PART-TİME İSLAM-PİYASA İSLAMI


“Allah’ı ve rasüllerini inkâr edenler ve (inanma hususunda) Allah ile rasüllerini birbirinden ayırmak isteyip “Bir kısmına iman ederiz ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu;” (Nisa, 150)

Eyvah ki, ey vah, günümüzde İslam ne kadar garipleşti.

Zannetmeyin ki bunda Müslümanın payı yok. Hepimizin bunda bir payı var.

Dindar girişimciler, batı modernitesinin kurum ve figürleriyle ‘barışmış’ İslamcı yazarlar, İslami medyatikler, bıyık bile uzatmayacak şekle girmiş imamlar, holding sahibi şeyhler ve dergiden başka bir eser okuması yasaklanmış cemaatler…..

Hepimizin katkısı bulunduğu bu çeşit yeni din anlayışı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bize emanet ettiği İslam olmadığını açıkça söyleyebiliyorum.

Ne demek istiyorsunuz, diye sorarsanız?

Geleneksel İslamcılığın gölgesinde yeni bir siyasal İslam Mısır’da, Türkiye’de, Endonezya’da ve genel olarak Müslüman coğrafyasının bütününde vücut bulmakta:

Piyasa İslam’ı

Batı değerlerini seçmiş bir uzlaşının ürünü bu İslam, Amerikan işletme kültüründen beslenmekte, bireysel başarıyı göklere çıkarmakta, özgüven edinme ve kendini gerçekleştirme stratejilerine methiyeler düzmekte, geleneksel İslami yasakları pazarlamanın ve kitle tüketim kültürünün gerekleri doğrultusunda yeniden yorumlamakta, yumuşatmakta, siyasal İslam’ın geleneksel hiyerarşik örgütsel yapılanmalarını bertaraf etmekte ve sosyal devletin altını oymaktadır.

Görsel, işitsel ve giyime dair İslami algılamaları ve dayanışma şekillerini baştan aşağı değiştiren piyasa İslamı’nın bahsedilen baş aktörleri her şeye rağmen ahlakçılıklarından vazgeçememekte ve çoğulcu yaşam tarzlarını hazmedememektedirler. Sosyolojik anlamda yeni kentli burjuvazilerin bayraktarlığını yaptığı bu İslam anlayışının temel amacı Amerikan tarzı muhafazakârlıkla birçok noktada örtüşen benzer bir “muhafazakâr devrim” tetiklemektir. Hepimizin çok beklediği “Müslüman Aydınlanması” idealinden çok uzaklarda, din, ahlak, hayır işleri ve piyasa etrafında şekillenmiş bir fazilet ekseni üzerinde aykırı olarak değerlendirilebilecek yakınlaşmalar (İslam-Amerika) gayet rahat oluşabilmektedir.

Yani;

GÜNÜMÜZDE KAPİTALİST DÜŞÜNCENİN ÜRÜNÜ “KİTLE KÜLTÜRÜ[1]NÜ İSLAMÎ ALANLARA SIZDIRMAK,

 TÜM ZAMANLARDA MÜSLÜMAN OLMAK YERİNE BAZI ZAMANLARDA MÜSLÜMAN OLMAYI YANİ, CUMA NAMAZI, UMRE, HAC ZAMANI, RAMAZAN AYINDA FAAL VE TEKİN OLMAK;

İSLAMI TÜKETİM ARACI OLARAK KULLANMAK, MESELA “COLA”YI BİR YERDE ZEMZEME RAKİP, DİĞER YERDE KABE’YE TEŞMİL ETMEK;

İşte günümüz Müslümanlığı bu yolda çok hızlı hareket etmekte ve neticesinin ne olacağını görmek gerekirse ne diyebileceğinizi düşündünüz mü?

Aşağıda sizler için PİYASA İSLAMI[2] kitabından alıntılar vereceğim. Konuyu biraz daha anlamış olursunuz, zannediyorum.

[bazı geleneksel mekanizmaların (zekât, sadaka, vs.), uygun bir ekonomik konjonktürde, reaktive edilmesi bu retoriğe belli bir süreklilik ve inandırıcılık sağladıysa da, söylemin kendisi uzun vadede sıkıntılıdır. Zira altını çizdiğimiz üzere piyasa İslamı hareketi esasında bir burjuva hareketidir. Dolayısıyla sömürülen sınıflarla ilişkisi, din kardeşliği retoriğinin örte-meyeceği, sayısız çelişki ve çatışma alanını içinde barındırır. Sermaye birikimini daha henüz gerçekleştirmekte olan ve üs-telik bunu "göstermek" de isteyen bir (Islami) burjuvazi için bu çok daha nettir. Daha basitleştirerek ifade etmek gerekirse 10 000 euro'luk bir Louis Vuitton veya Hermes çantayla gecekondu ziyaretlerine çıkmak, yer sofrasında bağdaş kurmak ve bir de üstüne üstlük "komşum açken ben tok yatamam"] sh: 13

["Materyalist kapitalizmin en vahşisi" ola­rak değerlendirilen Coca-Cola'ya yine sodalı-gazlı içecekler üzerinden ticari bir mantık dâhilinde savaş açmak, İranlı Zemzem-Cola ve diğer İslami kola üreticilerinin yaptığı gibi, esasında rakibin meta yönelimli mantık, ilkeler, araç­lar ve düşselini kabullenmek anlamına gelir. Kârın bir kıs­mı Filistin'e yardım kampanyalarına gitse de bu böyledir. "İçeceğimizle kendinizi tanıtın" demektedir, Arab-Cola'nın Gerard Leblanc adlı Kazablanka'da ikamet eden bir Fransız tarafından tasarlanan sloganı. Arab-Cola nın kendisini içeri­sine yerleştirdiği bu "bilinçlenme hamlesi" sonuçta oldukça dağınık, her yöne çekilebilecek ve herkesi kapsayabilecek, iç bütünlükten yoksun bir hareket olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla olası farklılığın (en azından Coca-Cola 'ya göre) altının çizilebileceği tek nokta dinsele yapılan göndermedir. Amerikan ve Kanada pazarlarını hedefleyen İngiltere menşe-ili Quibla-Cola'nın (Kıble Kola) "etik alternatif" sloganıyla yaptığı bu­dur. Kurucularına göre, Quibla-Cola "bireylerin gazlı içecek­ler piyasasındaki egemen markalara inandırıcı alternatifler görme taleplerine" cevap vermeye çalışmaktadır. Bekleneceği üzere, bütün bu firmalar kârlarının bir kısmını yardımsever örgütlere bağışlamaktadırlar. (Mecca Cola, Cola Turka’yıda unutmayalım)] sh: 74-75

[Geleneksel İslam'ın iş dünyasıyla ters düşen kadercilik ve çilecilik gibi zihinsel engellerinin aşılması ge­reklilik arz etmiştir. İş adamı dernekleri, İslamcı olmayan dindar aydınlar, küçük ve orta büyüklükteki işletme patronları, business’ın tadını almış eski militanlar, bireyciliğin ve finansal birikimin meşru olduğu yeni bir İslami düşselin bayraktarlığını yaparlar. Piyasa İslamı yoksulların dünyasına ait bir kavram değildir. Aksine, geleneksel İslam'la özdeşleş­tirilen sosyal adalet ve azla yetinilen sade yaşam biçimi ide­allerini ikame eden dindarlık, zenginlik ve kozmopolitizmin yan yana geldiği burjuva yönelimli bir evrene aittir. BU OR­TAMDA, FAKİRLİK ARZU EDİLEN BİR DURUM DEĞİLDİR. Bilakis karga­şalara neden olabileceği için yoksul potansiyel günahkârdır. Lamongan (Endonezya) Belediye Başkanı Masfuk,FAKİRLİĞİN BİRÇOK KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI OLDUĞUNU, ZENGİN OLMANIN DA ALLAH TEÂLÂ YOLUNDA YÜRÜMEYİ SAĞLADIĞINI düşünmektedir.

Hem Burjuva hem Müslüman olma farklılığının bir ifadesi olarak Piyasa Islamı'nın fakirlikle görülecek bir hesabı var gi­bidir: Fakirlik iş hayatı ve ticaretin gelişmesi için gerekli ko­şullarla zıtlık içerisindedir. Amr Khaled ahlâkçı bir yaklaşım­la şirket kültürüne methiyeler dizerken şöyle söylüyor: "Eğer ruhunu iyilik yapmakla meşgul etmezsen, o günah işlemeye yönelir. Tembellik doğru yolun en büyük düşmanıdır, o ba­şarısızlığın dostudur. Hem başarısızlık hem tembellik, ikisi de insanı günaha iter." Ancak zengin Amr Khaled'in ilk in­ternet sitesi Forislam'daki öğretici karikatürlerde olduğu gibi, gösteriş de yapmamalıdır, mütevazı olunmalıdır.

Piyasa İslamı'nın tüketim modelleri, lükse olan ilgisi malum olan "sosyeteden" alınmış semboller bütünü içinde oluşur. Körfez ülkelerinden birindeki bir reklâm bunu çok iyi anlatır:

üç kadın gelecekleri üzerine sohbet etmektedir. Bir tanesi göz kamaştırıcı güzellikte bir gelinlik hayal eder. Ertesi gün dilek gerçekleşir ve müstakbel damat kapıyı ça­lar. .. Alınacak ders: "Dualarını edersen hayatın daha güzel olacaktır." Üç kadın da güzel, zengin ve başörtülüdür. (Fakirlerin dertlerini konuşan zengin tabaka) Bu üçleme Piyasa Islamı'nın kazandıran formülüdür: Bir yan­dan herkesin kullanabileceği ticari ürünleri pazarlarken, bir diğer yandan da edepli bir hassasiyete vurgu yapar ki bu da oldukça burjuva bir tavırdır. Türkiye'de Islami normlara uy­gun ilk otel olan, Ege kıyısındaki Caprice Otel, plajı günahla özdeşleştiren geleneksel Islami düşünceyi bir kenara atmakta ve ZEVKLERİN İSLAMLAŞTIRILMASINI sağlamaktadır. Öyle ki bu­radaki manzaranın gözcüler tarafından giriş çıkışları kont­rol edilen Fas'taki İslamcı plajlarla hiç alakası yok. Burada amaç reklâmlarında da altının çizildiği gibi "günde beş kere ezan sesinin duyulabildiği modern (...) bir tatil alanı" sunabilmek. Burası aynı zamanda da son derece lüks ve sınıf farklılığı yaratan bir yer. ANCAK BUNUN İSLAM'LA HİÇBİR ALÂKASI YOK. Tamamıyla oda fiyatlarından kaynaklanan bir durum. Aynı şekilde istanbul'daki Islami kafeler de açıkça burjuva sosyalleşme mekânlarıdır. Gelen müşterilerin ortak dindar­lıklarını dışarıdan izole olmuş şekilde yaşayabildikleri sosyal mekânlar olarak görülebilirler. Ancak müşterilerden sadece dindar olmaları değil, incelik ve zarafet gibi burjuva değerle­re de yakın olmaları beklenmektedir. İstanbul’daki Dilruba Restaurant böyle bir felsefeye sahiptir. Lüks ve otantik bir ortamda Osmanlı esintileriyle (eski süslemeler, sufî müzis­yenler, vs.) seçkinci bir çizgi izlemektedir. Sahibinin de pek çekinmeden açıkladığı gibi, amaç Dilruba nın. "çarıklarını yeni çıkarmış görgüsüzlerin geldiği bir yer" olmasını engel­lemektir.] sh: 82-84

[REFAH TEOLOJİSİ

Burjuvalaşmış İslamlaşma süreçlerinin ideolojik tahayyüllerinden birisi, zenginlik ve parayla ilişkinin "kompleksiz" bir hâl aldığı refah teolojisidir. Bu teoloji, Piyasa İslamı yandaşı tüm aktörler vasıtasıyla, özellikle de çeşitli çelişkiler pahasına havalı ve modaya uygun giyinmeyi önemseyen İslamcılar tarafından yayılmaktadır. Endonezya'da Aa Gym soruyor:

 "Kim milyoner ya da milyarder olmayı reddeder? Herkesin zengin olmak istediği kesin (...) İslam bize zengin olmamız gerektiğini öğretiyor. Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve yakınları da zengindi."

PİYASA İSLAMI EN ÇOK TÜCCAR PEYGAMBER KARAKTERİYLE BESLENİYOR: Aa Gym anlatmaya devam ediyor,

"Hatırlayın ki Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisi de iş adamıydı ve de çok iyi bir iş adamıydı."  Mısır'da da infitah (açılma) döneminde [Mısır'da Nasır'dan hemen sonra iktidara gelen Enver Sedat tarafından 1974'te uygulamaya konulan ekonomik dışa açılma politikası. Türkiye'de Özal dönemi politikalarının benzeri, ç.n.] zenginleşenleri eleştiren söyleme karşı, Amr Khaled, zenginliğin sevap kazanmanın da yolu olduğunu hatırlatıyor:

“Paramı Allah yolunda harcamak ve onurlu bir hayat yaşamak için zengin olmak istiyorum.” Böylece diğerlerine örnek de olabilirim:

“İnsanların bana bakıp ‘bak, zengin bir dindar’ demeleri için, ki böylece Allah’ı benim zenginliğim üzerinden sevebilirler.”

Sonuç olarak Piyasa İslamı’nın vaizleri müritlerine ne diyorlar? Paranın kötü olmadığını, parası olan cömertse ve “insanları iftar yemeğine davet ediyorsa zenginliğin erdemli olabileceğini… Amr Khaled’in bir yandaşı da aynen böyle düşünüyor, “zenginlik ilâhi bir hediyedir:”

“Zengin Müslüman Allah’ın gözdesidir” çünkü parasını Allah yolunda ve hayır işlerinde harcar.” Aa Gym de şöyle söylüyor:

“Bir taraftan, zengin olmak bireysel anlamda hayır işlerine daha fazla katılmayı sağlar; diğer taraftan da kolektif anlamda ümmet-i Müslüman sadece ekonomik olarak güçlü olursa, uluslararası alanda hak ettiği yere yeniden gelebilir.”

Türkiye’de, laik burjuvazinin rakibi, “muhafazakâr Türk burjuvazisini” temsil eden MÜSİAD’ın ilk başkanı Erol Yarar şöyle diyordu:

“Zengin olmalıyız, dinsizlerden daha güçlü olmak için daha çok çalışmalı ve daha zengin olmalıyız.” DERNEĞİN KONYA ŞUBESİNİN KURUCUSU DAHA DA İLERİ GİDEREK, İSLAM’IN ZENGİNLİĞİ YASAKLADIĞI FİKRİNİ “İSLAM’IN DÜŞMANLARI” YAYMIŞTIR DİYEBİLMEKTEDİR. Burada da Batı’yla mücadele şekil değiştirir. Siyasi alandan ekonomik alana kayan mücadele, piyasa dâhilinde bir rekabete dönüşür.]sh:86-87

Bu kitabı okursanız daha çok şeyler görecek ve hayret edeceksiniz.

Allah Teâlâ’m sevap diye işlediğimiz günahlarımızın affını, dinimizi parçalayıp bazısına inanıp bazısını inkar edecek duruma gelmekten sana sığınıyoruz.

  İsmail Hakkı


[1] KİTLE KÜLTÜRÜ: kapitalist devletlerin ortaya koyduğu, sistemin realitesini ortaya koyan ayrıca çoğunlukla popüler kültürle karıştırılan kültür.

Kitle kültürü kavramı, kitle toplumuyla bitişik bir kavramdır. batılı toplumların 19. yüzyıl sonundan itibaren, birbirleriyle aynı özelliklere sahip ama bir o kadar da birbirlerinden uzak “atomlaşmış” bireylerden oluşan türdeş bir toplum haline geldiğini varsayan bu kavram, toplumsal farklılıkların varlığını yok sayan bir kurama dayanmaktadır. Böylelikle kitle kültürü kavramını kullananlar, çoğunlukla yalnızca sanatı dışarıda bırakarak, modern toplumda tek bir kültür olduğunu varsaymaktadırlar.

Kitle kültürü sistemde var olan yönetici-yönetilen, zengin-fakir, eğitimli-eğitimsiz arasındaki farkın yaratmış olduğu realiteyle yakından ilişkilidir. Kitle kültürünün amacı bu realitenin değiştirilebileceği umudunun anlamsız olduğu, hatta bu kültürün kabul edilmesinin mutluluk getirdiğini bireylere göstermektir. Böylelikle sistemin istediği yabancılaşma gerçekleşecektir. Kitle kültürünün kabul edilmesi ve ona karşı durulmaması en basit anlamda başımızın belaya girmesini önler. Yani kitle kültürüne inanmak hatta daha güzeli onu hiç düşünmemek bizlere cahil bir mutluluk kazandırır(der kapitalistler).

Kitle kültürü tüketilmek amacıyla yapılır. bunu yapanlar ise kitlenin dışında kalan kişi ve kurumlardır. onlar bu kültür sayesinde nasıl yaşamamız gerektiğini, neyi seveceğimizi, ne yiyeceğimizi ortaya sunarlar.

Bir kitle toplumunda birey giderek tek başına olmaya itilir, daha az iletişim kurması gerekir ve kişiliğini bulabileceği ahlaki ve kurumsal öğeleri giderek daha zor bulabilir. Bireylerin yalnızlığa itilmesi, onların aidiyet duygularını kaybetmelerine ve kente yabancılaşmalarına neden olmaktadır.

Kitle kültürü eleştirmenleri, kitle kültürünün insanlardan daha iyi işler için kullanılabilecek enerjiyi aldığı, onlarda pasiflik ve vurdumduymazlık yarattığı için zararlı olduğunu söylemektedir. Bu teoriye göre birey, kaybettiği aidiyet duygusunun sonucunda topluluğun içinde kaybolmayı tercih eder. Bunun sonucunda toplumun değer yargıları ve davranış kalıpları bireyde görülmeye başlanır. Kitle kültürü teorisyenleri halkı benzer davranış kalıplarına ve zevklere sahip tek bir bütün olarak görür ve onların beğenilerini küçümser.

Mesela converse ayakkabılarının alt-kültür simgesiyken, birden alaşağı edilip üst sınıf gençlerinin ayağına düşmesi bu kitle kültürü denen iblisin marifetidir. (ayakkabının simgesi mi olur diyenlere bayrak denen bezin olur da ayakkabının neden olmaz cevabını hemen yapıştırabilirim tabi.) evet bu converseler alt-kültürü temsil ederlerdi ve bir film okurken converse giyen birini gördüğümüzde bu bize o kişinin sınıfını ve kültürünü anlatırdı. Şimdi neyi anlattığını kimse çözemiyor. Kitle kültürü orak-çekiçleri reklamlarda, che posterlerini tüketimde kullandı. alternatife ait olan şey çoğunluğun tükettiği birşey olunca da bize sadece bakmak kalıyor.

[2] Patrick Haenni, Piyasa İslamı (İslam Suretinde Neoliberalizm) terc: Levent ÜNSALDI, http://www.ozguruniversite.org., Mayıs, 2011, İstanbul

 

İNSAN VE EMANETİ


“İnsan yeryüzünde Allah’ı temsil etmekle görevlendirilmiştir ve bu görev insanın ilahî iradeyi gerçekleştirmesi için bir vasıtadır. İnsan böylece ilerleme ve tekâmülün âmili olmak dolayısıyla ya­ratma eylemine de büyük ölçüde katılmış oluyor. Kur’ân’ın bil­dirdiğine göre, Allah’ın bütün isimlerinin bilinmesi, O’nun yer­yüzündeki temsilcisi olarak insanın aldığı görevin bir gereğidir. Bu bilgi Allah’ın sırrına ermemize yol veren bir anahtardır…” (Erol GÜNGÖR)

Bu sırrın içinde bir sır daha vardır ki, o da EMANET olarak bilinir.

Emanet ne demektir?

Emanet, sözlüklerde emniyet, itimad, mec­buriyet ve mahrem SIR olarak verilir. Bu tanımlamadan giderek, şöyle diyebiliriz: Emanet öyle kıymetli bir eşya, mal veya VARLIKTIR ki, HERHANGİ bir kişiye değil; sadece “EHLİNE” teslim edilir. Ehil kişi, bu emaneti güvenle muhafaza eder ve bunu bir GÖREV olarak kabul eder. Ne zamana kadar?

Geri istenilinceye kadar. Kur’an’da bu ema­net üzerinde anlamlı bir üslûpla durulur.

Anlamlı ve biraz da kinayeli.. Emanet göklere, yerlere ve dağlara teklif edilmiştir. Onlar, bu kadar ağır bir yükü kaldıramamış ve bu görev insan’a tevdî ve teslim edilmiştir. İnsan bu yükü kaldıracak güçte ve yapıdadır.. Ancak, insan ne kadar da çok zalim ve nankördür. Yani insanın bu emanete “hıyanet” etmeye ne kadar da çok eğilimi vardır.

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Onlar emaneti yüklenmekten çekindiler; ona hıyanet etmekten endişe ettiler. İnsan bu emaneti aldı. İnsan çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab/ 72)

Bu emanetin insana teslim edilmesi, onun (her ne kadar bazıları zalim ve cahil oluyorsa da) bu dünyadaki şerefli yerinin tartışılmaz ol­masındandır. Çünkü insan, şerefli, mümtaz ve seçkin bir mevkie sa­hiptir.

“Biz gerçekten insanı şereflendirdik.” (İsra/70)

İnsanın şereflendirilmesi, küçümsenecek bir olay değil; aksine üze­rinde ısrarla durulması gereken bir gerçeğin odak noktasıdır. Zira yer­ler ve gökler şereflendirilmiştir denilmiyor, insan şereflendirilmiştir de­niliyor.

İnsanın şerefli yeri, hiç kuşkusuz kendisine verilmiş (tahsis edilmiş) bir yüksek rütbenin ve makamın değerinden ileri gelir. Bu seçkin mer­tebeye ulaşmış olan insanın öz varlığındaki ve benliğindeki erişilmez yetenek ve potansiyel gücünün bilincinde olması lazımdır. Bu bilinçten habersiz; bu şerefli makamın yetki ve sorumluluğunu hiçe sayarak, hay huyla vakit geçirmek, insanın kendi değerini bilmemesi demektir. Bu değer bilmezlik, paha biçilmez derecede kıymetli bir kılıcı pastırma kesmek için kullanmağa benzer. Ya da “yarış atını sütçü beygiri olarak arabaya koşmak” demekle eş anlamlıdır.

Mevlânâ, ünlü eseri Fîhi Mâfîh’de bu örneği çok daha nefis an­latımlarla dile getirir ve insanı bu bilinçsizliğinden ötürü sanki şiddetle uyarır ([1]):

“Sen eğer, “Elimden şu kadar iş geliyor, ama o işi ya­pamıyorum” dersen, bunun hiç bir değeri yoktur. Bu tıpkı şuna benzer: Altından yapılmış bir tencere ile şalgam suyunu ısıtırmısın ? Ya da süslü bir bıçağı, kırık bir kabağı duvara asmak için çivi yerine kullanır mısın? Sonra da “Ben bu bıçağı işe yaramaz halde tutmuyorum, kabak asıyorum” dersen, yazık olmaz mı? Hâlbuki kabağın işi bir paralık demir çivi ile görülür. Yüz dinarlık değerli bir bıçağı böyle bir iş için kullanmak akıl kârı mıdır? Ulu Allah sana pek büyük bir değer vermiştir.

Sen değerinle ve düşüncenle iki âleme de bedelsin. Ama ne yapayım ki, kendi değerini bilmiyorsun. Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir. Eğer kendini cehennem karşılığında satarsan kendine kötülük etmiş olursun, tıpkı o adamın yüz di­narlık bıçağı duvara çakıp, ona bir kabak astığı gibi…”

EMANET’e hıyanetin çok kötü olduğunu ihtar eden Mevlânâ’dan sonra, tasavvufun yine büyük isimlerinden Fahreddin Irakî’nin “Pa­rıltılar” isimli eserinde emanet kavramına çarpıcı bir yorum getiriliyor ([2]):

“Allah’ın EMRİ olan RUH’un melekût (melekler) ve ervah (ruhlar) âleminin mertebe ve derecelerinden geçerek yukarıdan aşağı tenezzülât (tenezzül: iniş) ile nihayet babaların sulb-lerinden (meni), anaların rahminde istikrarını (kararlılığını) ve sonradan bu EMANETİN tekrar geldiği gibi geri dönmesiyle baş­langıçtaki mukaddes mertebeye doğru mi’râcını gös­termektedir. “

“Ruh, Allah’ın EMRİ’dir” hükmü, önemli bir hareket noktası kabul edilmiş ve üzerinde yüzyıllardır ısrarla durulmuştur. Ruh, insan, nefis, hayat, ölüm … vb. gibi kavramlar alabildiğince genişlemiş ve bazan da eksik yorumlarla “kavram kargaşası” haline getirilmiştir. Hele, “ruh ça­ğırma” ve “ruhlarla temas kurma” gibi aldatıcı avuntular, inanç sö­mürüsü ve falcılık malzemesi olarak hep gündemde tutulmak is­tenmiştir. İslâm verilerine göre, fincanla ya da kim olduğu bilinmeyen birtakım medyumlarla ruh çağırılamaz. Ruhlarla temas ve ilişki ku­rulamaz. Çünkü ruh, doğuş olarak bu âleme ve bu evrene ait bir varlık değildir. Bu dünyaya ait olmayan bir varlığın, bu dünyaya bir “beden elbisesi” giyerek görünmesi, “insan” olmanın en karakteristik özel­liğidir. Bu özellik, onun bu evrene gelmeden önce de var olduğunun en belirgin bir göstergesi sayılır. Buraya kısa bir ziyaret için gelen bir var­lığın, buradaki görevini bitirdikten sonra tekrar eski yerine, ana yur­duna dönmesi, “ölümsüzlüğün” bir başka adıdır. Tıpkı doğumsuzluk gibi…

Bu dünyada doğmayan bir varlığın, bu dünyada ölmesi dü­şünülemeyeceğine göre, ruhun ölümsüzlüğü -yani hep var ve mevcut oluşu- gerçek ve çarpıcı bir sonuç olarak karşımıza çıkar.

Bu sonuca göre, Irakî’nin “Parıltılarında da belirttiği gibi ruh, bu ev­rene, ruhlar ve melekler âleminden derece derece inerek gelmiştir. Yola çıktığı yer, sanal ve soyut kavramların bulunduğu; BİR’liklerle karakterize edilen gece gibi renksiz bir mânâ âlemidir. Geldiği yer ise; ÇOK’luğun egemen olduğu, gündüz gibi renkli ve aydınlık bir cismânî âlemdir. Aydınlığın olması için karanlığın olması şarttır. Çünkü ka­ranlık, mümkünlerin imkânıdır. Çünkü her şey zıddı ile kaimdir. Çünkü her şey çift çifttir.

Mevlânâ, ünlü eseri Mesnevî’de şöyle sesleniyor: (1. cilt, shf: 198, MEB Yayınları, Çev.: Veled İzbudak, 3. baskı)

“Varlığı EMRİYLE yaratan Allah’ın çevganları önünde mekân âleminde de koşup duruyoruz, Lâmekân (mekânsızlık) âleminde de.

Renksizlik âlemi (mânâ âlemi) renge (vücud âlemi) esir olun­ca, bir Musa öbür Musa (Firavun) ile savaşa düştü.

Renksizlik âlemine ulaşırsan, Musa ile Fıravun’un karıştığı âleme erişirsin.”

Tıpkı renksiz bir güneş ışığının prizmadan geçince renklere ayrıldığı gibi, Mevlânâ bu mısraları ile vahdetten (bir’likten, tek renkten) kesrete (çoğulculuğa, çok renkliliğe) geçişten sonra Musa (mümin) ile Fi-ravun’un (münkir, inkarcı) savaşa başladıklarını belirtiyor. Mevlânâ ilave ediyor: Denksizlik âleminde hepsi birbirine karışmışlar, hepsi bir­den tek sesle KAALU BELÂ (EVET) demişlerdir.. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh’de de şunları anlatıyor (Shf: 10):

“Her şey zıddı ile belli olur. Zıddı olmayan şeyi tartışmak imkânsızdır. Yüce Allah, zıddı olmadığından mutlaktır. Bu mut­lak NUR’un belli olması için KARANLIK olarak bir âlem yarattı. Âlemin yaratılması İSTEĞİNİ Allah, önce RUHLARA vermiştir. Şüphesiz ÂLEM bu yüzden yaratılmıştır.”

Mevlânâ aynı eserde devam ediyor (Shf: 123): “Öbür âlem bir deniz gibidir. Bu dünya ise köpüğe benzer. Gerçekten bu âlem çer-çöple dolu bir köpüktür. Fakat bu köpük, dalgaların oynamasından, çal­kalanmasından, kaynamasından bir temizlik, saflık ve güzellik bulur. Ancak bu güzellik onda iğreti bulunuyor. Güzellikler altınla sıvanmış gi­bidir. İnsanlar, yük yük altınlarla gümüşler gibi gösterişli şeylere hırs­lıdırlar.

Mevlânâ, coşku ile anlatıyor:

“Bir insanın türlü türlü yüzlerce arzusu vardır. “Börek isterim, helva isterim, et isterim, meyva isterim” der. Bu söylediği ve saydığı şeylerin aslı bir’dir ve o da açlıktır. Açlık bir tek şeydir. İnsan birinden doyunca, “Bunların hiçbirini istemem” der. O halde anlaşılmış oluyor ki, 10 ve 100 sayıları yoktur, sadece BİR vardır.

Binaenaleyh eğer, maksada bakacak olursak, ikilik kalmaz. İkilik teferruattır, esas birdir.

İki canlı kuşu birbirine bağlarsan, aynı cinsten olmalarına rağ­men kanatları dört tane olduğu halde için uçamazlar. Çünkü iki­lik mevcuttur. Hâlbuki buna ölü bir kuşu bağlarsan uçar. Zira iki­lik kalmamıştır. “Ölmeden önce ölünüz” sözü bu gerçeği açıklar.

Zira onun yanına iki BEN sığmaz. Sen “Ben” diyorsan, O da “BEN” diyor. Ya sen öl, ya O ölsün ki, bu ikilik kalksın. Fakat O’nun ölmesi imkânsızdır. Madem ki O’nun ölümü imkânsızdır, o halde bu ikiliğin yok olması için, O’nun sana tecelli etmesi için sen öl! (her nefis ölümü tadacaktır)” (Fîhi Mâfîh, Shf: 32).

Bütün bu çıplak gerçeklerden sonra, karşımıza çok anlamlı bir kudsî hadis çıkar:

“Ben insanın SIRRIYIM, insan da benim SIRRIMDIR.”

Sır, ancak sınırlı sayıda kişiler tarafından bilinen ve açıklanmaması gereken bir emaneti temsil eder. Bu hükme göre, Yüce Yaratıcı, “Ben insanın sırrıyım” derken; “Ben kim olduğumu insana anlatmadım” de­mektedir. Aynı zamanda, “İnsan da benim sırrımdır” derken, “İnsan’a da kim olduğunu söylemedim”, “Anlayan anlasın ama, emanete de hı­yanet etmesin” demiştir.

Eyvah… Galiba SIR’lar açıklandı!!..[3]


[1] Fîhi Mâfîh, 2. baskı, İstanbul Maarif Basımevi, Çev: Meliha Ülker Tarıkahya, Shf: 20.

[2] Parıltılar, MEB Yayınları, Çev: Saffet Yetkin, İstanbul, 1992, Shf: 9

[3] Taşkın TUNA, Sonsuz Uzaylar [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1995. Sh:168-170

 

GEÇMİŞİMİZE NİÇİN DUA ETMELİYİZ?


Duâsıyla, bedduâsıyla insan bir bütündür.

Dinlerin temelinde duâ vardır. Duânın olmadığı bir din düşünemeyiz.

Kendim söylüyorum, dün itibarıyla “geçmişimize dua etme” nin bir gerçek olduğunu fark ettim. Aslında geçmişi hayırla yâd etmek kültürümüzde vardır. Fakat onların da neslimiz gibi geçmişimizin de iyi olmasını istemenin gerekli bir husus olduğu bir hakikattir.

Şöyleki; Kur’ân-ı Kerim’de geçen Musâ ve Hızır (aleyhimesselâm) kıssasındaki üç meseledeki olaylar için alınan kararlardaki, “İstedim”, “İstedik”, “İstedi” iradeleri bu konuda bize ışık tutmaktadır.  Benim için bu konuda parlayan ışık, adını anmak istemediğim bir yazarın yirmi yıl önce yazdığı eserde dinlere ve dolayısıyla İslâma haksız sataşması üzerine kalbimden geçirdiğim bedbaht düşüncelerimin daha önceden tecelli ettiğini görmemdir. Kızdığım bu kişi hakkında vehmettiğim hislerin tam olarak günümüz tarihiyle 20 küsür sene önce o kişiyi zor hayat şartlarına itmiş ve Allah Teâlâ tarafından dünya aleminde bile ceza görmüş olmasıdır. Benim o kişi hakkımdaki yargının yirmi yıl önce gerçekleşmesi bana şu hususu ihtar etmiştir ki, “geçmişinizede hayırla dua ediniz.”

Konuyu biraz daha anlaşılsın diye birkaç misal vereyim.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

[Sevgi ve buğz ezeli ve gizlidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını seven kişinin sevgisi,  kendisinden sonra çocuklarına, Ehl-i Beyt’e düşmanlık edenin düşmanlığı da çocuklarına geçmiştir.  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını sevenlerde bu sevgi meydana çıkmıştır.  Cenabı Hakk şöyle buyurmuştur:

“Onlar, ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rablerinin bir takım alametlerinin gelmesini gözetliyorlar. Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, önceden iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış bir kimseye o günkü imanı hiçbir yarar sağlamaz. De ki: “Gözetin! Çünkü biz de şüphesiz gözetiyoruz.” [1]][2]

Yine; Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî ihvanlarından Orhan Zarifoğlu Efendiden şu vakıayı bizzat dinledim ki;

İhramcızâde  İsmail Hakkı Efendi hazretleri yanımızda Hikmet Hanım’da varken şöyle buyurdu;

“Gardaşlarım kıymetinizi bilin.” O an için normal bir söz gibi gelen kelamını biraz daha açıkladı dedi ki;

“Gardaşlarım!

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile bugün manada görüşmek için giderken sizi de yanımda götürmüştüm. O zaman Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

“İsmail Efendi, bunlar kimdir?” Bende

“Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Uhud harbinde sıkıntıya düştüğünüzde etrafınızı saran ihvan gardaşlarımızdır.” Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

 “İsmail Efendi ne kadar ayıksın”

Yine; Hazret-i Ömer radiyallâhü anh  şöyle anlatır:

“Bedir günü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem müşriklere baktı, onlar bin kişiydiler. Ashâbı ise üç yüz on üç kişi idi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle yakarmaya başladı:

“Ey Allâh’ım!

Bana olan vaadini ihsân eyle!

Allâh’ım! Bana zafer nasîb et.

Ey Allâh’ım! Eğer ehl-i İslâm’ın bu topluluğunu helâk edersen, artık yeryüzünde Sana ibâdet edecek kimse kalmayacak!”

Ellerini uzatmış vaziyette münâcâtına öyle devâm etti ki, ridâsı omuzundan düştü. Bunu gören Ebû Bekir radiyallâhü anh yanına gelerek ridâsını aldı, omuzuna koydu ve yanına yaklaşıp:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Rabbine olan yakarışın yeter. Allâh Teâlâ Sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir.” dedi.

O sırada Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:

“Hani siz Rabbinizden imdâd istiyordunuz, O da; “Muhakkak ki Ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi ile) imdâd edeceğim.” diyerek duânızı kabul buyurmuştu.” (Enfâl, 9)

Allah Teâlâ o gün mü’minlere melekleriyle yardım etti.” [3]

(Yardım ayetin açıklamasında gelecek nesillerdeki Müslüman ruhlarında bu yardıma dahil oldukları bildirilmiştir.)

Misalleri artırabiliriz. Söylemek istediğimiz “geçmişimize dua etme” nin gerekliliği ve onların da geleceğimizdeki neslimiz gibi hayırlı, güzel, salih amel üzere yaşamalarını arzu etmektir.

Bazılarımız için bu konuyu fantastik bulabilirler. Fakat aşağıda zaman konusunda aldığım alıntılar konun hayal olmadığı, gerçek olup yalnızca “zaman” kavramında insanların sorun yaşadığı için anlamsızlık içine düştüğüdür. Aşağıdaki alıntılar size bir aydınlık verir zannediyorum.

[“Zaman evrende hep geçmişten geleceğe doğru akar.

Niçin?

Aslında bu soru hiç de mantıksız sayılmaz. Üstelik tamamen fiziksel bulgu ve prensiplere uyan gerçekçi bir sorudur da.. Zamanın niçin hep geçmişten geleceğe doğru aktığının cevabını, şimdiye kadar hiç bir bilimci verememiştir!

Bilimciler zamanın kapsamlı bir tanımını yapmakta da çok zorlanıyorlar. Her şeyin, her nesnenin içine sinmiş; istesek de istemesek de hep "akan" bir özelliği, beynimize saplanmış ön yargılı düşüncelerin dürtüleriyle nasıl tarif edebiliriz?

Uzmanlar, zamanı sürekli akan bir dereye benzetiyorlar. Akan dere değil, sudur. Su, sabit duran çevreye göre hareket halindedir. Akarsular hep yüksek seviyelerden, alçaktaki deniz yüzeyine doğru akarlar. Zamanın da hep geçmişten geleceğe doğru aktığı gibi... İyi de böyle bir tasviri anlatımla zamanın tanımını yaptığımızı nasıl iddia edebiliriz? Kaldı ki, zaman çok yüksek hızlarda "daha yavaş" akmakta; kütle çekim kuvvetinin çok şiddetli olduğu bölgelerde daha da yavaşlamakta, sanki durma noktasına gelmektedir. Zamanın "durması" ne anlama gelir?

İnsan bu kavramı nasıl anlar?

Nasıl kavrar?

Nasıl algılar?

Zamanın bu derece karmaşık bir özellik göstermesi, onun uzayda dördüncü bir "boyut" olarak kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Uzay, en, boy ve yükseklikle (x, y, z) ifade edilen bir koordinat sistemine sahiptir. Gemiler, denizde seyir halindeyken enlem (x) ve boylamlarını (y) vererek yerlerini belli ederler. Uçaklar da bulundukları mevkii, tıpkı gemiler gibi verirler ama buna bir de yerden olan yüksekliği (z) ilave ederler. Eğer uçak, bulunduğu yeri, bir de saat (t) söyleyerek belirtirse, o zaman, gerçek anlamda uzaydaki bir noktanın koordinatı belirgin hale gelmiştir deriz.. Bu sadece trafik kolaylığı bakımından pratikte kullanılan bir örneğin anlatım şeklidir. Bilimsel açıdan zamanın tanımı ise çok zor, hatta imkânsız gibidir. Bütün bu zorluklara rağmen, ünlü fizik ustası Dr. Albert Einstein zamanı bir boyut olarak denklemlere dahil edince, matematiğin önü açıldı[4]. Formüllerin nefis dengelerindeki katsayılarla, yeni terimler, yeni anlamlar, yeni yorumlar ortaya çıktı. Denklemlerin zarif ilişkilerinden doğan olağanüstü sonuçlar, bilimcileri büyülenmiş gibi kaskatı bıraktı:

Zaman da yaratılmıştı!

1980′li yıllarda Oxford Üniversitesinden ünlü teorisyen Prof. Roger Penrose ile Cambridge Üniversitesinden seçkin bilimci Prof. Stephan Havvking, zamanın da tıpkı evren gibi 15 milyar yıl önce yaratılmış olduğu gerçeğini birlikte ispatladılar. İspatları, çok ileri matematiğin günümüzde pek az kişi tarafından bilinen mantığı ile anlaşılabildi. Bu karmaşık denklem gruplarına göre, zaman daima geçmişten geleceğe doğru yönelmişti.

Üç türlü zaman oku mevcuttu.

Kozmolojik zaman oku, evrenin geçmişten geleceğe doğru daima genişlemekte olduğunu; termodinamik zaman oku da, zamanla (geçmişten geleceğe doğru) kozmik fon ışımasının daima sıcaktan soğuğa doğru yöneleceğini belirtiyordu. Bir de üçüncü tip ok vardır. Ona da psikolojik zaman oku diyorlar. Psikolojik zaman oku da, hep geçmişten geleceğe doğru yöneliyor. Beyin hücrelerimiz hep “geçmişi” hatırlıyor, “anı” yaşıyor ve “geleceği” planlıyor. Bu ok da öteki oklarla çakışıyor!

Böylece üç tane ok, daima geçmişten geleceğe doğru gerilen bir yay boyutunun şaşmaz isabeti ile aynı hedefte buluşuyor.

Zamanın “hiçlikten ve “yokluktan t=0 anından itibaren YARATILMASI, zaman planlanması anlamını taşır. Fizik buna “zaman planlaması” demiş. Siz isterseniz KADER deyin!..] s:86

[Evrenin zamanla genişlemesi, zamanla soğuması ve bir sıfır zamanı içinde yaratılması, bize "zaman" dediğimiz garip bir kavramın önemini haber verir. Zamanın bir başlangıcı olması demek, zamanın da tıpkı madde gibi yaratılması anlamını taşır. Zamanın yaratılması demek, zamanın "planlaması" demektir. Bu planlamanın ses getiren bir diğer ismi de "kader"dir!

Zamanın 3 boyutlu olan en, boy ve yükseklikle ifade edilen uzaya dahil edilmesi sonucu; zamanın "uzaysız" var olamayacağı; uzayın da "zamansız" hiç bir anlam taşımayacağı kesinlikle anlaşılmış olacaktır. Nitekim tüm zamanların ünlü fizikçisi Einstein, zamanı dördüncü bir boyut olarak uzaya ekleyerek "uzay-zaman" kavramını gündeme getirmiştir. Einstein'dan bu yana artık "uzaya" tek başına uzay demiyorlar, uzay-zaman diyorlar. Zaman, maddenin her köşesine sinmiş; her nesnenin vazgeçilmez temel bir bileşeni haline gelmiştir. Yukarıda belirttiğimiz gibi uzmanlar, zamanın "geçmemesini", bir nehirde akan suya benzetiyorlar. Zaman hep akıyor, iki olay arasında mutlaka bir zaman aralığı bulunuyor. Mutlak anlamda düşündüğümüzde evrende hiç bir cismin "hareketsiz" olmadığı; güneşlerin, dünyaların, galaksilerin döndüğünü; atomların, moleküllerin titreştiğini anlıyoruz.

Nerede bir hareket varsa orada bir hız var demektir. Hız ise zaman birimiyle ölçülür. Bu zaman birimi, bize zamanın aktığını; bir "yere" doğru yöneldiğini haber verir. Teorik fiziğin önde gelen isimleri ile kozmoloji uzmanlarının ortaya koydukları bizim için sanki son derecede olağan ve normalmiş gibi gelen zamanla ilgili karakteristik sonuçlara göre, zamanın bir de yönü varmış.. Yön, belirli bir yerden, her hangi bir yere doğru olan doğrultunun "gidiş" istikametidir.]sh:119

[Dünya üzerinde "uzay yolculuğuna" çıkmış insanlar, o güzel şarkıda olduğu gibi, "bir sonsuzdan bir sonsuza" doğru hareket halindeler, hatta belki de hayaller ve düşünceler; uzay-zaman çizgilerine tesbit ediliyor. Sözler, davranışlar, hareketler, ibadet ve dualar hep o uzay-zaman ağının sağlam ve fakat görünmez iplerine resmediliyor, şekilleniyor.. İnsanlar çalışıyor, didiniyor, kavga ediyorlar. Her hareketleri, her davranışları her an uzay-zaman sistemi içine görüntüleniyor. Bir müzik parçası plağa nasıl alınırsa; iğne dönen plağın üzerinde nasıl inişli çıkışlı izler bırakırsa, insanların bir ömür boyu faaliyetleri de uzaya öylesine kaydediliyor. Dünyadan ayrılanların "amelleri" ise uçsuz bucaksız uzayın derinliklerinden gelen bir zaman çizgisi üzerinde inişli çıkışlı izler gibi kalıyor. Ölenler için artık uzay yolculuğu sona ermiştir. Ancak onların her çeşit hareketleri, sanki eski plaklardaki titrek bir şarkı gibi ya da bir film şeridindeki solgun resimler gibi uzayda "saklı" duruyor. Kim bilir, sırası geldiğinde o filmi bize tekrar gösterecekler!

Buna inanmak oldukça zor gibi geliyor, ama gerçek!

Aslında buna film demek bile doğru değil. Her çeşit görüntülerimiz, fiil, eylem ve davranışlarımız aynen gözleniyor. Bakınız nasıl? Evrenimizde saniyede 300.000 kilometre ile en hızlı hareket eden nesne ışıktır. Ayın ışığı dünyamıza 1 saniyede, güneşin 8 dakikada, en yakın sabit yıldız olan Alfa Centauri'nin ise 4.5 yılda gelir. Şimdi şöyle bir örnek alalım: Diyelim ki, BU GECE teleskopun başına geçtik ve Alfa Centauri yıldızını gözledik. Bu yıldızın ZAMANIMIZDAN 4.5 yıl önce gönderdiği ışığı, ŞİMDİ aldığımıza göre, yıldızın 4.5 yıl önceki halini göreceğiz demektir. "Orada"" ŞİMDİ 4.5 yaşında olan bir çocuğun doğumunu biz "burada" ŞİMDİ görecektik. Gördüğümüz şey, basit bir görüntü, hayal, video, film veya fotoğraf değil; tastamam gerçek bir olaydır. Buna göre ışığı bize 500 senede gelen, yani dünyamızdan 500 ışık yılı uzaklıkta olan bir yıldızı gözlediğimiz zaman, onun 500 yıl önceki durumunu izliyoruz demektir. Bu yıldız eğer ŞİMDİ sönse bile, biz onu 500 sene daha görmeye devam edeceğiz demektir. Mesele bu kadar basit! Aslında pek o kadar da basit değil! Örneğimizi şimdi tersinden alalım. Diyelim ki, bize 500 ışık yılı uzaklıkta olan bir yıldızdan dünyamızı ŞİMDİ gözleyen biri olsaydı, acaba neyi ve kimi görürdü?

Eğer gözlemci güçlü teleskopunu mesela İstanbul'a doğru yöneltmiş olsaydı, kimi görecekti? Fatih Sultan Mehmed'in elinde kılıcı ile İstanbul surlarına doğru atını sürdüğünü GÖRECEKTİ. Gördüğü şey, bir film görüntüsü değil; hakikatin ta kendisidir. Fatih'in kendisini, gerçeğini tüm açıklık ve netlikle görmüş olacaktı. Peki biz Fatih'i ÖLMÜŞ biliyorduk! Hani Fatih ölmüştü! Halbuki Fatih yaşıyor! Fatih, bu dünya zamanına ve mekânına göre, yani bize göre, ölmüştür. Aslında bir başka zaman boyutunda hâlâ yaşıyor. Buradan şu ilgi çekici sonuçla karşı karşıya geliriz. Gerçek, yani mutlak anlamıyla ölüm yoktur. Tıpkı doğumun da olmadığı gibi.. Çünkü herkes evrenle aynı anda doğmuştur. Canlı cansız her şey, her nesne, her cisim, evrenin yaşıyla aynı yaştadır! Bu yalın sonuç, "Birliğe", beraberliğe ve TEK'liğe verilen en güzel bir örnektir. Artık çokluk (kesret) ortadan kalkmış, çeşitli izafî (nisbî, göreceli) şekil ve görüntüler (mâsivâ) silinmiş; tek bir gerçek kalmıştır!

Bilin bakalım bu gerçek nedir?

[Prof. Steven Weinberg, ABD'de ünlü bir çekirdek fizikçisidir. 1977 yılında yazdığı "İlk Üç Dakika" (The First Three Minutes) adlı kitabı bir hayli ilgi toplamış ve yabancı dillere de tercüme edilmişti. Steven Weinberg, evrenin NASIL yaratıldığını, atom altı parçacıkların üç dakikalık zaman içindeki karşılıklı reaksiyonlarını nefes kesen bir teknik ve üslûp güzelliği ile anlatarak nefis bir özet yaptı. Evrenin yaratılışı konusunu işleyen bütün kitaplar, Weinberg'in bu eserini hep referans olarak vermişlerdir. Biz de "ilk üç dakika" yerine daha kısa bir zaman aralığını seçerek BİG BANG'in İLK ÜÇ SANİYE içinde neler olup bittiğini anlatmaya çalıştı.] sh:107

İşte: Evren  t=0 anında hiçlikten varlığa geçişi yaratılışın başlangıcı kabul edilir. Bu andan sonraki aşama  10⁻43  saniye aralığıdır. Evren Saatimize göre  yaratılıştan bu yana 10⁻11 saniye geçti…]sh:87

[Ruh, insan, nefis, hayat, ölüm ... vb. gibi kavramlar alabildiğince genişlemiş ve bazan da eksik yorumlarla "kavram kargaşası" haline getirilmiştir. Hele, "ruh çağırma" ve "ruhlarla temas kurma" gibi aldatıcı avuntular, inanç sömürüsü ve falcılık malzemesi olarak hep gündemde tutulmak istenmiştir. İslâm verilerine göre, fincanla ya da kim olduğu bilinmeyen birtakım medyumlarla ruh çağırılamaz. Ruhlarla temas ve ilişki kurulamaz. Çünkü ruh, doğuş olarak bu âleme ve bu evrene ait bir varlık değildir. Bu dünyaya ait olmayan bir varlığın, bu dünyaya bir "beden elbisesi" giyerek görünmesi, "insan" olmanın en karakteristik özelliğidir. Bu özellik, onun bu evrene gelmeden önce de var olduğunun en belirgin bir göstergesi sayılır. Buraya kısa bir ziyaret için gelen bir varlığın, buradaki görevini bitirdikten sonra tekrar eski yerine, ana yurduna dönmesi, "ölümsüzlüğün" bir başka adıdır. Tıpkı doğumsuzluk gibi...

Bu dünyada doğmayan bir varlığın, bu dünyada ölmesi düşünülemeyeceğine göre, ruhun ölümsüzlüğü yani hep var ve mevcut oluşu gerçek ve çarpıcı bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Bu sonuca göre, Fahreddin Irakî'nin "Parıltılarında”[5] da belirttiği gibi ruh, bu evrene, ruhlar ve melekler âleminden derece derece inerek gelmiştir. Yola çıktığı yer, sanal ve soyut kavramların bulunduğu; BİR’liklerle karakterize edilen gece gibi renksiz bir mânâ âlemidir. Geldiği yer ise; ÇOK’luğun egemen olduğu, gündüz gibi renkli ve aydınlık bir cismânî âlemdir. Aydınlığın olması için karanlığın olması şarttır. Çünkü karanlık, mümkünlerin imkânıdır. Çünkü her şey zıddı ile kaimdir. Çünkü her şey çift çifttir.

Hz. Mevlânâ, ünlü eseri Mesnevî’de şöyle sesleniyor:

“Varlığı EMRİYLE yaratan Allah’ın çevganları önünde mekân âleminde de koşup duruyoruz, Lâmekân (mekânsızlık) âleminde de.

Renksizlik âlemi (mânâ âlemi) renge (vücud âlemi) esir olunca, bir Musa öbür Musa (Firavun) ile savaşa düştü.

Renksizlik âlemine ulaşırsan, Musa ile Fıravun’un karıştığı âleme erişirsin.” [6] ]sh:169

[Son söz olarak fizik ustalarının birkaç özdeyişini buraya aktaralım: Schrodinger şöyle der:

"Eğer yaptığınızı başkasına anlatamıyorsanız, yaptığınız bir şey yok demektir."

Bohr ise şu çarpıcı gerçekle fiziği yorumlar:

"Kuantum mekaniğinden şok olmamış bir fizikçi, onu anlamamış demektir!"

Heisenberg'in belirsizlik prensibi ise, maddenin; neresinin, ne kadarlık bir doğrulukla gerçeği yansıttığı hâlâ tartışma konusu olmağa devam ediyor. Bir dostuna yazdığı mektupta şunları söylüyordu:

"Öyle bir prensip ortaya attım ki, ne olduğunu ben bile anlamadım!"] sh:47

Bu alıntıları daha vazıh şekilde (Taşkın TUNA’nın, Sonsuz Uzaylar,  Boğaziçi Yayınları İstanbul, 1995) kitabından okuyabilirsiniz.

İsmail Hakkı


[1]—En’am, 158

[2][2] Niyâzi Mısri,  İrfan Sofraları,  Süleyman Ateş,  1971, s156, 62. sofra

[3] (Müslim, Cihâd, 58; Buhârî, Megâzî, 4)

[4] Ustalığın bir çok tarifi vardır.. Herhalde en güzel olanı şudur: “Usta, başkalarının henüz düşündüğü ve tasarladığı şeyi çoktan bitirmiş olan kişidir.”

[5] Parıltılar, MEB Yayınları, trc: Saffet Yetkin, İstanbul, 1992, Shf: 9

[6] Mesnevi, 1. cilt, shf: 198, MEB Yayınları, Çev.: Veled İzbudak, 3. baskı

İBRAHİM DESUKİ (Dussûki-Dessûki) HAZRETLERİ kaddese’llâhü sırrahu’l azîz


BÜYÜK KUTUP

Mısır’da yaşamış büyük İslam âlimlerinden ve mutasavvıflardandır. Ömrünü İslam’a ve imana hizmete adamıştır. Şeriata bağlılığını, yaşantısıyla birleştirmiş ve ispat etmiş bir şahsiyet olarak dikkat çekmiştir.

Kaynaklarda adı İbrahim bin Abdülaziz ed-Desukî olarak geçmektedir. Künyesi,  Burhaneddin İbrahim bin Ebi’l-Mecd Abdülaziz ed-Desukî şeklindedir.

Desukî Hazretleri, 1235 yılında, Nil nehrinin batısında bulunan Desuk Köyünde doğdu. Doğum yeri olarak Markus adı da geçmektedir. Dindar bir ailenin evladı olarak dünyaya geldi. Babası Abdülaziz, Rifai tarikatına mensup olup aynı zamanda şeyhin halifesi konumunda bulunuyordu. Hazret, doğduğu köye nispetle  Desukî lakabıyla anıldı. Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran anlamına gelen  Burhanneddin ünvanı da kendisine verildi. Şeceresi, Hazreti Hüseyin aleyhisselâma kadar dayandırıldığından, ayrıca Seyyid olarak kabul gördü.

Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Müntesipleri ile arasındaki samimi bağ dikkat çekmiş ve insanların takdirini toplamıştır. Özellikle, Mısır ve Sudan’da çok sayıda müntesibi olmuş ve kendilerine rehber edinmişlerdir.

İbrahim Desukî Hazretleri, eğitim ve öğrenimine Desuk’ta başladı. Küçük yaşta Kur’anı Azimüşşanı ezberledi. Şafii fıkhı üzerine eğitim gördü. Babasının mensubiyeti itibariyle kendisi de Rufaî tarikatına dâhil oldu. Ayrıca, diğer tarikatlarla da yakın münasebet kurup bunlardan istifade etme yoluna gitti. Necmüddin Mahmud İsfehanî, Ebü’l Hasanı Şazelî ve Abdüsselam bin Meşiş (kaddese’llâhü sırrahumü’l azîzan) gibi âlimlerden ders aldı.

Aldığı eğitim, yetişme tarzı ve önemli bir şahsiyet olarak tanındıktan sonra, tasavvufa mensup kişiler tarafından dört büyük kutuptan biri olarak kabul edildi.

(Büyük Kutup olarak kabul edilen diğer şahsiyetler; Abdülkadir-i Geylani, Ahmed Rifaî ve Ahmed Bedevî hazretleridir. (kaddese’llâhü sırrahumü’l azîzan))

Desukî Hazretleri, yirmi yıl gibi uzun bir süre, köşesine çekilip mücahede ve tefekkür ile meşgul oldu. Bu hali, babasının vefatına kadar devam etti. Babasının cenaze namazının kılınması ve defin işleminden sonra, tekrar köşesine çekilip münzevi hayata devam etmek istediyse de dostlarının arzusu üzerine bundan vazgeçti. Bu hadiseden sonra, çevresinde bulunan kişilerle bildiklerini paylaşmaya ve onları irşad etmeye çalıştı. Çok sayıda talebe yetiştirdi.

Din ilimlerine vukufiyetinin yanında; Arapça, Farsça, Süryanice ve İbranice’yi çok iyi bilip konuşması, hem etki alanını genişletmesine hem de çok sayıda kişi ile rahat iletişim kurmasına vesile oldu.

YOLUNUN ESASLARI

 Tasavvuf’taki yoluna Desukîyye tarikatı denilmiş olup esasları şunlardır:

 1- Evrad ve zikirle meşgul olmak,

2- Nefsin arzu ve isteklerine karşı çıkıp kapılmamak,

3- Sıkıntılara, bela ve musibetlere, kaybedilen şeylere üzülmemek,

4- İslam dininin emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmak, tasavvuf yolunun inceliklerine dikkat etmek,

5- Evliyanın güzel ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmaktır.

 Bir sohbetlerinde Desukî yolunun esası için:

“Ey talebelerim! Bizim yolumuzun esası, zarurî olan ile yetinmektir. Sonsuz saadeti arzu ediyorsanız, Allahu Teâlâ’dan başkasına muhtaç olmamayı beğeniniz” diye buyurmuştur.

 Yine talebelerine;

“Hak Teâlâ neyi emir buyurmuşsa onu işlemenizi, neden nehiy (yasak) etmişse ondan kaçınmanızı istiyorum” diye nasihatte bulunmuşlardır.

İbrahim Desukî Hazretleri, talebesi olmak isteyen birine;

“Ey oğlum, tövbe etmek istersen, bu hususta lâubalî olma. Tövbeyi oyuncak sanma, yalnız dil ile Tövbe ettim ya Rabbi!’ demek yetmez, hem dil ile tövbe etmeli hem de haramları ve yasak olan şeyleri yapmamalıdır. Tövbe nasıl olur bilir misin? Kulun, kalbini Allah’tan başka bir şey ile meşgul etmemesi, tövbe etmesi ile olur. Bu hâsıl olursa (ortaya çıkarsa o) tövbe makbuldür. buyurdu.

Sohbetlerinin birinde şöyle buyurdular;

Allah Teâlâ’ya muhabbet edip muhabbete vesile olursan, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet eder. Allahu Teâlâ’ya itaat et ki yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet etsin. Allahu Teâlâ’ya itaat et ki insanlar ve cinler de sana itaat etsin. Cenabı Hakk`a muhabbet ve itâat edene, Allahu Teâlâ ikrâmlarda, ihsânlarda bulunur. Denizler onun için donup sular ona yol olur. Hava emrine amade olur

 Gıybet; yalancıların meyvesi, fasıkların ziyafeti, kadınların sakızıdır

İbrahim Desukî Hazretlerine, Allahu Teâlâ’nın sevdiği kimselerden sorulduğunda;

Cenâbı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı; elini fenalıktan men edeni, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyanı, edep yerine sahip olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahu Teâlâ’yı hatırlayanı, affetmeyi seveni,buyurdu.

***

Hazret, birkaç talebesini alış-veriş için şehre gönderdi. Şehirde talebeler, bir iftiraya uğrayıp zalim bir vali tarafından zindana atıldılar. Hallerini mektupla hocalarına bildirdiler. Seyyid İbrâhim Desukî Hazretleri, vâliye şu satırları yazıp gönderdi:

Gece okları ulaşır hedefe,
Atılırsa huşu yayları ile.
Menzile kavuşmak için erler kalkar,
Rükû ile beraber secdeyi uzatırlar.

 Ellerini açıp Allah’a,
Gönülden ederler dua,
Ok yaydan çıkınca,
Zırh bile etmez fayda.

 Mektup valiye ulaşınca, vali, arkadaşlarını topladı.  Şunlara bakın hele, hocaları bana bir mektup göndermiş dedi ve ağır hakaretlerde bulunup mektuptaki şiiri okumaya başladı.

 Tam Ok yaydan çıkınca mısrasına gelince, bir ok gelip vâlinin göğsüne saplandı ve oracıkta öldü. Valinin adamları, korku içinde mazlumları alelacele salıverdiler.

***

Sevdiklerine kalp temizliğinin önemini anlatırdı. Bu hususta buyururdu ki;

Allahu Teâlâ, kullarının kalbine nazar eder. O halde ey insanlar! Kalplerinizi çok temiz tutunuz! Onu cilâlandırınız! Güzel ve parlak ediniz! Orada yalnız ihlâs ve doğruluk bulunsun!

***

İbrahim Desukî Hazretleri, ömrünü hep İslâm dinîne hizmet etmekle geçirdi. Hikmetli sözleri pek çoktur. Oğlu kendisinden nasihat istediğinde;

Ey gözümün nûru evlâdım. Önce içindeki nefis denilen ejderi öldür! Yüzünü toprağa sür! Hata ve isyanını kabul ve itiraf et ve işlediğin hata dolu ibadetlerinin yüzüne çarpılmasından kork! buyurdu.

Bir başka zaman ise şu şekilde nasihat etmişlerdi:

 Oğlum!

Sana gereken odur ki, evliyâ zümresinin duâsını alasın. Teberrüken onların himmetine nail olmayı arzulayasın.

Ey Kur’an-ı Kerim’i okuyup ezberleyen kimse! Onu okuyup ezberlediğin için fazla övünme. Hâline bir bak; Onun gereği ile amel ediyor musun? Yoksa etmiyor musun?

Ey oğlum!

Cedel, nakil, yaldızlı sözler gibi faydasız şeylerle meşguliyeti bırakarak sükût ehli ol. İhlâsı seç, bu yolda sâlih amel işle ve nefsine uyma. O kimse ile otur kalk ki şerîatı ve hakîkati özünde toplamış ola. Şunu unutma ki bu yolda sana en çok yardımı dokunan kişiler, bu gibi insanlar olacaktır.

Oğlum! İsterim ki, daima sünnetle amel edesin. Bu yolda lüzumlu olan edep esasına da riayet edesin. Cesur olmalısın. Gölgesinden bile ürken korkaklardan olmamalısın. Herhangi bir sıkıntı, ilk anda seni yere sermemeli.

Mevlâ’nın sevgisi ile dol; hatta O’nunla vecd hâlinde ol.

Evlatlarım!

Gıybet etmek için birini ararsanız; babanızın, ananızın gıybetini ediniz. Çünkü onlar; iyiliklerinizi almaya, diğerlerinden daha lâyıktır.

Allâh Teâlâ, bir gün ve gecede, yetmiş iki kere kullarının kalbine nazar eder. O hâlde, kalbinizi temiz tutunuz, güzel ve parlak kılınız. Çünkü orası, Rabbinizin nazargâhıdır.

Ey kardeşim! Sakın kendi başına bir şey yaptım zannetme. Bil ki; oruç tuttuğunda onu sana Allah tutturmuş, namaz kıldığında onu sana Allah kıldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allah yaptırmıştır. Takva derecesine ulaşmışsan, Allah seni ulaştırmış; maddî-manevî bir şeye mazhar olmuşsan, Allah seni mazhar kılmıştır.

Ey oğulcuğum!

İnsanların ve cinlerin ameli kadar amelin olsa bile ‘ben’ demekten sakın! Zira Allah, ‘ben’ iddiasında bulunanları acziyet içerisinde bırakır. Benlik davasında isen maddî ve manevî derecen düşer, bunu unutma!

***

Son günlerinde talebelerine Nasîhati şu oldu;

Ey evlatlarım!

Ömrünüz her geçen gün azalmakta, eceliniz yaklaşmaktadır. Bir gün bu üzerinde yaşadığınız dünya dürülecek, kıyamet kopacaktır.

Her gün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakınız. Böyle yapanlara müjdeler olsun. Amel defterlerini, yasaklardan kaçmayarak günahlarla dolduranlara da yazıklar olsun.

Vakitlerinizi israf etmeyiniz. Zamanlarınızı boşa geçirmeyip değerlendiriniz. Yoksa pişman olursunuz. Duanızın kabul olmasını istiyorsanız, helâlden yiyiniz ve müslüman kardeşlerinizin hakkında yersiz söz etmekten dilinizi tutunuz.

 1277 yılında, talebelerinin büyüklerinden birine;

Ezher Camiinde ders vermekle meşgul bulunan kardeşim Musa Desukî’ye git. Selâmımı söyle ve zahirinden önce batınını, kalbini temizlesin. Gurur, kibir, haset, ucup gibi bütün kötü huylardan kalbini muhafaza etsin buyurdu.

Talebe derhâl yola çıkıp hocasının emrini kardeşine ulaştırdı. Kardeşi o anda ders veriyordu. Dersini yarıda bırakıp süratle İbrâhim Desukî Hazretlerine gitti. Fakat ağabeyinin, seccade üzerinde Allah Teâlâ’nın rahmetine kavuştuğunu gördü.

Seyyid İbrahim Burhâneddîn Hazretleri, kıymetli eserler yazmıştır. Bunların en meşhuru  el-Hakâik adlı kitabıdır. Allah Zülcelâl bizleri onun hayrından istifade edenlerden eylesin.(Amin)[1]

***

Cevahirname’de  Feridüddin Attar, Hz. Pir İbrahim Desûki (kaddese’llâhü sırrahuma’l azîzan) şu öğüdünü teberrüken aktarıyor.

“Ey beni izlemekte olan dervişânım;!

Size sesleniyorum ve söylüyorum!

Herhangi biri size gelir de tasavvuftan sorarsa ona hemen cevap vermeyin. Hele bu sözden öte aşmayan dilinizle hiç cevap vermeyiniz. Ta ki sizlere işlerin askı tecelli edinceye kadar. İçinizden bir kimse dini emirlere tam sadakat gösterir, yaptığı amelde sadâkati belli olursa, işte o zaman dilinden faydalı şeyler dökülür ki, bu kelam sadakatinin meyvesidir.

Tasâvvuf sadece sofi elbisesi giymek değildir. Ancak bu elbise tasâvvuf nişanlarından, alametlerinden bir tanesidir.

Tasâvvufun dikkat edilecek tarafı odur ki insan sıfat ve suret bakımından ince ola. Yani ahlâken zarif ve kibar ola. Özünde her gün birbirinden üstün tecelliye ere ve terakki kaydede. Sofi bir kimse tasavvufun tam manasını bulduğu vakit letafet makamına vasıl olmuştur. Hissi olan dış yönü, Allahu Teâlâ’ya yakınlık için dönmüştür. Bu hali bulan zat artık başka bir âleme geçmiştir, ayrılık bitmiştir.” [2]

 

İBRÂHİM-İ DESSÛKÎ (KADDASALLAHU SIRREHU)’NUN SALÂVÂTI:

 

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ. اللَّطِيفَةَ الأَحَدِيَّةِ.

شَمْسِ سَمَاءِ الأَسْرَارِ. وَمَظْهَرِ الأَنْوَارِ. وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ.

وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ. اللَّهُمَّ بِسِرِّهِ لَدِيْكَ. وَبِسَيِرِهِ إِلِيْكَ.

آمِنْ خَوْفِي وِأَقِلْ عَثْرَتِي وأَذْهِبْ حُزِنِي وَحِرْصِي وَكُنْ لِي وَخُذْنِي إِلَيْكَ مِنِّي.

وَارْزُقِنِي الْفَنَاءَ عَنِّ. وَلاَ تَجْعَلْنِي مَفْتُوناً بِنَفْسِي. مَحْجُوباً بِحِسِّي.

وَاكْشِفْ لِي عَنْ كَلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ.

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ.

Evliyâullah İbrâhim Dessûkî kaddese’llâhü sırrahu’l azizin salavât-ı için , “Bu salâvâtın faziletini Allah Teâlâ bilir.” demişlerdir.

TÜRKÇESİ:

Allahümme salli ve sellim alezzâtîl Muhammedîyyetil latîfetil ehadiyyeti

Şemsi semâil esrâri

Ve mazharil envâri  

Ve merkezi medâril celâlî Ve kutbi felekil cemâlî

Allahümme bisirrihi ledeyke

Ve bi seyrihi ileyke âmin havfî ve âkil asreti vezheb hüznî ve hırsî

 Ve kün lî ve hûznî ileyke minnî

Verzuknîl fenâe annî

Vellâ tec’alnî meftunen bi nefsî 

Mahcûben bi hissî

Vekşif lî an küllü sirrin mektûmin

Yâ Hayyü Yâ Kayyûm!

     SALÂVÂT-I ŞERÎFENİN MÂNÂSI

“ALLAH’ım! Sırlar Semasının güneşi, nûrların mazharı,

Celâl Dâiresinin merkezi (dönüm noktası: akdes noktası),

Cemâl Feleğinin (yörüngesinin) kutbu (devrânda devreden cismin cihân çarkının aksı) olan;

Ahadiyyet (her hususta mutlak teklik) lâtifetinin (Ahadiyyetten Ahmedîyyete lütûf edilen incelik ve hakikatlerin) tecellîgâhı (ilk zuhûr yeri, çoğalma ocağı olan) Zât-ı Muhammedîyyete salât-ü-selâm eyle!

ALLAH’ım!

O’nun Senin yanındaki sırrı (teslimiyet) ve Sana olan (istikamet) seyrinin hakkı için; korkumu gider emin kıl (emniyette eyle), (imkanla imtihan seyr-ü-sülûkümde, teslimiyet ve istikamet tevhidinde) ayak kaymalarımı (yolda sürçmelerimi, takılıp düşmelerimi yoldan geri kalmalarımı) azalt, hüznümü (üzüntümü, kederimi) ve hırsımı (dünyaya tamahkarlığımı) gider (bertaraf et), benden yana (lehime) ol; beni, benden Kendine (Sana) al (çek), beni benden fenâ ile rızıklandır (benlik hastalığımdan kurtar, benliğimin yok olmasına izin, inâyet ve hidâyet eyle, nefs perestlikten âzâd et!). Beni nefsime meftun kılma (nefsimin fitnesine düşürme, nefsimin hevâ ve hevesiyle sihirletme, nefsime tüm gönlümü verip ona vurulan, düşkün ve âşık olan kılma!). Âfâkı (dış dünyayı) tanıdığım hislerimi (enfüsümü ve özümü tanıdığım duygularımı) bana (şühûdî tevhid tekemmülüme) hicâb (perde, engel, yol kesici, çeldirici) etme! Bana her türlü, tüm gizli (saklı) sırları aç (ifrat ve tefritten koru, i’tidal üzere ve hazımlı kıl, şaşırtma-taşırtma!) YÂ HAYYU YÂ KAYYÛM (celle celâluhu)!”


Kaynak:

http://www.muhammedinur.com/index.php

   Gülistan Dergisi Eylül 2009-105. Sayı


[1] Bu kısım DERVİŞ ENES AHMEDOĞLU tarafından yazılmıştır.

[2] (Cevahirname: Öğütler/ FERİDÜDDİN ATTAR (K.S.)

İNÖNÜ YAŞASAYDI BAZI İLAHİYATÇILARA LİYAKAT NİŞANI VERİRDİ!


ALINTI

AYŞE ADLI
Aksiyon Dergisi/Sayı: 877 / Tarih : 26-09-2011

Türkiye toplumunun yeniden inşası, geçmişi inkâr üzerine kurulu. Geriye doğru derinleştiğimizde hastalıklarımıza teşhis koymak kolaylaşıyor. İçi boş bir Müslümanlığın yükseldiğinden şikâyet ediyorsak,  tasavvufu konuşmaya hazır olmalıyız.

Sosyal hayatta görünürlükleri arttıkça Müslümanların dindarlığı, nezaketi, ahlakı tartışmalara konu oluyor. İnansın, inanmasın herkes, İslam’ın yüce değerler vaz’ettiğinde hemfikir. Mesele, dini temsil ettiği varsayılan insanın ne kadar başarılı olduğu. Oysa çok değil, bir asır önce aynı topraklarda cihana adaleti, nezaketi, estetiği ile nâm salmış bir medeniyet hüküm sürüyordu. Toprağımızı, itibarımızı kaybettiğimiz aşikâr. Peki, estetiğimizi, nezaketimizi, ahlakımızı nasıl yitirdik? Bu soruların ardına düştüğümüzde yaşadığımız zihniyet devrimi çıkıyor karşımıza. Neyi kaybettiğimizi hatırlamadan yitiğimizi bulmamız da mümkün görünmüyor. Büyüklerin ‘hikmet’ ya da ‘irfan’ diye nitelediği idrak seviyesinde kilitleniyor mesele. İrfandan soyulan din, siyaset aracı olarak kalıveriyor orta yerde. Ve biz ilmihal seviyesi kitaplarının sayfaları arasında manevi bunalımlarımıza çare arıyoruz. Tasavvuf profesörü Mahmud Erol Kılıç Hoca, yıllardır kendisine kulak kabartanlara çarenin yanlış adreste arandığını söylüyor. Ona göre tasavvufla, 1400 senede ulaşılan irfan seviyesi ve bu geleneği ortaya çıkaran kurumlarla barışmazsak sorunlarımıza çözüm bulmamız mümkün değil…

Neyi kaybettiğimizden bile gafil olacak kadar savrulmamıza sebep ne?

Nedir gözden kaçırdığımız?

İnsan hayatında ve tabii ki ilimde kalitenin yakalanması zaman alır. Güzel bir seviye yakalandığında da onun esaslarını korumak gerekir. Maneviyatta, dini ilimlerde de aynı şey söz konusu. Dinde, bireysel ve toplumsal anlamda dereceler bulunur. Kişi, dini ilimlerin önce zahiri ile tanışır. Şekli unsurların sadece özü koruma amaçlı olduğunu, yani gaye değil araç olduğunu idrak noktasına gelinceye kadar o seviyelerde kalır. Kur’an diyor ki: “Rabbine ibadet et, ta ki sana yakîn gelsin!” Demek ki ibadet, yakîni elde etmek içindir. Uzun süre devam edilen ibadet ve güzel hasletler sonucunda ortaya bir güzel insan çıkması lazım. Bu süreç, Hazreti Mevlana’nın ‘Hamdım, piştim, yandım!’ sözünde de olduğu gibi olgunlaşmayı icab ettiriyor. Süt bile mayalandıktan 3 / 4 saat sonra yoğurt oluyor. Şimdi eğer bu şekilde ortaya güzel bir insan çıkmıyorsa o ibadet anlayışını sorgulamak lazım gelir… “Savm u salât ile sanma biter zahid işin…” sözünün sahibi işte sorgulamayı yapıyor.

Toplumsal dereceden kastınız ne?

Bana göre bir İslam toplumunun hukukçuları Fususu’l-hikem ve Mesnevi okuyor ve hatta okutuyorsa burada bir durmak lazım. Lütfen dikkat edin “şeyhleri” demedim “hukukçuları” dedim. Hafife almamak lazım, bu noktaya kolayca gelinmez. Osmanlı’ya bu gözle baktığımız zaman Davud-ı Kayseri, Hamza Fenari, Asım Efendi, Musa Kâzım Efendi gibi Fususu’l-Hikem dersi yapan şeyhülislamlar görüyoruz. Dini temsil hiyerarşisinin en üstünde bu zatlar. Şimdi biz bir elde Mesnevi, bir elde Füsusu’l-Hikem’le 700 yıl devam ettirilen bu İslam anlayışını inkâr ettik, reddettik. İmparatorluğun son iki asrında başlayan bazı anti-irfani temayüller 1925’te dergâhların kapatılmasıyla muradına erdi. Tabii bu tercihin sonucunu da gördük. Dinde kalite kayboldu. Bu müesseselerin insan yetiştirmeleri imkânsız hale geldiği için kimi çağdaş araştırmacının “Kent Dindarı” adını takdığı “dergâh münevveri”, “tekke görmüş” insan tipi kayboldu yerini ham softaya bıraktı. Din ve dini ilimler taşraya çekildi. Taşra yani ilmihal düzeyinde ders görenler büyük şehirlere imam hoca olarak geldi. Şehirli İslam -ki bana göre yeni yönetimin en fazla darbe vurduğu kesimdir- ile çatışmaya başladılar. Fusûs, Mesnevi okuyan kimselere din öğretmeye kalktılar. Bazıları müstesna böylesi kimseler, Osmanlı seviyesinden baktığımızda bırakın dersaadette bir camiye imam, fakülteye hoca olmayı belki de en fazla kendi köylerindeki caminin müezzini olabilirlerdi. Ama şu anda din adına yegâne merci olarak onlar hüküm veriyorlar. “İslam’da çek ve senetin yeri” konusunda araştırması olan bir kişi derin metafizik konularda, görünmeyen âlem konularında da hüküm verebiliyor. İbn-i Arabî’den, Mevlana’dan, Yunus’tan, Süleyman Çelebi’den haberi olmayan bu bî-zevk insanlar maalesef İslam’la sorunu olan bazı çevrelerce özellikle öne çıkarılıyorlar.

Bu yaklaşım, toplumla dinin arasının açılmasına sebep olmuyor mu?

DEVRİMCİLERİN EN BÜYÜK TAHRİBATI DİNDE KALİTESİZLİĞİN YOLUNU AÇMALARI OLDU. “Ayak baş, baş da ayak olduğunda korkunuz”. Doğru geleneğin hâkim olduğu zamanlarda sistem içerisinde kendine muteber bir yer bulamayanlar burada hayal bile edemeyecekleri mevkilere kondular. Çünkü derinde yatan ortak bir söyleme sahipler. KOSOVA DA ARNAVUT SELEFİLER HARAM DİYE OSMANLI MEZAR TAŞLARINI TAHRİB ETTİKLERİNDE BUNA EN ÇOK SIRP NASYONALİSTLERİN SEVİNMESİNİ HATIRLATMAK İSTERİM…[1] İşte kasdettiğim ortak hedef budur… Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla.. TÜRKİYE’DE SELEFİLER VAROLUŞLARINI KEMALİZME BORÇLUDURLAR. Diyelim ki bu geleneği reddedip vahyin indirildiği günlere geri gittik. Her şeye sıfırdan başlayacak olsak uzun tecrübelerden sonra düşünce ve müessese olarak nihayetinde Osmanlı İslamı benzeri bir anlayışa geliriz. Aslında müessese konusunda çok ısrarlı değilim ama bugün dünyada birçok ülkenin anayasal monarşi ile yönetildiğini ve çok da memnun olduklarını hatırlatmak isterim. Bu anlayış düzeyi hata ve sevabıyla adeta tabii bir tekâmülün zirve noktasıydı. O ruh kısa zamanda elde edilmiyor.

O bağ kopalı, tekke ve zevâyâ sırlanalı 86 sene oldu. Bu kırılma yaşanmamış gibi devam etmenin imkânı var mı? O mana geri çağırılabilir mi?

30 Kasım 1925’te alınan karar hala bilimsel olarak tartışılmış değil. Bir kere antidemokratik, din ve inanç özgürlüğüne aykırı. Tekke ve dergâhlarda adam mı öldürülmüş? Buralar anarşi yuvası haline mi gelmiş? Bir kişinin yaptığı ya da bir tekkede meydana gelmiş münferit bir olay olabilir. (Tabii düzmece değilse). İstanbul gibi o dönemde 600 bin nüfusa karşı 400 dergâhın olduğu bir şehirde bazı beşeri arızalar tabiidir. Herhangi bir tıp fakültesinde bir doktorun rüşvet alması tıp ilminin yasaklanıp tıp fakültelerinin kapatılması için gerekçe olabilir mi? Kadı hata yaptı diye İslam hukukunu, paşa suiistimal yaptı diye askerlik sanatını yok mu sayacağız? Oralara kesilmeyen fatura, acımasız bir şekilde genelleme yapılarak burada uygulanmıştır. Siz bir şeyi kapatmaya karar vermişseniz bazı tezgâhlar da planlayabilirsiniz. Tam ne oldu hala bilmiyoruz. Acaba İngiliz arşivleri bu konuda ışık tutucu olabilir mi? Kim bilir…

Yasağın haklı gerekçelerinden de söz ediliyor…

HER ZİRVENİN ARDINDAN BİR İNHİTAT GELİR DİYOR İBN HALDUN. Bu yüzden zirveler çok tehlikelidir. Zirveye çıkıncaya kadar azim var, gayret var, samimiyet var. Fakat zirveye ulaşınca bir rehavet, bir miskinlik, bir samimiyet eksikliği başlıyabiliyor. O devrin çökmekte olan imparatorluğundan söz ediyoruz. Maliyesinde, askeriyesinde, tıbbiyesinde ciddi problemler var. Bütün müesseseler sıkıntılı. Tekkelerin kendini bundan vabeste tutması düşünülemezdi. Oralarda hiç sorun yoktu, her şey güllük gülistanlıktı diyemeyiz. Problem daha çok şeyhlerin, zâkirbaşıların eski standardı yakalayamaması, bu insanların yetişeceği ortamın kalmamasıydı. Hepsi için söyleyemeyiz bunu, ama yavaş yavaş bu tür örnekler çoğalıyordu. Parlak dönemlerde şeyhler dinin muamelatını da iyi bilirdi. Âlim/şeyh denen kimseler vardı, ideal de oydu. Tekke, medresenin sonraki adımıdır. Medrese bittikten sonra tekke derslerine başlanır idi Osmanlı’da. Cami bu birliği temsil ediyordu. Orada medrese de, tekke de cem olmuştu. Ayasofya, Sultanahmet, Fatih gibi selâtin camilerde sütun altlarında tefsir, hadis, fıkıh okutan âlimlerin ders halkaları olurdu. Bunlar dini ilimlere giriş demekti. Bazı gün ve gecelerde de namazdan sonra şeyh efendi gelir, zikir yapardı. Hangi şeyh efendinin ne zaman, nerede zikri olduğu bilinirdi. Mesela unutulmuş geleneklerimizden bir tanesi de Kadir Gecesi’nin Ayasofya Camii’nde kutlanmasıdır. Bir şeyh efendi zikir meydanı açar ve buraya Sultan da gelirdi. Hatta Hızır bile gelirdi !.. Zamanla âlimlik ve âriflik vasıfları bölündü. Medrese durağından geçmeden tekke ilimleriyle uğraşmaya başlayan şeyh efendiler ve medreseyi son durak zanneden, daha öte durakları inkâr eden zahir uleması diye iki sınıf oluştu. Zamanla bu farklılıklar makasının iyice açıldığını görüyoruz. Yani dergahların kapatılmasının dahili sebepleri de var tabii ki. O insanlar bunu bir otokritik olarak da dile getiriyorlar. Zaten aldıkları eğitim gereği suçu başkalarına atarak kendilerini rahatlatanlardan değiller. “Ne yaptı isek biz yaptık, her şey bizim yüzümüzden oldu, Dergâhımızı kimse değil biz kapattık” derken bunu kasdediyorlar. Olsun onlar bu olgunluğu göstersinler ama biz ilim adamı olarak olaya soğukkanlı yaklaşalım meseleye.

Sözünü ettiğiniz sorunlar devrim gerektirecek nitelikte miydi?

Bence sorulması gereken esas soru bu. O dönemde bazılarının korka korka “Efendim İngilizin Oxford’u var Fransız’ın Sorbon’u var bizim de bunlar var acaba ıslah etsek yeterli olmaz mı? sorusunu ben bugün de soruyorum. O dönemde, o şartlarda ne düşündülerse “Hayır” dediler ve her şey lağvedildi. Ama Türkiye’de tekkelerin kapatılmasını tartışacak steril bir ortam hala oluşmuş değil. Bu mevzu düzgün bir biçimde tartışılmayı bekliyor. AYRICA EĞER DOĞRUYSA SÜNBÜL EFENDİ ŞEYHİ NURULLAH KILIÇ’A MUSTAFA KEMAL’İN SÖYLEDİĞİ “DERGÂHLARI BEN KAPATTIM AMA ZAMANI GELİNCE DE YİNE BEN AÇACAĞIM” SÖZÜNÜ DE HUKUKTA ALINAN KARARLARIN ZAMAN VE MEKÂNLA YANİ KONJOKTÜRLE SINIRLI OLUŞU BAĞLAMINDA OKUMAK LAZIM. Allah bile bazı kanunlarında değişiklik yapan bir Tanrı’dır. Amma Arifler demişler ki “Seddolunmakla tekâyâ kaldırılmaz zikr-i Hak – Cümle mevcûdat zâkir, kâinat dergâhdır”.

Eğer rûy-i zemin tekke oluyorsa seddolunmasının mahzuru ne?

Sizinle aynı mantıktan hareket ederek, ‘Tekkelerimizi kapatmışlar, hiç dert etme oğlum!’ diyen şeyh efendiler de olmuş. Rûy-i zemin tekke oluyor. Özellikle Melâmî büyüklerinin böyle söylediği nakledilir. İzmir’de Kemeraltı Camii’nde zikrederken meclislerini hemen karşısındaki kahvehanelere taşımışlar. Sinemada zikredenler var. Tekkeler kapalı, iki derviş bir araya gelse takibata uğruyor. Şeyh efendi Beyoğlu’nda bir sinemaya çağırıyor. Bütün dervişlerine de ‘üst kattan alın biletinizi!’ diyor. Balkonda toplanıyorlar. Şeyh efendi önde oturuyor, talimat veriyor, ‘gözler kapanacak, kimse perdeye bakmayacak!’ Kimse film izlemiyor, zikrediyorlar… Bir şekilde devam ediyorlar can uyandırmaya. Ama hem adam yetiştirilmesi daha zorlaşıyor, hem denetimden çıkmış oluyorlar. Yeraltına inen bir şeyi kontrol edemezsiniz. Bir camiye imam, hatta müezzin olmak isteyin olamazsınız. İmtihandan geçmeniz gerekir. Ama yanınıza da iki tane adam bulup ‘ben şeyhim’ dediniz mi şeyhsiniz. Denetimi yok, çünkü yasak… Yasak bir şeyi denetleyemezsiniz. Bu şekilde suistimalin önü açılır, başka da bir şeye yaramaz. Gelenek bir kere inkıtaa uğradığı için, silsilede kopmalar olduğu için bu müessese yeniden nasıl ihya edilecek? Bana göre müessese çok sonra gelir. Önce insan.

 Ruy-i zemin tekke oldu dedik, peki hiç sorun yaşanmadı mı? Yakalanan irfan seviyesi muhafaza edilebildi mi?

Marifet ilimleri, nazlı bir gelin gibidir. İltifat görmediği yerde durmaz çeker gider, sizde arkasından, ‘Göçtü kervan kaldık dağlar başında’ diye ağıt yakarsınız. Bu düşünce tekrar davet edilirse şüphesiz kendi ekolünü yaratacaktır. Bugün batı dünyası; Ortodoksu ve Katoliği ile spirütüeldir. (ruhsal, ruhani, manevi, tanrısal, dini, düşünsel, akli, zeki, akıllı, esprili) Papaz sadece Hıristiyanlığın mevzuatını anlatmaz. Tabir caizse evrad, ezkar verir, halvet verir. Manevi gelişimini takip eder, danışmanlık yapar. Doğu dini geleneklerinde mentör, mastır vardır. Sadece İslam dini maneviyatından soyularak salt hukuk konularına hasredilmiştir. En derin meseleler dahi sadece ilmihal ve dil çalışmış kişilere havale edilmiştir. Medresede Arap dili çalışmış kişilere âlim diyoruz. Böyle şey olamaz. O sadece Arapça biliyor. Eğer Arapça ile hallolsaydı Ebu Cehil de Araptı, Arapça biliyordu ama anlamadı. Demek ki anlama düzeyi başka şeyler iktiza ediyor. Bizi maneviyattan soydular. El-Kaideleşme böyle çıktı ortaya. Uluslararası İslam düşmanları da buna destek verdi. Kendi geleceklerine çomak sokacak İslam irfan ve hikmetini dışlamak suretiyle İslam’ı hukuk düzeyine indirdiler. Zira bu İslam’la oynamak, tahrik etmek, toplumsal mühendislik çalışması yaparak istedikleri yöne kanalize etmek çok kolaydı.

Ortaya çıkan yeni yorum siyasetten başka anlam ifade eder mi?

Evet haklısınız bu çevrelerce İslam, sırf siyasi bir jargona indirgenmiş durumda. Maneviyatından, derinliğinden, estetiğinden mahrum. Oysa ki; hayatı, bireyi kuşatacak alanlar manevi alanlardır. Siyaset bile onsuz olmaz. Bundan dolayı doğudan, batıdan insanlar hala İslam’la ilgisini tasavvuf üzerinden kurmaya devam ediyor. El-Kaide’ye intisap ederek Müslüman olmuş kimse duymadım. İslam yüce bir din ve çok kapsayıcı alanları var. Edebiyatıyla, sanatıyla, şiiriyle, estetiğiyle, cümbüşüyle… Bu yönlerini göstermesin diye o yönleri saldırıya uğradı.

Tekke ve zaviyelerin yeniden açılması mı teklif edilmeli çözüm olarak?

Bunları söylüyorum ama şunu da eklemek gerekir ki tekkeler açılsın dediğimizde de problemleri ve onların nasıl hallolacağını konuşmak gerekir. Bu, köleliğin kalkmasını istemeye benziyor. Tamam, kaldıralım ama uzun yıllar köle olarak çalıştırılmış insanları bir anda özgür bıraktığınızda ne yapacaklarını bilemezler. Bir rehabilitasyon sürecinden geçirmek gerekir. Tekke ve zaviyeler çok ağır bir darbe aldı. Bir geçiş sürecine, yeniden talime ihtiyaç var. Bana göre bunun mercii Diyanet’tir. Yoksa her kafadan bir ses çıkar. Ama önce Diyanet’in tasavvufla barışması gerek. Tıpkı Osmanlı şeyhülislamları geleneğinde olduğu gibi Diyanet İşleri Başkanı’nın da tasavvuf ehli olması gerek. Yetmez mücaz (icazetli) şeyh olması gerek. Şimdi mesela son zamanlarda Diyanet İşleri Başkanlığı, tasavvuf ilminin bir mevzusu olan Aleviliği, daha tasavvufla barışmadan çözmeye çalışıyor. Mümkün değil, TASAVVUFLA BARIŞMADAN ALEVİLİK MESELESİ ÇÖZÜLEMEZ. Siyasi zorlamanın sonucu girdiler her halde o meseleye. Zihniyet olarak sadece Alevilikle değil, tasavvufla barışık değiller. Benimle barışık değiller. Ben ilahiyat fakültesi hocasıyım. Benimle selamlaşmayan, iman tazelemeye davet eden bazı hocalarım vardı. BENİMLE BARIŞMAYAN BİR MÜFREDATIN BENİ ATLAYARAK ALEVİLERE UZANMASI GÜLÜNÇTÜ, ORTAYA DA GÜLÜNÇ ŞEYLER ÇIKTI.

Cumhuriyetin ilk yıllarında tekkelerin toplum genelinde neye tekabül ettiği biliniyor olmalı. O damar, pozitivizme kapı açmak için kesilmiş olabilir mi?

Kimbilir? Son zamanlarda yayınlanan bazı araştırmalar; Mustafa Kemal’in yer yer ateizme, agnostisizme, deizme varan bir inanç sistemi olduğunu, semavi dinlerle çok ülfeti olmadığını ortaya koyuyor. Halil Berktay’ın, Turan Dursun’un, Doğu Perinçek’in bu yönde belge ve bilgi içeren yayınları var. Pozitivizmi dinin yerine ikame etmeye çalışıyor. Bu yaklaşım o dönemde moda gibi. Jöntürkler, İttihat Terakki ve diğerlerinde batıdan yeni gelen bu ilerlemeci etki hâkim. 18’inci yüzyılda ortaya çıkan ve onları derinden etkileyen Aydınlanma, salt zihni öne çıkaran, zihin üstü bilme melekelerinin yok sayan bir felsefe. Tekkelerin kapatılması da bu felsefenin yansıması. Hurafelerle, bilim dışı işlerle uğraştığını iddia ederek; binlerce kitabın yazıldığı, matematik risalelerinin hazırlandığı bu kurumları bir kalemde silip attılar. Oysa pozitif bilimler alanında çalışmış, eser vermiş çok sayıda tekke mensubu, şeyh efendi de vardı. Yabancılar Mevlevihaneleri konservatuar kabul etmiş. İlmin ve sanatın merkezi haline gelen bu mekânları kapatmayı meşrulaştırmak için bir kurgu yapmanız gerekiyordu. Ve yapıldı.

Geçmişte Mevlevihanesi olan şehirlerle olmayanlar arasında bile fark olduğunu söylüyorsunuz. Neydi bu fark?

Bazı şehirlerimizin entelektüel tarihlerine baktığımızda buralarda medrese tekke beraberliğinin çok güzel sergilendiğini görüyoruz. Tekke şeyhi medresedeki hoca efendinin oğlunun sünnet merasimine gidiyor. Medresede ders veren hoca efendi, aşure günü tekkeye geliyor. Karşılıklı çok tatlı bir ilişki var. Bektaşî şeyhi, Melâmî ve Nakşî şeyhi ile yan yana. Fakat Osmanlı’nın son dönemlerinde Anadolu’nun bazı bölgelerinde, daha çok doğuda, medrese mollaları baskın hale geliyor, tekke mensupları azalıyor. Nadiren Nakşî, Halidî birkaç kişinin olduğunu biliyoruz. Mesela önceleri Diyarbakır’da Gülşenîlerin, İşrakîlerin, Kalenderîlerin derviş gurupları var. Erzurum’da hâkezâ. Ama özellikle 19. yüzyıl sonundan itibaren bir sığlaşma oluyor. Alvarlı Efe Hazretleri Erzurum’da. Ama aynı şehirdeki âlimler onu tanımıyor. Aşk ve melâmet perdesinden dem vuran Mevlevî, Bektaşî dergâhının, Melamî ereninin bolca bulunduğu, birbiriyle kol kola dolaştığı Rumeli şehirleriyle Doğu vilayetleri arasında farklar oluşmaya başlıyor. Hakikatin bir parçası Rumeli’nde, diğeri Erzurum’da kalıyor. Onlar bir araya gelmeyince mana tamamlanmıyor, zülcenaheynlik (iki kanatlılık) ortaya çıkmıyor. Tek kanatla da uçulmuyor. İslam ümmetinin genel problemi tek kanatla uçmaya çalışmak. Tek kanatla insanlığın filozofik, psikolojik, teolojik, ekonomik, politik sorunlarına kapsayıcı çözüm üretemeyiz.

İlahiyat fakültelerinin çalışmaları kâfi değil yani…

Genleriyle oynanmamış ilahiyat formasyonunda olsalardı, elbette çözümü onlardan beklerdik. Bugünkü ilahiyat formasyonunda doğru ilim tasnifi olmadığı için doğru sonuçlar elde edilemiyor. Oysa Batıda bilimsel çalışmaların arkasında bile teologlar var. Edison teologdu. Filozofların çoğu teolog. Siyasetçilerin çoğu bir düşünce kilisesine bağlı. Biz ise dine sadece ve sadece fıkıh seviyesinden bakıyoruz. Hâlbuki fıkhın mevzusu görünenlerdir. Ama insanın görünmeyen yanları var ve bunların cevabını fıkıhta aramak abesle iştigaldir. Faizsiz bankacılık sistemini fıkıhtan istifade ederek işleteceğiz elbette. Ama modern insanın tek problemi parasını nerede değerlendireceği değil ki! Manevi bunalımları var, anlam arıyor. Ben neyim, kimim, ne yapmaktayım, nereye gidiyorum, ölüm ne, ölümden sonrası ne, niçin ölüyoruz, neden doğduk? Bu soruların cevabını fıkıhta ararsanız hem bulamazsınız hem de fıkıh ilmine zulmetmiş olursunuz.

Fizik ilimleri ile mânâ ilimleri arasındaki irtibatsızlık problem olarak kabul ediliyor mu Türkiye?

Franz Fanon Yeryüzünün Lanetlileri kitabında Hegel’in köle efendi diyalektiğinden hareketle der ki; uzun süre sömürülenler, ezilenler bu hayata alışır, sömüren kişiye bağlanırlar. Bir tür Stocholm Sendromu. Yüzyılın başında yaşadığımız travmalar Türkiye Müslümanları tarafından kabullenilmiş gibi gözüküyor. Bize pozitivist bir teoloji sunmak istemişlerdi. İstisnaları bir kenara bırakıp ilahiyatçılara baktığımızda bunun başarıldığını görüyoruz. İSTENİLEN PROJEYİ DEVAM ETTİRİYORLAR. İSMET İNÖNÜ YAŞASAYDI BAZILARINA ÜSTÜN LİYAKAT NİŞANI VERİRDİ MUHTEMELEN.

Manevi bunalımlarımız, irfandan mahrumiyetimiz, sadece bu müesseselerin kapatılmasından mı kaynaklanıyor?

Bir düşünce sadece bir müesseseye hapsolunamaz. Tekkesi, dergâhı yoksa irfanı da yoktur diyemeyiz. Bütün yeryüzünün tekke olduğuna inanırız biz. Ama İslam düşüncesinde ruh beden irtibatından, ikisi arasındaki karşılıklı ilişkiden bahsedilir. Mekâna, ruhun hayatiyetini sürdürmesi için ihtiyaç duyulur. Mekânın değeri kendinden değil, orada bulunan kimselerden kaynaklanır. Bazı gayretli Müslümanlar muhtelif tekkeleri ihya etmekle meşguller. Vakıflar da önemli bir bütçe ayırıyor bu konuya. Çok güzel bir teşebbüs. Klasik adreslerde bulunan tarihî, mimarî ve sanatsal özellikli tekkelerin yeniden imar edilmesi bir sanatın kurtarılması açısından önemli. Ancak unutmayalım ki tekkeler insanla kâimdir! İçinin insanla dolması gerekir. Yenikapı Mevlevîhanesi çok güzel restore edildi. Ama adam nerde? Mevlevihane’de öğretilen ilimler ile dalga geçen kimseler şimdi oralarda medeniyetleri bir araya getirmeye çalışıyor. Olmayacağını göreceksiniz..

Onun çözümü var mı? Nereden ‘adam’ bulunacak?

Geçmişte önce insan inşa edildi. Sonra o kâmil insanların toplanacağı yere ihtiyaç hâsıl oldu. Cami köşesinde toplandılar. Oralara sığmayınca meydanlar oluştu. O meydanlar tekke, ribat, dergâh, hankâh, âsitâne, tevhidhane, cemhane adını aldı. Kendi sanatını, estetiğini, musikisini, mimarisini oluşturdu. İnsan, ardından mekânını getirdi. Biz şu anda tersten gidiyoruz. Mekânları ihya ediyoruz ama o mekânı vücuda getirecek insanın eğitimini ihmal ediyoruz…

Nasıl yapılacak bu eğitim?

Çok basit, nasıl yapıldı ise öyle yapılacak… Tarihte bir şey bir kere yapıldı ise tekrarlanabilir diyor sosyal bilimciler. Ağlamayan çocuğa emzik verilmez. İmkânın oluşması için göğün kapılarını çalmak gerek. Bu ilme ihtiyaç yok dediğiniz sürece olmaz, açılmaz. Kur’an-ı Kerim’in metni sağlam. Dinin zahir ahkâmını anlatan mezhepler üç aşağı beş yukarı, ufak farklılıklarla beraber aynı. Dolayısıyla satıh yani tabir caizse kazı yapılacak saha belli. Metinler, esaslar belli. Eksik olan bunların derinlemesine yorumlanması suretiyle tekrar üretilmesi. Sadece niyyet lazım.

Geçmiş tecrübelerden hareketle bu topraklarda yaşayan insanların tasavvufa yatkınlığı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Kanser şüphesiyle hastaneye müracaat ettiğinizde doktor size ailenizde, akrabalarınızda kanser vak’ası olup olmadığını sorar. ‘Onlardan bana ne! Problem bende.’ diyebilirsiniz. Doktor da size der ki ‘Sen onların çocuğusun!’ Bazı şeyler genlere işler. Fiziki özellikler gibi manevi özellikler de aktarılır. Büyüklerimizden aldığımız bir sözü nakledeyim; ‘Bir insan-ı kâmilin elde ettiği derece çocukları aracılığıyla yedi nesil devam eder. Bu yedi nesil içinde potansiyel sahibi biri çıkarsa o tesiri tekrar açabilir.’ 700 yıllık tasavvufî İslam hâkimiyeti olan; Mevlana’ların, Evhadüddin’lerin, Muhyiddin’lerin, Bedreddin’lerin, Mısrî’lerin, Yunus’ların neş’et ettiği, sadece şehirlerde değil, her kasabada, köyde kâmillerin olduğu bu toplumda bir şey kalmadığını kimse söyleyemez. Ama şiddetli bir şekilde erozyona uğruyor. Bir kere kibarlığımız, tekke görgüsü kayboldu. Bırakın sadece şehirli sünni bir dergâh adabını köylerdeki alevi dergâhlarına devam eden Alevi vatandaşımızın bile oturması kalkması başkadır. Dede görmüş, pîr eteği tutmuş derler. Tekke görmüş, tekke çorbası içmiş diye bir tabir vardır. Bu insanların oturması kalkması bile farklıdır. Usul, adap bilirler. Bu insanların üretildiği yerler tekkelerdi. Defalarca naklettim, bir daha tekrar edeyim; Ernest Gelner’in Şerif Mardin’e Söylediği Bir Söz Var: “Osmanlı döneminde Türk erkeğinin iki vechesi vardı. Biri; erkeksi maço özelliği, diğeri tekke taliminden kaynaklanan romantik, derviş tarafı. Tekkeler kapatılınca estetize değerler taşıyan derviş yanınız dumûra uğradı, elinizde kaba bir maçoluk kaldı…” Alkışlıyorum bu sözü.

‘İrfan ehlinin önünü açmak Türkiye’nin hatta dünyanın önünü açmaktır’ diyorsunuz. Nasıl olacak bu?

İrfan düzeyi, dini düzeyler içinde en üst mertebe. Biz bu makamdan mahrum olduğumuz için sığ sularda dolaşıyoruz. Dinimiz sığ, ticaretimiz sığ, siyasetimiz sığ… Kıskançlıklar, hasedler, arkadaş satmalar v.s siyasette diz boyu… Basit işlerle fazla meşgul oluyoruz. Basitliklerle meşgul olanların dili, tavrı kırıcı oluyor. Âli konularla ilgilenen insanlar da âlileşirler, yükselirler, yücelirler. Yüce insanın yapıp ettikleri de yüce işler olur.

 Sadece ibadetlerin; namazın, orucun niteliğindeki bir değişiklikten söz etmiyoruz yani?

İbadetlerde incelik var mı?

İrfan olmadan hiçbir mesele yerli yerine oturmuyor. Namaz kılarak adam da öldürebilirsin. Allah namaz kıl da ne olursan ol kıl demiyor. Bilakis, “Yuh olsun o namaz kılanlara ki o namaz onları kötülüklerden alıkoymuyor!” diyor. Hem namaz kılıyor hem kötülük yapıyorlar diye namazlarını yüzlerine çalıyor. Demek ki fıkıhçıların sürekli tekrarladıkları gibi sırf namaz istemiyor. Eğer isteseydi Hazreti Peygamber’in peygamberliğinin ilk gününe namazı emrederdi. Bedir Savaşı’nda şehid düşen Sahabe-i Kiram’ın, isimlerini şifa diye okuduğumuz Ashab-ı Bedr’in çoğu sarhoştu, biliyor musunuz? ZİRA DAHA İÇKİ YASAKLANMAMIŞTI. HER ŞEY KADEME KADEME. İman kalbe bir yerleşirse gerisi gelir. Niyazi’nin de, Yunus’un da bütün büyüklerin söylediği şey aynı. Namaz da kılacağız, oruç da tutacağız, hacca da gideceğiz elbette. Ama mânâsı verilmeden olmaz. İbadetler şekilsel ve rakamsal olarak anlaşılıyor. Hocalar da bu insanları daha fazla aydınlatacak bir şey söylemiyor ne yazık ki.

26.09.2011/ AYŞE ADLI

 

YORUM:

Sözün özü: İnsanın yolu İFRAT-TEFRİT-İTİDAL arasında gider-gelir. Sonuç kimsenin dediği ve bildiği şekilde de değildir. Allah Teâlâ bozulmayı da doğrulmayı da sever. Musa’sını her zaman firavun la beraber gören Rabbimiz,  işlerin gidişatına öylece bir hüküm vermiştir.

Bu koca dünya çok ihtiyardır.  Sakinleşmesi hiçbir zaman olmayacak gibi. Derler ki “dert sahibi olduysan kelamın bitmez. Derdini de ancak derdine düşen anlar,”

Yeni günlerin neler getireceğini bekleyelim.


[1] …(Yurdumuzda aynı şey olmuyor mu sanıyorsunuz, en büyük mezar tahribatı İstanbul’dadır. İsmail Hakkı)

KASİDE-İ MEYMÛNE-İ MUBAREKE-DÜRR-Ü MEKNÛN (Saklı inci)-İMAM-I ÂZAM EBÛ HANÎFE


Hazırlayan: İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı ALTUNTAŞ
   

BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM

Şüphesiz hamd Allah Teâlâ içindir, O’na hamd eder, O’ndan hidayet ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerrinden, kötü amellerimizden Allah Teâlâ’ya sığınırız. Şüphesiz Allah’ın hidayet eylediğini saptıracak, O’nun saptırdığını da hidayete ulaştıracak yoktur. Allah Teâlâ’dan başka İlah olmadığına, O’nun birliğine ve ortağı olmadığına, Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehâdet ederiz.

Sözlerin en doğrusu Allah Teâlâ’nın Kitabı, yolların en hayırlısı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yoludur. O’nu sevmek ve O´nun ümmeti olduğumuzu bilmek, Allah Teâlâ’nın bizlere ihsan kıldığı en büyük nimetlerden birisidir.

“Allah Teâlâ kulların zannı üzere hareket eder” müjdesini kendisine yol edinmiş kullar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kapısında kıtmir olmayı, cihana sultan olmaktan üstün değer tutarlar. Ashab-ı Kehf´in kapısını bekleyene yapılan ikramı görünce, O’nun kapısındaki kıtmir-i hakirin elbette kavuştuğu ihsan daha büyük olacaktır. O ihsan iki cihanın selâmetine sebep olacak büyük bir nimettir.

“Muhakkak ki Sen; büyük bir yaratılış ve ahlak üzerindesin”

Allah Teâlâ tarafından Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gerçekten büyük olduğu, tasdik edilmiştir.

“Ey inananlar! And olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir rasül gelmiştir.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi seviyoruz. O’da ümmetini çok sever. Hiçbir zaman ümmetini unutmadığı gibi unutmayacağına da inancımız vardır.

Ey Allah’ım, O´nu öven Sen´sin. Biz nasıl O´nu methederiz. Fakat övülmeye layık olmayan nice şeylere övgü dizen bize, Rasûlün sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize layık olmasada övmeyi nasip kıldığın için binlerce şükürler olsun.

Ey merhamet edenlerin en çok merhamet edeni Rabb´imiz, şüphesiz ki Sen, her şeyi lâyıkıyla duyar ve bilirsin. Duamızı; bizden kabul buyurmanı diliyoruz. Bizlere yararlı bir marifet ihsan etmeni istiyoruz. Şüphesiz ki Senin her şeye gücün yeter. Tövbemizi de, kabul buyurmanı diliyoruz. Muhakkak ki, Sen, tövbeleri çokça kabul eden Rahîmsin.

Ey Allah’ım, “Bütün yaratılmışların en üstünü ve en cömerdi olarak yarattığın Rasûlün sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizden başka son nefesimizde, sığınacağımız kimsemiz de yoktur” Bütün işlerimizde O`ndan yardım isteriz.

O bize yeter, O ne güzel vekildir.

KASİDE-İ MEYMÛNE-İ MUBAREKE DÜRR-Ü MEKNÛN

(Saklı inci)

 

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد

وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

يا سيد السادات جئتك قاصدا لأبي حنيفة النعمان رحمه الله

قصيدة يا سيد السادات لابي حنيفة النعمان  كتب أبي حنيفه هذه القصيدة ليتقرب بها من رسول الله صلى الله عليه و سلم،  و لينشدها بين يديه في أثناء زيارته ، و لم يطلع عليها أحد.

فلما وصل الى المدينة المنورة، سمع المؤذن ينشدها على المئذنة،! فعجب من ذلك و انتظر المؤذن.

فسأله: لمن هذه القصيدة؟!.

قال :لأبي حنيفة.

قال: أتعرفه؟.

قال: لا.

قال: و عمن أخذتها؟!.

قال: في رؤياي أنشدها بين يدي المصطفى صلى الله عليه و سلم، فحفظتها و ناجيته بها على المئذنة.

فدمعت عينا أبي حنيفة..

يا سيد السادات جئتك قاصدا mısrası ile başlayan kaside İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe Nû’man ibn-i Sâbit radiyallâhü anhümaya aittir.

Ravza-ı mutahharayı ziyareti esnasında doğuş[1] olarak inşad eyledikleri bir kasidedir. Bu kaside ile Efendiler Efendisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhabbet ve yakınlık murad etmişler ve kimsenin duymayacağı bir şekilde Huzur-u Rasûlüllah’da tekellüm eylemişlerdir. İmam-ı Âzam ziyaretten sonra Medine-i Münevvere müezzininin kendi kasidesini  irâd ederken görünce şaşırıp baka kalmış ve sormuştur:

-Bu kaside kime aittir? Müezzin:

-Ebû Hanîfe Nû’man ibn-i Sâbitin’dir.

-Onu tanıyor musun?

-Hayır.

-Öyle ise bu kaside-i kimden öğrendin?

Müezzin dedi ki;

-Rüyamda, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bana okudu ve bende ezberledim. Ayrıca, kaside-i minarelerden okumamı istedi.

Bu sözler üzerine İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anhın gözlerinden yaşlar boşandı.

***

İmam-ı Nesefî “Tuhfe” isimli eserinde Şemsü’I Eimme-i Hulvanî (radiyallâhü anh) den şu nakli buraya aktaralım.

Rüyamda İbn-i Abbas radiyallâhü anhüma buyurdu ki:

“Müctehidlerin sultanı, Allah Teâlâ’nın dostu Ebû Hanife Nu’man İbni Sabit, Resûl-ü Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz Hazretlerini, mübarek Ravza-ı mutahharada bir kaside ile medh eylemiştir ki bu kasideye:

“Dürr-ü meknûn (saklı inci)” ismi verilmiştir. Bu kasidenin birçok fazilet ve sırları vardır.

1-Her gün Ravza’nın hizmetçileri olan melekler ve Kerûbiyân bu kaside-i şerifeyi sabah, akşam okurlar.

2-Bu kaside-i okumaya devam edenlere afetler, kaza ve belalar uğramaz.

3-Düşmanlarını sevindirecek bir kötülükle karşılaşmazlar.

4- Ani gelen ölümden emin olurlar.

5-Bulunduğu eve ve mekâna veba gibi bulaşıcı hastalıklar girmez.

6-Okuyana ve bulunan yere büyü işlemez.

7-Devam edenlerin gönlü sevinç ve ferah dolar.

8-Günahları bağışlanır.

9-Her ne dilek için yedi gün ara vermeden devam edilirse istenen şey gerçekleşir.

İşte İbni Abbas (radiyallâhü anhuma) bana bunları anlatmıştı ki, ben uyandım. O zamana kadar bu kasideden haberdar olmadığım için Mekke-i mükerreme ve Medine-i Münevvere’de aradım. Nihayet, Bağdat’ta kâmil bir mürşidin yanında buldum. O şeyhi kâmil de duyulmamış diğer bazı özelliklerini bana nakletti. Ömrüm oldukça ben de onu okumaya devam edeceğimi adadım.

Diğer bazı özellikleri şunlardır.

10-Sadakatle okuyana son nefeste iman nasip olur.

11 -İhlâsla okumaya devam eden hiç fakirlik görmez.

12-Şevk ile kıraatine devam edene kem göz ve nazar isabet etmez.

13-Halisane okuyana hile ve tuzak işlemez.

14-Bir memlekete genel bir felaket isabet etse, bu kaside halisane okununca Allah Teâlâ onu def eder.

15-Okuyan kişinin bütün amelleri makbul olur.

16-Kasidenin akabinde yapılan her dua kabul olur.

Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görmek niyeti okunursa rüyada görülür. Eğer manevi durumu müsait değilse bir Allah Teâlâ dostu ona tebşiratta bulunacaktır.

***

**

*

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

يا سيد السادات جئتك قاصدا أرجو رضاك و أحتمي بحماكا

Ey efendiler Efendisi! Himayene sığınarak, rızana kavuşmak maksadıyla huzuruna geldim.[2]

و الله ياخير الخلائق ان لي قلبا مشوقا لا يروم سواكا

Yaratılmışların en hayırlısı yemin olsun ki, Zât’ına âşık olan ve başkasını istemeyen bir kalbim vardır.

و بحق جاهك انني بك مغرم و الله يعلم أنني أهواكا

Allah Teâlâ biliyor, makamının hakkı için sana tutkunum ve nefsim bile seni arzuluyor.[3]

أنت الذي لولاك ما خلق امرؤ كُلاًّ و لا خلق الورى لولاكا

Efendim![4] Şayet olmasaydın kâinat bütünüyle varlığa çıkamadığı gibi hiçbir şeyde yaratılmayacaktı.[5]

أنت الذي من نورك البدر اكتسا و الشمس مشرقة بنور بهاكا

Efendim! zâtınla ay nurlara bürünürken, güneş doğacak nurlara sahip oldu.[6]

أنت الذي لما رفعت الى السما بك قد سمت و تزينت لسراكا

Efendim! Miraç ettinde, ziyaretinle semalar yüceldi ve süslenip değerlendi.

انت الذى نا داك ربك مرحبا ولقد دعاك لقربه وحيا كا

Efendim! Allah Teâlâ, zâtını yakınlığına ve sohbet-i selamına çağırarak “Merhaba, Ey Sevgilim” dedi.[7]

أنت الذى فينا سالت شفاعة ناداك ربك لم تكن لسواكا

Efendim! Rabbinle aranıza kimsenin girmeyeceği sohbete kavuşmuş iken bizim (ümmet) için şefaat dilendin.

أ نت الذى لما توسل آدم من زلة بك فاز وهوأ باكا

Efendim! Âdem aleyhisselâm beşerî yönden baban iken hatasının affına zâtını vesile kıldı.[8]

وبك الخليل دعا فعادت ناره بردا وقد خمدت بنور سناكا

Hz. İbrahim Halîlullâh aleyhisselâm ateşe düşerken zatınla[9] duâ etiğinden, ateş külleşip serinliğe döndü.

ودعاك أ يوب لضر مسه فأزيل عنه الضر حين دعاكا

Eyüb aleyhisselâm başına bela geldiğinde, zâtına dua edice, çektiği sıkıntı giderildi.[10]

وبك المسيح أتى بشيرا مخبرا بصفات حسنك مادحا لعلاكا

Efendim! Hz. İsâ aleyhisselâm zâtının güzel sıfatlarını methederek yüceliğini müjdeleyici olarak geldi.

وكذاك موسى لم يزل متوسلا بك فى القيامة محتما بحماكا

Yine; Mûsâ aleyhisselâm zâtına kopmayacak bağlılığını ve himayeni kıyamette kadar bırakmayacaktır.[11]

والأ نبياء وكل خلق فى الورى والرسل والأ ملاك تحت لوا كا

Efendim! Yaratılanların hepsi, nebiler, rasüller ve melekler sancağın (hükmün) altındadırlar.[12]

لك معجزات أعجزت كل الورى وفضائل جلت فليس تحا كى

Yaratılmışları aciz bırakan mucizelerin ve faziletlerin anlatılacak gibi değildir.

نطق الذراع بسِمه لك معلنا والضب قد لباك حين أتاكا

Efendim! Yemek zehirliyim derken, kertenkele “lebbeyk”[13] sedasıyla huzura geldi.

والذئب جاءك والغزالة قدأتت بك تستجير وتحتمى بحماكا

Huzuruna kurt ilticada bulunmak ceylan himayene sığınmak için koşuşarak geldiler.

وكذا الوحوش أ تت إليك وسلمت وشكى البعير إليك حين رآكا

Yine huzuruna vahşi hayvanlar gelip selam verdiler. Zât’ını görünce deve’de  (sahibini) şikâyet edebildi.[14]

ودعوت أشجارا أتتك مطيعة وسعت إليك مجيبة لندا كا

 Ağaçlar, davet ettiğinde isteyerek ve koşarak çağrına icabet ettiler.

والماء فاض براحتيك وسبحت جم الحصى بالفضل فى يمناكا

Sular elinden çoşup taşarken, tuttuğun çakıl taşları faziletinden tesbihe başladılar.[15]

وعليك ظللت الغمامة فى الورى والجذع حن إلى كريم لقا كا

Bu âlemde bulut yalnız Zâtını gölgelerken, (dayandığın) hurma kütüğü kavuşmak arzusuyla inlemişti.

وكذاك لا أثر لمشيك فى الثرى والصخر قد غاصت به قدما كا

Efendim! Yumuşak toprak (kum) izini göstermezken, katı taşta ayakların batarak iz tutardı.[16]

وشفيت ذا العاهات من أمراضهم وملات كل الارض من جدواكا

Dertlilerin hastalıkları şifa bulur, yeryüzü cömertliğine gark olurdu.

ورددت عين قتادة بعد العمى وابن الحصين شفيته بشفاكا

Ebû Katâde’nin körleşen gözünü iade edip, [17]  İbn-i Husayn’ı şifanla (hususi-tükrüğün)[18] iyileştirdin.[19]

وكذا حبيب وابن عفر بعدما جرحا شفيتهما بلمس يداكا

Efendim! Hubeyb ve İbn-ü Afra ölüm yaraları ellerinin bir dokunuşuyla şifa buldu.[20]

و علي من رمد به داويته في خيبر فشفى بطبيب لماكا

Hayber’de Ali’nin gözağrısına temiz tükrüğün şifa vermişti.[21]

وسألت ربك في ابن جابر بعدما أن مات أحياه وقد أرضاكا

Efendim! İstediğinde Rabbin razı olman[22] için ölmüş İbn-i Cabirin oğullarını diriltti.[23]

و مسست شاة لأم معبد بعدما نشفت فدرت من شفاكا رقياكا

Ümmü Mabedin süt veremez koyunu şifâlı okumanla sütleri akar oldu.[24]

و دعوت ربك عام القحط معلنا فانهل قطر السحب حين دعاكا

Kıtlık yılında Rabbine sesli duâ ederek (elini açtığın) zaman göğ ağıp yağmur taneleri sağnak şekilde bıraktı.[25]

ودعوت كل الخلق فانقادوا الى دعواك طوعا سامعين نداكا

Efendim! Mahlûkatı çağırdığın zaman “işittik ve severek itaat ettik” diyerek boyun eğdiler.

و خفضت دين الكفر يا علم الهدى ورفعت دينك فاستقام هناكا

Ey alem-i Hüda![26] küfrü yerle bir edip, dosdoğru dinin İslâm’ı yücelere çıkardın.”.

أعداك عادو في القليب جمعهم صرعى وقد حرموا الرضا بجفاكا

Rızândan mahrum düşmanlarının hepsi ettikleri eziyetleri ile Kalib Kuyusu’na  [27] sara tutmuş ölüler gibi tıkıldılar.

في يوم بدر قد أتتك ملائك من عند ربك قاتلت أعداكا

Bedir günü, Rabbin katından gelen melekler düşmanlarını öldürdüler.

و الفتح جاءك يوم فتحك مكة و النصر في الأحزاب قد وافاكا

İsteyince Mekke’yi fethettiğin gün, fetih (mânâ ve madde âleminin) kapılarını açan Rabbin, Ahzab (Hendek) savaşında ummadığın yerden yardım etti.[28]

هود و يونس من بهاك تجملا و جمال يوسف من ضياء سناكا

Hûd ve Yunus (aleyhismeselâm) zâtının kıymetiyle iyiliğe ererken, Yusuf’ta güzelliğini nurunun parıltısından aldı.

قد فقت يا طه جميع الأنبيا طرا فسبحان الذي أسراكا

Ey Tâhâ![29] ‘Sübhanellezi Esrâ’[30]  sırrına ererek, bütün enbiyadan üstün oldun.

و الله يا يسين مثلك لم يكن في العالمين و حق من نباكا

Ey Yâ-Sîn yemin olsun ki! Zâtını nebi seçen Allah hakkı için, âlemlerde bir benzerin yoktur.

عن وصفك الشعراء يا مدثر عجزوا و كلوا عن صفات علاكا

Ey Müddesir![31] Şairler sıfatlarını ve yüceliğini vasfetmekten aciz ve yorgundurlar.

انجيل عيسى قد أتى بك مخبرا و لنا الكتاب أتى بمدح حلاكا

İsa’nın İncil’i geleceğini haber vermek, kitabımız Kur’an güzelliğini (hilyeni)[32] öğmek için geldi.

ماذا يقول المادحون وما عسى أن تجمع الكتَاب من معناكا

Ey Efendim! Şanına layık manalar hakkında medhediciler ne diyebilir, yazarlar toplanıp ne yazabilirler.

و الله لو أنَ البحار مدادهم و الشعب أقلام جعلن لذاكا

Allah Teâlâ’ya yemin olsun ki, methetmede denizler, mürekkepleri, ağaçlar da kalemleri olsa,

لم تقدر الثقلان تجمع ندرة  أبدا و ما اسطاعوا له ادراكا

insanlar ve cinler toplansa, zât’ını kavramaya idrakleri erişemeyeceği gibi nadir (vasıflarını) toplamayada ebedî güçleri yetmeyecektir.

بك لي فؤاد مغرم يا سيدي و حشاشة محشوة بهواكا

Ey Efendim! Sana âşık kalbim, sana tutkun ve arzunla kuşatılmış bir nefsim var.

فاذا سكتُ ففيك صمتي كله و اذا نطقت فامدح علياكا

Suskunluğum hep Seninle dolu, konuştuğum zamanda hep yüceliğini övmekteyim.

و اذا سمعت فعنك قولا طيبا و اذا نظرت فما أرى ِالاَّ كا

Her zaman Zâtından tatlı güzel sözler işttim. Bakışlarımda ancak Seni görmek istemektedir.

يا مالكي كن شافعي في فاقتي انيِ فقير في الورى لغناكا

Ey sahibim! İhtiyaç âleminde zenginliğine muhtaç olan bu fakirine, darlık zamanımda şefaatçim olmanı (niyaz ediyorum).

يا أكرم الثقلين يا كنز الغنى جد لي بجودك و ارضني برضاكا

Ey insanlar ve cinlerin en keremlisi, ey yaratılmışların bütün üstünlüklerini kendinde toplayan Efendim! Bana cömertliğinden kerem ettiğin gibi kendi rızanlada benden razı ol.

أنا طامع بالجود منك و لم يكن لأبي حنيفة في الأنام سواكا

Ben Senin cömertliğine tamah [33]ediciyim, zira Ebu Hanife’nin, kâinat içinde Senden başka kimsesi yoktur.

فعساك تشفع فيه عند حسابه فلقد غدا متمسكا بعراكا

Her sabah ve her akşam, Senin getirdiğin kopmaz ipe sarılarak hesap günü gününde şefaat edeceğini ummaktayım.

فلأنت أكرم شافع و مشفع ومن التجى بحماك نال رضاكا

Şefaat edenlerin, şefaati kabul edilenlerin en keremlisi, iltica edene rızanı ve himayeni esirgemezsin!

فاجعل قراى شفاعة لي في غد فعسى أرى في الحشر تحت لواكا

Kıyamet gününde azığım olacak şefaatını ve mahşerde ‘Hamd Sancağı’ nın altına beni de almanı ummaktayım.

صلى عليك الله يا علم الهدى ما حنَّ مشتاق الى مثواكا

Allah Teâlâ’nın salât kıldığı Ey âlemi Hüdâ![34] âşıklarının merkadine yüz sürmeye iştiyakı (özlemi) bitmez.

و على صحابتك الكرام جميعهم و التَابعين و كلِّ من والاكا

Ve, Allah Teâlâ’nın salâtı seçkin arkadaşlarına, onlara tabii olana ve dostluğuna yönelmişlerin hepsine olsun

***

KUR’ÂN-I KERİM’DEN 15 AYET

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anhın Kur’ân-ı Kerim’den seçtiği onbeş ayet hakkında denilmiştirki; her kim bu ayetleri yazıp taşırsa evine asarsa, hayvanına ve bineğine bağlarsa, yediği şeye okursa veya yazılabilecek bir gıdaya yazıp yerse düşman ve bütün zararlı şeylerden emin olur.[35]

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ

خُلِقَ اْلاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍ   (Enbiya 37)

وَجَاءَ رَبُّكَ وَالْمَلَكُ صَفًّا صَفًّا         (Fecr 22)

قَوَاريرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْديرًا      (İnsan 16)

وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ            (Zariyat 47)

وَفِى السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ     (Zariyat 22)

قَالَتَا اَتَيْنَا طَائِعينَ     (Fussilet11)

وَكَانَ اللهُ عَليمًا حَليمًا     (Ahzab 51)

وَمَا لَنَا اَلاَّ نَتَوَكَّلَ عَلَى اللهِ     (İbrahim12)

وَقَضى رَبُّكَ اَلاَّ تَعْبُدُوا اِلاَّ اِيَّاهُ            (İsra 23)

حَصَبُ جَهَنَّمَ اَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ     (Enbiya 98)

ذلِكَ تَقْديرُ الْعَزيزِ الْعَليمِ      (Fussilet 12)

وَلَوْ اَنَّ قُرْانًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ اْلاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتى بَلْ ِللهِ الاَمْرُ جَميعًا             (Rad 31)

اَلْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمينَ            (Fatiha 2)

حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكيلُ  (Ali İmran 173)

فَانْقَلَبُوا بِنِعْمَةٍ مِنَ اللهِ وَفَضْلٍ لَمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ (Al-i İmran 174)

İSM-İ ÂZAM AYETLERİ

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anh, Kur’ân-ı Kerim’de İsm-i âzamın aşağıdaki ayetlerde geçtiğini beyan etmiştir.[36]

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ

(51) وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلاَ نَبِىٍّ الاَّ اِذَا تَمَنّى اَلْقَى الشَّيْطَانُ فى اُمْنِيَّتِه فَيَنْسَخُ اللهُ مَا يُلْقِى الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللهُُ ايَاتِه وَ اللهُ عَليمٌ حَكيمٌ (52) لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِى الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذينَ فى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ وَاِنَّ الظَّالِمينَ لَفى شِقَاقٍ بَعيدٍ (53) وَلِيَعْلَمَ الَّذينَ اُوتُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِه فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْ وَاِنَّ اللهَ  لَهَادِ الَّذينَ امَنُوا اِلى صِرَاطٍ مُسْتَقيمٍ (54) وَلاَ يَزَالُ الَّذينَ كَفَرُوا فى مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتّى تَاْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَاْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَقيمٍ (55) اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ ِللهِ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ فَالَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فى جَنَّاتِ النَّعيمِ (56) وَالَّذينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِايَاتِنَا فَاُولئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهينٌ  (57) وَالَّذينَ هَاجَرُوا فى سَبيلِ اللهِ ثُمَّ قُتِلُوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللهُ رِزْقًا حَسَناً وَاِنَّ للهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقينَ (58) لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُ وَاِنَّ اللهَ لَعَليمٌ حَليمٌ (59) ذلِكَ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِه ثُمَّ بُغِىَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللهُ اِنَّ اللهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ (60) ذلِكَ بِاَنَّ اللهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ وَاَنَّ اللهَ سَميعٌ بَصيرٌ (61) ذلِكَ بِاَنَّ اللهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللهَ هُوَ الْعَلِىُّ الْكَبيرُ (62) اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَتُصْبِحُ اْلاَرْضُ  مُخْضَرَّةً اِنَّ اللهَ لَطيفٌ خَبيرٌ (63) لَهُ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى اْلاََرْضِ وَاِنَّ اللهَ لَهُوَ الْغَنِىُّ الْحَميدُ (64) اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهََ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرى فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِه وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى اْلاَرْضِ الاَّ بِاِذْنِه اِنَّ اللهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحيمٌ (Enbiya65)


[1] İrticalen ve aniden söylenen şiirler, kasidelere doğuş denir.

[2] Büyüklerin huzurunda durabilmenin birinci şartı küçüğün izinli olmasıdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’ya dua ederken

“Mahlûkatın sahibi ve mevcudata benzemekten münezzeh olan meleklerin ve ruhun rabbi olan Allah Teâlâ’yı tenzih ve tesbih ederim.

Ey Allah Teâlâ’m Senin rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığınıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyorum. Senden de sana sığınıyorum. Sana layık olduğun senâyı yapamam. Sen kendini sena ettiğin gibisin”

سُــبْحٰانَ الْـمَـلْـكِ ٱلـقُدُّوسُ وَ رَبُّ المََلئِكةِ وَالرُّوحِ

اللَّهُمَّ إنِّى أعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ ، وَ بِمُـعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتـِكَ ، وَأعُوذُ بِكَ مِنْكَ، لاَ أُحْصِى ثَنَاءً عَلَــيْكَ أنْتَ كَمَا أثْنَيْتَ عَلى نَفْسِكَ

Hz. Ali kerremallâhü veçhe diyor ki: “Savaşlarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kadar düşmana yaklaşan bir kimse bulunmazdı. Birçok defalar savaş kızışıp başımız sıkıntıya gelince Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sığınırdık.”

Hz. Enes radiyallâhü anh de: “Başımız dara düşünce Allah’ın Rasûlü ile korunurduk.” diyor.

Yine Hz. Enes b. Mâlik (r.a) nakleder:

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem insanların en güzeli idi, insanların en cömerdi idi, insanların en cesuru idi. Bir gece Medine halkı duydukları bir sesten fena hâlde korkmuşlar ve sesin geldiği yöne gitmişlerdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise ashabını korkutan bu sesi işitince eline kılıcını alarak Ebu Talha’nın eğersiz atına binmiş ve Medine’yi dolaşıp hâdiseyi incelemiş, bu esnada Medineliler geride kalmıştı. Nihayet Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Ebu Talha’nın atı üzerinde ve kılıcı boynunda olarak geri döndü. Yolda Medine halkıyla karşılaştı. Onlara şöyle dedi: “Endişe edecek bir şey yok, neden korkuyorsunuz?” (Müslim, Fedâil, 48; İbn Sa’d, I, 373.)

Uhud Savaşı’nda, İslâm ordusu birinci safhada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harp taktiklerine uyarak üstünlük sağlamıştı fakat daha sonra kesin sonucu almadan ganimet toplamaya girişince ve yerlerini terk etmemeleri gereken okçular da ganimet toplama işine koşunca düşman süvari birliği arkadan kuşatmış, böylece Müslümanlar iki ateş al­tında kalmışlardı. Bu safhada Müslümanlar 70 şehid ver­dikleri hâlde; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem emir komutayı elinde bulundurdu ve büyük bir soğukkanlılıkla İslâm ordusunu çevresine topladı. Başarılı bir savunma ile düşmanı dur­durdu. Peşinden de inkârcıları Mekke istikametinde gün­lerce takip etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem öyle bir kahramanlık ve cesaret ortaya koydu ki, müşrik ordusu geri dönerek yeniden savaşmayı göze alamadı.

Hevazin muharebesinde, İslâm ordusu Huneyn geçi­dine geldiğinde düşman okçularının hücumuna uğramıştı. İslâm askerlerinin bu anî saldırıdan korunmak üzere siper aradıkları bir sırada, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sarsılmaz bir kaya gibi metanet göstermiş, savaş alanından bir adım bile gerilememiştir. Katırını düşmana doğru sürerek İslâm askerlerine “Nereye kaçıyorsunuz, ben Allah’ın Rasûlu’yum, Abdülmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed’im” diyerek ordu­sunu toparlamış ve zafere ulaşmayı başarmıştır. Nitekim bir görgü tanığı şöyle diyor:

“Şehadet ederim ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir adım bile gerilemedi. Savaş vahşî bir yangın gibi yayıldığı zaman, hepimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çevresine sığındık. O’nun yanında durmak en büyük cesaret sayılıyordu.”

[3] Maneviyatatta ruhun aşkını ifade etmek akla uygun gelir. Ancak nefsin aşkını ibraz edecek fazla kimse yoktur. Bu minvalde zuhur eden hallerin tehlikeleri vardır. Her kişi bu makamda karar kılamaz. Bu halin en güzel ve eşsiz örneği Hz. Mevlana ve Şemsi Tebrizî kaddese’llâhü sırrahuma’l azizde zuhur etmiştir.

[4] أنت الذي “Sen ki” kelime olarak tercüme edilmesi gerekirken, Türkçede bu türlü ifade tam bir saygı ifadesi barındırmadığından “Efendim” olarak aktarılmıştır.

[5] Allah Teâlâ Hadîs-i kutside buyurdu ki;

“ (Ya Muhammed!) Sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım” Hadis kitaplarında aslı bulunmayan bu veciz ifade hadis münekkitlerince de red edilmiştir. Aliyu’l- Kâri. Aclûnî ve Şevkânî, Sağanî’nin mevzu dediğini naklettikten sonra manasının sahih olduğunu kabul ederler. Bkz.Aliyu’l Kâri. 288; Aclûnî, II/164: Şevkâni. Fevaidu’l- Mecmua, 326;

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anh bu beyitte “levlâke..” hadisinin sıhhatini aşikar etmiştir.

[6] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nuru alemleri aydınlatırken ay, nur-u nebiyi aksettirmiş, güneşte nurunun aşkıyla yanmaya başladı, demektir.

[7]

Çünki kamûsun görüp geçti öte
Vardı îrişdi ol Ulû Hazrete
Şeş cihetden ol münezzeh Zülcelâl
Bî kemû-keyf âna gösterdi Cemâl
Zâten ol sultân-ı mâzâgal-basar
Eylemişdi Hakk’a tahsîs-i nazar
Âşikâre gördü Rabbü’l-İzzetî
Âhiretde öyle görünür ümmeti
Bî-hurûf-ü lâfz-u savt ol pâdişâh
Mustafa’ya söyledî bî-iştibâh
Dedi kim matlûb ü maksûdün benem
Sevdiğin cân ile mâbûdün benem
Gece gündüz durmayub istediğin
Nola kim görsem cemâlin dediğin
Gel habîbim sâna müştâk olmuşam
Cümle halkı sâna bende kılmışam
Ne murâdın vâr ise kîlam revâ
Eyleyem bir derde bin türlü devâ
Mustafâ dedi: “Eyâ Rabbe’r-Rahîm
Vey hatâ pûş ü atâsı çok kerîm
Ol zaîf ümmetlerim hâlî nola
Hazretîne nîce anlar yol bula
Gece gündüz işler isyân kamû
Korkarım ki yerleri ola tamû
Yâ İlâhî, hazretinden hâcetim
Bûdurur kim ola makbûl ümmetim”
Hak-Teâlâdan erişdi bir nidâ:
Yâ Muhammed ben sâna kıldım atâ
Ümmetini sâna verdim ey habîb
Cennetîmi anlara kıldım nasîb
Yâ habîbim nedir ol kim dîledin
Bir avuç toprağa minnet meyledin
Ben sanâ Müştâk olunca ey şerîf
Senin olmaz mı dün-âlem ey lâtif
Zâtıma mir’at edindim zâtıni
Bîle yazdım âdım ile âdıni
Hem dedi kim: “Yâ Muhammed ben seni
Bilûrem görmeğe doymazsın beni
Avdet edûp davet et kullarımı
Tâ gelûben göreler dîdârımı
Sen ki mi’râc eyleyûb etdin niyâz
Ümmetin mîrâcını kıldım namâz”
Her kaçan kim bû namâzı kılalar

Cümle gök ehli sevâbın bûlalar
Çünki her türlü ibâdet bundadır
Hakk’a kurbiyyetle vuslat bundadır
Sıdk ile beş vakt olundukça edâ
Elli vaktin ecrin eyler Hakk atâ
Mâhasal ol anda doksan bin kelâm
Sebk idüp bulduktan encâm ü hitâm

Süleyman Çelebi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[8] Hadîs-i şerifte buyuruldu ki;

“Âdem aleyhisselâm yanıldığı zaman,

“Ya Rabb´î! Muhammed aleyhisselam hakkı için beni affet dedi. Allah Teâlâ’da,

—Muhammed´i daha yaratmadım. Onu nasıl tanıdın? Dedi.

—Ya Rabbi! Beni yaratıp ruhundan bana ihsan edince, başımı kaldırdım.

Arşın eteklerinde, La ilahe illallah Muhammed-ür Resûlüllâh yazılmış olduğunu gördüm.

 Sen isminin yanına, en çok sevdiğinin ismini yazarsın. Bunu düşünerek O´nu çok sevdiğini anladım” dedi.

Allah Teâlâ’da buna karşılık,

“Ey Âdem, doğru söyledin. Yarattıklarımın içinde, en çok sevdiğim O´dur.

O´nun için, seni affettim.

Muhammed olmasaydı, seni yaratmazdım, dedi”

[9] “Zâtınla” demek, bütün enbiya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nurunu ve nebevi mührünü taşımalarıdır. Efendimiz ile nebevi mühür son bulurken, velayeti de kıyamete kadar devam etmektedir.

[10] Burada “Zâtınla Allah Teâlâ’ya dua etti” demektir. Allah Teâlâ’nın Eyüb aleyhisselâma Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin cemaliyle zuhur etmesidir.

[11] Burada Mûsâ aleyhisselâmın Tûr dağında Allah Teâlâ ile konuşmaya çıktığında tecelliyata dayanmak için okuduğu tevessül dualardan haber verilmektedir. Yahudiler bu duaların bir kısmını evradlarında okumaktadırlar. Yahudiler duaların manalarında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem övüldüğünü bilselerde inkâr etmektedirler.

“…De ki: “Öyleyse Mûsâ’nın, insanlara nur ve yol gösterici olarak getirdiği -ki siz onu parça parça kâğıtlar haline getirip gösteriyorsunuz, çoğunu da gizliyorsunuz- ve ne sizin, ne de babalarınızın bilmediği şeylerin size öğretildiği Kitabı kim indirdi?” “Alah” de, sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar.” (En’am, 91)

Bu nedenle Hz. Mûsa aleyhisselâmın tahtında Yahudilerinde tevessül dualarını hiçbir zaman terk etmeyeceklerini İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe radiyallâhü anh haber vermektedir.

[12] Bütün dinlerinde Allah Teâlâ rasüllere emretti ki;

“Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) sizin zamanınızda rasül olarak gelirse, ona iman etmelerini ümmetlerinize de emrediniz”

Gelmiş olan bütün dinlerde O´nun müjdesi temel alınmıştır.

“Seçilmiş” adı ile şereflenmiştir. O´nun geleceği ümidi ile tevhidin sağlamca yerleşeceği, nebiler ve ümmetleri de O´nun şefaati bekleyerek inanç yolunda emniyet bulmuşlardır. Eğer bu ümit olmasa idi; hiçbir rasül vazifesini yapmakta güç bulamayacaktı. Çünkü kıyamet gününde şefaat konusunda bütün insanlık O´nun yardımına başvurmuştur. (Muhammedî Dua)

[13] Hacıların Allah Teâlâ’yı “lebbeyk-Emrine hazırım” sedası ile telbiye ederler. Bu konuda söylenecek bütün sözler mahlûkat tarafından Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem içinde söylenildiği haber veriliyor.

[14] Temim ed-Dârî radiyallâhü anh anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile birlikte oturuyorduk. O sırada bir deve koşarak geldi. Efendimize yaklaştı. Başı ucunda durdu. Bunu gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ey deve sakin ol. Doğru söyle, doğru söylersen senin yararınadır, yalan söylersen zararına olur. Hem de Allah bize sığınanı güvende kıldı, artık sen güven altındasın. Bize sığınan mahrum kalmaz’ buyurdu.

“Biz, ‘Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?’ dedik.

“Sahipleri onu kesip etini yemek istemişler. O da kaçmış, nebinize sığındı’ buyurdu.

“Biz bunları konuşurken devenin sahipleri koşarak geldiler. Deve onları görünce tekrar Efendimizin yanına sokuldu. Korunmasını istedi. Bunun üzerine adamlar:

“Yâ Resulallah, bu bizim devemizdir. Üç gün önce kaçtı. Onu arıyorduk. Sonunda yanınızda bulduk’ dediler.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem: ‘Ama o sizden çok fena şikâyet ediyor’ deyince:

“Ne diyor, yâ Resulallah?’ diye sordular.

“O yanınızda güven içinde büyümüş, gelişmiş. Üzerinde yıllar boyu yaz aylarında otlu ağaçlı ülkelere, kış aylarında sıcak memleketlere yük taşımışsınız. Büyüdükten sonra ondan yavru almak istemişsiniz. Allah ondan size bir sürü deve nasip etmiş. Bolluk senesi gelince onu kesip etini yemek istediniz değil mi?

“Doğru yâ Resulallah. Vallahi böyle oldu’ dediler.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Sahiplerine bu şekilde güzelce hizmet verenin mükâfatı bu mudur?’ deyince;

“Yâ Resulallah, onu gerçekten kesmeyeceğiz’ dediler.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ‘Yalan söylediniz. O size sığındı, yardım istedi, kabul etmediniz. Ben ise sizden daha merhametliyim. Allah münafıkların kalbinden merhameti çıkarmış, mü’minlerin kalbine koymuştur’ buyurdu ve deveyi onlardan yüz dirheme satın aldı, sonra da deveye döndü:

“Ey deve, haydi git, Allah rızası için serbestsin, sana kimse dokunamaz’ buyurdu.

“Deve, Peygamberimizin başının üzerine eğildi ve dua eder gibi yaptı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de; “Âmîn’ dedi.

“Deve tekrar dua etti. Efendimiz yine:

“Âmîn’ dedi.

“Sonra tekrar dua etti. Efendimiz yine:

“Âmîn’ dedi.

“Dördüncü kez dua edince Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ağladı.

“Yâ Resulallah, bu deve ne diyor?’ diye sorduk.

“Efendimiz şöyle buyurdu:

“Ey Nebi, Allah İslâmdan ve Kur’ân’dan size hayırlar versin’ dedi. ‘Âmin’ dedim.

“Sonra ‘Siz beni rahat ve huzura kavuşturduğunuz gibi, Allah da kıyamet gününde ümmetini korkudan kurtarsın, rahat ve huzura kavuştursun’ dedi. ‘Âmîn’ dedim.

“Daha sonra, ‘Allah ümmetinin kanını düşmanlarından korusun’ dedi, ‘Âmîn’ dedim.

“Daha sonra da, ‘Allah ümmetinin helak oluşunu aralarında fitne fesat çıkararak birbirine silah çekmede kılmasın’ deyince ağladım. Çünkü ilk isteklerini ben de Allah’tan istedim, Allah isteklerimi kabul etti, onları bana verdi. Son istediğini ise vermedi. Cebrail, Allah’tan ümmetimin birbirlerine silâh çekerek helak olacağı haberini getirdi. Olacakları kalem böyle yazmış. Allah’ın takdiri değişmez.”

[15] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, yaratılış yönünden en hakir görülen taşı eline alınca, taş ulaştığı şereften O’nu tenzih ve tesbih etmekten kendini alamıştır.

[16] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı mahlûkat itaat ederdi. Yumuşak toprağın iz vermemesi, iyi huylu insanın haline, taşta sert ve kaba insanın haline teşbih edilmiştir.

“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler. Onları rükûa varırken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve hoşnudluk dilerken görürsün. Onlar, yüzlerindeki secde izi ile tanınırlar.” (Fetih, 29)

Bazıları bu mucize hakkında niçin çok eser kalmadı diye düşünürlerse bu mucize Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gölgesi olmadığından onun yerine kaim oldu. Gölge gibi zuhur ederdi.

[17] “Uhud Gazasında Ebû Katâde ibn-i Nu’man‘ın gözüne bir darbe erişti,

Gözü yerinden çıktı ve hatta yanağının üstüne sarktı. Onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine getirdiler. Ebû Katâde:

- “Yâ Rasûlullah! Dedi. Benim bir karım var, onu çok severim. Korkarım ki, bu hâlde görüp benden iğrenir.”

Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri mübarek eliyle gözünü yerine koyup:

- “Yâ Rabb! Sen ona güzellik ver,” diye dua etti.

Ondan sonra o gözü güzellikte ve keskin görüşte diğerinden daha baskın oldu. Öbürü ağrıdığı zaman bu ağrımazdı” diye buyurdular. (Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 655)

Ebû Katâde’nin torunlarından biri, Halife Ömer bin Abdülazîz’in yanına gelmişti.

“Sen kimsin?” dedi. Bir beyt okuyarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mübârek eli ile gözünü yerine koymuş olduğu zâtın torunu olduğunu bildirdi. Halife bu beytleri işitince, kendisine ziyâde, ikram ve ihsanda bulundu.

[18] Eskiden el üzerine tükrük şifa niyetiyle yara üzerine veya ağrıyan yere sürülürdü. Tükrük, insan ifrazatı içinde kan gibi bütün özellikleri taşır. Antidoksidan maddelerin çok bulunması da onun şifalı vasfını artırmaktır. Yapılan araştırmalarda insan elinin üzerinde asit ve vitaminler olduğu tespit edilmiştir. Bu özellik ile birleşincede tükrük şifa veren bir sıvı haline gelir. Tükrük, insan ifrazatı içinde kan gibi bütün özellikleri taşır. Antidoksidan maddelerin çok bulunması da onun şifalı vasfını artırmaktır.

[19] İmrân bin Husayn radiyallâhü anh (Meleklerle konuşan Sahâbî)

İmrân bin Husayn, Hayber savaşında Müslüman oldu. Ondan sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin yanında ve hizmetinde bulunmakla şereflendi. Efendimiz kendilerini çok severdi. Ashâb-ı kirâm içinde çok faziletlere sahipti. Fikir ilminde üstün derecesi vardı. Duâsı kabûl olunan seçilmişlerdendir. Mekke’nin fethinde Huzaa kabîlesinin sancağını taşıdı. Daha hayırlı gelmedi Hazret-i Ömer radiyallâhü anh halîfe olunca, Basra halkına İslâmiyeti öğretmek için İmrân bin Husayn’i gönderdi.

Hasan-i Basrî hazretleri, kendisinden çok hadis-i şerif öğrenmiş ve yemin ederek demiştir ki:

- Basralılar için İmrân’dan daha hayırlı biri gelmemiştir.  Abdullah bin Amr, İmrân’i Basra kâdılığına tayin etti. Kâdılı’ğı zamanında, iki kişi hüküm vermesi için kendisine geldi. Bunlardan birisi şâhidini getirdi, diğeri getiremedi. Hüküm şâhit getirenin lehine verildi. Şâhit getiremeyen kimse bunu kabûl etmeyip dedi ki:

- Bu karar bâtıldır.

Hazret-i İmrân bunun üzerine, Abdullah bin Amr’dan azlını isteyerek istifa etti.

Yakalandığı hastalığı sebebiyle ne oturabilir, ne de ayakta durabilirdi. Kendisine hurma dallarından bir sedir yapmışlardı. Orada günlerini geçirir, Rabbini zikrederdi. Otuz sene bu hâl devam etti.
Mutarrif bin Abdullah ile kardeşi A’lâ, ziyâretine gittiler. Mutarrif, onun bu hâlini görünce ağladı.
Hazret-i İmrân, ona sordu:

- Niçin ağlıyorsunuz?

- Senin hâline ağlıyorum.

Hazret-i İmrân buyurdu ki:

- Ağlama, ben ölünceye kadar da kimseye söyleme! Melekler benim ziyâretime gelip selâm veriyorlar. Meleklerin selâmını alıyor, onlarla konuşuyorum. Onların bu ziyâretlerinden fazlasıyla memnun oluyor, hasta olduğumdan dolayı verilen bu nîmetlere şükrediyorum. Böyle bir hastalık hâlinde Melekleri gören bir kimse, bu dertlere râzı olmaz mı?

Bir gün İImrân bin Husayn’a birisi dedi ki:

- Bize yalnız Kur’andan söyle!

- Ey ahmak! Kur’an-ı kerimde namazların kaç rekât olduğunu bulabilir misin?

Böyle söyleyerek, hadis-i şeriflerin ve âlimlerin açıklamalarının da lâzım olduğunu bildirdi.

İmrân bin Husayn 672 senesinde vefât etti. Rasûlullah efendimizden 120 hadis-i şerif nakletmiştir.

Hazret-i İmrân bin Husayn, hasta yatağında bile ilim öğretirdi. Talebelerine şöyle anlattı:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz, merhametten ayrılmamakla beraber, harp meydanlarında din düşmanlarına karşı şiddetli olurdu. Huneyn cenginde, müşrikler onu kuşattığı zaman, atından inerek,

“Ben rasülüm, yalan yok. Ben Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’in oğluyum” buyurarak, düşmana saldırdı. O gün, Ondan daha cesur ve daha metin kimse görmedim.”

Hazret-i İmrân bin Husayn şöyle anlatır:
Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz bana buyurdu ki:

- Yâ İmrân, sen de bilirsin ki, biz seni çok severiz. Kızım Fâtıma rahatsızmış. Eğer beraber gelirsen, onun ziyâretine ve hatırını sormaya gidelim.

- Anam, babam, canım sana feda olsun yâ Resûlallah, gidelim.

Kalktım, beraberce Fâtımatüz Zehrâ’nin evine gittik. Peygamber efendimiz kapıyı çaldı ve Esselâmü aleyküm yâ Ehle Beytî diye selâm vererek içeri girdiler. Fâtımatüz Zehrâ da cevap verdi:

- Ve aleyküm selâm, sevgili babam yâ Resûlallah! Buyurunuz!

- Kızım, yanımda İmrân bin Husayn da vardır. Onunla beraber geldik, başını ört!

- Babacığım, seni hak Peygamber olarak gönderen Allahü teâlâya yemin ederim ki, bu yün örtüden başka örtünecek bir şeyim yoktur.

- Kızım, işte onunla örtün!

- Ey Babacığım! Başımı örtsem vücudum, vücudumu örtsem başım açık kalır.

- Bu örtüyü düz düzüne değil de, köşeleme, yâni uzunlamasına ört ki, vücudunun her tarafını kaplasın.

İmrân bin Husayn diyor ki:

Ben dışardan bu konuşmaları işittikçe, gözlerimden yaş, ciğerlerimden kan geliyordu. Hazret-i Fâtima’nın dünyaya hiç bağlanmamasına gıpta ediyordum. Nihayet Hazret-i Fâtıma sevgili Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin târifleri üzere güzelce başını bağlayıp örttükten sonra, içeri girmeme izin verdiler. İçeride Efendimizin arkasında oturdum.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Kızım, nasılsın, rahatsızlığın nasıl oldu?” diye hatırlarını sordular. O da dedi ki:

- Babacığım, bu gece çok rahatsızdım. Sancıdan sabaha kadar uyuyamadım. Şimdi öyle bir hâldeyim ki, bir lokma ekmek yemeye bile takatım kalmadı. Açlıktan çok bitkinim.

Bu söz üzerine Allahü teâlânin habîbi, Resûl-i ekrem efendimizin mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Buyurdular ki:

- Kızım, sakın hâlinden şikâyet etme! Allahü teâlâya yemin ederim ki, ben, yaratıkların en üstünü, Allahü teâlânın habîbi olduğum hâlde, üç gündür mideme bir lokma ekmek girmedi. Hâlbuki, Rabbimden istesem beni doyuncaya kadar yedirir. Fakat ümmetime ibret olması için geçici rızıkları, sonsuz rızıklar için feda ettim.

Rasûlullah efendimiz, sonra mübârek elleriyle Hazret-i Fâtıma’nın omuzlarını tutarak buyurdu ki:

- Müjdeler olsun ey kızım, sen Cennet kadınlarının hanım efendisisin!

İmran İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ)  hastalık üzerine uzman sahabi idi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bu konuda sırlara kavuşmuş ve rivayetleri vardır.

Bunlardan biri;

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ümmetimden yetmişbin kişi (Mahşer’ de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!” buyurdular. Kendisine:

“Ey Allah’ın Resulü! Bunlar kimlerdir?” diye sual edildi.

 

“Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye başvurmayanlar, teşâüm’e (uğursuzluğa) inanmıyanlar ve Rabblerine tevekkül edenlerdir!” buyurdu.

Ukkâşe (radıyallahu anh)  kalkıp:

“Ey Allah’ın Resûlü! Dua buyur, Allah beni onlardan kılsın!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Sen onlardansın!” müjdesini verdi. Bir başkası daha kalkıp:

“Ey Allah’ın Resûlü! Beni de onlardan kılması için Allah’a dua ediver!” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“O hususta Ukkâşe senden önce davrandı!” cevabını verdi.” [Müslim, İman, 371, (218).]

İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizi dağlama yapmaktan nehyetti. Ancak biz, (ona başvurmaya zorlayan) durumlarla karşılaştık. Birçok defalar dağlama yaptık. (Sünnete muhalefetimiz sebebiyle) rahatsızlığımızdan kurtuluş bulamadık.” [Tirmizî, Tıbb 10, (2050); Ebu Dâvud, Tıbb 7, (3865).]

Yine Gülsüm ibni Husayn radiyallâhü anh bir ok ile göğsünden yaralandı. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem üzerine tükürdüğü gibi bütün sıhhat buldu. (Mevahibü ledünniye c.1.s.106 (Osmanlıca baskı)

[20] Bedir harbinde Hubeyb radiyallâhü anh omzundan şiddetli bir yara almış idi. Muaz ibni Afra radiyallâhü anh hazretlerinin de bir eli kesilmiş hemen derisinin üzerinde durur idi. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz mübarek tükrüğünü sürüp mesh edince hemen şifa bulmuşlardı. (İmamı Celaleddin es-Suyuti 14. bölüm.)

[21] (Kaside-i Ercûze-İmam Ali)

….

İçinde benden başka gaip olan yok idi (herkes gitmişti)

Gözüme bir hastalık isabet etmiş (olduğundan gidemedim)

Damadı Osman’ı  da göndermiş

Mustafa aleyhisselâm. Cahil kavmi uyarsın diye.

Çünkü onda bir vakar var idi.

Arapların arasında hem bir iftiharı vardı.

O zaman Nebi   şöyle içten dua ederek

Dedi ki;  “Ya Rabbî damadım Ali’yi getir (isterim)

Bir gizlice sesle (hasta halimden) uyandım.

Şöyle diyordu: “Yâ Ali korkak bir kimse olma

Hâdî zâta  yürümekte gayretli ol

Düşmanlara karşı O’na yardım etmen için

Yarın sancağı taşıyacaksın”

Hemen o an da kalktım ve ayeti okudum.

Sonra zırhımı ve miğferimi giydim

Kılıcım Zülfekârı’mı   aldım

Atıma seri bir şekilde yöneldiğim zaman

Ona bindiğim zaman ağrılar (hastalığım) benden gitti

Fakat iki gözümde rahatsızlığım devam ediyordu.

Bu hal benim mutad (alışılmış) bir halim de değildi.

Bunun üzerine Fatıma  uykudan uyandı

Nerede ise yüzüne (üzüntüden) ellerini vuracaktı.

Olanlardan kendisine haber verilmemişti.

Çünkü o biliyordu ki benim iki gözümde elem var.

O zaman halimi (O’na) şerh ettim (açıkladım)

Fatıma kendisine dedi ki “Yürü aldırış etme”

“Şüphesiz babam ve ordusu mansur olacaktır.”

“Gayretleri meşkûr olacak ve mükâfat görecektir”

Sonra Hasaneyn’imi   gördüm. İstiyordum ki;

Bir bakışla onlara veda edeyim, olmadı

Her ikisini de uykuya dalmışlarken kokladım

Rabbime dua ettim ve oruç tutmaya nezr ettim

Allah Teâlâ için eğer selametle dönersem

Velimeyi   yemeden ikrâm olarak oruca niyetlendim.

O gece sabaha kadar yürüdüm

Kavuşmayı arzulayan birisi olarak Tâhâ’ya   yaklaştım

Nebi aleyhisselâm beni görene kadar yürüdüm

Selâm verdiğimi (gördü)Kardeşlerime işaret eyledi

Buyurdu ki; “Sancağı Behlül’e  verin”

“Allah Teâlâ’yı ve Rasûlüllahı seven kimseye”

Sonra; “İki torunumun babası bana yaklaş”

“Allah Teâlâ’dan iki gözüne şifa isteyeyim”

Her ikisine şifalı tükürüğünden sürünce

İkisini de iyileştirdi ve ikisi de görür hale geldi.

Her ikisinin etrafında elini gezdirdi

Onlardaki elem hemen şifa buldu

O anda O’nun her iki elini arka arkaya öptüm

Sora Rabbim Allah Teâlâ’ya şükür olarak hamd ettim

Meydanın ortasına gitmek için yürüdüm

Ümmetin savaşmaya hazır bir askeri olarak

….

[22] ) وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى “Rabbin sana verecek ve sen razı olacaksın.” (Duhâ, 5)

[23] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her kim davet etse kabûl buyururlardı. Câbir bin Abdullah radıyallahü anh da bir gün davet etmişti.

Hazret-i Câbir, Rasûlullah efendimizin evine teşrîfiyle o kadar sevindi ki, karşılamak için sevinçle koşarken, su tulumunu devirdi ve su döküldü. Rasûlullah efendimiz içeri girip oturdu. Hazret-i Câbir’in bir kuzusu vardı. Onu hemen kesip kebâb yapmak için hâzırladı. İki oğlu vardı. Büyük oğlu küçük oğluna, “babam kuzuyu nasıl kesti, gel sana göstereyim” dedi. Kardeşini bağlayıp bıçağı boğazına sürdü. Fakat göstereyim derken, farkına varmadan kardeşini boğazlayıp ölümüne sebep oldu…

Hazret-i Câbir’in hanımı, çocuklarının bu hâlini görünce, büyük oğlunu yakalamak için peşinden koştu. Çocuk korkusundan kaçayım derken, evin damından aşağı düşüp öldü. Kadın çocuklarının ölmesinden dolayı “feryâd edip ağlarsam, Rasûlullahın üzülmesine sebeb olurum” diye düşünerek sabretti. Çocuklarının ölüsü üzerine bir kilim örttü. Hâzırlanan kebâbı pişirdi. O sırada Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve “Yâ Muhammed! Allah Teâlâ, Câbir’e oğullarını da sofraya getirmesini söylemenizi emir buyurdu” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hazret-i Câbir’e,

“oğullarını da sofraya getirir misin?” buyurdu.

Dışarı çıkıp hanımına

“Rasûlullah onların da sofraya gelmelerini istiyor” dedi. Hanımı,

“Rasûlullaha onların burada olmadıklarını söyle” dedi. Hazret-i Câbir durumu arz edince, Rasûlullah efendimiz

“Allah Teâlânın emridir.” buyurdu. Hazret-i Câbir tekrâr hanımının yanına varıp,

“Çocuklar nerede iseler mutlaka bulmamız lâzım. Allahü teâlânın emri böyle gelmiştir” dedi. Zavallı, çâresiz hanımı ağlayarak,

“Ey Câbir! Oğulların ne olduğunu sana söylemeye tâkatim yok” dedi. Sonra ölü yatan çocuklarının üstündeki kilimi kaldırıp, onları gösterdi. Hazret-i Câbir iki oğlunun da ölmüş olduğunu görünce, için için ağlamaya başladı.

O sırada Allah Teâlâ Cebrâîl aleyhisselâmı Rasûlullaha gönderip, çocukların başında duâ etmesini ve çocukları dirilteceğini bildirdi. Rasûlullah efendimiz kalkıp duâ etti. Câbir bin Abdüllah’ın her iki oğlu da Allahü teâlânın izniyle dirildi…

[24] Ümmü Mâbed radıyallahu anhâ Mekke’nin Kudeyd bölgesinde bir çadırda otururdu. Asıl adı Âtike’dir. Ümmü Mâbed künyesiyle meşhur olmuştur. Baba adı Hâlid İbni Huleyf’dir. Huzâa kabîlesine mensuptur.

Ümmü Mâbed, akıllı, iffetli ve güçlü bir kadındı. Amcasının oğlu Temim İbni Abdiluzza ile evliydi. Mekke’ye yakın Kudeyd bölgesinde çölde yaşardı. Koyun sürüleri vardı. Eli açık, cömert bir kadındı. Çadırına uğrayan yolcuların su ve yiyecek ihtiyaçlarını görürdü. İçecek olarak süt, yiyecek olarak da koyun keser pişirir et ikram ederdi. Onun bu güzel ahlâkı İslâm’ın nûruna kavuşmasına vesile oldu.

Hicrette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz beraberindekilerle üçüncü uğrak yerleri olan Kudeyd mevkiine geldiler. Orada oturan Ebû Ma’bed’in çadırı önünden geçerken satın almak maksadıyla “Hurma veya yiyecek başka bir şey var mı?” diye sordular.

Ebû Ma’bed o anda orada yoktu. Hanımı Âtike Ümmü Ma’bed “Hayır yiyecek bir şey yok” diye cevap verdi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir tarafta zâif bir koyun gördü. (Bazı rivayetlerde keçi olarak geçiyor)

“Bunda süt yok mu?” diye sordu.

Ümmü Mâ’bed “Onun vücudunda kan yoktur nereden süt verecek?” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz

“İzin verirsen sağarım” buyurdu. Ümmü Ma’bed sürü ile otlamaya gidemeyecek kadar zâif olan koyunda süt çıkmayacağını biliyordu. Fakat misâfire “olmaz” demenin uygun düşmeyeceğini düşünerek “Pekâlâ onda süt bulursan sağıver” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz gidip koyunun beline elini sürdü ve memesini de mübârek eliyle meshetti. Sonra “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek duâ etti. Daha sonra “Bir kap getiriniz sağınız” buyurdu.

Sağdılar. Getirdikleri kocaman kap doldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz önce Ümmü Ma’bed’e sonra da orada bulunanlara doyuncaya kadar içirdi. En sonunda kendileri içti. Tekrar sağıp içtiler. Üçüncü defa da sağıp onu Ümmü Ma’bed’e bıraktılar. Sonra da oradan ayrılıp yollarına devam ettiler.

Az sonra Ebû Mâ’bed geldi. Kap içindeki sütü görünce “Bu ne?” diye sordu.

Ümmü Mâ’bed “Buraya mübârek bir zât geldi. Şöyle şöyle söyledi koyunu böyle sağdı” diyerek olup bitenleri tafsilatıyla anlattı. Ebû Ma’bed

“Bunda bir hikmet var. O zâtın şekil ve simâsı nasıldı?” diye sordu. Ümmü Mâ’bed “Orta boylu karakaşlı kara gözlü ve gayet nurânî yüzlü lâtif bir adamdı” diyerek Efendimizin şekil ve şemâilini birer birer beyan etti. Bunun üzerine Ebû Mâbed “Vallahi” dedi. “Bu senin tarif ettiğin zât Kureyş içinde zuhûr eder nebidir. Eğer ben burada bulunsaydım ona tâbi olur beraberinde gitmeyi ondan dilerdim.”

Rasûlullahtan “Bu koyunu kesme” diye de emir alan Ümmü Ma’bed şöyle demiştir:

“Rasûlullahın memesini meshettiği o zâif koyun Hz. Ömer’in hilâfetinde meydana gelen hicretin 18. yılındaki kıtlık ve kuraklığa kadar sağ kaldı. Yeryüzünde hayvanlar yiyecek bir şey bulamazken biz onu sabah ve akşam sağardık.”

[25] Enes bin Malik radiyallâhü anh anlatıyor:

Kıtlık yılı gelip çatmıştı. Bir Cuma günü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ayakta hutbe okurken, bir adam mescidin kapısından içeri girip, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemın karşısında durdu:

- Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Her yeri kuraklık ve kıtlık sardı. Hayvanlarımız ölüyor. Çoluk çocuğumuz aç kaldı. Allah’a dua et de bize yağmur versin!

Mescidde bulunanların bir kısmı da ayağa kalkarak seslendiler:

- Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem)  Ağaçlar kurudu, hayvanlar kırıldı. Bizim için Allah’tan yağmur dile!

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ellerini kaldırdı. Halk da Onunla birlikte ellerini kaldırdılar.

- Ey Allah’ım! Bize yağmur ver! Bize yağmur ver! diyerek dua etti. Vallahi, o sırada biz, gökyüzünde ne kalın, ne de ince hiçbir bulut görmüyorduk. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dua edince, birden bir rüzgar koptu. Sel dağının arkasından, kalkan şeklinde bir bulut parçası belirdi. Gökyüzünün ortasına gelince yayıldı. Allah’a yemin ederim ki, bulutlar gökyüzünü kaplamadıkça, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ellerini indirmedi.

Yağmur yağmaya başladığını görünce de,

- Ey Allah’ım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl!

diye dua etti. Toplanan bulutlardan, bardaktan boşanır gibi yağmur yağmaya başladı. Yağmur damlalarının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sakalına doğru süzülüp yuvarlandıklarını gördüm. Üzerimize öyle bir yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitmeye yol bulamayacaktık. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, ta öteki cumaya kadar yağmur yağdı, durdu. Vallahi, yedi gün güneş yüzü görmedik. Medine’nin sel yataklarından ve yollarından ırmaklar aktı durdu.

Cuma günü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hutbesini okuyordu ki, yine mescidin kapısından bir kimse içeri girdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısında ayakta durdu:

- Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Evler yağmurdan yıkılmaya, hayvanlar sularda boğulmaya başladılar! Allah’a dua et de artık şu yağmur dinsin!

dedi. Mesciddekiler de ona destek verdiler. Resulullah (s.a.s), gülümsedi. Ellerini kaldırdı,

- Ey Allah’ım! Çevremize yağdır, üzerimize yağdırma! diye dua etti. Dua ederken de, eliyle gökyüzünün neresindeki bulutlara işaret ettiyse orası açılıyordu. Medine’nin üstü açık bir meydan gibi oldu. Derken, Medine’nin üzeri tamamen açıldı. Medine’ye baktım, taç giymiş gibi parlıyordu.

[26] Ey hidayetin açılmış sancağı.

[27] “Düşmanların Sana ettikleri eziyetin cezasına çarpılıp, hem Bedirdeki Kalip kuyusuna başsız cesetleriyle tıkıldılar, hem de Allah Teâlâ’nın rızasından ebediyen mahrum oldular.”

[28] Harbin bütün şiddetiyle devam ettiği bu nâzik anda, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ridâsını üzerinden yere atıp, ellerini Allah Teâlâ’ya açarak şöyle dua ediyordu:

“Ey kitabı (Kur’an’ı) indiren, hesabı en çabuk gören, kavim ve kabileleri bozgunlara uğratan Allahım! Şu kabileleri de hezimete uğrat; sars onları Allahım! Onlara karşı bize yardım et! Allahım! Sen, bu bir avuç Müslümanın helâkını dilersen, artık sana ibadet edecek kim kalır?”

O gün çarpışma bütün şiddetiyle devam etti. Artık hava kararmış, taraflar karargâhlarına çekilmişlerdi. Gecenin karanlığında Hz. Cebrail aleyhisselâm, Efendimize geldi ve düşman ordusunun estirilen bir rüzgârla perişan edileceğini müjdeledi. Müjdeyi alan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, iki dizi üzerine çöktü, ellerini kaldırarak nusretini ulaştıran Allah Teâlâ’ya,

“Bana ve ashabıma merhametinden dolayı, sana hadsiz şükür ve hamd olsun Allahım!” diyerek şükrünü takdim etti. (İbn Sa’d, c. 2, s. 74; İbn Kesir, c. 3, s. 214.)

[29] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ismidir. 14 saysına muadildir. Kaside-i Ercuzede Tâhâ sırları biraz açıklanmıştır.

[30] Miraç mucizesi

[31] “Müddessir”, örtüsüne bürünen, sarınan demektir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hitap eden ilk âyet, Müzzemmil sûresinden önce nâzil olmuştur.

[32] Hilye, süs ve güzellikler demektir. Hilye-i saadet, hilye-i şerif kavramları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin görünüşünü, hal ve hareketlerini, ahlakını anlatır. Bir adı da Şemâil’dir.

Hilyelerin kaynağı hadislerdir. İlk hilye yazarı Tirmizi’dir. Şemaili Nebi’yi yazmıştır. Hadis kitaplarında ve siyer kitaplarında hilye bölümleri bulunmaktadır. Osmanlılarda hilye-i saadet denilen levhaların yazılması ve asılması gelenekleşmişti.

[33] Tamah: Doymazlık, açgözlülük, daha da isteme.

[34] Ey hidayet önderi

[35] Kalâid-ü Ukûdu’d-Dürer vel İkyân fî Menakıb-I el İmam Ebî Hanifete’n Numan, (Osmanlıca yazma, sh, 280-281)

[36] Kalâid-ü Ukûdu’d-Dürer vel İkyân fî Menakıb-I el İmam Ebî Hanifete’n Numan, (Osmanlıca yazma, sh,280)

PDF İNDİR

BİZ O’NU ÖYLE SEVERİZ Kİ, SADECE İLAH DEMEYİZ


1-Necip Fazıl KISAKÜREK (rahmetullah aleyh) dedi ki;

“Biz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi öyle sever ve meth ederiz ki, bir Allah demeyiz.”

2-Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrah’ül azîz buyurdu ki;

Muhammed bütün yaratılmışların en hayırlısıdır,
Susuz gelenlere kanacakları kadar ikram eder,
Sapmalarından sonra insanlara doğru yolu gösterendir,
Şaşırdıklarında onların yardımcısı ve kurtarıcısıdır,
Eğer öldükten sonra övülecek bir şey bırakmak dilersen,
Vazgeç Hıristiyanların nebilerine dair söylediklerinden
Başka, hakkında dilediğin kadar medhü sena et.
[1]

 3- “Bir seferinde imam Ca’fer es-Sâdık aleyhisselâm ve Ebû Hanîfe beraber yemek yiyorlardı. İmam Ca’fer sofradan çekilirken Allah Teâlâ’ya hamd ederek,

“Allah Teâlâ’m bu nimet Sen’den ve Senin Resûlündendir” dedi, Ebû Hanîfe,

“Allah Teâlâ’ya ortak mı koşuyorsun!?” deyince, İmam Ca’fer aleyhisselâm,

“Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de ” Sırf Allah ve Resûlü kendi lütuflarından onları zenginleştirdi….” demiyor mu?”[2] dedi.

Daha sonra Ebû Hanîfe (rahmetullah aleyh), “Sanki ben bu ayeti hiç okumamış ancak İmam Ca’fer orada söylediği zaman işitmiş gibiydim” derdi. [3]

4- Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) hanedanını bilmek, cehennemden kurtulmaktır. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) hanedanını sevmek, sırat köprüsünden geçmeye vesiledir. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) hanedanına yardım etmek ise azaptan emin olmaktır.”

Ey Allah´ım, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi sevdiğimiz gibi çocuklarını ve ehli beytini de severiz. Şu sözüne iman etmişizdir. “Gerçekten Fatıma (radiyallahü anha) kamil olarak iffetini korudu ve bu yüzden Allah Teâlâ onu ve evlatlarını, cennete dahil etti.”

“Rabb´im; ehl-i beytimden, sülâlemden birliğine iman edip ve Benim rasüllüğümü kabul edene azap etmeyeceğini, vaat etti”          

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehl-i beytinden ve sülalesinden cehenneme kimse girmeyecektir. Çünkü her yönden Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem korunmuştur. Leke olacak bir şeyin meydana gelmesi O´nun hakkında düşünülemez. Soyun temiz ve imanlı olması gerekli bir hakikattir.

Ahiret günü cehennemin hizmetkârları

“Âlemlere rahmet ve nur olarak gönderilen Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in ümmetinden, şer sahibi olarak hiç birinin ateşe girmediğini görmekteyiz” diyecekler.

Allah Teâlâ O´nun ehlini ve ümmetini dünya ve ahirette temiz kılmıştır. Ahirette O´nun ümmetinden hiç kimse cehennemde kalmayacaktır.

Ehl-i beyt adı, O´na tabi olan ve iman eden bütün ümmetine de verilmiştir.

Ayrıca Âdem aleyhisselâmdan insanlığın son ferdine kadar tüm âlem Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in ümmeti olmuştur. İnsanlığın hepsi Ehl-i beytin bereketine ve şefaatine nail olmuştur.

 Çünkü Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem ve ala âlihi) kendi nefsi için “Ben ümmetimin Efendisiyim” dememiş, “Ben bütün insanların Efendisiyim” buyurmuşlardır.

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) “İnsan bir şeyi severse daima onu yâd eder” “Allah Teâlâ herkesi sevdiği taife ile haşreder” buyurdular.

Nesep ve sebep bakımından, yani kan ve nikâh bakımından olan akrabalığın kıyamette faydası yoktur. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem akrabası bundan müstesnadır. Biliyoruz ki bütün insanlık O´nun Ehl-i Beyti´dir.

Üzerimizde bulduğumuz bütün nimetleri O’nunla bulduğumuzu bilir ve iman ederiz. Ne kadar günahkar olsak dahi O’nunla sevinir ve O’nunla üzülür ve bu iman ile haşredileceğimizi biliriz. Bu halimiz taklit içermeyen bir hakikattir.

Ey Allah Teâlâ’m, bizi onların sırlarının hakikatine eriştirmeni, marifet basamaklarında yükselerek hakikatleri anlama imkânını lütfeylemeni niyaz ediyoruz.

  İsmail Hakkı

 


[1] Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrah’ül azîzin Bûsîrî’nin el-Kevâkibu’d-Durriyye fi Mehdi Hayri’l-Beriyye adlı Kasîde-i Bürde (Bür’e) adıyla meşhur olmuş kasidesi üzerine Arapça olarak nazm ettiği tesbî (44. Tesbî)

[2]  يَحْلِفُونَ بِاللهِ مَا قَالُوا وَلَقَدْ قَالُوا كَلِمَةَ الْكُفْرِ وَكَفَرُوا بَعْدَ اِسْلَامِهِمْ وَهَمُّوا بِمَالَمْ يَنَالُوا وَمَا نَقَمُوا اِلاَّ اَنْ اَغْنَيهُمُ اللهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِهِ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْرًا لَهُمْ وَاِنْ يَتَوَلَّوْا يُعَذِّبْهُمُ اللهُ عَذَابًا اَلِيمًا فِى الدُّنْيَا وَالاَخِرَةِ وَمَالَهُمْ فِى اْلاَرْضِ مِنْ وَلِىٍّ وَلاَ نَصِيرٍ

“(Ey Muhammed! O sözleri) söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar. Halbuki o küfür sözünü elbette söylediler ve müslüman olduktan sonra kâfir oldular. Başaramadıkları bir şeye (Peygambere suikast yapmaya) de yeltendiler. Ve sırf Allah ve Resûlü kendi lütuflarından onları zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar. Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı olur. Yüz çevirirlerse Allah onları dünyada da, ahirette de elem verici bir azaba çarptıracaktır. Yeryüzünde onların ne dostu ne de yardımcısı vardır.” (Tevbe, 74)

[3]Ahmed, 52; el-Cündî, el-İmâm Ca’fer es- Sadık, 259; Yunus Emre GÖRDÜK, İmâm Ca’fer Es-Sâdık ve Ona İsnâd Edilen İşârî Tefsir İnsan yayınları | 552, birinci baskı, 2011, İstanbul

EHL-İ BEYTİN SİYASETTEN UZAK DÜŞME HİKMETİ


وَقَرْنَ فِي بُيُوتِكُنَّ وَلا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الأُولَى وَأَقِمْنَ الصَّلاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ وَأَطِعْنَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ إِنَّمَا يُرِيدُ اللهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا

“Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab, 33)

İnternette sörf yaparken      “Talkan Katliamı” adlı yazıda Türklerin Arablar tarafından nasıl katledildiği yazısını görünce araştırma yaptım. Anladım ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ehl-i beytinin “kaderi planda” gelecek zamanlarda çıkacak hadiselerde yani, İslam’ın dünya sahnesinde devletleşmesinde siyasî, içtimâi, vb. açıdan oluşacak sıkıntılarda geçirmesi gerekeceği olgunlaşma evresinde hatalardan dolayı korunması gerekeceğini Allah Teâlâ bu ayette bildirmiştir.

İnsanların cennetlik olması onların günah işlememesi değil, sevap kısmının ağır gelmesi olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak rahmet nebisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin soyununun dünya iktidarları için günahlara girmemesi gerektiği Allah Teâlâ tarafından bir şekilde talep edilmiştir. Bu dünyevi hususlarda hiçbir şeye karışmasın demek değildir. Bu daha önceki yazımızda (Kader affetmez, iyi olmaya mecburuz) değindiğimiz konular muvacehesinde “leke” olacak hallerden muhafaza içindir. Mesela; aşağıda linklerini vereceğim iki tezde Türklerin Müslüman olmalarının geçiş dönemindeki sıkıntıların Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ehl-i beyti olan bir iktidar tarafından olmaması açıkça görülmektedir.

Hak olan bir dava için dahi olsa zulme düşecek isabetli bir amelin yapılması bir nevi noksanlıktır. Kur’ân-ı Kerim’de;

 ذَلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيكُمْ وَأَنَّ اللهَ لَيْسَ بِظَلاَّمٍ لِّلْعَبِيدِ

“Bu (azab), ellerinizin işlediği (günahlar) yüzündendir; yoksa muhakkak ki Allah, kullar(ın)a zulümkâr değildir.” (Al-i İmran, 182)

Allah Teâlâ’nın zât-ı için dahi “Zalim”i bırakın “Zallâm”ı  (Çok zulmeden, Çok zâlim) kelimesini tekitli olarak kullanarak haksızlık ve zülümden uzak olduğunu belirtmiştir. Bu konu üzerinde yorumları artırabiliriz.

Sonuç olarak, terör, şiddet ile emellere kavuşulur zannedenlerin sonlarının hüsran ve akim olduğu açıkça görebiliyoruz.

Bir hususun temelinde bulunan zayıflık yıkılmayı mukadder kılar.

Tarih zulmedenlerin kısırlığını her zaman göstermiş ve gösterecektir.

İbretlik bir kıssa olarak şunu da hatırlayalım.

Dâvud aleyhisselâm Musa aleyhisselâmın çadırı büyüklüğünde Bety-i Makdisi inşa etmeyi düşünmüştü. Zaten namaz kılarken oradaki sahraya yönelirdi. Çünkü orada meleklerin nurunu görmüştü. Bununla beraber birkaç def a inşaata başlamış ve her defasında inşaatı yıkılmıştı, hattâ bu yüzden Allah Teâlâ’ya şikâyette bulunmuştu. Allah Teâlâ:

- Kan akıtan kimse Benim beytimi inşa edemez, buyurdu. Dâvud aleyhisselâm,

- Ben Allah rızası uğrunda gazâ ve cihad ederek kâfirleri öldürdüm, dedi. Allah Teâlâ

- Evet, dediğin doğru, fakat nihayet bunlar Benim kullarım değiller mi idi? buyurdu. Dâvud aleyhisselâm:

- O halde bu beyti kim inşa edecek? diye sordu. Allah Teâlâ:

- Oğlun Süleymen yapacak, buyurdu.

Dâvud aleyhisselâm, Hakk’ın rahmetine kavuşup yerine oğlu Süleyman aleyhisselâm halife olunca Allah Teâlâ ona Mûsa aleyhisselâmın çadırının bulunduğu sahranın üzerinde Beyt-i Makdis’i inşa etmesini emretti.[1]

Günümüz uzay çağı olduğu için kan dökenlerin feci akıbetlerini daha kısa zamanda göreceğiz.

Her amelin iyi tartılması gerekir. Bu nedenle  Allah Teâlâ’dan sevap olsun diye işlediğimiz günahlarımızın affını niyaz edelim.

 İsmail Hakkı

İLGİLİ TEZLER:

 Taberî Tarihindeki Türklerle İlgili Rivâyetlerin Tespiti ve Değerlendirilmesi PDF 7,41 MB

Türkler Arasında İslâmiyet’in Yayılmasında Tasavvuf PDF 783 KB


[1] Yazıcıoğlu Ahmed Bican, ENVARÜ’L AŞIKÎN

KADER AFFETMEZ, İYİ OLMAYA MECBURUZ


Allah Teâlâ her an tecelli eder. Ancak tecellilerini de aynı şekilde ve bir daha tekrar etmez. Fakat bazı tecelliyatı kader planı üzere takdir ettiği için ayniyet gösterir gibi olsa da yine bizim farkına varamadığımız tekrarı olmayan şekildedir.

Tecelliyat, zât, sıfat ve ef’alin perdeleri arasından süzülür. Bunları zahir ve batın olarak görmek arzu etsek de nasibimiz miktarını aşmak mümkün değildir.

Konu üzerinde düşünürken hatırlayacak olursak Hristiyanlar hakkında buyrulan ayette [1] tecelliyatın parçalanması haber verilmektedir. Parçalamadan ve parçalanmadan neticeye varmak zordur.

Konuyu biraz daha açacak olursak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah Teâlâ’nın gadabı anne ve babanın gadabındadır.”[2]

Bir çocuk dünyaya gelirken bazı hususlar yönünden rabbâni tecelliler ana ve babasından zuhur edecek demektir. Yani ilâhı anne ve babası olacak demektir. Kader gereği anne-baba, sıfatların gereği meydana gelen bebekte Allah Teâlâ’nın sıfatlarını icra ederken, Zât’ın rahman ve rahimini üzerlerinden aşikar kılacaklardır. Ta ki bebek, çocukluktan büyüyüp nefsini ilah edene kadar. Ne zaman ki evlat, kendinde tecellileri “fark” edip ebeveynin sıfatlarını isteyince “Allah Teâlâ’dan başka ilahlar edinmeyin” sınırına varmasıdır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ana ve baba rızasını Allah Teâlâ ile eşleştirme hikmeti budur. O’nun “Rabbim beni terbiye etti ve edebimi en güzel şekilde yaptı.” [3] demesi ile sınırları hiçbir zaman aşmadığını, kader bazında babasını doğmadan, annesini rüşt çağına ermeden “ismet”inin Allah Teâlâ tarafından korunduğuna da işaret etmiştir.

Büyükler arasında babasını küçük yaşta kaybedenlere “Allah Teâlâ’nın bahtiyar kulları” denilmesi çok meşhurdur. Annenin küçük yaşta kaybedilmesi için bu sözün kullanılmaması insanın yaratılışında “zayıf yaratılış” yönündendir.

Bu izahattan sonra insanın ana-baba hakları ve cemiyette nasıl davranması gerektiğini anlıyoruz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular ki;

“Bir babanın duası, ilahi hicaba erişir ve bu hicabı da aşar.” [4]

“En iyi iyilik, babasının vefatından sonra, onun dostlarını yoklamaktır.” [5]

“Babanın dostluğunu koru, dostlarıyla dost ol. Şayet babanın dostluğunu korumazsan, Allah Teâlâ da senin nurunu söndürür.” [6]

“Baba dostuna iyilik, babaya iyilik demektir.” [7]

“Allah Teâlâ, Musa aleyhisselama “Âsi olanın sözünün ağırlığı, dünyadaki bütün kumların ağırlığına eşittir” buyurunca, Musa,

“Ya Rabbi, bu âsi kimdir” dedi. Allah Teâlâ,

“Ana babasının sözünü dinlemeyendir” buyurdu.” [8]

Yukarıda geçen hadis-i şeriflerde ataları dost iken birbirine haksız düşman olan çocukların durumlarının vahametini de göstermektedir. Her ne şekilde olursa olsun Habil ve Kabil meselesinde isyan eden çocuk zarar etmiştir. Çünkü Allah Teâlâ zalim, isyan eden, baği, eşkıya, hain … kulunu sevmez ve yardım etmez. Hatırlayalım;

 “Vahşî, Mekke’nin fethinden sonra korkudan Tâif’e kaçıp yerleşti. Fakat daha sonra Tâifliler topluca Medine’ye gidip İslam’ı kabul ettikleri zaman yeryüzü kendisine dar geldi. Oradan Şam ve Yemen taraflarına kaçmayı düşündü. Ancak birisi kendisine,

“Ne üzülüyorsun? Vallahi o, dinine giren tek bir kimseyi öldürmemiştir.” deyince, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna çıkmaya karar verdi. Medine’ye gitti ve şehadet getirip Müslüman oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Vahşî, otur ve bana Hamza’yı nasıl şehit ettiğini anlat.” dedi.

Vahşî’nin sözü bitince Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendisine,

“Yazık, gözüme görünme!” dedi. Çünkü o şefkatli rasül, onu gördüğünde sevgili amcasını hatırlayacak, müteessir olacaktı. Vahşî de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin emrine uyarak bir daha gözüne görünmedi.” [9]

Dinimizde tövbe kapısı açıktır. Ancak şer olmanın sineleri deşen bir yara olarak devâmiyeti vardır. Gönülleri fethetmeden kanla elde edilen kazançlar gırtlakları ve cemiyeti parçalar. Yaptık oldu, unutulur, diye diye düşündüğümüz çok işlerimiz yarın önümüze geldiğinde mahcup olacağımız azapların en elimidir.

“Dedenin yediği elmadan torunun dişi gıcırdar” sırrına erenler için hayatı idâme etmek  çok zor olmuştur.

“Bir gün Hz.Musa  aleyhisselâm Allah Teâlâ’ya yalvararak İlahî adaletin tecellisini gözüyle görmek ister. Allah Teâlâ’ya dua ederek böyle bir olaya şahit olmak ister. Duasını kabul eden Cenab-ı Hakk, Hz. Musa’ya:

“Falan sahradaki çeşmenin yanına git, bir tarafa gizlen, hikmet ve adaletimi seyret” buyurur.   Hz. Musa aleyhisselâm, sahraya varır, çeşmenin bulunduğu yerde bir ağacın arkasına gizlenir, beklemeye başlar. Sahranın bir ucundan genç bir atlı çeşmenin başına gelir. Atından iner, suyunu içer, koynundan bir kese altın çıkararak çeşmenin başına bırakır. Biraz dinlendikten sonra atına atlayarak yoluna devam eder fakat altın kesesini koyduğu yerden almayı unutur.  Biraz sonra suyun başına bir delikanlı gelir. Suyunu içip dinlendiği sırada çeşmenin yanında bir kese altın görür. Keseyi alır, oradan ayrılarak kaybolur. Yoluna koyulur.   Bir müddet sonra çeşme başına bu defa da kör bir adam gelir. Abdest alarak namaz kılar, yorgunluğunu çıkarmak için bir tarafa oturur. İşte tam bu sırada altın kesesini unutan genç gelir. Bıraktığı yerde keseyi görmeyince kör adama çıkışır.

“Altınlar nerede, ne yaptın” der ve keseyi adamın aldığını düşünerek onu sıkıştırır. Adam almadığına dair her ne kadar yemin ettiyse de inandıramaz.  Sonunda delikanlı belinden kılıcını sıyırdığı gibi kör adamın başını gövdesinden ayırır. Adamın üzerini ararsa da bir şey bulamaz ve çekilir, gider.   Hz. Musa, gördüğü ürkütücü manzara karşısında hayrete düşer. Olayların gerçek hikmetini öğrenmek için Allah Teâlâ’ya duada bulunur:

“Allah’ım” der. “Azamet ve Kibriyan(büyüklüğün) hakkı için beni bu hikmet ve ibretten haberdar et.”   O sırada Cenab-ı Hakk, Hz. Cebrail’i gönderir. İlahî fermanı açıklamasını emreder. Olayların gerçek sebebini ve hikmetini Hz. Cebrail teker teker anlatır:

“Ya Musa gözlerinle görüp de bir mana veremediğin olayın hikmeti şudur: Çeşme başında altınları görüp de alan gencin babası, altını bırakan gencin babasının yanında birkaç sene işçi olarak çalışmıştı. Fakat haksızlık ederek ücretini vermemişti. Adam hakkını ne kadar istediyse de alamamıştı. İşini yaptıran adam bir Müslüman’a zulmederek hakkını zimmetine geçirdi. Öldükten sonra da işçinin hakkı olan para oğluna miras kaldı. İşte, çeşme başında gencin aldığı bir kese dolusu altın, babasının hakkı olup da alamadığı altın kadardı. Bu suretle Cenab-ı Hakk seneler sonra hak sahibine hakkını vermiş oldu.   O kör adam ise gözleri varken, altınları çeşme başında unutan gencin babasını öldürmüştü. O zamanlar bu genç, çocuk yaştaydı. İşte babasının katilini öldürerek kısası yerine getirmiş oldu. Allah’ın takdiri de zaten bu şekildedir.”

Böylece bir nesil sonra kaderin adaleti tecelli etmiş oldu. Zalim cezasını çekti, hak sahibi de hakkına kavuşmuş oldu.

Sonuçta hallerimizde şerrin zuhur ettiği unsur olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınmalıyız.

İsmail Hakkı


[1] “«Allah, üçün üçüncüsüdür.» Diyenler elbette kâfir oldu. Oysa, bir tek ilahtan başka ilah yoktur. Eğer bu dediklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olarak kalanlara kesinlikle pek acı veren bir azap dokunacaktır.” (Mâide, 73)

[2] (Tirmîzî, Birr, 3.)

[3] (Kenz, 7:214 H. No: 18673; Münavi, Feyzü’l-Kadir, 1:225)

[4] (İbni Mace)

[5] (Müslim)

[6] (Buhari)

[7] (Taberani)

[8] (Ebu Nuaym)

[9] Üsdü’l-Gàbe, 5: 84.

“BEN”İ NASIL BULACAĞIZ?


İnsan “ben”in temelinde gizlidir.

 “Beni” bulmak insan için bir sorun mudur?

 “Ben”i anlamakta ve bulmakta ne kadar zorlanıyoruz.

Kişinin “ben”deki gizemi ancak dışarıya aksettirmesi ile sezebilir.

Bu meyanda sözler çoğalarak hakikatin görüntüsü kararır olsa da sonuçta her söz insanı bir şekilde bağlar.

….

Önemli olan tek varlık ve fikir yalnız siz olsaydınız, kim veya ne olurdunuz?

Bu soruya karşılık kaç örneğiniz vardır?

Gerçekten mutlu olmak istiyorsam, içimdeki kişi mi başkası mı olmalıyım?

İçimde, eşsiz olan ‘ben’i bulmak mı kolay yoksa birine benzemek mi?

Bulana kadar, ne yapmalıyım?

….

Bir ömür boyunca köpek bakıcılığı yaptıktan sonra, geriye dönüp, “Bir öğretim görevlisi niye olmadım” demek için yıllarımı geçirip köpekliğe razı mı olmalıyım?

Bir insan için “benden çok çok üstün, daha güzel hayat geçiriyor” diye üzülüp boy ölçüşeceğime, onları kendi seviyene indirgemem için isyan mı etmeliyim?

….

İnsanlar beni beğenmiyor ve saygı duymuyorsa,  onlara benzemeli mi, yoksa ayrılıp gitmeli miyim?

Ben kendimin mi yoksa bir şeyin temsilcisiyim?

….

Sorular sorular,…..

….

Hakikatte insan karanlık duygularından sorularından bir türlü kurtulamamıştır.

İşte, insanın kendi dünyasında karanlık duyguları ve soruları vardır.  Acaba korkulması gereken, karanlık duyguları inkâr etmek mi, yoksa onları yok olduğunu zannetmek midir?

İnsanlar neden yalnız kalmak hususunda ısrar ederler.

Her şeyin daha çok paradoks bir görünümde olmasını isterler.

….

Niçin mi?

….

Düzen ve uyum insanı yıpratıyor.

Hep karmaşa olursa insan mutlu olacak diye düşünülüyor.

….

Evet, isyan etmek güzeldir.

Ama neye isyan?

Diyebilirsin ki!

“Tek ve yegâne olmakta büyük bir zevk. Hiçbir zaman başkası gibi olmamalıyım ‘Farklı’ olarak hayatın yüküne sahip olabilirsem,  her günüm bir zafer gibi olacaktır. 

Toplumun içinde silik biri olmak için çaba göstermek yerine bulunduğum yerde tek olmak için gayret göstermem ve toplumun, etrafımda şekillendirmesini beklemek daha güzeldir.

Belki,  kesinlikle öyle olacaktır,…” 

Anlaşılıyor ki;

İnsan büyük ve kutsanmış olmanın peşindedir.

….

Kutsanmak istiyorsan, hiçbir şey söyleme veya kimsenin hiçbir şey hissetmeyeceği bir ‘yoklukta’ ol.

Yalnızca nefsine bak.

Şüpheyi barındıran geleceği,   ne de pişmanlığı barındıran geçmişi bırak.

Netice; “Yokluk ve varlık” arasındaki yerin “ben”in yeridir. Dışında olup da sende olmayan bir şeyi isteyip istemediğini, içinde olup da tamamlanmamış bir özelliğin olup olmadığını bulmana kadar gayret etmen gerekir.

İsmail Hakkı

AHMED AMİŞ EFENDİ (k.s.) (1807-1920) İLE AHMED AVNİ KONUK’UN SOHBETLERİ


Ahmed Amiş Efendi Konuk’un mürşidi olmamasına rağmen, onunla tasavvufî sohbetler yapmış bir zattır.

Hüseyin Vassâf onu Sefine’de şöyle tanıtıyor:

Kuşadalı hazretlerinin mazharı irfanı olanlardandır. Fâtih Türbedârı idi. Tûli ömre mazhar olup, 1338 senesi şehri Şabanının yirmisinde (9 Mayıs 1920) irtihâli dârı na’îm eylemiştir. Demek ki, azizinden sonra yetmişdört sene daha yaşamıştır. Sinni mübarekleri yüzü mütecaviz idi. O da Hacı Müezzin gibi çocuk misâli vücûdca ufalmış idi. Kendilerinde neş’ei melâmet gâlib olup, züvvârı kesîrü’l mikdârı nush u pend ü keşfi zamâir ile teshir ederlerdi. Halîfe bırakmamışlardır.

Sîret ve teslîk cihetiyle dahi kendisine bir şu’be müessisi nazarıyla bakılacak derecede müteceddidînden olduğunu Sâdık Vicdanî Bey Tomarında yazmış ise de, kendilerinden herkes istifâde edebilecek bir meslek ta’kîb buyurmamışlardır.

Mürîdlerini halvet ve riyazet gibi mücâhedâtı cismâniyye ile yormaz, onların ma’neviyyâtlarını terbiye ve i’lâya kendi teveccüh ve kuvvei reşâdetini kâfi bulurdu. Hattâ derler imiş ki, “Mücâhedâtın bir kısmını Kuşadalı kaldırdı, mütebakisini de ben ref’ ettim.” Müşarünileyhin bu kabîl şeylerini işitenler, maksadı ârîfânelerine nüfuz edemediklerinden sûi zanlara düşmüşlerdir.

Ahmed Amiş Efendi Halvetî  Şâbânî tarikatine bağlıdır. “Amiş”, Ahmed Efendi’nin doğduğu coğrafya olan Bulgaristan Türkçesinde “küçük amca” anlamına gelmektedir. Çünkü Ahmed Amiş Efendi ufak tefek yapılı bir zat imiş.

Ahmed Amiş Efendi, bugün Kuzey Bulgaristan’da bulunan Tırnova’da 1807′de doğdu. Memleketinde medrese öğrenimi görmüş, daha 14 yaşında iken tasavvuf yoluna girmiştir. Ömer Efendi vasıtasıyla Halveti tarikatine intisab etmiştir. Tırnova’da sıbyan mektebi hocalığı yapmış, hamam işletmiş, tabur imamlığı yaparak 1853 Kırım Savaşına katılmıştır.

1866′da İstanbul’a geldi ve Bosnalı Mehmed Tevfîk Efendi’nin müridlerinden Üsküdarlı Hoca Ali Efendi, Rifat Efendi, Üsküdar’da Nalçacı Dergâhı şeyhi Mustafa Enver Bey, Kaşgar hükümeti temsilcisi ve Fusûs şârihi Yâkub Han ve Fâtih türbedârı Niğdeli Bekir Efendi ile sohbetlerde bulundu. Tekrar memleketine dönen Amiş Efendi, 1877′de Tuna vilayetinin Ruslar tarafından işgal edilmesi üzerine kesin olarak İstanbul’a geldi.391 Burada Fâtih Sultan Mehmed türbesinin türbedârı olmuştur. Bu yüzden “Fâtih Türbedârı” olarak da anılır.

Hüseyin Vassâfa göre, Ahmed Amiş Efendi Kuşadalı şeyh Seyyid İbrahim Efendi’nin (1774-1845) talebelerindendir. Daha Tırnova’da iken, tanışmamalarına rağmen İstanbul’da bulunan Nakşibendî şeyhi Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevî (1813-1893) kendisine hilâfet icazeti göndermiştir. Yine Melâmî tarikatının üçüncü devre piri Muhammed Nûrü’l Arabî (1813-1887) tarafından Melâmî tarikatinden de teberruken verilmiş icazeti vardır.

Amiş Efendi taliplerine Halveti, nadiren de Nakşî icazetnamesi vermiştir. Tarikatlerin merasim, âdâb ve erkânından uzak kalarak melâmetle irşâd etti. Fakat müridlerin “melâmet” kelimesini kullanmalarını yasaklamıştır. Kendisinden ders isteyenlere tevbe ve istiğfar etmelerini, Kur’an okumalarını tavsiye ederdi.

Ahmed Amiş’in pek çok meşhur müridi vardır: Mutasavvıflar İsmail Hakkı Bursevî (meşhur mutasavvıf değildir) ve Abdülaziz Mecdi Tolun, Hüseyin Avni Konukman, âlim Hasan Basri Çantay, felsefe ve tasavvuf üstadı İsmail Fennî Ertuğrul, Süheyl Ünver’in babası postacı Mustafa Enver Bey, meşhur hattat Hasan Rızâ Efendi bunların arasındadır.

Amiş’in torununun damadı ise Mehmed Âkifin yakın dostu olan Babanzâde Ahmed Naim Efendi’dir.

Ahmed Amiş Efendi 9 Mayıs 1920 tarihinde 113 yaşında iken İstanbul’da vefat etti. Hakk’a yürümesi üzerine Evrenoszâde Sami Bey’in yazdığı târih mısraı şöyledir:

“Gitdi gülzârı cemâle pîri efrâdı cihan” (1338).

 Yani, Allah’ın Cemâli olan gül bahçesine, yani cennete dünyadaki herkesin piri olan Ahmed Efendi gitti.

Ahmed Amiş Efendi’nin mezarı Fâtih Camii hazîresindedir. Mezar taşındaki yazı şöyledir:

Hâmili emânâtı Sübhâniyye, câmi’i makâmâtı insâniyye, mürebbîi sâlikânı Rahmâniyye el Hâc Ahmed Amiş elHalvetîeşŞa’bânîkuddise sırrûhû hazretlerinin rûhi şerifleri için elFâtiha.

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

Amiş Efendi’nin yazılı eseri yoktur. Konuk, Amiş Efendi’nin hayatının son yıllarında onun sohbetlerinden notlar tutmuştur. Abdülbâkî Gölpınarlı, Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri adlı eserinde bu notların kendisinde olduğunu zikretmektedir. Biz bu notlara iki farklı şekilde ulaştık.

Gerek Ahmed Avni Bey’in tasavvufî yönünü ortaya koymak gerekse Amiş Efendi’nin manevî sohbetlerinden birer örnek vermek açısından çok değerli olan bu notların bir kısmını Ahmet Güner Sayar Türk Edebiyatı dergisinde yayınladı.  Sayar, bu notların doğrudan Gölpınarlı tarafından kendisine verildiğini yazmaktadır. Sayar, aynı sohbetlerin yazma kaydını Süheyl Ünver’in de kendisine okuduğunu belirtmektedir. Ahmed Avni Beyin kaydettiği beş sohbetin üçüne bu şekilde ulaşmış olduk.

Biz de geriye kalan iki sohbeti, yani aşağıdaki ilk (9 Ağustos 1919) ve son sohbeti (6 Nisan 1920), Abdülbâkî Gölpınarlı’nın Konya Mevlânâ Kitaplığı’nda bulunan yazma mecmuasından alarak bugünkü alfabeye çevirdik. Aşağıya ekliyoruz. Böylece bütün sohbetleri okuyucuya intikal ettirmiş oluyoruz. Fakat sohbetlerden anladığımız kadarıyla Ahmed Avni Bey, aşağıda ilk sırada yer alan 9 Ağustos 1919 tarihinde kaydedilen ilk sohbetten önce Ahmed Amiş Efendiyi en az iki kez daha ziyarete gitmiş olmalıdır, çünkü sohbetin sonunda “Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi” demektedir.

Ahmed Amiş Efendi’nin türbedarlığını yaptığı Fâtih Sultan Mehmed’in türbesinde yapılan sohbetleri Konuk çıkar çıkmaz not almıştır. Konuk’un bu kaydetme titizliği bizim açımızdan çok önemli bir kişilik ipucu vermektedir. Değerli her şeyin yerini ve geleceğe aktarılmasını önemseyen Konuk’un sohbetlerdeki ifadeleri de ne kadar yüksek bir tasavvufî olgunluğa sahip olduğunu göstermektedir. Amiş Efendi’nin remzi (sembolik) sorularına o da remzi cevaplar vermektedir. Sohbetlerde Konuk, mütevazı, edeb ve manevî derinlik sahibi yüce bir kişilik olarak hemen kendini göstermektedir.

12 Zilka’de 1337 (9 Ağustos 1919)

335 senesi Ağustosi efrenciyyenin sekizinci ve 337 sâli hicrîsi Zilka’desi’nin (9 Ağustos 1919) on ikinci Cum’a günü kable’z zuhr Hüseyin Avnî Bey biraderimizle yüz yirmi yaşını mütecaviz bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi ile teberrük olunan insânı kâmil Fâtih Türbedârı Hacı Ahmed Efendi Hazretleri’nin huzûrı şeriflerine gittik. Kimse yoktu. Mübarek elini öptük. Önüne oturtup yakına gelmemizi işaret buyurdu. Aşağıdaki mükâlemât cereyan etti.

Hazret: “Niçin geldiniz? Maksadınız, emeliniz nedir, ne istersiniz?’

Fakîr: “Maksudumuz Hakk’tır.”

H: “Hakk var mı, Hakk nerede?”

F: “Her taraf Hakla dolu, ondan gayrı bir şey yok. La mevcûde illâ hû [Allah'tan başka varlık yoktur].”

H (Gülerek): “Öyle yâ, O’ndan gayrı bir şey yok…”

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben) “İsmin nedir?”

H: “Hüseyin Avnî…”

H (Fakire hitaben): “Senin ismin ne?”

F: “Ahmed Avnî…”

H: “O, benim. Ben beraberim. Ahmed benim. Avni’yi sonra getiriverirsin olur gider.” (Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Sultan Mahmud türbesinde.”

“Türbenin içinde de mi oturuyorsun?”

“Hayır, efendim, türbenin civarında…”

“Ooo, büyük yer! Sultan Mahmud. Sözünün eri ise.” (Fakîre hitaben): “Sen nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nında.”

(Unkapanı lâfzım telâffuz edemez gibi birkaç defa tekrar ettiler).

“Oo, orası çok uzak…” buyurdular. Sonra: “Hangi milletlerle görüşüp konuşuyorsunuz?”

“Yetmiş iki milletle görüşüp konuşuyoruz.”

“Kâh talim ve kâh te’allüm ediyorsun, değil mi?”

“Evet, efendim, kah talim ve kâh te’allüm ediyorum.”

“İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûn sümme inneküm yevmelkıyâmeti inde rabbikum tahtesımûn.” (Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Ey insanlar! Sonra siz, kıyamet günü Rabbinizin huzurunda duruşmaya çıkacaksınız. Zümer 30-31) İşte bu âyet tam sana göredir.”

(Bu cevab üzerine fakirin kalbinde bir ukde peyda oldu. “Acaba ömrümün âhir olduğuna mı, yoksa Mûtû kable en temûtû  sırrına mazhariyete mi işaret buyurdular?” dedim.)

“Geceleri ne yapıyorsunuz?”

“Evliyâullâhın nuruyla müstenîr oluyorum.”

“Çok âlâdır, sa’âdettir.” “Elhamdûlillah.”

‘Validenizi görüyor musunuz?” (Ya’ni, anâsırı erba’anın ahkâmını vücûdunuzda görüyor musunuz?)

“Her vakit temastayız. Görüyoruz efendim.”

(Hazret güldüler. Fakire hitaben): “Bak, sana kısaca söyleyeyim: Allahu latifün biibâdihi yerzuku men yeşâ’. (Şura, 19) Allah denilen ma’nâ latiftir; biibâdihi, ibâdına… ‘Bâ’, mülâbese (Benzeyen iki şeyin birbirinden ayırt edilmeyerek karıştırılması) içindir. Yerzuku men yeşâ, dilediğini ırzâk eder, amma rızk, yalnız yemek değildir. Söylemek, dinlemek, görmek, oturmak, yatmak… ilh. hep rızıktır.”

“Hususuyla huzûrı âlinizdeki istikâmetimiz alâ rızıktır.”

“İşte rızkın âlâsı odur ya! En alâ rızık, rızkı ma’nevîdir.” (Biraz sükûttan sonra) “Söyleyiniz bakalım! Lâ tüdrikühü’lebsâr ve hüve yüdrikü’lebsâr ve hüve’llatîfîi’l habîr. “(Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür. O Latif’tir, haberdardır. Enam, 103)

(Hüseyin Avnî Bey’e hitaben): “Ne diyor?” buyurdular. Hüseyin Avnî Bey âyeti kerîmeyi tekrar etti.

“Hah! İşte öyle… ‘Bâ’mülâbese içindir. Bismillâhi’deki bâ gibi. Bismillah budur.”

(Biraz murâkıb oturdular, ondan sonra) “Söyleyin bakalım!” buyurdular.

“Zâtı âliniz buyurun, dinleyelim!”

(Hüseyin Avnî Beye hitaben) “Ne söylüyor?”

“Zâtı âliniz…”

“Zâtı âli, zâtı âli! Sen de mızmızsın…” buyurdular. Bir müddet bir şey söylemediler. Sonra tekrar buyurdular ki: “Geceleri uyuyor musunuz? Yoksa âh… âh… diye bağırıyor musunuz?”

“Kâh uyuyoruz, kâh bağırıyoruz efendim.”

“Öyle olmalı. Nasıl geliyorsa öyle yapmalı, değil mi? Ananızı görüyor musunuz?”

“Görüyoruz efendim.”

(Fakire hitaben): “Nerede oturuyorsun?”

“Unkapanı’nda…”

“Orası çok büyük yerdir. Çarşısı var, pazarı var. Çok aydınlıktı bir yerdir.”

“Evet, efendim. Kesret vardır.”

(Ba’dehu biraz yattılar, murâkıb bir halde kaldılar. Yatarken rahatsız olmamaları mülahazasıyla:)

“Efendim rahatsız olmayın; gidelim mi, oturalım mı?”

“Yoook. Sakın bu sözü bir daha hiçbir yerde, hiçbir kimseye söyleme! Herkes, zâtında muhayyerdir. Dilediğini işler. İster gider, ister oturursun…” (deyip bize müteveccihen sağ taraflarına yattılar. Beş dakika kadar öylece murâkıb kaldılar. Biz de sâkitâne oturduk. Ba’dehu birden bire kalkıp oturdular. İki ellerini açtılar. Du’â vaziyeti aldılar. Biz de ona muvâfakaten ellerimizi açtık. Tatlı tatlı güldüler de buyurdular ki):

Âmin ama neye âmin?

Du’âya değil mi?

Hangi du’âya?

(Fakire nazar edip) “Ömrün tavîl olmasına âmin, değil mi? Bak! Bu Kur’ân’dır. Tûbâ limen tâle ‘umruhû ve hasune ‘ameluhû. (“Ömrü uzun ameli güzel olanlara ne mutlu” Hadis-i Şerif)  Tûbâ, mübalağa ile sa’âdet, limen tâle ‘umruhû, ömrü uzun olan ve ameli güzel olan kimse içindir. Ömrü uzun olmak ve ameli hasen olmak büyük sa’âdettir.”

(Sükût ettik. Biraz zaman geçti).

“Söyleyin bakalım!”

(Biz tebessümle yine sükût ettik.)

“Sizin çıraklarınız var mı?”

“Kendimiz çırağız, efendim. Bizim çırağımız yoktur.”

“Hepimiz çırak” (dedikten sonra) “İhtiyarlık var serde… Ben, ihtiyar değil miyim?”

“Hayır, efendim ihtiyar değilsiniz.”

(Hazret güldüler. Ba’dehû Hüseyin Avnî Bey biraderimiz kıyam edip elini öpmeğe kast ettikte Hazret onun elini mübarek eli içinde tutup buyurdular ki):

“Ben du’â ediyorum. Fakat benim du’âm yalnız sana değil… Benim du’âm, ‘âmmdır. Hepinize du’â ediyorum.”

(Hüseyin Avnî Bey’den sonra fakîr yedi şerifini takbîl ettim. Fakire hiçbir şey söylemediler. Kemâli âdâb ile buzûrı şeriflerinden çıktık. Fakirin huzûrı şerifine üçüncü defa gidişim idi).

12 Zilhicce 1337 (7 Eylül 1919)

Hüseyin Avnî Bey biraderimizle 120 yaşını mütecaviz [aşkın] bulunan ve zamanımızda vücûdi şerifi [şerefli vücudu] ile teberrük olunan [bereket bulunan] insânı kâmil Fâtih Türbedârı Ahmed Amiş Efendi’nin huzûru şeriflerine gittik. Hazret yalnızdı. Âtideki [aşağıdaki] mükâlemât [konuşma] cereyan etti.

Amiş Efendi: Hoşgeldiniz, bayrâmı şerifiniz mübarek olsun.

Ahmed Avnî: Teşekkür ederiz efendim.

Amiş Efendi: Nerede eğleniyorsunuz?

Ahmed Avnî: Hakk’da eğleniyoruz efendim.

Amiş Efendi: Kira ile mi?

Ahmed Avnî: Kira ile.

Amiş Efendi: Pek alâ! İsmi şerifiniz?

Ahmed Avnî: Ahmed Avnî.

Amiş Efendi: Ben de Ahmed’im.

Ahmed Avnî: Biz Ahmed’e Avnîlik [yardımcı olma] de ilhak ediyoruz [ekliyoruz]. Acaba bu ilhak kendi hayâlimiz mi? Yoksa hakikaten Avnîlik var mı efendim?

Amiş Efendi: Nene lâzım? Orasını karıştırma. Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah. Bu kâfidir.

Sonra vekilleri Türbedâr Mehmed Efendi geldiler. Ona “Ne var?” buyurdular. Biz de destur alıp huzurlarından çıktık. Bu dördüncü ziyâretimdi.

5 Sefer 1338 (31 Ekim 1919)

Hüseyin Avnî Bey ve Hayri Bey biraderlerimizle Cum’a namazım Abdülhay Efendi’nin [Öztoprak] mescidinde edadan sonra Türbedar Hacı Ahmed Amiş Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Fakirin beşinci ziyaretim idi. İçeriye girdiğimizde yalnız olup, gözleri kapalı müstağrak [kendinden geçmiş] bir hâlde idiler. Bir müddet ayak üzerinde durduktan sonra önüne oturduk. Mübarek gözlerini açtı ve bize nazar etti ve fakire hitâb ile sordu:

“Nerede sakinsiniz? Nerede tavattun ediyorsunuz [oturuyorsunuz]?”

“Şimdilik hazreti şehâdette, âlemi nefisde tavattun ediyoruz.”

“Mâ şâallahu kâne ve mâ lem yeşe’lem yekun [Allah neyi dilerse o olur, dilemediği şey olmaz]. Hakk’ın dilediği olur, dilediği mevcûd olur, dilemediği mevcûd olmaz. Ve bilkaderi hayrihi ve şerrini, bu kelâmın tefsiridir” buyurdular.

Bir müddet murâkıb olup [manevî tefekküre dalıp] tekrar sordular:

“Niçin geldiniz?”

“Zâtı âlinizle şerefyâb olmak için geldik. Zâtı âlinizle müşerref olmağa

“Ziyaret… Ziyareti bilir misiniz? Ben ziyaret bilmem.”

Tekrar murâkıb olup gözlerini açtılar: “Allahümme sallı alâ Muhammedin ve alâ âlihi Muhammed” dediler. Ondan sonra “Allah sizi Zâtına mazhar buyursun” diye du’â ettiler.

Fakir: “Du’âyı âliniz berekâtıyla inşâallah mazharı ismi Zât oluruz”

Badehu [sonra] bir hayli müddet gözleri kapalı murâkıb oturdular, sonra gözlerim açıp salevât getirdiler.

“Söyleyiniz erkekler!” buyurdular.

“Söyletiniz de söyleyelim efendim” dedim. Hiç cevap vermeyip yine murâkıb oldular, gözlerini açtıktan sonra tekrar salevât getirdiler. Fakîre

“Sizin taraflarınızda yangın var mı?”

“Bizim taraflar masun kaldı [yangından etkilenmedi) efendim."

Hazret güldüler. "Allah şifâ versin" buyurdular.

Ondan sonra yine bir müddet murâkıb oldular, bâ'dehu gözlerini açıp yine salevât getirdiler.

Fakîr: "İnmemalkevnü fil hayâti ve hüve hakkun fil hakîka" [yani, "Dünyada varlığa ait ne varsa hayâldir, fakat hakikatte hakdır] dedim. Dikkatle dinlediler de “Peki, peki” dediler. Bâ’dehu:

“Çok sularınız var mı?”

“Var efendim”

“Kendi kendine akan sular var mı?”

“Bazen bulunur efendim” dedim.   ,

Bunun üzerine Hazret, Fakirin Önüne doğru yüzü üzerine eğildiler. Bir müddet öyle durdular. Fakîr bâtınında [içimden] Cenâbı Mevlânâ Efendimiz ile mürşidim Esad Dede hazretlerine müteveccih oldum [gönlümü bağladım]. Bâ’dehu [sonra] kalktılar.

“İnneke meyyitün ve innehu meyyitun” [Sen de ölüsün, o da ölüdür]. Biz sükût ettik. Sonra buyurdular ki:

“Romatizma, romatizma derler… İnsan uyanık iken gelir ise uyutmaz. Uyurken gelir ise uyandırır. Rum rum yapar.”

“Romatizma hararet ister efendim”

“Biz harareti bulamıyoruz ki…”

Bir hayli müddet yine murâkıb durdular. Bâ’dehu gözlerim açıp salevât getirdiler. Sükût üzere oturduk. Bâ’dehu:

“Haydi oğlum! Ben abdest bozayım. Ben abdest almam, bozarım” buyurdular. Biz de ellerini öpüp kalktık. Huzurlarından çıktık.

5 Rebfülevvel 1338 (28 Kasım 1919)

Salim Efendi ile beraber Türbedâr Efendi hazretlerinin ziyaretine gittik. Yalnızdılar. Huzuruna girdiğimizde kendilerine yaklaşmamızı işaret buyurdular. Gayet yakın olarak diz dize önlerine oturduk. Hazret, Salim Efendiye “Safâ geldiniz” buyurdular.

Biz de “Safa bulduk efendim” dedik.

Salim Efendi: “Ben sensiz olamam, sen de bensiz olamazsın” dedi.

Hazret: “Öyle ya!”

Fakire hitaben: “Nerede tavattun ediyorsunuz?” Fakîr: “Hak’ta tavattun ediyoruz.”

“Tavassul mu ediyorsunuz [ulaşıyor musunuz]?”

“Evet efendim! tavattun ve tavassul ediyoruz.” Gülerek fakire hitaben: “Bu hoca kim?” “Salim Efendi.”

“Allah bu hocayı mertebesinde dâim buyursun.” Salim Efendi’ye hitaben, Fakîr için: “Bu efendi kim?”

Salim Efendi: “Bid’atün minnâ” [Bizden bir parçadır]. Bizim nurumuzdan Ahmed Avnî Bey. Posta müdür muavini.”

Fakire: “Ben de Ahmed’im, sen de Ahmed’sin. Ahmed iki mi? Sen sensin, ben benim.”

Fakîr: “Ahmed’in mim’i kalkınca ahad [bir] olur. O vakit bir olur.”

Hazret: “Mim kalkar mı? Kalkar a! O vakit sen kalmazsın. Fakat bu vücûdunun kalkması lâzım gelmez. Vücûdunla beraber sen kalmazsın. O vakit Hak sende mahfî [gizli] olanın kim olduğunu bilirsin.”

“Vücûdda mahfî olanın kim olduğunu bilmekle beraber senlik vehmi kalıyor efendim. Vehim ise sultânı kuvâdır [kuvvetlerin sultanı].”

“Ben konuşurken yoruluveriyorum. Siz konuşun, ben dinleyeyim.”

Salim Efendi: “Söylemenizi bize intikal ettirin, söyleyelim ve konuşalım.”

Fakire hitaben: “Oooo Nûrî Paşa! Söyle bakalım.”

Salim Efendi: “Efendim, Nûrî değil, Avni;.”

Hazret: “Avnî mi?”

Fakîr: “Efendim, zâtı âlilerinin teveccüh buyurdukları Nûrîliği kabul ettim.”

“Kabul etmeseydin ne olacaktı?”

“Hiç bir şey olmayacaktı. Şu kadar var ki, tevcihi âlilerini [yüksek teveccühünüzü] kemâli hoşnûdiyle [büyük bir memnuniyetle] kabul ettiğimi arz ediyorum.”

“Pek alâ! Dışarıda soğuk var mı?”

“Hayır efendim.”

“Rahmet var mı? Kış ortası derler, geldi mi?”

“Hayır efendim. Hararet var.” “Yaaa!”

Biraz murâkıb olup, ba’dehu salevât getirdiler. Sonra da “Lâ ilahe illa hüve’r Rahmân” [Rahman olan Allah'tan başka ilâh yoktur] buyurdular. Ondan sonra: “Ben hep böyle söylüyorum. Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. [Allahım! Muhammed aleyhisselâma ve onun ailesine, soyuna, ehli beytine selâm olsun!] İşte bu üç kelime. Gecegündüz bunları söylüyorum. Bunları okuyorum.”

Fakire ellerini uzattılar. Tuttum. Oturdukları mahalde doğruldular: “Tubâ, tûbâ, tûbâ derler. Ömür uzunluğu imiş. Tûbâ limen tâle umruhû ve hasune ameluhû. Böyle uzayıp gidiyor.”

Ba’dehu yine murâkıb oldular, yine salevât getirdiler ve “Lâ ilahe illa hüve’rRahmân” buyurdular.

Ellerini uzatır vaziyetinde bulunmakla Fakir ellerim öptüm. Salim Efendi de öptü.

Kalktık. Kalkarken: “Ben umûma [herkese] du’â ederim. Başka bir şey elimden gelmez. Cümleniz için du’â ediyorum” buyurdular. Ba’dehu huzurlarından çıktık.

9 Nisan 1336 (6 Nisan 1920)          

17 Recebülmürecceb 338 ve 9 Nisan 336 Cum’a (6 Nisan 1920) günü Türbedâr Efendi Hazretleri’nin ziyaretine Salim Efendi (merhum) ile birlikte gittik. Hazret “Hoş geldiniz, safâ geldiniz!” buyurdu. Biz de “Hoş bulduk, safâ bulduk, efendim” dedik.

Hazret: “Veâyetünlehümü’lleyl,Neslehummhu’nnebâra (,..)Veküllün  felekin yesbehûn’a (Yasin: 37-40)[1]kadar tilâvet buyurdu. Sonra “Ve kâlûlhamdü lillâhillezi sadekanâ va’dehû (…)kıylelhamdü lillahi Rabbilâlemin (Zümer; 74-75) [2] kadar okuyup tekrar “Ve âyetün lehümülleyl, neslehu ….” okudu. Yâsînı şerifin sonlarına doğru geçti. Sonra tekrar bu âyetten başladı. “Ve küllün fi felekin yesbehûn..” a kadar birçok defa tekrar etti. Biz de huzurdan kalktık. Bu hal, belki üç çâryek devam etmişti. Hazret 9 Mayıs 336 tarihinde, yani bundan tam bir ay sonra intikâl buyurdular. 130 yaşında idiler.

Kaddesenâllâhu biesrârihi ‘azzamellâhu zikrahu ve nefa’anâ bifiiyûzâtihi yâ hüvelMuîn” (Allah bizi onun sırlarıyla kutsasın. Allah zikrini azîz etsin. Feyizleriyle bizleri faydalandırsın. Ey Muîn olan Allah!!

 AHMED AMİŞ EFENDİ’NİN BAZI SÖZLERİ

Ahmed Amiş Efendi’yi daha iyi tanıtmak için burada bazı sözlerini ve hatıralarını sunmak istiyoruz.

“Her şeyin ismi âlîsini bil; babanın verdiği isimle çağır!”    

“İnnallâhe latîfün bi’l ibâd” “Allah Teâlâ kullarında lâtiftir.” “Allah kullarına lâtiftir” değil… Çünkü bu isneteyni [ikiliği] îcâb eder.

“Tuz iki maddeden ibaret olup, her ferisi ayrı ayrı alınırsa birer semmi mühlik [öldürücü zehir} olduğu halde, ikisinin birden alınması mucibi faidedir [fayda vericidir] diye, bendegânından bir doktorun ifâdesine [göre:] “Allah celle celâluhû ile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ve âlihi öyledir” (buyurdular).

“Allah’ın senin alnına yazdığı şeyin menine Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) bile kadir değildir”

“Cem’i mevcudat {bütün varlıklar], Hakk’ tan zuhurdur [gelmiştir].

 “Şu’ûnâtı ilâhiyye, irade-i zâtiyyedir; Allah haddi zâtında ekberdir.”

“Mine’l âbâd ilâ’l’âzâl, ilâ mâ lâyetenâhî, elmustecmi’u Cemi’u’s- sıfât Allâh…”(Ebedlerden ezellere kadar sonsuza kadar bütün sıfatları nefsinde toplayan)

“Bizi sevenleri sevenler, imânlarını kurtarırlar.”

Bursa Lisesi Fransızca muallimi Nevres Bey’den rivayet: Benim şeyhim derdi ki:

“Ahmed, birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa beni müdafea etme!” der. Nevres Bey “Ben bu naneyi yiyemem” diye gönlünden geçirince, derhal ben de “Şeyhim, efendim, ben bu naneyi yiyemem dedim. Şeyhim de bana: ‘Sen bu naneyi yiyemezsen, sen de benim dediğim gibi âdem olamazsın’ dedi”, buyurmuşlardır.

“Biz, bizim Iafımız olduğu zaman sıkılıp kaçandan korkarız” buyurdular. Ben de içimden, “Eyvah! Bizim arkadaş helak oldu” diyerek kendisinde böyle bir hâl gördüğüm bir arkadaşımı hatırladım. [Ahmed Amiş Efendi? derhal "Şey... Korkma! Ona da bir Zât tecellîsi yapar, kurtarırız" buyurdular.

Ellerini göğüslerine vurarak, “Bu ismi zikretsinler de aleyhimde bulunsunlar” buyurdular.

Bir gün sinnî âlilerini soran bir zâta hitaben: "Şeyhim bana derdi ki: /Ahmed, senin tarihin meçhuldür" buyurmuşlardır.

“İnsan kâmildir.”

“Ebû Tâlib, "radiyallâhü anhdır”

“Ben, namazdan ziyade namaz kılanı severim. “

“Dünyada eşini bulamazsan, işini bilemezsen rahat edemezsin.”

Nazîf Efendi merhum rivâyetiyle:

"Cenaba Hakk, şerri cüziyi kullanır. Altından hayrı küllî zuhur eder. Cenab-ı Hakk hayrı cüziyi kullanmaz, altından şerri külli zuhur eder diye..."

Tâhir Efendi'den rivayet: "Birinci sene imâm, ikinci sene bir kalbur saman, üçüncü sene kalpaklı Yunan olma”

"Gör geç, billahi geç, durma geç! Üzkurullâhe inde küllü hacerin veşecerin.” (Sen her taş ve ağaçta Allah Teâlâ’yı zikret- Hadis)

“GÖÇMÜŞE RABITA OLMAZ.”

“Aradığını vücûd dükkânında bulursun.”

“Sohbet için Üç şart vardır: Zaman, mekân, ihvan...”

“En lezzetli üç şey vardır. Tilâvet-i Kur'ân, musâhabetül ihvân, mülâkâtü'r Rahmân...”

“Bu yolun sermâyesi kuru muhabbettir. Muhabbetin yaşı da olur mu? Olur ya! Tarikat şeyhlerini görmüyor musun?

“Kalb safâsı, beden hafifliği iste!”

“Dağı dağ, taşı taş görünce şeyhe muhtaçsın.”

Naim Beyefendi’ye hitaben (müderris):

 “Şu şöyle olsun, şu şöyle olsun'dan kurtuluncaya kadar şeyhe muhtaçsın. Kendinle konuşuncaya kadar şeyhe muhtaçsın..."

“Yüksek hakikatlere ulaşmayı kastederek: "Bu iş kitapla olmaz, fakat kitapsız da olmaz.”

"Mütecetti vâhid, mecâlî müteaddiddir." Yani, Allah'dan tecellî eden tektir, bize ise çeşitli yollarla, Çeşitli şekillerde ulaşır.

"Ezelde hilkat yoktur, zuhur vardır” Allah'ın yaratışı önceden takdir edilmiştir, bize görünen  görünen şey o takdirin gerçekleşmesidir

"Zahiren kaderiyyundan, batinen cebriyyundan ol” Yani, görünüşte sanki takdir hiç yokmuş gibi sebeplere yapış, iradeni göster, fakat iç dünyanda sanki hiç iraden yokmuş gibi Allah Teâlâ’nın takdirine teslim ol.”

"İnsan surette muhtar, hakikâtte mecburdur” Yani, insan görünüşte özgür iradeye sahiptir, ama gerçekte Allah Teâlâ’nın gücüne bağlıdır. Nitekim aynı anlamda şu söz de ona aittir: "Iyyâke nabudu ve iyyâke nesta'în (Fâtihâ Sûresi, Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz') âyeti celîlesi insanda iradei cüz'iyye mi bırakmıştır?"

[Ahmed Amiş Efendi'nin] keramet tarifi:

“Ehlullah yanında kerâmâtın celî ve azîmi, tâ’atle telezzüz eylemektir. Halvet ve kesret ve dahî her nefeste hâzır olub, Allah’ı zikr eylemek kerâmâttandır. Ve dahî varidat olub inşirah hâsıl oldukça vakar ve sekînesi ziyâde olub, edeb ve hayâ üzerine olmak kerâmâttandır. Ve cem’i ahvâlde Allah Teâlâ’dan razı olmak kerâmâttandır. Yoksa mücerred hırkada zuhur eylemek keramet değildir. Zîrâ tasavvuf ehli mahcûbdur.[3]

Ve ma’rifet ehli eşyanın ilmi ne üzerine ise hakikatle bilmiş ve görmüştür. Mahbûb şânında buyurur:

[Kul] hel yestevîllezîne yalemûne vellezîne lâ yalemûn. Ulâike humul muflihûn.( De ki: «Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.» Zümer 7)

Ve humul mühtedûn. (“Onlar doğru yoldadırlar.”En’am-82)

Lâ havlun aleyhim ve lâ humyahzenûn. (“Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” Bakara, 262)

İnne ibâdî leyse leke aleyhim sultân.( “Doğrusu Benim mümin kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.” İsra, 65)

Ve alleme Âdemelesmâe kullehâ.(“ Ve Adem’e bütün isimleri öğretti,” Bakara, 31)

Ve nice bunun gibi âyât [âyetler] demiştir. İmdi tasarrufa mail olanlardan [meyledenlerden] olmayasın! Kellâ innehum an Rabbihim yevmeizin lemahcûbûn. Sümme innehum lesâlülcahîm.( Hayır; doğrusu onlar o gün, Rablerinden yoksun kalacaklardır. Sonra onlar, şüphesiz, cehenneme gireceklerdir.”(Mutaffifin, 15-16)

Ve ma’rifet ehli şânında buyurur: Ma’sıyetullâhi illâ biinâyetillah ve lâ kuvvete alâ tâ’âtillâh illâ bitevfîkillâh. (Ancak Allah Teâlâ’nın inayeti ile günah işlenir ve ancak Allah Teâlâ’nın muvaffak kılması ile Allah Teâlâ’ya taate güç yeter.)

Amiş Efendi’nin silsilesi vefatından sonra bir yandan Abdülaziz Mecdi Tolun ile, diğer taraftan da Kayserili Mehmed Tevfik Efendi, Ahmed Tâhir Marâşî, Mustafa Özeren ve Hamdi Hizalan ile devam etmiştir.

Amiş Efendi kendisine intisab edenlere şöyle dermiş:

Bundan böyle tasavvuf kitaplarını okumak yasak. Kur’ân okuyun, Hadîs okuyun, Mesnevi okuyun. (Niyazî-i Mısri Divanı içinde aynı beyanı vardır.) Başka kitaplarla uğraşmayın. Tasavvuf kitaplarını yazanların çoğu yoldayken yazdılar. Neş’e ve mertebe bakımından birbirini tutmaz sözler olur, şaşırtır sizi. Ama Mevlânâ gitti, dönüp geldi. Mesnevi’sini sonra yazdı.

Sayar, Konuk’un bu ziyaretlerden istifade ettiğini, himmet bulduğunu ve bu himmetle Mesnevi ve Fusûs şerhi gibi büyük eserleri ortaya koyma gücüne erdiğini belirtmektedir.

Kaynak:

Ahmed Avni KONUK, Savaş Ş. BARKÇİN, Klasik Yay. 2011, İstanbul, s.211-224


[1] Onlara bir delil de gecedir; gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu, güçlü ve bilgin olan Allah’ın kanunudur. Ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin etmişizdir. Aya erişmek güneşe düşmez. Gece de gündüzü geçemez. Her biri bir yörüngede yürürler. (Yasin: 37-40)

[2] Onlar: «Bize verdiği sözde duran ve bizi bu yere varis kılan Allah’a hamdolsun. Cennette istediğimiz yerde oturabiliriz. Yararlı iş işleyenlerin ecri ne güzelmiş!» derler. Melekleri, arşın etrafını çevirmiş oldukları halde, Rablerini hamd ile överken görürsün. Artık insanların aralarında adaletle hüküm olunmuştur. «Övgü, Alemlerin Rabbi olan Allah içindir» denir. (Zümer; 74-75)

[3] “Ehlullah yanında kerametlerin aşikar ve büyüğü Allah Teâlâ’ya ibadetten lezzet ve zevk almaktır. Yalnız, insanların yanında ve dahî her nefeste, Allah Teâlâ’yı zikr eylemek kerametlerdendir. Ve varidatlar gelip açılmalar olduğunda vakar ve sekînesi artması, edeb ve hayâ üzerine olmakta keramettendir. bütün hallerde Allah Teâlâ’dan razı olmak keramettendir. Yoksa yalnızca hırkada giymek ile tarikata girmek keramet değildir. Zîrâ tasavvuf ehli gözlerden saklanmıştır. (Kendileri aşikar görünmezler)

İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK EFENDİNİN SOHBETİ


SOHBET Mp3 İNDİR

 Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin (1967-1968 yıllarında olabilir) Ankara’da Hamamcı Şaban Aydın Efendinin evine teşrif buyurduklarında o zamanın şartlarına göre çekilmiş ses kasetini dinleyenler açısından daha iyi anlaşılabilmesi için bazı kısımlarını imkânımız miktarınca yazıya aktarmaya çalıştık. Allah Teâlâ büyüklerimizden razı olsun.

Amin.

1

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ’nındır.
Sen yoksun o benlikler hep vehm-ü gümânındır.
Birden bire bul aşkı bu tühfe bulanındır
Devrân olalı devrân Erbâb-ı safânındır.
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

 2

Meyhâneyi seyrettim uşşâka mutâf olmuş
Teklîfü tekellüften sükkân-ı muâf olmuş
Pür neş-e olup meclis bî-havf-ı hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

3

Ey dil sen o dildâre layık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sadık mı değilsin ya
Özr-ü nedir Azrâ’nın Vamık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende âşık mı değilsin ya
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

 4

Mahzun idi bir gün dil meyhâne-i mânâ’da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel-âde
Al destine bir bâde derdi gamı ver yâde
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.

 5

Bir bâde çek, efzûn kalıp mecliste zeber-dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ-best ol
Alçağa akarsular, pay-i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen GÂLİB gibi ser-mest ol
Âşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân’ındır.
[1]   

Bismillahirrahmanirrahim

—…..

—Birbirinizde mahvolun. Gardaşlarım!

—Birbirinizde mahvolun.

—Yok olun.

—Yok

—Yok olan var olur.

—Lailahe illallah.

—Nihayet,  Lamevcude illallah

—Hiçbir mevcud yok Allah var

—Yok olunca Allah var olur.

—Hacı Şaban Efendi

—Doktor Ahmet Köksal’ı Sivas’a almanın kolayı

Hamamcı Şaban Aydın “İnşallah Efendim”

—Doktor Ahmet Köksal’ı Sivas’a almanın kolayı.

—Kiminen görüşeceksen görüş.

— Doktor Ahmet Köksal Sivas’taydı, görüşürdük.

—Bir hanımla geldi.

—Bu hanım kim, dedim

—“Ailem” dedi.

—Bende dedim ki

—Oruç tutar mı dedim.

—“Yok ne oruç ne namaz bir şey yok” dedi

—Orda ne olduysa o kadına oa dakikada  orucada başladı, namaza da başladı.

—Şimdi Albistan’dalar, Albistanda

—Ne bileyim işte hayali hal

—O Hayali hal

—Bu ne

Hacı Berber Bekir “Şey Konuştuğunu alıyor, Efendim”

—Biz de adamakıllı konuşamıyoruz ki.

Bende sanırdım ayrıyem dost gayrıdır ben gayriyem
Benden görüp işiteni bildim ki ol canan imiş.

—Ben yoğmuşum o varmış.
—Ben yoğmuşum.

—..

Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Burhan arardım aslıma aslım bana burhan imiş

 Sağım solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu
Ben taşrada arar idim ol can içinde canan imiş

 Öyle sanurdum ayrıyam dost gayridir ben gayriyam
Benden görüp işiteni bildim ki, ol canan imiş

Savm-u salât u hac ile sanma biter zâhid işin
İnsan-ı kâmil olmağa lâzım olan irfan imiş

Kanden gelir yolun senin ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvan imiş

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana hakke’l-yakîn
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

Her mürşide dil verme kim, yolunu sarpa uğradır
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş

 Anla heman bir söz dürür yokuş değildir düzdürür
Âlem kamu bir yüzdürür gören anı hayran imiş

 İşit Niyâzi’nin sözün bir nesne örtmez Hak yüzün
Hakk’tan ayan bir nesne yok gözsüzlere pünhan imiş[2]

 —…….

İhramcızâde  İsmail Hakkı Efendi ile Mehmet Şen Veli aralarında konuşuyorlar. Ve ziyaretine gelen misafirlere

—Maşallah süphanallah, maşallah maşallah

—Çok memnun olduk,

—Çok yaşa, berhudar olun, berhudar olun.

Elini öpenlere;

—Berhudar olun, berhudar olun

—….

—Bunlarda Nevşehirliler!

—Nevzad değil mi?

—Çok memnun olduk, çok müşerref olduk.

—Eden eyleyen Allah. Vela havle vela kuvvete illa billlah.

—Eden eyleyen Allah.

Bir kişi yola çıkacaklarını söylüyor.

—Hı..

—      

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler
Alan veren odur eyler içinde
Kimin bay-u kimini yoksul eyler [3]

—Bizde yarın burda kalmayı, artık borç ettik. İnşaallah!

—Yarın kalacağız.

—….. Bunlarla böyle bir geldik gece. Bunlarda Sivas’a geldiler, bizi Sivas’tan getirdiler….

—….

—Gardaşlarım!

—Şimdi,

—Hava iyi olursa, Sivas’a gelen misafirleri sahraya götürüyoruz. Hava iyi olmazsa evde, vekalemiz var, odamız var… evde…

—Pazar perşembe akşamları muhakkak evde hatim okuyoruz.

—Bugün günlerden ne Cuma değil mi?

Hacı Berber Bekir:

 “Cuma”

—Yarın cumartesi, Pazar günü muhakkak yine hatmimiz var  orda, orda  bulunmamız lazım

—Ahh…

—Himmetin var olsun.

—Hadi Şemsi’den bir şey oku da, dinleyek.

(İlahiyi okuyan  Hacı Berber Bekir’dir.)

Cânân ilinin güllerinin bağı göründü
Dost ikliminin lâlesinin dağı göründü

Envâr-ı Muhammed doğuben tuttu cihanı
Şakka’l kamerin mu’cize parmağı göründü

 Kaygu gecesi gitti kamu kalmadı korku
Vuslat  gülünün gül yüzünün hâli göründü

Yakub’a bugün Yusuf’unun kokusu geldi
Eyyûb’a dahi sıhhatinin çağı göründü

 (Mecnun gibi sahraları ağlayı gezerken
Leylâ gülünün gülyüzünün âlı göründü.) [4]

Aşkınla bugün Şemsi yine vecde erişti
Var ise bugün dostunun otağı göründü

 —Gardaşlarım!

— Cenab-ı Hakk kendini de verir bize,

— Kendini de verir.

—Nihayet şöyle söyleyim.

—Mecnun, Leyla vardır.

—Âşık, âşık

—Nihayet, Leylanın derdinden yanıyor Mecnun.

—Leyla gelmiş, Mecnunun yanına

—Mecnun; “Sen kimsin? demiş”

—Şöyle bir yoluna düş git demiş haber al…..

—Leylayım, demiş.

—Öyle deyince Mecnun

—Ya ben neyim? demiş.

—Mecnun kendi Leyla olmuş.

—Gardaşlarım!

—Allah istediğini verir insana, hadi, kendini de verir.

—Allah kendini de verir.

—Gardaşlarım.

—Hadi ..

—Çayları için, çayları için bakıyım.

—Allah’ın hikmetinden sual olunmaz ki;

—….fevkalade bir iş oldu.

Çay getirene

—Ben yorgunum.

—Daha içmeyim.. Gardaşım…

—Getirmesin.

—Bir damla ağzıma alakta,

—Bismillah.

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler

—Eden eyleyen Allah. Vela havle vela kuvvete illa billlah.

—Gardaşlarım!

—Nevzad büyüdü mü?

“Büyüdü Efendim”

—Hı,hı

—O..maşallah maşallah, berhudar olun, berhudar olun

—Berhudar olun, berhudar olun

— Gardaşlarım!

—Ooo maşallah maşallah

—Elhamdulillah, görüştük.

—Ooo..Elhamdulillah, görüştük

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—Yani Allah’ın emanetinde olun.

 —Fî emânillah, Fî emânillah,…

……………

—Aleykümselam

—… Sen geldin bizde geldik

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—Allah’ın emanetinde olun.

—Nihayet (Allah) bilmek istedi

……..

—Himmet dediğin gönüle yazmak imiş.

—Ruha yazdık.

—Alem bir hayal

—Hayali hal

—Bir hayal

—Artık çayı kaldırın Gardaşlarım

—Çayı Kaldırın

—İzin verdik

—Yarın buradayız görüşürüz inşallah

—Hepinize izin veriyorum hadi

—Hadi görüştük ya,

—De hadi,

—Fî emânillah, Fî emânillah,…

—….

—Herkese izin verdim.

—izin veriyorum hadi

Mehmet Şen Veli “yerimiz var Efendim, rahat edersiniz.”

— Gardaşlarım!

—İzin size,

—De hadin Nevşehirliler, izin verdim size

Hacı Berber Bekir “Hulusi (Ateş) Efendi”

—Ooo, ……Haber aldık, Hulusi Efendi

 —Geldin mi?…..

—inşallah iyisin

—Gelin nasıl iyi inşallah

“Evet”

—…..İyi mi

—Elhamdulillah. Yarın görüşürüz İnşallah, yarın orda görerik İnşallah.[5]

—..

—Bende hatim yerini onu arıyorum. Hacı Hasan Efendi var orda. Darende’de. Bu da (Hulusi Efendi) daha çocuk. …Bende Hacı Hasan Efendi’yi arıyorum diyince, bu dedi ki “ben gösteririm” dedi. Gönlünden demiş ki “Bana para verirse almayım, himmet isteyim.”

 —Himmet gönüle yazmak imiş.

—Elhamdulillah.

Mehmet Şen Veli “Sırrı Bey, Sırrı Bey geldi.”

—Haber aldık.

—Epey gezdin, dolaştın mı?

—Epey gezdirdin mi, Sırrı Efendiyi?

 —Berhudar olun, berhudar olun

—(öpenlere) Etme..Canım…

—Cümleten merhaba hoş geldiniz sefa geldiniz.

—Biz yorgunuk, bize izin verin istirahat edeceğiz. Bende size izin veriyim. Hadi bakıyım

Hacı Berber Bekir “Yarın burdayık Allah nasip ederse, inşallah burdayız”

—Yarın burdayız İnşallah

“Çok konuştu.”

—De hadi, gidin.

—Burda mı?

“Kerimesi var, herhalde şey gilde (Orhan Zarifoğlu evinde”

—Hacı Ayşe mi? (Torunu)

Eşi Orhan Zarifoğlu: “Hilmi ile görüşmek istedi.”

“Gidek te Sırrı Efendi Oğlu Hilmi (Torunu Reyhan’ın eşi) ile görüşmek istiyor. Sırrı Efendi ile görüşsünler. Burda kalmasın.”

—Sırrı Efendiyi mi götürecek

—Götürsün hadi.

—Hadi …..hepiniz gidin

—Şurayı buna verseniz.

“Hanımlar da seni  gözlüyorlar, ecuk onlarda görsün”

Şen Veli “Efendim buyrun, istirahat yeriniz hazır.”

—Yeni gördük

—Hanımlarıda göreyim, geliyim.

—Hacı Bekir

—Beraber

Hacı Bekir; “Berber yatacık, herhalde.

—De hadi.

—Allah Allah

“Görsün”

—Her şeyde bir hikmetin var.

—Gelin kızlar mı

—Maşallah.

—Hikmet Hanım mı? Hikmet Hanım mı

—İnşallah iyisiniz..

—Allah sayini meşkûr etsin.

—Maşallah

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler

—…..

—….. geldik.

—Bir Hasan var. Oraya geldi. Bir araba getirdi. ….Gezdik  dolaştırdı. . Bugün buraya geldik Elhamdulillah. ….Çok kişiyle görüştük.

—Memnun olduk. Sizi gördük, muşereref olduk.

—Buyur canım.

—Yarın burdayız görüşürüz, yine görüşürüz İnşallah.

—Validem hacca gitmiş. Her makama “Dua edermiş”

—“Ya rabbi bana evlat ver” diye.

—Demişler ki; bir çocuk elbisesi yap. Çocuk istiyor ya. Peygamberim ala-s’salavatı görmüş. Onu görmüş.[6] Elbise..yi yapmını da bilirmiş, söylüyorlar Valideme. O şeyi Şeyhimin hanımına söylemiş. Validem.

—Şeyhim benden sordu. Tokada gittim.

— “Nerelisin” dedi?

—Sıvaslıyım

—Kimlerdensin

—…….., dedim

—Hacı hanımın oğlu musun? diyin

—Evet dedim.

—Bana tuhaf bir şey oldu.

—Şeyhim beni sevmiş. Elbisenin kavlinden

—Musa aleyhisselâm Turu Sina’da Allah’la konuşurdu.

—“Ya Musa benim için amel ettin?” Diye Cenab-ı Hakk sormuş.

—Ya Rabbi namaz kıldım, hacca gittim oruç tuttum, zekât verdim, sadaka verdim”

—Ya Musa, bunların ahirette karşılığı var, demiş

—Benim için ne amel ettin? diyence

 —Ya Rabbî sen bilin, deyince

—Ya Musa,  benim için bir kul sevdin mi? demiş

—Bizde hepinizi Allah için seviyoruz. Karıncayı da Allah için seviyoruz. Her şeyi  Allah için seviyoruz.

—Şimdi Bakıyorum dışarı çıkıyorum. Neyi görürsem Allah görüyorum. Nereye baksam Allah görüyorum. Ne görürsem Allah görüyorum.

—Bugünde böyle Allah çağırdı, geldik.

Sizleri de  de gördük, yine Allah’ı gördük.

—De hadi yiyin hadi,

—Yiyin, yiyin

—Hadi canım hadi,

—De hadi, buyur

—Hikmet hanım lütfen buyur hadi,

—Yiyin, yiyin

—Ben yoğum  O varmış.

—Ben yoğum o vardır.

—Aşık maşuk O’dur.

—….

—Aferin çok yaşa berhudar ol, berhudar ol,

—Yiyin hadi,

—….

—Canım

—……

“Hikmet Hanım kalsın mı?”

—…….

—Canım

—…….[7]


[1]— Şeyh Galip kaddese’llâhü sırrahu’l azizin ilahisini Hacı Berber Bekir okurken karışık vezinler ile okuyor.  Ancak biz buraya orijinal şekli ile yazdık.

Açıklaması

PÎR-İ MUGAN: Mürşid-i kâmil

1-Tedbirini terk et; takdir Allah Teâlâ’nındır. Sen yoksun; o benlikler, hep vehmindir; zannındır. Birden bire aşkı bul, bu armağan, bulanındır. Devran, devran olalı, temiz kişilerin, ilâhî zevk sahiplerinindir.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; feyiz ve neşe kadehini elinden bırakma, söz pîr-i mugânındır.

2-Meyhaneyi seyrettim; âşıkların, çevresinde dönüp durdukları yer olmuş; orada oturanlar tekliften de affedilmişler, tekellüften de. Bir neşe gelmiş; mecliste ne korku kalmış, ne aykırılık; gama dâir sohbet yapılmıyor, gamın bulanıklığı anılmıyor; hepsinin de meşrebi tertemiz bir hâle gelmiş.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugânındır.

3-Ey gönül, sen o gönül alana lâyık mı değilsin; yoksa sevgi dâvasında gerçek mi değilsin? Azrâ’nın özrü nedir; sen Vâmık mı değilsin. Sende bu gam ne gezer; yoksa âşık mı değilsin.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugânındır.

4-Bir gün gönül, mânâ meyhanesinde mahzundu; hatıra fikirler düşmüştü de inkâra döşenmiştim. Bir pîr, ansızın geldi de alelade Öğüt verdi; eline bir şarap kadehi al, derdi de yele ver gitsin, gamı da dedi.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugânındır.

5-Bir kadeh şarap çek, içtikçe iç; mecliste yücel; sözün üstün olsun, yürüsün. Ayağını dışarıya atma; meyhanede ayak dire. Sular alçağa akar; sen de küpün ayakucuna düş; alçal. Coşup köpüreyim dersen Galib gibi sarhoş ol.

Âşıkta keder neyler? Gam, dünya halkınındır; kadehi elden bırakma; söz pîr-i mugaanındır.

[2] Niyâzi Mısrî  kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[3]

Hakkın kullarını bazı kul eyler
Anı kul eylemez yine ol eyler

Alan veren odur bâzâr içinde
Kimin bay-u kimini yoksul eyler

Kiminin bakırını eder altın
Kiminin altununu kara pul eyler

Kimini güldürür daim cihanda
Kiminin ah-u efganın bol eyler

Kiminin sevdiğin alır elinden
Kiminin erini alır dul eyler

Kimine istemezken verir evlât
Kimi ister ana yâd oğul eyler

Kimi bulmaz giye çuldan abayı
Kiminin atına atlas çul eyler

Kiminin tatlı balın eder acı
Kiminin acısın tatlı bal eyler

Kimin bülbül ider güle kılur zâr
Kimin pervaneveş yakıp kül eyler

Eder ak güneşi geh kara balçık
Kara balçığı açar gâh gül eyler

Kimi İsa nefestir eder ihya
Kimi deccal olup sağa öl eyler

Çürüğü sağ edip sağı çürük hem
Solu sağ sağı gâhi sol eyler

Ayağı baş eder gâh ayak
Dili kulak kulağı hem dil eyler

Fili gâhi karınca kursağına
Koyup karıncayı gâhi fil eyler

Çıkarır gâhi yoldan nice yolcu
Gehi yolcuyu göstermez yol eyler

Gehi ıssız harabı şenlik edip
Gehi şenliği dağıtıp çöl eyler

Anasır ipliğin tab iğnesinden
Geçirip onu bu bunu ol eyler

Yeli gâhi letafetle eder od
Odu gâhi kesafetle yel eyler

Suyu dondurup eder taş ve toprak
Taşı toprağı akıtıp sel eyler

Huruf-ı carre gibi cümle eşya
Birbirine uzanıp el eyler

Eder âkilleri çok işte âciz
Eder öyle bir iş san âkil eyler

Bu sözün Yunusu Mısrî değildir
Lûgaz bunda muammasın ol eyler

Niyâzi Mısrî  kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[4] Okuyuşta Niyâzi Misri kaddese’llâhü sırrahu’l azîze ait kısım ile karışık vezin kullanılmış.

Dost illerin menzili ki, âli göründü
Derd-i dile derman olan Elmalı göründü.

Tûtilere sükker bağının zevki erişti
Bülbüllere cânân gülünün dalı göründü.

Mecnun gibi sahralara ağlayı gezerken
Leylâ dağının lâlesinin âlı göründü.

Ten Yakub’unun gözleri açılsa aceb mi?
Can Yusuf’unun gül yüzünün hâli göründü.

Kal ehlinin akvalini terk eyle Niyâzi
Şimdiden geru hâl ehlinin ahvali göründü.

Niyâzi Misri kuddise sırruhu’l-azîz

[5] Seyyid Osman Hulusi Efendinin eşi Naciye Hanım rahatsız olarak Ankara’ya geliyor. İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz onun hakkında himmetini âli eylemiş şifa bulmasını sağlamıştır.

[6] Hacı Aişe Hanım, Efendi Hazretlerine hamil iken hac görevlerinden olan Safâ ve Merve’yi say ederken ilham olan aşağıdaki beyitleri çok tekrar etmiş.

 İsmail’im Âzam sensin
Gül yüzlü tazem sensin
Dört kitabın hakkı için
Gönlümde gezen sensin.

Validesi Aişe Hanıma rüyasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “BİZ İSMAİL’İ KENDİ TOPRAĞIMIZDAN YOĞURDUK, EKŞİTMEDİK VE SANA DA HEDİYE ETTİK” müjdesine mazhar olduğunu hatırlatırdı.

Bir başka sohbetlerinde

“Gardaşlarım! Anamın zürriyeti olmamış anam Hacca gitmiş Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ravzasında dua etmiş demiş ki, Ya Rabbî kapına geldim, bu Habibin hürmetine bir evlat ver demiş. Zaman gelmiş karnımda, hamile olduğunu can bulduğunu fark etmiş, iki rekât namaz kılmış, yatmış denilmiş ki, “İsmail’i kendi mayamızdan yoğurduk, ekşitmedik ve sana da hediye ettik” sesini Anam duymuş. İki rekât Hacet namazı kılmış. Bir gün evimizin önünde yılan yüzüme uzandı, yalamaya başladı. Anam gördü İsmail’i yılan yiyor dedi yılanı kovdu. Gardaşlarım! Şimdi anladık ki, yılan sevgisinden yüzümü yalarmış.

Gardaşlarım (ta ezelden intisabım âlemin seyyidine, düştüm aşkına bu anasır bendine, çok aradım ağladım yüz tutup Hakk’ın kendine, âlemi ervah içinde hubbu Mevlâ olmuşuz.)” (İsmail Hakkı ALTUNTAŞ Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları [Kitap]. – İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.)

[7] Not: Sesleri metne aktaran İsmail Hakkı ALTUNTAŞ

SOHBET Mp3 İNDİR

Hattat Cafer Kelkit

NURETTİN TOPÇU’NUN TASAVVUF DÜŞÜNCESİ -Mustafa Kara


 Tasavvuf ile mistisizmin bazı farklı yönlerine işaret etmek için birincisinin müntesiplerine derviş ikincisinin temsilcilerine ise daha çok mistik adı verilmektedir.

Topçu için dostları bu iki kelimeyi de kullanmışlardır. Kaplan onu “çağdaş bir mistik” şeklinde takdim ederken, Tarlan ona “arif derviş” unvanını vermiştir.

Gerçekten derviş Nurettin’in dervişliği Fransa’da doktor’a çalışması yaptığı yıllarda başlamıştır. Gördüğü felsefe-psikoloji tahsili ve görüştüğü insanlar, onun mizacında örtülü olarak mevcut olan dervişmeşrepliğini yavaş yavaş ortaya çıkarmıştır.

Bağlandığı ilk şahıs Maurice Blondel’dir. Hareket (action) felsefesinin kurucusu kabul edilen bu mistik filozof şöyle diyordu: “Din esas itibariyle mistiktir”. O İlâhi varlığa duyularla ve akılla ulaşılamayacağını ancak kalp ve irade yolu ile ulaşılabileceğini kabul ediyordu. (Bergson, 53)

“… Bu hale ulaşmak isteyen ruh günahlardan temizleniyor, kendinden geçiyor, dünya cemiyetlerini ve fena libasını terkediyor. Bütün bunlara temizlenme (purification) deniliyor. Böylece kalp benliğinden boşaldıktan sonra Allah’a ait bir şey oluyor ve iki aşk o zaman birleşiyorlar” (Bergson, 55).

Tanıştığı ikinci mistik, filozof Henri Bergson’dur (ÖL 1940). Dinleri statik ve dinamik olarak ikiye ayıran Bergson, birinciyi sitenin dini, cemiyetin dini ve kapalı din olarak açıklarken ikincisi için şöyle düşünmektedir:

“Bu insanlığın dinidir, açık dindir. Dinamik din mistisizm esasına dayanır. Gerçek mistisizm müstesna bir hal ve az bulunan bir cevherdir. O’na göre Yunan da ve Hind’de tam bir mistisizm görülememiştir. Çünkü tam bir mistisizm, hareket, yaratıcılık ve aşktır. Bu ise Hıristiyan ve İslâm dinine has bir durumdur.”

Filozof devam ediyor: “Mistisizmin gayesi, aşk içinde kainatta birlik (unite cosmigue) yaratmaktır. Ancak mistik temas sayesinde Allah’la birleşen insan iradesi insanlar arasında evrensel aşkı yarannaya kabiliyetlidir” (Bergson, 103-109).

Henri Bergson felsefe-mistisizm ilişkileri konusunda ise şunları söylüyor: “Sırtını ilme dayayan felsefî sezginin derinleştirilmesi mistik sezgi sayesinde kabil olmaktadır. Mistikler, üzerinde başka insanların yürüyebileceği yolu açtılar. Bu hareketleriyle filozofa, hayatın nereden geldiğini ve nereye gittiğini yine onlar gösterdiler” (Bergson, 110).

Bu iki Batı’Iıya bir de ilim adamı Louis Massignon ilave olunca üçlü sacayağı tamamlanmıştır, Topçu’nun mistik muhtevadan İslâm tasavvufuna yönelmesinde bu üçüncü şahsın büyük hissesi olsa gerektir. Topçu kendisine Türkçe öğretirken fikir ve tesbitlerinden istifade etmiştir. Tasavvufî düşünce, özellikle Hallac-ı Mansur ile ilgili çok geniş araştırmaların sahibi olan Massignon şöyle diyordu:

İslâm mistisizmi hem kaynağında hem de ilerleme çağında mütemadiyen ezber okunan, üzerinde derin derin düşünülen ve tatbik edilen Kur’ân-ı Kerim’den doğmuştur”.

“İnsan ruhu ile kendi yaratıcısı arasında sözkonusu olan birleşme Kur’ân’ın ruhuna yabancı değildir” (Mevlâna, 23).

“İslâm mistisizminin Hıristiyan ve Hind mistisizminin kopyası olduğu tezini L. Massignon reddetti” (Bergson, 56-58). O’NA GÖRE KAYNAK KUR’ÂN’DIR.

Topçu birtakım felsefî şüphelerle Türkiye’ye döndükten sonra (1934) “Kur’ân’dan kaynaklanan” bu düşünce sistemini yakından tanımak istedi. Kader onun karşısına mürşid olarak Hasib Efendi ve Abdülaziz Bekkine‘yi çıkardı. İlim adamı olarak da Celâl Hoca ile tanışınca sacayağı yine tamamlanmış oldu. Gençlik yıllarında cuma günleri Karagümrük Rifaî dergâhındaki sohbetlere katılan Celâl Hoca’nın hatıralarından onun fena fi’r-resül halini tam olarak yaşayan bir kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Özellikle Abdülaziz Efendi ile olan ve bazen sabahlara kadar süren sohbetler yoluyla Topçu’nun içindeki istifhamlar yok olmuş. Bunların yerine gönül dünyasının doyumu olmayan uçsuz bucaksız mevhibeleri geçmiştir. O günlerden itibaren insan-eşya-hakikat konuları, ilim, felsefe, hikmet meseleleri, hürmet, merhamet, hizmet, mertebeleri, nihayet ızdırap, aşk ve vuslat neşveleri bütün açıklığı ile duyulur ve yaşanır hale gelmiştir. .

Topçu, dervişlere has olan tecrübe ve marifeti bizzat duymuş ve yaşamış olmasına rağmen, gönül âleminin cazibe ve çekiciliğine kapılarak hiçbir zaman hayattan kaçmamış, aksine ömrünün sonuna kadar bu meşreb ve neşveyi diğer insanlara aktarmanın yollarını aramıştır.

Şöhret ve alkış afetini ayaklarının altına alarak, ruh dünyasının derinlikleri kadar sosyal hayattaki sefaletleri de kendine dert edinmiş, bunların halli için gayret göstermiştir. Bundan başka o tasavvurî düşünceyi müstakil bir sistem olarak değil, onu iktisattan sanata, tarihten felsefeye, psikolojiden sosyolojiye, dinden maarife kadar uzanan geniş bir saha içinde ele almıştır. Loncalar kadar Dede Efendiye, Malazgirt kadar Mevlâna’ya hizmet kadar çileye, vecd kadar mektebe ağırlık vermiştir. Kısaca o tasavvuf! düşünceyi klasik terimlerle nakletmenin ötesinde ona çağdaş izahlar getirmiş, yeni mesuliyetler ve yeni hedefler göstermiştir.

Bu incelemede 10 temel ıstılah çerçevesinde onun tasavvufî düşünce ve meşrebine açıklık getirilmeye çalışılacaktır. Bu ıstılahlar şunlardır:

1.      Tasavvuf
2.      Mürşid
3.      Çile ve ızdırap
4.      Silsile
5.      Tarikat
6.      Melâmet
7.      Ahlâk
8.      Aşk
9.      Vahdet
10.   Kurtuluş

1. TASAVVUF

Tasavvufu, bir kalb terbiyesi ve aşk psikolojisi olarak ele alan Topçu: “İslâm dini, mistisizmin hayat kaynağını bağrında yaşatmaktadır. İslâm tasavvufu, Kur’ân’dan kalb ilmini çıkaran felsefedir” (Maarif, 126) dedikten sonra şöyle devam ediyor:

“Tasavvuf, İslâm’ın  ahlâki özünü mistik tecrübenin konusu yapan derin-bir felsefî yaşayıştır” (Yarın, 80). Mutasavvıfları bu ahlakî tecrübeyi nefsinde gerçekleştiren kişiler olarak gören yazar, “Tasavvuf nedir” sorusuna şöyle cevap vermektedir:

“Hakikatta o, insan ilmidir. Âlemden sıyrılarak kendi ruhuna çevrilen insanın içsel hayat denemesi ve Allah yolundaki atletizmidir. Tasavvuf insan hakikatlarının kapısıdır. Kur’ân-ı anlayan ve gerçek imanın yolu olarak onu bizzat yaşayanlar mutasavvıflardır. İslâm’ın uyanış çağı, bilhassa makinanın insan ruhunu boğduğu asrımızda, eşyadan ve maddeden ruha yâni insana dönüşün sırrını sunacak olan tasavvufun ahlâk dünyamızda zaferi ile açılacaktır. Bugün İslâm cemaatında yalnız cemaat halinde olmanın gücü ve sönük neşvesi kalmıştır. Bu gücü istismar edenler hayâsızlığı tam bir seferberlik bayrağı halinde yükselterek, doymadan hırs ve menfaatlarını aşırı bir iştiha ile tatmine çalışıyorlar. Zamanımız, İslâmı habîs yüzlerine maske yapan ve hırslarını tanrılaştıran zenginlerin, haksız ve zâlim saadetlerini devam ettirmek için, bir yandan İslâm maskesini kullanırlarken öbür taraftan masona da, zâlime de, şerîre ve müraîye de el uzattıkları devirdir. Bu devri kapatmakla başlayacak olan İslâm’ın  uyanış çağı peygamberler devrinin ahlâk ve imanıyla dünya ilim ve felsefesinin ulaşabildiği zirvelerde tasavvufun bayrağı altından ilân edilecektir (İnsan, 27-28).

Ona göre Hz. Muhammed’in samimi tarikatının adı tasavvuftur (Maarif, 90). Ve tasavvuf, esaslarını Kur’ân’da bulduğu bir insan felsefesini ele almıştır (Yarın. 73).

Dini bir irşad mesleği olarak ele alan ve gerçek din adamı olarak mutasavvıfları gören, irşadı ise “Allah’a götüren yolu aydınlatmaktır” şeklinde tarif eden (Maarif, 124) Topçu, Anadolu romantizminin temel ve ruhunun da tasavvufta barındığı kanâatındadır (Maarif, 69).

“Mistik hayat, dinin kaynağıdır. Çokluktan birliğe kavuşma veya ruhun Allah’la birleşmesi dediğimiz dine ulaştırıcı deneme, mistik denemedir. Peygamberin vahyi, bir mistik olaydır. Mi’raç olayında en yüksek mertebesini bulan m istik, birleşme, dinin hem temelinde, hem de en yukarı ucunda bulunur. Dinin ibadet şekilleri, kendi mistikliğinden çıkmış ve hafifletilerek herkesin yapabileceği hale konulmuş hareket şekilleridir. İslâmda namaz ve oruç, mistiğin çile doldurma hareketleriyle aynı mahiyettedirler ve gayeleri de aynıdır, onlarda mümini Allah’ın huzuruna yükseltmeye hazırlarlar. Zaten, din ibadetleriyle mistiklerin çile dolduruculuğu arasında aynı gayeye çevrilmiş olarak, aynı karakteri taşıyan ortalayıcı ibadetler de sürekli dualardır. Ruhun Allah’la birleşmesi, bir dinî şahsiyet değiştirmenin mükâfatıdır”.

“Velilerle peygamberler büyük mistiklerdir. Mistikler vicdan âleminin inkılâpçılarıdır. Onlar, ahlâk hayatının insanüstü varlıklarıdır. İnce bir tahlilden geçirildiği takdirde, Kur’an’ın birçok âyetleri, derin bir mistik vahyin sırlarını bize vermektedir. Hz. Muhammedin kendisi de samimi ve sürekli bir çile doldurucu hayatı geçiren, ‘Allah’ının tutkun bir âşıkı’ idi. Hallac-ı Mansur’un bize tanıttığı mistik çalışmalarla ruh bir kere beden zevklerinden sıyrıldı mı, insan Allah’lığa yaklaşır. Artık Allah’ın emri ile yapılandan başka bir şey istemez. O andan itibaren onun her hareketi, Allah’ın hareketidir ve onun her emri Allah’ın emridir. Mistikliğin gayesi olan bu hikmete, Allah ile ruhun birbirlerini tanıdıkları müşterek bir aşk hamlesi içerisinde ulaşılır.

“İslâm’ın mistisizminden ibaret olan tasavvuf, müslüman dünyasına enginlikle yayılmıştır. Bu doktrin asırlarca müslüman cemiyetine kudretini verdi ve birliğini sağladı. O. sade nazari bir diniden veya derin düşünüşden ibaret kalmadı, belki bir âdetler sistemi halini aldı ve halkın hayatına nüfuz etti. İnsanın pratik hayatı için lâzım olan hareket kaideleriyle formüllerini verdi. Bu sistemin getirdiği adalet ideali Anadolu halkı içerisinde, hattâ cemiyetin aşağı sınıfları arasında, bu milletin kudretini içinden kemirenlerin düşmanlığı karşısında onu asırlarca muhafaza edebildi. Tasavvufun gelenekleri ve onun birleştirici kuvveti. Anadolu tarihinin yorulmak ve yıkılmak bilmez sürekliliğinin sebebi olmuştur. Devirlerinin mistiklerini aşk ve irade ile takip eden ilk müslüman müminleri, bir olan Allah’ın adiyle yalnız sınırlarda değil, hem de devlet merkezinde, yalnız kâfirler arasında değil, aynı zamanda kendi kalblerinin derinliğinde mukaddes cihad ilân ederek çarpışmışlar ve ızdırap çekmişlerdi (İrade. 76-78). O’nun eserlerinde Allah’a doğru gitmek, O’nun yolunda yürümek gibi ifadelere sık sık rastlanır. Bu seyru suluktan başka bir şey değildir:

“… İnsana yalnız dinin sağlayabildiği bu ruh kuvveti içimizden bizi Allah’a doğru götüren enerjinin kaynağıdır. Tasavvuf ehlini, bu ruh dünyasının atleti yapan bu kuvvetle yürüyüş gerçek dinin yolunda yürüyüştür” (Maarif. 120).

Tasavvufta İslâm’ın  “düşünen insan” idealinin akla hayret verici bir derinlik kazandığını (İnsan, 31) ifade ettikten sonra şöyle devam ediyor: “Denebilir ki dinin, ruhun selâmetini gerçekleştirmekten ibaret olan gayesi, yapıcı insan tipini düşünen insana yükseltmek sayesinde kabil olmaktadır. Dinin bütün dünyası ruh dünyasıdır. İslâm’ın bütün hareketlerimizi ve bütün dünya işlerimizi düzenlemiş olması dünyaya ait emellerimizde bize daha iyi başarı sağlamak için değildir. Ticarette daha iyi tüccar, siyasette daha mahir diplomat olmamız için değildir. Belki dünya işlerimizi ruhun selâmetini hiç engellemiyecek tarzda düzenlemek içindir. Ticaret ve siyasette kazanç ve muvaffakiyet hırslarımıza gem vurmak için”dir. Dinin konusu ruhtur, beden ise ruha yüktür” (İnsan.31).

“Milliyetçiliğin temel taşı Allah’a doğru yücelmektir” (Mevlâna, 6). “Ruhun da bir gayesî vardır o da Allah’a doğru yolculuktur” (Varolmak. 32).

Tasavvufla ilgili olarak onun eserlerinde, üzerinde durulan bir başka konu da zahir uleması, şekilci ve kaidecilerin tasavvufa karşı tavırları ile zaman içinde tasavvufî düşüncenin de çöktüğü ve çürüdüğü konusudur. Dini dünya saltanatı olmaktan kurtarıp en sevimli ilâhî saltanat halinde yaşatan mutasavvıflar da bu şaşkınlık içinde hem çiğnendiler hem de içlerine karışan sahtekârlar tarafından bulandırıldılar (Maarif, 124).   ”

“Dış düşmanların yanısıra, içteki sahtekâr kaideciler ruhunu zehirletmek suretiyle İslâmı içinden yıktılar. Bunlar tasavvuf ehlinin karşısına dikilen bir türlü kana doymayan, saltanat arabalarında sırmalı esvaplara bürünmüş teylasanlı saray soytarıları idi. Ulema denilen bu karakablı kitap taşıyan dalkavuklar gurubuna dayanan halifeler İmam Azam ile Hallac-ı Mansur’un insafsız katilleri oldular” (Hareket. 1971, sy: 61-62).

“İslâm’ın gerçek ruhunu yaşatan mutasavvıfların karşısına her devirde, cennet ticaretiyle geçinen kaideci ruhsuzlar dikildi. İslâm’ın bin yıllık tarihi tarikat-şeriat mücadelesiyle geçti” (İnsan, 32). “Geçen asırlarda, madde ile ruhun din dünyasında mücadelesi demek olan şeriat-tarikat mücadelesi, sonunda gerçek tarikat ehlinin az olmasıyla madde cephesinin kahir zaferini doğurdu. Dıştan görünüşüyle İslâmi hayatın kuvvet kazandığı bir tarihi anı andıran zamanımız, iç yüzünden dinin madde dünyasına aktarıldığı ve İslâm ruhunun sihri inançlar ve hareketlerle perişan edildiği bir devirdir. Cemaatin dinî hayatında Allah’a götüren aşk ile, teslimiyetten bir damla bile gözükmüyor” (İnsan, 33-34). “Dinin gerçeği olan tasavvuf yani ruh denemesi, ahiret metaı satıp dünya saadeti kazanan sahtekârlar tarafından itham edildi” (Yarın. 117).

Felsefi düşüncede Yunus ve Mevlâna gibi mutasavvıfların örnek alınması gereğine işaret eden (Yarın, 117) Topçu, bin yıllık tarihin geleneğini folklor, edebiyat, güzel sanatlar, İslâm ahlâkı, tasavvuf ve tarikatların felsefesiyle bir potada yoğurulmasını davanın esası olarak görmüştür (Kültür, 7-8).

O. tasavvuf kültürünün orta ve yükseköğretimdeki durumu hakkında da teklifler ileri sürmüştür. Din eğitimi veren okulların derslerinin üçte birinin felsefe, tasavvuf, psikoloji, kelâm, sosyoloji din psikolojisi gibi derslerden meydana gelmesini teklif eden Topçu, İlahiyat Fakültesinde ise tasavvufu da içine alan felsefî kültürün hâkim rol oynaması gerektiği fikrindedir (Maarif, 127).

 2. MÜRŞİD

“Allah’a doğru götüren büyük ruhlar” (Esaslar, 249) olarak nitelediği mürşidlerin yetişmesi hakkında şöyle düşünüyor: “Dahiler daima bir büyük örnekle başlayarak kendi şahsiyetlerini bulabilmişlerdir. Hâlbuki topluluğu taklid eden yine topluluğun içinde bitiriyor. Toplumda fertçiliğe geçemiyor. Mevlânayı bir Şems-i Tebrizi yetiştirdi. Bütün Konya’dan ve bütün mescidlerle minarelerden bir Mevlânayı çıkarmak mümkün değildir” (Esaslar. 254).

“Gerçek dini önder, hem hakikatin telkinini yapar hem de bu işte belli bir noktaya kadar götürdükten sonra, gayeye ulaşma gücünü telkin yaptığı kişinin kendi içsel denemesine terkeder” (Maarif, 122-123). Gerçek din adamının “bağru başlu gözü yaşlu” ahlâk kahramanı olduğunu söyleyen Topçu (İnsan. 38,52), “Gençler bu neşvelerin sahibi olan mürşitlerin arkasında kafileler halinde koşarlarken gençliklerine gerçekten doyarlar” (Kültür, 59) demektedir.

“İslâm’ın  ideali insan idealidir, insan, ideali ise kalb tekniğine muhtaçtır” tezini savunan Topçu, psikopat (Yarın, 40-41) şarlatan muraî (İnsan. 37) istismarcı (Esaslar, 122) şeyhlere de sık sık çatar, ona göre tekkelerin kapanmasına da bunlar sebep olmuştur. “Elli yıl önce kötü ruhların birer rezalet yeri haline koyduğu tekkeler kapatılmıştı. Sonunda buna tepki olarak kadın-erkek yığın yığın kafileler, her semtte bir tekke taslağı kurdular” (Hareket, Kasım 1973, sy: 95).

Ona göre durmadan Allah diyen değil iradesini Allah ile birleştirmiş. O’nunkini kendininki yapmış olan sufîdir (Kültür, 87). İnsanı birçok şey doğruya sevkedebilir, fakat bunların en sıhhatlisi insanın irşadıdır. Mürşid en ileri rahmet kapısıdır (Hareket, Ağustos, 1972, Sy: 80).

“Şu da bilinmelidir ki ferd olan büyük ruh, ahlâkî feyzini toptan cemiyete vermiyor, yine onu almasını bilen ferdlere veriyor. Ancak ferdlerin sabırlı çalışmalarıyla ahlâk bahçesinin çiçekleri birer birer açılıyor ve güzelleşiyor. Hiç bir devirde, bir cemiyetin toptan temizlendiği görülmemiştir. Tekkelerin temiz olduğu ve henüz kalpazanların eline geçmediği devirde tasavvuf halka gerekli dini terbiyeyi veriyordu. Gayesi kalbi, kibir, kin, haset, yalan, riya, dedikodu ve çeşitli bayağı hırslardan temizleyerek, ona hayır, Hakk’a ve Hakk’ın kullarına hizmet ihtirası, menfaatlerden arınma merhamet ve adalet sevgisi derece derece aşk halinde varlıklara hürmet duyguları doldurmak olan bu terbiyenin eserleriyle Peygamber ve Ashab devrinin ve Müslüman Anadolu tarihinin sayısız olaylar halinde abideleri dopdoludur” (Maarif, 117).

3. ÇİLE VE IZDIRAP

 “Tasavvuf ehlinin tuttuğu riyazet yolu gerçek bir atletizmdir” diyen Topçu, (Mevlâna, 24) şöyle devam ediyor:

“Din ve ahlâk hareketleri hep ızdırabın getirdiği hayranlık havasında doğmuştur. İlk Hıristiyanlar esirler arasından çıktığı’ gibi İslâm’ın doğuşunda da muzdariplerle çile çekenlerin büyük rolü olmuştu. Allah’ın sesini acı çeken yürekler duyuyor. Bu manada olarak merhum Abdülaziz Bekkine “ALLAH’A YALVARIRKEN YA RABBİ BENİ SANA KAVUŞTURACAK AMEL NASİB ET DEMEYİN, DAYANAMAZSINIZ DEMİŞTİ” (İnsan. 53).

“Tasavvuf hayatının bütün bir ömür süren çileciliği, hakikat yolunda aşkın cihadı olduğu gibi her fikrin bir çilesi vardır. Hiçbir şeyin ızdırabını çekmedikçe hakkıyla anlaşılmayışı bundandır. İçimizde en kuvvetli insan, en fazla ızdırabı götürebildi insandır, hem de sabırla cesaretle, acıdan kaçmak istemiyerek” (Hareket, 1971, sy: 67). Ona göre ızdırap, harfsiz sözsüz sessiz konuşabilen kalbin dilidir. Onun diliyle canlılarla cansız varlıklarla, mazi ve mekân ile sonsuzlukla konuşabilenler vardır. Ve onun belagatı bizim zahir dilimizi sonsuz bir şekilde geçmektedir. Izdırap kabul olunan içsel dualarımızın dilidir. Bütün gerçek ibadetlerin üslubudur. İnsanı insan yapan, kahramanca karşılanmış ızdıraplardır. Izdırap, insanı yaratıkların son halkasında ilâhî varlığın eşiğine ulaştırarak, belki birgün bu kapıyı da açtıracak olan tek kapıdır.

Topçu’nun konu ile ilgili düşüncelerini dinleyelim: “Izdırap”, hayatımızda en umumî hâdisedir, insan kendinde iradenin varlığını hissettiği anda, bilinmez bir varlığın ızdırabını da hissediyor gibidir. Denebilir ki, istemek ızdırap çekmektir. Kainatta ilk olan kuvvet, insanda ızdırap halinde gözüküyor. Bizde bir ruhun varlığını tanıtan şuur. ızdırabın halesi ile kuşatılmış bulunuyor. Önce ızdırap çektiğimizi hissediyor, sonra düşünüyoruz ve düşünceye dışımızda bir konu arıyoruz, bizi oyalasın ve içteki mutlak acıyı unuttursun diye. Eşyaya bağlanınca bir an için ızdırabımızı unutuyoruz. Bu bağlılık hazlarla bezendiği nisbette acıdan uzaklaşıyoruz. Büsbütün kendi dışımıza çıktığımız zaman “mesuduz!” diyoruz. Ancak bu bir anlık kendimizden kurtuluş, gerçek kurtuluş olmuyor. Eğer o sürekli olursa insanlığımızdan çıkıp basamak basamak, hayvanın hatta bitkinin hayatına yaklaşıyoruz. Günün birinde bu bölgede yaşanan bir başarısızlık bizi derhal kendimize iade ediyor ve şifa bulmaz ızdırabın kucağına fırlatıyor. Neticede kendimizden kaçma bizi kurtaramıyor. İcabediyor ki, kendimizden çıkıp mutlakın kucağına sığınalım. Hâlbuki o mutlak kendimizde, kendi içimizdedir. Kurtuluş, eşyadan gelip de bizi oyalayan bir oyuncak halinde servetten, devletten, ikbâlden, ilimden, zevkten ve bol yaşamak iradesinden doğunca gerçek ve doyurucu olmuyor. Aynı zamanda akıbetsiz olan böyle oyuncakla oyalanma hazları, duyuları bir zaman için oyalayabiliyor. Sadece birer maskeden ibaret olan bu doyumların arkasında hepsinin ve hayatın gayesizliği pusu kurmuştur. Yokluğun içimizdeki dehşetini bir türlü ortadan kaldıramayan bu doyumlar, insanı mütemadiyen bölüyor ve küçültüyorlar. Kalb daralıyor, yaratıcılığın kaynakları kuruyor ve insan bunların en kuvvetlisini yaşadıktan sonra batan bir geminin enkazına yapışarak, bir parçayı elinden kaçırınca öbürüne yapışan, denizlerde çırpınan zavallının haline geliyor. Izdırap,” ruhu bu sefaletinden kurtarıcı eldir. İnsan dünyada birçok şeyleri istiyor, Lâkin, bütün bu istediklerinin birleşerek gösterdikleri ortak gayeyi aradığı zaman boşlukta kalıyor. Onu gerçek gayesine götürecek dostu bulmak için mutlaka bir ızdırabı seçmesi gerekiyor.

“Birçokları, kendilerine ilahî lütuf olan ızdırabı değerlendirmeyip varlıklarından iterek, kendisine el uzattıkları fâni hazlarla zehirlendiler. Geçici tatminler onları boğdu yine de onlar kendi katillerini kendilerinde arayacak yerde, dışarıda aradılar. Mutlaktan ve sonsuzluktan yüz çevirmek için cemiyetin süsleyerek insanlar arasında yaşattığı izafî ve itibarî değerlere bağlandılar. Bu yüzden hayatları, içten zehirlenmeyi andıran sürekli ve içsel bir vicdan azabından ileri gitmedi. En sevdiği hasretine kavuşunca, onunla sarılıp kucaklaşır gibi ızdıraplarına sarınarak onu kutsallaştırabilenler, ebedî hayatlarına dünyada iken başlamış olanlardır. Bu yolda yürüyenlerden Yunus din velisi, Fuzulî aşkın kahramanı, Namık Kemâl ve Mehmet Akif millet velisi oldular. Izdıraptan kaçarak hayatının her halinde hazza kaçmak isteyen halk bile onlara hayrandır. Çünkü, farkında olsun olmasın, insanın asıl mayası ıztıraptır. Izdırap, telkinini mutlaka damarlarımıza aktaran ahlâk hocamızdır. Gerçekte insan ruhunu en fazla katılaştıran ve zehirleyen hırslarla hasetlerin harabettikleri kalbi, ızdıraptan başka ne tedavi edebilir? Geçirilen bir hayatın paylaşılmış acılarına dayanmayan dostluk, çürük ve temelsiz olduğu gibi, ızdırapsız yapılan dua şarlatanlıktır.”

“Izdırap, insanda kalbin varlığına ilk alâmettir ve onun dost gibi karşılanması kalbin şaheseridir. Her şeyi kaybetmeden büyük kazancı arayan kalb, böylelikle büyük muradına ermiş oluyor. Zira “sevilen kaybedildiği zaman ruh göklere yükselir”. Izdırabın bizdeki bütün yabancıları fedaya kabiliyetli kudreti, insanı insanların üstüne yükseltiyor. Her çeşit fedakârlık onca bağışlayıcı bir gülümseyişten fazla birşey değildir. Hem de bu en büyük cesarettir. Denizlerin ortasında kaldığı halde, altındaki tekneyi ve kürekleri de kime olursa olsun hemen bağışlamakta tereddüt etmeyen insanın fedakârlığı, gerçekte aklın kabul etmeyeceği bir cesarettir. Lâkin o, ızdırabın en ufak sadakasıdır. Izdırap kendi sahibinin sevgilisidir. Onun uğrunda sebebini bilmese bile. Her şeyi feda etmemek elinde değildir. Izdırap, insanın en çok sevdiği varlıktır. İnsan, ızdırapla sevdiklerinin hepsinden ziyade, ıztırabı seviyor. Ondan koparak ayrıldığımız zaman varlığımızdan bir parçanın koptuğunu duyuyoruz. Öyle ki, onun yerini başka hiçbir şey dolduramıyor” (Hareket. 1971, Sy: 4).

“Ruhun kuvvet kazanmasında onu yetiştirici olan üstad, ızdıraptır. Çekilen acılar ağırlaştıkça. çile dayanılmaz hâle geldikçe, ruh kuvvetini yaşatan kılıç keskinleşir. Izttrab. ruhun hocası, hem de biley taşıdır. Dövülmeden keskinleşen kılıç tasavvur edilmediği gibi, ıstırabsız olgunlaşan ruhu düşünmek de öylesine saçmadır. Varlıklı büyüyen zengin çocuğunda kuvvetli ruh aranmayacağı gibi, bütün tatminlerle, murada ermişliklerle Hakka eren insan da düşünülmez. Beden zenginleştikçe ruh yoksullaşır. Büyük ruhların hiçbiri dünyadaki saadetleri ile övünmediler. Hepsinin ruhunun derinliğinde şu terennüm duyuluyor!

“Bulmuşum yanmakta bir hâl, başka hâli neylerim!”

“Bu içsel terennüm, acının sonuna kadar gidenlerin orada kaderlerini kahramanca karşılayışlarıdır. ızdırabı alkışlamalarıdır. Şikâyet, saadet dilencisi halkın hâlidir; kaderin Allah tertibi olduğunu anlamayan gafillerin şaşkınlığıdır; bedenine çok bağlı ölü ruhların ürpermesidir. Halbuki İbrahim Halilullah’ın ikbal’de gözü yok; Nesimî’nin deri parçasına ihtirası yok; Hallac’ın bir bedene ihtiyacı yok. Her inanma hareketinde sevilen bir ızdırap saklıdır. Izdırap aşkın şahididir. Çile ve ızdırap ile aşk arasında nasıl bir münasebet vardır? Topçu bu soruya şöyle cevap veriyor.

“İnsanlığın iradesi ızdırabın eseridir, dedik. Izdırap bizi kâinatta ufak bir parça olmaktan çıkararak kâinatın bütünü haline koyuyor: Buna aşk diyoruz. Izdırabımız aşkın eseri değil, aşk sonsuz ızdırabımızın çocuğudur; onun kendine bir mevzu bulmasıdır; varlıklardan birine bağlanarak kendindeki aşkın denize bir sükûn, muvakkat bir istirahat aramasıdır. Filozof Paliard’ın dediği gibi, “zenginliğin ve şöhretin âşıkları vardır, ilmin aşıkları, güzelliğin aşıkları vardır, bir de aşkın aşıkları vardır. Ve hepsinde gördüğümüz, onları pençesinde tutan mütehakim hayallerinden başka her şeye karşı bir-,kayıtsızlık, bir anlayışsızlık, bir asabiyet”. Aşk içinde ızdırabımızın bağlandığı varlıklar birer birer kutsallık kazanırlar. İradesi,. ızdırabı olmayan insanın gözünde birer tahlil ile hiçe indirilebilen varlıklar aşk içinde mukaddesâda yol olurlar ve kalbimizi, çırpınarak secdeye vardığı büyük huzura çıkarırlar. Fikir ve zekânın metodları ile, ilim yoluyla aklın kabul etmediği nice mukaddesat aşk yolunda kalb için kâbe oldular. Aşkın ifadesi olan secde, sığınmak demektir ve aşk insanın bütün irade kuvvetleriyle kendinden başkasına sığınmasıdır. Aşkımızın bir sonu, bir bittiği merhale bulunmadığı için onu arayan ızdırabımız da nihayetsizdir. En büyük ilme ulaşamamanın, en azametli varlığa sahip olamamanın ızdırabını çekiyoruz. Daha çok sevmeyişimizin, hatta dilediğimiz kadar acı çekmemiş olduğumuzun ızdırabını çekiyoruz. Dilek, ızdırabla hamleler yaparak, daha büyük ızdırap için aşk duraklarında mest olup dinlenmek suretiyle, bir sonsuzluğa, Allah’a doğru ilerliyor” (İrade, 27-28).

4. SİLSİLE

Tasavvufî hayatın önemli bir unsuru da silsileler yani mürşidler zinciridir. Bu zincirin halkaları intisab edilen şeyhten başlar. Hz. Peygambere hatta Allah’a kadar ulaşır. Topçu’nun eserlerinde böyle bir silsile sözkonusu edilmemiştir. Bu başlık altında onun tarih içinde çok sevdiği, fikir, tavır ve davranışlarına önem verdiği şahıslarla ilgili kanaatleri sıralanacaktır. Bu şahısların hepsi mutasavvuf olmadığı gibi hepsi Doğu’dan da değildir. Silsile bazan Gandi, Hallaç, Saint Piyer ile kurulur Zola, Beethoven, Yunus ve Mevlâna ile devam eder. Akif, Mevlâna, Sokrat. Hallaç dörtlüsüyle sona erer.

Bazende Mesnevî Süleymaniye ve Yavuz şekline bürünür (Varolmak, 44.45.671. 71. 73). Silsile bazen Yunus Akif, Akşemsettin ve Zenbilliden oluşur. Bazen Cezanne, Van Gogh, Beethoven ve Mevlanayı içine alır (Kültür. 59. 60). Onun eserinde Pascal. Saint Angustın, Goethe gibi batılılar sık sık görüldüğü halde uzakdoğu mistisizmi ile ilgili isim ve ıstılahlara pek rastlanmaz. Hayranı olduğu büyük mutasavvıflar Orta Asya ve Anadolu tasavvuf tarihi içinde yer alan mutasavvıflardır. Bunun tek istisnası Hallaçtır, denilebilir. Bunun da sebebi, herhalde ömrünü Hallaç ile ilgili çalışmalara vakfeden Massignon ile olan dostluğudur. Bunun dışında bir Bistamî, bir Cüneyd, bir Muhasibi eserlerinde sözkonusu edilmez. Vahdet-i vûcud ve Mevlâna hayranı olduğu halde, ibn Arabi’nin (meşrep farklılığından olsa gerek) adına da pek rastlanmaz. Ama eserlerinde bir Türk sûfisi ve tefsirci olarak Necmuddin Kübrayı bulabilirsiniz (Ahlâk, 90).

Topçu’nun eserlerinde, sık sık bir araya gelen peygamberlerden başka, diğer veli, idareci ve sanatkârlar da şunlardır:

Hacı Bayram-ı Veli, İbrahim Hakkı, Ahmet Yesevî, Sadi, Dede Efendi, Şems-i Tebrizî, Hz. Ömer, İbn Kemâl. Orhangazi, Yıldırım. Alpaslan, Kılıçaslan, Sokrat, Mikelanj, Dante, Hugo.

“Asıl ahlâk kahramanı, olanlar peygamberler ve velilerdir. Bir de bunları takip etmesini bilen ahlâk âşıkları, ahlâklılığın iradesine sahiptirler. Onlar, ölmesini bilen insanlardır. Bu büyük ferdlerin ahlâk iradesi, cemiyette her zaman halkın ahlâkı istemeyen, hem de çok kere ahlâk kıyafetine bürünerek ahlâkı çiğneyen istek ve iradesiyle çarpışır. Büyük ruhlar ve veliler, halkın ruhunu karanlıklarda boğan gafletleriyle çarpışıyor ve halkın iradesi olmak istiyorlar. Halk, güneşi görmeyen gözlerin körIüğüyle onlara karşı koyuyor. Daima sahnenin iç tarafında, ahlâk kahramanlarıyla halkın boğuşması vardır. Musa ve İsa Peygamberlerden sonra Peygamberimizde, arasında yaşadığı halk kütlesiyle mücadele etmediler mi? Hattab’ın oğlu Ömer de halk hançeriyle katledilmişti. Hallac’ı, kendisine dua ettiği halk işkencelerle öldürdü. Gandi’nin ve Kennedy’nin kaatilleri de halkın içinden çıktılar” (İnsan. 53).

“Sonsuzluğa işaret eden dehalar çok ise de Kur’ân’ı Kerim onlara ihtiyaç göstermeyecek derecede sık ve hikmetler deryasıdır” diyen Topçu’nun bu görüşleri, onun fikir hayatının cihanşümul görünümü hakkında da bilgi vermektedir.

“Mevlâna’nın şahsiyetinde. Şarkın büyük hâkimi Sadi ile Batı romantizminin zirvesi sayılan Goethe’yi birleşmiş buluyoruz” (Mevlâna, 10).

“Bizi kendimizden geçirmek için Mikel-Angelo’nun bir mermerini göstermek veya Beethoven’in bir senfonisini dinletmek yeterdi. Hatta, İskender’in bir muharebesini anlatmak da buna kâfidir. Lakin tarihi Çin’in Tao dininde ruhla tabiatı kucaklaştırân ahlâk ideali, Spinoza’nın kemâl ahlâkı ile Kant’ın ödev anlayışı, Pascal’ın merhameti ile Bergson’un sezgisi içinde barınan ve Peygamberin vahyinden fışkıran ilâhi dâva, Kur’ân’ın kullara ulaştırdığı rahmet bizi öylesine kendimize getiricidir ki, biz binbir vecd ile şevk ile kavuştuğumuz bu vuslatta kendimizi fersah, fersah geçiyor, sonsuzluğun, bizim ulaşabildiğimizin son durağı olan selâmet menzilinde sevinçle murada eriyoruz. Âlemde ahlâkdan daha güzel, daha gerçek birşey yoktur” (İnsan. 49).

Mevlâna ve Tasavvuf adlı eserinin ilk cümleleri de konumuzla ilgilidir: “Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler ebedî olamazlar. Üzerinde büyük ruhların sevildiği topraklarda ebedî hayat ağacı yeşeriyor, gerçek hayat, gerçek saadet tadılıyor. Onlarsız yeryüzünde yetim yaşıyoruz. Yaşadığımız bu yeryüzünde toprağın ruhu yoksa bizde de hayat olamıyor. Büyük ruhu vatan toprağına karıştıranlar, milletleri ebedî yapan mezarlarda ebediyetle kucak kucağa yatanlar, peygamberler, veliler, hâkimler, filozoflar, ahlâkçılar ve sanatkârlardır. Anadolu toprağının, altında bize bin yıllık maziden emanet olan büyük mezarlar ebedî olan ruhlarını bizim varlığımıza karıştırdıkça, ruhlarımıza düşman olan sefillerin zehirli tesirleri bizi imha edemez. Gerçek büyüklerimizin mezarında ebedîlik bayrağı dalgalanıyor. Bizi yaşatan ve ebedî kılan kervanın başında Mevlânaları, Yunusları görüyoruz” (Mevlâna, 9).

 5. TARİKAT

 Nurettin Topçu, “Tarik yoluyla irşad. ruhlara çevrilmiş bir heykelciliktir” (Maarif. 60) dedikten sonra, şöyle devam ediyor: “Dini hayatın tarikatlerle ve şeriata bağlanmak suretiyle ulaşılan gayesi, bizimkini geçen ve bizim kuvvetimizle asla ölçülemez olan bu kuvvete iştirak (Participation)dır. Onunla ruhumuzun sonsuz kuvvet kazanma iştiyakıdır. Onunla benliğimizin bütünleşmesidir. Hayal olan varlı-ğımızdan geçip gerçek olan varlığa bağlanma aşkımızdır. Mutlak ihtiyacımızdır. Kendisine bağlandığımız bu varlık Allah’tır. Tarikatlarda rabıtanın mânası, işte bu sonsuz varlıkla huzur haline bizi ulaştırmaktır” (Ahlâk, 191).

Tarikatları çökerten sebepler olarak da sahtekâr mürşitler, dolandırıcı şeyhler, (İnsan, 23) başta alevilik ve dünyevî hazlarla dolu olan adab-erkân silsilelerini görmüştür. (Maarif. 53) “ALEVİLİK, İSLÂMİ DEKOR VE İSLÂMİ KLİŞELER İÇİNDE BARINAN ZERDÜŞT DİNİNİN FELSEFESİ, BEKTAŞÎLİK İSE ŞAMAN DİNİNİN FELSEFESİDİR” (Maarif, 80).

Bugünkü Mevlevîlikle de Mevlânanın anlaşılamayacağı kanaatında olan Topçu, tarikat eğitiminde güzel sanatların, özellikle musikînin rolü üzerinde ısrarla durmuştur.

Topçu tasavvufî düşüncelerini ortaya koyarken herhangi bir tarikatı değil genel tasavvufî neşveyi anlatır. Tahiru’l Mevlevî’nin Mesnevi şerhine yazdığı takrizde Allah yolunun yolcusu için üçlü bir tasnifi özetler: HAZIRLIK, VECD-İSTİGRAK, Huzur. Bu gönül yolculuğunu şöyle özetliyor:

“Ruh dünyasında tam mânâsıyle bir atletizm denebilecek olan bu sıçrayış, gelişigüzel yapılan bir hamle ile olmuyor: Onun âdabı, erkânı, usulü vardır. Tasavvufun, insan olan varlığımızdan çıkarıp Allah’a yaklaştıran, bazılarının tâbiri ile Allah’ta birleştiren hareketleri, üç safhadan geçmek suretiyle yapılmaktadır.

“1. Birincisi hazırlık safhasıdır: Bu. tasavvufun riyâzat ve feragat evresidir. Allah yolcusu, bu hazırlanmada terk veya inkâr basamaklarını atlayacaktır. Kendinde dünya yükü diye ne varsa hepsini birer birer ve şuurlu bir teslimiyetle terk edecektir. Terk hali, onun ruhunda önce bir istek, bir iştiyak, bir irâde halinde parlar. İlk riyazetlerle işe başlayan derviş, bu yolun bitiminde sonsuzluğun temaşası ile karşılaşır. Manzara yok, şekil ve suret yok. Lâkin derûni bir ihtişam, manzara imiş gibi etrafa yayılan bir mânâ, dünyamızı karartıda bırakan içsel bir aydınlık, bütünün fertlerine ayrılmaz muhteşem ve sarsıcı ifadesi, ruh atletini kendinden geçirir. Onda inkâr sevgisi başlar; dünya yükünü -inkâr sevgisi.

“Bu aşkın ilk hamlesi, servetten ve devletten geçine şevki ile kanatlanacaktır. Bu inkâr zor olmaz. Bilâkis dervişte bir neşvedir. Mal ile mevki hırslarını ve bu varlıkların ağır yükünü, kirlerden temizlenir gibi kendinden atar uzaklaştırır. Artık Allah yolculuğuna çıkanın geri dönmesi yoktur. Bu yolda ilerledikçe güçlük artar, şevk de beraber çoğalır. Temâşâ edilen mânâ âlemi, basamak basamak ilerledikçe, daha genişler, enginleşir, sonsuzlaşır, sarhoş edici olur.

“Derviş olgunlaştıkça, daha çetin inkârlar, evvelkini takip eder.

İkinci basamakta evlâddan ve irşaddan geçme hali gerçekleşir. Evlâddan geçme bir gönül yakışıdır, irşaddan geçme ise akıl yakısı. Onları yaralarına yapıştırır çeker, koparır. Böylelikle şifa bulur. Evlâd, Allahındır. İrşad ise, bütün kibirlerin ham malı olan zavallı aklın herzeleri. Bütün âlem, bütün akıl. bütün hikmet, dervişin bağrında parlayan aşk güneşinde, ateşe düşen bir kar damlası gibi eriyecektir. Şevkindeki lezzet hiçbir şeyde bulunmaz. Lezzet, hikmete değiştirilmez. Tasavvuf, hikmet değildir; ilâhi hazdır. Onun yanında, felsefe ile beraber bütün ilimler ve bütün kaideler hakikatin posası hükmündedirler. İster tatlı ister acı, hepsi de değersizdir. Derviş bunlara itibar etmez.

“Mevlâna evini, ailesini bir zaman ihmal etmiş bundan ne çıkar! Terk libasını o çoktan giyinmiş ve benimsemiştir. Aşkın ummanında aklın irşadı da lüzumsuz bir külfet sayılır. Sadece aşkın bir nevi tortusu, dumanı veya ondan fışkıran bir alev kalır ki, o da dışarıya çıkınca volkan ateşi gibi donup kalmaktadır: Bu şiirdir, neydir, sema’dır, her çeşit ifâdedir. Aşkın kendisi değildir. Belki de ona yabancı bir unsurdur; zira donmuş ve dünyevî hüviyet kazanmıştır. Bu basamakta duran dervişin gözünde evlâdın, çamurun içine atılan altından, ilmin de, sahte bir mankeni andıran şöhretle, devletten farkı kalmamıştır.

“Terk yolculuğu burada da nihayetlenmez. İlim denen kendindeki bulanık ve tatsız suyu bir batağa boşalttıktan sonra, hayallerle, hâtıralardan sıyrılmaya başlayacaktır. Derviş, kendi ruh dünyasını dolduran yüzlerce hayali benliğinde bulacaktır veya onları kendinde eritip yok edecektir. Onları unutacak, değerlerini inkâr edecek, şuurunda bu çokluk resminin mütemadiyen rasketmesini böylece önleyecektir. Onda. bizim dünyamıza karşı bir nevi yabancılık, hatırlama, irâdesini yok edici, sanki yeniden bir doğuş hali peydah olacaktır. Bu içsel doğuş, bir nevi istiğfardır; tövbe ile temizlenmedir.

“Daha sonra, duygulardan temizlenme kendini gösterir. Bu hal bir nevi mahiyet değiştirmedir. Derviş dinî denemenin bu basamağında, bizim çok ve rengârenk duygularımıza yabancılaşır. Dünyamızı dolduran bunca duygu verici hâdiselerin karşısında duygusuz kalır; âdeta kaskatı bir varlık kesilir. Bizim sevindiğimize sevinmez; bizi yakan acılarla yanmaz olur. Onu bizim duygularımızın terennümcüsü zannederek şairler arasına koymak gaflettir, anlayışsızlıktır. Tasavvuf, sanat değildir. Hazreti Mevlâna’yı ve Yunus Emre’yi şiirlerindeki âhenkte arayanlar, kabuğu öz zannedenlerdir.

“Nihayet iradeden sıyrılma, duygusuzluk bölgesine varan dervişi varlık kâbusundan kurtarır, selâmet denizine sürükler. Burada benlik gayyaya gömülür, ölümle dirim bir olur. Bedene bağlılık irâdesi de kalmaz. İstekler sahibine iade edilir.

“Bu zirveye tırmanan derviş, zaferi kazanmıştır. Çile bitmiş, kulun işi tamam olmuştur. Terk mıntıkasının bu zirvesinde uçmak için, hidâyetten başka bir şey olmayan, kanat beklenir.

“2: Terk bölgesi sonuna kadar böylece aşıldıktan sonra, tasavvufun ikinci safhası olan vecd istiğrak başlar. Bu safhada, varlığa ait bütün vehimlerle çilelerden, söylediğimiz sıra ile birer birer boşalan ruha; hakikat dolacaktır. Boşalmadıkça dolma yok. Dünyasından boşatmayan kaba, ukbâ dolmuyor. Dünya heveslerinden ve varlık vehimlerinden tamâmiyle sıyrılan bu kab ve kalıp, ancak böylelikle tam mânâsı ile Allanın emrine girebilir. Taşıdığı safrayı bütün bütün atan varlık, dünyevî muvâzenelerden halas olarak bir baş dönmesine tutulur. Vecd, ruhta baş dönmesi halini andırır. Vecd denen bu baş dönmesi, ruhu mutlak âlemine yükseltir; onunla birleştirir. Bu birleşme iki kürenin çarpışması gibi bir sarsıntı ile başlar. Ulûhiyetle temasa geçen ruh, tahammülü güç olan sonsuz bir zevkin kucağında sarhoş olur. Burada ebedilik ve sonsuzluk mekansız bir ân içinde gerçekleşir. İstiğrak denilen aşın vecd hali, dervişin miracıdır. İçerisinde büyük huzura doğru yükselişin hissedildiği bu hal fırtınalıdır, kendinden tam geçme halidir. Varlığın büsbütün ortadan kalkarak, sadece hazzın kaldığı haldir. Onda, Allahla temas hazzı dile gelir. Temasın şiddetli olduğu ânlar, dervişe “Enelhak” dedirtir. Bu ânın sar-hoşluğunu bütün hayatlarına yayarak vecd zevkini akim anahtarı yapanlar, bu düsturu hakikat diye kabul ettiler. Damla, denizden kendisini nasıl ayırsın?

“3. Ancak dinî deneme vecd ile de bitmiyor. Vecd, kendi kendinin gayesi değildir. O sadece gayeye götüren geçittir. Onun gayesi, huzura ulaştırmaktır. Tasavvufun üçüncü ve son merhalesi, huzur safhasıdır. Vecd ve istiğrak kemâl haline geldi mi; derviş huzur denizine yükseliyor; varlığı, mutlak huzur kaplıyor.

“Vecd içinde başlayan fırtınanın feryatları ile terennümleri, huzurda tam sükûna kavuşur. Zira huzur, şiddetli fırtınayı takip eden ruhtaki tam ve mutlak sükûndur. Huzurda fırtına durur, aşk devam eder. Ancak damarlara siner. Feryad iken hayat olur. Gerçeğin temaşası ile yaşanması birleşir. Ruh bütün eşyaya ve varlıklara dağılır; hepsi ile birden birleşir. Engel olan çokluk ortadan kalkar. Murad olan vuslat hasıl olur. Vecdden huzura geçmekle, aşkı ihzar eden vecdin yok olduğu zannedilmesin. Bazı anlarda yaşanan vecd, huzur halinde dervişin varlığında eriyerek hayatının bütün anlarına ve varlığının bütün zerrelerine yayılmıştır. Feryad ve sarhoşluk yerine, varlığın dilinden anlayan ve varlıkla hembezm olan bir ahenk meydâna gelmiştir. Huzur halinde vecd., dervişin varlığından taşarak, bütün varlıkları işba etmiştir; sonra da her şeyden aynı ahenkle taşmaktadır. Huzur, doyulmayan bir sevdadır. Göze muhtaç olmadan görmedir; uzuvlardan müstağni bir yaşayıştır. Huzur, Allah’ın huzurudur. Ondaki varlıkları ve manzaraları anlatmak, dışarıdan imkânsızdır. O. içsel keşifler yapma hâlidir; büyük dost ile sohbet hâlidir. Onda, varlığına esir insanın hiç bilmediği lûtuflar. âlemler ve muradlar saklıdır. Bu hâle ulaşan dervişin irâdesi ve dilekleri bizimkinden büsbütün başka olur. Onda bizimkinden başka mahiyette olan dilek ve hayat, bir ve aynı şeydir. Gerçekle temaşası birbirinden ayrılmaz.

“Devamlı hasret olan vecd ile, nihaî vuslat hâli yaşatan huzur, acaba birbirinin zıddı haller midir? Görünüşte öyle olmakla beraber, hakikatte vecd ile huzur, birbirine zıd ve aykırı davranışlar değildir. Tasavvufun gayesi olan huzura, vecd yolu ile ulaşmak zaruridir. Ancak, huzura ulaştıktan sonra, dervişte vecd yok olmuyor. Aynı huzur mertebesinin, hayatının her ânında bozulmadan, zayıflamadan devamı mümkün olmadığına göre, derviş huzura yükselmek için her defasında vecdin kanatlarını açmaya muhtaç oluyor. Vecd, onu tekrar huzura yükseltiyor. Huzur zamanla gevşeyince, yine vecdin-kuvvetiyle havalanmak zorundadır. Şu halde, vecd ile huzur mütemadiyen birbirlerini kovalıyorlar. Ancak, bazılarında vecdin şiddetine nisbetle huzur zayıftır. Bazılarında ise vecdin şiddetinden ziyade, huzurun enginliğine şahit oluyoruz. Yunus Emre ile Mevlâna gibi vecd ve istiğrakın en taşkın kahramanları, bize en kuvvetli feryadlarını ulaştırmış olanlardır. Bunlarda dile gelen Allah sevgisi, şiir halinde bize nüfuz edecek yolu bulmuştur. Mutasavvıfların vecd derecesini, terennümleri ile ölçerek az çok bilmekteyiz. Ancak, huzur mertebelerini bilmemize imkân yok. O mahrem mıntıkaya, yabancı nüfuz edemediği gibi, iki dosttan başkası, onda olup bitenleri bilemez. Tasavvufu bir cevize benzetirler. Dıştaki soyulup atılan acı kabuklar, hazırlık devresinin riyazetleri ile feragatleridir. İçteki katı kabuk vecdi düşündürür. Asıl meyve olan huzur, en içte barınan cevizin kendisidir. Bu kabuklan kırıp attıktan sonra meyveyi yiyebilenler bahtiyarlardır.

Bir başka yazısında ise Sevgili’ye ulaşan yolları iki başlık altında toplamaktadır. Tabiat sevgisi ve musiki. Bu yollarla hafifleyen gönüle artık hizmet ve hakikat aşkı sunulacaktır.

“Varlıkdan başka bir şey olmayan ve hem de varlıkta gizlenen bu Sultanın şehrine iki yoldan gidiliyor: Bir yol tabiatın sevgisidir. Ufak bir yük, tabiatın olan her şey bizi

 O’na götürüyor. Tabiatı hakkıyle sevmek. O’na teslim olmaktır. Biz toprağı toprak diye, güneşi güneş diye sevmekle yanılıyoruz. Hakikatte toprak toprağın örtüsü, güneş güneşin perdesidir. Bu örtüyü kaldırmak ve bu perdeyi sıyırmak için toprağa secde etmek, güneşe vurulmak lâzım geliyor. Biz toprağa topuğumuzla dokunuyoruz ve güneşte derimizi kavuruyoruz. Onlardan ayrılınca da unutuyoruz. Birçokları tabiatı severler, ancak sevgilerini tamamlamaktan korkarlar. Onda hidayete kadar gitmeğe cesaretleri yoktur. Eğer gidebilselerdi, bütün tabiat varlıklarının arkasında gülümseyen sonsuzluğun yüzünü görürlerdi. Sonu olan varlıkların hayaline hiç benzemeyen bu yüz, dağların, denizlerin ve ağaçlarla çiçeklerin bize sundukları sevgilinin güzel yüzüdür. Tabiatta çirkin olan hiç bir şey yoktur. Ve onda her parça bütünden farksızdır. Gülümseyen bir çiçekle yalvaran bir dal gibi, yüksek dağlar veya içerisinde semaî halinde yıldızların ürperdiği gökyüzü hepsi aynı ilâhi bakışla bizi karşılamaktadır. Küçük bir bahçede veya engin bir denizde bizi karşılayan aynı kurtarıcı bakıştır. Akif’in vecde ulaştığı devrinde:

“Gel ey bir tanecik Gaib. gel ey bir tanecik Mevcut”

diye yalvardığı sevgilinin, tabiatın aynasında görülen yüzü. sessiz, sözsüz ve hareketsiz bir bakışıdır. Şekillerde görünür, şeklini saklar; renklere bürünür, rengini gizler; birdir, çoklukta barınır. O. ancak çok olan eşyadan çokluk vehmi uzaklaşınca kendini gösterir. Güneşin parladığı yerde şuuru kamaştırır. Hâl olur, tanıyan insanı tanıdığı varlıkla birleştirir.

“Bu Sultan’ın şehrine girerken, tabiatın vecdine yakalanan insanda meydana gelen değişmeler, hiç bir irşadın yapamayacağı şeylerdir. Tabiat vecdine tutulan insanda meydana gelen ilk hal. ruhunun üstüne çöken hayat kâbusundan kurtularak mutlak hürriyetine kavuşmasıdır. Bu mutlak hürriyet, insanı hırslarla hasetlerden ve dünyaya bağlı isteklerden bir anda sıyırıp kurtarır. İştahları anlaşılmaz ve gülünç yapar, hiddetle korkulardan selâmete çıkarır. Gururlarla arzular sizi kemiriyor mu? Dağlarda dolaşın. Hırsların işkencesiyle kıvranan hasta mısınız? Bir ağacın altına sığının. Yaşamak korkuları sizi adım adım kovalıyorsa akan bir suyun başucuna bağdaş kurun. Tabiatın yaptığı tedaviyi ne hekim, ne hâkim, ne de hiç bir dost eli yapamaz. Tabiatın mucizesinden habersiz yaşayanlar sabahtan akşama kadar ot ve saman taşıdıkları halde açlıktan ölen öküzlere benzerler. Tabiattan kaçıp da birer kireç ocağını andıran büyük şehirlere kapanan şaşkınların vay haline! Onlar cennetten kaçan sersem varlıklardır” (Hareket, 1973, sy: 90)

“Tabiatta gizlenen insan yüzünü görmeyen gözler kördür. Tabiatla konuşmasını bilmeyen insan ruhu dilsizdir.’ Gözü ve gönlü olanlar ne halde olsalar bile tabiat onlarla sözlesin her nerede olsalar onlar tabiatla konuşurlar ve onunla halleşirler.

“Dost arayan gönüller, onu bir insan varlığında bulmasalar bile tabiatta bulurlar. Hicrandaki ruhun bir ağacın altına sığınması ve karşı yamaçta bulunan bir ağaçla sözleşmesi, hicranını vuslat yapıyor. Dağların ardındaki dost sanki karşısındadır. Bir dere kenarındaki su sohbeti, yüzlerce insana çevrilen hasbıhalden çok zengin ve çok daha değerlidir; çünkü onda bir kalble konuşulur ve o kalbe derinlerdeki bütün sırlar açılır acılar anlatılır. Hem de ondan şifa umulur; onunla yaralar tedavi edilir. Suyun çiçeklerde koku, gökyüzünde renk, tende hayat olmadan önce varlığının en büyük Hikmeti yaraları tedavi etmesidir. Ruhtaki derin yaralar Kur’an’da sesle tedavi edildiği gibi. tabiatta su ile tedavi edilirler.

“Güneşe gelince, her bakışı yeni bir aşka başlangıç olan dost yüzü, tabiattaki bütün dostlukların ezelden beri soğumayan kaynağıdır. Akan sular ve ağaçlar, denizler ve dağlar hayran hayran onu seyrederler. Çağlayanlar o nurdan sevgiliye hıçkırırlar. Rüzgârlar onun için inlerler. Yatağında için için ağlayan derelerin kalbinde onun aşkı parlamaktadır. Başakları çiğlerle yüklü bir bahar tarlasında güneşin hülyası dalgalanır. Güneşsiz bir dünyada acaba aşk olur muydu? Tabiattan Tanrı’ya tırmanmak, hakikat yolculuğunun son çabasıdır. Çünkü tabiat, dostların dostu olan Büyük Dost’a. Allah’a ulaşmak için hilkate dayalı bir merdivendir; her tarafına insan denen leşlerden pis kokular ve zehirleyici buğular saçılan cemiyet hayatından kurtulup da tek kurtarıcı Dost’a kavuşmak için geçilmesi zorunlu olan geçittir. Bu geçiş aşıldıktan sonra ruh Allah sohbetine kavuşur; o artık her yerde Allah’la beraberdir. Bu geçidi geçmedikten sonra, dünya denen viranede kalbine dost arayan biçareler boşuna yoruluyor. Ömür boyunca dost peşinde koşan zavallılar dost bulmasalar da onu arama zevkini tattılar. Her sabah doğan güneş onları, “kalk dostunu ara!” diye selâmlarken gönüllere bol ümitlerden bahşiş dağıtıyor. Hayatın mânâsını hakkıyla bilenler, onu bol kazanma ve hoş vakit geçirme vehimlerinde telef etmezler; belki dost arama yolunda bir cihad devri sayarlar. Aranan dost ya bir insan yüzünde gülümser ya da insanı tabiatın cezbelisi yapar. Miraçda açılan kapı belki sonunda ona da açılacak. Ümidimiz, Miracın Dâvetcisi olan o Büyük Dostun sohbetine kavuşmak olunca dünyamız da değerli olacak, bu sefil âlemde dost arama çabalarımız boşa gitmeyecektir. İşte o zaman “dünya güzelmiş, çünkü o Büyük Dost güzel!” diyebileceğiz” (Hareket, 1972. sy: 78).

“Biricik Sultan’ın şehrine götüren ikinci yol mûsikidir. Mûsiki, varlıkların, aklın perdesi arkasında gizlenen, kendini göstermeyen Sultanının sesidir. O hiçbir zaman çözülmeyen ilâhî şifredir. Biz o dilin unsurlarını yanyana getiriyoruz, mânâyı yaratan biz değiliz, odur. Tabiatta göründü, seslenmedi. Mûsikide sesleniyor, görünmüyor. Beni benden alıyor, âleme teslim ediyor. Sonra da getirip âlemi bana bağışlıyor, beni bütün âlemle dolduruyor, beni âlemden büyük yapmanın zevkiyle kendimden geçirtiyor, ilâhi hazla bayıltıyor. Bir taraftan mûsikinin temel unsuru olan melodi yani içsel ahenk, ruhun derinliklerinden çıkarak bütün âleme yayılıyor. Öbür taraftan varlığın eşyada dolaşan büyük sırını ifşa ediyor. Varlıkla ben, iki sır, onda birleşiyoruz. Sanki karşımızda bir kalın perdenin arkasında gizlenen ezelî sevgili feryad ediyor, “Ben buradayım, diyor, her yerde aradığınız benim!”

“Mûsiki de tabiat gibi temizleyicidir. Onda kinler ve hasetler dayanamaz, erirler. Menfaatlerle şöhretler soytarılar gibi sırıtır, küçük düşerler. Ümitsiz kederse ondan çok uzaklardadm Tabiat gibi o da aşkımızın kaynağıdır. Mûsiki ümitlerin de kaynağıdır. Sonsuzluğa inandırır. O hem de hakikatlerin yaratıcısıdır. Bir roman veya felsefe eseri melodinin herhangi bir safhasından çıkartılır. Samimî bir eser ortaya koymadan önce mûsiki dinlemelidir. Dostluk andlaşması mûsiki ile bestelenmeli, okullarda derse, ve meclislerde oturuma mûsiki ile başlamalıdır. Çünkü, o aşkımızın ifadesi ve samimiyetimizin mürşididir.

“Hayatın bunca vehimleri arasında benliğini yitiren insan tabiatın kucağında ve mûsikide kendini buluyor. Öz, asıl bunların içindeki’dir. Ancak bunların ikisi birlikte bulunmuyorlar. Bulunsalardı, o Mutlak Varlığın huzurunda dayanılmazdı. Musa. Allah’la konuşuyor, fakat görmüyordu. Onu görmek istedi, bu temaşaya dayanamadı. Tabiat, bütün ruhu sarınca mûsikiyi susturur, mûsiki söz alınca tabiatı siler ve unutturur. Bunlar kıskanç iki silâh gibidirler, birbirini istemezler. Yanyana gelemeyen iki sev-dalıdır bunlar. Halbuki bir olan Mutlak Varlığın iki türlü görünüşüdürler. Bunlara, dost olanlar, âlemi idare eden kanunların perdesini yırtan bir takım sırlara mahrem olurlar. Onlardan haber alır, müjdelenirler. Mutlak; Varlığın kendilerini koruduğunu hissederler. Zaman zaman onu can gözü ile bütünde görür, mânâda tanırlar. Sessiz, sözsüz ve hareketsiz münasebet ruhu sarınca. Varlıkla benliğin birleşmesi tamam olmuş, insan kendini bulmuş demektir. Hadiste söylendiği gibi: “Kendini bilen Rabbini bilir”‘ hakikati, çevrik şekliyle de doğrudur: Rabbini bilen kendini bilir” (Hareket. 1973, Sy: 90).

“Mûsiki ile temizlenip hafifleyen ruha hizmet zevki aşılanmalıdır. Esasen mûsikî bu sevgiye hazırlar. Gence karşılıksız, menfaatsiz, şöhret vaadi bulunmayan ve mesuliyeti olan görevler yüklenmelidir. Devletten, halktan toplumdan yardım almayan, devlet kapısına götürmeyen ve hiç bir zaman ikbale de yükselmeyecek olan cemiyetler kurulmalıdır. Dergâh misali demekler açılmalıdır. Onlarla halka hizmet sevgisi yegane karşılık, tek muvaffakiyet ve tek gaye olmalıdır. Ruhun iffeti hizmeti ile ölçülür.

“Sonra hakikat aşısına sıra gelir. Teknik gayesinden sıyrılmış il il yolculuğu, hakikata hakikat olduğu .için bağlanma sevdası, gençliğin ruhunda âlemi fethe muktedir kuvvettir.. Rönesanstan asrımıza kadar Avrupalının ruhunu göklere yükselten harika. Doğunun hâlâ benimseyemediği ilim zihniyeti ise. ancak ruhlarda bu aşıyı vermeye muktedir olan ve önceden ahlâkî hazırlık isteyen hakikat imanından doğma bir cevherdir. Bir nevi bilgi ile sevginin karışımıdır. Varlık sevgisinin zekâ âlemindeki fetihleridir. Batının ilim tarihi karıştırılacak olursa onda hakikata adanmış ve hakikat uğrunda harcanmış yüz binlerce ömür görülür” (Kültür, 93).

 6. MELÂMET

Kınayanın kınamasından korkmamak anlamına gelen Melametiye kısaca, tasavvufu, kıskacında alıp yoketmek isteyen şekilci gösterişe karşı verilen azimli ve kararlı bir mucahedenin adıdır. Onda gösteri, benlik, şöhret izi taşıyan her şey yasak, gizlilik, hasbilik ihlas ve mutevazilik esastır. Topçu’nun eserlerinde melametiye kelimesine pek rastlanmaz. Fakat, onun bizzat hayatı ile idealindeki tasavvufî hayatın melametiye ile çok yakın bir ilgisi vardır. Onun bu kelimeyi kullanmayışı tefessüh etmiş melametiye ile karıştırılma korkusuna bağlanabilir. Nurettin Topçu’nun konu ile ilgili düşüncelerini şöyle özetlemek mümkündür:

“Dinde kaideler ve ahkam, aşkın kaynağından fışkırmış olduğu halde, aşkı anlamadan doğrudan doğruya kaidelere bağlanmak taassub denilen körlüğe götürür” (İnsan, 16). O’na göre tarikatları çürüten sebeplerden biri de adab-erkân silsilesidir (Maarif, 53).

“Hakikata göre değil de kalabalıkların isteğine göre konuşmak, onlardan işaret beklemek bizi Allah’tan ayıran bir husustur. Kaideler, kalabalık ve alkış tutanları baştan sona yok edici kuvvetlerdir. Mabeddeki merasimler, alışkanlık, olmuş taşkınlıklar ve hislere hitab eden sağırlaştırıcı silahlar dini hayatın dışında kalırlar” (Maarif. 36).

“Kalabalığın toplandığı kulislerde senin ne işin var” diye soran Topçu.’ adını çok tekrarlayan gönüllerde bile Allah’ın kaybolduğunu söylemektedir (Hareket. Mart, 1973. Sy: 87). O’na göre üç türlü davranış kaba ve sahtedir: Kendini belli eden sanat, nümayişçi ahlâk, kendine güvenen dindarlık (Varolmak. 93). “Herkes kendine tapılmasını istiyor, zaferin heykeli olmak istiyor” diyor ve soruyor Topçu:

“İslâm’ın  bütün ruhundan sıyrılarak sade kabuk kaidelerden ibaret kaldığı bu diyara kim İslâm diyarı diyebilir” (Hareket. 1971. Sy: 61-62). Beklediği neslin temel özelliklerini ise şöyle sıralıyor:

“Yarınki Türkiye’yi, işte bu yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül veren sabırlı ve azimli; lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan ruh cephesinin maden işçileri kuracaktır” (Yarın, 33).

“Tasavvuf İslâm’ın  ruhunu yaşattığı halde kaideciler onun sesini boğdular” diyor ve devam ediyor: “O zaman ruhsuz kalan şekillere başvurulur, içi boş güzel sözler, parlak şekiller, süslü kıyafetler itibar kazanır” (İrade, 38). “İbadetlerini sayıp ölçerek yaparlar, karşılığını da tartarak alırlar, her mirasa olduğundan çok cennet mirasına haristirler. Gönülleri perişan eder de hırkayı muhafazaya çalışırlar (Mevlâna, 17-18). “Onlar ibadet diye istedikleri kadar beden hareketi yapsınlar, sayısız Hac etsinler, secde onlardan tiksinir Kâbe onlardan kaçar”. (İnsan, 62).

“Bütün bu insanlar ahlâk adına başkalarını itham etme kuvvetini, bizzat kendilerini bilmeyişlerinden alıyorlar. Kendilerini bilselerdi, ithamları nefislerine çevrilir, onları yetiştirecek azab ile ızdırabın mayası olurdu” (İnsan. 52).

İlk dinî hareketlerin kaynağının, Peygamberin ruhundan kaynayan aşk olduğuna işaret ettikten sonra “Dinin en yüksek bir irade olduğunu bilmeyenler cami kapılarına serilmiş türlü dilencilerin arasından ibadete koşsunlar ve teşbihlerinin sayısını mürşide ehemmiyetle soradursunlar” (İrade, 27) demektedir.

Melâmetiyenin esaslarından olan bir hususu da şöyle özetliyor: “İç dünyalarını başka insanlardan gizlemek, onlar için varlığın çetin müdafaası gibidir. Bütün kuvvetle- riyle kendilerini saklamaya çalışır iç varlıklarını daima kalın bir örtünün altında giz- lerler. Başkaları tarafından anlaşılmak onlarca harap olmaktır. Çürütülmektir, yok edilmektir. Başka insanlardan ihtirasla korudukları benliklerini asıl sahibi olan Allah’a teslim etmek, büyük Yalnız’a sığınmak için yalvarış onların büyük zafer ümitleridir”. (Hareket).

 7. AHLÂK

O’na göre ahlâk İslâm dininin özü esası ve bizzat kendisidir. Ahlâkı dinden veya dini ahlâktan ayrı görmek isteyenleri, insanın iç dünyasını yine kendinden ayırmak isteyenlere benzetir (İnsan, 53). İslâm ahlâkı sabır, şükür, af gibi birçok esası ihtiva etmekle birlikte, onu üç esasta toplamak mümkündür: hörmet, merhamet, hizmet. (İnsan, 68).

“Esasen ahlâk, birdir. Ve dinle insanlığa sunulmuştur. İslâm dininde kemâline ulaşmıştır. Felsefe tarihi içinde birçok ahlâk sistemleri ortaya konulmuştur. Lâkin, İslâm dininin insanlığa ilâhi hediyesi olan ahlâk yeryüzünde hiç bir şekilde eşi gösterilemeyecek büyüklüktedir” (İnsan, 69).

“Bizi ancak ebediyetin mutlu yolcusu yapacak İslâm ahlâkının esasını ararsak, onu mutlak varlığa aşk ile yönelişte buluruz. Mutlak varlıktan bütün eşyaya ve kâinata sıçrayan aşkımız, her sahada sevgi oluyor. İşte bu sevgi dünyayı cennet yapmaya ve hayatı değerli kılmaya kâfidir. Her varlığa çevrilen sevginin bize ulaştırdığı hal. hörmet durumudur. Ahlâk yapımızın ilk ve temel mayası hörmettir. Hiç bir zaman tehlike ile tehdid ve garaz mânâsına anlaşılmaması lâzım gelen ve İslâmda her hikmetin başı olan Allah korkusu, yukarıdaki tahlilde tanıtmaya çalıştığımız, tam ve gerçek hörmetten başka birşey değildir. Allaha yaklaştıran ibadet ise hürmetimizin ifadesi ve bizzat kendi kendimize tasdik ettirilmesi suretiyle bizde arttırılmasıdır, bunun için tertiplenmiş hareketlerdir. Dinin esası hörmet olduğu gibi. ahlâkımızın da temel duygusu odur. Milliyetçiliğimizin esasını da hörmet teşkil etmelidir. Önce hep birbirimize hörmetle işe başlıyacağız. Birliğe ulaştıracak yol, hörmet yoludur: İlme hörmet, ecdada hörmet, bütün samimî isteklere hörmet. Başkalarına hörmet tanımayan sömürgeci, barbar Batı milliyetçiliği hiç bir zaman bir ahlâk dâvası olamamıştır. Bizi düşman pençelerinden kurtaracak kuvvet, düşmanların affı ile lûtfu değil, hep birbirimize karşı yaşatacağımız hörmet iradesi olacaktır.

“Evvelâ Kur’an’a hörmet edilmelidir. Kur’an kendisinin ancak lafzını koyun gibi gözlerini yumarak dinlemekten hoşlananların heveslendikleri her yerde, saygılı saygısız her vesileyle, boş vakitleri dolduran bir eğlencelik halinde, ses güzelliği için okunarak iptizale uğratılmamalı veya esnafı tarafından baremli ücretler karşılığında satılmamalıdır. Kutsal Kitabın ruhu ve mânâsı üzerinde durmak asıl ibadettir. Ama bir dükkâna veya bir daireye, hatta bir kahveye girip çıkıldığı gibi camiye de öylece, girip çıkan bir cemaatta hörmet mi aranır? Bizzat ibadette, ezanda ve duada bütün hörmeti kahredici sesler, mabedi çınlatırken, Allah’ın huzuruna hörmet mi kalır? Mabetteki hörmet, Allah evinin yapısında bulunduğu gibi sesledir, bakıştadır, duruştadır, sonunda kalbe siner. Böylece namaz en muhteşem ve muhterem hörmet talimidir. Bir ferdi. Bir olan Allah’ın huzuruna yükselten hörmet mirasıdır.

“Allah’ın en büyük nimeti aklın meyvası olan ilme hörmet edilmelidir. İnsan aklının erişemediği en yüksek zirve olan asrımızın ilmi, frenk ilmi veya kâfir ilmi diye inkâr edilmemelidir. Allah’ı da, Kur’anı da, zekâları bu ilimle kuvvetlendirip bilemek suretiyle daha iyi anlıyacağımız kabul edilmelidir. Aklı inkâr edip, geçmiş asırların düşünüşlerini mütemadiyen tekrarlayıp hatırlatarak hakikat diye kabul ettirmek, bizzat hakikate karşı işlenen zulümdür ki, ona taassup diyorlar.

“Eşref-i mahlûkat olan insana hörmet edilmelidir. Kendi inancımıza sahip ol-mıyanları cehenneme göndermek, Allahın kendi kulları hakkında bizim azap fermanı çıkarmamız gibi bir saygısızlıktır. Her an Allah’ın huzurunda olduğunu bilenler için kulun kulu, günahkârın günahkârı ithamı kadar gülünç şey olamaz. Müslüman olarak büyük küçük, kadın erkek, fakir zengin hep birbirimize karşı hörmet borçluyuz. Kendi hürmetimiz, yine kendimizin ruh kuvveti ile iman derecesini gösterir. Hörmetin en yüksek basamağında aşk bulunuyor. Aşk, hörmetin vecd halinde yaşanmasıdır” (İnsan, 60). O’na göre hörmetin en mükemmel tavır ve talimi namazdır.

Topçu’ya göre. bu konuda da din adamları örnek olacak, büyüğe, küçüğe, fakire ve en değersiz bilinen yaratıklara bile hörmet etmeyi, bizzat kendi hareketleri ile göstereceklerdir. “Onların dâvası maddî ve sefil hayatımızla yarışmak ve bu alanda-başarı kazanmak değildir; insanı Allah’a götürecek yolculukta yaşanan bambaşka bir ruh hayatının örneklerini ortaya koymaktır. Alelade yaşayış şekillerinde bile büyük ruha sahip insanlar gibi davranmanın, yürümenin, konuşmanın gülmenin, söz vermenin, alış veriş yapmanın, fedakârlıkların hörmet taşıyan değerli örneklerini onlarda bulmalı idik. Onlar bize karakter örneklerini vermeliydiler. Allah’a hörmet yolunda onların; Allahın en güzel emaneti olan insana hörmet etmeyişleri, kalbi tazyik eden bir çelişmeden başka bir şey değildir. Müslümanm müslümanı sevmesi ne güzel ve tabiî bir hareket ise, müslüman olmayanları kin ve nefretle karşılaması o kadar çirkin ve manasızdır. Çünkü evvelâ onlar da Allah’ın kulları ve en güzel emanetleridir. Bu sebepten hörmete lâyıktırlar. Sonra da temiz bir müslüman kalbinde kin ile nefret barınamaz; âşıkın şehveti inkâr ettiği gibi.

“Nihayet hayata hörmet etmek lâzımdır. Zira bu hayatın gerekçesi olan kader plânı da yine Allah’ındır. Büyük kalb sahibi olan müslümanın, varlığı bu ilâhî plân içinde ku-caklıyarak sevmesi lâzımdır. Mü’minin kalbindeki hörmet bütün varlığa çevrilir” (İnsan, 56).

“Hörmet, benliğimizden taşarak âleme yayılan bir hal olunca, her şeyin, her varlığın ve özellikle her insan ruhunun nefsimizden ziyade sevilmesi demek olan merhameti doğuruyor. Merhamet, zayıfa, fakire ve sefile acımak değildir. Bunlar küçük ruhların kötürüm merhametidir. O daha ziyade, gururlu, kuvvetli ve devletli olana acıma hâlinde samimî olarak yaşanır. Bir zulüm karşısında mazlumdan ziyade zâlimin vicdanına, bir sultanın, saltanatına esir olan ruhuna, haksızlık rejimi olan kapitalist sistemde fakirlerden önce zenginlerin rezil olan ruhuna acımak, gerçek merhamete uygun davranıştır. Ama merhamet, esasında bunların hepsinin üstünde bulunuyor. O âlemdeki sefaletin, büyük bir gözle yüksek bir güneşten seyredilmesi gibidir. Bütün varlıklara küllî irade olarak uzanamayışın, bütün sefaletleri kemâle ulaştıramayışın yalvaran azabıdır. Ümitsizlikle beraber barınmaz, ya gayz, ya hased olarak erir. Ümit deryasında ise bitmeyen dua olur. Allah’a uzanır, ibadet olur. Âleme ve insanlara çevrilir, gayret, feragat ve hareket hâline girer.

“İnsan ruhuna samimi olarak dalabilen merhamet, önceden mutlaka Allah’a uzanarak onun aşkında yeşermiş olandır ye derin bir tahlili yapılacak olursa, her aşkın içinde evrensel ve ilâhî olan merhamet bulunur. Aşk içinde eriyen kalb, sanki damla damla merhamet olarak bütün varlıktan sarar, kucaklar. Bizi ahlâk hareketine sürükleyen merhamet olduğu gibi dua, varlıkları ve dilekleri sarıp kucaklayan merhametin, âlemle bir bütün olarak ilâhî merhamet huzurunda erimesi, ona teslim olmasıdır. Mesih’in olduğu gibi Peygamberimizin, ümmetin selâmeti uğrunda sürekli cihad olan hayatları, merhametin usanmak bilmez iktidarının şaheserleri değil midir?

“Gören göz için sefalet, her taraftadır. Onu göstermeyen, insanın egoist istekleri ve hiç doymayan hırslarıdır. İçimizdeki ilahî cevher olan merhameti karartan, kin ve hasetlerimizdir. Dıştaki bu diken ve kabuk tabakasını sıyırınız, âlemi, saf ve samimi yâni katıksız ve garazsız temaşanın, merhametle temaşadan ibaret olduğunu göreceksiniz. İnsanın asıl kendine özel olan bilgisi, merhametle taşıyıştan başka bilgi değildir. Pascal, değerleri bakımından ruhları bedenlerden, merhameti ruhlardan ve herşeyden üstün tutmak suretiyle, insanın kendisini sonsuz olarak geçen kendi cevherinin merhamet olduğunu söylüyordu. Bu cevheri kaybeden insan kendini yitirmiştir ve merhametin yok edildiği yerde zulüm ayaklanır. Kendimizi yitirmemiz, kendimize karşı işlenmiş ilk ve en büyük zulümdür. Gerçek ve geniş anlamıyla bize bizden daha zalim bilisi yoktur. Cihad edenin en büyük endişesi silâhını muhafaza edebilmektir. Onu kaybeder veya tüketirse kendisini yok bilsin. İnsan, kendi cevheri olan merhameti kaybettikten sonra acaba var mıdır?

“Merhamet, kendi ateşini eriten kızgın demir gibi içimizde bir mukaddes azabı yaratıyor. Kendimizden çıkıp başkalarına ve bütün âleme yayılma ihtiyacını duyuyoruz. Bir ihtiyaç tekrarlandıkça bir ihtiras, yenilmez bir ideal halini alıyor. Âlemin kemâlsizliğini gidermek ve insanlığın sefaletlerine uzanmak ve deva uzatmak için hattâ, varlığımızı bile yetmez bulan bir ilâhî görevlenme duyuyoruz. Buna içten gelen mesuliyet duygusu denir. Bu mesuliyet, ihtiras ve hareket haline gelmiş bir merhamet, zekâya sahip ve âleme yaygın, evrensel şuur olmuş bir merhamettir. Mesuliyetsiz ve merhametsiz harekette âlem benim varlığım için vasıtadan ibaret olduğu halde, merhamet kaynağından fışkıran mesuliyet hareketinde ben vasıtadan başka birşey değilim, âlem gayedir. İnsan âlemin hizmetindedir. Nefs öldürülmüş ve geride bırakılmıştır. Nefsin eseri olan zulüm de böylece yok edilmiştir. Halka ve dolayısıyla Hakka hizmetten başka birşey olmayan mesuliyet hareketi bu adaletten başka şeye ulaştırmaz. Adalet önün esaslı vasfıdır. Merhametle mesuliyetin dışında, kendiliğinden var olan objektif (âfâkî) adalet, gerçekten adalet sayılmaz, adil insan, merhametli ve mesul insandır. Hakiki adalet, ruhî cevher olan merhametin cemiyet içerisinde eşitlikle yapılan tatbikatıdır. Merhamet ve mesuliyet iradesine sahip insanın âdil olmamasına imkân yoktur.

“Merhamet, müslümanın kalbinde hiç sönmeyen ateş gibidir. Müslümanı başka insanlardan ayıran onlardan fazla merhametli oluşudur. Kâfirler gibi müfsitler ve münafıklar da merhametsiz olanlardır. İmansızlar merhametsizlerdir. “Allaha karşı vazifelerimi yapıyorum. Elhamdülillah müslümanım” deyipte kalblerinde ve hareketlerinde merhamet yaşatmayanlar, kendi kavimlerinden, kendi zümrelerinden ve kendi dinlerinden başka kavimlere, zümrelere ve dinlere saldırmakla Allah’a yarandıklarını zanneden katı yürekliler, İslâmı yükseltmek için kin, kılıç ve şiddet silâhlarını kullananlar, Allah yolunun dışında dolaşan gerçek imansızlardır. Asıl sapıklar ve hüsranda kalanlar bunlardır.

“Merhamet, insanlığımızın âlemde şahidi olan ve kalb yolu ile bizi Allah’a yakınlaştıran ilâhî cevherdir. İnsandan başka varlık merhamet taşımıyor. Merhameti bize tanıtmaya yarayan, merhametimizi besleyen, parlatan ibâdet, oruç tutmaktır. Oruç içimizdeki nefs denen canavarı köstekleyerek zapteden ve böylelikle içimizde ilâhi unsur olan merhamet meleğinin serbestçe yaşayışını sağlayan disiplindir. Ruhu, nefs ile bedene esir olmaktan kurtarır, ona hürriyet sağlar. Oruçlu halde serbest kalan ruhun fetihleri başlar. Ruh, nefs ülkesini aşar, ötesine geçer ve başka ruhlara uzanır. Bütün âleme yayılma sevgisiyle dolar. Böylece yücelir ve güzelleşir. İnsanın dünya ile dolu olduğu halde dünyadan kurtulması kaabil değildir.

“Orucun bize verdiği ilâhi ders merhamet dersidir. O bizim merhametsizlikle tıkalı bulunan can gözümüzü açar. Merhametsiz insan, âlemi kendinde görür. Orucun öğrettiği ve bizi içerisinde yaşattığı merhamet alemi bir ilâhî fezadır ki, onda nice âlemler semâ halindedirler. Bugünün müslümanını vecd haline yükseltecek merhamet mevzuu yok mu? Dünya nimetleriyle dolup, taşan, talihlilerin uçar gibi yaşadıkları müslüman beldelerinde talihsizlerle sefillerin ânı bizle yerlerde sürünüyor. Zengin, fakirin esir gibi çalışması ile sonsuz sefahat sofraları kurarken, ruhundaki sefalet fakirinkinden daha acıklı ve elemlidir. Batının lüksü ile apartmanlarını tıklım tıklım dolduran ve büyük şehirleri otomobil panayırı haline getiren dinli, dinsiz, hacı, hoca bütün merhamet yoksullarının dolaştığı yollar bu medeniyet aletlerinin cinayet sergisi haline gelmiş. Hocayı Hacca ulaştıran araba kim bilir kaç kulun kaç müminin kanını içmiş cansız bir canavardır. Her ferdin, nefsinin mücahidi kesildiği bu şehirlerde kaza sanki bir gazadır, medeniyetin insan doğrayan gazası. Fert olarak herşeyi yalnız kendisi için isteyen bu haris insan kalabalığında, cemiyet ve cemaat olarak bir istek ve irade zaferi gözükmüyor. Kazanç hırsı çoktan ihtiyacın sınırlarını aşmış, canavarca bir saldırma yarışı halini almıştır. Çalışanlar açlıktan inlerken, çalışmayanlar tokluktan hırs ve haset kusuyorlar. Çalışmayı zillet sayıpta irat ve mirasla geçinenler, beldeler soyan irade ve şehirler satan mirasa hak dedirten zulümlerine tapıyorlar. Muazzam bir milletin ve bin yıllık bir tarihin çocukları emniyet ve istiklâl ile yaşıyabilme bahanesi ile Yahudi-mason uşaklarının himayesine sığınmaktan utanmıyor ve zilletlerine bahane olarak himayeye muhtaç olduklarını ileri sürüyorlar. Hepsinden daha acıklısı, bütün bunların karşısında din adamının sesi, sözü ve yapacak hiç bir işi olmayışıdır. Onun, kürsülerde kiralanıp para karşılığında bağırmaktan başka mesuliyet dâvası kalmamış. Merhamet iradesi nedir bilmiyor. Ruhlarımızın en büyük kaybı şudur: Din öğretimi yapılan yerler birer merhamet mektebi olmadılar. O duvarların içerisine aşk yerine iddia girdi. Merhamet ağacı filizlenmedi. Din adamları, Allah kullarının, yirminci asrın manasız sillesi ile solmuş yüzünü ve gözlerindeki acıyı görmediler. Kul hakkını kurtarma derdine düşmediler. Allah’ın kullarını aşk ve merhametle değil, iddia ve tehditlerle karşıladılar. Allah adına ruhlara zulüm yaptılar. Dindarlık adına vicdanların aydınlığını kararttılar. Bunca masumların âhı dururken büyük sermayenin ve büyük mülkiyetin müdafaasını yapan ruhlarda merhamet ve iman aranır mı? Fakir ile mazluma olduğu gibi. Zenginin ruhundaki sefalete ve günahkârın bizzat kendi nefsine karşı zulmedici haline acımasını bilmeyen kimse dindar olamaz.

“Din, bir günah-sevap nizamnamesi veya bir sıkı kaideler mecellesi değildir; biz nasıl davransak da gayesine doğru, kâh dosdoğru ve selâmetle, kâh engellerle karşılaşıp onları aşarak, durmadan ilerleyen ruhî hayattır.

“Merhametimiz, şer ve zulümle karşılaşınca isyan oluyor. Aşk, varlığına düşman bir yabancı olan nefsin huzurunda eğilmiyor, isyanı doğuruyor. Peygamberimizin henüz Mekke’de başlayan mücadeleleri ve İslâm’da kabul olunan cihad aşkı ezmeye çalışan nefislere karşı yükseltilen isyandır. Ancak isyan, aşk ile merhametimizi ezerek mahkûm edici kuvvetlere karşı olursa ahlâk hareketidir; nefsin şahlanmasına karşı gelmek şartıyla meşru ve insanîdir; sonsuzluk yolunu tıkayan, bütünü yok eden ferdî hırs ve iradelerin karşısına dikildiği ve hepsinde de ilâhî merhamet kaynağından hayat aldığı takdirde ahlâkî harekettir, Nefsin arzularından gıdalanırsa şer ve zulüm olur. Ve isyan, ahlâkî vasfını kaybetmemek için, hareketinin her anında ilâhî merhamete bağlılığı muhafaza etmelidir. Onunla bağları kopardığı bir an içinde bile zulüm hâlini alabilir. Bütün büyüklerin ve velilerin, nefislerine ait acıları ve azapları dile getirmeyişleri ferdi ve şahsî olan bu hallerin zulüm kapısını açması korkusundandır.

“Merhamet, içtimaî nizam içinde âfâki bir müşterek ölçü hâline geldi mi adalet adını alıyor” (İnsan, 59-65).

“İslâm ahlâkının üçüncü esası hizmettir. Hizmet, ruh olarak nefsinden taşıp başka insanlara yayılmak suretiyle, Allah’ı aramaktır. Her samimî ve menfaatsız hizmet, hareketlerimizle Allah’ın aranmasıdır. Biz dünyanın bunca hevesleri ve meşguliyetleri içinde Allahı unutuyoruz. Bizdeki nefs de onun lûtfu olduğu halde, nefs ile ona karşı geliyoruz. Zaman zamanda onu reddediyoruz. Hareketlerimizde görülen bu sefalet, dünyaya gelişimizin mânâsını yok edebilecek kadar hazindir. Bu felâketten bizi kurtaran, selâmet ve hakikat yolunu önümüzde açan ilâhî lütuf, bize bağışlanan hizmet gücüdür. Kullarına hizmetle ancak Allah’a yaranıyor ve kalbimizdeki ümit kapısını onunla açabiliyoruz. Bütün isyan olan halimizden taşan günahlar hizmetle siliniyor, hizmetle af ediyoruz.

“Hizmet ahlâkını İslâmda sembolleştiren müessese, zekâttır. Var olmak. Allah’ın hizmetinde olmak demektir. Biz kaderimizin hizmetkârıyız. İlâhî emirden başka bir şey olmayan kaderi olduğu gibi karşılamak, onu kahramanca karşılamaktır. Bu hal miskinlik değil, kahramanlıktır. Miskin, kaderden sıyrılıp kaçmak isteyendir. Kader perdesinin arkasında esrar âlemi duruyor. Kadere hayran, olmasını bilmezsen bu perdeyi kaldıramazsın. Kaderine dost ol ki bu perdenin ucundan tutup kaldırasın, emrini okuyabilen gözler, ancak merhametli kalbin gözleridir. Bütün etrafımız merhamet manzarası ile dopdolu olduğu, bütün insanlardan bize hizmet hitabı yollandığı halde, bizim halâ nefsimizle başbaşa kör ve sağır varlıklar halinde yaşayışımız. Allahla bağlarımızın koparılmış olduğunu gösterir. İmamın, namazı bile Allah hizmeti olarak değil de geçim vesilesi olarak kıldırmış olması, onun Allah’la alış-verişi olmayışındandır. Onların görevi kalbleri kurtarmaktı. Kalbleri aydınlatmak ve değerlendirmekti. Allah seygisini her varlıkla temasında hissedecek insanların din dünyası, bugünkü İslâm âleminden bambaşka olacaktı.

“Merhamet varlıklara çevrilen hareket hâlini alınca hizmet oluyor. Hizmet, insanın ölüme kadar tükenmeyen benliğinden ibaret kandili, çevresini aydınlatmak için yakmasıdır. Ve buna onun kendinin ihtiyacı vardır. Kendisinin bütüne bağlı bir bölüm, belki bütünden kopmuş bir parça olduğunu bilen ruhlar için o. bir kurtuluş yolu. Her an yenilenen selâmet müjdesidir. Bu hâlin farkında olmayanlar için de bir tedavi ve neşve kaynağıdır. Hizmetimiz, varlığımıza sarılı yumak gibidir, o açıldıkça biz mesafe aldığımızı hisseder ve hafifleriz. Hizmet, varlığımıza bizim tarafımızdan sunulan minnet bahşişidir.

“Bizi daima dolduran, bizden ayrıldıkça bizi azaltmayan tükenmez hazinemizdir. Saadetlerimizin sırrı onda saklıdır. Halktan hizmetini esirgeyenler mes’ut olamıyor. İçimizde en mes’ut, en zengin ve en kuvvetli insan, hizmetini hiç kimseden ve hiç bir varlıktan esirgemeyenimizdir. Nefsimize bağlı hesap, ölçü ve menfaat terazisi ile içten pazarlık, istirahat kaygısı ve nefsini esirgeyiş endişesi, hareketlerimizin kontrolü olduğu müddetçe, ne gerçek saadeti yaşayabiliyor, ne de ahlâkın sınırlarından içeriye gi-rebiliyoruz. “Her şeyi kazanmak isteyen hasisliğin herşeyi kaybetmesi gibi varlığını nefsine bağlı emellerle gayelerin mahkûmu yapan insanın, yaşadığı müddetçe bir kürek mahkûmundan farkı yoktur. Bir mevlevî semasında görülen, hep kendinden çıkıp yüksekte bir sonsuzluğa kavuşmak isteyen hareketlerin hamlesidir; bu bir yumağın açılarak boşalma ve çözülme hareketi gibidir; kendi varlığından çözülüp ayrılma iştiyakıdır. Hizmet halinde insan böyle bir yumağı andırıyor. Pascal’ın ifadesiyle düşünen bir kamış kadar zayıf olan insan, Maurice Blondel’in dediği gibi “hareketini okyanusların ötesine kadar uzatabiliyor. “Mazimiz, hareketimizin mâzisidir ve hizmetlerimiz nisbetinde aydınlık ve güzeldir. İstikbalimiz, hizmetlerimizle hareketlerimizin istikbali olacaktır. Bugün onların hayalleriyle mes’ut ve ümitli yaşadığımız gibi. ölümden sonraki ebedîliği kazanacak olan da yine onlardır. İlâhî bölgenin fatihleri, hesapçı ve ümitsiz hac yolcuları değil, Allah’ın emaneti olan varlıklara gönüllü hizmet kahramanlarıdır.

“Hizmet, aslında bir ilâhî emirdir ve ibadetle aynı yapıdadır. Gerçek hizmetin ne olduğunu merhum Abdülaziz Bekkine’den dinleyelim:

“HER ŞEYDE OLDUĞU GİBİ. HAKKA KULLUĞUNDA BİR ŞEKLİ VE SURETİ, BİR DE RUHU VE MÂNÂSI VARDIR. HAKKA KULLUĞUN RUHU VE MÂNÂSI, KENDİSİNE LÂYIK OLAN MEVKİİNİ TESLİM ETTİREBİLECEK DERECEDE HAKKI TANIMAKTIR Kİ. BUNA ÎMAN DERİZ. ŞEKİL VE SURETİNE GELİNCE; O DA HAKKIN EMRİNE UYARAK, KENDİSİ DE DAHİL OLMAK ÜZERE BÜTÜN HALKINA HİZMET ETMEKTEN İBARETTİR Kİ, BUNA DA UBUDİYET VEYA İBADET DERİZ/HAKİKATTE HAKKIN ÇEHRESİ BİZE KENDİ ÇEHREMİZDEN DAHA YAKIN VE DAHA AYANDIR. ONU BİZ OLANCA AÇIKLIĞI İLE GÖREMİYORSAK, BUNUN, BİZİM GÖRÜŞÜMÜZÜN LÜZUMU KADAR AYDINLANMADIĞINDAN İLERİ GELDİĞİNİ BİLMELİ VE KABUL ETMELİYİZ. VE BU KUSURUMUZDAN MEYUS DA OLAMAYIZ. ÇÜNKÜ. CENABI HAK BU EKSİĞİMİZİ DOLDURMAK İÇİN HİZMET VE İBADETİ BİZE VESİLE ETMİŞTİR. BİZ HİZMET VE İBADETLE HAKKIN NURUNA, HAKİKAT GÜNEŞİNE KAVUŞABİLİR VE ONA KARŞI İCABEDEN KULLUK VE HİZMET BORCUMUZU DA LÂYIKIYLE ANLAMIŞ OLABİLİRİZ. HÜLÂSA, HAKKA KULLUK İÇİN HALKA HİZMET YOL OLDUĞU GİBİ. HAKKI BİLEN İÇİN DE HALKA HİZMET BORÇ OLMUŞTUR.” Topçu’nun mürşidi A. Bekkine’den, yaptığı yegâne iktibas bu cümlelerden ibarettir.

“Bu mânâda hakkiyle anlaşılan hizmet halinde insan, benliğin tazyik ve tahakkümünden kurtulur. Mecazî varlığın zulmüne isyan eden kurtarıcı hürriyetle, hayatın muayyen bir kavrama sığdırılamayan hudutsuz mânâ ve kavramını, kurtarıcı sezginin içinde yakalar ve yaşar. Ahlâki saadet dedikleri, sınırlı harekette yaşanan sonsuzluğun zevkini tadar. Farkında olalım olmayalım, hepimizin aradığı ruh selâmeti, ibadetten asla ayrılmayan hizmetle elde edilen derûnî hazinedir. Müminin bütün hayatı, halka hizmet hayatıdır.

“USANMAZ KENDİNİ İNSAN BİLENLER HALKA HİZMETTEN!”

yeryüzüne inen ilâhî iradeyi gerçekleştirmek için, halka hizmet sevgisinin bizde sevda haline gelmesi lâzımdır” (İnsan, 56-68).

 8. AŞK

“Akıl fenerdir, aşk ise güneş

“Akıl temeli tanıtır ondan öteye gidemez

“Akıl bizi aşka teslim eder

“Aşk Allah’la birleştirir.

“Şefimiz aşkımızdır, onu kalbimizle alkışlayalım” (Maarif. 27) dedikten sonra, aşkın Hıristiyanlıkta ve İslâmda üzerinde en çok durulan bir konu olduğuna dikkati çekiyor:

“Hıristiyanlıkla ruh dünyasının güneşi gibi parlayan ve İslâmda kemâline ulaşan aşk ise bize Allah’ı tanıtan yetidir. Allah ve Peygamberi onsuz anlamak dinin hakikatlarına onsuz varmak kabil olmadığı gibi, aşk olmadan insan gibi yaşamak ta boş bir iddiadır (İnsan, 16). Aşkı yeryüzüne ilk defa Hıristiyan dini sonrada İslâm güneşi getirdi. Oscar Wilde’nin dediği gibi “İsa yeryüzünde aşkların sultanıdır”. Kur’ân ise sesindeki nağmelere hayran hafız gibi değil de şuurla iman ile okunursa görülür ki baştan aşağı aşk ile doludur. İlim aşkı, adalet aşkı, ideâl aşkı ve iman dediğimiz bütün bu değerlerle temasa geçen ruhları sonsuzluğa götüren selâmet aşkı” (Kültür. 28).

Gerçek fetihler de aşkın fetihleridir. “Aşkın kendi kuvvetiyle yaptığı fetihler Allah’a yükselmek için vasıtaya muhtaç olmayan kalbin mistik fetihleridir. Bunu da insanlığın sırrına ermiş insanlar yapar. Mevlânalar. Yunuslar. Akifler yapar. Sinanlar, Gandiler. Avniler yapar” (Fetih. 5).

Topçu, bilimi tanıma ve kavramayı beşli bir derecelemeye tabi tutmakta ve aşk ile tanıyışı zekâ, sezgi, ihtiras ve muhametten sonra en üstün tanıma şekli olarak görmektedir (Mevlâna, 18-19). Onun “küntü kenz” gerçeğine işaret eden sözleri ise şöyledir:

“Alemin gayesi aşk olsa gerek, Her halde o, kuvvetler basamağının başında ve sonunda bulunan mutlak kuvvetle birleşme ve kucaklaşma halidir. İlk başta kâinat varlıklarının sonsuz boşluktaki hareketi halinde gözüken mutlak kuvvet, kendi yaratıklarıyla adım adım ilerleyerek sonunda insanda barınan aşk halinde yine kendi kendisine kavuştu. İnsanda madde ile ruh birleşmişken maddeden sıyrılıp kurtulabilen ruh yayından kurtulan ok gibi kaynağı olan mutlak kuvvete koşuyor. Onunla birleşiyor ve gayesine ulaşıyor. Bu birleşmenin adına aşk deniyor.

“Aşk, kâinatın hem başlangıcı, hem de gayesidir. Maddede kuvvet halinde gözüken aşk, sonunda maddeyi tanımayan ruha sığındı. Allah, mutlak aşkın kendisidir. Varlığın aslı da O’dur. Allah ve kâinat ikiliği, aklın icad ettiği bir hezeyandır. Aşk içinde çokluk yoktur. Çokluk sadece bizim tanıyışımıza ait bir vasıldır. Metafizik, sonunda yerini tasavvufun aşk denemesine bırakacaktır” (Hareket, 1971, sy. 66). “Hira dağındaki ilk vahyi karşılayan aşk. Daha sonra Peygamberin ruhunu miracında ilâhî huzura çıkardı. Aşk konusu olan varlığı kutsallaştırırcasına gözlerimizde yükseltiyor. Sonra da âlemi o büyüklükle dolduruyor, onu bütün alem yapıyor. Tek varlık o doluyor. Onun karşısında ruhun eğilişi, hörmet hâlini doğuruyor. İbadet, bu tek varlığın huzurunda yaşadığımız sonsuza hörmet hâlidir. Onun için de sonsuza kavuşma, sonsuza karışıp onunla bir olma iradesinin sürekli hayatı barınıyor. Mü’minin her hareketinde bulunması lâzım gelen ibadet, onun sonsuza hayranlığı ve onunla bir olmak isteyen iradesine bağlılığıdır. Aşk içinde eşya ve varlıklar yüzünü değiştiriyor; herşey güzelleşiyor ve her şeyde Bir şey görülüyor. Sonsuz huzurunda hörmet. vecd ile buluştuğu zaman, eşya ve varlıklarınki gibi dileklerin çokluğu da ortadan kalkmış ve ruh yükünden kurtulmuştur.

“Kemâle eren hörmet hâlinde insan, varlık yükünden sıyrılıp nefsinde hiçliğe kavuşmuş durumda, hakikatte herşey olan bütünün huzurundadır. Bu kendinden geçirici temaşanın adına ibadet derler. İbadet diye adlandırılan bu temaşada, huzurunda bulunduğumuz “vahdet” den başka bir şey yoktur ve olamaz. Onun kemal mertebesine kadar ibadet edenle edilenin ikiliği mevcuttur. Kemâl mertebesinde mâbuddan başka bir şey kalmıyor.

“Cansızlardan başlayarak bitki ve hayvan basamaklarından geçip insan yapısının aracılığı ile ulûhiyetin eşiğine sıçramayı sağlayan ve aşktan ibaret varlığın gayesine ulaştıran bu evrim, böyle bir ruh eğitiminin eseri olmaktadır. Bu iç eğitiminin işi kafa-tasını yabancılardan boşaltmaktır. Böylelikle düşünce dediğimiz unsur, sinirlerden ayrılıyor, beyinden ayrılıyor, insanın ferdî yapısından da ayrılıyor. Fert onda ilâhî deneyimi yaşıyor. O zaman ilâhî semalarda dolaşıyoruz. Orda neler var?

“Kafatasının yabancılardan boşaltıldığı bu ilâhî denemede ferdî varlıktan ayrılan ruhun hayatı (mutlak)’a bağlanıyor. Kendimizden ve kâinatımızdan dışarı fırlayıp atıldığımız bu ruhsal fezada müthiş bir kuvvetle dönen mutlak ruha sığınma halinde Mevlâna’nın anlattığı aşkı yaşayanlar var? Bu aşkın dünyası öyle bir dünyadır ki, onda her tarafı sis ve dumanla örtülü bir dağ gizlidir. Hayranlık ve aşk bu sislerle dumanlar, ulûhiyet ise dağın kendisidir. Onda aşk Allah’ı gizlemektedir. Ruh aşk halinin mestliğini yaşar, Allah’ı görmez. Sade Allah’ın aşkı içinde baygındır; O’nu bilir. O’ndan şüphe etmez. Zaman zaman sisler delinip de bir tarafından dağın görünüşü, ruh ile Allah’ın doğrudan doğruya temas halidir. O zaman çılgınlaşan ruh her şeyi O’nda görüyor, yalnız O’nun varlığının şahidi oluyor. O’nda izafilikler ve bedene bağlılıklar ortadan kalkıyor. İnsan başkalarının ve kendinin de esiri olmaktan kurtuluyor. Fânî duyguların hepsi buğu halinde eriyip de dağıldıktan sonra tek bir his, tek ve ebedî bir hal varlığı dolduruyor. Bu, aşk halidir. Aşkın içinde varlıktan taşan bütün dualar kabule uğramış, ümitlerin hepsi vücud kazanıp zamansız ve mekânsız bir fezayı doldurmuşlardır sanki. Onun sunduğu lezzet, eşyaya ve hayata bağlanan hislerin hiç birininkine benzemez. Zira onda dualar hep birden kabul olunmuş ve hayat olan ümid bir varlığın değil, bütünün ümidi olmuştur. Korku ile şüphe silinmiş kendinden başka varlığın engeli ortadan kalkmıştır. Ölüm yok olmuş, yokluk silinmişin Varlık ruhtan ibarettir, onun ötesi vehimdir. Aşk ve varlık aynı şeydir”.

Bu aşk hali varlığın başlangıcında bulunan kuvvetin, evrimin sonunda, insan ruhunun köprüsünden geçmek suretiyle tekrar kendisine dönüşünde kendi kendisinin faikında olmasıdır. İnsan hayatının değeri ve hikmeti, varlığı Allah’a ulaştıran köprüde durmasını bilmektir. Böyle bir ruh taşıyan kafatasıyla kabre koyulmak hünerdir. EFLÂTUN’UN FELSEFEDE BULDUĞU “ÖLMESİNİ BİLMEK” SIRRI DİNİN ULAŞTIRDIĞI HAYAT HİKMETİDİR.

Aşk ile vahdet halinin beraberlikleri hakkındaki tesbitleri de şöyledir:

“Âşka gelince, o bizi mutlak kudretin bütünü ile birleştiricidir. Her şeyi unutturup Mutlak kuvvetin deryasına daldıran aşırı iman halidir. Aşk ruhu maddeden, maddeden faydalanmasını bilen teknikten, başkalarını sömüren kazançtan ve siyasetten uzaklaştırır, bunlarla ilgisini keser. Cüz’i varlıkları eriterek gözümüzde yok ettiği gibi zaman ve mekân gibi izafi unsurları da ortadan kaldıru. Onun kemâl halinde bütün cüz’i varlıklar, aşktan başka olmayan tek bir şey halinde gözükürler. Gözlerin alelade görüşü, çok kuvvetli bir ışıkla söndürülen zayıf bir parıltı gibi varlığını kaybeder. Onda gözün gördüğü çokluk kaybolur. Aşkın aydınlığında bir şey yalnız kendisi, yalnız aşk âlemi doldurur. Aşk halinde görülen âlem tek bir bakıştan ibarettir. Bu, dışta gibi dursa da dışsallık tanımayan bir bakıştır. İç ve dış o anda kaybolur. Biz mi ondayız, o mu bizdedir, anlaşılmaz. Ayrılık da başkalık da yok olur onda. O bende barınır, onda ben kaybolur. Aşk halinde âlem, ben ve o yoktur; yalnız o vardır; ben de ondayım, âlem de ondadır. Aşk âlemleri kucaklar. İçerisinde cüz’i varlıkların hepsinin yok olduğu aşk halinde yokluk denen şey yoktur. Varlığın karşıtı olan yokluk onda yok edilmiştir. Sözle terennüm onu örseler. Aşkın ifadesi, olsa, olsa bir dua olur; ondan zaman zaman sızan ümidin dile gelmesidir.

“SEVGİSİ OLMAYAN HAKİKATA ULAŞAMIYOR, GERÇEĞİ BİLMİYOR VE TAM SEVGİ, GAYESİNE ULAŞMIŞ SEVGİ, SONSUZLUĞUN SEVGİSİDİR. Bu sevgi, vücuttan geçer, bedenden taşar, fâni varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya tamaşanın, ne de ilmin ve sanatın âşıkıdırlar. Gerçek âşıklar, aşkın âşıklarıdır. Aşkın kendi kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kâinatla şuur. birle bütün bağdaşır. Düşünce hareketlesin varlık düşünceleşir. Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan bir kalır. İlk ve son ilim budur. Millet kültürünün ağacını dikecek ve millet ruhuna hayat getirecek nesiller, inanışla sevgi mabedinin mihrabında önce tövbe etmeli, sonrada inanmayı ve sevmeyi öğrenmelidirler.

“Gerçekten aşkın dünyasında sevinç ve keder, zaman ve mekân, kayıp ve kazanç denen şeyler yoktur. Onda iyi ve kötü, uzak ve yakın, gerçek ve yalan karşılıklı duran hüviyetlerinden sıyrılmışlardır. Zaman ve mekân çerçeveleri içinde yaşayan şeylerden hiç biri yoktur ki aşkın gelişiyle kaçıp kaybolmasın. Onun bizde yok ettiği şeylerin sonuncusu da ölümdür. O. ölümden kurtaran kuvvetdir. Aşk, ruhtan ölüm korkusunu ve vehmini sıyırıp attıktan sonra bedenin çürüyüşüne ne ad verilirse verilsin, aşkın umurunda olmaz. Yalnız ve yalnız aşk içinde hayatın değeri üzerinde ki meş’um şüpheyi yok edebiliyoruz. Çünkü aşk içinde hayatın değeri meselesi ortadan kalkmıştır. Bir şüphe âleti olan aklı, aşkın eli ile ortadan kaldırmadan, hayatın şüphesiz ve gerçekten değerli olduğuna inancımız süreksiz ve sebatsız kalıyor. Yalnız aşk, ruhu buhranlı fırtınadan çıkararak içimizdeki sonsuzluğa kavuşturuyor; bizde bize musallat olan bunca yabancıdan kurtarıp yine bizdeki sonsuzluğa yerleştiriyor, aklın üstünde şüpheyi yokedici hikmete teslim ediyor. Aklın bakışıyla “yaşamak için yaşamak “dan öte bir türlü gitmeyen hayatın manasızlığını, “aşk için yaşamak” gibi karşıtsız bir yaratıcı sevincin kucağında yok edebiliyor” (Hareket. 1972. Sy: 77. s. 16-18). “Yokluk, elbette aşkı tanımayan günahkârların, içerisinde kayboldukları karanlıktır. Onlar zaten gerçekten var olmamışlardı; kendileri için bile şüpheli olan birer hayalettirler. Sadece, altına girmeden önce bu toprağın üstünde bir müddet tepindiler, boğuştular, bağrıştılar ve sonra aynı toprağın altına düşüp orada eridiler. Onların yaşamamış olduklarına yeryüzünün dağları, ağaçları ve denizleri şahittir. Bu kutsal varlıkların önünde onların ne bir damla gözyaşları, ne ızdıraptan bir ibadetleri, ne Tanrı’nın diliyle konuşmaları oldu. Onlar, ne dağa inen nuru gördüler, ne ağaçlarla konuştular, ne denizleri gözyaşlarıyla doldurdular. Aşkı bilmeyen bu günahkârların, yokluktan yine yokluğa geçeceklerinden şüphe mi edilir? Ölüm, onlar için hazindir, acıklıdır, çünkü yokluktan yine yokluğa götürür. Biz insanlar, onların ölümüne ağlarken yine onların yok oluşlarına ağlarız. Aşıkların ölümüne ağlarken asıl kendimize ağlıyoruz; bizi onların hicranında yaşamaya mahkûm eden halimize ağlıyoruz. Onlara için için imreniyoruz belki. Çünkü onlar, aşkın bayrağını hayatla ölümün tam sınırına diktiler. Burası cihad toprağı, ötesi fetih ülkesidir onlara. Bu gazanın destanı bu yanda okunuyor, fetihler asıl ötesindedir. Orada aşk ölümü yenmiştir; ölüm denen perdeyi kaldırmış, onun yerine zafer bayrağını çekmiştir” (Hareket agy.).

“Sonsuzun zaferi bu yeryüzünde de kazanılır. Ancak aşkın kılıcıyla o zafere ulaşılıyor. Bu zaferin müjdesi ve mükâfatı, Rabbin temaşasıdır. Bir örtüyü kaldırır gibi, bir anda her şeyi ve bütün varlıkları ortadan kaldırıp da kalb gözüne görünen o Rabbin yüzü, kelimeyle anlatılmayan ve beklenmedik anda bize çevrilen o şekilsiz, renksiz ve gözsüz bakış, o baha biçilmeyen selâmet müjdesi, ah o kurtarıcı sevgili bir daha görünse, bir kere görünse, âlemde elem, şüphe ve ölüm mü kalırdı? Acaba ölüm dedikleri şey, varlığı var kılan ilk kuvvetin, yani aşkın kaynağına ruhun dönüşü ve onunla bahtiyar birleşmesi olmasın!”

Topçu şu soruyu soruyor: Şuur dışı denen içimizdeki karanlık dünyaya aşkı dolduran nedir? Onun büyük hamlesi nereden gelmektedir? Cevabı şöyle:

“Aşk, kâinatın başlangıcında varlığın var olduğu anda gözükmüştü. Varlığı var kılan o idi. Ona kuvvet demiştik. İlk kuvvet cansız varlıkların ve sonra canlıların halkalarından geçip de insana gelince insanda kendini tanıdı, şuur oldu. Ancak ilk kuvvet birdi, bölünmez bütündü. Bolüne bolüne bunca varlıkları meydana getirdikten sonra insana geldi. İnsanda ilkin bölümlerin, çok olan cüzlerin şuuru oldu. İnsan, derya içinde hem de derya olduğu halde damlaları tanıyor. Şüphesiz ki. bu hâl sadece bir vehimdir. Mevlâna’nın dediği gibi bir şaşılıktır. Bizi yapan kuvvet, kendini bizden kıskanıyor. Bizi kalın örtülerle örtmüş, gözlerimizin önüne biri bin, biri yüzbinler gösteren bir cam geçirmiş, bizi bizden saklayan bir cinnete müptelâ kılmış; hem de varlığının incecik ışığını yer yer şaşkın ve şaşı şuurumuzun çatlaklarından içeri uzatmaktan çekinmiyor. Renk ve şekil olmuş, ses ve koku olmuş, mesafe ve manzara olmuş, ümit ve emel olmuş, dost ve derya olmuş. Kâh görünmüş kâh kendini gizlemiş. Göründüğü yerde bile kendini gizlemiş. Onun en çok ve en kuvvetli gizlendiği yer, bizim benliğimizin derinliğidir. O her şeyde ye herkestedir. Gizlenmek istediği zaman bizim benliğimize dolar. İçimizde rahatça yatarken bile ona bir şey yapamayız. Ona hükmedecek kuvvet, dünya varlıklarının hiç birisinde yoktur. O mutlak hürriyettir. Şuur dışında bir kez boşalıp da şuura taşıp yayıldı mı, bizi de kendi gibi, gerçek hürriyete kavuşturur. Aşkın bir şeyden korkusu, kimseden pervası yoktur. Raskolnikof, asıl zindanında hür ve mesuttu. Aşkın bizi pençesinde esir eden kuvveti, yine kendi açtığı yolda, başkalarına olağanüstü ve imkânsız görünen şeyleri yapmak hususunda sahibine sonsuz hürriyet sağlayıcıdır…

“AŞK BİR KUŞTUR Kİ, BİR BAŞA KONMADIKÇA ARANMAZ. “ÖNCELERİ BEN AŞKIN ARKASINDAN KOŞUYORDUM, ŞİMDİ O BENİM PEŞİME DÜŞTÜ” diyen Mevlâna’ya her halde Şems güneşi önceden görünmüştü. Akla göre akılsızlık ne ise. aşkın gözünde akıl da öyledir. Akıl insanları uçsuz bir denizin kenarına kadar götürüyor. Eğer insanda aşk denizine açılacak güç bulunmazsa, aklın onu bıraktığı kıyılarda çarpan fırtına ile helak olacaktır. Hayat dediğimiz, işte bu kıyıların Artmasıdır.

“Tabiat aşkın anası, güneş sevgilisidir. Tabiat içinde gelişen aşk, ana kucağında uyuyan yavru gibi mahzunlaşıp nazlanıyor. Anasından ayrılıp da bir ruhun kafesine kapanınca şiddet ve isyan oluyor. Sonsuz olan aşk, bir insan varlığına hapsedilince ondan taşmak ve tekrar âleme yayılmak istiyor.

“Aşkın gelişi büyük ve ürpertici bir sarsıntı ile olmuyor. Daha önce bütün bir ömür boyunca benliğimizi dolduran isteklerin, hayallerin ve geçici emellerin ağır ve oyalayıcı ipinden, bir safrayı kendinden atar gibi sıyrılmamız, sarsıcı, ürpertici, bazan tahammülü güç acılarla beraber oluyor. Bizde hayat vehmini kendileriyle beraber sürükleyen bu ağırlıklardan kurtulduktan sonra iç dünya boş ve şeffaf bir fanusa dönüyor. O zaman aşkın gelişi, büyük bir ışık cihanına bir küçük kuşun bir göz kırpmasıyla girişi kadar hafif bir hareketle olmaktadır. Onun aklın ortaya koyduğu binbir sebeple açıklanamayan varlığı, kâinatın başlangıcında varlığı var kılan ilk kuvveti içimizde bulduğumuz zaman duyduğumuz sevinçtir. Aşk. varlığın kendi kendisini tanıması hâlidir” (Hareket. 1972. Sy: 77). “Aşk ile tanıyışta eşyayı bölmeyerek, kâinatı bütün halinde ve kendi öz yapısından çıkarılmış asla yanıltmayan bilgi bulunur. İnsanın kendisi de bu bilginin içindedir. Hallac’a Ene’l-Hak dedirten bu mistik sezgi ruhun en derin tabakalarından çıkarılmış olup Allah’a götürücüdür. Asıl insan onda saklıdır. Onu yakalamak iman denen muammanın çözümünü elde etmektir. Sokrat’ın kendini bilmek dediği de budur” (Hareket. 1971. Sy: 67).

“Ancak hayatımız bu sefaletler mahşerinden ibaret değildir. Bu çelişmeler mahşeri içinde kıvranan insan denen varlık yok mu? Onun asıl gayesi Allah’a gitmektir. Bu dağların kabul etmediği emaneti yüklenen insana sunulmuş ilâhi imtiyazdır. Bu imtiyazı elde etmenin, bu sefaletler manşetindeki müthiş imtihanda başarı kazanmanın şartı aşka ulaşabilmektir. Çünkü aşk içinde bu çelişmelerin hepsi birden ortadan kalkıyor. Bu mahşer yeri bir cennet oluyor. Bütün insanlar aşk içinde birleşiyorlar ve kendilerindeki hayvani unsurdan sıyrılıyorlar. Aşk yolu dinin yoludur ve bütün fani gözüken şeylerin aşkından fani olan varlık vücut, çehre, emeller ve şekiller silinip de yalnız aşk ortada kalınca işte o Allah’ın aşkıdır, varlığın mutlak sevgisidir. Fuzûli onu seziyordu. Yunus anladı ve anlattı. Tabiatın aşkı, insanın aşkı vatanın ve vecdin aşkı ve bütün aşklar bağlandıkları konulardan tastamam ayrılıp da saf ve mutlak olarak ele alınınca önce O, aşkın aşkıdır, Muhammed’in yolunda murada erdikten sonra Allah’ın aşkı olduğu bilinir. Aşkın gerçek sahibi “benden içerü varlığı bilinen Ben” dir. O’nun temaşasına Turdaki Musa dayanamadı. Miraç’ta Muhammed murada erdi.

“İnsan elenen varlıkta, çelişmelerle yüklü sefaletler aşk içinde eriyip kayboluyor. İzafîlik mutlakta yok oluyor. Aşk içinde insan, dünyamızın müthiş fırtınasından yine dünyada kurtularak mutlak huzura kavuşuyor. Aşk içinde insan, yaratılışındaki sayısız ve sonsuz sefaletlerinden sıyrılarak, kendinde gizlenen Allah’ı buluyor, kendinde ve herşeyde, kendindeki esaretten kurtularak varlıkların bütününden ayrılmayan asıl kendini bulmak; Yaratılışımızın hikmeti işte bundadır.

“Aşk bir şuur halidir. Ancak bütün şuur halleri kendilerine özel bir düzen içinde tektek yaşandıkları halde aşk, kalabalık şuur hallerinin toplu halde şuura yaptıkları baskındır. Bu baskın şuur dışında, yani yaşarken varlığının farkında olmadığımız derinlerdeki ruh dünyamızdan gelir; onun taşarak şuur alanını kaplaması halidir. Bendini yıkan bir selin bağlan, ovaları ve ormanları doldurması gibi, bizdeki duygularla düşünceler ve kararlar aşkın baskını ile dolar, örtülür ve gözden kaybolurlar. Tereddütler, şüpheler ve korkular da öyle. Onlar da bağ ve bahçelerin dikenlerini ve çalılarını örten suyun baskını altında yok olurlar. Aşkın seli altında rühda ne hesap kalır, ne menfaat fikri, ne de kin. Ölçüler, hesaplar ve plânlar aşk tufanında silinen tarla ve bahçe sınırları gibi, eriyip giderler. Aşk, nazariye ve tenkidi de tanımaz. O mutlak hakikattir; bütünün varlığına iman halinde tek taraflı temaşadır; kendini alemde temaşadır; kendini âlemden ayrı görmeyen, Bir’den başka kemmiyet tanımayan, secde edenle edileni secdede birleştiren ilâhî sarhoşluktur. Fuzûli”nin diliyle:

“Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir” sözü aşkın tam ifadesidir (Hareket. 1972. Sy: 77).

 9. VAHDET

Sufîlerin vahdet ve- tevhidle ilgili birçok tasnifleri varsa da bunlardan vahdeti kusûd, vahdet-i şuhûd ve vahdet-i vûcud şeklindeki üçlü tasnif daha çok yaygınlık kazanmıştır. Onun eserlerinde vahdet-i kusud kelime olarak geçmese de diğer ikisi geçer.

Vahdet-i kusud müridin kendi iradesini yok edip Allah’ın iradesinde erimesidir. Artık Allah’ın iradesi onun iradesi, Allah’ın kasdettiği onunda kasdettiğidir.

“Dinde Allah’a teslim oluş fani iradelerin yerine Allah’ın iradesini istemektir” (İrade. 73). Bu vahdet-i kusudun ta kendisidir.

Vahdet-i şuhûd kainatta Allah’ı müşahede etme halidir. Mürid bu hali yaşadığında Allah’tan başka hiçbir şeyi gözü görmez, gördüğü her şey de O’nu müşahede eder. O’nun tecellilerini görür. “Kâinat ilâhî neşvenin kaynağıdır. İman denen bu güzel muamma ilâhî neşvenin bir geçidi bir tecellisidir. Gören gözler yeryüzünde ilâhî neşveden başka birşey görmüyor” (Varolmak, 90). Gözyaşlarıyla bakanların Allah’ı her yerde aşikâr gördüğünü söyleyen Topçu. (Varolmak. 78) Safahat’ın tahkiki ve Akif’in derunî hayatı ile ilgili kanaatlarını bize vermektedir. İslâmda tasavvuf şeklinde gözüken mistiktik, dış hayatımızda muayyen hareketler halinde tatbik edilen kaidelerden iç hayatın tecrübelerine geçiştir. İlâhî bir kaynaktan gelerek içimizde yaşanan böyle bir sezgi sayesinde Akif. “Gölgelerdeki son şiirlerinde vahdet-i vûcud değilse de Vahdet-i şuhûd mertebesine ulaşmış bulunuyor.

“Mevlâna’nın dünya görüşünü işte bu vahdet-i vücutçu görüşten çıkarıyoruz. Dünyamız, sonsuzluk ve ebedîlik içinde barınan mutlak vücudun tecelligâhı bir nevî aynasıdır” ifadesiyle de vahdet-i vûcud ile vahdet-i şuhut arasındaki yakınlığa işaret etmektedir. (Mevlâna, 11).

Tasavvufun vahdet-i vûcud mesleği, ibadetle kemâl halinde yaşanan birliğin, kainatın izahına yeter bir prensip olarak tanımasından başka birşey değildir. Büyük sanatının şahikasıyla imanın kemâl devrinde Mehmet Akif’e

“Gel ey birdanecik Gaib gel ey bir danecik Mevcut” dedirten hal ne ise Derviş Yunus:

“Yunus sen bir olgil, bir ile bir olgil

Bir olan aşıklar bu sırdan duyarlar” diye söyleten ve Hz. Mevlânaya

“Ben bir damla değilim bütün dünyayım” dedirten de aynı aşkın kemâl mertebesine ulaştırdığı ibadet halidir. Bunlar iddia değil, ibadettir. (İnsan. 55-56). Çünkü varlık birdir (Varolmak. 13).

Her şey bir şeyden ibaretken o, Birşey’i herşey gibi görüyor hepsi hepsi, birşey var. Dünyaya gelipte onu görmeden gidenlere yüzbinlerce esef” diyen yazar, vahdet-i vûcud ile ilgili kanaatlarını şöyle sıralıyor:

“Ferdî hayatımıza ait olanlardan, bizi benliğimizden sıyırma neticesine ulaştır -mıyanlardan bambaşka mâhiyette olan bu ilâhî tecrübe, O’nunla bir nevi dostluk doğurucu aşkın (transcendant) tecrübesidir. Belki bir çok müelliflerde zaman zaman gözüken bu yaklaşma tecrübesinin en ileri hali, Kur’ân’da sembolik lisanla bize sırî tevdi olunan Miraç hadisesidir. En aşağı basamaklarla bu en yukarı basamak arasında yol alanlar veliler, mutasavvıflar ve Kur’ân’da büyük sayı ile anılan Peygamberlerdir. Kullukla uluhiyetten ibaret olan bu iki uç arasındaki mesafede beşeriyet tarafından yapılan bütün bir ilâhî aşk hamlesinin izlerini buluyoruz, burada bütün sına ermişlerin Allah’ı düşündüren simasını görüyoruz. Vahdet-i vûcudcuların, ancak mantıkî delâleti bakımından küfre götürücü görünen ifadelerinin arkasında, yine Allah’ın onlara lutfu olan aşk içinde beraberlik tecrübesi bu –hissi tecrübe, şüphe yok ki hakikattir. Bunlar yalan söylemiyorlar. Ancak, sözlerinde ufak dikkatsizliğin neticesi barınmaktadır. Birden ve çok büyük lutufa, sevince ulaşmışlardır da ondan sarhoşturlar. Fakat tecrübeleri gerçektir, ve bu tecrübeyi, şeriatı dinin ruh ve gayesi sanan safdil ve şekilperest şeriatçı asla anlamıyacaktır. İslâmî anlayış, İslâmı telkin, İslâm dinini XX. asrın kalb ve dimağına sindirme, zannediyoruz ki onun böyle sistemli bir anlaşılmasını bütün halinde ele alarak mütefekkirlerin dimağından mektep çocuğunun kalbine kadar bu hakikatlerin sunulmasıyla kabil olacaktır (Ahlâk, 193-194).

“Aşkın ulaştırdığı vecd uykusundan uyanan sufî bakıyor ki ortada ne aşık yar ne de aşk. yalnız maşuk var. Seven ölmüş sevilen yaşıyor. Ruh murada ermiştir. Kendi ebedi-leşmiş. uluhiyet varlık halinde gözüken perdeyi üzerinden atmış yalnız O var. Fani olan bütün ruh hezeyanları ortadan kalkmış bir şey, yalnız bir şey var: O” (Mevlâna, 19).

“Varlık O’na sığınmıştır, O olmasa hiçbir şey olmayacaktı, hakikat onun varlığı sayesinde vardır. Allah’tan ibaret gören ve insanı varlıklar arasında mümtaz mevkiine yükselten bu vahdet-i vücutçu görüş Mevlâna’nın felsefesidir” (Mevlâna. 13).

“Vahdet-i vûcud, ilmin hududu olan üç buuddan ötesini bilmeyenlerin ereceği sır değildir. Nâmutenahiliğin varlığın her zerresinde başladığını farketmeyenler onu anlayamazlar” (Fetih. 33). “Tasavvuf tecrübesi, bu tecrübeyi yapmayanların anlayışına kapalı bir sahadır” (Mevlâna, 23).

“Vahdet-i vûcud yaşanan bir haldir. Fikir halinde anlatılmaz. İkna ve ispatı kabil değildir. Karşı tezi olan bir davada zannedilmemelidir. O, aşkın insanı alıp götürdüğü dünyalarda keşfolunan sırdır. O hali yaşamayanlara anlatılması kabil olmadığı gibi yaşayanın bu halini red ve inkâr etmek de kabil değildir. AKLIN ŞÜPHESİ VAR, AŞKIN ŞÜPHESİ YOKTUR. Yerin altında defineler saklı, gökler sonsuzluğun kabristanı değil midir. Fani varlığımız gibi aklımız da fani ve acizdir. Vahdet-i vûcud sonsuzluğun sırrını fâş eden bir halvet olduğu halde, varsın zahir ulaması onu inkâr ve itham etsinler. Onları Mevlâna cevaplandıracaktır. Bakınız ne diyor: Bizim Mesnevimiz Vahdet dükkânıdır. Orada Birden başka ne görürsen o puttur” (Mevlâna, 34).

“Safahatın ilk altı kitabına nazaran “Gölgelerde büsbütün yeni olan Din ve Allah anlayışıdır. Yurdundan uzaklaşmak felâketine uğrayan Akif’in ruhuna Allah 1300 sene evvel nur inen çöllerde bir yeni doğuş müjdesi hazırladı. Ancak mutasavvıfların, yeryüzünde sayısı az olan gerçek dini anlamışların keşfine mazhar kıldı; onların arasına karıştırdı.

“O zamana kadar cami, kubbe, minare ve cemaat diyen Akif orada mistik dini buldu. Cemaatten vecde yükseldi, vecdde temaşaya kavuştu. Alemdeki Bir’i gördü kendinden geçti. Pascalların, Yunusların, Mevlânaların muradına erdi.

“Evvelce Akif’in bir din felsefesi yoktu. Din anlayışı amiyane idi. Tevhidin yolu olarak mescidle minareyi gösteriyordu. Cemaatın ruhundan taşan hissî bir taşkınlığın vecdi içinde Allah’ı aradı. Gönüllerden çıkarak göklere tırmanan “Amin” sedalarında İslâm cemaatının kurtuluş müjdesini duymaya çalıştı. İslâm’ın  azametini gözle görülür, katı bir manzara halinde bir gün fezada gerçekleşecek diye bekledi. Başlangıçların, hakkındakinden ileri olmayan ve kubbelerde çınlayan “Amin” sedasından ilham alan realist dinciliği “Hakkın sesleri’nde Kur’ân’ın elfazına sarılarak bir din idealizmi olabildi ve orada durdu. Uzun zaman dinî ruh, sır keşfedilmedi. Nihayet çöl perdeyi kaldırdı. Vahdet-i Şuhûd tecelli etti. Cemaat dininden mistik dine geçmeden evvelki vahim hali, ilk tecellinin doğurduğu sarsıntılarla bakınız nasıl reddediliyor.

Nedir mânâsı mabud olmadıktan sonra, mihrabın,

Rükûun, haşyetin, vecdin bütün biçâre esbabın?

“Evhamlardan kurtarıcı isyan ile hakikat âlemine gözlerini açış gerçek bir rüyadan uyanışı andırmaktadır: Henüz yâdımdadır bezminde medhûş olduğum demler Şairin, bu gölgeler alemindeki çoklukta,

Bana dünyada ne yer kaldı, emin ol ne de yar!

diye feryad ede ede muztarip yaşayan varlığını, içersinde bunaldığı bu çokluk âleminden kurtarıp birliğe kavuşturan mistik felsefe, onun din felsefesi oldu. İdealizmden mistisizme bu geçişin hangi tesadüf ve temasların neticesinde olduğunu bilmiyoruz. Bu hususu her nedense hiç kimse araştırmadı. Ancak “Gölgeler”de yer alan “Gece”, “Hicran” ve “Secde” şiirleriyle Akif’in yeni Eflâtunculuğu, mistisizmi pek iyi kavradığını, Vahdet-i Şuhûd’a inandığını görüyoruz. Mistik idealizmin en aşırı şekli olan Tekbencilik (Solipsizm) yani kâinatı benliğinde görme, gerçek âlemi tasavvuruna sığdırma felsefesi bu parçalarda ruhi bir çağlayan halinde ifadesini bulmuştur. Filhakika mistik şair:

Ömürler geçti, sen yoksun gel ey bir danecik mâbud,

Gel ey bir danecik, gaib, gel ey bir danecik mevcud!

diye Allah’ını bir olan her şeyde aradıktan sonra benliğin gayrından ayıramadığı an, içinde kendi benliğinden ibaret gördüğü kâinatı kendinde göstererek şöyle haykırmaktadır:

Kıyılmaz lâkin, Allah’ım, bu gaşyolmuş yatan vecde…

Bırak “Hikkat’le olsun varlığım yekpare bir secde!

“Sanatkârın kendi yaşayışını adım adım takip eden büyük eserin sonuna geldik. “Acaba Akif’in dehasının son eseri ne olabilir” diye düşünmenin yeridir. Bu son eser İslâm ruhunun ta kendisi olan tasavvufun yani kendini sonsuzlukta arama ve sonsuzluğu kendinde bulma denemesidir” (Akif, 90-91). “Kurtuluşun yolu, bu kâbus perdesinin sıyrılması ve onun altında gizlenen varlığın kurtulmasıyla açılır. Yunus’un “Benden içerü” dediği bu varlıktır. Bütün hayatımız boyunca biz onu arıyoruz ve onu aramağa iç hayatımıza inmekle, ruhumuzda derinleşmekle başlıyoruz. Sonunda herşeyde onun varlığı bulunuyor. “Ene’l-Hakk” diye başlanıyor, “Lâ mevcûde illâhû” (O’ndan başka varlık yok) diye bitiriliyor. Kendimiz de o varlığın içindeyiz, O’ndan ayrı değiliz. Öyleyken O’nu arıyoruz, çünkü bölüm bütünden habersizdir.

“Biz bu arayış ifadesinden başka mıyız acaba? “Ben” dediğim varlık zerresinde gizlenen bu Allah iradesini Yunus şöyle dile getirmişti:

Bu vücudun şehrine her dem giresüm gelür

İçindeki Sultanın yüzün göresüm gelir

Işitirem sözünü göremezem yüzünü

Bir dem yüzün görmeğe canım veresüm gelür.

Mutasavvıfların hakikate ermek dedikleri şey, bu şehre girmek ve Sultanı görmektir. Giren ve gören yok. Ona çok yakınlaşan. Onun sesini duyan. Onun hayalini aynada temaşa edenler var. İşte aşk dedikleri şey, bu perde arkasında sohbetin ve bu örtülü temaşanın yaşattığı haldir. Bu temaşanın yaşattığı hakikat, istedikleri kadar âlimler ondaki şekilleri ve renkleri anlatsınlar, filozof onun cevherini aklın yapısına uydura dursun. O, kelimelerin anlatamayacağı duygusal bir temaşadır, gerçekleşen muradın temaşasıdır. Onda benlik ve eşya bir ve aynı şeydir” (Hareket, 1973, Sy: 90).

Taşralı’dan da bir paragraf aktararak bu kısmı noktalayalım;

“- Sen delimisin, dedi. hiç Ondan başka şey olur mu?

“Bu ihtarla kendime gelerek bakdım: Sahi, herşey O idi. O…O… Var olan her şeyin Onda bakan gözleri varmış da ben o âna kadar görmemiştim. Büyük Huzurda idim. “Aman Yarabbi!” diye sarsıldım. Bu hitabıma sanki bütün kâinat, bir kelime ile Varlık muhatab oldu: “söyle!” der gibi doğruldu karşımda, doğruldu her yerde, doğruldu her şeyde. Her şey bir bütün, şuurlu bir insan, hayır insan da değil, bir büyük şuur, bir namütenahi şuur, bir namütenahi kudret halinde karşımda idi. Onda, ruha mahsus olan temaşa ile herşeyi değiştiren Hareket ve her şeyin kendi olan Varlık, bendeki düşünce ile birleşmiştiler; hepsi bir şeydiler. Onda zaman yok, kendinden başka mekân yok; yenilik, eskilik yok; başka yok, benzeyen yok; başlayan, biten yok; sebep yok, akıbet yok; doğan yok, ölen yok: yok yok, şüphe yok. Ebedi bir doğuşu andıran sevinç içerisinde idim. Öyle bir sevinç dünyada görülmemişti: Sessiz, sarsıntısız, sebepsiz. Varlıklar o ânda yaratılıyor gibiydi ve bütün yaratıcılık sevinci benim içime doğmuş da taşıyordu. Bütün sevinç ve bütün varlıklarla beraber yükseldim; lâkin mesafe yok. Bir ânda her şey, beni varlığında eriten bir büyük manzara oluverdi. Hayretle mestoldum, ama mest olan O; düşündüm, düşünen O; var oldum, var olan O. Ben ne halde idim? Nerede idim? Ben var mıydım? Bunları unuttum. Zira bunların hepsi silinmişti. Turdaki Musa ve Miraçtaki Muhammed gibi, bu zamansız ve mekânız âlemde kendimden geçtim. Bir şey vardı, yalnız bir Şey: O” (Taşralı. 262).

10. KURTULUŞ

Devrimizin kurtarıcılara ve havalilere muhtaç olduğunu söyleyen Topçu, bu kurtuluşun nasıl ve hangi yollar olacağına da eserlerinde temas etmiştir. İnsanlığın yükselişi ne değişme ve inkâr yolu ile ne din adına merasimler ve kaideler içinde bunaltılmış taas-subla oluyor (İrade. 7). İnsanın kalbinde ve memleket içersinde ilân edilen mukaddes cihad, bize göre Anadolu çocuğunun vicdaniyle tarihini, içerisine gömülmüş bulunduğu çukurdan kurtarabilecek olan yegane çaredir. İslâm’ın  ilk asırlarındaki mistik hareketlerin canlandırılması ruhî rönesans yapabilecek bir kuvvettir. Bu kuvvet fertlerde birliğin şuurunu doğuracak cemaatın mesuliyetini üzerine aldıracaktır. Böylelikle pek derin buhranlarla sarsılmış olan bu medeniyetin ve bu bedbaht cemaatın istikbali kurtarılmış olur. Maddi sahada olduğu kadar ruhi sahada da ekonomi ahlâk ve aile sahalarında ferdi, kendi varlığının üstüne yükselten dinin mistik hareketinin sonsuz feyzi ruhlarımızın kurtarıcısı olacaktır. (İrade. 78). “Çıkış yolu Mevlâna ile bulunacaktır. Çünkü skolastik düşünce ve bu düşünceyi temsil eden medrese, Mevlânayı mağlub edip, medresenin kalbi mahkum etmekle kapalı ve karanlık putperestliği hayata hakim kıldı” (İnsan.27).

“Yüzyılların katmerlendirdiği bir skolastik düşünüşten sonra. Batı taklitçiliğinin açtığı hüsran çukuruna yuvarlandığımız bir devirde kültürümüzün çıkış noktası Mevlâna olmalıdır. Onda müslüman Türk dünyasının bütün ruhu gizlidir. Felsefemizle güzel sanatlarımızı bu kaynaktan çıkarabiliriz” (Mevlâna, 5).

Mevlâna’nın, “Bu muhteşem insan ve kâinat telakkisi eğer yedi yüzyıldan beri. Anadoluda dimağ olarak, dimağlarda akisler yaparak felsefi düşünce halinde sistemleştirilip nesillerimize sunulmuş olsaydı, yirminci asırda Anadolu çocuğu yabancı idealler peşinde koşmayacaktı” (Mevlâna, 13). “İslâm’ın  uyanış çağı, bilhassa makinanın insan ruhunu boğduğu asrımızda eşyadan ve maddeden ruha yani insana dönüşün sırrını sunacak olan tasavvufun ahlâk dünyamızda zaferi ile açılacaktır” (İnsan, 27).

Topçu, Bergson ile ilgili eserini şu cümle ile bitirmiştir: “FERDÎ RUHU CEMİYETİN DAR ÇERÇEVESİNDEN KURTARIP İNSANLIĞIN BÜTÜNÜNE GÖTÜREN VE BÖYLELİKLE İNSANLIK AHLÂKININ KAYNAĞI OLAN MİSTİSİZM, İNSAN RUHUNUN DENEYLERİYLE ULAŞABİLDİĞİ BÖLGELERİN BU İLERİ NOKTASINDA BULUNUYOR. İSLÂMDA TASAVVUF ADINI ALAN İSLÂM’IN ÖZÜNÜ, ASIL YAPISINI TEŞKİL EDEN MİSTİSİZM BERGSON’A GÖRE HAYATIN SIRRINI VE AKIBETİMİZİN MUAMMASINI DA ÇÖZMEYE KABİLİYETLİDİR” Hoca’da bu kanaatteydi.

“Son üç asırlık tarih, yıkılışımızın tarihidir. Binanın yeryer yıkılması, parça parça enkazı düşürdükten sonra asrımızda bütün bina çatırdadı ve çöktü. Ruhî yıkım temelde tamamlandı. Buhran bugün bütün müesseselere, gençliğe ve milletin bütün varlığına sirayet etmiş bulunmaktadır. Bugün bu millî felâkete çare bulmak, yeniden kalkınmanın yollarını aramak ve Allah’a götüren yolu tutmak ve aydınlatmak için çalışmak zorundayız. Belki uzun sürecek bir cihada hazırlanıyoruz. İslâm’ın  tarihinde daha önce meydana gelen çöküntülerden cemaatı kurtarmak isteyen büyük mesuliyet adamlarının eserlerinden örnek alacağız; onların izlerinde yürüyeceğiz” (İnsan, 71).

“İlim ile dini çekiştirip çatıştıran şaşkınlar ilimle dinin tabiat kanununda birleştiklerini görmeyen softalardır. Allah’ın kainatımızdaki elini ve iktidarını tabiat kanununda görmeyen bu kişiler vaktiyle din adamı denen karanlık kafalılar arasında çok olduğu gibi geçen asrın sonundan bu yana da ilim adamı olduklarım söyleyen yobazlar arasında pek bol bulunmaktadır. Birinciler Allah’ı kâinattan ayırmakta, ikinciler kainatı Allah’tan ayırmakta ve onu anlaşılmaz bir ucube haline koymaktadırlar” (Hareket. Şubat. 1972. Sy: 74).

“Bugün İslâm’ın  kurtuluşu; önce onu maddî hayata bağlı ümitler halinde yaşatan sözde din adamlarından kurtarılması, sonra da, ruhi ardaki cihadı Peygamberinin dili ile değerlendiren, maddeye bağlı esaret tanımayıp tertemiz ruh hayatını yaşatabilen Allah idealcilerinin hayat sahnesine çıkarılması ile başlayacaktır” (İnsan. 73).

“Cemiyeti yoğuran ruh, bizim şaşkın isteklerimizin hizmetkârı olmayacak; bize karşı koyarak bizi kurtaracak, biz düşmek istiyoruz; biz zevki takdis ediyoruz; biz kendimizden kaçıyoruz.

“Bizi kurtaracak ruh bize Hirâ dağında bırakılan mukaddes mîrasdır. O bize, bin yıllık gazâ şehitlerinden rahm-ü şefkat ninnileri ulaştırırken, bugün her biri bir türbe olan kılıçların gölgesinde ilhamlar, ümitler sunacak. Bize hayat sunacak ruh, ecdat mezarlarından yükselen ruhani korkuların, cihat meydanlarından yükselen sevdaların, arz üzerinde ilâhî gülşenler teşkil eden düşünceleri dolaştıktan sonra, kalbimize dolduracağı iksir olacak.

“Bir ümitsizlikten uyuşmuş gönülleri bin şevk ile açacak. Mantıkla ilhamı yan yana yaşatacak. Kalb ile Kur”ân-ı birleştirecek. Hayatın süreksiz ve kesiksiz bir ibâdet aşkı olduğunu, hareketlerimizin bir imân ve heyecan yarışı olduğunu, asrın soluk benizli, ümitsiz ve inanmaya takatsiz çocuğuna öğretecek. Öğretecek ki ferd olan ve her adımında yeni bir sefaletle susamış yaşayan varlığımız kâinatta bir merkez ise, cemiyet onu çeviren bir dairedir. Bu daire, sonsuzluk denen ve bizimle beraber cemiyeti çepçevre her tarafından kuşatan büyük gerçeğin içinde bulunmaktadır.

“Bizi kurtaracak olan ruh, bu sonsuzluğun sevgisine susamış olan ruhdur. O. Sonsuzluğu, sonu olan varlıklara irca eden değil, fânileri sonsuzluğa yüceltendir. İlhamdan akla geçiren, ilhamı akla irca eden değil, aklı ilhama yükseltendir, bir ilhamın huzurunda secdelere kapanarak bin ilham müjdesini elde edendir. Bizi fena içinde fânilikten kurtarıp bekaya kavuşturandır.

“Nerede bulacağız onu? Kimden bekleyeceğiz?

“Biz onu Mecnun gibi ömürlerdir aradıktan sonra, onu bulduğumuz gün, kalbimizden şu sevinç feryadı kopacak:

“BEN SENİ UZAKLARDA ARARKEN SEN KENDİ EVİMDE İDİN!” (Varolmak, 68).

 Kısaltmalar

1.      Ahlâk                    Ahlâk Nizamı. İst. 1970.
2.      Bergson               Bergson, İst. 1968.
3.      Devlet                  Devlet ve Demokrasi, İst. 1969.
4.      Esaslar                  Milliyetçiliğimizin Esasları. 1st. 1978.
5.      Fetih                     Büyük Fetih, İst. 1962.
6.      İnsan                    İslâm ve İnsan, İst. 1969.
7.      İrade                     İradenin Davası, İst. 1974.
8.      Kültür                   Kültür ve Medeniyet, İst. 1970.
9.      Maarif                  Türkiye’nin Maarif Davası. İst. 1970.
10.   MehmetAkif     Mehmet Akif, 1st. 1970.
11.   Mevlâna              Mevlâna ve Tasavvuf, İst. 1974.
12.   Taşralı                   Taşralı, İst. 1959.
13.   Varolmak            Varolmak, İst. 1965.
14.   Yarin                      Yarınki Türkiye, İst. 1978.

 Kaynak:

NURETTİN TOPÇU’YA ARMAĞAN, Dergâh Yayınları Armağan Kitapları, Temmuz-1992

CENAB ŞAHABEDDİN


TİRYAKİ SÖZLERİ

AŞK

KADIN

DİN-DUA

SİYASET-CEMİYET

İNSAN-ÇOCUK

HAKİKAT

DOĞRU-YALAN

PARA-ALTIN-EŞEK 

MUHTELİF KONULAR

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

MUHTELİF KONULAR (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


—Boş mide haykırır, derler. Biz de ilâve edelim: Dolu ağızların sesi çıkmaz

—Derin sefalet gibi büyük zenginlik de güzel hislerin inkişâfına (gelişmesine) mânidir

—Ruhu kör odur ki önündeki tarihi geçmiş tarih gibi vazıh (açık) göremez

—İstibdadın muhasebesini hep “tarh” (eksiltme) ile rüyet etmeliyiz (görmeliyiz). Tâ ki sıfıra müncer olsun (sıfırla son bulsun)

—Selâmeti ancak vukuatın (olayların) mantığında buluruz

—Dehâetin (dâhiliğin) ne memleketi, ne asrı olur; her yer onun, her zaman onundur.

—En sevimsiz faaliyet başkasının pislediğini temizlemektir.

—Dünya çok çabuk döndüğü için rengi belirsizdir.

—Ne dediği anlaşılmayan ses sükûtun (susmanın) yaramazıdır.

—Can sıkıntısı ruha nisbetle cismin tavlaşmasından ileri gelir.

—Halimize uymayan bizi oyalayamaz.

—Dimağın (kafan) dolu ise çok yazacak bulursun; Kalbin dolu ise dimağın boşalmış gibi olur.

—Avam mahkemesi daima gıyaben mahkûm eder.

—Kanunların büyük vazifesi zaif ile kuvvet arasında muvazene âleti olmakdır.

—Siyâsi makalelerin çoğu bir tarafı pişmiş omletler gibi ancak altüst ettikten sonra yutulabilir!

—İyilik kuvvetin eserlerinden biridir; hiçbir zayıf müstemirren (devamlı olarak) iyi olamaz.

—Halinden şikâyet zımmen mağlûbiyeti itiraftır; onun için muhatabımız nazarındaki kıymetimizden bir kısmını kaybettirir.

—Fenalığımızı kendimiz suiistimal ederiz; iyiliğimizi başkaları suiistimal ederler.

—Hayatta muvaffak olmak için göze çarpan maskaralık kendini gösteremeyen ehliyetten şüphesiz daha kıymetlidir.

—Adaleti tabiiye (tabii adalet) daima kuvvetin taraftarı ve hamisidir (koruyucusudur). Bismarck gibi!

—Yüzümüzde bugünkü tebessüm (gülümseme) yarınki buruşuğu hazırlar.

—Nazm ile şiir görüyorum ki, çok kişinin ağzında hâlâ çifte badem gibi aynı kabukdan çıkmış zan olunuyor.

—Gözlerini anahtar deliğinden ayırmayan hizmetçilerdir ki efendilerini en iyi tanırlar!

—San’atta yaşayacak bid’atler (sonradan çıkma âdetler) ancak an’aneye tamamen vâkıf olanlardan sâdır olabilir (çıkabilir).

—Üzümün tatlısı bağ bozumuna kalır.

—Bolca maaşlı bir memuriyet şekline girmedikçe büyüklerin teveccühüne aklım ermez.

—İlim yalnız zekâyı değil hamakati (ahmaklığı) de artırır.

—Herkesi tanımak dâvası kendini bilmeyenlerden sadır olur (gelir).

—Takdir gibi tahkir de mahalline sarfedilmeli ki (yerinde kullanılmalı ki) kıymeti olsun.

—Metin dediklerimiz alelekser hissizlerdir.

—XIV. Louis: “Devlet benim!” dermiş. Diyebilsek hangimiz demezdik?

—Murdar ilik bazı adamlarda beyin yerini tutar.

—Tatlı hâtıra mesut hayatın faizidir.

—Kanunı tâviz (tâvizin kanunu): Aklı çok olanın lezzeti de çok olur elemi de.

—Yeryüzünden fenalık kalkamaz: Çünkü enbiya (peygamberler) ölüdür, evliya ölü, ancak şeytandır ki herkesten arta kalır!

—Tevâzuun güzelliği sâdır olduğu (çıktığı) noktanın irtifaı ile mütenasiptir (yüksekliği ile orantılıdır).

—Yeni fikirler uzun ömürlü olmak için çok yaşamış vak’alara istinad etmelidirler (dayanmalıdırlar).

—İçinde yaşadığı zamanı beğenmemek aczin en şayi (yaygın) şeklidir.

—Yüksek fikirlere hizmetkâr olmayan, hakkı ile âmir olamaz.

—Zayıflar nazarında kuvvetin her tecellisi (görünüşü) bir fazilettir: İster yapsın, ister yıksın. Zayıfın takdiri ile karşılanır.

—Hayat hiç şüphe yok ki bir komedyadır: Fakat içinde çoğumuz ağlarız.

—En acıdığım dimağlar onlardır ki Tevrat ile tabiat arasında ezilir kalır.

—Bir zerre ümidiniz var mı, bir çeki elem yüklenebilirsiniz: Muvazene-i hayat (hayatın dengesi) böyledir.

—Herkes kendisini beşeriyyet için elzem (çok lüzumlu) hisseder; halbuki beşeriyyetin hiç birimize ihtiyacı yoktur.

—Vakit geçirmek için bana “briç plafon” yahut “majon” teklif ediyorsunuz. Bense vaktin geçtiğinden müştekiyim (şikâyetçiyim) ve aradığım, vakti geçirecek değil, geçmekten men edebilecek (geçmeyi önleyebilecek) bir vasıtadır.

—Ancak cücelerdir ki küçüldüklerini hissetmezler.

—Hakiki şükran dudaklardan çıkmadan evvel gözlerde okunur.

—Birbirini tanıyanlar ve anlayanlar arasında sükût sözden daha çok derinlere ve daha çok uzaklara gider.

—Köyler şehirlerden az akıllı değildir; fakat köylerde akıl paslanır.

—Bir şâirin hafızası tarihleşti mi, anlayınız ki ihtiyarladı.

—İyi giyin ama dikkat et ki kostümün sana faik olmasın (senden üstün olmasın).

—”Tarihi yazan biziz, yapan siz!” evet, ama itiraf buyurunuz ki yapabilecek olsanız yazmayı istihkar ederdiniz (küçük görürdünüz).

—Bir mükemmel iftar sofrasında ramazanı beğenmeyen kimseyi görmedim.

—Fikren emir olamazsan esir olursun: İkisi ortası yoktur.

—Çenesi düşmedikçe ihtiyarlar az söylerler: Hayat onlara sözün faydasızlığını öğretmiştir. 

—Hürriyeti bihakkın (hakkıyla, gereği gibi) anlamayan ergeç suiistimal eder (kötüye kullanır).

—Bayram, kıyafetlerin riya (iki yüzlülük) devridir.

—Yeisi hakiki (hakiki üzüntü) ağlamaz, acı acı sırıtır.

—Fırtına gecelerinde nakış işlenmez. 

—Hal ve mevki ne kadar vahim (kötü) olsa ahali nikbin (iyimser) idarenin taraftarıdır.

—Sürüden ayrılanı sürü sevmez.

—Avam nazarında yükselmek ister misin, evvel beevvel (her şeyden önce) kendi nazarında küçülmeğe razı olmalısın.

—Biraz araştırırsanız elmas da kömürdür.

—Akarsu ne güzel hayat dersidir: Küçük manilerin üzerinde köpürür; büyüklerin yanından sessizce geçiverir.

—Ruhumuzda mahbus kalan yaşların zehrine nisbetle gözümüzden akanların acılığı hiçtir.

—Her terakki hatvesi (ilerleme adımı) milyonlarca adam ezer: Kanun ı tarih (tarih kanunu) budur.

—İstibdad her tenbel milletin kürek cezasıdır. (Çizilmiştir.)

—Politikanın en bariz (görünür) hedefi maliye lokantasında bol ziyafettir.

—Çok sakladığımız yemek bizden ekşimek suretiyle intikam alır.

—Her yük omuzdan indirilebilir, senelerin yüklettiği yaş yükü müstesna!

—”Atarlar sengi (taşı) elbette dırahtı meyvedar üzere” (meyveli ağaca)… Fakat dırahtı meyve darın (meyvali ağacın) hiç umurunda değildir; düşen mazakları yiyecekler düşünsün!

—Mütevazi (alçak gönüllü) dediklerimizin çoğu gururlarını izhardan (göstermekten) korkanlardır.

—Gençlerin hücumuna maruz kaldıkça (uğradıkça) kendi kendime diyorum: İnsan “yalnız uzun yaşamayı değil, sabırsızların vârislerini de düşünmeli imiş!”

—Tarihi olmayan milletler mes’uttur, diyorlar. Ben bu sözün mabe’üttatbikini (tatbik yerini) bulamadım. Kanaatime göre sözün doğrusu şudur ki tarihi olmayan milletler mes’ut değil, mevte (ölüme) mahkûmdurlar.

—Yeryüzünde yaşamak arzın (dünyanın) ağırlığından az çok bir hisse yüklenmektir.

—Mutaassıb (taassubu olan) muhafazakârlar nazarında (gözünde) her tahavvül (değişme) bir inhitat (çöküntü) eseridir. .

—Avam en az anladığına en ziyade kuvvetle inanır.

—Bolşevizm: Kendi kendisini yiyen bir mahlûk!

—Kazlar arasında kartal ve kartallar arasında kaz mütesâviyen (ayni ölçüde) sıkılır.

—Fakirin zekâtı sabr ile sâ’ydrr (çalışmadır).

—Kafalar boş durdukça kalınlaşır.

—Temizlik sefalete gizli bir acılık ilâve ediyor.

—Bir güzel fikir bin dimağa uğrayabilir. Fakat en matbu (yazılmış, basılmış) şekli hangisinden aldıysa onun malı olur.

—Gariptir, yükü çeken manda ses çıkarmaz da kağnı inler.

—Ahmak hiç kimsenin beğenmediği hamakatini (ahmaklığını) kusursuz güzel bulur.

—Soysuzların garazı ehliyetin en bariz (görünür) delilidir.

—O zât hakiki bir idare adamıdır ki sırasında: “pekiyi” ve sırasında: “olmaz!” demeyi bilir. Ve hiç bir zaman rücü etmez (geri dönmez).

—Hakiki fenalar iyiliği ham aka te (aptallığa) atfederler (bağlarlar).

—Düşman edinmek dost kazanmaktan kolay değildir: Beriki himmete mütevakkıfsa (bağlı) öteki de kudrete tevakkuf eder (bağlı olur).

—Herkes satılık olamaz ama herşey satın alınabilir, fîatını iyi takdir etmek şartıyla.

— Gençliğe çok kusur bağışlanabilir, çünkü nefsini (kendini) tashihe (düzeltmeğe) vakti vardır —Edebiyat sarayında dikkat ettim, en çok sesi çıkanlar darüssüade ağaları (kızlar ağaları).

—Çalışmak öyle emin bir bastondur ki her düşen ona dayanarak kalkabilir. “Düşenin dostu olmaz hele bir yol düş de gör!” diyen sây’i (çalışmayı) hatırlamamış olsa gerek.

—Her memlekette öyledir: Darülfünunlar (üniversiteler) kıyamete yakın düzelir.

—Uykuda gördüğümüz rüyalar uyanık gördüklerimizin her itibar (bakımdan) ile binde biri nisbetindedir.

— 1324 (1908)’den beri an’ane (gelenek) ile inkilâb arasında bocalıyoruz.

—Kendilerini günahkâr zan eden masumlar masum zan eden günahkârlardan az değildir.

—Emin olma, fakat emniyetli görün: Bu bir fermanı içtimaidir (sosyal kaidedir).

—Bir adamın efkârını (fikirlerini) sözleri değil hayatı gösterir.

—Harbı umumi (I.Cihan Savaşı) ile sulhı umumi (genel barış) arasında ben bilhassa şunu anladım ki hayatımı fedâ etmek kazanmaktan kolaymış.

—”Kıyamet ne vakit kopacak” sualine bir müsâmerede şu cevabı verdiler: “Cenabı hak (Allah) kâinatı yarattığına nadim (pişman) olduğu anda!” (Allah Teâlâ pişman olmayacağına göre kıyamet için başka bir sebep aramak gerekir)

—Muhitine (çevresine) karşı kin beşleyen adam etrafına ateş dizilmiş akrebe benzer: Ergeç kendi zehri kendisini öldürecektir.

—Miskin kanunlar onlardır ki hükümetin korku hissinden doğar.

—Teb’asının tepesine her hükümet kılıç asar: İyi hükümetler onlardır ki astıkları kılıcı hissettirmezler.

—Dimdik ve dosdoğru yürü! hiç olmazsa boyundan kısa görünmezsin.

—Bütün teb’asını zindana tıkmak yahut sabah olmadan güneşe kavuşturmak iddiası, ikisi de akimdir (sonuç vermez).

—Nur aydınlattığı muhite (çevreye) ve ateş ısıttığı daireye nisbetle kıymet alır.

—Fevkalâde (olağanüstü) ruhlarda fazilet gibi kusur da müstesna bir azamet alır.

—Milletler de efrad (fertler) gibi düşekalka büyürler. Her sukut (düşüş) bir inhitat (çökme) eseri değildir. Bir kavim için hakiki inhitat (çöküş) eseri odur ki içerisinde inkişafa (gelişmeğe) müstait (elverişli) ruhları neşvünümadan (gelişmeden) meneder.

—Eski zamanın sağlam müslümanları: “Başımız şeriata bağlı!” derlermiş. Fikrimce sağlam kanunlar da: “Başımız tekâmüle (gelişmeğe) bağlı!” diyenlerdir.

—Hürriyet, hürriyetin ne olduğunu bilmeyenin hakkı değildir.

—Hüküm, hükümdarın da olsa hak teb’anındır, çünkü hükümdar her hakkım teb’anın kuvvetinden alır.

—Her millet karnında istikbal namıyla bir yavru taşır, o yavruyu düşürmek içtimai (sosyal) cinayetlerin en büyüğüdür.

—İğtişaş (karışıklık) ile beslenen elbette asayişin avdetini (geri gelmesini) istemez.

—Suiistimale müsait (kötüye kullanmağa elverişli) olmayan kanun yoktur, eğer tatbik edeceklerde suiistimal (kötüye kullanma) iştihası varsa kanun değişmekle suiistimalin ancak şekli değişir.

—Varlığını hissettirmeyen istibdadın başım üstünde yeri var: Enseme dokunmayan boyunduruk bende yok demektir.

—Her fert kendi işine gelmeyen idareye istibdad (keyfi yönetim) isnad eder.

—Taht yıkmak taht kurmaktan güçtür.

—En ağır angarya: Faydasızhğından emin olduğu işi vazife namına (adına) ifa etmek (yapmak).

—Garazların en murdarı (pisi) faikiyete (üstünlüğe) garazdır.

—Kanunlar bile lüzumundan ziyade çoğalınca müptezelleşir (orta malı olur)! lüzumsuz kanunlardır ki kanunu istihkar doğurur.

—Davaları hiffetle (hafiflikle) telâkki eden hâkim, davacılara mahkemelerle oynamak, hakkını tanımış olur.

—Teşkilât şirazesine (düzenine) girince iğtişaş (kargaşalık) bile intizam kuvveti alır.

—İyi adam dediğimiz kendimize en çok benzeyendir.

—Ahlâki fikirler o kadar nisbidir ki o sahada hattâ bedihiyat (açık olan şeyler) ile çok kere taâruz eder (zıtlaşır).

—Tekâmüle (gelişmeye) riâyet her hususta lâzımdır: Nur bile karşınıza birdenbire çıkarsa karanlıkta gördüklerinizi de göremez olursunuz.

—Başkalarına sert davranmak hakkını ancak nefsi hakkında merhametsiz davrananlar kazanır.

—Politika yarasa tabiatlidir: Çok aydınlıktan hoşlanmaz.

—Muhakeme mesafiyinden (masraflarından) canı yanmış bir zât derdi ki: “Dâva açmak istikrazı dâhilinin (iç borçlanmanın) zıddına olarak altın verip kâğıt almaktır!”

—Yoksulluk rüzgârı her tozdan evvel fazileti süpürür.

—lnsan kolaylıkla ancak kendisini çok sevenlerle kendisinden çok korkanları ikna edebilir: Bir tebessüm ve bir çatık kaş,sırasında kuvvetli bir delildir.

—Etrafımdakiler haşhaş tohumu çiğner gibi lâkırdı ederler ise elbette uyurum.

—”Bugünkü fikirler”in kıymetini ancak “yarın” gösterir.

—Tarih bir tekerrürdür ama her devrinde haylice değişerek.

—Genç görünmek arzusu bilhassa ölüm endişesinden kaçınmak için beslenir: Sanırız ki genç göründüğümüz nisbette ecelden uzağız!

—Öylelerini gördüm ki ölümden ziyade mezardan korkuyorlar: Gömülmek olmasa ölmeğe hemen hemen razı olacaklar. Böyleleri.hayatı hayatın hülyası ile kanaat edecek kadar sevenlerdir!

—Nezaket ister iskarpin giysin, ister çarık, bastığı yeri çamurlamaz.

—Nereye çıkacağını bilemediğin yolun basiret iktizası ortasında durmakdır.

—Herkese aynı faziletleri tavsiye abestir (boştur) hal ve mevkie göre teklif edilecek mekârimi ahlâk (ahlâki faziletler) vardır.

—Söz ne kadar hararetli olsa ancak çabuk tutuşan ve derhal sönen bir saman ateşi ika edebilir (yapabilir): kalbden kalbe sıçrayan kıvılcımlardır ki içtimai yangınlara sebeb olur.

—Akıllılar meclisinde boş sözün en bariz (göze çarpan) eseri meclise sükût getirmedir.

Çok kere muhatabımızı dinlerken neyi izhar (gösterme) değil, neyi izmar (örtbas) etmek istediğini düşünürüz.

—Her şeye gülmek delilik; hiçbir şeye gülmemek de akılsızlıktır.

—Sırasında gülmek asla ciddiyete mâni değildir: Doğru yaşa, serbest gül ve hiç korkma ki vakarına halel gelir.

—Niçin mi fikir değiştiriyorum? Çünkü ben fikirlerimin mâlikiyim memlüku (kölesi) değil. Fikirlerime karşı hiçbir taahhüdüm yoktur: İster tebdil ederim (değiştirir), ister muhafaza (saklarım).

—O mevkii içtimai (sosyal mevki) en yüksektir ki sen kendini o mevkide en yüksek görürsün.

—O makam göz dikmeğe değer ki civarında hiçbir ahmak, hiçbir câhil ve hiçbir kalleş yaşayanlasın.

—Gördüğü iş den şan ve şeref bekleyenler muhitin (çevrenin) hizmetkârlığından kurtulamamış demektir.

—Düşenlerin muhit (çevre) tabii düşmanıdır: Herkese ancak devri ikbalinde (iş başında) görün!

—Neleri bilmediğini bilen çoktur; güçlük neleri hiçbir zaman bilemeyeceğini bilmektir.

—Avamın (halkın) her kusurundan havas (seçkinler) mes’uldur!

— Süs merakı mübalâgalanınca kalbi ve dimağı bile düzgünler.

—Düşmanlar hayat salçasının tuzu biberidir.

—İneği istihkar edenler (hakir görenler) alelekser (ekseriyetle) pastırmayı çok sevenlerdir.

—Elinden geleni yapmadığın müddetçe umduğu nu bulamadığından şikâyette haksızsın.

—Ehliyetleri ile yüksek makam kazananlara gıpta ederim: Kazandıkları makamdan dolayı değil, kazandıkları ehliyetlerinden dolayı!

—Dünyanın her yerinde mahkemeler kadar haksızlığın soğukkanla telâkki edildiği yer yoktur!

—Eski adliye nezâreti (adalet bakanlığı) bana karşısındaki hapishane-i umuminin (umumi hapishanenin) intizar (bekleme) salonu gibi gelir.

—Bana öyle gelir ki kadı (hâkim) karşısına çıkan benliğim mülga (kaldırılan) mecellenin (yasa dergisinin) bir küçük maddesine sığacak kadar küçülür!

—Kundura merakını berimi tâd (âdet üzere) ayağı biçimsizlerde görürsünüz.

—Bayrak vatanın serpuşudur (şapkasıdır).

—Her fırsatta kendi meziyetlerini inkâr etmek bir tevazu (alçak gönüllülük) eseri değil, menfi şekilde gururun tecellisidir (belirmesidir): Hakiki mahviyet (alçak gönüllülük) sükût eder (susar).

—En acınacak mahlûk (yaratık) kaplumbağalarla beraber yürümeğe mecbur olan küheylândır.

—Yaşlılarda merhamet hissi azdır: Beyin yumuşadıkça kalb katılaşır.

—Can sıkıntısı duymayanlar eğlenmeğe de müstaid (kabiliyetli) değillerdir.

—Coğrafyayı siyâsi (siyâsi coğrafya) milletlerin defteri hakanisidir (defterhanesidir)

—Mâzi (geçmiş) ile hal arasında az çok bir muvâzene (denge) gözetmek lâzımdır. Bu muvâzeneyi ihlâl eden (bozan) inkılâbın adı ihtilâldir.

—Hülya ile yola çıkan menzile elleri boş girer.

—Kalbin şerefi helecanındadır: Müheyyiç (heyecan verici) sebepler karşısında çarpıntısı artmayan yürek ölü sayılır.

—Talleyrand’ın dediği gibi çok kere mevhum (kuruntuya dayanan) bir hâdiseye vardır diye vücut veririz.

—Çok bilen gibi hiç bilmeyen de affa maildir (yatkındır): Yarım bilgilerden korkarım.

—Hakiki bir san’at âşığı hiçbir zaman siyâsi bir hırs besleyemez; onun hayalleri her ihtirasına gıdayı kâfidir (yeterli gıdadır).

—Cehil (bilgisizlik) daima nur ile alevi tağlit eder (karıştırır) ve çok kere kendisini aydınlatan gibi yakanı da güneş sanır.

—Ehlivetin kuvvetli bacakları vardır, emin hatvelerle (adımlarla) yürür fakat ancak dehaattır (dâhiliktir)ki kanatlıdır ve uçabilir.

—Biz bir zatı bir müddet alkışlamazsak unuturruz: Hafızamız bira t avuçlarımızdadır.

— Hakiki bir san’at âşığı hiçbir zaman siyâsi bir hırs besleyemez; onun hayalleri her ihtirasına gıda yı kâfidir (yeterli gıdadır)

—Cehil (bilgisizlik) daima nur ile alevi tağlit eder (karıştırır) ve çok kere kendisini aydınlatan gibi yakanı da güneş sanır

—Ehliyetin kuvvetli bacakları vardır, emin hatvelerle (adımlarla) yürür fakat ancak dehaattır (dâhiliktir) ki kanatlıdır ve uçabilir

—Biz bir zatı bir müddet alkışlamazsak unuturuz: Hafızamız biraz avuçlarımızdadır

—Ölenlerin üstüne bir kürek toprak ve düşenlerin üzerine bir mablak (kepçe) çamur: Çok kişi becerikliliğini böyle anlar

—Köhne (eskimiş) fikirler paslanmış çivilere benzer: Söküp atmak çok güçtür

—Bâzı adamlar vardır ki kamından korkmazlar da “isabet i nazar “dan (nazar değmesinden) ödleri patlar

—Sanemi (putu) bazıları tapmak ve bazıları taşa tutmak için ister

—İç ve dış az çok uygun olmalı: Kurt postu içinde kuzu ruhu gülünç olur

—Hukukunu haykırmak bile kuvvetli ağızlarda yaraşıklı düşer: Aç aslanların böğürmesi gibi

—Koyunlarım korumak isteyen çiftçi ağılın kokusunu kurda duyurmaz.

—Baş için her fikir bir taçtır, diyorlar. Bu söz doğru olsa gerektir, zira bâzı fikirlerin bazı başlara tâç gibi ağır geldiğini ve ağrı verdiğini görürüz

—Dostunu hemen öldürecekmiş gibi sev; düşmanım hiç ölmeyecekmiş gibi telâkki et

— Kerameti görmek için peşin keramete inanmak lâzımdır

—Vakarlı ruhlara aharın merhameti ve hasedi (kıskançlığı) kadar ağır gelir

—Müstesna her sahada vardır: Öyle sıralar düşer ki hakkı bulmak için hukuk kaidelerini çiğnemek icab eder (gerekir)

—İş görmüş görünmek için yokdan iş çıkarmak da bir nevi idare meharetidir

—Eski zaman: “ısıraMayacağın eli öp!” derdi; asrımız bilâkis (aksine): “kıramayacağın zinciri hiç olmazsa kemir!” diyor

—Eslâfımızdan (bizden öncekilerden) biri: “Herkesin maksudu (gayesi) bir ama rivayet muhtelif!” demiş.

—Bazen de rivayet bir olur da maksud (gaye) değişir; meselâ taze çemen mevzu ı bahs (bahis konusu)olunca öküz de şâir gibi: “Pek severim!” der

— Hiç kimseye benzememek isteyen bermutat (âdet üzere) bir karikatüre benzer

—Taassubun her türlüsü çirkindir, hatta taassuba karşı taassub bile.

—Bârân ı kaza (kaza yağmuru) bazılarını ıslatır, bazılarını temizler, bazılarını da çamura bular

—Bir müddet bir zenciye baktıktan sonra bir hem rengimi (aynı renginıi) görünce sanıyorum ki nazarımda (gözümde) beşeriyet bir şeffaflık aldı, yahut küsûfdan (güneş tutulmasından) kurtuldu

—Eşeği mektep müdürü yap: dershanelerin ahıra döndüğünden şikâyet etmemelidir.

—Beşerin bütün ef’ali (gülleri: menfaat kanununa tâbidir: Ucunda cennet vâdi olmasa hiçbir sofu nafile namazı kılmazdı

— Hâtıralarım sanıyorum ki benim için maziyi (geçmişi) uzatıyor ve tahattur (hatırlama) sayesinde güya geriye doğru bir ömür uzunluğu kazanıyorum: Kimbilir, belki hatıraların lezzeti de bundadır

—Bir yaşdan sonra “İstikbal”in adı “ahır ı ömür”(ömrün sonu) oluyor

—Öyle yaralar vardır ki hiç iltiyam bulmasın (iyileşmesin) demeliyiz; çünkü izi kendisinden daha çirkin ve elimdir

—Şekarete (şakraklığa) o kadar az alışkınız ki “dün akşam neşeli idim!” desem: “Ne kadar içtin!” diye sorarlar

—Takdim ettiler: Afif Tahir bey…. içimden: “Bu bir ad değil, bütün bir ahlâk programı!” dedim

—Tahkik et şüpheye varıyorsun; şüphe yolu inkâra açılır…. Yarabbi imân ne büyük kuvvet istiyor!

—İstediğini olmak istersen,olmak istediğini saklayarak çalış!

—Toplanan nesaiden lâhüti (tanrıya yakışır) bir yıldırım çıkarmak için her kuvvet bir şimşekdir

—Güzel san’atlar için güzellikten başka her endişe sinek gibidir: Tahrib etmese de kurtlandırır

— HasetIerin (kıskançlıkların) en zehirlisi midenin hasedidir

—Enbiyanın (peygamberlerin) bulunmadığı yerde evliya bolluğu görülür

—Hürriyeti suiistimal eden ona lâyık olmadığını itiraf ediyor demektir

—Bedbahtın sükûtu şekvasından (şikâyetinden) müessirdir (tesirlidir)

— Sukûtların (düşmelerin) en elimi (üzücüsü) kendi nazarında sükuttur, (düşmedir)

—Çarığı ne kadar sıkı olsa hakiki köylünün topuğunda biraz toprak vardır

—  Ölümün bile bir kıymeti vardır ki bermutat (âdet üzere) vârisler bilir

—Sevmediğimiz adamlar arz üzerinde çok yer işgal ediyorlar (kaplıyorlar) gibi gelir.

— Mektebde okuduğumuzu hayatta öğreniriz

—Balıklar şüphesiz: “Kâinat mâyidir!” derler Bizim malûmatımız (bilgimiz) da belki o kadar nasbidir

—Esarete düşmeksizin muti (itaat eden) ve istibdada varmaksızın âmir olabilir misin, emin ol ki kuvvetlisin

—Kendi kendinize kalınca canınız sıkılıyor mu? o halde huzurunuzun başkalarına sıkıntı verdiğinden mütehayyı’r olmamalısınız (hayret etmemelisiniz)

—Herkesi tenvir etmek (aytınlatmak) isteyen mualimler (öğretmenler) mum gibi erimeğe razı olmalıdırlar

—Mütekaid (emekli) memur itiraf etti: “Kendi işini görmek herkesin işini görmekten daha güçmüş!”

—Sayede (gölgede) yaşayanlar güneşi göremezler

—Hakiki şan ve şeref yosun gibi mezar taşı üstünde yetişir

—Gölgen gözümün önünde midir, anlarım ki aydınlık beni takib ediyor

—Zamanını takibetmeyen er geç yolunu şaşırır

—Her mâbed bir ahret dehlizidir (labirentidir): Fakat hepsinin kapısı dünyaya açılır

—İnzivayı (köşeye çekilmeyi) o kadar severim ki odamın tavam bana sokağın semasından daha yüksek gelir. Pencereden ayrılan gözüme yüz güzellik görünür ve pencere ile birlikte gözümü kapasam bin güzellik görürüm. Sükûtun her lâfzı benim için bir gizli vaad yahut gizli bir müjdedir. Kalabalık bilâkis sanırım ki hesapsız dudakları ile hürriyetime karşı daima bir tehdit kitabesi dokuyor!

—HâfızaIarında çok şiir taşıyanların kalplerini alelekser (ekseriya) şiirden hâli (boş) hissetmişimdir     —Ahmaklar yalnız güzel söylemeyi değil güzel susmayı da bilmezler: Sükûtları kilitlenmiş boş dolabı hatırlatır

—Karanlıkta sükût daima nahoş gelir (hoş gelmez), sessiz gece sanki iki kere gecedir!

—Tahkir edebileceğimiz âcizlere riayet ruhumuza ne kadar hafif ve lâtif gelir

—Gençlik çabuk geçer, derler. Maalesef ilâve edeyim ki ihtiyarlık da öyledir

—İhtiyarlamaktan korkanlar var; hâlbuki ihtiyarlamamaktan korkmalıyız

—Bir yangın seyrederken içimden diyordum: “Yangın alevlerinin bile silsile i meratibi (hiyerarşisi) var. —Saçaklara saranlar bir karış bile aşağı düşmek istemiyorlar!”

—Aslan yelesinde kehle (bit) aranmaz

—Kuvvet, lâhik (ilâve) olduğu bâzunun terbiyesine göre zulüm de kırabilir, kasa da, kafa da!

—Alelekser (ekseriyetle) demir kafesi kendi ellerimizle yapıp içerisine gireriz ve sonra hürriyetsizlikten şikâyet de ederiz

—Hayrül umur evsatuha (işlerin hayırlısı ortalardadır) evet, vasatın dûnunda (altında) olanlar için!

—ihtiyarlar hoşuma gider ki yaşayışları ile gençlik dersi verirler

—Memuriyet yolu gariptir: Bazen yürüyen geriler ve çok kere duran ilerler

—Her mahbusa acırım, fakat batıl (doğru olmayan) fikirler içinde kapalı kalanlara hepsinden çok

—Bazı diyarın çamuru öyle cıvıkdır ki yüksek nahiyelere (bölgelere) kadar çıkar.

—Öyleleri vardır ki yüzlerine birer tabii maske denebilir

—Hayat san’atı: Bulamayacağından vazgeç; alabileceğini iste; varından müstefid ol (faydalan)

—Avamın takdirine müsteniden (dayanarak) havasa (üstün kişilere) kıymet tayin etmek, ayak parmaklarından kafa hakkında rey toplamaya benzer

—Matbuatımız (basınımız) takdir ederken yerlere kadar eğilir, tahkir ederken de öyle… onun için tahkir ve takdiri mütesaviyen (eşit olarak) çamur kokar

—Bilmem hangi hükümdara: “Ahali sefalet içinde yiyecekleri yok” demişler. “Sefaletlerini yesinler” cevabını vermiş. Bu cümle saltanatı ne zarif icmal eder!

—Anlayamayacakları fikirlere yükselmek isteyenler yarı yolda akıllarından olurlar

—Temiz nâsiyenin (alnın) fevkinde (üstünde) yalnız bir sema vardır: Doğru ve gize! fikir!

—Fırtına saçlarımı yolsun, beis görmem; eğer bana bir fikir getirirse.

—Her millet lâyık olduğu şekli idareye (idare şekline) nail olur, diyorlar; hayır, öyle değil… her millet nail olduğu şekl i idareyi (idare şeklini) lâyık olduğu kalıba döker!

—Hakkı kuvvetlendiremeyenlerdir ki kuvvete hak derler

—Denizde yakamoz pırıltısı en parlak yıldız aksinden daha kıymetlidir, çünkü hayalî değildir

—Yüksel oğlum yüksel! Çıkmak için müracaat ettiğin merdiveni soran bulunmaz.

—Peyksiz (uydusuz) güneş çıplak görünür: Ha dem ve haşem (maiyet halkı) aramayan saltanat yoktur

—Meşe gölgesinde filizlenen yosunlardan çoğu kendilerini meşe fidanı sanırlar

—Ruhumuz içimizdedir ama şeklini etrafımızdan alır

—Hergün geçer ama hayatımızda ebedi damgasını bırakır

—Midemiz için lokma ne ise dimağımız için fikir de odur: Hepsi besleyemez, bir kısmı sıhhate dokunur ve bâzısı zehirler

—Kim olduğunu bilmek ister misin? tasavvura tını (tasavvurlarını) tahlil et!

—Arzuların, kuvvetinin yetişebileceği yeri gösterir; hayallerin zaafının yetiştiği yeri.

—Cehlin (bilgisizliğin) rahat uykusu hayatta en korkulu rüyadır

—İnşallah eken maşallah biçer

—Üslûpda itina (özenme) mevzua karşı sena (medih) manasını tazammun eder (içine alır)

—Medeniyetin ruhu güzel san’atlardır: Onlar hastalanınca medeniyet can çekişmeğe başlar

—Ramazanda oruç tutmayan bayramın tadını duyamaz    

—Bilgi katarını her mevkıfda (durakta) bin meçhul bekler ve son mevkıfda anlarsınız ki katarı yürüten kuvvet de bir meçhulmüş!

—Güneşde oturan ışıkdan yılmaz

—Heyecanların kuvve i ibdâiyesi (yaratma kuvveti) her yerden ziyade tarihde görülür!

—Kalp söze başlayınca akıl sağır olur

—Herkes gibi yazamayanın yazısına herkes “yapmacıklı” der

—Biz ne dersek diyelim, son söz bu hayatta dilsiz ölümündür

—Bana öyle geliyor ki ıztırab içinde yürek daha canlıdır

Resül i Ekrem Efendimizin yeryüzünde yalın bir halife bi’lhakkı vardır:

Hazret i Akıl, Radiyallâhü anh

—Allahım, diyorum. Fakat bilirim ki o bana bir silsile-i  tesarifatın cebren giydirdiği hazır elbisedir

— Her hayatı  malûmlardan  ziyade  meçhuller idare eder. Onun için bir türlü halledemediğimiz hayat muadelesine (denklemine) “kader” deyip geçiyoruz

—Çoğumuz içimizi bîtarafane (tarafsızca) tahlil edebilsek gizli bir Sultan İbrahim sarayı bulurduk

—Hakiki hürriyet yüksek fikirlere esir olmaktır

—”ilaâhire (vesaire) sözünü pek severim, hafızamın ayıbını örttüğü için

—Ölmek… Asabi bir serabın adını ruh koşmuşuz; ecelin alabileceği işte oncağızdır.

—ŞİMDİ HEMEN BÜTÜN DÜNYANIN MABEDİ BORSA VE SANCAĞI BANKNOT OLDU    

—Son Avrupa seyahatimden şu kanaatla döndüm: Harb i umumi (I.Dünya Savaşı) makineden başka medeniyet eseri bırakmamış!

—Bu gün Avrupa’da “kuvvet”den ziyade hürmete şayan (değer) bir mefhumun varlığını tevehhüm (kuruntu) edenlere iman ı tam (tam inanış) ile “abtal” diyorlar

—Samimi düşünenler ile taban tabana zıt bile olsam hoşlanırım: Zira fikirlerimizin manzarası ne kadar değişse güneş bir ve ziya birdir

—Arzın çamuruna sürünmeksizin düşünebilenlerin hepsi dimağ kardaşıdır

Harb bir kan kumarıdır

—Hiç bir gün yoktur ki her şiddette aydınlığa dayanabilsin: Her göz kendisine nahoş gelen (hoş gelmeyen) nurun sönmesini diler

—Geçmiş zaman adamlarının zaman ı istihdamı (kullanılma zamanı) geçmiştir

—İdare hususunda gençlik yaş meselesi değil, baş meselesidir: Mazi adamları otuz yaşında da olsalar yaşlı sayılırlar

—San’atla izdivaç edemeyen ilham bence çok acınacak bir ihtiyar kızdır

—Ekmek ucuz mudur, maddi ve manevi herşey ucuzlar

—İnsan anlamadığı fikrin taraftarı olamaz

—Ne aklını beğenmeyeni gördüm, ne talihini beğeneni

—Alkışlayanlar gibi ıslık çalanların da kemiyetine (niceliğine) değil keyfiyetine (niteliğine) bakmalı

—Tahsin (takdir) ve takbih (beğenmeme) büyük adamın hizayı istihkarını (hor görme hizasını) geçemez

—Ehliyetli ve mütevazı (alçak gönüllü) olmak güç değildir. Güçlük hem ehliyetsiz hem de mütevazı olabilmektedir

—Bir serzeniş (sitem) ne kadar haklı ise muhataba (söz söylenilen kimseye) o derecede kaba görünür!

—Her zenginlik düşman yaratır; fikir zenginliği hepsinden ziyade

—Pek fenalar gibi pek iyiler de fenalık ile iyiliği bihakkın (hakkıyla) temyiz edemezler (ayıramazlar)    — Kendi cehlini (bilgisizliğini) örtbas etmek için en müessir çare başkalarının cehlinden yüksek sesle şikâyet etmektir

— Memur o zattır ki oturduğu yerde ilerlemek ister

— Bugünün ifratı (aşırılığı) yarının itidali ve öbür günün tefritidir (aksine aşırılığıdır)

—Zayıf dimağlar kelimelerin su i hazmından (hazımsızlığından) mııztariptir (ıztırap çeker)

—Kokmuş yumurtayı ezen kokusuna dayanmalı

—Köyünün şivesini dilinden ve dininin damgasını yüreğinden hiç kimse bütün bütün atamaz

—Çok kere komşumuzun semizliğidir ki bizi iğne ipliğe çevirir

—Esir ruhlu yaratılanlardır ki müstebitlikden lezzet duyarlar

—Kulağıma uygun gelen her gürültü bence bir musikidir

—Medeniyetin yumruğu ancak kanun olabilir

—Kösemensiz (koçsuz) sürüde her koyun kösemen (koç) kesilir

—Körler elele de yürüseler ergeç düşecekleri ya bataklık, ya uçurumdur

—Kollarının kuvvetini öyle göster ki onları bükebilmek hülyası hiç bir zihne uğramasın —Gevşetilen yular kolaylıkla elden çıkar: Elinden çıkarmak istemediğin gemi sımsıkı tut

—Kendini beğenenleri beğenir görünmek bir merhamet vâcibesidir (mecburi vazifesidir)

—Hamakat (ahmaklık) süslendikçe çirkinleşir manen olsun maddeten olsun

—İnsan için en büyük kuvvet kendisini olduğu gibi görebilmektir

—Hakkımızdaki hükümler hemen daima yanlıştır: Zira muhabbetten veya nefretten doğmazlarsa hasetten (kıskançlıktan) veya merhametten doğarlar

—Aharın (başkasının) tahsini (beğenmesi) kendi kendimize sarfettiğimiz alkışlara ne kadar yaklaşırsa o nisbette hoşumuza gider

—Sözümüz güzel de olsa arasıra sükût ile çerçevelenmedikçe sevimli olamaz: Gevezeler ne kadar mir i kelâm (güzel söz söyler) olsalar

—Zulüm hissedilir, adalet idrak olunur; bana öyle geliyor ki hiss-i adalet (adalet hissi) tabiri abesdir (boştur)

—Aczin en çirkin manzarası hasettir: Hasûd (kıskanç) eğer tek gözlü ise ister ki herkesin de en aşağı bir gözü çıksın

—Mütekellimin (lâkırdı edenin) mevkii bir fikrin kıymetini az çok değiştirir: İster istemez sözden ziyade söyleyene bakarız

—Çok kere “iyi adam” ona deriz ki hiç birşey yapmaz “ölü adam” demiş olsak belki daha doğru olurdu —Samimiyet hoşumuza gider, meziyetlerimizden (üstünlüklerimizden) bahsettiği müddetçe!

—Anlaşalım, diyorlar; pek iyi ama anlamayanlarla anlaşmak nasıl mümkün olur?

—Hakiki cür’et kısır kalamaz: Her iyiliği ve her fenalığı doğurabilir

—Gelinciksiz tarla görülmüyor: Başaklarda bile süs ihtiyacı var

—Ölçü her şeyde lâzımdır: Nezakette elzem!

— Bilgiyi ihmal edersek mahkeme, meclis, mes cid. her ne bina etmiş olsak mahbes (hapishane) olur —Büyük adamlar m nal memnu niye (memnuniyetle) hizmet ederler, fakat istihdam edilmeğe (kullanılmaya) razı olmazlar

—Vicdan, onu herkes yüreğinde taşımaz: Dilinde, midesinde ve hattâ cüzdanında taşıyanlar vardır.

—Bizde demir çok, fakat örs ve çekiç yok

—Vaiz: “Allahı çocuklar anlayamaz!” diyordu, güya büyükler anlayabilirlermiş te

—Bilmem kim: “ölüm bir cümle nihayetine vaz edilen (konulan) noktadır” demiş. Doğru olabilir, şu fark ile ki cümleyi en güzel yazdığından emin olanlar bile elleri titremeksizin o noktayı koyamazlar

—Bizde şöhret en kuvvetli gıdasını tarizden (sözle dokunmadan) alır

—Bizim memlekette kolaylıkla kazanılan şey: Bir yaşdan sonra semen (semizlik)

—İhtiyar olup genç gözükmek her halde genç olup ihtiyar görünmeden hayırlıdır

—Geçineceği olmayan zavallı dost daima yarım dost kalır!

—En hoşlanmadığım sözler yan acı,yarı tatsız olanlardır, labada gibi!

—Medeni manfilîerde (çevrelerde) nezaket bir si lalıdır, çok kere kuvvetin fethedemeyeceği kaleleri bize o vaadeder

—Övmek istediğiniz adamın hiçbir meziyetini (üstünlüğünü) bulamıyorsanız bırakınız, kendi kendisinden bahsetsin!

—”El mer u aduvvün limâ cehile” (kişi bilmediği şeyin düşmanıdır) derler ama bilmediği şeylerin hararetli taraftan olanları ben çok gördüm

—Tabiatın büyük haksızlığı: Hayatı anlamayanlar tadar!

—Bâzılarım rütbe ve nişan yükseltir; bâzıları da rütbe ve nişanı alçalttır

—Mutlakıyet son tahlilde şu demektir: “Ben hayata hükümdarlık kapısından dâhil oldum (girdim) onun için efendi sen ömrün oldukça bana köle olacaksın!” Bu mantık ancak cehlin karanlığında yarasalar veya baykuşlarla beraber yaşayabilir. Babandan, miras kalmış bir tahtın üstünde misin, çalış ki güneş doğmasın, yoksa gece kendine köle ettiklerinin yer ağardık tan sonra kölesi bile olamazsın!

—Ses vardır ki kulağıma tükürüyor sanırım ve söz vardır ki sağır olmadığıma beni nadim eder (pişman

eder)

—Anlaşılanı anlamayanlardır ki anlaşılmayacakları anlamak iddiasındadırlar

—İcaz (kısa kesilmiş söz) içinde bir âdi (bayağı) fikir gözümün önüne dar elbise giymiş bir kaba adam getirir

—Elinden gelse her muharrir (yazar) bütün kârilerine (okuyucularına) kendi zevkini aşılardı

— Çoğumuz sanırız ki beğenmediğimiz nisbette ince zevkliyiz

—Adi fikre sarfedilmiş güzel ifadeden ziyade âdi ifade içinde gördüğüm güzel fikre acırım

—Zevk i selim (güzel zevk) çirkinliğe acır, zevk i sakim (bozuk zevk) güzelliğe kızar

—İnsan düşmanının her faziletine inanabilir: Samimiyetine asla!

—Mizacı (huyu) menfaatına uymayan riyaya (iki yüzlülüğe) mecbur olur

—İstikbalden takdir uman halin takdirinden müstağni (gönlü tok) görünür

—İstikbal herkese aynı mesafede görünmez: Onu bir senenin sonunda görenler olduğu gibi birkaç asrın ötesinde görenler de vardır

—Kabul etmediğimiz fikirlere karşı ne kuvvetli mantığımız vardır

—Herkes kendi nazariyatını (nazariyelerini) onlara edilmiş hücum nisbetinde kıymetli sanır

— Aşığın gözü kördür, derler; Iâkaydınki (ilgi sizinki) emin olunuz ki daha kördür, çünkü bakmaz!

—Her vicdan için ancak içinde istirahat (dinlenme) bulduğu fikirler doğrudur

—Kurduğu tuzağa düşmeyen avı hamakat (ahmaklık) ile itham eden (suçlayan) avcı bile vardır

—Ortağı muhabbet “rakib” görür, husûmet muavin (yardımcı)

—Sizi sevmeyenler ya kendilerini anlamadığınız yahut… çok iyi anladığınız adamlardır

—Düşünme namına ötekilerinin yaptıkları ezberlenmiş düsturları zihnen tekrardır

—Adam gördüm ki Hâbil’in Kabil tarafından katlini Harb i umumiden (I.Dünya Savaşından) ziyade ehemmiyetle telakki ediyor

—Bazısının eli verir, gönlü vermez; bâzısının da gönlü verir, eli vermez: İkisi de hasisliktir

—Yel ile gelen yel ile gitmezse sel ile gider

—Anlamamak da hukuk ı beşeriyedendir (insan haklarındandır) ve denebilir ki çoğumuzun en ziyade selâhiyetle istimal ettiğimiz (kullandığımız) hak budur

—Hamakata (ahmaklığa) galebenin müessir (tesirli) çaresi zeki değil, ahmak görünmektir

—Boynuzların kıymetini takdir için öküzlerin ha

—Kör olur badem gözlü olur; kel ölür sırma saçlı olur, çünkü geri gelme ihtimalleri yoktur

—Yağmur ve çamur… Ne temiz bir bulut hadisesi yerle temas edince ne kadar bulaşık şekiller

—San’at için san’at belki san’attır fakat geçindirmez!

—Aksaçlar altında çok gürültülü kahkaha şetaretten (neşelilikten) ziyade sarhoşluğu hatırlatır

—Bâzı dostluklar doğdukları gün size çok yaşayacaklarım zımmen (kapalıca) vaadederler

—Hâtıralarımız, yaşlandıkça kendi kendine zenginlenen bir sermayedir

—Hiçbir göz yoktur ki her türlü ziyaya dayanabilsin: Her göz kendisine nahoş gelen (hoş gelmeyen)

nuru söndürmek ister!

—Zekâmız gibi ahlâkımız da bedenimizin haraç güzandır (haraç alanıdır): Akıl olsun huy olsun vücudumuzun bütün hücrelerinden toplanır

—Bizi cennetten sürdürmeğe sebeb olan cins… menfamızda (sürgün olduğumuz yerde) ona “cins i lâtif diyoruz

—Şebek kıçını görüp de yüzü kızarmaya, adam derin düşünmüyor demektir

—Bir fikrin selâmetini ancak tecrübenin verdiği netice gösterir

—Münazara (çekişme) görmedim ki menfanla dokunan bir hatayı kımıldatabilsin

—Ne kadar kuvvetli isen o derece de düşünerek hareket etmelisin

—Asri (modern) gençlere bakınca içimden diyorum ki: “bize de vaktiyle delikanlı” derlerdi, apdal kanlı demiş olsalar daha doğru olacakmış!

—Zemanenin (bugünkülerin) manzaraları bana baharat gibi geliyor: Acı, fakat hayat istinası verir!

—Yeryüzü gençliğimde bana nihayetsiz görünürdü, şimdi dar, küçük ve hafif geliyor, o kadar ki bütün dünyayı kucağıma verseler torun diye sıçratacağını!

—Beni asra rapteden (bağlayan) köprü yıkılmış sanıyorum: Artık vukuat (olaylar) bana uzaktan bakmağa mahkumdur: Dokunamaz

—En hazin kimsesizlik lâkayıtlar (ilgisizler) kalabalığı içinde hissedilendir

—Altta kalanın değil, geride kalanın canı çıkar: Yaşamak isteyen asrıyla (yüzyılıyla) beraber yürümeli dir.

—Hayatta her birimiz için en ziyade iki şey haiz i ehemmiyettir (önem taşır): umduğumuz ve korktuğumuz.

— Horoz çok ötünce sabah geç olur; evet ama horozlar susup da tavuklar öterse sabah hiç olmaz!

— Yaşlandıkça güzelleşmek çınar ağacına mahsustur: Sakalını süsleyene bayılırım

—Yaşlandıkça güzelleşmek çınar ağacına mahsustur: Sakalını süsleyenlere bayılırım!

—Sadakanı tercihen kör dilencilere ver: Lütfu nu gören seni görmezse nankörlüğünden emin kalabilirsin

—Hayat mücâdelesinde galebe için sağlam kafa lâzımdır: İnsanlar da koçlar gibi kafa kafaya döğüşürler

—Dünkü fikir küflü, yarınki fikir henüz hamdır: Bugünün adamına bugünün fikri yarar

— Köpeğe gem vurma: Kendisini at sanır!

— Bennutad (âdet üzere) gözünü açmalı: Fakat açık gözlülük sırasında göz yummağı bilmektir

—Bir tabii inatçı etrafında on mecburi inatçı yaratır.

—Su dökme tehlikesi alelekser bardağım fazla doldurmak arzusundan ileri gelir

—Açgözlüyü minnettar edemezsin: Doymaz ki.

—Tembellik bir nevi vicdan uykusudur: onun için bir seyyie (kötülük) olduğunun farkına varamayız

— Kaba soğana benzeyen vücutlar olduğu gibi, kaba soğana benzeyen fikirler de vardır.

—Pek tabii olmağa gelmez, terbiyesiz, derler. Pek samimi olmağa gelmez, saygısız, derler

—Hakiki büyük adam düşdüğü yerde uzanınca daha büyük görünür

—Büyük adam kıyamda (ayakta) iken veya yüksek makamlarda otururken büyük, hâki mağlubiyette (mağlubiyet toprağında) yatarken daha büyük görünür

—Avam (halk) koyun ruhu ile kaplan huyundan mürekkeptir (meydana gelmiştir

—Herşey ve herkes yerli yerinde gerek: Mescitte sefihe (uçarıya) meyhanede fakihe (fıkıh âlimine) inanma!

—Kuzusuna kıyamayan kebap yiyemez,

—Sırasında  okşayan el kadar sırasında döğen el de öpülmeğe lâyıktır

—Hiçbir zaman sevmemiş olduğumuz bir mahlûkun ciddi bir düşmanı olamayız

—Alelıtlak (umumiyetle)’ görünmemiz için alelıtlak (Genel olarak) aydınlık kâfidir; fakat istediğimiz gibi görünmemiz için ziyanın istediğimiz taraftan gelmesi icap eder (gerekir)

—VAPURDA, TRAMVAYDA, TİYATRODA, HER UMUMİ YERDE, OTURMAK İÇİN KÖŞELERİ TERCİH ET: HİÇ OLMAZSA BİR TARAFIN HÜR KALIR

—Manend-i şecer (ağaç gibi) nâbit olur i büyür (sabit olanlar!..) Evet ama münasip (uygun) yere daldırılmış ise   .

—Havas  beğendikçe alkışlar; avam alkışladıkça beğenir.

—Hakiki zarafetten bi haber (habersiz) görünür.

—Sevda ile kara sevda arasında ancak hafif bir renk farkı vardır

—Hayatta dost gibi düşman da bir kuvvettir: Dostum olamayacaksan düşmanım ol!

—Ecelin acılığını sevdiklerimizin ölümünde tadarız

—Avam, vücud i içtimâinin (sosyal bünyenin) şahmıdır (iç yağıdır)

—Kadı mürteşi (rüşvet alır) olunca tabiidir ki adalet mezada (artırmaya) çıkar.

—Kavak ağacını beğenen ve seven pek az kişi görürsünüz : Çünkü dosdoğrudur

—Âşık sevdiğine bakar, fakat… görmez!

—Bir hokkabaz (hokkabaza olmalıydı) muvaffak olmak için iki şart lâzımdır: Kendisinde biraz gözbağcılık, seyirde bir hayli görememezlik… Bu yalnız hokka oyununda değil, kalem oyununda da böyledir

—Güneşi istedikleri gibi görebilmek için ne kadar küsufû (güneş tutulmasını) temenni edenler vardır

—Âlemin ayıbını arama: Tek gözlere gözlü taraflarından bakıver

—Suiistimal kapısını aralık etmeğe gelmez: Derhal ardına kadar açılır

—Çok kişi hayâ (ulanma) ile riyayı (yüz egülmeyi) taglit eder (yanlışlığa atfeder) ve sanır ki riyâsızlık hayâsızlıktır

—Iftirak (ayrılık) her muhabbet şiirinin son mısraıdır

—Kalb ne mugfil (aldatıcı) bir saattir: Kâh bir günü bir ay kadar uzun, kâh bir ömrü bir aydan kısa gösterir

—Herkese hak vereni hiç kimse haksız bulmaz

— İyiliği yalnız iyiler anlar, fenalığı herkes

—Modayı ne tamamen kabul et. ne tamamen red: Gülünç olmazsın

—Göz bâzı dimağların penceresi bâzılarının dürbünü ve bâzılarının aynasıdır

—Avamın şan ve şerefi yoktur, fakat şanların ve şereflerin çoğunu avam tevcih etmiştir (vermiştir)!

—Dimağların da oburu vardır. Pek çok yer. pek az hazmeder

—Her iş gibi, alkışdan da yorulur.

—Zarafet zekânın tellâlıdır.

—İş adamı adama bakmaz, işe bakar.

—Makamına lâyık olan adam her ne yapsa makamına lâyık düşürür

—San’at için san’at: Ben bu düsturu candan kabul etmişimdir. Zira dikkat ettim, yazacağım şeyin zarara ve faydalı olabilmek ihtimali zihnime uğrayınca samimiyetim sarsılıyor.

—Tatsız olmamak için zarafet ince bir terbiye ile salçalanmalı

—Terbiye ile salçalanmayan zarafet tatsız olur

—Akıl yaşta değil baştadır, fakat aklı başa yaş getirir

—Hiçbir vâde inanmamak her vâde inanmaktan daha az zararlıdır

—Düşmanlarını aklanmayanlar dostlarını aratmayanlardan daha çoktur.

—Şen adam güneşe benzer: Girdiği yer aydınlanmış gibi olur

—Iştikâr (şöhret kazanmak) için zamaneye (şimdiki zamana) ya tamamıyla uymalı ya tamamıyla karşı koymalı

— Dün bir muallim (öğretmen) bugün bir ders yarın bir muadeledir (denklemdir)    Bugün bir ders, yarın bir muadele, dün bir muallimdir

—Tevâzu (alçak gönüllülük) yaşmağa benzer: örterek güzelleştirir

—Dostlarını çok sanmaktan düşmanlarını çok sanmak daha tehlikelidir.

—Nüfuz hüsniniyetle (iyi niyetle) sarfedilmeli ki çok yaşasın

—Zarafetin iki büyük düşmanı çok incelik ve çok kabalıktır.

—Kaba konuş zarar yok, elverir ki ince düşünesin

—Herkes parlamak isterdi, tutuşmak tehlikesi olmasa

—Avam yukarıya bakamaz, başı döner: Ona hoşgörünmek için kısa boylu olmalı

—Sırasında bir alkış hiç unutulmayacak bir iyiliktir

—Zarafet servet gibidir: Müsriflik veya hasislik değil, hüsn i tasarruf (iyi sahip çıkma) ister ki nemalarısın (çoğalsın)

—İnsan kendi mevkiini dostlarının lâyık gördükleri makamla düşmanlarının gösterdikleri nokta arasında aramalıdır

—Müsmir (faydalı) işler nadiren uzar.

—İnsan sevdiğinden korkar, fakat korktuğunu sevmez

—Sırasında bir güzel kostüm bir keskin kılıç kadar cesaret verir. Nasreddin hocanın kürkü bir silâhtır

—Aynaya pek sık bakan kusurlarını pek az görür.

—Sen yalnız dilini hıfza (tutmağa) alış.

—Eski ve yeni şeyler ne kâmilen (tamamıyla) iyi ne kamilen (tamamıyla) fenadır: Gerek gençlerin, gerek ihtiyarların en büyük hatâları bunu bilmemekten neşet eder (ileri gelir)

— Görmemezliğe gelmek suretiyle ne kadar kem (kötü) nazarlar kör edilir

— Giden muhabbete hiç kimse yetişemez

—Dostluğun maliki (hikâyesi) idbâsdır (düşkünlüktür.)

—Mürebbi (terbiyeci) yüz vermeksizin mükâfat ve kalb kırmaksızın mücâzat etmeli (cezalandırmak)

—Kıskançlar kâh buluttan nem kapar, kâh… güneşi görmezler

—Sevmediğimiz adamın dostumuz olabileceğine inanmak ne garip gaflettir

—Faziletini tahrip edemediğin hasmının mağlûbiyetinden emin olmamalısın

—En feyizli (verimli) rahmet (yağmur) alın teridir

—En müsmir (verimli) rahmet alın teridir

—İhtiyar gibi hareket eden genç bir budala, genç gibi hareket eden ihtiyar bir delidir.

—Somurtmak istersen kendini düşün, gülmek istersen başkalarını hatırla

—Avam iyi anladığına değil, iyi işittiğine inanır: Ona bağırmalı!

—Fikir vardır ki mesaili (mes’eleleri) su gibi sessiz halleder ve fikir vardır ki değirmen gibi gürültü ile ezer

—Korku daima karşısında kuvveti ve cesareti bulur

—Bir güzel eser ibda etmek (yaratmak) ademi (yokluğu) bir az idam etmektir

—Saklanan çirkinlik iki kat çirkin görünür

—Siyâset âleminde nüfuz gayet elâstiki bir dairedir; gevşek tutmağa gelmez derhal daralır

—Eşref (en uygun) saat alelekser (ekseriya) bade harabü’l Basra (iş işten geçtikten soma) çalar.)

—Kalb ancak bir kere fethedilebilir istirdat edilemez (geri alınamaz)

—Bir his daima bir diğer hisden doğar: Sarhoş, masrû (saralı) ve mecnun (deli) hislerin yavrularından sakın!

—Müdebbire (tedbirliye) acımak âlâ, mukbili (talihliyi) kıskanmamak aliyülâlâdır (en âlâdır)

—Her vâd bir menfaat mukabili (karşılığı) her incâz (vadini yerine getirme)… iki menfaat mukabilidir I      —KAZA GİBİ MAZİYE DE (GEÇMİŞE DE) RIZÂDAN BAŞKA ÇARE YOKTUR: ÖLENLERİ ÇEKİŞTİRMEKTENSE DOĞANLARI ÇEKİP ÇEVİRMELİYİZ

—Güzel gözde zeki nazar (bakış) ne ise büyük zekâya nisbetle zarafet de odur

—Kalb ile dimağı uzlaştırmak: İşte ameli felsefî.

—Kalb ile dimağı uzlaştırmak: İşte hikmet i âmile!

—Ter vücudun gözyaşıdır.

—Hasisin kesesi hayatına ve hayatı kesesine bağlıdır

—Malûmat, yalnız zekâyı değil, hamakati de (ahmaklığı da) tevsi eder (genişletir)

—Hatânın eb’adını (ölçülerini) muhitinin (çevresinin) mevkii tayin eder: Ayni hatâ büyükte daha büyük, küçükte daha küçük görünür

—Fedakârlıkların çoğunda bir yeis (üzüntü) hissesi vardır. Ameliyat ı cerrahiyede (cerrahi ameliyatta) olduğu gibi

—Tabiate galebe (galip gelme) aklımın eremeye ceği fütuhattandır (fetihlerdendir)

—Ne yapayım, diye düşünmektense birşey yapma, düşün!

—Herşeyi sırasında yapmak: İşte zarafet i güliye (gülî zarafet)

—His ne kadar kolay değişirse fikir değiştirmek o kadar zordur

— Düşmanlığı dostluktan ziyade saklamayan yürek pek nâdirdir (azdır)

—Daima tasdik (kabul) veya daima inkâr (red): Akıllı muhatabı (hi t âb edileni) çıldırtmak için ikisi bir yola çıkar.

—İki şey zannolunduğu kadar kolay değildir: Sırasında gülmek ve sırasında ağlamak… Gülünç olmaksızın güler ve ağlayan büyük bir eser i zekâ (zekâ eseri) göstermiş

—Âşıklar arasında hakaret buse (öpücük) ile ödenir

—Güzel söyleyeceğinden emin değilsen sus: İcâb ı zarafet (zarafetin’gereği) budur.

—Uzun müddet için yazan yazısına uzun müddet vakfetmeli (sarf etmeli): Çabuk yazılan çabuk unutulur

—Ettiği iyiliği ve gördüğü fenalığı unutmayan gördüğü iyiliği ve ettiği fenalığı çabuk unutur

—İyi fikirler doğru dimağlardan (beyinlerden) güzel fikirler ince dimağlardan doğar.

—Zarafetlerin en gücü zarifi yaralamaksızın tırmalamak acıtmaksızın çimdiklemek

—Yaralamaksızın tırmalamak acıtmaksızın çimdiklemek

—Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan hizmetçi arıyor, demektir

—Rüyet (görüş) kanunlarının hilâfına (aksine) olarak kendi fedakârlığımız uzaklaştıkça büyür, aharın (başkasının) hakkımızdaki fedakârlığı yaklaştıkça küçülür

—Nefsini (kendini) düşünerek herkes için yahut herkesi düşünerek nefsi için çalışmak: Bence ikisi de bir yola çıkar

—Büyük kalbler büyük binalar gibi daima kendilerini gösterirler

—Âlemin zararına olarak tufeyli (asalak) yaşayan zarafeti sevmem: Tahtakurusuna benzer.

— Kalbin hacmini ihata ettiği (kapladığı) muhabbetler tayin eder.

—Üdebâdan (ediplerden) biri eseri edebi (edebi eser) diye hanımlara verilmiş konferanslarını gösteriyormuş; yarın zekâ diye serpuşunu (şapkasını) da gösterebilir

—Terakkiye (ilerlemeğe) istidadı (kabiliyeti) olmayan mubâhaselerin (sohbetlerin) istidadı uzamağadır     —Zayıfın her hâli gibi iyiliği ve fenalığı da zayıf olur

—Hafıza dimağımızın kumbarasıdır!

—Pek çok sevenler muhabbetlerini daima az bulurlar!

—Fikir uğradığı dimağın değil çıktığı dilin malidir

—Çalışmak istirahatın hardalıdır.

—Ağaçlan severim, çünkü güneşe yazın siper olurlar kışın elek .

—Beşeriyeti düşünürken bedbin (karamsar) de nikbin (iyimser) kadar aldanır

—İkna kolay, rızâ güçtür: Fikir kalbden daha çabuk kanar

—Kanmak istemeyeni hiçbir mantık kandıramaz.

—İnanmak istemeyeni hiçbir mantık inandıramaz

—Kusurumuz ne kadar çoksa o kadar kusur ararız

—İYİ YAŞAMAK CENÂB I HAKKA (ALLAHA) HAMD Ü SENANIN (ŞÜKRETMENİN) EN MAKUL (AKLA YAKIN) ŞEKLİDİR     

—Bana öyle gelir ki kaba hareket kaba sözden daha kabadır

—Her vaz’ı (hareketi) onu anlayabileceklere karşı ihtiyar etmeli (seçmeli): Tevazuu (alçak gönüllülüğü) büe —Her vaz’ı onu anlayabilecek adama karşı ittihaz etmeli, tevazuu bile!

—Ahrette dirilmek ümidi olmasa sanıyorum ki hıfzıssıhhaya (sağlığı korumağa) riâyet çoğalırdı

—Gördüğün güzel rüyadan bile hasetçiye (kıskanca) bahsetme: Kıskanır —Hasuda (kıskanç kimseye) gördüğün güzel rüyadan bile bahsetme: Kıskanır!

—Pek ehemmiyetsiz bir hâdise (olay) bana çok hazin (üzücü) gelir: Hiç yaşamamış bir adamcağızın ölmesi!

—Hareketlerimizin en kârlısı nezakettir.

—Başkalarını nezâkete davet için bazen kaba görünmek icabeder

—Riyasız namaz kılanın dizi tahiyattan (selâmlardan) yorulmaz

—Her san’ata yaraşır bir şekil var: Bağcı kütük gibi olmalı

—Kendine gülen adamın handesi (gülüşü) daima zekidir

—Söyleyeceğini bilemeyen adamın dilsiz doğmamış olması kendisi için bir bedbahtlıktır (kötü talihtir)

—Yanlış bildiklerimizi atabilsek dimağımızın yükü o kadar hafifler.

—Bâzıları fıtreten (yaradılıştan) o kadar eskileri beğenir ki dimağında ecdadı (ataları) oturuyor diyeceğiniz gelir

—Berberler nasıl geveze olmazlar: Sabahtan akşama kadar çeneleriniz ile oynuyorlar

—Görmemezliğe gelmek isteyen için gözlük ne kıymetli siperdir      

—Öldükten sonra toprak olmak gücüme gitmezdi eğer çamur topraktan olmasa.

—Çok kere hiç aramadığımız şeylerden bahsederken “bulamadım” deriz

—  Ağaçların çiçekler gözü, kuşlar dilidir

— Az çok herkes nefsinin (kendinin) dalkavuğudur

—Çok kere muvaffakiyetimize (başarımıza) dostlarımız kadar düşmanlarımız da yardım eder, ancak ikisini de güzel intihab etmiş (seçmiş olmalıyız)

—Avam biraz çocuğa benzer: Gülmesinin ve ağlamasının sebebi her zaman aranmağa değmez

—Lezzet, tabiatın tasvibine (doğru bulmasına), elem, tayibine (ayıplamasına) delâlet eder

İHTİYARLARDA MAZİYİ GÖRÜRÜZ; HALBUKİ İYİ BAKSAK İSTİKBALİMİZİ DE GÖRÜRDÜK!

—DAİMA: “BİLİRİM Mİ” DİYOR, GENÇTİR; HERŞEYE “OLABİLİR Mİ” DİYOR, İHTİYARDIR

—İnkâr ile başlamamış olan iman temelsizdir: İmanın inkâr mebdei (başlangıcı) olmazsa müntehası (sonu) olur

— Çok kere dimağımızın iflâsı dilimizin fazla sarfiyatıdır: Geveze hiçbir zaman zeki görünmez       

—Dikkat ediniz: İş görürken hiç kimse çirkin görünmez: çirkinliği meydana vuran boş oturmaktır

—Gençler sofraya oturanların: ihtiyarlar sofradan kalkanların halini hatıra getirir

—Yerinde sayanlar yürüyenlerden ziyade ayak patırdısı eder

—Avam sanır ki ayın ondördü Boğaziçi’nin mehtap sefası için hulul eder (gelir)

—Hayat bir tabur vukuattır (olaylardır) kumandası: Tesadüf!

—Sıhhat ile semizliği tağlit etmeyen pek az kişi vardır

—Frenk canı sıkılınca susar, Türk canı sıkılınca çok söyler!

—Avam ve havas, un ve maya gibidir: Biri noksan olunca ekmek yapılamaz

—Çekilmeyen arkadaş: Nükte sarfına meraklı ahmak ve çok söyleyen kekeme!

—Osmanlı kardeşlerimiz, müslüman kardeşlerimiz, kan kardeşlerimiz, vatan kardeşlerimiz… İnsanlar bu kardeş bolluğunu tasavvur edince: “Allah babamıza kuvvet versin!” diyeceği geliyor

—İtikadımca (inanışımca) dünyada en çirkin mahlûk. Voltaire’in zannettiği gibi otlubağa (karakur bağa) değil, hiddetlenmiş budaladır

— Başını semâya (göğe) çarpmaktan bermûtâd (âdet üzere) cüceler korkar.

—Alelekser (ekseriya) maziyi (geçmişi) düşününce: “O zaman ne budala imişim!” deriz, yarın şimdiki zamanı düşününce yine diyeceğimiz odur

—Kör kuvvet yıkabilir, fakat yapamaz.     Zekâsız kuvvet yıkabilir, fakat yapamaz!

—Döğüşlerde midenin tesiri dimağın (beynin) tesirinden az değildir: Tok kamına insan tepişmek değil uyumak ister. Yüksek makamlar yüksek tepeler gibidir: Koşarak çıkanlara nefes darlığı verir

—Terfi i rütbe ettikçe (rütbesi yükseldikçe) kibirlenenler yangın kulesine çıkınca dürbün oldum, zannedenlerdir

—Yasak arzu doğurur

—Izzet i nefse en ağır gelen şey istihfaftır (alaydır)

—Gündüz kandilini hazırlamayan karanlığa razı demektir

—İnsanın karnı acıkınca gözü kararır.

—Herkesi kör âlemi sersem sanmak da bir saadettir

—Küçük kapılardan girmeğe çalışınlar eğilmeğe mecbur olurlar

—Avam her devirde ve her diyarda ateş ve ziyayı tağlit etmiştir (yanlış anlamıştır): Kendisini yakanı güneş sanır

Bir adam karşımda ciddi bir delil irâd eder (verir) gibi: “İki kere iki dört eder!” dedi mi, derhal gözümün önüne çatal tırnaklı ve dört ayaklı bir öküz gelir.

—İnsan yükseğe çıktıkça pantolonundaki yamanın görünmek ihtimali artar.

Yavuz köpek beyhude (boş yere) havlamaz: Ya susar, ya ısırır!

—İhsanda bile muvaffak olmak için zekâ ve itinâ lâzımdır: Dilenci olmayan bir adama dalgınlıkla sadaka uzatanın vaziyetini tasavvur ediniz

—Muvaffakiyet en müessir (tesirli) leke sabunudur

—Fakirsiz memleket yoktur, zengin memleket ona derler ki fukarasını (fakirlerini) saklayabilir

—Alelekser (ekseriya) insan başkasına sürmek istediği çamura bulanır!

—Herkesin bayıldığı adamlar senin hoşuna gitmiyor mu, anla ki bir fitret i âdiye (âdi bir yaratılış) değilsin

—Abes (saçma, boş) mantığın hezeyanıdır.

—Maksatla vâsıtayı taglit etmemek (yanlış anlamamak) nasıl mümkün olsun ki bizim maksat dediğimiz de biraz ötede gizlenen bir diğer maksadın vasıtasıdır

—Her mümâyiş soğuktur, mümâyiş i ahlâk (ahlâk gösterişi)… iğrenç

—İstidad (kabiliyet) dimağımızın az çok mücbir (zorlayıcı) bir âmiridir (emredicisidir)

—Hayatta öyle karagözlere tesadüf ettim ki kâğıttan oyulmuş adaşı daha zîruh (ruhlu) addolunabilir (sayılabilir), zira hiç olmazsa bir değnekle onun bir kolunu kımıldatabilirsiniz!

—Bâzıları tabii görünmek için ne yapmacıklar ihtiyar ederler (göze alırlar)

—Fikrimiz ne kadar az ise fikrimize irtibatımız (bağlantımız) o kadar kuvvetli olur: işte evlâdımızla

(çocuklarımızla) efkârımız (fikirlerimiz) arasında bir vech i şebih daha!

—Şıpsevdi erin ruhu han odasını andırır: Her geçenden yadigâr olarak biraz süprüntü bulursunuz.     —Akar su ne güzel hayat dersidir: Küçük mânilerin üzerinde köpürür, büyüklerin yanından sessizce dolaşıverir

—Gözlerimizden akabilen yaşların acılığı değil, insanı ruhunda mahbus kalan yaşlar zehirler

—Terakkinin her hatvesi (adımı) milyonlarca adam ezer: Kanun ı tarih (tarih kanunu) budur

—Menfaat sandalyeye benzer: Başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan yükseltir

—Yüksek tepelerde hem yılana hem kuşa tesadüf edebilirsin (rastlayabilirsin), fakat biri sürünerek öteki uçarak yükselmiştir

—Gün doğmadan meşime i şebden (gecenin kalbinden) neler doğar! Evet ama geceleri, gündüz biz kendimiz telkih ederiz (aşılarız)

—Zekâları sayesinde (gölgesinde) geçinenler olduğu gibi hamakatleri (aptallıkları) sayesinde geçinenler de vardır

—Hayal, ruhun gizli kapısıdır: Kötü fikirler hemen daima oradan girer

— Zeki bir ihtiyar derdi ki: “Artık bana âlemin gürültüsü bir ninni gibi geliyor, ebedi uykuya hazırlayan ninni…”

—İnsanları en çok seven hiç şüphem yok yamyamlardır

—Bir şey söylemeden evvel dokuz kere dilini ağzında çevir, derler. Hiç fena nasihat değil: Çünkü üçüncü çevirmeye varmadan alelekser sükûtu tercih ederiz

—Edebiyat âleminde (dünyasında) dikkat ettim, herkes kendi seviyesindekini alkışlıyor. Kimi alkışladığını söyle, hangi tabakadasın söyleyeyim

—Alem i edebiyatta (edebiyat âleminde) dikkat ettim, herkes kendi hizasındakini alkışlıyor. Kimi alkışladığını söyle, meraiye i edebiyeni (edebi vasfını) söyleyeyim

— Bermutâd (âdet üzere) dayak atana kızar, dayak yiyene acırız: Mamafih ikisinden birinin yerinde olmağa mecbur olsak hangisini tercih ederdik

—Edebiyatta az ehliyet ehliyetsizlikten daha büyük bir bedbahtlıktır (kötü talihdir)

— Kendi ellerini şakırdatmak için başkasını alkışlama vardır ve ekseriyet (çoğunluk) böyle alkışlar.

—Dişime gelen işime gelir: İşte ekseriyetin düştür ı tercihi (tercih düsturu)

—Cenneti toprağın kimi üstünde kimi altında arar: Yalnız filosof ruhunda bulur

—Anha minha (şu veya bu) hiç mahzursuz (zararsız) bir tek eğlence var: Bir tatlı rüya..

—Hülyasız yürek petrolsüz lâmbaya benzer: Hiç bir şeyle parlatılamaz

—Ahalinin lokması hükümetin temelidir.

—Her gelişi memnuniyeti mucib (gerektiren) yegâne (tek) misafir: ikbal!

—Hürmet çok kere korkunun bir şeklidir

—A’ref i nefsin (kişinin en arifisin)! Merdüm giriz (insandan kaçan kimse) olmak istersen.

—Kendinden bahsetmek (sözetmek) kadar çirkin ve o kadar tabii bir hareket yoktur.

—Beşerin fitreti (insanın yaradılışı) biraz mezat sergisini hatırlatır: Ne ararsan bulursun

—Tab ı beşer (insanın huyu) biraz mezat sergisini hatırlatır: Ne ararsan bulursun

—Bir milletin miyar ı medeniyeti (medeniyet ölçüsü) erbab ı irfanına (aydınlarına) derece i hürmetidir (hürmet derecesidir)

—Tabiat her birimizin eline bir ümit kemiği verir: İliğini çıkaracağız diye ömrümüz oldukça didiniriz     —Fırtınanın tahribatı (harap ettikleri) bilhassa yükseklerde görülür: Onun için sulh ve asayiş herkesten ziyade ser i kârda (iş başında) olanlar için kıymetli olmak lâzım gelir

—Ben enseme inen baltaya bakarım: Sapı ister şiir ve fazilet olsun ister meşe sopası!

—Eğlencede yalnız mukaseme (bölüşme) vardır; müşareket (birlikte bulunma) ancak elemde ve matemde his olunur

—His, fikrin hemşire i kalbîsidir (kalbî kardeşidir)

—Ter biraz kanımızı ve az ruhumuzu dışarı çıkarır: Yazın kalabalık yerlerde beşeriyetin (insanlığın) vicdanını kokluyorum sanırım

—Her meslekte yükselmek için yolunu şaşıranlar olduğu gibi, yolunu şaşırarak yükselenler de vardır.

—Sahte zarafet diken gibi yaşar ve diken gibi metanetsizdir (dayanıksızdır.)

—Hakikî kurnaz herkesi kendisinden daha kurnaz addeder (sayar)

—Göz gördüğüne ve kalb duyduğuna inanır.

—Göz gördüğüne ve kalb hissettiğine inanır

—Çok yaşamak elimizde değil, fakat adımızı çok yaşatmak elimizdedir    

—En metin (sağlam) nokta i istinad (dayanak noktası) herkesin kendi kuvvetidir

—Cezasız kalan hatâlar avam nazarında (gözünde) sevaba yaklaşır

—Çıplak söz edebi değildir, çıplak insan müeddep (terbiyeli) olmadığı gibi.

—Maziyi (geçmişi) çiğnemek hevesi hemen bütün genç ayakların kuvve i muharrikesidir (hareket getiren kuvvetidir)

—Karnı açlardan ziyade kalbi açlara acırım

—Öyle yaşa ki az bile yaşamış olsan yaşamış ölesin

—Zavallı koyun sürüsü! Çobanı da o besler, çoban köpeğini d e, kurdu da!

—Temiz bir kıyafet nadiren aldatan bir tavsiye mektubudur.

—Ölümü sevmeyişimizin bir sebebi de hiçliğimizi meydana vurması olsa gerek.

El şakası fena, dil şakası daha fena, kalem şakası hepsinden beterdir

—Rahat etmek istersen ayağını yorganına göre uzat ve tependen yüksek fikirlere uzanma!    

—Büyüklere çok sokulmak ihtiyacını ancak küçükler hisseder

—Ölenlerin hepsi gassal (ölü yıkayıcı) elinden geçer, fakat… ancak temizler temizlenir

—Her ölen gassal elinden geçer, fakat… temizlenmez!

—Yuvasını yakmadıkça yılanın kökü kesilmez. (Terör için)

—Demir mukaddestir, makine olursa; melundur (lanetlenmiştir), pranga olursa     Demir mukaddestir, seyf (kılıç) olursa; melundur, zincir i istibdâd (istibdâd zinciri) olursa..

— Celâdetin (gözü pekliğin) en yüksek mertebesi hiçbir yeni fikirden korkmamaktır

—Mürekkep, bizde ekmeği en az şişiren mâyidir

—Bir müddet bir zenciye bakdıkdan sonra gözlerimi bir hemrengime (ayni rengime) çevirince sanıyorum ki nazarımda beşeriyet âni bir şeşafet aldı (çizilmiştir)

—Yalnız boş durana değil, faydasız iş görene de tenbel denir      “Bârân ı kaza (kaza yağmuru)” bazılarını ıslatır, bâzılarını yıkar, bazılarını da çamura bular,

—Bir hareketin seni biraz ıslah etti mi (düzelttirin), inan ki o bir ibadettir

—Riyâ (ikiyüzlülük) ve taassubun her türlüsü çirkindir, fakat en çirkini taassub karşısında riyadır

—Mumun alevini güneşin ziyasından (ışığından) ziyade şayan ı iştigal (meşgul olmağa değer) bulanı görmüşümdür

—Dimağların müsademesi (çarpışması) asla yaralamaz, eğer kalbin hiç müdahalesi (karışması) olmazsa

—Olduğundan ziyade görünmek isteyen olduğu kadar bile görünmez olur

—Ahlâkın nisbiyetine (nisbiliğine) bir delil daha: İlmi kıskanan cahili kim tayibe eder (ayıplar) halbuki haset (kıskançlık) mezunundur (zemmedilmiştir)

—Her mabut dikkat ettim, abdesi elinde ve abdesi yüzünden ölüyor

—Galatların (yanlışların) en tehlikelisi ve en münteşiri (yayılmışı), nefsini (kendini) yanlış tanınmaktır

—Mutlakiyyet  ile  cumhuriyetin  büyük  farkı: Re’s i kârımızda (işbaşında) pahalı bir tac görüyorduk: şimdi kıymetli bir baş görüyoruz

—Sevk i tabii (iç güdü) bence aklın müsveddesi dir: En hakir hayvanda bir beşeriyet (insaniyet) mebdei (başlangıcı) görürüm

—Hissiyatı (hisleri) ile düşüneni ancak hissiyatı (hisleri) ile düşünen anlar

—Tabiat muhasebesinde hemen her lezzet defterimize zimmet kayıt olunur

—Hakiki (gerçek) zekânın her kanaatında velev hurde bini (gözün göremeyeceği kadar küçük) olsun bir şüphe çekirdeği vardır

—Zamana nisbetle insan, hiçbir gün boşalmaya cak bir kum saati içinde layenkati (durmaksızın) boşalan bir kum saatidir

—Beşeriyette (insaniyette) hiçbirşey yoktur ki aranılınca gülünç bir tarafı keşfedilmesin: Hattâ medeniyete, hattâ irfana kadar

—Elini (acı) yaralar onlardır ki içlerinden kan değil gözyaşı akar

—Dimağ (beyin) iyi çalışabilmek için kalb tembel olmalı

—Hasbelkader (talihi dolayısıyla) uçurum kenarında dünyaya gelenler vardır: Onlar için her hatve (adım) bir hayat tehlikesi taşır .

—Samimi faciaların en elimi: Yüksek görünmek istediğimiz göze gülünç görünmek!

—İnsanın “hayvanı dahik” (gülen hayvan) olduğunu kabul ediyorum, sırasında dahkini habsedebilmesi şartı ile.

—Nezaketin mübalağası gizlenmek isteyen fıtrî (doğuştan) bir kabalık ifade eder

—Cismin elemleri hayatın ruha verdiği derslerdir

—Fikr i selimin (güzel fikrin) en kuvvetli hasmı (düşmanı) ihtirasdır

—ÖRÜMCEK AĞI DA TUZAKTIR AMA ANCAK SİNEKLER İÇİN

—Beğendiklerini taklid edenler zannetme ki kendilerini beğenmezler

—Dilek aslandır ama salıverirsen, korkarım, en evvel seni yutmasın

—Sağanak altında gülen ile ağlayan pek fark olunmaz

—Bir baş ne kadar hoş olursa o nisbette kolay sarhoş olur

—Necabetlerin (asaletlerin) en yükseği dimağı (fikri) necabettir (soyluluktur)

—Bana öyle geliyor ki tabiatta bizim doyamadığımız ve hiçbir zaman doyamayacağımız daha pek çok güzellikler var; kâinatın bütün mehasinini (güzelliklerini) idrak edebilmek için insanın beş değil, yüzlerce hassesi olmalı idi

—İnsan yükseldikçe yüksekliği daha yukarıda ve sukut ettikçe sükûtu daha aşağıda görür

—İyilik zaaf derecesine varınca iyilikten çıkar

—San’atkâr olmak istiyorsan eserinin güzelliğinden daima şüphe et: San’atta en emin salah yolu nefsine reybîliktir (şüpheciliktir)

—Vus’ati (genişliği) ihata (kavramak) için yükselmek lâzım gelir, tabiatta olsun san’atta olsun

—Kalb kalbe sığındı mı, göz gözü kusurlu göremez

—Kütübhaneni ayak altına alırsan zincir, başında taşırsan taç olur

—Daima beraber bulunduğumuz mahlûkların (yaratıkların) faziletlerinden ziyade kusurlarını düşünürüz; meziyetleri (üstünlüğü) ancak uzunca bir müddet için kendilerinden ayrılınca hissedilir

—Güzel tebessüm çok kere solgunluğu sarışınlık eder

—Hangi sahada olsa basit olmayan mümtaz (seçkin) olamaz

—Hâtıralar kocayan dimağların koltuk değneğidir

—Asil misin, şecereni kâğıt üstünde değil, hayatında göster

—”Bugün” ölür, fakat “yarın” lâyemuttur (ölümsüzdür)    

—Kanatlarını nur içinde harab eden pervaneler değil, karanlıkta görünmez eden yarasalara acıyınız!

—Utanma bilmeyen nedamet (pişmanlık) bilmez

—Icab ı vekar (vekar gereği) odur ki gözyaşlarını sükût içinde kurutmadan göstermeyesin

—San’atı güzellikler sevindirerek ve çirkinlikler yerindirerek yükseltir

—Mutaasıblar nazarında her tahavvül (değişiklik) bir inhitat (gerileme) eseridir

—Vukuat ı tarihiye (tarihi olaylar) mevzu ı bahs (bahis konusu) olunca mantık ancak mazinin şüununa (olaylarına) tatbik kabul eder: Kıyaslar ile istikbal şifresini halletmek (çözmek) ümidi bir saf derunluk tur (saflıktır) zira tarih daima değişerek tekerrür eder (tekrarlanır)

— SİZE: “NİÇİN FİKİR DEĞİŞTİRİYORSUN?” DİYENLERE GÖĞSÜNÜZÜ GERE GERE ŞU CEVABI VEREBİLİRSİNİZ: “ÇÜNKÜ KENDİM DEĞİŞTİRİYORUM!”

—Çok kere düşündüklerimiz düşünmekle hallolunmayacak (çözümlenemeyecek) meselelerdir:

—Beşerin (insanlığın) gafleti tefekkürde (düşünmede) bile kendini gösterir

—En muhataralı deli makul söyleyendir

—Alnını ne kadar yüksek tutarsan o kadar yere sağlam basarsın

—Hasedin karnı doymaz, cebi dolmaz, ağrısı dinmez

—Talih, beceriksizlerin meharete verdikleri isimdir

—Musiki hissiyatın (hislerin) haykıran sesidir

—Saadet dağlar gibidir; ses verir ama kunılda maz, bekler ki sen ona gidesin

—En geveze kuş ümittir: Kalbimizde hiç susmaz

—Fart ı itaat (itaatin fazlası) bermutad muvaffakiyetsizlerin menfî bir şekl i isyanıdır (isyan şeklidir)

—Fındıkçının güzelliği hem oltadır, hem siper!

—Bilmedikleri şeylerden bahsedenler, dikkat ediniz, söz söylerken müstesna bir azamet takınırlar!

—Bir tek tesviye i içtimaiye (sosyal düzeltme) aleti tanırım: Ölüm.. Hakiki müsavat (eşitlik) ancak ce miyet i mevtada (ölü toplumda) mutasavverdir (tasavvur olunmuştur)

—Ebedi (ölümsüz) yalnız bir şiir vardır: Tabiat., ve yalnız bir şâir vardır ki her zamanın şâiridir: Mübdi-i tabiat (tabiatı yaratan)!

—İnsan tükenir, şiir tükenmez: Gökdeki bâzı yıldızlar gibi yerde henüz nuru (ışığı) insanlara vâsıl olmamış (erişmemiş) şiirler vardır

—Anlamamak, hamakatin (ahmaklığın) cezayı tabiisi (tabii cezası) ve kâfisidir!

—Fikirler yükseldikçe aralarında ihtilâflar (anlaşmazlıklar) çoğalır ve ittifaklar (antlaşmalar) kuvvetlenir

—Hayatta muvaffakiyet (basan) temin etmeyen (sağlamayan) malûmatımız kendi nazarımızda (gözümüzde) bile kıymetini kaybeder

—YaInız seni sevenleri sevmek muhabbet değil, mübadeledir (değiş tokuştur)

— Eskiden kızdığına şimdi gülüyor musun, akim artmış demektir

—Hürriyeti su i istimal eden (kötü kullanan) ona liyakatsizliğini (lâyık olmadığını) itiraf etmiş olur

—Kuvvetini hücumun ile değil, mukametinle ölç!

—Ekseriyetin gürültüye mecîubiyeti o kadar kuvvetlidir ki felâketin gürültülüsünü bile kıskananlar görülür

— Kendini medhetmek aharı (başkasını) takdirden acze delalet eder

—Kıyafet ruhun tercümanlarından biridir

—Hissiyata (hislere) istinad eden (dayanan) kafalar makulât (akla uygun şeyler) ile ikna edilemez

—Saadet o kadar nisbidir ki seni mes’ud eden komşunu bedbaht edebilir

—İstediğim olmadıktan sonra dünya benim olmuş neye yarar!

—Zamanın en büyük kahrı nisyan (unutma) ve en büyük lütfü de odur

—Hasedin (kıskancın) sükûtu meziyetinizi itiraftır

—Modanın fikir sahasındaki adı “cereyan”dır

—Daima tevkirin (vekarlandırmanın) perdesi pes, tahkirin (hakir görmenin) perdesi tizdir: Galiba isteriz ki biri gizli kalsın, öteki duyulsun

—Her vaziyetin (durumun) icabettiği nezaket başkadır: Kundura boyacılarına ayağımızı uzatarak selâm veririz

—Fazilet bence cemiyet i muhiteye faydalı faaliyettir: Kâtibin fazileti kaleminden damlar, çiftçininki alnında terler

Süs merakı mübalagalanınca yalnız yüzü değil, kalbi ve hattâ dimağı düzgünler

—Bir akşamcının mülâhazası:  Hilal ı Ahzar (yeşilay): “İçme ölürsün!” diyor, sanki içmesem ölmeyecekmişim

—Hatâ ecdadımıza (atalarımıza) âit olmakla sevap (doğru) olmaz: Hayr ül halef (haleflerin hayırlısı) odur ki babasının hatalarını tashih eder (düzeltir)

—Bazı adamlar fıtraten (yaratılıştan) esir doğarlar, öyle ki hürriyet havasını lâyıkı ile teneffüs edemezler

—Güzelliği anlamak başka, hissetmek başkadır ve her anlayan hissetmez. Anlayıp hissetmemek hissedip anlamamaktan beterdir (daha fenadır)

—Muzur (zararlı) tesadüfler faydalı tesadüflerden bin kere daha çoktur: Akıllı adam tesadüften hayır ummaz

—Çok okumuş fakat hiç yaşamamış adam da hiç okumaksızın çok yaşamış adam kadar câhil sayılır. ——Dimağ (beyin) çifte mumla aydınlanır ve hayat ile kitaplar birbirinin karşılıklı müfessiridir (yorumcusu dur)

—Fena yaşayışların çoğu iyi yaşamayı öğrenmemenin cezasıdır

—En acınacak san’atkâr eserini tashih ettikçe (düzelttikçe) kıymetten düşürendir

—Ehliyetin pek kuvvetli bacakları olabilir: Fakat ancak dehaettir ki (deha sahibi olmadır) kanatlıdır ve uçabilir

—Bâzı dostluklar vardır ki doğdukları gün çok yaşayacaklarını vaad ederler; ve bâzıları da hissedersiniz

ki, ölü doğuyorlar.

— Hepimiz samimiyeti sevmek iddiasındayız Fakat aleyhimizde tecelli edince (görününce) aklımıza derhal “kör kadı” fıkrası gelir

— Çok bilen gibi hiç bilmeyen de maili afdır (affa meyillidir): Kini yarım ilimde ara.

—Bizde eskiden gözü kapalı evlenmek kaide idi; şimdi başı dönerek evlenmek âdet oldu. Mamafih ikisi de alelekser (ekseriya) aynı talakı (boşanmayı) doğuruyor

—Fıtreten (yaratılıştan) müteredditler (kararsızlar) için her yeni dakika tereddüdü (kararsızlığı) arttıran bir âmildir

—Ahmaklar kendileri için her muvaffakiyeti (başarıyı) mümkün ve başkaları için her teşebbüsü akamete (neticesiz kalmaya) mahkûm görürler

—San’at aleminde hücum daima zaafdan kuvvete, aşağıdan yukarıyadır

—Nefsine (kendine) çok itimadı (güveni) olanın başkasına emniyeti az olur

—Hürriyetin hakiki âşıkları esirler değil hürlerdir; zira hürriyeti bile sevmek için tanımak lâzımdır

—En mes’ut asırlara bile, gariptir, mazi (geçmiş) hasreti karışır

—Dostluğu müşterek saadet kuvvetlendirir ve müşterek felâket tevhin eder (zayıflatır): Çünkü ıztırab tabiaten hodgâmdır (kendini düşünendir)

—Hasedlerin (kıskançlıkların) en zehirlisi midenin hasedidir (kıskançlığıdır)

—Mabudunu her ferd (kişi) biraz kendi şeklinde tasavvur eder: Zencilerin bütün sanemleri (putları) zencidir

—İnanmak biraz mağlûb olmaktır: Çok kolaylıkla insan ya çok sevdiğine ya çok korktuğuna inanır

—Eski zaman: “ısıramayacağın eli öp!” demiş;

asrımız bilâkis (aksine): “kıramayacağın zinciri hiç olmazsa kemir!” der.

—Edebiyatta tenevü (çeşitlilik) o kadar mühimdir ki edeben zehirlemek bile lâzım gelse semumu (zehirleri) tenvi etmeliyiz (çeşitlendirmeliyiz)

—Fukaranın (fakirlerin) hediyesi daima değerinden ziyadeye (fazlaya) malolur

—Körlüklerin en çirkini eski âşinâları (tanıdıkları) görmemezliğe getirendir

—Gıptayı (imrenmeyi) tahrik etmeyen (harekete getirmeyen) süs behemehâl (muhakkak) istihkarı (hakir görmeyi) tevlid eder (doğurur)

—Kuva i tabiiye (tabii kuvvetler) haricinde (dışında) yalnız bir âmil tanıyorum ki mantıkidir: Şeytan!

—İnsan kendi hissiyatını (hislerini) ifade etmeyen şiirleri tamamiyle anlayamaz

—Bir fakirden tanıdığı bir zengini sorunuz: Ya müsrif der, yahut çingene… fakir nazarında muktesit (tutumlu) zengin yoktur

—Hâtıralarımız, diyoruz ve sanıyoruz ki onlar hayatımızın aklımızda tam kalan parçalarıdır, halbuki her birinin altında nisyana (unutulmağa) gömülmüş binlerce parça hayatımız vardır

Başkası düşdü mü, “çürük tahtaya basmasaydı!” deriz; kendimiz düşünce bastığımız tahtanın çürük çıkmış olmasından şikâyet ederiz

—Bence en şayan ı merhamet (acınmağa değer) fakir odur ki akrabasının zenginliğini dilinden düşüremez

—Etrafımızdakilerden terbiye ve nezaket yoksulluğu bizi onların iffetsizliğinden (namussuzluğundan) ziyade muztarib (rahatsız) eder

—Yalnız meleklerin değil şeytanın da kanatları vardır: Velev ateşden olsun

—Geniş manzaralar, sürürümüz (neş’emiz) gibi elemimizi (üzüntümüzü) de arttırır: Eğer mes’ut isen açıklık ara; bedhahtansın, (talihsiz misin) kapalı yaşa!.

— Bilhassa akraba meselesinde keyfiyet (nitelik) kemiyete (niceliğe) müreccahtır (tercih olunur):

—Haksız şikâyet kızdıracak yerde güldürür; haklı şikâyet utandıracak yerde kızdırır

—Dünyada icrası (yapılması) en güç hareket sanıyorum ki mevkiinden sukut etmeksizin (düşmeksizin) kahkaha ile gülebilmektir

—Lisan, ruhun vatanıdır

—İki düşmanımızın birbiri ile barışması bir dostumuzun bize darılmasından daha zararlıdır—Dişsiz ağız ha öpmüş, ha ısırmış

—”Toz!” diye istihkar ediyorsun (hakir görüyorsun): Halbuki o seni verem ederek öldürebilir, sen ona hiçbirşey yapamazsın!

—Sürura (neş’eye) o kadar az alışkınız ki “dün akşam neşeli idim!” desem sorarlar: “ne kadar içmiştin?”

—Mahcuba (utangaca) fırsat ver, derhal küstah (terbiyesiz) olur

—Düşmanlarının hatâlarını istismar edemeyen (sömürmeyen) maharetten (hünerden) bahsetmesin  —Toprak: İşte kavmin anası; lisan: İşte kavmin babası..

—Zulmü affetmek büyüklük, unutmak küçüklüktür

—Boşlar zevahirle (görünüşle) doludur

—En çok hoşlandığımız adamlar kendimizdeki meziyetlerden (üstünlüklerden) olup da kusurlarımıza iştirak edenlerdir (katılanlardır)

—Meslekdaşlarımızın eserlerini beğenmemek kolay, an samim (samimiyetle) beğenmek çok güçtür  —Herşey gibi muhabbetin de fazlası muzırdur (zararlıdır): Adı sırnaşıklık olur ve mukabil (karşı) muhabbeti azaltır

—Hüsn i niyetten (iyi niyetten) nasibi (kısmeti) olmayan başkalarına ne iare edebilir (ödünç verebilir)?

Bittabi (tabiatıyla) su-i niyet (kötü niyet)!

—Çabuk yükselenler içtimai (sosyal) merdiveni kısa, yormaz ve tenha sanırlar

—İstanbul’u şöyle “Beyazıd’ından tutup dut silker gibi sarsıverin iz eğer hâlis (saf) bir dedikodu sağnağı isterseniz.

—Hayat bir aynadır, sen ona gülersen o da sana güler

—Câha (makama) muhabbet nefse (kendine) muhabbet gibidir, ondan ancak meyuslar (ümitsizler) müstağni (ilgisiz) görünür

—Pek mütecessis (meraklı) adam sebatkâr âşık olamaz

—Öğünenler arasında meziyetliler de (üstünlüğü olanlar da) yok değildir, fakat öğünürken meziyetlerini (üstünlüklerini) hiç ağızlarına almazlar

—Düstura (kaidesi) budur zekânın işte: Aldanma, fakat görün ferifte (aklanmış)!

—Bâzıları için, “Konuşurken kalbi ağzında!” derler, ben tercih ederim ki dili dimağında (beyninde) olsun

—Sanayi i nefise (güzel san’atlar) için güzellikten başka her endişe sinek gibidir: Tahrib etmese de (harap etmese de) kurtlandırır

— Birbirine hiçbir diyecekleri olmayanlardır ki alelekser (ekseriya) tatlı tatlı konuşurlar!

—İnsanlarda tâbiiyet (tâbi olma) meyli öyle müzmin (süre gelen) bir hastalık ki şu Amerika’ya bakınız en müterakki (ilerlemiş) cumhuriyet içinde kendisine “çelik kralı”, “şimendifer kralı”, “bilmem ne kralı” icad ediyor

—Çok kişi lakırdı ederken “söz”ün bir âmil i içtimai (sosyal etken) olduğunu hatırlamaz

—Dehaetin (dâhiliğin) arasıra yorulan kanatları, ehliyetin hiç yorulmaz ayakları vardır

—Müstesna her sahada vardır: Öyle sıralar düşer ki hakkı bulmak için kavaid i hukuku (hukuk kaidelerini) çiğnemek icabeder.

—Her devir kendisinden sonrakini doğurmak için ağrı çeker

—Zeki mahfillerde (çevrelerde) ahmakça bir söz umumi bir sıkıntı tevlid eder (doğurur). Güya o ha makatten (ahmaklıktan) bütün huzzara (hazır bulunanlara) dağılan birer hisse vardır

—Koyunlarını korumak isteyen çoban ağılın kokusunu kurda duyurmamalı.

—Kaçakçılık gümrük hatâlarının gayr ı meşru (meşru olmayan) çocuğudur

—Bir kalleşin yanında bir ahmak görünce: İşte sustalı çakısı! derim

—Kalbin şerefi helecanmdadır: Çarpıntısı değişmeyen yürek ölü sayılır

—Çok tacil (acele etme) ve çok tecil (geri bırakma) ikisi de kararsızlık eseridir

—İnkilâblar çok büyük derslerdir; her dimağa (beyne) sığmaz ve sığamazlığı dima’ı bittabi (tabiatıyla) bi-huzur (huzursuz) “der

—Hedef olduğu haksızlığa karşı her ferdin de rece-i teessürü (üzüntü derecesi) zaafınınn derecesiyle mütenasiptir (orantılıdır)

—Güzel ağızda çirkin söz iki kere çirkin görünür

—Öpmek istediğimiz elin tokadıdır ki en çok acıtır

—Alkışlamadığımızı çabuk unuturuz: Hâfızamız biraz avucumuzdadır

—Köhne (eskimiş) fikirler paslanmış çivilere benzer: Söküp atmak çok güçtür. (Çizilmiştir)

—Öyle adamlar gördüm ki kanundan korkmazlar da efsundan (büyüden) ödleri patlar

—Şek (şüphe) bazen malum yolunu sislendirir, fakat bazen de meçhul kapısının anahtarı olur

—Sanemi (putları) bâzıları perestiş (tapma) ihtiyacıyla, bazıları da recm (taşa tutma) için ister

—Kaplan sırtı için en tahammülsüz (tahammül edilemeyecek) yük merhamettir

—Âdi san’atkâr odur ki her eserinden hoşnut (memnun) görüm!

—Hukukunu haykırmak bile ancak kuvvetli ağızlarda ahenkdar (ahenkli) hissolunur, aç aslanların, böğürmesi gibi.

—Ak saçlar altında çok tannan (tınlayan) kahkaha şetaretten (neş’eden) ziyade sarhoşluğu hatırlatır        —Her muztarip (ıztırıp çeken) sanır ki çektiği acıyı başka hiç kimse tatıuamıştır

—Kartalın beğenmediğini karıncalar kapışırlar

—Bâzı hatâlardan muhtîler (hatâyı yapanlar) değil, muhtilerin (hatâyı yapanların) asrı mes’ul (sorumlu) olmak lâzım gelir

—Herkesle hoş geçinmenin çaresi herkesle bir fikirde olmaktır

—Kerameti görebilmek için evvel beevvel (her şeyden önce) keramete mutekit olmak (itikat etmek) lâzımdır

—Muvaffakiyetlerini cüretlerine medyun (borçlu) olanlar zekâlarından, ve zekâlarına medyun (borçlu) olanlar cüretlerinden bahsederler

—Bizi her dinleyen biraz metbuumuz olur (bize bağlanır); onun için hiçbir mağrur geveze değildir

—Kapalı gözler de levâzım ı iç tim aiy edendir (sosyal levazımdandır): Herkes açık gözlü olsaydı belki hiç kimse tehlikesiz uyuyamazdı

—Vekarh ruhlara aharın (başkasının) merhameti de hasedi (kıskançlığı) kadar giran (ağır) gelir

—Düşman düşmanın her faziletine inanabilir, fakat samimiyetine asla!

—Herkes nazariyatını (nazariyelerini) onlara edilen hicivler (yermeler) nisbetinde kıymetli hissedir

—İnsan tamamiyle ne olduğu gibi görünebilir, ne de olmadığı gibi. Riyakâr (ikiyüzlü) odur ki izhâr ettiğinden (gösterdiğinden) ziyade izıuar eder (saklar)

—Çirkinlik zevk i selimi (iyi zevki) tahriş eder (azdırır); zevk i sakim (kötü zevk) güzellikten sinirlenir

—Ef’alimizin (hareketlerimizin) yüzü bize görünür, astarı komşumuza!

—BIRAK SÖYLESİN: DİPSİZ MÜBÂHASELERİ (KONUŞMALARI) KISA KESMENİN EN MÜESSİR (TESİRLİ) ÇARESİ BUDUR 

—Eserim kahkahaya mahkûm olmaktansa nisyana (unutulmağa) mahkûm olsun

—Kabul etmek istemediğimiz fikirler aleyhine ne kuvvetli mantığımız vardır!

—Ulvî (yüksek) fikre sarf edilmiş güzel ifadeden ziyade âdi ifade içinde bulduğum güzel fikre yanarım,

Kendini beğenmişlerin nedametleri (pişmanlıkları) bile şişkin olur: Sanırlar ki hatâları ile de kâinatı dolduruyorlardı

—Kurduğu tuzağa düşmeyen avı hamakat (ahmaklık) ile ittiham eden (suçlayan) avcılar bile gördüm!

—Elinden gelse her muharrir (yazar) bütün karilerine (okuyucularına) kendi zevkini aşılardı

—İcaz (az söz) içinde bir âdi fikir gözümün önüne dar elbise giymiş kaba bir adam getirir

—Anlaşılanı anlamayanlardır ki bermutad (âdet üzere) anlaşılmayacakları anlamak iddiasındadırlar  —Yalnız muaşakadadır (sevişmededir) ki küçük sebepler büyük eserler vücude getirebilir!

Ehliyetli ve mütevazı (alçak gönüllü) olmak güç değildir: Güçlük hem ehliyetsiz hem kibirsiz olabilmektedir

—Bir itâb (azarlama) ne kadar haklı ise muhataba (kendisine söz söylenene) o derecede kaba görünür

—Alkış ne kadar aşağıdan kopsa gururumuz için bir basamak teşkil eder

—Yazısı ile karilerini (okuyucularını) yükseltmeyen muharrir (yazar) ancak bir kâtiptir

—Riyakâr görünmek korkusu çok kişiyi kabalığa sevkeder

—Yarasaya güneşi göstermek bir saygısızlıktır

— Cehlin (bilgisizliğin) zararı hamakat ı muhitanıın(ortamın ahmaklığının) murabbaı (karesi) ile meb suten mütenasiptir (düz orantılıdır)

—Dümeni dinlemeyen gemi er geç şapa oturur

—Bazıları işitir, fakat dinlemez; bazıları anla maksızın dinler; bâzıları da eğer işitse dinleyecek ve anlayacak, belâya bakınız ki sağırdır. Onun için her hatvede (Adımda): “Söz anlayan beri gelsin!” demeğe mecbur oluruz

—Arasıra öyle iptidâi (basit) lâkırdılara muhatap olurum ki içimden: “Acaba tufanın suyu hâlâ kurumadı mı?” derim

— Güzel kelebek isteyen çirkin tırtılı ezmemeli: Zira o bundan çıkar

—En büyük delilik herkesi bir tarzda düşündürmeğe çalışmaktır

—Düşmanımızın düşmanı olmayan hakiki dostumuz olamaz

—Hakiki büyük adamlar güzel ağaçlara benzerler: Dallarında kuşlar yuva yapar; gölgesinde insanlar serinler; çiçeklerine sürünen hava rayiha (koku) alır; meyvesi ile açlar doyar ve yaprakları arasında dökülen güneş damlaları altındaki toprağı ihya eder (yeniden canlandırır)!

—Sevdiğinizi yalnız kalbiniz değil, dimağınız ve vicdanınız da müştereken: “sev!” demeli

—Kendimden ahmak gördüklerim bana “zeki” diyeceklerine tercih ederim ki “ahmak” desinler

—Çok kişi yoksulluk içinde iken varlıklı imiş de sarf etmek istemiyormuş gibi görünmeğe çalışır; demek ki fakirliği hasislikten daha büyük ayıp telâkki ediyoruz

—Sağlıklarında hürmet etmek istemediğimiz büyük adamlarla vefatlarından sonra iftihara (öğünmeğe) hakkımız kalmaz

—Şerrin (kötülüğün) büyük menba-ı (kaynağı) esaat değil hamakattir (ahmaklıktır): Hapishaneleri fenalardan ziyade budalalar doldurur

—Kuduranları eğer tedavi imkânı yoksa ancak o zaman imha (yok) etmeli

—An samim (samimi olarak) bedbin (karamsar) olmak şartı ile yaşamakta devam ancak kuvvetli ruhların kârıdır (işidir)

—İnsan yalnız dostları ile değil, düşmanları ile de iftihar edebilmeli

—Bir dostundan elemsiz ayrılmak ister misin? Şu sırada bir kaç hafta evinde misafir et

—İnsan vaktin kıymetini en ziyade birisini beklerken anlıyor

—Musiki şiirin ifade edemediği hissiyatı (hislerini) ifade eden şiirdir

—Tekebbür (kibirlenme) ancak birşey üzerinde

yakışır: Hamakat (ahmaklık)

—Yüksek makamlar ancak hafif başlan döndürür

—Talih korkanları korkutur, cesurlara cesaret verir

—Devlet ricali (adamları) bizim memlekette kanun-ı tekâmülün (gelişim kanununun) bir müstesnası dır: Defaten (bir defada) yetişir!

—Sahte yerinmek sahte sevinmekten kolaydır

—KENDİ KENDİSİNİ İSTİHFAF EDEN (KÜÇÜMSEYEN) ADAMLA HİÇ KİMSE İSTİHZA (ALAY) EDEMEZ

—Her elem ve her lezzet az çok girdiği ruhun şeklini alır: Kadehde rakı gibi

—Bedbahtlar, olsalar olsalar ancak “uzaktan akrabamız” olabilirler

— Göz yaşının en müessir (tesirli) ilâcı göz yaşıdır

—Her ferd için en büyük şâir kendi hülyasında bir şekl i beyan (söyleme şekli) verebilendir

—Yeis ümidin cilvesidir

—Güçlük mektepden birinci çıkmada değil, hayata iyi numara ile girebilmektedir

—Debbağ (deri tabaklayan san’atkâr) sevdiği deriyi yerden yere vurur: Bunda beis yok! Fakat bazan sevmediği deriye kızar da sevdiği deriyi paralar!

— Mektepde ve hayatta yalnız bir nokta i iştirak (iştirak noktası) görüyorum

—Edebiyatda iştihar (şöhrete erişmek) kolaydır; zorluk şöhreti muhafazadadır (korumadadır.)

—Her kendini bilen az çok mütevazıdır (alçak gönüllüdür):     Haykıran haset (kıskançlık) havlayan köpek gibidir: Isırmağa cesaret edemez

—Haset (kıskançlık) başkasının inalını kendi ağzına zehretmektir

—Firavun kaç yaşındasın?

Hazret i Yakub; Yüzotuz…. ve hiçbir gün rahat yüzü görmedim!

(Galiba Hazret-i Yakub Türkmüş!)

—Bizde post elden gider; post kavgası bitmez

— Dostluk kantarla alış veriş miskalle (birbu çuk dirhemlik ölçüyle): Düşmanlık da öyledir

—Esasen hiç birşeyi mahvetmemek (yok etmemek) taraftarıyım: Fakat behemehal (muhakkak) bir şeyi mahvetmem lâzım gelse “taassub”un canını çıkarırdım

—Şefahatten (aşırı zevk ve eğlenceden) delikanlıyı nasihat değil, muhabbet kurtarır

—HATÂNI GÖRMEĞE ALIŞ, VELEV BAŞKALARINDA OLSUN: BİR GÜN GELİR, KENDİ HATÂLARINI DA GÖRÜRSÜN

—Zeki olmak kifayet etmez (yetmez), zeki görünmelidir de

—Fikir düşüne düşüne artar

—Hakiki iffet (namus) bir adamın kesesi kadar da kanâatlarîne hürmet etmektedir

—Eski başka, antika başkadır

—Ağızda eğreti sözler eğreti dişlerden daha çirkindir

—Kamı tok olan için ramazanla bayramın farkı yoktur

—Çalı fasulyasına nisbetle sırık ne ise bize nazaran ümit de odur

—Edebsize bir tokat atmalıydın.

Eldivenim yoktu; iğrendim!

—Tıp ne kadar terakki etse Hipokrat (Hippocrate)’ın “evet!” dediğine Calinus (Gallien): “Hayır” der

—Sözümüz er geç özümüze benzer

—”Başıma belâ geldi!” deriz, Halbuki belâya ayağımızla kendimiz gitmişizdir

—Dünyada en çok nefret ettiğim mahlûklar (yaratıklar) sineklerdir: Temiz ve pis herşeye tehalükle (can atma ile) atılırlar

—Merhametten maraz (hastalık) çıkar, diyorlar Tifüstü bir kehleyi (biti) incitmeyecek kadar yufka yürekli iseniz doğrudur

—O  lâtif köşkte o çirkin kız.  Şekerleme kutusuna girmiş hamam böceği!

—Köylülerin alın teriyle besleniyoruz! Onun için benzimizde kandan eser yok!

— Çok kişiye dikkat ettikçe yağmurlu günlerde kira arabacılarını hatırlarım!

—Salah (iyileşme) eseri bir hasta için uyku, bir sağ için gözünü açmaktır

—Alıkların sükûtu bana boş kasaları hatırlatır.

—İsteriz ki arı bize daima balını versin ve iğnesini hiçbir zaman göstermesin

—Zavallı bitaraflar (tarafsızlar) sizi her fırka taşa tutar: İsterler ki öteki fırkalarla alâkanız olmasın ve isterler ki alâkasız olmayasınız!.

—İnsan çok kere tahkir ettiğinin dûnunda (aşağısında) ve takdir ettiğinin fevkindedir (yukarısındadır)

—Bizim diyarda söyleyeni değil, bağıranı dinlerler

—Hiç kimseyi beğenmeyeni beğenen de pek çok olmaz

—Ferdin beklediği bir inkilâb vardır. Her inkilâbta sanır ki beklediği inkilâb geldi ve çok geçmeden anlar ki bir daha aldanmış!

—İlim ve san’atı gözetmeyen hükümetten büyük hayır ummam

—Bir devrin kazı başka bir devrin kartalı olabilir

—Bizde idare âlemi içerisine hiç oduncu girmemiş ormana benzer: Orada ıslâhata (Judit)in kılıcı. (Guillaume Tell)in oku, (Cromvvell)in baltası ile girişin eli

—Merhamet fakirlerin gözünden, fakat zenginlerin elinden beklenir   —Harb ve sulh meselelerinde kedilerle köpeklerin münasebatı (münâsebetleri) sadık bir tetkik sahasıdır

—Rabbim selâmet versin: Bir gemideyim ki kaptan ile makinist aynı fikirde değil, dümenci ikisine de muarız (karşı) tayfalarla yolcularsa hiç düşünmezler

—Güzel bir düstur: Kiminle ve nerde konuşursan konuş öyle farz edeceksin ki pek şayan ı hürmet (hürmete değer) bir hanımefendi seni dinliyor

—Ben şuna mutekidim (inanmışım): Ecdadının (atalarının) hayatı ile bir kimse ne kirlenir, ne süslenir

—Kalleş ile ahmaktan mecbur kalırsam birinciyi tercih ederim: Çünkü o nihayet bir işe yarayabilir

— Bir hükümet isterim ki edebiyata hizmet etsin, edebiyatı istihdam (kullanmak) kasdına düşmeksizin

—Ne aklından memnun olmayanı gördüm, ne de tahinden memnun olanı

—Ağrılı başda tâç bile bir belâ olur

— Evlâd anadan ayrılır, fakat ana evlâddan…. kopar!

—Bence dehayı edebi (edebi dehâ): Herkesin göremediğini görmek ve gördüğünü herkesin söyleyemeyeceği gibi söylemek

—Saf derûnlar (saf kimseler) başka türlü görü neyim derken bütün bütün oldukları gibi görünürler!

—Ahara (başkasına) emniyetsizliğini bildirmek pantolonunun arka cebinde bir “browning” sakladığını hissettirmeğe benzer

—Şark bir mübalağa adesesidir: Oradan tabiat bile müfrit (aşırı) görünür

—Mahiyetini (niteliğini) muhafaza ederek (koruyarak) manzarasını ençok değiştiren şey: Beşerin (insanlığın) gafleti

—Kendi kendine iken bile samimi olmayan sahte vekarlar (yapma tavırlılar) vardır

—Lezzet almak için öyle sanıyorum ki romanı bir tarih ve tarihi bir roman gibi okumalı

—Düşün ve yetiştirdiğin fikir tohumlarını rüzgâra at: Onu çürürse biri filizlenir:

—İstersiniz ki akim (neticesiz) düşünmeyesi niz, sevdiğiniz meseleleri düşününüz!

—Tarihte dikkat ediniz her “büyük hükümdar” dedikleri müstebid bir hükümdardır. Onun için ben ancak “iyi hükümdar “ları büyük tanırım

—Fikri hatâlarımızın en cömerdi şudur: Müstesnayı kaide sanmak ve müstesnalar üstüne kaide kurmak!

— Bir hastalığı çeken hasta da bilir, tedavi eden hekim de: Fakat aralarında ne fahiş (büyük) fark!

—Zaman olur ki mes’ud olmak muhite (çevreye) karşı bir zulm gibi görünür

—Harb i umumi (I.Dünya Savaşı) temelleri kan içinde bir medeniyet abidesidir

—Körler memleketinde görmek bir hastalık saydır

—Hak idare şu üç şeyi nefislerinde cem edebilenlerindir (toplayabilenlerindir): Zekâ, ilim, tecrübe… Ötekiler az çok gâsıptır (zorla alandır)

—Saadet i şahsiye (şahsi saadet) ancak saadet i umumiye (herkesin saadeti) ortasında tam olabilir

—İlim ve zekânın istibdadı bile ağır gelmez, çünki hürriyetin bir vacibesi (gerekli olanı) de ilim ve

zekâya inkiyaddır (boyun eğmektir)

—İnsan ancak sermaye i ilim (bilgisi) kadar hür olabilir

—Serbest (başıbağlanmamış) ona derler ki başı ancak ilim ve zekâya bağlıdır

—Bazen su bile şayan ı tel’in (lânetlenmeye lâ yik) olur: Meselâ yatağından taşarak masum bir köyü ezdiği zaman yahut süt tağşişatında (karıştırmasında) şerik i cürm (cürüm ortağı) olduğu için

—Yunan ordusu bizim askerlerimizden nasıl korkmasın ki ev sahibi daima hırsızdan kuvvetlidir ()

—Bizde “tensikaf’dan (düzenlemeden) bahsetmek ağrısı dinmiş çürük dişi kurcalamağa benzer

—Hayatta his değil, hayal değil, hattâ zekâ bile değil, ancak ilim ve tecrübe rehber (yol gösterici) olabilir

—Bâzıları sanıyorlar ki seslerini duyurmak için kavgadan başka çâre yoktur

—Aydınlık yol gösterir, eğer göz kamaştırın azsa

—Sıhhat sarsılmadıkça hıfzıssıha (sağlığı koruma) hatıra gelmez

—Şâirin ruhu tekke, hârâbat (meyhane), meşk hane ve darülzifafdan (zifaf evinden) terekküb eder (oluşur)

—Beni birisi zem ederken (kötülerken) hiç korkmam; medhederken titrerim: Zem eden (kötüle

yen) ne kadar yanılsa zararı kendine olur

—Kıyafetimiz ne olduğumuzu değil, ne olmak istediğimizi gösterir

—Yaşadıkça yaşamağı öğrenirsin ve öğrendikçe sanırsın ki çok yaşayacaksın

—Memur olmak kolay, memuriyetle yaşayabilmek zordur

—Bir ziyafete daveti reddetmekdeki lezzet kabuldeki lezzetten daha yüksektir

—Her hareketin ahmakçası sevimsizdir, lâkin itraz ile nezaketin ahmakçaları hiç çekilmez

—Gevezelik söz mukasemesinde (bölüşmesinde) hissesine razı olmamaktır; onun için muhatabı (karşısındakini) sinirlendirir

—İnsan eserini elbette çocuğundan ziyade sever: Çünkü çocuğunun ya anası yahut babasıdır; halbuki eserinin hem anası hem babasıdır

—Hainin mânâ yı cinayeti şudur: “Ben hamiyete lâyık değilim!”

—Çok faal olmak için az hassas (hisli) olmak şarttır

—Edebiyatta beğenilmenin çaresi ölmektir, yahut meslektaşları tehdit edebilecek (korkutabilecek) kadar ehliyetli olmamak

—Necabet (huy temizliği) bir nevi an’ane i uz viyedir (uzvî gelenektir)

—Kalb mantıkdan çok kuvvetlidir: Her dilediğini ona söyletir

—Siz yalnız fenalığı araştırınız; iyilik kendisini gösterir

—Mahcuplara başkalarının küstahlığı (terbiyesizliği) şayan ı gıbta (imrenmeğe değer) görünür

—Darağacı, bana öyle gelir ki, adaletin hiddet tavrıdır

—Bir memleketin sokakları fazla gülüyorsa, emin olabilirsiniz ki evlerinin içi ağlıyor. Evlerinin içi gülen memleketlerde sokaklar çalışır

—Can sıkıcı adamlar yazın bana sineklerin muavini (yardımcısı) gibi gelir

—Tövbe “günah sabunu”dur .

—Tımarhanesi olmayan memleketlerde insan deli olmadığından nasıl emin olur bilmem!

—Sevdiğinin biraz aleyhinde bulunmak gizli sevdaların bariz (göze çarpar) nişanesidir (belirtisidir)      —Kuvvet bilhassa (hususiyle) tahribat (harap etme) ile kendini gösterir: Babalar “bizim oğlan bir baltaya sap olamadı!” derler; “bir sapana demir” yahut “bir hokkaya kalem” olamadı, demezler           —Evet, hayvanlarda merhamet (acıma) kaydı yoktur; fakat zulüm fikri de yoktur

—Hamiyetin (onurun) en kötü şekli alelıtlak (umumiyetle) ecnebigirizliktir (yabancıdan kaçarlıktır)

—İnsan mefevkin (üstün) tasavvurunu madununkinden (astınkinden) evvel görür

—Kabalık kendi nefsine karşı fart ı nezakettir (nezaketin fazlasıdır)

—Hakiki kibir gizli durur, zira bilir ki herkese karşı kibir sarfı da ehemmiyet (önem) vermenin bir şeklidir

—Daima sanırız ki mesleğimizi biz ittihaz ettik (aldık, seçtik) halbuki çok kere meslek bizi ittihaz etmiştir (seçmiştir)

—İstihkar (hor görme) incelere tahkirden daha acı gelir.

—Dikenden ellerini sakınmayanlardır ki güzel gülleri koparabilirler

—Ailenin iki büyük temeli vardır: Yatak, beşik  —Çok çamur karıştıran ergeç üstünü lekeler

—Kendini beğenenlerin iki büyük merakı vardır: Sık sık aynaya bakmak ve çok fotoğraf çıkartmak

—Zaafın (düşkünlüğün) hakdan bahsetmesi es bab ı zaafına (zaaf sebeplerine) bir daha ilâve etmek dir

—Bugün İstanbul halkı: Yuvalarında gagalarını rüzgara açmış yem bekleyen kuşlardır

—İstibdadı (keyfi yönetimi) hükümet doğurur ama sütninesi ve dadısı millettir

—Şark (doğu) havası garbldarı (batılıları) titizlendirir

—Ölüme karşı bir tek nöbetçimiz vardır: Korku!

—Her düşündüğünüz ve her hissettiğiniz, iki ucu görünmez bir zincirin bir halkasıdır

—Fen bize tabiatın ancak elfazındaki (sözlerindeki) mânayı tefsir eder (yorumlar); cümlelerindeki mâna beşerin (insanın) zihni için muakkad (muğlak, meçhul) kalacaktır

—Bir memuriyet isterim ki onda hiç kimsenin gözü olmasın: Onda da, bakınız, benim gözüm var

— Kılıç kınını kesmez, fakat uygunsuz kın kılıcı körletir

—Eceli mev’udu (tabii ölümü) ile ölen memleketler azdır: Öldü dediğimiz memleketlerin çoğu harici (dış) veya dahili (iç) bir el ile katledilmiştir

—Bazı adamlar için şikâyet bir tabiattır: Güneşe nisbetle arzın (dünyanın) küçüklüğünden şikâyet edeni bile belki işitirsiniz

—Adalet i ilâhiye (ilâhi adalet) mahkemelerden ümid kesilince hatıra gelen mercidir (başvuracak yerdir)

—Lâtifeyi sevmeyenler kendi hisselerine düşecek şakaların yarı sahih (doğru) olmasından korkanlardır

—Mâzi (geçmiş) geçen hayatımızın kısmetsizliğini isbat ettikçe, gariptir, gelecek hayat nazarımızda (gözümüzde) kıymet alır

—Harb ı umumide (I. Dünya Savaşında) en çok revaç bulan iki meslek vardı: Erkân ı harblik (kurmaylık) ve…. falcılık!

—Anlamayanların medhi zemininden (kötülemesinden) ağır gelir

—Hangi yolda olursa olsun çok mesafe katetmek (almak) ister misin, yavaş yürü, fakat hiç durmaksızın

—Birşey istemek için kapı çalan  isteyeceği rütbe, nişan, memuriyet, yahut bir dilim ekmek, her ne olsa— dilencidir

—İftira en canı pek hayvandır: Geberdikden sonra bile sinsi bir hayat ile yaşar!

—Talihe inananlar ve talinden bahsedenler hep kendilerini talihsiz hissedenlerdir

—”Amir herkes olabilir, hüner “muta” (kendisine itaat edilen) olmaktadır

—Metin (kuvvetli) ruhlar tazyik altında, ezilmez mühürlenir!

—Her leke sabunla çıkmaz, bâzıları benzin ve bâzıları… ebedi deniz banyosu ister!

—Aharın (başkasının) felâketi bedbahtı mes’ut etmese de müteselli (teselli) eder: İnsan budalaca hodgâmdır (bencildir)

—Musibette (felâkette) bile teferrüd (sivrilme) dâiyesi (niyeti) unutulmaz: “Böyle belâlar da yalnız benim başıma gelir!” deriz

—Bir makalede iki büyük güçlük: İyi başlamak, güzel bitirmek!

—iyilik akim (neticesiz) kalmaz: Şükran doğurmazsa küfrân (nankörlük) doğurur

—Hiç kimse kendi meddahını (medhedenini) zekadan mahrum görmez

Bulduğumuz daima umduğumuzdan dûn (aşağı) ve çektiğimiz daima korkduğumuzdan efzûn (fazla) görünür

—Yüksek ahlâk ancak yüksek zekâya refakat (eşlik) edebilir: Hiçbir ahmak tamamıyla halûk (iyi huylu) değildir

—Dikkat ediyorum: Her tanıştığım adamın kendine göre beni bir tanıyışı var. Tanıdıklarınız arttıkça

sanki şahsiyetiniz taaddüt eder (çoğalır)

—  Bir sinema müdavimi (devamlı gideni) diyordu:

Sinemanın letafeti şundadır ki gayr ı müslim aktrisler Türkçe söylemezler!

—Terbiyesizlikde bile ihtiyat eseri gösterenler vardır: meselâ: “Sormak ayıp olmasın!” mukaddemesi (başlangıcı) gibi

—Fevkalâde (olağanüstü) adamlar arasında hiç, ama hiç güzel bıyıklı adam görmedim: Acaba güzel bıyık hilkatin (yaratılışın) bayağılık vesikası mıdır?

—Kıymet nedrettedir (azlıktadır): Politika âleminde “namuslu” sıfatı ve edebiyat âleminde “zengin” şöhreti müstesna (eşsiz) bir ehemmiyet alır

—Hiç cezasız terbiyeye aklım ermiyor: Saçlar bile kıvrılmak için kızgın demir ve tazyik ister

—Bâzı adamların karikatürleri, mümkün değil, muvaffak olmaz: Güya fotoğraf yalanı rekabete mâni olur!

—Nâ mütenahiliği (sonsuzluğu) ben bilhassa “nisyan” (unutulma) da görürüm: Ne kadar adam yuttu, ve daha ne kadar yutacak ve hiç dolmak bilmez!

—Memurin (memurlar) müsabakası: Ekmek fethi için açılmış ne hazin muharebedir (savaştır)

— Alelekser (ekseriya) derin sözler uzun sükûtları (sessizlikleri) takib eder

—Tayyarecileri kıskanıyorum: Kanaatimce insanları nisbet i hakiki yelerinde (gerçek ölçülerinde) yalnız onlar görebiliyorlar

—PUSULAMIZIN ŞAŞIRDIĞINI ŞUNDAN ANLIYORUM Kİ HER BİRİMİZ KENDİ GÖBEĞİMİZİ KUTUB YILDIZI SANIYORUZ

—Zaman sana uymazsa sen zamana uy, derler. Bizim zamanımızı düşününce bundan daha ağır teklif yok

—Bâzı hayatlar kırık doğarlar, onları hiçbirşey tamir edemez

—Herkesle beraber aldanmak hakika’i görüp de kendi kendine kalmakdan ehvendir (iyidir)

—Kendi kendinize kalınca canınız sıkılıyor mu, o halde huzurunuzun başkasına sıkıntı verdiğinden hiç mütaaccib olmamalısınız (hayrete düşmemelisiniz)

—Anlamaksızın okuduğum kitap sanırım ki benimle alay eder

—Felâketin açamadığı göz kör kalmağa mahkûmdur

—Şayan ı merhamet (acınmağa değer) o milletlerdir ki mazileriyle (geçmişleriyle) iftihar (övünür) ve âtilerinden (geleceklerinden) şüphe ederler

—Dikkat ediniz: Fedakârlıktan bermutad (adet üzere) tok karnına bahsolunur

—Küre i arz (dünya) hudutların parçaladığı bir yürektir ki sızlayarak semaya bakar!

—”Hak”ın vazifesi âlemi ağlatmak ve kana boyamak değil tenvir etmektir (aydınlatmaktır)

—Bizim gençliğimizde izdivaç (evlenme) şeraiti (şartları) öyleydi ki kocaların çoğu zevceleri uyurken koynuna girivermiş gibiydiler

— KİRLİ VE ACI SUDA YAŞAMAYA ALIŞIK BALIK TATLI VE TEMİZ SUDA BOĞULUR

—Fakir her yerde biraz yabancıdır, kendi evinde bile

—Bence en müz’iç (izaç edici) muhatablar: İşitmek isteyen sağır ve anlamak dileyen alım ak!

Harb i umumi’de (I.Dünya Savaşı’nda) Almanların mağlub olacaklarını kesdirenlerimiz ancak yüzde binde bir kişi idi: İşte ekseriyet i ârânın (çoğunluk reyinin) kıymeti!

—En soğuk câliyet (yapın acıklıhk) yapmacıklıların tabii görünmeye çalışmalarıdır

—Dikkat ediniz: Pek kırkın temizlerde ahlak nezâfeti (temizliği) ender (çok az) görülür

—Muvaffakiyete (başarıya) mâni olan sebeplerin en acısı fakirliktir

—Daima Arap sabunu kullanan bir akıllı: “Siyahdır kire dayanır!” dermiş

—”Şiir sevmem!” diyen şiirden anlamadığını itiraf etmiş olur

—Dâhilerin asarı (eserleri) onlardır ki çok yüksek güzellikleri arasında garip kusurlar görülür. Kusursuz eserler dehaya değil, ehliyete delâlet eder

—İnkisâr ı hayalin (hayal kırıklığının) menşei şudur ki bulabileceğimizi değil, istediğimizi umarız

— “Matbuat” (basın) ın ifadesine nazaran bizde harp, mütâreke, kolera, kaht (kıtlık), iyi kötü her hâdise “hükümran” olur (hükünTsürer)

—Herkes zekâsını ilminden vâsi hisseder, halbuki ilmini temamen ihata edebilmiş zekâlar enderdir

—Kuvve i iptidaiyesini (iptidâi kuvvetini) kaybetmeyen adam gençtir, yaşı her kaç olsa.

—Harb zenginleri değil, harb kibarları tahammülsüz (çekilmez)!

—Zencilerin ruhu bana öyle gelir ki kahve telvesinden yahut kundura boyasından mahluktur (yaratılmıştır)

—Fazla emniyet ve fazla emniyetsizlik ikisi de hiyaneti davet eder

—İnsan anlamadığını sevebilir, fakat sevmediğini anlayamaz!

—Hamakatın (ahmaklığın) tashihi (düzeltilmesi) zekânın hatasından beterdir: Bazı edebiyat hocalarının elinden geçmiş talebe müsveddelerine dikkat ediniz

—Çok süslüler pek samimi mahluklar (yaratıklar) değildirler

—Hayatta tehlike ileri gitmekte mi, geri kalmakta mı, yoksa hiç ayarını bozmamakta mıdır, henüz kestiremedim

—Hayat yolunda bizi yoran mesafenin uzunluğu değil, kunduramızın eskiliğidir

—İkbal (mevkie erişme) ve idbar (mevkiden düşme) iyiyi daha iyi fenayı daha fena eder: Onlar da içki gibi birer mihenktir (ölçü taşıdır)

—Hay kırıyorsun, tabiidir ki ağzından çıkanı kulağın işitmez

—Bizde izdivaç şarkılarının belli başlı nakaratı: —Terliklerimi ver; pijamamı getir!

—İnce bir hanım dermiş ki: —Kocamın bir takkesi ve bir Şam hırkası olacağına iki ortağım olsun

—Hamal yük altında güzel yürür: Şu kadar var ki başı bi lüzüm (lüzumsuz) görünür.

—Bilmem kim: “Ölüm bir cümle nihayetine vazedilmiş (konulmuş) noktadır.” demiş. Temsil (benzetme) doğrudur, şu fark ile ki hiç kimse elleri titre meksizin o noktayı koyamaz.

—Vicdan, onu herkes kalbinde taşımaz: Dilinde, midesinde ve hattâ cüzdanında taşıyanlar vardır.

—”Cennet kılıçların gölgesi altındadır.” buyrul muş, lâkin şimdilik kılıçların gölgesi altında ben ancak süngüleri görüyorum

—Gelinciksiz tarla olmuyor: Başaklarda bile süs ihtiyacı var.

—KENDİ ELLERİMİZLE DEMİR KAFESİ KURAR, İÇERİSİNE GİRERİZ VE SONRA: “AMAN BİRAZ HÜRRİYET!” DİYE HAYKIRIRIZ

At yarışlarında yerinden kımıldamaksızın hayvanlara koş! emri veren bir adam vardır: Gayr ı müsellah (silahsız) hamiyet furuşlarımızı (onur satanlarımızı) ona benzetirim!

—Kimlerden mürekkeb olursa olsun her kalabalık bir koyun sürüşüdür

—Cehil devam ettikçe mescid, mahkeme, matbaa, medrese, her ne bina etmiş olsak mahbes olur.

—İstanbul’da bi’s sühule (kolaylıkla) kazanılan şey: Bir yaşdan sonra semen (semizlik)

—Her mahbusa acırım, hurafat (hurafeler) ve telkinat (telkinler) mahbuslarına hepsinden ziyade

—Edebiyatta şöhret en büyük gıdasını ta’rizden (dokunacak söz söylemeden) alır

—Müdahane (dalkavukluk) san’atı zan olunduğu kadar kolay değildir: Birini alkışlamadan evvel kendi nefsinde beğendiği hangi evsafdır (vasıflardır) iyice tahkik etmeliyiz (araştırmalıyız)

—Rütbe, nişan bâzılarını yükseltir, bilâkis bâzılarını rütbe ve nişanı alçaltır

—Aczini duymayan adamın kuvvetine güvenme

—Belagatte (güzel söz söylemede) basiret bir korkaklıktır ve bilâkis (aksine) fesahatte (açıklıkta) korkaklık bir eser i basirettir (basiret eseridir): Pervasız (korkusuz) düşün, titreye titreye yaz

—Kuvvetli dimağlar ölü fikirlerle düşünemez     

—Asırların tecrübeleriyle yoğrulmayan her üslûba nâ pûhte (pişmemiş) denebilir

—Zeki adam tepeden tırnağa göz kulakdır

—Çok kişi için, matbuat (basın) dimağın bir hazır esvab mağazasıdır: Oradan hazır efkâr (fikirler) alırlar

—Rüyada ağlayanın gözü yaşarmaz

—Bazılarına: “Sen hasta değilsin: kendini dinliyorsun “ derler. Halbuki hasta olmaksızın kendini dinlemek de bir hastalıkdır

—Bazı gözler vardır ki nazardan (görüşten) mahrum zan olunur: O kadar cansız bakarlar

—Zaman olur ki nazarımda (gözümde) her şey küçülür: Öyle dakikalarda benim için ummanlar (okyanuslar) arzın kabuğu üstünde bir şebnem (çiy) tabakasıdır

—Hayatlarında sesleri duyulmayanların vefatları duyulmaz

—Ne yaptıklarını bilmeyenler bittabi (tabiatıyla) istemezler ki ne yaptıkları bilinsin

—Kalabalığı hiç sevmem: Orada bana öyle gelir ki herkes birbirine sıvaşır!

—Yüksek fikirler yüksek dağlara benzer: Alışkın olmayanları ürkütür

—Mektep şeriklerini (arkadaşlarım) teşbih da nelerine benzetebilirsiniz: Tahsil (öğrenim) nihayetinde iplik kopar ve her biri bir başka tarafa yuvarlanır

—Niçin dargın olduğunuzu bilmezseniz tabiidir ki barışamazsınız

—Doğduğumdan beri işitirim: “Bu böyle devam edemez!” derler. Hâlbuki pek âlâ etti, ediyor ve

kim bilir daha ne kadar edecek

—Avamın (halkın) dimağı kulağından giren sözlerle düşünür; içinden doğan fikirler ile değil

—Her hain korkaktır, derler. İlâve edeyim ki hain olmaksızın korkak olanlar da vardır ve böyleleri her tarafda hiyanet asarı (eserleri) görürler

—Tensikatınızın (düzenlemenizin) neticesi ister misiniz ki hayırlı olsun? Evvel emirde (herşeyden önce) kalburla eleği temizleyiniz

—Şimdi büyük caddelerimizin gürültüsünü dinlerken sanıyorum ki koca İstanbul’un açlıktan karnı gurulduyor

—Korku fena nasihat verir, derler. Bütün ihtiraslar, infialler (kırgınlıklar) de böyledir

—Her cenaze alayına tesadüfümde (rastlayışımda) düşünürüm: “Şimdi omuzlarında taşıyorlar, bir saat sonra ayaklan altında çiğneyecekler!”

—Halinden şikâyet büyük bir saygısızlıktır: “Elemimden bir hisse al” demektir; niçin alınsın?

—İnsan ne düşünse fikrine biraz kendisini karıştırır: Câzibe i umumiye (arz çekimi) nazariyesinde bile kendi nefsini merkez hissetmeyen azdır

—Nefsinden (kendisinden) memnun olmayanı hiçbir şey ve hiç kimse memnun edemez

—En serbest harekâtınızda (hareketlerinizde) bile dikkat ediniz, ayağınız bir ipek köstekle bağlıdır: Menfaatiniz

—Küçük dimağlar kendilerini cüz’iyyat (küçük şeyler) çalılığında kaybederler; külliyatı (bütünlükleri) ancak müstesna (eşsiz) zekâlar ihata eder (kavrar)

—O adamlara acırım ki etrafındakilere uymak için küçülmeğe ve irtifalarından (yüksekliklerinden f feda etmeğe mecbur olurlar

—Yaşamadığı saadetin lezzetini ümid ve hayal kuvvetiyle duyanlar vardır: Onlara da mes’ud demeliyiz  —Kırılmış hayatı şikâyetsiz yaşamak: İşte en büyük metanet (dayanıklılık)

—Yüzde çirkinlik huyda mübalağa tevlid eder (doğurur): Çirkinliklerin iyisi güzellerin iyisinden daha iyi ve fenası daha fenadır. Fenaların çirkinliği haklı bir cezayı tabii (tabii ceza) gibi görünür. Ve iyilerin çirkinliği karşısında tabiat hesabına bir utanma hisseder gibi olursunuz

—Kin hissi ancak boş ruhları doldurur

—Hakiki ve tam saadet ancak ölüm fikrinden bi haber (habersiz) olduğumuz devirde mümkündür:

—En hür adam hiç olmazsa bir sürü âdetlerin ve bir alay an’anenin (geleneğin) esiridir

—Kavilerin (kuvvetlilerin) değil zaitlerin zulmünden iğrenirim: Aslanla kehleyi (bit— mukayese ediniz

—İlim bermudat (âdet üzere) tahlili (çözücü) san’at ve felsefe terkibidir (birleştiricidir)

—Galatı (yanlışı) öğreten derse şüphe yok ki cehil tercih olunur: Ehliyetsiz hocaların çanına ot tıkamak ilme hizmettir

—HİÇBİR DİLDEN ANLAMAYANLARA KUVVETİN BELÂGATİ İLE MERAM ANLATMAK FARZ OLUR!

—Hiç kimse kendi kokusunu duymaz, cihanı kokutsa bile!

—Kâinatı yaratmakla halik (halk eden) kendini de halk etmiştir (yaratmıştır)

—Güneşin altında at fışkısı bile altın çelenk görünür

—Maziyi (geçmişi) hatırlaman bile yarınki hayatı hatırlaman için olmalı

—Herkes tarihini geçtiği yola ayaklarıyla yazar

—Annesi! Çocuğuna yalnız söylemeği değil, dinlemeği de öğret ki yavrucak konuşmağı öğrenmiş olsun!

—Ben nasıl ecdadımla (atalarımla) bir kafada olabilirim ki onların tepelerinden bulut ve kuş geçerdi, benimkinde radyo ve tayyare (uçak) dolaşıyor

—Akl-ı âmil (amel eden akıl) akl ı kâmilden (olgun akıldan) üstündür

—Bizim kelimemiz çok mâna doğuramıyor, zira melekler gibi onlarda da müenneslik, müzekkerlik yok

—Nurun gölgesi olmaz ama nur olmasa gölge olmazdı

—Korku cüretten az tehlikeli değildir. İkisi arasında tercih bir mizaç meselesidir, basiret (sağgörü) değil

—Yağmur yağarken küpünüzü doldurunuz ve küpünüz dolunca… lekelerinizi yıkayınız!

—Eğer sağ elin ibda’a (yaratmağa) kadirse (nıuktedirse) sol eline yıkmak hakkını tanırım

—Saçına kır düşen âşık yarım koca sayılır

— KapıIarı affa ve pencereleri hürriyete açılmayan mâbed bence bir vicdan mahbesidir (hapishanesi dir)

—Nur evet, nur ama unutma ki diriyi kuvvetlendiren güneş ölüyü kokutur

—Ahlâk düsturlarını kıymetten düşüren şudur ki sağır ve dilsiz fazileti herkes istediği gibi söyletebilir

—Su dolu bir bardağın dibinde ben susuzluk hissederim: Zira bir susayan olmasa o bardak dolmazdı      —Dalkavuklar ne kadar yükselseler kendilerini yükselten tepme izlerini kıçlarından silemezler

—Çok kişinin en kuvvetli fikirleri kendi göbekleri etrafında döner

—Yakından baksanız bir ferdin tamâmı (açgözlülüğünü) bütün beşeriyet (insanlık) doyuramaz

—Cumhuriyet falakayı kaldırmadan evvel falakacıları falakaya yatırmalıydı!

—Hodgâmlığı (bencilliği) bir maymuncuk gibi kullanırsanız esrarını aç anlayacağınız yürek hemen hiç kalmaz

—Menfaat âdeta vicdanların cildi gibidir: Ona dokunanlar ruhumuzun derisini yüzüyorlar sanırız      “Hep”lerdir ki “hiç” telâkki edilmeğe (sayılmağa) ehemmiyet (önem) vermezler

—Hürriyet açacağı yaraya deva (ilâç) olan silâhdır

—Fedakârlıklann en gücü zekâdan fedakârlık ederek anladığı halde kendini anlamamağa mahkûm et mekdir!

—Kişinin işi içinin aynasıdır

—O ayyaşlar tuhafıma gider ki biraz içtiler mi, ahlâktan bahse koyulurlar!

—Kat’i (kesin) surette inanan adam kendi için anlamak sahasını tecdid etmiş (yenilemiş) olur; zekânın hürriyeti şüphededir t

—Her ihtiyar bunamaz ama akıl yüzdeki buruşuklukların kemendine tutulur!

—Musiki şiirin ifade edemeyeceği şiiri ifade eden şiirdir

—Saltanat Türkiye’sini düşündükçe anlıyorum ki ölümü yıpratan ancak cismin iriliği olmuştur!

—Kin kurşundan ağırdır; kanatları ne kadar geniş olsa garazkâr (garaz tutucu) yükselemez

—Kuvvet bütün tabiatın tanıdığı hakdır. Hak ise yalnız insanların birbirine tanıtmağa çalıştıkları mevzu (kurulmuş) kuvvettir

—Bırak, ben başka türlü düşüneyim: Bu ihtilâf dan (anlaşmazlıktan) olsa olsa şu çıkar ki düşündüğü şey bir cephe daha kazanmış olur

—Daima melek olarak ancak semada (gökte) yaşanır; yerde yaşamak için arasını şeytan olmak farzdır      

—Sevinç ve keder: Hayatta her gün girip çıktığımız cehennem

—Eceli gelmiş, deriz: Hayır, ecele kendisi gitmiştir, ölüm yürümez; dirilerdir ki daima ona yaklaşırlar      —En vefalı dostumuz gölgemizdir: O da yoldaşlık etmek için güneşli hava bekler

— Her sene Teşrin i evvelde (ekimde) ölen yazı defnederken (gömerken) anlarız ki güzel mevsim çok

kısa imiş. Mamafih önümüzdeki Nisan’ın kırlangıçları yine bizi aldatır!

—Önce gıda, sonra sevda: Hiçbir güvercin yemliği boş iken eşini aramaz

—Tabiat kör ve sağırdır: İyi görene ve iyi işi dene farkında olmayarak az çok zulmeder

—Hizmetten her esir müteneffirdir (nefret eder): Azad olduktan sonra bile bu nefreti devam eder

—Fikir ordusu yasak tanımaz: Yürür… ve daima yürür

—VATANINI HEMEN HER FERD KENDİ FİKİRLERİYLE İDARE OLUNMAK İÇİN YARADILMIŞ SANIR!

—Hakiki âlimleri tetebbu ederken (incelerken) kendi bilgilerime “lafz ı murad” (söylemek istediklerim) diyorum: Onların mevcudat (mevcut olanlarla) ile bina ettiklerini ben zihnimde kelimelerle çatmağa çabalamışını

—Çoğumuz için “dünya” içinde yaşadığımız kasaba veya köydür

—Her yıl elinde bir sual (soru) işareti ile gelir ve giderken ardında bir taaccüb (şaşma) işareti bırakır

—Her anlamadığımız hadise (olay) bize gayr-ı tabii (tabiinin dışında) görünür

—Yaşamak çok kişi için yeyip içerek ölümü beklemektir

—Edebiyatta gençliğini kaybetmeksizin yirmi seneden ziyade yaşayan teceddüt (yenilik) görmedim San’at denebilir ki san’atkârdan çabuk ihtiyarlar

—Fikir önünde ahret öyle derin ve o kadar geniştir ki hiçbir itikad (inanç) onu tamamıyla ne doldurabilir, ne aydınlatabilir

—Her şey az çok çiğ et gibidir: Biraz sabır ister ki kebab olsun!

—Dikkat ediniz: İnsan tok karnına inkâra, aç iken daha ziyade imâna maildir

—İstihkar (hakir görülme) ancak istihkar (hakir görme) ile ödenir  —Sevdiğin mahlûkdan (yaratıktan) soğumak ister misin? Aranıza bir parmak nikâh çal!

—Gül yüzünü bir şişeye doldurmak ne kadar mümkünse arzın güzelliklerini şiire koymak da o kadar mümkündür

—Acıkan için lokanta camekânı en lâtif manzaradır

Bir adam karşımda övünürken frenk sıfırının iki kavsi üstüme geriniyor, sanırım

— Bülbülü bir fiske ile susturabiliriz: Fakat sopaya davransanız bile eşeği anırmaktan menedemezsiniz

—Eğer hürriyeti başkasından kıskanıyorsam hükmedebilirsiniz ki efendi görünen köleyim

—Elemi bilmeyenin merhametine inanmayınız

—Taze heyecan duymayan yeni şiir ibda edemez (yaratamaz)

—Herkes umduğunu olacak sanır: Tabiatta bedbin (kötümser) yoktur

—Bir faydaya âlet etmek istediğiniz dakikada san’atı tahtından hal etmiş (indirmiş) olursunuz

—İnsan bir hayvandır ki hayvan olduğunu her hayvandan daha sık hatırlar!

—Her zenginlik düşman yaratır; Fikir zenginliği hepsinden ziyade

—Çok kere komşumuzun semizliğidir ki bizi iğne ipliğe çevirir

—Kulağımıza uygun gelen her gürültü bir musikidir

—Garibdir ki istibdâd ancak esir ruhlu yaratılanlara tatlı gelir

—Küstahlık, gemi azıya almış acizdir

—Akıllı diriler ölülerin acı tecrübelerinden derdine deva çıkarır

—HARB I UMUMİ ( .DÜNYA SAVAŞI) SAĞNAKLARINDA DOLAN KÜPLERİN MÜTAREKE DEVRİ DİPLERİNİ DELDİ. 

—En hazin şey gözleri kuru olarak ağlamakdır

—Yaşayacak yenilikler ancak eskiyi bilenlerden sadır olabilir (çıkabilir)

— İbadet çok kere keder için mahreç (çıkış) borusudur

—Halk ne dizginleri, ne de onları tutan eli hissetmemelidir ki candan itaat etsin

—Seyahatin güzelliği bana öyle geliyor ki karada biraz kurur ve onu ancak denizin nihayetsiz ahenklerinde buluruz

—Şiir daima gençtir: Ruhunuzda onun hayatını duyduğunuz müddetçe ihtiyarlamadığınıza hükmedebilirsiniz

—Her yenilik yabancıdır: Muhit (çevre) onu ezmeğe çalışır; fakat yaşamağa lâyıksa ezilmez

—Her yeni nimet suiistimale uğrar; ondan nasıl istifade edileceğini tecrübe bize öğretinceye kadar

—Fena yaşamış olmamak için yalnız yatağımızı değil mezarımızı da iyi hazırlamalıyız

—En acı yaşlar gözümüzden akanlar değil, içimizde hapse mecbur olduklarımızdır

—Yaşamak evet, kimyanın dediği doğru!— yanmaktır; şu kadar var ki bir yaştan sonra insan alevsiz, kuru duman halinde yanıyor

—Hastalıkların çoğu yarasalara benzer: Nurun az olduğu yerlerde dolaşır

—Düşünürken iş yerine lâf koydun mu, hayatı masala çevirmiş olursun

—Cebin delik ve cüzdanın boşsa beyhude (boşuna) üzülme, mevzun (uyumlu) yürüyemezsin

—Güzel fikir ihtiyarlamaz.

— İfrat aşırdık) hiçbir yolda caiz (yakışık alır) değildir: Nurun bile fazlası gözü kör eder.

— Haykıran sükûtlar (susuşlar) vardır ki ancak. Allah Teâlâ  işitir

—Daima gözümüzü açmalıyız ki hayatı rüya sanmayalım

—kaldırımı olmayan sokaklarda evler bana yalınayak gibi gelir

—Zekâyı hangi zindana tıksanız kendisine kenarından sıvışacak bir gedik açar

—Mürteci (gerici) ileriyi ve yukarıyı tanımaz: Her değişiklik onca bir musibet (felâket) telâkki olunur (sayılır)

—Bir kavmin hayatını uzatacak her hareket mukaddestir, manzarası çirkin ve hattâ kanlı olsa bile

—Kanun yoktur ki size adalet hissi verirken hasmınızda kuvvetin suiistimali gibi görünmesin

—Talihsizin eli yağmurda veya kurakta kapansın: Avucu daima boş kalır

— Seven için sevdiği daima gençtir

—Her yerde bir bakıma terakki (ilerleme) bir bakıma tedenni (gerileme) vardır: Yüksekte oturanlar yalnız terakkiyi (ilerlemeyi) görürler, aşağıdakilere yalnız tedenni (gerileme) görünür!

—Yarasaya güneşi göstermek bir saygısızlıktır

—Dümeni dinlemeyen gemi ergeç karaya oturur

—Bazıları dinlemez ki anlasın; bazıları anlamaksızın dinler; bâzıları da eğer işitse anlayacak, fakat belâya bakınız ki sağırdır. Onun için sık sık: “Söz anlayan beri gelsin!” derneğe mecbur oluruz

—Arasıra öyle iptidâi (basit) lâkırdılara nuıha tab olurum ki içimden: “Acaba tufanın suyu henüz kuramadı mı? derim

—Sevdiğinizi yalnız kalbiniz deyi, dimağınız ve vicdanınız da müştereken: “sev!” demeli

—İnsan yalnız dostlarıyla değil, düşmanlarıda iftihar edebilmeli (övünebilmek)

—Sağlıklarında kendilerine hürmetsizlik ettiğimiz büyük adamlarla vefatlarından sonra iftihara (övünmeğe) hakkımız kalmaz

—Bence apdallık fenalıkdan ziyade korkunçtur: Hapishaneleri fenalardan ziyade ahmaklar doldurur

—Sevmediği halde kendisini âşık sananlar kadar da sevdiği halde âşık olmadığını iddia edenler görülür

—Hakiki büyük adamlar güzel ağaçlara benzerler: Dallarında yuvalar kurulur, gölgesinde yorgunlar dinlenir; çiçeklerine sürünenler güzel koku alırlar; meyvesiyle açmakla doyar ve yaprakları arasından dökülen güneş damlaları toprağa hayat verir: hiç kimseye ve hiç birşeye zararı dokunmaz.

—Çoğumuz bilmeyiz ki ateş ve yıldız böcekleri gibi etrafın karanlığı sayesinde parlıyoruz

—Yanan kıvılcım sönük volkandan kuvvetlidir

—Acı tecrübeler nadiren (pek az) ferdi uslandırabilir, fakat hiçbir zaman bir cemiyetin aklını başına getiremez

—Gençlerin hayatı tanımak iddiası henüz eşiğine ayak bastığımız binanın her tarafını bilmemiz iddiasına benzer

—Çalışan avucun nasırı altından

—Gözlerinizi okşayarak sizi uyandıran sabah güneşinin güzelliğine inanıyor musunuz? Hayata bir kere daha yeniden doğdunuz demektir

—Yaşamak her saniye biraz ölmektir.

—Sarhoşlukta küstahlığın adı zekâ olur

—Çok uykusu gelen için bütün dünya uyuklar!

—Zamanımızda garbi (batıyı) iyi tanımadıkça müsteşrik (orientalist) bile olamazsın!

—Bir sima yüreğimize yaklaştıkça kusurları silinir

—İlim bir türlü, cehil bin türlüdür

—Cimriliğin girdiği yerden kibarlık kaçar

—Yağmurdan korkanlar kadar da güneşdcn korkanlar vardır: Ve hepsi şemsiye altında buluşurlar

—Yalnız insan değil hiçbir şey kusursuz olmaz: En saf suyun gizli bir tortusu vardır ve arayınca güneşin nle lekeleri keşfolunur.

—İçtimâi (sosyal) fırtınaların rasadhanesi borsadır

—Seyyahların en bahtiyarı bahadırı: Laponya’[1] dan genç çıkar, Hindistan’a genç girer; her yerde daima güzel gençliğini gezdirir

—İrsen (doğuştan) hükümdar mısın?… Çalış ki gün doğmasın, zira gece karanlığında köle ettiklerinin

yer ağardık tan sonra kölesi bile olamazsın

—Mutlakiyyet) mantığı ancak cehlin kesif karanlığında yarasalar veya bay kuşlarla beraber yaşayabilir

— İlelebed (sonsuza kadar) tahtında kalacak yalnız bir hükümdar tanırım: Para… kim olursak olalım ona biat mecburiyetindeyiz.

—Sevin, fakat sevincin kimseyi incitmesin

—Tarafdarlık gibi muhalefet de çok sert kolalı yakalığa benzer: Onlardan biri gerdanınızda iken başınız istediğiniz gibi oynatamazsınız

—San’atkâr nazarında açan bir çiçek düşünen bir filozofdan daha derindir

— Hecelerini parmakla sayarak yahut aruza uydurarak zan eder misiniz ki sözü şiire yükseltirsiniz?

—Bu tıpkı bir yapma sümbül lavantası serpmek ile hakiki sümbül yarattığımıza inanmak gibidir

—Şüphe yok ki şiir bir sefahattir (Eğlenceye düşkünlüktür) ve öyle olduğu için halk onu musiki dalgalarına san’at yoldaşlığı edecek bir söz oyunu, bir beste yardağı olarak kabul eder

—San’atın ağlattığı göz bile ağlarken biraz san’atkâr olur

—Şiir herkesin lakırdısı olamaz: Vakıa onda da sözden söze yürüyeceksiniz, fakat lâhuti (ilâhi) adımlarla

—Su nesir ise şiir buluttur: ve yükselirken içindeki tuzu, sodayı ve çamımı yerde bırakır

—Şiir insan dudağına ilk doğar gibi taze olmalıdır ve onda yeni bir dil dünyaya yeni bir fikir getiriyor sanmalıyız

— Bayağı dille söylediğimiz şeyler manzum da olsalar, hattâ güzel de olsalar şiir değildir

—Yeniliği elverişli hissedilmeyen her dil şiir hesabına kötüdür.

—Şiir tarif etmez, kendi adesesiyle ancak tevil (sözü çevirir) eder

—Nasıl ki musiki hiçbir şeyin adını söylemeksizin herşeyi anlatabiliyor,şiir de biraz öyle olmak yaraşır  —Her şiir, değil eski şiirlere, kendisinden birgün evvel doğan şiirlere karşı bile mühlik (öldürücü) bir

san’at yeniliği göstermelidir

—Şiirde beceriksiz yenilik bile ustaca işlenmiş tekrarlardan üstündür

—Fikir kâinatında (evreninde) her şiir yeni bir fikir bina edecektir; bu sebepden çok kere mevcut cümlelerin vuzuhuna (açıklığına) sığmaz ve sizi işitilmemiş ibareler yaratmak mecburiyetinde bırakır

—Aptallığın mevkiini dimağ çerçevesinin dışında ve tabiatın esrar kompartımanında aramalıyız

—Aptalın sözünü isyansız dinleyecek kadar geniş müsamaha (hoşgörü) yalnız Ulu Tanrıya mahsustur!

—Aptal otobüse benzer: Bile bile adam öldürmez, fakat yürürken çok kişiyi ezebilir

—Aptalın her aykırı işinde mana arasanız bir boşluktan ötekine düşersiniz

— Budalalar tereddüt tanımazlar: Edebilecekleri ya tasdiktir, ya inkâr

—Yaşamak, hayat rüyalarından birinden ötekine uzanmaktır

—Kırılan hülyadan sessizce akan göz yaşlan ne ince şiirdir

—Budalalar meclisinde en zarif nükte… susmak dır

—Herkes umduğunu ve beklediğini olacak sanır: Tabiatta bedbin (kötümser) yokdur

—İnsan san’at evinde yükseldikçe mevzu (konulmuş) kaideleri hakir ve istihkara lâyık görür

—Roma imparatorluğunu yıkan zaman karşısında benim üslubum elbette sigara dumanından daha çürük kalır

—Bütün çocuklar az çok şâirdirler: şâirler de behemehal (muhakkak) hayatlarının bir tarafını çocuk bırakırlar

MEZARIMIN KİTABESİ

Ömrümün defterim esefsiz kapadım

Uyusun has re kadar toprağın altında âdem

Kış günü ruh-ı günahlarımı örter karlar

Göğsün üstünde yazın afv ile al güller açar

Gökte benden daha mesud olamaz bir yıldız

Bu uzun uyku eğer olmasa hiç rüyasız

MEHMEDCÎĞİN MEZAR KİTABESİ

Sana ey şanlı şehid az görürüm ben demeği

Ordunun gözbebeği ümmetin arslan yüreği

Çiğnedin düşmanı, serdin yere, sürdün denize

Yaşamak hakkını hak ettin o çenginle bize

Ezdi kahrın yediyüz yıl bizi ezmiş tahtı

Milletin güldü yüzü, güldü o kuster (güster) bahtı

Kefenindir senin al kan ve vatandır türben

Vatanın al kanı al sancak açar türbenden

Sen bu dar toprağa sığmış koca bir milyonsun

Ey şehid adlı şehid artık adın Türk olsun!

 

 

Kaynak: Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

[1] Laponya: (İsveççe:lappland) İsveç , Finlandiya , Norveç ve Rusya arasında kalan tarihi bir bölge çoğunluğu İsveç’te çok az bir bölümüde Finlandiya,  Norveç ve Rusya ‘da dır. Bu ülkelerin neredeyse kuzeyinin tamamını kaplar. Bölgenin yerli halkı bugün sayıları çok azalmış olan Sami uluslarından biri olan Laponlar’dır.

PARA-ALTIN-EŞEK (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)



—Para akıllıların dostu akılsızların düşmanıdır.

—Kumarbaz odur ki kumarı paradan çok sever

—Bâzı zenginler vardır ki onlar servetlerine değil, servetleri onlara maliktir ve daima paraya avuç açmış gibi görünürler

—Nasihat kalp paraya benzer: Kimse kabul etmez

—Sonsuza kadar tahtında kalacak yalnız bir hükümdar tanırım: Para… kim olursak olalım ona biat mecburiyetindeyiz.

—Parasızlık hiç yalan söylemeyen kara habercidir.

 —Çok arzusu olup hiçbir parası olmamaktan çok parası olup hiç arzusu olmamak daha elimdir (acıklıdır).

—Parasız kalmamak istiyorsan ihsandan (bağıştan) değil ikrazdan (borçtan) çekin.

—”Kesemediğin eli öp!” demişler; hayır, para doldur

—Alelekser (ekseriya) fakirin zilleti (alçalması) ondan ileri gelir ki züğürtlüğünü kendisi bile istihkar eder (hakir görür): Paranın kuvvetine bakınız!

 —Tembelin iki meşhur bahanesi: “Param yok!” “vaktim yok!”

—Çok para ile elde ettiğin her şeyi kıymettar sanma: Pahalı başka, kıymetli başkadır.

—Zarafet paraya benzer: Gümüşü, altını, kâğıdı, siliği, kalpı ve hattâ….. çalınmışı vardır

—Para ile muhabbet olmaz: Amenna… Fakat parasız muhabbet de sürmez

—Vahşet âleminde (dünyasında) zor ne ise medeniyet âleminde para odur

—Vakit nakittir, çalışanlar için., çalışmayanlar için bilâkis masraftır

— Hasetçi (kıskanç) paradan ziyade zekânın düşmanıdır: çünkü buna hiçbir zaman mâlik olamayacağını bilir

— Bir mütefekkire (düşünüre) sordum:

Efkâr ı umumiye (kamuoyu) nedir?

Birkaç milyon başlı bir ucube (korkunç yaratık) ki elime geçse yirmi paraya seyrettirirdim

—Çamurlu yolda yürümek temiz yokuşa tırmanmaktan güçtür: Sefillere acıyalım!

—Köylü elinden para zor çıkar, çünkü eline zor girmiştir

—Anha minha (şu veya bu) en ucuz para çalışarak kazanılandır

—Devamlı parasızlık ergeç bir musibet (felâket) celbeder (getirtir), ister fertte ister cemiyette olsun

—Kaplanla aramızdaki fark: Onun pençesi ile aldığı kuzu etini biz paramızla alırız!

—Sıhhatin var, aklın var, paran var, malumatın (bilgilerin) var, mansıbın (makamın) var: Ey, insaf et, düşmanın olmasın mı?

—”Millet bitti! memleket mahvoldu!” diye haykıranlarımızı muayene ediniz: ya yüreklerinde memuriyet hasreti vardır, ya ceplerinde para yoktur!

— Para sebebiyle endişe dilencilerden ziyade bankerlerdedir

—Müsrif ile hasis arasındaki fark: Paranın kıymetini biri bilmez öteki yanlış bilir!

 —Adaletin bulunmadığı yerde para en güzel silahtır

 —Parasız şan ve şeref cemiyet i muhitanın en zalim istihzâsıdır

 ALTIN

—Altın törpü ile eğelenemeyecek pençe yoktur.

—Hamal ancak yüz altında güzel yürür

—Altından kendini gözet: Zehri hiçbir zaman teneke kupa içinde sunmazlar

—DAİMA ARA: BUGÜN ALTIN ARARKEN BAKIR BULURSUN, YARIN BAKIR ARARKEN ALTIN

—Altınla kazanılan muhabbetler az zamanda demir zincir sıkleti (ağırlığı) alır

— “Terakki—i iktisadi (ekonomik ilerleme) yoktur” demeyiniz: Altın yerine Alman kâğıdı kaim oldu (geçti)

—ALTIN KURBANLARI KURŞUN KURBANLARINDAN AZ DEĞİLDİR

—Altın dolu avuç daima az çok kuvvetli bir yumruktur

 EŞEK

—Gaflet i beşeriyenin (insanlığın gafletinin) hududu yoktur: Tepmesini yediğimiz eşek bile olsa bize zeki görünür

— Mahalsiz yaygara bir anırmadır, az çok eşekliği ifade eder

—Siz meleklere hitab ederken bakarsınız bazen eşekler üstüne alınır

—Karga ne kadar adını değiştirse sesinden tanınır.   Talih bile deve gibidir; Önüne bir eşek düşmedikçe istediğiniz tarafa yürümez.

—İnad iradenin eşekliğidir.

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

DOĞRU-YALAN (Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)


 

—Her cahil yanlış düşünür ve her âlim doğru düşünmez. Doğru düşünebilmek için dürüst yaradılmış ve ilim ile tefriş edilmiş (döşenmiş) bir dimağ (beyin) lâzımdır

—Dost başa, düşman ayağa bakar, derler; doğru değil… kimin serpuşu (başlığı) yeni ise başa, kimin

ayakkabısı yeni ise ayağa bakar!

 —”Hazır ol eğer ister isen sulh u selah!” hayır, doğru değil. İnsan ne isterse ona hazırlanır: “Hazır ol sulha eğer ister isen sulh u selah!” …. harbi Almanya gibi cenge hazırlanan devletler açar ve İran gibi cenge hazırlanmamış devletler harbden kaçar.

— Hal ve istikbal ancak mazinin (geçmişin) kaarına (derinliğine) çekilip de oradan bakınca doğru görülür

—Doğruyu söylemek değil, anlatmak güçtür.

—Doğru söz her ağıza yaraşmaz; bâzılarının dudaklarında salyaya bulanmış gibi olur.

—Halkı kışkırtan doğru fikirler değil, ateşli fikirlerdir. Dürüst (sert) düşünen ve mülayim söyleyenlerden hiçbir hükümet kuşkulanmasın.

 —Salim (doğru) düşünen her dimağ (beyin) azçok reybiliğe (şüpheciliğe) mahkûmdur. Hiç şüpheye

düşmeksizin ancak mecnunlar düşünebilirler      

—Bâzı güzel ve doğru fikirleri öyle fena müdafaa ederler ki o fikirlerin doğruluğunu ve güzelliğini inkâr edeceğiniz gelir.

—Güzel fikir doğru olmasa bile hoşa gider

—Hatt ı müstakim (doğru çizgi) en kestirme yoldur ama hayatta hemen daima sefalete çıkar

— İdbarımıza (düşkünlüğümüze) yerinenler ikbalimize (işimizin doğru gitmesine) sevinenlerden çoktur; mamafih taziyet (başsağlığı) mektubundan ziyade tebrikname alırız

—Dünyanın her yerinde devlet sefinesi (gemisi) onu idare edenlere pusulası düzgün, fakat teknesi çürük gelir ve bilakis (aksine) muhaliflere teknesi sağlam, fakat pusulası bozuk görünür: Doğruyu ancak vekayi (olaylar) söyler.

—”Elhasud la yesud” demişler, doğrudur, zira hased   (kıskançlık)   kendisinde kuvvet   tevehhüm

(vehiu) eden acizden doğar

—Her vicdan için ancak içinde istirahat bulduğu (dinlendiği) fikirler doğrudur

—”Sakalım olsa sözüm dinlenir!” deriz. “Kılıcım olsa sözüm dinlenir!” desek daha doğru olurdu

—İnsan ektiğim biçer, derler. Her yerde ve her zaman doğru değil. Kıtlık ve fakirlik ekip servet biçenler görülmüştür

—Saadete bir rüya diyorlar: Belki doğrudur ama o rüyayı ancak uyanıklar görür

—İnsan korktuğuna uğrar deriz. Bu söz bilhassa potçular için doğrudur.

 

YALAN

—İşimize yarayan yalan her hakikatten üstündür

—Fikir bazan mantığın dilemediğini söyler; fakat kalb mantığa daima kendi istediğini söyletir

—Âharın (başkasının) hürriyetine taarruz için belli başlı behanelerimiz: Hamiyyet din, ahlâk… Bunlardan herbiri nâmına düzülmüş bir sürü yalanlarımız vardır.

—Bazı adamlar aharın (başkasının) hürriyetine mâni olmadıkça kendisini tamamıyla hür hissetmez.

—Vicdan yalan söylemez ama sık sık yanılır ve yanıltır.

—Bir cemiyetin hayatına hizmet eden her tedbir makbuldür, bir yalan, bir seyyi’e, (kötülüğe) hattâ bir cinayet olsa bile.

—Ömründe hiç yalan söylememiş adama yalan söylemeğe hiç kimse cesaret edemez, herkesin yalana cür’eti öyle adam bulunmadığı içindir.

—”Yalan”in bile kıymeti nisbidir; lehimize olursa: “medih ve sena (övme) deriz, aksi takdirde adı: “zem (yerme) ve iftira” olur.

 —Yalancının en gülünç müdafaası: “Doğrusunu söylesem inanmayacaktıınız!”

—Sözüne inanmayanlara yalancı kızar; inananlara acır, fakat içinden sevinerek

—En iğrenç  yalan gözyaşı şekline girendir

—Doğru sözünü yalan şüphesi altında tutmanız yalancının pek hoşuna gider: Bu haksız ithamınızla bütün haklı ithamlarınızı (suçlamalarınızı) çürütmüş gibi olacağınız için!

—Yalan kadar hiç bir hayvan velud (çok doğurucu) Bir yalan en aşağı on yalan doğurur

—Kendi kibrimize dokunmadığı müddetçe başkalarının kibrinden şikâyet etmeyiz

—Kendi kibrimize dokunmasa başkalarının kibrinden şikâyet eder miyiz?

—Revaç bulan (aranan şey) çoğalır: Yalan, doğru, iyilik, fenalık iiâhire (ve diğerleri).

—İnsan için yalan o kadar tabiidir ki eğer “yalancı” sözü icat edilmiş olmasa kimse yalancının farkına varmazdı

—Yalanların en müstekreki (iğrenci) ahlâk’ namına edilenlerdir

—İnsan fitreten (yaratılıştan) bir yalancı şahittir: Her gördüğünü az çok tahrif ile (bozarak ve değiştirerek) anlatır. Bunun güzel bir delili: Bütün “tarihi sözler” yalandır

—İnsanların sıdkına (doğruluğuna) güzel bir delil: Bütün “tarihi sözler”uydurmadır.

—Ağzı yalan söyleyenden ziyade gözü yalan söyleyenden korkarım

—Yalanda muğfil (iğfal edici) bir fetanet (uyanıklık) manzarası vardır: Onun için zeki görünmek isteyen, akılsızları çok cezbeder

—Yalanın hizmet i bediiyesi (estetik hizmeti): Maceralar hikâye edildikçe güzelleşir

—İfratsız (aşırılıksız) gençlik yarım yahut yalancı gençliktir

—Hâtıralarımız günden güne samimi yalanlarımızın inzimamı (eklenmesi) ile gerginlenen bir sermayedir

—Sözüne inanmayanlara yalancı kızar; inananlara ise acır, fakat içinden sevinerek

—İstersen yalandan yerindir; fakat yalandan sevindirme: Çünkü bu çok acıdır    

—En iğrenç yalan gözyaşı şekline girendir

— Pek açık yalan neticesi itibariyle (bakımından) doğrudan farksızdır

 —Açık istibdad (keyfi yönetim) yalancı hürriyetten her itibarla (bakımdan) ehvendir (daha az kötüdür)     

—Diyorlar ki: “En tehlikeli yalancı kendini aldatandır!” bilmem kendisini aldatmayan yalancı ve

doğrucu kimse var mıdır?

—Caniler cemiyetinde şüphe yok ki cinayete ceza terettüb etmez (gerekmez) ve eminim ki yalan memleketinde yalan kelimesi mevcut değildir

—Ağzımızı dikkatle yoklayalım: Orada her siyâsi hamakatın (ahmaklığın) yedi asırdan beri birikmiş acılığını buluruz

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

HAKİKAT-(Cenab Şahabeddin – Tiryaki Sözleri)



—Terazi hakikaten adaletin timsalidir: Dili daima ağır basan tarafa meyleder!

—Herkes başkasına hakikatte kendi lâyık olduğu muameleyi reva (uygun) görür.

 —Ne kadar yalanları bir “varaka i sahiha” (resmi kâğıda) üstüne geçirmekle hakikate kalbettik (çevirdik) sanırız.

—Avâm yalanla avutanı hakikat ile korkutana tercih eder.

—Tesadüfün yükselttiği adamlar hakikaten yüksek adamlardan daha yüksek görünürler.

—Bâzı adamların dimağı sağırdır: Hakikat onlara haykırılmak ki anlasınlar.

—Bizim hakikat dediğimiz beşeri hakikatlerdir, mutlak değil.

—Hakikati güneşe benzetirler; doğrudur: Gözlerimizi yaralar korkusu ile çoğuna bakamayız.

—Hakikat her zaman mantığa tevafuk etmez (uymaz).

—Hakikaten şayan ı hürmet (hürmete değer) o adamlardır ki başkalarına su geçirmemek için muşamba gibi kendileri ıslanırlar.

—Hatânın kuvvetine hakikatin bâzusu ile, ecelin pençesine hayatın yumruğu ile, zulmün taarruzuna isyanın silâhı ile, kinin dişlerine affın tebessümü ile mukabele: İşte say i necib (temiz çalışma) bunlara derler

— Sen: Filan zadesin, öteki fıstık zâde… nihayet bilmiş ol ki yavrum “tabiatzâde”yiz. Hakikaten asil odur ki göğsünü gere gere: “kendimzâdeyim” diyebilir

—Hakikat taşı bâzan bir sanem (put) kırar ve sanemi (putu) kıymetten düşürmekle kendi kıymeti ar  tar

—Hakikat güneşini örten bulutların en kesifi menfaattir

—Kara cümle kaidesi: Üç insan, beş bal kabağı, on kuzu cem’edilemez (toplanamaz). Bunun için efradı (fertleri) hakikaten mütteiıid (birleşik) bir cemiyet yoktur.

—Hakikaten dolmaz bir uçurum tanırım: Nisyan (unutma)… eb’adını (ölçülerini) hiç değiştirmeksizin ne kadar adam yutmuştur ve daha ne kadar yutacak!

—Ummadığımız ağızlardan çıkınca hakikat deli saçması gibi görünür.

—Hoşa gidecek yalanı beyhude (boş yere) yaralayan hakikate tercih etmeliyiz

—Ferdasız (geleceksiz) muvaffakiyetler hakikat ilzamlarıdır (bozgunlarıdır)

—Aczini duymayan adam hakikaten kuvvetli değildir

—Sıcak iklimlerde öğrendiğim bir hakikat: Derece-i haraket (sıcaklık derecesi) kırkı aşdı mı, bütün ahlâk nazariyatı (nazariyeleri) altüst oluyor

— Hakikat bile ayak takımına düşünce kıymetten düşer. (Tasavvufun günümüzdeki durumu)

— Hakikat dediklerimizin çoğu, henüz tekzib edilmemiş (yalanlanmamış) yalanlardır

 —Harb-i umumî (I.Dünya Savaşı) felsefesi: ölüme koşan sekiz milyon Avrupalının ayak patırdısı altında bütün eski hakikatler ezilmiştir

—Edebi hakikati her fert kendi istediği noktada keşfedebilin Çünkü o hakikatin, nihayet, zevkden başka miyarı (ölçüsü) yoktur

—Yalanı söküp atmadan hakikati dikmeye kalkışma: Tutmaz

—İnsan hakikaten mahlûkâtın (yaratıkların) en şereflisi olurdu, eğer kalb genç kalsa ve dimağ (beyin) yaşlı doğsa..

 —Hakikati keşf için vâsıtamız havas ı hamse (beş duygu), maniamız (engelimiz)… yine havas ı hamsedir (beş duygudur).

—Sâdık köpek vakıa (gerçi) dayağa tahammül eder (dayanır), fakat sadakati dayakla değil okşamakla temin olunmuştur (sağlanmıştır)

—Çok kere vâki olur (vukua gelir), her biri kendi fikrinin hakikat (gerçek) olduğunu iddia eden iki kişiyi dinlerken siz de üçüncü bir hakikat keşfedersiniz ve böylece hakikat taaddüt eder (çoğalır), gider

—Salya gibi bâzı hakikatlar vardır ki ağızdan çıkınca iğrenç olur; onları yutmak evlâdır (daha iyidir)

—İnsan hakikati hayal ile katık ederek yaşar: Ayaklarımız yerde ise gözlerimiz semadadır.

—Hakikaten büyük adamlar onlardır ki haklarından her kelime i takdir (övme kelimesi) bir haşv i kabih (kötü şişirme) tesiri icra eder (yapar): Voltaire hakkında “zeki adamdır!” demek gibi.

  —Darb ı meseller (ata sözleri) ancak muvazaa-i umumiye (umumi danışıklılık) ile hakikat kuvvetini alırlar.

 —Hakikat bile harc ı âlem (herkesin harcı) olunca kıymetten düşer      Bence hal bütün hayatı kaplar ve istikbal her ferd için kendi öldüğü gün başlar      Çoğumuz sanırız ki takdirde ne kadar müşkil pesend (güç beğenir) davranıyorsak o nisbette ince zevkliyiz.

—Her muntazam cemiyet bir hakikate lâ e kal (en az) on yalanı katık eder: Yalnız hakikat ile beslenmek isteyen cemiyet yaşayamaz; fakat yalnız yalanla beslenen cemiyet de zehirlenir  (İşimize yarayan yalan her hakikatten üstündür.)

—Ammenin (halkın) zaikası (tadalma duygusu) hakikatin (gerçeğin) tadından hoşlanmaz

—Arayan bulur, derler. Hakikat mevzu ı bahs (bahis konusu) olunca bulamayacağımızı bilsek bile aramalıyız

—Tarihin hakikatları üstünde yetişmeyen hamiyet (onur) bir şüpheli mantardır, gıda olabildiği gibi zehir de olabilir

— Başkasını yola getireyim derken yoldan çıkanlar çok görülür.      Bir şöhrete leke süren yalanlar pek çok ağızda dolaşınca hakikat kuvvetini alır . Usanç vermeyen hal yoktur: Şan ve şerefe varıncaya kadar!

 — Bâzı hakikatler daha bariz (açık) surette karanlıkda görülür: Gece gezen bekçiler öyle şeyler öğrenirler ki.

     “Kusurlarını gördüğüm için muhabbetim kalmadı” deme; “muhabbetim kalmadığı için kusurlarını görüyorum!” de

—Hakikat en büyük başlar için tâc ı şeref (şeref tacı) bile fazla bir yüktür.

— Memalik i harrede (sıcak memleketlerde) öğrendiğim bir hakikat: Derece—i hararet (sıcaklık derecesi) kırkı geçdi mi, bütün ahlâk nazariyatı değişiyor.

—Hakikat güneşini örten bulutların en kesifi (koyusu) menfaattir.

—Hakikati görmek için her şeyden evvel lâzım olan hür nazardır

—Zamanımızda hakikaten ehl i kalem (kalem sahibi) olmak isteyen her yazacağı satıra mukabil (karşlık) bir kitap okumalıdır

—”Ahmak!” hitabı hemen daima: “Benim gibi düşünmüyorsun!” demektir

 —Hayat bize haykırıyor: “Ben terleyen kulların, çırpınan kanatların yahut hakikat (gerçek) uğrunda didinen kafaların yardımcısıyım!”

—Edebiyatta hakikat bir ân için hakikattir; bir ân sonra yalan, hatâ veya galat (yanlış) olabilir

—Hakikaten hür adam odur ki başkasında kendi hürriyetinden daha geniş gördüğü hürriyeti alkışlayabilir

—Kalb için şiir her irtifada (yükseklikte) hakikattir (gerçektir) ve hakikat gözden kaybolacak kadar yükselmeli ki şiir olsun

—Hakikaten temiz vicdanlar daima müsamahaya (hoşgörüye) maildir

—Garabet (gariplik) dediğimiz çok kere yeni hakikatlerdir

—Ummadığımız ağızdan çıkanca en parlak hakikat deli saçması görünür

—Ferdasız (yarınsız) muvaffakiyetler (başarılar) hakikatte gizli mağlûbiyetlerdir

—Kokmuş yumurtayı ezen kokusuna dayanmalı

—Kendisinden çok bahseden mütevâzi (alçak gönüllü) hakikatte korkak bir mağrurdur (kendini beğenmiştir)

—BEŞERİYET (İNSANLIK) YALANA O KADAR ALIŞTI Kİ KABUL ETTİRMEK İSTEDİĞİNİZ HAKİKATİ BİRAZ  YALANLA SALÇALAMALISINIZ

—Her medeni cemiyet bir hakikata en aşağı on yalanı katık eder: Yalnız hakikatla beslenmek isteyen cemiyet yaşayamaz; fakat yalnız yalanla beslenen cemiyet de zehirlenir

—BİR DEVRİN FİKİRLERİ İLE ANCAK O DEVİR İÇİNDE YAŞANIR: BUGÜNKÜ NAZARİYELERLE YÜZ SENE EVVEL YAŞAYAMAZDIK, BİR ASIR SONRA DA YAŞAYAMAZSIN   

—Hakikaten büyük adamlar onlardır ki haklarında her takdir kelimesi soğuk bir haşiv (mânâsız ve fazla lâkırdı) tesiri yapar: Meselâ Gazi hakkında “zeki zattır!” demek gibi

—Mantık fikre ait hususâtta pek az kıymetlidir; Hayat meselelerinde on para etmez.

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

CENAB ŞAHABEDDİN- TİRYAKİ SÖZLERİ


ÖNSÖZ

Cenab Şahabeddin, Tevfik Fikret ve Halid Ziya Uşaklıgil ile birlikte Serveti Fünun edebiyatının üç büyük temsilcisinden biri olarak Türk Edebiyatı Tarihinde yer almıştır 1870′de Manastır’da dünyaya gelen Cenab Şahabeddin, babası Osman Şahabeddin beyin 1877—78 Türk—Rus harbi sırasında Plevne’de şehit olması üzerine, henüz 78 yaşlarında tahsil hayatını İstanbul’da doktoryüzbaşı olarak sona erdiren Cenab Şahabeddin 1889′da Paris’e giderek, ihtisasını da orada tamamlamıştı. Türkiye’ye dönünce çeşitli resmî memuriyetlerde bulunmuş olup, I. Dünya Harbi sırasında İstanbul Darâlfünun’u Edebiyat Fakültesi’nde de önce Garp Edebiyatı sonra Osmanlı Edebiyatı müderrisi (profesörü) olarak vazife görmüştür. 12 Şubat 1934′de bir beyin kanaması neticesinde hayata gözlerini yuman Cenab Şahabeddin Bakırköy mezarlığında gömülüdür.

Şiirle alâkası daha tibbiye öğrenciliği sırasında başlayan Cenab’ın ilk yazıları Saadet Gazetesi’nde çıkmış olup, daha sonra da Maarif, Hazine-i Fünûn ve Mektep mecmualarında da şiirleri yayınlanmıştır. Serveti Fünûn’da ise onun hem şiir, hem de nesirleri çıkmıştır Başlıca eserleri arasında Hac Yolunda, Evrakı Eyyam, Suriye Mektupları, Avrupa Mektupları ile Nesri Harp, Nesri Sulh ve Tiryaki Sözleri (1918)’ni sayabiliriz.

Cenab Şahabeddin’in birkaç tane tiyatro eseri de vardır Bundan dörtbuçuk sene kadar önce, sayın hukuk doktoru Reyan Erben’den, ailece olan yakın dostlukları dolayısıyla, Cenab’ın eski haflerle ve kendi elyazısıyla yazılmış bir Not Defteri’nin hususi kütüphanesinde bulunduğunu öğrenmiştim. Kısa bir müddet sonra Dr.Reyan Erben’in müsaadesiyle bu defter’deki süzme sözlerden küçük bir kısmını, o sıralarda hazırlamakta olduğum bir antolojiye “Cenab Şahabeddin’in NotDefteri” başlığı altında almıştım. Daha sonraki bir makalemde de bu sözlerden başka bir kısmını yayınlamıştım. Şimdi Dr. Reyan Erben ile birlikte tamamını yayınladığımız bu esere “Tiryaki Sözleri” adını vermekle merhum Cenab Şahabeddin Bey’in duygu ve düşüncelerine tercüman olduğumuzu zannediyorum.

Dış görünüşü bakımından tam bir tarih şeklinde, basit, fakat güzel bir cilt içindeki bu defter’de bizzat Cenab Şahabeddin tarafından numaralanmış olan 1816 tane süzme söz bulunmaktadır. Ancak 342 numaranın bu defterde mükerrer olarak yazıldığını dikkate alacak olursak aslında bu seçme sözleri 1817 olarak kabul etmek gerekir. Diğer taraftan elimizdeki defter’in ilk yaprağında “Mukaddeme makamında” başlığı altında 13 süzme sözün daha mevcut bulunduğunu düşünecek olursak bu tiryaki sözlerinin 1830′a vardığı görülecektir. Her biri Cenab Şahabeddin tarafından numaralanmış olan bu ince, zarif ve düşündürücü sözler, defterin bazen bir yüzüne,bâzen de her iki yüzüne yazılmış bulunmaktadır Bu defterde dikkati çeken bir husus da bu sözlerden bâzılarının çizilmiş olmasıdır. Ancak biz bu çizilmiş olan sözleri dahi hiç okunamayan birkaç tanesi dışında yine aynen yayınlamayı faydalı gördük. Bununla birlikte, defterin aslına sâdık kalabilmek için, bu gibi sözlerin yanında parantez içinde çizilmiş olduklarını da ayrıca belirttik Cenab Şahabeddin’in 1918′de eski harflerle neşrolunan Nesri Harb ve Nesri Sulh ve Tiryaki Sözleri adlı kitabında 361 tane tiryaki sözü yer almıştır. Bunlardan 323 tanesinin şimdi yayınladığımız defterdeki 559—886 numaraları arasında —bâzı taktim ve tehirlerle— yer verildiğini yaptığımız karşılaştırma neticesinde tespit etmiş bulunuyoruz. Hem basılmış metinde hem de şimdi yayınladığımız yazma metinde birbirine tıpa tıp uyan sözlerin dışında kalanlar, okuyucuya ve araştırıcılara, Cenab Şahabeddin’in nasıl çalıştığı hususunda bir fikir verebilmek için mukayeseli bir şekilde gösterilmiştir. Bu arada bu 1830 süzme sözden bâzılarının birbiriyle büyük bir benzerlik gösterdiğini de belirtmek gerekir. Cenab Şahabeddin’in bir defter halinde topladığı hayatta iken sâdece 361 tanesini yayınladığı ve Tiryaki Sözleri adını verdiği bu süzme sözlerin hangi kaynaklardan mülhem olduğu, bunlardan ne kadarının Cenab ‘m orijinal fikirlerini teşkil ettiği, bu sözlerin yazarın diğer eserlerinde kullanılıp kullanılmadığı ve buna benzer hususlar edebiyat tarihçileri için ayrı bir araştırma mevzuu teşkil eder. Biz burada Cenab’ın vaktiyle yarım bıraktığı bir işi tamamlamakla büyük edibin ruhunun şâd olacağına ve bu sözlerinin gün ışığına çıkarılmasıyla şahsiyetinin ve çeşitli meselelerdeki fikirlerinin daha iyi anlaşabileceğine inanıyoruz.  Cenab Şahabeddin’in parlak üslûbunun ve nice istihzasının mahsulü olan bu 1830 süzme sözü, ifade kuvvetini bozmamak için aynen vermekle beraber, okuyucunun bu fikirleri anlamasını kolaylaştırmak bakımından gerekli yerlerde, parantez içinde kelimelerin bugünkü manasını da yazmak yoluna gittik. Cenab Şahabeddin’in şahsiyeti ve Tiryaki Sözleri hakkındaki bu kısa açıklamamıza son verirken bu süzme sözlerin hepsinin aynı değerde olamayacağını da ayrıca belirtmek isteriz Defterin son yaprağında bulunan iki şiir de kitabın sonuna ilâve edilmiştir

14 EKİM 1977
Dr. Orhan F.KÖPRÜLÜ

  CENAB ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Cenab’ın “Vecize” diye nitelendirilen düşünce ürünlerinin kendi el yazısı ile içinde toplanmış olan defterin elimizde bulunması bir tesadüf eseri değildir. Cenab Şahabeddin ailesi ile ailemizin yakınlığı sıkı dostluk bağları ile kurulmuştur. Henüz biz lise sıralarında iken içinde yaşadığımız, daha sonra da yıllarca sürmüş bu dostluk atmosferi elbette ki bizim için bir şanstı. Bundan yararlanmamak imkânsızdı Yüksek zekâsı, geniş bilgisi ile beliren derin görüşlerinin oluştuğu hava içinde bulunabilmek, bu görüşlerin düşünce olarak belirlenmesini görebilmek bulunmaz bir nimet idi Şu bir kaç söz Cenab’ın kişiliği ve edebiyatımızdaki yerini belirtecek mahiyette bir deneme iddiasında olamaz. Altmış dört yaşında henüz zinde iken dünyaya gözlerini kapadı. Ömrü boyunca çalışmış, verimli bir hayat sürmüştü. Ama bildiğimiz kadarı ile daha yapacak işi, söyleyeceği çok şeyi vardı Ölüm haberini aldığımızda biz memleket dışında idik. Sonradan öğrendik: Bir gece bize bir mektup yazmağa başlamış. Fakat birdenbire gelen kriz ile uzanmış, son nefesini vermiş. Yarım kalmış mektup masa üzerinde unutulmuş, daha sonra da başka kâğıtlar arasına karışarak kaybolmuş. Bunları bize anlatmış olan en büyük evlâdı sayın Şivezad Erez mektubu arayıp bulamayınca kendi el yazısı ile yazılmış “cönk” şeklindeki defteri bize hatıra olarak verdi Kabataş Lisesinde edebiyat hocamız rahmetli Ali Canib Yöntem “bilimsiz san’at gelişemez, düşünce unsurundan yoksun edebiyat çelimsiz kalır” derdi. Örnek vererek: “Bakınız eskiler arasında “Servet—i Fünun” culardan hâlâ kalemini kuvvetle kullanabilen tek kişi Cenab Şahabeddin’dir” demişti Arabça, ve Farsçayı derinliğine bilmesi, Fransızcanın bütün inceliklerini benimsemiş olması, Türkçeyi kullanmaktaki hüneri ve geniş kültürü ona duygu ve düşüncelerini en güzel biçimde ifade imkânı sağlamıştır “Dünyaya geliş hüner değildir” diyen şairin sözüne müstesna örnekler var: Vinci gibi, Goethe gibi. Cenab da hayatı yoğun olarak duymuş ve yaşamıştır “Pek çok adamların benden ziyade fikirleri vardır” diye söze başlar. Doğrudur belki. İnsanoğlu var olduğundan beri idraki ile oluşturduğu düşünce ürünlerini her devirde yetiştirmiştir. Ama “Yaşanan her ânın değerinin bilinmesi gerektiğini” yalnız sözü ile değil gerçek yaşayışı ile de göstermiş olan Goethe’nin bu görüşüne Cenab şunu eklemektedir:

“Vakti geçirmek için bana “Briç—Plafon” yaput “Majör” teklif ediyorsunuz. Bense vaktin geçtiğinden müştekiyim ve aradığım vakti geçirecek değil, geçmekten men edebilecek bir vasıtadır” der Sonunda, ergin insan tevazuu ile, “Pek çok adamların kendisinden ziyade fikirleri” bulunabileceğini söyledikten sonra “fakat benimkiler az—çok bir işe yaramaz ümidiyle ortaya çıkarken onlarınki tembel tembel evlerinde kapalı oturuyorlar” der O da tıpkı Montaigne gibi dünya üzerinde gezindiği sürece oluşturduğu düşüncelerini titizlikle sakladığımız defterinde toplayıp bırakmıştır Nurundan yararlandığımız bu büyük kişiliğe, değerli dostum Orhan Köprülü’nün himmeti ile bir küçük hizmettir bizim yapmak istediğimiz

Dr. REYAN H. ERBEN

 

MUKADDİME

Mukaddime makamında söylenmemiş fikir yoktur, diyor. Bu söz doğru da olsa bundan sonra bütün insanlar sükût edecek (susacak) değil!.. Fikir cilveleri zekânın fışkınlarıdır (ince dallandır)

*

Pek çok adamların benden ziyade fikirleri vardır, fakat benimkiler az çok bir işe yaramak ümidiyle ortaya çıkarken, anlarım ki tembel tembel evlerinde kapalı oturuyorlar

*

Ne bütün varını yiyip ölmüş vardır, ne her fikrini söyleyip susmuş

*

Güzel fikir doğru olmasa bile hoşa gider

*

Fikir uğradığı dimağın değil, sâdır olduğu (çıktığı) dilin malıdır

*

Güzel fikir ihtiyarlamaz

*

Temiz nâsiyenin (alnın) üstünde bir sema vardır. Doğru ve güzel bir fikir!

*

Fırtına saçları yolsun, beis (zarar) görmem, eğer bana bir fikir getirirse

*

Mide için lokma neyse dimağ için fikir de odur; Hepsi beslemez, bir kısmı sıhhate dokunur ve bazıları zehirler

*

Bu fikirler beşeriyet dudağından dökülmüş olmak iddiasındadırlar

*

Günde bir doğru fikir göğsümüze çarpar, birisine olsun yüreğimizi açtığımız nâdirdir

*

Yüz kere asırların ibriğinden süzülmüş fikirleri bile herkese kabul ettiremeyiz

Kaynak:

Cenab ŞAHABEDDİN, Tiryaki Sözleri, Hazırlayanlar: Dr. Orhan F. Köprülü  Dr. Reyan Erben, Tercüman Gazetesi’nin bir kültür hizmeti olarak yayınladığı 1001 TEMEL ESER Serisi’nin 116. kitabı Cenab Şahabeddin’in “TİRYAKİ SÖZLERİ”, Kervan Kitapçılık Basın Sanayi ve Ticaret A.Ş. Ofset Tesisleri’nde dizilmiş ve basılmıştır. (Ocak 1978)

YA RABBÎ, ARTIK YETMEZ Mİ?


Kullarını en çok seven ve acıyan Allah Teâlâ’dır. Bütün dertlerin ilacı ancak ondadır. Ancak bizim gibi günahkârların duaları katına ulaşamadığında sevdikleri ile katına yüz sürmeyi de bilenlerdeniz. Vesile aramak sünnettir. Diyarbakır’da orman yangınında şehit olan erlerimizin üzüntüsü yürekleri dağlamaktadır. Milletimiz için duadan başka bir şey yapamayan bizim gibi acizlerin müracaatını Allah Teâlâ sevdikleri yüzüne kabul buyursun inşaallah.

Bu nedenle sizler ile bir kıssa paylaşmak istedim.

[“İstanbul’u kasıp kavuran bir veba salgını olmuştu. Öyle ki günde birkaç yüz kişinin ölümü ile bütün evlere yayılıp mateme boğan bu âfet karşısında ahali toplanıp müşavere ederek Hazretî Pir Aziz Mahmud Hüdayî efendimize müracaat ederler. Hazreti Gavs :

"— Bu gibi ahvale karışmak neşemizle muvafık değildir.” cevabını verirler. Ahali ise :

"— Böyle bir çaresizlik karşısında ümitle kapınıza geldik. Mahv u perişan olarak gitmekliğimiz şannı ulviyete yaraşırsa dönelim." diye tekrar yalvarırlar. Bunun üzerine Hazreti Pîr efendimiz:

"— Karaca Ahmed mezarlığına gidiniz. —Orada bir yeri tayin buyurarak— filân mevkideki selvi ağacının altında ancak bir hasıra malik üryan bir kimse yatar ve adına Hâsırpûş[1] Dede derler. Ona başvurunuz. Şayet müracaatınız geri çevrilirse tarafımızdan selâm ediniz.”

Hazreti Azizin tarifi üzere oraya giden ahali gerçekten bir şahsın hasıra bürünmüş yatmakta olduğunu görüp meramlarını anlatırlar. O ise hiddet ve şiddet ile gelenleri başından defedip yatmağa devam eder. Kendisi ikaz olunarak Hazreti Pîrin selâmları tebliğ edilmesi üzerine derhal yerinden fırlıyarak selâmı ayakta aldıktan sonra

“— Bugün bir kişinin cenaze namazı da kılınsın da hastalık kesilsin” cevabını verir. Hazreti Pîr efendimizin başkaca emirleri olup olmadığını da sorar. Yok, cevabını veren halk sevinçle evlerine dönerler. O gün sadece bir kişinin ölümünden sonra hastalık birden kesiliverir.][2]

“Ey Allah Teâlâ’m yurdumuz ve milletimiz artık mağdur durumdadır. Hasan ile Hüseyin artık birbiri ile geçinemiyor. Düşmanlar aç kurtlar gibi zayıfladığımız günü beklemektedirler. Onun için hangi veli kulunun gönlü zâtına muhîb ise O’nunla sana yöneliyoruz. Fitnenin bitmesi için lütuf ve ihsanını bizden esirgememeni diliyoruz.” Amin.


[1] Hasıra sarılıp yatan
[2]
Kaynak:
Mehmet Gülsen, Küllîyât-ı Hazret-i Hüdâyî, s, 12-13
Kutb-uI Arifîn  Seyyid AZİZ MAHMUD HÜDAYÎ (K.S.), hzl: Kemalettin ŞENOCAK, İstanbul, 1970, s.21-22

“ARİFLERİN DELİLİ – MÜŞKİLLERİN ANAHTARI” KIRIMLI SELÎM DÎVÂNE


VELÎLERİN TEVHİDİ

Velîlerin edep, sülük ve huylarını anladınsa, şimdi de Hakikî tevhidi, yani velilerin Hakk’ı tevhid etmesi nasıldır, onu anlata­lım:

Ey sâdık âşık, Hakk diye varlığa derler, bâtıl diye de yokluğa. Her ne ki vardır, Hakk’tır, varlığıyla vardır; yani bütün varlıklar
Hakk’ın vücudundan meydana gelirler ve yine Hakk’ın vücuduna dönerler. Peygamber “Ondan meydana gelir ve ona döner.” buyurur. Bütün eşya Hakikatte Hakk’ın vücudundan meydana gelir ve yine Hakk’ın zâtına geri döner. Buna, mebde ve meâd (baş­langıç ve son) sırrı derler. Niyâzî-i Mısrî’nin, mebde ve meâd nedir, bana bunları bildir, demesi budur:

“Bunları bildir bana hem nedir mebde vü meâd”

Yer- gök ve ikisi arasında Hakk’tan başka bir şey yoktur. Ni­tekim Allah Teâlâ: “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 35) buyurur. Şimdi, nur, varlığa derler. Varlık Hakk’ındır. Zulumât, yani karanlık yokluğa derler. Hakk’tan başka var olan bir şey yok­tur. Nitekim Eşrefoğlu Rûmî şöyle buyurur:

Eşrefoğlu Rûmî’ye sorar isen Hakk kandadır

Deye yer gök arş u kürsî dopdolu bu aralar

Eşrefoğlu Rûmî’ye Hakk nerededir? diye sorarsan, yer, gök; arş ve kürsî ile bunların arası dopdoludur, der.

Niyâzî-i Mısrî:

Her ne denlü aşikâr etsem hafâsın artırır

Ol ayan iken anı örter delâil-i beyyinât

Her ne kim fevka’l-ulâ tahte’s-serâ da var durur

Zâtı vahiddir velî göründü nice bin sıfât

Zât birdir lîk evsâfına gayet yok durur

Gör bu fanusu ki anun şem’î oldu nûr-ı zât

Her ne kadar açıklarsam, gizliliğini o kadar artırır; o orta­da iken bütün açıklamalar onu gizlemekten başka bir şeye yara­maz-

Aşağıdan yukarıya her ne varsa, hepsi tek bir zâttır; ama pek çok değişik sıfat ile görünmüştür.

Zât tektir; ama sıfatları pek çoktur. Fanusa bak ve gör, onun mumu zâtın nuru olmuştur.

Allah Teâlâ, “O evvel, âhir, zahir ve bâtındır.” (Hadîd, 3) buyurur. Şimdi bundan anla ki, gizli veya açık, O’ndan başka bir şey yoktur. Hep O’dur. Nitekim “Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zâtı) oradadır.” (Bakara, 115) buyurur.

Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:

 “Kanda baksam dost yüzü andan ayırmam gözü

Gitmez dilimden sözü çağırıram dost dost”

 

Nereye bakarsam, orada dostun yüzü vardır, gözümü ondan ayırmam; dilimden onun sözü, zikri gitmez, sürekli dost dost diye çağırırım.

 

CAN GÖZÜYLE HAKK’I GÖRMEK

Şimdi bu makamda ârif-i billah şöyle der: “Ben her şeyde, önce ve sonra ancak Allah’ı gördüm.” yani ben bir şeyde Allah’­tan başkasını görmedim veya ilk ve son, önce ve sonra yalnızca Allah’ı gördüm, demektir. Çünkü bütün eşya yani varlık, Allah’ın cemâl perdesidir. Ârif-i billah, gaflet perdesini kaldırıp eşyayı Hakk’a perde yapmayarak can gözüyle daima Hakk’ı görendir. Nitekim Nâcî şöyle der:

Eşya hicâb oldı cân gözü bakmaz

Göster Cemâl’ün canım arzular seni

“Eşya bir perde oldu, can gözü bakmaz canım seni arzuluyor, cemâlini göster.”

Şimdi vuslatın mânâsı, gönlü Hakk’tan başka şeylerden te­mizleyip eşyayı Hakk’a perde yapmadan her ân onu görmektir. Eğer eşyayı perde yaparak Hakk’ı görmeyip eşyayı görsen, Hakk’ı bilsen bile ona vuslat demezler, ayrılık derler. Nitekim Şemsî şöyle der:

 “Bi-hamdillah derim Allah alıp aklımı fikrullah

Dilimde zât’in esması bana üns oldu zikrullah

Gönül âyinesin sûff eğer ider isen safî

Açılır sana bir kapı ayan olur Cemâlullah”

 “Allah’a hamd olsun ki, Allah derim; onu düşünmek aklımı aldı; dilimdeki zât esmasının zikri bana arkadaş oldu.

Ey sûfî, eğer gönül aynasını saflaştırıp temizlersen, sana bir kapı açılır ve Allah’ın cemâlini apaçık görürsün.”

 Sûfi eğer gönül aynasını temizlersen, dediği, gerçi sen Hakk’ın tam bir mazharısın, fakat Hakk’tan başka şeyleri gönlün­den çıkarıp gönlünü temizler ve onları perde yapmazsan, Allah’ın cemâlini eşyada apaçık görürsün. Eğer gaflet edersen, Hakk’ı göremezsin, demektir. Hakk’ı görmek, eşyadan perdeyi kaldır­makla olurmuş.

Hazret-i Peygamber, “Ya Rabbi, bana eşyanın Hakikatini göster.” buyurmuştur. Eşyanın Hakikati Hakk’tır, yani ey Rabbim can gözümden gafleti kaldır, cemâlini göreyim, demektir. Çünkü Hakikatte bütün eşya, Hakk’ın vücudundan meydana gelir, yoksa Hakk son derece latîf ve gizli olduğundan idrâk etmek mümkün olmazdı. Kendi zâtında olan bütün kudretini göstermek ve gör­mek istedi, halk yüzünden göründü. Yani zâtı sıfatına tecellî etti. Zâtı sıfatına tecellî edip sıfatı yüzünden göründüyse, bizim sıfat zannettiğimiz aslında zâttır. Tevhid, izafetleri kaldırmaktır, yani tevhid masivayı terk etmektir, dedikleri budur. Tevhid, sıfatı kaldırıp zâtı görmektir, böyle olursa tevhid sahih olur. Çünkü Hakk’tan başka vücut, varlık olduğunu isbat etmek şirktir. Son derece naz ve istiğna sahibi olup büyüklüğü kendi şanından olduğu için, eşyayı zâtına perde yapıp, “beni göremezsin” (Araf,143) hitabıyla halktan gizlendi.

 “Yüzün seb’a’l- mesânîdir yerâhu men yerânîdir

Velîkin len terânîdir tahayyertü bi hâteyni”

Muhammediyye sahibinin, “yüzün seb’a’l-mesânîdir, gören ve görünen kendisidir; fakat göremezsin kitabıyla halkı hayrette bıraktı”, dediği buna işarettir. Yani gören ve görünen kendisidir; kendisinden başkası yokken göremezsin, diyerek halkı hayrette bıraktı.

Niyâzî-i Mısrî şöyle buyurur:

Zerreler zahir mi olurdı âfitâbı olmasa

Katreler kanda yağardı hiç sehâbı olmasa

Bahr-i zâtın mevcinin hiç haddi yok pâyânı yok

Zahir olmazdı cihan anın habâbı olmasa

Herkes anlar hem görürdü yüzünü ey dost senin

Kibriyâ-yı len terânîden nîkâbı olmasa

Kim bilirdi zülfün ile kaşların mânâsını

İki âlem gibi şerh eyler kitabı olmasa

Kurb-ı vahdet kuşesi hasrı temaşâgâh idi

Ey Niyâzî kimde kim cehlin azabı olmasa

 “Güneş olmasa zerre görünür mü?

Bulut olmasa yağmur damlaları nasıl yağardı ?

Zât denizi dalgasının ucu bucağı yok; eğer onun hava ka­barcıkları olmasa cihan ortaya çıkmazdı.

Ey dost, ‘sen beni göremezsin’ azametli hitabınla zâtını perdelemeseydin, senin yüzünü herkes görürdü.

İki âlem gibi şerh eden, açıklayan bir kitap olmasa senin zülfün ile kaşlarının mânâsını kim bilirdi?

Ey Niyâzî,  bir kimsede cehaletin azabı olmasa,  vahdet yakınlığının köşesi, hasrı seyretme yeri olurdu.”

 İNSAN HAKK’IN ÂLETİDİR

Ey benim canım! Senden, benden ve bütün herkesten sen ve ben diyen odur; çünkü can Hakk’ın zâtından ayrı değildir, ten onun sıfatıdır. Allah Teâlâ zâtındaki kudretini göstermeyi iste­diyse; görmeye göz, tutmaya el, işitmeğe kulak, yürümeye ayak lâzım olduysa, senin ve benim vücudumuzu kendisine vasıta yaparak “Ben ona ruhumdan üfledim.” (Hicr, 29) hitabına göre sana ve bana tecellî ederek bizi diriltip gezdirdi. Yüce muradı senin ve benim vücudumdan, hayır veya şer ne meydana getir­mek istediyse getirdi. Nitekim “Sizi kendim için yarattım.” bu­yurdu. Bâtın mânâsı sizin vücudunuzu kendi zâtıma âlet olarak yarattım; gözlerinizden gören, elinizden tutan benim; yani bütün söz, fiil ve tasarruflarımı sizin vücudunuzla icra ederim, demek­tir.

 Men ârefle mârameyte iz rameyte remzini

Fark ediver mümkin ise ber-sebil-i infirâd

 Niyâzî-i Mısrî’nin, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” ile “Attığın zaman sen atmamıştın.” sözlerinin sırrını eğer mümkün ise fark edip tek tek açıklayıver, diye sorduğu budur. Cevabı aşağıda verilecektir. Çünkü bizim vücudumuz Hakk’tan bize verilmiş bir emanettir ve geçicidir. Emaneti sahibine iade eden azaptan kur­tulur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de, onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 72)

Bu âyetteki emanetten maksat, Hakk’ın varlığı, fiilleri, sözleri, zâtı, sıfatlan, isimleri ve bütün tasarruflarıdır. Çünkü yer, gök, dağ, taş; hepsi Hakk’ın varlığıdır; fakat Hakk isimlerini, fiil­lerini, sözlerini, zât ve sıfatlan ile bütün tasarruflarını insana yükledi. Bütün kudreti ve tasarrufuyla insan yüzünden zuhur eder. Görmüyor musun, Hakk’ın gerek kahrı, gerek lutfu bütün tasarrufu zahir ve bâtında insan yüzünden zuhur eder. Rızkını insan yüzünden verir. Bari bundan hisse, ibret al! Böyle ol!

İnsan, Hakk’ın görür gözü, tutar eli, söyler dili ve yürür ayağı imiş; her surette Hakk’ın âleti imiş. Bakmaz mısın ki Al­lah’ın gerek keremi ve gerek lutfu veya gazabının hepsi insan yüzünden zuhur eder. Hakk bizim yüzümüzden söyler, görür ve işitir; söz, fiil ve her tasarrufu bizim yüzümüzden ortaya çıkıyor­sa, vücudumuz Allah’ın kudretini göstermeye ve tasarrufuna âlettir. Bizde bu tasarruf ve hareketi yapan Hakk’tır. Bizdeki bu vücudun Hakk’ın emaneti ve geçici olduğunu bilmeyip Hakk’ın varlık ve tasarrufunu kendi üzerimize alarak vücudun aslı ile her tasarrufu bizim zannederek nefsimize cahillik ve zulüm yaptık. Bunun için Peygamber, “Nefsini bilen Rabbini bilir.” buyurdu; yani nefsini bilen Allah’ı bilir. Bizim Hakk’a âlet olup vücudu­muzda, hayır ve şer tasarruf eden Hakk’tır. Bunu bilir, bizde külli veya cüz’î irade bulunmadığını, irade ve hareketimizin Hakk ile olduğunu ve aslının Hakk’ın olduğunu bilip varlığı Hakk’a verir­sen, zulüm ve cahillikten kurtulursun.

Ey benim canım! Zahir ilmine güvenerek gururlanma. Akl-ı maaşınla bunu idrak edemezsin; anlamadığın için hulul ve ittihat zannetme. Çünkü hulul ve ittihat şeriatta nasılsa Hakikatte de öylece küfürdür. Allah hulul ve ittihattan uzaktır. Bunda birlikte­likten maksat, bir tarafın gizlenip bir tarafın var olmasıdır; belki bir taraf yok olup bir taraf var olmaktır. Bunda ilim, his ve aklın yolu yoktur. Kâmil bir mürşid huzurunda can ve baş feda edip onun himmetiyle nûrânî ve zulmânî perdeleri bir bir geçmeden bu sırlar bilinmez; çünkü keşif ve cezbeye muhtaçtır.

Aman erenler!

Gerçek mürşidim, fani vücudumun varlık sebebi, ariflerin sultanı Şeyh Hamdi bütün her şeyiyle size emanet­tir. Ona teşekküre gücüm yetmez.

Mürşidim cananım oldur

Söyler dilim canım oldur

Kavlim (hem) sultânım oldur

Hüseyin Sultân Hû

Selîm Dîvâneye meded

Ondan erdi kalmadı derd

İsmi olsun dilimde vird

Hüseyin Sultân Hû

 HAKK VE HALK

Duadan sonra tekrar sözümüze dönelim: Şimdi, tamamıyla bütün vücüd Hakk’ın vücududur, dediklerini, her şey top yekûn Tanrı’dır, diye anlama. Halk yoktur, Hakk vardır ya da Hakk yok­tur, halk vardır şeklinde zıddıyla da anlama. Zahir ve bâtın (iç ve dış) bütün tasarruf Hakk’ındır. Halkın varlığı geçicidir, Hakk’ın varlığı yanında bir serap ve hayal gibidir.

Geçici olan şey de yok sayılır. Çünkü halk, vücudunu, var­lığını Hakk’tan alır. Sahibi emanetini aldığında sende ne vücut kalır ne de yetki. Meselâ bir düğüne gidecek olsan, bir kimseden emanet elbise alıp giyerek düğüne gidersin; dönüşte sahibine teslim edersin.

Ey benim canım, bu mesele kâmil bir mürşidin yardımına muhtaçtır. Bunu sadece söz olarak öğren pek çok kimse sapıklığa düşmüştür. Çünkü ne kul Tanrı, ne de Tanrı kul olur.

Bazı sapıklar bunu anlamayıp bizdeki külli iradedir, o hâlde Hakk’ın iradesidir, derler. Gerçi herkesteki irade Hakk’ındır; fakat, Tanrı kendi irade ve yetkisini kimseye vermez, kimseye devretmez.

Bir şey senin isteğinle ortaya çıksa, benim irademle oldu sanırsın. Ama o senin değil, Hakk’ın iradesidir, dileğidir. Küllî irade, insan-ı kâmilde bile yoktur. Bilmez misin, Allah’ın Resûlü’nün mübarek dişi kırıldı. Onda küllî irade olsa kırılır mıydı? Bütün tasarruf, yetki Hakk’ındır. Yüce isteği seni düşmana karşı galip kılmak ise yapar ve değilse düşmanı sana karşı galip yapar. Mülk onun, tasarruf onun! Kimden dilerse onun vücudundan iş görür.

Şimdi, böyle küllî irade davasında olan can, bil ki dalâlete düşmüştür. Eğer sende küllî irade olsa hasta olmayı veya ölmeyi ister misin? Ama, hasta olursun ve vakti gelince ölürsün. Bundan anlaşıldı ki insanda ne küllî, ne de cüz’î irade vardır. İnsana ge­reken, hayır ve şer, her tasarrufu Hakk’tan bilmektir. Hakk’a karşı gelmeyip aczini itiraf ederek kullukta bulunmak için melâmet yoktur.

 Ne ol bu olur ve ne bu olur ol

Hakikatde budur vahdetdeki yol

 Halkın sonu fena önü ademdir Hakk’ın sonu beka, önü kıdemdir

 Nitekim Muhammediyye sahibinin şu sözleri buna işarettir:

 Hakikatde odur mevcûd bu söze demezem lâ lâ

Velâkin bil, bu ân durur değil ol bu bu ol kellâ

 Şimdi bu meseleyi tasavvuf ehline sorup cevap alırsan, kâ­mil mürşidin yardımına ihtiyaç olduğundan sapıklığa düşersin. Çünkü bazı âşıklar, her şey birden Hakk’ın vücududur, dedikle­rinden yanlış anlar ve Allah korusun, Hakk’ı veya halkı inkâr ederler. Ya da Hakk’ın kudretini fark etmezler ve Hakk’tan korkulan kalkar; diline ne gelirse onu söylerler. Bunun sebebi, kendisi taklitçi olduğundan Hakk’ı da taklit sanır. Kendisi bütün yorum­larından ve şüphelerinden kurtulup Hakikate ulaşsaydı, Hakk’ın beraberliğinden ve tam bir yakınlığından uyanık olup son derece edepli olurdu.

Bir âşık Hakk’ın cezbesi ve bu yakınlıkla bu uyanıklığa ula­şırsa onun işareti yalnız bile olsa yakınlık ve beraberlikten asla gaflette bulunmamasıdır; son derece acizlik ve niyaz hâlinde olup edebinden ayağını uzatmaya bile Hakk’tan utanmasıdır.

Bizler, taklitte olduğumuzdan, yalnız Hakk değil, halk yanın­da bile edepsizlik edip ayak uzatırız. Sultan meclisinin âdabına uymayız. Bunun sebebi, yakınlığımızın sadece sözde olmasıdır. Yoksa yaşayarak ve bilerek değildir. Veya o can kendinin gölge gibi son derece âciz olduğunu, her hâlinde, nefes alıp vermede, Hakk’a muhtaç bulunduğunu unutup, kendisinin çok büyük olan ihtiyaç ve aczini bilmeyip, Hakk’ın tam kudretini kendisinde görerek yanılmakla, halkın varlığı Hakk’ın imiş; meğer halk, Hakk imiş diye, yanlış anlar.

Bu sözler sen Tanrı’sın veya halk Tanrı’dır demek değildir.Fakat Hakk’ın tasarrufunun ortaya çıkışı, zahir ve batında kudre­tinin kemâlini göstermesi halkın yüzünden zuhur eder. Bu halkta asla irâde ve vücut olmayıp gerek hayır ve gerek şer, cümlesinin Hakk’ın olduğunu ispat etmek içindir. Çünkü halkın Hakk’sız, asla harekete gücü, kuvveti yoktur. Yoksa, halk Tanrı’dır demek de­ğildir.

Böyle yanlış anlayan can, ben Hakk’ım, gaypta Tanrı yok­tur; eğer bir iş tutarsam rızkım ortaya çıkar veya bir yerden ister­sem rızkım gelir; yoksa aç kalırım diye yanlış düşünür. Bu ina­nış, Hakk’ın cümleyi kuşatan, her şeydeki ilmi değildir. Allah’ın kendi zâtına mahsus olan bir ilmi vardır. Onu ne enbiyâ ne evliya bilir. Diğer taraftan,  bazıları, Allah her şeyle, herkesle beraberdir ve yine her şeyden münezzeh, ayrı  ve uzaktır, şeklinde söy­lenenlerin Hakikatini bilmeyerek yanlış inanca saparlar.

Allah korusun, bu inanç, Hakk’ı bildim zannedip bilmemek­ten ortaya çıkar. Onun için herkese bir kâmil mürşit lâzımdır. Bu anlattıklarımız dinden çıkan, sapıtan ve dalâlete düşenlerdir. Bunlar hep yarım mürşitlere rast geldiklerinden böyle dalâlete düşerler. Zahirî ilimlerle donanan bazıları da bu ilimleriyle guru­ra kapılıp mürşide teslim olmaz.

Nefsin gururundan ve ilmin varlığından gereği gibi kurtulamayıp ahlâkını güzelleştiremezse, ruhunu temizleyemez ve ilâhi sırlar kendisine keşfolmaz. Tasavvuf kitaplarına bakıp söz öğrenmekle kendini kâmil oldum sanarak gururlanır. Nefsinin hilesine aldanıp marifet menzilinde kalır, Hakikate ulaşamaz. Çünkü hâl olmayınca (yaşamayınca), söz ile Hakikate ulaşamaz veya inkâra düşer, Allah korusun!

BAZI CAHİL ŞEYHLER DE MERKEP İZİNDE SU GÖRÜP DENİZİ BULDUK SANIRLAR.

İlâhî sırlardan azıcık haberdar olan kimse kendisini kâmil oldum zanneder; nefsin hilesine aldanarak Hakikate ulaşamayıp berzahta kalır. Birkaç tasavvuf kitabına bakarak oradaki şeriata aykırı gibi görünen sözleri, âlim gibi görünenlerin akl-ı maaşı anlayamaz, kusurun kendisinde olduğunu da bilmez. Ehlullâhın yanlış inançta olduğunu sanıp cebriyye ile müridi fark edemedi­ğinden, ehlullahı cebriyye veya kaderiyye ya da hulul ve ittihad inancı içinde zanneder. Hakikati ve ilâhi sırları inkâr eder. Şeriat dairesinden dışarı çıkmağa korkar. Gerçi cahilin samimiyeti faz­ladır; fakat az şeyle kanaat edip kalır. Ama sâdık âşıklar, Hakk yoluna din ve mezhep değil canlarını başlarını bile feda ederler. Sakın gece ve gündüzünü ziyan etme. Bütün korkulan bırakıp gece ve gündüz, Allah aşkı ile mest, sarhoş ve hayran ol:

 Ey yâr-ı cinân ten ile canım senin olsun

Mezheb ile dîn ile îmânım senin olsun

Aşkınla senin varlığımı hep sana verdim

Evrâd ile ezkâr ile esmam senin olsun

Yüzünde olan nûr ile envârını gördüm

Bana sebep ol küllî ile varım senin olsun

Dîvâne Selîm mahv oluban çıksın aradan

Bi’l-cümle olan nâm ile sânım senin olsun

diye kendini mahvedip mahviyyet, yokluk makamında, Hakk’ın cemâlini seyretmeye dalmayınca karar edemem.

Benim canım, amaç nedir? Allah korusun, ayıp görmek de­ğil veya ‘erenleri noksan görüp kendimi tamam görmek, göster­mek değildir. Fakat bu yolda “Himmetin yüceliği imandandır.” mânâsının gereğince gayet ulu himmet, çok gayret ve ilâhi cez­beyle mest ve hayran olan sâdık âşıklarla sohbet lâzımdır. Mak­sat, Hakk taliplerine gayret vermektir. Tesellî bulup makamda kalmayalım ki, nefsin hilesi ve gururudur. Makamsızlığa erelim, yeter.

VARLIK HAKK’INDIR

Ey Dîvâne!

Çok gevezelik ettin. Kendi sözümüze gelelim ki asıl maksat Hakk’tır. Eğer sen ters anlayıp Hakk’ım dersen, bilirsin ki, kendini ve bu yaratılmışları yaratmadın. Elbette senin ve bu yaratılmışların bir Hâlık’ı (yaratıcısı) vardır. Ama yaratılmışlar yüzünden zuhur etmiştir. Niyâzî-i Mısrî, bütün varlık Hakk’ın ve yaratılmışlar yüzünden zuhur eden Hakk olup Hakikatte bütün varlık tamamıyla Hakk’ın ise “Kendini bilen Rabbini bilir sırrı nedir, “Attığın zaman sen atmadın, fakat, Allah attı” sun nedir? Ya kul hangisidir veya Allah hangisidir, fark ediver” diye sor­muştur.

Bu, keşfe muhtaçtır; söze ve yazıya gelmez, benzetme kabul etmez. Fakat gerçek mürşidim, fani vücudumun hayat sebebi, ariflerin sultanı, kutup, evliya çeşmesinin başı, Zât-ı kibriyânın nuru Şeyh Sultan Hamdi hazretlerinin himmetiyle, imkân nispe­tinde açıklayalım. Niyâzî-i Mısrî’nin sorusu şudur:

Müşkilim var size ey Hakk dostları eylen reşâd

Kim cevâbın veren olsun Hakk katında ber-murâd

Ol ne kesretdir ki onun haddi yok pâyânı yok

Kesret içinde ne vahdetdir ki ona yok idâd

Çokdur enva’ı bu halkın biri insan üç bölük

Biri ehl-i hayme birisi kura biri bilâd

Üç bölükden dahi üç bölük bölünmüş ey hâce

Biri mü’min biri kâfir biri ehl-i inkiyâd

Kangısı Hakk’dan ırak olmuş bunların söylegil

Kangısı kadir ki Hakk emrine eyleye inâd

Hakk’ın iken her tasarruf bu abes sözler neden

Nefs ü şeytân dediğin kimlerdir eylerler fesâd

Dünye vü ukbâ dahi haşr u neşr olmak nedir

Bunları bildir bana hem ne durur mebde vü meâd

Âhiretde cennet ü nîrân u berzah kim denir

Bunların aslı nedir kim olupdur yevmi ‘t-tenâd

Kahr u lutfun illeti bir demenin aslı nedir

Bu ikinin vahdeti midir aceb râh-ı sedâd

Ya’ni rahat ayn-ı mihnet mihneti rahat mıdır

Cümleden râzî mıdır Hakk ber-tarik-ı ıttırâd

Hakk Teâlâ ‘dan yakın eşyaya bir şey yok denir

 Lîk bildir kim durur Allah yâ kimdir ibâd

Men arefle mâ rameyte iz rameyte remzini

Fark ediver mümkün ise ber-sebîl-i infirâd

Müşkili çoktur Niyazi’nin velî biri de bu

Zâhid anlasa Hakk’ı zühdü neden olur kesâd

BENİM CANIM, NİYÂZÎ SULTAN’IN BU NUTK-I ŞERİFİ ELİME GİRDİ­ĞİNDE GERÇEKTEN GÖRDÜM Kİ, DÖRT KİTABIN MÂNÂSINI KENDİNDE TOP­LAMIŞ, BELKİ GELMİŞ GEÇMİŞLERİN HEPSİNİN İLMİNİ KAPLAMIŞ BİR UÇSUZ BUCAKSIZ OKYANUSTUR. BİR ÂŞIK BUNLARIN CEVABINI TEK TEK, HER BİRİNİ FARK EDERSE BÜTÜN TEHLİKE VE DALÂLETTEN KURTULUP YERYÜZÜNDE HAKK’IN HALİFESİ OLUR.

Aman meded, mürüvvet erenler!

Bu âciz yüzü karadan bu müşkili halleden sizlersiniz. Arada bu gamdan ve nefsin hilesinden sizlere sığınırım. Bu günahkârı siz koruyun; içimden, gönlümden Hakk’ın dışındakileri çıkarın. Tabiat bağından, tuzağından; hevâ ve hevesinden, nefsin lezzet­lerinden kurtarıp gönlümü gizli sırrın nuruyla aydınlatın. Sizler­den isteğim, dileğim; aşkımı, derdimi, ziyade edin, arttırın. Dile­ğimin kabul edilmek için yüzü kara olduğunu biliyorum, meğerki Hakk kabiliyet vere. Fakat cürmümü ve eksikliğimi itiraf etti­ğimden dergâhınıza acz, niyaz ve yoklukla yüz sürerim. Bu ni­yazımı kerem edip kabul edin. Sizin şânınıza düşen lütuf, kerem ve aftır. Bizim şânımız daima cahillik, gaflet ve haddimizi bil­memektir.

“Ey hâl ve hareketleri değiştiren (Allahım)! Hâlimizi iyiye çevir.”

Aman erenler! Kınanan, yerilen huylarımızı iyi ahlâka çevi­rin. Hevâ ve hevesimizi rûhaniyete dönüştürün. Cahilliğimizi, bilgiyle, ayrılığımızı vuslatla değiştirin. Can gözüyle daima Hakk’ın cemâlini seyretmeye dalalım

Şimdi, mürşidim gavsü’l-vâsılîn Sultan Hamdi Hazretleri’nin himmetiyle bu soruların cevabı doğru bir biçimde açıklanıp yazıldı. Ama bazılarının cevabı yok ve bazılannmkinin de ya­zılması lazım.

Şimdi, şunu iyice anla! Ne halk, Hakk olur ve ne Hakk, halk olur. Çünkü, halkın evveli yokluktur, âhiri, sonu yine fânîdir. Yokluk bunda teklik manasınadır. Zira, yok var olmaz, var da yok olmaz. Yani halkın evveli yokluk demek teklik demektir. Yani sen yaratılmadan önce ruhun ve cesedin yok değildi, var idi. Ama başka başka idi. Yani, ruhun başka ve cesedindeki ateş, su, hava ve toprak başka idi. Ve halkın ortası birleşiktir. Yani Allah yarattı demek: Allah’ın emri dört unsura geldi. Tek iken ateş, su, hava ve toprak bir yere geldi; birleşip dördünden bir vücut oluştu. Sonra, “Ben ona ruhumdan üfledim” (Hicr, 29) mânâsınca ruh üfleyip diri kıldı. Vakti gelince doğup âdem oldu ve halk oldu. Buna sen nasıl Hâlık (yaratıcı) dersin ve nasıl ön­ceden yok idi dersin?

Şimdi, bundan anla ki: Sen kulsun. Her şeyi yoluyla, usu­lüyle anla; yoksa Firavun gibi benlik davasına kalkma! Halkın âhiri yine fânî olmaktır. Yani her şey yine geldiği yola gidip bir yere toplanıp birleşmişken yine ayrılır. Çünkü önce her organın var idi; fakat, başka başka idi. Sonunda yine dağılıp başka başka olur. Fakat Hakk’ın evveli kadîmlik (başlangıcı olmayan öncelik) ve âhiri yine bâkîliktir.

Şimdi, bundan sonra cem’den farka gelip ubûdiyyeti (kullu­ğu) ve ulûhiyyeti (ilâhlığı) birbirlerine karıştırmayıp kulun aczini ve Hakk’ın kudretini isbat edelim.

Şimdi, Hakk, değişmek ve başkalaşmaktan uzaktır. Halk da­ima değişim ve başkalaşım içindedir. Ama Hakikatte değişen yine Hakk’tır. İmdi sen yaratılmışsın ve hadissin yani sonradan olmasın. Sen bilirsin ki, gözü ve kulağı, eli ve ayağı sen yarat­madın. Bunları yaratan cümlenin varlığı olan zâttır. İmdi, bundan yanlış anlayıp bu halkı yine halk yaratmıştır diye dalâlete düşme. Yani Hakk’ın kudreti ve zâtı cümlenin vücudunda gizlidir. Çünkü her şeyi işleten odur ve her şey onun vücududur. O bir zâttır. Benim canım, bu halk-Hakk ifadeleri, henüz yeni başlayanla­rın anlaması içindir. Hakikatte ne yaratılmış var, ne yaratılacak olan var. “O, her an yaratma halindedir” (Rahman, 29), mânâ­sınca Hakk’ın işleri, Hakk’ın ortaya çıkışı ve hikmeti böyle ge­rektirir. Her şey onun vücudu. Âra yerde kimse yok. Kendi aldı, kendi sattı, kendi pazar eyledi.

Şimdi, her şey tamamıyla Hakk’ın vücudu iken Hakk yine her şeyden münezzehtir, uzaktır. Münezzehliği şu mânâyadır ki; cümlenin vücudu onun zâtının âletidir, belki zâtıdır. Cümlesini yine nasıl isterse öyle kullanır. Her şey, onun vücuduyken her şey, yine O’nun ilminden âcizdir. Kendi işini ve kendi zâtını yine kendi bilir, kimse bilmez.

Meselâ elin ile tutarsın, ayağın ile yürürsün. Sen ne tuttun, el bilmez ve nereye gidersin, ayak bilmez. Bilen, can olduğu gibi cümlenin canı, Allah’tır. Cümle vücudu nasıl kullanır, kendi bilir; insanlar bilmez. Bakmaz mısın ki kuluna bir belâ verir, kul Allah’ın hikmetini bilmediği ve Hakk’ın kuluna o belâyı vermek­ten muradının hayır olduğunu kul bilmediğinden, razı olmayıp şikâyetçi olur. Eğer Hakk’ın muradını kul bileydi, o kul, o be­lânın geldiğine sevinirdi. Çünkü Hakk kuluna düşman değildir. Niçin olacağını kul bilmez, ama Allah bilir. Nitekim buyurur: “Sizin için daha hayırlı olduğu hâlde bir şeyi sevmemeniz müm­kündür. Sizin için daha kötü olduğu hâlde bir şeyi sevmeniz de mümkündür…” (Bakara, 216).

Bilmediğin bir şey sana çirkin gelse, onu çirkin görme; bel­ki, sana hayırlıdır. Ama bir şey sana nispet sevimli gelse sevin­me; belki, o şey sana yaramazdır.

Şimdi, velîler bu sırrı bildiklerinden, Hakk onları nasıl kulla­nırsa, onlar Hakk’ın hükmüne teslim olup razı olurlar. Hakk’ın hikmetini kimse bilemez. Ancak Hakk’ın yaklaşıp gece ve gün­düz işi gücü Hakk ile olanların beşeriyeti mahvolmuştur. Onlar her sırra erişebilirler. Nitekim buyurur: “İlimde râsih olanlar, yüksek payeye erişenlerdir.” (Âl-i İmran, 7). Gerçi Hakikatte Hakk’tan başka yoktur; ama ona tamamıyla kimsenin aklı ermez. Onun için Peygamber: “Nefsini bilen Rabbini bilir” dedi; fakat, “Allah’ı bilir” demedi.

Bu yazılanlardan maksat, Hakk’a akıl ermez. Her sırrı ta­mamıyla bildik zannedip gururda olmayalım. Nefsin hilesidir. Bildik dediğimiz cahilliğimizdendir. Bizden bilen, Hakk’tır. Bize ne kadar bildirirse o kadar biliriz. Öyle ise biz daima aczde ve niyazda, kulluk ve yoklukta olalım.

Şimdi, sen bütün varlıkların toplamısın. Özünü bil. Zira senden hariç ne Hâlık (Yaratıcı) ve ne mahlûk (yaratılmış) var. Şimdi, sende hem Hâlık var, hem mahlûk var. Hem hadis (son­radan yaratılan) var, hem kadîm (önceden var olan) var. Hem fena var, hem beka var, hem kul var, hem Tann var. Hem ceset var, hem rûh var. Hem zahir var, hem bâtın var. Hem evvel var, hem âhir var.

Bunları kendi vücudunda Yaratıcıyı yaratılmışa, yaratılmışı Yaratıcıya; yani kulluğu ve ilâhlığı birbirine perde yapmayıp daima acz ve kullukta ol. Erlik ve keramet budur. Yoksa ben Tanrı’yım diye Firavun olmak değil. Ya da ben kulum diye be­nim gaybda Tanrım var; seni başka, Hakk’ı başka bilip şirke düşmek değil. Vücudunda hem Hakk’ı bul, hem seni bul. Birbir­lerine perde etme!

İmdi, senin aslın ateş, su, hava, topraktan oluştuğundan ya­ratılmışsın, sonradan olmasın. Bunlar toplanıp bir araya gelme­den önceki teklik hâline bakarsan, Hakk’sın, kadîmsin, yani baş­langıcın yok. Sonra yine değişip başkalaştığından fânisin. Canın aslı ve dört unsurun aslı Hakk’ın zâtıdır. Fakat unsurlar değişir. Can ne bir yerden geldi ve ne bir yere gider.

Behey Dîvâne, bozulup yazılan da sensin. Gidip gelen de sensin. Lâkin değişen tarafına halk denir. Her şeyin aslına dönüp bakî olduğu tarafına Hakk denilir. Nitekim buyurur:

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak, ancak azamet ve ikram sahibi Rabb’in zâtı bakî kalacak.” (Rahman, 26-27). Yani bütün eşyanın görünen yüzü yaratılmıştır, fânîdir ve değişip başkalaşır. İç yüzü Hakk’tır, bakîdir. Şimdi, Hakk’ı bulmak kolaydır, çünkü cümlenin vücududur. Fakat dönüp halkı bulmak güçtür. Çünkü bağımsız bir vücudu yoktur. Onun için Niyâzî-i Mısrî:

 Hakk Teâlâ’dan yakın eşyaya bir şey yok denir

Lîk büdur kim durur Allah yâ kimdir ibâd

 diye buyurdu. YANİ SEN DE HEM HAKK’I BUL, HEM KULLUĞUNU BUL diye uyarır.

Şimdi, her kim hem Hakk’ı hem halkı, hem fenayı hem be­kayı, hem hadîsi hem kadîmi, hem kendinin bütün aczini hem Allah’ın   sonsuz  kudretini   kendi   vücudunda   bulup   kulluğu, ilâhlığı birbirlerine perde yapmazsa, o kimse bütün şüphe ve tereddütlerden kurtularak tevhit ehli olup kullukta bulunur. Çün­kü, kullukta bulunmamak Hakk’ı ve halkı fark etmeyip kararsız­lık ve şüphedir. Veya ters anlayarak kulluğunu kaldırıp ben Hakk’ım diye tozu koz anlamış olmaktır; Hakk’ı yanlış anlayıp farkı bilmeyenler nefsin hilesine aldanıp kendini evliya zanne­der.

“Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi.” (Enfal, 48).

Onlar ise insan-ı kâmilin inanç ve yolunu bilmediklerinden kulluk, zayıflık ve yoklukta olanlara acemi ve bulanık derler. Doğru yolu araştırmaya devam ettiğini sanıp insan-ı kâmilin nazarından ve himmetinden uzaklaşıp mahrum kalırlar. Onun için insan-ı kâmili şeriat ehli de tarikat ehli de bilemez; her ikisi de insan-ı kâmili göremez. Onun için mürşidimiz Hamdi Sultanı, o bölgedeki tarikat ehli noksan ve olgunlaşmamış sanarak kendi acemiliklerini onda görürler.

“Vuslatı olmayanın marifeti yoktur. Farkı olmayanın da kulluğu yoktur.” Yani, bir kimse Hakk’a ulaşmadıkça şeriat yo­lunda kalmıştır. O kimse Allah’ı bilmez. Bir kimse Hakk’a ulaş­tıktan sonra geri farka gelip kulluğunu ve zayıflığını bulmamışsa, o kimsenin kulluğu yoktur. Önceki hâli gizli şirkti, ikincisi dalâlet ve dinden dönme yoludur. Tevhit ehli hem ceme varmış hem de farka gelmiş olmalıdır. Nitekim Hüdâyî Sultan buyurur:

 Şunun kim cem’i yok irfanı yoktur

Şunun kim farkı yok ilhâdı çoktur

Biri şol Türk’e benzer şehre gelmez

Biri şehr âdemi karyeye gelmez

Hakikatte kemâl ehli hem köye hem şehre gelendir. Şimdi, tevhidin aslı hem cem’e varmış olmalı ve hem geri farka gelip kulluğu ve ilâhlığı birbirlerine perde yapmayıp zayıflığını anla­malı ve kullukta bulunmalıdır. Nitekim, Hz.Ali (kerremallâhü veche) buyurur:

“CEM’SİZ FARK ŞİRK, FARKSIZ CEM’ ZINDIKLIK; İLHAD, CEM’ VE FARK TEVHİDDİR.”

 

 Evliyâullahtan bir âşık, Hakk’a demiş ki;

“YÂ RAB, BEN YOĞUM, SEN VARSIN.” Hakk, o kula:

“EY KULUM! GÜZEL, BENİ TEVHÎD ETTİN. YA HANİ SENİN KULLUĞUN !” demiş.

 Şimdi, Hakk’a kavuştuktan sonra geri farka gelip kulluğu bulup kulluğunu ulûhiyyete perde etmemek her âşığın elinden gelmez. Son derece zordur; kâmil mürşide ihtiyaç vardır.

Ey benim canım! Niyâzî-i Mısrî’nin;

Müşkili çokdur Niyazi’nin velî biri de bu Zâhid anlasa Hakk’ı zühdü neden olur kesâd dediği, cemden sonraki farka işarettir. Zira cem makamında secde edenle secde edilen bir olur. İbadet eden, ibâdet edilen bir olur. Harf, ses ve söz kalmaz. Bu makamda sâlik, şeriatı gereğin­ce yapamaz, ilhâda meylederek gerçek inançtan sapar.

Buraya ulaşan âşığın yaptığı zühd niçindir? Önce yaptığı Hakk’a kavuşmak için idi; Hakk’a kavuştu, istediğine ulaştı. “Ebrârın iyilikleri, mukarreplerin seyyiatıdır.” Yani, Hakk’ı iste­yenin iyilikleri, yani ibâdeti, Hakk’a kavuşan âşığa günahtır. Çünkü Hakk’a kavuşan âşığa gerek ibadetler gerekse sülük bun­ların hepsi şirktir. Böyle olunca sona ulaşanların ibadeti ne için­dir, demektir. Şimdi, sona ulaşanlar insan-ı kâmildir, insan-ı kâmil sadece bir kuldur. Niyazi’nin şu mısraı buna işarettir:

“Abd-i mahzam ben tasarruf bilmezem”

 ABD-İ MAHZ

Şimdi, gerçek kul ona derler ki, elinden, dilinden, gözünden kimseye zarar vermeden her ibadeti yapar ve her âdabı yerine getirir. Fakat yaptığı ibadetinde bir maksat olmaz. Yani, Cehen­nem korkusundan veya Cennet ümidinden ya da dünya için yapmaz. Halis, muhlis, sadece Allah için yapar. Yani, onun iba­deti Hakk’ın emrine uymak içindir. Çünkü ibadetinden bir şey bekleyen Allah’a şirk koşarak ibadet etmemiş olur. “Hasenâtü’l-ebrâr (iyilerin iyilikleri)” demek budur.

Hakk’ı isteyen, ibadeti Hakk’a kavuşmak için yapardı. Sona ulaşanlar ise Hakk’a kavuştu. Bunların ibadeti Hakk’ın emrine uymak değil, ebrârın ibadeti gibi Hakk’a kavuşmak için veya herhangi bir şey için olursa sona ulaşanlara öyle ibadet günahtır. Sona ulaşanların ibadeti ancak emre uymak için olur, demektir.

Bu makam son derece tehlikeli makamdır. Bazısı bir Hakk mürşid-i kâmile rast gelmediğinden, bu makamda ben Hakk’a kavuştum, ibadet edersem şirk olur diye dalâlet ve sapıklığa kal­kıp gerçek inançtan döner. Oysa bu ibadet etme demek değil, ibadetinde başka maksat olmasın ve ettiğin ibadeti görme, de­mektir. Nitekim Hasan-ı Basri buyurur:  “Hakîkat ibadet edip ibadeti (görev yapmış gibi) görmemektir.” Hakîkat oldur ki iba­deti edip ve ettiği ibadeti görmemektir. Yani görmeyi terk et­mektir. Yoksa ibadeti terk et, demek değildir. Hüdâyî Sultan buyurur:

 Hakikat sanma ki terk-i  ameldir

Terk-i rü’yet-i ameldir ki güzeldir

 SÖZÜN ÖZÜ, BİR KİMSE ŞERİATI YERİNE GETİRMEZSE O KİMSE YAN­LIŞ ANLAYIP DALÂLETE VE SAPIKLIĞA DÜŞMÜŞTÜR. Zira önce vuslat, kavuşma neye derler, onu bil. Vuslat, kesifliği bırakıp latif ol­maktır. Yani kesif, dalâlettir; latîf, hidayettir. Muhasebe ile dalâ­leti bırakıp hidayet hareketiyle hareket ettikten sonra, senin yok olup Hakk’ın var olmasıdır. Sen yok ol dedikleri: Sendeki suret ve sıfat senin değildir, Hakk’ındır. O sureti ve sıfatı Hakk’a verip senin aradan çıkmandır. Bir de senin sıfatını Hakk’ın sıfatına değiş demek, yani, senin sıfatın beşeriyettir; yaramaz huylardır ve hayvan sıfatıdır. Bunlardan kurtulup Hakk’ın insan-ı kâmil sıfatı olan iyi huylarıyla huylanmandır. Yaramaz huyu iyi huyla değiştirmendir. Nitekim, şeyh Mahmûd-ı Şebüsterî buyurur.

 Eğer tebdil edersen hüsne sıfatı

Hemân tebdil edersin zâta zâtı

 Yaramaz huyunu iyi huya çevirirsen sendeki sureti ve sıfatı değiştirmiş olursun ve eğer ahlâkını değiştirmezsen Hakk’ı bilsen de fayda etmez. Çünkü nefsin gururu ortaya çıkar. Hakk’ı ortaya çıkarıp herkesin Hakkını yerine getiremezsen halk senden emin olmaz.

Şimdi, kavuşmaktan maksat, sadece Hakk’ı bilmek değildir. Hakk’ı bilmek, inkâr etmeyip her şeyi Hakk bilip her şeyin Hakkı­nı vermektir ve bütün organlarından halkın emin olmasıdır. Bu ise kalp düzeltilip, ruh temizlenip, nefis terbiye edilmedikçe olmaz. Kalbin düzeltilmesi Hakk tarafından sâlikin gönlüne gizli sır gelmedikçe olmaz. Kavuşmaktan maksat, ancak sırr-ı hafî denilen gizli sırdır. “Allah, dilediği kimseye nurunu eriştirir.” (Nur, 35) dediği buna işarettir. Herkesin Hakkını verip, herkes ondan razı olup, herkeste Hakk’ın yüzünü görüp daima kontrol altında olmadıkça kimseye bu nur gelmez. Bu nur gelmedikçe, kimse hidayet bulup ve Hakk’a kavuşup herkesin Hakkını vermez. Mülhid ve zındık, bu gizli sırrı bilmediklerinden sözle ve gerçekte yaşamadan sadece bilmekle Hakk’a vasıl olduk sanıp nefsin gururuna aldanmışlardır. Hevâ ehli ile ehlullah arasındaki fark, bu gizli sırdır. “Kendi yollarımıza eriştireceğiz” (Ankebut, 69) âyetinde yoldan mak­sat, bu nurdur ki buna cezbe-i Hakk derler. Şimdi, yaramaz huylardan kurtulmayanlar, Hakk’a ulaşmış değildir. Kavuşmaları kendi zanlarıyladır, taklittir. Bundan anla!

BİR KİMSE ŞERİATA UYMAZ VE YARAMAZ HUYLARDAN KURTULMAZSA, OL KİMSENİN KALBİ DÜZELMEZ; RUHU ARINIP, NEFSİ TERBİYE OLMAZ. NEFİS TERBİYE EDİLMEYİNCE KİMSEDEN BU SIRR-I HAFÎ DENİLEN GİZLİ SIR ORTAYA ÇIKMADI. O KİMSE, DAVADAN VE GURURDAN KURTULAMAZ; YA­LANCIDIR.

Şeriatta, önce YALANCI MEHDÎ ortaya çıkar, dedikleri budur. Bunun yalancı olması, Muhammed’in yoluna uymamasıdır. Çünkü eğer gerçek mehdî olaydı, Muhammed’in yolunda olurdu. O hâlde şeriata uymadan Hakk’a kavuşup hidâyet buldum, demesi yalandır. Mehdî’den maksat, hidâyet bulmaktır. İsa’dan maksat, ruhun nefisten temizlenip Rûhü’l-kudse (kudsî ruha) ulaşmasıdır.

Şimdi, bundan anla ki, yaramaz huylardan kurtulmayan ve şeriata uymayanlar, Hakk’a kavuştum diye vuslat davasında bu­lunsalar, onlar yalancıdırlar. Zira, bir kimse hidâyet bulmadıkça Hakk’a ulaşamaz ve eğer hidâyet bulsaydı şeriatı, Hakk bilip ona uyardı. Böyle marifetullaha ulaşıp ayne’l-yakîn makamında iken kendini Hakikate ulaştım zannedip Hakke’l-yakîn makamındayım diye dava eden âşıklara, Bârî-i Teâlâ hidâyet edip “Allah, dilediği kimseye nurunu eriştirir.” (Nur, 35) âyetince Hakka’l-yakîn makamına ulaştırmayı isterse Hakk tarafından o âşığın gönlüne hidâyet nuru tecelli eder. Ona Hakk’ın cezbesi, gizli sır, rûhü’l-kuds ve izafî ruh derler. İsa’nın gökten inmesi ve Mehdî’nin çık­ması budur. O âşığa o saat hidâyet erişerek kendi vücudu, kendi İsâ ve eksikliği keşfolur.

Kendi hâllerine bakar ki kendi hâllerinde asla erenlerin hâl­lerinden bir hâl yok. Bu durumda ne Muhammed’in emirlerini yerine getirebilmiş, ne tarîkat kurallarına uyup kalbini saflaştırmış, ruhunu cilalamış ve nefsini temizlemiş… Daima heveslerine kapılıp gaflette bulunmuş, nefsin gururuna son derece aldanıp halkın gönlünü yıkmakta!

Köpek sıfatıyla basit hileler yapar. Tilki sıfatıyla bakar; gö­rür ki kendi yine önceki yaramaz huylarından ve hayvani sı­fatlarından kurtulmamış ve asla ahlâkını değiştirmemiş. Meğer kendini kâmil gördüğü, nefsin gururu ve hilesi imiş. Uykudan uyanır gibi gafletten uyanır. Böylece kendini ayıp ve noksan içinde görür. Tövbe ederek feryad u figân ile ağlayıp şeriata dö­ner. Nefsini hesaba çekerek günden güne yaramaz huylarını iyi huyla değiştirir. Halka muhabbet edip eksikliği kendinde ve tamlığı halkta görmeye başlar. Çünkü, o zaman Hakk’tan başkasını görmez. Kendini baştan ayağa kadar isyana batmış görüp feryat eder ve görür ki, bunun Mehdî’yim dediği-meğer Deccâl imiş. Yani hidâyet olup Hakk’a vasıl oldum, dediği yalan dava imiş. Tamamıyla nefsin hilesine, oyununa ve gururuna aldanıp davada kalmış.

Dertmend sâlik bunları böyle görerek kendinin evvelden ya­lancılık ile velilik davasını ettiğinden gerçek erenlerden haya ve edep edip yüzünü yerlere sürer. Feryat ve figân edip gerçek eren­lerden medet istemeye başlar. Erenler de bunun feryadına mer­hamet ederek kendilerini gizlemeyip bunun gönlüne nazar eder­ler. Allah’ın velîlerinin yolunu, itikadını, tevhidini ve edeplerini gösterip bunu doğru yola iletirler. O himmet sebebiyle buna Hakk tarafından hidâyet yetişip sırr-ı hafî (gizli sır) tecellîsi zuhur eder. O zaman bunun beşeriyyeti ve yaramaz huylan iyi huya dönüşür. Zâtı ve sıfatı mahvolup bunda asla irade, kudret, gurur, dava ve benlik kalmaz. Zahirinde Hakk’tan gayrı bir şey kalmaz. Kendine, halka, muhabbeti artar ve yaramaz huyları gider. O zaman herkes bunun elinden, dilinden, gözünden emin olur. Herkes bundan hoşnut ve razı olduğundan Hakk tarafından sevilip Allah’ın velî kullarından olur. O zaman bunun vücudundan ger­çek Mehdî ortaya çıkarak Muhammed’in şeriatını uygular; İsâ, gönlünün göğünden kalbe iner ve Deccâl’e Mekke kapısında mızrakla vurup öldürür. İsâ, Mehdî’ye uyup  namaz kılar, imâm olur. Yani nefsi rûh ve ruhu rûh olursa, değişim olur. İsa’nın Mehdî’ye uyması, Hakk tarafından sırr-ı hafî tecellîsi ortaya çıkın­ca nefsinin rûh olmasıdır. Ruhu dahi rûhü’l-kuds olup hidâyete uyar.

Mızraktan maksat muhasebedir. Deccâl’den maksat nefistir. Çünkü nefis baş kaldırıp bilmekle ve akılla Hakikate ulaştım diye sâliki aldatıp gurura ve davaya bırakmış idi. Şimdi rûh, rûhü’l-kuds olur. Kendinin, gaflette olup nefsin hilesi ve gururuyla yan­lış fikirlerle içinin kirlendiğini bilir. Gönül kapısı önünde muha­sebe mızrağıyla Deccâl olan nefsi katleder. O zaman sâlikin vü­cudundan gerçek Mehdî ortaya çıkar. İsâ da inip Deccâl’i katle­der ve Muhammed’in şeriatına uyar. Bundan anlaşıldı ki, şeriata uymayanlar Hakke’l-yakîn makamına ulaşamaz; yalancıdır. On­lar kararsızlıkta kalmıştır. Temkîn ve istikâmet bulmamıştır. Temkîn bulan âşık şeriatı inkâr etmez; gereği gibi icra edip her şeyin Hakkını verir.

Henüz şeriatın Hakkını icra edemiyorsun ki, Hakk’tır. Nerede kaldı ki diğerlerinin Hakkını icra edesin.

Şimdi, ey Dîvâne anla! Yine sözümüze gelelim:

 KULLUĞU BULMAK

Kulluğunu bul demek, zahir halkı gibi kendini başka ve Hakk’ı başka bilip şirk et, demek değildir. Kulluktan maksat, senin cüz’lüğün ve fâniliğindir. Unsurların aslına dönerek değişip başkalaşırsın Rûh edip bakî olursun ve küçük iken büyük olur­sun.

Ulûhiyyet oldur ki, can Hakk’ın zâtından ayrı değil. Göz, kulak, el, ayak Hakk’ın âletidir ve onlar da Hakk’ın zâtıdır. Senin ne tende ve ne de canda alâkan var. Bârî-i Teâlâ zâtında olan kudretinin kemâlini senin vücudunda yürütmeyi istedi. Ten cana âlet edilerek tenin yollan cana verildi. O ten ile o cana bir isim konulup Hakk senin vücudundan o isimle ortaya çıkıp nasıl hare­ket etmek istediyse, öyle hareket etti.

Eğer, Hakk senden, Hâdî ismiyle zuhur ettiyse, hidâyet hare­ketini eder. Ve eğer Mudili ismiyle zuhur ettiyse dalâlet hareke­tini eder. Sen o isimle Hakk’ın senden zuhurunu bilmeyip Hakk’ın varlığı üzerine ben zannedip şirk edersin.

 KENDİNİ BİL

Şimdi, kulluktan maksat senin cüz’lüğün idi. Anladınsa, kul­luğunu buldun. Bundan sonra ulûhiyyeti kendi vücudunda bul. Yani, Bârî-i Teâlâ senin vücudunu kendine âlet olarak yaratıp Hakk senden senin isminle zuhûr etmiştir. O sen değilsin, Hakk’tır. Sen onu bilmediğinden ben zannedip şirk ettin. Evvel sensin, âhir sensin, zahir sensin, bâtın sensin; gizli sensin, ayan sensin. Kendini bil.

Sen, rûh cihetinden ve unsurların tekliği bakımından evvel­sin. O ayrı ayrı olan unsurlar bir yere toplanıp birleştiğinden âhirsin, sonsun. Resulullah’ın “Biz sâbikûnun sonuncusuyuz.” dediği buna işarettir. Unsurlar bakımından zahirsin, görünensin. Rûh bakımından bâtınsın, görünmeyensin. Unsurlar açısından fânîsin. Değişip başkalaşman bakımından halksın. Rûh kalıptan ayrılıp rûh ruha, unsurlar unsurlara ve her organın aslına dönüp
bakî olduğu cihetten Hakk’sın. Yani unsurlar bakımından top­raksın. Rûh yönünden Hakk’sın. Semi’sin, Basîr’sin, Mürîd’sin, Hay’sın, Kayyûm’sun, Kghhârjsm, Rezzâk’sın, Vehhâb’sın. (Yani,işitensin, görensin, isteyensin, yaşayansın, ezelîsin, kahredicisin, rızık verensin, çokça bağışlayansın).

Sözün özü isim, fiil ve sıfatlarıyla Hakk senden zuhur eder; Hakk’ın görür gözü, söyler dili, işitir kulağı, yürür ayağısın ve Hakk’ın bütün tasarrufu senin vücudundan ortaya çıkar. Nitekim Hz.Ali (kerremallâhü veche) buyurur:

 “Ey insan, sen kendinin küçük bir cisim olduğunu sanırsın. Fakat bütün âlem senin içine sığdırılıp giz­lenmiştir.” Yani sen bütün varlıkların toplamısın. Hakk ve halk hepsi sensin. Ama sen bilmediğinden, kendini küçük sanırsın.

 Şimdi gafil olma, özünü bil. Hakk’ı sana ve seni Hakk’a per­de yapmayıp daima yoklukta, zayıflıkta ve niyazda ol.

Şimdi, bu sözü anladınsa, Hakk ve halk kimdir, fark edip da­lâletten ve ilhaddan emin, insan-ı kâmil olursun. Bu sözü anlamadınsa, başka bir şekilde bir daha anlatalım. Sâdık âşıklar ubûdiyyeti ve ulûhiyyeti vücutlarında bulup “Ene’l-Hakk” (Ben Hakk’ım) sözünü “Hüve’l-Hakk” (O Hakk’tır) sözüne dönüştürerek “ene”yi (ben), “hüve”yi (o) birbirlerine örtü yapmasınlar.

Ey benim canım!

ENE’L-HAKK, HÜVE’L-HAKK’A DÖNÜŞMELİDİR. Onun için ki yalnız senin vücudun Hakk’ın bir âzası gibidir. Hakk’ın tam vücudu değildir. Zira, eğer sen ve ben Hakk’ım dese olmaz. Cümlenin vücudu birden Hakk’ındır. Yoksa, yalnız senin ve benim vücudum değil. Sen Ene’l-Hakk davasını etsen, bu, sanki bir el veya ayağın “ben tamam idim” diye âdemlik davası etme­sine benzer. Bir el ve bir ayağa âdem denilir mi? Âzânın cümle­sine birden âdem denir.

Yer, gök, bütün insan ve hayvanların hepsi birden Hakk’ın vücududur. Gerçi bir âdemin vücudunda yer ve gök, hayvan, insan, cümlesi vardır; fakat muhtasar (özet) halindedir; mufassal (aynntılı) değildir. Onun için mufassala, âfâk ve büyük âlem denilir. Muhtasara, enfüs ve küçük âlem denilir. Öyleyse büyük âlemin, küçük âlemin hepsi birden Hakk’ın vücududur. Yalnız enfüsün değildir. Öyleyse sen cüz’sün, kül değilsin. Âlem-i âfak ve âlem-i enfüs cümlesi birden küldür.

Bakmaz mısın ki, Hakk’ın her bir kudreti bir sıfattan ortaya çıkmıştır. Meselâ kuşlar uçar; ama, insan uçmaz. Fakat, insanda­ki kudret, başka hayvanda yoktur. Çünkü insan tam bir mazhardır. İnsanın da her birinden bir kudret ortaya çıkmıştır. Kiminden güzel yazı ve kiminden diğer sanatları yapar. Sende bir çeşit kudret yaratmıştır ve benden bir çeşit kudretini ortaya çıkarmıştır. Senden senin vücudunu kullanır, senin işini bilir ve benden benim vücudumu kullanır, benim işimi bilir. Bizim kulluğumuz ve cüz’lüğümüz yoktur. Çünkü sen benim hâlimi bilmezsin ve ben senin hâlini bilmem. Ama senin kendi hâlini bildiğin ve benim kendi hâlimi bildiğim de Hakk’ındır. Senin ve benim değildir. Fakat biz ona “bizlik ile cüz’lük bilmesi” deriz.

Bârî-i Teâlâ cümle ile beraberdir. Beraberdir dedikleri, bu cüz bilgisidir. Senin hâlini senden bilir ve benim hâlimi benden bilir. Bârî-i Teâlâ’nın ilmi hemen bu kadarca değildir. Kendine mahsus olan küll bilgisidir ki, o ancak kendine mahsustur; sana ve bana değil. Çünkü Bârî-i Teâlâ senin hâlini ve/benim hâlimi, bilir. Cümleden münezzehtir, hepsinden uzaktır, dedikleri bu mânâdır.

Bazı âşıklar var ki, Hakk ile ülfet ederek küll bilgisine de sa­hip olup herkesin hâlini ve herkesin gönlüne geleni bilir. Şimdi bütün yaratılmışlarda olan vücut ve hareket tamamıyla Hakk’ındır. Her birinden bir çeşit kudretini göstermiştir. Cümlesi Hakk’ın kudretidir ve Hakk’ın her ne kadar kudreti var ise, hep­sinde gizlidir. Bütün güç ve kudreti insan-ı kâmilde gizlidir. Bakmaz mısın ki, bazı velîlerden öyle kudret meydana gelir ki, dünyada olan insan bir yere cem’ olsa cümlesi âciz kalır.

Şimdi öyleyse Bârî-i Teâlâ bir mahlûktan bir başka vücut olmaktan uzaktır. Hakk’ı mahlûktan başka anlayanlar şirk koşan­lardır. Şimdi, bundan anlamadınsa bir başka şekilde açıklayalım:

Şimdi, benim canım!

BENİM BEN DEDİĞİM HAKK’TIR.

BEN HAKK DEĞİLİM.

BENİM BEN DEDİĞİM HAKK’TIR, DEMEK BENİM NE TENDE NE CANDA ALÂKAM VAR. TEN HAKK’IN SIFATIDIR. AMA BEN HAKK DEĞİLİM, DEDİĞİM BÜTÜN VÜCUT HAKK’INDIR, DEMEKTİR. YOKSA YALNIZ SENİN VE BENİM DEĞİL. Öyleyse Hakk Teâlâ senin ne aynındır ve ne gayrın­dır.

Meselâ, aynada görünen suret gibi. Aynada görünen suret senin kendin değildir, suretindir; ama gayrın da değildir. Hakk senin aynın olmadığı, sen Hakk’ın tam vücudu değilsin; bir âzası gibisin. Hakk senin gayrın olmadığı, sendeki görünen suret Hakk’ındır; senin değildir. “Allah, Adem ‘i kendi suretinde yarat­tı” demek, bu mânâyadır. Onun için Hakk’ın kudreti cümlede gizlidir. Herkesten hareket eden ve her işi işleyen Hakk’tır. Halk Hakk’sız hareketten ve fiilden âcizdir. Onun içindir ki herkesteki görünen suret ve yüz, Hakk’ın sureti ve yüzüdür. Herkesin değil­dir. Onun için herkes âcizdir”. Bârî-i Teâlâ herkesi nasıl isterse öyle kullanır. Bakmaz mısın ki bu yüzden bir gayrı yüzüne ihti­yacı var. O yüzden yine bir gayn yüzüne ihtiyacı var. Bir yüzden bir yüzüne ihtiyacı olursa o şeyi o yüzüne verip ihtiyacını gide­rir. Sözün özü Bârî-i Teâlâ yaratılmışlardan bir başka vücut ol­maktan uzak mıdır? Bundan dahi hisse almaz mısın ki kulun rızkını veren Hakk’tır, derler. HİÇ BU ÂNA GELİNCEYE KADAR HAKK’IN HALKTAN BİR BAŞKA VÜCUT OLUP KUL RIZKINI VERDİĞİ YOKTUR.

HERKES RIZKI ALLAH’TAN İSTER.

RIZIK YİNE KUL ELİNDEN ORTAYA ÇIKAR.

KİMSE DİKKAT EDİP ARAMAZ Kİ BU NE HÂLDİR?

KUL KİMDİR?

Allah kimdir? Kimse bilmez. Böyle gafletle geçip giderler Bundan Bari anla!

Allah kullarından ayrı değildir. Bil ki kullarının zahir ve bâ­tın tasarrufunu eden Hakk’tır. Fakat kullarını kendine perde ve âlet etmiştir. Her işi işleyen Hakk’tır. Sen kör olup gaflette olduğundan kul işler sanırsın. Sen, senin ardında kalmışsın. Hakk’ı bu yüzden göremiyorsun. Bari Karagöz oyunundan hisse al! Ârif-i billah olanlar her şeyi künhüyle bildiler. ONUN İÇİN “ENE’L-HAKK”I, “HÜVE’L-HAKK”A DÖNÜŞTÜRDÜLER.

 Sürüp ismin dilde tekrar eylerem

Varlığım seninle ben var eylerem

Koma beni etmeyem bir derdle âh

Yakaram dünyâyı hep nâr eylerem

Aşk-ı pâkin boynuma zincirini

Takmışam Mansûr olup dâr eylerem

Ene’l-Hakk’ı mahvedip sende şehâ

Hüve’l-Hakk zikrini her bâr eylerem

Beni sende seni Hakk’da mahvedip

Hakk’ı sende Seyyid’im var eylerem

Cemâlinden okuyup âyetleri

Şerh edip ledünnü tekrar eylerem

Vech-i pâkin ismidir ümmü’l-kitâb

Bu Selîm’e anı ezkâr eylerem

Şimdi, kendini aradan çıkarıp varlığı Hakk’a vermelidir. Biz arada yokuz. Varlık onundur. Kulluk ve ulûhiyyeti bundan anlamadınsa bir başka şekilde daha açıklayalım:

Şimdi, sende ulûhiyyet var ve kulluk var. Kulluktan maksat senin cüz’ün değildir. Hakk’ın bir âzası gibisin. Tam bir vücut değilsin. Ulûhiyyetten maksat, o sendeki vücut ki cüzlük idi; o, Hakk’ındır,   senin  değildir.   Öyleyse  cüz’  olman  bakımından kulsun. O cüzde dahi alâkan olmayıp o sendeki vücut cüz’lük eyledi. O Hakk’ın bir yüzü olduğundan Hakk’sın. Bunu anladınsa, sende hem seni buldun, hem Hakk’ı buldun. Çünkü senin vücu­dun Hakk’ın bir âzâsıdır.

Sen nasıl hareket etmek istersen, öyle hareket ettirir. Hepsi Hakk’ındır. Çünkü herkesteki vücut Hakk’ın vücududur. Vücut sahibi vücudunu nasıl isterse, öyle kullanır. Hangi âzâsını nasıl hareket ettirmek isterse, öyle hareket ettirir. Cümle halkın âciz olup tasarruf Hakk’ın olduğu bundan bellidir. Çünkü senin vücu­dun Hakk’ın bir âzâsıdır. Her haliyle âzâ sahibine ihtiyacın var. Sen zelilsin, âcizsin. Aczini itiraf et. Daima sen zannettiğin vücut sahibinin emrini tutup yasaklarından kaçınarak hep kullukta bu­lunup niyazda ol.

Ey benim canım! Hakikatte halk Hakk’tan ayn veya başka değildir. Bu değişimler Bârî-i Teâlâ’nın kudretinin kemâlidir ve kulun elinde bir şey yoktur. Kul son derece zayıf olduğunu isbat etmelidir; kulun şanına lâyık olan hareket dâima zayıflık, kulluk ve niyazdır. Bunu böyle yazmaktan maksat, bazı taklitçilerin yanlış anlayarak “ben Hakk’ım” diye Firavun iddiasını tekrarla­malarıdır. Allah korusun; kulluklarını kaldırıp Hakk’ın emrini tutmazlar ve Hakk’ın şerefli şanına lâyık olmayan sözler söyle­yip, imansız gitmeye sebep olurlar.

Bârî-i Teâlâ halk eder demek: Zâtı, sıfatına tecellî eder, de­mektir. Yani, sıfat yüzünden görünen zâttır. Nitekim Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurur: “İki evde Allah’tan başkası yoktur.” Yani dünyada ve âhirette Allah’tan başkası yoktur. Bütün eşyaların her birisi iki cihandır. Her eşyanın zuhuruna dünya ve fânî halk derler. O da Hakk’ın zâtı idi; fakat sıfatlar bakımından göründü idi. Ve bütün eşya aslına dönünce Hakk, baki ve âhiret denilir. O ise Hakk’ın sıfatları idi, aslına döndü, demektir.

 Arif ol gayri değil oldun giden, oldur gelen

Ne gider ol ne gelir, gider görünür sureta

Şimdi bundan yanlış anlayarak hasrı ve neşri inkâr etme. ŞERİATI İNKÂR ETME. GAYET AZÎZ TUT. HATTA HAKİKATİ ŞERİATA TATBİK ET. EĞER UYGUNSA HAKİKATTİR; YOKSA YANLIŞLIK SENDEDİR. MARİFETİ EHLİ OLMAYANDAN ALMIŞSINDIR. ARTIK MÜRŞİD-İ KÂMİL ARA DA SANA İRFANI, ALLAH’IN İLMİNDE OLDUĞU GİBİ VERSİN.

 

HALKIN VE HAKK’IN SIFATI

Ömer Nesefî şöyle der: “Bir kişi halkın sıfatıyla Hakk’ın sı­fatını fark etmezse, o kişi sapmıştır; saptırmıştır.” Yani bir kimse halkın sıfatı ile Hakk’ın sıfatını fark edip ayıramazsa, o kimse azmıştır; halkı da azdırır. Halkın sıfatı demek unsurların tabiatı demektir. Nefis dedikleri budur. Hakk’ın sıfatı dedikleri övülen huylardır. Yani rûhaniyettir. Çünkü ruhlar, çirkin görülen bütün sıfatlardan uzaktır. Allah korusun zina ve livâta edip, içki içip ben arada yoğum, bunu Hakk yaptı, diye nefsin isteklerini ve çir­kin işlerini Hakk’a isnat etmek değildir. Eğer senden bir noksan zuhur ederse, kendi kusurun bilerek Hakk’tan bunun affını iste. Nitekim Âdem-i safî günah işledi. Eksikliği kendinden bildi; bağışlandı. Şeytan, Hakk’ın emrini tutmadı. Kendinin dalâletini Hakk’tan bildi; kovuldu.

Gerçi hidâyetin ve dalâletin Hakikatte faili Hakk’tır. Fakat edep gözetmek lâzımdır. “YÂ RAB! BU NOKSANLIK BENDENDİR, BE­NİM UNSURLARIMIN HİDÂYETE KABİLİYETİ OLMADIĞINDAN DALÂLETE KUL­LANDIM” diyerek noksanlığı kendinde bil. Ama kendine zerre miktarı hareket ve kudret isnat etme ki, şirk olmasın. Gerek cüz’î ve gerek küllî hepsi Hakk’ındır. Görünüşe aldananların cüz’î irade isnat etmeleri Hakk’ın kudretini bilmediklerindendir. Böyle desen, onların aklına ters geldiğinden cebriyye sanırlar. Zorlama ile isteği anlayıp ayırt edemezler.

Şimdi, bunu bildikten sonra şunu da bil: Peygamberlerin gönderilerek emir ve nehiylerin bildirilmesinden maksat, Hakkın rızâsına uymaktır. Hakk’ın rızâsı, dalâleti bırakıp hidâyet hareke­tiyle hareket etmektir. Çünkü Hakk’ın bu halk yüzünden zuhuru Hâdî (hidâyet verici) ve Mudil (dalâlete düşürücü) ismiyledir. Evliyâullah, Hâdî isminin mazharıdır. Sıradan insanlar, Mudili isminin mazharıdır. Bunları fark et. Gerçi hidâyet ve dalâlet hakîkatte Hakk’ın vücudundan meydana gelir. Fakat dalâlete rızâsı olmadığından peygamberler ve mürşidler gönderip halkı hidâye­te davet etmiştir. Bunlan fark edip hidâyet hareketiyle hareket eden ve şeriata riâyet edip dört kapıdan baş gösteren âşığa aşk olsun!

KALP

Eğer cüz’î ve küllî irade Hakk’ın olup bende irâde olmayınca nasıl hidâyet hareketiyle hareket edeyim dersen, cevabı şudur:

İnsanda bir kalp bulunur. Bu kalbin de iki tarafı vardır. Bir tarafı halka, kesret âlemine ve gaflete açılır. Kesrete açılan tarafı, hayvan sıfatı olan keşfe ve dalâlete meyleder. Yemek, içmek, şehvet ve dünya sevgisi gibi. Kalbin diğer bir tarafı, Hakk’a ve vahdet âlemine açılır; latiftir, hidâyete meyleder, rûhaniyet sıfa­tıdır.

Herkeste kalp olduğundan, herkesin meyli iki tarafadır. Kalbi Hakk’a açılıp Hakk’la kâim olan âşıklar ile ülfet edersen onların gönlünden senin gönlüne hidâyet yetişir. Senin kalbinin halka olan tarafı kapanır, Hakk’a olan tarafı açılır. Çünkü gönül gönülden nem kapar. Bakmaz mısın bir gamlı adamın yanına varsan, onun gönlünden senin gönlüne de gam bulaşır, hemen sana da keder gelir. Eğer sevinçli adamın yanına varsan sen de sevinirsin. Eğer mecliste bir başka sohbet olsa veya dünyaya ait sohbet olsa, meclise, bir kesafet gelir. Meclistekilerin hepsine gaflet ulaşır ve Hakk’ı unuturlar. Ama evliyâullah sohbeti veya Hakk sohbeti olsa meclise bir rûhaniyet gelir. Meclistekilerin gön­lünden dünya muhabbeti çıkar, gafletten kurtulurlar; günahkâr olanları da Hakk’a muhabbet ederler.

Şimdi, bundan anla ki, eğer sen hidâyet istersen ehlullah meclisine var. Onların sohbeti senin gönlünü hidâyete çevirir. Bârî-i Teâlâ da sana hidâyet eyler, ehlullahtan olursun. Ama eşkıyalar, günahkârlar ve hevâ ehliyle sohbet edersen ehlullahtan olsan da bunlardan olursun.

Hakikatte ezel ve ebed (geçmiş ve gelecek) yoktur. Ezel ve ebed tâbiri anlamak içindir. Eğer ezel olsa Bârî-i Teâlâ’nın baş­langıcının olması gerekir.

Sözün özü hidâyet istersen hidayet ehli ile sohbet et. So­nunda onların sohbeti sana tesir edip Bârî-i Teâlâ, dalâletini hi­dâyete çevirir. Eğer, ezelde nasılsa öyle kalınacak olsa, Cenâb-ı Hakk, peygamberler ve mürşitler göndermezdi. Ezelde iyi olan iyi olurdu. Eşkıya olan eşkıya olurdu. Ama Hakikatte böyle değildir. Bakmaz mısın ki günahkâr ve kötü bir kimse ehlullaha bey’at edip onun terbiyesinden geçer. Bârî-i Teâlâ onu eşkıya iken kutlu kimse yapar. Nitekim Kur’ân’da buyurur: “Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun katındadır.” (Ra’d, 39). Bu “ezel tâbiri” Hakk’ı bilmemekten gelir.

Senin ezelin, ruhun unsurlara gelip kulluk elbisesini giyip akılla kayıtlanıp dinî emirlerle mükellef olduğun gündür. Eğer, yevm-i ezelde, mürşide teslîm olup Hakk’ı bulursan, “belî” (olumsuz soruya olumlu anlamda evet) deyip ikrar edersin ve eğer tarîka girmezsen “neam” (olumsuz soruya olumsuz anlamda evet) deyip Hakk’ı inkâr edersin. Bunda “belî” ve “neam” ikisi bir mânâyadır. Ehl-i vuslat olanlar “belî” deyip ikrar ederler. Ama kâfir olanlar “neam” deyip Hakk’ı inkâr ederler. Burada “kâfir” diye Hakk’ı örtene derler. Bunda kâfirden maksat, “Yahudi” ve “Hıristiyanlar” değildir; Hakk’a ulaşamayanlardır; çün­kü onlar, Hakk’ı ikrar ederiz, derler. Ama şirk koşarlar.

 BELÂ

Bir kimse Hakk’ı anlayıp bilirse, o kimse Hakk’ın kazasına razı olup belâsına sabreder. Kimseye hacetini arz etmez. Çünkü, belâya sabretmek, Hakk’ı kemâl mertebe bilmekten gelir. Bir kimse bütün makamları geçer; ama, bir makam vardır ki, o belâ ile geçilir. Bârî-i Teâlâ ona bir belâ verir. O da sabreder. Hakk Teâlâ onu, o makamdan geçirip mahbûb edinir. Fakat mülhidler, yanlış anlayıp:

“Sen Hakk’sın, Hakk’ı bildin; Hakk’a kavuştun; daha ne makam vardır, ne olacaksın? Evvelin ve âhirin Hakk”deyip yürüyerek makama itibar etmemeleri, dalâletten ve sırr-ı hafî denilen gizli sırrı bilmemekten ileri gelir. Bilmezler ki, ma­kamdan maksat, sırr-ı hafinin zuhur edip ruh küllîye, kalb tasfîye ve nefs tezkîye olup tamamen hayvan sıfatından temizlenmesi; halka hile yapıp halkı aldatmaktan vazgeçmesi; ruhu Hakk olup Hakka’l-yakîn makamında daima uyanık  bulunması  ve  asla Hakk’ın kurbiyetinden ona gaflet gelmemesidir. Yoksa sözle, bilmekle hayvan sıfatından kurtulmak mümkün değildir. Onların asla Hakk’tan haberleri yoktur. Herkesi taklit ederler.

Şimdi, bunları anlayıp tam bir inançla Hakk’ın belâsına sab­reden âşık, Hakk’ın her sırrına ulaşır. Halkın belâya sabretmeyip türlü türlü mihnetlere uğradığını görür. Çünkü HAKK TEÂLÂ, ÂŞIKLARINI BELÂ İLE İMTİHAN EDER.

Şimdi, ârif-i billah ile evliyâullahın cemâl müşahedesinde farkları çoktur. Çünkü, ârif-i billahın müşahedesi ilmîdir; evliyâullahın aynîdir. Meselâ ârif-i billah Hakk’ı bildim ve gör­düm, der ama gaflettedir; fakat, evliyâullahın görmesi aynîdir. Yani yakınlık ve uyanıklık iledir. Meselâ onlar cezbeyle bir mer­tebe Hakk’a yakınlık kazanmıştır ki, güya zahirlerinde ve bâ­tınlarında vücudları  kalmayıp  vücudlarından  her fiili  yapan Hakk’tır, diye kendi vücudlarını son derece yakınlık ve uyanıklık­ta mahvedip Hakk’ın vücudunu görerek gayet edepli olurlar. Evliyâullah, Hakk’ın kendine yakınlığından bir nefes gafil olma­yıp yalnız olsa dahi, Hakk ile beraberliğini bir nefes unutmayıp her zaman Hakk’la var olur. Her nefes Bârî-i Teâlâ’nın meclisinde ve huzurunda durur. Asla gaflette bulunmaz. Eğer bu yakınlık ve uyanıklık her nefes devam eder, kendinden gaflet zuhur etmezse o ârif-i billahtır.

Benim canım, nice canlar vardır ki, mürşid-i kâmile rast gelmediklerinden Hakk’ı yanlış anlayarak dalâlete düşmüşlerdir. Yani Hakk’ın kudretinin kemâlini ve halkın zayıf ve güçsüz olup her nefeste Hakk’a muhtaç olduklarını bilmezler. Hakk’ı ve halkı fark edemediklerinden nefis ve benlikle Ene’l-Hakk davasında bulunurlar veya Hakk’ı tamamen inkâr ederler. Hakk’a noksan itikatlarından dolayı Bârî-i Teâlâ onlara türlü türlü belâlar verir. Onlar da sabretmeyip, edepsizlik ederek Hakk’ı kınarlar.

Böyle kişiler, Hakk yolundaki bir âşığa bir musîbet gelse, o âşık da o musibeti kendi noksanından bilip sabretse ve Bârî-i Taalâ’dan o musîbet karşılığında yüce mertebeler, dereceler ve yakınlık umsa, derhal şeytan gibi onun önüne geçerler.

“Behey Dîvâne, behey ahmak hemen zahmet çekmeye gör. Hemen çek­tiğin zahmet yanına kalır. Tanrı’dan büyük dahi ne olsa gerektir.” Veya “ne makamın ne de mertebelerin aslı var” diye dertli sâlikin itikadını bozarlar.

Bârî-i Teâlâ’nın her fiilinde bir hikmet bulunduğunu bilmez­ler. Kul bilmez; ama, velîler bilirler.

Onlar evliyâullahı kör zannederler. Evliyâullahın ilmini kendi ilimleri kadar sanırlar. Bozuk itikatta olanlara Bârî-i Teâlâ türlü türlü belâlar verir. Sabretmezler. Sabretseler de velîlerin sabrı gibi teslimiyet, rızâ, ferah ve sevinçle değildir. Belki Hakk’tan yüz çevirmek ve çaresizlik iledir. Evliyâullah, Hakk’ı kemâl mertebe bilmişlerdir. Bilirler ki, kahrı içinde lutfu gizlidir. Gerek cevr ve cefâ etsin, gerek lütuf ve vefa etsin; bütün fiili sevimlidir. Zâtı gibi sevgilidir. Sevgilinin lutfunu, kahrım bir bilip Hakk’ın muhabbetiyle zehir de olsa içerek şeker şerbeti bilirler. Böyle itikatta olan Hakk’ı bilmiştir, Hakk’a ulaşmıştır. Beşeriyeti de mahvolmuştur. Hakk’ın ulûhiyyeti Hakkında böyle âşığın alâmeti şudur: Elinden, dilinden, kulağından, gözünden halk emin olur.

Dil ile kulum diyenler kul değildir şöyle bil Olmayınca doğru çeşm ü doğru gûş u doğru dil Dil ile kulum diyenler, kul değildir. İnsanın gözü doğru gö­rür, kulağı doğru işitir, dili doğru söylerse halka düşmanlığı kalmaz. Düşmanlık yerine dostluk, soğukluk yerine muhabbet, gazap yerine şefkat gösterir. Her yaratılmışa Hakk nazarıyla bakar ve herkesin isteğince hareket edip, gönül yapar ve herkesten medet talep eder. Kendini âciz, miskin ve zelîl görerek gurur, dava ve riyadan korunur. Böyle âşığın sözünden ve fiilinden şeriata ve tarikata aykırı hareket çıkmaz. Gayet edepli olur. Her­kes ondan razı ve hoşnut olup mübarek cemâlini gören bir daha görsem, der. Çünkü velîdir. Hakk’ın sevgilisidir.

 TAKLİT VE HAKİKAT

Şimdi, bunları böyle anladıktan sonra şunu da bil de taklit ile gerçeği fark et. Eğer sen halkı taklit eylemeyip Hakk’a kavu­şup Hakk’ı bir yerde hazır gördünse ve her yüzden cemâlini gördünse, gördüğün bildiğin taklit değil ise, Hakk’ı nasıl seversen, halkı dahi öyle seversin. Kimsenin gönlünü yıkmazsın ve halk her ne söylerse “gerçeksin” dersin. Kimse ile çekişmezsin. Çünkü Hakk Teâlâ yalan söylemez ve kimsenin itikadına karışmazsın. Kurallara uyarsın. Dalâlete kendin varmazsın. Dalâlette olanları dahi Hakk bilip inkâr etmezsin. Hakk’a yakınlığın arttıkça her edebini ziyâde edersin.

Eğer cezbe gelip beşeriyetin kalktıysa alâmeti şudur:

Bir daha kendini görmezsin. Hakk’ı görürsün. Çünkü cezbe ile alındın ise sen yok oldun, Hakk var oldu. Senden bir daha asla dava, gurur, iki yüzlülük zuhur etmez. Daima Hakk’ı kendi vücudunda görürsün. Sohbetin, zikrin, fikrin kendin ile olur. Böyle hâl sen­den zuhur ettiyse, böyle âşık kararsızlıktan kurtulmuştur. Böyle âşık her nasıl keramet göstermek isterse yapabilir. Çünkü kendi zâtını, sıfatını, fiillerini, sözlerini ve isteğini Hakk’ta mahvetmiş­tir. Onun dileği Hakk’ın dileği olmuştur. Çünkü, kararsızlıktan kurtulmuştur, asla beşeriyet kalmamıştır. Gururdan ve davadan uzaktır.

Telvînden (kararsızlıktan) maksat beşeriyettir. O da ayıp, gurur, dava ve halkı taklit edip halka hainlik etmek; eğri bakıp rencide etmektir. Bu kişiler telvîn (renklenme, kararsızlık) ma­kamında olup Hakk’a ulaşmamıştır; ama, kendi zannıyla kavuş­tum, zanneder. Eğer Hakk’a kavuşsaydı onda gurur, dava, halka hainlik ve düşmanlık olmazdı. Kendini mahvedip vücudundan bütün işleri yapanın Hakk olduğunu bilen kişide zerre miktarı kudret, irâde ve varlık olmayınca daima âciz olmak gerekir. O can, bu sırrı bilmediğinden daime gururda ve varlıkta bulunur. Öyle can, evliyâullahın nutuklarını ezberler; söylediği söz, eren­lerin hâlidir. Yoksa kendi hâli değildir. Fakat, Hakk’ın cezbesi gelip beşeriyeti mahvolmamıştır. Daima benlikte, gururda ve davada  olur.   Ama,   elinden   bir   şey   gelmez   ve   kerâmet göstermez. Çünkü beşeriyeti, benliği ve gururu mahvolup Hakk’la var olmamıştır.  Telvin  (kararsızlık)  makamındadır. Keramet izhâr edememek telvin makamından gelir. Çünkü kulun elinde bir şey yoktur. Her fiilin zahiren ve bâtınen faili Hakk’tır. İşte bundan anla ki, telvin ehlinin her işi taklittir.Ben yok oldum, Hakk var oldu” der. Yine taklit olduğundan Hakk’ın yakınlığını unutup Hakk’ı uzak zannedip benlikle Hakk’ın huzurunda gurur ve dava eder; şeriata uymaz. Halk onu maskaraya alıp bir sözünü kabul etmez. Bir âşık, Hakk’ın beraberliğinden ve yakınlığından bir nefes gafil olmayıp uyanık olsa bir zaman huzurunda gurur ve dava etmez; benlikte bulunmaz ve şeriata uyar. Çünkü sena uymamak mutlak kararsızlık ve şüphede olmaktan, Hakk’ı bilememekten ve itikadı bozuk olmaktan ileri gelir. İçkiyi ve diğer çirkin işleri, nefsine uygun olduğundan Hakk görürsün. Ya namazı, orucu, zikri, fikri niçin Hakk görmezsin. Bundan anlaşılır ki, nefsin hilesine ve gururuna uyup dalâlete düşmüşsün. Çünkü nefis, hidâyetten hoşlanmaz. Bunlar bütün kararsızlıktan, şüpheden ve Hakk’ı bilmemekten olur. Eğer sen, “Ben Hakk’ım, kendime secde etmem” dersen, bu gibi sözler evliyâullahın nutuklarıdır. “Sen Allah’sın” demek değildir. Ters anlayıp dalâlete düşme. Senin sen zannettiğin odur. Yoksa sen değilsin. Senin bâtının Hakk’ın bir yüzüdür. Ve zahirin Hakk’ın âletidir. Senin dilinden söyleyip elinden tutan; sözün özü, senin vücudundan bütün hayır ve şer, hareketleri yapıp senin vücudunu kullanan, Hakk’tır. Senin onsuz harekete mecalin yoktur. Sen âcizsin. Eğer sen Hakk’ın yakınlığını ve beraberliğini bilip ve görüp, bildiğin ve gördüğün gerçek ise, edebin, hayan ve korkun ziyâde olur. Hakk’ın seninle bulunduğunu gönlünden çıkaramaz­sın ve gaflet etmezsin. Hâl sahibi ve gönül ehli, böyle âşığa der­ler. Yoksa sözle bilmek ve gafletle hâl olmaz. Eğer böyle olsay­dı, ehl-i tarîkten erenler sırrını bilen okur-yazar, evliya olurdu. Ama, taklittir, boştur.

 Bunda aşk u muhabbet terk ü uzlet isterler

 Yoksa söz söylemekle, gafletle insanda hâl olmaz. Hakk’ın cezbesi zuhur etmedikçe bu yakınlık ve bu ay anlık kimseden zuhur etmez. Bari eskilerden, geçen âşıkların feryadından ibret al.

Bak, Eşref Sultân ne der:

 Nideyim sabredebilsem dil ü can oda yanar

Velî âh eyler isem kevn ü mekân oda yanar

Boyadı yeryüzünü âh ile zarım tütünü

Bu firakım nârına cümle cihan oda yanar

 Bak, Nesîmî Sultân ne der:

 Evvel aldandım key kolay sandım

Kat be kat yandım âteş-i aşka

Bak, Eşref Sultân ne der:

 Ger beni senin için yetmiş kez öldürseler

Bin kez dahi ölmeye boyun vereyim canım

 Şimdi, Hakikat sözle, bilmekle olmaz. Hakk yolunda cümle maksattan geçmekle olur. Ya böyle şerefli kimseler Hakk’ın bi­zimle beraber olduğunu, bizim kadar bilmezler miydi? Bunların böyle ayrılıktan şikâyetleri nedir? Bundan bari anla. Hakk’a ya­kın olup Hakk’la beraber olmak için, bütün hayvan sıfatlarından; gazaptan, hasetten, kibirden, şehvetten, gururdan, davadan kur­tulduktan sonra halkı incitmeyip halkın iyiliğinden ve kötülü­ğünden bir şey söylemeyip Hakk’ı nasıl seversen, halkı da öylece sev. Tamamıyla iyi huylar ile huylanıp Hakk sıfatı ile sıfatlanıp Hakk’tan gayriyi zahirinden ve bâtınından çıkarma:

 Savm-ı sivâyı kim tutar Iyd-ı visale ol erer

(Sivâdan -Allah’tan başka şeylerden- oruç tutan, vuslat bay­ramına erer.)

 Gaflet etmeyip can kulağını açmalı, kulağı Hakk sadâsından başka sadâ işitmemeli ve gözü Hakk’tan başkasını görmemeli ve dili Hakk’tan başkasını söylememelidir ki, zahiri ve bâtını Hakk ile olsun. Nitekim Eşref Sultân buyurur:

Ben ol hayran u mestem kim bilişten bilmezem yâri

Gözüm her kanda kim baksa görürsün sûret-i Rahman

 Yoksa zahir halkı gibi, eşyayı Hakk’a perde edersen, eşyayı görüp Hakk’ı göremezsin. Hakk’ı anlasan ve bilsen bile ayrı­lıktasın ve daima gaflettesin. Asla yakınlaşıp Allah’ın sırrına ulaşamazsın. Hakk’ı bildim ve gördüm, dediğin yalandır. Kendi zannından ibarettir. Bari evliyâullahtan utan. Gafletle vuslat ol­maz. Nitekim Bârî-i Teâlâ buyurur: “Sarhoş iken namaza yak­laşmayın.” (Nisa, 43). Yani sizler, dünya muhabbetiyle gaflet şarabını içip sarhoş iken benim vuslatımı ümit etmeyin. Çünkü gafletle vuslat olmaz, demek; vuslat, uyanıklıkla olur. Daima Hakk’la olmak, Hakk’ı her nefes kendi vücudunda görmektir. Yoksa gaflette olup daima halkla kavga ve çekişmede olup halk­la muhabbet etmeyip kimini azarlayıp, kiminin gönlünü yıkıp ve kimine tilki gibi oyun ve hîle edip, aldatmaya çalışırsan, içinde yaramaz huylar türlü türlü suretler bağlar. Ameline ve fiiline göre yalancılıkla kimi kurt, kimi tilki ve kimi yırtıcı hayvanlar içini kaplar. Dünya muhabbetiyle, bozuk fikirlerle kalbin kirle­nir; halk, şerrinden yanına varmaya korkar. İçin dışın hayvan iken bütün yaramaz huylardan kurtulamazsın. Uyanık durup, Hakk’tan gaflet etmeyip, gönlü cilalayıp saflaştıramazsın. Gönlü­nü bozuk fikirlerden, dilini gurur ve davadan kurtaramazsın. Zahirinde ve bâtınında, Hakk’tan gayrı şeyleri temizleyemezsin. Sen bu hâldeyken zât-ı ahadiyyetin nuruyla nurlanan sâdık âşıkların makam, menzil ve hâlini yaşamadan, kendi hayvan sıfa­tınla nasıl onlardan edep ve haya etmeyip onların hâlini ve ma­kamını dava edersin. Sonra da dönüp bunlar benim halimdir, dersin!

Evvelki hayvan sıfatlarını ve yaramaz huylan hiç değiştir­medin ve içini Hakk’tan gayrıdan temizlemedin. Daima gaflette iken sözle bilmekle kendini insan oldum sanırsın. “Bir kimse tâgutu (putları) örtmeyince, Allah’a iman etmez.” (Bakara, 256). Burada “tâgut”tan murâd tabiattır. Nefis dedikleri budur. Bir kimse nefsin lezzetlerinden ve nevasından kurtulmazsa, o kimse nefsine ibadet eder. Allah’a ibadet etmez, demektir. Nitekim Yunus Sultân buyurur:

 Sen canından geçmeden cânân arzu kılarsın

Belden zünnâr kesmeden imân arzu kılarsın

 Senin canım dediğin nefsin lezzetleridir. Belki o sana ca­nından azizdir. Ama senin düşmanındır. Ondan geçmeden Hakk’ı bulurum zannetme.

“Zünnâr”dan maksat tabiattır. Yani, yaramaz huylardan, hevâ ve hevesten geçmeden imân isteme ki, senin imânın tabiatındır; Hakk değildir, demektir.

Şimdi, böyle sözle bilmekle tabiatından kurtulmayıp Hakikate kavuştum diye vuslat davası eden yalancılar bile bir kâmilin terbiyesi altına girerek ahlâkını güzelleştirip bir Hakk tarîka dahil olsalar, evliyadan olurlardı; lâkin, böyle yezitler bir yerde Hakk’ı arayan, mücâhede ve sulükta gayret eden bir âşık görseler, he­men şeytan gibi yanına varıp şöyle derler:

“BEHEY DÎVÂNE, NE ZAHMET ÇEKERSİN? SAFAMIZA BAKALIM. KİMİ ARARSIN?

ARADIĞIN YİNE SENSİN.

YANİ TANRI SENSİN. KİMDEN KORKARSIN?

ORUCU, NAMAZI NE YAPACAKSIN?

 KENDİ KENDİNE AZAP MI EDERSİN?

ELİNE NE GİRERSE FIRSATI KAÇIRMA. ŞERİAT, NİZAM İÇİNDİR. (ALLAH KORUSUN!) NE PEY­GAMBERLERİN, NE VELÎLERİN ASLI VAR. ŞERİATI KURAN SENİN GİBİ BİR ADAM DEĞİL MİDİR?”

Böyle sözlerle onlar, dertli sâlikin yolunu kesip kendileri gibi yezit ederler.

Gerçi aradığın sendedir. Fakat, insan kendisini, tabiat ben­dinden, nefsin lezzetlerinden ve yaramaz huylardan geçirip Hakk sıfatı ile sıfatlandırmasına, benliğini mahvetmesine bir mürşîd-i kâmil lâzımdır. Onu bilmediklerinden, söz ile bilmekle ahlâk değiştirerek vuslat olur zannederler.

“DİKKAT EDİNİZ, ALLAH’IN LANETİ ZALİMLERİN ÜZERİNEDİR.” (sh:100-140)

Kaynak:

Selim Divane, hzl: Halil Çeltik- Mustafa Tatcı- Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı [Kitap]. – 2004.

 BİBLİYOGRAFYA

Kırımlı Selîm Dîvâne; Tasavvufi Sorulara Cevaplar-Miftahu Müşkilâti’l-Arifin Adâbu Tarîki’l-Vâsilîn, (Haz. Mustafa Tatcı), MEB Yay., İstanbul 1996.

Kırımlı Şeyh Selim Divane; Ariflerin Delili, (Haz. Halil Çeltik – Mü­mine Çakır), Akçağ Yayınları, Ankara 1998.

YORUM:

Selim Divane kaddese’llâhü sırrahu’l azîz[1] in bizlere anlattıklarından tasavvuf ehli (geçinenler)  büyük hisseler çıkarmalıdır. Yoksa bu kişiler fazla bilgileri ile zındık olmakla kalmayıp, şarlatanlardan olup ve  cehennemin dahi kabul etmeyeceği günahkârlardan olacağını bilmelidir.

Bu kişiler ölüm denilen akıbeti tatmazlar ve hesaba da varamazlar. Onlar berzah makamlarında yabancıların bilim-kurgu filmlerindeki zombilerden farksız olurlar. Bu kimselerin ruhları cesetlerinden ayrıldıkları halde aptal ve manyak  gibi dolaşan yersiz yurtsuz ve menziller arasında kalırlar. Çünkü  Allah Teâlâ’yı avamdan farklı havas ehli kadar bildikleri halde kulluk etmemenin bedelini bu şekilde ağır ödemeye mahkum olup, hesap meydanında sonuçsuz geçen mahkemeler ile bekleşip dururlar. Ceza alıp Cehenneme girmek kurtuluş olacağı halde, cehennemin yolunu dahi bulamazlar. Sonuçsuz geçen yılları için Allah Teâlâ’nın takdiri nedir bilemezler. Bekleşip dururlar. Bu kimseler ilahlık iddia ettikleri gibi kullukta  etmeyip arada kalmışlardır.  Mutezilenin “el-menzilu beynel menzileteyn” “iki menzil arasında kalanlar” dediklerinin de burada bir hakikat olduğunu söyleyebiliriz.

Bir insanın Hakk olması mümkün değildir. Ancak Kul olduğunu da kabul etmiyorsa bu kimse için ancak iki menzil arasında bırakılması Allah Teâlâ’nın sıfatlarının gereğidir. Psişik vampirler olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınırız..

Sonuç olarak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin izinden yürüyüp, kul olmaktan başka çaremiz olmadığını bilerek hareket etmeliyiz. Efendimizin temiz yolunu kirletmeden kullukta sabredelim.

 Evliyâullahtan bir âşık, Hakk’a demiş ki;

“YÂ RAB, BEN YOĞUM, SEN VARSIN.” Hakk, o kula:

“EY KULUM! GÜZEL, BENİ TEVHÎD ETTİN. YA HANİ SENİN KULLUĞUN !” demiş.

İsmail Hakkı


[1] Aslen Kırımlı olan Selim Divâne, kaynaklarda Şeyh Selim el-Kırımî, Kırımlı Selim Baba, Selim el-Kadirî el-Kırımî el-Alevî künyeleriyle anılan şöhretli bir Kadiri mürşididir. Genç yaşta İstanbul’a gelerek medrese eğitimi aldı. Bosna’ya kadı tayin edildi. Bu arada tanıdığı Şeyh Muhammed Efendi’ye intisap edip kadılığı bıraktı. Daha sonra Kesriyye’de bulunan Kadiri mürşidlerinden Şeyh Hüseyin Hamdi Efendi’ye bağlandı. Seyr ü sülûkunu tamamladıktan sonra hilâfet makamına getirildi. Daha sonra şeyhinin emriyle Üsküp’e gönderildi. Oradan Köprülü’ye geçti, ömrünün sonuna kadar burada kaldı. 1170/1757 tarihinde Köprülü’de Hakka’a yürümüştür. Kabri, dergâhının haziresindedir.

Eserleri:

1. Divan: Kaynaklarda bir divan ya da divançesi olduğu söyleniyorsa da henüz böyle bir eser bulunamamıştır. Diğer iki eserindeki şiirleri yayınlanmıştır (Cemâl Kurnaz-Mustafa Tatcı; Kırımlı Selim Dîvâne’nin Hayatı Eserleri ve Şiirleri”, İLAM Araştırma Dergisi, 11/\ (Ocak-Haziran 1997), 165-177).

2. Burhanü’l-Ârifîn ve Necâtü’l-Gâfilîn: Selim Divane’nin en önemli eseri sayılmaktadır. Tevhidin nasıl anlaşıldığı ve nasıl anlaşılması gerektiğini anlatır. Halil Çeltik ve Mümine Ceyhan Çakır tarafından günümüz Türkçesine aktarılarak yayınlanmıştır (Ariflerin Delili, Akçağ Yay., Ank. 1998).

3. Miftâhü Müşkilâti’l-Ârifîn Âdâbu Tarîki’l- Vâsılîn: Tasavvufî bir şerhtir. Velîlerin yaşayış ve davranışları, peygamber ve mürşid gönderilmesinin sebepleri gibi konularda bilgiler verir. Yayınlanmıştır (Haz. Mustafa Tatcı, MEB Yay., İst. 1996).

Kaynakça:

Osmanlı Müellifleri, 1/188; Kırım Müellifleri, 10; Keşfü’z-Zünûn Zeyli, 1/509; Hediyyetü’l-Arifîn 1/404; Sefine-i Evliya, C. I; TDEA, VII/497.

KADINLARA CUMA NAMAZI FARZ MIDIR?


ÖNSÖZ

 İslam, Kur’an kaynaklı ve insan eksenli bir dindir. Öğretileri Kur’an ve Sünnet’e dayanmaktadır. Anane dini, müevvel din (bilginlerin otorite, görüş ve yorumlarına dayanan din) ve mübeddel din (halkın örf ve yaşayışına dayanan din) değildir. Kur’an’a göre İslam tevhid dinidir ve Şari’i sadece Allah’tır. Ne bilginler ne de halk onda söz sahibidirler. Dolayısıyla, kimse kendisini Allah’la birlikte dinde söz sahibi olma konumunda göremez, kişisel görüşleri ve yorumlarını da Kur’an’ın buyrukları yerine koyamaz veya onunla eşdeğer kılamaz. Kulluk mesuliyetinin gerçekleştirilmesinde Kur’an’a teslimiyyet ve itaat, Hz. Peygamber’in Sünneti’ne müracaat esastır. İslam ne bilginlerin veya din adamlarının otoritesine dayanan bir dindir ne de belli bir sınıfa aittir. Peygamberin ve onun varisleri durumunda görülen bilginlerin vazifesi, Kur’an’ın Nisa Suresi 58. ayetinde bildirildiği üzere, “işleri ehil olanlara vermek, insanlar arasında hükmettikleri zaman adaletle hükmetmektir. Allah’ın vekili olma ve O’nun adına hareket ederek Din’de hüküm koyma anlayışı Kur’an’a aykırıdır, kimsenin de böyle bir yetkisi yoktur. Hz. Muhammed’in bir elçi ve tebliğci olduğunu bildiren Kur’an “Ey Muhammed biz seni onlara vekil göndermedik, sen onların vekili değilsin…” ifadeleriyle bu gerçeği duyurmaktadır. Bu durumda, Peygamber de dâhil hiçbir insanın Allah adına hüküm koyma ve hareket etme, Onun adına dini belli bir sınıfa ait kılma ve belli bir sınıfı da bir takım ibadetlerden ve mükellefiyetlerden, mabetlerden ve ilim merkezlerinden dışlama hakkı ve yetkisi bulunmamaktadır. Cuma namazının kadınlara farziyeti meselesine işte bu çerçevede bakmak lazımdır.

İslâm, hak ve adalet, sulh ve sevgi dinidir. Haksızlıkları ortadan kaldırarak zulmü önlemek ve zalimi ıslah etmek ister. Mazlumun haklarını korumak ve savunmak onun başlıca hedeflerindendir. İnsanları ve cinleri “kulluk”ta bulunmakla yükümlü tutarak bu hedefini gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü “Kulluk mükellefiyeti”, hem Allah’ın hem de insanların haklarını koruma ve yaşatma misyonunu kapsar. Hz. Peygamber (sas) de nübüvvet görevini bu hedefler doğrultusunda yaptı.

Ancak, zulüm ve zalim hiçbir zaman eksik olmadı. İslam’ın ilk günlerinden itibaren, “fıtrat Dini”ne engel olmak, Müminlere eza, cefa, baskı ve işkence uygulamak, Müslümanları fıtrî ve İslamî haklarından mahrum etmek suretiyle haksızlık yapmak isteyen kimseler her devirde mevcut oldular. Üstelik, bu haksızlık ve kötülükleri yapanlar çoğu kez Müslüman Toplum’a mensuptular. Çeşitli nedenlerle savaş meydanlarında karşı karşıya gelen, biribirinin kanını dökerek ve canına kıyarak “kulluk mükellefiyeti”ne aykırı hareket eden Müslüman milletler bulunduğu gibi, İslam veya Din adına davranarak, içtihat yaparak veyahut yorumda ve açıklamada bulunarak Mümin Toplulukların fıtrî ve İslamî bir takım haklarını ve hürriyetlerini gasbedenler de oldu. Bu sonuncular mezheplerini ve fetvalarını, içtihatlarını ve tefsirlerini hem bazı nasslara dayanarak hem de birtakım (nebevî!) haberleri “mihrab” olarak kullanarak insanlara sundular. Neticede, hadis külliyatı, “nebevî söz” veya “hadis-i nebevî” vasıflarını taşımayan bir takım haberlerin (mevzuat) istilasına uğradı. Müslümanların inanç, ibadet ve ahlakına bu haberlerle şekil ve yön verilme yoluna gidildi. Kıyamet Günü ve alametleri, fiten, kader ve kaderiyye, bazı fetihler, bölgeler milletler ve hükümdarlıklar, bir takım farz ve nafile ibadetler hakkında çok sayıda ama birçoğu birbiriyle çelişen, İslam’ın iki temel kaynağı Kur’an ve Sünnet’e aykırı olan haberler ortaya atıldı. Bunlar Müslümanların düşünce ve yaşantısını etki altına aldı. Farz ibadetlerden olan Cuma namazı da bundan yeterince nasibini alanlardan biri oldu.

Cuma namazı, İslam’da en önemli farz namaz kabul edilmesine rağmen, günümüze gelinceye kadar İslam’ın evrenselliği gözönünde bulundurularak ve birtakım an’anevî fikirlerden arınarak, Kur’an zaviyesinden ve ilmî zihniyetle ele alınmış değildir. Cuma namazı ve farziyeti hakkında günümüze kadar yazılanların bu özelliklerden uzak olduğuna inanıyoruz. Müslümanlar arasında Cuma namazının farziyeti ve sıhhati ile ilgili tartışmalar, farklı anlayışlar ve tereddütler işte buradan gelmektedir.

Cuma namazı hakkında gerek tefsir ve hadis kitaplarında gerekse fıkıhla ilgili eserlerde geniş malumat mevcuttur. Fakat Cumanın vücup ve edasına dair şartlarda ihtilaflar mevcutsa da, muhteva ve metot itibariyle hemen hemen hepsi birbirinin aynıdır ve benzeri görüşleri paylaşmaktadır. Çünkü bu eserlerin tamamına yakını belli mezheplere mensup kimselerce kaleme alınmış ve muayyen bir mezhep zihniyeti doğrultusunda değerlendirilmiştir.

Türkiye’de, bazı topluluklar bir takım gerekçelerle, özellikle söz konusu eserlerde Cuma namazının farziyeti ve sıhhati ile ilgili olarak ortaya konulan ilkelere ve kurallara dayanarak, Cuma namazı kılmamakta, bazı topluluklar da mevcut düzen varken Türkiye’deki müslümanlara Cuma namazının farz olmadığını iddia etmekte, birtakım çevreler ise, hür ve mukim, olan her erkek mükellef müslümana Cumanın farz olduğunu söylemektedir.

İşte böyle farklı ve karşıt anlayışların varlığı Cuma namazı ile alakalı değişik vasıflarda kitapların yazılmasına ve yazdırılmasına sebep olmuştur. Çağdaş Türk Tefsircilerinden Prof.Dr. Süleyman Ateş, fıkıhçılarından Prof.Dr. Hayrettin Karaman ile Yunus V.Yavuz, Ekrem Doğanay, Hüsnü Aktaş, Recep Çetintaş ve Ahmet Yılmaz gibi araştırmacılar Cuma namazına dair özel çalışmalar yapmışlardır. Ayrıca, Doç. Dr. İsmail Hakkı Ünal’ın yönetiminde Sait Türetken tarafından “Hadislere Göre Kadınların Cuma Namazına İştiraki Meselesi” (A.Ü.İlahiyat Fak.,1994, basılmamış) isimli bir seminer ile Prof. İbrahim Canan’ın hazırladığı Hadis Ansiklopedisi’nde özel bir bölüm bulunmaktadır. Bunlardan Süleyman Ateş “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsir” isimli eserinde, Cuma namazı ile ilgili ayetin tefsirinde, Cuma namazı konusuna geniş yer vermektedir. Hayrettin Karaman da Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine yazdığı Cuma maddesinde konuyu etraflıca ele almıştır. İsimleri anılan son beş kişiden her birinin de Cuma namazı ile ilgili müstakil çalışmaları bulunmaktadır.

Şüphesiz her biri büyük emek mahsûlü olan bu kitapları dikkatle okudum. Ancak gördüm ki, anılan kişilerin çalışmalarının hepsi, özellikle Recep Çetintaş‘ın kitabı, gerek kaynakları gerekse dolgun ve doyurucu muhtevası, her seviyeden insana yönelik metot ve dili itibariyle önemli bir çalışmadır. Birçok bakımdan yararlandığımız bu kitabın yazarı, gelenekçiliği eleştirip karşı çıkmış olmasına rağmen, klasik kaynaklara dayanarak ilmi usûller çerçevesinde yazdığı kitabında muhteva ve uslubü bakımından geleneksel çerçevenin dışına çıkamamıştır. Neticede, malumu ilam kabilinden bilgiler vermiş, hüküm ve değerlendirmelerinde mezhep imamlarının, önceki bilginlerin görüşlerine ve açıklamalarına bağlanmak durumunda kalmıştır. Yine de, Türkçe olarak Cuma namazı hakkında yazılmış en kapsamlı eserdir.

Konumuz, Cuma Namazının mü’min kadınlara farziyeti Meselesi’dir. Dolayısıyla, Cuma namazının farziyeti ve sıhhatine dair Müslüman âlimler tarafından belirlenen öteki şartlar ve boyutlar üzerinde durmadık.

Bu sebeple, İslam alimlerinin, mezhep imamlarının ve öteki müctehid bilginlerin belirledikleri Cuma namazının farziyeti ve sıhhatine dair şartların yeniden incelenip değerlendirilmesini fıkıhçılarımıza bırakıyoruz ve onların Kur’an ve Sünnet ekseninde yeni yaklaşım ve bakışla yepyeni görüşler ortaya koyacaklarına inanıyoruz.

Bir tarihçi olarak, Cuma namazının kadınlara da farz olması meselesini ele almamız bazı kimselerce yadırganabilir. Ancak, bir ilâhiyatçı ve İslam tarihçisi olarak Cuma namazının farziyeti konusuna Kur’an ve Sünnet ekseninde, İslam tarihi perspektifi içinde bakmak ve fiilî sünnetteki durumunu bilimsel olarak ortaya koymak istediğim, İslamiyetin insanlığın tamamının dini olduğuna inandığım, Kur’an-ı Kerim’in inanç, ibadet ve ahlâk esaslarında evrensel karakter taşıdığına ve kadın-erkek arasında bu konularda ayırım yapmadığına içtenlikle iman ettiğim için Cuma namazının mümin kadınlara farziyeti meselesini incelemeyi düşündüm.

Cuma namazının tıpkı diğer namazlar gibi, “mücmel, umumi ve mutlak” olma vasıflarını haiz bir âyetle her mükellef Müslümana farz kılındığında; dolayısıyla kadınlara farz değildir şeklinde içtihatta bulunmanın veya bir iki kişinin verdiği habere dayanarak Cuma namazı mümin kadınlara farz kılınmamıştır demenin, mümin kadınları Cuma namazının edasından, nimetlerinden ve mükafaa-tından mahrum bırakmanın büyük bir yanlışlık ve zulüm olduğuna inandığım için böyle bir çalışma yaptım.

Cuma namazının kadınlara farziyeti konusu, esas itibariyle, birbuçuk milyar Müslüman Toplumu, hatta yedi milyarlık insanlık âlemini ilgilendiren bir boyuta sahiptir. Dünyadaki İslam imajına etki etmektedir. İşte, dünya Müslümanlarının hatta bütün insanlığın faydasına olduğuna içtenlikle inandığım, Yüce dinimiz İslamiyet hakkındaki yanlış imajın batıda ve doğuda silinmesine önemli katkıda bulunacağına kanaat getirdiğim, Allah’ın farz kıldığı bir ibadeti, gerekçesi ne olursa olsun insanların kaldıramayacağına samimi olarak iman ettiğim için böyle bir çalışma gerçekleştirdim. Ayrıca gerçekleri ortaya çıkarmanın ve savunmanın, yanlışları düzeltmenin ve doğruları yerleştirmenin, haksızlıkları ortadan kaldırmanın Müslüman ilim adamının vazife ve mesuliyetinden olduğunu kabul ediyorum.

Ne Cuma namazının sadece mümin erkeklere farz kılındığını kabul edenlerdenim, ne de Cuma namazı kılmayanlardanım. Türkiye’de veya başka bir ülkede, yani ister Müslümanların çoğunlukta ve hakim durumda, isterse azınlıkta ve zayıf durumda bulundukları memlekette olsun, Cuma namazının mutlaka bütün mükellef müminler tarafından kılınması gerektiğine inanıyorum.

Çeşitli iddialar ve gerekçelerle bazı müminlerin farz bir ibadetten alıkonulmalarının, bilgilenmek, bilinçlenmek ve ilahî mükafat kazanmak haklarından mahrum bırakılmalarının yanlış olduğuna,, buna cevaz verenlerin çok büyük bir sorumluluk yüklendiklerine kaniyim.

Cuma namazının diğer namazlardan farklı bir ibadet olmadığı, sadece cemaat ve hutbe özellikleriyle onlardan ayrıldığı, dolayısıyla birtakım şartları ileri sürerek Cuma namazını kılmayan mükellef müslümanların yanlış yaptıkları düşüncesindeyim.

Şer’i delilleri kişisel görüş ve yaşayışıma uyumlayarak, geleneksel fıkıh ve ibadet kültürünü tanımayarak, mezhep imamlarını ve müctehid âlimleri reddederek, belli çevrelere yaranmak, belli kesimlerde şöhret yapmak amacıyla Cuma namazının kadınlara farziyeti meselesini ele almış değilim. Böyle şeyleri yapmak veya düşünmek ne inancımla ve yaşayışımla bağdaşır, ne de böyle davranmaya ihtiyacım var. Benim için önemli olan Allah’ın hoşnutluğudur.

Yoksa, tanınma, meşhur olma, müptedi, modernist, reformist ve otorite aydın ve entel sayılma, gündemde kalma gibi basit bir endişem veya art niyetim kesinlikle yoktur. Niyetim, İslam’a ve Müslümanlara hizmet ederek Rabbimin hoşnutluğunu ve mükâfatını kazanmaktır.

İslam’la alakalı bir meseleyi ele alırken değişmez ölçüm Kuran ve Sünnet’tir. Gücüm ve takatim ölçüsünde bu iki kaynağın ışığında araştırma yapmaya ve yaşamaya çalışmaktayım. İslam ahlakına uygun hareket etmek eme-lindeyim. Bunları söylememin sebebi; kendimi övmek değil, fakat etiketleme ve tekfir etme meselesinin çok geliştiği bir zamanda yukarıda sıraladığım etiketlerden biri veya birkaçı ile etiketlendirilmemin veya tekfir edilmemin büyük bir yanlışlık ve haksızlık olacağına işaret etmek içindir.

Bu çalışmam yeni bir hakikatin keşfi değil, tersine Kur’anî bir hakikatin yeniden insanlığa duyurulmasıdır. Yüzyıllardanberi ibadet, ilim ve amel mekanlarından mahrum edilen, sosyal, ekonomik, politik, kültürel ve ticaret hayatının dışına atılan, cahil ve kültürsüz, mabedsiz ve mektepsiz bırakılan bir kısım Müslümanlara, yani mümin kadınlara, ibadet konusunda yapılan bir haksızlığı kaldırmaktır. Cuma ibadeti an’anesine, bir takım ilim adamının içtihat ve fetvasına aykırı da olsa, Cuma namazının kadınlara da farz kılınan bir ibadet olduğunu ispatlamaktır.

Gerekçe şu ki, Kur’an, kadın erkek bütün insanlara gönderilen ilâhî bir kitaptır. İslam da bütün insanların dinidir. İnanç, ibadet ve ahlak esaslarında kadın erkek ayırımı yapmaz; ilahî tekliflerinde, istitaat ölçüsünde, mükellefiyet-lik halinde herkese hitabeder, sevap ve mükafaatı amellerine göre insanlara verir, hiç kimsenin amelini karşılıksız bırakmaz. Vazife ve mesuliyetin mutlaka yerine getirilmesini ister, ibadetlerin eda edilmesini emreder.

Bu bakımdan, Cuma namazı kendilerine farz kılınmamış olduğu söylenen kadınlara zulmedildiğine inanıyorum. Cuma namazının da mümin kadınların yetişmesine, kültürlü, bilgili ve bilinçli olmasına önemli katkıda bulunacağı düşüncesindeyim.

Cuma namazının kadınlara farz oluşu meselesini iki yılı aşan bir süreden beri işte bu zihniyetle araştırdım. Bu konuda kimseden etkilenmedim ve esinlenmedim, feminist de değilim. Kur’an ve Sünnet’in yanında, ulaşabildiğim kadarıyla ilgili kaynakları gözden geçirdim. Elde ettiğim malzeme ve malumatı meslektaşlarımla tartıştım. Ulaştığım sonuçlan ülkemizdeki uzman ilim adamlarının ve bazı ülkelerdeki müslüman âlimlerin bilgisine sundum. Onların görüşlerini aldım, kanaatlerini öğrendim. Sonuç çok olumlu idi. Araştırmam, çok dar bir kesimde kabul görmemesine, geleneğe aykırı bulunarak yadırganmasına rağmen, meslektaşlarım arasında ve ilim çevresinde hüsnü kabul gördü ve desteklendi. Bu vesile ile, bilgi, düşünce ve açıklamaları ile bu çalışmaya katkıda bulunan, bana destek veren ve yardımcı olan bütün hocalarıma, meslektaşlarıma ve özellikle Fakültemin değerli öğretim elemanlarına ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Bu çalışmayı yadırgayanlar veya reddedenler, önemli ölçüde geleneğin etkisindedirler. Alışılmamış bir şeyin söylenmesinden dolayı tepki gösterdiler, karşı çıktılar; “camiler erkeklere dar geliyor bir de kadınlar gelirse ne olur, kadınlar cuma namazına gelirse eve, çocuklara kim bakacak?” gibi gerekçeler ileri sürdüler ki bunlardan hiçbiri mümin kadınların camiye gelmesine ve kendisine farz kılınan cumayı eda etmesine engel olacak illet değildir. Dinî ve ilmî dayanaklara da sahip bulunmamaktadır.

Yapıcı, ilmî ve İslam ahlakına uygun olma özelliklerini taşıyan her türlü eleştiriye açığım ve bunun faydalı olacağına inanıyorum. Fakat, cehalet, taassup, hissiyat, muhafazakarlık, husumet ve benzeri zihniyetlerle yapılan tenkitler, tekfir, tahkir, tezyif v.s. içeren ithamlar ile, İslam ahlakına uymayan, ilmî anlayıştan kaynaklanmayan tenkitlerin muhatabı ben değilim.

Son olarak, bu kitabı yayınlayan “Yeni Çizgi Yayınevi” sahiplerine, kitabın daktilo, tashih ve indeksinde emeği geçen Araştırma görevlileri Zülfikar Güngör, Hasan Kurt ve M.Mahfuz Söylemez’e teşekkürler ediyorum.

Çalışma bizden, başarı Allah’tandır.

Sabri Hizmetli
Mart, 1996, Ankara

……

SONUÇ DEĞERLENDİRME

Cuma namazının kadınlara farziyeti meselesini Kur’an ve sünnet temellerinde ortaya koymaya gayret ettiğimiz bu çalışmamızda vurgulanması gereken noktalar şunlardır:

1.      Kur’an’a başvurduğumuzda gerek yaratılış gerekse tabiî hakları itibariyle kadınla erkek arasında ayırım yapılmadığını görürüz. Kadın erkek ayırımı (üstünlük ve aşağılık yönlerinden), İslam’ın insan anlayışı ile uyuşmaz. Çünkü, Kur’an mantığında, insanlar arasındaki üstünlük cinsiyet bakımından değil, takva itibariyledir. Nitekim Ahzab sûresi 35. ayetinde bu gerçek açıklanmaktadır: “Şüphe yok ki, müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mümin erkekler mümin kadınlar, taata devamlı olan erkekler ve taata devamlı olan kadınlar, (İş ve sözlerinde) sadık erkekler ve sadık kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, Allah’tan korkan erkekler ve Allah’tan korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve Allah’ı çokça anan kadınlar, var ya Allah onların tamamına bir mağfiret ve büyük bir ecir hazırlamıştır.”

2.      İslam, emirlerinde ve yasaklarında umuma mücmel ve mutlak ifadelerle hitabetmiştir. Bu bakımdan inanç, ibadet ve muamelatta kadının durumunu ele alırken, mutlaka Kur’an’î zihniyete dayanmak gerekir. Yoksa önce görüşleri belirlemek ve sonra da uygun görülen ayet ve hadisleri kullanarak bir konuyu İslam adına açıklamak doğru değildir. Fakat en yaygın olan da maalesef bu yaklaşım ve çözüm tarzıdır. Yani önce bir konu hakkında karar veriliyor; mesela, kadına cuma namazı farz değildir, deniyor; sonra da bu fetva veya karar ayet ve hadislerle destekleniyor. İslam kültür ve politika tarihînde bu anlayışın îlk temsilcileri Harîciler denilen topluluk olmuştur. Önceden politik ve sosyal kararlarını almışlar, sonra da bunlara dinden elbiseler giydirmişler ‘ınılhukmü illa lillah” (Enam, 57) nassını, siyasî ve sosyal amaçlı isyanlarının mesnedi ve aleti yapmışlardır.

İslam adına, Kur’an ve Sünnet referans gösterilerek İslam tarihinde kadın hakkında verilen yanlış fetva ve kararlar da böyledir. Şüphesiz, Münzel şer’den kaynaklanmayan, müevvel dinin (şeriatın) esaslarına isnad eden fetvalar ve fikirler yanlış ve aldatıcı olabileceği gibi, doğru ve isabetli de olabilir. Oysa, Kur’an ve sahih sünnet’in ışığında, kadının dinî tekliflerdeki konumuna yaklaşılır, bu iki kaynakta kadına tanınan hak ve yetkiler, kişisel anlayışımız, ataerkil bakışımızla yorumlanıp sunulmazsa, hakiki şekliyle belirlenirse, “İslam kadınların haklarını gasp etmiştir, kadınları ikinci sınıf varlık kabul etmiştir, İslam erkeklerin dînidir” gibi yüce dinimize yönelik iftiralar ve ithamlar doğrulanmayacak; tersine asılsız olacaktır.

Gerçek şu ki, İslam, takva örtüsünde erkek kadın farklılığına (üstünlük yönünden) son vermiş, ikileme yaklaşımları da reddetmiştir. Takva elbisesi giyen kadının aynı elbiseyi giyen erkekten farksız olduğunu belirtmiş, toplumda kendine elverişli hertürlü işi yapmasına da izin vermiştir. Mümin erkeklerle mümin kadınların birbirlerinin dostları, yakınları (velileri) olduğunu bildirmiştir.

Saadet asrında kadınlar, takva elbisesini giyinerek toplumda kendilerine düşen vazifeleri tam olarak yerine getirmişlerdir. Namaz ve önemli toplantılar için Mescid’e geldikleri gibi, Resulullah’ın sohbetlerine iştirak etmişler, savaşa katılmışlar, tarım ve ticaretle de meşgul olmuşlardır. Resulullah’ın eşlerinden Hz. Hatice bu devrin en meşhur tacirlerinden biri olduğu gibi, Hz. Aişe de en büyük âlimlerinden biriydi.

3. İslam’da erkek ve kadının kulluğunu, hak ve mesuliyetini tesbit edip açıklayan Allah’tır. Çünkü erkek ve kadından her biri bireysel olarak İlahî Çağrı’nın muhatabıdır ve bizatihi yapıp yapmadıklarından sorumludur. Ataerkil bir dinî zihniyete, ruhbanlığa veya klerje’ye benzer fonksiyonları olan bir ulema topluluğuna yer yoktur. Ne erkeğin Allah’a kulluğu kadına, ne de kadının kulluğu erkeğe bağımlıdır.

Nitekim, fiilî sünnete bakıldığında açıkça görülür ki, Resulullah döneminden itibaren mümin kadınlar islam tarihi boyunca dinlerini, hak ve yetkilerini öğrenmek amacıyla erkeklerle birlikte mescitlerde bulunmuşlar, kulluk vazifelerini kaynağından öğrenmeye ve kimseye endekslemeden yerine getirmeye gayret etmişlerdir. Neticede, ehliyet ve liyakatlerine göre ailede ve cemiyette vazife ve mesuliyet yüklenmek istemişlerdir; fakat müevvel şer’(din), mübeddel şer’ engelleriyle karşılaşmışlardır.

Ve kadınların sosyal, ekonomik, politik, toplumsal ve ticarî hak ve sorumlulukları geleneğe göre, ataerkil anlayışa dayanılarak bu iki türdeki din anlayışı ile belirlenmiş; gerek kadın-erkek ilişkileri gerekse kadının dinî vazife ve mesuliyetleri, fıtrat, ilahî davet, ehliyet ve liyakât temellerinden koparılmış, ifrat ve tefrite düşülerek, kadın dabazan bir ilahe bazan da ikinci sınıf varlık sayılarak, erkekler veya tamamına yakını erkek, olan âlimler tarafından yeri belirlenmiştir. Bunda en etkili faktör ise İslamileşmiş dinî zihniyet olmuştur. İslamileşmiş sosyal ve toplumsal yapı, eğitim ve kültür de bunun için vesile yapılmıştır.

Halbuki tarihte, olumlu ve olumsuz etkileri bulunan olaylarda kadının çok önemli rol yüklendiği inkar edilmez bir realitedir. Devletlerin kuruluş ve yıkılış destanları, ünlü kişilerin, büyük devlet adamlarının, kahramanların, komutanların, sanatkarların ve bilginlerin öyküleri kadının gücünü ve katılım payını açıkça ortaya koymaktadır. Sadık Kılıç’ın ifadesiyle, “Bu, başlatılmış ve kökleşmiş statüko bir olgudur. Gerçekte bu, sadece yanlış bir iktisaptır. İlahî menşeli bir fatalizm değil, adı geçen gayr-i adil iktisaptan ortaya çıkan bir ilca, bir dayatma.”

4.      Kur’an’î vahiy insana seslenmektedir. İslam Çağrısı’nın muhatabı insandır. İnsan kavramı ise kadın ve erkek türlerini birlikte kapsamaktadır. Yani herkesin dini olan İslam’a göre kadın da insandır ve diğer insan türü ile aynı haklara sahiptir. Kur’an’ın getirdikleri ister erkek isterse kadın olsun insan içindir. Kadın da, insan olduğu için, mükellef, bir varlıktır.

5.      Kur’an ve sahih sünnet İslam’ında Allah Taala’ya kulluk ve bununla ilgili hükümlerde (iman, ibadet ve muamelat esaslarında) kadın ve erkek ayırımı yoktur; insanın iki türü arasında fark gözetilmemiştir, tersine her iki insan türü eşit tutulmuştur. Eğer bir ayırım yapılmak istenseydi, kullukla ilgili nidalarda ve hükümlerde her iki insan cinslerini birlikte kapsayan genel ifadeler kullanılmazdı ve “ey erkekler…, ey kadınlar, ey iman eden erkekler, ey iman eden kadınlar, ey oruçla mükellef olan erkekler, ey sadece kendilerine cuma namazı farz kılınan erkekler…”gibi tabirlere yer verilirdi. Oysa “ey iman edenler, ey insanlar! ifadeleri hem erkekleri hem de kadınları kapsamaktadır.

6.      İslam’ın kadına karşı sert ve aşağılayıcı bir yaklaşımda olduğu iddiası vardır. Bunun doğru olmadığı Kur’an’ın sunduğu çağrı’da; inanç, ibadet ve ahlak esaslarında açıkça görülmektedir. Ancak mümin kadına Cumanın farz olmadığı iddiası, kadınla ilgili bu iddiayı doğrulamış olmaktadır!

Bu durumda, cuma namazı ile ilgili olup “ey iman edenler…” genel çağrısı ve hitabı ile başlayan ayeti tefsir ederken ve farz kıldığı ibadetle ilgili şartları belirlerken Allah’ın yapmadığı bir ayırımı yapmak ve mümin kadınları çok önemli bir farz ibadetin dışında tutmak, onu fitne unsuru görmek ve eve kapatıp ibadet dâhil her türlü aktivitenin dışında tutmak Kur’an eksenli, Asr-ı Saadet uygulamalı İslam’a uygun bir yaklaşım olamaz.

7. Kadının konumu dünyadaki düşünce sistemlerinin tamamında önemli bir problem olageldiği gibi, İslam düşünce tarihinde de, İslam’a rağmen, sorun olma özelliğini korumuştur.

İslam’ın, kadını doğal hakları ve yaratılışı, dinî emirlere ve nehiylere muhatab oluşu itibariyle erkeğe eşit tuttuğu Ortaçağ dünyasında kadının durumu çok kötü idi. Dünyadaki düşünce yapılarında erkekten aşağı kabul ediliyordu. Bizans, Fars ve Arap düşünce sistemlerinde ikinci sınıf insandı; eşya olarak değerlendirilerek alınıp satıldığı da olurdu.

Bu dönemde Hıristiyan âlemin temsilciliğini yapan Bizans’ta ve Avrupa’da kadınlar okuma ve yazma öğrenme haklarına bile sahip değillerdi; onlardan sadece ferhunde hanımlar belli bir derecede eğitim öğretim görme hakkına sahiptiler. Hatta Orta Çağ Avrupası’nın bazı ülkelerinde kadının insan olup olmadığı tartışılmaktaydı. Her zaman cinselliği ve zayıflığı ön plana çıkarılan kadının Yahudi toplumda toplu ibadetlere iştirak etme hakkı yoktu. Evine hapsedilen, çocuk bakıcısı ve evin reisi olan kocasının hizmetçisi statüsü kendisine uygun görülen kadınların bu durumdan kurtulmak için aktif olduğu söylenemez. Hatta uzun yüzyıllar statüsünün bu şekilde belirlenmesine razı olmuş ve tepki gösterme yoluna gitmemiştir.

Bütün, bu durum ve yapısına rağmen, müslüman âlimler, kadının cinsellik gücünü kullanarak erkeği etkileyeceğini ve toplumsal yapıda etkin rol oynayabileceğini gözönünde bulundurmuşlar; dinî verileri yorumlarken kadının sosyal ve toplumsal yaşantıya katılımını en aza indirmeye çalışmışlardır.

Oysa İslam, kadına haklarının tamamını iade etmiş ve onu erkekle birlikte hayatın her safhasında etkin rol oynayan bir varlık konumuna yükseltmiştir.

8.      Kadının ikinci dereceye atılması, sadece Müslüman Milletler ve devletler tarihinde yaşanılan bir olay değildir. Tarih boyunca her, zaman ve mekanda, her dinî, idarî ve siyasî muhitte bu böyle olmuştur. Erkeklerin, dinî metinleri kendi hakimiyetleri ve çıkarları doğrultusunda anlayıp yorumlamaları, bunun en önemli sebebidir. Erkeği ön planda tutan zihniyet, kültür mirası ve tecrübe de bunda etkili olmuştur.

9.      Namaz, oruç, zekat, hac ve cihad gibi ibadetler müminlerin tamamına farz kılınmıştır. Kişiyi ve toplumu inanç, ahlak ve amel bakımından olgunlaştırıp Rabbına yakınlaştıran, Rab ile kul münasebetlerini en iyi düzeye çıkaran, mümini Yaratıcısına kul yapan bu ibadetleri farz kılan ilahî mesajda “ey inananlar” (ya eyyuhelleziyne amenu) umumî hitabı kullanılmıştır. Çünkü Kur’an sadece erkeklerin veya yalnızca kadınların Kitabı değildir; her insanın ruhî varlığını olgunlaştıran ve ahlakını güzelleştiren, davranışlarını düzenleyen ibadetlerden belli bir insan türünü mahrum etmemiştir. Nitekim İslam’ın tebliğcisi olan Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) de, sözkonusu ibadetlerde tahdit, tahsis ve takyid ifade eden açıklamalar yapmamıştır; sadece bu ibadetlerin edasına mani olabilecek geçici, arızi ve istisnaî halleri zikretmiştir. Değilse ne İslam bütün beşerin dini olurdu ne de kendisi insanlığın tamamına gönderilmiş rahmet Peygamberi kabuledilirdi.

10. “Dinde zorlama yoktur…” ilahî talimatı İslam’ın temellerindendi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hiç kimseyi inanma ve ibadet etme konularında zorlamamıştır. Ancak o, farz kılınan ibadetleri bildirmiş ve yapılışını göstermiştir. Gerektiğinde ibadet etmeyi teşvik ettiği olmuşsa da herhangi bir ibadeti yerine getirmeyen kimseyi cezalandırmamış veya o ibadeti yapmaya icbar etmemiştir. Değilse, ibadetler emirler, davetler gereği yapılan ibadetler olmaktan çıkar, korku ve baskı, icbar ve ceza sebepleriyle eda edilen ameller haline dönerlerdi. Yani farziyetine inanılarak, Allah’ın emri olduğu kabul edilerek, ihlasla ve hür irade ile yapılan ibadetler olmazdı. Zaten zorla yapılan veya yaptırılan ibadetten hiçbir fayda hasıl olmayacağı apaçık bir gerçektir.

İbadete icbar, ayrıca, İslam’a aykırı bir davranıştır. Böyle olmasaydı, fert ve toplum huzurunu bozan, fitneye ve günah işlemeye yönelten davranışlar için birtakım cezalar koyan bir dinde namaz kılmayan, oruç tutmayan, hacca gitmeyenler için de caydırıcı cezalar bulunurdu. Bu sebeple, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kadınları cuma namazı kılmaya icbar etmiş midir? sorusu asılsız, mantıksız ve İslam’a aykırı bir sorudur.

11.   Mümin kadını namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerle mesul tutan ilahî buyruklarla, cuma namazı ile mükellef tutan nass arasında -hitabet ve umumilik bakımlarından bir fark yoktur.

12.   İslamiyet, gerek erkek gerekse kadınla ilgili olsun, birtakım özel, arızî ve istisnaî durumları “mükellefiyetle gözönünde bulundurmuştur. Hastalık, çocukluk, delilik, yolculuk halleri bunlardandır. Bu haller istisnaî ve geçici hallerdir; insanın tabiatı ve fıtratı ile ilgili değildir.

Ancak, müevvel şeriatta, fıtrî ve tabiî bir hal olan kadınlık, bu özürler, arızî ve istisnaî hallerle birlikte ele alınmış ve değerlendirilmiş; neticede ilahî talihi sebebiyle kadın birtakım hak ve dinî vecibelerin dışında tutulmuş, cuma namazından da ıskat edilmiştir. Yani kadınlık fıtratı ve tabiatı “özürlülük” sayılmış ve mümin kadın farz bir namaz olan cumadan muaf tutulmuş, bu önemli ibadetin mükafaatından mahrum bırakılmıştır. Bu ise, Kur’an islamına Resulullah’ın Sünneti’ne uymayan bir yaklaşımdır. Oysa kadınlık ve erkeklik İslam’da ne özel ve arızî bir haldir, ne de bir ibadetin farziyeti ve adem-i farziyeti için geçerli bir sebeptir.

13.   Kur’an-ı Kerim, insanları kulluktaki konumlarınagöre değerlendirmiş (mümin, kafir, münafık, abid, adil, sadık, muhlis, muhsin, muttaki vs.) ve derecelendirmiştir. Farz İbadetleri yerine getirme, derecelenme ve değerlendirme için çok önemlidir. Ayrıca Allah’a kullukta cinsiyet ayırımı yapılmamış; erkek ve kadınların birbiriyle yarışmaları sağlanmıştır. Cuma namazının edası da Allah’a ibadetle kullukta bulunmanın yollarındandır.

14.   İlahî emirlere, nehiylere, hükümlere ve tekliflere erkekle aynı ölçüde muhatap olan kadın, ibadet hayatında da aynı mükellefiyete ve haklara sahiptir.

15.   Kur’an-ı Kerim kadın hakları ile yüklü bir kitaptır, İslamiyet kadını erkekle eşit tutmuştur, sevgili Peygamberimiz de kadınları erkeklerle eşdeğerde görmüştür; onları hiçbir konuda kulluk ve insanlık haklarından mahrum etmemiştir.

16.   Mümin kadınların Mescid’de namaz kılmalarına ve hutbe dinlemelerine, nebevî sohbete iştirak etmelerine engel olmayan Hz. Peygamber, cemaatle günlük namazları ve Cuma namazı ile bayram namazlarını eda etmelerini teşvik etmiş, onlara bu konuda her türlü kolaylığı sağlamıştır. Onlar için Mescid’de bir kapı ayırmış, namazda da kısa okumuş, namaz için ayrı saflar düzenlemiş, Mescid’den erkeklerden sonra çıkmalarını sağlamıştır.

17.   Hz. Peygamber, evli kadınlardan Mescid’de namaz kılmak isteyenlere kocalarının engel çıkarmamalarını istemiştir. “Allah’ın kadın kullarını Allah’ın mescitlerine gelmekten menetmeyiniz” buyurmuştur.

18.   Cuma günü ve cuma namazı İslam’da çok önemlidir. Böyle önemli bir gün ve ibadetten mümin kadınların yararlanmaları doğal haklarındandır. Bu hakkı onlara Şari’ Teala cuma namazının edasını emreden ayetle tanımıştır. Bu kulluk hakkını onlardan almaya hiçbir beşer yetkili kılınmamıştır ama, müevvel şer’ onları bundan mahrum etmiştir.

19.   Cuma namazı müminlerin hepsine farzdır ve idare şekli ve müslümanların statüsü ne olursa olsun her ülkede kılınabilir. Özel ve geçici durumlarda bulunanlar ile özürlüler, tabii durumlarına ve sağlıklarına kavuşuncaya kadar bu mükellefiyetten muaftırlar.

Ne varki, İbn Kudame, eş-Şîrazî ve es-Serahsî gibi fakihlerin eserlerinde açıkça görüldüğü üzere, “kadınlık”, hastalık, yolculuk, kölelik, amalık gibi namaz kılmaya manî “özürler’den sayılmıştır.

20.   İbadetler Şari’ Teala tarafından Kur’an vahyi ile farz kılınmıştır. Hz. Peygamber ise bu farz ibadetleri duyurmuş ve eda ediliş şeklini göstermiştir. O, hiçbir farizayı hiçbir mümin topluluktan iskat etmemiş, hiçbir ibadeti de farz kılmamıştır.

21.   Peygamberlerin varisleri sayılan ve Allah’tan hakkıyla korkan yegane topluluk olarak tanıtılan âlimlerin de bir ibadeti farz kılma veya farz kılınan bir ibadetten belli kesimleri istisna etme gibi bir hakları yoktur; tahsir ve tahsis de buna dahildir. Kur’an ve Sünnet İslam’ında (münzel şer’) durumun böyle olmasına rağmen, müevvel şeri’de (Müslüman bilginlerin ve müçtehit fakihlerin sistemleştirdiği ve kurallaştırdığı dinî düşüncede) birtakım müminler bazı ibadetlerin edasından istisna edilmişlerdir. Kadınların cuma namazının farziyeti dışında tutulmaları bunun açık örneğini teşkil etmektedir.

22.   İlahî nasslarda ve Peygamber’in Sünnetinde cuma namazının edasından istisna edilmeyen kadınlar, başlangıçtan bugüne kadar cuma namazlarını eda etmişlerdir. Cuma namazından yasaklanmaları ve eğer eda ederlerse namazlarınn öğle namazı sayılması fetvaları ve içtihatları ise daha sonraki dönemlerde, hilafetten saltanata geçişle birlikte başlamıştır.

23.   Cuma namazının kadınlara farz olmadığını, fitne zuhuruna sebep olma ve evi, kocası ve eşi ile meşguliyet gibi gerekçelerle kararlaştırıp, sonra da bu zihniyetlerini deliller getirmek ve desteklemek için Hz. Peygambefe ait olduğu söylenen bir takım haberleri zikredenlerin, “kadının erkeklerin toplantı yerme gelmesi caiz değildir”, “kadının camiye çıkması caiz değildir, kadının cemaatle camide namaz kılması caiz değildir” kadının cuma namazı kılması caiz değildir” şeklindeki fetva ve içtihatları Kur’an İslamına, Hz. Peygamber’in Sünnetine, ashabının zihniyetine uygun düşmemekledir. Bu sözler ve dayandığı haberler illetlidir, asılsızdır, tutarsızdır, senet ve metinleri itibariyle de mutaarızdır.                .

24.   Cuma namazının kadınlara farz olmadığı teorisini ortaya atan, erkekliği bu ibadetin farziyetiriin şartlarından sayıp, kadınlık ilahî talihi sebebiyle müslümanların bir kısmını kulluk hakkından dışlayan, mükellefiyetini yapmaktan alıkoyan bilginler, fakihler, tefsirciler ve hadisciler, ilgili Kur’an ayetinin umumîlik ve mutlaklık vasıflarını, diğer ibadetleri farz kılan ayetlerden farksızlığını nazar-ı itibara alma yerine, bize öyle görünüyor ki geleneğin, ataerkil zihniyetin, erkeklik egosunun etkisiyle hareket etmişler ve cuma namazının sadece erkeklere özgü bir ibadet olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Bu baskıcı, dayatmacı ve dışlayacı, Mümin kadınları ibadetten, kullukta bulunması icabeden Allah’tan uzaklaştırıcı yaklaşım İslam’a aykırıdır ve her asırda müslüman toplumun en azından yarısını oluşturan kadın müminlere de zulümdür.

25. Kur’an İslamını bir tarafa koyarak, önceden kararlaştırılan görüşlere delil gösterilmek amacıyla rivayet edilen ve bir iki kişinin sözünden öteye geçmeyen, müevvel şer’e dayanan haberler ile bunlara dayandırılmak istenilen fetvalar, cuma namazı kendilerine farz olmayan kişileri belirlerken, insan tabiatı ve fıtratı ile alakalı olan “kadınlık haliyle, delilik, hastalık, yolculuk, çocukluk gibi geçici ve özel durumları eşit tutmuşlar veya karıştırmışlardır; sonuçta yüzyıllar boyunca sürüp gelen yanlış bir zihniyete ve uygulamaya sebep olmuşlardır. Çünkü bir iki kişinin haberine dayanarak birtakım dinî teklifi birtakım müslümandan iskat etmişler, cuma namazı gibi bazı ibadetleri erkeklere has-retmişlerdir ki, sonuçta mübeddel şer”i meydana getirmişlerdir. Yani açıkça birtakım dinî emirlerde ve tekliflerde takyid, tahsir ve tahsis yapmak suretiyle tadilat gerçekleştirmişlerdir. Böyle bir işe yanaşmak veya yardımcı olmak ise, ilahî hükümleri asla değiştirilmemiş olan İslam’ın temel esaslarına beşer hükmü karıştırılmamış olduğu inancını ortadan kaldırmaktadır.

26. Arapça kelimelerde ve fiillerde erkeklik ve dişilik özellikleri bulunmasına rağmen, kadın ve erkeğin topluca zikredildiği topluluğa erkek fiil kipleriyle seslenilmektedir. Bu sebeple, Kur’an’da erkek siygasındaki hitaplar kadınları da kapsamaktadır, yalnızca erkekler kastedilmemektedir. Kur’an’ın inanç, ibadet ve muamelatla ilgili genel hükümlerinde durum tamamen böyledir. Ancak, tamamen erkeklere has olan ilahî emirler ve hitaplar bunun dışındadır.

Çalışmamızda zikrettiğimiz haberlerin ortak ifadesi kadınların Hz. Peygamber zamanında ve Raşid halifeler devrinde rahatlıkla cemaatle ibadet ettiklerini, cuma namazını kıldıklarını, nebevî sohbetlere katıldıklarını, bu hususlarda engellemelerle ve zorluklarla karşılaşmadıklarını göstermektedir. Buharînin Hz. Aişe radiyallâhü anhadan rivayet ettiği şu haber de kadınların zikredilen dönemlerde rahatça camide ibadetlerini eda ettiklerine delil teşkil etmektedir: “Eğer Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, zamanımızdaki kadınların ihdas ettiklerine yetişmiş olsaydı, Israiloğullarının (kadınlarının?) menolundukları gibi, bunları (kadınları) Mescid’e gitmekten menederdi.’

Görünen o iki, Hz. Aişe’nin bu rivayeti sonraki devirlerde bilginlerin fetvalarına ve uygulamalarına önemli etkide bulunmuştur. Günümüze kadar olan tarihî süreçte, buna bağlı olarak kadının cami ile ilişkisi önemli ölçüde sınırlandırılmış, cemaatle ibadet hakkından mahrum edilmiş, caminin dışına atılmış, kendi haline terkedilmiştir. Bu da, mümin kadının toplumda fonksiyonlarını yerine getirmemesine, bilgisiz ve kültürsüz kalmasına, sosyal, kültürel, politik ve ticaret hayatından uzak tutulmasına yolaçmıştır. “Kadının cihadı, kocasına itaat etmektir, mükellefiyeti eviyle ve kocasıyla meşguliyettir, yeri ise evidir” diyen ve ataerkil zihniyetle kadına hak tanıyan çevreler bu durumdan faydalanmış, bu düşünceleri geçerliliğini korudukça da rahat etmişlerdir.

Halbuki İslam âleminin yüzyıllardan beri geri kalmışlığının ve perişanlığının ana sebeplerinden birisi kadının sosyal, ekonomik, politik, pedegojikve ticarî hayatın dışına atılması, bilgisiz, kültürsüz ve bilinçsiz bir yapıda tutulmasıdır. Aynı şekilde müslümanların diriliş ve uyanışı, çağdaş uygarlık ve refah düzeyine ulaşışı da önemli ölçüde kadınların evin, ailenin, kültür ve sanat hayatının, iş ve meslek kurumlarının asıl öğeleri konumuna gelmeleriyle mümkün olacaktır.

27. Cuma namazının kadına farz olmadığını, bu ibadetle mükellef olmak için erkek olmak gerektiğini iddia edenler, Kur’an’ın kadına ikinci sınıf varlık gözüyle baktığını, doğal hasta sistemini getirdiğini ileri sürenleri desteklemis ve doğrulamış olmaktadırlar. İslam’ın kadına karşı sert ve aşağılayıcı bir yaklaşım sergilediği iddiasına haklılık payı vermektedirler.

28.   İslam ülkelerindeki kadın haklarından söz edilince şu iki konuyu birbirine karıştırmamak gerekmektedir;

1.      İslam’ın kadına tanıdığı haklar,

2.      Müslüman erkeklerin ve yöneticilerin kadınlara verdikleri haklar.

Müslüman ülkelerdeki kadınların sahip oldukları haklar, birinci haklar değildir; yüzyıllardan beri Kur’an ve sünnet, top yekün müslümanlarca rafa kaldırıldığından bunların yerine müevvel şer’ konulduğundan, bu iki kaynağın kadınlara tanıdığı haklar da iptal edildi. Bunun yerine, erkeklerin vicdanına bırakılan bir hak anlayışı ortaya çıktı. Bugün müslüman kadınlara verilen haklar, İslam’ın tanıdığı haklar değil, erkeklerin onlara lütfedip verdikleri, reva gördükleri haklardır. Eğer bu konuda birtakım yanlışlıklar ve haksızlıklar varsa bunların sorumlusu İslam değil, müslüman erkeklerdir.

Dinî nassları kendi menfaatleri doğrultusunda anlama ve yorumlama anlayışında olan bilginler, açıklamalarında ve fetvalarında erkekliği ve erkek cinsini ön planda tutmuşlardır. Ataerkil bakış, gelenekçi zihniyet, müevvel şer’e bağlılık, kültür mirası da bunda etkili olmuştur.

29.   İslam Tarihinde, erkeğin mutlak hakimiyetine dayanan aile yapısı ve “an’ane dini’nde, müevvel din anlayışında mümin erkeklere birtakım özel haklar ve yetkiler tanınırken, mümin kadınlar İslam’ın kendilerine tanıdığı birtakım hak ve hürriyetten mahrum edilmiştir ve hala bu zihniyet yaşamaktadır. Ancak bunun, İslam’ın evrenselliği, erkek ve kadın cinslerine âdil bakışı ile bağdaştırılması mümkün değildir. “Kadın kadındır. Eksik etektir. Dini ve aklı noksandır. Evine, çocuklarına ve erkeğine hizmet etmekle meşguldür, mükelleftir. Camide, Cuma’da ne işi var, otursun oturduğu yerde…”, cami sadece erkeklerin toplandığı, topluca ibadet ettiği yerdir, kadın oraya çıkamaz, çıkarsa fitneye yolaçar… söylemini ortaya atan ve savunan zihniyet İslam’ın, “Hakkın gelişiyle mutlaka yok olacağını” bildirdiği “batıl zihniyet’dir.

30.   Zikredilen haberlere dayanarak ve İslam’ın evrenselliğini göz önünde bulundurarak, Kur’an’ın kullukla alakalı hükümlerine, inanç, ibadet ve ahlakla ilgili emirlerine bakarak rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Erkeklere farz kılınan ibadetler aynı zamanda kadınlara da farz kılınmıştır; bu konuda bir ayırım yapılmamıştır. Dolayısıyla erkeklere farz kılınan cuma namazı kadınlara da fazdır; bunun için ayrıca delil ve kaynak aramaya gerek yoktur, tersini savunmak ise tutarsızlık ve asılsızlıktır.

31.   Cuma namazının mümin kadınlara farz olmadığı teorisi, esas itibariyle, bir takım zayıf ahad veya mürsel haberlere, müevvel şeriata ve ataerkil din ve cemiyet zihniyetine dayanmaktadır. Bu konuda hiçbir sahih, meşhur ve mütevatir hadis yoktur.

32.   İslam dini ve onun tebliğcisi, uygulayıcısı olan Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) mümin kadınları Cuma namazı kılmaktan ve Mescid’de cemaatle ibadet etmekten yasaklamamıştır. Mümin kadınların Cuma namazı kılmasına ve camiye gelmesine karşı çıkanlar bazı din bilginleridir. Ancak, günümüzde bu anlayış gerçekten dini asıl kaynaklarına dayanarak bilenler arasında kabul görmemektedir. Türkiye’de ve Mısır’daki ulemaya konumuzla ilgili görüş sorduğumuzda aldığımız cevaplar açıkça bunu ifade etmiştir.

33.   Bu durumda, cuma vakti geldiğinde mümin kadınlar da camilere gelmeliler ve cemaatle bu dinî farizayı ede etmelidirler. Değilse, cuma kılmayan erkekler gibi dinî yükümlülüklerini yerine getirmemiş olurlar, onların duçar oldukları durumlara duçar olurlar. İslam’da kadının cuma kılmasına engel olan bir nass yoktur. Fakat müevvel şeriatta güzel ve genç kadınların camiye gelmeleri yasaklanmış, sadece yaşlı gösterişsiz ve çirkin(!) kadınların gelmelerine cevaz verilmiştir. Bu ise çarpık bir zihniyettir, Kur’an İslam’ına uygun görünmemektedir.

34.   Mümin kadınlar cuma kılmak için camiye gelmelidirler. Temiz ve güzel elbiseler giyinen, gusul abdestini alan ve takva libasına bürünen mümin kadınlar camilerde kendilerine ayrılan bölümlerde yerlerini almalıdırlar; fitneye sebep olabilecek hal ve hareketlerden kaçınarak namazlarını eda etmelidirler: Mümin erkekler de takva libasını giyerek camiye gelmeliler; fitneye sebep olabilecek davranışlardan sakınarak dinî vazifelerini yerine getirmelidirler.

Çünkü cuma namaz\ mürmn erkek\ere ne kadar farz ise mümin kadınlara da o kadar farzdır İstisnai haller harici cemaatte namaz kılmak erkek için mükâfatı fazla bir amel ise kadın müminler için de mükâfatı çok bir ameldir.

Zaten mümin kadınlar bütün engellemelere ve kendilerini caminin dışında tutan zihniyete rağmen, tarih boyunca camiyi terk etmemişlerdir. Malezya, Endonezya, Türkmenistan, Tunus, Suudî Arabistan, Filistin, Türkiye gibi müslüman ülkeler başta olmak üzere yaşadıkları ülkelerde cuma namazına imkanları ölçüsünde gelmişler ve eda etmişlerdir. Ancak kendilerine cumanın farz olmadığı fetvası verildiğinden, evlerinde kalarak öğle namazını kılmaları telkin edildiğinden, kılacakları cumanın da öğle namazı kabul edileceği söylendiğinden bu konuda fazla ısrarlı olmamışlar, büyük çoğunlukla öğle namazını kılmakla yetinmişlerdir.

Halbuki cuma namazının kadınlara farz olmadığı tezini savunanlar, Cabir ve Tarik’ın haberlerini zikretmekteler fakat daha ziyade mevcut sosyal şartları esas almaktalar, fitneye sebep olma, ev, eş ve çocukla meşguliyet, kocaya hizmet gibi şeyleri sebep göstermektedirler. Bu, onların gerçeği gizledikleri veya görmezlikten geldiklerinden değil, mevcut şartların gereği böyle düşündüklerinden ileri gelmektedir. Cuma ile ilgili diğer şartlar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

35. Mümin kadınlar, kendilerine farz olan cuma namazını kıldıklarında, tıpkı mümin erkekler gibi, cuma namazı sevabı alırlar, öğle namazı sevabı değil.

36.   Kadınların dünkü ve bugünkü statüsüne ve müslüman dünyanın ortaya koyduğu manzaraya bakarak, mümin kadına cuma namazının farziyetine dair adil bir hükme erişmek gerçekten çok zor. Her şeyden önce müslüman topluluklar yüz yıllar boyunca bilgin otoriteli, çeviri kaynaklı ve yorumcu nitelikli bir din anlayışına sahip oldular. Geleneğe dayanan bir islâm düşüncesi, inanç yapısı, ibadet ve ahlak telakkisi teşekkül etti. Camide, minber ve mihrapta, medreselerde, tekke, zaviyeler, imam hatip mektepleri ve kurslarda devamlı olarak müslüman zihinlere cuma namazının sadece mukim ve hür erkeklere farz olduğu, öğretildi. Erkekliğin cumanın farziyetinin ilk şartını oluşturduğu telkin edildi. İşte böyle köklü bir geleneğe sahip olmak, yanlış da olsa yüzyıllardan beri süre gelen bir uygulamayı değiştirmek ve mümin kadına da cumanın farz olduğuna insanları inandırmak gerçekten zor bir iştir. Ancak biz zoru başarmanın, ataerkil din anlayışındaki müminlere cuma namazı hakkında doğru bilgiler vermenin de ilim adamlarının bir sorumluluğu olduğu inancındayız. Tarihî din anlayışımız ve yaşayışımıza dayanarak hüküm vermenin sağlıklı bir yol olmadığı düşüncesindeyiz. Tarihî din anlayışımızın, ataerkil yaşantımızın değiştirilemez ve kaçınılmaz olduğuna inanmanın da yanlış olduğunu savunuyoruz.

37.   Tarihçi olarak belirtmek isterim ki, dinler tarihinde, bir dinin peygamberi tebliğ vazifesini tamamlayıp öldükten sonra, dinî meselelerle alakalı değişik açıklamalar, zamanla bölünmelere ve ayrılığa kadar götüren yorumlar yapılmıştır. Neticede farklı dinî telakki, mezhep ve meşrep ihtilafları ortaya çıkmış, müminler toplumu da, din anlayışı farklılığına göre zümrelere ayrılmıştır.

Müslümanlar da dinler tarihindeki bu geleneği ve genel kuralı genelde sürdürmüşlerdir. Ataerkil ve yorumcul temellerine dayanan bir din anlayışı ve yaşantısını benimsemişlerdir. İslam’ın evrensel vasıflarını ve özgün ilkelerini birçok konuda dışlamışlardır. Neticede bir kısım müslümanlar da hem İslam’a hem de bazı ibadetlerine yabancılaşmışlardır. Birçok gerçeği dışlamışlardır. Din anlayışları yanlış biçimlenmiş ve yaşanmıştır.

38.   Kur’an’ı Kerim’in ibadetlerle ilgili hükümleri gerek ilâhî vahyin nazil olduğu dönemdeki tarihî bilgiler gerekse birtakım beşerî amillere dayanarak açıklanamaz. Bu bakımdan, fitne zuhuruna sebep olmak, eşine ve çocuklarına hizmet etmek sosyal ve ekonomik gerekçelerle, cumanın kadına farz olmadığı hükmüne varılamaz.

39.   Cuma namazının kadına farz olmadığı hükmü, ataerkil din anlayışı ve ön yargılara dayanmaktadır. Dolayısıyla mümin erkekler ve kadınlar, yapılan telkinlere ve verilen fetvalara bakarak, cumanın kadına farz olmadığını savunmuşlardır. “Oysa inanç ibadet ve ahlak alanlarında tarihî sapma açısının büyümesi sonunda yerleşen sapmalarla gerçek İslam’ın temel kaynağı herhangi bir tahrif, tebdil ve tağyire maruz kalmadan inzal buyrulduğu şekilde durmaktadır.” Dolayısıyla “Kadınları koruyoruz ve yüklerini azaltıyoruz.”diyerek cuma ibadetiyle ilgili hükmü alt üst etmeye ve farziyetini kadınlardan kaldırmaya kimsenin yetkisi ve hakkı yoktur. İslam dini mümin kadınları ne cuma namazından ne de bir başka ibadetten menetmemiştir.

40.   İslam’da kadın, ne ikinci sınıf bir varlık ve şehvet, süs ve eğlence aracıdır ne de evine kapatılarak bir takım doğal haklarından, dinî vecibelerinden mahrum edilen erkeğin hizmetçisi yapılan bir varlıktır.

41.   Cuma namazının hükmü her bakımdan diğer namazların hükmü gibidir. Onlardan ayrıldığı yer sadece hutbedir. Bu namaz hakkında fıkıhçıların ve hadisçilerin zikrettikleri şartların hepsi, üzerinde delil bulunmayan şeylerdir.

42.   Kur’an-ı Kerim, her ne hususta olursa olsun, hiçbir dönemde kızlara ve kadınların zulmedilmelerine müsade etmez. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem devrenin temel kaynağı olan Kur’an bunu açıkça ifade ettiği gibi, Hz. Peygamber de yaşının herbir döneminde ve yaşantısının herbir alanında kadının zulüm görmesini engelleyici tedbirler almıştır. Ne var ki, O’nun bu gayretleri ve açıklamaları yeterince anlaşılıp değerlendirilmemiştir. Mesela, Hz. Peygamber’in ibadet etmek isteyen kadınların Mescid’e gelmelerine engel olunmamasını emretmesine rağmen, bazı eşler hanımlarının cemaatle ibadet etmesine ya izin vermemişler ya da zorluk çıkarmışlardır.

Aynı şekilde, Resulullah’ın, cemaatle Mescid’de ibadet etmeye devam ettiği için eşi ile geçimsizliğe düşen bir hanıma, aile yuvasının yıkılmasını ve eşlerarası ilişkilerin tamamen bozulmasını önlemek üzere,“… namazını evinde kıl, bu daha hayırlıdır…”buyurması bazı çevrelerce “kadının mescidi evidir, ibadetini evinde etmelidir…” şeklinde anlaşılmış ve kullanılmıştır.

43.   Birtakım insanlar, yaratılış, inanç ve ibadet hakları v.s. itibariyle kadınla erkeği eşit tutan, ana, baba ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay, kadınlara da bir pay ayıran, kadına kişilik kazandıran İslam’ın getirdiklerinden hoşnut olmayanlar görülmüş ve bunlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden fetvalar istemişlerdir. Yüce Allah’ın bu konudaki buyruğu şöyledir: “Senden kadınlar hakkında fetva vermeni istiyorlar. Deki onlar hakkındaki fetvayı Allah size açıklıyor. Kitap’ta, kendileri için yazılmışı vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız hakkında okunan ayetler (bunlardandır). İyilikten ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir.” (Nisa, 127).

44.   Bazı kavram, anlam, açıklama ve yorum hataları ferdî olmaktan çıkmakta, sosyal ve toplumsal yanlışlıklara dönüşmektedir ki, cezasını hem hataları yapanlar hem de onlara uyanlar dünyada çekmektedirler.

Kaynak:

Prof.Dr. Sabri HİZMETLİ, CUMA NAMAZI KADINLARA DA FARZDIR, Ankara – 1996

YORUM:

Bu yazıyla anlaşılan Cuma namazı siyasi, içtimâî ve devlet olmanın getirdiği hükümler ile topluma farz olan namazdır.

Cuma namazının kadına farz olması konusunda ihtilaf yokken ile uygulamanın farz olup olmadığı hakkında oluşan sorunlar kafaları karıştırmaktadır. Eşitlik ilkesinin getirdiği uyum şartlarında erkeğin hâkimiyet problemi yaşamasında “menfaat” ve “zarar” prensibindeki orantının farz olabilecek ibadetleri düşürmeye kadar götürmesi  “sosyal hayatın” mecburi doğurduğu çekincelerdir diyebiliriz.  Bu çekinceler belki modern toplumda kadının Cuma namazı sorunu çözülebilmesi kolaylaştırırken, cahilliğin arttığı devrede ters istikamette yönelim alam içtimâi nizamın gerekçesi olarak görülmektedir.

Kadının yurdumuzda Cuma namazı kılma sorunu yoktur. Ancak giydiği ve giyinişi hakkında hala oturmamış kriterleri vardır ve özgür değildir. Bir kısmı özgürlüğü açılmak ve saçılmakta sonsuzluğunu iddia ederken, diğer bir kesim inancımdan “benim giyim anlayışım” bu şekilde gerektiriyor daha da fazla kapanmam gerekir diyerek, erkeklerin gösteremediği cesaretle sırlanmaya çalıştığı bir giyim tarzı sorun oluşturmaktadır. Bu durumun bize işaret ettiği nokta şartların sorunlarıyla birbirinin tetikleyici olmasıdır.

İmkânların yani refah seviyesinin artmadığı bir toplumda özgürlükler sınırlı kalacaktır. Hayatında sorun yaşayan geleceğine güvenle bakamayan bir toplumda erkek ve kadına farz olan bir ibadetin ifasının olmayacağı Cuma namazı meselesinden çok iyi anlaşılmaktadır. Bazı dönemlerdeki erkek ve kadın ilişkilerindeki gevşeme veya gerilme sadece sosyal nizamın getirisidir. İnsanların Allah Teâlâ’ya karşı vazifelerindeki durumu kul ilişkileri bazında aramak yanlış durum gibi gözükebilir. Bu nedenle içtimâî kontrol mekanizmasını çalıştıramayan milletler ve devletlerin dini sığınma ve sorun giderme yeri olarak kullanmalarındaki gibi yanlışlara düşmesi tabii durumlardandır. Çünkü din ve inanç insanı kontrol eden en güçlü fıtrî kuvvetlerdendir.  Ancak her şeyi dine mal ederek sonuç çıkarmak ise, yetersizliğin sonucudur.

Sonuç olarak; Cuma namazı istişare, dayanışma ve toplum olmanın gereği bir namazdır. Kadın ve erkek arasındaki sosyal dengeyi sağlamak ve hakların paylaşımında mağdur olmamak için devletin eğitimdeki bütün engelleri kaldırması ve her türlü desteği sağlaması gerekmektedir. Yoksa Cuma Namazı için camiye gelip iki rekât namaz kılmak ile ne erkek ne de kadın asıl ulaşılması gereken hakikate ve umrana ulaşabilir.  Osmanlıda Cuma namazı için hatipler vardı. O gün için özel hazırlanır, toplumu irşad için gayret ederlerdi. Şimdi ise resmiyeti kalmış ve içi boşaltılmış bir namaz durumundadır. Onun için kadın kardeşlerimiz üzülmesinler, erkekler sadece camiye gidiyorlar ve geliyorlar. Kadınlar evde kalmalarıyla fazla bir zarar ve ziyan içinde değiller.

İsmail Hakkı

MAHMUD-U ŞEBÜSTERÎ kaddese’llâhü sırrahu’l azizin SAADETNÂME’sindeki HİKÂYELER.


1- Cüneyd’e eblehin biri, “Hakk’ın varlığına delilin nedir?” diye itiraz etti. Pîr, âlem-i ervahtan bahsetti, ve

Sabahın lambaya ihtiyacı yok” dedi.

Sabahın lambaya ihtiyacı yoktur, (o) yanan lambada hakir bir nur vardır   Bütün alem, güneş nurunun aydınlığıdır, (o halde) bu küçük lambanın ne mecali var? Güneş, kapıdan ve duvardan (sızıp) parlar, (o ışıkla aydınlanan) zerreye mumun parlaklığından ne fayda var?

“Elest” hitabında “Belâ” cevabıyla bel bağlayan (divan duran) zerre idi. Zerre, güneşin nurundan ötürü parlak, hem de ona doğru koşandır. Güneşin ipi cana bağlanıncaya kadar bir vakit talepten geri durmadı.

Havayı ayak dibine koymak için, o yüzden felek gibi havada durur. Bu köşede onun başını ayak yapınca, güneş ile onun kemerine el uzattı. Bu halde beğenilmiş, baştan ayağa bütünü görünmüş olana dek, O yüzün teni ve o yüz görmüştür.

Olacaklar olmuş ve görülecekler görülmüştür.

 O kendi istediğine ulaştı, kör de göremeyen kişidir.

2- Bir hüdhüd kötü talihinden baykuş harabesine düşmüş. Süleyman’dan bir vaid duymuştu, sonunda şiddetli azaba düştü. Baykuşlar geceleyin hiç uyumuyorlar, daima etrafta geziyorlardı. (Bütün gece dinlendikten sonra hüdhüd) seher yeli esince, o harabe yuvadan uçtu. Baykuş sürüsü peşine düştü, sonunda onu tuttular ve iyice hırpaladılar.

“Sen gecenin aydınlığında uyudun, (şimdi) karanlık gündüzde yola düşüyorsun.” Hüdhüd dedi ki:

“Bu aksine oldu, aydınlık ne zaman tersine (karanlık) oldu?” Her şey güneşin nuru ile ortaya çıkar, karanlık gözünüzün zayıflığından ötürü nurdur. Nuru zayıf olan bir göz, yarasa gibi gündüz kör olur. Ancak o parlama bana göz olur. Güneşin parlaması âlemi aydın eder.    Ben güneşin cemalini ıyan görüyorum, beyana hiç ihtiyacım yok. Bütün baykuşlar birlikte kızdılar, köpürdüler. Her biri boş bir söz söyledi. Keskin gözlü hüdhüd çaresiz kaldı. Gönül zevkiyle “beni öldürün”dedi. Benim zevkim vefatımdadır, benim ölümüm bütünüyle benim hayatımdır. Ten evi harap olursa can zerresi güneşte olur. Nur altı yönden artınca zerrenin karanlığı görünmez.

3- Bir âşık, telaşlı gönülden ötürü, Hakk Taâlâ’yı uykuda gördü. O dertli (âşık, Hakk’ın) eteğini tutu (ve dedi ki:)

“Senden gayrı (tutacak) elim yok.”

Bu güzel rüyadan uyanınca derviş, kendi eteğinin sıkıca tuttuğunu gördü.

(Ey talib) kendi eteğini elden bırakma, başını boş şeylerin ufuklarının önüne koyma. Canının matlubu önündedir, (Yalnız) ona bak, ondan gayrisini düşünme. Fikrini uzağına attığın için, gayrıyla dost olamıyorsun.

Bu beyit Senaî’nin Hadikakatü’l-Hakika’sındaki şu beyite benzer:

Vah ki bu gizli (sır)dan dışarı çıktığında / Kaç kere “vah bize” demen gerek. “Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”

4- Yapıcı, kardan bir çömlek yaptı, suyla doldurdu ve suya koydu. Kardan çömlek birden bire sıcaklık ve ısıdan su oldu, suya döndü.

Meselde bütün âlem nedir:

Yokluk denizinin içinde bir yokluk. Her şeyin önünde ardında yokluk bulunur, onun yokluğu ve varlığı birliktedir.

5- Milleti ve dini ihya eden Şeyh’in (İbnü’l Arabî) sözü, benim bu gönlümü teskin etmediği için.    Gerçekten o sözü bütünüyle güzel gördüm. Ancak bir tür karışıklığa sahipti. Bu halin sırrını üstadımdan sordum, o da cevap verdi.

“Şeyhin gayreti, nazar (ile) gördüğü şeyleri yazmaya yönelikti. (Ancak) kalemi kademine yetişemeyince, tahrir ayağı bu sebepten titredi. Bu (sorun) ondan (gelen) bir fitne ve kin (kine) değildi. Aynada (görünen) çirkin bir zenci idi.”  

Benim şeyhim ve üstadım Eminüddin, gerçekten sana böyle (güzel) cevaplar verirdi. Ben onun gibi başka üstad görmedim. Övgüler onun pak ruhu üzerine olsun.

6- Bir gün aptal cahilin biri Hâce Muhammed Kucucân’ın önüne gitti. Dedi ki:

“Ey Hoca! Ne varsa benim. Sözümü doğru dinle ve kabul et.” Hâce dedi ki:

“Güneş aydınlığına ağızlardan şahitlik istemiyor.   Güneşi nurunun kendisi kendine şahittir. Sen de dinle; kim verilmişi (kendi malını hediye diye) almıştır.”

O büyük (şahsın) dereceleri yüksek olsun, (böyle) latif, aydın, yeterli cevap verdi. Onun bütün sözleri bu tarzdadır, inci saçan güneş ve ay gibidir. Gerçekten Kucucân’ın toprağı bütünüyle gönlün ve ruhun madenidir. Tevhid eri, parlak güneş parçası olsa da “ben” demez.  Tevhid ehlinin sözü olmaz, çünkü söz ‘ben’ nişanı olmadan olmaz. Ben ve O (demek) ayn-ı şirk ve takliddir, tevhid ehline nasıl münasip olur. Nur ve zulmet bir araya gelmez. Şiddetli rüzgâr mumu söndürür.

Tevhid yolu (anlatılacak değil) gidilecek bir yoldur. Denizin dibi bahsedilecek yer midir?

Rıza, tevekkül ve tecrid olmadan nasıl tevhid davası edilebilir?  

Vahdet sözü o zaman amiyane sözlerden olur, o (sözler) de ancak rezillikten çıkar.

7- Bir kişi Şiblî’ye (bir şey) sormuş, çünkü onu ilim ve görüş ehli görmüş.

“Arif kimdir?” diye Arapça lafızla (sormuş. Cevaben o da)

“Şimdi burada olandır” dedi ve gitti.

Yol erine durma yeri nedir? Her nefesinde ölünecek bir doğum vardır. Bu hayata rehin olmayan can, her zaman yeniden ölü ve diri olur. Kendi diriliğinde olan kişi ölmedi, zorlama olmadan can (çıkıp) Hakk’a yol almadı.

8- Baba Hasan bir cahili vefat hastalığında sekerâta düşmüş gördü.    Bîçareye (şunu) dedi:

“Can ilk defa gidicidir, o yüzden (böyle) müteessir olmuştur.” Can, canana gider ki kurtulsun, yoksa can da cana (nasıl) genişlik versin. Her kim bir nefes yâre mahrem olmuş olsa (onun) canı bir nefeste yüz kere çıkar. Akıllar O’nu idrak edemedikleri halde nasıl ittihad ve hululden bahseder.  İttihad ve hululü bizzat, (sadece) Hakk’a ve mahlûka has olmaksızın her yerde mümteni bil. Çünkü, onlardan biri eğer olmazsa (yani ittihad ve hulul olursa), varlık ve yokluktan biri olmaz. Eğer (bunlar) baki olursa ittihad nerdedir? Çünkü her ikisi henüz kendi yerindedir. Hak ve batıl birbirine karışmaz; gölge güneşten kaçar. Suda güneşi sureti görünüyor, ancak o başkadır, bu başka.

9- Zal’ın evinin iğne deliği gibi dar bir penceresi vardı. Güneşin aydınlığı ince bir ip gibi (o delikten) karanlık evine girerdi.    Miskin Zal o ışını görünce ip zannetti yanına koştu. İpi yumak edinceye kadar, âfedeki görüş boş laftan başka nedir. [?] (O) ışın pencereyle beraber olduğu için, güneş kursunun pınarını müdrik idi. (Işığın) ucuna kadar gitti, sonra bir çığlık attı:

 “Güneş evimizin içinde.” Bir arif sana dedi ki:

Ey Zât’tan uzak olan! Sen neredesin O nerede?

Heyhat.   Bütün bu zeminin yüz misli olan güneşin kursu, böyle bir köşeye (eve) nasıl girer. Mülk ocağı (külhan) ve Melekût gülşeni, Nâsût köşesi ve Lâhût tahtırevanı. Dönen törpü çarkı kendin oluyorsun, ondan ipucunu kendin kaybediyorsun. Bu ipin ucunu çözdüğün zaman, işi kendi üzerine uzatırsın.

10- Bir eblehe bir tavlacı ne dedi?

“Beni tavlaya irşad et.”

“Ben onun üzerinde (fazla) çaba sarfetmedim” dedi (ebleh).

“Ancak, üstünlükle satranç bilirim.”

“Seni bildim, sen hiç bilme” dedi.

“Ne bu yola girmişsin ne de ona.” Senin bilmemişliğin bir keredir.

11- Hüccetül-İslam’dan naklediyorum:

“Bu günlerde ortaya çıktı: Yaramaz kimselerden, ne usul ne de füru’ ilminden haberi olmayan habis bir güruh Huda’nın Zât-ı Celîl’inin sıfatlarından her yerde ileri geri konuşuyorlar. Sonra Hallâc ve Bâyezid’den başı sonu belirsiz söz naklediyorlar.  Çiftçilikten (çalışmaktan) şeytandan kaçar gibi kaçarlar, bu söyleşme içinde pençeleşirler. Onlardan birini öldürmek, benim mezhebime göre, on kişiyi diriltmekten iyidir.”

 Sonra İmam Gazalî, din zayıflığı ve kötü hallilikten ötürü üzüntüsünden haykırır. Dedi:

Haydi, dininize sahip çıkın, o (fitneyi) gidermek için hemen koşun. Bu söz yayılmadan önce (bunu yapın), sonra dinin bakiyesi kalmaz. Bu soysuz kavmi defedin, yoksa aziz dini zelil edersiniz. O büyüğün naklinden (bize) ulaşan şey bu asırda bütünüyle aşikâr oldu. Cahilin biri hile için bir iki fasıl ezberlemiş; (bunu başkalarını) aldatma ve bağ için yapmış. Hikmet meselelerinden füruatı ve hikmet risalelerinden (bazı şeyler) okumuş O (okuduklarıyla) zahmetle hakîm olmuş, küfür ve din yolunda iki parça olmuş. Onu yeri “müzebzebîn” güruhundadır, “ne onlara” onun şanıdır. Onun şekli hünsa; ne erkek ne kadındır. Sert yüzlü çaylak gibi muhannes. Tavuk, küçük çocuğun avıdır, yani onun hilesi cahiller sürüsünedir. Sonunda şöhret ve bidat için hikmete kanaat etmez. Bazen tevhidden bir şeyler ele geçirse de hayret ve öfke ile yapar. Bütün kelam ve nasları terk etmiş, ömrü boyunca Füsûs’u bilmeksizin/bilinceye kadar. Ehl-i Sünnet’ten şeytan(dan kaçar) gibi kaçar, daima şeytanla arkadaş olur.   Sonunda yılan zehriyle iki lokma yer. Cahilin dini sırf benlik getirir. Her seferinde şiddet göstererek ağız yapar, kimi zamanda ses çıkarır. Beyitmiş gibi söylenmiş saçmalıkları yine “seslerin en çirkini” ile okur.. Onun manası nedir dediğin zaman (verdiği cevaba) dudak ve bıyığı üzere ağlamak lazım. “Arada yalpalayıp duranlar (müzebzebin) ne bunlara ne de onlara (bağlanırlar). Allah’ın şaşırttığı kimseye bir yol bulamazsın.”  Hepsi cahil avamın beğenmesi, onu imandan soymuş.    İnsanların avamıyla sohbet âfeti, Hannas’ın âfetinden fenadır, bil.

12- Telbîs istikametinde ilk şüphe, İblis’in yolunda akıldan ortaya çıktı. Kazaya itiraz etti önceden, kendi taatının sonunu kendi bilmedi.

“Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın” inkar illeti ile (kendini) ma’lul etti. İman hakikatlerine karşı aklın gözü, renklere karşı doğuştan körün gözü gibidir. Anlayış (hıred) akıl nuruyla görücüdür. İlki göz gibidir, ikincisi ise güneş ışığı gibi.    Akıl nakil ile nedir, gayet nur, nûr âyetinden murat bu ikisinden geldi. Nakil anne, akıl baba gibidir. Hak din o (ikisinin) arasından açığa çıkmıştır. Kendi uyanık olan kişinin nezdindedir, akılların ötesi(ndeki) tavırlardır. Anlayış (hıred) nuru ve parlaklığı nakilden buldu. Akıl nakilsiz nedir? Batıl ve yalan.

13- Nasır Hüsrev de bu kavimdendir. O, eski bidati yenilemiştir.    Aslen felsefeci ve tıynet olarak râfızîdir. Bu iki (zümre)den uzak dur, (bunlar) din   düşmanlarıdır. İlim, hikmet ve tevhidden hâlî, taklid üzre mahza kâfir olmuş. Onun cehaletini (yalnız) fazıllar bilseler de küfür ve fışkını bütün dünya bilir. Bütün ilimler, faziletler ve hünerlerin her türünden (nasipsizdir, yalnız) şairlik hariç, o ayrı bulunur.

Şiirin kendisi nedir ki onunla övünürler ya da böbürlenirler.

Şiir, (büyük) adamların âleminde çocuk oyunu olarak bilinmektedir. Benim için -açıktır ki- bu şiir, beni gökten yeryüzüne getiren bir bahanedir. Doğduğumuz (vakit ne) kötü talih(miş), ki bu zamana düştük. Din ilmini onunla meşhur edeyim diye yüz tekellüf ve güçlükle şiir söylerim. Bütün olarak Nâsır’ın fitnesi bütün cihanda zahir oldu.   Zulmet ve küfrü tamamıyla topladı, ona Rûşenî-nâme adını verdi. Cansıza fiil atfediyor, ateşperest sözünü Hudâ kelamı yapıyor. Onun sözü çok daha hatalıdır. “Yaldızlı sözler” o tarzdadır. Onun fesahati o yoldan gider (şatafatlı sözler söyler), sonunda cahil ona aldanır. Badem helvasına zehir katmış, kendi idrarını elvan şerbeti diye satmış.    Usul çizgisi hasıl olmadığı için makul olmayan sözlere inanır. (Halbuki) söyleyeni Ebû Ali (İbn Sina) bile olsa hiç(bir söz) batılı doğru yapamaz. Yine, Aristo’nun söylemiş olduğu batıl ne zaman hak oldu?

Ebû Ali de söylese hak haktır, bir veli de söylese batıl batıldır.

14- Şeyhülislam’ın  işaret ettiği gibi; (o) bu sırrı şöyle açıkladı: İyi iyidir, kötü kötüdür, ancak sen iyinin iyiliğine, kötünün kötülüğüne bak. Mutlak kötülük veya kendi kesîrü ‘ş-şer yoktur ve olmaz. Sen hepsini iyi kabul et. “Bir çarpıklık görecek misin”  (âyetini) okuyorsun (da idrak etmiyorsun). Toplan, nedir bu perişanlık? Hayır ve şer; biri varlıktan diğeri yokluktandır. Bu söz, kalemî (tedrise dayalı) değildir, kademî (keşfe dayalı) dır.

15- Baba Ferec  dedi ki: “Kötülük yoktur ve senin kötü gördüğün şey (aslında) iyidir.” Ahmağın biri cânî katil bir kafiri gördü, (sonra) onun hayrı hakkında Pîr’e soru sordu. (Baba Ferec şöyle) dedi:

“Onda (öyle) iki hayır gizlidir ki nebî ve veli o (hayırlara) sahip değildir.”

“Onu öldüren din yolunda gazidir (sevaba girer), yine onun öldürdüğü seçkin bir şehiddir.” (Onun) pak nazarı işte böyle görür. Nazenin (kişi) her şeyi nazenin görür.   Dervişler işte böyle görür. Onların sohbetinden (uzak kalana) yazıklar olsun. (İnsanların) iyiliğini istemek, (onlar hakkında) kötü düşünmekle olmaz. Ayıp aramak dervişliğe aykırıdır.

Ey aziz! Hakimden kötülük gelmez. Onun yaptığı her şey öyle (iyi, hikmetli) gerek. Çok hayırdansa az şer iyidir. Sen, tedbirde çok hayır var (diye) bil.

16- Duymuşsundur, Hâce Sâ’inüddin  (şöyle) dedi:

“Dinde rehber olan (bir) kişi (vardı): O, kendi kendine din yolunda gidiyor (kimseye karışmıyor) ve halka (mutlak) irade(nin tecellisi cihetin)den bakıyordu. (Hâce), güzel ve yeterince açık bir söz söyledi. Allah onun temiz sırrını takdis etsin. Hakk Taâlâ bu iki paydan sana ve bana, ilim ve ihsan/adalet vere.

17- Hâce Abdurrahîm Tebrîzî, ne güzel demiş eğer çekişmezsen. Dedi ki:

“Kur’an’ın lafzı ve insanın sureti, meselde iki eş gibidirler. Onun (Kur’an’ın) manası ve bunun (insanın) ruhu gizli olduğundan, (bu bakımdan) yine çifttirler.   Her ikisinde hakikatin kendisi sır (gizli) olduğundan birdirler, “fark gözetmeyiz”  geldi yine. Akıl, can, his ve o (beden?), bu dört şey ile insan bir duvardan farklı oldu. Bu dört şeyin hey’et-i içtimaîsi, onu Cebbâr’ın halifesi eder. Her kimde bu dört şeyden bir tanesi yoksa o insan değil bir duvar nakısıdır. İnsanın hissi eğer ona sahip değilse, akıllı (kişinin) nezdinde cansız bir bedendir. Ve o melahet, nazar ehlinin katında, (bir) manaya ve mazhar suretlerine sahiptir. Diğer manevi cezp edilmiş nasip o resul ve nebiden, veli ve habibdendir. O üç şey) ve bu dört, tamamı yedi,  insanların hayırlısı (Hz. Peygamber’in) zatı hepsinin camidir. (Hz. Peygamber, bu) yedinin her birini aşikar ve gizli kılmış,

“Ben en melih olanım” (sözü) bu bakımdan söylendi. (Aynı şekilde) insanın mukabili Kur’an’ın manasında yedi batın vardır. Her biri o yüzden buna yakın geldi. “Seb’ul-Mesânî”nin  sırrı bu oldu. Efendimizin zahiri, Rahman’m sureti(dir), manası da “Onun ahlakı Kur’an idi.” (sözündeki gibi) Yedi yedi daha on dörttür, o isimden ötürü Taha’yı buldu ki tam ayın ondördü (bedr) oldu. Lafız ve mana, can ve ten; biri diğeri gibi muciz değildir ve asla olamaz.

18- Ulu Şeyh Ebu’n-Necîb,  bir saliğe (zikir) telkin ettiği zaman, Onun yanına güzelce oturur, Huda’nın isimlerini (bir bir) ona okurdu. Sonra, hangisi ona tesir ediyor diye tedbir için bakıyordu. O isimlerden biri onun makamı oluyor, (o da) ona ‘bunu devamlı zikret’ diyordu. O isimde onun işi kalmayınca, yine diğerini öylece okuyordu.  Ona bir isim yine yüz gösterince, onun zikrini ona emrediyordu. Sonunda bir kısmıyla veya tamamıyla o mürid arzuyla muttasıf oluyordu. Saliklere böyle nazar (etmek) gerekir, mürşidliğe de böyle bir kişi yaraşır. Bu asırda ise bu iş çok azdır. Sakın ey azizim, sakın! Ta ki gulyabanlara aldanmayasın, herkesi yol arkadaşı saymayasın. (psişik vampirler)

Akıllı kişi, (işi) baştan düşünen, başkalarının halinden ibret alan kişidir. Bu günlerdeki eblehlere bak, kendini şeyh etmiş, o ham kaltaban. Cümlesi işve alıcı, hepsi din satıcısı, şarap ve kadehsiz coşmuş bütünü. İster şeyhleri al, ister müridleri (hepsi) ilim hikmet ve tevhidi inkar eder. Zulmet ve nur; bu ne bîhaberliktir! Cehalet ve velilik, bu ne eşekliktir.

Onlardan biri demiş: “Lâ ilahe illallah” de, (sonra) git bunun üzerine kal, hiçbir şey arama. (O) hiç ahlakını bozmamış ve Azâzil’den işveler yememiş. Kendini bilmeyen ise iyilikten, yine sır âleminden dem vurmuş. İçten kibir, şirk, gurur ve mevki (hırsı taşımış), dil ile “Lâ ilahe illallah” (demiş).

Köpek ile melek birlikte oturmaz, hades ile nasıl kıdem sözü (hadîs) ediyor?

Göz bebeği (insan-ı kamil) ve çer çöp (sapık kişi ha)! Tevhid nuru ve kötü ahlak (beraber, öyle mi) hâşâ! Evi “lâ” süpürgeleriyle doldurdun, (oysa) onlardan bir tanesi evi süpürmeye yeterdi. Sarayın avlusu temiz olmadığı için, süpürge çerçöpün ta kendisidir. Aynanın yüzü siyah olduğu için, beyaz renk (aynada) siyaha döndü.

Zikrin feryada ihtiyacı yoktur; şeytanın hilesi (işte) o bağırmaktandır. Dimağını sesle ezdiği sürece, (kulağına gelen) her tınlamayı Hakk’ın hitabı saydı (oysa o dimağ rahatsızlığıydı).

Vehimleri vücûdî zannetti, şeytanın kendisini melek sandı. Saçma hayaller ve vehimler içinde, sersemlemiş hasta gibi yerinde saydı. O pak âlemin zevki hayal ise (bu) ne güzel ses, bu ne hoş tiryak! Hâşâ lillah, agâh kişiden (onu tenzih ederim); böyle bir suretten Allah’a sığınırım.

19- Bir kişiye verdiği cevapta Şeyhülislam mana incisini deldi. Ona (şöyle) dedi:   Hiç Huda’ya geldiği olur mu? dedi,

Bari bize olur de? Halkı getiriyorlar ve götürüyorlar, olan her şeyi kendilerinden biliyorlar. Kendiliğinden gelen (şeye) hüdâî derler, O’nun hiç misli ve benzeri olmaz. O kendi geldi, kendi kendine Hudâ dır. Bütün illetlerden uzaktır. Biz O’nunla (meydana) geldik ve bizim bizliğimiz O’nun sayesinde ortadadır, O ise ortada değildir.   Biz hepimiz bütün bablarda O’ndan olduğumuz için, biz ortada nasıl (mevcut) oluruz, anla.

20-  Hâce imam   ona soru sorduğu zaman Baba Ferec sözü tam söyledi:

“Bu âlem muhdes mi yoksa kadim midir? Bu ikisinin durumu selim kalp indinde nedir?” Baba ona yakîn ile bakarak dürr-i seminden daha güzel bir nükte söyledi.   Şöyle ki

“Ferec, gözünü açtığından beri nazarı bu âlem üzerine düşmemiştir. (Bana) gönül ve gözün bir kez olsun görmediği bir şeyin vasfını niye soruyorsun?”

Hâce, (Baha’nın) işin ehli olduğunu bilince, kendi ilim tahtasını suya attı. Hakk’ın nurundan hayran olan gönlün nazarına âlemin hudutları gelmez. Ne zamana kadar bu dedikodu ve bu heveskârlıkla (oyalanacaksın), gayret et ki (sen de) bu makama erişesin.

21- Akıllı bir kişi, çimende ve lalede oturmuş halde bir çiğ damlası gördü. Âlemde bulut yoktu, bu şebnem nereden ortaya çıktı, dedi.   Onun merkezi yer ve göktür, onun vücûdunun tabii meyli nereyedir. Bir zaman bu söz ile geçti, güneşin aydınlığı dağa ve çöle düştü.   O halis kişi, çiğ damlasının birden bire yukarı yöneldiğini (buharlaşmaya başladığını) gördü. Onun meylinin göğe doğru olduğunu gördü, onu hava kabilinden olduğunu bildi. Sen bu iki âlemin verasını, sakın aşağı doğru karar (bulmuş) kabul etmeyesin. Usta binici nazarî kuvvet ile o yüzden şahlar gibi daima seferdedir. Amel ve nazardan, şah ve vezir gibi, gâh av hayvanı ile (peşinde) gah tedbîr/tuzaktadır. Senin yürük atın zemin üzerinde koşunca, ondan senin eteğine nasıl toz ulaşır?

Kolaylıkla menzile ulaşıncaya kadar, etek yol tozundan saçmıyordu. O yüzden herkes işi ve iş-buyuruculuğu kolaylıkla arayıp sormaz. Yine bilirsin ki sen oluncaya kadar mumun ateşi ve senin dumanın Ancak senin o bilginin faydası olmaz ki orada artamaz.  Kemal kesbetme yeri bu âlemdir, kendi nefsinin cehaleti, dalaletin ta kendisidir.

22- Küçük (bir çocuk) suyun üzerinde kendi aksini gördü, ondan korktu ve “baba” diye bağırdı.

“(Su) küpümüzün içine bir çocuk gizlenmiş, onun korkusuyla titrer oldum.”  Yaşlı baba hemen koştu, aptallıktan küpün içine baktı. Onda kendi aksinin suretini gördü, ona şöyle dedi:

“Ey yaşlı adam! Kimden saklanıyorsun;?”

Bu beyaz sakalınla küpe girmişsin, çocuğu korkutuyorsun. Senin korkundan su içemiyor. Sen buradayken insanlar nasıl su alabilir?

Hiç olmazsa bunu ver ve (bu) hükme bak. Çocuğun aklını ve adamın sakalını gör. Cahillik işi de işte böyledir. Sen kendi aksinden korkuyorsun. Divane köpek hangi suyun başına gittiyse, suyun üstünde bir köpek görüntüsü gördü. Su içememekten susuz kalır, çünkü kasten suyun üstüne bakar (suyu değil aksi görür). Nefs-i emmâreyi gör ki tevhidde (onu) senin elinden kimse kurtaramadı. Latif suyun üzerinde köpükler bulunduğundan görmüyorsun, meğerki kendi suretin. Kendi nefsindeki su temiz olduğunda, eğer sen suda köpek görürsen (o zaman) korku var. O bakışta beğenilmeyen, Huda’nın rahmetinden mahrum olan (aslında) sensin. Hakk kimi lütfuyla muradına erdirirse, gönüllerin avlusunu onun makamı kılar. Ve kim O’nun civarından tard edilirse gönül kapısından merdud olmuş demektir.

23- Ulu Şeyh Sa’duddin Hamûye, temkin ile bir yol üzerinden geçti.   Pîr’in yolunda bir su havuzu vardı ki (etrafını dolaşmak mümkün değildi) çaresiz ondan geçilecekti. Şeyhin biniti, suyun üzerinde beliren kendi aksini görünce geri sıçradı. Şeyh şöyle dedi:

“Suyu dalgalandırın ki onun üzerindeki aksi örtülsün.” Berrak su bulanık oldu (böylece) şeyhin atı zahmetsizce ondan geçti. Ondan sonra, sağdan soldan ashabını (çağırıp) işaret etti ki

“Bu (hal) sizin yolunuzdur.”

“Senin nefsinin atı, serkeş (hayvan) gibidir. Sakın ha onun (yüzün)den aylak olmayasın. (Nefsin bir şeyden) korkunca, (bil ki) o (kendi) görüntüsünü görmekten ötürüdür. Kendini görmekten (kurtulup) yatışınca, zaruri olarak senin emrine uyar.”

Eğer bir sünnet(i yapmak)tan ötürü kendini görür (ürkerse), git onun zıddı mubah (bir şey) yap (ki yatışsın). Adetin haline gelen her ibadet, nefsinin kuvvetidir, o(nu) ibadet (diye yapsan da).  Demek ki, istidad sahibinin tedavisi, zıtların suretinden (istifade etmekten) başka (bir şeyle) olmaz. “Sen hayırlısın” ile kilisede olmak, “Ben hayırlıyım” ile mescitte olmaktan iyidir. Teklifin sırrı, ta’ciz (acizliği kabul etme) hükmüdür. (Bunu) bilen kişi temyiz ehlidir. İnsanoğlu yük aldı, faziletler/fuzuli şeyler, Tanrı’sı onun hakkında “çok zalim ve cahildir” dedi. O’nun lütfü eğer demediysen “onlara verildi” Onu taşırlar bilakis “Onları taşıdık” Ne zaman sona ulaştın ey gümrah! “Allah tevbeleri kabul etti”siz sen ve senin yükün. Onun yükünü yüklendi ancak aciz kaldı. Kendi aczinin levhasını okudu. “İcabet eden” sofrasını hazırlar, “Ben yakınım”da (bunu) tekrarlar. Sana özür ile gelen bir ma’siyet, ucub getiren bir taatten daha iyidir. İblis’in kibrini ve Âdem’in (aleyhisselâm) aczini gör. Bu iki (örnek)ten bir işi kendin için seç.    O, kibirden ötürü ebedî lanetlik, bu miskinlik (itirafın)dan ötürü biricik seçkin. Bu sözün başını sonunu birlikte (aynı) getirdim: Taati kendi nefsin için yapma. Sen seni daha büyük yapacak şeyi istersin (halbuki), seni küçülten şey, senin için daha iyidir. Gönül ehli zaman zaman “Rahman’dan şeytana sığınırım” demişlerdir.

24- Kalabalık bir cemaatle birlikte dağa gezinti için gitmiştim. Dağın yamacında daha yeni oluşmuş bir yarık vardı. Yamacın içinde küçük bir böcek buldum; taze ve yeşil (otlardan) suya ve yiyeceğe kanmış (bir halde). O yerde kendine bir makam yapmış, su ve ot arasında beslenmiş. Yamacın arasında hiçbir şekilde ne delikler ne de geçitler bulamadık. Halk onun bu suretini görünce hepsi imanlarını tazelediler. Bunun rızkı hangi yoldan geldi, bu ter ü taze otu nerden buldu? Azık can kuvveti içindir, o da Yaratıcı’nın fıillerindendir. “Ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Allah, emrini yerine getirendir.”  Hakk’ın fiiline sebep (atfetmek O’na) yaraşmıyor. Çünkü (O’nun ilmi) hiç azalmaz ve artmaz.    (O’nun fiilini) sebepsiz gör çünkü (O daima) diridir. Toplan (kendine gel), ne zamana kadar (böyle kalacaksın) ey dağınık kişi! Yemekten öleni gördük, ama açlıktan ölen nadirdir. VARLIKLI DA OLSAN DERVİŞ DE OLSAN KENDİ RIZKINDAN BAŞKASINI YİYEMEZSİN. SEN (MALI-YİYECEĞİ ASLINDA) FALAN (BAŞKASI) YESİN DİYE TOPLARSIN. AKILLI KİŞİ BUNU APTALLIKTAN SAYAR.

25- Nazenin Hatun   bir gün şöyle dedi: “insanoğlu âciz ve zebundur.” “Onun gönlü ve bedeni Hakk’ın iki parmağı (arasın)dadır. Sonra hesaba çekilmiş olur ki müşkil olan budur. Bu son derece acz ve ıztırardır. Kimse buna ihtiyar diyemez. Hepsi bizim şe’nimizdedir aye-i acz. “Siz dileyemezsiniz”  son derece acz değil de nedir?”   Çünkü, O’nun aciz bırakması tekliften ötürüdür. Teklifin sırrı ise lütuf ve teşriftir. Acizlik, imkânın beslemesidir (hânezâd). O’nu mazharı, insanın zâtının nakşıdır. Teklif ilim ve amel işi olduğu için, insanoğlunun iki âlemde yeri vardır. Onun bütün tekrîmi bu aczden ötürüdür.

SÂLİKLERİN SEYRİNİN SON SINIRI ACZDİR. GÖRDÜĞÜN GİBİ ACZ, İKTİDAR OLDU. Yine görüyorsun ki cebr ihtiyar oldu.    (Bu) “olmak” değil, yokluk kapısını çalmaktır. Çoğalmak bütünüyle azalmaktandır. İdrakten acz idraktir dedi. Gördüğün kişi ve temiz mezheptir. Kemal ehlinin yolu böyledir. Bundan gayrisi küfür bidat ve sapıklıktır.

26- Tabiîn döneminde bu isim vardı. Füru’ ve ahkâm ilminin alimi Bu asrın insanları geçip gidince, insanların gönlü yoldan çıktı.  Fitne ve ihtilaf ortaya çıktı, din ilmi fıkıh ilminden ayrı oldu. Cihanın hilelerini bir araya topladılar ona fakihlik adını verdiler. Yahudiler ve hırıstiyanlar gibi tasniften ötürü hak dinin hükümlerini tahrif etmiş. Muciz lafzı onunla kurtardılar, manalarda kalem oynattılar. Cumartesi ashabı (Yahudiler) gibi tuzak kurdular, ribaya saf alış veriş dediler.

Yüz otuz ve yirmi hesap etmiş. Huda’yı alışverişle aldat(maya kalkış)mış. Hilelerle Hudâ ile savaşıyor. Evet “Harp hiledir”  meseldir. Gâh küçük sarık satar ki böyle bir hile çirkin olsun. Gâh bir yüzüğü öne sürer ki o dervişin evini barkını (alıp) götürsün. Bu sebepten onun avı bu parmaktandır ki iş bu eldendir bilesin diye.  Onun ölü çakılı yarım kuruş eder, öyleyse hesapta basıl yüz (kuruş) eder. Evet bu Mevlâ’mızın kazasındandır. Ne yapalım, bu Mevlâ’mızın belasıdır. O zaman ki o kaza sevk etmektedir, kader onun gücüyle geri durur, Ben böyle kaçınılmaz kaza görmedim, ki hepsi yarım dirheme olmaz. Hile ve tezvîr etmiş kendisiyle doğru, yeni bunun kendisi kazanın sicil memuru.

Sicil, Siccîn kitabından olduğu için, yüzbin lanete layıktır.

Fetva sahibine bak yine, vesveseci (şeytan)a takva lakabını takmış.

Murdar bir köpek gibi derununda hırs var, dışardan suyumu iki kulle getir. Kibir, haset, cimrilik ve hırstan kendi bedeni ve canı üzerine bin düğüm atmış. Diğeri tefakkuhtan gönül kasvetlerini, son derece gönül şekavetinden ötürü arar.  Abdest için ona yirmi batman su gerekir, kıratta başı kabak gibi olmuş. Namaz kılma vaktinde şeytan gibi vesveselerle bir âlem açar. Yani o takva huzurda (olmaktan)dır.

Kör olan kişi yolu göremez. Beyni ve kanı, hepsi emirin sofrasındandır ve çisenti ile (kendini) toprağa sürüp temizlemektedir (ta’fîr). Haramın müşâhirlerinden(?) toplamış birkaç dirhemi tam bir cimrilikle.  Gece gündüz açlıktan ölmüş ve o alçaklar haram yememiş. Sonunda onu sermaye yapmış. İşte sana mubah kazanç, işte sana helal! Hepsi mülk ve esbab bağındalar. Onların fakihlerini anma ki (bu aldatmanın) erbabıdırlar.

Fıkıh, yol görmek ve yola gitmektir, (doğruyu yanlışı) karıştırmak ve (öyle) söz söylemek değil. Bir lokmaya razı olan kişi, nasıl ilim, dava ve yemin eder. Selem (akdi hususunda) birçok meseleler anlatıyor, (ancak) tevekkülden bir şey bilmiyor.

Sabır, şükür, rıza ve saf tevbe nedir?

Muhabbet ve ihlas ne demek?

Cehalet(im)den dolayı bu sözü söylemiyorum, çünkü ben bu fıkhı iyi bilirim. O (ilim)de okumuşluğum ve yazmışlığım var. Bu hususta tarife gerek tok. Din ilmini oku ve sünnet yolunu tut. (Bu) öğüdümü zaman kabul etmiş.  Farzı, sünneti ve helali, haramı bil. Hoca (ya da) imam değilsen ne oldu (ne elde ettin)?

(Bildiklerinle) amel etmeye gayret et, ilmi rehber edin ki onun sayesinde tahkik âlemine ulaşasın.    Eğer Hakk’tan korkmuyorsan her istediğini yap, (daha) ne soruyorsun.

Kendi başına bir eşek yükü sarık koymuş, ucunu da sarkıtmış. (Kitaplardan) birkaç faslı ezberlemiş, kendini zorla (kitap yüklü) eşek etmiş.  (Şu) dönen çark (felek) kadınca iş yapar. Onun tersine (haksız) ameli çoktur. Bütün insanlardan onu seçer; bütün erkek eşekleri din şeyhi yapar. Ucub ve kibri çok olan kişinin avamın katında yakınlığı çoktur.

(Avamın) bütün meyli ahmak ve aptaladır; onun rehberi daima şeytandır (gul).

Bir eşek kafalıya fakih lakabı verir, mülk alemini bir gemi eder.

Akıllı bir kişi ondan (felekten) huzur bulmaz, o her zaman çirkinin yüzünü süsler. Eğer muvahhid bir şikayet ederse bunu hikâyet (kastıyla) yapar.

Kemalden söz payı veriyorum, senin ne işin (var) ki bana layık değil. Benim vaktim bu yüzden daima hoş geçer, çünkü gönlüm fakirlik yolunda gidiyor.  Önüne gelen her şeye razı oldu, ne kadar buyurur(sa) vaktin (emri) olur.   Kanaat ile iç hazine yüklenmiş, boş makam ve maldan fariğ olmuş. Ne medrese ne kadı ne hatip ne muallim ne vaiz ne edib. Benim Zühre’m (yıldızım) o makamdan gider ki gönlüm şeyhimin kokusunu duyar. Bütün dostlarım büyük oldular, riyazetle hepsi ulu (kişiler) oldular. Her birinin (halinin) şerhini veremem. Hudâ herkese hayır versin.   Şimdi sözün dizginin çekeyim, çünkü sözün beyanına sınır yoktur. Herkese iyi huy âdet olsun, herkesin sonu saadet üzre olsun.

Kaynak:

Mehmet TEMELLİ, Mahmud–u Şebüsterî Hayatı, Görüşleri, Üç Risalesi, 130544-Yüksek Lisans Tezi Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, 2003-İstanbul.

KİTABU’L NAKŞİ’L FUSÛS- FUSÛS NAKŞI KİTABI


Şeyhu’l Ekber MUHYİDDÎN İBNÜ’L ARABÎ kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

(Fususu’l Hikemin Özü olan risaledir.)

Bismillahirrahmanirrahim

Allahumme barik aleyye ve temmimhu Allah’ım! Üzerime bereketini indir ve tamamla.

Hakikat: 1 – Ademî Mesajdaki İlâhî Hikmet –

Bil ki; Allah’ın güzel isimleri (Esmau’l- Hüsna) zatları itibariyle âlemin varlığını gerektirirler. Bundan dolayı yüce Allah âlemi normal, düzgün bir beden olarak yarattı ve Adem’in (a.s.) de bu bedenin ruhu olmasını öngördü. Adem derken insanî âlemin varlığını kast ediyorum, “ve aileme ademe’l esmae kulleha / Adem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 31) Çünkü bedeni yönetip yönlendiren, sahip olduğu güçler itibariyle ruhtur. Nitekim isimler İnsan-ı kamil için güçler konumundadır. Bu yüzden “âlem büyük insandır” denilir. Ancak âlem, içinde insanın var olmasıyla bu niteliği kazanır. İnsan, ilâhî huzurun bir özetinden ibarettir. Allah’ın özel olarak ona suret vermesinin nedeni de budur. Hadiste “İnnallahe haleka âdeme ala suretini /Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.”, bir rivayette “rahman’ın suretinde” denilmiştir. Allah onu âlemin gayesi olan öz/ayn kılmıştır. Tıpkı nefs-ı natıkanın (konuşan nefis) insan şahsının varlığının maksadı olması gibi. Bu nedenle insanın yok olmasıyla dünya harap olur ve insan ahirete taşındığı için de ümran/bayındır hayat ahiret yurduna intikal eder. Dolayısıyla insan maksat itibariyle ilk (evvel), varoluş itibariyle son (ahir), suret itibariyle açık (zahir) ve menzil itibariyle gizli (batın)dir. İnsan Allah’ın kulu, âleminse rabbi (idarecisi)dir. Bu yüzden onu (Adem’i/insanı) halife, soyunu da halifeler kılmıştır. Nitekim âlemde insandan başka hiçbir varlık rablık iddiasında bulunmamıştır. İnsanın bu iddiada bulunmasının nedeni de içinde bulunan bazı güçlerdir. Yine âlemde insandan başka hiçbir varlık kulluk vasfını nefsinde bu kadar sağlam bir yere oturtmamıştır. Varlıkların en düşük menzilinde bulunan taşlara, ağaçlara dahi kulluk etmiştir. Yani rablığı itibariyle insandan daha aziz, kulluğu itibariyle insandan daha zelil bir varlık yoktur. Eğer bunu anladıysan, insanın varlığıyla kast edilen hususu da sana anlatmışım demektir. İnsanın esmau’l hüsna ile izzet bulmasına, izzetini onlardan aramasına bak, onlarla zuhur edişi aracılığıyla onun zilletini de görürsün. Bu hususu iyice anla. O zaman anlarsın ki insan iki suretten meydana gelen bir nüshadır: Hakkın ve âlemin suretinden…

Hakikat: 2 – Şit Mesajındaki Üfleme Hikmeti –

Bil ki; Hakkın bağışları kısımlara ayrılır. Bu bağışlardan biri şudur ki, Vahhab (çok bahşeden) isminden özellikle nimetlenilsin diye verdikleridir. Bu da iki kısma ayrılır: Biri zati, biri de esmalardan (isimlerden) kaynaklanandır. Zati bağış ancak isimlere tecelli etmekle gerçekleşir. İsimlerden kaynaklanan bağış ise hicapla beraber olur, bu bağışları alan biri onları ancak sahip olduğu kapasitesi oranında alır. Nitekim buna şöyle işaret edilmiştir: “Ve a’ta külle şey’in halkahu / O her şeye hilkatini verendir.” (Tâhâ,5) Nitekim bu kapasiteden kaynaklanan bir durum olarak bazen bağışlar kaçınılmaz olarak gerçekleşen hal ile istemekten dolayı verilir, bazen de sözlü istekten dolayı verilir. Sözlü istek de iki kısma ayrılır: tabii isteme, ilâhî emre uymak suretiyle isteme. İsteme, hikmet ve marifetin gerektirdiği bir olgudur. Çünkü O emredendir, mülkün sahibidir; her hak sahibini hakkına ulaştırması onun için bir gerekliliktir. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmuştur: “Şüphesiz senin ailenin senin üzerinde hakkı vardır, nefsinin, gözlerinin ve aklının da senin üzerinde hakkı vardır.”

Hakikat: 3 – Nuh Mesajındaki Subbuhî Hikmet –

Tenzih edenin tenzihi tenzih edilen için bir sınırlandırmadır. Çünkü onu tenzih kabul etmeyen şeyden temyiz etmiş olabilir. Şu halde bu vasıfla nitelenmesi gereken için bu vasfı kullanmak kayıtlandır-madır. Şu halde mutlak olarak kayıtlanan yüce varlıktan başka bir şey söz konusu değildir. Bil ki; kullarından kendisini tanımalarını isteyen hak, indirilen şeriatların lisanıyla vasıfları açıklanan zattır. Şeriatlar indirilmeden önce akıl marifetin bu düzeyine ulaşamamıştı. Dolayısıyla Onu bilmek, hadis (sonradan olma) özelliklerden Onu tenzih etmek demektir. Buna göre arif, Allah hakkında iki marifete sahib kimse demektir. Biri şeriatların indirilişin-den önceki marifet, biri de şeriatlardan edinilen marifet. Ama bunun şartı getirilen ilmin Allah’a döndürülmesidir. Eğer bu yolla bir ilim keşfedilirse, işte bu, ilâhî bağışların zatî olanları kapsamına girer. Şit bölümünde zati bağışlara değindik.

Hakikat: 4- İdris Mesajındaki Küddusî Hikmet

Yücelik iki kısımdır. Biri mekan (yer) yüceliğidir. “er-Rahmanu ala’l arşi’steva / Rahman arşa istiva etti.” (Taha,5) ayetinde mekan yüceliğine işaret edilmektedir. Bulut ve gök, mekan yüceliğini ifade ederler. Bir de mekanet (makam) yüceliği vardır. “Kullu şey’in halikun illa uechehu / O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.” (Kasas,88) ayetinde buna işaret edilir. İnsanlar ilim ve amel bağlamında tavır sergilerler. Amel mekana (yere), ilim ise mekanete (makama) yöneliktir. Üstünlük anlamında yüceliğe ise “Ve entumu’l a’levne / Üstün olan sizsiniz.” (Al-i imran,139) ayetinde buna işaret edilmiştir. “Vellahu meakum / Allah sizinle beraberdir.” (Muhammed,35) ayeti zuhur ettiği yerlerdeki tecellisiyle ilgilidir. Buna göre O, öyle yüce bir tecellidedir ki “ke mislihi şey’un benzeri gibisi.”, “inneni meakuma esmau ve era / İkinizle beraberim; işitir ve görürüm.” (Taha,46) Ve “acıktım, beni doyurmadın.” gibi tecelliler onun kadar yüce değildir. Hakikat:

5 – İbrahim Mesajındaki Hakimiyet Hikmeti –

Kulun aynını ispat etmek zorunludur. Ancak o zaman Hakkın onun kulağı, gözü, dili, eli ve ayağı olması sahih olabilir. Hak şanına yaraşır şekilde hüviyetiyle onun bütün güçlerini ve organlarını kapsar. Bu nafile kulluk sevgisinin bir sonucudur. Farz sevgisinde ise, Hakkın seninle işitmesi ve seninle görmesi söz konusu olur. nafileler neticesinde ise sen Onunla işitir ve Onunla görürsün. Senin nafile iba-detlerdeki derecen, mahallin kapasitesinin derecesine göre belirginleşir. Farzlar aracılığıyla idrak edilen her şeyi idrak edersin. Bu hususu iyice anla.

Hakikat: 6 – İshak Mesajındaki Hak Hikmeti –

Bil ki; hayal huzuru, ontolojik anlamda şey sayılan, sayılmayan her şeyi kapsayan toplayıcı bir huzurdur. Bu huzurun her şey üzerinde, tümü de doğruluktan ibaret olan tasvir hükmü söz konusudur. İki kısma ayrılır: Bir kısmı, suretin hariçten gerçekleştirdiği tasvire uygundur ki, bunu keşif olarak ifade ederler. Bir kısmı ise uygun değildir, buna da tabir denilir. Bu bağlamda insanlar iki kısımdır: Alim ve öğrenen. Alimin rüyası tasdik edilir. Öğrenen ise, hakkın kendisinde meydana getirdiği bu suretle neyi irade ettiğini öğrenene kadar rüyayı tasdik eder.

Hakikat: 7 – İsmail Mesajındaki Yüce Hikmet –

Âlemin varlığı henüz gerçekleşmemişken var edicisinde “Mucid” bir çok nisbeti veya ismi gerektiriyordu.-bu ikisinden dilediğini kullanabilirsin- Ama bu kaçınılmazdır. Bunların tümüyle âlemin varlığı gerçekleşir. Şu halde âlem, zatlardan birinden mevcuttur ki, isimler itibariyle çokluk tekliği ona nispet edilir. Dolayısıyla âlemin varlığı ancak iki şeyden kaynaklanır: Söylediğimiz niteliklere haiz ilâhî kudret ve kabulden. Çünkü imkansız olan bir şey tekvini (varoluşu) kabul etmez. Bu yüzden yüce Allah “kun= ol” dedikten sonra “fe yekun: hemen oluverir.” buyurmuştur, burada oluvermeyi, kabul etmesi itibariyle âleme nispet etmiştir.

Hakikat: 8 – Yakub Mesajındaki Ruhî Hikmet –

Allah katında din İslam’dır. İslam’ın anlamı ise boyun eğmedir. Bir kimseden bir şey istenirse ve bu kimse istediği şey hususunda isteyene boyun eğer, itaat ederse, o teslim olmuştur (müslümandır). Dolayısıyla bu boyun eğişte müslümanlıkta zorlama söz konusudur. İki türlü din vardır: Biri emredilen dindir. Bu da resuller tarafından getirilmiştir. Biri de itibaridir. Bu da hakkın tazimi esasına dayalı olarak insanlar tarafından uydurulmuştur. Bir kimse Allah’ın rızasını elde etmek maksadıyla hakkıyla bu dine riayet ederse kurtulur. İlâhî emir de iki kısma ayrılır: biri vasıta ile sunulmuş emirdir. Bunda yer alan tüm ilâhî emirlerin kalıbı vasıtadır. İşte bunun muhalefeti tasavvur edilemez. Vasıtalı olana muhalefet edilir de edilmez de, bir de emredilensiz ve vasıtasız emir vardır. Aksi takdirde hususi bir şey olurdu, varlık olmazdı.

Hakikat: 9 – Yusuf Mesajındaki Nurî Hikmet-

Nur keşfeder ve keşfettirir. Nurun en tamamı ve en büyüğü, yüce Allah’ın rüyada tecelli eden ve görülen suretler aracılığıyla irade ettiği şeyleri keşfettire-nidir. Buna da tabir denir. Çünkü bir suretin değişik bir çok anlamı zuhur edebilir ve bununla da suret sahibi hakkında bir tek anlam kast edilebilir. Bir kimse bu nur aracılığıyla keşfederse o, nur sahibidir. Çünkü bir kimse çağırılır, bunun neticesinde hacca gider. Bir başkası çağırılır, hırsızlık eder. ama her iki olayda da çağrının sureti birdir. Bir diğer kimse çağırılır, bir bilgiye, basirete dayalı olarak Allah’a davet eder. Yine bir başkası da çağırılır, o da insanları dalalete davet eder.

Hakikat: 10 -Hud Mesajındaki Ahadiyet (Teklik) Hikmeti-

Bütün yollar Allah’a varır. Allah bütün yolların gayesidir. Dolayısıyla bütün yollar sıratı müstakimdir. Ancak bizim Allah’a kulluk etmemiz, özellikle bizi mutluluğumuza ulaştıran yolda gerçekleşir. O da Allah’ın bizim için şeriat olarak indirdiği yoldur. İlk duruma “ve rahmeti vasiet külle şey’in / Rahmetim ise her şeyi kuşatır.” (Araf, 156) ayeti işaret etmektedir. Şu halde kul, nerede olursa olsun sonuç mutluluktur. Mutluluk ise, uygun olana ulaşmaktır. Bazı insanlar rahmete minnet pınarından nail olurken, bazısı vacip oluşu itibariyle nail olur. mutluluğun hasıl oluş sebebine ise; minnet pınarından nail olur. Muttakininse iki hali vardır: hallerin birinde Allah’ın koruması yerilmiş şeylerle ilgili olur, onu yerilmiş şeylerden korur. Hallerin birinde ise; Allah onun için koruma olur. Bu da malumdur. Hakikat:

11 – Salih Mesajındaki Futuhî Hikmet –

Hakikatler bize göstermiştir ki netice ancak fer-dilikten kaynaklanır. Fertliğin ilk basamağı ise üçtür. Bu yüzden yüce Allah âlemin var oluşunu, kendisi, iradesi ve sözü ile gerçekleştirmiştir. Öz/ayn birdir, nispetleri muhtelif. Nitekim şöyle buyurmuştur: “İnnema kavluna li şey’in iza erednahu. en neku-le lehu kunfeyekun / Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece “ol” dememizdir. Hemen oluverir.” (Nahl,40) Cedel ilminde akli tasavvurlara dair önermeler sana perde olmasın. Çünkü bu önermeler dört gibi görünseler de aslında üçtür. Bunun nedeni de dörtte bulunan tek ferdin ilk iki önermede tekrarlanmasıdır. Bu hususu iyice anla. Dolayısıyla üçleme (teslis) sonuç almada muteberdir, âlerninse bir sonuç olduğunda kuşku yoktur.

Hakikat: 12 – Şuayb Mesajındaki Kalbî Hikmet –

Bil ki; kalb Allah’ın rahmetinden var olmuştur. Ve yüce Allah, kulun kalbinde yer aldığını bildirmiştir. Rahmeti ise Onu kapsamaz. Çünkü rahmetin hükmü ancak hadis (sonradan olma) varlıklara taalluk eder. Şayet düşünülüp anlaşılırsa bu enteresan bir meseledir. Sahih rivayette xde belirtildiği gibi Hakk, özü itibariyle ve kendisi olarak değişmediği halde suretler içinde değişip durmaktadır. Kalbler de Hak açısından su kapları konumundadır; Hak değişime uğramadığı halde bu kalblerin şeklini alır. Bu hususu iyi anla. Hakkın şu sözünü duymadın mı: “Külle yevmin huve fi şe’n / O her gün yaratmadadır.”( Rahman, 29) İşte kalb de zihinler de dönüşüp durur. Bu yüzden: “İnne fi zalike le zikra limen kane lehu kalb: Şüphesiz bunda kalbi olan kimseler için öğüt vardır.” (Kaf,37) buyurulmuştur, “aklı olan” denilmemiştir. Çünkü kalbin aksine akıl sınırlıdır, kayıt altına alınır. Bu hususu iyice anla.

Hakikat: 13 – Lut Mesajındaki Melekî Hikmet –

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ellezi halakakum min Da’fin sunime ueale min ba’di da’fin kuvueten summe ceale min ba’di kuvvetin da’fen / Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük veren, O’dur.” (Rum, 54) Ayette geçen ilk güçsüzlükten maksat tartışmasız genel ve özel anlamda mizaç zayıflığıdır. Hemen sonrasında sözü edilen kuvvetten maksat da mizaç kuvvetidir. Özel bağlamda buna hal kuvveti de eklenir. İkinci güçsüzlükten maksat da mizaç zayıflığıdır. Özel bağlamda buna marifet zayıflığı da eklenir. Yani kişinin Allah aracılığıyla kendi zayıflığını bilmesi. Ta ki toprağa karışıncaya ve hiçbir şeye güç yetiremeyecek hale gelinceye kadar. Bu durumda kendi nezdinde bir süt çocuğunun annesinin yanındaki durumunu yaşar. Nitekim bu yüzden Lut (a.s.) şöyle demiştir: “Ev ava ila ruknin şedid / Veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim.”(Hud,80) Güçlü kale derken kabileyi kast ediyor. Resulullah (s.a.v.) ise: “Allah Lut’a rahmet etsin. Aslında güçlü bir kaleye sığınmıştı.”derken marifet güçsüzlüğünü kast ediyor. Dolayısıyla güçlü kale onun hayatını yönlendiren ve onu terbiye eden Haktır.

Hakikat: 14 – Üzeyr Mesajındaki Kaderi Hikmet –

Malumlar oldukları için yüce Allah’ın mahlukatına sunduğu tartışmasız, kesin kanıtı vardır. Malum (bilinen) alime (bilene) kendisi itibariyle üzerinde bulunduğu hali verir. Buna ilim denir. İlmin (bilmenin) malum (bilinen) üzerinde bir etkisi yoktur. Ama malum hakkında ancak ilimle hüküm verilebilir. Bil ki; her Resul Nebidir. Her Nebî Velîdir ve her Resul Velidir.

Hakikat: 15 – İsa Mesajındaki Nebevi Hikmet –

Ruhun bir özelliği nereden geçerse orayı canlandırmasıdır. Ancak bir şey canlandığında artık tasarruf kendi mizacına ve yeteneğine göre olur, ruha göre değil. Çünkü ruh kutsidir. Görmez misin ki, şekil verilmiş, düzgün cisimlere üflenen ilâhî nefhanm, münezzehliğine ve huzurunun yüceliğine rağmen, tasarrufu üflenilen şeyin yeteneği oranında belirginleşir. Duymadınız mı, Samiri’nin ruhların etkisini öğrendikten sonra nasıl ruhun geçtiği yerden bir avuç toprak aldığını ve bunun etkisiyle buzağı heykelinin nasıl böğürdüğünü? İşte mizaçların yeteneği budur.

Hakikat: 16 – Süleyman Mesajındaki Rahmani Hikmet –

(Saba Melikesi) nereden ve nasıl geldiğini bilmediği için güçlü bir ifadeyle Hz. Süleyman’ın (a.s.) mektubu hakkında “Bu değerli bir mektuptur” demiştir. Hz. Süleyman’ın değil de Asef’in saba melikesinin tahtını getirmek suretiyle gücünü göstermesi de. Süleyman’ın şerefinin büyük olduğu gerçeğinin bilinmesi içindir. Çünkü Süleyman böyle iyilikleri olanın ancak böyle bir iktidarı olabilir. Saba melikesi tahtını görünce: “Bu sanki odur” demesi, yaratılışın her zaman yenilendiği esasında bilginin farkına varmasının ifadesidir. Bu yüzden teşbih edatı olan “Kef” harfini kullanıyor. Sonra Seba Melikesine billurdan köşkü gösterdi. Melike onu derin bir su sandı, ama su değildi. Nitekim gösterilen taht da suret olarak tahtın aynısı değildi, fakat öz birdi. Bu husus bütün âlemde geçerlidir. Süleyman’a öyle bir mülk verilmişti ki, ondan sonra hiç kimsenin böyle bir mülkle zuhur etmesi mümkün değildir. Onun mülkünün bir özelliği de rüzgarların ve ateşten ruhların emrine verilmiş olmasıydı. Çünkü rüzgarlarda hesapsız ruhlar vardır. Sen bunları hesap edemezsin.

Hakikat: 17 – Davud Mesajındaki Varlık Hikmeti

Davud’a bir lütuf olarak kendini bilme, tanıma lütfedildi ve bunu onun ameli gerektirmiş değildi. Eğer bunu ameli gerektirmiş olsaydı, o zaman bir lütuf değil, ödül olurdu. Yine ona bir lütuf olarak Hz. Süleyman (a) bahşedildi. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “ve vehebna li Davud’e Suleymane / Biz Davud’a Süleyman’ı verdik.” (Sad,30) Geride şu ayet kalıyor: “Lekad ateyna Davu.de minna fadlen / Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik.” (Sebe,10) Acaba bu üstünlük amelinin karşılığı mıdır yoksa bağış anlamında mıdır? Bir ayette şöyle buyurul-muştur: “ve kalilun min ibadiye’ş şekur / Kullarımdan şükreden azdır.” (Sebe,13) Ayette mübalağa si-gası kullanılmıştır ki hem yükümlülük nitelikli şükrü hem de teberru (gönüllü) şükrü kapsasın. Gönüllü (teberru) nitelikli şükre Hz. Nebî’nin (a.s.) “Şükreden bir kul olmayayım mı? ” şeklindeki sözünü örnek gösterebiliriz. Yükümlülük nitelikli şükre ise; “Allah’a şükredin…” “Allah’ın nimetlerine şükredin…” şeklinde emir sigasıyla sunulan ifadeleri örnek gösterebiliriz. Allah’tan gafil olanlar açısından iki şükür arasında iki şükrü eda edenler arasındaki fark kadar bir fark vardır. Davud Allah’ın halifeliğine ve imamet görevine tayin edilmiştir. Ondan başkasının böyle bir özelliği yoktur. Hilafet görevi verilen kimseye âleme hükmetme ve tasarrufta bulunma yetkisi de verilmiştir. Dağların onunla birlikte Allah’ı teşbih etmesi, kuşların ona eşlik etmesi gibi. İnsanların eşlik etmesi ise daha iyidir.

Hakikat: 18 – Yunus Mesajındaki Nefsi Hikmet –

Yunus’un (a.s.) bereketi kavmine geri döndü, çünkü Allah onları ona eklemiştir. Bunun nedeni de ona gazap etmiş olmasıdır. Eğer ondaki hal rıza hali olsaydı ve Allah hakkında iyi bir zan besleseydi “fe neccahu mine’l gammi ve kezalike nunci’l mu’minin / Onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiya, 88) Yani hallerinde sadık olanları. Allah’ın Yunus’a (a.s.) yönelik lütfünden biri de (balık tarafından sahile atıldıktan sonra) başının üzerinde bir kabak bitkisi gölge yapması için yeşertmesidir. Çünkü yumurtadan çıkmış civciv gibi cascavlak çıkmıştı balığın karnından. Bu halde iken sinekler başına üşüşselerdi ona büyük eziyet verirlerdi. (Gemide bulunanlarla) kura çekince, kendini onların arasına katmış oldu. böylece rahmet tümünü kapsadı.

Hakikat: 19 – Eyyüb Mesajındaki Gaybî Hikmet –

Sabretme veya durumu Allah’a şikayet etme arasında aslında bir çelişki yoktur. Eyyub, gösterdiği sabırla Allah’ın kudretine, yapabilirliğine direnmemiştir, Allah, bu özelliği sebebiyle de Eyyub’a önce sıhhatini sonra ailesini ve onlarla birlikte (elinden çıkanların) benzerini verdi… Eyyub, rabbinin emri uyarınca ayağıyla yeri eşeledi. Bu eşelemeyle bütün acıları yok oldu ve her doğal canlıya sirayet eden hayat sırrı olan su fışkırdı, sudan yaratıldı, onunla sağlığına kavuştu. Allah suyu onun için bir rahmet, bizim için de bir hatıra kıldı. Ayrıca yüce Allah, adadığı adak ile ilgili olarak da ona şefkat gösterdi, acıdı. Bununla, onun adağını yerine getirenlerden biri olarak belirginleştiğini öğretti bizlere. Hazreti Muhammed’in (s.a.v.) ümmetine ise; kefareti öngörmüştür. Ki adaklarını yerine getirmemeleri durumunda uğrayacakları cezayı bununla örtsünler (ortadan kaldırsınlar). Kefaret ibadettir. Kefaret emri, adaktan daha hayırlı olması durumunda adağın bozulması emri anlamındadır. Bu bağlamda, günah içinde olsa da, iman gözetilmiştir. Çünkü Allah’ı zikretmektedir, zikreden organ da zikrinin neticesini onun için talep etmektedir. Onun günah ya da ibadet içinde olması ise başka bir meseledir, bu noktada zikredeni ilgilendiren bir husus yoktur.

Hakikat: 20 – Yahya Mesajındaki Celali Hikmet –

Allah onu isimler alemindeki menziline yerleştirdi ve ondan önce hiç kimseyi onun adaşı kılmadı, hiç kimseye onun adını vermedi. Ondan sonra ismi itibariyle onun peşinden gidildi, isimlendirmede ona dönüldü. Babasının himmetinin de onun üzerinde etkisi vardı. Çünkü babası kalbinde Meryem’e karşı evlat sevgisi gibi bir sevgi besliyordu ve Meryem erkeklerden tamamen uzaklaştığı için, babası bu hasreti hep içinde tuttu.. Nitekim filozoflar da benzeri bir noktaya dikkat çekmişlerdir. Şöyle ki: Bir kimse eşiyle cinsel ilişkiye girerken, orgazm olduğu sırada varlıkların en üstününü hayal etsin. O zaman doğacak çocuk, o kimsenin bütün özelliklerini değilse de önemli bir kısmını üzerinde taşır.

Hakikat: 21 – Zekeriyya Mesajındaki Malikiyet Hikmeti –

Zekeriyya rabbani rahmet sayesinde rabbinin seslenişini dinleyenlerin kulaklarından gizleme başansına ulaştı. Rabbi ona gizlice seslendi ve normalde olmayan bir hadise gerçekleşti. Çünkü kısırlık engelleyicidir. Bu yüzden “riyhu’l akim: bitkileri aşılamayan, kısır rüzgar” denilmiş ve onunla “el-Leva-kih=aşılayıcı rüzgarlar” birbirinden ayırt edilmiştir. Allah, duasının bereketiyle Yahya’yı onun yanındaki şeylerin mirasçısı kıldı. Bu özelliğiyle İbrahim soyundan bir cemaatin mirasçısına benzedi.

Hakikat: 22 -İlyas Mesajındaki Nezaket, Ünsiyet Hikmeti-

Yüce Allah “Yaratanların en hayırlısı…” şeklinde bir ifade kullanır. Ayrıca “efemen ya.hlu.ku kemen la yahluk / Yaratan yaratmayanla bir olur mu?” (Nahl,17) İnsanların yaratması takdir etme, planlama anlamındadır. Burada ise var etme anlamında kullanılmıştır.

Hakikat: 23 – Lokman Mesajındaki İhsanî Hakikat –

Lokman, şirkin, Allah’a şerik koşulana karşı işlenmiş büyük bir zulüm olduğunu, dolayısıyla kullara zulmetmek anlamına geldiğini bildi. Onun ilâhî tavsiyeleri, gönderilmiş resullerinkine benzeyen vasiyetleri vardır. Yüce Allah, ona hikmet verdiğine tanıklık etmektedir. O da kendisine verilen bu hikmetle hem kendisini hem de tüm hay ırları hikmetli bir şekilde anlamlandırmıştır.

Hakikat: 24 – Harun Mesajındaki İmamiye Hikmeti –

Musa (a.s.) için Harun, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dünyadan ayrılmasından sonra onun yerine geçen naibleri konumundadır. O halde varis, kime varis olduğuna, kimin naibi olarak tayin edildiğine baksın. Bu takdirde mirasının sahihliği gerçekleşir ve böylece malın sahibinin yerine geçebilir. Kim tasarrufları itibariyle onun ahlakı üzere olursa, sanki oymuş gibi olur.

Hakikat:25 – Musa Mesajındaki Ulvî Hikmet –

Firavun’un Musayı öldürtmek için öldürmüş olduğu herkesin hayatı Musa’ya sirayet etmişti.. Musa’nın korkup kaçması, öldürülenlerin hayatlarını kurtarmaya yönelikti. Bir bakıma başkaları hakkında atılmış bir adımdı bu. Bunun üzerine Allah ona risalet, kelâm (aracısız Allah’la konuşma) ve hükmetme yetkisi olan imamlık görevini verdi. İhtiyacı olmadığı halde Allah içindeki kederini gidermesi için onunla doğrudan konuştu. Böylece öğrendik ki topluluk etkili olur ve toplu davranış himmetle hareket etmekdir. Böyle bir şeyi bilenlerin bu bilgisini öğrenince, başkası kendisiyle yolunu bulurken o yolunu yitirdi. Bunun üzerine Allah onu bir darb-i meselde olduğu gibi Kur’an yerine koydu: “Yudülu bihi kesiren ve yehdi bihi kesiren uema yudillu bihi illa’I fas ikin: /Allah onunla bir çok kimseyi saptırır, bir çoklarını da doğru yola yöneltir. Allah bununla ancak fasıkla-rı saptırır.” (Bakara, 26) Fasıklar onda bulunan hidayet yolundan çıkan kimselerdir.

Hakikat: 26 – Halid Mesajındaki Samedî Hikmet –

Allah onun mucizesini, rabbine intikal ettikten sonraya bırakmıştı. Böylece işaretleri ortadan kalktı. O kavmini, kavmi de onu yitirdi. Bu yüzden Rasulullah (s.a.v.) onun kızma: “Hoş geldin, ey kavminin yitirdiği nebinin kızı.” Oysa onu yitirenler oğullarıydı. Çünkü halkın, onun mezarını açmalarına izin vermemişlerdi. Bunun nedeni de Araplar arasında mezar açmanın (nabbaşlık) bir utanç vesilesi olmasıydı.

Hakikat: 27 – Muhammedi Mesajdaki Ferdî Hikmet

Onun mucizesi Kur’an’dır, cemiyet de bir icaz(örtü)dır. Çünkü cemiyet değişik hakikatlere dayanan bir insandır. Nitekim Kur’an da mutlak olarak Allah’ın kelamı olması hasebiyle farklı ayetlerden meydana gelmektedir. Kur’an Allah’ın kelamı ve anlatmasıdır. Mutlak olarak Allah’ın kelamı olması hasebiyle mucizedir ve cemiyettir. Bu itibarla da himmetin cemiyetidir. “Ve ma sahibukum bi mecnun / Arkadaşınız mecnun değildir.” (Tekvir,22) “Ondan hiçbir şey gizlenmiş değildir, “cimri değildir…” Size ait bir şeyi de sizden esirgemez. Allah’tan aldığı ve sizin için olan bir şeyde cimrilik etmekle suçlanmaz. O sizin sapmanızdan endişe duyar. “Ma dalle sahibukum uema gava / arkadaşınız sapmadı ve batıla inanmadı.” (Necm,2) Hayret içinde iken korkmadı. Çünkü hakkın son noktasının hayret olduğunu bilenlerdendir. Ona doğru yol gösterilmiştir. O hayreti ispat bakımından hidayet ve beyan sahibidir. Efendimiz Hz. Muhammed’e, ehlibeytine ve ashabına salat ve selam olsun.

Tercüme: Vahdettin İNCE

 

YORUM:

Hakikat: 27 – Muhammedî Mesajdaki “Ferdî Hikmet” in anlaşılması ve diğer hakikatlere bir açıklama için bu A’MAK-I HAYÂL’deki konuşmayı hatırlatmak isterim.

 

DOKUZUNCU GÜN   

 

Büyük Adamların Mahfeli, mahfel-i e’âzım
Yollar ne var ayrı ise hep sana âşık
Her birisi bir yol ile gülzâra gelirler


Niyazî

Aynalı’nın tavrında donukluk var,   biraz hüzünlü sadece ney değil saz da çaldığını söyler ve eline alır sazını başlar söylemeye:

 

Zahid bize ta’n eyeleme
Hak ismi okur dilimiz
Sakın!  Efsane söyleme
Hazrete gider yolumuz….

Bu hayâl derinliğine dalışta Raci, kendini büyük bir sarayın içinde ve onun küçücük penceresinin önünde bulur. Bu pencereden binlerle kişi alacak büyüklükte bir odaya bakmaktadır. Odanın etrafı kendi penceresi gibi küçük küçük pencerelerle dolu, her birinde bir adam oturmuş o odayı seyretmektir. Odanın içerisinde zümrütten, yakuttan mamul kürsüler üzerinde başları taçlı, çoğunun “yüzleri peçeli, mübib ve vakur zevat” oturmaktadır. Kürsülerden bir kısmı, daha yüksek bir mevkide ve mücevherden olup bunların ortasında ve hepsinden yüksek birisi boştur. Bu kürsülerde oturan zevatın birisi ayağa kalkar ve: “Beşeriyet gelmiş, bizden bir sual soracakmış re’yiniz olursa gelsin.” der. Hazır bulunanların uygun cevap vermesi üzerine, ilk söz söyleyen zatın emri icabı beşeriyet odaya alınır.

İçeri giren beşeriyetin durumu sefil, alil, zavallı ve giysileri palasparelerden ibaret, sararmış çehresiyle mecliste garib bir tezat meydana getirir. Beşeriyetin sorusunu rahatça sorması için reis vekili beşeriyete oturup rahat etmesini söyler. Fakat beşeriyet, hayattan şikâyetle işe başlar: “Yüzbinlerce senedir oturacak ve rahat edecek vakit mi buldum, derd-i maişet, hastalıklar rahat etmeğe vakit mi bırakıyor! Bu kadar sefil iken yine intihara razı olamıyorum, ben pek alçağım, pek pek…” şeklinde içini döken beşeriyet hıçkırıklarla ağlamağa başlar. Reisler vekili mesele pek büyük, halli reisimizin gelmesine mütevakkıf.” diye cevap verir. Bunun üzerine beşeriyet “hiç olmazsa bu kadar sefalâte” niye katlandığını ve neden intihar etmediğini anlamak istediğini söyler.

Başta Hz. İbrahim olmak üzere Cenab-ı Kelim [Hz. Musa], Cenab-ı Adem, Konfüçyü[s], Eflatun, Aristo, Zerdüşt, Brahma Cenab-ı Mesih [Hz. İsa], Lokman, Hızır ve Buda’nın saadetin anahtarı niteliğindeki sözlerinden örnekler sıralamak üzere onlara şöyle bir resm-i geçit yaptırılır:

Saadeti, Cenab-ı Halil: “çalışmak, kazanmak ve kazancını hem-cinsiyle paylaşmaktadır” diye tarif eder. Cenab-ı Kelim ise onu “nefsini Firavun’un ihtirasatından kurtarmakta” bulur. Cenab-ı Âdem’e göre “Saadet,  şeytana uymamak ve Havva’ya aldanmamaktadır.”

Konfüçyu[s] ise onu “bir tencere pirinç pilavına bütün lezaizi sığdırmak” şeklinde tarif eder. Eflatun’a göre ise saadet “Daima ulviyatı tefekkürdedir.” Aristoteles ise “Mantık! İşte saadet!” deyiverir. Zerdüşt’a göre “Saadet, karanlıkta kalmamaktır.” Cenab-ı Mesih de saadetin ancak “MAZİYİ UNUTMAK, HÂLİ HOŞ GÖRMEK, İSTİKBALİ DÜŞÜNMEMEKLE MÜMKÜNDÜR.” Hızır saadeti “tul-i emelin girmediği gönüllerde hazan barika-nümâ olan bir hayalettir! ” diye tarif eder. Bu söylenenler üzerine büyük bir hiddetle ayağa kalkan Buda “Ey beşeriyet! Saadet, ademin esma-i cemaliyyesindendir’. ” der ve Nirvana! Ey beşeriyet Nirvana!” diye haykırır. Bütün bu söylenenler karşılık beşeriyetin, “Oh! Hangisi, hangisi?…” diyerek güçsüz bir hâlde yere düşen ve hayretler içerisinde  “…hangisi,  hangisi…  “ diye şaşkın şaşkın sorup arayışına karşılık ayağa kalkan reisin:

“EY BEŞERİYET! SAADET, HAYATI OLDUĞU GİBİ KABUL, ESKALİNA RIZA, ISLAHINA SA’Y DEDİR.” sözleriyle bunca tereddütlere son verir. Reis burada son söz sahibi ve aynı zamanda son rasüldür.[1]

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kelamından işaretle Muhyiddin ibnül Arabî buyurdu ki;

(Onun mucizesi Kur’an’dır, cemiyet de bir icaz(örtü)dır. Çünkü cemiyet değişik hakikatlere dayanan bir insandır. ….Mutlak olarak Allah’ın kelamı olması hasebiyle mucizedir ve cemiyettir. Bu itibarla da himmetin cemiyetidir.

 “Arkadaşınız mecnun değildir.” (Tekvir,22)

“Ondan hiçbir şey gizlenmiş değildir, “cimri değildir…”

Size ait bir şeyi de sizden esirgemez. Allah Teâlâ’dan aldığı ve sizin için olan bir şeyde cimrilik etmekle suçlanmaz. O sizin sapmanızdan endişe duyar.

” Arkadaşınız sapmadı ve batıla inanmadı.” (Necm,2)

Hayret içinde iken korkmadı. Çünkü hakkın son noktasının hayret olduğunu bilenlerdendir. Ona doğru yol gösterilmiştir. O hayreti ispat bakımından hidayet ve beyan sahibidir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Ey İnsanlar! Mutluluk, Hayatı Olduğu Gibi Kabul, ağırlıklarına-şartlarına razı olup, düzelmesi için gayret göstermektir.” Kelamı  ile karşılaştığı durumları ve mürşid vasıflı şahısların başına gelecek olaylara ışık tutmaktadır.

Yine bu mevzuda anlaşılan Vahdet-i vucüd meselesi insanın ilahlaşması değil “Hayatı Olduğu Gibi Kabul, ağırlıklarına-şartlarına razı olup, düzelmesi için gayret göstermek” demektir olduğunu görürüz. Sâlikin kul vasfına erişip “kulluğu” kendine hal edinebilmesi tevhidin en üstün makamı olan yedinci makamına erişmesidir. Bu sebeple şartlar ne olursa olsun Allah Teâlâ’dan râzı olmalıyız. Marâşi Ahmed Tahir kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri şeyhinden nakleder ki;

“Oğlum sizler Allah Teâlâ’dan razı olunuz. Yoksa Allah Teâlâ sizlerden razıdır. Öyle olmasaydı bir saniyede herkesi helak ederdi!”

Vahdet meselesi de bu sözden başka bir şey değildir.

Kul’un kul, Rabb’ın da rabbliğinden ayrılmasını ve karışmasını düşünmekle elde edilen kazanç sapıtmak ve azmaktan başka netice doğurmaz.

İsmail Hakkı


[1] Mehmet Zeki EKİCİ, Meşrutiyet Devri Fikir Adamı Şehbenderzâde Filibeli Ahmet Hilmi Hayatı Ve Eserleri İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı. (83670-Doktora Tezi), s.544-577

ZİYA PAŞA’NIN ESERLERİNDEN


ZİYA PAŞA’NIN RÜYASI

 Dün Cuma günü sabahleyin, aldığım gazeteleri ve mektupları okudum. Bunlarda, Doğu’daki durumlarla ilgili birçok üzücü haber gördüm. Canım pek sıkıldı. İçimi bir endişe de kapladı. Belki eğlenirim diyerek, yemekten sonra kalktım. Kendi kendime düşünerek, “Hamş-Fort” bahçesine girdim. Ve suyun kenarına konulmuş kanepelerden birine oturdum. Elimi şakağıma dayayıp, bazen suya ve bazen de her zaman bahar yeşilliği olan çimenliğe, ibret ve hayret gözü ile bakarak ve zihnimde vatanın uğradığı sıkıntı dolu durumları tasavvur eden düşüncelere daldım. Herşeyden önce kendi başımdan geçen olaylar hayretle gözümün önüne geldi.

Bir zamanlar, hükûmet’de bulunarak gördüğüm acayip ve yedi sekiz sene de Padişahın Özel Kalem Dairesi’nde çalışarak şahit olduğum garip şeyler, bir bir hatırımdan geçmeye başladı. Sonra, ne tuhaf sebeple Saray’dan çıkışım ve ne münasebetle kimi zaman Zabtiye Müsteşarı ve kimi zaman da Atina Sefiri olduktan sonra Beylerbeyi rütbesi ve Paşalık ünvânı ile Kıbrıs’a gidişim ve orada altı yedi ay, çeşitli belâlara uğrayıp, sonradan Padişah’ın emriyle, Yüksek Meclis’e ve sonra paşalık, beylik ile değiştirilerek beylikçiliğe memur oluşum ve altı yedi ay geçince ne büyük önemler, gösterişler, emirler ve ümidlerle Bosna tarafını denetlemeye gönderilip, bir buçuk ay geçer geçmez ne tuhaf sebeple işten ayrılmaya ve geri dönmeye mecbur ve onun üzerine tekrar Yüksek Meclis’e, bir müddet sonra da Adalet Bakanlığına memur oluşum ve üç ay geçince, oradan da Amasya Mutasarrıflığına (Amasya Sancağı’nın basma) tâyin edilerek, hasta ve güçsüz olduğum hâlde, o kadar sıkıntı ipinde memuriyet yerime gitmek için nasıl zorlandığım ve orada sekiz ay hasta yatağımda yattığım ve iki sene kadar, verilen vazifeyi yerine getirmek için elimden geldiği kadar çalışıp çabaladığım hâlde, ne acayip asılsız sözlerle, iftiralarla vazifemden almışım ve Samsun’a mutasarrıf oluşum ve suçlamaların araştırılması için Amasya’ya özel memur, müfettiş gönderilerek soruşturma sonunda iftiracıların umduklarını elde edememeleri üzerine yine Padişah’ın emri ile Yüksek Meclis’e memur oluşum ve sonradan Kıbrıs Mutasarrıflığı yüksek makamına tayin olunarak kalkıp oraya gidecek iken Avrupa’ya gelişim ve o zamandan beri iki buçuk sene içinde burada ortaya çıkan bazı özel durumlar ile şimdi Londra’da “Hamş-Fort” bölgesinde tek ve yalnız bulunuşum, birer birer aklımdan geçti. Bir zamanlar dolaştığım memleketlerde ve memuriyetlerde gördüğüm durumlar ve o zamandan beri Osmanlı Devleti’nin uğradığı değişiklikler, bölük bölük ansızın hatırıma geldiği sırada, nihayet İstanbul’un şimdiki hâli gözümün önüne geldi. Kendi kendime dedim ki:

Yarabbi bu nasıl bir durumdur?

Bu Osmanlı Devleti’nin ne suçu var ki bu sıkıntılara, belâlara uğrar; bu millet hangi suçun sahibidir ki, bu eziyetlere, felâketlere uğramıştır?

Bu Padişah, hangi sebebe bağlı olarak düşüncesini ve ahlâkını değiştirdi?

Sultan Abdülaziz Han, tahta çıktığı sırada, devletine ve milletine karşı çalışkan, hamiyetli, dirayetli, otoriter bir padişah idi. Bütün dünya kendisine dost, yenilikçi ve imdada koşan, Allah’ın yardımına mazhar olmuş, ulaşmış bir kimse gözüyle bakıp, taparcasına bağlanırdı. Şimdi neden bu düşünceler değişti?

Yârabbi, bütün bunların sırrı ve hikmeti nedir?

Ah, Padişah’ı görsem ve kendine gizli tutulan birçok durumları bütün gerçekliği ile kendisine söylesem ve bunun ile hem velinimetime; Padişahım’a ve hem de devletime, milletime elimden gelen hizmeti yerine getirmiş olsam! İşte ben bu hayâller ile uğraşırken gözümün Önünde duran küçük dere yavaş yavaş genişleyip, büyüyerek bir başka şekle girmeye, değişmeye ve suyun iki tarafında muntazam dikilmiş olan yüksek ağaçlar da heybetini değiştirerek, yalı ve bahçe şekline girmeye başladılar. Ben, bu gariplikler gösteren değişikliği seyrederek, acaba burası neresi olacak derken, Boğaziçi meydana çıktı. Önce Beşiktaş’daki Padişah Sarayı’nı gördüm. Ve bilmem nasılsa içine girdim. Her tarafını zihnen çok iyi bildiğim ve aklımda tuttuğum Saray’da kimseyle karşılaşmayarak, büyük merdivenden yukarıya çıktım. Yavaş yavaş sofada gezinip, acaba Padişah: buralarda mıdır, diye hayran hayran etrafa bakınırken, meğer Padişah Hazretleri bahçe üstündeki odada imiş. Çıktı ve beni görünce işaret edip, yanma çağırdı. Koşup gittim. Ve çok senelerden berii hasretini çektiğim ayaklarına, ağlayarak kapandım. Yaradılışından gelen iyilik ve güzellikle, gülerek gönlümü aldı ve iltifat buyurdu. Ve mübarek eliyle başımı yerden kaldırıp, söze başladı. Ben de etrafıma bakıp işitecek kimse olmadığını görünce, vatanıma -

Beşiktaş Saray-ı Ilümâyûnu’nu gördüm. Vc bilmem nasılsa1 içine girdim. Çünki, Saray’ın her tarafı zihnimde mahfuz olmağla kimseye rast gelmeyerek büyük ner-dübândan yukarı çıkdım.; Yavaş yavaş sofada gezinüp, acaba Zât-ı Şahane buralarda mı, deyû hayran hayran etrafa nigerân iken meğer Zât-ı Cenâb-ı Mülûkâne bahçe üstündeki odada imiş. Çıkdı ve beni görmekle işaret edüp yanma (çağırdı. Koşup gitdim. Ve nice senelerden beru hasretini çekdlgim ayaklarına, ağlayarak kapandım. Meftûrfolduğu meşîme-i lûif u inayet iktizâsmca tebessüm ileinevâziş ü iltifat buyurdu. Ve mübarek eliyle başımı yerden kaldırup, söze başladı. Ben dahi etrafıma ba-kup işitecek kimse olmadığım gördüğümde, vatanıma ve özellikle yardımları, beni kabul etmeleriyle hayat bulduğum Padişahım’a hizmet için bundan daha iyi vakit ve fırsat olamaz, .dedim. Gözleri yaşla dolu olarak, şöylece sorularını serî bir şekilde sormaya başladı:

-Ziyâ; senin hakkında esirgemeyip, bol bol verdiğim (bunca lütuf ve ikramları unutup, Avrupa’ya kaçmak sana düşer mi, yakışır mı idi?

-Velinimetim Efendim! Bana bol bol bağışladığınız bunca lütuf ve ikramların teşekkür hakkını, hiçbir zaman ödeyemem. Ve Efendim’in hürmetini bırakıp. Avrupa’ya gidecek kadar câhil, kaba, terbiyesi kıt birisi olmadığım Efendim tarafından bilinmektedir. Lâkin bu harekette, yani Avrupa’ya gidişimde ben kulunuz mecbur idim ve bu bakımdan özürlüyüm. Gerçi, yüce izninizi almadan Avrupa’ya gittim. Ancak, Avrupa’da da -Siz’e karşı- elimden gelen hizmeti görmekte kusur etmedim. Gerçi, yüksek şahsınıza aleyhimde pek çok söz söylediler ve söyleyenler de meydandadır. Bunları çağırıp, yüzleştirerek yargılarsanız, gerçek durum ortaya çıkar.

-’Ya, “Fecr” ve “Hürriyet.” gazetelerini kim çıkardı? “Veraset Mektubları’” ın kim yazdı?

-Bunları çıkaran. Efendimiz tarafından bilinmektedir. Herbirisinin altında yazarının imzası vardır ve bunlarda kulunuzun kalemimden çıkan şeyler de, kendi imzam ve itirafımla kayıtlıdır. Fakat, hiçbirinde Siz’in ve devletinizin menfaatlerine aykırı birşey yoktur. “Veraset Risalesi” doğrusu kulunuzun kalemimden çıkmıştır. Burada, bazılarının Avrupa gazetelerine yazdıkları,  dehşetli yazıları gördüm.

-Ya Millet Meclisi kurmak, Saltanatın bağımsızlığını bozucu değil mi? Senin yazdıklarında bu düşünceler görüldü.

-Şevketli Efendim! Bu mesele hayli uzundur. Fakat, özet olarak şu kadarcık arzederim ki; Millet Meclisi, yüksek şahsınızın kanuna uygun bağımsızlığınızı kesinlikle bozmaz. Zîrâ, zihnimdeki Millet. Meclisi’nin sistemi, şeriatın sınırlarından ibaret bir şey olmadığından, Saltanatın bağımsızlığı nasıl şeriatın hükümleri, kanunları ile sınırlanmış ise, sistem ile de o kadar sınırlanmış olur.

….

 

DEFTER-İ        AMALİM”    den..

İnsan çocuktan olur. Çocuk da, terbiye ile insan olur, İnsanlarda, insanlığın belirtisi olan doğruluk ve dostluk kalmadı. Devlet yıkıldı, millet bitti diye her defasında tasalanıyoruz. Lâkin sebep aradığımızda, meselâ hırsızlık ve bilgisizlik gibi birçok ilgili sebepler görüp, durumun düzelmesini onların ortadan kaldırılmasında sanıyoruz. Dâima bu görüşten hareketle çalışıyoruz. Yine, umduğumuz hayırlı tesirleri görmüyoruz. Belki onun zıddını görüp, şaşırıyoruz. Ümitsiz ve hayrette kalıyoruz. Acaba, niçin bir kerre de bu sebeplerin başlangıçlarına ve onlardan, asıl temel olan umumî terbiye yönüne dikkatli bir şekilde bakmıyoruz?

Gerçi olan olmuş ve ortadaki kimselerin düzelmesi değil, fakat kötülüklerin önlenmesi ve zararın azaltılması, ancak nizam ve kanunun ezici kuvve- tine kalmıştır. Fakat yetişecek çocuklarımızı olsun, bizim düştüğümüz korkunç uçurumdan kurtarmanın çâresini neden düşünmüyoruz?

Bizim yerimize onlar gelecek değil mi? Onlar da bizim gibi olurlarsa bu şikâyet edilen durumlar devam etmeyecek mi?

Ya bu hâller devam ederlerse….

Yeryüzünde bulunan medenî milletlerin hepsi, bir ilerleyip yükselme selinin önüne düşerek ister istemez akıp giderken, biz bu selin karşısında gerileyip, dayanabilecek miyiz? Yoksa çiğnenecek miyiz? İşte yapamıyoruz. Hem ele yapamayacağımızı anlıyoruz. Bari, ileride yapmaya kabiliyetli gelecek nesiller yetiştirmeye çabalamalı, yani çocuklarımıza ve torunlarımıza acımalı değil miyiz?

Anası babası hayırlı, temiz kimselerden olan bir çocuğu; daha küçüklüğünde serserilerin içine bırakın, onlarla düşüp kalksın; büyüdüğünde elbette namuslu, temiz ve haramdan uzak merd bir kimse olamaz.

Bir sokak çocuğunu beşikte iken alıp temiz, asil ve köklü bir ailenin terbiyesine verin, büyüsün; doğruluğa, dürüstlüğe alışmış, iyi şeyleri huy edinmiş olur. Sokak çocuğunu rezil ve kötü ahlâklı eden sokakta yaşıyor olması değil, belki sokak terbiyesinde büyümesidir.

Çocukluk ki, insanlığın hayatının en saf, en temiz zamanıdır. Ne çeşit suretlere ve şekillere karşılık olursa, neyi görürse ayna gibi kendine çeker. Şu kadar fark var ki; aynada görünen şekil, esas görüntünün sona ermesiyle geçip gider. Yani aynadaki şekiller, karşısındakine bağlıdır. Lâkin, beceriklilik aynasında bir defa görünmüş olan örneklerin sureti; taş üzerine işlenmiş nakış, desen gibi yerleşir kalır. Kısacası, küçüklükten itibaren becerikli yetiştirilen bir çocuk, Ömrü boyunca bunu kaybetmez.

Ancak, bu sözden her terbiye gören çocuk mutlaka olgun insan olur, demek çıkmaz; çünkü, yaradılış sisteminde, düzeninde nice birbirine uymayan sebepler vardır ki, insanlığın aklı onları tam kavrayıp, anlamaktan henüz âciz ve yetersizdir. Ve akıllılık ve becerikliliğin derecelerinin farklı olması da bundandır. Şimdi eğer terbiye tabiî esasları, durumları koruma yolunda olursa; ekseriyyet, ahlâkı muhafaza altında tutma tarafında bulunur. Bunun dışındakiler ise, sağlam kurallar ortaya koyamaz.

Medeniyet ki, insanlığın mutluluğunu gerektirecek şekilde olan toplumun, dikkate değer durumu anlamındadır. Medeniyet, millî ahlâkın, terbiyenin doğurduğu bir çocuktur. Millî ahlâkı, terbiyesi olmayan milletlerde medeniyet olmaz. Ve hangi medenî millet ki, ahlâkı bozulmaya başlar, orada medeniyet barınamaz.

Bütün büyük adamlar, medeniyet ve millî ahlâk ile donanmış olan milletlerden çıkmıştır. Geçmiş yüzyıllarda, çağlarda gelen ve hâlâ eserleri, yaptıkları işler insanlara ibret veren büyük filozoflar ve güzel konuşan, olgun, irfan sahibi kimselerle, büyük pehlivanlar ve dünyayı zapteden kumandanlar hep Yunanlılar’dan, Romalılar’dan, Mısırlılar’dan geldiler. Sonradan İslâm medeniyetinin güneşi, dünya ufkunda ışıklarını yaymaya başlayınca bu yıldızların güzelliği ve parlaklığı kalmadı. Ve İslâm’ın, yedi sekiz yüz yılda yetiştirdiği fazilet sahibi, olgun kimseler; geçmiş çağların iki bin senede vücuda getirebildiği seçkin kimseleri, hem ilim ve hem de sayı bakımından geçtiler. Gariptir ki, şimdiki Yunanistan ve Roma, bilginler ve faziletli , erdemli, olgun kimseler yerine, haydut yetiştiriyorlar!..

Acaba sebep nedir ki, iki üç yüz seneden beri Hicaz ve Mısır toprağı Ebûbekîr’ler, Ömer’ler, Ali’ler, Hâlid’ler, Ebu Hânîfe’ler, Sait’ler, Gazâlî’ler çıkarmıyor? Neden dolayıdır ki; Irak, İran ve Türkistan Zamahşerî’ler, İbn Sina’lar, Fahreddin’ler, Muhiddin’ler yetiştirmiyor?

Osmanlı Devleti’nin ilk zamanlarında Çandarlı Halil’ler, Evranos’lar, Molla Gürânî’ler, İbn Kemâl’ler, Ebussuud’lar vardı. Şimdi bunların benzerleri niçin görülmüyor?

İlim ve faziletin tohumu bu yerlerden büsbütün eksildi mi?

Büyük zaferlere muvaffak olan bizim babalarımız ve dedelerimiz değil miydi?

Biz onların tohumundan yetişmedik mi?

İŞTE BU OLAYLARIN VE DEĞİŞİKLİKLERİN TARİHLERİ İNCEDEN İNCEYE GÖZ ÖNÜNE GETİRİLDİĞİ ZAMAN, HEPSİNİN SEBEPLERİNİN, TERBİYE VE AHLÂK MESELESİ OLDUĞU, DİKKAT SAHİPLERİNE GİZLİ KALMAZ.

İnsan, genel olarak ne kadar akıl ve tedbir ile gurur duyarsa, o kadar da bilgisiz ve seziş kabiliyetinden uzaktır.

“ZAFER-NÂME   ŞERHİ” ‘nden

 Bir işi yapmayı eğer aklına koyarsa,

Onu ne eder eder, muhakkak yapar.

İmkânsız sayılan şeyler ise, -sayesinde- oluyor.

Öyle bir güce, kuvvete sahip ki; eğer isterse,

Nice olmayacak iş imkân dâhiline girer; olacak hâle gelir..

Âlî Paşa Efendimiz öyle bir güce sahiptir ki, aklında plânladığı şeyi ne yapar yapar, muhakkak gerçekleştirir. Bu sebepten, imkân dışı sanılan nice şeyler hâlâ olup duruyor; yani kendisi istediği anda, olmayacak işler olacak hâlde görünür, ama şekilde öyle görünmekle gerçekte mümkün olur mu?

Burası altında gizli.. Bunu kaleme alan şâirin, bu özelliği de mübalağaya, abartmaya bağlanmamalıdır. Çünkü olmayacak bir iş hiç bir zaman mümkün olmazsa da, alda uzak görünen birçok iş de; o güç, kuvvet sahibi yüce kişinin Özel gayretiyle gerçekleşme durumuna geldi. Meselâ, şu Girit meselesi bu şekildedir. Seksen yüz bin can ve bir iki milyon kese boş yere harcanarak, iki buçuk senede bu meselenin bitip, kapanacağı kimin aklına gelirdi?

Gülhane Hattı ve geçen yetmiş iki senesi fermanı ve evvelki senenin Padişah Nutku bütün yurttaşların canını, malını, namusunu, kişilik haklarım, hürriyetini sağlamış iken; niyetleri ile suçlu görülen birçok müslümanın açıkça dahi yargılanmalarına ihtiyaç görülmeksizin ve cinayetlerinin çeşidi kendinden başka kimse tarafından bilinmeksizin kale zindanlarına ve hapishanelere doldurulmaları, bu gücün apaçık belirtilerinden değil mi?

Daha bunlar gibi akim imkân dışı gördüğü nice şeyler varsa da, sayılması imkânsızdır. Fakat bunu kaleme alan şâir; hediye ettiği beyitlerinde bunlardan bazılarını etraflı olarak anlattığından, açıkça ortaya koyduğundan onlarla yetiniriz.

Kaynak:

Ziya Paşa, Önder GÖÇGÜN, Kültür Bakanlığı- 43, 1987, İzmir