Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vasilîn El -Hâc MÜRŞİD-İ KÂMİL AHMED AMÎŞ EFENDİ


  TAKDİM

 Halvetiyye-i Şa’bâniyye yolunun Mürşid-i Kâmille­rinden, 1920 yılında sırlanan Fatih Sertürbedârı Ahmed Amîş Hazretlerinin sohbet ve nasihatlerinin güneş ışığı gibi tüm gönüllerde nasîbdâr olmasını Cenâb-ı Allah’tan niyaz ediyorum.

Hüseyin Salahi Çiloğlu

2011 Kasım – Kurban Bayramı

“Taş taş olmuş yere yatmış, onun kaderinde basılmak var. Ama sen, sen ol yolda bir taş gördüğün zaman, sakın onu ayağınla itme! Elinle bir kenara bırak”

Kapak: Bülent Engez

Baskı: Seçil Ofset – İstanbul

Matbaamız tarafından basılan bu değerli eseri,

ücretsiz olarak temin edebilirsiniz

TEL: 0212 629 06 15

www. secilofset. com

info @ secilofset. com

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar olup erişmedi. Ben ise

Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

El- Hâc Ahmed Amîş Efendi Kaddesellâhü sırrahu’l azîz

İçindekiler

KUTBU’L-VÂSILÎN AHMED AMÎŞ EFENDİ 9

KELÂM-I ÂLİLERİNDEN.. 19

ABDULHAMİD HAN.. 19

ADAB. 20

ADAK. 23

AHLAK. 23

ALLAH TEÂLÂ.. 23

ANA-BABA HAKKI 24

BESMELE. 24

BİAT. 24

BORÇ. 25

BUĞZ. 25

CENNETLİK VE CEHENNEMLİK. 25

CEZBE. 26

ÇALIŞMA VE GAYRET. 29

DEPREM… 30

DEVRİYE. 30

EBÛ LEHEB. 30

EBÛ TÂLİB ALEYHİSSELÂM… 30

DÖRT HALİFE. 31

DÜNYA (LIK) 32

EŞKİYA.. 33

EVLİLİK. 33

FELÇ. 33

FERÂSET. 34

GAYBÎ HABERLER. 34

HAL. 43

HAVATIR. 43

HAYVANLAR. 45

HZ. HATİCE KÜBRA ALEYHİSSELÂM… 45

HEDİYE. 45

HİKMET. 46

HİMMET. 47

HİZMET. 48

HÜSN-Ü ZAN.. 48

İLİM… 48

İLİŞKİLER. 49

İMAN.. 51

İNSÂN-I KAMİL. 51

İRÂDE. 54

İSİM KOYMA.. 55

İSMAİL HAKKI BURSEVÎ 56

İŞ-VAZİFE. 57

KABİR HALLERİ 57

KADER. 57

KADIN.. 58

KARI -KOCA.. 59

KELİME-İ TEVHİD.. 59

KERÂMET. 60

KIYAMET. 61

KİBİR. 61

KİTAP. 62

KULLUK. 62

KUR’ÂN-I KERİM… 63

KUTSAL MEKÂNLAR. 65

LATİFE-ŞAKA.. 65

MARİFET. 65

MECÂZ-RUMUZ. 66

MEKÂN.. 67

MELEK VE ŞEYTAN.. 67

MÜJDELER. 67

MÜRŞİD-İ KÂMİL. 67

MUHABBET (SEVGİ) 69

NAMAZ. 72

RABITA.. 73

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM… 74

RESİM… 76

RIZIK. 76

RİCÂL-İ GAYB. 76

RUMUZ. 77

RÜYA.. 77

SAĞLIK. 78

SAVAŞ. 79

SELAM… 79

SEYR-U SULÛK. 79

SİGARA.. 83

SOHBET. 83

ŞEYH ŞABAN-I VELİ 84

ŞÜKÜR. 84

ÖLÜM… 84

TALEBE, SALİK (DERVİŞ) 86

TASARRUF. 88

TASAVVUF. 93

TEVHİD.. 93

VAHDET-İ VÜCUD.. 95

VEFÂ.. 99

YARATILIŞ. 99

YEMEK. 100

ZALİM… 100

ZİKİR. 100

AHMED AMİŞ EFENDİ İLE A. AVNİ KONUK’ UN SOHBETLERİ 101

12 Zilka’de 1337 (9 Ağustos 1919) 102

12 Zilhicce 1337 (7 Eylül 1919) 107

5 Rebiülevvel 1338 (28 Kasım 1919) 110

9 Nisan 1336 (6 Nisan 1920) 112

HATIRALAR.. 115

MARAŞLI AHMED TÂHİR EFENDİ. 163

HUZUR NEDİR?. 169

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد

وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 KUTBU’L-VÂSILÎN AHMED AMÎŞ EFENDİ Kaddesellâhü sırrahu’l azîz

(1807-20 Şaban 1338-9 Mayıs 1920 Fatih-İstanbul)

“Câmi-i makamât-ı kemâl, aziz-i kuds-i hisâl Eş-şeyh Ahmed Amîşül-Halvetiyyü’ş Şabanî kaddes-allahü sırrehül-âlî Hazretleri Bulgaristan’daki Tırnova kabasında dünyaya teşrif buyurdular. “Amîş” bazıları tarafından “Ammiş” ismiyle yâd edilegelmiştir. Türkçesinde “küçük amca” anlamına gelmektedir.[1] Çünkü Ahmed Amîş Efendi orta boylu bir zat imiş.

İlk tahsilini tamamladıktan sonra, Gelenbevî İsmail Efendi’nin talebelerinden olup Filibe’de ders veren Uzun Ali Efendi’nin yetiştirdiği büyük bir zatın ve Vidinli Hoca Mustafa Efendi öğrencilerinden Klemençeli Mustafa Efendi’nin ve sair kemâl ehlinin derslerine devam buyurmuşlardır. Daha sonra uzun bir zaman mektep hocalığı ile meşgul oldular.

Esasen fıtratlarına gömülmüş olan ilâhî cezbe-i nur yüzünden bir manevî üstad ararken Bektaşî şeyhlerinden Servili Sadık Efendi’ye müracaat ettilerse de:

“Sizin nasibiniz bizden değil, ırkı pâklerdendir. Yerinize gidip ona intizar ediniz.” cevabını aldılar ve birkaç sene bu şekilde beklemek zorunda kaldılar. O sıralarda âlem’ül irşâd ve kutb’ül efrad Kuşadalı Eşşeyh, Esseyyid İbrahim Efendi, talebelerinden mertebe-i kemâle vasıl olan bazı kişileri, kendilerine vekil olarak birer tarafa gönderdikleri gibi, Kadızade Ömerül-Halvetî Hazretlerini de Tırnova’ya göndermişlerdi.

Ömer’ül Halvetî Hazretleri Tırnova’ya teşrif edince başta Ahmed Amîş Efendi olduğu halde ulemadan Emrullah Efendi, eşraf-ı beldeden Hacı Abdullah oğlu Hacı Mehmet Ağa ve takriben 35 sene mukaddem İstanbul’da vefat eyleyen Tırnovalı Süleyman Efendi ve Büyükada Malmüdürlüğü maiyetinde müstahdem iken irtihal eden Hacı Nesip Efendi ve diğer birçok taliban-ı aşk-ı Muhammedi, Ömer’ül Halvetî Hazretlerinin meclis-i pürnur-ı ezkârında sermest-i cezebat-ı hakikat oldular.

1259 (1842) senesinde Kuşadalı İbrahim Efendi, hacca niyetle İstanbul’dan çıktılar. Hac dönüşü İstanbul’a dönmeyip Şam’da kaldılar. İstanbul’da ve Anadolu ile Rumeli’nin birçok yerlerinde bulunan diğer halifeleri ve Ömer’ül Halveti mektupla emirlerini alırlardı.

1262 (1845) sene-i hicriyelerinde ikinci hac seferi için talebeleriyle Medine-i Münevvere’ye gitmişlerdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzurunda manevî birçok haller zuhur etmiş ve oradan Mekke-i Mükerreme’ye müteveccihen yola çıkmışlardır. Ancak yol esnasında Hazret-i Pîr-i Azamda kolera belirtileri görülmüş hacıların ehram giydikleri Rabiğ mevkiinde Hakk’a yürümüşlerdir. [2]

Hazret-i Sultan Kuşadalı, Makam-ı Niyabet-i Muhammediyede Kalb-i Âlem olmak üzere Bosnevî Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerini yerine “vekil” bıraktılar. Hazret-i Kuşadalının sırlanmasından sonra Ömer’ül-Halvetî Hazretleri Tırnova’da irşâd ile neşr-i feyz ederek 1268 (1852) senesinde evvelâ Ahmed Amîş Efendi’ye, biraz sonra da Emrulah Efendi’ye hilâfet vererek, her ikisini de irşâda mezun kıldılar.

Bir gece Ahmed Amîş Efendi, İstanbul’dan Tırnova’ya gelen ihvândan iki üç kişi ile sohbet ederlerken Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin kemâlât-ı kutsiyelerine dair söz geçmiş ve aynı gece de Efendi hazretleri zuhur ederek Ahmed Amîş Efendi’yi İstanbul’a davet etmişlerdir.

Ahmed Amîş Efendi, bu hâdiseyi, mürşidi Ömer’ül Halveti Hazretlerine arzederek aldığı emre uyarak İstanbul’a gitmiş ve vahid-i zaman Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinden bu sefer rabıta verme izni ile Tırnova’ya dönmüşlerdir.

1281 (1864) tarihinde Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri yine İstanbul’a geldiler.[3] Ahmed Amîş Efendi, Hazretin görüştüğü Üsküdarlı Hoca Ali Efendi, evamir müdürü Rifat Efendi, Üsküdarda Nalçacı dergâhı şeyhi Mustafa Bey, evamir müdürü Rifat Efendi, Kâşgar hükümeti sefiri sıfatıyla İstanbul’a gelerek Hazret-i Bosnevî’den istifade eyleyen eazım-ı ulema-yı İslâmdan ve Füsus’ül hikem sarihlerinden Yakup Han-ı Kâşgarî ve Fatih Türbedârı Niğdevi Bekir Efendi kaddesallahü esrarehüm hazaratının her biri ile tekrar görüşerek Tırnova’ya döndüler.

Ahmed Amîş Efendi 1294 (1877) senesine kadar orada ikamet ettiler. O sene Osmanlı Hükümeti ile Rusya arasında vuku bulan harp dolayısıyla ailesiyle İstanbul’a hicret ettiler. Bu son gelişlerinde ihvândan yalnız Rifat Efendi ile Fatih Türbedârı Niğdevi Bekir Efendi’yi buldular ve iki üç sene bu iki zat-ı mükerrem ile sohbet ettiler. Bazen da Kuşadalı Hazretlerinin telkinine izin buyurdukları Keçeci Hafız Ali ve İzzet efendiler hazaratının medfun bulundukları Lokmacı tekkesine giderek halka-i ezkârda bulunurlardı. İstanbul’a geldiklerinde Süleyman Efendi sohbet arkadaşı olmuşlardı. Süleyman Efendi Tırnova’da senelerce Ömer’ül Halvetî Hazretlerinin huzurunda bulunmuş ve Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümelerinden İstanbul’a gelmiş, birkaç sene meclisi sahib-i zamanda bulunmuş ve Bosnevi Hazret-i Bosnevîden sonra tevhidin en büyük tercümanlarından sayılan evamir müdürü Rifat Efendi Hazretlerinin sohbet ve yol arkadaşı olmuş idi.

Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin tecelligâh-ı sırr-ı ekmeliyet olduklarını feraset-i maneviye ile en evvel keşfeden Süleyman Efendi Hazretleri’dir. Sarıgüzel’de İskender Paşa Camiinin tabutluğunda mücahede ve halvetle meşgul olan Ahmed Amîş Efendi Hazretlerini çok severlerdi. Onunla beraber sohbet ettiklerinde Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin hem damad-ı âlileri ve Fatih ders-i amlarından ve Rusçuklu Hasan Sabri Efendi Hazretlerinden başka bir kimse dâhil olamazdı.

İşte bu sıralarda Türbedâr Bekir Efendi hazretleri de, uhdelerinde bulunan türbedârlık görevini Ahmed Amîş Efendi Hazretlerine bırakmalarıyla Fâtih Sultan Mehmed türbesinin türbedârı olmuş ve bu yüzden “Fâtih Türbedârı” olarak da anılmıştır.

Daha Tırnova’da iken, tanışmamalarına rağmen İstanbul’da bulunan Nakşibendî şeyhi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî (1813-1893) kendisine hilâfet icazeti göndermiştir. Yine Melâmî tarikatının üçüncü devre piri Muhammed Nûr’ül Arabî (1813-1887) tarafından Melâmî tarikatinden de teberruken verilmiş icazeti vardır.[4]

Amîş Efendi taliplerine Halveti, nadirende Nakşî icazetnamesi vermiştir. Tarikatlerin merasim, âdâb ve erkânından uzak kalarak melâmetle irşâda devam etmiştir. Fakat müridlerin “melâmet” kelimesini kullanmalarını yasaklamıştır. Kendisinden ders isteyenlere tevbe ve istiğfar etmelerini, Kur’an okumalarını tavsiye ederdi.

Ahmed Amîş’in pek çok meşhur müridi vardır: Mutasavvıflar İsmail Hakkı Bursevî (meşhur mutasavvıf değildir) ve Abdülaziz Mecdi Tolun, Hüseyin Avni Konukman, âlim Hasan Basri Çantay, felsefe ve tasavvuf üstadı İsmail Fennî Ertuğrul, Süheyl Ünver’in babası postacı Mustafa Enver Bey, meşhur hattat Hasan Rızâ Efendi bunların arasındadır.

Amîş’in torununun damadı ise Mehmed Âkifin yakın dostu olan Babanzâde Ahmed Naim Efendi’dir.

Ahmed Amîş Efendi 9 Mayıs 1920 tarihinde 126 (?) yaşında iken İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

Ahmed Amîş Efendi Hazretleri kutsal emaneti Bekir Efendi’den teslim aldıktan sonra bereketli bir ömür sürmüşler ve kendileri de, kendilerince malum olan vakitleri yaklaştığında yerlerine Kayserili Mehmed Efendi Hazretlerini tevkil eylemişlerdir. Ser Türbedâr Ahmed Amîş Hazretleri, aynı zamanda damatları bulunan Müderris Ahmed Nâim Bey’in Şehzâdebaşındaki Fevziye çarşısı yanındaki evinde irtihal-i dâr-i beka buyurmuşlardır. Gasillerini ise Fatih Camii imamı Bekir Efendi yapmıştır. Ancak bu konuda da şayan-ı hayret bir hâdise cereyan etmiştir. Şöyle ki:

Vefat’ın vuku bulduğu ev Şehzadebaşı’nda olduğundan, gaslin de bu semtin camii olan Şehzadebaşı Camii imamı tarafından yapılması gerekirken, o gün tesadüfen Şehzade başı imamı bulunamamış, neticede Fâtih İmamı Bekir Efendi gasil için çağrılmış. Bekir Efendi gasil işini büyük bir tazim ve itina ile yaptıktan ve hazretin elini ve yüzünü öptükten sonra ayrılmış. Bu hâl, orada bulunanların, bilhassa Ahmed Naim ve Evrenoszâde Sami Bey’in dikkatlerini çekmiş ve hâdisenin sebebini İmam Bekir Efendi’den öğrenmek istemişler. Israr karşısında Bekir Efendi şu hâdiseyi nakletmiştir:

“Bundan on sene kadar önceleri idi. Bir gün sabahleyin Sarıgüzel hamamına gitmiştim. Kurnalardan birinin başında yaşlıca, zayıf-nahiv bir zâtın yıkanmaya çalıştığını görünce yanına yaklaştım ve Fâtih türbedârı olduğunu görünce kendilerinden müsaade isteyerek yıkanmalarına yardımcı olmak istedim. Teşekkür ettiler, memnuniyetlerini izhar ettiler, ancak şöyle buyurdular:

“Sen beni şimdi kendi halime bırak, fakat inşaallah bilâhere beni iyice yıkarsın!..” Ben o zaman bunun mânâsını (itiraf edeyim ki) anlamamıştım. Şimdi bu kutsal hizmet bana düşünce anladım ve kerametlerinin bu suretle zuhur ettiğini idrâk edince hayatlarında iken ne derece gaflette bulunduğumdan dolayı müteessirim.”

Ahmed Amîş Hazretlerinin namazlarını Abdülaziz Mecdi Efendi kıldırmıştır. Mecdi Efendi bu hususu şu şekilde nakletmiştir.

“Pîr-i tarikat Hazret’i Nasuhi’yi mânâ âleminde gördüm. Ahmed Amîş Efendi’nin namazını kıldırmak hususunda sana teklif vaki olacaktır, bunu kabul ve ifa et!” Buyurdular. Ben de o esnada vâki olan imamet teklifini bu emir ve işaret üzerine kabul ve ifâ ettim. Mübarek naşının namazını bu suretle edâ ettikten sonra hazır bulunan cemaata karşı da:

“Ey cemaat-i müslimîn!

Fâtih türbedârı Ahmed Amîş Hazretlerini; hamil-i emânât-i sübhâniye. Câmi-i kemâlât-ı insaniye, kutb-ül arifin, gavsul-vâsılîn, olmak üzere tanırız; sizler de böylece tanır ve şehâdet eder misiniz?”

diye soran Mecdi Efendi’ye cevaben hazır bulunan mahşerî kalabalıktan gür bir ses yükselir: “Eveeet…biz de öyle bilir ve tanır, şehâdet ede-riz…”

Hakk’a yürümesi üzerine Evrenoszâde Sami Bey’in yazdığı târih mısraı şöyledir:

“Gitdi gülzârı cemâle pîri efrâdı cihan” (1338).

Yani, Allah’ın Cemâli olan gül bahçesine, yani cennete dünyadaki herkesin piri olan Ahmed Efendi gitti.

Makamı alisi, İstanbul Fatih Camii haziresinde bulunan Ahmed Amîş Efendimiz Hazretlerinin sol yanında oğlu, sağ yanında ise Maraşlı Ahmed Tâhir Memiş Efendimiz Hazretleri yatmaktadır.

Mezar baştaşındaki yazı şöyledir:

Hâmili emânâtı Sübhâniyye,

Câmi’i makâmâtı insâniyye,

Mürebbîi sâlikânı Rahmâniyye

El Hâc Ahmed Amîş el-Halvetî eş-Şa’bânî

kuddise sırrûhû hazretlerinin rûhi şerifleri için

El-Fâtiha.

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

Kabir taşlarının diğerinde Evranoszâde Sâmî beyin şu manzumesi yeralıyor:

 

“Rûh-i pâk-i mürşid-i yekta cenâb-ı Ahmede.

Sâye-i arş-i ilâhîdir mualla âşiyân

Matla’-i feyz-i velayettir o kutbu’l-vâsılîn

Sırr-i ferdiyyet olurdu vech-i pâkinden iyân

Râh-i Şâbân-i Velide ekmel-i devrân olup

Ehl-i hilme kıble-i irfan idi birçok zaman

Ah kim yükseldi lâhûta, muhit-i vahdete

Oldu envâr-i tecellî-i bekada bî nişan.

Neşvebâr oldukça envar-i cemali kalbime

Parlıyor pişimde eşvak-ı sayfa-yı cavidan

Cezbe-i vahdetle Sami söyledim tarh-i tam

كيتدي كلزار جماله پير افرد جهان

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

AHMED AMÎŞ EFENDİNİN KELÂM-I ÂLİLERİNDEN

 Bismillahirrahmanirrahim

 

ABDULHAMİD HAN

•       Efendi Hazretleri buyurdular ki,[5]

“Abdülhamid Medine’ye ben de yavaş yavaş”

  • Abdülhamid imameyn mertebesine çıkmıştır.
  • Ölümü anlamak isterseniz Abdülhamid’in haline bakınız (Hal’inden sonraki hâli)
  • Bir gün Efendi Hazretleri önde, biz de bir iki ihvânla arkasından yürüyorduk. İçimden

“bana bir kudret ihsan et de Abdülhamid’in tacını tahtını yıkayım” dedim. Efendi Hazretleri hemen dönerek;

“Hasan zulüm neye derler bilir misin?” buyurdular. İlaveten

“zalim bir padişaha karşı silaha sarılmak da zulümdür,” buyurdular.

  • “Allah tecellisini tekrar etmez. O geçti” (Mehmed Efendi Hazretleri kalben Abdülhamid’in tekrar saltanata gelmesi için temenniyatta bulundukları zaman buyurmuşlar).
  • Mehmed Efendimiz Hazretlerine meşrutiyeti müteakip birkaç kere kova ile su getirtip leğene döktürüp badehu ellerini ayaklarını suyun içine biraz zaman durdurduktan sonra

“al bunu, el ayak değmez bir yere döküver” buyurmuşlar.

ADAB

  • Adabı Muhammediyedendir. Bir yere girdiğiniz zaman namaz kılıyorlarsa cemaatle namazı kılmış da olsanız oraya girip namaz kılınız.
  • Birgün huzurlarından çıkarken eliyle mumu söndüren Nevres Bey’e;

“Öyle yapma! “hu” diye üfleyerek söndür.”

  • Necib Bey’in kardeşi Doktor Talat Bey’e

“Cemil Bey’e benden selam söyle” buyurmuşlar ve akabinde de

“Şeyhin mi selam söyledi, şeyhim mi selam söyledi diyeceksin.” diye sormuşlar. Talat Bey’de

“Şeyhim” cevabını vermiş,

“Güzel etmiş.”

  • “Alış veriş ederseniz ilk önce parayı veriniz, sonra malı alınız.”
  • Ahmed Amîş Efendimiz buyurdular;

Bir gün üç ihvân ile Şeyhimizin huzurunda iken Emrullah Efendi’ye

“O benim hocam, diğerine bu benim fakirimdir.” buyurdular. Ben de acaba bana ne buyuracaklar diye muztarib iken

“Bu da benim kıtmirimdir.” buyurduklarında pek memnun oldum.

  • Yusuf Bahri Bey rivayetiyle;

Balkan harbinde beni tayin ettiler. Huzura gittim, efendim harbe gidiyorum dedim. “Yoo, öyle harbe gidiyorum denmez. Harp bir emri azimdir, bilâ talep tayin edilirse tayin edildim” denir.

  • Süt içerken ağzınızda iyice dolaştırın, lûab (tükrük) ile karışsın. (hazmı kolay olsun diye)
  • Allah olmak kolaydır, fakat Muhammed olmak güçtür.[6]
  • Ahmed Amîş Efendi Mecdi Efendi’ye, “mecdi, sakın sırrı faş etme “ der, Mecdi Efendi acaba bir şey mi yaptım diye korktum. Benim bu korkumu gidermek ve bir hakikat bildirmiş olmak için buyurdular ki,

“Edemezsin ki, edilemez ki, ruhunu ortaya at, faş et anlat bakalım. Edemezsin, O’da öyledir”. [7]

  • Kazım Bey:

Sohbetlerine devam eder ve pek çok istifadeler ediyordum. Günler aylar geçtikçe hazretin nâsiyesinde parıldayan ve görmekle mütelezziz olduğum bu hakikat güneşini bu olgun insani daha çok sevmeye başlamıştım. Huzurunda bulundukça acaba bir hizmet emreder mi velev, bir bardak su olsun veya abdest tazelemek için olsun eline ayağına su dökmeyi isterdim. Ve emrine müntazır bulunuyordum. Su içme tarzıda başka türlü idi. Bardağı iki avucu içine alır ve evire çevire suyu avcunda ısıtır sonra üç yudumda bitirir idi. Ve lezzetini çeşnisini karşıda oturana bakana bile lezzet verecek derecede tam bir hevesle içerdi ve sonunda “Ya Rabbi sana çok şükür” derdi.

  • Kazım Bey:

Mabeyni Humayün tarafından gönderilen bazı hafiyeler Hazreti Azizin odasına kimlerin girip çıktığını tarassut (gözetliyor) ediyorlarmış. Böyle zamanlarda zaillerini (sürekli gelmeyenleri) kabul etmeyerek

“Burada durmayın görmüyor musunuz, hafiyeler geziyor” diyerek ziyaretçilerini kabul etmezlerdi.

  • Sahavet sıfât-ı enbiyâdır. Sahî adam cennete girer. Cennet de burada başlar.
  • Âdeti bozmayın, âlemi günahkâr etmeyin.
  • Tevekkül babında durmazlarsa, (o kişiye) biraz şey verip savarlar.
  • Kütahyalı Süleyman Bey rivayetiyle;

Huzurda Hazret Kur’an okurken iki, üç defa ziyaret ettim, Kur’an’ı bitirip kapadıktan sonra “Bu Kur’an’ın sevabını sana hediye ettim.” buyurdular. Ben sükût ettim,

“öyle olmaz, üç defa aldım kabul ettim de.” buyurdular. Ben de üç defa tekrar ettim.

ADAK

  • Hastalandığınız zaman ağır gelmeyecek, yapabilecek bir neziri yapınız. Mesela bu hastalıktan kurtulursan günde iki rekât nafile namaz kılayım, dersin.

AHLAK

  • Gör geç, belle geç, durma geç…
  • Biz köpek tabiatlıyız, kuçu kuçu derler geliriz, hoşt derler gideriz.
  • İbrâhim’ül meşreb olunuz. Ama İbrahim aleyhisselâm olmadan da kendinizi ateşe atmayınız.
  • Sen verdin, biz yedik; vermezsen ne yerdik.

ALLAH TEÂLÂ

  • Kelami nefsî her lisandan sadır olur, fakat lisanı Arab’a bürünmüştür.
  • Kimseye “nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun” diye sormak caiz değildir,” eğer sana birisi sorarsa “şuradan geliyorum, buraya gidiyorum” daha doğrusu, “minhü ileyhi” “O’ndan O’na” dersin.
  • “İnnallâhe latifün bi’l-ibâd” [8] Allah Teâlâ kullarına latiftir değil, Allah kullarında latifdir. Çünkü evvelkisi isneyniyeti icab eder.
  • Cemii mükevvenat Hakkın zuhurudur. Şuunâtı İlâhiye irâde-i zatiyedendir.
  • Allah hattı zatında ekberdir.
  • Kuşadalı Efendimizden;

Hep kullar Allah Teâlâ’dan o da ulema kullarından haşyet eder. (korkar)[9]

  • “İlah, şagil[10] manasınadır”

•       Bütün arifler Allah’da fena olur, Allah’da kamil de fena olur.

  • Mâ’na kadîmdir. Kimsenin olmaz.
  • Analar Allah’ın rahim sıfatına, babalar da rezzak sıfatına mazhar olurlar.[11]
  • Mehmet Efendim Hazretleri bir gün buyurdular ki,

ANA-BABA HAKKI

“Huzurda idim, diğer bir zat da vardı. Hazreti Aziz o zata bakarak ve fakiri göstererek

“Ben dünyayı bunun evladlarına verdim, veririm ya! Bana kim karışır.” buyurdular. Ben de;

“kimse karışamaz” dedim.

BESMELE

  • Bismillahın manası, “Allah’ın bendeki taayyünü ile” [12]
  • Gıyaben biat vermek âdetimiz değildir. Fakat Yüz kere istiğfar, yüzde salât-u selâm okusun. Bir de

BİAT

“eseri eseri’ş şey zâlike’ş-şey

Nuru nuru’ş şey zalike’ş-şey” [13] olduğunu bilsin buyurdu.

  • Kuşadalı Efendimizden;

Kula kul olmayınca adam adam olmazmış.

  • Kuşadalı Efendimizden;

(Ululemirler için) Onlar Hakkın azametine mazhar olmakla karşı durmak olmaz.

BORÇ

  • Bakkal yahut diğer birine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz borcunuzu ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır.

BUĞZ

  • Hazreti Azizimiz birgün mübarek sağ ellerinin parmaklarının uçlarıyla mübarek vücutlarına vurarak “bazıları gelip buna saplanırlar.” buyurdular.[14]

CENNETLİK VE CEHENNEMLİK

Nevres Bey ‘den;

“Cennetlik misin, Cehennemlik misin bilmek ister misin?

Bulunduğun hale bak. Bulunduğun hal Cennetlik ise Cennetliksin, Cehennemlik ise Cehennemliksin.[15]

•       Vakıf mala ihanet eden cehennem azabından kurtulamaz.

  • Cehennemde bazısı beş bin, bazısı altı bin sene durur.
  • Allah senin için ahirette odun kömür yakmaz.

 

CEZBE

  • Muhabbetin galeyanı halinde hüküm sâlikindir.
  • Halil Efendi’ye buyurmuşlar ki

“Ulan sen beni gördüğün zaman cezbeleniyorsun. Dağı, taşı gördüğün zamanda cezbeleniyor musun?” Halil Efendi;

“Hayır demiş.”

“Öyle ise olmadı, ne zaman neyi görürsen hakikati ilahiyeyi müşahede ile cezbelenirsen o zaman.”

  • Beyoğlu müftüsü olan Receb Arusan Mecdi Efendi’nin Komşusu imiş. Bir gün Ahmed Amîş Efendi’nin ziyaretine giderler. Hazretin elini öperek Mecdi Efendi Receb Efendi’yi Fatih hocalarından diyerek takdim eder. İlk söz olarak Efendi Hazretleri, “Allahü ekber de. Müfaddalün aleyh nedir? Diye Receb Efendi’ye sorar. Receb Efendi

“Allah fî haddi zatihi Ekberdir” bu ef’âlü, tef’il (babında) ve müfâddalün aleyh aranmaz, siz ararmısınız? Yani, biz hocalar aramayız, siz mutasavvıflar arar mısınız?”[16]

Diye o da Ahmed Amîş Efendi’ye sorar. Efendi Hazretleri;

“ Ben de bu suale böyle cevab vermeni beklerdim” diyerek müftüyü takdir eder. Elinde tuttuğu, enfiye kutusunu açarak bir tutam enfiye verir. O sırada geride ayakda duran Mecdi Efendi’ye de bir tutam enfiye verir. Çekmekte iken fartı muhabbetinden Mecdi Efendi birden bire cezbelenir, Efendi Hazretlerinin üzerine atılır ve kucaklar.[17] Receb Arusan hayrete varır. Mecdi Efendi’nin cezbe haline uğrayarak kendinden geçince aralarında şöyle bir konuşma geçer.

“Hangi tarikdensiniz?”

“Halveti tarikindenim sulûkümü Ömerli Halveti’den gördüm. Daha ilerisini sorar isen Şabanî tarikine ve Şaban-ı Veli’ye müntesibim.”

“Sizin için Arab hoca ile görüşmüştür ve Melâmi’dir” diyorlar.

“Melâmet adında bir tarikat yoktur, Bununla beraber umumiyet ile tarikatte Melâmet büyük bir makamdır.” “Tarikatı Seyyide bak, Arab Hoca dediğiniz Seyyid Muhammed Nur’ül Arab ise çok büyük bir zat idi ben onun ile görüştüm. O benim sohbet şeyhimdir” diye buyururlar. Söz buraya gelince, Abdulaziz Mecdi Efendi de kendine gelerek birlikte çıkıp giderler.

 

ÇALIŞMA VE GAYRET

  • Siz çalışırsanız ben size gelirim, çalışmazsanız yorulur bana gelirsiniz.
  • Bulmalı, duymalı, doymalı.
  • Birgün ashabdan birisi

“Ya Resulallah sallallâhü aleyhi ve sellem ben filan zatın yanında çalışıyorum. Yevmiye bana beş kuruş veriyor, yetişmiyor” derler.

Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz de

“dört kuruşa çalış” buyururlar. Bir müddet devam ettikten sonra gelip

“Ya Resulallah yine yetişmiyor.” derler. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Üç kuruşa çalış” buyururlar. Bu sefer para artmaya başlar. Sebebini istizah (açıklarken) Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Paraya göre iş göremiyordu, fazlası helal olmuyordu.”

  • Kazım Bey:

Ahmed Amîş Efendi yine günlerden bir gün sordu;

“Dersine çalışıyor musun?”

“Evet, efendim, çalışıyorum.” Hâlbuki mektep derslerine çalışıp çalışmadığımı sormak istiyormuş,

“Evvela mektep dersi ikinci derecede Ruh-i feyz-ı irfan bunları bir birine karıştırmamalıdır,” buyurdular.

DEPREM

  • Hareket-i arz geçtikten sonra kendimi şu ayeti okurken buldum; Rabbena mâ halakte hazâ bâtılen sübhâneke fe-kınâ âzâbe’n-nâr. [18]

“ Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen münezzehsin. Bizi ateşin azabından koru.”

DEVRİYE

  • Tuizzü idim, tüzillü’ye geldim. [19]
  • Tenezzül aynî terakkidir.

EBÛ LEHEB

  • Biz “ Tebbet yedâ” suresini hatim tamam olsun diye okuruz.[20]

EBÛ TÂLİB ALEYHİSSELÂM

  • “Ebû Talib radıyallahü anhdır.”

 

DÖRT HALİFE

  • Sairleri halife-i Hakk’dır, Hazreti Ali Halife-i Rasul’dür.
  • Hazreti Rasûlüllah Efendimiz tarafından Hazreti Fatıma’ya (sallallahu teâlâ aleyhimâ ve alâ âlihima.

“Allah mükevvenata nazar eyledi, iki kimseyi kendisine intihâp etti(seçti). Onun birisi senin baban, birisi de senin zevcindir.”

•       Nevres Beyefendiden;

Şeyhim bana sual buyurdu,

“Âdemden evvel din var mıydı?

“Evet, efendim vardı, Dini İslâm.”

“Hazreti Muhammed kaç kişiyi irşâd buyurdu?”

Bende korktum, lisanen söyleyemedim. Şehadet parmağımı işaret ederek bir dedim.

“Evet, yalnız Hazreti Ali’yi irşâd buyurdular.”

  • “Diğer Sahabe-i Kiram talim ve terbiye ile Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’i anladılar. Hazreti Ali kerremallâhü veche aynaya baktı, kendini gördü.”
  • Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyururlar ki;

“Biz Ali ile bir vücudduk, bu âleme geldik, baş ayrıldı.”

Bazı kişiler Hazret-i Ali Efendimizi Hazretlerinden Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize şikâyet ettiklerinde

“Ondan bana şikâyette bulunmayınız.” înnehû mahsûsun fî zâtillâh .” buyurdular (O Allah’ın zatına tahsis edilmiştir)

  • Nevres Bey rivayetiyle

Bir gün Hazreti Ali Efendimiz

“Ya Resulallah, namaz kılmak istemiyorum ama ezan okunduğu zaman içim sızlıyor.” buyururlar,

“Âkıbetinin hayr olduğuna alamettir” buyurmuşlar.

  • Her mü’min Alevîdir, ama her Alevî mü’min değildir.

DÜNYA (LIK)

  • Birisi yeni bir ev yaptırırsa, rütbe alırsa, yeni bir elbise giyerse tebrik etmeyiniz.
  • Yeni bir gömlek bile giyseniz iki rekât namaz kılınız.
  •  

Ne talibi dünyayız,

Ne ragıbı ukbayız,

Biz âşıkı şeydâyız.

Hu Hu ya men hû,

Leysel hâdi illâ Hu

 

Talibin matlubundur,

Aşıkın seyrani Hû.

Bunu Hazreti Azizimiz Efendimiz Makbule ve Nusret Hanımlar birlikte söylerlermiş. Bazen Makbule hanıma

“Sen bana bir ilahi okuyuver.” buyururlarmış, Makbule hanım yukarıdaki ilahiyi okurlarmış.

  • Fatih’in sandukasını etrafındaki demir parmaklıklar için;

“Bunlar zâit ve faydasız şeylerdir, satmalıdır, böyle durdurulmamalıdır.”

  • “ İnsanda en son kaybolan, manevî saltanat hırsıdır.”

 

EŞKİYA

  • Kuşadalı Efendimizden

Nakıs iken irşâda kıyam edenlerin mütenebbilerle (deliler) haşrından korkarım.[21]

EVLİLİK

  • Dünyada eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.
  • Hazreti Âdem’e Allah hitap etmiş;

“Ya Âdem sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman fer’in olan Havva’ya bak.” Havva’ya hitap etmiş

“Ya Havva sen beni eskisi gibi göremezsin, görmek istediğin zaman aslın olan Âdem’e bak.”

 

FELÇ

Kerime-i muhteremeleri Ayşe Hanım buyururlar,

Bir gün Efendibabamın yanına girmiştim, şimdi zuhur etti;

Sübhâna ‘ilâhi ve bi-hamdihî estağfırullâhe ‘l-azîm. Sübhâna’ilâhi’l-azîm ve bi-hamdihî estağfırullâh, lâ ilahe ve lâ kuvvete illâ billahi ‘l-azîm

Bu zikre devam eden nüzul (felç) olmaktan mahfuzdur.

FERÂSET

  • Osmanlıdan sözünü, arifden gözünü, evliyaullahdan özünü saklamayazsın.
  • Vücuduna sözü geçmeyenin başkasına sözü geçmez.

GAYBÎ HABERLER

  • Şam, Bağdat, Mısır, birisi sudan, biri saikadan (yıldırım) biri de hareketi arzdan (deprem) harab olacaktır. Türk kavmi ebabil kuşu[22] ile helak olacak. Türk tenassur edecek. (Türkler hıristiyanlaşacak)
  • Nazif Efendiye,

“Ben yakında gideceğim, cenazeme gelme. Sen tahammül edemezsin.”

  • Nevres Bey;

“Ben gençliğimde mutaassıbdım, lisan okuyanlara itiraz ederdim. Şeyhim bir gün buyurdu ki

“Ahmed bir İngiliz, bir Fransız, bir Rus geldiler. Fatiha-i Şerife’yi kendi lisanlarında okursan Müslüman olacaklar, buyurdu ben de durdum kaldım.”

  • Miralay Hilmi Bey rivayetiyle;

Hazreti Aziz’i ilk ziyaretimizde bu milletin hali ne olacak diye sordum.

“Gâvurlar girer yine çıkar. Allah dinini hıfz eder.” buyurdular.

  • Bir gün, Ahmed Amîş Efendi,  yemek yenilmek üzere tam sofraya oturduğu sırada,  evde ekmek olmadığını hanımı haber verir.  Ahmed Amîş Efendi’ye ekmek almak için bakkala gönderilecek o sırada evde başka kimse de bulunmadığı için, gidip kendisinin almasını, hanımına söyler.  O da cevaben:

“Hemen dışarı çıkmak için çarşaflı olmadığını, şimdi birinin geleceğini ve ona aldıracağını söylerse de Ahmed Amîş Efendi beklemek istemeyerek

“Böyle çık al, beis yok!” Der, ve hanımıda başına şöyle bir örtü atarak, fakat üstünü bir şey giymeyerek, evdeki kıyafetiyle gidip bakkaldan ekmeği alır, gelir.

Ertesi gün, türbede, ziyaretine giden üstat Abdülâziz Mecdi’ye, Ahmed Amîş Efendi, bu hâdiseyi olduğu gibi naklederek

“Bir defa ağzımdan çıkmış bulundu, söylememeli idim, fakat her halde söylediğim gibi olacak, çarşaf kalkacaktır” buyurmuşlar.

  • Kazım Bey:

Yine Bulgar ihtilâli zamanında Manastırda mülkiye hapishanesinin haricen bir bölükle muhafazasına memur edilmiştim. Muhafızların ekserisi Bulgar komitaları idi. Bu meyanda nezaret altında bulunan Türk muhibbi bir Bulgar papazı ile dost oldum. İsmi Papayorgi (Florinanın Nevokas ) köyünden idi babası Türk annesi Bulgar idi. Bu papaz bana 1319 (1903) ihtilâli başlayacağı günü ve alametlerini bildirdi. Kendisine itimat edilerek vak’ayı olduğu gibi hocam Mekteb-i Rüştiye Askeriye müdürü Bursalı Kolağası Tahir bey’e söyledim. Ve o vasıta ile Valiye ve Askeri kumandanına da keyfiyeti arzeyledim. Filhakika Papazın dediği gibi ihtilâl dediği gün başladı. Manastırda otluklu bahçenin küme halindeki otlarının tutuşturulması ve köylerde müslüman hanelerinin yakılması, İslamların katli gibi fecai ile başladı. Yapılan ihbarda hükümet vaktinde tertibat alarak ihtilâli bastırmağa muvaffak oldu (Rus Konsolosunun iki Jandarma tarafından katli ve jandarmaların salben (asarak) idamları bu vukuat cümlesindendir.

Bundan sonra Jandarmada yapılan tensikat (düzenlemeler) üzerine mezkûr mesleke girdim. Beyrut Jandarma efradı cedide mektebi 4. Bölük kumandanlığına tayin kılındım. Çok geçmeden İtalya-Trabulusgarp Harbi zuhur etti italyanlar harp gemileriyle Beyruta gelerek bizim Avni ilâh ve Ankara torpitolarını teslim almak istediler. Verilmeyince muharebe başladı ve gemilerin üzerine ateş açtılar. Bizim torpitoları yaktılar. Bu meyanda birçok asker ve ahalinin şehit olmasına sebebiyet verdiler. İşte böyle sıkıntılı bir zamanda ve her türlü tehlikeye karşı mevcut Jandarma ile memleketin dâhili emniyet ve asayişini temin ile meşgul iken garip bir müracaat vuku buldu. Arabın birisi Jandarma alayına geldi cephaneliğin Paratonerlerinin kesilerek tanılmaz bir hale gelmesi için bizleri ve zabitanı uyarıda bulundu. Bu mühim ve makul talep derhal kabul ve icra kılındı. İtalya donanması cephaneliği ateşlemek için mevkiini denizden Harp gemileriyle pek çok aradı ise de bulamadı. Böylelikle memleket mühim bir içtihalden kurtuldu ve düşman Vapurları akşam; üzeri gittiler.

Beyrutta bundan sonra çok kalmadım. Rumeliye Üsküp alayına naklim için icra kılındı oraya varmamla beraber Balkan harbi zuhura geldi Komanovada ordunun mağlubiyete duçar olmasıyla Sırplılar Üsküp üzerine gelmeğe başladılar. Muhammed Nur’ul Arab’ın hafidi (torunu) Hacı Kemal Efendi’yi talabeleri ve ailesiyle Selanik’e gönderdik. Fakirde bir gece sonra hareketle Selanik tarikiyle Manastıra gelmiş bulunuyordu. Manastırında düşmesiyle beraber Görüce’ye kadar gitmiş isemde o sırada Jandarmaya mensup ve ordu ile hiç bir irtibatım bulunmadığı ve hastalanmaklığım üzerine iadeyi afiyete kadar Görüce’de yakın akrabalarımın hanesinde misafir kaldım. Ve Görüce’ninde düşmesi üzerine ve tekrar tebdilen Manastıra oradan da Selanik yoluyla İzmir’e ve oradanda İstanbul’a geldim. Hazreti Ahmed Amîş Efendi’me ancak 14 sene sonra tekrar kavuşmuş oldum.

Mübarek ellerini öptükten sonra ismimi sordu

“Kazım” dememle

“Bizim Kazım mı? ” diye sordu.

“Neredesin? Kazım kendini çok özlettin” buyurdular. Cevaben;

“ Ancak şimdi geliyorum efendim” dedim. Rumeli ahvalinden sorması ile vekayıi muhtasaran arzettim. Merhameti ilahiyenin bu ümmeti merhumeye has bir şefkatle tecellisâz olmasını diledim. Bu işlerin başında kalbimden söyleyerek “hep Rus fırıldağı vardır”, dedim. Cevaben

“Fekatele Talute Calute ayetini” (Bakara, 251) okudu.[23]

“En nihayet Talut Calutu katledecek ve ancak o zaman ferahlık olacaktır.” buyurdular ve elimden tutarak Fatih camii havlusunu beraberce yürüdük. Esna-i rahte (yol esnasında) eski arkadaşım Veli’yi sordum.

“Kim bilir nerede sürtüyor” buyurdu. “Talebeliğimde beni onun rehberliğine vermiştiniz” dedim.

“Biz İhvanımızı kendimiz terbiye eder başkalarına vermeyiz.” buyurdular. Ve artık haneyi saadetlerine doğru giderken müsaade isteyerek tekrar veda eyledim.

  • Hazreti Âdem’e bütün diller teklif edildi, ama Türk lisanını seçti. Onun için Türk devleti ilelebet payidâr olur.
  • Yerde gökte büyük değişiklikler olacak.
  • Semâvatta büyük değişiklikler olacak bir yıldız peyda olacak.
  • Paris şehri semavî bir hâdise ile mahvolacak.
  • Üçüncü Dünya Harbi çıkacak, Efendim hazretleri buyurdu ki; “Rusya mahvolacak, küçük bir devlet haline gelecek.” Anadolu ahalisine dua ettim, bu badirede onlara ziyan gelmeyecek. Bu esnada avucunu sıkar gibi yaparak

“Rusyayı küçülttüm, küçülttüm.”

  • İngiltere ve Yunanistan mahva mahkûmdur. İngilizler o zaman Türk donanmasına bakıp gıpta edecekler, hayıflanacaklar.
  • Ona memnunum ki sizi çok iyi günler bekliyor. Efendim ( Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri nakletti):

60 – 70 sene büyük iyilik olacak. Memleket selâmla idare edilecek. Ben görmem ama sen görürsünüz, buyururlardı. Efendim de ( Hoca Efendi Hazretleri ) orada idi ama kemâlâtından ötürü ona değil bana söylerlerdi.

Bir sabah Efendimin huzuruna girdiğimde:

“Mustafa ne haberler var ?” diye sordular. O sabahki gazeteler Yunanlıların Bursayı işgal ettiğini yazıyordu. Arz ettim.

“Gelen kitabî, biz değiliz” buyurdular. Gazeteyi kendilerine verdim. Gazetedeki resimde bir Yunan zabiti Orhan Gazi’nin sandukasının üzerine oturmuş, elindeki kamçı ile sandukaya vuruyordu. Bunu görünce mübarek gözleri doldu. Hiddetle:

“Bu kâfirler Anadolu’dan çıkacak! Çıkacak! Çıkacak! Onlar nasıl kaçtıklarını; kovalayan nasıl kovaladığını bilemeyecek” buyurdular. Her bir ‘çıkacak ‘ lâfı bir seneye tekabül etti. Üç yıl sonra Yunanlıları Anadolu’dan kovaladık. Onlar nasıl kaçtıklarını, bizimkiler nasıl kovaladıklarını bilemediler.

  • (Bu beyan Mustafa Özeren Efendi’den rivayettir. Nakleden Dr. Hamdi Hizalan Beyefendi’dir.)

1919 da Ahmed Amîş Efendi’ye: İzmir işgal oldu haberi iletilince:

“Muvakattir!” (vakitli, geçici bir zamandır) buyurup, aynı sözü üç defa tekrarlamışlar. Gerçekten İzmir işgali üç sene sürmüş..

  • A. Mecdi Efendi rivayeti ile

A. Mecdi Efendi, aslen Sivaslı olup Konya’ya da yerleşen ve lise mekteblerinde din bilgileri ve farisi, dillerini okutan ve bilahare mebus olan Ali Kemâli Efendi [24]

namınındaki bir zatı Ahmed Amîş Efendi götürür. Ali Kemâli Efendi elini öpüp diz çökerek karşısında oturduğu zaman Hazret,

” Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten” [25]demiş ve başka bir söz söylememiş. Oradan ikisi birlikte ayrılıp çıkmışlar.

  • Benî Kureyşden biri ( bir defasında: Evlâd-ı Resulden birisi ) zulüm ve îtisafa mâruz kalınca Kayı Aşireti’ne iltica etti. Mürûr-i eyyam ve zaman ile onlara baş oldu. Fakat kendileri de bilmez.
  • Fatih ile Yavuz Selim Han, İmâmeyn silkindendir. Türk devleti ( bir defasında da: Türk Milleti) ilâ yevmi’l – kıyâme baki kalır, payidar olur. Fakat şekl-i idaresi şekilden şekile tahavvül eder.

HAL

  • Bizler illetten, kılletten, zilletten âri olmayız, yalnız yatacak derecede hastalık vücûdumuzu istila edemez.
  • Benim ihvânım bahtiyardır. O bahtiyarlığı, zuhurunda görürler.
  • Bendendirler, halka ne karışırlar; halktandırlar, bana ne gelirler.

HAVATIR

  • Hatıratı red ile uğraşma, hatırat, ilham, vahy hepsi birdir.[26]
  • Efendi Hazretlerine buyurdular ki;

Bir gün Hazreti Azizimizin huzuru saadetlerinde iken

“Ulan nasıl idare edebiliyorum mu? Ben de

“Evet efendim” dedim.

“Mes’ulmüyüm?”,

“Hayır efendim.”

“Mes’ul olmadığımı neden anladın?” Efendim ilhamı zatî ile hareket ediyorsunuz.

“Hâ, ilhamı zatîde havatır olmaz.” buyurdular.

  •  Kazım Bey; Yine günlerde bir gün hazretin Türbede ziyaretine gitmiştim. O gün pek hararetli ve coşkun bir haldi. Anlatarak takrirlerine devam ediyor ve dinleyen ihvânı mustağraki feyz-i irfan ediyordu. Bu esnada muhabbetlerinden sermest ve cezbeli olduğum halde gönlüme pek tuhaf bir hatır (vesvese) geldi. Şöyleki;

“Sizdeki bu fuyuzât-i ilâhiyeden velevki bir şemme-i kalil veya bir zerre kadar olsun ihsana nail olsam acaba sizin gibi pürzevk ve nişat olarak cuşi’d-derya gibi bende sizin gibi muhataplarına böylece talim ve tevhime kadir ve muktedir olabilir miyim” gibi bir hatıra geldi. Derekap (hemen) saniye geçmeden hazret başını bana çevirerek;

“yapabilirmisin be………..?” dedi.

Mürşit huzurunda yaptığım bu küstahlıktan pişman olarak kemâli hacaletle önüme baktım. Mürşit huzurunda nefes tutmanın[27] sırrı hikmetini bu acı ihtar ile idrak eyledim ve bir daha muhabbetinden gayri hiç bir şeyin bir dilek veya arzunun gönlüme girmesine muvafakat etmedim.

HAYVANLAR

  • Meratibi hayvaniyeden insana en yakın olan beygirdir.[28]
  • Açlıktan ölme tehlikesi olursa köpek etini yiyip kurtulmak varsa köpek etini yiyecek, yemez ölürse mes’uldur. Domuz eti olursa yemez ölürse mes’ul değildir, yer kurtulursa yine mes’ul değildir, çünkü nass-ı kâti vardır.
  • Bir hayvan keserken elinize bıçağı aldığınız zaman, “dur hayvan şimdi seni makamı insana getireceğim” deyiniz, bıçağı vurunuz.
  • Güvercinler ile örümcekler Allah’ın rahmet askerleridir, birçok evliyaya hizmet etmişlerdir.

HZ. HATİCE KÜBRA ALEYHİSSELÂM

  • Nusret Hanım rivayetiyle;

Hazreti Hatice aleyhisselâm validemizin vefatı sırasında Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“Ya Hatice, ortağın olan Hazreti Meryem’e benden selam söyle.” demiş, buyururlar.

HEDİYE

  • Asıl hediye bizlere verilir.
  • Birine bir şey verirken hediye veya sadaka deyiniz.
  • Suret insanın (avamın) anasını koşalar.[29]
  • Kuşadalı Efendimiz, Sultan Selim imamı Mehmet Can Efendi’ye gönderilmiş. Mehmed Can Efendi imam efendiye;

“Sizi bana gönderdiler ki kendilerini anlatsınlar.”

  • Hicaza gidip gelen bir zat Hazreti Azizimiz Sultanımıza bir tesbih hediye eder. Hazret de Efendi Hazretlerinin

“Mehmed ben yar ile cünbüşde iken üstünü kopardım, sen al da bak.”

“…Sen de koparırsan birine ver de çeksin” buyururlar.

HİKMET

  • Çerkesi Mustafa Efendi Azizimizin ihvânından bir zat Yozgat Valisi imiş. Hasta olmuş, İstanbul’dan doktor çağırmış. Kendisini muayeneden sonra

“Çerkeş’te şeyhim vardır, Onu da tedavi et.” diye Çerkeş’e gönderir. Doktor saadethanelerine müracaat eder. Haremde derler. Ertesi gün ziyaretlerine gider. Valinin selamını ve kendisine verdiği emri arz eder.

“Bak Doktor: Bu akşam bizim hastalıkla hasbihal ettik, bana dedi ki biz seninle anlaştık, bu vücuda zararım yok. Şimdi beni vücutdan atarlarsa yeni gelecek zarar verir dedi. Mamafih görüştüğümüze memnun oldum.” buyururlar.

  • İrşad neş’e-i Muhammediye ile olur. O da şimdi Halvetilerde vardır. Biraz da Kadirilerde var.”
  • Nevres Bey’den;

“Sadık’a yaz; yanına gelenlerin kimine cehren, kimine kalben benden selam söylesin, kalben selam verdiklerinde “ve aleyküm selam” diyene rastgelir buyurdular.

  • Kuşadalı Efendimiz Beypazarı Ali Efendimiz Hazretlerine devam ederken medresede arasıra zikir ederlermiş. Talebeler bundan müşteki olarak birgün odada bulunmadıkları bir sırada eşyalarını, kitaplarını dışarı atmışlar. Kuşadalı Efendimiz dönüşlerinde bu hali görünce hiçbir şey söylememişler. Doğrudan Hazretin huzurlarına gitmişler.

“Ah İbrahim ne olurdu, ağzını açıp iki lâkırdı söyleyeydin. Git gör eşyalarını atanların ikisi de öldüler.” buyurmuşlar.

  • Bir yerde gördüm varlıktan yokluğa düşmüş olanlardan birisine muavenet (yardım) etmek isterseniz kuvvetliye muavenette bulununuz.
  • Gökten düşenin parçası bulunur, gönülden düşenin parçası bulunmaz.
  • Ne kadar terakki edersen et, üstünde yine fahâmet[30] vardır.

HİMMET

•       Nevres Bey’den;

Birgün huzurda birkaç ihvânla (Ali, Asım) beraber bulunuyorduk. Hazreti Aziz sohbet buyuruyorlardı.

Bir çocuk geldi, ileriye doğru giderek yüksek sesle Kur’an okumaya başladı. Hazret sohbeti kestiler. Çocuk Kur’an’ı bitirdi, giderken

“Gel şuraya otur, bana ilahi oku.” buyurdular. Çocuk ilahi okumaya başladı. Hazret cezbelenip avuçlarının içini, çocuğa öptürerek bir de tokat atar gibi iltifat buyurarak

“Haydi, (Hây de) git buyurdular.”

  • Ahmed Amîş Efendi dünya ahvalinin bozulduğuna dair şikâyette bulunan müridlerinden Halil Efendi’ye,

“Halil baksana bana, ben bir çalgıyı bozar tekrar yaparım ve çalarım, senin bu işlere aklın ermez “ der. Ve bu zataa huzurlarında ileri geri söz söyletmezlermiş,

  

HİZMET

  • İşiniz varken bırakıp bana gelmeyiniz.
  • “Efendim emret” deyip durmayın, (femi saadetlerini (dudaklarını) göstererek)

“Buradan bir şey çıkar yapamazsınız, mes’ul olursunuz.”

  • Birgün Hüseyin Avni Bey huzura gider. “Ben üç şeyle hizmet ettim, bilirim şeyhe hizmet çok güçtür.” buyururlar.

HÜSN-Ü ZAN

  • Sizden birisinin halini sorarlarsa tek bir iyi halini biliyorsanız onu söyleyiniz. (İyi deyiniz.)

İLİM

  • Âdem’e inen ilk suhuf u hesap birden dokuza kadar rakamlar, ikincisi hendese, üçüncüsü mimaridir. Onun için hesap kıyamete kadar terakki edecektir.

İLİŞKİLER

  • Kuşadalı Efendimizden;

“Hâşâ bende hata olmaz, bir hata varsa o da Hacı Ahmed dediğimdir,” buyurmuş.

  • El ile men et, dil ile men et, kalb ile men et, El ile men zahirûnun, dil ile men ulemanın, kalb ile men evliyaullahın vazifesidir, ez’afu iman (zayıf iman) yani en kuvvetlisi budur.[31]
  • İşi kendi haline bırak, Allah en iyisini yapar.
  • Kendi işini kendin gör.
  • Kaya gibi olmalı, kımıldatan olursa kımıldamalı.
  • Kaldırım olmuş, yere yatmış onu çiğnersin, lâkin ayağınla itmek olmaz.
  • Yanınızda biri Kur’an yanlış okursa tashih etmeyiniz. Biz bunu böyle biliyorduk deyiniz.
  • Tuttuğunuz hizmetçi namaz kılmasını bilmiyor, okuması da yoksa

“Bismillahirrahmanirrahim, elhamdü lillahi Rabbi’l-âlemîn’i öğretiniz, namazı kaldırınız, sonra errahmanirrahim’i sonra mâliki yevmi’d-din …. ilâ ahir öğretiniz.”[32]

  • Kir kiri yıkar, kör körü yeder. Kirkor’a deme, Kirkor deme, Kirkor yol doğru gider.[33]
  • Gitme, gitme diye ısrar etme, bu gece hacı Ahmed ikileşti.
  • Bir yere misafir gittiğiniz zaman sigara verirlerse içiniz, menhiyattan bir şey olursa ona da bir bahane bulunuz, “haramdır” diye red etmeyiniz, “mideme dokunuyor, doktor men etti” gibi.
  • Bir kahvede oturursanız yanınıza birisi gelirse kahve ısmarlayınız. Meyhanede olursa rakı ısmarlayınız. Osmanlılık böyledir.
  • Bir gün ashab-ı kiram ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri ile sohbet buyururlarken birisinin gelmekte olduğunu görerek.

“Dünyanın en şerir adamı geliyor.” buyurdular. Geldikten sonra ridayı saadetlerini o adamın altına yayıp oturttular. Kalkıp gittikten sonra Sahabe-i Kiram

“Ya Resulallah sallallâhü aleyhi ve sellem böyle buyurdunuz, sonra da bu ikramı yaptınız” deyince Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“O kavminin ulusudur. Ululuk Haktan atadır. Onu istihfaf etmek hatadır.” buyururlar.[34]

  • Mehmet Efendimiz Hazretleri

“Efendim, Sadık Bey’e müracatla bir iş istemek arzusundayım.” diye müracaatta bulunurlar. Hazreti Azizimiz

“Gücenmeyeceğine emin isen müracaat et” buyururlar.

  • Nevres Bey rivayetiyle;

Bir gün üzüm alıyorduk. Üzümcü daneleri koyuyordu. Ben itiraz edip koyma dedim. “Bırak! Taneleri kime verecek.” buyurdular.

  • Aşağı başa bağlıdır. Bütün kötülükler yukardan gelir.

İMAN

  • Kâfir yoktur, senin kâfir dediğin için kâfirdir.
  • Karşınızda bir adam geldiği zaman yüzünü gördüğünüzde Hakkı hatırlayıp zikir ettiriyorsa o mü’mindir.

İNSÂN-I KAMİL

  • Hakk insanı kâmildir.
  • Benim yanıma gelip “li vechi’llâh” beş dakika oturan imanını kurtarmadan gitmez (… imanını kurtarır).
  • Bizi sevenleri sevenler, imanını kurtarmadan ahirete gitmezler.
  • Beni çok sevin canınızı ben alayım, canınızı acıtmam.
  • Evliyaullahtan iki sınıf bahtiyardır. Biri hayatı cavidaniye mazhar olanlar, diğeri sine-i Resulullah’ı (Muhammediyeyi) saran âdemler (Hayat-ı cavidaniye mazhar olanlar yani hayat-ı zatiye ile hay olanlar).
  • Evliyaullahtan Azerî; “Bizim yolumuzun esası Allah’tan gafil olmamak, kimseyi incitmemek.” buyururlarmış.
  • Necip Bey rivayetiyle;

Bir kaç defa huzurlarına girdiğimde

“Neye geldin?” buyurdular. Ben de;

 “Cemâli bâ kemâlinizi görmeye geldim.” dedim,

“Ha, sen onu göremezin, lakin lahm ve sahm (et ve içyağı) görürsün. Efendime geldim de o sana yeter.” buyurdular.

  • Taşı nur toprağı nur, kâmil ölmez, kapdan kaba taşınır.
  • Hoca Efendimiz Hazretleri bizzat

“İnsanı kâmil” sahibinin bir sözü var pek hoşuma gider. Buyurdular ki,

“Havf ve reca kaydında kurtulmadıkça insan insanı kâmil olamaz. Meselâ yüz evliyaullah idam etseler kılı kıpırdarsa veyahut kendisine kutbiyet ve gavsiyet zuhuru arzusu geldiyse fakrı tam sahibi olamaz.”

  • Evranos Sami Bey rivayetiyle;

“Kuşadalı Hazretleri sahibi zuhurdur, iki üç yüz senede bir zuhur eder. Karabaş Veli Hazretlerinden sonra sahibi zuhur Kuşadalıdır.” buyurdular.

  • Hazreti Azizimiz, Sultanımız birgün Ömer’ül Halveti Hazretlerinin huzurlarında bulunurken Kuşadalı Efendimiz Hazretlerinin sohbetlerinden bahs buyurulmuş. Hazreti Azizimiz de zevki deruni hâsıl olmuş ve böylece zevk ve tefekkürde iken Kuşadalı Efendimiz zuhur buyurmuşlar. Vücudu Mübareklerinin sadrı âlilerinden yemin ve yesar (sağ ve sol) ve fevk-i tahtlarından birer şems zuhur ederek hepsinin şuaları Hazreti Azizimizin üzerinde toplanmış. Ömer’ül Halveti Hazretlerine arz ettikte müşarünileyhin gözleri yaşarıp

“Ahmed, bu hali nice ehlullah arzu ederler, muvaffak olamazlar. Cenâb-ı Hak sana nasip buyurdu. Kuşadalı’nın ayniyyeti kemâli ile sizde zuhur edecek.” buyurur.

  • Kuşadalı Hazretlerinin Şam’da bulundukları sırada Hazreti Halidi Bağdadinin halifelerinden münzevi bir zat varmış. Bu zatı görenler hemen vücudunun zikr ettiğini görürlermiş. O esnada kaymakamlıktan mazul bir zat pek elim bir vaziyette kalmış, birisi kendisine burada bir Şeyhi Rumi vardır. (Kuşadalı Efendimizi murad ederek) kendisine müracaat edersen işin olur der. O zat da Hazreti ziyarete gidip arzı hal eder. Müşarün ileyh Hazretleri bu zata filan zata (Halidi Bağdadinin halifesi) gidiniz buyurur. Efendim oraya giremem ki der.

“Siz gidiniz, girersiniz, bizden de selam söyleyiniz.” buyurur. Bu zat gider hakikaten bir mânia müsadesi olmadan zatın yanına girer. Selamı tebliğ eder.

“Biz pek ihtiyarız dışarı çıkamıyoruz, lütfen teşrif buyururlarsa görüşürüz” derler. Bu zat da gelip Kuşadalı Efendimize söyler.

“Pekâlâ, gidelim.” buyururlar. Bu zatla birlikte giderek yanlarına girdikleri zaman o zat istikbal eder, otururlar biraz sonra mazul (azledilmiş) zata bir manzara açılır. Bakar ki Kuşadalı Efendimiz yüksek bir kürsüde oturuyorlar, münzevi zat yerde bulunuyor. Kuşadalı Efendimiz ellerini uzatıp o zatın elinden tutmak isterler. Üçüncüde ellerinden tutup kendilerini yukarı çıkarır. Manzara kapanır. Biraz daha görüştükten sonra ayrılırlar. Müşarün ileyh Hazretleri mazul kaymakama

Bu zatın irşâdı bize emr oldu. Lehül hamd bu da oldu” buyururlar.

  • Kuşadalı Efendimiz Hazretlerini bir zat davet eder. Namaz kılınacağı zaman ev sahibi seccadeyi serer. Kuşadalı Efendimiz Kıbleye tam müteveccih olmak üzere seccadeyi biraz çevirmesini emir buyurur. O zat

“Efendim Kıble bu taraftadır.” der, seccadeyi yine aynı cihete serer. Müşarünileyh tekrar ihtar buyururlar. O zat yine ısrar edince tüm oradakilerin keşiflerini açar, Kâbe-i Muazzamayı görürler ve müşarünileyhin tayin buyurdukları mahallin hizasında olduğunu müşahede ederler. Hazret

“Cümlenize Hac farz oldu.” Buyurur.

“Kâbe sizi ziyarete geldi; Sizin de onu ziyaretiniz farz oldu.” Paşaya hitaben

“Bunların parasını sen çekerek hepsini Hacca götürüp getirirsin.” buyurmuşlar.

  • Hoca Efendimiz Hazretleri;

Hamami Hazretleri için Hazreti Azizimiz “Yerlerde, göklerde, dünyada ahrette zamanlarında ondan büyük kimse yoktur:” buyururlardı.

  • İnsan gönlü, sırr-ı mübhemdir. İnsanla oynamaya gelmez.
  • Kâmilin kabulü, şefâat-i hassaya[35] nâiliyettir.

İRÂDE

  • İnsan surette muhtar, hakikatte mecburdur.
  • Cenâb-ı Hakk şerri Cüz’iyi kullanır ki altından hayrı külli zuhur eder.

Cenâb-ı Hak hayrı Cüz’iyi kullanmaz ki altından şerri külli zuhur eder diye.

  • İrade-i teklifiye irade-i tekviniyenin zuhuru içindir. İradei teklifiye iradei tekviniyyenin aynı ise o adam saiddir, değilse şakîdir.[36]
  • “ İyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn” irade-i cüziyyeyi silmiş süpürmüştür.
  • Arifler için irade-i cüziyyeyi tasdik (var demek) küfürdür. Mahcuplar (perdelenmişler) içinde irade-i cüziyyeyi ademi tasdik (yok demek) küfürdür.
  • Ayete bakılırsa Allah “kün!” demedi, bir şeye ol demesini murad ettiği anda olur.
  • İradei külliyenin efradı beşerde zuhuruna o ferdin irade-i cüz’iyyesi denir. [37]

İSİM KOYMA

  • Herşeyin ismi âlîsini bil, babanın verdiği isimle çağır.[38]
  • Hoca Hüsnü Efendi huzura girdiğinde Azizimiz Efendimiz

“Adın ne?” buyururlar. Hoca Hüsnü Efendi de

“Hangi adımı soruyorsunuz?” der.

“Senin kaç adın var.” buyururlar. O da;

“Bir anamın, babamın koyduğu ad var, bir de hakikat adım var,” deyince öyle ise

“…” ayetine bir mana ver.” O da bir mana verir. Efendimiz

“Ooo sen buna mana veremedin, öyle ise hakikat ismini de bilemezsin” buyururlar.

  • Cihangirli Hasan Efendi anlattılar;

Birgün huzura girdim. Abdülkadir Belhi Efendi Hazretleri de huzurda idiler. Fakiri göstererek,

“Bu bizim ihvânımızdır. Bak omuzu toz olmuş, silkiverin.” buyurdular. Abdülkadir Hazretleri de silkdiler. Sonra Abdülkadir Hazretlerine

“İsminiz nedir?” diye sordular. Abdülkadir cevabını alınca

“Abe benim ismim de Abdullah’dır buyurdular.

  • Avni Beyin biraderi Selim Bey rivayetiyle;

Vahidül ehad’in arzu ve iradesine muhalif hiçbir şeyi istemem ve kabul etmem.

İSMAİL HAKKI BURSEVÎ

  • Bursa’yı teşriflerinde tekmil ervahı evliya kendilerini ziyarete gelmiştir, en sonda Ruhulbeyan sahibi İsmail Hakkı Hazretleri gelmişler.
  • Bursalı İsmail Hakkı Hazretleri Allah ile çok uğraştı, nihayet “kul küllün min indillâh …”[39] dedi, işin içinden çıktı buyurdular.
  • İsmail Hakkı Hazretlerinin şeyhi Osman Atpazarî rihletleri zamanında İsmail Hakkı Hazretlerini yanlarına çağırarak,

“Kalbimi yokladım, -senin kalbin gibi kalbimi dolduran bulamadım, nefesimi sana veriyorum.” buyurarak dillerini çıkarmışlar, İsmail Hakkı Hazretleri öpmüşler, göçmüşler.

İŞ-VAZİFE

•       Vazifeyi yaparken “Ya Rabbi, sana hizmet ediyorum.” demeli.

  • Vazifeniz başında benden size selam getirip de bir şey teklif ederlerse yapmayınız.

Hilâfet, ya sahîhun neseb-i bi’l istihkak,[40] ya bîat-ı âmme ve tâmme[41], ya da kahr’ı galebe[42] ile istihlâf [43]olunur. Yavuz Selim Han’da bu üçü de tahakkuk etmiştir.

KABİR HALLERİ

  • Onların cesetleri – emr olunduğu gibi –  kabirlerinde kırk sabah kalırlar.

KADER

  • Zâhiren kaderiyyun, bâtınen ceberriyyun ol.
  • “Allah’ın senin dinine (kaderine) yazdığı şeyin men’ine Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bile kadir değildir, buyurdular.
  • Bu niçin böyle oldu, bu böyle olmalıydı, gibi sözler caiz değildir, çünkü bundan Allah Teâlâ’ya akıl öğretmek çıkar.

“Asâ en yekrehû şey ‘en fe-hüve hayrun leküm. Ve asâ en tuhibbû şey’en fe-hüve şerrun leküm”. [44]

“İhtimal ki hoşlanmadığınız şey sizin iyiliğinizedir. Ve ihtimal ki sevdiğiniz bir şey sizin kötülüğünüzedir.” de vâki olur buyurdular. Hem haz etmezsin hem de hakkında şerdir.

  • Bir gün Mecdi Efendi’ye rast geldim. “Efendi harp olacak mı?” dedim.

“Sulh istiyorum, harp olmasın. Sen de dua et.” dedi. Ben de

“Biz muradı Muhammediye tabiyiz, harp ve sulhtan hangisi Muhammediyenin zuhurunu mucip ise ona talibiz.” dedim.

  • “Allah benimle kedi ile oynar gibi oynar.” buyurdular
  • (Benim Ahmed Tahir Sultandan işittiğim; Allah benimle, kedinin fare ile oynadığı gibi oynar; şeklindedir. Oynar oynar sonra ne yapar?… yer).
  • Yaptığınız kabahati kimseye söylemeyiniz. Hüküm giyer çünkü şahit oluyor.
  • Abdülmecit Sivasi Hazretleri buyurdu ki; “Kadiri anlamayınca kader anlaşılmaz, kadir anlanınca da kader mestur kalır.”

KADIN

  • Kadınlar ilaç, sağlık vermek üzere tarafı risaletten memurlardır.[45]
  • Huzurlarına inabe (tevbe alıp ihvân) olmak üzere gelen 14-15 yaşlarında bir kıza salatu selam getir, istiğfar getir, Kur’an oku. Sokak üzerindeki odada okuma, dışarıdan geçenler sesini duymasın.
  • Kadınla muamelen üç şey iledir. İdare, mudara, dubara.
  • Efendi Hazretlerine Hazreti Azizimiz, Sultanımız, Efendimiz “Türbeye gelen kadınlara dikkat ediyor musun, onların içinde erkekleri vardır, onlara iyi dikkat et.” buyururlar.

KARI -KOCA

Nevres Bey rivayetiyle;

“Lüzum nasıl olup da hareminizle (eşinizden) ayrılırsanız diğer bir ere varıncaya kadar; ere vardıktan sonra sizdeki rahatı bulamazsa, onun kadar rahat ettirecek derecede yardım etmeye mecbursunuz.”

KELİME-İ TEVHİD

  • Yetmişbin kelime-i tevhid imansız gitmiş adamın imanını kurtarır.
  • “La ilahe illallah da ilah şagil manasınadır.”
  • Nevres Bey’den;

Ben size şimdi La ilahe illallah’ın Türkçesini söyleyeceğim. “Yoktur, vardır, yoktur vardır; yoktur vardır. Öyle de anlar be” buyurdular.

  • Göztepe müezzini rivayetiyle;

“Çan sesini işittiğiniz zaman “ Rabbena lâ tüziğ kulûbunâ ba’de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahme. İnneke ente’l-vehhâb .” [46]deyiniz.

KERÂMET

  • Hafız Eşref Efendi rivayetiyle;

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar erişmedi, ben Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

  • Hasan! Eğer şeriatımız müsaade edeydi sana kendimi şu havlunun üzerinde gösterirdim.
  • Rıza;

“Efendi Hazretlerinin köylerinin civarında Balımcık Sultan namında bir zat yatarmış. Bir harb vukuunda eli kılıçlı olarak görülürmüş ve türbesinde bulunan ibrik akşamdan doldurulur, sabahleyin boş bulunurmuş.” Hazreti Aziz’e arz etmiş.

“Dur bakalım ulan.” buyurmuşlar. Ve iki mübarek parmakları ile iki kaşlarının arasını tutarak bir lahza tevekkuftan sonra “Haa ulan, büyük zatmış.” buyururlar.

  • Azizimiz Sultanımız Efendimiz Hazretlerine;

“Bir veli Hazreti İsa aleyhisselâm kademine varınca kendisine maide-i İsa (sofrası) iner. Bana da filan mahalde indi, lakin inen maideyi sana söylemem yalnız çift olsun” buyururlar.

  • Hoca Efendimiz rivayetiyle;

Fatih için; “Kırk sene huzuru ruhu ile güleştim, (güreştim) en nihayet bana mûtî oldu.” buyurdular.

  • Ehlullah yanında kerâmâtın celî ve azîmi, tâ’atle telezzüz eylemektir. Halvet ve kesret ve dahî her nefeste hâzır olub, Allah’ı zikr eylemek kerâmâttandır. Ve dahî varidat olub inşirah hâsıl oldukça vakar ve sekînesi ziyâde olub, edeb ve hayâ üzerine olmak kerâmâttandır. Ve cem’i ahvâlde Allah Teâlâ’dan razı olmak kerâmâttandır. Yoksa mücerred hırkada zuhur eylemek keramet değildir. Zîrâ tasavvuf ehli mahcûbdur.
  • Ahmed Amîş Efendi, “Beni bu türbenin türbedârı zannederler, oysaki biz bütün bu âlemin türbedârıyız” buyururdu.
  • Bakkal dükkânında duruyordum. Bir meczûb bana ‘Ahmed’ diyerek elime bir metelik koydu. ‘Sıkı tut’ dedi. Hayatımda bu cihetle parasız kalmadım.

KIYAMET

  • Kuşadalı Efendimizden;

Kıyamet yaklaştıkça enbiya varisleri bulunan evliya gittikçe makamları münhal kalır gitgide yalnız varisi Muhammedi kalınca ve ona da biat eden bulunmayınca alâmeti kübrayı kıyamet yer yer başlar, buyurmuştur.

KİBİR

  • Birinci senede imam, ikincide tamam, üçüncüde kalpaklı yuvan, dördüncüde bir kalbur saman olmayın.
  • Nezâfeti şer’iyyenin haricindeki nezâfetten Allah’a sığınırım.[47]
  • Tenezzül ayn-ı terakkidir.[48]

KİTAP

  • Her alınan kitabın üç defa okunmak hakkı vardır.
  • “Yüksek hakikatlere ulaşmayı kastederek: “Bu iş kitapla olmaz, fakat kitapsız da olmaz.”
  • Bundan böyle tasavvuf kitaplarını okumak yasak. Kur’ân okuyun, Hadîs okuyun, Mesnevi okuyun. (Niyazî-i Mısri Divanı içinde aynı beyanı vardır.) Başka kitaplarla uğraşmayın. Tasavvuf kitaplarını yazanların çoğu yoldayken yazdılar. Neş’e ve mertebe bakımından birbirini tutmaz sözler olur, şaşırtır sizi. Ama Mevlânâ gitti, dönüp geldi. Mesnevi’sini sonra yazdı.

KULLUK

  • “Va’büd Rabbeke hattâ ye’tiyeke’l-yakîn.”[49] Sana yâkin gelinceye kadar ibadet et, yakın gelince kendisi eder.
  • Güneş yevmi kıyamette cehenneme gidecektir. Çünkü güneşe tapanlar Allah’sız kalmasın buyurdular.
  • Yapmakla yapmamakda muhayyer bırakıldığımız bir şey de yapmamayı tercih ediniz.
  • Ömer’ül Halveti Hazretleri Aziz Sultan buyurmuşlar ki;

“Ahmed, Ahmed! rûbubiyetin ubudiyetin rûbubiyetine mani olmasın.”

  • Allah benden razı olmasaydı beni dünyaya getirmezdi. Ben Allah’tan razı olmalıyım.
  • Yokuşu severim, inişi sevmem.

KUR’ÂN-I KERİM

  • Bir gün Kur’an okuyorlardı.

“Ben âlimim siz de Kur’an okursunuz amma benim gibi değil, ben okurum, mefhumu gözümün önünden geçer.” buyurdular.

  • Hatime fatihanın aynıdır. Saadeteyn arasındaki şekavete(iki mutluluk arasında kötülüğe), şekaveteyn arasındaki saadete itibar yoktur.
  • Çok Kur’an okuyan bunamaz.
  • Nevres Bey ‘in rivayetiyle;

“Namazda okunan Kur’an’ın her harfi için (her kelimesi) yüz sevap, namaz haricinde abdestli okunan Kur’an’ın her kelimesi için elli sevap, namaz haricinde abdestsiz okunan Kur’an’ın her kelimesi için yirmibeş sevap verilir.” buyurdular (Hadis).

  • Bir gün Hazreti Azizimizi ziyarete gelen bir hanım, Efendimizi Kur’an okurken gördüklerinde,

“Efendim, ne zaman gelsem sizi Kur’an okurken buluyorum.” demiş.  Azizimiz de

“Hanım, ben başka kitapları da okudum, aradığımı bunda buldum.” buyururlar.

  • Evliyaullahtan bir zat Kur’an tilaveti yüzünden mazhar-ı velayet olmuş. Sonra gözleri âmâ târi olmuş, ne vakit Kur’an okurlarsa gözleri açılır, hitamında (bitiminde) yine kapanırmış.
  • Kur’an-ı kapatırken “Yarabbi, cümle Ümmeti Muhammedle beraber ilmiyle amil eyle.” Diye dua etmeli.
  • “Kur’an-ı Kerim’de bazı kelimat (kelimeler) vardır ki takdim tehir (öne ve sona alınarak) okunursa manayı hakikat zuhur eder. Bazan harfi takdim ve tehiri icap eder. Bunu arif bilir.
  •  Abdül Gani bin İsmail En Nablusi Hazretlerinin[50] huzurunda bir hafız Kur’an okudu.

“Gel öbür tarafa geçelim bir de ben okuyayım” buyururlar. Kur’an başlayınca akmakta olan dere durup yükselmeye başlar. Hoca Efendimiz rivayetiyle; Hazreti Azizimiz Sultanımız

“Ya dünya ahdümü men hademeni” kelami kudsisini bazan “lehdümü men hademeni” diye buyururlarmış.

  • Kur’an okurken veya salâvat-ı şerife getirirken nefesiniz kesildiği zaman içeriye yutkunduktan sonra nefes alınız.
  •  Kabire toprak atılırken Sûre-i Rahmân’ı okuyunuz.

KUTSAL MEKÂNLAR

  • Medine’de ölün, Medine’de oturmayın, çünkü (durdukça insan için bu yerler) adileşiyor.

LATİFE-ŞAKA

  • “Kuşadalı Efendimiz ihvânla latifeyi severlerdi ve bana benzerlerdi” buyurarak ve ellerini göğüslerine götürerek

“Kuş baba, kuş baba” buyururlardı.

Necip Bey) Birkaç defa (Ahmed Amîş Efendime) tesadüf ettim. Kuşadalı Efendimizden bahis buyururlarken “Kuşbaba” derler ve bensiz sayha iderlerdi.

MARİFET

  • Marifet Hakdan razı olmaktır.
  • Ve ma’rifet ehli eşyanın ilmi ne üzerine ise hakikatle bilmiş ve görmüştür. Mahbûb şânında buyurur:

[Kul] hel yestevîllezîne yalemûne vellezîne lâ yalemûn. Ulâike humul muflihûn. [51]

Ve humul mühtedûn. [52]

Lâ havlun aleyhim ve lâ humyahzenûn.[53]

İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân.[54]

Ve alleme Âdemelesmâe kullehâ. [55] Ve nice bunun gibi âyât [âyetler] demiştir. İmdi tasarrufa mail olanlardan [meyledenlerden] olmayasın!

Kellâ innehum an Rabbihim yevmeizin lemahcûbûn. Sümme innehum lesâlülcahîm. [56]

Ve ma’rifet ehli şânında buyurur:

Ma’sıyetullâhi illâ biinâyetillah ve lâ kuvvete alâ tâ’âtillâh illâ bitevfîkillâh. [57]

MECÂZ-RUMUZ

  • Kuşadalı Efendimizden;

Hoca Efendi Hazretleri Şeyhim evvela nasara yansurudan başlattı, sonra celese yeclisüye geldim.

Daha sonra feteha yeftahu dedim. Maksudun mu’tellât (illetli harfler) bahsi beni çok yordu. Kale (قال) aslı Kavele (قول) imiş bu kîlü kalleri ve bu tür şeyleri anlayamadım. İzharı müzaheret [58] ile geçtim.. Fakat avamili bugün hala anlayamadım. Niçin bazı kelimelerin sonu mazmum veya meftuhdur. Bir türlü anlayamadım, buyurmuşlar.[59]

•       Bir gün huzurda bulunurken kendimi zabt edemeyerek sarıldım, bir müddet sonra efendim gelip kapıdan çıkarken

“Çapkın dur sana iyice bir enfiye çekeyim” buyurarak parmakları ile enfiyeden alıp öyle bir nazar buyurdular ki kendimi gayb edip huzurda bulunan ihvândan Feyzi Bey koluma girip beni Karakulak Hanına kadar getirmiş.

MEKÂN

  • Fatih, İstanbul’un Medinesi’dir.

MELEK VE ŞEYTAN

  • İyi bir iş yaparsan vücud giyer, o senin hadimin olur, O melaikedir. Fena bir iş yaparsan o vücud giyer o senin zebanindir.
  • Melaikenin avamı, insanların havassına hadimdir. Melaikenin, havassı, hassül havassı insanların hassül haslarına hadimdir. İnsanların hasları, evliyaullah, hassül hasları enbiyaullahtır. Melaikenin hassül hasları Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail’dir.

MÜJDELER

•       İbrahim aleyhisselâm ile müşerref olduğumda uzun zaman yaşayacağımı tebşir buyurdular.

MÜRŞİD-İ KÂMİL

  • Mürşidin vazifesi müridini küfür ve iman ve havf ve reca kaydından kurtarmaktır.
  • Mürşide mülaki olmayanlar şeriatın tarifi veçhile kızgın sacda kalırlar, mürşide mülaki olanlar rahat kalırlar.
  • Bizim fabrikaya düşen paslı demir bile olsa 24 ayar altın ederiz. Bazan bakırın üstüne bir altın cila vurur altın ayarında kullanırız. Gelen domuz ise tuzlamız vardır, oraya atar mürûr-ı eyyam (zamanla) ile tuz olup her yemeğe çeşni verir.
  • Biz bir binayı tamir ederken kiremitlerini sallamayız.
  • Biz nübüvvetin velayetinin sırrının neş’esine memuruz şimdi bu neş’e yanlız halvetilerde bir parçada kadirilerde kaldı.
  • Kuşadalı Efendimizden;

Altın sırrı velayet, gümüş sırrı nübüvvete işarettir. Mürşidin el ayası da sırrı zattır.[60] Mürşit, salikin teşriini muhafaza içindir buyurmuştur.

  • Dağı dağ, taşı taş gördükçe bir şeyhe muhtaçsın.
  • Şu şöyle olsun, bu böyle olsundan kurtulancaya kadar şeyhe muhtaçsın.
  • Kendinle konuşancaya kadar şeyhe muhtaçsın.
  •  Helvaya şeker konulacak zamanı helvacı bilir.
  • Onların kabulü herşeyden âlâdır. Asıl bahtiyarlık odur.
  • Damad Hasan Efendi için bir gün de “mürşid değildir, mürşid muavinidir.” (Sebebi için) Hasan Efendi hazretleri cem’iyyete nail olmuşlar, tenezzül etmemişler. (Cem-fark)
  • Efendi Hazretleri bir gün Hazreti Azizimiz Sultanımız Efendimize

“Efendim, sizin karşınıza günde bu kadar zevat gelir, onların ne ahlakta, ne halde olduğunu nasıl anlarsınız? Gülmüşler ve

“Onlar kendilerini bana anlatır.” buyurmuşlar.

  • İnsanların bazıları, kendilerini kurtarmadan başkalarını kurtarmaya kalkışıyor.

MUHABBET (SEVGİ)

  • Tilâvet-i Kur’an, musahabeti-l ihvân, mülâkatı’r-rahman.[61]
  • “Üzkürullâha inde külli hacerin ve şecerin”[62] Zaman, mekân, ihvân.
  • Her şeyin muhabbeti fena bulur, mürşid muhabbeti fena bulmaz, gittikçe artar.
  • Benim ihvânımı seven bendendir.
  • Miralay Hilmi Bey;

Üçüncü defa ziyaretlerine gittiğimde kalbimden

“Ben mürşidi kâmil istiyorum. Beni kabul et.” diyordum.

“Sen mürşid istiyorsan ben de seni kabul ettim. Şimdi ayaklarını omuzuna vur, git.” buyurdular.

  • Aziz Sultan Efendi Hazretlerine “Bana kavuştuğuna şükür eder misin?” buyururlar.

“Ederim efendim”,

“Bana kavuşmasaydın ve senin halin ne olurdu?”

  • Kâmilin kabulü şefaat-ı hâceye nailiyettir. (kavuşmak)
  • Birgün muhabbet hakkında kalbimde hâsıl olan akideyi taşıyarak huzura girdiğimde muhabbet ziyade noksan kabul eder. … ille’l-meveddete fı’l-kurbâ [63] buyurdular.
  • Hoca Efendimiz Hazretleri hâkim iken Azizimiz Sultanımız Hazretlerinin haki paylerine yüz sürüp biraz hediye takdim ederler. Mehmed Efendimiz Hazretlerine bunu kim gönderdi buyururlar. O da

“Efendim, ihvândan hâkim Ahmed kulunuz.” der.

“Sen onlara selam yaz, dikkat et Kuşadalının gülleridir.” buyururlar.

  • Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün mektep arkadaşlarımdan Remzi isminde biri var idi kendisi Nakşibendi Halidi tarikina intisap etmiş idi. Bir gün bu zat “seni şeyhime götüreyim gelirmisin” dedi gidelim dedim. Tekkeye gittik bizi o tarika mensup olmadığımız için zikirlerine sokmadılar. Hariçte zikir hitame erinceye kadar bekledik bir günde Remzi’ye bu haftada “benim şeyhime gidelim dedim” muvafakat etti. Her ikimiz huzura vardığımızda hazret bana hitaben

“Muhabbet iki türlüdür birisi, hiç bir itiraz ve illet kabul etmeyen muhabbetirki lillâ fillâh sırf Hakk için muhabbettir. Bu Allah Teâlâ’nın Ya Vedud isminden alınmıştır. Ehlullah buna meveddeti hakikiyede derler. Diğeri sadece muhabbettirki her türlü avariza maruzdur, illet peyda eder. Mesela: Sevgilisinde gördüğü ve beğendiği her hangi bir şeyin zavaliyle o muhabbette mahkumi inkirazdır. Birinin hüsnüne, parasına veya mansıbına muhabbet…. . gibi bunlardan her hangi birinin zevaliyle muhabbete arıza gelmiş olur ki, bu kısım muhabbet doğru değildir.”

Sonra bana dönerek

“sen zanneder misinki senin muhabbetin gibi herkeste seni öylece seviyor bu öyle değildir aldanmağa gelmez” buyurdular, nitekim o arkadaş ile muhabbetimiz bundan ileri gidemedi o benden bende ondan uzaklaştık.

  • “Her şeyin başı Ehl-i Beyt’ e muhabbetdir.”

Duaların en hayırlısı nedir?  Diye sorulduğunda şöyle buyurdular:

“Yarabbi bizi Ehl-i Beyt kapısından ayırma.”

(Dilekleriniz olursa) “Hazreti Fatıma radiyallahü anha Anamız’dan dileyin. O çok merhametlidir. Kendisinden niyaz edileni geri çevirmez.”

“Mustafâ’yı, Murtezâ’yı bir bilmeyen azabtan kurtulamaz.”

“Aynada baktım özüme, Ali göründü gözüme”

  • Gittiğiniz yerde gönül safâsı bulabiliyorsanız oraya devam ediniz. Gittiğiniz yer burası dahi olsa, gönül safâsı bulamıyorsanız sizin için buraya gelmenin bir faydası yoktur.
    • · Muhabbette fâni olan, vuslatta bâki olur.

NAMAZ

  • Ben namaz kılmasını sevmem, benden namaz kılanı severim.[64]
  • Cemaatle namaz kılarken imam cehren okursa dinleyiniz, cehren okumuyorsa kendi virdinizle meşgul olunuz.
  • Nevres Bey’den;

Bir gün abdet almışlardı. Kurulanmadılar

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bazen böyle yaparlardı” buyurdular.

  • Hayye ale’s-salâh mü’minleri salata, hayye ale’l-felâh münkirleri felâha davettir.
  • Namaz kıldıktan sonra seccadeyi kaldırmayınız, gelecek namazı kılana kadar namaz kılınmış gibi sevap yazılır.
  • Hakikatte salat insan-ı kâmile bir tek secdeden ibarettir. O secde ruhun ruhu âzâmâ inkiyadından ibarettir. Elestü birabbiküm de ruhun “belâ’sını burada izhardan ibarettir.
  • Kazım Bey:

Günlerde bir gün hazreti, odasında namaz kılarken gördüm. Yaşının ihtiyar olması iktizası olarak odasında oturak namaz kılıyorlardı. Odada başka kimse yok idi. Özendim. Arkada müsait bir yer bularak kendiine iktida eyledim. Beraberce oturak namaz kıldık. Ba’desselam enseme hafifçevurarak iltifat etti.

“Sen gençsin kıyamda rükûda vaki hareketleri emr olunduğu gibi ayakta yapacak idin” buyurducevaben

“Efendim oturak namazına özendimde sana iktida eyledi dedim.”

Birşey demedi.

  • Namazı kılmazsan işine şeytan, kılarsan Rahman karışır.
  • Velînin namazında Hak ile arasındaki hâil (perde) kalkar. Hakk ile karşı karşıya şühûda gelir. Bu şühûd da mutlaka namazda olur.

RABITA

  • Kuşadalı Efendimizden;

Rabıta rabıta derler, Hakdan gafil olmamak demektir.[65]

  • Kuşadalı Efendimizden;

“Ahirete intikal etmiş mürşide rabıta olmaz, eğer olsaydı Resul Efendimizden başkasına olmazdı.”

  • Huzurda teveccüh olmaz.
  • Asıl rabıta şeyhinin uluhiyyetini tasdiktir.
  • Nevres Bey’den;

Bir gün Hazret-i Aziz ile birlikte giderken yolda bir küçük çocuğa rast geldik. Hazret dillerini çıkararak çocuğa “bööh” buyurdular. Çocuk da adını dedi. O zaman

“Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “Bazan çocuklara dillerini çıkarırlardı, böylelikle çocuğa rabıta verirlerdi.” buyurdular.[66]

  • Hamami Tevfik Efendi Azizimizin müridanından birine rabıta halinde giderken semavat münkeşif olmuş, rabıtadan gaflet etmiş huzura girdiğinde “Siz rabıtayı şerifeyi bir temaşaya feda ettiniz.” buyurmuşlar.

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM

  • Tuzun iki maddeden ibaret olduğu her birisi ayrı ayrı alınırsa birer semm-i mûhlik (öldürücü zehir) olduğu halde ikisinin birden alınması mücib-i faidedir ifadesinde “Allah Teâlâ ile Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem öyledir” buyurdular.
  • (Lâ tükeddimu beyne yedeyillahi verresul)[67] ayeti celilesi Allah ile Muhammedi sallallâhü aleyhi ve sellem tefrik etmeyiniz manasınadır.
  • Ravza-i Mutahhara’yı ziyaretle namaz kıldım. Dua ediyordum. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz sağ tarafımdan zuhur ile şu ayeti kelimeyi okuduklarını işittim;

“velâ tes’elnî ma leyse leke bihi ilmün” [68]

  • Kuşadalı Efendimizden;

Şeyhimin mertebesi Hakk, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin Hayy, Allah’ın mertebesi Hu‘dur, buyurmuş.

  • Bir yere giderken “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Mekke’den Medine’ye hicret buyurdukları gibi hicret ediyorum”, deyiniz.
  • Evden çıkarken hicrete niyet ediniz. (Naim Bey Rivayetiyle) Efendimiz’e ubudiyetine,
  • Diğer verese-i enbiya kendi müridlerini daire-i mezuniyetleri kadar terakki ettirirler. Varisi Muhammed’e hudud yoktur.
  • İnnî le-ecidü nefessu ‘r-rahmân min kıbeli ‘l-“Yemen Hazreti Muhammedin kâ’bına halel vermez.”
  •  Türbede bir gün Sakal-ı Şerif ziyaret edilirken salat ü selam esnasında

“Medine’ye gidip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi toprağın altında aramayınız”.

  • Medine’de minber ile mihrap arasından teveccüh ettiğinde Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz zuhur buyururup ve bazı iltifatlarda bulunurlar. Hazreti Azizimiz de kendilerinden üç şey sual buyururlar. Birisi Usame Kareni ile mülakatlarıdır. Hakikatinde sual buyurmuşlar; O benim velayet-i âmmeme kadehimiz gibidir, buyururlar.
  • Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhabbet vâcipdir. Eğer Resûl’ümüze muhabbet aşk derecesini bulursa, o vakit İnsan benim gizli hazinem, ben insanın gizli hazinesiyim hadîsi vardır, onun sırrı tahakkuk eder.
  • Her saadetimiz Resûl-i Ekrem’e mubabbetimizledir.
  • Her velînin kemâli, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi anlayışı nisbetindedir.

RESİM

  • Eski peygamberler zamanında ümmetleri kendilerini unutmamak için resimleri yapılıyordu. Fakat Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bunu men etti. Çünkü Ümmeti Muhammed’den bir adam eğer çalışırsa her istediği peygamber kendisine temessül eder, görünür ve peygamberin kendisi ile görüşür. O halde resme hacet kalmaz.

RIZIK

  • Nasib olursa, nasibini yer altında da bulur.
  • Bak, sana kısaca söyleyeyim: ‘Allahü latifün biibâdihi yerzüku men yeşâ’. Ama rızık, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak vs. hepsi rızıktır.
  • Vali ismi Esmâ-i Hüsnâ’dandır. Vali halka hizmetle mükelleftir. Rızık sıkıntısı çekmekten berîdir.

RİCÂL-İ GAYB

  • Allah’ın öyle nedimleri vardır ki Muhammed’den dahi gizlidir.
  • Allah’ın öyle kulları vardır ki Allah’ın üzerine yemin verseler behemehâl Allah onların yeminini icra buyurur.
  • Rical (adam) önünde kantarı[69] bulunan değildir. “ Ricâlün lâ tülhihüm ticaretün velâ bey’in an zikrillâh …”[70] ayeti ile tarif olunandır! Erkekten olduğu gibi kadından da olur.

RUMUZ

  • Büyük Hanım rivayetiyle;

Leylek leylek löpürdek,

Hani bana çekirdek,

Çekirdeğin içi yok,

Kara kızın saçı yok.

Derviş derviş devrilmiş

Kabeye gitmiş kurulmuş.

Karnın doyuncaya kadar ye (nüsha; ölünceye kadar ye)

  •  

Seni Salih baba mı dövdü?

Seni Salih baba mı dövdü?

RÜYA

Rüyada öldüm. Akşam ile yatsı arası bir bahçenin arasından gidiyorum. Yolda bir hocaya rastgeldim.

“Bana ne var?” diye sordu:

“Ben de bilmem ben evden çıktım, arkamdan ağlaşıyorlardı” dedim, ayrıldık. Ben kendi kendime “bu ne anlayacak, ben âlemi letafette, bu âlemi kesafette” dedim ve

“Kabrime girdim. Örtüldüm. Münker Nekir gelmedi.”

Rüyamı Efendi Hazretlerine arz ettim.

“Efendim Münker Nekir gelmedi” dedim,

“Ulan kim kime ne soracak” buyurdular.

  • Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin göründüğü rüyanın sahibi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir, onu kimse tefsir edemez.
  • Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi rüyada gören münkir ise müslim, fâsık ise salih, salih ise evliyaya terakki eder, mülhak olur.

SAĞLIK

  • Kuşadalı Efendimizden;

Şifayı ilaçdan değil anda mütecelli olan Hakk’dan beklemeli.

•       Bir gün Baharcı Mustafa Efendi ile birlikte huzura girdik. Hazreti Aziz biraz vücudça rahatsız görünüyorlardı. Mustafa Efendi;

“Efendim vücutça biraz hoşluk var galiba” dedi. Hazreti Aziz üç defa

“Mustafa, sen Allah’ın işine karışma.” buyurdular.

  • Hastayı sık ziyaret ediniz, yanında çok durmayınız. Kendisine hissettirmeden okuyup alnını okşayarak çıkınız.
  •  “Kalb safâsı, beden hafifliği iste!”

SAVAŞ

  • Gümüşsuyu Askerî Hastanesi Baştabibliğinden emekli Albay Doktor Hamdi Hızalan Bey, Ahmed Amîş Efendi’den naklen anlatıyor:

Edirnekapı dışında kabri bulunan Bekir Niğdevî’nin kabri yanında Amîş Efendi’nin talebelerinden Hilmi Şanlıtop Bey’in kabri vardır. Hilmi Bey Çanakkale Savaşında Fransız zırhlısını Boğaz’ın sularına gömen meşhur askerdir.

“Siz harbin fecaatini bilmezsiniz. Ben Rus (Kırım) harbinde yaralıları sırtımda taşıdım. Harbin fecaatini yakinen bilirim. Sakın harbi temenni etmeyin.”

SELAM

• Mehmet Efendi anlatıyor.

Aziz Sultanımız bir gün birisini sordular.

“Efendim selamları var” dedim.

“Öyle şey istemem, bana selam göndermeyenden selam getirmeyiniz. Birisi beni sorarsa selamı var deyiniz.”

SEYR-U SULÛK

  • Şeyhim beni demirci dükkânına götürdü. Kızgın demiri örse koyduktan sonra beş, altı çekicin aynı noktaya düştüğünü göstererek “İşte Ahmed, sülük böyle olacak.” buyurdular.
  • Osman Efendi (merhum Erzincanlı Tevfik Bey’in arkadaşı) medresede okurken Hazreti Azizimizi ziyarete gider, kendisine;

“Sen medresede okuyorsun, tahsilini bitir, buraya öyle gel, yalnız sana bir ders vereyim, kimseyi incitme, avcılıkla uçan kuşlara bile dokunma” buyurmuşlar.

  • Mehmet Efendimiz buyurdular,

“Bir gün huzurda iken gönlümden fakirde keşfi keramet olsa” diye geçirdim.

“Ulan keşif, meşif ne yapacaksın sen bana bak ben sana bakayım, bu sana yetmez mi?” buyurdular.

  • “Vuslat hakiki olmadan evvel Azizimiz Sultanımız dört defa kendilerini envarı Ahmediyeleri ile bana gösterdiler.”
  • Yüzmeyi öğrenmeden denize girerseniz, boğulursunuz.
  • Abdülaziz Mecdi Tolon’un rivayeti ile,

Hazreti Türbedâr’a ilk intisaplarında binâ ve emsile okuyup okumadığını sormuş. O da

“Okudum” demiş. Bunun üzerine buyurmuşlarki;

“Orada bir nasara var. Bu nassârun’da var, mensurunda da var, yensuruda var, lemyesuruda da var lemma yensuruda da var. İşte o bir maddedir ki hepsinde var, hepsi ondan oluyor.” [71]

  • Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün hazretin ziyaretine gitmiştim odasında diğer bir ihvânda var idi, elini öperek teşehhüt mikdarı (az bir zaman) huzurunda oturdum. O sırada: Ellerini kulaklarına kadar kaldırarak “Allahu ekber” deyip secdeye vardı ve tekrar “Allahu ekber” diyerek doğruldu. Ve üç defa elini başına vurarak bir işaret verdi. Ve huzurdan ayrılmaklıgımız için elini uzattı ve elini öperek her ikimizde dışarı çıktık. Bilhare Bahriye kolağalıgından emekli ve ismi Mehmet Efendi olduğunu anladığım bu zat bana hitaben

“Bu işaret sana mı, bana mı?” diye sordular. Bilmem dedim ve ilaveten

“Siz bu işareti ne anlıyorsunuz” dedi “secdeye kapandığına nazaran siz namaz kılıyor musunuz?” diye sordu cevaben dedim ki

Hiç bir şeybilmiyorum.”

Tekrar sordu; Mutlaka bir şey söylemekliğimi diledi bunun üzerine cevaben “mürşit bir nur-u azamdır huzuru mürşide girdiğiniz zaman bu lahuti feyze bakarak o huzurda eğiliniz kendinizin mevhum ve sahte varlığınızı vesair gayri müstahsen halat ve muşvarınızı üzerinizden atınız. Sizde yalnız hakkın varlığı ve bu ilahi varlığın muazzam sevdası kalsın eger böyle yaparsanız, elini üç defa başına koyduğu gibi sizler de baş tacı olmanızı ima ve remzen beyan buyuruyorlar,” dedi.

Mehmet Efendi bu tevcihi çok beğendi ve tekrar tekrar teşekkürler ederek ayrıldı.

  • Kazım Bey:

Zabit olduktan sonra arz-ı veda için hazrete gitmiş idim elini öptükten sonra bu müfarâkatın (ayrılmanın) acılıklarını hissederek huzurunda gayri ihtiyari ağlıyordum. Bir hafta kadar bu üzüntüm devam etti, kendileri hiç bir şey söylemez ve yine yaşlı gözlerimle kalkar giderdim. Nihayet bir gün sordu.

“Ne ağlıyorsun be çocuk” dedi Bu iltifatı celile karşı gözlerim bir sel gibi coşarak

Efendim ben ağlamayım da kim ağlasın” diyebildim. Manevi rüyamı hatırlayarak

gözlerimin kapanıklığı henüz tamamen zail olmamış iken pürtaksir (kusurlu) sizden ve huzurunuzdan ayrılıyorum teessüfüm bu yüzdendir dedim.” Hazret cevaben

“Helvacı helvasına şeker katacak zamanını bilir ne sıkılıyorsun be”

“Senin isteğinle olmaz onun isteğiyledir.”

“Her şeyin zamanı vardır kederlenme” buyurdular. Ve nereye tayin edildiğimi sordular. Cevaben Üsküp’e dedim.

“Oh desene Mekke’ye gidiyorum desene oraları Muhammet Nur’ul Arab’ın (Koca Arabın) ayak bastığı mübarek yerlerdir, ne güzel güle güle git ferahlanırsın ve işaret ederek biz sizden asla münfek (ayrı) değiliz ki nereye gidersen git bizi kendi nurunda, kendi ruhunda, manevi varlığında görür ve bulursun” diyerek izhar-ı teselli ve beşaşet (müjde) buyurdular. Artık söylenecek söz kalmamıştı tekrar tekrar ve doya doya mübarek ellerini öperek arzı veda eyledim.

  • İhvanıma kötü ruhlar musallat olamaz. Aman diyecek kadar hastalanmazlar. Seyr-i sülûku itmam etmeden bu dünyadan göçmezler.
  • İnsan yolunda yuvarlanmalı. Yuvarlandıkça toparlanır.
  • Bazı insanların gözü, bazılarının sözü, bazılarının da özü değer. Özü değenler evliyâullâhtır.
  • Hepimizin hatâsı var. Hiç kimse hatadan münezzeh değildir. Tövbekâr olunursa Allah affeder. İrtidâd başka; tövbe edilse bile kabul olunur mu bilmem.

SİGARA

  • Onlar muhamvil- al ahvaldırlar. Haramı helâle tahvil ile içerler.
  • “Mürşid buna sigara iç der o bırakamaz; birine içme der o da içemez” buyurdular. Huzurda bulunan ihvândan Tahir Efendi;

“Evet, efendim takdiri hûdadır bozulamaz” dedi.

SOHBET

  • Benim sükûtumdan anlamayan kelamımdan bir şey anlamaz.
  • Sözün gelini nikâh edebildiğindir.
  • Kuşadalı Efendimizden

Şeriatı tut, hakikati yut, selâmet andadır.

  • Erce mi konuşalım oyuncakça mı? Erce akılca, oyuncakça hakikatçe.
  • Ahmed Amîş Efendi muazzam meselelerin vücudunda zuhurundan evvel sohbetini buyurmazlardı. Birgün bir mesele zuhur etti, arz ettiğim zaman “Ha … daha şöyle olacak, böyle olacak diye” sohbetini buyurdular.
  • Bazen huzura gittiğimizde dış kapıyı kapat, iç kapıyı aralık bırak buyururlardı.
  • Bir yere girdiğiniz zaman kapıyı nasıl bulursanız öyle bırakınız.
  • Eve girersen halvet, çıkarsan celvet

ŞEYH ŞABAN-I VELİ

  • Kastamonu’ya giden ihvândan birisine

“Şaban-ı Veli’yi ziyaret et benden selam söyle, redd-i selam oluncaya kadar ayrılma.” buyururlar. O zat da ziyaret eder ve selamı alilerini tebliğ eder. Biraz bekledikten sonra Hazret-i Şaban-ı Veli zuhur ederek

“ ve aleyhisselam” buyururlar.

ŞÜKÜR

  • Şükrü’n-nimet, rü’yetül mün’im.[72]

ÖLÜM

  • Sekerat-ı mevte (ölüm sarhoşluğu) düşenlerin yanında dilindeki kuvvete göre ya “la ilahe illallah” veyahut “Allah” deyiniz. Bir defa “la ilahe illallah” veya “Allah” derse lafı kesiniz. Şayed o adam bundan sonra dünya kelamı ederse yine tekrar “la ilahe illallah” deyiniz yine bir defa Allah deyince yine kesiniz buyurdular.
  • Onların kabirleri teslimi ruh ettikleri mahaldir.[73]
  • Kuşadalı Efendimizden;

Kamillerin irtihalden sonrada saliklerine feyzi devam eder, sülükde vefat edenlerin terakkiyâtı devam ettiği gibi.

  • İhvanım tekmil-i meratib etmeden ahirete gitmesin, süflilere uğramasın, son derece müzayakaya (zor durumda kalmak) düşmesin.
  • “Efendimiz Hazretleri buyurdular ki;

Bir gün huzura girdim, baktım Efendi Hazretleri gitmek arzu buyuruyorlardı. İçimden feryat ettim.

“Aman efendim.” O zaman

“Ulan, tecelli-i kemâldeyim, makam-ı müntehideyim, bu akşam baktım. Hacı Ahmed ikileşmiş. Birini yükün önünde gördüm. Artık bana gitmek lazım geldi. Elemlenme mahcub değilsin, muhtaç değilsin, hocan yok, ne demleniyorsun?” buyurdular.

  • Hazret-i Azizimiz âlemi cemale intihalleri yaklaştığı zamanlarda

Benden sonra benim gibisini bulamazsınız”

Birkaç defa da

 “Nefesimi içeri alacağım, dışarı vermiyeceğim” buyurdular.

  • Nusret Hanım rivayetiyle;

Efendi Hazretleri buyururlardı ki:

“Bu âlemden giderken insanı kuruturlar yahud limon gibi sıkarlar.”

  • Şeyh Bekir Efendimiz Türbeye Azizimiz Sultanımıza devir muamelesi ikmal olunup muamelenin hitamında azizimiz kendilerine arz edince

“Sen şöyle bir dolaşıver de gel.” buyurmuşlar. Azizimiz Camiye gidip biraz sonra hasta bulunan Hazreti Azizin huzurlarına girdikte Hazreti teslimi ruh etmiş bulmuşlar.

“Bir de baktım ben ölmüşüm, o kalmış.” buyurmuşlar.

TALEBE, SALİK (DERVİŞ)

  • Dershanede senin karşına gelip oturan talebenin indallahta (Allah Teâlâ yanında) senden büyük olduğunu unutma.
  • Dersi hazırlayıp derse girmeyin. Dershaneye girerken siz kalben talebeye biat edin. Onlar kendilerine lazım olan şeyi size söylerler.
  • Asıl derviş bayram namazını kılar kılmaz şeyhinin elini öpmeden yerinden kalkmaz.
  • Kuşadalı Efendimizden;

Salik ne sofu ne sefih ikisi ortası olmak gerektir.

  • Göztepe Müezzininin rivayetiyle;

“Beni evlendirdiler, gerdeye koydular. Seccadede iki rekât namaz kıldım. Baktım cemaatım ayakta duruyor. Bir mihrabiye okudum. Ondan sonra iki ellerimi ileriye uzatarak ba’dehu geriye uyluklara doğru çekerek (Şabanî tarikince kürek çekme zikri denirmiş) Kelime-i Tevhid zikrine başladım. Cemaatim de bana uymasın mı?

  • Efendi Hazretleri birgün Yakacık’a giderken birdenbire cezbelenip

“İhvan bahtiyardır, o bahtiyarlığı zuhurunda görürler.” buyurdular.

  • Damadı alileri Hasan Efendi hazretlerine “Hasan, ha sen ha ben” buyururlarmış.
  • Birgivi Mehmed Efendi’ye “Bana sarılsaydın daha iyi olurdu ama Halil’e sarıldın. Benden Halil’e, Halil’den sana” buyurmuşlar.[74]
  • Zülüflü İsmail Paşa Hanımı Küçük Hüseyin Efendi Hazretlerinin dervişi imiş. Birgün Hazreti Azizin dervişlerinden bazı hanımlar bu hanıma “gel türbeye gidelim, bizim şeyhimizi de gör” demişler ve gitmişler. Hanımlar yed-i mübarekei azizi öpmüşler. Bu hanım durmuş, Hazret de

“sen de gel hanım”   buyurarak davet etmişler ve “sen derviş misin?” diye sormuşlar.

Evet Efendim.”

“ Kimin?”

“Küçük Hüseyin Efendi’nin.”

“Benim de dervişim ol.”

“Efendim iki zata derviş olunur mu?” “Olur. Sen çok Kur’an okuyorsun, onu biraz azalt. Kalbini daima Hakla bulundur. O vakit herşey Kur’an olur, için dışın Kur’an olur” buyurmuşlar.

  • Çerkeşi Azize bir derviş gelmiş, biraz oturup giderken Efendim dergâhın masrafına yardım olmak üzere hediyem olsun size biraz altın yapayım der. Tam bu sırada Hazretin müridanından biri içeri girer ve torba içinde koca bir kitle halinde bir şey getirir. Efendim rabıta-i şerifeye mülazemetle çift sürerken sapana bu takıldı, fakir de Efendime getirdim der. Bir de torbayı açar bakarlar ki yekpare bir altın kitlesi. Dervişe;

“Bakınız bakalım hakiki altın mı” buyururlar. Derviş bakar,

“Evet, Efendim hakika altın” der. Ben de

“Bir bakayım” buyururlar. Bir de derviş bakar ki kum. O zaman Azizimiz “Bizim dervişlerimiz nefeslerini kimya ederler, siz de böyle yapınız.” buyururlar.

  • Salihler, yollarını doğrultmuşlardır. Bize küp dibindekiler lazımdır.
  • Ahmed Amîş Efendi tarikat ehli için buyururdu ki;

“Yedi göbek yukardan, yedi göbek aşağıdan kabul edilmiş” bahtiyar kullardır. Derece derece, bu kişilerden kimi bilir, kimi bulur, kimi olur. En az nasîbdar olanı bile, bu yüce zevatın nazarlarına mazhar oldukları için akıbetleri İnşâallah hayra çevrilir.

  • Gelen defterle gelir, İnce elenip sık dokunmaz.

TASARRUF

  • Mustafa Özeren Efendi;

Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri, “Bir Arifin gönlüne girmek için ya siyim siyim ağlamalı ya haline acındırmalı, ya da peşin peşin saymalı.

(Hoca Efendim Hazretlerinin bu sözü için, Arifinin bunca eserlerini inceledim. Hakikatları bu dereceye kadar sinesinde cem eden bir kelâmı-âliye rastlamadım.)

  • Size “kimlerdensiniz” diye sorarlarsa, “Ahmed Amîş kullarıyız” dersiniz buyurmuşlardır.
  • “Azizanımızın gücü her şeye yeter.”
  • Benim Şeyhim Bekir Efendi İstanbul ile Manisa’ya hüküm ederlerdi, ben her yere hükmederim.
  • Gam gam üstüne, gam gam üstüne veririz. Gelene sevinmeyinceye, gidene yerinmeyinceye kadar.
  • Biz bir evi temelinden tepesine kadar değiştiririz, kiremiti kımıldamaz.
  •  Kapalı kutuya mal konmaz, domuza inci takılmaz.
  • Beykozlu Ali Bey’den;

“Ben sağ iken kimseden korkmayın. Kimse size bir şey yapamaz. Ben öldükten sonra hepten korkmayın. Mahşerde içlerimiz dış, dışlarımız iç olacak.” [75]

  • Ömerü’l-Halveti Hazretleri bir gün “Ahmed, sen çok ricale mülaki olursun, onlarda benim meslekimi ara, meşrebimi arama” buyurdular.
  • Mehmed Efendimiz buyurdular ki köpekleri topladıkları zaman Hazreti Azizimize arz ettim.

“Ulan! Allah yerden taşları alır, insanların üzerine yağdırır. Allah insanlara gelecek belayı bunlara yükletti, sus” buyururlar.

  • Nevres Bey;

“Şemseddini göndermezdim ama Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem istedi, gönderdim.  (Vezir Şemseddin Paşa Trablus-Garb’te bulunmuştur.)

  • Tunuslu Hasan Efendi rivayetiyle;

Nasreddin Şah,[76] imanını kurtararak gitmiştir. Çünkü Şemseddini severdi. Bizi sevenleri sevenler imanını kurtarmadan ahrete gitmezler.” buyurdular. O zaman Tunuslu Hasan Efendi,

“Efendim, ya seni seven deyince Hasan efendinin yüzlerine elleriyle berayı iltifat vurarak “Sus, oraya laf yok.” buyururlar.

  • Hoca Efendim Hazretleri (İmam Ziya efendi ‘den);

Bir gün huzurda idim.

“Saatin var mı?” buyurdular, ben de

Var efendim dedim.”

“Şimdi buraya bir bahriyeli geldi, saati işlemiyormuş, saatini işlettim, ayaklarını omuzuna aldı gitti.” buyurdular.[77] (Ayni durum fakire de vaki oldu. Fikret, ben ve başka birisi; belki Besim’di. Huzurda idik Fikret’e saatin var mı? Diye sordu. Yok dedi. Elleriyle Fikret’in bileğini tutarak

“İşte saatin çalışıyor ya.” buyurdular. “Fakire de senin saatin de çalışır çünkü ben kurdum” buyurdular – Ahmed Erdem).

  • Bir gün Süreyya Bey ile Mehmet Efendimiz huzurda bulunurlarken Efendi Hazretleri Hazreti Azizin sohbetinde cezbelenmişler. Süreyya Bey bir iki defa Efendi Hazretlerinin yüzlerine muterizane bakmış. Hazreti Aziz

“Ne bakıp durursun. Onun velayetinin nübüvveti zuhur edecek, vucud-u mutlak olacak, onu kimse anlamayacak” buyurmuşlar.

  • Bir Süreyya Bey vardı. Efendim Hazretleri : “İlmimi Süreyya’ya verdim” buyururdu. Bir gün Beyazıt’da rastlamıştık. Beyaz sakallı güzel bir yüzü vardı. Efendimin elini öptü, Efendim her zaman kalbimdesin ‘ dedi. Efendim de :

“Ah Süreyya, kalbindeyim ama bilsen orada nasıl kalabiliyorum” buyurdu. Bir sabah Efendim:

“Süreyya her sabah benden süt istemiye gelirdi. Bu sabah gelmedi. Bakın, acaba başına bir şey mi geldi ?” buyurdular. Gittik tahkik ettik ki, vefat etmiş. Kabrine Makâm-ı Süreyya derler.

  • Göztepe Müezzini Efendi rivayetiyle;

Hareketi arzdan birkaç gün sonra huzura gittiğimizde

“Ananız sizi beşiğinde salladı mı?” buyururlar.

  • Nevres Bey rivayetiyle Mehmet Efendimiz Hazretleri;

“Şeyhime ya ondur, ya öldür, ya seyahat ver” diye ricada bulundum. İki sene Trabzon havalisine seyahat çıktı.

  • Bir zata “sen saz çalmasını bilir misin?”

“Evet Efendim.”

“Nasıl çalarsın bildiğin gibi mi?”

“Bildiğim gibi”

“Yok olmadı, ben kırk senedir çalarım lakin bulduğum gibi çalarım.” buyurdular.

  • A. Mecdi Efendi rivayeti ile:

Girit’te iken talebesi ve Meclisi Mebusanda arkadaşı sonra da Osmanlı Hükümetinde Hariciye Nazırı olan Girit’li Ahmed Nesimi Beyi Ahmed Amîş Efendi’ye götürmek ister. Bir gün zihni bunun ile meşgul iken Hazreti Türbedârın ziyaretine gider. Hazretin elinde bir miknatıslı demir görmüş, mıknatısı çiviye doğru uzatınca mıknatıs onu çekmiş ve işte o zaman,

“Bak mıknatıs demiri nasıl çekti, ben istersem istediğimi böyle çekerim, siz ötekini berikini getireceğiz diye neye uğraşırsınız” diye buyurmuş.

  • Yine bir gün Mecdi Efendi’ye,

“Bu adamları getirip durma, herkes buraya giremez, biz istemeliyiz, Biz isterken de istediklerimizi getirmeye muktediriz” buyurmuşlardır.

TASAVVUF

Bu neşe-i Muhammediye bir zamanlar Arabistan’da çalkandı, nihayet meczupluğa müncer [78]oldu, İran’a intikal etti. Orada da ilhada müncer oldu. Türkistan’a intikal etti. Orada da taarruzlara müncer oldu. Yine Arabistan’a intikal edecektir.

TEVHİD

  • Kuşadalı Efendimizden;

Yer taban, gök tavan, içindeki kâffe-i mahlûkat (bütün) ihvân (kardeş) olmadıkça tevhid kokusu duyulmaz.

  • Ye Allah için, iç Allah için, otur Allah için, gez Allah ile.
  • Haydin haydin kapuları kakalım, yari canda kıstırıp anda halvet edelim.
  • Allah’tan gayrı bir şey yoktur. Allah’ın aynı da yoktur.
  • Esma-i ilahiye zat-ı ilahiyenin libasıdır. Her an bir libası ile zuhur eder. Onun hükmü bitince diğer bir ismiyle tecelli eder.
  • Efendi Hazretleri buyurdular ki, bir gün huzurda idim. Hazret-i Azizimiz şöyle buyurdular. Allah bu dünyada esma ile tecelli buyurur, hangi esma ile zuhur ederse diğerleri ona tabi olurlar.

Efendim … “mâni” ismiyle mi mütecelli dedim?”

“Evet” buyurdular.

Efendim ya rahman, rahim isimleri var.”

“Haa ulan onlar Esma-i Muhammediyedendir, onunla zuhur edince tadından yenmez.” buyurdular.

“ ve le-sevfe yu’tîke Rabbüke fe-terdâ .” [79] İltifatında dedim ki

“Ya Rab bir vücud bul da onu razı et.” buyurdular.

  • Kuşadalı Efendimiz Beypazarlı Ali Efendimize hizmetleri esnasında birgün kahve ocağında yemek yerken

“İbrahim” diye Efendimiz Hazretleri seslenmişler. Hemen lokmalarını yutmadan koşmuşlar.

“İbrahim, yemek mi yiyordun, tevekkeli değil benim de ağzımdan iki lokma geçiyordu. İki vücud bir oldu, artık burada durman olmaz. Şimdi iskeleye binip gideceksin” buyurmuşlar. O da boyun eğerek Mısır’a hareket eden vapura binip Mısır’a gitmişler. Sonra Beypazarı Ali Efendimiz Hazretlerinin teşrifi bekâ buyurdukları gün İstanbul’a gelerek namazlarına yetişmişler.

  • “Sen verdin biz yedik, vermesen ne yerdik?”
  • “Tevhid lastik gibidir, uzatırsan kâinatı içerisine alır, daraltırsan birçok şeyi almaz.”
  • Sıfat-ı celâl, cemâl; ikisi birleşdirir kemâl.
  •  Zat görünür bilinmez, sıfat bilinir görünmez.
  • Şeyh Bekir Efendimiz Türbedâr Azizimiz Sultanımıza buyurmuşlar;

“Beni put yap, ya sen bana bir tekme atarsın, sen kalırsın ya ben sana bir tekme atarım ben kalırım.”

  • “Mütecelli vâhid, mecâlî müteaddiddir.” (Yani, Allah’dan tecellî eden tektir, bize ise çeşitli yollarla, Çeşitli şekillerde ulaşır.)
  • Hazreti Ahmed Amîş Efendi; “Tevacüd, vecd, vücud” der. Sonra eliyle diline işaret ederek ve parmaklarını diline getirerek

“Hal dili ile buradan ötesi söylenemez ki” dermiş.

  • İnsanların çoğu mâbûd-i mevhuma tapar.
  • Aşk gönlü istilâ edince nefis ölür.
  •  Abdülazîz Mecdî Beyefendi’ye şöyle buyurmuşlar:

“ Zât, lâ-taayyünât’a girmedikçe olmaz.”

VAHDET-İ VÜCUD

  • Ben bazen, bensiz Allah derim.
  • Her ne zaman elimi duaya kaldırırsam bir de bakarım ki, bütün mükevvenat dileklerini (bu) fakire arz ediyorlar.
  • Kuşadalı Efendimizden;

Hakk ûluhiyeti hiç kimseye vermez fakat bazan (bu) fakirden tecelli eder buyururmuş.

  • Ahbereti’r-rusül tahavvüle’l-hakki bi’s-suver. (Peygamber haber verdi, neyi de ben ilâve ettim.) Allah suretle zahir oldu.
  • O, bu hep O derler. O, bu hep bu imiş, bunu anlayınca, üç sene gökyüzüne bakamadım.
  • “Söyleyene bakma, söyletene bak.” derler, doğrusu “söyletene bakma, söyleyene bak”tır.[80]
  • Allah mükevvenatı zulmette halk etti, zulmet vahdet demektir.

Ebu Hüreyye radiyallâhü anh bir gün Sahabi ikram

“ Yetenezzelül emr ma beynehünne”[81] bu ayeti Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bana tabir ettiği gibi size söylesem boğazını işaret ederek “kesersiniz” buyurdular.

Hazret-i Aziz burada “emr” zât demektir buyurdular.

  • Rüzgâr uğultusu kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hakk’tır; kâmil bunlardan Hakk’ı sima eder. (işitir ve görür) [82]
  • “ Küllü müsallin imâmün velev kâne münferiden” (Hadis) (Her namaz kılan, tek başına bile olsa imamdır.)

İmam metbu demektir, cemaat de kendi vücududur.

  • Görünen mertebedir, hakikati hakk’dır.
  • (Arapça fiil )Kâne’nin manası “idi” dir, “oldu” manasına değil. [83]
  • Nevres Bey Harbiye mektebinde Fransızca muallimi idi. Ahmed Amîş Efendi’ye danışyordu

“İmtihanda talebeye kaç numara verelim diye mümeyyizlere sorduğun zaman ne verirlerse onu ver, vermiyecek isen sorma. Sözün nereden geldiğini bil”

  • Göztepe Müezzini Mehmed Efendi rivayetiyle;

Birgün Sami Bey’le birlikte huzuru Hazreti Aziz’de idik. Buyurdular ki;

“Bir bektaşî fakiri Üsküdar’dan Beşiktaş’a gitmek üzere kayığa biner, giderken kayıkçıya, şu karşıki saray kimin deye sorar. O da padişahın der. Öteki O da onun, daha öteki O da onun, ya en öteki O da onun deyince o gün almış olduğu yeni çorapları ayağından çıkarıp, bunları da ona ver diye denize atar.” buyurdular.

  • Bir gün Mecdi Efendi huzurda iken Efendi Hazretleri

“Ben Allah’ım, ben Allah’ım ben Allah’ım” buyurarak;

“Ben Allah’ım demekle insan Allah olur mu?” buyurmuşlar.[84]

  • Birgün bayram ziyaretine gittik. Yarım saat kadar sohbet buyurdular. Sonra kalkıp mübarek parmaklarıyla oynar gibi neşelendiler.

“Ben neşelendim ki âlem de neşelensin.” buyurdular.

  • Eşref Efendi rivavetiyle;

“Bendendirler, halka ne karışırlar, halkdandırlar bana ne gelirler, götürürler getirirler, götürürler getirirler, götürürler getirmezler.”

  • Olmuş olmuştur, olacak da olmuştur, olacak bir şey yoktur
  • Şeyhim bana buyurdular ki “Ahmed sen huzurdasın, diz otur.” Buyurdular.
  • Baharcı Mustafa Efendi bir gün huzurda iken Hazreti Azizimize

“Efendim vücutça biraz hoşsunuz galiba” demiş. Hazreti Azizimiz de

“Mustafa, sen Allah’ın işine karışma.” buyururlar.

  • Kuşadalı Aziz tarafından hilafet verilerek Tırnova’ya irşâd için gönderilen Ömer’ül Halvetî Hazretlerine intisab eden Ahmed Amîş Efendi’den medresedeki hocası buna razı değildir. Ahmed Amîş Efendi üzüntülüdür. Hocasının hatırını da kırmak istemez. Nihayet bir gün Ömerül Halvetî Hazretleri ile âni karşılaşırlar. Halvetî şöyle buyurur:

 “Biz senin kalbine kancayı taktık. Ne tarafa dönsen delik Allahtan tarafadır!..” Ahmed Amîş Efendi’nin gönlünden geçirir ki, medrese hocası da Ömer Halvetî Hazretlerine biat eylesin. Gerçekten de öyle olur.

  • Buna benzer Nevres Bey rivayetiyle Mehmet Efendimiz Hazretleri;

Kendilerinden kaçardım, yolumu değiştirdim Birgün hap hap karşı geldi. “Ben senin ciğerine kancayı taktım, nereye gidersen git, delik Allahadır.” buyurdular.

  • Kuşadalı Efendimiz, Mehmed Can efendiye

“Hicaz’da taş atarken taşlayan ile taşlananın kim olduğunu gördün mü?” buyurdular.

•      Bir kadın huzuruna Ahmed Amîş Efendi’nin gelip, Medine’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ravzasına konmak üzere bir dua rica eder. Ahmed Amîş Efendi bir pusulaya bir iki satır yazıp verir. Kadın:

“Ama bu kadarcık olur mu?” diye sorunca cevabı şu olur:

“Hadi git be kadın, ben onu zatımdan Muhammedi’me yazdım! Elbette olur!”

  • “Ağzımdan çıkan sözleri zaman ile unuturum. Fakat ne söyledimse hadisât-ı âlem öyle zuhur eder”
  • Allah’ın akve’l kuvâ, â’ciz’ül â’ciz olduğunu anlayınca ‘hah ‘ dedim.[85]

VEFÂ

  • Kuşadalı Efendimizden;

Girdiğin kapıyı, geldiğin yolu sakın unutma ha. (Mürşid ile şeriatı Ahmedî) buyurmuşlar.

YARATILIŞ

  • Ezelde hilkat yoktur, zuhur vardır.[86]
  • Taşda hayati ilâhi olmasaydı Musa’nın esvabını (elbiselerini) alıp kaçar mıydı?
  • Tabiatında sekr vermek istidadı olan bir şeyi içmekten içmemeği tercih ediniz.
  • Nevres Bey;

“Eğer senin sırrında işret etmek yoksa kimse senin yanında işret edemez.” buyurdular.

  • Şeyhim bana buyurdu ki,

“Ahmed sen çok ricale mülâki olursun, onlarda benim meslekimi ara meşrebimi arama.”

 

YEMEK

  • Biz yemeği ağzımıza koyarken sabret seni makamı insana getireceğim deyiniz, lokmayı ağzınıza koyunuz.
  • Her ne yerseniz sadaka diyerek yeyiniz.
  • Yediğim yemek Allah’ı zikr etsin. Ben de telezzüz ederek şükredeyim.
  • Şeyhleri kendilerine buyurmuşlar,

“Ahmed açlığın aklına gelirse benden değilsin.”

  • Hazreti Azizimiz Efendimiz su içerken sudaki tecelli-i Hakkiye işareten “sana çok şükür” buyururlardı.
  • Bir zalimin karşısına çıktığınız zaman üç defa “eûzü bike minke” (O’ndan, O’na sığınırım.) deyiniz buyurdular.
  • Ahmed Amîş Efendi “Minel âbâd ilel âzâl, ila ma-lâyetenâhin müstecmiu bi cemiissıfat, Allah” diyerek lafza-i celal zikrine başlardı.

ZALİM

ZİKİR

(Ebedîlikten ezele, sonsuz olan bütün sıfatların hepsini toplayan, Allah)

AHMED AMİŞ EFENDİ İLE A. AVNİ KONUK’ UN SOHBETLERİ

[Ahmed Amîş Efendi, Konuk’un mürşidi olmamasına rağmen, onunla tasavvufî sohbetler yapmış bir zattır.[87]

Amîş Efendi’nin yazılı eseri yoktur. Konuk, Amîş Efendi’nin hayatının son yıllarında onun sohbetlerinden notlar tutmuştur. Abdülbâkî Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri adlı eserinde bu notların kendisinde olduğunu zikretmektedir. Biz bu notlara iki farklı şekilde ulaştık.

Gerek Ahmed Avni Bey’in tasavvufî yönünü ortaya koymak gerekse Amîş Efendi’nin manevî sohbetlerinden birer örnek vermek açısından çok değerli olan bu notların bir kısmını Ahmed Güner Sayar Türk Edebiyatı dergisinde yayınladı. Sayar, bu notların doğrudan Gölpınarlı tarafından kendisine verildiğini yazmaktadır. Sayar, aynı sohbetlerin yazma kaydını Süheyl Ünver’in de kendisine okuduğunu belirtmektedir. Ahmed Avni Beyin kaydettiği beş sohbetin üçüne bu şekilde ulaşmış olduk.

Biz de geriye kalan iki sohbeti, yani aşağıdaki ilk (9 Ağustos 1919) ve son sohbeti (6 Nisan 1920), Abdülbâkî Gölpınarlı’nın Konya Mevlânâ Kitaplığı’nda bulunan yazma mecmuasından alarak bugünkü alfabeye çevirdik. Aşağıya ekliyoruz. Böylece bütün sohbetleri okuyucuya intikal ettirmiş oluyoruz. Fakat sohbetlerden anladığımız kadarıyla Ahmed Avni Bey, aşağıda ilk sırada yer alan 9 Ağustos 1919 tarihinde kaydedilen ilk sohbetten önce Ahmed Amîş Efendi’yi en az iki kez daha ziyarete gitmiş olmalıdır, çünkü sohbetin sonunda “Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi” demektedir.

Ahmed Amîş Efendi’nin türbedârlığını yaptığı Fâtih Sultan Mehmed’in türbesinde yapılan sohbetleri Konuk çıkar çıkmaz not almıştır. Konuk’un bu kaydetme titizliği bizim açımızdan çok önemli bir kişilik ipucu vermektedir. Değerli her şeyin yerini ve geleceğe aktarılmasını önemseyen Konuk’un sohbetlerdeki ifadeleri de ne kadar yüksek bir tasavvufî olgunluğa sahip olduğunu göstermektedir. Amîş Efendi’nin remzi (sembolik) sorularına o da remzi cevaplar vermektedir. Sohbetlerde Konuk, mütevazı, edeb ve manevî derinlik sahibi yüce bir kişilik olarak hemen kendini göstermektedir.

12 Zilka’de 1337 (9 Ağustos 1919)

335 senesi Ağustosi efrenciyyenin sekizinci ve 337 sâli hicrîsi Zilka’desi’nin (9 Ağustos 1919) on ikinci Cum’a günü kable’z zuhr Hüseyin Avnî Bey biraderimizle yüz yirmi yaşını mütecaviz bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi ile teberrük olunan insânı kâmil Fâtih Türbedârı Hacı Ahmed Efendi Hazretleri’nin huzûrı şeriflerine gittik. Kimse yoktu. Mübarek elini öptük. Önüne oturtup yakına gelmemizi işaret buyurdu. Aşağıdaki mükâlemât cereyan etti.

Hazret: “Niçin geldiniz? Maksadınız, emeliniz nedir, ne istersiniz?’

Fakîr: “Maksudumuz Hakk’tır.”

H: “Hakk var mı, Hakk nerede?”

F: “Her taraf Hakla dolu, ondan gayrı bir şey yok. La mevcûde illâ hû [Allah'tan başka varlık yoktur].”

H (Gülerek): “Öyle yâ, O’ndan gayrı bir şey yok…”

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben) “İsmin nedir?”

H: “Hüseyin Avnî…”

H (Fakire hitaben): “Senin ismin ne?”

F: “Ahmed Avnî…”

H: “O, benim. Ben beraberim. Ahmed benim. Avni’yi sonra getiriverirsin olur gider.” (Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Sultan Mahmud türbesinde.”

“Türbenin içinde de mi oturuyorsun?”

“Hayır, efendim, türbenin civarında…”

“Ooo, büyük yer! Sultan Mahmud. Sözünün eri ise.” (Fakîre hitaben): “Sen nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nında.”

(Unkapanı lâfzım telâffuz edemez gibi birkaç defa tekrar ettiler).

“Oo, orası çok uzak…” buyurdular. Sonra: “Hangi milletlerle görüşüp konuşuyorsunuz?”

“Yetmiş iki milletle görüşüp konuşuyoruz.”

“Kâh talim ve kâh te’allüm ediyorsun, değil mi?”

“Evet, efendim, kah talim ve kâh te’allüm ediyorum.”

“İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûn sümme inneküm yevmelkıyâmeti inde rabbikum tahtesımûn.” (Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Ey insanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkacaksınız. Zümer 30-31) İşte bu âyet tam sana göredir.”

(Bu cevab üzerine fakirin kalbinde bir ukde peyda oldu. “Acaba ömrümün âhir olduğuna mı, yoksa Mûtû kable en temûtû sırrına mazhariyete mi işaret buyurdular?” dedim.)

“Geceleri ne yapıyorsunuz?”

“Evliyâullâhın nuruyla müstenîr oluyorum.”

“Çok âlâdır, sa’âdettir.” “Elhamdûlillah.”

‘Validenizi görüyor musunuz?” (Ya’ni, anâsırı erba’anın ahkâmını vücûdunuzda görüyor musunuz?)

“Her vakit temastayız. Görüyoruz efendim.”

(Hazret güldüler. Fakire hitaben): “Bak, sana kısaca söyleyeyim: Allahu latifün biibâdihi yerzuku men yeşâ’. (Şura, 19) Allah denilen ma’nâ latiftir; biibâdihi, ibâdına… ‘Bâ’, mülâbese (Benzeyen iki şeyin birbirinden ayırt edilmeyerek karıştırılması) içindir. Yerzuku men yeşâ, dilediğini ırzâk eder, amma rızk, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak… ilh. hep rızıktır.”

“Hususuyla huzûrı âlinizdeki istikâmetimiz alâ rızıktır.”

“İşte rızkın âlâsı odur ya! En alâ rızık, rızkı ma’nevîdir.” (Biraz sükûttan sonra) “Söyleyiniz bakalım! Lâ tüdrikühü’lebsâr ve hüve yüdrikü’lebsâr ve hüve’llatîfîi’l habîr. “(Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latif’tir, haberdardır. Enam, 103)

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Ne diyor?” buyurdular. Hüseyin Avnî Bey âyeti kerîmeyi tekrar etti.

“Hah! İşte öyle… ‘Bâ’mülâbese içindir. Bismillâhi’deki bâ gibi. Bismillah budur.”

(Biraz murâkıb oturdular, ondan sonra) “Söyleyin bakalım!” buyurdular.

“Zâtı âliniz buyurun, dinleyelim!”

(Hüseyin Avnî Beye hitaben) “Ne söylüyor?”

“Zâtı âliniz…”

“Zâtı âli, zâtı âli! Sen de mızmızsın…” buyurdular. Bir müddet bir şey söylemediler. Sonra tekrar buyurdular ki: “Geceleri uyuyor musunuz? Yoksa âh… âh… diye bağırıyor musunuz?”

“Kâh uyuyoruz, kâh bağırıyoruz efendim.”

“Öyle olmalı. Nasıl geliyorsa öyle yapmalı, değil mi? Ananızı görüyor musunuz?”

“Görüyoruz efendim.”

(Fakire hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nda…”

“Orası çok büyük yerdir. Çarşısı var, pazarı var. Çok aydınlıktı bir yerdir.”

“Evet, efendim. Kesret vardır.”

(Ba’dehu biraz yattılar, murâkıb bir halde kaldılar. Yatarken rahatsız olmamaları mülahazasıyla:)

“Efendim rahatsız olmayın; gidelim mi, oturalım mı?”

“Yoook. Sakın bu sözü bir daha hiçbir yerde, hiçbir kimseye söyleme! Herkes, zâtında muhayyerdir. Dilediğini işler. İster gider, ister oturursun…” (deyip bize müteveccihen sağ taraflarına yattılar. Beş dakika kadar öylece murâkıb kaldılar. Biz de sâkitâne oturduk. Ba’dehu birden bire kalkıp oturdular. İki ellerini açtılar. Du’â vaziyeti aldılar. Biz de ona muvâfakaten ellerimizi açtık. Tatlı tatlı güldüler de buyurdular ki):

Âmin ama neye âmin?

“Du’âya değil mi?”

“Hangi du’âya?”

(Fakire nazar edip) “Ömrün tavîl olmasına âmin, değil mi? Bak! Bu Kur’ân’dır. Tûbâ limen tâle ‘umruhû ve hasune ‘ameluhû. (“Ömrü uzun ameli güzel olanlara ne mutlu” Hadis-i Şerif) Tûbâ, mübalağa ile sa’âdet, limen tâle ‘umruhû, ömrü uzun olan ve ameli güzel olan kimse içindir. Ömrü uzun olmak ve ameli hasen olmak büyük sa’âdettir.”

(Sükût ettik. Biraz zaman geçti).

“Söyleyin bakalım!”

(Biz tebessümle yine sükût ettik.)

“Sizin çıraklarınız var mı?”

“Kendimiz çırağız, efendim. Bizim çırağımız yoktur.”

“Hepimiz çırak” (dedikten sonra) “İhtiyarlık var serde… Ben, ihtiyar değil miyim?”

“Hayır, efendim ihtiyar değilsiniz.”

(Hazret güldüler. Ba’dehû Hüseyin Avnî Bey biraderimiz kıyam edip elini öpmeğe kast ettikte Hazret onun elini mübarek eli içinde tutup buyurdular ki):

“Ben du’â ediyorum. Fakat benim du’âm yalnız sana değil… Benim du’âm, ‘âmmdır. Hepinize du’â ediyorum.”

(Hüseyin Avnî Bey’den sonra fakîr yedi şerifini takbîl ettim. Fakire hiçbir şey söylemediler. Kemâli âdâb ile buzûrı şeriflerinden çıktık. Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi).

12 Zilhicce 1337 (7 Eylül 1919)

Hüseyin Avnî Bey biraderimizle 120 yaşını mütecaviz [aşkın] bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi [şerefli vücudu] ile teberrük olunan [bereket bulunan] insânı kâmil Fâtih Türbedârı Ahmed Amîş Efendi’nin huzûru şeriflerine gittik. Hazret yalnızdı. Âtideki [aşağıdaki] mükâlemât [konuşma] cereyan etti.

Amîş Efendi: Hoşgeldiniz, bayrâmı şerifiniz mübarek olsun.

Ahmed Avnî: Teşekkür ederiz efendim.

Amîş Efendi: Nerede eğleniyorsunuz?

Ahmed Avnî: Hakk’da eğleniyoruz efendim.

Amîş Efendi: Kira ile mi?

Ahmed Avnî: Kira ile.

Amîş Efendi: Pek alâ! İsmi şerifiniz?

Ahmed Avnî: Ahmed Avnî.

Amîş Efendi: Ben de Ahmed’im.

Ahmed Avnî: Biz Ahmed’e Avnîlik [yardımcı olma] de ilhak ediyoruz [ekliyoruz]. Acaba bu ilhak kendi hayâlimiz mi? Yoksa hakikaten Avnîlik var mı efendim?

Amîş Efendi: Nene lâzım? Orasını karıştırma. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah. Bu kâfidir.

Sonra vekilleri Türbedâr Mehmed Efendi geldiler. Ona “Ne var?” buyurdular. Biz de destur alıp huzurlarından çıktık. Bu dördüncü ziyâretimdi.

5 Sefer 1338 (31 Ekim 1919)

Hüseyin Avnî Bey ve Hayri Bey biraderlerimizle Cum’a namazını Abdülhay Efendi’nin [Öztoprak] mescidinde edadan sonra Türbedâr Hacı Ahmed Amîş Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Fakirin beşinci ziyaretim idi. İçeriye girdiğimizde yalnız olup, gözleri kapalı müstağrak [kendinden geçmiş] bir hâlde idiler. Bir müddet ayak üzerinde durduktan sonra önüne oturduk. Mübarek gözlerini açtı ve bize nazar etti ve fakire hitâb ile sordu:

“Nerede sakinsiniz? Nerede tavattun ediyorsunuz [oturuyorsunuz]?”

“Şimdilik hazreti şehâdette, âlemi nefisde tavattun ediyoruz.”

“Mâ şâallahu kâne ve mâ lem yeşe’lem yekun [Allah neyi dilerse o olur, dilemediği şey olmaz]. Hakk’ın dilediği olur, dilediği mevcûd olur, dilemediği mevcûd olmaz. Ve bilkaderi hayrihi ve şerrini, bu kelâmın tefsiridir” buyurdular.

Bir müddet murâkıb olup [manevî tefekküre dalıp] tekrar sordular:

“Niçin geldiniz?”

“Zâtı âlinizle şerefyâb olmak için geldik. Zâtı âlinizle müşerref olmağa

“Ziyaret… Ziyareti bilir misiniz? Ben ziyaret bilmem.”

Tekrar murâkıb olup gözlerini açtılar: “Allahümme sallı alâ Muhammedin ve alâ âlihi Muhammed” dediler. Ondan sonra “Allah sizi Zâtına mazhar buyursun” diye du’â ettiler.

Fakir: “Du’âyı âliniz berekâtıyla inşâallah mazharı ismi Zât oluruz”

Badehu [sonra] bir hayli müddet gözleri kapalı murâkıb oturdular, sonra gözlerini açıp salavât getirdiler.

“Söyleyiniz erkekler!” buyurdular.

“Söyletiniz de söyleyelim efendim” dedim. Hiç cevap vermeyip yine murâkıb oldular, gözlerini açtıktan sonra tekrar salavât getirdiler. Fakîre

“Sizin taraflarınızda yangın var mı?”

“Bizim taraflar masun kaldı [yangından etkilenmedi) efendim.”

Hazret güldüler. “Allah şifâ versin” buyurdular.

Ondan sonra yine bir müddet murâkıb oldular, bâ’dehu gözlerini açıp yine salavât getirdiler.

Fakîr: “İnmemalkevnü fil hayâti ve hüve hakkun fil hakîka” [yani, “Dünyada varlığa ait ne varsa hayâldir, fakat hakikatte hakdır] dedim. Dikkatle dinlediler de “Peki, peki” dediler. Bâ’dehu:

“Çok sularınız var mı?”

“Var efendim”

“Kendi kendine akan sular var mı?”

“Bazen bulunur efendim” dedim.  ,

Bunun üzerine Hazret, Fakirin Önüne doğru yüzü üzerine eğildiler. Bir müddet öyle durdular. Fakîr bâtınında [içimden] Cenâbı Mevlânâ Efendimiz ile mürşidim Esad Dede hazretlerine müteveccih oldum [gönlümü bağladım]. Bâ’dehu [sonra] kalktılar.

“İnneke meyyitün ve innehu meyyitun” [Sen de ölüsün, o da ölüdür]. Biz sükût ettik. Sonra buyurdular ki:

“Romatizma, romatizma derler… İnsan uyanık iken gelir ise uyutmaz. Uyurken gelir ise uyandırır. Rum rum yapar.”

“Romatizma hararet ister efendim”

“Biz harareti bulamıyoruz ki…”

Bir hayli müddet yine murâkıb durdular. Bâ’dehu gözlerim açıp salavât getirdiler. Sükût üzere oturduk. Bâ’dehu:

“Haydi oğlum! Ben abdest bozayım. Ben abdest almam, bozarım” buyurdular. Biz de ellerini öpüp kalktık. Huzurlarından çıktık.

5 Rebiülevvel 1338 (28 Kasım 1919)

Salim Efendi ile beraber Türbedâr Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Yalnızdılar. Huzuruna girdiğimizde kendilerine yaklaşmamızı işaret buyurdular. Gayet yakın olarak diz dize önlerine oturduk. Hazret, Salim Efendiye “Safâ geldiniz” buyurdular.

Biz de “Safa bulduk efendim” dedik.

Salim Efendi: “Ben sensiz olamam, sen de bensiz olamazsın” dedi.

Hazret: “Öyle ya!”

Fakire hitaben: “Nerede tavattun ediyorsunuz?” Fakîr: “Hak’ta tavattun ediyoruz.”

“Tavassul mu ediyorsunuz [ulaşıyor musunuz]?”

“Evet efendim! Tavattun ve tavassul ediyoruz.” Gülerek fakire hitaben: “Bu hoca kim?” “Salim Efendi.”

“Allah bu hocayı mertebesinde dâim buyursun.” Salim Efendi’ye hitaben, Fakîr için: “Bu efendi kim?”

Salim Efendi: “Bid’atün minnâ” [Bizden bir parçadır]. Bizim nurumuzdan Ahmed Avnî Bey. Posta müdür muavini.”

Fakire: “Ben de Ahmed’im, sen de Ahmed’sin. Ahmed iki mi? Sen sensin, ben benim.”

Fakîr: “Ahmed’in mim’i kalkınca ahad [bir] olur. O vakit bir olur.”

Hazret: “Mim kalkar mı? Kalkar a! O vakit sen kalmazsın. Fakat bu vücûdunun kalkması lâzım gelmez. Vücûdunla beraber sen kalmazsın. O vakit Hak sende mahfî [gizli] olanın kim olduğunu bilirsin.”[88]

“Vücûdda mahfî olanın kim olduğunu bilmekle beraber senlik vehmi kalıyor efendim. Vehim ise sultânı kuvâdır [kuvvetlerin sultanı].”

“Ben konuşurken yoruluveriyorum. Siz konuşun, ben dinleyeyim.”

Salim Efendi: “Söylemenizi bize intikal ettirin, söyleyelim ve konuşalım.”

Fakire hitaben: “Oooo Nûrî Paşa! Söyle bakalım.”

Salim Efendi: “Efendim, Nûrî değil, Avni;.”

Hazret: “Avnî mi?”

Fakîr: “Efendim, zâtı âlilerinin teveccüh buyurdukları Nûrîliği kabul ettim.”

“Kabul etmeseydin ne olacaktı?”

“Hiç bir şey olmayacaktı. Şu kadar var ki, tevcihi âlilerini [yüksek teveccühünüzü] kemâli hoşnûdiyle [büyük bir memnuniyetle] kabul ettiğimi arz ediyorum.”

“Pek âlâ! Dışarıda soğuk var mı?”

“Hayır efendim.”

“Rahmet var mı? Kış ortası derler, geldi mi?”

“Hayır efendim. Hararet var.” “Yaaa!”

Biraz murâkıb olup, ba’dehu salavât   getirdiler. Sonra da “Lâ ilahe illa hüve’r Rahmân” [Rahman olan Allah'tan başka ilâh yoktur] buyurdular. Ondan sonra: “Ben hep böyle söylüyorum. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. [Allahım! Muhammed aleyhisselâma ve onun ailesine, soyuna, ehli beytine selâm olsun!] İşte bu üç kelime. Gecegündüz bunları söylüyorum. Bunları okuyorum.”

Fakire ellerini uzattılar. Tuttum. Oturdukları mahalde doğruldular: “Tubâ, tûbâ, tûbâ derler. Ömür uzunluğu imiş. Tûbâ limen tâle umruhû ve hasune ameluhû. Böyle uzayıp gidiyor.”

Ba’dehu yine murâkıb oldular, yine salavât   getirdiler ve “Lâ ilahe illa hüve’rRahmân” buyurdular.

Ellerini uzatır vaziyetinde bulunmakla Fakir ellerim öptüm. Salim Efendi de öptü.

Kalktık. Kalkarken: “Ben umûma [herkese] du’â ederim. Başka bir şey elimden gelmez. Cümleniz için du’â ediyorum” buyurdular. Ba’dehu huzurlarından çıktık.

9 Nisan 1336 (6 Nisan 1920)

17 Recebülmürecceb 338 ve 9 Nisan 336 Cum’a (6 Nisan 1920) günü Türbedâr Efendi Hazretleri’nin ziyaretine Salim Efendi (merhum) ile birlikte gittik. Hazret “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” buyurdu. Biz de “Hoş bulduk, safâ bulduk, efendim” dedik.

Hazret:

“Veâyetün leümü’lleyl,Neslehummhu’nnebâra (,..)Veküllün felekin yesbehûn’a (Yasin: 37-40)[89]kadar tilâvet buyurdu. Sonra “Ve kâlûlhamdü lillâhillezi sadekanâ va’dehû (…)kıylelhamdü lillahi Rabbilâlemin (Zümer; 74-75) [90] kadar okuyup tekrar “Ve âyetün lehümülleyl, neslehu ….” okudu. Yâsînı şerifin sonlarına doğru geçti. Sonra tekrar bu âyetten başladı. “Ve küllün fi felekin yesbehûn..” a kadar birçok defa tekrar etti. Biz de huzurdan kalktık. Bu hal, belki üç çâryek devam etmişti. Hazret 9 Mayıs 336 tarihinde, yani bundan tam bir ay sonra intikâl buyurdular. 130 yaşında idiler.

Kaddesenâllâhu biesrârihi ‘azzamellâhu zikrahu ve nefa’anâ bifiiyûzâtihi yâ hüvelMuîn” (Allah bizi onun sırlarıyla kutsasın. Allah zikrini azîz etsin. Feyizleriyle bizleri faydalandırsın. Ey Muîn olan Allah!!

HATIRALAR

  • Ömerül Halvetî bir gün Ahmed Amîş Efendiye şöyle der:

“Ahmed, Marko hastalanmış, benim adıma git kendisini ziyaret et, şu pusulayıda kendisine ver” der. Marko, aslında gayr-ı Müslim olmasına rağmen, bütün insanlara, özellikle Müslümanlara hoşça muamele eden bir doktordur. Ahmed Amîş Efendi kendisini ziyaret eder Efendi’nin selâmını söyler ve pusulayı da kendisine verir. Marko kemâl-i ta’zımle aldığı pusulayı öper, başına koyar ve derhal açar. Bir de bakar ki pusulada kelime-i şehadet yazılıdır. Marko bunu görünce:

“Biz ona çoktan inandık ve iman getirdik!..” der. Bir hafta sonrada hayata gözlerini yumar.[91]

  • Üstad Abdülaziz Mecdi Efendi, mürşidi Ahmed Amîş Hazretlerinden naklen şöyle rivayet eylemişlerdir:

Türbedâr Bekir Efendi Hazretleri ömürlerini kuru ekmekle geçirmişlerdir. Fakat kutbiyeti ve manevî dereceleri itibarıyla ne dileseler ânında olurmuş. Meselâ istediği an, fakiri zengin, zengini fakir yapabilirlermiş. Ancak kendi fakir durumu hatırladığı zaman

“Ya Rabbî ben senin üvey kulun muyum?” diye nâz edermiş.

  • Ahmed Amîş Efendi Tırnova’da bir camide imam bulundukları sıra da fazlaca alkol almış ve sokakta düşmüş bir şahsın etrafına halk toplanmış kendisine hakaret ederler. Bunu gören hazret:

“Onu benim sırtıma bindirin evine götüreyim” buyurur ve adamı sırtlayıp evine yatağına taşır. Adam sabah uyandığında anasından bir hayli şikâyetler işitir ve çok mahcup olur ve şöyle der:

“Tevbeler olsun bir daha içmeyeceğim!..” Adam gerçekten bu felaketten kurtulur.

  • Ahmed Amîş Efendi şeyhi Fatih Türbedârı Niğdeli Bekir Efendinin Hakk’a yürümelerinden birkaç gün önce gönülden muhabbet bağladığı Ahmed Amîş Efendiye:

“Artık benim vaktim tamam, benim yerime sen türbedâr olacaksın. Evkafa git muameleni yaptır buyurmuşlar.”

Ahmed Amîş Hz.leri gitmiş fakat muamele bitmemiş.

Şeyhi Bekir Efendiye gelip vaziyeti izah eylemiş. Bekir Efendi:

“Yarın git mutlaka yaptır buyurmuşlar.”

Ertesi gün tekrar giden Ahmed Amîş Efendi, muameleyi gene ikmâl edememiş ve durumu tekrar Bekir Efendi’ye iletmişler. Bunun üzerine Bekir Efendi ertesi gün

“Git ve mutlaka üç saat içinde muameleyi ikmâl ettir.” buyurmuşlar.

Verilen son talimat gereğince muamele tamamlanmış ve tekmil vermek üzere huzura giren Ahmed Amîş Efendiye Bekir Efendi şöyle buyurmuşlar:

“Ahmed! Benim vaktim tamam, artık gidi­yorum! Senin yanında ölürsem belki dayana­mazsın. Birkaç dakika çık da dışarıda şöyle bir dolaş buyurmuşlar.”

Gerçekten birkaç dakika sonra içeriye girdiklerinde, Bekir Efendi Hz.lerinin ruhu ebedî âleme intikal eylemiş, fakat aynen yerlerinde oturur vaziyette bulmuşlardır.

Ahmed Amîş Hz.leri bu sahneyi anlatırken şöyle buyururlarmış:

“Ahh…o ölmedi ben öldüm!… O kaldı!”

  • Rüştü Bey ile beraber bir gün Ahmed Amîş Efendinin huzuru saadetine gittik.

“Ulan bana boza getirdin mi?” buyurdular. Ben de

“getireyim efendim” dedim.

“Boza der demez aklınız bozacı dükkânına gitmesin. Mürşid ne demek istiyor onu anla, sözünü anla, onlar boş söylemezler.” Ben de

“Evet, efendim “ve mâ yentiku an-il-heva” dedim.

Mübarek şahadet parmaklarını ağızlarına götürerek işaretle “sus” buyurdular.

“O yalnız Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme mahsustur. Mürşidler hakkında da öyledir. Biz ihvânımızdan böyle söz sudurunu severiz. Lâkin herkesin yanında söylenmez.”

 

  • Şeyhim bana dedi ki

“Allah’tan korkar mısın?

“Hayır”dedim.

“Benden korkar mısın?”

“Senden korkarım dedim.” Ben de;

“Efendim ben ne senden korkarım ne de Allah’tan korkarım çünkü sizden bana zarar gelmez ki.”

  • Mahdumu âlileri Ali Bey’e hitaben;

“Ali bana bu benim, babamdır, bu benim hocamdır, bu benim şeyhimdir” diye hizmet edeceksen hizmet etme” buyurdular.

  • Birgün huzuru saadetlerine girdim, kalabalık idi. Ellerini öpüp ihvânı araladım, oturdum.

“Vakti saadette birgün sahabeden birisi gelip huzuru saadette oturan ashabı aralayıp oturdu, bu günde aynıdır, buyurup

“Biz bir an zikirden hâli değiliz.” Bir sayha ile

“Allah” dediler. Bu da,

“ vele zikru’ilâhi ekber” [92]Allah’ı zikretmek en büyük (ibadet) ‘tir.” buyurdular.

  • Bursa Lisesi Fransızca muallimi Nevres Bey’den rivayet:

Benim şeyhim derdi ki,

“Ahmed birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa beni müdafaa etme buyurdu.” Nevres Bey içinden

“Ben bu naneyi yiyemem” diye geçirince Ahmed Amîş Efendi Efendi Hazretleri derhal

“Ben de şeyhime Efendim ben bu naneyi yiyemem dedim. Şeyhim bana sen bu naneyi yiyemezsen sen de benim dediğim gibi adam olamazsın.” buyurdu.

  • “Biz, bizim lafımız olduğu zaman sıkılıp kaçandan korkarız” buyurdular.

Bende (Nevres Bey) içimden hakikaten böyle bir hali kendisinde gördüğüm bir arkadaşı düşündüm.

“Eyvah bizim arkadaş helak oldu dedim.” Derhal Efendi Hazretleri

“Eh eh korkma ona da bir zat tecellisi yapar, kurtarırız.” buyurdular.

“Ellerini göğüslerine vurarak bu ism-i zikretsinlerde (Ahmed)aleyhim de bulunsunlar” buyurdular.[93]

  • Bir gün sinni alilerini (doğum tarihini) soran bir zâta cevaben

“Şeyhim bana dedi ki Ahmed senin tarihin meçhuldür.”[94]

 

  • Hazreti Ali kerremallâhü veche buyurduki,

“Dünyada iki şeyden korkmam. Biri Allah takdir ettiği, diğeri de etmediği şeyden.” Bunu bir yerden okudum. Ahmed Amîş Efendi Efendim Hazretlerine arz ettim. Buyurdular ki

“Allah’ın takdir etmediği vukua gelmez, takdir ettiğinden korkmak da küfürdür.”

  • Birgün ashabdan Hz. Rebîa radiyallâhü anh Hazreti Fahri Alem Efendimize sallallâhü aleyhi ve selleme

“Ya Resüllallah, Rebîa bendeniz rica eder ki fakir haneyi teşrifle cemaatle namaz kılasınız.” Hazret Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Peki ya Rebîa geliriz.” buyurdular.

Bir gün mescidde edayı salatten (namaz kılındıktan ) sonra

“Ya Rebîa sana geleceğiz” buyurdular ve haneyi Rebîa’ya teşrif buyurdular. Eshabı kiram da gelirler. Hazreti Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Hazreti Rebîa’nın radiyallâhü anhın gösterdiği odada cemaatla nafile namaz kılarlar. Ba’desselat (Namazdan sonra) duyan ashap ta gelirler. Hazreti Rebîa taam hazırlar. Hazreti Rasulullah Efendimiz sohbet buyururlarken ashapta bir zat “keşke filan da bulunsaydı” der. Orada bulunan ashabden diğer biri

“hayır, o münafıktır” der. Resul Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Öyle deme!” buyururlar. Sohbete devam ederler. Birinci zat yine “keşke filan da bulunsaydı” der, diğer zat da

“Hayır, o münafıktır” der. Onun üzerine Hazreti Fahri Âlem Efendimiz

“HAYIR ÖYLE DEME, LA İLAHE İLLALLAH” DİYEN CENNETE GİRER buyururlar. Üçüncü defa aynı surette tekrar eden muhavere üzerine…

“Öyle deme, la ilahe illallah diyenin cesedine Allah ateşi haram kıldı.” buyururlar.

  • Kuşadalı Efendimizden;

Şeyhim dedi ki;

“Ahmed ayı ol ayı.” Ürkdüm. Sonra döndü:

“Yani zurnacı nasıl çalarsa ona ayağını uydur. Ayının otuziki türküsü varmış onun da hepsi ahlat (yaban armudu) üzerine imiş, Talip de böyle olmalı.”

  • (Nevres Bey) Bir gün huzur-ı saadetlerinde yalnızdım.

“Efendim ahirette de böyle birleşip konuşacak mıyız?” dedim.

“Ulan Allah Allah, birde birleşmek olur mu?” buyurdular.

•       (Nevres Bey) Yine bir gün huzurda iken kademi saadetlerini tutarak

“Ulan Kur’an’daki “ve’l-teffeti’s-sâku bi’s-sâk ,” [95] O burasıdır” diye topuklarını gösterdiler, ben de hemen tutup öptüm, hafifçe bir tokat lütfettiler.

  • Şükrü Bey’in rahatsızlığı esnasında uğradığım korkudan dolayı huzur-ı saadetlerine girdiğim zaman

“Amirin emri ile hareket ettiğini bilsene” buyurdu. Sol omuzuma vurarak lâ havfün aleyhim ve lâ-hüm yahzenûn, [96]

  • Makbule Hanım huzuru saadette iken yine huzurda bulunan Süreyya Bey,

“Efendim ben yağan kara dur diyorum, duruyor… şöyle ediyorum, böyle ediyorum” diye söyler. Efendimiz de

“Ben de kimsesizlere merhamet ederim” buyurdular.

  • Makbule hanımefendiye gitmeleri için müsaade buyurdular. Hemen huzurdan ayrılmamak ve dayanamadığı sohbeti mübarekede devam edebilmek üzere gecikirken Süreyya Bey,

“Efendim benim saçmalarımı dinlemek istiyordur,” der. Efendimiz de;

“Onun senin saçmalarını dinlemeye ihtiyacı yok” buyururlar.

  • Yine bir gün hanımefendiye, “Seni ağlatmam” buyurdular.
  • Efendi Hazretleri Aziz Sultanımızın teşriflerinde Nusret Hanıma;

“Ben herkesi affettirdim, yalnız sen kaldın.” buyururlar.

  • Azizimiz, Sultanımız, Efendimiz türbede iken bir zat gelir, Efendimize müteveccihen namaza dururlar. Orada bulunan ihvâna

“Bu zat işi doğru yaptı amma git kıbleyi düzelt.” buyururlar.

  • Kuşadalı Efendimin müridanından birisi adalardan birine kaymakam tayin edilir. Oradan

“Efendim buranın ahalisi gavur, hayvanları domuz” diye yazar.

“Ben de beni onlarda da görsün diye gönderdim.” buyururlar.

  • Şemseddin Paşa Bükreş’te iken

“Efendim iki karpuz bir koltuğu sığmıyor” diye Kuşadalı Efendim Sultana müracat ederler. Azizimiz Efendimiz de

“İki karpuzu bir etsin.” buyururlar.

  • Bütün hocalardan elif okudum, (Seyyid Muhammed) Nurul arab’dan bütün okudum.

 

  • Bosnevi Hacı Mehmet Efendimiz Hazretlerine pirdaşlarından birisi dil uzatırlarmış. Müşarünileyh bir gün

“Azizimizin ihsan buyurduğu geri alınmaz yalnız söylemesin” buyururlar. O anda o zatın dili tutulur.

 

  • Şemseddin Paşa türbede Kayserili Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerini görerek

“Efendim türbede bir zat var, kimdir?” diye sormuşlar. (Ahmed Amîş Efendi için)

“O benim vekilimdir. Bedelimdir. Bedel mübeddelü mislin aynıdır” buyurmuşlar.

  • Nevres Beye;

“Sen imam ol, Şemseddin de sana cemaat olsun, yabancı değil ya…”

  • Ahmed Naim (Baban) beyefendi rüyalarında Hazreti Azizi görmüşler,

“Nevres benim kutbumdur” buyurmuşlar.

  • Remzi Efendi’yi huzura götürdük, iltifattan sonra Ahmed Amîş Efendi

innemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâu. [97] ayetini okumuyoruz. Her fırsatta bilirim innemâ yahşa’llâhe min ibâdihi’l-ulemâu, kıraati de vardır.

Allah alim kullarından haşyet eder. Haşyet eder de titrer mi? Padişahın vezirini sayması gibi sayar” buyururlar.

•       Ahmed Amîş Efendi;

Bir gün başlarını kaldırıp “ben yazı tahtası değilim” buyurdular.

“Benim verdiğim Ali Paşa vergisi değildir.”

  • Birgün Mehmet Efendimize

“Şu şeyi sana vereyim mi?” buyururlar.

“Ver Efendim.” dedim.

“Bana kim karışır ulan?”

  • Mehmet Efendimiz bir gün;

“Efendim benim Allahu ekbere kanaatim yok.” derler,

“Öyleyse hadsiz, hududsuz, kenarsız, sınırsız, Allah de.” buyururlar.

  • Mehmet Efendi kalben keşfinin açılmasın istemişler.

“O zaman keşif meşif ne olacak, sen bana bak, ben sana bakayım” buyururlar.

  • Ahmed Amîş Efendi buyurdu ki;

“Beni senin elinden yine sen kurtarırsın.”

 

  • Halil Efendi’ye;

“Ulan karışma, ben bu sazı bozuk düzen de çalarım.”

  • Bir gün huzura giren birisi Azizimiz Efendimize birtakım tefevvühatı na-lâyıkada (Dil uzatma. Münâsebetsiz söz söyleme) bulunur. Hazret;

“Oğlum beni sana yanlış anlatmışlar.” buyurur. Bu kadarı bile çok gördü, akabinde;

“Bir zat gelip esnayı kelamında Kuşadalı Efendimizin huzuru saadetlerine birisi gelip birçok na-muvafık tefevvühatta bulunur. Hazret hiç itiraz etmeyip ellerini göğsüne vurarak eyvah buyururlar dedi” buyurdular.

  • Mahdumu âlileri Ali Bey’in vefatı üzerine kabirlerinin mahallerini tayin zımnında ihvân arasında münakaşa olurken bazılarının Efendi Hazretlerine de bir yer ayıralım mütalâası geçer. Huzura giren Nevres Bey’e daha kapıyı açar açmaz

“Onların kabri teslim-i ruh ettikleri mahaldir” buyururlar.

•       Nevres Beye;

“Bizim tarikimiz Nuh Gemisi gibidir,” buyurdular.

“Ben de binenler selameti bulmuştur” dedim.

“Evet, binenler selameti bulmuştur.”

•       Nevres Beye;

“Şeyhim beni çingenelere dövdürdü. Çingeneden dayak yiyen pezevenk de kibir mi kalır?

  • Mehmet Efendi anlatıyor.

Bir gece Asım beye gidiyordum, yatsıya yakındı. Hazreti Aziz’e Hafız Paşa Caddesinde, Kumrular mescidine yakın bir yerde rast geldim.

“Nereye gidiyorsun” diye sordular.

“Asım Bey’e gideceğim” i söyledim.

“Selam söyle” buyurdular. Sonra anladım ki Efendi Hazretleri Karagümrük’ten geliyorlarmış. O gün buyurdular ki evkafdan maaşım geldi, geç vakitte eve geldim, kapıyı çaldım,

“Beni yemeğe beklemeyin” dedim. Karagümrüğe gittim, bizim bakkalın evini buldum ve borcumu verdim. Ben de bu parayı sana ödemezsem bana haramdır dedim. Bakkal kilisede vaaz eden papaza;

“Papaz Efendi, seninkiler lafta kalıyor, Müslümanlar yapıyor. Parayı evime kadar getirdi” demiş.[98]

  • Nusret Hanım bir gün kerimesi Ayşe Hanımla birlikte huzuru saadete giderler,

“Efendim bülbülünüz hastalandı” der. Aziz Sultan;

“Ya öyle mi? Sen hasta mısın buyururlar.” Ayşe Hanımda

“Hayır, efendim, hasta değilim” der, bunun üzerine Aziz Sultan

“Bak benim bülbülüm hastalığı kirletmiyor” buyururlar.

  • Nevres Bey rivayetiyle;

Huzura girdim, içimden;

“Efendim ben bu Müslüman düşmanlarına karşı çalıştım. Şahsi menfaat gözetmedim. Sen sahibi zaman değil misin? Nasıl olurda senin bir bendeni, bi-gayri hak bu herifler sürüyorlar da sen beni kurtarmıyorsun?

Aziz Sultan ihvâna karşı sohbet ederken sözünü kesti ve fakire bakarak;

“Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin men’ine Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bile kadir değildir. Ben buna kâni olamadım,” kalben yine teveccüh ettim; Bu sefer de yine bendelerine tevcihi hitap buyurarak şu ayeti tilavet buyurdular.

“ İnneme ‘n-necvâ mine ‘ş-şeytani li-yahzüne ‘llezine âmenû” [99]

Ben yine kani olmadım, yine yüklendim, bu defa da;

“Gam, gam, ba’de gam, kambur üzerine kambur verir” buyurdular. Yine kâni olmadım, bu defa da

“ Leyse bi-dârrin lehum şey ‘en illâ bi iznillâh”[100]

Buna da kâni olmadım. Bu defa Ahmed Amîş Efendim gayet şiddetle

“in yensurkümullâhe fe-lâ galibe leküm.” [101] Allah yardım ederse size kimse galebe edemez. Allah sana yardım etmiyor, fazla lafa lüzum yoktur, gideceksin.

 

  • Mahdum-ı âlîleri Ali Bey’in nutk-ı âlîleri

Anayım ben kim doğurdum anamı

Yine anamdan doğup ben doğurdum atamı (anamı)[102]

  • Hastayım Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz yanımda oturuyorlardı.

“Ben, aman Ya Resulallah, aman Ya Resulallah” diyordum, yanına gelenler beni sayıklıyor zan ediyorlardır.

  • Hasta idim. Doktorlar geldiler, muayene ettiler, yavaş sesle beş dakika kadar yaşar, yaşamaz dediler (Hastanın yanında en hafif lisanla bile konuşmayınız çünkü işitir). Ben bunun işitince kendi kendime

“tu … sana çatal bıçak Ahmed herkes senin öleceğini biliyor da senin haberin yok…”

O anda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz:

“Sen daha huzurda bulunacaksın” buyurdu, ben kalktım, oturdum ve bana pirzola getiriniz dedim. Doktorlar da kaçtılar.

  • (Nevres Bey) Bir bayram günü Beykozlu Ali Bey ile birlikte (Ahmed Amîş Efendi’min) devlethanelerine gittik. Ellerini öpük. Kendileri odadan aşağı indiler, bahçeden iki çiçek koparmışlar, getirdiler, birisini bana birisini de Ali Bey’e verdiler.

“Tu … gördün mü bunu senin için, bunu da bunun için koparmıştım. Patlayıp durma seninki sana gelir buyurdular” (Beykozlu Ali Bey’e buyurdular).

  • Rus vapuru ile Hicaz’a gidiyordum, vapurun davlumbazında namaz kılmak istedim. Yolcular “sakın oraya çıkma, kaptan seni denize atar,” dediler. Ben kaptana müracaatla ve işaretle orada namaz kılmak istediğimi anlattım. Kaptan müsaade etti. Ertesi sabah birde baktım bir Rus tayfası omuzunda peşkir, elinde ibrik yanıma geldi. Her ne kadar ısrar ettimse de kabul etmeyerek kendisi dökerek abdest aldım. Vapurda su sıkıntısı vardı. Kaptan bana bir sürahi su gönderdi. Hemen bir fincan buldum. O suyu herkese dağıttım.
  • Bir gün Efendi Hazretlerinin huzuruna gittim, efendim açım dedim, keselerini çıkarıp bana uzattılar.

“Efendim öyle istemem hem içim aç hem gözüm aç” dedim.

“Ulan köftehor ben seni öyle de doyururum böyle de.” buyurdular.

  • Bir bayram günü bayram namazını, ba’de’l-eda türbede ziyaret gittim. Türbeden çıktılar, ben de beraberdim. Cami etrafında nöbet bekleyen askerler nöbetlerini bitirmiş gidiyorlardı. Türbenin Akdeniz cihetindeki zincirli kapıdan geçtiler. O zaman Hazret-i Aziz şöyle buyurdular;

“Siz camide iken bunların beklediği nöbet senin yetmiş senelik ibadetinden efdaldir.”

 

  • Bursa’da Şerbetçi Ahmed Efendi ‘nin rivayetiyle;

Birgün huzurda iken Hazreti Azizimiz tarafından

“Ahmed, tanbura çalar mısın?” buyurdular (Aynı zamanda kendileri dımbır dımbır diye terennüm buyurdular);

“Düzeyim deme ha koparırsın, nasıl bulursan öyle çal.”

  • Yorgancı Tırnovalı Nuri Usta, Ömer’ül Halveti Hazretlerinden Hazreti Azizle pirdaşmışlar. Bu zatın irtihalini haber vermek üzere huzura giren yorgancı Hacı efendiye – daha bir şey söylemeden-

“Nuri Ustanın vefatını haber vermeye geldin, O kendi kuşağını kendi sıktı, hayatını aldı. Azrail’e canını vermedi.” buyururlar.

  • Yine Ahmed Efendi ‘den

İhvandan Firuzağalı Hasan Efendi anlatmışlar,

“Birçok ehlullaha hizmet ettim. Sonra, Yarabbi beni öyle bir zata ulaştır ki emirlerini söylemeden ben yapayım” dedim. Duam kabul oldu. Hazreti Azize mülaki oldum. Hakikaten içimden su vereyim gelir, kalkıp veririm buna mümasil birçok arzu buyurdukları hizmetlerini şifahen buyurmadıkları halde yapardım. Birgün birkaç arkadaş hendeseden bahs ettik, kalktım huzura geldim, gelirken vapurumuz diğer bir vapurla hemen müsademe edecekti (çarpışacaktı). Ben korktum, huzura girer girmez.

“Ulan ben sana öl demedim mi?” buyurdular. Biraz sonra murakabe vaziyeti aldılar. Bize de bir uyku hali geldi. Birde baktım ki beş altı deniz gördüm. Hazreti Aziz elimden tutarak o denizleri birer birer derken ikişer ikişer, üçer üçer ve en nihayet hepsini birden atlattılar. Kendime geldim. Bizde Aziz murakebe vaziyetini terk buyurmuşlar. Fakire bakarak

“Ulan Hasan bu, senin görüştüğün hendeseye benziyor mu? Buna ehlullah hendesesi derler.” buyurdular.

  • Firuzağalı Hasan Efendi rivayetiyle;

İhvandan Mustafa Efendi’nin haremi (eşi) vefat eder. Arası biraz geçtikten sonra nefis galebe edip bir kadın getirip hem-bezm (muhabbet; yiyip içme) olmak ister. Kadın yatağa yatar, Mustafa Efendi de kadına yaklaşmak isteyince birde bakar ki yatakta hazret yatıyor. İki üç defa bu vak’a tekrar edince hemen parasını verip çıkar. Bir buçuk ay kadar huzura gidemez. Ondan sonra bir gün Hasan Efendi huzura girdiklerinde

“oh oh Mustafa, Mustafalar … olur.”

“Benim ihvândan bir Mustafa vardı, çok haşarı idi, külhanı bir akşam beni düzeyazdı” buyurur. Sonra da diğer ihvâna bakarak

“Akrabanızdan biri vefat etmiştir, gidip cenazesini kaldırınız” buyururlar.

  • Nevres bey’le Beykozlu Ali Bey bir gün Aziz Sultanı ziyarete giderler ve giderken

“Kıyamet ne ise bize tarif buyursun” diye konuşurlar. Huzura girdiklerinde;

“Kıyamet içlerin dış, dışların iç olacağı gündür.” buyururlar.

  • Hafız Bekir Efendi rivayetiyle;

Bir gün Doktor Talat Bey’le birlikte rahatsızlıklarına müteessifane haber aldığımız Hazreti Aziz’in devlethanelerine gittik. Kapıyı Cici açtı. İsimlerimizi söyledik, arz ettiler, gelsinler buyurmuşlar. Huzura girdik, kendilerini kesbi afiyet etmiş bularak mesrur olduk. Derecesi 43’e çıkmış. Nafiz Paşa’yı getirmişler, muayene ederek;

“Allah sizlere ömür versin, hasta artık gitmek üzeredir” dedi. Kendisini kovdum, evdekilere “böyle söylenir mi?” dedim. Derken Hazreti Rasül Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, Hazreti Ömer radiyallâhü anh ve Hazreti Osman radiyallâhü anh ile birlikte zuhur ederek şuraya oturdular.

“Size bir kadın lahana turşusu suyu getirecektir, red etmeyin için” buyurdular. Hakikaten ertesi sabah bir hanım kapıyı çalarak Efendi Hazretlerine ilaç getirdim, “lahana turşusu suyu getirdim” dedi. Evden almamak istediklerini işittim, getir getir dedim, içtim. 43° hararet hemen 37°’ye indi buyurdular. Sonra da doktora (Talat Bey) tevcih-i hitap ederek; “doktor, sakın şeyhime iyi geldi diye her hastaya lahana turşusu suyu tavsiye etme” buyurdular.

  • Hoca Efendimiz Hazretleri rivayetiyle;

 “Ben o pezevenge haber gönderdim.

“Ben o pezevenge haber gönderdim.” Dedim ki:

Memuriyetin ne ise onu elinden geldiği kadar yap. Aklının ermediği yerde erenden sor, başka şeye parmağını sokma dedim. O dinlemedi gitti, karışdı şimdi pezevenk odasından odasına korkusundan gidemiyor.

 

  • Nevres Bey rivayetiyle;

Bir gün Ömerü’l-Halveti Hazretleri abdest alacaklardı. Su dökmek üzere ibriği almaya koştum. Benden evvel Bulgar Ayvaz ibriği kaptı. Ben almak istedim. Bırak buyurdular ve aynı zamanda Bulgar’a bir nazar buyurdular. Gece oldu, benim odamın kapısı çalındı. Baktım bir Bulgar,

“Büyücü müsünüz bizim ayvaz deli oldu” dedi, gittim baktım.

“Allah, Allah” diye zikrediyor.

  • Bir gün Makbule Hanım kerimesi Nusret Hanımla huzura girer. Hazret-i Aziz rahatsızlarmış. Doktorlar zatürre demişler. Hanımlar müteessirlermiş. Büyük hanıma hitaben

“Korkma, merak etme, hastalık bu vücudda hükmünü icra edemez, size merhameten duruyorum” buyururlar.

  • Akrabaları arasında Kuru Nimet Hanımın dayısının kızı dargın iki kişiyi öyle yapar, böyle yapar barıştırırmış. Bir gün hasta imiş,

Bu hanım rüyada Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz mübarek yedi şeriflerini takbil (öpmek) etmişler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz de

“Senden bu hastalık gitsin, selamette ol.” buyurmuşlar. Filhakika hanım iyileşmiş ve yed-i şerifin mübarek kokusunu şimdi her yerde duyuyorum diyormuş.

  • Nevres Bey’in rivayetiyle Mehmet Efendi Hazretlerinden

Bir gün Efendi Hazretleri

“Abdulehad Nuri’ye git benden selam söyle” buyurdu, ben de gittim türbeye yaklaştığımda türbedâr kapıyı açtı, bana

“ Buyurunuz.” dedi. Kendisi girmedi. Ben girip

“ Kutbul-arifin, gavsul’-vasilin biraderiniz Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin selamı var.” dedim. Onlar da

“ aleykümselam ve aleyhisselam” buyurdular.

  • Hacı Necip Bey huzura ilk gidişlerinde;

“Ne istiyorsun?” buyururlar.

“Dua isterim” dedim.

“Camiye git, yetmiş bin kişi dua ediyor.”

“Efendim, Bursa’dan Halil Efendi’den selam getirdim dedim.”

“Ya” … buyurdular. İhvanı sordular

“Zikir ediyor musunuz” buyurdular. İsmi zâtı (Allah) telkin buyurdular.

“Orada Hancı İsmail Ağa vardır. Benim sarhoşum. Ben onun hanında misafir kaldım, tanıyor musun?”

“Evet efendim” …

“Ona selam götür.”

“Tuzcu Hasan Efendi’yi tanıyor musun? Pazar yerinde tuz satar. O bize Tîrnova’da ilahi okurdu. Güzel sesi vardı, tanıyor musun? Ona da selam götür. Ilıcalara giderken yolda kahve satar, iki kolları yok İbrahim vardır, onu da tanır mısın? Ona da selam götür.” buyurdular.

  • Nevres Bey rivayetiyle;

Birgün huzurda bulunuyordum. Namık Kemal Bey’in Vatan Yahut Silistre”sinde askerlerin

“Allah muinimiz olsun” sözlerine karşı Abdullah Çavuş’un

“Allah’ın işine karışmayacağız, yoluna gideceğiz” dediğini arz ettim, ellerini vurarak “tam söz budur” buyurdular

  • Şerbetçi Ahmed Efendi biraderimiz rivayetiyle;

Bursa’dan araba ile dönerken arabacı uyumuş, arabada yolun kenarına gelmiş, lakin o uyumamış, selametle geldik, buyurdular.

  • “Bursa’da iki eli bilekten kesik İbrahim Ağa namında bir zat varmış. Ona gider misiniz” buyurdu.

Bak biz Rumeli’de kahveye üç arkadaş oturup kahve ısmarladık. Diğer bir arkadaş geldiği zaman ben kahvemi o zata verirdim. Öyle hoşlanırdı ki gönlünü alırdım buyurdular. “ li-key lâ te ‘sev alâ mâ-fâteküm ve lâ tefrahû bimâ etâküm.”[103]

“ Elinizden bir şey giderse yerinme, bir şey gelirse sevinme” buyurdular. Ben de gayri ihtiyari

“Efendim bu Allah mertebesidir.” dedim.

“Evet Allah mertebesidir.” buyurdular. ve

“Bunu birini yaptım, birini yapamadım” buyurdular. Lakin hangisini yapamadım buyurduklarını hatırlamıyorum.

Hoca Efendimiz rivayetiyle;

Halil Efendi merhumdan Azizimiz Sultanımıza biattan birkaç gün sonra huzurlarına girdiğimde

“Nihaksızsın, nihakın yok” buyurdular ve bunu birkaç defa gidişimde tekrar buyurdular.

  • Hoca Efendimiz Hazretleri rivayetiyle;

Meşrutiyetin ilanında Mehmed Efendimiz Hazretlerini birtakım kendini bilmezler rencide ettiklerinden huzura geldiklerinde Aziz Sultan

“Cenab-ı Hak yerden taşları alır, gökten yağdırır. Nitekim ümem-i salifede olmuştur. Ne yapalım Allah “ Fe-câsû hilâle ‘d-diyâr ve kâne va’den mef’ûle.”[104] deyiverdi.

“Memleketine git, gel deyinceye kadar otur.” buyurdular. Mehmet Efendi Hazretleri de köylerine giderler. Üç sene kadar kalırlar. Bir gün o civarda bir tepede bulunurken Azizimiz huzur ile “Gel” diye işaret buyururlar. Hemen “Ben İstanbul’a gidiyorum.” diye veda ederken, efrad-ı aileleri gitmemeleri hakkında ısrar ederler, dinlemezler. İstanbul’a gelirler. Huzura girdiklerinde

“Daha vakit de vardı. Seni benim misafir etmekliğim lazım gelirse de evin müsaadesi olmadığından seni Hasan’a misafir edeyim” buyururlar.

“Orada nasıl geçindin” diye sorarlar.

“Efendim evvela bilezik, küpe gibi ziynetleri, sonra halıları ondan sonra bakırları sattık.” deyince

“Desene Allah’ın keyfini getirdin” buyururlar.

•       Aziz Sultana Ömer’ül Halveti Hazretleri

“Ahmed bana çarşıdan iki horoz al, gel” buyururlar.

Hazreti Aziz’de birisi iki, diğeri bir kuruşa horoz alıp getirirler. Ömer’ül Halveti Hazretleri horozların birini bir eline diğerini de diğer eline alarak

“Ahmed bunların hangisi iyi?” buyururlar.

“Efendim, bunu iki kuruşa diğerini bir kuruşa aldım.” derler. Ben sana ne soruyorum, sen ne söylüyorsun buyururlar. Tekrar hangisi kötü derler. Üçüncüde yine Hazreti Azizimiz

“Efendim, ne bileyim bunu iki kuruşa bunu bir kuruşa aldım.” buyururlar. Onun üzerine Hazreti Ömerü’l-Halveti Kaddesellâhü sırrahu’l azîz Hazretleri tebessüm buyurarak

“Ahmed buna kötü, şuna iyi deseydin, seni dergâhtan kovardım.” buyururlar.

  • Tırnova’da iken omuzlarında iki kova ile saadethanelerine su getirirlermiş ve Kamile Hanımın bezlerini de bazen bazen bizzat çeşmede yıkarlarmış. Birgün çeşme civarında bulunan bir zata selam vermişler, o zat işitmemiş

“Çeşme taşının bana reddi selam ettiğini işittim.” buyururlar. Bunun üzerine Mehmet Efendimiz;

“Efendim nasıl oluyor?” diye sorarlar. Vakti gelince anlarsın buyururlar.

  • Avni Bey’in bir dayısı vardı, hafifçe nüzul inmişti. Berayı tedavi İstanbul’a gelmişti. Bizim de Hazreti Azize mülaki olduğumuz ilk devrede idi. Kendisini huzura götürdük. Biz içeriye girmedik. Hazret

“Sen nerelisin?” buyurdular.

“Mucurluyum.”

“Mucur nerdedir?”

“Efendim Anadolu’da Kırşehir’dedir.”

“Buraya seni kim getirdi?”

“Yoksa kuşlar mı haber verdi?”

“Yapraklarda benim ismimi gördün mü?”

“Sokaklarda levhada mı yazılı gördün?” buyurdular.

  • Mehmet Efendimiz Hazretleri buyurmuşlar ki;

“Ulan, her gelen beni senin gibi anlasa yakamı paçamı yırtarlar.”

  • Birgün “araba getir” buyurdular, arabayı getirdim. Baktım aranıyorlar.

“Efendim ne arıyorsun?” “Ulan, Cici araba parası koymamış.”

İçimden “Efendim, hâlikiyet yok mu? Yarat” diye yüklendim. O esnada minderin altını kaldırıp iki çeyrek çıkardılar. “Ha, ulan burada imiş.” buyurdular.

“Vekil!, vekil! Dünyada, ahrette senden ayrı değilim, beni meydana sen çıkardın.”

 

  • Bir gün yanında damadı Darülfünun müderrislerinden Ahmed Naim (Baban) Bey bulunduğu sırada huzuruna bir genç gelir, elini öper, karşısında durur. Ahmed Efendi, bu gence hitaben:

“Haydi, git, yine eskisi gibi kârhanelerde, meyhanelerde gez, dur.” Der.

Genç, tekrar elini öper, kalkıp gider. Müderris Ahmed Naim Bey, bu vaziyetler ve bu sözler karşısında hay­retler içinde kalır. Bunu anlayan Amîş Efendi, onun hayretini gidermek için der ki;

“Bunun âyan-i sabite’sinde (Levh-i Mahfuz’da) kârhanelerde,  meyhanelerde gezmek vardır.  Nasıl olsa bunu yapacak. Ben böyle söylemekle, hiç olmazsa günahtan kurtulmuş olur. Çünkü bu takdirce yaptıklarını emirle yapar.” Bunu böylece nakleden üstat Abdülaziz Mecdi Efendi, bu şahsın hâlâ bu yolda gezmekte olduğunu söylerdi.”

  • Bektaşi Şeyhlerinden birisi dervişi ile beraber Fırat kenarında balık tutup kızartıp yerlerken dervişin gönlüne

“Efendim teşrifi beka buyururlarsa yerine kim gelir diye bir hatıra gelir. Hazret bu vakayı sana kim haber verirse ona yapış.” buyurur. Aradan seneler geçer. Hamami Hazretleri ihvânı ile Çamlıca taraflarında bir tenezzühe çıkarak yemekten sonra zikirederek hitamında o civarda bulunan mezkûr Bektaşî fakirini yanlarına çağırarak

“Fırat kenarında filan zamanda yediğimiz balıkta yanımızda bulunan fakir değil miydi” diye kulağına söyleyince derhal ayaklarına kapanıp bende olmuşlardır.

  • Avni Bey’in kardeşi Abdullah İstanbul’da askerlik ediyordu. Bir gün Mehmed Efendi Hazretleri havaların sıcak olması münasebetiyle Abdullah’a birkaç gün geceleri sen türbede yatar mısın? buyurdular. Abdullah da yatarım dedi ve yirmi gün kadar geçtikten sonra “Abdullah, sen artık işine bak, ben yatarım” buyurdu ve sonra fakire hitaben “Hoca burada yirmi gün terledi, Azrail’e can vermesin buyurdular (ne lütuf).
  • Mehmet Efendi Hazretleri buyurdular ki,

“Bir gün huzurda bulunuyordum. Bir çocuk Kur’an okuyorlardı. Diğer bir adam geldi. Camekânın kapısını açık bırakarak türbeye girdi. Badezziyaret yine kapıyı açık bırakıp gitti. Çocuk kalkıp ve o adamın hareketine kızar gibi yaparak kapıyı kapadı. Hazreti Azizimiz

“Şu adamın istidatsızlığına ve şu çocuğun istidadına bakın.” buyurdu.

  • Beykozlu Ali Beyden;

Amcam Miralay Hasan Bey’i maiyetindeki Kaymakam Salih Bey jurnal eder. Amcam da üzüntüsünden felce uğradı Hazreti Azizimiz’e teşriflerini rica ederek fakirhaneye getirdim. Evde diğer bir odada Hasan Bey’in kızı son nefesinde yatıyordu. Hasan Bey’in odasına girdiler ve secdeye kapanarak biraz durduktan sonra hastayı yukarı kaldırın buyurarak diğer hastanın odasına teşrif buyurdular. Hâlbuki biz kendilerine ondan hiç bahsetmemiştik. Ve kızcağıza;

“Pelte yapacak mısın?

“Evet efendim.”

“Kendi elinle getirecek misin?”

“Evet efendim.”

“Ben börek de isterim.”

“Peki efendim.”

Efendi Hazretleri teşrif buyurdular. Komşumuzda bulunan bir kız çocuğu vefat etti, bizim kızcağız kurtuldu. Jurnal eden Salih Bey kapısının önünden geçerken orada bulunan Hüseyin Bey’in çavuşuna;

“Bey nasıl oldu?” diye sorar. Çavuş da

“elhamdülillah iyileşti” der.

“Bekle onun müddeti kırk gündür, kırk gün sonra ölür” der. Lakin üç gün geçmeden kendisi öldü gitti.

  • Hoca Efendimiz Hazretleri;

Birgün Efendi Hazretleri huzuru Hazreti Aziz’de cünbüşleşirken Cici Sultan içeri girmiş.

“A! ayol ne oluyorsunuz” demiş. Hazreti Azizimiz de

“Biz Vekil ile görüşürken dünya ve ahireti unuturuz.” buyurmuşlar.

  • Birgün Firuzağalı Hasan Efendi huzurda iken kapı açılır, içeri bir hammal girip baştürbedâr burda mıdır? der. Hazrette

Başı yok, kıçı burdadır.”, buyururlar,

“Ne istiyorsun?”

“Efendim, su getirdim, nereye koyayım.” Onun üzerine Hasan Efendiye, Hasan efendi bunu eve götürüver ve Hasan Efendi fıçıyı kendi götürmek ister. Hammal vermez. Eve gelip te fıçıyı indirince Hasan Efendi hemen arkalığı kapıp benim de hizmetim olsun der, fıçıyı arkasında taşır. Dönüşte hamal

“Bu zat sizin nenizdir?” Hasan Efendi de

“Bizim efendimizdir, huzurlarında mütenaim (nimetlenen) oluruz” der.

Acaba ben de gelsem kabul eder mi?” der,

Evet” der. Hamal türbeye gelince

“Ben abdest alayım” der. Hasan efendi huzura girer.

“Hasan, hamaldan hoşlandın mı? Apartalım mı?” buyurur. Hamal gelipte mübarek ellerini öpünce elinden tutup huzurlarında oturturlar. Ben ne dersem sen de onu söyle buyururlar.

“Nasara” buyurur, hamalda

nasara.”

“Celese”

“celese”

“feteha”

“feteha”

buyurduktan sonra bir nazar buyururlar. Hamal “Allah” deyip mağşi aleyh olur (bayılır), biraz sonra hamal sahve (uyanınca)gelince,

“Ben seni sevdim, sen de beni sevdin mi?” buyururlar. Hamal da

sevdim efendim” der.

“Sen ara sıra buraya gel.” buyururlar. Altı ay sonra da işini ikmal ile memuren memleketine gönderirler. Hamalın ismi Şizo’lu Osman imiş.

  • Firuzağalı Hasan Efendi Hazreti Nurularab’ın mahdumları Hacı Şerif Efendi ile Kerim Efendi dergahında iken inkişaf hâsıl olmuş, bazı uygunsuz hal görmüşler. Şerif Efendi

“Kalk Hasan bir daha bu dergâha girmen olmaz” demişler, Hazreti Azize gelmişler.

İlim irfan demektir.

İrfan Hakkı bilmektir.

Eğer Hakkı bilmezse

Ha bir kuru emektir.              

  • Hamami Tevfik Efendimiz Hazretleri birgün ihvânı ile birlikte Kağıthanede teferrüce çıkarlar. Beş on gün kalırlar. O zaman Karyağdı Tepesinde de Bektaşi canlarından bir zat varmış. Orada tepeye çıkar demlenilmiş ve bu zevata da “hay huyenlar” dermiş. Bir gün Hazret abdest alıp o Can’ın bulunduğu tarafa doğru gider ve onun kulağına birşeyler söyler. O can hemen Hazretin ayaklarına kaparak

“Vallahi budur, billahi budur, bundan başka yoktur.” diyerek biat eder ve o dergâhı terk ederek Hazrete kul olur. Sordukları zaman 45 sene evvel şeyhin alemi cemali teşrif buyururken senin kulağına kim

“Taşı nur, toprağı nur, kâmil ölmez, kabdan kaba taşınır” sözünü söylerse senin sülükun onun elinde biter buyurdu. 45 senedir buna muntazır idim.”

  • Bir gün Makbule Hanım kızı Nusret Hanımla birlikte huzura giderler, giderken de iki hevenk üvez [105] götürürler, huzura bırakırlar.

“Evkaftan bana haber gönderdiler, Efendim sen Süleyman Bey, İstanbul’da azizanımızdan istekte bulunup Kütahya’da yalnızım, konuşacak, görüşecek kimse yok, bana bir ihvânımızı gönderseniz” derler. Bir müddet sonra Mustafa Özeren Sultanımız Kütahya’ya tayin olurlar, Kütahya’ya vardıklarında bir müddet (9 gün) Süleyman Bey’in evinde kalırlar, sohbet ederler. Süleyman Bey, 1940-1945 yılları arasında Kütahya’da bulunan Mustafa Özeren Sultanımıza

“Beni burada sırlamadan seni bir yere göndermem.” derler. Nitekim Süleyman Bey vefat eder, Özeren Sultanımız Süleyman Bey’i kendi elleriyle defnederler.

İhtiyarladın, yerinize bir vekil tayin edin, etmezseniz biz tayin edeceğiz. Düşündüm, onların tayin ettikleri benim işime gelmez, ben kendime vekil tayin ettim.

“Elvekil ke-l asîl, vekil aslının aynıdır. Türkler bunu bilmez.” buyurunca Makbule Hanım,

Efendim, kimse sana vekil olamaz” demiş. Sonra Hazreti Aziz Nusret Hanım’a

“Git, türbede benim vekilim vardır. Çağır lakin Vekil Efendi de haa!” buyurmuşlar. Nusret Hanım, türbeye girip Mehmed Efendimize; Efendim çağırıyor der.

“Kız senin Efendin kimdir?” buyurur. Nusret Hanım

“Efendim işte” der. Müşarün ileyh de hemen koşar, huzura girer, al bunları eve götür.” buyurur. Müşarün ileyh de hevenklerini birini bir eline diğerini diğer eline alır. Bu sırada Hazreti Azizimiz Sultanımız mübarek ellerinin ayalarını yere tevcih buyurarak sağa sola meyi ederek müşarün ileyhe nazar buyurunca Mehmet Efendimiz de neşelenerek iki tarafa raks ederek epey müdded mecbubu neşe ile pür zevk ve neş’elenir.

“Vekil, vekil; beni meydana sen çıkardın. Dünyada, ahrette senden ayrı değilim,” buyururlar.[106]

  • Kayserili Mehmed Tevfik’in Ahmed Amîş Hazretlerine intisabı bizzat kendilerinden rivâyeten Nevres Bey tarafından naklolunduğu na göre;

Mehmed Tevfik (Kayserî) Hazretleri bir gece rüya görürler. Rüyada Ayasofya ile Sultanahmed Camisi arasında büyük bir kalabalık toplanmış, tellallar

“Hazret Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olacak kimse yokmu?” diye bağırışıyorlar. Hemen Kayserili Aziz, kalabalığın arasından sıyrılıp:

“Ben varım” diye çıkıyor. Bunun üzerine münâdîler Mehmed Efendiyi kalabalığın ortasında kurulmuş bir tahtın önüne getiriyorlar. Elinde kılıç tutan ihtiyar bir zat:

“Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olacak sen misin?” diye soruyor.

“Evet, benim” cevabını alınca, elindeki kılıçla Kayserili Azizi kurban ediyor. Ertesi gün Fatihe yolu düşen Mehmed Efendi Hazretleri, türbeden içeri girince kendisini mânâ âleminde kurban eden zâtı karşısında ansızın buluveriyor ki, bu zât Ahmed Amîş Hazretlerinin tâa kendi leridir!.. Ahmed Amîş Efendi Hazretleri ise:

“Gel bakalım Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kurban olan!” deyiverince iş anlaşılıyor ve Kayserili Aziz’de böylece aradığını buluyor. Derhal mübarek elini öpüp kendilerine teslim olmuştur.

  • Ahmed Amîş Efendi sohbetine gelenlerle tatlı tatlı konuştuktan sonra, onun hakkında dua eder ve bazı müjdeler verirdi. Evranoszâde Samî Bey, o zaman Rüşdiye öğretmeni olan Şerafettin Yaltkaya’yı, Efendinin sohbetine getirdi. Fakat iki saat müddetle oturdukları halde Efendi sessiz durup hiç konuşmadı. Evranoszâde Samî Bey, Efendinin böyle gelenlere dua edip bâzı müjdeler verdiğini bildiği için bu durumu merak etti. O gün hiç konuşmadan Ahmed Amîş Efendinin yanından ayrıldılar. Evranoszâde Samî Bey ertesi gün tek başına Efendinin yanına gitti ve

“Efendim, Şerafettin için bir müjde vermediniz sebebi nedir?” diye sordu. Ahmed Amîş Efendi, biraz durakladıktan sonra;

“O (Şerafettin Yaltkaya) bulunduğu mesleğin en yükseğine çıkar.” dedi. [107]

  • Cafer Bey rivayetiyle;[108]

Harbiye Mektebinde ilk defa sınıf arkadaşım küçükten beri tanıdığım Kazım Bey delaletiyle Ahmed Amîş Efendimizin Türbedeki zaviyesinde ziyaret şerefine nail oldum Cemaline nazar ettim öyle bir halde müşahade ettim ki o ana kadar ve halada bu güne kadar hiçbir insanda o neş’e-i kemâli göremedim. Tahminen 35 yaşlarında ateşi aşk ile yanmakta olan beyaz sarıklı bir hoca Hazreti Türbedârın dizlerine kapanmış muttasıl ağlıyor ve feryadı derununu göz yaşlarıyle izhar ediyordu. Oda gülerek kendisini okşuvor mukabil sevgi, ve muhabbetler ishar ederek bu münasebetle

“Evliyaullah said miyim şaki miyim” diye ağlarlar buyurdular. Hayalimde tam manasıyle yer etmiş olan bu ulvi manzara hiç bir vakit hatıramdan silinmemiş ve daima aynı ile baki kalmıştır.

  • Cafer Bey rivayetiyle;

1325 Rumi (1909) senesinde Evronoszade Sami Bey delaletiyle kendisine intisap ettiğim zaman fakiri bendelige kabulü sırasında şu sözü sarf etmiştir.

“Bunuda köy namına alalım” buyurdular bu sebeple Cafer Bey İnonü nahiyesinden bir türlü ayrılamamış ve orada sakin kalmıştır,

  • Cafer Bey Rivayetiyle;

1328 (1912) senesi İşkodrada muhasarasında bulunduğu zamanlarda bana bir hal arız olmuştu. İçimden Allah ile mücadele ediyordum. Şöyleki;

“Ey ulu Kudret bende ne kuvvet varki iyi veya kötü olabileyim. Bütün kudret ve kuvvet senindir. Sen yardımcım olmaz isen ben ne yapabilirim diyordum.”

Bir Sene sonra tekrar İstanbula geldim Ve Ahmed Amîş Efendimi ziyaretim esnasında yanında diğer muhatap ve ziyaretçileride vardı. Birden bire bir ayet okudu ve dedi ki;

قَالَ لا تَخْتَصِمُوا لَدَيَّ وَقَدْ قَدَّمْتُ إِلَيْكُم بِالْوَعِيدِ مَا يُبَدَّلُ الْقَوْلُ لَدَيَّ وَمَا أَنَا بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ

“Allah dedi ki: ‘Benim katımda çekişmeyin; size bunu önceden bildirmiştim. Benim katımda söz değişmez; Ben kullara asla zulmetmem’ der.”[109] dedi ve yüzünü bana dönerek gülümsedi anladım ki kaşifi kulub olan Halifeyi Rasul razı derunuma vakıf ve benim halimi bana söylüyordu.

  • Cafer Bey rivayatiyle:

Bir gün Mehmet Efendi hazretleriyle birlikte huzuri mürşide giderek elini öpüp oturduk derhal bilmünasebet düşünerek

“Bir müminin yetmiş bin mümine şefaati vardır. Benim ise yetmiş kere yetmiş bin mümine şefaatim olacaktır.” Buyurdular.

ve aynı zamanda elinide başına kadar kaldırdılar.

Huzurlarından çıktıktan sonra Mehmet Efendi gördünüz mü efendi hazretleri elini başına götürdü bu işaret sizi kabul ve şefaatlerine mazhar buyurduklarına delalet eder buyurdular.

“Haza min fazli rabbi”[110]

  • Kazım Birön Bey rivayetiyle: [111]

(Bu hatıra Hazret ile 1311 rumi (1895) senesinde Mektebi harbiyeye girdiğim zamanda vaki oldu.)

Ahmed Amîş Efendi’min Fadlı kemâlini Manastırda Askeri idadi mektebinde iken işittiğim ve kendisini görmek istediğim hazret ile ilk mülakatta huzuruna girdiğimde elini öpmeyerek mensup olduğum tarikati halvetiye usulü üzere avcunun içini öptüm. Derekap (arkasından) elimi yakalayarak

“Sen kimsin be” diye sordu. Hüviyetimi tesbit ederek Manastırdan yeni geldim diye cevap verdim. Kaşifikulub olan bu sultani alişan o zaman ki mücahedatımın temamen aynını ifade buyurarak bana hitaben

“Geceleri teheccüt namazına kalkarak karanlık yerlerde kuru tahtalarda Allah’ı zikir eylemekten ise benim gibi pamuk şilte üzerinde zikir yapsanız daha iyi değil midir?”

“Bian şart Allah Teâlâ’yı bilmek ilme’l yakîn, ayne’l yakin, hakk’al yakîn ile bilmek lazımdır.”

“Şimdi seninlen biraz kelimeyi tevhit zikrine devam edelim.” diyerek kendisini  “lailaheillallah” diyerek zikir etmeğe başladı, fakirde ihfaen (içimden) devam ediyordum. Birkaç defa tekrar eyledi tekmil vücudum sanihay feyzinden duçari imbisat oldu. [112] Vücudunda gayri ihtiyari bir sallanma hareketi baş gösterdi bu kadarcık bir vakfe bile bizi canlandırmağa kâfi geldi.

Odasında ziyaret için gelenler bizim gibi Harbiye Mektebi talebelerindendi. Onlara sordu.

“Siz de efendiyi tanıyor musunuz?” onlarda cevaben

“Hayır yeni gelmiş bilemiyoruz.” dediler. Bunun üzerine baha hitaben

“Benim bir tahririm var sen onu bilirmisin?” diye sordular ve fazla tafsilata ve izahata lüzum görmeden sözünü kestiler ve elini öperek ayrıldık.

  • Kazım bey rivayetiyle:

Çok geçmeden bir gece rüyamda gözlerimin ağrılı olduğunu gördüm manada ihtiyar bir zat sordu.

“Gözlerinin tedavisi için bir tabibe müracaat etmedin mi? (Manevi gözlerimi)

Kasıt ve murat ederek sordu

“Hayır, etmedim dedim.”

“Geçen hafta gittiğin Fatih Türbedârı’na git ve söyle o tabibi haziktir senin gözlerini şifayap eder” buyurdular. Bunun üzerine gittim ve Türbede huzurlarına girdim rüyamı kendilerine söyledim.

“Rüyada görülen zatın kim olduğunu bilebilir misin?” diye sordu.

İhtiyar bir zat idi” diyebildim. Güldüler,

“Öyle ise diz dize gelde dua edelim şifalar isteyelim” buyurdular ve arapça olarak bir dua okuyrak bana türkçesi münfehim oldu. (anladım)

Yanında bulunan kişiler “âmin” dediler. Ve bana hitaben günlük vakit buldukça 30 istiğfar 50 salavat-i şerife çekmekliğiimi ve arada kendilerini ziyaret eylemekliğimi tembih buyurdular.[113] Artık muntazaman ziyaretine gidiyordum.

  • Kazım Bey:

Günlerde bir gün benden karpuz istedi Fatih Camii havlusunda küme halinde satılmakta olan karpuzlardan bir tane seçtirerek aldım ve götürdüm eve götür bırak ve gel dedi Öyle yaptım huzuruna geldiğimde bana hitaben?

“Elin oğlu karpuza bir bakınca tanır ve eliyle sıkmaksızın olgununu seçer sende böylece yapabilirmisin” buyurdular.

  • Kazım Bey:

Bir gün huzuruna bir fakir gelmişti sadaka istiyordu içimden geçti ki; “bana emretse ben versem” bana hitaben

“oğlum iki kuruşunuz varsa bu fakire ver” buyurdular, sevinerek verdim.

  • Kazım Bey:

Bir gün bana sordu.

“Üzerinde giydiğin elbise kimindir? Sana kim verdi?

O zamanın usul ve kaidesinece

“Padişah verdi, onundur” dedim.

“Cebindeki para kimindir?”

“Padişahındır dedim.”

“İcabında kanını onun uğrunda feda edeceği ne dair sizin birde yemininiz vardır onuda yapacakmısın?” dedi “hayhay” dedim.

“O halde kurulacak senin neyin kaldı be diye” buyurdular.

  • Kazım Bey:

Bir gün bana hitaben

“Talime çıkıyor musunuz?” diye bana sordu. Mektebi harbiyede talebe bulunduğumuzdan

her gün çıkıyoruz” diye cevap verdim.

“Taburun hep birden yürüdüğünde ayakların rap, rap diye zikreleydiğini işitiyor musun?” diye buyurdular.

  • Kazım Bey:

Yine günlerde bir gün huzura girdiğimde

“Kazım sen Arnavutça bilirmisin” diye sordular. Cevaben

“Bilmem efendim” dedim. Hazret

“Bir arnavuda sordum kiuşt nedir?” cevaben “bu imiş diye söyledi.

“Kurbalara dikkat ediyor musun bunlar hep bir ağızdan “bu imiş” “bu imiş” diye nasıl bağırıyorlar” buyurdu.

  • Kazım Bey:

Bir gün huzurda sohbetlerini dinliyordum. Beni daha ziyade kendi arka tarafına alır ve muvacehesinde bulundurmakdı.  Çünkü O’nun yüzüne baktıkça -gayri ihtiyari cezbeleniyordum. Sohbet bitti herkese yol verdi sıra bana gelmişti. Fakat huzurlarında diz oturmak mutat olduğu için dizlerim uyuşmuş idi bir türlü kalkamadım o vakit gülümsedi

“ayaklarını kapıya doğru uzat, başını da dizime koy dedi” uyuşukluk geçince gidersin. Bu teklif canıma minnet idi mürşit dizinde başımın kaldığını hiç hatırlamamıştim. İstedi oldu emirleri gibi yaptım dizlerimin uyuşukluğunu gidermeğe çalışır iken başımı mübarek eliyle bol bol okşadı bana muhabbeti ilahiyenin yüksek tadını veriyordu biraz sonra ayağa kalktım ve mübarek ellerini öperek gözüm yaşlı ayrıldım.

  • Kazım Bey:

Harbiye mektebi üçüncü sınıfına geçerken İkinci vatanımız kabul ettiğimiz Rumelinde eski üçüncü ordu merkezi “Manastır” şehrine sılaya gittim. Orada iki arkadaşım vardı. Biri Recep Fehmi, diğeri Niyazi Beylerdi. Bir gece evvel Recep Fehmi Efendi bir rüya görmüş bize anlattı. Yine bu üç arkadaş bir mesire mahallinde hep beraber gezerken, kurşun yağmuruna tutulmuşuz yanımızdan kurşunlar geçerken bizlere hiç bir şey olmuyormuş. O sırada bir zat peyda olmuş. Recep Fehmi Efendiye hitaben

“korkmayın sizlere bir şey olmaz, sahibiniz yerde gökte kuvvetli ve çok büyük bir zattır”  demiş.

O akşamüzeri birleşerek Manastırın şehir Altı nam mesiresine gittik. Bir yerde mola vererek tarafımızdan bir ilahi okundu ve akabinde zikrullaha başladık. Karşımızdaki tarlanın içinde birçok mandalarda var idi. mandaların başlarını saga sola oynatarak bize müşareketle zikrimize onlarında iştirak ettiklerini görüyorduk. O sırada silah sesleri duyuldu. Kurşunların uzaktan atılmasına rağmen yanımızdan vızır vızır geçiyorlardı.

Niyazi Bey zikirden fariğ olmuş ve bizlere hitaben

“hepimiz vurulacağız, aşağıya hendeğe girelim bize siperlik yapar ve hemen uzaklaşalım” diye bağırdı. Ve öylece yaptık. Allah Teâlâ’nın izniyle  bizlere hiç bir zarar olmadı. Meğer kurşunlar ciheti askeriyenin endaht (silah talimi) mahallinden geliyormuş bizim bulunduğumuz yeri tutuyormuş. Recep Fehmi Efendi’nin rüyası ayniyle zuhur etti.

  • Kazım Bey:

Bir gün arkadaşım Veli Ağa ile mektebi harbiyede talebe iken sohbet arkadaşım idi. Bu zat ile birlikte ve diğer üç arkadaşı da dâhil olmak üzere Edirnekapı sur haricine yakın bir medresede sakin münzevi Ahmed Efendi namında birinin ziyaretine gidiyorduk.

“Veli ağa son zamanlarda, Cibali de odunculuk yapan Veli baba namıyla maruf idi. Bu zat ile yolda giderken bizden biraz ileride diğer üç arkadaşı, gidiyorlardı. O sırada güzel bir koku duydum. Bu kokukun nereden geldiğin araştırmakta iken, arkadaşım Veli ağa seslenerek

“Biraz geri kal” dedi. Avucunun içini koklattı aynı zamanda gögsün da açtı kokladığim rayihayı tayibenin aynını veriyordu. Dayanamıyarak “bu güzel kokuyu bende isterim” dedim. Cevaben

“Bu rayihanın memba-ı hazretin vücudu mübareklerindedir ve oradan isteyiniz” söyledi. Bundan sonra Ahmed Amîş Efendi Hazretin ziyaretine gittiğimde elini öperken bu rayihayı tayibeninde geldiğini duyardım. Bu rayihadan

“Banada ver” diyemedim ve isteyemedim. Hazretin temerküz eden vo gittikçe çoğalan yüksek muhabbet bana herşeyden üst geliyordu.

  • Kazım Bey;

Zabit çıktıktan sonra Rumeli’de çok kara günler geçirdik. Arnavut ihtilâli, Bulgar ihtilâli, ilânı hürriyet, Balkan harbi gibi ardı arası bitmeyen tükenmeyen azim ihtilâller ve harplar içinde Yaşadık. Bu keşmekeşte İstanbula gitmek yasağı konulduğumdan artık çaresiz bu muhitte haşır ve neşir oluyorduk. Bunlardan uzun boylu bahsetmeyeceğim. Yalnız küçük bir kısmını hatırat kabilinde-yazarak geçeceğim.

1319 (1903) Bulgar ihtilâlinde Soroviç şimendifer (Demiryolu) köpüsünü bir bölükle muhafa etmeğe memur oldum. Sağ ve soldaki istasyonlarda bulunan Karakollarımız Bulgar eşkiyası tarafından birer birer baskına uğradı sıra bizim bulunduğumuz Şimendifer köprüsünü bombalanmasına gelmiş idi. Köprünün münaasip mevkilerinde pusular ve istihkâmlar tertip edilmişti. geceleri uyku yok idi, Hazreti Azizin ruhaniyeti mürşidanelerine teveccüh sırasında manada uyur uyanık bir halde zuhur ederek

“Korkuyor musun be..” diye sordular.

“Korkma korkma birşey olmaz buyurdular.” Hakikaten o gece sabaha karşı Bulgar eşkiyası bir cemmigafir (çoğunluk) halinde köprüyü berhava etmek (havaya uçurmak) için geldiler ise de basiretkâr bulunmaklığımız ve istihkâmlarda yapılan yaylım ateşler ile eşkiya dayanamayarak ve bir şey yapamadan kaçup ric’at eylediler.

Hazretin “bizi her an kendi manevi varlığında bulursun” sözünün birinci işareti zuhur etti artık ferahladım.

  • Kazım Bey:

Birinci Harbi umumide Trabzonda Jandarma karakol kumandanları mektebi müdürü idim. Seferberlik vukuunda Trabzon Depo taburu kumandanı oldum. Trabzon ve havalisinde icra kılınan Rus harbi safahatını gördüm. Muharebe sona erince binbaşılığa terfiimi beklerken Yüzbaşılık rütbesinden emekliliğim icra kılındı üzüntü ile İstanbula geldik. o sırada Hazreti Ahmed Amîş Efendi’min damadının damadı Naim Beyin hanesinde ikamet buyuruyorlardı. Bir gün huzuru mürşide dâhil oldum. Kendileri teveccühte idi. Fakirde karşısında diz çökerek oturdum ve içimden iç durumumu hikayeye başladım. Hemen mübarek gözlerini açtılar ve bana hitaben

“Git kapının süpürgeliğinde dur, oradan söyle biz her yerden işitiriz.” buyurdular. Öyle yaptım ve orada yine içimden söylüyordum.

Beni erken emekliye sevkettiler yaşım henüz hizmete müsaittir. Hiç olmazsa binbaşılık ile emekliye sevkedilse idim daha rahat bir emekli maaşına nail olur evladı iyalimi daha ferih ve fehur beslerdim.” Demekliğim üzerine Ahmed Amîş Efendim bulunduğu yerden üç defa;

“Sâlavat” diye emir buyurdular. bu üç salavatı beraberce çektik:

“Allahümme salli ala Muhammedin veala Ali Muhammed” akibinde öyle bir

“Hû” çekti

“Yer gök inlesin ve arkana bakma git.” Buyurdular. İş bu emir üzerine yüksek sesle bir “Hû” çektim ve arkama bakmayarak hatta elinide öpmeyerek ayrıldım ve gittim. İçimden bu dileğimin husule geldiğini bana sırren ima edlliyordu. Artık bundan sonra kendi razı derunuma tabi olmuş idim. Ertesi gün bir istida yaparak Jandarma Müfettişi umumisi General Folon’a (Fransız Generaline) gittim ve dilekçemi verdim. General Folon beni Edirne Mülhaklığın[114] dan tanıyordu. Alay kumandanım idi. Üç gün sonra kendisini görmekligimi bildirdi. Benim bu suretle vaki olan müracaatımı haber alan ve beni emekliye sevkeden Şube müdürleri General Folon’a girmek için üç gün sonra kapusında beklerken kendi odalarına çağırarak beni tekrar vazifeye alacaklarını söylediler ve bir muvafakat senedi aldılar. Ve yarın daireye gelmekliğimi bildirdiler. Ertesi gün daireye gittiğimde iradeyi seniyesi çıkmış ve emekliliğimin hiç olmamış gibi sayılarakk tekrar Trabzon alayına sevk ve istidamımı bildirdiler ve emri resmiyeyi elime verdiler. Bunun üzerine General Folon’a verdiğim dilekçemin takibinde sarfınazarla doğruca Trabzona müteveccihen hareket eyledim.

Trabzon alay kumandanı bizimle Pontüs eşkiyasının tenkili [115] hususunda ciheti askeriyeyle müştereken takibatta bulunmamızı emreyledi. Tabur merkezi Maçka kazası idi. Bu kazanın İslam ve Hiristiyan kariyeleri heyeti ihtiyariyelerinin merkebe celbi ile tarafımızdan nasayıhı müessirede bulunulması ve eşkiyanın istiman eylemek suretiyle hükümete teslim olmalarını daha ziyade faideli olacağını gözönünde tutarak hemen harekete geçildi. Ve merkezi kazadan gelen heyeti ihtiyariyelere nasayhi lazime icra ediİmekte ve eşkiyanın teslim olmaları için kendilerine 20 gün gibi az bir müddet içinde arkasının alınması tebliğ edilmekte idi. Cenâb-ı Hakk’a binlerce hamdu senalar. İşbu müddet dolmadan gayri müslim eşkiyalar birer birer ve çete halinde silah ve teçhizatlarıyle birlikte kaza merkezine gelerek teslim oldukları görüldü. Durumu Maçka kazası kaymakamı vilayete bildirdi. Vilayet bunların silahları nın alınarak kendilerinin hudut dışı çıkarılmak üzere merkezi vilayete sevklerini ve teslim olan İslam çetelerinin de tüfenkleriyle beraber Ankara cephesine sevk ve yollanmasını emir buyurdu. Verilen emir ifa edildi. Az zaman sonra eşkiyanın arkası alındı ve böylelikle Trabzon mıntıkası Pontüs eşkiyasının istilasından kâmilen temizlenmiş oldu. Bu suretle Erzurum Trabzon yolu açılmış ve ordudan Jandarma alay kumandanlığına bir takdirname gönderilmesine karşı alay kumandanı benide Binbaşılığa terfi ettirilmek üzere inha eyledi.[116]

O sırada vilayetlerin İstanbul ile alaka ve muhabereleri kesilmiş olduğundan Mustafa Kemal Paşanın iradeyi milliyesiyle Trabzon taburuna Binbaşı olarak terfi ettirildim. Bir müddet sonra merkez Trabzon taburunun kadrosunun lağvi ile Bayburt Tabur kumandanlığına yine bununda lağviyle Erzincan müstakil tabur kumandanlığına tayin edildim. Erzincan’ana ulaşmamdan bir sene Kürt eşkıyasının takibatında bulundu Birinci İmraniye hadisesi namıyla yâd olunan iş bu isyanda mutasarrıf Ali Rıza Beyin hakimane tetbirleri sayesinde eşkiyaların Erzincana girmeleri tehlikesi de bertaraf edildi. Bir zaman sonra jandarma dairesince kadro düzenlemeleri icra kılınmış ve 25 seneyi ikmal edenlerin emekliliğinin yapıldığı bildirilmişti. Tarafımıza tekrar Binbaşılık rütbesinden emekliliğe sevkedildiğim resmen bildirildi, Hesap ettim 3 seneyi geçmiş idi. işte üç salavatın sırrı hikmetini bu suretle anlıyorum ve tekrar emekli olarak İstanbul’a ulaşınca Sevgili azizimiz Hazreti Ahmed Amîş Efendimin bir sene evvel irtihali dar-i beka buyurduğu haberini kemâli teessürle öğrendim. Ve Fatihteki Medfeni mübarekesine giderek ziyaretlerinde bulundum ve pek acı gözyaşları döktüm. Cenâb-ı Hakk şefaatlarını ve yardımlarını üzerime sayaban buyursun. Rahmetullahi aleyhi ve rahmeten vâsiaten.

  • Hammami Muhammed Tevfik Efendi Kaddesellâhü sırrahu’l azîz buyurdular ki;

”Kamil Velilere makbul hediye ahde vefadır.”

 


MARAŞLI AHMED TÂHİR EFENDİ

(1885-1954)

Kadı, dersiam, vaiz, Halveti-Şâbânî şeyhî.

Maraş’ta doğdu. Maraş vilâyeti kâtiplerinden Berberzâde Hz. Efendi ile Hızanoğulları’ndan Esma Hanım’ın oğludur. Dedesi Ahmed Efendi vilâyet başkâtibi idi. Ahmed Tâhir Efendi’nin çocukluğu Maraş’ta geçti. Medrese tahsilini Kayseri”de tamamladı. Pîrdaşı olacağı medrese arkadaşları Hüseyin Avni (Korıukman) ve Yozgatlı Yûsuf Bahri (Nefesli) beylerle birlikte İstanbul’a giderek yükseköğrenime başladı. Dârülfünun’un Ulûm-i Riyâziyye ve Tabîiyye Şubesi İle Hukuk Şubesi’nin ikisini birlikte okuyarak mezun oldu. Daha sonra Medresetü’l-kudât’a girdi. Ömer Nasuhi (Bilmen) ve Bekir Hâki (Yener) onun bu medresede beraber okuduğu arkadaşlarıdır. Ahmed Tâhir Efendi, Fâtih Türbedârı diye tanınan Halveti – Şâbânî şeyhi Ahmed Amîş Efendi’ye bu yıllarda intisap etti.

Medresetü’l-kudât’ı bitiren Ahmed Tâhir Efendi (1914), askerliğini I. Dünya Savaşı yıllarında Kafkas cephesinde Üçüncü Ordu kumandanı Vehib Paşa’nın hukuk müşaviri olarak tamamladıktan sonra Sivas’ın Suşehri kazasına kadı tayin edildi. Sivas Kongresi’nin yapıldığı tarihe kadar (1919) burada kadılık ve kaymakam vekilliği yaptı. Ardından İstanbul’a döndü ve Beyazıt dersiamı oldu. Cumhuriyet devrinde dersiâmlık müessesinin kaldırılması üzerine Ayasofya Camii’nde vaiz olarak görevlendirildi. Ayasofya Camii müzeye dönüştürülünce (1934) vaazlarını cuma namazından sonra Sultan Ahmed, pazar günleri öğle namazından sonra Nuruosmaniye camilerinde 1953 yılının ortalarına kadar sürdürdü. Bu görevinin yanı sıra Nisan 1941 ‘de Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde Kütüphaneler Tasnif Heyeti üyesi olarak çalıştı. 1951 yılında emekli oldu. 1947’de ciddi bir rahatsızlık geçiren Ahmed Tâhir Efendi 1954 Temmuzunda mide kanaması geçirdi ve 11 Temmuz 1954’te Haydarpaşa Numune Hastahanesi’nde vefat etti. Ertesi günü Beyazıt Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından vasiyeti gereği Fâtih Camii hazîresinde mürşidi Ahmed Amîş Efendi’nin yanında toprağa verildi.

Dârülfünun’da okuduğu yıllarda arkadaşları Hüseyin Avni ve Yûsuf Bahri beylerle mürşid arayışı içine girip bu amaçla İstanbul’daki tekke şeyhlerini ziyaret eden, ancak aradıkları nitelikteki şeyhi bir türlü bulamayan Ahmed Tâhir Efendi. Son olarak adını duyduğu Hamzavî – Melâmî kutbu Seyyid Abdülkâdir-i Belhîye gittiklerinde Belhî, nasiplerinin Fâtih Türbedârında olduğunu söyleyerek onları Ahmed Amîş Efendi’ye göndermiş, arkadaşlarından bir gün sonra türbedârı ziyaret eden Ahmed Tâhir Efendi’nin tarikata intisabı bu ziyaret sırasında gerçekleşmiştir. Mürşidinin ölümünün ardından irşâd makamına geçen Kayserili Mehmed Tevfik Efendi’ye bağlanan Ahmed Tâhir Efendi onun 1927’de vefatı üzerine halifesi olarak irşâd faaliyetine başladı. Soyadı kanunu çıkınca mürşidinin adına telmihen Memiş soyadını aldı.

Ahmed Tâhir Efendi Arap, Fars ve eski Türk edebiyatlarını iyi bilir, vaazlarında âyet ve hadislerden sonra genellikle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevi’si ile Dîvân-ı Kebir’inden beyitler okuyup bunları herkesin anlayabileceği bir dille açıklardı. Kendisi de mürşidleri gibi sohbet, muhabbet, hizmet ve rabıtayı esas alan bir seyrü sülük usulünü benimsemiş, mensuplarını Koska’daki evinde, dönemin aydınlarının devam ettiği Beyazıt’taki Küllük Kahvehanesi’nde, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndeki odasında ve yaz aylarını geçirdiği Çengelköy’deki Sultan Vahdeddin Köşkü’nde kabul edip sohbet yoluyla irşâd etmiştir. Tarikat silsilesi Ahmed Amîş Efendi, Ömer el-Halvetî, Bosnalı Mehmed Tevfik Efendi vasıtasıyla Halveti-Şâbânî tarikatının Kuşadaviyye (Kuşadalı) kolunun pîri Kuşadalı İbrahim Efendi’ye ulaşır. Küllük Kahvehanesi’nde yaptığı sohbetlerde Evrenoszâde Sami Bey, Mustafa Efendi (Özeren), Hasan Nevres. Miralay Hilmi Şanlıtop, Muzaffer Ozak, Mehmed Ali Yitik, Vehbi Güloğlu, Fethi Gemuhluoglu gibi müridlerinin yanı sıra Babanzâde Ahmed Naim Bey, Muhiddin Raif, Neyzen Tevfik, Abdülbaki Gölpınarlı gibi dönemin önemli şahsiyetleriyle üniversite öğrencileri katılmıştır. Özellikle Mevlânâ ve Mesnevi konusunda Ahmed Tâhir Efendi’den İstifade eden Abdülbaki Gölpınarlı’nın birkaç defa ona intisap etmeyi istediği, ancak onun bunu kabul etmediği bilinmektedir.

Mensupları arasında “Hocaefendi” diye anılan Ahmed Tâhir Efendi’nin mürşidi Ahmed Amîş Efendi’nin methine dair Farsça bir manzumesiyle Sultan Ahmed ve Nuruosmaniye camilerinde verdiği bazı vaazlarından derlenmiş bir metnin bulunduğu kaydedilmekteyse de bunlar henüz yayımlanmAmîştır. Sahip olduğu hukuk, fen ve ilahiyat diplomalarının kendisine tasavvuf yolunda hiçbir faydası olmadığını söyleyen Ahmed Tâhir Efendi’nin, “Resûlullah Allah’ın harem dairesidir; insan bir ağaca benzer, kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir; kişi çalışarak köküyle gövdesini bulmalı; mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber; insanda aşk-ı ilâhî o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı” gibi irfanı anlamlar taşıyan 131 vecizesi Muhabbet Üzerine adlı kitapta yer almaktadır. Burada ayrıca mensuplarından Ömer Lutfi Toygar’a yazılmış on beş mektubu da bulunmaktadır.[117] Yirmi dört vecizesiyle bazı mektuplarından seçme parçalar Abdullah Kucur tarafından yayımlanmıştır.[118]

HUZUR NEDİR?

Tarif zor. Bu bir his ve duygu meselesi. Şehevî ve meyve, gıda lezzetleri de lâyıkı ile anlatılabilir mi? Şimdilik hissedebildiğim: Allah’a yakın olma duygusu; O’na yaklaşmak, O’na kendimizi sevdirmek için, dünyevî hiçbir istek olmadan, ihlas ile yapılan her gayretin verdiği bir rahatlık duygusu. Anladığımca da bu duygu da hakikaten her an Hak ile beraber olan zatların yanında hissedilir ve hissedilmemesi de mümkün değildir.

Bir demir parçasının mıknatıs yanında bulundukça mıknasiyet aldığı gibi, kul eğer dünyanın geçici, Allah’ın emirlerinin Hak olduğunu içten duyarak kabul etmiş, Hak yoluna talipli ise, Hak ile her an beraber olan bir veli yanında bu huzuru bulacaktır.

“Evliyanın da sahtesi vardır evladım.” buyurmuşlardı. Elbette sözleri haktı.

Talip huzur bulmuyorsa, ya bakır gibi mıknasiyet kabul etmiyor, yahut evliyanın sahtesi ile karşılaşmıştır, derim. Allah istediğini, ezel takdiri ile kendine doğru çeker. Bizleri mahzun etmemiştir inşaallah.”

“Bilenler Nasıl buldun?” diye sorarlar: Hikâyem başkası için geçerli olur mu bilmem. Zira kimi rüya ile, kimi tanıtım, kimi nisbet kokusu ile buldu denir. Elbet bir ilk sebep mevcuttur. Anlatayım:

Günlerden cumartesi, gece saat 24’e kadar okuldan dışarı çıkma izni var. Kimi sinemaya, kimi gezintiye giderdi. Namazlı bir arkadaş abdest almış, acele hazırlık için koridorda koşuyordu. Diğer biri de yüksek sesle soruyordu:

“Bu akşam nereye gidiyorsunuz?” Koşan da durmadan yüksek sesle cevap verdi:

” Bizim bir kalaycımız var, gönüllerimizi kalaylatmaya gidiyoruz.”

O güne kadar kararan gönlümün kalaya, temizliğe ihtiyacı olduğunun hissi ile mi bilmem, cevabın cazibesinde kaldım.

Camide toplanan arkadaşlar bir yere gitme hazırlığı içindeler. O gün herkes dağıldı gene yalnızlıkta kaldım. Birkaç gün sonra, çarşamba ve hafta ortası galiba tatil günleri vardı. Gece aynı grup arkadaşlar, yatsı namazını edadan sonra okul dışına çıkma hazırlığı içinde idiler. Sevdik mi sevildik mi bilmem, Vahyi Ağabeye danıştılar, “Ömer’i de götürelim mi?” Vahyi Ağabey ki muhabbete kapı ve pencereleri açık, bir sıkıntımız olursa ona anlatırdık. Tabii götürelim” teşvikinde bulundular. Meğer bu konuda “İstediğini getirebilirsin” diye izinli imişler.

O günde, başka ziyaretçilerin bulunması sebebiyle, biz talebelere ertesi gün için “gidebileceğimiz” ruhsatı çıktı.

Gün perşembe, ben yine merak ve iştiyakla arkadaşların peşlerini takiple onlara katıldım. Şimdi Kanada’da doktorluk yapan, orada bir miktar ömür geçiren Edip Can’ın kolunda idim.

Bir gün sormuşlardı: ” Seni kim getirdi be yahu?”

“Efendim, Edip’le gelmiştik.” ” Yaa.” Bu sualleri birkaç kere zuhur etmişti. Hâlbuki bir öğrendiklerine tekrar sual açmazlardı. İlk vuslata sebep olmanın kıymetini anlayabilmiştim ama niçin tekrarla sorduklarını anlayamamıştım. (sh:30-33)

(Nasıl tarif etsem bilmem ki, edebiyat tarifi mi yapsam, nasıl?) diye bocaladım. Benim sıkıldığımı anladılar. Ve Din ne yapar?” sualine çevirdiler. Din, insanlara yöneltilen, Allah’a kulluğu, ibadeti emreden Allah’ın yalnız insanlara mahsus emirleri, insanlığı öğreten kaidelerdi.

” İnsanı insan yapar efendim” diyebildim. Onlar hakiki cevabı lütfettiler:

” Din, İrade-i cüzi yeyi, İrade-i külliyeye götürür. (İradei cüzi-ye: İnsanların iradesi, İrade-i Külliye Allah’ın iradesi). İrade-i Külliyeye ulaştın mı buradan Bağdad’a bakarsan görürsün.”

Sohbet ve ilgileri hep benimle mi oldu? Daha neler anlatıldı bilemiyorum. Eski arkadaşlara latifelerde bulundular. Zaman nasıl geçti, ne çabuk saat 23.30 oluverdi. “Haydi size izin vereyim.” buyurdular. Geldiğimizde olduğu gibi teker teker ellerini öptük. Kimi ellerinin içini, kimi üstünü öpüyordu. Hatıralarımda saklı, bir de, ertesi gün tek başıma kendilerine gidip sarılmamdır.

Şimdi, Onların kelâmlarından bazılarım Edip Can’ın kaleminden yad edelim:

(1)    İlk gittiğim günler bana şu misali verdiler:

“İnsan bir tramvaya benzer. Tramvay, cereyan kesilince durur. O cereyanın bir merkezi vardır, kesilen cereyan oraya avdet eder, insan da böyledir. Ondaki ruh, tramvaydaki cereyan gibidir. Ruh çıkar, merkezi neresi ise oraya gider ve insan hareketsiz kalan tramvay gibi işlemez, durur. İşte bu da ölümdür.” dediler.

(2)    “İnsanlar Allah’a birçok yoldan varırlar. Hüsnü hulk, ibadet, zikir, iyilik, vs. gibi. Fakat en kısa ve kestirme yol muhabbettir.”

(3)    “Namazı huzurla kılabilmek için namaza başlamadan önce çok çok “Lâilâhe illallah Muhammedin sallallah” demeli ve namaza ondan sonra durmalı, çünkü “Lâilahe illallah” kalbin süpürgesidir, orasını temizler.”

(4)    “Namaza baş açık durmamak iyidir. Çünkü (Biz Hıristiyanların yaptıklarının aksine yaparız) diye Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır. Onlar çanla toplanır, biz ezanla, onlar baş açık kılarlarsa biz örtüneceğiz.”

(5)    “Nefis ölmez, nefiste ilerleme olur.”

(6)    “Herkesin şeytanı başka başkadır. Bazılarınınki azılı olur. Resûlullah: (Benim şeytanım bana iyilikten başka bir şey söylemiyor) buyurmuşlar.

(7)    “Namazlardan sonra, (Beden afiyeti, ruh afiyeti, kalp safası, ruh safası ihsan eyle Ya Rabbi) diye dua etmeli.

(8)    “Fatiha ölülerin gıdasıdır.”

(9)    “Sağ tarafa “Lâilahe illallah” sola “Muhammedin sallallah” diye zikir çekmeli.

(10) “Uyurken yatakta zikir çekerek uyunursa, sabaha kadar gönül zikir ile geceyi geçirmiş olur.

(11) “Zikir çok çekmeli, bağıra bağıra gönül kapısını zorlayıp içeri girmeye çalışmalı. Nasıl ki bir arkadaşınıza “Necmi, Necmi” diye çağırırsanız, sağır dahi olsa nihayet bir an dönüp “Efendim” diyecektir. İşte gün gelir bu kapıdan da ses gelir, o sesi işittin mi tamam.”

(12) Hz. Mevlâna’yı çok severler. Kendilerine, Nuri Osmaniye’deki vaızlarında Mevlâna’dan pek fazla bahsettiklerinden “Siz Mevlevi misiniz?” diye arkadaşlar sor muşlar. “Ben Mevlevi değil, Mevlânavi yim” demişler.

(13) “İnsanı kâmil o adamdır ki başını’   göğsü üzerine eğdiği zaman kendini huzurullahta bulur.”

(14) Şeyhin ruhu da Allah gibi her yerde hazır ve nazırdır. Mürit her zaman her yerde, sıkışık anında, şeyhine sığınabilir.

(15) “Şeyh, kendiyle Allah arasında hiçbir şey olmayandır.”

(16) “Şeyh, müridini öyle yetiştirmeli ki Allah’la arasında olan her şey silinip temizlenmeli. Bir altın düşünsek, onun üzerindeki toprak, çamur ve işe yaramaz kısımların tasviyesinden sonra altını, saf altını meydana çıkarmak nasılsa bu da öyledir. İnsanla Allah arasında “hırs, hayal, kin, şehvet, vs.” vardır; işte şeyh bunların tasviyesi ile uğraşır.

(17) “Kendileri her zaman, sesli olarak “Lâ ilahe illallahüverrahmanirrahim” zikrini tekrarlardı.

(18) “Müminlerin sıratı, mizanı bu dünyadadır.”

(19) “Abdülkadir Geylâhi Hazretleri ölecekleri gün kapının eşiği önüne uzanmış, perişan bir halde ağlıyorlarmış, sor muşlar:

“Ya Abdülkadir neye ağlarsın. Senden bahtiyar kimse var mı? Sen zamanın kutbusun.” “İşte en son mertebeyi burada zillette buldum” demişler. Bizim Efendi Hazretleri Türbedâr da zillette buldular.”

(20) “Namazlarda şu iki duayı okumalı:

1- Ya Rabbi, hakkımda hayırlı tecelliyatlar ihsan et.

2- Kendi benliğimi ifna, Kendi varlığını icra eyle.”

(21) “Mü’minlerin çektiği azap, hastalık, günahlarını azaltır, ona karşılıktır. Bu adamına göredir. Bazılarında da mertebe değişir.”

(22) “İnsanda Aşkı İlâhi o kadar fazla olmalı ki ateşi yakmalı.”

(23) “(Tarikat için) insan yolunda yuvarlanmalı, yuvarlandıkça toparlanır.”

(24) “Zikir çektirmek şeyhin kuvvetine, kâmilliğine bağlıdır. İsmi şeriflerden hangisini söylersen olur. Hatta şeyh kâmil olunca (taş, taş) diye zikir çektirse, işler gene olur. Müritlerinden birisi Kuşadalı Hazretlerine sormuş; onlar da (Günde 15 defa İbrahim çeksen sana kâfi) demişler.

(25) Aziz Ağabey kendilerine sordular: “Bu zamanda Evliyaullah az mıdır, yoksa çoklar da kendilerini göstermiyorlar mı?”

” Evliya çoktur, fakat zamanımız dalâlet zamanı ve Allah’ın Celâl sıfatı hüküm sürüyor, onun için kendilerini göstermiyorlar, yoksa, zenginler, fakat paraları ellerinde değil. Güneş var, fakat arada bulut var, ziyası mestur.”

(26) “Allah’ın kanunu icabı, bir dalâlet, bir hidayet deye zamanlar hüküm sürer. Bu devrin en sonu delâlet bitecek, kıyamet o zaman kopacak. Son zamanların en son hidayeti, Mehdi Aleyhisselâmla olacak. Ondan evvel Hz. İsa aleyhisselâm inecek, bütün Hristiyanlar Müslüman olacaklar. Mehdi Aleyhisse lâm zamanına 100 sene kadar var. (Sene 1947’de söylendi).

(27) “Maneviyatta ilerleye ilerleye evvelâ adını, sonra tadını, sonra huzurunu, en nihayet kendini bulursun.”

(28) “İnsan Allah’ın binasıdır, bir insan öldürmek, kâinatı yıkmaktan fenadır.”

(29) “Ruhlar ezelde yaratılmışlardır. Sırası gelince kafese girerler. Daha kafese girmemiş ve sırasını bekleyen nice ruhlar var. Bazı insanların ruhları Arşı aladan başlayıp, 7 (yedi) kat gökleri dolaştıktan sonra vücut kafesine girerler. Bazıları 12, bazıları da 34 kat dolaşarak girerler. Ne kadar dolaşmış ise, rücu, yani eskiye dönüş o kadar güçtür. Eskiye dönüş: İlâhi kudretten maadasını atmaktır. Yalnız Arşı görerek kafese girmiş ruhlar da vardır. Böylelerinde rücu çok erken ve basit olur, küçük yaşta zuhur eder. Hazreti İsa aleyhisselâm gibi.”

(30) “İnsan ruhu, bedene girmeden evvel 18.000 âlem gezmiş, her birinden başka bir şey “nefis, şehvet, heves vs.” almış. Mürşidin vazifesi bunların hepsini temizleyip tek şeyi bırakmaktır.”

(31) “İnsan Lailahe illallah diye diye kalbi bununla dolar, buna gebe kalır, günün birinde doğurur.”

(32) Arkadaşlardan birisi Af. Hazretlerine şu hikâyeyi anlattı:

Şeyhin birisi dervişe sormuş: “Allah sana 100 yıl ömür verse ne yaparsın.” Derviş

“İbadetle geçiririm” dediğinde, şeyh efendi: “Ben olsam 99’unu İHLÂS ile, bir yılını da ibadetle geçiririm” demiş.

Arkadaş bundan bahis ile,

“İhlasın bu kadar mühim olup olmadığını ve manâsını” sordu. Cevap olarak:

“O kadar mühimdir evlâdım. İhlâs, insanda Allah’tan gayri her şeyin temizlenmesi, yalnız Aşkı İlâhinin kalmasıdır. Daha doğrusu, (Halis olmaktır) ki bu da Evliyaullahın son mertebesidir.”

(33) “Allah’a varınca, insan Allah olur mu?” diye soruldu:

” Allah, Allah’lığını kimseye vermez, vermemiştir. Peygamberlerine dahi. Surete uluhiyet isnat ettirilemez. Evliyaullahın durumu, bir denizin kıyısındaki ev sahibine benzer; hem denizden, hem deryadan istifade eder. O deniz “Deryayı İlâhidir”.

Evliyaullahın halini sobanın içerisine sokulu, uzun müddet kalan bir demir parçasına da benzetebiliriz: Sobanın içerisinde iken ve çıktıktan birkaç dakikaya kadar o demir de ateş olmuştur ve ateş gibi kıpkırmızıdır. Fakat ona ateş diyebilir miyiz, o gene demirdir. Allah Allah’lığından vazgeçer mi evlâdım.”

(34) “İnsan iki defa doğmadan insan olmaz: Anasından doğar, ikincisi de ruhun doğumudur. İkincisinin ebesi mürşitlerdir.”

(35) “Allah bir insan yapmış, içine 70.000 türlü terkip koymuş. İşe yaramayanlarını söküp atmalı. Nasıl ki bahçeye ektiğimiz sebzenin etrafındaki muzır (faydasız) otları temizleyerek, sulayıp büyütür, besleriz bu da öyledir.”

(36) “Dışarısı esbaplı ve esbapsız şeytanlarla doludur, sakınmalı.”

(37) “Dünyevî işlerde yerine göre kafa tutmalı, yerine göre ağlayıp sızlanmak. Fakat Allah işlerinde kafa tutmaya gelmez, orası Babı tevazudur, kafa tutarsan bitirirler.”

(38) Anatomi imtihanında muvaffak olamayarak huzurlarına gittiğimde: “Ne vakit (Lâilahe illallah) ı kayıp edersen o vakit üzül” dediler.

(39) Kurban bayramında ziyaretlerine gittiğimiz gün:

“Ne yapıp yapmalı, Allah’ı gönülden içerde kıstırmak, ondan sonra mesele tamam. Ya o seni yahut sen onu becerirsin. Adamına göre… Fakat bunu başarmak için bir de pezevenk lâzım, onsuz olmaz. O bazen Allah’a, bazen sana gelir. Allah’ı kandırır, yapar yakıştırır. Ama zor evlâdım zor. Fazla muhabbet ister, fazla aşk ister. Aşkın kabarır da ağlarsın, ağlarsın, yalvarırsan, nihayet acır. O zaman işini bitiriverir. Allah’ın da cilvesi çoktur. Muhabbetin artar da kıvamına gelirse bu defa O rahat durmaz, vakitli vakitsiz seninle oynar, arada bir çimdik atar, uyursun bir cezbe gelir uykun kaçar.”

(40) “Bir ilacı bir doktor verir, şifa bulamazsan da başka doktordan alacağın aynı ilaçla iyi olursun. O hassa izni ile müessirdir.”

(41) “Meleklere verilen ömür defteri uzayabilir, lâkin Allah indindeki ecel sabittir.”

(42) “Türbedâr Hazretleri; “Benim ecelim 6 sene önce geldi, sizler için bekliyorum” derdi. Onlara bu dünya tevkif gibi gelir.”

(43) “Ehlullah kâinata hâkim olurmuş, doğru mu?” diye sordular.

“O kâmiller içindir evlâdım, hepsi için değil. İşte ben onlardan bir tane gördüm ki kâinatla mum gibi oynardı.”

(44) ‘İnsan nefse at gibi binerek Allah’a gider, onun da yemini fazla kaçırmamak üzre vermeli.”

(45) (Nefis için) “Yendim zannedersin, bir yerden gene karşına pehlivan gibi çıkar. Burada yere atarsın, kapının Önünde eskisinden daha azılı karşına çıkar.”

(46) “Rüyaların hikmeti çok büyüktür. Bu alemin ötesinde bir alem vardır. Burada olacak herhangi bir vak’a evvelâ orada olur, sonra burada zuhur eder. O alem buraya benzemediği için ekseri rüyalar tabire muhtaçtır. Orası buranın atölyesidir.”

(47) İmtihanda muvaffak olamayıp huzurlarına gittiğimde: “Türbedâr (Amîş) Hazretleri ( Bir şeyin olup olmaması arasında sence bir fark mevcutsa, nakıssın, tamamlanmaya çalış.) derdi. Sende de bir fark mevcut mu?” diye sordular ve devamla: “Gene Efendi Hazretleri (Çalışma ile olmaz, çalışmadan da olmaz) derlerdi. Bunu sana bir misalle anlatayım mı? Meselâ: Bir fidan dikersin, ona emek çekip çalışmadan, sulamadan meyve verir mi? vermez. Fakat çalışıp sulamakla da meyve vereceğini garantileyebilir misin? Hayır, vermeyebilir de. Bu da öyle evlâdım, çalışıp didinmeli, dua etmeli, ondan sonra gelene rıza göstermeli.”

(48) “Üç türlü kitap vardır:

Birincisi, sizin bildiğiniz ders kitabı.

         İkincisi, İmam-Din kitabı.

         Üçüncüsü de, insanın kendi kitabı.

Üçüncüsünü okumak çok zordur. Onun hocasını bulmalı, hocası da pek bulunmaz. Kitabın sahifeleri namütenahidir. Hz. Mevlâna, Hz. Abdülkadir o kitabı son sahifesine kadar okumuşlardır. Ben size onun ilk sahifesini söyleyeyim mi? “Lâilahe illallah Muhammedin sâllallah.”

(49) “Zikir çeke çeke, içerde bir şeyler kaynamaya başlar, muhabbet doğar, zevk duyulur. İşte o zevki yakalamak ipucudur. İpucunu elde ettikten sonra yavaş yavaş dürmeye başlamalı.”

(50) “Zikir çekerken gözleri kapayarak sağa sola ırgalanmalı, ırgalandıkça yayığın içindeki yağın toplandığı gibi, ruhtaki muhabbet yağlan da bir araya gelerek, toplanır. Onun zevkine doyum olmaz.”

(51) “İstanbul’a geleli, iki defa tiyatroya, bir defa da sinemaya gittim. Terkide azıcık günah da olsun, Allah’ın gafur sıfatına nail olmak için.”

(52) “Havalar açıldı, bahar geldi, fakat insanın içindeki bahar açmalı, gelmeli. O bahar da geldikten sonra yaz kış hep bahar olur. Fakat onu bulmak pek zor: 70.000 tılsım var evladım.”

(53) “Bazı insanların gözü, bazılarının sözü, bazılarının da özü değer. Özü değenler Evliyaullahtır.”

(54) “Evliyaullah iki kısımdır: Bir kısmı istediği zaman kalbinden geçeni icra eder. Bir kısmı da içerde bir kabarma olunca yapabilir.”

(55) Kendisine zikir verilen bir arkadaş, rüyasında zelzele görmüş.

” O zelzele yaptığın zikir dolayısıyla gönlünde olan sarsıntıya işarettir, zamanla diner.” Buyurdular.

(56) Aziz ağabey, Necip Fazıl’ın (Çöle İnen Nur) ismi altında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin hayatlarını yazdığını söyledi:

“RESULULLAHIN HAYATINI YAZABİLMEK İÇİN ONUN AHLÂKI İLE MÜEDDEP OLMAK LÂZIMDIR. ALLAH TEÂLÂ DA BULANIKLIK İSTER AMMA RESULULLAH DA KAT’İYYEN. ALLAH’IN SIFATLARI ARASINDA SARHOŞLUK, GADDARLIK, HER ŞEY VARDIR. RESULULLAHTA BULANIKLIK İSTEMEZ, TAM DURULMAK LÂZIMDIR.”

(57) “RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM ALLAH’IN HAREM DAİRESİDİR.”

(58) “Maneviyatta dahi salikin Allah’a varması bir derece kolaydır. Fakat Rasulullaha varmak için: Aşk ister, ahlâk ister, sayi (çalışmak) ister.”

(59) Salih Yeşil’in muaviye davasıyla hâlâ alakadar olduğunu söylediler:

” İyi amma, onun muhakemesini bize mi verdiler. Her büyüğün bir Muaviye’si var; Resulullahın Ebu Cehl’i, Hz. Musa’nın Firavunu, Hüseyin Efendimizin Yezid’i, Hz. Ali’nin de Muaviye’si var. Dikensiz gül olur mu? Dikeni ile uğraşacağına gülü ile uğraş. Dikeni koklarsan burnunu kanatır, gülü koklarsan zevk duyarsın.”

(60) “İnsan bir ağaca benzer: Onun kökü Allah, gövdesi Muhammed, yaprakları da kendisidir. Çalışarak köküyle gövdeni bulmalı.”

(61) “Allah’ın yanında insanın bilgisi ve kudreti, saçta kıl kadar bir şeydir. İnsan kudretini, bilgisini, hatta mümkünse varlığını Allah’a teslim etmeli. Varlığını teslim edersen Evliyaullah olursun, o da çok zordur.”

(62) “Bir dışardan, bir de içerden adam olunur.”

(63) Enfiye tabakalarını kaybetmişlerdi, yanlarına düşürmüşler, buldular ve sonra:

” Bir gün nerdeyse kendimi itireceğim. Fakat kendini itirmek iyidir. O zaman insan Allah’ı bulur.”

(64) Türbedâr Hazretlerinin bir kerametlerinden bahs ile: ” Ne pezevenkmiş” dediler.

(65) “Aşkı kabarmış bir insan, dolaba gelmiş hayvan gibi şuursuzdur, arar.”

(66) İhvandan bir zat, Efendi Hazretlerini ziyaret etmiş, gittik orada idiler, az sonra ayrıldılar. Efendi Hazretleri:

” Bu adam da paraya düşkündür, sizden önce bir hayli münakaşa ettik, paralı olması için benden dua istiyor. Herkes buraya soyunmak için geliyor, bu giyinmeye.”

(67) “BİZİM İŞİMİZ ÇOK ZOR, BURAYA GELENLERİN BİR KISMI DELİ, BİR KISMI MECZUP, BİR KISMI AKILLI OLUR. HER BİRİNE BAŞKA ANAHTAR LÂZIM, HELE KADINLAR.”

(68) Mutrip Muzaffere: ” Sen çalgıya meraklısın, üstüne fazla düşüyorsun. Şu Allah’ın üzerine de bir düşemiyor musun?”

(69) Gene Muzaffere: Madem kanuna hevesin var, sana bir kanun bulalım beyahu ben kanunla ney’i severim. Fakat asıl mesele, kanunsuz kanun çalmaktır, gönülden.”

(70) “Maneviyatta son mertebeye kadar 6 basamak vardır: Fenafişşeyh, Fenafirresul, Fenafillah, Fenafial’al, Fenafissıfat, Fenafizzat.”

(71) Adana’da bir zata bazen bir hal gelerek yere düştüğü ve cezbe halinde birçok gazeller, kasideler okuduğunu, milletin hayrette kaldığını, söylediler. Onlar da:

“İnsanlar Allah’ın bir kuyusudur, bu dalâlet zamanında bile insanları Allah boş bırakmıyor, kuyularından birini taşırıverir. Henüz hidayet zamanı gelmediği için insanlar çok zamandır böyle şeyler görmedi. Arada vu ku bulan zuhuratlar da gariplerine gidiyor. Henüz musluklar kapalı yakında açılırsa Füyuzatı ilahiye müstalit kalplere akmaya başlar, cezbelenen sokağa düşer.”

(72) “Tarikatın Halvetiyenin gayesi faniliktir, faniliğin gayesi zatiyettir. Ricali Halvetiye, mazharı zattandırlar.”

(73) İmtihanlardan bahs olunuyordu: “Bu imtihanlar kolay evlâdım, asıl imtihan Allah imtihanıdır. Orada da iki büyük imtihan var:

(a) Tevhid,

(b) Ameli saliha.

Ben bunlardan birincisini çabuk verdim, ikincisinde bir hayli uğraştım.”

(74) Maddî ve manevî imtihanlardan bahs olunuyordu: ” Her ikisinde de çalışmak lâzım, fakat maneviyatta hak yenmez, lâyık olduğunu verirler. Bazen çalışmadan da verirler. Orada tek şey lâzım. İsteyici, tırmalayıcı olmamalı, kalen istememeli, halen istemeli.”

(75) “Herkesin sülûku ve seyri bir olmaz, başka başkadır.”

(76) Çengelköy’de V… ağabey manevî bir hal ile sarhoş gibi olup yerlere uzanıverdi. Sonra kendine geldiğinde, bizleri göstererek ” Bunlara da himmet edin Efendim” dediler. Onlar da: Zamanı gelince olur, şimdi o zevkin üzerinde bir kapak var, onun açılması lâzım.” Sonra bize dönerek: “V…’nin kapağı iki sene evvel fırladı.” ve devamla: ” İşte bu zevk Neş’eyi Muhammediyenin en basitidir.” buyurdular.

(77) “Evliyaullah bir yaprağa baksa, sizin cinsi münasebet anında duyduğunuz zevki duyar.” (Manevi zevkin cinsi olandan üstünlüğünü kastı ile. ” Allah insanlara o zevki, arkasını “yani manevî zevki” arasınlar diye vermiştir.” buyurmuşlardı.)

(78) “Dünya işlerinde muvaffak olamayan, ahiret işlerinde hiç olamaz. Bunlar ötekinin yanında sigara içimi kadar da değildir.”

(79) “Her ismi şerifte bir şarap mevcuttur, yeter ki zaman gelsin o zevk zuhur etsin.”

(80) “İçerde saklı bir mevcudiyet var, uyumaktadır. Onu zikirle uyandırmalı. Zikir onun ninnisidir, uyutmaz, uyandırır. Bir defa da uyandı mı, artık uyumak bilmez.”

(81) As. Öğretmen Okulu, son sınıfta Sait isimli arkadaş 34 dersten ikmale kalmıştır, daha evvel sene kaybı olduğu için, ikmalini veremezse hem tahsili heba olacak, hem de er olarak kıtaya sevk edilecektir. Memleketindeki evlerini annesine baskı yapıp satarsa, belki As. Okul masraflarını ödeyip, sivile çıkarak tahsiline devam edebilecektir ama buna da imkân yoktur. Bunalım ve çıkmazlar içinde ders de çalışamamaktadır. Kendini İstanbul Boğazı sularına atıp, intiharı düşünmüş, sıkıntılar içinde camide aramızda bulduk. Derdini önüne gelene anlatıyor. Arkadaşlar Efendi Hazretlerine götürelim diye konuştular, o da Hazret ismini duyunca, belki para yardımı yapıp, As. okul masraflarını öderler zannı ile huzura geldi.

” Arkadaşın bir derdi var” dediğimizde:

” Hayırdır inşallah, aşk işi ise, zorca, başka bir şeyse basit.” diye lâtife ettiler. Arkadaş durumunu anlattı, dinlediler ve gayet sakin:

” Bu kadar mı? Bunda bir şey yok evlâdım. Sen günde 100 tane Lâilahe illallah, 33 tane de Allahümmesalli çek, derslerine çalış, fakiri de gönlüne bir şey kalmaz. Bir şeytanı tokatlarız, o bizim solumuzdadır ve sonra devamla:

“Bunu Türbedâra götürün, böyle işlerde Allah’ın adamını bulmalı, yapan var, yaptıran var evlâdım. O dediğim, Allah’ın adımıdır. Biz de O’nun adamıyız, yalnız O’nun tırnağının ucuyuz.” buyurdular. Netice: Bu Sait denilen arkadaş imtihanlarını vererek öğretmen oldu, hatta Efendi Hazretleri onu, rabıtalı. Lise mezunu bir kız ile evlendirdiler, çocukları oldu. Fakat maalesef her şeyine ilgi gördüğü bu muhabbetin ikinci sahifesinde koptu, nasip.

(82) ÇENGELKÖY’DE, RAHMETLİ ALİ BEY, BİR ADAMIN TAHSİLDEKİ KIZINI ZORLA AMERİKA’YA GÖTÜREREK TAHSİLİNİ İKMAL ETTİRMEKTE ISRAR ETTİĞİNİ VE KIZ İLE ANNESİNİN BU İŞE TARAFTAR OLMADIKLARINI, DOLAYISIYLA EFENDİ HAZRETLERİNİN HİMMET BUYURMALARINI İSTİRHAM ETTİKLERİNDE: BUYURDULAR:

” BİR KÂĞIDA ‘LÂİLAHE İLLALLAH MUHAMMED RESULULLAH’ YAZAR, ANNESİNİN ELİNE VERİRSİN. ANNESİ KÂĞIDI İKİYE BÖLEREK, ‘LA İLAHE İLLALLAH’ KISMINI KENDİSİNDE BIRAKIR, MUH… RES…’I KIZA VERİR, BABASI İSTERSE KIZI AMERİKA’YA GÖTÜRSÜN, GENE ER GEÇ DÖNECEKTİR. ÇÜNKÜ, ALLAH, MUHAMMED’DEN AYRILMAZ.”

(83) “Mükevvenat bütün teferruatıyla beraber insanın kendisinde mevcuttur, sahibi de beraber.”

(84) “Allah insanın gönlünün derinliklerindedir ve daima insanla beraberdir. Uykuda ve uyanık hallerde de. İşte Allah’ı orada, gönlünün lâyenetaha’sında aramalı.”

(85) “Mürşid odur ki hasta kalpleri tedavi etsin, ameliyat etsin. Zira her kalp hastadır, tedaviye muhtaçtır. Tedavi görmüş bir kalp ile hasta kalbin ‘Lâilahe illallah’ demesi başkadır. Berikinde ‘Lâilahe illallah’ yalnız ağzından çıkar, diğerinde, ağzı da varlığı da zikir çeker, hatta karşıda eşyalar da aynı kelimeyi söylerler.”

(86) “Hayatta hiçbir şeye üzülmemeli, yalnız bir şeye üzünülse yeridir; o da ‘Allah her zaman benimle beraber de ben neden O’nun cahiliyim. O’ndan bihaberim.’ Akıllı insanlar buna üzülmüşler, bunu arAmîşlar. Hz. Mevlâna, Hz. Abdulkadir gibileri de bulmuşlar.”

(87) Bahsi geçen, bunalım ve sıkıntılarından kurtulan Sait, şiirler yazardı. Bir gün Sait’e:

” Gene şiir yazıyor musun?” diye sordular ve ” Bundan sonra Allah’a ait şiirler yazmaya çalış. Bu güzellikler hep O’ndan gelmedir, O’nun bir cüz’üdürler, O’ndan sıçramalardır, şerraresidirler. Zevklerin güzelliklerin membaı, deposu Allah’tandır.” buyurdular.

(88) “Gönüldeki emaneti burada iken yakalamalı, ölünce ruh anı terk eder seninle beraberken yakalayamazsan, ayrılınca nasıl yakalanırsın? Burada iken kuyruğundan, saçından, ele neresi gelirse orasından yakala.”

(89) “Hocalık kolay, lâkin Allah hocalığı zor. O hocadan dünyada 35 tane ancak bulabilirsin. Allah’a yol çok, gitmesi zor. Yolda bin bir türlü eşkiya, hain, şeytan dolu. İşte kâmil şeyh bunların hepsinden atlatarak saliki yürütendir.”

(90) Sait’e sigara içip içmediğini sordular. ” İçerim” dedi. Onlar devamla: ” Fazla içme, günde 10 tane kadar normaldir, tiryakisi olma. Dünyada hiçbir şeyin tiryakisi olmamalı, yalnız gönüldeki zevke tiryaki olmak iyidir. Orada neler var. Başka şeye tiryaki olursan orası kıskanır.” ve Said’e dönerek:

” İşte sendeki, kıskandığından olacak, senin sağa sola meylettiğini görünce kırbaçladı, kendi mevcudiyetini belirtti. O halin ondandır, öyle bil.” dediler.

(91) “Rüyada büyüklerle münasebeti cinsiyede bulunmak, ilerde ondan feyz alınacağına işarettir. O hal ruhun ruha ilkahıdır.”

(92) “Şehvet maneviyatta mubah ve makbuldür.”

(93) “Evvelâ kahvehane, sonra meyhane, sonra kârhane.” (Herhalde bu misallerle, maneviyatta da zevk basamaklarının mevcudiyetine işaret ettiler.)

(94) “Eşkiyalığın da 3 nev’i vardır.

Birincisi, bildiğimiz “Şekaveti amme’

ikincisi, tahsildarların, polislerin, hükümetin yaptığı ‘Şekaveti kanuni’,

üçüncüsü doktorların yaptığı ‘Şekaveti tıbbi.'”

(95) “Kur’an’ın bir mektubî, bir de gayri mektubî kanunları vardır. Yerine göre, bilhassa bu zamanda ikinciyi de yapacaksın.” ‘polisin eline 5 lira sıkıştırma gibi.’

(96) “His, akla hakimdir. Hisse hakim olacak tek şey de İmandır.”

(97) Türbedâr Hazretleri için, “Mükevvenat iki dudağı arasında idi.” derler.

(98) Bir ağabey, kendilerine ‘Efendim, bana manevî zevk kâfidir, evlenmesem olmaz mı?” diye sordular. ” Hayır, biri ruh, Öbürü kalıp zevkidir. İkisi de yerine gelecektir.” buyurdular. Bir gün de: ” Kalp zevki tamam olmadan, kalp zevki tamam olmaz.” buyurdular.

(99) Said’e sordular:

” Artık şiir kapısını bırakıp, şuur kapısına mı başladın? Güzellere şiir yazıyordun, şimdi Allah’a yaz, onu onlara veren Allah’taki güzellik nihayetsizdir.”

(100) “Bir kimse hakiki ışığını sever de, yolundan, dediğinden gitmezse, o sevgi makbul değildir, hayvanidir.”

(101) “Şeyh o kimsedir ki saliklerinden birisi Mağrip’de, diğeri Maşrik’de olsa, ikisi de aynı zamanda tehlikeye düşse, ikisine de aynı anda yetişsin.”

(102) Gurupdan ve güzelliğinden bahs olunuyordu: Asıl tulü ve gurup insandakidir.” buyurdular.

(103) “İnsanın içinde lâakal 7 türlü insanlık vardır, bizler onun nefis katındayız. Onun ardında Sır, onun ardında Aşk, sonra Felek, öyle gider.”

(104) “İnsan kâinatın dışında olup kâinatı seyretmeli.”

(105) İmtihanda muvaffak olamayarak üzüldüğüm gün, ” İmtihanı gene kayıp ettin ha. Üzülüyor musun? Ne vakit ‘Lâilahe illallah’ı kayıp edersen o vakit üzül.” buyurdular.

(106) “Gönüldeki muhabbet elde iş, düsturumuzdur.”

(107) “Derviş için her yer birdir, Şam’ı da İstanbul’u da, Bağdat’ı da bir, Güneş’i aynı, Ay’ı bir Allah’ı bir. Yalnız şu var ki nerenin Evliyaullahı zenginse oranın Allah’ı daha iyidir.” (Yani, kendine vusul vesilesini daha fazla zuhur ettirmiştir.)

(108) “İnsan, 18.000 alemle münasebette, Ay, Güneş, şehvet, nefis vs. Bunların hepsine karşı bir istinatgaha muhtaçtır: İşte oda Allah…”

(109) Namazı istediğimiz şekilde, oturarak, rahatça kılmak hususunda hükümet adamlarının fikri söylendi. Cevaben: “Doktorun reçetesindeki terkiplerden bir tanesi değişse, o ilaç müessir midir? Değil. Tesirini kaybeder, şifasız kalır, bu da böyle; bu işler aklile değil naklile olur.

(110) “Ruh zevki başka beden zevki başkadır. Beden zevki ruh zevkine haildir, ikincisinde perhiz etmeli, onda tenzil olunca, öbüründe tezyit olur.”

(111) “İnsanın ruhu Allah’a yakın, bedeni uzaktır. Asıl mesele ikisini de yaklaştırmaktır.”

(112) “İradeyi kırmamalı, iradeli olmalı. İradeyi kullana kullana inkişaf eder, iradeyi külliye yaklaşır.”

(113) “Allah’ın lûtfu hangi taşın altında olduğu bilinmez, usanmadan çalışıp aramak lâzım.”

(114) “Bu, verilmez, alınır. Biz haline göre vermek mecburiyetindeyiz, meselâ, dışarda Güneş var, sen pencereni kapıyorsun, ne yapmalı.”

(115) “Meyve gibidir, bazıları evvel, bazıları orta, bazıları da geç yetişir tecelliyatına göre.”

(116) “Bu yolun evveli şiir, sonu kimyadır.”

(117) “Namazı kılmazsan işine şeytan, kılarsan Rahman karışır.”

(118) “Bazıları odun gibidir, yakmak için çok emek ister, güç yanar. Bazıları da çıra gibi bir kibritle tutuşur.”

(119) “Peygamberimizin doğumları, nübüvvete ermeleri, ölümleri hep Pazartesine rastlAmîştır. Onun için tarikatımızda Pazartesi, Perşembe oruç tutmak sünnettir.”

(120) “Namaz olmazsa niyaz olmaz, niyaz olmazsa münacaat, münacaat olmazsa rüyet, rüyet olmazsa hakikat olmaz, o da olmazsa Hak bulunmaz.”

(121) “Herkes Allah’ı bir yoldan bulur. Lâkin en kestirmesi Hayrat ve Muhabbet yoludur.”

(122) “Namazı öyle kılmalı ki sen değil kılan kılsın. Bizimkiler namaz değil, namaz taklididir.”

(123) “KADINLARA MÜMKÜNÜ KADAR İYİ MUAMELE EDİP ONLARA HAKARET ETMEMELİ; ZİRA ONLAR MAZURDURLAR.”

(124) “Hz. Türbedârdan naklettiler: Bir hafız bir gün Türbedâr Hazretlerinin huzurlarına giderek:

“İçimden doğdu, size bir Kur’an okuyayım Efendim.” demiş. Onlar da: Hafız, bir nokta, iki nokta, üç nokta” demişler. Hafız; ” Evet” demiş. Sonra,

” Üç nokta, iki nokta, bir nokta” demişler. Hafız gene:

” Evet” demiş. Devamla: ” İki nokta, bir nokta” demişler. Hafız,

“Evet” demiş. Ellerini vererek

” Haydi, git” demişler ve işini halletmiş.

Efendim:

“Onlar bazen dolarlar, saçacak yer ararlar, neresi olursa saçıverirler.”

“O zaman olurdu, ama şimdi pek olmaz. Zira o zaman harman zamanı idi, şimdi başak zamanı, hafız’a olan da işin harmanı.”

(125) “Zikir, cilayı kulüptür, kalp cilalanır da âlemi melekût o aynadan kalbe akseder.”

(126) “Efendi Hz.’leri (Türbedâr) , bazen huzurlarına gittiğimizde, ellerini uzatarak,

“Beni meşgul etme evlâdım, haydi git” derlerdi. Bu “Haydi git”in manasını anlayıncaya kadar kafamız şişti.”

(127) “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Ali birbirinden ayrılmazlar. Onlar paranın iki tarafı gibidir, birisi yazı, öbürü turası.”

(128) Milleti, Hz. Türbedâra, zındık demeleri üzerine:

” Secdelerin, rükûların kime olduğunu bilmezler de konuşurlar. Aldulkadirül Geylâni Hazretleri,

“Hiç bir Cami yoktur ki orada bana secde olmasın” demiş. O ki daha Kutbiyyet makamından hitaptır. Orada Türbede senelerce Veraset ve Kutbiyyet makamında oturdu da kimseler bilmedi.”

(129) “Fenafillah nedir?” diye sordular:

“Allah’a banmak, yani Allah’ın cebine girmektir.” buyurdular.

(130) Uzak illerden birinde bir zat, Efendi Hazretlerine (Türbedâra) mülâki olmak istemiş. Onlar da cevap olarak: ” İstemez, yalnız şunu bellesinler ona yeter Bir şeyin şeyinin şeyi, o şeydir. Bir nurun nurunun nuru, o nurdur.”

(131) “En büyük ibadet ve sevap, bir kalbi şad etmek, sevindirmektir. En büyük günah da bir gönlü kırmak, ihtizaz ettirmektir.”

Cihana padişah olmak bir kuru dava imiş,

Bir veliye bend olmak her işten ala imiş

(Garibullahi Sivasi- Bunu çok tekrar ederdi.)

Edip Can’ın, seneler önce bana vermiş olduğu notlar, 131 adet kıymetli sözler, sonunda bir beyit ile son buldu. Onun günlük kayıtlan ile feyiz bu kelâm ve irşâdların devamı ve ilâvelerin kendisinde var olduğunu sanırım. Ben fakir kula böyle notlar yazmak nasip olmadı, inşaallah, herkese lüzumlu olanlar verilmiş ve pırıl pırıl hatıra ve feyizleri gönüllere işlenmiştir. Ve O Işık aile, dostlar muhitinde, sevenden sevene naklolmaktadır.

Kendilerine, kavuşma ve ayrılık zamanlarında, bir evlâdın babasına sarılıp öpmesi gibi sarılır, sakallarını koklayıp yanaklarından öpmemize de izin verirlerdi. Zahir muhabbet izharından, gerçek gönül muhabbetine yol vardır herhalde, mektuplara muhakkak cevap yazarlar ve kendilerine muhabbetli mektuplar yazılmasından memnun olurlardı. Bu sevgi vasıtasının zuhur tecellisine her zaman hamd ederim.

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

 


KİTAP YAZILIRKEN FAYDALANILAN KAYNAKLAR

 

BARKÇİN Savaş Ş. Ahmed Avni KONUK [Kitap]. – İstanbul : Klasik Yay. , 2011.

BİRÖN Em. Binbaşı Kazım Sohbetname Ahmed Ammiş Efendi [Kitap]. – Bilecik : [s.n.], 1953.

ERDEM Ahmet Fatih Sertürbedârı Ahmed Amiş Efendi’nin Kelâm-ı Alilerinden Zaptedilen Bazıları [Kitap]. – Ankara : İSBN: 975-7852-85-6, Tarihsiz.

ERGİN O. Nuri Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1942.

GÜNEREN Fatih Halvetiye-i Şabaniyye Azizanın Hikmetli Sözleri ve Hatıralarım [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset.

KÜÇÜK Hasan Halvetiye-i Şabaniyye Silsile ve Evrad-ı [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset.

MEMİŞOĞLU Erdem Ehlibeyt Aşkı ve Niyâzî-i Mısrî [Kitap Bölümü]. – Ankara : İmaj, 2003.

TOYGAR Ömer Lutfi Muhabbet Üzerine [Kitap]. – İstanbul : Seçil Ofset, Ocak-2009.

 

 


[1] Amîş kelimesinin Arapçadaki amîş veya a’meş’le ilgisi yoktur. Bu kelime Rumeli’de amca mânâsında “amm”ın tasğir (küçültme)  sigası olup “amcacık” demektir. Rumeli’de çok sevilen çocuklar bu tâbirle çağrılırlar) olup, “Türbedâr” veya “Türbedâr Ahmed Efendi” isimleriyle de tanınır.

Talebelerinden Em. Binbaşı Kazım BİRÖN’ün Sohbetname- isimli notlarında “Ahmed Ammiş Efendi” olarak yazılıdır. Sürekli olarak isim bu şekilde yazılı olunca zühul veya sehven olmadığı görülmekte olup, Efendi Hazretlerinin “Ammiş” ismiyle anılmasının sebebini de ayrıca araştırmak gerekmektedir.

[2] Vahhabî hükümeti gelene kadar kabr-i saadetleri bilinmekteydi. Şu an ehline yine malumdur.

[3] 1283 (1866) tarihinde Bosnevi Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri hakka yürüdü.

[4] Rumeli’nde mesleki Melâmeti intişar ettiren büyük mutasavvıf Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin Ahmed Amîş Efendi ile görüşmeleri şu suretle vaki olmuştur.

Nur’ül Arabî Hazretleri Hakk’a yürümeden altı ay önce İstanbul’a geldiğinde, Ahmed Amîş Efendi kendisini onun ziyaret edeceğini ummuş ve hatta kalben istemiş. Ancak Nur’ül Arabî ziyaret etmeden gitmiştir. Ahmed Amîş Efendi bu durumdan Nur’ül Arabî’nin manevi mertebesinin yüksek olduğunu keşfen anlayınca Usturumca kasabasına gitmek arzusu içinde doğmuştur. Bu nedenle türbedeki arkadaşına bir hafta on gün kadar hava tebdiline gideceğini söylemiştir. O gün Sirkeci’ye indiğinde müridlerinden bir zâta tesadüf etmiş ve nereye gideceği sorunca, Selanik’e gideceğini söylemiş, bunun üzerine müridi hemen bir bilet alarak kendisine takdim etmiş Ahmed Amîş Efendiyi vapura bindirmiştir.

Rivayete göre daha vapurda bulunurken Nur’ül Arabî keşfen Türbedâr’ın geleceğini bildiğinden her zaman bindiği hayvanını müridlerinden birisi ile Selanik’e göndermiş ve

“Falan gün falan saatte şu şekilde şu şemailde vapurdan bir adam çıkacak onu al, bu hayvana bindir, sen de rikâbında (özengide) olduğun halde buraya getir” diye emreylemiştir. Bu suretle Ahmed Amîş Efendi 1304 Rumi senesinde (1888) Usturumca kasabasına gidip Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’ye mülâki ve bir hafta kadar misafir olmuştur. Aralarında samimi muhabbetler ve konuşmalar olmuş ve bu arada Nur’ül Arabî altı ay sonra ” Ben de sana misafir geleceğim” buyurmuştur? Bu sözün manasını yanındakiler anlayamamış, fakat Ahmed Amîş Efendi derhal anlamış ve memnunen dönmüştür. Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’nin bu sözden kasdettiği mana, altı ay sonra Hakk’a yürüyüşlerini ihbar ve ondan sonra da bu muazzam sırrı ruhînin idraki meâlide

” Kutbiyetin kendisine intikal edeceğini tebşirden ibarettir.”

Melâmilerin ekseriyeti Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî den sonra veraseti Muhammediyenin Hacı Ahmed Efendiye intikal ettiğine kail iken gulât-ı Melâmiye ve çoğunluğun şer’î hatalarından dolayı Ahmed Amîş Efendi Melâmetini izhar etmedi.  Bu nedenle Melâmîlik hakkındaki halkın yanlış ve haksız telâkkisini büsbütün kaldırmak maksadıyladır ki;

“Biz o adı yasak ettik!” demiştir.

Hazreti Ahmed Amîş Efendi melâmî olan kişiler içinde müstesna olarak salikleriyle yalnız sohbet ve nazar ile teslik eder ve meratib telkin etmezlerdi.

[5] (Nakledilen bütün kelâm-ı şerifler mümkün olduğunca Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin kullanmış olduğu orijinal kelimeler ve kaynaklardaki şekil üzere verilmektedir. Sözler içinde bazı elemeler yapılmıştır. Ancak bazı sözlerin O’nun şahsına ait olmaması durumu konuya arif olanlar tarafından tenkide uğrayabilir. Bu yöndeki özrümüzü Ahmed Amîş Efendinin yetiştirdiği talebelerininde aynı düşünce ve usulde olmasından dolayı hepsinin hürmete haiz olacağını takrir ederiz.)

[6] Üstat Abdülâziz Mecdi Efendi bu sözü şöyle tefsir ederlerdi:

Allah Teâlâ’da cemal ve celâl tecellileri vardır. Küfrü de, imanı da halkeden O’dur. Bununla beraber küfre razı değildir. Muhammediyet mertebesi ise yalnız cemal tecellisidir. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ancak küfür olmayan şeyleri yapmakla mükelleftir;  bu ise zordur.

[7] Bu tenvir ve irşaddan mülhem olarak, Mecdi Efendi derlerdi ki, “Cenâb-ı Hak sırrı vahdetin gizlenmesini ister ve bu işi mahdut kulları ile idare eder, irşad ve idlal kendisindendir .”

[8] Şûra, 19

[9] “Bütün kullar Allah’tan korkar, Allah da âlim kullarından korkar.” Çünkü alim sıfatı Allah Teâlâ’nın sıfatlarındandır.

[10] Şagil: İşgal eden, tutan.* Meşgul eden, meşgul edici. * Meşgul olmayı gerektiren. * Bir mülkte oturan.

[11] Rızık vermek külfetli olduğundan babanın buğzuna düşen hiç iflah olmaz.

[12] “Bu fiil zâtu’llah, sıfâtu’llah ve halku’llah ile zuhura geldi” diye söylemektir.

[13] “Bir şeyin eseri kendisi olunca nurun karşlığıda yine nurdur”

[14] Bu söz muhabbet içinde söylenebilir.

[15] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İnsanlar yaşadıkları hâl üzere ölürler ve öldükleri hâl üzere toplanırlar.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsât, IX/462; Hâkim, el-Müstedrek, III/284.)

[16] Sarf kaidesi.

[17] A. Mecdi Efendinin bir sayha kopararak Ahmed Amîş Efendinin üzerine atılmasının ve onu kucaklamasının sebebi o sırada Efendi Hazretlerinin “enfiye öyle çekilmez böyle çekilir” demesinin verdiği zevkden ileri gelmiş bu davet dili ile değil gönül ile olmuş olacak ki Receb Arusan işitmemiş, fakat Mecdi Efendi böyle olduğunu söylerlerdi. Abdülaziz Mecdi ile Receb Arusan ne zaman bir arada bulunsalar bu hadiseyi tekrar ederler, tazelerler idi. Bu sırada Mecdi Efendi bir. Enfiye çeker ve “enfiye sebebi saadetimdir” derlerdi. Yine kendileri de ara sıra bu hadiseyi başkalarına naklederler ve “meczub olmak istemem, cazib olmak isterim” derlerdi ve böyle demek ile Türbedâr’daki başkasını cezbede bilmek kuvvet ve kudretini haiz olmayı arzu ederim, demek isterlerdi A. Mecdi Efendi bu cezb hadisesini şu cümleler ile izah ederlerdi.

“Bazen mürşid bütün kuvvet ve kudretini bir an için müridine verir, mürid o kuvvet ile öyle bir aşka düşer ki kendisini hemen mürşidinin üzerine atar onu öper, ısırır ve kemiklerini karacak derecede sıkar, işte cezb budur”, ve bunu mürşid yapar, yani kuvvet ve keramet müridde değil mürşiddedir.

Ahmed Amîş Efendide de bu hal üç defa vaki olmuştur.

Biri Balıkesirli Halil Efendi, Amîş Efendiyi o kadar sıkmış ve ısırmış ki bazı dişleri dökülmüştür.

Bir defasında Nevres Bey sarmış ve sıkmıştır. O derecede ki Amîş Efendinin üzerinde bulunan bir madeni kalem kırılmış ve pantolon askısının demiri kemiklerine batarak zedelemiştir,

Üçüncüsü de Mecdi Efendi İle vaki olmuştur.

Abdülaziz Mecdi Efendi de iki zatı böylece cezb ettiği, hatta Rüştü adında birisinin sıkışından sırtında ki kemiklerin hayli zedelendiği ve irtihallerinden dört beş ay önce sanatkâr bir genç muallimin birdenbire Mecdi Efendinin üzerine atılarak dişlerini kanattığı görülmüş tür. Şu halde Mecdi Efendi de “cazib” olmak hususundaki arzularına nail olmuşlardır demek olur.

[18] Âl-i İmrân, 191

[19] Nevres Bey rivayetiyle Mehmed Efendimiz ‘in Aziz Sultan’dan rivayetleri (Azizlikten, zellilliğe; Allah Teâlâ’dan kulluğa indim)

Maraşlı Ahmed Tâhir Efendi buyurdu ki;

“Abdülkadir Geylâhi Hazretleri ölecekleri gün kapının eşiği önüne uzanmış, perişan bir halde ağlıyorlarmış, sormuşlar:

“Ya Abdülkadir neye ağlarsın. Senden bahtiyar kimse var mı? Sen zamanın kutbusun.”

“İşte en son mertebeyi burada zillette buldum” demişler. Bizim Efendi Hazretleri Türbedâr da zillette buldular.”

[20] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası sebebiyle üzmekten çekindiğimizden dolayı demektir.

[21] Nakıs iken şeyhliğe kalkanların delilerle haşrından korkarım.

“İrşada mezun olmadığı halde başına adam toplayanın, Müseylemet’ül-Kezzâb ile haşrından korkulur.”

[22] Hava harekâtları ile

[23] Tâlût: İsrailoğullarının meliki. Esas adı Saul’dür.

Kelime olarak “Tâlût” İbranice bir lakabdır. Arapça “Tûl” kelimesi ile alakalı olup, aşırı derecede boylu ve kudretli anlamına gelir.

Kur’an’da iki yerde Tâlût kelimesi geçmektedir. Birkaç yerde de, ona işaret eden zamirler bulunmaktadır.

Mısır ile Filistin arasında yaşayan Amalika adlı bir kavim vardı. Başlarında Câlût adında bir kral bulunuyordu. Bunlar İsrailoğullarına saldırıp onları perişan ettiler. İsrailoğulları da, kendi peygamberlerinden, düşmanlarıyla çarpışmak için kendilerine bir kumandan tayin etmesini istediler. Onların bu peygamberi, Musa aleyhisselâmdan sonraki peygamberlerden biriydi. Onların bu talebi üzerine, peygamberleri onların başına, nesli Ya’kûb aleyhisselâm’ın oğlu Bünyamin’e dayanan Tâlût’u hükümdar olarak tayin etti. Bu durum Kur’an’da söyle ifâde edilmiştir:

“Peygamberleri onlara: “Bilin ki Allah, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi” dedi. Bunun üzerine (onlar): “Biz hükümdarlığa daha layık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar verilmemişken, o bize nasıl hükümdar olur?” dediler. (Peygamberleri): “Allah sizin üzerinize onu seçti. İlimde ve cüssede ona, sizden daha çok üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihâta eder ve her şeyi bilendir” dedi” (Bakara, 247).
İsrailoğulları onun krallığını tasvip etmek istemediler; işi zenginlik ve kısır kavmiyet noktasından ele almaya çalıştılar. Oysa ayette ifâde edildiği gibi, Yüce Allah, Tâlût’a ilimde ve cisimde, maddî ve manevî yönden bir üstünlük vermişti. Maddî yönden iri cüsseli, güçlü, kuvvetli ve güzel olarak yaratmıştı. Manevî yönden de, dinî, siyasî, fen, teknik ve savaş ilimlerinde ona üstün bir başarı ve maharet vermişti. Aynı zamanda o, fakirlere karşı merhametli ve şefkatliydi, yoksulların dertleriyle dertlenir, sıkıntılarını gidermeye çalışırdı. Bir de, Yüce Allah amirliği dilediğine verir. Komutanlık ve amirlik için bunlar önemlidir. Yoksa veraset, soy-sop, ayrı nesepten gelme şartları geçerli ve önemli değildir.

Tâlût komutanlığı ele aldıktan sonra, askerleriyle Câlût’a karşı cihada çıkıyor ve önce askerlerini deniyor. Askerlerinden ihlaslı ve samimi olanlar belirlendikten sonra, düşmanlarıyla cihada devam ediyor. Yüce Allah bu hususta Kur’an’da şu açıklamada bulunmuştur:

Tâlût, ordusuyla birlikte ayrıldığında dedi ki: “Doğrusu Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. Kim bundan içerse, artık o benden değildir ve kim de -eliyle bir avuç avuçlayanlar hariç- onu tatmazsa, o bendendir.” Onlardan az bir bölümü dışında ondan içtiler. O, kendisiyle beraber imân edenlerle onu (ırmağı) geçince, onlar (geride kalanlar): “Bugün bizim Câlût’a ve ordusuna karşı (koyacak) gücümüz yok” dediler. (O zaman) Allah’a kavuşacaklarına kesin gözü ile bakanlar: “Nice az bir topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” dediler” (Bakara, 249).

Tâlat ve askerlerinin, Câlût ve askerlerine karşı cihada hazırlandıklarında, Allah’a karşı yaptıkları niyâz ve duaları, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir:

“Onlar, (Tâlût ve ordusu) Calut ve ordusuna karşı meydana (savaşa) çıktıklarında, dediler ki:-Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Adımlarımızı sabit kıl (kaydırma) ve kafirler topluluğuna karşı bize yardım et” (Bakara, 250).

Tâlût ile askerlerinin zaferini ve Câlût ile askerlerinin de yıkılışını haber veren bir ayetin meâli ise, şöyledir:

“Derken, Allah’ın izniyle onları bozdular. Dâvûd Câlût’u öldürdü. Allah ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmıyla diğerlerini savmasaydı, dünya bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir” (Bakara, 251).

Ayette de ifâde edildiği gibi, Dâvûd aleyhisselâm, Tâlût’un komutasında toplanmış bulunan İsrailoğullarının arasındaydı ve karşı ordunun başında bulunan Câlût’u öldürdü. Böylece İsrailoğulları bu savaşta galip çıktı. Filistin ordusu yenildi. Dâvûd aleyhisselâm bilâhare Tâlût’un kızı ile evlendi ve onun ölümünden sonra da onun yerine kral oldu.

[24] İlim öğrenme isteğiyle diyar diyar dolaşan Ali Kemâli ilim ve bilim merkezi olan Mevlâna diyarı olan Konya’ya gelerek yerleşir ve ömrü vefa edinceye kadar da Konya’ya, Konyalıya hizmet eder. 5 Nisan 1912’de açılıp 19 Temmuz 1912’de kapanan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ nda kısa süreli mebusluk yapar. Ali Kemâli Efendi, Konya’da Mustafa Kemal’in ve Kuvayı Milliye’ nin maksat ve gayesini ilk anlayanlardan olmuştur. 8 Ekim 1335 (1919) tarihinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Konya Merkez heyeti için seçimler yenilenmiş ve bu seçim sonucunda Ali Kemâli Efendi, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi görevine getirilmiştir. Ankara’da kurulan Milli Hükümete karşı İstanbul Hükümeti düşmanca davranışlar içine girmiş ve Anadolu’da yer yer ayaklanmaların çıkmasına sebep olmuştur. Bu ayaklanmaların odak noktalarından biri de Konya olmuştur.  Konyalı Zeynel Abidin Hoca, Konya’da Bozkır isyanına katılan ve daha sonra pişman olarak Kuva-yı Milliye saflarına geçen cahil köy ağası Delibaş Mehmed’i kandırarak saflarına çekmeyi başarır. Delibaş Mehmed önce Çumra’yı daha sonra da Konya’yı basarak Kuva-yı Milliye taraftarlarının evlerine baskın düzenler. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi Sivaslı Ali Kemâli Efendî’de evinden alınarak şehit edilir. Son nefesinde yanında bulunan dostu postahane memurlarından Isa Ruhi’ye ” Müsebbib cehalettir. Aileme söyleyiniz davacı olmasınlar.” diye vasiyette bulunur.

[25] Allah Teâlâ’nın büyük rahmeti üzerine olsun.

[26] Hatıra gelen şeyler, vesvese bile olsa meşul omayın demektir.

[27] Nefsin isteklerini içten geçirme

[28] Hayvan sınıfında insana en yakın gelen “at” dır, diyerek maymundan da gelmediğine de işaret etmiştir.

[29] Trakya Argosunda koşalamak: Kovalamak.

[30] Ululuk, itibâr, değer, kıymet

[31] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zayıf iman olarak hadiste buyurması nadirattan olduğu içindir. Kalb ile tasarruf edebilmek ne büyük servettir.

[32] Azar azar, birer ayet öğreterek;

[33] Kiri terk eder doğru yol gider.

[34] Bir gün Sahabe-i Kiram Huzuru Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile oturur iken ashaptan bir zat gelip Efendimiz’e sarılır. Huzurda bulunan eshab bunu terki edebe hamlederler. O zat gittikten sonra Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz yine aynı sözleri buyururlar.

[35] Hususi şefaat

[36] İrade-i teklifiye: İnsanın cüz-i iradesi

İrade-i tekviniye: Allah Teâlâ’nın yaratmasındaki iradesi

[37] Nevres Bey rivayetiyle Sadık Bey ‘den lâkin söyleyeni meçhul

[38] Mürşidin verdiği isme itibar etmenin önemi anlatılmıştır. Harflerin sırları nedeniyle ismin değişmesi kaderide değiştirir.

[39] Nisa,78; “Her şey Allah katındandır.”

[40] Doğru ( hakiki ) nesebe (soya) göre kazanmak suretiyle

[41] Kamunun tamamının bağlılık ve îtimâdmı bildirmesi

[42] Zor kullanarak üstün gelmek

[43] Birinin yerine geçmek, halef olmak

[44] Bakara, 216

[45] Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tarfından görevlidirler.

[46] Âl-i İmran, 9; “Rabbimiz! Doğrusu geleceği şüphe götürmeyen günde, insanları toplayacak olan sensin. Şüphesiz Allah verdiği sözden caymaz.”

[47] Nezafet; temizlik-gösteriş

Burada bahsedilen şeriatın emretmediği temizlik bile olsa şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınırım.

[48] Kibirden kurtulmak terakkinin kendisidir.

[49] Hicr, 99

[50] Abdül Gani bin İsmail En Nablusi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz; 1670-1730 yılları arasında yaşamış olup kabirleri Şam’da bulunmaktadır. Sultan’ın 194 adet eseri bilinmektedir. Ukud ül-lû’lüiyye fı Tarik is sadet il Mevleviye adlı eserin sahibi olup Müstekimzade Süleyman Saadet tarafından tercüme edilen eseri Ankara Milli Kütüphane’de HK Mf 1994 – 292 kayıt no ile bulunmaktadır.

[51] Zümer, 7 “ De ki: «Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”

[52] En’am,82; “Onlar doğru yoldadırlar.”

[53] Bakara, 262;“Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

[54] İsra, 65; “Doğrusu Benim mümin kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.”

[55] Bakara, 31 “ Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti,”

[56] Mutaffifin, 15-16; “Hayır; doğrusu onlar o gün, Rablerinden yoksun kalacaklardır. Sonra onlar, şüphesiz, cehenneme gireceklerdir.”

[57] “Ancak Allah Teâlâ’nın inayeti ile günah işlenir ve ancak Allah Teâlâ’nın muvaffak kılması ile Allah Teâlâ’ya taate güç yeter.”

[58] Muzaheret: isim, eskimiş (muza:heret) Arapça:   Destekleme, yardım etme, arka çıkma

[59] Harf, kelime ve cümle sırlarından bahseden sarf ile asıllar ilmi olan yaratılış hikmetlerine işaret edilmektedir. Bu sözleri zahirine hükmetmemelidir.

[60] Mürşidin elinin içini öpmek levhi mahfuzu öpmektir, derler.

[61] İnsan, Kur’ân-ı Kerim’i okumaya, arkadaşıyla sohbet etmeye ve Allah Teâlâ ile konuşmaya doyamaz.

[62] Her taşın ve ağacın altında Allah Teâlâ’yı zikredin.

[63] Şûra, 23; “Ey Muhammed! De ki: Ben sizden buna karşı, yakınlara sevgiden başka bir ücret istemem.”

[64] Bu söz Ebû Tâlib radiyallâhü anh’e aittir.

[65] Kuşadalı Hazretleri manevî irşada izin verdiği kişilerin her biri, âlem-i velayeti vermişsede rabıta telkinine salâhiyetine kavuşmamıştı. Bu âli yolda rabıta telkin etmek her asırda sahib-i vakitte tecelli eden bir lûtf-i kübradır. Kuşadalı Hazretleri, hal-i hayatta iken kendileriyle şeref-i mülakata nail olmayanların rabıta etmelerini men buyururlardı. Bu gibiler biat ettikleri vekilin delaletiyle âlem-i sülûke dâhil ve istidadı olanlar mertebe-i velayete bile vasıl olurlar. Ancak kemâl bad-el-kemâl bulmak naib-i ekmel-i Muhammedîye mülakat ile olur, denilmektedir.

[66] Albert Einstein (14 Mart 1879 – 18 Nisan 1955), Yahudi asıllı Alman teorik fizikçi. Dilini çıkarmış olduğu fotoğrafından çıkarmamız gereken çok manalar var demektir.

[67] “Ey iman edenler! Allah’ın ve Resûlünün önüne geçmeyin. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Hucurat, 1)

[68] (Hûd, 46), “ Öyleyse bilmediğin şeyi benden isteme.”

[69] Argoda “tenasül uzvu”

[70] Nûr, 37; “Bunları ne ticaret, ne de alış veriş Allah ‘ı anmaktan, namaz kılmaktan, zekât vermekten alıkoyar.

[71] Arapçadaki sarf bilgilerinden bir kelimeden türetilen yüzlerce kelime bilgisi. Kendisi hoca mesleğinde ve kıyafetinde olduğu için bana boyle hitap etti.

Maksadı “Allah Teâlâ böyledir, herşeyde vardır, her şey ondandır ve O’dur,” demek idi.

[72] Nimete şükür, vereni görmektir.

[73] Nebiler ve Allah Teâlâ dostları teslim-i ruh ettikleri mekânda sırlanırlar. Bu nedenle makam denilen yerlerde bu sırlar vardır.

[74] (Mustafa Ozeren Efendimizden; “Ya yol verir, ya vermez” ilavesi vardır). (Halil Efendinin çeşitli hallerini gören Mehmet Efendi “Halil sen bana Efendiden daha ileri geliyorsun dermiş, onun üzerine yukarıdaki kelâm zuhur etmiş – Ahmed Erdem).

[75] “İki âlemde tasarruf ehlidir ruhu veli

Deme kim bu mürdedir, bunda nice derman ola

Ruh şimşiri Hudâ’dır ten gılaf olmuş ana

Dâhi âlâ kâr eder bir tığ kim üryân ola”

(Müfti-i’s-sakaleyn Kemal Paşazâde)

[76] 1836’de Feht Ali Şah’ın yaklaşık 100 çocuğundan Muhammed Şah tahta çıkmıştır. Bu dönemde Britanya güneyden İran’ı yarı sömürgesi yapmaya başlamıştır.

İsmaililiğiin önderi Ağa Han isyanı ettiyse de bastırılarak Hindistan’a sığınmıştır. 24 Mart 1844’de Seyyid Ali Muhammed vahiyin indiğini ve kendisinin gayba eden imam olduğunu iddia ederek Babiliğini örgütlemeye başlamıştır. Babiler Kaçarların siyasetini, mevcut Şiiliğini ve başta Rusya ve Britanya olmak üzere Avrupalıların sömürgeciliklerini eleştirmiştir.

1848’de Muhammed Şah öldüğünde Babiler isyan etmiş ve Nasreddin Şah Rusya’nın yardımıyla Babileri bastırmaya çalışmıştır. Babileri bastırmakla başarılı olan sadırazam Emir Kabir İran’ın ıslahatını başlatmış ancak 1852’de Nasreddin Şah tarafından öldürülünce ıslahat hareketi de sona ermiştir.

1870’da Kacar Hanedanının ekonomisi ifras etmiş ve Avrupalı yatırımcılara ekonomik ayrıcalık haklarını vermeye başlamıştır. Böylece İran, Rusya ve Britanya’nın yarı sömürgesi haline gelmiş ve dünya ekonomisinin de parçası olup dışarıdan ucuz malları girdikleri için İran’ın ekonomik gücü zayıflamıştır.

Britanya’ya gizlice tütün üretimi ve satışının 50 yıllık hakkını tekel olarak verilmiştir. 1890’de İstanbul’da çıkan Akhtar gazetesi tarafından bu ortaya çıkarılınca İran’da ulemalar ve bazariler ‘Tütün Kıyamı’ adlı protest hareketini başlatmış ve Kacar Hanedanı tütün ile ilgili ayrıcalık haklarını Britanya’dan geri almıştır.

[77] Kalbin manevi yolculuk için kabiliyet kazanması.

[78] Müncer: dayanmak, nihayet bulmak; bir tarafa çekilmek, sürüklenme, sona eren, neticelenen.

[79] Duhâ, 5; “Ta razı oluncaya kadar vereceğim.”

[80] Söyleyende söyletende Allah Teâlâ’dır.

[81] Talak, 12 “Yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan Allah’tır, Allah’ın herşeye Kadir olduğunu ve Allah’ın ilminin herşeyi kuşattığını bilmeniz için Allah’ın buyruğu bunlar arasında iner durur.”

[82] Bir gün mübarek parmakları ile enfiye alıp;

“Arif, te bu zerreden bile hakkı sima eder rüzgâr iniltisi, kapı gıcırtısı, sinek vızıltısı hep Hakdır.”

[83] Sonradan oldu demek değil.

[84] Vahdet-i vücud meselesini ağızlarına lakırtı edenler için söylemektedir.

[85] Akve’l kuvâ = Güçlülerin en güçlüsü Â’ciz’ül â’ciz = Âcizlerin en âcizi

[86] Bize görünen görünen şey o takdirin gerçekleşmesidir

[87] (BARKÇİN, 2011) , s.211-224

[88] Ahmed Amîş Efendi …der ve sonra eliyle diline işaret ederek ve parmaklarını, diline değdierek, hal diliyle:

“Bundan ötesi söylenmez ki!”

[89] Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler. (Yasin: 37-40)

[90] Onlar: «Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!» derler. Melekleri, arşın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların aralarında adaletle hüküm olunmuştur. «Övgü, Alemlerin Rabbi olan Allah içindir» denir. (Zümer; 74-75)

[91] Bu yapılan hareket imanını ibraz için iki şahit getirilmesi hikmetini gösterir.

[92] Ankebut, 45

[93] Maraşlı Ahmed Tâhir Efendi buyurdu ki;

“Zikir çektirmek şeyhin kuvvetine, kâmilliğine bağlıdır. İsmi şeriflerden hangisini söylersen olur. Hatta şeyh kâmil olunca (taş, taş) diye zikir çektirse, işler gene olur. Müritlerinden birisi Kuşadalı Hazretlerine sormuş; onlar da (Günde 15 defa İbrahim çeksen sana kâfi) demişler.

[94] (Balıkesirli Abdülaziz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti” isimli eserin sayfa 134. vd.) Ahmed Amîş Efendiden bahsederken, Hazretin Hakk’a yürümesi esnasında 116 yaşlarında bulunduklarının rivayet olunduğunu beyan eder. Keza söz konusu eserin aynı sahifesindeki bir

ifadeye göre, Ahmed Amîş Efendiye, mürşidi Ömer’ül Halveti:

“Ahmed! Senin tevellüdün belli değildir.”demiştir.

Bu söz tasavvufî bir neş’e ile söylenmiş ve mecazî olarak nitelendirilmiştir.

[95] Kıyâmet, 29; “ Ayak ayağa dolaştığı zaman” bilir misin?

[96] Bakara, 38 “ Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.

[97]Fâtır Suresi, 28

[98] Bakkal yahut diğer birine borcunuz olursa aylığınızı alır almaz borcunuzu ödeyiniz. Çünkü bu para ile bir iki el devreder ve kâr eder. Eğer parayı vermezseniz haramdır.

[99] Mücadele, 10;  اِنَّمَا النَّجْوَى مِنَ الشَّيْطَانِ لِيَحْزُنَ الَّذِينَ اَمَنُوا وَلَيْسَ بِضَارِّهِمْ شَيًْا اِلاَّ بِاِذْنِ اللهِ وَعَلَى اللهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ   (Gizli toplantılar, inananları üzmek için şeytanın istediği şeydir. Allah’ın izni olmadıkça şeytan onlara bir zarar vermez.)

[100] Mücadele, 10;

[101] Âl-i İmran, 160

[102]  Arif-i billah ve vâsıl-ı illallah Selanikli Hacı Ali Örfi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretlerinin seyri sülükde etvar-ı bedia ve üslub-ı güzideyi cami gazelleri de bu beyte benzer.

Babam da ben baba iken baba doğurdu anamı

Anam da meme emerken anam doğurdu babamı

Babam anamı doğurdu, anam babamı büyüttü.

İkisi de birlik idi talâk etmezden evvel anamı

Böyle bir zâde-i mâder değilim sanma ben ebter

Babamla ahd ettim ol demki doğursun o anamı

Babam bana veled dedi her emrine mütekidem

Anama mahrem dedi görmedim vech-i anamı  

(Bu gazeli Şeyh Hacı Maksud Hulusi Piriştinevi şerh etmiştir).

[103] Hadîd, 23 “Bu, kaybettiğinize üzülmemeniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmamanız içindir. Allah, kendini beğenip öğünen hiç kimseyi sevmez;”

[104] İsrâ, 5 “Onlar memleketlerinizde her köşeyi kontrollerine alacaklar…”

[105] Hevenk: Bir ipe geçirilmiş veya birbirine bağlanmış yaş yemiş veya sebze bağı

[106] Mehmed Tevfik Kayseri Hazretleri Sertürbedâr Ahmed Amîş Efendi’nin halifesidirler. Kayserili olmaları dolayısıyla “Kayseri” lakabıyla marufturlar. Ahmed Amîş Efendiden aldıkları emaneti 1921-22′ lerden 1927’ye kadar muhafaza etmişlerdir. 1927’den 1933-34’lere kadar geçen bekleme devresinden sonra, kendi ifadelerine göre emaneti Ahmed Tahir Maraşi Efendi Hazretleri devralmıştır.

Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri, Sultan Abdülhamid Han’ın sofra hizmetlerini görmekte bulundukları sıralarda gönül muhabbeti ile meşgul olmuşlar, bilahare Sultan Abdülhamid’in tahttan ayrılmasını müteakip saray erkânı ve personel dağılmıştır. Mehmed Efendi ise, zaman zaman iltifatlarına mahzar olduğu Ahmed Amîş Efendinin tavsiyesi üzerine bir ara Kayseriye git mişler ve bir müddet sonra dönmüşlerdir. Kayseri dönüşü Ahmed Amîş Efendi Hazret kendilerine hal hatır sorduklarında şu cevabı verirler:

“Efendim, tencere iki ise birini sattım, yatak iki ise birini sattım, bağı da tefeciye verdim sonra geldim!”. derler.

Ahmed Amîş Efendi kendisine:

“İyi yapmışsın” buyururlar.

[107] Hakikaten Şerafettin Yaltkaya zamanla yükselip profesör ve Diyanet İşleri Reisi oldu. Fakat İslâm dinîne hizmet edeceği yerde pek çok sorunların çıkmasına sebebiyet verdi. Bu yüzden, icraatını bilenler tarafından Telafüddîn Haltkaya adı ile anıldı.

[108] “Emekli Binbaşı olup 1953 yıllarında Bilecik İnönü nahiyesinde mütemekkinen sakinlerindendir.

[109] Kâf, 28-29

[110] Bu Allah Teâlâ’nın büyük lütfudur.

[111] Kazım bey Emekli binbaşı olup 1953 yılında Bilecik vilayeti merkezinde mütemekkiren sakindir.

[112] Hayat veren feyzinden genişledi

[113] Mürşid mürşid olursa bu kadarı da yeter. Olmazsa zikir çek çek dur, ne faide olur ki;

[114] Mülhak: isim, askerlik Bir asker karargâhında subay yardımcısı.

[115] Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma.

[116] İnha:isim, Resmî bir göreve atama veya bir üst aşama için yazılan yazı:

[117] Ömer Lütfi Toygar 1924 yılında Ödemiş’te dünyaya geldi. Babası Hacı Yusuf Toygar, annesi Fatma Üzire hanımdır.

Hacı Yusuf, doğduğu ve büyüdüğü yer olan Konya’dan medrese tahsili için genç yaşta ayrılmış ve Dava Vekilliği yaptığı Ödemiş’e ilk eşi Şefika Hanım ile evlenerek yerleşmiştir. Şefika Hanım’dan çocuğu olmayınca Şefika Hanım’la beraber hacca gitmeleri şartı ile Yusuf Efendi’ye çocuk verebilecek bir hanımla evlenmesine izin vermiş ve dünyaya gelen Mehmet Kemal ile Ömer Lütfi’ye ikinci annelik yapmıştır. Ağabeyi Mehmet Kemâl, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuduğu için Ömer Lütfi, Denizli Lisesi’ni (o tarihte Ödemiş’te lise yoktu) bitirdikten sonra ailesine yük olmamak için askeri talebe olarak İstanbul Diş Tabipliği Fakültesi’nde okuyarak 1949 yılında mezun olmuştur. Teğmen rütbesi ile mezun olduğu yıl Fatma Müesser Hanım ile evlenen Ömer Lütfi, Ankara, Merzifon, İzmir, Visbaden, Kütahya ve Eskişehir Hava Hastanelerindeki görev yıllarından sonra albay rütbesi ile emekliye ayrılmıştır. Bu yıllar sırasında Ödemiş’te büyük kızı Hasene, Merzifon’da Atiye ve büyük oğlu Yusuf Ammar, İzmir’de de küçük oğlu Ahmed Tahir ile küçük kızı Feyziye dünyaya gelmişlerdir. İstanbul’da diş tababetinde okuduğu yıllarda tanımak bahtiyarlığına eriştiği Ahmed Tahir Memiş Hazretlerinden aldığı feyz ve muhabbet vefatlarında vazifeyi devrettikleri Mustafa Özeren Efendi Hazretleri ile devam etmiş ve Ömer Lütfi bu rabıtanın bu dünya ile ilgili kısmını son nefesindeki “ALLAH” kelamına kadar terk etmemiştir.

Bu rabıtada aldığı zevki ve heyecanı paylaşmak isteği ile okuyacağınız “Muhabbet Üzerine” adını verdiğimiz eseri kaleme almıştır.

Allah Teâlâ bizlere de bu rabıtanın kokusunu nasip eder inşallah. Âmin.

[118] İlmiyye Salnamesi (haz. Seyit Ali Kahraman v.dgr.), İstanbul 1998, s. 225, 660; Mahir İz. Yılların İzi, İstanbul 1975, s. 230; Muzaffer Gökman. Kitaplar Arasında 44 Yıl, İstanbul 1977, s. 140; Ömer Lütfi Toygar, Muhabbet Üzerine, İstanbul, ts., s. 12-72; Abdullah Kucur, “Hoca Ahmed Tahir Memiş Efendi”, Sahabeden Günümüze Allah Dostları, İstanbul 1996, X, 21-31. Nihat Azamat

TEFSİRU’L-FATİHA VE’D-DUHÂ


ÇELEBİ HALÎFE CEMÂL-İ HALVETÎ Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Safha-i sadrında daim âşıkın efkâr-ı hû

Şâkirin şükrü Hüvallah zâkirin ezkâr-ı hû

 Sidre seyrine muhakkak ermiye Cibrîl-i Emîn,
Olmasa ânın dilinde dembedem tekrâr-ı hû

 Nâleden ney deldi bağrın hû deyu nâlân ider
Mevleviler Mesneviden başladı eş’âr-ı hû

 Bülbülân dîvân-ı aşk’dan bir varak naklet bize
Ta sabâ-yı pür safâ’dan açtı yüz gülzâr-ı hû

 Sûfîmest olup Safa’dan devr eder yâ Hû deyû
Münkir inkârın bıraktı eyledi ikrâr-ı hû

 Ravza-i Hu’yu makam et ey Cemâl-ı Halvetî
Tâ vücûdun şehrine keşf’ola bu esrâr-ı hû

 Ey Cemâl-i Halvetî tut ravzâ-i Hû’da makam
Zahir u batında Hakk’ın keşf’ola esrâr-ı Hû

 

Muhammed Cemâleddin

Çelebi Halîfe Cemâl-i Halvetî

 بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 ÇELEBİ HALÎFE CEMÂL-İ HALVETÎ

Yönünü doğudan batıya doğru çeviren Halvetilik Tarikatı, ilk defa II. Bayezıd (1481-1512) döneminde Muhammed Cemaleddin Halvetî (hyt: 903/1497) tarafından İstanbul’a getirilmiştir.

Çelebi Halife diye meşhur olan Cemâl Halvetî’nin tam adı Ebü’l Füyüzât Muhammed b.Hamidüddin b.Mahmud b. Muhammed b. Cemaleddin el Aksarâyî‘dir.

Çelebi Halife’ye, dedesi Cemaleddin el-Aksarâyî’ye nisbetle Aksaraylı, babasına nisbetle Karamanlı denmiş ise de, esas itibariyle kendisi Amasya‘da doğmuştur. Neseben Hz. Ebu Bekr’e radiyallâhü anhe dayanmaktadır. Lemazat’ın kaydına göre, Pîrî Paşa (hyt.939-40/1532-33) ve Müftü Zenbilli Ali Çelebi (hyt.932/152526) ile akrabalığı vardır. Başka bir rivayete göre de Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) veziri olan Pîrî Paşa, Şeyh Çelebi Muhammed Cemaleddin’in amcasıdır.

Çelebi Halife zahirî ilimleri tahsilden sonra, tasavvufa yöneldi ve sıra ile Zeyniyye Tarikatı şeyhlerinden Seyyid Abdullah elKastamonî (894/1488-89), Alaeddin Halvetî’nin müridi Abdullah Karamanî ve Tokat’a giderek ümmî şeyh Tahirzâde’ye intisap etti. Fakat intisap ettiği bu şeyhlerde umduğunu bulamadı ve ruhen tatmin olamadı. Daha sonra Bakü’de bulunan Halvetilik’in ikinci pîrî Seyyid Yahya Şirvanî’den istifade etmek amacıyla yola çıktı. O’nun Hakk’a yürümesi üzerine halifesi Muhammed Bahâeddin Erzincanî kaddese’llâhü sırrahu’l azîze intisap etti. Bu şeyhden icazetname aldı ve Amasya’ya dönerek burada irşad görevine başladı.

Bu sırada şehzade II. Bayezıd, Amasya’da vali olarak bulunuyordu. Daha sonra Sadrazamlık mevkiine yükselecek olan Koca Mustafa Paşa ise Hacı Mustafa Ağa adıyla II. Bayezıd’ın Kapıcıbaşı olarak Amasya’da görev yapıyordu. Bu sırada Koca Mustafa Paşa Çelebi Halife’ye intisap etmiş ve II. Bayezıd kendisiyle tanışarak zaman zaman sohbetlerine katılmıştır. Sadık Vicdanî ve Hüseyin Vassaf’ın anlattığına göre II. Bayezıd bu sohbetlerden “ziyade mütelezziz” olmuştur.

Fatih Sultan Mehmet II’den sonra tahta geçecek şehzadeler konusunda, Şeyh Vefa dahil Karaman ulemâsı ve meşâyıhı, Veziri Azam Karamanlı Mehmet Paşa ile birlikte Cem Sultan’ı tutarken; Çelebi Halife II.Bayezıd tarafını tutmuştur.

Babası Fatih Sultan Mehmet’in vefatı üzerine, II.Bayezıd (1481-1512) istanbul’a gelerek tahta geçmiştir. II. Bayezıd’ın tahta geçmesinden sonra, Çelebi Halife, Tezkire-i Halvetiyye’de belirtildiği gibi, Padişahı ziyaret etmek üzere kendiliğinden mi İstanbul’a gelmiştir, yoksa diğer kaynaklarda belirtildiği gibi bir fermanla mı İstanbul’a davet edilmiştir? Sonuç değişmemekle birlikte, Çelebi Halife’nin İstanbul’a geliş tarzı hakkında kaynaklar değişik bilgiler aktarmaktadır. Fakat verilen bu değişik bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, II. Bayezıd’ın bir fermanla sadık adamı Koca Mustafa Paşa’yı, Çelebi Halife’yi İstanbul’a davet etmek üzere Amasya’ya gönderdiği anlaşılmaktadır. Daveti kabul eden Şeyh Muhammed Cemaleddin, yüz dervişi ile birlikte Amasya’dan kalkıp Üsküdar’a geldi. Mevsim kıştı. Denizde fırtına vardı. Bundan dolayı karşı tarafa geçmek için üç gün kadar burada beklemek mecburiyetinde kaldılar. O sırada Üsküdar’da sadece bir iskele ve bir kaç ev vardı. Anlatılan menkıbeye göre, üçüncü gün şeyh, bu musibetin dervişler arasındaki bir münasebetsizlikten ileri geldiğini tahmin ederek, bir araştırma yapmış ve nihayet birinin üzerinde üç akçe bulunmuştur. Şeyh bunu görünce: “bizi üç gün yolumuzdan alıkoyan işte bu üç akçedir” dedi ve paraları denize attı. Sonra deniz sakinleşti. Padişah tarafından gönderilen kadırgalara binerek karşıya geçtiler, ileri gelen devlet görevlileri, ulemâ ve meşâyıhîn şeyh hazretlerini ta’zimle karşılayarak Haliç kıyısında bulunan Balat-Gül Camii civarındaki Kapucubaşı Mustafa Ağa konağına misafir ettiler. Bu sırada Mustafa Ağa, Amasya’da olduğu gibi, yine II. Bayezıd’ın kapıcıbaşıdır. II. Bayezıd, fermanlarında O’ndan bahsederken “kapıcılarım başı Hacı Muslihüddin’im” şeklinde ifadelerde bulunurdu.

Padişah başta olmak üzere, bir çok devlet erkânı, âlimler ve Şeyh Vefa dahil İstanbul şeyhleri Halife Çelebi’yi ziyaret ettiler. Şeyh Cemaleddin, bir müddet Gül Camii’nde tarikatini ihya edip, evrâd ve ezkârla halkı irşad etti.

Kapıcıbaşı Mustafa Ağa, aynı zamanda müridi de olduğu misafirinden istanbul’da kalmasını rica eder. Ricasının Şeyh Muhammed Cemaleddin tarafından kabul edilmesinden sonra, Padişah’tan Yedikule semtindeki Kızlar Kilisesi denilen yeri ister. Dileği kabul edilince, bu kiliseyi tebdil ve tağyir ederek camiye çevirir. Yanına 40 odalı medrese, imaret, hamam ve büyük bir hanigâh yaptırır. Sonra bu külliyenin yanına Çelebi Halife’ye tahsis olunmak üzere, bir de ev inşa ettirir. Tebdil ve yeniden inşa suretiyle meydana getirilen bu binalar, Çelebi Muhammed Cemaleddin’e tahsis edilir. Camiin tarihinden bahseden kaynaklardan ve halen mevcut kitabelerden bu yapılaşma işinin 1489  -1491 yılları arasında gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Demek ki, Çelebi Halife’nin Kocamustafapaşa Zaviyesi’ndeki irşad vazifesi bu yıllarda başlamıştır.

Hüseyin Vassaf’ın belirttiğine göre, İstanbul’da ilk Halvetî âyîni, Kocamustafapaşa Hanigâhı’nda, Cemâl Halvetî tarafından icra edilmiştir. Aynı konuda Sadık Vicdani ise, Tomarı Turûku Âliyye de şunları yazmaktadır:

“Tarikatı Âliyyei Halvetiyye, İstanbul’a işte bu suretle ve müşârun ileyh ile gelmiş, âyini tarikat, hânigâhı mezkurde, müşârun ileyhin ibtidasıyla başlamış, âstânei irfanı Cemâlî’den birçok irfan sahibi kimseler yetişmiştir”.

Muhammed Cemaleddin burada Şeyh olarak dokuz yıl tarikat faaliyetinde bulunmuştur. Bu süre içerisinde Padişah II. Bayezıd iki defa Hanigâha teşrif ederek şeyhi ziyaret etmiş ve hayır duasını almıştır.

Tasavvuf tarihi ve Anadolu’da gelişen tasavvufî düşünce açısından Cemâl Halvetî’nin en önemli özelliği, Halvetiyye Tarikatı’nın İstanbul’daki ilk büyük temsilcisi olmasıdır.

Cemaleddin Halvetî’nin, Kocamustafapaşa Zaviyesi’nde, ilk Halvetî Tarikatı âyînini icra etmesiyle, bu tarikat Cemâliyye koluyla İstanbul’a gelmiş oldu.

Sümbüliyye şubesinin kurucusu olan Sümbül Sinan kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Çelebi Halife ile tanıştı. Medrese öğrenimi yıllarında, sûfîlerin aleyhinde olduğu halde, bir vesile ile dönemin Halvetî şeyhlerinden, Kocamustafapaşa Hanigâhı postnişini Muhammed Cemaleddin ile tanıştı ve o’na bîat etti.

Sümbül Sinan, Çelebi Halife’nin yanında üç yıl süren riyazet ve mücahedeye başlamıştır. Tasavvufî konularda yapılan sohbet ve konuşmalardan sonra, Sümbül Sinan erba’in çıkartmak üzere halvete girmiştir. Çelebi Halife gecede birkaç defa odasına gelir, bir müşkülü olursa halleder, hâl ve hatırını sorardı. Hatta bir defasında coşkulu bir şekilde sürdürdüğü zikir ve tesbihatı kastederek; “bu gece yalnız bizi değil, evdeki oğlancıkları da uyutmadınız” diye latife yollu iltifat etmiştir. Bu üç yıllık riyazet ve çile döneminde Sümbül Sinan, mücahede kemerini beline takar zikre başlarmış. O’nun bu coşkulu halini müşahede eden Şeyhi Muhammed Cemaleddin, “başkalarının kırk senede elde ettiği kemâli, Sinan’ım üç senede elde etti” diyerek, Sümbül Sinan’la iftihar edermiş.

Bu şekilde sülûkünü tamamlayan Sümbül Sinan intisabının dördüncü senesinde halifelik icazetini almış ve şeyhinin arzusu üzerine, 899/1493  900/1494 yılları arasında Mısır’a gitmiştir. Mısır’da üç yıl kaldığı tahmin edilmektedir.

Çelebi Halife hacca giderken Mekke’de kendisiyle görüşmek üzere Mısır’a bir derviş göndermiş ve Sümbül Sinan’ı davet etmiştir. Daveti kabul eden Sümbül Sinan Mekke’ye gelmiş ise de, orada şeyhi ile görüşecek yerde O’nun ölüm haberini almıştır. Hac yolunda vefat eden şeyhi, Sümbül Sinan’a kendi kızı Safiye Hatun ile evlenmesini ve Kocamustafapaşa Hanigâhı’ndaki makamına oturmasını vasiyet etmiştir. Hac farizasını edadan sonra, Sümbül Sinan Şam yoluyla İstanbul’a geldi. Yapılan vasiyet doğrultusunda şeyhlik makamına oturdu ve Safiye Hanımla evlendi. Rivayete göre İstanbul’a gelişinde, 300 derviş, ahâli ve mevâlii ‘ayan karşılamıştır.

Sümbül Sinan 33 yıllık şeyhlik süresince bir taraftan riyazet ve mücahedeye devam ederken, diğer taraftan dervişlerini yetiştirmiştir.[1]

 

Halîfe Cemâleddîn Muhammed Efendi, yetiştirmiş olduğu pekçok talebe yanında, birçok kıymetli eser de yazdı. Bu eserlerden başlıcaları şunlardır:

1) Tefsîr-i Sûre-i Fâtiha,

2) Şerhu Erba’îne Hadîsen Kudsiyyen,

3) Şerhu Hadîs-i Erba’în-i Nebevî,

4) Zübdet-ül-Esrâr,

5) Cevâhir-ül-Kulûb,

6) Risâle-i Etvâr,

7) Risâle-i Sad Kelime-i Sıddîk-ı Ekber,

8) Risâle-i Fakriyye,

9) Câmiât-ül-Esrâr ve’l-Garâib,

10) Cenknâme,

11) Risâle-i teşrihiyye,

12) Risâle fî Beyâni’l-Velâyet,

13) Tefsîr-i Âyeti’l-Kürsî,

14) Esrâri’l-Vudû (Abdestin Sırları),

15) Risâle fî İsmeyni’l-Azameyn Allah ve Rahmân, 16) Risâle-i Kevseriyye.

Bu eserleri el yazması olup bildiğimiz kadarıyla hiçbirisi basılmamıştır. Ancak Çelebi Halîfe Cemâl-i Halvetî hakkında 1998 yılında yüksek lisans tezi hazırlanmıştır.[2] Bu nedenle Atatürk Kütüphanesinde bulunan Fatiha sûresi ile ve’d-Duha‘dan Kur’ân’ın sonuna kadar olan surelerin tefsiri [3] ni mütercimi bilinmeyen[4]  nüsha yardımı ile Türkçeye çevirerek kardeşlerimize faydalı olmayı düşündük.

Tevfik ve inayet Allah Teâlâ’dandır.

İhramcızâde

Hacı İsmail Hakkı

ALTUNTAŞ

Esenler /İstanbul

Ekim/ 2011

TEFSİRU’L-FATİHA VE’D-DUHA


FATİHA SÛRESİ

َاعُوذُ بِاللهِ مِنَ ٱلشَّـيْطَانِ ٱلــرَّجِيمِ

Rahmet-i İlâhiden kovulmuş şeytandan Allah Teâlâ’ya sığınırım.

Tek olan zâta sığınırım.

Sonra şahsi fiillerinde ruhânî cevherin ve nefsi emmârenin tuzaklarından kurtulmuş vücud mertebelerini toplamış (geçmiş) insan-ı kâmile sığınırım.

Eğer “Allah” lafzının zikrinden “insân-ı kâmil”in murad edilmesindeki hikmet nedir? Diye sorarsan “Cemâl Halvetî” diye anılan bu fakir der ki;

“Allah Teâlâ ile kulu arasındaki münasebet, ancak insan-ı kâmil ile olabilir. Bunun için “Meslek-i Muhâmmedî” [5] ye giren sâlik, akıl ve beden diliyle kavlî, hâl diliyle fiili sayfalarını okumaya teveccüh ettiği vakit maddî ve mânevi suretler (tehlikeler)de, şeytanın hilelerinden insan-ı kâmile yapışması her halde lazım ve zaruridir. Ta ki insan-ı kâmil vasıtasıyla Allah Teâlâ ile kulları arasında bir münasebet hâsıl olabilsin. Bu sebeble sözlü sayfaların kapıları açılarak “kalp”, “sır”, “ruh” levhalarından (letaifler) okuyabilsin. Bundan bilindi ki;

Sâlikin “İsm-i âzam”la bağlantısı ancak “insan-ı kâmil” ile olabilmektedir. Yani, sâlikin zât-ı mutlak olan Allah Teâlâ’ya yakınlığı ancak insan-ı kâmil vasıtasıyla ism-i âzama ulaşmasından sonra olabileceği anlaşılmaktadır. Bu nedenle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Şeyhi olmayanın dini yoktur” [6]

Kur’ân-ı Kerim’de “Allah Teâlâ’nın ipine yapışınız” [7] ayeti ile bu manaya işaret edilmiştir.

“Allah Teâlâ’ya yaklaşmağa vesile arayın” [8] ayetide bu manayı teyid etmektedir. Yine, “Siz ehline sorunuz” manasına gelen “Zikir ehline sorunuz” [9] ayeti de bu manayı kuvvetlendirirken, “telkin ehline sorunuz”[10] manasınıda çağrıştırır.

Ey Kardeşler!

اَعُوذُ  “Eûzü” kelimesi dört harftir. “Elif”, “Ayn”, “Vav”, “Zel”

“Elif” Hakikî insanın Allah Teâlâ’nın dışındaymış sanılan şeylerden alakayı kesmesidir.

 “Ayn” Hakikî insanın “ilim” den “ayn”e yönelmesi veya “Mutlak Nur” la birleşmesi ve hakikâtinde “Mutlak Nur” un kendisine delalet etmesidir.

 “Vav” Hakikî insanı “Zâtî”, “Velâyetî”, “Hassasî (özellik)” ve “Vefâsı” ile sevmeye delalet eder.[11]

 “Zel”

Hakikî insanın Allah Teâlâ’nın nuruna kavuşmuş olduğuna delalet eder. Yani celâl ve cemâl nurlarının sahibi olmasıdır.

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; bu söylediğimiz mana çok ince ve narindir. Nefsânî sıfatlarla perdelenmiş akl-ı kemâl bulmamış, (kısa görüşlüler) bunu anlayamaz. Zikrettiğimiz harflerin sırrını arif olanlarda ehlinin dışındakilerden bunu gizlemelidir. Çünkü ruhlar âleminden düşen bu hikmet damlaları “Nisan yağmuru” na benzer. Nisan yağmuru, sedefe düşünce “inci”, yılanın ağzında “zehir”, pisliğe düşünce de “pislik-aşağlık (mikrop)” olur. Anlarsan hikmetin durumu bu şekildedir.

Biliniz ki; “Eûzü”, “avz”[12] dendir. “Avz” rüzgarın getirdiği toz, topraktan; selin taşıdığı çör-çöpten insanın kendini korumak için sığındığı şeydir. Öyleyse insan-ı kâmile inanmak ve dayanmak vaciptir. Çünkü sâlik seyrinde (manevi yolculukta) şeytanın elinden kurtuluş çaresi bulamaz. Ancak insan-ı kâmilin varlığı ve adını anmakla kurtulabilir. Bunu iyice anlayın ve gafil olmayın.[13]

Besmeleninde tevilinide işitiniz. Bu nedenle “Besmele” nin açıklaması için bir önsözün beyanı uygundur.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ   1

Rahman ve Rahim olan Allah’in adıyla

Allah Teâlâ’ya kurbiyet (yakınlık) iki kısımdır.[14]

a)      Kurb-u Ferâiz

b)      Kurb-u Nevâfil

Birincisi: Meczub (her şeyin şuurundan tamamen fâni olmuş) sâlike mahsustur.  Tevhidî Zâti’yi içine almaktadır.

İkincisi: (Çalışarak kazanılan fenâ halindeki) Sâlik-i meczuba mahsustur. Tevhidî Sıfâti’yi barındırmaktadır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kudsî hadisinde buyurdu ki;

Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. [15]

 

Kurb-u Ferâiz ehli “Besmele”yi hakikâtine ulaşmış olduktan sonra; Kurb-u Nevâfil ehli de “Besmele”nin hakikâtine ulaşmadan “Bismillahirrahmanirrahim”i okumaktadır.

Hakikâtiyle “Besmele” yi okuyarak Kur’ân-ı Kerim’e başlamak ise Allah Teâlâ’nın zâtının umûmî ve husûsî rahmetini câmi olan “Vucüd-u Hakkânî” ile okumak demektir.

Bu manayı iyi anlayın. Çünkü ince bir husustur.

Bir kimse “Besmele”nin bu iki hakikâtine ulaşmadan Kur’ân-ı Kerim’i iki şekilde okuyabilir.

Birincisi “Bismillahirrahmanirrahim”i söylemekle,

İkincisi umûmî ve husûsî rahmeti toplayan insan-ı kâmilin adını anarak.

(Yoksa) Fiili olarak Kur’ân-ı Kerim’i sayfalarını okumaya başlayamaz.[16]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Fâtiha Suresinde birçok sırlara işaret vardır. O çok sırlardan bazılarını bu fakirden dinleyiniz. Şöyleki;

الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ   2

Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

الْحَمْدُ للهِ  kelâmındaki mana; Allah Teâlâ’ya yakınlığı farzlarla bulan için hamd zâtî, nafilelerle bulan için sıfâtidir. Eğer hamd-i fiili (avamdaki gibi söz) olursa Allah Teâlâ’nın ef’âlindedir, demektir.

رَبِّ الْعَالَمِينَ  Ruhlar ve bedenler âleminin efendisi Allah Teâlâ’dır.

3 الرَّحْمـنِ الرَّحِيمِ

O Rahman ve Rahim’dir,

الرَّحْمـنِ Yani, Allah Teâlâ Hazret-i ilimde â’yanı sabitenin (İlmi ilâhide bulunan yaratılmışların gerçeklerini) başlangıçtan beri kemâlatını ve nimetlerin asılları ve parçalarına “Rahman” ismi ile feyz verir.

الرَّحِيمِ  Allah Teâlâ tevhid, marifet ve muhabbet gibi kemâl hususlarına “Rahim” ismi ile feyz verir, demektir.

رَبِّ “Rabb” kelimesinden “Mâlik” manasıda murad edilebilir. Bu şekilde “Muslih: İslah eden”, “Mükemmil: Tamamlayan” manalarıda caiz olur.

Kim Allah Teâlâ’ya farzlarla yakınlaşırsa bütün ilâhi isimleri toplamış ve mazharı (zuhur yeri) olarak ve tesirlerini (icraatlarını) görür. Buradan bilmemiz gereken “hamd” le varlıklarda Allah Teâlâ’nın zâtî hayatiyetini denizde (görür gibi) tafsilatlı olarak bağlantılı oluşunu (bilmektir).

مَـلِكِ يَوْمِ الدِّينِ   4

Din Günün sahibidir.

Bu bir mertebe ve makamdır ki; bu makamda sâlike;

Kalbî ve ruhî ameller “Ef’âl makamı”nda;

Sırlı ameller “Sıfat makamı” nda;

Gizli ameller “Zât makamı”ında;

olarak “Tevhid” makamları, hâsıl olur.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ   5

Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yardım dileriz.

إِيَّاكَ نَعْبُدُ  Kulluk ve tevhid (birleme) vasıtasıyla ancak seni müşahede ederiz

وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ  Zâtî, Sıfâtî ve Ef’âlî   tevhid makamlarında zâtını müşahede ederek ancak Sen’den yardım talep ederiz.

اهدِنَــــا الصِّرَاطَ المُستَقِيمَ    6

Bizi dogru yola eriştir.

(Ancak bizi) Tevhid-i Zâtî yolunda sebatlı kılmanı istiyoruz.

صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِم غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ وَلاَ الضَّالِّينَ

Nimete erdirdiğin kimselerin yoluna; gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların yoluna değil.

 صِرَاطَ الَّذِينَ أَنعَمتَ عَلَيهِم

Kendilerine tevhid nimetlerini verdiğin nebiler, rasüller, evliyalar ve salihlerin yolunda sabit kılmanı diliyoruz.

غَيرِ المَغضُوبِ عَلَيهِمْ Onlar Tevhidî Zâtî’nin müşahedesinden mahrum değildirler.

وَلاَ الضَّالِّينَ  Onlar kesrette ve vahdette tevhidin şuhûdundan ve feyzlerinden ayrı olmayanlardır.[17]

أَنعَمتَ عَلَيهِم de bahsedilen nimetlerde, Kur’ânî hakikâtler ve sırlar ve diğer  ehadiyyetin kemâl sırların murad olunması da caizdir.

آمين   “Amin”

“Allah Teâlâ’m duamızı kabul buyur” manı diliyoruz. Yani Tevhidin Ef’âl, Sıfât ve Zâtî marifetlerini bize vermeni istiyoruz.

Namazda ve dışında وَلاَ الضَّالِّينَ  den sonra آمين demek sünnettir. Vâil İbnu Hucr radiyallâhü anh anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gayri’l mağdûbi aleyhim ve lâ’ddâllîn’i okuyunca âmîn dediğini ve bunu söylerken sesini uzattığını işittim.”

Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir. “…Bunu söylerken sesini yükselttiğini işittim.” [18]

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bir Hadis-i Şerif’inde meâlen şöyle buyuruyor:

Ebû Hureyre radiyallâhü anh rivayet etti ki;

“Duaların sonunda Âmin demek, âlemler Rabbi Allah’ın, mü’min kullarının dillerindeki mührüdür.”[19]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Fâtiha kelimesi  ف ا ت ح ة  beş harf üzerinedir.

ف     Harfi; ilâhî sırlar, rabbânî marifetler ve Kur’ânî hakikât hazinelerinin Fâtiha sûresi ile fethedileceğine işaret eder. Ayrıca diğer surelerden daha faziletli olup hak ile batılı ayırdığına;

ا        Harfinde üç nokta gizli olduğundan tevhidin Zât, Sıfât ve Ef’âl makamlarının sırlandığına;  

ت     Harfi ise Fâtihâ’nın hakikâtte sırf tevhid olduğuna ve şüphesiz olarak ancak onunla Allah Teâlâ’nın Zât-î birliğine ulaşabileceğine;

 ح      Harfi ise Fâtiha sûresi Kur’ânî ve birçok hakikâtleri taşıdığını ve okuyanı büyük ateşten koruyucu olduğuna;

  ة  Harfi ise Fâtiha sûresinin Kur’ânî hakikâtleri taşıdığına, diğer sürelerden büyüklüğüne ve semadan inmiş kitaplar ve sahifelerdeki hakikâtleri topladığına delalet etmektedirler.

Yine biliniz ki;  ف Harfi “Küllî Ruh”tan ayrılıp geldiğine, ا   harfi inişinde gizli sırlar taşıdığına işaret ederken, ت harfi bu sırlarının ezelden beri sabit ve gerçek olduğuna,  ح harfiyle taşıdığı sırları da Allah Teâlâ’dan başka kimsenin bilmediğine,  ة  harfi ise Fâtiha sûresinin her bir harfinin büyüklüğüne, öyle ki Kur’ân-ı Kerim’in bütün harflerinden daha azîm olduğuna da işaret etmektedir.


 

DUHÂ SÛRESİ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ

  وَالضُّحَى 1

Andolsun kuşluk vaktine

Rûhî Muhammedî’nin güneşine yemin olsun ki;

وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى 2

Ve sükûna erdiğinde geceye ki,

Ruh güneşinin yörüngesi olan Muhammedî bedenede yemin olsun ki;                         

3 مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى

Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.

Rabbin zatından feyzini (ilişkisini) kesmedi. 

وَلَلآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ اْلأُولَى 4

Gerçekten senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır.

Seni Zatıyla bir kılması, tevhidin sıfatlar ve diğer hallerinden daha hayırlıdır.[20]

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى 5

Pek yakında Rabbin sana verecek de hoşnut olacaksın.

Rabbin Seni varlığından fâni kılarak tevhid-i zâtinin bütün makamlarını verecektir. [21]

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى 6

O, seni yetim bulup barındırmadı mı?          

Hakiki baban olan Ruhu’l Küdüs[22]ten ayrılmış ve tek başına kalmış bulunurken Rabbin Seni mukaddes canibine aldı ve Feyyâz-ı Mutlak feyzinide Cebrail vasıtasıyla senin ruhuna ulaştırdı.

وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى 7

Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?

(Dünya âleminde) nefsânî sıfatlar ile perdelenmenden dolayı tevhid-i zattan uzak kaldığından hidayet ederek zâtına yanaştırdı.  [23]

وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى 8

Seni fakir bulup zengin etmedi mi?

Rabbin seni ilâhî hakikâtler ve rabbânî hikmetler ve diğer tevhidi kemâlattan boşalmış bulunca mümkünün (yani dünya âleminde olması gereken) kadarıyla bahsedilen marifetler ile Seni süsledi.

فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ 9

Öyleyse yetimi sakın ezme.

Onun için Hakiki babasından ayrılma sebebiyle nefsânî sıfatlar ile perdelenmiş kimseye kahrederek onun hakkına engel olma. Bilakis onu fuyuzât yoluyla hakiki babasına ulaştır.             

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلاَ تَنْهَرْ 10

El açıp isteyeni de sakın azarlama.

Tevhid ilmini isteyeni kapından kovarak geri çevirme. Kaabiliyeti miktarınca bu ilimden ulaşabileceği miktarı vermelisin.                              

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ 11

Ve Rabbinin nimetini minnet ve şükranla an.

Habibim! Kur’ânî hakikâtleri ve tevhid sırlarından kullarımı haberdar et.[24]

Ey Muhib! (Ey bizi ve bu ilmi seven)

Şu diğer açıklamayı da dinle!

وَالضُّحَى :

a) Cemâlullâh.

b) Kalbin nurudur.

c) Allah Teâlâ’nın vücududur. (varlığı)

d) Ezeli, zâti marifetin nurudur.

e) Zâtî muhabbetin nurudur.

وَاللَّيْلِ إِذَا سَجَى :

a)Cemâlullâhı örten Celâlullahdır.

b)Hakkın varlığını örten nefsin karanlığıdır.

c)Hakkın vücudunu örten zillî (gölge) vucüddur.

d)Zilli vücudun karanlığıdır.

e)Dünya muhabbetinin ahiret muhabbetinin zuhurunu ve eserlerini örterek karartması.

Anladıysan kabiliyetin miktarınca bu manaları artırabilirsin.

مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى:

Rabbin Seni, müşahedeni perdeli kılmadığı gibi seni beşeri tabiatınla başbaşa da bırakmadı. [25]

وَلَلآخِرَةُ خَيْرٌ لَّكَ مِنَ اْلأُولَى :

Kalbî amellerindeki durum, nefsâni güzelliklerden daha hayırlıdır. İnsanın diğer hallerini buraya kıyaslayabilirsin. Fiili hallerin bilgisini açıklamaya lüzum görmedik. Kim varlığından tecerrüd edip batınî hallerini anlarsa kabiliyeti miktarınca Kur’ân-ı Kerim’in sırlarına ve bâtınına da kavuşabilir, deriz.

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى :

Rabbin nurâni varlığını sana verecek sende razı olacaksın. Bu manadan kasdedilen mana “nutk-u hakkanî” yi verecek. Yani ümmetin için kabulü mümkün olmayan şeyler hakkında dahi isteyeceğin şefaat etme hakkını verecek demektir.

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى:

Rabbin halka karışman ile Hakk’ın müşahedesine vesile olan hakikâtin şuhûdundan perdelenmiş bulunca Seni kendinle arif kılarak, feyz ve ruhânî gıda olan marifeti almannı istedi.[26]

وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى :

Rabbin dünya âleminde olan vücudunu kendi nurlu vücuda  (Allah Teâlâ) hidayet etti (kavuşturdu.) Bu tevil âlem-i insan mertebeleri de içinde geçerlidir. İyice düşün ve anla.

وَوَجَدَكَ عَائِلاً فَأَغْنَى :

Yine (dünya âleminde) Allah Teâlâ’nın fiillerinden yoksun bulmuşken gibi sıfat ve zâtî yönden bile Seni zenginleştirdi.

فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ :

Öyleyse; bedenin zaafların yakınlığı ile Hakk’ın müşahedesinden perdelenmiş olan kimseye nasibi verdikten sonra kahretme, feyz yolu ile ezelî nasibini vermelisin

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلاَ تَنْهَرْ :

Perdeli olduğu halde hakikât ilimlerinden isteyenide mahrum etme.

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

İsteyene ve ehli olana hakikât ilimlerini, ehadiyyet sırlarını ve hususî velayetlerine ait olan sırları söyle. Çünkü velayet iki kısımdır.

a)        Mutlak Velâyet: bütün müminlerde mevcuttur. Allah Teâlâ bu hususa, “Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.[27] ayeti ile işaret etmiştir. Yani Allah Teâlâ müminleri nefsi karanlıklarından “Kalp” “Ruh” “Sır” “Sırr-ul Sır” nurlarına çıkarır, demektir.

b)        Hususî Velayet: “Şüphesiz sen büyük bir ahlaka sahipsindir.[28]  Ayetinin mazharı olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Bu velayet kemâl yönünden ümmetinden seçilmiş evliyaullahta bulunur.  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bu ümmet içinde Muhammedîler vardır. Ömer onlardandır.”[29]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Muhammedî velâyetin en düşük derecesi, ibadet etmek, zikirler ve sair nurların zuhurudur. En üstün mertebesi ise fenâfillâh’tır.  Şeyh’ül Ekber kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Ben Muhammedî velâyeti hatemiyim (mührüyüm)”

O (bu sözü söyleyebilecek) bir alem’dir. İyice anla.[30]

İNŞİRAH SÛRESİ

(Not: Çelebi Halîfe Cemâl-i Halvetî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bu sûreyi dört tevil üzere ayrı başlıklar altında beyan buyurmuşlardır. Ancak biz burada ayetleri altında birleştirilerek sunulması daha faydalı olacağını düşündük.)

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ 1

Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? 

a) Ey habibim, biz senin sadrını yani kalbini nübüvvet ve velayet nurlarıyla ve bunlara bağlı Kur’ânî hükümleri, marifeti rabbaniyeyi, hakkânî muhabbetleri ve bunun benzeri zâtî, sıfâtî ve fiilî nurlarla süslemedik mi? (Evet, süsledik demektir.) Bunun açıkça anlatılmasına gerek yoktur.

b)Bizi müşahadeye ve vuslatımıza kavuşman için sırrını genişletmedik mi? (Evet, gerçekten böyledir.)

c)Sadrını genişleterek yaratılış hakikâtlerinin kapısını sana açmadık mı? Burada kasdedilen mana, kötü ve kınanmış huylardan seni kurtararak diğer bütün tevhidlerin özü toplayacısı olan Tevhidî Zâtîyi sana vermedik mi? (Evet, gerçeğiyle açtık.)

d)Kalbin manası göğüs makamındadır. Cehri (sesli) zikir sebebiyle kötü ahlakı senden çıkarmadık mı demektir.

Not: d maddesi ile yazdığımız teviller cehrî ve hafî zikir ile sâlik için hâsıl olan etvarı seb’a (yedi makam) üzere açıklanmıştır.

وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ 2

Yükünü senden alıp atmadık mı?

3  الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ

O senin belini büken yükü.

a) Bizi müşahedene mani olacak perdeleri Senden düşürmedik mi? (Evet, düşürdük.)

b) Tarafımıza yönelmene engel olan gölge bedenini yoketmedik mi?[31]

c) Senin batınını tevhidi zâtînin ve gereği olan bütün beğenilmiş kemâllerin zuhuruna sebeb olacak ahlakı hamide süslenmene mani olacak kötü ahlak ve sıfatları senden çıkarmadık mı? (Evet, çıkardık.)

d) Kalp makamında ona bağlı oluşan nurlara ve diğer şeylere meylini kesmedik mi? (Evet, ancak zâtıma meyletmekte olacaksın.)

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ 4

Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?

a) Seni İsm-i Âzam güneşinin doğduğu yer kılmadık mı? (Evet, seni İsm-i âzam kıldık.)

b) Tavusu’l Melekut[32] (Cebrâil aleyhisselâm) vasıtasıyla indirilmiş kitaplar ve sayfalara cami olan Kur’ân-ı Kerim’ini ve diğer şeylerden zuhur eden mucizelerini büyük kılmadık mı? (Evet, öyle olduğuna inanmalısın.)

İlâhi isimlerin hepsini camî olan bir mertebeyi sana vermedik mi? Manasıda kasdedilmiştir.

c)Ufuklarda ilâhî nurların marifetine bağlılığından rububiyet sırlarını Senden zahir etmedik mi? (Evet, rabblik sırlarına kavuştun.)

d) Ruh makamında sana bütün diğer isimleri cami olan “İsimler Sutanı” nı vermedik mi? (Evet, herşeye hükmetme yetkisini verdik, demektir.)[33]

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا 5

Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا 6

Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.           

a) Muhakkak gölge vucüd ile hakkanî vücud beraber bulunması sabit olmuştur.

b) Muhakkak celâl varsa cemal beraberinde vardır.

c) Muhakkak perdelenme varsa müşahede de vardır. Yine meşakkat, rahatlık ile beraberdir.

d)Sır makamında nur, zulmetiyle beraber bulunur.

Tevhidin Sır u Sır makamında ise gölge vücudun varlığı ile beraber “Allah Teâlâ’dan başkasının bilmediği ve başkalarının muttali olamayacağı (anlayamaycağı) nurlu vücudu” vardır.

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ 7

Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,

a) Aslınla (Allah Teâlâ) ile cem’den ayıldığın zaman halkı Hakk’a irşad için müşahede ve vuslat için hazır olmalısın.

b) İki denizden (Celâl ve cemâl) çıktığında benim rızam için yarattıklarımın ezasına tahammül et.

Halkla olan muamelenden boşalınca zâtıma yönelmeni istiyorum.

c) Bedenin gereği olan işlerin bittikten sonra kalbî, sırrî ve ruhî işlerle nefsini meşgul kıl.

d) Hayret ve kursî makamında nurumdan ayıldığın zaman şeriata uy ve nefsine muhalefet et. Bu iki hal ile olduğun hal ile kullarıma hükümlerimi tebliğ et ve her türlü durumda onları feyizlendir.

وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ 8

Yalnız Rabbine yönel.

a) Her ne kadar kesret ile vahdetten perdelenmemiş olsanda, kesrette vuslatın müşahesi için kalbinin alakalarını kesip Efendine vasıl ol.

b) Hakikâtler hakikâti ve âlemlerin Rabbi olan (bana) vasıl ol.

c) Seni güzel şekilde yaratan, sahibin olan efendine yönel.

d) Manası fenâ makamında olup zât-ı ehadiyye nurlarını iste.

Veya; senin vücudundan sıyrılarak hakiki vücüda yönel, demektir.

Uyarı:

Bu beyan üzere Allah Teâlâ’yı taleb edenlerin hemen kâmil bir şeyhin kapısında hizmet etmesi, o şeyhin nazarına kavuşması ve muhabbetî sohbeti gereklidir. Ancak bu şekilde Kur’ân, esma ve diğer hususların hakikâtlerinin zuhuruna ulaşabilir. (Yani öğreticisi olmadan bu ilme kimse kavuşamayacak demektir.).

TİN SÛRESİ

وَالتِّينِ 1

İncire, zeytine,

a) Allah Teâlâ tarafından Cebrâil aleyhisselâm vasıtasıyla  indirilen kitapların sırlarını câmi olan Kur’ân-ı Kerime yemin olsun. Aynı incirin tanelerden oluştuğu gibi şerefli Kur’ân-ı Kerim’de bütün hususiyetleri topladığı gibi gerçekten tatlıdır.[34]

b) İncirde halk için faydalı birçok özellikleri taşıdığı gibi Tevhid-i kemâller ve Muhammedî  Sıfâtların kaynağı ve zuhur yeri olan Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme yemin olsun, denilmiştir.

وَالزَّيْتُونِ

a) Zeytinde saf yağ ve insanlar için faydalı ışık gibi Kur’ân-ı Kerim’de dünya ve ahirette faydalı nur taşı(dığına yemin ederim.)

b)Zeytinde saf yağ ve insanlar için faydalı ışık nur olduğu gibi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem keder verici şeylerden temiz, varlığıyla iki âlemde rahmet ve faydalı olandır. Nitekim Allah Teâlâ hakkında buyurdu ki;

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”[35]

وَطُورِ سِينِينَ 2

Sina dağına,

a) Şehâdet âleminin düzeni, dengesi ve sağlamlığına sebeb olan Tur-u Sina dağı (Kur’ân-ı Kerim)’e yemin olsun.

Zülmün elinden kurtulmak isteyen mazlumların sığınağı yeryüzünün dengesi ve sağlamlığı dağlarla olduğu gibi Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın kullarının cehennemden sığınma merciidir.

b) Mahlûkatın sığınağı ve iki cihanda şefatçisi Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir.

Suçlular zalimlerin elinden kurtulmak için dağların yolunu tutan günahkârların sığınağı velâyeti ve nübüvveti ile olan âlemlerin dengesi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yemin olsun.

3وَهَذَا الْبَلَدِ اْلأَمِينِ

Ve şu emîn beldeye yemin ederim ki,

a) Hakkında “ne bir yaş ne de bir kuru yoktur ki her hal bir kitabı mübînde olmasın” [36] buyrulan zikredilenleri ve fiili sayfaların sırlarını ve her şeyi câmi, acaiblikleri ve gariplikleri barındıran Emin belde Mekke gibi Kur’ân-ı Kerim’e yemin olsun.

b) “Ben ruhların anası, bedenlerin babasıyım”[37] diyerek güzel meziyetleri toplamış Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme yemin olsun.

Bu Fâkir Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “aleyküm bi’sevadilâzam [38] kelamını ahmedî sırlar ve ehadiyyet kemâlleri toplayan insanı kâmil olarak yorumladı.

Sevâdı âzamdan övülmüş meziyetleri sebebiyle Cebrail, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil (aleyhimüsselâm) da kasdedilmesi caiz olur.

لَقَدْ خَلَقْنَا اْلإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ 4

Biz insanı en güzel biçimde yarattık.

a)  Onun nurlu vucüdunu feyz yoluyla nurda ve karanlıklarda mertebe ve seviyede mütesavi eyledik.

b) Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin vucüdünu nur ile yarattık.

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ 5

Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.

a) Sonra isimler vasıtasıyla mazhariyetinin tamamlanması için nurlu vücudunu suretî Muhammedî olarak (yeryüzüne) indirdik.

b) Sonra O’nu hidayet ve irşad için halkın arasına gönderdik.

إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ أَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ 6

Fakat iman edip sâlih amel işleyenler için eksilmeyen devamlı bir ecir vardır.

a) Ancak dönüşlerinden sonra tevhidi zâtî ile çoklukta vahdeti müşahede edenler bu red (aşağılara atılma) dan kurtulmuşlardır. Çünkü onlar Allah Teâlâ da seyr (Seyr fillah) den ayrılmamışlardır.  Bu manadan anlaşılan aşağılara atılmanın manası ruhların zâtî şuhud ile müşahededen perdelenmeye ve tevhidi zâtî den ayrılmış olmasıdır. Yani Allah Teâlâ’nın müşahedesinden perdelenmemiş olan kesrette vahdetin şahidi olduğu için aşağılara atılmış değildir. Enbiyanın durumu bu şekildedir. Onların durumu evliyanın en son kavuştuğu yerden başladığı gibi onların seyrlerini Allah Teâlâ’dan başkası da bilemez.

Hz. Ali kerremallâhü veche hakkında rivayet olundu ki;

Annesi diyordu ki;

“Muhakkak Ali rahmime düştüğü vakit hep ayakta durup beni putlara eğilmekten men ediyordu.”

Velilerin hali bu şekilde olursa nebilerin durumunu ona göre kıyas etmelidir. İyice anla.

b) Ancak benliklerinden kurtulup zât-ı ehadiyyeyi bulanlar aşağılara atılmamış demektir. Onlar Ebû Yezid Bestamî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz gibi irşad vazifeli olarak (dünyaya geldikleri halde) Allah Teâlâ’dan ayrı değildiler. Onlar “Kabul edinilmişler” dendir. Bu sebepten ona “Kutbu’l Mânevî=(Kalb-i Manevî)” denilir.

Şeyhim kaddese’llâhü sırrahu’l azizden işittiğim bir hatıra bunu teyid eder;

Birgün Bayezid Bestamî arkadaşları ile beraber yolda gidiyorken durdu. Arkadaşları da durdu ve sordular. Buyurdular ki;

“Benden iki hususta üstün olacak bir kişi gelecektir. Biri telkin ve tevbe ile halkı irşad etmesi, diğer hususu ise bu işe benden daha ehil olmasıdır.”  O kişi Ebul Hasan el Harkanî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz dir.

فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدِّينِ 7

Artık bundan sonra, ceza günü konusunda seni kim yalanlayabilir?

a)Nur ile zulmetten kurtulduktan sonra tevhidi zâtiyi yalanlamaya hangi şey sevk edebilir ki?

b) Allah Teâlâ’nın vücudu hakkâni vücud ile mevcud olduğunu (bulmuş ve bilmişken) hangi şey seni O’nadan başkasına meylettirebilir. Bu manayı namazda Fatihada إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

“Ancak Sana kulluk eder ve yalnız Senden yar-dım dileriz.” ayeti okunduğunda kendisine “Ey yalancı” denilen ehlullâhdan birinin hali bunu teyid eder.[39] Muhakkak dil ile söylenen söz hak sözdür. Fakat söylenirken kalpten gelmemiştir. Onun için mukaddes yönden ona “yalancı” denilmiştir. Buradan bilinmerlidir ki;

“(Kim) Allah Teâlâ’nın muhabbetini, marifetini ve tevhidini iddia ediyor ve Allah Teâlâ’dan başkasına meylediyorsa, ona niçin “yalancı” denilmesin.”

أَلَيْسَ اللهُ بِأَحْكَمِ الْحَاكِمِينَ  8

Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?

Allah Teâlâ, insanın diğer şeylere meyletmesi ve muhabbeti nedeniyle beşeri tabiat derekelerine (aşağı dereceler-düşük) mahsus nefis sıfatlarında perdelenmiş olmasına hükmeder. Ya da tersi olarak yani sıdkı doğruluğu sebebiyle bahsedilen nefsin aşağı mertebelerinden kurtulmasına yardım eder.

ALAK SÛRESİ

ِاقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ 1

Yaratan Rabbinin adıyla oku!

Bu ayet-i kerime Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah Teâlâ ile birlikteliğinden ayrılışının (Ayn-ı Cem) ilk mertebesinde Allah Teâlâ tarafından nazil olmuştur. Bu Kur’ân-ı Kerim’’in ilk inen suresidir.

بِاسْمِ dekiبِ “be”  harfi istiâne (yardım etmek) içindir. Buna göre mana “Halk suretinde gizlenmiş olan Rabb’inin isimleri ile oku”              olur. Kim bu şekilde Kur’ân-ı Kerim’i bu halkta (dünyada) Allah Teâlâ’nın gizlenmiş isimleri okursa onun varlığı vücudu nurânî (Hakk) meydana gelmesi zaruridir. O halde (insan) İsm-i âzam olup bir şekilde âmir (Hakk) bir şekilde memur (kul) olur. Çünkü ehlullah katında İsm-i zat (Allah) sıfattan ibarettir.

Ayrıca bu ayetten ezberledikten ve öğrendikten sonra nurunu bir zuhur yerinden diğer bir zuhur yerine kadar intikal ettirerek okumakta emrolunmuştur, demekte caizdir.

اقْرَأْ   kelimesinden Muhammedî nurun tamamlanması ve kemâl bulması ve kendi mazharının nihayet bulmasına, bütün nebilerin eserlerinin zuhuruna uygun olana kadar, ruhunun bir mazhariyetten diğer mazhariyete intikaline kadar ezberleyip ve öğrenenmesi için “okumakla” emrolunmuş denilebilir.

ِاقْرَأْ   “oku” emri Tavus-u Melekût (Cebrail aleyhisselâm) vasıtasıyla nazil olduktan sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

ِاقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ dedi. Bundan akl-ı selim sahibi kişi اقْرَأْ “oku” nun niçin önce inzal olduğunu anlar.[40]

خَلَقَ اْلإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ 2

O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.

Allah Teâlâ insanın yaratılışında kendini “kan pıhtısı” ile gizledi.

Ey Kardeşler!

Biliniz ki;  خَلَقَ”yarattı” kelimesinin iki defa tekrarlanması iki şeye yani “Sûrî”(zahir) diğeri “manevî” yaratılışa işarettir. Bunu anlarsan bu Allah Teâlâ ile kulları arasındaki nur ve zulmete işarettir. Bu büyük bir sırdır. Bu durum Allah Teâlâ’nın sonsuz kerem ve cömert olduğuna işarettir.

3 اقْرَأْ وَرَبُّكَ اْلأَكْرَمُ

Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir.

Allah Teâlâ, kulların dilinden düğümleri çözendir.

İkramıda sonsuz olan Allah Teâlâ kulları ile arasındaki nurânî ve zulmânî perdeleri kaldırandır.

الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ 4

O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti.               

Allah Teâlâ, harfler âleminin nakışlarının (yazılış şekillerinin) başlangıç sebebi kaynağı kalem ile birçok şeyleri (şekillerini) öğretti. Bu nedenle Allah Teâlâ’nın zâtı ile ilgisinden dolayı kaleme “akl-ı külli” de denilir.

عَلَّمَ اْلإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ 5

İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.

İnsana bilmediği gizli ilimleri öğretti. Bu sebeple Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Salih rüyalar, nübüvvetin cüzlerindendir.” [41] bu hadisi şerifin manası için “ Gayb ilmi nübüvvetin cüzlerinden bir cüzdür” denilmiştir. Burada “insan” kelimesinden Âdem aleyhisselâm murad edilmiştir. Allah Teâlâ “Âdeme bütün isimleri öğretti” [42] buyurarak işaret etmiştir.

كَلاَّ إِنَّ اْلإِنسَانَ لَيَطْغَى 6

Gerçek şu ki, insan azar.                      

أَن رَّآهُ اسْتَغْنَى 7

Kendini kendine yeterli gördüğü için.          

İnsan kendini (bu bilgi ile) kendini zangin gördüğü için Allah Teâlâ’ya isyan edebilir. Meslekî Muhammedî sahibi (genellikle tasavvuf erbabı) Allah Teâlâ’dan başkasına meyl olarak değil bulduğu kemâlatına itimat ederek nefsânî sıfatlarla kendini perdeler. (Eyvâh)

Nitekim Firavun da saltanatında tek adam olmasıyla küfrü ile perdelenmişti.  Sonra “Ben yüce Rabbinizim” [43] diyerek rububiyetini iddia etmişti. Bu nedenle Allah Teâlâ’ya seyr-u sülük eden kişi için başkasına iltifat etmemesi, yolda bulduğu kemâlat güzelliklerine güvenmemesi gerekir ki, Allah Teâlâ ona zâtî tecellilerini ihsan etsin. Yok bu şekilde olmazsa, onu âsî ve azgın olarak tabiat âleminde aşağılanmış olarak bırakır. (Eyvâh)

إِنَّ إِلَى رَبِّكَ الرُّجْعَى 8

Kuşkusuz dönüş Rabbinedir.

Dönüş ve varış yerin Rabbindir. Ef’âl ve sair (sıfat, zât) nurları müşahede ederken başka şeylere meyletmekten Rabbinden sakın ve kork.

رجْعَى “Rucû” (Dönüş) ile Zâtî fenâ ile dönüşte düşünülebilir. Zira zât ve sıfat hakikâtte Allah Teâlâ’nın kendisidir. İşte bu sebeble nefsin kendinde Allah Teâlâ’nın kemâlat zenginliğini görme sebebi de bilinmiş oldu. Bu hususlar tevhidin ince meseleleridir.                  

أَرَأَيْتَ الَّذِي يَنْهَى 9

Gördün mü şu men edeni,

عَبْدًا إِذَا صَلَّى 10

Namaz kılarken bir kulu (rasülü namazdan)? Kararmış ve kibirli nefsiyle ezeli fıtrat nurunu setreden kişi Allah Teâlâ’ya kavuşmayı men edeni bilmezmisin?

أَرَأَيْتَ إِن كَانَ عَلَى الْهُدَى 11

Gördün mü, ya o (rasül) doğru yolda olur,

أَوْ أَمَرَ بِالتَّقْوَى 12

Yahut takvâyı emrediyorsa?

Ey ezeli istidatlı nuru örteni sen biliyor musun? Eğer insanın varlık şaibelerinden kurtulup ruhu sırf tevhid kılmalı ve manevi yolunu Muhammedî kuvvetlerin nazariyatına bağlamalıdır. Bu nedenle insan tabii evsafından (geçip) hakikî imânı şuhud ile emrolunmuştur.

أَرَأَيْتَ إِن كَذَّبَ وَتَوَلَّى 13

Ne dersin o (meneden, rasülü) yalanlıyor ve doğru yoldan yüz çeviriyorsa!

Allah Teâlâ’dan yaratılmışlara gelen rûh-i insanî olan elçiyi maddî veya manevi olarak yalanlayarak, hakikâtten yüz çevirmiş olmasıyla müşahededen perdelenmesini veya gizleyişini  bilmedin mi?

Nitekim denildi ki;

“Muhakkak Âdemoğlunun cesedinde insan olmayan, fakat insan şeklinde Allah Teâlâ’nın yarattığı birçok mahlûk vardır.”

أَلَمْ يَعْلَمْ بِأَنَّ اللهَ يَرَى 14

(Bu adam) Allah’ın, (yaptıklarını) gördüğünü bilmez mi!

Yani, Allah Teâlâ, onların hal ve tavırlarını görüyor. Ve onları ateşe atılacak tabiata uygun olarak haşreder ve cehenneme atar.                     

كَلاَّ لَئِن لَّمْ يَنتَهِ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ 15

Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden), yakalarız (cehenneme atarız).

كَلاّ men etmedir. Hakkın maddî olarak müşahedesinden perdeli olmayı men’dir. Yani Ruhu bahsedilen bu müşahededen men eden perdelenmiş kişi eğer bu (huyundan) vazgeçmezse, biz onu dünya ve ahirette müşahedemizden mahrum bırakacağız. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Kim bu dünyada kör olursa, ahirette de kördür”[44]

Bu ayette ehline göre daha birçok manalar vardır.

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ 16

O yalancı, günahkâr alından (perçemden),

Ezelî isti’dadı olarak verilmiş nuru örtenin nasiyesinden tutup, elbette mahcup edeceğiz. Eğer rûh-i insanî olan elçiyi de men ederse kıyamet günü muhakkak cehenneme atacağız.     

فَلْيَدْعُ نَادِيَه 17

O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.                     

Çok meylettiği nefsanî kuvvetlerini çağırabiliyorsa, çağırsın.

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ 18

Biz de zebânîleri çağıracağız.

Bizde o nefsan kuvvetleri üzerine cismânî olarak meleklerimizi üzerine musallat kılacağız.

كَلاَّ لاَ تُطِعْهُ وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ 19

  Hayır! Ona uyma! Allah’a secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!

كَلاَّ لاَ تُطِعْهُ َ Rûh-i insanî elçiye (onlara uyma diye) uyarıdır. Yani gizli zikirle nefsine gaflet veren düşüncelerinden kurtul ve itaata benzer şeylerde nefsine uyup tavsiye de etme. Çünkü nefis ezeli nasibin olan nurunu örtüp ortaya çıkmasını istemez.

وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ

Allah’a secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!

Bütün varlığından fiil, sıfat ve zât’tan soyularak Allah Teâlâ’nın vücudunda fanî olarak yakınlığını talep ederek secde kıl..

KADR SÛRESİ

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ 1

Biz onu (Kur’ân’ı) Kadir gecesinde indirdik.               

a) Kur’ânî hakikâtleri, buluşma gecesi manevî nüzül ile Muhammedî kalbe inzal eyledik.

b) Yani, beşeri (gölge) vücudu karanlığa biz, cem (birlik) den fark (ayrılık)a indirdikten sonra kabiliyeti gereği Cebrail vasıtasıyla Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbine ehadiyet kemâllerini indirdik.

Gölge vücud olmadan nüzül mümkün değildir. Eğer beşeri vücud olmasa halk Allah Teâlâ’dan feyz alamazdı. Zira aradaki ilgi beden iledir. Bu sebeple ehlullah demişlerdir ki;

“Talib-i Hakk, şeyhinin ölümünden sonra tarikat yolunda sülükünü tamamlamak için şeyhini arar. Ancak tevhid-i ef’âl ve tevhid-i sıfât’a kavuşanlara gerekmez. Çünkü onun makamı zâtî ru’yet, mutlak denizin sahilidir”

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Kalp gördüğünü yalanlamadı”[45]

Vucüdun eseri bulunduğundan bu seyre “Seyr ma’allâh” denir.

Allah Teâlâ işareten buyurdu ki; “Nerde olursanız olun, O sizinle beraberdir.”[46]

 وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ 2

Kadir gecesinin ne olduğunu sen bilir misin?

a) Hangi şey bu gecenin büyüklüğünü bildirmeye sebep oldu.  Çünkü bu gece gerçekten büyüktür. Sâlik ancak bu geceyi vücudu zıllîsinden fani olunca bilebilir.

b) Hangi şey gerçekten büyük bir zulmet olan gölge vücudun keyfiyetini bildirdi.

3 لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ

Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.

a) Buluşma gecesi bin menzil ve mertebeden hayırlıdır. Kim o gece kavuşursa Allah Teâlâ ile arasında perde olan nefisten bütünüyle kurtulur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kim inanarak ve sevabını umarak Kadir Gecesini ihya ederse geçmiş günahları affolur” [47]

Zatıyla alakalı olan bütün perdeler mağfiret olur, demektir.

b) Kadir gecesi isim ve fiillerin aylarının zuhurundan bin defa daha hayırlıdır.

تَنَزَّلُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ سَلامٌ 4

O gecede, Rablerinin izniyle melekler ve Ruh (Cebrail), her iş için iner dururlar.

a) Efendilerin seyyidlerin izniyle veya zuhuruyla ruh hakikâtinin ilmi zahir olur.

b) O gece ruhanî kuvvetler ve ruh iner. Yani ruh-i küllinin ruhaniyeti kuvvetlerinden zahir olmaktadır.

بِإِذْنِ رَبِّهِم demek isimleri vasıtasıyla ruh iner. Her isimden biri kendi mazharında “rabb” (terbiye edicisi) dır. Melekler ve diğerleri ilâhî isimlerin mazharlarıdır. Meşayih-i kiram kaddese’llâhü sırrahumü’l azîzan istilâhında bu isimlere “Hadarat’ül Erbâb” denir.

سَلامٌ مِّن كُلِّ أَمْرٍ

a) O gece(Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Allah Teâlâ’dan başkasından fenâ ile ve başkasının tasarrufundan salimdir.

b) Başkalarının nefsânî ve şeytânî tasarrufundan emniyettedir.. Çünkü Allah Teâlâ’nın dışındakilerinin vücudu gerçekte var değildir. Fakat bazen Allah Teâlâ “el-Mudil” (Karıştıran, dalalete düşüren) ismiyle bazende “el-Hâdî” (hidayet veren) ismiyle tasarruf eder. İyice anla. Allah Teâlâ bunu teyid için şöyle buyurdu:

“Dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir.” [48]

هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ 5

Ta fecrin doğuşuna kadar O gece, esenlik doludur.

a)  O gecenin bitişi Ruh güneşi yokluk karanlığından doğduğu zamandır.

b) O gece ruh, nurlu güneşin beden çukurundan çıkmasına kadar durur.

Kur’ân-ı Kerim hulasasın (özününün) inmesinden murad tevhid makamlarının bilgisi de kasdedilmesi caiz olabilir. Buna göre üç tertip üzere olan üç derece tevhidin her birisine nazaran surede zikredilen “üç gece”den ef’âl, sıfât ve zât fenâlarını kazanmamız gerekir.

Bu şekilde nüzülden alacağımız ilim dostdoğru olsun. İyice anla ve ehlinden bu sırları talep et.

Allah Teâlâ daha iyisini bilir.

BEYYİNE SÛRESİ

لَمْ يَكُنِ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ مُنفَكِّينَ حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ 1

Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar ehl-i kitaptan ve müşriklerden inkârcılar (küfürden) ayrılacak değillerdi.

Onlar vuslat yolunu inkârları sebebiyle Hakk’ı ve ezelî yaratılışın nurlarını Ehl-i Kitap ve Ehl-i put gibi gizlemeye çalıştılar.

Burada kalp ehlide kastedilebilir. Bu kalp ehline nefsi Levvâme mertede olması sebebiyle “Yahûdî Mertebesi” de denilir.

Aynı şekilde Ehl-i Ruhun mertebesine “Nasrânî Mertebesi” de denir. Bu ise bu mertebedekilerin Firavun’un  dediği gibi “Ben yüce rabbinizim”[49] kelamıyla rububiyyet ifadelerinden dolayıdır.

Burada Ehl-i Nefs de kasdetilmiş olabilir. Nitekim nefse “En Büyük Put” denilmiştir.

مُنفَكِّين

Ayrılacak değillerdi.

İşte gerek müşriklerden gerek Ehl-i kitaptan perdelenmiş olanlar batıl yolda azgınlık ve sapıtmalarından dolayı ayrılmayacaklarından Hakk’ın nurundan başkasına ve karanlığa meyletmeleri sebebiyle ezeli fıtrat nurunu örtmeye devam ettiler. Zamanımızdaki halkın durumu genelde bu şekildedir.  Fazla açıklamaya gerek yoktur, anlamışsınızdır.

حَتَّى تَأْتِيَهُمُ الْبَيِّنَةُ

Apaçık delil kendilerine gelinceye kadar

Sıfatların tecelliyatı veya apaçık deliller gelinceye kadar; (küfürden ayrılmazlar)

رَسُولٌ مِّنَ اللهِ يَتْلُو صُحُفًا مُّطَهَّرَةً 2

(İşte o apaçık delil,) Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir.

Ruh ve kalp makamında seyredeci olarak âlemin ruhu ve aslı olan Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın rasülüdür.

صُحُفًا

Sâlik için büyük âlemin ruhu olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden ruhânî levhalarda sabit olan Kur’ânî hakikâtler ve rabbânî ilhamlar vasıtasıyla sıfât-ı zatî nurları zahir olur.

مُّطَهَّرَةً

Şeytânî ve nefsanî düşünceler ve vesveslerden temizlenmiş olarak;

3 فِيهَا كُتُبٌ قَيِّمَةٌ

En doğru hükümler vardır şu sahifelerde.

O temiz sayfada Allah Teâlâ’nın zâtı birliğine ait saf hakikâtler bulunmaktadır. Bunları gerçekleriyle Allah Teâlâ’dan başkasıda bilemez.

Veya; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme itata eden ve onun varlığından lezzet alan kullarının Hakk’a ulaşmaya engel olan vucüdunu saflaştıran “Sâfî nurlar” vardır.

وَمَا تَفَرَّقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءتْهُمُ الْبَيِّنَةُ 4

Kendilerine kitap verilenler ancak o açık delil (rasül) kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler.

Ehl-i kalp (Yahudiler) Kur’ânî hükümler vasıtasıyla Allah Teâlâ’dan kalplerine gelen şeylerde ayrılığa düşmediler. Ancak büyük âlemin ruhânî lisanından (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Kur’ânî hükümlerin zuhurundan sonra veya nefsin derecelerinden safî olan nurlar sebebiyle sâlikte hâsıl olan rabbânî ilhamların zuhurundan sonra ayrılığa düştüler.

وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ 5

Hâlbuki onlara ancak, dini yalnız O’na has kılarak ve hanifler olarak Allah’a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştu. Sağlam din de budur.                           

Ruh (Cebrâil aleyhisselâm)la veya ilhamları göndermekle (Hıristiyanlara) Allah Teâlâ emretmedi. Ancak fenâ-i zâtî ve tevhid vasıtasıyla Allah Teâlâ’yı müşahede etmelerini  emretti.

(Müslümanlar ise) ibadetleri ihlâsları ve tevhide uymaları sebebiyle tevhid-i zâtî ilminde kazandıkları melekeleri ile Allah Teâlâ’ya kavuşmalarına engel olacak şeylerden nefislerini temizlediler, kazandıkları ilm-i hakikiyi taliplerine vermeklede emrolundular.

İşte bahsedilen dostdoğru din tevhid-i zâtî ancak budur.

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِكِينَ فِي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِدِينَ فِيهَا أُوْلَئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِ 6

Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, içinde ebedî olarak kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte halkın en şerlileri onlardır.

Muhakak kendilerine “Kitabullah” denilen (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) isti’dadın nurlarını nuraniyet ve zulmaniyet ile örten ehl-i kitap, dünya ve ahirette “tabi-i ateş” e atılırlar.   Bu manaya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “İnsanlar yaşadıkları şey üzere ölürler, üzerine öldükleri şey ile haşrolurlar” diyerek işaret etmiştir. Onlar Allah Teâlâ’nın “                Sonra kalbleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu.” [50] buyruduğu gibi dünya ve ahirette perdelenmekten kurtulamazlar. Yine Allah Teâlâ buyurdu ki;

“İşte onlar hayvan gibidirler, daha şaşkındırlar” [51]

Anlaşıldıki bunlar yaratılmışların en şerlileridir.

إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ أُوْلَئِكَ هُمْ خَيْرُ الْبَرِيَّةِ 7

İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, halkın en hayırlısı da onlardır.

Kur’ânî hükümlerin nuru ve âlemin kitabı ve ruhu (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) vasıtasıyla ef’âl ve sıfattan geçerek Allah Teâlâ’yı müşahede edenler ister sâlik olsun veya olmasın (Tasavvuf erbabı olsun veya olmasın) yaratılmışların en hayırlılarıdır.

جَزَاؤُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا رَّضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ 8

Onların Rableri katındaki mükâfatları, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan (O’na saygı gösterenler) içindir.

Rableri yanında onların mükafatı kabiliyetleri miktarınca kendisine “CENNETÜ’Z ZÂT” denilen ruh cennetine koyacaktır. Allah Teâlâ, “Gir cennetime”[52]  وَادْخُلِى جَنَّتِى  kelamıyla işaret etmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Allah Teâlâ’nın öyle cennetleri orada ne huri, ne köşk, ne süt, ne de bal ırmakları vardır.” Hadis-i şerifibuna işaret etmektedir.

Nitekim Şeyh Şibli kaddese’llâhü sırrahu’l azîze dünyadan göçtükten sonra sorulduğunda demiştir ki;

“Rabbim beni kutsî cennetine aldı”

جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا اْلأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا

Onların kalplerinden dört ilim akar. Buradan bilindiki insanî âlemde de cennetler vardır. Sâlikin kabiliyetine göre ef’âliyye, sıfâtıyye ve zâtiyye ye mensub cennetlerdir. Bunlar allâm (herşeyi bilen) Allah Teâlâ’nın ve kâmil mürşidin yardımıyla sâlikin batınından zahirine akar. O göre sâlik kesin ölüm gelmeden önce söylenilen cennetlerin hâsıl olması için gayret etmelidir.

رَّضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ ذَلِكَ لِمَنْ خَشِيَ رَبَّهُ

Katından nazil olan Ruh’un risletine iman sebiyle başka şeylere meyl etmeyen kimseden Allah Teâlâ razı oldu.

Onlarda cüz-i zatlarından fenâ bularak Allah Teâlâ’nın zât-ı tevhidiyi ihsan etmesi sebebiyle razı oldular.

Bahsedilen bu kemâl, Allah Teâlâ’nın celâl ve azmetinden korku ve haşyet sebebiyle varlığını “Nûr-ullah” da fenâ kılan kimselere mahsustur.

 

ZİLZÂL SÛRESİ

إِذَا زُلْزِلَتِ اْلأَرْضُ زِلْزَالَهَا 1

Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı,

Ölüm geldiği vakit, Allah Teâlâ’ya yönelmesi sebebiyle, insanın ruhu şiddetli hareketlerle bedeni, sarstığı zaman;

وَأَخْرَجَتِ اْلأَرْضُ أَثْقَالَهَا 2

Toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı,

Sıfatlarını ve kuvvetlerini kaybettiği zaman

3 وَقَالَ اْلإِنسَانُ مَا لَهَا

Ve insan “Ne oluyor buna!” dediği vakit,

İnkâr etmiş ve unutkanlığı sebebiyle ilâhî müşahededen perdelenmiş insan ise hal diliyle “ne oluyor?” der. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Ölmeden önce ölünüz” sözünün gereği kesin ölümden önce Allah Teâlâ’yı müşahede edenler vücudlarını Allah Teâlâ’da mahvettiklerinden “Bu rahmanın vadettiği”[53] derler, (korkmazlar).

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Kim ölürse kıyameti kopmuştur” [54] hadisi ile işareti vardır.

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا 4

İşte o gün (yer) haberlerini anlatır,

Hal diliyle, beden zahiri yönüyle ameller işlediğinden ilâhî sırlardan haber verir.

بِأَنَّ رَبَّكَ أَوْحَى لَهَا 5

Rabbinin ona bildirmesiyle.              

Rabbin ona rabbânî vahiylerini indirmiştir.   

يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ أَشْتَاتًا لِّيُرَوْا أَعْمَالَهُمْ 6

O gün insanlar amellerini görmeleri (karşılığını almaları) için darmadağınık geri dönüp gelirler.

O vakit Aklî, nefsânî sahifeler ve ruhânî levhalardakini ispatlamak ve karşılıkları gösterilmek için kuvvetleri tek tek dağılmış olarak çıkartılır.

فَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ 7

Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.

وَمَن يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ 8

Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.

Kalbî sayfalarda hayırları, nefsî sayfalarda şerlerini görür.

Bu sürede ilk, orta ve büyük kıyamete işaret edilmiştir.

ÂDİYÂT SÛRESİ

وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا 1

Harıl harıl koşanlara,                             

Zat-ı yolunda bütün kuvvetleriyle Allah Teâlâ’ya yönelenlere;

فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا 2

(Nallarıyla) çakarak kıvılcım saçanlara,         

Allah Teâlâ’ya yönelmeleri sebebiyle, Hakk yolunda nefislerinden temizlenerek ateşler çıkaran âşıkların nefislerine;

3 فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا

 (Ansızın) sabah baskını yapanlara,                

Mutlak nurun sabahına vasıl olmalarıyla ef’âl ve sıfatlardan soyulup rububiyet sırlarına vakıf olan nefislere;

فَأَثَرْنَ بِهِ نَقْعًا 4

Orada tozu dumana katanlara,                         

Nefislerine muhalefet ederek şeriata bağlı olarak ayaklarını vuslat yolunda sağlamca tutup kibir tozlarından arındıran ariflerin nefislerine;

فَوَسَطْنَ بِهِ جَمْعًا 5

Derken orada bir topluluğun ta ortasına girenlere yemin ederim ki ,                           

Cem’e (birleşmeye) vasıl olmuş has evliyaların nefislerine;

Yemin olsun.

إِنَّ اْلإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ 6

Şüphesiz insan, Rabbine karşı pek nankördür.

Muhakkak insan rabbini müşahededen perdelenmiştir. Yani; maddî veyâ manevî olsun evlatlar ve malların çokluğundan meydana gelen kibirle ezelî anlaşmayı unutmalarından Allah Teâlâ’nın emirlerine isyan ederler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“İhlas sahibi olanlar büyük tehlike üzerindedirler.”[55]

Biliniz ki; كَنُودٌ (nankör) şeriatta farzları; tarikatte faziletleri, hakikâtte Allah Teâlâ’nın muradını terk edendir. Nankör nimetin hakkını bilmeyip meşiet firavunu (arzusu niza olan nefis) olmuştur.

Bu ayet yemin edilen şeylerin cevabıdır.

وَإِنَّهُ عَلَى ذَلِكَ لَشَهِيدٌ 7

Şüphesiz buna kendisi de şahittir ,

Kıyamet günü maddî ve manevi olarak insan hallerinin şahididir.

وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ 8

Ve o, mal sevgisine de aşırı derecede düşkündür.

İnsan, marifeti, ihlâsı, keşf ve kerametleri sevmede hırslıdır. Bu ise Allah Teâlâ’yı kemâl mertebede müşahede etmesine ve vusulüne engel olur.

أَفَلاَ يَعْلَمُ إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ 9

Kabirlerde bulunanların diriltilip dışarı atıldığını düşünmez mi?                    

Allah Teâlâ’nın emirlerini ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetlerini terk etmesi sebebiyle nefsânî sıftalarla perdelenip fıtrat ve yaratılış nurlarını bilemez.

Ayetteki “Kabir” den “beşeriyet kabri” bedendeki kuvvetler nefisler veya normal kabirdeki şeyler murad edilmesi caizdir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Ya Rabbî! Beşeriyyet kabrinden Sana sığınırım”

وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ 10

Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman ,

Kalbteki bedenî amellerin sonuçları (niyetleri) ortaya konduğu zaman;

إِنَّ رَبَّهُم بِهِمْ يَوْمَئِذٍ لَّخَبِيرٌ 11

Şüphesiz Rableri o gün onlardan tamamıyla haberdardır.

Allah Teâlâ gizli ve açık amellerin sırlarını ve iç yüzünü bilir ve hakikî karşılığınıda verir.

KARİA SÛRESİ

الْقَارِعَةُ 1

Kapı çalan! (Çarpan olay)

Birinci kıyamettir. Bu istidat yönüyle insanî, hayvânî ve diğer hususların süflî ve ulvî şeylerin değişimi suretiyle sâlikin fiilerinin ef’âlullahın nurlarında fâni olmasıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Kim ölürse kıyameti kopmuştur.”[56]              Hadisi ile işaret etmiştir.

مَا الْقَارِعَةُ 2

Nedir o kapı çalan?                

Orta kıyamettir. Sâlik, sıfatını sıfat’âlullahın nurlarında fâni kılmasıdır. Allah Teâlâ,

“Ölü iken kendini dirilttiğimiz”[57]  ayeti ile işaret etmiştir.

3 وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْقَارِعَةُ

O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?       

Büyük kıyamettir. Sâlik, varlığını zât’âlullahın zuhurunda fâni kılmasıdır. Allah Teâlâ,

“Herşeyi bastıran o büyük felaket geldiği zaman”[58]  ayeti ile işaret etmiştir.

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ 4

İnsanların, ateşin etrafını sarmış pervaneler gibi olur,

Allah Teâlâ’nın nurunun Zât, sıfat ve ef’âl yönünden zuhuru vaktinde nefsânî kuvvetler ve diğer hususlar pervane gibi zelil, hakir ve fani olur. Cem (birleşme) den sonra kabiliyeti miktarınca Allah Teâlâ’nın ef’âl ve sıfat nurları eserleri ondan zuhur eder. Bu manada hadisi kudside buyruldu ki;

“Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum.” [59]

Ey Kardeşler!

Biliniz ki; Ehlullah yanında “Büyük Kıyamet” Allah Teâlâ da fâni olmak ezeli hayatta tekrar dirilmektir. Bundan anlaşılıyor ki; ezeli hayatta Allah Teâlâ’nın zatının zuhurundan sonra gölge vücudun bir eserinin kalmadığıdır. “Kadim, hadis (yaratan yaratılanla) olanla karşılaştığı zaman onda eser bırakmaz” denilmiştir.

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنفُوشِ 5

Dağların da atılmış renkli yüne dönüştüğü gündür (o Kâria!)                            

Tevhid mertebelerinin nurlarının zuhuruyla nefsanî, aklî ve ruhanî dağların hepsi fâni olur. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.” [60] Ayrıca;

“Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah’ındır.” [61] ayeti de bu konuyu teyid eder. Allah Teâlâ’nın zatının zuhurunda ufukların (diğer şeylerin) durumu bu şekildedir.

فَأَمَّا مَن ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ 6

O gün kimin tartılan ameli ağır gelirse.        

فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَّاضِيَةٍ 7

İşte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur.

Akıl, kalbî ameller (ve niyetler) gizli zikir vasıtasıyla kudsî nurlarla nurlanmasıyla terazisi ağır geldiğinden kabiliyetine göre ruhaniyet-i insaniye cennetlerinde bulunur.

وَأَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ 8

Ameli hafif olana gelince.                  

فَأُمُّهُ هَاوِيَةٌ 9

İşte onun anası (yeri, yurdu) Hâviye’dir.

Eğer nefsine ve hevâsına tabi olursa mizanı hafif olacağından onun yeri “tabii cehennem” dedir. (Dünyada zor hayat şartları, ahirette ateştedir.)

وَمَا أَدْرَاكَ مَا هِيَهْ 10

Nedir o (Hâviye) bilir misin?

نَارٌ حَامِيَةٌ 11

Kızgın ateş!

Haviye, salih amelleri, ilmi ve diğer birçok şeyi eserlerini bırakmadan yakan tutuşturulmuş ateştir.

TEKÂSÜR SÛRESİ

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ 1

Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki,

Dünyevî tatlarla veya mutlak zât-ın muhabbeti ve marifetine kavuşmanızdan dolayı zevklenmeniz, sıfatlarınızda kemâl ve zuhurlarına engel oldu.

حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ 2

Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.

Bedenlerinizden ve unsurlar âleminden ayrılarak vuslatınızla gerçekleri görüp müşahede edene kadar sizi meşgul etti                              

3 كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ

Hayır! Yakında bileceksiniz!                             

Hayır, ruhlarınız bedenden ayrılınca bileceksiniz.

ثُمَّ كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ 4

Elbette yakında bileceksiniz!                            

Vaat edeilen günde bileceksiniz.

كَلاَّ لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ 5

Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız,                               

Eğer siz, fanî lezzetler ile oyalanıp Allah Teâlâ’nın müşahedesinden perdeli olacağınızı bilseydiniz, bu lezzetlerden kaçınırdınız.

لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ 6

Mutlaka cehennem ateşini görürdünüz.      

Açık şekilde tabii ateşi (cehennem) göreceksiniz.

ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ 7

Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz.

Sonra ona gireceksiniz.

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ 8

Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.

Zâhirî ve batınî nimetlerden sorgulanacaksınız.

Evliyaullahın genelinde isimler, fiiller ve sıfatların nurlarından tat almak caiz görülmüştür. Ancak bu lezzetlerin hepsi kemâlatı rabbaniye, esmâ-i ilâhiyyenin mertebelerine ve varlığı Allah Teâlâ’nın varlığında fâni kılmaya engel olmaktadır.

Eğer bu fenâ yolunda fiillerin ve diğer şeylerin müşahedelerinden tat almanın zararını bilseydiniz meşgul olmazdınız.

Nitekim Allah Teâlâ Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında buyurdu ki;

“Gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı” [62]

Bu nedenle sâlik’in, fenâ fî’llâh yolunda seyrederken mülk, melekût, ceberut ve bunların içindekilere Allah Teâlâ’ya vasıl olana kadar meyletmemesi gerekir.

ASR SÛRESİ

وَالْعَصْرِ 1

Asra yemin ederim ki

Meşrepleri yönünden “cem” den “fark”a yöneldikten sonra sâlike zuhur eden nübüvvet bilgisidir.

“Vuslat vakti” veya tevhid makamlarının nurlarına kavuşulduğu vakit de demek caizdir. Buna göre başka şeyleri kıyas edebilirsin.        

إِنَّ اْلإِنسَانَ لَفِي خُسْرٍ 2

İnsan gerçekten ziyan içindedir.                      

Ezelî nuru örterek Allah Teâlâ’yı müşahededen mahrum olanlar önceden ve sonradan perdelenmiştirler. Bu manaya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “İnsanlar yaşadıkları şey üzere ölürler, üzerine öldükleri şey ile haşrolurlar”

Allah Teâlâ’da “Kim bu dünyada kör olursa, ahirette de kördür”[63] buyurarak işaret etmiştir.

إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.

Ancak şuhûdî iman ile iman edenler, kabiliyetleri miktarınca beşerî sıfatlarından temizleninceye kadar fenâ fi’llah yolunda çalışanlar ve celâlî ve cemâlî ilâhî sıfatların tecelliyatına sabr ile tavsiyeleşenler perdelenmekten kurtulmuşlardır.

Sâlik’e ölmeden önce “Kalp Namazı” nı kılması gerekir ki kurtuluşa erebilsin. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.” [64]

Yani, Âdemoğlunun ortasında bulunan tecelliyatın merkezi olan kalbin namazını kılması demektir. Bu konuda Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Yere göğe sığmadım, fakat mümin, müttaki, temiz ve vera sahibi kulumun kalbine sığdım” [65]

HÜMEZE SÛRESİ

وَيْلٌ لِّكُلِّ هُمَزَةٍ لُّمَزَةٍ 1

Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline!

Veyl, lisnanından ta’n ve gıybet zahir olan kişiyedir. Bu sıfatların menşei hayvanî sıfatlardır. Ayrıca öfke, şehvet ve her kabahatin başı dünya sevgisidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Dünya sevgisi her hatanın başıdır.” [66]

Bu ayeti kerimede sanki Allah Teâlâ buyuruyor ki;  “nefislerinizi temizleyiniz ki, şiddetli azap, perdelenmekten kurtulduğunuz gibi halkın dilinden emin olursunuz.”

الَّذِي جَمَعَ مَالاً وَعَدَّدَهُ 2

O ki, toplamış ve onu sayıp durmuştur.        

O kişi, ihlâs, şevk, kerametleri toplayınca;    

3 يَحْسَبُ أَنَّ مَالَهُ أَخْلَدَهُ

(O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.                  

Onlarla ebedî olacağını zannetti.

كَلاَّ لَيُنبَذَنَّ فِي الْحُطَمَةِ 4

Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.

İş bu şekilde değildir. Sıfatların nurlarına meylettiklerinden tabii ateşe atılacaklardır.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا الْحُطَمَةُ 5

Hutame’nin ne olduğunu bilir misin?

Hutame’nin ne olduğunu sana bildirmiştir.

نَارُ اللهِ الْمُوقَدَةُ 6

Allah’ın, tutuşturulmuş ateşidir.

الَّتِي تَطَّلِعُ عَلَى اْلأَفْئِدَةِ 7

(Yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkar.

Onun mahiyeti, Allah Teâlâ’dan başka kimsenin bilmediği insanın gönlünde (kalbinde) beliren izzet (büyüklenme) ateşidir.

Kabiliyete göre aşk ateşi de demek caiz olabilir.

إِنَّهَا عَلَيْهِم مُّؤْصَدَةٌ 8

O, onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir.               

Hamam kapılarının üzeri başka ağaçlarla kat kat kaplandığı gibi tabiat ateşi, ezeli fıtrat nurunu örterek kapatmıştır.

فِي عَمَدٍ مُّمَدَّدَةٍ 9

(Bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar.

Ezelî fıtrat nuru hususi ateşten bir bina ile katlanmıştır.

FİL SÛRESİ

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ 1

Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi?

Rabbâni vahiyle Sana nefis ashabını nasıl helak ettiği haberi bildirilmedi mi? (Evet bildirildi.)

“Nefis Ashabı” ndan nefsânî kuvvetler murad edilmesi cazidir.        

أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ 2

Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

Allah Teâlâ, onların hakka muhalif işlerini helak etmekle niyetlerini boşa çıkardı.

Helakten (son olmadığı için) “fenâ-i ef’âl” makamı da murad edilebilir.

3 وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ

Onların üstüne ebâbil kuşlarını gönderdi.

تَرْمِيهِم بِحِجَارَةٍ مِّن سِجِّيلٍ 4

O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu.

Allah Teâlâ, ebâbil kuşları suretinde “kahır sıfatı” ile tecelli etti.

“Kuşlar”dan nefsin hakkanî fikirler ve rabbânî ilhamların murad edilmesi caizdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bir saat tefekkür yetmiş yıl ibadetten hayırlıdır.” [67]

فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ 5

Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.

Allah Teâlâ zatıyla zuhur ederek onları “Allah fâni kıldı”, murad edilmesi caizdir.

KUREYŞ SÛRESİ

ِلإِيلاَفِ قُرَيْشٍ 1

Kureyş’e kolaylaştırıldığı,

Nefsâni kuvvetlere ülfeti kolaylaştırdığı gibi;

إِيلاَفِهِمْ رِحْلَةَ الشِّتَاء وَالصَّيْفِ 2

Evet, kış ve yaz seyahatleri onlara kolaylaştırıldığı için ,

Evet, kuvvetlerin, nefsânî menzillerde olduğu gibi ruhâniyetin (manevi) yolculukta nefsin ve ruhun menzillerdeki fenâların tahsilinde ruhâni gıdalara da ülfetlerini kolaylaştırdı.

3 فَلْيَعْبُدُوا رَبَّ هَذَا الْبَيْتِ

Onlar, şu evin Rabbine kulluk etsinler ki,

İnsan evinin Rabbi (terbiyecisi), Kalb-i insanî ve ruhu (Allah Teâlâ’yı) müşahede yoluyla tevhid etsinler.

الَّذِي أَطْعَمَهُم مِّن جُوعٍ وَآمَنَهُم مِّنْ خَوْفٍ 4

Kendilerini açlıktan doyuran ve her çeşit korkudan emin kıldı.                       

Rabbânî gıdaları hakkânî fikirleri kalb-i insanî ve ruhuna[68] (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme) Cebrail vasıtasıyla indirip fenâ yolunda nefislerinden emin kılan beytin Rabbini birlesinler.

MÂUN SÛRESİ

أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ 1

Dini yalanlayanı gördün mü?

Allah Teâlâ’nın ölmeden önce temizleyici ameller vasıtasıyla sâlike tecelli ettiği fiilerin nurunun mertebesinden cahil olup perdelenmişi veya kıyamet gününü bilirmisin?

Amellerin durumuna göre fiilerin nurundan başka, sıfatların ve zatın nurlarını da düşünebilirsin.

Allah Teâlâ buyurdu ki;هَلْ تُجْزَوْنَ اِلاَّ بِمَا كُنْتُمْ تَكْسِبُونَ  

“Kazanmakta olduklarınız dışında, bir başka şeyle mi cezalandırılacaktınız?” [69]

“Kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu görür. Kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görür.”[70] Ayeti kerimeleride bu hususu teyid eder.

Eğer perdelenmişi bilemiyorsan hallerinden bilebilirsin demektir.

فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ 2

İşte o, yetimi itip kakar;

İşte o kimse ki; ilim, muhabbet ve bunun benzeri ezelî malı, hakiki babasından ayrılmış olan yetime vermediği gibi bir hizmet vakti geldiğinde yüzünü çevirip;

3 وَلاَ يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ

Yoksulu doyurmaya teşvik etmez;

Kur’ânî hakikâtlere ve rabbânî marifetlere ulaşmasına engel olur.

فَوَيْلٌ لِّلْمُصَلِّينَ 4

Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,                               

الَّذِينَ هُمْ عَن صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ 5

Onlar namazlarını ciddiye almazlar.

الَّذِينَ هُمْ يُرَاؤُونَ 6

Onlar gösteriş yapanlardır,                 

Hakk’a kavuşmuş gibi görünüp lisanları ile Hakk’a vasıl olduklarını söylerler. Hâlbuki bunlar Hakk’tan halka meyletmişlerdir.

وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ 7

Ve hayra da mâni olurlar.

Nefislerinde kötü ahlaktan temizlemişlerdir.              

KEVSER SÛRESİ

إِنَّا أَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ 1

(Resûlum!) Kuşkusuz biz sana Kevser’i verdik.

(Kabiliyete göre) Biz sana tevhid-i zâtî’yi, ma’rifeti zâtî’yi ve muhabbeti zâtî’yi verdik demektir.

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ 2

Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.               

Rabbine yaklaşmak ve rızası için bedenini namaz kılarak süslediğin gibi tevhid mertebelerinden ef’âl, sıfat ve zâttan soyularak kendini de kurban et.

3 إِنَّ شَانِئَكَ هُوَ اْلأَبْتَرُ

Asıl sonu kesik olan, şüphesiz sana hınç besleyendir.

Sana ve sünnetine buğz ve itiraz eden kimse Hakk’ı müşahededen ve vuslattan kesilmiştir.[71]

KAFİRÛN SÛRESİ

قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ 1

Ey Muhammed! De ki: “Ey kâfirler!

Ezelî yaratılışın nuru (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Seni tanımayı perdelemeye çalışanlara de ki;

لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ 2

“Ben sizin taptıklarınıza tapmam.”

Gelecekte müşahede yoluyla benden başka Allah Teâlâ’ya ibadet edebilecek yoktur.

3 وَلاَ أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ

“Benim taptığıma da sizler tapmazsınız.”

وَلاَ أَنَا عَابِدٌ مَّا عَبَدتُّمْ 4

“Ben de sizin taptığınıza tapacak dağilim.”

Geçmişte sizin ibadet ettiğiniz hususî ma’butlarınıza (ilâhlarınıza)  yaratıldığımdan beri ibadet edici olmadım.            

وَلاَ أَنتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ 5

“Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz.”

Müşahede yoluyla benim ibadet ettiğim Rabb’ime siz ibadet edicide değilsiniz.

لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ 6

“Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”

Sizin tevhidiniz perdelenmiş mahrumiyet, bizim için ise müşahede yolu üzere tevhidimiz vardır.[72]

NASR SÛRESİ

إِذَا جَاء نَصْرُ اللهِ وَالْفَتْحُ 1

Allah’ın yardımı ve zaferi geldiği,

Allah Teâlâ, ilâhî isimleri ve rabbanî sıfatları ile tecelli edip Mutlak Zât-ını zuhur ettirdiği zaman

وَرَأَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ فِي دِينِ اللهِ أَفْوَاجًا 2

Ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit,

Muhammedî suretle, (insanların) nefer nefer Mukaddes Zât’ın tevhid deryasına gark oldukları zaman gölge vücudundan soyularak;

3فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

Rabbine hamdederek O’nu tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.

Bütün yaratılmışları kuşatarak (yani her kesin anlayacağı şekilde sırları) müşahede yolu üzere Allah Teâlâ’nın zatî hayatınıda açıklayıcı olarak tesbih ederek (öv).

وَاسْتَغْفِرْهُ Ef’âl ve diğer hallerden fenâ bularak mağfiret ve rahmeti talep et.

إِنَّهُ كَانَ تَوَّابًا

Muhakak Allah Teâlâ mertebeler yönüyle ef’âl veya diğerlerinde, nurların dönüşlerini kabul edicidir. (izin verir)

نَصْرُ اللهِ  Bütün mertebelerde ve dinde mutlak yardım da kasdedilmesi caizdir.

Allah Teâlâ’nın dinine insanların girmesinden murad, manevi bir çıkışla insanların körlükten veya yok demelerinden çıkıp İslâma girmeleridir. Bu nedenle insanın, Allah Teâlâ’ya yakınlık derecelerini artırmak için kemâl yoluyla tenzih ve takdis etmesi gerekli ve mecburdur.

Ey Kardeşler!

Biliniz ki, “Allah Teâlâ afv ile tevbeleri kabul edendir.” Sözü birçok sırları taşımaktadır. Çünkü “mağfiret etmek”, örtmek manasınadır. Afv, “Mutlak Setr” (Mutlak gizlemek) ise zatının, zâtını kendinde gizlemesidir.[73]

“Tevvab” müracaat edilen manasınadır. Önce olsun sonra olsun müracaat edilen Allah Teâlâ’dır. Nitekim “Nihayet, bidayete rucu’dur” (Bitiş başa dönüş) denilmiştir. İyice düşün.

MESED SÛRESİ

تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَتَبَّ 1

Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da.     

Kötü ve alçak nefsi Allah Teâlâ helak etsin. zaten helakta oldu.

مَا أَغْنَى عَنْهُ مَالُهُ وَمَا كَسَبَ 2

Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.     

Fıtrî kabiliyeti bilmesi (yaratılış bilgilerinde hakem olması),  aslî malı ve dünyevî akıl ile elde edilen ilim ona fayda vermediği gibi; 

3 سَيَصْلَى نَارًا ذَاتَ لَهَبٍ

O, alevli bir ateşte yanacak.                              

O tabii cehennem ateşine girecektir.

وَامْرَأَتُهُ حَمَّالَةَ الْحَطَبِ 4

Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecek).

Birçok perdeler hâsıl olmuş olarak ona tabi olan kuvvetleride ateşe atılacaktır.

فِي جِيدِهَا حَبْلٌ مِّن مَّسَدٍ 5

Ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde.

O kadının boynunda ezeli hükümlerden Hakk’ı müşahedesine ve imana engel olacak zincirler vardır.

Birinci  تَبَّتْ (kurusun) nefs-i emmârenin tasarrufunun, ikincisiyle nefsi emmârenin kendisinin kesilmesi murad edilmesi caizdir.

“Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi.” İle  ilim ve benzerleriyle elde edilenler, akılla kazanılan şeylerdir. Âdemoğlu ilmi genelde akılla kazanır.  Ancak bu ilim akıl levhalarındakinden daha değişik şekle dönüşür.

Akıl devenin ayağına bağlanan “îkâl”den türetilmiştir. (Yani, akıl bilgisi insan için engeller sınıfına düşecek bilgileride içerir)

“Karısı” ndan kasdedilen bir manada (hevanın) tabi olduğu şeylerden feyz alan nefis demektir. Bu durumda “Odun” beşerî şevklerdir. Nefis beşeri isteklerle tabilerini ve ruhu insaniyi Hakk’ı müşahededen ve vuslatından engeller.

İHLÂS SÛRESİ

قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ 1

De ki: O, Allah birdir.

(قُلْ De ki:) Ehlullah yanında birleşmenin aslını (cem)i mazharını açıklayıcı olmak üzere gelen bir emirdir.

هُوَ  Sırf hakikâti ehadiyyedir.                Yani Allah Teâlâ’nın kendisinden başka bilmediği sıfatlarına da itibar etmeksizin (saymaya gerek duymadan)  “Bizâtihi kendisidir” demektir.

“De ki: O,” sözü Allah Teâlâ’yı inkâr edip yok diyene cevaptır.

هُوَ  sözünde şu hikmete işaret edilmiştir. Mevcut varlığın ilki ve sonu O’dur. Çünkü هـ  (he) harfi boğazın en altından çıkan ilk harftir. Çıkış yerlerinin sonudur.  و(vav) harfi çıkış yerlerinin ilkidir. Bunu anlamak gerekir.

اللهُ     Allah ismi هُوَ nin bedeli (karşılığı)dır. Çünkü Allah ismi bütün sıfatları toplayan zât ismidir. Allah isminin bedel olmasından sıfatların zatından zaid olmayıp aynî olduğu anlaşıldı. Sıfatla zat arasında fark başka bir şekilde olmayıp ancak akılladır. (Yani insanın anlaması yönünde çok müşkiller zuhur eder, demektir.)[74] bu sureye “İhlâs Sûresi” denilmeside bu nedenledir. Çünkü ihlâs, hakikâtı ehadiyyeyi kesret (çokluk) şaibelerinden kurtarmak demektir. Nitekim Emîru’l Mü’minîn Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki;

“İhlâsın kemâli, sıfatları nefyetmekle olur.” Şöyleki; her sıfat mevsufun (sıfatlanan), her mevsuf sıfatın başka olduğuna şehadet eder. (ne aynıdır, ne gayrıdır)

أَحَدٌ   Müptedanın haberidir.[75]

“Yaratıcı ikidir” veya “nurun yaratıcısı ve zulmetin yaratıcısı başkadır” diyene cevaptır.

“Ehad” ile “Vahid” arasında fark vardır.

Ehad, sıfatlara itibar edilmeden zâtın kendisidir. Vahid ise, bütün sıfatları yani bütün ilâhi isimler ile dahi zâtın birliğidir.

اللهُ lafzı “Hüve” ve “Ehad” arasında oluşu ile “Celâl ve Cemâl” e açıklamaya işarettir.

Bu ayet tevhidi zâtiye işaret etmektedir.

اللهُ الصَّمَدُ 2

Allah sameddir.

“Allah, yer içer” diyene cevaptır.

Bütün yaratılmış şeylerin ihtiyaçlı olmaları nedeniyele mutlak mecburî sığınağı Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ ise zengin ve hiçbir şeye muhtaç olmayandır.

Bu ayet tevhidi sıfatiye işaret eder.

3 لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ

O, doğurmamış ve doğmamıştır.

“Melekler Allah’ın kızlarıdır, Üzeyir oğludur” a cevaptır.

لَمْ يَلِدْ Zatında ortağı yoktur.

وَلَمْ يُولَدْ Sıfatlarının çıkması için hiçbir şeye muhtaç değildir.

Bu ayet tevhidi ef’âle işaret eder.

وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ 4

Onun hiçbir dengi yoktur.

Hiçbir şey benzeri olamamıştır.

Müşebbihe (Allahı insana benzeten sapık görüş) ve mücessime (Allahı bir cisim gibi tasavvur eden sapık) mezheplerine cevaptır.

Allah Teâlâ zalimlerin sözlerinden münezzehtir. O yücedir, büyüktür.

FELAK SÛRESİ

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ 1

De ki:”Ben ağaran sabahın Rabbine sığınırım,

Mutlak nurun sabahının Rabbi olan “Hâdî” ismine sığınırım.

مِن شَرِّ مَا خَلَقَ 2

Yarattığı şeylerin şerrinden,

Yaratılmışların mahrum kaldığı perdelendiği şeylerden;         

3 وَمِن شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ

Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,

Kararmış nefsin şerli halleriyle insan âlemini çevrelemesi veya “kalp ayı”nı karanlığa gömmesinin şerrinden;

وَمِن شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ 4

Ve düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ,                            

Allah Teâlâ’dan gelecek feyizlerin sözlü veya fiili kötü ameller ile yolunu bağlanmasının şerrinden;

وَمِن شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ 5

Ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!

Allah Teâlâ’nın nurunda fenâ ile karar ve temkine mani olan haset sıfatını taşıyan nefsin şerrinden Sana sığınırım. Çünkü haset ve diğer nefis sıfatları, telvîn ehlinde[76], nefs, kalp ve sır makamlarında zuhur eder.

Büyük şeyh Seyyid Yahya Şirvânî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz (hyt: 869/1464) buyurdu ki;

“Bu dört makamın sahibi nefsin elinde yenmeye hazır incir gibidir.”

Allah Teâlâ Yusuf aleyhisselâm diliyle buyurdu ki;

“Ben nefsimi temize çıkaramam. Muhakkak nefis kötülüğü emreder.”[77]

Bu ayetten anlaşılan diğer mana ise “Enbiyanın başlangıç mertebesi, evliyanın kavuşacağı son mertebedir.)

Allah Teâlâ doğrusunu bilir.

NAS SÛRESİ

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ 1

De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine,

Bütün sıfatları taşıyan zâta sığınırım demektir.

İnsan vücud mertelerini topladığı gibi bütün oluşları da câmidir. (Kulluğun zirvesi insandan istenilmiştir.)

Ehlullah bu sebepten insana onu yaratan kemâlini kendisine veren rabbine sığınması gerekir demiştir. Onun için رَبِّ “Rabb” kelimesini bütün isim ve sıfatları cami “Allah” yerine kullanmıştır.

Allah Teâlâ buyurdu ki.

“İki elimle yarattığıma secde etmekten alıkoyan nedir?” [78] İki ismime karşılık gelen “Celâl” ve “Cemâl” sıfatlarımla yarattığım Âdem’e secde etmene ne engel oldu? demektir.

مَلِكِ النَّاسِ 2

İnsanların Melikine (mutlak sahip ve hakimine),

 رَبِّ النَّاسِ (Atf-ı beyan) açıklamak ve tekit için gelmiştir. “Melik” fenâ (dünyevi) halleriyle kullarını gözetleyen ve koruyan demektir.

3إِلَهِ النَّاسِ

İnsanların İlâhına.

Fenâdan sonra gelen Bekâ makamının beyanıdır. “İlah” bütün ilâhî sıfatlara malik mutlak tapılan zâttır.

مِن شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ 4

O sinsi vesvesenin şerrinden,

Şeytanın şer kuvvetlerinden;

الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ 5

O ki insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar.

Gerek insanlardan, gerek cinlerden gelen kötü şeylerden (sığınırım)

مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ 6

Gerek cinlerden, gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım!            

“İlâh” ismine sığınmak fenâ makamından sonradır. Çünkü Zât-ı mutlak zuhur edince varlık fenâ bulduğundan vevese için bir vücud mahalli gerekir.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“ O’nun zatından başka her şey fenâ bulacaktır.” [79]

Ey kardeşler!

Biliniz ki; bu sûrede üç kutba işaret vardır.

Abdurrab, Abdulmelik, Abdullah

Bu şekilde olunca sığınma emri ile üç mertebede rûh-i izâfî (göreceli ruhun makamları) ile sığınılır. Çünkü

Rabb ismi, ef’âl makamında

Melik ismi, sıfat makamında

İlâh ismi, zât makamında; ruhun taşıdığı izâfî ismidir.

Anlattıklarımızdan anlaşılıyor ki;

Şeytanın hakikâtleri insanın bütün hallerini istila edebilmek kabiliyetindedir. Öyleki bazen Allah Teâlâ’ya, bazan Rahman’a karşılık gelebilir (sanılsada) suretiyle (benzeri) ve zuhurları temsil etmesi caiz değildir.

Unutulmamalıdır ki; şeytan bu iki isim dışında bütün ilâhî isimleri temsil edebileceğinden cahil ve nakıs şeyhe bağlanan kimseler için korku unsuru olur. Bu nedenle şeytandan tuzağından ve tasarrufundan kurtulmak için Allah ve Rahman ismi mazharı olan arif-i billâhı bulmak sâlik için muhakkak gereklidir.

Şeytanın tasarrufundan kurtulmak ve ilâhî faziletlere kavuşmak ancak arifin (melek-i Ruhanî) yardımı ile olur. Nitekim Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Muhakkak lütuf, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Allah Teâlâ büyük lütuf sahibidir.” [80]

Ey Kardeşler!

Sâlik rüyasında bu sûreyi okumuştur. Sâlikin hal âlemine göre yapılan şu yorumu dinleyiniz.

O kimsede üç mertebe üzere rabb olan nefsi ve kuvvetleri Allah Teâlâ’nın feyzine kavuşma sebebi olan isme sığınmıştır. Çünkü sâlik’in ruhu ile o isim arasında ezeli bir münasebet vardır. Bu sebeble bilindi ki, sâlik şeytanın tuzağından emin değildir. Ancak mazhar olduğu isimle emin olabilir. Bu üç ismin mertebesinden de bilindiki sığınılacak üç ismin sahibide avam, havas, hâs-ül havası olmak üzere üç sınıftır. Muhammedî hakikâtlerin kuvvetlerinde de bu üç durum enfüs ve afakta (iç ve dış âlemde) geçerlidir. (anlatılanlar ile) Rabbânî aklı anlarsın. Küllî isimlerin zuhurlarıda cinsler ve nev’iler üzeredir. Böyle olunca afakta ve enfüsteki ilâhi isimler ve varlıklar arasında zıtlıkların ülfeti ancak bütün yaratılmışları câmî olan Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem iledir.

Ey Kardeşler!

Allah Teâlâ’nın kulları arasında hakir, fakir, zayıf ve eksik olan kimseden bu şerhleri ve hakikâtleri eksikleri ile kabul ediniz ve hakkında hayır söyleyiniz ki; bu kul Allah Teâlâ katında makbul olsun.

Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve ehli beyti, ashabı hürmetine diğer halleri afva mazhar olsun.

Ey merhametlilerin en merhametlisi, rahmetinle bize acı![81]

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

 


[1] Kaynak: Nazif VELİKÂHYAOĞLU, Sümbüliyye Tarikatı, İstanbul, 2000, s. 76-78

[2] Çelebi Halife Cemal-i Halveti ve tefsiru’l-fatiha ve’d-duha adlı eseri. / Nazif Yılmaz. –1998. 99, 47 y. ; 28 cm. Tez (Yüksek lisans).–Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı

[3] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, /297.234 -Osman Ergin Yazmaları – OE_Yz_000914/01

[4] Atatürk Kütüphanesi-İstanbul,  297.212- Osman Ergin Yazmaları – OE_Yz_000299/0

Diğer bir nüsha:

Atatürk Kütüphanesi-İstanbul, Çelebi Halife 297.234 – Osman Ergin Yazmaları –   OE_Yz_000071

[5] Bütün kemâlat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde ye onun yolunda toplanmıştır.

[6] Müzekkin Nüfus: “Şeyhi olmayanın dini tamam değildir. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.”

[7] Al-i İmran, 103

[8] Mâide, 35

[9] Enbiya, 7

[10] Zikri, ilmi vb. size öğretecek, gösterecek kimseler.

[11] İnsanın beşeri, ulvi, süflî ve eles bezmindeki verdiği söze bağlı olan hakikâtini sevmektir.

[12]Avz: (Avez) (İyâz, meaz, meâze) Sığınma. Sığınak. Melce. Sığınacak yer.

[13] (Nazif Yılmaz. –1998; s. 56) Tezinde bu kısım fazladan vardır. Bizim gördüklerimizde bu kısımlar bulunmadığı halde yeri geldikçe dipnot olarak eklemeyi uygun gördük.

[Sebebine gelince: Rabbânî sahîfeler kavli ve fiili olarak ikiye ayrılır. Bu ikisini biraraya getiren ise insan-ı kâmildir. Fiili sahîfelere ve bu ikisini kuvvetle bir araya getiren nüshalara başlayan insan-ı kâmil-i mükemmel-i ekmel ile nefs-i merdûdeden uzak kalarak o nefsin şerrinden sığınmaya başlayan kimse nihayet fiili ve kavli sahîfelerin sırlarına muttali olur.

Biliniz ki, insan-ı kâmile sığınmak " Eûzu " kelimesinin harflerinin işaret ettiği şartlar olmaksızın olmaz. Mesela:

Elif, istikâmet'e ve sâlikin Allah'ın dışındaki şeylerden alâkayı kesmesine. Allâh Teâlâ ile ülfete ve Allah Teâlâ ile alâkayı kesmemeye, ihlasa, ünsiyyete, evveliyyete ve ahiriyyete delalet eder.

Ayn, ilâhî ilme, ihlasla sıkı ülfete, ibrete, Allah'ın dışındakilere kör olmaya, Allah'ın muhabbetine sarılmaya ve buna benzer şeylere delalet eder.

Vav, ise vefaya, ahde, velayete, sevgiye, virde, vecde, kesrette vahdete ve buna benzer şeylere delalet eder.

Zel, ise sâlikin niyetini Allah için boyun eğdirmesine, ilâhî marifetlerin tadına, cennetin derecelerindeki makamının yüceliğine delalet eder.

Bu söylenilenlerden şu anlaşıldı ki kavlî ve fiilî nüshalar arasındaki nüshalara başlayan söylenilen sıfatların bir kısmıyla muttasıf olur, Sonra da bunları kendinde toplayan insan-ı kâmil vasıtasıyla, eğer sâlikin meşrebi insan-ı kâmil'in meşrebine uygun olursa, diğer sıfatlarla da muttasıf olur Meşrebi uygun olmazsa bu mümkün olmaz.

Bundan yine anlaşıldı ki avamın sığınması beden diliyledir. Bunun için de avam, şeytanın ve nefsîn tuzağından ve hilesinden kurtulamaz. Velhâsıl kavli, fiili sahîfelere ve her ikisinide bir araya getiren nüshaya insan-ı kâmil vasıtasıyla başlamayı isteyen kimse " Nefsî merdûde ve kovulmuş şeytandan insân-ı kâmil-i mükemmel-i ekmel'e sığınırım " desin.]

****

Konuyla alakalı değil, fakat bir örnek daha verelim. Cinlere karışmış insanlar için muska yazdırılıyor. Eğer yazan kişi cinler âleminde itibar görmüyorsa yazılan duaların hiçbir etkisi olmaz. Onun için para ile yazdırılan muskalar veya duaların hiçbir etkisi yoktur.

[14] حَتىَّ لاَ اَرَى  وَ لاَاَسْمَعَ  وَ لاَ اَجِدَ وَ لاَاُحِسَّ  اِلاَّ بِـهَا

“Öyle ki, sadece O´nunla göreyim, O´nunla işiteyim, O´nunla bulayım, O´nunla hissedeyim.” 

Vahdet deryasına dalınması; Gören gözü ve işiten kulağı ona mahsus olması ile kurb-u nevâfil e, hisler ve ve kendini kaybederek “be­nimle görür, benimle işi­tir,..” ile de kurb-u ferâiz e işaret edilmiştir. (Et-Temşiş fi Şerh-i Salâvat İbn-i Meşiş- Seyyid Muhammed Nûr’ül-Arabî) 

KURB: Arapça, yakınlık anlamındadır. Kelime ezelde, yani ruhlar âleminde, Allah Teâlâ ile kul arasında geçen ahde uymayı ifade eden, bir tabirdir. Kulun Hakk’a yakın olması, müşahede ve mûkâşefe iledir. Allah Teâlâ’dan gayrisiyle de Allah Teâlâ’dan uzak olur.

İki türlü kurb vardır.

1- Kurb-u Ferâiz (Farzlarla olan yakınlık): Kulun, nefsi de dâhil olmak üzere, her şeyin şuurundan tamamen fâni olmasıdır. Artık onun nazarında, Hakk’ın vücûdundan gayri, hiçbir şey kalmaz. Bu, farzların semeresi olarak ortaya çıkan fena halidir. Özet olarak ifade etmek gerekirse; kurb, Allah’a itaat ve kullukla elde edilir. Kurb, Kâbe kavseynin hakikâtına da denir.

2-Kurb-u Nevâfil (Nafilelerle olan yakınlık): Beşerî sıfatların sona erişi ve beşer üzerinde Allah Teâlâ’nın sıfatlarının zuhuru. Bu durumda beşer, uzaktakileri duyar ve görür hâle gelir. Buna, beşerî sıfatların, Allah’ın sıfatlarında fani olması da denir. İşte bu, nafileler ile elde edilen kurbdur.

[15] “Her kim benim veli kullarımdan birisine düşmanlık ederse ben ona harp açarım. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşmamıştır. Kulum bana devamlı nafile ibadetleri ile yaklaşır. Bunun sonucunda ben onu severim. Bir kere onu sevdim mi ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse onu veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum.” (Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38)

[16] “Velhâsıl, muhakkak kim fiilî sahîfelere başlamak isterse, hal diliyle şöyle desin:

“Ârif-i Ekmel’in kalb levhasına yazılmış olan Kur’ân’ın bâtınını okumaya ve iki nurun arasını bir araya getiren nûr-û câmî olan insân-ı Kâmil ile okumaya başlıyorum.” (Tez: s.57)

[17] Allah Teâlâ ile tevhid makamındaki konuşmada “gazaba uğrayanların, ya da sapıtanların” manası düşünülmez.

[18] [Ebû Dâvud, Salât 172, (932, 933); Tirmizî, Salât 184, (248).]

[19] İbn-i Adiyy

[20] Diğer sıfatların tecellileri ile meşgulolmadan zâtına seni kavuşturması yani, ef’âl ve sıfat mertebelerinde oyalanmadan geçirmesi daha hayırlıdır, demektir.

[21] (Ehadiyyet’ül Cem makamını yalnız sana ihsan edecek demektir.)

[22] RUHU’L-KUDÜS: Mukaddes ruh, vahiy meleği Ruhul-Kudüs, “ruh” ve “kudüs” kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu kelimelerin ikisi de Arapçadır. “Ruh”; hayat, idrak ve hareketin kaynağı, maddenin tanı mukabili, manevi varlık, vahiy, Allah kelâmı, Kur’ân-ı Kerim, kuvvet, vahiy meleği, Cebrâil, his, duygu ve benzeri manalar işin kullanılır (Raşid el-İsfahânî, el-Müfredât) Garibil-Kur’ân, Mısır 1961, “ruh” md.).
Bununla beraber, ruh’un gerçek manasını Allah’tan başka kimse bilmez. Çünkü bu husus, Yüce Allah tarafından şöyle haber verilmiştir:

“Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabb’imin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir” (İsrâ, 17/85).

“Kudüs” kelimesinin aslı ise, “kuds”dür ve mukaddes, mübârek, her türlü fenalıktan arınma demektir. Bu iki kelimenin birleşmesinden meydana gelen “ruhul-kudüs”, herhangi bir şaibe ile lekelenme ihtimali olmayan, mukaddes ve temiz ruh, vahiy meleği, Cebrâil demektir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, V, 3125).

Ruh kelimesi Kur’ân’da birkaç yerde geçmekte ve değişik manalara gelmektedir. Ruhu’l-Kudüs ise, yalnız dört yerde geçmektedir. Bulunduğu âyetlerdeki manası hakkında âlimlerin farklı yorumları olmuştur. Ancak çoğunluğun kanaatına göre, vahiy meleği olan Cebrâil demektir. Ruhul-Kudüs kelimesinin geçtiği âyetlerden birinin meâli şöyledir:

“Andolsun, Musâ’ya Kitâbı verdik, arkasından peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsaya da açık deliller verdik ve O’nu Ruhu’l-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik “ (el-Bakara, 2/87).

Alimlerin bu âyette geçen Ruhul-Kudüs hakkındaki değişik görüşlerini şöyle sıralayabiliriz:

1- Ruhul-Kudüs, Yüce Allah’ın isimlerinden biridir.

2- Mukaddes kitap olan Kur’ân ve diğer bir görüşe göre İncil demektir.

3- RUHUL-KUDÜS, ALLAH’IN RUHU DEMEKTİR.

4- Vahiy meleği olan Cebrâil demektir. Âlimlerin ekseriyeti bu görüştedir. Çeşitli hadislerde ve şairlerin şiirlerinde de, bu manada kullanılmıştır (et-Taberî, Camiu’l-Beyân, Mısır 1954, I, 404 vd.; el-Kurtubî, el-Camiu li Ahkâmil-Kur’ân, Mısır 1967, II, 24; er-Râzî, et-Tefsirul-Kebir, III, 177).

Bu görüşü benimseyen alimlere göre, aşağıdaki âyetlerde geçen Ruhul-Kudüs de Cebrâil demektir:
“İşte biz, o elçilerden kimini kiminden üstün kıldık. Allah onlardan kimiyle konuştu, kimini de derecelerle yükseltti. Meryem oğlu İsaya da açık deliller verdik ve O’nu Ruhul-Kudüs (Cebrâil) ile destekledik ” (Bakara, 2/253);

“Allah demişti ki: Ey Meyrem oğlu İsâ, sana ve annene olan nimetimi hatırla, hani seni Ruhul-Kudüs (Cebrâil) ile desteklemiştim” (Maide, 5/ 110);

“De ki: İnsanları sağlamlaştırmak ve müslümanlara yol gösterici ve müjde olmak üzere onu, Ruhul-Kudüs (Cebrâil), Rabb’inden hak (ve hikmet) gereğine indirdi” (Nahl, 16/102).

Ruhul-Emin de, Ruhul-Kudüs ile eş anlamlıdır Yani o da Cebrâil demektir. Kur’ân’da yalnız bir yerde geçmektedir:
“Onu, er-Ruhu’l-Emin (güvenilir ruh, yani Cebrâil) indirdi” (Şuara, 26/ 193).

Şair Hassan’ın naklettiğine göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onun için dua etmiş ve duasında “Ya Rabbi, Hassan’ı Ruhul-Kudüs ile takviye et” demiştir. Hassan bunu söylerken, Ebu Hüreyre’yi de şahit olarak göstermiştir (Buhârî, Salat, 68; Müslim, Fedâilu’s-Sahabe, 151, 152; Neseî, Mesâcid, 24. Ayrıca bk. Cebrail mad.).

[23] “Duhâ sûresinin yedinci âyetinde, “Biz seni yoldan sapmış bulduk doğru yola yönelttik,” buyurulmuştur. Bunun manası nedir? Bu şu demektir:

Ya Muhammed! Allah Teâlâ seni yolunu şaşırmış bir halde buldu, sana gerçek yolu gösterdi. Bunu herkes böyle yorumladı. Hakk, onu yolunu şaşırmış bir durumda buldu dediler. Nasıl ki, çoban bir buzağıyı kaybeder, o tarafa bu tarafa koşar ki onu bulsun. Belki Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nefsini yitirmişti. Yani o kaybettiği nefsini yine kendi nefsiyle buldu. Burada nefis anlamına gelen söz müennes (dişil) yapılamaz. Çünkü bu, varlığın kendisi olan zattır.  (Şems-i Tebrizî, Makâlat,2007), (M.62), s. 134

[24] Yani, bu ilme seninle kavuşabilirler demektir.

[25]  “Ve denildi ki: Seni mahlûkatına gönderdiği zaman yakınlığından uzaklaştırmadı.

Ve yine denildi ki : ” Seni seçtikten sonra ihmâl etmedi. Zâtından perdelemekle makâm-ı sıfatta, şevk ve muhabbet var olmaya devam ettiğinden dolayı âlem-i nurda tamamen terk edip gidenin terk etmesi gibi seni terk etmedi. وَمَا قَلَى Allâhu Teâlâ’dan, O’nun fiillerinden ve sıfatlarından uzak olarak nefs makamında şevksiz ve muhabbetsiz olarak yaratılmışlarla beraber seni âlem-i zulmette bırakmadı.

Tez: s. 61-62

[26] Bu şekilde marifetin tahsilide ariflere öğretilmiş olacaktır.

[27] Bakara, 257

[28] Kalem, 4

[29] Buhari ve Müslim Hz Âişe radiyallâhü anhadan buna benzer şu hadîsi rivayet etmişlerdir:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu: “Önceki ümmetlerde Muhaddes (ALLAH´ın ilhamına mazhar olan) kullar vardı. Eğer bu ümmette de bir tek muhaddes zât varsa, işte o Ömer´dir.”

Taberâni´nin ve Beyhaki´nin Hz. Ali kerremallâhü vecheden naklettikleri bir haber vardır:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ashabı olarak bizler çok sayıda idik ve kendi aramızda asla şüphe etmeksizin: “Muhakkak melekler Ömer´in dili üzerine konuşmaktadır” derdik.

[30] Muhyiddin Arabî Hazretlerinin Hatem’ül-Evliyalığı, O’na Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği hususî mertebesine göredir. Yok­sa O’nunla velayet bitecek manasına gelmemektedir. İsmail Hakkı Bursevî kuddise sırruhu’l-azîz Hatm (Son Halka) hakkındaki görüşü ile durumun hususîlik üzerine olacağından bahsetmektedir.

“İbâdet sıfatında son mer­tebe hatmi sücûdladır ki, mahşerde feth-i bâb-ı şefaat olunduk da ol halde mütekeffil-i-saâdet-i dâreyn şefî’u’s-sakaleynden sallallâhü aleyhi ve sellem ve sâir şefaate me’zûn olanlardan vâki’ olsa gerektir. Pes ol secdeden sonra ibâdet-i zâtiyye kalır ki ona emir ve teklîf mukârin olmaz. Nitekim rûh-i izafi mufârakatinde dahî,  hayât-i zâtiyye kalıp meyyitten emr ü nehy sakıt olur. Ve Kur’ân-ı Azîz’in hatmi, sûre-i beraat iledir. Zîrâ bu sûre makbul ve merdûd meyânını temyiz eder. Âhir nazil olan hüküm ise, ehl-i cennet ve nârı birbirinden temyizdir. Ve ahkâm-i şerâyi bizim şerî’atimizle hatm olunmuştur, Enbiyâ aleyhisselâm bizim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem mahtûm oldukları gibi; Hz. İsâ aleyhisselâmın nüzûl-i tabi’iyyet ve bazı ahkâmı tağyîr-i taayyün-i Sâri’ iledir. Fe’fhem. Ve bizim şerîatimizin hükmü şemsin mağripten tulûuyla hatm olunur. Zîrâ şem­sin sûret-i âmme-i kevniyyeye nisbeti, rûh-i hayvaninin bizim beden­lerimize nisbeti gibidir. Ve kalem-i âlânın min-haysü’1-insân-i kâmile nisbeti bizim neş’etlerimizi müdebbir olan rûh-i ilâhînin; nisbeti gibidir. Onun için şems mağripten tulu’ ettikten sonra kimsenin îmân ü ame­line i’tibâr olunmaz. Rûh-ı insanînin tedbîr-i bedenden i’râzı ve rûh-ı hayvaninin mufârakati hâlinde i’tibâr olunmadığı gibi. Ve hilâfet-i ilâhiyye-i mutlaka mertebesinin hatmi Hz. İsâ aleyhisselâm iledir. Hilâfet-i Nebevîyye mertebesinin hatmi, Hz. Mehdî ile olduğu gibi. Ve velâyet-i Muhammediyye’nin min-haysü husûsi’l-mertebe hatmi arabdan bir hasîb ve nesîb racül-i kerîmle vaki’ olmuştur. Nitekim husus mertebe-i adi ve seyf âl-i Osman’dan Fâtih Sultân Muhâmmed (Rahimehu’l-Ehadu’s-Samed) ile hatm olunmuştur. Ve velâdet-i mutlaka Sîn’de bir mevlûd-i pâkize ile hatm olunur ki, ba’de ez-în dünyaya ukm sârî olur.

Nitekimİlim Çin’de de olsa onu arayınız.”(Keşfü’l-Hafâ, I, h. no: 397) ona işarettir. Ve saltanat-ı mutlaka, saltanat-ı Osmâniyye ile hatm olunur. Pes Âl-i Osman’ın devleti zamân-ı Mehdî’ye muttasıl olur. Velâkin husus üzerine kiminle hatm olacağı kimseye ma’lûm değildir. Eğerci ki, âhiru’l-aktâb  bi-husûs  malûmdur.   Nitekim  takrîr-i  sabıktan  fehmolunur. Ve hatm-i vüzerâ Ashâb-ı Kehf tir ki, vezâret-i Mehdî ile takallüd etseler gerekdir. Ve bunlar gerçi acemdir. Velâkin arabi tekellüm etseler gerekdir. Pes yediyüz bin lügatin evveli süryânî ve âhiri arabîdir. Onun için ehl-i cennetin dahî, lisâni arabîdir. Ehl-i nârın a’cemî olduğu gibi ve fârisî a’cemîden müstesna olmakla lisân-ı ehl-i cennete ilhak olunmuş­tur. Ve bâ (ب) ve cîm ( ج) ve zel( ذ) ve kâf ( ك )-i fârisiyye hurûf-i arabiyye ilhak olunduğu gibi. Onun için hurûf otuz ikidir derler. Ve fesâhat-ı arabiyye Sehbân ile ve fesâhat-ı tefsîriyye Cârullah ile ve Türkî-i mutlak, Şeyh Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz ile ve husus mertebe şeyh-i tarîkatimiz Mahmûd Hüdâyî el-Üsküdârî kuddise sırruhu’l-azîz ile hatm olunmuştur. Onun için cevâmî’-i kelime mazhâr ve kelimâtmda cemî’-i merâtibe işâret-i ve hafiyye müyesserdir. Eğerçi ki, ba’zı ehl-i ruûnet ve haset mezâya-ı kelâma mühtedi olmadığından duayı mücerrede hamleder. Ve lisân-ı tasavvuf Şeyh-i Ekber ve Şeyh-i Kebir’de kuddise sırruhuma’l-azîz hatmolunmuştur ki, cemî’-i erbab-ı tarîk onlardan Hakk’a müstefîddir. Onun için onlar tarîkat-ı mahsûsa mensûb değildir. Ve bu lisânda şey-heyn-i mezkûrînin birbirlerine nisbetleri lisân-ı Türkî’de Şeyh Yûnus ve Hüdâyi nisbetleri gibidir, fa’rif (bil). Ve şuyûh-ı kibar hakkında erbâb-ı kîyl ü kâlin halleri malûmdur.(İsmail Hakkı Bursevî, Tuhfe-i Aliyye, Hzl: Şeyda ÖZTÜRK, İst., 2000, s.252)

Bu nedenle bir mevzuda umumî hâtemiyet yoktur. Çünkü İbnü’l Arabî Hazretlerinden sonrada sayısız evliya gelmiş ve gelmektedir.

“Her vakitde hatmü’l-evliyâ birdir, bu vakitde Allah sübhânehu ve te’âlâ hatmü’l-evliyâ olmağı Mısriye virdi.”(ÇEÇEN, Halil, Niyazî-iMısrî’nin Hatıraları, İst, 2006, s. 39)

 

 “Geçen gün hocanın biri: Eski günler geçti… Biz iki kişi kaldık. Biz de gidersek dünyada âlim kalmayacak!”

Diyormuş. Bu çeşit sözler, Hakk’ın tecellîsini inkâr olur. Şu veya bu zamanda Allah Teâlâ’nın mevcudiyetini inkâr edebilir misin? O mevcut oldukça da isimlerinin icapları nasıl söner, mevcut olmaz? Bir ismin noksanı hiç düşünülebilir mi? Böyle bir şey olsa dünya yerinde kalmaz. Çünkü dünyadan maksat, Hakk’ın bütün esmasının zuhurudur. Hak, istediği vücuttan tecelli eder. Onun için iş sarıkta, kavukta değildir. Binâenaleyh Hakk’ın zuhuru kılık kıyafete bağlı değildir.” (Ken’an Rifâî, Sobetler. s.218)

[31] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bedeninin gölgesi olmadığı sebebine bu ayet delil getirilebilir.

[32] Tavus:  Ταος (Taos). Yunancadır. Bir kuş türü. Yakışıklı  adam,  süslenmek,  tavus  kuşu,  her  türlü  bitkiyle dolu yeşil arazi.

Tavus-u Melekût: Mecazen Cebrail’e işarettir.

“Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semalarda tayarana başlar. Âfâk-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur.” (Mesnevi-i Nuriye. Osman Yalçın Matbaası.1958..86,128,216)

[33] Kur’ân-ı Kerim’de “sultan” kelimesi ile gelen ayetler, güç, kudret, camî sırlar vb. mana üzerinden yorumlanmıştır. Burada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin her konuda  “tek”lik yetkisinin sahibi olduğuna işaret edilmiştir.

[34] Ahmet Amiş kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki; Üç şeye doyulmaz. Tilavet-i Kur’ân, musahabeti-l ihvan, mülâkat-ı rahman.

[35] Enbiya, 107

[36] En’âm, 107

[38] İbn-i Mâce, Fiten, 8; Ahmed b. Hanbel, c.4, 278

إنَّ أُمَّتِي َ تَجْتَمِعُ عَلَى ضََلَةٍ  فإِذَا رَأيْتُمُ اخْتَِفاً فَعَلَيْكُمْ بِالسَّوَاد ِالاعْظَمِ. Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellembuyurdular ki:

“Ümmetim dalâlet (bâtıl) üzerinde toplanmaz. Öyleyse bir ihtilâf görünce, size çoğunluğu iltizam etmenizi tavsiye ederim.”

[39] Avam olan için bu hitap zaten yapılmaz. Çünkü o bu bilginin hakikâtini bilmediği için sorumlu değildir. Bu durumda avam ne kadar şanslıdır. Onun için tasavvuf erbabıyım diye geçinenler bu duruma çok dikkat etmelidir.

[40] “Oku”mayan rahmetten uzaktır.

[41] Buhari, Tabir, 2; Müslim, Rüya, 6

[42] Bakara, 31

[43] Naziat, 24

[44] İsra, 72

[45] Necm, 11

[46] Hadid, 4

[47] Buhari, Leyletül Kadr, 1, Müslim, Müsafirin, 175

[48] Nahl, 93

[49] Naziat, 24

[50] Bakara, 74

[51] Araf, 174

[52] Fecr, 30

[53] Yasin, 52

[54] Keşfü’l Hafâ, c.2, s.279

[55] Mevzuatu Etrafi’l Hadisi’n Nebeviyyi’ş Şerif, c. 8, s.662

[56] Keşfü’l Hafâ, c. 2. s.291

[57] En’âm, 122

[58] Naziat, 34

[59] Buhârî. Rekaik, 38; İbn. Mâce. Fiten. 16.38

[60] Kasas, 88

[61] Mümin, 16

[62] Necm, 17

[63] İsra, 72

[64] Bakara, 238

[65] Keşf’ül Hafâ

[66] Keşfü’l Hafâ, c.1, s. 344

[67] “Bir saat tefekkür bir sene (nafile) ibadetten hayırlıdır.” Bir değişik rivayette “Altmış sene ziyadesi vardır.” Bu söz aslında Sırrı Sakati Hazretlerinin bir sözüdür. Zamanla halk arasında yayılıp hadis zannedilmiştir. Efendimiz hazretleri Sahabeyi Kiram’a: “Allah hakkında değil O’nun yarattıkları hakkında tefekkür edin.” diye tavsiye etmiştir. Yani tefekkür tavsiye edilmiş ama; “Bir saat tefekkür bir sene veya altmış sene ibadete denktir.” gibi bir şey ifade edilmemiştir.

(Aliyyül Karî, Mevduatı Suğra, Tahkik Abdulfettah Ebu Gudde, 1994, Beyrut, 5. Baskı hadis no: 94, Keşfül Hafa Acluni, 1. cilt 1104. Hadis)

[68] Buradaki terimleri konumları ile anlamak gerekir. Yoksa yanlış fikirlere düşülür.

[69] Yunus, 52

[70] Zilzal, 7-8

[71] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi dile dolayanların vay haline denilmektedir.

[72] Ümmetim de benim gibi müşahede üzere Allah Teâlâ’ya kulluk edeceklerdir, demektir.

[73] Afv: Allah Teâlâ günahları silen, onları hiç yokmuş gibi kabul edendir.

Bu manaya göre bu isim, Gafur ismine yakındır. Ancak arada şu fark vardır:

Gufran, Günahları örtüvermek demektir. Afv ise, günahları kökünden kazımaktır. Günahları kökünden kazımak, o şeyi örtmekten daha iyidir. Kulun kendisinden ve meleklerden dahi saklamasıdır.

[74] Ehl-i sünnet itikadına göre sıfat-ı İlahiyye zatının aynısı olmadığı gibi gayrısı da değildir. Nasıl ki güneşin ışınları güneştendir, ancak güneş değildir. Bunun gibi Allah’ın sıfatları da onun zatındandır. Ancak zatının kendisi değildir.

Allah Teâlâ, zati sıfatlarının bütününün bir araya gelmesinden meydana gelmiş bir mahiyet değildir. Başka bir deyişle onun zatı, sıfatının gereği ve sonucu değil, sıfatları zatının gereği ve sonucudur. Sıfatın gerçek mânası da budur. Onun varlığı bizatihi vacip olduğu gibi, sıfatları da başka türlü değil, zatıyla vaciptir. Teşbihte hata olmasın, Güneşin ışıklarının kaynağı güneş olduğu gibi Allah’ın sıfatlarının kaynağı da zatındandır.

OTUZSEKİZİNCİ MEKTÛB

Bu mektûb, Muhammed Çetrîye yazılmışdır.

Zât-i teâlâya muhabbeti ve fenâ mertebelerini bildirmekdedir.

Mektûb-i şerîfiniz gelerek, fakîri çok sevindirdi. Allahü teâlâ, her zemân kendi ile berâber bulundursun! Bir ân bile, başkası ile bırakmasın! Zât-i ilâhîden başka her şeye gayr denir. Onun ismleri ve sıfatları da gayrdır. İlm-i kelâm âlimleri, (Sıfatları, kendinin aynı da değildir, gayrı da değildir) buyurmuş ise de, gayrı kelimesinin kelâm ilmindeki ma’nâsına göre, böyle demişlerdir. Yoksa, lügat ma’nâsına göre dememişlerdir. Sıfatlar kelâm ilmindeki ma’nâsına göre (Gayrı) değil ise de, umûmî ma’nâya göre, Onun gayrıdır.

Allah Teâlâ, ancak selb sıfatları ile anlatılabilir. Onu, herhangi bir sıfat ile anlatmak, ilhâd olur.  Onu anlatan en iyi kelime, en geniş ibâre, Şûrâ sûresinin (Ona benziyen birşey yokdur) meâlindeki, onbirinci âyetidir ki, buna fârisî dilinde (bîçûn ve bî-çigûne) denir. Hiçbir ilm, hiçbir şühûd, hiçbir ma’rifet, Allahü teâlâyı bulamaz. Bilinen, görülen ve tanınan herşey O değildir. Bunları ma’bûd bilmek, gayra tapınmak olur. (Lâ ilâhe) derken, bunların hepsini nefy etmek, yok bilmek, (İllallah) derken de; O, birşeye benzemiyen, bir ma’bûdu var bilmek lâzımdır. Bu, önce taklîd ile yanî öğrenip yapmakla olur. Sonraları, kendiliğinden yapılır.

Sona varmamış olan tesavvuf yolcuları, başka şeyleri, O sanarak tanır, görür. Taklîd eden mü’minler, böyle tesavvufculardan, katkat iyidir. Çünki bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden gelen bilgilere uymakdadır. Bu bilgilerde hatâ, yanlışlık olamaz. Yarı yoldaki tesavvufcular ise, kendi gördüklerine, anladıklarına uymakdadır. Bu hareketleri ile Zât-i ilâhîye inanmamış oluyorlar. Zât-i ilâhîyi görüyoruz, Onun sevgisi içinde yüzüyoruz diyorlarsa da, Zât-i ilâhîye olan böyle îmânları, hakîkatde, inkâr demekdir.

Müslümânların büyük imâmı, imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe ‘rahmetullahi aleyh’, (Sana lâyık ibâdeti yapamadığımız, fekat, iyi tanıdığımız, Allahımız! Sende hiçbir kusûr, noksânlık yokdur!) buyurdu. Ona lâyık ibâdet yapılamıyacağını herkes bilir. Fakat iyi tanıdığımız buyurması, (Hiçbirşeye benzemediğini, hiçbir yoldan tanınamıyacağını iyi anladık) demekdir. Allahü teâlâyı, herkes bu sûretle tanıyamaz. Ma’rifet, ya’nî tanımak başkadır. İlm, ya’nî bilmek başkadır. Herkes, ilm sâhibi olabilir. Ma’rifet ise, fenâ mertebesi ile şereflenenlerde bulunur. Fânî olmıyana nasîb olmaz. (İmam Rabbânî Mektubat)

[75] Nahiv kurallarına göre, “huvellahu ehad” için birçok izahlar yapılmıştır. Bana göre bunun en uygun izahı, “huve” mupteda, “Allah” onun haberi, “ehad” ise ikinci haberidir. İkinci haber bakımından cümlenin anlamı: O (O’nun hakkında Resulullah’a soruyorsunuz) Allah’tır, birdir, şeklindedir. Diğer bir anlam da şöyle olabilir ve dil bakımından da yanlış olmaz: “O Allah birdir.” Burada şu iyice anlaşılmalıdır: Bu cümlede “Allah” için, “ehad” kelimesi kullanılmıştır.

[76] Telvin: Bir halden diğer hale geçmeyi veya bir makamdan diğer makama atlamayı ifade eder. Bkz.

Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s. 709.

“Her kim hem Hakk’ı, hem halkı, hem fenayı hem bekayı, hem hadisi hem kıdemi, hem kendisinin acizliğinin kemâlini ve hem de Allah Teâlâ’nın kudretinin kemâlini kendi vücudunda bulup, kulluğu ve ulûhiyeti birbirini görmeye mani perde etmezse, işte o kimse şek ve şüphelerden ve telvin denilen başka inançlardan kurtulur, tevhid ehli olur.” (Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, s.58)

[77] Yusuf, 53

[78] Sâd, 75

[79] Kasas, 88

[80] Hadid, 29

[81] Hatalar şahsıma aittir. İhramcızâde  İsmail Hakkı

Tercümenin bittiği tarih: 13.10.2011

ismailhakkialtuntas@gmail.com

Tahriçli Arapça Metin
PDF İNDİR

 

PART-TİME İSLAM-PİYASA İSLAMI


“Allah’ı ve rasüllerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile rasüllerini birbirinden ayırmak isteyip “Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu;” (Nisa, 150)

Eyvah ki, ey vah, günümüzde İslam ne kadar garipleşti.

Zannetmeyin ki bunda Müslümanın payı yok. Hepimizin bunda bir payı var.

Dindar girişimciler, batı modernitesinin kurum ve figürleriyle ‘barışmış’ İslamcı yazarlar, İslami medyatikler, bıyık bile uzatmayacak şekle girmiş imamlar, holding sahibi şeyhler ve dergiden başka bir eser okuması yasaklanmış cemaatler…..

Hepimizin katkısı bulunduğu bu çeşit yeni din anlayışı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bize emanet ettiği İslam olmadığını açıkça söyleyebiliyorum.

Ne demek istiyorsunuz, diye sorarsanız?

Geleneksel İslamcılığın gölgesinde yeni bir siyasal İslam Mısır’da, Türkiye’de, Endonezya’da ve genel olarak Müslüman coğrafyasının bütününde vücut bulmakta:

Piyasa İslam’ı

Batı değerlerini seçmiş bir uzlaşının ürünü bu İslam, Amerikan işletme kültüründen beslenmekte, bireysel başarıyı göklere çıkarmakta, özgüven edinme ve kendini gerçekleştirme stratejilerine methiyeler düzmekte, geleneksel İslami yasakları pazarlamanın ve kitle tüketim kültürünün gerekleri doğrultusunda yeniden yorumlamakta, yumuşatmakta, siyasal İslam’ın geleneksel hiyerarşik örgütsel yapılanmalarını bertaraf etmekte ve sosyal devletin altını oymaktadır.

Görsel, işitsel ve giyime dair İslami algılamaları ve dayanışma şekillerini baştan aşağı değiştiren piyasa İslamı’nın bahsedilen baş aktörleri her şeye rağmen ahlakçılıklarından vazgeçememekte ve çoğulcu yaşam tarzlarını hazmedememektedirler. Sosyolojik anlamda yeni kentli burjuvazilerin bayraktarlığını yaptığı bu İslam anlayışının temel amacı Amerikan tarzı muhafazakârlıkla birçok noktada örtüşen benzer bir “muhafazakâr devrim” tetiklemektir. Hepimizin çok beklediği “Müslüman Aydınlanması” idealinden çok uzaklarda, din, ahlak, hayır işleri ve piyasa etrafında şekillenmiş bir fazilet ekseni üzerinde aykırı olarak değerlendirilebilecek yakınlaşmalar (İslam-Amerika) gayet rahat oluşabilmektedir.

Yani;

GÜNÜMÜZDE KAPİTALİST DÜŞÜNCENİN ÜRÜNÜ “KİTLE KÜLTÜRÜ[1]NÜ İSLAMÎ ALANLARA SIZDIRMAK,

 TÜM ZAMANLARDA MÜSLÜMAN OLMAK YERİNE BAZI ZAMANLARDA MÜSLÜMAN OLMAYI YANİ, CUMA NAMAZI, UMRE, HAC ZAMANI, RAMAZAN AYINDA FAAL VE TEKİN OLMAK;

İSLAMI TÜKETİM ARACI OLARAK KULLANMAK, MESELA “COLA”YI BİR YERDE ZEMZEME RAKİP, DİĞER YERDE KABE’YE TEŞMİL ETMEK;

İşte günümüz Müslümanlığı bu yolda çok hızlı hareket etmekte ve neticesinin ne olacağını görmek gerekirse ne diyebileceğinizi düşündünüz mü?

Aşağıda sizler için PİYASA İSLAMI[2] kitabından alıntılar vereceğim. Konuyu biraz daha anlamış olursunuz, zannediyorum.

[bazı geleneksel mekanizmaların (zekât, sadaka, vs.), uygun bir ekonomik konjonktürde, reaktive edilmesi bu retoriğe belli bir süreklilik ve inandırıcılık sağladıysa da, söylemin kendisi uzun vadede sıkıntılıdır. Zira altını çizdiğimiz üzere piyasa İslamı hareketi esasında bir burjuva hareketidir. Dolayısıyla sömürülen sınıflarla ilişkisi, din kardeşliği retoriğinin örte-meyeceği, sayısız çelişki ve çatışma alanını içinde barındırır. Sermaye birikimini daha henüz gerçekleştirmekte olan ve üs-telik bunu "göstermek" de isteyen bir (Islami) burjuvazi için bu çok daha nettir. Daha basitleştirerek ifade etmek gerekirse 10 000 euro'luk bir Louis Vuitton veya Hermes çantayla gecekondu ziyaretlerine çıkmak, yer sofrasında bağdaş kurmak ve bir de üstüne üstlük "komşum açken ben tok yatamam"] sh: 13

["Materyalist kapitalizmin en vahşisi" ola­rak değerlendirilen Coca-Cola'ya yine sodalı-gazlı içecekler üzerinden ticari bir mantık dâhilinde savaş açmak, İranlı Zemzem-Cola ve diğer İslami kola üreticilerinin yaptığı gibi, esasında rakibin meta yönelimli mantık, ilkeler, araç­lar ve düşselini kabullenmek anlamına gelir. Kârın bir kıs­mı Filistin'e yardım kampanyalarına gitse de bu böyledir. "İçeceğimizle kendinizi tanıtın" demektedir, Arab-Cola'nın Gerard Leblanc adlı Kazablanka'da ikamet eden bir Fransız tarafından tasarlanan sloganı. Arab-Cola nın kendisini içeri­sine yerleştirdiği bu "bilinçlenme hamlesi" sonuçta oldukça dağınık, her yöne çekilebilecek ve herkesi kapsayabilecek, iç bütünlükten yoksun bir hareket olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla olası farklılığın (en azından Coca-Cola 'ya göre) altının çizilebileceği tek nokta dinsele yapılan göndermedir. Amerikan ve Kanada pazarlarını hedefleyen İngiltere menşe-ili Quibla-Cola'nın (Kıble Kola) "etik alternatif" sloganıyla yaptığı bu­dur. Kurucularına göre, Quibla-Cola "bireylerin gazlı içecek­ler piyasasındaki egemen markalara inandırıcı alternatifler görme taleplerine" cevap vermeye çalışmaktadır. Bekleneceği üzere, bütün bu firmalar kârlarının bir kısmını yardımsever örgütlere bağışlamaktadırlar. (Mecca Cola, Cola Turka’yıda unutmayalım)] sh: 74-75

[Geleneksel İslam'ın iş dünyasıyla ters düşen kadercilik ve çilecilik gibi zihinsel engellerinin aşılması ge­reklilik arz etmiştir. İş adamı dernekleri, İslamcı olmayan dindar aydınlar, küçük ve orta büyüklükteki işletme patronları, business’ın tadını almış eski militanlar, bireyciliğin ve finansal birikimin meşru olduğu yeni bir İslami düşselin bayraktarlığını yaparlar. Piyasa İslamı yoksulların dünyasına ait bir kavram değildir. Aksine, geleneksel İslam'la özdeşleş­tirilen sosyal adalet ve azla yetinilen sade yaşam biçimi ide­allerini ikame eden dindarlık, zenginlik ve kozmopolitizmin yan yana geldiği burjuva yönelimli bir evrene aittir. BU OR­TAMDA, FAKİRLİK ARZU EDİLEN BİR DURUM DEĞİLDİR. Bilakis karga­şalara neden olabileceği için yoksul potansiyel günahkârdır. Lamongan (Endonezya) Belediye Başkanı Masfuk,FAKİRLİĞİN BİRÇOK KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI OLDUĞUNU, ZENGİN OLMANIN DA ALLAH TEÂLÂ YOLUNDA YÜRÜMEYİ SAĞLADIĞINI düşünmektedir.

Hem Burjuva hem Müslüman olma farklılığının bir ifadesi olarak Piyasa Islamı'nın fakirlikle görülecek bir hesabı var gi­bidir: Fakirlik iş hayatı ve ticaretin gelişmesi için gerekli ko­şullarla zıtlık içerisindedir. Amr Khaled ahlâkçı bir yaklaşım­la şirket kültürüne methiyeler dizerken şöyle söylüyor: "Eğer ruhunu iyilik yapmakla meşgul etmezsen, o günah işlemeye yönelir. Tembellik doğru yolun en büyük düşmanıdır, o ba­şarısızlığın dostudur. Hem başarısızlık hem tembellik, ikisi de insanı günaha iter." Ancak zengin Amr Khaled'in ilk in­ternet sitesi Forislam'daki öğretici karikatürlerde olduğu gibi, gösteriş de yapmamalıdır, mütevazı olunmalıdır.

Piyasa İslamı'nın tüketim modelleri, lükse olan ilgisi malum olan "sosyeteden" alınmış semboller bütünü içinde oluşur. Körfez ülkelerinden birindeki bir reklâm bunu çok iyi anlatır:

üç kadın gelecekleri üzerine sohbet etmektedir. Bir tanesi göz kamaştırıcı güzellikte bir gelinlik hayal eder. Ertesi gün dilek gerçekleşir ve müstakbel damat kapıyı ça­lar. .. Alınacak ders: "Dualarını edersen hayatın daha güzel olacaktır." Üç kadın da güzel, zengin ve başörtülüdür. (Fakirlerin dertlerini konuşan zengin tabaka) Bu üçleme Piyasa Islamı'nın kazandıran formülüdür: Bir yan­dan herkesin kullanabileceği ticari ürünleri pazarlarken, bir diğer yandan da edepli bir hassasiyete vurgu yapar ki bu da oldukça burjuva bir tavırdır. Türkiye'de Islami normlara uy­gun ilk otel olan, Ege kıyısındaki Caprice Otel, plajı günahla özdeşleştiren geleneksel Islami düşünceyi bir kenara atmakta ve ZEVKLERİN İSLAMLAŞTIRILMASINI sağlamaktadır. Öyle ki bu­radaki manzaranın gözcüler tarafından giriş çıkışları kont­rol edilen Fas'taki İslamcı plajlarla hiç alakası yok. Burada amaç reklâmlarında da altının çizildiği gibi "günde beş kere ezan sesinin duyulabildiği modern (...) bir tatil alanı" sunabilmek. Burası aynı zamanda da son derece lüks ve sınıf farklılığı yaratan bir yer. ANCAK BUNUN İSLAM'LA HİÇBİR ALÂKASI YOK. Tamamıyla oda fiyatlarından kaynaklanan bir durum. Aynı şekilde istanbul'daki Islami kafeler de açıkça burjuva sosyalleşme mekânlarıdır. Gelen müşterilerin ortak dindar­lıklarını dışarıdan izole olmuş şekilde yaşayabildikleri sosyal mekânlar olarak görülebilirler. Ancak müşterilerden sadece dindar olmaları değil, incelik ve zarafet gibi burjuva değerle­re de yakın olmaları beklenmektedir. İstanbul’daki Dilruba Restaurant böyle bir felsefeye sahiptir. Lüks ve otantik bir ortamda Osmanlı esintileriyle (eski süslemeler, sufî müzis­yenler, vs.) seçkinci bir çizgi izlemektedir. Sahibinin de pek çekinmeden açıkladığı gibi, amaç Dilruba nın. "çarıklarını yeni çıkarmış görgüsüzlerin geldiği bir yer" olmasını engel­lemektir.] sh: 82-84

[REFAH TEOLOJİSİ

Burjuvalaşmış İslamlaşma süreçlerinin ideolojik tahayyüllerinden birisi, zenginlik ve parayla ilişkinin “kompleksiz” bir hâl aldığı refah teolojisidir. Bu teoloji, Piyasa İslamı yandaşı tüm aktörler vasıtasıyla, özellikle de çeşitli çelişkiler pahasına havalı ve modaya uygun giyinmeyi önemseyen İslamcılar tarafından yayılmaktadır. Endonezya’da Aa Gym soruyor:

 “Kim milyoner ya da milyarder olmayı reddeder? Herkesin zengin olmak istediği kesin (…) İslam bize zengin olmamız gerektiğini öğretiyor. Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve yakınları da zengindi.”

PİYASA İSLAMI EN ÇOK TÜCCAR PEYGAMBER KARAKTERİYLE BESLENİYOR: Aa Gym anlatmaya devam ediyor,

“Hatırlayın ki Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisi de iş adamıydı ve de çok iyi bir iş adamıydı.”  Mısır’da da infitah (açılma) döneminde [Mısır'da Nasır'dan hemen sonra iktidara gelen Enver Sedat tarafından 1974'te uygulamaya konulan ekonomik dışa açılma politikası. Türkiye'de Özal dönemi politikalarının benzeri, ç.n.] zenginleşenleri eleştiren söyleme karşı, Amr Khaled, zenginliğin sevap kazanmanın da yolu olduğunu hatırlatıyor:

“Paramı Allah yolunda harcamak ve onurlu bir hayat yaşamak için zengin olmak istiyorum.” Böylece diğerlerine örnek de olabilirim:

“İnsanların bana bakıp ‘bak, zengin bir dindar’ demeleri için, ki böylece Allah’ı benim zenginliğim üzerinden sevebilirler.”

Sonuç olarak Piyasa İslamı’nın vaizleri müritlerine ne diyorlar? Paranın kötü olmadığını, parası olan cömertse ve “insanları iftar yemeğine davet ediyorsa zenginliğin erdemli olabileceğini… Amr Khaled’in bir yandaşı da aynen böyle düşünüyor, “zenginlik ilâhi bir hediyedir:”

“Zengin Müslüman Allah’ın gözdesidir” çünkü parasını Allah yolunda ve hayır işlerinde harcar.” Aa Gym de şöyle söylüyor:

“Bir taraftan, zengin olmak bireysel anlamda hayır işlerine daha fazla katılmayı sağlar; diğer taraftan da kolektif anlamda ümmet-i Müslüman sadece ekonomik olarak güçlü olursa, uluslararası alanda hak ettiği yere yeniden gelebilir.”

Türkiye’de, laik burjuvazinin rakibi, “muhafazakâr Türk burjuvazisini” temsil eden MÜSİAD’ın ilk başkanı Erol Yarar şöyle diyordu:

“Zengin olmalıyız, dinsizlerden daha güçlü olmak için daha çok çalışmalı ve daha zengin olmalıyız.” DERNEĞİN KONYA ŞUBESİNİN KURUCUSU DAHA DA İLERİ GİDEREK, İSLAM’IN ZENGİNLİĞİ YASAKLADIĞI FİKRİNİ “İSLAM’IN DÜŞMANLARI” YAYMIŞTIR DİYEBİLMEKTEDİR. Burada da Batı’yla mücadele şekil değiştirir. Siyasi alandan ekonomik alana kayan mücadele, piyasa dâhilinde bir rekabete dönüşür.]sh:86-87

Bu kitabı okursanız daha çok şeyler görecek ve hayret edeceksiniz.

Allah Teâlâ’m sevap diye işlediğimiz günahlarımızın affını, dinimizi parçalayıp bazısına inanıp bazısını inkar edecek duruma gelmekten sana sığınıyoruz.

  İsmail Hakkı


[1] KİTLE KÜLTÜRÜ: kapitalist devletlerin ortaya koyduğu, sistemin realitesini ortaya koyan ayrıca çoğunlukla popüler kültürle karıştırılan kültür.

Kitle kültürü kavramı, kitle toplumuyla bitişik bir kavramdır. batılı toplumların 19. yüzyıl sonundan itibaren, birbirleriyle aynı özelliklere sahip ama bir o kadar da birbirlerinden uzak “atomlaşmış” bireylerden oluşan türdeş bir toplum haline geldiğini varsayan bu kavram, toplumsal farklılıkların varlığını yok sayan bir kurama dayanmaktadır. Böylelikle kitle kültürü kavramını kullananlar, çoğunlukla yalnızca sanatı dışarıda bırakarak, modern toplumda tek bir kültür olduğunu varsaymaktadırlar.

Kitle kültürü sistemde var olan yönetici-yönetilen, zengin-fakir, eğitimli-eğitimsiz arasındaki farkın yaratmış olduğu realiteyle yakından ilişkilidir. Kitle kültürünün amacı bu realitenin değiştirilebileceği umudunun anlamsız olduğu, hatta bu kültürün kabul edilmesinin mutluluk getirdiğini bireylere göstermektir. Böylelikle sistemin istediği yabancılaşma gerçekleşecektir. Kitle kültürünün kabul edilmesi ve ona karşı durulmaması en basit anlamda başımızın belaya girmesini önler. Yani kitle kültürüne inanmak hatta daha güzeli onu hiç düşünmemek bizlere cahil bir mutluluk kazandırır(der kapitalistler).

Kitle kültürü tüketilmek amacıyla yapılır. bunu yapanlar ise kitlenin dışında kalan kişi ve kurumlardır. onlar bu kültür sayesinde nasıl yaşamamız gerektiğini, neyi seveceğimizi, ne yiyeceğimizi ortaya sunarlar.

Bir kitle toplumunda birey giderek tek başına olmaya itilir, daha az iletişim kurması gerekir ve kişiliğini bulabileceği ahlaki ve kurumsal öğeleri giderek daha zor bulabilir. Bireylerin yalnızlığa itilmesi, onların aidiyet duygularını kaybetmelerine ve kente yabancılaşmalarına neden olmaktadır.

Kitle kültürü eleştirmenleri, kitle kültürünün insanlardan daha iyi işler için kullanılabilecek enerjiyi aldığı, onlarda pasiflik ve vurdumduymazlık yarattığı için zararlı olduğunu söylemektedir. Bu teoriye göre birey, kaybettiği aidiyet duygusunun sonucunda topluluğun içinde kaybolmayı tercih eder. Bunun sonucunda toplumun değer yargıları ve davranış kalıpları bireyde görülmeye başlanır. Kitle kültürü teorisyenleri halkı benzer davranış kalıplarına ve zevklere sahip tek bir bütün olarak görür ve onların beğenilerini küçümser.

Mesela converse ayakkabılarının alt-kültür simgesiyken, birden alaşağı edilip üst sınıf gençlerinin ayağına düşmesi bu kitle kültürü denen iblisin marifetidir. (ayakkabının simgesi mi olur diyenlere bayrak denen bezin olur da ayakkabının neden olmaz cevabını hemen yapıştırabilirim tabi.) evet bu converseler alt-kültürü temsil ederlerdi ve bir film okurken converse giyen birini gördüğümüzde bu bize o kişinin sınıfını ve kültürünü anlatırdı. Şimdi neyi anlattığını kimse çözemiyor. Kitle kültürü orak-çekiçleri reklamlarda, che posterlerini tüketimde kullandı. alternatife ait olan şey çoğunluğun tükettiği birşey olunca da bize sadece bakmak kalıyor.

[2] Patrick Haenni, Piyasa İslamı (İslam Suretinde Neoliberalizm) terc: Levent ÜNSALDI, http://www.ozguruniversite.org., Mayıs, 2011, İstanbul

 

İNSAN VE EMANETİ


“İnsan yeryüzünde Allah’ı temsil etmekle görevlendirilmiştir ve bu görev insanın ilahî iradeyi gerçekleştirmesi için bir vasıtadır. İnsan böylece ilerleme ve tekâmülün âmili olmak dolayısıyla ya­ratma eylemine de büyük ölçüde katılmış oluyor. Kur’ân’ın bil­dirdiğine göre, Allah’ın bütün isimlerinin bilinmesi, O’nun yer­yüzündeki temsilcisi olarak insanın aldığı görevin bir gereğidir. Bu bilgi Allah’ın sırrına ermemize yol veren bir anahtardır…” (Erol GÜNGÖR)

Bu sırrın içinde bir sır daha vardır ki, o da EMANET olarak bilinir.

Emanet ne demektir?

Emanet, sözlüklerde emniyet, itimad, mec­buriyet ve mahrem SIR olarak verilir. Bu tanımlamadan giderek, şöyle diyebiliriz: Emanet öyle kıymetli bir eşya, mal veya VARLIKTIR ki, HERHANGİ bir kişiye değil; sadece “EHLİNE” teslim edilir. Ehil kişi, bu emaneti güvenle muhafaza eder ve bunu bir GÖREV olarak kabul eder. Ne zamana kadar?

Geri istenilinceye kadar. Kur’an’da bu ema­net üzerinde anlamlı bir üslûpla durulur.

Anlamlı ve biraz da kinayeli.. Emanet göklere, yerlere ve dağlara teklif edilmiştir. Onlar, bu kadar ağır bir yükü kaldıramamış ve bu görev insan’a tevdî ve teslim edilmiştir. İnsan bu yükü kaldıracak güçte ve yapıdadır.. Ancak, insan ne kadar da çok zalim ve nankördür. Yani insanın bu emanete “hıyanet” etmeye ne kadar da çok eğilimi vardır.

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Onlar emaneti yüklenmekten çekindiler; ona hıyanet etmekten endişe ettiler. İnsan bu emaneti aldı. İnsan çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab/ 72)

Bu emanetin insana teslim edilmesi, onun (her ne kadar bazıları zalim ve cahil oluyorsa da) bu dünyadaki şerefli yerinin tartışılmaz ol­masındandır. Çünkü insan, şerefli, mümtaz ve seçkin bir mevkie sa­hiptir.

“Biz gerçekten insanı şereflendirdik.” (İsra/70)

İnsanın şereflendirilmesi, küçümsenecek bir olay değil; aksine üze­rinde ısrarla durulması gereken bir gerçeğin odak noktasıdır. Zira yer­ler ve gökler şereflendirilmiştir denilmiyor, insan şereflendirilmiştir de­niliyor.

İnsanın şerefli yeri, hiç kuşkusuz kendisine verilmiş (tahsis edilmiş) bir yüksek rütbenin ve makamın değerinden ileri gelir. Bu seçkin mer­tebeye ulaşmış olan insanın öz varlığındaki ve benliğindeki erişilmez yetenek ve potansiyel gücünün bilincinde olması lazımdır. Bu bilinçten habersiz; bu şerefli makamın yetki ve sorumluluğunu hiçe sayarak, hay huyla vakit geçirmek, insanın kendi değerini bilmemesi demektir. Bu değer bilmezlik, paha biçilmez derecede kıymetli bir kılıcı pastırma kesmek için kullanmağa benzer. Ya da “yarış atını sütçü beygiri olarak arabaya koşmak” demekle eş anlamlıdır.

Mevlânâ, ünlü eseri Fîhi Mâfîh’de bu örneği çok daha nefis an­latımlarla dile getirir ve insanı bu bilinçsizliğinden ötürü sanki şiddetle uyarır ([1]):

“Sen eğer, “Elimden şu kadar iş geliyor, ama o işi ya­pamıyorum” dersen, bunun hiç bir değeri yoktur. Bu tıpkı şuna benzer: Altından yapılmış bir tencere ile şalgam suyunu ısıtırmısın ? Ya da süslü bir bıçağı, kırık bir kabağı duvara asmak için çivi yerine kullanır mısın? Sonra da “Ben bu bıçağı işe yaramaz halde tutmuyorum, kabak asıyorum” dersen, yazık olmaz mı? Hâlbuki kabağın işi bir paralık demir çivi ile görülür. Yüz dinarlık değerli bir bıçağı böyle bir iş için kullanmak akıl kârı mıdır? Ulu Allah sana pek büyük bir değer vermiştir.

Sen değerinle ve düşüncenle iki âleme de bedelsin. Ama ne yapayım ki, kendi değerini bilmiyorsun. Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir. Eğer kendini cehennem karşılığında satarsan kendine kötülük etmiş olursun, tıpkı o adamın yüz di­narlık bıçağı duvara çakıp, ona bir kabak astığı gibi…”

EMANET’e hıyanetin çok kötü olduğunu ihtar eden Mevlânâ’dan sonra, tasavvufun yine büyük isimlerinden Fahreddin Irakî’nin “Pa­rıltılar” isimli eserinde emanet kavramına çarpıcı bir yorum getiriliyor ([2]):

“Allah’ın EMRİ olan RUH’un melekût (melekler) ve ervah (ruhlar) âleminin mertebe ve derecelerinden geçerek yukarıdan aşağı tenezzülât (tenezzül: iniş) ile nihayet babaların sulb-lerinden (meni), anaların rahminde istikrarını (kararlılığını) ve sonradan bu EMANETİN tekrar geldiği gibi geri dönmesiyle baş­langıçtaki mukaddes mertebeye doğru mi’râcını gös­termektedir. “

“Ruh, Allah’ın EMRİ’dir” hükmü, önemli bir hareket noktası kabul edilmiş ve üzerinde yüzyıllardır ısrarla durulmuştur. Ruh, insan, nefis, hayat, ölüm … vb. gibi kavramlar alabildiğince genişlemiş ve bazan da eksik yorumlarla “kavram kargaşası” haline getirilmiştir. Hele, “ruh ça­ğırma” ve “ruhlarla temas kurma” gibi aldatıcı avuntular, inanç sö­mürüsü ve falcılık malzemesi olarak hep gündemde tutulmak is­tenmiştir. İslâm verilerine göre, fincanla ya da kim olduğu bilinmeyen birtakım medyumlarla ruh çağırılamaz. Ruhlarla temas ve ilişki ku­rulamaz. Çünkü ruh, doğuş olarak bu âleme ve bu evrene ait bir varlık değildir. Bu dünyaya ait olmayan bir varlığın, bu dünyaya bir “beden elbisesi” giyerek görünmesi, “insan” olmanın en karakteristik özel­liğidir. Bu özellik, onun bu evrene gelmeden önce de var olduğunun en belirgin bir göstergesi sayılır. Buraya kısa bir ziyaret için gelen bir var­lığın, buradaki görevini bitirdikten sonra tekrar eski yerine, ana yur­duna dönmesi, “ölümsüzlüğün” bir başka adıdır. Tıpkı doğumsuzluk gibi…

Bu dünyada doğmayan bir varlığın, bu dünyada ölmesi dü­şünülemeyeceğine göre, ruhun ölümsüzlüğü -yani hep var ve mevcut oluşu- gerçek ve çarpıcı bir sonuç olarak karşımıza çıkar.

Bu sonuca göre, Irakî’nin “Parıltılarında da belirttiği gibi ruh, bu ev­rene, ruhlar ve melekler âleminden derece derece inerek gelmiştir. Yola çıktığı yer, sanal ve soyut kavramların bulunduğu; BİR’liklerle karakterize edilen gece gibi renksiz bir mânâ âlemidir. Geldiği yer ise; ÇOK’luğun egemen olduğu, gündüz gibi renkli ve aydınlık bir cismânî âlemdir. Aydınlığın olması için karanlığın olması şarttır. Çünkü ka­ranlık, mümkünlerin imkânıdır. Çünkü her şey zıddı ile kaimdir. Çünkü her şey çift çifttir.

Mevlânâ, ünlü eseri Mesnevî’de şöyle sesleniyor: (1. cilt, shf: 198, MEB Yayınları, Çev.: Veled İzbudak, 3. baskı)

“Varlığı EMRİYLE yaratan Allah’ın çevganları önünde mekân âleminde de koşup duruyoruz, Lâmekân (mekânsızlık) âleminde de.

Renksizlik âlemi (mânâ âlemi) renge (vücud âlemi) esir olun­ca, bir Musa öbür Musa (Firavun) ile savaşa düştü.

Renksizlik âlemine ulaşırsan, Musa ile Fıravun’un karıştığı âleme erişirsin.”

Tıpkı renksiz bir güneş ışığının prizmadan geçince renklere ayrıldığı gibi, Mevlânâ bu mısraları ile vahdetten (bir’likten, tek renkten) kesrete (çoğulculuğa, çok renkliliğe) geçişten sonra Musa (mümin) ile Fi-ravun’un (münkir, inkarcı) savaşa başladıklarını belirtiyor. Mevlânâ ilave ediyor: Denksizlik âleminde hepsi birbirine karışmışlar, hepsi bir­den tek sesle KAALU BELÂ (EVET) demişlerdir.. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh’de de şunları anlatıyor (Shf: 10):

“Her şey zıddı ile belli olur. Zıddı olmayan şeyi tartışmak imkânsızdır. Yüce Allah, zıddı olmadığından mutlaktır. Bu mut­lak NUR’un belli olması için KARANLIK olarak bir âlem yarattı. Âlemin yaratılması İSTEĞİNİ Allah, önce RUHLARA vermiştir. Şüphesiz ÂLEM bu yüzden yaratılmıştır.”

Mevlânâ aynı eserde devam ediyor (Shf: 123): “Öbür âlem bir deniz gibidir. Bu dünya ise köpüğe benzer. Gerçekten bu âlem çer-çöple dolu bir köpüktür. Fakat bu köpük, dalgaların oynamasından, çal­kalanmasından, kaynamasından bir temizlik, saflık ve güzellik bulur. Ancak bu güzellik onda iğreti bulunuyor. Güzellikler altınla sıvanmış gi­bidir. İnsanlar, yük yük altınlarla gümüşler gibi gösterişli şeylere hırs­lıdırlar.

Mevlânâ, coşku ile anlatıyor:

“Bir insanın türlü türlü yüzlerce arzusu vardır. “Börek isterim, helva isterim, et isterim, meyva isterim” der. Bu söylediği ve saydığı şeylerin aslı bir’dir ve o da açlıktır. Açlık bir tek şeydir. İnsan birinden doyunca, “Bunların hiçbirini istemem” der. O halde anlaşılmış oluyor ki, 10 ve 100 sayıları yoktur, sadece BİR vardır.

Binaenaleyh eğer, maksada bakacak olursak, ikilik kalmaz. İkilik teferruattır, esas birdir.

İki canlı kuşu birbirine bağlarsan, aynı cinsten olmalarına rağ­men kanatları dört tane olduğu halde için uçamazlar. Çünkü iki­lik mevcuttur. Hâlbuki buna ölü bir kuşu bağlarsan uçar. Zira iki­lik kalmamıştır. “Ölmeden önce ölünüz” sözü bu gerçeği açıklar.

Zira onun yanına iki BEN sığmaz. Sen “Ben” diyorsan, O da “BEN” diyor. Ya sen öl, ya O ölsün ki, bu ikilik kalksın. Fakat O’nun ölmesi imkânsızdır. Madem ki O’nun ölümü imkânsızdır, o halde bu ikiliğin yok olması için, O’nun sana tecelli etmesi için sen öl! (her nefis ölümü tadacaktır)” (Fîhi Mâfîh, Shf: 32).

Bütün bu çıplak gerçeklerden sonra, karşımıza çok anlamlı bir kudsî hadis çıkar:

“Ben insanın SIRRIYIM, insan da benim SIRRIMDIR.”

Sır, ancak sınırlı sayıda kişiler tarafından bilinen ve açıklanmaması gereken bir emaneti temsil eder. Bu hükme göre, Yüce Yaratıcı, “Ben insanın sırrıyım” derken; “Ben kim olduğumu insana anlatmadım” de­mektedir. Aynı zamanda, “İnsan da benim sırrımdır” derken, “İnsan’a da kim olduğunu söylemedim”, “Anlayan anlasın ama, emanete de hı­yanet etmesin” demiştir.

Eyvah… Galiba SIR’lar açıklandı!!..[3]


[1] Fîhi Mâfîh, 2. baskı, İstanbul Maarif Basımevi, Çev: Meliha Ülker Tarıkahya, Shf: 20.

[2] Parıltılar, MEB Yayınları, Çev: Saffet Yetkin, İstanbul, 1992, Shf: 9

[3] Taşkın TUNA, Sonsuz Uzaylar [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1995. Sh:168-170

 

GEÇMİŞİMİZE NİÇİN DUA ETMELİYİZ?


Duâsıyla, bedduâsıyla insan bir bütündür.

Dinlerin temelinde duâ vardır. Duânın olmadığı bir din düşünemeyiz.

Kendim söylüyorum, dün itibarıyla “geçmişimize dua etme” nin bir gerçek olduğunu fark ettim. Aslında geçmişi hayırla yâd etmek kültürümüzde vardır. Fakat onların da neslimiz gibi geçmişimizin de iyi olmasını istemenin gerekli bir husus olduğu bir hakikattir.

Şöyleki; Kur’ân-ı Kerim’de geçen Musâ ve Hızır (aleyhimesselâm) kıssasındaki üç meseledeki olaylar için alınan kararlardaki, “İstedim”, “İstedik”, “İstedi” iradeleri bu konuda bize ışık tutmaktadır.  Benim için bu konuda parlayan ışık, adını anmak istemediğim bir yazarın yirmi yıl önce yazdığı eserde dinlere ve dolayısıyla İslâma haksız sataşması üzerine kalbimden geçirdiğim bedbaht düşüncelerimin daha önceden tecelli ettiğini görmemdir. Kızdığım bu kişi hakkında vehmettiğim hislerin tam olarak günümüz tarihiyle 20 küsür sene önce o kişiyi zor hayat şartlarına itmiş ve Allah Teâlâ tarafından dünya aleminde bile ceza görmüş olmasıdır. Benim o kişi hakkımdaki yargının yirmi yıl önce gerçekleşmesi bana şu hususu ihtar etmiştir ki, “geçmişinizede hayırla dua ediniz.”

Konuyu biraz daha anlaşılsın diye birkaç misal vereyim.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

[Sevgi ve buğz ezeli ve gizlidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını seven kişinin sevgisi,  kendisinden sonra çocuklarına, Ehl-i Beyt’e düşmanlık edenin düşmanlığı da çocuklarına geçmiştir.  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını sevenlerde bu sevgi meydana çıkmıştır.  Cenabı Hakk şöyle buyurmuştur:

“Onlar, ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rablerinin bir takım alametlerinin gelmesini gözetliyorlar. Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, önceden iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış bir kimseye o günkü imanı hiçbir yarar sağlamaz. De ki: “Gözetin! Çünkü biz de şüphesiz gözetiyoruz.” [1]][2]

Yine; Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî ihvanlarından Orhan Zarifoğlu Efendiden şu vakıayı bizzat dinledim ki;

İhramcızâde  İsmail Hakkı Efendi hazretleri yanımızda Hikmet Hanım’da varken şöyle buyurdu;

“Gardaşlarım kıymetinizi bilin.” O an için normal bir söz gibi gelen kelamını biraz daha açıkladı dedi ki;

“Gardaşlarım!

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile bugün manada görüşmek için giderken sizi de yanımda götürmüştüm. O zaman Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

“İsmail Efendi, bunlar kimdir?” Bende

“Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Uhud harbinde sıkıntıya düştüğünüzde etrafınızı saran ihvan gardaşlarımızdır.” Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

 “İsmail Efendi ne kadar ayıksın”

Yine; Hazret-i Ömer radiyallâhü anh  şöyle anlatır:

“Bedir günü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem müşriklere baktı, onlar bin kişiydiler. Ashâbı ise üç yüz on üç kişi idi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle yakarmaya başladı:

“Ey Allâh’ım!

Bana olan vaadini ihsân eyle!

Allâh’ım! Bana zafer nasîb et.

Ey Allâh’ım! Eğer ehl-i İslâm’ın bu topluluğunu helâk edersen, artık yeryüzünde Sana ibâdet edecek kimse kalmayacak!”

Ellerini uzatmış vaziyette münâcâtına öyle devâm etti ki, ridâsı omuzundan düştü. Bunu gören Ebû Bekir radiyallâhü anh yanına gelerek ridâsını aldı, omuzuna koydu ve yanına yaklaşıp:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Rabbine olan yakarışın yeter. Allâh Teâlâ Sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir.” dedi.

O sırada Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:

“Hani siz Rabbinizden imdâd istiyordunuz, O da; “Muhakkak ki Ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi ile) imdâd edeceğim.” diyerek duânızı kabul buyurmuştu.” (Enfâl, 9)

Allah Teâlâ o gün mü’minlere melekleriyle yardım etti.” [3]

(Yardım ayetin açıklamasında gelecek nesillerdeki Müslüman ruhlarında bu yardıma dahil oldukları bildirilmiştir.)

Misalleri artırabiliriz. Söylemek istediğimiz “geçmişimize dua etme” nin gerekliliği ve onların da geleceğimizdeki neslimiz gibi hayırlı, güzel, salih amel üzere yaşamalarını arzu etmektir.

Bazılarımız için bu konuyu fantastik bulabilirler. Fakat aşağıda zaman konusunda aldığım alıntılar konun hayal olmadığı, gerçek olup yalnızca “zaman” kavramında insanların sorun yaşadığı için anlamsızlık içine düştüğüdür. Aşağıdaki alıntılar size bir aydınlık verir zannediyorum.

[“Zaman evrende hep geçmişten geleceğe doğru akar.

Niçin?

Aslında bu soru hiç de mantıksız sayılmaz. Üstelik tamamen fiziksel bulgu ve prensiplere uyan gerçekçi bir sorudur da.. Zamanın niçin hep geçmişten geleceğe doğru aktığının cevabını, şimdiye kadar hiç bir bilimci verememiştir!

Bilimciler zamanın kapsamlı bir tanımını yapmakta da çok zorlanıyorlar. Her şeyin, her nesnenin içine sinmiş; istesek de istemesek de hep “akan” bir özelliği, beynimize saplanmış ön yargılı düşüncelerin dürtüleriyle nasıl tarif edebiliriz?

Uzmanlar, zamanı sürekli akan bir dereye benzetiyorlar. Akan dere değil, sudur. Su, sabit duran çevreye göre hareket halindedir. Akarsular hep yüksek seviyelerden, alçaktaki deniz yüzeyine doğru akarlar. Zamanın da hep geçmişten geleceğe doğru aktığı gibi… İyi de böyle bir tasviri anlatımla zamanın tanımını yaptığımızı nasıl iddia edebiliriz? Kaldı ki, zaman çok yüksek hızlarda “daha yavaş” akmakta; kütle çekim kuvvetinin çok şiddetli olduğu bölgelerde daha da yavaşlamakta, sanki durma noktasına gelmektedir. Zamanın “durması” ne anlama gelir?

İnsan bu kavramı nasıl anlar?

Nasıl kavrar?

Nasıl algılar?

Zamanın bu derece karmaşık bir özellik göstermesi, onun uzayda dördüncü bir “boyut” olarak kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Uzay, en, boy ve yükseklikle (x, y, z) ifade edilen bir koordinat sistemine sahiptir. Gemiler, denizde seyir halindeyken enlem (x) ve boylamlarını (y) vererek yerlerini belli ederler. Uçaklar da bulundukları mevkii, tıpkı gemiler gibi verirler ama buna bir de yerden olan yüksekliği (z) ilave ederler. Eğer uçak, bulunduğu yeri, bir de saat (t) söyleyerek belirtirse, o zaman, gerçek anlamda uzaydaki bir noktanın koordinatı belirgin hale gelmiştir deriz.. Bu sadece trafik kolaylığı bakımından pratikte kullanılan bir örneğin anlatım şeklidir. Bilimsel açıdan zamanın tanımı ise çok zor, hatta imkânsız gibidir. Bütün bu zorluklara rağmen, ünlü fizik ustası Dr. Albert Einstein zamanı bir boyut olarak denklemlere dahil edince, matematiğin önü açıldı[4]. Formüllerin nefis dengelerindeki katsayılarla, yeni terimler, yeni anlamlar, yeni yorumlar ortaya çıktı. Denklemlerin zarif ilişkilerinden doğan olağanüstü sonuçlar, bilimcileri büyülenmiş gibi kaskatı bıraktı:

Zaman da yaratılmıştı!

1980’li yıllarda Oxford Üniversitesinden ünlü teorisyen Prof. Roger Penrose ile Cambridge Üniversitesinden seçkin bilimci Prof. Stephan Havvking, zamanın da tıpkı evren gibi 15 milyar yıl önce yaratılmış olduğu gerçeğini birlikte ispatladılar. İspatları, çok ileri matematiğin günümüzde pek az kişi tarafından bilinen mantığı ile anlaşılabildi. Bu karmaşık denklem gruplarına göre, zaman daima geçmişten geleceğe doğru yönelmişti.

Üç türlü zaman oku mevcuttu.

Kozmolojik zaman oku, evrenin geçmişten geleceğe doğru daima genişlemekte olduğunu; termodinamik zaman oku da, zamanla (geçmişten geleceğe doğru) kozmik fon ışımasının daima sıcaktan soğuğa doğru yöneleceğini belirtiyordu. Bir de üçüncü tip ok vardır. Ona da psikolojik zaman oku diyorlar. Psikolojik zaman oku da, hep geçmişten geleceğe doğru yöneliyor. Beyin hücrelerimiz hep “geçmişi” hatırlıyor, “anı” yaşıyor ve “geleceği” planlıyor. Bu ok da öteki oklarla çakışıyor!

Böylece üç tane ok, daima geçmişten geleceğe doğru gerilen bir yay boyutunun şaşmaz isabeti ile aynı hedefte buluşuyor.

Zamanın “hiçlikten ve “yokluktan t=0 anından itibaren YARATILMASI, zaman planlanması anlamını taşır. Fizik buna “zaman planlaması” demiş. Siz isterseniz KADER deyin!..] s:86

[Evrenin zamanla genişlemesi, zamanla soğuması ve bir sıfır zamanı içinde yaratılması, bize "zaman" dediğimiz garip bir kavramın önemini haber verir. Zamanın bir başlangıcı olması demek, zamanın da tıpkı madde gibi yaratılması anlamını taşır. Zamanın yaratılması demek, zamanın "planlaması" demektir. Bu planlamanın ses getiren bir diğer ismi de "kader"dir!

Zamanın 3 boyutlu olan en, boy ve yükseklikle ifade edilen uzaya dahil edilmesi sonucu; zamanın "uzaysız" var olamayacağı; uzayın da "zamansız" hiç bir anlam taşımayacağı kesinlikle anlaşılmış olacaktır. Nitekim tüm zamanların ünlü fizikçisi Einstein, zamanı dördüncü bir boyut olarak uzaya ekleyerek "uzay-zaman" kavramını gündeme getirmiştir. Einstein'dan bu yana artık "uzaya" tek başına uzay demiyorlar, uzay-zaman diyorlar. Zaman, maddenin her köşesine sinmiş; her nesnenin vazgeçilmez temel bir bileşeni haline gelmiştir. Yukarıda belirttiğimiz gibi uzmanlar, zamanın "geçmemesini", bir nehirde akan suya benzetiyorlar. Zaman hep akıyor, iki olay arasında mutlaka bir zaman aralığı bulunuyor. Mutlak anlamda düşündüğümüzde evrende hiç bir cismin "hareketsiz" olmadığı; güneşlerin, dünyaların, galaksilerin döndüğünü; atomların, moleküllerin titreştiğini anlıyoruz.

Nerede bir hareket varsa orada bir hız var demektir. Hız ise zaman birimiyle ölçülür. Bu zaman birimi, bize zamanın aktığını; bir "yere" doğru yöneldiğini haber verir. Teorik fiziğin önde gelen isimleri ile kozmoloji uzmanlarının ortaya koydukları bizim için sanki son derecede olağan ve normalmiş gibi gelen zamanla ilgili karakteristik sonuçlara göre, zamanın bir de yönü varmış.. Yön, belirli bir yerden, her hangi bir yere doğru olan doğrultunun "gidiş" istikametidir.]sh:119

[Dünya üzerinde “uzay yolculuğuna” çıkmış insanlar, o güzel şarkıda olduğu gibi, “bir sonsuzdan bir sonsuza” doğru hareket halindeler, hatta belki de hayaller ve düşünceler; uzay-zaman çizgilerine tesbit ediliyor. Sözler, davranışlar, hareketler, ibadet ve dualar hep o uzay-zaman ağının sağlam ve fakat görünmez iplerine resmediliyor, şekilleniyor.. İnsanlar çalışıyor, didiniyor, kavga ediyorlar. Her hareketleri, her davranışları her an uzay-zaman sistemi içine görüntüleniyor. Bir müzik parçası plağa nasıl alınırsa; iğne dönen plağın üzerinde nasıl inişli çıkışlı izler bırakırsa, insanların bir ömür boyu faaliyetleri de uzaya öylesine kaydediliyor. Dünyadan ayrılanların “amelleri” ise uçsuz bucaksız uzayın derinliklerinden gelen bir zaman çizgisi üzerinde inişli çıkışlı izler gibi kalıyor. Ölenler için artık uzay yolculuğu sona ermiştir. Ancak onların her çeşit hareketleri, sanki eski plaklardaki titrek bir şarkı gibi ya da bir film şeridindeki solgun resimler gibi uzayda “saklı” duruyor. Kim bilir, sırası geldiğinde o filmi bize tekrar gösterecekler!

Buna inanmak oldukça zor gibi geliyor, ama gerçek!

Aslında buna film demek bile doğru değil. Her çeşit görüntülerimiz, fiil, eylem ve davranışlarımız aynen gözleniyor. Bakınız nasıl? Evrenimizde saniyede 300.000 kilometre ile en hızlı hareket eden nesne ışıktır. Ayın ışığı dünyamıza 1 saniyede, güneşin 8 dakikada, en yakın sabit yıldız olan Alfa Centauri‘nin ise 4.5 yılda gelir. Şimdi şöyle bir örnek alalım: Diyelim ki, BU GECE teleskopun başına geçtik ve Alfa Centauri yıldızını gözledik. Bu yıldızın ZAMANIMIZDAN 4.5 yıl önce gönderdiği ışığı, ŞİMDİ aldığımıza göre, yıldızın 4.5 yıl önceki halini göreceğiz demektir. “Orada”” ŞİMDİ 4.5 yaşında olan bir çocuğun doğumunu biz “burada” ŞİMDİ görecektik. Gördüğümüz şey, basit bir görüntü, hayal, video, film veya fotoğraf değil; tastamam gerçek bir olaydır. Buna göre ışığı bize 500 senede gelen, yani dünyamızdan 500 ışık yılı uzaklıkta olan bir yıldızı gözlediğimiz zaman, onun 500 yıl önceki durumunu izliyoruz demektir. Bu yıldız eğer ŞİMDİ sönse bile, biz onu 500 sene daha görmeye devam edeceğiz demektir. Mesele bu kadar basit! Aslında pek o kadar da basit değil! Örneğimizi şimdi tersinden alalım. Diyelim ki, bize 500 ışık yılı uzaklıkta olan bir yıldızdan dünyamızı ŞİMDİ gözleyen biri olsaydı, acaba neyi ve kimi görürdü?

Eğer gözlemci güçlü teleskopunu mesela İstanbul’a doğru yöneltmiş olsaydı, kimi görecekti? Fatih Sultan Mehmed’in elinde kılıcı ile İstanbul surlarına doğru atını sürdüğünü GÖRECEKTİ. Gördüğü şey, bir film görüntüsü değil; hakikatin ta kendisidir. Fatih’in kendisini, gerçeğini tüm açıklık ve netlikle görmüş olacaktı. Peki biz Fatih’i ÖLMÜŞ biliyorduk! Hani Fatih ölmüştü! Halbuki Fatih yaşıyor! Fatih, bu dünya zamanına ve mekânına göre, yani bize göre, ölmüştür. Aslında bir başka zaman boyutunda hâlâ yaşıyor. Buradan şu ilgi çekici sonuçla karşı karşıya geliriz. Gerçek, yani mutlak anlamıyla ölüm yoktur. Tıpkı doğumun da olmadığı gibi.. Çünkü herkes evrenle aynı anda doğmuştur. Canlı cansız her şey, her nesne, her cisim, evrenin yaşıyla aynı yaştadır! Bu yalın sonuç, “Birliğe”, beraberliğe ve TEK’liğe verilen en güzel bir örnektir. Artık çokluk (kesret) ortadan kalkmış, çeşitli izafî (nisbî, göreceli) şekil ve görüntüler (mâsivâ) silinmiş; tek bir gerçek kalmıştır!

Bilin bakalım bu gerçek nedir?

[Prof. Steven Weinberg, ABD'de ünlü bir çekirdek fizikçisidir. 1977 yılında yazdığı "İlk Üç Dakika" (The First Three Minutes) adlı kitabı bir hayli ilgi toplamış ve yabancı dillere de tercüme edilmişti. Steven Weinberg, evrenin NASIL yaratıldığını, atom altı parçacıkların üç dakikalık zaman içindeki karşılıklı reaksiyonlarını nefes kesen bir teknik ve üslûp güzelliği ile anlatarak nefis bir özet yaptı. Evrenin yaratılışı konusunu işleyen bütün kitaplar, Weinberg'in bu eserini hep referans olarak vermişlerdir. Biz de "ilk üç dakika" yerine daha kısa bir zaman aralığını seçerek BİG BANG'in İLK ÜÇ SANİYE içinde neler olup bittiğini anlatmaya çalıştı.] sh:107

İşte: Evren  t=0 anında hiçlikten varlığa geçişi yaratılışın başlangıcı kabul edilir. Bu andan sonraki aşama  10⁻43  saniye aralığıdır. Evren Saatimize göre  yaratılıştan bu yana 10⁻11 saniye geçti…]sh:87

[Ruh, insan, nefis, hayat, ölüm … vb. gibi kavramlar alabildiğince genişlemiş ve bazan da eksik yorumlarla “kavram kargaşası” haline getirilmiştir. Hele, “ruh çağırma” ve “ruhlarla temas kurma” gibi aldatıcı avuntular, inanç sömürüsü ve falcılık malzemesi olarak hep gündemde tutulmak istenmiştir. İslâm verilerine göre, fincanla ya da kim olduğu bilinmeyen birtakım medyumlarla ruh çağırılamaz. Ruhlarla temas ve ilişki kurulamaz. Çünkü ruh, doğuş olarak bu âleme ve bu evrene ait bir varlık değildir. Bu dünyaya ait olmayan bir varlığın, bu dünyaya bir “beden elbisesi” giyerek görünmesi, “insan” olmanın en karakteristik özelliğidir. Bu özellik, onun bu evrene gelmeden önce de var olduğunun en belirgin bir göstergesi sayılır. Buraya kısa bir ziyaret için gelen bir varlığın, buradaki görevini bitirdikten sonra tekrar eski yerine, ana yurduna dönmesi, “ölümsüzlüğün” bir başka adıdır. Tıpkı doğumsuzluk gibi…

Bu dünyada doğmayan bir varlığın, bu dünyada ölmesi düşünülemeyeceğine göre, ruhun ölümsüzlüğü yani hep var ve mevcut oluşu gerçek ve çarpıcı bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Bu sonuca göre, Fahreddin Irakî’nin “Parıltılarında”[5] da belirttiği gibi ruh, bu evrene, ruhlar ve melekler âleminden derece derece inerek gelmiştir. Yola çıktığı yer, sanal ve soyut kavramların bulunduğu; BİR’liklerle karakterize edilen gece gibi renksiz bir mânâ âlemidir. Geldiği yer ise; ÇOK’luğun egemen olduğu, gündüz gibi renkli ve aydınlık bir cismânî âlemdir. Aydınlığın olması için karanlığın olması şarttır. Çünkü karanlık, mümkünlerin imkânıdır. Çünkü her şey zıddı ile kaimdir. Çünkü her şey çift çifttir.

Hz. Mevlânâ, ünlü eseri Mesnevî’de şöyle sesleniyor:

“Varlığı EMRİYLE yaratan Allah’ın çevganları önünde mekân âleminde de koşup duruyoruz, Lâmekân (mekânsızlık) âleminde de.

Renksizlik âlemi (mânâ âlemi) renge (vücud âlemi) esir olunca, bir Musa öbür Musa (Firavun) ile savaşa düştü.

Renksizlik âlemine ulaşırsan, Musa ile Fıravun’un karıştığı âleme erişirsin.” [6] ]sh:169

[Son söz olarak fizik ustalarının birkaç özdeyişini buraya aktaralım: Schrodinger şöyle der:

"Eğer yaptığınızı başkasına anlatamıyorsanız, yaptığınız bir şey yok demektir."

Bohr ise şu çarpıcı gerçekle fiziği yorumlar:

"Kuantum mekaniğinden şok olmamış bir fizikçi, onu anlamamış demektir!"

Heisenberg'in belirsizlik prensibi ise, maddenin; neresinin, ne kadarlık bir doğrulukla gerçeği yansıttığı hâlâ tartışma konusu olmağa devam ediyor. Bir dostuna yazdığı mektupta şunları söylüyordu:

"Öyle bir prensip ortaya attım ki, ne olduğunu ben bile anlamadım!"] sh:47

Bu alıntıları daha vazıh şekilde (Taşkın TUNA’nın, Sonsuz Uzaylar,  Boğaziçi Yayınları İstanbul, 1995) kitabından okuyabilirsiniz.

İsmail Hakkı


[1]—En’am, 158

[2][2] Niyâzi Mısri,  İrfan Sofraları,  Süleyman Ateş,  1971, s156, 62. sofra

[3] (Müslim, Cihâd, 58; Buhârî, Megâzî, 4)

[4] Ustalığın bir çok tarifi vardır.. Herhalde en güzel olanı şudur: “Usta, başkalarının henüz düşündüğü ve tasarladığı şeyi çoktan bitirmiş olan kişidir.”

[5] Parıltılar, MEB Yayınları, trc: Saffet Yetkin, İstanbul, 1992, Shf: 9

[6] Mesnevi, 1. cilt, shf: 198, MEB Yayınları, Çev.: Veled İzbudak, 3. baskı

İBRAHİM DESUKİ (Dussûki-Dessûki) HAZRETLERİ kaddese’llâhü sırrahu’l azîz


BÜYÜK KUTUP

Mısır’da yaşamış büyük İslam âlimlerinden ve mutasavvıflardandır. Ömrünü İslam’a ve imana hizmete adamıştır. Şeriata bağlılığını, yaşantısıyla birleştirmiş ve ispat etmiş bir şahsiyet olarak dikkat çekmiştir.

Kaynaklarda adı İbrahim bin Abdülaziz ed-Desukî olarak geçmektedir. Künyesi,  Burhaneddin İbrahim bin Ebi’l-Mecd Abdülaziz ed-Desukî şeklindedir.

Desukî Hazretleri, 1235 yılında, Nil nehrinin batısında bulunan Desuk Köyünde doğdu. Doğum yeri olarak Markus adı da geçmektedir. Dindar bir ailenin evladı olarak dünyaya geldi. Babası Abdülaziz, Rifai tarikatına mensup olup aynı zamanda şeyhin halifesi konumunda bulunuyordu. Hazret, doğduğu köye nispetle  Desukî lakabıyla anıldı. Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran anlamına gelen  Burhanneddin ünvanı da kendisine verildi. Şeceresi, Hazreti Hüseyin aleyhisselâma kadar dayandırıldığından, ayrıca Seyyid olarak kabul gördü.

Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Müntesipleri ile arasındaki samimi bağ dikkat çekmiş ve insanların takdirini toplamıştır. Özellikle, Mısır ve Sudan’da çok sayıda müntesibi olmuş ve kendilerine rehber edinmişlerdir.

İbrahim Desukî Hazretleri, eğitim ve öğrenimine Desuk’ta başladı. Küçük yaşta Kur’anı Azimüşşanı ezberledi. Şafii fıkhı üzerine eğitim gördü. Babasının mensubiyeti itibariyle kendisi de Rufaî tarikatına dâhil oldu. Ayrıca, diğer tarikatlarla da yakın münasebet kurup bunlardan istifade etme yoluna gitti. Necmüddin Mahmud İsfehanî, Ebü’l Hasanı Şazelî ve Abdüsselam bin Meşiş (kaddese’llâhü sırrahumü’l azîzan) gibi âlimlerden ders aldı.

Aldığı eğitim, yetişme tarzı ve önemli bir şahsiyet olarak tanındıktan sonra, tasavvufa mensup kişiler tarafından dört büyük kutuptan biri olarak kabul edildi.

(Büyük Kutup olarak kabul edilen diğer şahsiyetler; Abdülkadir-i Geylani, Ahmed Rifaî ve Ahmed Bedevî hazretleridir. (kaddese’llâhü sırrahumü’l azîzan))

Desukî Hazretleri, yirmi yıl gibi uzun bir süre, köşesine çekilip mücahede ve tefekkür ile meşgul oldu. Bu hali, babasının vefatına kadar devam etti. Babasının cenaze namazının kılınması ve defin işleminden sonra, tekrar köşesine çekilip münzevi hayata devam etmek istediyse de dostlarının arzusu üzerine bundan vazgeçti. Bu hadiseden sonra, çevresinde bulunan kişilerle bildiklerini paylaşmaya ve onları irşad etmeye çalıştı. Çok sayıda talebe yetiştirdi.

Din ilimlerine vukufiyetinin yanında; Arapça, Farsça, Süryanice ve İbranice’yi çok iyi bilip konuşması, hem etki alanını genişletmesine hem de çok sayıda kişi ile rahat iletişim kurmasına vesile oldu.

YOLUNUN ESASLARI

 Tasavvuf’taki yoluna Desukîyye tarikatı denilmiş olup esasları şunlardır:

 1- Evrad ve zikirle meşgul olmak,

2- Nefsin arzu ve isteklerine karşı çıkıp kapılmamak,

3- Sıkıntılara, bela ve musibetlere, kaybedilen şeylere üzülmemek,

4- İslam dininin emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmak, tasavvuf yolunun inceliklerine dikkat etmek,

5- Evliyanın güzel ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmaktır.

 Bir sohbetlerinde Desukî yolunun esası için:

“Ey talebelerim! Bizim yolumuzun esası, zarurî olan ile yetinmektir. Sonsuz saadeti arzu ediyorsanız, Allahu Teâlâ’dan başkasına muhtaç olmamayı beğeniniz” diye buyurmuştur.

 Yine talebelerine;

“Hak Teâlâ neyi emir buyurmuşsa onu işlemenizi, neden nehiy (yasak) etmişse ondan kaçınmanızı istiyorum” diye nasihatte bulunmuşlardır.

İbrahim Desukî Hazretleri, talebesi olmak isteyen birine;

“Ey oğlum, tövbe etmek istersen, bu hususta lâubalî olma. Tövbeyi oyuncak sanma, yalnız dil ile Tövbe ettim ya Rabbi!’ demek yetmez, hem dil ile tövbe etmeli hem de haramları ve yasak olan şeyleri yapmamalıdır. Tövbe nasıl olur bilir misin? Kulun, kalbini Allah’tan başka bir şey ile meşgul etmemesi, tövbe etmesi ile olur. Bu hâsıl olursa (ortaya çıkarsa o) tövbe makbuldür. buyurdu.

Sohbetlerinin birinde şöyle buyurdular;

Allah Teâlâ’ya muhabbet edip muhabbete vesile olursan, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet eder. Allahu Teâlâ’ya itaat et ki yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet etsin. Allahu Teâlâ’ya itaat et ki insanlar ve cinler de sana itaat etsin. Cenabı Hakk`a muhabbet ve itâat edene, Allahu Teâlâ ikrâmlarda, ihsânlarda bulunur. Denizler onun için donup sular ona yol olur. Hava emrine amade olur

 Gıybet; yalancıların meyvesi, fasıkların ziyafeti, kadınların sakızıdır

İbrahim Desukî Hazretlerine, Allahu Teâlâ’nın sevdiği kimselerden sorulduğunda;

Cenâbı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı; elini fenalıktan men edeni, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyanı, edep yerine sahip olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahu Teâlâ’yı hatırlayanı, affetmeyi seveni,buyurdu.

***

Hazret, birkaç talebesini alış-veriş için şehre gönderdi. Şehirde talebeler, bir iftiraya uğrayıp zalim bir vali tarafından zindana atıldılar. Hallerini mektupla hocalarına bildirdiler. Seyyid İbrâhim Desukî Hazretleri, vâliye şu satırları yazıp gönderdi:

Gece okları ulaşır hedefe,
Atılırsa huşu yayları ile.
Menzile kavuşmak için erler kalkar,
Rükû ile beraber secdeyi uzatırlar.

 Ellerini açıp Allah’a,
Gönülden ederler dua,
Ok yaydan çıkınca,
Zırh bile etmez fayda.

 Mektup valiye ulaşınca, vali, arkadaşlarını topladı.  Şunlara bakın hele, hocaları bana bir mektup göndermiş dedi ve ağır hakaretlerde bulunup mektuptaki şiiri okumaya başladı.

 Tam Ok yaydan çıkınca mısrasına gelince, bir ok gelip vâlinin göğsüne saplandı ve oracıkta öldü. Valinin adamları, korku içinde mazlumları alelacele salıverdiler.

***

Sevdiklerine kalp temizliğinin önemini anlatırdı. Bu hususta buyururdu ki;

Allahu Teâlâ, kullarının kalbine nazar eder. O halde ey insanlar! Kalplerinizi çok temiz tutunuz! Onu cilâlandırınız! Güzel ve parlak ediniz! Orada yalnız ihlâs ve doğruluk bulunsun!

***

İbrahim Desukî Hazretleri, ömrünü hep İslâm dinîne hizmet etmekle geçirdi. Hikmetli sözleri pek çoktur. Oğlu kendisinden nasihat istediğinde;

Ey gözümün nûru evlâdım. Önce içindeki nefis denilen ejderi öldür! Yüzünü toprağa sür! Hata ve isyanını kabul ve itiraf et ve işlediğin hata dolu ibadetlerinin yüzüne çarpılmasından kork! buyurdu.

Bir başka zaman ise şu şekilde nasihat etmişlerdi:

 Oğlum!

Sana gereken odur ki, evliyâ zümresinin duâsını alasın. Teberrüken onların himmetine nail olmayı arzulayasın.

Ey Kur’an-ı Kerim’i okuyup ezberleyen kimse! Onu okuyup ezberlediğin için fazla övünme. Hâline bir bak; Onun gereği ile amel ediyor musun? Yoksa etmiyor musun?

Ey oğlum!

Cedel, nakil, yaldızlı sözler gibi faydasız şeylerle meşguliyeti bırakarak sükût ehli ol. İhlâsı seç, bu yolda sâlih amel işle ve nefsine uyma. O kimse ile otur kalk ki şerîatı ve hakîkati özünde toplamış ola. Şunu unutma ki bu yolda sana en çok yardımı dokunan kişiler, bu gibi insanlar olacaktır.

Oğlum! İsterim ki, daima sünnetle amel edesin. Bu yolda lüzumlu olan edep esasına da riayet edesin. Cesur olmalısın. Gölgesinden bile ürken korkaklardan olmamalısın. Herhangi bir sıkıntı, ilk anda seni yere sermemeli.

Mevlâ’nın sevgisi ile dol; hatta O’nunla vecd hâlinde ol.

Evlatlarım!

Gıybet etmek için birini ararsanız; babanızın, ananızın gıybetini ediniz. Çünkü onlar; iyiliklerinizi almaya, diğerlerinden daha lâyıktır.

Allâh Teâlâ, bir gün ve gecede, yetmiş iki kere kullarının kalbine nazar eder. O hâlde, kalbinizi temiz tutunuz, güzel ve parlak kılınız. Çünkü orası, Rabbinizin nazargâhıdır.

Ey kardeşim! Sakın kendi başına bir şey yaptım zannetme. Bil ki; oruç tuttuğunda onu sana Allah tutturmuş, namaz kıldığında onu sana Allah kıldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allah yaptırmıştır. Takva derecesine ulaşmışsan, Allah seni ulaştırmış; maddî-manevî bir şeye mazhar olmuşsan, Allah seni mazhar kılmıştır.

Ey oğulcuğum!

İnsanların ve cinlerin ameli kadar amelin olsa bile ‘ben’ demekten sakın! Zira Allah, ‘ben’ iddiasında bulunanları acziyet içerisinde bırakır. Benlik davasında isen maddî ve manevî derecen düşer, bunu unutma!

***

Son günlerinde talebelerine Nasîhati şu oldu;

Ey evlatlarım!

Ömrünüz her geçen gün azalmakta, eceliniz yaklaşmaktadır. Bir gün bu üzerinde yaşadığınız dünya dürülecek, kıyamet kopacaktır.

Her gün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakınız. Böyle yapanlara müjdeler olsun. Amel defterlerini, yasaklardan kaçmayarak günahlarla dolduranlara da yazıklar olsun.

Vakitlerinizi israf etmeyiniz. Zamanlarınızı boşa geçirmeyip değerlendiriniz. Yoksa pişman olursunuz. Duanızın kabul olmasını istiyorsanız, helâlden yiyiniz ve müslüman kardeşlerinizin hakkında yersiz söz etmekten dilinizi tutunuz.

 1277 yılında, talebelerinin büyüklerinden birine;

Ezher Camiinde ders vermekle meşgul bulunan kardeşim Musa Desukî’ye git. Selâmımı söyle ve zahirinden önce batınını, kalbini temizlesin. Gurur, kibir, haset, ucup gibi bütün kötü huylardan kalbini muhafaza etsin buyurdu.

Talebe derhâl yola çıkıp hocasının emrini kardeşine ulaştırdı. Kardeşi o anda ders veriyordu. Dersini yarıda bırakıp süratle İbrâhim Desukî Hazretlerine gitti. Fakat ağabeyinin, seccade üzerinde Allah Teâlâ’nın rahmetine kavuştuğunu gördü.

Seyyid İbrahim Burhâneddîn Hazretleri, kıymetli eserler yazmıştır. Bunların en meşhuru  el-Hakâik adlı kitabıdır. Allah Zülcelâl bizleri onun hayrından istifade edenlerden eylesin.(Amin)[1]

***

Cevahirname’de  Feridüddin Attar, Hz. Pir İbrahim Desûki (kaddese’llâhü sırrahuma’l azîzan) şu öğüdünü teberrüken aktarıyor.

“Ey beni izlemekte olan dervişânım;!

Size sesleniyorum ve söylüyorum!

Herhangi biri size gelir de tasavvuftan sorarsa ona hemen cevap vermeyin. Hele bu sözden öte aşmayan dilinizle hiç cevap vermeyiniz. Ta ki sizlere işlerin askı tecelli edinceye kadar. İçinizden bir kimse dini emirlere tam sadakat gösterir, yaptığı amelde sadâkati belli olursa, işte o zaman dilinden faydalı şeyler dökülür ki, bu kelam sadakatinin meyvesidir.

Tasâvvuf sadece sofi elbisesi giymek değildir. Ancak bu elbise tasâvvuf nişanlarından, alametlerinden bir tanesidir.

Tasâvvufun dikkat edilecek tarafı odur ki insan sıfat ve suret bakımından ince ola. Yani ahlâken zarif ve kibar ola. Özünde her gün birbirinden üstün tecelliye ere ve terakki kaydede. Sofi bir kimse tasavvufun tam manasını bulduğu vakit letafet makamına vasıl olmuştur. Hissi olan dış yönü, Allahu Teâlâ’ya yakınlık için dönmüştür. Bu hali bulan zat artık başka bir âleme geçmiştir, ayrılık bitmiştir.” [2]

 

İBRÂHİM-İ DESSÛKÎ (KADDASALLAHU SIRREHU)’NUN SALÂVÂTI:

 

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ. اللَّطِيفَةَ الأَحَدِيَّةِ.

شَمْسِ سَمَاءِ الأَسْرَارِ. وَمَظْهَرِ الأَنْوَارِ. وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ.

وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ. اللَّهُمَّ بِسِرِّهِ لَدِيْكَ. وَبِسَيِرِهِ إِلِيْكَ.

آمِنْ خَوْفِي وِأَقِلْ عَثْرَتِي وأَذْهِبْ حُزِنِي وَحِرْصِي وَكُنْ لِي وَخُذْنِي إِلَيْكَ مِنِّي.

وَارْزُقِنِي الْفَنَاءَ عَنِّ. وَلاَ تَجْعَلْنِي مَفْتُوناً بِنَفْسِي. مَحْجُوباً بِحِسِّي.

وَاكْشِفْ لِي عَنْ كَلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ.

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ.

Evliyâullah İbrâhim Dessûkî kaddese’llâhü sırrahu’l azizin salavât-ı için , “Bu salâvâtın faziletini Allah Teâlâ bilir.” demişlerdir.

TÜRKÇESİ:

Allahümme salli ve sellim alezzâtîl Muhammedîyyetil latîfetil ehadiyyeti

Şemsi semâil esrâri

Ve mazharil envâri  

Ve merkezi medâril celâlî Ve kutbi felekil cemâlî

Allahümme bisirrihi ledeyke

Ve bi seyrihi ileyke âmin havfî ve âkil asreti vezheb hüznî ve hırsî

 Ve kün lî ve hûznî ileyke minnî

Verzuknîl fenâe annî

Vellâ tec’alnî meftunen bi nefsî 

Mahcûben bi hissî

Vekşif lî an küllü sirrin mektûmin

Yâ Hayyü Yâ Kayyûm!

     SALÂVÂT-I ŞERÎFENİN MÂNÂSI

“ALLAH’ım! Sırlar Semasının güneşi, nûrların mazharı,

Celâl Dâiresinin merkezi (dönüm noktası: akdes noktası),

Cemâl Feleğinin (yörüngesinin) kutbu (devrânda devreden cismin cihân çarkının aksı) olan;

Ahadiyyet (her hususta mutlak teklik) lâtifetinin (Ahadiyyetten Ahmedîyyete lütûf edilen incelik ve hakikatlerin) tecellîgâhı (ilk zuhûr yeri, çoğalma ocağı olan) Zât-ı Muhammedîyyete salât-ü-selâm eyle!

ALLAH’ım!

O’nun Senin yanındaki sırrı (teslimiyet) ve Sana olan (istikamet) seyrinin hakkı için; korkumu gider emin kıl (emniyette eyle), (imkanla imtihan seyr-ü-sülûkümde, teslimiyet ve istikamet tevhidinde) ayak kaymalarımı (yolda sürçmelerimi, takılıp düşmelerimi yoldan geri kalmalarımı) azalt, hüznümü (üzüntümü, kederimi) ve hırsımı (dünyaya tamahkarlığımı) gider (bertaraf et), benden yana (lehime) ol; beni, benden Kendine (Sana) al (çek), beni benden fenâ ile rızıklandır (benlik hastalığımdan kurtar, benliğimin yok olmasına izin, inâyet ve hidâyet eyle, nefs perestlikten âzâd et!). Beni nefsime meftun kılma (nefsimin fitnesine düşürme, nefsimin hevâ ve hevesiyle sihirletme, nefsime tüm gönlümü verip ona vurulan, düşkün ve âşık olan kılma!). Âfâkı (dış dünyayı) tanıdığım hislerimi (enfüsümü ve özümü tanıdığım duygularımı) bana (şühûdî tevhid tekemmülüme) hicâb (perde, engel, yol kesici, çeldirici) etme! Bana her türlü, tüm gizli (saklı) sırları aç (ifrat ve tefritten koru, i’tidal üzere ve hazımlı kıl, şaşırtma-taşırtma!) YÂ HAYYU YÂ KAYYÛM (celle celâluhu)!”


Kaynak:

http://www.muhammedinur.com/index.php

   Gülistan Dergisi Eylül 2009-105. Sayı


[1] Bu kısım DERVİŞ ENES AHMEDOĞLU tarafından yazılmıştır.

[2] (Cevahirname: Öğütler/ FERİDÜDDİN ATTAR (K.S.)

İNÖNÜ YAŞASAYDI BAZI İLAHİYATÇILARA LİYAKAT NİŞANI VERİRDİ!


ALINTI

AYŞE ADLI
Aksiyon Dergisi/Sayı: 877 / Tarih : 26-09-2011

Türkiye toplumunun yeniden inşası, geçmişi inkâr üzerine kurulu. Geriye doğru derinleştiğimizde hastalıklarımıza teşhis koymak kolaylaşıyor. İçi boş bir Müslümanlığın yükseldiğinden şikâyet ediyorsak,  tasavvufu konuşmaya hazır olmalıyız.

Sosyal hayatta görünürlükleri arttıkça Müslümanların dindarlığı, nezaketi, ahlakı tartışmalara konu oluyor. İnansın, inanmasın herkes, İslam’ın yüce değerler vaz’ettiğinde hemfikir. Mesele, dini temsil ettiği varsayılan insanın ne kadar başarılı olduğu. Oysa çok değil, bir asır önce aynı topraklarda cihana adaleti, nezaketi, estetiği ile nâm salmış bir medeniyet hüküm sürüyordu. Toprağımızı, itibarımızı kaybettiğimiz aşikâr. Peki, estetiğimizi, nezaketimizi, ahlakımızı nasıl yitirdik? Bu soruların ardına düştüğümüzde yaşadığımız zihniyet devrimi çıkıyor karşımıza. Neyi kaybettiğimizi hatırlamadan yitiğimizi bulmamız da mümkün görünmüyor. Büyüklerin ‘hikmet’ ya da ‘irfan’ diye nitelediği idrak seviyesinde kilitleniyor mesele. İrfandan soyulan din, siyaset aracı olarak kalıveriyor orta yerde. Ve biz ilmihal seviyesi kitaplarının sayfaları arasında manevi bunalımlarımıza çare arıyoruz. Tasavvuf profesörü Mahmud Erol Kılıç Hoca, yıllardır kendisine kulak kabartanlara çarenin yanlış adreste arandığını söylüyor. Ona göre tasavvufla, 1400 senede ulaşılan irfan seviyesi ve bu geleneği ortaya çıkaran kurumlarla barışmazsak sorunlarımıza çözüm bulmamız mümkün değil…

Neyi kaybettiğimizden bile gafil olacak kadar savrulmamıza sebep ne?

Nedir gözden kaçırdığımız?

İnsan hayatında ve tabii ki ilimde kalitenin yakalanması zaman alır. Güzel bir seviye yakalandığında da onun esaslarını korumak gerekir. Maneviyatta, dini ilimlerde de aynı şey söz konusu. Dinde, bireysel ve toplumsal anlamda dereceler bulunur. Kişi, dini ilimlerin önce zahiri ile tanışır. Şekli unsurların sadece özü koruma amaçlı olduğunu, yani gaye değil araç olduğunu idrak noktasına gelinceye kadar o seviyelerde kalır. Kur’an diyor ki: “Rabbine ibadet et, ta ki sana yakîn gelsin!” Demek ki ibadet, yakîni elde etmek içindir. Uzun süre devam edilen ibadet ve güzel hasletler sonucunda ortaya bir güzel insan çıkması lazım. Bu süreç, Hazreti Mevlana’nın ‘Hamdım, piştim, yandım!’ sözünde de olduğu gibi olgunlaşmayı icab ettiriyor. Süt bile mayalandıktan 3 / 4 saat sonra yoğurt oluyor. Şimdi eğer bu şekilde ortaya güzel bir insan çıkmıyorsa o ibadet anlayışını sorgulamak lazım gelir… “Savm u salât ile sanma biter zahid işin…” sözünün sahibi işte sorgulamayı yapıyor.

Toplumsal dereceden kastınız ne?

Bana göre bir İslam toplumunun hukukçuları Fususu’l-hikem ve Mesnevi okuyor ve hatta okutuyorsa burada bir durmak lazım. Lütfen dikkat edin “şeyhleri” demedim “hukukçuları” dedim. Hafife almamak lazım, bu noktaya kolayca gelinmez. Osmanlı’ya bu gözle baktığımız zaman Davud-ı Kayseri, Hamza Fenari, Asım Efendi, Musa Kâzım Efendi gibi Fususu’l-Hikem dersi yapan şeyhülislamlar görüyoruz. Dini temsil hiyerarşisinin en üstünde bu zatlar. Şimdi biz bir elde Mesnevi, bir elde Füsusu’l-Hikem’le 700 yıl devam ettirilen bu İslam anlayışını inkâr ettik, reddettik. İmparatorluğun son iki asrında başlayan bazı anti-irfani temayüller 1925’te dergâhların kapatılmasıyla muradına erdi. Tabii bu tercihin sonucunu da gördük. Dinde kalite kayboldu. Bu müesseselerin insan yetiştirmeleri imkânsız hale geldiği için kimi çağdaş araştırmacının “Kent Dindarı” adını takdığı “dergâh münevveri”, “tekke görmüş” insan tipi kayboldu yerini ham softaya bıraktı. Din ve dini ilimler taşraya çekildi. Taşra yani ilmihal düzeyinde ders görenler büyük şehirlere imam hoca olarak geldi. Şehirli İslam -ki bana göre yeni yönetimin en fazla darbe vurduğu kesimdir- ile çatışmaya başladılar. Fusûs, Mesnevi okuyan kimselere din öğretmeye kalktılar. Bazıları müstesna böylesi kimseler, Osmanlı seviyesinden baktığımızda bırakın dersaadette bir camiye imam, fakülteye hoca olmayı belki de en fazla kendi köylerindeki caminin müezzini olabilirlerdi. Ama şu anda din adına yegâne merci olarak onlar hüküm veriyorlar. “İslam’da çek ve senetin yeri” konusunda araştırması olan bir kişi derin metafizik konularda, görünmeyen âlem konularında da hüküm verebiliyor. İbn-i Arabî’den, Mevlana’dan, Yunus’tan, Süleyman Çelebi’den haberi olmayan bu bî-zevk insanlar maalesef İslam’la sorunu olan bazı çevrelerce özellikle öne çıkarılıyorlar.

Bu yaklaşım, toplumla dinin arasının açılmasına sebep olmuyor mu?

DEVRİMCİLERİN EN BÜYÜK TAHRİBATI DİNDE KALİTESİZLİĞİN YOLUNU AÇMALARI OLDU. “Ayak baş, baş da ayak olduğunda korkunuz”. Doğru geleneğin hâkim olduğu zamanlarda sistem içerisinde kendine muteber bir yer bulamayanlar burada hayal bile edemeyecekleri mevkilere kondular. Çünkü derinde yatan ortak bir söyleme sahipler. KOSOVA DA ARNAVUT SELEFİLER HARAM DİYE OSMANLI MEZAR TAŞLARINI TAHRİB ETTİKLERİNDE BUNA EN ÇOK SIRP NASYONALİSTLERİN SEVİNMESİNİ HATIRLATMAK İSTERİM…[1] İşte kasdettiğim ortak hedef budur… Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla.. TÜRKİYE’DE SELEFİLER VAROLUŞLARINI KEMALİZME BORÇLUDURLAR. Diyelim ki bu geleneği reddedip vahyin indirildiği günlere geri gittik. Her şeye sıfırdan başlayacak olsak uzun tecrübelerden sonra düşünce ve müessese olarak nihayetinde Osmanlı İslamı benzeri bir anlayışa geliriz. Aslında müessese konusunda çok ısrarlı değilim ama bugün dünyada birçok ülkenin anayasal monarşi ile yönetildiğini ve çok da memnun olduklarını hatırlatmak isterim. Bu anlayış düzeyi hata ve sevabıyla adeta tabii bir tekâmülün zirve noktasıydı. O ruh kısa zamanda elde edilmiyor.

O bağ kopalı, tekke ve zevâyâ sırlanalı 86 sene oldu. Bu kırılma yaşanmamış gibi devam etmenin imkânı var mı? O mana geri çağırılabilir mi?

30 Kasım 1925’te alınan karar hala bilimsel olarak tartışılmış değil. Bir kere antidemokratik, din ve inanç özgürlüğüne aykırı. Tekke ve dergâhlarda adam mı öldürülmüş? Buralar anarşi yuvası haline mi gelmiş? Bir kişinin yaptığı ya da bir tekkede meydana gelmiş münferit bir olay olabilir. (Tabii düzmece değilse). İstanbul gibi o dönemde 600 bin nüfusa karşı 400 dergâhın olduğu bir şehirde bazı beşeri arızalar tabiidir. Herhangi bir tıp fakültesinde bir doktorun rüşvet alması tıp ilminin yasaklanıp tıp fakültelerinin kapatılması için gerekçe olabilir mi? Kadı hata yaptı diye İslam hukukunu, paşa suiistimal yaptı diye askerlik sanatını yok mu sayacağız? Oralara kesilmeyen fatura, acımasız bir şekilde genelleme yapılarak burada uygulanmıştır. Siz bir şeyi kapatmaya karar vermişseniz bazı tezgâhlar da planlayabilirsiniz. Tam ne oldu hala bilmiyoruz. Acaba İngiliz arşivleri bu konuda ışık tutucu olabilir mi? Kim bilir…

Yasağın haklı gerekçelerinden de söz ediliyor…

HER ZİRVENİN ARDINDAN BİR İNHİTAT GELİR DİYOR İBN HALDUN. Bu yüzden zirveler çok tehlikelidir. Zirveye çıkıncaya kadar azim var, gayret var, samimiyet var. Fakat zirveye ulaşınca bir rehavet, bir miskinlik, bir samimiyet eksikliği başlıyabiliyor. O devrin çökmekte olan imparatorluğundan söz ediyoruz. Maliyesinde, askeriyesinde, tıbbiyesinde ciddi problemler var. Bütün müesseseler sıkıntılı. Tekkelerin kendini bundan vabeste tutması düşünülemezdi. Oralarda hiç sorun yoktu, her şey güllük gülistanlıktı diyemeyiz. Problem daha çok şeyhlerin, zâkirbaşıların eski standardı yakalayamaması, bu insanların yetişeceği ortamın kalmamasıydı. Hepsi için söyleyemeyiz bunu, ama yavaş yavaş bu tür örnekler çoğalıyordu. Parlak dönemlerde şeyhler dinin muamelatını da iyi bilirdi. Âlim/şeyh denen kimseler vardı, ideal de oydu. Tekke, medresenin sonraki adımıdır. Medrese bittikten sonra tekke derslerine başlanır idi Osmanlı’da. Cami bu birliği temsil ediyordu. Orada medrese de, tekke de cem olmuştu. Ayasofya, Sultanahmet, Fatih gibi selâtin camilerde sütun altlarında tefsir, hadis, fıkıh okutan âlimlerin ders halkaları olurdu. Bunlar dini ilimlere giriş demekti. Bazı gün ve gecelerde de namazdan sonra şeyh efendi gelir, zikir yapardı. Hangi şeyh efendinin ne zaman, nerede zikri olduğu bilinirdi. Mesela unutulmuş geleneklerimizden bir tanesi de Kadir Gecesi’nin Ayasofya Camii’nde kutlanmasıdır. Bir şeyh efendi zikir meydanı açar ve buraya Sultan da gelirdi. Hatta Hızır bile gelirdi !.. Zamanla âlimlik ve âriflik vasıfları bölündü. Medrese durağından geçmeden tekke ilimleriyle uğraşmaya başlayan şeyh efendiler ve medreseyi son durak zanneden, daha öte durakları inkâr eden zahir uleması diye iki sınıf oluştu. Zamanla bu farklılıklar makasının iyice açıldığını görüyoruz. Yani dergahların kapatılmasının dahili sebepleri de var tabii ki. O insanlar bunu bir otokritik olarak da dile getiriyorlar. Zaten aldıkları eğitim gereği suçu başkalarına atarak kendilerini rahatlatanlardan değiller. “Ne yaptı isek biz yaptık, her şey bizim yüzümüzden oldu, Dergâhımızı kimse değil biz kapattık” derken bunu kasdediyorlar. Olsun onlar bu olgunluğu göstersinler ama biz ilim adamı olarak olaya soğukkanlı yaklaşalım meseleye.

Sözünü ettiğiniz sorunlar devrim gerektirecek nitelikte miydi?

Bence sorulması gereken esas soru bu. O dönemde bazılarının korka korka “Efendim İngilizin Oxford’u var Fransız’ın Sorbon’u var bizim de bunlar var acaba ıslah etsek yeterli olmaz mı? sorusunu ben bugün de soruyorum. O dönemde, o şartlarda ne düşündülerse “Hayır” dediler ve her şey lağvedildi. Ama Türkiye’de tekkelerin kapatılmasını tartışacak steril bir ortam hala oluşmuş değil. Bu mevzu düzgün bir biçimde tartışılmayı bekliyor. AYRICA EĞER DOĞRUYSA SÜNBÜL EFENDİ ŞEYHİ NURULLAH KILIÇ’A MUSTAFA KEMAL’İN SÖYLEDİĞİ “DERGÂHLARI BEN KAPATTIM AMA ZAMANI GELİNCE DE YİNE BEN AÇACAĞIM” SÖZÜNÜ DE HUKUKTA ALINAN KARARLARIN ZAMAN VE MEKÂNLA YANİ KONJOKTÜRLE SINIRLI OLUŞU BAĞLAMINDA OKUMAK LAZIM. Allah bile bazı kanunlarında değişiklik yapan bir Tanrı’dır. Amma Arifler demişler ki “Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak – Cümle mevcûdat zâkir, kâinat dergâhdır”.

Eğer rûy-i zemin tekke oluyorsa seddolunmasının mahzuru ne?

Sizinle aynı mantıktan hareket ederek, ‘Tekkelerimizi kapatmışlar, hiç dert etme oğlum!’ diyen şeyh efendiler de olmuş. Rûy-i zemin tekke oluyor. Özellikle Melâmî büyüklerinin böyle söylediği nakledilir. İzmir’de Kemeraltı Camii’nde zikrederken meclislerini hemen karşısındaki kahvehanelere taşımışlar. Sinemada zikredenler var. Tekkeler kapalı, iki derviş bir araya gelse takibata uğruyor. Şeyh efendi Beyoğlu’nda bir sinemaya çağırıyor. Bütün dervişlerine de ‘üst kattan alın biletinizi!’ diyor. Balkonda toplanıyorlar. Şeyh efendi önde oturuyor, talimat veriyor, ‘gözler kapanacak, kimse perdeye bakmayacak!’ Kimse film izlemiyor, zikrediyorlar… Bir şekilde devam ediyorlar can uyandırmaya. Ama hem adam yetiştirilmesi daha zorlaşıyor, hem denetimden çıkmış oluyorlar. Yeraltına inen bir şeyi kontrol edemezsiniz. Bir camiye imam, hatta müezzin olmak isteyin olamazsınız. İmtihandan geçmeniz gerekir. Ama yanınıza da iki tane adam bulup ‘ben şeyhim’ dediniz mi şeyhsiniz. Denetimi yok, çünkü yasak… Yasak bir şeyi denetleyemezsiniz. Bu şekilde suistimalin önü açılır, başka da bir şeye yaramaz. Gelenek bir kere inkıtaa uğradığı için, silsilede kopmalar olduğu için bu müessese yeniden nasıl ihya edilecek? Bana göre müessese çok sonra gelir. Önce insan.

 Ruy-i zemin tekke oldu dedik, peki hiç sorun yaşanmadı mı? Yakalanan irfan seviyesi muhafaza edilebildi mi?

Marifet ilimleri, nazlı bir gelin gibidir. İltifat görmediği yerde durmaz çeker gider, sizde arkasından, ‘Göçtü kervan kaldık dağlar başında’ diye ağıt yakarsınız. Bu düşünce tekrar davet edilirse şüphesiz kendi ekolünü yaratacaktır. Bugün batı dünyası; Ortodoksu ve Katoliği ile spirütüeldir. (ruhsal, ruhani, manevi, tanrısal, dini, düşünsel, akli, zeki, akıllı, esprili) Papaz sadece Hıristiyanlığın mevzuatını anlatmaz. Tabir caizse evrad, ezkar verir, halvet verir. Manevi gelişimini takip eder, danışmanlık yapar. Doğu dini geleneklerinde mentör, mastır vardır. Sadece İslam dini maneviyatından soyularak salt hukuk konularına hasredilmiştir. En derin meseleler dahi sadece ilmihal ve dil çalışmış kişilere havale edilmiştir. Medresede Arap dili çalışmış kişilere âlim diyoruz. Böyle şey olamaz. O sadece Arapça biliyor. Eğer Arapça ile hallolsaydı Ebu Cehil de Araptı, Arapça biliyordu ama anlamadı. Demek ki anlama düzeyi başka şeyler iktiza ediyor. Bizi maneviyattan soydular. El-Kaideleşme böyle çıktı ortaya. Uluslararası İslam düşmanları da buna destek verdi. Kendi geleceklerine çomak sokacak İslam irfan ve hikmetini dışlamak suretiyle İslam’ı hukuk düzeyine indirdiler. Zira bu İslam’la oynamak, tahrik etmek, toplumsal mühendislik çalışması yaparak istedikleri yöne kanalize etmek çok kolaydı.

Ortaya çıkan yeni yorum siyasetten başka anlam ifade eder mi?

Evet haklısınız bu çevrelerce İslam, sırf siyasi bir jargona indirgenmiş durumda. Maneviyatından, derinliğinden, estetiğinden mahrum. Oysa ki; hayatı, bireyi kuşatacak alanlar manevi alanlardır. Siyaset bile onsuz olmaz. Bundan dolayı doğudan, batıdan insanlar hala İslam’la ilgisini tasavvuf üzerinden kurmaya devam ediyor. El-Kaide’ye intisap ederek Müslüman olmuş kimse duymadım. İslam yüce bir din ve çok kapsayıcı alanları var. Edebiyatıyla, sanatıyla, şiiriyle, estetiğiyle, cümbüşüyle… Bu yönlerini göstermesin diye o yönleri saldırıya uğradı.

Tekke ve zaviyelerin yeniden açılması mı teklif edilmeli çözüm olarak?

Bunları söylüyorum ama şunu da eklemek gerekir ki tekkeler açılsın dediğimizde de problemleri ve onların nasıl hallolacağını konuşmak gerekir. Bu, köleliğin kalkmasını istemeye benziyor. Tamam, kaldıralım ama uzun yıllar köle olarak çalıştırılmış insanları bir anda özgür bıraktığınızda ne yapacaklarını bilemezler. Bir rehabilitasyon sürecinden geçirmek gerekir. Tekke ve zaviyeler çok ağır bir darbe aldı. Bir geçiş sürecine, yeniden talime ihtiyaç var. Bana göre bunun mercii Diyanet’tir. Yoksa her kafadan bir ses çıkar. Ama önce Diyanet’in tasavvufla barışması gerek. Tıpkı Osmanlı şeyhülislamları geleneğinde olduğu gibi Diyanet İşleri Başkanı’nın da tasavvuf ehli olması gerek. Yetmez mücaz (icazetli) şeyh olması gerek. Şimdi mesela son zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığı, tasavvuf ilminin bir mevzusu olan Aleviliği, daha tasavvufla barışmadan çözmeye çalışıyor. Mümkün değil, TASAVVUFLA BARIŞMADAN ALEVİLİK MESELESİ ÇÖZÜLEMEZ. Siyasi zorlamanın sonucu girdiler her halde o meseleye. Zihniyet olarak sadece Alevilikle değil, tasavvufla barışık değiller. Benimle barışık değiller. Ben ilahiyat fakültesi hocasıyım. Benimle selamlaşmayan, iman tazelemeye davet eden bazı hocalarım vardı. BENİMLE BARIŞMAYAN BİR MÜFREDATIN BENİ ATLAYARAK ALEVİLERE UZANMASI GÜLÜNÇTÜ, ORTAYA DA GÜLÜNÇ ŞEYLER ÇIKTI.

Cumhuriyetin ilk yıllarında tekkelerin toplum genelinde neye tekabül ettiği biliniyor olmalı. O damar, pozitivizme kapı açmak için kesilmiş olabilir mi?

Kimbilir? Son zamanlarda yayınlanan bazı araştırmalar; Mustafa Kemal’in yer yer ateizme, agnostisizme, deizme varan bir inanç sistemi olduğunu, semavi dinlerle çok ülfeti olmadığını ortaya koyuyor. Halil Berktay’ın, Turan Dursun’un, Doğu Perinçek’in bu yönde belge ve bilgi içeren yayınları var. Pozitivizmi dinin yerine ikame etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım o dönemde moda gibi. Jöntürkler, İttihat Terakki ve diğerlerinde batıdan yeni gelen bu ilerlemeci etki hâkim. 18’inci yüzyılda ortaya çıkan ve onları derinden etkileyen Aydınlanma, salt zihni öne çıkaran, zihin üstü bilme melekelerinin yok sayan bir felsefe. Tekkelerin kapatılması da bu felsefenin yansıması. Hurafelerle, bilim dışı işlerle uğraştığını iddia ederek; binlerce kitabın yazıldığı, matematik risalelerinin hazırlandığı bu kurumları bir kalemde silip attılar. Oysa pozitif bilimler alanında çalışmış, eser vermiş çok sayıda tekke mensubu, şeyh efendi de vardı. Yabancılar Mevlevihaneleri konservatuar kabul etmiş. İlmin ve sanatın merkezi haline gelen bu mekânları kapatmayı meşrulaştırmak için bir kurgu yapmanız gerekiyordu. Ve yapıldı.

Geçmişte Mevlevihanesi olan şehirlerle olmayanlar arasında bile fark olduğunu söylüyorsunuz. Neydi bu fark?

Bazı şehirlerimizin entelektüel tarihlerine baktığımızda buralarda medrese tekke beraberliğinin çok güzel sergilendiğini görüyoruz. Tekke şeyhi medresedeki hoca efendinin oğlunun sünnet merasimine gidiyor. Medresede ders veren hoca efendi, aşure günü tekkeye geliyor. Karşılıklı çok tatlı bir ilişki var. Bektaşî şeyhi, Melâmî ve Nakşî şeyhi ile yan yana. Fakat Osmanlı’nın son dönemlerinde Anadolu’nun bazı bölgelerinde, daha çok doğuda, medrese mollaları baskın hale geliyor, tekke mensupları azalıyor. Nadiren Nakşî, Halidî birkaç kişinin olduğunu biliyoruz. Mesela önceleri Diyarbakır’da Gülşenîlerin, İşrakîlerin, Kalenderîlerin derviş gurupları var. Erzurum’da hâkezâ. Ama özellikle 19. yüzyıl sonundan itibaren bir sığlaşma oluyor. Alvarlı Efe Hazretleri Erzurum’da. Ama aynı şehirdeki âlimler onu tanımıyor. Aşk ve melâmet perdesinden dem vuran Mevlevî, Bektaşî dergâhının, Melamî ereninin bolca bulunduğu, birbiriyle kol kola dolaştığı Rumeli şehirleriyle Doğu vilayetleri arasında farklar oluşmaya başlıyor. Hakikatin bir parçası Rumeli’nde, diğeri Erzurum’da kalıyor. Onlar bir araya gelmeyince mana tamamlanmıyor, zülcenaheynlik (iki kanatlılık) ortaya çıkmıyor. Tek kanatla da uçulmuyor. İslam ümmetinin genel problemi tek kanatla uçmaya çalışmak. Tek kanatla insanlığın filozofik, psikolojik, teolojik, ekonomik, politik sorunlarına kapsayıcı çözüm üretemeyiz.

İlahiyat fakültelerinin çalışmaları kâfi değil yani…

Genleriyle oynanmamış ilahiyat formasyonunda olsalardı, elbette çözümü onlardan beklerdik. Bugünkü ilahiyat formasyonunda doğru ilim tasnifi olmadığı için doğru sonuçlar elde edilemiyor. Oysa Batıda bilimsel çalışmaların arkasında bile teologlar var. Edison teologdu. Filozofların çoğu teolog. Siyasetçilerin çoğu bir düşünce kilisesine bağlı. Biz ise dine sadece ve sadece fıkıh seviyesinden bakıyoruz. Hâlbuki fıkhın mevzusu görünenlerdir. Ama insanın görünmeyen yanları var ve bunların cevabını fıkıhta aramak abesle iştigaldir. Faizsiz bankacılık sistemini fıkıhtan istifade ederek işleteceğiz elbette. Ama modern insanın tek problemi parasını nerede değerlendireceği değil ki! Manevi bunalımları var, anlam arıyor. Ben neyim, kimim, ne yapmaktayım, nereye gidiyorum, ölüm ne, ölümden sonrası ne, niçin ölüyoruz, neden doğduk? Bu soruların cevabını fıkıhta ararsanız hem bulamazsınız hem de fıkıh ilmine zulmetmiş olursunuz.

Fizik ilimleri ile mânâ ilimleri arasındaki irtibatsızlık problem olarak kabul ediliyor mu Türkiye?

Franz Fanon Yeryüzünün Lanetlileri kitabında Hegel’in köle efendi diyalektiğinden hareketle der ki; uzun süre sömürülenler, ezilenler bu hayata alışır, sömüren kişiye bağlanırlar. Bir tür Stocholm Sendromu. Yüzyılın başında yaşadığımız travmalar Türkiye Müslümanları tarafından kabullenilmiş gibi gözüküyor. Bize pozitivist bir teoloji sunmak istemişlerdi. İstisnaları bir kenara bırakıp ilahiyatçılara baktığımızda bunun başarıldığını görüyoruz. İSTENİLEN PROJEYİ DEVAM ETTİRİYORLAR. İSMET İNÖNÜ YAŞASAYDI BAZILARINA ÜSTÜN LİYAKAT NİŞANI VERİRDİ MUHTEMELEN.

Manevi bunalımlarımız, irfandan mahrumiyetimiz, sadece bu müesseselerin kapatılmasından mı kaynaklanıyor?

Bir düşünce sadece bir müesseseye hapsolunamaz. Tekkesi, dergâhı yoksa irfanı da yoktur diyemeyiz. Bütün yeryüzünün tekke olduğuna inanırız biz. Ama İslam düşüncesinde ruh beden irtibatından, ikisi arasındaki karşılıklı ilişkiden bahsedilir. Mekâna, ruhun hayatiyetini sürdürmesi için ihtiyaç duyulur. Mekânın değeri kendinden değil, orada bulunan kimselerden kaynaklanır. Bazı gayretli Müslümanlar muhtelif tekkeleri ihya etmekle meşguller. Vakıflar da önemli bir bütçe ayırıyor bu konuya. Çok güzel bir teşebbüs. Klasik adreslerde bulunan tarihî, mimarî ve sanatsal özellikli tekkelerin yeniden imar edilmesi bir sanatın kurtarılması açısından önemli. Ancak unutmayalım ki tekkeler insanla kâimdir! İçinin insanla dolması gerekir. Yenikapı Mevlevîhanesi çok güzel restore edildi. Ama adam nerde? Mevlevihane’de öğretilen ilimler ile dalga geçen kimseler şimdi oralarda medeniyetleri bir araya getirmeye çalışıyor. Olmayacağını göreceksiniz..

Onun çözümü var mı? Nereden ‘adam’ bulunacak?

Geçmişte önce insan inşa edildi. Sonra o kâmil insanların toplanacağı yere ihtiyaç hâsıl oldu. Cami köşesinde toplandılar. Oralara sığmayınca meydanlar oluştu. O meydanlar tekke, ribat, dergâh, hankâh, âsitâne, tevhidhane, cemhane adını aldı. Kendi sanatını, estetiğini, musikisini, mimarisini oluşturdu. İnsan, ardından mekânını getirdi. Biz şu anda tersten gidiyoruz. Mekânları ihya ediyoruz ama o mekânı vücuda getirecek insanın eğitimini ihmal ediyoruz…

Nasıl yapılacak bu eğitim?

Çok basit, nasıl yapıldı ise öyle yapılacak… Tarihte bir şey bir kere yapıldı ise tekrarlanabilir diyor sosyal bilimciler. Ağlamayan çocuğa emzik verilmez. İmkânın oluşması için göğün kapılarını çalmak gerek. Bu ilme ihtiyaç yok dediğiniz sürece olmaz, açılmaz. Kur’an-ı Kerim’in metni sağlam. Dinin zahir ahkâmını anlatan mezhepler üç aşağı beş yukarı, ufak farklılıklarla beraber aynı. Dolayısıyla satıh yani tabir caizse kazı yapılacak saha belli. Metinler, esaslar belli. Eksik olan bunların derinlemesine yorumlanması suretiyle tekrar üretilmesi. Sadece niyyet lazım.

Geçmiş tecrübelerden hareketle bu topraklarda yaşayan insanların tasavvufa yatkınlığı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kanser şüphesiyle hastaneye müracaat ettiğinizde doktor size ailenizde, akrabalarınızda kanser vak’ası olup olmadığını sorar. ‘Onlardan bana ne! Problem bende.’ diyebilirsiniz. Doktor da size der ki ‘Sen onların çocuğusun!’ Bazı şeyler genlere işler. Fiziki özellikler gibi manevi özellikler de aktarılır. Büyüklerimizden aldığımız bir sözü nakledeyim; ‘Bir insan-ı kâmilin elde ettiği derece çocukları aracılığıyla yedi nesil devam eder. Bu yedi nesil içinde potansiyel sahibi biri çıkarsa o tesiri tekrar açabilir.’ 700 yıllık tasavvufî İslam hâkimiyeti olan; Mevlana’ların, Evhadüddin’lerin, Muhyiddin’lerin, Bedreddin’lerin, Mısrî’lerin, Yunus’ların neş’et ettiği, sadece şehirlerde değil, her kasabada, köyde kâmillerin olduğu bu toplumda bir şey kalmadığını kimse söyleyemez. Ama şiddetli bir şekilde erozyona uğruyor. Bir kere kibarlığımız, tekke görgüsü kayboldu. Bırakın sadece şehirli sünni bir dergâh adabını köylerdeki alevi dergâhlarına devam eden Alevi vatandaşımızın bile oturması kalkması başkadır. Dede görmüş, pîr eteği tutmuş derler. Tekke görmüş, tekke çorbası içmiş diye bir tabir vardır. Bu insanların oturması kalkması bile farklıdır. Usul, adap bilirler. Bu insanların üretildiği yerler tekkelerdi. Defalarca naklettim, bir daha tekrar edeyim; Ernest Gelner’in Şerif Mardin’e Söylediği Bir Söz Var: “Osmanlı döneminde Türk erkeğinin iki vechesi vardı. Biri; erkeksi maço özelliği, diğeri tekke taliminden kaynaklanan romantik, derviş tarafı. Tekkeler kapatılınca estetize değerler taşıyan derviş yanınız dumûra uğradı, elinizde kaba bir maçoluk kaldı…” Alkışlıyorum bu sözü.

‘İrfan ehlinin önünü açmak Türkiye’nin hatta dünyanın önünü açmaktır’ diyorsunuz. Nasıl olacak bu?

İrfan düzeyi, dini düzeyler içinde en üst mertebe. Biz bu makamdan mahrum olduğumuz için sığ sularda dolaşıyoruz. Dinimiz sığ, ticaretimiz sığ, siyasetimiz sığ… Kıskançlıklar, hasedler, arkadaş satmalar v.s siyasette diz boyu… Basit işlerle fazla meşgul oluyoruz. Basitliklerle meşgul olanların dili, tavrı kırıcı oluyor. Âli konularla ilgilenen insanlar da âlileşirler, yükselirler, yücelirler. Yüce insanın yapıp ettikleri de yüce işler olur.

 Sadece ibadetlerin; namazın, orucun niteliğindeki bir değişiklikten söz etmiyoruz yani?

İbadetlerde incelik var mı?

İrfan olmadan hiçbir mesele yerli yerine oturmuyor. Namaz kılarak adam da öldürebilirsin. Allah namaz kıl da ne olursan ol kıl demiyor. Bilakis, “Yuh olsun o namaz kılanlara ki o namaz onları kötülüklerden alıkoymuyor!” diyor. Hem namaz kılıyor hem kötülük yapıyorlar diye namazlarını yüzlerine çalıyor. Demek ki fıkıhçıların sürekli tekrarladıkları gibi sırf namaz istemiyor. Eğer isteseydi Hazreti Peygamber’in peygamberliğinin ilk gününe namazı emrederdi. Bedir Savaşı’nda şehid düşen Sahabe-i Kiram’ın, isimlerini şifa diye okuduğumuz Ashab-ı Bedr’in çoğu sarhoştu, biliyor musunuz? ZİRA DAHA İÇKİ YASAKLANMAMIŞTI. HER ŞEY KADEME KADEME. İman kalbe bir yerleşirse gerisi gelir. Niyazi’nin de, Yunus’un da bütün büyüklerin söylediği şey aynı. Namaz da kılacağız, oruç da tutacağız, hacca da gideceğiz elbette. Ama mânâsı verilmeden olmaz. İbadetler şekilsel ve rakamsal olarak anlaşılıyor. Hocalar da bu insanları daha fazla aydınlatacak bir şey söylemiyor ne yazık ki.

26.09.2011/ AYŞE ADLI

 

YORUM:

Sözün özü: İnsanın yolu İFRAT-TEFRİT-İTİDAL arasında gider-gelir. Sonuç kimsenin dediği ve bildiği şekilde de değildir. Allah Teâlâ bozulmayı da doğrulmayı da sever. Musa’sını her zaman firavun la beraber gören Rabbimiz,  işlerin gidişatına öylece bir hüküm vermiştir.

Bu koca dünya çok ihtiyardır.  Sakinleşmesi hiçbir zaman olmayacak gibi. Derler ki “dert sahibi olduysan kelamın bitmez. Derdini de ancak derdine düşen anlar,”

Yeni günlerin neler getireceğini bekleyelim.


[1] …(Yurdumuzda aynı şey olmuyor mu sanıyorsunuz, en büyük mezar tahribatı İstanbul’dadır. İsmail Hakkı)

KASİDE-İ MEYMÛNE-İ MUBAREKE-DÜRR-Ü MEKNÛN (Saklı inci)-İMAM-I ÂZAM EBÛ HANÎFE


Hazırlayan: İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ
   

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM

Şüphesiz hamd Allah Teâlâ içindir, O’na hamd eder, O’ndan hidayet ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden, kötü amellerimizden Allah Teâlâ’ya sığınırız. Şüphesiz Allah’ın hidayet eylediğini saptıracak, O’nun saptırdığını da hidayete ulaştıracak yoktur. Allah Teâlâ’dan başka İlah olmadığına, O’nun birliğine ve ortağı olmadığına, Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehâdet ederiz.

Sözlerin en doğrusu Allah Teâlâ’nın Kitabı, yolların en hayırlısı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yoludur. O’nu sevmek ve O´nun ümmeti olduğumuzu bilmek, Allah Teâlâ’nın bizlere ihsan kıldığı en büyük nimetlerden birisidir.

“Allah Teâlâ kulların zannı üzere hareket eder” müjdesini kendisine yol edinmiş kullar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kapısında kıtmir olmayı, cihana sultan olmaktan üstün değer tutarlar. Ashab-ı Kehf´in kapısını bekleyene yapılan ikramı görünce, O’nun kapısındaki kıtmir-i hakirin elbette kavuştuğu ihsan daha büyük olacaktır. O ihsan iki cihanın selâmetine sebep olacak büyük bir nimettir.

“Muhakkak ki Sen; büyük bir yaratılış ve ahlak üzerindesin”

Allah Teâlâ tarafından Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gerçekten büyük olduğu, tasdik edilmiştir.

“Ey inananlar! And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir rasül gelmiştir.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi seviyoruz. O’da ümmetini çok sever. Hiçbir zaman ümmetini unutmadığı gibi unutmayacağına da inancımız vardır.

Ey Allah’ım, O´nu öven Sen´sin. Biz nasıl O´nu methederiz. Fakat övülmeye layık olmayan nice şeylere övgü dizen bize, Rasûlün sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize layık olmasada övmeyi nasip kıldığın için binlerce şükürler olsun.

Ey merhamet edenlerin en çok merhamet edeni Rabb´imiz, şüphesiz ki Sen, her şeyi lâyıkıyla duyar ve bilirsin. Duamızı; bizden kabul buyurmanı diliyoruz. Bizlere yararlı bir marifet ihsan etmeni istiyoruz. Şüphesiz ki Senin her şeye gücün yeter. Tövbemizi de, kabul buyurmanı diliyoruz. Muhakkak ki, Sen, tövbeleri çokça kabul eden Rahîmsin.

Ey Allah’ım, “Bütün yaratılmışların en üstünü ve en cömerdi olarak yarattığın Rasûlün sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizden başka son nefesimizde, sığınacağımız kimsemiz de yoktur” Bütün işlerimizde O`ndan yardım isteriz.

O bize yeter, O ne güzel vekildir.

KASİDE-İ MEYMÛNE-İ MUBAREKE DÜRR-Ü MEKNÛN

(Saklı inci)

 

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد

وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

يا سيد السادات جئتك قاصدا لأبي حنيفة النعمان رحمه الله

قصيدة يا سيد السادات لابي حنيفة النعمان  كتب أبي حنيفه هذه القصيدة ليتقرب بها من رسول الله صلى الله عليه و سلم،  و لينشدها بين يديه في أثناء زيارته ، و لم يطلع عليها أحد.

فلما وصل الى المدينة المنورة، سمع المؤذن ينشدها على المئذنة،! فعجب من ذلك و انتظر المؤذن.

فسأله: لمن هذه القصيدة؟!.

قال :لأبي حنيفة.

قال: أتعرفه؟.

قال: لا.

قال: و عمن أخذتها؟!.

قال: في رؤياي أنشدها بين يدي المصطفى صلى الله عليه و سلم، فحفظتها و ناجيته بها على المئذنة.

فدمعت عينا أبي حنيفة..

يا سيد السادات جئتك قاصدا mısrası ile başlayan kaside İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Nû’man ibn-i Sâbit radiyallâhü anhümaya aittir.

Ravza-ı mutahharayı ziyareti esnasında doğuş[1] olarak inşad eyledikleri bir kasidedir. Bu kaside ile Efendiler Efendisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhabbet ve yakınlık murad etmişler ve kimsenin duymayacağı bir şekilde Huzur-u Rasûlüllah’da tekellüm eylemişlerdir. İmam-ı Âzam ziyaretten sonra Medine-i Münevvere müezzininin kendi kasidesini  irâd ederken görünce şaşırıp baka kalmış ve sormuştur:

-Bu kaside kime aittir? Müezzin:

-Ebû Hanîfe Nû’man ibn-i Sâbitin’dir.

-Onu tanıyor musun?

-Hayır.

-Öyle ise bu kaside-i kimden öğrendin?

Müezzin dedi ki;

-Rüyamda, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bana okudu ve bende ezberledim. Ayrıca, kaside-i minarelerden okumamı istedi.

Bu sözler üzerine İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anhın gözlerinden yaşlar boşandı.

***

İmam-ı Nesefî “Tuhfe” isimli eserinde Şemsü’I Eimme-i Hulvanî (radiyallâhü anh) den şu nakli buraya aktaralım.

Rüyamda İbn-i Abbas radiyallâhü anhüma buyurdu ki:

“Müctehidlerin sultanı, Allah Teâlâ’nın dostu Ebû Hanife Nu’man İbni Sabit, Resûl-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerini, mübarek Ravza-ı mutahharada bir kaside ile medh eylemiştir ki bu kasideye:

“Dürr-ü meknûn (saklı inci)” ismi verilmiştir. Bu kasidenin birçok fazilet ve sırları vardır.

1-Her gün Ravza’nın hizmetçileri olan melekler ve Kerûbiyân bu kaside-i şerifeyi sabah, akşam okurlar.

2-Bu kaside-i okumaya devam edenlere afetler, kaza ve belalar uğramaz.

3-Düşmanlarını sevindirecek bir kötülükle karşılaşmazlar.

4- Ani gelen ölümden emin olurlar.

5-Bulunduğu eve ve mekâna veba gibi bulaşıcı hastalıklar girmez.

6-Okuyana ve bulunan yere büyü işlemez.

7-Devam edenlerin gönlü sevinç ve ferah dolar.

8-Günahları bağışlanır.

9-Her ne dilek için yedi gün ara vermeden devam edilirse istenen şey gerçekleşir.

İşte İbni Abbas (radiyallâhü anhuma) bana bunları anlatmıştı ki, ben uyandım. O zamana kadar bu kasideden haberdar olmadığım için Mekke-i mükerreme ve Medine-i Münevvere’de aradım. Nihayet, Bağdat’ta kâmil bir mürşidin yanında buldum. O şeyhi kâmil de duyulmamış diğer bazı özelliklerini bana nakletti. Ömrüm oldukça ben de onu okumaya devam edeceğimi adadım.

Diğer bazı özellikleri şunlardır.

10-Sadakatle okuyana son nefeste iman nasip olur.

11 -İhlâsla okumaya devam eden hiç fakirlik görmez.

12-Şevk ile kıraatine devam edene kem göz ve nazar isabet etmez.

13-Halisane okuyana hile ve tuzak işlemez.

14-Bir memlekete genel bir felaket isabet etse, bu kaside halisane okununca Allah Teâlâ onu def eder.

15-Okuyan kişinin bütün amelleri makbul olur.

16-Kasidenin akabinde yapılan her dua kabul olur.

Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görmek niyeti okunursa rüyada görülür. Eğer manevi durumu müsait değilse bir Allah Teâlâ dostu ona tebşiratta bulunacaktır.

***

**

*

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

يا سيد السادات جئتك قاصدا أرجو رضاك و أحتمي بحماكا

Ey efendiler Efendisi! Himayene sığınarak, rızana kavuşmak maksadıyla huzuruna geldim.[2]

و الله ياخير الخلائق ان لي قلبا مشوقا لا يروم سواكا

Yaratılmışların en hayırlısı yemin olsun ki, Zât’ına âşık olan ve başkasını istemeyen bir kalbim vardır.

و بحق جاهك انني بك مغرم و الله يعلم أنني أهواكا

Allah Teâlâ biliyor, makamının hakkı için sana tutkunum ve nefsim bile seni arzuluyor.[3]

أنت الذي لولاك ما خلق امرؤ كُلاًّ و لا خلق الورى لولاكا

Efendim![4] Şayet olmasaydın kâinat bütünüyle varlığa çıkamadığı gibi hiçbir şeyde yaratılmayacaktı.[5]

أنت الذي من نورك البدر اكتسا و الشمس مشرقة بنور بهاكا

Efendim! zâtınla ay nurlara bürünürken, güneş doğacak nurlara sahip oldu.[6]

أنت الذي لما رفعت الى السما بك قد سمت و تزينت لسراكا

Efendim! Miraç ettinde, ziyaretinle semalar yüceldi ve süslenip değerlendi.

انت الذى نا داك ربك مرحبا ولقد دعاك لقربه وحيا كا

Efendim! Allah Teâlâ, zâtını yakınlığına ve sohbet-i selamına çağırarak “Merhaba, Ey Sevgilim” dedi.[7]

أنت الذى فينا سالت شفاعة ناداك ربك لم تكن لسواكا

Efendim! Rabbinle aranıza kimsenin girmeyeceği sohbete kavuşmuş iken bizim (ümmet) için şefaat dilendin.

أ نت الذى لما توسل آدم من زلة بك فاز وهوأ باكا

Efendim! Âdem aleyhisselâm beşerî yönden baban iken hatasının affına zâtını vesile kıldı.[8]

وبك الخليل دعا فعادت ناره بردا وقد خمدت بنور سناكا

Hz. İbrahim Halîlullâh aleyhisselâm ateşe düşerken zatınla[9] duâ etiğinden, ateş külleşip serinliğe döndü.

ودعاك أ يوب لضر مسه فأزيل عنه الضر حين دعاكا

Eyüb aleyhisselâm başına bela geldiğinde, zâtına dua edice, çektiği sıkıntı giderildi.[10]

وبك المسيح أتى بشيرا مخبرا بصفات حسنك مادحا لعلاكا

Efendim! Hz. İsâ aleyhisselâm zâtının güzel sıfatlarını methederek yüceliğini müjdeleyici olarak geldi.

وكذاك موسى لم يزل متوسلا بك فى القيامة محتما بحماكا

Yine; Mûsâ aleyhisselâm zâtına kopmayacak bağlılığını ve himayeni kıyamette kadar bırakmayacaktır.[11]

والأ نبياء وكل خلق فى الورى والرسل والأ ملاك تحت لوا كا

Efendim! Yaratılanların hepsi, nebiler, rasüller ve melekler sancağın (hükmün) altındadırlar.[12]

لك معجزات أعجزت كل الورى وفضائل جلت فليس تحا كى

Yaratılmışları aciz bırakan mucizelerin ve faziletlerin anlatılacak gibi değildir.

نطق الذراع بسِمه لك معلنا والضب قد لباك حين أتاكا

Efendim! Yemek zehirliyim derken, kertenkele “lebbeyk”[13] sedasıyla huzura geldi.

والذئب جاءك والغزالة قدأتت بك تستجير وتحتمى بحماكا

Huzuruna kurt ilticada bulunmak ceylan himayene sığınmak için koşuşarak geldiler.

وكذا الوحوش أ تت إليك وسلمت وشكى البعير إليك حين رآكا

Yine huzuruna vahşi hayvanlar gelip selam verdiler. Zât’ını görünce deve’de  (sahibini) şikâyet edebildi.[14]

ودعوت أشجارا أتتك مطيعة وسعت إليك مجيبة لندا كا

 Ağaçlar, davet ettiğinde isteyerek ve koşarak çağrına icabet ettiler.

والماء فاض براحتيك وسبحت جم الحصى بالفضل فى يمناكا

Sular elinden çoşup taşarken, tuttuğun çakıl taşları faziletinden tesbihe başladılar.[15]

وعليك ظللت الغمامة فى الورى والجذع حن إلى كريم لقا كا

Bu âlemde bulut yalnız Zâtını gölgelerken, (dayandığın) hurma kütüğü kavuşmak arzusuyla inlemişti.

وكذاك لا أثر لمشيك فى الثرى والصخر قد غاصت به قدما كا

Efendim! Yumuşak toprak (kum) izini göstermezken, katı taşta ayakların batarak iz tutardı.[16]

وشفيت ذا العاهات من أمراضهم وملات كل الارض من جدواكا

Dertlilerin hastalıkları şifa bulur, yeryüzü cömertliğine gark olurdu.

ورددت عين قتادة بعد العمى وابن الحصين شفيته بشفاكا

Ebû Katâde’nin körleşen gözünü iade edip, [17]  İbn-i Husayn’ı şifanla (hususi-tükrüğün)[18] iyileştirdin.[19]

وكذا حبيب وابن عفر بعدما جرحا شفيتهما بلمس يداكا

Efendim! Hubeyb ve İbn-ü Afra ölüm yaraları ellerinin bir dokunuşuyla şifa buldu.[20]

و علي من رمد به داويته في خيبر فشفى بطبيب لماكا

Hayber’de Ali’nin gözağrısına temiz tükrüğün şifa vermişti.[21]

وسألت ربك في ابن جابر بعدما أن مات أحياه وقد أرضاكا

Efendim! İstediğinde Rabbin razı olman[22] için ölmüş İbn-i Cabirin oğullarını diriltti.[23]

و مسست شاة لأم معبد بعدما نشفت فدرت من شفاكا رقياكا

Ümmü Mabedin süt veremez koyunu şifâlı okumanla sütleri akar oldu.[24]

و دعوت ربك عام القحط معلنا فانهل قطر السحب حين دعاكا

Kıtlık yılında Rabbine sesli duâ ederek (elini açtığın) zaman göğ ağıp yağmur taneleri sağnak şekilde bıraktı.[25]

ودعوت كل الخلق فانقادوا الى دعواك طوعا سامعين نداكا

Efendim! Mahlûkatı çağırdığın zaman “işittik ve severek itaat ettik” diyerek boyun eğdiler.

و خفضت دين الكفر يا علم الهدى ورفعت دينك فاستقام هناكا

Ey alem-i Hüda![26] küfrü yerle bir edip, dosdoğru dinin İslâm’ı yücelere çıkardın.”.

أعداك عادو في القليب جمعهم صرعى وقد حرموا الرضا بجفاكا

Rızândan mahrum düşmanlarının hepsi ettikleri eziyetleri ile Kalib Kuyusu’na  [27] sara tutmuş ölüler gibi tıkıldılar.

في يوم بدر قد أتتك ملائك من عند ربك قاتلت أعداكا

Bedir günü, Rabbin katından gelen melekler düşmanlarını öldürdüler.

و الفتح جاءك يوم فتحك مكة و النصر في الأحزاب قد وافاكا

İsteyince Mekke’yi fethettiğin gün, fetih (mânâ ve madde âleminin) kapılarını açan Rabbin, Ahzab (Hendek) savaşında ummadığın yerden yardım etti.[28]

هود و يونس من بهاك تجملا و جمال يوسف من ضياء سناكا

Hûd ve Yunus (aleyhismeselâm) zâtının kıymetiyle iyiliğe ererken, Yusuf’ta güzelliğini nurunun parıltısından aldı.

قد فقت يا طه جميع الأنبيا طرا فسبحان الذي أسراكا

Ey Tâhâ![29] ‘Sübhanellezi Esrâ’[30]  sırrına ererek, bütün enbiyadan üstün oldun.

و الله يا يسين مثلك لم يكن في العالمين و حق من نباكا

Ey Yâ-Sîn yemin olsun ki! Zâtını nebi seçen Allah hakkı için, âlemlerde bir benzerin yoktur.

عن وصفك الشعراء يا مدثر عجزوا و كلوا عن صفات علاكا

Ey Müddesir![31] Şairler sıfatlarını ve yüceliğini vasfetmekten aciz ve yorgundurlar.

انجيل عيسى قد أتى بك مخبرا و لنا الكتاب أتى بمدح حلاكا

İsa’nın İncil’i geleceğini haber vermek, kitabımız Kur’an güzelliğini (hilyeni)[32] öğmek için geldi.

ماذا يقول المادحون وما عسى أن تجمع الكتَاب من معناكا

Ey Efendim! Şanına layık manalar hakkında medhediciler ne diyebilir, yazarlar toplanıp ne yazabilirler.

و الله لو أنَ البحار مدادهم و الشعب أقلام جعلن لذاكا

Allah Teâlâ’ya yemin olsun ki, methetmede denizler, mürekkepleri, ağaçlar da kalemleri olsa,

لم تقدر الثقلان تجمع ندرة  أبدا و ما اسطاعوا له ادراكا

insanlar ve cinler toplansa, zât’ını kavramaya idrakleri erişemeyeceği gibi nadir (vasıflarını) toplamayada ebedî güçleri yetmeyecektir.

بك لي فؤاد مغرم يا سيدي و حشاشة محشوة بهواكا

Ey Efendim! Sana âşık kalbim, sana tutkun ve arzunla kuşatılmış bir nefsim var.

فاذا سكتُ ففيك صمتي كله و اذا نطقت فامدح علياكا

Suskunluğum hep Seninle dolu, konuştuğum zamanda hep yüceliğini övmekteyim.

و اذا سمعت فعنك قولا طيبا و اذا نظرت فما أرى ِالاَّ كا

Her zaman Zâtından tatlı güzel sözler işttim. Bakışlarımda ancak Seni görmek istemektedir.

يا مالكي كن شافعي في فاقتي انيِ فقير في الورى لغناكا

Ey sahibim! İhtiyaç âleminde zenginliğine muhtaç olan bu fakirine, darlık zamanımda şefaatçim olmanı (niyaz ediyorum).

يا أكرم الثقلين يا كنز الغنى جد لي بجودك و ارضني برضاكا

Ey insanlar ve cinlerin en keremlisi, ey yaratılmışların bütün üstünlüklerini kendinde toplayan Efendim! Bana cömertliğinden kerem ettiğin gibi kendi rızanlada benden razı ol.

أنا طامع بالجود منك و لم يكن لأبي حنيفة في الأنام سواكا

Ben Senin cömertliğine tamah [33]ediciyim, zira Ebu Hanife’nin, kâinat içinde Senden başka kimsesi yoktur.

فعساك تشفع فيه عند حسابه فلقد غدا متمسكا بعراكا

Her sabah ve her akşam, Senin getirdiğin kopmaz ipe sarılarak hesap günü gününde şefaat edeceğini ummaktayım.

فلأنت أكرم شافع و مشفع ومن التجى بحماك نال رضاكا

Şefaat edenlerin, şefaati kabul edilenlerin en keremlisi, iltica edene rızanı ve himayeni esirgemezsin!

فاجعل قراى شفاعة لي في غد فعسى أرى في الحشر تحت لواكا

Kıyamet gününde azığım olacak şefaatını ve mahşerde ‘Hamd Sancağı’ nın altına beni de almanı ummaktayım.

صلى عليك الله يا علم الهدى ما حنَّ مشتاق الى مثواكا

Allah Teâlâ’nın salât kıldığı Ey âlemi Hüdâ![34] âşıklarının merkadine yüz sürmeye iştiyakı (özlemi) bitmez.

و على صحابتك الكرام جميعهم و التَابعين و كلِّ من والاكا

Ve, Allah Teâlâ’nın salâtı seçkin arkadaşlarına, onlara tabii olana ve dostluğuna yönelmişlerin hepsine olsun

***

KUR’ÂN-I KERİM’DEN 15 AYET

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anhın Kur’ân-ı Kerim’den seçtiği onbeş ayet hakkında denilmiştirki; her kim bu ayetleri yazıp taşırsa evine asarsa, hayvanına ve bineğine bağlarsa, yediği şeye okursa veya yazılabilecek bir gıdaya yazıp yerse düşman ve bütün zararlı şeylerden emin olur.[35]

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ

خُلِقَ اْلاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ   (Enbiya 37)

وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا         (Fecr 22)

قَوَاريرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْديرًا      (İnsan 16)

وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ            (Zariyat 47)

وَفِى السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ     (Zariyat 22)

قَالَتَا اَتَيْنَا طَائِعينَ     (Fussilet11)

وَكَانَ اللهُ عَليمًا حَليمًا     (Ahzab 51)

وَمَا لَنَا اَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ     (İbrahim12)

وَقَضى رَبُّكَ اَلاَّ تَعْبُدُوا اِلاَّ اِيَّاهُ            (İsra 23)

حَصَبُ جَهَنَّمَ اَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ     (Enbiya 98)

ذلِكَ تَقْديرُ الْعَزيزِ الْعَليمِ      (Fussilet 12)

وَلَوْ اَنَّ قُرْانًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ اْلاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتى بَلْ ِللهِ الاَمْرُ جَميعًا             (Rad 31)

اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمينَ            (Fatiha 2)

حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكيلُ  (Ali İmran 173)

فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ (Al-i İmran 174)

İSM-İ ÂZAM AYETLERİ

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anh, Kur’ân-ı Kerim’de İsm-i âzamın aşağıdaki ayetlerde geçtiğini beyan etmiştir.[36]

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ

(51) وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلاَ نَبِىٍّ الاَّ اِذَا تَمَنّى اَلْقَى الشَّيْطَانُ فى اُمْنِيَّتِه فَيَنْسَخُ اللهُ مَا يُلْقِى الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللهُُ ايَاتِه وَ اللهُ عَليمٌ حَكيمٌ (52) لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِى الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذينَ فى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَاِنَّ الظَّالِمينَ لَفى شِقَاقٍ بَعيدٍ (53) وَلِيَعْلَمَ الَّذينَ اُوتُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِه فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ وَاِنَّ اللهَ  لَهَادِ الَّذينَ امَنُوا اِلى صِرَاطٍ مُسْتَقيمٍ (54) وَلاَ يَزَالُ الَّذينَ كَفَرُوا فى مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتّى تَاْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَاْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقيمٍ (55) اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ ِللهِ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فَالَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فى جَنَّاتِ النَّعيمِ (56) وَالَّذينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِايَاتِنَا فَاُولئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهينٌ  (57) وَالَّذينَ هَاجَرُوا فى سَبيلِ اللهِ ثُمَّ قُتِلُوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللهُ رِزْقًا حَسَناً وَاِنَّ للهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقينَ (58) لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُ وَاِنَّ اللهَ لَعَليمٌ حَليمٌ (59) ذلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِه ثُمَّ بُغِىَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللهُ اِنَّ اللهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ (60) ذلِكَ بِاَنَّ اللهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَاَنَّ اللهَ سَميعٌ بَصيرٌ (61) ذلِكَ بِاَنَّ اللهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللهَ هُوَ الْعَلِىُّ الْكَبيرُ (62) اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَتُصْبِحُ اْلاَرْضُ  مُخْضَرَّةً اِنَّ اللهَ لَطيفٌ خَبيرٌ (63) لَهُ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى اْلاََرْضِ وَاِنَّ اللهَ لَهُوَ الْغَنِىُّ الْحَميدُ (64) اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهََ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرى فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِه وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى اْلاَرْضِ الاَّ بِاِذْنِه اِنَّ اللهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحيمٌ (Enbiya65)


[1] İrticalen ve aniden söylenen şiirler, kasidelere doğuş denir.

[2] Büyüklerin huzurunda durabilmenin birinci şartı küçüğün izinli olmasıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’ya dua ederken

“Mahlûkatın sahibi ve mevcudata benzemekten münezzeh olan meleklerin ve ruhun rabbi olan Allah Teâlâ’yı tenzih ve tesbih ederim.

Ey Allah Teâlâ’m Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığınıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senâyı yapamam. Sen kendini sena ettiğin gibisin”

سُــبْحٰانَ الْـمَـلْـكِ ٱلـقُدُّوسُ وَ رَبُّ المََلئِكةِ وَالرُّوحِ

اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ ، وَ بِمُـعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتـِكَ ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْكَ، لاَ أُحْصِى ثَنَاءً عَلَــيْكَ أنْتَ كَمَا أثْنَيْتَ عَلى نَفْسِكَ

Hz. Ali kerremallâhü veçhe diyor ki: “Savaşlarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kadar düşmana yaklaşan bir kimse bulunmazdı. Birçok defalar savaş kızışıp başımız sıkıntıya gelince Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sığınırdık.”

Hz. Enes radiyallâhü anh de: “Başımız dara düşünce Allah’ın Rasûlü ile korunurduk.” diyor.

Yine Hz. Enes b. Mâlik (r.a) nakleder:

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem insanların en güzeli idi, insanların en cömerdi idi, insanların en cesuru idi. Bir gece Medine halkı duydukları bir sesten fena hâlde korkmuşlar ve sesin geldiği yöne gitmişlerdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise ashabını korkutan bu sesi işitince eline kılıcını alarak Ebu Talha’nın eğersiz atına binmiş ve Medine’yi dolaşıp hâdiseyi incelemiş, bu esnada Medineliler geride kalmıştı. Nihayet Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Ebu Talha’nın atı üzerinde ve kılıcı boynunda olarak geri döndü. Yolda Medine halkıyla karşılaştı. Onlara şöyle dedi: “Endişe edecek bir şey yok, neden korkuyorsunuz?” (Müslim, Fedâil, 48; İbn Sa’d, I, 373.)

Uhud Savaşı’nda, İslâm ordusu birinci safhada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harp taktiklerine uyarak üstünlük sağlamıştı fakat daha sonra kesin sonucu almadan ganimet toplamaya girişince ve yerlerini terk etmemeleri gereken okçular da ganimet toplama işine koşunca düşman süvari birliği arkadan kuşatmış, böylece Müslümanlar iki ateş al­tında kalmışlardı. Bu safhada Müslümanlar 70 şehid ver­dikleri hâlde; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem emir komutayı elinde bulundurdu ve büyük bir soğukkanlılıkla İslâm ordusunu çevresine topladı. Başarılı bir savunma ile düşmanı dur­durdu. Peşinden de inkârcıları Mekke istikametinde gün­lerce takip etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem öyle bir kahramanlık ve cesaret ortaya koydu ki, müşrik ordusu geri dönerek yeniden savaşmayı göze alamadı.

Hevazin muharebesinde, İslâm ordusu Huneyn geçi­dine geldiğinde düşman okçularının hücumuna uğramıştı. İslâm askerlerinin bu anî saldırıdan korunmak üzere siper aradıkları bir sırada, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sarsılmaz bir kaya gibi metanet göstermiş, savaş alanından bir adım bile gerilememiştir. Katırını düşmana doğru sürerek İslâm askerlerine “Nereye kaçıyorsunuz, ben Allah’ın Rasûlu’yum, Abdülmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed’im” diyerek ordu­sunu toparlamış ve zafere ulaşmayı başarmıştır. Nitekim bir görgü tanığı şöyle diyor:

“Şehadet ederim ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir adım bile gerilemedi. Savaş vahşî bir yangın gibi yayıldığı zaman, hepimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çevresine sığındık. O’nun yanında durmak en büyük cesaret sayılıyordu.”

[3] Maneviyatatta ruhun aşkını ifade etmek akla uygun gelir. Ancak nefsin aşkını ibraz edecek fazla kimse yoktur. Bu minvalde zuhur eden hallerin tehlikeleri vardır. Her kişi bu makamda karar kılamaz. Bu halin en güzel ve eşsiz örneği Hz. Mevlana ve Şemsi Tebrizî kaddese’llâhü sırrahuma’l azizde zuhur etmiştir.

[4] أنت الذي “Sen ki” kelime olarak tercüme edilmesi gerekirken, Türkçede bu türlü ifade tam bir saygı ifadesi barındırmadığından “Efendim” olarak aktarılmıştır.

[5] Allah Teâlâ Hadîs-i kutside buyurdu ki;

“ (Ya Muhammed!) Sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım” Hadis kitaplarında aslı bulunmayan bu veciz ifade hadis münekkitlerince de red edilmiştir. Aliyu’l- Kâri. Aclûnî ve Şevkânî, Sağanî’nin mevzu dediğini naklettikten sonra manasının sahih olduğunu kabul ederler. Bkz.Aliyu’l Kâri. 288; Aclûnî, II/164: Şevkâni. Fevaidu’l- Mecmua, 326;

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anh bu beyitte “levlâke..” hadisinin sıhhatini aşikar etmiştir.

[6] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nuru alemleri aydınlatırken ay, nur-u nebiyi aksettirmiş, güneşte nurunun aşkıyla yanmaya başladı, demektir.

[7]

Çünki kamûsun görüp geçti öte
Vardı îrişdi ol Ulû Hazrete
Şeş cihetden ol münezzeh Zülcelâl
Bî kemû-keyf âna gösterdi Cemâl
Zâten ol sultân-ı mâzâgal-basar
Eylemişdi Hakk’a tahsîs-i nazar
Âşikâre gördü Rabbü’l-İzzetî
Âhiretde öyle görünür ümmeti
Bî-hurûf-ü lâfz-u savt ol pâdişâh
Mustafa’ya söyledî bî-iştibâh
Dedi kim matlûb ü maksûdün benem
Sevdiğin cân ile mâbûdün benem
Gece gündüz durmayub istediğin
Nola kim görsem cemâlin dediğin
Gel habîbim sâna müştâk olmuşam
Cümle halkı sâna bende kılmışam
Ne murâdın vâr ise kîlam revâ
Eyleyem bir derde bin türlü devâ
Mustafâ dedi: “Eyâ Rabbe’r-Rahîm
Vey hatâ pûş ü atâsı çok kerîm
Ol zaîf ümmetlerim hâlî nola
Hazretîne nîce anlar yol bula
Gece gündüz işler isyân kamû
Korkarım ki yerleri ola tamû
Yâ İlâhî, hazretinden hâcetim
Bûdurur kim ola makbûl ümmetim”
Hak-Teâlâdan erişdi bir nidâ:
Yâ Muhammed ben sâna kıldım atâ
Ümmetini sâna verdim ey habîb
Cennetîmi anlara kıldım nasîb
Yâ habîbim nedir ol kim dîledin
Bir avuç toprağa minnet meyledin
Ben sanâ Müştâk olunca ey şerîf
Senin olmaz mı dün-âlem ey lâtif
Zâtıma mir’at edindim zâtıni
Bîle yazdım âdım ile âdıni
Hem dedi kim: “Yâ Muhammed ben seni
Bilûrem görmeğe doymazsın beni
Avdet edûp davet et kullarımı
Tâ gelûben göreler dîdârımı
Sen ki mi’râc eyleyûb etdin niyâz
Ümmetin mîrâcını kıldım namâz”
Her kaçan kim bû namâzı kılalar

Cümle gök ehli sevâbın bûlalar
Çünki her türlü ibâdet bundadır
Hakk’a kurbiyyetle vuslat bundadır
Sıdk ile beş vakt olundukça edâ
Elli vaktin ecrin eyler Hakk atâ
Mâhasal ol anda doksan bin kelâm
Sebk idüp bulduktan encâm ü hitâm

Süleyman Çelebi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[8] Hadîs-i şerifte buyuruldu ki;

“Âdem aleyhisselâm yanıldığı zaman,

“Ya Rabb´î! Muhammed aleyhisselam hakkı için beni affet dedi. Allah Teâlâ’da,

—Muhammed´i daha yaratmadım. Onu nasıl tanıdın? Dedi.

—Ya Rabbi! Beni yaratıp ruhundan bana ihsan edince, başımı kaldırdım.

Arşın eteklerinde, La ilahe illallah Muhammed-ür Resûlüllâh yazılmış olduğunu gördüm.

 Sen isminin yanına, en çok sevdiğinin ismini yazarsın. Bunu düşünerek O´nu çok sevdiğini anladım” dedi.

Allah Teâlâ’da buna karşılık,

“Ey Âdem, doğru söyledin. Yarattıklarımın içinde, en çok sevdiğim O´dur.

O´nun için, seni affettim.

Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım, dedi”

[9] “Zâtınla” demek, bütün enbiya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nurunu ve nebevi mührünü taşımalarıdır. Efendimiz ile nebevi mühür son bulurken, velayeti de kıyamete kadar devam etmektedir.

[10] Burada “Zâtınla Allah Teâlâ’ya dua etti” demektir. Allah Teâlâ’nın Eyüb aleyhisselâma Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin cemaliyle zuhur etmesidir.

[11] Burada Mûsâ aleyhisselâmın Tûr dağında Allah Teâlâ ile konuşmaya çıktığında tecelliyata dayanmak için okuduğu tevessül dualardan haber verilmektedir. Yahudiler bu duaların bir kısmını evradlarında okumaktadırlar. Yahudiler duaların manalarında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem övüldüğünü bilselerde inkâr etmektedirler.

“…De ki: “Öyleyse Mûsâ’nın, insanlara nur ve yol gösterici olarak getirdiği -ki siz onu parça parça kâğıtlar haline getirip gösteriyorsunuz, çoğunu da gizliyorsunuz- ve ne sizin, ne de babalarınızın bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitabı kim indirdi?” “Alah” de, sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar.” (En’am, 91)

Bu nedenle Hz. Mûsa aleyhisselâmın tahtında Yahudilerinde tevessül dualarını hiçbir zaman terk etmeyeceklerini İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anh haber vermektedir.

[12] Bütün dinlerinde Allah Teâlâ rasüllere emretti ki;

“Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) sizin zamanınızda rasül olarak gelirse, ona iman etmelerini ümmetlerinize de emrediniz”

Gelmiş olan bütün dinlerde O´nun müjdesi temel alınmıştır.

“Seçilmiş” adı ile şereflenmiştir. O´nun geleceği ümidi ile tevhidin sağlamca yerleşeceği, nebiler ve ümmetleri de O´nun şefaati bekleyerek inanç yolunda emniyet bulmuşlardır. Eğer bu ümit olmasa idi; hiçbir rasül vazifesini yapmakta güç bulamayacaktı. Çünkü kıyamet gününde şefaat konusunda bütün insanlık O´nun yardımına başvurmuştur. (Muhammedî Dua)

[13] Hacıların Allah Teâlâ’yı “lebbeyk-Emrine hazırım” sedası ile telbiye ederler. Bu konuda söylenecek bütün sözler mahlûkat tarafından Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem içinde söylenildiği haber veriliyor.

[14] Temim ed-Dârî radiyallâhü anh anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile birlikte oturuyorduk. O sırada bir deve koşarak geldi. Efendimize yaklaştı. Başı ucunda durdu. Bunu gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ey deve sakin ol. Doğru söyle, doğru söylersen senin yararınadır, yalan söylersen zararına olur. Hem de Allah bize sığınanı güvende kıldı, artık sen güven altındasın. Bize sığınan mahrum kalmaz’ buyurdu.

“Biz, ‘Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?’ dedik.

“Sahipleri onu kesip etini yemek istemişler. O da kaçmış, nebinize sığındı’ buyurdu.

“Biz bunları konuşurken devenin sahipleri koşarak geldiler. Deve onları görünce tekrar Efendimizin yanına sokuldu. Korunmasını istedi. Bunun üzerine adamlar:

“Yâ Resulallah, bu bizim devemizdir. Üç gün önce kaçtı. Onu arıyorduk. Sonunda yanınızda bulduk’ dediler.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem: ‘Ama o sizden çok fena şikâyet ediyor’ deyince:

“Ne diyor, yâ Resulallah?’ diye sordular.

“O yanınızda güven içinde büyümüş, gelişmiş. Üzerinde yıllar boyu yaz aylarında otlu ağaçlı ülkelere, kış aylarında sıcak memleketlere yük taşımışsınız. Büyüdükten sonra ondan yavru almak istemişsiniz. Allah ondan size bir sürü deve nasip etmiş. Bolluk senesi gelince onu kesip etini yemek istediniz değil mi?

“Doğru yâ Resulallah. Vallahi böyle oldu’ dediler.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Sahiplerine bu şekilde güzelce hizmet verenin mükâfatı bu mudur?’ deyince;

“Yâ Resulallah, onu gerçekten kesmeyeceğiz’ dediler.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ‘Yalan söylediniz. O size sığındı, yardım istedi, kabul etmediniz. Ben ise sizden daha merhametliyim. Allah münafıkların kalbinden merhameti çıkarmış, mü’minlerin kalbine koymuştur’ buyurdu ve deveyi onlardan yüz dirheme satın aldı, sonra da deveye döndü:

“Ey deve, haydi git, Allah rızası için serbestsin, sana kimse dokunamaz’ buyurdu.

“Deve, Peygamberimizin başının üzerine eğildi ve dua eder gibi yaptı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de; “Âmîn’ dedi.

“Deve tekrar dua etti. Efendimiz yine:

“Âmîn’ dedi.

“Sonra tekrar dua etti. Efendimiz yine:

“Âmîn’ dedi.

“Dördüncü kez dua edince Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ağladı.

“Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?’ diye sorduk.

“Efendimiz şöyle buyurdu:

“Ey Nebi, Allah İslâmdan ve Kur’ân’dan size hayırlar versin’ dedi. ‘Âmin’ dedim.

“Sonra ‘Siz beni rahat ve huzura kavuşturduğunuz gibi, Allah da kıyamet gününde ümmetini korkudan kurtarsın, rahat ve huzura kavuştursun’ dedi. ‘Âmîn’ dedim.

“Daha sonra, ‘Allah ümmetinin kanını düşmanlarından korusun’ dedi, ‘Âmîn’ dedim.

“Daha sonra da, ‘Allah ümmetinin helak oluşunu aralarında fitne fesat çıkararak birbirine silah çekmede kılmasın’ deyince ağladım. Çünkü ilk isteklerini ben de Allah’tan istedim, Allah isteklerimi kabul etti, onları bana verdi. Son istediğini ise vermedi. Cebrail, Allah’tan ümmetimin birbirlerine silâh çekerek helak olacağı haberini getirdi. Olacakları kalem böyle yazmış. Allah’ın takdiri değişmez.”

[15] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, yaratılış yönünden en hakir görülen taşı eline alınca, taş ulaştığı şereften O’nu tenzih ve tesbih etmekten kendini alamıştır.

[16] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı mahlûkat itaat ederdi. Yumuşak toprağın iz vermemesi, iyi huylu insanın haline, taşta sert ve kaba insanın haline teşbih edilmiştir.

“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve hoşnudluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar.” (Fetih, 29)

Bazıları bu mucize hakkında niçin çok eser kalmadı diye düşünürlerse bu mucize Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gölgesi olmadığından onun yerine kaim oldu. Gölge gibi zuhur ederdi.

[17] “Uhud Gazasında Ebû Katâde ibn-i Nu’man‘ın gözüne bir darbe erişti,

Gözü yerinden çıktı ve hatta yanağının üstüne sarktı. Onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine getirdiler. Ebû Katâde:

- “Yâ Rasûlullah! Dedi. Benim bir karım var, onu çok severim. Korkarım ki, bu hâlde görüp benden iğrenir.”

Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri mübarek eliyle gözünü yerine koyup:

- “Yâ Rabb! Sen ona güzellik ver,” diye dua etti.

Ondan sonra o gözü güzellikte ve keskin görüşte diğerinden daha baskın oldu. Öbürü ağrıdığı zaman bu ağrımazdı” diye buyurdular. (Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 655)

Ebû Katâde’nin torunlarından biri, Halife Ömer bin Abdülazîz’in yanına gelmişti.

“Sen kimsin?” dedi. Bir beyt okuyarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mübârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halife bu beytleri işitince, kendisine ziyâde, ikram ve ihsanda bulundu.

[18] Eskiden el üzerine tükrük şifa niyetiyle yara üzerine veya ağrıyan yere sürülürdü. Tükrük, insan ifrazatı içinde kan gibi bütün özellikleri taşır. Antidoksidan maddelerin çok bulunması da onun şifalı vasfını artırmaktır. Yapılan araştırmalarda insan elinin üzerinde asit ve vitaminler olduğu tespit edilmiştir. Bu özellik ile birleşincede tükrük şifa veren bir sıvı haline gelir. Tükrük, insan ifrazatı içinde kan gibi bütün özellikleri taşır. Antidoksidan maddelerin çok bulunması da onun şifalı vasfını artırmaktır.

[19] İmrân bin Husayn radiyallâhü anh (Meleklerle konuşan Sahâbî)

İmrân bin Husayn, Hayber savaşında Müslüman oldu. Ondan sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin yanında ve hizmetinde bulunmakla şereflendi. Efendimiz kendilerini çok severdi. Ashâb-ı kirâm içinde çok faziletlere sahipti. Fikir ilminde üstün derecesi vardı. Duâsı kabûl olunan seçilmişlerdendir. Mekke’nin fethinde Huzaa kabîlesinin sancağını taşıdı. Daha hayırlı gelmedi Hazret-i Ömer radiyallâhü anh halîfe olunca, Basra halkına İslâmiyeti öğretmek için İmrân bin Husayn’i gönderdi.

Hasan-i Basrî hazretleri, kendisinden çok hadis-i şerif öğrenmiş ve yemin ederek demiştir ki:

- Basralılar için İmrân’dan daha hayırlı biri gelmemiştir.  Abdullah bin Amr, İmrân’i Basra kâdılığına tayin etti. Kâdılı’ğı zamanında, iki kişi hüküm vermesi için kendisine geldi. Bunlardan birisi şâhidini getirdi, diğeri getiremedi. Hüküm şâhit getirenin lehine verildi. Şâhit getiremeyen kimse bunu kabûl etmeyip dedi ki:

- Bu karar bâtıldır.

Hazret-i İmrân bunun üzerine, Abdullah bin Amr’dan azlını isteyerek istifa etti.

Yakalandığı hastalığı sebebiyle ne oturabilir, ne de ayakta durabilirdi. Kendisine hurma dallarından bir sedir yapmışlardı. Orada günlerini geçirir, Rabbini zikrederdi. Otuz sene bu hâl devam etti.
Mutarrif bin Abdullah ile kardeşi A’lâ, ziyâretine gittiler. Mutarrif, onun bu hâlini görünce ağladı.
Hazret-i İmrân, ona sordu:

- Niçin ağlıyorsunuz?

- Senin hâline ağlıyorum.

Hazret-i İmrân buyurdu ki:

- Ağlama, ben ölünceye kadar da kimseye söyleme! Melekler benim ziyâretime gelip selâm veriyorlar. Meleklerin selâmını alıyor, onlarla konuşuyorum. Onların bu ziyâretlerinden fazlasıyla memnun oluyor, hasta olduğumdan dolayı verilen bu nîmetlere şükrediyorum. Böyle bir hastalık hâlinde Melekleri gören bir kimse, bu dertlere râzı olmaz mı?

Bir gün İImrân bin Husayn’a birisi dedi ki:

- Bize yalnız Kur’andan söyle!

- Ey ahmak! Kur’an-ı kerimde namazların kaç rekât olduğunu bulabilir misin?

Böyle söyleyerek, hadis-i şeriflerin ve âlimlerin açıklamalarının da lâzım olduğunu bildirdi.

İmrân bin Husayn 672 senesinde vefât etti. Rasûlullah efendimizden 120 hadis-i şerif nakletmiştir.

Hazret-i İmrân bin Husayn, hasta yatağında bile ilim öğretirdi. Talebelerine şöyle anlattı:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz, merhametten ayrılmamakla beraber, harp meydanlarında din düşmanlarına karşı şiddetli olurdu. Huneyn cenginde, müşrikler onu kuşattığı zaman, atından inerek,

“Ben rasülüm, yalan yok. Ben Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’in oğluyum” buyurarak, düşmana saldırdı. O gün, Ondan daha cesur ve daha metin kimse görmedim.”

Hazret-i İmrân bin Husayn şöyle anlatır:
Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz bana buyurdu ki:

- Yâ İmrân, sen de bilirsin ki, biz seni çok severiz. Kızım Fâtıma rahatsızmış. Eğer beraber gelirsen, onun ziyâretine ve hatırını sormaya gidelim.

- Anam, babam, canım sana feda olsun yâ Resûlallah, gidelim.

Kalktım, beraberce Fâtımatüz Zehrâ’nin evine gittik. Peygamber efendimiz kapıyı çaldı ve Esselâmü aleyküm yâ Ehle Beytî diye selâm vererek içeri girdiler. Fâtımatüz Zehrâ da cevap verdi:

- Ve aleyküm selâm, sevgili babam yâ Resûlallah! Buyurunuz!

- Kızım, yanımda İmrân bin Husayn da vardır. Onunla beraber geldik, başını ört!

- Babacığım, seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu yün örtüden başka örtünecek bir şeyim yoktur.

- Kızım, işte onunla örtün!

- Ey Babacığım! Başımı örtsem vücudum, vücudumu örtsem başım açık kalır.

- Bu örtüyü düz düzüne değil de, köşeleme, yâni uzunlamasına ört ki, vücudunun her tarafını kaplasın.

İmrân bin Husayn diyor ki:

Ben dışardan bu konuşmaları işittikçe, gözlerimden yaş, ciğerlerimden kan geliyordu. Hazret-i Fâtima’nın dünyaya hiç bağlanmamasına gıpta ediyordum. Nihayet Hazret-i Fâtıma sevgili Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin târifleri üzere güzelce başını bağlayıp örttükten sonra, içeri girmeme izin verdiler. İçeride Efendimizin arkasında oturdum.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Kızım, nasılsın, rahatsızlığın nasıl oldu?” diye hatırlarını sordular. O da dedi ki:

- Babacığım, bu gece çok rahatsızdım. Sancıdan sabaha kadar uyuyamadım. Şimdi öyle bir hâldeyim ki, bir lokma ekmek yemeye bile takatım kalmadı. Açlıktan çok bitkinim.

Bu söz üzerine Allahü teâlânin habîbi, Resûl-i ekrem efendimizin mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Buyurdular ki:

- Kızım, sakın hâlinden şikâyet etme! Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben, yaratıkların en üstünü, Allahü teâlânın habîbi olduğum hâlde, üç gündür mideme bir lokma ekmek girmedi. Hâlbuki, Rabbimden istesem beni doyuncaya kadar yedirir. Fakat ümmetime ibret olması için geçici rızıkları, sonsuz rızıklar için feda ettim.

Rasûlullah efendimiz, sonra mübârek elleriyle Hazret-i Fâtıma’nın omuzlarını tutarak buyurdu ki:

- Müjdeler olsun ey kızım, sen Cennet kadınlarının hanım efendisisin!

İmran İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ)  hastalık üzerine uzman sahabi idi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bu konuda sırlara kavuşmuş ve rivayetleri vardır.

Bunlardan biri;

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ümmetimden yetmişbin kişi (Mahşer’ de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!” buyurdular. Kendisine:

“Ey Allah’ın Resulü! Bunlar kimlerdir?” diye sual edildi.

 

“Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye başvurmayanlar, teşâüm’e (uğursuzluğa) inanmıyanlar ve Rabblerine tevekkül edenlerdir!” buyurdu.

Ukkâşe (radıyallahu anh)  kalkıp:

“Ey Allah’ın Resûlü! Dua buyur, Allah beni onlardan kılsın!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Sen onlardansın!” müjdesini verdi. Bir başkası daha kalkıp:

“Ey Allah’ın Resûlü! Beni de onlardan kılması için Allah’a dua ediver!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“O hususta Ukkâşe senden önce davrandı!” cevabını verdi.” [Müslim, İman, 371, (218).]

İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizi dağlama yapmaktan nehyetti. Ancak biz, (ona başvurmaya zorlayan) durumlarla karşılaştık. Birçok defalar dağlama yaptık. (Sünnete muhalefetimiz sebebiyle) rahatsızlığımızdan kurtuluş bulamadık.” [Tirmizî, Tıbb 10, (2050); Ebu Dâvud, Tıbb 7, (3865).]

Yine Gülsüm ibni Husayn radiyallâhü anh bir ok ile göğsünden yaralandı. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem üzerine tükürdüğü gibi bütün sıhhat buldu. (Mevahibü ledünniye c.1.s.106 (Osmanlıca baskı)

[20] Bedir harbinde Hubeyb radiyallâhü anh omzundan şiddetli bir yara almış idi. Muaz ibni Afra radiyallâhü anh hazretlerinin de bir eli kesilmiş hemen derisinin üzerinde durur idi. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz mübarek tükrüğünü sürüp mesh edince hemen şifa bulmuşlardı. (İmamı Celaleddin es-Suyuti 14. bölüm.)

[21] (Kaside-i Ercûze-İmam Ali)

….

İçinde benden başka gaip olan yok idi (herkes gitmişti)

Gözüme bir hastalık isabet etmiş (olduğundan gidemedim)

Damadı Osman’ı  da göndermiş

Mustafa aleyhisselâm. Cahil kavmi uyarsın diye.

Çünkü onda bir vakar var idi.

Arapların arasında hem bir iftiharı vardı.

O zaman Nebi   şöyle içten dua ederek

Dedi ki;  “Ya Rabbî damadım Ali’yi getir (isterim)

Bir gizlice sesle (hasta halimden) uyandım.

Şöyle diyordu: “Yâ Ali korkak bir kimse olma

Hâdî zâta  yürümekte gayretli ol

Düşmanlara karşı O’na yardım etmen için

Yarın sancağı taşıyacaksın”

Hemen o an da kalktım ve ayeti okudum.

Sonra zırhımı ve miğferimi giydim

Kılıcım Zülfekârı’mı   aldım

Atıma seri bir şekilde yöneldiğim zaman

Ona bindiğim zaman ağrılar (hastalığım) benden gitti

Fakat iki gözümde rahatsızlığım devam ediyordu.

Bu hal benim mutad (alışılmış) bir halim de değildi.

Bunun üzerine Fatıma  uykudan uyandı

Nerede ise yüzüne (üzüntüden) ellerini vuracaktı.

Olanlardan kendisine haber verilmemişti.

Çünkü o biliyordu ki benim iki gözümde elem var.

O zaman halimi (O’na) şerh ettim (açıkladım)

Fatıma kendisine dedi ki “Yürü aldırış etme”

“Şüphesiz babam ve ordusu mansur olacaktır.”

“Gayretleri meşkûr olacak ve mükâfat görecektir”

Sonra Hasaneyn’imi   gördüm. İstiyordum ki;

Bir bakışla onlara veda edeyim, olmadı

Her ikisini de uykuya dalmışlarken kokladım

Rabbime dua ettim ve oruç tutmaya nezr ettim

Allah Teâlâ için eğer selametle dönersem

Velimeyi   yemeden ikrâm olarak oruca niyetlendim.

O gece sabaha kadar yürüdüm

Kavuşmayı arzulayan birisi olarak Tâhâ’ya   yaklaştım

Nebi aleyhisselâm beni görene kadar yürüdüm

Selâm verdiğimi (gördü)Kardeşlerime işaret eyledi

Buyurdu ki; “Sancağı Behlül’e  verin”

“Allah Teâlâ’yı ve Rasûlüllahı seven kimseye”

Sonra; “İki torunumun babası bana yaklaş”

“Allah Teâlâ’dan iki gözüne şifa isteyeyim”

Her ikisine şifalı tükürüğünden sürünce

İkisini de iyileştirdi ve ikisi de görür hale geldi.

Her ikisinin etrafında elini gezdirdi

Onlardaki elem hemen şifa buldu

O anda O’nun her iki elini arka arkaya öptüm

Sora Rabbim Allah Teâlâ’ya şükür olarak hamd ettim

Meydanın ortasına gitmek için yürüdüm

Ümmetin savaşmaya hazır bir askeri olarak

….

[22] ) وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى “Rabbin sana verecek ve sen razı olacaksın.” (Duhâ, 5)

[23] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her kim davet etse kabûl buyururlardı. Câbir bin Abdullah radıyallahü anh da bir gün davet etmişti.

Hazret-i Câbir, Rasûlullah efendimizin evine teşrîfiyle o kadar sevindi ki, karşılamak için sevinçle koşarken, su tulumunu devirdi ve su döküldü. Rasûlullah efendimiz içeri girip oturdu. Hazret-i Câbir’in bir kuzusu vardı. Onu hemen kesip kebâb yapmak için hâzırladı. İki oğlu vardı. Büyük oğlu küçük oğluna, “babam kuzuyu nasıl kesti, gel sana göstereyim” dedi. Kardeşini bağlayıp bıçağı boğazına sürdü. Fakat göstereyim derken, farkına varmadan kardeşini boğazlayıp ölümüne sebep oldu…

Hazret-i Câbir’in hanımı, çocuklarının bu hâlini görünce, büyük oğlunu yakalamak için peşinden koştu. Çocuk korkusundan kaçayım derken, evin damından aşağı düşüp öldü. Kadın çocuklarının ölmesinden dolayı “feryâd edip ağlarsam, Rasûlullahın üzülmesine sebeb olurum” diye düşünerek sabretti. Çocuklarının ölüsü üzerine bir kilim örttü. Hâzırlanan kebâbı pişirdi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve “Yâ Muhammed! Allah Teâlâ, Câbir’e oğullarını da sofraya getirmesini söylemenizi emir buyurdu” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hazret-i Câbir’e,

“oğullarını da sofraya getirir misin?” buyurdu.

Dışarı çıkıp hanımına

“Rasûlullah onların da sofraya gelmelerini istiyor” dedi. Hanımı,

“Rasûlullaha onların burada olmadıklarını söyle” dedi. Hazret-i Câbir durumu arz edince, Rasûlullah efendimiz

“Allah Teâlânın emridir.” buyurdu. Hazret-i Câbir tekrâr hanımının yanına varıp,

“Çocuklar nerede iseler mutlaka bulmamız lâzım. Allahü teâlânın emri böyle gelmiştir” dedi. Zavallı, çâresiz hanımı ağlayarak,

“Ey Câbir! Oğulların ne olduğunu sana söylemeye tâkatim yok” dedi. Sonra ölü yatan çocuklarının üstündeki kilimi kaldırıp, onları gösterdi. Hazret-i Câbir iki oğlunun da ölmüş olduğunu görünce, için için ağlamaya başladı.

O sırada Allah Teâlâ Cebrâîl aleyhisselâmı Rasûlullaha gönderip, çocukların başında duâ etmesini ve çocukları dirilteceğini bildirdi. Rasûlullah efendimiz kalkıp duâ etti. Câbir bin Abdüllah’ın her iki oğlu da Allahü teâlânın izniyle dirildi…

[24] Ümmü Mâbed radıyallahu anhâ Mekke’nin Kudeyd bölgesinde bir çadırda otururdu. Asıl adı Âtike’dir. Ümmü Mâbed künyesiyle meşhur olmuştur. Baba adı Hâlid İbni Huleyf’dir. Huzâa kabîlesine mensuptur.

Ümmü Mâbed, akıllı, iffetli ve güçlü bir kadındı. Amcasının oğlu Temim İbni Abdiluzza ile evliydi. Mekke’ye yakın Kudeyd bölgesinde çölde yaşardı. Koyun sürüleri vardı. Eli açık, cömert bir kadındı. Çadırına uğrayan yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını görürdü. İçecek olarak süt, yiyecek olarak da koyun keser pişirir et ikram ederdi. Onun bu güzel ahlâkı İslâm’ın nûruna kavuşmasına vesile oldu.

Hicrette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz beraberindekilerle üçüncü uğrak yerleri olan Kudeyd mevkiine geldiler. Orada oturan Ebû Ma’bed’in çadırı önünden geçerken satın almak maksadıyla “Hurma veya yiyecek başka bir şey var mı?” diye sordular.

Ebû Ma’bed o anda orada yoktu. Hanımı Âtike Ümmü Ma’bed “Hayır yiyecek bir şey yok” diye cevap verdi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir tarafta zâif bir koyun gördü. (Bazı rivayetlerde keçi olarak geçiyor)

“Bunda süt yok mu?” diye sordu.

Ümmü Mâ’bed “Onun vücudunda kan yoktur nereden süt verecek?” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“İzin verirsen sağarım” buyurdu. Ümmü Ma’bed sürü ile otlamaya gidemeyecek kadar zâif olan koyunda süt çıkmayacağını biliyordu. Fakat misâfire “olmaz” demenin uygun düşmeyeceğini düşünerek “Pekâlâ onda süt bulursan sağıver” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz gidip koyunun beline elini sürdü ve memesini de mübârek eliyle meshetti. Sonra “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek duâ etti. Daha sonra “Bir kap getiriniz sağınız” buyurdu.

Sağdılar. Getirdikleri kocaman kap doldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz önce Ümmü Ma’bed’e sonra da orada bulunanlara doyuncaya kadar içirdi. En sonunda kendileri içti. Tekrar sağıp içtiler. Üçüncü defa da sağıp onu Ümmü Ma’bed’e bıraktılar. Sonra da oradan ayrılıp yollarına devam ettiler.

Az sonra Ebû Mâ’bed geldi. Kap içindeki sütü görünce “Bu ne?” diye sordu.

Ümmü Mâ’bed “Buraya mübârek bir zât geldi. Şöyle şöyle söyledi koyunu böyle sağdı” diyerek olup bitenleri tafsilatıyla anlattı. Ebû Ma’bed

“Bunda bir hikmet var. O zâtın şekil ve simâsı nasıldı?” diye sordu. Ümmü Mâ’bed “Orta boylu karakaşlı kara gözlü ve gayet nurânî yüzlü lâtif bir adamdı” diyerek Efendimizin şekil ve şemâilini birer birer beyan etti. Bunun üzerine Ebû Mâbed “Vallahi” dedi. “Bu senin tarif ettiğin zât Kureyş içinde zuhûr eder nebidir. Eğer ben burada bulunsaydım ona tâbi olur beraberinde gitmeyi ondan dilerdim.”

Rasûlullahtan “Bu koyunu kesme” diye de emir alan Ümmü Ma’bed şöyle demiştir:

“Rasûlullahın memesini meshettiği o zâif koyun Hz. Ömer’in hilâfetinde meydana gelen hicretin 18. yılındaki kıtlık ve kuraklığa kadar sağ kaldı. Yeryüzünde hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken biz onu sabah ve akşam sağardık.”

[25] Enes bin Malik radiyallâhü anh anlatıyor:

Kıtlık yılı gelip çatmıştı. Bir Cuma günü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ayakta hutbe okurken, bir adam mescidin kapısından içeri girip, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemın karşısında durdu:

- Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Her yeri kuraklık ve kıtlık sardı. Hayvanlarımız ölüyor. Çoluk çocuğumuz aç kaldı. Allah’a dua et de bize yağmur versin!

Mescidde bulunanların bir kısmı da ayağa kalkarak seslendiler:

- Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem)  Ağaçlar kurudu, hayvanlar kırıldı. Bizim için Allah’tan yağmur dile!

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ellerini kaldırdı. Halk da Onunla birlikte ellerini kaldırdılar.

- Ey Allah’ım! Bize yağmur ver! Bize yağmur ver! diyerek dua etti. Vallahi, o sırada biz, gökyüzünde ne kalın, ne de ince hiçbir bulut görmüyorduk. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dua edince, birden bir rüzgar koptu. Sel dağının arkasından, kalkan şeklinde bir bulut parçası belirdi. Gökyüzünün ortasına gelince yayıldı. Allah’a yemin ederim ki, bulutlar gökyüzünü kaplamadıkça, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ellerini indirmedi.

Yağmur yağmaya başladığını görünce de,

- Ey Allah’ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl!

diye dua etti. Toplanan bulutlardan, bardaktan boşanır gibi yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlalarının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sakalına doğru süzülüp yuvarlandıklarını gördüm. Üzerimize öyle bir yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitmeye yol bulamayacaktık. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, ta öteki cumaya kadar yağmur yağdı, durdu. Vallahi, yedi gün güneş yüzü görmedik. Medine’nin sel yataklarından ve yollarından ırmaklar aktı durdu.

Cuma günü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hutbesini okuyordu ki, yine mescidin kapısından bir kimse içeri girdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısında ayakta durdu:

- Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Evler yağmurdan yıkılmaya, hayvanlar sularda boğulmaya başladılar! Allah’a dua et de artık şu yağmur dinsin!

dedi. Mesciddekiler de ona destek verdiler. Resulullah (s.a.s), gülümsedi. Ellerini kaldırdı,

- Ey Allah’ım! Çevremize yağdır, üzerimize yağdırma! diye dua etti. Dua ederken de, eliyle gökyüzünün neresindeki bulutlara işaret ettiyse orası açılıyordu. Medine’nin üstü açık bir meydan gibi oldu. Derken, Medine’nin üzeri tamamen açıldı. Medine’ye baktım, taç giymiş gibi parlıyordu.

[26] Ey hidayetin açılmış sancağı.

[27] “Düşmanların Sana ettikleri eziyetin cezasına çarpılıp, hem Bedirdeki Kalip kuyusuna başsız cesetleriyle tıkıldılar, hem de Allah Teâlâ’nın rızasından ebediyen mahrum oldular.”

[28] Harbin bütün şiddetiyle devam ettiği bu nâzik anda, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ridâsını üzerinden yere atıp, ellerini Allah Teâlâ’ya açarak şöyle dua ediyordu:

“Ey kitabı (Kur’an’ı) indiren, hesabı en çabuk gören, kavim ve kabileleri bozgunlara uğratan Allahım! Şu kabileleri de hezimete uğrat; sars onları Allahım! Onlara karşı bize yardım et! Allahım! Sen, bu bir avuç Müslümanın helâkını dilersen, artık sana ibadet edecek kim kalır?”

O gün çarpışma bütün şiddetiyle devam etti. Artık hava kararmış, taraflar karargâhlarına çekilmişlerdi. Gecenin karanlığında Hz. Cebrail aleyhisselâm, Efendimize geldi ve düşman ordusunun estirilen bir rüzgârla perişan edileceğini müjdeledi. Müjdeyi alan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, iki dizi üzerine çöktü, ellerini kaldırarak nusretini ulaştıran Allah Teâlâ’ya,

“Bana ve ashabıma merhametinden dolayı, sana hadsiz şükür ve hamd olsun Allahım!” diyerek şükrünü takdim etti. (İbn Sa’d, c. 2, s. 74; İbn Kesir, c. 3, s. 214.)

[29] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ismidir. 14 saysına muadildir. Kaside-i Ercuzede Tâhâ sırları biraz açıklanmıştır.

[30] Miraç mucizesi

[31] “Müddessir”, örtüsüne bürünen, sarınan demektir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hitap eden ilk âyet, Müzzemmil sûresinden önce nâzil olmuştur.

[32] Hilye, süs ve güzellikler demektir. Hilye-i saadet, hilye-i şerif kavramları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin görünüşünü, hal ve hareketlerini, ahlakını anlatır. Bir adı da Şemâil’dir.

Hilyelerin kaynağı hadislerdir. İlk hilye yazarı Tirmizi’dir. Şemaili Nebi’yi yazmıştır. Hadis kitaplarında ve siyer kitaplarında hilye bölümleri bulunmaktadır. Osmanlılarda hilye-i saadet denilen levhaların yazılması ve asılması gelenekleşmişti.

[33] Tamah: Doymazlık, açgözlülük, daha da isteme.

[34] Ey hidayet önderi

[35] Kalâid-ü Ukûdu’d-Dürer vel İkyân fî Menakıb-I el İmam Ebî Hanifete’n Numan, (Osmanlıca yazma, sh, 280-281)

[36] Kalâid-ü Ukûdu’d-Dürer vel İkyân fî Menakıb-I el İmam Ebî Hanifete’n Numan, (Osmanlıca yazma, sh,280)

PDF İNDİR

BİZ O’NU ÖYLE SEVERİZ Kİ, SADECE İLAH DEMEYİZ


1-Necip Fazıl KISAKÜREK (rahmetullah aleyh) dedi ki;

“Biz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi öyle sever ve meth ederiz ki, bir Allah demeyiz.”

2-Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrah’ül azîz buyurdu ki;

Muhammed bütün yaratılmışların en hayırlısıdır,
Susuz gelenlere kanacakları kadar ikram eder,
Sapmalarından sonra insanlara doğru yolu gösterendir,
Şaşırdıklarında onların yardımcısı ve kurtarıcısıdır,
Eğer öldükten sonra övülecek bir şey bırakmak dilersen,
Vazgeç Hıristiyanların nebilerine dair söylediklerinden
Başka, hakkında dilediğin kadar medhü sena et.
[1]

 3- “Bir seferinde imam Ca’fer es-Sâdık aleyhisselâm ve Ebû Hanîfe beraber yemek yiyorlardı. İmam Ca’fer sofradan çekilirken Allah Teâlâ’ya hamd ederek,

“Allah Teâlâ’m bu nimet Sen’den ve Senin Resûlündendir” dedi, Ebû Hanîfe,

“Allah Teâlâ’ya ortak mı koşuyorsun!?” deyince, İmam Ca’fer aleyhisselâm,

“Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de ” Sırf Allah ve Resûlü kendi lütuflarından onları zenginleştirdi….” demiyor mu?”[2] dedi.

Daha sonra Ebû Hanîfe (rahmetullah aleyh), “Sanki ben bu ayeti hiç okumamış ancak İmam Ca’fer orada söylediği zaman işitmiş gibiydim” derdi. [3]

4- Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) hanedanını bilmek, cehennemden kurtulmaktır. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) hanedanını sevmek, sırat köprüsünden geçmeye vesiledir. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) hanedanına yardım etmek ise azaptan emin olmaktır.”

Ey Allah´ım, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi sevdiğimiz gibi çocuklarını ve ehli beytini de severiz. Şu sözüne iman etmişizdir. “Gerçekten Fatıma (radiyallahü anha) kamil olarak iffetini korudu ve bu yüzden Allah Teâlâ onu ve evlatlarını, cennete dahil etti.”

“Rabb´im; ehl-i beytimden, sülâlemden birliğine iman edip ve Benim rasüllüğümü kabul edene azap etmeyeceğini, vaat etti”          

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehl-i beytinden ve sülalesinden cehenneme kimse girmeyecektir. Çünkü her yönden Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem korunmuştur. Leke olacak bir şeyin meydana gelmesi O´nun hakkında düşünülemez. Soyun temiz ve imanlı olması gerekli bir hakikattir.

Ahiret günü cehennemin hizmetkârları

“Âlemlere rahmet ve nur olarak gönderilen Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in ümmetinden, şer sahibi olarak hiç birinin ateşe girmediğini görmekteyiz” diyecekler.

Allah Teâlâ O´nun ehlini ve ümmetini dünya ve ahirette temiz kılmıştır. Ahirette O´nun ümmetinden hiç kimse cehennemde kalmayacaktır.

Ehl-i beyt adı, O´na tabi olan ve iman eden bütün ümmetine de verilmiştir.

Ayrıca Âdem aleyhisselâmdan insanlığın son ferdine kadar tüm âlem Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in ümmeti olmuştur. İnsanlığın hepsi Ehl-i beytin bereketine ve şefaatine nail olmuştur.

 Çünkü Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem ve ala âlihi) kendi nefsi için “Ben ümmetimin Efendisiyim” dememiş, “Ben bütün insanların Efendisiyim” buyurmuşlardır.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) “İnsan bir şeyi severse daima onu yâd eder” “Allah Teâlâ herkesi sevdiği taife ile haşreder” buyurdular.

Nesep ve sebep bakımından, yani kan ve nikâh bakımından olan akrabalığın kıyamette faydası yoktur. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem akrabası bundan müstesnadır. Biliyoruz ki bütün insanlık O´nun Ehl-i Beyti´dir.

Üzerimizde bulduğumuz bütün nimetleri O’nunla bulduğumuzu bilir ve iman ederiz. Ne kadar günahkar olsak dahi O’nunla sevinir ve O’nunla üzülür ve bu iman ile haşredileceğimizi biliriz. Bu halimiz taklit içermeyen bir hakikattir.

Ey Allah Teâlâ’m, bizi onların sırlarının hakikatine eriştirmeni, marifet basamaklarında yükselerek hakikatleri anlama imkânını lütfeylemeni niyaz ediyoruz.

  İsmail Hakkı

 


[1] Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrah’ül azîzin Bûsîrî’nin el-Kevâkibu’d-Durriyye fi Mehdi Hayri’l-Beriyye adlı Kasîde-i Bürde (Bür’e) adıyla meşhur olmuş kasidesi üzerine Arapça olarak nazm ettiği tesbî (44. Tesbî)

[2]  يَحْلِفُونَ بِاللهِ مَا قَالُوا وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَالَمْ يَنَالُوا وَمَا نَقَمُوا اِلاَّ اَنْ اَغْنَيهُمُ اللهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِهِ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْرًا لَهُمْ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللهُ عَذَابًا اَلِيمًا فِى الدُّنْيَا وَالاَخِرَةِ وَمَالَهُمْ فِى اْلاَرْضِ مِنْ وَلِىٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

“(Ey Muhammed! O sözleri) söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Halbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve müslüman olduktan sonra kâfir oldular. Başaramadıkları bir şeye (Peygambere suikast yapmaya) de yeltendiler. Ve sırf Allah ve Resûlü kendi lütuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar. Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur. Yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da, ahirette de elem verici bir azaba çarptıracaktır. Yeryüzünde onların ne dostu ne de yardımcısı vardır.” (Tevbe, 74)

[3]Ahmed, 52; el-Cündî, el-İmâm Ca’fer es- Sadık, 259; Yunus Emre GÖRDÜK, İmâm Ca’fer Es-Sâdık ve Ona İsnâd Edilen İşârî Tefsir İnsan yayınları | 552, birinci baskı, 2011, İstanbul

EHL-İ BEYTİN SİYASETTEN UZAK DÜŞME HİKMETİ


وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا

“Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33)

İnternette sörf yaparken      “Talkan Katliamı” adlı yazıda Türklerin Arablar tarafından nasıl katledildiği yazısını görünce araştırma yaptım. Anladım ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ehl-i beytinin “kaderi planda” gelecek zamanlarda çıkacak hadiselerde yani, İslam’ın dünya sahnesinde devletleşmesinde siyasî, içtimâi, vb. açıdan oluşacak sıkıntılarda geçirmesi gerekeceği olgunlaşma evresinde hatalardan dolayı korunması gerekeceğini Allah Teâlâ bu ayette bildirmiştir.

İnsanların cennetlik olması onların günah işlememesi değil, sevap kısmının ağır gelmesi olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak rahmet nebisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin soyununun dünya iktidarları için günahlara girmemesi gerektiği Allah Teâlâ tarafından bir şekilde talep edilmiştir. Bu dünyevi hususlarda hiçbir şeye karışmasın demek değildir. Bu daha önceki yazımızda (Kader affetmez, iyi olmaya mecburuz) değindiğimiz konular muvacehesinde “leke” olacak hallerden muhafaza içindir. Mesela; aşağıda linklerini vereceğim iki tezde Türklerin Müslüman olmalarının geçiş dönemindeki sıkıntıların Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ehl-i beyti olan bir iktidar tarafından olmaması açıkça görülmektedir.

Hak olan bir dava için dahi olsa zulme düşecek isabetli bir amelin yapılması bir nevi noksanlıktır. Kur’ân-ı Kerim’de;

 ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ

“Bu (azab), ellerinizin işlediği (günahlar) yüzündendir; yoksa muhakkak ki Allah, kullar(ın)a zulümkâr değildir.” (Al-i İmran, 182)

Allah Teâlâ’nın zât-ı için dahi “Zalim”i bırakın “Zallâm”ı  (Çok zulmeden, Çok zâlim) kelimesini tekitli olarak kullanarak haksızlık ve zülümden uzak olduğunu belirtmiştir. Bu konu üzerinde yorumları artırabiliriz.

Sonuç olarak, terör, şiddet ile emellere kavuşulur zannedenlerin sonlarının hüsran ve akim olduğu açıkça görebiliyoruz.

Bir hususun temelinde bulunan zayıflık yıkılmayı mukadder kılar.

Tarih zulmedenlerin kısırlığını her zaman göstermiş ve gösterecektir.

İbretlik bir kıssa olarak şunu da hatırlayalım.

Dâvud aleyhisselâm Musa aleyhisselâmın çadırı büyüklüğünde Bety-i Makdisi inşa etmeyi düşünmüştü. Zaten namaz kılarken oradaki sahraya yönelirdi. Çünkü orada meleklerin nurunu görmüştü. Bununla beraber birkaç def a inşaata başlamış ve her defasında inşaatı yıkılmıştı, hattâ bu yüzden Allah Teâlâ’ya şikâyette bulunmuştu. Allah Teâlâ:

- Kan akıtan kimse Benim beytimi inşa edemez, buyurdu. Dâvud aleyhisselâm,

- Ben Allah rızası uğrunda gazâ ve cihad ederek kâfirleri öldürdüm, dedi. Allah Teâlâ

- Evet, dediğin doğru, fakat nihayet bunlar Benim kullarım değiller mi idi? buyurdu. Dâvud aleyhisselâm:

- O halde bu beyti kim inşa edecek? diye sordu. Allah Teâlâ:

- Oğlun Süleymen yapacak, buyurdu.

Dâvud aleyhisselâm, Hakk’ın rahmetine kavuşup yerine oğlu Süleyman aleyhisselâm halife olunca Allah Teâlâ ona Mûsa aleyhisselâmın çadırının bulunduğu sahranın üzerinde Beyt-i Makdis’i inşa etmesini emretti.[1]

Günümüz uzay çağı olduğu için kan dökenlerin feci akıbetlerini daha kısa zamanda göreceğiz.

Her amelin iyi tartılması gerekir. Bu nedenle  Allah Teâlâ’dan sevap olsun diye işlediğimiz günahlarımızın affını niyaz edelim.

 İsmail Hakkı

İLGİLİ TEZLER:

 Taberî Tarihindeki Türklerle İlgili Rivâyetlerin Tespiti ve Değerlendirilmesi PDF 7,41 MB

Türkler Arasında İslâmiyet’in Yayılmasında Tasavvuf PDF 783 KB


[1] Yazıcıoğlu Ahmed Bican, ENVARÜ’L AŞIKÎN

KADER AFFETMEZ, İYİ OLMAYA MECBURUZ


Allah Teâlâ her an tecelli eder. Ancak tecellilerini de aynı şekilde ve bir daha tekrar etmez. Fakat bazı tecelliyatı kader planı üzere takdir ettiği için ayniyet gösterir gibi olsa da yine bizim farkına varamadığımız tekrarı olmayan şekildedir.

Tecelliyat, zât, sıfat ve ef’alin perdeleri arasından süzülür. Bunları zahir ve batın olarak görmek arzu etsek de nasibimiz miktarını aşmak mümkün değildir.

Konu üzerinde düşünürken hatırlayacak olursak Hristiyanlar hakkında buyrulan ayette [1] tecelliyatın parçalanması haber verilmektedir. Parçalamadan ve parçalanmadan neticeye varmak zordur.

Konuyu biraz daha açacak olursak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah Teâlâ’nın gadabı anne ve babanın gadabındadır.”[2]

Bir çocuk dünyaya gelirken bazı hususlar yönünden rabbâni tecelliler ana ve babasından zuhur edecek demektir. Yani ilâhı anne ve babası olacak demektir. Kader gereği anne-baba, sıfatların gereği meydana gelen bebekte Allah Teâlâ’nın sıfatlarını icra ederken, Zât’ın rahman ve rahimini üzerlerinden aşikar kılacaklardır. Ta ki bebek, çocukluktan büyüyüp nefsini ilah edene kadar. Ne zaman ki evlat, kendinde tecellileri “fark” edip ebeveynin sıfatlarını isteyince “Allah Teâlâ’dan başka ilahlar edinmeyin” sınırına varmasıdır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ana ve baba rızasını Allah Teâlâ ile eşleştirme hikmeti budur. O’nun “Rabbim beni terbiye etti ve edebimi en güzel şekilde yaptı.” [3] demesi ile sınırları hiçbir zaman aşmadığını, kader bazında babasını doğmadan, annesini rüşt çağına ermeden “ismet”inin Allah Teâlâ tarafından korunduğuna da işaret etmiştir.

Büyükler arasında babasını küçük yaşta kaybedenlere “Allah Teâlâ’nın bahtiyar kulları” denilmesi çok meşhurdur. Annenin küçük yaşta kaybedilmesi için bu sözün kullanılmaması insanın yaratılışında “zayıf yaratılış” yönündendir.

Bu izahattan sonra insanın ana-baba hakları ve cemiyette nasıl davranması gerektiğini anlıyoruz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular ki;

“Bir babanın duası, ilahi hicaba erişir ve bu hicabı da aşar.” [4]

“En iyi iyilik, babasının vefatından sonra, onun dostlarını yoklamaktır.” [5]

“Babanın dostluğunu koru, dostlarıyla dost ol. Şayet babanın dostluğunu korumazsan, Allah Teâlâ da senin nurunu söndürür.” [6]

“Baba dostuna iyilik, babaya iyilik demektir.” [7]

“Allah Teâlâ, Musa aleyhisselama “Âsi olanın sözünün ağırlığı, dünyadaki bütün kumların ağırlığına eşittir” buyurunca, Musa,

“Ya Rabbi, bu âsi kimdir” dedi. Allah Teâlâ,

“Ana babasının sözünü dinlemeyendir” buyurdu.” [8]

Yukarıda geçen hadis-i şeriflerde ataları dost iken birbirine haksız düşman olan çocukların durumlarının vahametini de göstermektedir. Her ne şekilde olursa olsun Habil ve Kabil meselesinde isyan eden çocuk zarar etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ zalim, isyan eden, baği, eşkıya, hain … kulunu sevmez ve yardım etmez. Hatırlayalım;

 “Vahşî, Mekke’nin fethinden sonra korkudan Tâif’e kaçıp yerleşti. Fakat daha sonra Tâifliler topluca Medine’ye gidip İslam’ı kabul ettikleri zaman yeryüzü kendisine dar geldi. Oradan Şam ve Yemen taraflarına kaçmayı düşündü. Ancak birisi kendisine,

“Ne üzülüyorsun? Vallahi o, dinine giren tek bir kimseyi öldürmemiştir.” deyince, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna çıkmaya karar verdi. Medine’ye gitti ve şehadet getirip Müslüman oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Vahşî, otur ve bana Hamza’yı nasıl şehit ettiğini anlat.” dedi.

Vahşî’nin sözü bitince Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendisine,

“Yazık, gözüme görünme!” dedi. Çünkü o şefkatli rasül, onu gördüğünde sevgili amcasını hatırlayacak, müteessir olacaktı. Vahşî de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin emrine uyarak bir daha gözüne görünmedi.” [9]

Dinimizde tövbe kapısı açıktır. Ancak şer olmanın sineleri deşen bir yara olarak devâmiyeti vardır. Gönülleri fethetmeden kanla elde edilen kazançlar gırtlakları ve cemiyeti parçalar. Yaptık oldu, unutulur, diye diye düşündüğümüz çok işlerimiz yarın önümüze geldiğinde mahcup olacağımız azapların en elimidir.

“Dedenin yediği elmadan torunun dişi gıcırdar” sırrına erenler için hayatı idâme etmek  çok zor olmuştur.

“Bir gün Hz.Musa  aleyhisselâm Allah Teâlâ’ya yalvararak İlahî adaletin tecellisini gözüyle görmek ister. Allah Teâlâ’ya dua ederek böyle bir olaya şahit olmak ister. Duasını kabul eden Cenab-ı Hakk, Hz. Musa’ya:

“Falan sahradaki çeşmenin yanına git, bir tarafa gizlen, hikmet ve adaletimi seyret” buyurur.   Hz. Musa aleyhisselâm, sahraya varır, çeşmenin bulunduğu yerde bir ağacın arkasına gizlenir, beklemeye başlar. Sahranın bir ucundan genç bir atlı çeşmenin başına gelir. Atından iner, suyunu içer, koynundan bir kese altın çıkararak çeşmenin başına bırakır. Biraz dinlendikten sonra atına atlayarak yoluna devam eder fakat altın kesesini koyduğu yerden almayı unutur.  Biraz sonra suyun başına bir delikanlı gelir. Suyunu içip dinlendiği sırada çeşmenin yanında bir kese altın görür. Keseyi alır, oradan ayrılarak kaybolur. Yoluna koyulur.   Bir müddet sonra çeşme başına bu defa da kör bir adam gelir. Abdest alarak namaz kılar, yorgunluğunu çıkarmak için bir tarafa oturur. İşte tam bu sırada altın kesesini unutan genç gelir. Bıraktığı yerde keseyi görmeyince kör adama çıkışır.

“Altınlar nerede, ne yaptın” der ve keseyi adamın aldığını düşünerek onu sıkıştırır. Adam almadığına dair her ne kadar yemin ettiyse de inandıramaz.  Sonunda delikanlı belinden kılıcını sıyırdığı gibi kör adamın başını gövdesinden ayırır. Adamın üzerini ararsa da bir şey bulamaz ve çekilir, gider.   Hz. Musa, gördüğü ürkütücü manzara karşısında hayrete düşer. Olayların gerçek hikmetini öğrenmek için Allah Teâlâ’ya duada bulunur:

“Allah’ım” der. “Azamet ve Kibriyan(büyüklüğün) hakkı için beni bu hikmet ve ibretten haberdar et.”   O sırada Cenab-ı Hakk, Hz. Cebrail’i gönderir. İlahî fermanı açıklamasını emreder. Olayların gerçek sebebini ve hikmetini Hz. Cebrail teker teker anlatır:

“Ya Musa gözlerinle görüp de bir mana veremediğin olayın hikmeti şudur: Çeşme başında altınları görüp de alan gencin babası, altını bırakan gencin babasının yanında birkaç sene işçi olarak çalışmıştı. Fakat haksızlık ederek ücretini vermemişti. Adam hakkını ne kadar istediyse de alamamıştı. İşini yaptıran adam bir Müslüman’a zulmederek hakkını zimmetine geçirdi. Öldükten sonra da işçinin hakkı olan para oğluna miras kaldı. İşte, çeşme başında gencin aldığı bir kese dolusu altın, babasının hakkı olup da alamadığı altın kadardı. Bu suretle Cenab-ı Hakk seneler sonra hak sahibine hakkını vermiş oldu.   O kör adam ise gözleri varken, altınları çeşme başında unutan gencin babasını öldürmüştü. O zamanlar bu genç, çocuk yaştaydı. İşte babasının katilini öldürerek kısası yerine getirmiş oldu. Allah’ın takdiri de zaten bu şekildedir.”

Böylece bir nesil sonra kaderin adaleti tecelli etmiş oldu. Zalim cezasını çekti, hak sahibi de hakkına kavuşmuş oldu.

Sonuçta hallerimizde şerrin zuhur ettiği unsur olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınmalıyız.

İsmail Hakkı


[1] “«Allah, üçün üçüncüsüdür.» Diyenler elbette kâfir oldu. Oysa, bir tek ilahtan başka ilah yoktur. Eğer bu dediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olarak kalanlara kesinlikle pek acı veren bir azap dokunacaktır.” (Mâide, 73)

[2] (Tirmîzî, Birr, 3.)

[3] (Kenz, 7:214 H. No: 18673; Münavi, Feyzü’l-Kadir, 1:225)

[4] (İbni Mace)

[5] (Müslim)

[6] (Buhari)

[7] (Taberani)

[8] (Ebu Nuaym)

[9] Üsdü’l-Gàbe, 5: 84.

“BEN”İ NASIL BULACAĞIZ?


İnsan “ben”in temelinde gizlidir.

 “Beni” bulmak insan için bir sorun mudur?

 “Ben”i anlamakta ve bulmakta ne kadar zorlanıyoruz.

Kişinin “ben”deki gizemi ancak dışarıya aksettirmesi ile sezebilir.

Bu meyanda sözler çoğalarak hakikatin görüntüsü kararır olsa da sonuçta her söz insanı bir şekilde bağlar.

….

Önemli olan tek varlık ve fikir yalnız siz olsaydınız, kim veya ne olurdunuz?

Bu soruya karşılık kaç örneğiniz vardır?

Gerçekten mutlu olmak istiyorsam, içimdeki kişi mi başkası mı olmalıyım?

İçimde, eşsiz olan ‘ben’i bulmak mı kolay yoksa birine benzemek mi?

Bulana kadar, ne yapmalıyım?

….

Bir ömür boyunca köpek bakıcılığı yaptıktan sonra, geriye dönüp, “Bir öğretim görevlisi niye olmadım” demek için yıllarımı geçirip köpekliğe razı mı olmalıyım?

Bir insan için “benden çok çok üstün, daha güzel hayat geçiriyor” diye üzülüp boy ölçüşeceğime, onları kendi seviyene indirgemem için isyan mı etmeliyim?

….

İnsanlar beni beğenmiyor ve saygı duymuyorsa,  onlara benzemeli mi, yoksa ayrılıp gitmeli miyim?

Ben kendimin mi yoksa bir şeyin temsilcisiyim?

….

Sorular sorular,…..

….

Hakikatte insan karanlık duygularından sorularından bir türlü kurtulamamıştır.

İşte, insanın kendi dünyasında karanlık duyguları ve soruları vardır.  Acaba korkulması gereken, karanlık duyguları inkâr etmek mi, yoksa onları yok olduğunu zannetmek midir?

İnsanlar neden yalnız kalmak hususunda ısrar ederler.

Her şeyin daha çok paradoks bir görünümde olmasını isterler.

….

Niçin mi?

….

Düzen ve uyum insanı yıpratıyor.

Hep karmaşa olursa insan mutlu olacak diye düşünülüyor.

….

Evet, isyan etmek güzeldir.

Ama neye isyan?

Diyebilirsin ki!

“Tek ve yegâne olmakta büyük bir zevk. Hiçbir zaman başkası gibi olmamalıyım ‘Farklı’ olarak hayatın yüküne sahip olabilirsem,  her günüm bir zafer gibi olacaktır. 

Toplumun içinde silik biri olmak için çaba göstermek yerine bulunduğum yerde tek olmak için gayret göstermem ve toplumun, etrafımda şekillendirmesini beklemek daha güzeldir.

Belki,  kesinlikle öyle olacaktır,…” 

Anlaşılıyor ki;

İnsan büyük ve kutsanmış olmanın peşindedir.

….

Kutsanmak istiyorsan, hiçbir şey söyleme veya kimsenin hiçbir şey hissetmeyeceği bir ‘yoklukta’ ol.

Yalnızca nefsine bak.

Şüpheyi barındıran geleceği,   ne de pişmanlığı barındıran geçmişi bırak.

Netice; “Yokluk ve varlık” arasındaki yerin “ben”in yeridir. Dışında olup da sende olmayan bir şeyi isteyip istemediğini, içinde olup da tamamlanmamış bir özelliğin olup olmadığını bulmana kadar gayret etmen gerekir.

İsmail Hakkı

AHMED AMİŞ EFENDİ (k.s.) (1807-1920) İLE AHMED AVNİ KONUK’UN SOHBETLERİ


Ahmed Amiş Efendi Konuk’un mürşidi olmamasına rağmen, onunla tasavvufî sohbetler yapmış bir zattır.

Hüseyin Vassâf onu Sefine’de şöyle tanıtıyor:

Kuşadalı hazretlerinin mazharı irfanı olanlardandır. Fâtih Türbedârı idi. Tûli ömre mazhar olup, 1338 senesi şehri Şabanının yirmisinde (9 Mayıs 1920) irtihâli dârı na’îm eylemiştir. Demek ki, azizinden sonra yetmişdört sene daha yaşamıştır. Sinni mübarekleri yüzü mütecaviz idi. O da Hacı Müezzin gibi çocuk misâli vücûdca ufalmış idi. Kendilerinde neş’ei melâmet gâlib olup, züvvârı kesîrü’l mikdârı nush u pend ü keşfi zamâir ile teshir ederlerdi. Halîfe bırakmamışlardır.

Sîret ve teslîk cihetiyle dahi kendisine bir şu’be müessisi nazarıyla bakılacak derecede müteceddidînden olduğunu Sâdık Vicdanî Bey Tomarında yazmış ise de, kendilerinden herkes istifâde edebilecek bir meslek ta’kîb buyurmamışlardır.

Mürîdlerini halvet ve riyazet gibi mücâhedâtı cismâniyye ile yormaz, onların ma’neviyyâtlarını terbiye ve i’lâya kendi teveccüh ve kuvvei reşâdetini kâfi bulurdu. Hattâ derler imiş ki, “Mücâhedâtın bir kısmını Kuşadalı kaldırdı, mütebakisini de ben ref’ ettim.” Müşarünileyhin bu kabîl şeylerini işitenler, maksadı ârîfânelerine nüfuz edemediklerinden sûi zanlara düşmüşlerdir.

Ahmed Amiş Efendi Halvetî  Şâbânî tarikatine bağlıdır. “Amiş”, Ahmed Efendi’nin doğduğu coğrafya olan Bulgaristan Türkçesinde “küçük amca” anlamına gelmektedir. Çünkü Ahmed Amiş Efendi ufak tefek yapılı bir zat imiş.

Ahmed Amiş Efendi, bugün Kuzey Bulgaristan’da bulunan Tırnova’da 1807’de doğdu. Memleketinde medrese öğrenimi görmüş, daha 14 yaşında iken tasavvuf yoluna girmiştir. Ömer Efendi vasıtasıyla Halveti tarikatine intisab etmiştir. Tırnova’da sıbyan mektebi hocalığı yapmış, hamam işletmiş, tabur imamlığı yaparak 1853 Kırım Savaşına katılmıştır.

1866’da İstanbul’a geldi ve Bosnalı Mehmed Tevfîk Efendi’nin müridlerinden Üsküdarlı Hoca Ali Efendi, Rifat Efendi, Üsküdar’da Nalçacı Dergâhı şeyhi Mustafa Enver Bey, Kaşgar hükümeti temsilcisi ve Fusûs şârihi Yâkub Han ve Fâtih türbedârı Niğdeli Bekir Efendi ile sohbetlerde bulundu. Tekrar memleketine dönen Amiş Efendi, 1877’de Tuna vilayetinin Ruslar tarafından işgal edilmesi üzerine kesin olarak İstanbul’a geldi.391 Burada Fâtih Sultan Mehmed türbesinin türbedârı olmuştur. Bu yüzden “Fâtih Türbedârı” olarak da anılır.

Hüseyin Vassâfa göre, Ahmed Amiş Efendi Kuşadalı şeyh Seyyid İbrahim Efendi’nin (1774-1845) talebelerindendir. Daha Tırnova’da iken, tanışmamalarına rağmen İstanbul’da bulunan Nakşibendî şeyhi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî (1813-1893) kendisine hilâfet icazeti göndermiştir. Yine Melâmî tarikatının üçüncü devre piri Muhammed Nûrü’l Arabî (1813-1887) tarafından Melâmî tarikatinden de teberruken verilmiş icazeti vardır.

Amiş Efendi taliplerine Halveti, nadiren de Nakşî icazetnamesi vermiştir. Tarikatlerin merasim, âdâb ve erkânından uzak kalarak melâmetle irşâd etti. Fakat müridlerin “melâmet” kelimesini kullanmalarını yasaklamıştır. Kendisinden ders isteyenlere tevbe ve istiğfar etmelerini, Kur’an okumalarını tavsiye ederdi.

Ahmed Amiş’in pek çok meşhur müridi vardır: Mutasavvıflar İsmail Hakkı Bursevî (meşhur mutasavvıf değildir) ve Abdülaziz Mecdi Tolun, Hüseyin Avni Konukman, âlim Hasan Basri Çantay, felsefe ve tasavvuf üstadı İsmail Fennî Ertuğrul, Süheyl Ünver’in babası postacı Mustafa Enver Bey, meşhur hattat Hasan Rızâ Efendi bunların arasındadır.

Amiş’in torununun damadı ise Mehmed Âkifin yakın dostu olan Babanzâde Ahmed Naim Efendi’dir.

Ahmed Amiş Efendi 9 Mayıs 1920 tarihinde 113 yaşında iken İstanbul’da vefat etti. Hakk’a yürümesi üzerine Evrenoszâde Sami Bey’in yazdığı târih mısraı şöyledir:

“Gitdi gülzârı cemâle pîri efrâdı cihan” (1338).

 Yani, Allah’ın Cemâli olan gül bahçesine, yani cennete dünyadaki herkesin piri olan Ahmed Efendi gitti.

Ahmed Amiş Efendi’nin mezarı Fâtih Camii hazîresindedir. Mezar taşındaki yazı şöyledir:

Hâmili emânâtı Sübhâniyye, câmi’i makâmâtı insâniyye, mürebbîi sâlikânı Rahmâniyye el Hâc Ahmed Amiş elHalvetîeşŞa’bânîkuddise sırrûhû hazretlerinin rûhi şerifleri için elFâtiha.

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

Amiş Efendi’nin yazılı eseri yoktur. Konuk, Amiş Efendi’nin hayatının son yıllarında onun sohbetlerinden notlar tutmuştur. Abdülbâkî Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri adlı eserinde bu notların kendisinde olduğunu zikretmektedir. Biz bu notlara iki farklı şekilde ulaştık.

Gerek Ahmed Avni Bey’in tasavvufî yönünü ortaya koymak gerekse Amiş Efendi’nin manevî sohbetlerinden birer örnek vermek açısından çok değerli olan bu notların bir kısmını Ahmet Güner Sayar Türk Edebiyatı dergisinde yayınladı.  Sayar, bu notların doğrudan Gölpınarlı tarafından kendisine verildiğini yazmaktadır. Sayar, aynı sohbetlerin yazma kaydını Süheyl Ünver’in de kendisine okuduğunu belirtmektedir. Ahmed Avni Beyin kaydettiği beş sohbetin üçüne bu şekilde ulaşmış olduk.

Biz de geriye kalan iki sohbeti, yani aşağıdaki ilk (9 Ağustos 1919) ve son sohbeti (6 Nisan 1920), Abdülbâkî Gölpınarlı’nın Konya Mevlânâ Kitaplığı’nda bulunan yazma mecmuasından alarak bugünkü alfabeye çevirdik. Aşağıya ekliyoruz. Böylece bütün sohbetleri okuyucuya intikal ettirmiş oluyoruz. Fakat sohbetlerden anladığımız kadarıyla Ahmed Avni Bey, aşağıda ilk sırada yer alan 9 Ağustos 1919 tarihinde kaydedilen ilk sohbetten önce Ahmed Amiş Efendiyi en az iki kez daha ziyarete gitmiş olmalıdır, çünkü sohbetin sonunda “Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi” demektedir.

Ahmed Amiş Efendi’nin türbedarlığını yaptığı Fâtih Sultan Mehmed’in türbesinde yapılan sohbetleri Konuk çıkar çıkmaz not almıştır. Konuk’un bu kaydetme titizliği bizim açımızdan çok önemli bir kişilik ipucu vermektedir. Değerli her şeyin yerini ve geleceğe aktarılmasını önemseyen Konuk’un sohbetlerdeki ifadeleri de ne kadar yüksek bir tasavvufî olgunluğa sahip olduğunu göstermektedir. Amiş Efendi’nin remzi (sembolik) sorularına o da remzi cevaplar vermektedir. Sohbetlerde Konuk, mütevazı, edeb ve manevî derinlik sahibi yüce bir kişilik olarak hemen kendini göstermektedir.

12 Zilka’de 1337 (9 Ağustos 1919)

335 senesi Ağustosi efrenciyyenin sekizinci ve 337 sâli hicrîsi Zilka’desi’nin (9 Ağustos 1919) on ikinci Cum’a günü kable’z zuhr Hüseyin Avnî Bey biraderimizle yüz yirmi yaşını mütecaviz bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi ile teberrük olunan insânı kâmil Fâtih Türbedârı Hacı Ahmed Efendi Hazretleri’nin huzûrı şeriflerine gittik. Kimse yoktu. Mübarek elini öptük. Önüne oturtup yakına gelmemizi işaret buyurdu. Aşağıdaki mükâlemât cereyan etti.

Hazret: “Niçin geldiniz? Maksadınız, emeliniz nedir, ne istersiniz?’

Fakîr: “Maksudumuz Hakk’tır.”

H: “Hakk var mı, Hakk nerede?”

F: “Her taraf Hakla dolu, ondan gayrı bir şey yok. La mevcûde illâ hû [Allah'tan başka varlık yoktur].”

H (Gülerek): “Öyle yâ, O’ndan gayrı bir şey yok…”

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben) “İsmin nedir?”

H: “Hüseyin Avnî…”

H (Fakire hitaben): “Senin ismin ne?”

F: “Ahmed Avnî…”

H: “O, benim. Ben beraberim. Ahmed benim. Avni’yi sonra getiriverirsin olur gider.” (Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Sultan Mahmud türbesinde.”

“Türbenin içinde de mi oturuyorsun?”

“Hayır, efendim, türbenin civarında…”

“Ooo, büyük yer! Sultan Mahmud. Sözünün eri ise.” (Fakîre hitaben): “Sen nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nında.”

(Unkapanı lâfzım telâffuz edemez gibi birkaç defa tekrar ettiler).

“Oo, orası çok uzak…” buyurdular. Sonra: “Hangi milletlerle görüşüp konuşuyorsunuz?”

“Yetmiş iki milletle görüşüp konuşuyoruz.”

“Kâh talim ve kâh te’allüm ediyorsun, değil mi?”

“Evet, efendim, kah talim ve kâh te’allüm ediyorum.”

“İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûn sümme inneküm yevmelkıyâmeti inde rabbikum tahtesımûn.” (Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Ey insanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkacaksınız. Zümer 30-31) İşte bu âyet tam sana göredir.”

(Bu cevab üzerine fakirin kalbinde bir ukde peyda oldu. “Acaba ömrümün âhir olduğuna mı, yoksa Mûtû kable en temûtû  sırrına mazhariyete mi işaret buyurdular?” dedim.)

“Geceleri ne yapıyorsunuz?”

“Evliyâullâhın nuruyla müstenîr oluyorum.”

“Çok âlâdır, sa’âdettir.” “Elhamdûlillah.”

‘Validenizi görüyor musunuz?” (Ya’ni, anâsırı erba’anın ahkâmını vücûdunuzda görüyor musunuz?)

“Her vakit temastayız. Görüyoruz efendim.”

(Hazret güldüler. Fakire hitaben): “Bak, sana kısaca söyleyeyim: Allahu latifün biibâdihi yerzuku men yeşâ’. (Şura, 19) Allah denilen ma’nâ latiftir; biibâdihi, ibâdına… ‘Bâ’, mülâbese (Benzeyen iki şeyin birbirinden ayırt edilmeyerek karıştırılması) içindir. Yerzuku men yeşâ, dilediğini ırzâk eder, amma rızk, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak… ilh. hep rızıktır.”

“Hususuyla huzûrı âlinizdeki istikâmetimiz alâ rızıktır.”

“İşte rızkın âlâsı odur ya! En alâ rızık, rızkı ma’nevîdir.” (Biraz sükûttan sonra) “Söyleyiniz bakalım! Lâ tüdrikühü’lebsâr ve hüve yüdrikü’lebsâr ve hüve’llatîfîi’l habîr. “(Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latif’tir, haberdardır. Enam, 103)

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Ne diyor?” buyurdular. Hüseyin Avnî Bey âyeti kerîmeyi tekrar etti.

“Hah! İşte öyle… ‘Bâ’mülâbese içindir. Bismillâhi’deki bâ gibi. Bismillah budur.”

(Biraz murâkıb oturdular, ondan sonra) “Söyleyin bakalım!” buyurdular.

“Zâtı âliniz buyurun, dinleyelim!”

(Hüseyin Avnî Beye hitaben) “Ne söylüyor?”

“Zâtı âliniz…”

“Zâtı âli, zâtı âli! Sen de mızmızsın…” buyurdular. Bir müddet bir şey söylemediler. Sonra tekrar buyurdular ki: “Geceleri uyuyor musunuz? Yoksa âh… âh… diye bağırıyor musunuz?”

“Kâh uyuyoruz, kâh bağırıyoruz efendim.”

“Öyle olmalı. Nasıl geliyorsa öyle yapmalı, değil mi? Ananızı görüyor musunuz?”

“Görüyoruz efendim.”

(Fakire hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nda…”

“Orası çok büyük yerdir. Çarşısı var, pazarı var. Çok aydınlıktı bir yerdir.”

“Evet, efendim. Kesret vardır.”

(Ba’dehu biraz yattılar, murâkıb bir halde kaldılar. Yatarken rahatsız olmamaları mülahazasıyla:)

“Efendim rahatsız olmayın; gidelim mi, oturalım mı?”

“Yoook. Sakın bu sözü bir daha hiçbir yerde, hiçbir kimseye söyleme! Herkes, zâtında muhayyerdir. Dilediğini işler. İster gider, ister oturursun…” (deyip bize müteveccihen sağ taraflarına yattılar. Beş dakika kadar öylece murâkıb kaldılar. Biz de sâkitâne oturduk. Ba’dehu birden bire kalkıp oturdular. İki ellerini açtılar. Du’â vaziyeti aldılar. Biz de ona muvâfakaten ellerimizi açtık. Tatlı tatlı güldüler de buyurdular ki):

Âmin ama neye âmin?

Du’âya değil mi?

Hangi du’âya?

(Fakire nazar edip) “Ömrün tavîl olmasına âmin, değil mi? Bak! Bu Kur’ân’dır. Tûbâ limen tâle ‘umruhû ve hasune ‘ameluhû. (“Ömrü uzun ameli güzel olanlara ne mutlu” Hadis-i Şerif)  Tûbâ, mübalağa ile sa’âdet, limen tâle ‘umruhû, ömrü uzun olan ve ameli güzel olan kimse içindir. Ömrü uzun olmak ve ameli hasen olmak büyük sa’âdettir.”

(Sükût ettik. Biraz zaman geçti).

“Söyleyin bakalım!”

(Biz tebessümle yine sükût ettik.)

“Sizin çıraklarınız var mı?”

“Kendimiz çırağız, efendim. Bizim çırağımız yoktur.”

“Hepimiz çırak” (dedikten sonra) “İhtiyarlık var serde… Ben, ihtiyar değil miyim?”

“Hayır, efendim ihtiyar değilsiniz.”

(Hazret güldüler. Ba’dehû Hüseyin Avnî Bey biraderimiz kıyam edip elini öpmeğe kast ettikte Hazret onun elini mübarek eli içinde tutup buyurdular ki):

“Ben du’â ediyorum. Fakat benim du’âm yalnız sana değil… Benim du’âm, ‘âmmdır. Hepinize du’â ediyorum.”

(Hüseyin Avnî Bey’den sonra fakîr yedi şerifini takbîl ettim. Fakire hiçbir şey söylemediler. Kemâli âdâb ile buzûrı şeriflerinden çıktık. Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi).

12 Zilhicce 1337 (7 Eylül 1919)

Hüseyin Avnî Bey biraderimizle 120 yaşını mütecaviz [aşkın] bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi [şerefli vücudu] ile teberrük olunan [bereket bulunan] insânı kâmil Fâtih Türbedârı Ahmed Amiş Efendi’nin huzûru şeriflerine gittik. Hazret yalnızdı. Âtideki [aşağıdaki] mükâlemât [konuşma] cereyan etti.

Amiş Efendi: Hoşgeldiniz, bayrâmı şerifiniz mübarek olsun.

Ahmed Avnî: Teşekkür ederiz efendim.

Amiş Efendi: Nerede eğleniyorsunuz?

Ahmed Avnî: Hakk’da eğleniyoruz efendim.

Amiş Efendi: Kira ile mi?

Ahmed Avnî: Kira ile.

Amiş Efendi: Pek alâ! İsmi şerifiniz?

Ahmed Avnî: Ahmed Avnî.

Amiş Efendi: Ben de Ahmed’im.

Ahmed Avnî: Biz Ahmed’e Avnîlik [yardımcı olma] de ilhak ediyoruz [ekliyoruz]. Acaba bu ilhak kendi hayâlimiz mi? Yoksa hakikaten Avnîlik var mı efendim?

Amiş Efendi: Nene lâzım? Orasını karıştırma. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah. Bu kâfidir.

Sonra vekilleri Türbedâr Mehmed Efendi geldiler. Ona “Ne var?” buyurdular. Biz de destur alıp huzurlarından çıktık. Bu dördüncü ziyâretimdi.

5 Sefer 1338 (31 Ekim 1919)

Hüseyin Avnî Bey ve Hayri Bey biraderlerimizle Cum’a namazım Abdülhay Efendi’nin [Öztoprak] mescidinde edadan sonra Türbedar Hacı Ahmed Amiş Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Fakirin beşinci ziyaretim idi. İçeriye girdiğimizde yalnız olup, gözleri kapalı müstağrak [kendinden geçmiş] bir hâlde idiler. Bir müddet ayak üzerinde durduktan sonra önüne oturduk. Mübarek gözlerini açtı ve bize nazar etti ve fakire hitâb ile sordu:

“Nerede sakinsiniz? Nerede tavattun ediyorsunuz [oturuyorsunuz]?”

“Şimdilik hazreti şehâdette, âlemi nefisde tavattun ediyoruz.”

“Mâ şâallahu kâne ve mâ lem yeşe’lem yekun [Allah neyi dilerse o olur, dilemediği şey olmaz]. Hakk’ın dilediği olur, dilediği mevcûd olur, dilemediği mevcûd olmaz. Ve bilkaderi hayrihi ve şerrini, bu kelâmın tefsiridir” buyurdular.

Bir müddet murâkıb olup [manevî tefekküre dalıp] tekrar sordular:

“Niçin geldiniz?”

“Zâtı âlinizle şerefyâb olmak için geldik. Zâtı âlinizle müşerref olmağa

“Ziyaret… Ziyareti bilir misiniz? Ben ziyaret bilmem.”

Tekrar murâkıb olup gözlerini açtılar: “Allahümme sallı alâ Muhammedin ve alâ âlihi Muhammed” dediler. Ondan sonra “Allah sizi Zâtına mazhar buyursun” diye du’â ettiler.

Fakir: “Du’âyı âliniz berekâtıyla inşâallah mazharı ismi Zât oluruz”

Badehu [sonra] bir hayli müddet gözleri kapalı murâkıb oturdular, sonra gözlerim açıp salevât getirdiler.

“Söyleyiniz erkekler!” buyurdular.

“Söyletiniz de söyleyelim efendim” dedim. Hiç cevap vermeyip yine murâkıb oldular, gözlerini açtıktan sonra tekrar salevât getirdiler. Fakîre

“Sizin taraflarınızda yangın var mı?”

“Bizim taraflar masun kaldı [yangından etkilenmedi) efendim.”

Hazret güldüler. “Allah şifâ versin” buyurdular.

Ondan sonra yine bir müddet murâkıb oldular, bâ’dehu gözlerini açıp yine salevât getirdiler.

Fakîr: “İnmemalkevnü fil hayâti ve hüve hakkun fil hakîka” [yani, "Dünyada varlığa ait ne varsa hayâldir, fakat hakikatte hakdır] dedim. Dikkatle dinlediler de “Peki, peki” dediler. Bâ’dehu:

“Çok sularınız var mı?”

“Var efendim”

“Kendi kendine akan sular var mı?”

“Bazen bulunur efendim” dedim.   ,

Bunun üzerine Hazret, Fakirin Önüne doğru yüzü üzerine eğildiler. Bir müddet öyle durdular. Fakîr bâtınında [içimden] Cenâbı Mevlânâ Efendimiz ile mürşidim Esad Dede hazretlerine müteveccih oldum [gönlümü bağladım]. Bâ’dehu [sonra] kalktılar.

“İnneke meyyitün ve innehu meyyitun” [Sen de ölüsün, o da ölüdür]. Biz sükût ettik. Sonra buyurdular ki:

“Romatizma, romatizma derler… İnsan uyanık iken gelir ise uyutmaz. Uyurken gelir ise uyandırır. Rum rum yapar.”

“Romatizma hararet ister efendim”

“Biz harareti bulamıyoruz ki…”

Bir hayli müddet yine murâkıb durdular. Bâ’dehu gözlerim açıp salevât getirdiler. Sükût üzere oturduk. Bâ’dehu:

“Haydi oğlum! Ben abdest bozayım. Ben abdest almam, bozarım” buyurdular. Biz de ellerini öpüp kalktık. Huzurlarından çıktık.

5 Rebfülevvel 1338 (28 Kasım 1919)

Salim Efendi ile beraber Türbedâr Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Yalnızdılar. Huzuruna girdiğimizde kendilerine yaklaşmamızı işaret buyurdular. Gayet yakın olarak diz dize önlerine oturduk. Hazret, Salim Efendiye “Safâ geldiniz” buyurdular.

Biz de “Safa bulduk efendim” dedik.

Salim Efendi: “Ben sensiz olamam, sen de bensiz olamazsın” dedi.

Hazret: “Öyle ya!”

Fakire hitaben: “Nerede tavattun ediyorsunuz?” Fakîr: “Hak’ta tavattun ediyoruz.”

“Tavassul mu ediyorsunuz [ulaşıyor musunuz]?”

“Evet efendim! tavattun ve tavassul ediyoruz.” Gülerek fakire hitaben: “Bu hoca kim?” “Salim Efendi.”

“Allah bu hocayı mertebesinde dâim buyursun.” Salim Efendi’ye hitaben, Fakîr için: “Bu efendi kim?”

Salim Efendi: “Bid’atün minnâ” [Bizden bir parçadır]. Bizim nurumuzdan Ahmed Avnî Bey. Posta müdür muavini.”

Fakire: “Ben de Ahmed’im, sen de Ahmed’sin. Ahmed iki mi? Sen sensin, ben benim.”

Fakîr: “Ahmed’in mim’i kalkınca ahad [bir] olur. O vakit bir olur.”

Hazret: “Mim kalkar mı? Kalkar a! O vakit sen kalmazsın. Fakat bu vücûdunun kalkması lâzım gelmez. Vücûdunla beraber sen kalmazsın. O vakit Hak sende mahfî [gizli] olanın kim olduğunu bilirsin.”

“Vücûdda mahfî olanın kim olduğunu bilmekle beraber senlik vehmi kalıyor efendim. Vehim ise sultânı kuvâdır [kuvvetlerin sultanı].”

“Ben konuşurken yoruluveriyorum. Siz konuşun, ben dinleyeyim.”

Salim Efendi: “Söylemenizi bize intikal ettirin, söyleyelim ve konuşalım.”

Fakire hitaben: “Oooo Nûrî Paşa! Söyle bakalım.”

Salim Efendi: “Efendim, Nûrî değil, Avni;.”

Hazret: “Avnî mi?”

Fakîr: “Efendim, zâtı âlilerinin teveccüh buyurdukları Nûrîliği kabul ettim.”

“Kabul etmeseydin ne olacaktı?”

“Hiç bir şey olmayacaktı. Şu kadar var ki, tevcihi âlilerini [yüksek teveccühünüzü] kemâli hoşnûdiyle [büyük bir memnuniyetle] kabul ettiğimi arz ediyorum.”

“Pek alâ! Dışarıda soğuk var mı?”

“Hayır efendim.”

“Rahmet var mı? Kış ortası derler, geldi mi?”

“Hayır efendim. Hararet var.” “Yaaa!”

Biraz murâkıb olup, ba’dehu salevât getirdiler. Sonra da “Lâ ilahe illa hüve’r Rahmân” [Rahman olan Allah'tan başka ilâh yoktur] buyurdular. Ondan sonra: “Ben hep böyle söylüyorum. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. [Allahım! Muhammed aleyhisselâma ve onun ailesine, soyuna, ehli beytine selâm olsun!] İşte bu üç kelime. Gecegündüz bunları söylüyorum. Bunları okuyorum.”

Fakire ellerini uzattılar. Tuttum. Oturdukları mahalde doğruldular: “Tubâ, tûbâ, tûbâ derler. Ömür uzunluğu imiş. Tûbâ limen tâle umruhû ve hasune ameluhû. Böyle uzayıp gidiyor.”

Ba’dehu yine murâkıb oldular, yine salevât getirdiler ve “Lâ ilahe illa hüve’rRahmân” buyurdular.

Ellerini uzatır vaziyetinde bulunmakla Fakir ellerim öptüm. Salim Efendi de öptü.

Kalktık. Kalkarken: “Ben umûma [herkese] du’â ederim. Başka bir şey elimden gelmez. Cümleniz için du’â ediyorum” buyurdular. Ba’dehu huzurlarından çıktık.

9 Nisan 1336 (6 Nisan 1920)          

17 Recebülmürecceb 338 ve 9 Nisan 336 Cum’a (6 Nisan 1920) günü Türbedâr Efendi Hazretleri’nin ziyaretine Salim Efendi (merhum) ile birlikte gittik. Hazret “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” buyurdu. Biz de “Hoş bulduk, safâ bulduk, efendim” dedik.

Hazret: “Veâyetünlehümü’lleyl,Neslehummhu’nnebâra (,..)Veküllün  felekin yesbehûn’a (Yasin: 37-40)[1]kadar tilâvet buyurdu. Sonra “Ve kâlûlhamdü lillâhillezi sadekanâ va’dehû (…)kıylelhamdü lillahi Rabbilâlemin (Zümer; 74-75) [2] kadar okuyup tekrar “Ve âyetün lehümülleyl, neslehu ….” okudu. Yâsînı şerifin sonlarına doğru geçti. Sonra tekrar bu âyetten başladı. “Ve küllün fi felekin yesbehûn..” a kadar birçok defa tekrar etti. Biz de huzurdan kalktık. Bu hal, belki üç çâryek devam etmişti. Hazret 9 Mayıs 336 tarihinde, yani bundan tam bir ay sonra intikâl buyurdular. 130 yaşında idiler.

Kaddesenâllâhu biesrârihi ‘azzamellâhu zikrahu ve nefa’anâ bifiiyûzâtihi yâ hüvelMuîn” (Allah bizi onun sırlarıyla kutsasın. Allah zikrini azîz etsin. Feyizleriyle bizleri faydalandırsın. Ey Muîn olan Allah!!

 AHMED AMİŞ EFENDİ’NİN BAZI SÖZLERİ

Ahmed Amiş Efendi’yi daha iyi tanıtmak için burada bazı sözlerini ve hatıralarını sunmak istiyoruz.

“Her şeyin ismi âlîsini bil; babanın verdiği isimle çağır!”    

“İnnallâhe latîfün bi’l ibâd” “Allah Teâlâ kullarında lâtiftir.” “Allah kullarına lâtiftir” değil… Çünkü bu isneteyni [ikiliği] îcâb eder.

“Tuz iki maddeden ibaret olup, her ferisi ayrı ayrı alınırsa birer semmi mühlik [öldürücü zehir} olduğu halde, ikisinin birden alınması mucibi faidedir [fayda vericidir] diye, bendegânından bir doktorun ifâdesine [göre:] “Allah celle celâluhû ile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve âlihi öyledir” (buyurdular).

“Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin menine Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) bile kadir değildir”

“Cem’i mevcudat {bütün varlıklar], Hakk’ tan zuhurdur [gelmiştir].

 “Şu’ûnâtı ilâhiyye, irade-i zâtiyyedir; Allah haddi zâtında ekberdir.”

“Mine’l âbâd ilâ’l’âzâl, ilâ mâ lâyetenâhî, elmustecmi’u Cemi’u’s- sıfât Allâh…”(Ebedlerden ezellere kadar sonsuza kadar bütün sıfatları nefsinde toplayan)

“Bizi sevenleri sevenler, imânlarını kurtarırlar.”

Bursa Lisesi Fransızca muallimi Nevres Bey’den rivayet: Benim şeyhim derdi ki:

“Ahmed, birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa beni müdafea etme!” der. Nevres Bey “Ben bu naneyi yiyemem” diye gönlünden geçirince, derhal ben de “Şeyhim, efendim, ben bu naneyi yiyemem dedim. Şeyhim de bana: ‘Sen bu naneyi yiyemezsen, sen de benim dediğim gibi âdem olamazsın’ dedi”, buyurmuşlardır.

“Biz, bizim Iafımız olduğu zaman sıkılıp kaçandan korkarız” buyurdular. Ben de içimden, “Eyvah! Bizim arkadaş helak oldu” diyerek kendisinde böyle bir hâl gördüğüm bir arkadaşımı hatırladım. [Ahmed Amiş Efendi? derhal “Şey… Korkma! Ona da bir Zât tecellîsi yapar, kurtarırız” buyurdular.

Ellerini göğüslerine vurarak, “Bu ismi zikretsinler de aleyhimde bulunsunlar” buyurdular.

Bir gün sinnî âlilerini soran bir zâta hitaben: “Şeyhim bana derdi ki: /Ahmed, senin tarihin meçhuldür” buyurmuşlardır.

“İnsan kâmildir.”

“Ebû Tâlib, “radiyallâhü anhdır”

“Ben, namazdan ziyade namaz kılanı severim. “

“Dünyada eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.”

Nazîf Efendi merhum rivâyetiyle:

“Cenaba Hakk, şerri cüziyi kullanır. Altından hayrı küllî zuhur eder. Cenab-ı Hakk hayrı cüziyi kullanmaz, altından şerri külli zuhur eder diye…”

Tâhir Efendi’den rivayet: “Birinci sene imâm, ikinci sene bir kalbur saman, üçüncü sene kalpaklı Yunan olma”

“Gör geç, billahi geç, durma geç! Üzkurullâhe inde küllü hacerin veşecerin.” (Sen her taş ve ağaçta Allah Teâlâ’yı zikret- Hadis)

“GÖÇMÜŞE RABITA OLMAZ.”

“Aradığını vücûd dükkânında bulursun.”

“Sohbet için Üç şart vardır: Zaman, mekân, ihvan…”

“En lezzetli üç şey vardır. Tilâvet-i Kur’ân, musâhabetül ihvân, mülâkâtü’r Rahmân…”

“Bu yolun sermâyesi kuru muhabbettir. Muhabbetin yaşı da olur mu? Olur ya! Tarikat şeyhlerini görmüyor musun?

“Kalb safâsı, beden hafifliği iste!”

“Dağı dağ, taşı taş görünce şeyhe muhtaçsın.”

Naim Beyefendi’ye hitaben (müderris):

 “Şu şöyle olsun, şu şöyle olsun’dan kurtuluncaya kadar şeyhe muhtaçsın. Kendinle konuşuncaya kadar şeyhe muhtaçsın…”

“Yüksek hakikatlere ulaşmayı kastederek: “Bu iş kitapla olmaz, fakat kitapsız da olmaz.”

“Mütecetti vâhid, mecâlî müteaddiddir.” Yani, Allah’dan tecellî eden tektir, bize ise çeşitli yollarla, Çeşitli şekillerde ulaşır.

“Ezelde hilkat yoktur, zuhur vardır” Allah’ın yaratışı önceden takdir edilmiştir, bize görünen  görünen şey o takdirin gerçekleşmesidir

“Zahiren kaderiyyundan, batinen cebriyyundan ol” Yani, görünüşte sanki takdir hiç yokmuş gibi sebeplere yapış, iradeni göster, fakat iç dünyanda sanki hiç iraden yokmuş gibi Allah Teâlâ’nın takdirine teslim ol.”

“İnsan surette muhtar, hakikâtte mecburdur” Yani, insan görünüşte özgür iradeye sahiptir, ama gerçekte Allah Teâlâ’nın gücüne bağlıdır. Nitekim aynı anlamda şu söz de ona aittir: “Iyyâke nabudu ve iyyâke nesta’în (Fâtihâ Sûresi, Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz’) âyeti celîlesi insanda iradei cüz’iyye mi bırakmıştır?”

[Ahmed Amiş Efendi'nin] keramet tarifi:

“Ehlullah yanında kerâmâtın celî ve azîmi, tâ’atle telezzüz eylemektir. Halvet ve kesret ve dahî her nefeste hâzır olub, Allah’ı zikr eylemek kerâmâttandır. Ve dahî varidat olub inşirah hâsıl oldukça vakar ve sekînesi ziyâde olub, edeb ve hayâ üzerine olmak kerâmâttandır. Ve cem’i ahvâlde Allah Teâlâ’dan razı olmak kerâmâttandır. Yoksa mücerred hırkada zuhur eylemek keramet değildir. Zîrâ tasavvuf ehli mahcûbdur.[3]

Ve ma’rifet ehli eşyanın ilmi ne üzerine ise hakikatle bilmiş ve görmüştür. Mahbûb şânında buyurur:

[Kul] hel yestevîllezîne yalemûne vellezîne lâ yalemûn. Ulâike humul muflihûn.( De ki: «Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.» Zümer 7)

Ve humul mühtedûn. (“Onlar doğru yoldadırlar.”En’am-82)

Lâ havlun aleyhim ve lâ humyahzenûn. (“Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” Bakara, 262)

İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân.( “Doğrusu Benim mümin kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.” İsra, 65)

Ve alleme Âdemelesmâe kullehâ.(“ Ve Adem’e bütün isimleri öğretti,” Bakara, 31)

Ve nice bunun gibi âyât [âyetler] demiştir. İmdi tasarrufa mail olanlardan [meyledenlerden] olmayasın! Kellâ innehum an Rabbihim yevmeizin lemahcûbûn. Sümme innehum lesâlülcahîm.( Hayır; doğrusu onlar o gün, Rablerinden yoksun kalacaklardır. Sonra onlar, şüphesiz, cehenneme gireceklerdir.”(Mutaffifin, 15-16)

Ve ma’rifet ehli şânında buyurur: Ma’sıyetullâhi illâ biinâyetillah ve lâ kuvvete alâ tâ’âtillâh illâ bitevfîkillâh. (Ancak Allah Teâlâ’nın inayeti ile günah işlenir ve ancak Allah Teâlâ’nın muvaffak kılması ile Allah Teâlâ’ya taate güç yeter.)

Amiş Efendi’nin silsilesi vefatından sonra bir yandan Abdülaziz Mecdi Tolun ile, diğer taraftan da Kayserili Mehmed Tevfik Efendi, Ahmed Tâhir Marâşî, Mustafa Özeren ve Hamdi Hizalan ile devam etmiştir.

Amiş Efendi kendisine intisab edenlere şöyle dermiş:

Bundan böyle tasavvuf kitaplarını okumak yasak. Kur’ân okuyun, Hadîs okuyun, Mesnevi okuyun. (Niyazî-i Mısri Divanı içinde aynı beyanı vardır.) Başka kitaplarla uğraşmayın. Tasavvuf kitaplarını yazanların çoğu yoldayken yazdılar. Neş’e ve mertebe bakımından birbirini tutmaz sözler olur, şaşırtır sizi. Ama Mevlânâ gitti, dönüp geldi. Mesnevi’sini sonra yazdı.

Sayar, Konuk’un bu ziyaretlerden istifade ettiğini, himmet bulduğunu ve bu himmetle Mesnevi ve Fusûs şerhi gibi büyük eserleri ortaya koyma gücüne erdiğini belirtmektedir.

Kaynak:

Ahmed Avni KONUK, Savaş Ş. BARKÇİN, Klasik Yay. 2011, İstanbul, s.211-224


[1] Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler. (Yasin: 37-40)

[2] Onlar: «Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!» derler. Melekleri, arşın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların aralarında adaletle hüküm olunmuştur. «Övgü, Alemlerin Rabbi olan Allah içindir» denir. (Zümer; 74-75)

[3] “Ehlullah yanında kerametlerin aşikar ve büyüğü Allah Teâlâ’ya ibadetten lezzet ve zevk almaktır. Yalnız, insanların yanında ve dahî her nefeste, Allah Teâlâ’yı zikr eylemek kerametlerdendir. Ve varidatlar gelip açılmalar olduğunda vakar ve sekînesi artması, edeb ve hayâ üzerine olmakta keramettendir. bütün hallerde Allah Teâlâ’dan razı olmak keramettendir. Yoksa yalnızca hırkada giymek ile tarikata girmek keramet değildir. Zîrâ tasavvuf ehli gözlerden saklanmıştır. (Kendileri aşikar görünmezler)

İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK EFENDİNİN SOHBETİ


SOHBET Mp3 İNDİR

 Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin (1967-1968 yıllarında olabilir) Ankara’da Hamamcı Şaban Aydın Efendinin evine teşrif buyurduklarında o zamanın şartlarına göre çekilmiş ses kasetini dinleyenler açısından daha iyi anlaşılabilmesi için bazı kısımlarını imkânımız miktarınca yazıya aktarmaya çalıştık. Allah Teâlâ büyüklerimizden razı olsun.

Amin.

1

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır.
Sen yoksun o benlikler hep vehm-ü gümânındır.
Birden bire bul aşkı bu tühfe bulanındır
Devrân olalı devrân Erbâb-ı safânındır.
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

 2

Meyhâneyi seyrettim uşşâka mutâf olmuş
Teklîfü tekellüften sükkân-ı muâf olmuş
Pür neş-e olup meclis bî-havf-ı hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

3

Ey dil sen o dildâre layık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sadık mı değilsin ya
Özr-ü nedir Azrâ’nın Vamık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

 4

Mahzun idi bir gün dil meyhâne-i mânâ’da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel-âde
Al destine bir bâde derdi gamı ver yâde
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

 5

Bir bâde çek, efzûn kalıp mecliste zeber-dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ-best ol
Alçağa akarsular, pay-i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen GÂLİB gibi ser-mest ol
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.
[1]   

Bismillahirrahmanirrahim

—…..

—Birbirinizde mahvolun. Gardaşlarım!

—Birbirinizde mahvolun.

—Yok olun.

—Yok

—Yok olan var olur.

—Lailahe illallah.

—Nihayet,  Lamevcude illallah

—Hiçbir mevcud yok Allah var

—Yok olunca Allah var olur.

—Hacı Şaban Efendi

—Doktor Ahmet Köksal’ı Sivas’a almanın kolayı

Hamamcı Şaban Aydın “İnşallah Efendim”

—Doktor Ahmet Köksal’ı Sivas’a almanın kolayı.

—Kiminen görüşeceksen görüş.

— Doktor Ahmet Köksal Sivas’taydı, görüşürdük.

—Bir hanımla geldi.

—Bu hanım kim, dedim

—“Ailem” dedi.

—Bende dedim ki

—Oruç tutar mı dedim.

—“Yok ne oruç ne namaz bir şey yok” dedi

—Orda ne olduysa o kadına oa dakikada  orucada başladı, namaza da başladı.

—Şimdi Albistan’dalar, Albistanda

—Ne bileyim işte hayali hal

—O Hayali hal

—Bu ne

Hacı Berber Bekir “Şey Konuştuğunu alıyor, Efendim”

—Biz de adamakıllı konuşamıyoruz ki.

Bende sanırdım ayrıyem dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni bildim ki ol canan imiş.

—Ben yoğmuşum o varmış.
—Ben yoğmuşum.

—..

Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Burhan arardım aslıma aslım bana burhan imiş

 Sağım solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol can içinde canan imiş

 Öyle sanurdum ayrıyam dost gayridir ben gayriyam
Benden görüp işiteni bildim ki, ol canan imiş

Savm-u salât u hac ile sanma biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmağa lâzım olan irfan imiş

Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana hakke’l-yakîn
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

Her mürşide dil verme kim, yolunu sarpa uğradır
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş

 Anla heman bir söz dürür yokuş değildir düzdürür
Âlem kamu bir yüzdürür gören anı hayran imiş

 İşit Niyâzi’nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün
Hakk’tan ayan bir nesne yok gözsüzlere pünhan imiş[2]

 —…….

İhramcızâde  İsmail Hakkı Efendi ile Mehmet Şen Veli aralarında konuşuyorlar. Ve ziyaretine gelen misafirlere

—Maşallah süphanallah, maşallah maşallah

—Çok memnun olduk,

—Çok yaşa, berhudar olun, berhudar olun.

Elini öpenlere;

—Berhudar olun, berhudar olun

—….

—Bunlarda Nevşehirliler!

—Nevzad değil mi?

—Çok memnun olduk, çok müşerref olduk.

—Eden eyleyen Allah. Vela havle vela kuvvete illa billlah.

—Eden eyleyen Allah.

Bir kişi yola çıkacaklarını söylüyor.

—Hı..

—      

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler
Alan veren odur eyler içinde
Kimin bay-u kimini yoksul eyler [3]

—Bizde yarın burda kalmayı, artık borç ettik. İnşaallah!

—Yarın kalacağız.

—….. Bunlarla böyle bir geldik gece. Bunlarda Sivas’a geldiler, bizi Sivas’tan getirdiler….

—….

—Gardaşlarım!

—Şimdi,

—Hava iyi olursa, Sivas’a gelen misafirleri sahraya götürüyoruz. Hava iyi olmazsa evde, vekalemiz var, odamız var… evde…

—Pazar perşembe akşamları muhakkak evde hatim okuyoruz.

—Bugün günlerden ne Cuma değil mi?

Hacı Berber Bekir:

 “Cuma”

—Yarın cumartesi, Pazar günü muhakkak yine hatmimiz var  orda, orda  bulunmamız lazım

—Ahh…

—Himmetin var olsun.

—Hadi Şemsi’den bir şey oku da, dinleyek.

(İlahiyi okuyan  Hacı Berber Bekir’dir.)

Cânân ilinin güllerinin bağı göründü
Dost ikliminin lâlesinin dağı göründü

Envâr-ı Muhammed doğuben tuttu cihanı
Şakka’l kamerin mu’cize parmağı göründü

 Kaygu gecesi gitti kamu kalmadı korku
Vuslat  gülünün gül yüzünün hâli göründü

Yakub’a bugün Yusuf’unun kokusu geldi
Eyyûb’a dahi sıhhatinin çağı göründü

 (Mecnun gibi sahraları ağlayı gezerken
Leylâ gülünün gülyüzünün âlı göründü.) [4]

Aşkınla bugün Şemsi yine vecde erişti
Var ise bugün dostunun otağı göründü

 —Gardaşlarım!

— Cenab-ı Hakk kendini de verir bize,

— Kendini de verir.

—Nihayet şöyle söyleyim.

—Mecnun, Leyla vardır.

—Âşık, âşık

—Nihayet, Leylanın derdinden yanıyor Mecnun.

—Leyla gelmiş, Mecnunun yanına

—Mecnun; “Sen kimsin? demiş”

—Şöyle bir yoluna düş git demiş haber al…..

—Leylayım, demiş.

—Öyle deyince Mecnun

—Ya ben neyim? demiş.

—Mecnun kendi Leyla olmuş.

—Gardaşlarım!

—Allah istediğini verir insana, hadi, kendini de verir.

—Allah kendini de verir.

—Gardaşlarım.

—Hadi ..

—Çayları için, çayları için bakıyım.

—Allah’ın hikmetinden sual olunmaz ki;

—….fevkalade bir iş oldu.

Çay getirene

—Ben yorgunum.

—Daha içmeyim.. Gardaşım…

—Getirmesin.

—Bir damla ağzıma alakta,

—Bismillah.

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler

—Eden eyleyen Allah. Vela havle vela kuvvete illa billlah.

—Gardaşlarım!

—Nevzad büyüdü mü?

“Büyüdü Efendim”

—Hı,hı

—O..maşallah maşallah, berhudar olun, berhudar olun

—Berhudar olun, berhudar olun

— Gardaşlarım!

—Ooo maşallah maşallah

—Elhamdulillah, görüştük.

—Ooo..Elhamdulillah, görüştük

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—Yani Allah’ın emanetinde olun.

 —Fî emânillah, Fî emânillah,…

……………

—Aleykümselam

—… Sen geldin bizde geldik

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—Allah’ın emanetinde olun.

—Nihayet (Allah) bilmek istedi

……..

—Himmet dediğin gönüle yazmak imiş.

—Ruha yazdık.

—Alem bir hayal

—Hayali hal

—Bir hayal

—Artık çayı kaldırın Gardaşlarım

—Çayı Kaldırın

—İzin verdik

—Yarın buradayız görüşürüz inşallah

—Hepinize izin veriyorum hadi

—Hadi görüştük ya,

—De hadi,

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—….

—Herkese izin verdim.

—izin veriyorum hadi

Mehmet Şen Veli “yerimiz var Efendim, rahat edersiniz.”

— Gardaşlarım!

—İzin size,

—De hadin Nevşehirliler, izin verdim size

Hacı Berber Bekir “Hulusi (Ateş) Efendi”

—Ooo, ……Haber aldık, Hulusi Efendi

 —Geldin mi?…..

—inşallah iyisin

—Gelin nasıl iyi inşallah

“Evet”

—…..İyi mi

—Elhamdulillah. Yarın görüşürüz İnşallah, yarın orda görerik İnşallah.[5]

—..

—Bende hatim yerini onu arıyorum. Hacı Hasan Efendi var orda. Darende’de. Bu da (Hulusi Efendi) daha çocuk. …Bende Hacı Hasan Efendi’yi arıyorum diyince, bu dedi ki “ben gösteririm” dedi. Gönlünden demiş ki “Bana para verirse almayım, himmet isteyim.”

 —Himmet gönüle yazmak imiş.

—Elhamdulillah.

Mehmet Şen Veli “Sırrı Bey, Sırrı Bey geldi.”

—Haber aldık.

—Epey gezdin, dolaştın mı?

—Epey gezdirdin mi, Sırrı Efendiyi?

 —Berhudar olun, berhudar olun

—(öpenlere) Etme..Canım…

—Cümleten merhaba hoş geldiniz sefa geldiniz.

—Biz yorgunuk, bize izin verin istirahat edeceğiz. Bende size izin veriyim. Hadi bakıyım

Hacı Berber Bekir “Yarın burdayık Allah nasip ederse, inşallah burdayız”

—Yarın burdayız İnşallah

“Çok konuştu.”

—De hadi, gidin.

—Burda mı?

“Kerimesi var, herhalde şey gilde (Orhan Zarifoğlu evinde”

—Hacı Ayşe mi? (Torunu)

Eşi Orhan Zarifoğlu: “Hilmi ile görüşmek istedi.”

“Gidek te Sırrı Efendi Oğlu Hilmi (Torunu Reyhan’ın eşi) ile görüşmek istiyor. Sırrı Efendi ile görüşsünler. Burda kalmasın.”

—Sırrı Efendiyi mi götürecek

—Götürsün hadi.

—Hadi …..hepiniz gidin

—Şurayı buna verseniz.

“Hanımlar da seni  gözlüyorlar, ecuk onlarda görsün”

Şen Veli “Efendim buyrun, istirahat yeriniz hazır.”

—Yeni gördük

—Hanımlarıda göreyim, geliyim.

—Hacı Bekir

—Beraber

Hacı Bekir; “Berber yatacık, herhalde.

—De hadi.

—Allah Allah

“Görsün”

—Her şeyde bir hikmetin var.

—Gelin kızlar mı

—Maşallah.

—Hikmet Hanım mı? Hikmet Hanım mı

—İnşallah iyisiniz..

—Allah sayini meşkûr etsin.

—Maşallah

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler

—…..

—….. geldik.

—Bir Hasan var. Oraya geldi. Bir araba getirdi. ….Gezdik  dolaştırdı. . Bugün buraya geldik Elhamdulillah. ….Çok kişiyle görüştük.

—Memnun olduk. Sizi gördük, muşereref olduk.

—Buyur canım.

—Yarın burdayız görüşürüz, yine görüşürüz İnşallah.

—Validem hacca gitmiş. Her makama “Dua edermiş”

—“Ya rabbi bana evlat ver” diye.

—Demişler ki; bir çocuk elbisesi yap. Çocuk istiyor ya. Peygamberim ala-s’salavatı görmüş. Onu görmüş.[6] Elbise..yi yapmını da bilirmiş, söylüyorlar Valideme. O şeyi Şeyhimin hanımına söylemiş. Validem.

—Şeyhim benden sordu. Tokada gittim.

— “Nerelisin” dedi?

—Sıvaslıyım

—Kimlerdensin

—…….., dedim

—Hacı hanımın oğlu musun? diyin

—Evet dedim.

—Bana tuhaf bir şey oldu.

—Şeyhim beni sevmiş. Elbisenin kavlinden

—Musa aleyhisselâm Turu Sina’da Allah’la konuşurdu.

—“Ya Musa benim için amel ettin?” Diye Cenab-ı Hakk sormuş.

—Ya Rabbi namaz kıldım, hacca gittim oruç tuttum, zekât verdim, sadaka verdim”

—Ya Musa, bunların ahirette karşılığı var, demiş

—Benim için ne amel ettin? diyence

 —Ya Rabbî sen bilin, deyince

—Ya Musa,  benim için bir kul sevdin mi? demiş

—Bizde hepinizi Allah için seviyoruz. Karıncayı da Allah için seviyoruz. Her şeyi  Allah için seviyoruz.

—Şimdi Bakıyorum dışarı çıkıyorum. Neyi görürsem Allah görüyorum. Nereye baksam Allah görüyorum. Ne görürsem Allah görüyorum.

—Bugünde böyle Allah çağırdı, geldik.

Sizleri de  de gördük, yine Allah’ı gördük.

—De hadi yiyin hadi,

—Yiyin, yiyin

—Hadi canım hadi,

—De hadi, buyur

—Hikmet hanım lütfen buyur hadi,

—Yiyin, yiyin

—Ben yoğum  O varmış.

—Ben yoğum o vardır.

—Aşık maşuk O’dur.

—….

—Aferin çok yaşa berhudar ol, berhudar ol,

—Yiyin hadi,

—….

—Canım

—……

“Hikmet Hanım kalsın mı?”

—…….

—Canım

—…….[7]


[1]— Şeyh Galip kaddese’llâhü sırrahu’l azizin ilahisini Hacı Berber Bekir okurken karışık vezinler ile okuyor.  Ancak biz buraya orijinal şekli ile yazdık.

Açıklaması

PÎR-İ MUGAN: Mürşid-i kâmil

1-Tedbirini terk et; takdir Allah Teâlâ’nındır. Sen yoksun; o benlikler, hep vehmindir; zannındır. Birden bire aşkı bul, bu armağan, bulanındır. Devran, devran olalı, temiz kişilerin, ilâhî zevk sahiplerinindir.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; feyiz ve neşe kadehini elinden bırakma, söz pîr-i mugânındır.

2-Meyhaneyi seyrettim; âşıkların, çevresinde dönüp durdukları yer olmuş; orada oturanlar tekliften de affedilmişler, tekellüften de. Bir neşe gelmiş; mecliste ne korku kalmış, ne aykırılık; gama dâir sohbet yapılmıyor, gamın bulanıklığı anılmıyor; hepsinin de meşrebi tertemiz bir hâle gelmiş.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugânındır.

3-Ey gönül, sen o gönül alana lâyık mı değilsin; yoksa sevgi dâvasında gerçek mi değilsin? Azrâ’nın özrü nedir; sen Vâmık mı değilsin. Sende bu gam ne gezer; yoksa âşık mı değilsin.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugânındır.

4-Bir gün gönül, mânâ meyhanesinde mahzundu; hatıra fikirler düşmüştü de inkâra döşenmiştim. Bir pîr, ansızın geldi de alelade Öğüt verdi; eline bir şarap kadehi al, derdi de yele ver gitsin, gamı da dedi.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugânındır.

5-Bir kadeh şarap çek, içtikçe iç; mecliste yücel; sözün üstün olsun, yürüsün. Ayağını dışarıya atma; meyhanede ayak dire. Sular alçağa akar; sen de küpün ayakucuna düş; alçal. Coşup köpüreyim dersen Galib gibi sarhoş ol.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugaanındır.

[2] Niyâzi Mısrî  kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[3]

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler

Alan veren odur bâzâr içinde
Kimin bay-u kimini yoksul eyler

Kiminin bakırını eder altın
Kiminin altununu kara pul eyler

Kimini güldürür daim cihanda
Kiminin ah-u efganın bol eyler

Kiminin sevdiğin alır elinden
Kiminin erini alır dul eyler

Kimine istemezken verir evlât
Kimi ister ana yâd oğul eyler

Kimi bulmaz giye çuldan abayı
Kiminin atına atlas çul eyler

Kiminin tatlı balın eder acı
Kiminin acısın tatlı bal eyler

Kimin bülbül ider güle kılur zâr
Kimin pervaneveş yakıp kül eyler

Eder ak güneşi geh kara balçık
Kara balçığı açar gâh gül eyler

Kimi İsa nefestir eder ihya
Kimi deccal olup sağa öl eyler

Çürüğü sağ edip sağı çürük hem
Solu sağ sağı gâhi sol eyler

Ayağı baş eder gâh ayak
Dili kulak kulağı hem dil eyler

Fili gâhi karınca kursağına
Koyup karıncayı gâhi fil eyler

Çıkarır gâhi yoldan nice yolcu
Gehi yolcuyu göstermez yol eyler

Gehi ıssız harabı şenlik edip
Gehi şenliği dağıtıp çöl eyler

Anasır ipliğin tab iğnesinden
Geçirip onu bu bunu ol eyler

Yeli gâhi letafetle eder od
Odu gâhi kesafetle yel eyler

Suyu dondurup eder taş ve toprak
Taşı toprağı akıtıp sel eyler

Huruf-ı carre gibi cümle eşya
Birbirine uzanıp el eyler

Eder âkilleri çok işte âciz
Eder öyle bir iş san âkil eyler

Bu sözün Yunusu Mısrî değildir
Lûgaz bunda muammasın ol eyler

Niyâzi Mısrî  kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[4] Okuyuşta Niyâzi Misri kaddese’llâhü sırrahu’l azîze ait kısım ile karışık vezin kullanılmış.

Dost illerin menzili ki, âli göründü
Derd-i dile derman olan Elmalı göründü.

Tûtilere sükker bağının zevki erişti
Bülbüllere cânân gülünün dalı göründü.

Mecnun gibi sahralara ağlayı gezerken
Leylâ dağının lâlesinin âlı göründü.

Ten Yakub’unun gözleri açılsa aceb mi?
Can Yusuf’unun gül yüzünün hâli göründü.

Kal ehlinin akvalini terk eyle Niyâzi
Şimdiden geru hâl ehlinin ahvali göründü.

Niyâzi Misri kuddise sırruhu’l-azîz

[5] Seyyid Osman Hulusi Efendinin eşi Naciye Hanım rahatsız olarak Ankara’ya geliyor. İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz onun hakkında himmetini âli eylemiş şifa bulmasını sağlamıştır.

[6] Hacı Aişe Hanım, Efendi Hazretlerine hamil iken hac görevlerinden olan Safâ ve Merve’yi say ederken ilham olan aşağıdaki beyitleri çok tekrar etmiş.

 İsmail’im Âzam sensin
Gül yüzlü tazem sensin
Dört kitabın hakkı için
Gönlümde gezen sensin.

Validesi Aişe Hanıma rüyasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “BİZ İSMAİL’İ KENDİ TOPRAĞIMIZDAN YOĞURDUK, EKŞİTMEDİK VE SANA DA HEDİYE ETTİK” müjdesine mazhar olduğunu hatırlatırdı.

Bir başka sohbetlerinde

“Gardaşlarım! Anamın zürriyeti olmamış anam Hacca gitmiş Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ravzasında dua etmiş demiş ki, Ya Rabbî kapına geldim, bu Habibin hürmetine bir evlat ver demiş. Zaman gelmiş karnımda, hamile olduğunu can bulduğunu fark etmiş, iki rekât namaz kılmış, yatmış denilmiş ki, “İsmail’i kendi mayamızdan yoğurduk, ekşitmedik ve sana da hediye ettik” sesini Anam duymuş. İki rekât Hacet namazı kılmış. Bir gün evimizin önünde yılan yüzüme uzandı, yalamaya başladı. Anam gördü İsmail’i yılan yiyor dedi yılanı kovdu. Gardaşlarım! Şimdi anladık ki, yılan sevgisinden yüzümü yalarmış.

Gardaşlarım (ta ezelden intisabım âlemin seyyidine, düştüm aşkına bu anasır bendine, çok aradım ağladım yüz tutup Hakk’ın kendine, âlemi ervah içinde hubbu Mevlâ olmuşuz.)” (İsmail Hakkı ALTUNTAŞ Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları [Kitap]. – İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.)

[7] Not: Sesleri metne aktaran İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

SOHBET Mp3 İNDİR

Hattat Cafer Kelkit

NURETTİN TOPÇU’NUN TASAVVUF DÜŞÜNCESİ -Mustafa Kara


 Tasavvuf ile mistisizmin bazı farklı yönlerine işaret etmek için birincisinin müntesiplerine derviş ikincisinin temsilcilerine ise daha çok mistik adı verilmektedir.

Topçu için dostları bu iki kelimeyi de kullanmışlardır. Kaplan onu “çağdaş bir mistik” şeklinde takdim ederken, Tarlan ona “arif derviş” unvanını vermiştir.

Gerçekten derviş Nurettin’in dervişliği Fransa’da doktor’a çalışması yaptığı yıllarda başlamıştır. Gördüğü felsefe-psikoloji tahsili ve görüştüğü insanlar, onun mizacında örtülü olarak mevcut olan dervişmeşrepliğini yavaş yavaş ortaya çıkarmıştır.

Bağlandığı ilk şahıs Maurice Blondel’dir. Hareket (action) felsefesinin kurucusu kabul edilen bu mistik filozof şöyle diyordu: “Din esas itibariyle mistiktir”. O İlâhi varlığa duyularla ve akılla ulaşılamayacağını ancak kalp ve irade yolu ile ulaşılabileceğini kabul ediyordu. (Bergson, 53)

“… Bu hale ulaşmak isteyen ruh günahlardan temizleniyor, kendinden geçiyor, dünya cemiyetlerini ve fena libasını terkediyor. Bütün bunlara temizlenme (purification) deniliyor. Böylece kalp benliğinden boşaldıktan sonra Allah’a ait bir şey oluyor ve iki aşk o zaman birleşiyorlar” (Bergson, 55).

Tanıştığı ikinci mistik, filozof Henri Bergson’dur (ÖL 1940). Dinleri statik ve dinamik olarak ikiye ayıran Bergson, birinciyi sitenin dini, cemiyetin dini ve kapalı din olarak açıklarken ikincisi için şöyle düşünmektedir:

“Bu insanlığın dinidir, açık dindir. Dinamik din mistisizm esasına dayanır. Gerçek mistisizm müstesna bir hal ve az bulunan bir cevherdir. O’na göre Yunan da ve Hind’de tam bir mistisizm görülememiştir. Çünkü tam bir mistisizm, hareket, yaratıcılık ve aşktır. Bu ise Hıristiyan ve İslâm dinine has bir durumdur.”

Filozof devam ediyor: “Mistisizmin gayesi, aşk içinde kainatta birlik (unite cosmigue) yaratmaktır. Ancak mistik temas sayesinde Allah’la birleşen insan iradesi insanlar arasında evrensel aşkı yarannaya kabiliyetlidir” (Bergson, 103-109).

Henri Bergson felsefe-mistisizm ilişkileri konusunda ise şunları söylüyor: “Sırtını ilme dayayan felsefî sezginin derinleştirilmesi mistik sezgi sayesinde kabil olmaktadır. Mistikler, üzerinde başka insanların yürüyebileceği yolu açtılar. Bu hareketleriyle filozofa, hayatın nereden geldiğini ve nereye gittiğini yine onlar gösterdiler” (Bergson, 110).

Bu iki Batı’Iıya bir de ilim adamı Louis Massignon ilave olunca üçlü sacayağı tamamlanmıştır, Topçu’nun mistik muhtevadan İslâm tasavvufuna yönelmesinde bu üçüncü şahsın büyük hissesi olsa gerektir. Topçu kendisine Türkçe öğretirken fikir ve tesbitlerinden istifade etmiştir. Tasavvufî düşünce, özellikle Hallac-ı Mansur ile ilgili çok geniş araştırmaların sahibi olan Massignon şöyle diyordu:

İslâm mistisizmi hem kaynağında hem de ilerleme çağında mütemadiyen ezber okunan, üzerinde derin derin düşünülen ve tatbik edilen Kur’ân-ı Kerim’den doğmuştur”.

“İnsan ruhu ile kendi yaratıcısı arasında sözkonusu olan birleşme Kur’ân’ın ruhuna yabancı değildir” (Mevlâna, 23).

“İslâm mistisizminin Hıristiyan ve Hind mistisizminin kopyası olduğu tezini L. Massignon reddetti” (Bergson, 56-58). O’NA GÖRE KAYNAK KUR’ÂN’DIR.

Topçu birtakım felsefî şüphelerle Türkiye’ye döndükten sonra (1934) “Kur’ân’dan kaynaklanan” bu düşünce sistemini yakından tanımak istedi. Kader onun karşısına mürşid olarak Hasib Efendi ve Abdülaziz Bekkine‘yi çıkardı. İlim adamı olarak da Celâl Hoca ile tanışınca sacayağı yine tamamlanmış oldu. Gençlik yıllarında cuma günleri Karagümrük Rifaî dergâhındaki sohbetlere katılan Celâl Hoca’nın hatıralarından onun fena fi’r-resül halini tam olarak yaşayan bir kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Özellikle Abdülaziz Efendi ile olan ve bazen sabahlara kadar süren sohbetler yoluyla Topçu’nun içindeki istifhamlar yok olmuş. Bunların yerine gönül dünyasının doyumu olmayan uçsuz bucaksız mevhibeleri geçmiştir. O günlerden itibaren insan-eşya-hakikat konuları, ilim, felsefe, hikmet meseleleri, hürmet, merhamet, hizmet, mertebeleri, nihayet ızdırap, aşk ve vuslat neşveleri bütün açıklığı ile duyulur ve yaşanır hale gelmiştir. .

Topçu, dervişlere has olan tecrübe ve marifeti bizzat duymuş ve yaşamış olmasına rağmen, gönül âleminin cazibe ve çekiciliğine kapılarak hiçbir zaman hayattan kaçmamış, aksine ömrünün sonuna kadar bu meşreb ve neşveyi diğer insanlara aktarmanın yollarını aramıştır.

Şöhret ve alkış afetini ayaklarının altına alarak, ruh dünyasının derinlikleri kadar sosyal hayattaki sefaletleri de kendine dert edinmiş, bunların halli için gayret göstermiştir. Bundan başka o tasavvurî düşünceyi müstakil bir sistem olarak değil, onu iktisattan sanata, tarihten felsefeye, psikolojiden sosyolojiye, dinden maarife kadar uzanan geniş bir saha içinde ele almıştır. Loncalar kadar Dede Efendiye, Malazgirt kadar Mevlâna’ya hizmet kadar çileye, vecd kadar mektebe ağırlık vermiştir. Kısaca o tasavvuf! düşünceyi klasik terimlerle nakletmenin ötesinde ona çağdaş izahlar getirmiş, yeni mesuliyetler ve yeni hedefler göstermiştir.

Bu incelemede 10 temel ıstılah çerçevesinde onun tasavvufî düşünce ve meşrebine açıklık getirilmeye çalışılacaktır. Bu ıstılahlar şunlardır:

1.      Tasavvuf
2.      Mürşid
3.      Çile ve ızdırap
4.      Silsile
5.      Tarikat
6.      Melâmet
7.      Ahlâk
8.      Aşk
9.      Vahdet
10.   Kurtuluş

1. TASAVVUF

Tasavvufu, bir kalb terbiyesi ve aşk psikolojisi olarak ele alan Topçu: “İslâm dini, mistisizmin hayat kaynağını bağrında yaşatmaktadır. İslâm tasavvufu, Kur’ân’dan kalb ilmini çıkaran felsefedir” (Maarif, 126) dedikten sonra şöyle devam ediyor:

“Tasavvuf, İslâm’ın  ahlâki özünü mistik tecrübenin konusu yapan derin-bir felsefî yaşayıştır” (Yarın, 80). Mutasavvıfları bu ahlakî tecrübeyi nefsinde gerçekleştiren kişiler olarak gören yazar, “Tasavvuf nedir” sorusuna şöyle cevap vermektedir:

“Hakikatta o, insan ilmidir. Âlemden sıyrılarak kendi ruhuna çevrilen insanın içsel hayat denemesi ve Allah yolundaki atletizmidir. Tasavvuf insan hakikatlarının kapısıdır. Kur’ân-ı anlayan ve gerçek imanın yolu olarak onu bizzat yaşayanlar mutasavvıflardır. İslâm’ın uyanış çağı, bilhassa makinanın insan ruhunu boğduğu asrımızda, eşyadan ve maddeden ruha yâni insana dönüşün sırrını sunacak olan tasavvufun ahlâk dünyamızda zaferi ile açılacaktır. Bugün İslâm cemaatında yalnız cemaat halinde olmanın gücü ve sönük neşvesi kalmıştır. Bu gücü istismar edenler hayâsızlığı tam bir seferberlik bayrağı halinde yükselterek, doymadan hırs ve menfaatlarını aşırı bir iştiha ile tatmine çalışıyorlar. Zamanımız, İslâmı habîs yüzlerine maske yapan ve hırslarını tanrılaştıran zenginlerin, haksız ve zâlim saadetlerini devam ettirmek için, bir yandan İslâm maskesini kullanırlarken öbür taraftan masona da, zâlime de, şerîre ve müraîye de el uzattıkları devirdir. Bu devri kapatmakla başlayacak olan İslâm’ın  uyanış çağı peygamberler devrinin ahlâk ve imanıyla dünya ilim ve felsefesinin ulaşabildiği zirvelerde tasavvufun bayrağı altından ilân edilecektir (İnsan, 27-28).

Ona göre Hz. Muhammed’in samimi tarikatının adı tasavvuftur (Maarif, 90). Ve tasavvuf, esaslarını Kur’ân’da bulduğu bir insan felsefesini ele almıştır (Yarın. 73).

Dini bir irşad mesleği olarak ele alan ve gerçek din adamı olarak mutasavvıfları gören, irşadı ise “Allah’a götüren yolu aydınlatmaktır” şeklinde tarif eden (Maarif, 124) Topçu, Anadolu romantizminin temel ve ruhunun da tasavvufta barındığı kanâatındadır (Maarif, 69).

“Mistik hayat, dinin kaynağıdır. Çokluktan birliğe kavuşma veya ruhun Allah’la birleşmesi dediğimiz dine ulaştırıcı deneme, mistik denemedir. Peygamberin vahyi, bir mistik olaydır. Mi’raç olayında en yüksek mertebesini bulan m istik, birleşme, dinin hem temelinde, hem de en yukarı ucunda bulunur. Dinin ibadet şekilleri, kendi mistikliğinden çıkmış ve hafifletilerek herkesin yapabileceği hale konulmuş hareket şekilleridir. İslâmda namaz ve oruç, mistiğin çile doldurma hareketleriyle aynı mahiyettedirler ve gayeleri de aynıdır, onlarda mümini Allah’ın huzuruna yükseltmeye hazırlarlar. Zaten, din ibadetleriyle mistiklerin çile dolduruculuğu arasında aynı gayeye çevrilmiş olarak, aynı karakteri taşıyan ortalayıcı ibadetler de sürekli dualardır. Ruhun Allah’la birleşmesi, bir dinî şahsiyet değiştirmenin mükâfatıdır”.

“Velilerle peygamberler büyük mistiklerdir. Mistikler vicdan âleminin inkılâpçılarıdır. Onlar, ahlâk hayatının insanüstü varlıklarıdır. İnce bir tahlilden geçirildiği takdirde, Kur’an’ın birçok âyetleri, derin bir mistik vahyin sırlarını bize vermektedir. Hz. Muhammedin kendisi de samimi ve sürekli bir çile doldurucu hayatı geçiren, ‘Allah’ının tutkun bir âşıkı’ idi. Hallac-ı Mansur’un bize tanıttığı mistik çalışmalarla ruh bir kere beden zevklerinden sıyrıldı mı, insan Allah’lığa yaklaşır. Artık Allah’ın emri ile yapılandan başka bir şey istemez. O andan itibaren onun her hareketi, Allah’ın hareketidir ve onun her emri Allah’ın emridir. Mistikliğin gayesi olan bu hikmete, Allah ile ruhun birbirlerini tanıdıkları müşterek bir aşk hamlesi içerisinde ulaşılır.

“İslâm’ın mistisizminden ibaret olan tasavvuf, müslüman dünyasına enginlikle yayılmıştır. Bu doktrin asırlarca müslüman cemiyetine kudretini verdi ve birliğini sağladı. O. sade nazari bir diniden veya derin düşünüşden ibaret kalmadı, belki bir âdetler sistemi halini aldı ve halkın hayatına nüfuz etti. İnsanın pratik hayatı için lâzım olan hareket kaideleriyle formüllerini verdi. Bu sistemin getirdiği adalet ideali Anadolu halkı içerisinde, hattâ cemiyetin aşağı sınıfları arasında, bu milletin kudretini içinden kemirenlerin düşmanlığı karşısında onu asırlarca muhafaza edebildi. Tasavvufun gelenekleri ve onun birleştirici kuvveti. Anadolu tarihinin yorulmak ve yıkılmak bilmez sürekliliğinin sebebi olmuştur. Devirlerinin mistiklerini aşk ve irade ile takip eden ilk müslüman müminleri, bir olan Allah’ın adiyle yalnız sınırlarda değil, hem de devlet merkezinde, yalnız kâfirler arasında değil, aynı zamanda kendi kalblerinin derinliğinde mukaddes cihad ilân ederek çarpışmışlar ve ızdırap çekmişlerdi (İrade. 76-78). O’nun eserlerinde Allah’a doğru gitmek, O’nun yolunda yürümek gibi ifadelere sık sık rastlanır. Bu seyru suluktan başka bir şey değildir:

“… İnsana yalnız dinin sağlayabildiği bu ruh kuvveti içimizden bizi Allah’a doğru götüren enerjinin kaynağıdır. Tasavvuf ehlini, bu ruh dünyasının atleti yapan bu kuvvetle yürüyüş gerçek dinin yolunda yürüyüştür” (Maarif. 120).

Tasavvufta İslâm’ın  “düşünen insan” idealinin akla hayret verici bir derinlik kazandığını (İnsan, 31) ifade ettikten sonra şöyle devam ediyor: “Denebilir ki dinin, ruhun selâmetini gerçekleştirmekten ibaret olan gayesi, yapıcı insan tipini düşünen insana yükseltmek sayesinde kabil olmaktadır. Dinin bütün dünyası ruh dünyasıdır. İslâm’ın bütün hareketlerimizi ve bütün dünya işlerimizi düzenlemiş olması dünyaya ait emellerimizde bize daha iyi başarı sağlamak için değildir. Ticarette daha iyi tüccar, siyasette daha mahir diplomat olmamız için değildir. Belki dünya işlerimizi ruhun selâmetini hiç engellemiyecek tarzda düzenlemek içindir. Ticaret ve siyasette kazanç ve muvaffakiyet hırslarımıza gem vurmak için”dir. Dinin konusu ruhtur, beden ise ruha yüktür” (İnsan.31).

“Milliyetçiliğin temel taşı Allah’a doğru yücelmektir” (Mevlâna, 6). “Ruhun da bir gayesî vardır o da Allah’a doğru yolculuktur” (Varolmak. 32).

Tasavvufla ilgili olarak onun eserlerinde, üzerinde durulan bir başka konu da zahir uleması, şekilci ve kaidecilerin tasavvufa karşı tavırları ile zaman içinde tasavvufî düşüncenin de çöktüğü ve çürüdüğü konusudur. Dini dünya saltanatı olmaktan kurtarıp en sevimli ilâhî saltanat halinde yaşatan mutasavvıflar da bu şaşkınlık içinde hem çiğnendiler hem de içlerine karışan sahtekârlar tarafından bulandırıldılar (Maarif, 124).   ”

“Dış düşmanların yanısıra, içteki sahtekâr kaideciler ruhunu zehirletmek suretiyle İslâmı içinden yıktılar. Bunlar tasavvuf ehlinin karşısına dikilen bir türlü kana doymayan, saltanat arabalarında sırmalı esvaplara bürünmüş teylasanlı saray soytarıları idi. Ulema denilen bu karakablı kitap taşıyan dalkavuklar gurubuna dayanan halifeler İmam Azam ile Hallac-ı Mansur’un insafsız katilleri oldular” (Hareket. 1971, sy: 61-62).

“İslâm’ın gerçek ruhunu yaşatan mutasavvıfların karşısına her devirde, cennet ticaretiyle geçinen kaideci ruhsuzlar dikildi. İslâm’ın bin yıllık tarihi tarikat-şeriat mücadelesiyle geçti” (İnsan, 32). “Geçen asırlarda, madde ile ruhun din dünyasında mücadelesi demek olan şeriat-tarikat mücadelesi, sonunda gerçek tarikat ehlinin az olmasıyla madde cephesinin kahir zaferini doğurdu. Dıştan görünüşüyle İslâmi hayatın kuvvet kazandığı bir tarihi anı andıran zamanımız, iç yüzünden dinin madde dünyasına aktarıldığı ve İslâm ruhunun sihri inançlar ve hareketlerle perişan edildiği bir devirdir. Cemaatin dinî hayatında Allah’a götüren aşk ile, teslimiyetten bir damla bile gözükmüyor” (İnsan, 33-34). “Dinin gerçeği olan tasavvuf yani ruh denemesi, ahiret metaı satıp dünya saadeti kazanan sahtekârlar tarafından itham edildi” (Yarın. 117).

Felsefi düşüncede Yunus ve Mevlâna gibi mutasavvıfların örnek alınması gereğine işaret eden (Yarın, 117) Topçu, bin yıllık tarihin geleneğini folklor, edebiyat, güzel sanatlar, İslâm ahlâkı, tasavvuf ve tarikatların felsefesiyle bir potada yoğurulmasını davanın esası olarak görmüştür (Kültür, 7-8).

O. tasavvuf kültürünün orta ve yükseköğretimdeki durumu hakkında da teklifler ileri sürmüştür. Din eğitimi veren okulların derslerinin üçte birinin felsefe, tasavvuf, psikoloji, kelâm, sosyoloji din psikolojisi gibi derslerden meydana gelmesini teklif eden Topçu, İlahiyat Fakültesinde ise tasavvufu da içine alan felsefî kültürün hâkim rol oynaması gerektiği fikrindedir (Maarif, 127).

 2. MÜRŞİD

“Allah’a doğru götüren büyük ruhlar” (Esaslar, 249) olarak nitelediği mürşidlerin yetişmesi hakkında şöyle düşünüyor: “Dahiler daima bir büyük örnekle başlayarak kendi şahsiyetlerini bulabilmişlerdir. Hâlbuki topluluğu taklid eden yine topluluğun içinde bitiriyor. Toplumda fertçiliğe geçemiyor. Mevlânayı bir Şems-i Tebrizi yetiştirdi. Bütün Konya’dan ve bütün mescidlerle minarelerden bir Mevlânayı çıkarmak mümkün değildir” (Esaslar. 254).

“Gerçek dini önder, hem hakikatin telkinini yapar hem de bu işte belli bir noktaya kadar götürdükten sonra, gayeye ulaşma gücünü telkin yaptığı kişinin kendi içsel denemesine terkeder” (Maarif, 122-123). Gerçek din adamının “bağru başlu gözü yaşlu” ahlâk kahramanı olduğunu söyleyen Topçu (İnsan. 38,52), “Gençler bu neşvelerin sahibi olan mürşitlerin arkasında kafileler halinde koşarlarken gençliklerine gerçekten doyarlar” (Kültür, 59) demektedir.

“İslâm’ın  ideali insan idealidir, insan, ideali ise kalb tekniğine muhtaçtır” tezini savunan Topçu, psikopat (Yarın, 40-41) şarlatan muraî (İnsan. 37) istismarcı (Esaslar, 122) şeyhlere de sık sık çatar, ona göre tekkelerin kapanmasına da bunlar sebep olmuştur. “Elli yıl önce kötü ruhların birer rezalet yeri haline koyduğu tekkeler kapatılmıştı. Sonunda buna tepki olarak kadın-erkek yığın yığın kafileler, her semtte bir tekke taslağı kurdular” (Hareket, Kasım 1973, sy: 95).

Ona göre durmadan Allah diyen değil iradesini Allah ile birleştirmiş. O’nunkini kendininki yapmış olan sufîdir (Kültür, 87). İnsanı birçok şey doğruya sevkedebilir, fakat bunların en sıhhatlisi insanın irşadıdır. Mürşid en ileri rahmet kapısıdır (Hareket, Ağustos, 1972, Sy: 80).

“Şu da bilinmelidir ki ferd olan büyük ruh, ahlâkî feyzini toptan cemiyete vermiyor, yine onu almasını bilen ferdlere veriyor. Ancak ferdlerin sabırlı çalışmalarıyla ahlâk bahçesinin çiçekleri birer birer açılıyor ve güzelleşiyor. Hiç bir devirde, bir cemiyetin toptan temizlendiği görülmemiştir. Tekkelerin temiz olduğu ve henüz kalpazanların eline geçmediği devirde tasavvuf halka gerekli dini terbiyeyi veriyordu. Gayesi kalbi, kibir, kin, haset, yalan, riya, dedikodu ve çeşitli bayağı hırslardan temizleyerek, ona hayır, Hakk’a ve Hakk’ın kullarına hizmet ihtirası, menfaatlerden arınma merhamet ve adalet sevgisi derece derece aşk halinde varlıklara hürmet duyguları doldurmak olan bu terbiyenin eserleriyle Peygamber ve Ashab devrinin ve Müslüman Anadolu tarihinin sayısız olaylar halinde abideleri dopdoludur” (Maarif, 117).

3. ÇİLE VE IZDIRAP

 “Tasavvuf ehlinin tuttuğu riyazet yolu gerçek bir atletizmdir” diyen Topçu, (Mevlâna, 24) şöyle devam ediyor:

“Din ve ahlâk hareketleri hep ızdırabın getirdiği hayranlık havasında doğmuştur. İlk Hıristiyanlar esirler arasından çıktığı’ gibi İslâm’ın doğuşunda da muzdariplerle çile çekenlerin büyük rolü olmuştu. Allah’ın sesini acı çeken yürekler duyuyor. Bu manada olarak merhum Abdülaziz Bekkine “ALLAH’A YALVARIRKEN YA RABBİ BENİ SANA KAVUŞTURACAK AMEL NASİB ET DEMEYİN, DAYANAMAZSINIZ DEMİŞTİ” (İnsan. 53).

“Tasavvuf hayatının bütün bir ömür süren çileciliği, hakikat yolunda aşkın cihadı olduğu gibi her fikrin bir çilesi vardır. Hiçbir şeyin ızdırabını çekmedikçe hakkıyla anlaşılmayışı bundandır. İçimizde en kuvvetli insan, en fazla ızdırabı götürebildi insandır, hem de sabırla cesaretle, acıdan kaçmak istemiyerek” (Hareket, 1971, sy: 67). Ona göre ızdırap, harfsiz sözsüz sessiz konuşabilen kalbin dilidir. Onun diliyle canlılarla cansız varlıklarla, mazi ve mekân ile sonsuzlukla konuşabilenler vardır. Ve onun belagatı bizim zahir dilimizi sonsuz bir şekilde geçmektedir. Izdırap kabul olunan içsel dualarımızın dilidir. Bütün gerçek ibadetlerin üslubudur. İnsanı insan yapan, kahramanca karşılanmış ızdıraplardır. Izdırap, insanı yaratıkların son halkasında ilâhî varlığın eşiğine ulaştırarak, belki birgün bu kapıyı da açtıracak olan tek kapıdır.

Topçu’nun konu ile ilgili düşüncelerini dinleyelim: “Izdırap”, hayatımızda en umumî hâdisedir, insan kendinde iradenin varlığını hissettiği anda, bilinmez bir varlığın ızdırabını da hissediyor gibidir. Denebilir ki, istemek ızdırap çekmektir. Kainatta ilk olan kuvvet, insanda ızdırap halinde gözüküyor. Bizde bir ruhun varlığını tanıtan şuur. ızdırabın halesi ile kuşatılmış bulunuyor. Önce ızdırap çektiğimizi hissediyor, sonra düşünüyoruz ve düşünceye dışımızda bir konu arıyoruz, bizi oyalasın ve içteki mutlak acıyı unuttursun diye. Eşyaya bağlanınca bir an için ızdırabımızı unutuyoruz. Bu bağlılık hazlarla bezendiği nisbette acıdan uzaklaşıyoruz. Büsbütün kendi dışımıza çıktığımız zaman “mesuduz!” diyoruz. Ancak bu bir anlık kendimizden kurtuluş, gerçek kurtuluş olmuyor. Eğer o sürekli olursa insanlığımızdan çıkıp basamak basamak, hayvanın hatta bitkinin hayatına yaklaşıyoruz. Günün birinde bu bölgede yaşanan bir başarısızlık bizi derhal kendimize iade ediyor ve şifa bulmaz ızdırabın kucağına fırlatıyor. Neticede kendimizden kaçma bizi kurtaramıyor. İcabediyor ki, kendimizden çıkıp mutlakın kucağına sığınalım. Hâlbuki o mutlak kendimizde, kendi içimizdedir. Kurtuluş, eşyadan gelip de bizi oyalayan bir oyuncak halinde servetten, devletten, ikbâlden, ilimden, zevkten ve bol yaşamak iradesinden doğunca gerçek ve doyurucu olmuyor. Aynı zamanda akıbetsiz olan böyle oyuncakla oyalanma hazları, duyuları bir zaman için oyalayabiliyor. Sadece birer maskeden ibaret olan bu doyumların arkasında hepsinin ve hayatın gayesizliği pusu kurmuştur. Yokluğun içimizdeki dehşetini bir türlü ortadan kaldıramayan bu doyumlar, insanı mütemadiyen bölüyor ve küçültüyorlar. Kalb daralıyor, yaratıcılığın kaynakları kuruyor ve insan bunların en kuvvetlisini yaşadıktan sonra batan bir geminin enkazına yapışarak, bir parçayı elinden kaçırınca öbürüne yapışan, denizlerde çırpınan zavallının haline geliyor. Izdırap,” ruhu bu sefaletinden kurtarıcı eldir. İnsan dünyada birçok şeyleri istiyor, Lâkin, bütün bu istediklerinin birleşerek gösterdikleri ortak gayeyi aradığı zaman boşlukta kalıyor. Onu gerçek gayesine götürecek dostu bulmak için mutlaka bir ızdırabı seçmesi gerekiyor.

“Birçokları, kendilerine ilahî lütuf olan ızdırabı değerlendirmeyip varlıklarından iterek, kendisine el uzattıkları fâni hazlarla zehirlendiler. Geçici tatminler onları boğdu yine de onlar kendi katillerini kendilerinde arayacak yerde, dışarıda aradılar. Mutlaktan ve sonsuzluktan yüz çevirmek için cemiyetin süsleyerek insanlar arasında yaşattığı izafî ve itibarî değerlere bağlandılar. Bu yüzden hayatları, içten zehirlenmeyi andıran sürekli ve içsel bir vicdan azabından ileri gitmedi. En sevdiği hasretine kavuşunca, onunla sarılıp kucaklaşır gibi ızdıraplarına sarınarak onu kutsallaştırabilenler, ebedî hayatlarına dünyada iken başlamış olanlardır. Bu yolda yürüyenlerden Yunus din velisi, Fuzulî aşkın kahramanı, Namık Kemâl ve Mehmet Akif millet velisi oldular. Izdıraptan kaçarak hayatının her halinde hazza kaçmak isteyen halk bile onlara hayrandır. Çünkü, farkında olsun olmasın, insanın asıl mayası ıztıraptır. Izdırap, telkinini mutlaka damarlarımıza aktaran ahlâk hocamızdır. Gerçekte insan ruhunu en fazla katılaştıran ve zehirleyen hırslarla hasetlerin harabettikleri kalbi, ızdıraptan başka ne tedavi edebilir? Geçirilen bir hayatın paylaşılmış acılarına dayanmayan dostluk, çürük ve temelsiz olduğu gibi, ızdırapsız yapılan dua şarlatanlıktır.”

“Izdırap, insanda kalbin varlığına ilk alâmettir ve onun dost gibi karşılanması kalbin şaheseridir. Her şeyi kaybetmeden büyük kazancı arayan kalb, böylelikle büyük muradına ermiş oluyor. Zira “sevilen kaybedildiği zaman ruh göklere yükselir”. Izdırabın bizdeki bütün yabancıları fedaya kabiliyetli kudreti, insanı insanların üstüne yükseltiyor. Her çeşit fedakârlık onca bağışlayıcı bir gülümseyişten fazla birşey değildir. Hem de bu en büyük cesarettir. Denizlerin ortasında kaldığı halde, altındaki tekneyi ve kürekleri de kime olursa olsun hemen bağışlamakta tereddüt etmeyen insanın fedakârlığı, gerçekte aklın kabul etmeyeceği bir cesarettir. Lâkin o, ızdırabın en ufak sadakasıdır. Izdırap kendi sahibinin sevgilisidir. Onun uğrunda sebebini bilmese bile. Her şeyi feda etmemek elinde değildir. Izdırap, insanın en çok sevdiği varlıktır. İnsan, ızdırapla sevdiklerinin hepsinden ziyade, ıztırabı seviyor. Ondan koparak ayrıldığımız zaman varlığımızdan bir parçanın koptuğunu duyuyoruz. Öyle ki, onun yerini başka hiçbir şey dolduramıyor” (Hareket. 1971, Sy: 4).

“Ruhun kuvvet kazanmasında onu yetiştirici olan üstad, ızdıraptır. Çekilen acılar ağırlaştıkça. çile dayanılmaz hâle geldikçe, ruh kuvvetini yaşatan kılıç keskinleşir. Izttrab. ruhun hocası, hem de biley taşıdır. Dövülmeden keskinleşen kılıç tasavvur edilmediği gibi, ıstırabsız olgunlaşan ruhu düşünmek de öylesine saçmadır. Varlıklı büyüyen zengin çocuğunda kuvvetli ruh aranmayacağı gibi, bütün tatminlerle, murada ermişliklerle Hakka eren insan da düşünülmez. Beden zenginleştikçe ruh yoksullaşır. Büyük ruhların hiçbiri dünyadaki saadetleri ile övünmediler. Hepsinin ruhunun derinliğinde şu terennüm duyuluyor!

“Bulmuşum yanmakta bir hâl, başka hâli neylerim!”

“Bu içsel terennüm, acının sonuna kadar gidenlerin orada kaderlerini kahramanca karşılayışlarıdır. ızdırabı alkışlamalarıdır. Şikâyet, saadet dilencisi halkın hâlidir; kaderin Allah tertibi olduğunu anlamayan gafillerin şaşkınlığıdır; bedenine çok bağlı ölü ruhların ürpermesidir. Halbuki İbrahim Halilullah’ın ikbal’de gözü yok; Nesimî’nin deri parçasına ihtirası yok; Hallac’ın bir bedene ihtiyacı yok. Her inanma hareketinde sevilen bir ızdırap saklıdır. Izdırap aşkın şahididir. Çile ve ızdırap ile aşk arasında nasıl bir münasebet vardır? Topçu bu soruya şöyle cevap veriyor.

“İnsanlığın iradesi ızdırabın eseridir, dedik. Izdırap bizi kâinatta ufak bir parça olmaktan çıkararak kâinatın bütünü haline koyuyor: Buna aşk diyoruz. Izdırabımız aşkın eseri değil, aşk sonsuz ızdırabımızın çocuğudur; onun kendine bir mevzu bulmasıdır; varlıklardan birine bağlanarak kendindeki aşkın denize bir sükûn, muvakkat bir istirahat aramasıdır. Filozof Paliard’ın dediği gibi, “zenginliğin ve şöhretin âşıkları vardır, ilmin aşıkları, güzelliğin aşıkları vardır, bir de aşkın aşıkları vardır. Ve hepsinde gördüğümüz, onları pençesinde tutan mütehakim hayallerinden başka her şeye karşı bir-,kayıtsızlık, bir anlayışsızlık, bir asabiyet”. Aşk içinde ızdırabımızın bağlandığı varlıklar birer birer kutsallık kazanırlar. İradesi,. ızdırabı olmayan insanın gözünde birer tahlil ile hiçe indirilebilen varlıklar aşk içinde mukaddesâda yol olurlar ve kalbimizi, çırpınarak secdeye vardığı büyük huzura çıkarırlar. Fikir ve zekânın metodları ile, ilim yoluyla aklın kabul etmediği nice mukaddesat aşk yolunda kalb için kâbe oldular. Aşkın ifadesi olan secde, sığınmak demektir ve aşk insanın bütün irade kuvvetleriyle kendinden başkasına sığınmasıdır. Aşkımızın bir sonu, bir bittiği merhale bulunmadığı için onu arayan ızdırabımız da nihayetsizdir. En büyük ilme ulaşamamanın, en azametli varlığa sahip olamamanın ızdırabını çekiyoruz. Daha çok sevmeyişimizin, hatta dilediğimiz kadar acı çekmemiş olduğumuzun ızdırabını çekiyoruz. Dilek, ızdırabla hamleler yaparak, daha büyük ızdırap için aşk duraklarında mest olup dinlenmek suretiyle, bir sonsuzluğa, Allah’a doğru ilerliyor” (İrade, 27-28).

4. SİLSİLE

Tasavvufî hayatın önemli bir unsuru da silsileler yani mürşidler zinciridir. Bu zincirin halkaları intisab edilen şeyhten başlar. Hz. Peygambere hatta Allah’a kadar ulaşır. Topçu’nun eserlerinde böyle bir silsile sözkonusu edilmemiştir. Bu başlık altında onun tarih içinde çok sevdiği, fikir, tavır ve davranışlarına önem verdiği şahıslarla ilgili kanaatleri sıralanacaktır. Bu şahısların hepsi mutasavvuf olmadığı gibi hepsi Doğu’dan da değildir. Silsile bazan Gandi, Hallaç, Saint Piyer ile kurulur Zola, Beethoven, Yunus ve Mevlâna ile devam eder. Akif, Mevlâna, Sokrat. Hallaç dörtlüsüyle sona erer.

Bazende Mesnevî Süleymaniye ve Yavuz şekline bürünür (Varolmak, 44.45.671. 71. 73). Silsile bazen Yunus Akif, Akşemsettin ve Zenbilliden oluşur. Bazen Cezanne, Van Gogh, Beethoven ve Mevlanayı içine alır (Kültür. 59. 60). Onun eserinde Pascal. Saint Angustın, Goethe gibi batılılar sık sık görüldüğü halde uzakdoğu mistisizmi ile ilgili isim ve ıstılahlara pek rastlanmaz. Hayranı olduğu büyük mutasavvıflar Orta Asya ve Anadolu tasavvuf tarihi içinde yer alan mutasavvıflardır. Bunun tek istisnası Hallaçtır, denilebilir. Bunun da sebebi, herhalde ömrünü Hallaç ile ilgili çalışmalara vakfeden Massignon ile olan dostluğudur. Bunun dışında bir Bistamî, bir Cüneyd, bir Muhasibi eserlerinde sözkonusu edilmez. Vahdet-i vûcud ve Mevlâna hayranı olduğu halde, ibn Arabi’nin (meşrep farklılığından olsa gerek) adına da pek rastlanmaz. Ama eserlerinde bir Türk sûfisi ve tefsirci olarak Necmuddin Kübrayı bulabilirsiniz (Ahlâk, 90).

Topçu’nun eserlerinde, sık sık bir araya gelen peygamberlerden başka, diğer veli, idareci ve sanatkârlar da şunlardır:

Hacı Bayram-ı Veli, İbrahim Hakkı, Ahmet Yesevî, Sadi, Dede Efendi, Şems-i Tebrizî, Hz. Ömer, İbn Kemâl. Orhangazi, Yıldırım. Alpaslan, Kılıçaslan, Sokrat, Mikelanj, Dante, Hugo.

“Asıl ahlâk kahramanı, olanlar peygamberler ve velilerdir. Bir de bunları takip etmesini bilen ahlâk âşıkları, ahlâklılığın iradesine sahiptirler. Onlar, ölmesini bilen insanlardır. Bu büyük ferdlerin ahlâk iradesi, cemiyette her zaman halkın ahlâkı istemeyen, hem de çok kere ahlâk kıyafetine bürünerek ahlâkı çiğneyen istek ve iradesiyle çarpışır. Büyük ruhlar ve veliler, halkın ruhunu karanlıklarda boğan gafletleriyle çarpışıyor ve halkın iradesi olmak istiyorlar. Halk, güneşi görmeyen gözlerin körIüğüyle onlara karşı koyuyor. Daima sahnenin iç tarafında, ahlâk kahramanlarıyla halkın boğuşması vardır. Musa ve İsa Peygamberlerden sonra Peygamberimizde, arasında yaşadığı halk kütlesiyle mücadele etmediler mi? Hattab’ın oğlu Ömer de halk hançeriyle katledilmişti. Hallac’ı, kendisine dua ettiği halk işkencelerle öldürdü. Gandi’nin ve Kennedy’nin kaatilleri de halkın içinden çıktılar” (İnsan. 53).

“Sonsuzluğa işaret eden dehalar çok ise de Kur’ân’ı Kerim onlara ihtiyaç göstermeyecek derecede sık ve hikmetler deryasıdır” diyen Topçu’nun bu görüşleri, onun fikir hayatının cihanşümul görünümü hakkında da bilgi vermektedir.

“Mevlâna’nın şahsiyetinde. Şarkın büyük hâkimi Sadi ile Batı romantizminin zirvesi sayılan Goethe’yi birleşmiş buluyoruz” (Mevlâna, 10).

“Bizi kendimizden geçirmek için Mikel-Angelo’nun bir mermerini göstermek veya Beethoven’in bir senfonisini dinletmek yeterdi. Hatta, İskender’in bir muharebesini anlatmak da buna kâfidir. Lakin tarihi Çin’in Tao dininde ruhla tabiatı kucaklaştırân ahlâk ideali, Spinoza’nın kemâl ahlâkı ile Kant’ın ödev anlayışı, Pascal’ın merhameti ile Bergson’un sezgisi içinde barınan ve Peygamberin vahyinden fışkıran ilâhi dâva, Kur’ân’ın kullara ulaştırdığı rahmet bizi öylesine kendimize getiricidir ki, biz binbir vecd ile şevk ile kavuştuğumuz bu vuslatta kendimizi fersah, fersah geçiyor, sonsuzluğun, bizim ulaşabildiğimizin son durağı olan selâmet menzilinde sevinçle murada eriyoruz. Âlemde ahlâkdan daha güzel, daha gerçek birşey yoktur” (İnsan. 49).

Mevlâna ve Tasavvuf adlı eserinin ilk cümleleri de konumuzla ilgilidir: “Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler ebedî olamazlar. Üzerinde büyük ruhların sevildiği topraklarda ebedî hayat ağacı yeşeriyor, gerçek hayat, gerçek saadet tadılıyor. Onlarsız yeryüzünde yetim yaşıyoruz. Yaşadığımız bu yeryüzünde toprağın ruhu yoksa bizde de hayat olamıyor. Büyük ruhu vatan toprağına karıştıranlar, milletleri ebedî yapan mezarlarda ebediyetle kucak kucağa yatanlar, peygamberler, veliler, hâkimler, filozoflar, ahlâkçılar ve sanatkârlardır. Anadolu toprağının, altında bize bin yıllık maziden emanet olan büyük mezarlar ebedî olan ruhlarını bizim varlığımıza karıştırdıkça, ruhlarımıza düşman olan sefillerin zehirli tesirleri bizi imha edemez. Gerçek büyüklerimizin mezarında ebedîlik bayrağı dalgalanıyor. Bizi yaşatan ve ebedî kılan kervanın başında Mevlânaları, Yunusları görüyoruz” (Mevlâna, 9).

 5. TARİKAT

 Nurettin Topçu, “Tarik yoluyla irşad. ruhlara çevrilmiş bir heykelciliktir” (Maarif. 60) dedikten sonra, şöyle devam ediyor: “Dini hayatın tarikatlerle ve şeriata bağlanmak suretiyle ulaşılan gayesi, bizimkini geçen ve bizim kuvvetimizle asla ölçülemez olan bu kuvvete iştirak (Participation)dır. Onunla ruhumuzun sonsuz kuvvet kazanma iştiyakıdır. Onunla benliğimizin bütünleşmesidir. Hayal olan varlı-ğımızdan geçip gerçek olan varlığa bağlanma aşkımızdır. Mutlak ihtiyacımızdır. Kendisine bağlandığımız bu varlık Allah’tır. Tarikatlarda rabıtanın mânası, işte bu sonsuz varlıkla huzur haline bizi ulaştırmaktır” (Ahlâk, 191).

Tarikatları çökerten sebepler olarak da sahtekâr mürşitler, dolandırıcı şeyhler, (İnsan, 23) başta alevilik ve dünyevî hazlarla dolu olan adab-erkân silsilelerini görmüştür. (Maarif. 53) “ALEVİLİK, İSLÂMİ DEKOR VE İSLÂMİ KLİŞELER İÇİNDE BARINAN ZERDÜŞT DİNİNİN FELSEFESİ, BEKTAŞÎLİK İSE ŞAMAN DİNİNİN FELSEFESİDİR” (Maarif, 80).

Bugünkü Mevlevîlikle de Mevlânanın anlaşılamayacağı kanaatında olan Topçu, tarikat eğitiminde güzel sanatların, özellikle musikînin rolü üzerinde ısrarla durmuştur.

Topçu tasavvufî düşüncelerini ortaya koyarken herhangi bir tarikatı değil genel tasavvufî neşveyi anlatır. Tahiru’l Mevlevî’nin Mesnevi şerhine yazdığı takrizde Allah yolunun yolcusu için üçlü bir tasnifi özetler: HAZIRLIK, VECD-İSTİGRAK, Huzur. Bu gönül yolculuğunu şöyle özetliyor:

“Ruh dünyasında tam mânâsıyle bir atletizm denebilecek olan bu sıçrayış, gelişigüzel yapılan bir hamle ile olmuyor: Onun âdabı, erkânı, usulü vardır. Tasavvufun, insan olan varlığımızdan çıkarıp Allah’a yaklaştıran, bazılarının tâbiri ile Allah’ta birleştiren hareketleri, üç safhadan geçmek suretiyle yapılmaktadır.

“1. Birincisi hazırlık safhasıdır: Bu. tasavvufun riyâzat ve feragat evresidir. Allah yolcusu, bu hazırlanmada terk veya inkâr basamaklarını atlayacaktır. Kendinde dünya yükü diye ne varsa hepsini birer birer ve şuurlu bir teslimiyetle terk edecektir. Terk hali, onun ruhunda önce bir istek, bir iştiyak, bir irâde halinde parlar. İlk riyazetlerle işe başlayan derviş, bu yolun bitiminde sonsuzluğun temaşası ile karşılaşır. Manzara yok, şekil ve suret yok. Lâkin derûni bir ihtişam, manzara imiş gibi etrafa yayılan bir mânâ, dünyamızı karartıda bırakan içsel bir aydınlık, bütünün fertlerine ayrılmaz muhteşem ve sarsıcı ifadesi, ruh atletini kendinden geçirir. Onda inkâr sevgisi başlar; dünya yükünü -inkâr sevgisi.

“Bu aşkın ilk hamlesi, servetten ve devletten geçine şevki ile kanatlanacaktır. Bu inkâr zor olmaz. Bilâkis dervişte bir neşvedir. Mal ile mevki hırslarını ve bu varlıkların ağır yükünü, kirlerden temizlenir gibi kendinden atar uzaklaştırır. Artık Allah yolculuğuna çıkanın geri dönmesi yoktur. Bu yolda ilerledikçe güçlük artar, şevk de beraber çoğalır. Temâşâ edilen mânâ âlemi, basamak basamak ilerledikçe, daha genişler, enginleşir, sonsuzlaşır, sarhoş edici olur.

“Derviş olgunlaştıkça, daha çetin inkârlar, evvelkini takip eder.

İkinci basamakta evlâddan ve irşaddan geçme hali gerçekleşir. Evlâddan geçme bir gönül yakışıdır, irşaddan geçme ise akıl yakısı. Onları yaralarına yapıştırır çeker, koparır. Böylelikle şifa bulur. Evlâd, Allahındır. İrşad ise, bütün kibirlerin ham malı olan zavallı aklın herzeleri. Bütün âlem, bütün akıl. bütün hikmet, dervişin bağrında parlayan aşk güneşinde, ateşe düşen bir kar damlası gibi eriyecektir. Şevkindeki lezzet hiçbir şeyde bulunmaz. Lezzet, hikmete değiştirilmez. Tasavvuf, hikmet değildir; ilâhi hazdır. Onun yanında, felsefe ile beraber bütün ilimler ve bütün kaideler hakikatin posası hükmündedirler. İster tatlı ister acı, hepsi de değersizdir. Derviş bunlara itibar etmez.

“Mevlâna evini, ailesini bir zaman ihmal etmiş bundan ne çıkar! Terk libasını o çoktan giyinmiş ve benimsemiştir. Aşkın ummanında aklın irşadı da lüzumsuz bir külfet sayılır. Sadece aşkın bir nevi tortusu, dumanı veya ondan fışkıran bir alev kalır ki, o da dışarıya çıkınca volkan ateşi gibi donup kalmaktadır: Bu şiirdir, neydir, sema’dır, her çeşit ifâdedir. Aşkın kendisi değildir. Belki de ona yabancı bir unsurdur; zira donmuş ve dünyevî hüviyet kazanmıştır. Bu basamakta duran dervişin gözünde evlâdın, çamurun içine atılan altından, ilmin de, sahte bir mankeni andıran şöhretle, devletten farkı kalmamıştır.

“Terk yolculuğu burada da nihayetlenmez. İlim denen kendindeki bulanık ve tatsız suyu bir batağa boşalttıktan sonra, hayallerle, hâtıralardan sıyrılmaya başlayacaktır. Derviş, kendi ruh dünyasını dolduran yüzlerce hayali benliğinde bulacaktır veya onları kendinde eritip yok edecektir. Onları unutacak, değerlerini inkâr edecek, şuurunda bu çokluk resminin mütemadiyen rasketmesini böylece önleyecektir. Onda. bizim dünyamıza karşı bir nevi yabancılık, hatırlama, irâdesini yok edici, sanki yeniden bir doğuş hali peydah olacaktır. Bu içsel doğuş, bir nevi istiğfardır; tövbe ile temizlenmedir.

“Daha sonra, duygulardan temizlenme kendini gösterir. Bu hal bir nevi mahiyet değiştirmedir. Derviş dinî denemenin bu basamağında, bizim çok ve rengârenk duygularımıza yabancılaşır. Dünyamızı dolduran bunca duygu verici hâdiselerin karşısında duygusuz kalır; âdeta kaskatı bir varlık kesilir. Bizim sevindiğimize sevinmez; bizi yakan acılarla yanmaz olur. Onu bizim duygularımızın terennümcüsü zannederek şairler arasına koymak gaflettir, anlayışsızlıktır. Tasavvuf, sanat değildir. Hazreti Mevlâna’yı ve Yunus Emre’yi şiirlerindeki âhenkte arayanlar, kabuğu öz zannedenlerdir.

“Nihayet iradeden sıyrılma, duygusuzluk bölgesine varan dervişi varlık kâbusundan kurtarır, selâmet denizine sürükler. Burada benlik gayyaya gömülür, ölümle dirim bir olur. Bedene bağlılık irâdesi de kalmaz. İstekler sahibine iade edilir.

“Bu zirveye tırmanan derviş, zaferi kazanmıştır. Çile bitmiş, kulun işi tamam olmuştur. Terk mıntıkasının bu zirvesinde uçmak için, hidâyetten başka bir şey olmayan, kanat beklenir.

“2: Terk bölgesi sonuna kadar böylece aşıldıktan sonra, tasavvufun ikinci safhası olan vecd istiğrak başlar. Bu safhada, varlığa ait bütün vehimlerle çilelerden, söylediğimiz sıra ile birer birer boşalan ruha; hakikat dolacaktır. Boşalmadıkça dolma yok. Dünyasından boşatmayan kaba, ukbâ dolmuyor. Dünya heveslerinden ve varlık vehimlerinden tamâmiyle sıyrılan bu kab ve kalıp, ancak böylelikle tam mânâsı ile Allanın emrine girebilir. Taşıdığı safrayı bütün bütün atan varlık, dünyevî muvâzenelerden halas olarak bir baş dönmesine tutulur. Vecd, ruhta baş dönmesi halini andırır. Vecd denen bu baş dönmesi, ruhu mutlak âlemine yükseltir; onunla birleştirir. Bu birleşme iki kürenin çarpışması gibi bir sarsıntı ile başlar. Ulûhiyetle temasa geçen ruh, tahammülü güç olan sonsuz bir zevkin kucağında sarhoş olur. Burada ebedilik ve sonsuzluk mekansız bir ân içinde gerçekleşir. İstiğrak denilen aşın vecd hali, dervişin miracıdır. İçerisinde büyük huzura doğru yükselişin hissedildiği bu hal fırtınalıdır, kendinden tam geçme halidir. Varlığın büsbütün ortadan kalkarak, sadece hazzın kaldığı haldir. Onda, Allahla temas hazzı dile gelir. Temasın şiddetli olduğu ânlar, dervişe “Enelhak” dedirtir. Bu ânın sar-hoşluğunu bütün hayatlarına yayarak vecd zevkini akim anahtarı yapanlar, bu düsturu hakikat diye kabul ettiler. Damla, denizden kendisini nasıl ayırsın?

“3. Ancak dinî deneme vecd ile de bitmiyor. Vecd, kendi kendinin gayesi değildir. O sadece gayeye götüren geçittir. Onun gayesi, huzura ulaştırmaktır. Tasavvufun üçüncü ve son merhalesi, huzur safhasıdır. Vecd ve istiğrak kemâl haline geldi mi; derviş huzur denizine yükseliyor; varlığı, mutlak huzur kaplıyor.

“Vecd içinde başlayan fırtınanın feryatları ile terennümleri, huzurda tam sükûna kavuşur. Zira huzur, şiddetli fırtınayı takip eden ruhtaki tam ve mutlak sükûndur. Huzurda fırtına durur, aşk devam eder. Ancak damarlara siner. Feryad iken hayat olur. Gerçeğin temaşası ile yaşanması birleşir. Ruh bütün eşyaya ve varlıklara dağılır; hepsi ile birden birleşir. Engel olan çokluk ortadan kalkar. Murad olan vuslat hasıl olur. Vecdden huzura geçmekle, aşkı ihzar eden vecdin yok olduğu zannedilmesin. Bazı anlarda yaşanan vecd, huzur halinde dervişin varlığında eriyerek hayatının bütün anlarına ve varlığının bütün zerrelerine yayılmıştır. Feryad ve sarhoşluk yerine, varlığın dilinden anlayan ve varlıkla hembezm olan bir ahenk meydâna gelmiştir. Huzur halinde vecd., dervişin varlığından taşarak, bütün varlıkları işba etmiştir; sonra da her şeyden aynı ahenkle taşmaktadır. Huzur, doyulmayan bir sevdadır. Göze muhtaç olmadan görmedir; uzuvlardan müstağni bir yaşayıştır. Huzur, Allah’ın huzurudur. Ondaki varlıkları ve manzaraları anlatmak, dışarıdan imkânsızdır. O. içsel keşifler yapma hâlidir; büyük dost ile sohbet hâlidir. Onda, varlığına esir insanın hiç bilmediği lûtuflar. âlemler ve muradlar saklıdır. Bu hâle ulaşan dervişin irâdesi ve dilekleri bizimkinden büsbütün başka olur. Onda bizimkinden başka mahiyette olan dilek ve hayat, bir ve aynı şeydir. Gerçekle temaşası birbirinden ayrılmaz.

“Devamlı hasret olan vecd ile, nihaî vuslat hâli yaşatan huzur, acaba birbirinin zıddı haller midir? Görünüşte öyle olmakla beraber, hakikatte vecd ile huzur, birbirine zıd ve aykırı davranışlar değildir. Tasavvufun gayesi olan huzura, vecd yolu ile ulaşmak zaruridir. Ancak, huzura ulaştıktan sonra, dervişte vecd yok olmuyor. Aynı huzur mertebesinin, hayatının her ânında bozulmadan, zayıflamadan devamı mümkün olmadığına göre, derviş huzura yükselmek için her defasında vecdin kanatlarını açmaya muhtaç oluyor. Vecd, onu tekrar huzura yükseltiyor. Huzur zamanla gevşeyince, yine vecdin-kuvvetiyle havalanmak zorundadır. Şu halde, vecd ile huzur mütemadiyen birbirlerini kovalıyorlar. Ancak, bazılarında vecdin şiddetine nisbetle huzur zayıftır. Bazılarında ise vecdin şiddetinden ziyade, huzurun enginliğine şahit oluyoruz. Yunus Emre ile Mevlâna gibi vecd ve istiğrakın en taşkın kahramanları, bize en kuvvetli feryadlarını ulaştırmış olanlardır. Bunlarda dile gelen Allah sevgisi, şiir halinde bize nüfuz edecek yolu bulmuştur. Mutasavvıfların vecd derecesini, terennümleri ile ölçerek az çok bilmekteyiz. Ancak, huzur mertebelerini bilmemize imkân yok. O mahrem mıntıkaya, yabancı nüfuz edemediği gibi, iki dosttan başkası, onda olup bitenleri bilemez. Tasavvufu bir cevize benzetirler. Dıştaki soyulup atılan acı kabuklar, hazırlık devresinin riyazetleri ile feragatleridir. İçteki katı kabuk vecdi düşündürür. Asıl meyve olan huzur, en içte barınan cevizin kendisidir. Bu kabuklan kırıp attıktan sonra meyveyi yiyebilenler bahtiyarlardır.

Bir başka yazısında ise Sevgili’ye ulaşan yolları iki başlık altında toplamaktadır. Tabiat sevgisi ve musiki. Bu yollarla hafifleyen gönüle artık hizmet ve hakikat aşkı sunulacaktır.

“Varlıkdan başka bir şey olmayan ve hem de varlıkta gizlenen bu Sultanın şehrine iki yoldan gidiliyor: Bir yol tabiatın sevgisidir. Ufak bir yük, tabiatın olan her şey bizi

 O’na götürüyor. Tabiatı hakkıyle sevmek. O’na teslim olmaktır. Biz toprağı toprak diye, güneşi güneş diye sevmekle yanılıyoruz. Hakikatte toprak toprağın örtüsü, güneş güneşin perdesidir. Bu örtüyü kaldırmak ve bu perdeyi sıyırmak için toprağa secde etmek, güneşe vurulmak lâzım geliyor. Biz toprağa topuğumuzla dokunuyoruz ve güneşte derimizi kavuruyoruz. Onlardan ayrılınca da unutuyoruz. Birçokları tabiatı severler, ancak sevgilerini tamamlamaktan korkarlar. Onda hidayete kadar gitmeğe cesaretleri yoktur. Eğer gidebilselerdi, bütün tabiat varlıklarının arkasında gülümseyen sonsuzluğun yüzünü görürlerdi. Sonu olan varlıkların hayaline hiç benzemeyen bu yüz, dağların, denizlerin ve ağaçlarla çiçeklerin bize sundukları sevgilinin güzel yüzüdür. Tabiatta çirkin olan hiç bir şey yoktur. Ve onda her parça bütünden farksızdır. Gülümseyen bir çiçekle yalvaran bir dal gibi, yüksek dağlar veya içerisinde semaî halinde yıldızların ürperdiği gökyüzü hepsi aynı ilâhi bakışla bizi karşılamaktadır. Küçük bir bahçede veya engin bir denizde bizi karşılayan aynı kurtarıcı bakıştır. Akif’in vecde ulaştığı devrinde:

“Gel ey bir tanecik Gaib. gel ey bir tanecik Mevcut”

diye yalvardığı sevgilinin, tabiatın aynasında görülen yüzü. sessiz, sözsüz ve hareketsiz bir bakışıdır. Şekillerde görünür, şeklini saklar; renklere bürünür, rengini gizler; birdir, çoklukta barınır. O. ancak çok olan eşyadan çokluk vehmi uzaklaşınca kendini gösterir. Güneşin parladığı yerde şuuru kamaştırır. Hâl olur, tanıyan insanı tanıdığı varlıkla birleştirir.

“Bu Sultan’ın şehrine girerken, tabiatın vecdine yakalanan insanda meydana gelen değişmeler, hiç bir irşadın yapamayacağı şeylerdir. Tabiat vecdine tutulan insanda meydana gelen ilk hal. ruhunun üstüne çöken hayat kâbusundan kurtularak mutlak hürriyetine kavuşmasıdır. Bu mutlak hürriyet, insanı hırslarla hasetlerden ve dünyaya bağlı isteklerden bir anda sıyırıp kurtarır. İştahları anlaşılmaz ve gülünç yapar, hiddetle korkulardan selâmete çıkarır. Gururlarla arzular sizi kemiriyor mu? Dağlarda dolaşın. Hırsların işkencesiyle kıvranan hasta mısınız? Bir ağacın altına sığının. Yaşamak korkuları sizi adım adım kovalıyorsa akan bir suyun başucuna bağdaş kurun. Tabiatın yaptığı tedaviyi ne hekim, ne hâkim, ne de hiç bir dost eli yapamaz. Tabiatın mucizesinden habersiz yaşayanlar sabahtan akşama kadar ot ve saman taşıdıkları halde açlıktan ölen öküzlere benzerler. Tabiattan kaçıp da birer kireç ocağını andıran büyük şehirlere kapanan şaşkınların vay haline! Onlar cennetten kaçan sersem varlıklardır” (Hareket, 1973, sy: 90)

“Tabiatta gizlenen insan yüzünü görmeyen gözler kördür. Tabiatla konuşmasını bilmeyen insan ruhu dilsizdir.’ Gözü ve gönlü olanlar ne halde olsalar bile tabiat onlarla sözlesin her nerede olsalar onlar tabiatla konuşurlar ve onunla halleşirler.

“Dost arayan gönüller, onu bir insan varlığında bulmasalar bile tabiatta bulurlar. Hicrandaki ruhun bir ağacın altına sığınması ve karşı yamaçta bulunan bir ağaçla sözleşmesi, hicranını vuslat yapıyor. Dağların ardındaki dost sanki karşısındadır. Bir dere kenarındaki su sohbeti, yüzlerce insana çevrilen hasbıhalden çok zengin ve çok daha değerlidir; çünkü onda bir kalble konuşulur ve o kalbe derinlerdeki bütün sırlar açılır acılar anlatılır. Hem de ondan şifa umulur; onunla yaralar tedavi edilir. Suyun çiçeklerde koku, gökyüzünde renk, tende hayat olmadan önce varlığının en büyük Hikmeti yaraları tedavi etmesidir. Ruhtaki derin yaralar Kur’an’da sesle tedavi edildiği gibi. tabiatta su ile tedavi edilirler.

“Güneşe gelince, her bakışı yeni bir aşka başlangıç olan dost yüzü, tabiattaki bütün dostlukların ezelden beri soğumayan kaynağıdır. Akan sular ve ağaçlar, denizler ve dağlar hayran hayran onu seyrederler. Çağlayanlar o nurdan sevgiliye hıçkırırlar. Rüzgârlar onun için inlerler. Yatağında için için ağlayan derelerin kalbinde onun aşkı parlamaktadır. Başakları çiğlerle yüklü bir bahar tarlasında güneşin hülyası dalgalanır. Güneşsiz bir dünyada acaba aşk olur muydu? Tabiattan Tanrı’ya tırmanmak, hakikat yolculuğunun son çabasıdır. Çünkü tabiat, dostların dostu olan Büyük Dost’a. Allah’a ulaşmak için hilkate dayalı bir merdivendir; her tarafına insan denen leşlerden pis kokular ve zehirleyici buğular saçılan cemiyet hayatından kurtulup da tek kurtarıcı Dost’a kavuşmak için geçilmesi zorunlu olan geçittir. Bu geçiş aşıldıktan sonra ruh Allah sohbetine kavuşur; o artık her yerde Allah’la beraberdir. Bu geçidi geçmedikten sonra, dünya denen viranede kalbine dost arayan biçareler boşuna yoruluyor. Ömür boyunca dost peşinde koşan zavallılar dost bulmasalar da onu arama zevkini tattılar. Her sabah doğan güneş onları, “kalk dostunu ara!” diye selâmlarken gönüllere bol ümitlerden bahşiş dağıtıyor. Hayatın mânâsını hakkıyla bilenler, onu bol kazanma ve hoş vakit geçirme vehimlerinde telef etmezler; belki dost arama yolunda bir cihad devri sayarlar. Aranan dost ya bir insan yüzünde gülümser ya da insanı tabiatın cezbelisi yapar. Miraçda açılan kapı belki sonunda ona da açılacak. Ümidimiz, Miracın Dâvetcisi olan o Büyük Dostun sohbetine kavuşmak olunca dünyamız da değerli olacak, bu sefil âlemde dost arama çabalarımız boşa gitmeyecektir. İşte o zaman “dünya güzelmiş, çünkü o Büyük Dost güzel!” diyebileceğiz” (Hareket, 1972. sy: 78).

“Biricik Sultan’ın şehrine götüren ikinci yol mûsikidir. Mûsiki, varlıkların, aklın perdesi arkasında gizlenen, kendini göstermeyen Sultanının sesidir. O hiçbir zaman çözülmeyen ilâhî şifredir. Biz o dilin unsurlarını yanyana getiriyoruz, mânâyı yaratan biz değiliz, odur. Tabiatta göründü, seslenmedi. Mûsikide sesleniyor, görünmüyor. Beni benden alıyor, âleme teslim ediyor. Sonra da getirip âlemi bana bağışlıyor, beni bütün âlemle dolduruyor, beni âlemden büyük yapmanın zevkiyle kendimden geçirtiyor, ilâhi hazla bayıltıyor. Bir taraftan mûsikinin temel unsuru olan melodi yani içsel ahenk, ruhun derinliklerinden çıkarak bütün âleme yayılıyor. Öbür taraftan varlığın eşyada dolaşan büyük sırını ifşa ediyor. Varlıkla ben, iki sır, onda birleşiyoruz. Sanki karşımızda bir kalın perdenin arkasında gizlenen ezelî sevgili feryad ediyor, “Ben buradayım, diyor, her yerde aradığınız benim!”

“Mûsiki de tabiat gibi temizleyicidir. Onda kinler ve hasetler dayanamaz, erirler. Menfaatlerle şöhretler soytarılar gibi sırıtır, küçük düşerler. Ümitsiz kederse ondan çok uzaklardadm Tabiat gibi o da aşkımızın kaynağıdır. Mûsiki ümitlerin de kaynağıdır. Sonsuzluğa inandırır. O hem de hakikatlerin yaratıcısıdır. Bir roman veya felsefe eseri melodinin herhangi bir safhasından çıkartılır. Samimî bir eser ortaya koymadan önce mûsiki dinlemelidir. Dostluk andlaşması mûsiki ile bestelenmeli, okullarda derse, ve meclislerde oturuma mûsiki ile başlamalıdır. Çünkü, o aşkımızın ifadesi ve samimiyetimizin mürşididir.

“Hayatın bunca vehimleri arasında benliğini yitiren insan tabiatın kucağında ve mûsikide kendini buluyor. Öz, asıl bunların içindeki’dir. Ancak bunların ikisi birlikte bulunmuyorlar. Bulunsalardı, o Mutlak Varlığın huzurunda dayanılmazdı. Musa. Allah’la konuşuyor, fakat görmüyordu. Onu görmek istedi, bu temaşaya dayanamadı. Tabiat, bütün ruhu sarınca mûsikiyi susturur, mûsiki söz alınca tabiatı siler ve unutturur. Bunlar kıskanç iki silâh gibidirler, birbirini istemezler. Yanyana gelemeyen iki sev-dalıdır bunlar. Halbuki bir olan Mutlak Varlığın iki türlü görünüşüdürler. Bunlara, dost olanlar, âlemi idare eden kanunların perdesini yırtan bir takım sırlara mahrem olurlar. Onlardan haber alır, müjdelenirler. Mutlak; Varlığın kendilerini koruduğunu hissederler. Zaman zaman onu can gözü ile bütünde görür, mânâda tanırlar. Sessiz, sözsüz ve hareketsiz münasebet ruhu sarınca. Varlıkla benliğin birleşmesi tamam olmuş, insan kendini bulmuş demektir. Hadiste söylendiği gibi: “Kendini bilen Rabbini bilir”‘ hakikati, çevrik şekliyle de doğrudur: Rabbini bilen kendini bilir” (Hareket. 1973, Sy: 90).

“Mûsiki ile temizlenip hafifleyen ruha hizmet zevki aşılanmalıdır. Esasen mûsikî bu sevgiye hazırlar. Gence karşılıksız, menfaatsiz, şöhret vaadi bulunmayan ve mesuliyeti olan görevler yüklenmelidir. Devletten, halktan toplumdan yardım almayan, devlet kapısına götürmeyen ve hiç bir zaman ikbale de yükselmeyecek olan cemiyetler kurulmalıdır. Dergâh misali demekler açılmalıdır. Onlarla halka hizmet sevgisi yegane karşılık, tek muvaffakiyet ve tek gaye olmalıdır. Ruhun iffeti hizmeti ile ölçülür.

“Sonra hakikat aşısına sıra gelir. Teknik gayesinden sıyrılmış il il yolculuğu, hakikata hakikat olduğu .için bağlanma sevdası, gençliğin ruhunda âlemi fethe muktedir kuvvettir.. Rönesanstan asrımıza kadar Avrupalının ruhunu göklere yükselten harika. Doğunun hâlâ benimseyemediği ilim zihniyeti ise. ancak ruhlarda bu aşıyı vermeye muktedir olan ve önceden ahlâkî hazırlık isteyen hakikat imanından doğma bir cevherdir. Bir nevi bilgi ile sevginin karışımıdır. Varlık sevgisinin zekâ âlemindeki fetihleridir. Batının ilim tarihi karıştırılacak olursa onda hakikata adanmış ve hakikat uğrunda harcanmış yüz binlerce ömür görülür” (Kültür, 93).

 6. MELÂMET

Kınayanın kınamasından korkmamak anlamına gelen Melametiye kısaca, tasavvufu, kıskacında alıp yoketmek isteyen şekilci gösterişe karşı verilen azimli ve kararlı bir mucahedenin adıdır. Onda gösteri, benlik, şöhret izi taşıyan her şey yasak, gizlilik, hasbilik ihlas ve mutevazilik esastır. Topçu’nun eserlerinde melametiye kelimesine pek rastlanmaz. Fakat, onun bizzat hayatı ile idealindeki tasavvufî hayatın melametiye ile çok yakın bir ilgisi vardır. Onun bu kelimeyi kullanmayışı tefessüh etmiş melametiye ile karıştırılma korkusuna bağlanabilir. Nurettin Topçu’nun konu ile ilgili düşüncelerini şöyle özetlemek mümkündür:

“Dinde kaideler ve ahkam, aşkın kaynağından fışkırmış olduğu halde, aşkı anlamadan doğrudan doğruya kaidelere bağlanmak taassub denilen körlüğe götürür” (İnsan, 16). O’na göre tarikatları çürüten sebeplerden biri de adab-erkân silsilesidir (Maarif, 53).

“Hakikata göre değil de kalabalıkların isteğine göre konuşmak, onlardan işaret beklemek bizi Allah’tan ayıran bir husustur. Kaideler, kalabalık ve alkış tutanları baştan sona yok edici kuvvetlerdir. Mabeddeki merasimler, alışkanlık, olmuş taşkınlıklar ve hislere hitab eden sağırlaştırıcı silahlar dini hayatın dışında kalırlar” (Maarif. 36).

“Kalabalığın toplandığı kulislerde senin ne işin var” diye soran Topçu.’ adını çok tekrarlayan gönüllerde bile Allah’ın kaybolduğunu söylemektedir (Hareket. Mart, 1973. Sy: 87). O’na göre üç türlü davranış kaba ve sahtedir: Kendini belli eden sanat, nümayişçi ahlâk, kendine güvenen dindarlık (Varolmak. 93). “Herkes kendine tapılmasını istiyor, zaferin heykeli olmak istiyor” diyor ve soruyor Topçu:

“İslâm’ın  bütün ruhundan sıyrılarak sade kabuk kaidelerden ibaret kaldığı bu diyara kim İslâm diyarı diyebilir” (Hareket. 1971. Sy: 61-62). Beklediği neslin temel özelliklerini ise şöyle sıralıyor:

“Yarınki Türkiye’yi, işte bu yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül veren sabırlı ve azimli; lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan ruh cephesinin maden işçileri kuracaktır” (Yarın, 33).

“Tasavvuf İslâm’ın  ruhunu yaşattığı halde kaideciler onun sesini boğdular” diyor ve devam ediyor: “O zaman ruhsuz kalan şekillere başvurulur, içi boş güzel sözler, parlak şekiller, süslü kıyafetler itibar kazanır” (İrade, 38). “İbadetlerini sayıp ölçerek yaparlar, karşılığını da tartarak alırlar, her mirasa olduğundan çok cennet mirasına haristirler. Gönülleri perişan eder de hırkayı muhafazaya çalışırlar (Mevlâna, 17-18). “Onlar ibadet diye istedikleri kadar beden hareketi yapsınlar, sayısız Hac etsinler, secde onlardan tiksinir Kâbe onlardan kaçar”. (İnsan, 62).

“Bütün bu insanlar ahlâk adına başkalarını itham etme kuvvetini, bizzat kendilerini bilmeyişlerinden alıyorlar. Kendilerini bilselerdi, ithamları nefislerine çevrilir, onları yetiştirecek azab ile ızdırabın mayası olurdu” (İnsan. 52).

İlk dinî hareketlerin kaynağının, Peygamberin ruhundan kaynayan aşk olduğuna işaret ettikten sonra “Dinin en yüksek bir irade olduğunu bilmeyenler cami kapılarına serilmiş türlü dilencilerin arasından ibadete koşsunlar ve teşbihlerinin sayısını mürşide ehemmiyetle soradursunlar” (İrade, 27) demektedir.

Melâmetiyenin esaslarından olan bir hususu da şöyle özetliyor: “İç dünyalarını başka insanlardan gizlemek, onlar için varlığın çetin müdafaası gibidir. Bütün kuvvetle- riyle kendilerini saklamaya çalışır iç varlıklarını daima kalın bir örtünün altında giz- lerler. Başkaları tarafından anlaşılmak onlarca harap olmaktır. Çürütülmektir, yok edilmektir. Başka insanlardan ihtirasla korudukları benliklerini asıl sahibi olan Allah’a teslim etmek, büyük Yalnız’a sığınmak için yalvarış onların büyük zafer ümitleridir”. (Hareket).

 7. AHLÂK

O’na göre ahlâk İslâm dininin özü esası ve bizzat kendisidir. Ahlâkı dinden veya dini ahlâktan ayrı görmek isteyenleri, insanın iç dünyasını yine kendinden ayırmak isteyenlere benzetir (İnsan, 53). İslâm ahlâkı sabır, şükür, af gibi birçok esası ihtiva etmekle birlikte, onu üç esasta toplamak mümkündür: hörmet, merhamet, hizmet. (İnsan, 68).

“Esasen ahlâk, birdir. Ve dinle insanlığa sunulmuştur. İslâm dininde kemâline ulaşmıştır. Felsefe tarihi içinde birçok ahlâk sistemleri ortaya konulmuştur. Lâkin, İslâm dininin insanlığa ilâhi hediyesi olan ahlâk yeryüzünde hiç bir şekilde eşi gösterilemeyecek büyüklüktedir” (İnsan, 69).

“Bizi ancak ebediyetin mutlu yolcusu yapacak İslâm ahlâkının esasını ararsak, onu mutlak varlığa aşk ile yönelişte buluruz. Mutlak varlıktan bütün eşyaya ve kâinata sıçrayan aşkımız, her sahada sevgi oluyor. İşte bu sevgi dünyayı cennet yapmaya ve hayatı değerli kılmaya kâfidir. Her varlığa çevrilen sevginin bize ulaştırdığı hal. hörmet durumudur. Ahlâk yapımızın ilk ve temel mayası hörmettir. Hiç bir zaman tehlike ile tehdid ve garaz mânâsına anlaşılmaması lâzım gelen ve İslâmda her hikmetin başı olan Allah korkusu, yukarıdaki tahlilde tanıtmaya çalıştığımız, tam ve gerçek hörmetten başka birşey değildir. Allaha yaklaştıran ibadet ise hürmetimizin ifadesi ve bizzat kendi kendimize tasdik ettirilmesi suretiyle bizde arttırılmasıdır, bunun için tertiplenmiş hareketlerdir. Dinin esası hörmet olduğu gibi. ahlâkımızın da temel duygusu odur. Milliyetçiliğimizin esasını da hörmet teşkil etmelidir. Önce hep birbirimize hörmetle işe başlıyacağız. Birliğe ulaştıracak yol, hörmet yoludur: İlme hörmet, ecdada hörmet, bütün samimî isteklere hörmet. Başkalarına hörmet tanımayan sömürgeci, barbar Batı milliyetçiliği hiç bir zaman bir ahlâk dâvası olamamıştır. Bizi düşman pençelerinden kurtaracak kuvvet, düşmanların affı ile lûtfu değil, hep birbirimize karşı yaşatacağımız hörmet iradesi olacaktır.

“Evvelâ Kur’an’a hörmet edilmelidir. Kur’an kendisinin ancak lafzını koyun gibi gözlerini yumarak dinlemekten hoşlananların heveslendikleri her yerde, saygılı saygısız her vesileyle, boş vakitleri dolduran bir eğlencelik halinde, ses güzelliği için okunarak iptizale uğratılmamalı veya esnafı tarafından baremli ücretler karşılığında satılmamalıdır. Kutsal Kitabın ruhu ve mânâsı üzerinde durmak asıl ibadettir. Ama bir dükkâna veya bir daireye, hatta bir kahveye girip çıkıldığı gibi camiye de öylece, girip çıkan bir cemaatta hörmet mi aranır? Bizzat ibadette, ezanda ve duada bütün hörmeti kahredici sesler, mabedi çınlatırken, Allah’ın huzuruna hörmet mi kalır? Mabetteki hörmet, Allah evinin yapısında bulunduğu gibi sesledir, bakıştadır, duruştadır, sonunda kalbe siner. Böylece namaz en muhteşem ve muhterem hörmet talimidir. Bir ferdi. Bir olan Allah’ın huzuruna yükselten hörmet mirasıdır.

“Allah’ın en büyük nimeti aklın meyvası olan ilme hörmet edilmelidir. İnsan aklının erişemediği en yüksek zirve olan asrımızın ilmi, frenk ilmi veya kâfir ilmi diye inkâr edilmemelidir. Allah’ı da, Kur’anı da, zekâları bu ilimle kuvvetlendirip bilemek suretiyle daha iyi anlıyacağımız kabul edilmelidir. Aklı inkâr edip, geçmiş asırların düşünüşlerini mütemadiyen tekrarlayıp hatırlatarak hakikat diye kabul ettirmek, bizzat hakikate karşı işlenen zulümdür ki, ona taassup diyorlar.

“Eşref-i mahlûkat olan insana hörmet edilmelidir. Kendi inancımıza sahip ol-mıyanları cehenneme göndermek, Allahın kendi kulları hakkında bizim azap fermanı çıkarmamız gibi bir saygısızlıktır. Her an Allah’ın huzurunda olduğunu bilenler için kulun kulu, günahkârın günahkârı ithamı kadar gülünç şey olamaz. Müslüman olarak büyük küçük, kadın erkek, fakir zengin hep birbirimize karşı hörmet borçluyuz. Kendi hürmetimiz, yine kendimizin ruh kuvveti ile iman derecesini gösterir. Hörmetin en yüksek basamağında aşk bulunuyor. Aşk, hörmetin vecd halinde yaşanmasıdır” (İnsan, 60). O’na göre hörmetin en mükemmel tavır ve talimi namazdır.

Topçu’ya göre. bu konuda da din adamları örnek olacak, büyüğe, küçüğe, fakire ve en değersiz bilinen yaratıklara bile hörmet etmeyi, bizzat kendi hareketleri ile göstereceklerdir. “Onların dâvası maddî ve sefil hayatımızla yarışmak ve bu alanda-başarı kazanmak değildir; insanı Allah’a götürecek yolculukta yaşanan bambaşka bir ruh hayatının örneklerini ortaya koymaktır. Alelade yaşayış şekillerinde bile büyük ruha sahip insanlar gibi davranmanın, yürümenin, konuşmanın gülmenin, söz vermenin, alış veriş yapmanın, fedakârlıkların hörmet taşıyan değerli örneklerini onlarda bulmalı idik. Onlar bize karakter örneklerini vermeliydiler. Allah’a hörmet yolunda onların; Allahın en güzel emaneti olan insana hörmet etmeyişleri, kalbi tazyik eden bir çelişmeden başka bir şey değildir. Müslümanm müslümanı sevmesi ne güzel ve tabiî bir hareket ise, müslüman olmayanları kin ve nefretle karşılaması o kadar çirkin ve manasızdır. Çünkü evvelâ onlar da Allah’ın kulları ve en güzel emanetleridir. Bu sebepten hörmete lâyıktırlar. Sonra da temiz bir müslüman kalbinde kin ile nefret barınamaz; âşıkın şehveti inkâr ettiği gibi.

“Nihayet hayata hörmet etmek lâzımdır. Zira bu hayatın gerekçesi olan kader plânı da yine Allah’ındır. Büyük kalb sahibi olan müslümanın, varlığı bu ilâhî plân içinde ku-caklıyarak sevmesi lâzımdır. Mü’minin kalbindeki hörmet bütün varlığa çevrilir” (İnsan, 56).

“Hörmet, benliğimizden taşarak âleme yayılan bir hal olunca, her şeyin, her varlığın ve özellikle her insan ruhunun nefsimizden ziyade sevilmesi demek olan merhameti doğuruyor. Merhamet, zayıfa, fakire ve sefile acımak değildir. Bunlar küçük ruhların kötürüm merhametidir. O daha ziyade, gururlu, kuvvetli ve devletli olana acıma hâlinde samimî olarak yaşanır. Bir zulüm karşısında mazlumdan ziyade zâlimin vicdanına, bir sultanın, saltanatına esir olan ruhuna, haksızlık rejimi olan kapitalist sistemde fakirlerden önce zenginlerin rezil olan ruhuna acımak, gerçek merhamete uygun davranıştır. Ama merhamet, esasında bunların hepsinin üstünde bulunuyor. O âlemdeki sefaletin, büyük bir gözle yüksek bir güneşten seyredilmesi gibidir. Bütün varlıklara küllî irade olarak uzanamayışın, bütün sefaletleri kemâle ulaştıramayışın yalvaran azabıdır. Ümitsizlikle beraber barınmaz, ya gayz, ya hased olarak erir. Ümit deryasında ise bitmeyen dua olur. Allah’a uzanır, ibadet olur. Âleme ve insanlara çevrilir, gayret, feragat ve hareket hâline girer.

“İnsan ruhuna samimi olarak dalabilen merhamet, önceden mutlaka Allah’a uzanarak onun aşkında yeşermiş olandır ye derin bir tahlili yapılacak olursa, her aşkın içinde evrensel ve ilâhî olan merhamet bulunur. Aşk içinde eriyen kalb, sanki damla damla merhamet olarak bütün varlıktan sarar, kucaklar. Bizi ahlâk hareketine sürükleyen merhamet olduğu gibi dua, varlıkları ve dilekleri sarıp kucaklayan merhametin, âlemle bir bütün olarak ilâhî merhamet huzurunda erimesi, ona teslim olmasıdır. Mesih’in olduğu gibi Peygamberimizin, ümmetin selâmeti uğrunda sürekli cihad olan hayatları, merhametin usanmak bilmez iktidarının şaheserleri değil midir?

“Gören göz için sefalet, her taraftadır. Onu göstermeyen, insanın egoist istekleri ve hiç doymayan hırslarıdır. İçimizdeki ilahî cevher olan merhameti karartan, kin ve hasetlerimizdir. Dıştaki bu diken ve kabuk tabakasını sıyırınız, âlemi, saf ve samimi yâni katıksız ve garazsız temaşanın, merhametle temaşadan ibaret olduğunu göreceksiniz. İnsanın asıl kendine özel olan bilgisi, merhametle taşıyıştan başka bilgi değildir. Pascal, değerleri bakımından ruhları bedenlerden, merhameti ruhlardan ve herşeyden üstün tutmak suretiyle, insanın kendisini sonsuz olarak geçen kendi cevherinin merhamet olduğunu söylüyordu. Bu cevheri kaybeden insan kendini yitirmiştir ve merhametin yok edildiği yerde zulüm ayaklanır. Kendimizi yitirmemiz, kendimize karşı işlenmiş ilk ve en büyük zulümdür. Gerçek ve geniş anlamıyla bize bizden daha zalim bilisi yoktur. Cihad edenin en büyük endişesi silâhını muhafaza edebilmektir. Onu kaybeder veya tüketirse kendisini yok bilsin. İnsan, kendi cevheri olan merhameti kaybettikten sonra acaba var mıdır?

“Merhamet, kendi ateşini eriten kızgın demir gibi içimizde bir mukaddes azabı yaratıyor. Kendimizden çıkıp başkalarına ve bütün âleme yayılma ihtiyacını duyuyoruz. Bir ihtiyaç tekrarlandıkça bir ihtiras, yenilmez bir ideal halini alıyor. Âlemin kemâlsizliğini gidermek ve insanlığın sefaletlerine uzanmak ve deva uzatmak için hattâ, varlığımızı bile yetmez bulan bir ilâhî görevlenme duyuyoruz. Buna içten gelen mesuliyet duygusu denir. Bu mesuliyet, ihtiras ve hareket haline gelmiş bir merhamet, zekâya sahip ve âleme yaygın, evrensel şuur olmuş bir merhamettir. Mesuliyetsiz ve merhametsiz harekette âlem benim varlığım için vasıtadan ibaret olduğu halde, merhamet kaynağından fışkıran mesuliyet hareketinde ben vasıtadan başka birşey değilim, âlem gayedir. İnsan âlemin hizmetindedir. Nefs öldürülmüş ve geride bırakılmıştır. Nefsin eseri olan zulüm de böylece yok edilmiştir. Halka ve dolayısıyla Hakka hizmetten başka birşey olmayan mesuliyet hareketi bu adaletten başka şeye ulaştırmaz. Adalet önün esaslı vasfıdır. Merhametle mesuliyetin dışında, kendiliğinden var olan objektif (âfâkî) adalet, gerçekten adalet sayılmaz, adil insan, merhametli ve mesul insandır. Hakiki adalet, ruhî cevher olan merhametin cemiyet içerisinde eşitlikle yapılan tatbikatıdır. Merhamet ve mesuliyet iradesine sahip insanın âdil olmamasına imkân yoktur.

“Merhamet, müslümanın kalbinde hiç sönmeyen ateş gibidir. Müslümanı başka insanlardan ayıran onlardan fazla merhametli oluşudur. Kâfirler gibi müfsitler ve münafıklar da merhametsiz olanlardır. İmansızlar merhametsizlerdir. “Allaha karşı vazifelerimi yapıyorum. Elhamdülillah müslümanım” deyipte kalblerinde ve hareketlerinde merhamet yaşatmayanlar, kendi kavimlerinden, kendi zümrelerinden ve kendi dinlerinden başka kavimlere, zümrelere ve dinlere saldırmakla Allah’a yarandıklarını zanneden katı yürekliler, İslâmı yükseltmek için kin, kılıç ve şiddet silâhlarını kullananlar, Allah yolunun dışında dolaşan gerçek imansızlardır. Asıl sapıklar ve hüsranda kalanlar bunlardır.

“Merhamet, insanlığımızın âlemde şahidi olan ve kalb yolu ile bizi Allah’a yakınlaştıran ilâhî cevherdir. İnsandan başka varlık merhamet taşımıyor. Merhameti bize tanıtmaya yarayan, merhametimizi besleyen, parlatan ibâdet, oruç tutmaktır. Oruç içimizdeki nefs denen canavarı köstekleyerek zapteden ve böylelikle içimizde ilâhi unsur olan merhamet meleğinin serbestçe yaşayışını sağlayan disiplindir. Ruhu, nefs ile bedene esir olmaktan kurtarır, ona hürriyet sağlar. Oruçlu halde serbest kalan ruhun fetihleri başlar. Ruh, nefs ülkesini aşar, ötesine geçer ve başka ruhlara uzanır. Bütün âleme yayılma sevgisiyle dolar. Böylece yücelir ve güzelleşir. İnsanın dünya ile dolu olduğu halde dünyadan kurtulması kaabil değildir.

“Orucun bize verdiği ilâhi ders merhamet dersidir. O bizim merhametsizlikle tıkalı bulunan can gözümüzü açar. Merhametsiz insan, âlemi kendinde görür. Orucun öğrettiği ve bizi içerisinde yaşattığı merhamet alemi bir ilâhî fezadır ki, onda nice âlemler semâ halindedirler. Bugünün müslümanını vecd haline yükseltecek merhamet mevzuu yok mu? Dünya nimetleriyle dolup, taşan, talihlilerin uçar gibi yaşadıkları müslüman beldelerinde talihsizlerle sefillerin ânı bizle yerlerde sürünüyor. Zengin, fakirin esir gibi çalışması ile sonsuz sefahat sofraları kurarken, ruhundaki sefalet fakirinkinden daha acıklı ve elemlidir. Batının lüksü ile apartmanlarını tıklım tıklım dolduran ve büyük şehirleri otomobil panayırı haline getiren dinli, dinsiz, hacı, hoca bütün merhamet yoksullarının dolaştığı yollar bu medeniyet aletlerinin cinayet sergisi haline gelmiş. Hocayı Hacca ulaştıran araba kim bilir kaç kulun kaç müminin kanını içmiş cansız bir canavardır. Her ferdin, nefsinin mücahidi kesildiği bu şehirlerde kaza sanki bir gazadır, medeniyetin insan doğrayan gazası. Fert olarak herşeyi yalnız kendisi için isteyen bu haris insan kalabalığında, cemiyet ve cemaat olarak bir istek ve irade zaferi gözükmüyor. Kazanç hırsı çoktan ihtiyacın sınırlarını aşmış, canavarca bir saldırma yarışı halini almıştır. Çalışanlar açlıktan inlerken, çalışmayanlar tokluktan hırs ve haset kusuyorlar. Çalışmayı zillet sayıpta irat ve mirasla geçinenler, beldeler soyan irade ve şehirler satan mirasa hak dedirten zulümlerine tapıyorlar. Muazzam bir milletin ve bin yıllık bir tarihin çocukları emniyet ve istiklâl ile yaşıyabilme bahanesi ile Yahudi-mason uşaklarının himayesine sığınmaktan utanmıyor ve zilletlerine bahane olarak himayeye muhtaç olduklarını ileri sürüyorlar. Hepsinden daha acıklısı, bütün bunların karşısında din adamının sesi, sözü ve yapacak hiç bir işi olmayışıdır. Onun, kürsülerde kiralanıp para karşılığında bağırmaktan başka mesuliyet dâvası kalmamış. Merhamet iradesi nedir bilmiyor. Ruhlarımızın en büyük kaybı şudur: Din öğretimi yapılan yerler birer merhamet mektebi olmadılar. O duvarların içerisine aşk yerine iddia girdi. Merhamet ağacı filizlenmedi. Din adamları, Allah kullarının, yirminci asrın manasız sillesi ile solmuş yüzünü ve gözlerindeki acıyı görmediler. Kul hakkını kurtarma derdine düşmediler. Allah’ın kullarını aşk ve merhametle değil, iddia ve tehditlerle karşıladılar. Allah adına ruhlara zulüm yaptılar. Dindarlık adına vicdanların aydınlığını kararttılar. Bunca masumların âhı dururken büyük sermayenin ve büyük mülkiyetin müdafaasını yapan ruhlarda merhamet ve iman aranır mı? Fakir ile mazluma olduğu gibi. Zenginin ruhundaki sefalete ve günahkârın bizzat kendi nefsine karşı zulmedici haline acımasını bilmeyen kimse dindar olamaz.

“Din, bir günah-sevap nizamnamesi veya bir sıkı kaideler mecellesi değildir; biz nasıl davransak da gayesine doğru, kâh dosdoğru ve selâmetle, kâh engellerle karşılaşıp onları aşarak, durmadan ilerleyen ruhî hayattır.

“Merhametimiz, şer ve zulümle karşılaşınca isyan oluyor. Aşk, varlığına düşman bir yabancı olan nefsin huzurunda eğilmiyor, isyanı doğuruyor. Peygamberimizin henüz Mekke’de başlayan mücadeleleri ve İslâm’da kabul olunan cihad aşkı ezmeye çalışan nefislere karşı yükseltilen isyandır. Ancak isyan, aşk ile merhametimizi ezerek mahkûm edici kuvvetlere karşı olursa ahlâk hareketidir; nefsin şahlanmasına karşı gelmek şartıyla meşru ve insanîdir; sonsuzluk yolunu tıkayan, bütünü yok eden ferdî hırs ve iradelerin karşısına dikildiği ve hepsinde de ilâhî merhamet kaynağından hayat aldığı takdirde ahlâkî harekettir, Nefsin arzularından gıdalanırsa şer ve zulüm olur. Ve isyan, ahlâkî vasfını kaybetmemek için, hareketinin her anında ilâhî merhamete bağlılığı muhafaza etmelidir. Onunla bağları kopardığı bir an içinde bile zulüm hâlini alabilir. Bütün büyüklerin ve velilerin, nefislerine ait acıları ve azapları dile getirmeyişleri ferdi ve şahsî olan bu hallerin zulüm kapısını açması korkusundandır.

“Merhamet, içtimaî nizam içinde âfâki bir müşterek ölçü hâline geldi mi adalet adını alıyor” (İnsan, 59-65).

“İslâm ahlâkının üçüncü esası hizmettir. Hizmet, ruh olarak nefsinden taşıp başka insanlara yayılmak suretiyle, Allah’ı aramaktır. Her samimî ve menfaatsız hizmet, hareketlerimizle Allah’ın aranmasıdır. Biz dünyanın bunca hevesleri ve meşguliyetleri içinde Allahı unutuyoruz. Bizdeki nefs de onun lûtfu olduğu halde, nefs ile ona karşı geliyoruz. Zaman zamanda onu reddediyoruz. Hareketlerimizde görülen bu sefalet, dünyaya gelişimizin mânâsını yok edebilecek kadar hazindir. Bu felâketten bizi kurtaran, selâmet ve hakikat yolunu önümüzde açan ilâhî lütuf, bize bağışlanan hizmet gücüdür. Kullarına hizmetle ancak Allah’a yaranıyor ve kalbimizdeki ümit kapısını onunla açabiliyoruz. Bütün isyan olan halimizden taşan günahlar hizmetle siliniyor, hizmetle af ediyoruz.

“Hizmet ahlâkını İslâmda sembolleştiren müessese, zekâttır. Var olmak. Allah’ın hizmetinde olmak demektir. Biz kaderimizin hizmetkârıyız. İlâhî emirden başka bir şey olmayan kaderi olduğu gibi karşılamak, onu kahramanca karşılamaktır. Bu hal miskinlik değil, kahramanlıktır. Miskin, kaderden sıyrılıp kaçmak isteyendir. Kader perdesinin arkasında esrar âlemi duruyor. Kadere hayran, olmasını bilmezsen bu perdeyi kaldıramazsın. Kaderine dost ol ki bu perdenin ucundan tutup kaldırasın, emrini okuyabilen gözler, ancak merhametli kalbin gözleridir. Bütün etrafımız merhamet manzarası ile dopdolu olduğu, bütün insanlardan bize hizmet hitabı yollandığı halde, bizim halâ nefsimizle başbaşa kör ve sağır varlıklar halinde yaşayışımız. Allahla bağlarımızın koparılmış olduğunu gösterir. İmamın, namazı bile Allah hizmeti olarak değil de geçim vesilesi olarak kıldırmış olması, onun Allah’la alış-verişi olmayışındandır. Onların görevi kalbleri kurtarmaktı. Kalbleri aydınlatmak ve değerlendirmekti. Allah seygisini her varlıkla temasında hissedecek insanların din dünyası, bugünkü İslâm âleminden bambaşka olacaktı.

“Merhamet varlıklara çevrilen hareket hâlini alınca hizmet oluyor. Hizmet, insanın ölüme kadar tükenmeyen benliğinden ibaret kandili, çevresini aydınlatmak için yakmasıdır. Ve buna onun kendinin ihtiyacı vardır. Kendisinin bütüne bağlı bir bölüm, belki bütünden kopmuş bir parça olduğunu bilen ruhlar için o. bir kurtuluş yolu. Her an yenilenen selâmet müjdesidir. Bu hâlin farkında olmayanlar için de bir tedavi ve neşve kaynağıdır. Hizmetimiz, varlığımıza sarılı yumak gibidir, o açıldıkça biz mesafe aldığımızı hisseder ve hafifleriz. Hizmet, varlığımıza bizim tarafımızdan sunulan minnet bahşişidir.

“Bizi daima dolduran, bizden ayrıldıkça bizi azaltmayan tükenmez hazinemizdir. Saadetlerimizin sırrı onda saklıdır. Halktan hizmetini esirgeyenler mes’ut olamıyor. İçimizde en mes’ut, en zengin ve en kuvvetli insan, hizmetini hiç kimseden ve hiç bir varlıktan esirgemeyenimizdir. Nefsimize bağlı hesap, ölçü ve menfaat terazisi ile içten pazarlık, istirahat kaygısı ve nefsini esirgeyiş endişesi, hareketlerimizin kontrolü olduğu müddetçe, ne gerçek saadeti yaşayabiliyor, ne de ahlâkın sınırlarından içeriye gi-rebiliyoruz. “Her şeyi kazanmak isteyen hasisliğin herşeyi kaybetmesi gibi varlığını nefsine bağlı emellerle gayelerin mahkûmu yapan insanın, yaşadığı müddetçe bir kürek mahkûmundan farkı yoktur. Bir mevlevî semasında görülen, hep kendinden çıkıp yüksekte bir sonsuzluğa kavuşmak isteyen hareketlerin hamlesidir; bu bir yumağın açılarak boşalma ve çözülme hareketi gibidir; kendi varlığından çözülüp ayrılma iştiyakıdır. Hizmet halinde insan böyle bir yumağı andırıyor. Pascal’ın ifadesiyle düşünen bir kamış kadar zayıf olan insan, Maurice Blondel’in dediği gibi “hareketini okyanusların ötesine kadar uzatabiliyor. “Mazimiz, hareketimizin mâzisidir ve hizmetlerimiz nisbetinde aydınlık ve güzeldir. İstikbalimiz, hizmetlerimizle hareketlerimizin istikbali olacaktır. Bugün onların hayalleriyle mes’ut ve ümitli yaşadığımız gibi. ölümden sonraki ebedîliği kazanacak olan da yine onlardır. İlâhî bölgenin fatihleri, hesapçı ve ümitsiz hac yolcuları değil, Allah’ın emaneti olan varlıklara gönüllü hizmet kahramanlarıdır.

“Hizmet, aslında bir ilâhî emirdir ve ibadetle aynı yapıdadır. Gerçek hizmetin ne olduğunu merhum Abdülaziz Bekkine’den dinleyelim:

“HER ŞEYDE OLDUĞU GİBİ. HAKKA KULLUĞUNDA BİR ŞEKLİ VE SURETİ, BİR DE RUHU VE MÂNÂSI VARDIR. HAKKA KULLUĞUN RUHU VE MÂNÂSI, KENDİSİNE LÂYIK OLAN MEVKİİNİ TESLİM ETTİREBİLECEK DERECEDE HAKKI TANIMAKTIR Kİ. BUNA ÎMAN DERİZ. ŞEKİL VE SURETİNE GELİNCE; O DA HAKKIN EMRİNE UYARAK, KENDİSİ DE DAHİL OLMAK ÜZERE BÜTÜN HALKINA HİZMET ETMEKTEN İBARETTİR Kİ, BUNA DA UBUDİYET VEYA İBADET DERİZ/HAKİKATTE HAKKIN ÇEHRESİ BİZE KENDİ ÇEHREMİZDEN DAHA YAKIN VE DAHA AYANDIR. ONU BİZ OLANCA AÇIKLIĞI İLE GÖREMİYORSAK, BUNUN, BİZİM GÖRÜŞÜMÜZÜN LÜZUMU KADAR AYDINLANMADIĞINDAN İLERİ GELDİĞİNİ BİLMELİ VE KABUL ETMELİYİZ. VE BU KUSURUMUZDAN MEYUS DA OLAMAYIZ. ÇÜNKÜ. CENABI HAK BU EKSİĞİMİZİ DOLDURMAK İÇİN HİZMET VE İBADETİ BİZE VESİLE ETMİŞTİR. BİZ HİZMET VE İBADETLE HAKKIN NURUNA, HAKİKAT GÜNEŞİNE KAVUŞABİLİR VE ONA KARŞI İCABEDEN KULLUK VE HİZMET BORCUMUZU DA LÂYIKIYLE ANLAMIŞ OLABİLİRİZ. HÜLÂSA, HAKKA KULLUK İÇİN HALKA HİZMET YOL OLDUĞU GİBİ. HAKKI BİLEN İÇİN DE HALKA HİZMET BORÇ OLMUŞTUR.” Topçu’nun mürşidi A. Bekkine’den, yaptığı yegâne iktibas bu cümlelerden ibarettir.

“Bu mânâda hakkiyle anlaşılan hizmet halinde insan, benliğin tazyik ve tahakkümünden kurtulur. Mecazî varlığın zulmüne isyan eden kurtarıcı hürriyetle, hayatın muayyen bir kavrama sığdırılamayan hudutsuz mânâ ve kavramını, kurtarıcı sezginin içinde yakalar ve yaşar. Ahlâki saadet dedikleri, sınırlı harekette yaşanan sonsuzluğun zevkini tadar. Farkında olalım olmayalım, hepimizin aradığı ruh selâmeti, ibadetten asla ayrılmayan hizmetle elde edilen derûnî hazinedir. Müminin bütün hayatı, halka hizmet hayatıdır.

“USANMAZ KENDİNİ İNSAN BİLENLER HALKA HİZMETTEN!”

yeryüzüne inen ilâhî iradeyi gerçekleştirmek için, halka hizmet sevgisinin bizde sevda haline gelmesi lâzımdır” (İnsan, 56-68).

 8. AŞK

“Akıl fenerdir, aşk ise güneş

“Akıl temeli tanıtır ondan öteye gidemez

“Akıl bizi aşka teslim eder

“Aşk Allah’la birleştirir.

“Şefimiz aşkımızdır, onu kalbimizle alkışlayalım” (Maarif. 27) dedikten sonra, aşkın Hıristiyanlıkta ve İslâmda üzerinde en çok durulan bir konu olduğuna dikkati çekiyor:

“Hıristiyanlıkla ruh dünyasının güneşi gibi parlayan ve İslâmda kemâline ulaşan aşk ise bize Allah’ı tanıtan yetidir. Allah ve Peygamberi onsuz anlamak dinin hakikatlarına onsuz varmak kabil olmadığı gibi, aşk olmadan insan gibi yaşamak ta boş bir iddiadır (İnsan, 16). Aşkı yeryüzüne ilk defa Hıristiyan dini sonrada İslâm güneşi getirdi. Oscar Wilde’nin dediği gibi “İsa yeryüzünde aşkların sultanıdır”. Kur’ân ise sesindeki nağmelere hayran hafız gibi değil de şuurla iman ile okunursa görülür ki baştan aşağı aşk ile doludur. İlim aşkı, adalet aşkı, ideâl aşkı ve iman dediğimiz bütün bu değerlerle temasa geçen ruhları sonsuzluğa götüren selâmet aşkı” (Kültür. 28).

Gerçek fetihler de aşkın fetihleridir. “Aşkın kendi kuvvetiyle yaptığı fetihler Allah’a yükselmek için vasıtaya muhtaç olmayan kalbin mistik fetihleridir. Bunu da insanlığın sırrına ermiş insanlar yapar. Mevlânalar. Yunuslar. Akifler yapar. Sinanlar, Gandiler. Avniler yapar” (Fetih. 5).

Topçu, bilimi tanıma ve kavramayı beşli bir derecelemeye tabi tutmakta ve aşk ile tanıyışı zekâ, sezgi, ihtiras ve muhametten sonra en üstün tanıma şekli olarak görmektedir (Mevlâna, 18-19). Onun “küntü kenz” gerçeğine işaret eden sözleri ise şöyledir:

“Alemin gayesi aşk olsa gerek, Her halde o, kuvvetler basamağının başında ve sonunda bulunan mutlak kuvvetle birleşme ve kucaklaşma halidir. İlk başta kâinat varlıklarının sonsuz boşluktaki hareketi halinde gözüken mutlak kuvvet, kendi yaratıklarıyla adım adım ilerleyerek sonunda insanda barınan aşk halinde yine kendi kendisine kavuştu. İnsanda madde ile ruh birleşmişken maddeden sıyrılıp kurtulabilen ruh yayından kurtulan ok gibi kaynağı olan mutlak kuvvete koşuyor. Onunla birleşiyor ve gayesine ulaşıyor. Bu birleşmenin adına aşk deniyor.

“Aşk, kâinatın hem başlangıcı, hem de gayesidir. Maddede kuvvet halinde gözüken aşk, sonunda maddeyi tanımayan ruha sığındı. Allah, mutlak aşkın kendisidir. Varlığın aslı da O’dur. Allah ve kâinat ikiliği, aklın icad ettiği bir hezeyandır. Aşk içinde çokluk yoktur. Çokluk sadece bizim tanıyışımıza ait bir vasıldır. Metafizik, sonunda yerini tasavvufun aşk denemesine bırakacaktır” (Hareket, 1971, sy. 66). “Hira dağındaki ilk vahyi karşılayan aşk. Daha sonra Peygamberin ruhunu miracında ilâhî huzura çıkardı. Aşk konusu olan varlığı kutsallaştırırcasına gözlerimizde yükseltiyor. Sonra da âlemi o büyüklükle dolduruyor, onu bütün alem yapıyor. Tek varlık o doluyor. Onun karşısında ruhun eğilişi, hörmet hâlini doğuruyor. İbadet, bu tek varlığın huzurunda yaşadığımız sonsuza hörmet hâlidir. Onun için de sonsuza kavuşma, sonsuza karışıp onunla bir olma iradesinin sürekli hayatı barınıyor. Mü’minin her hareketinde bulunması lâzım gelen ibadet, onun sonsuza hayranlığı ve onunla bir olmak isteyen iradesine bağlılığıdır. Aşk içinde eşya ve varlıklar yüzünü değiştiriyor; herşey güzelleşiyor ve her şeyde Bir şey görülüyor. Sonsuz huzurunda hörmet. vecd ile buluştuğu zaman, eşya ve varlıklarınki gibi dileklerin çokluğu da ortadan kalkmış ve ruh yükünden kurtulmuştur.

“Kemâle eren hörmet hâlinde insan, varlık yükünden sıyrılıp nefsinde hiçliğe kavuşmuş durumda, hakikatte herşey olan bütünün huzurundadır. Bu kendinden geçirici temaşanın adına ibadet derler. İbadet diye adlandırılan bu temaşada, huzurunda bulunduğumuz “vahdet” den başka bir şey yoktur ve olamaz. Onun kemal mertebesine kadar ibadet edenle edilenin ikiliği mevcuttur. Kemâl mertebesinde mâbuddan başka bir şey kalmıyor.

“Cansızlardan başlayarak bitki ve hayvan basamaklarından geçip insan yapısının aracılığı ile ulûhiyetin eşiğine sıçramayı sağlayan ve aşktan ibaret varlığın gayesine ulaştıran bu evrim, böyle bir ruh eğitiminin eseri olmaktadır. Bu iç eğitiminin işi kafa-tasını yabancılardan boşaltmaktır. Böylelikle düşünce dediğimiz unsur, sinirlerden ayrılıyor, beyinden ayrılıyor, insanın ferdî yapısından da ayrılıyor. Fert onda ilâhî deneyimi yaşıyor. O zaman ilâhî semalarda dolaşıyoruz. Orda neler var?

“Kafatasının yabancılardan boşaltıldığı bu ilâhî denemede ferdî varlıktan ayrılan ruhun hayatı (mutlak)’a bağlanıyor. Kendimizden ve kâinatımızdan dışarı fırlayıp atıldığımız bu ruhsal fezada müthiş bir kuvvetle dönen mutlak ruha sığınma halinde Mevlâna’nın anlattığı aşkı yaşayanlar var? Bu aşkın dünyası öyle bir dünyadır ki, onda her tarafı sis ve dumanla örtülü bir dağ gizlidir. Hayranlık ve aşk bu sislerle dumanlar, ulûhiyet ise dağın kendisidir. Onda aşk Allah’ı gizlemektedir. Ruh aşk halinin mestliğini yaşar, Allah’ı görmez. Sade Allah’ın aşkı içinde baygındır; O’nu bilir. O’ndan şüphe etmez. Zaman zaman sisler delinip de bir tarafından dağın görünüşü, ruh ile Allah’ın doğrudan doğruya temas halidir. O zaman çılgınlaşan ruh her şeyi O’nda görüyor, yalnız O’nun varlığının şahidi oluyor. O’nda izafilikler ve bedene bağlılıklar ortadan kalkıyor. İnsan başkalarının ve kendinin de esiri olmaktan kurtuluyor. Fânî duyguların hepsi buğu halinde eriyip de dağıldıktan sonra tek bir his, tek ve ebedî bir hal varlığı dolduruyor. Bu, aşk halidir. Aşkın içinde varlıktan taşan bütün dualar kabule uğramış, ümitlerin hepsi vücud kazanıp zamansız ve mekânsız bir fezayı doldurmuşlardır sanki. Onun sunduğu lezzet, eşyaya ve hayata bağlanan hislerin hiç birininkine benzemez. Zira onda dualar hep birden kabul olunmuş ve hayat olan ümid bir varlığın değil, bütünün ümidi olmuştur. Korku ile şüphe silinmiş kendinden başka varlığın engeli ortadan kalkmıştır. Ölüm yok olmuş, yokluk silinmişin Varlık ruhtan ibarettir, onun ötesi vehimdir. Aşk ve varlık aynı şeydir”.

Bu aşk hali varlığın başlangıcında bulunan kuvvetin, evrimin sonunda, insan ruhunun köprüsünden geçmek suretiyle tekrar kendisine dönüşünde kendi kendisinin faikında olmasıdır. İnsan hayatının değeri ve hikmeti, varlığı Allah’a ulaştıran köprüde durmasını bilmektir. Böyle bir ruh taşıyan kafatasıyla kabre koyulmak hünerdir. EFLÂTUN’UN FELSEFEDE BULDUĞU “ÖLMESİNİ BİLMEK” SIRRI DİNİN ULAŞTIRDIĞI HAYAT HİKMETİDİR.

Aşk ile vahdet halinin beraberlikleri hakkındaki tesbitleri de şöyledir:

“Âşka gelince, o bizi mutlak kudretin bütünü ile birleştiricidir. Her şeyi unutturup Mutlak kuvvetin deryasına daldıran aşırı iman halidir. Aşk ruhu maddeden, maddeden faydalanmasını bilen teknikten, başkalarını sömüren kazançtan ve siyasetten uzaklaştırır, bunlarla ilgisini keser. Cüz’i varlıkları eriterek gözümüzde yok ettiği gibi zaman ve mekân gibi izafi unsurları da ortadan kaldıru. Onun kemâl halinde bütün cüz’i varlıklar, aşktan başka olmayan tek bir şey halinde gözükürler. Gözlerin alelade görüşü, çok kuvvetli bir ışıkla söndürülen zayıf bir parıltı gibi varlığını kaybeder. Onda gözün gördüğü çokluk kaybolur. Aşkın aydınlığında bir şey yalnız kendisi, yalnız aşk âlemi doldurur. Aşk halinde görülen âlem tek bir bakıştan ibarettir. Bu, dışta gibi dursa da dışsallık tanımayan bir bakıştır. İç ve dış o anda kaybolur. Biz mi ondayız, o mu bizdedir, anlaşılmaz. Ayrılık da başkalık da yok olur onda. O bende barınır, onda ben kaybolur. Aşk halinde âlem, ben ve o yoktur; yalnız o vardır; ben de ondayım, âlem de ondadır. Aşk âlemleri kucaklar. İçerisinde cüz’i varlıkların hepsinin yok olduğu aşk halinde yokluk denen şey yoktur. Varlığın karşıtı olan yokluk onda yok edilmiştir. Sözle terennüm onu örseler. Aşkın ifadesi, olsa, olsa bir dua olur; ondan zaman zaman sızan ümidin dile gelmesidir.

“SEVGİSİ OLMAYAN HAKİKATA ULAŞAMIYOR, GERÇEĞİ BİLMİYOR VE TAM SEVGİ, GAYESİNE ULAŞMIŞ SEVGİ, SONSUZLUĞUN SEVGİSİDİR. Bu sevgi, vücuttan geçer, bedenden taşar, fâni varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya tamaşanın, ne de ilmin ve sanatın âşıkıdırlar. Gerçek âşıklar, aşkın âşıklarıdır. Aşkın kendi kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kâinatla şuur. birle bütün bağdaşır. Düşünce hareketlesin varlık düşünceleşir. Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan bir kalır. İlk ve son ilim budur. Millet kültürünün ağacını dikecek ve millet ruhuna hayat getirecek nesiller, inanışla sevgi mabedinin mihrabında önce tövbe etmeli, sonrada inanmayı ve sevmeyi öğrenmelidirler.

“Gerçekten aşkın dünyasında sevinç ve keder, zaman ve mekân, kayıp ve kazanç denen şeyler yoktur. Onda iyi ve kötü, uzak ve yakın, gerçek ve yalan karşılıklı duran hüviyetlerinden sıyrılmışlardır. Zaman ve mekân çerçeveleri içinde yaşayan şeylerden hiç biri yoktur ki aşkın gelişiyle kaçıp kaybolmasın. Onun bizde yok ettiği şeylerin sonuncusu da ölümdür. O. ölümden kurtaran kuvvetdir. Aşk, ruhtan ölüm korkusunu ve vehmini sıyırıp attıktan sonra bedenin çürüyüşüne ne ad verilirse verilsin, aşkın umurunda olmaz. Yalnız ve yalnız aşk içinde hayatın değeri üzerinde ki meş’um şüpheyi yok edebiliyoruz. Çünkü aşk içinde hayatın değeri meselesi ortadan kalkmıştır. Bir şüphe âleti olan aklı, aşkın eli ile ortadan kaldırmadan, hayatın şüphesiz ve gerçekten değerli olduğuna inancımız süreksiz ve sebatsız kalıyor. Yalnız aşk, ruhu buhranlı fırtınadan çıkararak içimizdeki sonsuzluğa kavuşturuyor; bizde bize musallat olan bunca yabancıdan kurtarıp yine bizdeki sonsuzluğa yerleştiriyor, aklın üstünde şüpheyi yokedici hikmete teslim ediyor. Aklın bakışıyla “yaşamak için yaşamak “dan öte bir türlü gitmeyen hayatın manasızlığını, “aşk için yaşamak” gibi karşıtsız bir yaratıcı sevincin kucağında yok edebiliyor” (Hareket. 1972. Sy: 77. s. 16-18). “Yokluk, elbette aşkı tanımayan günahkârların, içerisinde kayboldukları karanlıktır. Onlar zaten gerçekten var olmamışlardı; kendileri için bile şüpheli olan birer hayalettirler. Sadece, altına girmeden önce bu toprağın üstünde bir müddet tepindiler, boğuştular, bağrıştılar ve sonra aynı toprağın altına düşüp orada eridiler. Onların yaşamamış olduklarına yeryüzünün dağları, ağaçları ve denizleri şahittir. Bu kutsal varlıkların önünde onların ne bir damla gözyaşları, ne ızdıraptan bir ibadetleri, ne Tanrı’nın diliyle konuşmaları oldu. Onlar, ne dağa inen nuru gördüler, ne ağaçlarla konuştular, ne denizleri gözyaşlarıyla doldurdular. Aşkı bilmeyen bu günahkârların, yokluktan yine yokluğa geçeceklerinden şüphe mi edilir? Ölüm, onlar için hazindir, acıklıdır, çünkü yokluktan yine yokluğa götürür. Biz insanlar, onların ölümüne ağlarken yine onların yok oluşlarına ağlarız. Aşıkların ölümüne ağlarken asıl kendimize ağlıyoruz; bizi onların hicranında yaşamaya mahkûm eden halimize ağlıyoruz. Onlara için için imreniyoruz belki. Çünkü onlar, aşkın bayrağını hayatla ölümün tam sınırına diktiler. Burası cihad toprağı, ötesi fetih ülkesidir onlara. Bu gazanın destanı bu yanda okunuyor, fetihler asıl ötesindedir. Orada aşk ölümü yenmiştir; ölüm denen perdeyi kaldırmış, onun yerine zafer bayrağını çekmiştir” (Hareket agy.).

“Sonsuzun zaferi bu yeryüzünde de kazanılır. Ancak aşkın kılıcıyla o zafere ulaşılıyor. Bu zaferin müjdesi ve mükâfatı, Rabbin temaşasıdır. Bir örtüyü kaldırır gibi, bir anda her şeyi ve bütün varlıkları ortadan kaldırıp da kalb gözüne görünen o Rabbin yüzü, kelimeyle anlatılmayan ve beklenmedik anda bize çevrilen o şekilsiz, renksiz ve gözsüz bakış, o baha biçilmeyen selâmet müjdesi, ah o kurtarıcı sevgili bir daha görünse, bir kere görünse, âlemde elem, şüphe ve ölüm mü kalırdı? Acaba ölüm dedikleri şey, varlığı var kılan ilk kuvvetin, yani aşkın kaynağına ruhun dönüşü ve onunla bahtiyar birleşmesi olmasın!”

Topçu şu soruyu soruyor: Şuur dışı denen içimizdeki karanlık dünyaya aşkı dolduran nedir? Onun büyük hamlesi nereden gelmektedir? Cevabı şöyle:

“Aşk, kâinatın başlangıcında varlığın var olduğu anda gözükmüştü. Varlığı var kılan o idi. Ona kuvvet demiştik. İlk kuvvet cansız varlıkların ve sonra canlıların halkalarından geçip de insana gelince insanda kendini tanıdı, şuur oldu. Ancak ilk kuvvet birdi, bölünmez bütündü. Bolüne bolüne bunca varlıkları meydana getirdikten sonra insana geldi. İnsanda ilkin bölümlerin, çok olan cüzlerin şuuru oldu. İnsan, derya içinde hem de derya olduğu halde damlaları tanıyor. Şüphesiz ki. bu hâl sadece bir vehimdir. Mevlâna’nın dediği gibi bir şaşılıktır. Bizi yapan kuvvet, kendini bizden kıskanıyor. Bizi kalın örtülerle örtmüş, gözlerimizin önüne biri bin, biri yüzbinler gösteren bir cam geçirmiş, bizi bizden saklayan bir cinnete müptelâ kılmış; hem de varlığının incecik ışığını yer yer şaşkın ve şaşı şuurumuzun çatlaklarından içeri uzatmaktan çekinmiyor. Renk ve şekil olmuş, ses ve koku olmuş, mesafe ve manzara olmuş, ümit ve emel olmuş, dost ve derya olmuş. Kâh görünmüş kâh kendini gizlemiş. Göründüğü yerde bile kendini gizlemiş. Onun en çok ve en kuvvetli gizlendiği yer, bizim benliğimizin derinliğidir. O her şeyde ye herkestedir. Gizlenmek istediği zaman bizim benliğimize dolar. İçimizde rahatça yatarken bile ona bir şey yapamayız. Ona hükmedecek kuvvet, dünya varlıklarının hiç birisinde yoktur. O mutlak hürriyettir. Şuur dışında bir kez boşalıp da şuura taşıp yayıldı mı, bizi de kendi gibi, gerçek hürriyete kavuşturur. Aşkın bir şeyden korkusu, kimseden pervası yoktur. Raskolnikof, asıl zindanında hür ve mesuttu. Aşkın bizi pençesinde esir eden kuvveti, yine kendi açtığı yolda, başkalarına olağanüstü ve imkânsız görünen şeyleri yapmak hususunda sahibine sonsuz hürriyet sağlayıcıdır…

“AŞK BİR KUŞTUR Kİ, BİR BAŞA KONMADIKÇA ARANMAZ. “ÖNCELERİ BEN AŞKIN ARKASINDAN KOŞUYORDUM, ŞİMDİ O BENİM PEŞİME DÜŞTÜ” diyen Mevlâna’ya her halde Şems güneşi önceden görünmüştü. Akla göre akılsızlık ne ise. aşkın gözünde akıl da öyledir. Akıl insanları uçsuz bir denizin kenarına kadar götürüyor. Eğer insanda aşk denizine açılacak güç bulunmazsa, aklın onu bıraktığı kıyılarda çarpan fırtına ile helak olacaktır. Hayat dediğimiz, işte bu kıyıların Artmasıdır.

“Tabiat aşkın anası, güneş sevgilisidir. Tabiat içinde gelişen aşk, ana kucağında uyuyan yavru gibi mahzunlaşıp nazlanıyor. Anasından ayrılıp da bir ruhun kafesine kapanınca şiddet ve isyan oluyor. Sonsuz olan aşk, bir insan varlığına hapsedilince ondan taşmak ve tekrar âleme yayılmak istiyor.

“Aşkın gelişi büyük ve ürpertici bir sarsıntı ile olmuyor. Daha önce bütün bir ömür boyunca benliğimizi dolduran isteklerin, hayallerin ve geçici emellerin ağır ve oyalayıcı ipinden, bir safrayı kendinden atar gibi sıyrılmamız, sarsıcı, ürpertici, bazan tahammülü güç acılarla beraber oluyor. Bizde hayat vehmini kendileriyle beraber sürükleyen bu ağırlıklardan kurtulduktan sonra iç dünya boş ve şeffaf bir fanusa dönüyor. O zaman aşkın gelişi, büyük bir ışık cihanına bir küçük kuşun bir göz kırpmasıyla girişi kadar hafif bir hareketle olmaktadır. Onun aklın ortaya koyduğu binbir sebeple açıklanamayan varlığı, kâinatın başlangıcında varlığı var kılan ilk kuvveti içimizde bulduğumuz zaman duyduğumuz sevinçtir. Aşk. varlığın kendi kendisini tanıması hâlidir” (Hareket. 1972. Sy: 77). “Aşk ile tanıyışta eşyayı bölmeyerek, kâinatı bütün halinde ve kendi öz yapısından çıkarılmış asla yanıltmayan bilgi bulunur. İnsanın kendisi de bu bilginin içindedir. Hallac’a Ene’l-Hak dedirten bu mistik sezgi ruhun en derin tabakalarından çıkarılmış olup Allah’a götürücüdür. Asıl insan onda saklıdır. Onu yakalamak iman denen muammanın çözümünü elde etmektir. Sokrat’ın kendini bilmek dediği de budur” (Hareket. 1971. Sy: 67).

“Ancak hayatımız bu sefaletler mahşerinden ibaret değildir. Bu çelişmeler mahşeri içinde kıvranan insan denen varlık yok mu? Onun asıl gayesi Allah’a gitmektir. Bu dağların kabul etmediği emaneti yüklenen insana sunulmuş ilâhi imtiyazdır. Bu imtiyazı elde etmenin, bu sefaletler manşetindeki müthiş imtihanda başarı kazanmanın şartı aşka ulaşabilmektir. Çünkü aşk içinde bu çelişmelerin hepsi birden ortadan kalkıyor. Bu mahşer yeri bir cennet oluyor. Bütün insanlar aşk içinde birleşiyorlar ve kendilerindeki hayvani unsurdan sıyrılıyorlar. Aşk yolu dinin yoludur ve bütün fani gözüken şeylerin aşkından fani olan varlık vücut, çehre, emeller ve şekiller silinip de yalnız aşk ortada kalınca işte o Allah’ın aşkıdır, varlığın mutlak sevgisidir. Fuzûli onu seziyordu. Yunus anladı ve anlattı. Tabiatın aşkı, insanın aşkı vatanın ve vecdin aşkı ve bütün aşklar bağlandıkları konulardan tastamam ayrılıp da saf ve mutlak olarak ele alınınca önce O, aşkın aşkıdır, Muhammed’in yolunda murada erdikten sonra Allah’ın aşkı olduğu bilinir. Aşkın gerçek sahibi “benden içerü varlığı bilinen Ben” dir. O’nun temaşasına Turdaki Musa dayanamadı. Miraç’ta Muhammed murada erdi.

“İnsan elenen varlıkta, çelişmelerle yüklü sefaletler aşk içinde eriyip kayboluyor. İzafîlik mutlakta yok oluyor. Aşk içinde insan, dünyamızın müthiş fırtınasından yine dünyada kurtularak mutlak huzura kavuşuyor. Aşk içinde insan, yaratılışındaki sayısız ve sonsuz sefaletlerinden sıyrılarak, kendinde gizlenen Allah’ı buluyor, kendinde ve herşeyde, kendindeki esaretten kurtularak varlıkların bütününden ayrılmayan asıl kendini bulmak; Yaratılışımızın hikmeti işte bundadır.

“Aşk bir şuur halidir. Ancak bütün şuur halleri kendilerine özel bir düzen içinde tektek yaşandıkları halde aşk, kalabalık şuur hallerinin toplu halde şuura yaptıkları baskındır. Bu baskın şuur dışında, yani yaşarken varlığının farkında olmadığımız derinlerdeki ruh dünyamızdan gelir; onun taşarak şuur alanını kaplaması halidir. Bendini yıkan bir selin bağlan, ovaları ve ormanları doldurması gibi, bizdeki duygularla düşünceler ve kararlar aşkın baskını ile dolar, örtülür ve gözden kaybolurlar. Tereddütler, şüpheler ve korkular da öyle. Onlar da bağ ve bahçelerin dikenlerini ve çalılarını örten suyun baskını altında yok olurlar. Aşkın seli altında rühda ne hesap kalır, ne menfaat fikri, ne de kin. Ölçüler, hesaplar ve plânlar aşk tufanında silinen tarla ve bahçe sınırları gibi, eriyip giderler. Aşk, nazariye ve tenkidi de tanımaz. O mutlak hakikattir; bütünün varlığına iman halinde tek taraflı temaşadır; kendini alemde temaşadır; kendini âlemden ayrı görmeyen, Bir’den başka kemmiyet tanımayan, secde edenle edileni secdede birleştiren ilâhî sarhoşluktur. Fuzûli”nin diliyle:

“Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir” sözü aşkın tam ifadesidir (Hareket. 1972. Sy: 77).

 9. VAHDET

Sufîlerin vahdet ve- tevhidle ilgili birçok tasnifleri varsa da bunlardan vahdeti kusûd, vahdet-i şuhûd ve vahdet-i vûcud şeklindeki üçlü tasnif daha çok yaygınlık kazanmıştır. Onun eserlerinde vahdet-i kusud kelime olarak geçmese de diğer ikisi geçer.

Vahdet-i kusud müridin kendi iradesini yok edip Allah’ın iradesinde erimesidir. Artık Allah’ın iradesi onun iradesi, Allah’ın kasdettiği onunda kasdettiğidir.

“Dinde Allah’a teslim oluş fani iradelerin yerine Allah’ın iradesini istemektir” (İrade. 73). Bu vahdet-i kusudun ta kendisidir.

Vahdet-i şuhûd kainatta Allah’ı müşahede etme halidir. Mürid bu hali yaşadığında Allah’tan başka hiçbir şeyi gözü görmez, gördüğü her şey de O’nu müşahede eder. O’nun tecellilerini görür. “Kâinat ilâhî neşvenin kaynağıdır. İman denen bu güzel muamma ilâhî neşvenin bir geçidi bir tecellisidir. Gören gözler yeryüzünde ilâhî neşveden başka birşey görmüyor” (Varolmak, 90). Gözyaşlarıyla bakanların Allah’ı her yerde aşikâr gördüğünü söyleyen Topçu. (Varolmak. 78) Safahat’ın tahkiki ve Akif’in derunî hayatı ile ilgili kanaatlarını bize vermektedir. İslâmda tasavvuf şeklinde gözüken mistiktik, dış hayatımızda muayyen hareketler halinde tatbik edilen kaidelerden iç hayatın tecrübelerine geçiştir. İlâhî bir kaynaktan gelerek içimizde yaşanan böyle bir sezgi sayesinde Akif. “Gölgelerdeki son şiirlerinde vahdet-i vûcud değilse de Vahdet-i şuhûd mertebesine ulaşmış bulunuyor.

“Mevlâna’nın dünya görüşünü işte bu vahdet-i vücutçu görüşten çıkarıyoruz. Dünyamız, sonsuzluk ve ebedîlik içinde barınan mutlak vücudun tecelligâhı bir nevî aynasıdır” ifadesiyle de vahdet-i vûcud ile vahdet-i şuhut arasındaki yakınlığa işaret etmektedir. (Mevlâna, 11).

Tasavvufun vahdet-i vûcud mesleği, ibadetle kemâl halinde yaşanan birliğin, kainatın izahına yeter bir prensip olarak tanımasından başka birşey değildir. Büyük sanatının şahikasıyla imanın kemâl devrinde Mehmet Akif’e

“Gel ey birdanecik Gaib gel ey bir danecik Mevcut” dedirten hal ne ise Derviş Yunus:

“Yunus sen bir olgil, bir ile bir olgil

Bir olan aşıklar bu sırdan duyarlar” diye söyleten ve Hz. Mevlânaya

“Ben bir damla değilim bütün dünyayım” dedirten de aynı aşkın kemâl mertebesine ulaştırdığı ibadet halidir. Bunlar iddia değil, ibadettir. (İnsan. 55-56). Çünkü varlık birdir (Varolmak. 13).

Her şey bir şeyden ibaretken o, Birşey’i herşey gibi görüyor hepsi hepsi, birşey var. Dünyaya gelipte onu görmeden gidenlere yüzbinlerce esef” diyen yazar, vahdet-i vûcud ile ilgili kanaatlarını şöyle sıralıyor:

“Ferdî hayatımıza ait olanlardan, bizi benliğimizden sıyırma neticesine ulaştır -mıyanlardan bambaşka mâhiyette olan bu ilâhî tecrübe, O’nunla bir nevi dostluk doğurucu aşkın (transcendant) tecrübesidir. Belki bir çok müelliflerde zaman zaman gözüken bu yaklaşma tecrübesinin en ileri hali, Kur’ân’da sembolik lisanla bize sırî tevdi olunan Miraç hadisesidir. En aşağı basamaklarla bu en yukarı basamak arasında yol alanlar veliler, mutasavvıflar ve Kur’ân’da büyük sayı ile anılan Peygamberlerdir. Kullukla uluhiyetten ibaret olan bu iki uç arasındaki mesafede beşeriyet tarafından yapılan bütün bir ilâhî aşk hamlesinin izlerini buluyoruz, burada bütün sına ermişlerin Allah’ı düşündüren simasını görüyoruz. Vahdet-i vûcudcuların, ancak mantıkî delâleti bakımından küfre götürücü görünen ifadelerinin arkasında, yine Allah’ın onlara lutfu olan aşk içinde beraberlik tecrübesi bu –hissi tecrübe, şüphe yok ki hakikattir. Bunlar yalan söylemiyorlar. Ancak, sözlerinde ufak dikkatsizliğin neticesi barınmaktadır. Birden ve çok büyük lutufa, sevince ulaşmışlardır da ondan sarhoşturlar. Fakat tecrübeleri gerçektir, ve bu tecrübeyi, şeriatı dinin ruh ve gayesi sanan safdil ve şekilperest şeriatçı asla anlamıyacaktır. İslâmî anlayış, İslâmı telkin, İslâm dinini XX. asrın kalb ve dimağına sindirme, zannediyoruz ki onun böyle sistemli bir anlaşılmasını bütün halinde ele alarak mütefekkirlerin dimağından mektep çocuğunun kalbine kadar bu hakikatlerin sunulmasıyla kabil olacaktır (Ahlâk, 193-194).

“Aşkın ulaştırdığı vecd uykusundan uyanan sufî bakıyor ki ortada ne aşık yar ne de aşk. yalnız maşuk var. Seven ölmüş sevilen yaşıyor. Ruh murada ermiştir. Kendi ebedi-leşmiş. uluhiyet varlık halinde gözüken perdeyi üzerinden atmış yalnız O var. Fani olan bütün ruh hezeyanları ortadan kalkmış bir şey, yalnız bir şey var: O” (Mevlâna, 19).

“Varlık O’na sığınmıştır, O olmasa hiçbir şey olmayacaktı, hakikat onun varlığı sayesinde vardır. Allah’tan ibaret gören ve insanı varlıklar arasında mümtaz mevkiine yükselten bu vahdet-i vücutçu görüş Mevlâna’nın felsefesidir” (Mevlâna. 13).

“Vahdet-i vûcud, ilmin hududu olan üç buuddan ötesini bilmeyenlerin ereceği sır değildir. Nâmutenahiliğin varlığın her zerresinde başladığını farketmeyenler onu anlayamazlar” (Fetih. 33). “Tasavvuf tecrübesi, bu tecrübeyi yapmayanların anlayışına kapalı bir sahadır” (Mevlâna, 23).

“Vahdet-i vûcud yaşanan bir haldir. Fikir halinde anlatılmaz. İkna ve ispatı kabil değildir. Karşı tezi olan bir davada zannedilmemelidir. O, aşkın insanı alıp götürdüğü dünyalarda keşfolunan sırdır. O hali yaşamayanlara anlatılması kabil olmadığı gibi yaşayanın bu halini red ve inkâr etmek de kabil değildir. AKLIN ŞÜPHESİ VAR, AŞKIN ŞÜPHESİ YOKTUR. Yerin altında defineler saklı, gökler sonsuzluğun kabristanı değil midir. Fani varlığımız gibi aklımız da fani ve acizdir. Vahdet-i vûcud sonsuzluğun sırrını fâş eden bir halvet olduğu halde, varsın zahir ulaması onu inkâr ve itham etsinler. Onları Mevlâna cevaplandıracaktır. Bakınız ne diyor: Bizim Mesnevimiz Vahdet dükkânıdır. Orada Birden başka ne görürsen o puttur” (Mevlâna, 34).

“Safahatın ilk altı kitabına nazaran “Gölgelerde büsbütün yeni olan Din ve Allah anlayışıdır. Yurdundan uzaklaşmak felâketine uğrayan Akif’in ruhuna Allah 1300 sene evvel nur inen çöllerde bir yeni doğuş müjdesi hazırladı. Ancak mutasavvıfların, yeryüzünde sayısı az olan gerçek dini anlamışların keşfine mazhar kıldı; onların arasına karıştırdı.

“O zamana kadar cami, kubbe, minare ve cemaat diyen Akif orada mistik dini buldu. Cemaatten vecde yükseldi, vecdde temaşaya kavuştu. Alemdeki Bir’i gördü kendinden geçti. Pascalların, Yunusların, Mevlânaların muradına erdi.

“Evvelce Akif’in bir din felsefesi yoktu. Din anlayışı amiyane idi. Tevhidin yolu olarak mescidle minareyi gösteriyordu. Cemaatın ruhundan taşan hissî bir taşkınlığın vecdi içinde Allah’ı aradı. Gönüllerden çıkarak göklere tırmanan “Amin” sedalarında İslâm cemaatının kurtuluş müjdesini duymaya çalıştı. İslâm’ın  azametini gözle görülür, katı bir manzara halinde bir gün fezada gerçekleşecek diye bekledi. Başlangıçların, hakkındakinden ileri olmayan ve kubbelerde çınlayan “Amin” sedasından ilham alan realist dinciliği “Hakkın sesleri’nde Kur’ân’ın elfazına sarılarak bir din idealizmi olabildi ve orada durdu. Uzun zaman dinî ruh, sır keşfedilmedi. Nihayet çöl perdeyi kaldırdı. Vahdet-i Şuhûd tecelli etti. Cemaat dininden mistik dine geçmeden evvelki vahim hali, ilk tecellinin doğurduğu sarsıntılarla bakınız nasıl reddediliyor.

Nedir mânâsı mabud olmadıktan sonra, mihrabın,

Rükûun, haşyetin, vecdin bütün biçâre esbabın?

“Evhamlardan kurtarıcı isyan ile hakikat âlemine gözlerini açış gerçek bir rüyadan uyanışı andırmaktadır: Henüz yâdımdadır bezminde medhûş olduğum demler Şairin, bu gölgeler alemindeki çoklukta,

Bana dünyada ne yer kaldı, emin ol ne de yar!

diye feryad ede ede muztarip yaşayan varlığını, içersinde bunaldığı bu çokluk âleminden kurtarıp birliğe kavuşturan mistik felsefe, onun din felsefesi oldu. İdealizmden mistisizme bu geçişin hangi tesadüf ve temasların neticesinde olduğunu bilmiyoruz. Bu hususu her nedense hiç kimse araştırmadı. Ancak “Gölgeler”de yer alan “Gece”, “Hicran” ve “Secde” şiirleriyle Akif’in yeni Eflâtunculuğu, mistisizmi pek iyi kavradığını, Vahdet-i Şuhûd’a inandığını görüyoruz. Mistik idealizmin en aşırı şekli olan Tekbencilik (Solipsizm) yani kâinatı benliğinde görme, gerçek âlemi tasavvuruna sığdırma felsefesi bu parçalarda ruhi bir çağlayan halinde ifadesini bulmuştur. Filhakika mistik şair:

Ömürler geçti, sen yoksun gel ey bir danecik mâbud,

Gel ey bir danecik, gaib, gel ey bir danecik mevcud!

diye Allah’ını bir olan her şeyde aradıktan sonra benliğin gayrından ayıramadığı an, içinde kendi benliğinden ibaret gördüğü kâinatı kendinde göstererek şöyle haykırmaktadır:

Kıyılmaz lâkin, Allah’ım, bu gaşyolmuş yatan vecde…

Bırak “Hikkat’le olsun varlığım yekpare bir secde!

“Sanatkârın kendi yaşayışını adım adım takip eden büyük eserin sonuna geldik. “Acaba Akif’in dehasının son eseri ne olabilir” diye düşünmenin yeridir. Bu son eser İslâm ruhunun ta kendisi olan tasavvufun yani kendini sonsuzlukta arama ve sonsuzluğu kendinde bulma denemesidir” (Akif, 90-91). “Kurtuluşun yolu, bu kâbus perdesinin sıyrılması ve onun altında gizlenen varlığın kurtulmasıyla açılır. Yunus’un “Benden içerü” dediği bu varlıktır. Bütün hayatımız boyunca biz onu arıyoruz ve onu aramağa iç hayatımıza inmekle, ruhumuzda derinleşmekle başlıyoruz. Sonunda herşeyde onun varlığı bulunuyor. “Ene’l-Hakk” diye başlanıyor, “Lâ mevcûde illâhû” (O’ndan başka varlık yok) diye bitiriliyor. Kendimiz de o varlığın içindeyiz, O’ndan ayrı değiliz. Öyleyken O’nu arıyoruz, çünkü bölüm bütünden habersizdir.

“Biz bu arayış ifadesinden başka mıyız acaba? “Ben” dediğim varlık zerresinde gizlenen bu Allah iradesini Yunus şöyle dile getirmişti:

Bu vücudun şehrine her dem giresüm gelür

İçindeki Sultanın yüzün göresüm gelir

Işitirem sözünü göremezem yüzünü

Bir dem yüzün görmeğe canım veresüm gelür.

Mutasavvıfların hakikate ermek dedikleri şey, bu şehre girmek ve Sultanı görmektir. Giren ve gören yok. Ona çok yakınlaşan. Onun sesini duyan. Onun hayalini aynada temaşa edenler var. İşte aşk dedikleri şey, bu perde arkasında sohbetin ve bu örtülü temaşanın yaşattığı haldir. Bu temaşanın yaşattığı hakikat, istedikleri kadar âlimler ondaki şekilleri ve renkleri anlatsınlar, filozof onun cevherini aklın yapısına uydura dursun. O, kelimelerin anlatamayacağı duygusal bir temaşadır, gerçekleşen muradın temaşasıdır. Onda benlik ve eşya bir ve aynı şeydir” (Hareket, 1973, Sy: 90).

Taşralı’dan da bir paragraf aktararak bu kısmı noktalayalım;

“- Sen delimisin, dedi. hiç Ondan başka şey olur mu?

“Bu ihtarla kendime gelerek bakdım: Sahi, herşey O idi. O…O… Var olan her şeyin Onda bakan gözleri varmış da ben o âna kadar görmemiştim. Büyük Huzurda idim. “Aman Yarabbi!” diye sarsıldım. Bu hitabıma sanki bütün kâinat, bir kelime ile Varlık muhatab oldu: “söyle!” der gibi doğruldu karşımda, doğruldu her yerde, doğruldu her şeyde. Her şey bir bütün, şuurlu bir insan, hayır insan da değil, bir büyük şuur, bir namütenahi şuur, bir namütenahi kudret halinde karşımda idi. Onda, ruha mahsus olan temaşa ile herşeyi değiştiren Hareket ve her şeyin kendi olan Varlık, bendeki düşünce ile birleşmiştiler; hepsi bir şeydiler. Onda zaman yok, kendinden başka mekân yok; yenilik, eskilik yok; başka yok, benzeyen yok; başlayan, biten yok; sebep yok, akıbet yok; doğan yok, ölen yok: yok yok, şüphe yok. Ebedi bir doğuşu andıran sevinç içerisinde idim. Öyle bir sevinç dünyada görülmemişti: Sessiz, sarsıntısız, sebepsiz. Varlıklar o ânda yaratılıyor gibiydi ve bütün yaratıcılık sevinci benim içime doğmuş da taşıyordu. Bütün sevinç ve bütün varlıklarla beraber yükseldim; lâkin mesafe yok. Bir ânda her şey, beni varlığında eriten bir büyük manzara oluverdi. Hayretle mestoldum, ama mest olan O; düşündüm, düşünen O; var oldum, var olan O. Ben ne halde idim? Nerede idim? Ben var mıydım? Bunları unuttum. Zira bunların hepsi silinmişti. Turdaki Musa ve Miraçtaki Muhammed gibi, bu zamansız ve mekânız âlemde kendimden geçtim. Bir şey vardı, yalnız bir Şey: O” (Taşralı. 262).

10. KURTULUŞ

Devrimizin kurtarıcılara ve havalilere muhtaç olduğunu söyleyen Topçu, bu kurtuluşun nasıl ve hangi yollar olacağına da eserlerinde temas etmiştir. İnsanlığın yükselişi ne değişme ve inkâr yolu ile ne din adına merasimler ve kaideler içinde bunaltılmış taas-subla oluyor (İrade. 7). İnsanın kalbinde ve memleket içersinde ilân edilen mukaddes cihad, bize göre Anadolu çocuğunun vicdaniyle tarihini, içerisine gömülmüş bulunduğu çukurdan kurtarabilecek olan yegane çaredir. İslâm’ın  ilk asırlarındaki mistik hareketlerin canlandırılması ruhî rönesans yapabilecek bir kuvvettir. Bu kuvvet fertlerde birliğin şuurunu doğuracak cemaatın mesuliyetini üzerine aldıracaktır. Böylelikle pek derin buhranlarla sarsılmış olan bu medeniyetin ve bu bedbaht cemaatın istikbali kurtarılmış olur. Maddi sahada olduğu kadar ruhi sahada da ekonomi ahlâk ve aile sahalarında ferdi, kendi varlığının üstüne yükselten dinin mistik hareketinin sonsuz feyzi ruhlarımızın kurtarıcısı olacaktır. (İrade. 78). “Çıkış yolu Mevlâna ile bulunacaktır. Çünkü skolastik düşünce ve bu düşünceyi temsil eden medrese, Mevlânayı mağlub edip, medresenin kalbi mahkum etmekle kapalı ve karanlık putperestliği hayata hakim kıldı” (İnsan.27).

“Yüzyılların katmerlendirdiği bir skolastik düşünüşten sonra. Batı taklitçiliğinin açtığı hüsran çukuruna yuvarlandığımız bir devirde kültürümüzün çıkış noktası Mevlâna olmalıdır. Onda müslüman Türk dünyasının bütün ruhu gizlidir. Felsefemizle güzel sanatlarımızı bu kaynaktan çıkarabiliriz” (Mevlâna, 5).

Mevlâna’nın, “Bu muhteşem insan ve kâinat telakkisi eğer yedi yüzyıldan beri. Anadoluda dimağ olarak, dimağlarda akisler yaparak felsefi düşünce halinde sistemleştirilip nesillerimize sunulmuş olsaydı, yirminci asırda Anadolu çocuğu yabancı idealler peşinde koşmayacaktı” (Mevlâna, 13). “İslâm’ın  uyanış çağı, bilhassa makinanın insan ruhunu boğduğu asrımızda eşyadan ve maddeden ruha yani insana dönüşün sırrını sunacak olan tasavvufun ahlâk dünyamızda zaferi ile açılacaktır” (İnsan, 27).

Topçu, Bergson ile ilgili eserini şu cümle ile bitirmiştir: “FERDÎ RUHU CEMİYETİN DAR ÇERÇEVESİNDEN KURTARIP İNSANLIĞIN BÜTÜNÜNE GÖTÜREN VE BÖYLELİKLE İNSANLIK AHLÂKININ KAYNAĞI OLAN MİSTİSİZM, İNSAN RUHUNUN DENEYLERİYLE ULAŞABİLDİĞİ BÖLGELERİN BU İLERİ NOKTASINDA BULUNUYOR. İSLÂMDA TASAVVUF ADINI ALAN İSLÂM’IN ÖZÜNÜ, ASIL YAPISINI TEŞKİL EDEN MİSTİSİZM BERGSON’A GÖRE HAYATIN SIRRINI VE AKIBETİMİZİN MUAMMASINI DA ÇÖZMEYE KABİLİYETLİDİR” Hoca’da bu kanaatteydi.

“Son üç asırlık tarih, yıkılışımızın tarihidir. Binanın yeryer yıkılması, parça parça enkazı düşürdükten sonra asrımızda bütün bina çatırdadı ve çöktü. Ruhî yıkım temelde tamamlandı. Buhran bugün bütün müesseselere, gençliğe ve milletin bütün varlığına sirayet etmiş bulunmaktadır. Bugün bu millî felâkete çare bulmak, yeniden kalkınmanın yollarını aramak ve Allah’a götüren yolu tutmak ve aydınlatmak için çalışmak zorundayız. Belki uzun sürecek bir cihada hazırlanıyoruz. İslâm’ın  tarihinde daha önce meydana gelen çöküntülerden cemaatı kurtarmak isteyen büyük mesuliyet adamlarının eserlerinden örnek alacağız; onların izlerinde yürüyeceğiz” (İnsan, 71).

“İlim ile dini çekiştirip çatıştıran şaşkınlar ilimle dinin tabiat kanununda birleştiklerini görmeyen softalardır. Allah’ın kainatımızdaki elini ve iktidarını tabiat kanununda görmeyen bu kişiler vaktiyle din adamı denen karanlık kafalılar arasında çok olduğu gibi geçen asrın sonundan bu yana da ilim adamı olduklarım söyleyen yobazlar arasında pek bol bulunmaktadır. Birinciler Allah’ı kâinattan ayırmakta, ikinciler kainatı Allah’tan ayırmakta ve onu anlaşılmaz bir ucube haline koymaktadırlar” (Hareket. Şubat. 1972. Sy: 74).

“Bugün İslâm’ın  kurtuluşu; önce onu maddî hayata bağlı ümitler halinde yaşatan sözde din adamlarından kurtarılması, sonra da, ruhi ardaki cihadı Peygamberinin dili ile değerlendiren, maddeye bağlı esaret tanımayıp tertemiz ruh hayatını yaşatabilen Allah idealcilerinin hayat sahnesine çıkarılması ile başlayacaktır” (İnsan. 73).

“Cemiyeti yoğuran ruh, bizim şaşkın isteklerimizin hizmetkârı olmayacak; bize karşı koyarak bizi kurtaracak, biz düşmek istiyoruz; biz zevki takdis ediyoruz; biz kendimizden kaçıyoruz.

“Bizi kurtaracak ruh bize Hirâ dağında bırakılan mukaddes mîrasdır. O bize, bin yıllık gazâ şehitlerinden rahm-ü şefkat ninnileri ulaştırırken, bugün her biri bir türbe olan kılıçların gölgesinde ilhamlar, ümitler sunacak. Bize hayat sunacak ruh, ecdat mezarlarından yükselen ruhani korkuların, cihat meydanlarından yükselen sevdaların, arz üzerinde ilâhî gülşenler teşkil eden düşünceleri dolaştıktan sonra, kalbimize dolduracağı iksir olacak.

“Bir ümitsizlikten uyuşmuş gönülleri bin şevk ile açacak. Mantıkla ilhamı yan yana yaşatacak. Kalb ile Kur”ân-ı birleştirecek. Hayatın süreksiz ve kesiksiz bir ibâdet aşkı olduğunu, hareketlerimizin bir imân ve heyecan yarışı olduğunu, asrın soluk benizli, ümitsiz ve inanmaya takatsiz çocuğuna öğretecek. Öğretecek ki ferd olan ve her adımında yeni bir sefaletle susamış yaşayan varlığımız kâinatta bir merkez ise, cemiyet onu çeviren bir dairedir. Bu daire, sonsuzluk denen ve bizimle beraber cemiyeti çepçevre her tarafından kuşatan büyük gerçeğin içinde bulunmaktadır.

“Bizi kurtaracak olan ruh, bu sonsuzluğun sevgisine susamış olan ruhdur. O. Sonsuzluğu, sonu olan varlıklara irca eden değil, fânileri sonsuzluğa yüceltendir. İlhamdan akla geçiren, ilhamı akla irca eden değil, aklı ilhama yükseltendir, bir ilhamın huzurunda secdelere kapanarak bin ilham müjdesini elde edendir. Bizi fena içinde fânilikten kurtarıp bekaya kavuşturandır.

“Nerede bulacağız onu? Kimden bekleyeceğiz?

“Biz onu Mecnun gibi ömürlerdir aradıktan sonra, onu bulduğumuz gün, kalbimizden şu sevinç feryadı kopacak:

“BEN SENİ UZAKLARDA ARARKEN SEN KENDİ EVİMDE İDİN!” (Varolmak, 68).

 Kısaltmalar

1.      Ahlâk                    Ahlâk Nizamı. İst. 1970.
2.      Bergson               Bergson, İst. 1968.
3.      Devlet                  Devlet ve Demokrasi, İst. 1969.
4.      Esaslar                  Milliyetçiliğimizin Esasları. 1st. 1978.
5.      Fetih                     Büyük Fetih, İst. 1962.
6.      İnsan                    İslâm ve İnsan, İst. 1969.
7.      İrade                     İradenin Davası, İst. 1974.
8.      Kültür                   Kültür ve Medeniyet, İst. 1970.
9.      Maarif                  Türkiye’nin Maarif Davası. İst. 1970.
10.   MehmetAkif     Mehmet Akif, 1st. 1970.
11.   Mevlâna              Mevlâna ve Tasavvuf, İst. 1974.
12.   Taşralı                   Taşralı, İst. 1959.
13.   Varolmak            Varolmak, İst. 1965.
14.   Yarin                      Yarınki Türkiye, İst. 1978.

 Kaynak:

NURETTİN TOPÇU’YA ARMAĞAN, Dergâh Yayınları Armağan Kitapları, Temmuz-1992

CENAB ŞAHABEDDİN


TİRYAKİ SÖZLERİ

AŞK

KADIN

DİN-DUA

SİYASET-CEMİYET

İNSAN-ÇOCUK

HAKİKAT

DOĞRU-YALAN

PARA-ALTIN-EŞEK 

MUHTELİF KONULAR

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

MUHTELİF KONULAR (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


—Boş mide haykırır, derler. Biz de ilâve edelim: Dolu ağızların sesi çıkmaz

—Derin sefalet gibi büyük zenginlik de güzel hislerin inkişâfına (gelişmesine) mânidir

—Ruhu kör odur ki önündeki tarihi geçmiş tarih gibi vazıh (açık) göremez

—İstibdadın muhasebesini hep “tarh” (eksiltme) ile rüyet etmeliyiz (görmeliyiz). Tâ ki sıfıra müncer olsun (sıfırla son bulsun)

—Selâmeti ancak vukuatın (olayların) mantığında buluruz

—Dehâetin (dâhiliğin) ne memleketi, ne asrı olur; her yer onun, her zaman onundur.

—En sevimsiz faaliyet başkasının pislediğini temizlemektir.

—Dünya çok çabuk döndüğü için rengi belirsizdir.

—Ne dediği anlaşılmayan ses sükûtun (susmanın) yaramazıdır.

—Can sıkıntısı ruha nisbetle cismin tavlaşmasından ileri gelir.

—Halimize uymayan bizi oyalayamaz.

—Dimağın (kafan) dolu ise çok yazacak bulursun; Kalbin dolu ise dimağın boşalmış gibi olur.

—Avam mahkemesi daima gıyaben mahkûm eder.

—Kanunların büyük vazifesi zaif ile kuvvet arasında muvazene âleti olmakdır.

—Siyâsi makalelerin çoğu bir tarafı pişmiş omletler gibi ancak altüst ettikten sonra yutulabilir!

—İyilik kuvvetin eserlerinden biridir; hiçbir zayıf müstemirren (devamlı olarak) iyi olamaz.

—Halinden şikâyet zımmen mağlûbiyeti itiraftır; onun için muhatabımız nazarındaki kıymetimizden bir kısmını kaybettirir.

—Fenalığımızı kendimiz suiistimal ederiz; iyiliğimizi başkaları suiistimal ederler.

—Hayatta muvaffak olmak için göze çarpan maskaralık kendini gösteremeyen ehliyetten şüphesiz daha kıymetlidir.

—Adaleti tabiiye (tabii adalet) daima kuvvetin taraftarı ve hamisidir (koruyucusudur). Bismarck gibi!

—Yüzümüzde bugünkü tebessüm (gülümseme) yarınki buruşuğu hazırlar.

—Nazm ile şiir görüyorum ki, çok kişinin ağzında hâlâ çifte badem gibi aynı kabukdan çıkmış zan olunuyor.

—Gözlerini anahtar deliğinden ayırmayan hizmetçilerdir ki efendilerini en iyi tanırlar!

—San’atta yaşayacak bid’atler (sonradan çıkma âdetler) ancak an’aneye tamamen vâkıf olanlardan sâdır olabilir (çıkabilir).

—Üzümün tatlısı bağ bozumuna kalır.

—Bolca maaşlı bir memuriyet şekline girmedikçe büyüklerin teveccühüne aklım ermez.

—İlim yalnız zekâyı değil hamakati (ahmaklığı) de artırır.

—Herkesi tanımak dâvası kendini bilmeyenlerden sadır olur (gelir).

—Takdir gibi tahkir de mahalline sarfedilmeli ki (yerinde kullanılmalı ki) kıymeti olsun.

—Metin dediklerimiz alelekser hissizlerdir.

—XIV. Louis: “Devlet benim!” dermiş. Diyebilsek hangimiz demezdik?

—Murdar ilik bazı adamlarda beyin yerini tutar.

—Tatlı hâtıra mesut hayatın faizidir.

—Kanunı tâviz (tâvizin kanunu): Aklı çok olanın lezzeti de çok olur elemi de.

—Yeryüzünden fenalık kalkamaz: Çünkü enbiya (peygamberler) ölüdür, evliya ölü, ancak şeytandır ki herkesten arta kalır!

—Tevâzuun güzelliği sâdır olduğu (çıktığı) noktanın irtifaı ile mütenasiptir (yüksekliği ile orantılıdır).

—Yeni fikirler uzun ömürlü olmak için çok yaşamış vak’alara istinad etmelidirler (dayanmalıdırlar).

—İçinde yaşadığı zamanı beğenmemek aczin en şayi (yaygın) şeklidir.

—Yüksek fikirlere hizmetkâr olmayan, hakkı ile âmir olamaz.

—Zayıflar nazarında kuvvetin her tecellisi (görünüşü) bir fazilettir: İster yapsın, ister yıksın. Zayıfın takdiri ile karşılanır.

—Hayat hiç şüphe yok ki bir komedyadır: Fakat içinde çoğumuz ağlarız.

—En acıdığım dimağlar onlardır ki Tevrat ile tabiat arasında ezilir kalır.

—Bir zerre ümidiniz var mı, bir çeki elem yüklenebilirsiniz: Muvazene-i hayat (hayatın dengesi) böyledir.

—Herkes kendisini beşeriyyet için elzem (çok lüzumlu) hisseder; halbuki beşeriyyetin hiç birimize ihtiyacı yoktur.

—Vakit geçirmek için bana “briç plafon” yahut “majon” teklif ediyorsunuz. Bense vaktin geçtiğinden müştekiyim (şikâyetçiyim) ve aradığım, vakti geçirecek değil, geçmekten men edebilecek (geçmeyi önleyebilecek) bir vasıtadır.

—Ancak cücelerdir ki küçüldüklerini hissetmezler.

—Hakiki şükran dudaklardan çıkmadan evvel gözlerde okunur.

—Birbirini tanıyanlar ve anlayanlar arasında sükût sözden daha çok derinlere ve daha çok uzaklara gider.

—Köyler şehirlerden az akıllı değildir; fakat köylerde akıl paslanır.

—Bir şâirin hafızası tarihleşti mi, anlayınız ki ihtiyarladı.

—İyi giyin ama dikkat et ki kostümün sana faik olmasın (senden üstün olmasın).

—”Tarihi yazan biziz, yapan siz!” evet, ama itiraf buyurunuz ki yapabilecek olsanız yazmayı istihkar ederdiniz (küçük görürdünüz).

—Bir mükemmel iftar sofrasında ramazanı beğenmeyen kimseyi görmedim.

—Fikren emir olamazsan esir olursun: İkisi ortası yoktur.

—Çenesi düşmedikçe ihtiyarlar az söylerler: Hayat onlara sözün faydasızlığını öğretmiştir. 

—Hürriyeti bihakkın (hakkıyla, gereği gibi) anlamayan ergeç suiistimal eder (kötüye kullanır).

—Bayram, kıyafetlerin riya (iki yüzlülük) devridir.

—Yeisi hakiki (hakiki üzüntü) ağlamaz, acı acı sırıtır.

—Fırtına gecelerinde nakış işlenmez. 

—Hal ve mevki ne kadar vahim (kötü) olsa ahali nikbin (iyimser) idarenin taraftarıdır.

—Sürüden ayrılanı sürü sevmez.

—Avam nazarında yükselmek ister misin, evvel beevvel (her şeyden önce) kendi nazarında küçülmeğe razı olmalısın.

—Biraz araştırırsanız elmas da kömürdür.

—Akarsu ne güzel hayat dersidir: Küçük manilerin üzerinde köpürür; büyüklerin yanından sessizce geçiverir.

—Ruhumuzda mahbus kalan yaşların zehrine nisbetle gözümüzden akanların acılığı hiçtir.

—Her terakki hatvesi (ilerleme adımı) milyonlarca adam ezer: Kanun ı tarih (tarih kanunu) budur.

—İstibdad her tenbel milletin kürek cezasıdır. (Çizilmiştir.)

—Politikanın en bariz (görünür) hedefi maliye lokantasında bol ziyafettir.

—Çok sakladığımız yemek bizden ekşimek suretiyle intikam alır.

—Her yük omuzdan indirilebilir, senelerin yüklettiği yaş yükü müstesna!

—”Atarlar sengi (taşı) elbette dırahtı meyvedar üzere” (meyveli ağaca)… Fakat dırahtı meyve darın (meyvali ağacın) hiç umurunda değildir; düşen mazakları yiyecekler düşünsün!

—Mütevazi (alçak gönüllü) dediklerimizin çoğu gururlarını izhardan (göstermekten) korkanlardır.

—Gençlerin hücumuna maruz kaldıkça (uğradıkça) kendi kendime diyorum: İnsan “yalnız uzun yaşamayı değil, sabırsızların vârislerini de düşünmeli imiş!”

—Tarihi olmayan milletler mes’uttur, diyorlar. Ben bu sözün mabe’üttatbikini (tatbik yerini) bulamadım. Kanaatime göre sözün doğrusu şudur ki tarihi olmayan milletler mes’ut değil, mevte (ölüme) mahkûmdurlar.

—Yeryüzünde yaşamak arzın (dünyanın) ağırlığından az çok bir hisse yüklenmektir.

—Mutaassıb (taassubu olan) muhafazakârlar nazarında (gözünde) her tahavvül (değişme) bir inhitat (çöküntü) eseridir. .

—Avam en az anladığına en ziyade kuvvetle inanır.

—Bolşevizm: Kendi kendisini yiyen bir mahlûk!

—Kazlar arasında kartal ve kartallar arasında kaz mütesâviyen (ayni ölçüde) sıkılır.

—Fakirin zekâtı sabr ile sâ’ydrr (çalışmadır).

—Kafalar boş durdukça kalınlaşır.

—Temizlik sefalete gizli bir acılık ilâve ediyor.

—Bir güzel fikir bin dimağa uğrayabilir. Fakat en matbu (yazılmış, basılmış) şekli hangisinden aldıysa onun malı olur.

—Gariptir, yükü çeken manda ses çıkarmaz da kağnı inler.

—Ahmak hiç kimsenin beğenmediği hamakatini (ahmaklığını) kusursuz güzel bulur.

—Soysuzların garazı ehliyetin en bariz (görünür) delilidir.

—O zât hakiki bir idare adamıdır ki sırasında: “pekiyi” ve sırasında: “olmaz!” demeyi bilir. Ve hiç bir zaman rücü etmez (geri dönmez).

—Hakiki fenalar iyiliği ham aka te (aptallığa) atfederler (bağlarlar).

—Düşman edinmek dost kazanmaktan kolay değildir: Beriki himmete mütevakkıfsa (bağlı) öteki de kudrete tevakkuf eder (bağlı olur).

—Herkes satılık olamaz ama herşey satın alınabilir, fîatını iyi takdir etmek şartıyla.

— Gençliğe çok kusur bağışlanabilir, çünkü nefsini (kendini) tashihe (düzeltmeğe) vakti vardır —Edebiyat sarayında dikkat ettim, en çok sesi çıkanlar darüssüade ağaları (kızlar ağaları).

—Çalışmak öyle emin bir bastondur ki her düşen ona dayanarak kalkabilir. “Düşenin dostu olmaz hele bir yol düş de gör!” diyen sây’i (çalışmayı) hatırlamamış olsa gerek.

—Her memlekette öyledir: Darülfünunlar (üniversiteler) kıyamete yakın düzelir.

—Uykuda gördüğümüz rüyalar uyanık gördüklerimizin her itibar (bakımdan) ile binde biri nisbetindedir.

— 1324 (1908)’den beri an’ane (gelenek) ile inkilâb arasında bocalıyoruz.

—Kendilerini günahkâr zan eden masumlar masum zan eden günahkârlardan az değildir.

—Emin olma, fakat emniyetli görün: Bu bir fermanı içtimaidir (sosyal kaidedir).

—Bir adamın efkârını (fikirlerini) sözleri değil hayatı gösterir.

—Harbı umumi (I.Cihan Savaşı) ile sulhı umumi (genel barış) arasında ben bilhassa şunu anladım ki hayatımı fedâ etmek kazanmaktan kolaymış.

—”Kıyamet ne vakit kopacak” sualine bir müsâmerede şu cevabı verdiler: “Cenabı hak (Allah) kâinatı yarattığına nadim (pişman) olduğu anda!” (Allah Teâlâ pişman olmayacağına göre kıyamet için başka bir sebep aramak gerekir)

—Muhitine (çevresine) karşı kin beşleyen adam etrafına ateş dizilmiş akrebe benzer: Ergeç kendi zehri kendisini öldürecektir.

—Miskin kanunlar onlardır ki hükümetin korku hissinden doğar.

—Teb’asının tepesine her hükümet kılıç asar: İyi hükümetler onlardır ki astıkları kılıcı hissettirmezler.

—Dimdik ve dosdoğru yürü! hiç olmazsa boyundan kısa görünmezsin.

—Bütün teb’asını zindana tıkmak yahut sabah olmadan güneşe kavuşturmak iddiası, ikisi de akimdir (sonuç vermez).

—Nur aydınlattığı muhite (çevreye) ve ateş ısıttığı daireye nisbetle kıymet alır.

—Fevkalâde (olağanüstü) ruhlarda fazilet gibi kusur da müstesna bir azamet alır.

—Milletler de efrad (fertler) gibi düşekalka büyürler. Her sukut (düşüş) bir inhitat (çökme) eseri değildir. Bir kavim için hakiki inhitat (çöküş) eseri odur ki içerisinde inkişafa (gelişmeğe) müstait (elverişli) ruhları neşvünümadan (gelişmeden) meneder.

—Eski zamanın sağlam müslümanları: “Başımız şeriata bağlı!” derlermiş. Fikrimce sağlam kanunlar da: “Başımız tekâmüle (gelişmeğe) bağlı!” diyenlerdir.

—Hürriyet, hürriyetin ne olduğunu bilmeyenin hakkı değildir.

—Hüküm, hükümdarın da olsa hak teb’anındır, çünkü hükümdar her hakkım teb’anın kuvvetinden alır.

—Her millet karnında istikbal namıyla bir yavru taşır, o yavruyu düşürmek içtimai (sosyal) cinayetlerin en büyüğüdür.

—İğtişaş (karışıklık) ile beslenen elbette asayişin avdetini (geri gelmesini) istemez.

—Suiistimale müsait (kötüye kullanmağa elverişli) olmayan kanun yoktur, eğer tatbik edeceklerde suiistimal (kötüye kullanma) iştihası varsa kanun değişmekle suiistimalin ancak şekli değişir.

—Varlığını hissettirmeyen istibdadın başım üstünde yeri var: Enseme dokunmayan boyunduruk bende yok demektir.

—Her fert kendi işine gelmeyen idareye istibdad (keyfi yönetim) isnad eder.

—Taht yıkmak taht kurmaktan güçtür.

—En ağır angarya: Faydasızhğından emin olduğu işi vazife namına (adına) ifa etmek (yapmak).

—Garazların en murdarı (pisi) faikiyete (üstünlüğe) garazdır.

—Kanunlar bile lüzumundan ziyade çoğalınca müptezelleşir (orta malı olur)! lüzumsuz kanunlardır ki kanunu istihkar doğurur.

—Davaları hiffetle (hafiflikle) telâkki eden hâkim, davacılara mahkemelerle oynamak, hakkını tanımış olur.

—Teşkilât şirazesine (düzenine) girince iğtişaş (kargaşalık) bile intizam kuvveti alır.

—İyi adam dediğimiz kendimize en çok benzeyendir.

—Ahlâki fikirler o kadar nisbidir ki o sahada hattâ bedihiyat (açık olan şeyler) ile çok kere taâruz eder (zıtlaşır).

—Tekâmüle (gelişmeye) riâyet her hususta lâzımdır: Nur bile karşınıza birdenbire çıkarsa karanlıkta gördüklerinizi de göremez olursunuz.

—Başkalarına sert davranmak hakkını ancak nefsi hakkında merhametsiz davrananlar kazanır.

—Politika yarasa tabiatlidir: Çok aydınlıktan hoşlanmaz.

—Muhakeme mesafiyinden (masraflarından) canı yanmış bir zât derdi ki: “Dâva açmak istikrazı dâhilinin (iç borçlanmanın) zıddına olarak altın verip kâğıt almaktır!”

—Yoksulluk rüzgârı her tozdan evvel fazileti süpürür.

—lnsan kolaylıkla ancak kendisini çok sevenlerle kendisinden çok korkanları ikna edebilir: Bir tebessüm ve bir çatık kaş,sırasında kuvvetli bir delildir.

—Etrafımdakiler haşhaş tohumu çiğner gibi lâkırdı ederler ise elbette uyurum.

—”Bugünkü fikirler”in kıymetini ancak “yarın” gösterir.

—Tarih bir tekerrürdür ama her devrinde haylice değişerek.

—Genç görünmek arzusu bilhassa ölüm endişesinden kaçınmak için beslenir: Sanırız ki genç göründüğümüz nisbette ecelden uzağız!

—Öylelerini gördüm ki ölümden ziyade mezardan korkuyorlar: Gömülmek olmasa ölmeğe hemen hemen razı olacaklar. Böyleleri.hayatı hayatın hülyası ile kanaat edecek kadar sevenlerdir!

—Nezaket ister iskarpin giysin, ister çarık, bastığı yeri çamurlamaz.

—Nereye çıkacağını bilemediğin yolun basiret iktizası ortasında durmakdır.

—Herkese aynı faziletleri tavsiye abestir (boştur) hal ve mevkie göre teklif edilecek mekârimi ahlâk (ahlâki faziletler) vardır.

—Söz ne kadar hararetli olsa ancak çabuk tutuşan ve derhal sönen bir saman ateşi ika edebilir (yapabilir): kalbden kalbe sıçrayan kıvılcımlardır ki içtimai yangınlara sebeb olur.

—Akıllılar meclisinde boş sözün en bariz (göze çarpan) eseri meclise sükût getirmedir.

Çok kere muhatabımızı dinlerken neyi izhar (gösterme) değil, neyi izmar (örtbas) etmek istediğini düşünürüz.

—Her şeye gülmek delilik; hiçbir şeye gülmemek de akılsızlıktır.

—Sırasında gülmek asla ciddiyete mâni değildir: Doğru yaşa, serbest gül ve hiç korkma ki vakarına halel gelir.

—Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin mâlikiyim memlüku (kölesi) değil. Fikirlerime karşı hiçbir taahhüdüm yoktur: İster tebdil ederim (değiştirir), ister muhafaza (saklarım).

—O mevkii içtimai (sosyal mevki) en yüksektir ki sen kendini o mevkide en yüksek görürsün.

—O makam göz dikmeğe değer ki civarında hiçbir ahmak, hiçbir câhil ve hiçbir kalleş yaşayanlasın.

—Gördüğü iş den şan ve şeref bekleyenler muhitin (çevrenin) hizmetkârlığından kurtulamamış demektir.

—Düşenlerin muhit (çevre) tabii düşmanıdır: Herkese ancak devri ikbalinde (iş başında) görün!

—Neleri bilmediğini bilen çoktur; güçlük neleri hiçbir zaman bilemeyeceğini bilmektir.

—Avamın (halkın) her kusurundan havas (seçkinler) mes’uldur!

— Süs merakı mübalâgalanınca kalbi ve dimağı bile düzgünler.

—Düşmanlar hayat salçasının tuzu biberidir.

—İneği istihkar edenler (hakir görenler) alelekser (ekseriyetle) pastırmayı çok sevenlerdir.

—Elinden geleni yapmadığın müddetçe umduğu nu bulamadığından şikâyette haksızsın.

—Ehliyetleri ile yüksek makam kazananlara gıpta ederim: Kazandıkları makamdan dolayı değil, kazandıkları ehliyetlerinden dolayı!

—Dünyanın her yerinde mahkemeler kadar haksızlığın soğukkanla telâkki edildiği yer yoktur!

—Eski adliye nezâreti (adalet bakanlığı) bana karşısındaki hapishane-i umuminin (umumi hapishanenin) intizar (bekleme) salonu gibi gelir.

—Bana öyle gelir ki kadı (hâkim) karşısına çıkan benliğim mülga (kaldırılan) mecellenin (yasa dergisinin) bir küçük maddesine sığacak kadar küçülür!

—Kundura merakını berimi tâd (âdet üzere) ayağı biçimsizlerde görürsünüz.

—Bayrak vatanın serpuşudur (şapkasıdır).

—Her fırsatta kendi meziyetlerini inkâr etmek bir tevazu (alçak gönüllülük) eseri değil, menfi şekilde gururun tecellisidir (belirmesidir): Hakiki mahviyet (alçak gönüllülük) sükût eder (susar).

—En acınacak mahlûk (yaratık) kaplumbağalarla beraber yürümeğe mecbur olan küheylândır.

—Yaşlılarda merhamet hissi azdır: Beyin yumuşadıkça kalb katılaşır.

—Can sıkıntısı duymayanlar eğlenmeğe de müstaid (kabiliyetli) değillerdir.

—Coğrafyayı siyâsi (siyâsi coğrafya) milletlerin defteri hakanisidir (defterhanesidir)

—Mâzi (geçmiş) ile hal arasında az çok bir muvâzene (denge) gözetmek lâzımdır. Bu muvâzeneyi ihlâl eden (bozan) inkılâbın adı ihtilâldir.

—Hülya ile yola çıkan menzile elleri boş girer.

—Kalbin şerefi helecanındadır: Müheyyiç (heyecan verici) sebepler karşısında çarpıntısı artmayan yürek ölü sayılır.

—Talleyrand’ın dediği gibi çok kere mevhum (kuruntuya dayanan) bir hâdiseye vardır diye vücut veririz.

—Çok bilen gibi hiç bilmeyen de affa maildir (yatkındır): Yarım bilgilerden korkarım.

—Hakiki bir san’at âşığı hiçbir zaman siyâsi bir hırs besleyemez; onun hayalleri her ihtirasına gıdayı kâfidir (yeterli gıdadır).

—Cehil (bilgisizlik) daima nur ile alevi tağlit eder (karıştırır) ve çok kere kendisini aydınlatan gibi yakanı da güneş sanır.

—Ehlivetin kuvvetli bacakları vardır, emin hatvelerle (adımlarla) yürür fakat ancak dehaattır (dâhiliktir)ki kanatlıdır ve uçabilir.

—Biz bir zatı bir müddet alkışlamazsak unuturruz: Hafızamız bira t avuçlarımızdadır.

— Hakiki bir san’at âşığı hiçbir zaman siyâsi bir hırs besleyemez; onun hayalleri her ihtirasına gıda yı kâfidir (yeterli gıdadır)

—Cehil (bilgisizlik) daima nur ile alevi tağlit eder (karıştırır) ve çok kere kendisini aydınlatan gibi yakanı da güneş sanır

—Ehliyetin kuvvetli bacakları vardır, emin hatvelerle (adımlarla) yürür fakat ancak dehaattır (dâhiliktir) ki kanatlıdır ve uçabilir

—Biz bir zatı bir müddet alkışlamazsak unuturuz: Hafızamız biraz avuçlarımızdadır

—Ölenlerin üstüne bir kürek toprak ve düşenlerin üzerine bir mablak (kepçe) çamur: Çok kişi becerikliliğini böyle anlar

—Köhne (eskimiş) fikirler paslanmış çivilere benzer: Söküp atmak çok güçtür

—Bâzı adamlar vardır ki kamından korkmazlar da “isabet i nazar “dan (nazar değmesinden) ödleri patlar

—Sanemi (putu) bazıları tapmak ve bazıları taşa tutmak için ister

—İç ve dış az çok uygun olmalı: Kurt postu içinde kuzu ruhu gülünç olur

—Hukukunu haykırmak bile kuvvetli ağızlarda yaraşıklı düşer: Aç aslanların böğürmesi gibi

—Koyunlarım korumak isteyen çiftçi ağılın kokusunu kurda duyurmaz.

—Baş için her fikir bir taçtır, diyorlar. Bu söz doğru olsa gerektir, zira bâzı fikirlerin bazı başlara tâç gibi ağır geldiğini ve ağrı verdiğini görürüz

—Dostunu hemen öldürecekmiş gibi sev; düşmanım hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et

— Kerameti görmek için peşin keramete inanmak lâzımdır

—Vakarlı ruhlara aharın merhameti ve hasedi (kıskançlığı) kadar ağır gelir

—Müstesna her sahada vardır: Öyle sıralar düşer ki hakkı bulmak için hukuk kaidelerini çiğnemek icab eder (gerekir)

—İş görmüş görünmek için yokdan iş çıkarmak da bir nevi idare meharetidir

—Eski zaman: “ısıraMayacağın eli öp!” derdi; asrımız bilâkis (aksine): “kıramayacağın zinciri hiç olmazsa kemir!” diyor

—Eslâfımızdan (bizden öncekilerden) biri: “Herkesin maksudu (gayesi) bir ama rivayet muhtelif!” demiş.

—Bazen de rivayet bir olur da maksud (gaye) değişir; meselâ taze çemen mevzu ı bahs (bahis konusu)olunca öküz de şâir gibi: “Pek severim!” der

— Hiç kimseye benzememek isteyen bermutat (âdet üzere) bir karikatüre benzer

—Taassubun her türlüsü çirkindir, hatta taassuba karşı taassub bile.

—Bârân ı kaza (kaza yağmuru) bazılarını ıslatır, bazılarını temizler, bazılarını da çamura bular

—Bir müddet bir zenciye baktıktan sonra bir hem rengimi (aynı renginıi) görünce sanıyorum ki nazarımda (gözümde) beşeriyet bir şeffaflık aldı, yahut küsûfdan (güneş tutulmasından) kurtuldu

—Eşeği mektep müdürü yap: dershanelerin ahıra döndüğünden şikâyet etmemelidir.

—Beşerin bütün ef’ali (gülleri: menfaat kanununa tâbidir: Ucunda cennet vâdi olmasa hiçbir sofu nafile namazı kılmazdı

— Hâtıralarım sanıyorum ki benim için maziyi (geçmişi) uzatıyor ve tahattur (hatırlama) sayesinde güya geriye doğru bir ömür uzunluğu kazanıyorum: Kimbilir, belki hatıraların lezzeti de bundadır

—Bir yaşdan sonra “İstikbal”in adı “ahır ı ömür”(ömrün sonu) oluyor

—Öyle yaralar vardır ki hiç iltiyam bulmasın (iyileşmesin) demeliyiz; çünkü izi kendisinden daha çirkin ve elimdir

—Şekarete (şakraklığa) o kadar az alışkınız ki “dün akşam neşeli idim!” desem: “Ne kadar içtin!” diye sorarlar

—Takdim ettiler: Afif Tahir bey…. içimden: “Bu bir ad değil, bütün bir ahlâk programı!” dedim

—Tahkik et şüpheye varıyorsun; şüphe yolu inkâra açılır…. Yarabbi imân ne büyük kuvvet istiyor!

—İstediğini olmak istersen,olmak istediğini saklayarak çalış!

—Toplanan nesaiden lâhüti (tanrıya yakışır) bir yıldırım çıkarmak için her kuvvet bir şimşekdir

—Güzel san’atlar için güzellikten başka her endişe sinek gibidir: Tahrib etmese de kurtlandırır

— HasetIerin (kıskançlıkların) en zehirlisi midenin hasedidir

—Enbiyanın (peygamberlerin) bulunmadığı yerde evliya bolluğu görülür

—Hürriyeti suiistimal eden ona lâyık olmadığını itiraf ediyor demektir

—Bedbahtın sükûtu şekvasından (şikâyetinden) müessirdir (tesirlidir)

— Sukûtların (düşmelerin) en elimi (üzücüsü) kendi nazarında sükuttur, (düşmedir)

—Çarığı ne kadar sıkı olsa hakiki köylünün topuğunda biraz toprak vardır

—  Ölümün bile bir kıymeti vardır ki bermutat (âdet üzere) vârisler bilir

—Sevmediğimiz adamlar arz üzerinde çok yer işgal ediyorlar (kaplıyorlar) gibi gelir.

— Mektebde okuduğumuzu hayatta öğreniriz

—Balıklar şüphesiz: “Kâinat mâyidir!” derler Bizim malûmatımız (bilgimiz) da belki o kadar nasbidir

—Esarete düşmeksizin muti (itaat eden) ve istibdada varmaksızın âmir olabilir misin, emin ol ki kuvvetlisin

—Kendi kendinize kalınca canınız sıkılıyor mu? o halde huzurunuzun başkalarına sıkıntı verdiğinden mütehayyı’r olmamalısınız (hayret etmemelisiniz)

—Herkesi tenvir etmek (aytınlatmak) isteyen mualimler (öğretmenler) mum gibi erimeğe razı olmalıdırlar

—Mütekaid (emekli) memur itiraf etti: “Kendi işini görmek herkesin işini görmekten daha güçmüş!”

—Sayede (gölgede) yaşayanlar güneşi göremezler

—Hakiki şan ve şeref yosun gibi mezar taşı üstünde yetişir

—Gölgen gözümün önünde midir, anlarım ki aydınlık beni takib ediyor

—Zamanını takibetmeyen er geç yolunu şaşırır

—Her mâbed bir ahret dehlizidir (labirentidir): Fakat hepsinin kapısı dünyaya açılır

—İnzivayı (köşeye çekilmeyi) o kadar severim ki odamın tavam bana sokağın semasından daha yüksek gelir. Pencereden ayrılan gözüme yüz güzellik görünür ve pencere ile birlikte gözümü kapasam bin güzellik görürüm. Sükûtun her lâfzı benim için bir gizli vaad yahut gizli bir müjdedir. Kalabalık bilâkis sanırım ki hesapsız dudakları ile hürriyetime karşı daima bir tehdit kitabesi dokuyor!

—HâfızaIarında çok şiir taşıyanların kalplerini alelekser (ekseriya) şiirden hâli (boş) hissetmişimdir     —Ahmaklar yalnız güzel söylemeyi değil güzel susmayı da bilmezler: Sükûtları kilitlenmiş boş dolabı hatırlatır

—Karanlıkta sükût daima nahoş gelir (hoş gelmez), sessiz gece sanki iki kere gecedir!

—Tahkir edebileceğimiz âcizlere riayet ruhumuza ne kadar hafif ve lâtif gelir

—Gençlik çabuk geçer, derler. Maalesef ilâve edeyim ki ihtiyarlık da öyledir

—İhtiyarlamaktan korkanlar var; hâlbuki ihtiyarlamamaktan korkmalıyız

—Bir yangın seyrederken içimden diyordum: “Yangın alevlerinin bile silsile i meratibi (hiyerarşisi) var. —Saçaklara saranlar bir karış bile aşağı düşmek istemiyorlar!”

—Aslan yelesinde kehle (bit) aranmaz

—Kuvvet, lâhik (ilâve) olduğu bâzunun terbiyesine göre zulüm de kırabilir, kasa da, kafa da!

—Alelekser (ekseriyetle) demir kafesi kendi ellerimizle yapıp içerisine gireriz ve sonra hürriyetsizlikten şikâyet de ederiz

—Hayrül umur evsatuha (işlerin hayırlısı ortalardadır) evet, vasatın dûnunda (altında) olanlar için!

—ihtiyarlar hoşuma gider ki yaşayışları ile gençlik dersi verirler

—Memuriyet yolu gariptir: Bazen yürüyen geriler ve çok kere duran ilerler

—Her mahbusa acırım, fakat batıl (doğru olmayan) fikirler içinde kapalı kalanlara hepsinden çok

—Bazı diyarın çamuru öyle cıvıkdır ki yüksek nahiyelere (bölgelere) kadar çıkar.

—Öyleleri vardır ki yüzlerine birer tabii maske denebilir

—Hayat san’atı: Bulamayacağından vazgeç; alabileceğini iste; varından müstefid ol (faydalan)

—Avamın takdirine müsteniden (dayanarak) havasa (üstün kişilere) kıymet tayin etmek, ayak parmaklarından kafa hakkında rey toplamaya benzer

—Matbuatımız (basınımız) takdir ederken yerlere kadar eğilir, tahkir ederken de öyle… onun için tahkir ve takdiri mütesaviyen (eşit olarak) çamur kokar

—Bilmem hangi hükümdara: “Ahali sefalet içinde yiyecekleri yok” demişler. “Sefaletlerini yesinler” cevabını vermiş. Bu cümle saltanatı ne zarif icmal eder!

—Anlayamayacakları fikirlere yükselmek isteyenler yarı yolda akıllarından olurlar

—Temiz nâsiyenin (alnın) fevkinde (üstünde) yalnız bir sema vardır: Doğru ve gize! fikir!

—Fırtına saçlarımı yolsun, beis görmem; eğer bana bir fikir getirirse.

—Her millet lâyık olduğu şekli idareye (idare şekline) nail olur, diyorlar; hayır, öyle değil… her millet nail olduğu şekl i idareyi (idare şeklini) lâyık olduğu kalıba döker!

—Hakkı kuvvetlendiremeyenlerdir ki kuvvete hak derler

—Denizde yakamoz pırıltısı en parlak yıldız aksinden daha kıymetlidir, çünkü hayalî değildir

—Yüksel oğlum yüksel! Çıkmak için müracaat ettiğin merdiveni soran bulunmaz.

—Peyksiz (uydusuz) güneş çıplak görünür: Ha dem ve haşem (maiyet halkı) aramayan saltanat yoktur

—Meşe gölgesinde filizlenen yosunlardan çoğu kendilerini meşe fidanı sanırlar

—Ruhumuz içimizdedir ama şeklini etrafımızdan alır

—Hergün geçer ama hayatımızda ebedi damgasını bırakır

—Midemiz için lokma ne ise dimağımız için fikir de odur: Hepsi besleyemez, bir kısmı sıhhate dokunur ve bâzısı zehirler

—Kim olduğunu bilmek ister misin? tasavvura tını (tasavvurlarını) tahlil et!

—Arzuların, kuvvetinin yetişebileceği yeri gösterir; hayallerin zaafının yetiştiği yeri.

—Cehlin (bilgisizliğin) rahat uykusu hayatta en korkulu rüyadır

—İnşallah eken maşallah biçer

—Üslûpda itina (özenme) mevzua karşı sena (medih) manasını tazammun eder (içine alır)

—Medeniyetin ruhu güzel san’atlardır: Onlar hastalanınca medeniyet can çekişmeğe başlar

—Ramazanda oruç tutmayan bayramın tadını duyamaz    

—Bilgi katarını her mevkıfda (durakta) bin meçhul bekler ve son mevkıfda anlarsınız ki katarı yürüten kuvvet de bir meçhulmüş!

—Güneşde oturan ışıkdan yılmaz

—Heyecanların kuvve i ibdâiyesi (yaratma kuvveti) her yerden ziyade tarihde görülür!

—Kalp söze başlayınca akıl sağır olur

—Herkes gibi yazamayanın yazısına herkes “yapmacıklı” der

—Biz ne dersek diyelim, son söz bu hayatta dilsiz ölümündür

—Bana öyle geliyor ki ıztırab içinde yürek daha canlıdır

Resül i Ekrem Efendimizin yeryüzünde yalın bir halife bi’lhakkı vardır:

Hazret i Akıl, Radiyallâhü anh

—Allahım, diyorum. Fakat bilirim ki o bana bir silsile-i  tesarifatın cebren giydirdiği hazır elbisedir

— Her hayatı  malûmlardan  ziyade  meçhuller idare eder. Onun için bir türlü halledemediğimiz hayat muadelesine (denklemine) “kader” deyip geçiyoruz

—Çoğumuz içimizi bîtarafane (tarafsızca) tahlil edebilsek gizli bir Sultan İbrahim sarayı bulurduk

—Hakiki hürriyet yüksek fikirlere esir olmaktır

—”ilaâhire (vesaire) sözünü pek severim, hafızamın ayıbını örttüğü için

—Ölmek… Asabi bir serabın adını ruh koşmuşuz; ecelin alabileceği işte oncağızdır.

—ŞİMDİ HEMEN BÜTÜN DÜNYANIN MABEDİ BORSA VE SANCAĞI BANKNOT OLDU    

—Son Avrupa seyahatimden şu kanaatla döndüm: Harb i umumi (I.Dünya Savaşı) makineden başka medeniyet eseri bırakmamış!

—Bu gün Avrupa’da “kuvvet”den ziyade hürmete şayan (değer) bir mefhumun varlığını tevehhüm (kuruntu) edenlere iman ı tam (tam inanış) ile “abtal” diyorlar

—Samimi düşünenler ile taban tabana zıt bile olsam hoşlanırım: Zira fikirlerimizin manzarası ne kadar değişse güneş bir ve ziya birdir

—Arzın çamuruna sürünmeksizin düşünebilenlerin hepsi dimağ kardaşıdır

Harb bir kan kumarıdır

—Hiç bir gün yoktur ki her şiddette aydınlığa dayanabilsin: Her göz kendisine nahoş gelen (hoş gelmeyen) nurun sönmesini diler

—Geçmiş zaman adamlarının zaman ı istihdamı (kullanılma zamanı) geçmiştir

—İdare hususunda gençlik yaş meselesi değil, baş meselesidir: Mazi adamları otuz yaşında da olsalar yaşlı sayılırlar

—San’atla izdivaç edemeyen ilham bence çok acınacak bir ihtiyar kızdır

—Ekmek ucuz mudur, maddi ve manevi herşey ucuzlar

—İnsan anlamadığı fikrin taraftarı olamaz

—Ne aklını beğenmeyeni gördüm, ne talihini beğeneni

—Alkışlayanlar gibi ıslık çalanların da kemiyetine (niceliğine) değil keyfiyetine (niteliğine) bakmalı

—Tahsin (takdir) ve takbih (beğenmeme) büyük adamın hizayı istihkarını (hor görme hizasını) geçemez

—Ehliyetli ve mütevazı (alçak gönüllü) olmak güç değildir. Güçlük hem ehliyetsiz hem de mütevazı olabilmektedir

—Bir serzeniş (sitem) ne kadar haklı ise muhataba (söz söylenilen kimseye) o derecede kaba görünür!

—Her zenginlik düşman yaratır; fikir zenginliği hepsinden ziyade

—Pek fenalar gibi pek iyiler de fenalık ile iyiliği bihakkın (hakkıyla) temyiz edemezler (ayıramazlar)    — Kendi cehlini (bilgisizliğini) örtbas etmek için en müessir çare başkalarının cehlinden yüksek sesle şikâyet etmektir

— Memur o zattır ki oturduğu yerde ilerlemek ister

— Bugünün ifratı (aşırılığı) yarının itidali ve öbür günün tefritidir (aksine aşırılığıdır)

—Zayıf dimağlar kelimelerin su i hazmından (hazımsızlığından) mııztariptir (ıztırap çeker)

—Kokmuş yumurtayı ezen kokusuna dayanmalı

—Köyünün şivesini dilinden ve dininin damgasını yüreğinden hiç kimse bütün bütün atamaz

—Çok kere komşumuzun semizliğidir ki bizi iğne ipliğe çevirir

—Esir ruhlu yaratılanlardır ki müstebitlikden lezzet duyarlar

—Kulağıma uygun gelen her gürültü bence bir musikidir

—Medeniyetin yumruğu ancak kanun olabilir

—Kösemensiz (koçsuz) sürüde her koyun kösemen (koç) kesilir

—Körler elele de yürüseler ergeç düşecekleri ya bataklık, ya uçurumdur

—Kollarının kuvvetini öyle göster ki onları bükebilmek hülyası hiç bir zihne uğramasın —Gevşetilen yular kolaylıkla elden çıkar: Elinden çıkarmak istemediğin gemi sımsıkı tut

—Kendini beğenenleri beğenir görünmek bir merhamet vâcibesidir (mecburi vazifesidir)

—Hamakat (ahmaklık) süslendikçe çirkinleşir manen olsun maddeten olsun

—İnsan için en büyük kuvvet kendisini olduğu gibi görebilmektir

—Hakkımızdaki hükümler hemen daima yanlıştır: Zira muhabbetten veya nefretten doğmazlarsa hasetten (kıskançlıktan) veya merhametten doğarlar

—Aharın (başkasının) tahsini (beğenmesi) kendi kendimize sarfettiğimiz alkışlara ne kadar yaklaşırsa o nisbette hoşumuza gider

—Sözümüz güzel de olsa arasıra sükût ile çerçevelenmedikçe sevimli olamaz: Gevezeler ne kadar mir i kelâm (güzel söz söyler) olsalar

—Zulüm hissedilir, adalet idrak olunur; bana öyle geliyor ki hiss-i adalet (adalet hissi) tabiri abesdir (boştur)

—Aczin en çirkin manzarası hasettir: Hasûd (kıskanç) eğer tek gözlü ise ister ki herkesin de en aşağı bir gözü çıksın

—Mütekellimin (lâkırdı edenin) mevkii bir fikrin kıymetini az çok değiştirir: İster istemez sözden ziyade söyleyene bakarız

—Çok kere “iyi adam” ona deriz ki hiç birşey yapmaz “ölü adam” demiş olsak belki daha doğru olurdu —Samimiyet hoşumuza gider, meziyetlerimizden (üstünlüklerimizden) bahsettiği müddetçe!

—Anlaşalım, diyorlar; pek iyi ama anlamayanlarla anlaşmak nasıl mümkün olur?

—Hakiki cür’et kısır kalamaz: Her iyiliği ve her fenalığı doğurabilir

—Gelinciksiz tarla görülmüyor: Başaklarda bile süs ihtiyacı var

—Ölçü her şeyde lâzımdır: Nezakette elzem!

— Bilgiyi ihmal edersek mahkeme, meclis, mes cid. her ne bina etmiş olsak mahbes (hapishane) olur —Büyük adamlar m nal memnu niye (memnuniyetle) hizmet ederler, fakat istihdam edilmeğe (kullanılmaya) razı olmazlar

—Vicdan, onu herkes yüreğinde taşımaz: Dilinde, midesinde ve hattâ cüzdanında taşıyanlar vardır.

—Bizde demir çok, fakat örs ve çekiç yok

—Vaiz: “Allahı çocuklar anlayamaz!” diyordu, güya büyükler anlayabilirlermiş te

—Bilmem kim: “ölüm bir cümle nihayetine vaz edilen (konulan) noktadır” demiş. Doğru olabilir, şu fark ile ki cümleyi en güzel yazdığından emin olanlar bile elleri titremeksizin o noktayı koyamazlar

—Bizde şöhret en kuvvetli gıdasını tarizden (sözle dokunmadan) alır

—Bizim memlekette kolaylıkla kazanılan şey: Bir yaşdan sonra semen (semizlik)

—İhtiyar olup genç gözükmek her halde genç olup ihtiyar görünmeden hayırlıdır

—Geçineceği olmayan zavallı dost daima yarım dost kalır!

—En hoşlanmadığım sözler yan acı,yarı tatsız olanlardır, labada gibi!

—Medeni manfilîerde (çevrelerde) nezaket bir si lalıdır, çok kere kuvvetin fethedemeyeceği kaleleri bize o vaadeder

—Övmek istediğiniz adamın hiçbir meziyetini (üstünlüğünü) bulamıyorsanız bırakınız, kendi kendisinden bahsetsin!

—”El mer u aduvvün limâ cehile” (kişi bilmediği şeyin düşmanıdır) derler ama bilmediği şeylerin hararetli taraftan olanları ben çok gördüm

—Tabiatın büyük haksızlığı: Hayatı anlamayanlar tadar!

—Bâzılarım rütbe ve nişan yükseltir; bâzıları da rütbe ve nişanı alçalttır

—Mutlakıyet son tahlilde şu demektir: “Ben hayata hükümdarlık kapısından dâhil oldum (girdim) onun için efendi sen ömrün oldukça bana köle olacaksın!” Bu mantık ancak cehlin karanlığında yarasalar veya baykuşlarla beraber yaşayabilir. Babandan, miras kalmış bir tahtın üstünde misin, çalış ki güneş doğmasın, yoksa gece kendine köle ettiklerinin yer ağardık tan sonra kölesi bile olamazsın!

—Ses vardır ki kulağıma tükürüyor sanırım ve söz vardır ki sağır olmadığıma beni nadim eder (pişman

eder)

—Anlaşılanı anlamayanlardır ki anlaşılmayacakları anlamak iddiasındadırlar

—İcaz (kısa kesilmiş söz) içinde bir âdi (bayağı) fikir gözümün önüne dar elbise giymiş bir kaba adam getirir

—Elinden gelse her muharrir (yazar) bütün kârilerine (okuyucularına) kendi zevkini aşılardı

— Çoğumuz sanırız ki beğenmediğimiz nisbette ince zevkliyiz

—Adi fikre sarfedilmiş güzel ifadeden ziyade âdi ifade içinde gördüğüm güzel fikre acırım

—Zevk i selim (güzel zevk) çirkinliğe acır, zevk i sakim (bozuk zevk) güzelliğe kızar

—İnsan düşmanının her faziletine inanabilir: Samimiyetine asla!

—Mizacı (huyu) menfaatına uymayan riyaya (iki yüzlülüğe) mecbur olur

—İstikbalden takdir uman halin takdirinden müstağni (gönlü tok) görünür

—İstikbal herkese aynı mesafede görünmez: Onu bir senenin sonunda görenler olduğu gibi birkaç asrın ötesinde görenler de vardır

—Kabul etmediğimiz fikirlere karşı ne kuvvetli mantığımız vardır

—Herkes kendi nazariyatını (nazariyelerini) onlara edilmiş hücum nisbetinde kıymetli sanır

— Aşığın gözü kördür, derler; Iâkaydınki (ilgi sizinki) emin olunuz ki daha kördür, çünkü bakmaz!

—Her vicdan için ancak içinde istirahat (dinlenme) bulduğu fikirler doğrudur

—Kurduğu tuzağa düşmeyen avı hamakat (ahmaklık) ile itham eden (suçlayan) avcı bile vardır

—Ortağı muhabbet “rakib” görür, husûmet muavin (yardımcı)

—Sizi sevmeyenler ya kendilerini anlamadığınız yahut… çok iyi anladığınız adamlardır

—Düşünme namına ötekilerinin yaptıkları ezberlenmiş düsturları zihnen tekrardır

—Adam gördüm ki Hâbil’in Kabil tarafından katlini Harb i umumiden (I.Dünya Savaşından) ziyade ehemmiyetle telakki ediyor

—Bazısının eli verir, gönlü vermez; bâzısının da gönlü verir, eli vermez: İkisi de hasisliktir

—Yel ile gelen yel ile gitmezse sel ile gider

—Anlamamak da hukuk ı beşeriyedendir (insan haklarındandır) ve denebilir ki çoğumuzun en ziyade selâhiyetle istimal ettiğimiz (kullandığımız) hak budur

—Hamakata (ahmaklığa) galebenin müessir (tesirli) çaresi zeki değil, ahmak görünmektir

—Boynuzların kıymetini takdir için öküzlerin ha

—Kör olur badem gözlü olur; kel ölür sırma saçlı olur, çünkü geri gelme ihtimalleri yoktur

—Yağmur ve çamur… Ne temiz bir bulut hadisesi yerle temas edince ne kadar bulaşık şekiller

—San’at için san’at belki san’attır fakat geçindirmez!

—Aksaçlar altında çok gürültülü kahkaha şetaretten (neşelilikten) ziyade sarhoşluğu hatırlatır

—Bâzı dostluklar doğdukları gün size çok yaşayacaklarım zımmen (kapalıca) vaadederler

—Hâtıralarımız, yaşlandıkça kendi kendine zenginlenen bir sermayedir

—Hiçbir göz yoktur ki her türlü ziyaya dayanabilsin: Her göz kendisine nahoş gelen (hoş gelmeyen)

nuru söndürmek ister!

—Zekâmız gibi ahlâkımız da bedenimizin haraç güzandır (haraç alanıdır): Akıl olsun huy olsun vücudumuzun bütün hücrelerinden toplanır

—Bizi cennetten sürdürmeğe sebeb olan cins… menfamızda (sürgün olduğumuz yerde) ona “cins i lâtif diyoruz

—Şebek kıçını görüp de yüzü kızarmaya, adam derin düşünmüyor demektir

—Bir fikrin selâmetini ancak tecrübenin verdiği netice gösterir

—Münazara (çekişme) görmedim ki menfanla dokunan bir hatayı kımıldatabilsin

—Ne kadar kuvvetli isen o derece de düşünerek hareket etmelisin

—Asri (modern) gençlere bakınca içimden diyorum ki: “bize de vaktiyle delikanlı” derlerdi, apdal kanlı demiş olsalar daha doğru olacakmış!

—Zemanenin (bugünkülerin) manzaraları bana baharat gibi geliyor: Acı, fakat hayat istinası verir!

—Yeryüzü gençliğimde bana nihayetsiz görünürdü, şimdi dar, küçük ve hafif geliyor, o kadar ki bütün dünyayı kucağıma verseler torun diye sıçratacağını!

—Beni asra rapteden (bağlayan) köprü yıkılmış sanıyorum: Artık vukuat (olaylar) bana uzaktan bakmağa mahkumdur: Dokunamaz

—En hazin kimsesizlik lâkayıtlar (ilgisizler) kalabalığı içinde hissedilendir

—Altta kalanın değil, geride kalanın canı çıkar: Yaşamak isteyen asrıyla (yüzyılıyla) beraber yürümeli dir.

—Hayatta her birimiz için en ziyade iki şey haiz i ehemmiyettir (önem taşır): umduğumuz ve korktuğumuz.

— Horoz çok ötünce sabah geç olur; evet ama horozlar susup da tavuklar öterse sabah hiç olmaz!

— Yaşlandıkça güzelleşmek çınar ağacına mahsustur: Sakalını süsleyene bayılırım

—Yaşlandıkça güzelleşmek çınar ağacına mahsustur: Sakalını süsleyenlere bayılırım!

—Sadakanı tercihen kör dilencilere ver: Lütfu nu gören seni görmezse nankörlüğünden emin kalabilirsin

—Hayat mücâdelesinde galebe için sağlam kafa lâzımdır: İnsanlar da koçlar gibi kafa kafaya döğüşürler

—Dünkü fikir küflü, yarınki fikir henüz hamdır: Bugünün adamına bugünün fikri yarar

— Köpeğe gem vurma: Kendisini at sanır!

— Bennutad (âdet üzere) gözünü açmalı: Fakat açık gözlülük sırasında göz yummağı bilmektir

—Bir tabii inatçı etrafında on mecburi inatçı yaratır.

—Su dökme tehlikesi alelekser bardağım fazla doldurmak arzusundan ileri gelir

—Açgözlüyü minnettar edemezsin: Doymaz ki.

—Tembellik bir nevi vicdan uykusudur: onun için bir seyyie (kötülük) olduğunun farkına varamayız

— Kaba soğana benzeyen vücutlar olduğu gibi, kaba soğana benzeyen fikirler de vardır.

—Pek tabii olmağa gelmez, terbiyesiz, derler. Pek samimi olmağa gelmez, saygısız, derler

—Hakiki büyük adam düşdüğü yerde uzanınca daha büyük görünür

—Büyük adam kıyamda (ayakta) iken veya yüksek makamlarda otururken büyük, hâki mağlubiyette (mağlubiyet toprağında) yatarken daha büyük görünür

—Avam (halk) koyun ruhu ile kaplan huyundan mürekkeptir (meydana gelmiştir

—Herşey ve herkes yerli yerinde gerek: Mescitte sefihe (uçarıya) meyhanede fakihe (fıkıh âlimine) inanma!

—Kuzusuna kıyamayan kebap yiyemez,

—Sırasında  okşayan el kadar sırasında döğen el de öpülmeğe lâyıktır

—Hiçbir zaman sevmemiş olduğumuz bir mahlûkun ciddi bir düşmanı olamayız

—Alelıtlak (umumiyetle)’ görünmemiz için alelıtlak (Genel olarak) aydınlık kâfidir; fakat istediğimiz gibi görünmemiz için ziyanın istediğimiz taraftan gelmesi icap eder (gerekir)

—VAPURDA, TRAMVAYDA, TİYATRODA, HER UMUMİ YERDE, OTURMAK İÇİN KÖŞELERİ TERCİH ET: HİÇ OLMAZSA BİR TARAFIN HÜR KALIR

—Manend-i şecer (ağaç gibi) nâbit olur i büyür (sabit olanlar!..) Evet ama münasip (uygun) yere daldırılmış ise   .

—Havas  beğendikçe alkışlar; avam alkışladıkça beğenir.

—Hakiki zarafetten bi haber (habersiz) görünür.

—Sevda ile kara sevda arasında ancak hafif bir renk farkı vardır

—Hayatta dost gibi düşman da bir kuvvettir: Dostum olamayacaksan düşmanım ol!

—Ecelin acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız

—Avam, vücud i içtimâinin (sosyal bünyenin) şahmıdır (iç yağıdır)

—Kadı mürteşi (rüşvet alır) olunca tabiidir ki adalet mezada (artırmaya) çıkar.

—Kavak ağacını beğenen ve seven pek az kişi görürsünüz : Çünkü dosdoğrudur

—Âşık sevdiğine bakar, fakat… görmez!

—Bir hokkabaz (hokkabaza olmalıydı) muvaffak olmak için iki şart lâzımdır: Kendisinde biraz gözbağcılık, seyirde bir hayli görememezlik… Bu yalnız hokka oyununda değil, kalem oyununda da böyledir

—Güneşi istedikleri gibi görebilmek için ne kadar küsufû (güneş tutulmasını) temenni edenler vardır

—Âlemin ayıbını arama: Tek gözlere gözlü taraflarından bakıver

—Suiistimal kapısını aralık etmeğe gelmez: Derhal ardına kadar açılır

—Çok kişi hayâ (ulanma) ile riyayı (yüz egülmeyi) taglit eder (yanlışlığa atfeder) ve sanır ki riyâsızlık hayâsızlıktır

—Iftirak (ayrılık) her muhabbet şiirinin son mısraıdır

—Kalb ne mugfil (aldatıcı) bir saattir: Kâh bir günü bir ay kadar uzun, kâh bir ömrü bir aydan kısa gösterir

—Herkese hak vereni hiç kimse haksız bulmaz

— İyiliği yalnız iyiler anlar, fenalığı herkes

—Modayı ne tamamen kabul et. ne tamamen red: Gülünç olmazsın

—Göz bâzı dimağların penceresi bâzılarının dürbünü ve bâzılarının aynasıdır

—Avamın şan ve şerefi yoktur, fakat şanların ve şereflerin çoğunu avam tevcih etmiştir (vermiştir)!

—Dimağların da oburu vardır. Pek çok yer. pek az hazmeder

—Her iş gibi, alkışdan da yorulur.

—Zarafet zekânın tellâlıdır.

—İş adamı adama bakmaz, işe bakar.

—Makamına lâyık olan adam her ne yapsa makamına lâyık düşürür

—San’at için san’at: Ben bu düsturu candan kabul etmişimdir. Zira dikkat ettim, yazacağım şeyin zarara ve faydalı olabilmek ihtimali zihnime uğrayınca samimiyetim sarsılıyor.

—Tatsız olmamak için zarafet ince bir terbiye ile salçalanmalı

—Terbiye ile salçalanmayan zarafet tatsız olur

—Akıl yaşta değil baştadır, fakat aklı başa yaş getirir

—Hiçbir vâde inanmamak her vâde inanmaktan daha az zararlıdır

—Düşmanlarını aklanmayanlar dostlarını aratmayanlardan daha çoktur.

—Şen adam güneşe benzer: Girdiği yer aydınlanmış gibi olur

—Iştikâr (şöhret kazanmak) için zamaneye (şimdiki zamana) ya tamamıyla uymalı ya tamamıyla karşı koymalı

— Dün bir muallim (öğretmen) bugün bir ders yarın bir muadeledir (denklemdir)    Bugün bir ders, yarın bir muadele, dün bir muallimdir

—Tevâzu (alçak gönüllülük) yaşmağa benzer: örterek güzelleştirir

—Dostlarını çok sanmaktan düşmanlarını çok sanmak daha tehlikelidir.

—Nüfuz hüsniniyetle (iyi niyetle) sarfedilmeli ki çok yaşasın

—Zarafetin iki büyük düşmanı çok incelik ve çok kabalıktır.

—Kaba konuş zarar yok, elverir ki ince düşünesin

—Herkes parlamak isterdi, tutuşmak tehlikesi olmasa

—Avam yukarıya bakamaz, başı döner: Ona hoşgörünmek için kısa boylu olmalı

—Sırasında bir alkış hiç unutulmayacak bir iyiliktir

—Zarafet servet gibidir: Müsriflik veya hasislik değil, hüsn i tasarruf (iyi sahip çıkma) ister ki nemalarısın (çoğalsın)

—İnsan kendi mevkiini dostlarının lâyık gördükleri makamla düşmanlarının gösterdikleri nokta arasında aramalıdır

—Müsmir (faydalı) işler nadiren uzar.

—İnsan sevdiğinden korkar, fakat korktuğunu s