 2 milyon eder.

Bu bizim savaşımız! 15 yılda, Birinci Dünya Savaşı’ndaki soy kırım rakamına ulaşılacak.

Latin Amerikalılar için geriye sadece tek bir şey kalıyor.

İsyan ederek, kendi yaşamlarını ve ölümlerini seçmek. Özgürleşim mücadelesinde ölenler için ölüm artık bir son değildir.

Özgürleşmenin, zaferin adıdır. Kendi ölümünü seçen insan aynı zamanda kendi yaşamını da seçer.

Yaşar ve kendini özgürleştirir  Bu devrimci harekette, Latin Amerikalılar kendi varlıklarının farkına varırlar.

*****************************************

2. BÖLÜM KIZGIN FIRINLAR SAATİ

27 TEMMUZ 1819 /GENEL EMİRLER

And Dağları’ndaki ordunun yoldaşlarına:
Elimizden geldiğince savaşmak zorundayız.
Paramız olmayabilir, ama et ve tütünümüz olacaktır.
Kıyafetlerimiz eskidiğinde, kadınlarımızın bize diktiği kıyafetleri giyeceğiz ya da atalarımız olan kızıl derililer gibi, çıplak savaşacağız.
Özgür olacağız.
Bundan daha önemli bir şey yok.
Ülke tamamen özgürleşinceye kadar savaşacağımıza yemin edelim ya da cesur adamlar gibi savaşarak ölelim.

**

Yoldaşlar!
Üç Kıtadaki Kardeşlerimiz Devrimci Şiddet, Emperyalist Suçlara Bir Son Verecektir.
Özgürleşme Ya Da Ölüm!
“Emperyalizmin Doğasında, İnsanı Canavara Dönüştürmek Vardır.”
Emperyalizm Milletler Arasıdır Ve Bu Yüzden Milletler Arası Mücadele Gerektirir.
Üçüncü Dünya! Latin Amerika Afrika – Asya
“Millet Haklarını Savunuyor. Ne Wessın Ne Amerikalılar Ne De Ölüm Bizi Durdurabilir.”
Emperyalizm İle “Bir Arada Yaşamak” Onun Barbarlığını Legalleştirir.
Birlik!
Saldırıya Uğramış Milletle Aktif Dayanışma! “
Birden Fazla Vietnam Yaratmak, Görev Budur. İki  Ve Daha Çok.
” Savaşın Köklerinde, Yaşasın Enternasyonalizm! Devrim En Büyük Kültürel Manifestomuzdur.
Baskı Altındaki Ülkelerin Millîliği Baskı Kuranların Millîliğinı Boşa Çıkartır.
Anavatan Ya Da Ölüm! Emperyalizmin Yıkılması İnsanı Özgürleştirecek.
ABD Emperyalizmine Ölüm!
Ya Sosyalist Devrim Ya Da Sahte Devrim.
Yeni İnsan Üçüncü Dünya Ülkelerinin Zaferi Tüm İnsanlık İçin Bir Zaferdir.

Yoldaşlar, bu sadece bir film gösterisi değildir. Bir gösteri hiç değildir. Her şeyden önce, Arjantin ve Latin Amerika’nın özgürleşmesi için bir eylemdir. Anti-emperyalist birliğin eylemidir. Bu mücadeleye katılmak isteyen herkes için yer vardır. Burası izleyiciler ya da düşmanın suç ortakları için bir yer değildir. Bu filmin belgelemeye ve açıklamaya çalıştığı sürecin yazarları ve aktörleri için bir yerdir. Bu film, farklı isteklerin araştırıldığı diyaloğun başlangıcıdır. Dikkatinize sunduğumuz, film gösteriminden sonra tartışacağımız açık bir rapordur. En önemlisi bu birlik alanını yaratmak özgürleşme için diyaloğu başlatmaktır. Bizim görüşlerimiz, sizinkiler kadar değerlidir ve bu eyleme özgürleşme sürecini zenginleştirecek görüş ve deneyiminizi ekleyebilirsiniz. Bitirmek için, konuşmacı yoldaşımız söze başlayacak. Güncel koşullara göre, bu eylemin doğasını güncelleştirecektir. Sizden istediğimiz, birleşik iradenin ilk eylemi olarak şiddetli bir biçimde emperyalizm ve kolonyalizme karşı savaşan tüm insanlar ve silahlı birlikler için saygıda bulunmaktır. Politize olmak demek, ruhu açmak, uyandırmak ve doğurmaktır. Cesaire’in dediği gibi, ruhları yaratmaktır. Birim ve komite toplantıları dinsel eylemlerdir. Bunlar duymak ve konuşmak isteyen insanlar için ayrıcalıklı fırsatlardır.

“Genel kurtuluş mücadelesinde, eğer herkes riske atılmak zorundaysa saf eller, izleyiciler ya da masumlar olmaz. Hepimiz ülkemizin bataklıklarında beyinlerimizin boş alanlarında ellerimizi kirletiriz. Her izleyici ya da bir korkak ya da haindir.” Frantz Fanon.

PERONİZM GÜNLÜKLERİ

1945-1955 Birçok Latin Amerika ülkesinin tarihinde, millî ve millet hareketleri ilk görülenler oldu. Bunlar, yeni-kolonyal derebeyliklerin yıkılması için ilk formülleri barındırır.

17 EKİM

17 Ekim 1045′de Arjantin milleti, ilk defa olmak üzere millî politika sahnesine çıktı. Ebedi mülksüzler, marjinalleşmişler tarihimizde büyük aktörlere dönüştü. 17 Ekim, günümüzdeki sürecin Arjantin’in özgürleşmesinin başlangıcı oldu. Binlerce işçi kendiliğinden bir şekilde, çelik ve taş şehrine saldırdı. Yasak çeşmelere ayaklarını daldırdılar sivil uşaklar ve koloni yöneticilerinin korkulu bakışları altında. Kendiliğinden, Buenos Aires’in sokaklarını işgal eden “gömleksizler” San Martin’i And Dağları’nda izleyen Varela ya da El Chacho ile birlikte giden “Montoneras”ların çocuklarından başkaları değildi. Millet o günü, liderlerinin özgürlük günü olarak kabul etti. Ekim’in 17′si Perón’un doğum günü oldu. Perón, bağımsızlıklarını kazanmak isteyen milletin millî sözcüsü oldu. Evita, en alttaki ve en çok sömürülen tabakaların bayrağı oldu. Çalışan millet, ana vatanın alçak gönüllü insanlarıdır.

Perón, kurtuluş ve çalışan kitleler için adalet bayrağını yükseltirken onlar burada duruyor ve tüm ülkede onu izliyorlar. Onu, iç ve dış hainlerin baskılarına karşı durabilmek için izliyorlar. Çünkü milletimin bilmesini istiyorum ki hepimiz Perón için ölmeye hazırız. Ve hainler bilsinler ki Perón’un 28 Eylül’de yaptığı gibi bizler onlara selam durmayacağız. Adaleti kendi ellerimize alırken öleceğiz. Düşman gizlenmiş hiç bir zaman affetmez. Ve ülkeyi birkaç dolara satmak için bekleyenler de onlar da gizlenmişler uygun anı bekliyorlar. Ama biz milletimiz ve biliyorum ki, eğer millet açık gözlü davranırsa bizler yenilmeyiz çünkü bizler ana vatanın kendisiyiz.

Peronizm kötü şöhretli bir çağa son vermek üzere iş başına geldi. Bu çağ, 1930′da Irigoyen’i deviren oligarşik askeri dikatatörlük ile başlar. Millî yozlaşma ve aş ocakları aşağılık dolandırıcılar ve komitenin idamları çağı. Arjantin politikalarının, İngiliz elçiliği ve ordu arasında yönetildiği bir dönem. Millî zenginlikler, utanmazca el değiştirdi.

ENTELEKTÜELİZM, “SÖZDE-SOL”  VE PERONİZM

1945′de dünya nasıldı?

 Emperyalistler arasındaki savaş bitmek üzereydi. Dünyanın yeni bölüşümü başlamıştı. Çin Devrimi varlığını sürdüremedi aynı şekilde millet demokrasileri de var olamadı. Arap ülkeleri özgürleşemediler. Hindistan henüz bir cumhuriyet olmamıştı. Asya ve Afrika’nın büyük bir kısmında kolonyalizm iş başındaydı. Marksizm adına Sovyet ve ABD ordularının birlikte hareket ederek, tüm insanları özgürleştireceği fikri savunuluyordu. Üçüncü Dünya, henüz aktif bir proje olmaktan uzaktı.

O zamanlar, Peronizmin yükselişinin anlamı neydi?

 Peronizm önde bulunan ve ülkemiz için yeni bir gerçekti. Arjantinli entelektüeller “Montoneras” ve Irigoyenism’de olduğu gibi yine yönlerini şaşıracaktı. “Justicialist”devrim, onların ön yargılarını sınamak üzereydi. Karşılarında, açık bir liderlik yoktu bir grup askerden oluşuyordu. Kızıl bayraklar değil mavi ve beyaz Arjantin bayrakları sallanıyordu. Avrupalı devrim modellerine bağlı olan bir entelektüel sınıf nasıl endişelenmesindi?

 1945′de, entelektüeller millî gereksinimlere karşılık veremediler. O günlerde, üniversite federasyonu Roosevelt’in ölümüne yas tuttu ve Borges müttefikleri övdü. Birileri ya müttefiklerin yanında, ya da Nazi’ydi ama Arjantinli değildi. “Millî” olan herhangi bir şey alarm ve şüphecilik demekti. Entelektüeller ve yeni-kolonyal düşüncelerden etkilenmiş olan orta sınıflar Peronizmde sadece Nazi-faşist-falanjist komplo gördü. Komünist Parti liderleri onu “sınıfsız”ların, fahişe ve serseriler topluluğu olarak gördü. Demokratik Birlik Cephesi altında anti-millî gruplarla birleştiler. “Demokratik Birlik’in oluşumuna tanıklık etmeye gidiyoruz. Şimdi, Komünist Parti lideri Rodolfo Guioldi konuşacak.”

“Millet, Demokratik Birlik’e oy verecek, çünkü öncelikle bu birlik, anayasal bir normalizasyon ve Arjantin için demokratik bir barış süreci demektir. İkinci olarak, birliğin programı, milletin ilerlemesini ve milletin refahını garanti ediyor. Bu birliğe oy veren millet, Arjantin Cumhuriyeti’ndeki Nazi-faşist ekseni yenecektir.”

“İlerici Demokratik Parti’den Dr. Díaz Arana:”

“İlerici demokratik Parti uzun zamandır demokratik güçlerin birleşmesini ortak eylemle ilerlemeyi anayasal normalleşmeyi ve tam demokratik dikatatörlüğün yıkamayacağı bir rejimi savundu.”

Yazı yazabilenlerin söyleyecek bir şeyi yoktu. ABD elçisi Braden’in tezahürati altında kol kola yürüdüler. Okur-yazar olmayanlar ise eylemle, Millî Özgürleşme‘yi savundular. Eski bir şarkı olan “evet ayakkabılara, kitaplara değil” yabancıların etkisindeki entelektüellere karşı milletin haklı bir yanıtı oldu. Hareket gittikçe güçleniyordu ama Millî Devrimci entelektüelizm eksikti. Bağımlı entelektüelizm, Arjantin’de hem solda hem de sağda görülüyordu.

Sosyalist parti, Avrupa sosyal demokrasilerinin liberal modelleri ile uyumluydu.
Komünist Parti, sağlıksız milletler arası talimatları izliyordu.
“Millet Cepheleri” ise, burjuvazi “merkeziyetçilik” ve Browderizm ile Stanilizmin politik ifadeleriydi.

J. Abelardo Ramos şöyle diyor:

“Stalinizm Latin Amerika’da hiç bir zaman gerçek anlamda millî hareketleri desteklemedi, daha çok anti-millî koalisyonlara destek verdi.
Bu politika yüzünden, 1945′den itibaren Arjantin’de komünizm, Marksizm ve sosyalizm kelimeleri gerçek komünizm, Marksizm ve sosyalizmin suçu olmadan proletarya için ihanet demekti.”

PERONİZM İKTİDARDA

Peronizm, oligarşi ve emperyalizme ülke tarihinde ilk büyük yenilgiyi tattırarak, onlardan iktidarı devraldı. Bir kaç ay içerisinde iyice güçlenen kitle hareketi çok özel millî ve milletler arası koşullardan kaynaklanıyordu.

Endüstriyel gelişmenin yarattığı güçlü işçi sınıfı ve burjuvazi geleneksel partiler tarafından temsil edilmediklerini hissediyordu.

Millî ordu ve bir lider Perón, bu iki yeni gücü bir araya getirdi üstelik Arjantin ekonomisi için olabilecek en iyi zamanda.

Millî Cephe, ordu endüstriyel burjuvazinin bazı sektörleri kilise, iç bölgelerdeki orta sınıflar tarım işçileri ve genç proletaryanın tümü tarafından oluşuyordu. Bu hareketi üç bayrak birleştirdi: Ekonomik bağımsızlık, politik egemenlik ve sosyal adalet.

Peronizm, yarı-koloni çobanlardan bağımsız bir millete geçiş denemesidir. Bu deneme, ekseninde proletaryanın ve 1945 devriminde derin bir anti-emperyalist anlam bulan hareketler tarafından yürütüldü.

Perón bir Marksist olarak değil politika ve bir parti kurmaya zorlanan millî bir politikacı olarak iktidarı aldı. O, kitlelerin gücünün somutlaşmasıydı. Bu kitleler, hala millî bir hareket ve onun liderinden farklı olamayacak kadar olgunlaşmış değildi. Hareketin millî ve milliyetçiliği 1945′de serbest kalan, o zamanın ülkemizde olabilecek en gelişkin özgürleşme süreciydi.

1945-1955: MİLLÎ DEMOKRASİNİN 10 YILI

İlk defa olarak, tüm dış borçlar, ülkeye geri çağrıldı ve emperyalist ülkelerle hiç bir anlaşma imzalanmadı. Dış ticaret merkezileştirildi endüstri korundu. Yüksek maaşlar. İşsizlik yok. Merkez bankası kamulaştırıldı, aynı şekilde demiryolları, gaz ve telefon kamu hizmetleri ve banka kredileri. Kadınlar ilk defa oy kullandı. İşçilerin Birliği ve endüstriyel sendikalar kuruldu. 76,000 kamu işi açıldı. Millî tarihin bir buçuk yüz yılda yaptığı okul sayısından çok daha fazlası 10 yılda kuruldu.

MİLLÎ HAREKETİN ÇELİŞKİLERİ

Millî ve milliyetçi bir hareketin iktidarda olması derin çelişkiler yaratır: Emperyalizm ve oligarşi ile savaşımda bazı dışsal birçok farklı sosyal sınıfların dahil olması dolayısıyla içsel çelişkiler.

 1945′de hareketin gücü olan, birden fazla sınıfa dayanma sonrasında hareketin en güçsüz yanı olacaktı. Endüstriyel burjuvazi uyumluydu ve millî bilinci yoktu. Emperyalizme itaat etmekten çok proletaryanın isteklerinden korkmuştu.

Peronizm iktidarı oligarşiden devralmıştı, fakat içerisinde oligarşik müttefikler vardı. Bu yüzden, oligarşik ekonomik güç aynen devam etti. Eski rejimin kurumları büyük ölçüde değiştirilmemişti.

Düşmanla olan temel çelişkilerini ortadan kaldıramayan bir millî devrim iç çelişkileri tarafından zayıf düşürülür. Politikaları kararsızlaşır. Oligarşiye saldırır fakat, onun dayanaklarını ortadan kaldıramaz. Sosyal devrimi ister ancak millî devrimi tam olarak gerçekleştiremez. Millet demokrasisi ile bürokratik diktatörlük arasında gider gelir.

PERONİST DÖNEMDE KRİZLER

1950′den itibaren Millî Cephe’yi olanaklı kılan koşullar ortadan kalkmıştı. Politik ve sendika liderlikleri açık bir bürokratizm sürecine girmişlerdi. Evita öldükten sonra hareket en savaşçı figürünü kaybetti. Proletarya tek  başına sorunlarla yüzleşmeye istekli değildi. Bir süredir frenlenen sınıf savaşımı hareket içerisinde görünmeye başlamıştı.

1955′de, Millî Cephe, sonunda, tamamen bölündü. Kilise, ordunun bazı kesimleri ve oligarşiye teslim olmuş olan burjuvazinin tümü devrimin düşmanı oldu.Parti bürokratik bir yapıya dönüşmüştü. Devrimci organizasyon ve liderlik eksikliği hareketin en zayıf tarafıydı. Bu olmadan, her kitle örgütlenmesi düşman için kolay bir hedeftir.

16 Haziran 1955

16 Haziran 1955′te bazı donanma birimleri tarafından desteklenen uçaklar hükümet konağına ve şehir merkezine saldırdı. 1945′deki gibi, işçiler aniden fabrikaları terk ettiler ve şehre dağılıp Perón’u desteklediler. Ülke tarihinde ilk defa siviller kitlesel bombalamaların hedefi oluyordu. Ordudan silah istediler, ancak işe yaramadı. Eski silahlar, coplar ve taşlar ile Donanma Bakanı’nı öldürmek istediler ancak makineli tüfeklerle karşılandılar. İşçiler, birkaç saat öncesine kadar orduyla yan yana savaşmıştı. Hareket ilk kanını dökmüştü. Zafer, 300′den fazla sivilin ölümüne mal oldu.

Birkaç gün sonra Perón, düşmandan silah bırakmasını istedi.

” Koşullar ve gerçeklerden dehşete düşmüş olarak iyi niyetle karşılığını görmeyi umarak, elimizi düşmana uzatıyoruz. İyi niyetimizi ve parti içindeki disiplini kanıtlamak için tüm üyelerimizden politik bir ateşkes talep ediyoruz. Bu samimi isteğin sonucunu bekleyeceğiz bu sırada ise sakin bir şekilde duracağız. Geçmişteki sıkıntılarda olduğu gibi atılacak adımlar bellidir: Evden işe ve işten eve gideceğiz. Her zaman tetikte ve gözümüz açık olarak.”

31 Ağustos 1955

 Fakat ikiye bölünmüş bir ülke, ateşkesi kabul etmez. 31 Ağustos’ta Perón istifasını başkanlığa sundu. Millet yeniden sokaklara döküldü ve onu istifasını geri almaya zorladı. Bu arada, oligarşi kendi grevini hazırlamıştı. Solun önemli bölmeleri, Peronizme katıldı ama iş işten geçmişti.Perón, düşmanla anlaşma yapmış en aşağılık bir bürokrasi tarafından izole edilmişti  Ordu onu yalnızlaştırdı. Hükümet  konağının balkonlarından Perón, hareketi oligarşiye karşı savaşmaya çağırdı. Bu, onun millete dönük son söylevi oldu.

Mayo Meydanı, en son ne zaman millet düşmanlarının aşağılık tavırlarına tanıklık etti?

 Sonsuz özgürler, özgürlük, adalet, din peşindeler ama tek istekleri şey 1943 öncesi duruma geri dönmek. Şiddete karşı, daha güçlü bir şiddetle karşı koymalıyız. Her Peronist için doğru eylem ister izole edilmiş, isterse de bir organizasyon içinde olsun şiddet eylemlerine, daha güçlü bir şiddetle karşı durmaktır. Ve bizden birisi ölürse onlardan beşi ölecek. Ya yarattıklarımızı korumak için savaşacağız ya da oligarşi ülkeyi yok edecek. Hepiniz şunu hatırlamalısınız: Şimdi “savaşmak” zamanı ve her yerde savaşacağız! Bitirirken, size hatırlatmak isterim bugün bizim için yeni bir silahlı teyakkuz dönemi başlıyor. Hepimiz milletin savaşının bizim omuzlarımızda olduğunu bilmeliyiz ve her gün her eylemimizle milletin savaşını kazanacak olan iradeyi göstermeliyiz.”

MİLLÎ YENİLGİ

Birkaç gün sonra, ordu, Perón’u iktidardan uzaklaştırdı. Hareketin kalan dayanağı organize işçi sınıfı ve bazı orta sınıf kesimleriydi. Peronizm kavgasız bir şekilde yenildi. İşçileri milis kuvveti kurmaya çağıran Genel Emek Konfederasyonu şimdi barış için anonslar yapıyordu. Peronist yüksek konsey de aynı şekilde davrandı. Bazı işçi mahallerinde meydana gelen direnişler ordu tarafından kolayca bastırıldı. Gri ve boş bir günde önceden millî olan ordu şehri işgal etti.

Peron iktidarı neden bıraktı?
Milletin üçte ikisinin oyunu alan bir hükümet kavgasız-dövüşsüz nasıl alaşağı oldu?
Milletini silahlandırmamak Peron’un hatası mıydı?
Bunu yapabilirdi.
Hareket bir iç savaşa hazır mıydı?
Hangi yönde?
Hangi organizasyonla?

 Gerisi günlüklerden ibaret.

GORİLLER PARTİSİ

Taş ve demir şehri kutlamalara hazırdı. Kırsal kesim, zaferlerini sokaklarda kutladı. Dükkanlar kapandı. Bayrakların asılması kiliselerden istendi. Liberaler Mayo Meydanı’nda Vatikan’ın bayrağını dalgalandırdılar. Yine, Arjantin entelektüelleri, düşmana hizmet ediyorlardı. Arjantin Yazarlar Derneği, Peron’un düşüşünü kutladı.

Üniversite Federasyonu şu açıklamayı yaptı: “Bugünün sevinci ve endişesi sorumluluğumuzun boyutunu bize gösteriyor.”

Sosyalist Partişöyle dedi: Arjantin milletinin gerçekleştirdiği özgürleşme çabalarını selamlıyoruz.”

Komünist Parti‘nin lideri Victorio Codovila  “Bu devrim, faşist diktörlük rejimini yıktığı için olumludur.”dedi.

Daha önce milleti zoolojik topluluk ile kıyaslayan radikal lider Ernesto San Martinoşöyle dedi: “İnanıyorum ki, Parti birlik içinde savaşmalıdır. Radikalizm, bu derin politik, sosyal ve ahlaki krizden sonra ülkenin beklediği tek organik, ciddi ve sorumlu çözüm radikalizmdir.”

ÖZGÜRLEŞENİN ŞİDDETİ

Bu arada, sistem şiddetini planlıyor. Kongre dağıtılacak. Peronizme eziyet edilecek ve onun sembollerinden bahsetmek, onları yayımlamak ya da teşhir etmek yasaklanacak. Milletin hafızasından 10 yıllık tarih parçası silinmeye çalışılacak.

150,000 sendika lideri yasaklanacak. Binlerce kişi tutuklanacak. Bunların birçoğu Patagonya’ya gönderilecek.

Sendikalar, ordu ve sivil komandolar tarafından yok edildi.

4,000 öğretmen ve üniversite çalışanı mahkemeye çıkarılamadan, görevlerinden uzaklaştırılacak.

Raul Previs serbest pazara dayalı bir ekonomik planın temelini oluşturacak. Peron’un uzaklaştırılması sırasında dış borcumuz yoktu.

10 YIL SONRA, DIŞ BORÇ 6,000 MİLYON DOLARA ÇIKACAKTI.
IMF MİLLÎ EKONOMİYE MÜDAHALEYE BAŞLAYACAK.

Ekonomide millîleştirme karşıtı politikalar izlenecek işçilerin, ailenin, yaşlıların, eğitimin ve kültürün haklarını koruyan 1949 anayasası yürürlükten kaldırılacak.
Şiddet çağı başlamak üzereydi.

BİR DİYALOG İÇİN YANSIMALAR

1955 yenilgisi, Arjantin’de millî çok sınıflı bir cephe için girişilen en gelişkin denemenin yenilgiye uğraması demekti. Burjuvazinin özgürleşme sürecini taşıyamaması aşikardı. 1955 yenilgisi bir kez daha, millî özgürleşme savaşımının sınıf mücadelesinden ayrılamayacağını göstermiş oldu. Eğer ortada bir sosyal devrim yok ise millî bir devrimin kazanılamayacağını gösterdi. Geçmişe dönüp, eleştirel sonuçlar çıkarmak günümüzdeki mücadeleyi güçlendirmek için gereklidir. Sadece savaşın içindekiler kaybedecek ya da kazanacaklar. Millî bir hareketin sınırlılıkları, sadece içeriden millî ve sosyal devrim mücadelesi aracılığıyla anlaşılabilir.İktidardayken Peronizm, hatalar yaptığı için suçlanabilir ama bunlar sadece verili bir tarihsel anın sınırlılıkları içerisinde değerlendirilebilir.

Eylül 1955′de Amerikan paralı askerlerinin Guatemala’yı işgal etmeleri ve milletin seçtiği hükümeti devirmeleri üzerinden bir yıl geçmişti. Vargas, emperyalizmi suçlayarak Brezilya’da intihar etti. Bir yıl sonra, Playa Giron’da çıkarmaya başladı. İki yıl sonra, Cezayir’deki savaş herkesi sarstı. Beş yıl sonra Lumumba Afrika’da kıtasal düzeyde bir önem kazandı. Beş yıl sonra Küba’nın Amerika’nın ilk özgür ülkesi oldu. “Justicialist” devrim kıtasal devrimin sadece ek bir ifadesi oldu. Aynı devrimler Meksika, Bolivya, Guatemala’da gerçekleşti ve emperyalizme karşı ilk büyük zafer Küba’da gerçekleşti.

DİRENİŞ

Yoldaşlar bu filmi yaparken, niyetimiz, 1955′den sonra insanlarımızın yürüttükleri mücadeleler hakkında bilgi toplamaktı. Bu bilgilerin sistem tarafından karartıldığını ve resmi arşivlerde kütüphanelerde ve sine-klüplerde yer almayacağını biliyorduk. Fakat milliyetçi örgütlerin kendilerinde, sendikalar hatta politik örgütlerde bile, gerekli bilgilerin olmadığını gördük.

Bu, nasıl olabilirdi?

 Örgütlerden mi kaynaklanıyordu?

 Az sayıdaki millî aydınlar yüzünden miydi?

 Belli ki, evet. Henüz özgür olmayanlar henüz tanımlanmamış bir mücadele hakkında kesinleşmemiş fikirler bilgiler ya da sonuçlar toplayamazlar. Güncel mücadelenin acilliği savaşın önemi konusunda milleti bilinçlendirmez. Tarih, kolektif bilinç altında varolmayı sürdürür. Bu yüzden bizler araştırmamızı bu kolektif hafızaya yönelttik. Bunu, işçilerle, sendikal eylemcilerle politik liderlerle köylülerle, öğrenci ve çalışanlarla konuşurken dikkate alıyoruz. Bu deneyim bize entelektüeller ile milletin arasındaki mesafeyi gösterdi. Birçok yoldaşımız, sistemin misilleme yapmasından korktukları kadar doğal bir güvensizlikten dolayı da bunu açıkça dillendirmiyor. Ülkede millî bir entelektüel temelin olduğunu göstermek zorundaydık. Ayrıca, başkaları da bu doğrultuda ilerliyor. Gizli çalışmak elbette bilgilere ulaşmayı zorlaştırdı. Buna rağmen, burada sizlere unsurları, notları, deneyimleri sunuyoruz ki bunları değerlendirebilesiniz. Bu derlemenin amacı film gösteriminde sonra, bugünkü savaşı en etkili şekilde sürdürmenin yollarına dikkatinizi çekmektir.

KENDİLİĞİNDEN OLUŞ

Peronizm hakkındaki bölümde söylediğimiz gibi Eylül 1955 özgürleşmenin uzun savaşında sadece taktiksel bir yenilgidir. Kendiliğinden bir şekilde, işçi sınıfı yenilmediğini göstermek için sokaklara döküldü. Sevinç gösterisi yaptıklarını düşünenlerin bayrakları parçalandı. Genç insanlar duvarlara tırmanarak balkonlardaki bayrakları kaldırdılar. İnsanlarla dolu kamyonlar geldi. Bazı liderler arabayla geldiler.

“Arkadaşlar, köprünün oraya gitmeyin, orada ordu var” dediler. Ama kimse dinlemedi. Coşku en üst seviyedeydi. Aniden atlar üzerinde insanlar belirdi. Tekstil sendikası üyesi yoldaşımız Eylül 1955′de, oligarşinin iktidarı aldığı aynı gün Buenos Aires’te kendiliğinden meydana gelen gösteri hakkında konuşuyor.  Köprüye doğru ilerledik ve bağırmaya başladık: Mayo Meydanı! Mayo Meydanı!

Sanki 17 Ekim 1945′i yeniden yaşıyorduk. Köprüye ulaştık, ama ordu oradaydı. Askerleri görünce, millet durdu ve ordu ateş açmaya başladı. İnsanlar kaçtılar  Sonra bazıları  “Kuru sıkı atıyorlar. Haydi ilerleyelim. “Hep birlikte bağıralım: Viva Perón!”dedi. Coşku doruk noktasındaydı. Aslında kuru sıkı atmıyorlardı. Gerçek mermi kullanıyorlardı. Duvarda ve asfaltta delikler açılmıştı! Olay ciddileşti  Bazıları düştü  Önümde birisi vardı. Ona ne olduğunu bilmiyorum, ama yere düştü ve bir daha ayağa kalkamadı. Sonra arbede başladı. Yaklaşık bin kişiydik. Coşkumuz doruk noktasındaydı, ama yalnızdı. Çünkü ne yapmak istediğimizi bilmiyorduk. Herkes gösteriyi izledi. Sayıca çoktuk, bir şeyler yapmak istiyorduk. Ama herhangi bir emir almamıştık. Nasıl saldırılacağını bilmiyorduk. Ayrıca, nasıl savaşılacağını da bilmiyorduk. Bize liderlik yapacak kimse yoktu. Her şey kendiliğinden oldu. İnsanlar her tarafa kaçmaya başladı.

- Herhangi bir organizasyon olmadan insanlar kendiliğinden direnişe katıldı.

Peronizm, bu hareketliliğe millî bir uyum, bir görev verdi. Son yıllarda bu kendiliğinden hareket, Arjantin kitlelerinin üstünlüğüne dönüştü. Sistemi düzeltmeye değil, yıkmaya çalışıyordu.

Politik mücadelenin ve sendikaların amacı millet için iktidarı yeniden ele geçirmekti. Eylemler, teorik formülasyonlardan önce gerçekleşti. Saygısızcaydı. Devrimin eski teorisyenleri tarafından görmezden gelindi. Sabit bir ideoloji yerine, bir ideoloji yaratma, araştırma avantajı vardı.

YER ALTI

İki otomobil sendikası lideri olan yoldaş Martiniano Martin’in deneyimi tüm Arjantin işçi sınıfının bir örneği oldu. 1955′den bugüne çok temel değişiklikler oldu. 1955′de kimse iş kanunlarını bilmiyordu. Sendikaya gider, şikayette bulunurdunuz. Eğer bir problem varsa görevliler, “ona hakkını verin” derdi. Sadece bu kadar. Ama 1955′den sonra, istediğimiz gibi bir şikayette bulunabilirdik ama ortada bir heyet yoktu başınıza gelecek olan kovuşturma ve tutuklama olurdu. Birçok yoldaşımız ülkeyi terk etti ve komşu ülkelerde mülteci konumunda. Yoldaşlarımız, sürekli devam eden işkenceden korkmuşlardı. Hatta birbirlerine sır vermekten dahi korkmaya başlamışlardı. Diğeri onu gammazlayabilirdi. Personel müdürü, zulüm demekti. Yani, gece yarısı yatağınızdan alınabilir ve çocuklarınızla birlikte kendinizi sokakta bulabilirdiniz. Sonra gizli bir direniş örgütlemeye başladık. Kahvehanelerde ya da yoldaşların evlerinde buluşmaya başladık. Polis tarafından yakalanma riski her zaman vardı. Sıklıkla, hapisteyken direnişler örgütledik. Yoldaşlarımız tutuklandığında aracılarla eylemlerimize bir şekilde devam ettik. Her türlü şekilde . Birçok yoldaşımız hapiste öldü. Birçoğu polis tarafından dövüldü. Ama iki yıl içinde, Genel Emek Konfederasyonu‘nu yeniden hayata geçirdik. Angel Taborda, sendikacı. Metalurji sektöründe çalışıyordum. Her gün devriyeler gelir ve müdürlere yönetimdeki yoldaşımıza ya da şirketin delegesine ders verirdi. Ve denediler  Onları aldılar, onları cezalandırdılar. Çünkü orada bir Peronist direniş grubu olduğu söylenmiş. Polislerin şey yaptıklarını hatırlıyorum  Orada Evita’nın bir büstü vardı  Direniş, millî mücadelenin yeni bir evresine girdi. Bu evre ilk yer altı hareketi olacaktı. Bu savaşım sırasında, işçi sınıfı, daha önce hiç uygulamadığı bazı direniş biçimleri buldu ya da keşfetti.

1955-1959 GÜNLÜKLERİ

Peronizm, politik sistem için lanetli bir olgudur. Sendikaların desteğiyle son on yılda demokratik-liberal kurumlar için en ciddi kriz kaynağı olacaktı. Dünya çapında, Arjantin işçi sınıfı en büyük politik-sendikal savaşımı veriyor olarak görüldü. 1955 darbesinden sonra ülke işgalci bir ordu tarafından zaptedilmiş gibiydi. Tanklar, askerler, jandarmalar sokakları işgal ediyor, fabrikaları tahliye ediyor sendikalara karşı harekete geçiyor. Yer altında, işçi sınıfı, ilk grevleri organize ediyor. Genel Emek Konfederasyonu, Kasım 1955′de ülke çapında bir greve çağrı yapıyor. Daha sonra, metal işçilerinin grevi, 50 gün sürecek ve 30.000 işçinin işten atılmasıyla ve 2.000 eylemci ve delegenin tutuklanmasıyla sonuçlanacaktı. İşçi sınıfının her harekete geçişi, baskının daha da sıkılaştırılmasına neden oluyordu. Haziran 1956′da, Léon Suarez meydanında yasal olmayan bir şekilde, birçok millî yurtsever öldürüldü. Baskıya rağmen  1957′de, 252 sendikal grev organize edildi. Bunların çoğu millî grevlerdi. 1959′da ise 397 grev yapıldı. Gorilla Devrimi, yeni seçime çağırıyor. Yasaklı Peronistler, oylama kartlarını boş olarak veriyorlar ve oyların çoğunluğunu elde ediyorlar. Sendikalar her mitingde, hareketin temel kaleleri oluyor.

1958′de, Peronistler, Frondizi’nin kazanmasını sağlıyorlar. Aynı yıl, petrol endüstrisi greve gidiyor ve sendika konfederasyonu, Frondizi’nin emperyalistlerle imzaladığı antlaşmaya karşı direniş örgütlüyor. Bundan önce, Genel Emek Konfederasyonu’nun arabuluculuğuyla ortaya çıkan 62 organizasyon Cordoba’daki “Falda” programını onayladı.Bu program yabancı tekellerin tasfiyesini büyük taşınmazların kamulaştırılmasını millî ekonomiye zarar veren antlaşmaların iptal edilmesini temel ekonomik kaynakların millîleştirilmesi işçilerin üretim ve ticareti kontrol etmelerini öneriyordu.

SENDİKALAR

1955′de, Arjantinli sendikalar yarı-kamu kurumlar olmaktan çıktı ve direnişin itici gücüne dönüştürüldü. Bunlar, işçi sınıfının okulu, üniversitesi oldu. Birçok yolda, mücadeleye katıldı ama kendimizi kandırmamalıyız. Peron’un düşüşünden sonra işçi sınıfının partisi kalmamıştı.Bahsettiğim, yasal bir partidir. Sendikalar, sadece sınırlı bir eylemlilik yarattılar. Delegeler, sendika liderleri hareketin yararlanabileceği tek ileri görüşlü entelektüellerdi. Arjantin gibi yeni-kolonyal bir ülkede, son dönemde sendikaların ikili bir işlevi vardı: Örgütlülük ve politik parti.

Victor Guilder,milliyetçi yurtsever:  en az istenenin tüm sistemi sarsmak ve ekonomik, sosyal ve politik dengeyi rahatsız etmek olan bir yerde. Gelişmiş, bağımsız ülkelerden çok farklı. Buralarda, politik savaşımında farklı sektörler bağımsız olarak, kendi talepleriyle ortaya çıkabilir. Bunlar iktidarı elinde bulunduranlarla uyumlu olabilir. Burada durum böyle değil. Tam tersi. Bir çoğu durumumuzu gelişmiş ülkelerdeki ile eşitlemeye çalıştı. Bunu yaparken, işçi hareketinin gerçek hedeflerini gizledi, bizleri bağımsız bir ülkede olduğumuza inandırmaya çalıştı. Aslında bizler az gelişmiş, bağımlı ve sömürge bir ülkedeyiz. Sendikalar kendilerini, işçi sınıfının ekonomik koşulları dolayısıyla imkansız olan bir reformizmle sınırlandırmak istediler. Arjantin’deki sol ve sözde milliyetçi partilerin başarısızlığı sendikaların geniş işçi kesimleriyle dayanışmasını olanaklı kıldı.

Angel Perelman,metal işçileri sendikasının kurucularından. Arjantin sendikal hareketi sadece maaşlar için savaşmaz. Bizler büyük bir millî sosyal devrim hayali kuruyor ve buna inanıyoruz. Bu, işçi sınıfının ve bağımsızlıktan beri uğruna savaştığımız ülkenin hayrınadır. Binlerce yıl önce  Bir piskopos şunu demişti: “Militia est vita hominis super terram” yani, “dünyadaki insanların yaşamı sürekli bir savaş halidir”.

Raimondo Ongaro,Mart 1969′da yeni Genel Emek Konfederasyonu’nun (CGT) genel sekreterliğine getirildi. Sadece sendikaların izleyecekleri yollardan konuşamayız. Çünkü savaşın hareket ettiği, olağanüstü koşullardaki bir devlette yaşıyoruz. Zengin ve özelikli sendikalara sahip olmak için ve belli sektördeki işçilerin doğru yaşam koşullarından yararlandıkları fakir bir ülkede bağımlı bir ülkede insanları fakir olan bir millette medeniyetin yaşam için zorunluluk olarak adlandırdıklarına erişmek için ne yapacağız?

 Bu yüzden, tüm Arjantin’i düşünen sadece sendikanın belli bir alanını kapsamayan, tüm ülkeyi içeren bir sendikal hareket fikrini kalbimizde taşıyoruz. Bunun dışındakiler eskide kaldı. Kendi gelişemeyen bir ülkede hiç kimse kendisini geliştiremez ne bir grup ne de bir insan olarak. Tarih yapmaya hazır olanlarımızda aynı ruh hali var: Yer altındaki mezarlarında yatan insanlar, hükümete karşı geldiklerinde iktidarı karşılarında buldular. Baskının silahları ve yöntemleri modernize oldu. Değerli Arjantinlilerin kanı tüm baskılara karşı dökülmeye hazır durumda.  bize diz çöktüremeyecekler. Bizi vurmak isteyenlerin silahları bizi ıskalayacak, buna inanıyoruz. Çünkü, Arjantinlilerin istediklerine ulaşmak için her zaman savaşmaya gönüllü olacaktır.

GELİŞİM ÇAĞI

1955′de oligarşik hegemonyayı kabul eden aynı orta sınıf 3 yıl sonra Frondizi ile, işçi sınıfını yeni endüstriyel sektörlerde kullanmayı amaçlayan orta yol bir politika denedi. Sadece emperyalizmle ilişkili orta-sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir entegrasyona Peronizmin bazı kesimleri sokulmak istendi. Frondizi, burjuva oportünizminin en açık örneği oldu. Naif bir şekilde, gelişim politikası yeni bir sponsör bulmayı umdu: ABD. Aynı, eski oligarşinin İngiltere’yi bulduğu gibi. Bu politikanın sonucu özel girişmciliğin özendirilmesi ve yabancı sermayeye tüm kapıların açılması kamu şirketlerinin özelleştirilmesi küçük ölçekli endüstrinin ortadan kaldırılması IMF’ye itaat ve millete karşı baskı oldu. Yatırımcıların çıkarları ile uyumlu bir sonuç. Milliyetçi direniş varsayımsal Kennedyen gelişme tarafından ön görülmüştü.

Ocak 1959′da, mezbaha işçileri greve gitti ve özel yönetime geçmesini engellemek için mezbahayı işgal etti. Polis güçleri, silahlı araçlarla binaları boşalttı, direnişi kırdı. Altı ay sonra, banka memurları, 60 günlük bir greve başladılar. Çalışanlardan 100′ü, tutuklandı. Öğrenciler de mücadelede yerlerini aldı. O yıl boyunca, 250 öğrenci protestosu oldu.

1959 yılındaki kadar, hiç bir zaman, işçi sınıfı kendi gücüne bu kadar güvenmiyordu. Bu yıl, daha önce olmadığı kadar politik sendikal eylemlerin sınırlılıkları açıkça ortaya çıktı.

1959′da, millet iktidarı savaşı oldukça şiddetlendi. Peronizm, sendikal mücadele ile terörizmi sabotajı ve askeri eylemleri birleştirdi. İlk gerillalar, Uturunco’nun komutasında Tucuman’da eyleme geçti. General Iniguez Rosario’daki isyanı destekledi. Bir tank ve Cordoba’daki Shell şirketine ait bir benzinlik havaya uçuruldu ve 300 milyon litreden fazla benzin yandı. “Plan Canintes”in doğuşunu duyuran polis baskısı vahşi işkencelere ve cinayetlere neden oldu. Sistemin kolluk kuvvetlerine karşı yapılan direniş kaybolmadı.

1959 ile 1964 arasında 1400 civarı terör ve sabotaj eylemi gerçekleştirildi. Peronist terörist taktikleri, iktidarın ele geçirilmesinde başarılı olamadı. Ama 1959 ile 1962 yılları arasında belli millî hareketlerin dahil olduğu Frondizi’nin entegrasyon tuzaklarını engelledi. Betancourt, Haya de la Torre, Figueres ve birçokları gibi Frondizi, Latin Amerikan burjuvazisinin strelliğini ve onların tarihsel olarak ölümünü sembolize eder.

ORTA SINIF VE ENTELEKTÜELLER

Kitle hareketlerinin savaşımı ondan güç almış olan anti-millî cephenin zayıflamasını başlattı. Oligarşi orta sınıf üzerindeki geleneksel etkisini kaybetti. Enetelktüeller arasında Arjantin’i bir millet olarak anlamaya çalışan fikirler gelişti ve gittikçe güçlendi. Arjantin’de, özellikle de sol entelektüellerin rolünü açıklamak bana önemli geliyor.

Franco Moni,yazar ve gazeteci. Bugüne kadar Arjantin’de, sol entelektüeller ciddi bir role sahip değillerdir. Sol ya da devrimci hareket ile uyumlu değillerdi. Onlar, sistemin çok zarif bir gerekçesiydi, sistemin onlara biçtiği kendi rollerini oynuyorlardı. Arjantin milletinin en parlak anlarını neden anlamamışlardı?

 Sol entelijensiya, örneğin Peronist süreç ile neden bağ kurmamıştı?

 Çünkü onlar her zaman eski Avrupa’nın etkisinde kaldılar ellerin pis ya da temizliğine buna göre karar verdiler. İnanıyorum ki, bilinç, saflık, Oedipus kompleksi gibi bu eski sorunu da çözmenin zamanı gelmiştir. Avrupa tarafından yaratılmış bu gölgeyle işlev gördüğü sürece Arjantin solu sistem ve liberal eğitim sistemi tarafından çoğalmak dışında amaçsız olacaktır.

ORDU

1962 eyalet seçimleri, orduyu şaşırtır. Tekstil sendikası genel sekreteri Andres Framiniülkenin en önemli eyaleti olan Buenos Aires valisi seçildi. Ordu müdahele eder ve seçimleri iptal eder Frondizi’yi devirir, millî kongreyi fesheder ve bir asistanı başkan yapar: Guido. Millî hareket, milletin iradesini idame etmeyi beceremez. Hareketin büyük bölümü, tamamen hileli bir seçim oyununa alet olmak dışında bir şey yapamaz. Burjuvazi cephesi, çoktan parçalanmaya başlamıştı. Sadece 1916 ve 1946′da hükümet millet tarafından seçildiğinde askeri darbe ile terse çevrilmişti.

Peronizmin sürekli eylemliliği, iktidarı 1962 yılında kadar zor bir krize sürükler. Hükümetin en büyük derdi hareketi etkisizleştirecek en iyi yolu bulmaktır. 1962′den sonra, sendikalar, yeni bir direniş biçimine başlar: Fabrikaların işgali. Snedikaların konfederasyonu, 1964 yılında eylemleri şiddetlendirir adına “Çelişki Planı” denilen plan devreye girer. Latin Amerika tarihinde ilk defa binden fazla bina aynı anda işgal edilir. Bu işgalde, üç milyondan fazla işçi yer alır.

1964 yılı, aynı zamanda Peron’un geri dönmeye çalıştığı yıldır. Brezilya ordusu, Pentagon’un direktiflerine uyarak, onu sürgünden geri dönmesi için zorlar.

1964 yılında yeni gerilla grupları ortaya çıkar. Ancak, bunlar, eyleme geçmeden katledilir. Bu zamanın en yoğun savaşımları, işçi sınıfının grevleri, işgalleri ve açlık grevleridir.

1965′deki Peronist zafer sistemi sarsar. Başka bir Peronist başarı tehtidine karşı çıkmak için, 1967′de ordu, onların önüne geçmek için hükümetin bir parçası olur. Hükümetin kendisi olur. Komünist ve sosyalit partilerin yapabildiği tek şey demokratik-sivil kurumların sürdürülmesini istemektir.

Peronizmin merkezi umutlarını ordu içindeki sözde millî sektörlere dayar. Ama adına Arjantin devrimi denilen şeyin amaçları çok kısa bir süre sonra ortaya çıkar. Politik partileri yasaklayarak sivil partilerin memnun kaldıkları özgürlüğü sadece sınırlandırmak istemezler bunu Peronist hareketi boğmak için kullanırlar. Üniversitlerin özerkliğini parçalayarak orta sınıfın önemli kısımlarının radikalleşmesini engellemek isterler. Müdahele tehditini sürekli kılarak sendika konfederasyonları karşısında onları sistem ile açık bir işbirliğine itmek ve zaferi yeni-kolonyalizme (Yeni Sömürü Düzeni) vermek isterler.

ÖĞRENCİ HAREKETİ

Yeni reform hareketinin lideri. Son on yılda öğrenci hareketinin en önemli eylemleri nelerdi?

 İlk olarak  Öğrenci hareketinin seferber edilmesini sağlayacak güç kurulabilir. Ayrıca, bu mücadelenin tek bir politik doğrultuya yönlendirildiğini de görmek önemlidir. Liberal amaçlarla gerçeklerin kurduğu 1955 örneğin milliyetçi hareketi boğmak için oligarşi tarafından kandırıldılar. 1958′in büyük grevinde 100.000 öğrenci vardı. O zamanki soru “liberal ya da millî”sorusuydu. Frondizi Arjantin’in zenginliklerini emperyalist Yankilere satıyordu. Yakın zamanlardaki savaşlarda, 1964/65′te öğrenci hareketi yeni bir gerçekliğin farkına vardı. Eski konumundan uzaklaştığını anladı ve o anın en önemli sorusunu sordu: Anti-emperyalizm ya da kolonyal bağımlılık. Octavio Getino, son askeri darbeden sonra öğrenci hareketini nasıl değerlendirdiğini öğrenci olan Julio Barbarao’ya soruyor. Askeri darbe, sağın denediği tüm yollar gibi tarihsel gelişmenin ve son kertede devrimci sürecin yavaşlamasına neden oldu. Bu, biz öğrencileri, içinde yaşadıkları adalarından uzaklaşmaya zorladı. Hıristiyan bir arka plandan gelen çoğumuz için kalıpları kırıyor ve başlangıç noktasına dönüyoruz. Bu durum bizim için önemli ve ilginç görünümlere sahiptir. Tarihin ekseni olarak kabul edilen Marksizmden, ortodoks marksizmden gelen kişiler ile eski değerlere önem verenlerle..  ve peronist devrimci gruplarla işbirliği yapıyoruz. Bu üç akım millî özgürleşme adına millet ile birlikte savaşacak.

Roberto Grabois,öğrenci millî cephesi lideri öğrenci hareketinin güncel politik konumu hakkında konuşuyor. Belki de, öğrenci hareketini karakterize eden şeyin üniversitelerin doğasından geldiğini söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, büyük idealler için mücadeleden gelir. Bunlar öğrenciler için dar, özel bir beklenti yaratan ve millet hareketi ile kıyaslandığında onların hareketi ile birlikte millî bilince yönelen düşüncelerdir. Özgürleşmiş bir ata yurdu, sosyalist bir ata yurdu savaşımı kaçınılmaz olarak bizi Arjantin devriminin temel ekseni olan işçi sınıfı ile kaynaştırıyor. İşçi sınıfını soyut olarak almıyoruz onu savaşları ve duygularıyla anlıyoruz. Bu temel noktadan, millî bilinçlilik süreci Peronizmin anlaşılması, yeniden değerlendirilmesi ve onun Arjantin işçi sınıfı için değeri bizim işimiz, kendi işimiz oluyor. Önemli olan bürokratların Peronizmi değildir. Müzakere eden ve teslim olan değil, kitlelerin Peronizmi anti-emperyalist ve devrimci savaşımı sosyalizme yönlendirecektir. Bu anlamda, Küba devrimi millî ve anti-emperyalist bir devrim olarak büyük bir etkiye sahiptir. Onun dayanağı bizim için, Marksizm-Leninizm’dir. Bu rehber, işçi sınıfımızın tarihle, yaşamla bağını kurmakta ve millî özgürlük, sosyalizmin kuruluşu, milletle birlik doğrultusunda yolu açmaktadır.

FABRİKALARIN İŞGALİ

 Son on yılda direnişin ulaştığı en yüksek nokta ne oldu?

Direniş Lideri İşçi konuşuyor:  Genelleme yaparsak birçok yoldaşımızın bize söylediği millî bilincin gösterimi  Baskılara, işkenceler, sistemin tuzaklarına rağmen direnmeye muktedir olmak  Bir örnek vermek gerekirse bu gösterilerin en önemlisi fabrikaların işgaliydi. Cirillo Ramallo, ilk fabrika işgallerinden olan metalurji fabrikası Siam de Montechingolo’nun işgalini anlatıyor. İşgal, 300 yoldaşımızın işten atılmasıyla sonuçlandı. Fabrikayı savunmak için ne gibi önelmler alındı?

 Alınan tüm önlemler polisin fabrikayı boşaltmayacağı ve aynı zamanda düzensizliği önlemek için fabrikanın normalliğini sağlama üzerineydi. Benzin bidonlarını değişik yerlere dağıttık. Aynı şekilde yangın söndürücüler polisin saldırması sonucunda kullanılacaktı. Fabrikanın savunmasından ben ve komisyondan yoldaşlarım sorumluydu. Kişisel olarak grev gözcülerinin fabrikada ve çevrede dolaşmasını sağladım. Çevredekiler bize hep destek olmuştu. Polisin bizi dışarı çıkaracağından korktuk.

Rudy Taborda dokuma fabrikası “La Barnalesa” işgalini anlatıyor.

Ülkede, bizimki gibi birçok fabrika işgali yaşandı. Tarihsel bir olaydı benzersizdi. Çünkü, ilk defa bir fabrikayı işçiler yönetiyordu. İlk defa olarak kendimizi fabrikanın gerçek sahipleri olarak hissettik. Daha önce 30 yıl boyunca yoldaşlarımız sömürülmüş ve yönetici sınıf tarafından ezilmişti. İkili sorumluluğumuz vardı: Yönetici sınıfa üretimi sürdürebileceğimizi ve aynı zamanda üretimi yönetebileceğimizi göstermekti. Üretimi gerçekleştireceğimizi gösteriyorduk. İki şeyi aynı anda yapmayı başarmak zorundaydık. Bana kalırsa, başardık. Örneğin, stokta bulunan ürünler ile kıyaslandığında 13 günün sonunda bizim ürettiklerimizin kalitesi, kesinlikle mükemmeldi. Bahsedilmesi gereken bir başka nokta da çalışanların katılımıydı. Oy birliğiyle bize katıldılar. Gerçekten sıradışı bir durumdu. İlk defa olmak üzere iki bin işçi işlerinde özerk oldular. İlk defa, onlardan faydalananlara göre onlar kadar, hatta daha değerli, olduklarını keşfettiler. Kendi yeteneklerinin olanaklarının farkına vardılar. İşçiler, o zaman, işgali çok ciddiye aldılar. Daha önceki işgallerde insanlar el radyolarıyla gelirdi işçiler barbeküler organize eder yoldaşlar kart ya da fabrikanın sınırlarındaki sokaklarda futbol oynardı. O sefer, tam tersi, çok farklıydı.

Direniş Lideri İşçi konuşuyor: Gerçek olan, çoğumuzun okuma yazma bilmemesi. Tam bir sefalet içinde büyüdük çocukluktan beri çalışıyoruz okuma yazma oğrenmedik. Ben, bir lokma ekmek için, çok değişik yerlerde çalıştım. Ekmek için dilendiğimi söylemekten utanmıyorum. 17 yaşında, geleceğim için Buenos Aires’e geldim. Tüm bunlar 17 Ekim’den önce oluyor. Sonra General Peron geldi. Taşradan gelen sadece ben değildim. Sosyal yasalar bizi yok sayıyordu. Gerçekte, taşrada, herhangi bir korumadan yararlanamıyorduk. Tam bir sefalet içinde yaşarken diğer Arjantinliler gibi, başkente geldim. Fakat sendikalar henüz yeterince organize değildi ve hala bazı zorluklar vardı. Ama ne olursa olsun, taşrada fakirlik içinde yaşamaktan iyiydi. Bir öğleden sonra, Adalet Bakanı geldi. Onu kapıda karşıladık. Fabrikayı boşaltmak zorunda olduğumuzu söyledi. Çünkü özel bir mülkü işgal ediyorduk. Ona şöyle dedim: Sen Adalet Bakanı mısın?

 Ve senin adaletin 300 işçiyi işten çıkarmak mı?

 Bana, Çalışma Bakanı olmadığını ve sorunun sendikal sorun olduğunu söyledi. O zaman, bu fabrikayla hiç işi olmadığını ona söyledim. Fakat, fabrikayı boşaltmak zorunda olduğumuzu tekrarladı. Güç kullanmaya hazır 150 polis bekliyordu. Ona 150 polisin yetmeyeceğini söyledim. Orduyu çağırmalıydı. Tamamen şaşırmıştı. Ve bizi zorla buradan çıkartacak olurlarsa fabrikayı havaya uçuracağımızı söyledim. Ona, bir saldırı için hazır tuttuğumuz benzin bidonlarını gösterdim. Hükümetin temsilcisi olarak polis ve fabrika sahipleri elinin altındaydı. Ben, bir saldırıya karşı koymak için tüm yoldaşlarımın desteğine sahiptim.

İşgaller, işçilerin hafızasından mitlerden, yalanlardan ve baskıdan doğan şiddetli ve sarsıcı eylemlerdir. İşgaller aracılığıyla, işçiler kendi dekolonizasyonlarını hızlandırır kendi işlerinin bilincine varır insanlıklarına yeniden hakim olurlar.

KENDİLİĞİNDENLİĞİN SINIRLARI

Sistemin içinde kalarak, üretim için savaşım hangi noktaya kadar yükseltilebilir?

 Baskın sınıflar iktidarın tüm güçlerini kontrol eder.Kendiliğinden oluşan direniş bugün kritik bir noktaya ulaşmıştır. Eğer, düne kadar, sendikalar, direnişin ekseni idiylerse de bugün politik etkinliklerini yitirmiş durumdalar. Devrimci mücadelenin bir enstrümanı olarak olanaklarının sınırlarına ulaştılar. Kendiliğindenlik Arjantin kitlelerin büyük erdemidir. Fakat bu aynı zamanda onların sınırını teşkil eder. Arjantin işçi sınıfının en hatırlı günleri kendiliğindenlikten kaynaklanır. Ama aynı zamanda en büyük yenilgileri de bundan kaynaklıdır.

17 Eylül 1955 tarihinde direnişin şiddeti ve kahramanlığı düşmanı yenmek için yeterli değildi. Kendiliğindelik ve kitlelerin girişimi iktidarın ele geçirilmesini hedeflemiyorsa her şey kavgaya, direnmeye, kişisel müdafaaya indirgenir. Bu durumda, inisiyatif düşmana geçer.

BUGÜNKÜ SAVAŞ

Eğer savaş, kısmi çarpışmaların toplamıysa bazılarını kaybettik, fakat bilinç yaratmak açısından birçoklarını da kazandık. Emperyalizmin de deneyimleri vardır. Küba devriminden bu yana, devrimle savaşmanın daha doğru yollarını öğrendi. Üstelik, devrimcilerin öğrenmediklerini öğrendi. Bu bir “miguelito“dur. Uzunluğu yaklaşık bir inç olan demir bir çubuk. Uçları keskinleştirilir ve bu şekilde bükülür. Böylece devrilmeden duran bir taban yaratılır. Daha önce, bir santimetre kalınlığında daha büyük bir model yapacaktık. O zamanlar o tip malzemeyi bulamadık. Şimdi bunları bulabildiğimiz çubuklardan yapıyoruz. Kesiyorum ve keskinleştiriyorum. Biliyorum ki bunlardan insanlar yararlanabilir. Nerede?

 Sokaklarda. Elimizden geldiğince bunları çöp yığınlarında, su birikintilerinde saklıyoruz. Motorlar, bunları görmeden geçiyor ve tekerlekleri patlıyor. Bunları özellikle grevlerde kullanıyoruz. Şafak zamanı ayrılıp bunları yerleştiriyoruz. 1963 ile 1966 arasında, Pentagon Panama’daki merkezinde 19.000 Latin Amerikalı askere özel eğitim verdi. Kıtanın orduları, işgalci kuvvetler gibi davranıyor ve duruma kolayca uyum sağlayabiliyorlar. Bunlar Perulu “avcı komando”lar. Bolivyalı “komandolar”, Arjantin jandarmaları

ODECA, Amerikan savunma Konsülü askeri birlikler  tümüPentagon tarafından yönetiliyor. Latin Amerika soykırıma bağlı sessiz bir gerginlik tırmanışının tiyatro alanı sanki.

Direnişçi bir kadın anlatıyor: 5 Kasım’da, Peron’un düşüşünden sonra bir gösteri hatırlıyorum. Bir yoldaşımla, polisin insafsız bir şiddet uyguladığı Avellaneda’daki Plaza Alsina’ya gitmek zorundaydık. Kalabılığı dağıtmak için atlılar kullanıyorlardı. Bir bankta bir yoldaşımız oturuyordu. Polis arkadan geldi ve onu yere savurdu ve neredeyse atıyla üzerinden geçecekti. Öyle bir öfke duydum ki eskiden aklımda kalmış bir numarayı hatırladım. Dükkana gittim ve bir paket kara biber aldım. Rüzgarın yönüne göre kara biberi havaya boşalttım. Atlar, biberi soluduklarında hapşırmaya ve şaha kalkmaya başladılar. Bu, polisi daha da kızdırdı. Atlar için üzgündük, ama, kardeşlerimize yaptıklarını görünce aynı şeyi polisler için hissetmedik. Kara biber etkilidir! İşe yarayacağını biliyorduk. Daha önce taşrada denemiştik! Ama polis güçlerini durdurabilir mi?

 Bu, biraz daha zor! İyi eğitilmiş, modern teçhizatlı ve paralı askerlerden oluşan bir orduya karşı sendikalar günümüzde ne yapabilir?

 Bu ordu gerçekten yenilmez mi?

 Cezayir Küba, Vietnam tersini kanıtladı. Kendilerini özgürleştirmeye kararlı insanlar yenilmezdir. Bu ordulara karşı zafer sadece milletin iradesi ile mümkündür. İktidar, özellikle silahlara sahip olanlar ya da onu elde etmek isteyenler tarafından ele geçirilir. Silahların dili, günümüzde en etkili politik dildir.Bu yüzden insanlara bu dili öğretmek gerekli midir?

 Bu, uzun ve acılı bir savaş mı demek?

 Özgürleşme için başka seçenekler var mı?

 TARTIŞMAYA GİRİŞ

Yoldaşlar üzerine konuştuğumuz bu konular güncel millî durumdan ve direniş yılları boyunca biriktirilen deneyimlerden ortaya çıkıyor. Gerçeklere dikkat çekelim. Askeri hükümet 1966′dan beri yerinde Tucuman’daki şeker fabrikalarını kapatan liman işçileri gibi farklı sendikaların direnişini kırıyor. Enerji kaynaklarını başkalarına tahsis ederek, millete hiç bir hak tanımadılar ve karşılarında, onları engelleyebilecek bir muhalefet görmediler. Bu birinci belirtidir. Aynı zamanda, belli işçi sınıfı eğilimleri kendi köklerinden uzaklaşmaya bürokratik ve düşman tarafından kafası karışıklaştırılmış dolayısıyla ona yakınlaşan bir yapıya gitmektedir. Bu eğilimler daha önce de vardı ama bu derece sinsi bir yolda ilerlemiyorlardı. Bu da bir başka belirtidir. Bu tartışmaya katkı yapan düşünce ve yansımalar film çekme sürecinde yaşanan deneyimlere dayanmaktadır.

Rudy Taborda, en aktif yoldaşlarıyla birlikte geçenlerde işten çıkartıldı.

Cirillo Ramallo da işten çıkartıldı ve çalıştığı fabrika kapandı.

Angel Taborda tutuklandı ve sendika ilişkisi dolayısıyla işten çıkartıldı.

Martiniano Martin araba fabrikasındaki komitede artık bulunmuyor. Patronlar onu kara listeye aldılar ve artık iş bulamıyor.

Tucuman’da, sendikanın en savaşçı liderlerinden biriyle konuştuk. Tucuman işçilerinin yürüttüğü mücadele hakkında konuşabilir misin?

 Ben Leandro Foté. San José’deki sendikanın genel sekreteriyim. Söylememe izin verin, hapisten çıkalı sadece dört saat oldu. Şeker işçilerinin mücadelesini örgütlemekten tutuklandım. Ama bunun bir önemi yok. Önemli olan Tucuman’da değerli savaş deneyimimiz var. Fabrikaları işgal ettik sokaklarda savaştık kurbanlar verdik. Yakın zamanda Bella Vista’da bir yoldaşımızı kaybettik.

Bu savaşlar bizi bir çözüme ulaştırdı mı?

 Yoldaş, bu savaşlar bir sonuç vermedi. Şeker işçilerine de vermedi. Bu yüzden işçilerin savaşımının farklı olması gerektiğini düşünüyorum. Sadece maaş artışı için değil aynı zamanda hükümet ve baskıya karşı da savaşmalıyız. İşçiler, milliyetçi bir hükümete sahip olmaları gerektiğini anlamak zorunda. Ülkenin ve işçilerin geleceği işçi sınıfı için, bu tek çıkar yoldur. Şimdi, yoldaş, bugün Tucuman işçilerinin durumu felaket. Kapatılan fabrikalar yüzünden 24.000 işsiz var. Diğer eyaletlere göç durumunda diğer yerlerdeki işsizlik de artacak geçen yıl Tucuman’da olduğu gibi. Direniş ve kendini savunma doruk noktasına ulaştığında insanlarda bitkinlik ve yorgunluk yaratıyor. Savunmanın her noktası, düşman tarafından adresleniyor, izole ediliyor ve bertaraf ediliyor. Ama milletin hafızası deneyimleri özümsüyor.

Bir gün  “Baba, Tanrı nerede?” diye sordum.
Babam ciddileşti ama yanıt vermedi.
Babam madende öldü. Galerinin en altında.
Madenin rengi kan rengi.
Patronun altınının biriktiği yer.
Bir gün  “Kardeşim, Tanrı hakkında ne biliyorsun?” diye sordum.
Kardeşim gözlerini yere dikti ama yanıt vermedi.
Kardeşim, çiçeklerin açmadığı  dağda yaşıyor.
Ter, sıtma, yılanlar. Kerestecinin hayatı bu.
Ve hiç kimse ona Tanrı’yı bilip bilmediğini ya da bulup bulmadığını sormuyor.
Bir başka önemli kişi ben, sokaklarda şarkı söylüyorum.
Ve hapisteyken benden daha iyi şarkı söyleyen insanları dinliyorum.
Yoksullar Tanrı’nın umrunda mı?
Belki evet, belki de hayır.
Bildiğim Tanrı’nın patronların masasında oturduğudur.
Eğer bu dünyada Tanrı’dan daha önemli bir şey varsa o da, başkalarının daha iyi yaşaması için kimsenin kan dökmek zorunda kalmamasıdır
.

Ben, Andina Lizarraga Peronist Tucuman Gençliği’nin şefiyim.“Tucuman milletinin 1955′den sonraki deneyimleri değersiz olmasına rağmen seferberlik, sokak savaşları, fabrika işgalleri ve baskıya karşı savaşlar tarihsel ilerleme için inanıyorum ki bugün çok uygun değiller ve bunları tekrar etmek çok büyük bir hata olurdu. İnsanlar bu savaşları artık istemiyor. Başka bir tür eylem istiyorlar. Politik iktidarın ele geçirilmesi için sadece silahlı mücadeleyle mümkün olan bir eylem istiyorlar. Ama, silahlı mücadele Arjantin milletinin bugüne kadar yapageldiği gibi kendini feda eden ve hayatlarını riske atan devrimci bir örgüt olmaksızın mümkün değil. Bürokratların devri geçti. Bu tarz bir devrimci örgütün oluşumuna katkıda bulunmak sadece bizlere bağlı. Aksi halde zamanımızı boşa geçirmiş olacağız.”

Ülkenin büyük çoğunluğunu dolaştık ve bir çok eyalette benzer bir durum gördük. Tucuman gibi güney illerinde durum daha da dramatik. Ama, işçi sınıfı kendini yenilmiş olarak görünüyor. Zaman içerisinde birçok değişik mücadele yöntemi denendi ama gerçek şu ki, işçi sınıfını zafere ulaştıracak olan hiç bir örgüt hiç bir yön ufukta gözükmüyor. Bu arada dinamik bir bekleme süreci yaşıyoruz. Araştırmalar devam ediyor.

Yoldaşlar  Şimdi önemli olan bunlardan çıkaracağınız sonuçlardır. Bu öykünün gerçek aktörleri ve kahramanları olarak. Burada aktardığımız deneyim ve çıkarımlarımız, belli bir dereceye kadar değerlidir. Bunların özgürleşme mücadelesinde günümüzde ve gelecek ne kadar kullanışlı olacaklarına bağlı olarak değerlidir. Temsil ettiğiniz özgürleşimde önemli olan bu sonuçları izleyecek eylemlerdir. Burada, gerçeklere dayalı bir anlaşma gösterildi. İşte bu yüzden filmimizin bu bölümü burada bitiyor.

******************

3. BÖLÜM: ŞİDDET VE ÖZGÜRLEŞME

BU ÖZGÜRLEŞME SAVAŞI SIRASINDA DOĞACAK OLAN YENİ İNSANA HAZIRLANDI

“İNSAN ÖLÜMÜNDEN DOĞAR VE HAYATINI YAŞAMAK İÇİN,
ONU RİSKE ATACAK KADAR YAŞAMI SEVMEYE BAŞLAR.”

Che

“ŞİDDETİN İZLERİ İYİ NİYETLE SİLİNMEZ.
SADECE ŞİDDET ONLARI YOK EDER.”
J.P. Sartre
ANNE: “Annesinin gözlerini kapatan bir oğul düşlüyorum.
İSYANCI: “Oğlumun gözlerini bir başka güneş altında açmaya karar verdim.”

Aimé Césaire

BİR ŞİDDET TARİHİ

Patagonya Katliamı

Köylü ve İşçi olan bir Arjantinli anlatıyor: Benim kelimelerimi, ifadelerimi bağışlayacaksın çünkü hiç üniversiteye gitmedim. Ama sana çok önemli bir şeyler söylemek zorundayım çektiğim acılar hakkında.

Patagonya’daki ilk ayaklanmaya şahit oldum. Maaşlarımızın artmasını istiyorduk. O zamanlar, ülkenin güneyinden sorumlu olan İngilizler ayaklanmayı bastırmak için destek güç istediler. Müklere zarar veren Şilili ve Arjantinli haydutlar olduğumuzu inandırdırlar. Ordunun başına Albay Varela’yı gönderdiler. Silahlarımızı teslim etmek zorunda kaldık. Siperler kazmamıza izin verdiler ve geldiklerinde ateş etmeye başladılar, binlerce köylüyü işçiyi, babayı, gerçek Arjantinlileri öldürdüler. Patagonya’da yaşananlar işte buydu.

Köylülerin Katliamı

Chaco ayaklanması 1920′de oldu. Korkunç, dramatik  Polislerin kurşunlarından kaçan kucaklarında çocuklarıyla anneler gördüm. Villa Guillermina, Villa Angela isyan etti. O zamanlar ne yaptıklarını tanımlayacak kelime bulamıyorum!

İşçilerin Ezilmesi

“Trajik Hafta” gerçekten kahramanca bir andı. İnsanlar, işçiler barikatların arkasındaydı ayrıca kadın ve gençler de  Polisle savaşıyorlardı. Askeri bir alayı ele geçirmişlerdi ve polis karakolunu  Hatta tek bir tüfeğe dokunmamış itfaiyecileri.

Yurtseverler Savaşının Öyküsü

Yoldaşlar  Size söyleyeceğim yurtsever bir işçi olarak, sendikadaki savaşımının bir özetidir. Şimdi sizden öğreneceğim. Ve coşku ile devam etmenizi isterim. Çünkü kapitalizmin çöküşüne birkaç yıl kaldı.

SAVAŞÇILARIN MEKTUPLARI

Bu filmin çekimi sırasında birçok yoldaşa şiddet ve özgürleşme üzerine ne düşündüklerini sorduk. Ve işte ilk yanıt:

YASALLIĞIN TUZAĞI

Yoldaş Y.M:Bana, iktidarı yeniden ele geçirmek için neyin eksik olduğunu sordun. Bilmiyorum. Ama sahip olduğumuz şeyi biliyorum: Saflık.

 1956′nın başında kıyıdaki evinde Suarez’i aramaya gittiğimizi hatırlıyorum ölü olan bir bölgeyi yeniden canlandırmaya çalışıyorduk. Suarez’in güçsüzlüğünü ve korkusunu nasıl gizlemeye çalıştığını hatırlıyorum. Suarez’i suçladık, ama tamamen onun suçu değildi. 10 yıl boyunca, onun arkasında hükümeti destekledik. Ve aniden kendisini elinde hiç bir şey olmadan buluverdi. Uzlaşma için eğitilmişti savaşmak için değil. Onun yapabileceklerinden daha fazlasını ondan nasıl isteyebilirdik?

 Geçmişte kaç adet savaşta bulunduk?

 Bu filmde anlattığınız öykü yaklaşık bir fikir verebilir. Her bir hareketlenmenin ardından, Peron’un geri geleceğini ve yeniden iktidarı alacağına inandık. Bugün, bu sorunun yanıtını düşünürken Suarez’in görüntüsü birçoğumuza yansıyor. Yeni bir saflık düşüncem vardı milletin iradesinin yeni bir 17 Ekim yaratılmasında yeterli olduğunu düşünüyordum. Aynı saflık hepimizin inanmasına ve yasal yolu düşünmesine neden oldu. Yasal yolu kabul ediyor muyuz?

 Bu, yasallaşmış şiddeti kabul ettiğimiz anlamına mı geliyor?

 Bu, arkasında hapsedildiğimiz kölelik ve millî küçük düşürme sosyal barış değil mi?

 Suarez anlamıştı. kendi ve milletin yasallığının yenilgiye uğratıldığını ve bu yüzden savaştan çekildi. Yasallığı bir soyutlama ve mit olarak görmeyi sürdürdük. En iyi işçilerdik ve yoldaşlarımızı bu ruh doğrultusunda eğittik. Her yenilgiye, gerçek bir devrimci politika olmayan bir savaşla yanıt verdik. Fakat etkileri geçici oldu. Güçsüzlüklerini ve korkularını gizleyen dünün Suarez’leri bugün büyük sayılarla geri dönüyor. 10 yıl önce olduğu gibi, değişim gereksinimini hissedebilirsin. Görevi bizi yok etmek olan düşmanla nasıl diyalog başlatabilirsin?

 Onun mantığı, yolları bizi niye ilgilendirsin eğer sadece onu daha iyi tanımak ve niyetlerini yok etmek onu yok etmek demekse?

 Bize doğrudan kölelik getiren bir yasayı bizler, millet, işçiler, Peronistler kabul etmeye hazır mıyız?

 Bizler, San Martin, Quiroga, Penalozza ve Varela ile savaşmış onların soyundan gelenler olarak hafızalarımızdan onları silmeyeceğiz bu kadar çok fedakârlık yapanların emirlerinden çıkmayacağız. Yoldaşınız, Y.M.

CEZASIZ KALMA

Millet politik iktidardan dışlandığında yeni-kolonyalizmin cinayetleri sadece cezasız kalıyor
çünkü yasa koyucu onlar.
Sistem, şiddetin tek sahibi ve mutlak uygulayıcısı oluyor.
Şiddet, sokakları işgal ediyor, evlere ve insanların aklına yerleşiyor.
Ve eğer insan direnirse, zarar görecek ya da öldürülecek.
Eğer teslim olursa, artık insan olmaktan çıkacak.
Sistem’in şiddeti sindirme ve terörize etmek için kullanılıyor.
İnsanı, pasifize ediyor o insan artık tarih yapamaz.
Onu tarihten acı çeken bir nesneye dönüştürmeye çalışıyor.
Sistem’in şiddeti baskı değil ondan korkudur.
Her insanın takip edilme, marjinalleşme korkususu ona yeniden insanlığını kazandıracak eylemlerde korkma.

“Devrimci şiddet tarafından yenilgiyi uğratılana kadar reaksiyoner şiddet olacaktır. Ya imtiyazlıların diktatörlüğü ya da millî özgürleşme.”

 J.W. Cooke

16 HAZİRAN 1956 KATLİAMI

Ulusal-katolik eğilimli bir askeri kesim “goriller devrimi”ne karşı isyan ediyor. Baskı araçları, kargaşalıktan beslenerek, isyancıları bekliyor ve onları yeniyor. O gece, Leon Suarez’de birçok mahkumu vurdular, suçlu ya da değil. Yoldaş Troxler onlardan biri.

Ben Julio Troxler.10 Haziran şafak vakti buraya vurulmak üzere getirilenlerden biriyim. Şanslıydım bir kamyon kazası imdadıma yetişti ve gecenin karanlığında, zarar görmeden kaldım. Bu deneyim hakkında ne düşüyorsun?

 Neyin olacağını kimse bilemezdi. Bizi hapse götürdüklerini düşündük çünkü Mayo Meydanı’n yürümek istemiştik. Amacımız Peron’u ve devrimin zaferini desteklemekti. En kötüsünü düşündük. Birkaç gün hapse tıkılacağımızı  Ama buraya geldiğimizde ve bizleri kamyondan dışarı çıkardıklarında ışıkları arkamıza çevirdiklerinde işlerin kötüye gideceğini anlamaya başladım. Ve aniden, kazayla aynı anda ilk ateş açıldı. Yani  hayatta kalma isteği  ve kaos beş yoldaşımızın ölümüne ve birisinin yaralanmasına ve birçoğumuzun kaçmasına neden oldu. Hiç kolay değildi. Bu katliamdan sonra ne yaptın?

 Burada bekledim, yakın bir yerde kamyon ve onu izleyen araç gidene kadar. Oraya geri döndüm ve insanların hayatta olup olmadığına, yaralılara bakmaya gittim. Hepsi ölmüştü, katledilmişlerdi. Polis onları yolda bırakmıştı. Carlos Lizazo ve diğer üçü kurşunlarla dolu dört ceset Alman Kulübü’ne giden yol üzerindeydi. Katliamdan sonra hapse girdin mi?

 Kasım 1957′de hapisteydim çünkü birisi beni ihbar etmişti. San Martin sorgu yerine beni götürdüler. Ve orada  Lanus sorgusunda olduğu gibi, burada da işkence gördüm. İşkencelere adalet üyeleri Hakim Biglione ve Suarez gibi, askerler Genel Sekreter San Emeterio ve birçok polis katılıyordu. Sana nasıl işkence yaptılar?

 Üzerimi soyduktan sonra gözlerim kapalıydı, işkencecileri göremedim masanın üzerine yatırıp el ve ayak bileklerimden bağladılar. Sonra elektrik şokları başladı  Cinsel organlarımızla kendilerini meşgul ediyorlardı. Benimki sonunda kana bulanmıştı ağzım da kanla dolmuştu. Elbette bunlar anlatmak pek eğlenceli değil ama yaşamak daha da kötü. Benim için önemli olan anlaşılmaktır. Sıradan bir vatandaştım bir ideali ve anayasayı savunuyordum böyle bir muameleye maruz kaldım. Troxler, eklemek istediğin başka bir şey var mı?

 Elbette, katliamlara ve işkencelere rağmen bizler, Peronistler sonuna kadar savaşacağız. Bu şekilde, Latin Amerikalı Asyalı ve Afrikalı dostalarımızla dayanışıyoruz. Asya ve Afikalılar emperyazlimden özgürleşmede sonuç almaya başladılar. Ve biz de azimle devam edersek, başaracağız. Bunun için, Asya ve Afrikalıların yaptıklarına bakıp onları başarılı bir şekilde uygulamalıyız. Vietnam örneğin, az sayıdaki insanın dünyanın en güçlü ordusuna karşı savaşması  Başaracağımızı biliyoruz çocuklarımıza daha iyi bir dünya bırakacağız.

ENTELEKTÜELİN GÖREVİ

Yoldaşınız, A.M diyor ki:

 Arkadaşlar  İçimizde pinekleyen sömürgeleşmiş insanı öldürmeden devrim başlamayacak. Her şeyden önce bizimle başlayacak. Risk almadıkça tanımlanmayacak, kelimeler ve fikirler yetmez eylemler gereklidir. Greve giden ve işlerini ve yaşamlarını riske atan işçiler Kariyerlerini tehlikeye atan öğrenciler. İşkence gören yurtseverler. Ve belirsiz bir dayanışmadan daha önemli olan birçok örnek dayanışmadan genel olarak anlaşılan acınacak bir iyilikseverlik ki alanı değil daha çok vereni tatmin eder. Guevara, “Sadece saldırının zaferini istememeliyiz daha çok onu ölüm ve zaferde kendi kaderiyle birleştirmeliyiz.” demişti. Latin Amerika’da, pasifliğe ve masumiyete yer yok. Millî entelektüeller olarak görevimiz büyük şehirdeki entelektüellerden daha farklıdır. Millî özgürleşme gibi daha  önemli bir mesele çözüm beklerken kendimizi evrensel kültüre adayamayız Özgürleşme meselesine bağlı olmayan sistemi eleştirmekten uzak her şeyi başkalarına bırakın. Rejim, ona karşı doğrudan savaşmayanları suçlarında içerir. Bu kıtayı, ülkeyi, Latin Amerika’yı özgürleştirmek için çalışmalıyız. Ya bizdensiniz ya da düşmanın tarafında. Ortası yok. Yoldaşınız, A.M.

Eğer günlük şiddet yetmediyse sistem, kendi barışını, düzenini, normlarını korumak için daha açık ve affedilmez biçimler arar.

KURBANLAR

Özgürleşme savaşında milletimiz birçok şehit verdi. Son yıllarda yüzlerce yurtsever öldürüldü. 16 Haziran 1955′in kurbanları  1956 katliamlarının kurbanları  Salta savaşçıları  Kitlesel protestolara katılanlar  Bazıları habersiz bir şekilde gömüldü diğerleri, millet tarafından bayraklaştırıldı. Bazı isimler  Musy, Retamar, Mendoza  Isla de Molina, Santiago Pontillon  Felipe Vallesse  Bu şiddetin sembolleridir.

“Bizler, herkesten çok, bu gayri insanileştirme sürecini anlamak zorundayız. Herkesten fazla, insanlığımızı yeniden kazanmada bedelleri bilmek zorundayız.”

S. Carmichael

 İSİMSİZ ŞEHİTLER

16 Haziran 1955′de gorillerin uçakları Buenos Aires sokaklarını terörize ediyor.
Kişisel düzeyde işkenceler ya da kitlesel ölümler günlük şiddetin doğal sonuçları.
Bu şiddeti reddetmiyorlar, tam tersine onaylıyorlar.
Bu şiddet en açık halinde.
Sistem, gücünü sadece şiddetle sürdürüyor 

Fanon, “Tecavüz etme, yıkma, öldürme gereksinimi olmadan ”  yeni-kolonyalizmi anlamak imkansızdır.” demişti.

Fakat, Sistem’in şiddeti aynı zamanda onun kendi kendini yok etmesidir. İnsanları insanllıktan çıkarmak için, önce kendisinin insanlıktan çıkması gerek. Aşırı şiddet kullanarak eziyet edilecek ilk şey Sistem olacaktır.

“Şiddet kullanma hakkı, sadece kendilerini özgürleştirmek isteyen milletindir. Bu şiddet, milletin ellerinde, şiddet değil, adalettir.”
 Perón.

EYLEM VE DEVRİM

 “Kendinizi savaşa hazırlayın  Silahınızı hazırlayın  Savaş için bedeninizi hazırlayın.” Uruguay hareketi Tupamaro üyesi bir yoldaş bir belgeselde şöyle diyor: Devrimci eylemin kendisi kendini silahlandırma eylemi burjuvaziye karşı eylemi kabul etmek bilinçlilik, örgütlülük ve devrimci koşullar gerektirir. Küba gibi ülkelerde, sosyalist devrimin. prensipleri bulunmakta ve tartışmaya mahal vermeden onaylanmaktadır. İsyan etme yolunu ve uygulamayı göstermek az zaman alır. Silahlı mücadele, kitle hareketliliğini ivmelendirir.Küba ve Çin’de, kitle partisi savaş sırasında ortaya çıkmıştır. Birçok Vietnam yaratmak! Eski bir Perulu metal işçisi emperyalistlerden kurtulmak Che’nin dediği gibi, onların kolonyal bölgelerine saldırmak ve onları silahlı güçlerini dağıtmaya zorlamaktır, demişti. “İki, üç Vietnam yaratmak” emri bugün insanlığın son umudunu özetlemektedir. Pentagon ve onun uşakları ciddi bir çelişki ile karşı karşı kalacaklar: Ya izleyip, Latin Amerika devrimine müdahale etmeyecekler ya da askeri güçlerle müdahale edecekler Küba’da, Dominik Cumhuriyeti’nde olduğu gibi. Kolonyal savaş için hazırlanmak ve birleşmek zorundayız. Venezüela’nın, Kolombiya’nın, Guatemala’nın gerillaları işçilerin hareketliliği, köylüler ve öğrenciler bu kıtada görülecek olan büyük destanın başlangıcıdır. Che’nin dediği gibi, Latin Amerika yeni çağın Vietnam’ı olacaktır.

BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMAK?

 Devrimci Peronist Cephe, Vietnam milletiyle dayanışma içerisinde olduğunu gösterir ve deklare eder: Barış içerisinde bir arada yaşama bir ayfondur. Böylece emperyalizm cezasını çekmeden isanları sömürür. Ölümcül saldırganlığa sahip Yanki sisteminin tekeli ile bir arada barış içinde yaşamak mümkün değildir. Çünkü onun en büyük karakteristiği, savaş ve cinayeti desteklemektir. Az gelişmişliği, yoksulluğu ve sömürüyü sonlandırmak isteyen Üçüncü Dünya’nın milletleri olan bizler için tek yol devrimci savaştır. Emperyalistlere karşı ölümüne savaş ve dünyadaki sonsuz barış için. Fakat düşmanın birçok cinayet sahnesinden kaçtığının altını çizmek zorundayız. Sadece kazanan tarafta olduğu için değil tam tersine, milliyetçi hareketlere karşı kaybettiği için.

Domuzlar Körfezi’nde yenildiler ve Vietnam’da da yenilecekler.

Amerikan ordusunun en elit sınıfı olan 500.000 denizci eğer az sayıdaki kahraman Vietnam milletini yenemiyorsa o zaman dünyanın üçte ikisine 700 milyon Çinli’ye Kübalılara, Korelilere, Latin Amerikalılara, sosyalist ülkelere Afrikalılara, Araplara, Afro- Amerikalılara ve gelişmiş ülkelerin ilerici güçlerine karşı kaç milyon askere ihtiyaç duyacak?

Emperyalizmin hiç şansı yok. Ellerinde sadece nükleer şantaj kaldı. Mao’nun dediği gibi, “Kağıttan kaplan.”

MİLİTAN ENTERNASYONALİZM

Fidel Castroaçıkça söylemişti:

“Bu neslin bu savaşı değil bir sonrakini kazanacağı teorisi yenilgici, insanlık dışı ve korkakça bir teoridir.”

Marksist-Leninist ve enternasyonel ilke baskı gören ülkenin son yurttaşına kadar değil sosyalist kampın son yurttaşına kadar savaşmamızı ister. Latin Amerika milletinin yurtsever dayanışması Bolivar devriminde, San Martin ve Sucre destanlarında gösterildi.”

ÖZGÜRLEŞME İÇİN HİPOTEZ

Son olarak, her ülkenin özgürleşmesi her zaman biricik bir olay, bir buluştur. Küba, belki de bizim için, Arjantin ve Latin Amerikalılar için en iyi örnektir. Küba devrimi, eğer onun devrimci liderleri elit kesmi milletin tarihinde taraf tutarsa milletin kendisini özgürleştirebileceğini bize gösterdi. Küba, Vietnam ve üçüncü dünyanın diğer milletleri sosyal devrimin eşlik etmediği hiçbir millî devrimin mümkün olamayacağını gösterdi. Diğer bir deyimle, bugün, hiç olmadığı kadar ilk bağımsızlığın millîliği ikincinin sosyalizmini entegre eder ve enternayonalizm arayışı emperyalizmin toptan yıkılmasını olanaklı kılar.

GÜNÜMÜZDE ARJANTİN

Bu yorumların yazarları olarak filmin ilk bölümünde gösterdiklerimizi yineliyoruz. Arjantin ve bu kıtanın birçok ülkesi kendisini sözde-normallik ve sözde-barış ardına gizlemiş bir savaş içerisinde yaşıyor. Öyle bir savaş ki, kendisini günlük şiddetle açığa vurmaktadır.Latin Amerika’da her bir dakikada dört kişi ölmektedir. Bu, yılda iki milyon eder. Önemli olan bu savaş halinin farkına varmak ve devrimci enerji ve eylemle tüm hipotezleri denemektir.

Kısaca: Kendi devrimimizi icat etmek.

Bu araştırmanın kahramanları hepimiziz. Ama herşeyden çok sizsiniz. Bu görüntüleri tartışma olanağınız var ayrıca günlük eylemleriniz aracılığıyla henüz çözülmemiş bu sorunu geliştirmenin tek yoludur.Film ve içeriği, şiddet ve özgürleşme için diğer yorumlar, tanıklıklar ve mektuplar için açık bırakılmıştır.

Bu film köylülerin, işçilerin, öğrencilerin, aydınların ve devrimcilerin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Katkıda bulunanların tümüne teşekkürlerimizi sunuyoruz.

********************

Ezilmişin ve sömürülenin yanında olmakla beraber, aynı zamanda doğruyu bulmak çok zor olduğu görünüyor.

THE SHOCK DOCTRİNE (2009) Felaket / Vandal Kapitalizm


 Yönetmen: Mat Whitecross, Michael Winterbottom  

Senaryo: Naomi Klein  

Ülke: İngiltere

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 09 Şubat 2009 (Almanya)

Süre: 79 dakika

Dil: İngilizce

Oyuncular Ewen Cameron, Janine Huard , Naomi Klein, Franklin D. Roosevelt, Milton Friedman

Çeviri: Deniz KOCATÜRK ve Murat KOCAMAN

Özet

ŞOK DOKTRİNİ Naomi Klein’in kitabından uyarlanmıştır.

Yazarın tanımı şöyle:
ŞOK DOKTRİNİ:
Felaketlerden planlı bir şekilde yararlanarak bunlarla kombine edilmiş ekonomik fırsatların kullanımına felaket kapitalizmi diyor.

Sosyalist sistemin çökmesinden sonra neo-liberalizmin argümanı, serbest pazar ekonomisinin ancak özgür ortamlarda kurulup, yeşerebildiği, bu bağlamda da, demokrasinin daha fazla ülkeye götürülmesi gerektiği üzerinde temellendi. Ancak sorun bunun nasıl başarılacağıydı. Diğer bir deyişle, ABD ‘nin güdümünde “demokrasi”lerin nasıl kurulacağıydı.

Bu amaçla, demokrasinin ihraç edilmesi gereken ‘aday’ ülkeler sıralandı. 2001’den sonra bu ülkelerin bir kısmı “şeytan ekseni” altında gösterilirken, diğerleri, “kifayetsiz” ülkeler listesine layık görüldü. Sonuç olarak, bu ülkeler başta olmak üzere, dünya, liberal ekonomiyi temel alarak özgürleştirilmeliydi, neo-con’ların teorisyenlerine göre.

Kapitalizmin, böyle bir ekonomik projeye uygun, toplumsal yapılanma ve ruh halini tetikleyecek politik olayları, eğer kendiliğinden ortaya çıkmazsa bizzat yaratmaya çalıştığı yeni bir olgu değil. Yine de, ister doğal, ister toplumsal felaket olsun tüm ülkeyi kapsayan ‘şok anları’nın bu tür fundamental dönüşümleri hızlandırdığı bir gerçek. Naomi Klein, “Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi”adlı son kitabında işte bu ‘şok anları’nı, bunları hazırlayan etmenleri ve sonrasında hayata geçirilen sistemi ayrıntılı bir şekilde analiz ediyor.

Anti-global hareketin ‘Das Kapital’i olan görülen “No Logo”nun (2000) yazarı, gazeteci ve aktivist Klein “Şok Doktrini” kitabında, ABD emperyalizminin, bir avuç küresel şirketin (corporate) çıkarı için doğal felaketler, savaşlar ve her türlü ulusal krizi, söz konusu ülkenin doğal kaynakları ve kamu kuruluşlarını özelleştirerek serbest pazar ekonomisini dayatmak için nasıl kullandığını yüzlerce belge ve örnekle ortaya koyuyor.

Bu stratejinin kökünü ise, Chicago Üniversitesi’ni bu konudaki görüşleri ve yetiştirdiği öğrencileriyle “Chicago Okulu”na dönüştüren Milton Friedman’a dayandırıyor. Prof. Cameron’un geliştirdiği psikiyatride tedavi amaçlı kullanılan şok terapi’nin nasıl tutukluların sorgulamalarında kullanıldığından başlayarak, elli yıl önce Chicago Üniversitesinin iktisat bölümünün Milton Friedmanın yönetiminde ekonomiye uyarlanışını ve günümüze kadar uzanan hikâyesini Naomi Klein’nin üniversitelerde verdiği seminerlerden kesitler, CIA tarafından işkence görmüş biriyle yaptığı röportaj ve CIA belgeleriyle birleştirerek yorumluyor.

Friedmanın ve Chicago Okulu iktisadının görüşleri doğrultusunda, ekonomik politikalar, şok ve dehşet salan savaşlar ile 1950lerde CIAin finanse ettiği üstü örtülü elektroşok ve duyusal yoksunlaştırma deneyleri arasında doğrudan bir bağ vardır ve bu bağ günümüzde Guantanamo Körfezindeki hukukdışı hapishanelere kadar devam ettirilmiştir.

Şilideki 1973 Pinochet darbesinden Brezilya’ya, Uruguay’dan Arjantin’e ve 1989’da Çin’de Tiananmen Meydanı katliamına kadar dünyanın manzarasını değiştiren olaylarda şok doktrini yönteminin nasıl uygulandığını ve büyük şirketlerin çıkarlarını kollayan yeni kapitalizm modelinin dünya halkları adına nasıl bir yıkım ve yoksulluğa yol açtığını takip ederek arşiv görüntüleri eşliğinde sunmaktadır.

Belgesel Metni

Bir şok devleti Bu, kötü bir şey olduğunda bize ne olacağıyla ilgili değil. Bu, hikâyemizi bitirdiğimiz zaman bize ne olacağıyla ilgili Geçmişimizi kaybettiğimizde, şaşırmış hâle geldiğimizde. Odaklanmamızı sağlayan, uyaran, ve şoktan çıkmamızı sağlayan Geçmişimizdir Kriz dönemleri, şuan içerisinde bulunduğumuz kriz gibi geçmişimiz hakkında düşünmek için çok iyi bir zaman. sürekliliği düşünmek için, köklerimizi düşünmek için. Kendimizi insanlığın uzun mücadele hikâyesine yerleştirmek için çok iyi bir zaman.

Dr. Donald Hebb: Hikâyemiz 1 Haziran 1951′de başIıyor. BatıIı haber alma ajanslarının temsilcileri gizlice Montreal’s Ritz-Carlton’daki otelde akademisyenlerle bir araya geldi. Toplantı, askeri finansman ile desteklenen McGill Üniversitesi’ndeki duygusal yoksunluk çalışmalarını araştırmak için yapıImıştı. Duygusal yoksunluk, aşırı monotonluğu üretmenin bir yoludur. Kritik kapasite kaybının ana nedenlerindendir düşünceler daha az belirginleşir ve denekler, hayal edememekten bile şikâyetçidirler. Hayalleri olmayan üniversite öğrencileriniz varsa, kötü bir yoldasınızdır.

Fiziksel rahatsızlık ve ağrıların bile yoksunluk koşullarından daha katlanılabilir olduğu üzerinde çalışmalar yaparken ilk kez düşünmeye başlamıştım.

Hebb araştırmayı durdurmaya karar verdi. Kısır bir silahın, acımasız bir potansiyel silah olabileceğini önerdiğim zaman hiç bir fikrim yoktu. Ancak, McGill’deki deneyler devam etti hem de Dr. Ewan Cameron gibi iddialı bir psikiyatrın elinde. Cameron, bizim yaptıklarımızdan daha fazlasını yaptı. Biz çalışmaları, deneği istediğimiz zaman eskiye döndürebileceğimiz anlayış ile yapmıştık ve bazılarında da başarılı olduk. Cameron’ın hastaları o kadar şanslı değillerdi. Çalıştığı Allan Memorial Enstitüsü ürkütücü bir hapishaneye benzemeye başlamıştı. Cameron, psikiyatri hastaları üzerinde tuhaf deneyler icra ediyordu. Cameron, hastalarının hafızalarını silerek tekrar yazılabilir boş yazı tahtası yapmak istedi.

Janine Huard dört çocuğa sahip bir anneydi doğum sonrası depresyon yaşıyordu.

Janine Huard: “Yarın bir şok tedavisine alınacaksın. ” dendiğin zaman titremeye başlıyordum. Öyle korkmuştum ki, çok titriyordum. Başka bir odada uyandım kafam çok karmaşık ve üzgündüm daha sonra da beni çok üzgün hâle getirmişti. Etrafta dolaşan zombi gibi oluyorsunuz.

Cameron, şok terapisi ve uyku terapisini bir araya getirdi. Ve arka arkaya tekrarlanan kaset kayıtları. Diyor ki: “Janine, Janine sorumluluklarından uzaklaşıyorsun. ” “Sen çocuklarını ve kocanı korumak istemiyorsun. “ Hep aynı şey. Kulağa sorgu ediliyormuşsunuz gibi geliyor.

Evet, sogulama, ama hangi amaçla?

 Bu, CIA’in Camero’nun araştırmasını pratiğe dökmesinden çok önceydi. KUBARK olarak bilinen “karşı sorgulama klavuzunda” bu teknikler yer almaktadır. Bunlar kılavuzda yer alan sözlerdir: Bu el kitabındaki temel bir hipotezi tekniklerin bir kişilik regresyonu üretme yöntemleri üzerine kuruludur. Bazı olumsuz şeyler arasında son derece kısa bir zaman aralığı vardır. Psikolojik şok ve felç gibi. Deneyimli sorgulayıcılar görünür gerçeğin farkındadırlar. Ve “kaynağın” telkine ne zaman açık olduklarını bilirler. “Kaynağın” şoka gireceği anı anlarlar.

**

Bir Diğer Dr. Shock Aynı zamanda, Dr. Ewen Cameron’un gerçekleştirdiği deneylerinden ayrı bir başka şok türü çok uzakta değildi. Milton Friedman Chicago Üniversitesi’nde ekonomi dersleri veriyordu. Friedman, ekonomik şok terapisinin, toplumun yeniden düzenlenmiş kapitalizmin en saf hâlini kabul ettireceğine inanıyordu.

Ekim 2008′de 1929′daki krizden beri görülmüş en büyük finansal krizin ortasında Naomi Klein, Milton Friedman hakkında konuşmak için Chicago Üniversitesi’ne gitti.

Naomi Klein: Milton Friedman 90 yaşına geldiğinde Bush, Beyaz Saray’da onun adına doğum günü partisi düzenledi. O gün Geoerge Bush dahil herkes konuşma yaptı. Ama Donald Rumsfeld tarafından yapıIan konuşma gerçekten etkileyiciydi. Rumsfeld’in konuşmasındaki benim en sevdiğim alıntı şu: “Milton, fikirlerin sonuçları olduğu gerçeğiyle şekillenmiş bir kişidir. “Benim burada tartışmak istediğim şey Wall Street’te gördüğümüz ekonomik kaos ve Main Street’te, ve Washington’da tabii ki, pek çok faktörün meyvesidir, ama bunların arasında Milton Friedman’ın fikirleri de vardır.

**

Wall Street’te yaşanan 1929′daki çöküş, 1930′daki Büyük Buhran’a yol açtı. Friedman’ın tezi, Roosevelt’in bir konuşmayla duyurduğu “Yeni Anlaşma”ya muhalefet oldu. Bizim en büyük birincil görevimiz, insanları işe yerleştirmek. Akıllıca ve cesurca yüzleştiğimiz zaman aşılamayacak sorun değildir. Bu inancımı savunmam için bana izin verin. Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir. Ekonomist John Maynard Keynes’in etkisiyle Roosevelt, insanların tekrar iş sahibi olabilmeleri için kamu istihdam politikasını uygulamaya başladı. Bugün yaşadığımız durgunluk hafızanın gerilemesidir. Milyonlarca erkek ve kadına istihdam sağladık ve böylece güven ve umut geri gelecektir. Bu o kadar basit değildi. Buhran, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar devam etti. Ancak savaştan sonra, Marshall kapsamına giren Keynes modeli Avrupa’da yayılmaya başladı. Onun ilkeleri yaygın bir şekilde kabul edildi. Ancak, Chicago Üniversitesi’nin Ekonomik Bölümü öyle düşünmüyordu.

Naomi Klein: Milton Friedman, üniversiteden, “Yeni Anlaşma”ya karşı bir savaş başlattı. Friedman, Mount Pellerin Society adlı bir grubun üyesiydi. Bu grup Avusturyalı Ekonomist Friederich von Hayektarafından kurulmuştu. Grup, hükümetin hizmet vermeyi ve piyasalara müdahale etmeyi durdurduktan sonra ekonominin kendisini düzelteceğine inanıyordu. 50′li yıllarda çılgın olarak görülüyorlardı Ancak, son 30 yılda ekonomik doktrinleri baskın hâle gelmeye başlamıştı. “Şok Doktrini” adlı tez bu dünya politikaları bize anlatıldığı zaman bir peri masalı olarak anlatıldı. Özgürlükleri ve demokrasileriyle dünyanın ilgisini çekmediler ama şoka, krize ve olağanüstü hâle ihtiyaçları vardı. Milton Friedman, krizin yararlarını anladı. Sadece gerçek ya da algısal kriz, gerçek bir değişimi üretir. Bir kriz oluştuğunda eylemler, etrafa yayılmış düşüncelere bağlıdır.

İIk Test: Şili

Bu okulun ilk projesi olarak da, demokratik bir seçimle başa gelen Salvador Allende’nin ABD destekli askeri bir darbeyle devirilmesinden sonra ülkeye gelen “okul” öğrencilerinin  ülke kaynaklarını özelleştirdiği Şili’yi örnek gösteriyor. Faşist Pinochet’in çok sayıda ekonomi uzmanı Friedman’ın öğrencisi olduğu için ‘Chicago Okulu Devrimi’ olarak adlandırılan Şili darbesinden sonra Friedman’ın oğlanları her türlü kesinti ve pürüzden arınmış, saf bir kapitalizm yaratmak, Friedman’ın ilk defa kullandığı deyimle, “ekonomik şok tedaviyi uygulamak amacıyla Arjantin, Uruguay, Bolivya’ya geçip, devlet ekonomilerini paramparça etme taktiklerini örneklerle irdeliyor.

Friedman’ın öğrencileri büyük bir şok ve krizden yararlanmayı ilk olarak Şili’de öğrendiler. Şili Üniversitesi Genellikle, neoliberalizmin resmi hikâyecileri, resmi gazetecileri Şili’den bahsetmezler. Onlar, Thatcher ve Reagan’ı anlatırlar, bu şekilde daha fazla takdir edilirler. 50′li ve 60′lı yıllarda Şili’nin ileriye dönük kalkınma politikaları bölgedeki bir etkiydi. Hükümet sağlık, eğitim ve endüstriye yatırım yapıyordu. Amerikan şirketleri, çıkarları için endişeleniyordu. Buna karşıIık, ABD Dış İşleri Bakanlığı Şili ve Güney Amerika’nın diğer ülkelerindeki öğrencilere Friedman’ın serbest ekonomi çalışmalarına katıImaları için sponsor oldu. Chicago Üniversitesi, Şili Katolik Üniversitesi ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma gereği, pek çok öğrenci Chicago Üniversitesi’ne geldi bizim tarafımızdan eğitildiler ve doktora aldılar. Bu öğrencilerin Şili’ye geri döndüğü düşünülmektedir.Santiago’daki Katolik Üniversitesi Ekonomi Bölümü küçük bir Chicago Okulu oldu. Programın sorumlu ekonomisti Arnold Harberger kendisini ciddi bir misyoner olarak nitelendirdi. 1970 yılında, Salvador Allende’nin Halk Birliği hükümeti ekonomideki büyük sektörlerin millileştirilmesi üzerine bir seçim kazandı. Şili’nin telefon şirketinin çoğunluğu Birleşik Devletler şirketi ITT’ye aitti. ITT başkanı Allende’nin başkan seçilmesini engelleme girişimine başladı ve Beyaz Saray başkanı Richard Nixon da onu destekliyordu. Ben orada değildim, ama şimdi bildiğimiz bir gerçeği size söyleyebilirim. Nixon, CIA’e talimat verdi ve Allende’nin başkan seçilmesinin önlenmesini emretti. Aslında, Allende seçildikten hemen sonra benim Şili askeri üzerinde baskı yapmamı sağlamaya çalıştı. CIA’in tüm çabalarına rağmen, Allende, başkan olarak yemini etti. Richard Nixon, ekonomik bir kriz yaratması için CIA’e emir verdi.Bay Nixon, Amerika Birleşik Devetleri ve Şili başkanı değil. Bay Nixon’a karşı aşağılayıcı bir terimim var: Bay Nixon, Şili başkanına ne zaman saygı gösterdi?

 Askeri darbe için hazırlıklar başladı. Kendilerine “Chicago Boys” diyen Şilili’ler 500 sayfalık “Tuğla” adlı bir ekonomi planı hazırladı. Birleşik Devlet fonları ile ekonomiyi istikrarsızlaştırmak için her şeyi yaptılar. Kamyon sürücüleri greve gitti, fabrikalar ve mağazalar durma noktasına geldi. 29 Haziran 1973′te başarısız bir darbe girişimi oldu. 11 Eylül’de, ordunun liderlerinden General Pinochet önderliğinde Başkanlık Sarayı’nda saldırı başaldı. Savaş Şoku Şili, 41 yıl boyunca huzurlu demokrasi kuralı ile yaşıyordu ama artık devrildi. Pinochet ve destekçileri darbeyi bir savaş olarak nitelendirdi. Kesinlikle bir savaş gibi tasarlanmıştı. Bir Şilili şok ve dehşet için öncü oldu. Salvador Allende Sadece, vatansever ve kolcu güçlerin ilhamı ile ülkeyi kaostan çıkarıp Salvador Allende’nin Marksist Hükümeti’ni yıktık. Chicago Boys, TUĞLA adlı ekonomik planı Pinochet’e teslim etti. Daha sonraki günlerde 13 binden fazla aleyhtar tutuklandı ve hapsedildi. Binlerce esir Ulusal Stadyum’da yollandı ve işkence edildi. Şili, dünya çapında ünlü olmaya başlamıştı.

- Kaç kişi var? 10 bin.

**

Kasım başında, 5 bin tutuklu serbest bırakıldı. Geride kalan 900 kişi diğer gözaltı merkezlerine gönderildi. Bir aydan az süre sonra FIFA Şili’ye izin verdi ve Dünya Kupası elemeleri aynı stadyumda yapıldı. Rakipleri Sovyet Rusya’ydı ve orada oynamayı reddettiler. Sonrasında, Şili boş kaleye gol atarak puan aldı ve 1974′teki Dünya Kupası finallerine kadar çıktı.

Ekonomik Şok

Pinochet, şoktaki nüfusa Chicago Boys’un önerdiği politikaları empoze etti. Bu politika, fiyat kontrollerinin kaldırılması, devlet şirketlerinin satılışı, ithalat engellerinin kaldırılması ve devlet harcamalarının kesimleriydi. Sonrasında, Friedman, açıkça Şili deneyimlerinin önemini kabul etti. Komünizm’e karşı yapılan ilk hareketimiz bu olmuştu ve serbest piyasa hareketi tarafından değiştirildi. Bu işe yaramadı. Bir yıl sonra enflasyon yılda %375 oranına çıktı. Dünyanın en yüksek enflasyonuydu. Mart 1957 yılında, Arnold Harbenger ve Milton Friedman Santiago’ya gitti. O, gerçek ekonomik krizde kimsenin kullanmadığı bir ifade kullandı. O, buna “Şok Tedavisi” diyordu. O, salgında acı çeken bir ülkeye yardım edecek bir doktor olduğunu söylüyordu. Ve reçetede sadece o ilaç vardı: Şok tedavisi. Friedman, General Pinochet şok tedavisi fikrini çekici bulduğunu yazdı. Sadece geçici işsizliğin biraz sıkıntıIı olacağını söyledi. Hızla belli oldu ki, Friedman’ın ekonomik politikaları fakirlere kötü sonuçlar doğururken, zenginlerin yararına oluyordu.Ortalama gelire sahip bir ailenin yaşamını sürdürebilmesi için harcamalarının %74′ünü gıdaya yöneltmeleri gerekiyordu. Otobüs ücretleri ve süt gibi öğeler lüks sayılıyordu. Böylece Pinochet daha sonra yakın arkadaş olacağı bir İngiliz bakanının okulda süt dağıtımı hareketinden kurtulmuş oldu. Bu ekonomik politikaları uygulamak için korkulacak bir düşmanın olması gerekiyordu. Bunun Marksizm üzerinde gerçek bir zafer olduğuna inanmıyorum. Marksizm hayalet gibidir onu yakalamak çok zor, hatta imkânsızdır. Friedman ve Harberger özgürlük ve demokrasi ile el ele giden serbest piyasa ekonomilerini savundu. Ama Şili’de bu fikirler, askeri diktatörlük kapsamında uygulandı. Yani, tam tersi geçerliydi. Latin Amerika’da yaşayan insanların çoğu, milyonlarca kişiyi etkileyen ekonomik şoklar ile başka türden bir topluma inananlar üzerinde yaygın hale gelen işkence arasında direkt bir bağlantı olduğuna inanıyor. Onlardan birisi Orlando Letelier idi. Letelier, Washington’da Allende’in büyükelçisiydi. Leteiler, Amerika’ya sürgün edilmeden önce Pinochet’in cezaevlerinin birinde tam bir yıl geçirdi. Bu görüntüler kaynak dosyadandır. Letelier, 1976′da şöyle yazdı: “Ekonomik plan yürürlükte kalmak zorundaydı ve sadece Şilili’ler bağlamında, yüzlerce kişi öldürüldü. Tüm ülke çapında toplama kampları kuruldu ve 3 yıl içerisinde 100 binlerce kişi hapsedildi. “ Bir aydan az bir süre sonra, Letelie, otomobiline konan bir bombayla öldürüldü. Bugün, güçIü bir bomba genellikle sessiz olarak bilinen elçilik yolunda güçIü bir bomba otomobili parçaladı. Şilili Orlando Letelier Salvador Allende’nin Marksist rejiminin son aylarında dışişleri bakanı olmuştu. Pinochet’in gizli polis üyesi Michael Townley bombalamanın arkasındaki isimdi. CIA bilgisi dahilinde Birleşik Devletlere sahte bir pasaport ile girmişti. Şili’nin adalet sistemine güveni var mı?

 Bir vatansever olarak, bir anti-Marksist savaşçı olarak ve bir cunta destekçisi olarak benim tam güvenim var. Onun güvenine rağmen, Townley Birleşik Devlet’lere iade edildi ve Letelier cinayetinin sorumlusu olarak mahkum edildi. Pinochet, Şili’yi 17 yıl boyunca askeri diktatörlük ile yönetti. Ancak, röportajda Harberger ile görüşmeyi reddetti. Uzun bir serbest ekonomi sistemi içerisinde uzun süreli baskıcı bir hükümet olarak kalamazsınız. Orlando Letelier cinayetinin gerçekleştiği yıl Milton Friedman, Nobel Ekonomi Ödülü’ne lâyık görüldü. Sizin neler olduğuna dair çarpık fikirleriniz var. Size bazı gerçekleri söyleyeyim: İlk olarak, Şili’ye gitmeden önce oradaki üniversiteler tarafından iki onursal derece teklif edildi. Onları reddettim, çünkü bu üniversiteler kısmen de olsa, kamu fonları tarafından destekleniyordu. Ben, Şili’deki herhangi bir politik sistemden destek alıyormuşum gibi görünmek istemedim. Ben Şili’nin bir temsilcisi değilim, danışmanı da değilim. Şili hükümetiyle hiçbir bağlantım da yok. Ve şimdi Profesör Milton Friedman 1976, İsveç Nobel Ödül Töreni

“Friedman evine dön!” Bu olay için çok üzgünüm. Daha kötüsü olabilirdi. Devrim Yayılıyor Neden Şok Doktrini üzerine çalışıyorum?

 Bu saf kapitalizmin vahşi geçmişine dair bir hikâye anlatmak için mi?

 Kapitalizm, kontrolsüz bir şekilde dünyaya hakim oldu. Şili, Chicago Okul politikalarını destekleyen Güney Amerika’daki tek ülke değildi. Friedman’ın destekçileri Brezilya’daki önemli bölgelere ve Uruguay hükümetine önemli tavsiyeler veriyordu. Daha sonra, 26 Mart 1976′da Arjantin’deki bir askeri darbe Isabel Perón hükümetini devirmek istiyordu. General Videla önderliğindeki ordu Arjantin’deki üç bölgede kontrolü ele aldı. Chicago Boys, askeri yönetime önemli mesajlar verdi. Büyük bir ekonomik sistem ve sosyal mühendislik için fırsat ele geçirdi. Darbe bir yıl içerisinde, %40′Iık bir ücret düşüşüne sebep oldu. Fabrikalar kapandı ve yoksulluk arttı. Bu ekonomik politikaların kabulü için Şili’deki gibi halkın terörize edilmesi gerekiyordu. Videla, Pinochet’in deneyimlerini öğrendi. O, insanları yok etme taktiğini uyguladı. Kamu ve özel korku arasında bir denge sağlandı. Ortadan kaldırma güpegündüz yapılıyordu ve her zamanki gibi inkâr ediliyordu. Biz, Arjantin toplumunu savunuyoruz Bu oyunun kuralları sıradışıdır. Biz aramadık ve provoke etmedik. Şili ve Arjantin ordusunun kullandığı pek çok teknik Birleşik Devletler’in etkisi altındaki Amerikan Okulları’nda öğreniliyordu. İşkence teknikleri öğretildi. Tecavüz için soyundurma, sivri nesnelerle işkence, el ve ayak kırma, gözleri dışarı çıkarma, dağlama Latin Amerika’da insan haklarını ihlal eden pek çok rejim var. Siyasi cinayetler, işkence, sürgün, yargısız infaz, bunların hepsi o okullarda öğrendiklerin tekniklerden bazılarını içine alıyor. Haklı olabilirsin. Eğer burada uyguladığımız teknikleri kullandığımızı söylersen bunu inkâr edemem. Bilinen bir askeri düşmana yapılan işkence askeri bir avantaj elde etmek için uygulanır. Ben, doğru ve akıllıca olduğunu düşünüyorum. Ama bunların ötesinde, işkence tekniklerinin insanları korkutmak için kullanılması tamamen yanlış. Etik dışı ve ahlâksızlıktır. Ama Arjantin ve Şili’de bu teknikler sadece asker ve teröristler üzerinde kullanıImamıştır. Öğrenci ve sendika üyeleri üzerinde de kullanıIdı. Serbest piyasa ekonomisine muhalifler bu işkence tekniklerine maruz kaldı. 1978 yıIında, Arjantin, Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı. Final maçı, binlerce mahkûmun işkence gördüğü dünyadaki en büyük toplama kampından 2 km ötedeki stadyumda oynandı. “GOL! GOL!” haykırışlarının tutsakların seslerini bastırdığı bir gerçekti. Dünya Kupası’ndaki şimdiye kadar yapılmış en iyi ve olağanüstü bir organizasyon. Binlerce bayrak, .. binlerce kısılmış ses, Açık mavi ve beyaz renginin arkasında 25 milyon Arjantinli var. Futbol ülkemiz için bir mucizedir. ÜIkemiz muhteşem olduğu için başkaları tarafından eleştirilmektedir. Arjantin, terörist rejimi Şili’den bir adım daha öteye götürdü. Kaybolanlar arasında yüzlerce hamile kadın vardı. Kadınların öldürülmeden önce doğum yapmalarına izin verildi. Tüm hamile kadınlara cezaevinde doğum yapmaları için izin verildi. Böylece, onlar öldükten sonra çocukları çalabileceklerdi. Bu 500 çocuk için yapıldı. O 500 çocuktan birisi de benim. Bu çocukların bir çoğu askere bağIı aileler tarafından büyütüldü. Cunta projesinin bir hatırlatıcısı olmak ve ütün bir topluma değişklik yapmak için alıkonmuşlardı. Cunta hâlâ iktidardayken Kaybolanların bir grup anne ve büyükannesi Plaza de Mayo’da protesto yaptı. Kayıp çocukları için dedektifler tuttular. Cunta çökertildikten sonra, bir kısmı bulundu ve ailelerine geri verildi. Bazılarının sadece kalıntıları bulunmuştu. Ama çoğunluk hiçbir şey bulamamıştı. General Videla, cinayet, alıkoyma ve işkenceden suçlu bulundu. Ben bir ifade kullanmak istiyorum, bu benim için değil ama Arjantinliler, “Bir daha asla onurunuz olmayacak!” Videla, ömür boyu hapse mahkûm edildi.

**

Latin Amerika’daki bu ilk deneyler Friedman ve yandaşlarına ciddi bir ideolojik sorun sundu. Friedman’ın söz verdiği bu politikalar elit kesimi daha zengin yapmayacaktı, ama mümkün olduğunca daha özgür toplumlar yaratacaktı. Bu zulme karşı bir savaş oldu. Kapitalizm ve özgürlük el ele ilerledi. Ancak, görüyoruz ki, 70′li yıllarda bu politikayı uygulayan ülkeler askeri diktatörlüklerdi. Nixon, bu askeri diktatörlerin hükümetlerinin serbest piyasa ekonomilerini ciddi anlamda desteklemişti. Ancak, Birleşik Devletler’in iç ekonomi politikalarına geldiğimiz zaman Nixon yeniden seçilme endişesine girdi. Bu çok farklı bir hikâyeydi.

Chicago Okulu ve İngilizce Konuşan Dünya

Friedman’ın Nixon ile dostça bir ilişkisi vardı. Chicago Okul Kolejleri ve öğrencileri çeşitli hükümet çalışmalarına dahil edildi. Donald Rumsfeld onlardan biriydi. Ama 1971 yılında, ekonominin çöküşüyle Nixon, Friedman’ın fikirlerine sırtını döndü. ve ücret-fiyat politikası uygulamaya başladı. Sorumlu olarak Rumsfeld seçildi. Ben, uzun süre ücret ve fiyat politikasına karşı çıktım. İçerdiği devlet müdahalesinin özgür bireyler için sıkıntı yarattığına inanıyorum. Keynesyen politikası başarılı oldu.. ve Nixon elde ettiği bölgesel çoğunluk sayesinde ikinci dönemi kazandı. Bu, Friedman için bir darbe oldu. Daha sonra 1979 yılında, Margaret Thatcher Büyük Britanya başbakanı seçildi. Thatcher’ın akıl hocası ise Friedman’ın eski hocası Friederich von Hayek oldu. Ve bir yıl sonra, Ronald Reagan Birleşik Devletler başkanı seçildi. Şimdi Britanya ve Amerika, Friedman’cılar tarafından yönetiliyordu. Margaret Thatcher’ın programı hükümet harcamalarında kısıtlama, vergi oranlarında indirim, devlet mülkiyetini azaltmak, sanayi veya sanayi düzenlemesi çalışmalarını azaltmak, ve ılımlı, istikrarlı bir para politikasını ve enflasyonu düşürmeyi destekliyordu. Görevindeki ilk 3 yıl içerisinde işsizlik mesajları ekonomide iki katına çıktı ve bu da bir grev dalgasına yol açtı. Thatchers’ın kişisel onay oranları %25′lerde seyrediyordu. İngiltere’nin büyük şehirlerinde ayaklanmalar baş gösterdi. Hatta Margaret Thatcher hayranlarının bile kuşkuları vardı. Thatcher’ın hükümeti ve ekonomik performanslar birbirine girmiştir. Medyanın “U dönüşü” söylemini duymak için nefeslerini tutmuş bekleyenlere söyleyeceğim tek bir şey var:

Sen dönmek istiyorsan dön “Leydi” dönmeyecek.

Friederich von Hayek, Thatcher’ı baskı yaparak Pinochet’in ekonomik şok terapisi politikalarını uygulamasını istedi. Thatcher’ın cevabı şöyle oldu: İngiltere’de demoktratik enstitülerimiz var ve Şili’deli yüksek derecede uzlaşma gerektiren bazı olaylara karşı alınan önlemler kabul edilemez Thatcher’ın derin şöhreti bir kez daha derinlemesine araştırılmış gibi görünüyordu. Diktatörlüklerden ziyade, demokratik ülkelerde uygulanan serbest piyasadaki aşırı tutuculuğunu devam ettirmesi insanların zararına olacaktır ve bunun devam ettirilmesi imkânsızdır. Peki, Thatcher’ı uçurumun kenarından çekip kurtaran neydi?

 Kriz. Kesinlikle. Nihai kriz oldu. Bu bir savaştı. Çok uzun yıllardır biz buradayız. İngiliz toprakları yabancı bir güç tarafından işgal edilmiştir. Hükümet, büyük bir görev kuvvetinin denize açıImasına karar verdi. En kısa sürede tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra yenilmez HMS bu kuvvete öncü olacak. İngiltere’de yaşayan insanların birçoğu Falkland’dan bile habersizdi. Ama Arjantin, güneydoğusunda yüzlerce metre ötedeki Falkland Adaları’nın işgal ettiğinde Thatcher, “Demir Leydi” olduğunu kanıtlamak için şans yakaladı. Savaş 3 ay içerisinde bitti. Askerler İngiltere’ye döndüğü gibi vatansever kutlama dalgaları ülkeyi sardı.Thatcher, büyük bir çoğunluk sayesinde 1983 seçimlerini kazandı. O, şimdi Şili’de tanık olduğu ekonomik şok terapisinin benzerini uygulamaya aldı. İngiltere’deki en güçlü sendika Madem İşçileri Ulusal Birliği oldu. National Carbon, çukurları kapatmaya başladığında, madenciler greve gitti. Londra’nın merkezi, binlerce madenciye ve onların grevlerine destek verenlerle doldu. Bu, 1926′dan bu yana İngiltere’deki en uzun, en acı, ve en pahalı grev oldu. Grev neredeyse 1 yıl sürdü. Thatcher, sendikaları yok etmek için her aracı kullandı. Sonunda, yenilen madenciler oldu. Thatcher, bu zaferi İngiltere’ye Chicago Okulu devrimini getirmek için kullandı. Parlak reklam dizileri özelleştirmenin büyük ölçüde reklamını yaptı. Thatcher, çelik endüstrisini, suyu, elektriği, benzini, telekominikasyonu, havayollarını, ve yağı sattı. Toplu konut satıldı. Konsey hizmetleri azaltıIdı. 1986 yılında, banka ve finans hizmetleri serbest bırakıIdı. Buna Büyük Patlama dendi.Bu gece burada, bunun bir “Büyük Patlama” olduğunu hatırlatmam gereken kimse yok.

1982 Falkland savaşı

Margaret Thatcher İngiltere’de 1982 yılında Falkland savaşını benzer amaçlarla kullandı. Savaş nedeniyle oluşan karışıklık ve milli duyguların uyanması sayesinde grev yapan madencileri büyük bir şiddet kullanarak bastırdı ve batı demokrasisindeki ilk özelleştirme dalgasını(rage) başlattı.

Ve Özelleştirme, kapitalizmin var oluşunun en temel öğelerinden biridir. Bu anlamda yeni değildir. Klein bu kitabında, kapitalizmin bunu başarabilmek için geliştirdiği taktiklerin giderek radikalleşmesine dikkat çekiyor. Kabaca, bu taktikler, sel, su basması, deprem gibi doğal felaketler, savaş, darbe ya da terörist saldırılar arkasından yaşanan ‘kolektif şok’la birlikte halkın şaşırması sonucu, normalde hiç de popüler olmayan, hatta halkın karşı çıtığı ekonomik önlemlerin ve toplumsal yasaların hızlı bir şekilde gündeme getirilip, yürürlüğe konmasını içeriyor.

İngiltere’de Thatcher’dan önce, bir CEO bir işçiden ortalama on kat daha fazla kazanırken 2007 yılına gelindiğinde, 100 katı kazanmaya başladı. Birleşik Devletler’de, Reagan’dan önce CEO’lar ortalama bir işçiden 43 kat daha fazla kazanıyordu. 2005 yılına gelindiğinde, 400 kat daha fazla kazanmaya başladılar.

Friedman, açıkça Chicago Okulu politikalarının dünyada yayılmasında Thatcher ve Reagan’ın önemini kabul etti. Thatcher ve Reagan’ın aynı dönemde göreve başlamaları ekonomik ve parasal politika için farklı bir yaklaşımın dünya çapında genel kabul görmesi için çok önemliydi. Şimdi tarif ediyorum ki, uzun vadede özgürlük ve demokrasi yürüşü için umut planı Marksizm ve Leninizm’i tarihin üzerine bir kül gibi serpecek. Tıpkı diğer zulüm edenlerin özgürlüğü ve demokrasiyi kısıtladığı gibi kısıtlayacak.

1989 Göklerin Barışı Meydanı

1989’da Çin, Göklerin Barışı meydanında kan döküldü ve on binlerce kimse tevkif edildi. Bu şok sayesinde komunist partisinin önünde büyük export bölgeleri kurmak için bir engel kalmadı.

Demir Perde Ötesinde

Her yerde, komünizmin düşüşü hakkında hikâyeler duyuyoruz. Reagan ve Thatcher’ın ülkelerini refah içinde gören eski komünist bloğu insanları serbest piyasa ekonomileri için talepte bulundular. Bu tamamen bir masaldan ibaret. Otoriter komünizm altında yaşayan insanlar gerçekten demokrasi istedikleri doğru mu? ve gidip blue jean satın almak istiyorlar, Big Mac yemek istiyorlar, bu doğru. Ama bu, vahşi batı kapitalizminin sosyal güvencesiz olmayı istediği anlamına gelmez. Pek çok doğu ülkesi yıkıIdı ve bu güne dek acınası bir şekilde yaşadılar. Thatcher, İngiltere’deki sendikaların gücünü kırmak için her şeyi yapmıştı. Ama 1988 yılında, Thatcher Polonya’ya gitti ve buradaki amacı işçi sendikalarıyla “Dayanışma” içerisinde olduğunu göstermekti. Şimdi sürece ve nerede olduğunuza bakın, olmak istediğiniz yere.Polonya’daki grevler Haziran 1989′daki genel seçimlerde itiraz hakkı tanınmasını sağladı. Bu durum, Doğu Avrupa boyunca süren gösteri dalgalarını tetikledi. Geçmişte, Sovyetler Birliği, demokratik hareketleri önlemek amacıyla askeri gücünü kullanmıştı. Ama Sovyetler Birliği yeni bir lider modeli edinmişti, Mihail Gorbaçov. Glasnost ve Perestroika’yı öneren kişi. Gorbaçov, üçüncü bir yoldan bahsediyordu, İskandinav stili sosyal demokrasiye aşamalı bir geçişi. Serbest pazar kapitalizmi ile komünizm arası bir işleyiş. Gorbaçov Batı’nın kamusal ve politik işleyişini cazip hale getiriyordu. O cesur ve kararlı bir liderdi. Gorbaçov’un iktidara geldikten sonra, eski komünist rejimlerin bir bir çöküşünü izledi. Yıl sonunda Avrupa’nın bölünüşünün en ünlü sembolü altüst oldu ve sona erdi. Friedman ve Chicago Boys için yeni bir dünyanın kapıları açıIdı. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov, ekonominin aşamalı olarak reformunu umut ediyordu.

1991’de Gorbaçov Londra’daki G7 zirvesine davet edildi. Kademeli ekonomik reformları için finansal destek umut ediyordu. Bunun yerine radikal şok terapisi benimsenmedikçe başarının gelmeyeceğini düşündüğü konuşuluyordu. Bir ay sonra ona karşı bir darbe girişiminde bulunuldu. Komünist tarafın etkin isimlerinden oluşan bir grup Gorbaçovu Kırım’daki tatil evinde hapsetti. Tanklar Rus Parlemontosu’nun Beyaz Saray’ını çevreledi.Sokak çatışmaları başladı. Fanatiklerin pozisyonlarını sağlamlaştırmak için şiddete başvuracağı belliydi. İnsanlar ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalar Rus devriminin ilk zamanlarından beri karşılaşıImamış kadar ağırdı. Sabah şafak vakti geldiğinde bir enkaz yığını ortaya çıktı. Darbe ağır şekilde etki etmeye başlamıştı. Rus parlamento binası etkilenmemişti. Askeri kuvvet hamlesini yapmamıştı, ve Boris Yeltsin içeride her zamankinden daha güçIüydü. Bu Yeltsin’in en iyi durumuydu. Gorbaçov serbest bırakıldı ve Moskova’ya geri döndü. Ancak gücünü büyük ölçüde kaybetmişti. Kasım 1991’de, Sovyetler Birliği dağıIdı. Rus halkı derin bir şok yaşamıştı. Yeltsin artık Rusya federasyonu ekonomik politikasının başındaydı. Böylece serbest piyasa Rusya’ya gelmiş oldu. Kaos oluşmuştu. Rusya’da Chicago Okul politikaları benimsendi.Serbest piyasa, Haçlı Seferleri’nde yeni bir başlangıca işaret ediyordu. Bu tamamıyla şoktu, terapi değildi.

Popüler kapitalizmin teşviki için kamunun tüm çabalarına rağmen gerçekte bir avuç iş adamı büyük servetlerin sahibi oldu. Devlet endüstrileri pazarlıkla satıIdı. Rus basını Yeltsin’in reklamını yapıyordu. Chicago Boys. 1992’de Yeltsin’in şok terapisiyle Rusya 1991’e oranla %40 oranında küçüldü.

Rusya’nın 3′te 1’i yoksulluk sınırının altına düştü. Maaşlar aylarca ödenmedi. Bugün uzmanlar yaklaşık 140 milyon Rus’un çok yakında yoksulluk sınırının altında yaşayacağına inanıyor. Yoksulluk yaygınlaştı ve organize suçlarda patlama yaşandı. Moskova yeni vahşi batı olmuştu. Rusların büyük çoğunluğu Chicago Boys’un radikal vizyonuna karşı koydu. Mart 1993’te parlamento önemli bir karar aldı. Yeltsin’e verilen özel güçlerin kalkması için oylama yapıldı. Yeltsin olağanüstü hâl ilan etti. Anayasa Mahkemesi, bunun yasadışı olduğuna karar verdi. 21 Eylül’de Yeltsin, Pinochet seçeneği olarak bilinen sıfatı aldı ve parlamento’yu dağıttı. Batı Yeltsin’i destekledi. Biz Boris Yeltsin’in Rusya’daki en büyük umut olduğunu düşünüyoruz.

2 gün sonra, parlamento Yeltsin’in görevden alınması için oylama yaptı ve sonucu 636’ya 2 oydu. Beyaz Saray etrafında toplanan binlerce destekçisi televizyon istasyonunda yürüyüş yaptı. Görünüşe göre parlamento destekçileri kazanıyordu. Yeltsin tatil evinden Moskova’ya geri döndü. O gece 100 gösterici Yeltsin güçlerinin karşı atağıyla öldürüldü. 4 Ekim’de Beyaz Saray’ı durdurmak için askeri birlik oluşturdu. 2 sene önce korumuş olduğu yapıyı bombaladılar. Birleşmiş Milletler eyalet sekreteri şöyle diyordu: Amerika, parlamentonun eylemini desteklemiyor. ama bunlar olağanüstü zamanlardır. Yeltsin artık çok güçIüydü. Chicago Boys’un tavsiyesiyle kapitalizm formunu yönetiyordu. Ayrıca, devlet sektörleri satıIdı. Devasa bir politik etkileşimle, yeni bir milyarder iş adamları sınıfı oluştu. Oligarşi. 1998’de Rus çiftliklerinin %80′i iflas etti ve 70.000 devlet fabrikası kapatıIdı. 8 yıIda açlık sınırında yaşayanların sayıları 72 milyon arttı. Bu sırada Moskova, dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar çok milyardere sahip olacaktı. Yeni Düşman İyi günler. Geldiğiniz için teşekkür ederim. Bugün sizlere Donald Rumsfeld’in adını sunmaktan onur duyarım. Yeni Savunma Bakanı olarak. Ülkemize yeniden hizmet etmeyi bekliyorum. Rumsfeld, Gerald Ford’un altında savunma bakanı olmuştu. Şimdi korkulması gereken Sovyet Rusya’ydı. Rusların geldiğini kesin olarak söylemiyorum. Diyorum ki, koşullar bu. Ruslar 3 metre uzunluğunda demiyorum. Diyorum ki, 5.3 milyondular, 5.9 oldular. Büyümeye devam ediyorlar. Şimdi evin çok yakınında yeni bir düşman vardı. 10 Eylül 2001’de, Rumsfeld planlarını açıklayan bir konuşma yaptı. Birleşik Devletler ordusunun büyük ölçüde özelleştirilmesiyle ilgili bir açıklama. Milton Friedman bununla gurur duyacaktı. Şöyle dedi: Bugünkü konu tehlikeli, bir düşmanla ilgili, Birleşik Devlet’in güvenliğini tehdit eden ciddi bir tehlike. Bu düşman, 5 yıllık bir diktatörlük planı dayatan, merkezi planlamada son kalelerden birisidir. Belki de, bu düşman eski Sovyetler Birliği olarak söylenebilir, ama o düşman ortadan kalktı. Bu düşman evimizin çok yakınında. Pentagon bürokrasisi. Bugün, bürokrasiye savaş ilan ediyoruz. Ertesi gün, Amerikan Hava Yolları 77 nolu uçağı, Pentagon’a çarparak 184 kişinin ölümüne yol açtı.

9/11 Şoku

Bu saldırılardan sonraki hisleri düşünün. Kim bu insanlar?

 Nereden geliyorlar?

 Bize neden kızgınlar?

 Toplu anlatımda büyük bir kayıp var. Yaşadığımızı düşündüğümüz dünyada yaşamıyorduk. Ve de politik liderlerimizden saldırılardan önceki, düşündüklerimiz ve anladıklarımız geçerli değildi. Yeni kavramımız vardı:

9/11 öncesi düşünce.. Ve her ne olduysa aniden yeni hikayeler sihirli bir şekilde ortaya çıktı. Biz bir medeniyetler çatışması içindeydik ve içinde yaşadığımız dünya bu hâle gelmişti. Bir kötülük ekseni vardı ve biz teröre karşı savaşıyorduk. Bu kazanılamaz savaşın özeti çok büyük ekonomik sonuçlar getirdi.

 2001’den önce, Homeland Security zar zor bir endüstri olarak elde edildi. Bugün bu, Hollywood ve müzik endüstrisinin birleşiminden daha büyük hâl aldı.

11 Eylül 2001 ve 2006 arasında Homeland Security departmanı özel taşeronlara 130 milyar dolar dağıttı. Bu, kapitalizm karmaşasının felaketidir. Yeni bir ekonomik korku üzerine kuruldu.

Teröre Karşı Savaş – Bölüm 1

İyinin kötüye karşı gerçekleştirdiği bu muazzam çatışma elbette olacaktı.

G.Bush: Teröre karşı en iyi savunma, teröre karşı küresel bir saldırıdır. Bu her yerde olabilir.

Bu savaşın ilk evresi Afganistan’ın bombalanmasıdır. Taliban hükümeti hızla devrildi. Savaş sonrası daha da karmaşıktı. Terörizme karşı kavgamız Afganistan’da başladı, ama burada bitmeyecek. Şu anda istihbarat toplayabileceğimiz tutuklulara bakıyoruz. Guantanamo, KUBARK kılavuzu teknikleri Amerikan güçleri tarafından açıkça ve alenen ilk kullanılan tekniklerdi. Resmi olarak Beyaz Saray tarafından kullanılan bir yayın tarafından dünyada açıkça yayınlanıyordu. Fiziksel ve psikolojik yalıtımlar yakalanma anından itibaren muhafaza edilmelidir. Direnç kapasitesi kaybolarak azalır. Mahkumlar her zaman sessizliklerini korumalıdır. Hiçbirinin diğeriyle konuşmasına izin verilmemelidir.

Mahkumlardan üçü Asif Iqbal, Rhuhel Ahmed ve Shafiq Rasul Tipton İngiltere’dendi. BırakıImadan önce Guantanamo’da 2 yıldan fazla zaman geçirdiler.

Mantıken doğru. Konuşmamalısınız, bir şey yapmamalısınız, doğrulamazsınız. Oturduğunuz yerde düşünmelisiniz: Neler oluyor?

 Neredeyim ben?

 Hayatımızın geri kalanını burada mı geçireceğiz?

 Eve dönecek miyiz?

 Ailelerimizi bir daha görecek miyiz?

 Guantanamo’daki 779 mahkumdan sadece üçü herhangi bir suçtan mahkûm oldu.

G. Bush: Şu anda, kesin emin olduğum tek şey bunların kötü insanlar olduğudur.
Tüm dünya için bir mesajdı, mesaj açıktı: Eğer bizim yolumuza girersen böyle olur.

Teröre Karşı Savaş – Bölüm 2

Terörle savaş, tek bir adama ve tek bir ülkeye yönelik değildir. Irak’ın işgalinin gerçekleşmesi için birçok neden vardı. Birleşik Devletler, El-Kaide liderinin gerçekten gizlendiği bir ülkeye saldırmak isteseydi, nükleer silahları olan ve diğer ülkelere nükleer silah satan Pakistan açık bir seçim olurdu. Pakistan’ın taliban ile bağlantısı vardı ve diktatörlük ile yönetiliyordu. George Bush, Pakistan yerine dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerine sahip Irak’ı seçti.

Toplu İşkence Benzeri Savaş

Şimdi, Savunma Bakanlığı’nın savaş planı Bir önceki Körfez Savaşı benzemiyor. Daha çok 1989′daki Panama İşgali’ndeki plana benzeyecek. CBS’in haberine göre, savaş “A-günü” başlayacak. Buradaki A “hava saldırısı”, Saddam’ın askerlerini bu oyunu oynamak için mümkün oldukça isteksiz ve aciz bırakacak. Fikir tahmin edilemeyecek düzeyde gök gürültüsü gibi yağacak: “Şok ve dehşet”.Eğer, Pentagon bir gün savaş planını sunduğu zaman, Hava ve Deniz Kuvvetleri, Irak hedeflerine günde 300 ile 400 kadar seyir füzesi gönderecek. Bu, 40 günlük ilk Körfez Savaşı’nda gönderilenlerden daha fazlasını oluşturuyor. Bu büyüklükteki bir saldırı daha önce ne görüldü, ne de düşünüldü. Halla Ullman şok ve dehşet konseptini oluşturanlardan birisi, ve bu çok sayıda hassas güdümlü silahlara dayanmaktadır. Yani, günlük veya haftalık değil, Hiroşima’daki anlık bir etkiye eş değerdir. Şehir düşüyor. Güçlerini kırıyorsun. Onları yıpratacak acımasız bir kampanya başlatıyorsun. Yani onları 2, 3, 4 ve 5 gün içerisinde fiziksel, duygusal ve fiziksel olarak yoruyorsun. Dün gece, Bağdat’ta 2 km’lik alan cehennem gibi görünüyordu. Bombalamanın ilk dalgasında Bağdat halkı, KUBARK klavuzunda yer alan duygusal yoksunluğu yaşıyordu. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Birleşik Devlet’ler yağmanın durdurulması için hiçbir şey yapmadı.Bazı Birleşik Devletler yetkilileri bunları Irak’ın parçalanması için başlangıç olarak gördü. Yüksek öğretimde yeniden yapılanma müdürü John Agresto, okul yağmalarının, temiz bir başlangıç için fırsat olduğunu söylüyordu. Aslında, yaptırımlardan önce Irak, bölgedeki en iyi eğitim sistemine sahipti. Iraklı’ların %89′u okur-yazardı. Buna karşılık, John Agresto’nun devletinde, New Mexico’da, okuma-yazma bilmeyen kişi sayısı %46′larda seyrediyordu.

Irak’taki şokun üç farklı biçimi vardı.

Bunlar eş zamanlı olarak birlikte işliyordu.

İIk önce savaş şoku gerçekleşti, hemen ardından Paul Bremer tarafından empoze edilen ekonomik şok tedavisi bunu izliyordu. Hızlıca gelişen bu ekonomik şokun sağladığı ekonomik dönüşüme karşılık direnci kırmak için işkence şoku dahil, zorlama şoku vardı.

3 çeşit şok vardır.

Ekonomik Şok

2003 yıIında, Paul Bremer, Irak’a Birleşik Devletler elçisi olarak atandı. İki hafta sonra, Irak’ı ticari işlere açık ülke olarak ilan etti. Irak ekonomisine yön vermek için koalisyonun geniş bir yetkisi olduğuna inanıyoruz. Bremer, Irak hakkında az şey biliyordu ama felaket kapitalizmini çok iyi biliyordu. Bremer, Homeland Security patlamasının başlarında Kriz Danışmanlık Uygulaması’nı başlattı. Bugün, Bağdat için çok önemli bir gün. Bremer, ilk 4 ayı Chicago Okulu yasalarını uygulayarak geçirdi. Rumsfeld, özgür dünyadaki bası aydınlara Irak’ı vergi ve yatırım kanunlarına sahip bir yer olarak tarif etti. Bremer’in ilk icraatlarından biri 500 bin devlet işçisini kovmak oldu. Bu, hükümetleri tahrip etmek için kısmen başarılı oldu, aynı zamanda Friedman için de bir avantajdı. ÜIkenin yeniden inşası para vaad edildi.

G. Bush: Afganistan ve Irak’ın geleceğine yaptığımız yatırım Marshall planından bu yana en büyük yatırım olacak.

Ama tam tersi oldu. Marshall planının, Avrupa’daki sanayii gelişimini amaçlanmışken, Irak’taki Amerikan paraları, Amerikan şirketlere aktarıldı. Eğer bir Irak’lı iş için gelirse taşeron listesinin sonuna yazılıyordu.

Bu arada kültür ve tarih de unutulmuyor. Tam bir kaos içindeki ülkede müzeler, tarihi kalıntılar, kültür değerleri yağmalanıyor. ABD askerleri ya buna göz yumuyor ya da kendileri de yağmacılara katılıyor. Klein’a göre, ABD’nin kültürel değerlere karşı sorumsuz davranışı plansızlığın ya da yabancı bir kültüre karşı duyulan kayıtsızlık değil, bilinçli bir politikanın sonucudur. Böylece, sadece yeni bir  ekonomik sistem yerleştirmek için ‘terra nullius’, yani boş topraklar yaratılmıyor, ayrıca bunun gelecekteki temellerini atmak amacıyla yaratılan kültürel bir holokostla birlikte ‘boş bir sayfa’ yaratılıyor.

Creative Associates yeni müfredata uygun eğitim sistemi ve yeni kitapların yazımı için 100 milyon dolarlık sözleşme imzaladı. Yönetim ve teknoloji danışmanı Bearing Point Irak’ta pazar odaklı bir sistem oluşturmak için 240 milyon dolar karşılığında sözleşmeleri aldı. Merkezi Kuzey Karolina’da bulunan RTI Irak’a demokrasi getireceği düşünülen fikirleri 466 milyon dolarlık sözleşmeyle satın aldı. Irak’taki sözleşmelerin değeri arttı, Halliburton’a 20 milyar dolar kazandırdı. Parsons’a, Irak’ta 142 sağIık kliniği inşa etmesi için 186 milyon dolar verildi. Sadece 6 tanesi tamamlanabildi. İIk 4 yıl içerisinde harcanan milyar dolarlara rağmen elektrik ve su kaynakları çok gelişmemişti.

Paul Bremer: Burada başarılı olacaktık. Başarılı olduğumuz zaman, önemli bir şey yapmış olacaktık. Sadece Irak halkı için değil tüm bölgede batı çıkarlarına hizmet etmek için önemli bir şey yapacaktık. Hatta, yeni Irak para birimi yurtdışında basıldı. Size bu paralardan birini göstermem için bana izin verin.

Birleşik Devletler, sözleşmeleri kazanan özel taşeronları izleyebilmek için onlara para ödüyordu.

İŞ İSTİYORUZ!

Naomi Klein: 2004 yıIında Bağdat’taydım bu dönemde patlama olayları, düzenli olarak gerçekleşiyordu. Bağdat’a vardığım gece, kaldığım otelin hemen yanında bir bomba patladı. Ama bu dönemde kaosa ve şiddete rağmen bana çarpıcı gelen şey ertesi gün oldu. Iraklı’lar sokaklara döküldü ve protestoya başladılar. Necef’de 19 ölü ve 100 yaralı vardı. Onların talep ettikleri, seçimlerin yapılmasıydı. Onlar, Saddam sonrası dönemde söz hakkı sahibi olmak istiyorlardı. İşgalin ilk yıllarındaki protesto barışçıldı. Ama zaman geçtikçe anlaşıldı ki, bu protestoların bir etkisi yoktu. Daha fazla Irak’lı silahlı direnişe katıIdı.

Şiddet kontrolden çıktı.30 yıI önce Güney Amerika’da olduğu gibi başkalarına bir uyarı niteliğinde yol kenarlarına bırakıIıyordu. Iraklı’ların hepsi kayboldu.

Şok Enformasyon

Muhalefeti bastırmak için son derece agresif yöntemlere ihtiyaç vardı. İşgalin ilk 3 buçuk yılında 61.500 Irak’Iı ele geçirildi. 2007 baharında, 19.000 kişi gözaltında tutuldu. Hapishanede uygulanan sorgulama tekniklerin birçoğu CIA tarafından gelişitirilen 1950′lerde Ewan Cameron’ın geliştirdiği tekniklerden oluşuyordu.

KızıI Haç’a göre, Birleşik Devletler askeri yetkilileri, Irak’taki tutuklamaların %70 ile %90′ında hata olduğunu kabul etti.

Irak’taki kaos, şok tedavisinin bir yenilgisi gibi görünse de felaket kapitalizmi devam etti. Şimdi felaket, kendisi için bir kâr sağIıyordu.

Savaştan İstifade

Birleşik Devletler askeri harcamaları 2001 yıIından bu yana iki katına çıkmıştı. YıIda 700 milyar dolara yaklaşmıştı. 1961 yıIında olduğu gibi, başkan Eisenhower, tanınmış bir liberal değilken güçIü bir askeri tehlike konusunda uyarmıştı.

Başkan Eisenhower: Muazzam bir askeri kuruluş .. ve büyük bir silah sanayisi, Amerika için yeni bir deneyimdir. Böylece, biz, istenmeyen etkilere karşı korunuyoruz. Askeri sanayii tarafından aranmış ya da aranmamış olsun bu ağırlıkların özgürlük ve demokrasi süreçlerine ağırlık koymasına asla izin vermemeliyiz.

Irak Savaşı, modern tarihin en özelleştirilmiş savaşıdır. Bağdat’taki yeşil bölge olarak adlandırıIan yer dünyada ne olup bittiğinin örneğidir. Özelleştirilmiş, güvenli olarak adlandırıIan dünya bu kaostan korunmaktadır.

1991 yıIında, ilk Körfez Savaşı’nda 100 asker içinde 1 taşeron (özel güvenlik) vardı. 2003 yıIında, Irak Savaşı’nın başında her 100 asker içinde 10 taşeron vardı. 2006 yıIı itibariyle, her 100 asker içinde 33 taşeron vardı. Bir yıI sonra, her 100 asker için 70 taşeron vardı. Haziran 2007′de, Irak’ta askerden çok taşeron vardı.

Bu, Milton Friedman’ın cesaretle umut ettiklerinin de ötesine gidiyordu.

Milton Friedman: Sadece, ordu güçleri, mahkemeler ve bazı yollar ve otoyollar özelleştirilemez.

En yüksek mertebedeki komutalardan biri de: “Karadeniz Birleşik Devletler’in” diyordu.

Nisan 2004′teki Necef ayaklanması süresince Karadeniz üzerinden Birleşik Devletler’in gemileri komuta ediliyordu. Düzinelerce Irak’lı operasyonlar sırasında öldürüldü. Birleşik Devletler, Irak yasalarına karşı özel taşeron tazmin ediyordu. Sonuç olarak küçük bir Guantanamo gibi bir serbest baloncukla yönetiliyorlardı.

Gazeteci: Birkaç ay önce savunma bakanınıza da sordum Onları hangi kanunlar yönetiyordu?

 G. Bush: Ona soracaktım. Devam et. Yardım edin!

**

Cameron’un şok terapisi hastalarını şaşkın ve zarar görmüş halde bırakıyordu. Böylece Irak çoklu şoka maruz bırakıIdı. ÜIke kanunsuzluğa, şiddete ve mezhep ayrımına terkedildi. Saddam Hüseyin’in 2006’daki idamıyla beraber her hafta 1000 Irak’lı öldürülüyordu.

Nisan 2007’de, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komisyonu, yaklaşık olarak 4 milyon kişinin evlerini terketmek zorunda kaldığını, ve yüzbinlerce Iraklı’nın öldüğünü açıkladı.

Paul Bremer: Bence tarihçiler bizim burada yapmış olduğumuz büyük asil şeyleri yazacaklar.

**

New Orleans

Aynı yöntemin ABD’yi vuran Katrina fırtınası sonrası New Orleans’a da uygulandığını anlatıyor Klein. Sular çekildikten sonra, tüm devlet okulları özelleştirilmiş, yıkılan evlerini yeniden inşa edemediği için geri dönemeyenlerin, ki bunlar çoğunlukla siyahlardı, arsaları yine Halliburton gibi şirketlerin eline geçmişti.

New Orleans şehrinde de benzer bir durum yaşanır. New Orleans deniz seviyesinden alçakta kurulmuş bir şehirdir. Denizle şehri ayıran setin zayıflığı son on yıldır sürekli olarak ikaz edilmiş, ancak bu konuda hiç bir girişim yapılmamıştı.

 

Ağustos 2005’te, Katrina Kasırgası New Orleans’ı vurduğunda tüm dünya bir ırkçıIık felaketine tanık olmanın şokunu yaşadı.Ekonomik açıdan güvenli şehir dışı sürüşü on binlerin savunmasız olarak mahsur kaldığı zaman eyaletten çok az ya da hiç yardım olmadan gerçekleşiyordu. Hâlâ sular altındayken New Orleans’a gittim ve gördüğüm şey Irak’ta tanık olduğum olayların tekrar ediyor olduğuydu. Bir savaş sonu olmasa da muazzam bir doğa olayının sonucuydu.

2006 yıIında, Milton Friedman öldü Verdiği en son teklif önerisi Wall street gazetesi için yazdığı yazıydı. Katrina Kasırgası’dan 3 ay sonra yazıImıştı. “Miltie Amca”Şöyle diyordu: “Kalıntılar arasındaki New Orleans okullarında orada kalmış çocukların evleri vardır. Çocuklar ülkenin her yerine dağıImış haldedirler. Bu bir trajedi, ama aynı zamanda eğitim sisteminin radikal olarak değişmesi için bir fırsattır. “

O, bu şehrin okul sistemine delik açmak için özelleştirme uygulaması yapıyordu. Bu bir nevi onun Kuğu Şarkısı idi.

**

Naomi Klein: 26 Aralık 2004 Ben 2004’te Tsunami sonrasında benzer bir olaya tanık oldum. Yıllarca kumsallarda yaşamış olan insanlar geri dönüşü engelliyordu. Böylece tüm bölgeler özelleştirilebilecek ve Iüks otellere satılacaktı. İşte Şok Doktrin’den kastım tam olarak, bir felaket sonrası kamudaki sistematik yükseliştir. İnsanlar gündelik aciliyetlerine fazlasıyla yoğunlaşmışken ilgilendikleri şeyleri korumak için. Belki de direnişin ilk sahnesi toplanan hafızaların silinmesine engel olmaktır.

Sri Lanka, Thailand ve Endenozya

2006 yılına bir hafta kala Sri Lanka, Tayland, Endonezya kıyılarını vuran deprem ve sonrasında da tsunaminin yarattığı felaket hala belleklerdedir. 250 bin kişi yaşamını yitirmiş, milyonlarcası evsiz ve aç kalmıştı. Bu felaket yöre halkı için tam bir yıkım getirirken, Friedman’cılar için bulunmaz bir fırsattı. Sri Lanka kıyıları doğal güzellikleriyle çok önceleri küresel şirketlerin dikkatini çekmişti. Zengin turistlerin tatil yapabileceği otellerle doldurmak istiyorlardı, tropik ormanların binlerce kilometrelik altın kumsalla birleştiği yerleri. Ancak yöre halkı bu projeye yığınsal protestolarla, şiddetle karşı çıktı. Yapılan referandumda da projeye ezici bir çoğunlukla hayır dedi. Sonra, depremle gelen tsunami kıyı boyunca yer alan köyleri silip süpürdü. Sri Lanka hükümetinin elbette halkın yaralarını saracak, yeniden yapılandırmayı sağlayabilecek ekonomik gücü yoktu. Dünya Bankası ve IMF imdada yetişti. Biz size borç para veririz dediler. Ancak kıyılardaki “yeniden yapılandırma programı”na da evet demesi gerekiyordu hükümetin. Yani halkın daha önce ‘hayır’ dediği her şeye evet demek zorunda kaldı hükümet. Daha depremin şokundan kurtulmamış olan halk daha ne olup bittiğini anlamadan hükümet anlaşmayı imzaladı, yöre halkının kıyılara geri dönmesi yasaklandı. “Yeniden inşa”başladı.

**

2008 yılında, Naomi Klein, Isabel Morel’le beraber Villa Grimaldi’yi ziyaret etti. İşte orada. Villa Grimaldi, Pinochet rejiminin pisliğine dair en çok hatırlanan ve aynı zamanda, kaçınıImaz sonuyla da akıllarda yer etmiş bir isimdi. Villa Gramaldi, ekonomik şok zamanı ana işkence merkeziydi. Bu, kitapta söz edebileceğin şeylerden biri.

Bu tecrit hücresi, hapsedilebileceğin bir yerdi. Pinochet’i sevdiğim söylenemez ama bana göre o pek çok açıdan bizim öğretmenimizdi. Kötülüğü öğrenmiş olduk.

1998 yıIında, Pinochet Londra’dayken yakalandı. Eski müttefiki Margaret Thatcer onun safında yerini aldı. Size ne kadar borcum olduğunu biliyorum. Ekonomik deneyimler 30 yıl sürdü. Irak’a dayatıIan dünyanın test sürüşü Pinochet’e nasip oldu. Ama geçmişte ve şu anda olanlar arasındaki benzerlikler endişe vericiydi. Pinochet’in konsantrasyon kamplarıyla, Bush’un Guantánamo’daki tutuklu kampları arasındaki gibi. Şili’de ortadan kaybolanlar ve Irak’takiler kaybolanlar arasındaki gibi. Abu Ghraib tutuklularına yapıIan işkencelerin arasında Ewen Cameron deney fikirleri de yer alıyordu. Tüm geçmişi sildi ve bunun için elektro şok verdi hastaların tüm geçmişi sildi ve yeni fikirler ortaya koydu.Ama Janine reddetti. CIA, 1998’de Janine’e ve Ewan Cameron deneylerinin diğer kurbanlarına tazminat ödemeyi kabul etti. Janine, seni yolundan saptırmaya çalışmandan ve bu kadar şiddetle savaşmanla gurur duyuyor musun?

 Gittiğim yol, benim yolumdur. Çünkü içimde tohumlanan güce sahip olmalıyım. Hükümetle savaşmak aşırı zordur. İnsanlar bana şöyle diyecekti: “Janine, hükümetle savaşma. Senin sorunun nedir?

 Çok büyükler. Ancak kazanacağımız umudunu taşıyordum.

**

Düzensiz piyasaların doğasında olan şey geçici olmaktır. Baloncuklar şişirilmeye başladı ve ardından kaçınılmaz patlama gerçekleşti. Big Bang’in 80’lerdeki serbestleşmesinden beri.. pek çok piyasa şoku ortaya çıktı.

1987’nin meşhur Kara Pazartesi’si. Piyasalarda olağanüstü bir düşüş görüldü. Bu, stok piyasası tarihindeki en büyük tek günlük düşüştü. 1992’nin Kara Çarşamba’sı. Piyasa spekülatörlerinin Pound’a karşı bahis yarışına girdikleri zaman. 1997’de Asya’da bir küçülme gerçekleşmişti. Bir yıIda, Asya piyasası stoklarından 600 milyar dolar uçtu gitti. Ve 2008’e gelindiğinde ekonomi piyasası çöktü.

G. Bush: Piyasa doğru bir şekilde işlemiyordu. Geniş çaplı güven kaybı gerçekleşti.

15 Eylül’de “Lehman Kardeşler” bölüm 11 iflas koruması açtı. Henüz 1 hafta geçmişti. New York ofisindeki işçiler ikramiyelerinden 2.5 milyar doları paylaşacaklardı. Geçtiğimiz yıl, Wall Street’in 18.4 milyar dolar ödediği tahmin ediliyor. Çarpışma yılı.

Naomi Klein: Şişman kedilerin sorumluluğu ya da küçük adam için duruşumuzu sergilemek ve küçük insanlar dahil Main Street’i kurtarmak için aya kalkmalıyız. Wall Street için değil. Dipsiz bir sağlık transferinin tanıklığını yapıyoruz. Bu, para transferi halkın elinden hükümetin elinden, normal insanlardan ve vergilerden toplanıp, dünyadaki zengin şirket ve bireylerin eline verildi. Belirtmek gerekir ki, sıradan bireyler ve şirketler bu krizin sorumlusudur.

**

Alan Greenspan – Eski Birleşik Devletler Fon Başkanı: Yüzyılın kredi tsunamisinin tam ortasındayız. Bir pürüz buldum ve bunun ne kadar önemli ya da kalıcı olduğu hakkında bir fikrim yok. Ancak, bu sonuçtan dolayı oldukça üzüntülüyüm.

 Birleşmiş Milletler’de Obama’nın zaferini koruyan bir mali kriz gerçekleşti. Amerikalılar tabii ki bir değişim istiyordu. Bu kriz açık şekilde hemen hemen herkesin ortaya çıkan serbest özelleşme ideolojisinin doğrudan sonucu olarak yer alması şeklinde anlaşıIdı. Kriz ölçeği değişimi vadediyor. Bir strateji olarak Şok Doktrini işlevselliğini devam ettirmek için bizim hiç bir şey bilmediğimizden emin olarak hareket ediyor. Varolan ekonomik krizlerle ilgili en umut verici bulduğum şey.. mevcut taktiklerin işlevini kaybediyor oluşu. Çünkü artık sürpriz faktörü ortadan kalktı. Şu an onlarlayız ve bu hiç bir işe yaramıyor. Şoka dayanıklı hale geliyoruz.

1933′de, insanlar Yeni Anlaşma’nın ürünü olan Keynesyan politikalarına yöneldi. Korkmamız gereken tek şeyle ilgili inancını belirteyim Korkunun ta kendisi. 2 milyondan fazla kişi Washington’a Obama’nın açıIış konuşmasını.. dinlemek için geldi. Pek çok gazeteci FDR ile kıyaslama yapıyordu. Son zamanlarda Obama’nın, Franklin Delano Roosevelt’le kıyaslanması en çok konuşulan konulardan birisiydi. Şimdi birazcık da muhteşem bir hikayesi olan FDR’den bahsetmek istiyorum.

Yenilikçi bazı organizasyon ya da birlikler tarafından ziyaret edildiğinde yeni bir takım anlaşmaların parçası olmaları istenen Yeni Anlaşma önerilecekti. O onları duyabiliyordu, onları dinliyordu ve sonunda şöyle dedi: “Şimdi oradan çık ve bana bunu yaptır. ” Ve yaptılar. 1937 yılı, Yeni Anlaşma’nın yılı oldu.

Bu ülkede kaç tane grev yapıIdığını biliyor musunuz?

 20 günlük bir sürede 4.740 grev gerçekleşti.

2007’de kaç grev gerçekleştirdiklerini biliyor musunuz?

 21.

Şimdi, bu çatışma tarihini hatırlamamız için bir neden de bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor olmasıdır. Şu anda pek çoğu tehlikedeyken, hatırlamamız gereken bir şeyi.. Eğer, ekonomik krizin karşısında durmak istiyorsak, daha barışçıl, sağlıklı ve adil bir dünya istiyorsak, oraya giderek bunları yaptırmalıyız.

NAOMİ KLEİN, “ŞOK DOKTRİNİ” ve FELAKET KAPİTALİZMİ -(1)- Ahmet Yıldırım

ABD GİZLİ SERVİSLERİ VE ORDUSUNUN GİZLİ İSKENCE DÖKÜMANI:
K U B A R K!

İşkence Üzerine KUBARK

Bu günümüzde hemen her devleti resmi olarak kabul edilmese de uyguladığı bir yöntemdir. İşkence sistematiktir ve bunu bilimsel olarak uygulanışı vardır. Her devlet kendine özel işkenceciler yetiştirirler ve istihbarat elde etmek için ele geçirilen kişiler üzerinde uygulanırlar. Geçerliliği tespit edilmiş bir gerçektir. Fakat bu aynı zamanda işkence uygulanacak kişinin konumuna, üye olduğu örgütün sosyolojik yapısına uygun olarak yapılırlar. Bu konuda size Amerikan yamyamlarından örnek vereceğim.

CIA’de KUBARK kod adı ile bilinen bir sorgulama talimatnamesi vardır. KUBARK ilk olarak 1963 yılında oluşturuldu ve 1983 yılında şimdiki uyguladıkları yöntem kabul edildi. Bunun adı “Human Resource Exploitation Training Manual (İnsan Kaynaklarının İstismarı Talimatnamesi)”. Bu talimatı oluşturanlar bugün de görevlerinin başında bulunmaktadır, yani kim ne derse desin bir devlet politikasıdır. Şimdi bu talimatnamenin bölümlerine bir göz atalım.

1.  Bölüm: Baskı Teorisi;

Bu bölümdeki temel amaç suçlunun psikolojik olarak direnmesini devre dışı bırakacak normalin çok üstünde baskı ve güç uygulanmasına dayanıyor. Böylece suçlu psikolojik olarak zayıflayacak ve kırlma yaşamasına yol açacak. Bu kırılmanın üstüne daha fazla baskı ve güç uygulanarak yaratıcılığını kullanmasını, yalan söylemesini engellemek yolu ile bilgi aktarırken yalan söyleyemeyecek ve stres ile baş edemeyerek çökecek ve istenen noktaya getirilecektir.

2. Bölüm: Zorlayıcı Teknikler;

Burada olay ilk olarak “tutuklama” sırasında başlatılıyor. Tutuklanma şekli ve zamanlaması o kadar iyi ayarlanır ki hiç düşünemeyeceği kadar ani olduğundan bir sinir harbi yaşar. Tutuklama anı öyle bir ayarlanır ki suçlu fiziksel ve zihinsel olarak bu tutuklama sonucunda bilgi verecek şekilde kısa zamanda gelebileceği zaman özellikle seçilir.

Zamanlama olarak sabahın erken saatleri seçilir. İnsanların genel olarak uykuda olduğu bu vakitler şok yaşamalarına, sinir sisteminin felç olmasına, ani tepki vermekte, yaratıcı zekâyı kullanmakta zorlanırlar.

Bundan sonra “alıkoyma” aşamasına geçiliyor. Bu aşamanın özelliği insanın normal yaşamında kişiliğinin oluşmasında etkisi olan sosyal eşya ve çevreden koparılması ve tamamen arıtılması esas alınır. İnsanlar kimliklerini oluştururken alışkanlıkları yolu ile geliştirirler ve bu insanın bir parçası olur. Doğal olarak bunlardan koparıldığınızda kendinizi güvende hissedemez ve psikolojik ve fiziksel olarak zorlanmaya ve konuşturulmaya hazır hale gelirsiniz.

3. Bölüm: Duyu Organlarından Yoksun Bırakmak;

Bu bölümde suçlu tamamen normal yaşamdan soyutlanır ve stres oranı yükseltilir. Bu gibi durumlarda insanların inançlarında bozulmalar meydana gelir ve saçma inanç sistematikleri geliştirirler. Burada suçlu halüsinasyonlar görmeye başlar. Hatta bazı suçlular sorgulayıcılarına bile sevgi besleyecek duruma gelebilmektedir.

4. Bölüm: Tehdit ve Korku;

Suçlu kişilerin özelliğine bağlı olmakla birlikte genel olarak şiddeti direk uygulamak yerine dolaylı olarak şiddetle korkutmak daha fazla verim verdiği bir gerçektir. Bu bölüm asıl direnci kıran kısımdır. Diğer bölümlerde yıpratılan kişi bu bölümde artık konuşmaya hazır hale getirilir. Dava adamları genelde çözülmekte zorlanılır, bu gibi adamlara fiziksel işkence yapılmasının hiçbir sonuç vermediği ortaya çıkmıştır. Herhangi bir uyuşturucu satıcısı ya da adi suç işleyen kişi fiziksel işkence ile çözülürken örneği din temelli sağlam bir dava adamı bu yolla çözülmemektedir. Bu yüzden bu tür kişiler için psikolojilerinin ve inançlarının ellerinden alınması daha ciddi sonuçlar vermektedir.

Fakat bu kısımda öldürülme korkusu yaşatılmaz. Çünkü ölüm ile tehdit edilen adam için durum umutsuz olduğundan konuşmayı reddeder. Buna karşın yapılacak işkencenin o konuşana kadar sürekli devam edeceği hissi verilmesi daha caydırıcı bir özellik olur. Tabi bir de suçlu kişinin bilgi edinmek için tek kişi olması durumu söz konusu ise bu durumu avantaj olarak gören kişinin konuşması daha da zor olur, yapılanların çoğu blöf olarak görülür. Bunun için yapılan tehdit ve korkutma teknikleri inandırıcı ve ciddi anlamlar içermelidir. Mesela Guantanamo da Kur’an üzerine işeme, kadın sorgu memurlarının cinsel olarak taciz etmesi gibi konular birçok kişinin dinden çıkmak korkusu ile çözülmesine neden olmuştur.

5. Bölüm: Acı;

İşkence uygulanan kişinin yapısal özellikleri burada önem kazanır. Çünkü yanlış bir acı verici teknik suçlunun çözülmesini engeller. Bunun için çekilen acıların kendisinin neden olduğu hissini yaratacak şekilde uygulanır ve bu hisse kapılan kişinin çözülmesi gerçekleşir. Aşırı derecede şiddet uygulamak fayda vermez, önemli olan hedefi buna hazır hale getirebilecek uzun ve sabırla sürecek bir bölümdür. Uzun zaman gerektirir ama genelde ilk itiraflar sahte kurgular üstüne olduğu yönündedir. Bunun için suçlu sürekli olarak ciddi bir şekilde yapısına uygun şekilde zorlanır.

6. Bölüm: Hipnoz ve Yüksek Derecede Telkine Açık Olmak;

Buradaki strateji hedefin direk hipnoza girmesi değildir, hipnoz edilmiş düşünmesini sağlamak yolu ile sorgulamaktır. Bunun nedeni hipnoz altında alınan ifadelerin doğru sonuçlar vermediği ve hipnozcunun yönlendirmesine dayandığı için gerçeği yansıtmadığından yola çıkılmıştır. Hedef, hipnoz baskısı ile konuşturulmaya çalışılır. Bu kısımda en çok kullanılan teknik ise sihirli oda adı verilen yöntemdir.

Sihirli oda için örnek vermek gerekirse kişiye hipnoza girdikçe ellerindeki ısının artacağı söylenir. Bu ısının asıl nedeni ise diatermal bir cihazdır. Ya da hedefe içeceği sigaranın acı geleceği söylenir ve kendisine verilen sigara bu hissi yaratacak şekilde hazırlanır. Bu duruma inanan kişi yüksek ihtimalle konuşmamak için direnme mekanizmalarını tamamen yitirecek ve çözülecektir.

7. Bölüm: Narkoz;

Bilinenin aksine insanların konuşmasını sağlayacak hiçbir ilaç bulunmamaktadır. Bunun için kullanılan yöntem sahte ilaçlar kullanılması yolu ile hedefin buna inandırılması esasına dayanır. Birçok hasta üzerinde yapılan araştırmada inancın iyileşmesi imkânsız hastalıkların bile iyileşmesi gerçeğine dayanarak hedefin konuşmasına yol açacağı tasarlanmıştır. Çünkü burada kişi kendine uygulanan ilaçtan dolayı konuştuğuna inandığı için vicdani olarak da bir sıkıntı yaşamayacaktır.

Evet, genel olarak bu durumda sonra hedef konuşur. Artık tüm dayanaklarını yitirmiştir. Bu kısımda hedefe vicdani telkinler verilir. Bunun sadece kendisine ait değil herkesin aynı şeyi yapacağı yönünde telkinler verilerek konuşması için daha fazla rahatlaması sağlanır. Bu uygulamalar konusunda uzman bir psikolog veya psikiyatrist gözetiminde yapılır. Çünkü yöntemlerin aşırılığa kaçmaması önemlidir, dozu ayarlanmazsa hedefin konuşturulması imkânsızlaşır.

Gördüğünüz gibi bu konuda ciddi olarak düşünülüp taşınılmış ve ince ince hesaplanmıştır. Bilimsel olarak uygulanmakta ve başarı oranı oldukça yüksektir. Bu yüzden işkenceyi tartışmak anlamsızdır. İtiraf edilmese de bu her devletin sistematiğinde yer alır.

Bakınız:

Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması…(1)
 Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (2)
Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması-(3)
Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (4)

 

 

FREE TO PLAY (2014) The International (video gaming)


Geleceğin dünyası nasıl şekilleniyor.?
Oyun anlayışındaki değişiklikler nelerdir?
Geleceğin dünyasında teknoloji+akıl becerisinin kontrol edildiği yarışlara doğru yönelişin ön habercisi olan bu belgesel, düşünmediğinizi düşündürecek cinsten. İnsan’ın bedenî yapısındaki yarış bitti gibi. Mesela bir yüz metre koşucusu
9.58 sn den daha ne kadar hızlı koşabilecek ki!
Görünen o ki gelecek akıl yarışlarına sahne olacak gibi.
Bu belgesel bir dönüm noktasına işaret ediyor. Oyun anlayışımız artık zevk ve hazdan çıkıp ticari olmaya başladığını dikkate alırsak, bugünün çocukları geleceğin titanları olma yolunda diyebiliriz.
Dünya gelecekte oturduğu yerden hükmedenlerin dünyası olacak. Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki:

“ÇOCUKLARINIZI BULUNDUĞUNUZ ZAMANA GÖRE DEĞİL, GELECEK ZAMANA GÖRE TERBİYE EDİNİZ”

 Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 19 Mart 2014

Süre: 75 dakika

Dil: İngilizce, Chinese, Rusça

Müzik: Mark Adler

Oyuncular: Benedict Lim, Danil Ishutin, Clinton Loomis

Çeviri: Steam Translation (http://translation.steampowered.com) üzerinde Esat Yılmaz Eren Özferendeci Yiğit “Nighthawk” Özen Çağrı “Lexsarko” Batu Murat “SilentPower” Kömürcü Deniz “SilveRSnakE” Yalnız yaptıkları Türkçe çeviriler için sonsuz teşekkürler

Özet

DotA 2 (Defence of the Ancients 2) Valve tarafından dağıtımı yapılan (Steam üzerinden) ve IceFrog tarafından geliştirilen RTS (Gerçek zamanlı strateji), devam oyunudur. Oyunun orjinali “Eul” tarafından 2003′te World of Warcraft haritası olarak çıkarılmıştır. Geliştirilmesi/Güncellenmesi Warcraft III: Frozen Throne üzerinden yapılmıştır. Oyun MOBA (Çevrimiçi çok oyunculu savaş arenası) türünün ilk örneğidir. Oyun henüz çıkmamış olmasına rağmen Valve oyun için 3 kere 1 Milyon USD’lik turnuva düzenlenmiş  ve 3.’sünü  Alliance takımı kazanmıştır. Oyunun 2013 Yazının sonunda (International 3 sonrası) duyurulacağı beklenirken, oyun 9 Temmuz 2013 tarihinde çıkmıştır. [http://tr.wikipedia.org/wiki/Dota_2]

Belgesel Oyunculuk dünyası içinde en önlerde yer almak isteyen gençlerin kendi alanında rekor olan ve birinciye 1.6 milyon dolar para ödülü vaat eden DotA 2 (Defence of the Ancients 2)  oyun turnuvasını anlatıyor. Turnuva Almanya’nın Köln kentinde Gamescom’da 1,6 milyon  dolarlık büyük bir ödül ile  Ağustos 2011 yılında ilk olarak başladı. Turnuva uluslararası oyun ekiplerinin bizzat yarışmaya davet edildiği Valve Corporation, Dota 2 arkasındaki video oyun geliştirici tarafından barındırılan bir yıllık elektronik spor Dota 2 şampiyonluk turnuvasıdır.

Turnuva o güne kadarki en büyük ödül havuzunu sunarak dünyanın her yerinden profesyonel oyuncuların ilgisini çekti. Bu belgeselde Finali oynayan EHOME ile Na’Vi takımlarının mücadelesine şahit olacaksınız.

Erişim: http://en.wikipedia.org/wiki/The_International_%28video_gaming%29

BELGESEL FİLMDEN

Yetişkin birine dönüştüğüm gün, Dota oynamaya başladığım gündü. Sahneye çıktığın ve ülkeni bir şey için temsil ettiğin zamanlar. Ödülü kazanman. Bu, başka hiçbir şeyin veremeyeceği miktarda tatmin ve başarı. Bu kesinlikle hiçbir zaman yapmaktan pişman olmadığım bir şey. Oyunculuk tek kelimeyle hayatımda en gurur duyduğum şey. “Oyun oynayan” denilebilir ama, benim için bu farklı bir şey. Acıyı unutmanın yollarından biri, tamamen kendini verebileceğin bir şey yapmak.Yani… bilgisayar oyunları. Benim için her şeydi. Bu benim kariyerim. Uzun süredir bunu yapmayı tercih ettim. Benim gözümde başarı her zaman diğer insanların seni nasıl gördüğüne bağlıdır. Çoğu insanın gözünde, bu onlara bağlı. Sevdiğin ve gerçekten takdir ettiğin şeyleri yapıyor olmak önemli. Çünkü bu senin tutkun dostum. Tutkularınız için gerçekten çalışmalısınız.

**

İlk defa bir şeyi gerçekten ciddiye almak ve hayatım için güzel bir şey yapmak istedim. 10 yıl önce, rekabetçi oyunculuk aslında söz konusu bile değildi. Eğlenmek için arkadaşlarınıza karşı oynardınız. Belki bir fincan kahve ya da her ne isterseniz onun için oynardınız. Oynamaya başladığımda, uğruna savaştığımız şey birinciye 24 şişe biraydı. Şaka yapmıyorum. Fakat oradan, çevrimiçi ortaya çıktı. Ve birden bire, sadece çevrendeki en iyisi olmaya çalışmıyordun. Artık dünyanın en iyisi olmaya çalışıyordun. Ve bu rekabetçi oyunculukta yepyeni bir çığır açtı. Ve gerçekten başı çeken oyunlardan birisi Dota.

Dota futbolun ve satrançın bir çeşit karışımı. Sanırım Dota’yı bilmeyen birine böyle açıklamaya çalışırım. En azından ebeveynlerime öyle yaptım. Dota bir momentum oyunu. 5 oyuncu olarak siz momentum için diğer 5 oyuncuya karşı savaşıyorsunuz. Her oyuncu bir birimi kontrol ediyor. Ve oyundaki ana görev düşmanın “Kadim” denilen son binasını yok etmek. Bu sürede gerçekleşen her şey oyunu tamamlayan harika şeyler. 100 kahramandan biriyle diğer 99 kahramanla birlikte oynayabilirsiniz. Bu sonsuz ihtimaller demek ve bu çok eğlenceli. Yani harita her seferinde aynı ama hiçbir zaman sıkıcı olmuyor. Dota bir yaşam tarzıdır diyebilirim. Ödüller ortaya çıkmaya başladığında Dedim ki, turnuvalar olduğuna göre eninde sonunda birileri gelip “Bu harika bir oyun…” ” hadi oynayalım ve bu işe para koyalım” diyecektir. Ve bu her sene gelişmeye başladı. En üst seviyede olanların kafasında, hesaplar yapılmaya başlandı. “Akıl Oyunları” gibi her tür şeyi gördüğün. Ve tüm bu bilgileri kullanarak bir sonraki hamleni yap. Bunu birçok açıdan basketbola benzetiyorum. Onun gibi 5′e 5 birlikte çalıştığın ve birbirinin gücünden yararlanıp sinerji yarattığın bir oyun. Takım çalışması, güven ve fedakârlık bunlar her takım sporunda geçerli olan şeyler. Dota herkesi birleştiren bir oyun. Hangi ülkeden veya ırktan olduğun önemli değil. Sanki bu sıkı bağlı gruba girdiğinde parçası olduğun bir zincir gibi. İkinci bir aileye sahip olmak gibi. Bu hiçbir zaman boşlamayacağın bir şey. Herkes bir şey arıyor. Doyum. Şöhret. Tatmin. Sana, başka biri olma kabiliyeti veriyor. Güçlü olan biri.Kim 5 düşmanı birden alt edebilir. Yaratıcılığını açığa çıkarabilir. Gerçekten tutuklanmadan kuralları çiğneyebilir. Tüm bu sebepler oralarda bir yerde. Oyuncunun kendisi bile farkında olmayabilir. Kendi başına anlayamayabilir. Ama o, orada.

**

Oyunculuk benim rekabet ihtiyacımı karşılıyor. Çok rekabetçi biriyim. İş spor konusuna geldiğinde, oyunculuğu bir spor olarak görüyorum. Bu yüzden rekabetçiliğimi kullanıyor ve onu Dota’yla doyuruyorum. Bu böylece benim o yönümü tamamen tatmin ediyor.

**

Fear, Amerika’nın eğer en iyisi değilse bile, en iyilerinden biri. O oldukça deneyimli biri. O kısaca yaşlı kurtlardan biri. Ve genelde sadece sakin biri. Bana göre onu güçlü yapan da bu. Çok iyi basketbol oynuyor. Koçlarımın onun oyununu izleyişini ve geldiğinden sonraki sene onu seçmek hakkında konuştuklarını hatırlarım. Hakkında söylenebilecek kötü bir şey yoktu, ama yine de takıma seçilmemişti. Asıl sebep, sanırım, yeterince uzun olmamasıydı. O yüzden, biliyorum ki o, oyununu buldu. Kendini ona ve farklı şeylere gerçekten adamıştı, yine de sonunda işe yarar bir şey buldu. Bildiğiniz tipik bir ebeveyndim. “Clinton, bilgisayar oyunlarına çok vakit harcıyorsun.” “Okula gitmelisin.” “Üniversiteye gitmelisin.” ve o bana derdi ki, “Oyun oynamak ve bununla para kazanabilmek istiyorum.” O bunu çok genç bir yaştayken söyledi, Dota hiç ortaya çıkmadan önce. Ve, hani, bilirsiniz, büyüyünce vazgeçeceğini düşündüm.Orada, bilgisayarın karşısında oturmaktan bıkacak ve sıkılacak. Asla sıkılmadı. Asla. Singapur Singapur’da aslında aileler bize eğitimimizle ilgili çok baskı yapıyorlar. Benim için dersler ve oyunculuğu aynı anda götürmenin zor olduğunu söyleyebilirim. İki yıl boyunca notlarım dibe vurdu. Ve ailem oyunculuğu buna sebep gösterdi. Kullandıkları bir cümle vardı. Dediler ki: “Bir gün oyun yüzünden öleceksin.” O iyi bir oyuncu, iyi bir lider. O Singapur’daki en iyi oyuncu diyebilirim. Kolayca. Ebeveynlerim ve ailem, doğrusu, oyun kariyerimden pek bahsetmezler. Oyunlarda gerçekten iyi olduğumu arkadaşlarına ve diğer akrabalarıma söylemezler. Başından beri sadece derslerim hakkında palavralar attılar. Çünkü ben bir “BEŞLİK” öğrenciydim. Evet, böylece devam ettiler. Ve Ve görünen oydu ki, her zaman gurur duyabilecekleri tek şey oydu. Doğrusu, oyun konusunda beni her zaman destekleyen sadece bir kişi vardı. Eski kız arkadaşım, Huayan.

**

Oyunculuk kariyerine başlamak riskli.Gerçekten çok riskli. Çünkü sınavlar, müsabakalarla çakışabiliyor. ve düzgün bir mazeretiniz olmadan sınavları kaçırdığınızda, okul Dota müsabakasını geçerli bir sebep olarak kabul etmiyor. Bu biraz okul kurallarını çiğnemek oluyor. Okul, onun bu müsabaka için olan şansını takip etmesini engellemek için çok kararlı. Bu yüzden bunun, ailesi için büyük bir stres yarattığını düşünüyorum.

**

Gerçekten büyüleyiciydi. Danil’in piyano çalmasının ona fayda sağladığını düşünüyorum çünkü elleri gerçekten inanılmaz. Gerçekten çok iyi hareketler yapabiliyor. Onun hareketleri bence eşsiz ve işte bu hareketler size oyunu kazandırabiliyor. Ama o tamamen yeteneğe bağlı olmak istiyor. Karşısındaki düşmanını, sadece yeteneklerini kullanarak öldürmek istiyor, başka bir şey yok. Oyunu kazanmak istiyor. Onun dezavantajı sabrının olmaması. O hareketleri yapmak istiyor. Oyunlarda bazen fazla absürt olabiliyor. Yeni ve farklı şeyler deniyor. Takım savaşlarında fazla açılıyor çünkü rakibini öldürebileceğine inanıyor. Ve onun bu sabırsızlığı çok ileriye gidebiliyor ve bize oyuna mâl olabiliyor.

**

İlk başta, “Birinciye 50000 dolar ödül” gibi dedikodular oldu ama herkes “Hayır, o kadar olmaz.” diyordu. 10 Ağustos 2011 Forumların çıldırışını izleyin beyler. Forumların çıldırışını izleyin. Fiilen doğrulandı. Bu cidden oluyor. 1.6 milyon dolar ödül havuzu! Bu, kazanan için, Dota’yı kazanmaya 1 milyon dolar! Dota, 5 yıldır oynadığım oyun. Eğlence için oynadığım. Biraz yemek parası veya her neyse. Tamam, bu iş gerçekten büyüyor. Bu, bir oyun yarışması için o güne kadarki en büyük ödül havuzuydu. Büyük bir şeylerin başlangıcı olarak hissettirdi. Bir devrim gibi. Oyunun büyümesi ve E Spor olarak saygı duyulması için ihtiyacımız olan her şeye sahiptik. Adeta bizi temize çıkaracak şeydi. Sadece bağımlı olduğumuz için oynamıyorduk. Bir amaç, bir neden vardı. Uzanabileceğimiz ve yeterince iyiysek yakalayabileceğimiz bir hedef.Pekin, Çin Asya’da profesyonel oyuncular rock yıldızları gibi karşılanıyor. Bu, uygulanabilir bir kariyer fırsatı. Gerçekten oyuncu evlerinde yaşıyorlar. Yani yıl boyunca devam edecek bir şey olarak kuruluyor. Bence alıştırma yapmaya yaklaşımları, aynı düzenli bir iş gibi. Hayran kitlesi çok geniş. Büyük ihtimalle tüm Batılı seyircilerin toplamı kadar. Ya da ondan bile daha büyük. O yüzden gerçekten iyi oynamanız lazım. Gerçekten çok çalışmanız lazım. Birincilik. Ya büyük oynarsın ya evine dönersin. Büyük takımlar büyük para kazanırlar. Fakat 9′uncudan 16′ncıya kadar olan takımlar hiçbir şey kazanmazlar. Ve maaşları da düşünmeye değmez. Sporcuyken, geçimini sağlayabileceğin bir maaşın vardır. Profesyonel oyunculukta bence en zor kısım oyundan oyuna yaşamak. Maaştan maaşa yaşamak gibi. Galip gelmek zorundayım. Galip gelemezsem, para kazanamazmışım gibi. Bu herkes için zor bir hayat. Ne yaptığının önemi yok. Çocuğun profesyonel bir oyuncu olmak istediğinde tarihte bakabileceğin bir geçmiş yok diğer sporlarda olduğu gibi. Oyunculukla geçimini sağlayan kimseyi tanımıyorum. O yüzden bu biraz korkutucu. Okul veya geleneksel yaşam tarzları yerine evladının tüm hayatını oyunculuğa adaması Peki ya bundan bir şey çıkmazsa?

**

İşte Na’Vi, Birinci olmak benim için çok önemliydi. Ve buna ek olarak derslerim de her şeyden etkilenmişti. Yani her şey ilişkiliydi. Her şey aynı anda yıkılmaya başladığında başa çıkmak çok zor. Her şey değişti. O yüzden hayatını yeniden planlaman gerek. En başından. Çok şey öğrendim. Kendi kusurlarının farkına varmalısın. Bu en zor kısmı, sanırım. Ben bile tek başıma bir şeyler yapmıyorum. Öyle her şeyi kendi başınıza yapmaya çalışırsanız, bu bildiğiniz gibi pek mümkün olmaz. Ben kadere gerçekten inanırım ve kendime kazanmanın bir gereklilik olmadığını söyledim çünkü hayatta daha başka çok şey var. Sevdiğiniz insanlara nasıl davrandığınız. Bence bu büyük bir şey. Çok önemli bir şey. Gelmiş geçmiş en önemli şey. Onları çek. Hiç de adil değil. Şunları çek. Daha şimdi uyandım. Bu hiç adil değil. Saç tıraşım hâlâ aptalca görünüyor. Değil mi?

  Ama umrumda da değil. Pekâlâ, her şeyi yanıma aldım. Başlayalım. International Dota 2 şampiyonasının son günündeyiz. Bir oyun üstünlükleri var. Büyük Finale bir hayli yakışıyorlar. Bir milyon doların sahibi kim olacak?

**

Final Maçı

EHOME ve Na’Vi Büyük Final’de karşılaşıyorlar.Na’Vi az önce EHOME karşısında bir maçı kaybetti. Durum 1-1. Yani bir milyon doları kazanmak için takımların ikisi de iki maç kazanmak zorunda. Seçimlerimiz oldukça farklı oldu, biraz pasif kalmıştık. İlk maçı kaybedince insanlar ikinci maçı da kaybedeceğimizi düşündüler. Biraz demoralize olmuştuk. Kesinlikle farklı bir kahraman seçmemiz gerekiyordu. Bir şeyler eksikti. İyi bir takım savaşı yapabilmek, beşe beş mücadele edebilmek için Enigma’yı seçtik. Sona kalan kahramandı ve ben daha önce onu hiç oynamamıştım. Takım, “Dendi, sen al!” diyordu. Ancak Dendi şöyle dedi: “Daha önce hiç oynamadım!” “Ama oynayabilirim!” Böylece ona, o kahramanı alarak oyunu riske atmış olduk. Durum öyle görünüyor ki, alt kulvarda Dendi Enigma’yı oynuyor olacak. Çok ama çok zor bir kulvar olacak Na’Vi maçı kaybetti. Ve şu anda emin oldukları bir şekilde oynamıyorlar. EHOME, Na’Vi’yi çözdü. Onlara karşı nasıl oynanması gerektiğini çözdü. Sözüme sadık kalıyorum, EHOME bence kazanacak. Takımınız için kazanmanız gereken bir milyonu düşününce, Dendi’nin böyle yapması oldukça cesur bir hareketti. Bu çok, çok aptalca. Resmen intihar. Dendi gerçekten çok kötü yakalandı. Başı belada. Roketler havada uçuşuyor. FCB kulenin iyice dibine girdi, Dendi’yi sersemletiyor. Tinker, lazer kullanarak öldürüyor. Bu, FCB’nin canına mâl oldu. Sonra birkaç ufak hata yaptık. Birazcık “turtle” stratejisiyle oynadık. Gerçekten, gerçekten pasif. Biz bu şekilde oynamayız. Puppey ve Dendi sadece kaçmak istiyor. 820! Ne Fissure ama! PLT geliyor! Echo Slam da geldi! EHOME çok güzel iş çıkardı. Fakat biliyorum ki, ölürsem, boş yere ölmüş olacağım. X!! orta kulvarda… Force, Rocket, Laser. Yeterli oluyor! Dendi orta kulvarda öldürülüyor. Bazen işler şöyle işler, siz ölseniz de, takım arkadaşlarınız daha fazlasını öldürür. EHOME hâlâ orta kulvarı ittirmek istiyor Dendi Enigma’sı için hazır değildiler. Sabırlı bir Enigma’ydı. Dünyadaki en sabırlı Enigma’ydı. Puppey geldi. Dendi de geliyor. Black Hole için zaman kolluyorlar. BLACK HOLE!!!! EHOME’un işi bitiyor Şu anda Na’Vi avantajı ele geçirdi. O geçişi yapabilmesi beni gerçekten etkiliyor. Kısaca yürekli olmanız gerek. Kaybetmekten korkuyordu. Bu yüzden çok sabırlıydı ve her şeyi doğru yaptı. Stratejileri, EHOME’un kazanmasını sağlayan stratejiye benziyordu. Na’Vi onları “oyun sonunda” yendi. Sanırım bu gerçekten EHOME’un güvenini sarstı. Ve EHOME’dan “GG” geliyor. Na’Vi maçı kazanıyor. Şu anda bir milyon dolara en yakın isimler. İkinci oyunu zar zor kazandık. Çin takımları genellikle “oyun sonu” potansiyelleriyle korku saçarlar. Ve başlıyoruz. Kılıçlar çekildi. EHOME, Na’Vi’ye karşı tüm bilgilerini, tüm deneyimlerini ve tüm seçimlerini kullanacak. Puck, Na’Vi’nin son seçimi oluyor. Bu kahraman, bir cevap olarak hemen seçildi. Yine bir çok agresif tarzda kahraman seçtiler. Na’Vi’den LighTofHeaveN yine Beastmaster oynuyor olacak Dendi ise bu sefer Puck alıyor Na’Vi eğer bu maçı kazanırsa turnuvayı kazanmış olacak. Bu Titanların Çarpışmasını kaçırmak istemezsiniz. X!! daha da yaklaşıyor. Öldürebildiler. Dendi Doom yiyor. X!! tarafından içeri çekiliyor Bütün EHOME takımı üzerine çullandı. Lich ölüyor. FCB kaçmaya çalışıyor. XBOCT arkasından kovalıyor. Yeterli olabilir. Biraz daha hasar gerekli. Storm! X!! Uzun bir atlama. Dendi Orb ile yüksek zemine çıkıyor. FCB! Rift yedi. Leşi alabilecek mi?

  Geri çekiliyor. Evet öyle. Son sağ tıklama Dendi’nin. Şimdi EHOME, aşağıdan dönecekler. Na’Vi zaten oyuğun içinde. Roshan’ı indirmeye çalışıyorlar. – hepsi birden. Dendi! Dışarı atlayacak! Dream Coil kullanıyor! Onları yakaladı! EHOME’u yakaladı! Onları orta kulvarda tutuyor. Na’Vi oyuktan dışarı geliyor. Dendi’ye yardıma geliyorlar. Daha sonra girdik ve onları yok ettik. Şimdi 3. seviye kulenin önündeler. Kuleyi devirecekler. Evet, yıkılıyor. EHOME umutsuzca savunmaya çalışıyor fakat Na’Vi, saldırıya devam ediyor. Orta kule zaten ittiriliyor. 4. seviye kule düşecek. Na’Vi şimdi içeri akıyor. 1 milyon dolar için ileri atılıyorlar. Ve onu alacaklar! EHOME “GG” diyor. Na’Vi az önce bir milyon dolar kazandı. EHOME ikinci olarak 250.000 doları evine götürüyor. Ama şampiyon Na’Vi!

ÖDÜLLERİN DAĞILIMI

Place

Team

Prize money

1st

Natus Vincere

$1,000,000

2nd

EHOME

$250,000

3rd

Scythe Gaming

$150,000

4th

MeetYourMakers

$80,000

5/6th

Invictus Gaming

$35,000

5/6th

Moscow Five

$35,000

7/8th

MiTH.Trust

$25,000

7/8th

Online Kingdom.Nirvana int

$25,000

 

**

Elektronik Sporlarda bazı dönüm noktaları vardır. Köln’deki de bunlardan biri. Ve Na’Vi, kazananlar. Çocuklar, az önce tarih yazdınız. Kanepenin üzerinde zıplıyordum ve çıldırmış bir kız gibi bağırıyordum. Çünkü, Dünya’nın en mutlu kızı bendim. Erkek kardeşim, tam bir milyon dolar kazanmıştı! Sanırım 10 yıl içerisinde, şu anda piyasadaki oyuncularımız, arkamıza bakıp “İşte başlangıç böyleydi”, “Her şey böyle başladı” diyeceğimiz kişiler olacaklar.Bunlar, oldukça sıkı çalışan ve riskleri alan kişiler. Kendilerini kanıtladılar ve sektörü, harekete geçirebileceğimiz bir noktaya getirdiler. Dünya’ya ne yaptığımızı gösterebildik. Kim bilir o noktada ne kadar büyük olacaktık. Zaten yeterince yol katettik. Daha fazla insan bunu desteklemeye ve bu iş daha da normalleşmeye başladığında artık toplumda kabul gören bir iş hâline gelecektir. Bence 15 yıl sonra Elektronik Sporlar, futboldan daha büyük popüler olacak. Basketboldan da, her şeyden de. Çok fazla bilgisayar oyunu oynadığını düşündüğünüz çocuk, belki de yılda 250 bin dolar maaş aldığı bir konuma ulaşacak. Dünyayı dolaşacak. Milyonlar tarafından desteklenecek. Oyunculuk, dünyadaki en büyük eğlence sektörüdür.Eğer bir yıldızsanız, muhtemelen dünyadaki en büyük yıldızlardan birisinizdir. Yani, bilgisayarlarla ilgili her şey katlanarak büyümeye devam ederse beş veya on yıllık bir süreç, büyük bir adım olacaktır. Zihniyeti değiştirmek hiç kolay olmamıştır. Bu yüzden bu, biraz zaman alacak. Günümüzün oyuncuları birer ebeveyn olduklarında çocuklarının oyun oynamalarını destekleyeceklerdir. Sanırım asıl patlama o zaman yaşanacak. “Hayatta çaba sarf etmeden elde edilen tek şey başarısızlıktır”

Haftalarca süren antremandan sonra, yerel halktan bir adam, çevrimiçi oyun takımını zirveye taşıdı ve Almanya’da gerçekleştirilen uluslararası oyun organizasyonunda takımına yedinciliği kazandırdı. Evet, benimle kesinlikle gurur duyuyordur. Bence fotoğraf makinesini çıkarmıştır ve televizyon ekranının bir fotoğrafını çekiyordur. Çok zeki, biliyorum. Sonuçta bir avukat Ama sonunda biraz anlayış gösterecek ve beni desteklemek isteyecektir. Yani bu iş oldu.

Fear şu anda San Francisco, Kaliforniya’da yaşıyor ve ABD takımı Evil Geniuses’a kaptanlık ediyor. Artık tek başına antreman yapmıyor. Turnuvadan sonra yeni bir masa aldı. Kaybımızdan dolayı üzgündük. İki duygunun bir karışımı üçüncü olduğumuz için hem mutlu hem de üzüntülüyüz. Tüm bu hissettiklerimi onunla paylaşırsam daha iyi olur diye düşündüm. İşte o zaman tam olarak anladım ki, onu tekrar sahiplenmeliydim.

Turnuvadan sonra onu bulmak için geri döndüm. Biraz konuştuk. Ve tekrar çıkmaya başladık. Her şey yolunda gidiyor. Onu seviyorum. Onun büyük, çok büyük bir rolü oldu benim bugünkü benim üzerimde.

hyhy İşletme’de yüksek lisans yapıyor. Üniversite masraflarını turnuva kazançlarıyla karşılıyor.

Bir hafta önce 3000 takipçi vardı. Mutluydum. Sonra bir anda patladı. 8000 takipçi. Bunun sayı ile bir ilgisi yok. Bir ya da iki olsa bile, sorun değil. Yani, numaraları göstermek zorunda değilsin aslında. Sanırım. Babamın, galiba Dendi’nin yaptığı şeyi anlamak için yeterli zamanı olmadı. “Dendi, Dota 2 Milyoneri”

Babamı çok erken kaybettik. Eğer şimdi Dendi’yi görebilseydi, eminim onunla gurur duyardı. Dendi bugün, dünyanın en çok tanınan profesyonel oyuncularından biri haline geldi. Dendi’nin Twitter’daki takipçi sayısı, Ukrayna milli takımının takipçi sayısından fazla.

PEDAGOJİ TARİHİ BİZE NE ÖĞRETEBİLİYOR?


Bugünkü pedagoji düşüncelerinin kaynaklarını bulabilmek için eski Yunanlılara kadar uzanmak gerekiyor. Gerçi Yunanlılar eğitimin psikolojisi üzerine zengin düşünceler bırakmış değillerdir. Onların eğitim düşünceleri daha çok sosyâl nitelik taşır. Bu düşüncelerinde bazen ülkücü, bazen gerçekçi oldular. Eflâtun, Aristo ideâl siteler düşündüler. Ancak, eğitim üzerine zamanımıza kadar yaşayabilecek gerçekler bırakmadılar.

Orta-zaman pedagojisi de öyle. O da bugüne kadar yaşayabilecek pedagoji bilgisi yaratamadı. Bu çağ, insanlara bazı eğitim saplantıları kazandırmıştır, o kadar! Bu saplantılardan biri şudur:Çocuğun kafası bir vazo gibidir. Onun için doldurabilirsiniz. Çocuğun ruhu bir table rase, bir karatahtadır. Onun üzerine ne isterseniz yazabilirsiniz. Çocuk kendini yetiştiren insanın etkisi altındadır. Onu istediğiniz gibi yoğurabilirsiniz.

Rönesans devri pedagoji için bir uyanma, bir kalkınma devridir. Bu devrin düşünürleri kendilerini yunan, lâtin ideolojisinde bulmuşlardır. Bu devirde Montaigne ile Rabelaisinsanlara yepyeni eğitim gerçekleri öğretiyorlar. Montaigne’e göre çocuğun kafası bir vazo değildir. Bu kafa tıpkı mide gibidir.Aldığım alır, almadığım almaz. Aldığını sindirmek için de bir zaman ister. Montaigne işte bu benzetişle, bu anlayışla Orta zaman’ın katı eğitim anlayışını yumuşatmış, bunun yerine gerçeğe oldukça uygun olan sindirim hayalini koymuştur.

Rabelais, o da Rönesans’ın büyük devrimcilerinden biridir. Yarattığı masal devlerini yaşatarak Ortaçağ’ın iskolastik anlayışını yıkar. Rabelais insanı et, kemik, hem de bir bütün olarak anlar. Ona göre insan ağaç gibidir. Kökleri Tûbâ Ağacı gibi havada değil, kanda, kemiktedir. Onun masalının kahramanı olan Gargantua hem Ortaçağ hem de Rönesans kişiliği taşıyan yamalı bir kişiliktir. Pantagruel ile Frere Jean ise Rönesans insanlarıdır. Rabelais pedagojide gerçekçiliğin ilk göstericisi olmuştur.

XV. inci yüzyılda pedagog Rousseau ortaya çıkıyor. İnsanları tabiata dönmiye çağırıyor. Çocukları eğitmek istiyorsanız tabiatı incelemekle işe başlayın diyor. Emile adlı şaheserinde ilk olarak eğitimin felsefesini yapıyor. Ona göre eğitimin amacı homme naturel, tabiî adamdır.Rausseau’nun bu tabiî adamı adam değildir. İnsanın tabiatı demektir. Eğitim işte bu insan tabiatına uygun olmalıdır. İnsan her yerde birdir, hep bir olan tabiatı taşır. Eğitim işte bu değişmeyen tabiatın üzerine kurulmalıdır. İnsanın tabiatı eğitim ağacının yabanisidir. Eğitim bu yabani üzerine aşılanacaktır. Yabanisi ne kadar sağlam olursa aşının kendisi de o kadar sağlam olacaktır. Pedogaji tarihinde ilk olarak tabiatı incelemekle işe başlanmasını isteyen, böylelikle pedagoji düşüncelerine bilim katan işte bu insandır. Rousseau, eski Yunanlılardan, Rönesans’tan beri akıp gelen pedagoji ırmaklarını kendinde toplayan büyük bir göldür. Bu gölde bütün ırmaklar biri birine karışır, göl suyu olur.

İşte Rousseau’nun pedagoji yapısını meydana getirmek için kullandığı gereç, benzetme, yansıma değil, doğrudan doğruya eğitim konusu olan çocuğun kendisini incelemedir. Rousseau, çocuğu, çocuğun kendisini tanımakla işe başlamıştır. Rousseau’nun pedagojisindeki yaratıcılık da sezgilerini fizik, fizyolojik âlemden alacak yerde, doğrudan doğruya çocuğun kendisinden, çocuğun ruhundan almasındandır. Rousseau böylelikle gerçekçi bir pedagojinin temellerini atabilmiştir.

Rousseau’ya göre eğitimin üç etkeni şunlardır:
TABİAT, EŞYA, İNSAN.

Eğitimin ilkeleri de şunlardır:
HÜRLÜK, ZORUNLUK, AŞAMALILIK, DENLİLİK, KARIŞMAZLIK.

Tabiatı sevmek, tabiatı saymak, tabiatın iyi olduğuna inanmak, tabiatın işine karışmamak, tabiatın gelişmesini istemek, gelişmesinin engellerini ortadan kaldırmak, işte Rousseau’nun pedagojisini üzerine kurduğu temeller bunlardır.

Rousseau tabiatın oluşunu bozan bütün karışmaları ortadan kaldırıyor. Çocuğu kendi tabiatının oluşuna, gidişine bırakıyor. Böylelikle kendi kendine işleyen, kendi kendine oluşan, kendi kendine evrilen bir eğitimin temelini atmış oluyor. Bu eğitim, tabiî eğitim dediği eğitimdir.

Rousseau’ya göre tabiatın işine karışmamalıdır. Çünkü tabiat gelişmesinin bütün şartlarını kendinde taşır. Ona dışarıdan yardım etmek istemez. Onu oluşunda kendi başına bırakmalıdır. Tabiata karşı davranışımız yalnız onu sevmek, yalnız onu saymak olmalıdır.

Rousseau’ya göre çocuk kendi tabiatının öğrencisi olmalıdır. Çocuğun bocalamaları, emeklemeleri büyük bir evrim, büyük bir eğitim değeri taşır. Bu bocalamalar,, bu emeklemeler yalnız düşüncenin, öğrenmenin değil, işlemenin, yaratmanın da öğreticisidir.

Hürlük gibi zorunluk da Rousseau’nun eğitim ilkelerinden biridir. Rousseau’ya göre insanın, çocuğun hürlüğü başı boş olan bir hürlük değildir. İnsan olsun, çocuk olsun, hem kendi tabiatı, hem de kendini çeviren tabiatın zorunlukları ile karşı karşıyadır. Bu zorunluklara boyun eğmek zorundadır. Bu zorunluklar çocukta bir takım acılar, sıkıntılar yaratacaktır. İnsan bütün bu acılara, sıkıntılara katlanmak zorundadır. Yoksa yaşayamaz. Hür, kendi başına buyruk olarak yaşamak gibi tabiatın kanunlarına boyun eğmenin de bir tadı vardır. İşte Rousseau’daki hürcülük başı boş bir hürcülük değil, tabiat kanunları ile sınırlanmış olan bir hürcülük tür.

Çocuk büyük insan değildir. Çocukluk çağının kendine göre hürlükleri, zorunlukları vardır. Çocuk her devrini bütün hürlükleri, bütün zorunlukları ile yaşamalıdır. Çocuğun vaktinden önce adam olmasını istemek zararlıdır. Çocuk kendi devrine yakışan olgunlukları edinmelidir. Çocuklara karşı çocukların yaşma göre davranmalıdır. Rousseau bu düşüncesini bir paradoks ile açıklamıştır: Eğitimin kuralı vakit kazanmak değil, vakit kaybetmektir demiştir. Çünkü Rousseau’daki eğitim hayali bir aşı hayalidir. Eğitim yabani üzerine vurulan ehlî bir aşıdır. Bu yabani ne kadar sağlam olursa üzerine vurulan ehlî aşı da o denli sağlam olur.

Rousseau’ya göre hayvanlarda olduğu gibi toplum nedir bilmeyen, yalnız başına yaşayan, fizik çevreden başka çevresi olmayan tabiî insanda fizik isteklerinden başka istekler yoktur. Tabiî insan bu isteklerini doğuracak olan araçları tabiat çevresinde bulur. Bunlardan, başkasını da istemez. Bu istekleri aramaz da. Bu istekleri artıracak olan muhayyile tabiî insanda yoktur. Tabiî insanın bu durumu mutluluğun kendisidir. Çünkü sürünme isteklerle yetiler arasındaki denksizlikten ileri gelir. Yetileri isteklerini karşılayabilenler tabiîdir. Çünkü sürünme nedir bilmezler. Bu yaratıkların gücü bu denlilikten doğar. İnsandaki yetiler ise hayvanlardakinden çok artıktır. Bu artıklık insanın felâketine sebep olur. Muhayyile işe karışınca bu yetiler çalışmaya başlar. Böylece yetilerle araçlar arasındaki denlilik bozulur. İstekler kabarır. Bunun da sonu acı, şaşkınlık olur. Bu felâketten kurtulmak için ne yapmalı? İsteklerin artık olanlarını yok etmeli. Böylelikle isteklerle yetiler arasında denklilik sağlanmış olur. Bu durum tabiî adamın mutluluk durumudur.

Çocukta bu denklilik yoktur. Çocuk yoksun, arık olarak dünyaya gelir. Kendinde olmayan her şeyi eğitimle alır. İnsanın çocukluk durumu güçsüzlük, yetisizlik durumudur. Çocuk istekleri ile yetileri arasında denklilik olmayan bir yaratıktır. Onun için çocuk gerçi tabiî olan bir yaratıktır. Ancak, Rousseau’nun düşündüğü tabiî adamın kendisi değildir.

Şimdi çocuğu mutlu bir yaratık durumuna getirmenin yolu nedir?

İsteklerini azaltmak mı? Bu doğru değildir. Böyle olunca çocuk insan soyunun yaşayışından tam olarak yararlanamayacaktır. Yetilerinin artık olanlarını atmak da olmaz. Çünkü çocuk yetisizdir. Yapılacak olan yalnız şudur: Çocuğu bütün isteklerini, doyurmakta büsbütün serbest bırakmak.

Rousseau’ya göre eğitimin beşinci ilkesi karışmazlıktır. Tabiatın işine karışmamalıdır. Çocuğun yoluyla oluşup gelişmesine engel olan nedir? İnsanın karışması, tabiatın işini bozması! Çocuğun bu hürlüğünü yok eden insandır. Çocuğun eşyanın zorunlukları ile karşılaşmasına engel olan da insandır. Çocuğa acı, sıkıntı çekme yerine yorgunluğu, korkuyu öğreten de insandır. Organlarının, güçlerinin dilediği gibi gelişmesini önliyen yine bu insandır. Öyleyse, bundan önceki ilkelerin bir sonucu olarak ortaya konulacak ilke, şu olabilir: Tabiatın işine karışmamak!

Bu karışmazlığın yerinde olduğunu gösteren gerçekler nelerdir? Bir kere tabiat kendine yeticidir. Tabiat kendinden başka hiçbir varlığı gereksemez. Sonra insan hayatının en tehlikeli devri, doğumdan on iki yaşına kadar olan kısımdır.Sapkınlıkların, yamuklukların çimlendiği, yetiştiği devir, bu devirdir. Bunlar bir kere kökleşti mi artık söküp atmak elden gelmez. Onun için bu devirde eğitim, toplumun etkileri dışında kalmalıdır. Çocuk, adam olmadan önce, bir hayvan olmalıdır.

Bu devirde insan yavrusu olgun bir adam olamaz. Ancak olgun bir hayvan olabilir. Onun için çocuk, toplumla illintisi olan her şeyden uzak bulundurulmalıdır. Çünkü henüz bu gibi şeyleri anlayabilecek yaşta değildir. Bu türlü eğitim gerçi erdemleri öğretmez. Ancak, içi kötülüklerden, kafayı da yanlışlardan korur.

Çocuk toplum hayatından niçin uzaklaştırılmalıdır? Bir kere toplum oluşu tabiat oluşundan başkadır. Hattâ olmakta olan toplumlardaki oluş, tabiattaki oluşun karşıtıdır. Aile, okul, meslek hep birer toplum çevresidir. Çocuk bütün bu çevrelerden uzaklaştırılmalıdır. Emile’in eğitiminden din de uzaklaştırılmalıdır. Çünkü bu eğitimi alabilecek yaşta değildir. Bilimi de uzaklaştırmalıdır. Kitapları da uzaklaştırmalıdır. Çünkü kitaplar insanlara bilmedikleri şeylerden söz açarlar. Emile yalnız bunlardan değil, bunların ruhlarda bıraktıkları kalıntılardan da uzaklaştırılmalıdır. Çünkü alışkanlık makineliktir, hürlüğü sınırlar, bilinci paslandırır. Alışkanlık tabiat olur da asıl tabiatın yerine geçer. Onun için Emile, alışma nedir bilmemelidir. Emile’in kazanacağı tek itiyat, itiyatsızlıktır.

Bu eğitimin verilebileceği çevre nedir?

Çocuğu ay küresine mi götürmeli, yoksa boş bir adaya mı? İkisi de elde değil. Rousseau’nun bu eğitim prensibi saltık bir prensip değildir. O, bu prensibin her yerde uygulanabileceğini ileri sürmüyor. Rousseau, bu teorisinin uygulanmaktaki güçlüğünü de biliyor. Onun bu teori ile yapmak istediği, yalnız bir yol göstermektir. Bu yoldan amaca ne kadar yaklaşılabilirse, o kadar başarı elde edilmiş olur. Onun için bu eğitimin çevresi olarak şehirleri değil, köyleri seçiyor. Çünkü köyde eğiticinin yetkesi en yüksek kerteyi bulacaktır. Böylece çocuk, toplumun etkilerinden kurtulacak, yalnız tabiatın, eşyanın etkisi altında kalacaktır. Böylelikle çocuk, birçok duyular, deneçler kazanacak, toplum içinde yaşamakla, bilim eğitimi almamakla birlikte hem toplum içinde yaşamaya, hem de bilim edinmiye dolayısıyla hazırlanmış olacaktır. Rousseau bu eğitimde Emile’i insanların etkisinden uzaklaştırmakla birlikte, eğiticinin rolünü de kabul ediyor. Ancak, bu rol doğrudan doğruya değil, dolayısıyla olacaktır. Eğitici eşyanın arkasına gizlenecek, eşya gibi etki yapacaktır.

Rousseau’nun bütün bu prensipleri tabiî adamı dediği organik, fizyolojik adamı yetiştirmeye yarar. Eğitimin bütün amacı bu mudur?

Gerçi eğitim bu gerçeğin gelişmesidir. Ancak, eğitimin bütün amacı bu gelişme midir? Rousseau’ya göre tabu eğitim herşey değil, yalnız bir evredir, daha doğrusu bir temeldir. Çocuk toplum içinde yaşayacaktır. Rousseau da pedagojisini hayvanlar için değil, insanlar için yazmıştır. Çocuğun sosyâl bir çevreye uyarlanması gerektir. Çocuğun alacağı eğitim ister istemez sosyâl bir eğitim olacaktır. Ancak, bu sosyâl eğitim herhangi sosyâl eğitim olmayacak, tabiî olan, tabiî eğitim şartlarına uygun olan bir sosyâl eğitim olacaktır. Bu sosyâl eğitimin prensipleri yine tabiî eğitiminkiler olacaktır.

Rousseau gibi bir dehayı yetiştirmek her milletin, her yüzyılın işi değildir.Rousseau’dan sonra gelenler, onun ne sezgisini, ne de tümleme gücünü taşımadılar. Rousseau gölü taşınca kollara ayrıldı. Herbiri bir yana akmaya başladı. Böylece Rousseau’culuk yirminci yüz yılın pedagoji ülkelerine kadar yayıldıkça yayıldı. Kant, Pestalezzi, Froebel, Tolstoy, John Dewey, Montessori hep o kaynaktan geldiler. Ancak, hiçbiri onun gibi diri  genç kalamadı.

Kant pedagoji tarihinde disiplinin, baskının en büyük örnekcisidir. Kant’a göre akıl yönetmeli, duygu da ona boyun eğmelidir. Ceza eğitimin aracıdır. İnsan ancak böylelikle olgunlaşabilir. Kant’ın baskıdan anladığı tabiatı zorlamaktan başka birşey değildir. Kant’ın pedagojisinde bu zorlama ilk günlerden başlar. Onun için Kant, eğitim aracı olarak oyunu değil, cezayı kullanır.

Kant baskısız eğitim olamayacağına inanır. Yanlış değil.Toplum olmasaydı da insan kendi başına kalsaydı, eğitim olmayacaktı. Ancak, baskıdan baskıya fark vardır. Hangi baskı?

İnsanı isteklerinin tersine zorlayan baskı mı, yoksa hür olarak benimsenen baskı mı? Birincisi insanı bozar. İkinci baskı insanı yamultmaz. Baskının bu türlüsü hem zorlayıcı, hem de çekicidir.

Kant, Rousseau’nun bir artçısı olarak da gösterilebilir. Ancak, yakından incelenince görülecektir ki bu iki düşünürün düşünceleri arasında bir hayli ayrılık vardır. Rousseau hürlükten yanadır. Ancak, disipline düzene karşı değildir. Endurcissement, [sertleştirme duygusuzlaşma; duygusuzluk] onun bir yolda mıdır? Zaruret, zorunluk onun eğitim ilkelerinden biridir. Rousseau Emile’e hem hürlüğün tadını, hem de yoksunluğun acısını tattırır. Rousseau hep iyi olan tabiatın hem hürlükle, hem de düzenle gelişebileceğine inanırken, Kant bu tabiatın yalnız baskı ile, zorla gelişebileceğine inanır. Rousseau’ya göre iyilik tabiattan gelir. Kant’a göre iyilik dışarıdan gelir.

İşte Kant, Rousseau’nun yalnız sertlik yanını almış, bununla yetinmiştir. Kant’m pedagojisi hürlük pedagoji değil, yalnız düzen pedagojisidir. Bu düzen de Rousseau’daki düzen değil, baskının kendisidir. Bu baskı aklı sağlayacak, gönül de ona boyun eğecektir.

Pestalozzi, Rousseau’nun manevî öğrencisidir. Pestalozzi de Rousseau gibi tabiatadır. Pestalozzi de, Rousseau gibi tabiat kanunlarına boyun eğer. Rousseau’suz Pestalozzi anlaşılamaz. Pestalozzi’nin Rousseau’dan aldıkları vardır. Pestalozzi’de Rousseau ile bağdaşamıyan anlayışlar da vardır.

Pestalozzi’nin pedagoji tarihine yaptığı büyük hizmet, Rousseau’nun hürlük ilkesini bir örnekle açıklamasıdır. Rousseau’nun anladığı evrim içeriden dışarıya doğru olan hür bir evrimdir. Rousseau ilkelerinin en temelli, en önemli olanıdır. İşte Pestalozzi bu ilkeyi bitki hayaliyle açıklamaktadır.

Pestalozzi’ye göre çocuk, bir tohum gibidir. Önce yeşerir. Sonra gövde olur. Sonra dal, yan dallar olur. Sonra tomurcuklar olur. Sonra bu tomurcuklar yaprak, çiçek olur. Sonra çiçekler, yemişler olur. En sonra da bu yemişler olgunlaşır. Bitkilerin evrimi organik bir evrimdir. Çocuğun evrimi de tıpkı bitkilerin evrimi gibidir. Çocuğun evrimi bitkilerin evrimi gibi içeriden dışarıya doğru olan hür bir evrimdir. Böylelikle Pestalozzi XVI’ncı yüzyılda Montaigne’in bu evrim için kullandığı mide, sindirim hayali yerine, bu bitki, bitme hayalini koymuştur.

Pestalozzi’de hiçbir eğitim düşüncesi yoktur ki bu bitki, bitme, yetişme hayalinden esinlenmiş olmasın. Pestalozzi böylelikle Rousseau’nun ana ilkesini, hürriyet ilkesini benimsemiş oluyor.

Pestalozzi’nin Rousseau’ya uymıyan yanı şudur: Pestalozzi evrimin yalnız içeriden dışarıya doğru olacağını değil, yavaş yavaş, adım adım, basamak basamak, parça parça olacağına da inanıyor. Evrimde akla, mantığa büyük önem veriyor. Öğretimin yalından bileşiğe, bilinenden bilinmeyene, soyuttan somuta, parçadan bütüne doğru olacağına da inanıyor. Böylece intellektçi, parçacı bir pedagoji meydana getiriyor.

Fakat, bu tedriç, bu intizam hayatta var mıdır? Tekâmül nazariyelerinin tatbikinde görüldüğü üzere, hayat yaratıcı bir kudrettir. Tedriçten ziyade yenilik, ansızlık mevzuudur. Çocuğun tekâmülünü derece ve dizi hayaline hapsetmek tekâmülü anlamamaktır. Hayatta sıçratıcı, şaşırtıcı anlar vardır. Tekâmülü intizamla takyit edecek yerde, intizamı tekâmüle tabi kılmak en âkilâne bir harekettir.

Pestalozzi’yi bu çıkmaz yola saptıran yine Rousseau’dur. Çünkü Rousseau Emile’de eğitimi devrelere ayırmıştır. Ancak, bu ayrılık düşüncesinin Rousseau’ nun felsefesi iJe doğrudan doğruya ilintisi yoktur. Öyle seziyorum ki Rousseau’nun bu düşüncesi, tabiata karşı duyduğu sonsuz hayranlığın doğurduğu bir sürgüden başka bir şey değildir. Çünkü Rousseau’nun eğitim felsefesini tüm olarak aldığımız zaman, görüyoruz ki bu felsefe aşamalı bir evrim felsefesi değil, yaratıcılığa, sezgiye, orijinalliğe dayanan canlı bir felsefedir. İşte Pestalozzi, Rousseau’da bir asalak niteliği taşıyan bu aşamalı evrim düşüncesine asılarak çocuğun evrimini katı, kesin aşamalara parçalamıştır.

Pestalozzi’den sonra dünya çapında bir pedagog daha yetişti. Bu pedagog Froebel’dir.Bu adam, mistik bir feylesoftur. Froebel eğitim anlayışı ile Rousseau’dan sonra gelen en büyük eğitimcidir.

Froebel, Pestalozzi’de katılaşan hürriyet ilkesini yeniden ele alıyor, onu canlandırıyor. Froebel insanı ağaca değil, Allah’a benzetiyor. Allah’ın en büyük sıfatı yaratıcılıktır.Onun için Froebel, Pestalozzi’deki aşamalı evrim anlayışını kaldırıp, bunun yerine yaratıcılığı koyuyor. İnsanın, Pestalozzi’nin anladığı gibi, yavaş yavaş, basamak basamak, adım adım değil, kendini yarata yarata evrilebileceğine inanıyor. Froebel’e göre çocuk, en büyük yaratıcılığım oyunda gösterir. Onun için Froebel’e göre çocuk eğitiminin usulü oyundur.

Froebel çocuğu fidana, eğiticiyi bahçıvana, okulu da bahçeye benzetir. Onun Kindergarten’ı bahçeli o kul, okul bahçesi değil, çocuk fidanının içinde yetişeceği bir eğitim bahçesi, bir eğitim çevresidir.

Ne yazık ki eğitim felsefesinde bu kadar ileri giden bu mistik feylesof, eğitim uygulamasında başarı gösteremedi. O da üstadı Pestalozzi gibi sapıttı. Akılcılığa, mantıkçılığa, analizciliğe kapıldı durdu. Froebel verileri denilen eğitim araçları geometri eğitiminden başka bir şey değildi.

Rousseau gölünün kurumak bilmeyen, coşkun ırmaklarından biri de Tolstoy’dur.Tolstoy XX nci yüzyılda Rousseau’yu ne Pestalozzi’de, ne de Froebel’de olmıyan bir anlayışla, bütün gerçekleri ile açıklamıştır. Tolstoy, Rousseau’daki evrim atılımının en canlı, en yaratıcı evresidir. Tolstoy, Rousseau’daki hürlükcülüğü sonuna kadar açıklamaya çabalamıştır. Böylelikle eğitimde parça yerine bütünü, zorlama yerine sindirmeyi, sınav yerine evrimi, toplumun kanunları yerine çocuğun isteklerini, görenekler yerine gelenekleri koymak istiyor.

Tolstoy’un pedagojisi hür, yaratıcı bir eğitim işleminin en önemli evresi olan ilk evresini aydınlatmak istiyor. Tolstoy’un anlayışına göre bu ilk evre den, düzen değil, anarşidir. Eğitim düzenle değil, anarşi ile başlar, denle, düzenle sona erer. Çocukta yürüme, konuşma, düşünme, yapma, yaratma hep anarşi ile başlar. Denle, düzenle sona erer. Anarşi evrimin yaratıcı kaynağıdır. Anarşisiz hiçbir eğitim, hiçbir evrim olmaz. İşte pedagogların anlamadığı bir gerçek!

Tolstoy’un pedagojisine göre çocuk, hür olan kişiliğini ancak kendi kendine edinebilir. Çünkü organik tabiatın iştihaları olduğu gibi, psikolojik tabiatın da iştiyakları, özlemleri vardır. İştihaların kaynağı gövdedir. İnsan karnının acıktığını başkalarından öğrenmez. Ne zaman acıkırsa o zaman yer. İştiyaklar, özlemler, istekler için de böyledir. Çocuk ne zaman isterse o zaman çalışır. Ne zaman isterse o zaman öğrenir. Çocuk iştiyaklarını, özlemlerini, isteklerini başkalarından öğrenmez, bütün bunları kendi kendine edinir.

Tolstoy’a göre anarşi, eğitimin amacı değil, yalnız başlangıcı, yolu, yoldamı (usûl)dır. Tolstoy’un düşüncesi doğrudur. Tolstoy’un pedagojisinde karanlık kalan nokta, iştihaların, özlemlerin, isteklerin hangi kaynaktan geldiğidir.Bunlar iştihalar gibi biyolojik kaynaklardan gelmez. Bunlar sosyâl çevrede yaşıyan, sosyâl etkileri o lan sosyâl kuvvetlerdir. Toplum yaşayışı olmadıkça bu iştiyaklar, özlemler, istekler de olmaz. Çocukta öğrenme, olgunlaşma, evrilme isteği ise, iştihalar gibi, kendi kendine doğmazlar, dışarıdan gelirler. Onun için bunların kendi kendilerine var olmasını bekleyecek yerde, onları var edecek olan çevreleri, çevre şartlarını sağlamak ister. Çocuk böyle bir sosyâl çevre içinde yaşatılmalıdır. İşte Tolstoy’un pedagojisinde karanlık kalan çok önemli nokta budur.

Amerika’da William James adında bir psikolog çıkıyor. Bu adam pragmatisttir, eylemcidir.Ruh âleminde bütün yaratıcılığı pragmada, aksiyonda, eylemde bulur. Bu eylemi, aklın, gönülün, istemin kaynağı olarak anlar. Bu eylemci psikolog ellerle yapılan işlerin, insanın tinsel oluşunda büyük rolü olduğunu ileri sürdü. Elişleri eğitimi alan yeni nesil dimağının dokumu bambaşka olacaktır diyor. Oysaki William James de bütün activiste’ler, eylemciler gibi işe, işçiliğe, sosyâl işlerliğe, değil, yalnız psikolojik, konusuz, soyuk, verimsiz işlerliğe inanıyordu.

Amerikalı John Dewey yeni pedagoglar arasında üzerinde en çok durulacak olan bir insandır.Ona gelinceye dek hiçbir eğitimci eğitimin sosyâl yanı, yönü ile onun kadar yakından ilgilenmemiştir. Dewey, okulun topluma, toplumun okula girmesini istiyor. Teori alanında bu denli olumlu görünen Dewey pedagojisini uygulama alanında randımanını tam olarak veremiyor, aksıyor.

Dewey elişi derslerini ele alıyor. Çocuğun evrimi ile insanlığın evrimi paralel olduğuna inanıyor. Ağaç, mutfak, dokuma, terzilik, bahçe işlerini ele alıyor. Bu işleri ilkel şekillerinden başlatıp en ileri, en yeni şekillerine kadar çocuklara yaptırıyor. Bu işler hep alâka merkezleri, ilgi ortamları oluyor. Bu ortamlar ile bilgiler veriliyor.

Şimdi bu büyük pedagogun bazı aksaklıkları üzerinde durabiliriz.

Bir kere teknik işlerin tarihteki evrimi üzerinde çalıştırmak yalnız tarih bilgisi bakımından yararlı olabilir. Bunun eğitimle doğrudan doğruya ilintisi yoktur. Batılıların sosyâl sistem adını verdikleri bu pedagojinin sosyâlliği yalnız konularındadır, pedagojisinde eğitme tekniğinde değildir. Pedagoji sistemlerini sosyâl yapan, konuları değil, çocuğun sosyâl bir insan olarak yetişmesini sağlayan sosyâl şartlardır: Yetişmesi istenilen, çocuğun edinmesi gerekli olan sosyâl kişilik, çocuğun yetişmesini sağlıyacak olan sosyâl çevre, bu çevre içinde sosyâl kişiliğin doğmasını sağlıyacak olan sosyâl çalışma, böyle bir çalışmanın vereceği ekonomik, estetik, teknik, herhangi sosyâl değer taşıyan sosyâl bir randıman, çocuğun bu randımanını sağlayacak olan başlatıcı, alıştırıcı emeklemeler, denemeler. İşte bütün bu şartlar olmadıkça kurulan, kurulacak olan sistemler sosyâl pedagoji sistemleri olamaz. Ateşi ilk bulan insanın işini tekrarlama, sosyâlleşmek durumunda olan XX nci yüzyıl insanının ne işine yarar?

İçinde yaşadığımız yüzyılın dikkate değer eğitimcilerinden biri de İtalyalı Mautessori’dir.Bu kadında zengin bir evrim sezgisi vardır. Bergson’cudur, yaratıcı bir evrim pedagojisi yapmak istemiştir. Froebel’deki pedagoji sezgisini daha kolay, daha açık uygulanabilir bir şekilde yorumlamıştır. Şu güzel düşünce onundur:Kertenkelenin, kuşun tabiî bir çevresi var da, insan yavrusunun olmaz olur mu? Çocuğun da tabiî bir çevresi olmak gerek. Bu çevre, Case dei Bambini olabilir. Burası miniminilerin yuvası olacaktır. Çocuklar burada yaşı yacaklar, burada gelişecekler, burada adam olacaklardır. Ne yazık ki olmuyor. Çünkü Montessori, kurduğu yuvada Pestalozzi, Froebel göreneğine saplanıyor. Miniminilerin kişiliklerini yaratacağına inanıyor. Çocukların gözlerini bağlıyor, kumaş parçalarını yoklatıyor, takozları birbirinin içine sokturuyor, tek ayak üzeri durduruyor, iki dakika susmaya zorluyor! İşte o zengin eğitim felsefesinden sonra uygulama alanında kötürüm olan, sürünen Montessori pedagojisi!

Üzerinde tekrar tekrar durulması gereken önemli bir nokta da şudur:

Bütün bu eğitimciler zengin sezgiler taşımakla birlikte, eğitim gerçeğine tam olarak el koymuş değildirler. Çünkü bu eğitimciler hürlük, işlerlik, kişilik sözlerini söylemekle birlikte, bu konuların sosyal yüzünü incelemiş, aydınlatmış değildirler. Eğitim konusunu sosyoloji metodları ile incelemeyi düşünmemişlerdir. Onun için eğitimin uygulama alanından elleri, boş olarak çıkıyorlar! Bu eğitimcilerin hareket noktası sosyâl kişilik olmak gerekirken, onlar tek insanın psikolojisini hareket noktası olarak alıyorlar. Eğitim problemlerini sosyopsikoloji ile açıklamıya çalışacak yerde, biyopsikoloji ile açıklamaya yelteniyorlar. Bütün bu eğitimciler, çocuğun hür olarak, kendi kendine çalışmasını, yaratmasını istemişler, yarattıramamışlardır. Çünkü çalışmaların sosyâl amacını, çevresini, tekniğini, randımanını bir türlü düşünememişlerdir. Onun için yeni pedagoji, kökleri havada olan bir pedagojidir. Eskisinden de farklı değildir. İki pedagojinin de yetiştirdiği insanlar, toplumun ne kültür, ne de teknik çevrelerine uymayan beceriksiz, aksak insanlardır. Gerçeklere el koymayan, onları yalnız sezen, sezmekle yetinen bir pedagoji gerçeği, gerçek yaşayışı, okulları, üniversiteleri, eğitim kuramlarını sarsamaz, yönetemez. Görünüşte parlak, iyimser olan bu eğitim ideolojisi, eceli gelince kitap mezarlığına gömülecek, orada çürüyüp kalacaktır. Sh.59-74

Kaynak: İsmail Hakkı  BALTACIOĞLU, PEDAGOJİDE İHTİLÂL, İstanbul 1964

 

KARDEŞ KAVGASI / Nikos KAZANCAKİS


Alper Gürkan – 26 Mart2012

 ”Benliğindeki hırs ve haset ona kardeşini öldürmeyi kolaylaştırdı, böylece onu öldürdü.  Bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu.” (Kur’ân-ı Kerim- Mâide,30)

“Özgürlük mü istiyor? Vurun, öldürün onu.
Nikos KAZANCAKİS

İktisadî Savaşlara Minimalist Bir Bakış

Tarihten aktarılanlardan anladığımız kadarıyla kardeş kavgası, tarihin başlangıcından bugüne dek gelen ve muhtemel istikbâl de bizleri bekleyen bir olgudur. Temelde teorik -ve imanın bir konusu- olarak aynı anne-babaya dayanan insanlığın kendisiyle her mücâdelesi bir kardeş kavgası olsa da bu ifadeyle kastedilen elbette daha yakın bir irtibattır: Din, ırk, akrabalık yâhût yurttaşlık gibi kurbiyyet bağıyla kardeş olanların muhtelif sebeplerden türeyen ürkütücü ve hazînkavgasıdır.

Bildiğimiz ilk kardeş kavgası, Âdem (aleyhisselâm)’in devrinde vuku’ bulur. Mâide Sûresi’nde Kabîl’in, kardeşini benliğindeki hırs ve haset duygusunun ağırlığı altında öldürdüğü yazar. İbn Kesir’in ve Taberî’nin naklettiği rivâyetlerden öğrendiğimize göre Kabîl, Allah Teâlâ’nın ve babasının emrine muhâlefet ederek Hâbîl ile evlenecek olan öz kardeşini elde etmek için insanlığın ilk cinâyetini işlemiştir. Kabîl’in zâhiren açığa çıkan hırs ve hasedi, “güzel olana” kendisinin lâyık olduğu kabûlündendir. Ayrıca, bu sorunun çözümü için kurbân vermesi gerektiğinde “gurur”u nedeniyle hayvancılıkla meşgûl olan ve koyun ya da keçilerinden en güzelini rızâyla kurbân eden Hâbîl’den bir hayvan almak yerine tarlasının en bayat ekinini râzı olmadan kurbân eder. Hâbîl’in kurbânı kabûl edilince de “kışkançlık”la isyân eder. (İbn Kesir,1989:2201-2205; Köksal,2005:50-54)

Kardeşler arasındaki kavgaların nedenleri için ferdî gerekçelerden öte beynelmilel ve müşterek bir sebep arandığında bunun, iktisâdî bir temele oturtulabileceği ileri sürülmüştür. Meselâ Gökçe Fıratkonumuzla alâkalı olarak, Hâbîl ile Kabîl’in da’vâlarını, “bir devlette iki farklı ekonomik sistem olamayacağı, yerleşik tarım (mülkiyete dayalı) ve göçebe-hayvancı (komünal) ekonomik sistemler için mücâdele edildiği, aralarındaki kavganın üretim tarzlarının bir çatışması olduğu”şeklinde nitelemiştir. (Fırat:2009) Diğer taraftan Ali Şeriati, Âdem (aleyhisselâm)’in çocuklarını Rousseaucu bir anlayışla, özel mülkiyet etrafında gelişen bir çatışmanın tarafları olarak görmüş ve mes’eleyi ilerlemeci bir tarih felsefesiyle açıklamaya çalışmıştır: “Üretim kaynakları üzerindeki ortak mülkiyet dönemi- yani çobanlık, avcılık, balıkçılık dönemi- ve kardeşlik ruhu, gerçek inanç sona ermiş; yerine tarıma dayalı ekonomisiyle hilekârlık ve başkalarının hakkına saldırmaktan çekinmeyen özel mülkiyet dönemi başlamıştır.” (Şeriati,1985:99-100,Akt.:Bergen,2012)

Nikos Kazancakis, Kardeş Kavgası‘nda her ne kadar özelde bu mevzuu ele almıyorsa da genel olarak iktisâd üzerinden bir ayrışmanın yaşandığı Yunan İç Savaşı’nda bir köyü anlatırken binlerce yıllık bir hikâyeye değinmektedir. Şahsına münhasır bir üslûbla değerlendirdiği ve tenkid ettiği Hıristiyanlığı eserlerinin art alanına yayan Kazancakis, tarihi okumada çok zaman yalnız kalmış ve inançlarını bugünün gerçekliğinde imtihan etmeye gayret göstermiş bir yazardır. Bu yüzden aforoz edilse de İncil ve İsa (aleyhisselâm)’ya inancını yitirmediği ve fakat inanç husûsunda kendisini lâ’netleyenlerden farklı bir tarafa yöneldiği anlaşılıyor.Yeniden Çarmıha Geriliş“te yortu sebebiyle İsa (aleyhisselâm)’yı canlandıran Manolios’un ağzından dökülen isyân, Kazancakis’in din ile ideoloji arasında keşfettiği, kendine mahsûs bir sadâdır: “Eğer İsa bugün, böyle bir yeryüzüne inseydi, omzunda ne taşırdı sanıyorsun? Bir haç mı? Hayır, bir teneke benzin!”Ki o, zenginlerin evini yakmak içindir.(1998:406)

Nihâyetinde Kazancakis, reel sosyalist düzeni yerinde görmüş ve eleştirmişse de tıpkı İncil’e olan inancını yitirmediği gibi komünal hayata olan inancını da yitirmemiştir. Bu yönden yaşarken basıldığını göremediği Kardeş Kavgası romanı, onun son kitabı olması hasebiyle de fikriyâtını ikmal edici bir romandır diyebiliriz. Kardeş Kavgası; savaş yıllarında hem İsa (aleyhisselâm)’nın hem de sosyalizmin hitâb ettiği kalabalıkların, halkın vaz’iyyetine değinir. Bir köy üzerinden minimalize edilmiş olan savaş sürecinde iki taraf arasında kalmış ve yorgun düşmüş halka samîmiyyetle yaklaşan tek kişi belki de Papaz Yannaros’tur. Her iki tarafın da geçmişte aynı köyde bir arada yaşadıklarına şahitlik etmiş olan papaz, onların birbirilerine karşı düşmanca taraflar seçmesini ve birbirlerine karşı insaniyyet dışı taarruzlarını eleştirir ve herkesi barışa dâ’vet eder. Köy iki güç tarafından da üçer kere ele geçirilmiş ve “Kızıllarla Karalar, arkalarında külden başka bir şey bırakma[mışlardır].” Bu maksatla her iki tarafın da içine girip çıkan Papaz Yannaros, tabîatiyle iki taraf için de şüpheli ve riskli birisine dönüşür. Kimse ona i’timâd etmek istemez.

Romanda konu edilen ve 1946-49 yılları arasında cereyân eden Yunan İç Savaşı iktisâdî temelden yükselen bir çatışmadır. II. Dünya Savaşı’nda Nazi’lerce işgâl edilen Yunanistan’da kurulan sol tandanslı Ulusal Halk Kurtuluş Ordusu (ELAS) ile sağcıların desteklediği Yunan Ordusu arasında geçen bir mücâdeledir. Her ne kadar savaş bu haliyle bir iç savaşsa da Yunan toprakları, sağcıları İngiltere ve ABD’nin desteklemesi ve solcuları da Yunanistan’ın kuzey komşuları (Yugoslavya, Bulgaristan, Arnavutluk) ile Sovyetler Birliği’nin desteklemesi sebebiyle, Soğuk Savaş’a hazırlanan dünyanın bir güç yansımasına sahne olmaktadır.

Düşük yoğunluklu olarak uzun yıllar kadar süren savaşın esas mihverde sona ermesi için 1947′de başlayan Amerikan yardımlarının/Truman Doktrini’nin doğrudan etkisi söz konusudur: II. Dünya Savaşı’ndan sonra muzaffer Batı koalisyonu Avrupa’nın her yerine “demokrasi götürmek”için harekete geçmiş ve bu arada Türkiye’ye “çok partili rejim”in dayatılması gâyesine koşut olarak Yunanistan’a da Sovyetler’den uzaklaşması maksadıyla yardımlara başlanmıştır. Walter Lippman, 1 Nisan 1947 tarihli Newyork Herald Tribune’de bunu açıkça söylemektedir: Türkiye ve Yunanistan’ı gerçekten yardıma muhtaç oldukları ya da demokrasi modeli teşkil ettikleri için seçmedik. Bu ülkeleri Sovyetler Birliği’nin kalbine ve Karadeniz’e açılan stratejik kapılar olduğu için seçtik.”(Avcıoğlu,1969:249) Nitekim tarafları birilerinin beslemesine sebep olan iradesizlik, aynı kardeş kavgasında Türkiye’nin de uzun yıllar devam edegelen tecrübelerine sebebiyet vermiştir, vermektedir.

Papaz Yannaros, sağ ve sol arasındaki bu kardeş kavgası şeklinde Kabîl ve Hâbîl’den beri tecellî eden güç mücâdelesinin ortasında yapayalnızdır. “Sessiz ve yaralarla kaplı, ay ışığında yatan bir şehit azize”gibi gördüğü Yunanistan’ı “zafer ve açlık” arasında bir gel git içinde görür. Bu gelgitin mağdûru olan halkının yalnızlığıyla kendisininkini bir sayıp, onlara karşı sonsuz bir şefkat besler. Ülkenin geleceğini belirleyecek olan iki iktisâdî düşüncenin kılıçlarının gölgesinde Hıristiyanlığın temsîli olan diğer din adamlarından da bir hayr görmez. Onlar da kendilerini şartlara uydurmuş ve kendi ikbâllerinin, çıkarlarının peşinde dolaşır olmuşturlar. Bu yüzden tanrının ona net bir şey söylemesini, haklı olanın kim olduğunu apaçık bir şekilde göstermesini ister, duâ’ eder.

Yannaros nihâyetinde tanrıyla konuşur da! Tanrı onu Kızılların ordugâhına götürür ve ona halkı ayaklanmaya dâ’vet etmesini ilhâm eder. Orada köy adına çocukluğunda kendisinin talebesi olan Komutan Drakos’la görüşüp bir anlaşma yapar. Kızıllar gelip köyü teslim alacaklar ama anlaşma gereği kimsenin canına da malına da halel gelmeyecektir. Buna göre Yannaros, bir orta yol, barış yolu üzeredir: Köyünü Kızıl ve Kara iblisten sakınmaktadır. Fakat bunu köylülere ilettiğinde köyün zenginleri anlaşmaya i’tirâz edip Yannaros’u ihânetle suçlarlar ve durumu askerlere bildirirler. Sonra Kızıllar dağdan köye gelirler: “Size önce düzen ve adâleti getireceğiz, özgürlük bunların üstüne inşa edilecek” derler.

Bu noktaya kadar Kazancakis, 1960′larda bilhâssa Latin Amerika’da ortaya çıkan ve marksizmle Hıristiyanlığın temelde birleşebileceği ve müşterek bir sahada insanlığa uzanabileceği varsayımı ile hareket eden Kurtuluş teolojisi için fikir babası gibi durmaktadır. Fakat Papaz Yannaros için tasarladıklarını gördüğümüzde bunun pek de mevzûbahis olmayacağının işâretlerini de bulmak mümkündür. Kardeş Kavgası‘nın yazarı, sâfiyâne hislerle köye dâ’vet edilen Kızılların temsîl ettiği ideolojiyi eleştirmekte ve onları çatışmanın bir kutbu olup halka zarar verdikleri için itham etmektedir. Köylü için vaad edilen hürriyet, düzenin yerleşmesinden, adâlet adı altında yapılacak bir hesaplaşmadan sonraya planlanmıştır çünkü. Üstelik bu sebepten ötürü düzen, tanrıyı tahtından indirip insanların akıllarını özgürleştirmeyi de öne almaktadır. Yannaros, alnına isâbet eden bir kurşunla kollarını iki yana açmış bir halde ölene kadar askerîbirlikler de köye gelirler ve tüm iç savaş ve tabîî Soğuk Savaş bu küçük köyde yeniden kurgulanır.

Bugünden baktığımızda Kabîl ile Hâbîl arasındaki kavgada; Kabîl’in, insanlığın uygarlık-kapitalizm yolunda yürümesini tahkîm ettiğini söylemek mümkünse de Hâbîl’in ona karşı bir mukâvemet göstermediğini ve “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben elimi öldürmek için sana uzatacak değilim!” (Mâide:28) diyerek iktisadî bir savaş için bir murakabeye dâhil olmadığını vurgulamak da gerekmektedir. (Bergen,2011)Kardeş Kavgası‘nın sonu itibariyle Hâbîl’in yeniden öldürülmesi olarak da okunabilecek olması, romanlarında dar bir mekân üzerinden evrensel gerçeklere uzanmaya gayret eden Kazancakis’in insanlık için istediği son değildir.

Kardeş Kavgası, Nikos Kazancakis; (Çev.:Aydın Emeç), Can Yay., 3.Basım, 1985, İstanbul.

Kaynakça

Avcıoğlu, Doğan (1969); Türkiye’nin Düzeni-(Dün-Bugün-Yarın), Bilgi Yay., Ankara.

Bergen, Lütfi (2012), Ali Şeriati’yi Eleştirmek, http://www.aliseriati.com/kitaplar.php?Makale_id=434&Kat_id=24, Erişim: 09.03.2012

Bergen, Lütfi (2011); İsyan Dirliğe-Anadolu’da Yerli Olmak, Ebabil Yay., Ankara.

Fırat, Gökçe (2009); Aleviler ilerici Sünniler gerici mi?, http://www.turksolu.org/239/index.htm, Erişim: 08.03.2011

İbn Kesir, (1989); Hadislerle Kur’an-ı Kerîm Tefsîri, (Çev.: Dr. Bekir Karlıağa, Dr. Bedrettin Çetiner), Çağ Yay., İstanbul.

Kazancakis, Nikos (1998); Yeniden Çarmıha Geriliş; (Çev.: Gülen Aktaş), Oda Yay., İstanbul.

Köksal,M.Asım (2005); Peygamberler Tarihi I.Cilt, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., İstanbul.

Hulûsi, Ahmed (2011);Allah İlminden Yansımalarla Kur’ân-ı Kerîm Çözümü, Kitsan Yay., 4.Basım, İstanbul.

Şeriati, Ali (1985); Toplumbilim Üzerine, Bir yayıncılık.

Erişim:

http://www.derindusunce.org/2012/03/26/kardes-kavgasi-nikos-kazancakis/

 

Jean Paul SARTRE —Denemeler—


DÜŞMANLA KİM İŞBİRLİĞİ YAPAR?

Geçenlerde Norveç’e dönen Prens Olaf, düşmanla işbirliği yapanların bütün Norveç halkının yüzde ikisi olduğunu ileri sürüyordu.Fransa’dakiler de aşağı yukarı bu kadardı herhalde. Düşman eline geçmiş değişik memleketlerde yapılacak bir araştırma çağdaş topluluklardaki «işbirlikçi»lerin ortalama bir yüzdesini bulmaya yarayabilir. Çünkü, düşmanla işbirliği yapma, kendini öldürme gibi, adam öldürme gibi olağan bir haldir. Yalnız, barış zamanında ya da büyük bir yıkımla biten savaşlarda topluluğun düşmanla işbirliği yapan öğeleri durgun halde de olsa vardır yine. Ortaya çıkaran etkiler olmadığı için, işbirlikçi ne başkasına, ne de kendine açılır, işinde gücündedir, belki yurtseverdir. Çünkü taşıdığı yaratılışı bilmez. Bu yaratılış elverişli ortamı bulunca, bir gün kendini belli eder. Düşmanla iş birliği yapmanın bir hastalık gibi ayırt edilmesine yol açan bu son savaş günlerinde İngilizlerin pek tuttuğu bir toplantı oyunu varmış. İngiltere düşman eline geçerse, Londra’nın ünlü kişilerinden hangileri düşmanla işbirliği yapabilir diye araştırırlarmış. Hiç de budalaca bir oyun değilmiş bu. Düşmanla işbirliği yapmanın insanın içinde bir eğilim olduğunu söylemeye varır bu.  Aslına bakarsanız, bizde bu bakımdan pek şaşırtıcı şeyler olmadı. Deat ve Bonnard’ın savaşı kazanan Almanlara yanaşmalarını doğal bulmak için bu insanları savaştan önce tanımak yetiyordu. İnsanın durup dururken düşmanla işbirliği yapmadığı, bunu toplumsal, ruhsal birtakım yasaların etkisi altında yaptığı doğruysa, işbirlikçinin kim olduğunu tanımlamak yerinde olur.

…..

Gerçekte, işbirlikçilik, bir bütünden ayrılma, bir çözülme olayı idi. Hemen her zaman işbirliği tek tek insanların verdikleri kararlarla. Bir sınıf davranışı değildir bu. Aslında, işbirlikçilik, yerli topluluklara iyice mal olmamış kimselerin yabancı parti düzenlerine kayması şeklinde oluyordu. Bu bakımdan adam öldürme ve kendini öldürme gibi benimsenmezlik olaylarına yaklaşıyor. Toplumsal yaşamın yoğun kaldığı yerlerde din ya da politika ocaklarında bu olaylara yer yoktur.

…..

Ama, bir toplumda sadece tek tek kopmalar olmaz. Dışardan gelen etkilerle bazı gruplar toplumdan sökülebilir. Örneğin, yüksek rahipler arasındaki işbirlikçi davranış, Papacılık ile açıklanabilir.

…..

Demek ki, hiçbir sınıfa, sınıf olarak, düşmanla işbirliğinin sorumluluğu yüklenemez. Hatta bu işbirliği sanıldığı gibi, demokratik ülkünün bir gevşemesinden doğmuş da değildir. Bu, çağdaş topluluklar içindeki çözülmelerin yaratabileceği toplumsal güçlerin bir oyunudur sadece. Barış zamanında, üzerinde durulmaya değmeyen toplum döküntüleri, işgalle biten bir bozgunda büyük bir önem kazanıyor. Burjuvaziye düşman yardımcısı bir sınıf demek haksızlık olur. Ama, düşman yardımcılarının hemen hepsi kendi içinden çıktı diye burjuva sınıfı sorguya çekilebilir, çekilmelidir de. Bu olay, burjuva sınıfının ideolojisini, gücünü ve iç bütünlüğünü yitirdiğini göstermeye yeter.

Düşmanla işbirliğinin toplumsal ortamını belirtmek yetmez. Bir işbirlikçi psikoloji var ki, bundan değerli dersler alabiliriz. İlk bakışta ihanetler çıkar ve kazanç düşkünlüğüne bağlanabilir. Ama, bu sınıflandırmaları ve cezaları kabaca kolaylaştıran bu psikoloji gerçeği tıpatıp karşılamaz. Çıkarını düşünmeyen işbirlikçiler de oldu. Bunlar duydukları yakınlıktan hiçbir kazanç elde etmeksizin dış devletin zaferini sessizce dilediler. Gazetelerde yazanların, hükümete girenlerin çoğu vicdansız, kazanç düşkünleriydi, orası doğru. Ama, kimi de var ki, savaştan önce kazanmış oldukları yüksek mevkiler hiç de ihaneti gerektirecek gibi değildi. Yükselme tutkusu olarak da garip bir şey bu: Buna insanlar üzerinde tam bir egemenlik elde etmek kaygısı desek bile, işbirlikçinin bu isteğinde bir tutmazlık var. Çünkü, sözde ülkedeki hükümetinin başına da geçse, ancak başkasının egemenliğini kullanabilirdi. Kendisine egemenliği veren’ onun kişisel değeri değil, yurttaki düşman ordularının gücü olacaktı. Yabancı ordulara dayandığı sürece ancak yabancıların buyruğunda bir adam olabilirdi.

…..

Yükselmeye tutkun işbirlikçi emir kulu, rolü ile yetiniyordu. Çünkü, günün birinde, baş rolü oynamayı umuyordu.

…..

Gücü hakkın kaynağı ve efendinin aslan payı olarak düşünen işbirlikçi kurnazlık yolunu yolunu tuttu. Böylece, güçsüzlüğünü kabul etmiş oldu ve bu erkek gücünü, erkekçe değerleri tutan adam, güçsüzün, kadının silahlarını benimsedi.

…..

Demokrasi her zaman bir faşist yatağı oldu. Çünkü, özü gereği demokrasi bütün düşünüşler ri hoş görmüştür. Artık, önleyici yasalar yapma zamanı geldi. Özgürlüğe karşı özgürlük olmamalı.

İşbirlikçi ile faşistlerinin gözde tezleri «realizm» olduğuna göre, zaferimizden yararlanıp her çeşit realist politikanın başarısızlığını ortaya koymalıyız. Olaylara uymak, olan bitenlerden ders almak elbette gereklidir. Ama, bu kıvraklık, bu politika pozitivizmi, olaylara boyun eğmeyen ve varlığını onlara borçlu olmayan bir amacı gerçekleştirmek için birer araç olarak kullanılmalıdır. İlkeler üstüne kurulmuş bir politika örneğini vermekle, sözde gerçekçiler «sürüsünün» ortadan kalkmasına yardım etmiş oluruz. Onlara karşı, zaferi kazanmış olan karşı koyma hareketi gösteriyor ki, insanın rolü, olaylara boyun eğme gerektiği sanıldığı zaman bile, hayır demektir. Elbette, insan talihi değil, kendini yenmeyi istemeli. Ama. İnsanın önce kendini yenmesi, sonunda, talihi daha iyi yenmesi içindir.

YAŞAYAN GİDE

Onu erenlere karıştı gitti sanıyorlardı: öldü ve bir de baktık ki yaşıyormuş. Ona. istemeye istemeye örülmüş ölüm çelenklerinde beliren çekingenlik, kızgınlık duyguları gösteriyor ki, hoşa gitmiyordu, daha çok zaman da hoşa gitmeyecek. Sağın da, solun da iyi düşünenleri, kendisine karşı birleşmesini bildi. Nice yaşayan ölüler, o ölünce: «Tanrı’ya şükür, ben sağ kaldığıma göre, demek haksız olan oymuş» dediler. Humanité gazetesinde şöyle yazdılar: «Bu ölen, bir cesettir.»Bunlar, çoktan yazmaz olan bu seksenlik adamın bugünün edebiyatında ne kadar ağır bastığını göstermeye yeter.

BAĞLILIK SANATI ÖLDÜRÜR MÜ?

İnsan bir şeyler söyleyeceğim diye yazar olmaz, o bir şeyleri belli bir biçimde söylemek için olur. Üslup elbette yazının değerini yapan şeydir. Ama, göze batmamalıdır. Sözcükler saydam olduklarına göre, bakışı geçirdiklerine göre, aralarına buzlu camlar koymak saçma olur. Yazıda güzellik, okşayan, kendini belli etmeyen bir güçtür. Güzellik bir resimde yekten göze çarpar, bir kitapta gizlenir, bir sesin, bir yüzün büyüsü gibi inandıra inandıra kazanır insanı  zorla değil, farkına vardırmadan kendine çeker sizi. Görmediğiniz bir büyünün etkisine kapılarak ileri sürülen düşüncelere katılırsınız. Dinin törenleri, dinin kendisi değildir, ona destek olurlar; sözcük düzeni, güzelliği, sözcüklerin dengesi, okurun duygularını farkına vardırmadan hazırlar, din törenleri gibi, müzik gibi, dans gibi onları düzene sokar; okuyucu yalnız onlara dalarsa anlamı yitirir, sıkıntılı uyumlar içinde kalır. Yazıda güzelliğin tadı hesapta olmadan gelirse, katıksız, temizdir. Bu kadar basit gerçekleri hatırlatmaya utanıyor insan, ama bugün bunlar unutulmuşa benziyor. Yoksa, gelir bize, niyetiniz edebiyatı öldürmektir, ya da bir düşünceye bağlılık, yazma sanatına zarar verir derler miydi? Şiirle karışık bir çeşit yazı eleştirmecilerin düşüncelerini bulandırmamış olsaydı, biz yalnız özden bahsederken kalkıp da bize biçim adına çatarlar mıydı? Biçim üzerine önceden hiçbir şey söylenemez, biz de bir şey demedik: Herkes biçimini kendi bulur ve sonradan yargılanır. Gerçi, konular bir üsluba götürür: ama, onu buyrukları altına alamazlar; hiçbir konu önceden edebiyat sanatının dışında sayılamaz. Cizvitlere çatmaktan daha bağımlı, daha sıkıcı bir şey olur mu? Oysa, Pascal bu konudan Provinciales’i çıkardı. Kısacası, bütün sorun, insanın neyi yazacağını bilmesinde: kelebeklerden mi, yoksa Yahudilerin durumundan mı söz edecek? Bunu bildikten sonra, iş, nasıl yazacağına kalır. Çok kere, iki iş bir araya gelir, ama iyi yazarlarda hiçbir zaman üslup konudan önce gelmez. Biliyorum, Giraudoux demiş ki: Bütün sorun üslubu bulmakta, düşünce sonradan gelir.» Ama, aldanıyordu Giraudoux: Düşünce gelmedi. Tersine, konuları, her zaman kapıları açık sorunlar, çağrılar, bekleyişler diye görürsek, sanatın, bir düşünceye bağlanmaktan hiçbir şey yitirmeyeceği, kazanacağı anlaşılır. Nasıl ki, fizik matematikçilere yeni sorunlar getirir ve onları yeni bir sembolizm bulmaya götürürse, toplumsal ya da fizikdışı gerçeklerin durmadan yenileşen isterleri, sanatçıyı yeni bir dil ve yeni teknikler bulmaya zorlar. Biz bugün XVII. yüzyıldaki gibi yazmıyorsak, Racine’in ve Saint Evremont’un dili lokomotiflerden ve işçi sınıfından söz etmeye elverişli değil de ondan. Ama, biçimciler tutup bize lokomotiflerden söz etmeyi yasak edeceklermiş, etsinler. Sanat hiçbir zaman biçimcilerden yana olmadı.

Madem ki, bizim için yazmak bir işe girişmektir, madem ki, yazarlar birer ölü olmazdan önce yaşayan kimselerdir, madem ki, kitaplarımızda haklı olmayı denemek gerekir diyoruz, madem ki, çağlar bizi sonradan haksız da görse, önceden kendimizi haksız görmek zorunda değiliz, madem ki, yazarın eserlerinde bütün varlığı ile bağımlı olmasını, kötülüklerini, dertlerini, güçsüzlüklerini öne sürerek iğrenç bir nemegerekçilik içinde kalmasını değil, her birimizin yaşarken vardığımız bir kararı isteme, bir seçmeye, bir toptan yaşamaya bağlanmasını istiyoruz, sorunu en başından ele almamız ve kendi kendimize şunu sormamız gerekir:

İnsan niçin yazar?
Yazmak bir sipariş işidir.

YAZMAK BİR SİPARİŞ İŞİDİR

Doğruyu söylemek: Bu her yaşlanan yazarın can attığı şeydir. Henüz doğruyu söylememiş sayar kendini, oysa şimdiye kadar yaptığı yalnızca bu olmuş, soyunup çıplak kalmıştır. Diyelim ki. bütün zoru kendi kendine «strip tease» yapmaktır. Tezgâhındaki kitaplar hep siparişlerdir. Benim yaptığım hep günün edebiyatıdır. Her yaptığımı sipariş üzerine yaptım. Tabii, işveren artık devlet olamaz. Ya herkes, ya her birimiz: bağlı olduğum bir siyasal çevre, bir özel durum iş yüklüyor bize. Bu siparişlerin iyiliği, yazarı, hiçbir zaman kendini seçmemeye zorlamasıdır. Üstelik, sipariş oldu mu, okuyucularınız da belli olmuş demektir.

BAŞ SORUN : İNSAN

Ben bugün felsefeyi bir dram gibi düşünüyorum. Bugün, artık sorun, neyse o olan özlerin durgun halini seyre dalmak değil, bir olaylar zincirinin kurallarını bulmak da değil artık. Bugün sorun, insandır, hem etken, hem bir aktör olan insan. Çünkü, o, dramını hem yazıyor, hem oynuyor, durumunun çelişkilerini yaşıyor, kişiliğini harcayasıya ya da düğümlerini çözesiye. Bir tiyatro oyunu (Brecht’inki gibi destansı ya da dramsı) bugünün insanını sahnede göstermenin (yani, düpedüz insanı göstermenin) en uygun yoludur. Felsefe de, bir başka bakımdan, bu insanla uğraşma kaygısındadır. İşte, bunun için tiyatro felsefemsi ve felsefe de dramsıdır bugün.

BAĞIMLILIK

— Edebiyat her zaman bağımlı, sorumlu mudur sorusuna Sartre şöyle yanıt veriyor:

Edebiyat her şey değilse, üstünde bir saat bile durulmaya değmez. Ben, bağımlılıktan bunu anlıyorum. Edebiyatı sadece sorumsuzluğa, türkülere indirirseniz, durduğu yerde kurur. Yazılı her söz, insanın ve toplumun bütün ortamlarında yankılar uyandırmazsa, hiçbir anlamı yoktur. Bir çağın edebiyatı, edebiyatın içine sindirdiği çağın kendisidir.

Beni, edebiyatı küçümsemekle, onu politikanın buyruğuna vermekle suçlandırıyorlar. Oysa edebiyatı büyümsemekle suçlandırılmam daha mantıklı olur.Edebiyatın güzelliği, her şey olmak isteğinden gelir, kısaca, güzellik aramaktan değil. Yalnız her şey olan bir şey güzel olabilir. Beni anlamayanlar ne derlerse desinler, sanat adına çatmadılar bana, kendi bağlı oldukları inanç adına çattılar.

İnsan, her şeyi istemeli ki, bir şey yapabilsin.

EDEBİYAT ALDATMACA

Susan yazarlar (günün sorunları üstünde düşüncelerini açıkça ortaya koymayanlar) öteki yazarları tedirgin eden bir çelişmeyi sürdürüyorlar. Bir yazarın elinde, cebinde saklısı olamaz. Kumarda açık kâğıtla oynamak gibi bir şeydir onun işi, oynamak değil. Yazarlığın büyülü bir dünyası olduğu sanısını veren bütün o kandırmacalardan tiksiniyorum. Bu yolu tutan yazarlar edebiyata girenleri aldatıyorlar, onları da kendileri gibi birer büyücü olmaya sürüklüyorlar. Yazarların ilk işi göz boyayıcılıktan, kandırmadan vazgeçmek olmalıdır. Edebiyatta, kendini bir büyücü, bir cambaz gibi göstermek bir bakıma, kendini çok büyük görme, bir bakıma da, çok küçük görmedir. Ne istediklerini, ne yaptıklarını söylesinler.

Eleştirmeciler yazarlara, isteklerini ve araçlarını, başkalarına —ve hele kendilerine— hiçbir zaman açmamayı öğütlüyorlar. Eski romantik anlayışa saplanıp kalmışlar: En iyiyazar, kuş öter gibi yazandır. Yazar bir kuş değildir.

YAZAR VE ÜN

Yedi sekiz yaşımda, dul anamla, Katolik bir nine ve Protestan bir dede arasında yaşıyordum. Sofrada her biri ötekinin dini ile alay ederdi. Kötülük olsun diye değil, bir aile geleneğiydi bu. Ama, bir çocuk her şeyi ciddiye alır. Her iki dinin de değersiz olduğu sonucunu çıkardım bu alaylardan. Bir Katolik olarak yetişmem için ne yaptılarsa olmadı. İşte, o çağımda ölümden çok korkardım. Niçin? Çocukları avutan öbür dünya efsanesinden yoksundum da onun için belki. Her çocuk gibi ben de bir şeyler yazıyordum o zaman. Öldükten sonra yaşama isteğim yazı merakımla birleşti. Ölüm ötesinde, yazılarımda yeniden yaşamayı kuruyordum. Sonradan bıraktığım bu edebi ölüm-ötesi. başlangıçta çalışmalarımın temeli oldu, kuşkusuz.

Hıristiyan, genel olarak, ölümden korkmaz, çünkü, gerçek yaşama başlamak için ölmesi gerektir. Dünyadaki yaşam, öbür güzel dünyayı hak etmek için bir sınav yeridir.Bu da birtakım belli ödevleri, tapınmaları, duaları, dilekleri gerektirir. Uysal olma, şehvetten, maldan mülkten kaçınma ister. Ben, bütün bunları alıp, edebiyat alanına çeviriyordum: yaşadıkça değerim bilinemeyecekti ama, yazıda titizlik ve mesleğimde temizlik ile sonsuz yaşamı hak edecektim. Yazarlık ünüm öldüğüm gün başlayacaktı.

Kendi kendimle önemli kavgalarım vardı. Her şey üstüne yazmak için her şeyi bilmek mi gerekiyordu?

Bir papaz gibi yaşayıp bütün zamanımı törpülemekle mi geçirmeliydim?

Her halde, sorun ölüm kalım sorunuydu, her şeyi birden içine alıyordu. Kafamda yazı yaşamı, din yaşamı kalıbına döküldü. Bütün düşüncem, ruhumu kurtarmaktı… Sonradan bütün bunları bıraktım, kırk yaşına kadar da düşünmedim. Artık niçin yazıyorum diye sormaz oldum kendime…

Yazarlık ünü beni ilgilendirmiyor demiyorum, ama, bir andan sonra hiçbir anlamı kalmıyor bunun. Ölüm, gerçekten ölüm olunca, ün bir kandırmaca oluyor. Geçenlerde biri söylüyordu, öldükten sonra yazgısı bilinmekten daha iğrenç bir şey bilmiyorum diye. Aramızdan birini alıyorlar, onu öfkesinden ya da kederinden öldürüyorlar, yirmi beş yıl sonra da bir anıt dikiyorlar adına. Aynı adamlar, aynı çakallar hem öldürüyorlar, hem de anıtı başında nutuk çekiyorlar, bir ölüyü şana şerefe boğuyorlar ki, bir başkasının yaşamını zehir edebilsinler.

ELEŞTİRİ BANYOSU

Bizde, ulusun edebiyat adamlarını da, politika adamlarını da hep orta sınıf çıkarıyor. Epey yıldan beridir, ulus biraz orta bayağılığına düştü. Onun için, birçok şeyler karşısında, duraksayabiliyor insan. Sonucu ne oldu, biliyorsunuz: Politikacılarımızın da düzeyi düştü, yazarlarımızın da: Kötü edebiyat politik bir özle kendini kurtarmaya çalışıyor, politika ise kötü edebiyata dökülüyor.Fransızlaşma öyle bir duruma geldi ki, yazarlara çatıyorlar, —bana da çattılar— ya savaşları kaybetti diye (bu, sağın çatması), ya da halkı Bastille hapishanelerimizi yıkmaya kışkırtmadılar diye (bu da solun çatması). Bir ara, devlet ya da dünya işleri karıştı mı, gazetecinin biri bana gelir: «Birinin bağırması gerek, siz bağırmaz mısınız, lütfen?» derdi. Zaman zaman bağırdığım da oldu. Bu bağırmanın gücü büyük de oluyordu, küçük de. Bu güç başkalarının, benden önce bağırmaya karar vermiş olanların azlığına, çokluğuna bağlıydı. İşte, bağırmalı yazının edebiyat gücü de güçsüzlüğü de bundan geliyordu. Bu edebiyat hep başkalarına bağlı kalıyor. Sözcükleri şişiren başkaları oluyor, belki de o sözcükleri okuyanlar. Bağlanan yazarın asıl işi, dediğim gibi, göstermek, kanıtlamak, açıklamak, aldatmacaları ortaya çıkarmak, masallar, putları küçük bir eleştiri banyosunda çözündürmektir.

YAZMAK, NİYE YAZMAK

Ben, edebi kuruntularımı yitirdim. Eskiden edebiyatın salt bir değeri olduğunu, bir insanı kurtarabileceğini, ya da sadece insanları değiştirebileceğini (bu olabiliyor bazı koşullar altında) sanırdım. Bütün bunlar bana eskimiş geliyor artık. Bu düşleri yitirdikten sonra insan yine de yazmaya devam ediyor, çünkü, psikanalistlerin dediği gibi, varını yoğunu yazıya yatırmıştır.Nasıl ki, insan sevmediği insanlarla bir başka türlü bağlar kurup yaşamaya devam ediyor: bir aile oluyorsunuz artık. Ama, bir inancım kaldı, bir tek inancım. Ondan vazgeçmeyeceğim: Yazmak. herkes için bir ihtiyaçtır. Yazmak, haberleşme ihtiyacının en üstün şeklidir.

YAZMAK BİR AYIKLAMADIR

Sekiz yaşımda, doğa bile iyi bir kitabın çıkmasına duygusuz kalmaz sanırdım: bir yazar kitabının sonuna SON sözcüğünü yazdığı zaman gökte bir yıldız ağar, derdim, içimden. Bugün yazarlığı başkalarından farksız bir sanat olarak görüyorum. Ama, önemli olan bu değil. Bütün insanların —bilerek bilmeyerek— istedikleri, çağlarının tanıkları, yaşantılarının tanıkları olmak, herkesin önünde kendi kendilerinin tanıkları olmak. Bir de şu var: duygular, davranışlar ikircikli, dumanlı; birtakım tepkiler, takıntılar, çatışmalar oluyor. İnsan trajiği yaşarken trajik olmuyor, hazzı yaşarken hazzı duymuyor. Yazarın yaptığı, trajiği de, hazzı da temizlemektir. Yazmak, bir ayıklama çabasıdır.

 

Kaynak: Jean Paul Sartre, Denemeler-Çağımızın Gerçekleri, Sebahattin EYÜBOĞLU-Vedat GÜNYOL, Say Yay. İstanbul

ESED, HIRİSTİYAN FRANSİSKEN TARİKAT’I ÜYESİ


TİMETÜRK / Haber Merkezi
09 Ekim 2012

Suriye’de halkını felakete sürüklemekten çekinmeyen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’in dini ilişkileri bir bir ortaya çıkmaya başladı. Esed Francesco I. Tarikat’ına katılan ilk Müslüman Devlet Başkanı oldu. Tarikatın en büyük özelliği yaşamlarını İncil’in kurallarına göre ayarlamaları
Halkını felakete sürükleyen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’in dünyayı yöneten gizli bir tarikata üye olduğu ortaya çıktı. 2004 yılında yapılan bşr toplantıda Esed’in bu tarikata üyeliği açıkça ilan edilmiş.Esed, Constantian Tarikatı’nın Benemerenti nişanını aldı. Beşşar Esad, bu yüksek nişanı alan ilk Müslüman devlet başkanı oldu.

İşte söz konusu haber
“Suriye Devlet Başkanı Constantian Tarikatı delegasyonunu kabul etti. Şam-Mart 2004
21 Mart 2004 Pazar günü sabahı Devlet Başkanı Beşşar Esad, Şam’daki Halk Sarayı’nda Constantinian Tarikatı delegasyonunu kabul etti.
Esed’in özel ofisinde yapılan 20 dakikalık özel görüşmeye Calabria Dükü ve Düşesi ile Anthony Bailey katıldı. Toplantı sırasında Esed, Tarikat delegasyonunu kabul etmekten duyduğu memnuniyeti ifade etti. Ayrıca Başkan, Suriye ile Avrupa arasında dinler-arası diyalogun geliştirilmesine dair önemli görevde Tarikat ile yakın ilişki kurma konusundaki arzusunu belirtti.
Calabria Dükü, Başkan Beşşar Esad’a Tarikatı’n Üstad-ı Azam’ı ve Papa John Paul II’nin Constantinian Tarikat’ı Elçisi Kardinal Mario Francesco Pompedda’nın özel bir mektubunu takdim etti.


Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad,  Başkanlık sarayındaki törende Beşar Esad, Francesco I Kraliyet Tarikatı’nın Knight Grand Cross ile Müslüman-Hıristiyan diyaloguna tarihi ve çağdaş katkıları için Constantian Tarikatı’nın Benemerenti nişanını aldı. Beşşar Esad, bu yüksek nişanı alan ilk Müslüman devlet başkanı oldu.
Calabria Dükü, Order’ın dinler-arası diyalog ve anlayışa katkıları dolayısıyla 1’nci Sınıf Suriye Devlet Nişanı’nı aldı. Anthony Bailey de özellikle İngiliz-Suriye dinler-arası ilişkilerin geliştirilmesine katkısı dolayısıyla aynı ödülü aldı.
Esed’e verilen bu yüksek nişan, ulusal televizyonda geniş şekilde yayınlandı ve Suriye basılı medyasında olumlu şekilde yankı buldu. Ödül törenine Başkan ve Suriye halkına verilen ödülü kesin şekilde benimseyen önde gelen Hıristiyan ve Müslüman liderler iştirak etti. Katılanlar arasında Suriye Dışişleri, Dini Vakıflar, Turizm Bakanları ile Avrupa Birliği ve Umman Büyükelçileri bulundu.
Törende hazır bulunan dini liderler: Suriye Baş Müftüsü Ahmet Kuftaro, Şam Müftüsü Şeyh Başir El-Baree, Halep Müftüsü Şeyh Ahmet Hasan, Antakya Patrik’i Gregoire II (Lütfü) Laham, Suriye Ortodoks Kilisesi Patrik’i Mar Ignatius Zakka 1 Ewas, Yunan Katolik Kilisesi Patrik’i Maximos Hakim.
FRANSİSKEN TARİKATI

Assisili Aziz Francesco’nun kurduğu tarikat. Bir İtalyan rahibi olan ve kendini Tanrı’nın hizmetine adayan Francesco, 1208 ya da 1209 yılında çevresine kendisi gibi, İsa’nın isteğine göre yoksulluk hayatı sürmeye ant içmiş müritleri toplayarak bir tarikat kurdu. Papa III. İnnocentus 1210′da Francesco’nun kurduğu tarikata ait düzeni kabul etti.
1223′te III. Honorius tarafından da onaylanan tarikat esaslarına göre, Fransiskenler tam bir yoksulluk içinde, dilenerek yaşarlar ve yoksul halk çevrelerinde İncil’in hükümlerini yayarlar. Sırtlarına kahverengı (eskiden koyu kurşunî) bir cüppe, bunun üstüne aynı renkte bir harmani giyerler, bellerine, önden düğümlenen bir ip kuşak sararlar; çıplak ayaklarında sandallar, başlarında bir kukuleta vardır.

AZİZ FRANCESCO [Assisili Francesco] “O PHTOKHULİS TU THEU”

AZİZ FRANCESCO [Assisili Francesco] “O PHTOKHULİS TU THEU”


 

Aziz Fransua, tahminen 1182 yılında, Pietro Bernardone ve Madam Pica’nın oğlu olarak İtalya’nın Assisi kasabasında dünyaya geldi. Babası Fransa’yla kumaş ticareti yaptığı için, küçük yaşlarından itibaren Fransua takma adıyla çağrılmaya başlandı. Pietro Bernardone ortaçağ İtalya’sının gelişmekte olan iş dünyasına üyeydi ve çok başarılı bir kumaş taciriydi. Ailesine oldukça rahat bir yaşam hazırlamıştı ve ailenin işini Fransua’nın devam ettireceğini umuyordu. Böylece kasabada ailenin şöhreti artacaktı. Fransua’nın ordunun gereksinimlerini karşılamak üzere malzemeleri alıp orduya hizmet etmek üzere savaşa gitmesine çok sevinmişti.

Fransua’nın askerlik hayatı çok kısa sürdü. Yaklaşık bir yıl boyunca savaş esiri olarak tutuklu kaldı. Bu dönemin sonunda Assisi’ye zayıf güçsüz ve tamamen değişmiş bir insan olarak döndü. Esir olduğu dönem boyunca içinde bulunduğu zorunlu yalnızlık O’nu geleceği hakkında sorular sormaya zorlamıştı. Evinde toparlanmaya çalıştığı dönemde bu sorular üzerinde düşünüp taşınmaya devam etti. 1205 yılında bir gün, düşünmeyi bırakıp Assisi’de bir tepenin üzerinde harabe halinde bulunan Aziz Damian Kilisesi’ne dua etmeye gitti. Burada yaşadığı mistik tecrübede haçın üzerinde bulunan Mesih İsa onunla konuştu ve şu buyruğu verdi: “Fransua, yıkılmaya yüz tuttuğunu gördüğün bu kilisemi tamir et.” Fransua, bu buyruğu harfi harfine yerine getirmesi gerektiğini düşünerek, dua ettiği yerden başlamak üzere kiliseyi yeniden inşa etmeye koyuldu.

Babası bu davranışını onaylamıyordu. Özellikle Fransua, kilisenin onarımı için gereken fonu oluşturmak için babasının mallarını satınca öfkelendi. Babası tarafından episkoposun karşısına çıkarılan Fransua, tek gerçek babasının Tanrı olduğunu ve kendisini episkoposun ellerine güvenle bıraktığını açıkladı.

Assisi’nin parlak çocuğu Fransua’nın bu garip davranışı birkaç gülümseme ve biraz alaydan daha fazla bir aşağılanmayla karşılandı. Fakat aynı zamanda bu yiğit adamın ne başarmaya çalıştığını anlamaya çalışan Assisi ve civarında yaşayan insanları harekete geçirdi. Kilisenin tamirinde Fransua’ya yardım etmeye başladılar. Bu işleri yaparken, bir yandan da giderek toplum dışına cüzamlı gibi itilmiş olan kimselere özellikle yardım etmeleri gerektiğinin farkına varmaya başladılar.

Gruba katılanlar her geçen gün artıyordu. Fransua, öğretilerinde sapkınlığa düşerek Kilise’den kopan gruplardan haberdardı. Bu nedenle 1210 yılında o ve takipçileri yaşamayı seçtikleri bu sade yolun Papa Innocence 3. tarafından onaylanmasını istemek üzere Roma’ya gittiler. Papa’nın onay verme konusunda bazı kuşkuları vardı, ancak bir rivayet gördüğü bir rüyanın, Papa’ya bu yaşam biçiminin İncil’in bire bir takibi olduğunu görmesine yardımcı olduğunu aktarır. Böylece Fransua, tüm kilisenin “tedarikçisi” olmuş oldu.

1210 yılında Fransua’nın yaşam tarzı Papa’dan sözlü onay aldı. Hemen takip eden yıllarda henüz Fransua hayattayken binlerce kadın ve erkek bu harekete katılarak olağanüstü bir büyümeye neden oldular.

Fransua ve erkek kardeşleri küçük gruplar halinde “esenlik ve iyilik” dileyerek insanları tövbeye çağırıyor ve Mesih İsa’nın İyi Haberi’ni duyuruyorlardı. Bir süre sonra geri dönüp topluca bir duadan sonra deneyimlerini paylaşıyor ve kendi yaşam yollarında yenileniyorlardı. Bu misyon hareketinin ilk dönemlerinde Fransua’nın bizzat kendisi Doğu Sultanı’nın huzuruna çıkıp bu ilanı yapmıştı. Bu dönem tarikatın ilk şehitlerini de beraberinde getirdi. Aziz Bernard ve arkadaşları Fas’ta şehit edildiler. Bu olay Padovalı Aziz Antuan’ın rahipliği seçmesi için esin kaynağı oldu.

Bu arada Assisi’li genç bir kadın olan Klara, tanrısal bir yaşam biçimi arıyordu ve Fransua tarafından kabul edildi. Klara ve kızkardeşlerine, kontemplatif bir yaşam sürmeleri için, restore edilmiş olan Aziz Damian Şapeli verildi.

Bu Aziz Fransua’nın 2. tarikatıdır ve Klaritenler oalrak bilinir. Bu arada, ailelerinin sorumluluklarını taşıdıkları halde Fransisken yaşamı yaşamak isteyen pek çok kişinin bulunması nedeniyle Fransua 3. Tarikat veya Seküler Fransisken Tarikatı olarak bilinen yeni bir Hayat Kuralı’nı yazdı. Bu yaşam tarzı halen 21. yüzyılda devam etmektedir.

Fransua’nın yaşamının pek çok bölümü gayet iyi biliniyor. Fransua’nın tüm isteği Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiği Oğlun’da bulunan sevgisini tecrübe etmekti. Böylece 1223 yılı Noel arifesinde Greccio kasabasında ilk kez Mesih’in doğduğu yemliği tasvir eden kreşi kurdu. Bu şekilde halk, Beytlehem’deki mucizeyi daha iyi anlayacaktı. 1224′te Verno Dağı’nda dua ederken, Fransua ellerinde, ayaklarında ve böğründe Rabbimizin çektiği acıların işaretini aldı. Bu Stigmata mucizesiydi. Bundan sonra, tüm yaratılışa duyduğu sevgiyi anlatan, Tanrı’nın iyiliklerini tanıttığı “erkek kardeşim güneş”; “kızkardeşim ay” gibi betimlemelerin bulunduğu “Yaratılışın Ezgisi” ni tamamladı.

Fransua’nın yeryüzündeki yaşamı 3 Ekim 1226 akşamında son buldu. Çektiği acılardan sonra, Assisi tepesinin eteklerinde “Meleklerin Hanımefendisi Şapeli”nin dışında kuru toprağa yatırılmayı istedi. Orada ruhunu Göksel Peder’e teslim etti..

İki yıl sonra 1228′de Fransua, aziz ilan edildi. Aynı yıl, Assisi’deki bir mezar yapılması için çalışmalar başladı. 1230 yılında Fransua’nın kemikleri bugün Aziz Fransua Bazilikası olarak bilinen kiliseye taşındı. Halen dünyada en çok bilinen haç yerlerinden biridir. Bugüne kadar Papa 11. John Paul’un de aralarında bulunduğu pek çok Papa tarafından ziyaret edilmiştir.

ALLAH’IN GARİBİ

Assisi’li Francesco’nun Tanrı’yı ararken çektiklerini anlatıyor Allah’ın Garibi’nde Kazancakis. Francesco, gençliğinde zevk ve eğlence düşkünlüğüyle bütün Assisi’de parmakla gösterilen bir delikanlı. Daha sonra Assisi’nin iftihar ettiği bir aziz.

Pencere altlarında sevgilisine serenat yapan aşık Francesco, meyhane arkadaşlarıyla şehirde tertip ettiği eğlencelerle de şöhretli. Fakat bunlar onun kişisel hırsını tatmin etmeye yetmez. Sonunda sırf ün kazanmak için savaşlara katılır ve küstah bir şövalye olarak döner memleketi Assisi’ye. Ve olan olur. İçinde, ta yüreğinde Tanrı’nın sesini işitir ve onu aramaya başlar. Dünyadan el etek çekerek, bütün düşkünlere, bütün yoksullara, bütün günahkârlara gönlünü açıp Tanrı’nın istediği yoldan yürümeye başlar.

O’nun Tanrı’ya götüren yolunda; bedenin istekleri yerine, ruhun istekleri geçerlidir. Açlık, dünya malından vazgeçme, insanın acziyetini kabul ederek nefsi alçaltma gibi zahidane bir yol tutar Francesco. Bütün çektiklerine şahit Leo Kardeş’in ağzından öğreniriz onun macerasını.

Tabiattaki herşeyde Tanrı’nın bir işaretini gören Francesco’yu üzen tek şey Şeytan’ın ayartmalarıdır. Kendi yoluna giren zahit kardeşleri daha sonra açlık, fedakârlık, yoksulluk ve sevgi yolu yerine daha ihtişamlı ve gösterişli bir zahidlik yolu kurmaya çalışır ve Francesco’ nun arkadaşlarını kendi yollarına çevirir. Francesco onda da bir teselli bulur ve bağışlar bir anlamda ihanet eden kardeşlerini. Çünkü o kendi varlığını da bu yolda silmeye uğraşan bir keşiştir ve Assisi’ nin sevgili azizidir.

YUNUS EMRE Mİ DAHA İYİ AZİZ FRANCESCO MU?

Bu makale, sadece iki romanı kıyaslamak için yazılmış bir eleştiridir!

Nikos KAZANCAKİS, 18 Şubat 1883’te (o yıllarda hâlâ Osmanlı’ya bağlı olan) “Girit Adası”nda doğdu. 1946’da Zorbayı yazdı (ki daha sonra Anthony Quinn’in muhteşem oyunculuğunu sergilediği bir sinema filmine de konu oldu). 1954 yılında yazdığı Günaha Son Çağrı romanı da (ki Hz. İsa’nın son günleri için geleneksel inancın dışında bir kuram geliştirmiştir) Hıristiyanlık dünyasında derin tartışmalara ve aynı isimle çevrilmiş bir sinema filmine konu olmuştur. Yazar’ın ilk kez 1957 yılında yayınladığı ve Türkiye de “Allahın Fukarası” ismi ile de tanınan “Allahın Garibi” Romanını 1990 yılında (yani tam 21 yıl evvel) okumuş ve çok etkilenmiştim. Geçtiğimiz aylarda tekrar okuduğum Roman, bu sefer sadece derin duygusal anlatımları ile değil, Katolik Hıristiyanlığın duygu ve düşünce sistematiğini anlamada da rehber olarak saygımı kazandı.

“Allah’ın Garibi” Romanı, 1181-1226 yılları arasında İtalya’da yaşamış olan Assis’li Aziz Francesco’nu hayatından yola çıkarak (ABD sınırları içindeki “San Francisco” şehri de ismini bu Azizden almıştır) bir Hıristiyan Mistiğinin hikâyesini efsaneye dönüştürüyor. Bu romanı ilk okuduğum günden beridir, bizim topraklarımızda yetişmiş İslam Mistikleri’nin de usta edebiyatçılarımız tarafından yazılmış romanlarının olmamasına üzülmüş ve bu tür Türkçe romanların da yazılmasını arzulamıştım; ama ilerleyen yıllardaki Elif Şafak’ın Aşk” Romanı ile yapmaya çalıştığını iyi niyetli bulmadım. Sinan Yağmur’un kitapları ise zayıf edebî yönü ve dinî vurguların telaşıyla öne çıkıyordu.

Geçenlerde uğradığım bir kitapçının raflarındaİskender Pala’nın “Odisimli romanını görür görmez aldım; çünkü bu romanın ana konusu “Yunus Emre idi ve benim de en sevdiğim Mistik Karakterlerden biriydi. Yunus Emre’yi çok sevdiğim için Romanı bir solukta okudum desem abartı olmaz; ama aradığım edebî lezzeti bulabildim mi, emin değilim. Özellikle Yunus şiirlerinin daha çok ve daha uygun biçimlerde sunulmasını isterdim. Yunus Emre’yi, Aziz Francescoya da büyük saygı duymakla beraber, hiçbir Hıristiyan Mistiği ile kıyaslayamam bile; ama bu iki yazarın romanını kıyasladığım da, Kazancakis’in romanı hâlâ ağır basmakta.

Varoluşçu Felsefe’ye göre temel korkularımızı oluşturan 4 ana gerçek:

  1. Ölüm gerçeği;
  2. Yaşamı gerçekte kendi irademiz ile biçimlendirme özgürlüğü;
  3. Nihai yalnızlık
  4. Yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşudur.

Hangi inanç sistemi içinde olurlarsa olsunlar, Mistiklerin temel yaklaşımlarında bu dört gerçekliğe karşı çıkmaları ve bunların neden olduğu korkuların üstesinden gelme çabaları hissedilir. Bir Yaratıcı tarafından sürekli gözetilip korundukları inancı, onlara göre özel olduğumuzun kanıtıdır. Mistikler, bu üstün güç ile kaynaşmaya çalışarak varlıklarını onun içinde eriterek kendi benliklerini yok etmek isterler; çünkü bu sayede hem ölümsüzlüğe erişecekler hem de nihai yalnızlıklarına son verebileceklerdir. Ve yaşam, asla bir anlamdan yoksun değildir!

Katolik Hıristiyanların Tanrısı, İslam Tanrısına göre daha katı olduğu için, Aziz Francesco’nun kendi bedeni üzerinde yaptıkları inanılmaz boyutlarda bir eziyete ulaşır. Her türlü dünyevî nimete kapalı bir yaşamdır bu ve bazen kitap yakmaya kadar varan, kadınları aşağılayan güçlü dogmatik uygulamaları vardır. Bizim Yunus ise, insan ve evreni daha hümanist bir platformda birleştirameye çabalar. Nefsi terbiye etmeye çalışır ama bedenine işkence etmez.” Mana” gözünü açar ama maddeden geçmez. Edebî platformda Aziz Francesco’nun tüm efsanevi hikâyesine rağmen, öbürü yine de bizim Yunus’umuzdur; sımsıcak ve samimi. Ve tüm Mistikler gibi her ikisi de SEVGİ üzerinde birleşirler. Bu iki kitap, sizlere yeni bakış açıları kazandırabilecek eserler olması itibariyle de önemlidir. Bol okumalı günler diliyorum.

Murat Kartal / 21/10/2011

http://tr.wikipedia.org/wiki/Nikos_Kazancakis

“O PHTOKHULİS TU THEU” [Allah’ın Garibi/ Allah’ın Fukarası],


  Nikos KAZANCAKİS

TESTİYİ KIRMADAN TANRI’YI GÖREMEZSİN

Aziz Francesco anlatıyor.

“Vaktiyle bir zahit varmış,”

“Yıllardır Tanrıyı görmek ister, bir türlü göremezmiş. Hep önüne bir şey gelir, göremezmiş. Zavallıcık ağlar, bağırır, yalvarırmış; ama hep boşunaymış! Tanrıyı görmesine neyin engel olduğunu anlayamazmış bir türlü. Ama günün birinde sevinç içinde yatağından sıçramış. Bulmuş! Öteberisi içinde pek sevdiği bir şeyi, güzel, süslü bir testiciği varmış, oymuş nedeni. Testiyi aldığı gibi paramparça etmiş. Sonra gözlerini yukarı kaldırmış ve ilk kez Tanrıyı görmüş…” sh: 165

**

Vaktiyle bütün ömrünü mükemmelliğe erişmek için çalışarak geçiren bir zahit varmış. Varını yoğunu yoksula dağıtmış, çöle çekilmiş ve gece gündüz Tanrısına dua etmiş, sonra eceli gelmiş. Cennete çıkıp kapısına vurmuş. ‘Kim o?’ diye bir ses gelmiş içeriden.

“Ben!” demiş zahit.

‘Burada iki kişiye yer yok!’ demiş ses. ‘Git buradan!’

Zahit gerisin geri yeryüzüne dönmüş, çabasına yeniden başlamış: yoksulluk, oruç durmadan dua ve ağlama. Eceli yeniden gelmiş ve ölmüş. Yeniden çalmış Cennetin kapısını. ‘Kim o?’ demiş aym ses.

‘Ben!’ demiş.

‘iki kişiye yer yok burada. Git buradan!’ olmuş cevap.

Zahit kurşun gibi yeniden yeryüzüne inmiş ve kurtulmak için, eskisinden daha büyük çabayla aynı şeylere sarılmış. Yaşlanıp, yüzünü bulduğunda, yine ölmüş. Yeniden çalmış Cennet kapısını. ‘Kim o?’ demiş ses.

‘Sen Rabbim, sen!’

“Cennet kapısı açılmış, o da içeri girmiş!” sh:252

 **

ŞEYTANINLA

“Aman dikkat, Kardeşim,”

“Şeytan şapka olup başına oturmuş olamaz mı? Aman dikkat, bayır aşağı yuvarlamasın seni. Bugün şapkayken, yarın elbise kılığına girebilir, sonra derken kardeşleri istemezsin, en sonunda da Tanrıya ‘seni istemiyorum’ dersin.” Sh:167

**

“Duyduğun sesin Tanrıdan geldiğini kesinlikle bilebilir misin? Dua ederken kendi sesimizi duyup, Tanrının sandığımız durumlar az mıdır; baştan çıkarıcı Şeytanın Tanrı kılığına büründüğü, onun sesiyle konuştuğu, böylece ruhlarımızı yanlış yollara saptırdığı az mı görülmüştür. İncil’e el basıp dua ederken, işittiğin seslerin hangisinin kendinden, hangisinin Tanrıdan geldiğini söyleyebilir misin?” sh:179

CENNETTEN MAKSAT NEDİR?

Cennetten maksat nedir?

Salt mutluluk değil mi?
Ama kişi gökten bakar da, kardeşlerini Cehenneme batmış görürse, nasıl mutluluk duyabilir ki?
Cehennem varken, Cennet nasıl varolur?

Bu yüzden diyorum ki – bu yüreklerinizin derinlerine işlesin, ya hepimiz kurtulacağız, ya hepimiz birden Cehennemi boylayacağız. Dünyanın öteki ucunda biri öldürüldü mü, biz de öldürüldük demektir; bir kişi kurtulursa, biz de kurtulduk demektir.” Sh:315

**

Ne korkuyorsun? Tanrıdan daha basit, daha iç serinletici, insanoğlunun dudaklarına daha iyi yakışan ne var ki?”sh:24

Kaynak:
Nikos KAZANCAKİS, [Allah’ın Garibi/ Allah’ın Fukarası], Orijinal İsmi “O Phtokhulis Tu Theu”, Çeviren: Ender Gürol, İz Yay. 2008, İstanbul

*************************

THE LAST TEMPTATİON OF CHRİST (1988) (Günaha Son Çağrı)

ZORBA

AZİZ FRANCESCO 

Beyaz Arif AKBAŞ YAZILARI


SOL’UN DİN ALERJİSİ

PARYA LİBERALİZMİ

YALNIZLIK SALGINI

BÜYÜLÜ ANLATILAR: ‘Ulysses’

NİTELİKSİZ ADAM

PROUST VE ŞARLO

Kaynak:
Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309 http://www.edebifikir.com/author/beyaz

PROUST VE ŞARLO


Beyaz Arif AKBAŞ

 kayip-zamanin-izinde

İngiliz sinema yönetmeni Charlie Chaplin, (Şarlo) ile ‘Kayıp Zamanın İzinde’ romanın usta yazarı Marcel Proust arasında nasıl olup ta bir ilişki ve bağlam kurulabilir diye eminim merak edecek olanlar çıkacaktır. Kayıp Zamanın İzinde, bir buçuk milyon civarında kelimeyle yazılmış dünyanın en büyük ve en karmaşık (bazılarınca sıkıcı) yapıtlarından biridir. Kitap oldukça farklı bir zaman metaforu içinde şekillenir ve yaşanan maceranın peşi sıra sürdürülen yolculuğun tüm halkaları Swann’ların Tarafı’yla, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Guermantes Tarafı, Sodom ve Gomorra, Mahpus, Albertine Kayıp ve Yakalanan Zaman ile tamamlanır. Eserin ilk kitabı olarak bilinen “Swann’ların Tarafı” oldukça ünlü olup Swann’ın Bir Aşk’ını anlatır. Roman büyük ölçüde geçmişin ayak izlerini takip eder. Romanın yirminci yüzyıl edebiyatı üzerine büyük bir etkisi vardır; birçok ünlü ünsüz kimse bu büyüleyici üslubu parodik bir şekilde taklit etmeye yeltenmiştir.

Proust’un yedi ciltlik eseri onun en önemli çalışmasıdır. Bizdeki tercümeleri dikkate alındığında; çevirinin bir komisyon tarafından yapılmadığı düşünülürse, (Yakup Kadri ve Roza Hakmen) eksik tarafları yine de mazur görülebilir. Zaten Karaosmanoğlu’nun tercümesi tek cilt ile sınırlıdır. Bu eser için tüm dünyada kullanılan; ‘dev’ tanımlamasını sanıyorum ki fazlasıyla hak eder. Eser bu haliyle (Yazar öldüğü için tamamlanamamıştır yani bitmemiştir.) hem uzunluk hem de istemsiz bellek olmanın en ünlü örneğidir. Bu durum biraz da Bergsoncu sezgisellik ve maddi bellek teoremi ile ilişkilendirilebilir. Ayrıca Proust, Bergson’un 1891 den 1893 kadar Sorbonne’da verdiği derslere katılmıştır. Proust’ta Martin Heidegger gibi, Bergson’un bazı kavramlarını kullanır. Örneğin Proust tarafından istemsiz bellek’in en ünlü örneği olarak “madeleine” (bir tür kek) epizodu , ‘Kayıp Zamanın İzinde’ en az yarım düzine kadar yerde geçer. Bu kekin tadını ve kokusunu anımsamak, geçmiş zamanı anımsamak gibidir. Bu tadı yakalayabilmek için tabiî eserin ya orijinalinden ya da revize bir çevirisinden okunması gerekir.

Proust, bir su misali kayıp giden zamanı eserin son kısmında yakalar. Baron de Charlus’un ana ilham kaynağı olan Robert de Montesquiou, Combray yakınlarındaki Gilberte evinde kalıyordur. Charlus, artık saygın Verdurin ile yaptığı gece yürüyüşlerinde sanatın ve toplumun değişen son normları ile tanışır. Mehmet Rifat’a göre ‘Zaman’ın kronolojisini sarsma tekniği, özel adlar dizgesi oluşturularak, üç farklı dünyanın katmanlaştırılması vasıtasıyla yapıtın yeni öğeleri giderek kitabın boyutunun artmasına neden olur. Aslında, bence herkesin yavaş yavaş “Time” (zaman) içindeki geçişlerinin nasıl muazzam bir şekilde gerçekleştiği olgusu yedinci bölümde, Proust tarafından bir açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır. Kahramanların dönüştüğü ve yakaladığı zaman asri olan zamandır. Yakalanan zamanda aynı kişilerin bir daha yinelenmesi söz konusudur. Rifat’ın da tespit ettiği gibi roman parçalı, kesintili anlatımın bir başka örneğidir.

charlie_chaplin

Buradan hareketle “Şarlo”nun zaman mefhumu hakkında birkaç kelam etmeye çalışacağım. Charlie Chaplin, sessiz filmlerinde Büyük Depresyon’a yer vererek ‘Modern Times’ (Asri Zamanlar) filminde işçilerin ve fakir halkın kötü durumlarına dikkat çekmiştir. Chaplin, hayallerinin ve yaratıcılığının sezgisel boyutta düşünüp de oluşturduğu tüm filmlerin sinema dünyasına yeni yaklaşımlar katmıştır. Burada tematik ve teknik bağlamda Chaplin ve Proust ilişkisinde Bergsoncu bir sezgisel ve bellek algısı düşünülebilir. Filmlerinde diyalogları yazılı olarak farklı bir ekrana geçiş yaparak gösteriyordu bu Proust’un parçalı kesitli anlatımıyla da örtüşmektedir. Charlie Chaplin’in ilk kez 1914 yılında yarattığı Küçük serseri (Şarlo) tiplemesine dayanan son filmi ‘Asri Zamanlar’dır. Yönetmen bu ‘sessiz’ filmi çevirdiği tarihte sinemada ses yaklaşık on yıldan beri kullanılmaktaydı fakat duyguları bu parçalı tekniğin daha iyi yansıttığını düşünen Chaplin bu son filmini yine sessiz çekmeyi yeğlemiştir.

Film’de kısaca Şarlo, bir bantta monoton bir vida sıkma işinde çalışmaktadır. Yaptığı sakarlıklar yüzünden buradaki işinden alınarak deneysel bir ‘otomatik yemek yedirme makinası’nda kobay olarak verilir. Bazı şansız olaylar neticesinde her zaman bilindik hikâyedeki gibi ortalık karışır. Büyük patronlar çıkan bu olaylardan ötürü onu deli zannederler ve tımarhaneye yollarlar. Tımarhaneden çıkan Şarlo elinde salladığı bayraktan ötürü komünist olarak yaftalanır. Sonra polislerle tartışır ve hapishaneye düşer. Filmin başka bir kesitinde ise sevgilisi (Paulette Goddard) bir eğlence yerinde dansöz olarak çalışmaktadır. O’da aynı mekânda garson olarak işe başlar. Yine bir dizi komik olay neticesinde ortalık karışır. Kızın peşine, kaçtığı yetimhanedekiler düşer. Ve filmin sonunda; Şarlo ile bu kızı bir yol kenarında yeni maceralara doğru yola çıkmış bir şekilde görürüz. (Şarlo’nun çoğu filminde bu sahne slaytların sonunda tekrar eder.) Şarlo’nun yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardır. Bir şekilde filmin tüm akışı ve kurgusu düşünüldüğünde asri zamanlarında bir kayıp zamandan ibaret olduğunu çok iyi bir şekilde anlarız. Bu traji-komik sahnelerin asla sonu gelmez ve zaman sisli sinema perdesinin ardında kaybolur. Şarlo, Proust’un parçalı kesitli anlatımını sinema perdesine uyarlayan adamdır. Ve siz bu anlatımın sonucunu Samuel Beckett’in Godot’u misali bekler durursunuz. Godot’un asla gelmeyeceğini bildiğiniz halde.

Kaynak:
Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309 http://www.edebifikir.com/author/beyaz

NİTELİKSİZ ADAM


Beyaz Arif AKBAŞ

Avusturya Macaristan imparatorluğu dönemi yazarlarından büyük romancı Robert Musil’in adını edebiyatla uzaktan yakından ilgilenenlerin duymayanı yok gibidir. ‘Niteliksiz Adam’, (Der Mann Ohne Eigenschaften) başlı başına bir “building” roman. Aslında modernizmin ismine mal olmuş bir yapıttır desem yeridir. Bu tarz yenilikçi ve öncü yazarlar deyince benim aklıma hemen Joyce, Kafka, Melville, Woolf, Nabakov, Foulkner, Proust gibi isimler geliyor. Üstat tıpkı benim gibi üniversite yıllarında özellikle Nietzsche, Dostoyevski, Ralph Waldo Emerson ve Ernst Mach gibi önemli filozof ve edebiyatçılarla ilgilenmiş. Yirminci yüzyılın roman sanatına ölümsüz bir katkı yapmış yazarlar arasında Musil’in yeri benim gözümde daha farklı ve biriciktir.

Musil, 1921′den ölünceye kadar “Niteliksiz Adam” taslakları üstünde çalışmış ilginç bir insandır. Ve daha ilginç olanı sözünü ettiğim bu roman asla tamamlanmamıştır. Gerçi tamamlanmadan kalan kısmı olan romanın son bölümü bile yazar öldükten sonra yayımlanabilmiştir. Asla sonu gelmeyen bir zamanda sonu gittikçe silikleşen bir manzara gibidir ‘Niteliksiz Adam’. Başka bir yönüyle de Avrupa’da yaklaşan felaketi öngörebilen önemli bir edebi başarıdır bu eser. I.Dünya Savaşı’nın çıkması Musil’in insanlık hakkındaki gelecek öngörülerini ne yazık ki haklı çıkarmıştır.

Niteliksiz Adam, kelimenin tam anlamıyla bir geçiş döneminde yaşayan insan prototipidir. Arada kalmış insancıklar boşluktadır yani araftadır aslında. Musil’in “İmpkralya” diye adlandırdığı bu dönem; bir çöküş sürecindeki imparatorluğun yıkıntıları arasında yaşayan bireyleri ve toplumun modernizm çalkantılarını ve çılgınlıklarını sergilemeyi amaçlar. Romanın başkahramanı Ulrich’tir. (Yanlış hatırlamıyorsam Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ kitabında da bir yerlerde ismi geçiyordu.) Ulrich, tuhaf bir o kadarda ilginç bir karakterdir. Biliyorum ki Ulrich’te insan gibi kat kat çelişkilerden örülmüş bir varlıktır. Hem geleneği hem de yeniye doğru olan anlayışı temsil eder. Hani Tanpınar; “Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında..” der ya öyle bir durum. Aslında tüm sorun Ulrich’in çelişkilerle dolu yaşamı ve bu çelişkileri nasıl giderebileceği hususundadır.

Musil, “Sanat sanat içindir”, anlayışı yerine “Sanat hayat içindir” anlayışını benimsemiş/savunmuş bir yazardır. Böyle söylenmesine rağmen O; toplum için sanatından en ufak taviz vermeyecek kadar da dürüsttür. “Bir yazarın meşhur olmadan yaşaması normaldir; yaşamını sürdürmeye yetecek kadar okurunun olmaması ise utanç vericidir” der üstat. Gerçektende öyle, gerçek bir sanatçı ne para ne de şöhret peşinde koşan kişidir. Musil, yaşamı boyunca paradan nefret etmiş ve entelektüel yönünden asla taviz vermemiştir. Kısacası kolaycılığa kaçıp paranın ve toplumun fahişesi olmamıştır. Gerçek bir sanat adamıdır bu yüzden! Musil, yaşarken günümüz romancıları gibi ne çok tanınmış ne de çok para kazanmıştır. Yaşadığı dönemde çağının insanlarının nasıl niteliksiz ve kalabalıklar içindeki gölgelerden ibaret olduklarını betimler. Tüm dehasına rağmen Musil’in yazgısı hayatının son yıllarında Nazizm ve II. Dünya Savaşı tarafından domine edilmiştir. Sonra Musil’in adı geçen yirmi yıl boyunca unutuldu. Sükut suikastına kurban gitti. Tekrar hatırlandığı ve romanı’nın yeniden yayımlandığı tarih 1953′tür. Aradan geçen onca zamanda Musil’in bu ölümsüz yapıtı saklı bir aşk gibi mükemmelleşmiştir. İleri’de Robert Musil’in felsefesini konu alan bir yazı yazmak istiyorum. Tabi romanı tekrar okumayı göze alabilirsem..

Kaynak:
Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309 http://www.edebifikir.com/author/beyaz

**

SOL’UN DİN ALERJİSİ ve PARYA LİBERALİZMİ


Beyaz Arif AKBAŞ

Sol’un Din allerjisi

Rahmetli Mehmet Ali Aybar, Türkiye’deki sol hareketin önde gelen isimlerinden biriydi. Aybar yıllarca “Türkiye’ye özgü sosyalizm” şeklinde ifade edebileceğimiz bir sosyalizm anlayışını savunmuştur. Aybar’la ilgili bizim yerel bir gazetecimiz olan Hamdi Ökte’den ilginç bir anekdot dinlemiştim. Bir gün Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) lideri olduğu günlerde bazı solcu gençler üstadı ziyarete gelmişlerdi. Aybar’ın evinden içeri girerken bu gençler, ayakkabılarını çıkarmadan halıların üstüne basarak içeri dalmışlardı. Bunun üzerine Aybar gençleri uyarmış ve evin bir Müslüman evi olduğunu belirterek gençlerden ayakkabılarını çıkarmalarını istemişti. Bu kısa hikâyecikten anladığım kadarıyla Aybar’ın sosyalizm fikirleri halkın değerleriyle uyuşmakta ve aynı hassasiyetleri sergilemekteydi. Aybar, Türkiye’de sosyalizm tarihinin son özgün kişiliklerinden biridir.

Türkiye’deki sol kesim içinden gelip ülkenin manevi değerleriyle barışabilmiş kişileri akla getirdiğimizde Cemil Meriç, İdris Küçükömer ve Kemal Tahir gibi orijinal görüşlere sahip münevverlerimizi zikretmemiz gerekir. Bunun yanında klasik kemikleşmiş ve içi boş sol entelektüeller bu saydığım isimler dışında Kemalizm ile örtüşmüş ve dine karşı çoğunlukla hınçla dolu olmuştur. Sosyolojik açıdan hiçbir ideoloji halkın manevi değerleri ile barışık olmadığı sürece asla geniş kitleler tarafından hüsnü kabul görmez.

İnsan merkezli bir sosyalizm şiarı isteniyorsa; halkın manevi değerlerine saygılı olmayı öğreneceksin. Güya sol tandanslı CHP, ilk kurulduğu dönemden beri halkla din konusunda çatışmalı olmuş ve halka her zaman elitist bir tavırla yaklaşmıştır. CHP hiçbir zaman halkın partisi olmamış her zaman statükocu olup insanların inançlarıyla ilgili olarak Kemalist dünyagörüşü dışındaki insanları ‘gerici’ yaftasıyla itham etmiştir. Dersimde katliamını yapan bir zihniyet ya da şapka muhalefeti nedeniyle insanları acımasızca infaz eden bir düşünce nasıl sol veya sosyalist olur anlamak mümkün değildir. Bunun adı sol falan değil olsa olsa Franco tarzı bir diktatörlük rejimidir. Bugünkü CHP’de zaman zaman yine aynı anlayışı sürdürdüğünü dil sürçmesi olarak olsa bile itiraf etmektedir.

İdris Küçükömer’in ortanın solu denen kesimi eleştirmek için yazdığı; ‘Düzenin Yabancılaşması’ndaki fikirlerine bakıldığında, Türkiye’nin “solcu”larının neden ‘gerici’ olduklarını geniş halk kitlelerinin manevi değerleriyle barışık olmamalarına ve halkın değerlerine yabancı kalmalarına bağlar. Hatta fikirlerini o hadde götürür ki Türk Milli Kurtuluş Savaşının antiemperyalist değil, bir Yunan-Türk savaşı olduğunu söyler. Ortanın solu yeri geldikçe hani biz sizi kurtardık söylemine yatar ve alttan alta dindarları aşağılamak için bir fırsat kollar ya işte buna yakın dönem tarihinin yeniden yazılması gerektiğini söyleyerek karşı çıkar Küçükömer. Ya hu kurtarmasaydınız keşke diyesim geliyor, bir sömürge yönetimi olsaydı eminim bundan kat be kat daha az can yakıcı olurdu. Yıllarca Türkiye’de ‘sivil toplum’ ilişkilerinin kurulmasının önündeki en büyük engel hep bu sol kisvesine bürünmüş din düşmanı, faşist ve saldırgan, ötekileştirici, dışlayıcı Paretto sosyolojisi tabiriyle söylersek ‘elit kesim’ olmuştur.

Üzülerek söylüyorum dünyadaki sol hareketler düşünüldüğünde Türk solu bir yığın duyarsızdan ibarettir. Kemal Tahir çizgisi ise yıllarca sola göre yeterince ve hakkıyla solcu olmamakla itham edilmiş, sağa göre ise din konusunda yeterince hassas olmamakla suçlanmıştır. Kemal Tahir, yazdığı bütün eserlerinde Türk halkını yaşatan ne varsa, ona sahip çıkılması gerektiğini söyler. Bu kapsamda din, gelenek, inanç, adetler, üretim ilişkileri, dil vb. konusunda daha insancıl yaklaşılması gerektiğini vurgular. Kemal Tahir’in yerli sosyalizm arayışları onu kaçınılmaz bir şekilde yalnızlığa sürüklemiştir. Kargaların arasında bülbülün sesi kısılmıştır. İnsan Türkiye’deki sol adına yapılanları düşündükçe sol düşünceden değil belki ama solcu geçinen insanlardan soğuyor.

Parya Liberalizmi

“Postmodernizm, İslam ve Akıl” kitabının yazarı Ernest Gellner, Orta Avrupa’nın son dönem önemli mütefekkirlerinden biri olarak görülmektedir. Bu yakınlarda “Dil ve Yalnızlık” (Kabalcı; 2013) diye bir kitabı daha; Aysu Oğuz tarafından güzel bir şekilde çevrilerek dilimize kazandırıldı. Kitabın giriş kısmı sevgili oğlu David Gallner kaleme almış. Hemen hemen otobiyografik özellikler taşıyan bu kitap, Ernest için uygun bir son çalışmadır. 1959 yılında Wittgenstein’ciliğa yaptığı eleştirilerle ismini duyurduğu ‘Words and Things’ çalışmasından başlayarak ‘Uluslar ve Ulusçuluk’ (1983) ve ‘Nationalism’ (1997) çalışmalarımda kapsayan, bunun içine yıllar yılı Malinowski hakkında yazdığı makaleleride kapsayacak bir öz çalışma niteliğinde. Kısaca “Dil ve Yalnızlık” Wittgenstein, Malinowski ve Habsburg ikilemini inceliyor.

Birkaç gün boyunca bu eşsiz kitaptan edindiğim izlenimler ışığında Türkiye’nin bazı meselelerine değinmeye çalışacağım. Her ne kadar demin bahsettiğim konular kışkırtıcı bir entelektüel duyarlılığa hitap etse de Gellner’in kendimce farklı bulduğum bazı kavramlarını ödünç alarak Türkiye’nin bu son dönemdeki histerik, hasta görüntüsünü analiz etmeye çalışacağım. Bu noktada sözümü daldan budaktan da esirgemeyi düşünmüyorum.

Kitabı okurken bazı kavramların altını çizmişim. Gallner’in özellikle “Parya Liberalizmi” dediği kavrama takıldım. Bir alıntı şöyle ki; “…Kendi çabalarıyla yükselmiş olan yeni insanlar, özellikle de toplumsal kabul ve tanımlamaları kısmı, sallantıda ve kararsız olduğu için doğal olarak liberalizme kapıldılar. Yeni milliyetçiliğin ayrıcalıklı ve komünalci eğilimlerinden korunmak için iyi bir nedenleri vardı. Etnik çoğulculukla etno-şovanist olmanın önüne geçen imparatorluğun var olmaya devam etmesini ve açık, etnik olmayan bir devlet ve bireyler toplumu doğrultusunda hareket etmesini istemek için her türlü nedene sahiptiler.”(s.72) Bu aslında son 28 Şubat darbesinin neticesinde tersine dönen bir sürecin ilişkisi bağlamında da okunabilirdi. Türkiye’deki modernist İslami çizgi AKP iktidarıyla birlikte çevreden merkeze yönelmiş ve çevre bizzat merkezin kendisine dönüşmüştür. Belki halka hizmet hakka hizmet karinesiyle kurulmuş bu partinin “akil”leri bile ilkin böyle bir şeyi tahayyül edemiyordu. Bugün ülkeyi yöneten ve kendini muhafazakar demokrat kimliği ile ön plana çıkaran kesim aslında bir parya liberalizminden başka bir şey değildir.[Burada parya'yı olumsuz bir şekilde kullanmıyorum; ezilmişleri temsil eden sınıf gibi] Müslüman kılığındaki sahte Müslümanlar aldıkları ihalelerle ve yeni ayak uydurdukları kapitalist dünya cenneti ile huzurlu ve mutlu olacaklarını sanıyorlarsa aldanıyorlar. Müslümanlık baştan aşağı dünyevileşen bir din değildir. Bünyesi böylesine çirkin bir algılayışı asla kaldırmaz.

Yıllar önce Ankara’da karşılaştığım Mehmet Küçük’ün Vadi Yayınlarından çıkan “Modernite, Versus, Postmodernite” isimli derleme kitabını okurken ilginç bir cümleye rastlamıştım: “Bir padişah gitmiş, yüzbinlerce bürokrat (Bugün için parya liberalisti desek daha iyi olur) kisvesinde minik padişahlarımız gelmiş. Burada itiraf etmek istiyorum en az Kemalist elitler kadar yeni burjuva Müslümanlara da kızıyorum. Ne tuhaf! Şeytan Müslüman kılığında da karşıma çıkıyor. Şarkın hüzünlü sesi Muhammed İkbal gibi diyesim geliyor; “Sığındım Müslümanlardan Müslümanlığa…”

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Tekasür suresini okurken yanına birisi gelmiş. Ona: “İnsanoğlu malım malım der. Halbuki ademoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var? Gerisini ölümle terk eder ve insanlara bırakır.” demiştir. Başbakan’ın bir konuşmasında belirttiği gibi bizler “fani” olan kullarız. Öyleyse Müslümanlığına çokça vurgu yapan bu toplumdaki mal ve madde sevgisi niçin zirve yapıyor? Kul hakkı gözetmeden neden insan onuru ayaklar altına alınıyor? Madde, dünya hayatının çekici süsüdür. Kısaca boş bir hevestir ve asla saadet getirmeyecek bir zihniyet kirlenmesi/aşırılığıdır.

Gallner, kitabında bir önceki pasajda yer alan sözleri o mağrur Avusturya İmparatorluğu dönemi için söylüyor. Türkiye’deki parya liberalizmi ve Müslümanların çirkin durumları ortadır. 300-500 liralık ipek eşarbı takan Müslüman kadının, bilmem kaç bin liralık otomobil değiştirmenin hayalini kuran muhafazakar sağcının, ellinci evine bir tane daha katmayı düşünen hacı amcanın bana göre elitist CHP anlayışından bir farkı yoktur. Her ikisi de kirli ve niteliksizdir. “Nitekim doğal olarak kapıldıkları felsefe, bilgi edinimini, servet kazanımını, güzellik yaratımını öncelikli bireysel başarı olarak gören bireyci- liberal bir kültüre asimilasyonlarına, eski köklerinden ayrılışlarına değer verir.” (A.g.s.) Bugün Müslümanlar için parya liberalizmi dediğimiz şey hangi açıdan bakılırsa bakılsın etik olarak eksik bir gelişmeyi ifade etmektedir. Neticede bu da bir gelişim fakat bayağı ve merkezinde Müslümanlığın olmadığı bir dünyayı temsil eder. Boşuna Şeyh-ül Ekber sizin taptığınız tanrı benim ayağımın altındadır dememiştir. Tapılan bu tanrı tüm ihtişamıyla “para”dır. Unutmamak gerekir ki Müslümanlar bu ‘Tanrı’ya değil Allah’a taparlar.

Kaynak: Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309

http://www.edebifikir.com/author/beyaz

BÜYÜLÜ ANLATILAR: ‘Ulysses’


Beyaz Arif AKBAŞ

Mihail Bahtin gibi bende uzun yıllar Kazakistan’da yaşadım. Hayatım bir karnaval gibi geçti diyebilirim yani. Bu uçsuz bucaksız memlekette dolaştığım günlerde kaldığım mikrayonun (küçük sanayi kenti) Sibirya soğuğu gecelerinde Sovyetlere özgü tek gözlü eski tip evimde nice saatler Dostoyevski, Tolstoy, Dante, Proust gibi yazarlarla hasbıhal ettim. Sonra bir gün, haziran ayıydı sanırım Joyce’un “Ulysses” adlı eserini okumaya başladım. Bazen evimdeki radyodan dinlediğim müzik (çoğunlukla Rus operaları) ve romanın kurgusal atmosferi beni büyülü diye tarif edebileceğim bir dünyaya sokuyordu. Her neyse, Joyce’tan ne derece etkilendiğimi şu an tam olarak kestirebildiğim söylenemez fakat yine de yaşanması güzel günlerdi. Fredric Jameson’dan devşirdiğim bir ifadeyle söyleyecek olursam “Ulysses” benim için o günlerde gerçekten de büyülü bir anlatı idi. Neden böyle söylüyorum çünki bazen yaşamış olduğum tek bir gün bile uzun bir romans tadında oluyordu.

Birkaç hafta önce Kadıköy’de damla sakızlı acı kahvemi ve sigaramı içtikten sonra hemen yakınlardaki Kabalcı Yayınevine uğradım. Raflara göz atarken Joyce hakkında oldukça hacimli ve sıkı hazırlanmış bir biyografi eserine rastladım. Kitabın fiyatı cebimdeki son parayı da bitireceği için korktum, bir anlık alıp almamakta tereddüt yaşadım. Sonra eski geçmişte kalan güzel günlerin hatırına paraya kıyıp kitaptan bir adet edindim. Richard Ellmann’ın ‘James Joyce’ kitabı bana göre yazar hakkında yapılmış olan çalışmaların en nitelikli olanlarından biridir. Üstada göre; Ulysses’in büyük yazarı, kelimelerle günlük dildeki sadeliği işleyerek, anlatımına yüksek bir değerde zenginlik katmış ve her olguyu net bir bakış açısıyla irdeleyerek sui generis bir üslup yaratmıştır. Aslında bu sadelik diye anlatılan şey benim bir önceki paragrafta dile getirdiğim özlemlerimle aynı şeydi. Epikürvari sade bir yaşam eminim birçok kişiye bende olduğu gibi tatlı bir huzur verebilir.

“Ulysses”i bir büyülü anlatı olarak kabul etmem sadece benim duygusal iç dünyamla alakalı bir durum. Eseri farklı şekillerde okuyup, değerlendiren pek çok Batılı eleştirmen ve edebiyatçı var örneğin. İlk elden aklıma gelen birkaçı; Gordon Bowker, Stuart Gilbert, Anthony Burgess, Morris Beja, Andrew Gibson, Harold Bloom vb.. daha pek çok dilimize çevrilmemiş Joyce biyografisi vardır. Ünlü entelektüel Uberto Eco’nun da bizde pek bilinmeyen “Joyce Konuşmaları” diye bir kitabı vardı. Frank Budgen ise ‘Ulysses Yapıtı ve James Joyce’ diye apayrı bir çalışma hazırlamıştır. Joyce’un Zürih yıllarında (Yaklaşık olarak 1918-19 civarı) geçen olayları anlatır. İngiliz ressam Budgen ve yazar; yürümek, konuşmak veşarap içmek için neredeyse her gün bir araya gelirlermiş. Budgen, bu dostluğun neticesinde kaydettiği kayıtlar sayesinde bu kitabı oluşturmuştur. Joyce’un nemrut torunu yayımlanmasına nasıl izin verdi tam olarak bilemiyorum. Bunun gibi Joyce üstüne yazılmış sayamayacağım kadar çok kitap var. Ne demişler; Sanat uzun, yaşam kısa.. Okumakla da pek bitecek gibi gözükmüyor bunlar. Arı misali tadı, kokusu hoşumuza gidenden seçmek gerekiyor öyleyse.

İrlanda edebiyatını bizde Murat Belge okumaya başladıktan sonra keşfettim/sevdim desem yeridir. Joyce’un kimi eserlerini de usta bir şekilde çevirerek dilimize kazandıran yine Sayın Belge’dir. İlk önce Ellmann’ın bu biyografisini okuyup sonra Joyce’un kimi eserlerini Belge çevirisinden okursak sanırım daha çok yararlı olur. Ellmann, biyografisinde bu konuda “Onun sözdizimi, kendine has bir matematiksel kurgu niteliğindedir; yapısöküm bilinmeden Joyce metinlerinin anlam derinliğine vâkıf olunamaz. Satırların arasındayken birden kendinizi İrlanda vadilerinin melodik gölgelerinde bulabilirsiniz” diyerek dikkatli bir şekilde uyarıyor. Ellmann, biyografisini kronolojik bir şekilde bolca resim ve arşiv malzemesi süsleyerek/kullanarak hazırlamış. Yazar, Joyce’un Dublin, Pola, Roma, Trieste, Zürih ve Paris günlerini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Kendi adıma benim en çok Ölüler’in, Hayal Gücünün ve Ulysses’in dayandığı zemin kısımları hoşuma gitti. Bu arada biyografinin tamamını okumadığımı itiraf etmeliyim. Nasıl tamamını okuyacaksın ki zaten, 966 sayfalık ömür törpüsü bir eser. Bu tip kitapları bir kaynak eser olarak gerekli kısımları farklı zamanlarda okumak daha iyidir. Burada övünerek söyleyeyim ki bu biyografiyi değil ama Ulysses’in kendisini baştan sona okuyarak bitirmeyi başardım. (Nevzat Erkmen çevirisinden) Bu arada geçen hafta Ulysses’in bir başka çevirisine rastladım. Armağan Ekici kitabın yeni bir çevirisini yapmış (Norgunk) fakat görmek nasip olmadı.

Benim büyülü bir anlatı ve kendisine çağıran bir eser olarak gördüğüm Ulysses, rivayet olunur ki Vladimir Nabokov’un uykularını kaçırırmış. Benimde kaçırıyor. İşin dedikodusu bir yana gerçekten kıskanılacak kadar güzel bir eser yazmıştır Joyce. Kitap bazı kimselerce ‘entel’ işi olarak görülmüş ve anlaşılmaz bulunmuştur. Bu eseri daha rahat bir şekilde okumak için Nevzat Erkmen’in ayrıca hazırlamış olduğu “Ulysses Sözlüğü” faydalı bir metin. Bizde bu kitaba en çok benzeyen eser rahmetli Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” kitabıdır. Tutunamayanlar’da benzer şekilde/teknikle yazılmış bir yapıttır diyebiliriz. Her neyse yazı çok uzun oldu sıkıldım. Joyce ‘un diliyle söylersem ‘Okuyucumdan beklentim, bütün hayatını yapıtlarımı okumaya adamasıdır.’ Kimse anlamıyor mu? Son sözleri.

Kaynak: Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309

http://www.edebifikir.com/author/beyaz

YALNIZLIK SALGINI


Beyaz Arif AKBAŞ

Engellilik ve hastalık başta olmak üzere; çekirdek ailenin çöküşü ile birlikte insanlar giderek yalnızlaşmaya başladı. Bazen kendime; ne oluyor bu insanlara yahu, diye soruyorum. Özellikle yaşlılar derin bir toplumsal izolasyon neticesinde yalnızlığı daha trajik bir şekilde yaşıyor. Gençleri ise başta ‘Facebook’ olmak üzere çeşitli sosyal ağlar ve bilgisayar dünyası yalnızlaştırıyor. Ve böylece yalnızlığın modern dünyada büyük bir sorunsala dönüştüğünü görüyoruz.

Peyami Safa’nın “Yalnızız” diye muhteşem bir romanı var. Romanın prolog kısmında şöyle ilginç bir diyalog geçiyor. Satırları yavaşça ve sessizce okuyorum:

“- Seni sevmek istedim bir an için. Böyle bir his gelip geçti. Geçmedi daha. Fakat geçer. Böyle birçok hayallerim var: Simeranyam var.
-Kim o? Sevgilin mi?
-Hayır, sevgilim başka. O bir memleket, Simeranya, dünyada olmayan bir yer. Benim icadım. sıkıldım mı, kendimi oraya atarım.
-Ne hoşsun. Beni de götür oraya.
-Simeranya’da yalan yoktur.
-Kadın yok mu?
-İnsanlar gölgelerdir. Konuşmadan anlaşırlar. Birbirlerinden hiçbir şey saklamazlar. Seni görür görmez bir Simeranya kadınına benzettim. Elbisenin içinde yalnız ruhun var. Yüzün bir örümcek ağı. Gözlerinde sen dolusun. Gurur ve yalan yok. Seni sevmek istiyorum. Bu bir hayal. Simeranya gibi sen de yoksun. Yaratıyorum seni ben, kendi arzuma göre, ismini sakın söyleme bana. Birbirimizi bir daha görmeyeceğiz.”

Peyami Safa, yalnız anlarda belki sığınmak için romanda böyle olmayan bir dünya kurguluyor. Benzer bir şekilde güçlü yalnızlık duygusu Tanpınar’ın ‘Huzur’ romanında da işleniyor. Aslında bu yalnızlık duygusunu insan her an her yerde hissedebiliyor. Ve yalnızlık bir salgın gibi histerik bir şekilde dalga dalga yayılıyor. Artık “hepimiz çirkinleşen bir dünya da yalnızız!”

Yine aynı romanda bu tema daha ilginç bir şekilde “Yalnızım, evet yalnızız. Yani, bak, büyük kalabalıkların ortasında, insan denilen sosyal varlık kendi iç dünyasının mahpusu halinde, şifasız bir yalnızlığa mahkum. Yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız. Bütün ihtilaflarımızda yalnızlıklarımız çarpışıyor. Hatta kendi kendimizle mücadelelerimizde bile kendilerimiz birbirine karşı yalnızdır” denilerek dile getiriliyor.

Yalnızlık salgını hakkında birkaç deyiş:

“Bunca insan yalnızken neden bunca insan yalnız. Madem hepimiz yatıyoruz neden yalnız yatalım?” (Kaybedenler Kulübü)
“Kalp mi insana sev diyen yoksa yalnızlık mı körükleyen? Sahi nedir sevmek; bir muma ateş olmak mı yoksa yanan ateşe dokunmak mı?” (Şems-i Tebrizi)
“Sevmek; güzel birinde aşkı aramak değil. O kişide, bilmediğin bir zamanın beklenmedik bir anında, kendini bulmaktır.” (Dostoyevski)
“Bir derin kuyuya benzer yalnız. Taş atmak kolaydır içine: ama bu taş dibe inecek olursa, deyin bana, kim çıkarabilir? Yalnızı incitmekten sakının! Ama incitecek olursanız, eh, artık öldürün de!” (Friedrich Nietzsche)
“Bakmayın etrafımda çok insan dolandığına; sırılsıklam yalnızım aslında.” (Edip Cansever)
“Kendini yalnız hisseden kimse için her yer çöldür.” (Anton Çehov)

Yalnızlık hakkında daha pek çok söz işitilir aslında…

Yeni yapılan araştırmalara göre geçtiğimiz son 10-15 yıl içinde insanların kronik yalnızlığı en az % 20 oranında artmıştır. İnsanların artık kimseden habersiz yalnız öldüklerine dair haberlere gazetelerde sık sık rastlıyoruz. Aslında bu insanlığın çöküşünün trajik bir habercisidir. Yavaş yavaş ve yalnız kalarak ölüyoruz da bundan bi haberiz…

Bugünlerde hiçbirşey yapmak istemiyorum. Caddeler de yürümek te istemiyorum. Çoğunlukla insanları da bir zaman kaybı olarak görüyorum. Daha doğrusu görmek istemiyorum. Bu kış günlerinde dışarda kar yağarken sadece odamda yalnız kalıp huzurla uyumak istiyorum. Sadece yalnız kalmak için dua ediyorum. Ve şu an farkediyorum ki bende yalnızlık hastalığına tutulmuşum. Muhayyel mekanlar kadar benim içimdeki yalnızlıktır trajik olan. “Yalnızlık, bir sigara külü kadar yalnızlık.” (S. Karakoç)

Kaynak: Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309

http://www.edebifikir.com/author/beyaz

BİLGELİĞİ BEKLERKEN ‘AFFET, FAKAT UNUTMA’


Çocukluğumda ve büyüme çağlarımda, belki birçokları gibi, kendi varlığımı hissetmek için şiddetli bir istek duyuyor, kendimi kendime göstermek, dünyayla bağımı açığa çıkarmak istiyordum. Bu duyguların Descartes’ın metodik şüphesiyle akrabalığı olduğunu ileri sürecek değilim. Her şeyden önce ne kendi varlığımı, ne de dış dünyanın varlığını bir “mesele” olarak tanımıyordum. Önüme çıkan bu meselelere ilişkin felsefe metinlerinin beni cezbetmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bana göre bunların sırası değildi. Ön sırada bulunan, benim “ne” olarak dünyada yer aldığımdı. Yapıp-etmelerime sağlam bir dayanak bulamıyor, her şeyin olabilirliği ve olmayabilirliği bana eşdeğer görünüyordu. Bununla birlikte yaşıyor, şunu değil bunu yapıyordum. Zihnimde ileride yerleşmeyi düşündüğüm bir kalıp, bir model yoktu. Dünyaya katılmak hoşuma gidiyor, ama ne olduğumu, ne olanağımı bilmiyordum. Yine de dünyayla bağımı sıklaştırdıkça daha geniş bir alanı tarassud edebildiğimi farketmiştim. Bu, beni tatmin ediyordu.

1968 yılının Ağustos ayında Ruslar, Çekoslavakya’yı işgal etti. Bu olay, hayatım ve dünya arasındaki bağın mahiyeti konusunda zihnimi bir daha kaybetmeyeceğim açıklığa kavuşturdu. Ben, dünyada bir tanık, bir şahit olarak bulunuyordum. Bütün yapıp-etmelerim, neye şehadet ettiğimle bir anlam sahibi olabilirdi. Yine her şey olabilir ve olmayabilirdi ama benim neyin tanıklığında bulunduğum konusundaki bilgim, dünyadaki yerimi belirliyordu. Acaba tanıklık, dünya karşısında edilgen bir tutum takınmanın bir biçimi miydi?

Hayır. Eğer Prag’da olsaydım Ruslar’ın yanında yer almakla bir gerçeğe, Çeklerin yanında yer almakla da bir başka gerçeğe tanıklık edecektim.Türkiye’deydim ve Türkiye’de olmaya ilişkin bir gerçeğe tanıklık ediyordum. Bu hususun da zihnime vazgeçilmez bir açıklık sağladığını belirtmeliyim. Nerede olduğum, “ne” olduğumla bağlantılıydı. Rusların Çekoslavakya’yı işgali, bana yalnızca dünyada bir tanık olarak bulunduğum gerçeğini göstermedi, aynı zamanda gerçeğe tanıklık etmenin yetmediğini bununla birlikte doğru olana, hakikati ihtiva edene de tanıklık etmem gerektiğini düşündüm. Ama bu konuyu irdeleyebilecek hazırlığım yoktu. Yine de Çekoslavakya’daki bir özgürlük posterinde yazılanlar, benim ağzımdan konuşuyor gibiydi. Şöyle diyordu:

Hiçbir şey öğrenmedik,
hiçbir şey bilmiyoruz,
hiçbir şey anlamıyoruz,
hiçbir şey satmıyoruz,
yardım etmiyoruz,
ihanet etmiyoruz,
ve unutmayacağız.

Posterdeki son karar, “unutmayacağız” sözü, bana insan hayatının temel taşı gibi görünüyor. Her ne kadar tanıklık, dünyadaki mevcudiyetimin mahiyetini açıklıyorsa da unutursam, tanıklığımın ne anlamı, ne de değeri olabilirdi. Unutmayacağım, unutmayacağız.İyi ama yalnızca unutmamak, bana kendimi çekip çevirmem için yeterli donatımı sağlar mı?

Dünyada bir tanık olarak bulunuyorum. Tanıklığımı ancak unutmayarak doğru çizgide sürdürebilirim. Fakat doğru olsun, eğri olsun bir çizgiyi sürdürebilmek ancak insanlarla ilişkimin hasılasıdır. İnsanlara nasıl tavır takınacağım ki hem kendi mahiyetime sadık kalayım ve hem de doğru davranış çizgisinde mesafe katedebileyim? Bu sorunun cevabını yıllar sonra Thomas S. Szasz’ın bir affırmation’unda buldum:

“Akılsız adam ne affeder ne de unutur;
saf yürekli adam önce affeder ve sonra da unutur;
bilge ise affeder, ama hiçbir zaman unutmaz.”

İşte bu sözler, bize kendimize çekidüzen vermemiz için yardımcı olabilir. Çünkü bugünün Türkiye’sinde hepimiz hem akılsız adamın, hem de saf yürekli adamın tavrını gösterdiğimiz oluyor, hatta ülkemizdeki siyasi kamplaşma biraz da akılsız adamlarla saf yürekli adamların tutumlarını münavebeli olarak benimseyişimizden doğuyor.Lâkin batılılaşma serüvenimiz içinde bir türlü bilge kişinin tutumunu benimseyememiş oluşumuz, bizleri hep meselelerin önünde karışık kafamızla donmuş bir vaziyette bırakıveriyor.

Affetmeyen ve unutmayan akılsız adam, belli ki kendini sürekli bir müdafaa-i nefs durumunda hissediyordur. Affetmeyişi, aralıksız bir saldırı altında olduğunu sanmasından, unutmayışı da savunma gücünü ayakta tutma gayretinden kaynaklanıyor. Affetmiyor, çünkü mevcudiyetini affetmez oluşuna bağlamış.Bir hatırayı ayakta tutmakla kendini ancak ayakta tutabiliyor.Unutmuyor, çünkü affetmeyişi sadece unutmayışıyla mümkün olacak. Kendini affedebilecek kadar kuvvetli hissetmeyen insan, affetmeyişini karakterinin bir parçası haline getirebilir sonunda. Affetmeyişi, onun tabiatı, şahsiyeti olur. Şahsiyetini korumak, tabiatının gereğini yerine getirmek için ise unutmaz. Unutmamak, hep affetmez oluşunun yedeğindedir. Kendi başına bir değer değildir hatırlamak. Akılsız adam, unutmayışını, tanıklığının sağlam dayanağı kılamaz.

Affeden ve sonra da unutan saf yürekli adam, belli ki kendini hayatın akışına pasif olarak, edilgin olarak kaptırmıştır. Affedişi, bir âlicenaplıktan çok adamsendecilikten kaynaklanır. Belki de korkuyor, hatırlamayı göze alamıyordur. Unutmayı, daha başında, peşinen kabullenmiş gibidir. Affeder, çünkü direnme gücü yoktur. Unutur, çünkü affedişinin sağlam temelleri yoktur. Saf yürekli adam için affetmemek, anlaşılır bir husus olmaktan uzaktır. Diyebiliriz ki bu adam, içinde affetmemeye tekabül edecek bir tepki bulundurmamaktadır. Bu adamın unutmaması da mümkün değil, çünkü hatırlamasının kendine ne fayda temin edeceğini bilmiyor. Saf yürekli adamı bir tanık sayamayız.

Affeden, ama hiç unutmayan bilge kişinin hayatla ilişkisi belli ki muhtaç olduğumuz dengeyi dışa vurmaktadır. Kendini teçhiz etmiştir. Affedebilecek kadar bilgi ve olgunlukla donanmıştır. Bu donatım, onun hiç unutmamasını da sağlamaktadır. Affeder, çünkü dünyadaki mevcudiyetini kendine yapılmış kötülüğü yaşatmaya bağlamış değildir.Kendi yanlışını veya başkalarının yanlışını tanımak, ancak bu yanlışları doğuran unsurları anlamakla mümkündür.Öyleyse ancak anlayanlar affedebilir. Kişioğlu affetmediği zaman sürekli olarak o kötülük çevresinde dönüp duracak, anlayış gücünde bir ilerleme sağlamayacaktır. Üstelik affetmemekle muhtevası kaybolmuş, donuk ve dural hale girmiş bir yapının savunucusu durumuna düşecektir. Çünkü yanlış tanımlayıp belirginleştikçe bulunduğu yerden kımıldamayan bir yapı ile yüzyüze gelinir. Bilge kişi affeder.Bu tutum, onun yanlışa boyun eğişinden, yanlış karşısında gerileyişinden değil, yapacak işi oluşundandır. Affetmenin yaraları sardığını bildiği kadar, affetmeyişin de insanda bir katılaşmaya yol açtığının farkındadır.Bilge kişi affedecek kadar esnek ve canlıdır. Affetmemek, geçmişin hatırası içinde kalıplaşmayı getirir. Affetme gücü, hem insanın affedebilecek âlicenaplıkta oluşunun belirtisidir, hem de bu affedişin arkasından gelebilecek yapıcı, inşa edici davranışların teminatıdır.

Bilge kişi affeder ama unutmaz.Çünkü affedişin arkasından unutma gelirse, ilk yaptığının anlamı kaybolur. Yanlışın bir yanlış olduğu unutulduktan sonra affediş, değerini kaybeder. Affettikten sonra unutursanız, ipleri elinizden kaçırırsınız. Unutmamak, sizin kazançlarınızdan biri olmalı. Yanlışa düşen hasmınız, sizi çekip çeviremeyeceğini bilmeli. Size çekidüzen verecek olan dünyadaki durumunuz yani tanıklığınızdır. Siz şahit olmakla, şehadet etmekle bir anlam sahibisiniz, yoksa yüzyüze geldiğiniz kişi ve durumları idare ederek değil. Unutmamış ve fakat affetmiş olmanız, sizin her kişi ve her durum karşısında güçlü kalmanızı temin edecektir. Sizi, affetmiş olduğunuz hasmınız karşısında diri kılacaktır. Bilge kişinin affedişi onu ne kadar yumuşak, esnek ve anlayışa açık kılarsa, unutmayışı da diri ve sağlam yapılı kılar.

Akılsız adam, affetmeyen ve unutmayan haliyle katıdır, serttir.
Kırar veya kırılır; parçalar veya parçalanır.
Saf yürekli adam, affeden ve unutan tavrıyla yumuşak ve hafiftir. Kıramaz ama kırılır, parçalayamaz ama kendisi parçalanır.
Bilge kişi ise affeden ve fakat unutmayan tavrıyla esnek ve diridir. Ne kırar ne kırılır; ne parçalar ne de parçalanır.

Akılsız adam taş gibi: Suya düşerse batar.
Saf yürekli adam şeker gibi: Suya düşerse erir.
Bilge kişi yağ gibi: Suya düşerse yüzer.

Kaynak:
İsmet ÖZEL,
Faydasız Yazılar, Şûle Yayınları, Eylül -2007, İstanbul

 

MEŞRUİYETİ NASIL KAZANIR YA DA KAYBEDERİZ?


Hayatın nihai gayesi gördüğümüz muhtelif arzuların meşruiyeti kapsamında, kurtuluş, dindarlık, güç, Tanrı ya da memleket sevgisi, ün, cinsellik, üreme, sağlık, mutluluk, akıl huzuru, adil ve faydalı iş, fakir ve ezilmişlere yardım etmek: erkeklerin ve kadınların, ortak bir paydası var mıdır?

Meşruiyet arayışı böylesi bir hayatta ortak paydaymış gibi gözüküyor: Herkes, varlığını -kendine, ebeveynine, akranlarına, toplumun önde gelenlerine, yeni nesillere ve Tanrıya karşı- meşrulaştırmaya çalışır.Aslında meşruiyyet beşeri varlıklar olarak meşruiyet mücadelemizde, gayrı beşeri varlıkların bizzat hayat için verdiği mücadele kadar temel ve kaçınılmazdır, deniliyor.

Meşruiyet kaynaklarımız nelerdir?

Tanrı (Din, Kilise, Papa)
Hükümran (imparator, Kral, Monark)
Devlet (Parlamento, Yasa, Halk)
Gelenek (Töre, ‘Roma’dayken Romalılar gibi hareket et’)
Pederşahilik (Aile, Ebeveyn, Uzman)
Bağlılık (ihtiyaç, Hastalık, Yoksulluk)
Akıl (Bilim, Tıp, Sağlık)
Kendi (Bireysel haklar, Bağımsızlık).

Bir bireyin diğerinden edindiği şeyleri meşrulaştıran nedir?

Tanrı, ne başarısız oldu ne de öldü; aksine bir cinayete kurban gitti. Tanrının yerini gasp eden katiller, paravan olarak modern çağın meşruiyeti sorgulanamaz iki teşebbüsünü kullanıyor: Devlet ve Bilim.

Tanrıya suikast düzenleyenlerden ikisi: Marx ve Freud. Marx dini ‘afyon’ diye niteledi; Freud da ‘nevroz’ diye.

Komünist bakış açısına göre, özgürce icra edilen din, yasadışı kılınması gereken tehlikeli bir uyuşturucuya dönüşürken; zalimce dayatılan din, bütün dünyanın bağrına basması gereken Bilimsel Marksizme dönüşür.

Psikiyatral bakış açısına görede, özgürce icra edilen din, tedavi edilmesi gereken bir hastalığa dönüşürken; zalimce dayatılan din bütün dünyanın boyun eğmesi gereken Bilimsel Tedaviye dönüşmüştür. Sh: 242

Yani; Eskiden meşruiyet kaynağımız Tanrıydı; bugünse Akıl Sağlığı oldu.  Kısaca söylemek gerekirse, balık için su neyse bizim için meşruiyet oydu: ruhsal varlıklar olarak içinde yaşadığımız -ve dolayısıyla ancak başkalarınca mahrum bırakıldığımızda farkına vardığımız- bir ortam. Açık bir şekilde, başkalarını meşruiyetten mahrum bıraktığımızda, özne sözkonusu mahrumiyeti yaşarken onun durumuna yönelik olarak bakışlarımızı köreltme eğiliminde oluyoruz: Öznenin durumunun bizim tanımımızdan değil de kendi konumundan dolayı meydana geldiğini ısrarla iddia ediyoruz. Bu durumda, aslında gayri meşru bir öznenin durumunun kendi edimimizden kaynaklandığı olumsuz yüklemin hızla meşruiyetini kaybetmesinden ve meydandan çekilmesinden daha önce algılamamız gerekiyordu. [yanıldık]

İnsan toplumsal bir hayvan olduğundan, topluluk içinde yaşamalı ve o topluluğa yönelik belli bir bağlılık düzeyini koruma altına almalıdır. Böyle bir amacı gerçekleştirmenin en iyi ve en kolay (ve muhtemelen yegâne yolu) Öteki’ye yönelik duygusal zulümdür. -Haçlı seferlerinde, cadı avında, Yahudiler, uyuşturucular ve akıl hastalığı ile savaşlarda olduğu gibi. Dahası, insan doğru ve yanlış duygusuyla donanmış ahlâki bir özne olduğundan, varoluşsal yamyamlığını gerekçelendirmeli- dir/yasallaştırmalıdır. Böyle bir amacı gerçekleştirmenin en iyi ve en kolay (ve muhtemelen yegâne) yolu Öteki’nin denetiminin/imhasının gerekli olduğu şeklindeki çift yönlü iddiadır:

 1. Topluluğun saflığını ve güvenliğini korumak; ve 2. Öteki’nin ruh/akıl sağlığını korumaktır.

Öyleyse, meşruiyeti nasıl kazanır ya da kaybederiz?

İman Çağındaki insanlar, Tanrıyı memnun ve gayrı memnun etmek suretiyle meşruiyeti kazanıyor ya da kaybediyordu. Çoğumuz için geçip gitmiş -kimileri içinse yeniden ortaya çıkmış ya da hiç terk edilmemiş- o günlerde yalnızca Tanrı, koşulsuz şartsız olarak meşruydu. Geri kalan her şey, şayet varlığı Tanrıyı memnun ediyorsa ya da Tanrının iradesine uygun hareket ediyorsa meşruydu. Aksi takdirde, -insan, canavar ya da cansız nesne- her ne olursa olsun meşru değildi ve dolayısıyla da var olmayı hak etmiyordu. Tanrı, Büyük Meşrulaştırıcı olduğundan dolayı, onun iradesini anlamaya ve mümince gözlemlemeye çalışmaktan daha önemli hiçbir şey yoktu. (Şimdi ise ekonomik ve yaşam standartı üzerine meşruiyet ve idoller dizayn ediliyor.)

Artık “Tanrının öldüğüne karar veren” bazı insanlar, meşruiyetin -özgül anlamda, insan davranışına ilişkin meşruiyetin- kaynağını nerede arıyorlar?

Cevap olarak, “Akıl Çağı”nda olduğumuzdan dolayı nihai meşruiyet kaynağımız Bilimdir, diyoruz. Bu şekilde Biyoloji, kimya ve fizik kanunlarıyla hükmedilen gayrı beşeri varlıklar, bitkiler ve cansız nesnelerin ‘davranış’ına ilişkin inançlar, Doğal ya da Pozitif Bilimlerce meşrulaştırılmasını; öte yandan, iktisat, psikoloji ve sosyoloji kanunlarıyla (sözümona) hükmedilen insanların davranışına ilişkin inançlar da Sosyal Bilimlerce meşruiyet kazanmalıdır, refaransıyla,  Davranışsal -ya da Jacques Barzun’un taktığı uygun lakap ile Yanlış Davranışsal- Bilimlere körkütük itimat ederek ve sözümona insanlara yardım eden -fakat aslında ket vuran- mesleklere/siyasilere ve mensup piyonlarının ifa ettiği hizmetlere/rollere yönelik bağnazca olumlu bir kanaat beslemekteyiz. Sh:13-15

Çağdaş toplumlar bu düzeni tersine çevirme eğilimindedir, denilir. Ancak, Ebeveynlerin, çocuklarına yönelik sahte saygı beslemeye teşvik edilmesi, böylece çocukları denetlemedeki başarısızlıklarına meşruiyet kazandırılması; siyasetçilerin de ‘aziz’ vatandaşlarına yönelik sahte sevgi beslemeye teşvik edilmesi ile siyasetçiler/kurumlar vatandaşlar üzerinde yersiz denetim uygulama çabalarına meşruiyet kazandırmaktadırlar. Sh:21

Canlı varlıklar olarak hayatımızı sürdürebilmemiz için yaşayan diğer varlıkları (hayvanlar, sebzeler) imha etmek ve bu varlıkları fiziksel nesneler olarak oluşturan (sunnî) kimyasal maddelerle idare yoluna gitmekle[sahte besinle yetiştirmekle]; bir anlamda biz, ‘biyolojik yamyamlarız’diyebiliriz. Keza, toplumsal varlılar olarak hayatımızı sürdürebilmemiz için diğer beşeri varlıkları devreden çıkarmalı [aldatmalı] ve bu varlıkların ruhsal varlıklar olarak oluşturan meşruiyetle idare etme gerçeğini sunmalıyız. [Genetiği değiştirmek.]. Yani, Biz ‘varoluşsal yamyamlarız’(aslında böyle olmaya da mecburuz) dersem, kastettiğim anlam budur. Ancak bu anlamı kavradıktan sonradır ki varoluşsal yamyamlığın hangi şeklinin (ve neden) diğerine göre yukarıda ya da aşağıda olduğunu makul düzeyde düşünebilir miyiz?. Sh: 65

Bu bahaneler nasıl destekleniyor?

Siyasi ve mesleki otoriteler erkekleri, kadınları ve çocukları, ardarda gelen ‘felaketler’den koruduklarını iddia ederek güçlerini meşrulaştırmaya çalışırlar.

On dokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın ilk yarısı boyunca insanlığı cinsel öz istismardan (mastürbasyon) korumuşlardı. Şimdi de bizi, kimyasal ve varoluşsal öz-istismardan (kendi kendine ilaç tedavisi ve intihar) koruyoruz diyorlar. Bunu iki şekilde yapıyorlar.

  1. Olumlu eylem: Adalet adına zorlama.

  2. İstem dışı psikiyatral müdahale: Tedavi adına zorlama.

Bir atasözü kalemin kılıçtan daha keskin, yani daha kudretli olduğunu söyler. Elbette: Kılıç meşrulaşmak için kaleme gereksinim duyar.Tanrının, Ülkenin ve Kendiye yönelik  haklı savunmayla masumların  haksızca öldürülmesi arasındaki  ayrım kaleme/medyaya dayanır. [Kimin medyası kuvvetli ise o doğruyu söyleyendir.]

Yetki/kuvvet yapılanı meşru kılar; bireyi gerekçelendirir. Yani Meşruiyet aklileştirir; aklileştirme [akla uygun hale getirme] meşru kılar.

Doğru olan, meşruiyet karşı koymayla zayıflar: uzlaşı ve uyum aramasının sebebi budur -mümkünse ikna yoluyla, gerekliyse  zorlamayla. Akılcılık karşı koymayla kuvvetlenir: uzlaşıya kayıtsız kalıp zorlamadan kaçınmasının sebebi budur -parolasının ‘bilene bir kelime yeter’ şeklinde olmasının sebebi de budur.

On dokuzuncu yüzyıl aydını meşruiyet ve akılcılık arasındaki farkları günümüz modern akranından daha açık bir şekilde görmüştü. Burun deliklerinde kalakalmış kutsallık kokusuyla, çoğu kez güce bağlanmış meşruiyetin zorlayıcı olabileceğinin, öte yandan genellikle bilgiye bağlanmış akılcılığınsa zorlayıcı olamayacağının farkına varmıştı. Bunun aksine, Tanrının yerine Aklı koyduktan sonra modern aydın -akılcılığın meşruiyeti gerekçelendireceğine de inanarak- akıl ve mantık dışı kabul edilenlere yönelik zorlayıcı denetime bile isteye başvuruyor.

Voltaire, ancak meşru bir kimsenin meşru kılıcılara karşı savaş açabileceğini ve bu savaşı başarıyla sürdürebileceğini -belki de diğer herkesten daha iyi- anlamıştı. Sekreteri tarafından, Engizisyon pençesi altındaki İspanya’da yaşasaydı ne yapardı diye sorulduğunda Voltaire, şöyle bir cevap verdi:

“Elimde tespih, başıma büyük bir çelenk takar, her gün kiliseye dua etmeye gider, rahiplerin yenlerini öper ve bütün manastırları ateşe vermeye çalışırdım.”Sh:97-106

Albert Camus’da, sözkonusu meşruiyete muhalefet ruhunu The Plague (Veba) kitabında mükemmelen anlatır: “Gelgelelim, iki kere ikinin dört ettiğini söyleme cüreti gösteren insanların ölümle cezalandırıldığı zamanlar tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkacaktır.”Böylesi insanların sahici ölümle cezalandırılma tehlikesi artık yoksa da, mecazi ölümle -yani, meşruiyet kaybıyla- cezalandırılma tehlikesi hâlâ mevcuttur. [Örnekleri günümüzde boldur.]. Sh:13-15

Kaynak:
Thomas Szasz, VAHŞİ DİL-Tersine Okumalar Lügati, Kitabın Özgün Adı: The Untamed Tongue (A Dissenting Dictionary) Türkçesi: Mehmet Atalay, Kaknüs, I. basım; 2006, İstanbul

VAHŞİ DİL’Lİ “BİR ANALİZ”


İnsanlar aynı tarzda hareket etmek zorunda değildir, diyoruz. Davar içgüdüsüne direnip bireysel düşünmek -ve sürekli sıcak havayla dolan kabarcıklar patlarken yara almamak- mümkündür.Herhangi bir şeyin yüksek değer taşıdığına herkes ikna olduğunda -ister on altıncı yüzyıldaki cadı avı, ister on yedinci yüzyıldaki lâle soğanı yatırımı, isterse de yirminci yüzyıldaki belli insan arzularının ya da eylemlerinin hastalık olduğu ısrarı olsun- insanların fikirlerini değiştirmeye çalışmanın bir anlamı kalmamıştır. Sh:159

Öyle ise cinayete nisbetle intihar, tecavüze nisbetle mastürbasyon gibi midir?Bir insanın kendini öldürmesine ‘öz cinayet’ (auto-ho- micide), başkasını öldürmesine de ‘öteki-cinayeti’ (hetero-ho- inicide) denseydi belki de bu eylemler arasındaki ayrım daha keskin ve bizim bu eylemlere yönelik anlayışımız daha esaslı bir temele dayanmış olur muydu?. sh:281

20. yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla önde gelen Amerikalı tarihçilerden ve yazar olan Barbara Tuchman yakınıyor:

“Öyle görünüyor ki doğru ve yanlış arasındaki farka ilişkin bilgimiz sanki son Dünya Savaşından sonra karanlık bir gecede çekip gitmiş gibi toplumumuzdan uzaklaşmıştır. Bu kavram toplumumuzdan öylesine uzak ki doğru ve yanlıştan bahsetmek bile insanı genç nesillerin/muhaliflerin gözünde eski kafalı, gerici ve hayattan kopmuş olarak gösteriliyor.”sh:62

Seçim öncesi süreçte siyasetçiler (özellikle muhaliflerine ilişkin olmak üzere) biraz doğru söyler ve bizi kendilerine güven besleme ahmaklığına karşı uyarmış olurlar. Ne ki, seçim sonrasındaysa hiçbir siyasetçinin -işgal ettiği görev konumuna dayalı olarak iki, dört ya da altı yıl boyunca- dürüst bir konuşma icra etmeye yönelik ilgisi kalmaz. Bildiklerini okurlar. Sh:183

Modern kitle demokrasisinde, doğru adam yanlış sözü söylediğinde bu söz doğrudur; yanlış adam doğru sözü söylediğindeyse bu söz yanlıştır. Ancak Eskinin Sovyetler Birliği gibi modern bir totaliter toplumda ise, yalnızca Parti’nin sözcüsü olan doğru adam söz söyleyebilir ve Parti ne söylüyorsa doğrudur diye kabul görürdü. Sh: 181

Bizler,  siyaset ve hukuk açısından yöneticilerimizin esiri olduğumuz gibi dil ve mantık açısından da ileri sürdüğümüz birçok önermelerin esiriyiz. Bu nedenle hem yöneticilerimizi hem de önermelerimizi iyi seçmeliyiz demektir. Çünkü şayet intihar ölümle sona eren bir hastalıksa ve ölümü, gerekli bütün araçlarla engellemek hekimin uyguladığı terapisel bir emirse, intihar sorununa yönelik en uygun çözüm özgürlük katliamından uzak durmaktır.  Sh:287 Fakat, insanlar, güvenebilecekleri biri olarak erdemli şahsı aynı zamanda güçlü kılmayı hayal eder. Bunu başaramadıklarından dolayı da aynı insanlar güçlüyü -güçlü tarafından kurban edilmekle övünerek- erdemli kılmayı seçerler.İnsanların dünyevi kurtarıcıları (mesela Robespierre ya da Stalin) emniyet içinde mezara gömüldükten sonra, aynı insanlar bu kez söz konusu kurtarıcıyı, ona duydukları güvene ihanet eden biri olarak suçlamakla övünmüşlerdir. Bu fasit daire böylece döner gider. Sh: 181

Yönetim/siyasetin garip taraflarından biride şudur. “Rüşvet almaya müsait siyasetçi şerir biridir, fakat rüşvet almayan siyasetçi daha da büyük bir şerirdir.”Kurban verilince bile hoşnutluğu kazanılamayan tanrısal bir varlık gibi, rüşvetle ayartılamayan siyasetçiden sevecenlikten ziyade korku duyulur. Çelik kadar kuvvetli bir siyasi dürüstlük, ancak mükemmel hukuk kurallarıyla mükemmel olarak yönetilen bir toplumda arzu edilmeye şayandır. Mükemmel olmayan insanlardan oluşan böylesi bir toplum oluşturamayacağından dolayı, siyasi dürüstlük hem felaket hem de lütuftur -üstelik, hem özgür hem de totaliter toplumlarda böyledir.-

Sonuç olarak, millet idaresi zor, azılı çocuklar ve çocuksu yetişkinler gibi, Sh:24özgürlük ve saygınlıktan yoksun, zor ölümlerle karşı karşıya, Sh:108müşterek yönlendirme, savunma ve saldırı içerisinde her bir grup da diğerine üstün gelmeye çalışmaktadır. Eksik olan, işbirliği ve ortak eylemdir: Sh:212 Bilimsel Devrim yoluyla Aydınlanma Çağından beri kazanım hanemizde tuttuğumuz bireysel özgürlük ve sorumluluk olgularının derecesini abarttığımıza, bu olguların doğasını da yanlış yorumladığımıza inanıyorum. Sh:246Devlet tarafından zorlamaya tâbi tutulmuş bireyin bakış açısından; zorlayıcıların, zorlama eylemini bireyin hayatına aşırı yahut ‘aşağı’ değer yükleyen süslü sözlerle haklı çıkarmaya çalışmalarının önemi yoktur. Yine bireysel bağımsızlığın yok edildiği: birey; aklını, bedenini, mülkünü, özgürlüğünü ya da hayatını kendi uygun gördüğü şekliyle düzenleme-kullanma hakkından devletçe mahrum edildiği bir ortamda geriye kalan korkunç bir ahmaklıktır.

Siyasetçilere artık hiç kimse inanmamaya başladığında, insan ırkının muhayyilesini esir eden kurum, bütün o harikulade keşifleriyle tıp olabilir. Zamanımızda tıp, hem dinin hem de siyasetin yerini alacaktır, görünüyor. Sh:298

Son söz: Her bir hareketin yorumu aslında yorumcunun/uzmanın hayalinden ibarettir: gözlemcinin dikkatini çekiyor ve inandığı şeyi doğru diye onaylıyorsa cazip ve makul; gözlemciye itici geliyor ve inandığı şeyi doğru diye onaylamıyorsa saçma ve gülünç oluyor. Sh:148

 Derleme yapılan Kaynak:

Thomas Szasz, VAHŞİ DİL-Tersine Okumalar Lügati, Kitabın Özgün Adı: The Untamed Tongue (A Dissenting Dictionary) Türkçesi: Mehmet Atalay, Kaknüs, I. basım; 2006, İstanbul



 

 

 

 

 

ZOR ZAMANDA KONUŞMAK / İsmet Özel


İslamiyetin büyük bir cemaat dini oluşunda ve çok sayıda insan tarafından benimsenmesinde bir monarkın, bir siyasî otoritenin belirleyici etkinliği yoktur. islâm yayılmasını müminlerin “küçük insanların” zaferleriyle gerçekleştirmiştir. [sy. 29]

bir insan soyut ve farazi bile olsa bir vatana sahip değilse o aklen malûldür. çünkü delilik kesin bir kayıtsızlıktır. bu yüzden aşırı ölçüde kayıt altına alınan insan bütün bu kayıtları reddederek delirebilir. [sy. 35]

… günümüzde sanatın faydası olsun isteniyor genellikle. bunu sanat önemli olduğu için değil, tam tersine sanatı önemsiz buldukları için istiyor birçokları. [sy.42]

düşmanına verecek bir şeyi olmayan kimse mutlaka kötü, haksız ve canice bir savaş yürütüyordur. [sy.45]

batılı düşünme biçimi yüzünden, güzelliğin kendisi ve güzelliğin sözü birbirinden kopartılabilmiştir. batı dünyası hayatındaki rezaleti düşüncesindeki şetaretle dengelemeye çalışmış hep. [sy.51]

içinde yaşadığımız medeniyet insanlık onurunun, insanın olumlu sayılabilecek bütün değerlerinin ayaklar altına alındığı, münasebetlerin mekanikleştiği, anlayış derinliğinin günden güne azaldığı, tabiatla olan münasebetlerin çarpıklaştığı, ihtirasların, nevrozların hastalıklı zihinlerin yayılmak, nüfuz etmek için çok geniş alanlar bulduğu, bir tarafta tatmin vasıtalarının azgınlık derecesine varmasına mukabil, aynı vasıtalara özlem çekenlerin mahrumiyetten kavruldukları her haysiyetli ve dürüst insanı bunaltacak, kuru, çorak bir medeniyettir. belki bütün medeniyetlerin duçar olduğu ruh çoraklığıdır bu. [sy. 75]

nükleer silâhlara bakalım: süper devletlerin elindeki bu kuvvetin ancak “haber” olarak değeri etkili olmaktadır. yani nükleer savaşı gördükten sonra ondan ders almak diye bir şey düşünemiyoruz. [sy. 97]

eskimoların bile çelik zıpkınlar kullandığı, siyah afrikalı köylülerin elinde danimarka malı çapaların bulunduğu zamanımızda batı medeniyeti dışında kalmak new york’ta ne kadar mümkünse Çorum’da da o kadar mümkündür.[sy. 99]

önce kötü yaşadığımıza inandırdılar bizi. yoksul, işsiz, okulsuz, hastanesiz, yolsuz, elektriksiz yaşıyorsun ey zavallı insan diye seslendiler. inandık biz de berbat bir durumda olduğumuza. ver sorduk münadiye: ne yapalım? cevap verdi: daha iyi yaşamaya çalış! biz elimizden gelen hızla zengin, işli güçlü, okullu, hastaneli, yollu, elektrikli bir hayatı elde edebilmek için çalışmaya koyulduk. hiç sormadık: daha iyi bir hayatı ele geçirince ne olacak diye. sorsaydık, şöyle diyecekti: çok daha iyi bir hayatı kazanmaya çalış. sonra? daha fazla çok iyi hayata geç! zincir böyle sürüp gidecekti, gidiyor. “dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey değildir.” (en’am, 32)  [sy.101]

biri bize kötü durumda olduğumuzu söylediğinde önce onun ne durumda olduğunu anlamak iyi olur. insan her zaman belli şartlar altındadır ve bu şartların “iyi” olarak vasıflandırıldığı dönemler pek nadirdir. [sy. 102]

yaşamak saçma ve anlamsız değildir, çünkü yaşamanın her adımı, her milimetresi ahirette karşılığı olan ve hayranlık verici zaman/mekân harikasıdır. [sy. 102]

modern endüstri ötesi toplumun iplerini ellerinde tutan çevrelerin, elektronik çağın hakim unsurlarının geniş halk yığınlarını bilgisiz, “cahil” bırakmaktan son derece korkacaklarını söyleyebiliriz. daha çok insan bilimin ve teknolojinin önemine inandırılmalı, daha çok insan aygıtların korunmasına, onların işletilmesi ve geliştirilmesi eylemine inandırılmalı, daha çok insan aygıtların korunmasına, onların işletilmesi geliştirilmesi eylemine katılmalı ki düzen işleyebilsin. [sy.105]

…dünyada olmalı, ama dünyadan olmamalı. [sy. 112]

tiyatrodan çıkmanın delirmekten başka yolu yok mu? var. tiyatrodan çıkmanın bir tek yolu var. o da “iman etmek”tir. iman etmek, varoluş güvenliğini allah’ta bulmak demektir. oluşunun teminatının allah’ta olduğuna emin olan insan soruların ve cevapların kuramsal ve kurgusal kayıtlar, sınırlar içinde bulunmadığını görebilir. tiyatroda olmak görmeye şartlanılmış bulunanı görmektir. oysa “olmak” görmenin manâsı içinde bulananı görmektir. [sy.117]

… müslümanların kendilerini bu sistem içinde en tercihe şayan alternatif olarak anlamaları ve dışa böyle görünmeye çabalamaları kadar inançlarına, fikriyatlarına ters düşen hiçbir husus yoktur. onların yapabilecekleri yalnızca sistemin dışında kalmaktan ibarettir. bu dışta kalma isteği öylesine potansiyel güçtür ki sistemin yürütücü ve savunucuları kendi sonlarının bu “karışamama” faaliyetiyle bağlantılı olduğunu iyi bilirler. [sy. 124]

at arabası ve dizel motorlu otomobil arasındaki fark bize bir evrimi, bir tekâmülü mü işaret eder, yoksa birbirinden çok farklı ve belki de kıyaslamasını yapmanın abes sayılacağı iki ayrı yapıyı, iki ayrı düşünme biçimini, iki ayrı yaşama yolunu mu ortaya koyar? [sy. 127]

eğer toplumu değiştirme konusunda batıl itikatlara yüz vermeyip doğrudan doğruya kendi sorumluluklarımıza dönebilmiş olsak, bugün plân ve program çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılan birçok şey kendiliğinden ortaya çıkabilir. [sy. 130]

bir kültürde yoksulluğu artıran paylaşılacak şeylerin çokluğu, yoksulluğu şiddetlendiren ise paylaşmak isteyenlerin çokluğudur. üretim yoksulların sayısını artırır, eğitim yoksulluğun şiddetini. [sy. 134]

biraz düşünülünce belki keşfedilebilir ki bazı insanların açlığı gazlı fırınlar ve buzdolapları yüzünden, bazı insanların çıplaklığı dikiş makinaları ve çamaşır makinaları yüzündendir. [sy. 138]

bölünmüş paramparça bir dünyada yaşıyoruz. fakat bu dünyada herkes aynı şartların ağırlığı altında kıvranıyor. dünyada birbirine benzeyen fakat birbirinden sürekli uzaklaşan insanlar durmadan çoğalıyor. [sy. 147]

sağlık sigortası “dostların”, “kardaşların” ihtimamından daha güvenilir sayılmaktadır. öğretmenler geçimlerini sağlamak için bildiklerini satarlar, doktorlar hayat seviyelerini muhafaza etmek için tedaviye mecburdurlar. bu şartlar altında kimse kimseye “insan” özelliklerinden ötürü muhtaç değildir. bir insanın öteki için anlamı, sadece bir görevli olmasıyla sınırlıdır. Bütün haklar toplumsal kurumlara devredilmiştir, göreviler de ondan beklenir. hiçbir insan bir başka insanın “insanlığına” iltica etmez, herkes toplumsal bir mültecidir. [sy. 149]

Türkiye, bütün modernleşme faaliyetlerine rağmen bünyesinde hem iç asya kültürünün hem de diyar-ı rum kültürünün tarihi ağırlığını hâlihazırda taşımaktadır. [sy. 181]

avrupa’da devlet iktisadî şartların çocuğu olduğu hâlde, türkiye’de iktisadî şartların ebesi devlettir. bu gerçeğin 13. yüzyıldan beri değişmeden (her hâl ve şartta kendine mahsus bir görünüm kazanarak) devam etmesi doğrusu pek şaşırtıcıdır. [sy. 182]

eğer bizler dünyayı kavrama, yaşadığımız ülkenin şartlarını bilebilme ve kendimizi bu ortamda anlamlı bir yere oturtma gayretinde isek mutlaka her zahirin bir bâtını olduğu hükmünü benimsemek ve yapacağımızı böylesi bir ihtiyatla yapmak, vereceğimiz kararı bu kararın tümüyle bizim tarafımızdan verilmemiş olacağını bilerek vermek durumundayız. [sy.185]

türkiye kendi değerlerini yok sayma konusunda dünyadaki bütün milletleri geride bırakmıştır. türk aydını dediğimiz acayip yaratık kendi ülkesinde yaşayan değerleri görmezlikten gelmekle kalmaz, uygun bulduğu bir başka kültürün unsurlarını öz mali sayıverir. (…) kendi bahçemiz kavramına da yeterli ölçüde sahip değiliz. buna sahip olmadığımız için de türkiye, bu ülkede yaşayan insanların bir mahremiyeti değildir. [sy. 187]

bugünün türkiye’sinde gençlik, biyolojik bir vakıa olarak hesaba katılan, başka bir özelliğiyle hesaba katılması düşünülmeyen ve başka bir özelliğiyle hesaba katılması düşünülmeyen ve başka bir özelliğinden ötürü kendini hesaba sokma gücünü başaramamış bir insan kümesidir. [sy. 193]

bugün yirmi yaşında bulunan bir genç kollarını sıvayıp çok emek ve sabır isteyen işlere başlamazsa önündekiler gibi boşu boşuna yaşlanacaktır, hem şimdikilerin ihtiyarlayışlarından çok daha çabuk. [sy. 206]

namaz uykudan hayırlıdır, denildiğinde insanların mühim bir ikazla karşılaşmış olmaları beklenir. uykusu zaten elinden alınmış bir insana bu sözleri anlatmamız kolay olmayacaktır. bugün, uykuyu, çalışan robotun dinlenmesi olarak anlıyorlar. yarın tekrar bu çarkları çevirebilmesi için bugün biraz uyumalıdır. [sy. 216]

çağımızda bir düşünceyi öldürmenin çok etkili ve sonuç veren bir yolu var: o da söz konusu düşünceyi tamamen “teorik” kılmak, onu bütünüyle “akademik” çalışmaların kapsamına almak. modern teknolojik medeniyet kendine düşman olan düşünceleri karalamıyor, onları hasım sayıp üzerine varmıyor. tam tersine onlara saygılı davranıyor, bir bakıma dokunulmazlık hakkı tanıyor onlara. onlara üniversite ve bilimsel kurum kafesine sokuyor önce. daha sonra müzelere sergilere yerleştiriyor. böylece yaşayan insanların elinde hayata biçim verebilecek bir düşünme tarzı “müzelik” ve “göstermelik” olabiliyor. saygıyla hayattan uzak tutulmuş, dokunulmaz oldukları için artık kimsenin el değmediği sistemler olarak dondurulabiliyor düşünceler. [sy. 220]

eğer insanın gerçekten sarahatle anladığı, mânalandırdığı şeyler varsa, ancak o zaman bazı şeyleri mânasız bulmakta hak sahibi olabilir. [sy. 231]

doğrudan doğruya müslümanların müslümanca davranışlarını yine müslümanlara karşı savunmak mecburiyetinde oluşundan bahsediyorum. günümüz dünyasında aramızdan biri çıkıp “ben resûlullah’ın nasıl karpuz yediğini bilmiyorum, bu sebeple karpuz yemeyeceğim” demiş olsa bu tavrını önce müslümanlara kabul ettirmek, haklı olduğu hususu yine birçok müslümana “ispat etmek” mecburiyetinde kalacaktır. [sy. 232-233]

günümüz insanları iki yönden toplum tarafından yılgınlığa uğratılıyor. bunlardan biri içinde yaşanılan sistemin gereklerine uymadığı takdirde mahvolacağı korkusu, öteki de içinde yaşanılan sistemin gereklerine uyduğu takdirde mahvolacağı korkusudur. insanlar bu korkulardan hangisini atmaya çalışırsa diğeri tarafından tehdit edilmektedir. [sy. 234]

… herkes gibi olmak herkes tarafından yok sayılmak demektir. bu yüzden insanlar hiç kimse tarafından farkedilmeksizin yaşamaktansa, herkes tarafından kötü gözle bakılan biri olmayı tercih edebilirler. [sy. 236]

bir insanı sevmek tek başına bir amaç, bir sonuç olduğu zaman tamamlanmış, hedefine varmış bir edim olur. velâkin bir insanı sevmek başka bir amacın bir parçası, bir adımı olarak düşünülüyorsa ortada ne sevgi, ne de hayır vardır. tam tersine bir hedef uğruna gösterilen sevgi hem riya, hem çürüme hem de sevgi gösterilen kişiye yöneltilmiş bir tahrip faaliyetidir. [sy. 239]

kendisi hedef olma vasfı göstermeyen hiçbir vasıta hedefe götürebilecek bir vasıta olma gücünde değildir. [sy. 239]

insanların avcılık ve çobanlıkla geçindiği dönemde tabiatı yağmaladıkları görüşü teorik bir safsatadır. bugün üretim adı verilen çılgınlığın gerek dünyaya gerekse insan topluluklarına kattığı herhangi bir şey yoktur. ama gerçek yağma son yüzyıllarda artarak devam ediyor. [sy. 252]

“hayvanların dünyasında” diyor thomas szasz, “birini yemek veya biri tarafından yenilmek kuralı geçerlidir; insanlar dünyasında ise geçerli kural birini tanımlamak veya biri tarafından tanımlanmaktır.” bu sözde bir gerçek payı varsa ister istemez kabul etmemiz gerekecek ki eğer bir grup insan bir başka grup insanı tanımlayabile gücünü ele geçirmişse onun üzerinde hâkimiyet kurabilmiş, bir anlamda onları yemiş olur. [sy. 254]

dünyanın herhangi bir yerinde bir amerikalıya “yankee go home” diyecek olursanız, “yankee” kendisine kendi diliyle hitap edilmesinden ötürü, kovulduğu o topraklarda bir tür rahatlık hissedecek, belki de evinden pek uzakta olmadığını düşünecektir. [sy. 256 ]

bunalım, elinde bütün kozları tuttuğu hâlde oyuna girmeyi reddetmektir. cesaret ise, elinde hiçbir koz olmadığı hâlde oyuna girmeyi kabul etmektir. (…) cesurların haklı oldukları taraf oyundan kaçmayışlarıdır. bunalıma düşenlerin haklı oldukları taraf ise bu oyunun kurallarına bağlanmayı reddetmeleri, bir oyuna gelmeyi küçültücü, bozucu, ahlâk dışı bulmalıdır. [sy. 257]

ihlâs sahibi olmak; aşkınlık içinde bulunmak, metafizik şartlar içinde yaşamaktır. muhlis, ihlâsının farkında değildir. günahtan kaçarken ve sevap işlerken bu fiillerini birer karar verme meselesi yapmaktan çıkarmıştır. doğrusunu yapmalıyım diye seçip doğruyu, hata işlemek endişesini sonuca bağlayıp da yerinde olanı işlemez. teslimiyet pazarlıksızdır. samimiyet gösterişsizdir. ihlâs endişesizdir.[sy. 260]

bugün avrupa ve amerika’nın meselesi (sovyetleri dışta tutmaksızın) diyebiliriz ki müslümanların batı ölçülerinin dışında bir girişimde bulunmalarına engel olmaktır. batıdan ithal edilen müslümansı bir yaklaşım bu iş için biçilmiş bir kaftan neden olmasın? [sy. 264]

işte demokrasinin bu son saydığımız vasfı herkese cazip gelir. siz de başbakan olabilirsiniz. size de çıkabilir. [sy. 265]

insanoğlu kendi bireyliğini hissedemediği, insan olarak kendi önemini kavrama imkânından mahrum kaldığı anda benzerlerine çeviriyorlar silahlarını. başkaları cehennemdir, diyor. [sy. 270]

tıp alanında günümüz batı toplumlarının vardığı yer hiç de ortaçağ toplumundan daha “ileri” sayılabilecek yer değil. insanların büyücülere ve rahiplere olan bağlılıkları eskiden ne idi ise, bugün doktorlar ve hastanelere olan bağlantıları aşağı yukarı odur. [sy. 271]

ortaçağ avrupasında bir insan genel kabulün dışında bir düşünce veya davranışa sahip oldu mu, kolaylıkla “deli” kabul ediliyor, içine şeytan girmiş sayılıyor ve içindeki çıkıncaya kadar hasta dövülüyor, ona işkence ediliyordu. bugün şizofreni konusunda uygulanan birçok metodda (laing’in, cooper’in, esterson’un çalışmalarının bize gösterdiği gibi) aynı ağırlıkta kabul ediliyor. hasta bir ailenin, hasta bir toplumun birimi olarak insan (hasta) bozuk ilişkilere gösterilebilecek en yerinde tepkiyi gösterdiği hâlde, psikiyatri hastanın yıkımına sebep olabilecek bir tedaviyi uyguluyor. belki bugün insanın içine şeytan girdiği söylenmiyor, ama iyileşmesi için gereken “dayağı” kimse ondan esirgemiyor. [sy. 271]

eğer ilerleme düşüncesinin bir masal, insan ömrünü uzatma iddiasının da çarpık bir düşünce olduğu anlaşılabilirse ne büyü ne de bilim iktidarlarını sağlam kılamayacaklardır. [sy. 272]

batıda doğmuş makinalı medeniyet bugün bütün yeryüzünü egemenliği altına almış olmakla birlikte hâlen insanlığın sorumluluğunu yüklenmeye bile yanaşmamaktadır. hatta bu medeniyet; açlık, savaş, hastalık, eşitsizlik gibi kendine düşman ilan ettiği ve fakat gerçekte kendinin türettiği kötülüklere karşı bile etkili olamamaktadır. üstelik teknolojik imkanların bu kötülükleri ortadan kaldırmak üzere mevcut olduğu hatta bu imkanı da elinde tuttuğu medeniyetin müdafileri tarafından öne sürülmektedir. ama bu medeniyet ayakta kalabilmek için insanlığın çözülmez meseleleri bulunduğuna halkı gizliden gizliye inandırmak zorunda olduğunu biliyor. [sy. 274]

Var’ı bilmek, bir’i bilmek yolunun başlangıcıdır. Bir’den haberdar olan kimse, bu bilgisinin sonucunda bir artı bir ikidir gibi bir saçmalığa düşmekten kaçınabilecektir. [sy. 366]

Karşıt görüşlü iki bilge, bir gün kıyasıya bir tartışmaya tutuşurlar. Her biri karşısındakinin ne ölçüde yanlış, kendinin ne çok doğru olduğunu kanıtlamaya, bütün zihnî kuvvetini göstermeye girişir. İki muhâsım düşünür sabahtan akşama kadar tartıştıktan sonra ayrılırlar. Ertesi gün bilgelerden biri ötekinin yanına gider: “kitaplarını bana ver” diye başlar sözüne “senin haklı olduğunu anladım, bundan böyle senin görüşlerini öğrenip, onları savunacağım.” Diğeri: “kitaplarımı sana veremem” diye karşılık verir, çünkü dünkü tartışmadan sonra senin haklı olduğunu anlayıp onları yaktım.” Anlıyoruz ki bu iki bilge birbirlerini “ben biliyorum” edasıyla dinlememişler. [sy. 337]

Paylaşılmış hakikatin uzantısı olmayan iki insan ilişkisi ya saçmadır yahut bozucu ve yıkıcıdır. Eğer gerçek bölgesinde birleşen bir bağlantı kurmaksızın konuşan ve dinleyen varsa söylenen şey ya yalandır veya deli saçmasıdır. [sy. 334]

Türk toplumunun zihniyet itibariyle köklü bir değişikliğe uğradığının delillerinden biri de hoca Nasrettin’in gülünecek tuhaflıklar yapacak biri olarak anlaşılması, Yunus Emre’nin bir tür hümanizm içine sokulmasıdır. Bu yaklaşım içinde Karacaoğlan Kazanova, Pir Sultan Abdal devrimci, Kaygusuz Abdal da sürrealist olur. Oysa gerçekte yukarıda andığım isimlerin hepsi ancak yaşadığımız topraklara mahsus ve içinden çıktığımız milletin mevcudiyetinde saklı hikmet ve hikmetlerin kavranılmasıyla ne yaptıkları, ne söyledikleri anlaşılabilecek kimselerdir. [sy. 341]

Beyni, bilimin hayranlık veren dinamizmiyle değil, bilimin safsatalarıyla, hurafeleriyle doldurulmuş insanlık, kendine bilimsel ölçüler içinde kurbanlar sunulan bir tapınak karşısındadır. Bütün insan kitleleri hiç katılmadıkları bir zihni mekanizmanın hizmetinde sarhoş bir hâlde çalışmaktadırlar. Bilim kendi propagandasını tapınaklara muhalefet etmiş olmakla yaptığı için bugün kendinin nasıl putperestlere yaraşan bir tapınak kurduğu anlaşılamıyor. [sy. 284]

1960 yılına kadar komünist ülkelerde sibernetik ve biyonik gibi bilimler burjuva uydurması kabul ediliyor ve incelenmesine gerek duyulmuyordu. Daha sonra sanayiin de bu istikamete aktığını görünce ayıktılar ama elbet geç kalmışlardı. Bugün sosyalist ülkeler ellerindeki hantal ve masraflı sanayi dallarını yoksul ülkelere transfer etmeye ve bunun yerine kendi topraklarına Abd’den, Batı Avrupa’dan ve hatta Japonya’dan yeni teknolojiler ithal etmeye çabalıyorlar. [sy. 286]

Bilimden yana olanların “niyet”lerinin neler olduğunu anladığımız takdirde, bilimin günümüzde niçin kolayca bir despotluk aracı olabileceğini kavramamız kolaylaşabilir. Bilim günümüzde mütevazı bir öğrenme yöntemi olmaktan çıkmış, yani “kendisi” olmaktan uzaklaşmış, şöhreti ve otoritesiyle varlık sahibi olabilin, efsanesiyle yaşayan ve yöneten bir unsur hâline gelmiştir. (…) O kadar ki bilime “karşı” görüşler ileri sürebilmek için bile bilimsel bir dil kullanmak, bilim adamı kimliği kazanmış olmak ön şart durumuna gelmiştir. [sy. 287]

… bilim kendisinin sarsılmaz ölçüler getirdiğine büyük insan yığınlarını inandırmış, bu inanç dünyayı bir veya birkaç merkezden yönetmek isteyenlerin işine en uygun ortamı sağlamıştır. [sy. 291]

İçinde yaşadığımız toplumun değer yargıları ahlâkı da öteki insan değerleri içinde herhangi bir yere yerleştirmiş, ahlâk kavramını İslam’ın anladığı tarzın dışında bir noktaya itmiştir. Ahlaklı ve ahlaksız olmak ya felsefenin bir konusu yahut kültürel antropolojinin bir meselesidir. [sy. 299]

Sanırız ki başka şartlarda elimize geçecek olan bazı avantajlar o kazançlara ulaşmadan önce sahip olduğumuz şeylerin üzerine eklenecektir. Oysa kazanılan her şey, kaybedilen bir başka şeyin karşılığında elimize geçer. Bu açıdan bakılırsa hiç kimse bir diğerinden mutlak manada “iyi” durumda değildir. Bütün mesele insanların kendi durumlarının hangi fiyata karşılık olduğunu bilmeleri ve neyi feda ederek başka bir şeyi ele geçireceklerinin şuuruna varmalarındadır.  [sy. 306]

Diyebiliriz ki gelişme seviyesinin en ileri noktasını temsil eden toplumlar insanın hakikati bakımından son derece fakirleşmiş, toplumsal ilişkilerde barbarlığın, zihni kabiliyetlerde ise ikiyüzlülüğün batağına düşmüş toplumlardır. Yönetmeye çalıştıkları insan kitlelerinin tepkileri tarafından yönetilmekte; kuvvetlerinin uzay hâkimiyeti, genetik mühendisliği gibi alanlarda tecessüm etmesine yardım eden teknoloji tarafından ezilmektedirler. [sy. 309]

Bilmeliyiz ki bize faydası dokunacak şey ileri toplumların bile içinde çırpındıkları gelişme humması değil, hayat içinde bulunmanın anlamı ve yaratılmış olduğumuzun bilincidir. [sy. 310]

Kendimiz dışındaki insanlardan işimize gelen davranışları beklemeseydik ne ihanete uğradığımızı düşünecek, ne de başkasının elinden başımıza felaketler geldiğini düşünecektik. İnsanların bizden belli davranışlar beklediğini düşünmeseydik ezilip büzülmeyecek, bir şeyler ispat etmek üzere çırpınıp durmayacaktık. [sy. 310]

Oysa ancak yaşayan varlığın özelliklerine tekabül eden geçmiş gerçek anlama sahiptir. Bu yanıyla ele alındığının kavranılması ölçüsünde anlamak mümkündür. [sy. 315]

İçinde bulunduğumuz kültür ve medeniyet temellerini yarışma, mücadele ve hâkimiyet duygularıyla atmıştır. Bu yüzden eğitimimizden gelen çarpık bir mücadele ahlâkı sarmıştır bünyemizi. Sanırız ki dinamik olmak bu dinamizmi dışa vurmakla teminata kavuşur. Kuvvetli olmakla bu kuvvetle gururlanmak arasında zıtlığı, kuvvetli olanın kuvvetini gösterdiği zaman zaafa uğrayacağını kolaylıkla kavrayamayız. Kuvvetini bilen kişinin bu gücü ancak kendinde sakladığı zaman muhafaza edebileceğini yeniden öğrenmek için Batı’da daha Ortaçağ’da doğmuş bulunan tüketme ahlakını terk edebilmemiz gerekir. [sy. 316]

Savaşmaya başlayan herkes gücüyle birlikte zaaflarını da ortaya döker, ama savaşa girişmeyenin henüz hiç açık vermemiş oluşu korkutucudur. [sy. 317]

Kelimelerin ötesindeki anlama varmak, gerçekte bütün çağlarda elde edilmeye değer tek şey o. [sy. 320]

Özünü koruyan kabuğunu yeniden kazanabilir. [sy. 327]

Bir kimse yalnızca dostunu iyi anlamaz, aynı zamanda gerçek düşmanını da iyi anlar. Çünkü insan düşmanına karşı “uyanıktır” düşmanına karşı “biliyorum” tavrıyla yanaştığında zararlı çıkacağını, tedbir alamayacağını akletmek zorundadır. [sy. 337]

Türk aydınları kendi toplumları hakkında en büyük hataya batılı kafa yapısını benimsedikleri için değil, sahip oldukları kafa yapısının onları götüreceği yerlere ayak bakmaya cesaret edemedikleri için düşüyorlar. [sy. 341]

Değiştirmenin hızı ne kadar büyük olursa yan ürünleri de o hıza paralel olacaktır. Hızlı üretmek hızlı satmayı, hızlı satmak hızlı tüketmeyi, hızlı tüketmek hızlı dağılmayı getirecektir. [sy. 359]

Kaynak:

http://fethullahtopal.blogspot.com/2013/11/ismet-ozel-zor-zamanda-konusmak.html

 

SALOME’S LAST DANCE (1988)


  “İnsanın kötü huylarıyla erdemleri, sanatçı için bir sanat hammaddesidir.”

 Yönetmen: Ken Russell              

Senaryo: Oscar Wilde, Vivian Russell, Ken Russell        

Ülke: İngiltere, ABD ABD

Biyografi, Komedi, Dram

Süre:89 dakika

Dil:İngilizce

Oyuncular: Glenda Jackson,    Stratford Johns, Nickolas Grace ,Douglas Hodge

Özet:

Salome İrlanda’lı yazar Oscar Wilde’ın yazdığı tiyatro oyunudur. İlk gösterimi 1896 yılında Paris’te yapılmıştır.

Roma İmparatorluğu yönetimi altında, MS 30 yıllarında eski Filistin ve İsrailiye’de Celile Kralı Hirodes Antipa’nın üvey kızı Salome, Kahin Yahya ve diğer karakterler arasında geçen olayların anlatıldığı bir trajedidir.

Yudea Valisi olan Hirodes Antipa kardeşinin karısı Herodias’la evlenir. Kral Hirodes kendisini ve karısını aşağılayıcı yorumlar yaptığı ve halkı kışkırtacağından korktuğu için Vaftizci Yahya’yı zindana atmıştır. Hirodes bir anlamda kutsal ve adil kişiliği dolayısıyla Yahya’dan çekinmektedir. Herodias’ın kızı Salome ise üvey babası Hirodes’in kendisine karşı duyduğu ilgiden rahatsızdır. Olaylar trajik bir halde gelişir.

Hakkında

Oscar Wilde ve Salome

Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2012) 5/1, 141-159
Oscar Wilde’ın Salome Karakteri; Feminist mi Feminen mi?/
Deniz SALMAN

Salome, Oscar Wilde tarafından 1891 yılının son aylarında Paris’te Fransızca bir müzikal olarak yazıldı. Oyun 1893 yılında Fransa’da yayınlandı. Bir yıl sonra İngilizceye çevrilse de Wilde oyunun İngiltere’de 1905 yılında ilk sahnelenişini göremeden öldü. Hatta oyunun ilk gösterimi 1896′da Fransa’da yapıldığında, onu bile izleyemedi. Çünkü o gün kendi ülkesinde hapisteydi. Wilde bu oyunu İncil’deki Judea (Yahudiye) prensesinin öyküsünden esinlenerek yazmıştır. Salome İncil’de bir ibret hikâyesi olarak yer alırken, Wilde’ın kaleminde tutkulu ve saplantılı bir aşk hikâyesine dönüşmüştür. Yazıldığı döneme göre radikal bir oyun olarak değerlendirilen Salome büyük eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Viktorya dönemi izleyicisinin tepkileri oyunun sansürlenmesi ve yasaklanmasına yol açmıştır. 19. yüzyılın sonlarında İngiliz sahnelerinde bu oyunun çok büyük tepki görmesinin sebebi büyük ölçüde oyuna adını veren kadın karakter Salome’dur. Ancak böyle bir oyunun konusunun İncil’den alınmış olması da tartışmaların sebeplerinden biridir. Çünkü o dönemde İncil’de adı geçen karakterlerin sahnelerde yer alması yasaktı.

İncil’de geçen öyküde Hirodes, kardeşi Filipus’un karısı Hirodiya’nın kışkırtması yüzünden Peygamber Yahya’yı tutuklatıp zindana attırır ve zincire vurdurur. Çünkü Hirodes bu kadınla evlenince Yahya ona, “kardeşinin karısıyla evlenmen kutsal yasaya aykırıdır,” demiş ve bu evliliği geçersiz saymıştır.

Hirodiya bu yüzden Yahya’ya kin tutar; onu öldürtmek ister ama başaramaz. Çünkü Yahya’nın doğru ve kutsal bir adam olduğunu bilen Hirodes ondan korkmakta ve onu hapse attırsa da, kısmen halkın tepkisinden çekindiğinden onu korumaktadır. Ne var ki Hirodes’in kendi doğum gününde saray büyükleri, komutanlar ve Celile’nin ileri gelenleri için verdiği şölende beklenen fırsat doğar. Hirodiya’nın kızı Salome, kralın isteği üzerine içeri girip dans eder. Bu dans Hirodes’le konuklarının o kadar hoşuna gider ki kral, genç kıza “Dile benden, ne dilersen veririm,” der. Ant içerek, “Benden ne dilersen, krallığımın yarısı da olsa veririm,” diyerek teklifini yineler. Kız dışarı çıkıp annesine, “Ne isteyeyim?” diye sorar. “Vaftizci Yahya’nın başını iste,”der annesi. Kız hemen kralın yanına gelir, “Vaftizci Yahya’nın başını bir tepsi üzerinde hemen bana vermeni istiyorum,”diyerek dileğini açıklar. Kral buna çok üzülürse de, konukların önünde içtiği anttan ötürü kızı reddedemez. Kral olarak adının ve yetkisinin küçük düştüğünü görmektense hemen bir cellât gönderip Yahya’nın başını getirmesini buyurur. Cellât zindana giderek Yahya’nın başını keser. Kesik başı bir tepsi üzerinde getirip genç kıza verir, kız da annesine götürür. Yahya’nın öğrencileri bunu duyunca gelip cesedi alır ve mezara koyarlar.

İncil’de geçen bu hikâyeyi oyuna uyarlayan Wilde birkaç ufak ama önemli değişiklik yapar. İşte bu noktada Wilde, Salome karakterini annesinden emir alan küçük bir kız yerine, ona rağmen tek başına hareket eden ve kendi arzularının peşinden koşan bir kız olarak karşımıza çıkarır. Wilde’ın oyununda Salome annesine ne istemesi gerektiğini sormaz. Hatta annesinin karşı çıkmasına ve istememesine rağmen kral için dans eder. Çünkü en başından beri istediği, Yahya’dır ve dans etmeden önce ne isteyeceğini bilmektedir. Amacına ulaşmak için kadınlığının cazibesini kullanmaktan çekinmez. Bu yüzden bugüne kadar birçok tiyatro eleştirmeni Salome’un “femme-fatale” (öldürücü güzelliğe sahip baştan çıkarıcı kadın)yönünü vurgulamışlardır (Hedgecock, 2008). Zaten Hıristiyan geleneğinde Salome, kadının baştan çıkarıcı yönünün ikonu olarak bilinmekte ve resmedilmektedir.

Oyunun ilk satırlarından itibaren Salome’un bu yönü karşımıza çıkar. Oyun ilerledikçe özellikle merak edilen ve cevap aranan husus, Salome’un bunları yaparken, feminist bir kimlikle kadınların davasına sahip mi çıktığı, yoksa kadınlara yapıştırılan feminenlikle ki bu çalışmada kadının cinsel kimliğini kullanması olarak ele alınmaktadır, kendi amacına yönelik mi yol aldığıdır. Wilde bu süreci, oyun boyunca çeşitli eylem, söz ve imgelerle belirgin kılmaya çalışır. Örneğin doğadaki nesneler sıkça Salome ile özdeşleştirilir. Bunların en başında da ay imgesi gelir. Hatta ay oyun içindeki en temel imgedir denilebilir ve oyunda sadece ölümü değil, aynı zamanda yaşamı da simgeler. Oyunun ilk satırlarından itibaren Salome ile ay arasında bir eşleşme görülür. Salome’a âşık olan genç Süryani, ayı, ayakları gümüşten sarı peçe takmış küçük bir prensese benzetirken Süryani’ye derin duygular besleyen Herod’un hizmetçisi, ayı, ölüleri arayan ölü bir kadına benzetir. Her iki karakter de duygularının tesirinde kaybolmuş gibidir ve eşzamanlı olarak ayda farklı şeyler görürler. Nitekim bu iki karakter dar bakış açılarından dolayı eninde sonunda kendi trajedilerinin kurbanı olacaktır. Bu esnada Salome’un sahneye girişi oyuna farklı bir bakış açısı kazandırır. Orada kalmasını isteyen krala söylediği “Hayır, kalmayacağım, kalamam!” sözleri bu anlamda dikkat çekicidir (Wilde, 2005, s. 23).

Salome bu sözleriyle daha oyunun en başında Herod’un, yani kralın otoritesini ve sürekli kendisine yönelttiği bakışlarını reddeder ve Herod’un bakışlarından kurtulmak için sarayı terk edip terasa çıkar. Oyunun başlarında Genç Süryani’nin de belirttiği gibi duru, saf ve masum olarak betimlenen Salome’un bu davranışı bağımsız bir role büründüğünün göstergesidir. Üzerindeki baskılardan kurtulmak istercesine terasa çıkan Salome bunu sözleriyle şu şekilde ifade eder:  

Salome: Hava burada ne kadar hoş! Burada nefes alabiliyorum! (Wilde, 2005, s. 23).

Salome, erkek egemen toplumun en büyük temsilcisi olan kralın bulunduğu ortamdan uzaklaşıp bu sözü söyleyerek, otoritenin baskısından uzaklaşmasının ilk sinyallerini verir. Geleneksel Viktorya toplumunda hemen her kadının isteyebileceği bir şeyi, en güçlü ve en zenginin ilgi ve beğenisini kazanıp onun yanında kalmayı reddeder Salome. Yaşadığı toplumun normlarından kendi kimliğinin üzerine basa basa sıyrılan Salome hemen sonrasında gökyüzünde gördüğü ay için şu sözleri kullanır ve bir anlamda ona bakarak kendini tasvir eder (Price, 1996).

Salome: Ayı görmek ne kadar güzel! Küçük bir madenî para gibi. Sanki gümüş bir çiçek. Soğuk ve saf. Eminim ki o bir bakiredir. Onda bir bakirenin güzelliği var.

Evet, bir bakire. Kendisini hiç lekelememiştir. Asla diğer tanrıçalar gibi kendisini erkeklere vermemiştir (Wilde, 2005, s. 24).

Salome bakire ayı överek aslında kendini anlatmaktadır. Bunlar küçük bir kızın ürkek düşünceleri ya da şımarık övgüleri değil, tam tersine ilk cinsel deneyiminden korkmayan ve sıkılmayan bir kadının övgüleridir. Salome kendini etrafındaki her şeyden daha üstün görmektedir ve bu sözleri onun bekâretinin güçlendiğinin göstergesidir. Erkek otoritesine başkaldırarak feminist bir görüntü çizen Salome, bakire oluşunun ve bunun erkekler üzerindeki etkisinin farkındadır. “Feminenlik özellikle erkeklerin gözünde cinsel çekiciliklerini arttırarak kadınlar için avantaj sağlamaya çalışan bir sistemdir,”diyen Kipnis’in tanımında olduğu gibi Salome dişiliğinin ve çekiciliğinin, kendisine verdiği gücü ve sağladığı avantajları görmüş gibidir (Kipnis, 2006). Bu noktada Salome, Pagan ay tanrıçası Kibele ile özdeşleştirilebilir. Çünkü Kibele gibi Salome da bekâretini koruma çabası içindedir. Bu gücün farkında olan Salome, bir yandan da feminen, yani kadınsı cinsel kimliğine döner. Böylesine güçlü bir kadına göre de, içinde bulunduğu ataerkil düzen bir şey ifade etmez.

Salome, yazıldığı dönemin düzeninden ve geleneksel kadın tiplemelerinden sıyrılmış bir karakterdir. Viktorya dönemi kadını cinsel konular hakkında özgürce konuşup kendini ifade edemezdi. Cinsel olarak yükümlü olduğu tek kişi kocasıydı. Üstelik kadın evlilik konusunda erkeğini seçen değil erkek tarafından seçilendi. Ancak Salome, bu durumun tam tersine seçilen değil, seçen taraftır. Kendi seçtiği kişiye bekâretini verecektir. Oysa Viktorya döneminde kadınlar özgür bir iradeye sahip değillerdi ve kendi çocukları üzerinde bile söz hakkı olmayan, eşlerinin iradesi altında yaşayan kişilerdi. Salome ise kendi düşüncelerini özgür bir şekilde dile getirip kararlarına başkasının karışmasına izin vermeyen özgür bir genç kız olarak bu oyunda karşımıza çıkar. Aya yaptığı betimlemeler doğrultusunda bir yandan da erkeklerin kendi üzerindeki gücüyle alay eder ve bunu, Herod’un saraya dönmesi gerektiği konusundaki buyruğunu reddederek en iyi şekilde kanıtlar. Oyunun ilerleyen sahnelerinde ise egemen olan güce, yani bir kral olarak Herod’un gücüne karşı Salome’un tehlikeli konumu ön plana çıkar. Bu konum onu, Herod’un istemediği, hatta yapmaktan korktuğu bir şeyin yapılmasını istemeye iter.

Salome, Peygamber Yahya’nın sarnıçtan gelen sesini duyar ve onu görmek ister, ancak askerler onun bu isteğini reddederler. Herod Yahya’nın görülmesini kesinlikle yasaklamıştır. Salome ise hemen pes edecek bir kadın değildir. Wilde bu oyund