NİKÂH’IN SIRRI


Nikâh, ne üzerine olursa olsun üçüncü bir netîce için iki şeyin izdivâcıdır. Nikâh, bazen teslis (üçleme) olarak da isimlendirilir. İki taraf arasındaki neticelerin çeşitliliğine göre nikâhın da çeşitleri çoktur.

Teslîs, Hak tarafından ve halk tarafından “üç”ten kâim olmadır. Hak tarafından kâim olan “ZÂT”, ”İRÂDE” ve “KAVL”den ibâret bulunan üç şey ile; ve halk tarafından da bu üçe mukâbil olarak kâim olan “şey’iyyet”, “istima”’ ve “emre imtisal” keyfiyyetlerinden ibâret olan üç şey ile olmuş olur. Bunlardan birisi noksan olsa yaratılış gerçekleşmez.

Delillerde ve bir takım ma’nâların ortaya çıkmasında bile teslîs esastır. Meselâ mantıkî kıyas mutlaka üçten olan düzenleme üzere olmalıdır. Aradaki tekrar erkekle kadını birbirine bağlayan nikâh gibi, iki mukaddimeyi birbirine bağlar. Dünyâ değişkendir. Her değişken hâdisdir. O halde dünyâ hâdisdir, dediğimizde burada ikişer müfred vardır. Bunlar: Dünyâ, değişken, değişken, hâdis kelimeleridir. Ancak ikinci mukaddimedeki değişken kelimesi tekrarlanmıştır. Bu da iki mukaddimeyi birbirine bağlamak içindir. Böylece dünyâ, değişken, hâdis kelimelerinden ibâret olan üç müfred kalır.

“O size rahimlerde dilediği gibi şekil verendir.”(Âl-i lmran 316) âyetini İbnü’l-Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz şöyle îzah eder: “Hayal rahimlerdendir. Onda ma’nevî nikâhla ve ma’nevî hamle ile dilediği gibi hayalleri şekillendirir. Allah Teâlâ bu ma’nâ rahmini (hayal) açar. Dilediği sûretleri meydâna getirir.”

Tenâsül, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi ilimlerde de olur. Buna ‘tenâsül-i meânî’ derler. Ma’nâlar, cesed suretlerini kabul ederler. Çünkü cisimler meydâna getirme mahallidir.

İlâhi tenâsül (ilâhî nikâh), Hakk’ın imkân mertebesinde sevgi irâdesiyle (Bilinmeyi murad ettim.) mümküne teveccühüdür.

Âlem neticedir. Netîce ise ancak iki mukaddime ile olur. Âlem, mümkünlerin a’yınlarını a’yan ve ma’rifetlerde mevcûdun kemâlini muhabbet yoluyla dilemesiyle İlâhî teveccühden meydâna gelmiştir. Bu hal nikâha benzer.

BURSEVÎ’NlN NİKAH HARKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Bursevî, tezevvücü ikiye ayırır:

1-Evlilik

Hilâfet ve silsile için evlenme gerekli olup, nafile işlerin en fazîletlisidir. “Bekâr olan kimsede hayır yoktur” denilmiştir. Ayrıca kadınlara yakınlıktan amaç sadece şehvetin tatmîni değildir. Asıl maksat evlâd edinmektir. Hadisde, “Doğuran siyah hâtûn doğurmayan güzelden efdaldir” buyrulmuştur. Çünkü amaç silsiledir. Âyette “… Allah’ın sizin için takdir ettiklerini isteyin.” (Bakara 187) buyrulması da yakınlıktan muradın evlâd taleb etmek olduğuna delildir.

2-Ma’nevî Evlilik

Ma’nevî evlilik tarîkat nikâhıyla mümkündür. Bu nikâhdan doğacak evlâda “ma’nevî evlâd” derler. Tarîkat silsilesi bunlarla devam eder. Bu konuda şeyhler farklıdır. Bazı şeyhlerin evlâdı erkek gibidir. Bunlar tasarruf sahipleridir. Kendileri kemâle erdikten sonra başkalarını da olgunlaştırmaya çalışırlar.

  • Bazısının evlâdı kadın gibidir ki tasarrufa gücü yetmez.
  • Bazısının evlâdı ise hem erkek hem kadın gibidir.
  • Bazısı ise akimdir (kısır).Ondan hiç veled gelmez. Belki kendi nefsi ile meşguldür.

Çünkü insanı irşad etmek bakâ âlemine dönmekle olur. Onun için hadisde “Kıyamet günü bâzı peygamberlerin ümmeti olmayacağı” haber verilir. Bunun sebebi ya başkalarını ıslah ile me’mur değildir veya kâbiliyetli kimse gelmemiştir.

Bursevî ayrıca “(Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin) eşleri onların anneleridir” (Ahzab 6) âyetini “Kâmillerin eğitimi ile hâsıl olan arınmış nefis sahiplerinin, mü’minlerin anneleri hükmünde olacağını” söyler. Onlar, dîn ehlinin çocuklarını bir anne gibi terbiye eder.

  • Tarikat ehlinden bazı kadınlar “rical” (erkek) hükmünde olup tasarrufa kadirdir. Bazı erkekler de “nisa” (kadın) hükmünde olup tasarrufta bulunamazlar. Nitekim bazı şeyhler ârif kadınlardan feyz almışlardır.

Bazı erkekler terbiye açısından tarikat nikâhı ile başlangıçta şeyhlere zevce hükmündedirler.Bu yönden şeyhler umuma vâlide ve mürebbiye olurlar. Derler ki “ilim erkektir.” Halk onun ehline kadının kocasına baş eğdiği gibi baş eğer. Anlaşılan o ki “Nerede İlâhî ilim varsa onun sahibi merddir.”İlim perdedir dedikleri sulûkun başlangıcına göredir. Sâlik başlangıçta bütün mâsivâdan ferâgat etmelidir. Bir de ilim, cehle perdedir. Bu ise makbuldür. Çünkü ilim mutlaka kemâldir.

Tarikat nikâhı şeriat nikâhı gibi dürüst olmalıdır.Onun için zinâdan doğanlar velâyet dairesine kadem (ayak) basamazlar. Çünkü şeriat asildir. O fâsid olunca tarikat onu ıslah etmez. Bunun için velâyet ehli azdır. Çünkü şeriat ehli geçinenlerde nikâhı muhafaza az bulunur. Veled-i zina velî olmaz, ama şer’an mü’mindir. Velâyetin netîcesi sahih nikâh üzerine mebnîdir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Eğer ben bir kimseyi dost edinseydim Ebû Bekr’i seçerdim. Ancak Allah beni halil ittihaz etmiştir.” buyurur. Yani ben de bir yönden Hakk’ın dostluğunu kabul edip gayrıdan alâkayı kestim demektir. Buna göre mü’minlerin birbirleriyle alâkaları ta’lîm ve Hakk’ı tavsiye içindir. Hikmet âleminde ne türlü alâka olursa olsun makamına göre hak ile olunca hakla Hak’la alâkaya mani olmaz. Buna “hakîkî nikâh” derler. Buradan anlaşılır ki kemâl ehlinin nikâhı şer’î ve hakîkîdir. Onların zâhir ve bâtın hallerinde zinâ dedikleri ma’nâ yoktur.

Bir kimse bu zâtlara karşı kötü i’tikad taşısa sûrette nikâhı var bâtında yoktur. Çünkü i’tikâdını şeriat ve hakikatin zıddına yapıp Hakk yolundan sapmıştır. Onun için zâhir erbâbından ma’nevî evlad gelmez. Çünkü hakîkî nikâhlan yoktur. Zinâ eden şer’î nikâhdan, amel ve tarikat niyyetinden hâriç olandır.

Hakîkî İzdivaç

Akl-ı evvelde olan nikâh ve imtizaç rûhânîdir. İnsan mertebesinde ise cismânîdir. Cisim ve ruh müsennâ olduğu gibi “akd”de müsennâ oldu. Sûret ma’nâ ile uygunluk buldu. Onun için akde iki şâhit lâzım geldi. Alış, verişte ise lâzım gelmedi.

Bir kimsenin cismânî zevki yoksa onun ruhu yoktur.Ruh erdir. Er demek mukabele-i zevcdedir. O da ceseddir. Havvâ tenâsül için yaratıldgı gibi cesedin zevci de güzel amel semeresi için yaratıldı. Âdem ve Havvâ zâtta bir, sûrette ayrı oldukları gibi ruh ve cesedin zevci de böyle oldu. Zevcin noktası zevci ruhdan ayırdı. Tâ ki izdivaç sahih olsun. Çünkü tek olan kendi ile izdivaç edemez. İzdivaç zât ve sıfatla olur ki fiiller ve oluşlar bu ikisini eseridir.

“Kün” âleminin hükmü de izdivaç ve terkibdir. Âyette “sizi çift çift yarattık” (Nebe 8) buyrulur. Hattâ “Kün” kelimesi bile zât ve sıfatın izdivacının sûretidir. “Kef” ve “Nun”dan oluşur. Nikâha rağbet olunması ve nâfilelelerin efdali nikâh olması, burda geçen sırra delâlettir. Bunun için kâmillerin nikâha (ma’nevî) hırsları vardır. Zîrâ nikâh yakınlık zevkini ve vuslatı kapsar. Bu ma’nâ için kâmiller bekâ âlemine gönderildiler. Çünkü fenâ âleminde zât ve sıfatın izdivâcı yoktur. Belki sadece zât vardır. Zevk ise izdivacdadır. Bu sırr için hadisde “Senden senin yüce vechine nazar etmenin lezzetini niyaz ederim” buyrulur.

Evliyâ’nın Nefhi (nefesi)

Evliyânm nefhi ile rûhânî haşr meydana gelir. Bu cismâniyyet kabrinden rûhâniyyet mevkiine geçiş demektir. Bu hal hayvânî sıfatları öldürdükten sonra olur. Bundan sonra kaabiliyyetli olanlara bir haşir daha vardır. O da enâniyyet kabrinden rabbânî hüviyyet mevkiine geçişdir. Fenâ cesed ve ruhla olur. Cesedle mevcud olma annelerin doğurmasıyla zorunludur, hissîdir. İkinci varoluş rûhun doğumu iledir. Onun vâlidi Hakk’ın nûrudur. Buna ikinci doğum derler ki ma’nevîdir. Annenin doğurduğu cismânî olup “kâleb” (kalıp) denir. Rûhun doğurduğu ise rûhânî olup “kalb” denir.

Züleyhâ’nın nefsi, mutmainne mertebesine erişince Yusuf onu tezevvüc etti. Ondan sâlih evlâd zuhûr etti ki kalbdir. Bundan anlaşıldı ki mutmainne nefs mertebesinde olan taallukâtın hepsi hakîkîdir. Ma’nevî nikâha yakındır. İşte burada hevâ ehli tezkiye ehlinin nefisleriyle nefislerini kıyas ederler. Ancak arada fark vardır. Bil ki kan misk olunca diğer kanlar onunla beraberlik iddia edemez.

Nikâh-Hilâfet İlişkisi

Suret zâhir âleminin, ma’nâ bâtın âleminin halîfesidir. Hilâfet her ikisi ile tamam olur. Ma’nevî doğum olmazsa hilâfet tam olmaz. Bunun için evliyânın nefhi lâzımdır. Bu iş verimli araziye tohum atmak gibidir. Tohumdan taze tâne bittiği gibi nefesin nefhinden de taze mevlûd hâsıl olur. Nitekim Cibril’in nefhiyle Meryem’in bâtınından İsâ doğdu. Bundan dolayı Meryem tabiatın suretidir. Kalem-i a’lânın hareketi onun üzerine bina edilmiştir.

İnsanın vücûduna iki türlü şehvet konmuştur. Biri sûrî silsileye diğeri ma’nevî silsileye sebeptir. Âyette “Sizin için bir kalma bir de emanet yeri vardır” (En’am 98) buyrulur. Buna göre nutfenin yeri anne rahmi, emanet bırakılan yer pederin sırtıdır. İkisinin izdivâcıyla sûrî veled olur. Evliyânın nefesinin yeri kabiliyyetli kişiler, emanet bırakılan yer ise fâil ruhun zahrıdır. İkisinin birleşmesinden ma’nevî veled hâsıl olup hilâfet mertebesine erişir.

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000, sh: 89-93

 

HATMİYYET’IN SIRRI


a-Hatmü’l-enbiyâ

 

Peygamberlik müessesesinin Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile sona erdiğini, ondan sonra yeni bir peygamber gelmeyeceğini ifade eden “Hatmü’n-nübüvve” terimi, Arapça’da “bir işi tamamlayıp sona erdirmek, bir şeyin sonuna damga vurmak, bir yazı veya belgeyi mühürlemek” anlamlarına gelen “hatm” maştan ile, Arap dil bilginlerinin “yükseklik ve yüksek makam, haber vermek, belirginleşip ortaya çıkmak” gibi anlamlarda kullanılan “nebve” veya “nebe” köklerinden geldiğini belirttikleri “nübüvvet” kelimesinden oluşmuş bir terkiptir. Buna göre “Hatmü’n-nübüvve” Allah ile kul arasındaki elçilik görevinin sona erdiğini belirtmektir.

Hatmü’l-enbiyâ inancından hareket eden bazı sûfîler, velîlerin de hâtemi olacağı fikrini savunmuşlardır. Aslında bu görüşün temeli, velînin nebîden üstün olup olmadığı tartışmasında yatmaktadır.

b-Hatmü’l-Evliyâ

Hatmü’l-evliyâ görüşünü ilk defa ortaya atan Hakîm Tirmîzî’dir (öl.320/932). Veliliği nebîlikten üstün görmekle suçlanan ve bu yüzden Tirmiz’den ayrılmaya zorlanan Hakîm’in hiç bir eserinde buna dâir bir ifâde yoktur. Hakîm’e göre nasıl bir hatmü’l-enbiyâ varsa bir de hatmü’levliyâ vardır. Velîlik de peygamberlik gibi kesbî olmayıp İlâhî bir lütufdur. Peygamberlerin Allah Teâlâ’dan aldıkları vahyi insanlara teblîğ etme görevi olmasına karşılık, tamâmen özel bir mahiyet taşıyan velâyetin nebîler tarafından haber verilen bu İlâhî hakîkatleri bizzat yaşamak ve yaşatmak gibi görevleri bulunmaktadır. Bundan dolayı peygamberin mûcize gibi bir delîle ihtiyacı olmasına rağmen velînin, böyle bir delîle ihtiyacı yoktur. Zîrâ veliler, hayır ve fazîletin birer canlı timsâlidir. Peygamberlerin birbirlerine göre üstünlüklerinden hareket eden Hakîm Tirmîzî, velîler arasında da böyle bir derecelenme bulunduğu sonucuna ulaşmakta, bunu “İnsanları uyar! İnanalara da Rableri katında yüksek makamlar bulunduğunu müjdele!” âyetindeki (Yûnus 10/2) “kademü sıdk” ifadesine dayanarak delillendirmeye çalışmaktadır.

İbn-i Teymiyye, Hakîm’in bu görüşünün bazı kimselerin hatmü’l-evliyâ oldukları iddiâsıyla ortaya çıkmalarına yol açtığını söyler.Daha sonraları bu görüş İbn-i Arabi’de kemâl noktasına ulaşacaktır.

O’na göre velâyet-i Muhammediyye dört kısımdır. Bu dört kısmın da birer hâtemi vardır. Birincisi sûrî ve ma’nevî tasarrufa sâhip olan, Ali b. Ebî Tâlib kerremallâhü veche’dir. Çünkü O râşid halîfelerin sonuncusudur. Peygamberimiz hadîs-i şerifde “hilâfetin kendisinden sonra otuz yıl olacağını” haber vermişlerdir. Bu hâteme “hâtem-i kebîr” denir.

İkincisi ise yine sûrî ve ma’nevî tasarruf sâhibi olan Mehdî aleyhisselâmdır. Âhir zamanda ortaya çıkacaktır, ismi Muhammed olup yaratılış ve sûreti Rasûlüllah’a benzerdir. Fakat ahlâkı O’ndan aşağıdadır. Ondan sonra hiç bir velî sultân olmaz. Bu velâyet O’nunla hatm olur. O’na “hâtemi sağîr” derler.

Üçüncüsü Ibn-i Arâbî’dir. O’na “hâtem-i asgar” derler. Çünkü o sûrî ve ma’nevî tasarrufa kâdir almakla birlikte yalnız ma’nevî tasarrufa mâlik olup hilâfete yakın olmayan velâyetin hâtemidir.

Dördüncüsü İsâ ibn Meryem aleyhisselâm’dir. O’ndan sonra hiç bir velî gelmeyecektir. Velâyet O’nunla hatm olunur. O’na da “hâtem-i ekber” denilir. O’ndan sonra da kıyamet kopacaktır.

Ibn-i Arabî’nin kendisi hakkında böyle bir hatmiyyet iddiâ etmesi 599 senesinde Mekke’de gördüğü bir rüyâya dayanır.

BURSEVİ’DE HÂTEMÜ’L-ENBÎYÂ ve EVLÎYÂ ANLAYIŞI

Hatm-i Nübüvvet

Bir nesnede hatmiyyet itibar olunmak başlangıca bağlıdır. Bir işin başlangıcı olmadıkça sonu da olmaz.

Nebîler kendi aralarında bir yönden tafdîl bir yönden mefdûl oldular. Hatm-i Nübüvvet ise bütün enbiyâda bulunan fazîletlerde olana denk ve başka hassâsiyetlerle fazîletli oldu. Bütün kemâlât meselâ Mûsâ aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm ümmetine verilmiş olsaydı o ümmetin Peygamberi hatmü’l-enbiyâ olması lâzım gelirdi. Dolayısıyla hatmiyyet fazîleti Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme mahsus ve bütün da’vetleri fiilen kabul etmek devleti ümmetine lâyık görüldü.

Hatmü’l-enbiyâ Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ki enbiyâ dâiresi O’nunla tamam olmuş ve mürselîn halkası O’nunla nihayet bulmuştur.Bu bir hazrettir ki bütün hazretler ona baş eğmiştir. Bu bir başlangıçtır ki bütün sonlar onu baba bilmiştir. Çünkü hatmiyyeti, başlangıç olmasına zıd değildir. O’nun hatmiyyeti cismânî yöndendir. Başlangıcı ise rûhâniyyet yönündedir. Hatmiyyeti, ilmî kemâlâtına bağlıdır.

Bursevî, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” hadîsini hatmiyyetle izah eder. Daha evvel güzel ahlâk tamam değildi. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin gelmesiyle kötü sıfatlara, övülen bir yön ta’yîn edilip ümmet o yönüyle amel etti. Meselâ hased kötü bir sıfat ancak övülen tarafı “malını Allah yolunda harceden zenginlerle, ilmini neşredip halkı ihyâ ile meşgul olan âlimlere” haseddir. Ayrıca bazı meşrû ameller ta’yîn edildi ki Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin şeriatından önce o amellerle ibâdet olunmamıştı.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin vücûdu, câmi’di. Mübârek alınları İlâhî nurla parlardı. Hz. Âdem aleyhisselâmdan kendilerine gelinceye dek ne kadar insanların havâssı geçtiyse hepsinin kemallerini tek başına elde ettikten sonra şerif bir sıfatla ile onlardan üstün olmuştur. Bu rü’yettir. Çünkü diğer nebîlerde ve velîlerde rü’yet İlâhî basîretle olmaya mahsusdur. Ancak Cenâb-ı Nebî’nin Mübarek kalıbı diğerlerinin kalbi mesâbesindedir. Bunun için kalıbıyla da İlâhî rû’yete kavuştu. Mi’rac gecesi bâtını ile keyfiyetsiz olarak idrak etmekle beraber arşın üstünde zâhiriyle de keyfiyetsiz olarak idrâk etti.

İbrâhim aleyhisselâm kavmine sıfat mertebesi verildi. Onun için Hz. İbrâhim ni’met ve hamd mazharı oldu. Hâtemü’l-mürselînin kavmine ise bütün mertebeler verildi. Onun için Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem berzah mertebesinden da’vet etti ki bu ruhdur. Bundan dolayı bu ümmet tenzîh ve teşbîh makamını cem edip hepsini geçtiler. Bununla ilgili âyetler olup meselâ “İki elimle yarattım” (Sâd 75) âyetinde “yedeyn”den murad tenzîh ve teşbîhdir ki onun kemâli bu ümmette zuhûr etmiştir. Guyâ Âdem’in yaratılmasından murad da bu ümmetin zuhûrudur. Çünkü Cenâb-ı Nebî sallallâhü aleyhi ve sellem âlemin gâyesinin sebebidir. Âlem O’nun zâtının zuhûrunu bekliyordu. Çünkü hikmetin gereği üzerine geldi ve hatmiyyet vâki’ oldu.

Hatmü’l-evliyâ

Bursevî bu konuda Nebî’nin zâtında ilk hatmiyyet olduğunu, dolayısıyla hatmü’l-evliyâ’nın hakîkatte hatmü’l-enbiyâ olduğunu söyler. Bütün enbiyâ nübüvvet hissesini Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden aldıkları gibi bütün nebi ve veliler de velâyet hissesini aynı zamanda hatmü’l-evliyâ olan Cenâb-ı Nebî’den almışlardır. Bu görüşe uygun olarak İbn-i Arabî’nin “Bütün enbiyâ ve evliyâ, hatm-i velâyetin nûrundan ahzaderler” sözünden amacın yukarıda izah edildiği gibi olduğunu söyleyen Bursevî, zâhir erbabının, sözün hakikatine vasıl olmadan, Şeyh aleyhinde söz söylemelerini eleştirir.

Bütün enbiyâ Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin dünyada gölgesi olduğu ve kendi asırlarında kutbiyyetleri vekâletle olduğu gibi evliyanın da Rasûlüllah’ın velâyetinin zilli olan Hatmü’l-evliyâ’nın gölgesi olduğunu ve O’na vekâletle görev yaptıklarını bildirir. Buna göre her asırda ve her şehirde zuhur eden velî O’nun suret ve nâibidir. Her velînini bir nebî meşreb üzerine sulüku vardır. Muhammedü’l-meşreb olan sairlerden ekmeldir. Ve hatmin hakîki ismi Muhammed’dir.

Hatmü’l-evliyâ’nın Mazharları:

Hatmü’l-evliyâ dört olup hakîkatte ise birdir. O da Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemdir.Buna göre velâyetin kemal derecesinin icmâlî olarak, başta mazharı Hz. Ali kerremallâhü vechedir. Onun için “İlim şehrinin kapısıdır” buyrulmuştur. İcmal zâhir yönüyle idi. Tafsîl Hz.Ali kerremallâhü vechenin bâtınında idi. Zâhirde ancak rumûz ve işâretleri vardı. Tafsîlen mazharı Şeyh-i Ekber’dir. Cesedleri Şam’da, latîf rûhu ise bütün şehirlerde mutlaktır. Diğer iki mazhar ise Mehdî ve Hz. İsâ aleyhisselâmdır.

Hz. Ali kerremallâhü veche

Imâm-ı Ali İlâhî keşf ilmi ile şöhret bulmuştur. Bu ilmin nûru ona Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden aks etmiştir. Ondan sonra külliyeti, Şeyh’de zuhur etmiştir. Evliyânın da her birine kabiliyetlerine göre nasib verilmiştir. Enbiyâ ve mürselînin sırn lmâm-ı Ali’dir. O’nun sırrının tafsîli sureti Hatmü’l-evliyâ’dır. Bu iki netîceden başkası küllî ve cüz’î netîcelerdir. Küllî netice ekmel, cüz’î netice kâmil olanlardır.

İmam-ı Ali velâyetin başlangıcı olup zuhur yönünden aydan hilâl gibi, hakîkat yönünden ay gibidir. O’nun cennette kasrı Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kasrı ile beraberdir. Rasûlüllah’la arasındaki münasebet güneşle ayın münasebeti gibidir. Bu yönden hatmiyyet Hz. Ali’nin, hatmiyyetin zuhûru Şeyh-i Ekber’indir. Bedriyyet ayın ortasında olur. Bu ma’nâdan hatmiyyet, ümmet-i merhumenin müddeti olan bin senesinin ortalarında olur. Şeyhin zuhûru beşyüzden sonradır.

Şeyh-i Ekber kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Şeyh-i Ekber Hz. Ali’nin aynası ve tam mazharıdır. Onun kemâlinin tafsîli Hz. Şeyh’de zuhur etmiştir. Ve bu söylenen aynaya niçin ihtiyaç olduğunu keşf erbâbı bilirler.

Mazhariyyet Şeyh’indir. Eğer mazhariyyet olmasa karışıklık, küfür ve dalâl lâzım gelirdi. Çünkü Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem başlangıçta ahkâma da’vetle görevliydi. Hikmetler ve hakikatler ahkâmın içinde idi. Rasûlüllah bazı hakîkat mertebelerine remz ve işâret ettiler. Ancak tafsîl etmediler. Zîrâ insanların o ma’nâyı anlamaya tahammüllleri yoktu. Anlatsaydı reddedilip bi’seti zâyi’ ve abes olurdu. Onun için bu ma’nâyı mazhara alıkoydu. Böylece anlayan kabul etsin ve anlamayan da ta’n ederse vâsıtaya ta’n etsin ve mazharı reddetsin. Çünkü onlara göre “mazhar zâhirin gayrıdır.” Söyledikleri indîdir, naklî değildir. Hakikatte ise kelam, Nebî’nin kelâmıdır. Mazhar, O’nun tafsîlde tercümanıdır. Ancak şeriatın bâtınını fehm herkese müyesser değildir. Bunun için Kur’ân’m bâtınını küfriyyâta i’tikad ederler. Kur’ân’m yansı ile ameli terkederler. Bâtını zâhire muhâlif sanırlar. “Bunları ben kendiliğimden yapmadım” (Kehf 82) sırrından hebersizdirler.

Bursevî, hatmü’l-evliyâ’nm mazharlan konusunda ayın hallerini örnek gösterir. O’na göre ayın devrinin nübüvvet mertebesinde bedriyyeti Cenâb-ı Mustafâ’nın (sallallâhü aleyhi ve sellem) zuhûruyla olup ondan sonra hatmiyyet ile gizlendiği gibi, velâyet mertebesinde de bedriyyeti hatm-i evliyâ’nın vücuduyla olup nûrun ortaya çıkışı zulmet içine girmesinden beri yarım gün olmuştur. Bu beşyüz sene ve belki daha fazladır. “Nihâyet o kurumuş eğri hurma dalı gibi bir hal alır” (Yasin 39) gereğince sonunda görünmez olur. O’nun yay şekline girmesi sonunun evveline dönmesine delâlettir. Bu ise büyük kıyamette vücûd bulur. Demek ki hatmü’l-evliyâ ümmetin müddetinin ortasında bedriyyet mertebesine geldi. Ve velâyet O’nun nuruyla doldu.

Hatmü’l-Evliyâ Şeyh-i Ekber’dir. Bu husûsî mertebeye göredir. Yoksa O’nunla velâyet arkı kesilir ma’nâsına değil. Çünkü O’ndan sonra sayısız evliyâ gelmiş ve gelmektedir. Lâkin hepsi hatmü’l-evliyâ’nin nezâretindedir.

Dünyâda son zamana dek ne kadar evliyâ gelecekse hepsinin ruhları Şeyh huzurunda hazır olup onların âzâlarına nefh etmiş ve nefes vermiştir. Hepsinin hakîkat ilminden hissedâr oldukları o nefhin eseridir. Çünkü ilâhî âdet üzere bu merâtibe vusûl evliyânın tayyib nefeslerine bağlıdır. Bu misal âleminde olan nefhdir. Ya ihzâr ya da uykuda olur. Bâzen hisde de olur.

Bursevî, kendisine üstâdı Fazl-ı llâhî’nin, sonra el-Arabî’nin, sonra Hızır’ın ve nice evliyânın “nefes-i nefis” bahşettiklerini söyler.

Mehdî aleyhisselâm:

Bursevî, İbn-i Arabi’nin hatmiyyetinin husûsî mertebe itibariyle olduğunu sıkça tekrarlar. “îlim filan kimsede hatm olundu” derler. Bununla beraber ondan başka dünyada âlimler de vardır. Bu ümmette Enbiyâ’nın vârislerinin başı ve sonu mazbuttur. Buna göre velîlerin evveli tarikat silsilesi hasebiyle Hz. Ali kerremallâhü vechedir. Tabii ki Hz. Ebu Bekir tahakkuk yönünden O’ndan öndedir. Sonuncusu Hz. Mehdî’dir. Hz. Ali nesebindendir. Mehdî’nin vâlidesi “Nercis” (Nergiz) isimli hâtûn Hz. Abbas evlâdındandır.

Sonuncu evliya ile ilk evliyâ gûyâ birbirine benzerdir. Belki Hz. Ali kerremallâhü vechenin fazl-ı zâidi vardır. Ondan sâdır olan hakîkatler, rumuz ve işâretler diğer sahâbeden sâdır olmamıştır. Bidâyet ve nihâyetin aralarında câmia yönünden külliyyet üzerine olduklarından âhir zamanda Hz. Mehdî’ye vezîreyn olmuşlardır. Ya’nî bu ikisinin rûhâniyetlerinden Mehdî desteklenmiş olsa gerektir. Mehdî’nin hatmü’l-evliyâ olması Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin vârisi olması ve yaşantısının O’nun gibi olmasındandır.

Hz. İsâ aleyhisselâm

Âdem aleyhisselâmdan sonuna dek olan hilâfetin hatmidir. Bu da hâtemü’levliyânın sırrıdır. Zîra İsâ aleyhisselâm O’nun ümmetinden sayıldığı gibi hükmen evlâd-ı hatmdendir. Çünkü Cibril Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) rûhundan yaratıldı, İsâ aleyhisselâmda Cibril’in nefesinden yaratılmıştır. Dolayısıyla İsâ aleyhisselâm hatme göre çocuğun çocuğu gibi olmuştur. Bu yönden hilâfetin netîcesi yine onda karar etmiştir.

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000, sh:84-89

 

İSMAİL HAKKI BURSEVÎ KADDESELLÂHÜ SIRRAHU’L AZÎZİN İLAHİLERİNDEN

Yâ Rasûlallah makamın arş-ı a’lâdır senin

Merteben bâlâ-yı tûbâdan muallâdır senin

Cevher-i lafzın katî kıymetlidir ya’küttan

Ânınî-çün her sözün makbûl-i Mevlâdır senin

Mâidendir halka takdîm-i şefâat eylemen

Feyz-i dil-cüy-i lebin sükkerden a‘lâdır senin

Her ne suret kim verirsen kârına dâreynde

Ettiğin tedbirler şâirden evlâdır senin

Arza hâcet yok huzura hâcetin Hakkî kulun

Akseder âyinene kalbin mücellâdır senin[12b)

**

Yâ Rasûlallah vücûdun oldu mahz-ı kimyâ

Kimse bilmez künhünü ne enbiyâ ne evliyâ

Nâr-ı aşkında erir eczâ-i âlem dem-be-dem

Cevherin sâf etmede yanıp yakılır asfiyâ

Levh-i sîmîn-i tenindir nakş-ı ahlâk olmasa

Böyle izzet vermez idi zâtına zü’l-kibriyâ

Kân-ı izzetten alındı cevher-i zâtın senin

Ağzını açmaz sadef her giz eder senden hayâ

İsterisen sende bâzâr-ı kabul içre revâc

Müşteri ol na’tının gevherlerine Hakkı’yâ (58b]

**

Dervîş odur kim sırrını sultân anın bilmez ola

Dil hâteminde ismini her cân anın bilmez ola

Tenden çıkıp ola melek devr ede râhu çûn felek

Keyfiyyet-i ahvâlini devrân anın bilmez ola

Gözden döke bârânını dilden yaka nirânını

Deryâ-yı feyz katresin ummân anın bilmez ola

Vahy-i İlâhi söyleye cevherleri bezi eyleye

Ammâ ne yerde ma’deni bir kân anın bilmez ola

Hakkî odur kim Hakk ile Hak ola Hakk ile dola

Remz-i kelâmın değme bir insan anın bilmez ola[68a]

 

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000

 

GUY DEBORD, GÖSTERİ TOPLUMU VE YORUMLAR KİTABINDAN


Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

ŞEHİRLERİ İMÂR ETMENİN GÖSTERİLMEYEN CEPHESİ


Şehircilik, sınıf iktidarını savunan kesintisiz görevin modern icrasıdır:Kentsel üretim koşullarının tehlikeli bir şekilde bir araya getirdiği işçilerin en küçük parçalarına dek bölünmesinin sürdürülmesi. Bu bir araya gelme olasılığının her biçimine karşı yürütülmesi gereken sürekli mücadele en uygun zeminini şehircilikte bulur. Fransız Devrimi’nde edinilen deneyimlerden bu yana, bütün yerleşik iktidarların sokaktaki düzeni sağlama araçlarını artırma çabası, sonunda sokağın ortadan kaldırılmasıyla doruk noktasına ulaşır. Lewis Mumford, The City in History de [Tarihte Kent]“artık tekdüze olan dünyayı” anlatırken “uzun mesafeye yönelik kitle iletişim araçlarıyla birlikte, halkın tecridinde çok daha etkili bir denetim aracı ortaya çıkmıştır”diye belirtir. Ama şehirciliğin gerçekliğini oluşturan genel tecrit hareketi, planlanabilir üretim ve tüketim ihtiyaçlarına göre işçilerin denetimli bir şekilde yeniden sisteme dahil edilmelerini de sağlamak zorundadır. Sisteme dahil olmak, tecrit edilmiş bireylerin birlikte tecrit edilmişbireyler olarak yeniden ele geçirilmelerini gerektirir: Fabrikalar ve kültür evleri, tatil köyleri ve “toplu konutlar” tecrit edilmiş bireyi aile yuvasına kadar izleyen bu sahte kolektiviteye hizmet etmek amacıyla özellikle düzenlenmiştir.Gösteri mesajı alıcılarının yaygın olarak kullanımı bireyin tecridinin egemen imajlarla, bütün güçlerini sadece bu tecritten alan imajlarla dolu olmasını mümkün kılar.

Önceki her dönemde egemen sınıfların tatmin edilmesine adanmışken, ilk defa yeni bir mimari doğrudan doğruya yoksullara yönelmiştir. Bu yeni konut örneğinin biçimsel sefilliği ve devasa yaygınlığı, onun hem amacından hem modern inşaat koşullarından kaynaklanan kitleselkarakterinden ileri gelir.

Toprağı, soyut bir şekilde tecrit toprağı olarak düzenleyen otoriter karar hiç kuşku yok ki modern inşaat koşullarının özünde yer alır.

Bu açıdan geri kalmış ülkelerde sanayileşmenin başladığı her yerde, yerleştirilmesi düşünülen yeni toplumsal yaşam tarzına uygun uzam olarak, aynı mimari ortaya çıkar. Toplumun maddi gücünün gelişmesinde kaydedilen aşama ve bu güce bilinçli bir şekilde hâkim olma konusundaki gecikme, tıpkı termonükleer silahlanma ya da doğum kontrolü (kalıtımın manipüle edilme imkânı zaten elde edilmiştir) sorunlarındaki kadar açık bir şekilde şehircilikte de görülmektedir.

Şimdiki zaman, şehir ortamının daha şimdiden öz-yıkım zamanıdır. “Şehir artıklarının biçimsiz yığınlarıyla” (Lewis Mumford) kaplı kırsal kesimde görülen şehir patlaması doğrudan doğruya tüketimin buyrukları doğrultusunda düzenlenmiştir.

İlk meta bolluğu aşamasının pilot-malı olan otomobilin diktatörlüğü, eski şehir merkezlerini yerinden eden ve giderek genişleyen bir yayılmaya yol açan otoyolların hâkimiyetiyle çevreye damgasını vurmuştur.

Aynı zamanda, şehir dokusuna dair tamamlanmamış yeni düzenleme dönemleri, bir otopark platformu üzerindeki çıplak arazilerde kurulu dev süpermarketler olan “dağıtım fabrikaları” etrafında geçici olarak yoğunlaşır; bu çılgın TÜKETİM TAPINAKLARI, kısmi bir kalabalığın yeniden oluşmasına yol açtıklarından aşırı kalabalık ikincil merkezler haline gelir gelmez onları dışlayan merkezkaç hareket içinde uzaklaşırlar. Ama tüketimin teknik örgütlenmesi, ilk planda şehrin kendi kendini tüketmesine yol açmış olan genel çözülmenin örgütlenmesinden başka bir şey değildir.

Tümüyle kent-kır çatışması etrafında gelişen iktisadi tarih, her iki terimi de ortadan kaldıran bir başarıya ulaşmıştır. Toplu tarihsel gelişmenin günümüzde bağımsız ekonomi hareketinin sürdürülmesi adına felce uğraması, kent ve kırın yok olmaya başladığı dönemin olgusudur, kentle kırın farklılıkları aşılmamakta, her ikisi de aynı anda çökmektedir. Varolan şehir gerçekliğinin aşılmasına katkıda bulunması gereken tarihsel devinimin başarısızlığa uğramasından kaynaklanan kent ve kırın karşılıklı yıpranması, en ileri sanayileşmiş bölgeleri kapsayan ayrışmış unsurlarının bu eklektik karışımında görülebilir.

Evrensel tarih kentlerde doğmuş ve kentin kır üzerindeki kesin zaferiyle birlikte olgunlaşmıştır. Marx’a göre burjuvazinin en önemli devrimci faziletlerinden biri, “kır”ı havası bile insanı özgürleştiren “kente boyun eğdirmesi” olgusudur. Ama eğer kentin tarihi özgürlüğün tarihi ise, aynı zamanda zorbalığın ve hem kırı hem kenti denetleyen devlet yönetiminin de tarihidir. Kent sadece tarihsel özgürlüğün mücadele alanı olabilmiştir, özgürlüğe sahip olamamıştır. Kent, tarih ortamıdır; çünkü o, hem tarihsel girişimi mümkün kılan toplumsal iktidarın yoğunlaşması hem geçmişin bilincidir. Kenti tasfiye etmeye yönelik mevcut eğilim, ekonominin tarihsel bilince boyun eğmesindeki ve kendisinden alınmış güçleri yeniden ele geçiren toplumun birleşmesindeki gecikmenin bir başka şekilde ifade edilmesinden ibarettir.

“Kır tam tersi bir olgu sergiler: tecrit ve ayrılık”(Alman ideolojisi).

Kentleri yok eden şehircilik, eski kır yaşantısına özgü doğal ilişkiler kadar doğrudan doğruya tarihsel kent tarafından sorgulanan dolaysız toplumsal ilişkilerin de kaybolduğu sahte bir kırı yeniden kurar.

Bu, günümüzün “düzenlenmiş toprağı”nda barınma ve gösterisel denetim koşullarının yeniden yarattığı yeni bir yapay köylülüktür: Köylülüğün bağımsız bir eyleme kalkışmasını ve yaratıcı bir tarihsel güç olarak ortaya çıkmasını her zaman engellemiş olan coğrafi dağınıklık ve dar kafalılık bugün yeniden üreticilerin özelliği haline gelmiştir; nasıl ki işlerin doğal ritmi tarım toplumunun eriminin ötesinde kalıyorsa, bizzat kendilerinin ürettiği dünyanın devinimi de köylülerin erimlerinin ötesinde kalır. Ama “Doğu despotizminin sarsılmaz temeli olan ve dağılması bürokratik merkeziyetçiliğe yol açan bu köylülük, modern devlet bürokrasisinin gelişme koşullarının ürünü olarak yeniden ortaya çıktığında, duyarsızlığı artık tarihsel olarak üretilmek ve korunmak zorundaydı; doğal kayıtsızlığın yerini, hatanın örgütlü gösterisi almıştı. Teknolojik sahte-köylülüğün “yeni kentleri”,üzerine inşa edildikleri tarihsel zamandan kopuşlarını bulundukları alana açıkça kaydederler; sloganları şu olabilir: “Bu noktada artık hiçbir şey olmayacaktır ve asla hiçbir şey olmamıştır.”Kentlerde özgürleştirilmek zorunda olan tarih henüz özgürleştirilmediği içindir ki tarihin yokluğunda ortaya çıkan güçler, kendi özel alanlarını oluşturmaya başlar.

**

Bu alacakaranlıktaki dünyayı tehdit eden tarih, aynı zamanda mekânı yaşanmış zamana boyun eğdirebilen güçtür. Proleter devrimi, beşeri coğrafyanın eleştirisidir, bu eleştiri dolayısıyla bireyler ve topluluklar, sadece emeklerine değil bütün tarihlerine de sahip olmalarına elverişli yer ve olayları yaratmak zorundadır. Bu değişen oyun alanında ve özgürce seçilmiş oyun kurallarının farklılıklarında, yer özerkliği, toprağa zorunlu bir bağlanmayı yeniden devreye sokmadan ve böylelikle seyahatin ve bütün anlamı içinde saklı olan bir seyahat gibi anlaşılan yaşamın gerçekliğini gündeme getirerek yeniden keşfedilebilir. (sh:131-136)

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

 

 YENİ ANAYASALAR NEDEN YAPILIR?

Sicilya mafyasının kullandığı ve tüm İtalya’da kabul gören bu formülün derin hakikati şu noktada yatar: “Eğer paran ve dostların varsa hukukla dalga geçersin.” Bütünleşmiş gösteride yasalar uyku halindedir;çünkü yeni üretim teknikleri için hazırlanmamışlardır ve ayrıca malların dağıtımı sırasında yeni tür anlaşmalar sayesinde bu yasalardan uzak durulmuştur. Kamuoyunun ne düşündüğünün ya da neyi tercih ettiğinin artık hiçbir önemi kalmamıştır. Gösterinin kamuoyu araştırmaları, seçimler ve modernleşmeye yönelik yeniden yapılanmalarla gizlediği şey budur. Kazananlar kim olursa olsun kibar müşteriler en kötü malı edineceklerdir:Çünkü bu tamamen onlar için üretilmiş olandır.

“Hukuk devleti”kavramı, modern ve sözde demokratik devletin genelde bu özelliklerinden vazgeçmesiyle birlikte yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Bu ifadenin 1970 yılından kısa bir süre sonra ve tam anlamıyla öncelikle İtalya’da popülerlik kazanması kesinlikle tesadüfi değildir. Birçok alanda, yasalar adeta çeşitli boşluklar kalacak şekilde özenle hazırlanmıştır; tabii ki bu boşluklar, yararlanabilecek olanlar için geçerlidir.Bazı koşullarda -örneğin dünyadaki her türlü silah ticareti, özellikle de daha yüksek teknoloji ürünleri çevresinde- yasadışılık, kendisi sayesinde daha da kârlı hale gelen iktisadi işlemlere destek sağlayan bir güçten başka bir şey değildir. Günümüzde birçok iş ilişkisi kaçınılmaz olarak en azından bu yüzyıl kadar namussuzdur; bu durum eskiden, sadece namussuzluk yolunu seçmiş sınırlı sayıdaki insan arasında söz konusuydu.(sh: 222-223)

GÖZETİM VE MANİPÜLASYON

Gözetim, eğer her şeyin mutlak denetimi sırasında kendi gelişmesinden kaynaklanan zorluklarla karşılaşma aşamasına gelmemiş olsaydı, çok daha tehlikeli olabilirdi. Sayıları giderek artan bireyler hakkında toplanan bilgi yığını ile bu yığının tahlil edilmesi için gereken zaman ve zekâ arasında ya da daha basit olarak söylemek gerekirse olası çıkarları arasında bir çelişki vardır. Malzemenin bolluğu her aşamada kısaltma yapılmasını zorunlu kılar: Bu sırada birçok bilgi kaybolur ve geriye kalanlar ise okunamayacak kadar fazladır. Gözetim ve manipülasyonun yönetimi birleşmemiştir. Aslında her yerde kârların bölüştürülmesi üzerine bir çıkar çatışması vardır; dolayısıyla da mevcut toplum içindeki şu ya da bu potansiyelin -aynı hamurdan gelmeleri nedeniyle hepsi aynı derecede saygın kabul edilen— diğer potansiyellerin aleyhine öncelikli olarak gelişmesi için bir mücadele vardır.

Bu mücadele aynı zamanda bir oyundur.Her istihbarat amiri kendi ajanlarını ve ilgi alanındaki hasımlarını gözünde büyütür. Çok sayıda uluslarüstü ittifakın yanı sıra, günümüzde her ülkenin hem devlet nezdinde hem devlet ötesinde sınırsız sayıda polisi ya da karşı-casusluk servisi ve gizli servisi vardır. Bunun yanı sıra gözetim, koruma ve istihbarat işleriyle ilgilenen çok sayıda özel şirket vardır. Çokuluslu büyük şirketlerin de doğal olarak kendi özel servisleri vardır; aynı şekilde orta büyüklükte de olsalar, ulusal ve bazen de uluslararası düzeyde bağımsız politikalar izlemeyi sürdüren kamulaştırılmış şirketlerin de özel servisleri vardır. Her ikisi de aynı devlete ait olan ve üstelik dünya pazarında petrol fiyatlarını yüksek tutma konusundaki ortak çıkarları açısından diyalektik birlik içinde olan bir nükleer endüstri grubu ile bir petrol grubunun çatıştığı görülebilir. Özel bir sanayi dalındaki her güvenlik servisi, kendi bünyesine yönelik sabotajlarla mücadele eder ve gerektiğinde rakiplerine sabotaj düzenler: Denizaltı tünellerine önemli yatırımlar yapan bir şirket, feribotların güvensizliğinden yana olur ve mali güçlükler içindeki gazeteleri, feribotların güvensizliğiyle ilgili haberleri ilk fırsatta ve üzerinde çok fazla düşünmeden manşet yapmaları için maaşa bağlar;Sandoz’la rekabet eden bir şirket Ren Vadisi’ndeki yeraltı sularına karşı kayıtsız kalır. Gizli olan gizlice gözetlenir. Öyle ki hikmeti hükümetin yönetimi etrafında kurnazca toplanmış bu organizmaların her biri, kendi özel anlam hegemonyasının peşindedir. Zira anlam, anlaşılabilir bir merkezle birlikte kaybolmuştur.

1968’e kadar başarıdan başarıya koşan ve sevildiğine inandırılmış olan modern toplum, bu tarihten itibaren bu sevdadan vazgeçmek zorunda kalmıştı; artık kendisinden korkulmasını tercih etmektedir. “O masum halinin artık geri gelmeyeceğini” gayet iyi bilir.

Böylece kurulu düzenden yana binlerce komplo, şebekelerin ve meselelerin ya da gizli faaliyetlerin giderek üst üste gelmesi ve bunların her türlü ekonomi, politika ve kültür dalma hızla entegrasyon süreciyle birlikte, birbirine karışır ve hemen hemen her yerde birbiriyle çarpışır. Toplumsal yaşamın her alanında, gözetim, dezenformasyon ve güvenlik faaliyetlerinin iç içe girme oranı sürekli bir artış gösterir. Komplo neredeyse alenen görülecek kadar yoğunlaştığında, komplonun her bir bölümü diğerini rahatsız etmeye ya da kaygılandırmaya başlar; çünkü bütün bu profesyonel komplocular tam olarak nedenini bilmeksizin birbirlerini gözetlemeye ya da birbirlerini kesin olarak teşhis edemeden tesadüfen karşılaşmaya başlarlar.

Kim kimi gözetlemek ister?

Bu görünüşte kimin yararınadır?

Ya gerçekte?

 Hakiki etkiler gizli kalır ve nihai hedeflerden güçlükle şüphe duyulabilir ve bunlar hemen hemen asla anlaşılmazlar. Böylece aldatılmadığı ya da manipüle edilmediğinden kimse emin olamazken, manipüle eden de başarılı olup olmadığını nadiren bilir. Aslında manipülasyonun başarılı tarafında yer almak, doğru stratejik perspektifin seçildiği anlamına gelmez. Taktik başarılar böylece büyük güçleri tehlikeli yollara sürükleyebilir.

Görünüşte aynı hedefin peşinde olan aynı şebekede, bu şebekenin sadece bir parçasını oluşturanlar, diğer bölümlerin ve her şeyden önemlisi çekirdek kadronun bütün varsayımlarım ve sonuçlarını kaale almamak zorundadırlar. İncelenen herhangi bir konu hakkındaki tüm bilgilerin pekâlâ tamamen hayali ya da ciddi bir şekilde tahrif edilmiş ya da oldukça yanlış bir şekilde yorumlanmış olabilme ihtimali -ki bu gayet iyi bilinen bir olgudur— soruşturmayı yürütenlerin hesaplarını önemli ölçüde karıştırır ve çürütür; çünkü birini mahkûm etmek için yeterli olan şey, onu tanımak ya da kullanmak gerektiğinde o kadar yeterli olmaz. Bilgi kaynakları rekabet içinde olduğundan tahrifler de rekabet içindedir.

Ancak bu uygulama koşullarından yola çıkarak, toplumsal alanın tamamına yayıldığı ve bunun sonucunda personel ve araç-gereç sayısını artırdığı ölçüde, denetimin verimliliğinin azalması eğilimi göstermesinden söz edilebilir. Çünkü burada her araç bir amaç haline gelmenin peşindedir ve bunun için çaba gösterir.

Gözetim kendi kendini gözetler ve kendine karşı komplo düzenler.

Sonuç olarak, gözetimin bugünkü temel çelişkisi, olmayan bir varlığı yani, toplumsal düzeni bozmaya çalıştığı düşünülen varlığı gözetlemesi, içine sızması ve etkilemesidir. Ama bu varlığın işbaşında olduğu nerede görülmüştür? Çünkü, koşullar asla bu kadar devrimci olmamıştır ve durumun bu kadar ciddi olduğunu düşünen sadece hükümetlerdir. Yadsıma, kendi düşüncesinden o kadar başarılı bir şekilde yoksun bırakılmıştır ki uzun zamandan beri dağılmış bir haldedir. Bu nedenle, sadece muğlak ama hâlâ yeterince rahatsızlık veren bir tehdit olmayı sürdürmektedir ve neticede gözetim en gözde etkinlik alanından mahrum bırakılmıştır. Bu gözetim ve müdahale gücü tamamen mevcut gerekliliklerle yönetilmektedir ki bu gereklilikler, bu tehditle peşinen mücadele etmek amacıyla bizzat tehdidin alanına yönelen anlaşma koşullarını belirler. Bu nedenle gözetimin, bu sefer teröristleri değil teorileri etkilemek amacıyla, gözden düşmüş gösteri araçlarının dışında bilgilendireceği yadsımanın kutuplarını düzenlemede bir çıkarı olacaktır.

Tarihsel zaman konusunda büyük otorite olan Baltasar Graciân L’homme de courda [Saray Adamı] son derece isabetli bir şekilde şunları söyler:

[İster eylem ister söylem olsun, her şey zamanla ölçülmelidir.

Bir şey yapılabileceği sırada istenmelidir; zira ne mevsimler ne de zaman kimseyi bekler.]

Ama Ömer Hayyam daha az iyimserdi:

[Açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse

-BizlerTanrı’nın elinde birer oyuncağız;

—Kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, —

Sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.] (sh: 230-235)

 

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

*******************

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

BİLİM VE EKONOMİ


Zaman zaman bilimin, günümüzde ekonomik kârlılığın dayattığı zorunluluklara boyun eğdiği söylenir, aslında bu her zaman için doğruydu.Yeni olan, ekonominin insanlığa karşı açık savaş ilan etmesidir; bu sadece yaşam koşullarına değil, ayakta kalma koşullarına karşı da açılmış bir savaştır. Böylece bilimsel düşünce, geçmişinin büyük bir bölümünde köleliğe karşı olmasına rağmen, kendisini gösteri hâkimiyetinin hizmetine adamayı tercih eder. Bu noktaya gelmeden önce bilim göreceli bir özerkliğe sahipti. Kendi payına düşen gerçekliği düşünmeyi bilirdi; bu nedenle de ekonomik kaynakların artmasında geniş katkıları olabilmişti. Her şeye kadir bir ekonomi çığrından çıktığında —gösteri çağı bundan başka bir şey değildir— hem yöntembilimsel açıdan hem “araştırmacıların” pratik çalışma koşulları açısından en son bilimsel özerklik kırıntıları da ortadan kalkmıştır.Artık bilimden dünyayı anlaması ya da herhangi bir şeyi iyileştirmesi beklenmemektedir. Bilimden beklenen tekşey, sadece olup biten her şeyi anında doğrulamasıdır. Gösteri hâkimiyeti, oldukça tahripkâr bir düşüncesizlikle sömürdüğü bu alanda da en az diğer alanlardaki kadar budalaca davranarak sadece kendisine bir sopa yapmak amacıyla bilimsel bilginin dev ağacını kesmiştir. Açıkça olanaksız bir doğrulamaya yönelik bu nihai toplumsal talebe boyun eğmek için çok fazla düşünmemek, gösteri dilinin kolaylıklarına iyice alışmak daha iyi olur. Bu utanç verici dönemde kötü yola düşürülmüş bilim en son uzmanlaşmasını çok iyi niyetli bir şekilde bu meslek alanında gerçekleştirmiştir.

Yalana dayalı doğrulamaların bilimi, doğal olarak burjuva toplumunda görülen ilk çöküş belirtileriyle, şu “beşeri” denilen sahte bilimlerin kanserli hücre gibi çoğalmasıyla birlikte ortaya çıkmıştır; yine de örneğin modern tıp bir ara kendini işe yarıyormuş gibi gösterebilmişti ve çiçek ya da cüzam hastalığının çaresini bulanlar nükleer ışınlar ya da tarımsal gıda kimyası karşısında alçakça teslim olanlardan oldukça farklıydı. Doğal olarak bugünkü tıbbın hastalıklı çevre karşısında artık toplum sağlığını savunma hakkının olmadığı kolaylıkla görülebilir; çünkü bu, devlete ya da en azından ilaç sanayiine meydan okumak anlamına gelir.

Mevcut bilimsel etkinliğin, düştüğü durumu kabul etmesi sadece sessiz kalma zorunluluğundan ileri gelmemektedir. Bu durum, sık ve dobra dobra yaptığı açıklamalardan da kaynaklanmaktadır. Kasım 1985’te Laennec Hastanesi profesörleri Even ve Andrieu, dört hasta üzerinde sekiz gün süren bir deneyden sonra belki de AIDS’e etkili bir çare bulduklarını açıklamışlardı. İki gün sonra hastalar ölünce, kendi araştırmaları o kadar ileri safhada olmayan, belki de kıskançlık duyan birçok doktor, hastaların durumu kötüleşmeden birkaç saat önce, profesörlerin, yanıltıcı başarı belirtilerinden başka bir şey olmayan sonuçları yayımlamakta aceleci davrandıklarına dair şüphelerini dile getirdiler. Even ve Andrieu, “her şeye rağmen yanlış umut tamamen umutsuz olmaktan daha iyidir” diyerek kendilerini büyük bir soğukkanlılıkla savunmuşlardır. Tek başına bu açıklamanın bile bilimsel ruhun tamamen reddedilmesi anlamına geldiğini anlayamayacak kadar büyük bir gaflet içindeydiler; bilimsel ruhun reddedilmesi şarlatanların ve büyücülerin henüz hastanelerin yönetimine getirilmediği dönemlerde tarihsel olarak bu tür insanların kâr hayallerini her zaman için desteklemiştir.

Tıpkı toplumsal gösterinin, maddi olarak modernleşmiş ve zenginleşmiş bir sunuş altında aslında çok eski panayır şarlatanlarının —illüzyonistler, çığırtkanlar ve halkı gaza getirenler tekniklerini yeniden canlandırmaktan başka bir şey yapmayan geri kalan kısmı gibi resmi bilim de bu hale gelmek zorunda kalınca, müneccimlerin ve mezheplerin, vakumlanmış ZEN ya da MORMON TEOLOJİSİnin de buna paralel olarak her yerde söz sahibi olmasına şaşırmamak gerekir. Yerleşik güçlere iyi hizmet vermiş olan cehalet, yasadışı davranan becerikli şirketler tarafından da sürekli olarak sömürülmüştür.

Hangi dönem okuma yazma bilmemenin bu kadar yaygınlaştığı günümüzden daha elverişli olabilirdi ki?

Ancak bu gerçeklik de neticede bir başka büyücülük gösterisiyle yadsınmıştır. UNESCO, geri kalmış ülkelerde mücadele etme görevini üstlendiği okuma yazma bilmemeyle ilgili çok kesin bir bilimsel tanımı kuruluşundan itibaren benimsemişti. Aynı olay beklenmedik bir şekilde ama bu defa gelişmiş diye adlandırılan ülkelerde yeniden hortlayınca, -tıpkı savaş sırasında karşısında Grouchy’yi beklerken Blücher’i bulan kişinin yaptığı gibi uzmanlar ordusunu göreve çağırmak yeterli olmuştu ve bu uzmanlar “okuma yazma bilmeme” yerine dil sorunu ifadesini kullanarak derhal zafere ulaşmışlardı: Tıpkı esaslı bir ulusal davayı destekleme fırsatını zaman zaman yakalayan “sahte bir yurtsever gibi”. Anlamsız sözler uydurmanın akla yatkınlığını sağlam temeller üzerine kurmak için pedagoglar arasında sanki uzun zamandır kabul edilen bir tanımmış gibi hemen yeni bir tanım ortaya atılır;buna göre okur yazar olmayan kişi, bizim bildiğimiz asla okumayı öğrenmemiş kişiyken, bunun tersine, modern tabirle dil sorunları olan kişi, (pedagoji dalının daha yetenekli olan resmi teorisyenleri ve tarihçileri soğukkanlılıkla bu insanların eskisinden çok daha iyi düzeyde öğrendiklerini öne sürmüşlerdir), öğrendiği dili tesadüfen hemen unutmuş olan kişidir. Bu şaşırtıcı açıklama, eğer, meselenin özünü kasten göz ardı ederek, daha bilimsel dönemlerde herkesin aklına gelebilecek ilk sonucu -yani, açıklamadaki çöküşün pratikteki çöküşe aynı adımlarla eşlik ettiği, kokuşmuş düşüncede görülen son gelişmelerden önce hiçbir yerde asla gözlemlenmemiş ve hayal edilmemiş olan bu yeni fenomenin de açıklanması ve uğrunda mücadele edilmesi gerektiğinin tanınması- büyük bir ustalıkla atlamasaydı rahatlatıcı olmaktan ziyade rahatsız edici olabilirdi.

**

Yüz yıldan fazla bir zaman önce, A.-L. Sardou’nun Fransızca Eşanlamlı Kelimeler Sözlüğü şu kelimeler arasında ayırt edilmesi gereken nüansları tanımlamıştı:

Aldatıcı, yanıltıcı, sahtekâr, baştan çıkarıcı, kurnaz, dalavereci;bu kelimelerin tamamı birleştirildiğinde bugün gösteri toplumunun portresini yaparken kullanılabilecek bir renk paleti meydana gelir. Kendilerini bozgunculuğa adamış bütün grupların normal olarak karşılaşması beklenen tehlikelerin birbirinden çok farklı yan anlamlarını bu kadar açık bir şekilde göstermek, onun dönemini ve uzmanlık deneyimini aşmaktaydı; bu bozgunculuk, örneğin şu aşamaları izlemektedir: Yolunu şaşırmış, kışkırtılmış, nüfuz edilmiş, manipüle edilmiş, ele geçirilmiş, bozguna uğramış.

Aldatıcı, (Fransızca’da aldatıcı anlamına gelen fallacieux kelimesi Latince fallaciousustan gelmektedir) yanıltma ustası ya da yanıltmaya alışık, düzenbaz: Bu sıfatın tanımı yanıltıcı kelimesinin üstünlük derecesiyle eşittir. Yanıltan ya da herhangi bir şekilde hataya sürükleyen yanıltıcıdır: Yanıltmak, suiistimal etmek, oyunla ve suiistimal etmek için en elverişli araçla yanıltmak niyetiyle bir hataya sürüklemek için yapılan şey aldatıcıdır.

Yanıltıcı cinsil ve muğlak bir kelimedir; bütün belirsiz işaret ve görünüş biçimleri yanıltıcıdır.

Aldatıcı, hilekârlığı, düzenbazlığı, üzerinde çalışılmış sahtekârlığı belirtir; karmaşık konuşmalar, protestolar ve akıl yürütmeler aldatıcıdır. Bu kelimenin sahtekâr; baştan çıkarıcı, kurnaz, dalavereci kelimeleriyle bir ilişkisi vardır, ama eşdeğer değillerdir.

Sahtekâr, tüm sahte görünüş türlerini ya da suiistimal etmeye veya zarar vermeye yönelik tasarlanmış entrikaları belirtir; örneğin ikiyüzlülük, iftira vb. Baştan çıkarıcı, birisini ele geçirmeyi, onu ustalıkla ve hissettirmeden yoldan çıkarmayı ifade eder.

Kurnaz, sadece ustalıkla tuzaklar kurma ve tuzağa düşürme edimini belirtir.

Dalavereci ise birisini şaşırtmakla ve onu hataya düşürme kurnazlığıyla yetinir. Aldatıcı, bu tanımların çoğunu kapsar. (sh:197-201)

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990