ilahi

ZİYA PAŞA NASIL ŞAİR OLDU?


Soğuk bir kış günü, İstanbul’un Kandilli semtinde bir erkek çocuğu dünyaya geldi. Galata Gümrüğü kâtiplerinden Feridüddin Efendi ile Itır Hanım’ın çocuğuydu bu. Işıl ışıl gözleri, pırıl pırıl yüzüyle yuvalarını aydınlatan nurtopu çocuğa «ışık» anlamında olan Ziya adını koydular.

Zekâ fışkıran keskin bakışlarıyla anne ve babasını sevince boğan çocuk, geleceğin şöhretli gazetecisi, fikir adamı ve şairi Ziya Paşa olacaktı…

Ziya, çocukluğunu Boğaziçi’nin eşsiz güzelliğini göre göre, Kandilli’nin nefis havasını içine çeke çeke büyüdü. Okuma yaşına gelince babası onu İmamzâde adında bir hocanın yeni açtığı Mekteb-i Edebi adındaki okula kaydettirdi. Ayrıca çocuğu eğitmesi için de İsmail Ağa adında ellibeş-altmış yaşlarında bir lala tuttu.

Bundan sonraki gelişmeleri yazarımızın kendi hâtıralarından izleyelim:

«Bizim Lala’nın şiire sevgisi pek çoktu. Kendi yazısı güç okunduğu için, Âşık Ömer ve Gevheri gibi halk şairlerinin imlâsız şiir kitaplarından ezberinde bulunan beyitleri okurdu. Ara sıra kendisi de kıta, güzel gibi şeyler yazardı. Bunlardan bazıları Aruz vezniyle olurdu.

Okulumuza İsa Efendi adında bir Farsça öğretmeni atanmıştı. Her hafta Salı günü gelirdi. Çocukların bazıları ondan ders alırlardı. Ancak okula gönderileceğim zaman babam:

-Sakın Farsça okumayasın, diye beni sıkıca uyarmış ve şu beyti okumuştu:

Her kim okur Farisî
Gider dinin yarısı

Babamın öğüdü kulağımda küpe olduğundan Farsça’ya özenmek şöyle dursun, okuyanlara dinsiz gözüyle bakıyordum.

Lala bu durumu öğrenmişti. Bana gizlice Farsça’nın her şeye lazım olduğunu, inanç yönünden zarar görmeden öğrenilebileceğini, her Farsça okuyanın dinsiz olamayacağını, hatta Farsça hocası İsa Efendi’nin çok inançlı ve dindar bir kişi olduğunu söyledi.»

Lala Ziya’ya kendisinin zamanında bu dili öğrenmediğine pişman olduğunu söyler. Ona göre babası Farsça bilmediği için böyle konuşmuştu. Kendisi bu dili öğrenmediği zaman arkadaşlarından geri kalacaktı. Öğrenip imtihanını başarıyla verebilirse babası da bu durumdan son derece memnun kalacaktı.

Lala’nın sözleri Ziya’yı etkiler. Artık Farsça’yı öğrenmeyi kafasına koymuştur. Gizlice okul kütüphanesinden Tuhfe-i Vehbi adındaki kitabı ödünç alıp derse başlar. Kısa; sürede kitabın sonuna gelir.

Bir ara Lala’sıyla aralarında geçen bir olay Ziya’yı bir hayli duygulandıracak, etkileyecek ve sanat zevkinin oluşmasına sebep olacaktır. Büyük bir kabiliyetin ortaya çıkmasını sağlayan bu olayı dinleyelim:

EL DEĞİRMENİNİN ANLATTIKLARI

«Bir gece Lala ile beraber karşılıklı oturmuş, el değirmeni ile bulgur öğütüyorduk. Değirmeni çevirmek sırası bana geldi. Ben çevirirken baktım ki Lala’nın gözlerinden yaşlar dökülüyor, ağlıyordu. Sebebini sordum.

“Sen daha çocuksun, anlamazsın, dedi.

Ben ısrar ettim. Sonunda konuşmak zorunda kaldı.

“Bu değirmen, görünüşüyle ne söylüyor, bilir misin? dedi.

Ben değirmenin konuştuğunu o zamana kadar işitmediğimden hayran hayran Lala’nın yüzüne baktım.

“Aman Lalacığım, değirmenin nasıl konuştuğunu bana söyle, diye ısrar etmeye başladım.

Lala içinden bir ‘ah’ çekti.

“Evet, değirmen konuşur. Bizden daha açık ve akla uygun konuşur, fakat onu anlamaya kulak gerek. İşte bu değirmen, şu haliyle diyor ki:

‘Ey bana bakan gafiller! Gözlerinizi iyice açın, bana iyice bakın. Çünkü ben bu dünyanın örneğiyim. Bana koyduğunuz buğdaylar da dünyaya gelen insanların aynısıdır. Konulan taneleri ben iki taşın arasında yuvarlaya yuvarlaya kırıp ufaltırım. Ve istenilen şekle geldiklerinde bulgur olurlar, onları dışarı atarım. Yeni gelenlerle uğraşırım, nitekim dünya da insanları gökyüzü ile yer arasında türlü belalar ve imtihanlarla ezer. Bunları olgunlaştırır. Yani dünya her insanın kaderinde olan ömrü tamamlanınca mezara atar, yeni insanlarla ilgilenmeye başlar.’

Bunları anlatan Lala duygulanmıştı. Bir an duraklamış. hayâle dalmıştı. İçinde bir ilham doğmuş, onu terennüm ediyordu:

Âsiyâbı devreden âhenge nazar kılmışım

diye şiire başlıyordu. (Su değirmenini döndüren ahenge bakakalmışım)

Âsiyap kelimesinin su değirmeni anlamında olduğunu öğrenen Ziya’nın Farsça’ya ilgisi artmıştı. Lala’nın gözünü, kaşını eğerek büyük bir zevkle okuduğu şiir, fazlasıyla hoşuna gitmişti. Lala’sından kendisine de şiir söylemenin yolunu öğretmesini istedi. Onun kararsızlığını görünce yalvarmaya başladı. Lala bu ısrara dayanamadı, eliyle Ziya’nın saçlarını okşarken, dalgın gözleri uzaklara bakıyordu.

«ŞAİRLİK ALLAH VERGİSİDİR»

Lala:

“Şiir dedikleri, bazı İnsanlara özel bir Allah vergisidir, dedi. Devamlı uğraşma ve öğretim ile olmaz. Eğer Cenab-ı Allah senin de kaderine yazmışsa şair olursun. Yoksa hiç bir şekilde bu şerefe ulaşamazsın. Hoca Numan Efendi her ilimde deniz gibi geniş, derin ve engin bir bilgiye sahip, üstün biriyken şiir söyleyebiliyor mu? Bak İsa Efendi Farsça’da eşi, benzeri olmadığı halde şiir söyleme yeteneğine sahip midir? İşte şiir, Allah vergisidir, ilim ile ele geçmez.»

Bu sözler, Ziya’nın içindeki güzel duyguları dalgalandırır, değirmeni bırakır. Ağlayarak Lala’nın boynuna sarılır.

Lala içi sevgi dolu, bağrı yanık bir insandır. Ziya’ya acıyarak bakar. Gönlünü almak ister.

“Sende şiire karşı bu sevgi ve heves olduktan sonra, umarım ki şair olursun,der.

«Şiirin sözlerden meydana geldiğini söyleyen Lala, şiir yazarken Aruz denilen vezne uygun hareket etmek, mısraların sonlarını da birbirlerine uydurmak gerektiğini anlattıktan sonra durdu. Derin bir nefes aldı:

“Madem ki şiire hevesin var, uğurlu olması için başlangıç şiirin bir Na’t olsun. Haydi bu şekilde bir şey yazıp yarın bana göster. Uymayan yerleri düzeltiriz. Böylece sen de şair olursun, dedi.

Lala bunları söyledikten sonra rediflerin «Ya Rasûlallâh» olmasını salık verdi.»

Ziya’nın mutluluğu sonsuzdur. Yüreği sevinçle dolmuştur. Kolay değil, şairlik merdiveninin ilk basamağına ayak atmaktadır.

«Ben o sevinç ile merdivenleri dört elle çıkarak odama koştum, kapıyı kapadım. Önüme bir tomar kâğıt koydum. Hemen kalemi elime aldım. Güya kalfamda yığılıp kalmış birçok şeyi yazacaktım. Düşün ha bire düşün! Aklıma bir şey gelmez!.. Vezin ve Aruz nerede? Basit kelimeler bile, sanki onları tutup zorla vezin sırasına sokacakmışım korkusuyla kafamdan kaçışıyorlardı. Kısacası hatırıma hiç bir söz getiremedim. Gözüme bir an bile uyku girmedi. Böylelikle sabah oldu. Nasıl olursa olsun dedim, kâğıda bir kaç saçma sapan şeyler yazdım, fakat satırların sonlarına « Ya Rasûlallâh » redifini eklemeyi unutmadım. Bunları bir kaç yüz kere tekrar okudum ve kafamda hepsini vezinledim. Pekâla bulmuştum. Ancak mânâ hiç hatırıma gelmedi. Ortalık ağarır ağarmaz sevinerek, Lala’nın odasına koştum ve onu henüz yatağından kalkmış abdest alırken yakaladım. Bir işi başarmışçasına kâğıdı eline tutuşturdum.

İLK ŞİİR

Lala bir kere gözden geçirdi, kâğıdı yine bana verdi. Gülümseyerek:

Bu da fena değil ama şiirde vezin, her mısraın hareketleri ve duruşunun birbirine uygun olması demektir. Bunun ise kimi ‘Fâilâtün’, kimi ‘Müstef’ilün’ olduğu gibi, hiç birinden bir mana da çıkmıyor. Kelimeler birbirlerine ‘dargın öküz’ gibi bakıyorlar. Halbuki şiirde vezin ile beraber mânâ da şarttır. Sen yine bunu sakla, fakat bu gece dediğim gibi yazmağa çalış, yarın göreyim, dedi.

O zaman ben de şiirimi tekrar okudum. Lala’nın dediği kusurların hepsini gördüm. Artık ders kimin umurunda! Şâir olmak bence cihâna sahip olmaktan kıymetliydi.

O gün akşama kadar okulda şiir düşündüm. Cami avlusunda ceviz oynarken yine şiir tasarladım. Sonunda o gece de sabaha kadar uğraşarak bir şeyler karaladım. Ertesi günü Lala’ya gösterdim. Lala kâğıda göz gezdirirken benim yüreğim atıyordu. Acaba ne diyecek diye gözlerinin içine bakıyordum. Bilmem beni heveslendirmek için miydi, yoksa gerçekten şiirin vezni, mânâsı var mıydı, veya Lala’ya mı öyle göründü, her nasılsa bu defa beni kucakladı.

“Aferin, artık şair olacağına şüphem kalmadı. Baban değil, kim engellerse engellesin artık korkmam, dedi.

Bu sözler içimdeki ateşi sanki yelpazelendirdi.»

Şiir sevgisi Ziya’nın gönlünü kaplamıştır. Artık günlük harçlıklarını biriktiriyor, Lala’sıyla beraber Sahaflar (kitapçılar)’a gidiyor, Âşık Ömer, Gevheri gibi saz şairlerinin şiir kitaplarını alıyordu. Gecelerini de bu usta şairlerin şiirlerini büyük bir dikkat ve zevkle okuyarak geçiriyordu.

Yıllar geçecek, küçük Ziya büyüyecek değişik memurluklardan sonra. Devletin büyük makamlarına getirilecektir. Ziya Paşa olarak çeşitli önemli görevleri üstlenir. Bunun yanı sıra gazetecilik yapar, siyasi hareketlere karışır. Fakat Ziya Paşa, şair olarak yaşar.

Yazdığı şiirlerin pek çok mısraı milletimizin dilinde atasözü gibi dolaşırken, kendisi çocukluğunda bu yeteneğini keşfeden ve geliştiren Lala’sını unutmayacak, «lalamın çabası sonucu şair oldum»diyecektir.

Kaynak:

Tanzimat’tan Günümüze Edebiyatçılarımızın Çocukluk Hatıraları,
M. Huri YARDIM, Kavramlar Yayınevi, 1986, İstanbul

 

ZİYA PAŞA’DAN HİKMET DERSLERİ

ZİYA PAŞA’NIN ESERLERİNDEN

 Na’t-ı Şerif

Belâ-yı mâsivâya mübtelâyım yâ Rasûlallâh
Zebûn-ı pençe-i nefs ü hevâyım yâ Rasûlallâh

Kerem kıl ben esîme el-aman ey rahmet-i âlem
Ser-â-pâ mahz-ı  isyân u hatâyım yâ Rasûlallâh

Sen evreng-i şefâat şâhısın sultân-ı rahmetsin
Kapında ben de bir kemter gedâyım yâ Rasûlallâh

Şefâat kıl meded yoksa o rütbe çok günâhım kim
Ne rütbe yansam ol rütbe sezâyım yâ Rasûlallâh

Zebûn-ı derd-i isyâna tabîb-i mihribân sensin
Alîlim ben de muhtâc-ı devâyım yâ Rasûlallâh

Ne gam mücrim isem de bana besdir bu sa’âdet kim
Kapında bir kemîne hâk-i pâyım yâ Rasûlallâh

Beni reddetme evlâdın başıyçün bâb-ı lûtfundan
Ziyâ’yım bende-i Âl-i âbâyım yâ Rasûlallâh

*****************

GEVHERÎ’DEN

Emânet etmişsin geldi selâmın
Şevketli sultânım aleyküm selâm
Aldı ta’zim ile bu ben gulâmın
Ey şâh-ı hûbânım aleyküm selâm

Müyesser olur mu rûyunu görmek
Acep olur mu ki, vaslına ermek
Gâhi gâhi böyle selâm göndermek
Keremdir Efendim aleyküm selâm

Lutf edip hatırım ele almışsın
Hasretinle yandığımı bilmişsin
Duydum ki, mürüvvet kâni imişsin
Dertlerimin dermânı aleyküm selâm

Umarım Efendim mürüvvet senden
Uğruna geçmişim can ile tenden
Demişsin gedâma selâm et benden
Berhudâr ol canım aleyküm selâm

Geçirdin boynuma aşkın kemendin
İyi ki, anmışsın bu derd-i mendi
Kuluna selâm etmişsin Efendim kendin
Derdime dermanım aleyküm selâm

Bilmezim bu dil-i biçâre netsün
Hicr-i firakınla ya kande gitsün
Selâm eylemişsin Hak selâm etsün
Sana ey cananım aleyküm selâm

Hasta idim beni getirdin cana
İhtiyaç kalmadı gayri Lokman’a
Selamın şifa verdi bu hasta cana
Gönlümün sultanı aleyküm selâm

Azîz iltifatın râyegân ettin
Âteş-i sinemi gülistan ettin
Mahzun Gevheri’yi şâdüman ettin
Ey gonca dehânım aleyküm selâm

Gevherî kuddise sırruhu’l-azîz

NİKÂH’IN SIRRI


Nikâh, ne üzerine olursa olsun üçüncü bir netîce için iki şeyin izdivâcıdır. Nikâh, bazen teslis (üçleme) olarak da isimlendirilir. İki taraf arasındaki neticelerin çeşitliliğine göre nikâhın da çeşitleri çoktur.

Teslîs, Hak tarafından ve halk tarafından “üç”ten kâim olmadır. Hak tarafından kâim olan “ZÂT”, ”İRÂDE” ve “KAVL”den ibâret bulunan üç şey ile; ve halk tarafından da bu üçe mukâbil olarak kâim olan “şey’iyyet”, “istima”’ ve “emre imtisal” keyfiyyetlerinden ibâret olan üç şey ile olmuş olur. Bunlardan birisi noksan olsa yaratılış gerçekleşmez.

Delillerde ve bir takım ma’nâların ortaya çıkmasında bile teslîs esastır. Meselâ mantıkî kıyas mutlaka üçten olan düzenleme üzere olmalıdır. Aradaki tekrar erkekle kadını birbirine bağlayan nikâh gibi, iki mukaddimeyi birbirine bağlar. Dünyâ değişkendir. Her değişken hâdisdir. O halde dünyâ hâdisdir, dediğimizde burada ikişer müfred vardır. Bunlar: Dünyâ, değişken, değişken, hâdis kelimeleridir. Ancak ikinci mukaddimedeki değişken kelimesi tekrarlanmıştır. Bu da iki mukaddimeyi birbirine bağlamak içindir. Böylece dünyâ, değişken, hâdis kelimelerinden ibâret olan üç müfred kalır.

“O size rahimlerde dilediği gibi şekil verendir.”(Âl-i lmran 316) âyetini İbnü’l-Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz şöyle îzah eder: “Hayal rahimlerdendir. Onda ma’nevî nikâhla ve ma’nevî hamle ile dilediği gibi hayalleri şekillendirir. Allah Teâlâ bu ma’nâ rahmini (hayal) açar. Dilediği sûretleri meydâna getirir.”

Tenâsül, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi ilimlerde de olur. Buna ‘tenâsül-i meânî’ derler. Ma’nâlar, cesed suretlerini kabul ederler. Çünkü cisimler meydâna getirme mahallidir.

İlâhi tenâsül (ilâhî nikâh), Hakk’ın imkân mertebesinde sevgi irâdesiyle (Bilinmeyi murad ettim.) mümküne teveccühüdür.

Âlem neticedir. Netîce ise ancak iki mukaddime ile olur. Âlem, mümkünlerin a’yınlarını a’yan ve ma’rifetlerde mevcûdun kemâlini muhabbet yoluyla dilemesiyle İlâhî teveccühden meydâna gelmiştir. Bu hal nikâha benzer.

BURSEVÎ’NlN NİKAH HARKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Bursevî, tezevvücü ikiye ayırır:

1-Evlilik

Hilâfet ve silsile için evlenme gerekli olup, nafile işlerin en fazîletlisidir. “Bekâr olan kimsede hayır yoktur” denilmiştir. Ayrıca kadınlara yakınlıktan amaç sadece şehvetin tatmîni değildir. Asıl maksat evlâd edinmektir. Hadisde, “Doğuran siyah hâtûn doğurmayan güzelden efdaldir” buyrulmuştur. Çünkü amaç silsiledir. Âyette “… Allah’ın sizin için takdir ettiklerini isteyin.” (Bakara 187) buyrulması da yakınlıktan muradın evlâd taleb etmek olduğuna delildir.

2-Ma’nevî Evlilik

Ma’nevî evlilik tarîkat nikâhıyla mümkündür. Bu nikâhdan doğacak evlâda “ma’nevî evlâd” derler. Tarîkat silsilesi bunlarla devam eder. Bu konuda şeyhler farklıdır. Bazı şeyhlerin evlâdı erkek gibidir. Bunlar tasarruf sahipleridir. Kendileri kemâle erdikten sonra başkalarını da olgunlaştırmaya çalışırlar.

  • Bazısının evlâdı kadın gibidir ki tasarrufa gücü yetmez.
  • Bazısının evlâdı ise hem erkek hem kadın gibidir.
  • Bazısı ise akimdir (kısır).Ondan hiç veled gelmez. Belki kendi nefsi ile meşguldür.

Çünkü insanı irşad etmek bakâ âlemine dönmekle olur. Onun için hadisde “Kıyamet günü bâzı peygamberlerin ümmeti olmayacağı” haber verilir. Bunun sebebi ya başkalarını ıslah ile me’mur değildir veya kâbiliyetli kimse gelmemiştir.

Bursevî ayrıca “(Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin) eşleri onların anneleridir” (Ahzab 6) âyetini “Kâmillerin eğitimi ile hâsıl olan arınmış nefis sahiplerinin, mü’minlerin anneleri hükmünde olacağını” söyler. Onlar, dîn ehlinin çocuklarını bir anne gibi terbiye eder.

  • Tarikat ehlinden bazı kadınlar “rical” (erkek) hükmünde olup tasarrufa kadirdir. Bazı erkekler de “nisa” (kadın) hükmünde olup tasarrufta bulunamazlar. Nitekim bazı şeyhler ârif kadınlardan feyz almışlardır.

Bazı erkekler terbiye açısından tarikat nikâhı ile başlangıçta şeyhlere zevce hükmündedirler.Bu yönden şeyhler umuma vâlide ve mürebbiye olurlar. Derler ki “ilim erkektir.” Halk onun ehline kadının kocasına baş eğdiği gibi baş eğer. Anlaşılan o ki “Nerede İlâhî ilim varsa onun sahibi merddir.”İlim perdedir dedikleri sulûkun başlangıcına göredir. Sâlik başlangıçta bütün mâsivâdan ferâgat etmelidir. Bir de ilim, cehle perdedir. Bu ise makbuldür. Çünkü ilim mutlaka kemâldir.

Tarikat nikâhı şeriat nikâhı gibi dürüst olmalıdır.Onun için zinâdan doğanlar velâyet dairesine kadem (ayak) basamazlar. Çünkü şeriat asildir. O fâsid olunca tarikat onu ıslah etmez. Bunun için velâyet ehli azdır. Çünkü şeriat ehli geçinenlerde nikâhı muhafaza az bulunur. Veled-i zina velî olmaz, ama şer’an mü’mindir. Velâyetin netîcesi sahih nikâh üzerine mebnîdir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Eğer ben bir kimseyi dost edinseydim Ebû Bekr’i seçerdim. Ancak Allah beni halil ittihaz etmiştir.” buyurur. Yani ben de bir yönden Hakk’ın dostluğunu kabul edip gayrıdan alâkayı kestim demektir. Buna göre mü’minlerin birbirleriyle alâkaları ta’lîm ve Hakk’ı tavsiye içindir. Hikmet âleminde ne türlü alâka olursa olsun makamına göre hak ile olunca hakla Hak’la alâkaya mani olmaz. Buna “hakîkî nikâh” derler. Buradan anlaşılır ki kemâl ehlinin nikâhı şer’î ve hakîkîdir. Onların zâhir ve bâtın hallerinde zinâ dedikleri ma’nâ yoktur.

Bir kimse bu zâtlara karşı kötü i’tikad taşısa sûrette nikâhı var bâtında yoktur. Çünkü i’tikâdını şeriat ve hakikatin zıddına yapıp Hakk yolundan sapmıştır. Onun için zâhir erbâbından ma’nevî evlad gelmez. Çünkü hakîkî nikâhlan yoktur. Zinâ eden şer’î nikâhdan, amel ve tarikat niyyetinden hâriç olandır.

Hakîkî İzdivaç

Akl-ı evvelde olan nikâh ve imtizaç rûhânîdir. İnsan mertebesinde ise cismânîdir. Cisim ve ruh müsennâ olduğu gibi “akd”de müsennâ oldu. Sûret ma’nâ ile uygunluk buldu. Onun için akde iki şâhit lâzım geldi. Alış, verişte ise lâzım gelmedi.

Bir kimsenin cismânî zevki yoksa onun ruhu yoktur.Ruh erdir. Er demek mukabele-i zevcdedir. O da ceseddir. Havvâ tenâsül için yaratıldgı gibi cesedin zevci de güzel amel semeresi için yaratıldı. Âdem ve Havvâ zâtta bir, sûrette ayrı oldukları gibi ruh ve cesedin zevci de böyle oldu. Zevcin noktası zevci ruhdan ayırdı. Tâ ki izdivaç sahih olsun. Çünkü tek olan kendi ile izdivaç edemez. İzdivaç zât ve sıfatla olur ki fiiller ve oluşlar bu ikisini eseridir.

“Kün” âleminin hükmü de izdivaç ve terkibdir. Âyette “sizi çift çift yarattık” (Nebe 8) buyrulur. Hattâ “Kün” kelimesi bile zât ve sıfatın izdivacının sûretidir. “Kef” ve “Nun”dan oluşur. Nikâha rağbet olunması ve nâfilelelerin efdali nikâh olması, burda geçen sırra delâlettir. Bunun için kâmillerin nikâha (ma’nevî) hırsları vardır. Zîrâ nikâh yakınlık zevkini ve vuslatı kapsar. Bu ma’nâ için kâmiller bekâ âlemine gönderildiler. Çünkü fenâ âleminde zât ve sıfatın izdivâcı yoktur. Belki sadece zât vardır. Zevk ise izdivacdadır. Bu sırr için hadisde “Senden senin yüce vechine nazar etmenin lezzetini niyaz ederim” buyrulur.

Evliyâ’nın Nefhi (nefesi)

Evliyânm nefhi ile rûhânî haşr meydana gelir. Bu cismâniyyet kabrinden rûhâniyyet mevkiine geçiş demektir. Bu hal hayvânî sıfatları öldürdükten sonra olur. Bundan sonra kaabiliyyetli olanlara bir haşir daha vardır. O da enâniyyet kabrinden rabbânî hüviyyet mevkiine geçişdir. Fenâ cesed ve ruhla olur. Cesedle mevcud olma annelerin doğurmasıyla zorunludur, hissîdir. İkinci varoluş rûhun doğumu iledir. Onun vâlidi Hakk’ın nûrudur. Buna ikinci doğum derler ki ma’nevîdir. Annenin doğurduğu cismânî olup “kâleb” (kalıp) denir. Rûhun doğurduğu ise rûhânî olup “kalb” denir.

Züleyhâ’nın nefsi, mutmainne mertebesine erişince Yusuf onu tezevvüc etti. Ondan sâlih evlâd zuhûr etti ki kalbdir. Bundan anlaşıldı ki mutmainne nefs mertebesinde olan taallukâtın hepsi hakîkîdir. Ma’nevî nikâha yakındır. İşte burada hevâ ehli tezkiye ehlinin nefisleriyle nefislerini kıyas ederler. Ancak arada fark vardır. Bil ki kan misk olunca diğer kanlar onunla beraberlik iddia edemez.

Nikâh-Hilâfet İlişkisi

Suret zâhir âleminin, ma’nâ bâtın âleminin halîfesidir. Hilâfet her ikisi ile tamam olur. Ma’nevî doğum olmazsa hilâfet tam olmaz. Bunun için evliyânın nefhi lâzımdır. Bu iş verimli araziye tohum atmak gibidir. Tohumdan taze tâne bittiği gibi nefesin nefhinden de taze mevlûd hâsıl olur. Nitekim Cibril’in nefhiyle Meryem’in bâtınından İsâ doğdu. Bundan dolayı Meryem tabiatın suretidir. Kalem-i a’lânın hareketi onun üzerine bina edilmiştir.

İnsanın vücûduna iki türlü şehvet konmuştur. Biri sûrî silsileye diğeri ma’nevî silsileye sebeptir. Âyette “Sizin için bir kalma bir de emanet yeri vardır” (En’am 98) buyrulur. Buna göre nutfenin yeri anne rahmi, emanet bırakılan yer pederin sırtıdır. İkisinin izdivâcıyla sûrî veled olur. Evliyânın nefesinin yeri kabiliyyetli kişiler, emanet bırakılan yer ise fâil ruhun zahrıdır. İkisinin birleşmesinden ma’nevî veled hâsıl olup hilâfet mertebesine erişir.

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000, sh: 89-93

 

HATMİYYET’IN SIRRI


a-Hatmü’l-enbiyâ

 

Peygamberlik müessesesinin Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile sona erdiğini, ondan sonra yeni bir peygamber gelmeyeceğini ifade eden “Hatmü’n-nübüvve” terimi, Arapça’da “bir işi tamamlayıp sona erdirmek, bir şeyin sonuna damga vurmak, bir yazı veya belgeyi mühürlemek” anlamlarına gelen “hatm” maştan ile, Arap dil bilginlerinin “yükseklik ve yüksek makam, haber vermek, belirginleşip ortaya çıkmak” gibi anlamlarda kullanılan “nebve” veya “nebe” köklerinden geldiğini belirttikleri “nübüvvet” kelimesinden oluşmuş bir terkiptir. Buna göre “Hatmü’n-nübüvve” Allah ile kul arasındaki elçilik görevinin sona erdiğini belirtmektir.

Hatmü’l-enbiyâ inancından hareket eden bazı sûfîler, velîlerin de hâtemi olacağı fikrini savunmuşlardır. Aslında bu görüşün temeli, velînin nebîden üstün olup olmadığı tartışmasında yatmaktadır.

b-Hatmü’l-Evliyâ

Hatmü’l-evliyâ görüşünü ilk defa ortaya atan Hakîm Tirmîzî’dir (öl.320/932). Veliliği nebîlikten üstün görmekle suçlanan ve bu yüzden Tirmiz’den ayrılmaya zorlanan Hakîm’in hiç bir eserinde buna dâir bir ifâde yoktur. Hakîm’e göre nasıl bir hatmü’l-enbiyâ varsa bir de hatmü’levliyâ vardır. Velîlik de peygamberlik gibi kesbî olmayıp İlâhî bir lütufdur. Peygamberlerin Allah Teâlâ’dan aldıkları vahyi insanlara teblîğ etme görevi olmasına karşılık, tamâmen özel bir mahiyet taşıyan velâyetin nebîler tarafından haber verilen bu İlâhî hakîkatleri bizzat yaşamak ve yaşatmak gibi görevleri bulunmaktadır. Bundan dolayı peygamberin mûcize gibi bir delîle ihtiyacı olmasına rağmen velînin, böyle bir delîle ihtiyacı yoktur. Zîrâ veliler, hayır ve fazîletin birer canlı timsâlidir. Peygamberlerin birbirlerine göre üstünlüklerinden hareket eden Hakîm Tirmîzî, velîler arasında da böyle bir derecelenme bulunduğu sonucuna ulaşmakta, bunu “İnsanları uyar! İnanalara da Rableri katında yüksek makamlar bulunduğunu müjdele!” âyetindeki (Yûnus 10/2) “kademü sıdk” ifadesine dayanarak delillendirmeye çalışmaktadır.

İbn-i Teymiyye, Hakîm’in bu görüşünün bazı kimselerin hatmü’l-evliyâ oldukları iddiâsıyla ortaya çıkmalarına yol açtığını söyler.Daha sonraları bu görüş İbn-i Arabi’de kemâl noktasına ulaşacaktır.

O’na göre velâyet-i Muhammediyye dört kısımdır. Bu dört kısmın da birer hâtemi vardır. Birincisi sûrî ve ma’nevî tasarrufa sâhip olan, Ali b. Ebî Tâlib kerremallâhü veche’dir. Çünkü O râşid halîfelerin sonuncusudur. Peygamberimiz hadîs-i şerifde “hilâfetin kendisinden sonra otuz yıl olacağını” haber vermişlerdir. Bu hâteme “hâtem-i kebîr” denir.

İkincisi ise yine sûrî ve ma’nevî tasarruf sâhibi olan Mehdî aleyhisselâmdır. Âhir zamanda ortaya çıkacaktır, ismi Muhammed olup yaratılış ve sûreti Rasûlüllah’a benzerdir. Fakat ahlâkı O’ndan aşağıdadır. Ondan sonra hiç bir velî sultân olmaz. Bu velâyet O’nunla hatm olur. O’na “hâtemi sağîr” derler.

Üçüncüsü Ibn-i Arâbî’dir. O’na “hâtem-i asgar” derler. Çünkü o sûrî ve ma’nevî tasarrufa kâdir almakla birlikte yalnız ma’nevî tasarrufa mâlik olup hilâfete yakın olmayan velâyetin hâtemidir.

Dördüncüsü İsâ ibn Meryem aleyhisselâm’dir. O’ndan sonra hiç bir velî gelmeyecektir. Velâyet O’nunla hatm olunur. O’na da “hâtem-i ekber” denilir. O’ndan sonra da kıyamet kopacaktır.

Ibn-i Arabî’nin kendisi hakkında böyle bir hatmiyyet iddiâ etmesi 599 senesinde Mekke’de gördüğü bir rüyâya dayanır.

BURSEVİ’DE HÂTEMÜ’L-ENBÎYÂ ve EVLÎYÂ ANLAYIŞI

Hatm-i Nübüvvet

Bir nesnede hatmiyyet itibar olunmak başlangıca bağlıdır. Bir işin başlangıcı olmadıkça sonu da olmaz.

Nebîler kendi aralarında bir yönden tafdîl bir yönden mefdûl oldular. Hatm-i Nübüvvet ise bütün enbiyâda bulunan fazîletlerde olana denk ve başka hassâsiyetlerle fazîletli oldu. Bütün kemâlât meselâ Mûsâ aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm ümmetine verilmiş olsaydı o ümmetin Peygamberi hatmü’l-enbiyâ olması lâzım gelirdi. Dolayısıyla hatmiyyet fazîleti Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme mahsus ve bütün da’vetleri fiilen kabul etmek devleti ümmetine lâyık görüldü.

Hatmü’l-enbiyâ Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ki enbiyâ dâiresi O’nunla tamam olmuş ve mürselîn halkası O’nunla nihayet bulmuştur.Bu bir hazrettir ki bütün hazretler ona baş eğmiştir. Bu bir başlangıçtır ki bütün sonlar onu baba bilmiştir. Çünkü hatmiyyeti, başlangıç olmasına zıd değildir. O’nun hatmiyyeti cismânî yöndendir. Başlangıcı ise rûhâniyyet yönündedir. Hatmiyyeti, ilmî kemâlâtına bağlıdır.

Bursevî, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” hadîsini hatmiyyetle izah eder. Daha evvel güzel ahlâk tamam değildi. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin gelmesiyle kötü sıfatlara, övülen bir yön ta’yîn edilip ümmet o yönüyle amel etti. Meselâ hased kötü bir sıfat ancak övülen tarafı “malını Allah yolunda harceden zenginlerle, ilmini neşredip halkı ihyâ ile meşgul olan âlimlere” haseddir. Ayrıca bazı meşrû ameller ta’yîn edildi ki Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin şeriatından önce o amellerle ibâdet olunmamıştı.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin vücûdu, câmi’di. Mübârek alınları İlâhî nurla parlardı. Hz. Âdem aleyhisselâmdan kendilerine gelinceye dek ne kadar insanların havâssı geçtiyse hepsinin kemallerini tek başına elde ettikten sonra şerif bir sıfatla ile onlardan üstün olmuştur. Bu rü’yettir. Çünkü diğer nebîlerde ve velîlerde rü’yet İlâhî basîretle olmaya mahsusdur. Ancak Cenâb-ı Nebî’nin Mübarek kalıbı diğerlerinin kalbi mesâbesindedir. Bunun için kalıbıyla da İlâhî rû’yete kavuştu. Mi’rac gecesi bâtını ile keyfiyetsiz olarak idrak etmekle beraber arşın üstünde zâhiriyle de keyfiyetsiz olarak idrâk etti.

İbrâhim aleyhisselâm kavmine sıfat mertebesi verildi. Onun için Hz. İbrâhim ni’met ve hamd mazharı oldu. Hâtemü’l-mürselînin kavmine ise bütün mertebeler verildi. Onun için Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem berzah mertebesinden da’vet etti ki bu ruhdur. Bundan dolayı bu ümmet tenzîh ve teşbîh makamını cem edip hepsini geçtiler. Bununla ilgili âyetler olup meselâ “İki elimle yarattım” (Sâd 75) âyetinde “yedeyn”den murad tenzîh ve teşbîhdir ki onun kemâli bu ümmette zuhûr etmiştir. Guyâ Âdem’in yaratılmasından murad da bu ümmetin zuhûrudur. Çünkü Cenâb-ı Nebî sallallâhü aleyhi ve sellem âlemin gâyesinin sebebidir. Âlem O’nun zâtının zuhûrunu bekliyordu. Çünkü hikmetin gereği üzerine geldi ve hatmiyyet vâki’ oldu.

Hatmü’l-evliyâ

Bursevî bu konuda Nebî’nin zâtında ilk hatmiyyet olduğunu, dolayısıyla hatmü’l-evliyâ’nın hakîkatte hatmü’l-enbiyâ olduğunu söyler. Bütün enbiyâ nübüvvet hissesini Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden aldıkları gibi bütün nebi ve veliler de velâyet hissesini aynı zamanda hatmü’l-evliyâ olan Cenâb-ı Nebî’den almışlardır. Bu görüşe uygun olarak İbn-i Arabî’nin “Bütün enbiyâ ve evliyâ, hatm-i velâyetin nûrundan ahzaderler” sözünden amacın yukarıda izah edildiği gibi olduğunu söyleyen Bursevî, zâhir erbabının, sözün hakikatine vasıl olmadan, Şeyh aleyhinde söz söylemelerini eleştirir.

Bütün enbiyâ Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin dünyada gölgesi olduğu ve kendi asırlarında kutbiyyetleri vekâletle olduğu gibi evliyanın da Rasûlüllah’ın velâyetinin zilli olan Hatmü’l-evliyâ’nın gölgesi olduğunu ve O’na vekâletle görev yaptıklarını bildirir. Buna göre her asırda ve her şehirde zuhur eden velî O’nun suret ve nâibidir. Her velînini bir nebî meşreb üzerine sulüku vardır. Muhammedü’l-meşreb olan sairlerden ekmeldir. Ve hatmin hakîki ismi Muhammed’dir.

Hatmü’l-evliyâ’nın Mazharları:

Hatmü’l-evliyâ dört olup hakîkatte ise birdir. O da Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemdir.Buna göre velâyetin kemal derecesinin icmâlî olarak, başta mazharı Hz. Ali kerremallâhü vechedir. Onun için “İlim şehrinin kapısıdır” buyrulmuştur. İcmal zâhir yönüyle idi. Tafsîl Hz.Ali kerremallâhü vechenin bâtınında idi. Zâhirde ancak rumûz ve işâretleri vardı. Tafsîlen mazharı Şeyh-i Ekber’dir. Cesedleri Şam’da, latîf rûhu ise bütün şehirlerde mutlaktır. Diğer iki mazhar ise Mehdî ve Hz. İsâ aleyhisselâmdır.

Hz. Ali kerremallâhü veche

Imâm-ı Ali İlâhî keşf ilmi ile şöhret bulmuştur. Bu ilmin nûru ona Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden aks etmiştir. Ondan sonra külliyeti, Şeyh’de zuhur etmiştir. Evliyânın da her birine kabiliyetlerine göre nasib verilmiştir. Enbiyâ ve mürselînin sırn lmâm-ı Ali’dir. O’nun sırrının tafsîli sureti Hatmü’l-evliyâ’dır. Bu iki netîceden başkası küllî ve cüz’î netîcelerdir. Küllî netice ekmel, cüz’î netice kâmil olanlardır.

İmam-ı Ali velâyetin başlangıcı olup zuhur yönünden aydan hilâl gibi, hakîkat yönünden ay gibidir. O’nun cennette kasrı Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kasrı ile beraberdir. Rasûlüllah’la arasındaki münasebet güneşle ayın münasebeti gibidir. Bu yönden hatmiyyet Hz. Ali’nin, hatmiyyetin zuhûru Şeyh-i Ekber’indir. Bedriyyet ayın ortasında olur. Bu ma’nâdan hatmiyyet, ümmet-i merhumenin müddeti olan bin senesinin ortalarında olur. Şeyhin zuhûru beşyüzden sonradır.

Şeyh-i Ekber kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Şeyh-i Ekber Hz. Ali’nin aynası ve tam mazharıdır. Onun kemâlinin tafsîli Hz. Şeyh’de zuhur etmiştir. Ve bu söylenen aynaya niçin ihtiyaç olduğunu keşf erbâbı bilirler.

Mazhariyyet Şeyh’indir. Eğer mazhariyyet olmasa karışıklık, küfür ve dalâl lâzım gelirdi. Çünkü Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem başlangıçta ahkâma da’vetle görevliydi. Hikmetler ve hakikatler ahkâmın içinde idi. Rasûlüllah bazı hakîkat mertebelerine remz ve işâret ettiler. Ancak tafsîl etmediler. Zîrâ insanların o ma’nâyı anlamaya tahammüllleri yoktu. Anlatsaydı reddedilip bi’seti zâyi’ ve abes olurdu. Onun için bu ma’nâyı mazhara alıkoydu. Böylece anlayan kabul etsin ve anlamayan da ta’n ederse vâsıtaya ta’n etsin ve mazharı reddetsin. Çünkü onlara göre “mazhar zâhirin gayrıdır.” Söyledikleri indîdir, naklî değildir. Hakikatte ise kelam, Nebî’nin kelâmıdır. Mazhar, O’nun tafsîlde tercümanıdır. Ancak şeriatın bâtınını fehm herkese müyesser değildir. Bunun için Kur’ân’m bâtınını küfriyyâta i’tikad ederler. Kur’ân’m yansı ile ameli terkederler. Bâtını zâhire muhâlif sanırlar. “Bunları ben kendiliğimden yapmadım” (Kehf 82) sırrından hebersizdirler.

Bursevî, hatmü’l-evliyâ’nm mazharlan konusunda ayın hallerini örnek gösterir. O’na göre ayın devrinin nübüvvet mertebesinde bedriyyeti Cenâb-ı Mustafâ’nın (sallallâhü aleyhi ve sellem) zuhûruyla olup ondan sonra hatmiyyet ile gizlendiği gibi, velâyet mertebesinde de bedriyyeti hatm-i evliyâ’nın vücuduyla olup nûrun ortaya çıkışı zulmet içine girmesinden beri yarım gün olmuştur. Bu beşyüz sene ve belki daha fazladır. “Nihâyet o kurumuş eğri hurma dalı gibi bir hal alır” (Yasin 39) gereğince sonunda görünmez olur. O’nun yay şekline girmesi sonunun evveline dönmesine delâlettir. Bu ise büyük kıyamette vücûd bulur. Demek ki hatmü’l-evliyâ ümmetin müddetinin ortasında bedriyyet mertebesine geldi. Ve velâyet O’nun nuruyla doldu.

Hatmü’l-Evliyâ Şeyh-i Ekber’dir. Bu husûsî mertebeye göredir. Yoksa O’nunla velâyet arkı kesilir ma’nâsına değil. Çünkü O’ndan sonra sayısız evliyâ gelmiş ve gelmektedir. Lâkin hepsi hatmü’l-evliyâ’nin nezâretindedir.

Dünyâda son zamana dek ne kadar evliyâ gelecekse hepsinin ruhları Şeyh huzurunda hazır olup onların âzâlarına nefh etmiş ve nefes vermiştir. Hepsinin hakîkat ilminden hissedâr oldukları o nefhin eseridir. Çünkü ilâhî âdet üzere bu merâtibe vusûl evliyânın tayyib nefeslerine bağlıdır. Bu misal âleminde olan nefhdir. Ya ihzâr ya da uykuda olur. Bâzen hisde de olur.

Bursevî, kendisine üstâdı Fazl-ı llâhî’nin, sonra el-Arabî’nin, sonra Hızır’ın ve nice evliyânın “nefes-i nefis” bahşettiklerini söyler.

Mehdî aleyhisselâm:

Bursevî, İbn-i Arabi’nin hatmiyyetinin husûsî mertebe itibariyle olduğunu sıkça tekrarlar. “îlim filan kimsede hatm olundu” derler. Bununla beraber ondan başka dünyada âlimler de vardır. Bu ümmette Enbiyâ’nın vârislerinin başı ve sonu mazbuttur. Buna göre velîlerin evveli tarikat silsilesi hasebiyle Hz. Ali kerremallâhü vechedir. Tabii ki Hz. Ebu Bekir tahakkuk yönünden O’ndan öndedir. Sonuncusu Hz. Mehdî’dir. Hz. Ali nesebindendir. Mehdî’nin vâlidesi “Nercis” (Nergiz) isimli hâtûn Hz. Abbas evlâdındandır.

Sonuncu evliya ile ilk evliyâ gûyâ birbirine benzerdir. Belki Hz. Ali kerremallâhü vechenin fazl-ı zâidi vardır. Ondan sâdır olan hakîkatler, rumuz ve işâretler diğer sahâbeden sâdır olmamıştır. Bidâyet ve nihâyetin aralarında câmia yönünden külliyyet üzerine olduklarından âhir zamanda Hz. Mehdî’ye vezîreyn olmuşlardır. Ya’nî bu ikisinin rûhâniyetlerinden Mehdî desteklenmiş olsa gerektir. Mehdî’nin hatmü’l-evliyâ olması Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin vârisi olması ve yaşantısının O’nun gibi olmasındandır.

Hz. İsâ aleyhisselâm

Âdem aleyhisselâmdan sonuna dek olan hilâfetin hatmidir. Bu da hâtemü’levliyânın sırrıdır. Zîra İsâ aleyhisselâm O’nun ümmetinden sayıldığı gibi hükmen evlâd-ı hatmdendir. Çünkü Cibril Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) rûhundan yaratıldı, İsâ aleyhisselâmda Cibril’in nefesinden yaratılmıştır. Dolayısıyla İsâ aleyhisselâm hatme göre çocuğun çocuğu gibi olmuştur. Bu yönden hilâfetin netîcesi yine onda karar etmiştir.

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000, sh:84-89

 

İSMAİL HAKKI BURSEVÎ KADDESELLÂHÜ SIRRAHU’L AZÎZİN İLAHİLERİNDEN

Yâ Rasûlallah makamın arş-ı a’lâdır senin

Merteben bâlâ-yı tûbâdan muallâdır senin

Cevher-i lafzın katî kıymetlidir ya’küttan

Ânınî-çün her sözün makbûl-i Mevlâdır senin

Mâidendir halka takdîm-i şefâat eylemen

Feyz-i dil-cüy-i lebin sükkerden a‘lâdır senin

Her ne suret kim verirsen kârına dâreynde

Ettiğin tedbirler şâirden evlâdır senin

Arza hâcet yok huzura hâcetin Hakkî kulun

Akseder âyinene kalbin mücellâdır senin[12b)

**

Yâ Rasûlallah vücûdun oldu mahz-ı kimyâ

Kimse bilmez künhünü ne enbiyâ ne evliyâ

Nâr-ı aşkında erir eczâ-i âlem dem-be-dem

Cevherin sâf etmede yanıp yakılır asfiyâ

Levh-i sîmîn-i tenindir nakş-ı ahlâk olmasa

Böyle izzet vermez idi zâtına zü’l-kibriyâ

Kân-ı izzetten alındı cevher-i zâtın senin

Ağzını açmaz sadef her giz eder senden hayâ

İsterisen sende bâzâr-ı kabul içre revâc

Müşteri ol na’tının gevherlerine Hakkı’yâ (58b]

**

Dervîş odur kim sırrını sultân anın bilmez ola

Dil hâteminde ismini her cân anın bilmez ola

Tenden çıkıp ola melek devr ede râhu çûn felek

Keyfiyyet-i ahvâlini devrân anın bilmez ola

Gözden döke bârânını dilden yaka nirânını

Deryâ-yı feyz katresin ummân anın bilmez ola

Vahy-i İlâhi söyleye cevherleri bezi eyleye

Ammâ ne yerde ma’deni bir kân anın bilmez ola

Hakkî odur kim Hakk ile Hak ola Hakk ile dola

Remz-i kelâmın değme bir insan anın bilmez ola[68a]

 

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000

 

GUY DEBORD, GÖSTERİ TOPLUMU VE YORUMLAR KİTABINDAN


Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

ŞEHİRLERİ İMÂR ETMENİN GÖSTERİLMEYEN CEPHESİ


Şehircilik, sınıf iktidarını savunan kesintisiz görevin modern icrasıdır:Kentsel üretim koşullarının tehlikeli bir şekilde bir araya getirdiği işçilerin en küçük parçalarına dek bölünmesinin sürdürülmesi. Bu bir araya gelme olasılığının her biçimine karşı yürütülmesi gereken sürekli mücadele en uygun zeminini şehircilikte bulur. Fransız Devrimi’nde edinilen deneyimlerden bu yana, bütün yerleşik iktidarların sokaktaki düzeni sağlama araçlarını artırma çabası, sonunda sokağın ortadan kaldırılmasıyla doruk noktasına ulaşır. Lewis Mumford, The City in History de [Tarihte Kent]“artık tekdüze olan dünyayı” anlatırken “uzun mesafeye yönelik kitle iletişim araçlarıyla birlikte, halkın tecridinde çok daha etkili bir denetim aracı ortaya çıkmıştır”diye belirtir. Ama şehirciliğin gerçekliğini oluşturan genel tecrit hareketi, planlanabilir üretim ve tüketim ihtiyaçlarına göre işçilerin denetimli bir şekilde yeniden sisteme dahil edilmelerini de sağlamak zorundadır. Sisteme dahil olmak, tecrit edilmiş bireylerin birlikte tecrit edilmişbireyler olarak yeniden ele geçirilmelerini gerektirir: Fabrikalar ve kültür evleri, tatil köyleri ve “toplu konutlar” tecrit edilmiş bireyi aile yuvasına kadar izleyen bu sahte kolektiviteye hizmet etmek amacıyla özellikle düzenlenmiştir.Gösteri mesajı alıcılarının yaygın olarak kullanımı bireyin tecridinin egemen imajlarla, bütün güçlerini sadece bu tecritten alan imajlarla dolu olmasını mümkün kılar.

Önceki her dönemde egemen sınıfların tatmin edilmesine adanmışken, ilk defa yeni bir mimari doğrudan doğruya yoksullara yönelmiştir. Bu yeni konut örneğinin biçimsel sefilliği ve devasa yaygınlığı, onun hem amacından hem modern inşaat koşullarından kaynaklanan kitleselkarakterinden ileri gelir.

Toprağı, soyut bir şekilde tecrit toprağı olarak düzenleyen otoriter karar hiç kuşku yok ki modern inşaat koşullarının özünde yer alır.

Bu açıdan geri kalmış ülkelerde sanayileşmenin başladığı her yerde, yerleştirilmesi düşünülen yeni toplumsal yaşam tarzına uygun uzam olarak, aynı mimari ortaya çıkar. Toplumun maddi gücünün gelişmesinde kaydedilen aşama ve bu güce bilinçli bir şekilde hâkim olma konusundaki gecikme, tıpkı termonükleer silahlanma ya da doğum kontrolü (kalıtımın manipüle edilme imkânı zaten elde edilmiştir) sorunlarındaki kadar açık bir şekilde şehircilikte de görülmektedir.

Şimdiki zaman, şehir ortamının daha şimdiden öz-yıkım zamanıdır. “Şehir artıklarının biçimsiz yığınlarıyla” (Lewis Mumford) kaplı kırsal kesimde görülen şehir patlaması doğrudan doğruya tüketimin buyrukları doğrultusunda düzenlenmiştir.

İlk meta bolluğu aşamasının pilot-malı olan otomobilin diktatörlüğü, eski şehir merkezlerini yerinden eden ve giderek genişleyen bir yayılmaya yol açan otoyolların hâkimiyetiyle çevreye damgasını vurmuştur.

Aynı zamanda, şehir dokusuna dair tamamlanmamış yeni düzenleme dönemleri, bir otopark platformu üzerindeki çıplak arazilerde kurulu dev süpermarketler olan “dağıtım fabrikaları” etrafında geçici olarak yoğunlaşır; bu çılgın TÜKETİM TAPINAKLARI, kısmi bir kalabalığın yeniden oluşmasına yol açtıklarından aşırı kalabalık ikincil merkezler haline gelir gelmez onları dışlayan merkezkaç hareket içinde uzaklaşırlar. Ama tüketimin teknik örgütlenmesi, ilk planda şehrin kendi kendini tüketmesine yol açmış olan genel çözülmenin örgütlenmesinden başka bir şey değildir.

Tümüyle kent-kır çatışması etrafında gelişen iktisadi tarih, her iki terimi de ortadan kaldıran bir başarıya ulaşmıştır. Toplu tarihsel gelişmenin günümüzde bağımsız ekonomi hareketinin sürdürülmesi adına felce uğraması, kent ve kırın yok olmaya başladığı dönemin olgusudur, kentle kırın farklılıkları aşılmamakta, her ikisi de aynı anda çökmektedir. Varolan şehir gerçekliğinin aşılmasına katkıda bulunması gereken tarihsel devinimin başarısızlığa uğramasından kaynaklanan kent ve kırın karşılıklı yıpranması, en ileri sanayileşmiş bölgeleri kapsayan ayrışmış unsurlarının bu eklektik karışımında görülebilir.

Evrensel tarih kentlerde doğmuş ve kentin kır üzerindeki kesin zaferiyle birlikte olgunlaşmıştır. Marx’a göre burjuvazinin en önemli devrimci faziletlerinden biri, “kır”ı havası bile insanı özgürleştiren “kente boyun eğdirmesi” olgusudur. Ama eğer kentin tarihi özgürlüğün tarihi ise, aynı zamanda zorbalığın ve hem kırı hem kenti denetleyen devlet yönetiminin de tarihidir. Kent sadece tarihsel özgürlüğün mücadele alanı olabilmiştir, özgürlüğe sahip olamamıştır. Kent, tarih ortamıdır; çünkü o, hem tarihsel girişimi mümkün kılan toplumsal iktidarın yoğunlaşması hem geçmişin bilincidir. Kenti tasfiye etmeye yönelik mevcut eğilim, ekonominin tarihsel bilince boyun eğmesindeki ve kendisinden alınmış güçleri yeniden ele geçiren toplumun birleşmesindeki gecikmenin bir başka şekilde ifade edilmesinden ibarettir.

“Kır tam tersi bir olgu sergiler: tecrit ve ayrılık”(Alman ideolojisi).

Kentleri yok eden şehircilik, eski kır yaşantısına özgü doğal ilişkiler kadar doğrudan doğruya tarihsel kent tarafından sorgulanan dolaysız toplumsal ilişkilerin de kaybolduğu sahte bir kırı yeniden kurar.

Bu, günümüzün “düzenlenmiş toprağı”nda barınma ve gösterisel denetim koşullarının yeniden yarattığı yeni bir yapay köylülüktür: Köylülüğün bağımsız bir eyleme kalkışmasını ve yaratıcı bir tarihsel güç olarak ortaya çıkmasını her zaman engellemiş olan coğrafi dağınıklık ve dar kafalılık bugün yeniden üreticilerin özelliği haline gelmiştir; nasıl ki işlerin doğal ritmi tarım toplumunun eriminin ötesinde kalıyorsa, bizzat kendilerinin ürettiği dünyanın devinimi de köylülerin erimlerinin ötesinde kalır. Ama “Doğu despotizminin sarsılmaz temeli olan ve dağılması bürokratik merkeziyetçiliğe yol açan bu köylülük, modern devlet bürokrasisinin gelişme koşullarının ürünü olarak yeniden ortaya çıktığında, duyarsızlığı artık tarihsel olarak üretilmek ve korunmak zorundaydı; doğal kayıtsızlığın yerini, hatanın örgütlü gösterisi almıştı. Teknolojik sahte-köylülüğün “yeni kentleri”,üzerine inşa edildikleri tarihsel zamandan kopuşlarını bulundukları alana açıkça kaydederler; sloganları şu olabilir: “Bu noktada artık hiçbir şey olmayacaktır ve asla hiçbir şey olmamıştır.”Kentlerde özgürleştirilmek zorunda olan tarih henüz özgürleştirilmediği içindir ki tarihin yokluğunda ortaya çıkan güçler, kendi özel alanlarını oluşturmaya başlar.

**

Bu alacakaranlıktaki dünyayı tehdit eden tarih, aynı zamanda mekânı yaşanmış zamana boyun eğdirebilen güçtür. Proleter devrimi, beşeri coğrafyanın eleştirisidir, bu eleştiri dolayısıyla bireyler ve topluluklar, sadece emeklerine değil bütün tarihlerine de sahip olmalarına elverişli yer ve olayları yaratmak zorundadır. Bu değişen oyun alanında ve özgürce seçilmiş oyun kurallarının farklılıklarında, yer özerkliği, toprağa zorunlu bir bağlanmayı yeniden devreye sokmadan ve böylelikle seyahatin ve bütün anlamı içinde saklı olan bir seyahat gibi anlaşılan yaşamın gerçekliğini gündeme getirerek yeniden keşfedilebilir. (sh:131-136)

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

 

 YENİ ANAYASALAR NEDEN YAPILIR?

Sicilya mafyasının kullandığı ve tüm İtalya’da kabul gören bu formülün derin hakikati şu noktada yatar: “Eğer paran ve dostların varsa hukukla dalga geçersin.” Bütünleşmiş gösteride yasalar uyku halindedir;çünkü yeni üretim teknikleri için hazırlanmamışlardır ve ayrıca malların dağıtımı sırasında yeni tür anlaşmalar sayesinde bu yasalardan uzak durulmuştur. Kamuoyunun ne düşündüğünün ya da neyi tercih ettiğinin artık hiçbir önemi kalmamıştır. Gösterinin kamuoyu araştırmaları, seçimler ve modernleşmeye yönelik yeniden yapılanmalarla gizlediği şey budur. Kazananlar kim olursa olsun kibar müşteriler en kötü malı edineceklerdir:Çünkü bu tamamen onlar için üretilmiş olandır.

“Hukuk devleti”kavramı, modern ve sözde demokratik devletin genelde bu özelliklerinden vazgeçmesiyle birlikte yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Bu ifadenin 1970 yılından kısa bir süre sonra ve tam anlamıyla öncelikle İtalya’da popülerlik kazanması kesinlikle tesadüfi değildir. Birçok alanda, yasalar adeta çeşitli boşluklar kalacak şekilde özenle hazırlanmıştır; tabii ki bu boşluklar, yararlanabilecek olanlar için geçerlidir.Bazı koşullarda -örneğin dünyadaki her türlü silah ticareti, özellikle de daha yüksek teknoloji ürünleri çevresinde- yasadışılık, kendisi sayesinde daha da kârlı hale gelen iktisadi işlemlere destek sağlayan bir güçten başka bir şey değildir. Günümüzde birçok iş ilişkisi kaçınılmaz olarak en azından bu yüzyıl kadar namussuzdur; bu durum eskiden, sadece namussuzluk yolunu seçmiş sınırlı sayıdaki insan arasında söz konusuydu.(sh: 222-223)

GÖZETİM VE MANİPÜLASYON

Gözetim, eğer her şeyin mutlak denetimi sırasında kendi gelişmesinden kaynaklanan zorluklarla karşılaşma aşamasına gelmemiş olsaydı, çok daha tehlikeli olabilirdi. Sayıları giderek artan bireyler hakkında toplanan bilgi yığını ile bu yığının tahlil edilmesi için gereken zaman ve zekâ arasında ya da daha basit olarak söylemek gerekirse olası çıkarları arasında bir çelişki vardır. Malzemenin bolluğu her aşamada kısaltma yapılmasını zorunlu kılar: Bu sırada birçok bilgi kaybolur ve geriye kalanlar ise okunamayacak kadar fazladır. Gözetim ve manipülasyonun yönetimi birleşmemiştir. Aslında her yerde kârların bölüştürülmesi üzerine bir çıkar çatışması vardır; dolayısıyla da mevcut toplum içindeki şu ya da bu potansiyelin -aynı hamurdan gelmeleri nedeniyle hepsi aynı derecede saygın kabul edilen— diğer potansiyellerin aleyhine öncelikli olarak gelişmesi için bir mücadele vardır.

Bu mücadele aynı zamanda bir oyundur.Her istihbarat amiri kendi ajanlarını ve ilgi alanındaki hasımlarını gözünde büyütür. Çok sayıda uluslarüstü ittifakın yanı sıra, günümüzde her ülkenin hem devlet nezdinde hem devlet ötesinde sınırsız sayıda polisi ya da karşı-casusluk servisi ve gizli servisi vardır. Bunun yanı sıra gözetim, koruma ve istihbarat işleriyle ilgilenen çok sayıda özel şirket vardır. Çokuluslu büyük şirketlerin de doğal olarak kendi özel servisleri vardır; aynı şekilde orta büyüklükte de olsalar, ulusal ve bazen de uluslararası düzeyde bağımsız politikalar izlemeyi sürdüren kamulaştırılmış şirketlerin de özel servisleri vardır. Her ikisi de aynı devlete ait olan ve üstelik dünya pazarında petrol fiyatlarını yüksek tutma konusundaki ortak çıkarları açısından diyalektik birlik içinde olan bir nükleer endüstri grubu ile bir petrol grubunun çatıştığı görülebilir. Özel bir sanayi dalındaki her güvenlik servisi, kendi bünyesine yönelik sabotajlarla mücadele eder ve gerektiğinde rakiplerine sabotaj düzenler: Denizaltı tünellerine önemli yatırımlar yapan bir şirket, feribotların güvensizliğinden yana olur ve mali güçlükler içindeki gazeteleri, feribotların güvensizliğiyle ilgili haberleri ilk fırsatta ve üzerinde çok fazla düşünmeden manşet yapmaları için maaşa bağlar;Sandoz’la rekabet eden bir şirket Ren Vadisi’ndeki yeraltı sularına karşı kayıtsız kalır. Gizli olan gizlice gözetlenir. Öyle ki hikmeti hükümetin yönetimi etrafında kurnazca toplanmış bu organizmaların her biri, kendi özel anlam hegemonyasının peşindedir. Zira anlam, anlaşılabilir bir merkezle birlikte kaybolmuştur.

1968’e kadar başarıdan başarıya koşan ve sevildiğine inandırılmış olan modern toplum, bu tarihten itibaren bu sevdadan vazgeçmek zorunda kalmıştı; artık kendisinden korkulmasını tercih etmektedir. “O masum halinin artık geri gelmeyeceğini” gayet iyi bilir.

Böylece kurulu düzenden yana binlerce komplo, şebekelerin ve meselelerin ya da gizli faaliyetlerin giderek üst üste gelmesi ve bunların her türlü ekonomi, politika ve kültür dalma hızla entegrasyon süreciyle birlikte, birbirine karışır ve hemen hemen her yerde birbiriyle çarpışır. Toplumsal yaşamın her alanında, gözetim, dezenformasyon ve güvenlik faaliyetlerinin iç içe girme oranı sürekli bir artış gösterir. Komplo neredeyse alenen görülecek kadar yoğunlaştığında, komplonun her bir bölümü diğerini rahatsız etmeye ya da kaygılandırmaya başlar; çünkü bütün bu profesyonel komplocular tam olarak nedenini bilmeksizin birbirlerini gözetlemeye ya da birbirlerini kesin olarak teşhis edemeden tesadüfen karşılaşmaya başlarlar.

Kim kimi gözetlemek ister?

Bu görünüşte kimin yararınadır?

Ya gerçekte?

 Hakiki etkiler gizli kalır ve nihai hedeflerden güçlükle şüphe duyulabilir ve bunlar hemen hemen asla anlaşılmazlar. Böylece aldatılmadığı ya da manipüle edilmediğinden kimse emin olamazken, manipüle eden de başarılı olup olmadığını nadiren bilir. Aslında manipülasyonun başarılı tarafında yer almak, doğru stratejik perspektifin seçildiği anlamına gelmez. Taktik başarılar böylece büyük güçleri tehlikeli yollara sürükleyebilir.

Görünüşte aynı hedefin peşinde olan aynı şebekede, bu şebekenin sadece bir parçasını oluşturanlar, diğer bölümlerin ve her şeyden önemlisi çekirdek kadronun bütün varsayımlarım ve sonuçlarını kaale almamak zorundadırlar. İncelenen herhangi bir konu hakkındaki tüm bilgilerin pekâlâ tamamen hayali ya da ciddi bir şekilde tahrif edilmiş ya da oldukça yanlış bir şekilde yorumlanmış olabilme ihtimali -ki bu gayet iyi bilinen bir olgudur— soruşturmayı yürütenlerin hesaplarını önemli ölçüde karıştırır ve çürütür; çünkü birini mahkûm etmek için yeterli olan şey, onu tanımak ya da kullanmak gerektiğinde o kadar yeterli olmaz. Bilgi kaynakları rekabet içinde olduğundan tahrifler de rekabet içindedir.

Ancak bu uygulama koşullarından yola çıkarak, toplumsal alanın tamamına yayıldığı ve bunun sonucunda personel ve araç-gereç sayısını artırdığı ölçüde, denetimin verimliliğinin azalması eğilimi göstermesinden söz edilebilir. Çünkü burada her araç bir amaç haline gelmenin peşindedir ve bunun için çaba gösterir.

Gözetim kendi kendini gözetler ve kendine karşı komplo düzenler.

Sonuç olarak, gözetimin bugünkü temel çelişkisi, olmayan bir varlığı yani, toplumsal düzeni bozmaya çalıştığı düşünülen varlığı gözetlemesi, içine sızması ve etkilemesidir. Ama bu varlığın işbaşında olduğu nerede görülmüştür? Çünkü, koşullar asla bu kadar devrimci olmamıştır ve durumun bu kadar ciddi olduğunu düşünen sadece hükümetlerdir. Yadsıma, kendi düşüncesinden o kadar başarılı bir şekilde yoksun bırakılmıştır ki uzun zamandan beri dağılmış bir haldedir. Bu nedenle, sadece muğlak ama hâlâ yeterince rahatsızlık veren bir tehdit olmayı sürdürmektedir ve neticede gözetim en gözde etkinlik alanından mahrum bırakılmıştır. Bu gözetim ve müdahale gücü tamamen mevcut gerekliliklerle yönetilmektedir ki bu gereklilikler, bu tehditle peşinen mücadele etmek amacıyla bizzat tehdidin alanına yönelen anlaşma koşullarını belirler. Bu nedenle gözetimin, bu sefer teröristleri değil teorileri etkilemek amacıyla, gözden düşmüş gösteri araçlarının dışında bilgilendireceği yadsımanın kutuplarını düzenlemede bir çıkarı olacaktır.

Tarihsel zaman konusunda büyük otorite olan Baltasar Graciân L’homme de courda [Saray Adamı] son derece isabetli bir şekilde şunları söyler:

[İster eylem ister söylem olsun, her şey zamanla ölçülmelidir.

Bir şey yapılabileceği sırada istenmelidir; zira ne mevsimler ne de zaman kimseyi bekler.]

Ama Ömer Hayyam daha az iyimserdi:

[Açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse

-BizlerTanrı’nın elinde birer oyuncağız;

—Kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, —

Sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.] (sh: 230-235)

 

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

*******************

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR