İŞYERİNİN RUHU, SİZDEN RUHUNUZU İSTER


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

TASFİYE DEPOSU

**************************

20’li yaşların başındaydım. Bir rastlantı sonucu büyük bir reklam şirketinde metin yazarlığı yapmak üzere işe başlamıştım. Bir oda gösterdiler, şirketin çalışanlarıyla tanıştırdılar. Metin yazarlığı yapmak içten içe ağrıma gidiyordu. Bu işi onuruma yediremiyordum, ama para kazanmam gerekiyordu. Başarısız da sayılmazdım. Çünkü işin kendisi pek zor değildi. Edebiyat tutkusu olan biri için, bence çok sıradan olan reklam cümleleri kurmak, ruhen zor olsa da pratikte pek zor sayılmazdı. Ancak çok sonraları işin kendisinin değil, işyerindeki insanlar arasındaki geçerli işaretleri, ritüelleri, kuralları, gizli anlamlar taşıyan hitap şekillerini, ast-üst ilişkilerinin vazgeçilmez ve büyülü hükümlerini öğrenmenin ve uygulamanın zor, hem de çok zor olduğunu öğrenmiştim.

İşyerinin ruhunu bilmek, onu sindirmek, onu hâkim kılmaktı esas olan. İşi yapmak yeterli değildi, bir de onu pazarlayacaktınız. Diyelim pazarlamaya, yaptığınız işi satmaya gönlünüz razı oldu; sadece dalkavukluk, sahte nezaket gösterileri, göze girme oyunlarıyla bunu başaramazdınız. İşyerindeki yatay ve dikey ilişkilerin ruhunu bilmeli, bu ilişkilerdeki kodları doğru ve hatasız okumalıydınız. İşyerlerinde her zaman küçük ve geçici hizipler, çıkar gruplan olur, bunları gözlemeniz gerekirdi. Bu çıkar grupları bazen aralarında insan transferi yaparlar. Zaman zaman sahte dayanışmalar olur. Bu küçük çıkar gruplarının oynak haritasını iyi çıkarmanız menfaatiniz gereğiydi.

Her zaman işyerinin nabzını tutan, subaşlarını tutan birkaç kişi vardır.Ama onlar da bu küçük grupların dirençlerine, güçlerine göre karar alırlar, tavır koyarlardı. Kimi zaman da, özellikle bir dış tehlikeye, ortak bir düşmana karşı küçük gruplar birbirleriyle anında ateşkes ilan ederlerdi. Esas olan işyerinin varlığıydı çünkü!..

Ceplerinde Edip Cansever kitaplarıyla işyerine gelen bense, önceleri bu işaretleri, bu yatay ve dikey ilişkileri bırakın öğrenmeyi, fark etmiyordum bile. İşimi yapıp, ilgili kişiye zamanında teslim ediyordum. Fakat garipti, yaptığım hiçbir iş kabul edilmiyordu. Bir süre sonra hemen hiç iş gelmez olmuş, odamda kendi kaderime terk edilmiştim. Ancak, benden sonra işe giren, hatta zaman zaman işle ilgili kendilerine yol gösterip yardım ettiğim insanlar kısa bir sürede işyerinin ruhuna intibak ediyor, birçok işi ele geçiriyorlardı. Benden sonra işe girdikleri halde her düzeyde insanla, her düzeyin kendi ilişki ve söylem koduyla ilişkiye geçiyorlardı. Çaycı kadınla konuşmalarındaki hitap tarzları, cümle kuruluşları ve ton ile, karanlık odacı ya da fotoğrafçı ile konuşmalarındaki hitap tarzları, cümle kuruluşları ve ton ince ve anlamlı nüanslarla ayrılıyordu ve bu nüanslan her iki taraf da çok iyi seçip değerlendiriyordu.

Bana gelince, hemen hemen herkesle benzer cümlelerle ve tonda konuşuyordum. Çünkü herkes benim eşitimdi orada. Genel müdür de, fotoğrafçı da, çaycı kadın da. Fakat bu, ofis yasalarına göre en büyük suçtu!Ne kadar yetenekli ve çalışkan olsanız da yasalar sizi çok ağır cezalara çarptırırdı. Önce tecrit, ardından işe son verme.

Ben önce tecrit edilmiştim. Kapımı kimseler çalmaz olmuştu. Sabahtan akşama kadar, okumadığım klasikleri bu şirkette okuyordum. Tecritin verdiği aşağılanmaya karşı Dostoyevski’nin ateşli ruhu koruyordu beni. Ruhuma Raskolnikov’lann ruhundan aşı yapıyordum. Unutmadan, ofis yasalarına göre işyerinde kitap ve dergi okumak ağır suçların başında gelir. Yo, bunun işyerinin zamanını çalmakla pek ilgisi yoktur. Dedikodu yapmanız, küçük çıkar grupları kurmanız, bir hizipten öbürüne insan transferi için masalar ve odalar arasında mekik dokumanız, kitap ve dergi okumanızdan çok daha hoş karşılanır, hatta gariptir, bu tip eylemler gizli teşvik edilir.

Tecritle işe son verme arasında küçük bir ceza daha vardır. Herkesin maaşına belli oranda zam yapılırken size hiç yapılmaz. Bu cezadan kısa bir süre sonra muhasebeden çağırırlar sizi, işiniz bitmiştir!..

İşin kendisi asla zor değildir, işyerinin ruhu sizden ruhunuzu ister. İnsanlar, buna razı olanlar, olmayanlar diye ikiye ayrılır. sh:22-24

******************

GAZETECİNİN ÜNÜ, SARKINTILIK VE STAJYER MUHABİRİN DÜŞ KIRIKLIĞI!

Genç kızın düşüncesi cesurdu. Kalbi iyimserdi. Tuttu, “solcu” bir dergiye gazeteci olarak girdi. Para pul önemli değildi. Cesaretini ve iyimserliğini hayatın içinde sınamak istiyordu yalnızca. Hayranlık duyduğu yazarlarla yüz yüze görüşecek, onlara sorular soracaktı. Artık yaşamaya başlayacaktı…

Ve bir gün ilginç bir konu başlığı buldu: “Kadınlara yapılan sarkıntılıklar. Ve İstanbul’da yöreden yöreye aldığı biçimler.” İşte hayranlık duyduğu yazar Metin Kâmil’e bu konuyu sorabilirdi. Kimbilir ne kadar çarpıcı şeyler söyler, konuya o zengin bilgi birikimiyle ne kadar değişik yaklaşırdı? Her şeye olduğu gibi bu sosyal probleme de yeni bir boyut katardı.

Ses alma cihazı, fotoğraf makinesi, kâğıdı, kalemi, her şeyi yanında. Yüreği nasıl da heyecanla çarpıyor. Elleri terliyor, nefesi zorlanıyor. Ya bir pot kırarsa, aptalca bir şey söylerse! O büyük insanın gözünden düşüverirse. Yoo, aklına getirmemeliydi böyle feci şeyleri. Her şey güzel olacaktı. Yalnız, görmüş geçirmiş gazeteci ablaları, ağabeyleri onu, hayranlık duyduğu bu gazeteci-yazara karşı çok dikkatli olması için uyarıyorlardı. Ses alma cihazını çaktırmadan açık tutmalı; dahası kendine sahip olmalıydı. Hemen paniğe kapılmamalıydı. Bütün bunlara pek anlam veremedi. Ne olabilirdi ki? Gazeteci ablaları ve ağabeyleri biraz kuruntulu ve kötümser kişilerdi galiba…

Ünü her yeri tutmuş gazeteci-yazarın bahçe içindeki nefis villasının kapısını çalarken, o büyük heyecanı yatışmış gibiydi. Artık geriye dönüş yoktu. Bu iş olacaktı. Hiç değilse deneyecekti. Kapı açıldı. İşte o karşısındaydı: Centilmen, babacan ve güleryüzlü. Kendini rahat hissetti. Gerginliği azaldı. Ünlü gazeteci-yazar onu çalışma odasına aldı. Kitaplarını, paha biçilmez ansiklopedilerini, orijinal resimlerini gösterdi. Son derece gelişmiş bilgisayarından koca Türkiye’de bir Kadir Sami’de, bir de kendisinde vardı. Yazılarını bu müthiş bilgisayarda yazıyor ve ilginç alete bağlı faksıyla yüksek tirajlı gazetesine oturduğu yerden gönderiyordu. Kız şaşkın ve hayranlık dolu bir ilgiyle bilgisayara doğru eğilmiş bakarken, birden kalçasında bir çimdik acısı hissetti. “Ayy, ne oluyor?”deyip heyecanla doğruldu olduğu yerde. Ünlü gazeteci-yazar hiç istifini bozmadan, “Bak kızım,” diyordu. “Bu daktilo da babamdan bana yadigârdır.” Kız öylesine garip bir duyguya kapıldı ki, bir an “ayy” diye bağırdığı için küçük düştüğünü hissetti.

“Evet, kızım,” dedi ünlü gazeteci-yazar, “konu nedir?” Kız gayet kibar ve tatlı sesiyle: “Efendim konu sarkıntılık. Erkekler neden sarkıntılık yaparlar ve çevre faktörü bu konuda nasıl rol oynar? Aydınlatır mısınız?” Gazeteci-yazar konuyu duyunca gevrek gevrek gülümsedi, koltuğunda yayıldı. Gözlerinde garip ışık çakımları yandı, söndü. Sonra bilge bir ses tonuyla: “Bak kızım,” dedi. “Sarkıntılık yapılmamış kadın düşünebiliyor musun? Onun için durum ne içler acısıdır bir sorsanız.” Kız gülümsedi. İşte hayranlık duyduğu kişi olaya nasıl bir kara mizahla ve farklı bir tarzda yaklaşıyordu. Öyle sıradan bir şekilde “Sarkıntılık kötü ve iğrenç bir şey” diye konuya girmemişti. Kız “aydınlanmanın” arkasını bekliyordu ki, ünlü gazeteci-yazar gömleğinin düğmelerini açarak vücudunu okşamaya başladı. Ve kıza doğrudan “Sizin cinsel organınız güzel mi?” diye sordu. “Aman Tanrım, ne diyorsunuz siz? Ne demek istiyorsunuz?” “Heyecanlanma yavrucuğum, sana çok açık bir soru sordum.” Kız, üzerine gelen panik dalgasını savuşturduktan sonra hemen aklına teybin düğmesine basmak geldi. “Teybi kapat kızım, burada biz bize konuşuyoruz. Kapat yavrucuğum.” Kızın yüreğini yine bir heyecan kasırgası sardı. Kapattı teybini. Korkusuna söz geçiremiyordu. Koca adam karşısında hiç çekinmeden mastürbasyon yapıyor ve onunla yatmayı öneriyordu. Kız birden kendisini sarsılarak ağlarken buldu. “Lanet olsun, ne biçim insansınız siz. Bana nasıl böyle davranırsınız, oysa ben buraya ne duygularla…” Kız katıla katıla ağlıyordu. Ünlü gazeteci-yazar geldi, kızı tükürüklere boğarak öpmeye başladı. “Peki kızım, ağlama geçer, peki, madem gitmek istiyorsun…” diye teselli etmeye çalıştı. Kız, etrafında dünya savrulurken, kendini bir anda sokakta buldu. Karmakarışık duygularla yürürken birden yanında teybinin ve fotoğraf makinesinin olmadığını anladı. Allah kahretsin, nasıl geri dönüp alacaktı onları şimdi? Ama çok zor da olsa mecburdu buna. Teybinin borcunu yeni ödemişti daha. Fotoğraf makinesini ise bir arkadaşından ödünç almıştı. Tekrar merdivenleri gerisin geri çıkarken dehşetle irkildi. Ünlü gazeteci-yazar, garip kahkahalarla gülüyordu. Düştüğü çaresiz durum çok hoşuna gitmişti anlaşılan…

Dergiye nasıl gelmişti, arkadaşlarına olayı nasıl kötü duygularla ve kendisinden nefret ederek anlatmıştı pek hatırlamıyordu. Bu nefretin rövanşını almak için olayı yaşadığı gibi yazmalıydı. “Sarkıntılık üzerine bir söyleşide başıma gelenler.” Yazacak ve bayağılığın böyle tek taraflı bir zafer kazanmasının önüne geçecekti.

Yazdı da. Ama öyle kaldı. Yazı “solcu” derginin yazı işleri müdürünün çekmecesinde öylece bekledi. Çünkü kimse ünlü gazeteci-yazarla arayı açmayı göze alamıyordu. Şunun şurasında kaç kişiyiz ki? Hem bu adamın kolu uzundu. Onlara bütün iş ve yaşama imkânlarını kapatırdı. Hem böyle şeyler olurdu ve herkes de bilirdi. Orada burada anlatılır, geçiştirilirdi. Başka mevzu mu yoktu?

Kızın düşüncesi cesurdu ya, solcu dergide tutunamadı. İçinden geldiği gibi konuşuyordu. Dengeleri hiç düşünmüyordu.

“Sosyal ilişkileri” zayıftı galiba. “Hayat bilgisi” de kıttı biraz…

Şimdi bütün bunları bana anlatırken iç burkan bir haz duyuyordu sanki. İyimserliği yara almıştı. Umutsuzluğunda gizli bir bilgelik vardı sanki. Yaşlanmıştı. Onu yok sayanları, daha sevdiği işin başındayken ona hayal kırıklığından taç örenleri lanetliyordu. Yaşlanmıştı, çabucak.

Bense, zaman zaman “Pislik yapmak bir ihtiyaçtır,” diye düşünsem de, iç bulantımı önleyemiyordum. “İncelik kimin eseriydi o halde?”  sh:28-31

 

Kaynak:

Cezmi ERSÖZ, Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni,Mephisto,1993,Beyoğlu-lstanbul,

Cezmi Ersöz “Ancak Bir Benzerim Öldürebilir Beni” (Bu dize Rus şairi Osip Mandelştam’ın Vedalaşmaların İlmini Yaptım Ben adlı şiir kitabının 227. şiirinin son dizesidir. Çeviren: Cevat Çapan)

 

 

HENRY D. THOREAU’NUN “SİVİL İTAATSİZLİK” GÖRÜŞÜ VE OTORİTEYE KARŞI ÇIKIŞ BİÇİMİ


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

 

İlim ve Sanat Dergisi, s: 35, 1993.

Kısa Biyografi

Henry David Thoreau 1817’de, Massachusetts, Concord’da doğdu. 16 yaşında Harvard’a gitti. Grekçe, Latince ve İngilizce klasiklerine meraklı bir talebe idi. Mezun olduktan sonra, bir müddet öğretmenlik yaptı; fakat kısa bir süre sonra vazgeçip, yazarlığa başladı. 1841 Nisanından 1843 Mayısına kadar Ralph Waldo Emerson’un evinde yaşadı. Emerson’a her türlü işte yardımcı olan bir hizmetkâr olarak hizmet ediyordu; ancak, münasebetleri, aynı zamanda, bir usta çırak münasebeti idi. Eserlerinden anlaşıldığına göre, Thoreau, hocası Emerson’a göre, Şark klasiklerini daha iyi tanımaktadır. 1845’te, bir insan ne kadar az çalışırsa, kendisi ve içinde yaşadığı cemiyet bakımından o kadar hayırlı olacağına inandığı için, meşhur “temel hayat” tecrübesine başladı: Yani, kendi inşa ettiği bir kulübede, Walden gölünün kıyısında, iki yıl boyunca yalnız yaşadı. Orada, okuyup yazarak, hayvanlarla kuşlarla balıklarla arkadaşlık ederek, tabiatın yenilenişi ve mevsimlerin geçişi hakkındaki müşahedelerini yazarak ormandaki büyüleyici hayatı tasvir ettiği, 1854’te basılan Walden isimli eseri için notlar tuttu. İnzivaya çekildiği ilk yıl içinde, erişkinlere mahsus vergi olan Kilise ve seçim vergisini (poll tax) ödemeyi reddettiği için, tevkif edilip hapsedildi. Her ne kadar Emerson ve diğer arkadaşları tarafından vergisi ödenerek hapisten ertesi gün çıkarıldı ise de, bu tecrübe onun, “Sivil İtaatsizlik Görevine Dair”(On the Duty of Civil Disobedience) isimli eserini yazmasına sebep oldu. 1847’de Walden gölünden ayrıldı. 1849’dan 1852’ye kadar çeşitli keşif gezileri yaptı ki bunlar daha sonra neşredilen Excursions, Maine Woods, A Yankee in Canada gibi kitaplarının materyali olmuştur. Bu arada Concord’da günlüklerini yazdı. 1862’de 45 yaşında öldü.[ Henry D. Thoreau, Walden and Civil Disobedience, New York 1960, s. 1]

Thoreau bir defasında kendini, “bir mistik, bir transcendalist ve bir tabiat filozofu (natural philosopher)” olarak tarif etmişti; her ne kadar bu tarif bir dereceye kadar onun eklektik düşüncesini aksettiriyor ise de, onu yaşadığı zamanda ve bugün önemli yapan bir özelliğini de perdeliyor. Zira Thoreau bir anarşist ve devrimci idi ve yüksek seviyeli bir isyan (revolt) edebiyatı ortaya kovmuştu. Harvard’dan 1837’de mezun olduğunda, Dr. G. Ripley, Ralph W. Emerson ve Üniversite rektörü imzaladıkları Şehadetnamede (diploma) onun dürüstlük ve yüksek ahlâkî vasıflarına şahâdet etmişlerdi. [“Thoreau” maddesi, The Encyclopedia of Philosophy, Edo by, P. Edwards, New York 1978, c. 8 s. 250.]

H. David Thoreau yaşadığı sırada sadece iki eserini bastırdı. A Week on the Concord and Merrimack Rivers (1849); baskı masrafını kendi sınırlı kazancı ile bizzat ödemişti. 1853’te, 1000 adetlik baskıdan 700’ü hâlâ satılmamış olarak kitapçı raflarında duruyordu. Kitabevi raflarım bu yükten kurtarmak isteyince, Thoreau kitaplarını evine taşımış ve günlüğüne şu ironik notu düşmüştü:

“Şu anda kütüphanemde 900 kadar kitap var ve 700 tanesini ben yazdım.”

1854’te yayıncılar istemeye istemeye de olsa Walden dan iki bin adet bastılar. Bu kitap da bir yankı uyandırmadı ve bir kazanç getirmedi. 184044 arasında, çoğunluğu Emerson’un editörlüğünü yaptığı The Dial dergisinde olmak üzere, şiirlerinden bir kısmını bastırabilmiştir. 1862’de ailesi ve dostları, kitaplarını kendisi öldükten sonrave notlarını bastırdılar. Böylece Thoreau’nun edebî kariyeri bir yankı uyandıramadan sona ermiş gibiydi. Kamuoyu, edebiyattaki asıl büyük tabiat yazarlarına nisbetle onu önemsiz ve ikinci sınıf bir tabiat yazan saymıştı. Fikirlerinin ise, bir kısmının R. Waldo Emerson’dan aktarma ve biraz da beceriksizce ifade edilmiş olduğu kanaati hâkimdi.

Ancak, Thoreau’nun kitabı Walden’m modern bir neşrine bir sonsöz (aftenvords) yazan Perry Miller’a göre; “And this man has now become a God in Modem Literatüre (Ve bu adam şimdi, modern edebiyatta bir Tanrı olmuştur)!” İngilizce’nin konuşulduğu her yerde, Thoreau 19. asrın büyük ve önemli seslerinden biri sayılır. 20. yüzyılda Hindistan’da, Japonya’da, Güney Afrika’da ve Amerika’da onun sesi gittikçe daha fazla titreşimle çınlamaktadır. Şimdi onun bahsedilen iki kitabına ilâveten, saygıyla toplanan diğer notlan Journal’ inin 14 kalın cildi, nihayet, bol bol basılıp yayınlanmaktadır. Artık, Thoreau hakkında pek çok yazılıp çizilmiştir; neredeyse ustası Emerson’u gölgede bıraktığı dahi söylenebilir.[ P. Miller, After Wards (Walden), s. 250.]

Perry Miller’in kanaatine göre, 1854’ün pastoral Amerika’sında pek fazla etkili olmayan Walden, günümüzün insan hayatını ve çevresini gittikçe daha fazla zehirleyen 20. yüzyıl hayatına, makinaların gürültüsü, lüks eşyalar, aletler, mass media çılgınlığı ortamında, bir fare yarışı (rat ace) gibi koşturup durduğumuz bugünkü medeniyete, çok daha keskin bir kontrast teşkil ettiği için, bugünün okuyucularına cazip gelmektedir… Belki bugün memnun ettiği okuyucu sayısı kadar bir okuyucu kısmını da kızdırmaktadır. Ancak, mesele şu ki, eski ilgisizliğin aksine, bugün her iki kısım okuyucu da onun sesini dinlemek zorunda. Emerson bir keresinde, “Kim ki gerçek bir insandır, bir nonconformist (cemiyetin uygun bulduğu kurallar ile uzlaşmayan kimse) olmalıdır”demişti.[Ibid., s. 252.]

Thoreau’nun hiç uzlaşma kabul etmeyen sert “noncorformism”i, bugünkü medeniyetin dar kalıpları içinde, şehirlerin boğucu atmosferlerinde, bir türlü yürüyüp, açılmayan trafik sıkışıklığı içinde acayip bir kaplumbağa gibi kendisini arabasına sıkışıp kalmış hisseden insanlara, bir ‘cennet düşü’gibi câzip geliyor. Thoreau aslında 19. yüzyılın oldukça sevimli ve pastoral Amerika’sında, Concord isimli küçük bir kasabada yaşadığı hâlde, ikiyüzlülük ve materyalizmden ibaret olan “Amerikan Başarı Rüyası”na karşı çıkmıştı. Daha mesut bir çağda yaşadığı hâlde, medeniyetin şimdiki kadar zorlayıcı ve isyan ettirici olmayan ve o çağda çok net bir biçimde görünmeyen zircirlerine karşı nasıl mücadele ettiğini, hürriyetini nasıl kazandığını anlattı Walden’da “Sadelik, sadelik ve basitlik! (Simplicity, simplicity and simplicity!)” diyordu. Bugünkü endüstriyel cemiyetin, insanı huzursuz eden, stres yapan şartlan içinde yaşayan insanlara, Walden gölünün kenarındaki kulübesinde oturan ve sadelik çağrısı yapan Thoreau’nun ortaya koyduğu imaj; binlerce insan için, denizde bir yeşil ada, bir kayıp cennet”ve stresten kurtuluş sembolü olmuştur. Ve uykusuz geceler geçiren birçok insan bugün kendi kendilerine sessizce itiraf ediyorlar ki, “Çaresiz, sessiz ve ümitsiz bir hayatı yaşamaktan başka bir şey yapmıyorlar.”

Sivil İtaatsizlik

Sivil İtaatsizlik olarak bilinen eseri Walden’ın sonuna ekleyerek basmak artık âdet olmuştur. Gerçekten de, Thoreau’nun iki yıl boyunca, sadece basit ve zarurî ihtiyaçlarını karşılayarak ve okuyup yazarak, tabiat olayları karşısında düşüncelere dalarak, ormanda Walden gölünün kıyısındaki tek gözlü kulübesinde nasıl yaşadığını anlattığı Walden isimli eserinin sonuna Sivil İtaatsizlik eklenmeyince bir şeyler eksik kalmış gibi görünmektedir. Hatırlamak gerekir ki, Sivil İtaatsizlik, cemiyetten uzakta, Walden gölünde, tek başına yaşadığı bir zamanda, Thoreau’yu vergi ödemediği için tevkif etmeleri sebebi ile yazılmıştı (1846’da).Bunun içindir ki, bu eserdeki organize cemiyete karşı öfke, Thoreau’nun Walden gölünde inzivaya çekilmesinin sebeplerini ve bu eseriyle vermek istediği mesajı aydınlatmaktadır. Thoreau, Walden’ı tekrar tekrar yazarken öfkesini gizleyip, yumuşatmış, sadece böyle bir hayat tecrübesinin neye benzer bir şey olduğunu anlatmıştır. Bugün pek çok Thoreau hayranı bile hâlâ, Waldenisimli eseri bir ‘sosyal tenkit’ olmaktan çok, bir tabiat şiiri (idyl) olarak okumaktadır. Bu yüzden Walden’den sonra Sivil İtaatsizlikli okumak, bize Thoreau’nun gerçek motiflerini ve samimî fikirlerini daha iyi göstermektedir.[ Ibid., s. 252.]

Thoreau, “Sivil itaatsizlik”in ilk müsveddelerini 26 Ocak 1848’de Concord Lisesi’nde, bir manifesto olarak okudu. O zamanki adı, “Sivil Yönetime Karşı Koyma”(Resistance to Civil Government) idi. Yani eser, bir makale değil, aslında bir nutuk idi. Thoreau’nun Sivil İtaatsizlik isimli bu eseri, siyasî tarihte önemli bir rol oynamıştır.

Meşhur Rus yazarı ve reformcusu Leo Tolstoy’un bu eseri, başucu kitabısaydığı ve okunmasını hararetle tavsiye ettiği rivayet edilir.Her ne kadar Tolstoy öldüğü zaman terekesinde kitapları arasında Walden’a rastlanmamış ise de, pasif direniş fikrini popularize eden Tolstoy’un fikirleri ile Thoreau’nun bu eserindeki fikirleri ve prensipler birbirine çok benzemektedir. Aynı fikir ve prensipleri, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı yıllarda (ki o sıralarda Tolstoy ile de mektuplaşıyordu) Gandi’nin çok başarılı bir biçimde uyguladığı bilinmektedir. Mahatma Gandhi, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı gençlik yıllarında tıpkı bugünkü gibi o zaman da, Hintli göçmen işçiler ve zencilere hayatı zindan eden Güney Afrika hükümetine karşı enteresan bir pasif direniş hareketini uygulamaya koymuştu. Güney Afrika hükümeti, Asyalı göçmenlerin sınırlarından izinsiz girmelerini yasaklayan ve bunu hapisle cezalandıran bir kanunu uygulamaya koymuştu (Sınırlardan izinsiz girenlerin tevkifi bugün bize hükümetlerin tabiî bir hakkı gibi görünür. Halbuki Birinci Dünya Harbi’nin sonuna kadar pasaport denilen şey mevcut değildi. Pasaport kullanma âdeti, Cemiyeti Akvam kararı ile Birinci Dünya Harbin’den sonra ortaya çıkmıştır.)

Gandi, binlerce taraftarı sının kasten ve büyük kitleler hâlinde geçmek için teşvik etti. Taraftarları kasten Güney Afrika topraklanı terkediyor ve sonra tabiî izin almadan içeri giriyorlar ve bu yüzden hapse atılıyorlardı. Hapse atılan bu insanların çoluk çocuğunun perişan olmaması için, “Tolstoy Çiftliği” adı verilen, yardımlaşma kamp ve barınakları kurulmuştu.Sayısız insanın bu suretle yaptığı sınır ihlali yüzünden, öyle bir an geldi ki, Güney Afrika hükümeti mahkûmları üstüste doldurmasına rağmen, insanları hapsedecek hapishane bulamaz hâle geldi. Çaresiz kalan hükümet sonunda pes ederek, sınır ihlâlini hapisle cezalandırma kanununu iptal etmek zorunda kaldı.[ R. Rolland Tolstoy, Varlık Yayınları, 1969, s. 161.]

Birinci Dünya Harbi’nden sonra bütün ülkeler bu pasaport kullanma ve sınırlan ancak izinli geçme uygulamasını tatbik etmektedirler.

Tolstoy’la mektuplaştığı bu yıllarda Gandi, pasif direnişleri örgütleme pratiği yapmaktaydı. Hindistan Opiniondergisinde okuduğu bir yazı üzerine, Tolstoy bir mektubunda şöyle yazıyordu:

“Doğu Hint Şirketi marifetiyle İngilizler’in Hindistan’ı köleleştirmesinden şikâyet eden Hintliler’e şaşıyoruz. Nasıl olur da birkaç bin İngiliz, 300 milyonluk bir kıtayı köle hâline getirebilir? Eğer Hintliler köleliğe gönüllü olarak boyun eğmemiş olsalardı, böyle birşey asla mümkün olamazdı!…” [Ibid., s. 160]

Sadece Hintliler için değil bütün insanlık için geçerli bir tenkit… Tolstoy’un, “hiçbir şekilde şiddete başvurmamak ve sadece vergi ödememe ve askere gitmeyi reddetme şeklindeki Thoreau’dan alınmış prensipler ile bir pasif direnişin organize edilebileceği ve bu hâlde sivil yönetimin çökeceği”şeklindeki fikirleri, Gandi tarafından başarıyla uygulanmıştır (Askerlik mecburiyeti dahi Fransız İhtilâli’nden sonra ve demokrasiler sayesinde ortaya çıkmış ve vatan hizmeti olarak telâkki edilmiştir. Daha eski devirlerde böyle bir mecburiyet yoktu).

Memleketi olan Hindistan’a döndükten sonra Gandi’nin uyguladığı şiddet kullanmama (Non-violence, isimli bir eseri de vardır) ve ahimsa (bütün canlılara karşı şefkat ve incitmeme) doktrini ve hattâ taraftarlarının da bunu sadakatle uygulaması, elbette karşı tarafın dahi şiddete başvurmaması anlamına gelmiyordu.Nitekim, 1919’daki meşhur Amritsar katliamında İngilizler, bir pasif direniş gösterisi sırasında “dağılın” ikazı dahi yapmaksızın, kalabalığın üzerine ateş açarak 319 kişiyi katletmiş ve sayısız insanın da yaralanmasına sebep olmuşlardı. Yine de, netice olarak, Hindistan’ın bağımsızlığa kavuşmasında Gandi büyük rol oynamıştır; ve bu pasif direniş usullerinin pek de tesirsiz olmadığının bir ispatı sayılır. Thoreau, Tolstoy ve Gandi gibi isimlerin, politik mücadelede başarılı olduğu gözlenen, bu ‘Pasif Direniş’ usulleri, bugün dünyanın birçok bölgesinde etkili bir biçimde kullanılan bir politik mücadele biçimi olmuştur.

Kendileri bizzat şiddete başvurmasalar bile, şiddete maruz kalma riskini göze alabilen toplulukların, sonuçta politik mücadeleyi kazanma şansları olduğu anlaşılmaktadır. Bir misal daha zikredecek olursak, Çarlık Rusya’sında Tolstoy’un ve Thoreau’nun fikirlerini uygulayarak askere gitmeyi ve vergi vermeyi reddeden Dukhoborlar (bir Kafkas kavmi), Çarlık rejiminin şiddetli cezaları ve Sibirya sürgünlerine tahammül etmek zorunda kalmışlardı.[H. Troyat, Tolstoy, Penguin Books, 1980, s. 741.] Sonunda bunların hâline acıyan Tolstoy, Anna Karanina isimli kitabının getirdiği gelirleri bağışlayarak, kiraladığı gemilerle 10.000 Dukhobor’un Kanada’ya göçmesini sağlamıştı (hatırlatalım ki o tarihte henüz pasaport olmadığı için, böyle bir şey mümkün idi). Bilindiği gibi, Zenci hakları uğrunda sonunda canım veren Martin Luther King dahi, bu düşünürlerin fikirlerini uyguluyordu.Zencilerin kanun önünde beyazlara eşit haklar elde etmeleri bu sayede mümkün olmuştur. Bugün bile, kalabalık caddelerde oturma eylemleri gibi, ‘pasif direniş’ usulleri, yaygın bir politik mücadele usulü olarak dünyanın her yerinde sivil yönetimi protesto maksatları için kullanılmaktadır.

Sivil İtaatsizlik ve Thoreau’nun Otoriteye Karşı Çıkış Biçimi

Thoreau Sivil İtaatsizlik manifestosuna meşhur bir deyişle başlıyor: “I heartly accept the motto that govemment is best which govems least and I should like to see it acted up more rapidly and systematically. Carried out, it finally amounts to this, which also I believe, ‘that govemment is best which govems not at ali’, and when men prepared for it, that will be the kind of govemment which they will have”:

Yani; “En az yöneten bir yönetim biçiminin en iyi yönetim biçimi olduğu deyişini can ü gönülden kabul etmekle beraber; bunun daha hızlı ve daha sistematik biçimde gerçekleştiğini görmek isterdim ve bu düşünceyi biraz daha ileri götürürsek yine inandığım ve benimsediğim şu sonuca varırız 4 ki yönetimin en iyi biçimi hiç yönetmeyen bir yönetimdir’ ve insanlar bunun için hazır oldukları zaman, sahip olacakları yönetim biçimi de bu olacaktır.”[H. Thoreau, “Civil Disobedietıce" s. 222.]

Devamlı bir ordu bulundurmaya karşı yapılabilecek pek çok ve güçlü argümanların, devamlı bir yönetim biçimine karşı da yapılabileceğini, çünkü ordunun yönetimin bir aleti olduğunu da ilâve ediyor.

Görüldüğü gibi Thoreau, daha ilk cümlelerinden itibaren anarşist (yönetim yokluğu taraftan) fikirler ortaya koyarak başlıyor sözlerine. Burada Thoreau devlete karşı aktif bir isyan taraftarıdır. Her ne kadar şiddet kullanmayı ihtiva etmiyor ise de, vergi ödememek ve Fransız İhtilâli’nden sonra gelen askerlik görevini reddetmek suretiyle ortaya konacak bir prensip aksiyonunun, devleti çökertmeye yeteceğini savunuyor. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu hususunda sezgici bir idrâke dayanan bu prensip aksiyonunun, insanın kendi vicdanının dikte ettiği emirlere göre davranmasından ibaret olduğu söylenebilir. Thoreau’nun Türkiye’deki tesirleri cümlesinden olmak üzere, bir gazetede yayınlanan makalesinde Şahin Uçar da bir yazısında şu prensibi iktibas etmiştir:

“Bu kelâmı daha da netleştirmek için, bir 19. asır Amerikan filozofu olan Henry D. Thoreau’dan (ki fikirleri Tolstoy’a Gandi’ye, Martin Luther’e ve zamanımızdaki birçok batılı politik harekete tesir etmiş ve modem dünyanın tarihinde mühim rol oynamıştır) benim de benimsediğim bir prensibi iktibas edeceğim: “The only obligation which I have a right to assume is to do at any time what I think right”: Tasavvur ve deruhte etmek hakkına sahip olduğum yegâne vazife, her zaman, sadece doğru olduğunu düşündüğüm şeyi yapmaktır.[ Ş. Uçar, “Kelime-i Tevhid”, Yeni Düşünce Dergisi, Ankara 1987.]

Bu prensibi Thoreau’nun kendi karakterine nisbet etmek de mümkündür. David Reissmann, The Lonely Crowd isimli eserinde, Amerikan sosyal karakterini tahlil ederken, başlıca sosyal karakter tipleri olarak, ‘traditiondirected’, ‘innerdirected’ ve ‘otherdirected’ (geleneğe yönelik, kendi vicdanı tarafından yönlendirilen ve başkaları tarafından yönlendirilen) şeklinde bir sosyal karakter tiplemesi yapar. Riesman’a göre, sanayi toplumu ortaya çıkıncaya kadar, yani modem dünya tarihinden önce, geleneksel cemiyetlerde, sosyal karakteri biçimlendiren ve yönlendiren şey ‘gelenekler’ idi. Ancak, modem devirlerde batıda çoğunluk, Thoreau’nun bu prensibinde de gösterdiğimiz gibi, kendi iç âleminin, kendi vicdanının sesi tarafından yönlendirilen ‘innerdirected’ yahut başka bir tabirle autonom (bağımsız) sosyal karakter tiplerinden oluşmaktadır.

Bugünkü Amerikan tipi ise, büyük çoğunluk itibariyle, massmedia ortamında yaşanan hayat tarzı sebebiyle, başkaları tarafından yönlendirilen davranış kalıplarına sahiptir. Ziraat toplumlarının geleneğe bağlı şartlarında, Thoreau, bir egzantrik olarak görünebilir. Ancak David Riessman’ın bu tasnifine göre, modem çağların düşünce iklimine tercüman olmaktadır. Diğer taraftan, ikide bir fikirlerini değiştiren, sabit ve yerleşmiş yahut kuvvetli inançları olmayan (bugünkü şartlarda) başkalarının yönlendirdiği davranış kalıpları ile modern Amerikalı’nın sosyal şahsiyetine, bir başka bakımdan, “şahsiyetsizlik” demek de mümkündür. Reisman’ın uzun uzadıya külfetli ve yetersiz tariflerden kaçınmak için, modem Amerikan sosyal karakteri olarak gösterdiği ‘otherdirected’ tipinin en iyi numunesi olarak, Tolstoy’un Anrıa Karanina eserinin giriş kısmında yer alan, Stefan (Anna Karanina’nın, ihanet ettiği kansı ile arasını bulmak için ziyaret ettiği, erkek kardeşi) tipini veriyor.[D. Reismann’  The Lonely Crowd, Passim, s. 15-40.] Hakîkaten, modern Amerikalının, gazetelerde popüler olan görüşlere göre, çevrede yaygın olan fikirleri hemencecik benimseyen, ‘konformizm’,hayatını yaşama, iyi yiyip içme ve seks düşkünlüğü gibi özellikleri, bu tipin şahsında, üç beş sayfalık çarpıcı bir tasvirde, gayet güzel anlatılmıştır.

Bu hesapça, Amerika’nın sanayileşmeye geçiş (süreci) içinde, gelenekçi ziraî cemiyet ile modern Amerikan cemiyeti arasındaki bir zamanda, 19. asır transcendalist felsefe ekolüne mensup olan Thoreau’nun bağımsız yankee karakteri, yahut autonom (innerdirected) karakter özelliği, zikredilen bu prensipte en mükemmel ifadesini bulmuştur, denilebilir.

Böylece, ‘sadece kendi vicdanından emir alarak motive edilen’ bir aksiyon, “nesneleri ve münasebetleri değiştirir” ve şu hâlde, “esasen devrimcidir.”Radikal sosyal reformlar, meselâ köleliğin kaldırılması (ki Thoreau hayatı boyunca bu mesele üzerinde durmuş ve bunu teşvik etmişti) seçilmiş yönetim temsilcilerinin istekleriyle yahut diğer dolaylı demokratik usullerle varılabilecek bir sonuç değildir ve ancak, her dürüst insanın kendi doğrudan doğruya (direct) aksiyonu ile mümkündür. Bu ise, ferdin haklarını böylesine kötüye kullanan bir yönetimin şahsen ve maddeten, taraftarı olmaktan sarfınazar etmekle mümkündür. Thoreau’nun vergileri ödemeyi reddetmek suretiyle pratiğe döktüğü, ‘Barışçı Devrim’, böyle bir şeydir. Felsefe Ansiklopedisi’ ndeki Thoreau maddesinin yazarına göre, Kierkegaard’ın, The Present Age (1846) kitabı ve Communist Manifesto gibi eserler ile yerleşmiş düzene karşı (established order) daha geniş muhtevalı bir protesto ortaya koyan Avrupa idealizmi içinde ‘Civil Disobedience’i de saymak mümkündür: her ne kadar mahallî bir New England context’i içinde yazılmış ve teorik olarak fazla sofistike değil ise de, Thoreau’nun eseri ile bunlar arasında tarihî bir bağ görülebilir. Marx gibi Thoreau dahi, tam bir İnsanî tatmin hissi verebilecek yeni bir ekonomik model (Walden örneğinde olduğu gibi) vererek mevcut statükolara karşı çıkmıştır. Ve yine Kierkegaard gibi, ferdiyetin “unique”liğini (biricik, benzersiz ve vazgeçilmez olduğunu) vurgulayarak, nihaî değer kaynağı olarak ‘şahsiyeti’ göstermiştir. Ancak, Tanrı ile diyalog yerine, tabiat ile diyalog suretiyle, bu radikal görüşlerin icbar etmesi sebebiyle meydana gelen, izolasyonu (yalnızlık ve tecrid duygusunu) aşmak istemiştir.[ Michael Moran, “Thoreau” maddesi, s. 122.]

Mutlak monarşiden, meşrutiyet monarşisine ve meşrutiyetten (sınırlı monarşiden) demokrasiye doğru meydana gelen ilerleme, aslında ferdiyete karşı gerçek bir saygıya doğru bir ilerlemedir. Hattâ Çinli filozof bile imparatorluğun temelinin fertler olduğunu kabul edecek kadar akıllı idi.

Bizim bildiğimiz şekli ile demokrasi, bir yönetim biçiminde mümkün olan en son gelişme olabilir mi?

 Bir adım daha ilerleyerek, insanların haklarını tanımak ve organize etmek mümkün değil midir?[1]

Tabiî burada kastedilen anlam, çağdaş insan hukuku ve bununla ilgili uluslararası örgütler değildir. Thoreau, tıpkı Tolstoy’un da tavsiye ettiği gibi, tabiatla uğraşıp toprağı ekip biçerek, zarurî ihtiyaçlarını tamamen kendi karşılayarak, Walden örneğinde olduğu gibi, mevcut müesseselerin ve sosyal organizasyonun dışında bir hayat tavsiye ediyor. Manc ve Tolstoy’un da gösterdikleri gibi, gerçekten de ekonomik ve İnsanî bağımsızlığın başka türlü mümkün olmadığı yahut başka bir ifade ile emeğin yabancılaşması ile ortaya çıkan sosyal kötülüklerin, mevcut sosyal organizasyon biçiminin sonucu olduğu, doğrudur. Ancak bunun bütün medenî cemiyetlerin temel vasfı olan, işbölümü ve bu işbölümüne uygun bir sosyal organizasyon zarureti olduğunu, unutmamak gerekir.

Tolstoy ve Thoreau medeniyete pek fazla değer vermezler. İptidâî kültürlere mahsus bir hayat tarzını tavsiye etmekten kaçınmazlar. Diğer romantik yazarlar gibi, bunlarda da, tabiat ve cemiyet dialektik zıtlıklardır. Thoreau’ya göre, tabiat ‘mutlak hürriyet ve vahşeti’ temsil ederken, cemiyet sadece, ‘Sivil (sınırlı ve sun’î) bir hürriyet ve kültür’imkânını sunmaktadır.

Emeğin yabancılaşması sonucu ortaya çıkan sosyal yabancılaşma ve diğer yabancılaşma biçimleri hakkında son söz olarak, biz ne diyebiliriz?

Bu başka ve geniş hacimli bir yazının konusu yapılmak gerekir. Ancak bir çeşit son söz olarak, Thoreau ve Tolstoy’un bu fikirleri hakkında kısa bir değerlendirme için bu kitaptaki “Gençlik ve Yabancılaşma” yazısına bakılabilir.

Kaynak:

Şahin UÇAR, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yay. 2007,İstanbul, sh:179190

********************************

GENÇLİK VE YABANCILAŞMA

Cumhuriyet Üniversitesi bilgi şöleni bildirisi, 1985.

Gençliğin meselelerine, dilimizde ‘yabancılaşma’ tabiriyle ifade edilmekle beraber aslında çok daha geniş bir muhtevası bulunan ‘alienation’ mefhumu açısından bakılınca, bu meselelerin, sırf gençlik devresine mahsus ve gençlerle ilgili olmaktan ziyade, gerçekte sosyal organizasyonun kaçınılmaz neticeleri olduklarını görmekteyiz. Bu sebeple ‘gençliğin problemlerine, sosyal transformasyon problemine irca edilmesi gereken ve bu husus gerçekleşmedikçe halledilmesi mümkün olmayan sosyal organizasyon probleminin bir tezahürü olarak bakmak ve daha radikal bir çözüm yolu bulmak için problemin asıl sebeplerini incelemek gerekir. Hâlbuki bu usul, bugünkü cemiyetlerin sosyal strüktürünü( düzenlemek, biçimlendirmek, şekillendirmek) meydana getiren tarihî gelişmelerin esaslı ve şümullü bir tefsirini yapmak gibi, beşerî hikmet ve aklın üstünde denebilecek kadar zor bir işin gerçekleştirilmesine bağlıdır. Bu hâl, gençliğin problemlerini münakaşa ederken, lâf kalabalığından ibaret nasihatler veya tarihî gelişmelerin basitçe şemalaştırmasından ibaret birtakım ideolojilerin telkini şeklinde bir tavır benimsememizi mazur göstermez.

Gençlere şunu-bunu tavsiye etmeden önce, nasıl bir problemle karşı karşıya olduğumuzu bilmeli ve bir çözüm yolu bulduysak onu konuşmalıyız.Her şeyden evvel, beşerî faaliyetlerin hepsine tatbik edilebilecek bir perspektif bulmalı ve problemi öyle formüle etmeliyiz ki, bu formül, bugüne kadar ortaya konulan görüşlerdeki doğruluk paylarım ihtiva edebildiği gibi, yanlış ve yanıltıcı hususlar da tarif ve tefsirimizin dışında kalsın.

Sosyologların çok kullandığı ‘anomi’ mefhumu (cemiyette sosyal normların yokluğu manasına gelir) yerine ‘alienation’ (yabancılaşma) mefhumunu tercih edişimizin sebebi ise bu mefhumun çok şümullü tarif ve tefsirlere müsait oluşudur. Gençliğin meseleleri aslında birer alienation vâkıası olarak görülmeli; alienation vâkı ası ise bir tarihî perspektif içinde incelenmeli ve tarih felsefesi açısından, müesseselerin ve sosyal organizasyonun ne suretle alienation hâdisesine yol açtığı anlaşılmalıdır; ancak ondan sonra, problemlerin hâl çaresi üzerinde makul ve ciddi fikirler serdedilebilir. Alienation kavramı için bu konudaki tercümemize bakılabilir.

Alienation mefhumu: Önce şahsî tarih anlayışına göre, sosyal problemlerin aslî sebebi olan alienation hâdisesini, bir tarihî perspektif içinde tefsir edecek ve nihayet gençliğin problemlerinin aslında sosyal strüktürden doğan problemler olduğunu gördükten sonra, sadece gençliği değil bütün cemiyeti ve bütün insanlığı ilgilendiren sosyal transformasyon problemi hakkmdaki düşüncelerimi, bu tebliğin dar çerçevesi dahilinde hulâsa etmeye çalışacağım.

Beşeriyetin tarihine baktığımızda Pekin adamından bu tarafa belki 500 bin yılın toplayıcı ve avcı kültürleri şeklinde iptidâî kültürlerden ibaret olduğunu ve ancak son 10 bin yılın medeniyet dediğimiz gelişmiş kültür hususiyeti gösterdiğini görürüz. Ziraat inkılâbının hemen arkasından Filistin’deki Eriha şehrinin kurulduğunu görüyoruz. İnsanoğlunun tabiattaki hâdiseleri anlaması sayesinde, hayvan ve bitki ehlîleştirmek mümkün olmuş ve bu insanların sadece günlük ihtiyaçlarını değil, gelecekteki yiyecek ihtiyaçlarını da garantiye almasını temin etmişti. Ancak bu sayededir ki rahip, asker, yönetici gibi üretici olmayan sınıfların ihtiyaç fazlası üretimi tüketerek kendi günlük maişet kaygılarından kurtulması ve bu aslında üretici olmayan faaliyetlerini yürütmeleri mümkün olabilmiştir. Bunun çok açık ve trajik bir ma’nâsı vardır: Demek ki medeniyet, “asıl üretici sınıfların istismârı” şeklinde, bir sosyal adaletsizlik temeline istinâd etmektedir. Şimdiye kadar medeniyeti putlaştırmakla meşgul olan mütefekkirlerin anlayamadığı husus şudur:

Sosyal adaletsizlik olmadan medeniyet mümkün olmadığı gibi, bir medeniyetin terakkisi de bu sosyal adaletsizlik nisbetinin artmasına bağlıdır: Yani, asıl üretici sınıfın kendi ihtiyacından çok daha fazlasını üretebilmesi ve onların sırtından geçinebilen nüfusun fazla olabilmesine.

BENİM TARİH ANLAYIŞIMA GÖRE, BU SOSYAL ADALETSİZLİK VE BU HÂLİN ZARURÎ KILDIĞI MÜESSESELER, KAÇINILMAZ OLARAK CEMİYETİN FARKLI SINIFLARA AYRILMASINA, YANİ SOSYAL ALİENATİONA VE SOSYAL ALİENATİON DA PSİKOLOJİK ALİENATİON VE SAİR ALİENATİON ÇEŞİTLERİNE YOL AÇAR.

İptidâi kültürlerde dahi yabancılaşma vâkıası mevcuttur zira mefhumu Hegel’in tarif ettiği tarzda anlayacak olursak her nevi yaratıcı faaliyetin bir alienation prosesi olduğunu kabul etmemiz gerekir ancak medeniyete mahsus olan bazı şartlar sebebiyle, medenî terakkiye paralel olarak alienationun da devamlı bir şekilde arttığını, bu medenîleşme ile birlikte yabancılaşmanın birçok çeşidinin ortaya çıktığını ve yayıldığını müşahede etmekteyiz.

Kültür ihtilâli, kültürel dejenerasyon ve kültür şoku meydana gelen memleketlerde ve bu cümleden olmak üzere Türkiye’de muhtelif alienation çeşitlerinin daha derin ve cemiyeti sarsacak ölçüde büyük problemlere yol açtığı net bir şekilde görülebilir.

Bu problemler gençlik üzerinde kesifleşmekte ve onları şiddet kullanma ve isyankârlık gibi tavırlara itmektedir.

Dikkat edilecek olursa, endüstrileşmiş ülkelerde bu problem daha fazla kesafet kazanmaktadır. Postindustrial veya başka bir deyişle süperteknoloji ülkelerinde bu problem çok daha büyük nisbette mevcut olmakla beraber, beşerî alienationun yerine ‘makine alienationu’nun geçmekte olduğu görülüyor. Her nevi faaliyetin neticesinin bir alienation sayılabileceğini nazarı itibare alacak olursak, çağımızda korkunç bir ölçüde yayılmış olan ve hemen hemen bütün kötülüklerin mucib sebebini teşkil eden bu problemin basit tedbirlerle hâlledilemeyeceği anlaşılır.

Gençliğin problemlerine esasen bütün medenî cemiyetlerde ve bütün sosyal sınıflarda müşahede edilen birçok problemin aslî sebebi olan, bu alienation hâdisesi perspektifinden bakılınca beşeriyetin bu hastalığı doğru bir şeklinde anlaşılıp ona göre bir çözüm yolu bulunmadıkça bu problemlerin devam edeceği anlaşılmaktadır.

Bu sadece, genç ve tecrübesiz olmaktan ötürü, cemiyetin bazı hususiyetlerine karşı çıkmak ve bunları kolayca değiştirebileceğini zannetmek şeklindeki “birtakım yeni yetmelere” mahsus bir intibaksızlık probleminden ibaret olmadığı gibi, sırf bazı cemiyetlerin problemi de olmayıp, bütün medenî cemiyetlerin en mühim problemidir.

Problem bir sosyal organizasyon problemi olduğuna göre, bu problemin tek çözüm yolu var demektir:

Medenî sosyal organizasyonunun yapısındaki sosyal adaletsizliği yok edebilecek bir sosyal transformasyonu gerçekleştirebilmek. Bu ise kolay olmadıktan başka, değişikliğin aleyhinde olanların tepkisine yok açmak suretiyle şiddetli sosyal mücadelelere yol açmak tehlikesi vardır.

Vakıa bugüne kadar, ma’nada birçok ütopik nazariye ve inanç sistemleri ortaya konulmuştur. Bu nazariyeler uygulamada hiç arzu edilmeyen neticelere yol açabilmekte ve meselâ Marksist idealleri tatbik eden bazı ülkelerde parti mensubu olan idareci sınıflarla halk yığınları arasındaki sosyal alienationÇarlık zamanında kinden veya diğer medenî cemiyetlerde görülen ve bilinenlerden çok daha fazla olabilmektedir.

Şimdiye kadar bu hususta imali fikir eden mütefekkirlerin dikkat etmedikleri cihet şu ki, bu problem, medenî cemiyetlere mahsus olan ve ‘medenî’ bir cemiyet hayatında kaçınılması mümkün olmayan adaletsizlik’ temeline istinâd etmekte ve bu hâlin artışını tervîc ve teşvîk etmektedir. Vaktiyle kapitalist endüstri cemiyetlerinin sosyal organizasyonuna bir tepki olarak doğan ve gelişen, Marx’ın komünizmi, Pruodhon ve Bakunin’in anarşizmleri ve meselâ Amerika’lı Henry George’un, ‘tek vergili İktisadî sistemi’ gibi nazariyeler, muhtelif ülkelerde tatbik edilmiş ve edilmektedir. Netice pek parlak değildir.

Kanaatimce, bunlar arasında sadece Leo Tolstoy’un görüşleri, o da ancak bazı çok yeni teknolojik gelişmelerin zorlaması sebebiyle, nisbeten gerçekleşmesi mümkün olan bir çözüm yolu olarak aktüalitesini muhafaza edebilecek gibi görünmektedir. Bu zat, sosyal sınıflar arasında istismar ve sosyal adaletsizlik olmaması için ve emeğin yabancılaşması gibi kötülüklerden kurtulabilmek için, tek bir çare olduğunu; bunun da herkesin bütün ihtiyaçlarını bizzat üretmesi ve başkalarından hiçbir hizmet talep etmemesi olduğunu iddia etmişti. Zamanında çok revaç bulan ve Tolstoy’cu cemiyetler ce çeşitli ülkelerde tatbik dahi edilen bu görüşün başlıca kusuru şudur:

Böyle yaşamayı kabul ettiğimiz takdirde medeniyetin pek çok kolaylığından ve konforundan vazgeçmek ve ancak zarurî ihtiyaçlarımızı üretmekle iktifa etmek zorunda kalırız. Aksi takdirde, bütün ihtiyaçlarımızı tek başına karşılamamız mümkün olmadığından, işbirliği yapmak zarureti ve binnetice sosyal adaletsizlik kaçınılmaz olacaktır.

Medeniyet hürriyeti ve huzuru yok etmiş, fakat bunların yerine vazgeçemeyeceğimiz birtakım nimetler ikame etmiştir. Ancak bugünkü Amerika ve Japonya’da proleteryanın vazifesini artık robotların yapmaya başladığı ve yakın gelecekte, belki de bütün ihtiyaçlarımızı robotların karşılamakta olduğu bir dünyada yaşamaya mecbur olacağımızı hesaba katacak olursak, bunun bir bakıma diğer insanların emeğine artık ihtiyaç kalmayacağı için gerçekleşmiş olacağını ve sosyal alienationun yerine ‘makina alienationu’nun geçeceğini söyleyebiliriz.

Kaynak:

Şahin UÇAR, Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yay. 2007,İstanbul, sh:98-102

 

—————–

     [1] Ş. Uçar, Patterns and Trends in History isimli kitabında Ş. Uçar’ın iktibas ettiği, “the progress from an absolute monarchy to a democracy, is a progress toward a true respect for the individual. Even the Chinese philosopher was wise enough to regard the individual as the basis of the empire. Is a democracy, such as we know it, the last improvement possible in govemment? Is it not possible to take a step further towards recognizing and organizing the rights of man?” sözleri Thoreau’nun ferdiyete verdiği değeri göstermektedir:

PROF. DR. İLBER ORTAYLI BEYEFENDİNİN GİRESUN ÜNİVERSİTESİ’NDEKİ SOHBETİ


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********

30 Mart 2013 tarihinde Giresun Üniversitesi ile Giresun Gönüllüleri Derneği tarafından ortaklaşa düzenlenen, Tarihçi-Yazar Prof. Dr. İlber ORTAYLI’nın konuşmacı olarak katıldı.

İlber ORTAYLI Beyefendiyi dinlemenizi tavsiye ediyorum. Beyefendinin ilmî seviyesi çok yüksek sohbeti sayesinde günümüz olaylarını daha iyi anlayabileceğinizi,  değerlendireceğinizi ve tutarlı bakma seviyesine kavuşacağınızı umuyorum.

Allah Teâlâ bu güzel insanların sayısını artırsın.  Onların zamanın gerisini gördükleri gibi geleceğini görecek kadar fetanete ve ilme sahip olduklarını bir kere daha anlayacaksınız.

PETROL KANUNU TAKSİM’DEN GEÇTİ


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

–>

HOŞ GELDİN KAPİTÜLASYON
-
PETROL KANUNU’NDAN  “MİLLÎ MENFAATLER”  İFADESİ ÇIKARILDI…

Milli Gazete 13 Haziran 2013 Perşembe

PETROL SEKTÖRÜ DE YABANCILARA TERK EDİLİYOR… TPAO’NUN SATIŞININ ÖNÜ AÇILIYOR…

Türkiye gündemi Gezi Parkı ekseninde gelişen olaylar ve sert tartışmalarla meşgulken, hükümetin Cumhur-başkanı’nın onayına sunduğu yeni Petrol Kanunu sessizce yürürlüğe girdi. Yeni Türk Petrol Kanunu ile petrol sektöründe yabancıların önü tamamen açılırken, devletin bu kritik sektörden çıkışının da tohumları atıldı.

Ahmet AÇIKAY

“Millî menfaat” buhar oldu!

Resmi Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe giren Türk Petrol Kanunu ile petrol arama ve üretiminde bulunmanın temel kriteri olan “talebin millî menfaatlere uygun olması” ölçütü yasadan çıkarıldı ve ülke çıkarını gözetme anlayışı terk edildi. Yabancı devlet şirketlerine uygulanan koşullar kaldırıldı ve stratejik öneme sahip petrol arama ve üretim faaliyetinde yabancı devletlerin hakimiyetinin önü açıldı. Bir şirketin sahip olabileceği arama ruhsat sayısındaki kısıtlama kaldırılırken, yabancı şirketlere vergi muafiyeti ve kâr transferi imkanı tanındı.

Tpao’nun Özelleşmesi Yakındır

Yeni Petrol Kanunu’na göre, çıkarılan petrolün sekizde yedisi kadar olan kısmının yabancılara verilmesi gibi ayrıcalıklar yabancı sermayenin önünü açarken, TPAO’nun sektördeki rolünün zayıflatılması ve giderek pasifize edilmesi anlamına geliyor. Sağlanan bu imtiyazlar ve ayrıcalıklarla birlikte sektördeki inisiyatifin yabancı petrol tekellerine geçmesi mukadder görünüyor. Giderek atıl hale gelen ve zarar etmeye başlayacak olan TPAO’nun da önümüzdeki yıllarda özelleştirilmesinin önünün açıldığı görünüyor.

Asıl şimdi gidin anayasa mahkemesi’ne!

Olur olmadık her yasanın iptalini isteyen; dahası çoğu zaman bu milletin inancı önündeki engelleri kaldıran düzenlemeler sözkonusu olunca büyük bir heyecanla soluğu Anayasa Mahkemesi’nin kapısında alan anamuhalefet partisi CHP’ye sesleniyoruz. Bari bu kez milletin hayrına bu kapıyı çal. Gezi Parkı’ydı, Taksim’di derken toz dumanı götürürken Meclis’ten sessiz sedasız bir şekilde ustaca geçirilen ve Cumhurbaşkanı’nca da onanarak yürürlüğe giren gayri milli Petrol Yasası’yla ilgili düzenlemelerin iptali için gerekeni yap!..

Milli menfaatler sadece amaç kısmında yer alıyorken, yasada madde olarak konulmaması dikkat çekiyor.

Ancak, petrol hakkı sahibi yabancılar da Türk kara suları dâhilinde petrol arama ve üretim faaliyetlerini icra edebilirler.

Bir arayıcı veya işletmeci ürettiği petrolün sekizde birini devlet hissesi olarak ödemekle yükümlüdür.

Arama veya işletme ruhsatları ile ilgili olarak yapılan petrol işlemlerinde kullanılan petrolden devlet hissesi alınmaz.

Araştırma sonucu elde edilen bilgiler genel müdürlüğe de verilir ve genel müdürlük sekiz yıl süre ile bu bilgileri gizli tutar.

Hudutlarda, askeri yasak bölgelerde, tarihi yerlerde ve yerleşim yerlerine hangi mesafede petrol işlemi yapılabileceği hususu yönetmelikle belirlenir.

Türkiye arazisi, bu Kanun bakımından kara ve deniz bölgeleri olarak ikiye ayrılır. Kara ve deniz bölgelerini ayıran sınır kıyı çizgisidir

İşletme ruhsatı sahibine talebi hâlinde, ürettiği petrolü nakletmek üzere boru hattı inşa izni verilebilir.

Türkiye kısır tartışmalar ve siyasi çekişmelerle uğraşırken Cumhurbaşkanı Gül tarafından geçtiğimiz gün onaylanarak yürürlüğü giren Türk Petrol Kanunu ile ilgili endişeler giderek artıyor. Sadece adında milli menfaat güdülerek ‘Türk’ konulan kanun ile birlikte yabancılara Türkiye’nin kara ve deniz sahalarında petrol arama, bulma, satma imtiyazlarının getirilmesi endişeleri de beraberinde getirdi.

Tpao’nun özelleştirilmesinin ilk adımı atıldı!

Sadece petrol çıkarma, ruhsat almanın yanı sıra çıkarılan petrolün sekizde, yedisi kadar olan kısmı da yeni kanunla yabancılara imtiyaz olarak verildi. Öte yandan Türkiye’nin bu konuda tekel konumundaki kuruluşu olan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın ilgili alanına da yabancı şirketler ortak oldu. Ancak TPAO’nun bu kanunla zayıflatıldığı ve önümüzdeki yıllarda özelleştirilmesinin de yolunun açıldığı ifade ediliyor.  6326 sayılı önceki Petrol Kanunu’nu değiştiren Türk Petrol Kanunu ile petrol arama ve üretiminde milli şirketimiz TPAO’nun konumu zayıflatılırken, yerli ve yabancı sermayenin önü açıldı. Sektörde inisiyatif önümüzdeki günlerde yabancı petrol tekellerine geçecek.

Arjantin Tam Tersini Yaptı

Türkiye yeni kanunla TPAO’nun özelleştirilmesinin yolunu açma girişimlerinde bulunurken dünyada ise bunun tam tersi sergileniyor. Son olarak 2012 yılında, özelleştirmelerin yıkıcı sonuçlarından en fazla zarar gören ülkelerden birisi olan Arjantin’de İspanyol Repsol tarafından satın alınan eski milli petrol şirketi YPF yeniden kamulaştırıldı. El Turco lakaplı Carlos Menem döneminde özelleştirilen ve 1999 yılında İspanyol Repsol’e satışı tamamlanan Arjantin’in milli petrol şirketi YPF’nin yüzde 51’lik hissesinin kamulaştırılması Haziran 2012’de sonuçlandırıldı. Kamulaştırmaya gerekçe olarak ise YPF’yi alan İspanyol Repsol’ün gerekli yatırımları yapmaması, eksik üretim politikası nedeniyle üretimin düşmesi ve Arjantin’in petrol bağımlılığının artması gösterildi.

Arjantin’in 2000-2010 yılları arasında petrol talebinin yüzde 40 oranında artmasına karşın petrol üretimi yüzde 22 oranında düşmüştü. YPF’nin kamulaştırılmasıyla, dünyada büyük petrol şirketleri listesine bir kamu şirketi daha böylelikle eklendi. Dünyada halihazırda toplam rezervlerin yüzde 80’inden çoğu ulusal petrol şirketleri tarafından kontrol ediliyor. Dünyanın en büyük 20 petrol şirketinin hisselerinin üçte ikisinden fazla bir bölümü yine kamuya ait ulusal petrol şirketlerinin elinde bulunuyor.

Sivil Toplumun Görüşü Dikkate Alınmadı

Geride kalan 5 yıllık dönemde, beklemede tutulan Petrol Kanunu bugün ülkemiz oldukça hassas bir dönemden geçerken sessiz sedasız kanunlaştı. Bu kanunun hazırlanması ve TBMM’de kabul edilmesi sürecinde petrol arama ve üretim süreçlerinde yer alan TMMOB’ye bağlı Petrol, Jeoloji ve Jeofizik Mühendisleri Odaları, Türkiye Petrol Jeologları Derneği ve Petrol-İş Sendikası’nın ortak önerilerinin çoğu dikkate alınmamış, mevcut haklarının bir kısmı elinden alınmak istenen kamu şirketi TPAO’nun idarenin memuru olduğu ifade edilerek görüşü dahi sorulmamış, ancak özel sektörün tüm talepleri karşılandı.

Milli Menfaatler De Kaldırıldı
Söz konusu Türk Petrol Kanunu ile eski yasada yer alan ‘Milli Menfaatler’ bölümü kaldırılarak ülke menfaatlerinin gözetilmesi esası da yok sayıldı. Bu doğrultuda;
* Milli Menfaatler ibaresi yasa tasarısının sadece amaç maddesinde göstermelik olarak yer almış, ancak maddelerde kendine yer bulamadı.
* Petrol arama ve üretim faaliyetinde bulunmak için yapılan başvurunun değerlendirilmesinde mevcut yasanın temel kriteri olan “talebin milli menfaatlere uygun olması” ölçütü yasa tasarısından çıkarılarak; öncelikle ülke çıkarını gözetme anlayışı terk edildi.
* Yabancı devlet şirketlerinin petrol faaliyetinde bulunabilmeleri için uygulanan koşullar kaldırılarak, stratejik öneme sahip petrol arama ve üretim faaliyetinde yabancı devletlerin hakimiyetinin önü açıldı.
* Devlet adına petrol arama ve üretim faaliyetlerinde bulunma hak ve anlayışı terk edilmiştir. Böylece kamu kuruluşumuzun özelleştirilmesinin önü açıldı.
* Bir şirketin sahip olabileceği arama ruhsat sayısındaki kısıtlama kaldırılırken,  tek bir şirketin tekel oluşturabilecek şekilde tüm ülke kara ve deniz alanlarında hak sahibi olmasının riski ortaya çıkmış oldu.
* Yabancı şirketlerin ithal etmiş oldukları sermayelerini, Devlet hissesi hariç kurumlar ve gelir vergisinden muaf tutularak getirdikleri döviz cinsinden ve transfer tarihindeki kur üzerinden yurtdışına transfer etmelerine olanak sağlanmıştır. Bu düzenleme ile yabancı yatırımlar için sermaye ve kâr transferlerine önemli kolaylıklar getirilmiştir.

Petrol-İş: TPAO’nun Zayıflatılmasının Hiçbir Gerekçesi Olamaz

Petrol-İş Sendikası’nın konuya ilişkin eleştirilerinde, şu görüşlere yer verdi:

“Türk Petrol Kanunu ile yerli ve yabancı sermayenin sektörde önü açılmakla kalmayacak, kanunun yürürlüğe girmesi ile bazı ayrıcalıkları ve devlet adına faaliyet gösterme konumu ortadan kaldırılacak olan kamu kuruluşumuz TPAO’nun sektördeki öncü konumu zayıflayacaktır. Kanun TPAO’yu kolsuz ve kanatsız bırakacak, dikey entegre yapıya sahip dev petrol tekelleri ile denk olmayan koşullarda rekabet etmeye zorlayacaktır.

Dünya devletlerinin tümü, petrol sektörlerini güçlendirmek amacıyla, çoğunlukla kamu eliyle kurdukları petrol şirketlerini arama, sondaj, ham petrol üretimi, boru hatları ile taşıma, rafinaj, petrokimya, kimya, dağıtım, pazarlama, faaliyetlerini de içerecek biçimde dikey entegre bir yapıda oluşturmuşlardır. Bu doğrultuda, petrol sektöründe dünyada devlet şirketlerinin yükselişi devam etmektedir.

Ayrıca hükümet TPAO’nun özelleştirilmesi ile ilgili düşüncelerini kamuoyu ile açıkça paylaşmıştır. Kanunun ilgili komisyonda görüşülmeye başlandığı 19 Mart 2013 tarihinde çalışmalara katılan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, TPAO’nun THY modeli ile özelleştirileceğini açıklamıştır. Bu açıklama, hükümetin TPAO’nun kamusal niteliğini ortadan kaldırma hedefinin itirafıdır ve Türk Petrol Kanunu’nun asıl amacını gözler önüne sermektedir. Akdeniz ve Irak başta olmak üzere ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyada petrol ve doğalgaz kaynaklarının bir çatışma ve emperyalist rekabet konusu olduğu son günlerde bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Böylesi bir dönemde, petrol sektöründe yerli ve yabancı sermayenin menfaatleri için ulusal çıkarlara aykırı bir şekilde hazırlanan Türk Petrol Kanunu ile kamu kuruluşumuz TPAO’dan vazgeçilmesine izin verilmemelidir”

HABER ETİKETLERİ: yabanci, petrol, tbmm, türkiye, hükümet, akp, gezi parkı,

milli_gazete-13.06.2013*********************************

OYUN İÇİNDE OYUN

İnsanların temel istekleri “Kimsenin kimseyi öldürmediği, sömürmediği aksine yardımlaştığı bir dünya” dır. Ancak günümüz insanların ilişkilerinde çıkarlar ön plandadır. Bu nedenle tarih boyunca bu çıkarlar uğrunda çatışmalar yaşanmıştır ve de yaşanmaya devam edecektir. Geçmişe oranla dolaylı yöntemlerin daha ağır bastığı günümüzde, mücadele tekniklerinden birisi de “Psikolojik müdahele” dir. Bu ise belirli yollarla insanlar etki altına alınarak, istismar etmek ve çıkarlar doğrultusunda hareket etmek ve psikolojik etkinlikler bu imkânı oluşturmaktır.][1]

[Tarihin derinliklerinden günümüze kadar, akıllı liderlerin üstünlük elde etmek için başvurduğu psikolojik müdahaleler, kimi zaman her hamlesi düşünülmüş, kimi zamanda plansız ve programsız kullanılmış, etkili ve yerinde kullanıldığında ise beklentiler ötesi sonuçlar kazandırmıştır.

Günümüzde psikolojik faaliyetlerin üç yöntemi olan propaganda, psikolojik savaş ve dezinformasyon[2] çok etkin olarak kullanılmaktadır.

Propaganda, bir taraftan kitleleri inandırırken, diğer taraftan da onları yönetmek içindir.

“Her türlü propaganda, düşünce düzeyi ne kadar aşağı olursa olsun düzeyini seslendiği kişilerin en kalın kafalısının anlama yeteneğine göre ayarlanmıştır. Bunu sağlanmasıyla inandıracağı insan kitlesi o kadar geniş olur.” [3]

Bilinen dünyada, en kanlı savaşların yaşandığı 20. yüzyılda ve sonrasında, milletler politik hedeflere ve ekonomik çıkarlara ulaşmada tek ve en geçerli yol olarak bilinen sıcak savaş, yerini insanların bilinçaltı ve duygularını hedef alan psikolojik savaşa bırakmıştır.

Dezinformasyon ise, kamuoyunun kandırmak gayesinden hareketle gerçekmiş gibi gösterilip, yalana dayanan kışkırtıcı bir haberlerdir.

Dezinformasyon birçok senelere yayılmış ve uzamış bir faaliyettir. Dezinformasyon faaliyetleri içeriğine göre siyasi, ilmi vb. olabilir. Dezinformasyonun esası gerçek gibi doğrulanmak istenen bir yalandan ibarettir. Dezinformasyon diğer psikolojik faaliyetlerden farklı olarak her ülkede veya her kitleye karşı uygulanamaz. Uluslararası platformda tüm gelişmiş ülkeler, amaçladıkları hedeflere ulaşmak için dünya siyasetini yönetmeyi isterler.][4]

Anlattığımız faaliyetler yüzünden yüzyılımız itibarıyla görülen insanlık kimliği temiz özünden uzaklaşmaya başlamıştır. Unutulmamalıdır ki; son dönemde ortaya çıkan kişilik kimliklerinde “tesadüfler nazariyesi”nin işlemediği bilinen bir gerçektir. (En basiti d.. gribi)

Hangi dinde olursa olsun, muhakkak kendi içindeki doğmaları “kesin fikirleri” insanın dayanılmaz hırsını didiklediğinden kurtulmak isteğini içinden atamayanlar için sıkıntı doğurmaktadır. Bunu engellemek ise zor olunca sınırlarını aşmak zorunda kalanlar insanlığın başına bela olurlar. Çünkü kimliğini kaybetmiş kimlikler vardır. Bu kimlikler şeytanî düzeninin emellerine hizmet etmek görevini kendine şiar ve görev edinmiştir. Bu kişiler şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olmaktan kendini kurtaramadıklarını görmekteyiz. Bu kişiler o kadar aşağılık durumdadırlar ki; yalan söylemek ve aldatmak onlar için sadece bir iştir. Çünkü onların şeytan ile kopmaz göbek bağları vardır. Onlar için her şey sahne gösterisidir.

Hulasa; emperyalist güçlerinin sonsuz hırsları ile elde ettikleri servetlerini korumak için teşkilatlanmaları şeytânî ve dayanılmaz emelleri yıkılmaz örgütlerini kurmalarına sebep olmuştur. Bunlar insanlığın başına bela olup huzursuzluğun temsilcisi olmuşlardır. Sonuçta kalplerde Allah Teâlâ korkusu da kalmayınca her şey birbirine karışmış güven sarsılmıştır. Öyleki zamanımızda artık maddiyat ve maneviyat birbirlerinin muhalifi olmaktan uzaklaşmış, birbirini kovalayan vagonlara dönmüştür.

Son sözümüz aldanmamak için uyanık olma zamanını kaçırmamaktır. Yoksa, hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] ÇİÇEK, J. Ü. (2006 ). Günümüzde Devletler Tarafından Uygulanan Psikolojik Operasyonlar Teorisi . Ankara: Kara Harp Okulu Savunma Bilimleri Enstitüsü Güvenlik Bilimleri Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi-220011; s. II

[2] Disinformation: i. kasten yanlış haber verme, yanlış bilgi verme

[3] DOMENACH, Jean-Marie. Politika ve Propaganda (trc. Tahsin YÜCEL), İstanbul, Varlık Yayınları, 2003. s.60

[4] (ÇİÇEK, 2006 ), s. 1-4

*****************

PETROL PARA VE GÜÇ ÇATIŞMASININ EPİK (Destansı) ÖYKÜSÜ

Winston Churchill neredeyse bir gecede fikrini değiştirdi. 1911 yazına kadar zamanın İçişleri Ba­kanı olan genç Churchill, “Ekonomistler” diye anılan ve aslında İngiltere-Almanya arasındaki deniz kuvvetleri yarışında önde gelmek uğruna bazı kişilerin körüklediği aşırı askeri harcamala­rı eleştiren kabine üyelerinden biriydi. Giderek büyüyen bu yarışma, iki ulus arasındaki düşman­lığı pekiştiren en güçlü etken olmuştur. Ama Churchill Almanya ile bir savaştan kaçınılabileceğinde ısrar ediyor ve Almanya’nın niyetinin ille de saldırgan olmadığı tezini vurgulayarak savu­nuyordu. Ona göre para, aşırı sayıda savaş gemisi satın almak için değil, ülkenin sosyal program­ları için harcanmalıydı.

Ancak, 1 Temmuz 1911 ’de Kaiser VVilhelm, Alman donanmasının “Panter” adındaki gemi­sini Fas’ın Atlantik kıyısındaki Agadir limanına gönderiyordu. Kaiser Wilhelm bunu Fransa’nın Afrika’daki nüfuzunu anlamak ve Almanya’nın buradaki konumu için gerekli stratejiyi sapta­mak amacıyla yapmıştı. “Panter” küçük bir savaş gemisi, Agadir ise, ikinci derecede önemli bir liman kentiydi. Yine de geminin buraya gelişi ciddi bir uluslararası bunalıma yol açtı. Alman or­dusunun toparlanması ülkenin Avrupalı komşuları arasında zaten bir hayli huzursuzluk yarat­mıştı. Şimdi bir de “Panter”i göndermekle, Almanya’nın “güneşte bir yer kapma” çabasında ol­duğunu, Fransa ve İngiltere’nin dünya yüzündeki konumlarına açıkça meydan okuduğunu dü­şünüyorlardı. Bu olayı izleyen birkaç hafta Avrupa savaş korkusuyla çalkalandı. Ancak temmuz ayı bitmeden bu korku yenilmiş, gerginlik azalmıştı ve Churchill’in deyimiyle “ZORBA ARTIK YUKA­RIYA DOĞRU TIRMANMIYOR, AŞAĞI DOĞRU İNİYORDU.” Bu sözlerine karşın yaşanan kriz Churchill’in dünya görüşünü değiştirmiştir. Almanya’nın niyetleri konusunda evvelce yaptığı değerlendirme­nin aksine artık bu ülkenin egemenlik (hegemonya) peşinde olduğuna, bu egemenliği kazanmak için askeri gücünü kullanmakta tereddüt etmeyeceğine inanmaya başlamıştı. Artık savaşın ger­çekten kaçınılmaz ve başlamasının da sadece bir zaman sorunu olduğu kanısına varmıştı.

Agadir olayından hemen sonra Donanma Bakanlığı’na atanan Churchill, İngiltere’yi kaçı­nılmaz gördüğü hesaplaşma günü için askeri yönden hazırlayacağına ve bu uğurda elinden ge­len her şeyi yapacağına ant içti. Görevinin İngiltere’nin emperyalist gücünün sembolü ve kendi öz varlığı olan kraliyet donanmasını, açık denizlerde kendisine kafa tutan Almanya’yla baş ede­bilecek güce getirmek olduğuna inanıyordu. Karşılaştığı sorunlar içinde en önemli ve en kap­samlı olanlardan birisi, görünüşte yapı bakımından teknik sayılacak bir konuydu.

Yirminci yüzyıl için büyük anlamlar taşıyan bu sorun şuydu: O GÜNE KADAR İNGİLİZ DONANMASININ GELENEKSEL ENERJİ KAYNAĞI OLAN KÖMÜRDEN ACABA PETROLE DÖNEREK, KÖMÜR YERİNE PETROL KULLANIMINA GEÇİLME­Lİ MİYDİ?

Birçok kişi böyle bir dönüşün tam anlamıyla çılgınlık olacağı kanısındaydı. Onlara göre donanmanın o güne kadar emniyetle, güvenle kullandığı Galler Bölgesi kömürünün kullanımı­na devam etmek gerekirdi. Kömür yerine artık “Pers Ülkesi”nden, (İran’ın o zamanki adı) çok uzaklardan gelen, güvenilir olmaktan yoksun petrol rezervleri kullanmak tam bir çılgınlıktı. Churchill’in deyimiyle donanmayı geri dönmemek üzere petrole bağlamak aslında “dertler de­nizine karşı silahlanmak” (Shakespeare’in Hamlet oyunundan) gibi bir şeydi. Ancak petrolün sağlayacağı, daha fazla sürat ve insan gücünün daha verimli kullanımı gibi stratejik yararlar o denli belirgindi ki, Churchill daha fazla tereddüt etmedi. İngiltere’nin “DENİZ KUVVETLERİNDEKİ ÜSTÜNLÜĞÜNÜ PETROLE DAYANDIRMASI” gerektiğine karar verdi ve bu nedenle de kendisini, tüm ener­ji ve coşkusuyla bu amacın gerçekleşmesine adadı.

Zaten başka bir seçenek de yoktu. Churchill’in ifade ettiği gibi “Bu riskli işten elde edilecek tek ödül üstünlük sağlamaktı.”

Bu görüşüyle Churchill 1. Dünya Savaşı’nın arifesinde, çok temel olan bir gerçeği yansıtmış oluyordu. Bu gerçek sadece o günleri izleyen yangın sürecinde değil, daha sonra da, yıllar boyun­ca geçerli olacaktı. Artık petrol tüm yirminci yüzyıl boyunca üstünlük ve efendiliğin simgesi ola­caktı.

1990’lı yılların başında, Churchill’in petrole bağlanışından yaklaşık seksen yıl sonra, iki Dünya Savaşı ve uzun bir Soğuk Savaş’ın bitiminde, insanların yeni ve daha barışçı bir sürecin başladığına inandığı bir anda, petrol yeniden bir kez daha tüm dünyada gündeme geliyor ve çe­kişmelerin odak noktası oluyordu.

2 Ağustos 1990’da, yirminci yüzyılın bir başka diktatörü, İrak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, komşusu Kuveyt ülkesini işgal ediyordu. Amacı sadece bir kraliyet devletini ele geçirmekle kalmayıp, aynı zamanda ülkenin zenginliklerine de el koymak­tı. Bu onun için çok muhteşem bir ödül sayılırdı. Başarılı olması halinde Irak dünyanın en önde gelen petrol gücü olmakla kalmayacak, hem Arap dünyasının hem de gezegenin en büyük pet­rol rezervine sahip olan Körfez’in tek hâkimi konumuna gelecekti. Irak’ın kazanacağı bu yeni güç, servet ve petrol konusundaki egemenliği, dünyanın geri kalan tüm ülkelerini Saddam Hü­seyin’in doymaz hırsına köle edecekti.

“Irak Kuveyt’in kaynaklarını kullanarak kendisini gör­kemli bir nükleer silah devleti haline getirebilecek, hatta daha da ileri gidip belki de bir süper güç olacaktı. Bu ise, uluslararası güç dengesinde, kuşkusuz dramatik değişikliklerle sonuçlanır­dı.” Kısaca, üstünlük ve hâkimiyet bir kez daha ödülün ta kendisi oluyordu.

Ancak, ortaya konan ödül anlaşılacağı gibi fazlaca büyüktü. Bu nedenle Saddam Hüseyin’in tahmininin aksine, dünyanın öteki ülkeleri Kuveyt’in bir oldubittiye getirilerek işgaline kayıtsız kalamazdı. Kuveyt’in işgalinin dünyadaki tepkisi büyük olmuştur. Bu tepki, Hitler’in Rhinland’i silahlandırmasında ya da Mussolini’nin Habeşistan’a saldırmasında görülen pasif tür bir tepki değildi. Nitekim, Birleşmiş Milletler derhal Irak’a karşı ambargo koydu ve Batı dünyası ve Arap dünyasının birçok ülkeleri, Irak’ın komşusu Suudi Arabistan’ı savunmak ve Saddam Hüseyin’in ihtiraslarına karşı koymak için dramatik bir askeri güç oluşturdular. Bu devletlerden Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği arasındaki işbirliği o güne kadar benzerine rastlanmamış türdendi. Ayrıca askeri güçler bölgeye yayılma konusunda görülmemiş bir hız ve kararlılıkla hareket etti­ler. Son birkaç yıldan beri, petrolün artık “önemli” olmaktan çıktığını söylemek adeta moda ol­muştu. Nitekim 1990 ilkbaharında, Irak’ın işgalinden sadece birkaç ay önce, Amerika’nın üst düzey kurmay subaylarına petrolün stratejik önemini kaybettiği nutku çekilmişti. Ancak Ku­veyt’in işgali bu imajı sildi. “1991 yılı başlarında Irak’ın Kuveyt’ten barış yoluyla çekilmesine yö­nelik girişimler başarısızlıkla sonuçlanınca, Amerika Birleşik Devletleri önderliğinde otuz altı ül­ke bir koalisyon yaparak beş haftalık bir hava ve yüz saatlik kara savaşı sonunda Irak’ın yıkıcı gü­cünü yok edip, bu devletin Kuveyt’ten çekilmesini sağladılar.” YİRMİNCİ YÜZYILIN SONUNDA PETROL BİR KEZ DAHA GÜVENLİĞİN, REFAHIN VE KUŞKUSUZ UYGARLIĞIN MERKEZİ OLDUĞUNU KANITLADI.

Petrolün modern anlamdaki tarihi gelişmesi on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başla­masına karşın, tam anlamıyla etkilediği ve değiştirdiği yüzyıl, yirminci yüzyıl olmuştur. Petrolün öyküsü aslında üç büyük aşamaya dayanmaktadır.

Bunlardan birincisi kapitalizm ve modern iş yaşamının doğuşu ve gelişimidir. Petrol giderek dünyanın en büyük ve en yaygın işi konumuna geliyordu. On dokuzuncu yüzyılın son yıllarında türeyen büyük endüstriler içinde petrol, bu endüstrilerin en büyüğü olmuştu. Öyle ki, daha yüz­yıl bitmeden petrol endüstrisine tümüyle egemen “STANDARD OİL”, dünyanın çokuluslu şirketleri arasında ilk kurulanlardan birisi ve en büyüğü konumuna geldi. Yirminci yüzyılda petrol kapsa­mının bu derece genişlemesi onun işletmeciliğinin serüven düşkünü petrol arayıcılardan ağzı laf yapan müteşebbislere, büyük işverenlere, çokuluslu şirket bürokrasilerine ve devlet şirketlerine kadar her alanda yayılmasına yol açmıştır. Bu devrimde, büyük şirket stratejileri, teknik değişme ve pazarlamadaki gelişmeler ve kuşkusuz, hem milli hem de uluslararası ekonomiler teker teker ait oldukları yeri buldular. Tüm geçmişi boyunca petrol daima pazarlıklara konu olmuş ve haya­ti önemde kararlarda merkez teşkil etmiştir. Bazen büyük hesaplarla bazense neredeyse bir raslantı sonucu büyük anlaşmalar yapılıyordu [insanlar, şirketler ve uluslar arasında]. PETROL DIŞINDA HİÇBİR İŞ “RİSK” VE “ÖDÜL” SÖZCÜKLERİNİN ANLAMINI -VE ŞANS VE YAZGININ ÇOK BÜYÜK ETKİSİNİBU DENLİ BÜTÜNÜYLE VE TAM ANLAMIYLA TANIMLAYAMAZ.

Yirmi birinci yüzyıla bakarken üstünlük kavramının bir petrol varilinden olduğu kadar bir bilgisayardan da gelebileceği açıkça görülüyor. Yine de petrol, sanayideki görkemli yerini koru­maya devam edecek. UNUTMAYALIM Kİ “FORTUNE 500” DERGİSİNİN REKORTMEN OLARAK GÖSTERDİĞİ YİR­Mİ ŞİRKETTEN YEDİSİ PETROL ŞİRKETLERİDİR. Enerji kaynağı olarak yerini tutacak başka bir seçenek bu­lununcaya kadar, petrol dünya ekonomisi üzerinde erişilmesi çok güç olan etkisini daima koru­yacaktır. Büyük fiyat hareketleri iktisadi büyümeyi körükleyebilir veya tam tersi, enflasyon başı­nı alıp gider ve durgunluk devri başlayabilir. Bunların hepsi olasıdır. Bugün petrol, sebep olduğu olaylar nedeniyle iş hayatıyla ilgili tüm yayınlarda düzenli olarak yer alan, bununla da kalmayıp yayınların en ön sayfasında kendinden söz ettiren tek metadır. Geçmişte olduğu gibi bugün de -kişiler, şirketler ve tüm dünya ulusları içinservet denilen zenginliğin mutlak ve tartışmasız tek jeneratörüdür. Kısaca, çok zengin ve nüfuzlu bir işadamının deyimiyle “Petrol Paradır.”

İkinci görüşe göre, petrol, milli stratejilerle ve dünya politikaları ile sıkıca kucaklaşmış bir mal olarak görünüyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında, yurtiçinde kullanılan “içten patlamalı motorlar”, atların ve kömürle çalışan lokomotifin yerini alınca, petrol milli gücün bir simgesi ha­line geldi ve önemi bir kez daha kanıtlandı. Gerek Uzakdoğu’da gerekse Avrupa’da II. Dünya Savaşı’nın çıkışı ve gelişmesinde petrol en önemli etken oldu. Nitekim Japonlar Pearl Harbour’a, Doğu Hint Adaları’ndaki petrol kaynaklarına el koyan ordularını korumak amacıyla saldırmıştır.

Hitler’in Sovyetler Birliği’ni işgal etmesindeki en önemli stratejik hedef, Kafkasya’daki petrol ya­taklarını ele geçirmekti. Ancak, zamanla Amerika’nın petrol konusundaki üstünlüğü ve kararlılı­ğı ortaya çıkacak ve savaş henüz son bulmadan Almanya’nın ve Japonya’nın petrol tankları tam­takır boşalacaktı. Soğuk Savaş yıllarında uluslararası şirketlerle gelişmekte olan ülkeler arasında petrolün denetimini elde tutmak için yapılan soğuk çatışmalar korkunç bir dramın oluşmasında en büyük etken olmuştur. Bu, sömürgecilikten kurtuluş ve milliyetçilik hareketlerinin getirdiği bir olguydu. 1956 yılında Süveyş Krizi -ki gerçekte çağdışı emperyalist Avrupalı güçlerin izledi­ği siyasetin artık sonuna gelindiğinin bir işaretiydi. Başka nedenlerle olduğu kadar petrol nede­niyle de meydana gelmiştir.

“PETROL GÜCÜ”NÜN NÜFUZ YÖNÜNDEN EN ETKEN VE HİSSEDİLİR OLMASI 1970’Lİ YILLARA RASTLAR. Bu yıllarda, o güne kadar uluslararası politika konusuna kayıtsız kalmış devletler bile, büyük servet ve nüfuz simgeleyen petrole doğru birbirleriyle yarış edercesine ko­şar oldular. Bu durum endüstriye ağırlık vermiş ve iktisadi gelişmelerini petrole dayamış ulusla­rın arasında birbirine karşı “derin bir güvensizlik” yaratmıştı. Sonuç olarak petrol, 1990’larda, Soğuk Savaş sonrası ilk bunalımda, yani Kuveyt’in işgalinde can damarı konumundaydı.

Ancak, petrole sadece avantaj sağlayan bir ürün gözüyle bakmak doğru olmaz. Çünkü olay­lar petrolün zaman zaman ancak bir çılgın için altın sayılabileceğini de kanıtlamıştır. Örneğin İran Şahı’nı ele alalım. İran Şahı yaşamının en büyük ihtirası olan petrol zenginliğine kavuşmuş­tu; ne var ki bu onun sonu olmuştur.

Meksika için de aynı şey söylenebilir. Gerçi petrol Meksi­ka’nın iktisadi yaşamını kalkındırmıştır, ama yalnızca yeniden yıkmak için…

Sovyetler Birliği dünyanın en büyük ihracatçı ülkeleri arasında ikinci olmasına karşın, petrolden elde ettiği ka­zancın hemen tümünü 1970 ve 1980’lerde askeri kalkınma için ve işe yaramaz, hatta zaman zaman tehlikeli ve yıkıcı sayılabilecek bir sürü uluslararası serüven uğruna heba etti.

BİRLEŞİK DEVLETLER İSE -BİR ZAMANLAR DÜNYANIN EN BÜYÜK TÜKETİCİSİ OLAN ÜLKE BUGÜN PETROL TÜKETİMİNİN YARISINI DIŞARIDAN İTHAL ETMEK ZORUNDA KALDIĞI İÇİN, ÜLKENİN GENEL STRATEJİK KONUMU GİDEREK ZAYIF­LIYOR VE ZATEN DERT KAYNAĞI OLAN BÜTÇE AÇIĞI DAHA DA BÜYÜYOR. BU DA KUŞKUSUZ -SÜPER BİR GÜÇ OLAN AMERİKA İÇİN BİLE TEHLİKELİ BİR DURUMDUR.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte uluslararası ve milli alanda yeni bir dünya düzeni şekillenmeye başladı. Bugüne değin daima çatışmaların odak noktasını oluşturan ideoloji öyle anlaşılıyor ki yerini ekonomik yarışmalara, bölgesel çatışmalara ve etnik rekabete bırakacak. Bu rekabet ve çatışmalar modern silahlanmanın da gelişmesinden cesaret alınarak kışkırtılmıştır. Ancak, uluslararası düzende oluşan bu yeniliğin gelişmesi nasıl olursa olsun petrol stratejik meta olmaya devam edecek ve uluslararası politikalar için tehlikeli olma niteliğini koruyacaktır.

PETROLÜN TARİHİNİN ÜÇÜNCÜ TEZİ DE TOPLUMUMUZUN NASIL OLUP DA BİR “HİDROKARBON TOPLUMU”NA DÖNÜŞTÜĞÜNÜ VE BİZLERİN ANTROPOLOGLAR DİLİNDE NASIL BİRER “HİDROKARBON ADAM” OLDUĞU­MUZU AÇIKLIYOR.

İlk geliştiği yıllarda petrolcülük sanayileşmekte olan bir dünyanın doğuşuna ne­den olmuştu. Bunun sorumlusu yakıştırma adıyla kerosin, yani gazyağı denen ve “yeni ışık” an­lamına gelen, gündüzü uzatıp geceyi geciktiren, bu yüzden de çalışma saatlerini uzatan bir üründü.

ON DOKUZUNCU YÜZYIL SONUNDA BİRLEŞİK DEVLETLER’İN EN ZENGİN ADAMI OLAN JOHN D. ROCKEFELLER BU ZENGİNLİĞİNİ GAZYAĞI SATIŞINA BORÇLUYDU. O günlerde benzine yararsız bir yan ürün gö­züyle bakılıyor, ender de olsa alıcı bulabildiğinde çok ucuza, galonu sadece iki sente satılıyordu. Hiç satılamadığı günlerde, yöre halkı geceleri petrolü nehire dökerdi.

Elektrik ampulünün icadı ile birlikte petrol modasının geçtiğine inanılırken, yeni bir çağ açıldı. İçten patlamalı motor çağı. Böylece petrol endüstrisi yeni bir pazar buluyor ve yeni bir uy­garlık doğuyordu.

Yirminci yüzyılda petrolün, doğal gaz ile birlikte sanayi dünyasının güç kaynağı olan “Ya­kıtlar Kralı Kömür”ü tahtından indirdiğini görüyoruz. Daha da ötesi, petrol, savaş sonrası oluşan büyük kentleşme hareketinde bu hareketin temeli sayılır. Kentleşme hareketinin gerek çağdaş görünüm gerekse modern yaşantımız açısından birçok değişmelere neden olduğu biliniyor.

Bu­gün petrole o denli bağlıyız ve petrol yaşantımıza o denli girdi ki, artık onu yaşantımızın doğal bir parçası olarak kabul ediyoruz ve olağanüstü önemi üzerinde durup düşünmüyoruz bile…

Bi­ze oturacak yer sağlayan, nasıl yaşayacağımız konusunda etken olan, işimize nasıl gideceğimizi, nasıl yolculuk yapacağımızı belirleyen, hatta flört ederken bunu nerede yapacağımıza karar ve­ren sadece petroldür.

PETROL GERÇEKTEN KENTSEL TOPLUMLARIN HAYAT VEREN KANIDIR.

Petrol ve doğal gaz, tarımın dayandığı gübreciliğin en temel bileşimini oluştururlar.

Petrol sayesinde dünyanın kendi kendisini besleyemeyecek olan metropollerine gıda taşınabilir. Ayrıca, çağdaş uygarlığın yapıtaşları olan kimyasal maddeleri sağlar. Unutmamalıyız ki bir gün dünyadaki petrol kuyuları aniden kuruyuverse, çağdaş dediğimiz bu uygarlık bir gün bile yaşayamaz ve çökmeye mahkûm olur.

Yirminci yüzyılın büyük kesitinde petrole duyulan güven ve bağımlılık hissi giderek artmış­tır.

Petrol artık tüm dünyada insanın ilerleme sembolü olarak algılanıyor ve itibar görüyor. An­cak, bugün durumun değiştiğini görüyoruz. Çevre bilincinin doğmasıyla birlikte endüstriyel top­lum prensipleri zaman zaman tartışılabiliyor ve petrol sanayii tüm boyutlarıyla soruşturulan, eleştirilen ve itiraz gören faaliyet dalları listesinde ilk sırayı alıyor. Bugün dünyanın her yerinde petrol, kömür ve doğal gaz gibi fosil kaynaklı yakıtların kullanımını azaltma çabaları gözleniyor ve bu çabalar tüm dünyada giderek yoğunlaşıyor.

Bu çabalar kuşkusuz geçerli olan nedenlere dayanmaktadır; fosil kaynaklı yakıtlar kullanıldığında is ve hava kirliliğinin artması, asitli gazla­rın havaya karışması, ozon tabakasının incelmesi ve iklim değişikliğinin oluşturduğu olumsuz etkenler gibi. Dünya ekonomisinin bu denli odak noktası olarak tanınan petrol, bugün artık çev­resel kirlenmeye neden olmakla ve çevreyi olumsuz etkileyip kirletmekle suçlanıyor.

Bugüne ka­dar sahip olduğu teknolojik üstünlük ve yiğitlikten ve modern dünyayı şekillendirmedeki katkı­sından ötürü kendisiyle daima gurur duymuş olan petrol artık kendini savunur duruma düştü. Petrol bugünkü kuşak ve gelecek kuşaklar için bir tehdit unsuru olmakla suçlanıyor.

Ama günümüzün “Hidrokarbon Adamı”, otomobillerini çok seviyor ve vazgeçmeye hiç de niyetli değil; banliyödeki evinden ve yaşamını kolaylaştırmak için şart gördüğü eşyalarından öz­veride bulunmayı hiç istemiyor. Öyle anlaşılıyor ki her alanda gelişme gösteren dünya insanları çevresel sorunlar ne olursa olsun, kendilerini petrol gücüyle işleyen bir ekonominin yararların­dan yoksun bırakmaya hiç niyetli değiller. Ayrıca, dünyanın petrol tüketimini geriye çekmek için girişilecek herhangi bir hareket, önümüzdeki senelerde beklenen olağanüstü nüfus patlamasın­dan olumsuz yönde etkilenecek ve sonuçta başarısız kalacaktır.

1990’lı yıllarda dünya nüfusu­nun bir milyar daha artması bekleniyor. Bu, önümüzdeki on yıl içinde, nüfusun 1990’lı yılların başına oranla yüzde yirmi daha artacağı anlamına geliyor. Demek ki gelecek on yıl içinde dünya­da bugüne oranla yüzde yirmi daha fazla insan yaşayacak ve dünya yüzünde yaşayan bu insan­lar “tüketim yapma haklarını” talep edecekler. Endüstriyel dünyanın çevresel sorunlara ait prob­lemleri nüfus artışının baskısı ile ölçülerek değerlendirilecek. Bu arada 1990’lı yılların korkunç ve çözümsüz çatışmalarından biri için şimdiden gerekli ortam hazırlanmış görünüyor. Çatışacak taraflardan biri, çevresel korunmaya daha fazla önem verilmesini ve çevre koruma tedbirlerinin daha da arttırılmasını savunan grup olacakken, diğeri de ekonomik gelişmeye katkıda bulunul­masını isteyen, Hidrokarbon Toplum çıkarlarının korunması ve enerji güvenliğinin gereğine ina­nan grup olacaktır.

Petrolün Öyküsü hepimizin hayatını etkilemiş olayları içinde yer alır. Ekonomi ve teknolojinin genel yönlerine, işadamlarının ve politikacıla­rın strateji ve entrikalarında ana tema olmayı hep hak etmiştir.

Dünyanın en zengin ve nü­fuzlu kişileri olan Rockefeller’i ,Henri Deterding, Caloûsto Gülbenkyan, J. Paul Getty, Armand Hammer, T. Boone Pickens ve daha başka birçok isimlerin güç kaynağı hep petrol olmuştur.

Petrolün öyküsünde yukarıda saydıklarımız kadar önemli başka isimler de var. Bunlar arasında Churchill, Adolf Hitler, Joseph Stalin, İbni Suud, Muhammed Musaddık, Dwight Eisenhower, Anthony Eden, Henry Kissinger, George Bush ve Saddam Hüseyin sayılabilir.

Yirminci yüzyıl haklı olarak “petrol yüzyılı” olarak anılıyor. Petrolün geçmişinde her ne ka­dar çeşitli anlaşmazlıklar ve zıt görüşler egemense de, zaman zaman “tek görüş”te de birleşildiği oldu. Görüş birliği daha çok karşıt tarafların eskiye dayanan olaylara bugün çağdaş bir yakla­şımla bakabilmesi ve bunu yaparken de yeni gelişen olaylarda geçmişten gelen derin yankılar bulabilmesi şeklindedir diye düşünebiliriz.

Kaynak:

Daniel YERGİN, trc: Kamuran TUNCAY, Petrol Para ve Güç Çatışmasının Epik Öyküsü, İş Bankası Yay. İstanbul, 2009, s.9-13

MELÂMÎLER VE MELÂMÎLİK


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

Türkiye’de meydana çıkan Bayramî Melâmiliği ve bilhassa son devir Melâmiliği, şimdiye kadar Avrupa’da ciddî surette tetkik edilmemiştir. Abdülbâkî Gölpınarlı Beyefendi tarafından telif edilen kaynak eserinde İstanbul’da bulunan Melâmi Pirânından bahisler vardır. Fakat melâmliğin “kitman usulü yüzünden” bu pirandan bazıları biraz gizli kalmış ve yerleri hakkında Melâmilerin kendilerinde dahi bilgi eksikliği oluşmuştur. Bu pirândan mahfî olan birkaç velinin kabir yerleri için; ileriki zamanlara bilgi ve kayıt olarak kalması, korunması niyetiyle, bahse konu kitaptaki bilgiler ile sunmaya çalıştım.

Allah Teâlâ cümlemizi onların şefaatine nail eylesin. Amin

İhramcızâde İsmail Hakkı

Kaynak: Abdülbâkî GÖLPINARLI,
Melâmiler ve Melâmilik, 1931, İstanbul
PDF KİTAP İNDİR

 

HACI BAYRAM KABAYİ kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Melâmîlere nazaran İdrîsi Muhtefî’den sonra “Gavsiyyet” Hacı Kabâî’ye geçmiştir. Mumaileyh, an aslın Gürcü olup Topkapı’da Takkeci camiinin bânisi Melâmî ricalinden Arakiyeci İbrahim Çavuş’un azatlı kölelerindendi. İsmi Keyvan iken Melâmîler tarafından «Hacı Bayram» ismi verildiği gibi Sandal bedestanında elbisecilik ile meşgul olduğundan “Kabâyî” Iakabile de şöhret bulmuştu.

La’lîzâde, Kabâyî  Efendinin meşrebinin takvâ ve azîmet üzere bulunduğu cihetle halk ile ihtilaftan müçtenip olduğunu ve tâliplerin irşadına Bayrâmiyeden Bezcizâdeyitayin eylediğini bildiriyor.

Bu Bezcizâde, İdrîsi Muhtefînin halîfesi Muhiddin (Muhyî) değildir. Çünki Muhyî 1020 de vefat etmiştir. Ruznamçeci Süleyman Fâik Efendi (1254) “Hediyyetül ihvân”a yazdığı haşiyede bu zatın Bayramiyeden ve yine Bezcizâdelerden Şeyh Muhiddin Emin Efendi olduğunu tasrih etmektedir.

Kabâyî Efendi 1037 tarihinde vefat edip Takkeci camiinin karşı tarafında, caddeye yakın bir mahalle defnedilmiştir. Baş taşında Sülüs yazı ile aynen

Lâilâhe İllâllâh Muhammedurrasûlüllâh
El Merhum, El Mağfûr, El Hâcı Bayrâm
Terk Edüp Bu Fanîyi Çün Eyledi Azmi Bekâ
İçyûp Eydûb Izzâsın Ehl-İ Diller Cem Olup
Dediler Târihini “Ruhuna Rahmet Dâima”
1307

 

ayak taşında keza Sülüsle

Küllü Şeyin Hâlikün İllâ Vechehû Lehü’l Hukmu
Ve İleyhi Turceûn Evâhiri Receb’ul Muracceb
Li Seneti Seb’un Ve Selâsîne Ve Elfün

yazılıdır. Merkadin etrafındaki parmaklığın ön tarafına mülasık bir taştada Ta’lik ile yazılmış şu beyti okumaktayız:

Hamzaviyye Kutbunun Bu Cennet-i Fâyiha
Ruhu İçin Oku Üç İhlâs Bir Fatiha

tarih olması iktiza eden “Ruhuna Rahmet Dâima”cümlesi senei vefatı ifâde etmiyor. bilâhare kabâyî Efendinin merkadinin arka tarafında ayni Kabâyî Efendinin merkadi gibi bir merkat buldum. Bu merkadin baş taşında

Kâtib-i Menşur Divân Şe Âlicenâb
Terk Edub Bu Fâniyi Çün Eyledi Azmi Bekâ
….

yazılı . . Bu zat 968 sesinde vefat etmiş. Esasen “Ruhuna Rahmet Dâima” cümlesi de tamamile bu seneyi gösteriyor. Şu hâlde anlaşılıyor ki Kabâyî Efendinin taşına, Yalnız ilk mısraını hazif ve yerine gayri mevzun “El Merhum, El Mağfûr, El Hâcı Bayrâm” cümlesini ilâve ederek aynen bu kitabeyi yazdırmışlardır. (sh: 156-157)

Hacı Bayram Kabai Kabri Yeni Hali

 Hacı Bayram KabaiTopkapı Mezarlığı, Maltepe Mh., İstanbul, Türkiye

BURSALI SEYYİD HAŞİM
kaddesellâhü sırrahu’l azîz

La’lî ve Müstakimzâdelerin tahkikine nazaran Beşir Ağa’nın makamına Bursalı Seyyid Hâşim Efendi geçmiştir.

Bu zât, « Kitman » (Sır saklama) a ziyâdesile riâyetkâr olup kimse ile tarikata dâir sohbet etmediği gibi ihvânın cem’iyet ve sohbetine de müsaade etmemiştir. La’lî zâde, pederinden naklen Seyyid Hâşim Efendinin fevkalâde ibrâm ve ısrardan sonra yalnız Gedâyî Ali Efendi ye Seyyid Ali Efendinin kalbine bakmağa mezuniyet vermiş olduğunu söylüyor ve bu ihtifânın neticesinde tariki Melâmette kıllet (azlık) zuhurunu ve hatta bir çok ihvânın Hâşim Efendinin Kutbiyetinde yakîn tahsilinden mahrum kaldıklarını haber veriyor.

1088 senesi Ramazanının Kadir gecesinde vefat etmiştir.

La’lî zâde, babası La’lî Mehmet Efendi den Haşim Efendinin vefâtı hakkında şöyle bir menkabe naklediyor:

1088 senesi Ramazanının kadir gecesi, La’lî Mehmet Efendi  Hâşim Efendi de misafirmiş. İftardan ve teravihten sonra bir müddet sohbet ediyorlar. Sabaha karşı Haşim Efendi  hareme gidiyor. Biraz sonra Haşim Efendinin zevcesi harem kapısına gelip:

“Aman Mehmet Efendi  yetiş ; efendi vefat ediyor.”

diyor. La’lî Mehmet Efendi  hareme geçiyor ve Haşim Efendiyi hâleti nezi’de buluyor. “Yasin” okuyacağı sırada Haşim Efendi  “Allah” deyip teslimi rûh ediyor.

La’lî Mehmet Efendi  çok müteessir olup :

“Efendi m; makamınızı kime terk ettinız ve bizi kime bıraktınız ?” diye ağlamağa başlıyor. O sırada “Seyyid Ali’ye varın!” diye bir ses duyuyor. Ertesi günü cenaze merasiminde La’lî Mehmet Efendi  Seyyid Ali Efendi ye dikkat ve mahabbetle bakınca Ali Efendi  Mehmet Efendinin keşfini anlayarak durduğu yeri değiştirmek suretile Mehmet Efendinin nazarından kaçıyor ve bu suretle hâlin ifşa edilmemesini istediğini anlatıyor

Hâşim Efendi Edirnekapusu haricinde Emir Buhârî câmii karşısında caddeye nâzır bir mahalle defnedilmiştir. Baş taşında Ta’lik yazı ile.

Seyyidî Âli Neseb Hâşim Muhammed Kân-ı Fazl
Kadre Erub Azm-i Firdevs Oldu Ona Layiha
Ruhu Kudsiyle O Şeb Pervâzı İlliyyîn Edub
Hatırıma İki Tarih Oldu Feyz-i Saniha
Göçtü Çün Hâşim Efendi Ânı Rabb’ül Âlemin
Hemcivâr Edüb Habîb-İ Ekrem’e El Fâtiha
1088

 

beyitleri mahkûktur (kazınmıştır) . Son beytin her iki mısraı da ayrı ayrı, tam olarak vefat senesini ifâde eder.

Bursalı Seyyid HaşimBursalı Seyyid Haşim Kabri Yeni

HACI OSMAN AĞA EFENDİ
ve

ŞEYHULİSLÂM
PAŞMAKÇIZÂDE SEYYİD ALİ EFENDİ
 kaddesellâhü sırrahu’l azîzân

Seyyid Hâşim Efendinin yegâne müridi olduğundan Melâmîlere nazaran Hâşim Efendi den sonra “Gavsiyyet” e bu zât geçmiştir. Ali Efendi Hâşim Efendi den ziyade Kitmâna (sır saklamaya) riâyetkâr olmuş, hatta eskiden görüştüğü âşık ve sâdık ihvânile bile tevhide âit bir şey konuşmamağa başlamıştır. La’lî zâde

“Peder merhum ile görüşür dört beş pîr âşık vardı. Encâmı neye varacaktır? Müstait tâlîpler görürüz. Efendimiz cümlesini zâhiren reddederler. Fakirler mahrum kalıyorlar; diye teessüf ederlerdi” diyor

Melâmîlerin “Seyyid Ali sultan” dedikleri Paşmakçızâde Ali Efendi hiç kimseyi irşâda mezun etmemiştir. Kendisini bu derece gizlemesi âdetâ insana şüphe veriyor. Acaba yıllarca medreselerde ulûmu zahireyi tahsil eden, saray ve ekâbir konaklarında ömür süren ve nihâyet kendisini ulûmu zâhire ikna’ ve itma’ edemediğinden Melâmîliğe giren bu Hoca Efendi hakikaten Melâmîliğe inanmışmı idi ve Hâşim Efendi acaba Sârban Ahmetler, idrîsi Mutefîler gibi bu Şeyhülislâmı teshir edebilmişmi idi ?..

Üçüncü Ahmet devrinde 1124 senesi Muharreminin dördüncü günü vefat eden Seyyid Ali Efendi vasiyeti mücibince EdirneKapusu mezarlığında Şehit Beşir ağanın dâmâdı Osman Ağa’nın yanına defnedilmekle zihinlere tebâdürü pek tabiî olan bu şüpheyi kökünden izâle etmiştir.

Melâmî Şeyhülislâm, hayatında hem mevkiini sıyânet için, hem de artık Melâmîlerin kan dökmelerini tecviz etmediğinden ihvânını himâye için “Takıyye”ye fevkalâde riâyet ettiği halde vefatında bu kitmana lüzum görmemiş ve pîrinin dâmâdı Osman ağanın yanma defnini vasiyet eyleyerek ihlâsı akidesini izhâr eylemiştir.

Medfeni, Edirne kapusu mezarlığında Emir Buhârî câmiine giden yolun sağ tarafında, biraz içerde taş parmaklıklarla çevrilmiş, üstü açık bir türbe hâlindedir. Osman ağanın solunda medfundur. Ağanın sengi mezarında

Huve’l Hallâk’ul Bâkî Hâzâ Kutbul Arifîn
Ve Zübdet’ül Vâslîn İlâ’llahi Teâlâ Merhûm
Ve Mebrûr Eddâric İlâ A’lâ’l Medâric-i Rabbihî
l-Gafûr Eş-Şeyh El-Hâcı Osman Ağa
Fâtiha

kitabesi mahkûktur (yazılmıştır) . La’lî zâde, Hacı Osman ağayı “Meczubi ilâhî” diye tavsîf ediyorsa da zannederiz ki bu cezbe, İsmâili Ma’şûkî ve Hamza Bâlî’nin cezbesi gibi olacak.. Yalnız cezbe kelimesinin ma’nasındaki iltibas, ağayı kayın pederinin âkibetinden kurtaracağı için âdetâ bil’iltizâm kullanılmış bir kelime. Başka suretle olsaydı, koca bir Şeyhülislâm, bu zata bu derecede merbut (bağlı) olamazdı.

Seyyid Ali Efendinin baş taşında Şâir Rahîmî tarafından yazılan şu güzel tarih mahkûktur:

Seyyid Ali efendi kitabesi

Türbe dahilinde Osman ağadan ve Ali Efendi den başka Ali Efendinin iki zevcesi ve oğlu ile Paşmakçızâdelerden Seyyid Mehmet ve Seyyid Ahmet isminde iki zât medfundur. Şeyhî merhum, Efendi için “Mecmaul bahreyni şeriat ve hakikat ve mevredün nehreyni ilmü ma’rifet,, dediği gibi şeyh Mürâdı Nakşibendî’ye mürid olduğunu da söylüyor.

La’lî zâde de Osman ağanın yanına defnini vasiyet ve vasiyeti mucibince hareket, halkın dedikodusunu mucip olup her kesin söylediği lâflarla isti’dadını izhâr eylediğini haber veriyor.

Osman Ağa ve Şeyhulislam PaşmakçızadeHacı Osman Ağa Efendi

Paşmakçızade Seyyid Ali EfendiPaşmakçızadenin Eşi Emetullah HanımPaşmakçızade aile kabristanı paşmakçızade aile kabristanı (2) Eyüp, İstanbul, Türkiye Necatibey ve Mısır Tarlası Mezarlığı

İSRAİL VE FİLİSTİN’İN ÜZERİNDEKİ DUVAR


DİNLER

FELSEFE

FİLM-BELGESEL

İSLÂMİYET

KOMPLOLAR

MUHTELİF

PSİKOLOJİ

RASÛLÜLLAH (SAV)

SİYASET

ŞAHSİYETLER

TASAVVUF

YAZILAR

**********

“Duvar yıkılınca Yahudiler ve Hıristiyanlar İslâm’a girecekler.”

İbrahim aleyhisselâmın iki çocuğundan türeyen iki kavim.  Araplar ve Yahudiler.

Onlar, Habil ve Kabil gibi senelerdir birbirlerine olan karşı durumları ile mutlu olmadıkları gibi, yaşadıkları üzüntü ve sıkıntıları hiç bitmeyecekmiş  gibi birlikte hayat sürüyorlar. Müslümanlar kurban olan oğul için İsmail aleyhisselâmI derlerken, Yahudiler İshâk aleyhisselâmı söylüyorlar. (Bu konuda Arap Milliyetçiliği yüzünden İslam âlimleri arasındaki ihtilaf sürekli devam ede gelmiştir.)

Mana âleminden Hz. Musa aleyhisselâmın bizlere doğru yönelen bakışlarında, hep müteessir olduğunu görmekteyiz. Bunu bizim gibi başka görenlerde vardır. Eskiden ezilen taraf Yahudilerdi, şimdi devrân döndü Filistinliler oldu.  Allah Teâlâ, kaderi veçhedeki adalet sıfatının üzerini “Sabır” ismi öyle örtmüş ki,  zalim ve mazlum birbirinden bir türlü ayrılamıyor.

“Bu bekleyişin sebeb-i hikmeti nedir?” diye düşünen bizler için cevabın Kur’ân-ı Kerim’de bulunduğunu söyleyebiliriz. Kur’ân-ı Kerim tarihsel bir kitap değildir. Onun her ayeti günlere, çağlara hitap eder. Tevilâtını yüz defa yapsanız yine yeni bir tevili bulunur. Sure-i Kehf’in sırlı karanlığından sızan nurlu ışıklarda, Allah Teâlâ bu durumun kaderi veçhesini açığa vurmuş olsa da, bizler görmemek için elimizden geleni yapmaktayız. Bir çoğumuzun bildiği meşhur Hızır ve Musa aleyhisselâm kıssası, kaderi plandaki sabır isminin tecelliyatını aslında ibraz etmektedir. Kıssa Kur’ân-ı Kerîm’de Kehf Sûresindeki (18) âyetlerde geçmektedir. Bu kıssa hakkındaki malumat, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden tüm ayrıntıları ile birlikte rivayet edilmiştir. [1] Önce Kıssayı hatırlayalım:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu kıssayı şöyle anlattılar.

“Musa aleyhisselâm bir vakit Benî İsraîl içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine:

“En çok âlim olan kimdir?” diye soruldu.

“En âlim benim.” diye cevap verdi.

Bu husustaki ilmi Allah Teâlâ bilir diyerek Allah Teâlâ´ya havale etmediğinden dolayı Allah Teâlâ ona ıtab etti. Allah Teâlâ,

“İki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri var. O senden daha âlimdir.” diye ona vahiy etti.

“Ya Rabb´i, ona nasıl yol bulayım?” dedi.

Ona giderken “Bir zembil içinde bir balık taşı. Onu nerede kaybedersen o kulum oradadır.” denildi.

Hz. Musa aleyhisselâm gitti. Arkadaşı Yuşa b. Nun aleyhisselâm´ı [İstanbul´da kabri bulunmaktadır!!!]da birlikte götürdü. Bir zembil içine de bir balık koyup yüklendiler. İki denizin bitiştiği yerdeki kayanın yanına varınca başlarını yere koyup uyudular. Derken tuzlanmış ölü balık zembilden sıyrılıp kurtuldu. Deniz içinde kendine su küngü gibi bir boşluk bırakarak yol açtı. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Hz. Musa aleyhisselâm ile arkadaşı şaşırtan bir şey olmuştu. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün gittiler. Sabah olunca Hz. Musa aleyhisselâm arkadaşına

“Kuşluk yemeğimizi ver. Bu seferimizden yorgunluk duymağa başladık.” dedi. Hâlbuki Hz. Musa aleyhisselâm emr olunduğu o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Arkadaşı,

“Bak hele, taşın dibinde barındığımız zaman balığın gittiğini haber vermeği unutmuşum.” dedi Hz. Musa aleyhisselâm,

“Zaten istediğimiz de bu idi” dedi.

Bunun üzerine kendi izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki elbisesine bürünmüş bir zat duruyor Hz. Musa aleyhisselâm selam verdi. Hızır aleyhisselâm,

“Acayip, bu senin bulunduğun yerde selam ne gezer?” dedi.

“Ben Hz. Musa ´yım” dedi. O:

“Benî İsraîl Hz. Musa´sı mı?” diye sordu.

“Evet.” dedi.

Hz. Musa aleyhisselâm sonra yine söze başlayıp:

“Sana talim olunan rüşt ve hidayetten bana bir şey talim etmek üzere sana uyayım mı?” dedi.

Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç mi hiç edemezsin ya Hz. Musa aleyhisselâm Bende Allah Teâlâ´nın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allah Teâlâ´nın verdiği öyle bir ilim vardır ki onu da ben bilemem.” cevabını verdi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Beni inşallah sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde de karşı gelmeyeceğim.” dedi. Gemileri olmadığı için deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Bir gemi geçti. Alsınlar diye gemicilerle söyleştiler. Hızır aleyhisselâm gemiciler tanıdılar. Onları parasız gemiye aldılar. O sırada bir serçe, geminin kenarına konup denizden bir iki yudum su aldı. Hızır aleyhisselâm,

Ya Hz. Musa aleyhisselâm, benim ilmimle senin ilmin, Allah Teâlâ´nın ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum kadar bile eksiltmez.” dedi. Ondan sonra gemi tahtalarından birine el atıp söktü. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Adamcağızlar bizi gemilerine parasız almışlarken sen, gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun.” dedi Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç sabır edemezsin demedim mi?” dedi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Şu dalgınlığımdan dolayı beni muaheze edip de bana güçlük gösterme” cevabını verdi. Olayda da Hz. Musa aleyhisselâm bu ilk muhalefeti dalgınlık eseri idi. Yine gittiler. Bir de baktılar ki bir çocuk diğer çocuklarla oynuyor. Hızır aleyhisselâm çocuğun başını eliyle kopardı. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Aman, hiç bir nefse bedel olmaksızın günahsız pak bir canı telef mi ediyorsun?” dedi. Hızır aleyhisselâm yine:

“Ben, sana benimle sabır edemezsin demedim mi?” cevabını verdi. Yine gittiler. Nihayet bir köye gelince ahalisinden yemek istediler. Ahali onları misafir etmekten imtina ettiler. Orada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır aleyhisselâm eliyle işaret ederek doğrulttu. Hz. Musa aleyhisselâm,

“İsteseydin hiç olmazsa bunun için bir ücret alabilirdin.” deyince Hızır aleyhisselâm,

“Bu andan itibaren artık ayrılalım.” dedi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kıssayı buraya kadar hikâye buyurduktan sonra:

“Allah Teâlâ Hz. Musa aleyhisselâma rahmet etsin. Ne olurdu sabredeydi de aralarında geçecek maceralar Allah Teâlâ tarafından bize hikâye olunaydı.” Buyurdu.

Kıssanın devamı Kur´an-ı Kerim´de şöyle geçer.

“Hızır aleyhisselâm dedi ki:

İşte bu, benim seninle aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.

Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdâr vardır ki, her sağlam gemiyi zulmederek alıvermektedir.

Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. Onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk. Artık biz istedik ki, Rabb´leri onlara ondan temizlikçe daha hayırlısını ve merhametçe daha yakınını bedel olarak versin.

Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi.

Rabb diledi ki, Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler. Bu Rabb´inden bir rahmet olarak böyle yapılmıştır. Bunları kendi görüşümle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.” (Kehf 78–82)

Muhyiddin Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Hızır aleyhisselâm ile görüştüğünde şöyle demiştir.

“Hz. Musa aleyhisselâm doğumundan görüşme zamanına kadar olan hayatı ile ilgili bin mesele hazırlamıştım. Bunları kendisine soracaktım. Fakat o bunlardan üç meseleye sabredemedi.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kardeşim Musa aleyhisselâm sussaydı ve Allah Teâlâ bize onların kıssalarını hikâye etse idi.”

Allah Teâlâ bu kıssada siyasetin ledünnî boyutunu haber vererek, “Hızır ile Hz. Mûsa aleyhisselâma bu üç olayla âdâb-ı ilâhiyeyi öğrettiler. Fakat bunu ancak ehil olan anlayabildi.

Birinci kıssada, Hızır İSTEDİM dedi. Geminin delinmesinde bir ayb vardı ve bunu kendine nisbet ederek istedimdedi.

İkinci kıssada oğlanın ana-babası mü’minlerdi. Onların tarafında hayr, oğlan tuğyan sahibiydi bu sebeple İSTEDİKdedi. Kemâl olan tarafı Hakk’a eksik olan tarafı kendine nisbet etti.

Üçüncü kıssada katıksız hayr vardı bu sebeple onu Hakk’a nisbet ederek RABBİN İSTEDİdedi.

Bu ilm-i ilâhidir ve bütün kemâl ehline gerekir. Hızır önce mahzûrâtı gösterip daha sonra olayların te’vilini haber vermiştir. Bunda amaç, Hz, Mûsa aleyhisselâmın istidadını denemektir.

İşte ilm-i ledün, ilm-i ilâhi, ilm-i vera’, ilmi vehbîdir.[2]

“Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl’a yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb’e (kendini beğenme günahına) düşeceğinizden korkarım.” [3]

 

Bu meyanda söylemek istediğimiz konu esasen şudur. Bilindiği üzere Yahudilerin tarihi “bir duvar ve tabut” meselesi vardır. Ne zaman ki Yahudiler “ağlama duvarı”nın altındaki varsayılan bu hazineyi çıkarırlar, oradaki gerçekleri görürler, ancak bu şekilde doğru olanı elleriyle bulurlar ve çözülmez denilen sorun çözülür.

Sekine (Tabut/sandık) sırlarını dışarı verir.

Yahudiler ayık olurlar.

O zaman Yahudiler Filistinlilere karşı tutumlarının yanlışlığını anlayıp, kendi öz kardeşlerine karşı yaptıkları haksızlığın farkına varırlar.

Bu ahvalin neticesinde, Yahudiler birer birer Müslüman olup İslâm dinine geçerler. Bu geçme radikal ve dinci Yahudi milletin ölmesi demektir. Hadis yorumcuları Yahudilerin ölmesi olarak bahsettikleri şeyde hep “kan” tarafını tuttular. Asıl ölüm  “düşünce bazındadır.” Cesedin ölmesine ölüm diyenler ölüm hakikatinden haberi olmayanların uydurduğu bir masaldır. Hz. İsâ aleyhisselâmın dirilttiği Lazar’a “Ölüm Nasıl bir şeydi?” Diye sorulunca;

“Hangisi daha iyi, hayat mı, ölüm mü? Ben de şaşırdım. O kadar da farklı değildi.” Demiştir.

Hz. Musâ aleyhisselâmın Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin miraç hadisesinde namaz hakkında tekrar tekrar azaltılması konusunda istekte ve tavsiyede bulunmasının altındaki gerçek, Yahudilerin sabırsızlığıdır. Çünkü O, Yahudilerin gelecek de İslâma girecek olduğunu bildiğinden ısrarını bir türlü bırakamamıştır.

Yıllardır deccal ve onunla eşleştirilen Yahudilerin öldürülmesi diyerek beklediğimiz husus, aslında içlerindeki “kinin ölmesi”dir. Neticede Yahudiler İslâm’a girdikten sonra, Hıristiyanlardaki bağnazlık yok olup, onlarda İslâm’la şereflendiklerinde, insanlığın beklediği Hz. İsâ aleyhisselâmın gökten inişi gerçekleşmiş olacaktır. Yani Hıristiyanlar da millet olarak İslâm’a gireceklerdir.

Yüzyıllardır umutlarını yitirmeyen şeytan ve ona hizmet eden komitesinin hayalleri de sukuta erecektir.

Sonuç olarak, Hızır aleyhisselâmın düzelttiği duvarın altındaki hazinenin iki kardeşe ait olması ve  çıkartılması Yahudi ve Hıristiyanların Müslüman olması demektir.

Bu söylenenler için tevilât,  fantastik veya kurgu diyebilirsiniz. Bunlar, geleceğin getireceği hakikattendir.

Gelecek için “kaos”, “Armegedon” “kıyamet” beklentisinde olanların bu söylenenler hoşuna gitmez.  Onlar huzur ve refahı sevmezler. Mazoşist bünyeleri ile vampirleşmek, zombileşmek isteklerinden başka bir  hayalleri yoktur.  Onlar istemeselerde Allah Teâlâ dini tamamlayacak Yahudiler ve Hıristiyanlar Müslüman olacaktır. Bu oluşum kan ve revan içinde değil , bilim ve gerçeğin ışığında gerçekleşecektir.  Her zamanki insanlık adına istediğimiz bu zamanın kısa ve huzurla ikmal edilmesidir.

Eğer Yahudiler üzerinde “Ultra-ortodoks Yahudiler” tam etkinliklerini kurabilmiş olsalardı,  duvarın altındaki hazine ortaya çıkar,  tereddütler izale olup “ütopik” masalların etkisinden kurtulurlardı.  Yahudiler “Ultra-ortodoks” yolu benimseye başladıklarında, dünya ve kendileri için en güzel etkinliğe ulaşmaları,  dolayısıyla dünya insanlarına yardımcı oldukları gibi, kendileri de refah hayat seviyesine kavuşabilecekleri düşünülmektedir.

Theodor HERZL‘in 1896-1902 arasında Filistin’de Yahudilere bir yurt vermesi için Sultan II. Abdülhamit’le kurulan temaslardan sonuç alamayıp başlarına sardığı “va’dedilen topraklar” meselesi Yahudi milletinin başını yakmıştır.  

Yahudiler, yollarını çelen ve ısrarcı tutumları ile  Britanya’nın yarı sömürgesi olan Mısır’a bağlı Sina Yarımadası (El Ariş) için İngilizlerle görüşmeler yaptılar. Fransa’nın karşı çıkması üzerine Britanya Herzl’e Batı Afrika’daki kolonisi Uganda’ya (bugünkü Kenya) yerleşmelerini önermek zorunda kaldı. Uganda’ya gönderilen heyet bölgenin vahşi hayvanlar, öldürücü böcekler ve pek dost görünmeyen Massailer’le meskûn olduğunu rapor edince bu seçenek de elendi. Vazgeçtiler .

Yahudilerin  bu aldatılmışlık içerisinde ezilmeleri ve gelecek nesillerine hiçbir zaman mutluluğu tarif edememelerine sebep oldu. Yahudilerin en yakın zamanda İslâm’a girdikleri günü biz göremezsek de bile çocuklarımız inşaallah görür.

KİM YAPTIĞI VEYA OTURDUĞU EVİN YIKILMASINI İSTER.
ÖYLEYSE İNSANIN, ALLAH TEÂLÂ’DAN YARATTIĞI DÜNYANIN
YIKILMASINI İSTEMESİ NE ACAİP BİR ŞEYDİR.

**********

ORTA DOĞU KRİZİNİN MİMARI: LONDRA

İngiltere kendisinin yarattığı İsrail’in sömürgesi haline geldiğini hissedince İsrail’in sahneyi terk etmesini sağlamak amacıyla, işgal ettiği toprakları boşaltmasını istedi. Bu tarihten itibaren diplomasi tarihi, Tel Aviv ile Kahire arasında gidip geldi. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’a bir prestij kazandırmak için Iran ve Suudi Arabistan, Mısır’a mali yardımlarda bulundu. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı.

DR. ABDÜLSAHİP YADGARİ DİPLOMASİ TARİHÇİSİ

 

İngiltere 1763 yılından beri, Fransa’yla sürdürdüğü çekişmelerin ardından, nihayet Paris Anlaşması’yla bu ülkeyi geri plana atmayı başardı. Bu anlaşmaya göre, Hint Yarımadası, Kanada ve iki stratejik ada olan Kıbrıs ve Malta, İngiltere’ye bırakıldı. Orta Doğu, Avrupa ile Asya arasında bir köprü olarak, Büyük Britanya stratejisinde önemli bir konuma kavuştu. Orta Doğu’nun bu stratejik konuma kavuşmasından sonra İngiltere, bölgede 2500 yıldır önemli rol oynayan İran’ı, Hint Yarımadası’na ilişkin Asyalı rakibi olarak görerek, zayıflatma planlan hazırladı ve 19. yüzyıldan bu yana Rusya’yla birlikte bu amacını gerçekleştirmeye başladı.

ULUSLARARASI İLİŞKİLER TARİHİ, İNGİLTERE’NİN SÜREKLİ İKİ ÖNEMLİ KONUYLA İLGİLENDİĞİNİ BİZE GÖSTERİYOR:

BİRİNCİSİ DENİZ ULAŞIMINI SAĞLAMAK,

İKİNCİSİ BAŞKA BİR AVRUPA ÜLKESİNİN HİNT YARIMADASI’NA HÜKMETMESİNİ ÖNLEMEK.

Her iki konu da İngiltere için hayati önem taşımaktaydı. Bu iki strateji ile ilgili olarak İngiltere’nin dış politikasına dikkat edilecek olursa, Avrupa’yı Doğu ve özellikle de Britanya’nın ekonomik güvencesi olan Hint Yarımadasına bağlayan Orta Doğu ve Körfez havzasının önemi ortaya çıkar, İngiltere, bu iki temel stratejisiyle şimdiye kadar uluslararası ilişkilerdeki dengeyi kuran, yönlendiren ve uluslararası gelişmeler sürecini kontrol altında tutabilen tek ülke olmuştur.

Soğuk Savaş döneminde iki süper güç, ABD ile Sovyetler Birliği’nin karşı karşıya kalması da İngiliz zihniyetinden doğmuştur, İngiltere, ABD’deki son seçimlerde Demokrat Parti’nin yeniden kazanmasını önlemek için, Amerikan petrol kartelleri, bankalar, Pentagon ve genel olarak Amerikan milliyetçilerinin desteğiyle George Bush’un seçilmesini sağladı. Bu giriş, Orta Doğu’nun İngiltere’nin dış politikasındaki stratejik öneminin anlaşılmasına yeterlidir. 1967 yılında Mısır’ın İsrail ile yapılan savaşta yenilgiye uğraması ve 1970 yılında Cemal Abdülnasır’ın ölmesiyle iktidarın Enver Sedat’a geçmesinden sonra, İsrail tarafından petrol ve ticaretle ilgili iki strateji ortaya atıldı:

1. İsrail’in Arap ülkelerindeki petrolün sömürülmesine ortak olmasının gerekliliği,

2. Arap-İsrail ortaklığı; Batı Avrupa pazarına benzer ortak bir pazarın kurulması.

İsrail’in bu stratejileri, İngiltere’nin, Orta Doğu’da İsrail ile iç içe geçmiş işbirliği temeli üzerine kurulu diplomasisini değiştirmesine neden oldu. Pan Arabizm sloganı, bu kez İngiltere’nin teşvik ve tahriki ile, Kahire’nin değil, Bağdat merkezci bir şekilde Arap milliyetçilerin kafalarını meşgul etmeyi sürdürdü. Camp David Anlaşmasıyla Mısır artık Arap dünyasındaki eski çekiciliğini kaybetti, İngiltere, Irak’ta iktidarın yeniden Baas Partisine geçtiği ve Abdurrahman Arifin siyaset sahnesinden uzaklaştırıldığı 1968 yılından günümüze kadar İsrail’e, 1967 yılında işgal ettiği topraklardan çıkması için baskı aracı olarak Irak’ı kullanmıştır.

İngiltere, Irak’a, bu amaca ulaşmak için Suudi Arabistan, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri yardımıyla geniş ölçüde destek verdi, İngiltere’nin Irak’a kitle imha silahlarının üretimi teknolojisi konusundaki desteğinin amacı, İsrail ve İran’ı tehdit etmenin yanı sıra, Saddam’ ı Arap dünyasının sözde kurtarıcı lideri olarak lanse etmekti. Irak’ın genişlemesi için General Abdülkerim Kasım’ın yönetimi döneminde Kuveyt’in işgal edilmesi planı başarısız kalmıştı.

Bu kez İngiltere, 1956 yılında Fransa ile birlikte Mısır’a karşı yaptığı ortak savaşta (Süveyş Kanalı Savaşı) ABD karşısında diplomatik yenilgiye uğradı. Bunun anlamı şu: ABD’nin Bağdat Maslahatgüzarı Saddam’ı Kuveyt’i işgal etmeye ve İsrail tarafından işgal edilen topraklan geri almaya teşvik etti. Böylece Saddam Kuveyt bataklığında tuzağa düşürüldü. ABD, Saddam’ı atom bombası yapmaya kararlı gördüğünden bir siyasi blöfle tuzağa düşürdü. Öyle ki Saddam ABD’nin tahriki ile Kuveyt’e girerek hem kendi sonunu hazırladı, hem de Bush’un Irak’a girmesine bahane oluşturdu. Irak’ın Kuveyt’i işgali sırasında Filistinliler Saddam’ı destekledi. ABD’nin, Kuveyt’in boşaltılması yönünde Saddam’a yönelttiği baskılar, Irak’ın İran ile gerçekleştirdiği savaşta başarıya ulaşamaması ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, Pan Arabizm ve Filistin Kurtuluş Hareketi’ne ağır darbe indirdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD’nin savaşa dahil olmasıyla birlikte, Amerikan bankacılar ve Siyonistlerin nüfuzu söz konusu olmaya başladı. Bu sermaye sahipleri, petrol kaynaklarına ve “Kenan” ülkesinin topraklarına gözlerini dikmişlerdi. “Kredi ve Kiralama” olarak bilinen (petrol ve Yahudiler için devlet kurma) bir yasa, ABD ile İngiltere arasında imzalandı.

Bu yasanın birinci bölümü açık, ikinci bölümü gizli kaldı. Söz konusu yasanın gizli bölümünde şunlar yer alıyordu:

“İNGİLTERE TARAFINDAN KREDİ ALAN ÜLKE OSMANLI’DAN BAĞIMSIZLAŞARAK İNGİLTERE’NİN BOYUNDURUĞUNA GİREN TOPRAKLARDA PETROL ÇIKARILMASI KONUSUNDA ABD’LİLERE AYRICALIK SAĞLANACAK VE FİLİSTİN, YAHUDİLERİN ANAVATANI OLARAK TANINACAK.”

Bu yasa gereği, Arap Yarımadası’nın petrol kaynaklarına sahip toprakları ABD’lilere verildi.

1944 YILINDAN BERİ SUUDİ ARABİSTAN PETROLÜNÜN SÖMÜRÜCÜSÜ ABD OLARAK GÖRÜLSE DE, BU İNGİLTERE’YLE ANLAŞMASI ŞARTINA BAĞLIDIR, İNGİLTERE’NİN 16. YÜZYILDA KURDUĞU SÖMÜRGE STRATEJİSİ, SÜVEYŞ KANALI’NİN DOĞUSUNDA TARİHİ GEÇMİŞTEN, DOĞAL COĞRAFYA VE KÜLTÜREL BİRLİKTEN YOKSUN VE MİLLİ KİMLİĞE SAHİP OLMAYAN YENİ ÜLKELER YARATTI. BU ÜLKELERİN VARLIĞI, SÖMÜRGE NADESİNDEN BAŞKA HERHANGİ BİR TEMELE DAYANMIYOR.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dış politika ve uluslararası ilişkilerde önemli rol ve konum elde etmek isteyen ABD’nin Demokrat Partisi siyasi açıdan; rakibi Cumhuriyetçi Parti ve Osmanlı’nın Orta Doğu’daki cenazesini parçalayarak, dünyanın diğer bölgelerinde ayrıcalıklar elde etmek isteyen İngiltere başta olmak üzere, Batı Avrupa ülkelerinin desteğiyle, dış politikasın yeniden yalnızlık politikası stratejisi benimsedi.

Ancak ekonomik açıdan, ABD-İngiltere arasındaki karşılıklı anlaşmalara dayanan projelerle, Irak, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Bahreyn gibi dünyanın çeşitli noktalarında, Amerikan şirketlerine büyük ayrıcalıklar kazandırdı. ABD tarafından elde edilen petrol ayrıcalıkları, yeni emperyalizmin dikkatini diğer ülkelerdeki servetlere çekti. ABD’nin Orta Doğu diplomasisi, bir süper güç olarak ikinci Dünya Savaşı sonuna kadar pasif bir şekilde sürdü. Aynı dönemdeki İNGİLTERE DİPLOMASİSİ İSE, KENDİ SÖMÜRGELERİNİ İKİ BÜYÜK RAKİBİ, ABD VE SOVYETLER BİRLİĞİ’NDEN KORUMAK AMACIYLA DEĞİŞİME UĞRADI, İNGİLTERE, MOSKOVA KOMÜNİZMİNİN SALDIRI OLASILIĞI YÜKSEK OLAN BATI AVRUPA’YA, ABD’ NİN ASKERİ GÜCÜNÜ CEZBEDEREK VE NATO GİBİ ASKERİ VE DİĞER BİRLİKLERLE ANLAŞMALAR İMZALAYARAK, İKİ SÜPER GÜÇ ARASINDA KİTLE İMHA SİLAHLARI ÜRETİMİ KONUSUNDA REKABET OLUŞTURMAK SURETİYLE BİR DEHŞET DENGESİ OLUŞTURDU.

Soğuk savaş döneminde İngiltere yarattığı kaoslar ve bölgesel savaşlarla (iki Kore arasındaki savaş gibi) dünyada barışın sağlanmasını engelledi. Ta ki, ABD’nin askeri teknolojisi karşısında SSCB’nin çökmesi ve ABD’nin, dünyanın tek süper gücü olarak ortaya çıkmasına dek. Ancak İngiltere’nin Orta Doğu politikası aynen geleneksel sömürgeci temele dayalı olarak kaldı. Yani çarlık döneminde olduğu gibi Sovyetler Birliği ile geleneksel işbirliğini sürdürdü. ABD emperyalizmi, İngiltere ve Fransa’nın Orta Doğu’daki nüfuzu karşısında etkisiz kalınca, bölgedeki milliyetçi akımları ve bağımsızlık isteyen liderleri güçlendirerek, Sovyetler Birliği ve İngiltere’ye karşı tavır aldı.

ABD, ekonomik durgunluğa düşme korkusuyla dış ticarette açık kapı tezini savundu, ikinci Dünya Savaşı’ndan sonraki uluslararası koşullar ve Sovyetlerin Batı Avrupa’ya nüfuzu ve Moskova’nın İran ile Türkiye’deki bozguncu faaliyetleri, İngiltere’nin ABD’den yardım talebinde bulunmasına neden oldu. 1947 yılında İngiltere ABD’ye bir mektup göndererek, yarım asırdan beri Türkiye ve Yunanistan gibi ülkeleri kendi yönetimi doğrultusunda kontrol ettikten sonra, şimdi mali sıkıntı yaşadığını, artık Moskova’den gelen Komünist baskılara daha fazla karşı gelemeyeceğini ve bu ülkeleri koruma görevini sürdüremeyeceğini belirtti.

Bu girişim, ABD emperyalizminin, İngiltere ve Fransa’dan boşalan bölgelere nüfuz etmesi için iyi fırsattı. ABD’nin Orta Doğu’daki ilk girişimi, Hint Yarımadası’na kadar uzanan bir bölgede, Doğu Akdeniz’de sahili bulunan, stratejik bir konumda olan Suriye oldu. ABD’nin Suriye ve Mısır diplomasisi, Orta Doğu’ya yönelik “Kapsayıcı Politika”nın başlangıcını oluşturdu, ancak kültürel ve tarihi farklılıklar ve İngiltere’nin bu bölgeye nüfuzu nedeniyle başarılı olamadı, İsrail ile İngiltere arasındaki stratejik işbirliği, Arapların İsrail’e üçüncü kez yenildiği, 1967 yılına kadar sürdü, İsrail bundan sonra İngiltere’yle, sömürülen Arap ülkelerinin petrol kaynaklarını paylaşmak ve Araplarla birlikte ortak pazar kurmak istedi.

İNGİLTERE KENDİSİNİN YARATTIĞI İSRAİL’İN SÖMÜRGESİ HALİNE GELDİĞİNİ HİSSEDİNCE İSRAİL’İN SAHNEYİ TERK ETMESİNİ SAĞLAMAK AMACIYLA, İŞGAL ETTİĞİ TOPRAKLARI BOŞALTMASINI İSTEDİ. BU TARİHTEN İTİBAREN DİPLOMASİ TARİHİ, TEL AVİV İLE KAHİRE ARASINDA GİDİP GELDİ. MISIR DEVLET BAŞKANI ENVER SEDAT İÇİN BİR PRESTİJ KAZANDIRMAK İÇİN IRAN VE SUUDİ ARABİSTAN, MISIR’A MALİ YARDIMLARDA BULUNDU. Bu destek planı, İsrail, İngiltere ve ABD tarafından kararlaştırılmıştı ki, nihayet 1973 yılında yapay bir savaşla Mısır, Sina Çölü’nü İsrail’den geri aldı. Bu diplomasinin sonu “CAMP DAVİD” anlaşmasıyla bağlandı. ANLAŞMANIN EN ÖNEMLİ MADDESİ, Kudüs başkentli bir Filistin devletinin kurulması idi.

SONUÇ OLARAK, BÖLGEDEKİ ANLAŞMAZLIKLAR, SAVAŞLAR, İSTİKRARSIZLIK VE KRİZLERİN TEMEL TAŞINI İNGİLTERE’NİN KAPKARA, SÖMÜRGECİ POLİTİKALARI OLUŞTURDU, İNGİLTERE’NİN AMACI, ORTA DOĞU VE BASRA KÖRFEZİ BÖLGESİNDE KOMPLO VE BUNALIMLAR YARATARAK, BÖLGE İNSANINI, TÜM BU SORUNLARI YARATAN ETKENİ BELİRLEYİP SORGULAMAKTAN ALIKOYMAK VE BÖLGENİN DOĞAL JEOPOLİTİK YAPISINI DEĞİŞTİRİP DİĞER AKTÖRLERİN ETKİNLİĞİNİ KAYBETTİRMEKTİ.

 

KAYNAK:

TURQUIE DIPLOMATIQUE,MART 2011, SAYI: 25


[1] Hadis için bak: Buhârî, İlim (3), 44, Enbiyâ (60) 29, Tefsîr (65), 18, 196-198. Müslim, Fedâil (43), 46, 170-184, hd. No: 2380. Tirmizî, Tefsîr (48), 19, hd. no: 3149. Musned, 5, 116-122. Ayrıca bak: İbn Kesîr, 5, 170-185. Bidâye, 1, 295-299. Fethu’l-Bârî, I, 176-179, VI, 334-338, VIII, 329-343.

[2] ÖZLER Nurten Tasavvufta Hızır Telakkisi ve Niyazîi Mısrî’nin Hızır Risalesi [Kitap]. – İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlâhiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, Y.Lisans Tezi-149218, 2004.s.109-111

YÜZYILLIK UNUTULMUŞ DAVANIN TEKRARI “İTTİHÂDI İSLÂM”


Eski Yazı
22 Kasım 2012

Ülkemizin garip insanları fikir adamı mukallitlerinin kucağında ve çok yoruldular. Hangi dala konacağını bırakın ağacını kaybetmiş çöl akbabasına döndüler. Semaya çıktılar, fakat inecek bir ağaç veya su birikintisi bulmakta çok zorlanıyorlar. Bir zamanlar Avrupa Birliği dalgasını göğüsleyip hazmetmeye çalışırken şimdilerde günün modası “İttihâd-ı İslâm Davası” çıktı. Alnı secde görmemiş, ömründe camiden çok kiliseye gitmiş, Kur’ân-ı Kerim’den çok Tevrat ve İncil okumuşların ağzında bu dava pelesenk durumunda.

“İttihâd-ı İslâm Davası” nedir diye sormaya gerek yok. Kimine göre mezhepler birliği, kimine göre Müslüman devletler birliği, Müslüman finans birliği, daha da ileri gidersek mevcut dinlerin mosonik düzlemde diyaloğu….Ancak genel görüş teatisi bir hilafet sistemi içerisinde kontrol altına alınmış İslam devletler birliği düşünülmektedir.

Niçin?

Emperyalist güçler bir zamanlar Osmanlı hakimiyetinde olan İslam Dünyası’nı parçalamanın ve bu şekilde yok edilme görüşüne bağlı olarak işgal ve yok etme planları parçalandılar. Ancak ihtiyarlar meclisi ve üst komitenin düşündükleri plan yeterli ve olumlu sonuç vermediği için yakın zamanlarda ikinci, üçüncü bilmem kaçıncı plan uygulamaya sokuldu. Bunun yanısıra İslâm Dünyasında mehdiliğe soyunan onlarca liderlerde çıkınca kontrol altına alınamayan kaos içindeki İslâm Dünyası için yeniden yapılanma gerekli olduğu anlaşıldı.

İşte Osmanlının yıkılışında baş gösteren “İttahad-ı İslâmî” hareketler, tekraren Müslümanlar üzerinde uygulamaya sokuldu. Güçlü bir “İslâmî Devletler Birliği” bütün Müslümanların ideâl hedefidir. Ancak bu İttihâd sevdasının organizatörleri “ötekiler” olunca bir hinliğin olduğunu düşünmemek elden gelmiyor. Komünizm sözde öldürüldükten sonra dünya dengesini yitirdiğinden yeni bir karşıt kutbun sistematik olarak etken bir güç haline getirilmesi gerekmekte olunca Müslümanları zıt kutba hapsetmek gerekli oldu. Yüzyıllar önce parçalanma ve asimilasyon gibi hain planların tutmadığı görülünce Müslümanlar üzerinde ne yapmak gerekiyor, düşüncesi hasıl oldu. O da “Dünya Müslümanlarını seküler çizgide tekrar birleştirmek, tekleştirmek” olduğunu anladıklarında emperyalist güçler finans kaynaklarıyla, dönmeyen dönmeleriyle, yardım etme sevdasına düştüler. Peyderpey gizlice yapılan eylemler açıktan yapılmaya dönüştü. “Arap Baharı” dalgasıyla son viraja girildi. İlk başta diktatörlerini deviren Müslüman devletler hepimizin hoşuna gideceği bir birlik rüzgarı estirdi. Ancak görünen tablonun o kadar şahane olmadığı kısa zamanda açığa çıktı.

Neden Müslümanlar kendi içlerinde bir kaynama noktasında ve değişime uğramak istiyorlar. Neden mi derseniz bunun cevabını Ünlü ateist Richard Dawkins söylüyor.

Elbette, 1930’larda, Katolik Kilisesinin en ölümcül örgüt olduğu söylenebilirdi. Faşizmle olan çok açık, belirgin ve sefil ittifakı nedeniyle en tehlikeli cemaat oldukları söylenebilirdi. Ama şu an için papanın en tehlikeli dini otorite olduğunu söyleyemem.

ŞÜPHE YOK Kİ, EN TEHLİKELİ DİN İSLAM. VE BUNUN DA NEDENİ KISMEN, BAŞINDA BÖYLE TEK BİR OTORİTESİNİN BULUNMAMASI. BİR FERMAN ÇIKARIP DURMALARI İSTENEMİYOR.

ŞÜPHESİZ Kİ ÖYLE. [1]

Bu sözler iki taşın arasında kalmış buğdayın unlaşıp nasıl fırınlamaya doğru gittiği anlatıyor. Televizyonda bir söyleşi programında birçok zevat-ı kiram hatırlayabildiğim kadar şunları aktarıyorlar,

“2006 yılında İngilizlerle yapılan gizli görüşmemelerde, Türkiye’nin bir halife arkasında toplanma zamanının geldiği, İslam Dünyasının kurtuluşa bu şekilde kavuşacağı için hilafetin tekrar gündeme getirilmesi.”

Bu meyanda bir bilgi insanların tüylerini ürpertecek cinsten bir şey. Sömürü uzmanı İngiltere bu dileği niçin talep etme ihtiyacı duyuyor, diye sormak gerekiyor. Yüzyıl önceki İngilizlerin ajanı olan Derviş Vahdetî’nin temiz Müslümanları kandırarak kurdurduğu İttihâd-ı Muhammedi Cemiyeti [2] ni hatırlamak yerinde olur.

İttihat, cemaatleşmek İslâm’ın emridir. Fakat İslâm dünyası ihtilaflar içindedir. Bu kötümü yoksa iyi midir noktasında düşününce bize göre İslâm Dünyası içlerindeki ihtilafla bir koruma kalkanının himayesine girmiştir demek gerekiyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu “Ümmetimin ihtilafında hayır vardır” [3] hadis-i şerifin hikmetlerinin bir cepheside bu olaylar ile daha bariz olmuştur. Bu nasıl diye sorusuna şu cevab verilebilir. Bu hadise bazıları zayıftır, der kabul etmezler. Bazıları tarafından da kabul edilir. Onlarda buradaki “ihtilaf”ı tarafgirlik anlamında değil de, müspet ihtilaf olarak görmüşlerdir. Yani, İslamî hakikatleri insanlığa bildirmede, tebliğ vazifesinde farklı yollar izlenilmesi, mezhebi farklılıklar olarak görmüşlerdir. Aslında bu hadisi şerif günümüze şu şekilde bakıyor. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, ümmetimin bir zamanı gelecek ki onların ihtilafta olmaları onları muhafaza edecek, koruyacaktır. “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın ve tefrikaya düşmeyin.” (Âl-i İmran, 203) ayetine ters gibi gelen bir düşünce tarzı olarak görünse de bu ümmetin parçalanması kendi elleri ile olmadığından ve “ötekiler”in hain emelleri ile tekrar bağlanmanın ve birleşmenin, ümmeti hain çukura düşmelerine engel olacak bir hareket olacak demektir.

Her zaman unuttuğumuz bir konu olan “İslâm’ın kula ihtiyacının olmadığı, kulun İslâm’a muhtaçlığıdır.” Bu nedenle dünyevi menfaatler üzerine kurulacak birlikteliklerin İslâm’a bir getirisi olmayacağından bu ince çizgide yürürken, ayağı kayanların nihai hedeflerini çok iyi görmek gerekir. Dost ve düşmanın renginin bulanık olduğu çağlarda meseleleri irdelerken şüpheciliği kapasitesi yüksek olanların zaviyesinde hep açık tutmak gerekir. İslâm hakkında hain bir akım kuvvetli olarak kalamamıştır. Dininin kavi olduğunu bilen Müslümana düşen arkasına düştüğü ekolün, liderin arkaplanını görmekte mahir olmaya çalışmasıdır.

Dünya son yüzyılda insan haklarında belirli bir mesafe kat etti denilebilir. Fakat hükümran olmak ve ideolojik vasıflı emellerininin sevdaları içinde boğulmaları olmasa belki dünya daha güzel olacaktı. Ancak “Tek dünya devleti” projesini hedef alanlar için en büyük engel önceden paramparça ettikleri İslâm dünyasını birleştirmekten başka çarelerinin kalmadığıdır. Bu nedenle günümüzde parlayan Müslümanlar birleşelim, dağınıklıktan kurtulalım, çaremiz yok, türünden haince bir tezgah ürünü piyasaya sürüldüğünü anlamakta zorlanmayacağınızı umarım. Mesela yakın zamanda kaç tane temiz, bulaşık olmayan kişi, bir şekilde kazaya kurban gitmiş. İşine, fikrine pranga vurulmuş binlerce temiz adam kaybolmuş aç kalmış, unutulmuş, düşünebiliyor musunuz? O kadar çok ki, temizsin ya emekli olacaksın, ya da …bilmem ne tehditleri ile kaliteli keyfiyet, kemiyet sahibi insanlar S. Freud tezli sömürü tezgahında elimine olmuşlar.

Müslüman kendi dünyasında dini yaşamayı başardığı zaman, fıtratı gereği diğer insanlar ve mahlûkatta dine otomatikman ona ve dine iltica eder. Bu silsile kelebek çırpınışı gibi büyür gider. Unutmayın ki, Allah Teâlâ’nın bu dini koruyacağı taahhüdü vardır. Birçok kişinin soyunduğu din havariliği karşısında çok ta etkilenmeye gerek olmadığını bilerek, alt kademedeki insanın diğer üst kademedeki insana minnet duymayacağını bilmek gerekir. İnsan bu dünyaya geldi mi sorumluluk almıştır. Kimse yüklenmediği şeyden sorumlu değildir. Herkes kendi sorumluluk çevresi kadar etkin ve sorumludur. Yoksa bulanık denizlerde fitne rüzgârları karşısında çok dayanaklı kalınmayacağı gibi insanın siyaset gereği hayatını ikame ederken aptalları oynaması da çok gerekli değildir. “Bireysel bütünlüğü” sağlamadan “çevresel bütünlük” hayallerine dalmak ancak İngilizlerle içilen beş çayındaki sonu gülüşmelerle biten fıkra konusu olmaktan başka durum meydana getirmez.

Sonuçta hiç kimse kendisini bir kurtarıcı rolünde görmemeli sadece üstüne düşen maddî ve manevî görevini vicdanın muhasebesi altında Allah Teâlâ’dan korkarak yapmalıdır.

Sizler için Rahmetli Nezih Uzel Beyin “Kanatsız uçan hukukçular” makalesini buraya ekleyeceğim. Okuduğunuzda garip bir hisse kapılacağınızı şimdiden söyleyebilirim.

Bir zamanlar Üsküdar’da sulh ceza hâkimi olan Eleşkirtli Cevdet Akpınar’ın oğlu Duray asker arkadaşımdır. 1967 yazında Edremit’te Yedek Subay eğitim tugayında beraberdik. Aradan pek çok yıllar geçtiği halde arkadaşlığımız sürdü gitti, ara sıra buluşur yarenlik ederiz. Duray bir gün şunları anlattı:

“1961 yılında bir akşam babam eve geldi. Sert mizaçlı adamdı, az gülerdi, yine yüzü asıktı. Alışkın olduğumuza pek üstelemedik. Babam bir süre sonra önemli bir haber verdi: Yassıada Mahkemelerine üye seçilmişti. O sırada ülkede gerçekleşen 27 Mayıs askerî darbesinden sonra başta devrin ünlü başbakanı rahmetli Adnan Menderes olmak üzeri ülkeyi on yıl süre ile yönetmiş olan siyasi kadro yerinden sökülmüş ve Marmara Denizindeki Yassıada askeri üssünde hapse kapatılmıştı.

Bu kadro mahkeme edilecek, cezası kesilecek mahkûm olanlar layik oldukları cezalara uğrayacaklardı. Ülkede büyük bir değişme olmuş, o günlerin anlayışı ile zalim bir iktidar alaşağı edilmiş, halk kendi askeri aracılığıyla yönetime el koymuş, her şey yeni baştan ele alınmıştı. Bozulan ekonomi düzelecek, tıkanan adliye açılacak, insanlar mutlu bir geleceğe doğru sağlam adımlarla yürüyeceklerdi. Gelecek ümitliydi. Herkes neş’eli, herkes şen ve şakraktı. Acaba babamın yüzü, alışılmıştan öteye neden asıktı? Hain iktidarı mahkeme edecek hey’ette bulunmak o günlerde ömrünü devlet ve adalet hizmetine adamış bir yargıç için şereflerin en büyüğüydü.

Ailece sevinç içindeydik. Gururlu ve azametliydik. Ancak babamda hiç hareket yoktu. Ne bir sevinç işareti, ne bir onur göstergesi ne de bir kararlılık alâmeti Hiçbir şey… Ortalık yatıştıktan sonra rahmetli peder ağır ağır söze başladı, dedi ki :

“Bakınız evlatlarım, hanım sen de dinle… ben şimdi bu mahkemeye seçilirim, kalkıp görevime giderim, bu adamları topluca mahkeme eden hâkimler hey’etinde yerimi alırım. Bunları aylarca yargılarız, suç derecelerine göre ayırırız, kimi beraat eder, kimini hapse, kimini idama mahkum ederiz. Sonra verdiğimiz idam kararları infaz edilir. Aradan otuz yıl geçer, arkadan başta Adnan Menderes olmak üzere asılanları mezarlarından çıkarırlar, geriye kalan kemiklerini tabutlara koyarlar, üzerlerine Türk bayrağı sarar ve top arabalarına yerleştirirler. Devlet töreni ile getirir İstanbul’da Vatan Caddesine yeniden gömerler, üzerlerine de anıt mezarlar yaparlar. İşte o gün bizim adımız kötüye çıkar… Ben evlatlarıma böyle bir isim bırakmak istemem, bu vazifeyi kabul etmiyorum… Benden başka kimi isterlerse onu yargıçlar hey’etine seçsinler, kararımı verdim, ben bu göreve gitmiyorum…?

Hepimiz donup kalmıştık. Evde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Neden sonra rahmeti anam konuştu? Haklısın bey… biz de seninle beraberiz. Nasıl istersen öyle olsun….?

Yassıada mahkemeleri yargıçlar hey’etine dahil olma şerefini reddeden ve olacakları bir kâhin edası ile bir bir sayıp döken Yargıc’ın oğlu Duray, bunları anlattıktan sonra gözleri dolu dolu “Babam Vatan caddesindeki devlet törenini göremedi, Hayatta olsaydı görmesini çok isterdim? demişti. Mahkemelerin üzerinden otuz yıl geçtikten sonra…

Bir ömür boyu şerefli insanlar adına “suçluları cezalandırma? görevi yürüten Üsküdar Sulh Ceza yargıcı Cevdet Akpınar’ın anısı önünde hörmetle eğilirim. Kendisine cenabı Hakk’tan rahmetler dilerim. Bir “Hukuk evliyası? karakteri taşıyan bu insanın pek çok hukukçuya örnek olmasını dilerim. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun haksız rejim ve dibi boşalmış siyasi sistemleri ayakta tutmaya yarayacak ölü kanunlar için imza atmaması yegane dileğimdir. Yeryüzünde hiçbir hukukçunun yasa dışı siyasi kanunların girdabına kapılmamasını temenni ederim.

Kanun, yasa ve yönetmelik toplum vicdanından çıkmadıkça kanatsız uçmaya çalışan sürüngenlere benzer. [4]

Bu yazıya ilaveten başka bir yazısında şu eklemeler bulunmaktadır.

TAHA YASİN

Bağdat‘ta iki senede 300 bin kişiyi öldürenler 148 kişinin ölümüne neden olan Taha Yasin Ramazan‘ı ölüme mahkûm ettiler. Bir idam mahkûmunun ruh halini merak edenlerin, Taha Yasin‘in mahkemede “Allah biliyor… hiçbir kötü iş yapmadım…” dediği an, saptanan görüntüde, gözlerinin içine bakmalarını tavsiye ederim. Yeryüzünde hiçbir yaşayan canlının, diğer bir canlıya böyle bir zulüm yapmaya hakkı yoktur. Hayvanat bile bu derecede gaddar olamaz. Şu hayal âleminde kim kimin hayatını söndürmeye yetkilidir ki…

Siz kamu görevi yapan, suçlu veya suçsuz bir insana, bu gün ceza verebilirsiniz ama o ceza bu gün için olur. bunun bir de “yarını” var. Suç görecelidir. Siyasette bir devrin suçlusu, bir başka devrin suçsuzu, bir devrin suçsuzu, bir başka devrin suçlusu’dur SUÇLU “İNSAN” YOK, SUÇLU “DEVİR” VARDIR. Neye yarar ki devirleri insanlar çekip çevirdiği için, suçlar yeryüzünde salınan insan bedenlerinde odaklaşıyor. Devirlerin suçu insanlara yükleniyor. Devrin suçu insan aynasında yansıyor. Devri yakalayıp suçlayamadığınıza göre, birini yakalayıp toplumun suçunu onun boynuna asıyorsunuz. Bu siyasettir.

SİYASET KENDİ SUÇUNU BAŞKASINA YÜKLEME SAN’ATIDIR.

Yüz binlerle ölüyü ve insan kanını Irak topraklarına saçtıktan sonra şaibeli bir mahkeme kurup işgalci güçlerin zorladığı uydurma yasalarla insan asmanın da bir cezası olmalıdır. Bu gün veya yarın o ceza haksız olanların boynuna mutlaka dolanır. Akıllı insanlar olacakları herkesten önce bilirler. Saddam’ın, Taha Yasin’in bir gün mezarından çıkarılıp Bağdad‘ın orta yerinde anıt mezarlara gömülmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu ülkede siyaset ölü eliyle mezarlarda oluşuyor. Bunun için hâkim Cevdet olmak da gerekmez… Artık bu işler öylesine ayan beyan ki… Geleceği bu günden gazete havadisi gibi yazabilirsiniz.

İnsanları değil, devirleri suçlayıp asmanın bir yolunu bulmalı… Irak‘ı yeryüzünün kan çanağına çeviren ABD yönetimi ve ona belâdan uzak durmak için “vizyonumuz aynı” diyerek iştirak eden Türk yönetimini Tarih, yedi asır önce aynı ülkede altı milyon insanı telef eden Moğol kumandanı Hülagû gibi mahkûm edecektir. Kuşkusuz… Arada hiçbir fark yok… Buradayız. Bekleriz. [5]

Yapanlar ve yapılanlar her zaman bir süzgeçten ve hesaptan geçer. “Dün dündür, bugün bugündür ” diye bir düşünce Müslüman kişi için geçerli değildir. İnsan yaptığının vebalini bir gün ödeyeceğini bilmelidir.

EĞER İNSANIN BÖYLE BİR KORKUSU YOKSA HANGİ TAPINAKTA KULLUK EDERSE ETSİN, ALLAH TEÂLÂ ONU AFFETMEYECEKTİR.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Discussions With Richard Dawkins, Episode 1: The Four Horsemen (Video 2008)

[2] İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin resmi kuruluşu 16 Mart 1909 olarak alınmıştır. Derviş Vahdetî, Volkan Gazetesi’nin 16 Mart tarihli nüshasında İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin nizamnamesi yayımlanmıştır. Nizamnamede Cemiyet’in başkanı, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olarak gösterilmiştir. Cemiyet, 26 kisilik bir kurucu heyet tarafından kurulmuştur. Nizamnamenin 3. Maddesi’nde Cemiyetin amacı açıklanmıştır.
3 Nisan 1909’da, yani 31 Mart (13Nisan 1909) vakasından on gün önce, Ayasofya Camiinde çok kalabalık bir cemaatin iştirakiyle okunan mevlidden sonra İttihat-ı Muhammedî Cemiyeti resmen halka açıldı.
Derviş Vahdeti “İttihad-ı Muhammedi” adı altında kurduğu derneğe, birçok softaları ve mutaassıp dindarları üye yazdırdı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı kimseleri dinsizlikle suçlamış, ağır saldırılarda bulunmuştur. Dernek askerin içine soktuğu bazı kişiler aracılığıyla kışkırtmalara girişti. Sonuçta, 31 Mart 1909 günü askerler “şeriat isteriz” bağrışmalarıyla ayaklandılar. Olayları başlatan askerlerin, İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin açıldığı gün dağıtılan küçük bayrakları taşıması dikkatleri Vahdetî’nin üzerine çekti. Volkan’da yayımlanan yazılar ve özellikle Vahdeti’nin 14 Nisan 1909’da II. Abdülhamit’e yazdığı açık mektup, halkı ve askerleri tahrik edici nitelikte bulundu.
Ayrıca meşrutiyet anlayışıve adem-i merkeziyetçi fikirleriyle İngilizlere ve Prens Sabahaddin’in başında bulunduğu Ahrar Fırkası’na yakın olan Kamil Paşa ile oğlu Said Paşa’ya yakınlığı ile tanınan, hatta bu yüzden 31 Mart vakası ile ilgili olarak yeni yayımlanan belgelere dayanan bazı araştırıcılar tarafından Derviş Vahdeti’nin İngilizlerin emrinde çalışan bir ajan olduğu ileri sürülmektedir.
Derviş Vahdeti 17 Nisan’da sorgulanmak üzere mahkemeye çağrıldı. Derviş Vahdeti ittihatçıların adaletine güvenmediği için 18 Nisan’da İstanbul’dan kaçtı. Beykoz, Gebze, Hereke ve Sapanca’da gizlendi. Son olarak gittiği İzmir’de Abdullah Nadiri tarafından ihbar edilince 25 Mayıs’ta tutuklandı.
İstanbul’a getirilip, Divan-ı Harp’te yargılandı. Görünüşte “Abdülhamit’e Açık Mektup” adlı makalesinden dolayı hakkında dava açılan Vahdeti, 31 Mart Olayı’nın müsebbibi olarak idama mahkûm edildi ve karar 19 Temmuz 1909 tarihinde Sultanahmet Meydanı’nda infaz edildi.

[3] Sehavi, el-Makasıdü’l-Hasene adli eserinde, Beyhaki’nin bu hadisi munkati bir senetle naklettiğini söyler. Yine Beyhaki, ayni rivayeti Risaletul Esariye adli kitabında senetsiz olarak da nakletmiştir.
İmam Suyuti, Camius Sagyir’de bunu senetsiz olarak nakletmiştir. Hadisin yaygın olması hasebi ile İmam Suyuti, önceki hadis alimlerinin eserlerinde senedli olarak yazılmış olabileceğini, ancak -sahih ya da uydurma olarak- senedinin kendisine ulaşmadığını söyler.
Ayrıca hadisi Deylemi, Es Sahavi, El Acluni, Makdisi ve Taberani’nin de senetsiz olarak eserlerine aldıkları söylenmiştir.
Es Subki ise, “Muhaddislere göre bu, bilinen bir hadis değildir; ne zayıf, ne de uydurma bir senetle onu bulamadım, aslının olduğunu zannetmiyorum. Ancak bir kimsenin sözü olabilir. Belki de birisi ümmetimin ihtilafı rahmettir deyip, bazıları da onu alarak, hadis zannetmişŸ ve peygamberin sözü saymıştır. Hala inanıyorum ki, bu hadisin aslı yoktur.” demiştir.
Hafiz el Iraki de hadisin senedinin zayıf olduğunu söyler… Sonuc olarak “Ãmmetimin ihtilafı rahmettir” sözü; Hadiste birinci derece kaynak olarak kabul ettigimiz Kutub-u Sitte kitapları içinde bulunmamaktadır.
İkincil derecedeki hadis kitaplarında sahih bir senedi yoktur. Hatta birçok muhaddise göre zayıf bir senedi de bulunmamaktadır. Hadisin en meşhur rivayeti dahi munkati bir senetle gelmiştir. Munkati hadis ise, doğrudan referans olarak alınmaz.

[5] http://nezihuzel.com/index.php/2007/02/13/zamanin-yarini-var/

************************

Aytunç Altındal: “Atatürk’ün vasiyeti Kasım ayında açıklanacak”
75 yıllık yasak bitiyor!
Kasım ayında açıklanacak/29-08-2013

Hapishanelerde işkence görüp bir böbreğini kaybetmesine neden olan solcu geçmişi, yıllarca yurtdışında kaçak olarak yaşaması, İsviçre’de ve Moskova’da kurduğu Modüs Vivendi adlı devasa yayınevleri ve sanat galerisiyle, yazdığı birbirinden çarpıcı kitapları kadar, hakkında yapılan çeşitli spekülasyonlarla da anıldı adı. Kimi onun için komplo teorileri uzmanı dedi, kimi KGB ve CIA ile bağlantılı olduğunu iddia etti. Ama gerçek olan bir şey var ki bugün uluslararası alanda kabul görmüş bir yazar ve araştırmacı Aytunç Altındal.Altındal, Atatürk’ün vasiyeti konusundaki son açıklamasıyla yine tartışmalara neden oldu… Aşağıda okuyacaklarınız onun iddiaları, bendeniz sadece bir ‘aktarmacıyım’… Tam 75 yıldır saklanan ve Kasım ayında kamuoyuna açıklanacak olan Atatürk’ün vasiyetinde neler var? Halifelik ve Hilafet müessesesi yeniden yapılanabilir mi? Bu muhabbetimizde Altındal’ın anıları eşliğinde ben sadece bunları size aktaran bir aracı rolü üstlendim.

Uzun yıllar yurt dışında kaçak olarak yaşadınız… Neydi sizi gurbet ellere firar etmeye iten sebep?

12 Eylül döneminde Partizan adlı şiir kitabım nedeniyle Orduya hakaretten 7,5 yıl hapse mahkum olmuştum…

Şiirsel küfürler mi etmiştiniz?

‘Apolet yerine omuzlarına dolar takan Türk paşaları’ demiştim. Son duruşmaya gitmeden bir gün o¨nce Serhat Bucak telefon etti ve “Sakın mahkemeye gitme, mahkum olacaksın” dedi… Hemen o gece Bulgaristan’a kaçtım.

Anlamadım.

Serhat eski milletvekili Sedat Bucak’ın ağabeyi, davayla bir ilgisi yoktu… O olmasaydı tıpış tıpış gidecektim mahkemeye… Ama tabii ben de zamanında onun hayatını kurtarmıştım.

O nasıl olmuştu?

Serhat’ın babası Faik Bucak 55 ağanın başıydı ve Türkiye’nin en önemli Kürt liderlerinden biriydi. Bir gün bunlara pusu kuruyorlar, babası ölüyor, Serhat 6 kurşun yiyor ama kurtuluyor. Aşiretin diğer kanadı peşindeydi, o da İstanbul’a geldi. Serhat’ı günlerce evimde sakladım…

“KAÇACAĞIM GECE BABA OLACAĞIMI ÖĞRENDİM”

Bulgaristan’a kaçmanızda kalmıştık…

Aynı gece evleneceğim kızla buluştuk. Ona o gece kaçacağımı söyleyecektim. Baktım gözlerinin içi parlıyor… Benden önce davranıp hamile olduğunu söyledi bana.

Şok şok şok…

Hem de nasıl… “Ben bu gece gidiyorum, bir kızımız olacak, adını Emine koy” dedim. Gerçekten de kız oldu. Emine’yi ancak bir sene sonra Paris’te görebildim. O doğduktan dokuz yıl sonra da evlendik…

Bir solcu olarak yurt dışına kaçmışsınız ama sonra hakkınızda çeşitli iddialar ortaya atılmış…

Neler neler… Doğu Perincek beni KGB ajanı ilan etti. Sonra Sovyetler çöktü, bu sefer CIA ajanı olduk. Bir ara da Mossad ajanlığına terfi ettim… Sonra MİT’çi dediler… İyi ki gülüp geçmeyi erken öğrenmişim…

Klasik deyimle hayatınız bir roman gibi, biraz daha devam edersek asıl konuya gelemeyeceğiz… “Eğer Atatürk’ün siyasi vasiyeti açıklanırsa yer yerinden oynar” diyorsunuz. İslam ülkelerinin birbirinin gözünü oyduğu bu dönemde ‘yeri yerinden oynatacak kadar önemli olan nedir? 

Öncelikle son 33 yıldır neyi iddia ettiğimi bir kez daha anlatmam gerekiyor. Ben diyorum ki; Atatürk’ün Hilafet ve Saltanat konusunda bazı fikirlerini, düşüncelerini, görüşlerini içeren notlar var. Zaten bunları Nutuk’ta da dile getiriyor.

Atatürk’ün Nutuk’ta dile getirip bizim anlayamadığımız bir bölüm mü var?

“Bugün (1922) dünyada sadece 3 Müslüman ülke var. Bu sayı ileride 40-50′ ye yükselirse, Hilafet işte o zaman yeniden gündeme gelir” diyor. Bakın bunları ben demiyorum Mustafa Kemal diyor ve Nutuk’ta söylüyor. Yani ortada bir yalancılık durumu varsa, Nutuk’un yalancısıyım. Dolayısıyla ben Mustafa Kemal’in ‘siyasi vasiyeti’ ile ilgiliyim; yoksa ‘Makbule’ye 50 Lira, Erdal’a bilmem kaç lira verin’ şeklindeki bir vasiyet ne beni, ne de başkasını ilgilendirir.

ATATÜRK’ÜN VASİYETİNDE NE VAR?

Peki bu vasiyette çağdaş dünyayı değiştirecek neler gizli?

Hilafet işte tam bu dönemde yani Müslümanların atıştıkları günlerde etkili olur. Ben de zaten bu konuda uluslararası bir çağrı yapıp konferans düzenliyorum.

Nerede gerçekleştirmeyi düşünüyorsunuz bu konferası?

Bu soruna yanıt vermeden önce tarihten bir sayfa açayım istersen. Halife Abdülmecid Efendi 3 Mart 1924 tarihinde hal edilince ailesiyle birlikte İsviçre’de Territet diye bilinen bir kasabaya yerleşti. Territet de hani şu 1910‘lu yıllarda Cenevre’de bir suikast sonu öldürülen Habsburg Hanedanı İmparatoriçesi Sissi’nin (Elizabeth) de yaşadığı yer. Neyse efendim, Mecid Efendi Territet’ye geldikten bir hafta sonra, Halife unvanının Ankara Hükümeti tarafından geri alınışını protesto etmek için ilk kez siyasi bir bildiri yayınladı ve İslam alemini Hilafet konusunda bir konferans düzenlemeye çağırdı.

Bu tarih dersi nasıl sonuçlanacak merak ediyorum… 

Ben de tam 8 yıldır Territet’de yaşıyorum. Burası Çaykovski, Marx, hatta Scott Fitzgerald’ın da zamanında ikamet ettiği bir ‘bahtı karalar’ diyarı. Şimdi gelelim sorunun cevabına. Mecid Efendinin karşılıksız bırakılan konferans çağrısının tam 90. yılında onun gibi ben de Territet’den aynı çağrıyı yapıyorum.

Ne zaman gerçekleşecek bu konferans ?

11 Mart 2014’de konferans düzenlenecek, 22 Ekim’de ise Konferansın toplanacağı açıklanacak. Hıristiyan birçok din adamı konferansa katılıp tebliğ sunacaklar. Uluslararası medya da orada olacak. Bu¨tün temaslar yapıldı ve hazırlıklar tamamlanıyor.

Bu kadar sözünü ediyoruz ama nasıl bir hilafetten bahsediyorsunuz?

Bu ayrı bir tartışma konusu. Benim için Hilafet seküler bir birliktir. Yıllarca bunu yazdım ve anlattım. Hilafet ne Kuran’da, ne de hadislerde vardır, sonradan, tamamen siyasi amaçlarla kurulmuş dini bir kurumdur.

Yazıldığından 50 yıl sonra açıklanması öngörülen bu vasiyetin içeriğinden neden hala hiçbirimizin haberi yok peki?

Bu 50 yıllık yasağın üstüne Kenan Evren, “Halk bunu zor hazmeder” diyerek bir 25 yıl daha yasak koydu da onun için.

Gerek darbecilerin, gerekse siyasilerin vasiyetin açılmasını geciktirme hakları var mı?

Hakları yok ama yasak koydurabiliyorlar. Bütün dünyada böyledir bu. CIA’nin İran’da darbe yaptığı bile resmi olarak 60 yıl sonra açıklandı. Ama ben bu darbe hakkında 1980’den beri yazıp konuşuyordum. Türkiye kamuoyunu bu konuda da tam 30 yıl önce Süreç dergisindeki yazılarımla uyarmıştım.

Hilafet ile birlikte şeriatın geri gelebilir korkusu muydu acaba onları bu yasaklamaya iten?

Bu ülkede ‘Şeriat geliyor ‘ korkusu hep diri tutulmuştur. Ayrıca gariban Türk milletini korkutmak için ‘Komünizm bu sene Mart’ta gelecek’, ‘ Laiklik elden gitti ‘ diyen umacılar yaratırlar. Bunlar klasik ‘ Yan gel yat’çı CHP’nin palavralarıdır.

Peki ya şeriat gerçekten gelirse ? 

Bu halka, İran, Suudi Arabistan gibi ülkelerdeki şeriatı yaşatmaya kalkanlara AB, ABD ve İsrail anında ayvayı yedirtir. Faiz sorununu şeriata göre çözmeye kalkarsanız, bugünkü uluslararası faiz bankacılığı kurallarına göre hemen iflas edersiniz.

Siyasal ve ekonomik durumu anladık da, peki ya toplumsal etkiler ?

Şeriat sadece kadınları ve kafayı çeken akşamcıları etkiler. Şeriata göre nükleer silahları nasıl üretir ve kullanabilirsiniz? Uluslararası futbol maçlarına bile katılmazsınız… İran’daki şaklabanlıkları eğer Şeriat zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Mesela İsrail’e bakın… Yahudi şeriatı resmen uygulanıyor ama İsrail kendi şeriatına karşı ne varsa hepsini yapıyor. Tıpkı İran gibi.

“VASİYETİN AÇIKLANMASI BU KEZ ERTELENMEZ”

Kasım ayında Ata’nın vasiyetinin 25 yıllık erteleme süresinin bittiğini söylüyorsunuz. Sizce yine ertelenir mi yoksa toplum olarak hazır mıyız okunmasına…

Bu kez erteleneceğini sanmıyorum…

Şunu bir kez daha açığa kavuşturalım. Nutuk’ta Atatürk’ün üstü kapalı olarak beyan ettiği bir vasiyeti var mı, yok mu?

Vasiyet değil, siyasi öngörüleri var. Adam yeni bir devlet kurmuş, Cumhuriyeti getirmiş, bunun ilerisini düşünmemiş olabilir mi? Ayrıca Nutuk’ta üstü örtülü başka anlatımları da var Mustafa Kemal’in. Mesela ‘ Fellah-ı- Vatan’ adlı gizli örgütten bahsediyor. Ama ben ve birkaç yazarın dışında hiç kimse cesaret edip de bu konuda bir yazı yazamamıştır.

Fellah-ı Vatan’ı ilk defa duyuyorum… 

Yeni Türkiye’nin asıl kurucularından biri de bu örgüttür. Atatürk “Fellah-ı-Vatan” diyerek Nutuk’ta örgütü aşağılar ama bu gizli örgüt olmasaydı, ne 23 Nisan, ne de bugünkü Türkiye olabilirdi.

Şu işi biraz daha açsanıza… 

Mustafa Kemal bu örgütün İslamcı (İttihad-ı İslam) bir teşkilat olduğunu vurgulamak için Nutuk’ta ‘Fellah’ı Vatan’ diyor. Oysa örgütün gerçek adı ‘Felah-ı Vatan’dır, tek ‘l’ ile ve Felah sözcüğü ezandan alınmıştır. 23 Nisan’da Son Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın Ankara da toplanmasını bu örgüte bağlı olan seçilmiş milletvekilleri sağlamıştır. Onlar Ankara’ya gelmeseler Meclis toplanamazdı.

Evren’in vasiyetnameyi yasakladığı zaman devrin Başbakan’ı Özal’ın tavrı neydi? 

Özal da bunu Menderes’ten ve “Fellah-ı Vatan” ın gizli arşivinden öğrenmiş diye biliyorum ama yanlış olabilir. Aslolan Mustafa Kemal’in çalışma notlarıdır. Hilafet eğer gerekiyorsa, sırf bu sebepten çağdaş şekliyle kurulur, Nutuk’ta olmuş olmamış hiç önemli değildir; buna Müslümanlar karar verirler.

Halifelik unvanı kaldırıldığında makam da kendiliğinden ortadan kalkmış olmuyor mu?

Başbakan da seçimle geliyor ama onu Başbakan yapan TBMM’nin kararıdır. Başbakan düşürülse bile Başbakanlık makamı aynen kalıyor. Bunlar TBMM ve Cumhuriyet’in kararıdır.

“TBMM HİLAFETİ GERİ GETİREBİLİR”
Yani TBMM isterse hilafeti yeniden getirebilir diyorsunuz…

Halife’yi halife yapan da, ondan bu görevi alan da Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Sonuçta Halife gitmiş, hilafet kalmıştır. Bununla ilgili çıkarılan kanunda; ‘Halife hal edilmiştir’ diyor. ‘Hilafet kaldırılmıştır’ demiyor.

Vasiyetten dediğiniz gibi hilafet çıkarsa, laiklik elden gider mi?

Bazı düşüncelerin tam aksine hilafet sayesinde Türkiye’de sekülerleşme güçlenir. Ben Fransız-Jacoben Laisizmi’nin değil, Anglo-Saxon Sekülarizmi’nin öncelikle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısacası devlet laisizmi dediğim Fransız modeli Laisizmi değil, daha civic (yurttaşlarla ilgili) olan diğer modelin geçerli olduğuna inanıyorum.
Hilafetin tekrar gelmesi için bir referandum gerekli mi?

Referanduma falan gerek yok, partilerin anlaşması yeterlidir. Bu esasta tüm İslam aleminin konusudur. Onların alacakları kararlara bakılarak başka yollar da bulunur.

“ATATÜRK’ÜN VASİYETİNİ KİMLER GÖRDÜ?”

Atatürk’ün vasiyetini kimler gördü bugüne kadar?

Evren, Özal, Menderes, Bayar gibi üst düzey politikacılar ya okumuş ya da görmüşlerdir. Ancak Ecevit’in 2005’den sonra haberi oldu sanıyorum. Ben bir dönem Sayın Ecevitler’in danışmanlarından biriydim. Aramızda bazı ilginç konuşmalar geçmişti. Onlara özellikle ekümenizm ve devlet laisizmi konularındaki görüşlerimi iletmiştim.

Atatürk, bugün İslam devletlerinin böylesine sayısının artacağını o zamandan öngörmüştü değil mi?

Aynen öngörmüştü. Bu da onun ne denli bilgili bir stratejist olduğunun kanıtıdır. İslam alemi yeniden kendine bir çeki düzen vermeli. Bakın bugün BM’de Müslüman ülkelerin esamesi bile okunmuyor.

Birleşmiş milletlerde çok sayıda Müslüman ülke yok mu ki?

Tam 71 ülke var ama bunların tamamı havagazı. Tek bir karar bile çıkartamıyorlar. Düşünsene, tüm Arap alemi, onca parasına rağmen minicik bir bağımsız Filistin Devleti’ni bile kurduramadı. İşte bu yüzden sadece son 3 ay içinde dünyanın çeşitli ülkelerinde en az 400.000 Müslüman Hilafet çağrısı yaptı. Bu sayı birkaç ay sonra milyonlara ulaşacak.

“MECLİS KATİPLERİNDEN BİRİ VEHBİ KOÇ’TU”

Hilafetin kaldırılması için 1924 yılının 3 Mart günü Ankara’da mecliste yapılan yedi saatlik gizli celsenin zabıt katibi 23 yaşındaki gencin adı Ahmet Vehbi Efendiymiş… Yani Vehbi Koç…

Vehbi Bey ile tanışmıştım ama bu konular hiç açılmadı. Zaten Vehbi Bey bunları konuşmazdı. Ama kod adı Anjelik olan bir TBMM katibesi de gizli oturumlarda bu konuların içinde bulunmuştu.

Madem adını söylemiyorsunuz biraz ipucu verseniz…

Sonradan bir Başbakanın metresi demeyeyim ama ‘Harem-i İsmet’i olmuştu. Ben bu Hilafet meselesini hem ondan, hem de Celal Bayar’dan dinlemiştim.

İslam ülkelerinin kuracağı bir hilafet sistemi, dünyadaki terörizmi önleyebilir mi? 

Terörizmi değil ama sapık akımların eylemlerini yavaşlatabilir. Çünkü terörizm dini değil, ideolojik bir akımdır. Al Kaide, Taliban veya Hizbullah İslami değil ideolojik örgütlerdir.

Hilafetin İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabilecegˆini söylüyorsunuz. İslam ülkeleri acaba bu ‘olgunluğu’ kaldırabilecek güçte mi? Yoksa bu makamı ele geçirmek için başımıza yeni belalar açılabilir mi?

Güzel ve cevabı güç bir soru… Konumuz ve tartışmamız da zaten ‘Nasıl bir hilafet olmalı’ üzerindedir. Yoksa Hilafet gelir mi gelmez mi martavalı bu çağda çoktan bitmiştir.

Menderes’in “Eğer isterseniz hilafeti de getirebiliriz” sözünün 27 Mayıs darbesinin en büyük etkeni olduğunu söylüyorsunuz. Madem Mustafa Kemal’in böyle bir düşüncesi vardı, Atatürkçü olduğunu düşündüğümüz askerler neden darbe yaptı? 

Ben başta Numan Esin olmak üzere pek çok Milli Birlik Komitesi üyesiyle bu konuyu konuştum. TSK’nın, CIA’nın ve MI6’in, Menderes’in mevcut ‘Laiklik’ yasalarını değiştireceği yönünde endişeleri vardı. Hatta Menderes’in uçak kazasını bile buna bağlayanlar oldu.

MENDERES VASİYETİ NERDEN BİLİYORDU?

Atatürk, ölümünden iki ay önce bu vasiyeti yazmış, elli yıl sonra açılmasını istemiş. 1988 yılında açılacak olan vasiyetnameyi 1958’de Adnan Menderes nereden biliyordu?

Menderes güçlü bir liderdi. Ve CHP’nin içinden geliyordu. Celal Bayar’dan veya eski istihbaratçı olan Refik Koraltan’dan dinlemiş olabilir.

Türk halkı olarak bizim haberimiz yok ama İngiliz istihbaratçılar Atatürk’ün vasiyetini biliyor. Sizce kim sızdırmış olabilir bu bilgileri? 

Türk halkı denen amorf yapı, zaten bir çok tarihi olayın iç yüzünü bilmez. Ben “1980’lerde CIA, Ankara’dan İran ve Irak’daki darbeleri düzenledi ve Başkan Roosevelt’in oğlu Kermit Roosevelt Türkiye’den bu gizli işleri yönetiyordu” diye yazdığım zaman; Türk halkı ‘Olmaz öyle şey’ dedi ama o zamanlar MİT’deki maaşların bile CIA tarafından ödendiğini bilmiyorlardı.

Gerçekten CIA tarafından mı ödeniyordu?

Tabii ama boşverin bunları… Dünyada hiç bir halk olayların içyüzünü bilmez. Zaten bilmesi de gerekmez, halkın ilgisini çeken ya futbolcudur ya da sinema oyuncusu bilmem kimdir. Onun don giyip giymediği, kimlerle yatıp kalktığı daha önemlidir.

İki önemli bilim adamı Dr. Mehmet Saray ve Prof. Dr. Salahi Sonyel, bütün araştırmalarına rağmen, arşivlerde Atatürk’e ait gizli bir belge ya da vasiyet bulamadıklarını iddia ediyorlar. Hatta Sonyel, “Atatürk’ün siyasi gizli vasiyeti olsa İngilizler bunu mutlaka bir şekilde kullanırdı” demiş….

Saray da, Sonyel de değerli araştırmacılardır. Ama onlar belge arıyorlar. Ben belgelerden değil notlardan bahsediyorum. İngilizlere gelince Mustafa Kemal’in sözde ‘vasiyetini’ zaten kullanıyorlar. Ben bunları tarihleriyle açıkladım.

“HALİDE EDİP’İN AĞZI ÇOK BOZUKTU”

Bu konuda ‘Atatürk’e çok yakın olan Halide Edip Adıvar ile Latife Hanım’dan öğrendiğim şeyler var’ diyorsunuz.

Laika Manyas hanımefendi aracılığıyla Latife Hanımı da, Halide Edip’i de tanıdım. Onlardan çok şey öğrendim ama bunları henüz yazmadım, yazacağım. Yalnız şu kadarını şimdiden söyleyebilirim. Halide Edip tanıdığım en ağzı bozuk kadındı. Elia Kazan’ın karısı Frances Kazan, Halide Edip’in hayatıyla ilgili kitabını yazarken New York’ta benimle uzun uzun konuşmuştu.

Yine vasiyete dönersek…. Bu vasiyette, önceleri Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Musul ve Kerkük’le ilgili bir bölüm de olabilir mi? 

Elbette vardır. Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli içinde olduğunu tüm tarihçiler kabul ediyor. Bu hilafet meselesi özellikle İsrail’in işine gelmiyor. Daha geçen hafta İsrailli bir Askeri Yetkili, “Mısır’da Mursi’nin devrilmesinin nedeni Hilafet meselesini geri getirmektir” dedi.

HALİFE BAŞBAKAN MI OLUR?

Varsayalım Hilafet müessesesi geri geldi. Bu durumda TC Başbakanı mı halife olacak?

Başbakan Halife falan olmayacak, kimse heveslenmesin. Çünkü Hilafet kurumu TBMM’nin manevi şahsiyetindedir. Hilafeti meclis temsil eder, şahıs değil. Başbakan’a gelince, zaten benim açıklamalarımdan önce bu işlerin içindeydi.

“Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın başından bu yana Batı işbirlikçisi olan kişilerin neredeyse tamamına yakını masondur” diyorsunuz. Sizce bu vasiyetnamenin açıklanmamasında masonların parmağı var mıdır? Hatta Atatürk’ün ‘zehirlenerek öldürüldüğü‘, doktorun da mason olduğu söyleniyor. 

Ben Türkiye’yi yönetmiş olan tüm Masonlar’ın listesini ‘Gül ve Haç Kardeşliği’ kitabında verdim… Bu olayda onların parmağı olup olmadığını bilemem. Ama Atatürk’ün doktoru benim çok iyi tanıdığım bir ailenin mensubuydu. O sadece raporu imzalamıştı, o kadar.

Kenan Evren’in bu yasağına karşı, bunca yıldır bir oyunbozanın çıkmaması enteresan değil mi?

İşte 1980’den beri ben karşı çıkıyorum. Daha ne istiyorsunuz? Başkası atmıyor, bari ben kendime çiçek atayım, İzzet Paşa. Bu konuda hiç bu kadar derinlemesine sorguya çekilmemiştim, iyi oldu.. Hiç değilse birazcık ayrıntıya girebildim.

İzzet Çapa-Hürriyet

***************************************************

OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZILAR

MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI

KEŞİF TAMAMLANMADAN MEHDİ ALEYHİSSELÂM
VEYA İSÂ ALEYHİSSELÂM GELEMEZ