GOD ON TRİAL (2008) (Yahudi Tanrısını Yargılıyor) (Ölümün Soluğu) Film


İnananların, inancını sorgulamasındaki zorluğu; inanmanın dünyada mağlup olmamanın bir şartı olmadığını, bazı zamanlar mağlup olunabileceğini; bu tür konularda suçlu veya suçsuz aramanın gereksiz olduğuna cevap bulacağınız günümüze uygun bir film.

“Bunlardan evvel Nûh kavmi yalanladı. Artık kulumuzu yalancı sandılar ve «Mecnûn,» dediler ve (risâletini tebliğden) vazgeçirilmiş idi. O da Rabbisine dua etti. «Şüphe yok ki, ben mağlubum, artık intikam al!»(diye niyazda bulundu).”

Kur’ân-ı Kerim-Kamer Suresi, 10. Ayet

Yönetmen: Andy De Emmony

Ülke: İngiltere

Tür: Dram | Savaş

Vizyon Tarihi: 03 Eylül 2008 (İngiltere)

Süre:86 dakika

Senaryo: Frank Cottrell Boyce

Müzik: Nick Green, Tristin Norwell

Görüntü Yönetmeni:Wojciech Szepel

Yapımcı:Hilary Benson, Rebecca Eaton, Anne Mensah

Oyuncular: Joseph Muir, Josef Altin, AshleyArtus,  Alexi, Kaye Campbell, Dominic Cooper

Özet

“God On Trial” Türkçe’ye nedense(!) “Ölümün Soluğu” diye çevrilmiş, ancak “Yahudi Tanrısını Yargılıyor” hem filmin orijinal adına hem de filmin konusuna çok daha yakın bir çeviri olurdu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Aushwitz kampında esir tutulan Yahudiler arasında kimisi Tanrı’ya karşı olan inancını ve güvenini korumakta, kimisi ise Tanrı’ya isyan etmektedir. Neredeyse tüm film, bu kampın tek bir barınağında geçmektedir. Bu barınaktan hukukçucundan, işçisine, fizikçisinden, hahamına kadar toplumun farklı kesimlerinden insanlar bulunmaktadır.

Tanrı’ya isyan edenler ile O’nu savunanlar arasında süren söz düellosu ortaya atılan bir fikir ile farklı bir boyut alır; Tanrı’yı yargılayalım. Barakada hukuk profesörleri de bulunduğu için bir mahkeme kurulmaya ve Tanrı’nın tüm bu eziyet karşısında bir şey yapmayarak (ya da yapmadığı varsayılarak) suçlu mu suçsuz mu olduğuna karar verilmeye çalışılıyor.

Film aslında olabildiğince tarafsız olmaya çalışmış. Mahkeme önünde Tanrı’nın suçsuz olduğunu ve tüm bu yapılanların bir anlamı olduğunu savunan bir taraf ile Tanrı’nın aslında suçlu olduğu, ya da sanılanın aksine kötü olduğunu düşünen diğer taraf eşitçe fikirlerini dile getirmişlerdir. Öte yandan Tanrı’nın aslında olmadığını söyleyen ve bu fikirleri destekleyenler de vardır. Anlayacağınız film Tanrı fikrine karşı sunulmuş her türlü argümanı ele almaya çalışmıştır.

Filmde bahsi geçen Tanrı, Yahudilerin Yahova Tanrısıdır ve incelenen kutsal metin Eski Ahit (Tevrat)’tir.

Filmdeki Polemikler

- Neye dua ediyorsun?

 Neye dua ediyorsun?

 Başka dua eden var mı?

 Tanrı’nın aklını başına almasını isteyen var mı?

 Beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyor. …Eğer beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyorsa kötü biri demektir. O burada olmalıydı, bizler değil.

Tanrıyı yargılamalıyız. Belki o zaman bizi duyar.

Peki, ya suçlu çıkarsa ne yapacaksınız?

 Tutuklayacak mısınız?

 Yoksa teslim olmasını mı beklersiniz?

 Bunu durduramaz mısın?

 Bu küfre son veremez misiniz?

 Aslında bu küfür sayılmaz. İbrahim, Sodom için Tanrı ile pazarlık etti. Yakup bir melekle savaştı. İsrail ismi için Tanrı’ya karşı mücadele etti. Kes şunu. Yarın yaradanımızla yüz yüze gelebiliriz. Belki yarın bizimle yüzleşebilir. Eski bir hikâye var. Bir bakıma mantıklı olabilir. Neden onu yargılamaya kalkışmasınlar?

 En azından bunları duymak zorunda.

Bunun için hâkime ihtiyaçları yok mu?

 Üç yargıç. Dini mahkeme için üç yargıç gerek. Bu yerin en trajik tarafı da bilim adamları, sanatçılar ve avukatlarla dolu olmasıydı. Baumgarten. Berlin’de suç hukuku profesörüydüm. Hayranlık uyandırıcı öğrenciler yetiştirdim. En büyüklerle bir arada oldum. O dönemde hükümette bulunan insanlarla sık sık bir araya geldim. Tevrat hakkında pek bir şey bilmem. Burada Tevrat’ı bilen çok kişi var. Ama mahkeme nasıldır bilirim. Affedersin. Yanlış mı duydum yoksa üniversitede öğretmen miydin?

 – Acaba… – Beni bağışla. Zamanım kalmadı. Son saatlerimi bununla harcamak istemiyorum. Bakın eğer buna devam edeceksek en azından bu kutsal adama Tanrı’yı savunacak biri var mı diye sorabilir miyiz?

 Haham. Haham. Katılacak mısınız diye soruyorlar. O sağır. Bakın, ben de rabay’ım Mezmur’ların çevirisini yaptım. Pek çok kanun kitabı yazdım.

- Varşova’da tiyatro için bir oyun yazdım.

- Affedersiniz. Profesör Schmidt?

 Idek?

 Sizin Amerika’ya gittiğiniz söylenmişti. Hiç kimse kaçamadı mı?

 Hâkimlerden biri olabilirim. Idek en iyi öğrencilerimden biridir. Ben katılırım, o değil. Hayır, hayır lütfen. Bu işten uzak dur. Açıkçası hâkimin bir rabay olması gerekir. Sen rabay mısın?

 Hâkim soruları sorandır değil mi?

 – Pek çok sorum var benim.

- İdek harika bir öğrencidir. Onun Tevrat bilgisi… Tevrat’ta Auschwitz’den bahsedilmez. Asıl mesele bu. Pekâlâ, ben mahkeme başkanıyım. Baumgarten mahkeme hâkimi ve bu dostumuz da dayan, yani sorgu hâkimidir. Gereklilik açısından mahkemenin meşruluğu için bir Tevrat’a ihtiyacımız var. Tartışılan şeyin gerçekliğini kanıtlamak açısından. Hemen kütüphaneden bir tane kapayım ha?

 Buradayken başka isteğiniz var mı?

Haham Akiba tüm kutsal yazıtları ezberden bildiğini söylüyor. Bunları aralıksız okumaktadır. Geçen bu son kötü günlerde bizim için bir tür teselli oldu bu. Buna yaşayan Tevrat adını verdi. Affedersiniz. Bu taraftan efendim. Evet. Başlayalım. Kim suçlamada bulunacak?

 Ben! Ben yaparım. – Suçlama nedir?

 – Suçlama nedir mi?

 Kör müsün?

 Cinayet. Cinayete yataklık, ölüm. Anneme ne yaptılar biliyor musunuz?

 Kız kardeşime?

 Kardeşlerime?

 Cinayet, cinayete yataklık ve yine cinayet. Bence daha kesin konuşulmalı. Acı, Tanrı’nın planının bir parçasıdır. Bunu çocuk bile bilir. Eğer Tanrı ile mutluluğu bulursak neden acıyı da almayalım ki?

 Bu suçlama olamaz. Canın cehenneme! Yani dava olmadığını mı söylüyorsunuz?

 Suçlama anlaşmanın bozulması olabilir. Yahudilerin bir tür anlaşması var. Tanrı’yla. Bir tür özel anlaşma, değil mi?

 Bir vaat. Suçlama vaadini bozması olabilir. Yani anlaşmayı.

O halde Tanrı yanlış yaptı! Bana göre öyle. Lütfen, böyle bir zamanda mı?

 Onu durduramaz mısınız?

 Çöldeyken Musa, Tanrı ile bir anlaşma yapar. Tanrı ona, tüm insanları yasalarına uyarsa, üstüne düşeni yaparsa onları kendinden sayacağına seçilmişler olacaklarına üstün ulus olacaklarına ikna eder. Mezmur’da der ki: “Seçilmiş olana bir vaatte bulundum, kulum Davud’a sonsuz hanedanlık bağışlıyorum. Onun tahtı kuşaktan kuşağa geçecektir.”Bu kendi çevirimdir. O halde önümüzdeki dava bu vaadine uymaması ile ilgilidir. Kim başlamak ister?

 “Hiçbir düşman ona karşı koyamaz hiçbir aciz ona üstün gelemez. Kendisinden önce düşmanını yerler bir eder tüm muhaliflerine ölümü vefa ederim.” Evet?

 – Peki sözünü tutmuş mudur?

 – Hayır. Bir suçlamanın böyle kabul görmesi çok istisnaidir. Bunun savunması ne olabilir?

 O halde devam edebilir miyiz?

 Kötü şeyler daha önce de oldu. Tevrat’ı okuyun. Kendi tarihinizi okuyun. Bizler Yahudi’yiz. Acı çektik.

Lütfen. Kendinizi mahkemeye tanıtın.

Benim adın Kuhn. Onun babasıyım. Onun babasıyım ama buna rağmen bu utanca dâhil oldu. Size yardım ettiğini bilmek beni incitiyor. Çünkü o böyle bir evlat. Söyleyecek sözün var mı baba?

 Her zamankiler dışında?

 Bakın… Mısır’daki kölelikten kurtulduğumuz zaman vaat edilmiş toprakları bulduğumuzda, ne oldu?

 Yine günahkârların şehirlerinde esaret altında kaldık. Tekrar özgür kaldığımızda tapınağı inşa ettik. Ne oldu?

 Romalılar, onu yerle bir ettiler. Masada’da ne oldu?

 İspanya’da?

 Ya Rusya’da?

 Peki ya burada?

 Anladığım kadarıyla tanık anlaşmanın bozulmasının sürekli hale geldiğini ifade ediyor. Sırf belirgin olmak adına siz Tanrı’yı suçluyor musunuz yoksa savunuyor musunuz bayım?

 – Bana kalırsa Bay Kuhn’un söylediği şey…

- Kendi adına konuşabilir.

Ceddimiz, atalarımız, ailelerimiz hepsi acı çektiler. Fakat dinlerinden vazgeçmediler. Bu yüzden hala buradayız. Bu inancımızın sınanmasıdır. Tıpkı atalarımız gibi biz de bu sınavı vermek zorundayız.

- Burada olmayı biz mi istedik?

 – En karanlık zamanlarda Tevrat’ın ateşini yanık tuttular. Aynı şeyi yapmalıyız. İnancımızı korumalıyız. Kalplerimizi saf tutmalı ve dua etmeliyiz.

- Neden?

 Tanrı bize ihanet ettiyse, neden?

 Asıl mesele…

- Asıl mesele iyi bir Yahudi olmaktır.

- İyi Yahudi’ymiş! Asıl mesele inancı korumaktır. Bir sınava tabiyiz! Bu sınavlar anlaşmanın bir parçası mı?

 Musa’ya sınavdan söz eden oldu mu?
Aynı Mezmur’da bizlere “çöldekilerin varisleri de aynı yasaya tabiidir kanunlarıma uymayanlar varlığımı sorgulayanlar ve emirlerime riayet etmeyenleri yıkıma uğratarak cezalandıracağım.” der. Bay Kuhn’un söylediği Tanrı’yı suçlamadan önce, kendimize bakmamız gerektiğidir. Belki de anlaşmayı bozanlar Tanrı değil de, bizlerizdir. Evet, evet. İşte. Yanıtı burada. Yane mipney khatatenu. Kendi günahlarımızdan. Ya da sizin günahlarınızdan. Belki de tüm suçlular, sizlersiniz. Teşekkür ederim. Mahkemeye katılıyorum. Bu bir cezadır.

- Mahkeme böyle bir şey söylememiştir.

- Yine de arkasındayım. Bazı Yahudiler Tevrat’a sırtlarını dönmüştür. Daha iyi bildiklerini sandılar. Evlatlarımız şehirlere gittiler. Güzel bir şapka taktılar elbiseler aldılar, sosyalist, siyonist kapitalist ya da anarşist oldular. Bunları Tanrı bilir. Ve kutsal metinlerdeki her şeyi unutmaya başladılar. Yani demek istediğin tüm bunlar benim hatam, öyle mi?
Tanrı benimle ilgili hayal kırıklığı yaşadığın için tüm Yahudi halkını cezalandırıyor mu?

 Öyle mi?

 Ne yaptığına bir bak! Tanrı’yı yargılamak mı?

 Seni duyamayacağını mı sanıyorsun?

 O burada değil mi sanıyorsun?

 Düzeni bozmayalım. Sizler Yahudi’siniz değil mi?

 En çok yasalara saygı göstermeniz gerekir. Ben suçlandığıma göre bir tanık çağırmak isterim. – Devam et.

 – Bu bey. Adınız?

 Zamkevitz’den Ezra Shapira. Yanlış bir şey mi yaptım?

 Hayır, hayır, hayır Zamkevitz’li Ezra. Galiba buraya Zamkevitz’den hahamla geldiniz. Söyle, Ezra Shapira Zamkevitz’de Tevrat’a sırt çevirenler oldu mu?

 Hayır efendim. Zamkevitz’de Tevrat sevilir. Şabat günleri tüm dükkânların kapı ve camları kapanır. Kutsal kitaplarına gömülenler derin bir sessizlik yaratır. Dünya suskunlaşır. Her erkek omuzlarına tallet alır. Bayramlarda, düğünlerde, iş günlerinde Tevrat daima soluduğumuz havadadır. Sefaletimize rağmen bize bir yuva ve makamdır. Sarayımız orasıdır ve bizler de gölgesinde kavilleşiriz.

-Peki, ne oldu o halde?

 Onlar geldi. Tüm yaşlı insanları öldürdüler. Onları bizim gömmemizi sağladılar. Kendi annemi ben gömdüm. Parmağından yüzüğünü almaya ve onlara vermeye zorlandım. Sen iyi bir Yahudiyken Tanrı’nın neden seni annenin mezarını yapmakla cezalandırdığını söyleyebilir misin?

 Neden benim gibi kötü bir Yahudi değil de sen cezalandırıldın?

 Ben iyi bir adam olduğumu söylemedim. Deniyorum ama iyi biri miyim bilmiyorum, sen kötü biri misin bilmiyorum. Onu örnek alalım. Onu tanımıyorum. Beni de tanıyacaksın. Tasalanma.

O halde Tanrı zayıfı cezalandırma hakkını da saklı tutuyor.
Bu anlaşmada var.
Asıl soru, bu iyi adamı cezalandırmayı neden seçtiği?
Neden Hitler’i değil mesela?
Bir yanıtı olan var mı?

- Tanrı böyledir.

Demek ki bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız. Kendi vicdanlarımızı sorgulamak zorundayız. Kanunda ceza suça orantılı olmak zorundadır. Hangi suç böylesine bir cezayı haklı gösterebilir?

 Çocuklar, bu kampta çocuklar var. Küçük çocuklar neden bir cezayı hak eder?

 İzin verir misiniz?

 Ceza her zaman suçla orantılı olmaz ne yazık ki. Bir tufanla Nuh dışında herkes yok oldu. Tanrı, İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istemişti.

-Efendim, annem iyi bir kadındı. Asıl hata bunu kişisel almaktır. Tanrı bireylere karşı tavır sergilemez. O Yahudi halkı ile anlaşma yapmıştı Ezra Zamkevitz ile değil. Bu kişisel değil. Sormak isterim Ezra… Tanrı’nın kişisel olarak kullanılmadığını hiç gördün mü?

 Tanrı’yı kullanmak mı?

 Tanrı’yı kullanmak bana mı kalmış?

 Tanrı’dan başka kişisel olmayan nedir biliyor musun?

 Hayır. Hava. Evet sadece hava. Belki de şimdilik yorumlarımızdan cezalandırma sözcüğünü çıkarmalıyız. Bir şey sorabilir miyim?

 Ezra, sormak istiyorum…

Annen iyi bir Yahudi miydi?

 Böyle bir şeyi nasıl sorabilirsiniz?

 Burada bile olsa?

 Bunu açıklamama izin ver. Arınmadan söz edelim biraz.

Tarihte iki kez belki burada yeniden tekrarlanmak üzere. Tanrı öyle korkunç yıkım yarattı ki bunlardan sonra hiçbir şey aynı olamadı. Hiçbir şey aynı olmadı çünkü zamanla anladık ki her şey daha iyiye gitti. Tanrı’nın bir cerrah olduğunu düşünün. Ve vücudu kurtarabilmek için kangren olmuş bir kolu ya da bacağı ayırması gerekiyor. Bu vahşice görünebilir. Acı vericidir. Ama aynı zamanda sevgidendir. Biz böyle bir dönemden geçiyorsak bu ne olabilir?
Bir ceza değil, bu arınmadır.

- Ben de bir şey sorayım.

- Bekleyin. Burada zaman hiç yok. Bu arınma hikâyesi anlaşmanın içinde var mı?

 Hiç “tüm tavırlar konu dışı üzerinize tufan göndereceğim” demiş mi?

 Bazen sırf değişiklik olsun diye mi köpeklerin zoruyla bir araya getiriliyorsunuz ve bir kampa yerleştiriliyorsunuz?

 Madem sordun…

İlk arınma büyük tufan. İkincisi ise Nebukadnezar’ın yaptığı tapınağın yerle bir olmasıdır. Bizler Babil’de sürgüne gönderildik. Bizler ülkesi olmayan bir ulustuk. Toprağımız olmadan dünyanın her yerine dağıldık. Sadece Tevrat’ın bilgisini ve yüce Tanrı’nın sevgisini alarak ülkemizden ayrıldık. Eğer orada kalmış olsaydık, çok fazla şey sağlayabilir miydik?
Çölün ortasında bir kabile olacaktık, hepsi bu. Acı vericiydi, ama aynı zamanda güzeldi. Ya şimdi felaket benzeri bir şeyi yaşıyorsak?
Ya sağ kalanlar kutsal kişiler olacaksa ve gelecektekilere bilgece ve anlayışlı bir yaşam sunacaklarsa?

 Ya bunun sonucunda büyük bir iyilik doğarsa?

 Nasıl iyi bir şey?

 Nereden bilebiliriz?

 Belki de Mesih’in bizzat söylediği gibi olur. Belki İsrail’e dönüş yaşanır.Peki sonra?

 O zaman harika bir şey olur.

-Evet, gördünüz mü?

 Belki adi insanlar yerine annen gibi iyi bir kadının ölümü için bir neden vardır. Çünkü onlar soykırımın kurbanlarıdır. İnsanlar kurban oluyorlarsa bu en iyisi için olmalı. En güzeli için.

Idek’i çağırabilir miyim?

 Tanığa soru sorabilir miyim?

 Önce Idek’i çağırabilir miyim?

 Konu bağlantılı. Mahkemeye atalarımıza Masada’da ne olduğunu anlatabilir misin?
Masada, büyük Herod tarafından dağa inşa edilmiş bir kaleydi. Savaşta gerekirse diye, çevresinde büyük bir hendek bulunuyordu. Elbette hiçbir insan ölüme karşı duvar öremez. Herod öldü ve Romalılar geldi. Tapınağı yok ettiler. Büyük isyan çıktı. İsyanda, asiler dağlara doğru Masada’ya kaçtılar. Romalılar kuşatmaya aldılar. Asilerin açlıktan ölmesini istiyorlardı. Bu yüzden dağın eteklerine devasa bir duvar ördüler. 15.000 kişilik Roma askerine karşılık 1000 kadar Yahudi savaşçı vardı. O baharda, asiler köle olmaktansa ölmenin daha iyi olacağına karar verdiler. Seçilen 10 kişiye tüm diğerlerini öldürme görevi verildi. 10 kişi kaldığında biri diğer 9’unu öldürecek ve son adam ise intihar edecekti. İki kadın bu katliamdan saklandılar ve öyküyü anlatmak için yaşadılar. Bu savaşçılar nasıl insanlardı?
En iyi ve en cesurları. İsrail’in çiçekleriydiler. Onlar şehittiler. Ve yine Romalılarca ezildiler. Bir anlamda öyle ama Romalılar asıl ne istiyordu?
Yahudilerin Romalı gibi yaşamalarını ve Tevrat’ı terk etmelerini.
Peki Romalılar şimdi nerede?
Toprak oldular. Peki ya Tevrat?
Hala var, hala yaşanıyor hala dünyayı aydınlatıyor. Teşekkür ederim. Gördüğünüz gibi, umudumuzu yitirmemeliyiz. Eğer Tanrı’nın planının bir parçası ise bu acımız bir ayrıcalıktır. Bu acıyla insanları arındırabileceksek şanslı kişileriz. İnancınızı almalarına izin vermeyin. Sadece güçlüyse büyüyebilir. Küçük ateşler rüzgârla sönüp gider ama büyük ateşler daha büyüklerine neden olur. Hitler ölecek. Savaş bitecek. İnsanlar ve Tevrat ise yaşayacak. Kesinlikle. İşte burada. Tevrat, yaşayacak. Bu yüzden Tanrı’ya güvenmeliyiz. Tanığa soru sorabilir miyim?

 Ona değil, önceki dostumuz Ezra Zamkevitz’e.

Özür dilerim, ben tanık değilim. Hiçbir şeye de tanık olmadım, Tanrı hakkında olmadım.Ben eldiven yapıp satarım. Eskiden yapıp satardım aslında. Annenin kurban olduğuyla ilgili hâkimin sana söyledikleri daha iyi hissetmeni sağladı mı?

 Evet efendim. Tanrı’nın bir soykırım ortaya çıkardığını söyleseler bile mi?

 En iyi Yahudilerin kurban edildiğini?

 İyi mi, kötü mü hissetmemi tercih edersiniz?

 Sadece gerçeği istiyoruz. Ben gerçeği bilemem. Böyle şeyler neden olur bilmiyorum. Ben eldiven yapıp satardım. Artık oturabilir miyim?

 Lütfen. Bu sorulara nasıl yanıt vereceğimi bilmiyorum.

Öyleyse acı çekmek, Tanrı’nın emri. Doğru mu?
Diğer deyişle Mengele Tanrı’nın bir emri. Hitler Tanrı’nın bir buyruğu. Bu doğru mu?
Nahoş görünebilir ama bu mümkün. Nebukadnezar İsrail’i ele geçirip tapınağı yağmaladı ve insanları Babil’e sürgüne gönderdi. Tanrı ona “Hizmetkârım Nebukadnezar” diyordu. O bir neşterdi ve Tanrı ise cerrah. Neşterden nefret edebiliriz ama cerrahı severiz. Eğer Hitler, Tanrı’nın buyruğunu yapıyorsa o halde mantık, Hitler’in karşısında durmanın Tanrı’nın karşısında durmak olduğunu söylüyor. Hitler’e karşı tavır almak yanlıştır. İçinizde buna inanan birileri var mı?

 Bunun doğru olmasının bir ihtimali var mı?

 Bu çılgınlık… Değil midir?

 Kimden söz ediyorsun?

 Düzeni bozmamalıyız. Düzen içinde kalmalıyız. Koğuş liderimizi çağırmak istiyorum. İstediğin kadar çağır. Onu çağıramaz, o Yahudi değil. Mahkemeye tüm gün ne yaptığını anlatmanı istiyorum. Ne yaptığımı biliyorsun. Sürekli sizi gözetiyorum. Sizler bebeklerim gibisiniz. Ben de anneniz sayılırım. Neden?

 Neden böyle bir görev üstlendiğini bizimle paylaşır mısın?

 Bana bir seçenek sunuldu. Bunu istediler çünkü ben Almanca biliyorum ve beynimi de kullanabiliyorum. Eğer yeterince aklınız olsaydı siz de yapıyor olurdunuz. – Lanet olası serseri! Kapa çeneni!

- Canınız cehenneme! Sanırım hayır da diyebilirdin. Yaşamak istedim tamam mı?

 Bu yüzden yapıyorum, yaşamak istiyorum! Senin tam aksine yani pislik torbası daha geldiğin gün pes etmiştin.

- Yaptıklarından utanıyor musun?

 – Canın cehenneme. O zaman neden ne yaptığını anlatmıyorsun bize?

 Sana cevap vermek zorunda değilim. Mahkemene ya da Tanrı’na da öyle. Tanrı ile buluşmaktan endişem yok benim. Ama söyleyeyim, yaptığım şeyin sonderkomando’ların [özel birim, özel kuvvetler] yaptıklarıyla kıyaslanması mümkün değil! Onlar diğer Yahudileri gaz odasına gönderdiler. Kapılarını da kendileri kilitlediler. Onların kaşıklarını aldılar ve diğer Yahudilere sattılar. Tümü kaşıklardan birer servet edindi. Ama kendi dindaşlarını ölüme yolladılar. Bana yüklenme. Hayatta kalabileceğini düşünüyor musun?

 Belki. Belki de hayır. Yine de bu bok çuvallarından daha şanslıyım. Profesör Schmidt’in dediğine göre, tüm bunlar yaşanırken… Sana Tanrı’ndan bahsedeyim biraz. Buradan canlı çıkmak istiyorum tamam mı?

 Günün birinde, bu savaş bitecek. Belki de onlar kaybedecekler. O zaman da ben dışarıda olacağım. Tek yapacağım, o zamana dek hayatta kalmak. Bunu nasıl yaparım?

 Beni ne öldürebilir?

 Onlar. Peki nasıl durdururum?

 Onları hoşnut ederek. Peki nasıl yaparım bunu?

 Sizleri düzende tutarak. Başıma gelecek en kötü şey ne?

 Öldürecekleri Yahudiler biterse ardından beni öldürürler! Bu kadarınız öldüyse sonu ne zaman?

 Daha bugün bir tren geldi. Bugün bu Polonyalılarla dolu tren geldi. Ne yaptım biliyor musunuz?

 Sevindim! İşte bunu yaptım. Ve sonra alışkanlık sonucu olsa gerek şükürler olsun dedim! – Aşağılık domuz!

- Hey, hey durun, dinleyin! Dinleyin! Bakın! Beni hırpaladılar mı?

 Hayır. Neden biliyor musun?

 Çünkü o pisliklerin çalışmasını ben sağlıyorum. Burada, Tanrı’n benim. Ben! Ve sizin Tanrı’nız, İbrahim’in Tanrı’sı bizim için bir şey yapmıyor! Aksi halde bana teslim edilmezdiniz. Kes! Ona bir soru daha sorabilir miyim?

 Mecbur musun?

 Başka bir tanıkla devam edemez miyiz?

 Bunun yardımı olduğunu sanmıyorum. Profesör Schmidt, bu felaket sona erdiğinde dünyanın daha iyi bir yer olacağını belki Mesih’in geleceğini belki İsrail’e döneceğimizi söylediniz. Peki kim hayatta kalabilecek?

 Koğuş liderleri, sonderkomandolar [özel birim, özel kuvvetler], ya başka?

 Adi, acımasız kan emici ve vicdansız olanlar. Ne tür bir Mesih onları halkı olarak isteyebilir?

 Böyle insanlardan nasıl bir İsrail kurulabilir?

 Tecrübe, anlayış ve bilgeliğe sahip bir ulus kurulabilir mi?

 Onlar kuramaz, Tanrı kurar. Nasıl?

 Bizler bilemeyiz. O her şeye kadirdir. Her şeye kadir öyle mi?

Madem her şeye kadir, neden insanları gaz odalarına yollamadan arındıramıyor?

O en kudretlidir. Hem kudretli hem adil olamıyor mu?
Madem çok kudretli, bunu durdurabilir demektir ama yapmamayı seçiyor çünkü adil olamıyor. Ya da bunu durdurmak istiyor fakat başaramıyor. Bunun yanıtı son derece basit. Bunu İbranice öğrendiğin günlerden bilmeliydin. Yanıt özgür irade. Evet dünyada kötülük var çünkü Tanrı insana özgür irade vermiştir ve kötülük yapmayı da seçebilir, bu gayet basit. Demek basit?
Bizler kukla değiliz. Seçebiliriz. Her zaman bir seçim vardır. Özgür iradeymiş! Özgür iradesi batsın! Size bunu göstereyim.

Lieble nerede?

 Lieble, ayağa kalk haydi. Hâkim söz verene kadar bekleyin. Lieble’ye oğullarını sorun ve sonra da özgür iradeyi konuşalım. Lieble’yi çağırıyorum. Sen kimseyi çağıramazsın. Tanıkları hâkimler çağırabilir. Ben çağırmak istiyorum. Mahkemeye oğullarından bahset.

-Anlatmak istemiyorum. Eğer o yapmazsa ben anlatırım. Mahkeme konuşmanızı istemedi! Burada düzen korunacaktır! Onun köyüne geldiklerinde…

-Kendim anlatırım. Madem anlatılacak bu benim ağzımdan olmalı. Ben Hoengen’dan geliyorum. Aachen yakınlarında bir yer. İnfaz birlikleri geldi.

Ne zaman mı?

 Sanki bir asır önce gibi. Sinagogun kapılarını yıktılar. Tevrat’ı ve kitabeyi yaktılar. Ve hepimizi oraya topladılar. O an hepimizi orada yakacaklarını sanmıştık. Keşke öyle olsaymış. Çocukları bizden aldılar. Benim üç oğlum vardı. En büyüğü şimdi 7 yaşına basacaktı. Öylesine güzeldi ki. Bunun bir önemi yok artık. Çocukları bir kamyona bindirdiler. Peşlerinden koştum ve bağırdım: “Lütfen, oğullarımı verin, oğullarımı verin” dedim. Subaylardan biri beni duydu. Aracı durdurdu ve sordu:
“Hangileri senin?” Onları geri alabileceğimi sandım. Ona üç oğlumu da gösterdim. En büyüğü ağlıyordu ve diğer ikisi de… Hayır, bunu anlatmayacağım. Subay bana… “Üç yakışıklı oğlun var. Sana ne yapacağını söyleyeyim. Birini seç. Sadece birini.” “Birini seç ve onu yanına alabilirsin.” dedi. Çocuklar onu duydular. Ellerini uzattılar öylesine korkmuşlardı ki… Bana ulaşmaya çalışırken tek söyledikleri: “Lütfen. Beni seç” oldu. “Beni seç.” Bu beyefendi her zaman seçimimiz olduğunu söyledi. Ben hangisini seçmeliydim?
En küçüğü?
En büyüğü?
Zayıfı mı yoksa güçlüyü mü?
 Sen hangisini seçtin?
Hangisini seçmeliydim?

Söyleyemem. Mahkeme sizi dinledi.
  • Özgür irademiz olması gerekir ama…
  • Affedersiniz. Ben özgür irade istemiyorum. Ben oğullarımı istiyorum. Tabii, elbette. Özgür iradeden söz ediyorsunuz benimki nerede o halde?

 Hangi seçimi yapabildim?

O subayın bir seçimi vardı. Benim değil. Özgür iradem nerede şimdi?

 Savaş sona erecek. Hitler ölecek. İnsanlar ve Tevrat yaşayacak. İnsanların yaşayacağını söylüyorsun ama yarın sabah bu odadakilerin yarısı, ölmüş olacak. Onların anlaşmada hisseleri yok mu?

 Onların payı tanıklık etmek. Ateşi canlı tutabilmek için. Baba, sen her zaman Tevrat’a bağlı yaşadın. Yaşadığımı biliyorsun. Tevrat hırsızlık hakkında ne söyler?

 Bu yanlıştır. Peki bu kampta ayakkabılar hakkında bu kural var mı?

 Ne?

 Koğuş amiri. Ayakkabıların çamurlanmaması için yağlanmaları gerek ama yağ yok. Sizin kurallara uymanızı sağlamaksa benim görevim.

Bize ayakkabılar için yağ veriyorlar mı?

 Fazladan çorba vererek satın alıyorum. Resmi bir yetkiliden mi?

 Şurada yatan suratsız soyguncudan. Ben makine bölümünde çalışıyorum. Ve her fırsat bulduğumda biraz yağ alıyorum. Yani bu yağ çalıntı?

Evet. Çalıntı. Hepimiz bunun bir parçasıyız. Peki Tevrat hırsızlık hakkında ne der?

Mitzva 194 önce çalınanın sahibine geri verilmesini emreder. Burada herhangi biri yağını makine bölümüne iade etti mi?

 Hayır. Etmedik. Yapamazdık. Hayır mı?

 Ben de öyle düşünmüştüm, yani hepimiz, hatta babam bile… Burada hepimiz hırsızız.

Evet. Çünkü başka seçeneğimiz yok. Teşekkür ederim.

Seçenek yok. Özgür irade yok.

Bu yer de bunun için yapıldı. Bizi suçlu olmaya zorlamak için. Mahkûmlar olarak insandan daha aşağılık görünmemizi sağlamak için. Bizi çırılçıplak soyduklarında ve sırıttıklarında özgür irademiz nerede?

Üstümüze işediklerinde irademiz nerede?
Kesinlikle. Sonunda biri söyledi. Özgür irade mi istiyorsunuz?

Tüm özgür irade onlarda. Tıpkı tüm ekmeğin, silahların, lanet kahvenin, sigaraların olduğu gibi.

Özgür irade arıyorsanız onlarda.

Kimin öleceğini ya da kalacağını onlar seçiyor. Biz neyi seçiyoruz?

 Buraya gelmeyi seçtik mi?

 Eğer Tanrı özgür irade verdiyse lanet olası Nazilerden de payımızı verdi işte!

Tanrı’nın savunması adına söyleyecek sözü olan var mı?

 Bakın, bunları zorluk çıkarmak için söylemedim. Çünkü siz sonunda her şeyin güzel olacağını söylemiştiniz. Sonunun güzel olmasını ben de isterim. Çünkü evlatlarım çok güzellerdi. Ve onlara bakmaya çalışmıştım.

- Elbette.

- Elbette baktın. Hiç haber aldın mı?

 Buradalar mı?

 Onların ikisi ikizdi. Ve söylendiğine göre Mengele ikizleri severmiş. Daha iyi davranılırmış onlara. Çünkü onlara ilgisi varmış. Mengele bile onlarla ilgileniyor ama Tanrı umursamıyor.

Kes şunu!

Kendi cennetinde oturuyor ve bulutları aşıp olanları göremiyor!

- Job, bölüm 22. – Ne?

 Tanrı’nın ilgisizliği bu yaşananlara bir emsal oluşturamaz. Bu Job’ta yazılı. Ne güzel. Aynı zamanda bizim değil de Tanrı’nın gaz odasına girmesi gerektiği yazılı mı orada?

 Biri onu bu düşünceleri kafama sokmaktan alıkoysun! Bu tür karmaşaların daha büyük bir olayın habercisi olmaları her zaman mümkündür. Bizim barındıracağımız ateş saf bir ateştir ve altın çağı başlatacak olan da odur. Eğer oğulların bu amaçla alındılarsa birer şehit olarak kabul edilirler. Şehit olabilmek için bir insanın şehitliği seçmesi gerekir. Kaderimiz yüzünden şehit olmuyoruz, ırkımız yüzünden oluyoruz. Tevrat yüzünden de değil, ecdadımız yüzünden. Ama o burada.

Kim?

 Tanrı. Burada olduğunu biliyorum. Hem de onu pek anlamasam bile. Bazen bahar zamanı, güneşin sıcaklığı ilk vurmaya başladığı anlarda birkaç kardelen görüverirsiniz.

Kim bilir?

 Sence askerler aynı sıcaklığı hissetmiyor mu?

 Arkalarında hissediyorlar, doğru. Ama benim hissettiğim gibi değil. Ben onu hissediyorum. Asker bunu hissedemiyor. O sıcaklık üniformasından içeri işlemiyor. Onun yerine geçerdim. Ama Tanrı’nın gaz odasına girmesi ile ilgili söylediklerinde haklı olabilirsin. Belki de burada yaşanan şey budur. Belki o da… Bizimle acı çekiyordur.

-Tanrı’nın acı çekmesi kime yarar?

 Düşmanlarımıza ölüm meleğini gönderecek bir Tanrı’ya ihtiyacımız var. Peki…

O nerede?

 Tanrı hakkında pek şey bilmem. Belki Tanrı hiç değişmez, belki de değişir. Belki de tamamen kudretli değildir. Belki kendini tamamlamak için bize ihtiyacı vardır. Belki bu yüzden biz yaratıldık. Bu koşullarda nasıl tamamlayacağımızı düşünmek dahi çok zor. Evet ama yine de Baranowicz kasabasında bizleri Purim’de katlettiler. Ve haham onlara bağırdı. “Bugünün ne olduğunu sakın unutmayın! Lehayim!” Ve onu vururlarken o dua etti. Ama siz, durmadan bu kötülüğün nereden geldiğini soruyorsunuz. Ya tüm bu iyilik nereden geliyor?

 Yani sen de çocuklarını onun aldığını düşünüyorsun. Koğuş lideri bile böyle düşünüyor. O savaşın sona ereceğine ve Nazi’lerin kaybedeceğine inanıyor. O bile iyiliğin kazanacağına inanıyor. Ya ben ne biliyorum?

 Tek bildiğim onun neyi yapıp, neyi yapamayacağı. “Sabahlara ben hiç emir verdim mi?

 Alacakaranlığı yaratan ben miydim?

 Hiç cehennemin derinlerine yürüdüm mü?

 Gerçek ışığın yolu hangi yol ola ki?

 Kim yoktan var olabilmiş?

Bağışlayın hâkim. Konuşabilir miyim?

 Sanırım mahkemenin nihai kararını duymak isterim. Lütfen.

Hayır. Bu önemli. Benim için çok önemli. Yargılamayı siz başlattınız ve tamamlamalısınız. Bu süreci devam ettirmeli emsal için alıntı yapmalı ve duyurmalısınız. Bizim insan olmadığımızı düşünüyorlar ama biz insanız. Bunu bizden alamayacaklar. Evet elbette ama sanıyorum doğal bir sonuca ulaştık.

- Bu durumda…

- Bize yasaları verdi. Ve onları tartışma hakkını da. Böylesine korkunç bir konuda bile olsa bence bu da bir ibadettir. Hayır, hayır. Bunları tartıştığımızı duymak bir rahatlama veriyor. Bizi dinlediğini ve bizimle olduğunu hissettim çünkü.

Evet. Peki… Toparlamak için… Genel olarak bizler Tanrı’nın aklından geçenleri bilemeyiz. Tanrı çok büyüktür. Ve tek yapabileceğimiz, dua etmek inançlı olmaktır. Hitler ölecek. Savaş sona erecek.

Hayır, hayır, hayır, hayır. Bu işe yaramaz. Bizden kanıt yerine tahmin kabul etmemizi istiyorsunuz. Hayır. Eğer bu oyu kullanacaksan ben de suçlu oyu kullanırım ve tartışma yine başa döner. Kesin olan şey Tanrı’nın aklındakini asla bilemeyeceğimizdir.

- Onun seçimleri bizimkiler gibi değildir. – Tanrı’nın aklındakini bilemeyiz… – Bu yüzden de tahammül etmek zorundayız. – Zaten onun zihnindekiyle ilgilenmiyoruz! Onun anlaşması. Bunun iç yüzünü bilmek zorunda değiliz. Bunların tümü yazılı. Sadece şartların ihlal edilip edilmediğine karar vermemiz gerek. Şu öğrenciniz nerede?

 Öğrenciniz nerede?

 Mezmur. Mezmur kitabına dönelim. Bize onu anlat. Hepsini mi?

 Çok uzundur. Eğer Mezmur’dan söz edersek bir yerlere varabileceğiz. Unuttum. Hangi Mezmur’du?

Seksen birinci. Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri… Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri…
Anlaşmada yazan da buydu. Tanrı Yahudi halkının yaşamasını garanti ediyordu.
Tanrı’nın suçlu olduğunu söylüyorum çünkü insanların yaşaması artık kesin değildir.
Hayır. Yanılıyorsunuz. Bir halkın varlığı nasıl durdurulur?

 İnan bana, planları bu. Bizi temizlemek. Çok saçma. Buraya gelmeden önce tüm hayatımı Zamkevitz’de geçirdim. Buranın kapısından girdiğimde ise hayatımda görmediğim kadar insan gördüm. Bir saat içinde hayatımda gördüğümden fazla insan gördüm. Düşündüm… Nasıl bu kadar insan hayatta olabiliyordu?

 Ama şimdi nasıl bu kadarı ölebilir diyorum. Önemli olan şu ki, sayıların bir önemi yok. Bir çocuğun tüberkülozdan ölmesi korkunç bir şeydir. Milyonlarca ölümden daha kötüdür. Çocuk öldüğünde ya bunun bir amaca hizmet ettiğine inanırsınız ya da sınavdan geçemezsiniz. Tanrı’nın düşüncelerini bilemeyiz. Onun düşüncelerinden bahsetmiyoruz. Vaatten söz ediyoruz! Hayatta kalabileceğimize dair bize verilen sözden. Bir halk gibi yaşamaktan ve yok edilmemekten. Ama Yahudiler dünyanın her yerindeler, sadece Avrupa’da değil. Kardeşimin Woudge’da bir arkadaşı var, bana anlattı. Sence bizi burada yok ederlerse kardeşinin arkadaşı huzurlu yaşayabilir mi sanıyorsun?

 Belki biz sonuncuyuz. Belki de tamamen yok olmak üzereyiz. O halde bu odadakilerin kutsal kişiler olduğunu da düşünebiliriz. Bu yüzden neye karar vereceğimiz önemli. Eğer biz sonuncuysak hikâyeyi de biz bitirebiliriz. Hemen burada bitirebiliriz.

Hz. Musa’nın Sina’da 3500 yıl önce başlattığı hikâyeyi sona erdirebiliriz. Son bulabilir, anlaşmayı biz bozabiliriz. Yani, senin için geldiklerinde… “Biz artık Yahudi değiliz açın kapıları eve gidelim” diyebileceğini mi sanıyorsun?

 Bizler Yahudi’yiz ve daima da öyle kalacağız. Bizim için bir şey değişmiyor çünkü burada suçlanan bizler değiliz. Burada suçlanan Tanrı, bizler değil. Susmanızı söylüyor.

Anladım. Benzer olduğumuzu söylüyor. Daha doğrusu Nazilerle ortak bir tarafımız olduğunu. Tercüme ediyorum! Kötü olabilirim! İstediğiniz kadar bağırın. İsterseniz beni öldürün, yarın nasılsa ölmüş olacağım. Sizce bu evrende kaç tane yıldız vardır?

 Bağışlayın ama ben… Ben ölmeden önce Paris’te bir fizikçiydim. Gökyüzünde milyonlarca yıldız var. Bizim galaksimizde. Sadece bizim galaksimizde. 1-2-3 diye saymaya başlasak sonuncu yıldızı saymak ne kadar sürer sizce?

 Bu bile 2500 yıl sürer. Sadece bizim galaksimizdekileri saymaktan söz ediyorum. Tüm bu yıldızları Tanrı mı yarattı?

 – Şüphesiz. Kâhin Amos’un anlattıkları…

- Niçin?

 Anlayamadım?

 Milyarlarca yıldızı yarattığını söylüyoruz. Ve sadece bizim galaksimizde. Bunları kaçı bilmediğimiz gezegenler?

Buna karşın, tüm dikkatini küçücük bir gezegene dış halkanın sonundaki ufacık bir yere odaklamış. Ve sadece tüm gezegene bile değil. Sadece Yahudilere. Tanrı milyarlarca yıldızı yaratan Yahudilerle bir kontrat yapıyor. Sadece onlarla. Ve sadece tüm Yahudilerle değil çünkü benim gibi Yahudiler sayılmıyor. Peki söyleyin bana. Yahudileri bu kadar sevdiyse neden diğer her şeyi yarattı?
Neden evreni, yıldızların yerine Yahudilerle doldurmadı?
Amacı neydi?

 Amacını bilmiyoruz. Bana da inanılmaz geliyor. Ama tüm evren içinde, o bizleri seçti. Bu inanılmaz değil. Çılgınlık bu! Kesinlikle doğruluk dışı. Yeni doğmuş bebekler kendini evreni merkezi sanırlar. Emerek süt ürettiklerini sanırlar gözlerini kapadıklarında dünyanın yok olduğunu sanırlar. Ve yanılırlar. Orta çağda insanlar güneşin dünyanın çevresinde döndüğünü sanırdı. Yanılıyorlardı. Bu o sırada nerede durduğunla ilgili bir algılama olayıydı. Tanrı için de aynı şey. Aynısı. Düşünün. Lütfen bir düşünün. Eskiden 50 Tanrı’sı olan halklar vardı. Biri mısırın büyümesi, biri nehrin yükselmesi için ve dahası. İnsanlar toplumlarına Tanrı’ların görüntülerini uyarladılar. Çok Tanrı’lı halklarda pek çok lider pek çok güç merkezi vardı. Yeni fikirlere karşı çok tutucuydular. Mısırlılar gibi.

Ardından Yahudiler ortaya çıktı. Büyük bir fikirle. Çok büyük. Sadece tek bir Tanrı vardı. İnanılmaz.

Peki ne oldu?

 Tüm güçlerin tek bir kişide toplandığı bir toplum oluşturdular. Kralda. Verimli bir toplum. Sıkı bir birlik. Ve onlar Tanrı’nın kendilerini her şeyden çok sevdiğine inandılar.

Geliştiler. Tanrı’yı kendilerine saklamaya çalıştılar ve kendilerini izole bile ettiler.
Ama sonra biri daha iyi bir fikirle çıkageldi. Hıristiyanlar.
“Evet” dediler. “Sadece tek bir Tanrı var.” Fakat sadece Yahudileri sevmiyor, herkesi seviyor. Yani herkesi fethedebiliriz.
Ve Romalılar buna bayıldı. Din değiştirdiler. Herkesi fethettiler.
Tek Tanrı. Tek kral. Her şeyin yanıtı bu. Her şey güç ve mücadeleyle ilgili. Ve sizler… Sizler kaybettiniz. – Öyle mi?

 Romalılar gitti ama.

- Çünkü… Birinin daha iyi bir fikri vardı.

Hitler’in bir fikri var. “Tek Tanrı var ve o da benim.” Burada Hitler Tanrı mı değil mi?

 Biz hala buradayız. Bu gece için buradayız. Sen Tanrı’yı inkâr ettin. Bu sana ne kazandırdı?

 Ne?

 Burada Tanrı’yı inkâr edenler de var. Din değiştirdiler. Başkasının eşini çaldılar, Tevrat’a sırt çevirdiler. Affedersiniz, o benden söz ediyor. Burada ölümle burun burunayız ve onun yegâne derdi benim evliliğim. Sana ne sağladı?

 Şimdi benden farkın ne oldu?

 Ne kazandın?

 Lütfen. Lütfen, bir amacı var. Bu çocuklar, oğlum gibi, bu adam gibi eğitimli insanlar. Bizim göremediğimiz gerçeği gördüklerini söylüyorlar. Ama işte buradalar. Hepsi aynı. Ölümle yüzleşiyorlar. Ricard’a bakın. Dışarıda pek çok dostu olan zengin bir adamdı. Ama burada korkuyor. – Ve hala öleceğine inanamıyor.

- Çünkü ben ölmeyeceğim. Sen öleceksin seni dindar ahmak!

- O da seçilenlerden.

- Kimse beni seçmedi kahrolası! Sen de benim gibi sola gönderildin. Ve şimdi korkuyorsun. Çalıyor, aldatıyor ve bizden çok ekmeği olması onu mutlu edecek sanıyor. Sen de dua etmenin hayatımızı kurtaracağını sanıyorsun. 4000 yıldır o aptal takkeleri takıyoruz ve yine de ölümle burun burunayız! Bir eşekarısı var. Tam adı lknoymanide. Tırtılların içine yumurtalarını bırakır. Yumurta çatlar ve arının larvası tırtılı içten yemeye başlar. Oradan çıkmak için bunu yaparlar. Ne tür bir Tanrı böyle bir şeyi tasarlar ki?

 Fakat… Affedersiniz… Benim büyükbabam incir ağaçları yetiştirirdi.

Bir arı var. Eminim biliyorsunuzdur. Bu arılar yumurtalarını çiçeklere bırakırlar. Ve arılar uçacak duruma geldiklerinde polenleri de toplarlar. Başka bir arıyla ya da rüzgârla filan ilgilenmezler. Sadece durup polenleri toplarlar. Onları görebilirsiniz. Ve sonra polenleri diğer ağaçlara götürürler. Kendilerine yararı yoktur. Onu yiyemezler bile. Sadece yaparlar. Güzel bir düzendir.
- Kesinlikle Tanrı…
- Söyler misin… Şu arı bunu tüm incir ağaçları için mi yapıyor yoksa Yahudi olanlar için mi?

 Benle alay ettiniz. Seninle alay etmiyorum. Sadece bir şeylere bebek gibi bakmayı bırakın diyorum.

Erkek olun. Mantıklı erkekler. Mantığınızı kullanın. Bize mantıktan söz ediyorsunuz. Mantık nedir?

 Paris’teki üniversitenizden alındığında Yahudi gibi görünmüyordunuz konuşmuyordunuz, hatta düşünmüyordunuz bile. Ve bizimle buraya tıkıldınız.

Mantık bunun neresinde?

 Çılgınlığın hüküm sürdüğü bir dünyada mantık ne işe yarayabilir?

 Karar hâkimlerin oylarına bırakılacaktır. Özür dilerim, bilgili hâkimler… Oğullarım hakkında yanılıyor muydunuz?

 Her şeye rağmen hiçbir umut yok mu?

 Hayır. Buna alışmalısın. Geliyorlar mı?

 Hayır, öylece geçiyorlar!

Hâkimler karar verecek.

Ben Yahudi değilim. Babamı hiç tanımadım. Bir Yahudi olduğunu bilmiyordum. Ben bir bebekken ölmüş. Annem ise iyi bir Alman’dı. Tekrar evine geri döndü ve kızlık soyadını aldı. Her şey unutulmaya yüz tuttu. Okulda iyi bir çocuktum. Ve iyi bir baba oldum. Evlatlarım Hitler gençlerine katıldılar. Bir yıl önce Gestapo benim için geldi. Soyumu ilk o zaman öğrendim. Sıradan bir Alman’ım sanıyordum. Bir Alman’dım. Yahudilerden nefret eden bir Alman. Dininize dair bir şey bilmem. Burada öğrendim. Buraya gelmeden önce Tevrat kelimesini hiç duymadım. Ama ben tek değilim, bunu anlamak zorundasınız. Yahudilerin pis, düzenbaz ve aykırı olduklarını öğrenerek büyüdüm. Ve buraya gelişimde inandığım her şeyin doğru olduğunu gördüm. Bu yerde kaos var. Pis ve düzensiz. Yahudiler yüzünden olduğunu sanıyordum. Pislikten başka ne olabilir ki?

 5000 insan için sadece bir tuvalet bloğu var. Mesele de bu. Bunun hata olduğunu mu sandın?

 Sence Alman mühendisler birkaç boruyu hata sonucu mu atladı?

 Hayır. Bunun yolu yok, buradaki hiçbir şey tesadüfî değil. Pislik sistemin bir parçası.Tıpkı çitler ve projektörler diğer şeyler gibi. Birer amaçları var. Bu insanlığınızı ve onurunuzu yok etmek için. Bizim insanlık ve onurumuzu. Sürecin bir parçası. Sıradan Almanlara bizi öldürecek dürtüyü sağlamak için sıradan Almanların düşündükleri gibi olduğumuzu göstermek zorundalar. Pis korkak ve Tanrı’sız. Buraya geldiğinde, sahip olduklarını alıyorlar ismini alıyorlar saçlarını kesiyor çocuklarını senden alıyorlar. Karını ve anneni de. Hatta dişlerini bile. Seni insan yapan her şeyi alıyorlar. Tanrı’nızı da almalarına izin vermeyin. Ne kadar aptalca ve faydasız görünse de bu anlaşma sizin. Tanrı sizin Tanrı’nız. Hiç var olmasa bile. Onu koruyun. Elinizden alamayacakları bir şey olsun burada. Elimizden.

Hâkimlerin sayısı 3’tür. Bu yüzden daima bir karar çıkacaktır. Karar ya tam birliktelikle ya da oyların çoğunluğu ile ortaya çıkar. Suçlama, Tanrı’nın Yahudi halkı ile yaptığı anlaşmayı bozması hakkındadır.

Bizi Mısır’dan çıkaran kimdi?

 Sonunda akıllı biri. Bizi Mısır’dan Tanrı çıkardı. Başka bir soru: En başında bizler neden Mısır’daydık?

 O zaman kıtlık vardı. Bizler de sığındık.

Kıtlığı kim yarattı?

 Bu konuda pek bilgimiz yok ama… Kıtlığı Tanrı yarattı. O halde bizi Mısır’a gönderen de Mısır’dan çıkaran da Tanrı’ydı. Kesinlikle. Ardından bizi Babil’e gönderdi ve orada öğreneceklerimizi bize… Bizi Mısır’dan çıkarırken bunu nasıl yaptı?

 Sözlerle mi, görüntülerle mi?

 Mucizeyle mi?

 Musa firavuna sordu… Peki firavun hayır dediğinde?

 Veba başladı. Önce Musa, Mısır’lıların suyunu kana çevirdi. Daha sonra Tanrı, veba taşıyan kurbağalar vebalı sinekler vebalı böcekler yolladı. Tüm hayvanlarını kaybettiler. Veba giderek yayıldı. Ardından İsraeli’lerin yaşadıkları yeri Goşen dışında her şeyi ağaçları, evleri yıkan dolular başladı. Firavun yine de razı gelmedi. Sonra çekirge sürüleri güneşi bile görülmez kıldılar. Ya sonra?

 Tanrı Mısır’ın yeni doğanlarını öldürdü ve bizleri Mısır’dan çıkardı. Yeni doğanların hepsini katletti. Firavun’un yeni doğan çocuğundan değirmendeki kölelerin çocuklarına kadar hepsini. Hepsini katletti. Firavunu katletti mi?

 Hayır. Sanmıyorum, çünkü daha sonra… Hayır diyen firavundu ama Tanrı yaşamasına izin verdi. Onun yerine çocuğunu öldürdü. Tüm çocukları. Sonra İsraeli’lerin kaçmasını sağladı. Mısırlıların altın, gümüş ve eşyalarını almamıza izin verdi. Ve sonra onları takip eden askerlerin hepsini boğdu. Sadece askerlerin izlemelerine engel olacak suyu kapatmakla uğraşmadı. Takibe başlamalarını bekledi ve sonra da yolu kapattı.

Peki ya sonra?

 Sonra çöl. Ve ardından da vaat edilmiş topraklar. Vaat edilmiş topraklar boş muydu?

 Yeni ve işlenmemiş miydi?

 Hayır, orada… Aynen yazıldığı gibi Tanrı’n seni bir toprağa getirdiğinde tıpkı senden öncekiler gibi, eski halkları oradan göndermelisin. Senden daha kudretli ve daha büyük halklar olabilir. Onları yok etme pahasına defetmeli hiçbir anlaşmaya muhatap olmamalı ve onlara zerre kadar merhamet etmemelisin. Bize iyiliğini gösterdi. Bizler onun halkıyız. Ve bize kral Saul’u verdi.

-Peki Amalek halkı Saul’un halkı ile savaştığı zaman Tanrı’nın emri neydi?

 Öğrencinize sorayım. Amalek’i yok et. Onu yıkımın lanetine uğrat. Saul’a merhamet göster, birilerini ayır dedi mi?

 – Hiç kimseyi ayırma…

- Hiç kimseyi ayırma ve öldür. Kadınları, erkekleri bebekleri, çocukları, öküz ve koyunları develeri ve eşekleri öldür. Evet, Saul bunu yapmaya hazırlanırken yolda Kainim’lerle karşılaşır. Ama bunlar Amalek halkı değildir onlarla bir çekişmesi yoktur onlara kaçmalarını salık verir. Peki ya Tanrı’mız Saul’un merhametinden, adaletinden memnun kalmış mıdır?

 Hayır, kalmadı. Saul tüm hayvanları katletmemeye ve kendi halkını doyurmak için kullanmaya karar verdiğinde Tanrı sağduyusundan ve düşüncesinden memnun oldu mu?

 Hayır. Hayır, memnun olmadı. Dedi ki: “Sen Adonai’nin sözlerini reddettin. O yüzden o da seni kral olarak reddediyor.” Bu yüzden Samuel, Tanrı’yı memnun edebilmek için Kral Agag’ı öne getirdi ve Gilgal de onu Tanrı’nın önünde parçalara ayırdı. Saul’dan sonra Batsheba’yı alan Davud geldi. O Hititli Uríah’ı öldürerek karısını kendisine eş olarak almıştı. Yine Tanrı’nın rızasına karşıydı. Tanrı Davud’u bunun için yargıladı mı?

 Bir bakıma bu… Batsheba’ya saldırdı mı?

 – O hikâyenin başka…

- Adonai dedi ki: “Bana günah işlediğin için, çocuklar ölecek.”Önceden çocukları kim cezalandırır diye sordunuz. Tanrı yapar. Peki çocuklar aniden, acısız, merhametlice mi ölmüştür?

 12. Bölümden öğrendiğimiz kadarıyla… 7 gün. Çocuklar acılar çekerek ölmüşlerdi. Bu arada Davud kendini parçalarcasına çaresizlik içinde Tanrı huzuruna çıkarak ne kadar pişman olduğunu anlatır. Tanrı dinlemiş midir?

 Çocuklar ölür. O çocuklar Tanrı’yı adil bulurlar mı?

 Amalek’ler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler midir?

 Mısır’daki anneler, o anneler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler mi?

 Fakat Adonai bizim Tanrı’mız, o kesinlikle…

Mısır’lıları yaratan Tanrı değil miydi?

 Onların nehirlerini de ekinlerini de yaratan o değil miydi?

 O değilse kim yaptı?

 Ne?

 Başka bir Tanrı mı?

 Cezalandırılmak için ne yaptılar peki?

 Aç kalmak, korkmak katledilmek için?

 Amalek halkı, Mısır halkı Adonai onlara sırt çevirdiğinde ne hissetmiş olabilirler?

 İşte böyle. Bugün bir ayrım yapıldı, değil mi?

 Davud Moabat’ları yendiğinde ne yapmıştı?

 Onları sıralar halinde yere yatırdı. Ve bir sıranın yaşamasına, ikisinin ölmesine karar verdi. Bizler birer Moabat olduk. Amalekler için gerçek neydi öğreniyoruz. Onlar Adonai’nin elinden soykırıma uğradılar. Onun amacı için öldüler. Tıpkı bizim gibi çöktüler. Tıpkı bizler gibi onlar da korkuyordu. Peki ne öğrendiler?

 Öğrendikleri Adonai, yani ulu Tanrı’mız bizim Tanrı’mızın iyi olmadığını. Hiç de iyi olmadığını. Asla da iyi olmamıştı. Sadece bizim tarafımızdaydı. Tanrı iyi değildir.

Başlangıçta insanı yarattığına pişman olup tufanı yarattığında nedendi bu?

 Yok edilmeyi hak edecek ne yapmış olabilirler?

 Tümden bir katliama uğramak için ne yapmış olabilirler?

 Bu kadar kötü ne yapmış olabilirler?

 Tanrı iyi değil. İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istediğinde İbrahim’in hayır demesi gerekirdi! Tanrı’ya adaletin sadece bizim yüreklerimizde olduğunu öğretmeliydik. Onu öylece ortada bırakmalıydık. O iyi değil, o sadece güçlü ve sadece bizim yanımızdaydı. Buraya getirilirken çoğumuz trenle getirildik. Bir asker beni tokatladı. Kemerlerinde yazılı olan şu: “Gott mit uns” “Tanrı bizimle.” Hangimiz olmadığını söyleyebiliriz burada?

 Belki de öyle. Bunun başka açıklaması var mı?

 Burada gördüğümüz nedir?

 Onun gücü onun haşmeti, büyüklüğü. Tüm bunlar var ama bize karşı artık. O hala Tanrı ama bizim Tanrı’mız değil. Artık bir düşmana dönüştü. İşte anlaşmaya olan da bu. O başka biriyle yeni bir anlaşma yaptı. Şimdi de gaz odalarına giriyoruz. Yani, onu suçlu buldular. Tanrı’yı suçlu buldular, evet. Anlaşma ihlal edilmişti. Bizimle olan anlaşmasını o bozmuştu.Her gün burada 6.000 kişi öldürülüyordu.

Dikkat! 39024. 38483. 38497. 38511. 38532. Beni çağıracağını sanıyordum, oğlumu çağırdı. – Şanslısın. – Lütfen. Ben hazırım. O ise değil. Lütfen, bunu benim için yap. Beni gönder. Onu değil! 38562. 38052. 38511. Hayır, bana bir bak, ben olamam. Ben gencim. İşe yarayabilirim. Onlarla birlikte beni nasıl alabilirler?

 Mantıklı değil bu. – Mantık benim işim değil. – O zaman kimin işi?

 Bence kartı yanlış okudunuz, lütfen kartlara bakın. Bakın şu kartlara. Sen. Ne olacak?

 Şimdi ne yapacağız?

Artık Tanrı suçlu, şimdi ne yapacağız?

Şimdi dua edeceğiz.

Var olandan önce ve var olandan sonra sen yüce Tanrı’mızsın. Bizi topraktan var ettin, âdemin oğullarına bağışladın. Senin için 1000 yıl dün gibidir. Koğuştaki en iyi yer değil ama pislikten uzakta. Sonsuzluktan sonsuzluğa, dualarımız seninle. Büyüyen ekinde, doğan güneşte bana gelişini görürüm. Varlığından olanlar büyür ve daima yeşerir.

Bir kavminin 70 yılı, arşa değen ekinler biz kullarının azığı, katığı şifa dağıttığın ihtiyarlar kullarına kucak açan ermişler, evlat doğuran analar sana sığınır, senin adınla yola çıkar ve yine senin merhametinde can veririz. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Senin öfken ve gazabından kim kurtulabilir?

Kimin kudreti yeter boyunduruğundan çıkmaya?

Gazabınla yerle bir eder, ihsanınla tohumları yeşertirsin. Sabahınla gün doğar, yeşerir büyür tüm canlılar. O nedenledir ki önünde eğilir, sana iman ederiz. Felaketinden korkar, yine merhametine sığınırız.

Peki duaları kabul oldu mu?
 Biz hala buradayız.

**********

MARTİN BUBER VE TANRI TUTULMASI

Elis Simson/   20 Şubat 2013

 

Geçtiğimiz kasım ayında dünyaca ünlü bir yoga eğitmeni olan Seane Corn’dan iki günlük bir eğitim alma şansım oldu.

Off the mat and into the world” (“Minderden in ve dünyaya dal” diye çevirebiliriz) adlı aktivist organizasyonun kurucusu olan bu harika kadın eğitim sırasında bize bir hikâye anlattı.

Afrika’da mültecilerle çalışmaya gittiği bir seyahatinde, yokluğun ve açlığın ta kendisiyle karşılaşmış. Küçük yaşta hamile kalan kızlar, Batılı ailelere satılan çocuklar, AIDS, kendilerini satmaya hazır genç kadınlar ve kendilerini satmaktan bitap olmuş bedenler, çöple, pislikle, hastalıkla iç içe hayatlar, açlığa, susuzluğa ve yokluğa teslim olmuş ruhlar görmüş… Bu hayat mı gerçekten, bu nasıl bir adalet diye sorgulamaya başlamış. İnsanlara destek olmak için orada olduğunu unutup sıkışan nefesine, kararan kalbine ve onu aniden terk eden umutlarına odaklanmış… Utanmış, gitmek istemiş. İnsanlarla göz göze gelmekten kaçınarak hızlıca yürürken, küçük bir kız çocuğu elini tutmuş ve onun hızına yetişmeye çalışarak onunla beraber yürümüş bir süre. Bir an bakışları buluşmuş, kız çocuğu hafifçe gülümsemiş ve arkasına bakmadan uzaklaşmış.

“Ve o çöplükte, yaşamın sıfır noktasında bile Tanrı oradaydı. Ben nasıl bakacağımı unutmuştum sadece. O kız çocuğunun gülümsemesi Tanrı’nın kendisini hatırlatışıydı”diyerek bitirmişti Seane Corn hikâyesini.

Burada nasıl bir Tanrı’yı kastettiği pek de önemli değil aslında, neye inanıyorsanız inanın, bu hikâyenin hepimize verdiği mesaj aynı aslında… İnanç çok kırılgan bir şey, bazen kaybedersiniz ve bulamazsınız. Bazen, bakmayı hatırladığınızda kolayca geri gelir. Bazen de zorlu bir arayışa çıkmak zorunda kalırsınız, hiç geri gelmeyecek bir şeyi arar gibi sanki…

Hayatın adaletsizliği karşısında hepimiz isyan etmişizdir. Suçlayacak birini, bir şeyi aramışızdır, telafi için yalvarmışızdır. Ve bize cevap veren sessizlik olmuştur.
Bu sessizlik anlarında bile inancını yitirmemek nasıl bir şeydir peki?
Zor zamanlarda, büyük felâketlerde, tarifsiz acılarda Tanrı nerde diye sormak ikiyüzlü bir kolaycılık değil de nedir?

Asıl inanç Tanrı’yı bu zor zamanlarda da olduğu gibi kabul edip ona inanmaya devam etmektir belki de?

İbrahim ve Eyüp’ün inançları gibi… Başlarına gelen onca felâkete rağmen inançlarını yitirmemek; tüm kederlerine rağmen inanabilmek…

Holokost, Yahudi teolojisini ‘bundan sonra nasıl bir Tanrı’ya inanmalı veya Tanrı’ya nasıl inanmalı?’sorularıyla sarsmıştır, hiç şüphesiz. Bu soruyla doğrudan hesaplaşan birçok düşünür ve teolog olmasına rağmen ben bu yazıda Martin Buber’den bahsetmek istiyorum.

1878’de Viyana’da doğan Yahudi düşünür, 1938’de Avrupa’yı terk edip bugünkü İsrail topraklarına yerleşerek Holokost dehşetinden sağ kurtulmayı başarmıştır. Kimilerine göre Buber, bu tarihten sonra yazdığı her şeyde bu olayla yüzleşmeye çalışmıştır, kimilerine göre ise Buber’in asıl meselesi, Holokost’a yol açan daha büyük bir sorunla, modern çağdan beri süregelen ama 20. yüzyılda zirveye ulaşan inanç krizi iledir.

Buber’in en önemli eserlerinden biri Ben ve Sen (Ich und Du) adlı kitabıdır.

Bu ben-sen ilişkisi Buber’e göre üç çeşittir:
  1. İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi,
  2. İnsan ile şey arasındaki ilişkisi
  3. Her ilişkinin temelinde yatan insan ile tanrı arasındaki ben-ebedi sen ilişkisi.

Buber insanın özünü oluşturan şeyin, diyaloga dayanan ilişkiye açıklığı olduğunu söyler. İnsan ilişkisel bir varlıktır, her daim ilişki kurmaya, diyaloga girmeye açıktır, hep bir ilişkiler ağı içindedir. İnsanlar arasındaki bu ebedi ilişkinin temel modeli insanın Tanrı’yla kurduğu ben-sen ilişkisidir. Şöyle der Buber:

‘Her Sen dediğimizde aslında Ebedi Sen’e de hitap etmiş oluruz.’ İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi, ebedi sen’le olan ilişkisinden doğar ve nihayetinde ona varır, onda toplanır. İnsan, Tanrı’yla bir dostuyla konuşur gibi konuşur, insan Tanrı’yla diyalog kurmaya açık bir varlıktır. Tanrı’nın bu diyalogdaki yanıtı ise tüm evrendir; Tanrı konuşur ve tüm evren konuşur. Bu durumda ‘sen’ hem tek tek insanları, hem de kocaman bir dünyayı ifade eder. Ve ben, her ‘sen’ deyişimde bu dünyanın bir parçası haline gelirim. Dolayısıyla diyalog varlığımın devamıdır; ilişkiler ağının ve insanlığın temel koşuludur. Bu diyalog ise, her ‘sen’de ‘ebedi sen’i bulduğum bir diyalogdur.

Buber 1951’de Tanrı Tutulmasıadlı bir kitap yazar. Bu ifadeyi Holokost’tan önce de kullanmıştır aslında ama 1950’lerden sonra bu konuya daha çok eğilir. Bu ifadeyi 20. yüzyılda yaşanan inanç krizini tartışmak için kullanır. ‘Dünyanın içinden geçmekte olduğu tarihsel çağ, tanrı tutulması çağıdır’der ve bunu Kopernik Devrimi ile başlayan bir sürece, yaratan ile yaratıcının yer değiştirmesi sürecine bağlar. Yaratıcı aşkınlığını yitirmiş, içkinliğe hapsedilmiştir. Ebedi-sen’le diyalog kurma şekli bir ‘şey’ ile ilişki kurma şeklini almıştır. Ebedi-sen bilinemezliğini, kavranamazlığını, dolayımsızlığını kaybetmiş; bilinebilir, kuramsallaştırılabilir, akılcılaştırılabilir bir şey haline gelmiştir. Aslında bu çok da yeni bir tespit değildir, felsefe tarihinde birçok farklı şekilde adlandırılır bu teşhis: dünyanın büyüsünün bozulması, akılcılaşma, şeyleşme, araçsallaşma, yabancılaşma, aşkın Öteki’nin bastırılması gibi… Modern çağ, Tanrı’yı insan tarafında yeniden yaratmıştır. Tanrı’nın sadece bir fikir olduğunu, varolup olmadığının bilinemeyeceğini öne süren Kant’tan, insanın yarattığı tek tanrılı kültürün yaratıcı enerjiyi baskıladığını ve bu Tanrı’yı öldürmek gerektiğini söyleyen Nietzsche’ye kadar tüm modern çağ, Tanrı’yı insanlaştırmaya, rasyonalize etmeye, dolayımlamaya çalışmıştır; oysa Buber’e göre Tanrı yaşayan bir varlıktır ve onun yaşama şekli bizim kavrayışımızın çok ötesinde olmasına rağmen Tanrı, insanın diyalog kuracağı bir ‘sen’dir.

Peki, Buber’e göre Tanrı, insanın ebedi diyalog içinde bulunduğu bir varlıksa, Tanrı’nın Holokost sırasındaki sessizliği ve eylemsizliği nasıl açıklanabilir?

İşte bu aşamada Buber’in kullandığı ‘Tanrı tutulması’ metaforu devreye giriyor: Bildiğimiz gibi, güneş tutulmasında güneşe bir şey olmaz; güneşte bir şey gerçekleşmez. Tutulma dediğimiz şey dünya ile güneş arasında gerçekleşir. Aralarındaki ilişki kesintiye uğrar ve güneşin ışığı dünyaya ulaşamaz. Tanrı tutulmasında da aslında Tanrı olduğu yerde durur, bir yere kaybolmamıştır; araya başka bir şey girmiş ve bizim onu görmemizi geçici olarak engellemiştir. Yani tutulma ben ve ebedi sen arasındaki diyalogda gerçekleşmiştir. TANRI VARLIĞINI ÇEKMEMİŞTİR, SADECE ÖYLE GÖRÜNMEKTEDİR; ÇÜNKÜ TANRI’YLA DİYALOGA YANAŞMAYAN BİR ÇAĞDA TANRI’NIN CEVABI, SESSİZLİK, YOKLUK, VARLIĞINI ÇEKİP ALMASI VE SAKLANMASI ŞEKLİNDE TEZAHÜR EDER.Tanrı’nın yaşayan bir varlık olduğuna inanan bir kişi için, Tanrı’nın kendini gizlemesine ve sessizliğine tanık olmak ne büyük kederdir…

Buber’in ‘Holokost’tan sonra Tanrı’ya nasıl inanacağız?’ sorusunu doğrudan ve açıkça ele aldığı iki metin vardır. Bunların ikisi de 1950 yılında kaleme alınmıştır. İlki

“Cennet ve Dünya Arasındaki Diyalog”dur; diğeri ise Buber’in Ernsz Szilagyi adlı genç Macar meslektaşına cevaben yazdığı bir mektuptur. Bu mektupta Buber tüm samimiyetiyle Tanrı’yı, sevdiğimiz ve güvendiğimiz bir dosta benzetir. Fakat sonradan işaretleri takip etmeye başladığımızda, tüm bu işaretlerle bizi aslında yanlış yönlendirdiğini ve kandırdığını fark ettiğimiz kötü yürekli bir kişiye dönüşmüştür. Peki, şimdi neye inanmalıyız diye sorar Buber; işaretlere mi, kalbimize mi? Buber ısrarla şunu söyler:

Tanrı yaşayan bir varlıktır, bizim yaratımız değildir. İnsan aklının oluşturduğu bir fikir, bir tasavvur veya toplumsal hayatı düzenlemek için geliştirdiği etik bir ideal değildir.Buber’e göre İbrahim ve Eyüp bunun farkındaydı; bu yüzden de Tanrı’yı olduğu gibi kabul etmişlerdi (Zaten Tanrı da Exodus 3:14’te ‘Ben benim’ demez mi?),  başlarına gelen felaketlere rağmen (ki zaten bunların kaynağı da Tanrı’dır) Tanrı’ya olan inançlarını kaybetmemişlerdi. Eğer Tanrı’nın sadece insan yapımı bir fikir veya etik bir ideal olduğunu düşünselerdi, inanmak çok daha ‘kolay’ olurdu. İbrahim ve Eyüp çok kederliydi; çünkü Tanrı, etik ideallerle çelişir gibi görünmekteydi. İyi bir Tanrı değil gibiydi. Bu Tanrı’ya inanmak zaten başlı başına zordu. Tanrı ne İbrahim’e ne de Eyüp’e bir şey söyledi; yaptıklarının ardındaki mantığı anlatmadı, adaletinden bahsetmedi, sadece oradaydı ve konuştu. Bu ise, İbrahim için de Eyüp için de yeterliydi. BUBER’E GÖRE TANRI ARTIK YALNIZCA KENDİNİ-GÖSTEREN BİR TANRI DEĞİLDİ, AYNI ZAMANDA KENDİNİ-GİZLEYEN DE BİR TANRI’YDI.Kendini-gizlemesi de kendini-göstermesinin bir biçimiydi: sessizlik, tepkisizlik, eylemsizlik de bir ifşa türüydü. Tanrı’nın kendisini ifşa etmesi ve gizlemesi aynı bütüne ait, birbirinden ayrılmaz iki veçheydi. Şöyle der Buber:

“Tanrı, insanların onun vahiylerini, kendisini açtığı şekliyle, kendi ifşa yöntemleriyle takip etmesini arzular; fakat aynı zamanda kendini gizlediği zamanlarda da sevilmek ister.”

Tanrı artık gizlenerek gösterecektir kendini, susarak katılacaktır diyaloga ve eylemsizliğiyle açılacaktır insanoğluna. İşte bu yüzden de inanç artık kederi de içinde taşıyacaktır.

Buber, Szilagyi’ye yazdığı mektubun sonlarında, Auschwitz’den sonra Tanrı’yla diyalog şeklinde ilişkiye girmemizin artık mümkün olup olmadığını sorgulama cesareti bulur. Yanıtı olumludur:

Her tür rasyonel yetimizi bir kenara bırakıp, kalpteki hisse teslim olmalıyız ve ne olursa olsun, Tanrı’nın yeniden kendisini göstermesi, sözünü duyurması, bizi işaretleriyle yönlendirmesi ihtimali için Tanrı’yla iletişim kanallarımızı açık tutmalı ve onunla diyalog kurmaya çekinmemeliyiz.

Korkarak da olsa, kederli de olsa Tanrı’ya yaklaşmayı, onunla konuşmayı durdurmamak gerektiğine inanır Buber. Ebedi diyaloga açıklık ve  Ebedi-senle kurulan diyalog insanlığın devamı için gereklidir; ve işte Holokost’un zora soktuğu da tam budur. Fakat inanmak isteyen için, Tanrı bazen bir kız çocuğunun o belli belirsiz gülümsemesine de saklanabilir. İşaretleri okumaya açık olan herkes Tanrı’nın saklandığı yeri hissedebilir belki de… Peki ya O orada mıdır, değil midir? Bu sorunun önemi var mıdır?

 Kaynak:

http://www.salom.com.tr//newsdetails.asp?id=85936#.UScGnlcp9AI

Holokost:  (Yunanca: Holókauston), Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa (İbranice: השואהFelaket); Almanya’nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir. Yahudiler başta olmak üzere Sinti, Roman, Yenişler ve diğer “Çingene” denilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, özürlüler, homoseksüeller, Yehova’nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Birçok akademisyen ise bu grupları Holokost’a dahil etmeyerek, Holokost’u sadece Yahudi Soykırımı olarak, Naziler olayları zaman zaman “Yahudi problemine nihaî çözüm” olarak tanımlamışlardır. Tüm Holokost kurbanları hesaba katılınca, hayatını kaybedenlerin sayısı, bazı akademisyenlere göre 17 milyon kişiye kadar çıkabilir.

THE HİSTORY OF THE DEVİL/ Şeytanın Tarihi (2009)


Yönetmen: Greg Moodie

Tür: Belgesel

Süre: 52 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Dave Flitton  

Yapımcılar: Dave Flitton             

Çeviri: felis agnosticus

Belgesel Metni

ŞEYTANIN TARİHİ

” Bugüne kadar pek çok isimle çağrıldı, pek çok farklı ve değişik şekle girdi. “

Şeytan denildiğinde neden hemen tanrıyı düşünürüz. Pek çok isimle çağrılmıştır.

Lucifer, Baalzebub, Canavar Şeytan

Pek çok farklı ve değişik şekle girmiştir. “Tanrı’nın kötü kalpli düşmanı”kavramı binlerce yıldır vardır. Ve bu kavram hala eskisi kadar güçlüdür. Kötülük gerçektir ve ona karşı konulmalıdır. Ama şeytanın hikayesi nerede başladı?

 Nereden geldi?

 Ve nasıl karanlıklar prensi haline geldi?

 3000 yıldan da önce,  Ortadoğu’nun çöl ve meralarında, bilinmeyen kişiler, Tevrat’ın başlangıç bölümlerini yazdı. Şeytanın bir doğum yeri varsa, kesinlikle burasıydı.Kitapta Hıristiyanlar’ın Eski Ahit olarak bildikleri bölümün bir yerlerinde İncil’in en eski kopyalarında, şeytan olarak bilinen bir karakter görülür. Ama bizim hayal ettiğimiz şeytana hiç de benzemez. Eski Ahit’i okuduğumuzda, gerçekten de sık sık ortaya çıkan “Şeytan” isimli karanlık bir figür görürüz. Şeytan kelimesi aslında bir ünvandır. Kelime “suçlayıcı”anlamına gelir. Ve başlangıçta şeytan, cennette bulunan meleklerden veya iyi taraftan biri gibidir. Tanrı’nın hizmetkârlarından biridir ve bir anlamda bazı kirli işleri yapması gereken karakterdir. Bu şeytanın, kendine ait bir gücü yoktur. Sadece Tanrı’nın ona söylediklerini yapar. Boynuzları ve kuyruğu olan korkunç bir yaratık da değildir. Tanrı’yla zıt kutuplarda bulunan bir karanlıklar prensi yoktur. Hemen hemen hiçbir kutsal metinde, kötü bir güce dair bir kavram yoktur.

Şeytanın ilk kez görüldüğü yerlerden birisi bir melek olarak tasvir edildiği Tevrat’ta bulunan Eyüp kitabıdır. İncil’de en iyi bilinen hikayelerden birisidir bu. Burada şeytan, Tanrı’nın en sadık hizmetkârlarından birisi olan Eyüp’ün, sadece iyi bir hayatı olduğu için inançlı olduğunu iddia eder. Tanrı, şeytanın çeşitli hastalıklar ve musibetler yoluyla Eyüp’ü test etmesini kabul eder. Sonunda bütün çektiği acılara rağmen Eyüp Tanrı’ya tapmaya devam eder. Ve şeytan tartışmayı kaybeder. Eyüp’ün hayatını bir işkenceye dönüştüren şeytan bir iblis ve hatta kötü bir melek bile değildir. Cehennemde de yaşamamaktadır. Bizim algıladığımız şekildeki ateşli bir işkence ve azap dolu cehennem kavramı yoktu.Hatta eski kaynaklarda, öldükten sonra bize ne olacağıyla ilgili çok az bilgi vardı. Ölünce Sheol isimli bir yere gidiliyordu ve burası karanlık, gölgeli bir yerdi, bir tür yeraltıydı.İyi veya kötü olmasına bakılmaksızın ölen herkes buraya gidiyordu.

O halde bizim bildiğimiz şeytan nerededir?

 İyiliğin güçleriyle ebediyete kadar savaş içinde olan iblis nerededir?

 Cehennemi alevlerin içinden yöneten ve günahkârları cezalandıran canavar nerededir?

 İnsanları, iblis ordularıyla birlikte kötülük yapmaları için ayartan ve böylece ruhlarını çalmayı amaçlayan sürgün melek nerededir?

 Eğer geleneksel şeytan Musevilerin Eski Ahiti’nden gelmiyorsa, nereden geliyor o zaman?

 İnsanlık tarihinin başlangıcından beri dünyanın her yerinde insanlar, iblislere ve kötü ruhlara inanıyordu. Bazıları bizim şeytanımızla ortak özelliklere sahiptir. Boynuzlar veya sakal gibi. Ama hiçbiri şeytan kadar güçlü değildir. O halde insanlar, bu “en güçlü kötülük timsali varlık” fikriyle ilk kez ne zaman tanıştı?

 3500 yıl önce antik Pers uygarlığında, yani şu anda Suriye, Irak ve İran olan topraklarda iyi ve kötü olan pek çok tanrı vardı. Ta ki Zerdüşt isimli dindar bir öğretmen, bütün bu karmaşık karakterleri 2 taneye indirgeyene kadar. Zerdüşt bir devrimcidir. Çünkü bu etik kategorilere bir anlamda kişilik kazandırmıştır: Ahura Mazdaisimli iyi tanrı ve Ehrimen isimli kötü tanrı. Ve bu, düalist düşünce sisteminde sonradan ortaya çıkan kavramlar için çok güçlü bir temel olmuştur. Diğer bir değişle, iyi ile kötünün ayrımında temel oluşturmuştur. İyi tanrı, herşeyi bilen Ahura Mazda’dır. Işığın ve düzenin tanrısıdır. Kötü tanrı Ehrimen’dir. Kaosun, karanlığın ve yalanların tanrısı Zerdüşt’ün öğretilerinde evren, iyilikle kötülüğün tanrıları arasındaki savaş alanıdır. Ve dünyada yaşayan her insan tarafını seçmelidir. Ölümden sonra iyi insanlar cennette ödüllendirilir. Günahkârlar ise karanlık ve kasvetli bir cehennemde cezalandırılır. Bu, oldukça etkileyici ve aşırıya kaçan düalizm türlerinden birisidir. Bu hayat, iyi ile kötü arasındaki bir mücadele olduğuna göre iyilik seçilmelidir, aydınlık ile karanlık arasından da aydınlık seçilmelidir. Büyük Pers Kralı Darius’un hükümdarlığında, Zerdüşt’ün öğretileri Pers İmparatorluğu’nun resmi dini haline gelir. Ki bu imparatorluğa İsrail toprakları da dahildir. İyi ve kötü ile ilgili Perslerden gelen bu yeni fikirler, kısa zamanda Musevi metinlerine de girer.Dolayısıyla “Museviler’e ait”dediğimiz fikirlerin sınırlarını açıkça çizebilir ve Eski Ahit’e Zerdüşt dininden gelmiş olanları belirleyebiliriz. Hepsi oradadır. Cennet ve cehennem kavramları gibi  “Tanrı’nın acımasız rakibi” olarak simgelenen şeytan kavramının çıkış noktasını görürüz. Pers İmparatorluğu, Büyük İskender tarafından yenilgiye uğratılınca, antik İsrail’e Yunan kültürü geldi. Yunanlılar, çok çeşitli tanrı ve tanrıçadan oluşan yeni bir kalıp getirdi. Bizim şeytan kavramımızı, asırlar boyunca şekillendirmiş olan bir tanesi de bunlara dâhildir. Hades‘in siyah bir yüzü veya siyah bir sakalı vardır. Genellikle abanozdan yapılmış olan bir tahtta oturur ve elinde iki uçlu bir çatal tutar. Bunu günahkarları kışkırtmak için değil, bir şeyleri havaya uçurmak için kullanır.

Antik Yunanlılara göre yeraltı dünyası, ölülerin tanrısı olan Hades tarafından yönetiliyordu. Olimpos tanrılarından birisiydi. Ama zamanının çoğunu, yine ismi Hades olan bu karanlık, kasvetli yeraltı dünyasında geçiriyordu. Pek de hoş bir karakter değildi. Ürkütücü ve suratsızdı, kimse tarafından sevilmiyordu. Tanrılardan hiçbiri onu sevmiyordu, insanların da onu sevmediği kesindi. Hades pek sevilesi değildi. Ama kötü kalpli de değildi. Hatta eski Yunanlılar, Hades’i adalet tanrısı olarak görürdü. İnsanların öldükten sonra Hades’e gittiğine, ölümden sonra mutluluğun olduğu yere mi, yoksa ızdırabın olduğu yere mi gideceklerine Hades’in karar verdiğine inanırlardı. Yeraltındaki dünyanın hakimi olan Hades aynı zamanda zenginlik ve bereketin de tanrısıdır. İnsanlar asırlardır Hades’in puslu hatırasının etkisi altında kalarak şeytanın kendilerini zengin yapabileceğine inanmıştır. Yunanlılar karanlık Hades karakterine ek olarak, şeytan hikâyesine tanıdık bir malzeme daha katmışlardır. Bir efsaneye göre tanrıların en kudretlisi olan Zeus, kanatlı yılansı yaratık Tifon’u yenerek onu yeraltı dünyasının en alt bölgesi olan Tartarus’a atar. Takibeden asırlarda bu efsane büyüyerek; şeytan isimli meleğin, Tanrı’ya isyan edişini. ve yandaşlarıyla birlikte cennetten atılışını anlatan hikayeye dönüşür. Şeytanın yandaşı olan sürgün melekler onun iblis ordusu haline gelir. Cehennem deyince aklımıza, ateş, lav ve feci şekilde işkence gören günahkarlar gelir.

Ama bu tablo nereden gelmiştir?

 Hades’in yeraltı dünyasında ateş yoktu. Ama eski Kudüs’te vardı. Kutsal metinleri okuduğumuzda, İsa’nın insanları, “Gehenna”isimli tehlikeli bir kader hakkında uyardığını görürüz.

Gehenna, eski Kudüs’te için için yanan bir çöplüktür.

Ve bu yerin berbat kokusu ve her anlamda çöplüğü andıran özellikleri nedeniyle periyodik olarak yakılırdı ve burada yakılan ateş günlerce hatta haftalarca canlı kalırdı. Gehenna, Kudüs’lü yetkililerin idam edilen suçluların bedenlerini yaktıkları yerdi. Zamanla burası, doğaüstü özelliklerle anılmaya başlandı. Kıyamet gününde günahkarları bekleyen tinsel bir kader haline geldi. Gehenna, cehennemdeki dehşetler için ilham kaynağı oldu. Hıristiyan kutsal metinleri yazılana kadar, yani M.S. 1. yüzyılın sonlarına doğru şeytan çoktan etkili bir figür haline gelmişti.

Musevi toprakları artık güçlü Roma hükümdarları tarafından yönetilmekteydi. Romalılar’dan içten içe nefret edildiği bir dönemdi. Roma’nın hükmüyle öldürülen birçok Hıristiyan ve Musevi için şeytan, Sezar’ın saltanatını mümkün kılan kötücül güçtü.

Yeni Ahit kitabında yazar, şeytanı en gizemli isimlerinden biriyle isimlendirir:

Canavar 666 “Canavar” kelimesi, doğrudan Roma hükümdarını ima ediyor olabilir.

Kutsal kitapta, Canavar’ın bir insan sayısına sahip olduğu ve bunun da 666 olduğu yazar. Bu, geleneksel olarak imparator Nero’ya bir gönderme olarak kabul edilir. Çünkü “Nero Sezar”ı Arami dilinde yazıp, bu harflerin sayısal değerlerini hesaplarsanız 666 elde edersiniz.

Yeni Ahit’te, şeytanın Tanrı tarafından cehenneme gönderildiği ve burada bin yıl kilitli kalacağı yazılıdır. Oradan çıktığı zaman da dünyanın sonu gelecektir. Sonuna kadar devam edecek olan ve iyiyle kötünün karşı karşıya geleceği mahşerlik bir savaş olacaktır. Şeytan serbest kalacak ve dünyayı kötü bir yer yapmak için son bir çaba harcayacaktır. Bu, kaosun ejderhasının geri dönüşü gibidir. Kötülüğe karşı Tanrı vardır. Dolayısıyla çok eski kozmolojik kurguları temel alır. Museviliğin bizzat kendisinden değil, daha çok çevre bölgelerden, özellikle Persler’den köken alır.

O halde Hıristiyanlığın doğuşunda şeytan neye benzemektedir?

 Genellikle yeraltının hakimi Hades gibi siyah derili ve siyah saçlıdır. Kanatları, bir zamanlar melek olduğu hikâyesini yansıtır. Ama bunlar daha çok ejderha kanadına benzemektedir. Ejderha, binlerce yıl boyunca kötü bir gücün simgesiydi. Ve şeytan, pençeli ayaklarını da ejderhadan miras almıştır. Şeytan ejderha olmadığı zamanlarda da yılandır. Cennet bahçesinde Havva’yı ayarttığı söylenen yılanın, uzun süredir şeytanı temsil ettiği düşünülmektedir. Ama kutsal metinlerde tam olarak böyle bir şey yazmaz. Hatta Hıristiyan liderleri, şeytanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili sık sık görüş ayrılığına düşerler.Ama hem fikir oldukları bir şey vardır: Düşmanlarıyla birlikte ve onlar aracılığıyla hummalı bir şekilde çalışmaktadır.

M.S. 4. yüzyılda, Büyük Konstantin isimli Roma hükümdarı, din değiştirerek Hıristiyan olur.

Bir nesil sonra, bir zamanlar en çok zulme uğrayan din, dünyadaki en büyük imparatorluğun resmi inanç sistemi haline geldi Hıristiyan piskoposlar artık devlet tarafından desteklenen gerçek bir güce sahipti. Ve bunu ellerinde tutmak için de şeytanı kullandılar. Kilise önderleri sürekli olarak, kendileriyle aynı fikirde olmayanların, özellikle de diğer Hıristiyan gruplarından olanların, şeytan için çalıştığını tekrarladı. Konstantin Hıristiyanlığı devlet dini ve devlet kilisesi haline getirip dini resmileştirdiği anda kendisinin ve yandaşlarının hazmetmekte en çok zorlandığı şey kafirlik oldu.

Katolik teologlar, farklı mezheplerin “doğru” Katolik inancına sahip olmadığını, bu mezheplerin şeytani olana tapındığını söylediler.

Tanrı’nın düşmanı olana yani bu bakış açısı acımasızdır. Bize karşı onlar Kilisenin ve imparatorluğun tarafında değilseniz, şeytanın tarafındasınız demektir. Kilisenin, aykırı olanların öldürülmesini emretmesi an meselesidir. İlk infaz, İsa’dan 450 yıl sonra gerçekleşir. Takip eden asırlarda, şeytan için çalıştığı düşünülerek öldürülen insanların sayısı on, hatta yüzbinlere yükselir.Roma İmparatorluğu’nun koruması altında, Hıristiyan dini hızla büyür. Ama piskoposlar, pagan tanrılarının haddinden fazla popüler olmasından endişelidir. Binlerce Romalı halen, şans getirdiğine inandıkları Rüzgar Tanrısı Fortuna‘ya dua etmektedir. Ama en popüler Pagan Tanrısı Pan‘dır. Hıristiyan liderleri Pan’ı, itibarsızlaştırılması gereken ciddi bir tehdit olarak görürler. Arkadya’da yaşayan Pan vakasını ele alalım. Bir çeşit iblis haline getirilir. Üstelik aslında gıpta edilmesi gereken; müzik, mutluluk ve sevişmekle ilgili gayet iyi huylu bir tanrıdır. Sonradan Hıristiyanlaştırılmış versiyonlarında keçi bacaklı bir iblise, bir satire dönüştürülür. Şeytan, Pan’ın en çok bilinen özelliklerini alır. Kafasında boynuzları olan, kötü niyetli ve çirkin bir yaratığa dönüşür. Vücudu kıllıdır ve Pan’ın pençeleriyle toynaklarına sahiptir. Ama bazen de kadim ejderhanın pençeli ayaklarına sahiptir. Artık o kadar tuhaflaşmıştır ki, genellikle göbeğinde bir ikinci yüzü bile vardır.

Erken dönem Hıristiyan kilisesinin en önemli düşünürlerinden birisi Aziz Augustinius‘dur. Augustinius, eski tabiat tanrılarının tehlikeli birer iblis olduklarını göstermeye çok heveslidir. Augustinius’a göre, inkubus(karabasan) isimli erkek iblisler, geceleri kadınlara görünüp onları baştan çıkarır. Augustinius’un daha da rahatsız olduğu şey, sukkubus isimli dişi iblislerinerkekleri yataklarında ziyaret etmesi ve onları istemedikleri günahlar işlemeye zorlamasıdır. Uzun karanlık gecelerde, karışık zihinleri her türden cinsel görüntü ve erotik sahne üretiyordu. Bu düşünceleri zihinlerinden uzaklaştırmak zorundaydılar.

“Nasıl olur da bu tür düşünceler benim dindar ve bakir zihnime girer?!”
“Bu ben değilim! Bu başka bir varlık.”
“Bu düpedüz şeytani birşey!”

Ortaçağa gelindiğinde, yani bin yıllık bir Hıristiyan öğretisinden sonra Kilise, şeytanın ve iblislerinin gerçek olduğuna takipçilerini inandırmıştı. Ve şeytanın da güçlü bir düşman olduğuna Ama sorun şuydu ki, bazı Hıristiyanlar bu düşünceyi, piskoposların istediğinden de ileri götürmüştü. Hıristiyanlığın bazı kollarında dünyanın, bizzat şeytan tarafından olmasa da kötünün iyisi bir tanrı tarafından yaratıldığına inanılırdı. Ve tabi ki bu tür insanlar, dünyevi, maddi ve bedensel olan herşeye olumsuz gözle bakıyorlardı. “Gnostisizm”isimli bir akımın doğduğunu görüyoruz.

Gnostik Hıristiyanların inancında bir iyi, bir de kötü tanrı olduğu mefhumu belirgindir. Tinsel olan her şeyi yaratmış olan iyi bir tanrı vardır. Bir de, fiziksel olan her şeyi yaratmış olan kötü bir tanrı vardır. Yani 5 duyunuzla görüp, dokunup, hissedebileceğiniz her şey aslında kötü olan tanrıdan gelmektedir.

Gnostik akımdaki iyi ve kötü kavramlarını, tutkuyla benimseyen bir grup da, Fransa’nın güneyindeki Katarlardı.

Katarlar’a göre, bütün maddi iyelikler habistir ve şeytana aittir. Artık zengin ve güçlü hale gelen bir kilise için, böylesi bir öğreti rahatsız edici, hatta tehlikelidir. Sıradan insanlar, Katarlar’ı çok seviyor ve onlara hayranlık duyuyordu. Onlara Les Bonhommesdiyorlardı, çünkü Katarlar şifacıydı. Katarlar, yoksulları besleyip hastaları iyileştirerek her zamanki iyilik yapma eylemlerini gerçekleştirirlerken, aynı zamanda insanlara evlilikten ve çocuk yapmaktan kaçınmalarını da öğretiyorlardı. Çünkü Katarlara göre; bir aileniz olursa yapacağınız şey, o yeni doğan çocuğunuzu, bu çürümüş, kötü, fiziksel dünyaya getirmek olacaktır. Oysa hepimizin maneviyata konsantre olması gerekir. Eğer bir Katarsanız, aslında şeytanla işbirliği içindeydiniz. Kiliseyi sorgulamak, Tanrı’yı sorgulamak anlamına geliyordu. Papa III. Innocentius, Katarlar’a yönelik bir Haçlı Seferi ilan etti.Onları Katolikliğe geri döndürmeye çalıştı, ama bu da işe yaramayınca yapabileceği tek şey onları öldürmekti. 1209’da Katarlara karşı başlatılan Haçlı Seferi 45 yıl süren acımasız bir savaşa dönüştü. En az 100 bin insan öldürüldü. Biraz da şeytanın, Kilise’nin söylediğinden daha da güçlü olduğunu söyledikleri için. Katarlar’a karşı yürütülen Haçlı Seferi, Hıristiyan dindaşlara yönelikti. Ama neredeyse 2 yüzyıl boyunca, Haçlı Seferleri’nin temel amacı, Ortadoğu’ya hükmetmek amacıyla İslam’la savaşmak için yapılmıştır.

Not: Katarları konu alan Labyrinth (2012–) isimli iki bölümlük bir TV dizisi var. Labirent, 2005 yılında İngiliz yazar Kate Mosse tarafından yayımlanan, 2006 yılında İngiltere’de en çok satan roman unvanına kavuşan, The New York Times’ın çok satılan kitaplar listesinde kendine yer bulan ve ayrıca dünya çapında 38 farklı dile çevrilmiş olan romandan uyarlanan mini TV dizisidir. Dizinin yönetmen koltuğunda Christopher Smith oturmaktadır. Türü ise destansı maceradır.
http://www.turkcealtyazi.org/mov/1866570/labyrinth.html

Ortaçağ Avrupası’nda İslam bir sapkınlık olarak görülür. Şeytanın işidir. Müslümanlar da, düşmanlarının Şeytani Olan’la aynı saflarda yer aldığını iddia etmekte gecikmez. Kuran’da Müslümanlara, şeytanın dostu oldukları için gayri müslimlerle savaşmaları söylenir. Persler’in kadim inançlarını benimsemiş olan her iki taraf da, dünyayı iyi ve kötü şeklinde ikiye ayrılmış olarak görür. Böylece savaşın ve fetihlerin bütün dehşetini haklı çıkarmış olurlar. Haçlı Seferleri kötü niyetli bir miras bırakır. Harekatın ortasında, Papa 9. Gregory engizisyon mahkemelerini kurar. Dominikan rahipleri tarafından kontrol edilen engizisyon mahkemelerinin görevi, kâfirleri bulup onları yerel prenslere cezalandırılmak üzere teslim etmektir. Engizisyon mahkemeleri, insanlara korkulacak yeterince şey verdi. Onlara korkacakları cehennem alevlerini verdi, ama çok daha önemlisi; bizzat engizisyonun kendisini verdi.

Bir kişiyi, suçlamayı yapanın kim olduğunu veya neyle suçlandığını söylemeksizin tutuklama hakları vardı.

Suçlananlar, masum bulunana kadar suçlu kabul edilirdi. Ve yetkililer ne kadar isterse o kadar süre esir tutulabilirlerdi. Engizisyonu sorgulayan bir kimsenin, hemen şeytanla işbirliği içinde olduğundan şüphelenilirdi. Şeytan ve kötülüğün güçlerine karşı yürütülen savaşta Ortaçağ liderleri, her savaşta olduğu gibi, istihbaratın hayati öneme sahip olduğuna inanırdı. Bu döneme kadar, kilise henüz Hıristiyanlar’a işkence edilmesine resmi olarak izin vermemişti. Ama Musevi ve Müslümanlar’a işkence etmek kabul edilebilir birşeydi. Fakat 1252 yılının Mayıs ayında, Papa 4.Innocentius, kafir olduğundan şüphelenilen Hıristiyanlar’a işkence edilebileceğini duyurdu.Ta ki şeytan için çalıştıklarını itiraf edip yandaş komplocuları ihbar edene kadar. Bir kez birisinin, şeytanın hizmetkârı olduğuna dair bir tartışma başlattınız mı, onu artık, kendisine her şeyi yapabileceğiniz bir duruma sokmuş oluyordunuz. Çünkü “iyiliğin güçleri adına çalışma” gerekçeniz oluyordu. Genellikle kâfirlikle suçlanan bir insanın, kendisini temize çıkarmasına olanak yoktu. Ne derse desin, kâfir olduğu için dolayısıyla şeytanla işbirliği içinde olduğu için, söylediği her şey yalan sayılıyordu. Ama işkencecilerin her istediklerini yapma hakları yoktu. Katı talimatlara uymak zorundaydılar. 13. yüzyılın ortalarında, Papa 4. Innocentius‘a göre teorik olarak, işkence sınırlı olmalı kan akıtılmamalı işkence gören kişiye ciddi kalıcı zarar vermemeliydi. Ama pratikte bu talimatlara harfiyen uyulmuyordu. Ama psikologların “rasyonalizasyon işlemi” olarak adlandırığı birşey vardı. İşkenceciler gerekçe olarak şöyle diyebiliyordu:

“Ölümsüz ruhunu kurtarmaya çalışıyoruz!”

“Seni cehennemdem uzak tutmaya çalışıyoruz!”

“Şeytanın sana ulaşmasını önlemeye çalışıyoruz!”

Asıl demek istedikleri ise şuydu: “Vergilerinizin tadını çıkarmayı tercih ederiz.”

Bütün Avrupa’da, güya şeytana karşı kullanılması gereken bütün yeni güçler, vicdansız insanlar tarafından zenginlik elde etmek veya düşmanlarını kötülemek için kullanılmıştır. 1307’de Fransa Kralı 4. Philip (Adil Philip), Tapınak Şövalye liderleri için büyücülük suçlamasında bulunur. Bunlar Haçlı Ordusu’nun çok zengin şövalye takımıdır. Philip şövalyeleri, güya satanik bir figür olan Baphomet isimli bir pagan putuna tapınmakla itham eder.

Tapınak Şövalyeleri, Ortadoğu’da müslümanlarla müzakerelerde bulunmuştu. Ve batı Avrupa’da bazı insanlar, onların müslümanlarla işbirliği içinde olduğunu düşünüyordu. Ve herkesin “bildiği gibi” müslümanlar, tırnak içinde tabi onlara göre büyücülükle meşguldü. Bundan yola çıkarak Tapınak Şövalyeleri’nin de büyücülük işine karışmış olabileceği düşünüldü. Şövalyeler, Cuma gününe denk gelen 13 Ekim 1307tarihinde saldırıya uğrayıp yok edildiler. Kral Philippe le Bel’in, kahyalarına verdiği kapalı zarf emirlerinde emrettiği gibi., bütün şövalye kalelerine aynı anda saldırı düzenlendi. Tapınak Şövalyeleri’nin yok edildiği günden beri ayın 13’üne denk gelen Cuma günleri uğursuz kabul edilir.Bir şekilde şeytani güçlerle bağlantılı olduğuna inanılır. 1320 yılında, şeytana karşı açılan savaşta bir gelişme daha olur. Papa 22. John engizisyon mahkemelerine, her türlü büyü, efsun veya ruh çağırma olayını hedef almasını emreder. Duyulan büyük endişenin sebebi, şeytan çıkarma teknikleriyle iblisleri uzaklaştırmayı bilen ahlaksız rahiplerin, aynı tekniği şeytanı çağırmak için kullanabilecek olmalarıdır.

Şeytanı çağırmak için kullanılabilecek formüller, Latince formüller ve ayinler

Bir kez şeytana emir verebileceğiniz güçte Latince bir formülünüz olursaaa  Eh, benim böyle bir formülüm olsa şeytana çamaşırlarımı yıkamasını emredebilirim  Böyle bir gücü hoşlandığım bir kadını yatağa atmak için kullanabilirim  Falcılar, ruh çağırma tekniğiyle iblislere emir vermek ile ilgilenir, onlara başka şeyler yaptırmak için kullanırlar. Mesela bir iblis beni zengin yapabilir. Benim için gizli bir hazineyi bulabilir. Her tarafta falcıların ve cadıların olduğu, bunların iblisleri uyandırıp, şeytanla anlaşmalar yaptıkları korkusu, bütün Avrupa’ya yayılır. Engizisyon mahkemesi tarafından ilk incelenen vakalardan birisi, İrlanda’nın Kilkenny şehrinde olur. 1324’te bir miras kavgasında, şehrin en zengin kadınlarından biri olan Dame Alice Kyteler büyücülük, kafirlik ve Robin isimli bir iblis sevgiliye sahip olmakla suçlanır. Kilkenny’de bir toprak sahibi olan Dame Alice Kyteler pek çok kez evlenip boşanmıştı. Dolayısıyla üvey çocukları, önceki kocalarının topraklarına el koymak için onları zehirlediğini söyleyerek bu kadın hakkında dava açmıştı. Ve onları büyü yaparak zehirlediğini, ya da öldürdüğünü iddia ettiler. Alice İngiltere’ye kaçmayı başarır. Şanssız hizmetçisi Petronella ise işkence görür ve kazıkta yakılarak öldürülür. Falcı, büyücü ve cadılara karşı başlatılan kampanya, 300 yıl sürdü ve 60-300 bin kişinin ölümüne sebep oldu. Kurbanların çoğu kadındı.Kadınların şeytana uymaya, günah işlemeye, ayartılmaya daha meyilli oldukları düşünülüyordu. Ayrıca erkeklerden daha az entellektüel oldukları da düşünülüyordu. Kadınlar, hayvanlara daha yakın olarak görülüyordu. Bunun sebebi biraz da, baştan çıkarılmaya daha yatkın., ve maddi hazlarla daha kolay baştan çıkarılabiliyor oluşlarıydı. Engizisyon şüphelileri toplayıp sorguya çekerek dehşet verici faaliyetlerini sürdürürken, pek çok rahip ve jüri üyesi, her şeyin varsayımlar üzerinden yürüdüğü endişesi duymaktadır. Belki de buldukları cadılardan daha fazlasını gözden kaçırıyorlardı.

Ama bir insanın, şeytanın yardımcılarından biri olduğunu nasıl anlardınız?

 Bunun için standart bir teste ihtiyacınız vardır. 1486’da iki alman Dominikan rahibi, engizisyon üyeleri için Malleus Maleficarum isimli bir ders kitabı yayınlar. Cadıların Çekici. Kitapta zekice kurgulanmış bir çıkmaz sokak vardı. Buna göre, sadece cadılık değil, “cadılara inanmamak” da kâfirlik sayılıyordu. Malleus Maleficarum, “İnsanı yiyip bitiren bu şeytani asalaklardan nasıl kurtulunur”konulu bir kullanım kılavuzuydu. Cadıların ne olduğunu, cadıların neler yaptığını açıklayan bir kitaptı. Malleus Maleficarum bir engizisyon yargıcına bilmesi gereken herşeyi söyler. Cadıların vücudunda şeytanın izi vardır. Bir doğum lekesi veya siğil. Tenlerine sihirli otlar sürerek uçabilirler. Ve Sabbath isimli şeytana tapma ayinlerinde toplanırlar. Bu ayinlerde, Hıristiyan ayinlerinin çarpıtılmış halini gerçekleştirirler. Kafirce bir saygı gösterisi olarak şeytanın poposunu öperler. O günlerde gerçekten de bir korku vardı. Malleus Maleficarum’un bu kadar çok satılmasının ve bu kadar fazla baskı çıkarmasının sebebi buydu. Ve hala da basılmaktadır. Malleus Maleficarum’un yazılmasından 30 yıl sonra, Martin Luther Protestanreform hareketini başlatır ve Hıristiyan kilisesini ikiye böler. Protestan ve Katolik olmak üzere her iki mezhep de, diğerinin şeytani olanla işbirliği içinde olduğunu iddia eder. Her iki mezhep de satanistleri bulmak için Malleus Maleficarum’u kullanır. Hem de sadece onları yok etmek için değil  Cadı avı, bir nevi bilimsel araştırmadır. Ana tema şudur; eğer cadıları ve şeytanı anlayabilirseniz, onlarla savaşabilirsiniz de. Bütün bu cadı avı meselesi, neredeyse entellektüel bir araştırma projesi gibidir. İblislerin ne yaptığıyla ilgili veri toplanması gereklidir. Bu yüzden birkaç cadıyı daha sorguya çekip biraz daha veri elde edilmesi gerekiyordu ki elde ettiği verileri kitabına koyabilsin. Bilimsel araştırmanın en önemli noktası budur. Şeytanla ilgili histeri bütün Avrupa’da, Protestan ve Katolik ülkeleri aynı ölçüde etkiler. İskoçya’da, Avrupa’daki en eğitimli krallardan biri olan 6. James, bu çılgınlıktan öylesine etkilenir ki şeytan ve büyücülükle ilgili bir kitap yazar. Kitabın ismi Demonoloji’dir. (İblis bilimi) James’in kitabı, şeytana tapan cadıların her yerde olduğunu ve devletin güvenliğine yönelik en büyük tehdit olduklarını kanıtlamayı amaçlar. Çevresini o çok korktuğu şeytanlardan koruyacak, çoğu dindar olan danışmanlarla doldurmuştur. Onları her yerde görüyordu. James bu konuda kesinlikle çok militandı, bir savaşta olduğunu düşünüyordu. James şeytana ve kötülüğün güçlerine karşı savaşına devam ederken bile, şeytan, James’in kraliyet tacını elinde tutmasını sağlıyordu. James her zaman şeytan figürünü işaret edip, “Ben olmasaydım, bakın benim yerime ülkeyi kim yönetecekti.” diyebiliyordu. Bütün bunlar oldukça korkutucudur. Aynı zamanda da James için oldukça tatmin edicidir. Sorguya çekilen cadılardan birine sorulmuş:

 “Şeytan neden kralımıza saldırıyor?” Vecadı, elimizdeki itiraf kayıtlarına göre güya şöyle demiş:

“Şeytan saldırıyor çünkü Kral James, şeytanın dünyadaki en büyük düşmanıdır.”

Amerika kıtasındaki yenidünya, Avrupalılar tarafından sömürgeleştirilince, şeytan da onlarla birlikte yolculuk eder. 1600’lerin sonunda kıtaya ulaşan püriten İngiliz sömürgecileri, şeytanın gücüne kuvvetli bir inancı olan kimselerdir. Püriten olmayan herkesin, şeytan tarafından yönetildiğine ve özellikle kadınların, şeytanın gücüne karşı dayanıksız olduğuna inanıyorlardı. Püriten cemaatlar diyebileceğimiz topluluklar kurdular. Geriye kalan Hıristiyan dünyası için kuvvetli bir örnek teşkil etmek istiyorlardı. Eğleniyorsanız, veya grup halinde şarkı söyleyip dansedip içki içiyorsanız, bu türden bir eğlence şekline karşı olanlara göre, bardaklarınızı şeytanın doldurduğu kesin birşeydi.

1688’de Boston’da, Mary Gloverisimli İrlandalı bir çamaşırcı kadın, müşterilerinden birisinin çocuğuna büyü yapmakla suçlanır. Şeytanla işbirliği içinde olduğunun kanıtlarından birisi evinde bulunan çok sayıda bez bebektir. Mary Glover hem bir İrlandalı hem de bir hizmetçiydi. Ana dili Galceydi. Ve cadı olmadığınızı kanıtlamanız gereken testlerden birisi de İsa’nın öğrettiği duaları okumaktı. Bu dilsel farklılık, onların algısına göre “kafirlik” yapmadan İsa’nın öğrettiği duaları okuyamadığı anlamına geliyordu. 1688 yılında cadı olma suçuyla asılarak öldürüldü. Mary Glover asıldıktan 3 yıl sonra, 32 km’den az uzaklıkta bulunan Massachusetts eyaletindeki Salem kasabasında 3 genç kızın şahitliği, büyük çaplı bir idam olayına sebep olur. Bazı çocukların, cadıların gönderdiği ruhlar tarafından ele geçirildiği söylendi. Bu çocuklar şahit sandalyesinde otururken “ruhu ele geçirilen kişi”yi etkili bir şekilde canlandırıyordu. Salem cadı avında 150 kişi tutuklanır. 19 erkek ve kadın, asılarak veya ezilerek öldürülür. 17 kişi hapiste ölür. Hikayenin en ironik kısmı da, Salem jürisinin daha sonradan özür dileyerek hataları için şeytanı suçlamasıdır.

1700’lere gelindiğinde, Amerika ve Avrupa’daki cadı çlıgınlığı neredeyse sona ermiştir. Dünyaya yeni ve bilimsel bir bakış açısı yerleşmektedir. 18. yüzyıldaki aydınlanma çağında kazanılan modernizm, aslında dinleri, batıl inançları ve tüm bunları defetti ve basitçe şöyle dedi:  “Bunlar karanlık çağlara ait şeylerdir artık modern dünyada yaşıyoruz, biz verilere inanırız. Biz bilime inanırız. Dindar olmak istiyorsanız o sizin kişisel tercihinizdir. Gidip başka bir yerde bu inancınızı yaşayabilirsiniz.”Cadı avları bitmiş olsa da, ve Avrupa ile Amerika’daki eğitimli sınıflar şeytanın varlığını bile sorgulamaya başlamış olsa da, sıradan halkın peri masallarında şeytan yaşamaya devam etti. Ama cadı avcılarının korkunç ve dehşet verici şeytan tasvirinden çok farklıdır. En çok sevdiklerimden birisi çok güçlü bir nalbant olan Dunstan’a aittir. Şeytan ona gelir ve ayakkabılarının değiştirilmesini ister. O da kor halindeki iki maşayla şeytanın burnunu yakalayıp onu dışarı atar. Ve bu çok çok farklı bir şeytandır. Haddini bildirebileceğiniz türde bir şeytandır artık. O zamana kadar şeytan, çirkinliğinin bir kısmını ve bazı kaba özelliklerini kaybetmiştir. Hatta çoğu zaman çökmüş aristokrasinin bir bireyidir. Sosyetik grupların içine karışan, şık kıyafetler içindeki yakışıklı bir beyefendidir. Yunanlıların yeraltı tanrısı ve kadim gnostik kafirlerin şeytanı Hades gibi bu şeytan da zenginlik, güç ve seksten meydana gelen maddi dünyayı kontrol eder. Ona ruhunuzu vermeye söz verirseniz, bütün bunları size sağlayabilir.

En ünlü şeytan masalı Faust ile ilgili olandır. Zeki ve üçkağıtçı Mefisto karakterindeki şeytan, Faust’a tüm dileklerini yerine getireceğine söz verir. Ama bir bedeli vardır. Pek çok falcının ya da büyü kullanan insanın ilgilendiği konu, kadınları nasıl yatağa atacaklarıdır. Faust da aynı şeye ilgi duyar ve Truva’lı Helen de dahil olmak üzere birçok kadını elde eder. Faust’un şeytanla girdiği pazarlık, Faust için felaketle sonuçlanır. Mefisto alacağını alır ve Faust korkunç bir şekilde ölür. Sonsuza kadar cehennemde kalması için şeytan tarafından götürülür.

Dinlerin gücü azaldıkça, ve rahiplerle kralların çağı, yerini devrim ve demokrasi devrine bıraktıkça, yeni bir şeytan sahneye çıkar.Bu şeytan, Hıristiyan geleneğindeki hain iblisten tamamen farklıdır. Hüzünlü ve yalnız bir karakterdir. Zalim ve baskıcı bir tanrı kılığına girmiş olan gaddar otoriteye karşı savaşan bir kahramandır. Şeytan, artık cesur ve yakışıklı bir asidir. Dolayısıyla elinizde artık romantik bir şeytan tasviri vardır, zalim ve kötü kalpli bir kabadayı değil, hatta bunun tam tersidir. Şeytan, “patron”a meydan okuyan “iyi adam”dır.

Romantizm çağında özellikle Byron gibi şairleri görüyoruz. Byron, karanlık ve kötücül olup bir geçmişi de olan, Byron’ca bir kahraman yaratmıştır. Dolayısıyla şeytan, çekinilecek ya da korkulacak biri değil, hayran olunan biridir. 20. yüzyılda, şeytanın durumu kötüye gitmeye başlar. Artık ne korkulan ne de hayran olunan şeytan, bir eğlence sembolü haline gelir. Ticaret hayatına bile atılır ve şarap, çikolata ve bira satışına yardımcı olur. Pazarlama çağında ve tüketim toplumunda şeytan, eskimiş bir markaya yasak olanın cazibesini getirebilirdi. “İyi ile kötü arasındaki vahiysel bir savaş” tanımından beri çok yol katedilmiştir. Şeytanın bir eğlence simgesi haline gelmesi, 20. yüzyıla damgasını vuran bir olaydır. Şeytanın, ilgilenmesi gereken insanlardan daha iyi veya daha kötü olmadığını görüyoruz. Sadece insanlar arasındaki herhangi bir insandır. Şeytana haddi bildirilmiş gibidir. Karanlıklar prensi, afacan bir iblisciğe dönüşmüştür. Ama kaderin şaşırtıcı bir cilvesiyle, 1960’larda farklı bir şeytan; 19. yüzyıldaki devrimcilerin hayran olduğu o cazibeli asi çocuk, şaşırtıcı bir şekilde geri döner.

Batının siyasi yapısını kutsallaştıran herşeye karşı bir başkaldırma eğilimi vardı. Ve bu yapı Hıristiyan’dı, kapitalistti ve savaş yanlısıydı. Dolayısıyla karşı kültür, bu yapının karşıtı olan her şeyi araştırmaya başladı. 1966’da Anton LaVey isimli esrarengiz bir şovmen San Francisco’da Şeytan Kilisesi’ni kurdu.

Biraz din, biraz da para kazanma şamatası ile Şeytan Kilisesi, renkli manşetlere konu olur, ki bunların çoğu da şöhret derdinde olan LaVey‘in kendisi tarafından teşvik edilir. Açgözlülüğe inanıyoruz. Bencilliğe inanıyoruz. İnsanı motive eden her türlü şehvani duyguya inanıyoruz çünkü bunlar insanın doğal hisleridir. Kendisine Romanyalı’lardan gelen Anton Szandor LaVeydiyordu. Ama aslında 1930 yılında Illinios eyaletinin Cook kasabasında doğan Howard Stanton Levey idi. Evinde haftasonu konferansları ve cadı toplantıları düzenliyordu. Ve insanlar gelip adam başı 2 dolar ödüyordu. Sonunda gazeteci olan bir arkadaşı gelip şöyle dedi: “Biliyor musun, bir fikrim var. Bu olayı bir kilise haline getirsene. Acaip para kazanırsın!” Ve tabi ki, o da aynen böyle yaptı. Animatörden manipulatöre ve dahi bir filozofa kadar pek çok sıfatla tanımlandı. İşin aslı, bu tanımların bir karışımıydı. Doktorlar, avukatlar, üniversite öğrencileri, fabrika işçileri, çiftçiler kimi ararsanız vardı. Toplumun her sınıfından takipçileri vardı. Çoğu kameralar için kurulmuş olan yapay ayinlere rağmen, ne LaVey ne de takipçileri gerçekten şeytana inanmaz. LaVey’in hayran olduğu şey; asi, konformist olmayan ve sistemi kızdıran bir şeytandır. Tahmin edildiği gibi, Amerikan halkı hem hayran kalmış hem de öfkelenmişti.

LaVey’in Şeytan Kilisesi’nin öncülük ettiği 60’ların büyü hayranlığı, 1967’de Hollywood’dan güçlü bir destek görür. Manhattan’da yaşayan satanistleri konu alan karanlık bir hikaye olan “Rosemary’nin Bebeği”filmi müthiş ve beklenmedik bir sükse yapar. Roman Polanski‘nin bu başyapıtında, kahramanların zararsız komşuları aslında, Karanlıklar Prensi’ne, dünyaya hükmedecek bir evlat kazandırmaya yardım ettikleri satanist bir komplonun içindedirler. Rosemary’nin Bebeği’nin sonunda şeytan amacına ulaşır. Ama bu filme Hıristiyanlar’dan gelen karşıt tepki, 1973 yılında gişe rekorları kıran The Exorcist (Şeytan)filmiyle olur.

Bu sefer, genç bir kızı ele geçirmiş olan şeytan iki rahiple betimlenen, iyiliğin güçleri tarafından yenilgiye uğratılır. Kadınların şeytanın tahriklerine özellikle yatkın olduğuna dair eski inanç, Salem cadı mahkemelerinden iki asır sonra yeniden canlanmış oldu. Hollywood’un gücünü küçümsemekle büyük bir yanılgı içine düşeriz. Bence en büyük etkisini The Exorcist filmi zamanlarında gösterdi. Film hakkında konuştuğum ve özellikle Hıristiyan bir çevrede yetişmiş olan insanlar arasında, filmden çok korkanlar ve morali bozulanlar oldu. İyilik ile kötülük arasındaki savaşla ilgilidir ama “kötülük”yepyeni bir boyuttadır ve çok kişiseldir. Şeytan tarafından ele geçirilmiş olmak neredeyse moda haline geldi. Ruhu ele geçirilmiş rolü yapan insan sayısında patlama oldu. Şeytan tarafından ele geçirildiğine inanan kişilerce şeytanı çıkarmam için çağırıldığım oldu. Ve buna inanmalarına sebep olan insanları gördüm. Ve bütün bunlar çok şiddet dolu, çok etkileyici ve çok da dokunaklı olabilir. Ama bir insanın ruh sağlığını çok ciddi anlamda tehlikeye de sokabilir. Hollywood’un, şeytan tarafından ele geçirilme ve şeytana tapma ile ilgili hikâyelerin çok para kazandırdığını keşfetmesi, cadı avı günlerinden beri sönmüş olan bir paranoyayı yeniden alevlendirir.

1980’lerde, organize satanistlere ait geniş çaplı bir komplo teorisi, medyada hızla yayılır. “Satanik Panik” olarak bilinen bu olayda, Hıristiyan grupları, yaygın çocuk istismarı ve 10 binlerce çocuk kaçırılma vakasının sorumlusu olarak satanistleri gösterir. Satanik Panik kısmen, satanist ayinlerde istismar olduğu yönündeki suçlamalarla başladı. Kendilerine satanist diyen insan gruplarının, insanları ve çocukları alıp, onlara zarar verdiklerine inanılıyordu. Çocukların kaybolmasıyla, kurban edilmeleriyle ve ayinsel cinayetlerle ilgili her çeşit karanlık iddia vardı. Yüzlerce kişi tutuklanıp hapse atıldığında FBI nihayet Amerika’da geniş kapsamlı bir araştırma yayınlar. Bu araştırmayla, satanistlere yönelik istismar suçlamalarının hepsinin asılsız olduğu ortaya çıkmış olur. İnsanın kendi doğasıyla ilgili dehşet verici şeylerden birisi, histeriye çanak tutmasıdır. Bu durum tarihin her aşamasında görülür. Bence bu özelliğimiz bugünlerde daha da şiddetlendi. Çünkü histeriyi yaymanın en etkili yollarından birisi modern telekomünikasyon sektörüdür.

Eğer satanist dinlerin müritlerinin çoğu doğaüstü bir şeytana inanmıyor ve şeytana dua etmiyorsa, o halde şeytan neyi temsil ediyor?

 Bazı satanistler şeytanın, “değişimin ruhunu”simgelediğini söylüyor. Birçok insan Satanizm teriminden korkar. Birçok insan otomatik olarak satanistlerin kötü insanlar olduğunu düşünür. Tanıştıkları herhangi birisinden ne kadar korkuyorlarsa, bir satanistten de ancak o kadar korkmalılar. Bazıları için Satanizm’in anlamı, muhalefet ve dengedir. Alternatif düşüncedir, şeytanın avukatlığını yapmaktır. İyi ve kötü diye birşey yoktur. Örneğin bir fare için kedi, sivri dişleri olan korkunç ve kötü kalpli birşeydir. Ama kedi sahibi için kedisi cennetliktir. Kendi gerçekliğimizi yaratırız.

Satanizmin bütün olayı budur. ABD’de yapılan araştırmalara göre, Amerikalılar’ın neredeyse yarısı şeytanın gerçek olduğuna inanıyor. Dindar olmayan insanlar bile dünyayı belirgin olarak iyi ve kötü şeklinde ikiye ayırıyor. Eski Persler’e Zerdüşt tarafından öğretilen muhalif ilkeler  Aksine, son olaylar bu inancı daha da güçlendirdi. 2001’in Eylül ayında, Dünya Ticaret Merkezi’ni yerle bir eden terörist saldırılar, Amerikalılar’ı derinden şok etti. Birçok insana göre, sanki kötücül güçler harekete geçmişti. Bu olayın, iyi ile kötü güçler arasındaki bir hesaplaşma olduğuna inanmak kolaydı. Amerikan hükümetine ve Amerikan halkının çoğuna göre, saldırıların sebebi, siyasetten daha fazlasıydı. Hiçbir zaman sorgulamayacağımız gerçekler öğrendik. Kötülük gerçektir ve ona karşı konulmalıdır. Ya bizimlesindir, ya da bize karşısındır. Ve eğer bize karşıysan, genel anlamda şeytanla el ele çalışacaksın demektir.

Reagan kötülük imparatorluğu hakkında konuşmuştu. Bush kötülüğün merkezinden bahsediyor. Bunların hepsi, eski geleneksel dualist düşünce şekilleri. 9/11 saldırılarının ardından, cumhurbaşkanı Bush, vahşetin sorumlusu olan Usame bin Ladin’i yakalama görevini, Korgeneral William G. Boykin’e verdi. Ama Boykin’e göre Amerika’nın gerçek düşmanı bin Ladin değildi. Korgeneralin sözleri aynen şöyle: “ABD’nin düşmanı, Şeytan isimli bir adam.” 2001’den beri, terörle mücadelede ABD ve diğer devletler tarafından alınan acımasız önlemler, tuhaf bir şekilde 400 yıl önce şeytanla savaşırken alınan önlemlere benziyor. Davası görülmeden yapılan tutuklamalar, gizli duruşmalar kimden geldiği bilinmeyen ihbarlar ve işkenceler. Kötü davranışı ve hakların yok sayılmasını haklı çıkarmaya yönelik benzer bir tutum görüyoruz. Terörle mücadelede düşman olarak algılananlara karşı işkence kullanımını haklı çıkarma çabası içindeyiz.

Kötülükle savaşıyorsanız, sanırım sonunda, savaştığınız kötülüğün kendisine dönüşüyorsunuz.

Bush, Irak’ın istila edilmesi için “Haçlı Seferi” tanımını kullanmıştı.Kâfirlere karşı yapılmış olan o tarihi Haçlı Seferleri’ne benzerliği şaşırtıcıdır. Üstelik artık eski tanıma, savaş meydanlarındaki düşmanın sadece askeri rakipler değil, aynı zamanda saf kötülüğün elçileri olduğu inancını da eklemişlerdir. 2004 yılının Kasım ayında, Amerikan birlikleri Irak’ın Felluce kasabasına büyük bir saldırı düzenlediğinde kıdemli subaylardan Yarbay Gareth Brandl, kendisine göre düşmanın kim olduğunu düşündüğünü açıkça ifade etti. Düşmanın bir suratı var. İsmi Şeytan ve şu anda Felluce’de. Ve biz onu yok edeceğiz.

Abartıdır. Mit uydurmaktır. Şiir yazmak gibidir. Eğlenceli olabilir ama çok büyük kötülüklere sebep olmuştur. Şeytan bilgisinin çoğu insan yapımı bir şeydir. Ama geri tepen bir yapımdır çünkü birbirimize korkunç şeyler yapma izni vermiştir. Bu nedenle artık cehennemi kapatıp şeytanı nihayet uzaklaştırıp ondan kurtulmalıyız.

*************************

ALLAH TEÂLÂ, KUR’ÂN-I KERİM’DE BUYURDU Kİ;

Kafirler iman edenlerle karşılaştıkları zaman: “İman ettik” derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: “Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.” (2/14)

Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (2/168)

Ey iman edenler, hepiniz topluca “barış ve güvenliğe (Silm’e, İslam’a) girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır. (2/208)

Şeytan, sizi fakirlikle korkutuyor ve size çirkin -hayasızlığı emrediyor. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan (fazl) vadediyor. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir. (2/268)

İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Ben’den korkun. (3/175)

İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inkar edenler ise tağut yolunda savaşırlar öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Hiç şüphesiz, şeytanın hileli-düzeni pek zayıftır. (4/76)

Ey Ademoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık. (7/27)

Kimine hidayet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah’ı bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar. (7/30)

Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (Allah’tan) Sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ı zikredip-anarlar), sonra hemen bakarsın ki görüp bilmişlerdir. (Şeytan’ın) Kardeşleri ise, onları sapıklığa sürüklerler, sonra peşlerini bırakmazlar. (7/200-202)

“Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna.” (Allah) Dedi ki: “İşte bu, bana göre dosdoğru olan yoldur.” “Şüphesiz, kışkırtılıp-saptırılmışlardan sana uyanlar dışında, senin benim kullarım üzerinde zorlayıcı hiçbir gücün yoktur.” (15/40-42)

Andolsun Allah’a, senden önceki ümmetlere de (elçiler) gönderdik, fakat şeytan onlara yapıp ettiklerini süslü göstermiştir; bugün de onların velisi odur ve onlar için acı bir azab vardır. (16/63)

Ve de ki: “Rabbim, şeytanın kışkırtmalarından sana sığınırım.” (23/97)

Ey iman edenler, şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, (bilsin ki) gerçekten o (şeytan) çirkin utanmazlıkları ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın üzerinizde fazlı ve rahmeti olmasaydı, sizden hiçbiri ebedi olarak temize çıkamazdı. Ancak Allah, dilediğini temize çıkarır. Allah, işitendir, bilendir. (24/21)

“Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra beni zikirden (Kur’an’dan) saptırmış oldu. Şeytan da insanı ‘yapayalnız ve yardımsız” bırakandır.” (25/29)

Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, ‘gerçeği ters yüz eden,’ günaha düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler. (26/221-223)

“Ey adem oğulları, ben size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır;”(36/60)

Onun tomurcukları, şeytanların başları gibidir. (37/65)

Şayet sana şeytandan bir kışkırtma gelecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. (41/36)

Kim Rahman’ın zikrini görmezlikten gelirse, biz bir şeytana onun ‘üzerini kabukla bağlattırırız'; artık bu, onun bir yakın dostudur. Gerçekten bunlar (bu şeytanlar), onları yoldan alıkoyarlar; onlar ise, kendilerinin gerçekten hidayette olduklarını sanırlar. Sonunda bize geldiği zaman, der ki: “Keşke benimle senin aranda iki doğu (doğu ile batı) uzaklığı olsaydı. Meğer ne kötü yakın-dost(muşsun sen).” (Bu söylenmeleriniz,) Bugün size kesin olarak bir yarar sağlamaz. Çünkü zulmettiniz. Şüphesiz azabta da ortaksınız. (43/36-39)

Şeytan sakın sizi (Allah’ın yolundan) alıkoymasın. Gerçekten o, sizin için açıkça bir düşmandır. (43/62)

Şüphesiz, kendilerine hidayet açıkça belli olduktan sonra, gerisin geri (küfre) dönenleri, şeytan kışkırtmış ve uzun emellere kaptırmıştır. (47/25)

Şüphesiz ‘gizli toplantıların fısıldaşmaları’ (kulis), iman edenleri üzüntüye düşürmek için ancak şeytan (ürünü olan işler)dandır. Oysa Allah’ın izni olmaksızın o, onlara hiçbir şeyle zarar verecek değildir. Şu halde mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler. (58/10)

Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (58/19)

Kendilerinden önce yakın geçmişte olanların durumu gibi; onlar, yaptıklarının sonucunu tadmışlardır. Onlara acı bir azab vardır. Şeytanın durumu gibi; çünkü insana “İnkâr et” dedi, inkâr edince de: “Gerçek şu ki, ben senden uzağım. Doğrusu ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” dedi. Sonunda onların akibetleri, şüphesiz ateşin içinde ikisinin de süresiz olarak kalıcı olmalarıdır. İşte zalim olanların cezası budur. (59/15-17)

Andolsun, Biz en yakın olan göğü (dünya göğünü) kandillerle süsleyip-donattık ve bunları, şeytanlar için taşlama-birimleri (rücum) kıldık. Onlar için çılgınca yanan ateşin azabını hazırladık. (67/5)

O (Kur’an) da kovulmuş şeytanın sözü değildir. (81/25)

**************************************

A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001) Belgesel ve Kitabı

 

THE SECRET “Sır” (2006)


Yönetmen: Drew Heriot, Sean Byrne, Marc Goldenfein

Ülke: Avustralya, ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 26 Mart 2006 (ABD)

Süre: 90 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Rhonda Byrne

Görüntü Yönetmeni: John Hall, Noel Jones, Matt Koopmans

Yapımcı: Glenda Bell, Jodea Bloomfield, Rhonda Byrne

Altyazı Düzenleme: Sertaç DÖNMEZ

Filmden

Bir yıl önce hayatım yıkıldı. Kendimi tükenmiş hissettim, Babam aniden öldü, ilişkilerim bozuldu. O zamanlar farkında değildim, Ama hayatımın en büyük umutsuzluğu, en büyük hediyesini veriyordu. “Mama This Will Help Oxox” (Anne, bu yardımcı olacak.)

Büyük bir “sır”rın ipucunu almıştım. “Sır”rın izini tarihte sürmeye başladım.

“Sır” gömüldü.
“Sır” istendi.
“Sır” ortadan kaldırıldı.
“Sır” topluma hiç açıklanmadı.

Bütün o insanların bunu bildiğine inanamadım. Tarihteki en büyük insanlardı onlar. Tek istediğim bu “sır”rı dünyayla paylaşmak. Bu “sır”rı bilen, yaşayan insanları araştırmaya başladım. Birer birer ortaya çıktılar.

Eğer onun ne olduğunu biliyorsanız. “Sır” size her istediğinizi verir. Mutluluk, sağlık, servet. Bob Proctor (Filozof)
Ne isterseniz yapabilir ya da sahip olabilirsiniz. Dr. Joe Vitale (Metafizikçi)
Neyi seçersek ona sahip olabiliriz, seçimimiz ne kadar büyük olursa olsun. John Assaraf (İş Adamı)
Nasıl bir evde yaşamak istersiniz?
Milyoner olmak ister misiniz?
Nasıl bir iş sahibi olmak istersiniz?
Daha başarılı olmak ister misiniz?
Gerçekten ne istiyorsunuz?
İnsanların hayatında gerçekleşen birçok mucize gördüm. Dr. Michael Beckwith (Spiritüel Öğretmen)

Finansal mucizeler, ruh ve beden sağlığı ya da insan ilişkileri ile ilgili mucizeler. Bütün bunlar “sır”rın nasıl uygulanacağını bilmekle ilgili. Bu, hayatın büyük “sır”rıdır.

SIR

Olmuşların, olanların ve tüm olacakların cevabı, “sır”dır. Ralph Waldo Emerson (1803-1882)

Muhtemelen “sır”rın ne olduğunu merak ediyorsunuz. Size nasıl anladığımı söyleyeceğim Hepimiz tek bir sonsuz güçle çalışıyoruz. Hepimiz aynı şekilde yolumuzu buluyoruz. Evrenin doğası o kadar kesin ki Hiç zorlanmadan uzay gemileri yapıyor, Aya insan gönderiyor, İniş anını saniyelik bir farkla bilebiliyoruz. Sizin bir Hintli olmanız ya da Avustralya’da veya Yeni Zelanda’da, Stockholm veya Londra’da, veya Toronto, veya Montreal, veya New York’ta olmanız sorun değil! Hepimiz tek bir güçle çalışıyoruz, Tek yasa: Çekim Yasası.

Sır: Çekim Yasası’dır.

Başınıza gelen herşeyi, siz hayatınıza çekiyorsunuz Ve hepsi zihninizde tuttuğunuz suretlerden dolayı size geliyor. ve bu düşüncelerinizdir. Ne düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz. Eskinin bilge insanları bunu bilirlerdi, Mesela Babilliler, bunu hep bilirlerdi. Ama bilenler toplumun küçük “seçkin” bir kısmıydı. Sizce neden dünya nüfusunun % 1’i, dünyadaki toplam maddi gelirin % 96’sını kazanıyor?

Tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Hayır değil! Düzen böyledir, Onlar birşeyleri anlamışlardır. Onlar “sır”rı biliyorlar. Şimdi siz de “sır”ra ulaşıyorsunuz. Çekim yasasını en basit bakış şekliyle anlatmaya çalışayım: Kendimi bir mıknatıs gibi düşünürsem, biliriz ki mıknatısın bir çekim gücü vardır, çekim yasası da “Benzerler birbirini çeker” der. Burada bir düşünce düzeyinden bahsediyoruz. Bizim işimiz insanlara istedikleri şeyi, düşünmeyi öğretmek, İstediğimiz şeyi zihnimizde netleştirmek ve bu noktadan sonra evrenin en güçlü yasası işlemeye başlar; çekim yasası. En çok neyi düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz ve o hale gelirsiniz. Eğer burada görebiliyorsanız, burada tutacaksınız.

Bu prensip 3 basit kelimeyle açıklanabilir: Mike Dooley (Yazar) Düşünceler nesnelere dönüşür!

Birçok kişi şunu anlamaz ki düşüncenin bir frekansı vardır. Her düşüncenin bir frekansı vardır. Bir düşünceyi ölçebiliriz. Bir düşünceyi tekrar tekrar düşünürseniz ya da sürekli hayalini kurarsanız: İstediginiz yeni arabayı almayı, ihtiyacınız olan parayı bulmayı, veya ruh eşinizi bulmayı bunların hayalini kurarsanız; O düşünceyle ilgili frekansı uygun bir temele yerleştirirsiniz. Düşünceler etrafa manyetik bir sinyal yayarlar ve bu sinyaller tekrar size dönerler. Bolluk içinde yaşadığınızı düşünün, kendinize çekeceksiniz. Bu her zaman, herkes için işe yarar.

Sorun şu ki: Çoğu insan istemedikleri şeyi düşünür! ve başlarına olumsuzlukların niye tekrar tekrar geldiğini merak eder. Çekim yasası sizin birşeyi iyi ya da kötü algılamanızla veya olmasını isteyip istememenizle ilgilenmez! Sadece düşüncelerinize cevap verir. Eğer öylece oturup, birşeylere bakıp kendinizi berbat hissediyorsanız, evrene yolladığınız sinyal budur: “Kendimi berbat hissediyorum.”Kendinize bu cümleyi tasdiklersiniz, bunu benliğinizin tüm katmanlarında hissedersiniz, ve bu size fazlasıyla geri döner. İstediğiniz birşeylere bakıp “Evet bu!” dediğinizde, bir düşünceyi harekete geçirirsiniz. Çekim yasası da bu düşünceye cevap verir ve uygun şeyleri size getirir. İstemediğiniz birşeye baktığınızda ve ona “Hayır!” diye bağırdığınızda onu uzaklaştırmaz, aksine onunla ilgili düşünceyi harekete geçirirsiniz ve bu defa çekim yasası o düşünceyle ilgili şeyleri önünüze sıralar. Evren çekim yasasını temel alıyor

Herşey çekim yasası ile ilgili Çekim yasası her zaman işliyor İnanın, inanmayın, anlayın ya da anlamayın, Her zaman işler. Geçmişi, bu anı, veya geleceği düşünüyor olabilirsiniz. Bunu ister imgeleyerek, ister anılara giderek veya tefekküre dalarak yapın, her şekilde o düşünceyi harekete geçirirsiniz ve evrenin en güçlü yasası olan çekim yasası, bu düşüncenize cevap verir. Yaratım her an devam ediyor. Her anın kendi düşüncesi ya da sürekli bir kuantsal düşünce şekli vardır. Bunlar, sürekli yaratım sürecindedirler, yarattıkça da sonuçları ortaya çıkar. Çekim yasası: “Neyi düşünür ya da odaklanırsan onu alırsın” der. Ondan yakınıyor olman, yakındığını sana daha çok yaklaştırır.

Robert adında bir öğrencim vardı. Bill Harris (Terapist) Robert eşcinseldi. Benden online ders alıyordu ve e-mail yoluyla haberleşirdik. Hayatındaki acımasızlıkları yazardı o maillerde. İşyerinde herkes onunla uğraşıyordu. Her zaman ona ne kadar kötü davrandıklarından yakınıyordu. Sokakta yürürken her köşeden onunla uğraşan ve onu incitmek isteyen homofobik insanlar çıkardı! Stand-up komedyeni olmak istiyordu ama sahneye her çıkışında birileri, onunla, eşcinsel olduğu için uğraşıyordu. Tüm hayatı mutsuz ve umutsuzdu Ve tüm düşüncesi eşcinsel olduğu için saldırıldığı idi. Ona olmasını istemediği şeye odaklandığını söyledim. Bana gönderdiğin maillere bak, hep istemediğin şeylerden bahsediyorsun. (Hep zorbalığa uğruyorum, işimden nefret ediyorum.) Bir şeye bu kadar çok odaklanırsan, çok daha hızlı meydana gelir. Sonra gerçekten ne istediğine odaklanmaya başladı ve gerçekten de odaklandı. Sonraki 68 haftada olanlar gerçekten mucizeydi. İşyerinde onunla uğraşanların hepsi ya işi bıraktı, ya başka bölüme alındı, ya da onunla uğraşmaktan vazgeçti Ve o, işini sevmeye başladı. Sokakta onunla uğraşan insanlar da artık yoktu. Komedi gosterilerinde de kimse onunla uğraşmıyordu. Tüm hayatı değişti, çünkü olmasını istemediği, korktuğu şeylere odaklanmak yerine; olmasını istediklerine odaklandı.

Çok pozitif bir bakışımız olabilir ve pozitif kişi, olay ya da durumları kendimize çekeriz Veya negatif yönelimli ve kızgın olabiliriz, bu durumda da olumsuz kişi ya da koşulları kendimize çekeriz.

Bilinçli veya bilinçsiz aklınızda tuttuğunuz; sizi (olumsuz) etkileyen düşüncelerden kurtulun!
Asıl zorluk budur.

“Sır”ra dikkatli bakın Günlük hayatınızda düşüncenin gücüne O, her an etrafımızda Tek yapmamız gereken gözlerimizi açıp bakmak. Çevrenizde çekim yasasının kanıtlarını görürsünüz. En çok hasta olan, hastalıktan en çok bahsedendir. Bolluktan en çok bahseden, bolluk içindedir. Çekim yasası her yerde aşikardır, eğer ne olduğunu anlarsanız. Siz bir mıknatıssınız. düşünceleri, insanları olayları, hayatları kendinize çekersiniz. Yaşadığız her olayı bu güçlü çekim yasasıyla kendinize çekersiniz. Size sadece istekli düşünce veya hayal kurma çılğınlığından bahsetmiyorum; size daha derin, temel bir anlayıştan bahsediyorum.. Kuantum fiziği gerçekten tam da bu keşfi işaret etmeye başlıyor. “Aklın olmadığı bir evren düşünemezsiniz.” diyor. Aslında algılanan her şeyi akıl şekillendirir. Anlamamanız, reddetmeniz anlamına gelmez. Elektriğin nasıl oluştuğunu da anlamazsınız; ilk başta kimse elektriğin ne olduğunu bilmiyordu; bilmesine de gerek yoktu ama herkes ondan faydalanıyordu.

Nasıl çalıştığını biliyor musunuz?

Ben bilmiyorum, ama bilirim ki elektrikle bir insana yemek pişirebilirsiniz, ayrıca insanı da pişirebilirsiniz!

İnsanlar çekim yasasını anlamaya başladıkça, çoğunlukla önceden sahip oldukları olumsuz düşünceler nedeniyle korkarlar. İki şeyden uzak olmalısınız: bilimsel olarak açıklanmıştır ki, yapıcı düşünce, olumsuz düşünceden 100 kat güçlüdür. Eh, o zaman bunu biliyorsanız , korku azalır.

Zaman tamponu olan bir gerçeklikte yaşıyoruz ve bu gerçekten işimize yarıyor. Düşüncelerinizin anında gerçekleştiği bir çevrede yaşamak istemezdiniz!

Düşüncelerinizin ortaya çıkışı biraz zaman alır ve bu iyi bir şeydir!

Düşüncelerinizi fark etmeli, seçmeli, ve bundan hoşlanmalısınız.

Çünkü siz, kendi hayatınızın şaheserisiniz, siz hayatınızın “Michelangelo”susunuz Yonttuğunuz “Davud” sizsiniz! ve bunu düşüncelerinizle yapıyorsunuz.

Geçmişte bu “sır”rı bilen liderler, “sır”rı sakladılar; böylece “gücü” kendilerinde tutup, paylaşmadılarve insanlar bu “sır”rı bilmediler. İnsanlar, işe gittiler, eve geldiler, çalışmaya devam ettiler. “Güç”leri olmadan koştular, çünkü “sır”rı çok az insan biliyordu.

Yasaları olan bir evrende yaşıyoruz; mesela yerçekimi yasası, eğer bir binadan düşerseniz, iyi veya kötü olmanız fark etmez yere düşersiniz.Hayatınızdaki her şeyi, yakındıklarınız dahil, hayatınıza siz çektiniz! İlk bakışta bunu duymaktan nefret edeceğinizi biliyorum; diyeceksiniz ki: “trafik kazasını ben çekmedim” “bu durumu ben çekmedim” ya da yakındığınız herhangi bir şeyi çekmediğinizi iddia edeceksiniz. bu noktada söylemeliyim ki: evet hepsini siz çektiniz!

Bu anlaması en zor olan kavramdır ama bir kez kavranırsa, hayat değiştirir.

Bu büyük “sır”rın bir parçasıdır. Birçoğumuz terslikleri çekeriz ve bunu kontrol edemeyeceğimizi çünkü bunun, doğal yapımızda otomatikman var olduğunu düşünürüz. Bunu ilk kez duyuyorsunuz, Düşüncelerimi değiştirmek zor olacak, diyorsunuz.

İlk başta öyle gelecek, ama sonra eğlenceli olacak. Sizden düşüncelerinizi yönetmenizi istemiyoruz, bu sizi çıldırtır. Zihninize farklı yönlerden, farklı objelerden, farklı o kadar çok düşünce gelir ki burada duygusal rehberlik sisteminiz devreye girer. Duygularınız, duygusal rehberlik sisteminiz ne düşündüğünüzü anlamanızı sağlar. Düşünceleriniz, duygularınızı oluşturur. Duygularımız, neyi kendimize çektiğimizi anlamamıza yardım ederler.

Bize göre iki duygu vardır: iyi hissettiren ve kötü hissettiren. Her durumu bu iki duyguyla değerlendiririz.

Olumsuz hisler:suçluluk veya öfke veya kırgınlık gibi bunların hepsi aynı iyi hissetmeme duygusunu yaşatırlar. Tüm bu hisler, bize o anda düşündüğümüzün istediğimiz türden bir şey olmadığını söylerler . Bunlara “kötü frekans” ya da “kötü titreşim” vb. de denebilir.

İyi hisler;sevgi, mutluluk, umut gibi bize düşüncemizin isteyeceğimiz türden şeyleri getireceğini söylerler. Yani “şu anda neyi kendime çekiyorum” sorusunun cevabı hislerinizdir. Eğer iyi hissediyorsanız, devam edin doğru yoldasınız. Duygularımız bize “doğru yolda” olup olmadığımızı gösterici birer geri dönüş mekanizmasıdır. Daha iyi hissettikçe, istediklerimize daha yakın, kötü hissettikçe de daha uzak oluruz.

Şu anda yaptıklarınız, düşüncelerinizin ortaya çıkışıdır, ve bunlar gelecek yaşantınızı da oluştururlar. ve hislerinizi gözlemleyerek karşılaşacağınız durumun sizi memnun edip etmeyeceğini anlayabilirsiniz. Şu anki hissiniz, oluşmakta olanın mükemmel bir yansımasıdır. Aslında düşündüğünüzden daha çok, hissettiğinizi alırsınız. Bu yüzden insanlar yataktan kötü kalkarlarsa, bir döngü başlatırlar ve bütün gün öyle gider.

Hislerindeki basit değişimlerin günlerini veya hayatlarını etkileyeceğini bilmezler.

Eğer gününüze iyi başlar, mutlu bir ruh hali içinde olursanız herhangi bir şeyin ruh halinizi değiştirmesine izin vermediğiniz sürece çekim yasası ile, mutlu ruh halinizi sürdürecek durum ve kişilerle karşılaşırsınız. İyi ve kötü günlerin hepsi, bu insanların çoğunlukla nasıl hissettiklerine bağlıdır.

Şimdi kendinizi sağlıklı, mutlu, çevreniz sevgi ile sarılmış hissetmeye başlayabilirsiniz, -şu anda gerçek olmasa bile!- Evren ruhunuzla, duygularınızla haberleşecek ve hissettiğiniz yönde tezahür edecek, çünkü siz böyle hissettiniz Temel olarak duygu ve düşüncelerinizle neye odaklanırsanız, onu hayatınıza çeker ve yaşarsınız. Düşündükleriniz, hissettikleriniz ve oluşanlar her zaman birbirine denktir. İstisnasız her an -istinasız- Anlaması zor, ama kendimizi açmaya başlayabilirsek, sonuçları muhteşem olacak. düşüncelerimizin hayatımıza yaptıklarını, farkındalığımızdaki bu değişimle engelleyebiliriz.

Yaşam boyu, kendi evreninizi kendiniz yaratırsınız. Winston Churchill (1874-1965)

İyi hissetmeniz gerçekten önemli. Çünkü bu his evrene bir sinyal olarak yayılır, ve daha fazlasını size çeker. Ne kadar iyi hissederseniz, o kadar çok mutluluğu kendinize çekersiniz ve bu gittikçe artar. Hüzünlendiğinizde, bunu kolayca değiştirebileceğinizi biliyor musunuz?

Bir müzik yerleştirin, şarkı söylemeye başlayın, bu duygularınızı değiştirir ya da güzel bir şey düşünün, bir bebek düşünün belki sevdiğiniz birini ve onun üzerine yoğunlaşın. Geri kalan her şeyi unutun, sadece onu düşünün. Emin olun, kendinizi iyi hissedeceksiniz. Mesela evcil hayvanlar harikadır, size kendinizi harika hissettirirler. Evcil hayvanınızı sevdiğinizde, bu duygu hayatınıza iyilik getirir. Bu çok güzel bir hediyedir. Hisleriniz aracılığıyla düşüncelerinizi yönlendirmeye başladığınızda ve duygu, düşünceleriniz ve yaşadıklarınız arasındaki uyumu fark ettiğinizde kendi gerçekliğinizin yaratıcısı olduğunuzu bilirsiniz ve uzaktan bakanlar yaşadığınız mükemmel hayata hayret ederler. Bu sırrı öğrenip, uygulamaya başladıktan sonra hayatım rüya gibi oldu herkesin hayal ettiği gibi bir hayatım var ve onu günü gününe yaşıyorum. 4.5 milyon dolarlık bir evde yaşıyorum, uğruna öleceğim bir eşim var. dünyanın değişik yerlerinde tatile çıkıyorum dağlara tırmanıyorum, safariye çıkıyorum ve bütün bunlar devam ediyor çünkü; “sır”rı nasıl uygulayacağımı biliyorum. “Sır”rı kullanmaya başladığınızda hayat gerçekten harikulade olabilir ve olmalıdır da ve olacak da.

“Sır” nasıl kullanılır?

Çoğu insan bana, yaratım sürecinde kendilerinin ve evrenin rolünü sorar. şimdi buna bakalım. Şu örnek üzerinden anlatalım: Alaaddin ve sihirli lambasını biliyorsunuzdur. James Arthur Ray (Filozof) Aladdin lambayı alır, okşar ve içinden cin çıkar ve cin hep şunu söyler:

“Dileğin benim için emirdir.”

Hikayenin kökenine inerseniz, dilekler 3 taneyle sınırlı değildir, tamamen limitsizdir. Lütfen bunu düşünün. Şimdi bu örneği hayatınıza uygulayalım; evren her dileğinizi gerçekleştirecek devasa bir cin gibidir ve bu cin, çeşitli adlarla bilinir: Kutsal koruyucu melek, yükse kbenliğiniz İstediğinizi diyebilirsiniz, sizin için hangisi uygunsa onu seçersiniz. Fakat tüm bu söylemler tek bir noktayı işaret eder: bizden büyük bir kuvvet var “Dileğin benim için emirdir.”

Yaratım süreci Esther Hicks (Abraham Öğretileri) üç adımdan oluşur:

Birinci adım: istemek.İstemek için kelimelere ihtiyacınız yok evren de zaten kelimelerinize değil tamamen düşüncelerinize cevap verir. Gerçekten ne istiyorsunuz?

Oturun bir kağıda isteğinizi yazın yazarken şimdiki zaman kullanın, Şöyle başlayabilirsiniz: “Mutluyum ve minnetarım, peki şimdi ” ve sonrasında da nasıl bir hayat istediğinizi yazın, her açıdan bu gerçekten eğlencelidir. evren önünüze açılmış bir katalog gibidir ve sayfaları çevirdikçe: “Ben bu deneyimi istiyorum, ben şunu da istiyorum, ve böyle biri olmak istiyorum” dersiniz, böylece evrene sipariş vermiş olursunuz; bu, bu kadar kolaydır.

İkinci Adım: cevaptır İsteğinize cevap verilmesidir ve bu da fiziksel formunuzla gerçekleştirebileceğiniz bir çalışma değildir, bu noktada evrendeki tüm güçler isteğinize cevap vermek için devrededir. “isteğin benim için emirdir” ve evren isteğinizin oluşması için ayarlamalara başlar. Çoğumuz, gerçekten ne istediğimizi söylememiz hususunda kendimize izin vermeyiz, çünkü bunun nasıl olabileceğini görmeyiz. Biraz araştırırsanız göreceksiniz ki bir şeyi başaran herkes nasıl yapacaklarını bilmeseler de, başaracaklarını biliyorlardı. Nasıl gerçekleşeceğini bilmenize gerek yok, Evrenin size bunu nasıl ayarlayacağını bilmenize de gerek yoktur. “Nasıl”ı bilmeseniz de yolu kendinize çekeceksiniz. “Bir şeyler yanlış gidiyor, istiyorum ama isteğim olmuyor” diye sorarsanız, deriz ki; birinci adımı atıyor ve istiyorsunuz, ama ya sonrasında?

Evren her zaman cevap veriyor, ama anlamanız gereken 3. bir adım daha var..

Üçüncü Adım, kabul etmeKendinizi isteğinizle aynı hatta getirmeniz gerekir. İsteğinizle aynı hattaysanız, kendinizi harika hissedersiniz. Bu keyfin, güvenin olduğu yerdir, bu kabul edişin, tutkuyu hissedişin olduğu yerdir. Ama korku, öfke, umutsuzluk hissederseniz, bunlar isteğinizle aynı hatta olmadığınızın güçlü göstergeleridir.

Hissettiklerinizin önemini fark ettiğinizde, ve düşüncelerinizi, hislerinize dayanarak yönlendirdiğinizde, yavaş yavaş görürsünüz ki düşünceniz, deneyimi oluşturmaya başlayacaktır. Bir hayali gerçeğe dönüştürdüğünüzde, daha büyük hayalleri gerçekleştirebilecek durumdasınızdır ve dostum, işte bu yaratım sürecidir. Çekim yasasının uygulamasında duygularınızı düzenlemede, isteğinizle ilgili hareketler size yardım eder. O arabayla deneme sürüsüne çıkın, o ev için alışverişe gidin, evin içine girin, onu kendinize çekecek duyguları oluşturmak için ne gerekirse yapın, sonra bir an gelir, bir bakarsınız o karşınızdadır, ya da aklınıza bir fikir gelir ve harekete geçersiniz, fakat kesinlikle “bunu şöyle yapabilirim, ama “diye çelişkiye düşmeyin. Hareket bazen gereklidir. Evrenin size ulaştırmak istediğiyle aynı hattaysanız, bu size büyük keyif ve canlılık verir, herşey çok eğlenceli olur, zaman durur, bütün gün aynı şeyi yapabilirsiniz.

Evren hızı sever, ertelemeyin, fırsat oluştuğunda, harekete geçin!

Hissettiğinizde, hiç beklemeyin, harekete geçin! Bu sizin görevinizdir, tek yapmanız gereken bu. İstediğiniz her şeyi kendinize çekeceksiniz. İhtiyacınız para ise, çekeceksiniz! İhtiyacınız birileri ise, çekeceksiniz! İhtiyacınız bir kitap ise, çekeceksiniz! Neyi çektiğinize dikkat etmelisiniz! Çünkü ne istediğinizin görüntülerini zihninizde tuttukça, onlara çekileceksiniz ve onlar da size. Böylece düşünceleriniz, sizin aracılığınızla fiziksel gerçekliğe dönüşecektir ve bu, yasa sayesinde gerçekleşir. Başlangıçta hiçbir şeyiniz olmayabilir, hiçbir yol da olmayabilir, ama bir yolu bulunacaktır.

Karanlık bir yolda giden bir arabayı düşünün, sadece birkaç metre önünü görür. California’dan New York ’a tüm yolu sadece bu birkaç metreyi görerek gidebilirsiniz. Hayat da böyle ilerler; görmesek de yolun devam edeceğine güvenirsek, hayat bizi gerçekten gitmek istediğimiz noktaya götürecektir. çünkü siz böyle olmasını istersiniz.

Merdivenin tümünü görmeniz gerekmez, ilk adımı atın yeter. Martin Luther King, JR (1929-1968)

Merak edilen diğer bir konu da oluşumun ne kadar zaman alacağı. Araba, ilişkiler, ya da olması istenen şeyler, ne zaman gerçekleşecek?

Bunun bir kuralı yok, 3 dakika veya 3 gün veya 30 gün de olabilir. Bence bu daha çok sizin evrenle ne kadar aynı hatta olduğunuzla ilgili.. İsteğinizin büyüklüğü – Evren için bunun bir önemi yoktur. Bob Doyle (Yazar) Bilimsel olarak, size göre devasa bir şeyle size göre çok küçük bir şeyi kendinize çekmek arasında bir fark yoktur. Evren hepsini de hiç çaba harcamadan gerçekleştirir. Çimenler hiç çaba harcamadan çıkar, evrenin müthiş bir düzeni vardır. Her şey zihnimizdedir! “Bu çok büyük, olması zaman alır” diyen de, “bu ufak bir şey hemen olur” diyen de biziz.Bunlar bizim tanımladığımız ölçütlerdir, evrene göre böyle kurallar yoktur. Eğer hemen olmasıyla ilgili duygular üretirseniz, cevap verir. Bazı insanlar ufak şeylerle daha rahat olurlar. O yüzden istemeye küçük bir şeyle başla, mesela bir fincan dolusu kahve ile deriz. Kendinize güzel bir fincan dolusu kahve dileyin bugün için mesela. Uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünün. İlginç bir şekilde birileri, o kişi hakkında konuşacaktır yanınızda ve o kişi sizi arayacak veya mektup yazacaktır.

İnsanlar benim park yeri bulma becerime şaşırırlar. Bunu “sır”rı ilk kavrayışımdan beri yaparım. Tam istediğim gibi bir park yeri hayal ederim ve %95, o yer benim için hazırdır. Bana sadece park etmek kalır. %5 oranda ise oranın boşalması için bir iki dakika beklerim; bunu hep yaparım.

Güçlü Süreçler Çok fazla insan, mevcut koşullarında kendini kıstırılmış, sıkışmış hisseder. Şuna dikkatinizi çekmek isterim; şu anki koşullarınız ne olursa olsun o sadece şu anki gerçekliğinizdir ve şu anki gerçeklik, bu “sır”rı öğrenmenizle beraber değişmeye başlayacaktır.Bazen bu sıkışma, sizin yüzünüzdendir, çünkü aynı şeyleri tekrar tekrar düşünürsünüz ve aynı sonuçları tekrar tekrar yaşarsınız. Sebebi şudur ki, çoğu insan düşüncelerinin büyük kısmını, gözlemlerine dayanarak oluşturur. Ne olduğuna bakarken, ne olduğunu düşünmeye başlarsınız, Ne olduğunu düşünürken, çekim yasası size daha fazlasını getirir sonra, siz onun sadece ne olduğunu incelerseniz ve incelerken ne olduğu üzerine düşünürseniz çekim yasası onun ne olduğunu incelemenizin sonuçlarını size getirir. sonra da siz onun

Bu kısmı daha önce görmüştük değil mi?

Karşınıza çıkana olumlu bir yönden bakmanın bir yolunu bulmalısınız. Birçok insan mevcut durumlarına bakıp “Ben buyum!” der, siz bu değilsiniz! Siz geçmişte böyle idiniz. Şu anki durumunuza bakarsak; diyelim ki bankada çok paranız yok, ya da ilişkileriniz, sağlığınız istediğiniz gibi değilse bu kim olduğunuzla ilgili değil. Bu sizin geçmişteki düşünce ve hareketlerinizle ilgilidir.

Sürekli bu döngüyü tekrarlarsanız kendinizi şu andaki koşullarınızla tanımlarsanız gelecekte de aynılarını yaşamaya kendinizi mahkum edersiniz!

Yaşadıklarımız, düşündüklerimizin sonucudur.Buddha
Hayatınızı düzenlemek için şimdi ne yapabilirsiniz?

Size şunu önerebilirim; minnettar olduğunuz şeylerin listesini yapmaya başlayın. Çünkü bu düşüncenizi ve enerjinizi değiştirir. Bu egzersizden önce istemediklerinize, sahip olamadıklarınıza, sorunlarınıza odaklanıyor olabilirsiniz. Bu egzersizden sonra farklı bir yöne dönmeye başlarsınız: Hoşlandığınız her şey için minnettar olmaya başlarsınız. Minnet gerçekten de daha fazlasını hayatınıza getirir. Herkes bilir, küçük şeyler için şükretmek, daha fazlasını istemektir!

Her zaman şükretmek, kaynakları size doğru çeker.

Düşündüğümüz ve şükrettiğimiz şeyleri kendimize çekeriz.

Bu hepimizin her gün yapması gereken çok güçlü bir egzersiz ve benim için, her sabah yaptığım güçlü bir egzersiz. Uyanmak ve “teşekkür ediyorum” demek, ve diş fırçalarken, şükrettiğim şeyleri düşünmek. Sabah rutin işlerimi yaparken bu minnet duygusunu hissetmek. Sahip olduklarınızla ilgili hislerinizi ne kadar çabuk değiştirirseniz minnet duyduklarınızı o kadar çabuk hayatınıza çekersiniz. Çünkü etrafınıza bakar ve “istediğim arabaya sahip değilim” “istediğim eve sahip değilim vs ” derseniz durun durun, bunlar istemediğiniz şeyler! Sahip olduğunuz için şükrettiğiniz şeylere odaklanın. mesela bu filmi izleyecek gözleriniz var! ya da sahip olduğunuz giysiler, sahip olduğunuz için şükrederseniz, kısa süre sonra daha iyisine kavuşursunuz!

Herkesin, işlerin kötü gittiğini Lee Brower (Öğretmen) düşündüğü zamanlar olur. Ben de böyle bir zamanımda, bir taş buldum. Beni bu taşı tutarken görebilirsiniz. Bu taşı cebime koydum. Bu taşa her dokunduğumda şükrettiğim bir şeyi düşünürüm. Her sabah kalktığımda cebime koyarım, şükrettiklerimi düşünürüm, Geceleri n’aparsınız, cebinizi boşaltırsınız ve o hep oradadır.
Bu taşla ilgili inanılmaz deneyimlerim oldu, mesela Güney Afrikalı bir arkadaşım vardı, bu taşı düşürdüğümü gördü, ne olduğunu sordu; O nedir?
ona bunun bir şükran taşı olduğunu söyledim. Şükran Taşı. 2 hafta sonra bana Güney Afrika’dan bir e-posta attı, oğlu bir çeşit hepatitten ölmek üzereymiş, benden 3 tane şükran taşı istedi. Şükran taşı, yolda bulduğum sıradan bir taştı, ve “tamam” dedim. Ona en özel taşları bulacağım konusunda garanti verdim ve bir nehir kenarına gidip, taşları seçtim ve ona yolladım. 4-5 ay sonra ondan bir e-posta aldım: “Oğlum iyi, her şey yolunda” diyordu, “Tanesi 10 dolardan, 100’den fazla şükran taşı sattık, ve paranın hepsiyle bağış yaptık, çok teşekkür ederiz.” şükretmek çok önemli.

Hayatınızı değiştirmeye başlamak için önereceğim bir diğer yol: tasavvur etmek.

Bunun sizin için ne kadar güçlü olabileceğini anlatamam. Tasavvur etme yöntemini, Apollo programından aldım Dr. Denis Waitley (Psikolog) ve 1980-90’lar boyunca olimpik programa uyguladım, bu sonradan “görsel prova” adını aldı. Tasavvur ettiğinizde, gerçekleştirirsiniz! Zihinle ilgili gözlemlediğimiz ilginç bir nokta şuydu: olimpik atletleri alıyor ve onları gelişmiş biyolojik gözlem makinalarına bağlıyorduk ve onlara sanki şu anda yarışmadalarmış gibi koştuklarını imgelemelerini söyledik. Sonuç inanılmazdı, zihinlerinde koşarken de aynı kaslar, sanki koşudaymış gibi aynı zamanda kasılıyordu.Bu nasıl olabilir?

Bence, bir şey zihninizde oluyorsa, madden de olacaktır. Zihindeyse, bedende de olacaktır. Tasavvur ederken, zihninizde o resmi canlandırırken her zaman ve sadece sonucu düşünün. Örneğin, ellerinize dikkatlice bakın! Gerçekten dikkatlice derinizin rengine, benlere, damarlarınıza, parmak boğumlarınıza, el çizgilerinize, tırnaklarınıza gözlerinizi kapatmadan önce bunları iyice inceleyin ve sonra elinizi, parmaklarınızı yeni arabanızın direksiyonunda hissedin. Bu gerçek, holografik bir deneyimdir. O kadar gerçektir ki, o an arabaya ihtiyaç duymazsınız çünkü zaten arabanız vardır! Çekimi harekete geçiren bu histir, düşünceyle ilgili resim değildir. İnsanlar olumlu düşünüp, tasavvur ederlerse yeterli olacağını düşünürler, ama, bunu hissetmezlerse çekim gücünü yeterince oluşturamazlar. Burası “sır”rın gerçekten harekete geçtiği andır. Kendinizi arabanın içinde hissedersiniz. “Umarım bir gün o arabayı alabilirim.” veya “Bir gün o araba benim olacak.” değil, çünkü siz “şu an” ile ilgili bir his içindesinizdir, bir saat sonrası veya gelecekle ilgili değil. Eğer “gelecekte inşallah” duygusuyla yaşarsanız, o hep “gelecekte inşallah” kalacaktır. Neşeyi hissedin, mutluluğu hissedin. Karanlık ve sessiz bir odada ne kadar aptalca gelse de, bağırın! Bunu yapın! Birçokları “Hadi ama, bunu yapmam şart mı?” diyecek.

Bu değişimi ne kadar istediğinize bağlı! Bu duygu, evrenin gücünü göstermesine bir geçit olacak. Bu gücün ne olduğunu söyleyemem, tek bildiğim, onun var olduğu.
Alexander Graham Bell (1847-1922)

Bizim işimiz “nasıl” olacağını bilmek değil. “Nasıl”lar evrenin işi. Evren hayalinizle aranızdaki en kısa, ahenkli, hızlı yolu her zaman bilir. Beklediğinizde, evrenin size getirdiğine hayran kalacaksınız. Bu, sihrin ve mucizelerin olduğu noktadır. Her gün bu tasavvur etme egzersizini yapacaksanız -ki bu bir angarya olarak görülmemeli- şunun altını çizeyim; sırla ilgili buradaki en önemli nokta gerçekten mümkün olduğu kadar “iyi” hissetmeniz gerekliliği. Gerçekten bu yönde yaşayan insanlarla, hayatın sihrini yaşamayan insanlar arasındaki tek fark: bu sihri yaşayan insanlar, bu yöntemleri hep kullanırlar ve sihir onlar için bir kez değil, her zaman gerçek olur. Çünkü onlar bunu her an tekrar hatırlar ve tekrar tekrar uygularlar, sadece bir kereliğine değil!

İnsanlar bu yönteme bir süre kapılırlar, ve uygulamaya başlarlar. “Bu işi çözdüm, hayatımı değiştirmeye başlayacağım” derler, ama daha henüz sonuçlar oluşmaya başlarken, yüzeysel bir bakışla “bu yöntem işe yaramıyor” derler ve vazgeçerler ve evren de der ki “isteğin benim için emirdir” ve her şey başa döner!
Çekim yasasıyla ilgili bir örnek verirsem, 1995’de kendime bir “hayal panosu” yaptım. Bu panoya sahip olmak veya ulaşmak istediklerimin resimlerini astım. Ev, araba,eşim vs. ve her gün, ofisimde otururken, panoya bakarak, isteklerimi -sanki elde etmişçesine- tasavvur ettim. Sonra taşınırken tüm eşyaları kutulara kaldırdık ve 5 yıl içinde 3 ayrı yere taşındık ve en son California ’daki bu eve eski evimizdeki eşyalar, kutular da geldi. Bir sabah 7:30 da, oğlum ofisime girdi, kapı önündeki 5 yıldır kapalı kutunun üzerine oturdu, Oğlum kutuya vurmaya başladı ve dedim ki: “canım çalışıyorum, lütfen yapma” o da dedi ki: “Baba bunun içinde ne var?”
“İçinde hayal panom var, canım” dedim. “Hayal panosu nedir?
” “Ulaşmak istediğim hedefleri yerleştirdiğim bir pano” dedim. Tabii sadece 5,5 yaşında olduğundan beni anlamadı. Ona göstermek daha kolay bir yol olacaktı. Kutuyu açtım, panoları çıkarttım, panoda 5 yıl önce hayal ettiğim evin resmini gördüm ve şoke oldum, çünkü biz o evde yaşıyorduk, haberim bile yoktu ama tamamen aynı evi almıştım. Eve bakıp ağlamaya başladım, dağılmıştım. “Neden ağlıyorsun?
” “Canım, nihayet çekim yasasını tamamen anladım, nihayet kuvvetle hayal etmeyi anladım, okuduğum, üzerine çalıştıklarımın nasıl işlediklerini anladım, hayatım boyunca, şirketler için yaptığım, benim hayatımda da işe yaradı Hayalimdeki evi almıştım, haberim bile yoktu.”
Hayal etmek herşeydir. O, gelecekte yaşanacakların ön gösterimidir. Albert Einstein (1879-1955)

Ne istediğinize karar verin, elde edebileceğinize inanın, hak ettiğinize ve mümkün olduğuna inanın ve günde birkaç kere gözlerinizi kapatıp hayal edin. Hayalinizi; elde ettiğinizdeki duygularınızı hissetmeye çalışın. Ondan sonra, şu anda sahip olduğunuz için minnettar olduklarınıza odaklanın ve bundan zevk alın, evrene bunu yayın. İnanın evren bunu nasıl oluşturacağını bilir.

Paranın Sırrı “Sır” benim için büyük bir değişim yarattı. Jack Canfield (Yazar)

Babam çok olumsuz bir insandı. Zenginlerin diğer insanları aldatan, kandıran insanlar olduklarını düşünürdü. Ben de paraya dair olumsuz inançlarla yetiştim: paran varsa, sen kötü biriydin, sadece kötü insanların parası olurdu, “Para ağaçta yetişmiyor”, “Beni Rockefeller’mı sanıyorsun?” en sevdiği sözlerdendi.. Tabii ben de hayatın zor olduğuna inanarak büyüdüm, hayat “zor ve mücadele dolu” idi. Ancak W. Clement Stone ile tanıştıktan sonra hayatımı değiştirmeye başlayabildim. İnsan, aklının tasarlayabildiği kadarını elde eder.

W. Clement Stone (1902-2002) C. Stone ile çalışırken bana, ‘gerçekleştiği zaman beni hayrete düşürecek şeyleri’ hedeflememi söyledi.
Aklımı başımdan alacak şeyleri. “Oluştuğu zaman bileceksin ki gerçekleşti, çünkü sen onu istedin” O zaman yılda 8000 dolar kazanıyordum; “Yılda 100.000 dolar kazanmak istiyorum.” dedim. Nasıl gerçekleşeceği ile ilgili bir fikrim yoktu. Herhangi bir stratejim ya da fikrim yoktu. Sadece şunu söyledim: “Olacağına olan inancımı bildireceğim. O gerçekmişçesine davranacağım ve gerisini evrene bırakacağım.” ve yaptım da Her gün gözlerinizi kapayıp hedefinize ulaştığınızı hayal edin. Kendime bir 100.000 dolar yaptım ve tavana yerleştirdim. Böylece sabah uyandığımda ilk dikkatimi çeken o oluyordu ve gözlerimi kapatıp, 100.000 dolara sahip olduğumu hayal ediyordum. 30 gün boyunca hiçbir şey olmadı. Müthiş bir fikir veya para teklifi gelmedi. Sonra bir gün duşta aklıma 100.000 dolarlık bir fikir geldi. Bir kitap yazmıştım ve eğer kitabım 400.000 satarsa bu parayı kazanabilirim dedim. Bir kitabım vardı, ama bu düşünce hiç aklıma gelmemişti. İşin püf noktası da şu: İlham geldiğinde, ona güvenin ve harekete geçin! Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Nasıl olup da kitabımın o kadar satacağını bilmiyordum?
Sonra bir markette National Enquirer’i gördüm. Daha önce milyonlarca kez görmüştüm, ama önemsememiştim. Ama birden dergi önemli hale geldi ve dedim ki “kitabım orada tanıtılırsa istediğim kadar satılabilir.” Altı hafta sonra New York’ta bir konuşma yaptım. Bir hanım yanıma geldi “Harika bir konuşmaydı, sizinle röportaj yapmak isterim, kartımı vereyim” dedi. “Nerede yazıyorsunuz?” dedim.
“Serbest çalışırım, ama çoğunlukla National Enquirer’a yazarım.” Zihnimde “Alacakaranlık Hikayeleri”nin müziğini duymaya başladım, bu gerçekten işliyor! Sonuçta makale yayınlandı ve kitabım satmaya başladı. Söylemek istediğim, hayatıma tüm bunları çeken bendim ve kısa kesmek gerekirse, 100.000 dolar değil ama 92.327 dolar kazandık. “Bu işe yaramayacak!” dediğimizi mi düşünüyorsunuz?
Hayır, sürekli “Bu harika olacak!” dedik. Sonra eşim bana dedi ki: “100.000 dolarda işe yarıyorsa neden 1 milyon dolarda yaramasın?” “Bence de, hadi deneyelim!” Yayıncım, ilk ‘Tavuk Suyuna Çorba’kitabıma üzerinde gülen bir yüz olan, bir milyon dolarlık bir çek yazdı! Çünkü bu da onun yazdığı ilk milyon dolarlık çekti. Ben bu “sır”rın işe yarayıp yaramadığını test ettim, ve işe yaradığını kendim gördüm. ve sonraki her günümü bu şekilde yaşadım.

Bu filmi izleyen birçok insanın şöyle dediğini duyar gibiyim:

“Hayatıma daha fazla parayı nasıl çekerim?”

“Nasıl daha fazla bolluk ve servet sahibi olurum?”

“Nasıl işimi daha fazla sever, ve kredi kartlarıyla baş ederim? “

“Nasıl daha fazlasına sahip olurum?”

Niyet edin! Bu yine “sır” ile ilgili konuştuklarımıza çıkar. Yapmanız gereken, evrenin katalogundan istediklerinizi seçmek. ve nakit bunlardan biriyse, ne kadar istediğinizi söyleyin. “Önümüzdeki 30 günde, beklenmedik bir yerden 25.000 dolar gelmesini istiyorum.” deyin veya her neyi istiyorsanız.. Birçok insanın hedefi borçlarını ödemektir, oysa bu düşünce şekli sizi hep borçlu tutacaktır. Düşündüğünüz şeyi kendinize çekeceksiniz, “Ama ben bundan kurtulmayı düşünüyorum.” derseniz, kendinize çekersiniz. Borç üzerine düşündükçe, borcu çekeceksiniz. Kendinize günlük bir otomatik geri ödeme program yapın ve “bolluğa odaklanmaya” başlayın. Birçokları bana “seneye kazancımı ikiye katlamayı istiyorum” der ama, hareketlerini ve bunun gerçekleşmesi için gerekli olanları yapmadıklarını gördüğünüzde ya da “bunu yapamam” dediklerinde bilin bakalım ne olur?

Tahmin edin – “isteğin benim için emirdir!” Yeterli para olmadığından yakınırken, arkadaşınıza bundan bahsederken, bundan dolayı mutsuzken, bununla ilgili düşüncenin oluşumunu sürdürürsünüz ve bu izlediğiniz bir şeyi istemekten çok farklıdır. Daha fazla para istemek yerine, ne kadar az olduğuna odaklanırsınız. Bu “sır”rı ilk anladığımda birçok fatura ödüyordum, David Schirmer (Yatırım Eğitmeni) bir sürüsü de sürekli posta kutuma doluşuyordu. “Bunu nasıl değiştirebilirim?” dedim. Çekim yasası “Neye odaklanırsan elde edersin?”der. Bankadan hesap belgemi aldım, mevcut bakiyemin olduğu yeri silerek, olmasını istediğim miktarla değiştirdim ve bana sadece çeklerin gönderildiğini hayal ettim. Bir ay içinde işler değişmeye başladı. ve bu inanılmazdı. Artık sürekli çek alıyorum, fatura da geliyor, ama daha çok çek alıyorum.

“Para kazanmak zordur.”inancıyla büyüdüm. bunu “para kolay ve sık kazanılır” düşüncesiyle değiştirdim.

Başlangıçta yalan gibi gelir.Beyninizin bir kısmi “Seni yalancı, para zor kazanılır.”der. Bir süre bu düşünceler zihninizde bir tür tenis maçı yapar. Servet yaratmaya gelince, bu tamamen nasıl düşündüğünüzle ilgilidir. Birebir konuşmalarla yaptığım danışmanlığın %80’i düşünce şekli ve psikolojileriyle ilgilidir. Dinleyenler “Bunu sen yapabilirsin ama, ben bunu yapamam!”der, oysa herkesin, parayla ilişkisini düzenleyecek kapasitesi vardır.

Parayla hiçbir sorunu olmayan ama ilişkileri dökülen pek çok insan tanıyorum ve bu da zenginlik değildir, cidden değildir. Paraya odaklanarak kendinize çekebilirsiniz ama bu varlıklı olacağınız anlamına gelmez. Tabii ki para zenginliğin bir parçasıdır, ama sadece bir parçasıdır. Çok maneviyatı olan ama her zaman hasta ve kırgın olan insanlar tanıyorum; bu da varlık değildir. Hayat her alanıyla birbirine bağlıdır.

Batı kültüründe yetişmiş birçok insan başarılı olup, istediği işe, eve sahip olmak ister; ama tüm bunlara sahip olmak, asıl isteğimiz olan mutluluğu bize garantilemez! Bunlar iç huzuru bize getirmez, tersine iç huzuru ve mutluluğu sağlamak kendimize bunları çeker. Marci Shimoff (Yazar)
İlişkilerin “Sır”rı Benim için “sır” şudur: Marie Diamond (Feng Shui Danışmanı) hepimiz bu evrende yaratıcıyız, ve meydana getirmek istediğimiz her dilek gerçekleşecek, duygu, düşünce ve dilekleriniz çok önemli çünkü oluşacak!
Bir gün bir eve gittim. Ev sahibi ünlü bir sanat yönetmeniydi. Her köşede güzel, çıplak ve sırtını dönmüş, “Sana bakmam.” der gibi oturan kadın resimleri vardı. “Bence aşk hayatınızda sorun yaşıyorsunuz” dedim.
“Siz müneccim misiniz?
“Nedir?” dedi.
“Tam yedi yerde aynı kadın resmi var.”
“Resim yapmayı seviyorum, hepsini kendim yaptım.”
“Bu daha da kötü.”
“Çünkü tüm yaratıcılığınızı buna koymuşsunuz.”
İşi gereği etrafı aktrislerle dolu olan çok yakışıklı bir adamdı, ama romantizm yaşayamıyordu.
“Ne istiyorsunuz?”
“Haftada 3 kadınla buluşmak istiyorum.”
“Tamam, kendinizi 3 kadınla resmedin ve evin her köşesine koyun.”
6 ay sonra Avrupa’da, ona tekrar rastladım ve aşk hayatını sordum.
“Harika, sürekli arıyor, buluşmak istiyorlar.”
“Çünkü siz dilediniz.”
“Haftada 3 randevum oluyor.”
“Sizin adınıza sevindim.”
“Ama artık düzenli bir ilişki istiyorum. Evlilik istiyorum ve de romantizm “
“O zaman resmini yapın!”
Böylece kendini güzel, romantik bir ilişkide resmetti. Bir yıl sonra evlendi ve halen çok mutlu. Çünkü farklı bir dilek ortaya koydu. Aslında yıllardır istiyordu ama gerçekleşmemişti. Çünkü dileği kendi oluşturduğu dış koşullar -evi- nedeniyle oluşamamıştı ve engellenmişti.
Bu bilgiye sahipseniz, onunla oynamaya başlayın. İlişkilerde önemli olan kimin ilk olarak ilişkiye girdiğidir; Lisa Nichols (Yazar)

Burada partnerinizden değil, sizden bahsediyorum, Siz kendinizden hoşlanmazken, nasıl bir başkasının sizden hoşlanmasını beklersiniz?

Çekim yasası size istediğinizi getireceğine göre, şu soruya çok ama çok net cevap vermelisiniz; Kendinize, diğerlerinin size davranmasını istediğiniz gibi mi davranıyorsunuz? Kendi kendinizin çaresisiniz, John Gray (Psikolog)

Karşıdan beklemeyin, onun yerine zamanınızı kendinize istemeye ayırın. O bolluğu hissedin ve istedikleriniz size aksın. Partnerimin bana güzelliğimi göstermesini beklediğim ilişkilerim oldu. Onun bana güzelliğimi göstermesine ihtiyaç duyuyordum. Çünkü kendimi güzel hissetmiyordum. Çünkü büyürkenki idollerim Charlie’nin Melekleri, ve Wonder Woman idi ve hepsi de harika kadınlardı ve ben hiçbirine benzemiyordum. Bu böyle devam etti, ta ki ben Lisa’ya, olduğu gibi aşık olana dek.. Dolgun dudaklar, yuvarlak kalçalar, çukulata ten, Bundan sonra dünyanın geri kalanı Lisa’ya aşık olmaya başladı. Sizinle ilgili harika bir şey söyleyeceğim. Kendimle tam 44 yıl çalıştım, kendimi öpmek istiyorum.

Çünkü siz kendinizi seveceksiniz.. Burada kibirden değil, sağlıklı bir ruh halinden bahsediyorum ve kendinizi sevdikçe, başkalarını da seversiniz.

Bazen “İşteki insanlar çok negatif.” ya da “Birlikte yaşadığım adam çok asabi.” ya da “Çocuklarımla başım dertte!” derler. Kendinizi etrafınızdaki insanların en iyi yönlerini görmeye alıştırın. Birlikte çok zaman geçirdiğiniz insanların iyi yönlerinin bir listesini yapın. Kötü bir olay yaşadığımız, kötü bir ilişkimiz olan biri olabilir. Zihninizde, biraz çabayla onun en sevdiğiniz yönlerine odaklanırsanız, o da size daha çok öyle davranır. Bunu gerçekleştiremeseniz bile, o kişiler, sizin ondan beklediğiniz modda veya davranış durumunda değillerse eğer, kısaca ters bir durum söz konusu ise, çekim yasası sizi ayni ortamda tutmayacaktır, frekanslarınız tutmayacaktır. İyi hissetme potansiyelinizi fark ediyorsanız, başkasından farklı olmasını beklemezsiniz ve iyi hissedersiniz. Dünyayı, eşinizi, çocuğunuzu kontrol etme isteğinin verdiği imkansızlık hissinden kurtulur, özgür hissedersiniz.

Kendi gerçekliğinizi yaratan sadece sizsiniz. bir başkası değil. Sadece siz!

Sağlığın “Sır”rı Vücudumuz düşüncemizin bir ürünü olduğuna göre, John Hagelin (Kuantum Fizikçisi) modern tıpta artık anlıyoruz ki düşüncelerimiz vücudumuzun görüntüsünü, işleyişini ve sağlığını etkiler. Plasebo etkisinin iyileştirme sanatında bir yöntem olduğunu biliyoruz.

Plasebo, herhangi bir etkisi olmayan, içi şeker veya başka birşey dolu kapsüllerdir. Hastaya bunun etkili olduğunu söylersiniz ve ilacın vereceği aynı tepkiyi alırsınız, hatta bazen plasebo o etki için tasarlanan ilaçtan daha fazla etki gösterir. İyileşmede en önemli faktör insan zihnidir. Bazen ilaçlardan daha çok işe yarar. Hasta olan kişide, önce hemen ilaç kullanmak yerine, zihninde bunu yaratan düşünceyi araştırma seçeneği vardır. Eğer ölümcül akut bir durum sözkonusu ise tabii ki zihinsel nedenleri araştırmak yerine hemen ilaç kullanmak daha akıllıca olacaktır. İlaçları hemen silmemek lazım, her türlü tedavinin bir yeri vardır.

İyi hissetmenin, akan tek bir ırmağı vardır, Saf pozitif enerjinin ırmağı ve tüm evren bununla doludur. Burası temelleri refaha dayalı bir dünya. Refah her yerde bulunur. Bu refahın ve bolluğun size akmasına izin verirseniz çok çok iyi hissedersiniz ve bunu reddederseniz pek de iyi hissetmezsiniz. Kabul ya da reddettiğiniz tek bir bolluk ve refah akımı vardır ve duygularınız size ne yapacağınızı söyler: bu akıma direnebilir ya da izin verebilirsiniz. Yeni dönem hastalıklarını taşıyan hastaları görmüşsünüzdür.

Durun ve bu kelime üzerine düşünün: dis-ease. (hastalık) Kelime üzerine yoğunlaşın. Bir vücut var ve o ease (rahat) değil. Binlerce hastalık ve tedavi şekli var Dr. Ben Johnson (Hekim) ama hepsi tek bir şeyin sonucudur; stres. Bir zincire ya da düzeneğe yeterince stres uygularsanız kırılır. Psikolojimiz hastalıkları yaratır. Bu şekilde yeterince mutlu ve minnettar olmadığımızı kanıtlar; vücudumuzun belirti ve işaretleri kötü bir şey değildir.

Bir hastalığı ortaya çıkan bir kişinin sıkça sorduğu, doğru düşünce yöntemleriyle, bunu yenip yenemeyeceğidir?
cevabı; “Evet, yenebilirsiniz.”
23 Kasım’da meme kanseri olduğumu öğrendim. Güçlü bir inançla ve tüm kalbimle zaten iyileşmekte olduğuma inandım, gün boyunca iyileştiğim için şükrettim. Tekrar tekrar iyileştiğime şükrettim. İyileştiğime tüm kalbimle inandım. Sanki hiç kanser olmamışım gibi düşündüm. Bu süreçte iyileşmeme yardımcı olmak için komedi filmleri izledim, Yaptığım sadece buydu: Bol bol gülmek. Hayatımıza hiç stres sokmadık çünkü stresin, iyileşmeye çalışan biri için en kötü şey olduğunu biliyorduk. Tanı konduktan sonra iyileşmem yaklaşık 3 ay sürdü ve kemoterapi ve radyoterapi almadım.

Kendini iyileştirmeye dair temel bir yapımız var. Bir yarayı kapatabilirsiniz, bir enfeksiyon kaptığınızda bağışıklık sisteminiz onu yok eder. Bağışıklık sistemimiz kendimizi iyileştirmek için vardır.

Hastalık sağlıklı ruh hali olan bir vücutta var olamaz. Vücudunuz her saniye milyonlarca hücreyi yok edip yenilerini yapıyor. Vücudumuzun bazı parçaları, kendilerini birkaç günde, bazıları birkaç ayda, bazıları birkaç yılda yeniler. Yani birkaç yılda bir, yepyeni bir vücudumuz olur. Bir hastalığınız varsa, ona odaklanıp insanlara bundan bahsediyorsanız, daha fazla “hasta hücre” üretirsiniz! Kendinizi çok sağlıklı farz edin. Hastalıkla ilgilenmeyi doktora bırakın. Kalçanızdaki ağrı nedeniyle korku hissetmekle o ağrıya umut dolu yaklaşmak arasındaki farka dikkat edin! Korku ve umut arasındaki fark “iyileşmek ya da iyileşmemek” tir. Daha mutlu düşünceler, daha mutlu bir vücut biyokimyası oluşturur ve bu da daha sağlıklı ve mutlu bir beden yaratır.

Tam tersi olumsuz düşünce ve stres vücudu ve beyin fonksiyonlarını düşürür. Çünkü düşüncelerimiz vücudumuzu tekrar tekrar yaratır, düzenler, kurar. Kendimizi psikolojik stresten uzak tutarsak vücut programlandığını yapar: Kendini iyileştirir.

Yenilenen böbrekler gördüm. İyileşen kanserler gördüm. Geri gelen veya düzelen görme yetisine tanık oldum. Her zaman iyileştirilemez (incurable) olanın anlamının içten gelen iyileşme (in-curable) olduğuna inandım. Kendinizi iyileştirip hayatınızı iyileştirebilirsiniz. Hikayem 10 Mart 1981’de başladı. Tüm hayatım asla unutamayacağım o günde değişti. Bir uçak kazası geçirdim. Hastanede gözlerimi açtığımda tamamen felçtim. Omuriliğim zedelenmişti. Omurlarım kırılmıştı. Yutma fonksiyonum bozulmuştu öyle ki bir şey yiyip içemiyordum. Diyaframım zedelendiğinden nefes bile alamıyordum. Tek yapabildiğim göz kırpmaktı. Doktor, hayatım boyunca bir sebze gibi kalacağımı söyledi. Hayatımın geri kalanında sadece gözlerimi kullanabilecektim, bana çizilen tablo böyleydi. Ama onların ne düşündüğünün bir önemi yoktu, benim düşündüğüm tek bir şey vardı: “Noel’e kadar yürüyeceğim!”Zihnimde kendimi hastaneden yürüyüp çıkan sağlıklı bir insan olarak resmettim. Hastanede yapabildiğim tek çalışma zihnimi bu yönde çalıştırmak oldu. Doktorlar bir daha normal soluk alıp veremeyeceğimi, çünkü diyaframımın zedelendiğini söylemişlerdi ama içimden “derin nefes al, derin nefes al” diyen o küçük sesi dinledim ve bir gün o nefesi aldım ve onlar buna bir açıklama bulamadılar. Beni hedefimden uzak düşürecek hiçbir düşünceyi zihnimde tutmadım. Noel’de hastaneden yürüyerek çıkmak hedefimdi. Hastaneden kendi ayaklarımın üstünde yürüyerek çıktım.. Onlar bunun mümkün olmadığını söylemişlerdi, o günü asla unutamam.

Bu filmi şu anda izleyenlere hayatımı ve bu hayatta neler Morris Goodman (Mucize Adam) yapabileceklerini beş kelime ile özetleyecek olursam:
İNSAN NEYİ DÜŞÜNÜRSE, O OLUR.

Dünya’nın “Sır”rı Etrafımızda hayatını koşullu yaşayan birçok insan var. Etraflarına bakarlar, güzellikleri görürler ve derler ki: Evet, bunlardan daha fazla istiyoruz, “bunun için mücadele etmeye, enerjimizi, paramızı vs. harcamaya devam edeceğiz” ve etraflarında istemedikleri şeyleri, kendilerinin ya da başkalarının yaşamasını istemedikleri korkunç olayları görünce de “bunlardan kurtulmak için bir şeyler yapmamız lazım” derler. Bilmezler ki istenmeyeni ittikçe ona güç verirler! Bu dünyada savaş var; güce karşı, kansere karşı, erken yaşta gebeliğe karşı, terörizme karşı, şiddete karşı, tekrar belirtelim terörizme karşı.. Terörizme karşı bir savaş olduğunu belirtmiş miydik?
Tüm bu girişimler sadece daha fazlasını doğuruyor! Çünkü “Hayır!” deyip ortadan kaldıramazsınız, “Hayır!” diye bağırdığınızda çekim yasası onu oluşturur!

Neye direnç gösterirseniz varlığını sürdürür! Carl Jung (1875-1961)

Çünkü “bunu istemiyorum, bana kötü hissettiriyor” dediğinizde; o güçlü ruh hali ile bu durumun yaratılmasına kaynak oluşturursunuz. Savaş karşıtı hareket daha çok savaş yaratır! Uyuşturucu karşıtı hareket daha fazlasını yaratır! Çünkü istemediğimizin üzerine odaklanmış oluruz. İnsanlar “Bunlar gerçek, niye bu konuya odaklanmayayım?” derler. Bu aynı şuna benzer, biri yapılmasını istemediği bir davranışa fazlaca dikkatini verirse bir zaman sonra “Bunu ben de yapmalıyım.” der. Gerçekten bu mantığı anlamıyoruz.

Rahibe Teresa parlak bir insandı. “Ben hiçbir savaş karşıtı harekete katılmam, eğer bir barış ortamı varsa, beni çağırın.” derdi.

Sır”rı biliyordu, anlamıştı. Dünyaya yaydığı düşünceye bakın. Eğer savaş karşıtıysanız barış için çalışın. Hale Dwoskin (Yazar)

Eğer açlığa karşıysanız insanların daha çok yiyecek bulması için çalışın.

Eğer kötü politikacılara karsıysanız, rakibi için çalışın. Sıklıkla seçimleri insanların gerçekten karşı olduğu adaylar kazanır, Çünkü tüm enerji üzerinde toplanmıştır. İstemediğinize değil, istediğinize odaklanmalısınız.

Tabii ki istemediğinize bakacak, tam tersini arayıp ne istediğinizi bulup onu oluşturacaksınız. Gerçek şu ki: istemediğinizden ne kadar fazla bahsedip yakınırsanız, onunla ilgilenip “ne kadar korkunç” derseniz, ondan daha fazla yaratırsınız. Çoğu insan bana der ki: “James, ama bilgilenmeliyim.” Tabi ki bilgilenin ama bilgilerle boğulmanız gerekmez! Sakin olmayı ve dikkatinizi istemediğiniz durumdan uzak tutmayı öğrenin ve tüm enerjinizi yaşamak istediğiniz deneyime yönlendirin. Her zaman şunu derim: İçimizdeki ses, dışardan gelenlere oranla daha gür ve daha berrak çıkmaya başlamışsa kendi hayatınızın efendisi olmuşsunuzdemektir.

Tüm dünyayı istediğiniz şekle sokmak için doğmadınız;Kendi dünyanızı seçtiğiniz şekilde yaratmak için doğdunuz.

Diğerlerine de kendi seçtikleri dünyayı yaratmaları için izin vermelisiniz, varolmaları için de elbet.. Şu anda sizin aklınıza gelmese de mutlaka biri soruyordur:

Herkes bu sırrı öğrenir ve evreni bir katalog olarak kullanırsa, herkes istediğini alırsa, geriye ne kalır?”
Herkes bunu kullanmaz ve bankayı sonuna kadar boşaltmaz mı?

Bu sırla ilgili en güzel bilgi:

Yaşamın herkes için ihtiyaçtan fazlasıyla dolu olduğudur.

İnsanlığın beyninde bir virüs gibi yaşayan bir yalan var. Bu yalan: “Herkes için yeterince iyi şey yok, burası yoksunluklar ve sınırlarla dolu bir dünya ve tüm ihtiyaçlara yetemez.”

Bu yalan insanları korkuya, endişeye açgözlülüğe sürükler ve bu duygular da onların yaşantılarına dönüşür. Böylece dünya bir kabus hapı almış gibi olur. Gerçek şu ki etrafta ihtiyaçtan fazla iyilik var, ihtiyaçtan fazla yaratıcı düşünce var, ihtiyaçtan fazla güç var, ihtiyaçtan fazla sevgi var, ihtiyaçtan fazla neşe var tüm bunlar, kendi sonsuz doğasının farkında olan bir akıldan ortaya çıkar. Dünyaya gelmiş her büyük öğretici, “Hayat bolluk içinde oluşturulmuştur.”der. Yani mevcut kaynağımızın yetersiz kaldığını fark edince, hedefimize ulaşmak için yeni kaynaklar buluruz. Kendimizi çaresiz hissettiğimizde aslında etrafımızdakileri görmüyoruzdur. İnsanlar kalplerinden geçeni yapmaya ve istedikleri gibi yaşamaya başlayınca aynı şeyleri yapmak istemezler. Bunun güzelliği buradadır. Sadece BMW’leri istemeyiz. Aynı kişiler olarak kalmak da aynı deneyimleri yaşamak, aynı giysileri giymek de istemeyiz. İstemeyiz. Boşlukları doldurun. Herkese yetecek kadar mevcut. İnanırsanız, görebiliyorsanız, harekete geçiyorsanız – size görünecektir.

Gerçek budur!

Gerçekliğinizin çeşitliliği sizi özgür bıraksın ve istediklerinizi seçin ve yaşamak istediğiniz bir şey gördüğünüzde, onu düşünün, onunla ilgili duyguyu bulun ve o duyguya bürünün, ondan bahsedin, onunla ilgili yazın onu kendi gerçekliğinize dönüştürün ve…

Yaşamak istemediğiniz deneyimleri görünce; onunla ilgili konuşmayın, yazmayın endişelenmeyin, tepki vermeyin, görmezden gelmek için kendinizi zorlayın, dikkatinizi vermeyin, istediklerinize olan dikkatinizi bölmeyin.

Geçmişteki liderlerin çoğu, “sır”rın en önemli parçası olan insanlarla paylaşmayı es geçtiler. Şimdi tarihte yeni bir sayfa açmak için en iyi zaman Çünkü, ilk defa bilgiye parmaklarımızın ucundan ulaşabiliyoruz. Sizin “sır”rınız Etrafımıza baktığımızda, kendi bedenimiz de dâhil olmak üzere gördüklerimiz sadece buzdağının tepesidir. Bir saniye elinizi tutun ve bakın eliniz bu şekilde görünüyor ama aslında öyle değil. Elinize uygun bir mikroskopla bakarsanız, sadece enerji dalgaları görürsünüz. Eliniz, yıldızlar ya da okyanus, hepsi aslında aynı şeyden meydana geldi.

Her şey enerjidir.

Şöyle anlatabilirim; Evrenimiz, galaksimiz, gezegenimiz vücudumuz, organlarımız, ve tabii hücrelerimiz, ve tabii sonra moleküllerimiz ve atomlarımız hepsi temelinde enerjidir. Hakkında konuşulacak çok fazla seviye var. Ama evrendeki her şey enerjidir.

Hangi şehirde yaşarsanız yaşayın, vücudunuzda tüm şehri yaklaşık bir hafta aydınlatacak kadar gizli enerji var!

Çoğu insan kendini bu sınırlı beden olarak tanımlar fakat siz bu sınırlı beden değilsiniz! Bir mikroskopun altında bile enerji alanları görülür.. Enerji hakkında şunu biliyoruz:

Bir Kuantum fizikçisine “Dünyayı yaratan nedir?” diye sorarsanız size “enerji” der ve enerjiyi söyle tarif eder; Yaratılamaz ve yok edilemez.

Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir.

Peki, güzel!

Bir ilahiyatçıya “evreni yaratan nedir?” diye sorduğunuzda, size “Tanrı” diye cevap verir ve tanrıyı söyle tarif eder; Yaratılamaz ve yok edilemez. Her zaman varoldu ve her zaman varolacak, form değiştirebilir, bir formdan bağımsız varolabilir.
Görüyorsunuz tarifler aynı, sadece terimler farklı. Eğer kendinizi biraz “geniş” buluyorsanız tekrar düşünün.
Siz ruhsal bir varlıksınız. Siz daha geniş bir enerji alanında hareket eden bir enerji alanısınız. Hepimiz birbirimize bağlıyız sadece bunu göremiyoruz. Birbirinden ayrı bir dışarısı ve içerisi yok. Evrendeki her şey birbiriyle bağlantılı, tek bir enerji alanı var. Siz bir enerji kaynağının uzantısısınız ve burada bu harika bedenlerinizle bulunuyorsunuz, Ama bedenleriniz sizi çoğunlukla gerçekte ne olduğunuzdan uzak tutar.
Siz enerjinin kaynağısınız.
Siz sonsuz varlıklarsınız.
Siz Tanrının gücüsünüz, Tanrıya ne diyorsanız, siz ‘o’ sunuz. Diyebiliriz ki bizler tanrının hayali ve suretiyiz.

Diğer bir deyişle evrenin kendisi bir bilinçtir. Açığa çıkan olasılıkların sınırsız hissedişiyiz ve hepsi gerçeğe dönüşecek. Bütün büyük öğretiler, yaratıcı gücün hayalinde ve suretinde yaratıldığınızı söyler.

Siz kendi dünyanızı yaratabilecek gizli yaratıcı güce sahipsiniz ve yaratıyorsunuz.

Belki şimdiye dek kendiniz için mükemmel şeyler yarattınız ya da yaratmadınız. Sizden gerçek isteklerinizi ve hayatınızdakilerin size layık olup olmadığını düşünmenizi istiyorum. Eğer değillerse, şimdi değiştirmenin tam zamanı Çünkü bunu yapacak güce sahipsiniz.

Tüm güç içerdendir ve bu yüzden kendi kontrolümüzdedir. Robert Collier (1885-1950)

Birçok insan hayatta kendini kurban olarak görür. Sıklıkla geçmişteki bir olayı neden gösterirler. Mesela çok meşgul ebeveynlerle, işlevsiz bir ailede büyümek gibi. Burada sunu belirtmeliyim: çoğu psikolog, ailelerin yaklaşık %85’inin işlevsiz olduğuna inanıyor. Yani siz çok da özel değilsiniz.

Annem ve babam alkolikti, babam bana küfrederdi ve annem ondan boşandığında altı yaşındaydım. 13’ünden 18’ine kadar sokak çetelerine takıldım. Ciddi bir motosiklet kazası geçirdim. Dallas’ta bir süre evsizdim. 15 yıl Houston da fakirlik içinde yaşadım. Çocukken öğrenme güçlüğü çekiyordum. Öğrenme yeteneğimin olmadığı söylendi. Okuyamaz, yazamaz, iletişim kuramaz, kendi başına yaşayamaz kabul edildim.

Herkesin hikayesi birbirine benzer. Sonuçta buna “n’olmuş yani” denir. Önemli olan şimdi ne yapacağınız, neyi seçtiğiniz Geçmişinize de odaklanabilirsiniz, istediğinize de odaklanabilirsiniz.

İnsanlar istediklerine odaklanınca, istemedikleri uzak düşer istediğiniz oluşur, diğeri ise kaybolur.

Düşüncelerinizi kasten ortaya çıkarmaya başladığınız, düşüncelerinizi bir amaç için kullandığınız, kendi deneyimlerinizi yaratmaya başladığınız noktaya gelmenizi istiyoruz. Çünkü düşüncenizi siz yönetirsiniz. Çekim yasasının güzel tarafı, olduğunuz yerde başlayabilmenizdir. Düşünmeye, gerçekten düşünmeye başlayabilirsiniz. Kendi içinizde mutluluk ve ahenk hislerini üretmeye başlayabilirsiniz. Yasa buna cevap verecektir. Artık farklı inançlar geliştirmelisiniz; “Evrende ihtiyaçtan fazlası var,” ya da “benim için her şey yolunda” gibi, ya da “yaşlanmıyorum, gençleşiyorum” gibi.

Çekim yasası ile tüm isteklerimizi oluşturabiliriz.

Kendinizi kültürel engellerinizden, sosyal inanışlarınızdan kurtarabilirsiniz. Bir kez daha ve kalıcı olarak sizdeki gücün dünyadakinden fazla olduğunu anlarsınız. Şimdi söyle düşünebilirsiniz:

“Bu çok güzel, ama yapamam!” Fred Alan Wolf (Kuantum Fizikçisi)

“O yapmama izin vermez,”

“Bunu yapacak kadar param yok,”

“Bunu yapacak kadar güçlü değilim,”

“Yeterince zengin değilim”, “değilim”, “değilim”, “değilim”, “değilim”

Her bir “değilim” bir yaratımdır.

İster yapabileceğinizi ister yapamayacağınızı düşünün, haklısınız. Henry Ford (1863-1947)

Bir sınır var mı; kesinlikle yok. Bizler sınırlandırılmamış varlıklarız. Yetenek, güç ve kapasitede bir tavanımız yok. Bu gezegendeki her bir yaratılmış varlık sınırsızdır.

Yaşamın “Sır”rı

Gökyüzünde tanrının sizin hayattaki amacınızı yazdığı değiştirilmez bir yazı tahtası yok.

Gökyüzünde illaki şöyle diyen bir tahta yok: Neale Donald Walsch (Yazar)

Neale Donald Walsch. Yakışıklı Adam. 21. Yüzyılın ilk yarısında yaşadı ve gerisi boşluk… Tek yapmam gereken gerçekten niye burada olduğumu anlamak için o yazı tahtasını bulmak ve tanrının benim için ne planladığını öğrenmek, ama öyle bir yazı tahtası yok. Yani amacınızı siz seçersiniz, Görevinizi kendiniz belirleyebilirsiniz. Hayatınız kendi yarattığınız gibi olur ve kimse de seçiminiz konusunda sizi yargılayamaz, şimdi ve sonsuza kadar.

Bunu anlamam yıllarımı aldı, çünkü şuna inandırılarak yetiştirildim:

Yapmam gereken bir şeyleri yapmadığımda tanrı benden mutsuz olur!

Ama esas amacımın: hissetmek ve tadını çıkartmak olduğunu anladığımda, bana mutluluk getiren davranışlarda bulunmaya başladım. Biz de bir deyiş vardır: “Eğlendirmiyorsa, yapma!” Sevgi, mutluluk, özgürlük, neşe, kahkaha hissedilmesi gereken bunlar Eğer orada oturup bir saat meditasyon veya ibadet yapmak sana keyif veriyorsa, yap yap elbet eğer salamlı sandviçten zevk alıyorsanız yiyin.

Kedimi severken haz duyuyorum,

doğa yürüyüşü yapmaktan haz alıyorum,

Kendimi sürekli o ruh halinde tutmak isterim, böylece istediğimi kendime çekecek etkiyi yaratırım ve isteğim oluşur. İçsel mutluluk başarının benzinidir. Sizi mutlu eden her şey, daha fazlasını size çekecektir. Şu anda bu mesajı alıyorsunuz, bunu hayatınıza siz çektiniz. Size iyi geliyorsa, hayatınıza geçirmeyi ve uygulamayı seçersiniz iyi gelmiyorsa, bırakırsınız. Kendinize iyi gelecek, kalbinize uyan birşeyler bulun.

Mutluluğunuzu izleyin, sadece duvarların olduğu bir yerde bile evren size kapılar açacaktır. Joseph Campbell (1904-1987)

Joseph Campbell “Mutluluğunuzu izleyin.” demiş. Bizce bu bir insanın ağzından çıkan en iyi kelimeler. Eğer biri mutluluğunu izleyebiliyorsa, siz de her konuda bolluk ve refahın izini takip edebilirsiniz. Hayatın tadını çıkarın çünkü hayat muhteşem bir yolculuk. Farklı bir gerçeklikte farklı bir hayat yaşayacaksınız. İnsanlar size bakıp “Benden farklı ne yapıyorsun?” diyecekler. Farklı olan tek şey siz “sır”ra göre hareket ediyorsunuz, böylece insanların sizin için imkansız dediklerini gerçekleştirir veya sahip olursunuz.

Yeni bir çağ başlıyor … Bu, sınırı uzay değil, akıl olan bir çağ. İnsanların tüm zihinsel ve duygusal gizilgüçlerini kullandıkları bir dünya düşünün; İnsanlar zihinlerindeki gizilgücün en fazla %5’ini kullanabilirler. Uygun bir eğitimin sonucunda bu gizilgücün %100’ünü kullanabilirler. Öyle bir dünya düşünün ki insanlar tüm zihinsel ve duygusal gizilgüçlerini kullanabiliyorlar. her yere gidebilir, her şeyi yapabilir, her şeye ulaşabiliriz. Kendinizi, istediğiniz ile farz edin, her dini kitap bize bunu söyler. Her önemli felsefe kitabı, her büyük lider, yaşamış tüm üstatlar, bize ayni şeyi söyler. Geçmişteki bilge insanları araştırın; birçokları size bu programda tanıtıldı. Hepsi “sır”rı anlamıştı.

Şimdi siz de anlıyorsunuz. Daha fazla kullandıkça daha fazla anlayacaksınız. Bu sözleri hayatınızın ilk gününde duysaydınız; her şeyin daha kolay olacağını hissediyor olabilirdiniz ve eğer sizinle hayatınızın ilk gününde konuşsaydık; ilk söyleyeceğimiz şey:

Dünya’ya hoşgeldin, yapıp, ulaşıp, olamayacağın hiçbir şey yok, sen muhteşem bir yaratıcısın, güçlü ve kesin burada olma arzunun sonucunda buradasın, peşinden git, isteğini düşünerek, ne istediğine karar vermene yardım edecek hayat deneyimini kendine çek ve bir kez karar verince bütün düşünceni ona odakla.

Zamanının çoğu bilgi toplamakla geçecek. Bilgi, istediğinin ne olduğuna karar vermeni sağlayacak, ama asıl işin ne istediğine karar verip, ona odaklanmak, ve ona odaklanarak onu kendine doğru çekmek yaratımın süreci budur.

Harika olduğunuza inanıyorum, muhteşem bir tarafınız var. Hayatta başınıza ne gelirse gelsin, ne kadar genç ya da yaşlı olduğunuzu düşünüyor olursanız olun; içinizde, dünyadan daha güçlü bir kuvvet olduğunu düşünmeye başladığınız an, gücünüz ortaya çıkmaya başlayacak, hayatınızı değiştirecek, sizi doyuracak, giydirecek, koruyacak, yol gösterecek eğer izin verirseniz varlığınızı besleyecek.
Kesin olarak bildiğim bu!
Anne, bu yardımcı olacak.

İYİ HİSSET ( FEEL GOOD)

Rahat olun, tadını çıkartın.
Yapmanız gereken hiçbir şey yok, sadece yapmayı istedikleriniz var.

A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001) Belgesel


Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 04 Aralık 2012 (ABD)

Dil: İngilizce

Senaryo: Karen Armstrong        

Yapımcı: Bram Roos       

Altyazı ve çeviri: felis agnosticus

   Özet

 A History of God (Tanrı’nın Bir Tarihçesi, Tanrı’nın Tarihi), Karen Armstrong tarafından 1993 yılında yazılmış olan ve temelde 3 büyük dinin tarihsel gelişimini anlatan bir kitaptır. Aşağıda gelecek olan belgesel metni de kitabın 1,5 saatlik çok kısa bir özeti şeklindedir.

Kitapta, insanoğlunun paganizm ile başlayan tanrı arayışının çeşitli aşamaları tarihsel süzgeçten geçiriliyor; semavi dinlerin ortaya çıkışı, gelişimi ve inanç sistemlerindeki ilginç noktalar anlatılıyor. Temelde, tanrı kavramının ve dolayısıyla dinlerin, insanın değişen dünya görüşüne ve yaşam koşullarına göre nasıl değiştiğinin altı çiziliyor, 3 büyük dinin bu kavrama dair farklı bakış açıları inceleniyor. Hem felsefi, hem de metafizik boyutuyla, insanların tanrı kavramını nasıl algıladıklarını ve nasıl deneyimlediklerini, hangi tarihsel olayların ne gibi inanç akımlarına yol açtığını ve bunların günümüze kadar ne şekilde geldiğini görmemizi sağlıyor.

   Belgesel, çeşitli din adamlarının ve teologların yorumlarıyla, kutsal kitaplardan örneklerle ve animasyonlarla renklendirilmiş olup bir tarih belgeseli şeklinde izlenmesi gereken, ama aynı zamanda kendi inançlarımızı veya inançsızlığımızı sorgulamamızı tetikleyen bir belgeseldir. 2001 yılında televizyonlarda yayınlanmıştır. Bu özellikleriyle bilgilendirici olması bir yana, hem inançlı, hem de inançsız kesimden çeşitli tepkiler almıştır. Belgeselin büyük bir bölümünde hâkim olan inançsız ama tarafsız üslup, sonlara doğru yerini, inanmak ile inanmamak arasında kalmış bir insanın üslubuna bırakır; ki zaten Karen Armstrong‘ın aşağıdaki kısa biyografisini okursanız, bunun sebebini çok daha iyi anlayabilirsiniz.

   Her ne kadar tarafsız görünen ve barışçıl bir üslubu olsa da, dinlerin güzel yanları kadar tehlikeli ve sapkın yanlarının da anlatılmış olmasını dilerdim, çok daha GERÇEKÇİ bir Tanrı (ve din) kavramı sunmuş olurdu izleyicilere. Günümüz için fazlaca iyimser bir bakış açısına sahip olduğunu ve insanlığın henüz dünyayı ve dini inançlarını bu şekilde değerlendirmekten çok uzak olduklarını düşünmeme rağmen, portrelenen “gelecekteki sevgi, barış, huzur dolu dünya” dileği, şüphesiz hepimizin istediği bir şeydir. O anlamda, yobaz ve kendilerininkinden farklı düşüncelere tahammülü olmayan bazı insanların mutlaka izlemesi gereken bir belgesel olduğu kanısındayım. Ancak ateistlerin zaman zaman oldukça da sert bir şekilde eleştirdiği (ve o kadar sert olmasa da, eleştirilmeyi hakettiğini düşünülen) kusurları yok değildir.

      Karen Armstrong, pek çok ünlü ateist (Dawkins, Dennett, Jerry Coyne gibi) tarafından sert bir şekilde eleştirilmiştir. Dennett’ın konuyla ilgili eleştiriyi yaptığı (ve hatta işi daha da ileri götürerek, Armstrong’un tutarsız teolojik çarpıtmalarını tiye almak için taklidini bile yaptığı) sunumunu izlemek ve Richard Dawkins’in Armstrong’a cevaben yazmış olduğu eleştiri yazısını okumak için tıklayın.

     Jerry Coyne ve Richard Dawkins’in eleştirilerini okumak için tıklayın.

     Kitabın yazarı ve belgeselde de anlatıcı görevini üstlenmiş olan Karen Armstrong kimdir?

   Katolik bir rahibe olarak yedi yıl geçirdikten sonra,1969’da manastırdan ayrıldı ve Oxford Üniversitesi’nden edebiyat lisans diploması alıp Londra Üniversitesi’nde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. Aynı zamanda bir kamu kız lisesinin de İngilizce bölüm başkanlığını yaptı.

   1982’de okuldan ayrılıp serbest yazarlığa ve görsel yayıncılığa başladı.1983’te orta doğuda St. Paul’ün eserleri ve hayatını konu alan altı bölümlük bir belgesel dizisi çekiminde görev aldı. Kudüs gezisi sırasında bir ateist olan Armstrong, hiçbir zaman Katolik kilisesine dönmedi ancak bağımsız bir monoteist olarak hayatına devam etti. Doğuya yaptığı seyahat ve edindiği bilgiler, kendisini çok daha mistik bir anlayışa yönlendirmiş, doğu kültürünün daha “gizemli” olan dünyasına yönelmesine sebep olmuştur. Yani özetle, Karen Armstrong Kudüs gezisinden sonra hiçbir dine mensup olmasa da tek tanrıya inanan bir kişiye dönüşmüştür ve belgeseli çektiği zaman da bu görüştedir. 

   Karşılaştırmalı dinler üzerine 12 kitap yazmıştır.

   Diğer televizyon çalışmaları Varieties of Religious Experience (Dini Tecrübenin Türleri, 1984) ve Tongues of Fire (Ateşten Diller, 1985) gibi yapıtları içermektedir ki ikinci yapıt, dini ve şiirsel ifade ile ilgili aynı isimli bir antoloji oluşturması ile sonuçlanmıştır. 1988’de (ve 1991, 2001 sonraki baskılar) yayınladığı Holy War (Kutsal Çatışma) adlı eseri, batıda sert eleştirilere hedef olmasına yol açmıştır.

   Islam: A Short History (İslam’ın Kısa Bir Tarihçesi) isimli kitabıyla, İslam’ın batıda bilindiği gibi vahşi ve karanlık bir din olmadığını savunmuş ve bu sebeple de sıkça eleştirilmiştir.Bu konuda fazlasıyla iyimser olduğunu düşünülüyor, zira yer verilen ayetler hep İslam’ın sözde aydınlık yüzüdür, karanlık kısımları hep gözardı edilmiştir. Karen Armstrong bunları bilmediği için mi, yoksa özellikle (ki bunun farklı sebepleri olabilir) gizlemek istediği için mi yaptığını bilmiyorum.  

Kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Karen_Armstrong

http://www.islamfortoday.com/karenarmstrong.htm

-http://www.newenglishreview.org/Hugh_Fitzgerald/Karen_Armstrong%3A_The_Coherence_of_Her_Incoherence/

   

Bu kısmın Alıntı linki:

http://www.baharkilic.org/post/2011/07/05/Tanrinin-Tarihi-A-History-of-God-%28belgesel%29.aspx

 

Belgesel Metni

İnsanlık tarihi, bir arayış olarak düşünülebilir. Bilgi arayışı, teselli arayışı, anlama arayışı. İnsanoğlunun belki de en büyük soruları inançla ilgilidir. Tanrı’yla ilgilidir. Tanrı’ya dair inançlar çok sayıda yoldan seyahat etmiştir. Bir tanesi, 3 büyük monoteist din ile sonuçlanmıştır. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam.Tanrı’yı bugün olduğu şekliyle algılayabilmek için. Tarih boyunca zamanla değişmiş olan bir algıdır bu. Ve hala da değişmektedir. Tarihlerinin erken dönemlerinde Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar, kendilerinden önceki pagan toplumlarınca “ateist” olarak tanımlanmıştır. Tanrı’ya inanmadıkları için değil, besbelli ki inanıyorlardı. Ama kutsal olana dair düşünceleri çok farklıydı. Evrende tek bir üstün Tanrı olması fikri, insanların bilincine öylesine hükmetmiş durumdadır ki, bunu sorgulama ihtiyacını bile bastırmıştır. Ama bu noktaya gelinceye kadarki süreç, öngörülemeyen, zor ve hatta acılı bir süreç olmuştur. Bu, o sürecin hikayesidir.

Tanrı’nın tarihi. “Ben neysem oyum”  “Başka Tanrı’ya tapmayacaksın”

TANRI’NIN TARİHİ

İnsanlığın şafağından beri, birkaç 100 bin yıl öncesinden başlayarak insanlar, öngörülemeyen ve çoğu zaman da düzensiz olan bir dünyaya  anlam vermenin yollarını aramıştır. Biz kimiz?

Neden varız?
Mevsimler neden değişir?
Hayat neden acılarla doludur?
Öldüğümüz zaman ne olur?

 Bu arayış, insanların olaylara tinsel açıdan bakmasına sebep oldu. Somut dünyanın ötesindeki olaylara.. Eski toplumlar, doğa üstü güçlerin varlığına yöneldi. “Tanrılar” diyeceğimiz güçlerden huzur ve düzen için medet umdular. Politeizm veya paganizm(putperestlik) denilen bu birden çok Tanrı inancı, insanoğluna, uzun süren tarihi boyunca hükmetti. Tek bir üstün kutsal varlığa inanmak anlamına gelen monoteizm, yaklaşık 4 bin yıl önce ortaya çıktı. Bugün ise insanlar için Tanrı; ebedi ve değişmeyen bir varlıktır. Tanrı hakkındaki düşünceler, Tanrı’nın dünyada ilk kez ortaya çıkışından beri değişim geçirmektedir. “Tanrı’nın değişmesi” fikri, bir kavram kargaşası yaratıyor gibi gelebilir. Çünkü Tanrı’nın mutlak, ebedi ve ilahi olması gerekir. Ve aslında bu temel kutsallık gerçeği değişmez,., ama insanların bunu ifade ediş tarzı değişir. Atalarımız ile aynı şekilde dindar olamayız çünkü bakış açımız tamamen değişti. Uzaydan dünyamıza baktık mesela. Dolayısıyla her neslin, geçmişine ait geleneklere bakarak, kutsal metinlere bakarak, onların kendilerine ait tuhaf ve özgün koşullarına bakarak, geçmişin geleneklerini günümüzün sorunlarına uyarlamak için, yaratıcı bir çıkış yapmak durumundadır. “Yapım aşamaları devam eden Tanrı”, ilk olarak politeizmin mini Tanrıları şeklinde ortaya çıktı. Her Tanrı’nın, güç ve sorumluluk alanları sınırlıydı. Avlanma gibi veya savaş, doğurganlık veya ölüm gibi. Eski insanlar için, bu sayıca fazla ama sınırlı tanrılar, onlara fazlasıyla ulaşılabilir ve yakın geliyordu. Paganlar, pek çok tanrıya inanan politeist insanlardı. Hem ilahi olanla hem de dünyayla çok yakın ve sıcak bir ilişkileri vardı. Bu dünyalar ile kadınlar, erkekler ve tanrılar arasında uzanan uçurumlar görmüyorlardı. Paganizmin çekiciliği, tanrıların böylesine yakın olmasıydı, onları görmek için çok fazla mücadele etmenin gerekmemesiydi. Doğrudan ve istediğiniz anda hayatınızda bulunuyor olmalarıydı. Politeizmin çekiciliğini anlamak istiyorsak, öncelikle Katarizm’e, azizleriyle birlikte göz atmamız gerekiyor bence. Hiçbir katolik politeist olduğunu söylemez, ama şu ya da bu şekilde faydalı olmuş olan azizlerin kaydını tutmayı severler. Cascia’lı Azize Rita, umutsuzların azizesidir, Azize Jude da öyledir mesela. Ben Azize Agatha gününde doğmuşum, o da göğüsleri kesilmiş bir azizedir, dolayısıyla göğüs kanseri olan kadınlar için bir destek simgesidir. Cristopher, seyyahların azizidir. Yani burada, insani bir dürtünün gölgesini görüyoruz:

“İyice derine inip eksik birşey kalmadığından emin olmalıyım.” diyen dürtüden bahsediyorum. Politeizm bu yüzden vardı. Ve böylece, eski insanlar tinsel dünyayla pek çok tanrı aracılığıyla iletişim kurdu. Her biriyle doğrudan ve de belirli bir amaç için iletişim kurulabiliyordu. Ve sonra, bildiğimiz kadarıyla 4 bin yıl önce, tek bir kutsal varlık fikrinin ortaya çıkışı için ilk kıpırdanmalar başladı. Ortaya çıkış yeri, antik Orta Doğu’nun batısında bulunan Kenan bölgesiydi. Burada Kenaniler denilen yerel halk yaşıyordu. Kenan dini, tipik bir pagan, politeist dindi. Kendilerine ait bir tapınakları vardı ve baş tanrı El idi. El karanlık bir kişilikti, yüksek bir tanrıydı. El’in oğlu Baal, fırtına ve bereket tanrısıydı. Baal’ın kızkardeşi de ekin tanrıçası Anat idi. Museviliğin geleneksel kurucuları olan İbrahim, İshak ve Yakub, hayatlarını bu tanrılarla çevrelenmiş olarak yaşadılar. Tek bir üstün tanrıya inanmayı gerektiren monoteizm inancı, işte bu pagan kültüründen doğacaktır. O zamanın din adamları, bizim anlayışımıza göre monoteist değillerdi. Yalnızca tek bir tanrıya inanmıyorlardı. Bağlılıklarını seçtikleri tek bir tanrıya sunmuş olabilirler ama başka tanrıların da varolduğuna inanıyorlardı. Ve İbrahim de tipik bir pagan gibi davrandı. Kenan’a gelirken eski tanrılarını beraberinde getirmedi çünkü o bölgede artık etkili değillerdi. Derhal El gibi yerel tanrılara tapınmaya başladı. Monoteist dinlerin geleneğinde, doğal olarak kurucusunu veya kurucularını ilk günden beri bütünüyle tamamlanmış bir dinin devrimci liderleri olarak görme isteği vardır. Ama hiç kimse, mevcut fikirlerden doğmamış olan yeni bir fikir ortaya atamaz. Dolayısıyla en azından şunu söyleyebiliriz: İbrahim’in, Yakup’un ve İshak’ın tanrıya verdikleri isim olan “El”, aynı zamanda Kenani tapınağında da kullanılan bir isimdir. Ve de neden öyle olmasın ki?

 İbrahim, geleneksel anlamda ilk monoteist insan olarak bilinir. Ama onun Tanrı’yla olan ilişkisi, komşularının pagan tanrılarıyla olan ilişkilerine çok benzer. İncil’in kendisi bile sanki bunu doğrular niteliktedir.

“Hava ısınırken çadırının girişinde oturuyordu. Yukarı baktığında yakınında duran 3 adam gördü. Onlarla selamlaşmak için koştu ve saygıyla eğilerek şöyle dedi: Efendilerim, eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunuzun yanından ayrılmayın. Biraz su getirteyim, bırakın size yiyecek bir şeyler getireyim”- Yaratılış; 18:1

Bir korulukta veya tam karşısınızda insan olarak vücut bulmuş haliyle bir Tanrı’yı görmeniz veya Tanrı’nın suretiyle ilgili bir deneyim yaşamanız çok olasıydı. Ve bazen İbrahim, Tanrı’yla yemek bile yerdi veya tartışmaya girerdi; sanki karşısında bir eşiti varmış gibi. Bu, sonradan Musevi toplumları için şaşırtıcı bir durum olarak karşılaşacaktı. Ama o zamanlar bu, İbrahim için gayet doğal birşeydi çünkü çok daha farklı bir dünyada yaşıyordu. Hayvanların kurban edilmesi, eski paganların tanrılarıyla iletişim kurmak için kullandığı yöntemlerden biriydi. İbrahim için de durum farklı değildi. “Ve dedi ki: Ey tanrım, bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim?

Ve Tanrı cevap verdi: Bana bir düve, bir keçi, bir de koç getir. Bir de kumruyla güvercin yavrusu getir. Ve İbrahim bunların hepsini getirdi, onları ortadan ikiye böldü- Yaratılış; 15:8

Eski dünyaya ait her dinde, mutlaka “kurban” eyleminin bir çeşidi vardır. Kurban etme işlemi önemliydi çünkü Tanrı’yla insanlar arasındaki karşılıklı ilişkinin önemini vurguluyordu. Öldürülen hayvanın etleri tanrılara sunuluyordu ve aşağıdaki insanlar da bu adanmış etten yiyerek bir anlamda tanrılarla bir öğün paylaşmış oluyorlardı, çünkü insanlar şöyle düşünür:

“Eğer gerçekten inancında samimiysen, bunu kanıtlamak için birşeyleri vermeli, ve hatta feda etmelisin.”

Eğer yeterince inanırsa, insanlar bu yüzden savaşlarda ölür, bir başkasının hayatını kurtarmak için kendi hayatını bu sebeple feda eder. Ancak bazı pagan kültürlerinde, hayvan kurban etmek her zaman yeterli değildi. Bazı durumlarda daha değerli kurbanlar gerekirdi. Bir insanı kurban etmek gibi.. Hatta bazen de bir çocuk. Bu da İbrahim’in hayatına girmiş olan bir başka dini gelenekti.

“Tanrı, İbrahim’i sınava tabi tuttu. Ve dedi ki: Sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git. Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun-Yaratılış; 22:1

İshak hikâyesi belki de Museviler için en derin, anlaşılması en zor ve tuhaf bir şekilde Musevi kültüründe en çok değer verilen hikayedir. Bunun sebebi, bize o zamanın inanç sistemlerinde, Tanrı’yla insan etkileşimi hakkında çok şey gösteriyor olmasıdır. Bir yandan İbrahim’i sadece bir çocuk katili gibi gösterir, çünkü bu hikayede oğlunu neredeyse öldürecektir. Ama birçok âlim buna daha farklı bir açıdan bakar. Çünkü çocuk kurban edilmesi o dönemde çok yaygın bir uygulamadır ve bu hikaye, Musevi metinlerinde konuyla ilgili bulunan son hikayedir. Sonradan Tanrı’nın İbrahim’e oğlu yerine bir koçu kurban etmesini emretmesiyle, bir daha inancın ve Tanrı anlayışının, bu derece ağır bir şekilde sınava tabi tutulmasını istemediğini buyurduğu ve böylece tarihte önemli bir değişiklik yaratmayı amaçladığı savunulur. Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen son peygamber ve İbrahim’in torunu olan Yakup, Tanrı’yla atalarından çok daha yakın bir şekilde iletişim kuran kişi olacaktır. “Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup’u yenemeyeceğini anlayınca, dedi ki: “Bırak beni, gün ağarıyor.” Yakup cevap verdi: “Beni kutsamadıkça seni bırakmam.” Adam dedi ki: “Artık sana Yakup değil, İsrail denecek. Çünkü Tanrı’yla güreşip yendin.” Yakup: “Lütfen adını söyler misin?

” diye sordu. Adam: “Adımı sormamalısın.” dedi ve kayboldu- Yaratılış; 32:24

Benim için algılanması zor bir gizem içeriyor. Yani kimdir bu kutsal varlık?

 Bütün gece tükenme noktasına gelene kadar onunla güreşmek ne anlama gelir?

 Hikayenin sonunun, hem insanla hem de Tanrı’yla bağdaştırılabilir oluşunu da özellikle beğeniyorum. Aralarındaki ilişki, basit bir şekilde itaat veya zafer kazanma şeklinde değil, güreşme eylemiyle ifade edilmiştir. Ve bu da bence Musevi geleneklerinin en temel gerçeklerinden biridir. “Algılanması imkansız olan sonsuz Tanrı” düşüncesi  ve “Dokunulup hissedilecek kadar yakın olan Tanrı” düşüncesi arasında kendi algımızla güreşip dururuz. Güreşme faslından sonra Yakup, ziyaretçinin ismini öğrenmek ister. Ve ziyaretçi cevap vermez. Antik kültürlerde, birisinin ismini bilmek, bu bir Tanrı bile olsa, size ona hükmedebilme gücünü verirdi. Tarikat ayinlerinde, tanrıların isimlerini defalarca makamlı bir şekilde söylerlerdi, böylece bu Tanrı’yı idare edip istediklerini yapmasını sağlamaya çalışırlardı. Ama bu Tanrı “hayır” der, “Adımı bilemezsin, beni bu şekilde kontrol edemezsin” der ve ortadan kaybolur. Burada belli belirsiz bir değişim söz konusudur. Yakup’un Tanrı’sı, alışıldık pagan Tanrı inancından yavaşça uzaklaşmaya başlamıştır. Sonuç olarak Musevilik, bulunduğu toplumun dini geleneklerinden ne kadar farklı ve ne kadar radikal olursa olsun, tek bir adımda bir gecede meydana gelmemiştir. Zamanla büyümüştür. Kutsal peygamberlerle oluşmaya başlayan yeni tanrı anlayışı, kısa zamanda yeni bir şekle dönüşecekti. Bu dönüşüm, büyük devrimsel ayaklanmaların olduğu bir döneme denk gelir. Eski din adamlarının torunlarının, Tanrı ve peygamberi Hz. Musa sayesinde Mısır’daki köleliklerinden kurtulup özgür kaldıkları dönemdir. Hz. Musa’nın ve Exodus(Mısır’dan Çıkış) kutsal kitabının Tanrı’sı, artık din adamlarının “el altında bulunan ve ulaşılması kolay olan” tanrısı değildir. Tanrı artık gizem doludur ve yine aynı derecede gizemli bir de ismi vardır. Monoteizm, tanrıların ulaşılabilir olduğu bir çağda ortaya çıkmıştır. Kutsal kitaplardaki resullerin deneyimlediği Tanrı da bundan pek farklı değildir. Ama bu, değişmek üzereydi. Yaklaşık 3600 yıl önce, Kenan diyarında büyük bir kıtlık başladı. Ve son kutsal peygamber olan Yakup, ailesiyle birlikte Mısır topraklarında yiyecek aradı. Kutsal metinler, Yakup ve onun soyunun ilk başlarda Mısır’da zenginleştiğini söyler. Ama sayıları ve güçleri arttıkça, Mısır’lılar onlardan çekinmeye başladı ve onları köle olmaya zorladı. 400 yıllık esaret döneminden sonra Tanrı, Yakup’un soyu olan İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarması ve önderlik etmesi için Hz. Musa’yı görevlendirdi.

“Hz. Musa baktı çalı yanıyor, ama tükenmiyor. Tanrı Hz. Musa’nın yaklaştığını görünce, çalının içinden, “Hz. Musa, Hz. Musa!” diye seslendi. Hz. Musa, “Buyur!” diye yanıtladı. Tanrı, “Fazla yaklaşma” dedi, “Çarıklarını çıkar. Çünkü bastığın yer kutsal topraktır- Mısır’dan Çıkış; 3:2

Kendinden geçen Hz. Musa, Yakup’un Tanrı’yla güreştikten sonra sorduğu sorunun aynısını sorar:

“Adın nedir? ” Ve bu sefer Tanrı cevap verir. Ama kendisini, aslında bir isim olmayan bir kelime ile tarif eder. ” Ehyeh Asher Ehyeh = Ben neysem oyum” anlamına gelen “Yahweh (Yehova)” cevabını verir. Hz. Musa’nın Tanrı’sı, İbrahim’le dostane bir şekilde yemek yiyen Tanrı’dan çok farklıdır. Tanrı, yanan çalının içinden Hz. Musa’ya ismini söyler. “Ehyeh Asher Ehyeh” ki bu da Eski Ahit’te Yahweh (Yehova) haline gelir. Ve bu gizemli bir cümledir. Aslında bu; kasıtlı bir belirsizliği ifade eden İbranice bir deyimdir. Ve Tanrı bu şekilde Hz. Musa’ya; “Kendi işine bak, benim kim olduğum seni ilgilendirmez.” demektedir.

(Ehyeh Asher Ehyeh = Ben neysem oyum” un

Arapçaya geçmiş şekli olan “Bi âhiyyen şerâhiyyen”

İsmi, Hz. Ali kerremallâhü veçheye ait olduğu rivayet edilen

Celcelutiyye Kasidesinde geçer.

Bi âhiyyen şerâhiyyen ezûnâyi sabvetin

Asbâvüsin âli şeddâye aksemtü bi taytağat

http://www.lahutiye.com/lahutiye-havas-ilmi/148-celcelutiye-duasi-tam.html

http://mutlulugunsifresi.com/celcelutiyye-duasi-ve-sirlarial.html

Burada yine, idare edilemeyen, ismi kullanılarak kontrol edilemeyen bir Tanrı görüyoruz. O herneyse, O olmaya devam edecektir. 20. yüzyılda önemli bir teolog olan Rudolf Otto buna,  “mysterium tremendom et fascinans” adını vermiştir. İki etkisi vardır: Muazzamdır, sizi sürükler. “Ayağındaki çarıkları çıkar çünkü kutsal topraklara basıyorsun” der, adeta “Defol git buradan, sen bir hiçsin” der gibi. Diğer bir etkisi büyüleyici olmasıdır. Işığa doğru uçan bir güve kelebeği gibisinizdir. İnsanı elinde tutar. Ona katlanamazsınız ama onsuz da yapamazsınız. Ve bu da, Tanrı gizemiyle başa çıkmak için kutsal kitaplarda kullanılan en yaygın yöntemlerden biridir. Kölelikten kurtarılmayı arzulayarak bekleyen İsrailoğulları için, atalarının kişisel Tanrı’sı olan El, artık yeterli değildi. Onları özgürlüğe kavuşturacak, dinamik ve gizemli bir tanrıya ihtiyaçları vardı. Yehova, böyle bir tanrıydı. Mısır’da 10 tane büyük mucizevi afet oldu. Bazıları Mısır tanrılarını özellikle hedef alan saldırılardı. Önce Nil nehri bir kan nehrine dönüştü. Ardından  bitler, çekirgeler, dolu ve şimsekler, iyileşmeyen çıbanlar ve heryere hakim olan mutlak karanlık geldi. Ve en sonunda Tanrı, her Mısır’lı ailenin ilk doğan oğlunu öldürür. Köle sahipleri onları artık alamaz. Firavun sonunda teslim olur ve İsrailoğulları’nın Mısır’ı terketmesine izin verir. Exodus(Mısır’dan Çıkış) hikâyesiyle Hz. Musa, yeni bir farkındalık oluşturur: Bu Tanrı özgürleştiricidir, insana saygısı olan, onlara değer veren ve onları seven bir Tanrı’dır. Özgürleştiren odur, mutlak diktatörlüğü, bu durumda Firavun’un diktatörlüğünü yıkan odur. Ve bir yandan da bir daha hiçbir insanın mutlak hakim olmayacağını, sadece Tanrı’nın mutlak hakim olabileceğini belirtmiş olur. Bu da bütün insan soylarını akraba yapar. Hz. Musa’nın ve İsrailoğulları’nın özgürleştirilmesini anlatan hikayeler, biz Afrika kökenli Amerikalılar’ın ilgisini çeker ve gönlümüze işler. Çünkü deneyimlerimiz buna çok benzemektedir. Köleleştirilmiş olmamız, güçlü köle sahiplerince köleleştirilmiş olmamız mantıksız beklentilerin ötesinde çalıştırılmış olmamız, yeterince malzeme olmadan çalıştırılmamız, ezilen alt tabaka halk olmak zorunda kalışımız, tıpkı İsrailoğulları’nın tarihine benzer ve bizim tarihimizle aynıdır. Tanrı’nın dualarımızı duyması ve bizi kölelikten kurtarmaya karar vermesi bir mucizedir. İsrail kavminden biri için, Mısır’dan Çıkış’ın Tanrı’sı harika ve özgürleştiriciydi, ama bir Mısır’lı için hiç de öyle değildi. Mısır’lılar bu Tanrı’nın elinden büyük acılar çekti. Tanrı’ya “Orduların Tanrı’sı” anlamına gelen Yahweh Sabaoth denir. Ve o kabileye ait bir Tanrı’dır, henüz evrensel değildir. Mısır’lıların kendi tanrıları vardır. Ve bu Tanrı, Mısır tanrılarıyla savaşmaktadır. Tutkuyla sadece kendi insanlarının tarafındadır ve gerekirse onların tüm düşmanlarını öldürmeye hazırdır. Mısır’ın elinden kurtulup özgürleşen İsrailoğulları, Sina Çölü’ne doğru ilerlediler. Tanrı’nın kendisini gösterdiği yanan çalının olduğu dağa doğru yol aldılar. Sina Dağı’nda Yehova ile yaşadıkları karşılaşma, ilişkilerini açıkça tanımlayacaktır.

 “Üçüncü günün sabahı gök gürledi, şimşekler çaktı. Dağın üzerinde koyu bir bulut vardı. İnsanlar titriyordu. Tanrı Sina Dağı’nın üzerine indi, Hz. Musa’yı dağın tepesine çağırdı. Hz. Musa tepeye çıktı- Mısır’dan Çıkış; 19:16

Yunan ortodoksları Hz. Musa’nın dağın tepesine çıkması fikrine bayıldı. Hz. Musa’nın yoğun bulutlarla çevrelenmiş bir şekilde, normalde sadece Tanrı’nın olduğu ve görülemeyen bir yerde, Tanrı’yla birlikte olma düşüncesine bayıldılar. Ve bu fikri şöyle yorumlayacak şekilde kullandılar: “Evet, Tanrı’yla beraber olabilirsin, ama sakın onu açıkça görebileceğini düşünme, onu tanımlayıp doğasını anlayabileceğini sanma.”

Kilise öncülerinden biri olan Gregory Palamas şöyle yazmıştır:

“Eğer-Tanrı vardır- diyorsak, -Biz var değiliz- dememiz gerekir.”

Bununla şunu demek istemiştir: Tanrı üstün bir varlık değildir ya da bizim algıladığmız ve olduğumuz şekilde bir “varlık” değildir. O halde ne varsa, Tanrı’dır. O varoluşun içindeki varoluştur. Tanrı’yı sınırlarsanız, kendi hayalinizde bile bunu yaparsanız, Tanrı’yı yaratıyorsunuz demektir. Çünkü hayal gücü, beş duyunun bir ürünüdür. Bilgisayar hafızası gibi, beyninizdeki anılardan yararlanarak onu oluşturursunuz. Dolayısıyla Tanrı’yı yaratmış olursunuz ve bu, Tanrı’ya yapılamaz. Tek üstün Tanrı’nın bu gizemli ve algılanamayan yapısı, Sina Dağı’nda iletilen on emrin ikincisinde açıkça ifade edilir.

“Benden başka Tanrın olmayacak. Kendine yukarıda gökyüzündeki cennette olana benzeyen herhangi put veya benzeri heykel yapmayacaksın- Mısır’dan Çıkış; 20:3

Ama belki de daha yakın ve rahatlatıcı olan, eski “ulaşılabilir Tanrı” fikrini terketmek, gerçekten de zor olmuştur. Tanrı emirlerini Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya gönderirken bile, insanları beklemekten sıkılır. Pagan tanrısı El’in geleneksel görüntüsü olan altın bir buzağı heykeli yaparlar. Dağın eteklerinde masraflı bir ziyafet düzenleyip dans ederler. Sina Dağı’nda olağanüstü bir olay yaşanıyordu. Gökgürültüsü, şimşekler ve özgürleşme gibi harika şeyler oluyordu. Tanrı, “Tek tanrı benim ve benden üstün bir Tanrı yoktur.” demişti. Ve şimdi de dönüp baktıklarında aynı Tanrı, önünde dans edip şarkı söyleyebilecekleri ve dokunabilecekleri altın bir buzağı yaratmıştı. Yani insanların bir gecede değişmesini beklerseniz, kalbiniz kırılacaktır. İnsanların bir haftada, bir günde ve hatta bir nesilde, kutsal şeylere yönelik alışkanlıklarından kurtulamıyor olması, kimseyi şaşırtmamalıdır. Ancak acaba İsrailoğulları, altın buzağıya tapınarak Tanrı’yla insanlar arasında oluşmaya başlayan mesafeyi mi kapatmaya çalışıyordu?

 Atalarının Tanrı’ya hissettiği yakınlığın birazını da olsa hissetmeyi mi umuyorlardı?

 Sembolik nesneler, görüntüler ve putlar yaratmak, her dinde görülen güçlü bir dürtüdür. Çünkü onlara dokunabilir, onlarla konuşabilirsiniz, vesaire. Halen somut olan şeylere karşı kuvvetli hislerimiz vardır. Tüm monoteist inançların temelinde, kaçamayacağınız bir gerilim yatar. Bir yandan bu her türlü hayal gücünün ötesinde olan, evrensel ve ebedi Tanrı kavramı konusunda ısrar ederken, diğer yandan da aynı Tanrı’nın, uçsuz bucaksız evrendeki önemsiz bir nokta olan insana değer verdiği konusunda ısrar ediyoruz. Dolayısıyla burada gerçekten de bir çelişki vardır ve insanlar doğal olarak zaman zaman bu gerilimin bir tarafına odaklanır. Hastanede yatarken, hahamların bahsettiği o Tanrısal kutsallığı başucumda hissetmek isterim. Bazen de uçsuz bucaksız yıldızlı evrene, bir Van Gogh tablosuna bakar gibi bakarım, ve bu tarifsiz, evrensel ve üstün Tanrı’dan dolayı şaşkına dönerim. Sina Dağı’nda İsrailoğulları, Tanrı’ya dair yeni fikirlere alışmalarının ne kadar zor olacağını göstermişlerdi. İsrailoğulları, çölde arayış içinde geçirdikleri zor günlerden sonra kutsal topraklara yerleştiklerinde, Tanrı’ya dair yeni özellikler ortaya çıkmaya başladı. Kıskançlık ve intikam duygusu gibi. Tanrı’nın bu değişen yapısı, Eski Ahit’teki peygamberler için olağanüstü zor bir mücadeleyi de beraberinde getirmişti. Ama yine de aynı peygamberler, aynı Tanrı’yı nazik ve merhametli olarak da tanımlamışlardır. İsrailoğulları’nın, Tanrı’nın ortaya çıkan bu karmaşık yapısı konusunda anlaşmaya varmaları, Musevi inancının kalıcılığını, ve hatta belki de, bizzat monoteizmin kalıcılığını belirleyecekti. Hz. İsa’dan 1200 yıl önce, Mısır’dan Çıkış’ın yaşandığı zamanlarda, Tanrı kendisini üstü örtülü bir gizem olarak ortaya koydu ve insanlarının başka tanrılara tapmasını yasakladı. Ama İsrailoğulları Sina Dağı’nda Tanrı’nın kelamını alıp Kenan diyarına döndükleri zaman, Tanrı’nın emrini unutmuş gibiydiler. “Başka Tanrı’ya tapmayacaksınız.” emri unutulmuştu. Din tarihin en tuhaf karakterleri ortaya çıkmıştı: Peygamberler. Peygamberlerin hikâyeleri, İsrailoğulları’nın bu değişime ayak uydurma konusunda çok zorlandıklarını gösteriyor. Peygamberler bazen doğaüstü ve anlaşılması zor davranışlar sergiler. Zülkifl’e Tanrı tarafından dışkı yemesi söylenmiş mesela. Ve bir mülteci gibi ağzına kadar dolu çantalarla dolaşmak zorundadır. Yeremya, Tanrı ile olan etkileşimini vücudunun her uzvunu saran ve bir sarhoş gibi tökezleyerek yürümesine sebep olan  bir ağrı olarak ifade eder. Zülkifl, Tanrı’yı kutsal bir at arabasında gördüğü ilk ilahi deneyiminden sonra, şuursuzca kendinden geçtiğini düşünür. Ve bence bu, İsrailoğulları’nın, Orta Doğu’ya hakim olan mistik bilinçten kendilerini koparma ve ondan uzaklaşma konusunda zorlandıklarını gösteriyor. Yehova’nın en ateşli savunucularından biri de peygamber İlyas(Elijah) idi. Ki zaten bizzat bu isim bile, “Yehova benim Tanrı’mdır” anlamına gelir. İlyas, Milattan Önce 9. yüzyılda yaşamıştır. Kenan Tanrı’sı Baal’a tapmanın İsrailoğulları arasında yeniden popüler olduğu zamanlarda yani. İsrail kralı Ahab ile evlenen Lübnan’lı bir pagan olan Kraliçe Jezebel, Baal’ın baş savunucusuydu. Şimdi, ciddi bir kuraklık başlamıştır. İsrailoğulları, fırtına tanrısı Baal’dan yağmur yağdırması için medet umar. İlyas öfkeden kudurmuştur. “Daha ne kadar iki taraf arasında dalgalanacaksınız?

 Eğer Yehova Tanrı’ysa, onu izleyin; yok, eğer Baal Tanrı’ysa, onun ardından gidin- 1.Krallar; 18:21 İlyas Carmel Dağı’nda iki tapınak kurar. Biri Yehova için, diğeri de Baal için. Ve herbirine birer kurban yerleştirir. Sonra Baal’ın peygamberlerine tanrılarına başvurmalarını söyleyerek meydan okur. Bunu deneseler de, bu peygamberler yağmur yağdırmayı başaramaz. Sonra İlyas Yehova’ya başvurur. Gökyüzünden ateşler yağar ve tapınağı yok eder. İsrailoğulları şaşkın bir şekilde yüzüstü kapanırlar. “Yehova Tanrı’dır!” diye haykırırlar. Çok geçmeden şiddetli yağmurlar başlar ve toprağı tazeler. Carmel Dağı’nda hava durumunu kimin tayin ettiği belirlenmiştir. Yağmuru kim yağdırır. Baal mı yoksa İsrail’in Tanrı’sı mı?

 Yağmur için Baal’a giden halkından memnun olmayan Tanrı, kuraklık yaratmıştır. Dolayısıyla göklerden ilahi alevler gelir ve sunulan kurbanı yok eder. Sonra da bulut ortaya çıkar ve cevap verilmiş olur: “Yağmuru ben yağdırırım.” demiş olur. Kuraklığın sona ermesiyle İlyas, kazanılan zafer konusunda yücegönüllü davranmaz. Baal’ın rahiplerinin yakalanıp yakınlardaki bir vadiye götürülmesini emreder, ve 450 rahibin herbiri orada katledilir. Bazen bunun, putperestliği tamamen yok etmeyi hedefleyen bir kutsallık karmaşası olduğunu düşünürüm. Musevilikte putperestlik konusu, hiçbir hoşgörünün olmadığı, yavaş yavaş iyileştirmek yerine onu tamamen yakıp yok etmenin seçildiği, dolayısıyla kazanılan ilk avantajda Baal’ın bütün rahiplerini öldürmeyi uygun bulan klasik bir bakış açısıdır. Öldürüleceğinden korkan İlyas, Sina Çölü’ndeki dağa kaçar, ki burası şimşekler ve dumanlar arasında Tanrı’nın kendisini Hz. Musa’ya gösterdiği dağın ta kendisidir. Korkmuş ve yalnız olan İlyas, bir kaya yarığının içinde dikilir. Tanrı’nın bir sureti belirir ve İlyas, Sina Dağı’nın Tanrı’sının huzurunda bulunmanın yaratacağını düşündüğü muazaam dehşete hazır olmak için kendisini korumaya alır. Ama İlyas’ı bir süpriz beklemektedir.

“Yehova’nın önünde çok güçlü bir rüzgar dağları yarıp kayaları parçaladı. Ancak Yehova rüzgarın içinde değildi. Rüzgarın ardından bir deprem oldu, ama Yehova depremin içinde de değildi. Depremden sonra bir ateş çıktı, ancak Yehova ateşin içinde de değildi. Ateşten sonra ince, yumuşak bir esinti sesi duyuldu. İlyas bu sesi duyunca, cüppesiyle yüzünü örttü, çıkıp mağaranın girişinde durdu- 1. Krallar; 19:11

Fırtınada değil, şiddetli rüzgarda da değil, ama bir esintinin belli belirsiz sesinin içinde. Dingin ve belirsiz bir ses. Dolayısıyla artık Tanrı’nın doğal güçlerin içinde olmadığı düşüncesi vardır ve sesi zar zor duyulur. Bu da yine klasik paganizmden uzaklaşan ufak bir adımdır. İlyas, putperestliğin peygamberlerinden kaçmıştır. Tanrı’yı aramaya gider ve onu fırtınada veya şimşeklerde değil, sessizliğin sesinde bulur. Bu dinginliğin sessizliği, olgunlaşmayı gösterir. Bu ses, kalbimizden çıkarak aklımız ve ruhumuzla konuşur. Bu da, hem kavrayış hem de sadakat bakımından daha derin bir algıya işaret eder. İlyas, Tanrı’nın kıskanç ve zalim olabildiği gibi, sessiz, hatta nazik bile olabileceğini keşfetmiştir. O bunların hepsi ve daha fazlasıydı. İnsanın beklentilerinin ötesindeydi. İnsan aklından üstündü. “İnsan aklından üstün olmak”, “bizim normal deneyimlerimizin ötesinde olmak.” anlamına gelir. İnsanlık tarihi boyunca insanlar, hayatın gizli ve kutsal bir boyutunu hissetmişlerdir. Normal düşüncelerinin, fikirlerinin ve deneyimlerinin ötesinde olan bir boyut. Vecd ararız, kendimizin ötesine geçip başka bir algı boyutu olan bu durumu deneyimlemek isteriz. Ve bunu dinde bulamazsak, başka yerlerde ararız. Sanatta, sporda, sekste ve hatta yanlış bir şekilde uyuşturucularda ararız. Çünkü yapımız böyledir. İnsanoğlu olarak algımızın ötesinde olan şeyleri deneyimleme ve ulaşamadığımız şeyler hakkındaki düşünceleri kavrama yeteneğine sahibiz. Bu, insan olmanın bir gereğidir. İlyas’tan 150 yıl sonra, Tanrı ve tarihle olan karşılaşması Musevi inancını ve geleneğini bir kez daha değiştirecek olan bir başka peygamber ortaya çıkar. İsmi İşaya (Isaiah) olan bu peygamberin dönemi, M.Ö.745 yılına denk gelir. Yahudiye kraliyetinin bir mensubu olan İşaya, Yehova’ya dair şaşırtıcı bir deneyim yaşar. Kudüs tapınağında dururken, tütsüden çıkan hoş kokulu bir duman bulutu, kurbanların akan kanlarından tüten kokuya karışır. Dumanın içinde, tahtında oturmakta olan Yehova’yı görür, her iki yanında en sevdiği iki melek vardır ve bunlar birbirlerine seslenmektedir.

“Kadosh Kadosh Kadosh. Kutsal, kutsal, kutsaldır Yehova. Yüceliği bütün dünyayı dolduruyor-  İşaya; 6:3

“Kutsal” kelimesinin en derin ve eski anlamı “öteki”‘dir. Ve buna birçok başka kelime de eklenebilir: “Dehşetli”, geçmişteki anlamıyla “korkunç”, yani “iğrenç” değil de “aman!!” anlamında korkunç korku salan anlamında “berbat, dehşet verici”. “Dehşet” derken; kampın etrafında dolaşan bir hayalet olduğunu düşündüğünüzü hayal edin, tüylerinizin diken diken olmaya başladığı andaki hissin bir milyon katına eşdeğer bir dehşetten bahsediyorum. İşaya ‘nın Tanrı’yla, “ötekiyle” olan karşılaşması öylesine dehşet vericidir ki, gerçek anlamda ölüm korkusu yaşar.

“Mahvolmuş bir adamım ben! Çünkü dudakları murdar bir adamım.” diye ağladı. Seraflardan biri ona doğru uçtu, elinde sunaktan maşayla aldığı bir kor vardı; ve o korla İşaya ‘nın ağzına dokundu-  İşaya; 6:5

Değişim acı vericidir. Eski dini alışkanlıklarımızı geride bırakıp tamamen yeni birşeyi benimsemek bazen acı verir. Ve bence bu peygamber hikâyeleri de bu zorluğun altını çizmektedir. Ve şimdi, İsrailoğulları’nın Tanrı’ya bakış açılarında yepyeni bir dönüşüm gerçekleşmek üzeredir. Bu değişim, Büyük Babil İmparatorluğu, İsrailoğulları’nın topraklarını ele geçirip onları sürgüne gönderdiği zaman gerçekleşir. Bu süreçte, Tanrı algısı nihayet pagan putlarıyla mücadelenin ötesine geçecektir. İsrailoğulları Tanrı’yı kutsal ve tek olarak görmeye başlar. Bugün bildiğimiz anlamıyla monoteizm, nihayet ufukta görünmüştür. İsraioğulları Kenan diyarında neredeyse 500 yıldır yerleşik olarak yaşıyorken  İşaya peygamber, “kutsal, kutsal, kutsal” olan Tanrı’yı gördüğünü söylemişti. Eski İsrail, ikiye bölünmüştü. Kuzey İsrail Krallığı ve Güney Yahudiye Krallığı. Dünyadaki tüm dinlerin belirginleşmeye başladığı bir dönemdi. Tarihte M.Ö. 800-200 arasına denk gelen, Eksen Çağı olarak bilinen dönemdi. Eksen Çağı bütün insanlık tarihinin etrafında döndüğü bir devir olduğu için bu ismi almıştır. Dönüm noktasıdır, gelecekteki bütün ruhani ve dini gelişimin etrafında döndüğü eksendir. Bu dönemde, dünyanın 3 temel merkezinde, insanlığı beslemeye devam eden ve “büyük dünya dinleri” dediğimiz dinler gelişim göstermiştir. Çin’de Konfüçyüsçülük ve Taoizmin yükselişini görüyoruz. Orta Doğu’da monoteizmi görüyoruz. Hindistan alt kıtasında Hinduizm, Budizm, Jainizm görülüyor. Avrupa’da da Yunan Rasyonalizmi görülüyor. Bu inançlar insanlara umut ve hayatın bir anlamı olduğu düşüncesini vermeye devam etmektedir. Bunlar gerçekten de antik paganizmden sonra önemli bir kırılma noktasıdır. İnsanlık için hızlı değişimler meydana gelmekteydi. İnsanlar büyük şehirlerde toplanmaktaydı. Bir pazar ekonomisi ortaya çıkıyordu. Tüccarlar, zenginleşme çılgınlıkları ile zayıf ve korumasız kişileri eziyordu. Nesiller boyu sürmüş olan kırsal hayattan sonra insanlar bu yeni şehir hayatını tuhaf ve ürkütücü bulmuş olmalı. Eksen Çağı’ndaki bir diğer önemli değişim, şiddet olaylarındaki artıştı. Yenidünya imparatorlukları birbiriyle çarpışıyordu. Bu da, öldürülen veya yurtlarından sürülen birçok insanın ortaya çıkmasına sebep oluyordu. Hayat şartları sertleşiyordu ve bunu önlemek için de bu dinlerin hepsi, şefkati, başkalarının kutsal haklarına saygıyı, adaleti ve hatta şiddet karşıtı felsefeleri içeren öğretileri benimsedi. Bu küresel devrim, yepyeni bir Tanrı yaklaşımı gerektiriyordu. Sınırlı ve yerel olan eski pagan tanrıları, gitgide daha da uygunsuz gelmeye başlamıştı. M.Ö. 722’de Asur İmparatorluğu, Kuzey İsrail Krallığı’nın 10 kabilesini ele geçirdi ve yok etti. İşaya, kusurlarıyla yüzleşmez ve merhameti benimsemezlerse sıradaki krallığın kendilerininki olacağı konusunda Yahudiye’deki insanları uyardı.

“Yehova der ki: Kurbanlarınıza benim ne ihtiyacım var? Bana sunduklarınız beyhude. Ne kadar çok dua ederseniz edin, dinlemeyeceğim. Elleriniz kana bulanmış. Kötülükten sakının, iyiliği öğrenin. Adaleti gözetin, zorbayı yola getirin, öksüzün hakkını verin, dul kadını savunun-  İşaya; 1:15

İşaya ‘nın İsrailoğulları’na, Yehova nezdinde merhametin, hayvan kurban edilmesinden daha önemli olduğunu söylemesi, eski pagan gelenekleriyle devrimsel ve de zor bir ayrılığa işaret eder. İnsanoğlu intikam fikrine yatkındır. İnsanoğlu “göze göz, dişe diş” görüşüne yatkındır. Eğer merhamet, merhametli olmamız gereken kişiye karşı günah işlemiş olan bizler için zorsa, Tanrı’nın, bizim onun merhametine ve lütfuna duyduğumuz ihtiyacı anlaması bundan ne kadar daha zordur?

 Bir başkasının hayatına girmenin zorluğu, onların sevinçlerini ama özellikle üzüntülerini paylaşmak, yanlarında bulunmak, onlara destek olup eşlik etmek alışıldık bir durumdur. Kendimize insanların inançlı olmaya neden devam ettiklerini sorarsak, bana göre bunun sebebi Savaşçı Tanrı, veya İbrahim’e oğlunu kurban etmesini söyleyen Tanrı, veya Yakup’la güreşen Tanrı, veya Sina’ya şimşekler gönderen Tanrı değildir. İnsanlar Tanrı’ya inanmaya devam eder çünkü onlara göre bu Tanrı, onlarla birlikte acı çeken bir Tanrı’dır. Merhamet zordur çünkü kendimizi, evrenin merkezi olarak gördüğümüz tahtımızdan indirmemizi gerektirir. Bunu yapmayı sevmeyiz. Kendi arzularımızı, ihtiyaçlarımızı ve hırslarımızı tatmin etmeyi tercih ederiz. Çoğu zaman da başkalarını harcayarak yaparız bunu. Kendimizden daha önemli olan başka insanları da düşünmemiz gerektiğinin hatırlatılmasından hoşlanmayız. Dolayısıyla, yarattığı insanlarda da kendisinde olan merhamet duygusunu görmek istediğini söyleyen bu merhametli Tanrı’nın isteğine, Yahudiye’deliler tarafından aldırış edilmedi. M.Ö.586’de Babil kralı Nebukadnezar Kudüs’ü fetheder, şehri yok eder ve halkın çoğunu sürgün eder. Tarih boyunca tanrılar her zaman belirli bir bölgeye bağlı olmuştur. Sürgün edilenler, Babil ırmaklarının kenarında otururlarken dini inançlarını kutsal toprakların dışında bir yerde devam ettiremeyeceklerini düşünmüş olmalı. Sürgündeki peygamberlerin yazdıklarından biliyoruz ki, bazı İsrailoğulları Yehova’dan umudu kesmişti. Yapılacak en mantıklı şeyin, insanların her zaman yaptığı gibi yerel tanrılara tapınmak olduğuna karar vermişlerdi. Babil’den sürülen ve anavatanlarındaki tanrıdan böylesine uzak kalan Yahudiyeliler için şimdi de yeni bir peygamber ortaya çıkıyordu. Biz onu 2. İşaya olarak biliyoruz. Ve gerçekten radikal bir öğretisi vardı: Yehova’nın, sadece İsrail halkının değil, tüm halkların tanrısı olduğunu söylüyordu. Birçok İsrailoğlu, Asur tanrılarının, sonra da Babil ve Pers tanrılarının daha güçlü olduklarını düşündü. Çünkü galip gelenler onlardı. Ama bu terörün etkisiyle, silinip atılmanın ve topraklarıyla krallıklarını kaybetmenin yarattığı baskı, korku ve acıyla, peygamberler, tanrıyı varolan tek tanrı olarak görmeye başladılar. Kendi tanrılarının Asur’u, Pers Krallığı’nı ve Pers kralı Kuroş(Cyrus)’u. kendi insanları için güttüğü kendi isteklerini yerine getirmek amacıyla kontrol ettiğini söylediler. Sürgünle ve inançlarının sürekli olarak Babil’in kosmopolitan kültürü tarafından tehdit edilmesiyle karşı karşıya kalan Yahudiye’liler, ellerinde kalan, sahip oldukları tek şeye sıkı sıkı tutundular.Yehova’ya. İnançlarını, atalarını Mısır’dan kurtarmış olan tanrılarına yönelttiler. Tarihi yöneten oydu. Önemli olan tek kutsal varlık oydu. Tarihte ilk kez, pagan tanrılarının varlığına meydan okunuyordu.

“Ne benden evvel bir Tanrı oldu, ne de benden sonra olacak. Ben Yehova’yım. Benden başka kurtarıcı yok-  İşaya; 45:21

Kudüs’te yaşayan ve tapınağın hemen yanıbaşında, Tanrı’ya dokunma mesafesinde yaşayan Museviler için Tanrı öylesine somut birşeydi ki,., sanki İsrail’i terketmeleri halinde artık varolmayacakmış gibiydi. Ama sürgünde olduğu için bu teması kaybeden Museviler için bu düşünce mucize gibiydi, “Tanrı gerçekten de varmış” demelerine sebep oluyordu. Bu evrensel bir Tanrı’ydı, nasıl Babil’de ve Kudüs’te varsa, bütün dünyada da vardı. Nasıl Musevi anlayışının merkezinde de varsa.. 2. İşaya ‘nın, tek ve biricik Tanrı’yı ifade eden bu net Yehova tasviriyle eski İsrailoğlu inançlarından doğan Musevilik adı verilen din, artık tam olarak ortaya çıkmıştır. Eksen Çağı, tam anlamıyla monoteist bir inancı getirmiştir. Kutsal topraklarda yeni bir Tanrı inancının ortaya çıkması için 500 yıl geçecektir. Celile’de, gezgin bir vaizin ayak izi ve öğretileriyle gelecektir. İşaya ‘nın evrensel Tanrı öğretisinden beri 600 yıl geçmiştir. Museviler, Babil sürgününden dönerek anavatanlarına yerleşmişlerdir. Ve o zamana kadar dünyanın gördüğü en güçlü imparatorluk olan Roma’nın hükmü altındadırlar. Musevilere tam bir dini özgürlük verilmesine rağmen, Roma İmparatorluğu halen despot bir şekilde hükmetmektedir. Bu aynı zamanda dini karışıklık zamanıdır, pek çok Musevi, yasalarını yorumlamanın farklı yollarını aramaktadır. Aynı zamanda Tanrı tarafından meshedilen bir mesihin yakında gelip, Tanrı’nın dünyadaki krallığının yerini göstereceğine inanan Museviler de vardır. İnsanlığın Tanrı’ya bakışı, bir kez daha değişmek üzeredir. Hz. İsa’nın doğumuna denk gelen dönemde, Yahudiye dünyasında büyük bir kargaşa vardı. Çünkü bu ülkeye Roma’nın orduları ve Roma İmparatoru’nun himayesindeki sulh yargıçları hükmetmekteydi. Bazıları, bu sorunu güç kullanarak çözmeye çalıştı. Roma ordularını, kurdukları gerilla orduları ile askeri olarak defetmeye çalıştılar. Bazıları da herşeyin o kadar kötü olduğuna inanıyordu ki, sonunda Tanrı’nın gelip dünyayı yok edip değiştireceğine inanıyordu. İsa da böyle düşünmüş olmalı. İsa çarmıha gerildikten sonra, bazı Museviler ve Kudüs’lüler onun mesih olduğunu iddia etti. Hz. İsa’nın ölümden dirilip İsrail’in kurtarcısı olmak için geldiğini söylediler. Bu yeni inancın müritlerine Hıristiyan(Christian) adı verildi çünkü bunlar, Hz. İsa’nın Yunanca “mesih” anlamına gelen “Khristós” olduğuna inandılar. İlk başlarda Hıristiyanlık, otantik ve tuhaf bir Musevi mezhebi olarak kabul edildi. Hıristiyanlar, Yeni Ahit hikayelerinde çok garip birşey yapar. Bir bakıma, Kenan diyarını ve başka bir dinin onaylanmış kitaplarını sahiplenip kendilerine mal ederler. Aynı Tanrı’ya tapabilirler, aynı sözleşmeye sahip olabilirler; ama pencereden bakıp mesihin geleceğini söylemekle, mesihin zaten geldiğini söylemek arasında çok büyük fark vardır. Kurtarıcı olacak olan zaten gelip kurtarıcı olmuştur. Hz. İsa’nın mesajının ne olduğunu anlamamızın zor olma sebebi, birinci elden çıkma bir belge olmamasıdır. Hiçbirşey yazmamıştır. Elimizde olan tek şey, birkaç nesil sonra yazılmış olan aktarma bilgilerdir, Yeni Ahit’in İncil dediğimiz kısımlarıdır. Ve herbiri oldukça farklı şeyler söyler. En eskisi olan Markos, Hz. İsa’nın tanrının krallığının gelişini müjdelediğini söyler. Ama diğerleri, “Bu krallık ile kastettiği nedir?” diye sorar. Bahsedilen bir kral mıdır?

 Yeni bir siyasi rejim midir?

 Romalılar’dan kurtulunacağını mı kastetmiştir?

 Yoksa Luka İncili’nin iddia ettiği gibi kastedilen, ruhani bir durum mudur?

 İsa hiçbir zaman kendisine “Tanrı”, hatta “Tanrı’nın oğlu” demez. Ama sıklıkla Tanrı’ya “Baba” anlamına gelen “aba” der. Çünkü kendisini Tanrı’ya yakın hisseder, Tanrı’nın hayatında babacan bir yeri vardır. Saint Paul Hz. İsa’ya “Tanrı’nın oğlu” der  ama bu, Musevi anlayışında olduğu gibi “Tanrı’nın oğlu”, “Tanrı’nın çocuğu” anlamındadır. Yani özel bir görevi olan, Tanrı’ya özellikle yakın olan ve mesih gibi gayet normal bir insan anlamındadır. Hıristiyanlar, henüz Hz. İsa’nın kutsal olduğunu iddia etmiyorlardı, sadece Tanrı’yla özel bir ilişkisi olduğuna inanıyorlardı. Bu yakın ilişki, Hz. İsa’nın Tabor Dağı’ndaki başkalaşım hikayesinde görülebilir.

“İsa, yanına yalnız Petrus, Yakup ve Yakup’un kardeşi Yuhanna’yı alarak yüksek bir dağa çıktı. Orada, gözlerinin önünde Hz. İsa’nın görünümü değişti. Yüzü güneş gibi parladı, giysileri ışık gibi bembeyaz oldu. O anda Hz. Musa’yla İlyas öğrencilere göründü. Parlak bir bulut birden onları gölgeledi. Buluttan gelen bir ses, «Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum. O’nu dinleyin!» dedi- Matta; 17:1

Musevilerin çoğu, Hz. İsa’yı dirilen mesih olarak kabul etmeyi reddetti. Dinini yeni değiştirmiş olan Paul, bu yeni dini alır ve çoğunluğu pagan inanca sahip olan Roma İmparatorluğu’na tanıtır. Hıristiyanlığı yayma amacında olan Paul, birçok yere sehayat eder. Gördüğü herkese, Hz. İsa’nın sadece Musevilerin değil, bütün dünyanın kurtarıcısı olduğunu anlatır. Tanrı’nın tarihinde bir dönüm noktası daha yaşanmaktadır. Monoteizm artık, Yahudiye’nin sınırlarından taşıp Roma ve Yunan uygarlıklarına ulaşmıştır. Eski Hıristiyan inancı, pagan bir dünyada doğmuştur. Bu da, o dönemde muazzam bir din çeşitliliği olması anlamına gelir. Bu Hıristiyan akımında, dini törenlerde etinin yenip kanının içilebildiği söylenen bir adam vardı. Bu söylenenler, Güneş tanrısının Pers versiyonu olan tanrı Mithra için söylenenlerle aynıydı. O da mucizevi bir şekilde doğmuştu ve doğarken çobanlar gelmişti. Hiç kimse Hz. İsa’nın gerçekten ne zaman doğduğunu bilmiyor. Ama Hz. İsa’nın doğum tarihi; Hıristiyanlar tarafından 4. yüzyıldan itibaren, Mithra’nın doğum günü olan 25 Aralık olarak belirlenmişti. Roma tanrılarının neye benzediklerini düşünürsek, Yunan ve Roma tanrılarının, imparatora ve saray erbabına benzediklerini görürüz. Ama burada, okuma yazma bilmeyen, fakir bir aileden gelen, hiçbir gösterişli yanı olmayan ve bir kölenin ya da hainin öldürüleceği şekilde öldürülmüş olan bir adamın önderlik ettiği bir akım söz konusudur. Ve buna rağmen Tanrı’nın varlığının hissedildiği bir insandı bu. Bu, Roma dünyasında ihmal edilip aşağılanan birçok insan için ki zaten bu insanların da birçoğu köle veya cahildir, böyle bir insanda bile Tanrı’nın varlığının mümkün olabildiği düşüncesini doğurmuştur. Bu temel umut mesajı, hızla Roma İmpartorluğu’nda yayıldı. Hıristiyanlığa inananlar çeşitlendikçe, Hz. İsa’yı ve Tanrı’yla olan ilişkilerini algılama şekilleri de çeşitlendi. İncillerden önce yazılmış olan Paul’un mektuplarını okursanız, ondan sonra İncilleri okursanız, ondan sonra da Yeni Ahit’te sonradan yazılan mektupları okursanız, birbirinden çok farklı özelliklerde olan farklı yerlerdeki kiliselerle karşılaşırsınız. Korint, Efes, Roma, Kudüs ve Antakya kiliselerindeki anlayış nasıl birbirlerinden farklıysa, bugünkü metodist, presbiteryen, katolik ve doğu ortodoks kiliselerindeki de aynı şekilde farklıdır. Bazen İsa “logos”tur, yani Hz. İsa’nın dirilişinden önce de var olmuş olan “Tanrı’nın sözü”dür. Bazen İsa, evlat edinilmiş bir evlattır. Hıristiyanlığın ilk üç yüzyılında, taraftarlarına, dinsel yeniliklere tahammülü olmayan Roma tarafından işkence edildi. Ancak Hıristiyanlık, imparatorluğun içinde güçlü bir akım haline gelince, Hz. İsa’nın Tanrı’yla olan ilişkisinin yapısı, din konusundaki derin düşüncelerde ve tartışmalarda önemli bir güç haline geldi. Herşey sonunda iki soruya gelip dayanıyordu:

İsa, Tanrı ile aynı biçimde ilahi miydi? Ve eğer İsa gerçekten de ilahiyse, ona insan denilebilir miydi?

 4. yüzyılda, Mısır’da bulunan İskenderiye şehrinde ateşli bir tartışma başladı. Psikoposlukta bulunan Arius isimli güzel konuşan, karizmatik ve genç bir rahip, Hz. İsa’nın babayla aynı şekilde ilahi olmadığını ve Tanrı’ya mükemmel şekilde itaat ettiği için ilahi statüye yükseltilmiş olan normal bir insan olduğunu söylemeye başladı. Bu söyledikleri, Psikoposun genç ve parlak asistanı olan Athanasius’un hoşuna gitmedi. Ve bütün büyük kiliselerde kraliyeti de alakadar eden büyük bir tartışma başladı. Bu soruyla, kiliseler ikiye bölündü. Ve imparator Konstantin, birgün kilise devleti yapmayı planladığı yeni kilisesinin bu şekilde ikiye bölünmesine göz yumamazdı. Bu kilisenin, imparatorluğu ayırması değil, birleştirmesi gerekiyordu. Dolayısıyla 325 yılında Nicaea’da(İznik), bu sorunu kesin olarak çözmek için konsili topladı. İznik Konsili’nde, İsa tam anlamıyla “ilahi” ilan edildi. Her ne kadar toplantıda açıkça ortaya konmamış olsa da, İznik Amentüsü (Nicene creed) adı verilen bildirge, sonraki yüzyılda neredeyse tüm Hıristiyan kiliselerince benimsendi. Bildirge, artık resmi bir Hıristiyan öğretisi olan “Kurtarıcı İsa ile yaratıcı Tanrı’nın aynı öze sahip olduğu” inancını resmileştirmiş oldu. “Tek Tanrı’ya, bütün güçlere egemen olan Baba’ya, yerin ve göğün, görünen ve görünmeyen her şeyin Yaratıcısı’na inanıyoruz. Tek bir Tanrı’ya, İsa Mesih’e, Tanrı’nın biricik Oğluna inanıyoruz. Kendisi Işıktan Işık, gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı olmuş, sebep olunmuş ancak yaratılmamıştır. Baba ile aynı öze sahiptir-  İznik Konsili Buna rağmen, doğu kiliseleri konuyu tartışmaya devam etti. Tamamen herşeyin ötesinde olan bir Tanrı’nın, bir insan haline gelmesi ne anlama geliyordu?

 Herşeye gücü yeten Tanrı, gerçekten de bir zamanlar savunmasız bir bebek mi olmuştu?

 Ebedi olan, çarmıhta mı ölmüştü?

 Tanrı bütün bunları neden yapmıştı ki?

 Doğu ve Batı kiliseleri bu sorulara çok farklı cevaplar geliştirdi. Batı kiliselerine göre Tanrı, Adem’in cennet bahçesinde işlediği ilk günahtan insanoğlunu kurtarmak için insan bedeninde İsa olarak dünyaya gelmişti. Tanrı ete kemiğe bürünmeliydi. Çünkü bir zamanlar insanoğluna; “Bana itaatsizlik edip bu meyveden yerseniz, kesin olarak ölürsünüz.” demişti. Ve yediler. Onların soyları da ebediyete kadar onların işlediği günahla lekelendi. Bana ve size kadar gelen bir kan hattı boyunca süregelen bir günah. Tüm zamanlarda yaşamış tüm insanları, kurtarmak için bir plan yapılmalıydı. Tanrı bu planı sağlamıştı. Aşağı inip kendimi insanlara Tanrı’nın oğlu olarak sunup onların arasında yaşayabilirim. Onların arasında yaşamalıyım, onlar gibi baştan çıkarıldığı gibi ben de baştan çıkarılabilir olmalıyım. Gerçek anlamda işkence görüp ölümle cezalandırılabilirim. Ve hepsine vekaleten ölebilirim. Diğer yandan doğu kilisesi, Adem günah işlememiş olsaydı da Tanrı’nın insan suretiyle gelmiş olacağına inanıyordu. İsa, ilahi surete bürünmüş olan ilk insandı ve bütün Hıristiyanlar da, onun yolundan giderek bu münevver duruma gelmek için çabalayabilirdi. Tanrı’nın varolduğunu ve bir şekilde “davrandığını” düşünen bir insana göre, bu Tanrı kendisini bize nasıl ifşa etmelidir?

 İnsan suretinde olmayacaksa, bu nasıl olabilir?

 Tanrı’yı nerede aramalıyız?

 Tanrı’yı en başta, insan olan Nasıralı Hz. İsa’da ararız. Ve buna bağlı olarak da, Hz. İsa’nın varlığını bulunduran insanlarda ararız. Nasıralı İsa bizim için kimdir?

 Bana göre, Tanrı’nın ihtişamıdır, onun görkeminin bedensel halidir. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın ilahi olduğuna karar verdikten sonra, bir başka sorunla karşı karşıya kaldılar. Şimdi bu durumda iki Tanrı mı vardı?

 Bir baba, bir de oğul?

 Hz. İsa’yı ve onun Tanrı ve tüm insanlıkla olan ilişkisini tanımlama çabaları, sonunda tek bir güçlü düşünceye yol açacaktı: Bu, Tanrı’nın kendisini dünyaya 3 şekilde gösterdiği düşüncesiydi. 1-Baba olarak  2- Oğul olarak  3-Kutsal ruh olarak Bu düşünce, daha sonra Teslis adını almıştır.

M.S. 4. yüzyıldayız. Yeni Hıristiyan kilisesi, can alıcı bir soruyla karşı karşıyadır. Eğer İsa, Tanrı ile aynı şekilde ilahi idiyse, Hıristiyanlar nasıl monoteist olabilir?

 Hz. İsa’nın, Tanrı(baba) ile aynı şekilde ilahi olduğuna karar verilince, Hıristiyanlar’ın doğal olarak kafası karıştı. Yani şimdi iki Tanrı mı vardı?

 Bir de kutsal ruh sorunu vardı ki bu da dünyadaki ilahi varlıkla ilgili Musevilerin söyleceği türde birşeydi. O halde 3 tanrı varsa, nasıl monoteist olabilirdiniz?

 Monoteizm olmadığı kesin. Tanrı’nın farklı şekillerde bulunması ya da Tanrı’nın 3 farklı varlıkta bulunması elbette ki monoteizmle bağdaştırılması zor birşey. Ama bu tür dini inançlar zaten hiçbir zaman mantıklı olma kaygısı taşımamıştır. Bu bilmeceye açıklık getirmek için, üç piskopos bir araya gelerek sorunu ele almaya karar verdi. Kayseri piskoposu Basil, abisi Nyssa piskoposu Gregory ve dostları olan Nazianzus piskoposu Gregory. Ortaya çıkardıkları öğretiye Teslis ismi verildi. Tanrı’nın kendisini insanlığa 3 farklı biçimde gösterdiğini söyleyen öğretidir bu. Baba, söz ve kutsal ruh olarak. Bu üç kilise babasının üçü de, manevi ve ruhani yönleri yüksek kişilerdi. Sıradan insanlara, ilahi gizemlerin derin gerçeklerini onların da anlayabileceği şekilde anlatmaya çalışıyorlardı. Nasıl bir rahip, törenin en başında kutsal mabedden ayrılıp insanları kutsamak için onların arasında yürüyorsa, kendi insan kullarının arasına katılmak için, Tanrı da aynı bu şekilde, biricik gizemli nurunu bırakıp gelmişti. Tanrı’nın özünün, yani Tanrı’nın tanrısal haliyle tanrısal varlığının, bizim algılama seviyemizin daima ötesinde olduğuna karar verdiler. “Hiçbir zaman O’nu bilemeyiz ama Tanrı dünyada etkindir.” dediler. Tanrı’nın enerjisinden, faaliyetlerinden, dünyadaki deviniminden bahsettiler. Ve bunları bizim 3 şekilde deneyimlediğimiz sonucuna vardılar. Onu baba olarak, pederane bir şekilde, bir baba gibi varlığımızın kaynağı olarak tanımladılar. Tanrı’yı söz olarak da deneyimledik. Tanrı bizimle yaradılış sırasında, sonra da İsa ve kutsal kitap aracılığıyla konuşmuştur. Bunlara ek olarak, Tanrı’yı kendi bilinçlerinin derinliklerinde deneyimlediler. Yani bir ruh olarak. Onlara göre, tamamen tarifsiz ve tanımlanamaz olan Tanrı’yı bu 3 şekilde hissedebiliyordu. Üç Yunan piskoposu, Tanrı’nın, insanların hiçbir zaman anlayamayacağı içsel varlığıyla ilahi gizemin insansı deneyimi arasında belirgin bir ayrım yaptı. “İnsanlar kendilerini birbirlerine nasıl gösteriyorsa, Tanrı da insanlara kendisini o şekilde gösterir.” dediler. İnsanlar iletişim kurarken, kelimeleri, vücut dilini ve mimikleri kullanır. Bu hareketler, söylenmek istenen şeyin bir kısmını anlaşılır hale getirir ama hiçbir zaman iletişim kurmaya çalışan kişinin içsel varlığını ifade edemez. Nasıl insanlar bazen kendilerini ifade ederken kelimelerin yetersiz olduğunu düşünürse, Tanrı’nın davranışları da bize karşı bu şekildedir. Çünkü bunlar, insanoğlunun anlayabilecekleri ile sınırlıdır. Teslis paradoksu Hıristiyanlara, Tanrı’nın her zaman bir gizem olarak kalacağını hatırlatır. İnsan düşüncesinin ötesinde  Teslis doğal bir düşünce değildir. Vladimir Lossky isimli bir Rus teoloğun güzel bir sözü vardır: Teslis, insanların düşünme biçiminin haçıdır. Bu sözle; “Teslisi adamakıllı tasavvur etmeye başlamanız için bile, o şekilde ölmeniz gerekir” demek istemiştir. Hiçbir şekilde mantıksal bir yapısı yoktur. Teslis, mantıkla açıklanamayacak kadar belirsiz olan birşeyi anlatma yolu olan “şiir”e benzetilebilir. Naziansos’lu Gregory, teslisle ilgili derin düşüncelere dalmışken buna benzer şairane hisler yaşamış olabilir. “O’nu tasavvur ettiğim anda, üçlünün ihtişamıyla aydınlanıyorum; onları ayırdettiğim anda, yeniden O’na dönüyorum. Üçünden herhangi birini düşündüğümde, O’nu bir bütün olarak algılıyorum, ve gözlerim doluyor, ve düşündüğüm şeylerin büyük bir kısmı aklımdan uçup gidiyor- Naziansos’lu Gregory Teslisin Yunan ortodoks öğretisi, sezgisel olarak anlaşılmaya müsaittir. Batıda ise bu gizemli ve şairane boyut, genellikle göz ardı edilmiştir. Batı dünyasındaki teologlar, Yunan terminolojisini ve teslis öğretisini zaman zaman anlayamamıştır. Soyut metafizik fikirlerle de, Yunanlıların ilgilendiği şekilde ilgilenmiyorlardı. 5. yüzyılın başlarında Kuzey Afrika’da etkili olan Aziz Augustin, batı için çok daha uygun olan yeni bir teslis fikri geliştirdi, bu daha psikolojik bir düşünceydi. Aziz Augustin’in kendisi de psikolojiyle ve aklın çalışma yöntemleriyle çok ilgiliydi. Beyninde, Tanrı’nın üç farklı suretini gördüğünü ifade etti. Kendi insan beynimizde üç farklı güç olduğunu belirtti: Hafıza, algı ve de davranmamıza ve sevmemize sebep olan irade. Ve aynı şekilde Tanrı’yı algılarken de bu üç gücü kullanırız dedi. Baba, Oğul ve Ruh kavramlarının da bu üç beyinsel aktiviteye karşılık geldiğini söyledi. Bu, Yunanlıların hoşuna gitmedi ama Aziz Augustin’e çok saygı duyuyorlardı. Bu düşüncenin, Tanrı’yı yeniden fazlaca insana benzettiğini söylediler. Ve o asla insan sözü veya gücüyle anlaşılamaz dediler. “Çözümü olmayan gizem” özelliği söz konusuyken kilise, tamamen ilahi, üstün ve tanımsız olan bir Tanrı’yla onun yaratımı olan kırılgan bir dünya arasında nasıl bir köprü oluşturabilirdi?

 Bilinemeyen bir Tanrı, kendisini insanlara karşı nasıl “bilinir” hale getirebilirdi?

 Tesliste olduğu gibi diğer dinler de, bilinemeyen bir Tanrı’nın farklı suretlerinden bahseder. Bu tarz bir maneviyatın başka örnekleri de vardır. Mesela Musevi tasavvufu olan Kabala’da, buna çok benzeyen bir Tanrı kavramı vardır: Ain Sof, sonu olmayan Tanrı anlamına gelir. Asla insanlar tarafından bilinemez, ulaşılamaz ama zerafetle kendini bize gösterir. Üç değil, on ilahi uzantıyla kendisini bize belli eder ki bunlara sefirot denilir. Hinduizmde de bir Tanrı üçlemesi vardır: Brahma, Vişnu ve Şiva. Bunların herbiri, Brahma’nın farklı suretlerini temsil ederler. Tamamen tarifsiz, tamamen gizem dolu ve ilahi olan Brahma.. Belki de, bütün dinlerde bulunan gizemli Tanrı kavramı, Tanrı’nın düzenli bir düşünce sistemiyle veya teorilerle kalıp içine sokularak anlaşılamayacağını insanlara hatırlatmaya yarıyordu. Bu arada, Hz. İsa’dan sonraki ilk bin yılın ortalarına doğru, Teslis ile ilgili teolojik tartışmalar yayılırken, doğuda, Arabistan’da önemli bir değişim daha gerçekleşmekteydi. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme vahiy gelmek üzereydi. Tanrı ona “Tanrı’nın dünyadaki son peygamberi” diyecekdi. Kuran vahiylerinin gelmesiyle, Arap dünyası da İslam diniyle birlikte monoteizme doğru, kendi yolculuğuna başlayacaktır. Teslis’in Türkiye’de resmiyete dökülmesinden 300 yıl sonra, Ortadoğunun diğer ucundaki bir tüccarın Tanrı’dan vahiy aldığını söylemesiyle, yine bir çöl halkının dünyasında köklü bir değişiklik olacaktır. Bu peygamberin öne sürdüğü Tanrı görüsüyle, üçüncü büyük monoteist din olan İslam doğacaktır. Biz tarihi Tanrı’nın yarattığına inanırız. Tarihin akan bir nehir gibi olduğunu ve belli bir aşamada Tanrı’nın tanıtıldığını söyleyen düşünceyi kabul etmiyoruz. Dolayısıyla Tanrı’nın ortaya çıkan ihtiyaçlara göre gelişmiş olması fikrini onaylamıyoruz. Sanki bu bizim yarattığımız bir Tanrı’ymış gibi.. Hayır, İslam dininde Tanrı tüm gerçekliklerin gerçeğidir. O evveliyatsız başlangıçların başlangıcı, bütün sonlardan sonra da var olacak ebediyettir. Vahiylerden meydana gelen İslam’ın kutsal kitabı Kuran, Arapların ticaretin geniş dünyasına giriş yaptığı zamanlarda ortaya çıktı. 7. yüzyılın başlarına denk gelen bu dönemde pek çok Arap, Musevi ve Hıristiyanların inandığı Tanrı’nın, Allah’la aynı Tanrı olduğuna inanıyordu. Allah (El-ilah), inandıkları pagan tanrılarının en üstün olanıydı. Ama birçok Arap, bu iki eski dini de benimsemek istemiyordu. Arapların, onları yüzyıllardır tatmin eden kendi pagan dinleri vardı. Bütün tanrıların başı Allah’tı, ki Arapça’da “tanrı” anlamına gelir. Ve yaklaşık Hz. Muhammed ‘in geldiği zamanlarda, Arap yarımadasındaki pek çok Arap için Allah; Musevi ve Hıristiyanların inandıkları tanrıyla aynı tanrıydı. Yine de, Tanrı henüz Araplar’a kendi peygamberlerini göndermemişti. Arapça bir kutsal metin yoktu. Bütün bunlar, 610 yılında bir gece değişecekti. İşte o zaman, Hz. Muhammed bin Abdullah isimli 40 yaşındaki bir tüccar ansızın uykusundan uyandı. Nefes bile alamayacağı şekilde onu saran ilahi bir güçle sarmalandığını hissetti. Melek Hz. Muhammed’e buyurdu: Oku! Ama Hz. Muhammed  konuşamadı. Dehşet verici varlığıyla korkunç baskı bir kez daha geldi ve aynı emir ikinci kez geldi. Üçüncü tekrarda, yepyeni bir kutsal metnin ilk kelimeleri döküldü:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı alakdan yarattı- Kuran; 96:1

Hz. Muhammed , “ezbere okumak” anlamına gelen Kuran’ın ilk sözlerini söylemişti. Müslümanlar, Kuran’ın okunduğunu duyduklarında, Tanrı’nın huzurunda olduklarını hissettiklerini söylerler. Tanrı’nın bu kutsal kitap aracılığıyla onlarla konuştuğuna inanırlar. Hz. Muhammed ‘in, bütün hayatını Tanrı’ya adamış olduğu için bu Tanrı sözünü alabildiğine inanılır. İslam kelimesinin anlamı “teslimiyet”tir. Tüm varlığıyla Allah’a teslim olan kadın veya erkeklere Müslüman denir. İslam, kendi dünyanızı Allah’ın dünyasına teslim ettiğinizde gelen barıştır. Tanrı’ya kendini adamanın verdiği korkudan sonra gelen sıcak bir histir. Hz. Muhammed ‘in taraftarlarından yapmalarını istediği ilk şeylerden biri, günde defalarca dua ederek secdeye varmalarıydı. Vücutlarının duruşunun dış görünümü, onlara kelimelerden fazlasını öğretti. Benliklerini terketmeleri ve Allah’a, yaradana tamamen boyun eğerek kendilerini adamalarını simgeliyordu. Malcolm-X  bunu şu şekilde ifade etmiştir. İslam’da en zor yaptığı şeylerden birisinin secdeye varmak olduğunu söyler. Çünkü hiç kimsenin önünde eğilmeyeceği düşüncesini benimsemişti. Ama bu, herhangi bir insanın önünde değil, görülemeyenin önünde eğilme kavramıdır. Hıristiyanlar, Teslis şeklinde bir Tanrı görüşü benimsemişken, Müslümanlar, Musevilerin daha eski inancı olan “Tanrı’nın tekliği” düşüncesine döndüler. İslam dininin temelinde yatan düşünce budur. Bir Müslüman hayatını doğru bir şekilde düzenlediğinde, Allah her zaman ilk sırada, diğer değerler ve arzular her zaman ikinci sırada olacaktır. İslamiyette buna, “Allah’ı birlemek” anlamına gelen “tevhit” denir. Tevhit, Tanrı’nın hem tek hem de benzersiz olduğuna inanmak demektir. Yani bu sadece nicelik içeren bir kavram değildir, aynı zamanda nitelik de içerir. Tek Tanrı O’dur, hiç bir şey ona benzemez ve diğer herşey ondan gelmiştir. Bu çok merkezi bir düşüncedir çünkü çok da özgürleştiricidir. Hayatımda, bu üstün ve yüce Tanrı dışında kendimi adamaya değecek, ya da önünde eğileceğim, ya da emrine itaat edeceğim başka hiç bir güç yok demektir. Bu da İslam’da, Allah’tan başka Tanrı yoktur anlamına gelen şehadet, “La İlahe illallah” cümlesiyle ifade edilir. İslam’da Tevhit düşüncesini yansıtan ibadetlerden biri, Mekke’ye hacca gitmektir. Bu kutsal şehirdeki haccın merkezinde, inananlar hep beraber Kâbe’nin antik mihrabının etrafında dönerek yürürler. Bir mihrabın etrafında dönüp durmak, dinine bağlılığını göstermenin tuhaf bir yolu gibi görünebilir. Ama bu aslında oldukça iyi bir meditasyon yoludur. Çünkü Allah’ı simgeleyen Kâbe’nin etrafında döndükçe, Allah’ı herşeyin merkezine yerleştirmeyi de öğrenirsiniz. Kendinizi yönlendirirsiniz, yerinizi kutsal olana göre belirlemiş olursunuz. Kabe’nin etrafında dönerken bütün hayatınızın da Allah’ın etrafında döndüğünü algılarsınız. Dönerek Müslümanlar şunu demek istiyor: “İşte buradayız Allah’ım, çağrına kulak veriyoruz, işte geliyoruz.” Dolayısıyla bu aslında, Tevhit inancının, yani monoteizmin çok güçlü bir dışavurumudur. Ve bu görüntüyü görmek de çok etkileyicidir. İran’lı filozof Ali Şeriati’nin yazdığı gibi: “Kabe etrafında merkeze doğru dönerek ona yaklaştıkça, kendinizi büyük nehirle birleşmeye başlayan ufak bir dere gibi hissedersiniz. Merkeze doğru yaklaştıkça, kalabalığın baskısı sizi öylesine ezer ki, yeni bir hayata kavuşursunuz, artık insanların bir parçasısınızdır, artık Allah’ın atrafında dönen canlı ve ebedi bir insansınızdır. Bunu yaparken, kısa bir süre sonra kendinizi unutursunuz.”Sadece Müslüman ülkelerden değil, dünyanın her yerinden gelen insanlar bir araya gelip ilk kez birbirleriyle tanışır. Dünyanın büyük kısmı oldukça homojendir, ve bu ibadet, dünyada aynı geleneğe inanan insanlar arasındaki harikulade çeşitliliği görmek için bir fırsattır. Siyah, beyaz veya sarı ırktan olmanızın bir önemi yoktur. Kimin zengin kimin fakir olduğunu bilemezsiniz çünkü herkes iki kumaştan oluşan aynı sade giysiyi giyer. Hava atmak için bir yer yoktur. Bütün bu insanlar birbirine karışır tek bir nehir halinde sembolik yapının etrafında döner. Tam ve mutlak bir eşitlik içinde ve yine tam ve mutlak bir kardeşlik duygusu içinde. İslam’da bu kardeşliğe ümmet veya cemaat denir. Cemaat deneyimi, üç monoteist dinde de, insanların Tanrı’yı algılamak için başvurduğu temel yöntemlerden biridir. İncil, insanın yalnız olup bu şekilde yaşamasının iyi olmadığını söyler. Bu, insanlığımın bütünlüğünün, ancak topluluk içinde, daha büyük birşeyin parçası olduğumda ortaya çıkacağını belirtmektedir. Ufak bir cemaatte dua etmek, bir şekilde bu duanın daha güçlü olduğunu ve Tanrı tarafından daha çok kabul edileceğini hissettiriyor. Tanrı’ya her yerde, her zaman veya tek başımayken dua edebileceğim gibi, bir toplulukla beraber dua ettiğimde Tanrı’yı daha yakınımda hissediyorum. Dua, daha uzağa gidiyor gibidir. Cemaatin gücü, dua etmenin de ötesine geçmektedir. Müslümanlara göre Kuran, adil ve eşit bir topluluk kurmalarını, bu toplumda zayıf olanların saygıyla karşılanmasını, siyasetin de kutsal bir görev olarak ele alınmasını emreder. Siyasetin İslam dinindeki rolünün, Amerika’da ya da batıda ele alınan halinden daha derinlikli bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir. Kuran, ezilenin yanında ezenin karşısında durulması gerektiğini söyler. Tüm toplumu kapsamalıdır. Kuran, Adem’in soyuna değer verildiğini söyler. Bu, ırk, renk ve mezhepleri önemsiz hale getirir. Çeşitlilik, Allah’ın rızasıdır. Allah’a duyduğumuz saygı arttıkça, çeşitliliğe saygımız da o derece artmalıdır. Bunu yapıyor muyuz?  Büyük ihtimalle yapmıyoruz. En azından Tanrı’ya inananlardan beklendiği ölçüde değil. Hz. Muhammed ‘in kendisi de, İslam’ın hükmettiği yerlerdeki Musevilerin veya Hıristiyanların dinlerini değiştirerek Müslüman olmasını şart koşmamıştır. Kuran gerçekten de tüm semavi dinlerin Tanrı’dan geldiğini söyler. İslam İbrahim’i, Hz. Musa’yı, İlyas’ı, İşaya’yı, ve Hz. İsa’yı peygamber olarak kabul eder. Kuran, Musevileri ve Hıristiyanları, Kitap Ehli olarak adlandırır. Hatırlayın ki tüm insanlar Adem’den gelmiştir, ve Adem de topraktan gelmiştir. Ve sonra Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kuran’dan şöyle alıntı yaptı:

“Ey insanlar! Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık- Kuran; Hucurât Suresi ; 49:13

Bu çok büyük bir bildirimdir çünkü göreviniz kendi cemaatiniz ile bitmez. Kendi topluluğunuzdaki insanlarla uyum içinde yaşama deneyiminiz, farklı cemaatlarda bulunan farklı insanları anlamanız için bir sıçrama tahtası görevi görmelidir. Üç büyük batı dininin kurulmasına sebep olan büyük esinlenmelerin sonuncusu olan Hz. Muhammed ‘in vahiylerinin üzerinden pek çok asır geçti. Ve ilahi arayış halen evrilmeye devam ediyor. İnsanlığa karşı işlenen suçlar, Tanrı’nın artık anlamlı olmadığının, ve hatta ölmüş olduğunun söylenmesine sebep oldu. Ve dolayısıyla, yeni bir bin yıla yaklaşılırken, geriye sıkıntılı bir soru kalıyor. Tanrı’nın insan bilincindeki tarihi, gelişimine ne şekilde devam edecek?

 İnancı olanlar için Tanrı, evrensel ve değişmezdir. Zaman içinde değişen şey, insanların Tanrı’yı algılama şeklinin hikayesidir. Ve hala da değişmeye devam etmektedir. Hıristiyanlığın erken dönemlerdeki tarihine ilgi duymama sebep olan şey, günümüzle benzer olan yönleriydi. O kadar çok olasılık ve birbiriyle rekabet halinde olan o kadar çok bakış açısı vardı ki.. Farklı kültürler, bir araya gelip kaynaşıyordu. Yeni bir dini akımın başlangıç aşamalarında, hem kafa karışıklığı hem de heyecan yaşandığını görüyoruz. Ve ne anlama geldiği veya gelmediğiyle ilgili çok sayıda anlaşmazlık görüyoruz. Tıpkı günümüzde olduğu gibi, insanlar farklı açılardan bu akımlara saldırıyordu. Ya “Bu akım artık tamamen sona erdi.” ya da “Henüz yeni başlıyor.” deniliyordu.

-Hz. İsa’nın onları değiştirmesine ihtiyacım var.. Bugün sanki Tanrı, dondurulmuş bir karede sabitlenmiş bir görüntü gibidir. Tutuculuk ile ateizm, veya bilim ve teknoloji ile materyalizm arasındaki bir karede.. Nasıl ibadet ediyoruz?

 Bir yandan, dünyanın teslimiyeti ve itaati fikrinin anlamına bağlı kalıyor muyuz, diğer yandan da merhametli ve vicdanlı davranıyor muyuz?

 Doğru olanı savunuyor muyuz?

 Ve yanlış olanı yasaklıyor muyuz?

 Bunun kişiyi tutucu yapıp yapmadığı, bakan kişiye göre değişir. Uzun süre batıda yaşamış olanlar için, doğru olanı savunmak ve yanlış olanı yasaklamak zordur. Çünkü batı, gücünü kanıtlamıştır ama bir yanda da “Ama en güçlü benim.” diyen Kuran vardır. Dolayısıyla, iki taraf arasında bir gerginlik söz konusudur. Çevremize duvarlar öreriz, başkalarıyla aramıza sınırlar koyarız. Tanrı’ya karşı Şeytan, Hz. İsa’ya karşı Deccal, Bize karşı Onlar gibi birbirine zıt kutuplar yaratırız. Buna sebep olan psikolojiyi anlayabiliyorum çünkü İncil ve Hıristiyanlık, çelişkilerle doludur. Tanrı insanı yarattı..dehşetin tanrısı-sevginin tanrısı, vahiylerin tanrısı-gizemlerin tanrısı, kaybolan ve gizlenen tanrı-görünen ve aşikar olan tanrı. İnsanlar, tanrıyı kurguladıklarında, geleneğin sahibi olduklarını düşünüp, sadece kendi kafalarındaki gibi olup başka türlü olamayacağına inandıklarında; Tanrı’yı evcilleştirip onu bir put haline getirirler. Bunun üzerine ateizm gelir ve bu küstahlığı, kibiri ve mutlak kesinliği yerle bir eder. Ve dini süreçte çok yaratıcı bir etkisi olur. Tanrı’yı, kendi sınırlarımızın ötesinde ve çok daha derinlerde görmeye çalışmamız için bize meydan okur. Ben, bilim ve teknolojinin gelişmesiyle bu dini soruların yok olup gideceğine inanarak yetiştirildim. Ama tam tersine, ,bilimsel veriler sayesinde öğrenebileceklerimizin sınırlı olacağının farkına vardık. Ki bu bilimsel veriler muazzam ve harikadır, ben şahsen bu bilgileri çok seviyorum. Ama hayatın nihai anlamı ile ilgili sorulara cevap vermezler. Bence sahte ilahları Tanrı’ya şirk koşmak yani onunla eş tutmaya çalışmak, mutlak materyalizmde ortaya çıkmaktadır. Bence Amerika’daki en önemli Tanrı, dolardır. Her yanlışı doğru, her doğruyu yanlış gibi gösterebilir. Kendini dolara adamışsan herşey yolundadır. Modern Amerika’da, kendimizi mutlak olanla karşılaşmaktan sayısız şekilde koruyabiliriz. Mesela ölüme bakış açımızı ele alalım. Bunu her şekilde saklamaya ve ondan saklanmaya çalışırız. Ölülerimizi kozmetiklerle kaplarız, tabut kapağının kapalı olmasını tercih ederiz, ve onları mümkün olduğunca hızlı bir şekilde ortadan kaldırırız. Ama ölmek üzere olan veya ölmüş olan kişinin yüzüne bakmayız. Bir Rus manastırındaki ölü kemiklerinin konduğu yerde bulunan bir kafatasına baktığım zamanı hatırlıyorum. Ve kafatasına boyayla işlenmiş bir yazı vardı: “Ey yolcu, bana iyi bak. Çünkü bir zamanlar ben de senin gibiydim ve sen de benim gibi olacaksın.” Tanrı’nın tarihine bakılarak, yarın için ne söylenebilir?

 İnsanlığın Tanrı arayışı, yeni bir şekle bürünerek yine bilinmez olarak mı kalacak?

 Sanırım biz de, insanların Tanrı ve gerçeklik anlayışlarında çok büyük değişimlerin meydana geldiği bir başka Eksen Çağı’nda yaşıyoruz. İnsan gücünün çağındayız. Bu dünyayı daha ilginç hale getiren muazzam teknolojik gelişmeler oluyor, dolayısıyla daha dünyevi(maddesel) bir çağda yaşıyoruz. Bu durum, birçok insan tarafından laikliğin gelmesiyle açıklanıyor. Tanrı artık önemsizdir, ona ihtiyacımız kalmamıştır, onu görmeyiz veya onu deneyimlemeyiz. Bence bu çağ, Tanrı’nın hep hayal ettiği, insan gücünün ve özgürlüğünün çağıdır. Tanrı’nın kendisine, duyulan korku veya acizlikten dolayı değil, herşeyi yeterli kılan yüce bir varlığa duyulan saygı hissiyle tapınılmasını istediğini düşünüyorum. Eşsiz ve  değerli gördüğü için.. Tanrı sadece bugün değil, tarih boyunca eylem halinde olmuştur. Dün, bugün ve yarın da olmuştur, olacaktır. Tanrı, geçici olarak belirip yok olan bir unsur değildir. Ara vermez. Tanrı’nın merhametiyle yaşıyoruz. Sorunlar ne kadar zor görünürse görünsün, Tanrı’ya inanan biri olarak, her zaman ilahi bir müdahalenin bulunduğuna inanıyorum. Bunu doğaüstü bir şekilde değil de, kendi yarattığı doğal iyiliği geliştirmek suretiyle yaptığına inanıyorum. Ve böylece terazi yeniden iyilik tarafı ağır basacak şekilde değişir ve umuyorum ki bizler de o yöne doğru gidiyoruzdur. Genellikle Tanrı hakkında konuşulduğunu ilk kez 5 yaşlarındayken duyarız. İncil’deki hikayeler anlatılır. Ama birçok insan, bu gelenekleri gözden geçirme fırsatı bulamaz. Bence bu önemli birşeydir çünkü Tanrı hakkındaki düşüncelerimiz, zamanla gelişir ve değişir. Yıllarca, Tanrı ile işimin bittiğini düşündüm. Ama sonra, diğer dini gelenekleri incelemeye başladım. Monoteizmin, hayal ettiğimden çok daha fazla zenginlik içerdiğini farkettim. Bizler sadece insanız, ilahi olguları ancak insani bağlamda algılayabiliriz. Erkek ve kadın olarak. Dolayısıyla Tanrı, bir anlamda insan doğamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Ama Tanrı’sız bir insan doğası da düşünemeyiz. Tanrı, insanlığımızın bir parçasıdır. İlahi varlığa dair algımız, tümüyle ve apaçık bir şekilde ortadaymışcasına alenen görebileceğimiz  birşey değildir. Bir ağaç veya otobüs hatta bir atom gibi değildir. Bir Tanrı algısı üretip onun üzerinde çalışmamız ve hayal gücümüzü kullanarak, somut şeylerin kabuğunun altında yatan şeylere bakmayı öğrenmemiz gerekir. Gizlenmiş olan kutsal gerçekliği görmek için bunları yapmamız gerekir. Eski bir öğretiye göre; her insan davranışı ilahi olanın bir yansıması olarak düşünülebilir. Kutsal bir yüzleşme gibi. Varolan dinlerin bir yerlerinde, inancın geleceğe ait yeni bir tanımına dair ipuçları olabilir. Tanrı’nın tarihinde yeni bir bölüm olabilir.

tanrının tarihi

TANRI’NIN TARİHİ

Karen Armstrong

 (d.Kasım 1944, Worcestershire)

İngiliz dinler tarihçisi, yazar. 1962-1969 yılları arasında bir Katolik rahibesi olan Armstrong, 1969’da rahibeliği bırakarak edebiyat öğrenimi için Oxford Üniversitesi’ne gitti. Edebiyat lisans diploması aldı ve Londra Üniversitesinde modern edebiyat dersleri vermeye başladı. 1982’de serbest yazarlığa ve görsel yayıncılığa adım atan Armstrong bugün ise büyük dinler ve kurucuları hakkında yazdığı kitapların liste başı olduğu en ünlü isimlerden biri haline geldi. Kendisi aynı zamanda eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın girişimiyle radikalizmle mücadele etmek ve Batı ile İslam dünyası arasında daha geniş bir diyalog kurmak için oluşturulan Medeniyetler ittifakı’nın 18 üyesinden biridir.

İÇİNDEKİLER

A HİSTORY OF GOD /Tanrı’nın Tarihçesi (2001)

Giriş

1 Başlangıçta

2 Tek Tanrı

3 Putperestlere* Bir Işık

4 Teslis: Hıristiyan Tanrısı

5 Birlik: İslam’ın Tanrısı

6 Filozofların Tanrısı

7 Mistiklerin Tanrısı

8 Reformculara Göre Bir Tanrı

9 Aydınlanma

10 Tanrı Öldü mü?

11 Tanrının Geleceği Var mı?

Not: Kâfirûn Suresi ne güzel cevap veriyor…

Giriş

Ateizm genellikle geçici bir aşamadır: Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar pagan çağdaşlarınca ‘ateist’ olarak nitelendirilmişlerdir, çünkü tanrısallık ve aşkınlığın devrimci bir kavranışını benimsemişlerdir.

1 Başlangıçta

Dolayısıyla, başlangıçta Tek Tanrı vardı. Bu doğruysa, tektanrıcılık insanoğlunca yaşamın sırrı ve trajedisini açıklamak için geliştirilmiş en eski düşünsel tasarımlardan birisiydi.

Tanrılar yaratmak insanoğlunun oldum olası yaptığı bir şeydir. Bir dinsel tasarım, kendileri için artık anlamsız hale geldiğinde, onu bir başkasıyla değiştirmişlerdir. Bazılarınca ne kadar ilgisiz gibi görünse de, o, bizim tarihimizde çok önemli bir rol oynamıştır ve insanoğlunun yarattığı gelmiş geçmiş en büyük düşünsel tasarımlardan birisidir.

Güney Denizi Adaları’nda bu gizemli güç mana olarak adlandırılır; diğerleri bunu bir varoluş ya da ruh olarak duyumsar; bazen de radyoaktivite veya elektrik türünden cisimsiz bir güç olarak hissedilir. Latinler numina nın, yani ruhların kutsal korularda barındıklarını düşünmüşler, Araplar bütün yeryüzünün cinlerle dolu olduğuna inanmışlardır.

Yeryüzündeki her şeyin tanrıların dünyasındaki bir şeyin örneği olduğuna inanılmıştır; bu, antik kültürlerin birçoğunun mitoloji, rit ve toplumsal düzenleri hakkında çok şey söyleyen bir anlayışın ve günümüzün daha geleneksel toplumlarını etkilemeye devam etmektedir.

Öykü Yahudi ve İslam mistisizminde oldukça önemli yer tutan tanrıların kendilerinin yaratılışıyla başlar. Enuma Eliş, başlangıçta, tanrıların; kendisi de kutsal olan şekilsiz balçıktan çifter çifter oluştuklarını söyler. Babil efsanesinde, sonradan Kitabı Mukaddes’te de olduğu gibi, eski dünyanın yabancısı olduğu yoktan varoluş düşüncesine rastlanmaz. Söz konusu kutsal balçık, gerek tanrılar gerekse insanoğlundan da önce, ta ezelden beri mevcuttu.

Tanrısal evrim ilerledikçe her biri bir öncekinden daha belirgin bir kimlikle çifter çifter yeni tanrılar ortaya çıktılar.

Pagan görüş bütüncü bir nitelik taşıyordu. Tanrılar, insan soyundan farklı bir ontolojik düzlemde, onlardan kesin olarak ayrı bir kategori oluşturmuyorlardı: Tanrısallık temelde insanlıktan farklı değildi. Bu yüzden, tanrıların yukarıdan aşağıya indirdiği özel bir vahye ya da tanrısal bir yasaya gerek yoktu. Tanrılar ve insanoğlu aynı kaygıyı taşıyorlardı; tek fark, tanrıların daha güçlü ve ölümsüz olmalarıydı.

Dinin çok eski aşamasında yaratıcılık tanrısal bir eylem olarak görülür; bugün bile gerçeğe yeni bir biçim veren ve dünyaya yeni bir anlam kazandıran yaratıcı ‘ilham’ dan söz ederken dinsel bir dil kullanıyoruz.

BirTanrının ölümü, tanrıçanın arayışı ve sonunda tanrısal dünyaya yeniden dönüş, birçok kültürde sıkça gözlenen temalardır.

İbrahim hakkında hiçbir çağdaş belge mevcut değildir, ancak bilim adamları onun, İ.Ö. üçüncü binin sonlarında halkını Mezopotamya’dan Akdeniz’e doğru yönelten gezgin kabile şeflerinden birisi olabileceği üzerinde durmaktadırlar.

İsrail’in üç büyük atasının -İbrahim, oğlu ishak ve torunu Yakup- yalnızca tek bir Tanrıya inanan tek tanrıcılar olduğunu düşünürüz. Bunun hiç de böyle olmadığı görülüyor. Gerçekten de, bu ilk dönem ibranilerini Filistin’deki komşularının birçok dinsel inanışını paylaşan paganlar olarak adlandırmak belki daha doğru olur.

Pagan dini çoğu zaman yerel bir nitelik gösterir. Bir tanrının hükmü ancak belli bir bölgede geçerdi; bu bölgenin dışına çıkıldığında ise, bir önlem olarak, her zaman o bölgelerin yerel tanrılarına tapılırdı.

Sonunda bir çocuk sahibi olduklarında, ona, ‘kahkaha’ anlamına gelen ishak adını koydular.

Tanrılara insan kurban etmek pagan dünyasında yaygın bir uygulamaydı, ilk çocuğun, genellikle, anneyi bir çeşit senyörlük hakkının   gereği olarak gebe bırakan bir tanrının çocuğu olduğuna inanılırdı. Çocuğu dünyaya getirirken tanrının enerjisi azalırdı, dolayısıyla, bunu yememek ve bütün olası manaların dolaşımını sağlamak için ilk çocuk kutsal babasına geri gönderilirdi.

Günümüz insanı için bu oldukça ürkütücü bir öyküdür. Tanrıyı despotik ve kaprisli sadist bir varlık olarak tasvir eder. Tanrının Hz. Musa ve İsrâiloğullarını özgürlüklerini kazanmaları için harekete geçirdiğinde yaşanan Mısır’dan kitle halinde göçleri de çağımız duyarlılığı karşısında aynı derecede rahatsız edicidir. Firavun, İsrail halkının gitmesini istememektedir; bunun üzerine Tanrı, Mısır halkı üzerine on kez korkunç veba salgını salar. Nil nehri kan akmaya başlar; toprakları çekirge ve kurbağa sürüleri istila eder. İbrani kölelerin oğulları dışında bütün Mısırlıların en büyük erkek çocuklarını öldürmek üzere Ölüm Meleği’ni yollar.

Bu son derece zalim tarafgir ve katil bir tanrıdır, iflah olmaz derecede partizan bir tanrıdır bu; kendi gözdeleri dışında hiç kimseye küçücük bir merhamet kırıntısı taşımayan, basit bir kabile tanrısıdır.

Tarihteki bu ilk köylü ayaklanmasına ilham kaynağı olan Tanrı devrimci bir tanrıdır. Her üç inançta da toplumsal adalet ülküsüne kaynaklık etmiştir.

Pagan antik çağda tanrılar sık sık birbirine karıştırılır ve birleştirilir ya da bir bölgenin tanrıları bir başka halkın tanrısıyla özdeş kabul edilirdi. Hz. Musa İsrâiloğullarını, onun, İbrahim, İshak ve Yakub’un inandıkları tanrı olan Elile bir ve aynı olduğuna ikna etmeyi başarmıştır.

Pagan dünyanın düzen, ahenk ve adalet ilkelerini bizzat şeylerin doğasında gören anlayışı yerine, burada Kanun yukarıdan indiriliyordu.

Çıkış’ın İ.Ö. beşinci yüzyılda düzenlenmiş son metninde Tanrının Sina Dağı’nda Hz. Musa ile 1200 civarında gerçekleştiği düşünülen bir anlaşma yaptığı söylenir. Bu iddia bilimsel bir tartışmaya yol açmıştır. Bazı eleştirmenler İsrâiloğullarının İ.Ö. yedinci yüzyıla kadar bu anlaşmaya fazlaca önem vermediklerini ileri sürerler. Ama, tarihi ne olursa olsun, böylesi bir anlaşma düşüncesi bizlere İsraillilerin o tarihlerde henüz tek tanrıcı olmadıklarını gösterir, çünkü bu ancak çok tanrıcı bir ortamda bir anlam ifade etmektedir, İsrâiloğulları Sina Tanrısı Yehova’nın biricik tanrı olmadığına inanıyorlar, ama bu anlaşma ile diğer bütün tanrıları görmezden gelerek yalnızca ona tapacaklarına söz veriyorlardı. Tek bir, Tanrıya tapınma, hemen hemen daha önce örneği olmayan bir adımdı: Mısır firavunu Akhenaton, Mısır’ın diğer geleneksel tanrılarını bir kenara iterek Güneş Tanrısına tapmaya kalkışmışsa da, halefleri onun bu politikasını hemen terk etmişlerdi. Potansiyel bir mana kaynağını görmezden gelmek açıkça bir ahmaklık olarak görülmüştür ve İsrâiloğullarının müteakip tarihi onların diğer tanrılardan oluşan kültlerini bir kalemde silmeye pek yanaşmadıklarını göstermektedir. Yehova savaş konusundaki ustalığını göstermişti, ama o bir bereket tanrısı değildi. Kitabı Mukaddes bize, Hz. Musa’nın Sina Dağının tepesinde bulunduğu sırada geride kalanların hepsinin Filistin’in eski pagan dinine geri döndüklerini söyler. El‘in simgesi olarak altından bir öküz yapıp, önünde eski ritleri icra ederler.

İsrâiloğulları Yehova’yı Çıkış’tan sonra kendilerinin tek tanrısı yapma sözü vermişler, peygamberler yıllar sonra onlara bu sözleşmeyi hatırlatmışlardır. Kendilerinin elohim‘i olarak yalnızca Yehova’ya tapacakları sözünü vermişler, karşılığında o da İsrâiloğullarının kendisinin seçilmiş halkı olacağım ve onları etkin şekilde koruması altına almayı vaad etmişti. Kitab-ı Mukaddes bize, İsrâiloğullarının Filistin’e varıp, oradaki akrabalarına kavuştukları zaman bütün İbrahim soyunun Yehova ile bir sözleşme yaptıklarını bildirmektedir. Tören Yehova’yı temsilen Hz. Musa’nın halefi Yeşu tarafından icra edilir.

Yeşu onları uyardı: Yehova çok kıskanç bir tanrıydı. Eğer sözleşme hükümlerini yerine getirmeyecek olurlarsa kendilerini yok edecekti.

Bununla beraber, Kitabı Mukaddes İsraillilerin sözleşmeye sadık kalmadıklarını söylemektedir. Yehova’yı yalnızca savaş zamanlarında, onun askeri korumasına ihtiyaç duyduklarında hatırlamışlar, her şeyin yolunda gittiği zamanlarda ise yine Baal, Anat ve Aşera’ya eski tarzda tapmayı sürdürmüşlerdir.

Pagan tanrılarının aksine, Yehova herhangi bir doğa gücü içinde değil, uzak bir ülkedeydi. O paradoksal biçimde dile gelen bir sessizlik içinde, neredeyse zor fark edilen ince bir esinti olarak hissediliyordu.

Değişme bütün uygarlık boyunca devam etmiştir. İ.Ö. 800-200 dönemi Eksen çağı (Axial Age)olarak isimlendirilmiştir. Bu dönemde uygar dünyanın bütün ana bölgelerinde insanlar son derece önemli ve biçim verici özelliklerini koruyan ve devam ettiren yeni ideolojiler yarattılar. Yeni dinsel sistemler, değişen toplumsal ve ekonomik koşulları yansıttılar. Tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, daha henüz ticari ilişkilerin bile kurulmadığı bir dönemde (Çin ve Avrupa arasında olduğu gibi) önde gelen bütün uygarlıklar paralel çizgilerde gelişme gösterdiler. Tüccar sınıfının doğmasına yol açan yeni bir refah söz konusuydu, iktidar, krallar ve din adamlarından, tapınak ve saraylardan pazar yerine kaymaktaydı. Yeni zenginlik entelektüel ve kültürel gelişmenin yanı sıra bireysel bilincin gelişmesine de yol açtı. Değişme hızının kentlerde artması ve insanların kendi eylemlerinin gelecek kuşakların kaderini etkileyebileceğim fark etmelerine paralel olarak eşitsizlik ve sömürü daha da belirginleşti. Her bölge bu sorunlar ve kaygılarla baş etmek için kendi farklı ideolojisini geliştirdi: Çin’de Taoculuk ve Konfüçyüs’çülük, Hindistan’da Hindu dini ve Budacılık, Avrupa’da felsefi akılcılık. Ortadoğu tek tip bir çözüm üretmediyse de İran ve İsrail’de sırasıyla Zerdüşt ve İbrani peygamberler tektanrıcılığın değişik versiyonlarını geliştirdiler, ilginç görünmekle birlikte, dönemin diğer büyük dinsel anlayışları gibi, ‘Tanrı’ düşüncesi de saldırgan bir kapitalist ruhun başat olduğu pazar ekonomisi içinde gelişti.

Platon ve Aristoteles’in akılcılığı da önemlidir, çünkü Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar hep onların düşüncelerine dayanmış, Yunan Tanrısı kendilerininkinden çok farklı olmasına karşın, onları kendi dinsel yaşamlarına uydurmaya çalışmışlardır.

İ.Ö. yedinci yüzyılda bugünkü İran’da yaşayan Ariler indus vadisini istila etmişler ve yerli halka boyun eğdirmişlerdir. Rig-Veda olarak bilinen uzun manzum şiir derlemelerinde ortaya konduğunu gördüğümüz kendi dinsel düşüncelerini onlara dayatmışlardı.

Vedaların dini ne yaşamın başlangıcını açıklamaya ne de felsefi sorulara dört başı mamur yanıtlar vermeye çaba göstermiştir. Bunun yerine, o, insanların varoluşun ihtişamı ve dehşetiyle başa çıkma çabalarına yardımcı olmak üzere tasarlanmıştır.

Ari istilasını takip eden yüzyıllarda baskı altında tutulan yerli halkın düşünce ve inançları tekrar gün yüzüne çıktı ve bir dinsel açlığa yol açtı. Kişinin yazgısı kendi eylemlerinin belirlediği anlayışını ifade eden karma’ya yönelik bu canlı ilgi, insanların, kendilerinin sorumsuz davranışları için tanrıları suçlamalarına soğuk bakmalarına yol açtı. Tanrılar, giderek tek bir aşkın Gerçeğin simgeleri olarak görülmeye başlandı. Veda dini fazlasıyla kurban ritüellerine odaklaşmıştı. Oysa, eski bir Hint uygulaması olan yoganın (özel bir konsantrasyon disipliniyle zihnin güçlerini ‘kontrol

altına alma’) tekrar canlı bir ilgi odağı haline gelmesi, dışsal olgular, üzerinde yoğunlaşmış bir dinin artık insanları tatmin etmemeye başladığı anlamına geliyordu. Hindistan’da tanrılar artık kendi inananlarınca dışsal birer varlık olarak görülmüyorlardı; bunun yerine insanlar gerçeği içsel olarak kavramanın peşindeydiler.

Tanrıların Hindistan’da artık fazlaca bir önemi yoktu. Bu yüzden, onlar, kendilerinden daha yüksek bir konuma sahip olduğuna inanılan din vaizi karşısında ikinci plana düştüler. Hindu ve Budacılar tanrıları aşmanın, onların da ötesine geçmenin yollarını aramışlardır. Sekizinci yüzyılda bilge kişiler Aranyaka ve Upanişadlaradlı risalelerde bu konuları işlemeye başladılar. Bu risaleler topluca Vedanta olarak bilinir: Vedaların sonu. Upanişadlar İ.Ö. beşinci yüzyılın sonuna kadar gittikçe yaygınlaştı ve sayıları bu tarihte 200 civarına ulaştı. Upanişadlar tanrıları aşan ama var olan her şeyde mevcut kendine özgü bir tanrısallık kavramı geliştirmiştir.

Veda dininde insanlar kurban ritüelinde Tanrısal bir güçle karşı karşıya gelmekteydiler. Bu kutsal gücü Brahman olarak adlandırmışlardı.

Yoga teknikleri insanların bir iç dünyayı fark etmelerini sağlamaktaydı. Bu, duruş, nefes alış, yiyecek ve zihinsel konsantrasyon disiplinleri, ileride görüleceği gibi, bağımsız bir şekilde diğer kültürlerde de geliştirilmiş ve farklı şekillerde yorumlanan, ancak insan için doğal sayılan bir aydınlanma tecrübesine yol açtığı görülmüştür. Her bir bireyin içindeki ebedi ilke Atman olarak adlandırılmıştır.

Brahman, “sözcüklerle dile getirilemeyen, ancak orada sözcüklerin dile geldiği zihinle düşünülemeyen, ancak orada zihnin düşünebildiği”dir. Ne bunun gibi her yerde hazır ve nazır Tanrı ile konuşmak ne de onun hakkında düşünmek, onu düşüncenin somut bir nesnesi haline getirmek mümkündür. O ancak gerçek anlamda nefsin ötesinde, vecd içinde algılanabilecek bir Gerçekliktir.

İ.Ö. 538 sıralarında Siddharta Gautama isimli genç bir adam da Benares’in 100 mil kadar kuzeyinde Kapilavaştu’daki şahane evini, güzel karısı ve oğlunu terk etti ve dilenci keşişliğe başladı. Etrafındaki ıstırabın boyutları karşısında dehşete düşmüş bir halde çevresinde her şeyde gördüğü varoluş(un) ıstırabım sona erdirecek gizi keşfetmek istedi. Altı yıl boyunca değişik Hindu gurularının kapılarında dolaştı, kendine korkunç işkenceler yaptı, ama bir sonuca ulaşamadı. Bilgelerin öğretileri onu etkilemedi; çektiği acılar onu daha da umutsuzluğa itti. Bu yöntemleri tamamen terk edip vecd haline geçtiği bir gece aydınlanmaya ulaştı. Artık ıstıraptan kurtulmak ve nirvanaya, acının sonuna ulaşmak için yeni bir umut doğmuştu. Gautama, Buda yani Aydınlanmış Kişi oldu.

Buda, kendi kültürel donanımının bir parçası olması hasebiyle zımnen de olsa tanrıların varlığına inanmaktaydı, ama onların insanlara pek bir faydası olduğuna inanmıyordu. Onlar da acı ve ıstırap içinde çırpınıyorlardı. Onlar da diğer bütün varlıklar gibi yeniden doğuş döngüsü içindeydiler ve eninde sonunda kendileri de yok olacaklardı. Buda, tanrıları reddetmemekte, ama ebedi Gerçek nirvananın tanrılardan daha yüksekte olduğuna inanmaktaydı. Budacılar meditasyon esnasında mutluluk veya aşkınlık duygusunun hiç de doğaüstü bir varlıkla kurdukları bir ilişkiden kaynaklandığına inanmıyorlardı. Bu gibi durumlar insan için doğaldı; doğru yönde bir yaşam süren ve yoga tekniklerini öğrenen herkesçe tecrübe edilebilirdi.

Din bir şeylerin yanlış olduğu düşüncesiyle başlar. Bir elinin başarısının esas ölçüsü onun felsefi ya ,da tarihsel açıdan kanıtlanmasından ziyade, onun etkinliği olagelmiştir.

Karma insanları sonsuz bir döngüyle acı yaşamlar dizgesine yeniden doğmaya mahkum eder. Ama eğer ateş sönmüşse, ıstırap döngüsü sona erecek ve nirvanaya ulaşılacaktır. Nirvana’nın sözcük anlamı ‘sükunete erme’ ya da ‘sönmek’tir. Budacılar çoğu zaman nihai gerçek nirvanayı tanımlamak için teistlerin aynısı imgeler kullandılar.

Nirvanaya ulaşmak, Hıristiyanların çoğu zaman ondan anladıkları ‘cennete gidiş’ gibi bir şey değildir.

Platon   ruhun, tıpkı bir mezar gibi, beden içine hapsolmuş çökmüş, kirlenmiş ve aralıksız yeniden doğuş döngüsüne mahkum bir tanrı olduğuna inanmaktaydı. Pythagoras ruhun ritüel arınma yoluyla özgürleştirilebileceğini, böylece ruhun evrenin düzenliliğiyle bir uyum oluşturabileceğini, ileri sürmekteydi. Platon da, algılar dünyasının ötesinde tanrısal, değişmeyen bir gerçekliğin olduğuna, inanmaktaydı; ruh “aslından uzaklaşmış, bedene hapsolmuş, çökmüş bir tanrısallıktı.

Sevgi, Adalet ve Güzellik gibi sahip olduğumuz her bir genel kavrama karşılık gelen bir idea vardır. Bununla birlikte, iyi ideası hepsinin üstündedir.

Biz modern insanlar düşünmeyi bir etkinlik, yaptığımız bir şey olarak görürüz. Platon ise onu zihinle ilgili bir şey olarak tasavvur etmiştir. Sokrates gibi, düşünceyi bir anımsama süreci, hep sahip olup da unutmuş olduğumuz bir şeyin idraki olarak görmüştür. Çünkü insanoğlu bozulmuş tanrısallıktı, tanrısal dünyanın formları onun içindeydi ve onunla, basit bir rasyonel ya da tanrısal etkinlikten ibaret olmayan, içimizdeki ebedi gerçeğin sezgisel algısına akıl yoluyla ‘temas edilebilir’di. Bu anlayış tarihsel tektanrıcılığın her üç dinini de büyük ölçüde etkilemiştir.

Hiyerarşinin tepesinde, Aristoteles’in tanrı olarak tanımladığı, ilk Hareket Ettirici vardı. Bu tanrı, ezeli, hareketsiz ve tinsel olan saf bir varlıktı. Saf düşünce, aynı anda hem düşünendi hem de düşüncenin kendisiydi; o, bilginin en yüksek nesnesi olan kendisi hakkında sonsuz bir düşünme halinde idi. Bu Tanrı ya da en yüce varlıkta maddesel bir yan yoktur, çünkü madde eksik ve ölümlüdür.

insanın ayrıcalıklı bir konumu vardır; onun ruhu, kendisini Tanrıya akraba kılan ye tanrısal doğanın bir parçası haline getiren tanrı vergisi bir anlağa sahiptir. Bu tanrısal özellikli akıl onu bitki ve hayvanlardan üstün kılar. Aklını arındırarak kendini ölümsüz ve tanrısal kılmak onun görevidir. Bilgelik (sophia) insani erdemlerin en yükseğiydi; bu, Platon’ da olduğu gibi, bizleri bizzat tanrının eylemlerini taklit yoluyla tanrısallaştıran felsefi hakikatin tefekkürü (theoria) şeklinde gerçekleşir. Theoria’ya yalnızca mantık yoluyla ulaşılamaz; o, aynı zamanda, kendini aşmayla sonuçlanan disiplinli bir sezgidir. Bununla birlikte çok az insan bu noktaya ulaşabilir ve çoğunluk sadece phronesis’le, yani gündelik yaşamda öngörü ve ahlakla yetinmek durumundadır.

Önemli konuma rağmen, Aristoteles’in Tanrısının dinsel bir boyutu neredeyse yoktur. Dünyayı o yaratmamıştır, çünkü bu ona hiç yakışmayan değişmeyi, dünyevi bir eylemi içermektedir. Her şeyde ona yönelen bir sevgi eğilimi bulunmasına karşın, bu Tanrı evrenin varlığına karşı oldukça kayıtsızdır, çünkü o kendinden daha aşağı olan hiçbir şeyi düşünemez. O kesinlikle bu dünyayı yönetmemekte, ona yol göstermemekte ve yaşamımıza hiçbir şekilde müdahale etmemektedir. Eksen çağının insanları olarak Aristotales ve Platon’un her ikisi de birey vicdanı, iyi yaşam ve toplumsal adalet sorunları üzerinde durmuşlardır. Öte yandan, onların düşünceleri seçkinciydi. Platon’un saf formlar dünyası ve Aristoteles’in uzaktaki tanrısı sıradan ölümlülerin yaşamları üzerinde çok önemsiz bir etki gösterebilirdi; bu, sonraki dönemlerde kendilerine çok değer veren Yahudi ve Müslüman düşünürlerce de kabul edilmiştir.

2 Tek Tanrı

Tanrı, bütün peygamberlerin ilk örneği olan Hz. Musa’nın adını yanmakta olan bir çalılıktan çağırıp, ona, kendisinin Firavun ve İsrâiloğulları için görevlendirdiği peygamberi olmasını emrettiğinde, Hz. Musa, “iyi bir hatip olmadığı” gerekçesiyle buna pek yanaşmamıştı. Tanrı, onun bu eksikliğini anlayışla karşılayarak, Hz. Musa’nın yerine kardeşi Aron’un tebliğ etmesine izin vermişti.

Hindular Brahman’ı bir büyük kral olarak tanımlamamışlardır, çünkü, onların tanrısı bu gibi insani terimlerle tanımlanamazdı.

Peygamberler, her şeyden önce, Tanrının huzuruna çıkan kişidir, ama bu aşkın tecrübe Buda dinindekinin aksine, bilginin aktarılmasıyla değil eylemle sonuçlanır. Peygamber mistik bir aydınlanmayla değil itaat ile tanımlanır. Yehova işaya’dan halkın kabul etmeyeceği bir şeyi yapmasını ister: Tanrının kelamını reddetmeleri durumunda hiddete kapılmamalıydı: “Git ve onlara de ki; ‘Anlamasanız da tekrar tekrar dinleyin; algılayamasanız da tekrar tekrar görün.”. Yedi yüzyıl sonra, kendisinin aynı sertlikteki mesajını halkın reddetmesi üzerine, İsa bu sözleri tekrarlayacaktır.

İsrâiloğullarını sürgüne gönderen ve ülkelerini mahveden II. Sargon ve Sanherib değildi. “Halkı yerinden yurdundan eden bizzat Yehova’ydı.”

Bu, Eksen çağı peygamberlerinin mesajlarında sürekli tekrarlanan bir temaydı. İsrail’in Tanrısı, başından beri, yalnızca mitoloji ve liturjide değil, bizzat somut olayların içinde görünerek, kendini pagan tanrılarından ayırmaktaydı.

Ortadoğu’da bu kültlere dayalı kutlamalar dinin temelini oluşturmaktaydı. Pagan Tanrılar, azalan enerjilerini yenilemek için bu törenlere muhtaçtılar; prestijleri de, bir bakıma, kendileri için yapılan tapınakların haşmetiyle ölçülmekteydi. Yehova, şimdi bütün bunların anlamsız olduğunu söylüyordu. Uygar dünyanın diğer bilge ve filozofları gibi, işaya biçimsel dindarlığın yetersiz olduğunu düşünmekteydi. İsrailliler kendi dinlerinin batini anlamını keşfetmek zorundaydılar. Yehova kurban değil merhamet istemekteydi.

Peygamberler, Eksen Çağı’nda ortaya çıkan bütün büyük dinlerin ayırıcı özelliği haline gelecek olan merhametli olmanın, kendilerinin en önemli görevleri olduğunu keşfetmişlerdi. Çıkış öyküsü tanrının zayıf ve ezilenin yanında olduğunu vurguluyordu.

Amos,   toplumsal adalet ve merhametin önemini vurgulayan ilk peygamberdi.

Beklenildiği gibi, İsraillilerin çoğu peygamberin, onları Yehova ile diyaloga çağıran davetine kulak asmadı. Kendilerinden daha az şey talep eden, Kudüs’teki Tapınakta ya da Filistin’in eski bereket kültlerinde icra edilen kült ibadetine dayalı bir dini tercih ettiler. Onuncu yüzyılda iki yüzyıl sonra İsrailliler, hala bereket ayinleri düzenleyip, kutsal seks icra ediyorlardı. Kimi İsraillilerin, diğer Tanrılar gibi, Yehova’nın da bir karısı olduğunu düşündükleri görülüyor. Bütün yeni peygamberler gibi, o da, dinin derin anlamıyla ilgiliydi. Onun Yehova’ya söylettiği gibi: “Kurban değil sevgi, felaket değil Tanrıyı bilmenizi istiyorum.” Burada o, teolojik bilgiyi kastetmiyordu; daath sözcüğü ibranice’de cinsellik çağrışımlı ‘bilmek’ anlamına gelen yada’dan türemiştir. Bu yüzdendir ki, J, Adem’in karısı Havva’yı ‘bildiğini’ söyler.

Peygamberler kendi insani duygu ve tecrübelerini Yehova’ya atfettiklerinde, bir anlamda, kendi suretlerinde bir tanrı yaratmaktaydılar. Bütün dinler mutlaka bir miktar insanbiçimcilik ile başlar. Yahudiler, eski dünyada, pagan komşularının hayran kaldığı müreffeh bir sistem kuran ilk halk olmuştur.

Bütün diğer peygamberler gibi, Hoşea da putperestlik karşısında dehşete düşmüştü.

Filistin ve Babil halkı hiçbir zaman yaptıkları tanrı heykellerinin bizzat kendilerinin kutsal olduklarına inanmadılar; hiçbir zaman bir heykel karşısında, sırf bir heykel olduğu için eğilmediler. Heykel tanrının bir simgesiydi. Tıpkı, tasavvur edilemeyen ilk olaylar hakkında yarattıkları mitoslar gibi, bu da, ibadet eden kişinin dikkatini kendi ötesine yöneltmesi için geliştirilmiş bir araçtı. Öte yandan, peygamberler sık sık pagan komşularının tanrılarına akla gelmedik saygısızlıklarla gülüp geçmekteydiler.

Yazık ki, tektanrıcılığın bir özelliği olarak ortaya çıkan hoşgörüsüzlüğü bugün öylesine kanıksamış bulunuyoruz ki, diğer tanrılara karşı düşmanlığın yeni bir dinsel tavır olduğunu göremeyebiliriz. Paganizm temelde hoşgörülü bir inançtı. Yeni bir tanrının gelişi eski kültler için bir tehdit oluşturmadıkça, mevcut panteonda her zaman başka bir tanrıya yer vardı. Eksen çağının yeni ideolojileri eski tanrılara yönelik inançların yerini aldığında bile, eski tanrılar böylesine şiddetle reddedilmemişlerdi. Gördük ki, Hindu dininde ve Budacılıkta insanlar, tanrıları gönülsüzce kabul etmek bir yana, tanrıların da ötesine geçmeleri için teşvik edilmişlerdir. Peygamberler, kendi dinsel tutumlarına yönelik gizli bir kaygı mı beslemekteydiler? Yoksa, pek kolay olmasa da, kendi Yehova anlayışlarının paganların putperestliğinden pek de farklı bir şey olmadığının farkında mıydılar? Çünkü, ne de olsa, onlarda tanrılarını kendi suretlerinde yaratmaktaydılar. Tektanrıcılar, tanrılarının bildik kadın-erkek cinselliğinin ötesinde olduğunu ileri sürmelerine karşın, ileride göreceğimiz gibi, her ne kadar, kimileri bu dengesizliği gidermeye çalıştıysa da o, temelde erkek bir tanrı olarak kalmıştır. Yehova’nın, Filistin’in ve Ortadoğu’nun diğer Tanrı ve tanrıçalarını başarılı bir şekilde ortadan kaldırıp, tek Tanrı konumuna gel meşinden sonra, onun dini neredeyse tamamen erkeklerce sürdürülmüştür.

Yehova’nınki zor kazanılmış bir zaferdi. Yehova’nın eski tanrıları barışçıl bir yolla doğal bir şekilde aşmayı başaramadığı görülmektedir; bunun için savaşmak zorunda kalmıştır.

Hilkiya’nın bulduğu ‘Kanun Kitabı’nın bizim bugün Tesniye olarak bildiğimiz metnin temelini oluşturduğu hemen hemen kesindir. Bu kitabın reformcu kesim tarafından tam zamanında ‘bulunmuş’ olması, bu konu üzerinde değişik kuramların ileri sürülmesine yol açmıştır. Söz konusu Kanun Kitabı kesin olarak yedinci yüzyıl bakış açısını yansıtan yepyeni bir ihtilafı dile getirmektedir. Yehova’nın İsrail halkını diğer bütün uluslardan ayrı tutması, İsraillilerin özel bir niteliğinden değil, Yehova’nın büyük sevgisinden kaynaklanmaktaydı. Buna karşılık, kendisine tam sadakat ve diğer bütün tanrıların şiddetle reddedilmesini istiyordu.

Yerli halkla hiç bir anlaşma yapmayacaklar, onlara en ufak bir merhamet göstermeyecekler”di. Asla kız alıp verme, toplumsal karışma olmayacaktı.

Yahudiler bugün şema‘yı okuduklarında, ona tektanrıcı bir yorum getirmektedirler: Bizim Tanrımız Yehova Tek ve biriciktir. Tesniye yazarının henüz böyle bir bakış açısı yoktu. ‘Yehova ehad’Tek olan Tanrıyı değil, kendisine tapılmasına izin verilen tek tanrıyı ifade etmekteydi.

Tesniye yazarının dile getirdikleri bu aşırı tehlikeli ortamda büyük bir etki yarattı. Yoşiya hemen şiddetli bir reforma girişti. Tapınakta bulunan bütün heykeller, idoller ve bereket simgeleri yerlerinden kaldırılarak yakıldı. Ülkede paganizmin faaliyet gösterdiği bütün eski dinsel mekanlar yıkıldı.

Bu topyekün yıkım, derinlerde gizlenmiş olan endişe ve korkunun yarattığı bir nefretten kaynaklanmaktaydı.

Her üç tek-tanrıcı inanç da kendi tarihlerinde, farklı zamanlarda benzer seçim teolojileri geliştirmişler, hatta bazen Yeşu’nun kitabında hayal edilenden daha da korkunç sonuçlar ortaya çıkmıştır. Batı Hıristiyanları, kendilerinin tanrının gözdeleri olduğunu düşünmeye özel bir eğilim göstermişlerdir. On bir ve on ikinci yüzyıllarda haçlılar, Yahudi ve Müslümanlara karşı giriştikleri kutsal savaşı, kendilerinin, Yahudilerin çoktandır kaybettiği Tanrısal misyonu devralmış yeni Seçilmiş Halk oldukları iddiasıyla meşrulaştırmışlardır.

Yehova kültü içinde henüz Atman’la karşılaştırılabilecek, her yerde hazır ve nazır, içsel bir tanrısal ilke yoktu. Yehova dışsal, aşkın bir gerçek olarak algılanmıştır. Ve onun yabancı görünümünden biraz kurtarılabilmesi için bazı yönlerden insanileştirilmesi gerekiyordu. Siyasi durum kötüye gitmekteydi. Babilliler Yahuda’yı istila etmişler, kralla birlikte bir grup İsrailli sürgüne gönderilmişti. Son olarak da bizzat Kudüs düşmüştü. Koşullar kötüleştikçe, Yeremya Yehova’ya insani duygular atfetme adetini sürdürdü.

Tanrı önündeyken hep halkı adına konuşan Yeremya, düşmanın kapıya dayandığı zaman halkına olan öfkesini Tanrının ağzından dile getirmekteydi. Kudüs’ün düşmesi ve Tapınağın yıkılışından sonradır ki, o, elinin böylesi dışsal tuzaklarının aslında içsel, öznel bir ruh halinin simgelerinden başka bir şey olmadığını anlamıştır, İsrail kavmiyle yapılan anlaşma ileride oldukça farklı bir şekil alacaktı: “Onların ta derinliklerine kendi kanunumu yerleştirecek, onu kalplerine nakşedeceğimTel-Aviv : Bahar Tepesi – Filadelfiya (Amman)

Tanrının tarihinde oldukça önemli bir yer tutacak olan bir düşünce ileri sürmüştü. Buna göre, insanlar, tanrısal varlığın ancak, batan güneşin son ışınları gibi, ardında bıraktığı etkisini görebilirler.

Tapınak inşa etmek insanoğlunun, bizatihi tanrıların yaratıcılığında kendine bir yer bulmasını sağlayan bir imitatio dei, tanrının taklit edilmesi eylemiydi.

Sinagog, eski dinlerin dünyasındaki hiçbir şeye benzemiyordu. Herhangi bir ritüel ya da kurban töreni olmadığı için, sinagog büyük ihtimalle onlara bir çeşit felsefe okulu gibi görünmekteydi. Birçoğu, tanınmış bir Yahudi vaiz geldiğinde, tıpkı kendi filozoflarını dinlemek için kuyruğa girdikleri gibi, sinagogu doldurmaktaydı.

Kadim dünyada din kişisel bir sorun değildi. Tanrılar bir kent için oldukça önemliydi ve ihmal edildikleri takdirde, koruyuculuklarından vazgeçeceklerine inanılmaktaydı. Bu tanrıların varlığına inanmayan Yahudiler ‘ateist’ ve toplum düşmanı olarak görülmekteydiler. Yahudiler, kısa zamanda, bilgeliğin Yunan zekasının değil, Yehova korkusunun bir eseri olduğunu ileri süren kendi literatürlerini yaratmaya başladılar.

Aristoteles’in, kendi yarattığı dünyayla nadiren ilgilenen Tanrısıyla, Kitabı Mukaddes’in, ısrarla ve tutkuyla insan yaşamına müdahale eden Tanrısı arasında önemli, belki de uzlaştırılamaz bir fark vardı. Yunan tanrısı insan aklının bir eseriyken, Kitabı Mukaddes’in Tanrısı kendisini ancak vahiy aracılığıyla tanıtmaktadır. Tektanrıcılar ne zaman Yunan felsefesinin cazibesine kapıldılarsa, hep onun Tanrısını kendilerininkine uydurmaya çalışmışlardır. Bu işe girişen ilk insanlardan biri büyük Yahudi Filozofu İskenderiyeli Philon’du (İ.Ö. 30?-İ.S. 45). Kendi Tanrısı ile Yunanlıların Tanrısı arasında hiçbir uyumsuzluk görmemekteydi. Bununla birlikte, burada, Philon’un Tanrısının Yehova’dan çok farklı olduğunu belirtmek gerekir. Aristoteles tarihi felsefi olmayan bir şey olarak görmüştü. Onun Tanrısı insani özellikler taşımıyordu. Örneğin, onun ‘kızgın’ olduğunu söylemek oldukça yanlış olurdu.

Yahudiler, Yunan dünyasıyla böylesi bir sentezi oluşturabilmelerinin imkansız olduğunu kısa sürede anladılar. İ.Ö. birinci yüzyılda Romalılar imparatorluklarını Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya iyice genişlettiklerinde, bizzat kendileri, atalarının tanrılarını Yunan panteonuna sokup, Yunan felsefesini heyecanla benimseyerek Yunan kültürünün üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Bununla birlikte, Yunanlıların Yahudi düşmanlığından uzak durdular. Miladi birinci yüzyıla gelindiğinde, Yahudiliğin Roma imparatorluğu’nda oldukça güçlü bir konumu vardı. Bütün imparatorluğun onda biri Yahudi idi. Romalılar kendilerini Yahudiliğin yüksek ahlaki niteliğine kaptırmışlardı. Sünnet edilmekten çekinen ve Tevrat’ın ilkelerine bütünüyle uymakta zorlananlar sinagogların onur üyesi oluyorlar ve ‘tanrı korkusu taşıyanlar’ şeklinde adlandırılıyorlardı.

Ferisiler, saplantı derecesinde ruhani Yahudilerdi. Yalnızca evlerindeki mabetlerde gerçekleştirilen özel arınma kurallarını yerine getiren resmi bir ruhban kastı gibi yaşamaya başladılar. Yemeklerini tam bir ritüel saflık ortamında yemeye bilhassa özen gösterdiler, çünkü her bir Yahudi’nin masası Tanrının Tapınaktaki sunağı gibi olmalıydı. Gündelik yaşamlarının en küçük ayrıntısında bile Tanrının mevcudiyeti düşüncesini yerleştirdiler. Yahudiler ancak bu şekilde Tanrıya hiçbir ruhban sınıfı ve ince ritüellere gerek kalmadan doğrudan ulaşabilirlerdi. Bir gün Hillel’e yaklaşan bir pagan, ona, tek ayak üstünde bütün Tevrat’ı kendisine ezberden okuması durumunda Yahudiliği kabul edeceğini söyler. Hillel karşılık verir: “Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmayacaksın. Tevrat’ın özü işte budur; git ve bunu öğren.”

Kudüs’ün işgalinden sonra, Haham Yuhannan’ın alevler içindeki kentten bir tabut içinde dışarıya kaçırıldığı söylenir. O Yahudi ayaklanmasına karşıydı ve Yahudilerin devlet olmadan daha müreffeh bir yaşam süreceklerine inanıyordu. Romalılar onun, Kudüs’ün batısındaki Yabne’de kendi kendini yöneten bir Ferisi topluluğu oluşturmasına izin verdiler. Onları takiben, amoraim diye bilinen yeni bir bilginler kümesi Mişna üzerine yorumlara başladılar ve bir bütün olarak

Talmud ismiyle anılan risaleleri kaleme aldılar. Gerçekte iki ayrı Talmud derlenmiştir: ilki, dördüncü yüzyıl sonuna kadar bitirilen Kudüs Talmudu, diğeri ise, daha yetkin olduğu söylenen ve ancak beşinci yüzyıl sonlarına doğru bitirilen Babil Talmudu’dur.

Yehova her zaman, insanları yukarıdan ve uzaktan yönlendiren bir tanrıydı. Hahamlar onu, insanoğlunun içinde, yaşamın en küçük ayrıntısında daha yakın bir şekilde var olan bir Tanrıya dönüştürdüler.

Her tür resmi öğreti Tanrının esas gizemini sınırlamak anlamına gelirdi. Hahamlara göre o, tam anlamıyla kavranılamaz, tasavvur edilemezdi. Hz. Musa bile Tanrının gizini aralamayı başaramamıştı. Hatta, onu dile getirmeye yönelik her girişimin kaçınılmaz bir şekilde eksik kalmaya mahkum olduğunun hatırlatılması olarak, Yahudilerin onun adını dahi ağızlarına almaları yasaklanmıştı. Tanrının ismi YHWH şeklinde yazılmıştı ve hiçbir metinde tam olarak telaffuz edilmemiştir.

Onların Tanrı için sıkça kullandıkları isimlerden birisi, ibranice’de ikamet etmek ya da çadır kurmak anlamına gelen şakan’dan türemiş olan Şekina idi. Tapınağın artık mevcut olmadığı bir zamanda, çölde oradan oraya savruluşları sırasında İsraillilere eşlik eden Tanrı imgesi, Tanrının ulaşılabilir olduğu anlamına gelmekteydi.

Şekina imgesi, sürgünlerin, kendileri neredeyse orada hazır ve nazır bir Tanrı anlayışı geliştirmelerine yardımcı oldu. Şemayı, “kendilerini vererek, tek bir sesle, tek fikir ve tek tonda”, tam bir birlik halinde söylemek için sinagoga adımlarını attıklarında, Tanrı orada, onlarla birlikteydi. Ancak o, topluluk içindeki uyumsuzluktan nefret eder, bu durumda, meleklerin “tek ses ve tek nefesle” ilahi okudukları gökyüzüne geri dönerdi.

Bu tür bir ruhaniyet yalnızca erkeklere mahsustu; kadınların Haham olması, Tevrat üzerinde çalışması yada sinagogda ibadet etmesi gerekmiyordu, çünkü buna izin verilmemişti. Kadının görevi, evdeki ritüel saflığın sürmesini sağlamaktı. Kadınlar, tıpkı mutfaklarında sütü etten ayırdıkları gibi, erkeklerden farklı, daha düşük bir kategoriye itilmişlerdi. Erkeklerden, sabah dualarında, Pagan, köle ya da kadın olarak yaratılmamaları için Tanrıya teşekkür etmeleri istenmekteydi. Öte yandan; evlilik kutsal bir görev addediliyordu ve aile yaşamı kutsaldı. Kadınların aybaşı döneminde cinsel ilişkiye girmek yasaklanmıştı, ama bunun nedeni, kadının o anda pis ve iğrenç olarak görülmesi değildi, Aybaşının gerekçesi aslında, erkeğin, karısını ‘elde var bir’ olarak görmesini önlemekti. “Çünkü bir erkek, karısını fazlasıyla kanıksar duruma gelebilir ve karısı da onu arzulamaz; bu yüzden Tevrat der ki, kadın aybaşından sonra yedi gün boyunca niddah [cinsel ilişkiye kapalı] olmalı, böylece, sonunda, kocası gözünde evlendikleri günkü kadar sevgili bir konuma gelecektir.” Bir tören gününde sinagoga gitmeden evvel erkeğin ritüel bir banyo yapması emredilmiştir; bununda nedeni, onun herhangi bir şekilde temiz olmaması değil, kendini bir hizmet için daha kutsal kılmak istemesidir, işte bu anlayış içinde kadının, aybaşından sonra ritüel banyo yapması ve kendini, onu bekleyen şeyin, yani kocasıyla cinsel ilişkinin, kutsallığına hazırlaması emredilmişti. Cinselliğin bu şekilde kutsanması, bazen seks ile Tanrıyı karşılıklı birbirini dışlayan şeyler olarak gören Hıristiyanlık için yabancı bir olgudur.

İyi ve mutlu bir yaşam sürmenin Yahudiler için bir yükümlülük olduğunu vurgulamışlardı. Hatta şarap ve seks gibi zevklerden uzak durmak günah bile sayılırdı, çünkü, Tanrı bunları insanın mutluluğu için yaratmıştı. Tanrıya, ıstırap ve inzivayla ulaşılamazdı. Hahamlar bizzat Tevrat’ın kendilerinde vücut bulduğu insanlar olarak saygı görmekteydiler; hukuk konusundaki uzmanlıkları yüzünden, diğer herkesten daha fazla “Tanrıya benziyorlardı.

Bir insana hakaret etmek, insanları kendi suretinde yaratmış olan Tanrıyı inkar etmek anlamına geliyordu. Bu, ateizmle eş bir tutumdu ve tanrıya küfretmek demekti. Bu yüzden cinayet en büyük suç ve günahtı. “Kitabı Mukaddes, her ne sebeple olursa olsun, insan kanı dökmenin tanrısal imgeyi küçültmek anlamına geldiğini söyler.”  Yahudilere karşı girişilen bir katliam bile, tek bir imam öldürmenin gerekçesi olamazdı. Bir kimseyi, hatta bir goy [Yahudi olmayan] ya da bir köleyi aşağılamak en büyük hakaretlerden biri sayılırdı, çünkü bu, cinayetle, Tanrının imgesinin saygısızca reddedilmesiyle eşit bir suçtu. Yahudiler Tanrıyı, kendilerinin her hareketlerini yukarıdan izleyen bir Büyük Birader olarak düşünmemekte, bunun yerine her insanın içine bir Tanrı düşüncesi yerleştirmeye çalışmaktaydılar; diğer insanlarla olan ilişkimiz ancak bu yolla kutsal bir hale gelirdi.

3 Putperestlere* Bir Işık

* Orijinal başlıkta ‘Gentiles’ kullanılmıştır. Bu sözcük, Kitabı Mukaddes geleneğinde genel olarak Yahudi olmayanlar, pagan Romalılar için kullanılmıştır. Daha sonra Hıristiyanlarca Hıristiyan olmayan anlamında da kullanılmıştır. Hepsindeki ortak nokta, dönemlerinin çok tanrılı, pagan, putperestlerine atıfla kullanılmış olmasıdır.

ilki olması açısından en güvenilir İncil olarak kabul edilmiş olan Markos’un İncili, Hz. İsa’yı, erkek ve kız kardeşleri olan, oldukça sıradan bir adam olarak sunar. Öyle anlaşılıyor ki, İsa başlangıçta, Esseni olma ihtimali yüksek bir gezgin derviş olan Vaftizci Yahya’nın bir şakirdi idi. Vaftizci Yahya, hemen, Hz. İsa’yı Mesih olarak, tanıdı.

Onun gerçekte söylediği sözlerden çok azının İncillerde yazıldığı ve onların sunduğu bilginin büyük bir kısmının, Hz. İsa’nın ölümünden sonra Aziz Pavlus tarafından kurulan kiliselerin sonraki gelişimlerinin etkisi altında şekillendiği anlaşılmaktadır. Bazıları Hz. İsa’nın, tıpkı Hıristiyanlığa geçmeden önce bir Ferisi olup Haham Gamaliel’e müritlik eden Pavlus gibi, Hillel’in okuluna bağlı bir Ferisi olduğunu ileri sürer. Matta’nın İncilindeki anti semitik hava, 80′li yıllarda Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki gerilimi yansıtmaktadır.

Ölümünden sonra, takipçileri Hz. İsa’nın tanrısal bir kişiliği olduğuna karar verdiler. Bu hemen gerçekleşmedi; göreceğimiz gibi, Hz. İsa’nın insan şekline girmiş Tanrı olduğu öğretisi, dördüncü yüzyıla kadar nihai şeklini almadı. Hz. İsa, kesinlikle hiçbir zaman kendisinin Tanrı olduğunu ileri sürmemiştir. Vaftizi sırasında gökten gelen bir ses tarafından Tanrının Oğlu olarak çağrılmıştır, fakat bu, büyük ihtimalle onun sevgili Mesih olduğunun tasdikinden ibaretti.

Daha çok bir Yahudi mezhebi olarak kalmak isteyen ilk havarilerden oluşan bir grup, bundan rahatsız oldu ve çok şiddetli bir tartışmadan sonra Pavlus ile yollanın ayırdılar. Pavlus Hz. İsa’yı hiç bir zaman ‘Tanrı’ olarak anmamış; onu, Yahudilere özgü anlamıyla ‘Tanrının Oğlu’ olarak çağırmıştır.O, Hz. İsa’nın bizatihi Tanrının enkarnasyonu olduğuna kesinlikle inanmamaktaydı. Tanrının Hz. İsa’nın vücudunda tecelli ettiği öğretisi, Yahudilerce her zaman bir kepazelik olarak görülmüş, daha sonra Müslümanlar da bunu küfür saymışlardır. Bazı tehlikeli yanlar içeren bu açıklaması zor öğretiyi, Hıristiyanlar her zaman çok kabaca yorumlamışlardır. Öte yandan, bu tür bir enkarnasyon inancı din tarihinde hep var olagelmiş bir temadır; hatta Yahudiler ve Müslümanlar bile, bu konuda şaşırtıcı benzerlikler gösteren kendi teolojilerini geliştirmişlerdir.

Hz. İsa’nın şaşırtıcı bir şekilde tanrısallaştırılmasının arkasındaki dinsel dürtüyü görebilmek için, aynı dönemde Hindistan’da yaşanan bazı gelişmelere kısaca bakmak gerekir. Hem Budacılıkta hem de Hindu dininde, bizzat Buda veya insan şeklinde görünen Hindu tanrıları gibi yüceltilmiş varlıklara aşırı bir düşkünlük vardı. Bakti olarak bilinen bu tür kişisel bağlılık, insanın, bir bakıma, insanileştirilmiş bir dine duyduğu sürekli özlemi dile getirmekteydi.

İ.Ö. birinci yüzyıla gelindiğinde, kendi adlarına nirvanaya ulaşmak için manastırlara kapanan Budacı rahiplerinin bu anlayışı artık kaybettikleri anlaşılmaktaydı. Manastır hayatı kolayca göze alınamayacak bir idealdi ve bu, birçokları için altından kalkılamayacak bir şeydi. İ.S. birinci yüzyılda, yeni tip bir Budacı ilah ortaya çıktı: Buda örneğini takip ederek kendini insanlara adayan, bu yüzden kendi nirvanasından vazgeçen bodhisattva.

İ.S. ikinci yüzyılın başlarında, Boşluk Okulu’nun kurucusu olan filozof Nagarcuna, sıradan kavramlarla çalışan dilin yetersizliğini göstermek için paradoksu kullanmış ve diyalektik bir yöntem devreye sokmuştur. Nihai gerçeklerin, yalnızca, meditasyonun zihinsel disiplini içinde sezgisel olarak kavranabileceğini iddia etmiştir. Bu felsefeye inanan Budacılar, yaşadığımız her şeyin bir yanılsama olduğu yolunda bir inanç geliştirmişlerdir: Batıda biz bunları idealistler olarak adlandırıyoruz. Her şeyin derindeki özü olan Mutlak bir boşluk, bildiğimiz anlamda mevcut olmayan bir hiçliktir.

Budalar ve bodhisattvalara yönelik bu bakti’nin (bağlılığın), Hıristiyanların Hz. İsa’ya bağlılığıyla benzeştiğini söylemek mümkündür. Bu, ayın zamanda, bir inancın daha fazla insana ulaşmasını da sağlamıştır; tıpkı Pavlus’un, Yahudiliğin goyim’e de açık olmasını istemesi gibi. Gerçekte, Hindular bir Teslis(Üçleme) geliştirmişlerdi: Brahman, Şiva ve Vişnu; bunlar biricik, tanımlanamaz gerçeğin üç simgesini ya da boyutunu temsil ediyorlardı.

Bugün Hıristiyanlık olarak bildiğimiz dini yaratan ilk Hıristiyan metin yazan olan Aziz Pavlus, Tanrının dünyaya kendini Tevrat yerine, esas olarak, Hz. İsa’da gösterdiğine inanmaktaydı. O, Hz. İsa’nın Mesih olduğuna kesinlikle inanıyordu. ‘Christ’ sözcüğü Yahudilerin Massiach’ının çevirişiydi ve Kutsanmış Kişi anlamına geliyordu. Pavlus, ayrıca, Hz. İsa’dan bir insan olarak da bahsetmekte, ama yine onun sıradan bir insandan daha fazla bir şey olduğunu söylemekteydi. Bununla birlikte, bir Yahudi olarak Pavlus, onun insan şekline girmiş Tanrı olduğuna inanmamaktaydı.

ilk Hıristiyanlar Hz. İsa’nın, gizemli bir şekilde de olsa, yaşadığına ve onun sahip olduğu ‘güçler’ e söz verdiği üzere, şimdi kendilerinin sahip olduğuna inanmaktaydılar. Pavlus’un mektuplarından, ilk Hıristiyanların, yeni tür bir insanlığın başladığını işaret edebilecek bin bir çeşit alışılmadık yaşantıları olduğunu anlıyoruz: Kimileri okuyup üfleyerek şifa dağıtmaya, kimileri tanrısal bir dille konuşmaya başlamıştı; kimileri de, ilhamını Tanrıdan aldıkları kehanetleri etrafa yaymaktaydılar.

Bununla birlikte, Hz. İsa’nın çarmıha gerilişini, bir çeşit Adem’in ‘ilk günahı’nın kefareti olarak gören ayrıntılı kuramlar yoktu. Böyle bir teolojinin dördüncü yüzyıla kadar gündeme gelmediğini ve bunun yalnızca Batıda bir önem taşıdığını ileride göreceğiz. İsa Mesih’in kurban edilircesine ölümü olayı, bu sıralarda Hindistan’ da gelişmekte olan bodhisattva idealiyle benzerlik göstermekteydi. Pavlus, Hz. İsa’nın kurban edilişinin biricikliğinde ısrar etmekteydi. Burada potansiyel bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Hıristiyanlığın, tüketilemez Tanrı gerçeğinin tamamının tek bir insanda tezahür etmiş olduğunu ileri süren tek enkarnasyonu, tam olgunlaşmamış bir putperestliğe yol açabilirdi.

İsa, Tanrısal güçlerin (duanis) yalnızca kendisi için söz konusu olmadığını ısrarla vurgulamıştır. Pavlus Hz. İsa’nın yeni tür bir insanlığın ilk örneği olduğunu ileri sürerek bu anlayışı geliştirmiştir. Bu, bütün Budalar Mutlak ile aynileştikleri için, insanlık idealinin Budalığa intisap edeceğini ileri süren Budacı inançtan çok farklı değildi.

Bu dua, Hz. İsa’nın, bir bodhisattva gibi, insanlığın çektiği acıyı paylaşmaya karar verip, kendi ‘nefsinden arınmak’ (kenosis) suretiyle insan haline gelmeden önce ‘Tanrı katında’ sürdürülmüş bir yaşamı olduğuna dair ilk Hıristiyanlar arasında yaşayan bir inancı yansıtmaktadır. Pavlus, Mesih’in ezelden beri YHWH‘nın yanı başında ikinci bir tanrısal varlık olarak mevcut olduğu düşüncesini kabul edemeyecek kadar inançlı bir Yahudi idi. Dua, Hz. İsa’nın, yüceltilişinden sonra bile, kendisini yükseltip, ona kyrios unvanını bahşeden Tanrıdan farklı ve daha düşük bir konumda olduğunu dile getirmektedir.

Yaklaşık kırk yıl sonra, 100 yılı civarında kaleme alınmış olan Aziz Yuhanna İncilinin yazarı benzer bir öneride bulunur. “Her şey onun aracılığıyla var oldu, hiçbir şey onsuz var olmadı.”   İncil yazarının Helenleşmiş Yahudilikten daha çok Filistin Yahudiliğine yakın bir dil kullandığı anlaşılmaktadır.

Petrus, Nasıralı Hz. İsa’nın Tanrı olduğunu iddia etmemişti. O “Tanrının sizlere mucizeler, deliller ve işaretlerle gönderdiği bir insandı ve bizimle birlikte olduğu müddetçe Tanrı eylemlerini onun aracılığıyla gerçekleştirmiştir.” Feci bir şekilde ölmesinden sonra Tanrı onu yeniden yaşama döndürmüş ve Tanrının sağ kolu olarak özel bir konuma yükseltmişti.

Pavlus’un yeni bir şekil kazanmış Yahudiliğinin, bu insanların içine düştükleri birçok ikilemi de ortaya serdiği anlaşılmaktadır. Kimi bölge Yahudileri, Tapınağın yıkılmasından sonra Hahamlar tarafından geliştirilen Talmud Yahudiliğini benimsemişti; kimileri ise, Tevrat’ın konumu ve Yahudiliğin evrenselliği gibi diğer konulardaki sorularına Hıristiyanlıkta cevap bulmuşlardır.

Birinci yüzyılda Hıristiyanlar da Tanrıyı düşünüp, ona Yahudiler gibi ibadet etmeyi sürdürdüler; Hahamlar gibi tartıştılar, üstelik kiliseleri de sinagogları andırmaktaydı. Hıristiyanlar, Tevrat’ı dikkate almadıkları için İ.S. 80’li yıllarda sinagoglardan resmen kovuldular. Önceden Yahudiliğe geçmiş olan paganlar, şimdi yüzlerini Hıristiyanlığa dönmekteydiler. Ancak bunlar daha çok kölelerle alt sınıflara mensup insanlardı, iyi eğitim görmüş paganlar, ancak ikinci yüzyılın sonlarında Hıristiyanlığı seçtiler ve kararsız pagan dünyaya bu yeni dini açıklayabildiler.

Hiç kimse dini, büyük bir meydan okuma olarak görmüyor, onun, yaşamın anlamı hakkında dört başı mamur bir cevap sunmasını beklemiyordu. Son dönem antik çağın Roma imparatorluğunda imanlar, Tanrılara, zor zamanda kendilerine yardım etmeleri, devletlerini takdis etmesi ve geçmişle ferahlatıcı bir süreklilik duygusu yaşamak için tapıyorlardı. Din bir fikirler manzumesi olmaktan ziyade bir kilit ve ritüel meselesiydi; bir ideoloji ya da bilinçli olarak kabul edilmiş bir kuram değil, duygu temelinde yaşanan bir olguydu. Bu, günümüz için yabancı olmayan bir şeydir: kendi toplumumuzda dinsel törenlere katılan insanların birçoğu teolojiyle ilgilenmemekte, çok egzotik bir şey peşinde koşmamakta ve değişim fikrinden hoşlanmamaktadırlar. Ritüellerin, gelenekle bir bağ kurmaları sağladığını ve kendilerine bir güven duygusu verdiğini görmektedirler. Aynı şekilde, antik çağın son döneminde paganların birçoğu, kendilerinden önceki kuşakların yaptığı gibi, atalarının tanrılarına tapınmaktan haz duymaktaydı. Eski ritüeller onlara kimlik duygusu vermekte, yerel gelenekleri ayakta tutmakta ve her şeyin olageldiği gibi devam edeceği konusunda sanki bir güvence teşkil etmekteydi. Babalarının inancını bertaraf etmek amacıyla yola çıkan her bir kült karşısında belli belirsiz kendilerine yöneltilmiş bir tehdit duygusu hissetmekteydiler. Bu yüzden Hıristiyanlık her iki dünyanın da en kötü taraflarını içeriyordu. Yahudiliğin sahip olduğu köklülüğün verdiği saygıdan yoksun olduğu gibi, paganizmin, herkesin görüp tatbik edebileceği o çekici ritüellerinin hiçbirine sahip değildi. Ayrıca, potansiyel bir tehdit kaynağıydı, çünkü; Hıristiyanlık, kendi Tanrısının tek Tanrı, diğer bütün tanrıların ise birer kuruntudan ibaret olduğunu iddia ediyordu. Romalı biyografi yazarı Gaius Suetonius’a (70-1 60) göre, Hıristiyanlık, sadece ‘yeni’ olduğu için ‘soysuz’   akıl dışı ve eksantrik bir hareketti.

Eğitim görmüş paganlar aydınlanmak için dine değil felsefeye bakmaktaydılar. Hatta onları ‘Tanrının oğulları’ olarak görmekteydiler. Örneğin Platon’un, Apollo’nun oğlu olduğuna inanılmaktaydı. Sokrates ve Platon’un her ikisi de kendi felsefeleri konusunda ‘dinsel’ birer tutum içindeydiler; bilimsel ve metafizik araştırmaları, onlara evrenin ihtişamını gösteren bir görüş kazandırmıştı. Bu yüzden, miladi birinci yüzyıla gelindiğinde, zeki ve düşünen insanlar yaşamın anlamının açıklanması, kendilerine ilham kaynağı olabilecek bir ideoloji ve etik motivasyon için yüzlerini onlara dönmüştü. Hıristiyanlık barbarca bir itikat olarak görünmekteydi.

Platonculuk antikçağın son döneminin en popüler felsefelerinden biriydi. Birinci ve ikinci yüzyılın Yeni Platoncuları Platon’a, bir ahlakçı ve siyasi düşünür olarak değil bir mistik olarak ilgi duymaktaydılar.

Gnostikoi, yani Bilenler, kendilerinin tanrısal alemden ayrılışlarının tam anlamını açıklamak amacıyla yüzlerini felsefeden mitolojiye çevirdiler.

Gnostikler, Mabud diye adlandırdıkları bütünüyle kavranılması imkansız gerçekle işe başlamışlardır, çünkü o, Tanrı dediğimiz daha düşük konumdaki varlığın da kaynağını oluşturmaktaydı. Sınırlı aklımızın algılama kapasitesinin tamamen dışında olduğu için, onun hakkında söyleyebileceğimiz hiçbir şey yoktur.

Ne ‘iyi’ ne ‘kötü’ olan, hatta mevcudiyetinden bile bahsedilemeyen bu Mabut’u tanımlamak imkansızdır. Basilides, başlangıçta Tanrının değil yalnızca Mabut’un var olduğunu ileri sürmüştür; bu, kesin bir ifadeyle Hiçbir şeydir, çünkü o bizim anlayabileceğimiz hiçbir anlamda mevcut değildir.

Bazı Gnostikler, Tanrının dünyayı yaratmadığını, çünkü onun böylesi bayağı bir işle hiçbir alakası olamayacağını ileri sürmüşlerdir, Bu demiourgos ya da Yaratıcı olarak adlandırdıkları çağlardan birinin işiydi.

Tanrıyı, yaradılışı ve benzer diğer şeyleri aramaktan vazgeç. Onu aramaya kendinden başla, içinde her şeyi kendisi yapan ve, Tanrım, zihnim, düşüncem, ruhum, vücudum diyenin kim olduğunu öğren. Üzüntünün, sevincin, sevginin, nefretin kaynağını öğren. Birinin nasıl iradesi dışında seyrettiğini, iradesi dışında sevdiğini öğren. Bütün bunları dikkatlice araştırırsan, onu kendi içinde bulacaksın.

Gnostikler, Hıristiyanlığa yeni geçen insanların Yahudilikten devraldıkları geleneksel Tanrı tasarımından pek memnun olmadıklarını göstermişlerdir. İsa ancak sağlam bir ağacın iyi meyve vereceğini söylemişti: baştan aşağı kötülük ve acıyla dolu bir dünya nasıl olur da iyi bir

Tanrı tarafından yaratılmış olabilirdi? Markion’un aklı, adalet hırsı içinde bütün bir nüfusu yok eden zalim ve acımasız bir Tanrı sunan Yahudi metinlerini de bir türlü almıyordu.

Geleneksel tanrılara prim vermediklerini gören halk, Hıristiyanların devlet için bir tehlike oluşturup, hassas düzeni alt üst edeceklerinden korkmaktaydılar. Hıristiyanlık uygarlığın başarılarını görmezden gelen barbarca bir itikat olarak görülmekteydi.

Clemens Hz. İsa’nın bir Tanrı, “acı çeken ve kendisine tapılan yaşayan bir Tanrı”olduğuna inanmaktaydı. Eğer Hıristiyanlar Hz. İsa’yı taklit etmiş olsalar, onlar da tanrılaşırlardı: ilahi, bozulmaz ve duygusuz. Gerçekten de, İsa insan suretine girmiş tanrısal Logos’tu, dolayısıyla, “nasıl Tanrı olunabileceğini bir insandan öğrenebilirsin.”

260-272 yılları arasında Antakya Piskoposu olan Samosatalı Paulos, Hz. İsa’nın, tıpkı bir tapınakta olduğu gibi, içinde Tanrının Söz ve Bilgeliğinin barındığı sıradan bir insan olduğunu ileri sürmüştür. Bu da aynı ölçüde ortodoks dışında bir yaklaşım olarak değerlendirilmiştir.

Origenes, bir Platoncu olarak, Tanrı ile insan arasında bir akrabalığın var olduğundan emindi: tanrısalın bilgisi insanlığın doğal bir boyutuydu. Hz. İsa’nın bakire Meryem’in rahminden dünyaya gelişi sözcük anlamıyla, gerçekmiş gibi değil, tanrısal bilgeliğin ruh içindeki doğuşu olarak anlaşılmalıydı. Tanrı derin bir gizemdi ve hiçbir insani sözcük veya kavram onu doğru olarak tanımlayamazdı; ancak ruh, onunla aynı tanrısal doğayı paylaştığı için, Tanrıyı tanıma kapasitesine sahipti.

Dokuzuncu yüzyılda Kilise Origenes’in bazı fikirlerini sapkınca bularak lanetlemiştir. Ne Origenes ne de Clemens, sonradan ortodoks Hıristiyan öğretisi haline gelen, Tanrının dünyayı yoktan (ex nihilo) yarattığına inanmaktaydılar. Burada önemli nokta, Origenes ve Clemens’in Hıristiyan Platonculuğu çizgisindeki düşüncelerini kaleme alıp öğrettikleri dönemde henüz resmi bir öğretinin olmamasıydı. Hiç kimse, Tanrının dünyayı yarattığından ya da insanın nasıl tanrısal bir varlık olduğundan kesin olarak emin değildi. Ortodoks inancın belirgin bir tanımı, ancak dört ve beşinci yüzyılların çalkantılı olayları esnasında yaşanan acı bir mücadele sonunda yapılabilmiştir.

Origenes belki de en iyi kendini kısırlaştırmasıyla bilinir. İncillerde İsa bazı insanların Tanrı Krallığı aşkına kendilerini hadım ettiklerinden bahsetmekteydi; Origenes işte bu sözlerden yola çıkarak kendini hadım etmişti. Filozofların, bilgeliklerinin bir simgesi olarak uzun sakallarla tanımlandığı bir çağda, Origenes’in temiz yanakları ve tiz sesi şaşırtıcı bir görünüm arz etmekteydi.

Plotinos, Platon’un fikirlerine dayanarak özü anlamaya yönelik bir sistem geliştirmiştir. O, ne evrenin bilimsel açıklamasını yapmaya yeltenmiş ne de yaşamın maddi kökenlerini açıklamaya girişmiştir. Plotinos, nesnel bir açıklama için dünyanın dışında bir yere bakmak yerine, şakirtlerinden, kendi içlerine çekilmelerini ve soruşturmaya insan ruhunun derinliklerinden başlamalarını istemiştir.

Gerçeklikteki ayırt edici doğruyu bulmak için ruh kendini yeniden tasarlamalı, bir arınma süreci katharsis yaşamalı ve Platon’un önerdiği gibi, tefekküre (theoria) başlamalıydı. Gerçeğin tam kalbine ulaşmak için evrenin, algıların dünyasının ve hatta anlağın sınırlarının ötesine yöneltmeliydi. Bununla birlikte bu, kendi dışımızdaki bir gerçekliğe yükselme değil, zihnimizin en derin girintilerine bir inişti. Bu bir anlamda içsel tırmanmadır.

Nihai gerçek Plotinos’un Bir olarak isimlendirdiği ezeli birlikti. Bir’in kendisi bizzat sadelikti, hakkında söyleyecek hiçbir şey yoktu: onun, özünden farklı nitelikleri yoktu, dolayısıyla da sıradan bir tanımlaması yapılamazdı. “Sessizlikte daha fazla hakikat buluruz. Kendisi olarak var olduğu, “bir şey olmadığı ve fakat her şeyden farklı olduğu”için, onun var olduğunu bile söyleyemeyiz. Plotinos’a göre “o Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama, bununla birlikte, o hepsidir. Bu anlayış Tanrının tarihinde sürekli bir tema olarak kalacaktır.

Plotinos’un en çok sevdiği benzetmelerinden biri, Bir’i bir çemberin merkezindeki nokta ile karşılaştırmasıdır; bu, bundan ileride daha fazla çemberin doğması olasılığını içermekteydi. Tıpkı bir taşı havuza attığınızda meydana gelen dalgalanma etkisine benzemekteydi. Gnostik mitoslarda olduğu gibi, bir varlık, Bir’deki kaynağından ne kadar uzaklaşırsa o kadar zayıflamaktaydı.

Plotinos’un modelinde ilk ortaya çıkan Zihin (nous), Platon’un idealar alemine karşılık gelmekteydi; Bir’in sadeliğini anlaşılır kılan buydu. Zihnin Bir’den meydana gelmesi gibi Zihinden ortaya çıkan Ruh (psyche), mükemmellikten birazcık daha uzaktır ve bu alemde bilgi, ancak çıkarımsal bir yolla elde edilebilir, dolayısıyla mutlak sadelik ve tutarlılıktan yoksundur. Plotinos, Bir, Zihin ve Ruh’tan oluşan üçlemeyi ‘uzakta, orada’ olan bir tanrı gibi algılamamıştır.

Bir, kesinlikle fiziksel bir varlığa sahip değildir; cinsiyeti yoktur ve bizlere karşı ilgisizdir. Benzer şekilde, Zihin (nous) gramer olarak eril, Ruh (psyche) ise dişildir; bu Plotinos’un, cinsel denge ve ahenk üzerine kurulu eski pagan anlayışı koruma arzusunu ortaya koymaktaydı. Kitabı Mukaddes’in Tanrısının aksine, Bir, bizimle buluşmaz, bize yol göstermez. Bizlere karşı arzu, sevgi beslemez ya da kendini bize göstermez. Kendisi dışında hiçbir şeyi bilmez. Bununla birlikte, insan ruhu zaman zaman vecd halinde Bir’i düşünür ve kendinden geçer. Plotinos’un felsefesi mantıksal bir süreç olmaktan çok tinsel bir soruşturmadır.

Bu Tanrı bir yabancı nesne değil, kendimizin en iyi özüdür.

İleride Hıristiyan düşünürler kendi dinsel deneyimlerini açıklamaya çalıştıklarında, doğal olarak yüzlerini Plotinos’un ve onun pagan ardıllarının Yeni Platoncu anlayışına dönmüşlerdir. Maddi olmayan, insani kategorilerin dışında ve fakat insanlığa özgü bir aydınlanma, aynı zamanda, Plotinos’un çalışmayı çok arzu ettiği Hindistan’daki Hindu ve Budacı ideale çok yakındı. Dolayısıyla, bazı yüzeysel farklılıklara karşın, gerçeğin tek tanrıcı ve diğer görümleri arasında derin benzerlikler vardı: Öyle anlaşılıyor ki, insanlar mutlak üzerinde düşündüklerinde, çok benzer fikir ve deneyimlere ulaşmışlardır. Nirvana, Bir, Brahman veya Tanrı olarak adlandırılan bir gerçeğin varlığı karşısında, varoluş, vecd ve korku duygusunun bir zihinsel duanın, insanoğlunca durmaksızın peşinde koşulmuş doğal bir anlayış olduğu anlaşılıyor.

Doğuda Clemens ve Origenes Tanrıya dönmenin barışçı ve insana haz veren yollarını vaaz ederlerken, Batı Kilisesinde daha korkunç bir Tanrı kurtuluşun baş koşulu olarak feci bir şekilde ölümü talep etmekteydi.

Ortodoks teologlar Gnostiklerin, Markionist ve Montanistlerin kötümser anlayışlarını yasaklamışlar ve orta bir yolda karar kılmışlardı. Hıristiyanlık, gizem kültlerinin karmaşıklığından ve kati münzevilikten uzak duran bir kent inancı haline gelmekteydi. Yeni din, ayrıca kadınlara da seslenmekteydi: Kutsal metinleri Mesih’in ne erkek ne de dişi olduğunu vaaz ediyor ve Onun kiliseyi yücelttiği gibi erkeklerin de kanlarını yücelttiklerinde ısrar ediyordu. Hıristiyanlık, bir zamanlar Yahudiliği cazip kılan bütün avantajlara sahipti, üstelik Yahudilikteki sünnet ve yabancı bir Kanun gibi dezavantajları da yoktu. Paganlarda, kiliselerin sağladığı refah sistemi ve Hıristiyanların birbirlerine karşı merhametli davranışlarından özellikle etkilenmişlerdi, içeriden bir ayrılma yaşamadan, kendilerine yönelik katliam girişimlerine karşı giriştiği uzun mücadele sırasında kilise, neredeyse imparatorluğun bir küçük evreni gibi çalışan yetkin bir örgütlenme haline geldi: çok-ırklı, Katolik, uluslararası, evrensel bir yapıydı ve yetkin bürokratlarca yönetilmekteydi.

Hıristiyanlar artık mülk edinebiliyorlar, özgürce ibadet ediyor, kamu yaşamına özgün katkılarda bulunabiliyorlardı. Paganizmin iki yüzyıl daha canlılığını sürdürmesine rağmen, Hıristiyanlık imparatorluğun resmi dini olmuş, maddi imkanlarını geliştirmek için Kiliseye katılmak isteyen insanları din değiştirmeye teşvike başlamıştı. Zulme uğrayan ve hoşgörü isteyen bir mezhebin temsilcisi olarak doğan Kilise, çok geçmeden, insanlardan, kendi kanunları ve itikatlarına uymalarını talep etmeye başladı. Bu başarıda Roma imparatorluğunun desteğinin kesinlikle önemli bir rolü olmuştur.

4 Teslis: Hıristiyan Tanrısı

insanlar, bugün futbolun konuşulduğu aynı şevkle bu soyut konuları tartışıyorlardı. İsa, Baba ile aynı biçimde nasıl Tanrı olabilmişti?

Tartışma o kadar canlandı ki imparator Konstantin müdahale edip Nicaea’da (İznik’te) konuyu görüşmek için bir konsül topladı. Tanrının dünyayı hiçlikten (ex nihilo) yarattığını düşünüyorlardı ve düşüncelerini kutsal metinlere dayandırıyorlardı. Gerçekte Tekvin’de böyle bir iddia yoktu. Yazar Tanrının dünyayı ilk kaostan yarattığını yazmıştı ve Tanrının bütün evreni mutlak boşluktan yarattığı kavramı tamamıyla yeniydi. Ama dördüncü yüzyıla gelindiğinde Hıristiyanları Gnostiklerin dünyanın Tanrıdan engin bir boşlukla ayrılan kırılgan ve mükemmellikten uzak olduğu görüşünü paylaşmaya başlamışlardı. Yeni ex nihilo yaradılış öğretisi evrenin özünde bozuk, varoluşu ve yaşamını tamamıyla Tanrıya borçlu olduğunu vurguluyordu.

Stoacılar, örneğin, erdemli bir insanın tanrısallaşmasını olanaklı görmüşlerdir; Platoncu görüşte de böyledir. Arius Hıristiyanların kurtarılıp kutsandığına, Tanrının yapısını paylaştığına tutkuyla inanır. Bu ancak Hz. İsa’nın bize açtığı yolla olanaklı olmuştur. O mükemmel bir insan yaşamı sürmüş, çarmıhta ölene kadar Tanrıya itaat etmiş, Aziz Pavlus’un dediği gibi, ölene kadar Tanrıya itaati onu özel, yüce konuma çıkarmış ve ona kutsal Efendi (kyrios) adını verdirmiştir. Eğer İsa insan olmasaydı bizim için hiçbir umut kalmazdı. Yapı olarak Tanrı olsaydı yaşamında övgüye değer ve bizim için örnek alınacak bir yön olmazdı. Hz. İsa’nın mükemmel itaat gösterdiği oğul yaşamını tefekkür etmekle Hıristiyanların kendileri de tanrısallaşabilir.

İnsan ancak Logos aracılığıyla Tanrıya katılarak yok olmaktan kurtulabilir, çünkü tek mükemmel varlık yalnızca Tanrıdır. Logos’un kendisi zarar görebilir bir yaratık olsaydı, insan soyunu yok olmaktan kurtaramazdı. Logos bize yaşam verebilmek için ete kemiğe bürünmüştür. Tanrının sarsılmazlık ve ölümsüzlüğünden payımızı almamız için ölümlü ve çürümüş dünyaya inmiştir. Ama bu kurtuluş Logos’un kendisi zayıf, yokluğa dönecek bir yaratık olsa, olanaksız olabilirdi. Ancak

dünyayı yaratmış olan onu kurtarabilir ve bu da ete kemiğe bürünen Logos, Hz. İsa’nın, Baba ile aynı özden yapılmış olmasını gerektirir. Athanasius’un dediği gibi Söz, bizim tanrısallaşmamız için insan olmuştur.

20 Mayıs 325’te piskoposlar bunalımı çözmek için İznik’te toplandığında, çok az kişi Athanasius’un İsa hakkındaki görüşünü paylaştı. Pek çoğu Athanasius ile Arius arası bir tutum benimsiyordu. Gene de Athanasius teolojisini delegelere kabul ettirmeyi becerdi. Bu belge ex nihilo yaratılışı ilk kez resmi Hıristiyan öğretisi yaptı ve Hz. İsa’nın alelade bir mahluk veya sonsuzluk olmadığı kabul edildi. Yaratıcı ve Kurtarıcı tekti.

Bir anlaşmaya varılması, teolojik konularda hiç bilgisi olmayan Constantinus’u memnun etti, oysa gerçekte İznik’te fikir birliği yoktu. Arius’la izleyicileri mücadeleyi sürdürerek imparatorun yakınlığını yeniden kazandılar. Athanasius en az beş kez sürgüne yollandı.

Ankara piskoposu Marcellus, Logos’un ezeli tanrısal varlık olamayacağını ileri sürdü. O yalnızca Tanrı içindeki bir nitelik veya olanaktı; bu durumuyla İznik formülü üç tanrıcılıkla, yani üç tanrı – Baba, Oğul, Kutsal Ruh- olduğu inancı demeye gelmekle suçlanabilirdi.

İsa yaradılış sırasında Tanrıdan çıkmış, İsa biçiminde vücut bulmuş ve kurtuluş tamamlanınca, tanrısal yapı içinde erimiştir ve hepsi Tek Tanrıdır.

Öncelik Arius’a muhalefet etmekte olmalıydı; o, Oğul’un Baba’dan farklı ve temelde başka bir özden olduğunu iddia ediyordu. Hıristiyanlığa sonunda ‘doğru’ veya Ortodoks simgenin önemini ve zorunluluğunu kabul edecek olan dogmatik bir hoşgörüsüzlük girmeye başlamıştı. Kilise İznik’te, tektanrıcılıkla açıkça uyuşmamasına karşın, Diriliş paradoksunu yeğlemiştir.

Basileios dogma ile kerygma arasında ayrım yaparken, aynı görüşü Hıristiyan gözüyle ifade eder, iki tür Hıristiyanlık bilgisi de din için önemlidir. Kerygma Kilisenin kutsal metinlere dayanan açık öğretisidir. Dogma ise, Kitabı Mukaddes’teki hakikatin daha derin anlamını temsil eder ve ancak dinsel deneyim ile elde edilip simgesel biçimde ifade edilebilir.

Hz. İsa’nın liturjik simgeleri ve açık öğretileri yanında, inancın daha gelişkin anlamını taşıyan gizli bir dogma vardır.

Esoterik ve eksoterik hakikat arasındaki ayrım Tanrının tarihinde çok önem taşıyacaktır. Bu yalnız Yunanlı Hıristiyanlarla sınırlı değildir; Yahudi ve Müslümanlar da esoterik bir gelenek geliştirmişlerdir. ‘Gizli öğreti’ düşüncesi insanları dışarıda tutmak değildir. Basileios masonluğun ilk dönem biçimlenişinden söz etmiyordu. Yalnızca bütün dinsel hakikatin mantıkla ve açıkça ifade edilemeyeceğine dikkati çekiyordu. Din, olağan kavram ve kategorilerin ötesinde dile gelmez bir gerçekliğe yöneldiğine göre, konuşma sınırlayıcı ve karıştırıcıydı. Eğer bu hakikatleri ruhun gözüyle ‘görmüyorlarsa’, fazla deneyimi olmayan insanlar yanlış düşünceler edinebilirlerdi. Sözlük anlamları yanında, kutsal metinlerin her zaman iletilmesi mümkün olmayan özel anlamları da vardı.

Kapadokyalılar Athanasius’un Arius’la tartışmasında kullandığı formüle başvururlar: Tanrının bizim için kavranılamaz kalan özü (ousia) tektir fakat onu bildiren üç ifadesi (hypostases) vardır.

Teslis bize “Tanrıdan yaradılışa giden her işlemde”ki örüntü hakkında fikir verir. Kutsal metinlerin gösterdiği gibi, kökeni Baha’dadır, Oğul’un temsilciliğine doğru ilerler ve içkin Kutsal Ruh aracılığı ile bu dünyada etkin olur. Eğer Oğul’da tezahür etmeseydi Baba’yı, Oğul’da bulunan Kutsal Ruh olmaksızın da Oğul’u bilemeyecektik.. Kutsal Ruh Baba’nın Tanrısal Sözüne eşlik eder; aynı soluğun (Yunanca pneuma, Latince spiritus) insanın konuşmasına eşlik etmesi gibi.

Yunan ve Rus Ortodoks kiliseleri Teslis’in tefekküründe esinleyici bir dinsel deneyim bulmayı sürdürüyor. Çoğu Batılı Hıristiyan içinse Teslis sadece şaşırtmadan ibaret.

‘Teori’ sözcüğünün Yunan ve Batılı kullanımları arasındaki fark öğreticidir. Doğu Hıristiyanlığımda theoria daima tefekkür anlamına gelir. Batıda ‘teori’ mantıkla kanıtlanacak, akılcı varsayım anlamına gelir. Tanrı hakkında ‘teori’ geliştirmek ‘O’ nun insani düşünce sistemi içinde yer alabileceğini de içerir. Her kültür kendi Tanrı düşüncesini yaratmak durumundadır.

Teslisi Latin Kilisesi için tanımlayan Latin teolog Augustinus’du. O da ateşli bir Platoncuydu ve Plotinos’a bağlıydı.

Yunanlı Hıristiyanlar Augustinus’u Kilisenin en büyük Babalarından biri kabul edip saygı gösterdiler; ama onun Teslis teolojisini güvenilmez buldular, çünkü Tanrıyı çok akılcı ve insan biçimi bir kılığa soktuğunu düşündüler. Augustinus’un yaklaşımı Yunanlıların yaklaşımı gibi metafizik değil, psikolojik ve fazlasıyla kişiseldi.

Augustinus’a Batı ruhunun kurucusu denebilir. Aziz Pavlus dışında başka hiçbir teolog Batıda bu kadar etkili olamamıştır.

Eğer kendisini seven zihni düşünerek yola çıkarsak, teslis değil ikilik buluruz: sevgi ve zihin. Ama zihin kendini bilmeden, yani bilincine ulaşmadan, kendisini sevemez. Descartes’a öncülük ederek, Augustinus kendini bilmenin bütün öteki bilgilerin başı olduğunu ileri sürüyor. Kuşku deneyimimiz bile bizi kendimiz hakkında bilinçlendirir.

Ruhta üç özellik vardır: bellek, anlama ve istek. Bunlar bilgi, kendini bilme ve sevgiye tekabül eder. Üç tanrısal kişilik gibi, bu zihinsel etkinlikler özünde tektir çünkü üç ayrı zihin oluşturmazlar fakat her biri zihnin bütününü işgal eder ve öteki ikisiyle örtüşür. Kapadokyalıların tanımladığı Tanrısal Teslis gibi, üç özellik de “tek yaşam, tek zihin, tek öz oluşturur”.

Zihnin işleyişine ilişkin bu anlayış, ancak yalnızca ilk adımdır: içimizde bulduğumuz Teslis Tanrının kendisi değildir, bizi yaratan Tanrının izidir. Augustinus zihindeki teslisin aynı zamanda Tanrının varlığının bir yansısı olduğuna ve Ona yöneldiğine de inanıyordu. Ama cama yansıyan karanlık imgenin ötesine geçip Tanrıya nasıl ulaşacağız? Tanrı ile insan arasındaki koca mesafe yalnızca insan çabası ile aşılamaz. Kendimizi bizi üç türlü disiplinle dönüştürecek tanrısal etkinliğe açıyoruz. Augustinus bunlara inanç üçlüsü adını verir: refineo (diriliş hakikatini akılda tutmak), confemplafio (bunların tefekkürü) ve dilecfo (bunlarla hoşnut olmak). Bu bilgi yalnızca öğrenilerin beyne aktarılması değildir bizi kendi derinliklerimizdeki tanrısal boyutu anlayarak dönüştürecek yaratıcı bir disiplindir de.

Bu günler Batının karanlık ve korkunç zamanlarıdır. Barbar kabileler Avrupa’ya akmakta ve Roma imparatorluğu’nu çökertmektedir. Batıda uygarlığın çöküşü kaçınılmaz olarak oradaki Hıristiyan tinselliğini etkilemiştir. Roma’nın düşüşü onun ilk Günah görüşünü etkilemişti. Bu görüş Batı insanının dünyaya bakış biçiminde ana açıyı oluşturacaktı. Augustinus Tanrının insanlığı ezeli lanete mahkum ettiğine inanıyordu; sırf Adem’in, o biricik günahından ötürü. Kalıtımsal günah, Augustinus’un ‘şehvet’ adını verdiği duyguyla kirlenmiş olan cinsel eylemle onun bütün soyuna geçmişti. Şehvet, Tanrı yerine yaratıklardan zevk almaya yol açan akıl dışı arzuydu; özellikle aklımızın tutku ve duyguyla başımızdan gittiği, Tanrının tamamıyla unutulduğu ve yaratıkların utanmazca birbirlerine açıldıkları cinsel eylem sırasında hissediliyordu. Bu etkiyle Augustinus’un katı öğretisi amansız Tanrının korkunç bir resmini çiziyordu:

Ne Yahudiler ne de Yunanlı Hıristiyanlar Adem’in kovuluşunu böyle felakete dönüştürdüler ne de daha sonra Müslümanlar bu karanlık ilk Günah teolojisini benimsediler.

Augustinus bize zorlu bir miras bırakmıştır, insanlara insanlığın tarihsel olarak kusurlu olduğunu öğreten bir öğreti onları kendilerine yabancılaştırabilir. Genelde cinselliğin ve özelde kadınlığın lekelendiği bu yabancılaşma hiçbir yerde bu kadar açık değildir. Hıristiyanlık özgün haliyle kadınlar hakkında oldukça olumlu olmasına rağmen, Batıda Augustinus zamanında çoktan kadın düşmanı bir eğilim içine girmişti.

Kadınların tek işlevi cinsel bir hastalık gibi ilk Günahın etkisini sonraki kuşaklara aktaran çocukları yetiştirmektir, insan soyunun yarısına beğenmeyerek ayrıca da zihnin, yüreğin ve gövdenin her türlü irade dışı hareketini ölümcül bir şehvetin belirtisi olarak görerek bir din ancak erkek ve kadınları kendi konumlarına yabancılaştırır. Batı Hıristiyanlığı bu nevrotik kadın düşmanlığından hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamadı ve hala kadınların papaz olarak atanmasına gösterilen dengesiz tepkiyle gündemdedir. Doğulu kadınlar o zamanki bütün Uygar Dünyanın kadınlarının yaşadığı aşağılanmanın yükünü paylaşırlarken, Batılı kız kardeşleri fazladan, onları toplum dışı bırakan korku ve nefrete yol açan günahkar ve iğrendirici cinselliğin lekesini de taşıdılar.

529’da imparator Justinianos Atina’daki eski felsefe okulunu, entelektüel paganlığın son kalesini kapattı.

Dionysios burada Tanrıyı durağan ve uzak olarak kavrayan, insan çabasına karşı tamamıyla ilgisiz görünen Yeni Platonculuktan ayrılır. Yunanlı filozofların Tanrısı Onunla vecd içinde birlik oluşturan mistiklerden habersizdi;oysa Kitabı Mukaddes’in Tanrısı insanlığa dönüktür.

Plotinos’a göre vecd hali çok nadir bir kendinden geçiştir: yaşamında ancak iki üç kez bunu yaşayabilmiştir. Dionysios vecdi her Hıristiyan’ ın daimi hali olarak görür. Yahudilikte olduğu gibi, Dionysios’un Tanrısının da iki yönü vardır: biri bize dönüktür ve kendisini dünyada gösterir; öteki Tanrının kendindeki uzak yönüdür, tamamıyla kavranılmaz kalır. Bazıları ‘Tanrı’ dediklerinde tanrısal gerçekliğin gerçekten kendi zihinlerindeki idea ile çakışacağını sanır. Bazıları kendi düşünce ve idealarını Tanrıya atfeder. Tanrının şunu istediğini, bunu yasakladığını, ötekini planladığını söyler; bu da tehlikeli biçimde putperestlik içerir. Yunan Ortodoksluğunun Tanrısı ise gizemini sürdürür ve Teslis Doğu Hıristiyan lığı’ nda, öğretilerin eğreti bir yönünü oluşturmaya devam eder. Sonunda Yunanlılar özgün teolojinin Dionysios’un iki ölçütüne uyum göstermesi gerektiğine karar vermişlerdir: Sessiz ve paradoks dolu olmalıdır.

Yunanlılar ve Latinler Hz. İsa’nın tanrısallığı konusunda çok farklı iki görüş geliştirdiler. Yunanlıların diriliş kavramı, Bizans teolojisinin babası olarak bilinen itirafçı Maksimos (580-662) tarafından geliştirildi.

Bu Batılı görüşten çok Budacı ülküsüne yakındır. Maksimos insanların ancak Tanrıyla birleştiklerinde kendilerini tam anlamıyla gerçekleştirebileceklerine inandı, tıpkı Budacıların insanın kaderinin gerçekte aydınlanma olması gerektiğine inanmaları gibi. Logos, Âdem’in günahını tekrarlamak için insan olmamıştır; gerçekte Adem günah işlememiş olsa da diriliş olabilirdi. Hıristiyanlar Tanrı insan Hz. İsa’ya, Budacıların aydınlanmış Gautama’ya gösterdikleri saygı gibi saygı duymalıdır. Gerçekten yücelen ve insanlığı tamamlayan ilk örnek o olmuştur.

Yunanlıların diriliş görüşü Hıristiyanlığı Doğu geleneğine yaklaştırırken, Batılı İsa görüşü daha kendine özgü bir yol izledi. Söz bizim adımıza onarımın sağlanması için ete kemiğe büründürülmüştür. Tanrının adaleti borcun hem insan hem Tanrı biri tarafından ödenmesini gerektirmiştir. Bu, Tanrının düşünüşünü, yargısını ve insanmış gibi olanları tartışını gösteren küçük, kurallara uygun bir tasarımdı. Ayrıca Batının, ancak bir tür insan kurban gibi sunulan kendi Oğlunun çirkin ölümüyle tatmin olan katı bir Tanrı imgesini de güçlendirdi.

Teslis öğretisi Batı dünyasında genellikle yanlış anlaşılır, insanlar ya üç ayrı kişilik hayal ederler veya bütün öğretiyi görmezden gelip Tanrıyı Baba ile özdeşleştirir ve Hz. İsa’yı pek de aynı düzeyde olmayan tanrısal bir dost yaparlar. Müslüman ve Yahudiler de bu öğretiyi kafa karıştırıcı, hatta zındıklık görmüşlerdir. Ama Yahudi ve Müslüman mistiklerin de çok benzer tanrısallık kavramları geliştirdiklerini göreceğiz. Kenosis düşüncesi, Tanrının kendisini boşaltan vecdi, örneğin, Kabbala ve Sufizmin ikisinde de önemlidir.

Diriliş öğretisi putperestlik tehlikesini etkisiz kılma yolunda bir başka çaba olarak da görülebilir, ‘Tanrı’ bir kez “dışarıda”ki öteki bütün gerçeklik olarak görüldü mü, kolayca basit bir put veya insanların kendi önyargı ve arzularını dışlaştırıp taptıkları yansıtmaları olabilir. Öteki dinsel gelenekler bu anlayışı Mutlak’ın bir biçimde insan koşullarına bağlantısı olduğunda ısrar ederek önlemişlerdir, tıpkı brahman-atman paradigmasında olduğu gibi. Arius ve daha sonra Nestorius ve Eutykhes’in Hz. İsa’yı Tanrı veya insan yapmak istemelerinin bütün amacı, insanlıkla tanrısallık alanlarını birbirinden ayırma eğilimine direnme isteklerinden de kaynaklanmaktaydı. Diriliş öğretisi, Athanasius ve Maksimos tarafından beceriksizce ifade edildiği gibi, ‘Tanrı’ ve insanın ayrı olmaları gerektiği görüşünü evrensel olarak beyan etme girişimidir. Dirilişin bu biçimde dile getirilmediği Batıda, Tanrının insan dışında kalması ve bildiğimiz dünyanın alternatifi bir gerçeklik olması eğilimi olmuştur. Sonuç olarak, bu ‘Tanrı’ kavramını, son zamanlarda inanılırlığını yitirmiş, bu kavramı bir yansıtmaya dönüştürmek de çok kolay olmuştur.

İsa, Tanrının, gelecekteki kurtuluşunu zorunlu olmaktan çıkaracak insanlığa ilk ve son Sözüydü. Sonuçta, Yahudiler gibi, yedinci yüzyılda Arabistan’da bir peygamber çıkıp Tanrıdan vahiy aldığını ve halkına yeni bir kitap indirdiğini iddia ettiğinde şaşırıp kızdılar.

5 Birlik: İslam’ın Tanrısı

610 yıllarında Hicaz’daki işlek Mekke kentinde Mekkeli Kureyş ailesinden Hz. Muhammed bin Abdullah sallallâhü aleyhi ve sellem, her yıl Ramazan ayında, ruhsal inziva amacıyla ailesini şehrin hemen dışındaki Hira dağına götürüyordu. Daha iki kuşak önce Kureyş Arap çölünde, öteki Bedevi aşiretler gibi katı bir göçebe yaşamı sürüyordu: Her gün yaşamda kalmak için acımasız bir mücadele gerekmekteydi. Altıncı yüzyılın son yıllarında ise ticarette büyük başarı göstermişler, Mekke’yi Arabistan’daki en önemli yerleşim yeri haline getirmişlerdi. Şimdi rüyalarında göremedikleri kadar zengindiler. Fakat önemli biçimde değişiklik göstermiş olan yaşam biçimleri eski aşiret değerlerinin, azgın ve acımasız kapitalizmin egemenliği altına girmesi anlamına geliyordu, insanlar kökenlerinden uzaklaşmıştı ve yitiklik duygusu içindeydi.

Bu sırada herhangi bir siyasal çözüm, dinsel nitelikte olmak durumundaydı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş’in parayı din edindiğini biliyordu. Ama Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu yeni kendine yeterlik kültünün aşiretinin dağılması anlamına da gelebileceğini biliyordu. Eski göçebelik günlerinde aşiretin önce bireyin sonra gelmesi gerekirdi: Aşiretin her üyesi her birinin yaşamda kalmasının ötekine bağlı olduğunu bilirdi. Sonuç olarak etnik gruplarının fakirlerini ve ihtiyaç içindeki üyelerine bakmakla yükümlüydüler. Şimdi bireycilik toplumsal yaşamın yerini almıştı ve kural haline gelen rekabetti, insanlar kişisel servet biriktiriyor ve Kureyş’in ihtiyaç içindeki üyelerine aldırmıyorlardı. Her kabile veya daha küçük aile grubu, Mekke’nin zenginliğinden pay almak için birbiriyle rekabet içindeydi ve en başarısız kabilelerin bazılarının (Hz. Muhammed’in kendi kabilesi Haşimiler gibi) varlıklarının tehlikede olduğunu hissediyorlardı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Kureyş’in yaşamının merkezine bir başka aşkın değer koymayı, bencillik ve hırsını yenmeyi öğrenmedikçe, aşiretinin ahlaki açıdan parçalanacağına ve siyasal olarak birbiriyle mücadele eder duruma düşeceğine emindi.

Arabistan’ın geri kalan kesiminde de durum pek iç açıcı değildi. Yaşamın sürebilmesi için zorunlu olan toplumsal ruhun halk arasında gelişmesine yardımcı olmaya yönelik olarak Araplar mürüvvet adıyla anılan bir ideoloji geliştirmişlerdi ve bu ideoloji ilinin işlevlerinden birçoğunu yerine getiriyordu. Arapların geleneksel anlamıyla dinle uyuşacak durumları yoktu. Pagan ilahlar panteonu vardı ve Araplar bunların putlarına taparlardı; fakat Araplar bu tanrıların ve kutsal yerlerin ruhsal yaşamdaki yerlerini açıklayan bir mitoloji geliştirmiş değillerdi.Ölümden sonra yaşam inancı da yoktu ve bunun yerme, zaman veya kader olarak çevrilebilecek olan dehr’in üstünlüğüne inanıyorlardı; ölüm oranının çok yüksek olduğu bir toplumda bunun önemini anlamak zor değildi. Batılı bilim adamları mürüvveti genellikle ‘erkeklik’ olarak çevirirler, ama bundan daha geniş bir anlam vardır: Bu terim savaşta cesareti, acıda sabır ve metaneti ve aşirete mutlak bağlılığı ifade eder. Mürüvvet erdemlerine göre bir Arap, kendi yaşam güvenliği ne olursa olsun seyyid şeyhine anında itaat etmeli, kendisini aşiretine karşı işlenen suçların öcünü almak için şövalyece görevlere adamalı ve aşiretin zayıf üyelerini korumalıdır. Aşiretin yaşamını sürdürebilmesi için seyyid zenginlik ve mülkünü halkıyla paylaşır ve halkından bir kişinin ölümünün öcünü bile, katil aşiretten bir kişiyi öldürerek alır. Komün etiğini burada daha da net biçimde görüyoruz: Katilin kendisini cezalandırmak gibi bir görev yoktur, çünkü İslam öncesi Arap toplumunda bir kişinin iz bırakmadan ortadan yok olması çok kolaydır. Bunun yerine düşman aşiretten bir kişinin cezalandırılması bu tür amaçlar için yeterlidir. Merkezi iktidarın bulunmadığı, her aşiretin kendi yasasını koyduğu ve çağdaş kolluk kuvvetine benzer bir örgütlenmenin bulunmadığı bir yörede, vendetta veya kan davası bir nebze toplumsal güvenlik sağlamının tek yoludur. Böylece kan davası, hiçbir aşiretin öteki üstünde egemenlik kurmaya kalkışamayacağı kaba, ama geçerli bir adalet biçimi olur. Ayrıca çeşitli aşiretlerin kolayca durdurulamaz bir şiddet çevrimine dahil olmaları anlamına da gelir, çünkü bir kan davası, insanlar alınan öcün, işlenen suça göre yerinde olmadığına inanmaları durumunda başka kan davasına yol açacaktır.

Mürüvvet, kuşkusuz acımasız olmakla birlikte, birçok güçlü niteliğe sahiptir. Derin ve kuvvetli bir eşitlik duygusunu yeşertmişi, dolaşımda olan maddi eşyanın fazla olmadığı bir yörede can alıcı öneme sahip bu eşyaya karşı umursamaz bir tavır geliştirilmesini teşvik etmiştir. İhsan ve merhamet kültü önemli erdemlerdendir ve Araplara ertesi günü dert edinmemeyi öğretmiştir. Bu nitelikler, göreceğimiz gibi, İslam’da da çok önem taşıyacaktır. İslam öncesi dönemin, Müslümanların cahiliyye adını verdiği son aşamasında, yaygın tatminsizlik ve ruhsal huzursuzluk bulunduğu anlaşılmaktadır. Araplar, iki güçlü imparatorluk, Sasanilerin İran’ı ve Bizans tarafından kuşatılmışlardır. Arabistan’a yerleşik toplumların yaşadığı ülkelerin çağdaş düşünceler girmeye başlamakta, Suriye ve Irak’a giden tüccarlar yurtlarına uygarlığın harikalarını anlatan öykülerle dönmektedirler. Ama Araplar daimi barbarlığa mahkum görünüyorlardı. Aşiretler sürekli savaş halindeydiler ve bu durum onların yetersiz kaynaklarını birleştirmelerini olanaksız kıldığı gibi pek bilincinde olmadıkları anlaşılan birleşik Arap halkını oluşturmalarını da engelliyordu. Büyük güçlerin sömürüsü altındaydılar; gerçekten de Güney Arabistan’ın daha verimli ve gelişmiş bölgesi olan (muson yağmurlarının yararını gören) şimdinin Yemen’i açıkça İran’ın eyaleti durumuna getirilmişti. Aynı zamanda, bölgeye giren yeni düşünceler, eski komün eliğini zayıflatan bireycilik duygularını getirmişti. Örnekse, ölümden sonraki yaşama dair Hıristiyan öğretisi, her bireyin ebedi kaderine kutsal bir değer katıyordu: Bu durum, bireyi gruba bağlı kılan ve her erkek ve kadının ölümsüzlüğünün aşiretin sürekliliğiyle olanaklı olduğunu öğreten aşiret ülküsüyle nasıl uyuşabilirdi?

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632’de vefat ettiğinde, Arabistan’ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummah (ümmet) içinde toplamıştı.Araplara kendi geleneklerine özgün bir maneviyat getirmiş ve yüz yıl içinde, Himalayalar’dan Pireneler’e uzanan kendi imparatorluklarını ve özgün bir kültürü kuracak biçimde güç kaynaklarını harekete geçirmişti. Ama gene de Hz. Muhammed 610 yılının ramazanında inzivaya çekilip Hira Dağı’ndaki küçük mağarada ibadet ederken bunları öngörmüş olamazdı. Arapların birçoğu gibi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemde, antik Arap panteonundaki, adı sadece ‘Tanrı’ anlamına gelen al-Lah’ın, Yahudi ve Hıristiyanların Tanrısıyla aynı olduğuna inanmıştı. Gerçekten de Araplar, al-Lah’ın, anımsanmayan bir zamandan beri putu aralarında bulunmakla birlikte, kendilerine hiçbir peygamber veya vahiy göndermemiş olduğunun, üzüntüyle, farkındaydılar. Yedinci yüzyıla gelindiğinde, Arapların çoğunluğu, çok eski olduğu ortada olan Kabe’nin, o sırada orada Nebatiyeli ilah Hübel’in egemenliği söz konusu olsa da, gerçekte al-Lah adına yapıldığına inanmaktaydılar. Bütün Mekkeliler, Arabistan’ın en önemli kutsal yeri olan Kabe’yle övünüyorlardı. Her yıl yarımadanın her yerinden Araplar hac için Mekke’ye geliyor, birkaç gün boyunca geleneksel ritüelleri uyguluyorlardı. Kutsal yerin çevresinde bütün şiddet eylemleri yasaklanmıştı ve Araplar Mekke’de, eski aşiret düşmanlıklarının askıya alındığını bilerek, barış içinde ticaret yapabiliyorlardı. Fakat al-Lah, Kureyş’i özel olarak kendisi için seçmiş olmasına karşın, onlara hiçbir zaman İbrahim, Hz. Musa, veya İsa gibi peygamber göndermemişti ve Arapların kendi dillerinde kutsal kitapları yoktu.

Bu nedenle yaygın bir ruhsal aşağılık duygusu vardı. Arapların temasa geçtikleri Yahudi ve Hıristiyanlar, onlara Tanrıdan vahiy almamış barbar bir halk diye meydan okuyorlardı. Bedeviler gene de şiddetli bağımsızlık yanlısıydı ve Yemen’deki kardeşleri gibi büyük güçlerin iktidarı altına girmek istemiyorlardı; İran ve Bizans’ın Yahudilik ve Hıristiyanlığı bölgedeki emperyal tasarılarını uygulamak için kullanıldıklarının tamamıyla farkındaydılar.

Bazı Araplar tek tanrıcılığın, emperyal bağlantılar dışında, daha yansız bir biçimini keşfetme girişiminde bulunmuş görünüyorlar. Daha beşinci yüzyılda Filistinli Hıristiyan tarihçi Sozomenu; bize Suriye’deki bazı Arapların, İbrahim’in özgül dini adını verdikleri dini yeniden keşfettiklerini bildirir. İbrahim, Tanrı daha Tevrat’ı, incil’i göndermeden yaşamıştı ve dolayısıyla ne Yahudi ne de Hıristiyan’dı, ilk biyograficisi Muhammed bin ishak’ın (öl. 767) bildirdiğine göre, Hz. Muhammed’e ilk vahyin gelmesinden kısa süre önce, Mekke’de Kureyş’ten dört kişi, İbrahim’in doğru dini Hanifilik’i (.Hanifiyya) benimsemişti. Dört Haniften üçü ilk Müslümanlarca gayet iyi tanınmaktadır:

Ubeydullah bin Cahş, Hz. Muhammed’in kuzenidir; sonunda Hıristiyan olan Varaka bin Nevfel Onun ilk ruhsal hocalarından ve Zeyd bin Amr, Ömer bin el Hattab’ın, Hz. Muhammed’in en yakın arkadaşı ve İslam Devleti’nin ikinci halifesinin amcasıdır.

Zeyd’in tanrısal vahiy özlemi Hira Dağı’nda 610 yılının ramazanının on yedisi gecesi gerçek oldu. Hz. Muhammed uykudan uyandı ve kendisini ilahi bir varlığın şiddetiyle sarılmış hissetti. Kendisine bir meleğin göründüğünü ve kısa bir emir verdiğini anlatmaktadır: “Oku!” (ıkra). Sonunda, üçüncü korkunç sıkmadan sonra, Hz. Muhammed ağzından yeni bir kitabın ilk sözlerinin döküldüğünü duymuştur: “Yaradan, insanı pıhtılaşmış kandan yaratan Rabbinin adıyla oku! Oku! Kalemle öğreten, insana bilmediğini bildiren Rabbin, en büyük kerem Sahibidir.”   Tanrı sözü Arapça’da ilk kez dile gelmektedir ve bu kitap sonunda Kur’an (kıraat, okumak kökünden) adıyla bilinecektir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin bildiği tek esin biçimi budur ve mecnun, cinlere bulaşmış bir kişi olduğunu düşünmektedir; öyle umutsuzdur ki, artık yaşam isteği kalmamıştır. Şimdi, mağaradan dışarı fırlayarak, kendisini zirveden aşağı atmaya karar verir. Ama yamaçta gördüğü başka bir görümdür; bunun daha sonra melek Cebrail olduğunu anlayacaktır.

İslam’da Cebrail genellikle vahiy getiren Kutsal Ruh olarak tanımlanır; Tanrının insanlarla iletişim kurma aracıdır.

El ve ayakları üstünde sürünerek, korkunç titremeler içinde, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem kendisini karısının kucağına attı. “Beni örtün! Beni örtün!” diye bağırıyor, kendisini bu ilahi varlıktan koruması için yalvarıyordu. Korkusu biraz yatışınca, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem karısına mecnun olup olmadığını sordu ve Hatice onu teskin etti: “Sen nazik ve akrabalarına karşı duyarlı birisin. Fakirlere yardım eder, onların acılarına katılıp ortak olursun. Halkının yitirdiği yüce ahlakı diriltmeye çalışıyorsun. Konukları ağırlar, muhtaç durumda olanlara yardım edersin. Mecnun olamazsın” dedi. Tanrı böyle nedensiz iş yapmazdı. Hatice, kuzeni Varaka ibn Nevfel’e danışmalarını önerdi; Varaka, kutsal kitapları bilirdi ve artık Hıristiyan olmuştu. Varaka hiç kuşku duymadı: Hz. Muhammed’e Hz. Musa’nın ve peygamberlerin tanrısından vahiy gelmişti ve O Arapların tanrısal elçisi olmuştu. Sonuçta, birkaç gün sonra, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem durumun böyle olduğuna ikna olmuştu ve Kureyş’e vaaz etmeye başlayarak, onlara kendi dillerinde inen kitabı aktarmaya başladı.

Kitabı Mukaddes’te anlatıldığına göre, Tevrat’ın Sina Dağı’nda Hz. Musa’ya bir defada aktarılmış olmasına karşılık, Kur’an, Hz. Muhammed’e parça parça; satır satır indirildi, yirmi üç yıllık bir sürede tamamlandı. Tanrısal sözleri dikkatle dinlemek, görümü anlamaya çalışmak zorundaydı ve vahiyler ona her zaman açık sözlü biçimde gelmiyordu.

Hz. Muhammed hakkında, bütün öteki büyük dinlerin kurucuları hakkında bildiğimizden fazla şey biliyoruz ve çeşitli sure ve ayetlerinin tam tarihleri bilinen Kuran’da, görüşünün nasıl evrilip geliştiğini, evrensel bir açı kazandığını görebiliyoruz. Kuran’da, dinler tarihinde tekil olmak üzere, İslam’ın başlangıcı hakkında anı anına yorumlar buluruz. Bu kutsal kitapta, Tanrı, gelinen durum hakkında görüşler bildiriyor gibidir. Kuran Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme bugün bizim okuduğumuz sıra içinde inmemiştir; olayların gereğine ve içsel anlamlarına göre, ara ara inmiştir. Her yeni bölüm indiğinde, okuryazar olmayan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, bunları yüksek sesle tekrarlamış ve Müslümanlar bunları ezberlemiş ve okuryazar olan bir azınlık da kaleme almıştır. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ölümünden yirmi yıl kadar sonra, vahiyler ilk kez resmi olarak bir araya getirilmiştir. Hazırlayıcılar uzun sureleri başa kısaları sona koymuşlardır. Bu düzenleme görüldüğü kadar keyfi değildir, çünkü Kuran ardışık sıra izleyen bir nesir veya açıklama, tartışma değildir. Çeşitli temalar üstüne görüşlerdir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke’de vaaza başladığında, rolü konusunda çok kapsamlı bir düşüncesi yoldu. Yeni evrensel bir dinin kurucusu olduğuna inanmıyor, Kureyş’e eski tek Tanrı dinini getirdiğini düşünüyordu. Başlangıçta öteki Arap aşiretlerine vaaz edeceğini bile düşünmemişti, yalnızca Mekke ve çevresindeki halka hitap edeceğini düşünüyordu. Teokrasi kurucusu olacağı veya teokrasinin ne olduğu hakkında bir fikri de bulunmuyordu. Şehirde kendisinin siyasal bir etkinliği yoktu. O yalnızca nezir, öğüt verendi. Allah onu, Kureyş’e, durumlarının içerdiği tehlikeler konusunda uyarmak için göndermişti. Fakat ilk mesajları da hüküm dolu değildi. Daha çok umut dolu, iyimser mesajlardı bunlar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş’e Tanrının varlığını kanıtlamak zorunda değildi. Hepsi, zımnen yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allah’a inanıyordu ve büyük çoğunluğu onun Yahudi ve Hıristiyanların inandığı Tanrı olduğunu biliyordu.

Kur’an, Kureyş’e yeni bir şey öğretmemektedir. Gerçekten de o, bilinmekte olanların “anımsatıcısı”dır:, bu bilgilere kolay anlaşılır bir açıklık getirmektedir. Kuran sık sık “Görmediniz mi  ?” veya “Düşünmediniz mi  ?” cümlesiyle bir konuyu ele alır. Tanrı sözü yüksekten gelen keyfi emirler vermemekte, Kureyş’le diyaloga girmektedir. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem yeni inanca soktuklarına günde iki kez ibadet etme (salat = namaz) koşulunu getirmiştir. Bu dışsal hareket, Müslümanlara içsel tutumlarını geliştirme ve yaşamlarını yeniden konuşlandırma olanağı verecektir. Sonuçta Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in dini İslam, her kabul edenin Allah’a varoluşunu teslim etmesi olarak bilinecektir: Müslüman, bütün varlığını Yaratıcıya teslim eden kişi demektir. Kureyş, ilk Müslümanların namaz (salat) kıldığını gördüğünde korkuya kapılmıştır: Kureyş klanının yüce üyelerinin yüzyıllarca süren onurlu Bedevi bağımsızlığından sonra, köle gibi yere kapanması kabul edilebilir iş değildir ve Müslümanlar ibadetlerini gizlice yapmak için şehir çevresindeki vadilere çekilmek zorunda kalmışlardır.

Pratik anlamıyla İslam, Müslümanların, yoksul ve yoksunların iyi davranış gördükleri adil, eşitlikçi bir toplum yaratması anlamına gelir. Kuran’ın ilk ahlaki mesajı basittir: Zenginlik, biriktirmek ve kişisel servet yığmak yanlıştır, insanın zenginliğinden belirli bir oranı fakirlere vererek toplumun refahını paylaşması iyidir. İbrani peygamberleri gibi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem de, tek Tanrıya tapınmanın sonucu olarak sosyalist diyebileceğimiz bir etik vaaz etmiştir. Tanrı konusunda zorlayıcı öğretiler yoktur: Gerçekten de Kuran teolojik kurgular konusunda fazlasıyla kuşkucudur; kimsenin gerçeğini bilemeyeceği ve kanıtlayamayacağı konularda kendi başına ve aklından tahmini akıl yürütmelerde bulunması zann olarak reddedilir. Hıristiyan Diriliş ve Teslis öğretileri zarın örnekleri olarak görülür ve Müslümanların bu kavramları zındıklık sayması şaşırtıcı değildir.

Kuran’da ise, Allah, YHWH’den daha fazla kişisellikten uzaktır.Kitabı Mukaddes Tanrısındaki merhamet ve tutku onda yoktur. Tanrı hakkında ancak doğadaki işaretlerinden bir şeyler sezebiliriz ve O, o kadar aşkındır ki onun hakkında ancak “mesel’lerle konuşabiliriz.

Kuran, sürekli olarak Tanrının “mesajlarının ve “işaretlerinin anlaşılması için akıl gerektiğini vurgular.

Kuran’ın cümlelerine ayet denir. Adının da ortaya koyduğu gibi, Kuran, yüksek sesle ezberden okumak üzere indirilmiştir ve sesin kullanımı, yarattığı etkinin önemli öğelerinden biridir. Kuran, yalnızca bilgi edinmek için okunacak bir kitap değildir. O, ilahiyat duygusunu tatmak için okunur ve aceleyle okunup geçilecek bir kitap değildir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in sıkı muhalifi, genç Kureyşli Ömer bin el-Hattab eski paganizmine bağlı ve Peygamberi öldürmeye hazır biriydi. Birincisinde Ömer gizlice Müslüman olmuş olan kız kardeşini yeni bir surenin okunuşunu dinlerken yakalar. “Bu saçmalık nedir?” diye öfkeyle eve dalar ve zavallı Fatma’yı yere serer. Eve konuk gelen ezbercinin kargaşada düşürdüğü yazmaları kaldırır ve okuma yazması olan birkaç Kureyşliden biri olarak okumaya başlar. Sözlerin güzelliği onun nefret duygularını ve önyargılarını aşmış ve bilincinde olmadığı olumlama özüne ulaşmıştır.

Eski İsraillilerin ilk dinsel bağlantılarını terk etmelerinin ve tek tanrıcılığı kabul etmelerinin yedi yüzyıl aldığını görmüştük, oysa Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Araplara bu zorlu dönüşümü yaşatması yirmi üç kısa yıl içinde olmuştur. Şair ve peygamber olarak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile bir metin ve ilahi tecelli olarak Kuran elbette dinle sanat arasında var olan derin yakınlığın fazlasıyla çarpıcı bir örneğidir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Müslümanlara pagan Tanrılara inanmayı yasaklayana kadar önde gelen Kureyşlilerin açık bir karşı koyuşu da yoktu. Görevinin ilk üç yılında Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in mesajının tek tanrıcı yönünü fazla ön plana çıkarmadığı ve insanların her zaman yaptıkları gibi, Yüce Tanrı Allah yanında Arapların öteki geleneksel ilahlarına da tapınmayı sürdürebileceklerini sandıkları anlaşılıyor. Ama eski kültler ve putları mahkûm edince bir gecede birçok izleyicisini yitirdi ve Müslümanlar horlanan ve sorgulanan bir azınlık haline geldi. ilk Hıristiyanlar gibi ilk Müslümanlar da toplumu derinden tehdit eden “ateizm” ile suçlanıyorlardı. Batılı bilim adamları Kureyş’in bu kopma noktasına gelişini, genellikle olasılıkla sahte olan ve Salman Rüştü olayından beri talihsiz bir ün kazanmış olan Şeytan Ayetleri olayına bağlarlar.Üç Arap ilahı Hicaz Arapları için özellikle önemliydi: el-Lat (ki adı yalnızca ‘tanrıça’ demektir), Mekke’nin güney doğusunda Taif ve Nahla’da tapınakları olan el-Uzza (‘güçlü olan’) ve Kızıldeniz kıyısında Kudayd’da tapınağı olan Manat (‘kader çizen’). Bu ilahlar Juno veya Pallas Athena gibi tamamıyla kişileştirilmiş değildi. Bunlara genellikle Tanrının kızları anlamında benat’ullah denirdi. Bu ilahlar tapınak yerlerinde gerçeğe uygun heykellerle değil, fakat koca dikili taşlarla temsil ediliyorlardı, tıpkı eski Kenanilerin yaptıkları gibi. Araplar bunlara kaba, basit biçimde tapınıyorlar; fakat bunları ilahiliğin odak noktası olarak kabul ediyorlardı.

Şeytan Ayetleri öyküsü ne Kuran’da ne de herhangi eski sözlü veya yazılı kaynakta yer alır.Ancak onuncu yüzyılın tarihçisi Ebu Cafer üt-Taberi’nin (öl. 923) eserinde sözü edilir. Taberi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in, tanrıçaların kültünü reddettikten sonra kendisiyle aşiretinin çoğunluğu arasında gelişen gerginlikten rahatsız olduğunu ve ‘Şeytan’ dan aldığı ilhamla, benat’ullah’a, melekler gibi şefaatçiler olarak saygı göstermeye izin veren bazı sahte ayetler sarf ettiğini anlatır. “Şeytan” ayetleri adı verilen bu cümlelerde üç tanrıça al-Lah’la eşit değil; fakat insanlar adına ona aracılık yapabilecek daha küçük ruhsal varlıklardır. Taberi’ye göre daha sonra Cebrail Peygambere bu ayetlerin şeytan kaynaklı olduğunu ve Kuran’dan çıkartılmaları gerektiğini, onların yerine benat’ullah‘ın yansıtım ve hayal ürünü olduğunu bildiren şu ayetlerin konmasını söylemiştir:  Kuran’ın ataların pagan tanrılarına yönelttiği en köktenci mahkumiyet buydu ve bu ayetler Kuran’a dahil edildikten sonra Kureyş’le uzlaşma olanağı kalmamıştı. Bu noktadan sonra, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ısrarlı bir tektanrıcı oldu ve şirk (puta taparlık, sözlük anlamıyla Allah’la başka varlıkları ilişkilendirmek) İslam’da en büyük günah oldu.

İslam’da Şeytan, Hıristiyanlıkta olduğundan çok daha fazla tahammül kaldırır bir kimliktir. Kuran, Şeytan’ın Kıyamet gününde affedileceğini söyler ve Araplar Şeytan sözcüğünü bir insanın huylarına benzetme yoluyla veya doğal bir baştan çıkma için sık sık kullanırlar. Kaynaklar Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in putperestlik konusunda Kureyş’le uzlaşmayı kesinlikle reddettiğini ortaya koyuyor. O, pragmatik biriydi ve can alıcı önemde görmediği bir konuda uzlaşmaya girebilirdi, ama Kureyş ona çok tanrı arasından birinin en büyük olduğu bir çözümle, kendisi ve Müslümanları Allah’a taparken, kendilerinin ata tanrılarına tapmalarına izin vereceği bir uzlaşmayla geldiğinde, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu öneriyi şiddetle reddetmişti.

Tanrının birliğini kavramak Kuran ahlakının temeliydi. Maddi varlıklara ver vermek veya daha önemsiz varlıklara güvenmek şirk (putperestlik) ve İslam’da en büyük günahtı.

Athanasius gibi Hıristiyanlar da yalnızca Yaratıcının Varlığın Kaynağı’nın kurtarıcı iktidara sahip olduğunda ısrar etmişlerdir. Bu görüşlerini Teslis ve Diriliş öğretilerinde de ifade etmişlerdir. Kuran Semitik ilahi teklik görüşüne döner ve Tanrının oğul sahibi olacağı görüşünü reddeder. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem tektanrıcılığın, aşiretçiliğin düşmanı olduğunu biliyordu: Bütün ibadetlerin yöneldiği tek ilah, bireyin olduğu kadar toplumun da birliğini sağlardı.

Fakat basitleştirilmiş bir Tanrı kavramı da yoktur. Bu tek ilah bizim bilip anlayabileceğimiz türden, bizler gibi bir varlık değildir. Müslümanları salat yani namaza davet eden Allahu Ekber! seslenişi, Tanrı ile geri kalan gerçeklik arasındaki farkla birlikte, Tanrıyla, hakkında hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz kendisi (ez-Zat) arasındaki farkı da vurgular. Eski bir geleneğe göre (hadis), Tanrı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e “Ben gizli bir hâzineydim ve bilinmek istedim. Ve bilineyim diye dünyayı yarattım” demiştir. Önceki iki dinde olduğu gibi, İslam da Tanrıyı ancak eylemleri ile görebildiğimizi ortaya koyar; Tanrı böylelikle söze gelmez varlığını insanların sınırlı anlayışına sunmaktadır. Hıristiyan Babaları gibi, Kuran da Tanrıyı mutlak olarak görür, sahici varlığa sahip olan yalnızca odur. Kuran’da Tanrının doksan dokuz adı veya sıfatı vardır. Bu adlar onun büyüklüğüne evrende bulabildiğimiz bütün olumlu niteliklerin kaynağı olduğuna vurgu yapar. Tanrının adları Müslüman imanında merkezi bir rol oynar: Ezbere söylenir, teşbihle zikr edilir ve mantra olarak söylenirler. Bütün bunlar Müslümanlara tapındıkları Tanrının insani kategoriler içine girmediğini ve basit tanımlara sığmayacağını anımsatır.

İslam’ın ilk şartı Kelime-i Şahadet, Müslüman inancının ifade edilişidir: Tanıklık ederim ki, Allah’tan başka tanrı yoktur ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem onun peygamberidir. Bu ifadenin varlığı Müslümanların Tanrıyı odak noktası ve tek öncelik konusu yaparak yaşamalarını gerektirir. Hıristiyan Varaka bin Nevfel, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’i hakiki peygamber olarak tanıdığında, o ne kendisi ne de Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem için İslam’a dönmüştü. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Yahudi ve Hıristiyanlardan kendi Allah dinine dönmelerini, kendileri özellikle istemedikçe,hiçbir zaman talep etmemişti, çünkü onların kendi otantik vahiylerine sahip oldukları düşünülüyordu. Kuran, daha önceki peygamberlerin mesaj ve görüşlerini ortadan kaldıran bir vahiy değildi, tersine insanlığın dinsel deneyiminin sürekliliği üstünde ısrarla duruyordu. Bugün birçoklarının İslam’ı mahkum ettikleri hoşgörüsüzlük rakip bir Tanrı görüşünden değil, fakat oldukça farklı bir kaynaktan çıkmaktadır. Müslümanlar,  adaletsizlik karşısında hoşgörüsüzdürler. Kuran öteki dinsel gelenekleri, yanlış veya eksik diye mahkum etmez, fakat her yeni peygamberin kendinden öncekilerin görüşlerini doğruladığını ve sürdürdüğünü gösterir. Kuran Tanrının yeryüzünün her halkına bir haberci gönderdiğini öğretir: İslam geleneğine göre böyle 124.000 peygamber olmuştur. Bu, sonsuzluğu simgeleyen bir rakamdır. Böylece Kuran özünde yeni bir mesaj getirmediğini ve Müslümanların eski dinlerle yakınlıklarını ortaya koymaları gerektiğini sürekli yineler.

Kureyş ile yaşanan kopmadan sonra Müslümanlar için Mekke’de yaşamak dayanılmaz bir hale geldi Aşiret korumasına sahip olmayan köleler ve azatlılar o kadar şiddetli sorgulamalara uğradılar ki, bazıları işkencede öldü ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kendi Haşimi klanına, açlıktan teslim olmaları amacıyla boykot uygulandı: Bu yoksunluk olasılıkla sevgili karısı Hatice’nin ölümüne yol açtı. Sonunda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kendi yaşamı da tehlikeye girdi. Kuzeydeki yerleşim yeri olan Yesrib’in pagan Arapları, Müslümanları kendi klanlarını terk edip oraya yerleşmeye davet ettiler. Yesrib çeşitli aşiretler arasındaki onulmaz savaşla bölünmüştü ve paganların çoğu vahanın ruhsal ve siyasal sorunlarını İslam’ı kabul ederek çözmeye hazırdı. Burada üç büyük Yahudi aşiret vardı ve paganların zihnini tektanrıcılığa alıştırmalardı. Yani Arap ilahların reddedilmesinden Kureyş kadar etkilenmiyorlardı. Böylece 622 yazında yetmiş kadar Müslüman aileleriyle birlikte Yesrib’ e gitti.

Yesrib’e (veya Müslümanların verdiği adla Medine’ye) Hicretten önceki yılda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem dinini kendi anladığı biçimiyle Yahudiliğe daha yakınlaştırmıştı. Böylece Yahudilerin Kefaret Günü’nde Müslümanların oruç tutmaları ve o zamana kadar iki kez iken, artık Yahudiler gibi günde üç kez namaz kılınması düzenini getirdi. Müslümanlar Yahudi kadınlarla evlenebilir ve bazı yemek kurallarına uyabilirlerdi. Artık Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanlar gibi Kudüs’e yönelerek ibadet edeceklerdi. Yahudiler onu reddetmek için geçerli dinsel nedenlere sahiptiler: Onlar peygamberlik çağının bittiğine inanıyorlardı. Bir Mesih bekliyorlardı, ama bu aşamada hiçbir Yahudi veya Hıristiyan peygamber geleceğine inanılamazdı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ise bu aşiretleri yeni İslam ümmeti, Yahudilerin de üyesi oldukları bir üst aşiret bağı altında Kureyş’le birleştirmişti. Medine’deki konumlarının gerilediğini görünce, Yahudiler düşman oldular. Camide toplanıp “Müslümanların anlattıkları öyküleri dinleyerek gülüp, dinleriyle alay etmeye başladılar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in iddialarıyla da alay ediyor, kaybolduğunda devesini bulamayan bir adamın peygamber olduğunu iddia etmesinin çok tuhaf olduğunu söylüyorlardı.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Yahudiler tarafından reddedilmesi herhalde yaşamındaki en büyük hayal kırıklıklarından biriydi ve bütün dinsel konumunu sorgular bir duruma düşürmüştü. Ama bazı Yahudilerin tutumu dostçaydı ve Müslümanlara manevi açıdan destek oldukları anlaşılıyordu. Onunla Kitab-ı Mukaddesi tartışıyor, ona Yahudilerin eleştirilerini karşılama yollarını anlatıyor ve bu yeni bilgiler Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e kendi görüşlerini geliştirmekte yardımcı oluyordu. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ilk kez, daha önce belirsiz kalan, peygamberlerin kesin kronolojisini öğreniyordu. Şimdi İbrahim’in, Hz. Musa ve Hz. İsa’dan önce yaşamış olmasının çok önemli olduğunu anlıyordu. O zamana kadar Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Yahudi ve Hıristiyanların aynı dinden olduklarını düşünmüştü belki de, ama artık aralarında ciddi anlaşmazlıklar olduğunu görüyordu.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem, Medine’nin dost Yahudilerinden, ayrıca Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in öyküsünü de öğrendi. Kitabı Mukaddes’e göre İbrahim, cariyesi Hacer’den bir oğul sahibi olmuştu; fakat Sara, İshak’ı doğurunca Hacer ve İsmail’i kıskandı ve onlardan kurtulmak istedi. İbrahim’i rahatlatmak için Tanrı İsmail’in de büyük bir ulusun atası olacağına söz verdi. Arap Yahudileri bazı yerel efsaneleri de katarak, İbrahim’in Hacer ve İsmail’i Mekke’de terk ettiğini ve Tanrının burada onları gözettiğini, çocuk susuzluktan ölecekken kutsal Zemzem suyunu akıttığını da eklemişlerdi. Daha sonra İbrahim, İsmail’i ziyaret etti ve baba oğul birlikte Kabe’yi, Tanrının ilk tapınağını inşa ettiler. İsmail Arapların atası oldu, yani onlar da İbrahim’in çocuklarıydılar. Bu öykü Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kulağını okşamış olmalı: Araplara kendi kitaplarını getiriyordu ve şimdi inançlarını atalarının inançlarıyla temellendirebilirdi. Ocak 624’de, Medine Yahudilerinin düşmanlığının kalıcı olduğu anlaşıldığında, Allah’ın yeni dini bağımsızlığını ilan etti. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Müslümanlara Kudüs yerine Mekke’ye dönük ibadet etmelerini emretti, ibadet yönündeki (kıble) bu değişiklik Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in en yaratıcı dinsel hareketi olarak görülür, Müslümanlar iki eski vahiyden bağımsız olarak Kabe’ye dönmekle, hiçbir kurumlaşmış dinle bağlarının olmadığı, fakat yalnızca Tanrıya teslim olduklarını ilan ediyorlardı. Tek Tanrının dinini dinsizce savaşan gruplara bölen mezheplere katılmıyorlardı. Onlar İbrahim’in esas dinine dönüyorlardı; İbrahim Tanrıya teslim olan ve onun evini inşa eden ilk m üslim’ di.

Müslümanlar, tarihi, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in doğumuyla veya ilk vahiyleri almasıyla değil -bunlarda zaten yeni bir taraf da yoktu- İslam’ı siyasal bir gerçekliğe dönüştürmeye başlayarak tarihteki ilahi planı uygulamaya başladıkları Hicret’le başlatırlar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem başlangıçta siyasal bir önder olmak için yola çıkmamıştı, ama öngörülmeyen olaylar onu Arapların tamamıyla yeni bir siyasal çözüme doğru itmişti. Hicret ile 632’de ölümü arasındaki on yılda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve ilk Müslümanlar, Medine’deki muhalifleri, Mekke’deki Kureyş ve ümmeti yok etmek isteyen herkese karşı umutsuz bir yaşam savaşına girdiler. Batıda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem genellikle isteksiz bir dünyada zorla İslam’ı kabul ettiren bir savaş önderi olarak tanıtılır. Gerçeklik oldukça farklıdır. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem yaşamı için savaşıyordu ve Kuran’da birçok Hıristiyan’ın kabul edeceği bir adil savaş teolojisi gelişirken, hiçbir zaman kimseyi dinini değiştirmeye zorlamamıştı. 630′ da Mekke, kapılarını kan dökmeden onu almayı beceren Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e açtı. 632’de vefatından kısa süre önce, Veda Haccı olarak bilinen ziyaretini yaptı ve eski pagan Arap riti haccı İslâmlaştırarak Araplar için çok kıymetli olan hacılığı dininin beşinci şartı yaptı.

Yahudi ve Hıristiyanlar da cemaat ruhunu vurgulamışlardır. Hac her Müslüman bireye merkezinde Tanrı olmak üzere ümmet bağlamında kişisel birleşme deneyimi sunar.

Ne yazık ki, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, din daha soma, metinleri Müslüman kadınlar hakkında olumsuz biçimde yorumlayan erkekler tarafından zorla ele geçirildi. Kuran bütün kadınlar için peçe zorunluluğu gerektirmez, yalnızca toplumsal konumlarının işareti olarak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in eşleri için bunu getirir. Abbasi halifeliği zamanına (750-1253) gelindiğinde Müslüman kadınların durumu da Yahudi ve Hıristiyan toplumlardaki kardeşlerininki kadar kötüydü.

Hz. Ali’nin kendisi-Ebu Bekir’in önderliğini kabul etmişti, fakat sonraki birkaç yıl içinde ilk üç halife Ebu Bekir, Ömer bin el-Hattab ve Osman bin Affan’ın siyasalarını kabul etmeyen siyasal muhaliflerin bağlılık odağı oldu. Sonunda Hz. Ali, 656’da dördüncü halife oldu. Şia ona ilk imam ve ümmetin önderi adını verecekti. Önderlikle ilgili olarak Sünni ve Şiilerin arasındaki ayrılık öğretiye ilişkin olmaktan çok siyasaldı ve bu İslam dininde Tanrı kavramı kadar siyasetin taşıdığı önemi de gösterir. Şia-i Ali (Ali taraftarları) azınlık olarak kaldılar ve babası Ali’nin ölümünden sonra halifeliği zorla ele geçiren Emevileri kabul etmeyi reddettiği için, 680 yılında küçük bir toplulukla birlikte Emevi halifesi Yezid’in adamlarınca Kerbela’da, bugünkü Irak’ta Kufe yakınındaki vahada, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in torunu Hüseyin bin Ali’nin trajik biçimde öldürülmesiyle tipik ifadesini bulan bir protesto inancı geliştirdiler.

Müslümanlar İslam’ın Yahudiliğin Yakup’un oğulları için olduğu gibi, Araplara ait olduğuna inanıyorlardı. Ehl-i Kitap olarak Yahudi ve Hıristiyanlar da zımmi olarak, koruma altındaki azınlık gruplar olarak din özgürlüğüne sahiplerdi. Müslümanlar kendilerini Tanrının isteği

doğrultusunda adil bir toplum işleyişini sağlamakla yükümlü görürler. Ümmetin kutsal bir önemi vardır; Tanrı, insanlığı baskı ve zulümden kurtarmak için bu girişimi kutsamıştır.

En sofu Müslümanlar kurulu düzeni Kuran’ın sosyalist mesajı ile tehdit ettiler ve İslam’ı yeni koşullara uydurmaya çalıştılar. Farklı çözümler ve mezhepler ortaya çıktı.

En çok taraftar bulan çözüm Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve Raşidin in ülkülerine dönmeye çalışan hukuku ve gelenekçilerin çözümüydü. Bu durum Şeri hukukun oluşması sonucunu verdi. Şeri hukuk, Tevrat’a benzer biçimde, Kuran ile Peygamberin yaşamı ve sözleri üstüne kurulmuştu. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in sözleri (hadis) ve yaptıkları (sünnet) ile arkadaşları hakkında şaşırtıcı sayıda sözlü gelenek oluşmuştu ve bunlar sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda bazı derleyiciler tarafından toplanmıştı. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Tanrıya mükemmel biçimde teslim olduğuna inanıldığından, Müslümanların günlük yaşamlarında onu taklit etmeleri gerekiyor. Müslümanlar sünneti izleyerek birbirlerini onun yaptığı gibi “Selamun aleykum” (Esenlik üstünüze olsun) diye selamladıklarında, hayvanlara, ve yetimlere, fakirlere, onun gibi iyilikle davrandıklarında ve başkalarıyla ilişkilerinde cömert ve güvenilir olduklarında Tanrıyı anımsarlar. Tanrı bilinci anlamındaki takva Tanrının sürekli anılmasını [zikr] içerir.

Hadis veya Peygamberin toplanmış sözleri genellikle günlük sorunlarla ama aynı zamanda metafizik, kozmoloji ve ilahiyatla da ilgilidir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in taklit edilmesine dayalı bu tür bir sofuluk peşinde olan Müslümanlar; genel olarak ehl-i hadis, gelenekçiler olarak anılırlar. Ruhban kastına veya aracılara gerek yoktu. Her Müslüman, Tanrı karşısında kendi kaderiyle sorumluydu.

Şia ise Hıristiyan diriliş görüşüne daha da yakın düşünceler geliştirdi. Hüseyin’in trajik ölümünden sonra Şiiler ancak babası Ali bin Ebu Talib’in soyundan gelenlerin ümmete yönetici olabileceğini benimsediler ve İslam içinde ayrı bir mezhep oldular. Şiiler bu kavramı genişlettiler ve ancak Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in Ali kolundan gelen aile üyelerinin doğru Tanrı bilgisine (ilm) sahip olduğuna inanmaya başladılar. Ümmeti ancak onlar tanrısal kılavuzlukla yönetebilirlerdi.

Ali’nin kişiliğine duyulan sevgi şaşırtıcı biçimlerde gelişti. Daha köktenci Şii grupları Ali ve soyunu Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’den de yukarıda bir konuma yerleştirdi ve onlara Tanrısala yakın bir nitelik atfetti. Müslümanlar ümmetin gerçek imamı’nı (önder) ancak Tanrı tarafından belirlenmiş bu aileden gelen kişiler arasında bulabilirlerdi, iktidarda olsun olmasın, onun kılavuzluğu mutlak zorunluluktu ve her Müslüman onu bulmak ve önderliğini kabul etmek zorundaydı. Bu imamlar hükümete karşı gelmenin odağı olarak görüldüğünden halifeler bunları devletin düşmanı olarak gördüler. Her imam ölürken, akrabalarından birini ilm’i miras bırakmak üzere seçiyordu. Zamanla imamlar tanrısallığın avatar’ları olarak görülmeye başlandı: her biri Tanrının dünyadaki varlığının kanıtı (hüccet) idi ve gizemli bir biçimde tanrısallığı insanda diriltiyordu. Onun sözleri, kararları ve emirleri Tanrınındı. Hıristiyanların Hz. İsa’yı insanları Tanrıya götüren Yol, Hakikat ve Işık olarak görmeleri gibi, Şiiler de imamlara Tanrının kapısı (bab), yol (sebil) ve her kuşağın kılavuzu olarak saygı gösterdiler.

On iki imam Şiileri Ali’nin Hüseyin kolundan on iki torununu kabul etti ve 939’da son torun imam saklanarak ortadan kayboldu; soyundan gelen kimse olmadığından kol böylece sona erdi. Yedililer olarak bilinen İsmailliler, bu imamların yedincisinin sonuncu olduğuna inandılar. On iki imamcılar arasında mesihçi bir çizgi doğdu; On ikinci veya Kayıp imamın Altın Çağ’ı başlatmak üzere döneceğine inandılar. İran devriminden beri Batıda Şiiliği İslam’ın kalıtımsal olarak köktenci bir mezhebi olarak görme eğilimi var, ama bu doğru bir değerlendirme değil. Şiilik sofistike bir gelenek olmuştur. Gerçekten de Şiiler, Kuran’a akılcı yorumlar getirmeye çalışan Müslümanlarla birçok ortak yana sahiptirler. Mutezile olarak bilinen bu akım kendi ayrı gruplarını oluşturmuştu, ayrıca katı bir siyasi görüşleri de vardı: Şiiler gibi, Mutezile de sarayın lüksüne karşı fazlasıyla eleştireldi ve kurulu düzene karşı sık sık siyasal hareketlere girişiyorlardı.

insanın kendi kaderinin yazarı ve yaratıcısı olduğunu savunan Mutezile bu noktada Tanrının kadir-i mutlak olduğu düşüncesi ile çelişerek Gelenekçilerle ters düşüyorlardı. Gelenekçiler, Mutezilenin Tanrıyı aşırı akılcı ve fazlasıyla insan biçimli gördüklerinden şikayetçiydiler. Eğer onu anladığımızı iddia edersek, O Tanrı olmaktan çıkar, basit bir insan yansıtması olurdu. Tanrı insanların basit, doğru, yanlış kavramlarından aşkındı ve bizim ölçülerimiz ve beklentilerimizle tanımlanamazdı. Mutezile tamamıyla insani bir ülkü olan adaletin, Tanrının özü olduğunu söylerken yanılıyordu. Tanrıyı kişisel görüşlerimize göre bir Tory veya Sosyaliste, ırkçı veya devrimciye dönüştürebiliriz. Bu tehlike bazılarını kişilik sahibi Tanrıyı dindışı bir görüş olarak görmeye itmiştir, çünkü böyle bir görüş bizi kendi önyargılarımıza hapseder ve bizim insani düşüncelerimize mutlaklık kazandırır.

Yahudilerin Tanrının Bilgeliği veya Tevrat’ın zamanın başlamasından önce Tanrıyla birlikte var olduğunu düşünmeleri gibi, Müslümanlar da şimdi Tanrının kişiliğini açıklama konusunda, onun tamamıyla insan aklıyla kavranamayacağına yönelik benzer bir görüş geliştiriyorlardı.

Eşari genellikle ilahiyat olarak çevrilen Kelam (sözlük anlamıyla söz veya söylem) geleneğinin kurucusu olmuştu.

Hem Mutezile hem de Eşariciler farklı yollardan dinsel Tanrı deneyimiyle sıradan akılcı düşünce arasında ilişki kurma çabasında bulunmuşlardı.

6 Filozofların Tanrısı

Dokuzuncu yüzyıl boyunca Araplar, Yunan bilimiyle ve felsefesiyle ilgilendiler ve sonuç, Avrupa terimleriyle, Rönesans’la Aydınlanma arasında bir geçiş olarak adlandırılabilecek kültürel verimlilik oldu. Yunan filozoflarının Tanrısının Allah’la aynı olduğuna inanıyorlardı.

Bugün bilim ve felsefenin dinle uzlaşmaz olduğunu düşünürüz, oysa feylezoflar genellikle inançlı kişilerdi ve kendilerini Peygamberin sadık çocukları olarak görüyorlardı, iyi Müslümanlar olarak siyasal açıdan uyanıktılar, sarayın lüksünü reddediyorlardı ve aklın gösterdiği yollarla toplumlarını düzeltmek istiyorlardı. Feylezofların elini ortadan kaldırmak gibi bir niyetleri yoktu; fakat onu ilkel ve dar görüşlülük olarak gördükleri öğelerden arındırmak istiyorlardı.

Tanrıyı gizem olarak görmek yerine, feylezoflar onun aklın kendisi olduğuna inanmaktaydılar. Vahiyle bilim arasında, akılcılıkla inanç arasında temel bir çelişki görmüyorlardı.

Felsefe ex nihilo yaratılışı reddetme yolunu tuttuğundan el-Kindi gerçek bir feylezof olarak tanımlanamaz. Ama İslam dünyasında dinsel hakikatle sistematik metafiziği birbirine uydurmaya çalışan ilk kişi odur.

Felsefenin İslam dünyasında azınlık mezhebi olarak kalmasının nedenlerinden biri seçkinciliğidir. Ancak belirli zeka derecesindekilere hitap etmiş ve böylece Müslüman toplumu biçimlendirmeye başlayan eşitlikçi ruhun dışında kalmıştır.

Türk feylezof Ebu Nasr el-Farabi (öl. 950),felsefi akılcılığa yeteneği olmayan eğitimsiz kitleler konusuna eğilmiştir    Farabi, Rönesans insanı diyebileceğimiz biridir: Hekim olması bir yana aynı zamanda müzisyen ve mistiktir. Devlet’de Platon iyi toplumun, filozof tarafından, sıradan insanlara kabul ettireceği akılcı ilkelerle yönetilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Farabi Peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in tam da Platon’un öngördüğü türden yönetici olduğunu kabul eder. Farabi Aristoteles’e yakındı. Tanrının dünyayı ‘aniden’ yaratmaya karar verdiğine inanmıyordu. Bu uygunsuz değişimler içinde ezeli ve durağan bir Tanrı anlamına gelirdi.

Kuran’ın gerçeklik anlayışına göre açık farklılıklar varsa da Farabi felsefeyi, halka yakın gelmesi için peygamberlerin şiirsel, benzetme yoluyla ifade ettikleri hakikatleri anlamanın üstün yolu olarak görüyordu. Felsefe herkes için değildi.

Farabi’nin yayılma öğretisi, feylezoflar arasında genel kabul gördü. Felsefe ve aklı dine muhalif görmekten uzak olan Müslüman Sufiler ve Yahudi Kabalacılar genellikle feylezofların öngörülerini kendi daha imgelemci anlayışları için esinleyici buldular. İsmaililer on İkililerden altıncı imam Caferü’s-Sadık’ın ölümünden sonra 765’de ayrıldılar. Cafer, oğlu İsmail’i halefi olarak atamıştı, fakat o genç yaşta ölünce on İkililer kardeşi Hz. Musa’nın yetkesini tanıdılar, İsmailliler ise İsmail’e bağlandılar ve soyun onunla sona erdiğine inandılar.

Şiiler imamlarının gizemli biçimde Tanrının dünyada vücut bulması olduğuna inanmaya başlamışlardı, Kuran’ın simgesel yorumuna dayanan kendilerine has bir batini inanç geliştirmişlerdi. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in, kuzeni ve damadı Ali bin Talib’e gizli bir bilgi aktardığına ve bu ilm’in onun soyundan gelen belirli imamlar yoluyla taşındığına inanıyorlardı. Ne Peygamber ne de imamlar tanrısaldılar, fakat Tanrıya karşı o kadar açıklardı ki, Onun sıradan bir ölümlüde olduğundan çok daha eksiksiz biçimde onlarda mevcut olduğu söylenebilirdi. Nasturiler de İsa için aynısını düşünüyorlardı. Nasturiler gibi Şiiler de imamları tanrısallığın ‘tapınak’ veya ‘hazine’si, ağzına kadar aydınlatıcı tanrısal bilgiyle dolu olarak görüyorlardı.

Farabi Tanrı ile Ptolemaios’un kürelerinin ilki olan maddi dünya arasında on yayılım öngörmüştü, İsmaililer de peygamber ve imamları bu gök şemasının ‘ruh’tan olarak gördüler, ilk gök katının en yüksek ‘peygamberlik küresinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem vardı, ikinci katta Ali ve ardından gelen yedi imam, sonraki kürelerde sıra ile yer alıyorlardı. Son, maddi dünyaya en yakın kürede bu kutsal soyu olanaklı kılan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in kızı, Ali’nin karısı Fatma bulunuyordu. Dolayısıyla o, İslam’ın Annesiydi ve tanrısal Bilgelik Sofia’ya karşılık geliyordu.

Dinin gizli (batini) boyutunu arayan ismaili Batıniler oldukça farklı bir sorunla uğraşıyorlardı. Şair veya ressamlar gibi, mantıkla pek ilgisi olmayan bir simgesellik kullanıyorlardı, ama bunun duygularla veya akılcı kavramlarla ifade edilenden çok daha derin bir gerçekliği açıkladığını hissetmekteydiler. Dolayısıyla tevil (sözlük anlamıyla geri taşıma) adı verilen bir Kur’an anlama yöntemi geliştirdiler. Henri Corbin, İran Şiiliğinin son dönem tarihçisi, tevil disiplinini müzikteki armoni ile kıyaslar. Tıpkı kutsal OUM hecesini saran kavranılmaz sessizliği dinleyen bir Hindu gibi.Bu, önde gelen bir İsmaili düşünür olan Ebu Yakub es-Sicistani’nin (öl. 971) açıklamasına göre, Müslümanların Tanrıyı hak ettiği gibi anlamalarına yardım eden bir disiplindir. Müslümanlar Tanrıdan genellikle insan biçimli terimlerle söz ederler. Onu dünyevi boyutlardan daha büyük bir insan getirirler. Başkaları ise bütün dinsel anlamlarından sıyırarak Onu bir kavrama indirgemiştir. Oysa O, çifte olumsuzluk kullanımını savunmuştur. Tanrı hakkında konuşmaya olumsuzlukla, örneğin Onun ‘varlık’ olmasından çok ‘varlık dışı’ oluşu ile, ‘bilge’ oluşundan önce ‘cahil olmayışı’ ile vb. başlayarak konuşmalıyız. O insan sözlerinin hiçbirine tekabül etmez. Bu dil disiplinini kullanarak batini, Tanrının gizemini açıklamaya çalıştığında dilin yetersizliğinin farkına varır.

Tevil Tanrı hakkında bilgi edinmek için tasarlanmamıştır, batini akıldan daha derin bir düzeyde aydınlanmak için hayranlık duygusu yaratmanın aracıdır. Bu bir tür kaçamak da değildir, İsmaililer siyasal eylemcilerdi. Gerçekten de Caferü’s-Sadık, Altıncı imam, inancı eylem olarak tanımlar. Peygamber ve imamlar gibi, mümin Tanrı görümünü dünyada etkin kılmalıdır.

St.Agustinus’un kendini tanımayı Tanrı bilgisinin ayrılmaz yönü olarak kabul etmesi gibi, kendini anlamak İslam mistisizminin önde gelen öğesi olmuştur. Sufilerin, İsmaililerin yakınlık duydukları Sünni mistiklerin de, bir sözü vardı: “Kendisini bilen, Tanrısını bilir”. Bu söz Kardeşlerin ilk risalesinde de anılmıştı. Ruhun rakamlarını sayarken, ilkTek’e, ruhun yüreğinde insanın kendisi olduğu ilkesine varmışlardı. Kardeşler feylezoflara da yakındı. Müslüman akılcılar gibi, onlar her yerde aranması gereken hakikatin birliğin vurguluyorlardı. Hakikatin peşinde olan kişi “hiçbir bilimden kaçınmamalı, hiçbir kitabı küçümsememeli, tek birinanca da fanatik biçimde bağlanma malıydı. Kardeşler Yeni Platoncu bir Tanrı kavramı geliştirdiler; Tanrı, Plotinos’un kavranılamaz, ifade edilemez Tek’iydi. Feylezoflar gibi onlarda Kuran’daki ex nihilo öğretisinden çok Platoncu yayılma öğretisini benimsemişlerdi.

Felsefe doruk noktasına, Batıda Avicenna olarak tanınan Ebu Ali İbni Sina (980-1037) ile ulaştı. Parlak, berrak bu entelektüeldi, hiç kuru bir bilgiç olmadı. Aynı zamanda güzellik tutkunuydu ve elli sekizinde genç bir yaşta şarap ve sekse aşırı düşkünlüğü nedeni ile öldüğü söylenir.

Vahyedilen dini, Felsefenin daha aşağı bir değişkesi olarak görmek yerine, İbni Sina, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem gibi bir peygamberin bütün filozoflardan üstün, olduğunu çünkü insan aklına dayanmayıp doğrudan ve içgüdüsel Tanrı bilgisine sahip olduğunu savundu. İbni Sina Tanrının varlığı konusunda, orta çağın daha sonraki Yahudi ve Müslüman filozoflarınca standart haline gelen Aristoteles’in kanıtlarına dayalı akılcı bir kanıtlama geliştirdi. Ne o ne de feylezoflar Tanrının varlığından en küçük kuşku duyuyorlardı. Yardımsız insan aklının Üstün Varlığın varoluşunun bilgisine ereceğinden asla kuşkulanmadılar. Akıl insanın en yüce eylemiydi. İbni Sina entelektüel yeteneği olanların bu yolla Tanrıyı keşfettiklerini dinsel bir görev olarak görüyordu; çünkü akıl, Tanrı kavramını geliştirebilir, onu boş inanç ve insan biçimlilikten kurtarabilirdi.

Gerçekliğin mantıksal olarak uyumlu bir bütün oluşturduğu Felsefenin ilk savıdır, yani bizim sonsuz yalınlık arayışımız şeyleri daha geniş ölçekte yansıtmalıdır. Bütün Platoncular gibi İbni Sina da çevremizdeki çokluğun birincil bir tekliğe dayandığını düşünmektedir. Zihinlerimiz bileşik varlıkları ikincil ve türev olarak değerlendirdiğinden, bu eğilim onların dışındaki yalın, daha yüce bir gerçeklikten kaynaklanıyor olmalıdır. İbni Sina gibi bir feylezof evrenin akılcı oluşunu evrende Koşulsuz bir Varlığın, varoluş hiyerarşisinin tepesinde ilk Hareket Ettirici’nin bulunması gerektiğini veri olarak kabul eder. Bir şey, neden sonuç ilişkisi zincirini başlatmış olmalıdır. Böyle üstün bir varlığın yokluğu bizim zihinlerimizin bütün olarak gerçeklikle uyum içinde olmadığını gösterecektir. Bu (işeyin en üstünde olduğu için, mutlak olarak mükemmel, saygıya ve ibadete değer olmalıdır. Fakat varlığı her şeyden farklı olduğu için, varlık zincirinde o da bir başka varlıktan ibarettir.

Filozoflar ve Kur’an, Tanrının yalın olduğu düşüncesinde uyuşurlar: O Tek’tir. Buradan çıkan sonuç da, Onun çözümlenemez olduğu veya bileşenlerine veya kendisini oluşturan öğelere ayrılamaz olduğudur. Bu varlık mutlak yalınlık olduğundan, nedeni, niteliği, zamana bağlı boyutu yoktur ve hakkında söyleyebileceğimiz kesinlikle hiçbir şey yoktur. Tanrı mantıkla sonuçlar çıkaran düşüncenin konusu olamaz, çünkü bizim beyinlerimiz Onu başka her şeyi konu ediniş biçimiyle konu edinemez. Tanrı esas olarak tek olduğu için olağan, uyumlu anlamda var olan hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Sonuç olarak Tanrıdan söz ettiğimizde, olumsuzları kullanmak ve hakkında konuştuğumuz başka her şeyden Onu ayrı tutmak daha iyidir. Fakat Tanrı her şeyin kaynağı olduğu için Onun hakkında bazı önerilere sahip olabiliriz, iyiliğin varolduğunu bildiğimize göre, Tanrı özünde veya zorunlu olarak ‘iyilik’ olmalıdır; yaşam, iktidar ve bilginin varlığını bildiğimize göre, Tanrı en gerçek ve bütünlüklü anlamda canlı, güçlü ve bilgili olmalıdır. Aristoteles, Tanrı saf Akıl, akıl yürütme eylemi olduğu kadar, düşüncenin öznesi ve nesnesi olduğuna göre, yalnızca kendisini düşünebilir ve olumsal bir gerçekliği bilemez sonucuna varmıştı. Bu vahiyde tanımlanan Tanrı portresine uymamaktadır, ona göre Tam her şeyi bilir, yaratılmış düzen içinde vardır ve eylemlidir, İbni Sina bu iki görüşü uzlaştırmaya çalışmıştır: Tanrı, insan ve eylemleri söz konusu olduğunda görmezlikten gelinebilir, özel varlıkların bilgisine inmeyecek kadar yücedir. Ama Tanrı bizi ve bizim dünyamızı ancak genel olarak ve evrensel terimlerle bilir; özel olanlarla uğraşmaz.

Fakat İbni Sina bu soyut Tanrı açıklaması ile gene de tatmin olmuş değildir. Platoncu yayılma şemasını peygamberlik deneyimini açıklamak için kullanır. Bir’den aşağıya doğru yayılımın aşamasının her birinde, İbni Sina on saf Aklın, hareket eden on Ptolemaioscu küreyi oluşturan ruh veya meleklerle birlikte, insan ve Tanrı arasında bir ara alan oluşturduğunu ileri sürer. Kendi küremizdeki son akıl onuncu Cebrail, ışık ve bilgi kaynağı olarak bilinen Kutsal Vahiy Ruhudur, insan ruhu, bu dünya ile ilişkili pratik akılla ve Cebrail ile yakınlık içinde yaşamamıza olanak sağlayan düşünen akılla donatılmıştır. Böylece peygamberler için Tanrının sezgisel, imgeci bilgisine ulaşmak olanağı doğar; bu bilgi pratik, mantıki aklı aşan Akılla aynı türdendir. Sufiler kıyas yolunu kullanmak yerine simgeciliğin imgeci ve hayalci araçlarını kullanırlar.

İbni Sina yaşamının sonlarında mistisizmi benimsemiş gibidir. ‘Doğu Felsefesi’ (el-Hikmetü’l maşrikiyye) adını verdiği görüşe yaklaşır. Bu coğrafi olarak doğuyu değil, fakat ışığın kaynağını belirtir.

Kelam ve Felsefe disiplinleri İslam imparatorluğundaki Yahudiler arasında da benzer bir entelektüel harekete esin kaynağı olmuştur. Müslüman feylezofların tersine Yahudi filozoflar felsefi alanın bütünü ile uğraşmamış, hemen hemen tamamıyla dinsel konularla ilgilenmişlerdir. İslam’ın meydan okuyuşuna İslam’ın terimleri ile karşılık verme gereğini hissetmişlerdir, bu da Kitabı Mukaddes’in kişilik sahibi Tanrısı ile Feylezofların Tanrısı ile uyumlulaştırmayı içermiştir. Saadya bin Yusuf (882-942), böylece, Yahudiliğin felsefi yorumunu ilk gerçekleştiren kişi olmuştur ve hem Talmudçu hem de Mutezile okulundandır. Aklın kendi gücüyle Tanrı bilgisine ulaşabileceğini savunmuştur. Bir feylezof gibi, Tanrının akılcı kavranışını mitzvah, dinsel bir görev olarak görmüştür. Saadya da Müslüman akılcılar gibi Tanrının yarlığı konusunda hiç kuşku duymamaktaydı. Yaratıcı Tanrının gerçekliği Saadya’ya göre o kadar ortadadır ki,   kanıtlanmasını gerekli bulduğu dinsel inanç değil, dinsel kuşkudur.

Saadya ex nihilo yaradılış düşüncesinin felsefi zorluklar içerdiğini ve akılcı terimlerle açıklanmasının olanaksız olduğunu ortaya koymuştur, çünkü felsefenin Tanrısı ani bir karar alma ve bir değişikliği başlatma gücünden yoksundur. Maddi dünyanın kökeni nasıl tamamıyla tinsel bir Tanrı olabilir? Burada aklın sınırlarına ulaşım ve Platoncular gibi, sadece dünyanın ezeli olmadığını, zaman içinde bir başlangıcı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Kutsal Yazılarla ve sağduyuyla uyumlu tek olanaklı açıklama budur. Bir kez bunu kabul edince, Tanrı hakkında başka olgular da çıkartabiliriz. Yaratılmış düzen akılla planlanmıştır; yaşam ve enerji sahibidir: dolayısıyla onu yaratan Tanrı da Bilgelik, Yaşam ve Güç sahibi olmalıdır.

Bahya ibn Pakuda (öl. yk. 1080)   Dünya elbette kazayla varolmuş değildir: Bu, mürekkep döküldüğünde kağıdın üstünde mükemmel yazılmış bir paragraf belirdiğini iddia etmek kadar saçma bir düşüncedir.

Bahya, Tanrıya doğru dürüst ibadet eden insanların yalnızca peygamber ve filozoflar olduğuna inanıyordu. Peygamber doğrudan, sezgisel Tanrı bilgisine sahipti, filozofunsa akılcı bilgisi vardı. Başka herkes sadece kendi yansımasına tapmaktaydı, kendi hayallerindeki Tanrıya.

Eğer akıl bize Tanrı hakkında hiçbir şey anlatmıyorsa ilahiyat konularında akılcı tartışmalara girişmenin yararı neydi? Bu soru, din felsefesi tarihinin önemli Müslüman düşünürü Ebu Hamid el- Gazali’yi (1058-1111) uğraştırmıştı. Gazali’nin davası İsmaililerin Şiiliğine karşı Sünni öğretiyi savunmaktı. Gazali “şeyler kendi içlerinde nedir?” sorusunun karşılığını bulmak için bütün bu disiplinlerle uğraşmış görünüyor. Gazali’nin araştırdığı İslam’ın bu dört ana yolunun izleyicileri tatmin olmuş gibi, ama o bu iddianın nesnel olarak nasıl kanıtlanabileceğin soruyordu.

Kelam ilahiyatçıları kutsal kitaplarda bulunan önermelerle yola çıkıyorlardı, ama bunlar akılcı kuşku dışında doğrulanabilmiş değildi. Gazali polemiğinin önemli bölümünü Farabi ve İbni Sina’ya karşı çıkmaya ayırmıştı. İnsan herhangi bir yoldan yayılma öğretisini nasıl kanıtlayabilir? Feylezoflar hangi yetkeyle Tanrının özel değil yalnız genel, evrensel şeyleri bildiğini ileri sürebilmişlerdir? Bunu kanıtlayabilirler mi? Tanrının basit gerçeklikleri bilmeyecek kadar yüce olduğu görüşleri çok yetersizdir: Ne zamandan beri bir konuda cahillik mükemmellik sayılmaktadır?

Sorusunun gerilimi Gazali’yi o kadar bunalttı ki, kişisel olarak yıkıma uğradı. Yeme içmeden kesildi, hüzün ve umutsuzluk omuzlarına çöktü. Sonunda 1094’lerde konuşamayacak ve ders veremeyecek halde olduğunu gördü, inancını yeniden kazanmazsa cehennem ateşinin tehdidi altında olduğundan korkarak Gazali prestijli akademik görevinden istifa etti ve sufilere katılmaya gitti.

Aradığını orada buldu. Mistik disiplinlerin ‘Tanrı’ adı verilen bir şeye doğrudan, fakat sezgisel bir duyuyla ulaştığını keşfetti. Bowker, Arapça varoluş sözcüğünün (vücud) vecede: buldu kökünden türediğini gösterir. Dolayısıyla vücut sözlük anlamıyla ‘bulunabilir olan’ demektir. Sufiler açıkça Tanrının vücuduyla böyle bir deneyim yaşadıklarını iddia etmektedirler, fakat vecd sözcüğü Sufilere, onun hayal değil gerçek olduğunu tam bir kesinlikle (yakin) anlatan Tanrıya vecd halinde ulaşmaya ilişkin teknik bir terimdir. On yıl sufi olarak yaşayan Gazali, onların dinsel deneyiminin insan aklının ve beyin işleyişinin ötesine varabilen gerçekliği doğrulayan tek yol olduğunu gördü. Sufilerin Tanrı bilgisi akıcı ve metafizik bilgi değildi, ama eski peygamberlerin sezgisel deneyimine çok yakındı: Sufiler onun ana deneyimini yaşayarak İslam’ın esas gerçeklerini buluyorlardı.

Gazali böylelikle,   İslam mistiklerine genellikle iyi gözle bakmayan Kurulu Müslüman düzen için kabul edilebilir mistik bir inanç dizgesi oluşturdu. insan iki gerçeklik dünyasında da dolaşıyordu: O fiziksel dünyaya olduğu kadar ruhun yüce dünyasına da aitti, çünkü Tanrı ona Tanrısal imgeyi nakşetmişti. Bu konuları ancak benzetme diliyle tartışabiliriz, yaratıcı imgelemi korumanın yolu budur.

Bazı insanlar akıldan daha güçlü yeteneklere sahip olabilirler, Gazali buna ‘peygamberce ruh’adını verir. Bu yeteneğe sahip olmayan insanlar bunun varlığını inkar edebilirler, çünkü böyle bir deneyimleri yoktur. Bu sağır birinin, yalnızca kendisi tadını almadığı için müziğin hayal olduğunu ileri sürmesi kadar saçmadır. Tanrı hakkında akıl yürütme ve imgelem gücümüzle bazı bilgilere ulaşabiliriz ama bilginin en yüksek derecesi ancak bu özel Tanrı vergisi yeteneğe sahip peygamber veya mistiklerce elde edilebilir. Bu seçkinci bir tutum olarak görülebilir, ama başka geleneklerdeki mistikler de, Zen veya Budacı türü tefekkürün, şiir yazma yeteneği gibi özel bir yetenek gerektiren sezgisel, algısal nitelikler gerektirdiğini ifade etmişlerdir. Herkesin mistik bir yapısı yoktur. Gazali bu mistik bilgiyi yalnızca Yaratıcının varlığı veya var olduğu bilgisinin bilincinde olmak diye tanımlamıştır. Bu bilinç nefsin yokluğunu ve Tanrıda erimesini getirir. Mistikler, ancak daha az yeteneği olan ölümlüleri tatmin edecek olan benzerlikler dünyasının üstüne çıkma yeteneğine sahiptirler, onlar Tanrı, dışsal, nesnelleşmiş ve varlığı akılla kanıtlanabilir bir Varlık olmak yerine, her şeyi kapsayan bir gerçeklik ve O’na bağlı varlığını O’nun zorunlu varlığından alan varlıkları algıladığımız gibi algılanmayacak nihai varlıktır; özel bir görme biçimi geliştirmemiz gerekir.

Gazali sonunda Bağdat’taki eğitim görevine döndü, ama Tanrının varlığını mantık ve akılcı kanıtlamayla göstermenin olanaksız olduğu inancını hiçbir zaman yitirmedi. ‘Tanrı’ adını verdiğimiz gerçeklik duyguyla ve mantıklı düşünce ile algılanan dünyanın ötesindeydi, dolayısıyla bilim ve metafizik Allah’ın vücudunu ne kanıtlayabilir ne de reddedebilirdi. Ondan sonra Müslümanlar, Tanrının bütün varlıklar gibi bir varlık olduğu veya varlığının bilimsel veya felsefi olarak kanıtlanabileceği yolunda kolayca varsayımlarda bulunamadılar.

Gazali Yahudiler üstünde de etkili oldu. İspanyol filozof Josef ibn Saddık (öl. 1143). Tanrıyı anladığımız iddiasında bulunursak bu, O’nun sınırlı olduğu ve mükemmel olmadığı anlamına gelirdi. Toledo’lu doktor Juda Halevi (1085-1141) Gazali’yi yakından izledi. Tanrı akılla kanıtlanamazdı; bunun anlamı Tanrı inancının akıldışı olduğu değildi, yalnızca varlığının mantıkla gösterilmesinin dinsel bir değeri olmadığıydı.

Halevi, felsefede Gazali kadar usta değildi; fakat Tanrı hakkında tek güvenilir bilginin dinsel deneyimle elde edilebileceğim katılıyordu. Gazali gibi o da özel dinsel yeteneğin varlığını ileri sürüyordu, ama bunun yalnızca Yahudilerin ayrıcalığı olduğunu iddia etmekteydi.  el-Hazari‘nin amacı öteki uluslar arasında Yahudilerin tekil konumunu kanıtlamaktı.

Fakat Felsefe Gazali’nin polemiği sonucu tamamıyla ölmedi. Avrupa’da Averroes olarak tanınan Ebu’l-Velid ibn Ahmed ibni Rüşd (1126-1198) Batıda hem Yahudi hem Hıristiyanlar arasında yetke olarak kabul edildi. On dokuzuncu yüzyılda Ernest Renan onu özgür bir ruh, kör inanç karşısında akılcılığın şampiyonu olarak selamladı. İslam dünyasında ise ibni Rüşd marjinal bir kişilik olarak kaldı. ibni Rüşd Gazali’nin Felsefeyi mahkum etmesine ve esoterik konuları açıkça tartışma biçimine tutkuyla karşı çıktı. Farabi ve İbni Sina gibi seleflerinin tersine ibni Rüşd filozof olduğu gibi bir kadı, şeri hukuk uygulayıcısıydı. Ulema, felsefeye ve onun temelden farklı Tanrı kavramına kuşkuyla bakıyordu, ama ibni Rüşd Aristotales ile daha geleneksel İslam inancını birleştirmeyi becerdi. Dinle akıl arasında hiçbir çelişki olmadığına inanıyordu, ikisi de aynı hakikati farklı yollarla ifade ediyordu; ikisi de aynı Tanrıya yöneliyordu. Ama herkesin felsefi düşünce yeteneği yoktu ve Felsefe ancak entelektüel seçkinler içindi.

ibni Rüşd, belirli hakikatlerin kabul edilmesinin kurtuluşun özü olduğuna inanıyordu. Bu İslam dünyasında yeni bir görüştür.

Kuran kuşkuya yer bırakmayacak biçimde dünyayı Tanrının yaratmış olduğunu söylemesine karşın, bunu nasıl yaptığını veya dünyanın zaman içinde belirli bir anda yaratılmış olup olmadığını açıklamış değildir. Bu durum feylezofları akılcıların inançlarını benimsemekte özgür bırakmıştır.

İslam dünyasında mistisizm o kadar önemliydi ki, ibni Rüşd’ün Tanrı kavramı katı akılcı ilahiyata dayanmasına karşın, hiç de etkili olamamıştı, ibni Rüşd saygı gören, fakat ikinci derecede kalan bir kişilikti; oysa Batıda gerçekten de çok önemliydi ve Batı Aristoteles’i onun aracılığıyla keşfetmiş ve daha akılcı bir Tanrı kavramı geliştirmişti. Yahya Suhreverdi ve Muhiddin el-Arabi ibni Rüşd’den çok İbni Sina’nın izinden gitmekte ve felsefe ile mistik dinselliği kaynaştırmaya çalışmaktaydılar.

ibni Rüşd’ün Yahudi dünyasındaki en büyük öğrencisi büyük Talmudçu ve filozof, genellikle Maimonides olarak bilinen Haham Moses ibn Maimon’du (Musa bin Meymun) (1135-1204). Maimonides’de ibni Rüşd gibi, felsefenin Tanrıya giden en soylu yol olduğuna inanıyordu, fakat bunun kitlelere açık edilmemesi gerektiğini, felsefi seçkinlere ait olarak kalması gerektiğini savunuyordu. Ama ibni Rüşd’ün tersine sıradan insanlara da kutsal metinlerin simgesel yorumunun öğretilebileceğine, böylece onların da Tanrı hakkında insan biçimli görüşlerden kurtulacağına inanmaktaydı. O da ibni Rüşd’ünkine çok benzer on üç maddelik bir inanç sıralaması yapmıştı. Bu Yahudilikte bir yenilikti ve hiçbir zaman geniş kabul görmedi.

Maimonides gene de Tanrının özünde insan aklınca kavranılmaz ve ulaşılmaz olduğu düşüncesini özenle savunmuştu. Tanrının varlığını Aristoteles ve İbni Sina’nın akıl yürütmeleri ile kanıtlamaktaydı, fakat mutlak yalınlığı nedeniyle Tanrının tanımlanamaz ve söze gelmez kaldığında da ısrar ediyordu.

Maimonides akılcılığa yaptığı vurguya karşın, Tanrı hakkında en yüce bilginin, tek başına akıldan elde edilenden çok imgelemden elde edildiğini savunmaktaydı.

On üç ve on dördüncü yüzyıllarda Hıristiyan yeniden fetih savaşları İslam’ın İspanya’daki, sınırlarını geri itiyordu ve Batı Avrupa’nın anti-semitizmini ispanya’ya sokmuştu. Bu gelişme kaçınılmaz olarak ispanya Yahudiliğinin yıkımına varacak ve on altıncı yüzyılda Yahudiler felsefeden uzaklaşarak bilimsel mantıktan çok mitolojiden esinlenen tamamıyla yeni bir Tanrı kavramı geliştireceklerdi.

İlk haçlı seferine katılanlar, Yakın Doğuya yaptıkları seferlerini Kutsal Topraklara hacca gitmek olarak görmüşlerdi ve Tanı ile din hakkında halen çok ilkel görüşlere sahiptiler. Yolculuklarına başladıklarında haçlılardan bazıları Ren Vadisindeki Yahudi topluluklarını Hz. İsa’nın öcünü almak için katlettiler. Sonunda 1099 yazında Kudüs’ü fethettiklerinde, şehrin Yahudi ve Müslüman sakinlerine Yeşu’nun hırsıyla saldırdılar ve çağdaşlarını bile şok eden bir vahşilikle onları katlettiler.

Bundan sonra Avrupa Hıristiyanları, Yahudi ve Müslümanları Tanrının düşmanları olarak gördüler; uzun süre, kendilerini barbar ve aşağı hissetmelerine yol açan Bizans’ın Yunan Ortodoks Kilisesine karşı derin bir düşmanlık beslediler.

Paradoks sonuca varmak için bizi Tanrı hakkında konuşma konusundaki Dionysos’un üçüncü yoluna zorlar: ‘Tanrı bilgeden daha fazla bir şeydir’. Bu Yunanlıların apofatik cümle dedikleri şeydi, çünkü ‘bilgeden daha fazla’nın ne anlama gelebileceğini bilmiyoruz. Ama bu basit bir söz oyunu değil, iki birbirini dışlayan cümleyi yan yana getiren ve insani bir kavrama sığdırılamayan bizim ‘Tanrı’ sözcüğümüzün bizde gizem duygusu yaratmasına yardımcı olan bir disiplindi.

Bu yöntemi “Tanrı vardır”cümlesine uyguladığında Erigena, doğal olarak “Tanrı var olmaktan daha fazla bir şeydir”sentezine yatıyordu. Ve gene, bu anlaşılamaz bir cümleydi çünkü Erigena’nın da açıkladığı gibi, “var olmaktan daha fazla bir şeyin” ne olduğunu ortaya koymuyordu. Çünkü öteki varlıklar türünden olmadığını bildiriyor, onlardan fazla bir şey olduğunu söylüyor ama bu ‘şey’in ne olduğunu tanımlamıyordu. Gerçekte Tanrı “Hiçbirşey”di. Ama eğer Tanrı “Hiçbirşey” ise “Herşey” demekti, çünkü bu ‘üstün varlık’ın anlamı Tanrının tek başına sahici varlık olması, her şeyin parçası olduğu öz olması demekti.

796’da Batılı piskoposlardan oluşan bir kilise meclisi güney Fransa’daki Frejus’de toplandı ve İznik kararına fazladan bir cümle ekledi. Buna göre Kutsal Ruh yalnız Baba’dan değil fakat Oğul’dan da (filiogue) türemişti. Latin piskoposlar Baba ile Oğul’un eşitliğini vurgulamak istiyorlardı çünkü cemaatlerinin bir bölümü Ariusçu görüşlere katılmışlardı. Kısa bir süre sonra Batının imparatoru olacak olan Charlemagne, teolojik konularda elbette hiç anlayış sahibi olmamasına karşın, yeni cümleyi benimsedi. Yunanlılar ise onu mahkum ettiler. St. Augustinus Kutsal Ruh’u Teslis’teki, Baba ile Oğul arasındaki sevgiyi sağlayan birlik ilkesi olarak görmüştü. Dolayısıyla Ruh’un ikisinden de çıktığını söylemek doğruydu ve yeni cümle üç kişiliğin özdeki birliğini vurguluyordu.

Yunanlılar daima Augustinus’un Teslis kuramına kuşkuyla yaklaşmışlardı, çünkü çok insan biçimliydi. Gerçekte Yunan apofatik tinselliğiyle uyuşmasa da, Latin bildirisinde sapkın bir yön yoktu. Çelişki barış için istek duyuluyor olsa kapatılmayacak kadar değildi, ama Batı ile Doğu arasındaki gerilim haçlı seferleri sırasında arttı – özellikle dördüncü haçlı seferinde 1204’te Konstantinopolis yağmalanıp Bizans ciddi bir yara alınca tırmandı. ilerdeki bölümlerde Batılı Hıristiyanların sık sık Teslis kuramından huzursuzluk duyduklarını ve on sekizinci yüzyılda Aydınlanma çağında, birçoğunun bundan vazgeçtiğini göreceğiz.

Ünlü duasında Anselmus işaya’nın sözlerinden esinleniyordu: “inancınız olmadıkça anlamayacaksiniz”:Yüreğimin inandığı ve sevdiği gerçeğini bir nebze anlamak istiyorum, inanayım diye anlamak istemiyorum, anlayayım diye inanıyorum (credo ut intellegam). Çünkü şuna inanıyorum: inancım olmadıkça anlamayacağım.

O zaman credo sözcüğü henüz bugünkü ‘inanmak’ sözcüğünün entelektüel yanlılığı yoktu, güven ve sadakat içinde olmayı anlatıyordu. Batı akılcılığının ilk parlayışında bile dinsel Tanrı deneyiminin temel konu olarak kaldığını, tartışma veya mantıklı anlayıştan önce geldiğini görmek önemlidir.

Anselmus Tanrıyı “daha yüce hiçbir şeyin düşünülemeyeceği bir şey” olarak tanımlıyordu. Bu tanım Tanrının düşüncenin nesnesi olabileceğini içerdiğinden, O’nun insan zihni tarafından kavranılabileceği ve anlaşılabileceği düşüncesini de taşıyordu. Varoluş, var olmamaktan daha ‘mükemmel’ olduğundan, düşündüğümüz mükemmel varlık var olmalıydı yoksa mükemmel olmazdı.

Augustinus’un Teslis’inde yürek ve akıl ayrılamazdı, İbni Sina ve Gazali gibi Müslüman feylezoflar, Tanrıyı tek başına aklın bulamayacağını ileri sürmüş olabilirlerdi, ama ikisi de sonuç olarak sevgi ülküsü ve mistisizm disiplini ile aydınlanmış bir felsefe öngörüyorlardı. Batı Hıristiyanlığına Thomas Aquinas (1225-74) kadar kalıcı katkıda bulunan düşünür pek azdır. Aquinas, Augustinus ile Batıda yeni ulaşılır olan Yunan felsefesinin sentezini yapmaya çalışmıştı. On ikinci yüzyılda Avrupalı bilim adamları İspanya’ya doluşmuştu. Burada Müslüman bilimi ile karşılaşıyorlardı. Müslüman ve Yahudi entelektüellerin yardımıyla bu engin entelektüel hâzineyi Batıya taşımak için büyük bir çeviri tasarısını gerçekleştirmeye koyuldular. Platon, Aristotales ve antik dünyanın öteki filozoflarının Arapça çevirileri şimdi Latince’ye çevriliyor ve Kuzey Avrupa halklarının kullanımına ilk kez giriyordu. Aquinas özellikle ibni Rüşd’ün Aristoteles yorumundan etkilenmişti. Fakat Anselmus ve Abelardus’un tersine, o, Teslis türünden gizemlerin akılla kanıtlanabileceğine inanmıyordu ve Tanrının dile sığmaz gerçekliği ile O’nun hakkındaki insani öğretileri özenle birbirinden ayırıyordu. “Önünde sonunda insanın Tanrı hakkında bütün bildiği, O’nu bilmediğini bilmek olduğuna göre, insan, Tanrının O’nun hakkında bütün anlayabileceklerimizden üstün olduğunu da bilir.”

Tanrının varlığını kanıtlamak için, Katolik dünyada çok önem taşıyan ve Protestanlarca da kullanılan beş ‘kanıt’ sıralıyor:

  1. Aristoteles’in ilk Hareket Ettirici savı.
  2. Sonsuz etkiler dizisi olamayacağı, bir başlangıç olması gerektiğini savunan benzer bir ‘kanıt’.
  3. İbni Sina tarafından savunulan, bir Zorunlu Varlık’ın olmasını gerektiren tesadüfi olaydan kaynaklanan sav.
  4. Aristoteles’in Felsefe’de ileri sürdüğü, bu dünyadaki mükemmellik hiyerarşisinin hepsinin en mükemmeli olan bir Mükemmel gerektirdiği savı.
  5. Evrende gözlemlediğimiz düzenin yalnızca tesadüfün eseri olamayacağını savunan, düzenden çıkartılan sav.

7 Mistiklerin Tanrısı

Yahudilik, Hıristiyanlık, bunlar kadar olmasa da Müslümanlık, kişileştirilmiş bir Tanrı düşüncesi geliştirmişlerdir. Kişileştirilmiş Tanrı, tektanrıcıların, bireyin kutsal ve elinden alınamaz haklarına değer vermesine ve insan sorumluluğuna kıymet vermeyi geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Üç tektanrıcı dinde, Tanrılarını kişisellik kategorisi dışına çıkaran, Nirvana ve Brahman Atman’a çok daha yakın kişisellik dışı gerçekliklere benzeten mistik bir gelenek geliştirmişlerdir.

Tarihsel tektanrıcılık köken olarak mistik değildir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam özünde etkin dinlerdir. Tanrının iradesinin gökte olduğu kadar yerde de geçerli olmasına bağlılık gösterirler.

Peygamberler mitolojiye savaş açmışlardır: onların Tanrısı, mitosların zaman öncesi, saygın devirlerinden çok, tarihte ve günlük siyasal olaylarda etkindir. ‘Mitos’, ‘mistisizm’ ve gizem [mystery] sözcükleri arasında dilsel bir bağlantı vardır. Hepsi Yunanca musteion sözcüğünden türemiştir: Gözü veya ağzı kapamak. Dolayısıyla üç sözcük de sessizlik ve karanlık deneyiminden kaynaklanır.

Mitoloji genellikle ruhun iç dünyasının açıklanmasına yönelik bir girişim olmuştur ve hem Freud hem Jung yeni bilimlerini açıklamak için sezgisel olarak, Yunan öyküsü Oidipus gibi antik mitoslara başvurmuşlardır. Batıdaki insanların dünyanın saf bilimle algılanmasına seçenek olacak bir şeye ihtiyaç duymaları söz konusu olabilir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Tanrının kendisini değil, tanrısal gerçekliğe işaret eden simgeleri görmüştür. Göğe yükselme, insan ruhunun en uç noktaya kadar ulaşmasının simgesidir ve nihai anlamın eşiğini gösterir.

Bu hayali yükseliş çok yaygındır. Şamanların “Sibirya’dan Tierra del Fuego’ya kadar”ki vecd deneyimlerinde aynı uçuş imgesinin bulunduğu görülmüştür.

Tektanrıcılar zirvedeki bu iç görüyü ‘Tanrının görümü’ olarak adlandırmışlardır. Plotinos bunun Tek olanın deneyimi olduğunu kabul etmiş, Budacılar buna nirvanaya ulaşma demişlerdir. Mistik Tanrı deneyiminin bütün inançlarda bazı ortak özellikleri vardır. Bu içsel yolculuk gerektiren öznel bir deneyimdir, insan özünün dışındaki nesnel bir olgunun algılanması değildir. Mistiğin kendi içinde isteyerek yarattığı bir şeydir, sonuca belirli fiziki ve zihinsel uygulamalar ulaştırır, habersizce değil.

Tanrıya ancak ‘zihnin büyük çabası’ ile ulaşılabilir.

“Soyut olana soyut bir biçimde” yaklaşmalıydılar. Euagrios bir tür Hıristiyan Yoga’sı öneriyordu. Bu düşünme süreci değildi, gerçekten de “ibadet düşüncelerin dökülmesi” demekti. Bu Tanrının biraz sezgisel idrakiydi. Her şeyle birlik duygusu yaratacak, şaşkınlık ve çokluktan kurtuluşu ve benin yokluğunu getirecek, Budacılık gibi tanrısız dinlerde bilgelerin yaşadığına benzer bir deneyim yaratacaktı. Zihinleri sistematik olarak gurur, hırs, üzüntü veya kızgınlık gibi onları bene bağlayan tutkulardan arındırmakla hesychasflar, kendilerini tanrısal etkinlikler yoluyla dönüştürüp aşarak Tabor Dağı’nda tanrısallaşan İsa gibi olabilirlerdi.

Nefes almayı da içeren bir yoğunlaşma yöntemi öğretiyordu: Soluk aldıkça hesychasflar “İsa, Tanrının oğlu” diye zikretmeliydiler, soluk verdikçe “bize merhamet et” demeliydiler. Daha sonra bu uygulama geliştirildi: Bilgeler baş ve omuzlarını eğip oturarak yürek veya göbeklerinden bakmalıydılar. Dikkatlerini içeri yöneltmek, yürek gibi psikolojik odak noktalarında yoğunlaştırmak için yavaş nefes almalıydılar. Yavaş yavaş, Budacı bir keşiş gibi, hesychast akılcı düşünceleri bir tarafa bıraktığını, zihni işgal eden hayallerin söndüğünü görecek ve tamamıyla zikirleri ile birleştiğini hissedecekti.

ikonlar, Bizans’ın Tanrı deneyiminde o kadar merkezi bir rol oynamışlardı ki, sekizinci yüzyılda Yunan Kilisesi’nde tutkulu bir öğreti çekişmesinin odağı oldular. ikonoklastlar ikonları tamamıyla yasaklamak istiyorlardı.

Yunanlıların inancı ikonlara o kadar bağımlı duruma gelmişti ki, 820’de ikonoklastlar halk direnci ile yenilgiye uğratıldı. Bu dinsel resimlerin etkisini tanımlarken, Nikephoros bu etkili ancak müzikle, sanatların en söze gelmezi ve halde en dolaysızı ile karşılaştırmaktaydı. Müzikle ifade edilen duygu ve deneyim bir anlamda sözcük ve kavramları aşar. Dokuzuncu yüzyıl Bizans’ında Yunanlı Hıristiyanlar teolojiyi ikonografinin düzeyine göz dikmiş görüyorlardı. Tanrının akılcı bir söylemden çok, sanat eserinde daha iyi ifade edildiğini düşünmekteydiler.

Tanrı hakkında konuşmak bir bakıma ‘kavranılamaz olanı kavradığım’ söylemek demeye geliyordu.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem peygamberin ana kaygısı adil bir toplum yaratmak olmakla birlikte, hem kendisi hem de bazı arkadaşları mistik eğilimler taşıyorlardı ve Müslümanlar kısa sürede kendi farklı mistik geleneklerini geliştirmişlerdi. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda öteki mezheplerle birlikte zahit bir İslam içimi de gelişti. Medine’deki ilk Müslümanların basit yaşamına dönme çabasıyla, peygamberin sevdiği söylenen kaba ünlü elbiseler giyiyorlardı. Sonuçta sufi olarak bilindiler. Fransız bilim adamı Louis Massignon’un dediği gibi: Mistik çağrı kural olarak bilincin toplumsal adaletsizliklere karşı, yalnız başkalarının değil fakat özellikle ve öncelikle insanın kendi hatalarına karşı, ne pahasına olursa olsun Tanrıyı bulmak için içsel arınma ile yoğunlaştırılmış bir arzuyla, iç isyanının sonucudur.

Ulema, İslam’ı, tek doğru din olarak başka dinlerden katı biçimde ayırt etmeye başlıyordu, fakat sufiler genel olarak Kuran’ın doğru yönlenmiş bütün dinlerin birliği görüşüne bağlı kalmışlardı.

Tanrı sevgisi sufizmin ayırt edici yanı olmuştur. Sufiler Yakın Doğunun Hıristiyan zahitlerinden etkilenmiş olabilirler, fakat Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in etkisi başat kalmıştır.

Ebu Yezid Bistami’dir (öl. 874). Bistami, Rabia gibi, Tanrıya sevgili olarak yaklaşır.

Böylece yok olma aşaması (fena) sufi ülküsünün odağı oldu. Bistami Kelime-i şahadet’i, başka birçok Müslümanca Kuran’da emredilen özgün İslam deneyimi olarak bilinmeyeydi, zındıklık olarak anlaşılacak biçimde tamamıyla yeniden yorumlamıştı.

Bağdatlı El Cüneyd (öl. 910), Bistami’nin aşırılığının tehlikeli olabileceğine inanıyordu. Fena, yok olmanın ardından, beka (canlanış), nefsin zenginleştirilmesine bir dönüşün gelmesi gerektiğini savundu. Tanrı ile birleşme bizim doğal yeteneklerimizi yok etmemeli onları tam kullanmamızı sağlamalıydı. Bir sufi, kendi varlığının yüreğindeki Tanrısal varlığı keşfetmek için engelleyici benliğinden sıyrıldıktan sonra, daha yüce biçimde kendi gerçekliğini ve kendini denetleme gücünü bulmalıydı. Daha insan olmalıydı. Yani, fena ve beka’yı yaşadıklarında, sufiler, Yunanlı Hıristiyanları Tanrısallaşma dedikleri aşamaya gelmiş olacaklardı. Ayrılma ve yabancılaşma deneyimi sufiler için Platoncu ve Gnostik deneyim kadar önemliydi. Belki de bu, psikanalistler bunu ilahi olmayan bir kaynağa atfetseler de, Freudcu ve Kleincilerin bugün sözünü ettiği ‘ayrılma’dan fazla farklı değildi. Tanrı ayrı, dışsal bir gerçeklik ve yargıç değildi, ama herkesin varlığının temelindeki varlıktı. Birlik hakkındaki vurgu, Kuran’daki tevhid ülküsüne bağlanır: Kendi dağılımı benliğini toparlayarak mistik, kişisel bütünl eşmesinde tanrısal varlığın deneyimini yaşayacaktır.

Cüneyd’in ünlü öğrencisi, Hallac-ı Mansur olarak tanınan Hüseyin bin Mansur uyarıları dinlemedi ve mistik inancın şehidi oldu. Irak’ta dolaşarak halifeliğin devrilmesini ve yeni bir düzen kurulmasını vaaz eden Hallaç, yetkililerce hapsedildi ve kahramanı İsa gibi çarmıha gerildi. Vecd halindeki Hallaç yüksek sesle “Ben Hakikatim!” [ene'l Hakk]diye bağırmıştı. İncil’e göre İsa da, kendisinin Yol, Hakikat ve Yaşam olduğunu söylediğinde, aynı iddiada bulunmuştu. Kur’an sürekli olarak Hıristiyanların Tanrının İsa olarak dirilişi inançlarını kafirlik olarak mahkum etmişti, dolayısıyla Müslümanlar Hallac’ın vecd halindeki bağırışından dehşete kapılmışlardı. El-Hakk (Hakikat) Tanrının adlarından biriydi ve basit bir ölümlünün bu adı kendisine alması kafirlikti. Hallaç kafirlikle suçlandığında sözünü geri almayı reddetti ve bir aziz gibi öldü. Hallac’ın ene’l Hakk! (Ben Hakikatim!) bağırışı mistiklerin Tanrısının nesnel bir gerçeklik olmayıp, fazlasıyla öznel oluşunu gösterir. Kelime-i Şahadet’in belirttiği gibi, Allah’tan başka gerçeklik yoktu, bütün insanlar özünde tanrısaldı. Sufilere göre Hıristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaradılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı. Hallac’ın öyküsü mistiklerle kurulu düzen arasındaki Tanrı ve vahiyleri konusundaki kavramlarda bulunan derin uyuşmazlığı gösterir. Mistik için vahiy kendi ruhunda olan bir olayken, ulema gibi daha gelenekçi insanlar için bu tamamıyla geçmişte kalan bir olaydı. Gazali sufizmi kurulu düzene kabul ettirmiş ve onun Müslüman tinselliğinin üzgün biçimi olduğunu göstermiştir. On ikinci yüzyılda iranlı filozof Yahya Suhreverdi ve ispanya’ da doğan Muhiddin Arabi İslam Felsefesi ile mistisizmi ayrılmaz biçimde birbirleriyle ilişkilendirdiler ve sufilerce bilinen Tanrıyı İslam imparatorluğunun çoğu yerin de normatif hale getirdiler. Fakat Suhreverdi de, Hallaç gibi, tam olarak bilinmeyen nedenlerle, ulema tarafından 1191 ‘de Hal ep’te öldürtüldü.

Mezhep çekişmelerinin yaşandığı dogmatik dinlerin tersine,’ mistisizm genel likle Tanrıya giden yolun insan sayısı kadar çok olabileceğini savunur. Sufizm özellikle başkalarının inancı konusunda dikkate değer bir saygı içindedir.

Arapça’da ışrak doğudan yükselen, şafağın ilk ışıkları kadar aydınlanmaya da verilen addır. Doğu, dolayısıyla, coğrafi bir yön değil, ışık ve enerjinin kaynağıdır.

Hakikat nerede bulunursa orada aranmalıydı. Ona kalırsa sahici bilge felsefe ve mistisizmin ikisinin de ilerisindeydi. Dünyada daima böyle bilgeler olmuştu. Şii imamlığına bu kadar yakın bir kuramla, Suhreverdi, bu ruhsal önderin, bilinmezlikte ile olsa var olmaması durumunda dünyanın varlığının devam edemeyeceği gerçek bir kub’a inanıyordu.Suhreverdi’nin işraki mistisizmi İran’da halen yaşamaktadır.

Adından anlaşıldığı gibi işraki felsefesinin çekirdeğini, Tanrının mükemmel eşanlamlısı olarak görülen ışık simgesi oluşturuyordu. En azından on ikinci yüzyılda ışık dünyadaki yaşamın en somut ve tanımlanamaz fakat en açık olgusuydu: tamamıyla kendine dayanan, hiçbir tanım gerektirmeyen, fakat herkes tarafından algılanan yaşamı olanaklı kılan öğe oydu.

Tanrıya giden yol, dolayısıyla, feylezofların düşündüğü, gibi yalnızca akla bağlı değildir, mistiklerin diyarı olan yaratıcı imgeleme de bağlıdır.

Bugün Batıdaki birçok insan, önde gelen bir teolog Tanrının büyük oranda imgelemin ürünü olduğunu söylese hayal kırıklığına uğrar. Ama bu imgelemin başlıca dinsel yetenek-olduğu da açıktır. Jean Paul Sartre bunu, ne olmadığını düşünme yeteneği olarak tanımlamıştır, insan bulunmayan veya henüz mevcut olmayan, ama yalnızca olası olanı öngörme yeteneğine sahip olan tek hayvandır.Dolayısıyla imgelem sanat ve dinde olduğu kadar bilim ve teknolojide de bizim ana kazanımlarımızın nedeni olmuştur. Tanrı düşüncesi, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, belki de görünmeyen gerçekliğin birincil örneğidir; bütün içsel sorunlarına karşın, binlerce yıldır insanlığa esin vermeye devam etmektedir. Duygu ve mantıklı kanıtlarla algılanamaz kalan Tanrıyı kavramamızın tek yolu, imgelemci zihnin ana işlevinin yorumlanmaları olan simgelerin aracılığıyladır. Simge, bizim duyularımızla algıladığımız veya zihnimizle yakaladığımız, fakat onda kendinden fazlasını gördüğümüz bir nesne veya kavram olarak tanımlanabilir.

Suhreverdi’den daha da fazla etkili olan ve yaşamı, belki de, Doğu ile Batının ayrılık noktası diye görülebilecek olan kişi Muhiddin Arabi’dir (1165-1240). Malatya’ya yerleşti. Genellikle Şeyhü’l Ekber olarak tanındı ve Müslümanların Tanrı kavramını fazlasıyla etkiledi.

Bu tecelli, eğer felsefenin akılcı tartışmalarıyla sınırlı kalırsak bizim Tanrıyı sevmemize olanak olmadığını anlamasına yaradı. Felsefe Allah’ın aşkınlığını vurguluyor ve bize hiçbir şeyin O’na benzemediğini anımsatıyordu. Böyle yabancı bir Varlığı nasıl sevebilirdik?

Onu, Tanrının dünyasına işaret eden bir simge, avatar olarak görmesi gerekir.

Muhiddin Arabi de imgelemin Tanrı tarafından verilen bir yetenek olduğuna emindi.

Muhiddin Arabi Sünni olmasına karşın, öğretileri İsmaililiğe çok yakındı ve sonuçta onların teolojisi ile eklemlendi – mistik dinin mezhep ayrılıklarını aşabildiğinin bir-başka örneği.

Ancak kendi Tanrımızı bilebiliriz, çünkü O’nun nesnel deneyimine sahip olamayız; O’nu başka insanlarla aynı biçimde bilmemiz olanaksızdır. Muhiddin Arabi’nin dediği gibi: “Herkes kendi Tanrısı olarak kendi özel Rab’bine sahiptir; herhalde hepsine sahip olamaz”.Şu hadisi alıntılamaktan hoşlanır: “Tanrının kutsadıkları üstüne düşünün ama özü (Zat) üstüne düşünmeyin”.

Herkes Tanrının tekil deneyimine sahip olduğuna göre, hiçbir dinin tek başına bütün tanrısal gizemi ifade edemeyeceği ortaya çıkıyordu. Tanrı hakkında herkesin onaylaması gereken nesnel bir hakikat yoktu; bu Tanrı kişilik kategorisinden aşkın olduğuna göre, O’nun davranışları ve eğilimleri hakkında öngörüler olanaksızdı. Başka insanlar aleyhine ,bir kimsenin inancında şovenist olması, açıkça kabul edilir bir iş değildi, çünkü hiçbir din Tanrı hakkında; bütün hakikati içeremezdi. Muhiddin Arabi, Kur’an’da da bulunabilen, başka dinlere karşı olumlu bir yaklaşım geliştirdi ve bunu yeni bir uç hoşgörüye vardırdı:

Benim yüreğim her biçime girebilir.
Keşişler için bir manastır, putlar için mabet,
Gazeller için çayır, kendini adamışlar için Kabe Tevrat ve Kur’an için rahle.
Benim inancım sevgidir: nereye çevirse Delilerini, gene de tek doğru inanç benimkidir.

 

Muhiddin Arabi şunu öğütler:
Kendini hiçbir özel itikada aşırı bağlama yoksa başkalarına inanmazsın; böyle yaparsan birçok iyiliği kaçırır ve maddenin doğru gerçekliğini tanımayı başaramazsın. Her yerde hazır ve nazır olan Tanrı, hiçbir inançla sınırlı değildir çünkü O, ‘Nereye dönersen Allah’ın yüzünü görürsün’ (Kur’an 2:109) demektedir. Herkes inandığını över; onun Tanrısı onun kendi yaratığıdır ve onu överken kendini över. Sonuçta başkalarının inancını suçlar, oysa adil olsa bunu yapmazdı ama onun sevgisizliği cahilliğinden gelir.

Ama mistik (arif) bu bizim Tanrımızın, sadece bir ‘melek’ veya tanrısalın özel bir simgesi olduğunu On iki ve on üçüncü yüzyıllarda sufizm azınlık hareketi olmaktan çıkmış ve İslam imparatorluğunun bir çok bölgesinde başat İslamcı anlayış haline gelmiştir. Sufi şeyhin halk üstünde geniş etkisi vardır ve genellikle Şii imamlara benzer biçimde bir aziz gibi saygı görür. Bu dönem siyasal ayaklanmaların da zamanıdır: Bağdat halifeliği dağılmakta, Moğol akınlarıyla birbiri ardından Müslüman şehirlerini yağmalanmaktadır. Halk, feylezofların uzak ve ulemanın kuralcı Tanrısından ziyade, daha somut ve sevgi dolu bir Tanrı aramaktadır. Sufi zikr ibadeti, vecde ulaşmak için mantra olarak Tanrısal Adların tekrarlanması, tarikatların dışında da yayılmıştır. Özenle belirlenmiş nefes alıp verme teknikleriyle sufi yoğunlaşma disiplinleri, insanların içlerindeki aşkın varlığı hissetmelerine yardımcı olmaktadır. Daha yüksek mistik aşamalara herkesin yeteneği yoktur, ama bu ruhsal uygulamalar, insanların basit insan biçimli Tanrı kavramlarını terk etmelerine ve O’nu kendi nefslerinde bir varlık olarak hissetmelerine katkıda bulunmuştur. Bazı tarikatlar yoğunlaşmayı artırmak için müzik ve dansı da kullanmışlar ve onların pirleri halkın kahramanı olmuştur.

Bu sufi tarikatlar içinde en ünlüsü, Batıda ‘dönen dervişler’ olarak bilinen Mevleviliktir. Mevlana’nın düşünceleri çağdaşı Muhiddin Arabi ile benzerlik gösterir, ama onun sufilerin kutsal kitabı olarak tanınan şiiri Mesnevi halk arasında daha fazla ilgi görmüş ve mistiklerin Tanrısının sufi olmayan sıradan insanlar arasında da yayılmasına yardımcı olmuştur. 1244’de Mevlana Şemseddin (Şems-i Tebrizi) adlı gezgin bir dervişin etkisi altına girmiş ve onu kuşağının Kamil insanı alarak bilmiştir.Kuşkulu bir ünü vardı ve kendisinin bu tür önemsiz şeylerin üstünde olduğunu düşünerek şeriata uymamakla tanınıyordu.

Mesnevi Müslümanı insan yaşamındaki aşkın boyutu bulmaya ve görüntüler arasından içerdeki saklı gerçekliği görmeye çağırıyordu. Mevlana da Tanrının ancak öznel deneyim olduğunda ısrarlıydı.

Başlangıçta bu mistikler ancak küçük bir azınlık oluşturuyordu. Onlarınki ustadan öğrenciye aktarılan esoterik bir disiplindi: Buna Kabbala veya devralınmış gelenek adını verdiler. Sonunda, Kabbala Tanrısı Yahudilerin çoğunluğuna çekici geldi ve filozofların Tanrısının hiçbir zaman elde edemediği biçimde Yahudi imgelemini biçimlendirdi. Felsefe Tanrıyı uzak bir soyutluğa dönüştürme tehdidi taşıyordu, oysa mistiklerin Tanrısı akıldan daha derinlerde yatan korku ve endişelere dokunabiliyordu.

Sufiler gibi Kabbalacılar da Tanrının özü ile vahiy ve yaradılışta kendisini gösteren Tanrı arasında Gnostik ve Yeni Platoncu ayırımı kullandılar. Tanrının kendisi öz olarak bilinemezdir, kavranılamazdır ve kişilik sahibi değildir. Saklı Tanrıya En Sof (‘sonu olmayan’ demeye gelir) adını verdiler. YHWH’nin tersine, En Sofun belgelenmiş bir adı yoktur; ‘O’ bir kişilik değildir. Gerçekten de bu Tanrıdan ‘O’ diye söz etmek daha doğrudur. Bu, Kitabı Mukaddes ve Talmud’un fazlasıyla kişilik sahibi Tanrısından köktenci bir kopuştur. Suflier gibi, onlar da saklı Tanrının kendisini insanlığa bildirdiği bir süreç tasarladılar.

Sefirot bazen, kökleri En Sofun kavranılamaz derinliklerine uzanan, tepesinde Sekina bulunan, baş aşağı büyüyen bir ağaç olarak gösteriler.

Kabbalacılar Felsefeye karşı düşmanca tavır içinde değillerdir, birçoğu Saadya Gaon ve Maimonides gibi kişilere saygı duyarlar, fakat Tanrının gizemine ulaşmak için imgecilik ve mitolojik metafizikten daha tatmin edici bulmuşlardır.

Tanrısallığın, insan zihninin kavrayabileceği en yüce biçimi yoklukla eşitlenmiştir, çünkü var olan başka hiçbir şeyle benzerliği yoktur.

Etik tektanrıcılığın sorunlarından biri kötülüğü yalıtmasıdır. Tanrımızda kötülük bulunduğu düşüncesini kabul edemediğimiz için, ona kendi içimizde tahammül edememek tehlikesi vardır. O zaman uzağa itilip, canavar ve insanlık dışı yapılabilir. Batı Hıristiyanlığındaki şeytanın korkutucu imgesi böyle çarpıtılmış bir yansıtmadır. İspanya Yahudiliğini on beşinci yüzyılda yıkım ve trajedi sardığında, acılarına anlam vermekte onlara yardımcı olan Kabbalacı Tanrı olmuştur.

Abulafia Tanrıyı bulmak için ruhu çözmeyi, “onu bağlayan düğümleri açmayı”zorunlu görür. “Düğümleri çözme”kalıbı Tibet Budacılığında da vardır; mistiklerin dünya çapında kökten uyuşum içinde olduğunun bir başka göstergesi. Tanımlanan süreç belki de hastanın zihni sağlığını bozan karmaşanın çözülmesi yolundaki psiko analitik çabalarla karşılaştırabilir. Yogacı disiplinler aracılığıyla Abulafia öğrencilerine bütünüyle yeni bir dünyayı algılamaları için olağan bilincin ötesine geçmelerini öğretiyordu.

Psiko analitik hastanın terapistin kılavuzluğuna gereksinimi olmasına benzer biçimde, Abulafia da zihne mistik yolculuğun bir Kabbala ustasının gözetiminde yapılmasında ısrar eder.

Yahudi mistikler Tanrıyla birlik iddiasında bulunmakta daima isteksiz olmuşlardır. Abulafia ve öğrencileri ancak, tinsel yönlendirici ile birliğin veya kişisel özgürleşmenin Kabbalacıyı Tanrıyla dolaysız temasa getirdiğini söyleyebilirler.

Eckhart Usta, Tauler ve Suso’yu derinden etkilemişti; kendisi de Areopagites Dionysos’dan ve Maimonides’den etkilenmişti. Dominiken keşiş olan Eckhart parlak bir entelektüeldi ve Paris Üniversitesi’nde Aristoteles felsefesi okutuyordu. 1325’de mistik öğretileri nedeniyle, Köln piskoposu ile arası açıldı ve piskopos onu sapkınlıkla suçladı. Tanrının iyiliği inkâr ettiği, Tanrının kendisinin ruhta doğduğunu iddia ettiği ve dünyanın ezeli olduğunu vaaz ettiği için suçlanıyordu. Tanrıya inanmanın akılcı olduğuna inanırken, aklın tek başına tanrısallık kav ramını biçimlendirmekte yeterli olacağını reddetmekteydi: “Bilinen bir şeyin kanıtlanması ya duyular ya da akılla yapılır”, diyordu, “ama Tanrı bilgisine gelindiğinde, ne duyusal algıların gösterilmesi olanaklıdır, çünkü O kişilik sahibi değildir, ne de akıl yürütülebilir çünkü O’nun bizce bilinen bir biçimi yoktur.”

Tanrı, Eckhart’ın iddiasına göre Yokluktu. Mevlana da Hz. İsa’nın Bakire Meryem’den doğuşunu, ruhun mistiğin kalbinde doğuşunun simgesi olarak görmüştü.

Tanrı ancak mistik deneyimle bilinebilirdi. O’nun hakkında, Maimonides’in önerdiği gibi olumsuz terimlerle konuşmak daha doğruydu. Eckhart “insanın son ve en yüce ayrılığı, Tanrı aşkına, Tanrıdan ayrılmasıdır” derken bunu anlatıyordu. Bu acılı bir işlem olabilir. Tanrı Yokluk olduğu için, biz de onunla birlik olmak için yokluk olmaya hazır olmalıyız. Sufilerin tanımladığı fena sürecine benzer biçimde Eckhart da ‘kopmak’ veya daha çok ‘ayrılmak’tan söz eder. Bir Müslümanın Tanrıdan başkasına saygı gösterilmesini kendisi için putperestlik (şirk) sayması gibi, Eckhart da mistiğin tanrısal hakkında sınırlı düşüncelerin kölesi olmasını reddediyordu.

Batıdaki mistisizm hiçbir zaman öteki geleneklerdeki kadar yaygınlaşmadı. önde gelen mistikler sık sık Reform karşıtı Engizisyon tarafından tehdit edildiler. Reformasyonun sonucu olarak Batı, Tanrıyı daha da akılcı terimler içinde düşünmeye başladı.

8 Reformculara Göre Bir Tanrı

On beş ve on altıcı yüzyıllar Tanrının bütün kulları için çok belirleyiciydi. On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde Batı bütünüyle farklı bir kültür yaratmak üzereydi. Dinin, yeni cesur dünyanın gereksinimlerine karşılık vermeyen ortaçağ yorumu özellikle laikleri tatmin etmiyordu. Büyük reformcular Tanrı ve kurtuluş düşüncesine ilişkin bu huzursuz ve yeni keşfedilen yolların sesi oldular. Bu gelişim Avrupa’yı, çatışan ve biri birlerine ilişkin nefret ve kuşkularını hiçbir zaman tamamıyla yitirmeyen iki kampa böldü: Katolikler ve Protestanlar.

Bu yüzyıllar Yunanlılar, Yahudiler ve Müslümanlar içinde bunalım dönemiydi. 1453’te Osmanlı Türkleri Hıristiyan başkent Konstantinopolis’i fethettiler ve Bizans imparatorluğu’nu yıktılar. Ocak 1492’de Christopher Columbus’un Amerika’yı keşfettiği yılda, Ferdinand ve İsabella ispanya’da, Avrupa’daki son Müslüman kalesi Granada’yı fethetti: daha sonra Müslümanlar 800 yıldır evleri olan iber yarımadasından sürüldüler. Müslüman ispanya’nın yok edilmesi Yahudiler için de ölümcül bir durumdu. Mart 1492’de, Granada’nın fethinden birkaç hafta sonra, ispanya’nın Hıristiyan monarkları Yahudilere vaftiz veya çıkarılma arasında seçim yapmalarım bildirmişlerdir, ispanya Yahudilerinin çoğu yurtlarına bağlılıkları nedeniyle Hıristiyan oldu, bazıları da dinlerini gizlice sürdürdü. İslam’dan dönen Moriskolar gibi bu Yahudiler de daha sonra sapkınlık kuşkusu ile Engizisyonca izlendiler. 150.000 kadar Yahudi vaftiz olmayı reddetti ve ispanya’dan zorla çıkarıldılar; Türkiye, Balkanlar ve Kuzey Afrika’ya iltica ettiler.

Bu dönem, dünyanın başka yerlerinde Müslümanlar içinde karışıklık yıllarıydı. Moğol işgalini izleyen yüzyıllarda, belki de kaçınılmaz olarak insanlar yitirdiklerini korumaya çalıştıklarından, yeni bir tutuculuk başladı. On beşinci yüzyılda Sünni ulema “içtihat kapısının kapandığını” açıkladı. Bundan sonra Müslümanlar, özellikle Şeriat çalışmalarında geçmişin büyük ustalarını ‘taklit’ edeceklerdi.

Tutuculuk eğilimi, şeriat bayraktarları Şamlı Ahmed ibni Teymiye (öl. 1327) ve öğrencisi ibn Kayyim el-Cevziya ile on dördüncü yüzyılda su yüzüne çıktı. şeriat heyecanı ile ibni Teymiye Kelam, Felsefe ve Eşariliğe saldırdı. Bütün reformcular gibi, kaynaklara şeriatın dayandığı Kur’an ve Hadise dönmek ve öteki bütün eklemeleri atmak istiyordu.

Öğrencisi el-Cevziya kutsal metinlerin harfi harfine değerlendirilmesinin savunmasını yaparak bu listeye Sufizmi destekledi ve Sufi ermiş kültünü daha sonraki Avrupalı Protestan Reformculara benzer bir ruhla mahkum etti. Batılı bilim adamları on beş ve on altıncı yüzyılların Müslümanlarına İtalyan Rönesansını izleyemedikleri için çoğunlukla kusur bulmuşlardır.

İslam gerçekte bu dönemin en büyük dünya gücü olmayı-sürdürmüştür ve Batı onun şimdi Avrupa’nın tam eşiğinde olduğunun çok iyi farkındadır. On beş ve on altıncı yüzyıllarda üç yeni Müslüman imparatorluğu kurulmuştur: Küçük Asya ve Doğu Avrupa’da Osmanlı Türkleri, İran’da Safeviler-ve Hindistan’da Moğollar. Bu yeni oluşumlar İslam ruhunun hiçbir biçimde can çekişmekte olmadığını, ama Müslümanlara hala felaket ve dağılma sonrasında yeni başarılar esini verme gücünü koruduğunu gösterir. İran ve Orta Asya’daki Safevi rönesansı İtalyan Rönesansıyla ilginç biçimde benzeşmektedir: ikisi de kendilerini öncelikle resimde ifade etmişler ve yaratıcı biçimde kültürlerinin pagan köklerine döndüklerini hissetmişlerdir.

Yeni bir tür On iki imam Şiiliği İran’da Safevi yönetiminde devlet dini olmuştur ve bu durum Şiiler ile Sünniler arasında daha önce görülmemiş düşmanlığın başlangıcı olmuştur: O zamana kadar Şiiler daha entelektüeldi veya mistik Sünnilerle çok fazla şeyi paylaşıyorlardı. Safevi hanedanının kurucusu Şah İsmail 1503’de Azerbaycan’da iktidara geçmiş ve iktidarını Batı İran ve Irak’a yaymıştır. Sünniliği sürüp çıkarmaya kararlıdır ve Şiileri daha önce pek kalkışılmamış bir insafsızlıkla amaçları için zorlamıştır. Kendisini kuşağının imamı olarak görmüştür. Bu hareket Avrupa’daki Protestan Reformasyon ile benzerlikler gösterir: ikisi de karşı çıkma geleneğinde köklerini bulur, ikisi de aristokrasiye karşıdır ve hanedan hükümetleri ile birlik oluşturmuştur. Reformcu Şiiler kendi topraklarında sufi tarikatları Protestanların manastırları kapatmasına benzer biçimde yasakladılar. Osmanlı imparatorluğu’nun Sünnileri arasında benzer bir düşmanlık uyandırmaları ve onların da kendi topraklarında Şiilere baskı yapmaları şaşırtıcı değildir. Sünni ulema tersine ‘içtihat kapısının kapanması’nı reddetmiş, Şahlardan bağımsız olarak İslam’ı yorumlama hakkında ısrar etmiştir.

İran Şiileri, Suhreverdi’nin mistik geleneğini izleyen kendi felsefesini da geliştirmişlerdir. Bu İran okulunun en güçlü üyesi Molla Sadra olarak tanınan Sadreddin Şirazi‘dir (1571 -1640). Bugün de birçok Müslüman onu İslam düşünürlerinin en engini olarak görür ve onun eserlerinin, İslam felsefesine özelliğini veren metafizik ve tinselliğin kaynaşmasını özetlediğini iddia eder.

Molla Sadra da, Suhreverdi gibi, bilginin yalnızca öğreni edinme süreci olmadığına, fakat dönüşüm süreci olduğuna inanmaktaydı. İran Şiiliği, mistisizmi, saf bilim ve metafizik yerine Tanrıya giden en geçerli yol olarak görmeyi sürdürüyordu. Molla Sadra panteist değildi. Yalnızca, Tanrıyı var olan her şeyin kaynağı olarak görmekteydi.

Tanrı ile birlik öteki dünyaya kalmış bir konu değildi. Molla Sadra da bunun bu dünyada bilgi ile elde edilebileceğine inanıyordu.

Çok saygı duyduğu Muhiddin Arabi gibi Molla Sadra da Tanrının oturduğu, dışsal, nesnel, bütün inananların ölümden sonra dirileceği başka bir göksel dünya öngörmez. Cennet ve tanrısal küre insanın içinde keşfedilmelidir, kişisel alem-i misal’de: bu her insanın ayrılmaz mülküdür, iki kişinin bile tamamıyla aynı cenneti ve aynı Tanrısı yoktur.

Moğol Hindistan’ında İslam kültürel olarak egemen olmuşsa da Hindu dini canlılık ve yaratıcılığını sürdürmüştür. Bazı Müslüman ve Hindular inançlar arası topluluklar oluşturmuştur; bunlardan en önemlisi Gürü Namak tarafından on beşinci yüzyılda kurulmuş olan Sihlik’tir. Bu yeni biçimli tektanrıcılık Allah’ın Hindu dininin Tanrısı ile özdeş olduğuna inanmaktadır.

Üçüncü Hint Moğol imparatoru, 1560-1605 yılları arasında hüküm sürmüş olan Ekber’in hoşgörü ve işbirliği ruhu ve bütün inançlara gösterdiği saygı çok çarpıcıdır. Hindulara gösterdiği duyarlılıkla vejetaryen olmuş, çok sevdiği avcılığı bırakmış ve doğum gününde veya kutsal Hindu mekânlarında kurban kesilmesini yasaklamıştır. 1575’te bütün dinlerden bilim adamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir ‘ibadethane’ kurmuştur. Ekber, kendisini doğru yönlendirilmiş bütün dinlere gösterecek bir Tanrıya olan köktenci inancı ilan eden ‘Tanrısal tektanrıcılığa’ (tevhid-i ilahi) dayanan bit Sufi tarikat kurmuştur.

Özgün anlamıyla Tanrıya ‘teslim’ olmak olan İslam’a her inançla varılabilir: Onun ‘Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’in dini’ dediği, Tanrı tekelini elinde tutmaz. imparator Evrengzib (1618-1707) birliğin Müslüman kampta daha büyük disiplin sağlanmasıyla korunacağına inanmıştır: Şarap içmek gibi çeşitli gevşekliklere son veren bir karar kabul etmiş, Hindularla işbirliğine olanak tanımamış, Hindu bayramlarının sayısını azaltmış ve Hindu tüccarların vergilerini iki katına çıkarmıştır. Onun cemaatçi anlayışının en özellikli ifadesi Hindu tapınaklarının yaygın olarak yıkılmasında görülür. Ekber’in hoşgörü yaklaşımını tamamıyla tersine çeviren bu siyasa Evrengzib’in ölümünden sonra terkedilmiştir, fakat Moğol imparatorluğu onun Tanrı adına kapısını açtığı ve kutsallaştırdığı yıkıcı bağnazlıktan bir daha kurtulamamıştır.

Ekber’in yaşarkenki en ateşli muhaliflerinden biri önemli bir bilim adamı olan Şeyh Ahmed Sirhindi’ydi (1563-1625). Molla Sadra, gördüğümüz gibi, bu Varlığın Tekliği (vahdet el-vücud) anlayışını savunuyordu. Sirhindi ise, bu anlayışı öznel bularak reddetmişti. Sirhindi, Muhiddin Arabi gibi, bilincin daha yüce ve daha uyanık aşamalarına kendisinin de mistiklerin vecd durumunu yaşayarak geçtiğini iddia etmektedir.

On beşinci yüzyılda bütün Avrupa’da anti-semitizm güçlendi ve Yahudiler peş peşe şehirlerden sürüldüler.

Yeni Kabbalacı görüş olasılıkla Sefardim Yahudilerin çoğunluğunun yerleşmiş olduğu Osmanlı imparatorluğunun Balkan eyaletlerinde geliştirilmiştir. O zamana kadar Kabbala ancak seçkinlere hitap etmiştir, ama felaketten sonra bütün dünya Yahudileri daha mistik bir ruhsal yaşama dönmüşlerdir.

Bu, nerdeyse bütün Yahudiler için kabul edilen son Yahudi hareketi olmuştur ve dünya Yahudiliğinin dinsel bilincinde büyük değişiklikler yaratmıştır.

“Var olan her şeyin diyordu, “özü sefirot da mevcuttur ve O Kendisi her şeydir ve O’nun dışında hiçbir şey yoktur.” Muhiddin Arabi ve Molla Sadra tektantıcılığına çok yaklaşmıştı.

Luria yüzyıllardır tektanrıcıları meşgul eden sorunu ele alıyordu:

Mükemmel ve ezeli Tanrı, sonu olan ve kötülük dolu dünyayı nasıl yaratmıştı?
Kötülük nerden geliyordu?

Dünyaya olanak sağlamak için, diye düşünmüştü Luria, En Sof kendi içinde bir boşluk yaratmıştı. Bu ‘büzülme’ veya ‘çekilme’ (tsimtsum) eylemiyle Tanrı kendisinin bulunmadığı bir yer yaratmıştı; aynı anda kendisinin tezahürüyle ve yaratılışla dolan bir boş alan. On altıncı yüzyıl Kabbalacıları için, tsimtsum öncelikle sürgün simgesiydi,

Tanrının çekilmesiyle doğan ‘boş alan’, çevresini En Sorun sardığı bir daire olarak algılanıyordu.

1484’de Papa VIII. Innocentius Summa Desiderantes kararını yayımlamış ve on altı ve on yedinci yüzyıllarda bütün Avrupa’da zaman zaman çılgınlık nöbetlerine yol açan bunalımı başlatarak, hem Katolikleri hem Protestanları aynı derecede etkilemişti. Bu karar Batı ruhunun karanlık yönünü açığa vuruyordu. Bu iğrenç sorgulamalar sırasında binlerce erkek ve kadına şaşırtıcı suçlarını itiraf edene kadar vahşice işkence yapıldı. Bu hayal anti-semitizmle ve derin cinsel korkularla bağlantılıydı. Şeytan güçlü ve iyi olması olanaksız Tanrının gölgesi olarak ortaya çıkmıştı. Batıda ise Şeytan baş edilemez kötülük kişisi haline gelmiştir. Gitgide, sürekli cinsel hazza hazır ve koca cinsel organlarla kocaman bir hayvan olarak resmedilmeye başlamıştır. Cadı çılgınlığı bilinçaltında, fakat baskıcı din ve amansız Tanrıya karşı zorunlu bir başkaldırıyı da temsil etmektedir.

Martin Luther (1483-1546) büyücülüğe katı biçimde inanmaktaydı ve Hıristiyan dünyasını Şeytan’la savaş içinde görüyordu. Ulusçuluğun yükselmesi ile Alman ve İsviçre şehirlerinin güçlenmesi on altıncı yüzyılda laiklerin yeni bir dinsel anlayış ve teolojik bilinç geliştirmelerine katkıda bulunmuştu. Ayrıca Avrupa’da gelişen bireycilik anlayışı vardı ve bu anlayış daima geçerli dinsel tutumlarda köktenci bir değişim içeriyordu, inançlarını dışsal, ortaklaşa biçimlerde ifade etmek yerine, Avrupalılar dinlerinin içsel sonuçlarını daha fazla keşfetmeye başlıyorlardı. Bütün bu etkenler Batıyı modernliğe taşıyan acılı ve genellikle şiddetli değişime katkıda bulunmuştu.

“İnancın bilgiye, bilime ve kesinliğe gereksinimi yoktur” diye vaaz ediyordu ayinlerinden birinde: “O’nun hissedilmeyen, denenmeyen ve bilinmeyen iyiliğine serbestçe ve neşeyle teslimiyet yeter”.

Buda’nın dediği gibi, aydınlanmadan sonra insan “pazar yerine dönebilmeli” ve bütün canlılara sevgi gösterebilmelidir. Huzur, sükunet ve merhamet duyguları gerçek dinsel anlayışın göstergeleridir. Luther ise kudurmuş bir anti-semitist, kadın düşmanıdır, cinselliğe karşı korku ve nefret doludur ve asi bütün köylülerin öldürülmesi gerektiğine inanmaktadır.

Luther, uzun vadeli bakıldığında, John Calvin (1509-64) kadar önemli değildi. On altıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde, ‘Calvinizm’ uluslararası bir din olarak meydana çıkmıştı ve iyi veya kötü yöne, toplumu dönüştürüp insanlara istediklerini elde edebileceklerine inanma esini vermişti. Luther’in görüşleri kendisi öldükten sonra temelde Almanya’yla sınırlı kaldı, oysa Calvin’in görüşleri daha da geliştirildi. Öğrencileri geliştirdikleri düşüncelerle ikinci bir Reformasyon dalgası yarattılar. Kalvincilikten, Roma katolikliğinden daha kolay vazgeçilmektedir: “bir kez Katolik olan hep Katolik kalır” sözünde olduğu gibi. Fakat Calvinizm kendi etkisini yaratmaktadır: Terk edildiğinde laik biçimlerde ifade edilebilmektedir. Artık Tanrıya inanmayan birçok Amerikalı Püriten çalışma etiğine ve kendilerini bayrak ve ülküleri yan tanrısal ‘seçilmiş ulus’ görerek Kalvinci seçim kavramına bağlanmaktadır. Calvin’in Hıristiyanlık anlayışı özellikle Avrupa’nın yeni gelişen şehirlerinde baskıcı hiyerarşinin prangalarını kırmak isteyen burjuvaziye çekici gelmiştir.

Yahudi ve Müslümanların kıyaslanabilecek aşamalarında olduğu gibi, Batılı Hıristiyanlar artık aracılar istemiyorlar, Tanrı önündeki ayrılmaz sorumluluklarının bilincine varmaya başlıyorlardı.

İngiliz Hümanist Thomas More aziz tapımının ‘putperestliği’ne karşı tartışmaların birçoğunda kişisel bir nefret yakalıyordu. Bu durum heykel yıkıcılığın şiddetinde ortaya çıkıyordu. Birçok Protestan ve Püriten Eski Ahir gravürlerinin mahkum edilmesini o kadar ciddiye aldı ki azizlerin ve Bakire Meryem’in heykellerini yıkıp katedral ve kiliselerde fresklerin üstüne alçı attı. Bu çılgın fanatiklik, onların, bu huzursuz ve kıskanç Tanrıyı kızdırmaktan, dua edip aracılıklarını istedikleri azizler kadar korktuklarını gösterir.

Katolik ve Protestanların Tanrı kavram ve deneyimleri birbirlerininkine çok fazla benzemekte ama, artık birbirlerini düşman olarak görmektedirler.

Püritenler gibi Cizvitler de Tanrıyı dinamik bir kuvvet olarak: yaşıyorlardı ve bu kuvvet onları güven ve enerjiyle dolduruyordu, Püritenler Yeni İngiltere’ye yerleşmek için Atlas Okyanusunu aşmışken, Cizvit misyonerler dünyayı dolaştılar: Gene Püritenler gibi, Cizvitler genellikle bilim adamlarıydı ve ilk bilimsel derneğin Londra Kraliyet Derneği veya Accademia del Çimento değil Cizvit Derneği olduğu ileri sürülmüştür.

Avrupa’daki bu yaygın korku ve umutsuzluğu nasıl açıklayabiliriz? Bu dönem aşırı endişe zamanıydı: Bilim ve teknolojiye dayalı yeni bir toplum yapısı ortaya çıkmaya başlamıştı ve kısa süre içinde dünyayı fethedecekti. Batı Hıristiyanları Tanrıyı daima zorlayıcı bulmuşlardı ve bu dinsel endişeleri hafifletmeyi amaçlayan Reformcularda anlatılan işleri daha da kötüye vardırmışlardı. Batının milyonlarca insanı ezeli lanete mahkum etmiş görünen Tanrısı, Tertullianus veya Augustinus’un daha karanlık dönemlerde öngördüğü katı ilahtan daha da korkunç olmuştu.

Gerçekten de on altına yüzyıl sonuna gelindiğinde Avrupa’da çoğu insan dinin ciddi biçimde inanılırlığını yitirmeye başladığını hissediyordu. Katoliklerin Protestanlar ve Protestanların Katolikler tarafından öldürülmesinden iğrenmeye başlamışlardı. Yüzlerce insan bir biçimde kanıtlanması olanaksız görüşleri nedeniyle şehit edilmişti. Dinsel yorum çeşitliliğinden çoğu insan felç olmuş ve huzursuzlanmıştı. inancın elde edilmesinin her zamankinden zor olduğu hissedilmiş olmalı. Dolayısıyla Batılı Tanrının tarihinde insanların, Tanrının eski düşmanı ve şeytanın bağlaşığı ‘büyücüler kadar çok sayıda ‘ateist’ görmeye başlaması önemli bir dönüm noktası olmalı. Tanrının varlığını tamamıyla inkâr etmek için kavramsal zorluklar o zaman üstesinden gelinemeyecek kadar büyüktü. Doğum ve vaftizden ölüme ve kilise bahçesine gömülmeye kadar din herkesin yaşamına egemendi. Günlük her etkinliğin zamanlaması, inananları ibadete çağıran kilise çanları ile yapılıyordu ve dinsel inanç ve kurumlarla iç içe geçmişti: meslek ve kamu yaşamı üstünde egemendi. Lonca ve üniversiteler bile dinsel kurumlardı. Her biri bilimsel doğrulamalara dayalı uyumlu nedenler toplamı söz konusu olana kadar, kimse dinin biçimlendirdiği ve Avrupa’nın ahlaki, duygusal, estetik ve siyasal yaşamına egemen olan Tanrının varlığını inkâr edemezdi. Avrupa’da on sekizinci yüzyılın sonuna gelene kadar Tanrının varlığını inkâr edecek birkaç kişinin çıkması söz konusu değildi.

Öyleyse insanların birbirlerini ‘ateizmle suçlamakla anlatmak istedikleri neydi? Fransız bilim adamı ve aynı zamanda katı bir Fransisken olan Martin Mersenne (1588-1648)yalnız Paris’te 50,000 ateist olduğunu, fakat bu ‘ateistlerin’ çoğunluğunun Tanrıya inandığını ilan ediyordu. inançsız olduğunu ilan ettiği bir başkası İtalyan akılcı Giordano Bruno’ydu (1558-1600). Bruno evrenin ruhu, kaynağı ve hedefi olan bir tür stoacı Tanrıya inanıyordu. Mersenne bu iki kişiye de ‘ateist’ diyordu, bunun nedeni onların Üstün Varlığın mevcudiyetini inkar etmeleri değil, onlarla Tanrı konusunda uyuşmamasıydı. Aynı biçimde pagan Roma imparatorluğu Yahudi ve Hıristiyanları ateist saymıştı, çünkü onların tanrısallık düşüncesi kendilerinin tanrısallık düşüncesinden farklıydı. Gerçekten de, on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında insanların ‘anarşist’ veya ‘komünist’ diye nitelendirilmeleri gibi, düşmanlarınıza ‘ateist’ demeniz mümkündü.

Anglikan teolog Richard Hooker (1554-1600)   iki tür ateist olduğunu iddia ediyordu: Tanrıya inanmayan küçük bir gaip ve Tanrı yokmuş gibi yaşayan çok daha fazla sayıda insan. John Wİngfield (1634) “Riyakar ateisttir; başıboş kötü adam açık ateisttir; korkusuz, cüretkar ve gururlu bozguncu ateisttir: öğretim veya düzeltilmeyi kabul etmeyen ateisttir”diyordu. Thomas Nashe (1567-1 601) hırslı, arzulu, obur, mağrur kişilerle fahişeleri ateist ilan etmiştir.

‘Ateist’ sözcüğü hakarettir. Tanrının mutlak egemenliğine inandıkları için, Luther ve Calvin, Aristoteles’in kendi başına güçleri olan doğa anlayışını reddetmişlerdi. Doğanın, kurtuluşu yalnızca Tanrıdan armağan olarak bekleyip kendisi için hiçbir şey yapamayan Hıristiyan kadar edilgen olduğuna inanıyorlardı. Calvin, görülmez Tanrının kendisini bilinir kıldığı doğal dünyanın üstüne araştırmalar yapılmasını açıkça emretmişti. Bilimle kutsal metinler arasında hiçbir çelişki olamazdı. Tanrı Kitabı Mukaddes’te kendisini bizim insani sınırlarımız içine uyarlamıştı; yetenekli bir konuşmacının dinleyicilerinin düşünce ve yeteneklerine göre kendisini ayarlaması gibi. Yaradılışın açıklanması, Calvin’e göre, karmaşık ve gizemli süreçleri, herkesin Tanrıya inanması için sıradan insanın zihnine uydurmaya çalışan bebek konuşması örneğiydi. Üstünde sözcük anlamıyla durulacak konu değildi.

Roma Katolik Kilisesi her zaman bu kadar açık fikirli olmamıştı. 1530’da PolonyalI astronom Niholaus Copernicus güneşin evrenin merkezinde olduğunu iddia etti. Ölümünden kısa süre önce 1543’te yayımlanan kitap, Kilisenin Yasak Kitaplar listesine alındı. 1613’te Piza’lı matematikçi Galileo Galilei, icat ettiği teleskopun Copernicus’un sisteminin doğruluğunu kanıtladığını iddia etti. Roma Katolik Kilisesi güneş merkezli kuramı Yaratıcı Tanrı inancını tehlikeye düşürdüğü için mahkûm etmedi, nedeni Kutsal Metinlerdeki Tanrı sözüyle çelişmesiydi.

Galileo’nun ve Copernicus’un bilimsel buluşları İsmailileri, Sufileri, Kabbalacıları   rahatsız etmeyebilirdi, ama bu yeni sözcük anlamına bağlı Katolikler ve Protestanlara sorun çıkardı. Dünyanın, güneşin çevresinde döndüğü kuramı Kitabı Mukaddes’teki “Dünya da pekişmiştir, sarsılmaz”, “Güneş doğar da ve batar da ve doğduğu yere gider1‘, “Belli vakitler için ayı yarattı, güneş de batacağı yeri bilir” satırlarıyla nasıl uzlaştırılacaktı?

Molla Sadri’nin Müslümanlara gök ve yerin her bireyin imgelemindeki dünyada bulunduğunu öğrettiği bir zamanda, Bellarmine gibi kılı kırk yaran kilise adamları bunların coğrafi yerleri bulunduğunu gayretle ileri sürüyorlardı. Bu tutum geleneksel dinsel mitolojiyi yeni bilim karşısında zayıflatacak ve sonunda birçok insanın Tanrıya inanmasını zorlaştıracaktı. Filozoflar ve bilim adamları gibi, Reformasyon sonrası Hıristiyanları da mistiklerin imgelemci Tanrısını etkin biçimde terk ettiler ve aklın Tanrısıyla aydınlanmaya çalıştılar.

9 Aydınlanma

On altıncı yüzyılın sona erişiyle, Batı, bütünüyle farklı tip bir toplum ve yeni bir insanlık ülküsü doğuracak bir teknoloji üretme sürecine girdi. Bu süreç, Tanrının rolü ve yapısının algılanışını da kaçınılmaz olarak etkiledi. On sekizinci yüzyılın kapanmasıyla, Avrupa dünya hakimi olmaya başladı ve onun başardıklarının doğası, dünyanın geri kalanının onu yakalamasının olanaksız olduğu anlamına geliyordu. Batılılaşma süreci ve onunla birlikte Tanrının bağımsızlığını savlayan laiklik kültü başladı.

Modern teknik toplum ne içeriyordu?

Bütün eski uygarlıklar tarıma bağlıydı. Adından da anlaşıldığı gibi, uygarlık, seçkinler sınıfının köylülerce üretilen tarımsal artığın üzerinde yaşadığı ve yeni kültürler yaratmak için boş zaman ve olanaklarının olduğu kentler oluşturmaktı. Bu tür tarıma dayalı bütün uygarlıkların karınları yumuşaktı. Ürün, hasat, iklim ve toprak kayması gibi değişkenlere bağlıydılar. Her imparatorluk genişleyip bağlantı ve sorumluluklarının sayısı arttıkça, eninde sonunda sınırlı kaynaklarını aştı. Gücünün doruğuna ulaştıktan sonra, kaçınılmaz olarak çöküş ve düşüşü başladı. Ama, yeni Batı, tarıma dayanmıyordu. Modernleşme süreci Batıyı bir dizi köklü değişikliğe zorladı: sanayileşmeyi ve bunun bir sonucu olarak tarımda dönüşümü, entelektüel bir ’aydınlanma’yı, ayrıca siyasi ve toplumsal devrimleri başlattı. Bu büyük değişiklikler doğal olarak insanların kendilerini algılayış biçimlerini doğallıkla etkiledi ve geleneksel olarak ‘Tanrı’ adını verdikleri nihai gerçekle ilişkilerini yeniden gözden geçirmelerini gerektirdi.

Uygarlık ve kültürel başarı artık küçücük bir seçkinler sınıfına değil, fabrika işçilerine, kömür madencilerine, matbaacılara ve tezgahtarlara dayanıyordu; ama yalnızca emekçiler olarak değil, hiç olmadığı kadar genişleyen pazarda alıcılar olarak da. Verimlilikteki büyük artış, sermaye birikimi ve açık pazarların yayılması, bilimdeki yeni entelektüel ilerlemelerle birlikte toplumsal devrimi başlattı: Toprak sahibi sınıfın gücü azaldı ve yerini burjuvazinin paralı adaleleri

Yerkürenin yeni bölümlerine girmiş denizciler gibi, bir kaşifti aydın. Toplumu uğruna şimdiye dek bilinmeyen diyarlara atılmaya cüret ediyordu, imgeleminde böyle bir çabası olan yenilikçi, yeni alana giren ve süreç içinde, eski kutsal kabulleri deviren, kültürel bir kahraman oldu. insanlar, daha iyi eğitimin ve düzeltilmiş yasaların insan ruhuna ışığı getirebileceğine inanmaya başladılar. Hakikati bulmak için, miras aldıkları geleneğe, bir kuruma ya da bir seçkine ya da Tanrıdan gelen bir vahiye bile gereksinimleri olmadığını hissediyorlardı artık.

Ateistlik hala nefret duygusu uyandırıyordu. Bununla birlikte birkaç kişi Tanrınn varlığına bile verili gözüyle bakılamayacağını anlamaya başlamıştı. Bunun ayırdına varan ve ateistliği ciddi olarak ele alan ilk insanlardan biri de Fransız fizikçi, matematikçi ve teolog Blaise Pascal’dı (1623-­62) herhalde. Tanrıya inanmanın yalnızca kişisel bir seçim konusu olabileceğini, bu yeni cesur dünyada, dillendiren ilk kişi Pascal’dı. Bu konuda, ilk modern kişi oydu.

Descartes ünlü özdeyişini buldu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Bir ‘kusursuzluk’ kavramımız olmamışsa, ‘kusur’ düşüncesine de ulaşamayız. Anselmus gibi, Descartes da, var olmayan bir kusursuzluğun çelişme olacağı kararına vardı. Bu nedenle kuşku duymamız, bize yüce ve kusursuz bir varlığın -Tanrının- varolması gerektiğini söyler.

Din, en başından beri, insanların dünyayla ilişki kurmalarına ve dünyada kök salmalarına yardımcı oldu. Kutsal yer kültü dünyadaki bütün öteki düşüncelerin önünde geldi ve korkunç evrende insanların bir odak bulmalarına yardım etti. Doğal güçleri tanrılaştırma, her zaman insanın dünyaya verdiği yanıtın bir parçası olmuş korku ve hayranlığı tanımladı. Descartes’in, hayranlık duymaya hiç zamanı olmadı. Gizem duygusundan ne pahasına olursa olsun uzak durulmalıydı; çünkü bu, uygar insanın zamanla bıraktığı, zihnin ilkel bir durumunu gösteriyordu. Descartes’in Tanrısı, dünyevi olaylara karışmayan filozofların Tanrısıydı.

Tanrıyı kendi mekanik sistemine indirgemiş olan İngiliz fizikçi Isaac Newton (1642-1727) da, Hıristiyanlığı gizemden kurtarma konusunda aynı derecede endişeliydi.Sırasıyla kendinin, Tanrının ve doğal dünyanın varlığını kanıtlamış Descartes’in tersine, Newton fiziksel evreni açıklama girişimiyle, sistemin gerekli bir parçası olarak Tanrıyla başladı. Newton’un fiziğinde doğa tamamıyla edilgendi: Tanrı eylemin tek kaynağıydı. Böylece, Aristoteles’te olduğu gibi, Tanrı, doğal, fiziksel düzenin bir devamıydı yalnızca.

Pascal ve Descartes’in tersine, Newton evren üstüne düşündüğü zaman Tanrının varlığının kanıtını bulduğundan emindi. Göksel cisimlerin içinde bulunan yerçekimi niye onları bir araya çekip kocaman tek bir kütlesel cisim meydana getirmiyordu? Çünkü bunu önlemek için araları yeterli uzaklıkta olmak üzere sonsuz uzayın her yerine dikkatli bir biçimde dağıtılmışlardı.

Bugün insanlar Tanrının varlığını yadsıdıkları zaman çoğunlukla reddettikleri Newton’un Tanrısıdır; bilim adamlarının artık uyum içinde açıklayamadıkları evrenin kökeni ve ayakta tutucusu olan Tanrı.

Tanrı sonsuz olduğuna göre, her yerde var olmalıdır. Uzay Tanrının varlığının sonucudur, ezeli olarak kutsal kudretten çıkar.

Descartes gibi, cahillik ve boş inanla bir tuttuğu gizeme hiç zaman ayırmadı Newton. Hıristiyanlığı metafizikten temizlemeyi çok istiyordu; bu onu Hz. İsa’nın tanrısallığı gibi çok önemli öğretilerle karşı karşıya getirse de. 1670’lerde Teslis öğretisi üstüne çok ciddi teolojik bir incelemeye başladı ve putperest dönmeler için aldatıcı sözleriyle Athanasius tarafından Kiliseye sokulduğu sonucuna vardı. Arius haklıydı: İsa Mesih, kesinlikle Tanrı değildi; Teslis ve Diriliş öğretilerine ‘kanıt’ olarak gösterilen Yeni Ahit’in bu bölümleri düzmeceydi. Athanasius ve meslektaşları bunları uydurmuşlar ve kutsal metinlere, böylece tabana seslenerek, halk kütlesinin ilkel fantezilerini eklemişlerdi: “insanoğlunun boş inanlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o        yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.” Hıristiyan inancından bu ıvır zıvırı çıkarmak Newton için bir tür sabit fikir haline gelmişti. 1680’nin başlarında, Newton Putperest Teolojinin Felsefi Kökenleri adını verdiği bir inceleme üstüne çalışmaya başladı. Bu inceleme, metafizikten kurtulmuş ve tek Tanrıya tapınmanın akılcı savunuculuğunu yapmış Nuh’un ilk dinin temelini, Putperest bir teolojinin oluşturduğunu öne sürüyordu. Emirler yalnızca Tanrı sevgisi ve komşu sevgisiydi, insanlara Doğayı, yüce Tanrının tek tapınağını düşünmeleri emredilmişti. Sonraki kuşaklar bu saf dini mucize ve keramet masallarıyla kirletti. Kimileri putperestlik ve doğaüstüne döndü. Gene de Tanrı onları yola getirmek için bir dizi peygamber yolladı. Pythagoras bu dini öğrendi ve onu Batıya getirdi, insanlığı doğruya dönmeye davet için gönderilen peygamberlerden biri Hz. İsa’ydı, ancak Athanasius ve işbirlikçilerince onun saf dini kirletildi.

Newton, dinsel yaşamda gizemin rolünü açıkça anlamıyordu. Din, sanat gibi, bugünün görünümüne ilişkin bir bakış açısı kazanmak için geçmişle bir diyalogdan oluşur çoğu kez. insanlara yaşamın nihai anlamı üstüne kalıcı sorularla uğraşma olanağını veren, onlara sıçrama noktası sağlayan gelenektir. Din ve sanat, bu nedenle, bilim gibi işlemez. Tindal, Newton gibi, başlangıçtaki dini yeniden canlandırmayı ve sonraki eklemelerden temizlemeyi denedi. Akılcılık tüm sahici dinin denektaşıydı: “Her birimizin yüreğinde, yaratılış anından beri bir akıl ve doğa dini vardır; bütün insanlık kurumlaşmış herhangi dinin doğruluğunu bununla yargılamalıdır.”Bu nedenle vahiy gereksizdi, çünkü hakikat kendi akılcı sorgulamalarımızla bulunabilirdi.

Hermann Samuel Reimaats (1694-1768) gerçekten de İsa’nın eleştirel bir biyografisine girişti.Reimaats, Hz. İsa’nın yalnızca ilahi bir devlet kurmak istediğini ve kurtarıcılık görevi başarısızlığa uğrayınca ümitsizlik içinde öldüğünü öne sürdü. Hz. İsa’nın Dört incil’inde, insanlığın günahlarının bağışlanması için geldiği iddiasının asla bulunmadığını belirtti. Batı Hıristiyan dünyasının temelini oluşturan bu düşünce, yalnızca Hıristiyanlığın sahici kurucusu olan Aziz Pavlus’a bağlanabilirdi. Bundan dolayı, Hz. İsa’ya Tanrı olarak değil, ama ‘olağanüstü, yalın, yüce ve uygulanabilir bir dinin öğretmeni olarak saygı göstermeliydik.

Bu nesnel çalışmalar kutsal metinlerin sözcük anlamıyla kavranışı ve inancın simgesel ya da mecazi yapısına önem vermeme üstüne kurulmuştu.

Tanrıyı bu yolla bizden biri gibi düşünmeye ve konuşmaya zorlamak ilahın bu tür insanbiçimci ve kişileştirici kavramının yetersizliklerini gösterir. Böyle bir Tanrı uyumluya da saygıdeğer alamayacak kadar çok çelişki içerir.

Sonradan Aydınlanma olarak bilinen hareketin temsilcisi François Marie de Voltaire, Felsefe Sözlüğü’nde (1764) bu üstün dini tanımladı; bu din her şeyden önce, olabildiği kadar yalın olmalıydı.

İnsanları saçma kılmadan adil olmayan yönelten çok daha fazla ahlak ve çok daha az dogma öğretemez mi?

İnsana olanaksız, çelişkili, kutsallığa zarar getirmeyen, insan soyu için tehlikeli olmadan ve sağduyu sahibi kimseyi ezeli ceza ile tehdit etmeden?

 Akıl dışı bilgecilik adına yeryüzünü kana bulayan cellatları olmadan inancını onaya koyamaz mı yalnızca tek tanrı, adalet, hoşgörü ve insanlığa tapmayı öğreterek?

Aydınlanmanın filozofları Tanrı düşüncesini yadsımadılar yine de. Onlar, insanı sonsuz cehennemle korkutan Ortodoksluğun zalim Tanrısını reddettiler. Ona ilişkin aklın karşısında olan gizem öğretilerini reddettiler. Ama bir Yüce Varlık’a olan inançları bozulmadan kaldı. Voltaire “Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir”, diyecek kadar ileri gitti. Felsefe Sözlüğü’nde, insan için tek Tanrıya inanmanın sayısız tanrıya inanmaktan daha akılcı ve doğal olduğunu tartıştı. Aslında yalıtılmış küçük köylerde ve topluluklarda yaşayan insanlar tek tanrının yazgılarına egemen olduğunu kabul etmişlerdi: Çok tanrıcılık daha sonraki bir gelişmeydi.

Voltaire ateizmi, filozofların yok etmeye can attıkları boş inan ve tutuculukla bir tuttu.

Avrupa Yahudileri de yeni düşüncelerden etkilenmişlerdi. İspanyol Yahudisi soyundan gelme bir Felemenk, Baruch Spinoza (1632-77)   Geliştirdiği düşünceler geleneksel Musevilikten tamamen farklıydı ve Descartes gibi kimi bilimsel düşünürler ve Hıristiyan skolastiklerden etkilenmişti. 1656′ da, yirmi dört yaşında, Amsterdam sinagogundan resmen aforoz edildi.

Spinoza ateist olarak kabul edilmişti, ancak incil’in Tanrısı olmamakla birlikte, bir Tanrıya inanmıştı. Kitabı Mukaddes tarihine eleştirel gözle baktı. İsrailliler anlamadıkları her görüngüye ‘Tanrı’ adını vermişlerdi. Peygamberlerin, örneğin, Tanrının Ruhu’ndan esin aldıkları söylenmişti, çünkü onlar üstün zekalı ve kutsal adamlar olarak kabul edilmişti. Ancak bu tür ‘esin’ seçkin bir sınıfa özgü olmayıp, doğal akla sahip herkes için geçerliydi: inanç ritleri ve simgelerinin yalnızca bilimsel, akılcı düşüncede yetersiz kalan halk kütlelerine yararı olabilirdi.

Tanrı maddi bir varlıktır, evreni yöneten düzenle özdeş ve ona eşittir. Nevvton gibi, Spinoza da eski felsefi yayılma düşüncesine döner, Çünkü Tanrı her şeyin aslında vardır ve her yerde bulunur, maddi ve ruhsal olarak onların varoluşlarını düzenleyen yasa olarak tanımlanabilir.

Var olan bütün yasaların toplamı olarak, Tanrı her şeyi birlik ve uyum içinde kaynaştırmış en yüksek kusursuzluktu. Gerçekten, Spinoza ‘Tanrı’ sözcüğünü yalnızca tarihsel nedenlerle kullanmıştı: Gerçekliğin bir bölümünün ‘Tanrı’ ve bir bölümünün ‘Tanrı olmayan’ olarak ayrılamayacağını savunan ateistlere katılıyordu. Kimileri bildiğimiz dünyadan ayrı ‘Hiçbir şey’ olmadığını söylemişlerdi. Aşkın En Sofun yokluğu olmadığına göre, Spinoza’nın panteizmi Kabbala’yı andırır ve kökten mistisizmle yakınlarda çıkan ateistlik arasında bir yakınlık olduğunu kavrayabiliriz.

Mendelssohn Tanrısız yaşamı anlamsız buluyordu, ama bu tutkulu bir inanç değildi: Akıl yoluyla erişilebilir Tanrı bilgisiyle oldukça hoşnuttu.

isviçreli genç bir papaz, Johann Caspar Lavater,   Diğer teistler gibi, vahyin yalnızca doğruluğu akıl yoluyla kanıtlanabilirse kabul edilebileceğini ileri sürdü. Teslis öğretisi onun ölçütleriyle bağdaşmadı. Yahudilik bildirilmiş bir din değil ama bildirilmiş bir yasaydı. Yahudi Tanrı kavramı, insanlığın bütününe ait olan ve yardım görmemiş akıl yoluyla kanıtlanabilen doğa diniyle özdeşti aslında.

Yahudiler Mendelssohn’un felsefesinden çok Immanuel Kant’ın felsefesinden etkilendiler. Kant, Aydınlanmayı, “insanın kendi kabullendiği vesayetten çıkışı” veya dış otoriteye güvenme olarak tanımlamıştı. Tanrıya giden tek yol, onun ‘pratik akıl’ dediği, ahlaki vicdanın özerk bölgesinden geçiyordu. Dinin, kiliselerin katı kurallı otoritesi, insanların kendi güçlerine güvenmelerini ve Öteki’ne bağlanma cesaretlerini engelleyen dua ve ayin gibi çoğu tuzağını Kant bir kenara attı. Ama Tanrı düşüncesinin per se(özünde) karşısında değildi. Yüzyıllar önce Gazali’nin yaptığı gibi, Tanrının varlığına ilişkin geleneksel tartışmaların yararsız olduklarını savundu, çünkü zihinlerimiz yalnızca uzay ve zamanda varolan şeyleri anlayabilirdi ve bu kategorinin ötesinde yatan gerçekleri düşünmeye elverişli değillerdi. Mantığa göre Tanrının varlığını kanıtlamak olanaksızdı, ama aksini kanıtlamak da olanaksızdı. Tanrı düşüncesi bizim için gerekliydi: kapsamlı bir dünya düşüncesi oluşturabilmemiz için ideal sınırı bize o gösteriyordu.

Bundan dolayı, Kant’a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen bir kolaylıktı. Kant ateist olduğunu yalanladı. Çağdaşları onu, insanoğlunun kötülük kapasitesinin tamamen farkında olan, dindar bir adam olarak tanımladılar. Kant, ahlaki bir yaşam sürmek için insanların doğruluğu sevinçle ödüllendirecek bir idareciye gereksinimleri olduğunu öne sürdü. Bu görüş açısında, Tanrı sadece ikincil bir düşünce olarak ahlak sistemine eklenmişti. Dinin merkezi artık Tanrı gizemi değil, ama imanın kendisiydi. Tanrının, artık her varlığın temeli olmayan ve bize daha yetkin ve ahlaklı olabilme işlevi veren bir stratejisi olmuştu. Bu, insanın bir adım ötedeki özerklik ülküsünü ele geçirme ve bununla bir bakıma yüzeysel olan Tanrıdan hepten vazgeçmesi çok sürmeyecekti. Kant, geleneksel kanıtların doğruluğundan kuşku duyan, aslında bunların hiçbir şeyi kanıtlamadığını gösteren Batıdaki ilk insanlardan biri olmuştu.

Aydınlanma akılcılığının yanında, ‘yürek dini’ olarak adlandırılan yeni tür bir dindarlık gelişti. İnsanları, dıştan gelen kanıt ve otoriteleri tamamıyla bırakmaya ve herkesi kapasitesinde ve yüreğinde bulunan Tanrıyı keşfe itiyordu.

Püritenizmde olduğu gibi, duygusal bir din deneyimi doğru inancın ve dolayısıyla kurtuluşun tek kanıtıydı.

Yürek dininde, Tanrıya ilişkin öğretiler içteki duygusal anlatımlarla yer değiştirmişti. Kont von Zinzendorf, VVesley’in düşüncelerine benzer düşünceler ileri sürdü: “inanç düşüncelerde ya da kafanın içinde değil yürektedir, yürekte yanmış bir ışıktır.” Akademisyenler “Teslis’in gizemi’ hakkında gevezelik etmeye devam edebilirlerdi, ancak öğretinin anlamı üç Kişinin birbiriyle olan ilişkisi değil, onların bizim için ne olduklarıydı.

Özellikle 1649’da Kralı. Charles’ın idamından sonra, Oliver CromvveH’in Püriten hükümetinin idaresi altındaki İngiltere’de vahiy heyecanı baş göstermişti. 1 649’da Gerard Wistanley, Surrey’de Cobham yakınlarında ‘Digger’ cemaatini kurdu, insanoğlunu Adem’in Cennet Bahçesi’ni işlediği özgün durumuna getirmeye karar vermişti: Bu yeni toplumda, özel mülkiyet, sınıf farkı ve insan otoritesi son bulacaktı, ilk Quakerlar -George Fox, James Naylor ve müritleri- tüm erkek ve kadınların Tanrıya doğrudan yaklaşabileceklerini vaaz ettiler.

Spinoza gibi, Ranterlar da ateistlikle suçlanmışlardı. Özgürlükçü inançlarında Hıristiyan tabularını bilerek yıkmışlar ve kafirce, Tanrı ve insan arasında hiçbir fark olmadığım savunmuşlardı.

Ranterların birkaçı, yeni Krallık’ı kuracak olan, Tanrının yeniden dirilişi, Mesih olduklarını öne sürüyorlardı. VVİlliam Franklin, saygıdeğer bir aile reisi, 1646’da ailesi vebayla savrulunca aklını yitirdi. Kendini Tanrı ve İsa olarak ilan edip Hıristiyan yoldaşlarına korku saldı. Mary Gadbury, tüm sınıf farklarını ortadan kaldıracak yeni bir toplumsal düzen kehanetinde bulunarak, hayaller görmeye ve sesler duymaya başladı. Franklin’i Tanrısı ve Mesih’i olarak kabul etti. Sayısız taraftar buldukları anlaşılıyor, ama I650’de tutuklandılar, kırbaçlandılar ve Bridevvell’e hapsedildiler. Aynı sıralarda, John Robbins adında biri de Tanrı sayılmıştı: Tanrı Baba olduğunu iddia etmiş ve yakında karısının dünyanın Kurtarıcısını doğuracağına inanmıştı.

Bauthumely Tanrıdan, ona dönen insanın Gözü, Kulağı ve Eli olduğuna inanan Sufi inancını anımsatan terimlerle söz eder. Akılcılar gibi, Bauthumely de Teslis öğretisini reddeder ve yine bir Sufi gibi, tanrı iken demekle Tanrının kendini tek insanda göstermiş olamayacağını söyleyerek Hz. İsa’nın tanrılık niteliğine inancını sınırlar.

Kalvinciler  kelimenin tam anlamıyla dünyada etkin bir Tanrıyı yeğliyorlardı: Takdiri ilahi öğretileri onların Tanrıya bakış açılarını gösteriyordu; buna göre Tanrı yeryüzünde olan her şeyden, iyi ya da kötü, gerçekten sorumluydu. Bu şu anlama geliyordu; bilim, yarattıklarının her eyleminde – doğal, bireysel, fiziksel ve ruhsal- rastlantı gibi görünen eylemlerinde bile görülebilen Tanrıyı açığa çıkarabilirdi yalnızca.

Kıyamet yılı 1666’da, bir Yahudi Mesih Kurtuluşun yakın olduğunu bildirdi ve tüm dünya Yahudilerince coşkun kabul gördü. Sabetay Sevi,Tapınağın Yıkılışının yıldönümü olan 1626’da Küçük Asya’daki İzmir’de varlıklı bir Sefardik ailede dünyaya geldi. Büyürken, bugün belki de manik depresif tanısı koyabileceğimiz garip eğilimler geliştirdi. Ailesinden ayrılıp inzivaya çekildiğinde, derin keder dönemleri geçirir oldu. Bunları esrikliğe yakın bir sevinç izliyordu. Bu ‘manik’ dönemler sırasında, bilerek ve hayret verici bir biçimde Hz. Musa Yasası’nı çiğnedi: Herkesin önünde yasak yiyeceklerden yedi, kutsal Tanrı Adı’nı ağzına aldı ve özel bir vahiyle böyle

yapmasının bildirildiğini iddia etti. Kendisinin çoktandır beklenen Mesih olduğuna inanmıştı. Sonunda hahamlar buna daha fazla dayanamadılar ve 1656’da Sabetay’ı kentten sürdüler. Osmanlı imparatorluğu’nun Yahudi toplulukları arasında gezer oldu. İstanbul’daki manik bir konuşması sırasında, Tevrat’ın kaldırıldığını bildirdi, yüksek sesle ağlayarak şöyle dedi: “Yasakları kaldıran, Kutsanmış Tanrımız Efendimiz Sensin!” 1648’de Polonya’daki kanlı Yahudi kıyımından kaçmış şimdi fahişe olarak yaşamını sürdüren bir kadınla Kahire’de evlenmesi skandala neden oldu. 1662’de Sabetay Kudüs’e gitmek için yola koyuldu: Bu sıralarda kasvetli bir hali vardı ve cinlerin kendisini ele geçirmiş olduklarına inanıyordu. Filistin’de Natan adında bilgili, cinleri kovmakta usta genç bir haham olduğunu duydu ve Gaza’daki evini bulmak üzere yola çıktı.

Sabetay gibi, Natan da Yitshak Luria’nın Kabbala’sını incelemişti. İzmir’li kederli Yahudiyle karşılaştığı zaman, ona çılgın olmadığını söyledi: Karanlık kederi onun gerçekten Mesih olduğunun kanıtıydı. 31 Mayıs 1665’te, aniden manik bir hazza tutuldu ve Natan’ın cesaretlendirmesiyle, Mesihlik görevini bildirdi. Natan, Osmanlı imparatorluğu’nun kentlerine olduğu gibi, İtalya, Hollanda, Almanya ve Polonya’daki Yahudi cemaatlerine de iyi haberleri mektupla bildirdi ve Mesih’e ilişkin heyecan tüm Yahudi dünyasında söndürülmesi olanaksız bir yangın gibi yayıldı. Sefardimler, ispanya’ya sürülmüş Yahudilerin torunları, Luriancı Kabbala’dan etkilenmişlerdi ve çoğu Dünyanın Sonunun yakın olduğuna inanır olmuştu. Yahudilik tarihi boyunca, birçok Mesihlik iddiası olmuş ama hiçbiri böylesine yoğun destek görmemişti. Sabetay hakkında kuşkuları olan Yahudilerin bunları açıkça söylemeleri tehlikeli hale gelmişti. Bütün işler durdu; Türkiye Yahudileri uğursuzca sebt günü dualarından Sultan’ın adını çıkarıp yerine Sabetay’ı koydular. Sonunda, Sabetay 1666’nın ocak ayında İstanbul’a vardığında, asi olarak tutuklandı ve Gelibolu’da hapsedildi.

Kurtuluş yaklaşmıştı! Bu ani tersine dönüş silinmez bir etki yarattı. Tüm Yahudi dünyasının gözleri, Sabetay’ın kendisini esir edenlerin üzerinde bile bir etki yarattığı, Gelibolu’ya kenetlenmişti. Türk vezir onu oldukça rahat bir eve yerleştirdi. Sabetay mektuplarına: “Ben Tanrınızın peygamberiyim, Sabetay Sevi” diye imza atmaya başladı. Ancak yargılama için İstanbul’a geri getirildiğinde, bir kere daha buhran devresine girdi. Sultan ona ya İslam dinine girmesi ya da ölüm seçeneklerini verdi: Sabetay, İslam’ı seçti ve hemen salıverildi, imparatorluktan aylık bağlandı ve görünüşte sadık bir Müslüman olarak 1 7 Eylül 1676’da öldü.

Kuşkusuz korkunç haber, çoğu hemen inancını yitiren taraflılarını mahvetti. Hahamlar yeryüzünden anısını silmeye giriştiler: Sabetay hakkında bulabildikleri bütün mektupları, kitapçıkları ve risaleleri yok ettiler. Bugün de, bu Mesih’e ilişkin kötü yenilgi birçok Yahudiyi utandırır ve sözünü etmek ağırlarına gider. Şaşırtıcı bir biçimde, din değiştirmiş olması rezaletine karşın, birçok Yahudi Mesihlerine sadık kaldı. Gazzeli Natanömrünün kalanını Sabetay’ın gizemini vaaz etmeye adadı: o İslam dinine girmekle, kötülük güçleriyle ömür boyu sürdürdüğü savaşı devam ettirmişti. Türkiye ve Yunanistan’da yaklaşık iki yüz aile Sabetay’a sadık kaldı: Onun ölümünden sonra kötülükle savaşını sürdürmek için onun örneğini izlemeye karar verdiler ve 1683’te en masse (toptan, hepsi birden, kitle halinde) İslam dinine girdiler. Birbirlerinin evlerindeki gizli sinagoglarda toplanarak ve Hahamlarla yakın ilişkilerini sürdürerek, gizliden gizliye Yahudiliğe bağlı kaldılar.

Diğer Sabetaycılar bu çarelere başvurmadılar, yalnız Mesihlerine ve sinagoglarına sadık kaldılar. Bu gizli Sabetaycılar bir zamanlar inananlardan daha fazla gibi görünüyor. Ancak on dokuzuncu yüzyılın önde gelen çoğu Haham Sabetay’ın Mesih olduğuna inanmış görünür.

Bir Marrano olarak doğmuş ve Hıristiyan teolojisi çalışmaya başlamış olan Abraham Cardazo (öl. 1706), günahları yüzünden tüm Yahudilerin din değiştirmeye mahkum olduklarına inandı. Bu onların cezasıydı.

Cardazo ılımlı bir Sabetaycıydı. Din değiştirme görevinin olduğuna inanmıyordu, çünkü, Sabetay Sevi bu acı verici işi onun adına yapmıştı. Ama bir Teslis öğretisi çıkarmakla, bir tabuyu yıktı. Yüzyıllar boyunca, Yahudiler, putperestlik ve kafirlik saydıkları Tesliscilikten nefret edegelmişlerdi. Ancak şaşırtıcı sayıda Yahudi bu yasak görüşe ilgi duydu.

Din değiştiren aşırılar, Diriliş teolojisini benimseyerek, böylece bir başka Yahudi tabusunu daha yıktılar Sabetay Sevi’nin Mesih olmakla kalmayıp Tanrının Dirilişi de olduğuna inanamaya başlamışlardı. Çok geçmeden Dönmeler, İslam’a girmiş olanlar, bu düşünceyi bir adım ileri götürdüler ve İsrail’in Tanrısının aşağı indiğine ve Sabetay’da can bulduğuna karar verdiler.

İslam dinine giren Dönmelerin çoğu yirminci yüzyılın başlarındaki etkin Jön Türklerden oldular ve çoğunluk Kemal Atatürk’ün laik Türkiye’sinde tamamıyla özümsendi. Dıştan gelen adetlere karşı tüm Sabetaycıların duyduğu düşmanlık bir anlamda ‘getto’ koşullarına karşı bir isyandı. Görünüşte Yahudiliğe sadık kalmış olanlar, ılımlı Sabetaycılar, çoğu kere Yahudi Aydınlanması’na (Haskalah) öncülük ettiler; ayrıca on dokuzuncu yüzyılda Reformcu Yahudiliğin yaratılmasında etkin oldular.

Ukrayna’lı bazı Yahudiler, Rus Ortodoks Kilisesi’nde de yayılmış olan, Hıristiyan Pietist hareketlerinden etkilenmişlerdi. Yahudiler karizmatik dinin benzer bir türünü oluşturmaya başladılar. Vecd içinde düşen, akıllarına estiği gibi şarkı söyleyen ve dua sırasında ellerini çırpan Yahudilerin hikayeleri anlatılıyordu. 1 730’larda bu vecdle kendilerinden geçenlerin birisi, bu yürek dini Yahudilerinin tartışmasız önderi olarak ortaya çıktı ve Hasidizm diye bilinen okulu kurdu.

Mistisizm ve akılcılık arasında düşündüğümüz kadar büyük bir uçurum yoktur. Zihinlerimiz alma eğiliminde ve rahatken, düşünceler zihnin en derin diyarlarından gelir. Bu, ünlü ilke’sini hamamda keşfeden Arşimed gibi bilim adamlarının da başına gelmiştir. Mantık ve kavramlarla uğraştıklarına göre, ister istemez, henüz oluşturmuş oldukları düşüncenin ideaları veya biçimleri içine hapsolurlar. Çoğu kere buluşları dışarıdan ‘verilmiş’ gibi görünür. Esin ve önseziye dayanarak konuşurlar. Albert Einstein ayrıca mistikliğin “tüm sahici sanat ve bilimin en yaygını” olduğunu Öne sürmüştür: Bizim için ulaşılmaz olan gerçekliğin gerçekten varolduğunu, kendisini bize en yüce bilgelikte ve en ışınlı güzellikte gösterdiğini, bizim kaba yeteneklerimizle bunun ancak en ilkel biçimleriyle anlayabildiğimiz bilmek, bu bilgi, bu duygu bütün sahici dindarlığın özüdür. Bu anlamda ve yalnızca bu anlamda, ben de dindar insanlar arasında yerimi alıyorum.

Delhi’li Sufi Şah Veliullah (1703-62)yeni ruhu anlayan ilk kişiydi belki de. Kültürel evrensellikten kuşku duyan ama Müslümanların miraslarını korumak için birleşeceklerine inanan etkili bir düşünürdü, Şiilerden hoşlanmamakla birlikte Sünnilerin ve Şiilerin ortak bir zemin bulmaları gerektiğine inanıyordu.

On altıncı yüzyılın Hıristiyan reformcuları gibi, Arap yarımadasında Necd’li bir hukukçu olan Muhammed bin Abdülvehhab (öl. 1784), İslam’ı başlangıcındaki saflığına getirmeyi ve sonradan yapılmış tüm eklemelerden kurtarmayı istedi. Mistisizme özellikle düşmandı. Sufi erenlerine ve Şii imamlarına bağlılık da içinde, diriliş teolojisinin tüm önerileri mahkum edildi. Medine’deki Peygamber’in mezarı kültüne bile karşıydı: Hiçbir insan, ne denli parıltılı olursa olsun, Tanrı sevgisini kendisine yöneltmemeliydi.’ El Vehhab, Orta Arabistan’da küçük bir prensliğin hükümdarı olan Muhammed bin Suud’u inancına döndürdü ve ikisi birlikte Peygamber ve arkadaşlarının ümmetini yeniden oluşturma girişimi olan bir düzenleme başlattılar: ‘Yoksulluk, dul ve yetimlerin kötü durumlarıyla ilgilenmeden, ahlaksızlık ve putperestliğe zulmetmeyle işe koyuldular. Türklerin değil, Arapların Müslüman insanları yönetmesi gerektiği inancıyla büyük efendileri Osmanlılara karşı bir cihad sürdürdüler. Hicaz’ın büyük bir bölümünü Osmanlı idaresinden zorla aldılar; Türkler bu bölgeyi ancak 1818’de geri alabildi, ama yeni mezhep İslam dünyasındaki birçok insanın imgelemini zaptetmişti. On dokuzuncu yüzyıl boyunca, Vehhabilik İslam ruhuna hakim oldu ve Sufizm giderek sıra dışı ve sonuç olarak, daha da garip ve boş inan haline geldi. Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi, Müslümanlar da mistik ülküden geri adım atmaya başladılar ve dindarlığın daha akılcı bir türünü benimsediler.

Yüzyılın sonunda, küçücük bir azınlık olarak kalmalarına karşın, yine de, kendilerine ateist demekten gurur duyan bir kaç filozof vardı. Bu tamamıyla yeni bir gelişmeydi. O zamana dek ‘ateist’, özellikle düşmanlarımıza savurduğumuz iğrenç bir hakaret, bir küfür terimi olagelmişti. İskoç filozof David Hume (1711-1776) yeni deneyciliği mantıklı sonuçlarına kadar götürdü. Doğal dünyada ayırdına vardığımız düzenin zeki bir idareciyi gösterdiği tartışılabilir, ama bu durumda, kötülük ve açığa çıkan düzensizliğin nedenini nasıl açıklarız?   Fransız filozof Deniş Diderot (1713-84), halka ateizmi bütünüyle açıkladığı Görenlerin Yararına Körler Hakkında Mektupla aynı soruyu sorduğu için hapsedilmişti.

Diderot kendisinin ateist olduğunu yadsımıştı. Yalnızca Tanrı varmış veya yokmuş onu ilgilendirmediğini söyledi.

‘Tanrı olsun ya da olmasın, O en yüce ve yararsız doğrular arasında sıralamaya girer.”   Diderot, Pascal’ın dinsel deneyimini fazla kişisel diye reddetti: O ve Cizvitler Tanrıyla hararetle ilgileniyorlardı, ama ona ilişkin çok farklı düşünceleri vardı. Aralarında nasıl seçim yapılır? Böyle bir Tanrı temperamonftan (huy, mizaç) başka bir şey değildi. Diderot bilimin -yalnızca bilimin- ateizmi çürütebildiğine inanıyordu. Diderot, aklın tanrının varlığının kanıtı olduğuna hala inanıyordu. Nevvton ilinin bütün boş inan ve boş laflarından kurtulmuştu: Mucizelerle uğraşan bir Tanrının çocuklarımızı korkuttuğumuz gulyabanilerden bir farkı yoktu.

Buna karşın, Diderot üç yıl sonra Newton’un kuşkusuna ulaştı ve dış dünyanın Tanrı için bir kanıt oluşturduğundan artık emin değildi. Yeni bilimle Tanrının hiçbir alışverişi olmadığını açıkça görüyordu.

Nevvton’un Tanrı’sı ve gerçekten çoğu geleneklere bağlı Hıristiyan’ın da Tanrısı, olan her şeyden tamamıyla sorumlu tutulan, yalnızca bir delilik değil dehşet verici bir düşünceydi. Şimdi de açıklayamadığımız şeylerin, açıklamak için Tanrıyı ortaya çıkarmak boyun eğmenin bir başarısızlığıydı.

Diderot’un görüşüne göre bir Yaradan’a gerek yoktu. Madde, Nevvton ve Protestanların zannettikleri edilgen, değersiz bir şey değildi; kendi kurallarına uyan dinamiği vardı. Gördüğümüzü düşündüğümüz görünüşteki taslaktan sorumlu olan -ilahi bir Mekanizma değil- bu madde yasasıdır. Maddeden başka bir şey yoktu. Diderot Spinoza’dan bir adım ileri gitmişti. Tanrı değil doğa olduğunu söylemek yerine, Diderot Tanrının zaten olmadığını yalnızca doğa olduğunu savladı. Ateist materyalizmin İncili olarak bilinen Holbach’ın kitabı Doğa Sistemi: Ya da Ahlaki ve Fiziksel Dünyanın Yasalarıçıktı (1770). Doğaya doğaüstü bir seçenek yoktu, Holbach’ın öne sürdüğüne göre, “Ama durmadan birinden ötekine geçen sınırsız bir nedenler ve sonuçlar zinciri var”. Bir Tanrıya inanmak onursuzluk ve gerçek deneyimimizi yadsımaktı. Ayrıca umutsuzluk nedeniydi, insanlar bu dünyadaki yaşam trajedisine başkaca bir avunç bulamadıkları için din tanrıları yaratmıştı. Dehşet ve felaketi savuşturmak için perdenin arkasında gizlendiğini hayal ettikleri bir ‘aracı’nın beğenisini kazanmaya çalışarak, yanıltıcı kontrol duygusunu oluşturmak adına felsefe ve dinin düş ürünü tesellilerine dönmüşlerdi insanlar. Aristoteles yanılmıştı: Felsefe bilgiye duyulan soylu bir arzunun sonucu değil, acıdan kaçınmak için duyulan korkak bir özlemin sonucuydu. Din eşiği, bu nedenle, olgun, aydın insanın aşması gereken cahillik ve korkuydu.

Holbach kendi Tanrı tarihini yazmayı denedi, ilk insanlar: tapınmışlardı. Bu ilkel animizm, bu dünyanın ötesine geçmeye çalışmadığı için kabul edilebilir olmuştu, insanlar güneşi, rüzgarı ve denizi kişileştirmeye ve kendi imge ve suretlerinde tanrılar yaratmaya başladıkları zaman çürüme de başladı. Sonunda, tüm bu tanrıcıkları bir aykırılıklar yığını ve izdüşümünden başka bir şey olmayan tek bir ilahta birleştirdiler.

Tarih, Tanrının her şeye gücünün yetmesiyle sözde iyiliğinin uzlaştırmasının olanaksız olduğunu gösterir.

Eğer doğa hakkındaki cahillik Tanrıları doğurduysa, doğa bilgisinin onları yok etmesi beklenir.” Ne yüce hakikatler ya da belirleyici örüntüler ne de büyük tasarım yoktur. Yalnızca doğanın kendisi vardır;

Doğa yapılmış iş değildir; daima kendi başına var olmuştur; her şey onun bağrında olur; o malzemeyle dolu büyük bir laboratuardır ve kendisine hareket olanağı sağlayan araçları yapar. Onun bütün yaptıkları kendi enerjisinin ve gene kendisinin içerdiği ve eyleme soktuğu yarattığı etmen veya nedenlerin sonucudur.

Tanrı yalnızca yararsız değil kesinlikle zararlıydı. Yüzyılın sonunda, Paul Simon de Laplace (1749­1827) Tanrıyı fizikten çıkardı.

Diderot, Holbach ve Laplace bu girişimi baş aşağı ettiler ve aşırı mistiklerle aynı sonuca vardılar: Dışarıda bir şey yoktu.

10 Tanrı Öldü mü?

On dokuzuncu yüzyılın başlarında, ateizm kesin olarak gündemdeydi. Bu, Ludvvig Feuerbach, Karl Marx, Charles Darvvin, Friedrich Nietzsche ve Sigmund Freud‘un, içinde Tanrının olmadığı gerçekliğin felsefi ve bilimsel yorumlarını geliştirdikleri yüzyıldı. Gerçekten, yüzyılın sonunda, çok sayıda insan, Tanrı henüz ölmediyse, akılcı ve özgür insanların görevinin onu öldürmek olduğunu hissetmeye başlamışlardı. Tanrı düşüncesini reddeden ideolojilerin çoğu akla yakın geliyordu. Batı Hıristiyan dünyasının insan biçimci ve kişilik sahibi Tanrısının karnı yumuşaktı. Korkunç suçlar onun adına işleniyordu. Kimi insanlar, deneysel düşüncenin bağlayıcı sistemlerinden çıkarmak için yeni bir teoloji geliştirerek Tanrıyı kurtarmaya çalıştılar, ama ateizm yerleşmeye başlamıştı.

Ayrıca akıl kültüne karşı da tepki vardı. Romantik hareketin şairleri, yazarları ve filozofları her şeyi kapsayan bir akılcılığın indirgemeci olduğunu belirttiler, çünkü böylesi insan ruhunun yaratıcı ve sezgisel işlerini dışarıda bırakıyordu.

On dokuzuncu yüzyılda, büyük filozoflar birbiri ardına geleneksel Tanrı görüşüne, en azından Batıda etkin olan Tanrıya meydan okumaya başladılar. Özellikle ‘dışarıda’ nesnel bir varlığı olan, doğaüstü bir ilah fikri onları kızdırıyordu. Yüce Varlık olarak Tanrı düşüncesi Batıda üstünlük kazanmış olsa da, diğer tektanrıcı geleneklerin bu tür teolojiden yollarını ayırdıklarını görürüz. Yahudiler, Müslümanlar ve Ortodoks Hıristiyanlar, bizim insani Tanrı düşüncemizin yalnızca bir simge olan söylenemez gerçekliği karşılamadığında, kendi farklı yollarında ısrar ettiler. Hepsi, şu ya da bu zaman, ‘o’nun varlığını zaten kavrayamadığımıza göre, Tanrıyı Yüce varlık yerine ‘Hiçbir şey’ olarak tanımlamanın daha doğru olduğunu öne sürdüler, Yüzyıllar boyunca Batı, Tanrı anlayışının bu daha yaratıcı görünüşünü giderek yitirdi. Katolikler ve Protestanlar ‘onu’, göksel bir Diktatör gibi eylemlerimizi seyreden, bildiğimiz dünyaya eklenmiş bir diğer gerçeklik olan bir Varlık gibi kabul etmeye başladılar. Devrim sonrası dünyada çoğu insan için bu Tanrı fikrinin kabul edilemez dünyada çoğu insan için bu Tanrı fikrinin kabul edilemez insan değerine zıt, uygunsuz bir bağlılığa mahkum eder gibiydi.

Georg VVİlhelm Hegel (1770-1831) kimi bakımlardan Kabbala’ya dikkat çekecek biçimde benzeyen bir felsefe geliştirdi. Hegel’e göre Yahudi Tanrısı dayanılmaz bir Yasa’ya sorgusuz boyun eğilmesini isteyen bir tirandı. İsa insanları bu aşağılık kulluktan kurtarmaya uğraşmış, ancak Yahudiler gibi Hıristiyanlar da aynı tuzağa düşmüş ve ilahi bir Despot düşüncesini yüceltmişlerdi. Kant gibi, Hegel’de Yahudiliği dinle ilgili bütün yanlışlıkların örneği olarak görmüştü. Tinin Görüngübilimi’nde (1817), dünyanın yaşam gücü olan bir Tin düşüncesini geleneksel Tanrının yerine geçirdi. Ancak Kabbala’da olduğu gibi, Tin sahici tinselliği ve kendi bilincini yaşamak için sınırlanma acısına ve sürgüne hazırdı. Yine Kabbala’da olduğu gibi, Tin kendi enerjisi için dünyaya ve insanlara bağımlıydı. Böylelikle Hegel eski tektanrıcı -Hıristiyanlık ve İslamiyet’inde özelliği olan- anlayışı savunuyordu; buna göre ‘Tanrı’ günlük gerçeklikten ayrı, kendi başına bir dünyada zorunlu olmayan bir fazlalık değildi, ama insanlıkla çözülemez biçimde düğümlenmişti. Blake gibi, o da, insanlık ve Tini, sınırlı ve sonsuz olanı, aynı kendini gerçekleştirme sürecinde karşılıklı olarak birbirine bağlı ve kolayca anlaşılamayan tek bir gerçeğin iki yarısı olarak görüp bu anlayışı diyalektik biçimde açıkladı. Yabancı, istenilmeyen Yasaya uyarak uzak bir ilahı yatıştırmaya çalışmak yerine, Hegel ilahın aslında insanlığımızın bir boyutu olduğunu söyledi. Gerçekten, Hegel’in Tinin, dünyada vücut bulmak ve her yerde hazır ve nazır olmak için kendisini kenosis’e boşaltması görüşü, üç inançta geliştirilmiş olan vücut bulmaya ilişkin teolojilerle fazlasıyla ortaktır.

Hegel farkında olmadan geçmişin anlayışlarını yansıtıyordu. Feylezoflar gibi, akıl ve felsefeyi düşüncenin simgesel biçimlerine saplanmış dinden üstün görüyordu.

Arthur Schopenhauer’a Hegel’in felsefesi gülünç biçimde iyimser geldi. Schopenhauer, dünyanın işleyişinde ne Mutlak ne Akıl ne Tanrı ne de Tin olduğuna inanıyordu: içgüdüsel hayvanı yaşama iradesinden başka bir şey yoktu. Tüm din anlayışlarına sırt çevirmiyordu, yine de. Schopenhauer Hindu dini ve Budacılık (ve her şeyin boş olduğunu savunan Hıristiyanların) dünyadaki her şeyin bir yanılsama olduğunu iddia ettikleri zaman tam bir gerçeklik kavramına ulaştıklarına inanıyordu. Bizi kurtaracak Tanrı olmadığına göre, yalnızca sanat, müzik, bir vazgeçiş öğretisi ve sevgi bize bir huzur ölçüsü verebilirdi.

Schopenhauer’un kurtuluş görüşü Yahudi ve Müslümanların, bireylerin kendileri için nihai bir anlam duygusu yaratmaları anlayışlarına yakındı, insanların kendi kurtuluşları yolunda hiçbir katılımları olamadığı ama kendilerinin dışlarında bir ilaha tamamıyla bağlı oldukları anlamına gelen, Tanrının mutlak egemen liğine dayanan Protestan düşüncesiyle de hiçbir ortak yanı yoktu.

Danimarkalı filozof Soren Kierkegaard (1813-55) eski inanç ve öğretilerin put haline geldiklerinde ısrar etti, bunlar kendileri için amaç olup Tanrının kutsal gerçekliğinin yerine geçiyorlardı. Alman filozof Ludvvig Andreas Feuerbach (1804-72)  Tanrının yalnızca insan yansıması olduğunu tartıştı. Tanrı düşüncesi, insani düşkünlüklerimizin karşısına olanaksız bir mükemmel koyarak bizi kendi doğamızdan vazgeçirmişti. Bu nedenle Tanrı sonsuz, insan geçiciydi; Tanrı her şeye kadir, insan zayıftı; Tanrı kutsal, insan günahkardı. Tanrıyı insanın koşullarından dışarı süren bir yansıtma türü bir put yaratılmasıyla sonuçlanabilir.

Ateizm daima geçerli tanrısallık kavramının inkârı olmuştur. Yahudiler ve Hıristiyanlar, bir Tanrıya inanmış olmalarına karşın, pagan tanrısallık kavramlarını yadsıdıklarından ‘ateist’ olarak adlandırıldılar. Karl Marx (1818-1885) dini “baskı gören yaratığın iç çekişi  bu acıyı dayanılabilir kılan, halkların afyonu” olarak gördü. Tarihsel süreç dışında anlam, değer veya amaç olmadığına göre, Tanrı düşüncesinin insanlığa yararı olamazdı. Ateizm, Tanrının reddi de zamanın boşa harcanmasıydı.

İslam’da dünyanın Allah tarafından yaratıldığı mutlak diye kabul edilmiştir, ama bunun nasıl gerçekleştiğinin ayrıntılı tartışması yoktur. Kuran’daki Tanrıya ilişkin bütün diğer sözler gibi, yaratılış öğretisi de yalnızca bir ‘mesel’, bir belirti veya bir simgedir. Üç dinin tektanrıcıları, sözcüğün en olumlu anlamıyla, yaratılışı bir mitos olarak kabul etmişlerdi: insanlara belirli bir dinsel tavır kazanmalarında yardımcı olan simgesel bir açıklamaydı bu.

Tarih boyunca insanlar onlar için işlerliğini yitirdiğinde Tanrı düşüncesini kovmuşlardır.

Tam anlamıyla bir olanaksızlık yaratma gibi bilgiler ortaya çıkaran yalnızca bilimimiz değil, bizim büyük egemenlik ve gücümüz de bir idare eden tanrı düşüncesini kabul edilemez kıldı.

Hıristiyan Tanrının, acınacak halde, gülünç ve “hayata karşı bir suç” olduğunu öğretti Nietzsche. Bu Tanrı insanları gövdelerinden, tutkularından ve cinselliklerinden korkmaya özendirmişti ve bizi zayıf kılan mızmız bir acıma ahlakçılığının değerini artırmıştı. En yüksek anlam veya değer yoktu ve insanların Tanrıya hoşgörülü bir seçenek sunmasının gereği yoktu.

Sigmund Freud (1856-1939) Tanrı inancını olgun insanların bir yana bırakacakları bir aldatmaca saydı kuşkusuz. Tanrı düşüncesi bir yalan değildi, ama psikolojiyle çözülmesi gereken bilinçaltının bir oyunuydu. Kişisel tanrı yüceltilmiş baba figüründen başkaca bir şey değildi: Böyle bir tanrı isteği, adalet, doğruluk ve yaşamın böylece sürüp gitmesi için güçlü, koruyucu bir babaya duyulan çocukça bir özlemden çıkmıştı. Çaresizliğe dayanma duygusuyla insanlarca korkulan ve tapınılan Tanrı bu isteklerin bir yansımasıydı yalnızca. Din insan ırkının çocukluk dönemine aitti; çocukluktan olgunluğa geçişte gerekli bir aşamaydı. Toplum için gerekli olan etik değerleri yaşama geçirmişti. “Hayır, bilimimiz bir yanılsama değildir! Bilimin bize veremediğini bir başka yerden alabileceğimizi zannetmek yanılsamadır.”

Alfred Adler (1870-1937) Tanrının bir yansıma olduğunu ancak ona inanmanın insanlığa yararlı olduğunu kabul etmişti. C.G. Jung’un (1875-1961) Tanrısı mistiklerin Tanrısını çağrıştırıyordu; her bir bireyce tanımlanmış, psikolojik bir hakikat. “inanmak zorunda değilim. Biliyorum!”

İnsanlar kendi verimli dönemlerinde Tanrıyı bırakmalıydılar: Onları, hazır olmadan ateizme veya laikliğe zorlamak sağlıksız bir inkâr ve bastırmaya yol açabilirdi.

Hegel’in kuramları gibi, Nietzsche’nin kuramları da bir sonraki Alman kuşakça, ateist bir ideolojinin ‘Tanrı’ düşüncesi kadar zalim bir savaş etiğine önderlik edebileceğini hatırlatacak biçimde, Nasyonal Sosyalizm politikalarını doğrulamak için kullanıldı.

Fyodor Dostoyevsky,iman ve inanç arasındaki kendi çekişmelerini, Mart 1854 tarihli bir mektubunda bir arkadaşına açıkça yazmıştı. Romanı da benzer biçimde kararsızdır. Diğer karakterlerce ateist olarak tanımlanan Ivan (şimdi ünlü olan şu özdeyişi ona söyletir: “Eğer Tanrı yoksa, her şey yapılabilir”‘) kuşkuya yer bırakmayacak biçimde Tanrıya inandığını söyler. Gerçi, yaşam trajedisine nihai anlamını yüklemeyi beceremediğinden, bu Tanrıyı kabul edilebilir bulmaz. Ivan evrim kuramından değil tarihte insanlığın çektiği acılardan yana sıkıntıdadır: tek bir çocuğun ölümü, her şeyin sonuçta iyiye bağlanacağı dinsel bakış açısı için ödenen çok yüksek bir bedeldir.

Teknik donanıma kavuşmuş Avrupa, öncü güç haline gelmiş ve dünyayı yönetir olmuştu. Türkiye ve Orta Doğu’da pazar yerleri ve konsolosluklar kuruldu; Batı yönetiminin gerçekten kurulmasından uzun zaman önce de bu toplumların geleneksel yapısının altını boşaltan bunlar oldu. Bu sömürgeleştirmenin tamamıyla yeni bir türüydü. Moğollar Hindistan’ı fethettikleri zaman, Hint nüfus çoğu Müslüman öğesini kendi kültürü içinde özümsemişti ama sonunda yerli kültür esaslı bir dönüş yaşadı. Yeni sömürge düzeni bağımlılık siyaseti uygulayarak uyruğu yaptığı insanların yaşamlarını kalıcı biçimde dönüştürdü.

Sir Alfred Lyall bir keresinde bana şöyle dedi: “Kesinlik Doğulu zihniyetine zıttır. Her Anglo-indian bu deyişi daima hatırlamalıdır.’’ Kesinlik isteği, ki doğru olmamada kolayca yozlaşır, aslında Doğulu zihniyetin başlıca niteliğidir.

Müslümanların geleneksel yolda Tanrı anlayışlarını geliştirmeleri için halleri veya güçleri kalmadı. Batıyı yakalamak için bir mücadeleye girişmişlerdi. Kimileri Batı laikliğini yanıt olarak gördüler; ancak, İslamiyet’te kendi zamanında kendi geleneğinden doğal bir biçimde gelişmediğinden Avrupa’da olumlu ve canlandırıcı olan İslam dünyasında yalnızca yabancı ve ilişkisiz kalabiliyordu. Kültür köklerinin kesilmesi, insanlarda zihin karışıklığı ve yitmiştik duygusu yarattı. Kimi Müslüman yenilikçiler, İslamiyet’e zorunlu olarak küçük bir rol biçerek ilerleme davasını hızlandırmaya uğraştılar. Sonuçları hiç de umdukları gibi olmadı. Osmanlı imparatorluğu’nun 1917’de yenilmesinden sonra ortaya çıkan Türkiye’nin yeni ulus devletinde, daha sonra Kemal Atatürk denilen Mustafa Kemal (1881-1938), ülkesini Batılı bir ulus haline getirmeye çalıştı: Dini yalnızca kişisel bir konu haline getirip, İslamiyet’in devletle olan ilişkisini kesti. Sufi tarikatlar dağıtıldı ve yeraltına kaydılar; medreseler kapatıldı ve ulemanın resmi eğitimine son verildi. Bu laikleşme politikası, dinsel sınıfların ortada görünmelerini azaltan ve ayrıca halkı Batılı bir üniforma içine girmeye zorlamak için psikolojik bir girişim olan fesin yasaklanmasında simgesini buldu.

Freud, herhangi, bir dinsel baskı uygulamasının yalnızca zararlı olabileceğini ustalıkla görmüştü. Cinsellik gibi, din de yaşamı her düzlemde etkileyen bir insan gereksinimidir. Baskı altına alınmışsa, sonuçları herhangi sert cinsel baskı kadar patlayıcı ve zarar verici olabilir. Dinsel baskı aşırı tutuculuğu doğurabilir, aynı, teizmin yetersiz biçimlerinin Tanrıyı reddedişe yol açabileceği gibi. Türkiye’de, medreselerin kapatılması kaçınılmaz biçimde ulemanın otoritesinin çökmesine neden oldu. Bu, İslam’daki en eğitimli, ılımlı ve sağduyulu unsur çökerken, yeraltı Sufizminin en aşırı biçimi din adına kalan tek anlayış oldu.

Diğer yenilikçiler zora dayanan baskının yanıt olmadığından emindiler. İslam öteki uygarlıklarla ilişki kurmakta her zaman başarılı olmuştu ve toplumlarında derinlemesine ve kalıcı yenilik için elinin gerekli olduğuna inanıyorlardı. Yirminci yüzyılın başında neredeyse her Müslüman aydını ateşli bir Batı hayranıydı.

Yenilikçilerin hepsinin entelektüel eğilimleri vardı ve bunun yanında İslami mistisizmin bazı biçimleriyle hemen hepsi ilişki içindeydi. Sufizm ve işrakıyyenin daha yaratıcı ve imgelemci biçimleri önceki buhran dönemlerinde Müslümanlara yardım etmişlerdi ve yeniden buna yöneldiler. Tanrı deneyimi bir engel olarak değil, çağdaşlığa geçişi hızlandıracak, derinlemesine dönüşüm için bir güç olarak görüldü. Böylelikle iranlı yenilikçi Cemaleddin el-Afgani (1839-89) çağdaşlığın tutkulu bir savunucusuyken, ayın zamanda Suhreverdi’nin işraki mistisizminin de ustasıydı. Yenilik gerekli olmakla birlikte, esas olan dindi. Afgani, mümin, tutkulu bir teist bile olsa, tek kitabı Maddecilerin Çürütümü’nde Tanrıdan çok az söz edilir. Batının akla değer verdiğini ve İslam ve Doğuluları mantıksız kabul ettiğini bildiğinden, Afgani İslam’ı insafsız akıl kültüyle tanınmış bir inanç olarak tanımlamaya çalıştı. İslam tanımını Batılı ülkü olarak algılanana uygun biçimde yapmak, kısa süre sonra fazlasıyla yıkıcı olacak olan Müslüman dünyasında yeni bir güven eksikliğini gösterir.

Afgani’nin Mısırlı müridi Muhammed Abduh’un (1894-1905) yaklaşımı farklıydı. Günümüz Müslümanlarından Şiiliğin en radikal mistik mezheplerinden bazıları, Dürzi ya da Aleviler, modern bilimle özellikle ilgilenirler, İslam dünyasında batı politikalarına ilişkin ciddi kuşkular vardır ama çok azı Batı bilimiyle kendi Tanrı inançlarını uzlaştırmayı bir sorun olarak görür.

Her yenilikçi gibi, Abduh inancının köklerine dönmeyi istiyordu. Bunun için Peygamberin ruhuna ve ilk Doğru yolu göstermiş dört Halifeye (raşidun) dönmeyi savundu. Bu çağdaşlığın aşırı tutucu bir reddini gerektiriyordu yine de. Abduh Müslümanların çağdaş dünyada yerlerini almaları için bilim, teknoloji ve laik felsefe çalışmaları gerektiğinde ısrar ediyordu. Şer’i Hukuk Müslümanların gerek duydukları entelektüel özgürlüğü kazanabilmeleri için yenilenmeliydi. İnsanlık tarihinde ilk kez Kuran’da akıl ve dinin yan yana yürüdüğünü kanıt göstererek, Afgani gibi, İslam’ı akılcı bir din olarak göstermeye çalıştı. Hadisi aktardı: “Tanrının yarattıklarını düşün, ama zatını değil, yoksa mahvolursun.” Gizle örtülü olan Tanrının asıl varlığım akıl kavrayamaz. Kabul edebileceğimizin hepsi Tanrının başka hiçbir varlığa benzemediğidir. Teologların uğraştığı bütün öteki sorular önemsizdir ve Kur’an tarafından zann diye saf dışı edilmişlerdir.

Hindistan’da öncü yenilikçi Sir Muhammed İkbal’di (1876-1938):Hindular için Gandi ne ise Hindistan’ın Müslümanları için ikbal oydu. Aslında bir mütefekkirdi -Sufi ve Urdu şairi- ancak Batılı bir eğitim almış ve felsefe doktorası da yapmıştı. İkbal, şiir ve felsefe aracılığıyla İslami ilkelerin yaratıcı yapılanması yoluyla halkının sıkıntısını gidermeye girişti.

Nietzsche gibi Batılı filozoflardan, ikbal bireyciliğin önemini özümsemişti. Tüm evren bireyin en yüce biçimi olan ve insanların ‘Tanrı’ dediği bir Mutlak’ın temsiliydi. Kendi tekil yapılarını anlamak için, her insan daha fazla Tanrı gibi olmalıydı. Bunun anlamı, herkesin daha bireysel, daha yaratıcı olması ve bu yaratıcılığını eyleme dökmesi demekti. Müslüman içtihad ilkesi onları yeni düşünceleri kabul etme yolunda cesaretlendirmeliydi: Kuran’ın kendisi sürekli gözden geçirmeyi ve kendi kendini incelemeyi emrediyordu. Afgani ve Abduh gibi, ikbal de, ilerlemenin anahtarı olan bu deneysel tutumun İslam’da ortaya çıktığını ve ortaçağ sırasında Müslüman bilim ve matematiği yoluyla Batıya geçtiğini göstermeye çalıştı.

Ne yazık ki bireycilik, kendi başına bir amaç haline geldiğinden, Batıda putperestliğin yeni bir biçimi olmuştu, insanlar bütün hakiki bireyselliğin Tanrıdan çıktığım unutmuşlardı. Bireyin dehası dizginleri hepten bırakılırsa tehlikeli işlerde kullanılabilirdi: Kendilerinin Tanrılar gibi olduklarını sanan bir Üstinsan soyu, Nietzsche’nin tasarladığı gibi, korkutucu bir manzaraydı: insanların zamana bağlı kaprislerini ve kavramlarını aşan bir normun çerçevesine gereksinimleri vardı. Ülkünün Batılı çürümesine karşı gerçek bireycilik yapısını desteklemek İslam’ın göreviydi. Onların, yaradılışın sonu ve kendi kendinin varoluş amacı olan Sufi ülküleri Kamil-insan vardı. Kendisini en yüce olarak gören ve ayaktakımından nefret eden Üst-insan‘dan farklı olarak, Kamil-insan Mutlak’ı tam olarak anlaması ve halk kitlesini kendisiyle beraber sürüklemesiyle tanımlanmıştı. Herkes sonunda Tanrıdaki kusursuz bireyselliğe kavuşacaktı.

Batının bakış açısı umutsuzca önem kazanmıştır. Hüseyin gibi insanlar dini ve Tanrı merkeziyetini anlamışlar ancak çağdaş dünyayla ilişkilerini yitirmişlerdi. Çağcıllıkla ilişkide olan insanlar Tanrı duygularını yitirmişlerdi. Bu kararsızlıktan, modern tutuculuk olarak tanımlanan, Tanrıdan el çekme olan, siyasi eylemcilik çıkar.

Avrupa Yahudileri de inançlarına yapılan saldırgan eleştiriden etkilenmişlerdi. Almanya’da, Yahudi filozoflar ‘Yahudilik Bilimi’ adım verdikleri, Yahudiliğe yüklenen kölece, yabancılaştırıcı bir inanç olduğu suçlamalarına karşı Hegelci terimlerle yeniden yazılmış bir Yahudi tarihi geliştirdiler. İsrail tarihinin bu yeniden yorumu girişiminde bulunanların ilki Solomon Formstecher’di (1808-89). Tin Dini (1841) adlı kitabında, Tanrıyı bütün şeylerde bulunan bir Tin dünyası olarak tanımladı. Yahudilik geliştirilmiş bir Tanrısal kavramına erişen ilk din oldu ve kısa sürede gerçekten tinsel bir dinin neye benzediğini tüm dün yaya .gösterdi.

ilkel, pagan dinin Tanrıyla doğayı özdeşleştirdiğini ileri sürdü Formstecher. Bu kendiliğinden, düşünce ürünü olmayan dönem insan soyunun çocukluğunu anlatıyordu, insanlar kendi bilinçlerine daha fazla erdikleri zaman, tanrı kavramının daha incelikli aşamalarına varmaya hazır oluyorlardı. Bu ‘Tanrı’ veya ‘Tin’in doğa sınırları içinde değil, onun üstünde ve ötesinde varolduğunun farkına varmaya başladılar. Bu yeni tanrı kavramına erişen peygamberler bir ahlak dinini vaaz ettiler. Başlangıçta vahiylerinin kendileri dışında bir güçten geldiğine inanıyorlardı, ancak büsbütün dıştan gelen bir Tanrıya bağlı değil, kendi Tinle dolu doğalarından esinlendiklerini giderek anladılar. Yahudiler bu ahlaki Tanrı kavramına ulaşan ilk insanlardı. Sürgünde geçen uzun yılları ve Tapınaklarını yitirmeleri onları dıştan gelen destek ve idarelerden soğutmuştu. Böylelikle, Tanrıya serbestçe yaklaşmalarını sağlayan daha yüksek bir dinsel bilinç türüne eriştiler. Hegel ya da Kant’ın ileri sürdüğü gibi, ne tefekküre dalan papazlara bağlıydılar ne de yabancı bir Yasayla korkutulmuşlardı. Bunların yerine Tanrıyı kendi zihinleri ve bireysellikleri aracılığıyla bulmayı öğrenmişlerdi.

Müslüman yenilikçiler gibi, Yahudilik Bilimi temsilcileri de tam bir akılcı inanç olarak dinletinin şimdiki halinden endişe duyuyorlardı. Sabetay Sevi fiyaskosundan ve Hasidizmin yükselişinden sonra bir utanç haline gelen Kabbala’dan kurtulmakta özellikle istekliydiler. Sonuç olarak, 1842’de Yahudilerin Dinsel Felsefesi’ ni yayımlayan Samuel Hirsch, Yahudiliğin mistik boyutunu görmezlikten gelen ve özgürlük düşüncesine odaklanan ahlaki ve akılcı bir Tanrı tarihi sunan bir İsrail tarihi yazdı, insan ‘ben’ diyebilme yeteneğiyle tanımlanırdı. Bu kendini bilme ayrılamaz kişisel özgürlüğü gösteriyordu. Pagan dini bu özerkliği yeşertemezdi, çünkü insanlık gelişiminin ilk aşamalarından bu yana kendini bilme armağanı yukarıdan verilir gibiydi. Paganlar kişisel özgürlüklerinin kaynağını doğada bulmuşlardı ve kimi kusurlarının kaçınılmaz olduğuna inanıyorlardı. Tanrı, Evrenin Efendisi, bu içsel özgürlüğe varmanıza yardım etmek için dünyayı düzenledi ve her birey bu amaca ulaşmak için başka hiç kimse tarafından değil, fakat Tanrı tarafından eğitilir. Yahudilik, Yahudi olmayanların sandıkları gibi kölece bir inanç değildi.

Nachman Krochmal (1785-1840), Yahudilerin başarılarının Tanrıya körü körüne bir bağlılığın değil, fakat ortak bilinç çalışmalarının sonucu olduğunu ileri sürdü. Din ve felsefe arasındaki tek fark, Hegel’in belirtmiş olduğu gibi, dinin temsili bir dil kullanırken ötekinin kendini kavramlarla açıklamasıydı.

Özgürleşmeyle gelen yeni güven, 1881’de Çar II. Nicholas’ın idaresi altındaki Doğu Avrupa ve Rusya’da zalimce bir anti-semitizmin baş göstermesiyle ağır bir darbe yedi.

Hermann Cohen (1842-1918) hali Kant ve Hegel’in metafizik anti-semitizmiyle uğraşır görünüyordu. Yahudiliğin kölece bir inanç olduğu suçlamalarıyla uğraştı Cohen, Tanrının gökten, boyun eğilmesini emreden bir dış gerçeklik olduğunu reddetti. Tanrı yalnızca insan zihninde biçimlendirilmiş bir düşünce, ahlaksal ülkünün bir simgesiydi.

Bunlar, onu çağdaşlarından ayıran büsbütün farklı bir Musevilik anlayışı geliştirmiş Franz Rosenzweig’in (1886 1929) onaylamadığı düşüncelerdi. Zalim bir Tanrıya bir köleye yakışır, aşağılık bir bağımlılığı özendiren Tevrat geleneğini tutkuyla reddetti Rosenzweig. Engin iman kalabalığında korkmuş, yitik ve yalnızız her birimiz. Bu bilinmezlik ve korkudan tek kurtuluşumuz, Tanrının bize dönmesidir. Tanrı bizim bireyselliğimizi azaltmaz, bu nedenle, tam kendi bilincine erişmemizi sağlar.

insanbiçimci herhangi bir yolla Tanrıyla buluşmak bizler için olanaksızdır. Tanrı varlığın Temelidir, kendi varlığımıza bağlı olduğundan bize benzer bir başka kişiymiş gibi onunla konuşamayız. Tanrıyı tanımlayan bir sözcük veya düşünce yoktur.

1882′ de, Rusya’daki ilk Yahudi kıyımından sonraki yıl, bir grup Yahudi Filistin’e yerleşmek üzere Doğu Avrupa’dan ayrıldı. Kendi ülkeleri olana değin Yahudilerin eksik ve yabancılaşmış insanlar olarak kalacaklarına inanmışlardı. Tarihteki olaylar Siyonistleri kendi dinlerinin ve Tanrılarının işe yaramadığına inandırdığından cüretli laik bir hareket olarak Sion’a (Kudüs’ün antik adı) dönüş özlemi başladı. Rusya ve Doğu Avrupa’da, Siyonizm, Karl Marx’ın kuramlarını uygulamaya koyan devrimci sosyalizmin bir yan çalışmasıydı. Yahudi devrimciler yoldaşlarının Çar kadar anti-semitik olduklarını fark etmişlerdi ve komünist bir rejimde yazgılarının düzelmeyeceğinden korkuyorlardı: Olaylar yanılmadıklarım gösterdi. David Ben Gurion (1886-1973) gibi ateşli genç sosyalistler bavullarını toplayıp Filistin’e yelken açtılar; Yahudi olmayanlar için ışık olabilecek örnek bir toplum yaratmaya ve sosyalist mutluluk döneminin habercisi olmaya kararlıydılar. Diğerlerinin bu Marksist düşlere zamanları yoktu. Karizmatik AvusturyalI Theodor Herzl (1860-1904)yeni Yahudi macerasını bir sömürge girişimi olarak gördü: Avrupa emperyal güçlerinin birinin kanatları altındaki Yahudi devleti İslam çölündeki ilerlemenin öncü kolu olacaktı.

Kabul edilmiş laikliğine karşın, Siyonizm kendini içgüdüsel olarak geleneksel dinsel terminoloji içinde açıkladı; aslında Tanrısız bir dindi. Eski kurtuluş, hac ve yeniden doğuş temalarından ilham alıyordu, geleceğe ilişkin olarak vecd ve mistik umurlarla doluydu. Siyonistler kurtulan özün bir belirtisi olarak kendilerine yeni adlar verme uygulamasını bile benimsemişlerdi. Siyonistler eski dinsel yönetmelerini tersine çevirmişlerdi. Aşkın bir Tanrıya yönelmek yerine, Yahudiler kendilerini yeryüzünde gerçekleştirmenin arayışı içindeydiler, ibranice hagshamah terimi (sözlük anlamı, somutlaştırmak) Tanrıya fiziksel veya insani özellikler atfetme huyu anlamı yüklenerek ortaçağ Yahudi felsefesinde olumsuz bir terim haline gelmişti. Siyonizmde, hagshamah yerine getirme, günlük dünya içinde İsrail’in umutlarını gerçekleştirme anlamına geldi. Kutsallık artık cennette bulunmuyordu: Filistin kelimenin tam anlamıyla ‘kutsal’ bir topraktı.

Siyonistlerin Araplarca ihmal edildiğini iddia ettikleri toprağı işlemekle, Yahudiler onu kendileri için kazanacaklar ve aynı zamanda, kendilerini sürgünün yabancılığından kurtaracaklardı.

Sosyalist Siyonistler çığır açan hareketlerine Emeğin Zaferi adını verdiler: kibbutizm’leri, ortaklaşa yaşadıkları ve kendi kurtuluşları için çalıştıkları laik manastırlar haline geldi. Çalışmaları laik bir ibadetti. Artık Siyonistin Tanrıya gereksinimleri yoktur; kendisi yaratıcıdır.

Kutsal Topraklara bağlılık günümüz Yahudi köktencilik putperestliğini doğurdu. Tarihsel İslam’a bağlılık Müslüman dünyasında benzer bir tutuculuğa yardım etti. Hem Yahudiler hem Müslümanlar karanlık bir dünyada anlam bulmaya çabaladırlar. Tarihin Tanrısı onları başarısızlığa uğratmış gibidir. Siyonistler insanlarının sonunda yok edeceği korkularında haklı çıktılar. Çoğu Yahudi için, Nazilerin yaptığı Yahudi katliamından sonra geleneksel Tanrı düşüncesi olanaksız hale geldi.

Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrıyı kabul edilemez kılabilir demişti, ancak insanlık dışı hareketlere yabancı olmayan o bile, böyle koşullar içinde bir çocuğun ölümünü düşünmemişti. Çoğu Yahudi, kendini tarihte gösteren Kitabı Mukaddes Tanrısına ilişkin, VVeisel’le aynı şeyi söylerler, o Auschvvitz’de ölmüştür. Kişilik sahibi, bizden biri gibi bir tanrı düşüncesi, güçlüklerle doludur. Bu Tanrının gücü her şeye yetiyorsa, Nazilerin yaptığı Yahudi katliamını engelleyebilirdi. Bunu durduramamışsa, kudretsiz ve yararsızdır; bunu durdurabilecekken yapmamayı yeğlediyse, bir canavardır. Nazilerin yaptığı Yahudi katliamının geleneksel teolojiye son verdiğine inanan tek halk Yahudiler değildir.

11 Tanrının Geleceği Var mı?

Ateistlik, artık birkaç entelektüel öncünün zahmet çekerek kazandığı bir ideoloji değil, yaygın bir durum. Geçmişte ateizm her zaman belirli bir Tanrı düşüncesinden çıkardı ama şimdi tektanrıcılıkla temelsiz ilişkisini yitirmiş ve laikleştirilmiş bir toplumda yaşama deneyimine otomatik bir karşılık haline gelmiş gibidir.

Jean Paul Sartre (1905-80) insan bilincinde Tanrının her zaman bulunduğu, tanrı biçimli boşluktan söz etti. Bununla birlikte, Tanrı varsa bile, Tanrı düşüncesi özgürlüğümüzü reddettiğine göre, onu reddetmek gerektiğinde ısrar etti. Geleneksel din bize tam insan olmak için insanlığın Tanrı düşüncesine boyun eğmesi gerektiğini söyler. Oysa, biz insanlığı özgürlüğün bulduğu beden olarak görmeliyiz. Maurice Merleau Ponty (1908-61), merak duyumuzu artırmak yerine Tanrının aslında onu reddettiğini ileri sürdü. Çünkü Tanrı tam bir kusursuzluğu simgeler, bizim yapabileceğimiz ya da kazanacağımız bir şey kalmamıştır. Albert Camus (1913-60) kahramanca bir ateistliği önerdi, insanlar, insanlığa duydukları arzuyu dışarı boşaltabilmek için cüretle Tanrıyı reddetmeliydiler. Tutkulu ve bağlayıcı bir ateistlik usandırıcı ve yetersiz bir tektanrıcılıktan daha dinsel olabilir.

1950’lerde, A. J. Ayer (1910-91)   Tanrının olup olmadığını değil, Tanrı düşüncesinin bir anlamı olup olmadığını sormuştu. Nasıl doğrulanabildiğini veya yanlış olduğunun gösterilebildiğini göremezsek bir ifadenin anlamsız olduğunu ileri sürdü. Ayer’in dediği gibi: “Teizm çok karmaşıktır ve içinde ‘Tanrı’ geçen cümleler öyle tutarsız ve yanlışlanabilirlikten veya doğrulanabilirlikten öyle uzak görünüyor ki, inanç veya inançsızlıktan, güven veya güvensizlikten söz etmek mantıksal olarak olanaksızdır”‘. Ateizm, teizm kadar anlaşılmaz ve anlamsızdır. ‘Tanrı’ kavramında reddedilecek veya kuşkuya düşülecek bir şey yoktur.

Teolojinin yenilen doğmasından önce, tanrısal olana ilişkin tüm eski kavramlarımız ölmeliydi.

Kudretsiz bir Tanrı yararsızdır ve insan varoluşunun anlamı olamaz. Tanrı kavranılmaz olabilir, ama insanlar bu tanımlanamaz Tanrıya güvenme ve anlamsızlığın ortasında bile, bile, bir anlam yükleme hakkına sahiptirler.

İsviçreli teolog Kari Barth (1886-1968) dinsel deneyim üzerindeki vurgusuyla Schliermacher’in Liberal Protestanlığına karşı çıktı. Tanrıya ilişkin biçimlendirdiğimiz her doğal düşünce hatayla kuşatılmıştır, bu nedenle, böyle bir Tanrıya tapınmak putperestlikti.

Paul Tillich (1868-1965) geleneksel Batı tektanrıcılığının kişilik sahibi Tanrısının gitmesinin gerektiğinden emindi ancak insanoğlu için dinin gerekli olduğuna da inanıyordu. Derinde kök salmış bir endişe insanlık durumunun parçasıdır: bu nevrotik değildir çünkü kökü çıkarılamaz ve hiçbir terapi onu söküp atamaz. Gövdelerimizin yavaş yavaş ama kaçınılmaz biçimde çürüyüşlerini izlerken, yok olma dehşetinden ve yitmekten korkarız sürekli.

Evreni tamir edip duran bir Tanrı saçmaydı; insan özgürlüğü ve yaratıcılığıyla çatışan bir Tanrı zorbaydı. Eğer Tanrı kendi dünyasında bir kişilik, şenle ilgili bir ben, sonucundan ayrı bir neden olarak görülmüşse ‘o’ kendinde Varlık değil bir varlık olur. Her şeye gücü yeten, her şeyi bilen bir zorba, her şeyi ve herkesi idare ettikleri makinenin önemsiz dişlileri haline getiren dünyadaki diktatörlerden çok da farklı değildir. Böyle bir Tanrıyı reddeden bir ateistlik fazlasıyla haklıdır.

Bunun yerine biz bu kişilik sahibi Tanrının üzerinde bir Tanrı aramalıyız. Bu konuda yeni bir şey yok. Kitabı Mukaddes günlerinden beri, tektanrıcılar dua ettikleri Tanrının yapısındaki mantığa aykırılığın ayırdına varmışlardı, kişileştirilmiş Tanrının aslında kişisellik dışı kutsallıkla dengelendiğinin ayırdındaydılar. Her dua, söz söylemesi olanaksız biriyle konuşma girişimi olduğundan, bir çelişkiydi; istemeden önce onlara ihsanda bulunan ya da bulunmayan birinden ricada bulunmaktı; kendi benimizden başka ‘ben’ e daha yakın olan bir Tanrıya, kendinde Varlık olarak, ‘sen’ diyordu. Yüzyıllarca Tanrı simgeleri, ‘ilahi takdir’ veya ‘ölümsüzlük’insanların yaşamın dehşetine ve ölüm korkusuna dayanmalarını kolaylaştırmıştır, ama bu simgeler güçlerini yitirdikleri zaman korku ve kuşku kalmıştır. Bu korku ve endişeyi yaşayan insanlar, simgesel gücünü yitirmiş bir tektanrıcılığın gözden düşmüş Tanrısının üzerindeki Tanrıyı aramalıdırlar.

Diğerleri Tanrıyı zamanın siyasi meydan okuyuşuna uygun ve insanlar için daha kolay bulunur hale getirdiler. İran devrimiyle sonuçlanan yıllarda, genç laik felsefeci Dr. Ali Şeriati,eğitimli, orta sınıfın arasından çok büyük kalabalıkları peşinde sürükledi. Şeriati, Batılılaştırmanın Müslümanları kendi kültürel köklerine yabancılaştırdığına inanıyordu ve bu düzensizliği ortadan kaldırmak için Müslümanlar inançlarının eski simgelerini yeniden yorumlamalıydılar. Kendi kitabı Hac’da Şeriati, okurlarını Mekke’ye hacı olmaya götürüyordu, giderek, her bir hacının kendi imgelemine dayanarak dinamik bir Tanrı yaratması gerektiğini söylüyordu açıkça. Şeriati’nin eylemci inancı tehlikeliydi: Şah’ın gizli polisi kendisine işkence edip sınır dışı etti ve hatta 1977′ de Londra’da ölümünden onlar sorumlu olabilirler.

Martin Buber (1878-1965) tinsel süreç ve temel birlik için mücadele anlamında aynı derecede dinamik bir Musevilik görüşüne sahipti. Tanrı ne yapmamızı istediğini asla söylemediğinden, özgürlüğümüzü veya yaratıcılığımızı tehlikeye atmayan, Tanrıyla sonsuz bir konuşmaydı yaşam. Bir Kantçı olarak, Buber’in, yabancılaştırıcı bulduğu Tevrat’a ayıracak zamanı yoktu: Tanrı kanun yapıcısı değildi!

Tanrının varlığını mantıksal olarak kanıtlamaya çalışmanın gereği yoktu. Akılcılık ve kavramlarla yapılacak bir şeyin olmadığı hazır bir korkudan ötürü Tanrıya inanç doğmuştu. Kitabı Mukaddes kutsallık duygusuna boyun eğecekse, şiir gibi mecazen okunmalıdır.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ateist filozoflar da Tanrı düşüncesinden etkilenmişlerdir. Varlık ve Zaman’da (1927) Martin Heidegger (1899-1976) Varlık’ı O’nun Hıristiyan anlayışındaki ‘Tanrı’ olduğunu yalanlamasına karşın, Tillich’le oldukça benzer bir biçimde algıladı: o belirli varlıklardan farklıydı ve düşüncenin normal kategorilerinden ayrılıyordu. Ahlaki değeri Nazi rejimiyle bağlantısından dolayı yalan çıkmışsa da Heidegger’in çalışması kimi Hıristiyanlara esin kaynağı olmuştur.

Marksist filozof Ernst Bloch (1884-1977) Tanrı düşüncesini insanlık için doğal buldu, insan yaşamının bütünü geleceğe yönelmişti: Yaşamlarımızı eksik ve tamamlanmamış olarak yaşarız. Hayvanların tersine, asla yetinmeyip hep daha çok isteriz. Bu, yaşamımızın her noktasında kendimizi aşmak ve bir sonraki aşamaya geçmek zorunda olduğumuzdan bizi düşünmeye ve gelişmeye iter: bebek emeklemek zorundadır, yeni yürüyen yetersizliklerinin üstesinden gelmek ve çocuk olmak zorundadır ve benzeri. Tüm düşlerimiz ve isteklerimiz ileriye, sonra gelene yönelir. Felsefe bile, henüz olmayanın, bilinmeyenin deneyimi olan, merakla başlar. Sosyalizm de bir ütopya için ileriye bakar ancak, inancın Marksist reddine karşın, umudun olduğu yerde din de vardır. Feurbach gibi, Bloch da Tanrıyı henüz gerçekleşmemiş insan ülküsü olarak gördü, ama bunu yabancılaşma olarak görmek yerine insanlık durumu için elzem buldu.

Max Horkheimer’de (1895-1973), Frankfurt Okulu’nun Alman toplum kuramcısı, Tanrıyı bir bakıma peygamberleri anımsatan önemli bir ülkü olarak gördü. O’nun varolup olmadığı ya da ona inanıp inanamamak gereksizdir. Din esas olarak bir Tanrı var diye içte duymaktır. En baş düşlerimizden biri adalet özlemidir. Hepimiz dünyanın haksızlığının son sözcük olmayacağını umuyoruz.

Geleneklere uygun dinsel inançları olmayan insanların, Tanrı tarihinde keşfettiğimiz merkezi temalara dönüp onlara sarılmaları, bu düşüncenin çoğumuzun varsaydığı kadar yabancı olmadığını gösterir. Bununla birlikte yirminci yüzyılın ikinci yarısında, bizim daha büyük bir uyarlamamız gibi davranan kişilik sahibi Tanrı düşüncesinden uzaklaşma hareketi yaşandı. Kuran Allah’ı, en başından Yahudi-Hıristiyan geleneğinden daha az kişisel terimlerle ifade eder. Teslis ve mitoloji ve mistik dizgelerin simgeciliği gibi öğretiler, hepsi, Tanrının kişiliğin ötesinde olduğunu söylemeye çalışmışlardı. Cambridge, Emmanuel College’in dekanı Don Cupitt de ‘ateist papaz’ diye adlandırılmıştı: O, teizmin geleneğe uygun Tanrısını kabul edilemez bulur ve dinsel deneyimi teolojinin önüne koyan, Hıristiyan Budacılığının bir biçimini önerir. Yine de Tanrı gerçekten var olmamıştır ve ‘dışarıda’ Hiçlik vardır düşüncesi yeni değildir.

1970’lerden ben yeni gelişmelerin en belirgin niteliklerinden bir tanesi, Tanrının üç dinini de içeren, en büyük dünya dinlerinde genellikle ‘kökten dincilik’ dediğimiz bir sofuluk türünün ortaya çıkmasıdır. Oldukça politik bir ruhanilikle yaklaşımı sözlü anlamlara dayalı ve hoşgörüsüzdür. Maurice Cerullo gibi diğer Evangelistler, Hz. İsa’nın söylediklerini sözcüğü sözcüğüne alan sahici inancın önemli bir belirtisinin mucizeler olduğuna inanıyorlardı. Müslüman dünyasında da, Batıda fazlaca dillendirilmiş, benzer gelişmeler olmuştur. Sütün biçimleriyle kökten dincilik şiddete dayalı bir inançtır.

Hıristiyan ‘Aile Değerleri’, İslam’ veya ‘Kutsal Toprak’ gibi insani, tarihsel olguları dinsel bağlılık odakları yapmak putperestliğin yeni bir biçimidir.

On sekizinci yüzyıl boyunca, teistler geleneksel Batı Hıristiyanlığını büyük oranda reddettiler çünkü açık bir biçimde zalim ve hoşgörüsüz bir hale gelmişti. Aynısı bugün için de geçerlidir. Kökten dinci olmayan, geleneksel müminler çoğunlukla onların saldırgan dürüstlüklerini paylaşırlar. Tanrıyı, Tanrının kendisine yükledikleri kendi sevgi ve nefretlerini dayandırmak için kullanırlar. Bununla kutsal ibadetlere titizlikle katılan Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar farklı etnik ve ideolojik topluluklara iftira ederek, dinlerinin temel doğrularından birini inkar etmiş olurlar.

Tanrı ayrıca değersiz bir her derde deva, sıradan yaşama bir seçenek ve hoşgörülü fantezi nesnesi olarak kullanılabilir. Tanrı düşüncesi sıkça, halkın afyonu olarak kullanılmıştır. Aslında, ‘Tanrı’ insanların bu dünya üzerinde yoğunlaşmalarına ve hoş olmayan gerçeklikle karşılaşmalarına yardımcı olmak için kullanıldı.

Hem Musevilikte hem de İslam’da can alıcı önemi olan tektanrıcılığın, İsraillilerin kişisel sorumluluğu da geliştirmiş oldukları Babil’e sürgün sırasında kök salmış olması rastlantı değildir. Hahamların her yede hazır bir Tanrı düşüncesini insan kişiliğinin dokunulmaz hakları anlayışını geliştirmekte Yahudilere yardım etmesi için kullandıklarını gördük.

Kölece boyun eğiş isteyen bir Tanrıdan kurtulmayı öğütleyen ateistler, Tanrının yetersiz ama ne yazık ki bildik imgesine karşı çıkmışlardı. Yine, bu fazlasıyla kişilik sahibi olan bir tanrı kavramına dayanıyordu. Tehditle, yurttaşlık itaati içinde halkı yıldırmak artık kabul edilebilir, hatta uygulanabilir değildir. Kanun yapıcı ve Yönetici olarak insanbiçimci Tanrı düşüncesi post modernliğin yapısına uygun değildir. insanlar, insan yaşamında bir yüce anlam ve değer bulmaya çalıştıklarında, zihinleri belli bir yönde işler gibi görünür. Bu biçimde davranmaya zorlanmazlar; bu insan doğası için doğal bir şey gibidir.

Felsefe deneyimi, Müslümanlar, Yahudiler ve daha sonra Batı Hıristiyanları arasındaki akılcılığın yeni kültüyle Tanrı inancı arasında bağlantı kurma girişimidir. Sonunda Müslümanlar ve Yahudiler felsefeden uzaklaşmışlardır. Onlar, akılcılığın, özellikle bilim, tıp ve matematik gibi deneysel çalışmalarda yararlı olduğunu, ancak kavramların ötesinde yer alan bir Tanrı tartışması için hiç uygun olmadığına karar verdiler.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem tek bir topluluğa özgü, yeni bir din kurduğuna inanmadı ve doğru yolu gösteren tüm inançların tek Tanrıdan geldiğini düşündü. Buna karşın dokuzuncu yüzyılda, ulema bunu göz ardı etmeye ve İslam kültünü tek sahici din olarak göstermeye başladı. Feylezoflar, başka bir yol aracılığıyla varmalarına karşın, daha eski evrenselci yaklaşıma döndüler.

1921’de İngiltere’yi ziyareti sırasında, Canterbury Başpiskoposu Einstein’a, göreliliğin teolojideki yansımalarının neler olduğunu sordu. Einstein şöyle karşılık verdi:“Hiçbir şey. Görelilik tamamen bilimsel bir konudur ve dinle hiçbir ilişkisi yoktur. Yaratıcı olarak Yehova’ya ilgi duyulması Babil’e sürgüne dek Yahudilikte görülmedi. Bu Yunan dünyasına yabancı bir kavramdı: ex nihilo yaratılış 341’deki İznik konsiline dek Hıristiyanlığın resmi öğretisi değildi. Ne ki, yaratılış Kuran’ın ana öğretisidir, Tanrıya ilişkin bütün söylemlerinde olduğu gibi, bu anlatılamaz bir hakikatin ‘mesel’i ya da bir ‘belirti’si (ayat) demektir. Yahudi ve Müslüman akılcılar bunu zorlu ve kuşkulu bir öğreti olarak gördüler ve çoğu reddetti. Sufiler ve Kabbalacılar Yunan yayılma benzetmesini yeğlediler.

Kişilik sahibi bir Tanrı düşüncesi günümüzde ahlaksal, entelektüel, bilimsel ve tinsel nedenlerden dolayı giderek daha kabul edilemez görünmektedir. Kabile, pagan günlerinden beri erkek olmuş, kişilik sahibi bir ilahla, cinsiyetinden dolayı, feministler de bağdaşamamışlardır. Filozofların Tanrısı şimdi geçersiz hale gelmiş bir akılcılığın sonucudur, bu nedenle onun varlığının geleneksel kanıtları artık işlevsizdir. Filozofların Tanrısının Aydınlanmanın teistleri tarafından geniş kabul görmesi, şimdiki ateizme atılan ilk adım olarak alınabilir.

Mistiklerin Tanrısı günümüz için olası bir seçenek gibi görünebilirdi. Mistikler Tanrının bir Diğer Varlık olmadığında uzun zaman ısrar etmişlerdir; Onun gerçekte hiç varolmadığını ve ona Hiçlik demenin daha doğru olduğunu iddia ederler. Bu Tanrı laik toplumumuzun ateist ruh durumuyla ve onun, Mutlak’ın yetersiz imgelerine duyduğu kuşkuyla uyumludur. Tanrıyı, bilimsel kanıt aracılığıyla gösterilebilen, nesnel bir Olgu olarak görmek yerine, mistikler onun varlık temelinde yaşanan öznel bir deneyim olduğunda ısrar ederler. Bu Tanrıya imgelem aracılığıyla yaklaşılabilir ve anlatılamaz gizem, güzellik ve yaşamın değerini açıklayan diğer büyük sanatsal simgelere benzer bir sanat biçemi türü olarak görülebilir. Mistikler kavramları aşan bu Gerçekliği açıklamak için müzik, dans, şiir, roman, öykü, resim, heykel ve mimariden yararlanırlar. Bütün sanatlar gibi, mistisizm de göz yumucu duygusallık ve yansıtmaya karşı bir koruma olmak üzere, zeki, disiplin ve özeleştiri gerektirir. Hem Sufiler hem de Kabbalacılar uzun zaman tanrının içinde dişi bir unsur ortaya çıkarmaya çalıştıklarından, mistiklerin Tanrısı feministleri bile memnun edebilmiştir.

Geri adım atmalar vardır yine de. Sabetay Sevi bozgunu ve günümüz Sufiliğinin gerileyişinden sonra mistisizm çoğu Yahudi ve Müslüman tarafından kuşkuyla karşılanmıştır. Batıda mistisizm hiçbir zaman ana dinsel akımın görüşü olmamıştır. Protestan ve Katolik yenilikçiler mistisizmi ya yasakladılar ya da dışladılar ve bilimsel Akıl çağı bu anlayış tarzını cesaretlendirmedi. 1960’lardan beri, mistisizme karşı, Yoga, meditasyon ve Budacılık hevesiyle açığa çıkmış yeni bir ilgi vardır ama bizim nesnel, deneyci düşünüşümüzle kolayca uyum sağlayacak bir yakınlaşma değildir bu. Mistiklerin Tanrısını kavramak kolay değildir. Bir ustayla uzun bir eğitimi ve çokça zaman harcamayı gerektirir. Mistik Tanrı olarak bilinen (çoğu adını anmayı reddeder) bu gerçeklik duygusunu kazanmak için çok sıkı çalışmak zorundadır. Hızlı zevklere, ayaküstü yemeğe ve anında iletişime alışmış toplumlar için çekiciliği yoktur. Mistiklerin Tanrısı hazır ve önceden paketlenmiş olarak gelmez. Bütün bir cemaate ellerini çırptıran ve dilleriyle konuşturan, halkı dinsel uyanışa teşvik eden bir vaiz tarafından yaratılmış hazır vecd kadar çabuk hissedilemez o.

Mistisizmin çoğunlukla anlaşılması güç bir öğreti olarak algılandığını gördük, bunun nedeni mistiklerin halk kitlelerini dışarıda bırakmak istemeleri değil, fakat bu doğruların yalnızca özel eğitimden sonra zihnin sezgisel bölümünce algılanabilmesidir.

İsrail peygamberleri kendi duygularını ve deneyimlerini Tanrıya yüklemeye başladıklarından beri, tektanrıcılar bir anlamda kendileri için bir Tanrı yaratmışlardır. Dinsel düşünceler geçerliliğini yitirdiklerinde, genellikle acı vermeden yok olurlar: Deneycilik çağında insanın Tanrı tasarımı artık işimize yaramıyorsa, atılacaktır. Yine de geçmişte insanlar, cinsellik için bir odak olacak yeni simgeleri her zaman yarattılar, insanlar merak duygularını ve yaşamın kutsal anlamını beslemek için kendi kendilerine her zaman bir inanç yaratmışlardır. Tam da çağdaş yaşamın nitelikleri olan amaçsızlık, yabancılaşma, anomie ve şiddet, onların ‘Tanrı’ veya herhangi bir şeyi -ne olduğu çok önemli değil- düşünerek bir inanç yaratamadıkları şu anı işaret eder gibidir; çoğu insan ümitsizliğe düşmüştür.

İNSANLAR BOŞLUĞA VE YALNIZLIĞA DAYANAMAZLAR; YENİ BİR ANLAM ODAĞI YARATMAKLA BOŞLUĞU DOLDURACAKLARDIR.

****************************************************

Not: Kâfirûn Suresi ne güzel cevap veriyor.
İhramcızâde İsmail Hakkı

Bismillahirrahmanirrahim.
Kul yâ eyyühelkâfirûn. Lâ abüdü mâ tabüdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ abüd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ abüd. Leküm dînüküm veliye dîn.
Anlamı
Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adı ile.
De ki: Ey kâfirler, Sizin taptıklarınıza ben tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

****************************

THE HİSTORY OF THE DEVİL/ Şeytanın Tarihi (2009)

DEMONOLOJİ VE PAGAN DİNİNİN KALINTILARI ÜZERİNE


Demonolojinin kökeni.

[Donuk varlıklardan yansıyan veya şeffaf varlıklardan geçerken kırılan, tek bir düz çizgi veya çok sayıda çizgi halinde, parlak cisimlerin görme organlarında bıraktığı izlenim, Tanrı’nın görme organları verdiği canlılarda, izlenimin kaynaklandığı nesnenin bir tasavvurunu yaratır; buna görme denilir; ve salt bir tasavvur olarak değil, bizim dışımızdaki varlığın kendisi gibi görünür; tıpkı, bir kişi gözüne kuvvetle bastırdığında, gözünün önünde ve onun dışında, kendisinden başka hiç kimsenin algılamadığı bir ışık görünmesi gibi; çünkü gerçekte onun dışında böyle bir şey olmayıp, sadece iç organlarda, onun böyle düşünmesine neden olan, dışarıya doğru bir basınç yapan bir hareket vardır. Ona yol açan nesne ortadan kalktıktan sonra da devam eden bu basıncın neden olduğu harekete imge ve anı deriz; ve uykuda ve bazen hastalık veya şiddet nedeniyle organların büyük bir rahatsızlığında, bir düş deriz;

Görme duyusunun bu niteliği, geçmişte doğanın bilgisine sahip olduğunu iddia edenlerce asla anlaşılmamış olduğu; ve hele, doğanın bilgisi gibi, günlük işlerinden uzak şeyler üzerinde düşünmeyen kişilerce hiç anlaşılmadığı için; muhayyile ve algıdaki bu imgelerin, gerçekten bizim dışımızdaki şeyler olarak kavranmasından başka bir biçimde kavranması zordu: bunlardan bazıları, nereye ve nasıl bilinmeksizin yok olup gittikleri için, tamamen gayrimaddi, yani cisimsiz olarak veya maddesi olmayan varlıklar olarak; herhangi bir renkli veya biçimli varlığı olmayan renk ve biçim olarak düşünülür; ve istediklerinde bizim gözlerimize görünmek için bir kılık olarak havai bedenlere bürünebildiklerine inanılır; başkaları ise, bunların, varlıklar ve yaşayan yaratıklar olduklarına, fakat havadan veya daha ince ve eservari bir maddeden yapıldıklarına ve bu maddenin, göze göründüğü anda, yoğunlaştığına inanır. Fakat her iki durumda da, bunlar aynı şekilde adlandırılır, CİNLER (“DÆMONS”). Sanki hayalini gördükleri ölüler, kendi kafalarının içinde değil, havada veya cennette veya cehennemde yaşıyormuş gibi; ve fantazmalar değil, hortlaklarmış gibi; bu mantıkla insan, kendi hayaletini bir aynada, veya yıldızların hayaletlerini bir ırmakta gördüğünü söyleyebilir; veya güneşin bir ayak kadar olan görünüşünü, görünen bütün dünyayı aydınlatan o büyük güneşin cini veya hayaleti olarak adlandırabilir: ve bu şekilde, kendisine iyilik veya kötülük yapmak için bilinmeyen, yani, sınırsız bir güce sahip şeyler olarak bunlardan korkabilir; ve işte böylelikle, pagan devletlerin yöneticileri, kamusal barışı ve bunun için gerekli olan yurttaşların itaatini sağlamak için, (pagan dininin başlıca rahipleri olan şairlerin özellikle istihdam edildiği ve sayıldığı) DEMONOLO'yi kurarak ve cinlerden bazılarını, itaate teşvik için, iyi cinler ve bazılarını da, yasaların ihlaline karşı caydırıcı olsun diye, kötü cinler ilan ederek, insanların bu korkusunu düzenlemeye çalışmışlardır.

Eski insanların cinleri nelerdi.

Cinler adını verdikleri şeylerin ne tür şeyler olduğu, Greklerin en eski şairlerinden biri olan Hesiodos tarafından yazılmış olan, onların tanrılarının şeceresinde; ve diğer tarihlerde görülmektedir.

Bu inanış nasıl yayıldı.

Grekler, kolonileri ve fetihleri yoluyla, dillerini ve yazılarını Asya ya, Mısır’a ve İtalya’ya yaydılar; ve oralarda, bunun bir sonucu olarak, demonoloji’lerini  veya, Aziz Paulus’un deyişiyle (Timoteos'a Birinci Mektup IV. 1), iblisler hakkındaki fikirlerini de yaydılar. Bu yolla, bu fikirler, hem Yahudiye’nin hem de İskenderiye’nin, ve yaşadıkları diğer yerlerin Yahudilerine de bulaştı.

Bu inanış Yahudiler tarafından ne ölçüde kabul edildi.

Fakat onlar, cin kelimesini, Grekler gibi, hem iyi hem de kötü ruhlar için değil, sadece kötü ruhlar için kullandılar: ve iyi cinlere Tanrı’nın ruhu adını verdiler; ve onların, peygamber olmak için bedenlerine girdikleri kişilere saygı gösterdiler.

Özet olarak, bütün tuhaflıkları, eğer iyi ise, Tanrı’nın ruhuna atfettiler; ve eğer kötü ise, bir cin’e, fakat bir kakodaimona, bir kötü cin’i, yani bir iblis’e atfettiler.

Böylece, bizim çılgın veya deli dediğimiz; veya saralı insanları veya, anlamadıkları için, saçma olduğunu düşündükleri sözler eden insanları cinli, yani iblis tarafından ele geçirilmiş olarak adlandırdılar.

Kötü bir şöhret edinecek derecede pis bir kimse için de, onun pis bir ruha sahip olduğunu; sağır birisi için, onun sağır bir ruha sahip olduğunu; Vaftizci Yahya için (Matta XI. 18), onun oruç tutmasındaki özellik nedeniyle, içinde bir iblis olduğunu söylemişler; ve İsa için, sözlerini tutan bir kimsenin ebediyen ölüm görmeyeceğini (Yuhanna VIII. 52) söylediğinden ötürü, Şimdi biliyoruz ki sende bir iblis vardır; İbrahim öldü ve peygamberler de öldü diye konuşmuşlardır: ve yine, Onu öldürmeye gittiler (Yuhanna VII. 20) dediği için, kavim şöyle cevap vermiştir, Sende bir iblis var; seni öldürmeye kim gider?

Buradan açıkça görülüyor ki, Yahudiler fantazmalar hakkında aynı görüşlere sahiptiler; yani, bunların fantazmalar, beynin yarattığı putlar değil, muhayyileden bağımsız, gerçek şeyler olduklarına inanıyorlardı. ] sh: 468-470]

Melek nedir?

MELEK sözüyle, genel olarak, bir haberci; ve en fazla da, Tanrının bir habercisi anlatılmak istenir, Tanrının bir habercisi sözüyle ise, onun olağanüstü varlığını; yani, onun gücünün olağanüstü tezahürlerini, özellikle bir düş veya rüyet yoluyla bildiren herhangi bir şey anlaşılır.

Meleklerin yaratılışı hakkında, Kutsal Kitaplarda verilmiş hiçbir şey yoktur. Onların ruhlar oldukları sık sık tekrar edilir:fakat ruh sözüyle, hem Kutsal Kitap’ta ve halk arasında, hem de Yahudiler ve Paganlar arasında, bazen, hava, rüzgâr, canlı yaratıkların yaşamsal ruhları; ve bazen de, rüyalar ve rüyetler şeklinde muhayyilede doğan imgeler anlaşılır; ki bu imgeler, gerçek cisimler olmadıkları gibi, içinde yer aldıkları rüya veya rüyetten daha fazla sürmezler; bu görünüşler, gerçek cisimler olmayıp beynin arazlarından ibaret olsalar da, Tanrı iradesini bildirmek için doğaüstü yoldan onları yarattığında, haklı olarak, Tannnın habercileri, yani, onun melekleri olarak adlandırılırlar.

Paganlar, beynin imgelerini, kendi başlarına gerçekten var olan ve imgeleme dayanmayan şeyler olarak düşündüler; ve bunlardan, iyi ve kötü demonlarhakkındaki inançlarını oluşturdular; demonlar,gerçekten var gibi göründükleri için de, onlar tarafından cisimler olarak; ve onları elleriyle hissedemedikleri için, gayri maddi cisimler olarak adlandırıldı: aynı şekilde Yahudiler de, aynı temelde, Eski Ahit’te onları bu inanca mecbur eden hiçbir şey olmadığı halde, Sadukiler mezhebi dışında, Tanrı’nın bazen kendine hizmet için insanların imgeleminde yarattığı ve melekleri adını verdiği görünüşlerin, imgeleme bağlı olmayan, fakat Tanrı’nın kalıcı yaratıkları olan cisimler oldukları şeklinde bir inanca sahiptiler genelde. Bunlardan, kendilerine iyilik ettiklerine inandıklarını Tanrının melekleri olarak saydılar, onlara zarar vereceklerini düşündüklerine ise kötü melekler veya kötü ruhlar dediler; Python’un  ruhu, ve delilerin, çılgınların ve saralıların ruhları işte böyle idi: çünkü onlar, bu hastalıklarla malul olan kişileri, demoniak kabul ederlerdi.

Fakat, Eski Ahit’te meleklerin anıldığı yerleri düşünürsek, bunlardan çoğunda, melek kelimesinden anlaşılabilen tek şey, bir doğaüstü işin yapılmasında Tanrı’nın varlığını belirtmek üzere, imgelemde doğaüstü yoldan oluşmuş bir imgedir; ve dolayısıyla, ne olduklarının belirtilmediği diğer yerlerde de, bu kelime aynı biçimde anlaşılabilir..] sh: 297-299

[Grekler, deliliği, genellikle, Eumenides veya Furia’ların; ve bazen de Ceres, Phoibos ve diğer tanrıların işlerine bağlamışlar; insanlar fantazmalara o kadar çok şey atfettiler ki onları havada yaşayan varlıklar olarak tahayyül ettiler ve onları, genel olarak, ruhlar diye adlandırdılar. Bu konuda, Romalılar ve Yahudiler de, Grekler ile aynı inançtaydılar;

delilere, peygamber veya, ruhların iyi ya da kötü olduklarını düşünmelerine bağlı olarak, demoniacs dediler:
bazıları ise, delileri, hem peygamber hem de demoniacs olarak adlandırdı;
başka bazıları da, aynı kişiyi, hem demorıiac hem de deli olarak.

Ancak, paganlar için bu normaldir. Çünkü hastalıklar ve sağlık, kötülükler ve iyilikler ve pek çok doğal olaylar bu terimlerle nitelenir ve onlara cinler olarak tapındırdı. Öyle ki, cin (demon), bazen bir sıtma nöbeti bazen de bir iblis olarak anlaşılırdı. Ancak, Yahudilerde böyle bir inanışın olmaması bir ölçüde gariptir. Çünkü ne Musa ne de İbrahim, peygamberlik iddialarını, bir ruhun kendilerini ele geçirmiş olduğuna dayamadılar; onlar, iddialarını, Tanrı’nın sesinden veya bir hayal veya rüyadan aldılar: ayrıca, onların kanununda, böyle bir kendinden geçiş veya ruhlarca zapt ediliş olduğunu gösteren ahlaki veya törensel herhangi bir şey de yoktur: Tanrı’nın Musa üzerinde olan ruhtan aldığı ve yetmiş ihtiyarın üzerine koyduğu söylendiğinde (Sayılar, XI. 25), Tanrı’nm ruhu (yani Tanrı’nın özü) bölünmemiştir. Kutsal Kitaplar insandaki Tanrı Ruhu ile, o insanın ruhunun tanrısallığa eğilimli oluşunu kastederler. “Harun a giysiler yapmaları için bilgelik ruhuyla doldurduklarım (Çıkış, XXVIII. 3)29 ifadesiyle, onların içine, giysiler yapabilecek bir ruhun konulması değil, kendi ruhlarının bu tür bir işteki bilgeliği kastedilir.

Aynı anlamda, insan ruhu, kirli işler yaptığında, genellikle, kirli bir ruh olarak adlandırılır. Her zaman olmasa da, öyle tanımlanan iyilik veya kötülüğün olağanüstü ve önemli oluş sıklığında, diğer ruhlar da böyledir. Eski Ahit in diğer peygamberleri de, kendinden geçmişlik veya Tanrı’nın onların içinde konuşmuşluğu iddiasında bulunmamışlar; Tanrının, ses, hayal veya rüya yoluyla onlara hitab ettiğini söylemişlerdir sadece. Tanrının sözü, ruhun ele geçirilmesiyle (“possession”) değil, emirle iletiliyordu.

O halde, nasıl oldu da Yahudiler bu inanca düşebildiler?

Bütün insanlar için ortak olan bir nedenden başka bir neden düşünemiyorum. Yani, doğal nedenler arama merakının olmaması: ve mutluluğu duyuların kaba hazlarının edinilmesinde ve bunlara en kısa yoldan götüren şeylerde aramak. Çünkü, bir insanın kafasında herhangi bir olağandışı yetenek veya kusur görüp de bunun hangi nedenden ileri gelebileceğini düşünemeyenler, bunun doğal bir şey olabileceğine akıl erdiremezler ve onun doğaüstü bir şey olduğuna inanırlar; ve bu, o insanın içindeki Tanrı veya Şeytan’dan başka ne olabilir ki? işte bu yüzden denilmiştir ki, İsa (Markos, III. 21) insanlar tarafından kuşatıldığında, evdekiler onun deli olduğundan şüphe ettiler ve onu tutmaya davrandılar: fakat yazıcılar onda Beelzebub olduğunu ve cinleri bununla çıkardığını söylediler; sanki daha fazla deli olan birisi, daha az deli olan birisinden korkarmış gibi: ve (Yuhanna, X. 20) bazıları da, onda cin vardır, delidir derken, onu peygamber kabul edenler ise, bunlar cine tutulmuş bir adamın sözleri değildediler. Keza, Eski Ahit’te Yeşu’yu takdis etmeye gelen kişi (2. Krallar, IX. 11) bir peygamberdi; fakat onun etrafında bulunanlardan bazıları Yeşu’ya sordu, bu deli buraya neden gelmiş?

Yani, kısaca, her kim olağandışı bir şekilde davranırsa, Yahudiler onun iyi veya kötü bir cin tarafından ele geçirilmiş olduğuna inanırlardı; öbür uçta yanılıp, dolaylı ateizme çok yakın olan cinlere hiç inanmama noktasına kadar giden Sadukiler hariç; bunlar, diğerlerini o derece tahrik ettiler ki böyle insanları, delilerden ziyade cinliler olarak adlandırmaya ittiler onları..] sh: 68-69

 

Paganların saçma inanışları.

Görünmez güçlerin doğası hakkındaki inançlardan oluşan dinlerde, şurada veya burada paganlar tarafından bir tanrı veya şeytan olarak adlandırılmamış; veya şairleri tarafından şu veya bu ruhun harekete geçirdiği, mekân tuttuğu veya tutsak aldığı olarak hayal edilmemiş hiçbir şey yoktur. Dünyanın biçim almamış maddesi, Kaos adıyla anılan bir tanrıidi.

Gökyüzü, okyanus, gezegenler, ateş, yeryüzü, rüzgârlar hep tanrılardı. Erkekler, kadınlar, bir kuş, bir timsah, bir dana, bir köpek, bir yılan, bir soğan, bir pırasa tanrılaştırılırdı. Bunun yanısıra, paganlar hemen her yeri cinler dedikleri ruhlarla doldururlardı: ovaları Pan ile, ve Panisler veya Satyr’ler ile, ormanları Faun’lar ve Nymphalar ile; denizi Tritonlar ve başka Nymphalar ile; her akarsu ve pınarı aynı adda bir ruh ile ve Nymphalar ile, her evi Lares (tanıdıklar) her erkeği kendi Genius uyla, cehennemi ise Kharon, Kerberos ve Furialar olarak hayaletler ve ruhani görevliler ile; ve gece vakti, bütün yerleri larva, lemures, ölmüşlerin ruhları, ve daha çok sayıda periler ve umacılarla.

Ayrıca, zaman, gece, gündüz, barış, uyum, sevgi, rekabet, erdem, onur, sağlık, kir, ateş ve benzeri şeylere tanrısallık atfederler ve bunlar için tapınaklar inşa ederlerdi; sanki bu adların, kafaları üzerinde sallanan ve olması veya olmaması için dua etttikleri iyiliğin veya kötülüğün olmasını veya olmamasını sağlayacak ruhları varmış gibi, bunlara dua ederlerdi.

Ayrıca, kendi zekâlarını Musa’ların adıyla;
bilgisizliklerini Fortuna adıyla;
şehvetlerini Cupido adıyla;
öfkelerini Furia’ların adıyla;
edep yerlerini Priapos adıyla anarlar;
ve kirliliklerini Incubi ve Succubas’ye atfederlerdi:
o kadar ki bir şairin şiirinde bir kişi olarak takdim edebildiği ve bir tanrı veya bir şeytan haline çevirmediği hiçbir şey yoktu.

Paganların dinini kuranlar, dinin ikinci nedeni olan insanların nedenler hakkındaki bilgisizliğini ve dolayısıyla kendi iyi veya kötü talihlerini ilgisiz nedenlere bağlama eğilimlerini gözlemleyerek, bu bilgisizlik üzerine, ikinci nedenlerin bilgisi yerine, bir tür ikincil ve vekil tanrılar koymuşlardır; bereketin nedenini Venüs’e, sanatların nedenini Apollon’a; kurnazlık ve hileyi Merkür’e; fırtına ve kasırgaları Aiolos’a; ve diğer sonuçları ise diğer tanrılara bağlamışlardır; o kadar ki, paganlar arasında, mesleklerin çeşitliliği kadar çok sayıda tanrı vardı.

Doğal olarak insanların tanrılarına yönelik olarak kullanılmasını uygun buldukları ibadetlere, yani adaklar, dualar, şükranlar ve daha önce anılan diğerlerine, paganların aynı yasa koyucuları, hem resim hem heykel olarak bu tanrıların suretlerini eklediler; ki böylece cahiller, yani halkın çoğunluğu veya büyük kısmı, bu resim ve heykellerin kendilerini temsil etmek için yapıldığı tanrıların adeta gerçekten de bunların içinde yaşadıklarına inanarak, onların önünde daha büyük bir korkuyla dursunlar diye:ve bütün diğer insani kullanım alanlarından ayırdıkları toprakları, binaları ve görevlileri tahsis ettiler bu tanrılara; yani, tanrılarına, mağaralar, koruluklar, ormanlar, dağlar ve bütün adaları adadılar ve takdis ettiler; ve onlara, sadece bazen insan, bazen hayvan ve bazen de canavar biçimleri değil, ayrıca algılama, konuşma, cinsiyet, şehvet, üreme gibi insan ve hayvan melekeleri ve duyguları da atfettiler, ve bunu tanrıların türünü çoğaltmak için birini diğeriyle karıştırarak yapmakla kalmadılar;

aynı zamanda, Bakkhos, Herakles ve diğerleri gibi sadece gökyüzünde yaşayan melez tanrılar yaratmak için tanrıları insanlarla karıştırarak da yaptılar; ve, öfke, intikam, ve canlı varlıkların diğer duyguları ve bunlardan kaynaklanan sahtecilik, hırsızlık, zina, oğlancılık gibi hareketleri, ve bir kudret belirtisi veya bir haz nedeni olarak görülebilecek kötülükleri;

ve insanlar arasında, onura karşı olmaktan çok yasaya karşı olduğu kabul edilen bütün bu gibi fenalıkları da tanrılarına atfetmekten geri kalmadılar.

Son olarak, doğal bakımdan geçmiş deneyimlere dayanarak yapılan tahminlerden ibaret olan, doğa üstü olarak da tanrısal vahiy olan gelecek öndeyilerine ise, paganların dininin aynı kurucuları, kısmen uydurma deneyimler kısmen de uydurma vahiyler temelinde, sayısız miktarda diğer abes tanrısallık biçimleri eklediler; ve insanları, Delphoi, Delos, Ammon ve diğer ünlü kehanet ocaklarındaki rahiplerin çift anlamlı (çift anlamlı, çünkü kehanet konusu olay gerçekleşse de gerçekleşmese de haklı çıkılmak amaçlanıyordu) veya gizemli (çünkü bu gizem, kehanet ocağının, kükürtlü mağaralarda sık rastlanan o büyüleyici havasıyla sağlanıyordu) cevaplarından; bazen, belki de Nostradamus unkilere benzeyen (çünkü günümüze kadar gelmiş parçalar sonradan uydurulmuş gibidir) kehanetleri hakkında, Roma cumhuriyeti zamanında ünlü bazı kitaplar bulunan Sybillaların sayfalarından; bazen, tanrısal bir ruh tarafından ele geçirildiği düşünülen, ki buna coşku derlerdi, delilerin saçma konuşmalarından; ki bu falcılık türleri teomansi veya kehanet olarak kabul edilirdi; bazen, yıldız falcılığı denilen ve yasal astrolojinin saygın bir parçası olarak görülen, yıldızların doğum tarihlerindeki durumundan; bazen, hiss-i kabl-el vuku veya önsezi denilen kendi umutlarından ve korkularından; bazen, nekromansi, sihirbazlık veya büyücülük denilen fakat aslında gözboyacılık ve toplu hilekârlıktan başka birşey olmayan, ölülerle haberleştiklerini iddia eden cadıların sözlerinden; bazen, “augury” denilen, kuşların gelişigüzel uçuşu veya beslenmesinden; bazen, aruspicirıa denilen, kurban edilmiş bir hayvanın bağırsaklarından; bazen rüyalardan; bazen kuzgunların bağırışından veya kuşların ötüşünden; bazen metoposkopi denilen yüz çizgilerinden; veya, omina denilen, lastikli laflarla söylenen el fallarından; bazen, portenta ve ostenta dedikleri, güneş ve ay tutulmaları, kuyruklu yıldızlar, göktaşları, depremler, sel basmaları, acayip doğumlar gibi olağanüstü olaylardan (çünkü bu olayların, ileride olacak büyük bir felaketi haber verdikleri veya önceden bildirdiklerine inanırlardı): bazen de, haç ve kazık gibi, basbayağı kura; bir elekteki delikleri saymak;

Homeros ve Vergilius’taki dizeleri karıştırmak; ve bu türden sayısız diğer beyhude fikirler gibi, salt talihten geleceklerini okumalarının mümkün olduğuna inandırdılar,

Sonuç olarak , insanların, güvendikleri kişiler tarafından suhulet ve marifetle, korkuları ve cehaletleri istismar edilerek, herhangi bir şeye inandırılması bu kadar kolaydır.

Paganların dininin kurucularının amaçları.

Bu nedenle, tek amaçları halkı itaat ve barış içinde tutmak olan pagan devletlerinin ilk kurucuları ve yasa koyucuları, her yerde; ilkin, insanlarda, dinle ilgili olarak koydukları hükümlerin kendi icatlarından değil, bir tanrının veya başka bir ruhun buyruklarından kaynaklandığı; veya kendilerinin ölümlülerin üzerinde bir nitelikte oldukları inancını oluşturmaya gayret etmişlerdir, ki böylece koydukları yasaların daha kolayca kabul edilebilmesini amaçlamışlardır:

İşte bu nedenle, Numa Pompilius, Romalılar arasında ihdas ettiği ayinleri Egeria adlı nemften aldığını iddia etmiştir: ve Peru krallığının ilk hükümdarı ve I kurucusu, kendisi ve karısının Güneş’in çocukları olduğunu iddia etmiş;

ikinci olarak, yasalarca yasaklanan şeylerin tanrıların da hoşuna gitmediğine inanılması için uğraştılar.

Üçüncü olarak, törenler, yakarışlar, kurbanlar ve şenlikler düzenleyerek, bunlarla, tanrıların öfkesinin yatıştırılabileceği inancını; ve askeri yenilgilerin, büyük salgın hastalıkların, depremlerin ve bireysel sefaletlerin tanrıların öfkesinden ve bunun da, ibadetin ihmal edilmesinden veya gerekli törenlerin unutulması veya yanlış yapılmasından kaynaklandığı inancını oluşturmaya çalıştılar.

Eski Romalılar arasında, insanların, o devlette büyük otorite ve ağırlık sahibi kişilerce konuşmalarında açıkça alay edilmiş olan, öteki dünyanın acıları ve hazları hakkında şairlerce yazılan şeyleri inkâr etmeleri yasaklanmış olmasa da; bu inanç, çoğunlukla aziz tutulmuştur.

Bunlar ve bu gibi diğer kurumlar sayesinde, toplumun asayişi demek olan amaçlarına varmak için, sıradan insanların, ters giden işlerini, ayinleri ihmal etmelerine veya ayinleri yanlış yapmalarına veya yasalara uymamalarına bağlayarak, yöneticilerine karşı isyan etmeye daha az eğilimli olmalarını; ve tanrıların onuruna yapılan şenlikler ve spor şölenlerinin şatafatı ve eğlencesiyle hoşnut edilerek, onları devlete karşı muhalefetten, fısıldaşmadan ve hareketlilikten alıkoymak için ekmekten başka bir şeye gerek olmamasını sağlamışlardır.

Bu nedenle, o zaman bilinen dünyanın büyük kısmını fethetmiş olan Romalılar, Roma şehrinde herhangi bir dine müsamaha göstermekten geri durmamışlardır; meğerki o dinde, devlet yönetimlerine aykırı bir şey olsun; ayrıca, Tanrı’nın has krallığı oldukları için, ölümlü krallara veya devletlere biat edilmesini gayrimeşru kabul eden Yahudilerin dini dışında, Roma’da herhangi bir dinin yasaklandığını da tarih kitapları yazmaz.

İşte böylece görülmektedir ki paganların dini, onların devlet düzeninin bir parçası idi.]

sh:91-95

Kaynak:

Thomas Hobbes: Leviathan veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti Leviathan; or the Matter, Forme, and Power of a Commonvvealth, Ecclesiasticall and Civil trc: Semih LİM,2013, İstanbul

1 Eumenides ya da Furialar: Grek-Roma mitolojisinde öç tanrıları.
2 Ceres: Roma dininde bereket tanrıçası.
3 Phoibos: Güneş tanrısı Apollon; güneşin kişileştirilmiş biçimi.
4 Eski Ahit/Tevrat.
5 Sybilla (bkz. AnaBritanrıica, Cilt 19, s. 342).
6 Teomansi: Kendini tanrı kabul etme.
7 “Thumomancy
8 Nekromansi: Ölülerle haberleşerek, gaipten haber verme, fal bakma.

YUNAN TANRILARININ VE TANRIÇALARININ ÇIKIŞI GERÇEĞİ HAKKINDA
GERÇEK TANRI’NIN MİTOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ

YUNAN TANRILARININ VE TANRIÇALARININ ÇIKIŞI GERÇEĞİ HAKKINDA


[Hemen bütün toplumların kendi kültürel yaşamlarında tarihin her devrinde süregelen  kutsal inançları ve bu kutsalları çerçevesinde oluşturdukları efsaneleri, destanları var  olagelmiştir. Aynı zamanda, insanların kendi milletlerine aidiyet duygularını pekiştiren kendi milletiyle hep gurur duyduracak masallar, hikâyeler ve kahramanlık destanları da  sözlü ya da yazılı bir  şekilde –her ne kadar değişimlere uğrayarak da olsa- daima  toplumlarda önemli bir yer bulmuştur kendine. “Mitoloji” diye tanımladığımız bütün bu söylencelerde kutsallar ve kutsallar içerisinde de tanrı ya da tanrıların rolü hep en önemli konumda bulunmuştur. mitolojininde sıkı bir bağlantısı  olan “Yunan tanrıları” da baş sırayı almaktadır.

Yunanlılar’ın insanın yaratılışı ile ilgili de birçok mitolojik öyküler uydurdukları da bu  çalışmada görülmüştür. Hesiodos’un insanın yaratılışı konusunda ilginç “soylar  efsanesi”aktarılarak o çağın Yunanlılarının insanın yaratılışına ilişkin bakışlarına bir  ayna tutulmuştur.  Yunan mitolojisinde ilk insanın çamurdan yaratılması ve bunun semavi dinlerdeki  yaratılış hikâyesin ile benzerlik göstermesi; Zeus’un, azıp sapıtan Demir çağı insanlarını  tufanla helak etmesi ve bu olayın Hz. Nuh tufanı ile benzerlik göstermesi;Yunan  eskatoloji (dünyanın sonu)  anlayışında da ölümden sonra hayatın devam edeceği, iyilerin ruhlarının  Elyzyon kırlarına (cennet) gönderileceği ve kötülerin ruhlarının da Tartaros’a  (cehennem) atılacağı inancı ile semavi dinlerin eskatoloji inançlarının benzerlik  göstermesi; Yunan tanrılarının (Zeus başta olmak üzere) birçoğunun yüksek Olympos  dağında oturmaları ve bu olayın Hz. Musa’nın Tur dağında Tanrı ile görüşmesi, Hz.  Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme Nur Dağı’nda peygamberlik verilmesi, Hz. Nuh’un gemisinin  Cudi  Dağı’nda demir alması vb. ile dağlara yüceltici bir anlam vermesi bakımından benzerlik  görülmesi ve yine Zeus’un doğumu ve bir mağarada saklanması efsanesi ile Hz. İbrahim  ve Hz. Musa’nın doğumları ve mağarada saklanmalarını anlatan hikayelerin de benzerlik göstermesi oldukça ilginç ve o kadar bağıntılı bir durum arzeder. Bu benzerlikleri çoğaltmak mümkündür.

 [Hesiodos, Yunan didaktik şiiririnin babası diye anılan ünlü ozan.
M.Ö. 8. yüzyılda (700 yılı) dolaylarında yaşadığı düşünülmektedir. Yoksul bir çiftçinin oğludur. Aiolia'nın Kyme şehrinden, Yunanistan'da Boiotia'nın Askra şehrine göç etmiştir. Efsaneye göre, Helikon yamaçlarında koyun güderken musalar, yani ilham perileri ona şairlik bağışlamışlardır. Nerede öldüğü bilinmez.]

 Hesiodos “İşler ve Günler”adlı eserinde insan soylarının geçirdiği evrelerden bahsedelim.  Onun anlatımına göre bugüne kadar beş insan soyu yaşamıştır yeryüzünde. Altıncısı henüz yaşanmamıştır.   

1-Altın Soyu :

Hesiodos’a göre bir kere insan soyunu Olympos’lu tanrılar yaratmıştır. Bu yaratılan ilk ölümlülerin soyu “Altın Soy”dur. O zamanlar göklerin hâkimi Kronos’tur. Henüz, Zeus  doğmamıştır. Yani ilk insan, Titanlar döneminde doğmuş olmaktadır. O dönemde,  insanlar da tanrılar gibi çok rahat, huzurlu, tasasız, acısız ve dertsiz bir hayat sürmekteydiler. Her zaman genç ve güçlü kalıyorlar, hiç ihtiyarlamıyorlardı. Toprak her türlü nimeti zahmetsizce onlara sunuyordu.  İnsanlar ömürlerini yiyip içip eğlenmekle geçiriyor ve sonunda da hiç acı çekmeden uyur gibi ölüyorlardı. Bu ilk insanlar (altın  soy), henüz kadınlar yaratılmadığı ve dolayısıyla evlenip çoğalma olmadığı için  zamanla ölüp toprağa karışırlar ve nesilleri tükenir. Bu arada artık Zeus’un hâkimiyet dönemi başlamıştır. Zeus’un isteğiyle ölen bu altın soylu insanların ruhları, toprağı ve insanı koruyan iyi birer cine dönüşürler.

2-Gümüş Soyu:

 Altın Soy tükenince Olympos tanrıları bir sonraki insan kuşağı olan Gümüş Soyu’nu yaratırlar. Ancak bu soy, boy-bos ve akıl bakımından Altın Soy’dan çok farklıydı.  Bunlar yüz yıl çocuk olarak kalıyorlar, bu süre zarfında analarının dizinin dibinde oynaşıp duruyorlardı. Büyüyüp yetişkin olunca da bin bir türlü çılgınlık ve taşkınlıklar yapıyorlar, saygı nedir bilmiyorlar, hatta tanrılara bile saygı duymuyorlar, tapınaklara da gitmiyorlardı. Halbuki uygar insan böyle olmamalıydı.  Sonunda Zeus bunların yaptıkları saygısızca hareketlere kızar ve hepsini toprağa gömer  (Tartaros’a gönderir). Bunlar da yer altı cinleri olurlar.

3- Tunç Soyu:

 Tanrılar babası Zeus, bunun üzerine üçüncü bir soy daha yaratır. Bu soy, Tunç  Soyu’dur. Bunlar da Gümüş Soyu’na hiç benzemezler. Kaba saba, oldukça güçlüydü bu soy. Yaptıkları tek şey, azıtmak ve saldırıp öldürmekti. Acımasızdılar,  her yana korku salarlardı. Yenilmek nedir bilmezlerdi. Evleri, silahları, aletleri her şeyleri tunçtandı. Bu  soy da kendiliğinden ölüp öbür dünyaya (Hades) gitmiştir.

4-Kahramanlar Soyu:

 Zeus, bir insan kuşağı daha yaratır. Bu soy diğer geçmiş soylardan çok daha doğru, çok  daha bereketli ve çok daha yürekli bir soydur. Bu soy, yarı tanrı kahramanların soyudur.  Hesiodos, bu soya övgüler dizer, kahramanlıklarından söz eder. Bu kahramanların çoğu,  savaşlarda ve kargaşalarda savaşarak ölüp gitmişlerdir. Bu kahramanlardan bazılarına da Zeus, dünyanın bir ucunda, insanlardan uzakta bir yurt ve bir hayat bağışlamıştır.  Şu  anda oralarda mutlu bir hayat sürmektedirler.

5-Demir Soyu:

 Bu soy ise Hesiodos’a göre içinde yaşadığı soydur. Hesiodos, bu soyda dünyaya geldiğine bin pişmandır. “Keşke daha önce ölsem, ya da daha doğmasaydım.”diyerek  bu üzüntüsünü belirtir. Çünkü bu soyun insanları gündüzleri çalışıp didinirler, geceleri de tanrıların yolladığı türlü dertlerle kıvranır dururlar. Yaşamlarında sevincin yeri çok  azdır. Hesiodos’un inancına göre bir gün Tanrı Zeus bu soyu (Demir Soyu) da yok  ediverecektir.

6-Ak Saçlılar Soyu: [3]

 Hesiodos’a göre bu soy henüz gelmemiştir. Demir Soyu sona erince bu soy gelecektir.  O zaman baba evladına, evlat babasına benzemeyecektir. Kadir kıymet bilme, sevgi,  saygı ortadan kalkacak, evlat babasını hor görecek, kardeş kardeşini, dost dostunu bu günkü gibi sevmeyecek, tanrı sevgisinden de yoksun olacaklardır.  İyiliğin, doğruluğun,  yeminin değeri kalmayacaktır. Sadece kötüler ve azgınlar saygı görecek, hak, hak sahibinin değil, güçlünün olacak, acıma duygusu ortadan kalkacaktır, iyiler kötülerin saldırılarına maruz kalacaktır. Yapılan bütün bu kötülüklere karşı çare bulunmaz olacaktır.][1]

Bütün bu benzerlikler birer tesadüf müdür, yoksa birbirlerinden mi etkilenmişlerdir?
Eğer  etkilenmişlerse hangisi hangisinden ne oranda etkilenmiştir..?

gibi soruların cevaplanabilmesi için bu konularda çok daha derin çalışmaların yapılması gerektiği düşünülmektedir.

Canan ÖZKAN’ın konu üzerinde bir çalışmasında şu sonuçlara varmıştır.

[Yunan tanrılarının ve tanrıçalarının sıfatları ile Allah Teâlâ’nın sıfatları arasında bir takım benzerliklerin ve farklılıkların olduğu görülmüştür. Allah Teâlâ’nın bir takım sıfatlarının, bu tanrılarda ve tanrıçalarda benzer karşılıklarının bulunduğu ve Allah Teâlâ’nın bazı sıfatlarının da bu tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarıyla örtüşmediği ayırımına varılmıştır. Yunan mitolojisinde, tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarında ve onlara atfedilen mitolojik anlatılarda, bu tanrıların ve tanrıçaların belli bir süreçte, toplumun ve tabiatın ihtiyaçlarına göre, Zeus ya da insanlar tarafından çok çeşitli sıfatlarla donatılıp,  somutlaştırıldıkları ve bu çeşitliliğin antropomorfik ve zoomorfik yönünün oldukça  baskın olduğu ifade edilebilir.  Bu durumun en önemli nedeni ise şüphesiz, o dönemdeki insanların soyut kavramları algılamada bir takım güçlükler yaşamaları ve bu sebeple tanrılarına ve tanrıçalarına, insanlarda bulunan bazı somut özellikleri yükleyerek, onları kendi içlerinden biri yapma çabaları ile böylece onları daha iyi anlamak istemeleridir.

Özetle, mitolojik dönemdeki Yunan halkı, aslında tanrılarını ve tanrıçalarını kendi dünyalarına ve algılarına indirgeyerek onlardan korkmamayı ve onları daha iyi anlamayı amaçlamışlardır  denilebilir.

İslam’daki Allah inancı ise insanların soyut algılarına daha çok hitap etmektedir. Bu bağlamda,  İslam’da Allah Teâlâ’nın haberi sıfatlarında kısmi bir antropomorfizm görülse de,  daha ağırlıklı olarak aşkın ve soyut bir tanrı algısı hâkimdir.  Mitolojik tanrıların her bir sıfatı, kendilerinden bağımsız tanrılar olarak algılanmıştır.  Yani insanların ihtiyaçlarına binaen, yine insanlar tarafından oluşturulan bu sıfatlar,  tanrılardan ve tanrıçalardan dışadönük bir şekilde zuhur ederek, başka tanrıları ve tanrıçaları oluşturmuştur. Ancak İslam’da Allah Teâlâ’nın sıfatları yine Allah Teâlâ’nın kendisine dönük olarak meydana gelmiş ve inananlar tarafından sadece Allah Teâlâ’ya has özellikler  olarak algılanmış olup, bu sıfatlar Kur’ân-ı Kerim’in indiriliş sürecinde ve çeşitli olaylar  sonucunda Allah tarafından, kendisinin varlığı ile soyut bir  şekilde birleştirilip,  insanlara ayetler ve hadisler aracılığı ile bildirilmiştir.  Dolayısıyla bu çalışmanın sonucunda, neredeyse Allah Teâlâ’nın her bir sıfatının bir Yunan  tanrısına ya da tanrıçasına denk geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Yunan  mitolojisinde tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarının her biri, ayrı ayrı tanrılar ve tanrıçalar  suretinde meydana gelmişken, Allah Teâlâ’nın sahip olduğu benzer ya da farklı sıfatlar ise,  Allah Teâlâ’nın kendi varlığının içinde ve O’ndan ayrı olarak düşünülemeyen sıfatlar olarak,  Allah tarafından kendi Zat’ına atfedilmiştir. Tam da bu noktada aslında insanoğlunun zaman içerisinde, zihinsel anlamda tekâmülüyle birlikte din ve inanç anlayışında aşamalı olarak meydana gelen daha soyut ve monoteist  bir “Tanrı” algısı daha iyi  anlaşılmaktadır.

Bu çalışmanın amacı, din ve mitoloji kavramlarını veya diniya da mitolojik unsurları birbirlerinden tamamen ayırmak ya da onları tamamen birleştirmek değildi. Önemli olan, bu unsurlar arasındaki bazı farklılıklara ve benzerliklere değinebilmekti. Bu bağlamda, çalışmadan elde edilen sonuca göre, dinlerin ve mitolojilerin ne  birbirlerinden tamamen farklı ne de birbirlerine tamamen benzer oldukları kanısına  varılmıştır.Yani dinler ve mitolojiler tarih boyunca birbirlerinden mutlaka etkilenmiş ve  birbirleriyle alışveriş halinde bulunmuşlardır.Dolayısıyla, “ilk din nüveleri” olarak  yorumlanan mitolojik unsurlar ile dinler arasında birçok benzer ya da farklı yönler  mevcuttur.  Son olarak, bu çalışmanın bu alanda yapılacak olan başka araştırmalara bir ışık tutması  ümit edilmekte ve ülkemizde özellikle, “mitoloji ve din” hakkında çok daha fazla  mukayeseli çalışmanın yapılması önemli görülmektedir.] [2]

İnsan tarihinde her bilginin temel kaynağı var olduğunu bildiğimize göre, bazı bilgiler hakikat içinden çıksa da bazı dönemlerde anlayış ve tevil veya eksik bilgi yüzünden tahrifata uğramıştır. Bu tahrifat hakikati gölgelemiştir. Bir dönem sonra tekrar açığa çıksa da başka bir çehre almıştır. Şimdi tanrılar ve tanrıçalar konumuza gelecek olursak; Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in Cin Suresinde buyurduğu üzere konuya bir bakış eklemek gerekir. Bu ise melekler, cinler ve insanlar arasındaki yakın ilişki. Bu durum bahse konu suredeki 4,5 ve 6. ayetlerinde bir dönem insanların cinler ile olan yakın ilişkisini açığa vurmaktadır. Ancak 9. Ayette ise, İslâm’ın gelişinden sonra çok şeyinde değiştiği haber verilmektedir.

 

1. (Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik .

2. Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.

3. Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.

4. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.

5. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.

6. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.

7. Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah Teâlâ’nın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.

8. Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk.

9. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.

10. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?

11. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk.

12. (Artık) şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah Teâlâ’yı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız.

 

[1] Yusuf ASARKAYA, Hesiodos’a Göre Yunan Tanrıları Ve Sıfatları,  T.C. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı Dinler Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi  Nisan 2010  Kayseri

[2]Canan ÖZKAN,  Yunan Tanrılarının Ve Tanrıçalarının  Sıfatları İle Allah Teâlâ’nın Sıfatlarının  Karşılaştırılması, T.C.  Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü  Felsefe Ve Din Bilimleri Anabilim Dalı  Dinler Tarihi Bilim Dalı  Danışman  Prof. Dr. Mustafa ÜNAL  Yüksek Lisans Tezi  KAYSERİ–2013

[3] Ak Saçlılar  terimi “Kurtlar Vadisi” Dizisinde ele alınmaktadır.

************************

GERÇEK TANRI’NIN MİTOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ

DEMONOLOJİ VE PAGAN  DİNİNİN KALINTILARI ÜZERİNE

KIYAMETİN MANZARASI GERÇEKTE BİLİNEN GİBİ Mİ OLACAKTIR?


Kıyamet manzaraları Kur’ân-ı Kerim’de en bariz şekilde Kuvvirat Sûresinde anlatılır.  Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Kuran’ı Kerim Tefsirinde İmam Ahmed, Tirmizî ve Hâkim’in İbnü Ömer (radiyallâhü anh)’den rivayet ettiklerine göre Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Her kim Kıyamet gününe gözüyle görüyormuş gibi bakmayı arzu ederse ve sûrelerini okusun.”

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kıyamet için bildirdiği haberlerin gerçek manasını anlayabilmek için peygamberler dilinibilmek gerekir. Mesela Kuvvirat Sûresinde bahsedilen olayların siyak ve sebak ilişkisine baktığımızda olayların birbiriyle tam bir örtüşme sağlayamadığını görürüz. Zahiren olaylar anlatılan şekilde olabilir. Fakat bilim ve teknoloji geliştikçe bu bilgilerin muhteviyatına yeni yorumlar getirmek gerekir, diye düşünüyoruz. “Güneşin Dürülmesi İle Yıldızların Bulanması (dökülmesi) ayetleri ile mallar ve Vahşi Hayvanların Toplanması arasındaki bağıntıda alakasız bir durum görünebiliyor.  Kur’ân-ı Kerim’de boş ve manasız sözler bulunmadığına göre, bu ayetleri okuyunca ve tevil manaları artırınca bir çok farklı durum akla gelebilir. Kıyamet olarak hayal ettiğimiz şey, bir felaket zincirinden çok, olası bir değişimin temelini ortaya koymak olacağıdır. Allah Teâlâ’nın Âdem aleyhisselâmı 7000 yıl önce yarattığı rivayetini, 5 milyarlık dünya yaşı ile birleştirmek istediğimizde, birçok zorlamalı manalar vermek zorunda kalıyoruz. Bu meyanda aşağıda sizlere aktaracağım metinler, bu konuda düşüncenizde çığır açacağını gösteriyor, diyebiliriz.

Felaket senaryoları ile süslediğimiz kıyamet olgusu, İnsan hırsının ulaşabileceği en son noktaya bir örnektir. Bu yazı, ateistlerin hoşunda gitmese de zalim ve kötü olanın  insanoğlu olduğunu bir kez daha gösterecektir. 

İnsanoğlu Allah Teâlâ’yı gazaplandırıp günahına bedel ve ortak olsun diye, neden bütün kainatın kendisiyle beraber yok olması, fikri ile beslenir ki?

İnsanoğlu kötü oynadığı filmin finalini  muhteşem mi istiyor?

Allah Teâlâ aldanmayacağına göre, insanoğlu bir yerde hata yapıyor.

Onu bulmamız gerekmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Kuvvirat Sûresinin Meâl-i Şerifi Şu Şekildedir.

1- Güneş katlanıp dürüldüğünde,

2- Yıldızlar bulandığında,

3- Dağlar yürütüldüğünde,

4- Kıyılmaz mallar bırakıldığında,

5- Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,

6- Denizler ateşlendiğinde (suları çekilip, volkanlar halinde ateş püskürdüğünde),

7- Nefisler eşleştirildiğinde (iyiler iyilerle, kötüler kötülerle bir araya toplandığında),

8- Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9- “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

10- Amel defterleri açıldığında,

11- Gök sıyrılıp açıldığında,

12- Cehennem kızıştırıldığında,

13- Ve cennet yaklaştırıldığında,

14- Herkes ne getirmiş olduğunu anlar.

15- Şimdi yemin ederim o sinenlere (gündüzleri gözden kaybolan yıldızlara),

16- O akıp akıp yuvasına gidenlere,

17- Yöneldiği an geceye,

18- Nefeslendiği (ağardığı) an sabaha ki,

19- Kuşkusuz o Kur’an, değerli bir elçinin sözüdür.

20- O elçi güçlüdür, Arş’ın sahibinin yanında çok itibarlıdır.

21- Orada ona itaat edilir, güvenilir.

22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.

23- Andolsun o, Cebrail’i açık ufukta gördü.

24- O, gayb hakkında cimri de değildir.

25- O, kovulmuş bir şeytanın sözü değildir.

26- Hâl böyle iken, siz nereye gidiyorsunuz?

27- O, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

28- İçinizden doğru gitmek isteyenler için.

29- Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.

O güneş dürüldüğü vakit. Burada zaman edatı olan ile oniki olay zikredilmiş, cevabında “Her nefis ne getirdiğini bilecektir.” denilmiştir.

Bu oniki olay şunlardır:

1. Güneşin dürülmesi,

2. Yıldızların bulanması,

3. Dağların yürütülmesi,

4. Kıyılmaz malların bırakılması,

5. Vahşi hayvanların toplanması,

6. Denizlerin ateşlenmesi,

7. Nefislerin eşleştirilmesi,

8. Diri diri gömülen kıza sorulması,

9. Amel defterlerinin açılması,

10. Göğün sıyrılıp açılması,

11. Cehennemin kızıştırılması,

2. Cennetin yaklaştırılması.

Kaynak:
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır,
Kuran’ı Kerim Tefsiri

IŞIK TUTACAK METİNLER

Konuyla ilgili olarak  Sir Isaac NEWTON’un Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler isimli eserinden bahsettiğimiz konuya bakınca bu ayetlerin gerçekte bir felaketler zincirinin anlatılmadığını daha değişik manalar ifade içerdiğini görmek mümkündür.

DANİEL ALEYHİSSELÂMIN KEHANETLERİ

Yuhanna’nın Vahyi, Yeni Ahit’in (İncil) son bölümünde yer almaktadır. Bu bölümün yazarının kimliği çok net değildir. Ancak Katolik Kilisesi bu bölümün, aynı zamanda dört İncil yazarından birisi olan Yuhanna tarafından, bazı yazarlar ise Yuhanna adını taşıyan bir başkası tarafından kaleme alınmış olduğunu belirtirler. Öte yandan Doğu Kiliseleri bu bölümü Kutsal kitabın ana metninden saymazlar.

Anlatılanlara göre Yuhanna, bu eseri Efes yakınlarındaki Patmos Adası’nda kaleme almıştır. Yazılış tarihi olarak da M.S. 65 ile 96 tarihleri arasındaki zaman dilimi gösterilir.

Mezarı İzmir’in Selçuk ilçesinde bulunan Yuhanna, Roma zulmü altında inleyen Hıristiyanlara bir ümit ışığı vermek üzere geleceğe yönelik kehanetlerde bulunmuştu. Çekilen acıların sonunda ebedi kurtuluşun geleceğini, dolayısıyla sabır ve tahammül göstererek Hz. İsa’nın izini takip etmeleri gerektiğini sembolik bir dille anlatmıştı. Yuhanna bu eserini Eski Ahit’te yer alan Daniel kitabından ilham alarak yazmıştı.

Bilindiği gibi, Eski Ahit’teki (Tevrat) Daniel kitabı da, Babil kralı Nabukutnetsar’ın Kudüs’ü işgali ile başlayan Babil esareti döneminde, Danyal peygamberin gördüğü bazı rüyaları anlatmaktadır. Buna göre Kral Nabukutnetsar bir rüya görür, ancak gördüğü rüyayı unutur; kahinlerden, hem gördüğü rüyanın ne olduğunu bildirmelerini hem de onu doğru şekilde yorumlamalarını ister.

Onlar ise kralın ne rüya gördüğünü bilmedikleri için yorumlayamayacaklarını söylerler.O zaman Babil’de sürgünde olan Yahudilerin önderi Daniel, bir mucize gösterir; hem kralın gördüğü rüyanın ne olduğunu anlatır hem de onu memnun edecek biçimde yorumlar. Bunun üzerine kralın nezdinde büyük bir itibar kazanarak ülkenin en saygın bilge kişisi haline gelir.

Eserde daha sonra Daniel’in gördüğü bir dizi rüya anlatılır ve burada değinilen kehanetlere yer verilir: Daniel ilk rüyasında, göklerin dört yelinin büyük denize saldırdığını, denizden birbirinden farklı dört büyük canavarın çıktığını, bu canavarlardan birinin aslana, birinin ayıya, birinin kaplana benzediğini görür. Canavarların dördüncüsü, en korkunç ve ürkütücü olanı ise büyük demir dişleriyle her şeyi parçalayan bir canavardır. Bu canavarın adı belirtilmez. Sadece on adet boynuzunun bulunduğu bildirilir. Bu canavarın yok edilişinden sonra göklerin saltanatına sahip birisi gelir ve bütün dünyanın egemenliği ona verilir.

Daniel, bu zata yaklaşır ve gördüklerini yorumlayıp anlatmasını ister. O da dört canavarın dört büyük krallığa, son canavarın on boynuzunun da o krallıktan doğacak on krallığa işaret olduğunu belirtir.

Daniel, daha sonra başka rüyalar da görür. Bunlardan birisi, boynuzlarıyla her şeye toslayan bir koçtur. Hiçbir canlı onun önünde duramaz. Ancak iki gözü arasında tek boynuzu bulunan bir canavar çıkar ve koçu öldürür. Bu esnada onun boynuzu kırılır ve yerinden göklerin dört yeline doğru uzanan dört boynuz çıkar.

Bir diğer rüyada ise Daniel, Dicle kenarında kendine görünen ihtişamlı ve büyüleyici kıyafetlerle donanmış insan şeklindeki bir varlığı görür; ona bu harikaların sonunun ne kadar olduğunu sorar. O da ellerini göklere doğru kaldırıp: “Bir vakitler ve vakitler ve yarım vakit olacak.”der.

Daniel işittiği, ancak tam olarak anlayamadığı sözler üzerine:

“Efendim, bunun en sonu ne olacak?” diye sorar. O ses de:

“Git Daniel, çünkü sonun vaktine kadar bu sözler saklıdır ve mühürlüdür. Daimi yakılan takdimenin kaldırıldığı ve harap edici iğrenç şeyin dikildiği vakitten başlayarak 1290 gün olacak. Dayanıp 1335 güne yetişene ne mutlu.”diye cevap verir. (Eski Ahit, 840-855).

Babil esaretindeki umutsuz Yahudilere ümit vermek üzere kaleme alındığı sanılan Daniel’in rüyaları ve buna bağlı olarak gelecekten haber veren kehanetleri, asırlar boyunca Yahudiler arasında sayı mistisizmine dayalı (hurufilik) batini, mistik ve sembolik anlayışın yayılmasına vesile olduğu gibi; aynı kutsal metne sahip olan Hıristiyanlar arasında da benzer yorumların yaygınlaşmasına neden olur.

Aynı şekilde Hıristiyan kutsal metni olan Yeni Ahit’teki (İncil) Yuhanna’nın Vahyi bölümünde de metaforlarla bezeli ezoterik ve Apokaliptik yaklaşımlar sergilenir. Buradaki kanlı tablolar, Eski Ahit’tekine göre daha şiddet içerici niteliktedir.

İki ana bölümden oluşan Yuhanna’nın Vahyi kitabının ilk bölümünde, Anadolu’daki yedi Kilise’ye (Efes, İzmir, Bergama, Tiyatiraya, Sard, Fikedelfiya ve Laodikya) gönderilen mektuplar yer almaktadır.

İkinci bölümde ise Hz. İsa’ya benzeyen bir hayaletin kendisine göründüğünü ve kurtarıcının sağ elinde yedi yıldız olduğunu ve ağzından iki ağızlı keskin bir kılıcın çıktığını görünce irkildiğini, ancak onun kendisinin İsa Mesih olduğunu ve geleceğe dair kendisine bilgi aktaracağını, kendisinin bu bilgileri yedi kiliseye anlatmasını istediğini bildirir. Burada İsa Mesih’in yeniden yeryüzüne ineceğine yakın ortaya çıkacak bazı olayların aktarılmakta olduğu görülür.

İlkin İsa Mesih’in gelişinden önce dünyanın uğrayacağı ilahi öfkeden bahsedilir. Yedi mührün açılması, yedi borazanın çalınması ve Tanrı’nın gazabıyla dolu yedi tasın yeryüzüne boşaltılması ile felaketler zincirinin başlayacağı dile getirilir.

Yedinci borazanın çalınmasıyla şeytanın hakimiyeti son bulur ve şeytan, içinde bin yıl kalacağı kuyuya atılarak hapsedilir. Böylece insanlık bin yıl şeytandan kurtularak rahat nefes alacaktır. Ancak bu bin yılın sonunda şeytan serbest kalacaktır.

Daha sonra Hıristiyanlar arasında pek yaygın ve günümüzde bile etkin olan bin yıl beklentisi ya da korkusu (Bin yılcılık-Millenarizm), anlayışı, Yuhanna’nın Vahyi kitabındaki bu kehanetlerle bağlantılıdır.

Yuhanna’nın Vahyi’ne göre, dünyanın sonuna doğru İsa Mesih yeryüzüne inecek, insanları “ demir çomakla güdecek ve çömlek kaplar gibi kırıp parçalayacaktır.”

Yedi meleğin, insanlar ve yeryüzü için felaketler getirecek olan borazanları birer birer üflemelerinden sonra, gökten insanların üzerine kanla karışık dolu ve ateş yağacak, karada ve denizde yaşayanların üçte biri helak olacaktır. Yıldızlar ve ateş topları yeryüzüne dökülecek, güneş ve ay kararacak, felaketler birbirini izleyecektir.

Bu felaketlerin ardından yeryüzüne inecek olan İsa Mesih, Siyon tepesi üzerinde duracak ve seçilmiş 144.000 kişi, onun yanında yer alacaktır. Sonra inanmayanlara yönelik ilahi cezalandırma başlayacak ve yeryüzünde oluk oluk kan akacaktır.

Yuhanna olacakları şöyle anlatıyor:

“Tapınaktan çıkan başka bir melek, bulutun üzerinde oturana yüksek sesle bağırarak şöyle dedi: ‘Orağını uzat ve biç! Biçme saati geldi. Çünkü yerin ekini olgunlaşmış bulunuyor.Bulut üzerinde oturan, orağını yerin üzerine salladı ve yerin ekini biçildi.

Gökteki tapınaktan başka bir melek çıktı. Onun da keskin bir orağı vardı. Ateşin üzerinde yetkili olan başka bir melek ise sunaktan çıkıp geldi. Keskin orağı olana yüksek sesle ‘Keskin orağını uzat!’ dedi. ‘Yerin asmasının salkımlarını topla. Çünkü üzümleri olgunlaştı.’ Bunun üzerine melek orağını yerin üzerine salladı. Yerin asmasının ürününü toplayıp Tanrı öfkesinin büyük cenderesine attı. Kentin dışında sıkılan cendereden kan aktı. Kan, bin altı yüz ok atımı çapındaki bir alanda atların gemlerine dek yükseldi.”

Bu olaylardan sonra yedi melek tarafından tanrısal öfke yeryüzüne boşalır. Bu esnada kötü ruhlar, yeryüzünün bütün yöneticilerini Armegedon’da toplarlar. Daha sonra evrende tam bir kaos ve düzensizliğe neden olacak büyük yıkım ve felaketler dizisi ortaya çıkar:

“Şimşekler çaktı, uğultular ve gök gürlemeleri işitildi. Öylesine büyük bir deprem oldu ki insan yeryüzünde oldu olalı bu kadar büyük bir deprem olmamıştı. Uluslara ait kentler yerle bir oldu. Büyük Babil, Tanrı’nın önünde anıldı ve Tanrı’nın ateşli gazabının şarabını içeren kâse kendisine verildi. Bütün adalar ortadan kalktı, dağlar da yok oldu. Gökten insanların üzerine, taneleri yaklaşık kırk kilo ağırlığında şiddetli bir dolu yağdı.”

Böylece Armagedon’da toplanmış dünyadaki bütün Mesih karşıtları, yöneticileriyle birlikte yok olurlar. Mesih’e karşı gelen bütün inanç mensupları “kükürtle yanan ateş gölüne diri diri atılırlar.”

Ayrıca bu felaketler başlamadan önce Isa Mesih yeryüzüne inecek, kendisine inananları alıp semaya çıkaracaktır. İsa Mesih’e tabi olarak ölümsüzlük elbisesini giyip semaya yükselen Hıristiyanlar, mutluluk içinde yeryüzünde olup bitenleri seyredeceklerdir.

Bundan sonra yeryüzünde bin yıl sürecek olan altın devir başlayacaktır. (Kitab-ı Mukaddes, Yeni Ahit, Yuhanna’nın Vahyi, 258-274).

Son zamanlarda özellikle fanatik Yahudi ve Hıristiyan gruplar tarafından sıklıkla bu kehanetlere atıflarda bulunulduğunu görüyoruz.

Ortaçağ’da bazı Kitab-ı Mukaddes yorumcuları, Hz. Peygamber’in doğum tarihini, Deccalin temsilcilerini sembolize ettiği 666 rakamıyla özdeşleştirerek, kehanetlerde sözü edilen Deccal’in işaretlerinin Hz. Peygamber’i gösterdiğini iddia ediyorlardı. Nitekim ilk yapılan Kur’an tercümelerinden birisinin kenarında, Müslümanların boynuzlu canavarlar şeklinde tasvir edildiğini görüyoruz. Haçlı Savaşları esnasında papazların halkı savaşa teşvik etmek için bu kehanetlere ve onların fanatik yorumlarına sıkça başvurdukları görülmektedir.

1530’da Martin Luther, Papa’yı Deccal diye tanıtıyordu. John Calvin de böyle bir bağlantı kurmuştu. 1940’Iarda, Deccal olarak Hitler’in sık sık adı geçiyordu; Stalin ve Mussolini’yi de bu role uygun görenlerin sayısı çoktu.

Bilhassa bazı Mesihçi, Millenarist ve Evanjelikler, bu kehanetleri yorumlayarak “Tanrı’yı kıyamete zorlama” diye bir anlayış geliştirmiş bulunuyorlar. Onlar, Mesih’in gelişine zemin hazırlayacağı kabul edilen bu şiddet olaylarının bir an evvel meydana gelmesini ve Yeni Kudüs’ün kurularak Kurtarıcı’nın mutlak hakimiyetinin gerçekleşmesini istemekte ve bunun için özel çaba harcamaktadırlar.

Söz gelimi Dispansasyonalistler, Yahudilerin artık Filistin’e döndüklerini ve İsrail devletinin kurulduğunu, böylece ilahi takdirin gerçekleştiğini, kutsal tapınağın (Süleyman Mabedi) üçüncü kez inşasının an meselesi olduğunu dile getirmektedirler.

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Evanjelikler, hava alanları ve tren istasyonları başta olmak üzere halka açık mekanlarda şov programlarını hatırlatan geniş katılımlı vaazlarında, ayrıca hazırladıkları radyo ve televizyon programlarında, beklenen kehanetlerin gerçekleşmesi için, halkı tahrik ve teşvik etmektedirler. İsrail Devleti’nin kurulmasının ilahi buyruğun tecellisi olduğunu bildirmekte, bu nedenle de İsrail’in yaptığı insanlık dışı zulümlere ve katliamlara sempatiyle bakmaktadırlar.

  Sunuş: Prof. Dr. Bekir KARLIĞA, Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 sh:9-14)

 

Bu girişten sonra Sir Isaac NEWTON  Peygamber Diline Dair bölümünde bu konu üzerinde ilâhi vahyin anlaşılmasındaki metodunu okuyunca bahsedilen rumuz veya simgelerin nasıl anlaşılması gerektiğini öğreneceğiz.

PEYGAMBER DİLİNE DAİR

Kehanetleri anlayabilmek için, ilkin kendimizi Peygamberler’in [kullandıkları] mecazi dile alıştırmalıyız. Bu dil, siyasi bir dünya olarak kabul edilen bir İmparatorluk veya Krallık ile doğal dünya arasındaki andırmadan [analoji] alınmıştır.

Buna uygun şekilde, gökyüzünden ve yeryüzünden oluşan tüm doğal dünya, tahtları ve halkları veya Kehanet’te yer aldığı kadarından oluşan tüm siyasi dünyayı simgeler:Böylelikle o dünyanın içindekiler, andırma yoluyla bu dünyanın içindeki şeyleri simgelemiş olurlar. Çünkü gökyüzü ve onun içindekiler, tahtları ve soylulukları ve bunların saltanatını sürenleri; yeryüzü ve onun üstündekiler de, aşağılanan halkı ve Hades veya Cehennem denilen yeryüzünün en alt kısmı da, insanların en zavallı ve düşkün olanlarını simgeler.

O vakit de, arşa doğru yükselmek ve yeryüzüne doğru inmek, onura ve iktidara yükselmek veya onlardan aşağıya doğru inmek demektir: Dünyadan veya sulardan çıkarak yükselmek veya onlara doğru düşmek, aşağıdaki halkın durumundan herhangi bir soyluluğa veya egemenliğe yükselmek veya bu yerlerden yine o aşağıdaki halkın içine düşmektir; yeryüzünün alt kısımlarına inmek çok alçak ve mutsuz bir [yere] inmektir; tozun toprağın içinden zavallı bir sesle konuşmak, zayıf ve düşkün koşullarda olmaktır; bir yerden başka bir yere hareket etmek, bir makamdan, soyluluktan veya egemenlikten bir başkasına geçmektir; büyük depremler ve gökyüzünün ve yeryüzünün sallanması, Krallıkların sarsılması, onların karışıklıklarla çöküşüdür; yeni bir gökyüzü ve yeryüzü yaratmak ve yaşlanmış olan birinin göçüp gitmesi veya dünyanın başlangıcı ve sonu, onlarla simgelenmiş olan bütünsel-siyasetin yükselişi veya çöküşüdür.
Düş yorumcuları tarafından gökyüzündeki Güneş ve Ay, Krallar’ın ve Kraliçeler’in kendileri olarak tanımlanırlar; fakat fertleri dikkate almayan kutsal Kehanet’te Güneş, zaferleri ve haşmetiyle parıldayan bir Krallığın veya Krallıklar’ın gelmiş geçmiş tüm Kralları’nın dünya siyasetinde yer almış tüm hanedanı olarak konulmuştur.
Ay, sıradan halkın tamamıdır ve Kraliçe olarak düşünülmüştür. Güneş, Mesih olduğu takdirde, Yıldızlar, Kral’a bağlı olan Prensler, yüce kişiler veya Tanrı’nın kullarının yöneticileri ve Piskoposlardır.
 Işık, haşmet, hakikat ve bilgidir ki, yüce ve iyi kişiler onlarla diğerlerini aydınlatırlar.
Karanlık, gaflet, körlük ve cehalet ile koşulların belirsizliği içindir.
Güneş, Ay ve Yıldızların kararması, ışığının solması veya batması, krallığın kargaşaya sürüklenmesi, sonlanması veya kararmanın orantısına göre, yıkılışıdır.
Güneş’in karanlığa bürünmesi, Ay’ın kana boyanması ile yıldızların batması, yine aynı anlamdadır. Yeni Aylar ise, dağılmış bir halkın yeniden bir siyasal bütünlüğe kavuşması veya dinsel öğretilere geri dönüşüdür.
Ateş ve meteorlar beraberce yeryüzüne ve gökyüzüne delalet ederler ve şunları simgelerler: Herhangi bir şeyi ateşe vermek, onu savaş aracılığıyla tüketmek anlamı taşır; dünyayı tutuşturmak veya bir ülkeyi ateşgölü haline getirmek, bir krallığı savaşla yok etmektir; bir ateş fırınında olmak, başka bir ulusun esareti altında olmaktır; yanmakta olan herhangi bir şeyin dumanının sürekli olarak tütmesi, zapt edilmiş olan bir halkın kölelik boyunduruğu altında çektiği ızdıraplara işaret eder; güneşin yakıcı sıcaklığı, Kral tarafından konulmuş cezalandırıcı savaşlar ve onların yüklediği acılar ve dertlerdir; bulutlara binerek dolaşmak, birçok halkın üstünde egemenlik kurmaktır; güneşi bir bulutla veya dumanla örtmek, Kral’ın bir düşman ordusu tarafından baskı altına alınmış olmasıdır; sert rüzgârlar veya bulutların hareketi savaşın habercisidir; fırtına veya gökgürültüsü, bir topluluğun sesidir; fırtına, yıldırım, şimşek ve sağanak yağmur, göklerden ve bulutlardan onların düşmanlarının başlarına inen en şiddetli savaşın siyasetini [gidişatını] gösterirler; şiddetli olmayan yağmur veya çiğ veya içme suyu, Ruhül-Kudüs’ün yüceliğinin ve öğretisinin göstergesidir ve yağmurun yokluğu da Manevi kuraklık ve kısırlık demektir.
Yeryüzünde kuru toprak ve bir deniz, bir nehir, bir sel gibi birikmiş sular, birçok bölgenin, ulusun, sömürgenin halklarını; suların bozulması, insanların savaşlar ve zulümler nedeniyle büyük acılar çekmelerini; nesneleri kan bürümesi, devletlerin manevi ölümünü, yani, bölünüp siyasi bütünlüğünü yitirmesini; bir denizin veya bir nehrin taşması, karadaki siyasi yapının sulardan gelen halklar tarafından işgalini; suların çekilmesi, onların devletlerinin karada yaşayanlar tarafından ele geçirilmesini; şehirler için olan pınar/kaynak suları daima nehirler siyasetine yön vermiş olan kentleri; dağlar ve adalar, kara ve deniz kentleri ile buralara ait bölgelerin ve alanların siyasal yapısını; mağaralar ve dağlar kayalıkları, kentlerin tapınaklarını; insanların bu mağaralarda veya kayalıklarda saklanmaları, tapmaklarda İlahlarını sakladıklarını; evler ve gemiler, kara ve denizler siyasetinin içindeki aileleri, meclisleri ve kasabaları ve savaş gemileri, denizle simgelenmiş bir krallığın ordusu içindir.
Hayvanlar ve sebzeler de çeşitli bölgenin insanları ve koşulları olarak konumlandırılmışlardır ve özellikle de ağaçlar, şifalı otlar ve kara hayvanları, toprakta tarımla uğraşan halkları; bayraklar,kamışlar ve balıklar, deniz siyasetine bağlı olanları; kuşlar ve böcekler, gökyüzü ve yeryüzü siyasetine bağlı olanları; bir orman bir krallığı; ıssız bir yaban da, zayıf ve düşkün bir halkı simgeler.

Eğer Kehanet’te belirtilen dünya haritası birçok Krallıktan oluşuyorsa, bunlar doğal dünyanın birçok kısmı ile temsil edilmişlerdir; en soylular, göksel çerçevede ve sonra da ay ve bulutlar sıradan insanların yerine konulmuşlardır; daha az soylu olanlar dünya, deniz, nehirler ve içlerinde yaşayan canlılar olarak ve sonra da çok büyük ve güçlü hayvanlar ve yüksek ağaçlar Krallar, Prensler ve Soyluları ifade etmek için anılmıştır; çünkü tüm Krallık, Kral’ın kendi kişiliğinde vücut bulduğu için, Kral’ı temsil eden Güneş, ya da bir ağaç, ya da güçlü bir hayvan veya kuş veya bir Adam tüm krallığın simgesi olarak gösterilmiştir ve Aslan, Ayı, Leopar, Teke, gibi hayvanlar özelliklerine göre birçok Krallıklar ve devlet siyasetleri için konulmuşlardır: hayvanları kurban etmek, kılıç zoru ile Krallıkları zaptetmek için; güçlü yırtıcıların aralarındaki dostluklar da, Kralların aralarındaki barış olarak konulmuştur. Yine de bazen, Ağaç’ın Yaşam Ağacı veya Bilgelik Ağacı’nı, Hayvan’ın da Kadim Serpent olarak alınmasında olduğu gibi, sebzeler ve hayvanlar bazı belirli koşullar ve yazıtlar aracılığıyla başka simgeleştirmelere eriştirilmişler veya tapınılmışlardır.

Bir Mahluk veya bir İnsan bir Krallık olarak gösterilmişse, onun uzuvları ve yetenekleri [benzetme] yoluyla Krallığın uzuvları olarak gösterilmiştir; örneğin Mahluk’un Başı, ülkeyi yönetmiş olan önceki yüce kişi yerine konulmuştur; kuyruğu, yönetilen ve yöneticileri izleyen sıradan halk içindir; eğer başlar birden fazlaysa Krallık’daki sivil iktidara orantılı olarak peşpeşe veya topluca sıralanan belli başlı merkezleri veya hanedanları veya sömürge alanlarını gösterirler; [eğer] herhangi bir başta boynuzlar varsa, bu o baştaki Krallıklar’ın askeri güçlerine oranla konuşlanışını gösterir; bakışlar, bakmak, öğrenmek için ve gözler anlayış ve siyasa sahibi adamlar için ve episkopoi de dinsel konularda Piskoposlar içindir; konuşmak, yasama için; ağız, sivil veya kutsal bir yasa-koyucu için; yüksek ses, güç ve iktidar için; alçak ses, zayıflık için; yeme-içme, yenilmiş ve içilmiş şeylerle simgelenenleri elde etmek için; bir mahlukun veya insanın saçları ve kuşların tüyleri, halk için; kanatlar, o mahluk tarafından temsil edilen Krallıklar’ın sayısı için; bir adamın kolu, onun gücünün veya gücü altındaki herhangi bir halk için; ayakları, halkın alt kesimi veya Krallığın en ücra bölgesi için; yırtıcı hayvanların ayakları, pençeleri ve dişleri, orduları ve ordu bölükleri için; kemikler, sağlam ve güçlendirilmiş yerler için; et, zenginlik ve malvarlığı için ve onların [uzuvların] hareketli günleri, yıllar için; [eğer] bir ağaç bir Krallık için konulmuşsa, onun dalları, yaprakları ve meyveleri tıpkı kuşların ve mahlukların kanatları, tüyleri veya yiyecekleri gibidir.

Eğer bir kişi mistik anlamda ele alınmışsa, onun yetenekleri çoğunlukla onun davranışlarıyla ve çevresindeki nesnelerle simgelenirdi. Şöyle ki, Yönetici kişi, üzerine bindiği güçlü bir hayvanla; bir Savaşçı veya Fatih, kılıcıyla ve okuyla; güçlü bir adam, dev bir heykelle; bir Yargıç, tartı ve ölçülerle; özgürlük veya mahkumiyet anlamındaki  sözler, beyaz veya siyah bir taşla; yeni bir soyluluk, yeni bir adla; moral veya sivil yeterlilikler, kostümlerle; şan ve şeref, çok güzel bir harmaniyle; Krallık asaleti, eflatun veya al renkleriyle yahut bir taçla; hakkaniyet, beyaz ve temiz giysilerle; içten Pazarlıklılık, kirli ve süfli bir kostümle; salgın, matem ve aşağılanma, adi kumaşlarla; utanç, onursuzluk ve iyi iş arayışı, çıplaklıkla; yanılgı ve sefalet, buna sebep olan adamın veya kadının şarap kâsesinden içmekle; herhangi bir dini çıkar amacıyla kullanmak, o dine bağlı kişilere mal satmak [bezirganlık] ve alışverişte bulunmakla; herhangi bir ulusun sahte Tanrılarına tapınmak veya hizmet etmek, onların prensleriyle zina yapmakla veya onlara tapınmakla; bir Krallık Meclisi, kendi imajıyla; dinsel sapkınlık, şirk ile; savaşta yenilgi, bir insanın veya mahlukun yarasıyla; geçmek bilmeyen bir savaş belası, acı ve sancı ile; yeni bir Krallık kurabilmek için bir halkın gösterdiği çaba, doğum yapmaya çalışan hamile bir kadın ile; bir Devlet siyasasının [yapısının] veya dinin dağılması, bir insanın veya Mahluk’un ölüsüyle ve dağılıp gitmiş bir egemenliğin yeniden kurulması, bir ölünün yeniden canlanmasıyla simgelenmiştir.

Kaynak:
Sir Isaac NEWTON, Kutsal Kitabın Yorumu Daniel’in Kehanetleri ve Aziz John’un Mahşeri Üzerine Gözlemler Özgün adı: Observations Upon the Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St. John. Türkçesi Aytunç ALTINDAL, 2. Baskı, İstanbul, Aralık 2012 (İkinci Bölüm sh:31-35)

Yine konuya destek olması için  Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde kıyamet manzaralarının bahsedilen mana içeriğinde yani felaketler zinciri şeklinde olmadığına telmihen işaret etmiştir. Okuyalım

Bir rüyaya benzer şekilde, Allah Teâlâ bana Kâbe’yi tavaf ederken bir hadise göstermiştir. Kâbe’yi yüzlerini tanımadığım bir grup insanla birlikte tavaf ediyordum. Bize iki mısra okudular, biri aklımda diğerini unuttum. Aklımdaki mısra şöyleydi:

Biz de sizin gibi senelerce tavaf ettik

Kâbe’yi hep birlikte tavaf ediyoruz

Diğer mısraı unuttum. Bu hale şaşırdım. İçlerinden birisi bana bilmediğim bir isim söyledi ve şöyle dedi: ‘Ben senin atalarındanım.’

Ben de ona ‘Ne zaman öldün’ diye sordum. Şöyle cevap verdi:

‘Kırk bin küsur sene oldu.’ Ben de:

 ‘Âdem’in bile bu kadar ömrü yoktur’ deyince, şöyle dedi:

‘Hangi Âdem’den söz ediyorsun: sana en yakın Âdem’den mi, başka bir Âdem’den mi?’

Bu söz üzerine Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ‘Allah yüz bin Âdem yaratmıştır’ hadisini hatırladım ve şöyle dedim:

‘Beni kendisine nispet eden bu atam o Âdemlerden olmalıdır.’

Bu konuda da tarih bilinmese bile, hiç kuşkusuz âlem hâdistir. Âdem hadistir, çünkü onun Âdem mertebesine sahip olması mümkün değildir; kadimlik, başlangıcının olmaması demektir. Âlem ise Allah Teâlâ katından meydana getirilmiştir. Allah Teâlâ onu yokluktan var etmiş ve varlığını tercih etmiştir, çünkü ‘imkân’ hali âlem için zati niteliktir ve bu nedenle sürekli ‘tercih’ gerekir. Hükümlerin ortaya çılana mahalli olan hakikatlere ilave olan her şeyin sureti nispet ve izafetlerdir. Onların renk, sıfat, özellik gibi dışta varlıkları yoktur. Her nispetin izafenin, olgunun, rengin, niteliğin kendine özgü bir ismi ve isimleri vardır.

Kaynak:
Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye 28. Sifir, Üç Yüz Doksanıncı Bölüm. [hzl: Ekrem Demirli, 2011,İstanbul , c: 14, sh.285]

 

**************************

18/11/2013  
Gazeteci yazar ve araştırmacı
AYTUNÇ ALTINDAL Hakk’a Yürüdü.

1945 yılında İstanbul’da doğdu.

 Bugüne kadar 16’i telif 11’içeviri 27 kitabı, 400’den fazla da makalesi yurtiçi ve yurtdışında yayınlandı.

1969-71 seneleri arası Gurnsey Writer’s School’da, 1977 senesinden itibaren ise Fransa Sorbon Üniversitesi Fransızca Eğitim bölümünde tahsil gördü.

1977’de Havass Yayınlarını, 1980 yılında ise Süreç Yayınlarını kurdu ve Süreç dergisini çıkardı.

1983’de İsviçre’de MODUS VİVENDİ Kültür Merkezi’ni kurarak 10 yıl yönetti.

1989 yılında Rusya’da Kültür Danışmanlığı görevini yaptı.

1992’de İngiltere Edinburg’taki INTERNATIONAL ACADEMY FOR EUROPEAN AND CHRISTIAN STUDIES akademisinde PROJECT ACADEMIC BOARD (Akademik Proje İdari Heyeti) üyeliğine seçildi.

 Aynı yıl İngitere’de yayınlanan THREE FACES OF JESUS (Üç İsa) adlı kitabı dünyada yankılar uyandırdı.

 Daha sonra (1993) Rusça’ya çevrildi.

1993’te INTERNATIONAL SOCIETY FOR THE STUDY OF EUROPEAN IDEAS (Uluslararası Avrupa Düşünce Çalışmaları Topluluğu) Bilimsel Kuruluna üye oldu.

 Aynı yıl Avusturya’nın GRAZ şehrindeki KARL – FRANZ Üniversitesi tarafından düzenlenen EUROPEAN SECULAR LEGACY (Avrupa’nın Laik Vasiyeti)adlı uluslararası konferansta Oturum ve Bölüm Başkanlığına seçildi.

1995’te merkezi New York’ta bulunan CARNAGIE COUNCIL ON ETHICS AND INTERNATIONAL AFFAIRS örgütüne davet edilen, ilk ve tek Türk Konuşmacı oldu.

Aynı sene, New York’ta Birleşmiş Milletler bağlantılı GLOBAL FORUM OF SPIRITUAL AND PARLIAMENTARY LEADERS ON HUMAN SURVIAL (İnsan Yaşamından Sorumlu Ruhani ve Siyasi Liderler Global Forumu’nda) INTERNATIONAL ADVISOR COMMITTEE yani Uluslararası Danışman üyesi oldu.

Ünlü Fizikçi Isaac NEWTON’un bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kitabını da yayınlayan Altındal, Uğur Mumcu’nun “Sakıncasız” adlı eserinin de yapımcılığını üstlendi.

Allah Teâlâ rahmet eylesin.

***********************

KIYAMET ALÂMETLERİ HADİSLERLERİNİN
KİTABI MUKADDESLE KARŞILAŞTIRILMASI 
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA
KIYAMET ve ALÂMETLERİ HAKKINDA (Şihab)
KIYAMET HAZIRLAYICILARINDAN: (YE’CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA)
OSMANLI RESİM SANATINDA KIYAMET ALAMETLERİ:
TERCÜME-İ CİFRU’L-CÂMİ VE TASVİRLİ NÜSHALARI