BÜYÜKLERE SALDIRAN KALTABANLAR


İletişim çağında her şeyin çok hızlı yayılıp ve ulaşılmak istenen mevzulara kolay ulaşıldığı bir asırda yaşıyoruz. Önlemez, engellenemez ve salvosu çok bir hayatta o duvardan bu duvara vurur şekilde dengesiz ruh halleri ile boğuşup duruyoruz. Bu meyanda hayatımızın bir parçası olan internette birçok alıntı, oradan buradan alınıp kopyalanıyor. Sonuçta bilgiler toz gibi havaya kalkmış, konacak bir yerde bulamaz hale gelmiştir. Tesadüfen rastladığımız,ne niyetle hazırladığını tahmin ettiğimiz bir sitede Hz. Mevlana Celâleddin kaddesellâhü sırrahu’l azîz ve bazı meşâyihi kiram için, iftira kabilinden alıntılar yapılmıştır.  Görünen odur ki bu alıntıyı yapan, baştan sona okumadığı kitapların içinden “pazarlamacı provakatörler” tarafından cımbızla çekilmiş, siyak ve sibakı olmayan parçalardan oluşmuş metinleri sunarak, bir karalama kampanyası mahiyetinde, milletimizin geçmişine söverek haz almanın gayretindedirler. Hakikatte bu alıntılar ile insanların fikir merhalelerine yardım ediyormuş görünseler de,  dimağlara dinamitler koymaktadırlar.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Allah’ı ve Rasullerini inkâr edenler, Allah ve rasulleri arasına ayırımcılık sokmaya çalışanlar, “Bir kısmına iman ediyoruz, bir kısmını inkâr ediyoruz” diyenler, iman ile küfür arasında bir yol tutmak isteyenler kâfirdir.” (Nisa; 150)

Bu ayetin işaretiyle bu kimseler doğruluğu kesin olan şeylerde dahi, işlerine gelen taraftan görmek ve bir kısmını terk etmekle, Yahudi zihniyetinine tabi olmuşlardır.

Unutulmamalıdır ki, insanlara mevzular, tevil, mecaz, istiare ve idrak penceresinden anlatılır. Konuya vakıf olmadan ve bütünlük içerinde bakmayan kişi, bazen netice-i meramda, ayyuka çıkmış aklı ile nefsini yere indirmede aciz kalır. Çıktığı yerin sarplığı ve iniş yolu ona korkular verirken, biçareler durumunda labirent içerisinde kaybolur gider. Bazıları da günübirlik olarak popülaritesini artırarak maddî kazanç kazansa da, neticede kahpeliği ile unutulmaya mahkûm olacaktır.

Ruh ve nefis terbiyecisi diyebileceğimiz Hz. Mevlâna, mesnevide anlattığı bir hikâyede “Eşlerinden önce, onlara, insan ve cin eli değmemiştir.” (Rahman, 74)  ayetinin işaretiyle terbiye olmamış, safiyetine kavuşmamış “ruh, nefis ve şeytan üçgeni” nde olan sapık ilişkiyi dolaylı şekilde anlatmaktadır. Bu durum insanın dış dünya ile ilişkili cinselliğiden önce vücudunda yani iç dünyasında birçok sapık ilişkiler içinde yuvarlanıp durduğunu göstermektedir. Ancak bazı ahmaklar “görünüşe bağlanıp” kaldığından ve anlayamadığı yüksek manevî beden sırlarını duyunca, maddî içerikli bilgilerde S. Freud’u çok kere tasdik ve takdir ederken, ruhânî mahalde itirazını koyuverir. Hiç düşünmez ki, Hz. Mevlâna, muhteşem altı ciltlik mesnevi kitabını yaralamak adına, basit bir  “sapık –seks- hikayesi” ni niye koymak ihtiyacı duysun ki!

İşte, bunu düşününce bir muammanın kapı aralığı açıkgöze çarpar durur. Bu tür meselelerden içeri dalıpta aklını kaybetmeden çıkabilecek, salim düşünce çok azdır. Bilindiği üzere bazı meseleleri şer ve şenâat ile mütalaa etmek kolaydır. O meseleleri hayr ve iyilik adı altında ki unsurlarla bağdaştırıp anlatmak mümkün değildir. Öyle meramlar vardır ki, ayet ve hadisle anlatamazsın; anlatmak istediğimiz zaman daha büyük yanlışa düşüveririz. Ancak mecaz yolu ile olandan sudur edecek itiraz fısk ile bir şekilde bertaraf edilebilir.

Bu zeminler  ayakların kaydığı yerlerdir. Ancak bu ayak kaymalarında bazen yol hakkın olduğu tarafa meyl eder. Mesela Hz. Mevlâna hikâyenin sonunda

Kuran’dan rezillikle azap edilmeyi duy da böyle kepazelikle can verme.
Bil ki bu hayvan nefis bir erkek eşektir. Onun altına düşmekse ondan daha kötü ve ayıp bir şeydir.
Nefis yolunda benlikle ölürsen bil ki hakikatte sen de o kadın gibisin.
Tanrı, nefsimize eşek sureti vermiştir. Çünkü suretler, huylara uygundur.” (Mesnevi c. V- beyit.1391-1394)

Bu münekkit art niyetli kişiler için bu mısralar yeterli olmasa da, konuya açıklık getirirerek, ayak kaymasının engel olacak taşı koymuştur. Hz. Mevlâna hikayenin başında bu izahı kullanmayıp önce meramını “şerri galip olan nefs” ile anlatıp, insanı kendi gerçeğiyle baş başa bırakmaktadır. Yani “şoklayıcı ve itiraf ettirici merak” ile terbiye olmamış insanın kendi gerçeğini kendine bildiriyor. Asıl sorun insana sırrını açıklayan casusun, kavuştuğu bu gizli bilgiyi nasıl elde ettiğidir. Bazı insanlar, vücut ikliminin casuslarıdır. Onlar insana kendi bilinmeyenlerini açıklar. Bu hikâyede olgunlaşmamış nefislerin, aptalca, ahmakça ruhlarına tecavüz ettiği açık şekilde ifade edilmiştir. Bu bilgiler bazılarını rahatsız edebilir. Sırları ifşa olup rahatsız olanlarda çeşitli sebepler adı altında (mesela “din”) saldırma ihtiyacını hissederler. Bu türlü kişilerin özel hayatları hepimize kapalıdır. Eğer, insanda cinsellik bir gerçekse bunun iyi, kötü, vahşi, sapık vb…bin türlü şekli olması gereklidir. Bunun kıyaslamasında herkesin kendi terazisi de vardır. Ancak hiçbir vezin bu hikâyeyi anlatan Hz. Mevlâna’nın terazine muvafık düşmeyeceği için isabetli “aynî bilgi”yi bulmayacağımızda kesindir. Bu nedenle birçok Mesnevi şarihleri bu konularda gayretli bir açıklamaya yönelmemişlerdir. Hikâye hakkında kaçamak ifadeler ile cevap vermişlerdir. Bunun sebebi tabiki “çetin ve sarp yolda” yürüyen adam gibi olup ve zülf-i yâre dokunmaktır. Allah Teâlâ sığınırız.

Hikâyenin Mesnevi cilt V, deki mecâzi anlatımı

1330. Onun ağlayışı da kendinden değildir, gülüşü de, sözü de. Bütün bunlar, ancak Tanrı’nın huyudur.  Fakat ahmaklar, görünüşe sarıldıklarından o ince şeyler, onlardan adam akıllı gizli kalmıştır. Hasılı maksada erişememişler, perde altında kalmışlar, itirazları yüzünden de o ince şey fevt olup gitmiştir.

Keçiye mum iskemlesinde oynamak ve ayıya türlü türlü oyunlar bellettikleri gibi bir halayık da hanımın eşeğine insana yaklaşmayı öğretmişti, onunla nefsini körledi. Yalnız, eşek ileri gitmesin diye yakınlaşacağı vakit eşeğin aletine bir kabak geçirirdi. Kadın, bu hali gördü, fakat kabağa dikkat etmedi. Halayığı, bir bahane ile uzak bir yere yolladı, ahıra girip eşeği kendisine yakınlaştırdı ve rezaletle ölüp gitti. Halayık, ansızın gelip görünce “A benim canım, a benim gözümün nuru, aleti gördün, kabağı niye görmedin. Maslahatı gördün, öbürünü niye görmedin?” diye feryada başladı. “Her noksanı olan Melundur. Yani her noksanı olan bakış ve anlayış melundur. Maksat, bu olmasaydı zahir gözü nakış olanlara, yani körlerle şaşılara acınmazdı. Halbuki onlara acınır, lanet edilmez. “Köre zahmet ve teklif yoktur” ayetini okusana. Bu ayet, körden teklifi de gidermiştir, laneti de kaldırmıştır, azarlamayı da, öfkelenmeyi de.

Bir halayık şehvetin çokluğundan, hırsının fazlalığından bir eşeği kendisine alıştırmıştı.  O eşek, kendisine yakınlaşmayı adet edinmiş, insana yakın olmayı öğrenmişti.   

1335. O hilebaz halayığın bir kabağı vardı. Eşek kendisine ölçülü yaklaşsın diye kabağı, eşeğin aletine takardı.  Yakınlaşma zamanında aletin yarısı girsin diye bu işi yapmaktaydı.  Çünkü, eşeğin aleti tamamı ile girse rahmi de parçalanırdı, damarları da.  Eşek boyuna zayıflayıp durmaktaydı. Eşeğin sahibi olan kadın da neden bu eşek böyle zayıflıyor, neden böyle kıl gibi inceliyor deyip dururdu. Fakat işin ne olduğunu anlamakta acizdi.  Nalbantlara illeti nedir, neden zayıflamakta diye gösterdiyse de,   

1340. Onda hiçbir illet görünmedi, kimse bunun iç yüzünü haber veremedi.  Kadın bu işin aslını adamakıllı araştırmaya başladı. Her an eşeğin haline dikkat etmekte, neden böyle zayıfladığını bulmaya çalışmaktaydı. İnsanın adamakıllı çalışmaya kul olması gerekir. Çünkü her şeyi iyice arayan nihayet bulur.  Eşeğin haline dikkat edip dururken bir de ne görsün? O halayık eşeğin altına yatmıyor mu?  Bunu kapının yarığından gördü bu hale pek şaştı.   

1345. Eşek, erkekler kadınlara nasıl yakınlaşırsa aynen onun gibi halayığa yakınlaşmış, işini becermekteydi. Kadın hasede düştü. Dedi ki, bu eşek, benim eşeğim, nasıl olur bu iş? Bu işin bana olması lazım ben işe daha ehlim.  Eşek işi öğrenmiş, alışmış. Adeta sofra yayılmış, mum da yanmış.  Görmemezlikten gelip ahırın kapısını vurdu. A kız ne vakte dek ahırı süpürüp duracaksın? dedi.  Bu sözü işi gizlemek için söylüyor, ben geldim kapıyı aç diyordu. 

1350. Sustu, halayığa hiçbir şey söylemedi. Bu işe tamah ettiği için işi gizledi. Halayık bütün fesat aletlerini gizleyip kapıyı açtı.  Yüzünü ekşitip gözlerini yaşartarak dudaklarını oynatmaya başladı, güya oruçluyum demek istiyordu.  Eline sapı yıpranmış bir süpürge aldı, develerin yatması için ahırı süpürüyor göründü.  Elinde süpürge kapıyı açınca kadın, dudak altından seni usta seni, dedi. 

1355. Yüzünü ekşittin, eline süpürgeyi aldın, iyi. Fakat yemeden içmeden kesilmiş eşeğin hali ne?  İşi yarıda kalmış, öfkeli, aleti oynayıp durmada. Gözleri kapıda seni beklemede.  Bunu dudağı altından söyledi, halayıktan gizledi. Onu suçsuz gibi ululayıp, Dedi ki: Tez çarşafını başına al. Filan eve git benden selam söyle.  Şunu söyle, böyle yap, şöyle et. Neyse ben kadınların masallarını kısa kesiyorum.   

1360. Maksat neyse sen onun hülasasını al. O işi görmezlikten gelen kadın onu yola vurunca,  Zaten şehvetten sarhoş olmuştu, hemen kapıyı kapadı, oh dedi. Yalnız kaldım, bağıra, bağıra şükredeyim. Artık erkeklerin gah tam, gah yarım yamalak yakınlaşmasından kurtuldum.  Kadının keçileri, sanki bini bulmuştu, öyle neşelendi. Eşeğin şehvet ateşiyle kararsız bir hale düştü.  Hatta ne keçisi? O yakınlaşma kadını keçi haline getirdi. Ahmağı keçi haline getirmeye, hor hakir bir hale sokmaya şaşılmaz ki! 

1365. Şehvet isteği, gönlü sağır ve kör yaptı mı eşeği bile Yusuf gibi nurdan meydana gelmiş bir ateş parçası gösterir.  Nice ateşten sarhoş olmuşlar vardır ki ateş ararlar, kendilerini de mutlak nur sanırlar. Yalnız Tanrı kulu böyle değildir. yahut da Tanrı birisini çeker çevirir de yola getirir, yaprağı döndürür bu da başka!  Böyle olan o ateş hayali bilir, o hayalin yolda eğreti olduğunu anlar.  Hırs çirkinleri güzel gösterir. Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.   

1370. Şehvet yüz binlerce iyi adı kötüye çıkarmıştır. Yüz binlerce akıllı, fikirli adamı şaşkın bir hale getirmiştir.  Bir eşeği bile Mısır Yusuf’u gibi güzel gösterdikten sonra o çıfıt, bir Yusuf’u nasıl gösterir?  Pisliği afsunu ile sana bal göstermede, iş inada bindi mi balı nasıl gösterir? Bir düşün artık.  Şehvet yemeden olur, az ye. Yahut bir kadın nikahla da kötülükten kaç.  Yedin içtin mi şehvet, seni harama çeker. Ele gireni elbet harcetmek gerektir. 

1375. Şu halde nikah Lâhavle okumaya benzer. Oku, yani bir kadın nikahla da şehvet, seni belaya düşürmesin.  Madem ki, yemeye içmeye hırsın var, çabuk bir kadın al evlen. Yoksa bil ki kedi gelir yağlı kuyruğu kapar.  Sıçrayan eşeğin sırtına taş yükü vur, o kaçmadan, sıçramadan önce sırtına yükü yükle. Ateşin ne yaptığını bilmezsin, savul oradan. Bu çeşit bilginle ateşin çevresinde dönüp dolaşma.  Ateşe çömleği koyup çorba pişirmeyi bilmiyorsan bil ki ne çömlek kalır, ne çorba.   

1380. Su hazır olmalı, ahçılığı da bilmelisin ki o tenceredeki çorba, dökülmeden, bozulmadan pişsin.  Demircilik sanatını bilmiyorsan demirci ocağından geçerken sakalını bıyığını yakarsın. Kadın kapıyı kapadı, sevine, sevine eşeği kendisine çekti, cezasını da tattı ya! Eşeği çeke, çeke ahırın ortasına getirdi. O erkek eşeğin altına yattı.  O kahpe de muradına ermek üzere halayığın yattığını gördüğü sekiye yatmıştı.   

1385. Eşek ayağını kaldırıp aletini daldırdı. Eşeğin aletinden kadının içine bir ateştir düştü.  Alışmış eşek kadına abandı, aletini ta hayalarına kadar sokar sokmaz kadın da geberdi. Eşeğin aletinin hızından ciğeri parçalandı, damarları koptu birbirinden ayrıldı. Soluk bile alamadan derhal can verdi. Seki bir yana düştü o bir yana.  Ahırın içi kanla doldu, kadın baş aşağı yıkıldı, öldü. Kötü bir ölüm, kadının canını aldı. 

1390. Kötü ölüm, yüzlerce rezillikle gelip çattı babacığım. Sen hiç eşeğin aletinden şehit olmuş insan gördün mü? Kuran’dan rezillikle azap edilmeyi duy da böyle kepazelikle can verme.  Bil ki bu hayvan nefis bir erkek eşektir. Onun altına düşmekse ondan daha kötü ve ayıp bir şeydir.  Nefis yolunda benlikle ölürsen bil ki hakikatte sen de o kadın gibisin.  Tanrı, nefsimize eşek sureti vermiştir. Çünkü suretler, huylara uygundur.   

1395. Kıyamette sırların açığa çıkması budur. Tanrı hakkı için eşeğe benzeyen nefisten kaç.  Tanrı, kafirleri ateşle korkutmuştur. Onlar da ateşe utançtan hayırlıdır demişlerdir.  Tanrı hayır demiştir, o ateş, utançların aslıdır. Bu kadını öldüren şu ateş gibi. Hırsından doyacak kadar yemek yemedi, daha fazla yemek istedi. Kötü ölüm lokması boğazına durdu. A haris adam doyacak kadar ye, hatta yemeğin helva ve palüze bile olsa.   

1400  Tanrı, teraziye dil verdi. Aklını başına devşir de Kuran’dan Rahman suresini oku. Kendine gel de hırsından teraziyi bırakma. Hırs ve tamah seni azdıran bir düşmandır. Hırs, hepsini ister fakat bütün lezzetlerden mahrum olur. A turp oğlu turp hırsa tapma.  O halayıkcağız hem gidiyor, hem de ah diyordu; a kadın sen ustayı yola saldın. Ustasız is yapmak istedin. Bilgisizlikle canınla oynamaya kalkıştın.

1405. Benden bir bilgidir çaldın, çaldın ama tuzağın ahvalini sormaya arlandın.  Kuş, hem harmanından tane toplamalıydı, hem de boynuna ip dolaşmamalıydı. Taneyi az ye bu kadar pis boğaz olma. “Yiyin” emrini okudunsa “İsraf etmeyin” emrini de oku.  Bu suretle tane yemekle beraber tuzağa da düşme. Bilgi ve kanaat ancak bunu icap ettirir.  Akıllı kişi dünyanın gamını yemez, nimetini yer. Bilgisizlerse nedamet içinde mahrum kalırlar.

1410. Boğazlarına tuzağın ipi dolaştı mı tane yemek, hepsine haram olur.  Kuş, tuzaktaki taneyi nasıl yer? Yemeye kalkışırsa tuzaktaki tane zehre döner. Tuzaktaki taneyi gafil kuş yer, halkın bu dünya tuzağındaki nimetleri yemesi gibi. Akıllı ve işten haberi olan kuşlar, kendilerini taneden adamakıllı çekerler.  Çünkü tuzağın içindeki taneler zehirlidir. Kördür o kuş ki tuzaktan tane diler.

1415. Tuzak sahibi, aptalların başını keser. Güzel ve narin olanlarıysa meclislere çeker götürür. Çünkü aptalların ancak etleri işe yarar. Güzel ve zariflerinse güzel sesleri işe yarar. Hasılı halayıkcağız kapının yarığından, hanımının eşeğin altında can verdiğini görünce,  Dedi ki: A ahmak kadın, bu iş nedir? Sana ustan bir şey gösterdiyse, Yalnız görünüşe kapıldın. Halbuki iç yüzü senden gizliydi. Usta olmadan dükkan açtın.

1420. Bal gibi, paluze gibi olan o aleti gördün,âlâ. Fakat a haris neden kabağı görmedin?  Yoksa eşeğin askına o kadar mi dalmıştın ki gözüne kabak görünmedi?  Ustadan sanatın dış yüzünü gördün sevine, sevine ustalığa kalkıştın.  Nice riyacı ve işten haberi olmayan ahmak kişiler vardır ki erlerin yolundan göre, göre ancak sof kumaş görmüştür. Nice boş boğazlar vardır ki azıcık bir hüner elde etmişler, padişahlardan laftan başka bir şey öğrenmemişlerdir.

1425. Her biri Musa’yım diye eline bir sopa almış, her biri, İsa’yım diye ahmaklara üfürmeye kalkışmıştır. Bir gün doğruların doğruluğu, senden mihenk taşını isteyecektir. Eyvah o günden! Artık geri kalanını ustaya sor. Bu harislerin hepsi de kördür dilsizdir.  Hepsini aradın, elde etmek istedin, fakat herkesten geri kaldın. Bu ahmak sürü, kurtlara av olmuştur. Bir suret gördün, onun sözünü söylemeye başlayıverdin ha; dudu kuşları gibi kendi sözünden haberin bile yok!

 Tanrı telkinine takatleri olmayan ümmetlere peygamberlerin, müritlere, şeyhin telkini, insanla ülfeti olmayan dudu kuşunun ayna karsısında söz söylemeyi öğrenmesine benzer. Ulu Tanrı da dudu kuşuna yapıldığı gibi müridin önüne şeyhi bir ayna gibi koyar, ayna arkasından ona telkinde bulunur. Tanrı, Peygamberce ”Dilini oynatıp Cebrail’den önce okumaya kalkışma”ve “Peygamberin söylediği, ancak Tanri’nin vahyettigi sözdür”demiştir. İste sonu olmayan meselenin başlangıcı budur. Nitekim senin hayal dediğin aynadaki dudu kuşunun gagasını oynatması yok mu? O hareket dinarda söz söylemeyi öğrenen dudu kuşunun aksidir, fakat aynamın ardında bulunan söz öğretenin aksi değildir. Yalnız aynanın önünde dudu kuşunun sözü ve hareketi, ayna ardında bulunan ve söz söylemeyi öğretenin tasarrufuna tabidir. Bu da bir örnektir, tıpkısı değil.

1430. Dudu kuşu, önünde bir ayna, ayna içinde de kendi aksini görür.  Aynanın ardında usta gizlenmiştir; güzel dille edeplice söz söyler.  Duducuk, bu söz söyleyeni ayna içinde gördüğü dudu sanır.  Bu suretle o koca kurdun hilesinden haberi olmaz, güya kendi cinsinden olan bu dududan söz söylemeyi öğrenir. Usta, ona ayna ardından söz söylemeyi öğretir. Böyle olmasa kendi cinsinden olmayan birisinden söz söylemeyi öğrenemez.

1435. O hünerli kus, söz öğrenir ama sırrından da haberi yoktur manasından da. Söz söylemeyi bir insandan beller. Fakat bir duducuk, bundan başka insandan ne bilebilir, ne elde edebilir ki? Velinin beden aynasında da kötülüklerle dolu olan mürit, tıpkı bunun gibi kendisini görür.  Fakat söz ve iş zamanında aynanın ardındaki Akl-ı Küll-ü nereden görecek?  O sanır ki insan söylüyor. Hâlbuki bu, başka bir sırdır, onun bundan haberi bile yoktur.

1440. Söz söylemeyi belletir, belletir ama önü sonu olmayan sır belletir. Hâlbuki o, bu sırra eş değildir, bir dududur, bunu bilemez. Halkta kuşların ötüşünü taklit ederler. Bu, ağzın ve boğazın yapabileceği bir şeydir. Fakat kuşların seslerini taklit edenin o seslerdeki manadan haberi bile yoktur. Kuşdilini ancak bakışı hoş Süleyman bilir. Nice kişiler de dervişlerin sözlerini öğrenir, mimber ve meclisleri o sözlerle parlatır. Fakat onların ya bu sözlerden başka bir kısmetleri yoktur, yahut da sonunda Tanrı rahmeti onlara yol gösterir.

Gönül sahibinin biri, gebe bir köpek gördü. Yavruları karnında havlamaktaydı. Köpeğin havlaması bekçilik etmek içindir dedi, hâlbuki ana karnında bekçilik olmaz. Sonra köpek havlaması, imdat istemeye, süt istemeye ve saireyse delalet eder. Ana karnındaysa bunların hiçbir faydası yoktur. Bu ne iş? Şaşırmış bir haldeyken kendisine gelince Tanrıya münacatta bulundu, “Bunu, Tanrımdan başka kimse bilmez” dedi. Tanrıdan şu cevap geldi: Bu, hicaptan çıkamamış, can gözleri açılmamış olduğu halde görgü sahibi olduklarını davaya kalkışanların, bu hususta söz söyleyenlerin halidir. Bu davadan ve bu sözlerden ne bir kuvvete sahip olurlar, ne bir yardıma, ne de dinleyenleri doğru yola götürebilirler.

Yorum:

Kısaca bu hikaye ile Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendimiz aşağıdaki hususlara işaret etmektedir.

a-      Görünüşe aldanmayın
b-      Cinsellik gerçeğinin insanî boyutta yaşamanın gerekli olduğu;
c-       Ruh dünyamızın çok emniyette olmadığını
d-      Evlilik müessesinin geçerliliği
e-      Hırsın zararlarını
f-       Kendi kendine verilen kararların yanlış olduğu
g-      Şeytanın, insanın mastürbasyon yaparken hayaline girmesi; rüyada kadın şeklinde gelip uykuda kendini sunması, halüsinasyon veya vesvese ile hayalini kaplaması gibi manevi tecavüzlerin bulunduğunu.
h-      …………………(daha da artırabiliriz.)

 İhramcızâde İsmail Hakkı

 

———-

KALTABAN: f. Namussuz. Pezevenk

Y’AMAN AYRILIK


Bazı işler kolaydır, “dalga geçmek” gibi. En cazip gelenide son günlerin modası, Allah Teâlâ ile olanı.

Aciz bir şeyin mükemmele sataşmasında, kudretlinin imkânı , “acele ve intikam” dan imtina etmiştir. Kudretli eğer âcizin seviyesine inseydi, bu onun aşağılanmasına sebep olurdu.

Felsefe yapıyorum diye dalga geçenler; nevrotik paronoyaklardandır. Düşüncesi şizofren olanın hayattan zevki bitince ilk saldıracağı şey, kendi vücududur. O vücut bir zaman sonra karşılamada, kifayetsiz kalınca, bu sefer cemiyetine saldırır. Cemiyetin şizofren düşünceye yaklaşımı genellikle sanal cezayı andırdığından zevksizdir. Bu nedenle sapık düşünceli paronaya etkisi ile “son tangosu”nu “din ve tanrısı” yla yapar. Onun birinci desteği olan “yirmibirinci parmağı” nıda eline ve gönlüne alarak, bağlar üzerine kurulmamış çirkefle bulaşık hayatını, hümanist duygular adı altında hayvanice yaşar durur.

….

Ne diyebiliriz ki?

Köle olmuş, hayatına mahkûm olmuş, hasta.

Onun tek başaracağı eylem, intikam almaktır.

….

Kimden?

Tabi ki “tayin ettiği Tanrı” sın’dan..

Nasıl?

“Hakaret etmek ve dalga geçmek”

….

Zevksizliğin, zevkini almak zor bir şeydir. Kulun (yapay) tanrısından bile cevap alamaması cenabet bile olamamak, demektir.

Aslında ne güzeldir! Taptığı Tanrısı’nın karşılık vermesi.

….

Beklemek..

Cevapsız ve cezasız beklemek.

Hafakanlar basarak beklemek.

…..

Beklemek ancak azgınlığı artırır.

“Azmak.

“Azıtmak.”

“Köpek gibi dilini sarkıtmak.”

….

Şaşkınlık ve gerçek

İnanılmayan ve unutulan gerçek

…..

“Ölüm.”

Bilmediğimiz bir âleme dönüş; yalnızlık içerisinde, gayya çukuruna düşen bir kaya gibi.

Gömdüler, yaktılar veya savurdular….

….

Herkesin tanrısı kendine göre,

Şizofrenin, Tanrısı ne ise!

….

Bilmiyoruz.

Yoksa kendisi mi?

….

Ancak, işte o ….

….

Âlemlerin ve her şeyin rabbi Allah!

Kulun boynunda yaftası olarak “günlük” tutan hesap gününün sahibi.

….

“Mahkemen var” diyen Allah,

….

Ağlar, sızlar, çığırır.

Tanrısını da çağırır.

Bulaşık hayatında kendi yaptığı tanrısına isyan etmişti

O, Allah Teâlâ’yı da tanıyamadan ölüverip gitmişti.

….

Çukurunda bağırıp duruyordu.

O, “Ne büyük hata ettim”. Âlemleri sahipsiz zannettim, çok atıp tuttum ama,

Cennet küçük değildir. Cehennemde beni bekliyordur, belki; diyordu.

….

“Belki”si vardır.

İşte o “belki”ler, umudun sonsuzluğu olan “belki”ler.

….

Acıması bol, şefkati gerçek olan Allah Teâlâ, buyurdu ki;

“Gözüme görünme, kullarımın en azgınıydın, seni affetmeye sebep olacak bir şey yapmadın. Ancak bir gün kendinden nefret ettin. Kendini ve tanrını aşağıladın diye, seni affettim. Ancak seni unutup değersiz bir ayrılıkta bırakacağım.”

Ne zaman? Kendi tanrısından nefret etmişti ki;

İsyan etmek ilkesi olmadığı ve hayatla dalga geçtiği halde; bir an “Tanrısına tapmış, yardım dilenmiş ve eli bomboş kalmıştı”

….

Bir söz duyuldu cihânın etrafında;

“Kul acizliğini itiraf ettiğinde, yardım edeceğine söz veren Allah, isyan eden “kara günlük sahibini” affetti.”

 “Cennet dolmadı, cehennem boşalmadı. Artık değerleri sabit olan bir hayatta, sonsuza dek ayrılığa mahkûm kaldı.

Ey Allah Teâlâ ile uğraşan paranoyak şizofrenler, sonuçta bir şekilde cennette girseniz bile ayrılık sizin için yazılmış bir kaderdir.

“Ayrılık, yaman ayrılık;

dönüşü olmayan ayrılık.”

…..

Meğer kısa ömürde yaptığımız hataların karşılığı cennet ve cehennem değil deâlemlerin rabbinden “y’aman ayrılık”, oluyormuş.

 İhramcızâde İsmail Hakkı

Ayrılık (Fikrimden Geceler) -

Fikrimden geceler yatabilmirem
Bu fikri başımdan atabilmirem
Neyleyim ki sene çatabilmirem

Ayrılık ayrılık aman ayrılık
Her bir dertten ala yaman ayrılık

Uzundur hicrinle kara geceler
Bilmirem men kendim hara geceler
Bir oktur kalbime yara geceler

Ayrılık ayrılık aman ayrılık
Her bir dertten ala yaman ayrılık

                                                      Ali Selimi

MADDE ÖTESİ…………İLM-İ LEDÜN


Madde ötesi varlıklar denildiğinde her şeyden ön­ce akla, oldukça ilginç olan ve tanımı en zor olan “boyutlar” ko­nusu gelmektedir.

“Boyut, bir yöne uzanımdır.”

Tek boyut uzunluk, iki boyut alan, üç boyut hacimdir.(Fiziki cihetle) tik bakışta boyutların madde oldukları sanılır. Zira boyut denilen en, boy, yükseklik veya derinlik kavramlarıbirer geometrik koordinat ifade ettiğinden, birlikte şuurda uyandırdıkları mekan kavramı (uzunluk, alan ve hacim olarak) dolayısıyla madde ile bir tutul­maktadır. Oysa mekân ve zaman boyutları uzayda mücerred varlıklardır. Madde ise mekân ve zaman boyutları üzerinde taht kurmuş müşahhas bir varlıktır. Ancak zaman boyutu (Mekan boyutlarına göre) değişkendir. Bu değişkenlik, bizi ilk maddesel düşünce noktasından her an çekip almakta olduğundan, boyutlar meselesinin pek de kolay kavranabilecek bir şey olmadığı anlaşılır. Esasen maddenin üç boyutu’da dâhil olmak üzere uzayda sayısız boyutlar, yüzeyler (manyetik alanlar) ve tüneller (karadelikler) vardır. Ki bunlar (Modern fiziğe göre) kâinatın iskeleti, tüm mahlûkatın tutunduğu kolonlardır. Uzaydaki irili ufaklı çeşitli madde (görünen kütleli varlıklar) ve madde ötesi (görünmeyen kütlesiz varlıklar) mahlûkatın farklı boyutlarda mekân tutmuş olması, onların sabit olmaları­na mani bir hal değildir. Bu sebeple âlemlerdi ve varlıklarda değişme olmamakta, ancak bu varlıklarla ilgili zamanın akışın­da (zaman boyutunda) değişiklik olmaktadır. Ki bu akış, her âlem ve varlık için farklı (küçülmekte, büyümekte) teza­hür etmektedir.

PARALEL EVREN (Şekil 1)

 

PARALEL EVREN (ÂLEM)

Matematik olarak evreni “İki yönlü mekân ve tek yönlü (Geçmişten geleceğe giden) zaman çizgisi olarak gösteririz. Bu ikisi birbirine diktir. Işık hızı da bunu köşegenlerinden keser ve 45’lik açı oluşturur. Işık hızını aşamadığımız sürece, mekân çizgisinin iki yanında hep saklı duran başka yer (Paralel evren) kavramını anlayamayız. Taramalı bölge dışında olanları kavra­mamız için ışıktan hızlı gitmemiz gerekiyor. Bu bize yasaklan­mış, fakat ağırlığı sıfırdan küçük olan bilinç boyutuna (Beşinci boyut, ruh, melek vb.) mümkündür. Dolayısıyla şekil(2)de göste­rilen iç-içe dikgen olarak yaşadığımız başka evrenlerden haberi­miz olmaz. Ama ışıktan hızlı, düşünce ile “BAŞKA YERDE” olabiliriz.

İçinde yaşadığımız âlemde, varlıklar arasında yegane de­ğişmez sabit hıza sahip ışığın saniyede 300 bin km. süratle her tarafa yayıldığı gerçeği, ilmin keşfettiği en önemli olay olarak kabul edilmesi gerekir. Ki zamanın dördüncü bir boyut olduğu bu keşif sayesinde ortaya konulmuştur. Ve bugün, ışık hızının ölçümü, zaman birimlerinin kullanılmasıyla mümkün olabil­mektedir. Bu sebeple ilim adamları “ışık hızı” nı zamanın ters yönde akma hızı olarak kabul etmişlerdir. Nasıl ki ses duvarı var’sa, aynı şekilde bir ışık veya zaman duvarı’da vardır. Ve hız zamanla ters orantılıdır. Cisimler hızlandıkça zaman akışında kısalma olmakta ışık hızının aşılması halinde zaman durmakta­dır. Ki zaman ötesi olan bu âlemdeki kanunlar bildiğimiz fizik kanunlarından farklıdır. Zaman akışındaki kısalma bir bakıma ömrün uzaması anlamına gelmektedir. Bir misal vermek gere­kirse; ışık hızına çok yakın bir hızda uzaya açıldığımızda za­man akışı kısaldığından aynı yaşta olduğumuz dünyadaki ar­kadaşımıza nazaran bizim bir yıllık yaşlanmamıza karşılık, o arkadaşımızda 14 yıllık bir yaşlanma görülür. Biz 21 yaşına bastığımızda, arkadaşımız 34 yaşına basar, öte yandan ömrü en kısa olan cisimlerin en küçük ve en süratli varlıklar olduğu­nu söylemeye gerek yok tabiiki…

Kısaca cisimlerin küçüklüğüne veya büyüklüğüne paralel (orantılı) olarak zaman akışlarında küçülme ve büyüme olmak­tadır. Makro âlemlerdeki cirimleri büyük, hızları düşük cisimle­rin (yıldızlar, gezegenler galaksiler v.s.) ömürleri milyon veya milyar yıllarla ölçülürken, mikro âlemdeki cirmi küçük hızı bü­yük bir nötron’un atom dışındaki ömrü dakikalarla, ışık hızıy­la hareket eden, maddenin sınır taşı olan bir nötrino’un ömrü ise milyonda bir saniyelerle ölçülmektedir. Kısaca kâinatta madde ötesi sayısız boyutlarda mekan tutmuş (sabitleşmiş) âlemlerle içerisindeki madde ve madde ötesi varlıklar, farklı zaman akış­larına tabi olarak devamlı hareket halinde bulunmaktadırlar. Ve bu akışın başlangıcı yaratılma (oluş), sona ermesi ise ölüm (yokoluş) dur. İkisi ortasında tayin edilmiş süre ise ömür ola rak nitelenmektedir. Ki her varlığın belli bir ömrü vardır. öte yandan vahye dayalı din ilimlerine göre. Yüce Yaratı­cı önce “istikametleri yarattı” ve kâinatın temel kanunlarını (kuvvet alanları) bu istikametlerin sayısız boyutlarında ortaya çıkardı. Ve sonra madde ve madde ötesi yapıda yarattığı mahlûkatına (varlıklara) farklı boyutlarda mekanlar tayin etti. Ki bunlardan ancak dar bir sınır oluşturan üç boyutta maddeye mekân verdi denilmektedir. Ki günümüz müspet ilmi’de yukar­daki açıklamalara uygun tespitler yapmış bulunmaktadır.

Boyutlar meselesi, ilimlerin bir nevi anayasası olan vahy kaynağı Kur’an-ı Kerimde, “Ben âlemlerin rabbiyim” “doğular ve batılar” “Allah ölçü koydu” gibi ilahi emirlerde açık olarak ifade edilmiştir. Yani boyutlar, kâinatın iskelet yapısını teşkil etmek üzere, bizler gibi birer varlık olarak yaratılmışlardır denilmektedir. Gerçekte, çağımız vahy kaynaklı dini ilimler­den hakkıyla nasibini alanlar ancak, âlemleri, boyutları ve kâinattaki şuurlu nizamı ve de yaratılmış bütün varlıkların sayısız yüzeylerdeki gizliliklerini sezebilecek durumdadır.

Bugüne kadar dini veya ilmi olarak yapılan açıklamalar şu gerçeği ortaya koymuştur. Kainattaki varlıkların bir kısmı (ister maddesel olsun, ister madde ötesi yapıda olsun) bizim yaşadığımız âlemde etkindir. Ve vardır. Diğer bir kısım varlık­larda bizim yaşadığımız âlemden farklı, başka alemlerde etki­lerini sürdürmektedirler. Ki aslında bu sayısız âlemler birbiriyle irtibattadır. (Şekil ,2)

Madde ötesi varlık olarak ifade edilen melekler ve cinler kavramı da işte sözkonusu bu yapraklar (alemler), yüzeyler (manyetik olanlar) ve tüneller sisteminde saklıdır

Yüce Yaratan, sayısız boyutlarda gizli bulunan çeşitli âlemlerden birinden diğerine geçme sırrını, “ledün ilmini” şüphesiz kendine en yakın kullarına öğretmekte ve ayrıca ilmi gelişmeler cihetiyle (Bütün insanlığa açık tutmak anlamında) bu sırrın kapısını açık tutmaktadır.

Yaradılışımızla ve ölümümüzle ilgili tüm gerçekler işte bu âlemler dizisi içerisinde gizlenmiştir.

Bilindiği kadarıyla bütün âlemler, fihriste olarak insanda temsil edilmiştir. Onun madde ve madde ötesi yapılardaki un­surlar (dört ana madde olan, toprak, su, hava ve hararet ile bir nevi hayat enerjisi olan tabii ruh ile nefis ve ene) bütün alem­lerle irtibatlıdır. İnsan maddi yapısı cihetiyle dünya hayatı içinde ölçülebilen müşahhas-mekân boyutlarına tabidir. Fakat madde ötesi yapısı cihetiyle sayısız boyutların ve âlemlerin etkisi altındadır. Ki insanın bilinmezliği işte bu boyutlarla ve âlemlerle olan ilgisinden dolayıdır. Her ne kadar belirtilen ko­nuda en doğru ve en sade açıklamalar asrımız sünühat (Kalbe gelen mânalar, doğuşlar) eserle­rinde ele alınmış bulunmaktaysa da, çağımız modern fizik alimleride, sözkonusu konularla ilgili yani madde ötesi varlıklar hakkında oldukça şaşırtıcı ve yukarıda belirtilen ifadeleri doğ­rulayıcı tespitler ortaya koymuş bulunmaktadırlar.

 

Şekil 2

 

Yukarda, dönen bir kare deliğe (vücudumuzdaki sinir sistemi aksonları gibi iletkenliğe haiz olan ve madde ötesi alemlerle irtibatı sağlayan yoğun elektrik ve manyetik akım yüklü tü­neller) giren bir Astronot için türlü tercihler yapma durumu mevcuttur.

  • Rotası, Yine kendi yaşadığımız âleme döner.
  • Rotası, bizi; yok edici nur (Tek kuvvet) âlemine götürür
  • Rotası,ışık hızını aşmak hâlinde geçişe müsaade eder’ki bu rota; yine madde-enerji için yasak, Madde ötesi Nurâni var­lıklar (Melekler) için müsaittir.
  • Rotası, Madde-Enerji için, geçişi mümkün olan yoldur. Ve iç – dış olay ufuklarının arasından geçerek başka âleme gö­türür

(E)   Rotası, Baktığımız şekle dik olan (Gözle sayfa arasındaki doğrultu) bir yol olup, kendi alemimize paralel başka aleme götürür. (Göğe çekilenlerin yolu)

 

Şekil (2) ile ilgili İslâm kaynaklarında belirtilen bir açıklama İslâm kaynaklarında belirtilen hayat mertebeleri ile Modern Fiziğin tespitlerinin birbirinden farklı olmadığı görülür.

Şöyle ki; islam kaynaklarında, yaşadığımız hayatla birlikte 5 hayat tabakası olduğu belirtilmektedir.

  1. Tabaka hayat: birçok şartlara bağlı olan maddi hayatı­mızdır. Yani içinde yaşadığımız uzaydır. Şekildeki (A)Bölgesidir.
  2. Tabaka hayat: Modern Fiziğin tespitlerinden olan, Kara-delikler vasıtası ile dünya hayatıyla irtibatlı 2 Nolu şekilde (D) bölgesi olarak gösterilen, dünya hayatı şartlarıyla mukayyed olmayan bir hayat tabakasıdır. Hz. Hızır ve Hz. İlyas (aleyhisselâm) bu hayatta yaşarlar, istedikleri an dünya’ya gelir, isterlerse yerler, içerler ama mecburiyetleri yoktur. İstemezlerse yemezler. Vela­yet yolu ile bu hayat tabakasına çıkılabilir. Hz. Hızır bu tabaka­ya çıkanlara ders vermektedir.
  3. Tabaka hayat : Yine karadelikler vasıtasıyla dünya hayatı ile irtibatı olan, 2. Hayat tabakasında farklı bir başka hayat ta­bakasıdır. Ki burada, vücud, canlılığını yitirmeden fakat letafet kesbetmiş olarak (Melekler gibi) yaşayabilmektedir. Zaman ötesi (Bast-ı zaman) yolculuk bu hayata geçişle vukua gelmekte­dir. Hz. İdris (aleyhisselâm) ile Hz İsa (aleyhisselâm), halen bu şekilde kendi uzay­larında yaşamaktadırlar. 2 nolu şekilde gösterilen (E)bölgesi, bu hayat tabakasına aittir.
  4. Tabaka hayat : Ulvi ruhların ve Şehidlerin zaman kavra­mından bihaber olarak huzur ve lezzet içinde yaşadıkları hayat­tır ki Şehidler ve Ulvi ruhlar}her biri dünyadaki hayatlarına ben­zer şekilde, fakat kedersiz, zahmetsiz olarak burada yaşarlar. 2 Nolu şekilde gösterilen (C) Bölgesidir. (Işık hızından hızlı varlıklar ancak bu bölgede yaşayabilirler.)
  5. 5.  Tabaka hayat : Kabir ehlinin yaşadığı ruhani hayattır. Ki bu hayat, müminler için bir istirahat yeri, mu’min olmayanlar için mutsuzluk ve başıboşluk içinde yaşama yeridir. Şekilde gösterilen(B)hölgesidir

Melekler; bütün hayat tabakalarında bulunurlar ve kendile­rine verilen görevleri ifa ederler.

NOT:

Bir takipçimiz , yazarın verdiği bu bilgilerin bir kısmının ve çizimlerin  PROF. DR. HANS VON AIBERG ‘in ARZ´dan ARŞA Kitabından alıntıladığı bilgisini vermiştir.

PHİLADELPHİA DENEYİ

Bu orada 1943 yılında yapılmış olan oldukça ilginç bir de­neyden kısaca bahsedecek olursak, Dr.Morris Jessup, Birleşik Amerika donanmasının çok değer verdiği büyük bir bilim adamıydı. 1943 yılında Amerika savaşmaktaydı ve bilim adamları da Yapay manyetik alanlar deneyinin nasıl oluşabileceğine kafa yormaktaydılar. Aynı zamanda Birleşik alan­lar teoremi bu deneyle doğrulanmış olacaktı. Donanmanın isteği, bir geminin Görünmez olması, kamufle edilmesiydi. Jessup, bu deneyi üstlenecek tek insandı.

Sözkonusu olay, çok güçlü bobinlerden, bir gemiye elek­trik akımı yüklemek, böylece bu elektrik alana dik bir man­yetik alan oluşturmak ve bu dipole (ikiz kutuplu) alanda, iç uzay ya da Tü­nel e girip, başka bir tünel ucundan çıkmak diye özetlenebilir­di bu deney…

Güçlü bir manyetik alanda, atomlar kafeslerini parçalayıp, uzay-zaman içinde yürürlerdi. (Tayyı mekân) Böylece yer-zaman koordinatlarının dışına çıkan bir nesne görünmez ola­caktı. Donanmanın büyük finansmanıyla deney yapıldı.

Elektrik akımı verilen çıkarma gemisi tayfalarıyla birlikte gözden silindi. Gemi üç dakika sonra 620 km. uzaklıktaki Norfolk limanında gözüktü ve yeniden gözden kayboldu. Daha sonra sıçramalı olarak birçok yerde, “Hayalet gemi” ola­rak görünüp yok oldu ve yeniden limanda belirdi. Bu arada deneyin acı sonucu birçok tayfa öldü.

Kalan tayfalarda da birçok tuhaf yetenekler gelişti. Böy­lece doğadaki (Bermuda olaylarında olan) manyetik fırtınaların tıpatıp laboratuar benzeri yaratılmıştı. Bu aynı zamanda, arada bir serap gibi görünen kaybolan uçak ve gemilerin ya da için­deki kimselerin, ses ve imdat çağrılarını açıklıyordu. Çünkü bu gemide hayalet gibi sıçramalı hareket etmiş ve zaman içinde büyük mesafeler aşarak beş dakikada 1300 km. gidip gelmişti.

Tayfaların birçoğu, periyodik olarak, manyetik alan etki­si kendilerine yöneldiğinde; evlerinde veya lokantada birden yok oluyorlar, bir süre sonra yeniden görünüyorlardı.

Bazen de uzuvları donup kalıyordu. Yani bir heykel gibi kaskatı kesiliyorlardı. O zaman onları Topraklamak gereki­yordu. Böylece yine kendilerine geliyorlardı. Bu donma anın­da tayfalar serbestçe Uzayda gezdiklerini, çekimsiz alanda Yükseldiklerini bulutların üzerinde karanlık bölgeye çıktık­larını söylüyorlardı.

Kaybolan tayfalar da öyle!… (Birden kendimize bedeni­mizle birlikte uzayda buluyoruz. Sonra dünyaya düşüyor ve kaybolduğumuzu ileri sürdüğünüz yerde yeniden size görün­müş oluyoruz) diyorlardı.

Söylediklerinin doğru olduğu acı bir gerçekle anlaşıldı: Bir gün pusula taşıyan bir tayfa birden donup kaldığında, arka­daşları onu dokunarak topraklamak istediği anda tayfa alev al­dı. Bu öyle bir alevdi ki, sanki bir insanı naylon torba dolusu benzin haline sokmuşsunuz! Hiç bir iz bırakmadan her şeyiy­le yanmış. Ne et, ne kemik ne bir parçası kalmıştı. Sadece düştüğü yerdeki halının ya da zeminin kömürleşmesinden onun yandığını anlıyorsunuz. Yani dünyamızda istediğiniz şeyi ya­kın, mutlaka bir izi, yanmayan kemiği ya da metalik bir belge­si kalır. Ama bu öyle değildi. Her şeyiyle birden durup durur­ken alev alarak bir yanmaydı. Geriye hiç bir iz bırakmaksızın bir yanma!..

Morris Jessup , böyle yanan bir tayfanın, yandığı zemin örneğini, yani döşeme ve halıdaki yanığı, üstadı Hansel Heiberg’e verdi. Onun yaptığı testler sonucu, bu tayfanın, UZAY’da yani kozmik ışınların olduğu atmosfer dışında yük­sek bir yerde kendiliğinden uzayının kaydığını belirtti. Çünkü halı numunesi ve zeminde, dünyada hiç olmaması gereken Rad­yoaktif ışıma ve dedektörlerin KOZMİKPRİMER diye tanımla­dığı kâinat ışınları bulundu. Bunlar dünyamıza inmezler ve uzayda törpülenirlerdi. Oysa tersine dünyamıza inmişlerdi. Ya da öteki adıyla, Zavallı tayfa atmosfer dışına çıkmış ve orada bu yakıcı kozmik ışınlarla alev almıştı!..

Böylece tayfaların madde ötesi âleme, kimi zaman beden­leriyle ya da donarak muhayyileleriyle çıktıkları doğrulanıyor­du.

Günümüz modern Fizikçilerinden batılı âlim M.H. Aiberg tarafınca telif edilen eserden iktibas ettiğimiz yukarda açıklanan tespitlerle İslâm kaynaklarında belirtilen açık veya yarı açık mesajların genel olarak bir biriyle uyum içerisinde olduğu görülmektedir.

 

TASAVVUFLA İLGİLİ YAPILAN EN SON ARAŞTIRMALAR:

Son zamanlarda modern fizik âlimlerince yapılan araştırma sonuçları, Tasavvufla ilgili yazılanları ve söylenenleri doğrular mahiyettedir.

Modern Fizik âlimi Carl Frederik von weizsacker, hind tasavvufu ile ilgili yaptığı araştırmalarda; Tasavvuf disiplini ile insan­da ruhi bir enerjinin oluştuğunu gözlemlediğini belirtmekte ay­rıca yaptığı yorumla’da, bu enerjinin doğru (müsbet) kullanılma­sı halinde iyi faziletli dahiler, yanlış (menfi) kullanılması halinde kötü aşağılık dahiler ortaya çıkmakta demektedir. Bu arada ayrı­ca sözkonusu disiplinden geçmiş, hind sofilerinin, hayret verici gösterilerine ( bu gösterilere istidraç olayları denilmektedir.) tanık olduğunu eserinde anlatmaktadır.

Nitekim günümüzde yapılan para psikolojik araştırmalarda da aynı yollardan ve olaylardan hareket edilmekte ve birçok tek­niklerin ortaya çıkarılmasına çalışılmaktadır.

Tespit edildiği kadarıyla, nefis; etkisiz hale getirilmekle veya kontrol altına alınmakla, vucud’da dercedilmiş olan gizli kuvvetler kademeli olarak harekete geçmekte (Dalga boyları farklı ışık tayfları gibi) ve ruhi latifeyi “Gönül motorunu” yani kalbi duyuları çalıştırmaktadır. Ki, gönül motorunun çalışmasıyla’da insan, olağanüstü bazı kabiliyetlere kavuşmaktadır.

Ne var ki bu güç ve kabiliyet; gerçek imana sahip olmayan insanlar elinde (nefis hesabına çalıştırıldığından kendilerine ve başkalarına zarar verebilecek tehlikeli bir silahtan öteye geçme­mektedir. (Sihir, büyü vb. kötü veya faydasız, manasız, gösteri­lerin yapılması)

Oysa gerçek imana sahip olanlar; ilhamlara (ledun ilmine doğrudan mazhar olduklarından) muhatap olduklarından, güç ve kabiliyetlerinin nelere muktedir olduğunu bilerek (Dünya ve ahiret hayatının birçok sırlarına vakıf olup) eşyaya tasarrufta bulunurlar. (Bu zatlar madde ötesine ve zaman ötesine geçebilir­ler) değil kendilerine ve başkalarına zararlı olmak faydasız hiç­bir teşebbüste dahi bulunmazlar. Tıpkı melekler gibi mutlak ha­yır işinde güçlerini kullanırlar. Öyle ki adeta bütün mahlukat (canlı ve cansız) ona itaat eder.

Mesela, Bir kimsenin kendi yanı­na gelmesini düşündüğü zaman, o kimseden gizli olarak ona te­sir eder (telepati) yanına tevcih eder (telehipnoz ve hipnotizma,) Yağmur yağmasını istediği zaman yağmur yağar (telekinezi) Bütün bunlar, peygamber ve Evliya tasarrufları olarak tecrübe ile bilinmektedir. Göz değmesi ve büyü dedikleri şeyler de bu ka­bildendir. Hatta, bazı haset ediciler, bu ruhi güce sahip olur da, gayet güzel bir at görüp, o ata haset gözü ile baksa ve onun ölmesini aklından geçirirse, o at o anda can verir. Hadis-i şerifte bildirilen “Göz insanı mezara, deveyi tencereye koyar” deyimi bu hususu belirtmektedir.

Söz konusu ruhi kabiliyet kötü işlerde kullanılır ise bunu yapanlara kahin veya sihirbaz denir. Kötü maksadla yapılana İstidraç ve sihir, iyi maksatla yapılana da keramet ve mucize denilmektedir.

İSLÂM TASAVVUFU VE LEDÜN İLMİ:

İslam tasavvufunda , diğer tasavvuf disiplinlerinde olduğu gibi nefis terbiyesi esastır. Ancak burada ilim ve marifet sahibi olmak gaye değildir. Gaye, imanı inkişaf ettirmektir. İlim ve te­fekkür ile nefis terbiyesi (İslam kaynaklarında, Günde 4 saat uy­ku, 300 gr. yemek, Haramdan ve günahlardan kaçınmak nefsi terbiyede etkili olduğu belirtilmektedir) tasavvuf mesleklerin­den en önemli farklılığı, tasavvufu, gelişmiş bir iman seviyesi olarak görmesidir. Ki insanın bu seviyelere ulaşmasının ilahi bir lütuf olduğu İslâm kaynaklarında; belirtilmektedir. İmanı geliş­tirmek, çile ve riyazattan ziyade ilim ve ibadetle olmaktadır. Bu yola, hakikat yolu veya sünnet-i seniye yolu denilmektedir. Bu yola girmeden gerçek tasavvuf durağına ulaşılamaz. Ki tasavvuf yolu işte bu duraktan sonradır. Ve herkese de nasip olmaz.

Bu durumda hakiki tasavvuf yolunun da İslâmlar kemale erdiğini söylemek yanlış olmasa gerektir. Sahabelerin, tabiinlerin ve onların izinde gidenlerin (peygamber efendimizin izin­de gitmek sayılır) birçoğu bu yolla manevi mesafe kat etmişler­dir. Ne var ki bu doğru ve kestirme yol; bir kaç asır sonra bozuk din, mezhep ve felsefi mesleklerle ve istidraç olaylarıyla bulan­dırılma durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Bunun üzerine, Ehl-i hakikat olan (şeriat ehli) müslümanlara tasavvufi hedefler göste­rilmiş, daha çok sabır isteyen tasavvuf akımları (tarikatlar) böylece ortaya çıkmıştır. Ki bu akımların gerçek amacı, her za­man imanın ve İslam şeriatının muhafazası olmuştur. Ne var ki zamanla, günümüze kadar gelen tasavvuf akımlarından pek ço­ğu İslam’ın gerçek tasavvufi anlayış ve disiplininden uzaklaşmış­tır. Kısaca tasavvuf, sünnet-i seniyeye ittiba edenlerden (hakikat mesleğine tabi olanlardan) kabiliyeti müsait olanların- (doğuştan güzel huylu, halim ve selim, şevkatli, ciddi, sabırlı gayretli insan­lar) meyletmesinin gerekli olduğu zevkli, nurani bir yoldur. Ve gayesi, kavuşulan ilim ve marifetleri; imanın gelişmesinde, şeriatın muhafazasında, dinin yayılmasında kullanmaktır. Bilhassa imanı geliştirmedeki görevi çok önemlidir. Zira “bütün ilimlerin ve ma­rifetlerin ve kemâlat-ı insaniyenin en büyüğü imandır. Ve iman-ı tahkikiden neşet eden tafsilli ve bürhanlı marifet-i kutsiyedir.” diye ehl-i hakikat ittifak etmişlerdir. Bu konuda asrımız müceddidi Bediuzzaman hazretleri şöyle demektedir.

“… îman-ı tak­lidi, çabuk şüphelere (Müsbet ilmin soruları karşısında) ve hura­felere (saf zihinleri iğfal eden büyü, sihir v.s. tesirler) mağlup olur. Oysa daha çok kuvvetli olan iman-ı tahkikide bu tehlikele­re düşmek ihtimali yoktur. Zira tahkiki imanın pek çok merte­belerden, ilmel yakin mertebesinde çok burhanlarla (ispat vasıta­sı olan doğru şahitler, deliller yani aksiyomlar) şüphelere karşı direnç kazanılır. Oysa taklid-i iman’da, bir tek şüphe karşısında bile bozan durulamaz, tman-ı tahkikinin bir diğer mertebesinde (aynel yakin mertebesi) ise, insan; bütün bir kâinatı bir Kuran gibi okuyup anlama derecesine ulaşır ki, artık bu mertebede, şüphe ve hurafeler ne kadar kuvvetli olursa olsun hiç mi hiç etki­li olmaz. İman-ı tahkikinin bir mertebeside hakkal yakin derece­sidir Ki bu mertebedeki insanlara, bütün şüphe ve delalet ordu­ları hücum etse bir halt edemez.

İşte ulema-i ilm-i kelamın binler cild kitapları akla ve mantı­ğa istinaden telif edilip, yalnız o marifet-i intaniyenin bürhanlı ve akli bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakikat, yüzer kitaplarla keşfe zevke istinaden, imanın marifetlerini izhar etmişlerdir. Esasende Kuran, her zaman kendi mucizekar cadde-i kübrasının gösterdiği iman hakikatleri ve kutsi marifetleri ile o ulema-ı evli­yanın gösterdiklerinin pek çok fevkinde bir kuvvet ve yükseklik­tedir. “

İmanın inkişaf etmesiyle veya kalbin çalıştırılmasıyla, in­sanda oluşacak halleri. Mutasavvıflar sırayla şöyle belirtmekte­dirler. Ki bu haller melekiyet mertebesine çıkılırken uğranılan ara mertebelerdir.

  1. — Doğru ile yanlışı ayırdedebilecek derecede kuvvetli bir mantık ferasetine kavuşma hali. (Mu’minlik mertebesi)
  2. — Allah’ın kudretini düşünüp ona dayanarak, her an kal­bin huzurla dolması hali. (Allaha ihlasla kulluk etme mertebesi)
  3. — Kalbin, sevinç ve elemi unutup, gayb âlemiyle irtibat kurması hâti, (velilik mertebesi olup, insan bu mertebede; şa­hadet âlemini gördüğü gibi, yekaza halinde gayb âlemini ve oradaki mahlukatı görür ve işitir onlarla haberleşir. Konuşur)
  4. — Nefsin arzularını gemleyip, ilahi ilhamın kalbe akışının sağlanması hali. (ileri derecede velilik mertebesi olup) mekân ve zaman ötelerine bedenen gidip gelen veliler bu mertebededir.)
  5. — İlâhi cezbeye tutulup, dünya sevgisinden uzaklaşma hali (ilah-i aşka tutulma mertebesi)
  6. — İlahi ilhamlarla dolan kalbin Allah’a kavuşması hali (Allah dostluğuna tam hak kazanma mertebesi)
  7. — Allah’ın cemalini görme ve onun nuru, sevgisi ve aş­kıyla dolma ve zaman ve mekân ötelerine geçerek insanın ula­şabileceği en yüksek makama ulaşması hali (Büyük evliyalık de­nilen uhrevi lezzete kavuşma ve tatma mertebesi)

 

Yazının Alındığı Kaynaklar

Ali KÖMÜRCÜ [Kitap]. – Bilim’in Temel Meseleleri Ocak Yayınları Ankara.

http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/732/zamanin-goreceligi-nedir-zaman-hakkinda-detayli-bilgi-verir-misiniz.html

http://tr.wikipedia.org/wiki/Philadelphia_Deneyi

————————————-

PHİLADELPHİA DENEYİ

Philadelphia Deneyi,28 Ekim 1943 tarihinde Amerikan donanmasının Pensilvanya eyaletine bağlı Philadelphia şehri limanında yaptığı iddia edilen deneydir. İddiaya göre donanmaya ait bir koruma destroyeri olan DE 173 sınıfı 1240 tonluk USS Eldridge birkaç dakika içerisinde 600 km.’den fazla bir uzaklığa gidip tekrar gelmiştir. Deneyin varlığı konusunda hiçbir delil bulunmamaktadır. Amerikan donanması da böyle bir deneyin kayıtlarda varolmadığını belirtmiştir[1]. Al Bielek hariç deneye katıldığı iddia edilen tüm askerler bunu yalanlamış, hikâyenin bir aldatmaca olduğunu söylemişlerdir. Bielek’in hikâyesi de daha sonra yalanlanmıştır.[2].

USS Eldridge (DE 173) 1944

Gökkuşağı Projesi (Rainbow Project) adıyla da bilinen bu deney, 1984 yılında beyaz perdeye aktarılana kadar ciddiye alınmamıştı. Ancak o tarihden bu güne kadar resmi makamlarca defalarca yalanlanmasına rağmen en çok merak edilen konulardan biri olmuştur.

Deneyin iddia edilen hikâyesi

İddia sahibi ataldır, Deneyin yapılmış olma ihtimalinden ilk söz eden kişi Morris K. Jessup‘dur. Jessup amatör bir gökbilimciydi ve UFOlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Deney ile olan ilgisi ise 1955 yılında eline geçen bir mektupla başlar. Mektup, Carlos Miguel Allende adında birinden geliyordu ve deneyden detaylı olarak bahsediyordu. İddiasına göre Allende, deneye gözlem gemisi olarak katılan SS Andrew Furuseth adlı şilepte görevli bir denizciydi. Deneye baştan sona şahit olmuştu.

Deneyin hazırlık aşaması

Deneyin temelinde Einstein‘in Birleşik Alan Teorisi vardı. Teori, basitce, nesneler arası çekim esası ve elektromanyetizma üzerine kurulmuştur. Einstein, 1920’lerden itibaren bu teorisi üzerine yoğunlaşmış, 1925-1927 yılları arasında Almanya‘da, bir fizik dergisinde yaptığı çalışmaları yayımlamış, ancak bu çalışmalarını hiçbir zaman tamamlayamamıştır.

İddiaya göre deneyin çalışmaları 1930 yılında Chicago Üniversitesinde başlamış, bir yıl sonra da Princeton Üniversitesinde devam ettirilmişti. Hatta Albert Einstein Dr.John von Neumann ve Dr.Nikola Tesla‘nın da zaman zaman proje dahilinde çalıştıkları iddia edilmiştir.

Birleşik Alan Teorisi’nin deneye uygulanışı ise “çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturup gemi üzerine gelen ışığı (ve radar sinyallerini) kırarak ya da bükerek optik görünmezlik sağlamak” şeklinde düşünülmüştü. Bu doğrultuda 75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi (her biri iki megavat CW gücündeydi ve onlar da güverteye monte edilmişti). 3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp, iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel eşleme ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman, oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.

Amaç görünmezlikti fakat iddiaya göre donanma bu deneyde tesadüfen de olsa maddenin ışınlanmasını gerçekleşti

Deneyin gerçekleştirilişi

Allende, deneyin 22 Haziran 1943’te sabah 09:00’da jeneratörlere güç verilerek başlatıldığını söylüyordu. Bu aşamadan sonra yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başlamış ve USS Eldridge ortadan kaybolmuştu. Devamını şöyle anlatıyordu Allende :

Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı. Gemi ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu? Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük, diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı,sanki hiçbirinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Gemi istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943’te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu. Birkaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk’ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia’da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. “Donma” adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donduktan sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?

Bu hikâyeye göre USS Eldridge, 28 Ekim sabahı Philedalphia limanından 640 km. ötedeki (375 mil) Norfolk askeri deniz üssüne gidip tekrar gelmiş ve bu olay birkaç dakika içerisinde olmuştu. Jessup bu inanması güç hikâyeye temkinli yaklaştı. Allende’ye gönderdiği cevapta daha fazla ayrıntı ve varsa olayın gerçekliğiyle ilgili kanıtlar istedi. Allende’nin cevabı ise aylar sonra geldi, fakat bu sefer gelen mektupta Carl M. Allen imzası vardı. Allen kanıtı olmadığını yazıyordu ancak hipnoz seansına katılabileceğini ya da pentotal (bilinci uyuşturarak iradeyi kıran doğruyu söyleten bir ilaç) alarak gördüklerini anlatabileceğini savunuyordu. Jessup bu mektupdan sonra yazışmamaya karar verdi.

Morris Jessup’un intiharı

1957 ilkbaharında Jessup, Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu’ndan bir davet aldı. Büroya ulaştığında kendisine yine kendinin yazdığı (ve çoğunlukla ününü borçlu olduğu) The Case for the UFO isimli kitap gösterildi. Bu kitap bir yıl kadar önce büroya postalanmıştı. Kitabın dikkat çekici yanı ise sayfalarda alınmış olan notlardı. Notlar üç farklı yazıyla yazılmıştı ve binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu. Sonunda ise Güç alanlarından, bir maddenin nasıl kaybolup, nasıl ortaya çıkarılabileceği ve 1943’te yapılan deneyden söz ediliyordu. Jessup yazılardan birinin Allen’e ait olduğunu fark edip durumu bildirdi. Sonrasında diğer yazıların da aynı kişiye ait olduğu, farklı renk ve özelliklerdeki kalemlerle yazıldığı anlaşıldı.

Bu olaydan sonra Deniz Kuvvetleri Jessup ile yeniden bağlantı kurup Allende’nin mektuplarında belittiği adresin terkedilmiş bir çiftlik evine ait olduğunu, ayrıca, Jessup’un kitabının üzerindeki notlarla ve Allende’nin mektuplarıyla birlikte yeniden düzenlenerek Deniz Kuvvetleri bünyesinde dağıtılacağını bildirdi. Rakam tam olarak bilinmemekle beraber bu şekilde 100 kadar kopyanın Deniz Kuvvetlerinde dağıtıldığı sanılmaktadır. Bu baskıdan üç kopya da Jessup’a gönderilmiştir.

Bu olaydan iki yıl kadar sonra, 20 Nisan 1959’da Morris Jessup, Miami‘de Hammock Parkı’nda, kendi aracı içerisinde ölü bulundu. Polis raporlarına göre egzos gazıyla intihar etmişti. Carlos Allende ise bir daha ortaya çıkmadı ve olay bu şekilde kapandı.

Alfred Bielek’in ifadesi

Bugün bilinen, hikâyenin çoğunun 1984 yapımı Stewart Rafill‘in yönettiği “Philadelphia Experiment” (Philadelphia Deneyi) isimli filmden uyarlandığıdır. 1990’larda Eldridge gemisinin mürettebatından Alfred Bielek deneyin içinde yer aldığını ifade etmiş, bu ifade internet aracılığıyla yayılmıştır. Ancak 2003 yılında Bielek’in hikâyesi küçük bir araştırmacı grup tarafından yalanlanmış, deney sırasında geminin yakınında bir yerde olmadığı gösterilmiştir.[3]

Hikayedeki tutarsızlıklar

USS Eldridge gemisi 27 Ağustos 1943’e kadar hizmete girmedi, eylül ayına kadar da New York limanından ayrılmadı. Ekimde gemi Bahamalar‘a doğru ilk deneme seferine çıkmıştı. Eldridge gemisinde görev yapanların da üyesi olduğu bir savaş gazileri birliği, Nisan 1999’da yayımladığı bildiride geminin asla Philadelphia limanına uğramadığını belirtmişlerdir.[4]

Alternatif açıklamalar

Araştırmacı Jacques Vallee, USS Eldridge yanında demirli bulunan USS Engstrom gemisinde amacı gemileri manyetik algılayıcılı mayınlara karşı görünmez yapmak olan ve benzer şekilde elektromıknatıslarla yapılan bir deneyi tanımlamıştır. Gemi elektromıknatıslarla degauss edilerek manyetik görünmezliğe ulaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak bu deneyin internette gezen hikâyeyle hiçbir alakası olmadığını söylemektedir.

Kaynaklar

 http://de.wikipedia.org/wiki/Carl_Friedrich_von_Weizs%C3%A4cker

FUZÛLÎ, RİND İLE ZÂHİD


Onaltıncı yüzyıl Türk-İslâm dünyasının en seç­kin şâir, bilgin ve mutasavvıf düşünürü Fuzûlî’nin Rind ile Zâhid’i, bugüne kadar Türkçeye çevrilme­miştir[1]. Atatürk Üniversitesi’ndeki öğrenciliğim es­nasında, rahmetli Kemâl Edîb KÜRKÇÜOĞLU‘nun, karşılaştırmalı olarak hazırlayıp bastırdığı metni[2] görmüş, sonra da Sâlim Efendi’nin Muhavere-i Rind ü Zâhidi’ne rastlamıştım. Her ikisini de okumuş ve Farsça metni daha kolay anlaşılır bulmuştum.

Farsça bilgimi ilerletmek ve eseri Türkçeye ye­niden kazandırmak için, K. E. KÜRKÇÜOĞLU’nun bastırdığı metni çevirmeye başladım. Başladıktan bir ay kadar sonra 9.3.1965’te de tamamladım. O günden bugüne kadar, rahmetli K. Edîb KÜRK­ÇÜOĞLU’nun, basılmak üzere, sunmaktan vazgeç­tiği Rind ü Zâhid” çevirisini[3], bir gün basılır ümi­diyle bekledim. Basılmadığını görünce de uzun yıllar önce yapılmış bulunan çeviriyi, bir defa daha gözden geçirerek, basılmak üzere, Milli Eğitim Bakanlığı’na göndermeyi düşündüm. Elinizdeki çeviri, bu düşüncenin ürünüdür.

Rind ile Zâhid hakkında her hangi bir fikir ileri sürmeden, Fuzûli’yi inceleyebilmek için, O’nun bu eserinin mutlaka okunması gerektiğine inanırım.

Farsça’dan gittikçe uzaklaştığımızı göz önünde tutarsak, Rind ile Zâhid’in Türkçe’sinin okuyucumu­zun eline verilmesinin doğru olacağını yerinde bulma­mak mümkün olmaz!

Farsça metinde rastlanan bazı “ma’na” ve “nükte”lerin bu çeviride tam olarak görülemediği hallerde, o “ma’na” ve “nükte”leri, günümüz Türkçe’siyle ifa­deye gücümün yetmediği göz önünde bulundurulmalıdır. Okuyanlardan bağışlanmamı ümid ederim.

 Nisan 1989 Konya

Prof. Dr. Hüseyin AYAN

 

ESER HAKKINDA

H. Ayan’ın MEB yayınlarından çıkan 104 sayfalık çalışması “Ön Söz”, “Fuzûlî’nin Eserleri Arasında Rind ile Zâhid’in Yeri” ve “Rind ile Zâhid” bölümlerinden oluşmaktadır. H. Ayan, Nisan 1989’da kaleme aldığı “Ön Söz”de Farsça bilgisini ilerletmek amacıyla 1965’te çevirmeye başladığı Rind ile Zâhid’in Kemal Edip Kürkçüoğlu’nun tenkitli metnine dayandığını söylemektedir. Çalışmanın “Fuzûlî’nin Eserleri Arasında Rind ile Zâhid’in Yeri” başlıklı bölümünde önce Fuzûlî, eserleri ve şairin edebî şahsiyeti hakkında bilgi verilmiş daha sonra Rind ve Zâhid tiplerinin ortaya çıkışı üzerinde durulmuştur.

H. Ayan, Fuzûlî’nin Rind ile Zâhid’de mükemmel bir tenkitçi ve eğitimci olduğunu, tasavvuf havası vererek dünya ve kâinata dair görüşlerini bu eserinde ortaya koyduğunu, Rind ve Zâhid’in ağzından kendi felsefesini aktardığını söylemektedir. Eserde Rind, şairin gönlünden geçenlere Zâhid’se düşüncesine tercüman olmaktadır.

Çalışmanın 13-16. sayfaları arasında eserin özetine de yer verilmiştir:

 [Fuzûlî, Rind ü Zâhid adlı eseriyle Farsça’ya olan hâkimi­yetini ortaya koyar. Şâir, bu eserinde en zor ko­nulara girdiği anda, nesir”den nazma geçer. (Bu küçük eserde 75 rubâî, 54 kıt’a, çeşitli yerlerde 18 beyitlik mesnevi, yer yer serpiştirilmiş beyitler ve bir mısra vardır.) İslâm dininin esaslarından gelen, inançtan doğan amel gibi mükellefiyetlerin yerine getirilmesini ele alırken, şiirden ve edebî sanat­lardan ustaca faydalanır. En ağır inanç konularını, Rind ile Zâhid’in ağzından, geniş bir çerçeve içinde tartışır. Bu sayede Fuzûlî, Kur’ân-ı Kerîm, Hadîs, Fıkıh ve .Tefsîr’e olan derin vukûfunu ortaya koyar. Kelâm (İslâm Felsefesi)’a, Tasavvufa ve Vahdet-i Vücûd'a dair geniş bilgisini açığa vurur. Rind ile Zâhid'in ağzından biz, ele alman konularda, Fuzûlî'nin ne düşündüğünü veya bunları nasıl anladığını öğreniriz.

İslâm dininin geniş çevrelerde ve çeşitli milletler arasında yayılıp kabullenilmesiyle bu dinin öğretil­mesi ve Müslüman toplulukların eğitilmesi, gerek­miştir. Beş vakit namazın kılınması için mescid ve câmi müesseseleri doğmuştur. Câmi'de, Cuma gün­lerinde ve bayramlarda hutbe okunurken Müslü­manların din bilgilerini genişletmek ve dünya gö­rüşlerini pekiştirmek için vaaz ve nasihate de önem verilmiştir. Bunun yanında, İslâm ülkelerinde bazı tekke ve zâviyelerin de yavaş yavaş ortaya çıktığı görülür.

Câmilerde İslâm dininin şer’î hükümleri, Kur'ân-ı Kerîm ve Hadislerin zâhirî manaları ile iman esas­ları öğretilirken, genellikle câmilerin etrafında ku­rulan medreselerde de benzeri eğitim yapılmıştır.  Buna karşılık, kökleri çok gerilere uzanan ve adına Tasavvuf denen bilgi kaynağı da tekke ve zâviyele­rin eğitim ve öğretim konusunu teşkil etmiştir. Ta­savvuf, inanç ve bundan doğan mükellefiyetleri, daha geniş bir açıdan mutâlaa etme temayülünü gösterir. İslâmî inanç ve mükellefiyetlere Allah kor­kusundan ziyade Allah sevgisiyle yaklaşır. Bu du­rum, zamanın akışı, içinde,, câmi ve medrese eği­timinin sonucu olarak zâhid tipini; tekke ve zâviyelerde yetişmenin sonucu olarak da rind tipini ortaya çıkarır. İşte Fuzulî, aramızda dolaşan bu iki tipi, rind ile zâhid’i ele alarak “RİND ile ZÂHİD" adlı eserini yazmıştır. Bu itibarla Müslümanlar arasındaki bir iki tipi en müsahhas bir şe­kilde Fuzûîî’nin eserinde görmek mümkündür.

Fuzûlî, “Rind ile Zâhid” adlı bu eserinde mükemmel bir tenkidci ve eğitimcidir. O’nun eğitim ve öğretim, özellikle İslâmî eğitim ve öğretim için eskimeyen düşünce ve metodları bu eserindedir.

Eser hakkında yapılan araştırmalarda varılan ortak sonuca göre, Fuzûlî, bu eserine tasavvuf ha­vası vererek dünya ve kâinâta dair görüşlerini ortaya koyar. Kendi felsefesini Rind ile Zâhid’in ağzından kaleme alır.

Fuzûlî'nin bu küçük eserinde Rind, O'nun gön­lünden geçenleri, Zâhid de düşüncesini açığa vu­rur. Sonunda şâirin düşüncesi duygusunda birleşir. Eserin kısaca özeti şöyle ifade edilebilir:

 "... Acem diyarında, vakar sahibi, gayetle Allah'­tan korkan ve çekingen bir Zâhid ve bu kişinin Rind adlı bir oğlu vardır. Zâhid, oğlunun zekâ ve istidadının farkına varınca ona öğütler vermeye baş­lar. Oğlan bu nükteli öğütlerin biraz daha açık ve kendi anlayacağı biçimde olmasını ister.. Nesirden ziyade nazımdan hoşlandığını imâ eder. Zâhid, Kur'- ân-ı Kerîm ve Hadîs’ten şiir ve şâirle ilgili hüküm­leri okur.

Baba, oğlunu, şeriat bilimlerini öğrenmeye teş­vik eder. Rind, öğrenme ve davranışların nelerden ibaret olması gerektiğini öğretmesi, için babasını sıkıştırır.

Yazı sanatını öğrenmesinin iyi olacağını söyle­yen babasına, Hz. Peygamber’in “ümmî''liğini hatır­latır.

Yazı yazmayı öğrenmenin gerekliliğini kavraya­mayan Rind’e, padişahlara yakın olmanın yollarını öğrenmesini öğütler. Rind: “Yaratılmışın varlığın­dan maksat Yaradan’a kulluktur.” cevabını verir.

Bu arada, “Var çiftçilik yap ” öğütünü de' be­nimsemeyen Rind, ticarete de yanaşmaz: Sanatla uğraşmanın, belirlenmiş bir kısmet için sıkıntıya düşmekten başka bir şey olmadığını söyler.

Bu tutumuyla, oğlunun câhil kalmasından kor­kan baba, bilimin faziletlerinden, cehaletin kötülüklerinden örnekler verirse de oğlunda söylenen­leri kabule dair bir emâre göremez. Zâhid, Rind’in her söylenene bir ters cevap vermesinden dolayı üzüntüye kapılır, çektiği emeklere yanar. Dünya ni­metlerini elde edebilmek için çalışmanın mecburi­yetini söyler. Oğluna daima iyilik ettiğini, kendi­sinden ise daima sıkıntıya düştüğünü ifade eder.

Babasının bezginliğini anlayan Rind, "Meşakkat sırası bana ulaşıncaya ve geçim sıkıntısını çekinceye kadar, benim rızkımı senin üzerine yazmışlar..” der.

Zâhid'in "babalık hakkını” ileri sürmesine kar­şılık da, başının çaresine bakabileceğini, yolculuğa çıkabileceğini söyler. “Sefer” için alınacak tedbir­leri sorar! Zâhid, yolculuğun tehlikelerini sayıp döker. Rind de onlardan korunmanın çarelerini anlatır. Eserin bu kısmında, medreselerde usulleri öğretilen cedel'in mükemmel örnekleri bulunmak­tadır. Bu karşılıklı konuşmalarla devam eden yolcu­luklarında, önlerine bir mescid çıkar. Rind, bu­rasının ne olduğunu sorar.

Zâhid: "Burası Allah’ın evidir. Temiz kalbli sûfîlerin ma’bedidir. Kulluk yeridir. İblis’e bura­dan geçit yoktur!” der.

Rind: "Mademki bu Allah evidir. Doğruluk ve temizliğin de başıdır... Bu ev, teklik, doğruluk ve temizlik makamıdır.. Bir kimse, ev sahibi için gerekeni, bilmeyince, O'nun evine nasıl girebilir?” der.

Zâhid: "Bozguncularla oturup kalkmazdan, din­den çıkmışlarla karışıp görüşmezden önce bu eve gelmesini, buradakilerin hidâyet nurlarından fay­dalanmasını ister. Rind, mescid’e girmeye razı olmaz. Baba ve oğul birlikte dolaşırlarken, önlerine feleğe baş çekmiş, cennet bahçelerin den bir bahçede kurulmuş bir binaya rastlarlar. Her tarafından neş'eli sesler fışkırmakta kahkahalar arasında sazın sesi duyulmakta.

Rind: "Bu gönül açan yer neresidir? Duyduğum ne biçim sestir?” der. "Bu şeytanın evidir!" cevabını alır! Zâhid şarapla, ilgili âyeti okur. Bunun üzerine, Rind’in, aklı başında insanlar gibi sözler söylemeye başladığını görünce de meyhane’ye girmesine izin verir.

Rind, meyhanede gönlü aydınlık olan bir ihtiyar (Pîr) görür. O’nu incelemeye başlar. Bu ihtiyarın görüşü, sır cevherlerinin hâzinesini açar; aşk, onun namlılığının, adının süsüdür; akıl, onun çocukluğu­nun. öğüncesidir! Bakışıyla, şarabı aranan şey yap­mış, yaradılışa: "Elde etmeyi ve kalbin cezbesini" vermiş!... Rind, selâm vererek oturur.

Pîr: "Ey delikanlı, garip görünüyorsun, ne iddian var, nereden geliyorsun? Yolunu kaybetmişsen sana kılavuz olayım, bir hacetin varsa yerine getireyim!” der. Burada Pîrle Rind arasında karşılıklı konuş­malar olur. Rind, Pîr'in dediklerinde, derdinin dermanını bulur. Acele olarak, sıkıntısının hallini ister. Pîr, sâkiye işaret ederek: “Derdsizlik mad­desi olan, rûhu cilâlayan şerbeti getirtir!” Buna ka­tılan "özel katkılarla” da "yavaş yavaş inanç bağını şekilden kesip manaya ulaştırması, saplantı ipini mecazdan kesip gerçeğe bağlaması..” istenir.

Rind, burada gördüklerinden ve duyduklarından hoşlanır. Babasına dönerek, evvelce kendisine söy­lediklerini bir daha hatırlatır.

Rind: “Dikkatle fikir gözümü açınca düşündüm ki, mesciddekiler, kendileriyle gururlanmaktadır; meyhaneye çekilenler ise kendilerinde değiller.” Mescidde ibadet edenlerin ibadetlerine olan güvenleri, onları gurur sarhoşluğuna atmış! Meyhanenin gafil­lerini hatayı itiraf etmeleri, gaflet uykusundan uyandırmış!..gibi sözlerle karşılaştırmalar yapar. Baba ve oğul “iyi”, "Kötü", "Hakîkat”, "Mecâz”, "Nefis”, "Hevâ ve Heves”, "Günâh", "Sevâb”.;. gibi deyimleri, sağlam bir mantıkla tartışırlar.

Sonunda Zâhid ile Rind, birbirlerine karşı gel­mekten vazgeçip "teklik” mertebesine ulaşırlar.

Fuzûlî, son söz olarak: "Fânilik köyünde, akıllı ile deli birdir. Denizin dibinde taş ile inci danesi birdir. İyi ve kötü sayma işi ortadan kalkınca mescid ile meyhane birdir" der.

Fuzûlî'nin böyle demesine rağmen, edebiyatı­mızda rind ile zâhid tipleri, şâirlerimize dünya ve âhiret düşüncelerini ortaya koyma imkânını ver­mede en büyük yardımcı olmuşlardır.]

RİND ile ZÂHİD

Bismillahirrahmanirrahim

 ( Rubâî )

Ey zâhidlerin namaz vakti secde ettiği,

Ey sana rindlerin yalvarma zamanı heves ettiği Allah’ım,

İster hakikat ehli, ister mecâz ehli olsun,

Herkes bir dille sana sır söyler!

Allah’ım, kulluk tekkesinin seçkin mezhepli zâhidleri hürmetine; sonunda ferahlık bulunan kadehin neş’esinden ( Allah’a tevbe ediniz) kötülük meyhânesinin rindlerini nasipsiz geçirmezsin! Yalnızlık köşesinin temiz ahlâklı rindleri izzetine; benlik tekkesinin zâhidlerini ( .. Ancak İblis dayattı, kibrine yediremedi.. ) sapıklığından uzak tutarsın!

 

( Rubâî )

 Allah’ım, sen beni gururlu zâhid yapma!

Senin huzurundan uzak olan bir rind yapma!

Yokluğa bir ad götüren kişi yap!

Rindlikte ve zâhidlikte meşhûr etme!

Mutluluğun doğduğu kulluk evinde, ibâdet teşbihinin başından salavat zinciriyle peygamberliğin sonuncusuna ulaşan zâhid, ne hoştur! Anlayış güzelliğinin meyhânesinde irâde kadehini, şeriat sahibinin elinden alan bir rind ne hoştur! Aynı zamanda yola giriş tekkelerinin bir köşesine çekilerek onun tarafından kabul olunmanın çaresini araştırır ve tarikate girmenin zevkine ulaşır; ona uymanın yolunda bulur.

 

( Rubâî )

 “Ey zâhidlerin arı gönüllerinde olan, ışık senden!

Şerîat binası, abadanlığa, senden ulaşmıştır!

Kırklar Meclisi’nde; dostlar birer birer,

rindçesine, şarâbı senin elinden içmiştir! der.

Allâhım, peygambere, onun temiz soyuna “ve pâk dostlarına selâm eyle! Bundan sonra, riyâ tekkesinin zâhidi ve hatâ meyhânesinin rindi olan nasipsiz FUZÛLÎ, bakmasını bilenlerin toplantılarında ve hüner sahiplerinin meclislerinde, hikâyenin anlatış teranesini şu biçimde duymuş ve rivayet kadehinin tortusunu bu yolda tatmıştır, ki: Acem diyarında, vakar sahibi, gayetle Allah’tan korkan ve çekingen bir Zâhid vardı. Söylendiğine göre, şöyle derler :

 

( Mesnevi )

 Dünya kavgasından kurtulmuş bir fakîh; mihrapların beli ona saygı göstermek için bükük, tâc sâhipleri bile onun ayağının tozuna muhtaç; onun pabuçlarından feleklerin başına tâc yapılsa yeridir!

Vuslat yolunda ona uyan, Allah Teâlâ’ya yakınlık ve O’ndan kabul görmeyi dileyen; kabul makamının başında oturan bu kimsenin İlâhî cezbeye kapılmış dervişleri vardı. Her iki dünyaya bayrak açmış ve her bilimden nasibini almıştı. Bu zâhidin Rind adlı bir oğlu vardı. Kavrayış yönünden, zamanının bir tanesiydi. Henüz yüzünde tüy bitmemiş ve yaratılışındaki hikmetin manasını anlama gücüne ulaşmamıştı:

 

( Rubâî )

Erdem ve olgunluk bahçesinden bir güldü.

Ululuk ve makam mâdeninden süslü bir cevherdi.

Aydın zihninin cilâsıyla parlaktı.

Hâsılı davranış hoşluğu ile terbiye güzelliğinin aynasıydı.

Zâhid, oğlunun zekâsının, istâdat güneşinin pırıltılarının kıvılcımını görüp ferâsetinin başlangıcından makbul olacağım anlayınca, bir gün oğlunun yüzüne öğüt kapılarını açtı; ona öğüt vermeye başladı:

Ey gönül bağlayan oğul; Ey kutlu tohum!

Bil ki, İlâhî hikmetin gereği ve gücünün irâdesi ile insan varlığının çamuru, tabiatın tersine yoğurulmuştur. Onların yer aldığı hakikatler defterine, alın yazıları değişik çizilmiştir. Bunların bâzısını “Allah Teâlâ’nın doğru yola sevkettiği hidâyete ulaşır” âyetince “Dilediğini değerli kılar”  makamına ulaştırmıştır. Bazısını “Allah Teâlâ’nın saptırdığına hidâyet yoktur”  âyetinin gereği, “Dilediğini zelîl eyler” hükmüyle alçaklık çamuruna batırmıştır. Öylece kararlaştırılmıştır ki, herkes çalışmasının güzelliğiyle kendisine takdir edilen dereceye ulaşır.

Her kişi gayretinin mükemmelliğine göre, kendisine ayrılan rızkı yudumlar. Dünyanın düzenini bozan yaşlanmanın gereği, kazâya güven olmaz!

Âdem Oğlunun birbirleriyle kaynaşmasını bozan üşenmeyi gerektirici kadere de inanılmaz!

Koşu yollarında isteklerin elde edilmesi ve meydanlarda bağış kapılarının açılması, bunların hepsi bu yoldaki binitlerin koşmasına ve bunları seçmedeki himmetle birlikte verilmiştir. İşin başında, hiçbir kişiyi aşağılık töhmeti altında bırakmasın ve istek yolunda, bir bahane ile çalışmaktan el, etek çekmesin diye, hepsi “Hiç bilenlerle bilmeyenler, bir olur mu?”  âyetinde denenin ele geçirilmesine, “Hakikaten insan için çalıştığından başkası yoktur!”  tembihine mukabil aklın kulağı açılmıştır! Bu sözden murat olunan şudur: Şimdi senin aslında varlığı düşünülen erdemlerin izlerini, gerçekten dışarı vurarak gösterme zamanıdır! İç dünyasında, kaybolmuş cevherler mahzeni olan latîf vücudunu, görünüşüyle de ortaya koymanın zamanıdır!

 

( Mesnevi )

Rind, bu nükteyi Zâhid’den duyunca,

Acemiliğinden aslına ulaşamadı!

Gönlümün sıkıntısını bilensin!

Bütün müşkilimi hallet!

Gerçi hüner kapılarını açtın,

Söz incisine açıklığın, fesâhatın yardımını verdin!

Sözü karıştırmaktan gaye nedir?

Bana açık olmayan sana gizli kalan şey nedir?

Bundan maksadın bana, olgunluğunu göstermekse,

Üstadlarının hepsine “Rahmet” olsun!

Vaaz ve öğüdün başını tutup, sözü karıştırmaktan vaz geçmelisin!

Söze, mazmun perdesi yapmayasın!

Sırlı söz arayanların gönlünü kırmayasın!

Mananın aslı, sözü süslemek değildir!

Herkesin anladığı “söz”dür.

Kabiliyetli kişilerin öğüdünü dinle.

İnsanlara, akıllarının derecesine göre konuş!” dedi.

—  Zâhid: “ey Rind, sözünden, mensur cümlelerden nefretin ve manzûm olanlarına hevesin anlaşıldı. Karışık mensûr cümlelerden nefretin, bunların kavramasındaki kusurdan olduğu için mâzûrsun! Bunu anladım. Ama Allah Teâlâ’nın ve peygamberin merdût saydıkları nazmı sevmen ve ondan hoşlanman neden? Nazmın yalanda aşırılığa vasıta olduğu için şeriat yolunda gidenlerce adı kötüye çıkmıştır. Senin hatırındadır ki:

 

( Kıt’a)

 Yalanı başkasına ileten, yalancının yerini tutar.

Akil onun varlığını hiçe sayar!

Sözün başını yalana bağlamanın sebebi ne?

Yalan, düşük itibarının sebebini kendisi de bilir!”’ dedi.

—  Rind: “Ey Zâhid, ‘Biz, O’na şiir öğretmedik’  âyetinin manasından anlaşılan, şiir, peygamberden başkasına Tanrının öğrettiği şeydir! Ona ihanet ise yanlıştır! “Şüphesiz, şiirde hikmet vardır”’ın manası öyle görünüyor ki, nazım, Muhammed Mustafa’nın râzı olduğu bir davranıştır. O hâlde nazmı kötülemek utanma eksikliğidir. Şunu bil ki, şiirin faydalı yalanı, zararlı doğrucu nesirden daha iyidir. Doğrusu, şöylece söylemezsen eğer yalandır :

 

( Rubâî )

 Şerîatde, yalan söz söylenmez!

Yalan, meşrû değildir, mâkul de değildir!

Şiirin bu pâyesi yeter ki, onun kisvesine bürünen bu çeşit yalan bile herkesçe makbûldür!”’ dedi.

—  Zâhid: “Ey Rind, yalancıları alkışla maktan vaz geç! Çok çalışkan ol ki, sanat, bunu öğrenmekten iyi, ilimden daha şereflidir. Hatırında olsun, yaşadığın sürece itibarım artırır,, öldükten sonra da onun iyiliği, hatırlanmam sağlar! Bil ki, bu gün neye heves edersen yarın unutursun! Hatırlayınca özlem çekersin! Hasret âhı ile içini yersin!

 

( Kıt’a)

 İnsanın hamurunda, aklın feyzi bulunur.

Hepsinin tam toplamı, Tanrı’lıktan aşağıdadır:

Lâkin görünmeyen fazilet ve hüner, çalışmadan,

gayret etmeden, kuvveden fiile çıkmanın meydanına gelmiyor.

Kişi, akil ve hisleri, her hüneri kazanmak için bir fırsat

ve bir iş öğrenmeye ganimet bilmezse;

âzâsı gevşeyince pişmanlık fayda etmez!

Elinde âlet olmayan ustanın elinden hiçbir iş gelmez!” dedi.

—  Rind: “Ey Zâhid, iyi dedin! Öğüt cevherini deldin! Ama benim elinden bir iş gelebilmesi için, senin tarafından bilgi yoluna yöneltilmem gerekir!

 

 

( Kıt ’ a)

 Ben, şimdi yokluktan varlığa gelmişim!

Âlemin geliş ve gidişiyle kaidesinden haberim yoktur!

Senin bu âlemde ömrün olduğunca,

beni doğru yola yönelt. İşin gidişi nasıl oluyor? Kaidesi nedir?

İnsan, nefis olgunluğuna iki şekilde sâhipti: o ikiden nefsin keyfiyyeti olgunluk ne şeşine götürüyor! Birincisi: görünen varlığıdır, onun başlangıcı, babasının emeğidir! İkincisi: mânevi varlığıdır! Onun başlangıcı da görmesini bilen mürşidin yol göstermesidir! Mâdemki tamamlama pâyesi ikincisindedir, mürşidin babaya öncelik kazanması, bu cümleden açıkça anlaşılır! Bunu bil!

 

( Kıt’a)

 Bilgi, yaşlı mürşidin nefesini bereketinden,

Dervişlerin ölü vücûduna gelen bir rûhtur!

Dervişin hayatı, pirin nefesinin feyzindendir.

Çünkü, nefesin canı vardır, derler!” dedi.

—  Zahid: “Ey Rind, mademki bilim ve sanata kabiliyetin var, fayda ve zararın sonunu gözönüne getiriyorsun; sanat öğrenmeden önce bilime rağbet gösteresin ve bilim yolunun çöllerini aşasın! Bu güzeldir! Çünkü ilim, rûhânî tatlar zincirini kımıldatır ve Tanrı sırlarım bilmeye vasıtadır!” dedi. Şöylece demişlerdir:

 

( Kıt’a)

 Bilim Hakkı bilme cevherinin elde edildiği bir denizdir!

Bilimin değerini bilginlerden sor!

Bilimin tadını câhil ne bilsin?

—  Rind: “Ey Zâhid, bilim öğrenmenin iyi olduğunu söylüyorsun! Benim de bunu elde etmemi diliyorsun! Şimdi öğret de öğreneyim! Onun ışığı ile de can mumumu alevlendireyim!” dedi.

 

( Rubâî )

 Onu et ki bereketinden bir isteğe ulaşayım!

Kılavuzluğunla bir yere varayım!

Varlık iddiâsı, irfandan başka bir şey değildir!

Doğru yolumu göster de iddiâ ettiğime ulaşayım!

Sonra Zâhid, bir sahifeye, “elif”in şeklini çizdi. Rind, onun anlamını sordu. Zâhid : “Bu bilimler hâzinesinin kilidi ve kendi kendine ayakta durmaya gücü yeten Tanrıyı bilmenin esasıdır. Başlangıçta, kalem, ‘levh’in üzerine işaret koyunca, birden ancak bir çıkar, kaidesi gereğince, kendisine “elif” şeklinde tecellî verdi’ dedi.

 

( Rubâî )

 Elif, hececilerin defterinin başında, bir harftir.

Zekâ bahçesinin süsü olan bir servidir.

Bâzen derd, bâzen deva şeklinde görüntüye sahip,

Binlerce görünüşü olan bir “TEK” tir!

—  Rind: “Ey Zâhid, bu yazı öğretmenin başlangıcıdır! Yazı öğretmenin, Tanrıyı bilmenin şartı olduğu düşüncesi yanlıştır. İrfan yeteneği yazıya bağlı değildir. Peygamber Hazretlerinin ümmi oluşu bu manaya tanıktır”, dedi.

 

( Kıt’a)

 Yazı bilmenin, Tanrı’yı bilmenin sebebi olduğunda, kitapları bir araya getirmiş olan fâkîh’in şüphesi var!

Yazının, Tanrı yı bilmenin menşei olmadığına yakın hâsıl edememiştir.

Eğer yazı ise, o yazı ( hat), gül yanaklıların yüzündeki yazıdır!

Yazı bilgisini kazanmak, dedikoduyu güçlendirmektir. Tanrıyı bilen konuşmaz, lâldir!

 

( Kıt’a)

 Astronomi, dilbilgisi, fıkıh ( İslâm Hukuku) ve felsefe bilmek, aklı yüceltmek ve sözü süslemek içindir.

Hak ehlinin bunlara ihtiyacı yoktur! Çünkü Tanrının yakınında akıl şaşkın, dil suskundur!

—  Zâhid: “Ey Rind, yazı bilme Tanrı’nın bir feyzidir. Öncekilerin risâlelerinden ulaşılan faydalı alarak onunla sonrakilere ulaştırmak için din kurucularının sözlerini mütalaa yolu ve yakın ehlinin yolunun devamıdır,” dedi.

 

( Rubâî )

 Yazı sanatından bir eser olmasaydı;

Peygamber’in bildiğinden bize kim haber verirdi!

Mademki yazı, hüner ehlinin devamını sağlar;

O halde, Billhâhi, yazıdan daha hoş hüner yoktur!

—  Rind: “Ey Zâhid, yazı bilme, kitapları okumayı sağlar. Kitapları okumak, meselelerde ihtilâfa yol açar. Meselelerdeki ihtilâf başıboşluğu istemek, bilgisizliğin delilidir,” dedi.

 

( Rubâî )

 Hünerliler de hep aykırı meşreplidir!

Kitaba herkes kendi düşüncesini yazar!

Onların yazısını bilmediğim, mutlaka iyidir!

Hiç olmazsa, kalem gibi, her yazıdan başım dönmez!

Bunda şüphe yoktur ki, kitap okumanın çokluğu,

şüpheyi gidermez, belki şüphenin artmasına sebep olur!

 

( Rubâî )

 Ne kadar çok kitap okursan, işinde daha çok şaşırırsın!

Yazının karaltısı, akılların okuduğu

Şaşkınlık kalesinin bir şehridir.

— Zahid: “Ey Rind, gerçi bu şerefli bilim ve hoş teknik bilimleri mütâlaa yolu değildir. Bari makama ve padişah katma yaklaşma yolunu öğren! Yüce himmetliler, sadaret ve vezirlik payesine bu sanatla ulaşmışlardır. Dünyayı elinde tutmanın tadına ve ondaki işleri görmenin tadına bu vesile ile tatmışlardır,” dedi.

 

( Kıt’a)

 Yazı bilmenin yardımıyla bir kimsenin ayağını sevgi ve itibar ovasına basması ne hoştur!

Kişiliksizlikten, acizliğin adını “kanaat” koymaz! Acze gönül vermez! Derecesini yükseltme yolunu arar!

—  Rind: “Ey Zahid, Bu dediğin, üzerinde ömrün tüketildiği dünya hesabını yüklenmekten ibarettir. Dünya hesabı ise, sonu cezaya varan ahiret hesabını içine alır, iki âlemin de hesabım verme durumu hesapsızlıktır. Bu yol, iki âlemde de azap çektirir,” dedi.

 

( Rubâî )

 Yolunun sonu yanlış olan bilimi, akıllı nasıl beğenir?

 İnancın başlangıcı, kişiyi yerinden eder,

Hak yolundan ayırır, haksızlığa bağlarsa nice olur?

Doğrusu, saltanatın değerinden gaflette olan bir cahil, sultanlara yaklaşmaya eğilimi olan bir bilginden iyidir. Şöyle demişlerdir :

 

( Kıt’a)

 Nefsine, nimete kavuşmanın yoluna yön vermezse de cahillik derecesi, en kötü mertebedir.

Gene de, hüner erbabının sultanlara yaklaşmasına sebep olan ve makam gereğini duyuran bilimden iyidir.

—  Zahid: “Ey Rind, mademki yazı sanatından tiksinirsin, her an onu bırakmaya bahane ararsın, bari benim öğüdümü kabul et! Padişahlara hizmet etmenin kurallarım hatırında tut! Zira padişahlara hizmet, mutluluğu içine alır, padişahlık ve saltanat payesidir,” dedi:

 

( Kıt’a)

 Senin terbiyenin olgunluğu, padişahlara doğru yol verirse,

iki cihanda da muradını bulman ümid olunur!

Dünya nimetinin neşesi, padişahların iltifatındandır.

Ahiretin rahatlığı, suçsuzların yardımındandır.

—  Rind: “Ey Zahid, mademki yaratılmışsın varlığından maksat Yaradan’a kulluktur, yaratılmışın yaradılmışa kulluğu yaraşmaz! İnsanı insana tercih sebebi, Tanrıyı bilmektir; dilencilik ve padişahlık rütbesi değildir! Bil ki, padişahların beraberindekiler daima kederlidir. Sultanların yakınları daima aldatılmışlardır. Makbul görünenler, edebe uymanın acısını çekerler! Uzaklaştırılmış olanlar, öfkenin korkusunu çekerler. Bu işe heveslileri, dünyaya tapanlarda ara! Bu öğüdü, bilim rütbesini arayanlara söyleme!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Makam elde etmek için ömrünü, hakanların ve sultanların hizmetinde geçiren kişi,

kıyamet gününde hangi özürle, Tanrı yönüne bakar? Şaşarım!

—  Zahid: “Ey rind, mademki hakanlar “hizmeti için yaşlısın, sultanlara yakın olmanın tadından haberin yok, o halde sevap yolu olan çiftçilikten biraz nasiplen! Zira tarlaya bir tohum atan kişi, iki cihan evini mâmur eder!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Var çiftçilik yap! Çiftçiliğin bereketi umumidir! Hem sana yeter, hem de bütün yabanî hayvanlara ve kuşlara! Sakın kusur etme! Onun ürününden hem kendin nasiplenir hem de başkalarına verebilirsin!

—  Rind: “Ey Zahid, ziraat bir ziyandır! Menfaat ümidiyle bir sıkıntıdır! Rahat isteğiyle daima tohum serpmek gerekir. Kendini, ürünü gözler yapmaktır. Bu ise hayatın eksilmesini isteme şeklidir. Ölüm zamanım yaklaştırmaktır. Bu bilimin gerçeği bellidir: İrfan sahipleri katında çirkin sayılır!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Gerekli harcamayla ziraat yapan kişi, ürün ister ve onu gözler!

Böyle yola girmeyi, akıldan dışarı bil! Ömrünü kısaltır da haberi yoktur!

—  Zahid : “Ey Rind, eğer çiftçilik işini zor görüyorsan ve ziraatta çalışmayı faydasız sayı yorsan, ticaret yolunu seç! İstenen gülü onun bahçesinden derle! Bu nimetlenme yoludur! Kişinin ihtiyacım giderme yoludur!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Halkın ihtiyacı, öldürücü bir hastalıktır!  Tanrı’nın bereketinde o hastalığa ilâç vardır!

Tanrı’nın bereketi, sanki halkın ihtiyacım gideren tüccarın çalışmasıdır!

Rind: “Ey Zahid, ticaret, bir sevdadır.. Menfaat arayışı, halkın ihtiyacı ve dileğin yeri: ne gelmesi için iyisini satın almak gerekir. Fiyatın yükselmesini gözetmek lâzımdır. Bu manada halkın ihtiyacının çokluğu arzusudur.. Faydalanmak isteğiyle yani kendi iyiliğini halkın kötülüğünde görmektir. Bu yol, insanlık, yolundan uzak, irfan sahipleri yanında da hoşa gitmez!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Geçim için alış veriş eden kişi, malı daima ucuza alır, pahalı satar.

Onun muradı kendi yararına halkın aldatılmasına vardığı için, rahatı az, zahmeti çoktur.

—  Zahid: “Rind, mademki ticaret yoluna, gitmiyorsun ve bu sermayeden faydalanmıyorsun bari anlayış göster de sanat pazarlayanlardan bir sanat öğren! Sanat, minnetsiz bir kısmettir. Geçim güzelliğinin devamına sebeptir. Kazananın kazancından hem kendisinin hem de başkasının yemesi, kazanan için yeterli bir berekettir.” dedi.

—  Rind: “Ey Zahid, sanatla uğraşmak, belirlenmiş bir kısmet için, sıkıntının devamıdır. Sonu gaflete varan nefis kulluğudur. Yani; geçim aramadan, başka olgunluk kazanılmaz ve bütün kısmet aramayı nefis olgunluğu bilmeli! Bilesin ki, usta, sabahtan akşama kadar kısmeti için sıkıntıdadır. Akşamdan i sabaha kadar yorgunluğunun gidermek için uykudadır. Nazlı ömürceğizi böyle uykuda ve yeme içmede geçirmek kolaydır. Bu kadarcıkla da yetinmek cahilliktir.” dedi.

 

( Kıt ‘a)

 Hayatını sanat öğrenme yolunda harcayan kimse, uykudan başka rahat göremez!

Ne biçim ömürdür ki, hayat için daima sıkıntısı sıkıntı için hayatı vardır.

—  Zahid: “Ey Rind, bana muhalefet gösterdiğin ve çeşitli bahane kapılarım açtığın bu yolda, bilimlerden ve sanatlardan bir nasip alamamandan ve irfan fidanından bir meyve yiyememenden korkuyorum! Senin taliinin yola girmesi, ut edep kazanmada himmetinin dik “başlılığı başkalarına kalır! Cahilliğin ıslaklığı, kalb ocağındaki bilim zevkinin sıcaklığım sön dürür. Bilgisizlik ayıbını hüner sayarsın! Bilmezliği iyi bilirsin! İyi sanırsın!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Kişi cahilliğini itiraf ederse, ayıp değildir. Her bilgin başlangıçta cahildir. Cehaletini itiraf etmek, ilim sınıflarından bir sanattır. Nefsin ayıbı, cahilliğin ayıbından gafil olmaktır. Gerçi her noksan olana mükemmellik kondurmak yersizdir. Ama noksan olan, kendi noksanlığım bilirse, bir bakıma mükemmelliktir!

—  Rind: “ Ey Zahid, bilgi ve sanat öğrenmekten gaye, Tanrı’yı bilme ise, Tanrıyı bilmenin kapsamı bu ufak şeylerin suçlamasından arınmıştır.” dedi.

 

( Kıt’a)

 Tanrı’yı bilme, bilginlik ve akıllılığın ötesindedir. Akıl ve ilim, Tanrı’nın söz ve fiilinden kör ve sağırdır. Hangi akil, işin esasına, olduğu gibice ulaştı? Hangi bilgin, halin sonundan haberdardır? Bilim bahsinden elde edilen şey gönül sızısıdır, etme! Öğrenme endişesinin faydası baş belasıdır, çekme! Bu söylediğin yoklamalarla benim görünüşteki derecemi artırmayı araştırıyorsun, doğrusu, bir kimse ne kadar fazla cahilse, varlığı o kadar fazladır. Çünkü bilgin, geçim hususunda kendi tedbirine güvenir. Cahil ise işini Tanrı’nın keremine havale eder. Şüphesiz, Yaradan m kereminin sonucu, yaratıkların tedbirinin eserinden fazladır. Kısmette, Yaradan’a minneti kendisinden tutmak uygun değildir. Hüner sahiplerinden bazıları şöyle demişlerdir:

 

( Kıt’a)

 Akıllı adam bir cahile: “Niçin benim değilsin! Gamdan kederden uzaksın! Ben bu akıl ile nasipsiz ve fakirim! Sen o cahilliğinle neş’eli ve sevinçlisin!” dedi.,

Cahil: “Sen bilmiyor musun ki, ben saygı değer, sen ise kahra uğramışsın! Ben Hakk’ın lutfuna tevekkül ederim, Sen ise kendi tedbirine gururlanırsın!” dedi.

—  Zahid: “Ey Rind, kısmetin artması, Tanrı’nın yardımına işarettir. Azlığı ise O’na ihaneşin nişanıdır. Olmaya ki Tanrı, cahili yardımına ulaştıra ve bilgini de ihanet çukuruna ata; böylelikle cahil, bilgisizliğini, beğenilmesine sebep bilerek o makamda kala! Bilgin de bilgisini mahrumiyet sebebi bilerek ondan bir nasip alamaya!” dedi!

 

( Kıt’a)

 Ya nimet içindeki cahilin ve yoksulluk içindeki bilginin hali Tanrıdan değildir!

Ya fakirlik ve yokluk derecesi, nimetten üstündür!

Eğer değilse, bilgiyi hafife almak nasıl mümkün olur? Cahillerin nimetine, nasıl “uygun ve yerinde” denebilir?’

—  Rind : “Ey Zahid, cahildeki nimet bolluğu ve bilgindeki sıkıntı Tanrı’nın kahır ve şefkatinden değildir. Belki hikmetin sırlarındandır. Her ne kadar devlet işlerinin yuları, cahillerin elinde ise de bilginlerin tedbirindeki güzellik sayesinde geçimlerini kazanmaları, onlardan kolaydır. Her ne kadar âlemin gerekli olan şeylerine el uzatan kişi akıl ise de cahili, hakkının bulunmaması sebebiyle, onun kabulü müşküldür. Bu hikmet, onun inayetinin genelliğine delildir ve bilgililerin tam olarak teselli bulmalarım gerektirir: Herkes Tanrı’nın yardımından nasibini alır ve herkes onun kerem sofrasından nasibini yer!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Dünya nimetini daima cahillere ulaştırması devletin düzeni için, hikmetin ta kendisidir.

Bilgili kişi, aklıyla cahile yaklaşabilir. Lâkin cahilin bilgiliye yakınlık kazanması zahmetlidir.

—  Zahid: “Ey Rind, özellikle hayatın özünü sana harcadım, seni ortaya çıkarmak için zahmet çektim. Olmaya ki benim çektiğim zahmet ihanetine sebek olsun! Senin cahilliğinle ümit İpliğinin ucu el deh gitsin! Bilim kazanmanın yokluğu perdesi, senin bağlı bulunduğun soyu gösteren yüzünü örter. Senin cahilliğini öğrenen herkes beni ayıplamaya çalışır.” dedi.

 

( Kıt’a)

 Bir kul, dünyada ad bırakmak için, bir ömür boyu meşakkat çeker ve çocuk besler; terbiyenin güzeli çocuğa tesir etmez de babasının adım yele verir yüzsuyu dökerse, o kimse için ümid yoktur!

—  Rind: “Ey Zahid, çocuğun vücudundaki cahillik eserinin, babasına ihaneti gerektirir, deye söylediğin şey, hatanın ta kendisidir. Uygun olmayan bir düşüncedir. Çünkü hikmetin gereği, insanların eşitliğine cevaz vermemiştir. Her iki kişinin arasına bir farklılık derecesi koymuştur. Çocuğun kötü olması, babanın güzel adının menşeidir. Bu sebeple benim hünersizliğim senin güzel bir adının ve hünerinin. mükemmelliğindendir.” dedi.

 

( K ıt’a)

 Bilgili çocuk eğer ondan daha bilgili olursa, Babasının bilgisi bu kadar değildir, diyecekler.

Öğretme sıkıntısının belasından sonra babaya; bilgisizliğinin isbatından başka, çocuğun bilgisinden ne fayda vardır?

—  Zahid: “Ey Rind, bilim elde etmede, anlayış kusuru, sana engel ise, taklide uymaya ne olmuştur? Kulluk çilehanesinde çile çeken benim arkamdan niçin gitmiyorsun? Çile caddesinin yolcusu olan bana uyarak niçin yürümüyorsun? Eğer bilim öğrenmede yanılırsan,, görünen saadet kapılarını senin yüzüne kapar, işinin güzelliği senin eksiğini tamamlar. Kendini Hakk’ı arayanlara ulaştıramasan da Tanrının yardımıyla taklidçilerin sırasından kalmazsın!” dedi.

 

( Mesnevi )

 Ey bu dar çerçevede bilim ve hüner kazanmayı istemeyen kimse!

Geçimini kolaylıkla geçirdiğin için şükret!

Bir horozdan da kalma! Bak, ne yüzden vakti tanıyan olmuş?

Elbette Hakk’a şükretmek için zamanı biliyor!

Tanrının verdiği dane ve su için yüzünü göklere tutuyor ve başını yere koyuyor!

—  Rind: “Ey Zahid, Sana uymaktan dolayı bana bir ar yoktur! Seni taklit yolundan daha güzel bir iş yoktur! Ama senin evinde çile araçlarından başka bir şey yok, bende de sadece çile çekmek için yetenek yoktur! Cihanda insanı memnun edecek araçlarla doludur! Senin evinde ise bunlardan hiçbiri yoktur!” dedi.

 

( Rubâî )

 Cihan gönülleri hoş eden şeylerden mamurdur!

Neş’e ve sağlığın ışığı ile aydınlıktır!

Benim gördüğüm kadarıyla senin gam ve keder evin, cihan mülkünden yüz, kat uzaktır!

Bilesin ki, insan yaradılışında çileden; nefsi terbiyeye zorlanmaktan tiksinmek acayip değildir!

Özellikle çocuğun tabiatında güçlüğe katlanmak ve zahmeti üstlenmek yoktur!

 

( Rubâî )

 însan, tabiatiyle, oyuna ve eğlenceye mayildir.

Nefsini terbiyeden tiksinmesi garip değildir.

Özellikle çocuğun, yaradılışındaki naziklikten dolayı, sıkıntıya katlanması mutlaka olmaz!

—  Zahid: “Ey Rind, dünya rahatını sağlayan şeyler, yolun tuzağıdır! Bilim ehlinin yolu ondan sakınır. Bunu bilen dünya ehlinden himmet elini çeker, tereddüt vadisinden bir köşeye çekilerek oturur. Çünkü Tanrı, ferahla gamı insanlara arzetmiştir. Öylece kararlaştırmıştır ki herkes ikisinden de nasiplensinler! Hiç kimse ikisini de müşahededen uzak kalmasınlar. Her kim dünyada birisine gönül koyarsa, ona ahirette onu vermez! O halde akıllı olan dünyada gamı ve kederi seçer, ta ki ahirette keder görmeye! Dünyada ferahı salıverirse, ahirette ele geçire!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Dünya ile ahiret birbirinin zıddıdır! Burada olan ne varsa orada yoktur.

Dünyada rahatı olmayanın ahirette gönül rahatı vardır.

—  Rind: “Ey Zahid, haşa ki Tanrı’nın hikmeti, güzel olmayan şeyin icadına cevaz versin? Gariplerin yoluna bir tuzak yerleştirsin? Elbette her ne yaratmışsa güzeldir! Koyduğu her kaide en güzel üslupladır! İyi ve kötüyü yapan, tabiatların zıtlığıdır. Yaradılışın gereğinden dolayı, güzellik perdesi sanat eseridir.” dedi.

 

( Rubâî )

  “Adem’den “vücud”a gelen ne varsa, Tanrının kudretine mazhar olmuş,

O’nun yaratmasının eseridir.

Âlem’in binası güzel değildir, diyen kimse, bundan güzel olması gerekir, demiş olur.

Bu İse hatanın kendisidir.

—  Zahid: “Ey Rind, dünya işlerinin binası kötü olmasaydı, Hak yolunun yolcularında’ “mekruh” görünmezdi. Dünyanın çirkinliklerini müşahede etmek, uyanıkların işidir, sön henüz uykudasın! Dünyanın ayıplarım anlamak, yaşlıların işidir, sen henüz gençlik gururundasın! “Bilgili” ol, olanların güneşi, seni aydınlatsın! Nefsin cihanın iyi ve kötüsünü anlasın!’” dedi.

 

( Kıt’a)

 Hak ehli, hela ve gam tuzağına yakalanmıştır. Dünya, hela karargâhı ve gam konağıdır!

Bu harap dünyanın zulmü ve vefasızlığı, herkesçe meşhur olduğundan, açıklanmaya ihtiyacı yoktur!

—  Rind: “Ey Zahid, Hak ehlinin dünyayı kötü demeleri, onun güzelliğine işarettir. Çirkin saydıkları, onun sevimliliğinden kinayedir. Yani her kim onun tadını bulursa, itaat yolundan yüzünü çevirir. Onunla meşgul olmaktan başka tarafa gidemez. Varlığın gayesinin ondan başka olabileceğini sanmaz! Olgun insanlar, onun kötülüğünden dolayı dünya sevgisinden vazgeçmiş değillerdir; akılı nefse üstün kılmaları da! Belki dünya, mükemmel bir sanatkârın eserlerinin göründüğü yerdir! İrfan sahibinin yol göstericisi, cahilin yolunun engelidir. Onu bulan kimse, ona gönül koymazsa ne hoş olur? Ele geçirmek zor, elden kaçırmak kolaydır!

 

( Kıt’a)

 Dünya kötüdür, fakat gönlünü sebatla zamane araçlarının varlığına müttasıl bağlayan için hoştur!

Dünya varlığıyla vardır. Varsa yok gibidir. Yoksa var gibidir!

—  Zahid: “Ey Rind, dünya geçim araçlarının elde edilmesini dirlik sanma! Ayrılığın ta kendisidir. Bu araçların bir araya getirilmesini rahat, deme! Kargaşanın ta kendisidir! Her kim dünyada mühim işlerinin tamamlanmasını, esenliğin kaynağı bilirse, daima sıkıntıda kalır. Çünkü nimetlenme yolları pek çoktur, onların tamamlanması ise güç! Dirlik içinde dirlik aramayan kimsenin hali hoştur. Olmayacak şey için de perişan sözler söylemeye kalkışmaz!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Hırslılar, dünya geçinme araçlarını isterler. Onların ümidine göre, dirlik, rahatlık makamıdır!

Onlar daima bu incelikten haberdar değillerdir ki: Kayıp olan rahatı arzu etmek, zahmetin ortaya çıkmasıdır!

—  Rind: “Ey Zahid, her kim yüce anlayışının yardımı eliyle ve irfan sahibinin beğeneceği tavrının müsaadesiyle, dünyayı, rahatın ta kendisi bilirse, dünyaya, sıkıntı yeri demesi muhaldir!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Cahillerin sıkıntısı fakirlikten, rahatları ise zenginliktendir. Bu sebepten bazen rahatları, çok kere de sıkıntıları vardır.

Fakirliği rahat bilen dertliler ise rahatın ta kendisidirler, sıkıntının adım bile bilmezler.

— Zahid: “Ey Rind, Mademki fakirlik derecesinin yüceliğini biliyorsun, niçin himmet atını, bukağı sıkıntısından kurtarmıyorsun? Gaflet içindekiler, fakirlikten tiksinirlerse mazurdurlar. Ama sen fakirliğin tadını bilirsin, senden bu hal uzaktır! Nefsini sıkıştırıp yola getirmeye uğraş! Nimet kadehinden gaflet şarabını içmeye değil!” dedi.

 

( Rubâî )

 Tanrı, kısmeti yoktan var etmiştir. Onun maksadı senden kulluk ve itaat idi.

Şimdi sen rahat ve esenlik dileğindesin! Haşa, gösterdiği yolun tersine gider olmayasın!

—  Rind: “Ey Zahid, Tanrı, mükemmel tedbir alan ve adaletli hikmet sahibidir. Her işe bir yer göstermiş ve her yere bir işi kararlaştırmıştır. Gençlerin, yaşlılar gibi davranmaları yola, yordama aykırıdır. Yaşlıların gençler gibi hareketi ayıplanmıştır. Çile ile nefsi terbiye, erişkinlere emredilmiştir. Kulluğun meşakkat kapıları onların yüzüne açılmıştır. Yeni yetişen bostan görünüşlü ve şaşkınlık çölünün başıboş gezenlerinden olan bizlere değil! Tanrının emrine aykırı söz söyleme ve nefis terbiyesi için bende çile çekmeyi arama!” dedi.

 

( Rubâî )

 Görünüşümde bile olgunluk hâlâ bende yoktur.

Beğenilen zahitliğin yolu yordamı da bende yoktur.

Söylediğin söz, senin aklından benimkinden değil!

Eza kapısı senin üzerine açılmış, benim üzerime değil!

—  Zâhid: “Ey Rind, mademki sonunda her meşakkatten tadılacaktır ve çilenin yükü, işin sonunda çekilecektir, iyisi gam ve kedere razılığı bugünden seçmelisin! Sonu olmayan ferahı görmezsin; böylece dünyanın mihnetine alışırsın! Bir rahat da yetişse nefret edersin!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Gönlünü sıkıntıya öyle alıştır ki, senin sıkıntı dediğinden kişiler lütuf görsün!

Kime gamdan ferah ve üzüntüden rahat gelmezse, onun rahatı üzüntüye vesile olur, ferahlığı da gam ve kederin ta kendisidir.

—   Rind: “Ey Zahid, dünya lezzetini görmeyenin ondan elini, eteğini çekmesi kolaydır! Mecburi yokluğun adını himmet koymak, iş midir? Zenginliği bulamamaktan gönlü fakirliğe vermek, iş midir? Asıl hüner, dünyayı ele geçirip terk etmektir! Yoksa olgunluktan değil, onun yokluğundandır! İrfan sahiplerinden birinin dediği gibi:

 

( Kıt’a)

 Dünyayı ele geçirmek kime güç geldiyse, sonunda çaresiz, yüzünü yok olmak ve fakirlik yoluna koyuyor! Hikmetler divanında onun vasfı şöyle yazılıyor: O dünyayı terk etmiştir yahut dünya onu terketmiş!

—  ZaMd: “Ey Rind, mademki her ikimiz de Tanrı’nın yarattığıyız ve tesadüfen vücud mihnetinin tuzağına düşmüşüz, şaşılacak şey ki, bana zahmet çekmek, sana daima oyun, eğlence yolu açılıyor!” dedi.

 

( Rubâî )

 İki kişi gurbette aynı evi paylaşırlarsa,

Yardımı hevesle yapmaları gerekir.

Onlardan birisinin sere serpe oturması,

Diğerinin üzerine sadece korkunun kalması zulümdür.

—  Rind: “Ey Zâhid, bilgisizliğimi itiraf etmek beni beladan kurtarmıştır. Seni akıl lafı bela çukuruna atmış! Dünyaya değer vermemem beni korkudan emin etmiş, bunun tersine senin gönlüne yara açmıştır.” dedi.

 

( Rubâî )

 Çocuk, vücuduna bir değer vermedikçe

rahat ve esenliğe ulaşmış olacaktır.

Ne zaman ki dünyada akıldan söz eder,

Bir an bile korkudan kurtulmayacaktır.

 

( Rubâî )

 Cihan gam ve kederinin sevdası büyük bir belâdır.

Ahiret düşüncesi acıklı bir azaptır.

Bu ikisi de aklın gururunun sonucudur!

Deli ile çocuğun bu ikisinden de korkusu var mıdır?

—  Zahid: ” Ey Rind, akla Bağlı olmakla bana azap gerektiğini bilgisizliğinden dolayı sana oyun ve eğlence göründüğünü kavradım. Ulaştırdığım bu oyuncaklar sana neredendir? Senin muhtaç olduğun şeylerin isbatmdan bana ne?” dedi. v

 

( Kıt’a)

 Ey oğul, değerli ömür, senin varlığına harcandı. Yarısı da senin eğitimin yönünde telef oldu. Bütün vücudum senin için sarf olundu. Bana senden ne fayda?

Acaba inci yetiştirmek, sedefe karşılık olarak ne verir?

—  Rind : “Ey Zâhid, bana açıkça zulmetmişsin! Lütuf sanıyorsun! Bana çirkin aşağılık ulaştırdın! Karşılığında acıma gözüne sahipsin. Dünya belâ yeridir ve kötülük ve sıkıntı kaynağıdır. Senin vasıtanla bu tuzağa yakalandım. Onun mükâfatım yerine getirmem acayip değildir!” dedi.

 

( Kıt’ a)

 Yokluktan varlığa gelmene sebep benim. Babanın oğluna bu bir inayettir.

Oğlu da: Öğünmeyi azalt, cihanda sıkıntı ve kederden başkası yok!

Sıkıntı ve kedere vasıta oldun! Yetmez mi? dedi.

Bilesin ki, dünya mihnet hanesinde baba, oğlunun kılavuzudur.

Oğul da ahiretin tereddüt yerinden babanın yoluna seddir.

 

( Kıt’a)

 Ey baba, beni dünyada kederin esiri yaptın! Ben, Tanrıya boyun eğmene engel oldum.

Mademki zaman mükâfat yeridir, sıkıntıya razı ol Güzel istiyorsan güzellik yap, kötülük yapmışsın, kötü gözlüsün!

—  Zahid: “Ey Rind, senin sözlerinden şu anlaşıldı; davranışlarının şeklinden de şu bilindi: araştırmadan her şeyinin tamam olmasını istiyorsun! Bu arzu, Anka gibidir! Güzel hatırım, sıkıntı çekmeden neş’e arzusu getiriyorsun. Bu dilek kimya gibi bulunmaz şeydir!”’ dedi.

 

( Kıt’a)

 Bu şekil dünyası, bir işyeridir: Onda olan herkesin bir işi vardır.

Ey yetişkin adam, senin bir işin yok! Yürü, elbette hırsızlık yaparsın!

—  Rind : “Ey Zâhid : tedbirini almadan geçinme, ben gafile mahsus değildir. Bu rahatın bereketi bütün hayvanlara şamildir. Bütün canavarlar rızıklarını yiyorlar.. Tedarik ve tedbirlerinden dolayı minnet çekmiyorlar. Yiyeceğinin tedbirini almada şaşkın olan insan, elbette hayvandan daha eksiktir. Eğer işsizlere yiyeceğin sağlandığı yere geçiş yoktur dersen, tevekkül et! Tevekkül kötü bir iş değildir! dedi.

 

( Kıt’a)

 Rızık işinin tedbirini alanların dedikleri, boşuna söylenmiş bir sözdür.

Acaba dağlarda ve çöllerdeki vahşi hayvanlar ve gece kuşları, rızk için ne tedbir alıyorlar?

—  Zahid: “Ey Rind, gerçi senin hayatın ’benim ruhumun mumunu parlatıyor. Ama seni üstlenmem, can ipliğimi yakıyor! Niçin ki, öğüt almaya isti ’dadın ve istenen şeyin ucunu tutup onu kavraman var! Benim gibi nefsini terbiye yükünü çekmeye tahammülün yok! Ne de başkaları gibi nimetlenme mezesini tatmaya tahammülün yok!” dedi.

 

( Rubâî )

 Yoksulluğa, darlığa razı olursam devamlı değildir!

Nimetlenmeye meyi edersen, bunun için araçların yok!

Tekkede zâhid olsan fakirliğin yok ( Fakirliğe inanmıyorsun).

Meyhanede rind olsan, saf şarabın yok.

—  Rind: “Ey Zahid, mübalağanın sınırını aştın! Münakaşayı ifrata götürdün! Ben ne zaman senden rahat etmenin çarelerini sorsam, sıkıntı yolunu gösterirsin! Yeme içmeden bir söz desem bana meşakkat kapılarım açarsın! Bahane yolunu geç de bolluk ve nimet içinde yaşamanın sebeplerini önüme koy; fırsat ganimettir geçikme ziyan getirir!” dedi.

 

( Rubâî )

 Nazlı ömürcüğün geçtiğini anla!

Bak, nasıl ağlaya, inleye geçiyor!

Ömrümce yeme içme ve eğlenmeyi görmemişim!

Böyle geçen bir ömüre, yüzlerce yuh olsun!

—  Zahid: “Ey Rind, görmüş olduğun şekliyle ve defalarca benden işitmiş olduğun kadarıyla, benim evimde, nefsi terbiye vasıtasından başka bir şey yok! Senin de bunlara rağbetin yok Bundan sonra istediğini başka yoldan ara! Gönlündekini başka bir kimseye söyle!” dedi.

 

( Rubâî )

 Benim evimde olanı bilirsin!

Belaya meylin varsa, “Bismi’llah” de, başla!

Rahatı arıyorsan, başka kapıyı çal!

Sana rahat ve bela yolunu gösterdim!

— Rind: “Ey Zahid, şimdi meşakkat sırası bana ulaşıncaya ve geçim sıkıntısını çekinceye kadar, benim rızkımı senin üzerine yazmışlardır, ulaştır! Benim rızkımın senin boynunun borcu olduğunu bil! Zaruri ihtiyaçlarım senin borcundur! Geçim derdi benden uzaktır!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Kendisi için çalışan işçiye ücret veren kişi, Ahmaklar gibi, yalandan davranırsa, bilgisizdir.

Kendi içini kendisi seçtiğinden, işçinin rahatını beğenir.

—  Zâhid : “Ey Rind, bana hangi ücreti vermiş de seni üzerime almanın ilmiğini benim boynuma tereddütsüz atmışsın? Bu manaya uygun:

 

( Rubâî )

 Varlık dünyasına yokluk âleminden,

senin varlığın adım attığı günden beri,

sen benden ihsan ve ikramın hepsini görmüşsün!

Bense senden cevr ve sitemden başka bir şey görmemişim!” dedi. .

—  Rind: “Ey Zâhid defalarca öğüt yoluyla dedin ve bu adla va’az cevherini deldin! Dünya her ferah için bin gam ve keder veriyor.. Her bir balın yanma bin zehir koyuyor. Bilesin ki, evlenmeye kalkışmanın tadı bal gibidir. Ama çocukların vereceği sıkıntının zehri ile yüklüdür. Yeni gelinin katılması serveti bir ferahlıktır Ama ev bark düşüncesini birlikte getirir.

( Beyit)

 Ey gönlüne, evlenme ve nikâhlanma düşüncesi getiren kimse, ihtiyatlı hareket et, zira ayağını mihnet tuzağına koyuyorsun! Mademki o baldan tatmışsın, zehirden kurtuluş çaresi yoktur! Mademki o ferahı görmüşsün, o gamdan kurtuluş yoktur! Annemle evlenmende, beni üstlenmenin ücretini düşünmemişsen, uzağı görmemişsin! O zaman düşünmüş de şimdi bahane ararsan bu mürüvvet değildir;” dedi.

 

( Rubâî )

 Kadınla beraber yatmaktan sevinen adama “Azad” deme!

Ebediyete kadar bağlı tutsaktır.

Ama Onun bağı kadın değildir.

Gerçekte, çocukların gözetimi düşüncesine tutsaktır.

—  Zâhid : “Ey Rind, dünya düzenin gereği olan nikâhın bereketine, olmaya ki, bela sebebi diyesin! Ademoğullarının çoğalması yol olan evlenme şerefini, olmaya ki, mihnet kaynağı bilesin! Bilesin ki, güzel yüzlü kızlara takılar takarak kavuşmak, namuslu bakirelere, şeriat kanunu üzere yaklaşmak iki cihanda saadete ulaştırır. Can ile gönülün rahat kaynağıdır. Hem neslin bakası onlardan hâsıl olur. Onları görüp gözetme, evin korunmasına sebep olur. Hem kötülüklerden nefsi korurlar, hem de işleri görmede gayreti harekete getirirler.” dedi.

 

( Kıt’a)

 Ustanın geçim aklının kıpır danışında kadın nedir? Zemane işinde kimin karısı yoksa güçsüzdür!

Yetişmemiş erkekte her hüner, feragatten oluyor! Kadın sahibi olan, dediğin her sanatta ustadır!

 

( Kıt’a)

—  Rind : “Ey Zâhid, kadın sevgisinde yanlış hayal etmişsin! Nikâha rağbet hususunda da hayaline yanlış düşünce getirmişsin! Bilesin ki, kadınlara yaklaşmak devasız bir derttir. Onları tabiplere göstermek ise utanmayı bırakmaktır. Uykuda iseler, onların korunması büyük bir belâdır. Çirkin iseler onlarla konuşmak acıklı bir azaptır. Onlarla devam etmek sağlığa zararlıdır. Onları boşanması, üzüntü sebebidir. Kadın seven erkek, düşman besleyen akılsızdır! Çünkü kadın daima kocasının ölmesini ve kendisinin kalmasını gözler.” dedi.

 

( Kıt’a)

 Kadın bir evde devamlı kalmasını isterse, Duasında, kocasına beddua etmiştir.

Koca, karısının ölümüne üzülürse, “Öl!”’ de! Çünkü onu düşmanının ölümü kederlendirmiştir!

—  Zahid : “Ey Rind, babası ölen her evlat, babasızlıktan ölmeyecektir. Anasız kalan her çocukta can vermeyecektir. İnkâr etme ki, ben de erkeğim! Seni olayların çilesine ısmarladım. Bana acı ve yüklendiğin işin hakkından gel!’” dedi.

 

( Rubâî )

 Baba şefkatine oğlunun rızkını koyan, çocuğun yüzüne, anne memelerinden kısmet kapısını açtı.

Çocuk eğer ana ve babasından uzak düşerse, varlığı sebebini ana ve babasından başkasına verebilir.

—  Rind: “Ey Zâhid, kendine nisbetle senin ihsan istemen, kendine sıkıntı vermek değildir. İddia olunan belki senin payeni yükseltmektir. Çünkü senin iddian, Allah rızasıdır. Dünya lezzetlerini terktir. Bu her ikisi de, babanın oğlunu görüp gözetmesinde açıkça vardır. Mademki sen bu devletin ortaya çıkmasını, kendi zamanının şerefi bilmiyorsun, iddiacının iddialarını üzüntü sayıyorsun, o halde bana, senin temiz kalbinden keder tozlarını silmek gerekmektedir. Senden uzaklaşmak da istiyorum, böylelikle sen kederden kurtulursun, ben de minnetten!” dedi.

 

( Rubâî )

 Dostluğun incinmeye sebep olursa, dostluk da senden incinip yaralanır.

Dostluk et de çabucak onun dostluğunu bırak!

Senin dostluğundan dostunu yaka silkmeye bırakma!

—  Zâhid: “Ey Rind, bana acayip bir şey oldu. Garip bir çıkmazın önüne getirdi: Ne senin isteklerinin çokluğundan, seni görüp gözetmeden kendimi alabiliyorum, ne de doğuştan gelen sevgimden dolayı sana gurbet yolunu; gösterebiliyorum!” dedi.

 

( Rubâî )

 Sana arzu kapısını açmak zor! Ümitsiz, sefer yolunu göstermek zor!

Bundan daha zor olan bir işi kimse görmemiştir: Seninle olmak da zor, olmamak da zor!

—  Rind: “Ey Zâhid: Bu ayrılığa niyet etmek ve bu yolculuğa yönelmekte iki fayda hatırıma geliyor; iki çeşit yararlanmayı düşünüyorum: İlki odur ki, benimle ilgin kesilince, vakitlerinin tamamını Tanrıya kulluğa sarf edeceksin, bu da senin için Tanrı’ya yakınlık demektir. İkincisi odur ki, benim için de senin sevgine yaslanma kalmayınca ve gurbet ceza zehiri tattırınca; belki yaradılışımın dik başlılığı, bilim öğrenmeye razı olur. Kocalmış gönlüm belki bilim kazanma yolunu tamamlar. Bu da bana devlet sermayesi olur.” dedi.

 

( Rubâî )

 Nefis, gurbet tuzağının esiri olmayınca, Mihnet ve meşakkatten incinmez.

Geçim için bilim ve sanat kazanma yolunu aramazsa, bu o kadar acayip değildir.

—Zâhid: “Ey Rind, mademki dönmek üzere yola çıkma bayrağını çektin, tek başına yolculuğa karar verdin, dikkatli ol! Gurbette pek çok belalar önüne çıkar Yalnızlık vadisinde sayısız sıkıntılar yüz gösterir. Her adımda bir yankesici, saf kimseleri avlamağa hile tuzağı kurmuştur. Her tarafa bir kurnaz, habersizleri aldatmak için hile düşeği sermiştir. Olmaya ki bir hile ile seni avlayanlar ve seni aldatarak, benim iyi adımda yaralar açılır!” dedi.

 

( Rubâî )

 Görünüşte aldatıcılar, daima İblistir. Her yol başında yüzlerce tuzak kurulmuştur.

Dikkatle adımı atmayan kimse, her arzusunda elbette tuzağa düşer.

—Rind : “Ey Zâhid, bana sefere çıkarken alı nacak tedbirleri öğret, gurbet yolculuğunu hatırlat da kimlerden korunmam ve kimlerden sakınmam gerekir, bileyim. Gurbet belalarının çeşitleri nelerdir, kimlerle konuşursam iyi ve uygun olur, bildir! dedi.

 

( Kıt’a)

 Yolculuk görmemiş bir kimse, memleket görmek sevdasıyla gurbete düşerse; yolda,   şefkatli, iyi bir arkadaşı da yoksa, ona bilginlerden cihan görmüş birinin öğüdü, arkadaş olarak yeter!

—  Zâhid: “Ey Rind, bilesin ki, bir adamın ömrü boyunca, dört tehlike önüne geliyor ve dört tehlikeli hal yüz gösteriyor:

Birincisi: Çocukluk devresidir. Bileşimin gevşekliği ile onun hakkında noksan akıllı kadınların verdiği acıyı uzaklaştırmak ve menfaatini aramadaki acizliğidir, iyi olsun diye ne kötü işler gösterirler? Beğenilmeyecek cinsten terbiyeciler, onun terbiyesi hususunda isabetsiz fikirleriyle nice fenalıkların kapılarını açarlar?”

 

( Rubâî )

 Ey ihtiyar, yeni yetişen çocuktan gafil olma!

O aşıkın yeterince zor bir hikâyesi vardır!

Dadısında içtiği süttür, deme! Cahil kadınların elinden zehir içiyor!

İkincisi: Güzel kadınlardır. Kasıtla, zinayı adet edinen oynak bakışları ve yanlış düşünceli zevk sahipleri yalanları doğruya benzetinceye kadar, ne hileler oynarlar ve ona dostluk görünüşü altında nice düşmanlık ederler!

 

( Beyit)

 Ay yüzlülerin yanağının çevresi bir hatla örtülüdür. Bu, kötü göz, güzel yüzlülerin yüzünden uzak olsun, diyedir!

Üçüncüsü: Gençlik gururudur. Gönül avlayan güzellerin aşkı ve utanmaz işvelilerin oyunu vasıtasıyla, kim bilir hangi salman servinin cilvesinde huzursuz ederler, kim bilir hangi kanlıya tutkun ederler?

 

( Rubâî )

 Ey gönül, sağlıktan uzak düştün! Gönül kapan güzellerin aşkına düştün! Sana gözümden bakış veya zülfümden verdim. Seninle ne yapayım, yüzlerce helaya düştün!

Dördüncüsü: Yaşlılık zamanıdır. Güçlerin zayıflaması ve dünya endişesinin artmasıyla, cahillerin elinden ne cefalar çeker? Hasret kadehinden nice zehirler içer?” dedi.

 

( Kıt’a)

 Nefis, gençlikte cahilliğe, yaşlılıkta akla sahiptir! Yaşlılık güçsüzlük, gençlik güçlülük zamanıdır!

Güçsüzlük akla ve güçlülük cahilliğe sahip oldukça, gençlerden yaşlılara eza, cefa gelmesi akıldan uzak değildir!

—  Rind: Ey Zâhid, insan yüzüne açılmış dört tehlike hikmetinde, her tehlikeye birer nimet konmuştur. Bunlar yaraya merhem olabilir. Sıkıntıya hazır olmayı gösterebilir. Çocukluk zamanını acizliğinde, iki cihandan da habersizlik vardır. Güzellik sahibi olmanın fitnesinde, benzerlerinde ve akranlarında farklı kabul edilmenin cazibesi vardır. Gençlik gururu, rahata ulaştıran bir aşkın kaynağıdır! Yaşlılığın güçsüzlüğünde ise zamanın insanları arasında sayıgıya lâyık görülme vardır!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Başlangıçtan sonuna kadar, yaradılışımızın dört mevsiminde, her mihnete karşılık Tanrı, bir nimet vermiştir: Acizliği, her şeyden habersizliğin nimeti; güzelliği, kabul görme cazibesi; aşkı, mahabbetin zevki ve yaşlılığın zayıflığını, vakar ve saygı! Şimdi söyle: ben o dört tehlikeden hangisine sahibim, ki o nimeti anlama yolunu aydınlatayım?!” dedi.

 

( Rubâî )

 Ey bakmasını bilenler, kendi varlığımdan haberim yok.

Varlığımdan mutlaka bana bir haber yoktur!

Bu zaman içinde ben kimim? Bana göster?

Benim varlığıma nisbetle, ne hayır ve ne şer vardır?

—  Zâhid: “Ey Rind, sen ilk tehlikeden geçmişsin ve ikinci devreye ulaşmışsın! Görünüşteki güzellik işaretini yanağının yüzüne çekmişsin! Eğer arkandan gölge gelirse, ondan sakınman gerekir. Eğer aynada aksin sana bakarsa, tâbiatinin ondan çekinmesi gerekir. Değil ki mahfillerin toplantılarını süsleyen birisi olasın ve rindlerle beraber oturup kalkasın; onlardan sakın ki senin dostlarının göğsü, düşmanlarının kötülüklerine hedef olmaz! Senin gidişin, dostlarının ve kardaşlarının kötülemelerine sebep olmasın!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Güzellik bir hazinedir! İffet ve namus onun kalesidir.

Gayret ve hamiyyet, hırsız korkusundan o kalenin gözcüsüdür!

Edepliler, daima hırsız korkusundan kaleyi korumak için gözcülüğü şiar edinen kişilerdir.

—  Rind: “Ey Zâhid, anlaşılması güç bir nükte söyledin ve güç bir yolu gösterdin! Güzellik sahibi olma mevsimi, zihin ve zekânın kapılarının açılmasıdır. Güzel yüzlü olma günleri, nefsin kuvvetlerin sağlamlaşmasının başlangıcıdır. Vakte her kemal sahibi rağbet göstermelidir. O da onlardan gördüklerini açığa vurmalıdır. Hoş yaradılışlılar, zevk sahibidirler. Kâmil kişiler, güzel bakışa müştaktırlar. Eğer güzel görünüşlü gençler ve peri yüzlü güzeller, işin başında cahillerin kötülülemesine hedef olacaklar diye, belki bu güzelliklerinin yok olmasından korkarak, hoş yaradılışlılarla oturup kalkmazlarsa, onlara, kâmil kişilerin terbiye edici bakışları açılmaz. Güzellik kiliminin kalkması ve halin görünüşünün değişmesinden sonra ne onların olgunluk kazanma istidadı kalacak, ne de dedikodu korkusu! Bundan dolayı marifet güzelinin yüzü, taklid perdesinin altında örtülü kalıyor ve kimse ilim ve edebin faydasını ulaştıramıyor!” dedi.

 

( Rubâî )

 Sende güzelliğin bereketini kabul etme olduğu sürece

Olgunluk sahibi kişilerden, güzel terbiye kazan!

Güzelliğin günden güne, azaldıkça, öyle tedbir al ki, olgunluğun artsın!

—  Zâhid : Ey Rind, irfan mertebesine ula şanın binde bir olması bundandır. Marifet sahibi kişinin nadir bulunması da! Eğer eğri bakışlı fasıklar, güzellerin yoluna bu tuzağı koymasalardı ve habersiz eğri bakışlılar, aşkı tertemiz yapanların üzerine bu suçlama kapılarını açmasalardı, doğrusu, çocuklar, oğullar tertemiz aşıklarla oturup kalkmayı ve ağzı dualı irfan sahipleriyle arkadaşlık etmeyi, babalarından üstün tutarlardı. Hepsini babanın mürüvveti gayesi sanırlardı.” dedi.

 

( Rubâî )

 Sevenle sevilen arasındaki ayrılık, Fasıkın işlerinin vehmindeki kötülüktendir.

Yoksa güzellik aşktan ayrı olmazdı. İki uyumlunun arasında ayrılık lâyık mıdır?

—  Rind: “Ey Zâhid, güzellik, temizdir ve temiz olmayanların saldırısından korkmaz! Güzellik sahibinin bir aynası vardır ki, her kesin gözüne görünür,  doğru için de yalancı için de onda eser bulunur, dervişlere açıktır. Güzelliği korumasını bilmeyen kişide güzelliğin kalmaması da şarttır. Temiz güzelliğe, temiz aşk yol bulur. Her cins kendi cinsine meyleder.” dedi. Ey arkadaş, eğer temizsen senin için, kötü cevherli ve temiz olmayanlarla oturup kalkmanda korku yoktur. Şüphesiz, temiz olmayan kişi arkadaşını tanır. Mademki seni temiz, biliyor, sana nasıl bakar?

—  Zâhid: “Ey Rind, mademki senin anlayış gücün, temiz ile kirli arasına bir fark koyuyor, kavrayışının güzelliği iyi ile kötüyü seçme imkânını veriyor, hürsün! Senin ferasetine bıraktım ve sana yolculuk iznini verdim!”’ dedi.

 

( Rubâî )

 İyi ve kötüden haberdar olan herkes, kavrayış güzelliğiyle, işi kavrar.

Öylesinin gurbette dostu ve üzüntüsünü’ paylaşan kimsesi olmasa da ne gam?

—  Rind: “Ey Zâhid, her ne kadar tereddüde gücün olmasa ve harekete takat getiremesen de, ben henüz san’at eserlerine bakmamış ve dünyayı temaşa yolunu çiğnememiş olduğumdan, şehri dolaşmada birkaç adım bana yoldaşlık et, zamaneyi temaşada birkaç adım benim yanımda gel de neye bakarsam, onun niteliğini senden öğreneyim!” dedi..

 

( Rubâî )

 Yolculuğa çıkan kimsenin akşam sabah konuşacağı bir arkadaşının olması hoş vakit geçirtir. Ne zaman sanat eserlerinden birini görse, onun hakikatinden tafsilatlı haber sorar!’

Zâhid, Rind’den bu arzuyu görünce, birkaç adım onunla beraber olmayı uygun gördü. Her ikisi odadan birlikte dışarıya adım attılar. Köşe bucak yola düştüler. Rind’e anlaşılması müşkil görünen herşeyi Zâhid’den sorup öğreniyordu. Ansızın büyüklerin ve yüce rütbelilerin toplandığı yüksek bir binaya ulaştılar. Padişahların derecesinden daha yüksek bir bina ve günahsızların amel defterinden daha temiz bir eyvan! Sevgili gibi süslenmiş bir konak! Ona bakanlardan minare boyunca bir uğultu yükselmiş! Müezzin, kıvrak sesiyle feryada gelmiş! Eyvanın gözü, hoş zevkli kullarla kaplanmış! Mihrabın kaşı, imâmı gözler olmuş! Kayd zincirinin parlak saçını, hatibin ayağına atmış!

—  Rind: “Ey Zâhid, bu ne yerdir ve bu şerefli yerin adı nedir?

—  Zâhid: “Ey Rind, bu Allah’ m evidir. ‘Temiz kalbli sufilerin ma’bedidir. Kulluk yeridir. İblis’e buradan geçit yoktur. Buradakilerin de ondan korkusu yoktur.” dedi.

 

( Kıt’a)

  Mescid, halkın sabah ve akşam İblis’in şerrinin fitnesinden emin oldukları bir kaledir.

Böylece gece ve gündüz kişilerin İblis ve onun şerrinden gönül rahatlığı içinde oldukları bir kaledir. .

—  Rind: “Ey Zâhid, mademki bu Allah evidir, doğruluk ve temizliğin başıdır. Burası, oğlundan haberi olmayan bir babanın makamıdır. Babasından pervası olmayan bir oğulun konak yeridir. Henüz beni himayesinde tutan senin bu eve yerleşmen zordur,

Henüz sana bağlı olan benim de hu konakta oturmam uzak ihtimâldir. Bir kimse ev sahibi için gerekeni bilmeyince, onun evine nasıl girebilir? dedi.

 

( Rubâî )

 Bu ev, teklik, doğruluk, ve temizlik makamıdır.

Her türlü bağların dışında Tanrı’nın yakın haremidir.

Biz, henüz dünya düşüncesinin başındayız.

Bu evin düşüncesi nerde bize lâyık ölür?

—  Zâhid: “Ey Rind, bozguncularla oturmazdan ve dinden çıkmışlarla karışıp görüşmeden önce bu eve gelesin! Bu insanlarla konuşmaya rağbet edesin! Ola ki, bu kişilerin hidayet nurlarının kıvılcımı, seni cahilliğin karanlığından kur tara ve bu topluluğun taklidinin yol göstermesi, seni, muradına ulaştıra!”’ dedi. ‘

 

( Rubâî )

 Bir meclis ki, orada Allah’ın bereketi sakidir. Daima Allah Teâlâ’ya özlem çekenlerin şarabı ve zikri vardır. Elverirse oraya gel ve bir kadeh çek! Böyle bir kadehte, varlığın neş’esi bakidir.

—  Rind: “Ey Zâhid, burası olgunların yeridir, olgunluk mektebi değildir. Burası erenlerin yeridir, ermişlik yerine geçit değildir. Burada kalanlar, kurtulmuşlarsa, benim gönlümdeki kederin tozu, onların temiz gönüllerine düşerse, ayıp olur. Gönlü bağlanmışlardan iseler, benim günahsız nefsim onlarla «oturup kalkmayla, başkaldırmayı seçerse, yazık olur!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Bu meclistekiler, faziletli ve olgun kişilerse, Niçin gidip bu bilgisizlikle utanalım?

Kendini beğenmiş, birkaç yalancı ve şirretli iseler, Niçin gidip onların işine ortak olalım?

Şimdi benim doğru yolda olmam ve doğrusu odur ki, kendi bulaşığımı Allah evinin kapısından toplayayım ve bana uygun olan dilediğim konağın dilek yönünü tutayım!” dedi.

 

( Beyit)

 Mescidde ona lâyık olanlar toplanırlar. Oradaki kalabalıktan bana yer kalmamıştır.

Rind, mescide girmeye razı olmayınca, Zâhid, onun refakatinde, adımını ileri attı. Her tarafı temaşa ederek dolaşıyorlardı. Her vadide konuşarak geziniyorlardı. Ansızın bir binaya ulaştılar: Feleğe baş çekmiş ve oradan çıkan nağmeler, meleklerin ma’bedine ulaşmış! Cennet bahçesinden renk almış bir bahçe; gılman topluluğundan haber veren bir mahfel! Sarhoşların çoşkunluğunun gulgulesi, rahatı se ven dimağı, kadeh gibi döndürmüş! Şarap sevenlerin yeme içmelerinden çıkan na’ra, akıllı arayan aklı gaflet uykusundan uyandırmış! Sakı, akıl cevheriyle satın alınabilecek yakut; renkli şarap göstermiş. Çalgıcı öyle bir perde yükseltmiş ki, riya aybıyla örteyim. Velhasıl, dünyadan geçmiş ve ahiretten dönmüş bir kalabalık!

—  Rind : “Ey Zâhid, bu gönül açan yer nedir? Duyduğum ne biçim sestir? dedi.

 

( Rubâî )

 Bu kalabalığın bakışı, benim aklımı kaptı!

Gönüle, başka alem yönüne yol gösterdi.

Sanki hepsi Yaradan’dan hoşnud imişçesine,

 Burada bütün halk rahat ve içindedirler.

—  Zâhid ‘. “Ey Rind, bu şeytanın evidir. Tanrıya kafa tutmanın kaynağıdır. Bu evde oturanlar, Tanrı’nın rahmetindek uzaktırlar. Belki O’na karşı gelmekle de Tanrı’nın düşmanlarıdırlar. Dünyada akıl bozukluğu ile kınanırlar. Ahirette, Tanrının emrine karşı geldikleri sebebiyle mahrumdurlar! Tanrıyı tanımıyorlarsa, bu amelleri vardır. Tanrı’yı tanımayan adamdan daha kötü ne vardır? Tanrı’yı tanıyorlarsa, bilerek O’na uymak için başlarını eğmiyorlar! Korkusuz asilerden daha kötü ne vardır? Tali’li kişi, bu taifenin yönüne gitmez ve topluluğun sohbetiyle perişan olmaz!” dedi.

 

( Rubâî )

 Bu taife, Hakk’ın rahmetinden uzaktırlar.

Tanrının bereketinden ve halktan uzaklaşmıştırlar.

Ya gözü pek, ya kör gözlüdürler.

—  Rind: “Ey Zâhid, bu evi şeytanın yeri dedin ve bu hanede Oturanları başkaldıran kişiler saydın! Ne hikmettir ki, Tanrı, gücünün varlığı ile kendi düşmanının evini ma’mur e der? İlahi gayreti ile Tanrı’ya karşı direnenlerin arasında ayrılık sökmüyor? Bunlara mühlet veriyor ki, umduklarını kolay ele geçirme ve hâllerindeki refah sâyesinde, takva camına taş atalar, kötülüklerin saldırısı ile sakınma korkusunu kiralar!” dedi.

 

( Rubâî )

 Bir rindi, sakiden şarap isterken gördüm.

“Senin amelin, Tanrının emrine karşıdır dedim.

“Her şeyi Tanrıdan biliyoruz; bizim muradımızın neticesi de O’ndan izindir!”’ dedi.

—  Zâhid : “Ey Rind, sakın bu inançla yoldan çıkmayasın ve Tanrıya karşı gelenlerin masalıyla aldanmayasın! Bilesin ki, Tanrının kötülüklere sabretmesi, azab delilini güçlendirme yönündendir ve cezada ağır davranması,, azap olunmaya istihkaklarım isbat içindir. İyi iş, Tanrı’nın emrine uymaktır. Kötü amel, yanlış yola gitmektir. Sarhoşların aklı yoktur ki„ iyi ve kötüyü nasıl bilsinler?” dedi.

 

( Rubâî )

 Ey temiz yaradılışlı, mademki zamanın içindesin,

Ya geçim için çalış, ya dönüş için ( Öteki dünyaya)! ,

Şarap içmek ve iki dünyanın işlerinden gafil olmak!…

Akibet onun ne vereceği ortadadır!

—Rind : “Ey Zâhid, bu taifeyle oturup kalkmışsan ve onların şarabından içmişsen, kendi fasıklığını kabullendin ve senin sözüne saygı yaraşmaz! Oturup kalkmamışsan, onun doğruluğuna, araştırdıktan sonra kanaat getirmemişsin) o halde hangi delil ile senin sözünün doğruluğunu isbat ediyorsun? Dediğinin dışına «çıkmıyor musun? dedi.

 

( Rubâî )

 Eğer şarap içer de şarap kötüdür diyorsan,

Utanmalıdır ki kendi işinin ayıbını söylüyorsun!

Şarap içmediğin halde, ona kötü diyorsan,

Ayıptır, doğru söylemiyorsun!

—  Zâhid: “Ey Rind, şarap içenler konusunda Allah’ın delili, yeterlidir. Şarap hakkındaki soruna, Allah’ı bilenlerin ondan tiksinmemesi, kesin bir cevaptır. Bir pisliğe, Tanrı, haram demişse, kapısından uzaklaştırdığı bir bölük insanı imtihan etmeye, onlarla karışıp görüş meye ve yaklaşmaya gerek var mıdır?” dedi.

 

( Kıt’a)

 İnsanın her durumda ebedi Allah’ın kelamına uyması gerekir.

Biz nerede, kazanılan tecrübe nerede? Hakk’ın sözü, iyi ile kötüyü ayırandır!

—  Rind: “Ey Zâhid, şüpheyle halkı suçlama! Bir, hayalle insafın ucunu elden bırakma! Sen, bu şarabın, “şeytan işinin pisliği ile bulaşık olan” şarap olduğunu ne biliyorsun? Bu şarap içenlerin, yüce aklı sarhoşlukla zevale götüren kişiler olduğunu ne biliyorsun? Ola ki bu şaraptan her bir damla cehennem ateşini söndüre! Bu taifenin neş’esinden yükselen her nağme, yüce âlemleri teşbih edenlerin zikri ola” dedi.

 

( Rubâî )

 Şarap içenin remizler denizi boş değildir.

Şarabın sır perdesinde, kimseye yol yoktur!

Aklı başında olan kişi, şarabın ne olduğunu ne bilir?

Sarhoş olunca, da olan bitenden habersizdir!

—  Zâhid: “Ey Rind, şarap içenlerin derecesi, Tanrı’nın şevk meclisidir, boş şeylerle uğraşan şarapçıların yeri değildir; manayı tanıyanların hareketi marifet dünyasıdır, yaldızlı viranelerin görünüşünü sevenlerin işi değildir, dedin! İmtihanda, hayat suyunu, zehir saydın! Hak sözü, batıl hakkında söyleme! Zira kötü nefs, kendini teselli etmek için, her kötüye iyi, adını koyuyor. Her yanlışı, kendi teviline göre, kurtuluş müjdesi olarak veriyor. Bana kalırsa ben, bu mahfile yüzümü dönmüyorum ve sana da kendi arzumla izin vermiyorum.

 

( Mısrâ)

 Ben nerede, meyhanelerin yönü nerede?

Eğer senin gönlünde varsa, bu yaptığım iş bana uğurlu gelmiyor:

“İşte bu, seninle benim aramızda bir ayrılıktır!” dedi.

—  Rind: “Ey Zâlıid, bu hükme göre, Hak senin yanındadır. Çünkü meyhaneye ilgi göstermek, senin adetinin tersinedir. Adetin tersine işte, musibetlerin en büyüğü vardır. Dün yaya olan ilgin hala senin görüş aynanın üzerine oturmuştur. Taklit bağı, senin ayağını tereddütle bağlamıştır. Seninle bu topluluk arasındaki tam aykırılık o kadar ki, sen onlar dan nefret, ediyorsun onlar da senden ürküyorlar! Ama ben bu topluluğun yaradılışlarının değerini mihek taşında denemeyinceye ve onların davranışlarından şüphe perdesini açmayıncaya kadar, sadece taklitle onların sohbetinden eteğimi toplamam ve onların mahfellerinden bir kenara çekilmem muhaldir. Bir zaman, bir köşede otur, ıstırabına sabrı seç! Ben içerdekilerin halini gözden geçireyim, bu zaman zarfında onların halini inceleyip dışarı çıkayım!” dedi,

 

( Rubâî )

 Ey temiz cevherli, bir yolculuğa karar ‘vermişim! ‘

Yolculukta arkadaşım, aklın sermayesidir.

Ümidim odur ki, bir yolculuktan ziyan çekmeyeni! :

Sermaye ye faydanın ikisini de göz önünde tutayım!

Zahidin, Rind ‘in aklına güveni olunca, yetişkin olduğundan, yasakları işlemesinin uzak bir ihtimal olduğunu görerek meyhaneye girmesine izin verdi. Rind de rindçesine meyhaneye ayakbastı. Meyhanenin sedirinde bir ihtiyar gördü. Meyhaneyi dıştan süslemiş! Birşey isteyen herkes ondan bulmuş! Bazen kadehin aynasından, kendinden habersiz sarhoşlara, kainatın durumunu haber vermiş, bazen çalgıcının şarkılarında, dünyanın sırlarının yüzünden perdeyi açmış! Güzelleri, güzelliğin kalıcı olmayışından haberdar etmiş ve aşıkların sevgisini onların gönüllerine yerleştirmiş! Sakilere, devirde( kadehi dolaştırmada) acele etmenin gereğini haber vermiş ve onların dolaşmasını, sonu neş’eye varan kadehin elden ele gezişine bağlamış!

 

(  Mesnevi)

 Saf gönüllü ve gönlü aydınlık olan ihtiyarın görüşü,  her müşkülü halletmiştir

Hakikate, ulaşma hâzinesinin kilidini gösterir, sır, cevherimin hâzinesini açar.  Aşk, onun namlılığının adının sürüdür. Aktl, onun çocukluğunun öğüncesidir. Onun bakışı, şarabı, aranan şey yapmıştır, Yaradılışa elde etmeyi ve kalbin cezbesini vermiştir. Onun himmeti her kimi topraktan almışsa asma gibi la’l ve inci sahibi yapmıştın

Rind’in gözü, ihtiyarın nurlu çehresine düşünce, açık bir dille selâm verdi. Pir, şefkâtininı olgunluğundan, selâma cevap verdi. Yeni açılmış bir gül gibi, o yeni açmış gülün yüzüne : “Ey delikanlı, garib görünüyorsun!! Ne iddian var ve nereden geliyorsun? Yolunu kaybetmişsen, sana kılavuz olmaya çalışayım! Bir hacetin varsa, emret ki onu yerine getireyim! ?” dedi.

 

( Rubâî )

 Ey çocuk, bizim meşrebimizden haberin yok!

Sanki yanlışlıkla buraya yolunu düşürmüşsün!

Yanlış yola gelmişsen, burası doğru yoldur!

Bizi ararsan, otur: Bi’smillah!

Rind: “Ey Pir, bana bir müşkül iş düştü ve bir hayret el verdi. Meyhane, şeytanın şerlerinden dolu bir yerdir. Şarap, insan kulluğunun evinin temelini tahrib eden bir şeydir, diyorlardı. Her kimin Tanrı’ya yakınlık şerefi varsa, bu evde oturmaktan sakınır. Her kimin, Tanrı’ nın emrini yerine getirmeden mutluluğu varsa, buraya yaklaşmaktan nefret eder! Senin bu kadar ferasetinle, buraya rağbet etmen ve bu kadar zekân ile bu kimselerle birlikte olmayı istemen, şaşılacak şeydir.” dedi.

 

( Rubâî )

 Meyhane, fitne, bozgun ve şer yeridir.

Şarap, insan aklının çözülmesine sebeptir.

Ben, ona şaşarım ki, senin gibi her şeyi idrak eden birinin, bu kötülük ve bozukluktan nasıl haberi olmaz?

—  Pir: “Ey çocuk, o yerin vasfını ben de işitmişim, bu metaın esasına da ulaşmışım! Tarikat yoluna giren dervişler o yere, “Fesat Evi” diyorlar. Hakikat fennini bilenler, o meta : “Fesat Mayasının Hamuru” biliyorlar, Allah’a  hamdolsun, ben oraya ayak basmamışım ve o topluluğun halkasının tuzağına düşmemişim! Hangi bedbahttır ki, şerefli akıl cevheri ve lâtif kavrayışı ile, o şeye el uzatır? Her iki dünyayı yıkan yarayı, kendinden geçmiş olarak, ciğeri üzerine koyar? Bu manada demişlerdir :

 

( Rubâî )

 Akil, insanlık şerefinin kemâli ve Tanrıya kulluk binasının temelidir. . ‘ Yazıklar olsun ki, bu yüce bina, şarap selinden viranlığa yüz tutmuştur” dedi.

—Rind: “Ey Pir, bu: sahip olduğun makam, ne  yerdir ?; Bu; senin kadehindeki metaın adı, nedir? Bu yerde kalanları, iki cihanın işinde isteksiz görüyorum; Bu işi işleyenlerin, onu, sırrı keşfetme gücü, saydıklarını görüyorum.” dedi.

 

( Rubâî )

 Şarap, daima, fitne ye fesaddır! ,

Ondan dolayı, şeriatta haram edilmiştir.

Ey Saki, senin kadehin, fitneyi, düzelticidir!

Kadehteki, şarap değildir, peki nedir?

—  Pir : “ Ey Rind, benim bulunduğum yer, şifahanedir. Derdlilerin derdine deva olan yerdir. Bilesin ki, ruhun “Şeytan Vesveseleri” adıyla anılan korkunç’ bir hastalığı vardır! Onun maddesi, cismani lezzetlerin kaplaması ve hayvani şehvetin güçlenmesidir. Onun alameti, bir an dünya işinden rahat olmamak ve bir saat bile düşünceden uzak kalmamaktır. Bazı  kimseleri, Huri, ve Gılman arzusu ve cennet bahçesinin nimetleri isteğiyle, bir maksatla karışık ve kulluğa ve riya ile bulaşık bir boyun eğmeye sevkeder! Böylece gerçekte istenen şeyden uzağa atar. Bazı kimseleri de makam ve mevki yükselmesi hayaliyle ve mal, mülk çoğalması hevesiyle, isabetsiz tedbirlere ve yalan düşüncelere kaptırarak, asıl maksattan mahrum eder. Tanrı’ya şükürler olsun ki, o hastalığı keşfetme kapıları, bana açılmıştır. O hastalığı iyileştirmenin çaresini benim tedbirimin şerbetine konmuştur. O dertlilerden başarı isteyenleri, şüphesiz, benim tarafıma gelir. Benim çare bulan elime ısmarlar. Önce, bildiği bu harap âlemin bağlarından sakınmayı söylüyorum, sonra şarabını düzeltici şerbetiyle dimağa temizlik ve vücuduna arınma veriyorum. Ondan sonra ruh besleyen gıdayı ve gönül okşayan güzellerin sözlerinin şerbetini, çözülmeyen gönüle ulaştırıyorum. Kısa zamanda durumu düzelsin ve tereddüdden kurtulup iki cihanın tereddüdünden güçlenip dosttan başka dost aramasın! Tanrının mülkünde, Tanrı yolundan başka yolda koşmasın!” dedi.

 

( Rubâî )

 Canlı iken öbür dünyanın işini mukayese etmek bir derddir.

Ağır zamanenin kargaşası, gönüle bir yüktür.

Sarhoşlukta ve kendinden geçmede akıldan olursan,

Dikkat et ki hem ondan hem bundan kurtulursun!

—  Rind: “Ey Pir, ben derdliye, derman müjdesi verdin! Yaralı gönülün yarasına merhem koydun! Bilesin ki, bundan önce, umursamazlıktan başka bir işe sahip değildim. Cihan da olan her şeyi, yokluk sanırdım. Bu birkaç günde, itibar sahiplerinin öğüdü vasıtası ve zamane insanlarının ayıplamasıyla ki hem dünyalık karışıklığı hem de ahiret korkusunun vesvesesidir, ne gündüzün dünyalık endişesinden başka işim, ne de geceleyin ahiret düşüncesiyle huzurum vardır! Ey Tanrı, benim önüme bir çare getir ve beni tehlikeye atma! Hastalığımın keyfiyetini kime dedimse, keyfiyetini tanımadı. Gereken dermanı da yapmadı, dedi.

 

( Rubâî )

 Dünya düşüncesi, gönlümden huzuru götürdü.

Ahiret gamının korkusu, beni zayıflattı.

Her kimden işimin çaresini istedimse, yüzlerce defa, benden daha çaresiz olduğu ortaya çıktı. ,

—  Pir: “Ey Rind, bilesin ki, tabiat itibar eseri olarak ortaya çıktı, nefis ise dünyaya ait ilgilerin sebepleri: için göründü. Böyle olmasaydı, bu ateş daha başlangıçta sönerdi! Allah Teâlâ’ya sığınarak, söylüyorum, hevesin havanın hareketiyle yükselirdi! Hazırlık düşüncesi zor oluyor. Dünya ve ahiret senden bizar oluyor. Şimdi senin, itibar seven zahidlerden oturup kalkmaktan sakınman gerekir. Sevgilinin bakışıyla sarhoş olup dünya işlerinden rahata kavuşan ve kadehin verdiği neş’eyle ahiret korkusundan habersiz olan dünyaperestlerden de çekinmen gerekir.” dedi.

 

( Rubâî )

 Harap dünyaya meyletmeseydin!

Parlak gönülden ahiret gussasını götürmeseydin;

Hesap ve azaptan yalnız sen kurtulmazdın,

Dünya azaptan ve ahiret hesaptan kurtulurdu!

—  Rind: “Ey Pir, şefkatle karışık sözler söyledin ve diğer rahatlık veren inciler deldin! Mademki benim kurtuluşuma söz verdin, beni bekletme! Benim sıkıntımın halli müjdesine ulaştınsa, beni bekleyişte bırakma!” dedi.

 

( Rubâî )

 Ey Sakı, benden gam ve kederi alan o şeyi ver!

Dünyaya ait ilgilerden gelen gamı silsin süpürsün!.

Göğüsteki dünyaya ait ilgilerin izi değişsin!

Kalması gerekmeyen şey değişsin!

Pir, Rind’in, tabiatında irfan istidadı görünce, gül yanaklı, sakiye işaret ederek; “Derdsizlik maddesi olan Ruhu Cilalayan Şerbeti” getir; yan bakışla iğnesiyle önün kirpiklerinin damarından kan akıt; onun şerbetine birazcık “Şevk İlacı” at; yiyeceğini gönül açan nağmelerden yap hazırla ki yavaş yavaş inanç bağını şekilden kesip manaya ulaştırsın, saplantı ipini mecazdan kesip gerçeğe bağlasın!”  dedi.

 

( Rubâî )

 Kederi ortadan kaldıran şarabı içen kişi ne hoştur!

Bir an için akıl vesvesesinden uzak ayrı düşer.

Tanrıya bağlanmak, O’nun gayrsisinden uzaklaşmayla aynı şeydir. Ayrılıkta da Tanrı izi vardır. Bulmaya çalış!

Saki, Pir i Mugan’ın yol göstermesiyle, erguvan renkli şaraptan bir damlayı “mahabbet şerbetine” karıştırıp, zarif bir şekilde, Rind’  in eline verdi. Rind, arkadaşçasına dudağına götürdü. Şarabın neş’esi, utanma perdesini aradan kaldırınca, Aşk Sultanı, varlık dünyasının uzayında, ortaya çıkış bayrağını dalgalandırınca, Rind, cihanı müşahadeye göz attı. Onun ışığından, neş’enin tâ kendisi olan veçhelerin temaşası elverdi. Olayların ta kendisi olan nurdan karanlığın sıkıntısından ne o nurlara bir tehlike var, ne de hadiselerin, sonbaharından o bahçelere bir zarar var! Rind, yeni açılan bir gül gibi terennüme başladı:  

 

( Rubâî )

Ey, felek,, beni: kine düşürdüğün yeter!

Bin yanakta, benim muradıma ulaşamayışımın kapısını açtın!

Muradıma ulaşamamaktan aciz olmadığımı görünce,

Sonunda ‘ çaresiz kalıp, muradımı verdin!

Elhasıl, Rînd’in dimağına, rindlerle olan sohbetinin tadı öyle, oturdu ki, neş’esinin derecesi, Zahid’e doğru dönüşün kapılarını kapadı. Zahid, Rind’in başına bir şey geldiğini bildi. Kendi kendine: “İblis, onun yoluna bir tuzak koydu.” dedi. Babalık bağı, onu kıskançlığa şevketti. Meyhaneye yönelmeye aldırışsız yaptı, Meyhaneye koştu. Rind’i, şarap içenlerin halkasına oturmuş, gördü.

—  Zahid: “Ey Rind, sonunda şeytanın aldatmasına kapıldın ve bizim yüzsuyumuzu silip süpürdün!’’ dedi.  

 

( Rubâî )

 Felek senden beni ümitsiz etti.

Derde bak! görmediğim bir işi, senden gördüm.

Yüz bulmadan ve öğünmeden korkuyordum.

Korktuğum şey başıma geldi!

—  Rind: “Ey Zahid, sen beni, bozuk inançlı şarap içenlerle düşüp kalkmaktan engelledin! Burası namuslu rindlerin mahfelidir. Sen benim nefsimi, pis şaraptan men ediyordun, bu can okşayan bir şaraptır. Biraz otur ve bu topluluğun hareketlerini gör! Zannettiğinin tersine, hali müşahede edersin, şüphenin aksine düşünceye dalarsın!” dedi.

 

( Rubâî )

 Her ayna, gerçekten kabuk içinde bir özdür.

Dostla düşmanı seçmek zordur.

İyi bildiğin çok kişi aslında kötüdür.

Kötü dediğin çok kişi aslında iyidir.

—  Zahid : “Ey Rind, bu oyunlar, şeytanın aldatmasıdır. Nefse ait lezzetlerin oyunlarıdır. Kötüyü, iyi sanıyor missin, kendi kendine kararlaştırdığına inanmışsın!  Eğer öyle olmasa, İblis bu gibi oyunlarla haramı helal gösterir mi? Yoksa her şeyi bilenlerin hakkından nasıl gelir? Bilesin ki, kötü yapmış kişi, bir bilmiştir. Kötüyü, iyiden ayıramamıştır. Şimdi sen meyhaneyi, ma’bed sanmışsın, onun tanığı halindir. Şarabı, halin kaynağı tasavvur etmişsin! Bu manaya delalet eden,

 

( Rubâî )

 Şirret şeytana, şaraptan yüzlerce meded vardır!

Çünkü şarap, aklın yüzünün perdesidir.

Fasık, bütün kötü işleri, iyi biliyor!

Onların kötü olduğunu bilse asla yapmaz!” dedi.

—  Rind: “Ey Zahid, seri meyhaneyi, İblis’in makamı, olarak adlandırıyorsun! Şarabı, bozgunculuk aleti biliyorsun! Onun fitnesinin tuzağı, hırs ve gururdur. Bunlar, meyhane sakinlerinden uzaktır. Şeytanın fesad aleti, hile ve gösteriştir. Bunlar, şarap içenlerin gözünde, yanlıştır. Eğer bu evi, Tanrı’dan boşalmış diyorsan, Tanrı’yı her yerde hazır bilmiyorsun; eğer bu evde, Tanrı’nın varlığını itiraf edersen, İblis’i, kinayeyle dile ortak getiriyorsun!” dedi.

 

( Rubâî )

 Şeytan, daima Tanrı’dan yüz çevirendir.

Nerede Tanrı varsa, şeytandan boştur.

Tanrı’yı anmadan durma, şeytandan korkma!

Şeytanla konuşur olmak, insanlıktandır.

—  Zahid ‘ “Ey Rind, mademki Tanrı her yerde hazırdır ve herkesin durumunu görür, o halde niçin bir bahane ile edebe uyarak, Tanrıya kulluk edenlerin mescidine , ayak basmadın? Gafillerin toplandığı meyhanede hala bozguncularla oturmaktasın? Orada, o mahfelde ayıplardan ne gördün? Bu mecliste, güzelliklerden hangi sanatı duydun? Eğer İblis’in oyunu; senin zamanının fitnesi değilse, mescid yerine meyhaneyi seçmen nedendir?” dedi.

 

( Kıt’â)

 Şarap arayanlar ve gurur sarhoşlarının topluluğu,  Gönüllerini, Hakkı bilip tanımaktan gafil tutarlar.  Mesciddekilerin eğer fayda cinsinden bir meyveleri varsa, meyhanedekiler ne elde ederler? :

—  Rind: “Ey Zahid, dikkatle düşünme gözümü açınca, şöyle şöyle düşündüm ki, mesciddekiler, kendileriyle, gururlanmaktadırlar. Meyhaneye çekilenler ise kendinde değiller! Mescidde ibadet edenleri ibâdetlerine olan güvenleri, gurur sarhoşluğuna atmış; ‘ meyhanenin gafillerini, hatayı itiraf etmeleri, gaflet uykusundan uyandırmış! Orada doğru suretine girmiş bir hata gördüm. Burada’ ceza, elbisesine bürünmüş bir sevap gördüm, Suçunu tanıyan suçluların bağışlamada ümidi”, vardır. Gururlu olarak kulluk edenlere Tanrı’ya başkaldırma korkusu vardır. Şüphesiz, kendimi korku çukurundan ümid vadisine çektim.. Yokluğa ulaşan silsile ile, varlıktan ilgimi kestim.” dedi.

 

( Kıt’â)

 Mesciddekilerin hepsi, kavga ve döğüş adamıdırlar.   Akla yasak olan şeyin onların sohbetine rağbeti var. Meyhanedekilerin hepsi, kendilerinden habersizdirler. Ben, kendisinin adını anmayanların yerindeyim.

—  Zahid: “Ey Rind, insanın yaptıkları ya dünya hallerine uygundur veya ahiret durumlarına uygundur. Şarabın niceliğinde, hem onun işini unutma vardır hem de bunun elde edilmesinden mahrumiyet! Şuna şaşarım ki, bir kimse, hayvanlar üzerine akıl şerefiyle öğünür de niçin kendisiyle öğünmesine vesile olan şeyi kaldırmaya çalışır? Üzerinde dururum ki, eğer Tanrı, şarabı haram kılmamış olsaydı, kimse ona rağbet etmezdi! Besbelli ki, şarap içmek, nefse uymakladır. Belki de Tanrı emrine karşı gelmek içindir!” dedi.

 

( Rubâî )

Tanrı’nın seni menettiği bir şey, boşuna niçin rağbet gerekir?

Seni kendisine karşı bilen kimse, elbette senden hoşnud olmayacak!

—  Rind: “Ey Zahid, şarabın haram olduğunu biliyorum. Özellikle bu sebepten benim ona rağbetim tamdır. Çünkü nefs, zalimdir. Bunun için beni bela tuzağına atmış ve kendi heva ve hevesim vasıtasıyla Tanrıya kulluktan uzak tutmuştur. Ben, onun intikamın hakkından gelmiyorum, zaruret halinde kötülükler yaparak, Tanrı’nın azabına müstahak göstermiyorum ki, Tanrı, benim intikamımı ondan alsın ve beni zalimimin zorlamasından rahata ulaştırsın!” dedi.

 

( Rubâî )

 Bir nefisde, saf şarap hevesi olursa,

Bana, hayır kapısı ve sevap yolu kapalıdır.

Ben bu açık zulme mükâfat olarak, Onu, yanlış işten dolayı, azab ehli yapıyorum.

Mademki, kullukta kusur etmeyenler, rahmet yüzünün aynasına sahip olurlar, kötülük işleyenleri de bağışlanma eserlerine mazhar edecekler ümidi vardır. Besbelli ki bağışlanmak, kötülük yapmaya bağlıdır. Kötülük yapanlar, Tanrı’nın bağışlamasını harekete getirenlerdir.” dedi.

 

( Rubâî )

 Kul, başkaldırma ve suçlardan uzak olunca,

Bağışlama, gayb perdesiyle örtülüdür.

Bağışlanma, kişinin günahından hâsıl oluyor.

Günah işleyen her kişi, bağışlanmıştır,

Buna göre, kötülüğün faydası, sevaptan önce görünüyor! Bu sebeple günah, yaradılışa daha cazip geliyor. Çünkü Tanrı’ya isyan eden kişi, yaptığının cezasına ulaşıyorsa, bu adaletin görüntüsüdür. Eğer yolu affa götürüyorsa, bağışlanma yeridir. Mademki hata, böyle iki şekilde yüz gösteren bir sanattır, kuldan onu terketmek sözü yanlıştır.” dedi.

 

( Kıt’ a)

 Sevap işleyenler, gerçi rahmete yakındırlar.

Mahşer gününde bir sıfata sahip olurlar.

Kötülük yapanlarda iki sıfat zuhura geliyor:

Azap vaktinde: adalet sıfatı, af zamanında: bağışlama!

— Zahid: “Ey Rind, gerçi sınırı aşmanın bağışlanması, yanlışın ortaya çıkışındandır ve af da uygunsuz işler içindir. Ama anılan işlerin hata ve zaruretle ortaya çıkması şartına bağlıdır. Yaptıklarından ders alarak onlardan yüz çevirmiş ve bağışlanmasını dilemek gerekir. Yaptıklarına pişman olarak özür kapılarını açmalıdır. Bir kimsenin daima hayasızlığı iş edinip Tanrı’nın emir ve yasaklarının işleyişinde yaralar açacak ve sonra da bağışlanmaktan faydalanacak, mağfiret bahçesinden gül derecek… Böylesine şaşarım!” dedi.

 

( Rubâî )

 Bir kimse; bilmeden günah işlemişse,

Tanrı’nın affına ve ihsanına yol bulur!

Bilerek günah işleyen bir kimsenin,

af dilemek için bağırıp çağırması boşunadır.

—  Rind: “Ey Zahid, dilinde ümitsizlerin sözünü geveliyor, Tanrı’nın rahmetinden mahrum olanların efsanesini okuyorsun! Bilesin ki, bağışlamanın derecesi günah kadardır. Merhametinki de kullukla münasiptir. Bilerek günah işleyeninki, unutarak yapılan günahtan öncedir. Malumdur ki Hz. Adem aleyhisselam, “İsimler İlmi’‘ni biliyordu. Bundan dolayı “yasak ağacın meyvesi” nden yemiyordu. Tanrı’ya başkaldırınca, bu vesileyle, bağışlama güzellerinin yüzünden perdeyi kaldırdı! dedi.

 

( Rubâî )

 Biz günah ehliyiz.

Günah bizim süsümüzdür.

Günahsız olmak bize ne vakit layık oldu?

Günahtan bize o kadar da ayıp yoktur:

Bu iş, bizim ana ve babamızın da yoludur!

—  Zahid: “Ey Rind, bozuk düşüncene uymuşsun ve bozuk deliller getiriyorsun! Benim öğütlerimin yanlışlığına da taklid yoluyla kafa tutuyorsun! İşin bu şekli de suç işlemenin bir yolu olmasın!? Tanrı’ya boyun eğmede bahane arama! Cahiller, yasaklara dair olan dersi senin davranışının şeklinden okurlar. Kötü işleri, sadece senin tevillerinden, iyi, bilirler. Bunun sonucu, senin kötülüğüne eklenmesini gerektirir. Bunun eseri, senin hatanın artmasına vesile olur!” dedi.

 

( Rubâî )

Zamanede, Tanrıya karşı gelen iş yapma!

Yaparsan gizle, açıkça yapma!

Cahillere,, günah şeklini hatırlatma! Öğretme!

Kötülükleri öğretmek kötülüktür’, sakın yapma!

—  Rind: “Ey Zahid, cihan mülkünü ele geçirmeye teşebbüs edenler ve Ademoğullarının geçim tedbirini yüklenenler hem bilgice benden daha yüksek hem de emirlerinin gücü bakımından benden daha güçlüler. Mademki nöbet borusunun sesiyle saz işitmeye ( dinlemeye) izin vermişler, meyhane inşasına ve güzelin cilvesine cevaz vererek, sarhoşluk ruhsatının ve güzellerin yüzüne bakma müsaadesinin kapılarını, dünyadakilerin yüzüne açmışlar, bu senin ayıplama emrinin bana ne faydası ve öğüdü olabilir? Öyle ki, yasaklar eğer haramsa, memleketin çeşitli bölüklerinin toplanması cihetiyle bir düzendir!” dedi.

 

( Rubâî )

 Haram işler, şeriatin reddettiği şeylerdir.

Şeriatın aynası, ondan karanlık pasını tutmuştur.

Ama ne yapılabilir ki düzen düşüncesi,

Onun işlenmesine, genel olarak, ruhsat vermiştir!

—  Zahid: “Ey Rind, şarabın aybı ve o nun çirkinliği herkese açık, anlatılmasına da gerek yoktur. Sen şimdi onun keyfine ulaştın ve onun neş’esinin zevkini gördün, o halde, gizli sırrın üzerindeki perdeyi aç! Onun faydalarındaki inceliği beyan et! Onun faydası, o kişinin yönünü Tanrı düşmanlığına vardırdığını söyle! Onun menfaatinin kişiyi, temerrüdü sebebiyle, şeriatten uzak düşürmeye yeterli olduğunu söyle!” dedi.

 

( Kıt’ a)

 Tanrı, bir menfaat peşinde günah işlemek ayıptır, diyordu. Ayıp olarak, kişiyi akıldan uzak kılması, yeterlidir. Gerçekten, günah, kişiyi Tanrı’ya düşman ediyorsa, O kişi yönünden acaba hüneri nedir?

—  Rind: “Ey Zahid, şarabın menfaatleri hakkında, Tanrı kelamı, gizlilik perdesini açıklığın yüzünden kaldırmıştır, şarabın faydalarını beyan etmeye ne ihtiyaç vardır? Hikmet sahiplerinin mübalağasının çokluğu, gerçeğin aynası üzerinde şüphe tozu bırakmamıştır. Bir topluluğun, Tanrıya ait işle uğraştıklarını, dilleriyle söylemesine ne gerek var? Besbelli ki şarabı hatırlamıyorlar! Bazıları da Tanrı’ya kulluk yolundan gafildirler. Belli ki fesat işlemeye meyilleri vardır. Bundan daha iyi ne olur ki, şarap onların aklını alıyor ve dünyayı onların fesadından kurtarıyor.” dedi.

 

( Rubâî )

 Ey kötülük yolunun yolcusu!

Senin davranışların Tanrı’nın rızasından dışarıdır!

Aklın başında iken şer ve fesad’ın dolaştığı yersin!

Şarap iç, “Sarhoşluğun âklı başında olman iyidir! “

Kısaca, şarap ruhun temizlenmesine ve iledir. Nefsi güçlendiren bir güçtür. Cismin azalarım terbiye edicidir. Faydalarından en büyüğü olarak bu yeter ki, dimağı temizlenmiş olarak, onları gönül, çeken nağmeleri duymaya kabiliyetli ediyor. Lezzetlerin başlangıçlarında, güzel sesler düzenliyor.” dedi.

( Kıt’a)

 Bâde, idrak aynasının üzerinden pası, siliyor. Bu halin tanığı, gönül çeken nağmelerin zevkidir. Karanlık dimağı, bulanıklıktan temizliyor:   Sarhoş, bu yüzden hoş sadâları temenni, ediyor!

—  Zahid; “Ey Rind, bu öğmeyi tasavvur ettiğin şey, kötülüğü budur ki, badenin değerinin delili diye sunduğun hususlar, onun pespayeliğine dairdir. Şarap saz idrakini harekete getirir, dedin! Bu onun makbul olmasının sebebi değildir. Belki ondan sakınmayı gerektirir. Çünkü saz, oyuncakların şarabıdır. Boş işlerle uğraşan cahillerin tabiatının hastalığıdır. Hakikat ehlinin ona bakışı yoktur. Ne de tarikat ashabının gönlünde bir eseri yoktur. Şeriatin redettiği birşey, daha işin başında, Tanrı’ya kulluğu unutmaya sebep olur. Nesini beğenirler? Başkaldırmaları mukabilinde, bu suçu işlemelerinde ne fayda bulurlar? Şaşarım!” dedi.

 

( Rubâî )

 Saz’ın niteliği, oyun ve eğlencenin ta kendisidir.

Bu da aklın fesada uğraması ve edebin bırakılmasıdır.

Ona heves etmede, noksanlıktan başka bir şey yoktur.

Olgun kimselerin ona rağbet etmesi acayiptir!

—  Rind: “Ey Zâhid, gönül çeken bir nağme, Tanrı katının ipidir. Güzel seslerin zabtı yüce âlemlerin merdivenidir. Ruha, işin başından haber ulaştırıyorlar. O’nu cisme ait alakaların bağından kurtarıyorlar. Onun makamların her kısım, bir sır perdesidir. O’nun seslerinden her nağme, Hak katma bir yalvarıştır. Bu zevklere temayül etmek, idrak’in gereklerindendir. Bu şevk ve heyecanı dilemek, temiz yaradılışın özelliğidir. Saz nağmesinin bereketi ve ses güzelliğinin şerefi olarak; can eriten aşk ateşini, katı kalplilerin ocağına atması ve gafilleri aşıklık derdinin neş’esinden haberdar etmesi, yeter!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Hos şadalar, aşkın kımıldanışına sebeptir.

Saz vasıtasıyla, habersizlere, aşk haberini ulaştırıyor.

Aşk, bir gizli sırdır.

Saz vasıtasıyla ayan oluyor.

O sırrın, sazın perdelerinin ötesinde olduğu anlaşıldı.

—  Zâhid: “Ey Rind, saz’ı, güzel aşkın ortaya çıkışma vesile biliyorsun! Bu isabetli bir düşünce değildir! Sesin güzelliğini, heves silsilesinin kımıldamasıyla “beğenilmiş” diyorsun! Bu düşünce uygun değildir! Çünkü aşk, iyi ad sahiplerini kötü adlı yapar! Aşk, kara günlülerin ve akıbeti karanlık kimselerin işidir. Bir kimsenin iradesini, heva ve hevesinin eline kaptırması yazıktır! Yüzünü selâmet yönünden kınamak, kötülenmek köşesine çevirmesi de! Özellikle aşkın çirkinliğine vakıf olan, hoş yaradılışların ona heveslenmelerine şaşarım! Hatta aşkın kınanmaya vesile olacağına da muttali’dirler! O halde niçin aşkı, .güzel sözlerle öğüyorlar? Acaba onun menfaatlerinden ne görmüşlerdir? Acaba onun faydalarından neyi duymuşlardır?” dedi.

 

( Kıt’a)

 Hikmet sahipleri, aşkı, sevda temeline oturtmuşlardır.

Her kimse sevdayı kendisine şiar edinirse, bir divanedir.

Âşıkın divane gönlünde, aşk havası vardır!

Bu da bir viranede, bir ateşin kımıldanışından ibret almaktır.

—  Rind : “Ey Zâhid, mecazi söz söylüyorsun ve hakikat yolunda yürümüyorsun! Bilesin ki aşk, insan vücudunun sedefinde, ilahı emanetin cevheridir. İnsan ruhunun gerçeğidir. Kâinatın binası, ona dayanır. Küllî akıl, irade ipinin başım, ona teslim ediyor. Aşkı, tavsif etmekten müstağni biliyorum. Maşuku, zat’ın keyfiyeti olarak tanıyorum. Aşıkın adının yükselmesine sebep ve saygı görmesine amil biliyorum. Güzel yüzlülerin güzelliğinin tecellisinden haberdar olması ve mahbubların güzelliğini müşahedede ihtiyarının elden gitmesi yeterlidir.” dedi.

 

( Kıt’a)

 İnsan, “ahsen i takvim”e ve O’nun suretinin güzelliğine sahiptir.

Tanrı kudretinin ve yaratıcılığının en güzelidir.

Aşkın, mahabbet gözü, aşk’la O’nun tarafına göz atmazsa,

Tanrı kudretinin o yaratıcılığı zayi olmuştur!

—  Zâhid: “Ey Rind, aşk’a, güzellerin güzelliğinin münasebeti, kötülenme sebebidir. “Aferin, iyi olmuş!” demelerine sebep değildir. Mahbubların güzelliğinin cazibesine kapılmak, pişmanlığa sebeptir. Terbiyeyi göstermek değildir. Çünkü güzellerin güzelliğine bakmak, gönül sahiplerinin aklının bozulmasına ve mahbubların cemalinin müşahedesi, olgun kişilerin noksanlaşmasına vesile olur. Herkim, güzellik sahibi bir kimsenin yüzüne ilgiyle bakarsa, kendisini âlemin maskarası yapar! Her muradına ulaşamayan, bir güzel yüzlünün sevgi kadehinden bir damla içse, dünya ve ahireti unutur. Çünkü bakılan güzellik, bakanın şehvetini artırır, bunun çirkinliği, gerçeği olduğu gibi bilenlere apaçıktır. Özellikle şekil, suret güzelliğinin başına gelenin açıklığı, davranış dünyasının mana bilenleri, daima ona rağbet ederler ve onu isterler.” dedi.

 

( Kıt’a)

 Her kimse şekil güzelliğine âşık olursa, şüphesiz onun aşkı, geçici güzelliğin zevaliyle yok olur.

Aşk’a o konak, hüsne de bu hâl uygun düşer:  Aşk, sebatsız bir şey; hüsn ( güzellik), yok olan bir nakış! Güzellerin yüzündeki tüyler, işin aslından haberi olmayanların fitneye düşmesidir. Güzel yüzlülerin zülfünün kıvrımları, câhillerin yolunun tuzağıdır!

—  Rind: “Ey Zahid, güzel denen, güzel yüze, güzel demiyorsun! Güzele bakmaktan da zevk almıyorsun! Bilesin ki, güzellik, varlığı gerekli olan Tanrı’nın yüzünün aynasına sahiptir! Tâlib’in varmak istediği yere giderken kılavuzu, Allah nurunun göründüğü güzellik ve sonsuz feyz ve bereketin kaynağıdır. Hüsn ile cemâl’in yok olacağını düşünmek, câhillerin zanlarıdır. Çünkü onun hakikatinin zevali yoktur! Belki onun üzerinde göründükleri yok olabilir. Her devirde, o gayb âleminin güzelliği, bir huzur kaynağıdır. O gizlilik perdesinin ar kasındaki güzel, her biçimde bir görünüşle tecelli eder. Eğer devir bir değişikliğe uğramışsa, ona ne ziyan var? Eğer elbise değişikliğe uğramışsa ona ne noksan var? Güzel görünüş ten, onun niceliği aranır! Azalarının bir araya gelişindeki tenasüp değil! Mahbubun cemalin den kast olunan “gerçek”tir. Parçalarının düzenindeki uygunluk değil!” dedi.

 

( Kıt’a)

 Güzelliğin kaynağında yatan su ve topraktır, şüphen olmasın!

Güzelin yüzünde tecelli eden hakikattir.

Bu perdede bir oyuncu vardır.

Olmasa, kimse kendi kendine, ne perde, ne perde sahibi, ne de perde de görünen olur!

Suret’ten manaya götüren bir rol vardır. Mana gülünün göründüğü yerler; suret’in bahçeleridir!

—  Zâhid : “Ey Rind, vakitler münakaşada geçti. Zaman mücadelede zayi oldu. Ne benim öğütlerim sana faydalı oldu, ne de senin delillerin bana fayda verdi. Karşı karşıya gelmekle senden uzaklaşmayı arasam görünüşteki ilgim, ülfet eteğimden yakalıyor, beni bırakmıyor! Aramızdaki anlaşmazlığı kaldırmak için sana öğüt söylesem, senin gönlünün sahifesi, benimseme işareti göstermiyor! Bende bu işin bir çaresi yoktur! Hem sen de kendi kendine çarenin ne olduğunu söyle!” dedi.

 

( Rubâî )

 Derd ki, benim derdim, dermana ulaşmadı!

Senin işindeyim, iş düzene ulaşmadı.

Bütün ömrümde, işim, senin sözünden başkası değildir.

Ömür bitti, söz sona ulaşmadı.

—  Rind.: “Ey Zâhid, âlemin fesat maddesi iki şeydir; her ikisi de şekil hatasında, birbirine uygundur : Birincisi: riyâ; dinde seçilmiş zahidlerin yolunun tuzağıdır!

İkincisi: zinâ; Allâh’ı yakinen bilen rindlerin yolkesicisidir! Nerede bu iki bozguncu ( mufsid) yoksa, rind ile zahid’in hakikati birdir. Ben sende, riyâ var, sanıyorum. Sana muhalefetim ondandır! Sen bende, zinâ tasavvur ediyorsun! Öğütlerindeki mübalağanın delili, o şüphedir! Ne zaman bu ikisinin arasından şüphe kalkarsa, zâhid, rind’den gizlenir, kaçar, demezsin! Günahkârın zinâsı, zahidin riyâsına karinedir (delildir). Fâsık’ın kötülüğü, Tanrı’ya kulluk edenin riyası mesabesindedir.” dedi.

 

( Rubâî )

 Zâhid, riyâ ile Tanrı’nın yakınından uzaklaşır.

Rind’in yolu, fiskten dolayı beğenilmez! Her ikisi, her ikisinden her an kurtulmalıdır!

İki dünyayı kazanmağı elde etmeğe, her ikisi de muktedir.

—  Zâhid: “Ey Rind, zahidin riyâsında biraz fayda vardır. Gerçi riyasından dolayı, onun kullukları, hakikatte bâtıl oluyor, ama görünüşüne bakarak, diğerlerini Tanrı’ya kul luğa teşvik ediyor. Görünmeyen yönüyle, Tanrı’nın azabıyla karşı karşıya ise de, görünüşü sevap işlediğine delildir. Riyanın bir çaresi vardır da, yasakları işleyenin ne özrü olur?” dedi.

 

( Rubâî )

 Riyâ’nın gösterişin çirkinliği bellidir. Riyâ sahipleri Tanrı’ ya yaklaşmaktan mahrumdur. Tanrıya kulluğun rengi ve kokusu olursa, güzeldir. Bir fâsıkın yolunu düzeltmek, zemmedilmiştir.

—  Rind: “Ey Zâhid, bilesin ki, Tanrı’ya yakın olanların yanında tevbe, değerlilik alâmetidir. O değerliliği kavramaya, günah, bir vesiledir. Yasaklardan tatmış olanların derecesi, o yoldan geçmiştir. Bunlar, yasağın tadını tatmayıp da sadece duymakla haramdan sa kınanlardan üstündür. Yasağı görmemiş olanlar, taklidle söz söylüyorlar. İşlemiş olanlarsa gerçeğe giden yolu arayanlardır.” dedi.

 

( Rubâî )

 Yanlış yapılan işte bir fayda vardır. Cihan ehli, o faydadan habersizdirler.

Billâhi, suç işleyenin tevbesi, günahsızların minnet ve gururundan daha iyidir!

Allah’a hamd olsun ki, yasakların, haramların hakikatine ulaştım.

Ayağımı onların üzerine koydum. Nikâhla gelen heva ve hevesin güzelini boşadım! Ona yol verdim!” dedi.

 

( Rubâî )

 Gönül dünya işinin temeli, binası, HİÇ’tir, dedi.

Dünya için gam çekmekte HİÇtir.

Gam ve kederi def için şarap içti.

Bir müddet şarhoş düştü. Aklı başına gelince, bu da bir HİÇ’tir, dedi.

—Zâhid: “Ey Rind, ne sen kendi inancın üzere kaldın, ne de benim dediğim yere geldin! Benim inandıklarımı, delillerle bâtıl ettin! Sonunda kendi inandığım da “HİÇ”e çıkardın! Bu bir şaşkınlık alâmeti ve başıboşluk delilidir. Eğer cihanın bütün halleri bâtıl iseler, hak nerededir? Eğer bunlar, senin önünde, senin gözünde, varlık sahibi değillerse, “mutlak varlık” nedir? dedi.

 

( Rubâî )

 Ey, önünde herşeyin varlığı, hebâ olan sen!

Şekillerin değerine dair düşüncen yanlıştır!

Hepsinin bâtıl bir varlığı olduğunu söyledin!

“Hakk’ın Vücûdu” varsa, açıkla, nerededir?

—   Rind : “Ey Zâhid, kâinatın hallerini, görünüşünü, bâtıl bilmek, “Hakk”ı beyan etmektir! Allah’tan başkasını yok bilmek, “Mutlak Vücûdu” ispat etmektir.” dedi.

 

( Rubâî )

 Ben ve Sen, varlık mülkünde bulundukça,

Aramızda söz açılıp kavga ile “hak” ve “bâtıl” olacaktır.

Bâtıl, ortadan kalksın diye, biz onu kaldıralım!

O zaman, söylenen de, işitilen de “Hakk”ın ta kendisi olur.

Sonuç:

İşin sonunda Zâhid, irfan sahibi Rind’in uyarmasıyla, işlerinin aynasında riyâ tozlarını temizledi. Rind de işlerin aslına vâkıf olan Zâhid’in öğütlerinden faydalanarak, halinin görünüşüne, tövbe örtüsüyle süs verdi. Her ikisi de birbirlerine karşı gelmekten vazgeçip, zıd hareketlerden arınmış ve temizlenmiş olarak, “teklik” mertebesine ulaştılar. Dostluğun makbul yolunu ve mahabbetin delili olan hidayet caddesini seçtiler.

 

( Rubâî )

 

Fânilik köyünde, akıllı ile deli birdir, aynıdır!

Denizin dibinde, taş ile inci danesi birdir, aynıdır!

“İyi ve kötü sayma” işi ortadan kalkınca, mescid ile meyhane birdir, aynıdır!

 ————————————–

Kaynakça

Fuzulî trc: Hüseyin AYAN; Rind ile Zahid [Kitap]. – İstanbul, 1993.


[1]        Sâlim Efendi tarafından 1804’te çevirilip 1869- da Tasvir-i Efkâr matbaasında bastırılan Muhâvere-i Rind ü Zahid, Farsça aslından çok ağır ve külfetli bir dil, “Münşî”lik endişesiyle kaleme alınmış ve tercümeden ziyade, bir “şerh”tir.

[2]        Fuzûlî, Rind ü Zâhid, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi 1956, 15-80 s. (Ankara Üni­versitesi DTCF yayınları No: 108).

[3]        a. g. e. s. 9.

ERDEM BEYAZID


1939’da Maraş’ta doğdu. İlkokul ve Lise öğrenimini burada tamamladı. Yüksek öğrenimine 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde başladı. Geçim zorluğu yüzünden 1961’de öğrenimini devam mecburiyeti olmayan Ankara Hukuk Fakültesine naklederek askere gitti. Askerliğini yedek subay öğretmen olarak Burdur İli, Yeşilova İlçesi, Çuvallı köyünde yaptı. Askerlik dönüşü fakülte değiştirerek yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili ve Edebıyatı Bölümünde tamamladı. Edebiyat öğretmenliği, kütüphane müdürlüğü yaptı. İstanbul Türk Musikîsi Devlet Konservatuarı’nın kuruluşu sırasında genel sekreter olarak çalıştı. Daha sonra, Sanayi Bakanlığı İnsan Gücü Eğitim Dairesi Başkan Yardımcısı iken bu görevinden istifa suretiyle ayrılarak Akabe Yayınları’nın ve Mavera dergisinin yönetimini üstlendi. 1984’te Akabe A.Ş.’nin İstanbul’a taşınması kararı ile bu görevini devrederek yeniden memurluğa döndü. DPT’de sözleşmeli personel olarak çalışırken, 1987 Milletvekili seçimlerinde Anavatan Partisi’nden aday oldu. Kahramanmaraş’tan milletvekili seçildi. TBMM’nin 18. Dönem çalışmaları süresince Milli Eğitim ve Çevre Komisyonlarında görev aldı. 1991 seçimlerinde adaylığını koymadı, İstanbul’a yerleşti. Evli ve dört çocuk babasıdır.

Tok, kavgacı, destana yatkın bir üslûpta söylenmiş olan şiirlerinde ayrıca ince duyarlılıklar işlenmiştir. İslâmî ton bir “leit-motiv” halinde bütün şiirlerine yayılmıştır. Şiirleri Açı (K. Maraş), Çıkış (Ankara), Yeni İstiklâl, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera ve Yedi İklim dergilerinde yayınlanmıştır.

Aldığı Ödüller: Risaleler; Türkiye Yazarlar Birliği 1988 Şiir Ödülü. İpek Yolundan Afganistan’a; TYB 1983 Gazetecilik Ödülü.

ŞİİRLERİNDEN

BULDUM

Bir an kayboldun gibi. Yaşadım kıyameti
Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti

Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma
Bir bakışın can verdi kurumuş toprağıma

Çiçeğe durdu kalbim içtim parmaklarından
Göz çeşmem suya erdi sevda kaynaklarından

Bir aydınlık denizin sonsuz derinliğinde
Yüzüyorum gözünün yeşil serinliğinde

Bir ışık bir kelebek biraz çiçek biraz kuş
Yeni bir ülke yüzün ellerimde kaybolmuş

Soluğum bir kuş gibi uçuyor ellerine
Kapılıp gidiyorum saçının sellerine

Gözlerinden göğüme sayısız yıldız akar
Bir gülüşün içimde binlerce lamba yakar

Bir kurtuluştur o an çağrılsa senin adın
Sesin ne kadar sıcak sesin ne kadar yakın

Tabiat bir bembeyaz gelinlik giymiş gibi
Yüzüme kar yağıyor sanki elinmiş gibi

Sensiz geçen zamanı belli yaşamamışım
Sensizlik bir kuyuymuş onu aşamamışım

Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden
İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden

Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm

ÖLÜM RİSALESİ

Damla damla oluşuyor hayat
Ölüm kımıl kımıl
Duymak kolay
Anlatmak değil

Her an
Farkındayım
Az az öldüğümün

Bilincindeyim doğan ayın
Eriyen karın akan suyun
Ve usul usul tükenen zamanın

Tekrarlayıp duruyor saat
Vakit te mahlûktur
Vakit te mahlûktur

İşliyor kalbim
Eskiyor saçlarım
Ve gözlerimin en ince hücreleri

Okuyorum hayatı
Toprağın üstünden çok
Altındakilerle var olduğunu

Toprak
Ölüme aç
Ölüme muhtaç
Hayat

Ölüm muhakkak
Ve ölüm mutlak
Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın

Kesitler

Mahlukta devinen
Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

Babalar ölür
Dolaşır eli ölümün
Saçlarında anaların oğulların

Analar ölür
Kök salar hasret yüreklere
‘Bir evlat pir olsa da’
O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük

Oğullar ölür
Bir kafes olur ölüm
Ana kalbi bir kuştur
Azad kabul etmez

Sevgililer ölür
Bir hicret olur ölüm
Bir sıla

Mesela arkadaşlar
Arkadaşlıklar vardır okullarda
Bakarsın biri gelmez bir gün
Ve artık hiç gelmeyecektir
Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta
Bahçeye koridorlara sınıflara
Bir fısıltı dolaşır dudaklarda
Kimi kirpikleri ıslak
Çökmüş bahçenin tenha bir yerine
Elinde bir çöp resmini çizer toprağa
Anıların
Kimileri öbek öbek toplanıp
Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle
-Nasıl olur daha dün beraberdik
-Salıncakta İki Kişi’yi izlemiştik daha dün nasıl olur
-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık
”Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar
Hayatı dolu dolu yaşıyorlar” demişti unutamıyorum

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında
Bir kapının ağzında
Herkes susar
Konuşur ölüm

Ve sürer hayat.

Bazan bir tekerlek altında
Ansızın gelir ölüm
Apansız biter sınav
Bir elektrik kesilmesi gibi
Kesilir tulu emel

Bazen ölüm vardır
Ölümden önce gelir
Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır
Sorular hep yanıtsız kalır orada
Sadece konuşan rüyalardır
Yahut hayaller suskun duvarlarda
Gözler kabul eder parmaklar kabul eder
Ama beyin hep umuttan yanadır

Bazan akan bir film şeridinin
Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir
Ölüm
Karşıda bir manga asker
Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de
Takılıp kalır masmavi gökyüzünde
Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta

Ölümden uzak ölümler vardır
Gazete ilanlarında rastlanılan
Dünyaya bağlılığın zavallı
Ve muannit
Bir belgesidir
Daha çok kalanlara ait.

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş
Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü

Ölümler vardır:
Can kuş gibi uçar gider
Bir martının süzülüp
Kaybolması gibi maviliklerde

Bir Portre

Engin sakin berrak bir denize
Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır
Nasıl yürürse insan
Sokrates öyle yürüdü ölüme

Tilmizleri[1] ağlaşırken
O vasiyet ediyordu:
-Asklepyos’a bir horoz borçluyuz
Unutmayınız.

Ne tuhafsınız dostlar
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye
Yükselmek varken ölümsüzlüğe

İnancına sahip olmak
İnsan olmanın şartı
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik
Hayatın ölümcül yanına
Takılıp kalmak değil mi?

İlkin ayaklarında duydu Sokrates
Zehirin soğukluğunu
Ve yavaş yavaş ölüm
Yükseldi göğsüne çenesine

Dudaklarında donan son bir tebessümle
Bir işaret taşı da böylece
Sokrates dikmiş oldu ölüme

Ölümün Sesi

Ölümden bir işaret var her şeyde
Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde:
-Kışlanın önünde redif sesi var
Namluların ucunda ölümün sesi!

-Bir ay doğdu geceden oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!

-Erzurum dağları kan ile boran
Vadilerin koynunda ölümün sesi

-Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!

-Bir ihtimal daha var
Umuddan da öte ölümün sesi!

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme

Bir gün öleceğim biliyorum
Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor
Ölene dek sönmeyecek bir ateş
Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı
-N’olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak
Oysa insan yalnız ölür
Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm
Bir süre kaçacaklar insanlardan
Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde
Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar
-Yaşayıp gidiyorduk yahu
Ne vardı acele edecek!
Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an
Biliyorum oruçlu doğar insan
Ölümün iftar sofrasına

Son Söz

Ve zaman döne döne
Gelmişti başlangıç noktasına
İlk yaratılış düğümüne

Mahlukatın var olduğu
Yüzüsuyu hürmetine
Evrenin Efendisinin
Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine.
Hayatın menbaı
Merhametin son durağı
Madeni, muhabbet ocağının
Ateşler içindeydi
Yatağında.
İltica etmişti sanki Kâinat
Kutsal tenine
Hayata şafak olan alnında
Ter taneleri
Her biri insanlık çilesinden
Bir haberdi sanki
Bir an oldu
Aralandı gözleri
Sonsuzu kuşatan bakışları
Süzdü ciğerparesi Fatıma’yı
Süzdü tek tek çevresindeki
Can dostlarını
Kıpırdadı dudakları, dedi:
-Ebu Bekir kıldırsın namazı
Sonra daldı daldı uyandı
Son defa aralandı
Bakışları
Yöneldi bir noktaya
Karar kıldı bir noktada
Ve dedi:
-Merhaba ey refik-i ala!

Olacak oldu
Akıllar kamaştı
Kalpler tutuştu
Feryat ve figan gökleri tuttu
Çekti kılıcını Faruk olan
Sıçradı orta yere:
-Kim derse ”O öldü”, öldürürüm!

Ayrılık ateşinden
Ateşin şiddetinden
Sanki bendler çözülmüş
Felekler çökmüştü
Şuur tutuşmuş
Akıl iflas etmişti.

Sonra Sıddıyk olan
Yetişti geldi
Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye
Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına
Sonra baktı çevresine
Mahşerden önce mahşer hali yaşayan
Ashabına
Aline
Ebu Bekir dedi:
-Ey nas, susun!
Kim ki Resulullaha tapmaktadır
Bilsin ki Resul ölmüştür
Kim ki Allaha tapmaktadır
Bilsin ki Allah ölmez
Hayy ve Layemuttur

Ey nas, susun!
”İnna Lillah ve inna ileyhi raciun”

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne
Sürdü bulutlanmış gözlerini
O güzellikler ülkesine
Baktı baktı ve dedi:
-Hayatında güzeldin
Ölümünde güzelsin
Öldün
Bir daha ölmeyeceksin

ÖNDEN GİDENLER İÇİN

Onlar gittiler
Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.

Onlar gittiler
Topraktan bir işaret taşıyarak alınlarında
Ben şimdi bu yanda
Gerilmiş bir an gibiyim
Doğumla ölüm arasına.

Onlar gittiler
Gelen zamandan bir haber gibiydiler.

Ben şimdi bu yanda
İçilmiş bir and için bekleyenim
Kurulmuş saat gibi.

Onlar gittiler
Giderken bir muştu gibiydiler.

AŞK RİSALESİ 

Dirilmek yeniden
Yerin uyanması gibi kımıldaması gibi toprağın
Bulutları yarması gibi gün ışığının
Yağmurun ansızın boşanması
Binlerce kuşun bir anda parlaması havalanması
Erimesi gibi karların ve buzulların
Patlaması gibi dal uçlarında tomurcukların

Dirilmek yeniden
Yüzyıl süren bir berzahtan geçmişiz gibi
Kandan kinden öfkeden
Üstümüze bir sağnak boşanmış gibi
Sürekli lekelendiğimiz çözülmeye terkedildiğimiz
Bir bataktan çıkar gibi.

Yürürken otururken yatarken
Hep çürümek durumunda kalmış
Duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız
Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz
Dokunduklarımız için ellerimiz.

Belli bir bozgun yaşamışız
Her şeye ölüm dadanmış sanki
Kadınlar ki anne olmamak için direniyorlar
Erkekler ki savaşmayı tümden unutmuşlar
Çocuklar zaten hiç çocuk olmuyorlar
Çocukluk kalkmış dünyadan gibi
Her çocuk antik çağ filozoflarından bir kalıntı sanki.

Aşkın son saltanatını yaşamak içinmi ey kalbim
Ruhun serüvenine bir kale olmak için mi?
Bu başkaldırma kanatlanma.

Durmadan geçiyordu o zamanlar
Üstümüzden tanklar toplar binler tonluk arabalar
Boğuk bir ses madeni bir böğürme
Bir metropol devinin içimiz titreten iniltisi
Ta uzaklarda şehirlerin üstünde kımıldayan
Bir korkunun yüreğimizde biriken tedirginliği
Bir sam yeli gibi bedenimizi yüzümüzü saçlarımızı
Yalayarak
Çekiyordu bizi ve herkesi.

Ama sen uzaklardaydın ey kalbim
Uzaklardaydın, sevdiğim uzaklardaydı
Ayın ve yıldızların çağlayarak
Berrak şelaleler yaparak
Coşku içinde aktığı
Bir yerlerdeydi.

Hani bir gün bir çobana rastlamıştık
Kavalıyla bir sümbülü emziriyordu
Adı Ferhat mıydı neydi
Koyunların kurtların böceklerin ve çiçeklerin
Sadakatten mest oldukları
Her birinin gözlerinde

Kaybolur gibi kayar gibi
Dalıp gittiğimiz o saadet evreni
Kayaların yüzlerinden okuduğumuz o ebedi bilinç
Bizi çekip almıştı kılcal damarlarımızdan.

Yaslan göğsüme sevdiğim
Benim gönlüm gök gibidir açık deniz gibidir
Pas tutmaz benim içim yeryüzü gibidir toprak gibidir
Sen ki bulut gibisin
Ay gibisin güneş gibisin bazen.

Usul usul inen
Yağmur tıpırtılarını
Dinler gibi
Dalıp gitmiştik
Sen konuşuyordun
İpil ipil yağan bir yağmur gibi konuşuyordun
Onlar ki konuklarımızdı
Adları Keremdi Yusuf’tu Kays’tı
Hepsi de ezelden tanıdıktı dosttu.

( Ara Çağrı )

Sen bir taze haber gibi gelmiştin unutmadım
Her gelişin bir taze haberdi unutmadım
Aşktı alıp verilen altın bir vakitti yaşadığımız
Bir muştuyu algılamanın sürekli gerilimiydi sanki
unutmadım

Can oynanırdı evlerde yollarda meydanlarda
Can alınıp can verilirdi hiç unutmadım
Sen uyurdun uykun bir tepeden seyredilen uçsuz bir vadi
Kıyısından seyredilen bir denizdi sanki unutmadım

Ah sevgili ! Hayat görünürdü kapından, bir çırpınış
yüreklerimizde
Sen evinden çıktığında güneşler doğardı içimizde
unutmadım

Toprağa düşen tohum onda gizlenen renk şekil koku
Senin için biçimlenirdi renklenirdi kokardı senin için
unutmadım

Ebedi masum çocuklar zamanın solmayan çiçekleri
İstemişlerdi de ezan okumuştu Bilal bir sabah
unutmadım

O dirildi O dirildi diye birden çalkalanan sokaklar
Ölüm ki sonsuza açılan bir kapıydı hiç unutmadım
Ey aşk ey dirilik soluğu ey evrenin hareket kaynağı
Nasıl unuturum nasıl unuturum hiç unutmadım.

Haydi gel sevgilim
Uzanalım toprağın altına
Çiçekler mayalansın göğsümüzde
Bu akıp giden bu kör gidip yol giden
Kalabalıkları bu insanları
Ezen çiçekleri, bir kere bile farkına varmayan
Dökülen bu yıldızları yağmur birikintilerine
Çiğneyerek geçen bu adamları ve kadınları
Uyarmak için bir an durdurmak için
Bu bizi terkeden, bacaları öksüz ve boynu bükük
İçimizde sonsuzluk kavislerinden izlerini taşıdığımız

Ama şimdi kendimizi zorlasak da
anımsayamadığımız tasarlayamadığımız o kırlangıçları
Ah tekrar dönülebilir mi? yaşayabilirmiyiz ?
Uzansak yerin altına ve toprak olsak.

Haydi gel sevgilim
Bir daha deneyelim
Bir kere daha kesmek için yolunu kalabalıkların
Yüreğimizden gönlümüzün derinliğinden
Vermek hep vermek için
Çünkü dağıttıkça çoğalır bizim zenginliğimiz
Aşkın bir adı da berekettir
En iyi anlatandır o
Hira’da bir mağarada
Gözden döküleni
Gönülden geçeni.
Ah hep o kelimeyi bulmak için bütün bu
Çabalarım
Seni çağıracak olan.

Nasıl da unuttuk
Oysa daha anar anmaz adını
Ansızın patlayan bahara bir pencere açmışız gibi
Kış ortasında çıkıveren güneş gibi
Birden sıyrılıverip bulutlardan
Üryan görülen can gibi
Doldururdun içimizi
Ve eviçlerimizi.

Ah oruçlu bir ağustos vaktinde
Bir kayanın dibinden kaynayan
Soğuk ve berrak sulara
Uzanıp kana kana
Avuç avuç alıp
Yüzümüzde içimizde
Duyduğumuz
Gibi
Aşk.

Ah bir yalnızlık vaktinde
Herkesle birlikte olduğumuz
Gene de yalnız olduğumuz
Bir parkta
Ta uzaklardan gelir gibi
Bir tamburdan bir ezginin

Bizi bizden ve herşeyden
Alıp götürdüğü gibi
Aşk.

Haydi gel sevgilim gene arayalım
Makam-ı İbrahimde rastlanan ayak izlerini
Dedesinin elinden tutup Kubays dağına götürdüğü
Yüzüsuyu hürmetine yağmur istediği
Yeryüzünün bereketlenip çiçeklerle bezendiği
Develerin coşarak çöllerde
Ayak sesleriyle şiirler bestelediği
O vakitleri.

Haydi gel bir daha bir daha
Arayalım
Herkesin ve herşeyin uykuya vardığı
Bir vakitte
Gürül gürül
Bardaktan boşanır gibi
Yeryüzünü ve gökyüzünü
Dünyanın bu yüzünü ve öbür yüzünü
Geceyi ve gündüzü
Dolduran
Yüreğimizi kuşatan
O kitaptan
Okunanı.

Yaşamak, avını gözleyen
Sessiz gergin
Soluk soluğa
Bir atmaca
Sağ elimin
Parmakları ucunda.

Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.

Bir yıldız kayıyor kayıyor kayıyor
Bir dal uzuyor uzuyor
Bir gül kanıyor bir seher vaktinde
Yanıyor bir ateş için için
İçimde içimin de içinde
Bir ezgi dönüyor dönüyor dönüyor
Bir ney eriyor dudaklarımda
Aşkın bir adı da yorulmamaktır.

 DİRİLİŞ

Ey bir emre hazırlanan simsiyah gecede
Karanlığı emip emip de gebe kalan
Ey her depremden sonra biraz daha doğrulan
Herkesin
Veba girmiş bir şehrin hem halkı
Hem seyircisi olduğu bir günde
Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke.

Her damlası bir zafer müjdecisi
Bir posta eri gibi
Yağmur yüzümüze değince
Çıkacağız yola.

Çıkacağız yola
Hesap günü gelince
Yağmur yüzümüze değince
Güneş bir mızrak boyu yükselince.


[1] Talebeleri

“ÖLÜM”Ü ÖLDÜRMEK


-Niye geldin

-Tekrar gideceksin.

-Tekrar ne demek?

-Herşey hayal-i hal mi?

-Kurtulamaz mıyım?

-Ölmeden önce

-Ölmen gerek .

-Bu intihar değil mi?

-Hayır, belki…

-Kutsal ölüm

-Ne demek

-Dediniz

-Dediler.

-Ölenler var mı?

-Döndük diyenler var mı?

-Hani,

-Karıştı gittiler.

-Ölüm gerçek

-Ölmeli mi?

-Evet

-Hayata dönüşte ölmeli?

-Ama kimin elinde?

-Kimin elinde ?

…..

-Hayat ve ölüm

-Kaderin dönen çemberi

-Bu çemberini kıran var mı?

-Yok,

-Var.

……

-Öyle ise….

-Ya öleceksin,

-Ya da ölümü öldüreceksin!

İhramcızâde İsmail Hakkı

Ölüm Dörtlüğü

Ölüm her aklına geldiğinde

Ah edip vah edip inleme

Bu halinle Tanrı’yı incitmiş olacaksın

Ecel kapını çaldığında evi telaşa verme

O geldiği zaman sen gitmiş olacaksın

Ahmet Kaya

NEZİH UZEL


1938 yılında Mudanya’da doğmuştur. Babası Şumnu’nun Hocazadeler ailesinden Çanakkale Savaşı gazisi, Haydarpaşa Tıbbıye-i Şahane ve Gülhane Asker Hastahanesi 1915 mezunu Doktor Mehmet Muhlis, Annesi Fatih Medreseleri dersiamlarından Sarıgüzel Cami imamı, Filibeli Hüseyin Hüsnü Efendinin kızı Hacer İhsan Hanım’dır. Uzel, 1949 yılında ailesi ile birlikte İstanbul’a taşınmıştır. 1957 yılında Galatasaray Lisesini bitirmiştir.

1 Mayıs 2012 tarihinde İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

HAKKINDA YAZILANLARDAN

Medeniyet çizgimizden bir nefes: Nezih Uzel
Mahmut Çetin

Nezih Uzel, milli kültürümüzün en rafine aşaması olan Osmanlı kültür dünyasından günümüze güzellikler taşıyan bir kültür elçisidir. Bugünkü eğitim düzeniyle okuma-yazmanın yaygınlaşması başta olmak üzere belirli alanlarda önemli başarılar elde edilmesine rağmen, eğitim sistemimiz ‘derinliği olan insan’ yetiştirme konusunda eksik kalmıştır. Belki bu tam olarak eğitim sisteminin de görevi değildir. Ama bu eksiklik, yaşadığımız dönemin hazin yönlerinden biridir. Nezih Uzel Beğ, kültür dünyamızdaki kuraklığın dışında bir derinlik uzmanı olarak tekrar tekrar faydalanılması gereken bir hazine gibidir.

Nezih Uzel, 1938 yılında Mudanya’da doğmuştur. Babası Şumnu’nun Hocazadeler ailesinden Çanakkale Savaşı gazisi, Haydarpaşa Tıbbıye-i Şahane ve Gülhane Asker Hastahanesi 1915 mezunu Doktor Mehmet Muhlis, Annesi Fatih Medreseleri dersiamlarından Sarıgüzel Cami imamı, Filibeli Hüseyin Hüsnü Efendinin kızı Hacer İhsan Hanım’dır. Uzel, 1949 yılında ailesi ile birlikte İstanbul’a taşınmıştır. Uzel, 1957 yılında Galatasaray Lisesini bitirmiştir.

Kültür dünyamızın devleriyle tanıştı

Uzel, İstanbul’da o yıllarda hayatta olan eski kültürün son ve en güçlü temsilcileriyle tanışır. Ordinaryus Profesör Doktor Süheyl Ünver, Kudümzenbaşı Sadettin Heper, Neyzenbaşı Halil Can, tezhip ve hat sanatçısı Necmettin Okyay, Halim Yazıcı, Bekir Pekten’in derslerini izledi. Yenikapı Mevlevihanesi son şeyhi Abdülbaki Efendi’nin oğlu Resuhi Baykara ve araştırmacı Abdülbaki Gölpınarlı ve Şeyh Mithat Bahari Beytur aracılığıyla Mevlevi kültürünü tanır. 15 yıl Üsküdar’ da eski Özbekler Dergahı son şeyhi Necmettin Özbekkangay’ın yakınında bulunur.

Mevlevi kültürüne vakıf bir kültür adamı olarak, bu kültürün yok edilmesini üzüntüyle seyrederken, elde kalanların da hepten yok edilmemesi için hummalı bir gayret içindedir. O tarihi zaruretlerle ortaya çıkan değişmeyi vakarla kabul eder: “Değişen yaşam değerleri içinde mesajı sislenmiş tarikatı yeni ve dinamik düzen zaten sırtında taşıyamazdı.” Ancak bu kültürün yok edilmesi, unutulması ve unutturulması da yanlıştı. Uzel, bir kültür adamı olarak çözümü şöyle işaret eder: “… kabul ama hiç olmazsa o çağda henüz yaşamaya çalışan ve asırlarca bu tarikat tarafından korunmuş bazı kültür kalıntılarına değer verilemez miydi ?” Ne yazık ki, şimdi folklorik bir gösteri gibi izliyoruz Mevlevi etkinliklerini. Belki İslam dünyası, Mevlevi kültüründen uzaklaşarak, İslam’ın temel nasslarıyla çatışmadan, hoşgörülü, birlikte yaşamacı bir anlayışı da kaybetmiş oldu. Bugün insanlığın aradığı şey, bu değil midir?

Gazetecilik

Nezih Uzel, Refii Cevat Ulunay’ın teşvikiyle gazeteciliğe başlar. Dönemin Refik Halit Karay, Falih Rıfkı Atay, Reşat Ekrem Koçu, Haldun Taner gibi pek çok yazarıyla tanışır. Yurt dışında Fransız Match Dergisi başyazarı Raymond Cartier, Roger Garaudy, Mme.Carrere d’Encausse, Oryantalist Edward Said, Anna Marie Schimmel gibi kişilerle diyalog kurar, kitaplarını Türkçeye çevirir. Pek çok Yerli yabancı çeşitli gazetelerde muhabirlik, köşe ve araştırma yazarlığı yapmıştır.

O bir müzisyen

Nezih Uzel, 1966 yılında Münir Nurettin Selçuk yönetimindeki İstanbul Belediye konservatuarı İcra heyetinde ve İstanbul Radyosu’nda kudumzen olarak görev aldı. İslam, tarih, kültür ve sanat ile ilgili 25 kitabı ve eski Tasavvuf müziğini içeren 28 plak, CD ve kaseti yayınlandı. Uzel, semazenbaşı Ahmet Bican Kasaboğlu ile 1981 yılında İstanbul’da eski Galata Mevlevihane’si şimdiki Divan Edebiyatı Müzesi çerçevesinde ‘İstanbul Sema Grubu’nu kurdu. Bu grup, yurt içinde ve Batı ülkelerinde yüze yakın konser ve sema gösterisi düzenledi. Galata Mevlevihane’si ve TC Vakıflar İdaresine bağlı eski Üsküdar Mevlevihanelerinde ilk defa sema gösterisi yaptı. Grup, 1987 yılında Konya Belediyesinin daveti üzerine o yıl uluslararası Konya Mevlana İhtifali’nin müzik ve sema görevini üslendi. Aynı yıl eski Kütahya Mevlevihane’sinde 1925’ten sonra düzenlenen ilk sema törenini gerçekleştirdi. Grup, 1998 yılında Prof.Guiseppe Fanfoni tarafından onarılan Kahire Mevlevihane’sini hizmete açtı. Girit Hanya, Lübnan Trablusşam ve Kudüs Mevlevihanelerini gündemine aldı. ‘İstanbul Sema Grubu’ onsekiz yılda otuza yakın semazen yetiştirdi. Paris’te kurulan Association Mevlana ve Londra’da kurulan Rumi Society’ ve Finlandiya’da bulunan Nefes derneklerine ilham kaynağı oldu. Nezih Uzel, günlük yazılarının yayınlandığı Ortadoğu gazetesi dışında, yurt dışında da free lance gazetecilik, yazarlık ve kültürel organizasyonlarını sürdürüyor.

Ondan çok şey öğreneceğiz

Nezih Uzel Beğ’in Ortadoğu gazetesindeki yazılarından, kitaplarından ve tercümelerinden öğreneceğimiz çok şey var. İnsanlık, maddeci Batı uygarlığı ile ‘Nirvana’ esprisi içinde ne zaman, nerde, nasıl var olduğunu anlayamayan Konfüçyüs kuşağı arasında sıkışmış durumda. Elbette insanlığa mutluluğu, dünya ve ahiret dengesini kurabilmiş tek din İslamiyet verebilir. Ancak burda ‘hangi İslam ?’ sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu İslam, ne İran ne de Suud İslamı’dır. Bu İslam şeksiz şüphesiz Türk idrakiyle medeniyet hamlesini yapabilmiş olan İslamiyet olacaktır. Bunun izahında, Nezih Uzel Beğ gibi kültür adamlarımızdan öğreneceğimiz çok şey var.

“CANAVAR SAHİBİNİ YEDİ” İSMİYLE TOPLANMIŞ KİTAPTAKİ  YAZILARINDAN BİR KAÇ YAZISI

ÖNSÖZ

Kulelerin son katı yapılırken ben oradaydım…Sokaktan ge­çen herkes “Bu kadarı da fazla…bu binalara uçak çarpar, terörist saldırır, birşeyler olur…” diyordu…İkizlerin doğduğu 1978 eylü­lünden beri sanki bütün Amerika ve özellikle Newyork’ lular 11 eylül 2001 ‘de de olacakları görüyor gibiydiler… İş sonunda bil-gisar oyunlarına, sanal savaş teorilerine, Pentagon kaynaklı eği­tim araçlarına dahi yansımıştı…”Bir şeyler olacak…Bir şeyler olacak…” derken oldu. Amerika âdeta birilerini zorla bu işe razı etti… Bu ülkenin herşeyi büyüktür… Ülke sonunda terörün de bü­yüğüne rastladı… Dünya ekonomisinin gururlu teknesi kayalara tosladı…Kaptan uyukladı, deniz bitti, gemi karaya çıktı… Madde dünyasının kâbesi şeytanın hücumuna uğradı…Para şeytanla kar­deştir ya…Şeytan kardeşini ısırdı… Yakışıyor diye kahrolası ola­yı, dağda gezen Kaleşnikof’lu, Antrax gazlı, ilkel Wahhabî Arab’ın üzerine attılar… O da mesleğine uygundur diye hazır ayağına gelmişken ucuzca üstlendi. Allah biliyor ya, belki de yapmıştır…Lâkin ben ilk saatlerden beri böylesine devâsâ ve ta­rihsel bir boyuta ve Dünyanın gelmiş geçmişinde örneği buluna­mayacak, belki sadece Babil kulesi ve Rodos heykeli’nin yıkılı­şını anımsatacak böyle bir işe, ne Arabın ne de takımının aklı ereceğine inanmamıştım… Hâlâ da inanmıyorum… Dünyada her yaramazın bir boyutu vardır…Ulaşacağı ve ulaşamayacağı yerler bellidir. Kanlı Devlet kaatili Stalin bile gidip Wall Street’ te man­tar tabancası dahi patlatamamıştı…Arab kim oluyor ? Bunu iler­de tarihler yazacaklar…Asla içine girilemeyen Amerikan varoluş sistemi, Avrupa kökenli temel yapısının gereği elma kurdu gibi kendi mikrobunu da kendi içinde ve kendi kendine üretir… Ge­reğinde kullanmak için…

Bir Tomahawk’lık canı olan Küba’nın Fidel Kastro’suna yıllardır neden tahammül ediyor ?

Kendi kar­şıtını elinden kaçırmamak için… Usame bin Ladin ve Saddam Hüseyin’e neden garez oluyor? elinden kaçırdığı için…Pakis­tan’da Pervez Müşerref de nükleer silah ve serin gazı yaptı ? O’na neden saldırmıyor… ?

Elinde tuttuğu için…Bu laf uzar gi­der…Biz işimize bakalım…Efendim ! gazeteciyiz…Gazeteci doğduk, gazeteci kalacağız…Bizi Dünyanın yaramazı, uslusu il­gilendirmez… Herkes yaradılışının gereğini yaşar… Cibilliyetini icra eder. Biz istiyoruz ki “yeryüzünde hiçbir şey gizli kalmasın” insanlar haber sahibi olsunlar. Su ekmek midenin gıdası ise ha­ber de aklın yiyeceğidir…Habersiz kalan akıllar, boş midelere benzer…Abur cubur yiyen hasta oluyor da, eksik, yanlış, yalan, kasıtlı haber duyan neden hasta olmuyor…? Hastalıkta mide ile kafanın farkı yoktur… Bir fark var : mide doyduğunda tokum der… kafa boşken tokum diyor…Değerli akıllı dostlar… Size taze ve dürüst haberlerimiz var…Hadi afiyet olsun…

CANAVAR SAHİBİNİ YEDİ

Kötülerin en iyisi diye isimlendirilen Demokrasilerin, belâları da içinde barındıracağı öteden beri ifade edilmiştir. Bu belâlar De­mokrasileri var kılan temel öğelerin arasına sıkışmış ve saklanmış­tır. O belâları da Demokrasiler kendi, içlerinde kendileri yetiştirir. Kısacası Demokrasi kendisini paralayacak, yok edecek düşmanı da, elmanın kurdu gibi kendi içinde besleyip büyütmektedir.

ski Dünya’nın iyi bildiği bu gerçeği Amerikalılar Şimdi öğ­rendiler. “Biz kötüleri el altında tutar göz açtırmayız” derler­di. Kötüleri de iyiler gibi kullanır, toplum için faydalı kılarız der­lerdi. Biz denizin bu yakasında asırlarca “kötüleri” sindirip “iyilere” yol verirken, onlar son iki yüz yılda ortaya çıkıp yan­lış türküler söylemeye başladılar… Sonunda vurdular başlarını kayaya… Kötü imlâ’ya gelir mi?…

Anladılar ama işten geçti… Kötüleri düzeltiriz derken, İdam Cezasını dahi kaldıramadılar. Korkarım bu kafa sonları olacak. Komünistler komünistliği dünyaya yayamadıkları için yok oldu­lar. Amerikalılar da galiba “faydacılıktan” iflas edecekler.

Şüpheler Üsame bin Ladin üzerinde yoğunlaşıyor.

Birkaç yıl önce Afrika’daki baskınlar da o Usame’den bilinip, Pakistan’da saklandığı yer Amerikan uçakları tarafından bomba­lanırken Ünlü Suudi iş adamının, bütün servetinin Manhattan Bankasında bulunduğu haber verilmişti. Ama Amerikan ban­kacılık sistemi, rejimin başına ödül koyduğu can düşmanının pa­ralarına dokunamıyordu…

Bu işi Usame mi yaptı? Saddam mı yaptı? Kaddafî mi yaptı?

Daha uzun yıllar konuşulur ama bana göre Amerikalılar kendileri yapmıştır. Dünya terörizmden kırılırken kıllarını bile kıpırdatmadılar. Terörist ülkelerin listesini çıkardılar o kadar. İşe bakın ki şimdi, o listede yer alan ülkeler dahi imana gelmiş olay­ları kınıyor…

Eğer bu iğrenç işi Usame Bin Ladin yapmışsa ve o Arabın pa­raları daha hâlâ Manhattan bankasında yatıyorsa. Amerika’nın yarattığı canavar gerçekten sahibini yedi demektir. Siz ister­seniz o gurur duyduğunuz harika Franklin Roosewelt demokra­sisine devam edin.

Dünyada terörizmi haklı gösterecek hiç, ama hiçbir siyasi akım yoktur… Olamaz. Belki eskiden vardı, şimdi yoktur. Bir insan, içinde ikiyüz elli kişi taşıyan bir uçağı saptırıp elli bin âdemin oturduğu bir binaya çarptıracak kadar vahşileşmişse o adam hiçbir şekilde haklı olamaz… Haklıysa da o anda haksız çıkar. O artık sadece bir psikopattır.

Eşkiyalığın da bir nedeni, bir sebebi, bir sınırı vardır.

Terörle varılacak yerde insanlık barınamaz… Amaç nedir?

Terörü bir siyasi malzeme olarak kullananlar, yarattıkları Frankeştayn’ın sonunda kendilerine saldıracağını pek pahalı bi­çimde öğrenirler…

Şimdi ne olacak?

Şimdi Amerika kendine gelince listedekileri bir bir sorguya çekecek… Biz Garih cinayetinin kaatilini ararken o da hep Man­hattan Katliam Tın ıı izini sürecek…

Ve büyük bir olasılıkla her ikisi de bir süre sonra unutulacak.

Yenileri çıkacağı için… Siyasi suçların suçlukları her zaman sadece tarih tarafından yargılanır.

Hemen Rabbim yenilerinden bizleri koruya. Kalabalık yerler­de fazla dolaşmayın… Bir de herkesin baktığı yerde durma­yın…

13 Eylül 2001 Perşembe

SİSTEM ŞEYTAN ÜRETİYOR

SUÇLU DOĞANLAR GEZEGENİ

TEK TARAFLI SAVAŞ

TERÖR LİDERİNİ BULDU

SAVAŞIN YENİ ADI

BUSH TERÖRİST OLDU

TERÖR İÇİNDE TERÖR

ŞİDDET İHANETTEN DOĞAR

DAĞIN ADI ÖLÜM

BÜYÜK BABYLON ÇÖKÜYOR

ÖLÜM SATAN TÜCCARLAR

BASKINCI GENERAL KONUŞTU

KİMİN ADI BARBAR?

SAVAŞ POLİTİKANIN DEVAMIDIR

ŞEREFLİ MEZAR’IN ÖLÜLERİ

TONY RÜŞVET YEDİ

TERÖRİST TERÖRİSTİ SEVMEZ

CANAVAR SAHİBİNİ ARIYOR

Bugün 11 Eylül 2002 Çarşamba. İnsanlık tarihinde, insan eli ile işlenmiş en büyük facialardan birinin birinci yıldönümü. Amerika’da “World İrade Center: Dünya Ticaret Merkezi” isimli ikiz kulelerinin yıkılışının ilk anma günü.

Bir yıl önce bu gün, çoğu Suudî Arabistan çıkışlı 19 hava korsanı, dört Boeing 757 uçağını kaçırarak ikisini adı geçen kulelerin üzerine çarptırdılar… Orada bulunanlar ve TV’ler aracılığıyla Dünya’nın bütün insanları bu olayı korku filmi seyreder gibi saatlerce seyrettiler…Dünya şaşkı­na döndü… Olayın başladığı ilk saatlerde kimse ne olduğunu anla­madı… Ancak o sırada uçuşta bulunan Amerika Birleşik Devletle­ri Başkanına uydu telefonu aracılığı ile ulaşan meçhul bir kişi, sa­dece Başkan’ın ve birlik kumandanının bildiği “Hava Kuvvetleri Birinci Taktik Birliği”nin şifresini açıklayarak Başkanı ve koru­malarını inandırdı ve saldırıyı bildirdi… Devletin en üst makamı olayı derhal “Bir İç Savaş” şeklinde yorumladı… Beyaz Saray ve Pentagon yetkilileri sığınaklara girdiler, kapakları kapadılar. O gün akşam sekiz buçuğa kadar sığınaklarda kaldılar…Amerikan en üst kademe yönetimi bu ülkenin kurulduğu tarihten iki yüz yıl son­ra bir gün, akşama kadar yine bir iç savaş korkusu yaşadı. Abraham Lincoln zamanı gibi… Haberler birbiri arkasına dizilirken Başkan Bush’un danışmanları uçakta çevresini sardılar…İki intihar uçağı daha Beyaz Saray ve Pentagon’a doğru gidiyordu…Herkes bir şeyler söylüyordu. Yetkili yetkisiz, görevli görevsiz, sorumlu sorumsuz herkes konuşuyordu…Bu işi kim yapabilirdi… Böylesi­ne devâsâ bir ihanet, Amerika içinde kimin başının altından çıka­bilirdi… Olayın benzerleri konuşuldu: Kennedy Suikastı…Domuz­lar körfezi çıkarması gibi. Bunları yapan kişi ve grup az çok bel­liydi… Acaba yine onlar mı?

O kızgın saatların cehennemden beter telaşı ortasında, eski olayların henüz dağılmamış sisleri içinde az çok belirginlik ka­zanmış bir yüz akla geldi: General Leyman Lemnitzer… Olayın boyutu ve henüz hayatta olan generalin Amerikan yakın tarihi içindeki yeri ve çevresinin gücü birbirini tutuyordu… Ancak bu ileri bir varsayımdan öteye geçemiyordu. Bununla birlikte yaşanan korkunç olay, o anda varsayımlara dahi haber niteliği kazan­dıracak güçteydi. Eğer gerçekten bu işi Lemnitzer yaptıysa onu Başkan dahil kimse yakalayamazdı…Her ülkede yakalanamayacak adamlar vardır… General onlardan biriydi… Yâni “derin Dev­let…” Yönetim çaresiz kaldı…Akşam olduğunda hâlâ çaresiz­di…Sonunda bir yol bulundu ve suç Arabın üzerine atıldı…O Arab da araplığından olacak suçu üstlendi… Gurur aracı yaptı…Dünya böylece bir canavar tanıdı… Usame bin Ladin…Adı bir zamandır duyulan bu insan, Suudi Arabistanlı bir zengindi… Amerikan finans çevreleri onu iyi tanırdı. Hatta yirmi yıl önce Teksas’ta Bush ile bir petrol şirketinde ortaktı. Siyasete atılmış ve Afganistan’da Ruslara karşı Batı’nın çıkarlarını korumuştu. “Bu iş bitince Amerikalılara sıra gelecek” diyordu… İşte sıra gelmişti.

Ve Amerika Usame’ye haçlı seferi açtı…Olayların akışı içinde Afganistan, Irak, İran, Libya, Sudan, Kuzey Kore Amerika tarafın­dan “kötülük ekseni” olarak ilan edildi. Bush bir gece yarısı gizlice ‘Senato’dan bu ülkelere karşı nükleer silah kullanma izni çı­karttı…Yetki hâlâ elinde… İlk saldın Afganistan’a yapıldı… Ameri­kan silah fabrikaları bu savaştan aşın karlar elde ettiler, hissedarları sevinçlere garkoldu… İşsizlik azaldı, yavaşlayan ekonomi can­landı. Afganistan’da uyuşturucu, Petrol ürünleri gibi amerikan çıkarlarına dört yıl set çekmiş Taliban yönetimi yerle bir oldu. An­cak Amerikalı Usame’yi yakalayamadı… Yakalayamazdı zira pu­suda bekleyen ve asla ele geçmeyen emekli psikopat General’in her an bir yaramazlık yapacağı belliydi… Usame yakalanırsa suç kimin üzerine atılabilirdi ki… Ve ne Usame yakalandı ne Molla Ömer… Lemnitzer tasfiye edilebilirse onlar da yakalanır… Aynca “Usame buradadır” diye Amerikanın gizli çıkarlarını korumak üzere her ülkeye asker çıkarma lüksü de var iken Arab neden ya­kalansın ki…? Amerika şimdi Arabi koruyor…Arab da sahibini… Canavar sahibini anyor… BUGÜN 11 EYLÜL 2002… Newyork’ta kuleler patlayalı bir yıl olmuş… Şu veya bu sebeple orada 5000 insanoğlu yoklara karışmış…

Bu işi  yapan ve bizler hâlâ ya­şıyoruz…

Ne kadar haksız bir hayatımız var…

Tanrı bizi affetsin.

11 Eylül 2002

Kaynakça

Nezih UZEL [Kitap]. – Canavar Sahibini Yedi 2002 İstanbul.

ALLAH TEÂLÂ RAHMET EYLESİN. ÂMİN

İKİNCİ BİN YILIN YENİLEYİCİSİ – İMAM RABBANİ Ahmed Fâruk SERHİNDİ


Serhind

Serhind denen yer, geniş bir ormanlıktı. Burada arslan, kaplan ve diğer yırtıcı hayvanlar barınmaktalardı. Serhind’in arslanlarına «Orman» kalenderi derlerdi. İş­te bu arslanlar yatağı, İmam Rabbânî’nin buralara ayak basışının bereketiyle artık Allahu Zü’lcelâl’ın arslanlarının yatağı hâline geldi.

Bulunduğu Yer

Serhind, Dehli ile Lahor yolunun tam ortasındadır-

Tarihî Ehemmiyeti

Fîruz Şah Tığlık devrinde padişahın adamları, Lâhor’dan Dehli’ye hazîne götürüyorlardı. Onlann içinde pâk tabiatlı bir zât da vardı. Bu ormandan geçerken bu zât’ın içine burada değerli bir veliyyullah’ın zuhur ede­ceği doğdu. Bu zât meseleyi Pâdişah’ın «Pîr» ine, mürşi­dine anlattı. Esasen Pâdişâh kendisi de kâmil ve arif bir zât idi. Pîr hazretleri bunu önemli bularak meseleyi Pâdişah’a iletti ve burada bir şehir yapmasını sağladı ve Pâdişâh, veziri Hoca Fethullah’ın emrine iki bin kişi ve­rerek, şehrin kurulması için gönderdi. Şehrin ilk temel taşı hicrî kamerî 760 senesinde Hazret-i İmam Refi’u’d-dîn rahmetüllahi aleyh ve Hazret-i Şah Bû Alî Kalen­derin mübarek elleriyle kondu. Şehrin çevresi 12 mil’e ulaştı. Şehinşah (İmparator) Evreng – Zîb zama­nında Sinkh’ler fırsat bularak şehre saldırıp yağma etti­ler. Tepenin üzerindeki kaleyi de ele geçirip kendilerine bir barınak haline getirdiler. Bu gün de burası Sinkh’le-rin elinde olup her sene muayyen zamanlarda merasim için burada toplanırlar.

Diğer Hususiyetleri

Bir ara Müceddid-i Elf-i Sânî, şehir dışında güney­doğu tarafında yüksekçe bir tepeye çıktılar ve öğle na­mazını orada kıldılar. Bir müddet murakabe ile meşgul olduktan sonra halka hitaben buyurdular:

— Murakabede iken bana, bu tepede enbiya (pey­gamberler) aleyhimüsselâm’m kabirleri bulunduğu bil­dirildi. Beni görmeğe geldiler. Sayıları kırk kadar idi. Zamanlarında kavimleri, bu peygamberlerin sözlerini dinlememiş, kendilerine uymamış ve onlar da kendi yer yurtlarını bırakıp buraya gelmişler ve burada vefat et­mişlerdir.

Şimdiki Demir Yolu İstasyonu Ve Pazar Yeri

Şimdiki demir yolu istasyonunu İngilizler yapmışlar­dır. Mübarek türbeden iki buçuk mil mesafededir. Pazar yeri istasyona yakındır. Serhind günümüzde küçük bir kasaba olup, hububat pazarıdır. Pakistan’dan ve Hin­distan’dan gelen ziyaretçüer, istasyondan türbeye at arabaları ile giderler.

Hind Pakistan Bölünmesinden Önce Ve Sonra

Hind Pakistan bölünmesinden önce mübarek türbe çok ihtişamlıydı. Gece gündüz feyz akardı ve her tarafdan on binlerce Allah kulları gelip feyizden nasiblerini alırlardı. Bölünme sırasında çıkan kargaşalıkta, binlerce müslüman dergâha sığınmışlardı. Düşmanlar kaç kere saldırmağa kalktılarsa da dergâhın harîmine adım at­mak için cesaret gösteremediler. İmam Rabbânî’nin ete­ğine sarılmış olanlar, emniyet içinde barındılar. Barı­nanlar için yiyecek içecekten hiç bir sıkıntı da baş gös­termedi. Bölümden önce, ârus-i mübarek (vefatları se­neyi devriyesinde yapılan merasim) sırasında bütün İs­lâm ülkelerinden on binlerce ziyaretçi gelirdi. Cümle ka­pısından çok uzaklara kadar, yol adamla dolup taşardı. Sanki büyük bir şehirmiş gibi bir hayli insan toplanırdı. Dergâh-i Şerif de iğne atılsa yere düşmezdi. Bölümden sonra ise, Pakistan’dan gelen ziyaretçilerin sayısı artık iki yüz, iki yüz elliden fazla olmuyor. Hindistan’ın muh­telif yerlerinden gelenlerin de sayısı pek fazla değildir. Zamanımız insanlarının değişmesi… Ne diyebiliriz? Şim di camilerinde hatm-i şerif de tam olarak yapılamıyor. Hâlen Cenâb Makbul Ahmed hazretleri dergâhın işlerini üzerlerine almışlardır. Ârûs-i şerif gününde, fukaraya muntazam bir şekilde yemekler dağıtılıyor. Bu zât, ah­lâkı güzel, işleri maharetle yürüten bir kimsedir. Hak Teâlâ zât-i ârifânelerine ve mahdumlarına bu kapının ziyaretçilerine hizmet yolunda daha fazla muvaffakiyet ihsan eylesin.

İsmi Şerifleri

Faziletli zât İmam Rabbânî’nin ismi şerifleri Ahmed’dir. Lâkabları: Bedru’ddîn, künyeleri, Ebu’l-Berekât, mansıbları Kayyûm-i zaman Mücedid-i Elf-i Sânî, mezhepleri ise Hanefî’dir. Tarîkatleri, Müceddidiyye olup, bundan başka Kaadiriyye, Sühreverdiyye,   Nakşi­bendiyye, Çeştiyye, Nizâmiyye ve Sâbiriyye’den de nasîb almışlardır.

Nesepleri

Zât-i faziletleri, Emîru’l Mü’minîn Seyyidina Ömeru’l Fârûk Radiyallâhü Teâlâ anh’ın 27 nci göbekten to­runudur. Zâtı faziletlerinin ulu babasının mübarek is­mi: Şeyh Abdüi – Ahad’dır. Dedesinin ismi ise Şeyh Zeynü’l Abidîn’dir.

Ailesinin Hususiyetleri

Şeyh Abdü’l – Ahad, kardeşlerinin en büyüğü ve za­manının tanınmış ve ileri gelen âlimlerinden idi. Ulûm-i zahirî ve bâtınîyi bir araya toplamış bulunuyordu. Hin­distan’ın ileri gelen meşâyihi (şeyhler) arasında adı sa­yılır kimse olup, pek tanınmış ve şöhret sahibi bir zât idi. Bu zâtın pîri ve mürşidi, Hazret-i Şeyh Abdü’l – Kuddûs Gengûhî idi. (Rahmetullahi aleyhim.) Bir gün Şey­hi Abdü’l – Ahad hazretlerine müjdeleyip «senin alnında bir Hak Veli’sinin nuru parlamaktadır. Çok geçmeden dünyaya gelecektir. Hak Teâlâ’nın kudreti sana husûsî bir vazife vermiştir. Ben o zamana kadar hayatta kala­cak olursam, bunu ilâhî rahmet vesilesi bileceğim» diye buyurdu. Fakat çok geçmeden Şeyh hazretleri vefat etti. Bunun üzerine Şeyh Abdü’l – Ahad da, zamanının kutbu (üeri gelen mutasavvıf) bulunan Şeyh Rüknü’ddîn rah­metullahi aleyh’e intisab etti. Bu Şeyhin feyzi ile de za­hirî ve bâtinî ilimlerde kemâl derecesine erdi.

İmam Rabbânî Rahmetullahi Aleyh kendi mektup­larında şöyle buyururlar:

— Ulu babamın huzuruna bir hayli kimseler gelir­lerdi. Bir ara bâzıları, babamı Mekke’yi Mükerreme’de bazıları le Bağdat’ta gördüklerini söylerlerdi. Fakat ulu babam kabul etmeyerek:

— Tevazu ile ben hiç evden çıkmadım, derlerdi.

Bir kere ev halkı gördüler ki, zât-ı faziletlerinin vü­cûdunun her uzvu evin içinde bir birinden ayrılmış şu­raya buraya serpilmiştir. Halk bunu duyunca Şeyh’in evine koşuştular fakat Şeyh hazretlerini, zikr-i İlâhî ile meşgul buldular.

Hazret-i Şeyh Abdü’l – Ahad rahmetullahi aleyh, Çeştiyye tarikatından başka Kaadiriyye tarikatına da bey’at almak icazetine mâlikdi. 27 Cemâzelâhir 1007 hic­rî kameri tarihinde Serhind’de vefat etti. O zaman ken­dileri 80 yaşındalardı.

Zâtı faziletlerinin vefatı sırasında mahdumları İmam Rabbânî (Kuddise Sirruh) mevcud idi. Vefatın­dan önce buyurmuşlardır:

— Ben muhabbeti ehli beyt ile kendimden geçmi­şim. Bu muhabbet nimetinden büyük nasib almış bulu­nuyorum. Size de aynı muhabbeti besleyip çoğaltmayı tavsiye ederim.

Yâ Rabbî, Hakkı için Fatime evlâdının

Kim, imanın sözünü bununla tamamlarsın.

Abdü’l – Ahad Rahmetullahi Aleyhin türbeleri, şim­diki dergâh’ın kuzeyinde bir buçuk millik bir mesafede bulunuyor.

Doğumdan Önce

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî doğmadan ön­ce, ulu babaları bir gece şöyle bir rüya görmüşlerdi:

Dünyanın her tarafı karanlıklar içinde, maymunlar, ça­kallar ve domuzlar adamları parçalıyorlar, Zât-ı fazi­letlerinin mübarek göğüslerinden bir nûr fışkırıyor. Nurun içinden bir taht ortaya çıkıyor. Bu taht üzerinde büyük bir şahsiyet yaslanıp oturmuş, onun karşısında bütün zâlim, dinsiz, densiz, mülhid kimseler helak ol­maktalar. Şeyh Abdü’l – Ahad gördüğü bu rüyayı zama­nın büyüklerinden Şah Kemâl’e anlattı.

Hazret-i Şah Kemâl, zamanının ileri gelen mutasav­vıfı kutb-i kâmili idi. Rüyâ’yı tâbir ederek buyurdular:

— Yakında senin bir evlâdın olacak ve bütün bid’at-leri ortadan kaldıracaktır.

Anneleri

Müceddid-i El fi Sânî İmam Rabbânî’nin valideleri de asaletli iyi bir kadın idi. Namazına, orucuna çok bağ­lı, oturup kalktığı kadınlara, dinî bilgi öğretirdi. Bu ka­dından yedi erkek çocuğu doğmuştur:

1. Şeyh Şâh Muhammed, 2. Şeyh Mes’ûd, 3. İsmi bilinmiyor, 4. Şeyh Ahmed, 5. Şeyh Gulam Muhammed, 6. Şeyh Fuâd, 7. Yine ismi bilinmiyor.

İmam Rabbânî’nin annesi Bülend – Şehir vilâyeti­nin Sekenden isimli bir kasabasında oturan meşhur mu­tasavvıflardan birinin kızıdır.

İmam Rabbânî Hakkında Eski Büyüklerin Bildirdikleri

İleri gelen birçok ulemâ zât-ı faziletleri hakkında kitaplar yazmışlardır. Rivayete göre Hazret-i Gavs-i A’zam Abdülkaadir Geylânî Rahmetullahi aleyh, beş yüz sene sonra yüksek makam sahibi ulu bir zât dünyaya gelecek ve bu zât İslâm Dîni için büyük hizmetler îfâ ederek onu kuvvetlendirecek. Şirk ve bid’at ortadan kal­kacaktır. Onun çocukları da Dîn-i Muhammedi’nin bay­raktarı olacaklardır, demiştir.

Hazret-i Şeyh Ahmed Câmî Rahmetullahi aleyh de şöyle buyurmuşlardır:

— Dört yüz sene sonra benim adaşım olan büyük bir zât dünyaya gelecek ve herkesden üstün ve üstün fa­zilete sâhib olacaktır.

Molla Câmî Rahmetullahi aleyh de bu hususu kita­bında kaydetmiştir.

Hazret-i Şeyh Selim Çeştî Rahmetullahi aleyh ve Hazret- Şeyh Abdullah Sühreverdi, Hindistan’ın ileri gelen evliyasından idiler. Bunlar Hak huzuruna tevec­cüh edip, keşiflerinde ilerde bir imam’ın zuhur edeceği­ni, onun nûru’nun kıyamete kadar kalacağını müşahe­de etmişlerdir.

Doğumları

İmam Rabbânî (Kuddise sirruh) nin Valideyi mükerremleri buyurmuştur:

— Oğlum Ahmed’in doğumu sırasında, bana bay­gınlık geldi. Baygınlık içinde Peygamber Sallallâhü aleyhi ve sellem’in ümmetinin bütün evliyayı kirâmmı, evime toplamışlar gördüm. Allahu Teâlâ oğlum Ahmed’i câmî’i kemalât olarak yetiştirecek kendi hass rahmetine mazhar kılacaktır diyen bir hatifi ses duydum.

Bunun için onu ziyaret etmek bağışlanmağa vesi­ledir.

Müceddid-i El fi Sânî’nin muhterem pederleri bu­yurmuşlardır:

— Onun doğduğu gün gördüm ki, Peygamber Sallal­lâhü aleyhi ve sellem, bütün enbiyâyı kiram aleyhimüsselâm ve melekler hep birlikte teşrif ettiler. Efendimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem, benim evlâdımı uğurladı ve mübarek olsun diyerek kulakanna ezan ve kamet oku­yup:

— Bütün kemâlâtıma vâris olup, benim yerime ge­çecektir. Benim ümmetimin dînini ve âhiretini yönete­cektir, buyurdular.

Yine muhterem pederi ilâve ederek:

— Oğlum Ahmed’in doğum günü, sayısız melekler,

Enbiyâ’yi izam ve evliyayı kirâm’ın ruhları hep Serhind üzerine inmişlerdi.

İmam Rabbânî Ahmed Serhindî’nin doğumları, hic­rî 14 Şevval-i şerif 971 Cuma günü vuku buldu.

Çocukluk Çağı

İmam Rabbânî Resûlüllah Sallallâhü aleyhi ve sellem’in sünneti üzere sünnetli olarak doğmuşlardı. Zât-i faziletleri hiç de diğer çocuklara benzemezlerdi. Ağlayıp feryâd etmezdi. Hep neşeli ve şen idi. Valideyi muhteremeleri iş güçle meşgul olurken süt emzirme zamanı geçse yine de sesini çıkarmaz beklerdi. Kendilerinin görünüş ve şemaili çok sevimli idi. Gören herkes ona karşı irade­siz muhabbet beslerdi. Asla çıplak dolaşmazlar, zaruret karşısında bile bir şey bulup vücutlarını kapatırlardı.

İnayetler ve Bereketler

Bir ara İmam Rabbânî çok zayıflamışlardı. O sıra Hazret-i Şah Kemâl, Serhind’e teşrif ettiler. Zayıflama­sına üzülen babası, çocuğu yanına alarak Şeyh Şah Ke­mâl’e gittiler. Çocuk hakkında duâ etmesini ve Hak Teâlâ’dan şifa dilemesini istediler. Hazret-i Şah Kemâl, ço­cuğu görünce hürmet için ayağa kalktı ve buyurdu:

— Çocuğa hürmet göstermek için ayağa kalkdım. Zîrâ bu çocuk, ümmetin bütün evliyasından daha üstün fazîlet’in sahibidir. Sonra bir müddet mübarek dilini ço­cuğun dudağına dayadılar ve buyurdular: Biz, Kaadiriye silsilesinin hayr ü bereketini bu çocuğa verdik. Haz­ret-i Şah Kemâl, kendisinde emanet bulunan Hazret-i Şeyh Abdü’lkaadir Geylânî’nin hırkasını, kendi torunu Şah İskender’e verip buyurdu: Bunu Müceddid-i Elf-i Sânî’ye vereceksin.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî yedi yaşında iken Hazret-i Şah Kemâl vefat ettiler.

Oruca, Namaza ve Teheccüd Namazına Bağlılık

Ulu babası, kendisine namazı öğretti. Zât-ı fazilet­leri çocukluktanberi, namaza, nafile namazlara ve bil­hassa teheccüd namazına çok bağlı idi. Namazı çok se­ver, şevk ve zevk ile edâ eylerlerdi. Nafile namaz ve dînî vazifelerle o kadar meşgul olurlardı ki, dünyayı ve dünyadakileri tamamen unuturlardı.

Ramazan-i Mübarekte, bu faziletli zâtın hâli bam­başka olurdu. Teravih namazlarından başka diğer dînî vazifelere de son derece îtinâ gösterirlerdi. Çocukluk ça­ğında dahi bir an için olsun Hak Teâlâ’nın zikrinden ga­fil değillerdi.

Eğitim ve Öğretim

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, medreseye girdikten sonra kısa bir zamanda Kur’ân-i Kerîm’i hıfzederek bi­tirdi. Sonra diğer geçerli ilimleri de babasından öğrendi. Daha sonra Siyalkut’a teşrif buyurup orada Mevlâna Kemâl Kişmîrî, Mevlâna Şeyh Huarizmi Kübravî’nin halifesi Mevlâna Ya’kûb Kişmîrî’den ilim tahsil edip ica­zet aldı. Daha delikanlılık çağına girmeden bütün zahi­rî ve bâtınî ilimleri ikmâl edip icazet almıştı.

O sıralarda Hindistan’ın hükümet merkezi EKBER-ÂBÂD idi. Bir hayli tanınmış âlimler orada toplanmış­lardı. Zât-ı Faziletleri oraya gidip, âlimler ile görüştüler. Âlimler, zât-ı faziletlerinin zekâsı karşısında hayretler içinde kaldılar ve birçokları Zât-ı faziletlerinin ders halkasına iştirak etmeye başladılar.

İleri Gelen Şahıslar ve Hükümdarlarla Görüşmeleri

Pâdişâh Ekber’in vezirleri, Ebü’l-Fadl ve Feyzî, her ikisi de çok bilgili ve fazilet sahibi kimselerdi. Zât-ı fazi­letlerinin şöhretini duyup huzuruna geldiler. Hâlis ni­yet ve muhabbetle ona sarıldılar. Bir müddet sonra Ebü’l-Fadl ile bâzı hususlarda aralarında ihtüâf çıkma­sı üzerine Ebü’l-Fadl’e karşı gücendiler. Hak Teâlâ’nın takdiri bu, tam o sırada Şehzade Selim, Ebü’l-Fadl’i katlettirdi.

Evlenmeleri

Thaniser’de Şeyh Sultan isminde bir şeyh vardı. Hem şeyh idi, hem de aşağı yukarı o mıntakanm hüküm­darı. Aynı zamanda Pâdişâhın musâhiblerinden de sa­yılırdı. Çok iyi, sâlih bir şahsiyetti. Bir ara bu zât rüya­sında Peygamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’i ziyaret etti. Efendimiz kendisine kızını Şeyh Ahmed ile evlen­dirmesini emr buyurdular.

Şeyh hayretler içinde kaldı. «Yâ Rabbî acaba Şeyh Ahmed kimdir?» diyerek tereddüd içinde iken, Efendi­miz bir daha güründüler. Bu defa, Sallallâhü Aleyhi ve Sellem efendimiz Şeyh Ahmed hakkında malûmat da verdiler. Hak Teâlâ’nın tecellîsi îcâbı, o günlerde Müceddid- Elf-i Sânî, Thaniser’den geçiyorlardı. Şeyh Sultan kendilerini gördü, bir hayli tereddüd geçirdi, fakat cesa­ret edip de bir şey diyemedi. Üçüncü defa yine Peygam­ber Sallallâhü aleyhi ve sellemi gördü ve Efendimiz Şeyh Ahmed işte o gördüğün zâttır diye işaret buyurdular. Ni­hayet Şeyh, cesaret bularak, fazileti yüce Şeyh Ahmed’e (İmam Rabbânî) bu mesele hakkında haber ulaştırdı. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî:

— Ben bu hususta hiç bir şey diyemem, muhterem babama başvurulsun ve kendisiyle görüşülsün.

Babası Şeyh Abdü’l-Ahad, Şeyh Sultan’m bu tekli­fini kabul buyurdular. Şeyh Sultan da kızma külliyetli mikdarda cehiz, bir hayli de servet ilâve ederek verdiler.

Saâdetli Hanım

Evlendikten bir kaç sene sonra İmam Rabbânî çok ağır bir hastalığa yakalandılar. Hemen hemen hayatla­rından ümid kesilmişti. Bunun üzerine sadakatli ve saâ­detli hanımı, abdest alıp, iki rek’at namaz kılarak, son derece acz ü inkisar ile Hak Teâlâ’nın bârıgâh-i izzet ve celâline el açıp duâ ederek şifa diledi. Duâ ederken, uy­kuya daldı ve uyku içinde kendisine şu müjde ulaştı:

— Ey hâtûn üzülme! Bu zâttan daha binlerce önem­li işler beklenmektedir.

Nitekim çok geçmeden de zât-i faziletleri şifa bul­dular.

Muhterem Pederlerinin Vefatı

Evlendikten sonra da Şeyh Ahmed-i Serhindi her gün babalarının huzuruna çıkarlar ve fadl ü kemâl el­de eder, bâtınî kemâlâtda derece alırlardı. Vefatı yak­laştığı sırada babası, bütün çocuklarını topladılar. Dede­leri ve babalarından kalan Sühreverdiyye hilâfeti hırka­sını, Şeyh Abd’ul-Kuddûs Genhuh’î’den elde etmiş ol­dukları Çeştiyye hilâfeti hırkasını ve Hazret-i Şeyh Ke­mâl Kithel’den elde etmiş bulundukları Kaadiriyye hır­kasını oğlu Müceddid-i Elf-i Sânî’ye verdiler. Bütün bu yollarda kendisini halîfe tâyin kıldılar. Bu itibarla Mü­ceddid-i Elf-i Sânî, Kaadiryye, Çeştiyye, Sühreverdiyye ve Nakşıbendiyye tarîkatlerinin hepsinden de feyz almış bulunuyordu ve silsilelerin hepsine de bey’at almak, mürid edinmek yetkisi vardı, akat Peygamber-i Zîşân sal­lallâhü aleyhi ve sellem’in emirlerine tam bir bağlılıkları bulunduğundan, müridleri hangi tarîkate mensup olur­larsa olsunlar onları, bâzı tarikatler içine girmiş, şerîate uymayan bid’at ve hurafe cinsinden; raks, (oyun) şarkı, gibi şeylerden men ederdi.

Nakşibendî Silsilesi

İmam Rabbânî’nn muhterem babaları, Nakşıbendiyye tarikatının faziletlerini zamanının birçok ileri ge­len büyüklerinden duymuşlar, öğrenmişler ve bu husus­ta bir hayli de kitap okumuşlardı. Fakat bir türlü Nak­şibendî meşâyıhı ile görüşebilmek fırsatı mukadder ol­mamıştı. Bütün silsilelerin bittiği yerde Nakşibendî sil­silesinin başladığını da biliyor, bu itibarla Nakşibendî tarikatına çok ilgi ve muhabbet besliyordu. Çünkü Nak­şibendîlikte diğer bâzı tarîkatlerde olduğu gibi çile dol­durmak, yüksek sesle bağırarak zikretmek, semâ etmek, mezarların üzerine çadır örtmek, şeyhin huzurunda hür­met secdesine kapanmak, ayak öpmek, kadm mürîdelerin çarşafsız ve örtüsüz oturmalarına izin vermek ve em­sali gibi şeriat ve âdaba uymayan işler yoktur. Bu tarîkatte merasim ve riyazet az olmasına rağmen feyz ve bereket çoktur. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’in ahlâk, şemail ve kemâlâtını elde etmeye çok önem veri­lir. Nakşibendiyye tarikatının silsilesi Ebû Bekir Radiyallahü Teâlâ anh’dan başlar. Tarîkatin kurucusu olan Hazret-i Bahâü’d-Dîn Nakşıbend el-Buharîye kadar ge­lir ve ismini ondan alır. Ve nihayet Müceddid-i Elf-i Sâ­nî ile yeniden sulanarak yenilenir.

Müceddid-i Elf-i Sânî, vaktiyle ileri gelen bir zâttan, Hazret-i Bahâüddin Nakşıbend el-Buhârî’nin:

«Hindistan’da Peygamberi Zîşân’m bir halîfesi, na­ibi zuhur edecektir. Bu öyle bir zât olacaktır ki, Eshâb-ı Kiram radiyallahü Teâlâ anhüm yanında ve evliyayı izam rahmetullahi aleyhim arasında güzîde, seçilmiş bir mevkii olacaktır. Bütün ileri gelen zevat kendisine ilgi göstereceklerdir. Bu yüksek dereceli şanlı Veliyyullah’ın bizim silsilemize mensup bulunmasını isteriz» diye bu­yurduğunu işitmiştir.

O zaman, Nakşıbendiyye silsilesinin büyük şahsiye­ti Hazret-i Hoca Emekengî rahmetullahi aleyh hayatta idi. Kabil şehrinde ikamet buyuruyorlardı. Tarîkati yay­mak ve halkı uyarmak için Hazret-i Hoca Bâkıy Billah’ı, Hindistan’a göndermişdi. Hoca Bâkıy Billah, Hindistan’a gelmeden önce bir gece şöyle bir rüya gördü:

— Büyük bir ağacın dallarının birine bir papağan konmuştur. Kendisi bu papağanın kendisinin olması ve eline konması isteğini içinden geçiriyor. O sırada papa­ğan kalkıp gelip Hoca’nın eline konuyor. Bunun üzerine Hoca Bâkıy Billâh rüyayı hayırlı bir başlangıç kabul ediyor ve rüyasını bazı ileri gelen zevata anlatıyor. On­lar da hayra yoruyorlar ve Bâkıy Billâh Hindistan’ın yo­lunu tutuyor. Serhind civarına geldiği zaman yine rü­yada kendisine: «Sen Kutbu’l-aktâb’m yakınlarında bu­lunuyorsun.» diyorlar ve Hoca Bâkıy Billâh yerden se­maya kadar hep nûr’un yayılmış olduğunu gördü ve ara­dığını izleyerek Dehli’ye ulaştı.

Dehli Yolculuğu

Müceddid-i Elf-i Sânî, o günlerde Efendimz Sallal­lâhü aleyhi ve sellem’in muhabbetlerine kendisini o ka­dar kaptırmıştı ki, her an evvel ravzayi mübârek-i Nebe­vi’yi ziyaret etmek ve hacc farizasını îfâ etmek istiyor­du. Bunun için hazırlıklar görerek Dehli’ye teşrif ettiler. Dehli’ye vardıkları sırada eski dostu Mevlâna Hasan Kişmirî orada bulunuyordu. Mevlâna Kişmirî, Hazret-i Bâkıy Billâb’m bâtını fazâil ve kemâlâtmı Hazret-i Müceddid’e anlattılar. Bunun üzerine Hazret’in içinde Bâ­kıy Billâh ile görüşmek iştiyakı doğdu ve görüşmek üze­re kendisine gitti. Hoca Bâkıy Billâh hazretleri de Haz­ret-i Müceddidi görünce bunun kendisine, daha önceden haber verilmiş olan zât olduğunu anladı. Şeyh Bâkıy Bil­lâh İmam Rabbânî’ye nereye gitmek istediğini sordu. O da Beytullah’ı ziyaret ve hac etmek için gidiyorum dedi­ler. Bir kaç gün beraber bulundular ve Ahmed Fârûk Serhindi, Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh’m irâdet halkasına dâhil oldu. Hazret-i Hoca da bu müridi için «İmam Rab­bani» ismini verdi. Şeyh Ahmed isminde Serhind’den âmel sahibi faziletli bir âlim gelmiştir. Bir kaç gün fakir ile sohbette bulunmuştur. Kendisinde gördüğüm fevka­lâde ahvalden bana malûm oldu ki, bu zât bütün âleme ışık tutacak bir meş’aledir, buyurdu. Hoca Bâkıy Billâh hususi olarak (hoca yetişecek olanlann usuliyle) İmam Rabbânî’yi yetiştirmeğe başladı. Az zamanda bu büyük zât bâtınî ilimlerden büyük nasib elde eylediler. Hak Te­âlâ’nın inayet ve Hoca Hazretlerinin muhabbeti ile bü­yük makama yükseldiler. Şeyhi Bâkıy Billâh da, zât-ı faziletlerinin yüksek kabiliyet ve fadl ü mekâlini görüp böyle mânevi hususları mükemmel bir zâtı kendisine gönderdiği için Hak Teâlâ’ya sonsuz, hesapsız şükürde bulunmuştur.

Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh, her vesileyle, Ben Nakşi­bendî tarikatının taşıdığım emanetini İmam Rabbâniye verdim ve boynumdaki borçtan kurtuldum, derdi.

Yine Şeyhi Hoca Bâkıy Billâh şöyle buyururlardı: Şeyh Ahmed Serhindi öyle bir güneştir ki onun aydınlı­ğında binlerce yıldız kayb olur gider. Gök kubbesinin al­tında onun ikinci bir eşi ve benzeri yoktur. Onun gibi bu ümmet içinde ancak bir kaç dâne görülmüştür.

Bir defa da yine şeyhi, İmam Rabbânî hakkında şöy­le buyurmuşlardı:

— Biz Serhind’de çok büyük bir meş’ale yak­tık. Bu meş’alenin aydınlığı devamlı artmakta ve ge­lişmektedir. Sonra müridlerini kastederek aydınlattığı­mız bu meş’aleden yirmi lem’a daha meydana gelecektir ki onlarda sizlersiniz.

Sonra Şeyhi, yanına bir kaç yetişkin zâti de vererek İmam Rabbânî’nin Serhind’e dönmesine müsâde verdi­ler.

Şeyh Hoca Bâkıy Billâh’ın Şerh-i Ahvâli

Şeyh Hoca Bâkıy Billâh, Nakşibendî tarikatının ileri gelen büyüklerinden kemâlât sahibi mümtaz bir şahsi­yetti.

Nakşibendî silsilesi

Hazret-i Ebû Bekir es-Sıddıyk Radıyallâhü anh’dan başlar.

Hazret-i Selmân-ı Fârisî Radıyallâhü Teâlâ anh,

Hazret-i İmam Kasım ibn-i Muhammed ibn-i Ebî Bekir Radıyallâhü Teâlâ anhüm,

Hazret-i İmam Ca’fer-i Sadık Rahmetullahi aleyh,

Haz­ret-i Sultanü’l-Arifin Bayezîd Bistâmî Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i Şeyh Ebü’l-Hasen el-Harkanî Rahmetul­lahi aleyh,

Hazret-i Şeyh Ebû Alî Farimedî et-Tûsî Rah­metullahi aleyh,

Hazret-i Hoca Ebû Yûsuf el-Hemedânî Kaddesellahü sirruh,

Hazret-i Hoca Abd’ul-Haalık Guc-duvânî kuddise sirruh,

Hazret-i Hoca Arif Rivker’î kuddise sirruh,

Hazret-i Hoca Mahmud İncir Fağnevî kud­dise sirruh,

Hazret-i Hoca Alî Râmetîn Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i Hoca Muhammed Baba Semâsî kuddise sirruh,

Hazret-i Seyyid Emîr Kilâl Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i İmamu’t-tarîka Hoca Bahâ’eddîn Nakşıbend kuddise sirruh,

Hazret-i Hoca Alâu’ddîn Attar kuddise sirruh,

Hazret-i Mevlâna Ya’kub Çerhî Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i Hoca Ubeydüllah Ahrar Rahmetullahi aleyh,

Hazret-i Mevlâna Muhammed Zâhid kuddise sir­ruh,

Hazret-i Mevlâna Derviş Muhammed Rahmetullahi aleyh

Hazret-i Mevlâna Hoca Emkengî Rahmetullahi aleyh’den

Hazret-i Bâkıy Billâh Rahmetullahi aleyh’e ulaşır.

Hazret-i Bâkıy Billâh Rahmetullahi aleyh, Hicri 971 senesinde Kabil’de doğmuşlardır. Ulu babasının müba­rek ismi Kadr Abdü’s-Selâm idi. Bu zât kendi devrinin ileri gelen âbid ve zâhidlerinden çok müttekî bir zât idi.

Şeyh Bâkıy Billâh, delikanlılık çağında çok metin, sanki büyümüş de küçülmüş gibi, büyüklere yakışır ah­lâk ve âdetlere sâhibdi. Ulûm-i zahirîyi ikmâl ettikten sonra sefer’e temayül gösterip, yer yer gezerek ulemânın huzuruna girip, sohbetlerinden leyz ve bereket elde et­mişti. Böylece Hindistan’a teşrif buyurdu. Orada da her lahza zikr-i İlâhî ile meşgul idi. Çok geceler uyumadan ormanlarda, çöllerde, kabristanlarda dolaşır, zikrullah ile vakit geçirirlerdi. Ehlüllah ile oturup kalkmak husu­sunda okadar şevki ve zevki vardı ki, cezbe hâlinde böy­le Allah’a yakîn bir kimse görse, onun arkasına takılıp giderdi. İsterse bu zât onu taşa tutsun, yine de onun pe­şini bırakmazdı.

Hazret-i Hoca Bahâü’ddin Nakşıbend Rahmetullahi aleyh manen Şeyh Bâkıy Billâh’a emir vererek, Müced­did-i Elf-i Sânî ile buluşmasını ve onu süsüeye katması­nı bildirmişler, daha sonra da Hazret-i Hoca Emkengî Rahmetullahi aleyh, bu hususu te’kîd etmişlerdi. Bunun üzerine Bâkıy Billâh Hazretleri, bir sene kadar Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’yi aradılar.

Şeyh Hazretleri, dünyadan da dünya halkından da clünya peşinde olanlardan da el etek çekmişlerdi. Meclis­lerinde bu hususlardan hiç bir şey konuşulmazdı. Giyim kuşamları ise çok basitti.

Tevekkül hususunda şöyle buyurmuşlardır:

— Tevekkül, boş oturup el el üzerine koyarak bek­lemek değildir ki, Hak Teâlâ kendisi göndersin. Belki se­bebini işlemek, aramak, araştırmak ve çalışmak gerek­tir.

Şeyh, Hoca Bâkıy Billâh’ın keşf-ü keramet sahibi olduğu bildirilir. Hasta ve ihtiyaç sahibi yüzlerce kimse, Hoca Hazretlerinin huzuruna gelir kendisinden duâ alır­lardı. Hak yolu aramakta olan kimseler ise huzura gel­diklerinde, bâtınî ilim, fazilet ve kemâlden feyzyâb olur, en büyük nasibi elde ederlerdi.

Bir ara Hoca Hazretlerine geceleyin bir kaç misafir gelmişti. Acemi bir mürîd misafirler için yiyecek içecek hazırlıyordu. Hoca Hazretleri müridin çalışmasından çok memnun olmuşlardı. Ona:

— Sen bir şey ister misin? Acemi mürîd arz etti:

—Hoca Bâkıy Billâh gibi olmak isterim.

Hoca Hazretleri müride bu işin kolay olmadığını ve vazgeçmesini üç dört kere söylediler, fakat mürîd vaz geçmedi ve isteğinde İsrar etti. Hoca Hazretleri onun kar­şısında durup nazar ettiler ve o kimse tam kendilerine benzedi. Herkes onu Hoca Bâkıy Billâh gibi gördüler. Fa­kat ondan sonra fazla yaşamadı. Bir kaç gün sonra bu fânî dünyadan ayrıldı.

Evet, Hak Teâlâ onu bu nimete lâyık görmüş ve o hâl ile kendi ulûhiyyetine çekmişti.

Hoca Hazretleri, vefat edeceğini önceden biliyordu ve sekerâtı esnasında bunu hanımına haber vermişti.

Hoca Hazretleri kırk yaşında iken 5 Cemâzilâhir 1012 senesinde vefat edip Rahmet-i Rahmân’a kavuştu. Hoca Hazretlerinin mübarek türbesi Dehli şehrinde KUTB caddesinde (road) Acmiri dervaza (kapı) yanın­daki mezarlıktadır.

Şeyh Hazretlerinin türbesi en sıcak mevsimde öğle üzeri ziyaret edilirken çıplak ayakla dolaşılırsa, yerin ga­yet serin olduğu hissedilir.

Şeyh Bâkıy Billâh’ın Hoca Abdullah ve Hoca Übeydullah isimlerinde iki oğlu vardı. Onun Dört de büyük halîfesi vardı:

Hazret-i Mücedded-i Elf-i Sânî,

Şeyh Tâc,

Hoca Hüsâmeddin

ve Şeyh Allah-Dâd, Rahmetullahi aleyhim.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin Serhind’e Geri Dönmeleri:

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî, Rahmetullahi aleyh, mürşidi Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh’dan izin alıp, Serhind’e geri döndüler. Şeyhi kendisini ağırlamak ve uğurlamak için bizzat şehrin dışına kadar gelip onu yol­cu etti. İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh’in şöhreti bir kat daha arttı. Halk, feyzinden, bereketinden faydalan­mak için tabur tabur, bu faziletli zâtın arkasından ko­şuyorlardı. O her sınıf insan için bir feyz kaynağıydı.

Müceddidlik

Hadîs-i Şerif’de buyurulmuştur:

«Hak Teâlâ bu ümmet için her yüz yılın başında öy­le bir kimse gönderir ki, bu zât, dîni bid’at ve hurafeler­den ayıklayıp aslî safiyetine döndürerek tecdid eder.»

İlk müceddid Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem’den yüz sene sonra ortaya çıkmıştır. Efendimiz sal­lallâhü aleyhi ve sellem’den önceki peygamberler arasın­da dünyaya bin senede bir «ülü’l-azim» peygamber gel­miş ve bunlar Hak tarafından yeni yeni hükümler getir­mişlerdir. Enbiyâ-i kiram (Peygamberler) aleyhimüsselâm arasında bu ülü’l-azim peygamberler, kitap sahibi olarak gelmişler ve dîni terviç ve teşvik etmişlerdir. An­cak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz zu­hur edince, artık «Hatemü’n-Nebiyyîn» (Peygamberle­rin sonuncusu) olduklarından peygamber gelmesi son bulmuş, böylece vahy inmesi yolu da kapanmıştır. Bu­nun yerine Allahu Zü’l-Celâl bin yılda bir büyük mü­ceddid halkedip onlar vasıtasıyla halkı irşad, dîni yeni­leyip aslî hâline döndürme ve dînin tazelenip parlaması­nı temini murâd etti. İşte ikinci bin yılın yenileyicisi ola­rak İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî geldi ve insan­lar onun çalışması, daveti ile bataklıktan kurtulup İslâm ile yeniden şereflendiler.

İkinci Bin Yılın Yenilenmesi İmtiyazı

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh buyurdular:

Efendimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem’in ümmeti içinde gelen evliyayı kirâm’dan her biri kendi makam­larını seyr etmiş, her birine de kendi mertebesine göre, teberrüken yüksek bir makam verilmiştir ve bana veril­miş olan makamatın onda birinin onda biri kimseye nasîb olmamıştır.

Ravzatü’l-Kayyûmiye’de şöyle yazar:

Müceddid-i Elf-i Sânî bir gün sabahleyin teşrif bu­yurmuşlardı. O ara Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bütün enbiya (peygamberler) aleyhimüsselâm, yakın melekler, evliyayı kiram, ve ümmetin âlimleri ile birlikte teşrif buyurdular. Mübarek ellerinde yeryüzünde eşi emsali görülmemiş çok kıymetli ve de­ğerli bir «hil’at» (elbise) vardı. Bu «hil’at» sanki nurdan yapılmıştı, Efendimiz Sallallâhü ileyhi ve sellem, bu «hil’at» i Müceddid-i Elf-i Sânî’ye giydirdiler ve buyur­dular:

— Bu, «tecdîd-i elf-i sânî» (İkinci Bin Yılın Yenile­me) hil’ati’dir. Biz seni, kendimize nâib tâyin ettik ve bu hil’ati de sana verdik. Bundan böyle bütün dînî ve dünyevî işlerin yürütülmesini de sana havale ettik.

Tecdîd-i Elf-i Sânî (İkinci bin yılın yenileme) hil’ati’nin nüzulü (inmesi) Rabî’ül-evvel ayının onuncu cuma günü 1010’da vuku buldu.

Kâ’be-i Şerifin Mülakatı

Yine Ravzatü’l-Kayyûmiyye’de şöyle yazar:

Hazreti Müceddid-i Elf-i Sânî, Kâbe-i Mükerreme’-nin ziyareti için son derece şevk ve zevk içindelerdi. Bu iştiyak ve isteğin şiddetinden, bütün rahat ve huzurları kaçmıştı. Bir gün Huzuru İlâhîde manevî âleme daldık­larında gördüler ki, namaz kılan insanlar, melekler, cin­ler ve diğer mahlûkat (yaratıklar) hep kendi tarafına dönerek namaz kılıyor, Kâ’be-i Mükerreme’de yanlarına gelmiş bulunmaktadır. Kâ’beyi ziyaret için duydukları büyük aşk ve iştiyak sebebiyle Hak Teâlâ, bu müşahede­yi o’na lütuf buyurmuştur.

İşte bu itibarla, İmam Rabbânî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin mescidi ülkenin diğer bütün mescidlerinden imtiyazlıdır.

İmam Rabbânî, bir gün namazdan sonra duâ ile meşgul idi. Manevî âleme daldığı bir sırada bütün vücû­dunun bir mum gibi yanıp aydınlanmakta olduğunu gör­dü ve kendi vücûdunun hamurunun Peygamber-i Ekrem sallallâhü aleyhi ve sellem’in mübarek vücûdlarmın ha­murunun kalıntısından yuğrulmuş olduğu ilham olun­du.

İmam Rabbânî’nin Mürşidi Nazarındaki Değeri

Şeyh Hoca Bâkıy Billâh, Müceddid-i Elf-i Sânî’nin piri ve mürşididir. Fakat bu zât kendisi de tarikat, sü­lük ve ahlâk babında Mücedid-i Elf-i Sânî’nin ahval ve harekâtını izleyip sanki mürşîd değil de Müceddid’in bir müridi gibi davranırdı. Bir gün Müceddid-i Elf-i Sânî, Dehli’ye teşrif etmişler Şeyhi de kendilerini karşılamak için şehir kapısına kadar gelip büyük hürmetle alıp gö­türmüşlerdi. Bütün müridlere de emir verip, «Şeyh Ah­med’in dediği gibi amel etmelerini» bildirmişlerdi.

Bir gün de, İmam Rabbânî uyumakta iken Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh teşrif eylediler. Müceddid Hazretleri­nin uyumuş bulunduklarını görünce, uzun bir müddet hücrenin kapısında beklediler. Müceddid Hazretleri uya­nınca, hademeye:

—Bak bakalım dışarıda kimse var mıdır? Hademe dışarı bakınca bir zâtın orada durduğunu görüp kim ol­duğunu sordu:

—Fakir Muhammed Bâkıy cevabını aldı. Müced­did Hazretleri bunu duyunca üzerinde yatmış bulundu­ğu kerevetden fırladı ve hemen Şeyhi’nin huzuruna va­rıp defalarca özür diledi.

Bir gün de Hoca Bâkıy Billâh Hazretleri iki oğlu ile birlikte Hazret-i Müceddid’in yanma gelmişler ve ondan çocuklarına teveccühde bulunmasını istemişlerdi.

Müceddid İmam Rabbânî, şeyhinin isteği üzerine çocuklarına öyle bir teveccühde bulunmuş ki, Şeyhi Bâ­kıy Billâh kendisi bile tesiri altında kalmıştır. Sonra bu halden mahcûb olan İmam Rabbânî edeb ve hayâ içinde gaflet ile yakışıksız bir is yaptık diye şeyhinden özür di­lemiştir.

Bunun üzerine Bâkıy Billâh:

— «Allahu Teâlâ size kendi fadlı ve kereminden öyle makamlar inayet kılacak ki bu, Efendimiz sallallâ­hü aleyhi ve sellem’in ümmeti içindeki velîler arasında çok az kimseye nasîb olacaktır. O zaman beni mahrum bırakırsan sana gücenmiş olurum.»

İmam Rabbânî de, Şeyhi Bâkıy Billâh’a bunun üze­rine söz verdiler.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin Lâhor’u Teşrif Buyurmaları

Şeyhi Hoca Bâkıy Billâh Rahmetullahi aleyh’in işa­reti üzerine Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh, Lâhor’u teşrif buyurdular. Lahor ulemâsı, Hazret-i Mü­ceddid’in geleceğini haber alınca büyük merasimle kar­şılamağa çıktılar ve îzâz ve ikramla alıp şehre getirdiler. İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyhin şöhreti bu taraf­larda da yaygınlaştı. Kitle, kitle halk ziyarete gelerek kendilerinin manevî feyz ve bereketinden nasîblerini alı­yorlardı.

Şeyh Bâkıy Billâh’ın Vefatı

İmam Rabbânî Lâhor’da bulundukları sırada Şeyhi Bâkıy Billâh’ın vefatı haberi geldi. Çok üzüldüler, o ka­dar ki, bir kaç gün yemek yemeyip su dahi içmediler. Sonra Şeyhinin, yanına verdiği halîfeleri yerlerine geri gönderip, kendileri Dehli’ye doğru yola çıktılar.

Muhalefet

Hazret-i Hoca Bâkıy Billâh’ın vefatı üzerine, mürîdlerinden bazıları Hazret-i Müceddid’e karşı içlerinde sak­ladıkları hased’i ortaya çıkarıp muhalefet ve kıskançlığa başladılar. Her iş ve sözünde ayıp arıyor, tenkide girişi­yorlardı. İmam Rabbânî ise bu halden son derece üzülü­yorlardı. Neticede bu kıskançlardan bâzıları temamen azıtarak yoldan saptılar. İmam Rabbânî bunlara her ne kadar nasihat etti, öğüd verdiyse de fâidesi olmadı. Bâzı­sının bey’atını geri verdikleri halde yine doğru yola gel­mediler. Şeyh Tâcu’ddîn bu gibilerin başında bulunu­yordu. Fakat Hak Teâlâ bu zât’ı hidâyet yoluna getirme­yi murâd edince bir ara İmam Rabbânî’yi rüyada gördü ve bu işlerden vaz geçerek gelip özür diledi. İmam Rab­bânî de onun özürünü kabul buyurdular.

Diyalogcu Pâdişâh Ekber Şah

O günlerde, Pâdişâh Celâleddin Ekber Şahin salta­natı, Hindistan’ın her tarafında en yüksek zirveye ulaş­mıştı. Bu hükümdar, Hindistan’da, Timur Oğulları (Bâburî’ler) mülkünün tahtında tam bir şevket ve celâl ile saltanat sürmekteydi. Hindistan devleti Ekber Şah dev­rinde azametinin zirvesine ulaşmıştı. Ekber Şah, idare işlerinde müslüman olmayanlara da büyük mevkiler ver­mişti. Böyle hareket etmekle herkes tarafından sevilip sayılmayı umuyordu. Haremine Hindu kadınlarını da almıştı. Bu gibi kadınların akrablarına ve yakınlarına da önemli arazî ve malikâneler veriyordu. Onun yanında İslâm âlimlerinin kıymeti gayri müslim âlimlerin kıy­metinden daha azdı.

Hattâ zaman zaman müslüman âlimlerin tebliğlerine karşı çıkıyordu. Daha sonra İs­lâm dîninin ta’lîmini (öğrettiklerini, ahkâmını) keyfin­ce değiştirip «Dîn-i İlâhî» adı altında yeni bir din uydurtup ortaya attı ve yaymaya başladı. Daha da azıtarak büyüklük taslayıp kendisine secde edilmesini emretmiş­ti. Halkı zorla secde ettiriyor, muhalefet eden ve secde etmek istemeyen kimseleri de öldürtüyordu. Bu şekilde yüzlerce kimse kılıçtan geçirilmişti. Hindu’lar için bir şahsa secde etmek bir mesele değildi. Bundan çekindik­leri de yoktu. Hattâ onlar Ekber Şah gibi bir pâdişâha secde etmeyi kendileri için izzet ve şeref sayıyorlardı. Müslümanlar için ise iş böyle değildi. Müslümanlar yal­nız «Bir, tek, şeriki, ortağı bulunmayan» Allah’a secde ederlerdi. Allah’dan gayrisi için secde etmektense ölüp şehîd olmayı tercih ederlerdi.

Dünyaya bağlı, dünya-perest kimseler de kendileri için çıkar sağlamak ve siyâsî iktidarlarını kuvvetlendir­mek için, Ekber Şah’a dalkavukluk ediyor, «evet efendi­miz, evet efendimiz» diye tasdikleyerek İslâm’da daha fazla tahrifat yapmasına fırsat veriyorlardı. Diğer tarafdan da böyle hareket ederse Hindu – Müslüman ihtilâfı­nın da ortadan kalkacağını ileri sürüyorlardı.

Ekber Şah bilgisiz, câhil bir kimse olduğundan bun­lara kapılmıştı. Sapıtmış müslumanlarla, bir kulpunu bulup işleri eline geçirmiş olan Hindu’lar Ekber Şahin kafasına girip gönlünü avlamışlardı. Bunun neticesinde de Ekber’in kafasında İslâmî esaslardan hiç bir iz kal­mamıştı. İş o raddeye varmıştı ki, ileri gelen Hindular, kızlarını da Ekber Şah’ın haremine sokacak fırsatı bu­lunca, Ekber Şah, Hindu’ların merasimlerini de yerine getirmeği zarurî telâkki eylemişti. Ekber’in bu hareketi, müşrik ve kâfirlerin iktidarını daha da kuvvetlendirdi Hiç çekinmeden, camileri Hindu ma’bedine çeviriyorlar­dı. Hindu’ların oruç günleri mukaddes günler oluyordu. Bu günlerde hiç bir müslümanın ekmek pişirmesine izin verilmezdi. Öyle ki Ramazân-ı Şerîf’de bile bu kadar dik­kat ve ihtimam gösterilmezdi. Pâdişâhın sarayında bulu­nan ulemâ ve ileri gelen zevatın elleri kolları bağlı kalmış­tı. Bu gibi zevat saltanat işlerine müdâhale edemez ol­muşlardı. Mürşid, veliyyullah, kutub gibi hitablarla hür­met gören kimseler itibar görmez olmuşlar ve işler garazkâr, maksadlı, çıkarcı kimselerin elinde kalmıştı. Ar­tık şerîate kanuna tâbi olmak ortadan kalkmıştı.

İşte böyle karanlık bir zamanda, Pâdişâhı da etrâ-fındakileri de doğru yola getirmek için Hak Teâlâ Mü­ceddid-i Elf-i Sânî’yi seçip vazifelendirdi. Müceddid Rah­metullahi aleyh, Serhind’den Ekber-Âbâd’a geldi. Ekber Şah’ın yakınlarını çağırtıp:

— «Pâdişâh, Hak Teâlâ’ya ve oun Resulüne âsî ol­muştur. Benim tarafımdan kendisine söyleyip hatırlatın ki; onun padişahlığı da, kudreti de, iktidarı da, askeri, ordusu da, her şeyiyle aklına bile gelmeyen öyle bir mu­sibetle dağılacak, perişan olacaktır. Tevbe etsin, Allah ve O’nun Resulünün yolunu tutsun. Aksi halde Allah’ın kahrını, gazabını beklesin.» dediler.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bu sözle­rini Pâdişâh’a ulaştırdılar. Hân-i Hânân (Bayram Han) ve Hâni A’zam (Abdürrahîm Han) ve Mürtazâ Han, Ek­ber’in sarayının mühim mevkilerdeki emirlerinden olup aynı zamanda bunlar İmam Rabbânî’nin müridi olmuş­lardı. Bu emirler vâsıtasıyle Pâdişâhı doğru yola getir­mek hususunda çok çalıştı ise de nasipsizliği devam ede­rek hidâyete erişemedi. Pâdişâh, kendi uydurduğu yeni dînin muvaffak olmasından çok memnun ve bu mem­nunluğun neşesi ve sarhoşluğu içindeydi. Pâdişâh, yeni dîninin muvaffakiyete ulaşmasını Saray’da törenler ha­zırlatıp kutlamakta iken, ileri gelen müneccimler, Pâdi­şâhı uyarıp devlet ve saltanatının helakinin yakın oldu­ğunu haber verdiler. Pâdişâh da o günlerde dehşetli bir rüya gördü. Pâdişâh bu durum karşısında korkup öyle müteessir oldu ki, eski sapıklığını kısmen düzelterek, şöyle bir ferman çıkardı:

— İsteyen müslümanlığa sarılır, isteyen Dîn-i İlâhî’ye bağlanır. Zorlamak ve mecbur tutmak yoktur. Tö­ren günü de, herkesin sevdiği, inandığı dîne uyabileceği ilân edildi. Bir tarafda uydurma Dîni İlâhi’nin çadır­ları kurulmuştu. Her taraf ihtişam içinde, çadırlar do­natılmış, yiyecekler, içecekler tepsilere konmuş, etraf mücevherlerle süslenmiş, halılarla döşenmişti. Diğer ta­raf ta hurda çadırlar kurulmuş, eski püskü pılı pırtı ile döşenmişti. Yâni denilmek isteniyordu ki, Müslümanlık dîni şu eski çaput parçaları gibi eskimiş, kıymeti kalma­mıştır. Buradaki yiyecek de bir kaç parça yavan kuru ek­mekten başka bir şey değildi.

O sırada Şehinşah Ekber Şah, emirleri, vezirleri ve saray mensupları ve diğer ileri gelenlerle tören yerine geldi. Müceddid Rahmetullahi aleyh de, çoğu fakir kim­selerden teşekkül etmiş bulunan kendi mürîdleri ile bir­likte Müslümanlık dînine ayrılan çadırlara teşrif buyur­dular. İmam Rabbânî kendi cemâatinin etrafını bir çiz­gi ile çevirdiler. Ellerine bir kesek parçası aldılar ve Ek­ber Şahin çadırına doğru attılar. Birdenbire dehşetli bir kasırga çıktı. Ekber’in saray çadırlarında bir hengâme koptu. Herkes paniğe kapıldı. Kimsenin aklından hayâ­linden böyle bir şey geçmemişti. Oradakiler içinde çokla­rının kafası, gözü yarıldı, bir kaç kişi de öldü. Yarala­nanlar içinde birçoğu da yedi gün içinde öldüler. İmam Rabbânî’nin bulundukları dâire içinde kalan müslümanlara hiç bir şey olmadı. Bu harikulade hâli gören Ekber Şah ve adamlarından sağ kalanların pek çoğu ve veziri de İmam Rabbânî’ye bey’at ettiler.

Cihangir

Ekber Şâh öyle bir fitne ve fesad tohumu ekmişti ki, şayet bunun önüne geçilmiş olmasaydı, bir kaç sene için­de Hindistan ülkesinde İslâm’ın izi tozu kalmayacaktı.

Fakat Allah, Celle Şanühû kendi dînini korumak ve yenilemek için o sırada İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh’i vazîfelendirmişdi. Bu büyük ve kâmil kulun feyizli çalışması ve daveti ile Ekber’in fitne ve fesadı ebediyete kadar ortadan kaldırılmış oldu. Çok geçmeden Ekber öldü, oğlu Cihangir Hindistan tah­tına çıktı. O da babasının bâtıl, boş şirk ve bid’atlerini geçerli kılmak için bir müddet çalıştı. İnsan’a secde edil­mesini yasaklamadı, Ekber’in dinsizlik icrââtı zamanın­da müşrikler (Allah’a ortak koşanlar) kuvvetlenmişler­di. Camileri yıkarak yerine Hindu ma’bedi yapıyorlardı. İslâm ulemâsı bir birleriyle çekişiyor, bir birlerini haset­lenmekle ortalığı karıştırıyorlardı. Bu ortamda Sünnet-i Seniyye-i nebevî’yi ihya eylemek kolay işlerden değildi. Cihangir’in karısı «Nur Cihan» şîî mezhebindendi. Onun siyâsî işlerde de bir hayli nüfuzu vardı. Memleket idaresi, adaleti ve icrââtında Nur Cihan’m rolü büyüktü. Nur Cihan aynı zamanda çok güzeldi. Bu yüzden de Cihan­gir kendisine vurgunca âşık idi. Bu itibarla memleketin idaresinde Nur Cihanin önemi çok büyüktü. Cihangir ise:

— «Ben saltanatımı Nur Cihan’a bağışladım» diye­cek kadar kendinden geçmişti. Şarap ve kebaptan başka bir şey lâzım değildir, diyordu.

Böyle olmakla beraber şu da bir hakikatti ki, Cihan­gir’in Melikesi Nur Cihan, memleket işleri ve halkın re­fahı yolunda büyük bir gayretle çalışıyordu. Sadaka ve hayrat işlerine koşuyor, bir hayli kimsesiz fakir fukara­yı da barındırıyordu. Fevkalâde güzel ahlâkı sayesinde de halkın her tabakasının ekseriyeti tarafından sevil­mişti. Bununla beraber o da çok kere şahsî kaprislerine kapılarak, fitne ve fesadın kapısını açıyordu. Melike, mezhep itibariyle şîî idi. Cihangir’in veziri Âsaf-Câh da şîî idi. Bu itibarla vezir istediği hususları kolaylıkla Pâ­dişâha kabul ettiriyordu. Melîke’nin birçok keyfî işle­rinden zarar gören halk üzüntüdeydi. Toplanarak Mü­ceddid-i Elf-i Sânî’nin huzuruna gelip meseleyi arz etti­ler ve bu musîbetden kurtarması için Allah’a niyazda bulun, dediler. Müceddid-i Elf-i Sânî onlara:

— «Siz kendiniz musibet ve sıkıntıya sabreder ol­madıkça böyle dünya musibetlerinden kurtulmak kolay olmaz» dedi.

Pâdişahin Ordusu İçinde Tebliğ ve Nasihat

İmam Rabbânî, kendi halîfesi Şeyh Bedî’ud-dîn haz­retlerini pâdişâhın ordusu içine tebliğ ve nasihat için gönderdiler. Onun, davet ve teveccühü ile pâdişâhın or­dusundan çok kimseler İmam Rabbânî Rahmetullahi a-leyh’e mürîd oldular. Ordunun içindeki bu tebliğ ve na­sihatlerden Âsaf Câh haberdar olunca Pâdişâhı, Mü­ceddid-i Elf-i Sânî’nin aleyhine kışkırtmağa ve harekete geçirmeğe çalıştı. Kendi hiyle ve çıkarlarını yürütmek için Pâdişâha:

— Şimdi Padişahın yüzbinlerce süvari askeri, Mü­ceddid-i Elf-i Sânî’nin işaretini beklemektedirler, iran’­ın, Turan’ın, Bedahşan’ın, Kabil’in padişahları, Ahmed Serhindî’ye (Müceddid-i Elf-i Sânî) mürîd olmuşlar ve bunlar Hindistan saltanatına göz koymuşlardır. Hindis­tan’ı ele geçirmek için fırsat kollamaktalar. Zilli İlâhî (Hak Teâlâ’nın gölgesi = Pâdişâhlara verilen eski un­van) meseleyi küçümser ve önemini göz önünde bulun-durmazlarsa, artık selin önünü almak mümkün olamaz. Bunun için tedbir almak gerekir. İlk önce Müceddid’in halîfesi Şeyh Bedîyud-dîn’in yanma gidip gelmeği yasak­lanmalı. Böyle yapınca Müceddid kendiliğinden dize ge­lecektir. Bu yasağa uymayanlar m hapsedilecekleri de bildirilmelidir, dedi.

Pâdişâh bu sölzeri duyduktan sonra çok hiddetlen­di ve hemen ferman çıkarıp Şeyh Bedîu’ddîn’e gidip gel­menin men edilmesini emretti. Diğer tarafdan casuslar da çıkarıp İmam Rabbânî’nin halîfeleri üe kimlerin mü­nâsebette bulunduklarının haberini gece gündüz alma­ya başladı. Bu casuslar aynı zamanda İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh üzerine yalan haberler ve iftiralar çıkarıp halkın gözünden düşürmeye ve aleyhinde bulun­durmaya çalışıyorlardı. Bu meyanda:

— İmam Rabbânî Ahmed Fârûk Serhindi kendini peygamber efendimizin ashâbıyla bir sayıyor diyorlardı.

Bu sırada Şeyh Bedîu’ddîn bir hatâ işleyerek Şeyhi Müceddid, gelmemesini bildirdiği halde iznini almadan Serhind’e döndü. Bunun üzerine meydanı boş bulan Pâ­dişâhın adamları, bir yığın tezvîrat arasında şöyle bir haber de çıkarıp:

— Şeyh Bedîu’ddîn Müceddid’le beraber, pâdişâhın aleyhine isyan hazırlamaktadır. Serhind’e gidişinin se­bebi budur, diyerek bunu etrafa yaydılar.

Müceddid-i Elf-i Sânî, bir takım meşakkat ve sıkın­tılara katlanıp göğüs germedikçe bu işler halledilemez diyerek halîfe ve mürîdlerini bu hususta uyardı ve Hak yolunda musibetlere ve mahrumiyetlere göğüs germe­nin, sabretmenin önemini ve buna hazır olmalarını tav­siye ettiler.

Düşmanın Hazırlıkları

Vezir Âsaf Câh, hile-i hud’a ile Pâdişah’ı Hazret-i Müceddid’in aleyhine hazırlamış, tam mânâsı ile dol­durmuştu. Pâdişâh, Müceddid’e karşı bulunan saray mensuplarının ileri gelenlerini topladı, bu konuda ken­dileriyle görüşüp konuştu. Onlar hep bir ağızdan: Mü-ceddid’i de onun mürîdlerini de öldürmek gerekir. Her şeyden önce kendisini huzura çağırmalı ve pâdişâh hu­zuruna kabul edilmenin âdâb ve erkânını yerine getir­mesi istenmeli. Tabîî o kabul etmeyecektir. O zaman ya­kalatıp hapsetmeli. Hapiste iken de gizlice öldürülmeli-dir, dediler. Pâdişâh da bu sözleri kabul edip uygulama­ya geçti.

Pâdişah’ın İmam Rabbânî’yi Huzuruna Çağırması

Pâdişâh, Müceddid İmam Rabbânî’ye bir nâme gön­derdi ve:

— «Biz yüksek şahsınızın sarayı ziyaretine çok is­tekliyiz. Bu itibarla halîfelerinizi alarak teşrif buyurmalarınızı bekleriz.» dedi.

Bu davet üzerine İmam Rabbânî de yanma ileri ge­len mürîdlerinden beş kişi alıp hükümet merkezine doğ­ru yola çıktılar. Vezir yine hiyle ve desiseyle, görüşmeyi Pâdişâhın çok kızgın ve sinirli bir zamanına tesadüf ettir­meyi başarmıştı. İmam Rabbânî Saray’ı teşrif buyurdu­lar. Pâdişah’la karşılaştığı zaman ona selâm dahî ver­medi. Vezir sevinç içindeydi. Pâdişah’ın, hemen öldürül­mesine emir vermesini bekliyordu. Çünkü Pâdişah’ın huzurunda âdâb ve erkânı yerine getirmeyen kimsenin cezası bundan başka bir şey değildi. Vezir Pâdişah’a ha­tırlatmak için şöyle dedi:

— Efendimiz, işte bu, kendisini bütün enbiyâdan efdal sayan kimsedir. Fakat Pâdişâh önem vermedi.

İmam Rabbânî’ye düşmanlık besleyenler Cihangir’i, aleyhine doldurmağa giriştiler. Siyâsî meseleler ileri sür­düler. Çeşitli hiyle ve düzene başvurdular. Cihangir, bu siyasî meseleleri dînî meselelerden çok önemli sayardı. Yalan dolan ve iftira tesir etmişti.

İmam Rabbânî’ye Pâdişâh:

— Bana secde edeceksin, dedi.

İmam Rabbânî bu söze içerleyerek isteksizce şöyle cevap verdiler:

— Ben Allah’dan başka kimseye secde etmem. Pâdişâh ikinci defa tekrarladı ve :

— Seni secde etmekten muaf tuttuk, başını eğecek­sin, ben verdiğim hükmü geri almaktan utanırım, dedi. Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh de bu habere şöyle cevap verdiler:

— Canını kurtarmak için gerekirse secde edilebilir, mahzuru yoktur. Fakat doğrusu şu ki, Allah’dan başka kimse için secde edilmemelidir.

O zaman Guvalyar kalesinde hükümete karşı gelmiş bulunan bir hayli gayr-ı müslim de mahpus bulunmak­taydı. Büyük Müceddid İslâm davetiyle bunların hepsi­ni de İslâm nimetine kavuşturdular. Böylece de Guval­yar hapishanesinde Zât-ı faziletlerinin feyzinden hisse almayan kimse kalmadı. İşte musibet yeri olan hapisha­ne, İmam Rabbânî’nin mübarek ayaklarını basma bere­keti ve feyziyle Cennete, güllük gülistanlığa döndü. Du­rum şöyle olmuştu..Hapishanede bulunan bütün şerliler, mücrimler, kötü kimseler, cânî, kaatil mahpuslar hepsi Allah yolunu tutmuş, Allah için secde eden kimseler ol­muşlardı. Büyük Müceddid orada da hidâyet meş’alesini yakmış ve her tarafı aydınlığa kavuşturmuştu. İslâm’ın nimetini elde etmiş olan bu hapishanenin bir benzeri ih­timal başka yoktur ve hiç bir yerde de orası kadar İslâm ta’lîmi yayılmış değildir. Hak Teâlâ orada Zât-ı Fazilet­lerinin feyz ve bereketiyle İslâm’ın yayılmasını sağladı.

Mehabet Han’ın Pâdişâh İle Savaşa Girişmesi

Hindistan’ın emirlerinden ve hükümdarlarından birçoğu o meyanda Hân-i Hânân (Bayram Han), Hân-i A’zam (Abdürrahîm Han) Seyyid Haydar Han, İslâm Han, Mehabet Han, Murtaza Han, Kasım Han, İskender Lodhî, Hayat Han ve diğerleri İmam Rabbânî’ye muhab­bet besleyen ve kendisine bey’at etmiş olan kimselerdi. Bunlar hapsedilme haberini alınca tedirgin oldular. Hep­si de Pâdişâhın aleyhine ayaklandılar. Hazırlıklara giriş­tiler. Kendi aralarında adamlar gönderip görüştüler, ko­nuştular ve Kabil hükümdarı Mehabet Hani kendilerine

Başını da eğmeyince Pâdişâh musâhiblerine, zorla başını eğmeleri için emir verdi. Bunlar geldiler nekadar uğraştılar ise başını eğdirmek şöyle dursun yanma bile yaklaşamadılar.

Bu defa Pâdişâh ferman verip, kapının üzerini in­dirtti ki, çıkabilmek için başını eğsin. Fakat bu da ba­şarıya ulaşmadı. Zira bu büyük zât bacaklarını kırarak kapıdan geçmiş ve yine başını eğmemişti.

Pâdişah’ın Kızıp Hiddetlenmesi

Bunun üzerine Pâdişâh Zât-ı Faziletlerinin bu tavır ve hareketini kendine karşı kibirlenme saydı ve çok kız­dı, İmam Rabbânî ile beraberindekileri Guvalyar kalesi­ne hapsettirdi. Muhafızlara kesin emirler verip, yanları­na kimsenin girip çıkmasına, kimse ile görüşmesine mü­sâade etmemelerini bildirdi. Bununla da kalmadı. Ha­pis sıkıntısına, hapis musibetine uğratmakla da yetin­medi, Zât-ı Faziletlerinin evini ve yurdunu yağma etme­leri için de emir verdi. Fakat İmam Rabbânî bütün bu sıkıntılara göğüs germişler, sabırla sineye çekiyorlardı. Kimse hakkında bed duâ etmiyorlardı. Hattâ ahlâk-ı nebevî’nin icâbı hayırlı duada bulunuyorlardı. Buyurdular:

— Mahpusluk bizim velayet makamında yükselme­mizi sağlar.

Şehzade Hürrem’in Gönderdiği Haber

Şehzade Hürem (Şâh-i Cihan) İmam Rabbânî için kalbinde büyük bir sevgi ve hürmet beslerdi. Hazret-i Müceddid’in durumunu haber alınca, kendi mutemedi vâsıtasiyle haber gönderip hürmet için secde etmenin mahzurlu olup olmadığını anlamak istemişti.  Hazret-i başkan seçtiler. Gizlice de Kabil’e ordular gönderdiler, Kabü’in ve Peşâver’in Pethanieri de Mehabet Han’ın bayrağı altına toplandılar. Pâdişâh hâdiseyi haber alınca büyük bir korkuya kapıldı. Nihayet koca bir ordu hazır­layıp Kabil’e gönderdi. O sırada Hindistan’ın bütün emirleri ve küçük hükümdarları ayaklanmış, hepsi de Mehabet Han tarafını tercih etmişlerdi. İki ordu Cehlum nehri sahilinde karşılaştı. Büyük bir savaş başladı. Pâ­dişahın orduları kendilerini toparlayamadılar. Nihayet Mehabet Han’ın adamları Padişahı yakalayıp esir et­tiler.

İmam Rabbânî, Mehabet Han ve Arkadşlarına Yol Gösteriyor

O sırada İmam Rabbânî de haber gönderip:

— Ben saltanat heveslisi kimse değilim, kan dökül­mesinden de asla hoşlanmam. Benim şu hapiste kalmak sıkıntısına katlanmam, her halde bir maksada dayalıdır. Bu maksad yerini bulunca kendi kendine bu musibet üzerimden kalkar. Savaşı bırakın, Pâdişâha karşı eskisi gibi itaat yolunu tutun. Ben de inşallah yakın bir za­manda bu sıkıntıdan kurtulurum.

Pâdişah’ın Salıverilmesi

Cihangir ile Âsaf Câh’m yakalanmaları haberi Nur Cihan Begüm’e ulaşınca o da, Padişaha yardım etmek için yola çıktı, fakat kendisi de adamları da yakalandı­lar. Mehabet Han, Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin emri gereğince Cihangir’in yanına gidip:

— Müceddid-i Elf-i Sânî’nin emrine uyarak seni ser­best bırakıyorum. Tekrar Padişahlık tahtına oturabi­lirsin.

Mehabet Han, kendisi de secde etmek hâriç saray âdabını ve erkânım yerine getirdi.

İmam Rabbânî’nin Serbest Bırakılmaları

Müceddid-i Elf-i Sânî, bir sene kadar Cihangir’in hapishanesinde vakit geçirmek zorunda kaldı. Pâdişâh tarafından serbest bırakılması için emir verilmiş idiyse de, Âsaf Câh ile Nur Cihan Begüm bunu geciktirdiler ve bu şekilde bir sene kadar geçti.

Bir ara Cihangir’in kızı, Peygamber Sallallâhü aley­hi ve sellemi rüyada gördü. Rüyasında Resûlüllah Sal­lallâhü aleyhi ve sellem gayri memnun bir çehreyle ken­disine:

— İmam Rabbânî’nin serbest bırakılması neden bu kadar gecikiyor? buyurdular. Kızcağız sabahleyin bu rü­yasını babasına anlattı. Cihangir de bunun üzerine çok pişman oldu ve serbest bırakıldığını bildiren nâmesinde aynı zamanda yaptığı hatâlardan da özür beyan edi­yordu.

İmam Rabbânî’nin Pâdişah’a Şartları

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî nâmeye cevap verip bir kaç şart ileri sürdüler:

  1. Şimdiye kadar, ne kadar cami yıkılmış yahut da  «modor» (Hindu rjaâbedi) yapılmış ise, eski hâline çev­rilecektir. Aynı zamanda «Derbâr-ı Âmm» (Sarayın umûmî dîvanında) bir cami yapılacaktır.
  2. Pâdişâh herkesin önünde inek kesecek ve inek kesmek işi yaygın hâle gelecektir.
  3. Dâvalarda ve adlî meselelerde şer’î hükümler uy­gulanacak, şer’î hükümleri icra etmek için kadılar tâyin edilecektir.
  4. Gayri müslimlerden «cizye» alınacaktır.
  5. Bâtıl ve kötü erkân ve merasim terk edilecektir.
  6. Bütün mahpuslar serbest bırakılacaktır.

Pâdişâh, bütün şartları kabul edip îzâz ve ikram ile büyük Müceddidi serbest bıraktı.

İkinci bin yılın yenileyicisi, İmam Rabbânî vasıta-siyle ve Allah’ın verdiği hidâyet meş’alesiyle İslâm dîni Hindistan ülkesinde tekrar parlamaya başladı. Karanlık bulutlar çekildi. İslâm’ın nuru her tarafı aydınlattı. Şe­hirlerde, hattâ kasaba ve köylerde, camiler ve medreseler kuruldu. Her gün yüzlerce kişi Müceddid-i Elf-i Sânî’nin huzurlarına geliyor onun feyz halekasma katılıyorlardı. Ordu efradından yüzlercesi de gelip bey’at ettüer. Vezir Âsaf Câh da yaptıklarından pişman ve mahcûb oldu. Pâ­dişâh da tevbe etti ve Zât-ı Fezîletlerinden affetmesini istedi. İmam Rabânî, bunların hepsinin hatalarını ba­ğışladı ve Allah’ın yüce dergâhına el açıp hepsi için ha­yır duada bulundular.

Şah Cihanin Pâdişah’a Karşı Gelmesi

Fitne ve fesadcılar rahat durmuyorlardı. Hep fitne tohumları ekip geliştirmek yolunda çalışıyorlardı. Niha­yet Şehzade Hürrem (Şah Cihan) i, Pâdişah’a karşı ayaklandırdılar. Şah Cihan, babasına karşı savaş açtı. Pâdişâh çok üzgün idi. Müceddid-i Elf-i Sânî’den zafer için duâ etmesi ricasında bulundu. Müceddid de kendi­sine haber gönderip :

— Ben dünyada sağ kaldıkça Hindistan ülkesinin saltanatı senin elinde bulunacaktır. Şehzadenin orduları sayı itibariyle çok iseler de onlar her saldırıda başarısız­lığa uğrayacaklardır, dedi.

Filhakika, Şehzade kaç kere ordularını hazırladı ve saldırıya geçti ise, her defasında bozguna uğradı. Bu kerre İmam Rabbânî’den rica edip:

— Bütün büyükler, ileri gelen şeyhler bana duâ et­tiler, benim tarafımı iltizam ettüer, yalnız sen bana yardım etmiyorsun, hâlbuki ben işin başlangıcından be­ri senin kulun, kölendim, dedi.

İmam Rabbânî buyurdular:

— Ben ne zamana kadar yaşarsam Hindistan ülke­sinin saltanatı babanın elinde bulunacaktır. Ben öldük­ten sonra ise bu ülkenin tacı da tahtı da senin olacaktır. Va’d-i İlâhî böyle tahakkuk etmiştir, diye haber gönder­diler ve teberrük olsun diye de kendi mübarek sarıkları­nı Şehzadeye hediye olarak yolladılar. Nitekim İmam Rabbânî’nin kerameti aynen zuhur etti. Cihangir’den sonra Şah Cihan saltanat tahtına çıkıp, memleketin Pâ­dişâhı oldu.

Vefatından evvel bir seyahati esnasında Cihangir, Serhind’den geçmişti. Bu münâsebetle İmam Rabbânî, Pâdişâh Cihangir’i davet etiler. Pâdişâh geldi ve tekke lerde her zaman yenen alelade yemeklerden yedi. Pâdi­şâh yemekten sonra:

«Ben ömrümde bu kadar lezzetli yemek yemedim»   itirafında bulundu.

Bundan sonra Pâdişâh, genellikle tekkelerde yenen yemeklerden yemeğe başladı. Cihangir’e başka bir hal olmuştu. Bir lâhza bile Mücedidden uzak kalmak istemi­yordu. Bu kalbi yakınlığın neticesi Pâdişâhla birlikte se­ferlerde bulundular. Birçok yerlere gittiler. Cüceddîd’in bu yakınlaşmadan maksadı Cihangir’in, bir müslüman pâdişâh olmak vasfiyle, üzerine düşen vazife ve mes’ûli-yetleri idrâk edip yüklenmesi idi.

Cihangir ömrünün sonuna doğru kendi akide ve düşüncesini şöyle anlattı:

— Ben, bana kurtuluş ümîdi verecek bir işin sahibi değilim. Benim kurtuluş ümidim ve dayanağım, İmam

Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin: «Allâhu Zü’l Celâl bize Cenneti lütfederse sensiz girmeyeceğim.» sözüdür. İşte ben huzûr-i İlâhiye onunla varacağım. Dayanağım bu sözdür. Kurtuluşumu da bu sözden ümîd ediyorum.

Saltanat ve Saray Emirleri Hân-i Hânân

Bu zât Ekber’in meşhur atalığı (hocası) Bayram Han’ın oğludur. Nakşibendî tarîkatine bey’ati vardı. İmam Rabbânî «Mektûbât»ında bu zâttan çok bahseder. Bu zâtın asıl ismi Abdu’rrahîm Han idi. Cân ü gönülden Takva ve ilim ehline hizmette bulunurdu. Arapça, Fars­ça, Türkçe ve Hind dillerini çok iyi büiyordu. Bir ara Pâdişâh kendisine karşı çok gücenmişti. O kadar ki diğer emirler, Pâdişâhın onu öldürteceğini zannetmişlerdi. Han hazretleri, İmam Rabbânî’ye başvurup, kendilerin­den duâ rica etti. Saray’a vardığı zaman Pâdişâh, bekle­nenin aksine kendisne karşı iltifat edip hil’at ve in’âm ü ihsanda bulundu. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bu zâte yazdığı bir mektubu buraya alıyoruz:

«Zenginler için tevâzû güzel şeydir. Fakirler için ise, istiğna ve ihtiyaçsız olma ve öyle gö­rünme daha güzeldir. Nitekim ilâç veren hasta­lığın zıddı olan ilâcı verir. Mektubunuzdan is­tiğna (ihtiyaçsızlık) sezilmektedir. Bu yol tevâ­zû yoludur. Fakir fukaraya çokça hizmette bu­lunduğunuz da malûmdur. Bununla beraber âdâb ve erkânı da göz önüne almak zarurîdir ki, mükâfat elde edilebilsin. Ümmetin takva sahibi olanlarının hayli sıkıntıları vardır. Onlar kibir­lilerin karşısında kibir gösterir, ihtiyaçlarını belli etmezler.» (Mektubat cilt I, mektup 68)

Hân i A’zam

Bu zât’uı ismi Mirza Aziz’dir. Ekber’in sütkardeşi idi. Pâdişah’ın İslama uymayan işlerine çok kızıyordu. Bu itibarla Pâdişah’la ilişiğini kesmiş gibi idi. Kendi eyâletinde bulunmaktaydı. Ekber öldükten sonra, bir mektup aldı. Bu mektupta Ekber’in ahvâli ve davranış­ları yazılmıştı. Bu mektup Cihangir’in kulağına ulaştı. O kadar kızmıştı ki, bu hususta «Tüzük-i Cihangiri» de şöyle yazar:

— «Bu mektubu görüp de duyduğum zaman, vücu­dumun tüyleri diken diken oldu.»

Cihangir, Mirza Aziz’e emir verip, mektubu kendi­sine okumasını bildirdi. Cihangir, Mirza Aziz’in bu mek­tubun açığa vurulmasından korkacağını zannediyordu. Fakat Mirza Aziz hiç korkup çekinmeden tam bir cesa­retle mektubu okudular.

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî ona da mektuplar ya­zıp iltifatlarda bulunmuştur.

Müftî Sadr i Cihan

Ekber devrinde Müftî’yi A’lâ (En büyük müftilik) makamında bulunuyordu. O devirde bir hayli yakışık al­mayan hâdiseler vuku buldu. Bununla beraber Cihangir bu zâtı yine kendi makamında bıraktı. Kendisine secde etmekten muaf tuttukları arasında bu zât da vardı. İmam Rabbânî mektuplarında bu zâtten de bahsederler.

Hân-i Cihan

Bu zâtın asü adı Hüseyin Kulu Bey’dir. Bayram Han’ın yeğeni ve Ekber devrinin ileri gelen ordu büyük­lerinden olup, «Penc-hezâri» (Beş bin kişilik kıt’anın ko­mutanı) rütbesine sâhibdi. Cihangir zamanmda da sal­tanat vedevlet erkânının ileri gelenlerinden idi. Bu zât de yine Hazret-i İmam Rabbânî’nin eteğine sarılmış olanlardandır. Zât-ı Faziletleri, «mektûbâtında» bu zât için de mufassal bir mektup yazmışlardır.

Kılıç Han

Ekber devrinin en iyi serdârı (general) ve Cihangir devrinin de «Tis hezâri» (Otuz bin kişilik kıt’anın komu­tanı idi. Beş bin kişilik bir süvari kıt’asmın komutasını da elinde tutardı. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin «an­ma kardeşi» idi. Lahor mıntıkasının da «savbe-dâr»ı (valisi) idi. İmam Rabbânî bu zât’a da şeriatın icrası hu­susunda bir mektup yazmışlar, bu mektupta şöyle bu­yurmuşlardır:

— «Güzel idarenizden dolayı Zât-ı âlîlerine teşek­kür ederim. Lahor gibi büyük bir şehirde vücûdunuzun bereketinden ahkâm-ı şeriat revaç bulmuştur. Din kuv­vetlenmiş ve «Millet-i Beydâ» (Müslüman Milleti) güçlü duruma gelmişlerdir. Bu şehir, «Fakir» in düşüncesine göre Hindistan’ın diğer şehirlerine örnek ve «Baş» ola­cak mahiyettedir. Bu şehrin hayr ü bereket eseri diğer şehirlere de ulaşacaktır. Bu şehirde din meş’alesi aydın­lanmış olunca, diğer şehirler de bu meş’alenin aydınlı­ğından faydalanacaklardır.

Böylece din-i İslâm’ın nuru her yere yayılacaktır. Hak Teâlâ zât-ı alîlerine yardım eylesin.»

İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh’in saydığımız kimselerden başka ileri gelen bir hayli diğer emirler, ser­darlar (kumandanlar), valiler, Hanlar (küçük hüküm­darlar) dan da mürîdleri ve yakınları vardı. Bunlar ara­sında şu önemli kimseleri sayabiliriz: Şeyh Ferid, Me­habet Han, İslâm Han, İskender Han, Hekim Fethullah Han, Şeyh Abdülvehhab, Seyyid Mahmud Ahter, Seyyid

Ahmed Hızır Han Lodhi ve bu arada bilhassa Cebbârî Han’ı zikretmeliyiz.

Bir ara, Padişah ansızın hastalandı ve İmam Rabbânî’den «şifâ» isteğinde bulundu. Bunun üzerine İmam Rabbânî sarayda abdest almak için su istediler. Hade­meler altın ibrikle gümüş leğen getirdüer. Bunu gören İmam Rabbânî:

— «Altın ve gümüşten kab – kaçak kullanmak ha­ramdır.» buyurdular.

Pâdişâhın hanımı Begüm Nur Cihan, perde arka­sında oturmuş olanı biteni dinliyordu. Anlayışlı bir ka­dın idi. Hemen billur (kristal) ibrik, leğen gönderdi. Bu­nunla abdest aldılar, iki rekât namaz kıldılar ve Pâdi­şah’a:

— Ben duâ ederken sen de ağlayacaksın.

Fakat Pâdişah’ın ağlaması tutmuyordu. Bunun üzerine:

— Başını aç.

Pâdişâh başını açtı. Müceddid de duâ ettiler. Pâdi­şâh iyileşti ve kendilerine mürîd oldu.

Ekber İlhadinın (Dinsizlik) Temizlenmesi

Kısa görüşlü ve bilgisiz yazarlardan bazıları kitap­larında Müceddid-i Elf-i Sânî, Ekber devri «ilhad» (din­sizlik ve densizlikleri) ini ortadan kaldıramamış temiz­leyememiştir, diyorlar. Yine:

«O zâtın bu işde hiç bir tesiri ve hizmeti de olma­mıştır. O’na balğı bulunanlar o zâtın vefatından sonra şerh-i hallerini yazarken bu hususu uydurup ileri sür­müşlerdir» demektedirler.

Ne kadar hatalı ve boş bir iddia. Biz tarihi tarafsız olarak mütâlea etiğimiz ve tetkik eylediğimizde, hakikat kendiliğinden aydınlanıp ortaya çıkıyor. Ekber «ilhâd» inin temizlenmesi ve kökünün kazınması ancak İmam Rabbânî’nin zuhuru ile mümkün olmuştur. Kendisinden önce birçok ileri gelen kimseler, bu hususu önceden bil­dirmiş, haber vermişlerdir. İmam Rabbânî’den önce dev­let erkânının ahvâli acaba nasıldı? İslâm’ın kolu kana­dı kırılmış değil miydi? Ekber’in dinsizlik ve densizliğin­den sonra Cihangir’in ahvâli de malum. Durmadan şa­rap içmesi, küp dibinde yatması, yarım okka kebab edil­miş et ve bir kaç kadeh şarap aşkına, saltanatı Nur Ci­han Begüm’e bağışlaması, Hindistan’da İslâm’ın ne du­ruma geldiğini göstermez mi?

Kimse açıktan açığa İs­lâm şerîatince yürüyüp gitmeğe cesaret edemez olmuş­tu. İşte ancak Müceddid-i Elf-i Sânî’nin vücûdunun be­reketi ile İslâm bu ülkede yeniden canlandı, yeniden her tarafı aydınlattı. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, Padi­şaha secde etmenin haram olduğunu ortaya koydu. Zât-ı faziletleri İslâm yolunda cihâda girişti. Hak yolda olduk­larından Hak Teâlâ da kendilerine yardım etti. O’nun vasıtası ile Müslümanlar, sahih ve doğru olarak İslâm ta’lîmini (öğrettiklerini) öğrendiler. Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh’in bütün yaşayışı hattâ yaşa­yışının bir lâhzası bile Kur’ân-i Kerîm ve Sünnet-i Seniyye-i Nebevî’den ayrı geçmiş değildir. Bid’at selinin önüne geçmiş, Hindistan’da İslâmın şânmı yüceltmiştir. Akaid’in bozulmuş taraflarını tashih eylemiş, doğrult­muştur. Kitâbullah ve Sünnet-i Resûlüllah’a, bağlı ya­şayanları çoğaltmıştır. Her tarafda İslâm kanunlarına hürmet edilmesini sağlamıştır. Bunların kâffesi de Haz­ret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin sayesinde olmuştur. O büyük zât Cihangir gibi hükümdarı dahî yola getirmiş­tir. Cihangir ki, daha önce zât-ı faziletlerinin en büyük düşmanı idi. Fakat onun feyzinin bereketiyle doğru yo­lu buldu. Öyle bir durUMa geldi ki, O’ndan uzaklaşa-maz oldu. Bir dakika uzak kalmak Cihangir gibi hüküm­dar için büyük bir üzüntü oluyordu. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin İslama hizmet ve İslâmı yenileyip aslî hâ­line döndürmek Hususunda bir hayli çalışmaları vardır. Bu hakikati ancak bir fâsık, bir fâcir, yalanlamağa kal­kabilir.

Yenileme ve Himaye (Kayyum Olmak)

Müceddid-i Elf-i Sânî buyuruyorlar:

— Her kim Risâlet Penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem’e salât ve selâm getirirse, bu kimsenin ecr alacağını, mükâfata kavuşacağını bildirmişlerdir. Yine Ondan:

— Her kim Risâlet Penâh Sallallâhü aleyhi ve sel­lem için na’t-i şerîf okur, O’nu medh eden kasideler, ga­zeller söylerse biz o kimseyi de kendimize mensup kıla­rız.

Bir gün bir kimse İmam Rabbânî’nin hâmilik ve kayyumluğunu kabul etmeyerek yüz yüze şöyle dedi:

— «Hazret-i Abdülkaadir Geylânî Rahmetullahi aleyh şimdi dirilip gelir ve senin müceddidlik ve kayyumluğuna ikrar verirse biz de sana inanırız.

Hazret-i Müceddid, kutup yıldızına işaret ettiler ve yıldız ayrılıp iki parça oldu. Arasında Hazret-i Şeyh Ab­dülkaadir Geylânî Rahmetullahi aleyh göründü, yüksek sesle seslendiler:

— Müceddid-i Elf-i Sânî’nin dediklerini kabul ede­rim. Çünkü din ve dünya hususunda kemâlât sahibidir. Bu, evliyâyi ümmet arasında en faziletli zevattan biri­dir. Her kim onu inkâr eder, muhalefette bulunursa di* yolundan sapmış olur.

Bu sözü söyledikten sonra, Hazret-i Şeyh Abdülkaa­dir yine yıldızın ardında kayboldu.

Bunun üzerine Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyh şu beşareti verdiler:

— «Onun silsilesine mensup kimseler, kıyamete ka­dar devam edecek, bu silsileye mensup olanların günah­larına da şefaat edilecektir.» Sonra devamla:

— «Biz sizin için, yahut da sizin vâsıtanızla bize bağlı olanlara da şefaatte yine vesile oluruz.» buyurup ilâve ettiler: «Bunu bildirmek için emir aldım.»

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî zamanında İslâm çok kuvvetlenip ilerledi ve parladı. İmam Rabbânî’nin halîfeleri çok uzak ülkelere kadar ulaştılar. Afganistan, Türkistan, Arabistan, Şam (Suriye), Rûm (Anadolu), Turan (Yukarı Türkistan), Bedahşan (Kuzey Afganis­tan) ve Horasan’a kadar vardılar. İmam Rabbânî’nin da’vetini ve tebliğini halka ilettiler, yaydılar. Böylece Müceddidlik ve kayyumluk ıtrinin kokusu her tarafa ya­yıldı. Her taraftan büyük küçük, ileri gelen gelmeyen, zengin fakir, âlim ve câhil her çeşit insanlar, İmam Rabbânî’nin huzuruna gelip feyz alıyorlardı. Yolunu şa­şırmış yüz binlerce kimse hidâyet’e ulaşıp İslâm’la şe­reflendiler.

İmam Rabbânî’nin Yüce Kemâlâtı

Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Serhindî’nin hamuru Risâlet penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin hamurunun artığındandır. Efendimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem, Müceddid Rahmetullahi aleyh’i «Rahmet ha­zînesi» diye anmışlardır. Bu itibarla, Âleme Rahmet olan Risâlet Penâh efendimizden ona bir hisse ulaşmıştır. Bu­na göre, Kıyamete kadar «kutb» ve «ebdal» bu silsileye mensûb olanlar arasından gelecektir.

Âhir zamanın   «Mehdî-i Mev’ûd»u da yine İmamRabbânî’nin halîfelerinden olacaktır, denmiştir. Bu yo­la bağlı bulunanlar Hak Teâlâ’ya da bağlı bulunan kul­lardır.

Bu faziletli zât Allah Kelâmını göğüslerinde muha­faza ederlerdi. Doğrudan doğruya Hak Teâlâ ile İlham yoluyla mükâlemede bulunurdu.

İmam Rabbânî’ye ilm-i ledünnîden büyük nasib ve­rilmişti.

Kur’ân’ın «hurûf-u mukattaa»sının esrarı öğretil­mişti.

Müceddid Rahmetullahi aleyh, sahâbîlik makamına yaklaşmış ve Resûl-i Ekrem Sallallâhü aleyhi ve sellem’-in Sünnet-i Seniyyesine tâbi olmakla O’na yakîn elde et­mek saadetine ermişti.

Kendileri hac için yola çıkmadan mâ’nen Kâ’be’nin ziyareti nasîb olmuş ve dergâhlarında Zemzem kuyusu gibi su kaynamıştır.

Hânegâhları (tekkeleri) manevî cennet mesâbesindeydi.

Yüksek silsileleri, kendilerinden sonraki diğer silsi­lelerin hepsine feyz ulaştırmıştır.

O, şeriat ile tarîkat’m câmii’dir. (İkisini bir arada bulunduran) Velayet makamına ulaşmış, nübüvvet ke-mâlâtmdan da nasîb elde etmişlerdir.

Ümmet-i, Resûlüllah Sallallâhü aleyhi ve sellem’in evliyasının en ileri gelenlerinden ve faziletlilerindendir.

O’nu Hak Teâlâ müceddid-i Elf-i Sânî (İkinci bin yılın yenileyicisi) olarak ortaya çıkarmış,  vazîfelendirmiştir.

Zât-ı Faziletleri «Kayyûm-i Âlem» lakabına mazhar olmuşlardır. Peygamber Efendimizden bugüne kadar bu lakab hiç kimseye verilmemiştir.

Kendilerine Hazret-i İbrahim aleyhisselâm’m hil’ati ihsan edilmiştir.

Allahu Zü’l Celâl bu kuluna bir çok makamlar ih­san buyurmuştur. Meselâ: Müceddid-i Elf-i Sânî olmak, kayyum olmak, mahbûb olmak, asîl olmak, yüksek ahlâk sahibi olmak, halîfe olmak, imam olmak, kutb olmak ve seçilmiş olmak.

Hazret-i Ali Kerremallâhü veçhen: «Ben size bilgi öğretmek için geldim.» buyurmuşlardır.

İmam Rabbânî de İslâmî ta’lîmi öğretmek için geldi.

Öğrettikleri

Hak sevgililerinin halleri’nin doğruluğu kendileri­nin amelî yaşayışları, tuttukları ve gösterdikleri yol ile belli olur. Bu zevatın keşif ve kerametleri mânevi kemâ-lât şeklinde görünür. Bunları da zikr eylemek bizim için hayır ve bereket sebebidir. İçinde bulunduğumuz zama­nın karanlık günlerinde Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’­nin yolu müslümanlar için parlak, hak bir yoldur. Ma­nevî derdlerin devası, gönlümüzün şifâsıdır. Bize göster­miş buluduğu yolu dosdoğru tutup gidersek, muhakkak maksada ulaşmaya muvaffak olacağız.

Şimdi birazda Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi aleyhin değerli telifâtından ve öğrettiklerinden bâzıla­rını seçerek kaydedelim:

«Düşmanın tahakkümü altına girmiş bulunan kim­selerin, Hak’ka itaat yoluna gelmesi çok zordur.»

«Yalnız başına oturma, inzivaya çekilme, boş işlerin başka bir adıdır.»

«Dünya musibetleri, sıkıntı ve üzüntüler, yara gibi acı yapsa da hakikatte Hak’ka doğru ilerlemeye, yakın­laşmaya sebeptir.»

«Günahdan sonra pişmanlık ve nedamet, tevbenin bir dalıdır.»

«Hak Teâlâ’nın düşmanlarına yakınlık etmek, Hak Teâlâ’ya karşı düşmanlık etmektir.»

Gönül göze tabidir. Göz eğilince artık gönülü koru­mak kolay değildir. Gönül de bozulunca artık şehvete ve cinsî isteklere dizgin vurmak ve nefsi korumak imkânı yoktur.»

«Her hangi bir kadının mahremi olmayan bir erkek­le tatlı tatlı konuşması haram işlere dâhildir. Kadınla­rın ince ve vücûda yapışan elbise giyinmeleri de, çıplak gezmek hükmündedir.»

«Küfürden sonra en büyük günah, birisinin kalbini kırmaktır. Kalbi kırılan kimse ister mümin, isterse kâfir olsun.»

«İslâm, fakir kimselerle ortaya çıkıp gelişmiştir. Yi­ne fakirlerle devam edip gidecektir.»

«Zenginlikten daha fazla îmânı bozabilecek hiç bir şey yoktur.»

«Bizim konuşma tarzımız, sezilmeyen şöhret gibidir. Çünkü şöhret açığa çıkarsa zararlı olur.»

«Zayıf kimse üzerine çullanmak korkaklık alâmeti­dir. Akran ile atışmak ahlâk bozukluğudur. Kendinden daha üstünle atışmağa kalkmak ise hayâsızlıktır.»

«Her kimin karısı, evi, işini görecek adamı ve bir de bineceği varsa pâdişâh demektir.»

«Allah Teâlâ’yı Allah olarak bilmek, şirkden kur­tulmak demektir. Peygamberi de peygamber olarak bilmek, başka bir kimsenin yolunu tutmamak demektir.»

«Âhiretin işini bugün tamamlayın. Dünyanın işini ise yarına bırakın.»

«Mütevazı ve yumuşak tabiatlı kimse için cehennem haramdır. Her kim için yumuşaklık ihsan kılınmış ise, o kimseye dünya da, âhiret de ihsan kılınmıştır.»

«Hak Teâlâ’ya, emrine teslim olmakla yaklaşılabilir, düşünmekle hayâl ile değil.»

«Dünyaya âit istekler zarurî ihtiyaçlardan değildir.»

«Allahü Teâlâ bize çok yakın ve bizim hemen yanı­mızda olduğuna îmânımız vardır. Fakat bu yakınlık ve yanı başımızda olmasını kavramak bizim anlayışımızın imkânı haricindedir.»

«Ehli kerem, başkasının ihtiyacını kendi ihtiyacına tercih eden kimsedir.»

«EN İYİ VE EN MÜKEMMEL NASİHAT: «PEYGAMBER SAL­LALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM’E İTAAT EDİNİZ» SÖZÜDÜR.»

«Ehlü’llah’dan keramet aramağı bırakınız. Esasen onların varlığı bir keramettir.»

«Hiç bir câhil, velî olmamıştır, olamayacaktır da.»

Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi Ve Sellem’e İtaat

Ey benim can kardeşlerim bilesiniz ki; Muayyen müddette gelecek olan ölümden evvel ölmeğe Ehlüllah «fena fillâh» tâbir ederler. Hak Teâlâ’ya ulaşmanın mu­hal olduğu isbat edilememiştir. Velayet dereceleri, bir bi­rinin üstündedir. Nitekim, her peygamberin kendisine hâs bir velayet derecesi vardır. Bu derece, bütün velayet derecelerinin üstünde bütün velayet derecelerinden yük­sek bir derecedir. İşte biliniz ki, bizim Peygamberimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem’in derecesi bunların kâffesinin üstündedir.

Şimdi hakikate kavuşmak servetini elde etmek is­terseniz ve yüksek derece ve makama erişmek dilerseniz, Risâlet penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem efendimize itâ­at etmelisiniz. Onun yolunu izlemeli, bunu kendinize ge­rekli ve zarurî bilmelisiniz.

Kâmil Şeyh’in Hizmetinde, Sohbetinde Bulunmak

Şeyh-i Kâmil’in hizmetinde bulunmak, onun sohbet dâiresinde vakit geçirmek kırmızı kükürt ve kimyadır. Onun bakışı deva, onun sözleri şifâdır. Hak Teâlâ, bizi de sizi de Hazret-i Muhammed Mustafâ Sallallâhü aleyhi ve sellem’in şerîatinin doğru yolunda sabit kılsın. Nite­kim gayemiz, maksadımız da hep budur. Saadetimizin, kurtulşumuzun sebebi ve âmili de budur.

Allah Muhabbeti, Allah Sevgisi Beslemek

Kalbinde Allah sevgisinden, Allah muhabbetinden başka hiç bir sevgi ve muhabbet beslemeyen kimse ne mübarek kimsedir. Bu kimse, bundan başka hiç bir şey aramaz, hiç bir şey istemez. Öyle ise, böyle bir kimse, kendisini hep Allah’a vermiştir, isterse zahirde halk ile meşgul olsun.

Farz İle Nafilenin Farkı

v Hak Teâlâ bizi de, Seyyidü’l Beşer (insanlığın efen­disi) hürmetine sizi de, taassubdan, eğri yoldan koru­sun. Sıkıntıdan, üzüntüden kurtarsın. Elbette ki O, Efen­dimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem her çeşit kusurdan uzaktı.

İnsanı bârigâh-ı Ulûhiyyete yaklaştıracak olan, far­zın edâ edilmesidir. Farzlar önce gelir, nafile daha son­ra. Farz varken nafileye itibar edilmez.

Farz hakkında «Bir farz edâ eylemek bin senelik na­file edâ etmekten daha iyidir» denilmiştir. İsterse bu na­file hulûs-i niyyetle yapümış olsun, farz yapılmadıktan sonra bir mânâ ifâde etmez. Biz şunu demek isteriz ki, farzın edasından sonra ve evvel farz için tâyin edilmiş bulunan sünnetleri ve müstehabları da farzla beraber nazar-i itibâra alıp, bunların da dikkatle edası gereklidir. Farzları terk ederek değil.

Bir gün Emîru’l Mü’minîn Hazret-i Fârûk-ı A’zam (Hazret-i Ömer) Radiyallâhü Teâlâ anh, cemâatle sabah namazı kılıyorlardı. Namazı bitirdikten sonra bir göz gezdirdi. Kendi arkadaşlarından hiç birisini göremedi. Bunun üzerine:

— Falan kimseyi namazda göremedim?

— O zât çok kerre geceleri uyanık kalır ve ibâdetle meşgul olur. İhtimal sabaha doğru uyuya kalmıştır, de­diler.

Buyurdular:

— «Bütün gece uyusaydı da sabah namazını usûlü veçhile cemâatle kılsaydı elbette ki daha iyi olurdu.»

Farzlardan zekât’a gelince: Zekât olarak bir habbe vermek elbette ki zekât olmayarak verilen bir yığın sa­dakadan daha iyidir, derecesi de daha yüksektir. Bu bir habbe’yi de, muhtaç olan yakmlara vermek daha ef-d aldır.

Hazret-i İmam A’zam Rahmetullahi aleyh, bir ara abdestin âdâb ve erkânından birin unutup yerine getir­meyerek kıldığı kırk senelik namazlarını kazâ etmiştir.

İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh, ileri gelen bâzı kimselere:

— «Bâzı mürîdleriniz, sizin halîfelerinizin karşısın­da âdeta secde edercesine aşırı ta’zim gösterip, eşik öp­mekle bile iktifa etmiyorlar,» buyurdular ve ilâve ettiler:

«Bu işin kötülüğü, güneşden daha açıktadır.»

Bu gibi hareketlerde bulunanları, bu davranışların­dann şiddetle men ettiler ve bu gibi işlerden çekinmenin herkes için gerekli olduğunu da bildirdiler. Bilhassa, hal­ka önderlik edenler ve kendilerine halkın hürmet göster­diği kimseler daha çok sakınmalıdır.

Amelsiz Âlimler

Ulemâ (âlimler) için dünyaya bağlanmak, dünya nimetlerine, dünya işlerine rağbet göstermek, damgalı kimselerin alınlarındaki damgaya benzer. Bunlar için dünya nimetlerinden geniş bir şekilde faydalanmak mümkün olmakla beraber, bu gibilerin ilimlerinden, bil­gilerinden kendileri için bir fayda yoktur. Bunların ilim­leri, hayâli kimya taşma benzer. (Gûyâ bu taş, bakıra dokundurulursa hemen altın oluverirmiş.) Aslında bun­ların kendileri, alelade taştan farksızdırlar. Kıyâmet azabına daha fazla müstehak olan kimseler kendi ilim­leri için fayda vermeyen kimselerdir. Bir ara ariflerden birisi bakmış ki, Şeytan boş oturmuş, kimseyi aldatmak ve saptırmak için uğraşmıyor. Adam Şeytan’a bunun se­bebini sorunca Şeytan şöyle demiş:

— Görmüyor musun bir yığın koca koca âlimler, be­nim işimde bana yardımcı olmuşlardır. Benim işimi on­lar görüyorlar. Artık bu yolda bana iş kalmadı.

Rızâ-i İlâhî’ye Razı Olmak

Bir Allah kulunun, «Vahdehü lâ Şerike Leh» (Birdir ve O’nun ortağı yoktur) den başka hiç bir maksadı, hiç bir gayesi olmaz. Böyleleri için ceza ile mükâfatın farkı yoktur. Bunlar için cezanın sıkıntısı da mükâfat gibi tatlı olur. Cennet istekleri varsa orası Hak Teâlâ’nın rı­zâ makamlarından olduğu içindir. Cehennem’den sa­kınmak istemelerinin sebebi ise, orasının Hak Teâlâ’nın gazab makamlarından olmasındandır.

Resûlüllâh’a Tabî Olmak (Uymak)

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bâtınları Nakşibendî şeyhlerinin (kaddesellahü sırrehüm) nuru ile aydınlanmış olduğundan zahirde Peygamber-i Ekrem sallallâhü ileyhi ve sellem’e itaat ve ittibâ ile süslenmiş, donanmıştı.

Ramazan Ayının Fazileti

Ramazan ayı ayların fazîletîisidir. Bu ayda yapılan farz ve nafile ibâdetler, meselâ; namaz, oruç, sadaka ve şâire diğer aylarda yaplıan ibâdetlerin sevabından yet­miş misli fazladır. Bu ayda herhangi bir kimse oruçlu bir kimseye iftar ettirirse Hak Teâlâ onun günahlarını bağışlar ve onu cehenem azabından korur. İftar ettiren kimseye de, oruçlu kimsenin orucunun sevabı kadar ecir verir.

Risâlet Penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem Efendi­miz, Ramazan ayında esirleri ve tutsaklan serbest bıra­kırlardı. Buna uyarak İmam Rabbânî Rahmetullahi aleyh de bu ayda kim ne isterse verirlerdi.

Dünya ve Dünyaya Bağlı Bulunanlar

Dünya görünüşte çok tatlıdır. Her tarafı tozpembe görünür. Fakat bir de bunun öteki yüzü vardır. Haki­katte dünj’a denen bu nesne öldürücü bir zehir olup, ya­lan ve boş bağlılıktan başka bir şey değildir. Buna bağlı bulunanlar mezellete düşerler, alçalırlar ve dünyaya âşık olanlar delidirler. Dünya denen şey altın tabağa kon­muş pisliğe benzer. Yahut da şeker karıştırılmış zehire. Akıllı o kimsedir ki, bu aldatıcı ve yalancının göz boya­yan süslerine aldanmaz, ona bağlanmaz ve onun boz­gunculuğuna inanmaz.

Sahabe-i Kiram Rıdvanüllahi Aleyhim

Peygamber Efendimizin ashabı Kur’ân ve şerîat-i Muhammediyye’yi yaymak yolunda büyük fedâkârlık­lara katlanmış kimselerdir. Bu zevât-ı kiram hakkında itirazda bulunmak yahut da bu zevatı tenkid eylemek Kur’ân-ı Kerîm ve Şer’-i şerife karşı itirazda bulunmak ve bunları tenkid etmek gibidir. Meselâ Kur’ân-ı Kerimi toplayıp bugünkü şekline getiren Hazret-i Osman Radiyâllahü Teâlâ anh’dır. Hazret-i “Hz. Osman’a ileri geri söy­lemek, Kur’ân-ı Kerîm’e ileri geri söylemek gibi olur (neûzübi’llâh)

Zekât ve Şâire Hakkında

Siz bu fânî dünyadaki bir kaç günlük ömrünüzü âhiretinizi hazırlayacak şekilde yaşamalısınız. Böyle ya­şamak ise Allah ve Resulüne itaatle mümkündür. Bu ita­at hayâtınızın her safhasında olmalıdır. Âhiret saadeti­ni elde etmek ve azabından kurtulmak ancak böyle olur. Allah’ın emirlerinden biri de zekât’tır. Toplanmış olan servetin, üremekte bulunan hayvanların ve malların ze­kâtının ödenmesi gerekir.

Ağlayamazsanız da ağlamalıların -yanında-ağlar gö­rünün ve her zâman Hak Teâlâ’nın dergâhına sığınıp dert ve sıkıntılardan kurtulmak için âh ile, aşk ile, ve samimî niyetle duâ’ediniz

Dünya’nın Hakikati

Ey Oğul! Dünya imtihan ve denenme yeridir. Bunun zahiri, süslenmiş kadına benzer. O kadın ki, hakikatte yaşlı ve çirkindir. Lâkin allanıp pullanır, güzel elbiseler giyinir, kaşını gözünü, yüzünü boyar da ilk bakışta gü­zel görünür. Fakat hakikatte içi pislik, sinekler ve bö­ceklerle dolu, dışına güzel koku sürülmüş hayvan leşi gibidir. Görünüşü parlak pis su gibi, uzaktan su gibi gö­rünen seraba benzer. Zehirle karışmış bir şekerdir bu dünya.

(Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu konuyu hadislerde ümmetine bildirmiştir. Bu hikmete binaen dünya yönetiminde “dulkadının çocukları”nın ne kadar etkin olabileceğini anlamaktayız.[1])

Dünyanın zahirine aldanan herkes, her zaman za­rar görmekte ve hüsrana uğramaktadır. Her zaman da sonu pişmanlıktır.

Meselâ: Müneccimlik, felsefe gibi âhiret için fâidesiz bilgiler öğrenen bir kimse âhiret saadeti yolunda bunlardan bir şey beklerse aldanmış olur.

Çalışma zamanı da, ibâdet zamanı da gençlik çağı­dır. İşini bilen kimse, bu zamanı boşuna geçirmez ve bun­dan istifâde eder. Fırsatı ganimet bilmek gerek, olur ki yaşlılık devresine erişmek hiç mümkün olmaz. Olsa bile yaşlılıkta güç, kuvvet kalmaz.

Servet Sahiblerinin Tevâzuları Hakkında

Efendimiz Sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuşlar­dır: Her kimin, bir kardeşinin üzerinde malı yahut da her hangi bir şekilde bir hakkı bulunur da onu bağışlar­sa elbette iyilik etmiş olur. Hele bu kimse parası pulu ol­mayan muhtaç birisi ise. Bu itibarla hak sahibinin iyi­likleri, hakkı afv edenin iyliklerine sebeb olur.

Zengin kimselerin iyiliklerinin ikincisi ise Allah yo­lunda göstereceği tevazûudur. Servetiyle övünen zengi­ne yazıklar olsun. Yine zenginliği ile beraber mûtevâzî olmayı bilmeyen zengine de yazıklar olsun. Allahu Teâ­lâ bu gibileri bu hastalıktan kurtarsın.

Allah’ın Kullarına İyilik Etmek

Dünya yaşayışı pek kısadır. Âhiretin azabı ise hem ağır ve hem de uzun ve dâimidir. Dünyadaki bir kaç gün­lük hayâtı ganimet bilip âhirete hazırlanmak gerekir. Hak Teâlâ’nın emrettiği iyi işlere sarılmalı, bu meyanda O’nun kullarına çokça iyilikte bulunmalıdır.

Yaşayanların Ölülere Hediyeleri

Resûlüllah Sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuş­lardır:

— «Ölü, kabir içinde suda boğulup feryâd eden kimseye benzer. Evlâdından, babasından, annesinden, kardeşinden, yakınlarından duâ bekler. Duâ kendisine ulaşınca, sanki dünya ve dünyadakiler kendisine veril­miş gibi olur. Şüphesiz, Hak Teâlâ yeryüzünde yaşa­makta olanların dualarını kabirlerdekilere ulaştırır. Dağlar kadar da rahmetini yağdırır. İşte yaşayanların ölülere en büyük hediyeleri duâ ederek onlara rahmet ve mağfiret talebinde bulunmalarıdır.

Arifler (Hâcegân) ın Yolu

Hak Teâlâ’ya ulaşmak için ariflerin (Tasavvuf bü­yükleri) yolu, yolların en kısası, en yakınıdır. Diğer ule­mânın sonu, onların işlerinin başıdır. Bu itibarla onlara yakın olmak diğerlerininkinden daha önemlidir. Bu, on­ların sünnete sarılmaları ve bid’atlerden sakınmaları ile elde ettikleri, «Yakînû derecelerindendir. Ne yazık ki, bin bir çeşit bid’at, bid’at olduğu da bilinmeden birçok tarîkatlerin içine de girmiştir. Bunlar üstelik bid’at değil sünnet olarak tanınmaktadır. Meselâ «teheccüd» nama­zını cemâatle kılmak, gibi. Hâlbuki o’nu cemâatle kıl­mak mekruhtur!

Gençlikte Tevbe

Allah Teâlâ’nın kendi kuluna genç iken tevbe et­mek nimetini vermesi ne büyük saadettir. Denebilir ki, bu nimet bütün nimetler içinde bir derya, diğer nimet­ler ise bir damla mesabesindedir. Çünkü bu nimetle Hak Teâlâ’nın rızâsı elde edilmiş olur ki bu, bütün dünyevî ve uhrevî nimetlerin başında gelir.

Allahü Teâlâ’nın iyi Kullarını Ziyaret Etme Âdabı

Allahü Teâlâ’nın sevgili kullarının yanma giderken, boş olarak gitmeli ki, dolu olarak dönülsün. Muhtaç ola­rak varılmalı ki, Himmetlerinin taşmasına ihsanda bu­lunsunlar.

Ölülere Yardım

Ölenlerin, yaşayanların dualarına ihtiyaçları çok fazladır. Sabrın eteğine sarılıp onlar için duâ ve istiğfar ile Cenâb-ı Hak’dan yardım dilemelidir. Hadîs-i Şerîf’de de:

«Şüphesiz Hak Teâlâ yeryüzünde yaşayanların dua­larını kabirdekilere ulaştırır ve dağlar kadar da rahme­tini yağdırır.» Buyurulmuştur.

Nakş-i Bendiyye Tarîkatinin Özelliği

Nakş-ı Bendiyye tarîkatinin hususiyetlerinin en ö-nemlis sünnet-i seniyyeye sıkı sıkı sarılmak ve bid’atler-den uzak kalıp çok sakınmaktır. İşte bu sebebledir ki, bu tarikatın ileri gelenleri «cehren» (yüksek sesle) zik­retmekten çekinirler. Zikri kalben ederler. Risâlet penâh Sallallâhü aleyhi ve sellem’in, Hulefâyi Râşidîn Radiyallahü Teâlâ anhüm hazerâtinin zamanında olmayan raks, sema, vecd ve bunların benzerlerinden sakınır ve sakındırırlar. Hattâ bu tarîkatte «çile» doldurmak, « halvet» de kalmak dahî yoktur.

Yolun İyisi

Mü’minlerin, her zaman Hak Teâlâ karşısında, âciz, muhtaç ve hiç bir kudrete sahip olmadıklarını bilmele­ri gereklidir. Her zaman, sıdk ve aşk ile Hak Teâlâ’ya yalvarmaları icâb eder. Kulluk vazifelerini yerine getir­meleri gerekir. Şer’i şerifin tâyin etmiş bulunduğu ölçü­leri aşmamalı ve dâima Risâlet Penâh Sallallâhü aleylıi ve sellem’in gösterdikleri yolda yürümeli ve Ona tabî ol­malıdırlar. İyi işleri iyi niyetle yapmalı, içleri ve dışları aynı olmalıdır. Kendi kusurlarını, kabahatlerini, nok­sanlarını ve ayıplarını bilmeleri zarurîdir. Günahların çok güçlü olduğunu bilmeli, bunları yenmeğe hazır bu­lunmalıdırlar. Hak Teâlâ’nın «Allâmül-guyûb (gizlilik­leri bilen) olduğunu asla unutmamalı ve onun kahrın­dan, gazabından korkarak, onun afv-ü keremine sığınıp kendilerinin yaptıkları, küçük – büyük hiç bir iyi amel­leri olmadığını bilip düşünmelidirler. Kötü amelleri kü­çük de olsa gözlerinde büyütmeli ve dâima sakınır ol­makla Hakka teveccüh etmelidirler.

Rüya Âlemi Meseleleri

Rüyâ’nın itimâda değer birşey olmadığını bilmek ve ona îtibar etmemek lâzımdır. Meselâ; bir kimse rü­yada kendisinin pâdişâh yahut da zamanın «kutb»u ol­duğunu görse bunun hakikat ile hiç bir ilgisi yoktur. İtimada şayan ve itibar edilecek şeyler uyanık ayık iken karşılaşan şeylerdir.

Akidelerin Doğruluğu Hakkında

Şurası da gereklidir ki akideler ehl-i sünnet vel-ce-mâât ulemâsının belirttikleri şekilde doğru, dürüst ve sahih olmalıdır. Nitekim âhirette kurtuluşa ermek de buna bağlıdır. Her bid’atci ve yolunu şaşırmış bulunan fâsid akîdeli kimse de, kendi fâsid fikirlerini kitab ve sünnete uygun göstermek ister. Bu gibilere asla îtibar edilmemelidir. Amellerde tenbellik ve gevşeklik olursa, bundan kurtulmak için tevbeden başka çıkar yol yoktur. Ceza görülecek olsa bile, yine âhirette felah ümidi var­dır. Bunun için doğru ve sahih inançlı olmak gerekir.

Dünyaya Bağlanmak ve Ona Sevgi Beslemek Günahdır

Mes’ud kimse odur ki, dünyaya bağlanmaz, dünya­ya karşı soğuk davranır. Dünya sevgisi bütün günahla­rın köküdür. Dünyaya yüz çevirmek bütün ibâdetlerden efdal’dir. Dünyâ da, dünyaya sarılmış olan da ta’rîz (azarlama) nın damgası ile damgalanmıştır. Hâdis-i şerif’de, dünya ve dünyada bulunan her şey de hakîr görül­müştür. Sâdece Hak Teâlâ’nın zikri hâriç…

Dünya Rahatı, Dünyanın Tadını Çıkarmak Âhireti Bozar

Yağlı, ballı lokmalara aldanmamak, süslü, püslü kıymetli elbiselere meyledip değer vermemek lâzımdır. Bunların neticesi, dünyada da âhirette de hasret ve ne­dametten, pişmanlıktan başka bir şey değildir. Çoluk ço­cuğu ve aile efradını razı etmek, onların refah ve rahat­larını artırmak için, kendini musibetlere atmak, vebal yüklenmek, âhiretin azabını hak etmek akıllıca bir iş değildir.

Farzları Edâ Eylemek

Yeni ortaya çıkan bâzı tarikat şeyhi geçinenler farz ve sünnetleri eda etmek yerine -bu işleri ihmâl ederek-çile doldurup, riyazet çekmek yolunu tutuyorlar. Bu çile ve riyazetinde farz edâ etmekten daha üstün olduğunu ileri sürüyorlar. Cumâ’yı ve cemaatı terk edip, yine çile çekmek yolunu tutuyorlar. Bilinmelidir ki bir farzı ce­mâatle edâ eylemek onların çektikleri çileden bin kat daha iyidir. Bu itibarla şerîatin göstermiş olduğu şekil­de âdâb ve erkâna riâyet edip farzları yerine getirmek ve bu hususa önemle dikkat etmek ve bağlı bulunmak zarureti vardır.

Müceddid Ne Demektir?

Biliniz ki her yüz senenin sonunda bir müceddid (yenileyici) zuhur eder. Fakat yüz senelerin «müceddid» inden başka bir de bin senenin müceddidi vardır. İşte yüz ile binin arasında ne kadar fark varsa, bu iki ((mü­ceddid» in arasında da o kadar fark vardır. Müceddid o kimsedir ki, ümmet ondan feyz alır ve onun feyzi uzun müddet için tâ uzaklara yayılıp ulaşır.

Resul-i Zîşân Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Hakkında:

Bu gün biz, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hakkında ne biliyoruz?

O’nun büyüklüğü ve azemeti hususunda neler bilmekteyiz; bunları na­sıl öğrenebiliriz?

Burada, gerçekle yalan yanyana, hak ile bâtıl omuz omuzadırlar. Risâlet Penâh Efendimi­zin hakîkî büyüklük ve azemetleri ancak kıyamet gü­nü herkesçe bilinebilecek, o zaman anlaşılabilecektir. Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz bü­tün peygamberlerin imâmı ve önderidir. Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren bütün peygamberler O’nun bayrağı altında toplanacaklardır.

Hak Teâlâ’yı Ziyaret

Mü’min kimse, âhirette, cennette Hak Teâlâ’nın likaasına nail olur. Hâlbuki cennet de cennetten başkası da hep Hak Teâlâ’ya aittir. Bunların hepsi Allahü Teâla indinde birbirlerinden farksızdırlar. Hepsi de O’nun ya­rattığı şeylerdir. Tur Dağı’nda vuku bulan «tecelli»nin o yer ve mahal ile bir alâkası, bir bağlantısı yoktur. Bâzı yerler «tecellî» nin zuhuruna elverişlidir, bâzı yerler de­ğildir. Meselâ; ayna resimleri aks ettirir, suretler orada görünür fakat beygir nalında bu kabiliyet yoktur. İkisi de demirden yapılmış olsa da…

NAMAZIN FAZİLETİ

İbâdetlerin en iyisi, amellerin en güzeli, en faziletlisi namazı ayakta tutmaktır. Âdâb ve usûlü ile her zaman yerli yerinde kılmaktır. Çünkü namaz dînin direği ve mü’min kimsenin «mi’râc»ıdır. Bu itibarla namazı edâ eylemek için çok dikkatli olmak gereklidir. Bunun far­zını, sünnetini, âdâb ve erkânını ve şartlarını hakkıyle yerine getirip edâ eylemek îcab eder. Namaz’m erkânın­da hiç bir karışıklık yapılmaması, şartları yerine getiri­lerek kalbi hudû ve huşu’ ile kılınması te’kidli olarak bildirilmiştir. Çok kimseler bu hususa dikkat etmedik­lerinden erkânı bir birine karıştırırlar ve namazlarım fâsid ederler.

Namaz sıhhatli edâ edilince, felah bulmak ümidi de o derece genişler. Keza namaz ayakta tutulunca, din de ayakta tutulmuş olur. Hidâyet yolunun meş’alesi de ay­dınlanır.

Zikir ve Fikir

Ey Oğul! Fırsatı, sıhhati, huzûr’u ganimet bil!

Her zaman Hak Teâla’nın zikri ile meşgul ol! Şerîatin ahkâ­mına uygun bulunan her amel zikre dahildir. İsterse bu iş alış veriş olsun. Bu itibarla bütün iş güç, bütün davra­nış ve hareketlerin şer’i şerife uygun olmasına çalışmak gerekir ki, zikir hâli devam etsin.

İki Şeyin Ehemmiyeti

İki şeye zarar gelmezse endîşe edecek hiç bir mese­le yoktur. Bunlardan biri Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in göstermiş bulundukları yolu izlemek, ikin­cisi de kendi şeyhine, mürşidine muhabbet ve hâlis ni­yet beslemek. Bu iki iş doğru ve yolunda olursa o zaman isterse her tarafa karanlıklar çöksün, üzülecek hiç bir şey yoktur. İş böyle olunca bu iki şeye zarar gelmeme­sine dikkat etmelidir. Ne’ûzü billâh, bunlara bir noksan­lık, bir kusur gelecek olursa o zaman insan hüsrana uğ­rar. Bize bu hususlarda yardımcı olması için aşk ile sıdk ile Hak Teâlâ’ya yalvarıp duâ ederiz ki, bu hususlarda bize sebat ve dayanma imkânı ihsan eylesin.

Böylece belli oldu ki, dünya ve âhiretin felahı Risâ­let Penâh Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimizin yo­lunu izlemeğe bağlıdır.

Nasihat

Fırsatı ganimet bilin, ömrünüzü boş yere boş işlere sarf etmeyin. Her işde Hak Teâlâ’nın rızâsını ka­zanmayı hedef alın. Her gün farz olan beş vakit nama­zı, huzûr-i kalb, âdâb ve erkân, şartı ve şurûtu ile ce­mâatle birlikte edâ eylemeğe çalışın. Teheccüd namazını terk eylemeyin. Sabahlan duâ ve istiğfar edin. Bunu unutmayın ve terk etmeyin. Tavşan uykusuna yatma­yın (Sabah erken kalkın). Ölümü hatırlayın. Âhiret ah­vâlini göz önüne getirin. Dünya bağlılıklarından sıyrı­lın, âhirete bağlanın. Dünya işiyle zarureti, ihtiyacı gi­derecek kadar meşgul olun.

Kelime-i Tayyibe (Tevhid)in Bereketleri

Âhiret için zahire edilip toplanmış bulunan hazîne­lerin anahtarının yüzde doksan hissesi «kelime-i tay­yibe» (Tevhîd) dedir. Yine bilmelidir ki, küfrün karan­lıklarından, şirkin (Hak Teâlâ’ya ortak koşmak) bula-şıklıklarından kurtulmanın tek çâresi «kelime-i tayyibe» (Tevhîd) dir. Şefaat yolunda bu kelimeden daha büyük, daha mühim hiç bir şey yoktur. İnsan bu kelime ile hak ile bâtılı ayırd eder. îman ile ihlâs ile bu kelimeyi kabul edip zikreden kimse küfrün ve şirkin dalâletinden kurtu­lup saadete erer. Umulur ki bu kelime sayesinde bir kim­se şefaate mazhar olup, âhiret azabından ve cehennem ateşinden de kurtulur. Nitekim bu ümmetin efradının günahlarının bağışlanması hususunda Allah’ın izni ile Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in şefaati ola­caktır.

Evliyâullah (Allah Velîleri) ve Günah

Şunu bilmek gereklidir ki, Hak Celle Şâhühû’nun sevdiği kullar, günah işlemeye girişmeyen kullardır. Ni­tekim Evliyâullah günah işlemekten çok sakınırlar. Evet, gerçi bunlar Enbiyâ (Peygamberler) Aleyhimüs Selâm gibi «masum» (günah işlemez) kimseler değil­lerdir. Evliyâullah’ın günah işlememeleri kendilerine bağlıdır. Bu itibarla, bunların ihyânen işledikleri günah «Lâ Yadurruhû Zenbün» (Günah ona zarar vermez) hükmüne tâbidir. Bu da ehl-i ilim indinde malumdur ki, burada bahs edilen günah «zenb» bu gibi zevatın geçmiş günahlarıdır, daha «velî» lik makamına ulaşmadan vu­ku’ bulmuştur.

Günah ve Tevbe

Günahlara tevbe etmek, her şahıs için farz-ı ayn ol­makla zarurîdir. Hiç bir insan bundan müstağni değil­dir. Hattâ Enbiyâ-i Kiram Aleyhimüsselâm dahî… Bu itibarla, Enbiyâ (Peygamberler) bundan müstağni ol­mayınca diğer kullar nasıl müstağni olabilirler?

Şimdi gelelim Allah hakkı olan günahlara; bunlar meselâ anlaşmalı zinâ, içkicilik, boş işler, boş eğlence­ler, meselâ bâzı şarkıları dinlemek, nâmahrem kadın­lara şehvet gözü ile bakmak, abdestsiz Kur’ân-ı Kerîme el sürmek, bid’atlere inanmak, ahkâm’a aykırı işler iş­lemek v.s… İşte bu ve buna benzer şeylerden nadim ola­rak tevbe edip istiğfar eylemek, Hak Teâlâ’nın dergâhı­na karşı boyun büküp yalvarmak gerekir. Yine bunun gibi her hangi bir farzın edasını ihmal etmek de tevbe-yi îcâb ettiren hallerdendir.

Fakat kul hakkı ve hukukuna âit olan hususlara gelince; kulların hakkına tecâvüzden dolayı günahların tevbesi ancak haklarına tecâvüz edilmiş bulunan kim­selerin hakkını vermek suretiyle yapılabilir. Kendilerin­den de, afv etmeleri haklarını helal eylemelerini dileye­rek onları razı eylemekle, hattâ kendilerine iyilik et’ mekle, hayır duâ’da bulunmakla mümkin olur.

Bir kimseye bütün günahlardan tevbe eylemek im­kânı hâsıl olursa bu, ne büyük nimet ve ne büyük ih-sân-ı İlâhî’dir. Ancak bâzı günahlardan tevbe etmek imkânı olur, bâzı haramlardan kaçınmak fırsatı bulu­nursa bu da ganimettir. Olur ki bunun neticesinde diğer günahlardan da tevbe etmek imkânı hâsıl olur ve insan bütün günahlardan temizlenir.

Namazı Doğru Dürüst, Sahih Tarzda Edâ Eylemek

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır

«Hırsızların en büyüğü, kendi namazından hırsız­lık eden, namazından çalan kimsedir. Sahâbiler; arz ettiler

— Yâ Resûlallah! Namaz’dan nasıl çalınır. Buyurdular

— Namazdan çalmak, namazın âdâb ve erkânına tam mânâsıyle dikkat etmemek, rükû’ ve secdelerini iyi bir şekilde erkânına uygun yerine getirmemekle olur. Allahü Zü’l Celâl namazda rükû’ ve secdeler arasında lüzumlu yerlerde tam olarak durup oturup, sabit bir hal almayan kimsenin namazına teveccüh etmez.»

Bunun için namazı tam mânâsı ile, âdâb ve erkânı­na riâyet ederek edâ eylemek gerekir. Diğer mü’minlere de bu yolda hatırlatma yapmak icâb eder.

Teheccüd Namazı Hakkında

Buraya alınması gereken ikinci bir nasihatleri de «teheccüd namazı» hakkındadır. Buyurmuşlardır ki:

Teheccüd namazına bağlı kalınız. Tarikatın îcab-larmdan biri de «teheccüd namazına» bağlı kalmaktır.

Helâlinden Yemek

Yediğiniz lokmaya dikkat ediniz. Helâl olması hu­susunda titizlik gösteriniz. Şüpheli lokma yemeyiniz. İhtiyatlı olunuz. Rastgele ele geçen her şeyi yiyip içmek iyi değildir. Şer’î bakımdan helâl mıdır, haram mıdır düşünülmelidir. İnsan, başı boş bırakılmış değildir. Şe-rîat’in hükümleri ile bağlıdır. Her istediğini yapamaz ve bu, menfaatine de uygun değildir. Bedbaht ve talihsiz insan, kendi Sâhibi’nin emrine karşı gelen insandır.

Nafile İbâdetler

Farz ibâdetlerin karşısında nafile ibâdetler, yol üze­rinde bulunan taş gibidir. Zamanımızda çok kimseler, farzı bırakıp nafileye önem vermektedirler. Nafile ibâ­deti edâ etmek için var gayretlerini sarf ediyor, buna mukabil farz ibâdetten de kaçınıyorlar.

Çok kimseler de vakitli, vakitsiz, istihkak sahibi midir, değil midir düşünüp hesaplamadan hayır diye para verirler. Fakat zekâta gelince bir kuruş bile vermek istemezler. Sokakta dilenen kimselere düşünmeden para verirler, lâkin iyice nisabını mikdârını hesaplayıp da zekâtı ayırıp vermeyi akıllarından bile geçirmezler. Bu gibiler şunu da bilmezler ki, bir kuruşluk bile olsa zekâtı ayırıp vermek, yüz bin kuruş sadaka vermekten daha önemlidir. Daha da iyidir. Zekât verilince, zekâtın verilmesi hususunda Hak Teâlâ’nın hükmü yerine gel­miş olur. Sadakaya gelince o, nafiledir. Çok kere hiç bir niyet ve gaye olmadan ve hattâ hevâ-i nefsi tatmin yo­lunda da verilir. Bazen gösteriş için de verenler bulu­nur. Hâlbuki farzı edâ eylemekte her hangi bir şekilde riyaya yer yoktur.

Hakka Hukuka Dikkat

Ulemâ :

— Bir kimse, peygamberlerin iyi amelleri kadar amelde bulunsa da onun üzerinde her hangi bir kimse­nin bir kuruşluk hakkı kalmış olsa, bu kimse bu hakkı ödemedikçe cennete giremez, demişlerdir.

Veliyyullah

Hakikatte «Ehlüllah» ın kendileri bizzat bir kera­mettir. Allah’ın kullarını Allah yoluna çağırmak da Hak Teâlâ’nın rahmetlerindendir. Ölü kalbleri canlandır­mak Allahü Teâlâ’nın delillerinden büyük bir delildir. Bu zümre «Ehlüllah» yeryüzü halkı için zamanın ga­nimeti; onların sözleri, derdlerin devası, bakışları hasta­lıkların şifâsıdır. Velîler Allahü Zü’l Celâle yakıyn sahi­bi kimselerdir. İşte bu kimselere yakınlık gösterenler, hüsrana uğramaz, bedbaht olmaz, Hak Teâlâ’nın rah­metinden de ümidsiz kalmazlar.

Zikir Hakkında Te’kîd

Kur’ân-ı Kerîm’i çok tilâvet ediniz, çok okuyunuz. Namazınızda imkân derecesinde Kur’ân-i Kerîm’den uzun âyetler okuyunuz. Kelime-i tayyibe «LÂ İLAHE İLLALLAH» yi çok tekrarlayınız. Çünkü bu kelimede «Lâ İlahe» (İlah = Tanrı yoktur) dediğiniz zaman, Hak Teâlâ’dan başka bütün uydurma, yapma, dikeltilmiş ilâhları, tanrıları, reddetmiş oluyorsunuz ve «İllallah» deyince de sadece ve yalnız Allah’ın varlığını ikrar et­miş oluyorsunuz. Allahü Teâlâ’dan başka hiç bir gaye ve maksadınız olmadığını belirtmiş bulunuyorsunuz. Kendiişlerinize sahip çıkmanız veya yaratüanlardan medet ummanız bir çeşit şirk olur. Hâlbuki böyle bir şeyin kalbe ve kafaya girmesi zor ve çok kötüdür. Kul­luğun sânı, yaratan, bir, tek Allah’a teslim olmak ve her şeyi ondan ummak ve beklemektir.

Zamanınızı boş işlerle geçilmeyiniz, kayb etmeyi­niz. Zikr-i İlâhî’den başka bir şeyle meşgul olmayınız. Bir kaç günlük ömrünüz olan bu dünyada vaktinizi gü­cünüzün yettiğince Allah’ın zikri ile geçiriniz. Dünya işi kolay ve geçicidir, bunu âhiretinize yarayacak şekil­de değerlendiriniz.

Ashabı Kiram Arasındaki Anlaşmazlıklar ve Savaşlara Dâir

Hayr’ül-Beşer Risâlet Penâh Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in ashabı arasında çıkmış bulunan ihtilâflar ve savaşları, iyiye yormak gerekir. Bu ihtilâf ve savaşları, makam ve mansıp peşinde koşmak, hevâ ve hevese ka­pılmak, başkanlık, baş olmak, iktidarı ele geçirmek hır­sı diye mânâlandırmamak gerekir. Zîrâ bu gibi şeyler, nefs-i emmâre (kötülüğe sürükleyen nefis) ve aşağılık istekleridir. Hayr’ül – Beşer Peygamber Efendimizin hu­zurunda senelerce bulunmuş, onun terbiyesi ile yetişmiş kimseler elbette ki eğitilmiş ve bu gibi bulaşıklıklardan temizlenmiş kimselerdir. Bunların hepsini de iyi kim­seler olarak tanımak, sevmek gerekir. Muhakkak ki, on­lara sevgi beslemek Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sel­lem’e sevgi beslemek demektir.

İstiğfâr’da Bulunmak

Uyumak zamanı gelince, tevbe edip istiğfar eyle­mek lâzımdır. Hakk’a sığınmak, günahların afv edilme­si talebinde bulunmak îcab eder. Kendi kusurlarımızı, kabahatlerimizi, noksanlarımızı düşünmemiz lâzımdır. Âhiretin bitmez tükenmez sonsuz azabını göz önünde bulundurmalıyız. Hak Teâlâ’dan af ve mağfiret talep etmeliyiz.

İstiğfar için

«Estağfiru’llâhellezî lâ İlahe illâ hüve’l hayyü’l kayyûmi ve etûbü ileyh» demeliyiz.

Bu istiğfar kelimesini ikindi namazlarından sonra yüz kere söylemelidir. Namazdan sonra abdestli veya abdestsiz söylenebilir. Elbette abdestli olursa daha fazi­letli olur.

Zekât Hakkında

Malın zekâtını vermek dînî zarurettir, farzdır. Zekâ­tı verirken sünnete uyarak gönülden vermelidir. Zekâtı yerine vermek gerekir. Nitekim Hakîkî Veliyni’met Rabbımız buyurmuştur:

«Size atıyye ve ihsan olarak ver­miş olduğum maldan kırkta bir hissesi fukaranın ve yoksul kimselerin hakkıdır. Bunun karşılığı ben size büyük ecir ve mükâfat veririm.» Bu kadar az bir zekâtı vermeyen insan ne kadar cimri, insafsız ve serkeştir de­ğil mi?

Ramazan Ayı Hakkında

Ramazan ayında oruç tutmak dînî zaruretlerden­dir, farzdır. Orucu iç ve dış şartlarına uyarak hakkıyle tutmak gerek. Oruç tutmak için can ü gönülden çalış­malı, yerli yersiz bahanelerle orucu terketmemelidir.

Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurmuş­lardır :

«Oruç, cehennem ateşine karşı bir kalkandır.»

Şayet hastalık veya her hangi bir özür sebebiyle oruç tutulamamış ise, o sebeb ortadan kalkınca kazâ et mekte gecikmemeli hemen kazâ etmelidir. Bu işde gaf­let hiç iyi değildir. İnsan kendi «mevlâ» sının kuludur. Başına buyruk değildir. Yaşayışını Mevlâ’nın emrine göre tanzim etmelidir. Yap dediğini yapmalı, yapma de­diğini yapmamalıdır. Ancak böyle yapılınca felah bul­mak için ümid vardır.

Hacc

İslâm’ın beşinci esası Beytüllah’ı (Allah’ın evi) hacc etmek, usûl ve erkânı ile ziyaret eylemektir.

Resülüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurmuşlardır:

«Hacc geçmiş günahları ortadan kaldırır.»

Gerekli Nasihatler

En önemli mesele, kendi inancımızı ehl-i sünnet ve’l-cemâat akidesine uygun bir şekle getirmemizdir.

İnanç bu şekilde sâf ve sağlam olduktan sonra ve­rilmiş olan emirlere göre amel etmek gerekir. Hangi hu­susta hangi emirler verilmiştir, bilmek ve öğrenmek îcab eder. Neyin yapılması emredilmiştir, neyin yapılması yasaklanmıştır bilmeli, yapılması emredilmiş olanları mutlaka yapmalı, yapılmaması bildirilen hususlardan da mutlak surette kaçınmalıdır.

Farz olan beş vakit namaz tenbellik gevşeklik gös­termeksizin edâ edilmelidir. Namazın âdâb ve erkânın da kat’iyyen değişiklik yapılmamalıdır. Nisâb haddine ulaştığında malın zekâtı hiç ihmâl göstermeden öden­melidir.

Hazret-i İmam A’zam Rahmetullahi Aleyh, kadın­ların taşıdıkları zînet eşyasına da zekât isabet edeceğini buyurmuşlardır.

Zamanınızı boş, dünya ve âhirete faydası olmayan işlere sarf etmeyiniz,. Ömür kıymetlidir boş yere sarf edilemez. Şarkı vesâir mânâsız sözler için bu ömürü sarf etmek yazık olur. Bu gibi şeylerin geçici lezzetine aldan­mayın. Hem dünyanızı yiyip bitirir, hem de âhiretinizi Bunlar, zehir karıştırılmış şekere benzer. Halkın ayıpla­rını sayıp dökmekle de vakit geçirip, onların günahına girmeyin. Olur ki, bilmediğiniz bir şey söylersiniz de halka iftira atmış olur, günâhını vebalini boynunuza yüklenmiş bulunursunuz. Yalan söylemek de, iftira at­mak da bütün dinlerde ve mezheplerde kötü şeylerden sayılmıştır. Hâlbuki halkın ayıplarını, kusurlarını gör­memezlikten gelmek ve onların kabahatlerini affetmek büyük işlerdendir. Elinizin altında bulundurduğunuz uşak, köle, çırak, hizmetçi ve bu gibi kimselere karşı şef­katli davranın, onların kusurlarını affedin, görmemez-likten gelin. Küçük kabahatlerini büyütüp mesele çıkar­mağa uğraşmayın. Yerli yersiz bu zavallıları incitmeyin. Bu gibi kimselere küfür etmek, kötü sözler sarf etmek iyi kimseler için yakışık almayan işlerdendir.

Hak Teâlâ’nın karşısında her zaman işlediğiniz ku­surlarınızı bilip, onların affedilmesi talebinde bulunu­nuz. Hak Teâlâ nasıl sizin kusurlarınızı affediyorsa, siz de elinizin altında bulunanların kusurlarını affetmeli­siniz. Hak Teâlâ nasıl siz kusurlu ve günahkâr olduğu­nuz hâlde sizin rızkınızı kesmeyip devam ettiriyorsa, siz de buna göre düşünmeli, hareket etmelisiniz.

İnancınızı düzeltip, fıkıh ahkâmını da yerine getir­dikten sonra, diğer vakitlerinizi zikri İlâhî ile meşgul olarak geçirmeye bakınız. Size hangi zikir verilmiş veya öğrenmişseniz ona devam ediniz. Hakkin buyruğuyla amel ediniz, men ettiğini ise kendinize can düşmanı bi­lerek kaçınınız, sakınınız.

Bey’atten Maksat

Bir tâlib, (Tarîkate girmek isteyen) kendi gelişme­si için bey’at ettiği şeyhinden başka bir şeyhin huzuru­na gidip ondan da feyz almak ister, bu ikinci şeyhin de sohbetiyle Allah yolunda çalışmak isterse bu caizdir. İlk şeyhi sağ olup kendisinden izin almamış olsa da. Şu şartla ki, ilk şeyhini red edip bırakmamalı ve onu iyilikle yâd etmelidir. Bilhassa, zamanımızda şeyhlik ve müridlik, sâdece merasimden ibaret bir hâle gelmiştir. Şimdi şeyh geçinen kimseler, kendini bilmez, îman ile küfrün inceliklerinden haberi yok. Böyle şeyhler insanları hak yolunda nasıl irşâd edecek?

Doğru yolu nasıl göstere­cek?

Ne yazık ki, zamanımızda böyle şeyhler bulunduğu gibi bunlara îtikad besleyip bağlanan, meded uman mürîdler de pek çoktur. Bu mürîdler, bu gibi şeyhleri bıra­kıp da anlayışlı yakîn sahibi şeyhlerin huzuruna var­mazlarsa Hak yoluna girmiş olamazlar. Allahü Azîmü’ş-şan insana kâmil bir şeyhin yol göstermesini nasîb eylerse, onun vücûdunu ganimet bilmeli ve onun gös­terdiği yoldan gitmelidir. Onun rızâsını kendisi için saadet bilmeli, O’na karşı gelmek ve onun rızâsı hilâfına gitmeği de bedbahtlık saymalıdır. Tâlib için kâmil bir teslimiyetle gönlünü şeyhine bağlamak gereklidir. Şey­hinin izni olmadan, O’na danışmaksızın, nafile ibâdet­lerle meşgul olmamalı, ancak şeyhin gösterdiği, izin verdiği nafile ibâdetlere çalışmalıdır. Şeyhinin namaz seccadesi üzerine hürmeten basmamalı, O’nun abdest aldığı yerde abdest almamalı, Şeyhinin abdest ibrik le­ğenini kullanmamalı, Şeyhinin karşısında dikilerek ye­mek yememeli, su içmemeli. O’nun karşısında hürmeten imkân derecesinde konuşmaktan çekinmelidir. Hep şey­hini dinlemeli ve şeyhinin yaptıklarını doğru bulmalıdır.

Mürşidinin işlerine karışmamalı ve müdâhale et­memeli, Pirinden «keramet» göstermesini «mükâşefede» bulunmasını taleb eylememelidir. Gönlünde her hangi bir hususta şüphe ve tereddüt meydana gelirse Pîr’ine arz etmeli, halledilemezse, kusuru kendinde ara­malı ve Pîr’in bu hususta bir kusuru bir eksikliği olma­dığını da bilmelidir.

Kur’ân î Kerîm Âdabı

İlk önce şunu söyleyelim ki, Kur’ân-ı Kerîm okuya­cak, hafız kimse yere oturarak okumalıdır. Hâfız’ın altına seccade veya buna benzer bir şey serilmelidir. İmam Rabbânî Rahmetullahi Aleyh’den rivayet ederler :

Bir ara kendileri bir seccade üzerinde oturmakta iken bir Hafız geldi ve Kur’ân-ı Kerîm okuyup dinlet­mek istedi. Bunun üzerine Müceddid Rahmetû’llâhi Aleyh kalktılar, altlarındaki seccadeyi hafızın altına ser­diler ve bu şekilde kur’ân okuttular. Kendileri ise yerde oturdular.

Hoca Muhammed Hâşim şöyle kaydeder :

«Bir ara Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, def-i hacet için dışarı çıkmışlardı. Oturdukları yerde, tırnakları üzerinde bir siyah nokta gördüler. Kur’an yazarken, kalemi tırnaklarında denemiş oldukları akıllarına geldi. Bununla o malum yerde bulunmanın Kur’ân-ı Kerîm’e karşı saygısızlık olabileceğini düşünüp hemen oradan çıktılar ve ellerini yıkayıp temizlediler, sonra da haceti def ettiler.»,

Müstehâb Amellere Dikkat

İmam Rabbânî vâcib olan Salât-ı Vitr’e dikkat etme­nin müstehâbbattan olduğunu buyurmuşlardır. Kendile­ri «tek» adede çok dikkat eder ve her işde tek adedi ter­cih ederlerdi. Allâhu Azîmü’şşân’ın nimetleri karşısında bütün dünya sizin olsa da bağışlasanız yine bir şey ver­miş olmazsınız.

KERAMETLER

Müceddid-i Elf-i Sânî’den bir hayli keramet zuhur eylemiştir. Asıl keramet şudur ki, bir kimse, bir hâlden başka bir hâle geçsin ve bir makamdan başka bir ma­kama ulaşsın. Zât-ı Faziletleri buyurmuşlardır ki; kera­metler Peygamberlerin mucizelerinin altında bir şeydir. Evliyâullâh ancak, dîni takviye için keramet gösterir­ler. Meselâ; İslama zarar gelmesi ihtimâli olduğu zaman, inkâr edenleri ve kâfirleri yola getirmek için evliyâullâh keramet gösterirler.

Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi Aleyh bir ara buyurmuşlardır:

Allahü Teâlâ, kendi fadl ü kereminden bana şu im­kânı ihsan kılmıştır ki, her hangi bir kuru ağaca tevec­cüh etsem, bu kuru ağaç ile, bir âlem nura gark olur, feyz elde eder. Fakat benim bunu yapmağa gönlüm razı olmaz.

Hazret-i Gavs-i A’zamin Görünmeleri

Bir gece Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetü’llahi Aleyh buyurdular:

«Hazret-i Gavs-i A’zam Kaddese sirrahû, kutup yıl­dızında görüneceklerdir.» Bunun üzerine yanlarındaki-lerle beraber kutup yıldızına bakmaya başladılar. Bu sı­rada kutup yıldızı yarılır gibi oldu ve Hazret-i Gavs-i A’zam Kaddesallahü Sirrahü, kutup yıldızının arasın­dan göründüler. Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin mü-ceddidliğini ve kayyumluğunu bildirip, yine yıldızla göz­den kayboldular.

Kimyâger’in Mürîd Olması

Bir gün bir kimyager, İmam Rabbânî’nin huzuru­na gelerek bir tarife sunup bununla altın yapmanın mümkün olacağını arz etti. Müceddid Rahmetullahi Aleyh, hizmetkârlarını çağırıp:

— Bizim, öteberiyi, bu zâta verin, gitsin de şehir­den dışarıda açıp baksın, buyurdular.

Kimyager, öteberiyi aldı, şehirden dışarı çıkıp baktı ki, hepsi som altın. Hayret ederek geri geldi ve kendile­rine mürîd oldu.

Müceddid-i Elf-i Sânî’nin İmdâd Etmesi

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî buyurmuşlardı : «Putları kıran gaziler, sevab elde ederler.»

Bir ara bir kimse Dekkhen civarında bir puthâne gördü. (Bu zât Müceddid Rahmetü’llâhi Aleyh’in soh­betlerinden feyz almış bulunan bir kimsedir). İçeri gir­di, bütün putları kırıp döktü. O civarın halkı haber al­dılar ve ayaklandılar, bu zâtı öldürmeğe kalktılar. Al­lah’a kul olan bu zât ise, gönülden ve içden İmam Rab-bânî’den istimdad eyledi. Bunun üzerine : «Korkma kuş­kun olmasın» diye bir ses geldi. Bir de baktı ki, hemen oracıkta kırk atlı peyda olmuş ve Put kıran’a saldır­mak isteyenleri dağıtıp kırıp geçirmekte…

Aslandan Kurtulma

Müceddid-i Elf-i Sânî’nin mürîdlerinden biri bir ara bir ormandan geçiyordu. Ansızın bir arslanın kar­şıdan saldırmaya hazırlandığını fark etti. Çok korktu. İçinden mürşidine teveccüh ederek yardım istedi. İmam Rabbânî’nin, hemen orada hazır bulunarak Mübarek asalarını arslana doğru fırlattıklarını ve arslanın da hemen kuyruğunu sallayıp geri dönüp kaçtığını İmam Rabbânî’nin ise o anda ortadan kaybolduğunu müşahe­de etti.

Cüzzam Hastalığından Kurtarma

Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bir müridi vardı. Bu mü­rîd cüzzam hastalığına yakalanmıştı. Bunun için yakın­ları, dostları, akrabaları, kendisi ile görüşmeyi kesmiş uzaklaşmışlardı. Mürşidine gelip vaziyetini arzeyledi. Müceddid-i Elf-i Sânî teveccüh kılıp duâ ettiler. Hasta­lığı bir ağaca aldılar, ağaç kurudu, o zât da hastalıktan kurtuldu.

Rahmet Yağmuru

Bir gün İmam Rabbânî Rahmetü’llâhi Aleyh ken­di oğulları ve müridlerinden bir kaç kişi üe birlikte açık, yeşilliksiz, kurak bir ovadan geçiyorlardı. Hava çok sı­cak ve her taraf toz toprak içinde idi. Aynı zamanda çok da susamışlardı. Susuzluktan takatleri kesilmişti. Fakat hürmetlerinden faziletli mürşidlerinin huzurunda bir şey diyemiyorlardı. Bu arada Müceddid:

— Yol arkadaşlarımızın hepsi de susuzluktan sıkın­tı çekmektedirler. Bunun üzerine arkadaşlardan biri arz etti:

— Huzurunuzda biz bir şey diyemeyiz. Siz iyisini bilirsiniz.

Müceddid-i Elf-i Sânî gülümsediler ve gök yüzüne baktılar. Bir kaç adım yürüdükten sonra birdenbire bir bulut göründü, yağmur yağmaya başladı ve toz toprak yatıştı, serinlik çöktü. Onlar da yola devam ettiler.

Ayıplamaktan Tevbe Etme

İleri gelen, hükümdarlardan biri Hazret-i Müced­did-i Elf-i Sânî’nin müridiydi. Bir ara Şeyh’inin bir ve­zirin evine teşrif etmiş bulunduklarını haber aldı ve içinden mürşidinin dünya ehli bir vezirin evine gitme­lerini münâsib bulmadı ve ayıpladı.

O sıra bu hükümdarın yanında, Hazret-i Müceddid’-in hulûs-i niyet sahibi dervişlerinden birisi de bulun­maktaydı. Bu zât, İslâm yolundaki hizmetleri açığa vurmazdı. Orada hükümdarın içinden geçenlerden ha­berdar olmakla beraber hiçbir itirazda bulunmadı. Hü­kümdar gece şöyle bir rüya gördü :

Maiyyetinde bulunan kale muhafızları ve ileri ge­lenler, kendisine kızmışlar kendisini al aşağı etmek iste­yerek hançerle de dilini kesmeğe kalkmışlar ve kendi­sine de şöyle diyorlardı :

— Sen nasıl olur da Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’ye dil uzatırsın?

Bunun üzerine hükümdar yaptığına pişman oldu ve inkisar ile özür dileyip, tevbe etti.

Yangını Haber Vermeleri

Bir gün Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, Rahmetul­lahi Aleyh, mürîdleri ve yakınları ile sefere çıkmışlardı. Arkadaşlarına buyurdular:

— Benim içime öyle bir şey geliyor ki, bu gün bek­lenmedik bir musibet ile karşılaşılacaktır. Bundan kur­tulmak için okunması îcâb eden bir duâ da öğrettiler. Çok geçmeden bir yangın çıktı. Öyle bir yangın ki, her şeyi yakıp kavurup gidiyordu. Çok kimse yangından cis­men zarar gördü, fakat Zât-ı Faziletlerinin öğretmiş bu­lunduğu duayı okuyanlar hiç bir zarar görmediler ve yangından kurtuldular.

Serdarlık (Kumandanlık) Fermanı Almak

Hanlar Hân-ı (Hânı Hânân), Dekkhan hükümda­rıydı. Pâdişah’ın veziri ile arası iyi değildi. Vezir, pâdişâ­hı bu zâtı azletmeğe ikna etmeye çalışıyordu. Hân-i Hâ-nan Müceddid-i Elf-i Sânî’nin müridiydi. Mürşidinden yardım istedi. Buyurdular:

— Üzülme, Hak Teâlâ elbette ki iyi edecektir. Üzerinden bir hafta geçmeden Pâdişâh tarafından

Dekkhen’in «serdarlığı» fermanı Hân-i Hânân adına çıktı, ayrıca izaz ve ikramda da bulunuldu.

Kardeşinin Vefat Haberi

Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi Aleyh’in, küçük kardeşleri, bir iş için Kandahar’a (Afganistan’da bir şe­hir gitmişlerdi. O günlerde İmam Rabbânî yanındakilere:

— Çok acayip bir hal, ne zaman kardeşimin durumu ile meşgul olsam ve onu arasam yeryüzünde göre-miyordum. Bir defasında bana kabrini gösterdiler.

Birkaç gün sonra kardeşinin arkadaşları geldi ve onun vefat etmiş olduğunu bildirdiler.

Yağmur Yağmaması

Müceddid-i Elf-i Sânî, Acmîr-i Şerîf’e (Hazret-i Şeyh Muînü’ddîn Çeştî’nin Türbesi bu şehirde bulunduğun­dan dolayı Acmir şehrine «Acmîr-i Şerîf» derler.) git­mişlerdi. O zaman Ramazân-i Şerîf yağmur mevsimine tesadüf etmişti. Birinci gece yağmurdan dolayı teravih namazı câmi’in içinde kılındı. Cemâatin çokluğundan Zât-ı Faziletleri de halk da perîşân oldular. Namaz bit­tikten sonra halk rica edip:

— Allahü Teâlâ’ya duâ ediniz, geceleri yağmur yağ­masın da câmî’in açık tarafında rahatlık ve ferahlıkla namaz kılalım, dediler.

Duâ ettiler. Bütün ramazan boyu, geceleyin yağ­mur yağmadı. Ramazan bitti ve bayram gelince yine gece yağmur yağmaya başladı.

Yıkılan Duvar

Bir câmî’in duvarı öyle bir şekilde eğilmişti ki, ne­rede ise çökecekti. Zât-ı Faziletleri de orada bulunuyor­lardı. Buyurdular:

— Biz burada bulundukça bu duvar çökmez.

İmam Rabbânî de maiyyetleri de hep birlikte ora­da namaz kıldılar, murakabe ve zikr ile meşgul oldular. Duvar yerinde duruyordu. Fakat Müceddid oradan ay­rılır ayrılmaz duvar hemen çöktü.

Sağlam Binanın Çökmesi

O sıralarda Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, Lahor şehrini teşrif buyurmuşlardı. Yatsı namazını câmî’de küdılar. Sonra istirahat buyuracakları eve gittiler. Yol­da giderken, sağlam bir binaya işaret buyurdular:

— Bu bina’nın civarından uzaklasın.

Gece yarısına yakın bu sağlam bina birden çökü­verdi. Müceddid Rahmetü’llâhi Aleyh’in halkı uyarması ve kerâmetiyle hiç bir kimse zarar görmedi.

Bozgun

Nevvab (Hindistan’da pâdişahdan daha küçük ve pâdişâha tâbi müslüman hükümdarlar.) lardan biri, kendi düşmanına karşı saldırıya geçmek istiyordu. Bir dervişi çağırıp istihare ettirdi. Derviş, zafer müjdesi verdi. Nevvab da düşmana karşı saldırıya geçti. Derviş kuşkulamp bir mektup yazarak, meseleyi mürşidine bil­dirdi, Zât-i Faziletleri, dervişe haber gönderip :

— Sen yanılmışsın. Nevvâba geri dönmesini bildir, diye cevap verdiler.

Fakat artık Nevvab saldırıya geçmişti. Geri dön­mesi çok zordu. Bir kaç gün sonra anlaşüdı ki, Nevvab bozguna uğramıştır.

İbrâhîmî Velilik

Hazret-i Müceddid’in mürîdlerinden biri bir ara arz etti:

— Size İbrâhîmî velilik verilecektir.

Fakat Hazret buna kaani olmadılar. O gece rüyada İbrahim Aleyhisselâmı gördüler. İbrâhîm, Aleyhisselâm tasdik buyurdu. Sabah olunca, Müceddid kendileri du­rumu açıkladılar.

İmandan Küfre – Küfürden İmana

O sıralarda Lâhor’da Şeyh Tâhir isminde birisi var­dı. İmam Rabbânî Rahmetü’llâhi Aleyh’in huzuruna gelmişti. Müceddid-i Elf-i Sânî de kendisine teveccüh göstermişti. Fakat bu adam Levh-i Mahfuz’da «Hüve’l-kâfir (Bu adam kâfir’dir)» diye yazılıydı. Bir müddet sonra bir de gördüler ki, adam «Hindu» olmuş. Bunun üzerine Hazret-i Müceddid bu adamın hâline acıdılar ve duâ ettiler. Adam tekrar îmana geldi, müslüman oldu; hem de nasıl müslüman… Bir zaman sonra kendisine halifelik bile verdiler.

Ölünün Kalbinin Yeniden Atması

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin feyzi, mezarlık halkına dahî isabet etmiştir. Bir zât; ben öldükten son­ra cenazemi Hazret-i Müceddid’in huzuruna götürün de öyle defn edin diye vasıyyet etmişti.

Adamın dediği gibi yaptılar. Hazret teveccüh edince ölünün kalbi tekrar atmağa başladı. Yakınları ve akra­baları bunu görünce hayret içinde kaldılar.

Hasta Hemen İyileşti

Muhammed Emin isminde bir zât vardı. Birkaç se­neden beri hasta idi. Devadan duadan da bir fâide temin edilememişti. Bir gün Müceddid’in huzûr-i âlilerine bir arîzâ (mektup) yazarak, imdâd istedi, duâ etmelerini rica etti. Zât-ı faziletleri duâ ettiler, tesellide bulundu­lar ve mübarek gömleklerini de gönderdip:

— Bu gömleği giyin, iyi olursunuz, diye bildirdiler. O zât gömleği giyince hastalıktan hiç bir eser kalmadı.

Vefatlarını Daha önce Haber Vermeleri

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, vefatlarını önceden kendi yakınlarına ve bağlı bulunanlara haber vermiş­lerdi.

Kâfirlerin Müslüman Olmaları

Zât-ı Faziletlerinin kerametlerinin en büyüğü, el­lerinde binlerce ve binlerce kâfir’in müslüman olması, İslâm’la şereflenmeleridir.

Hastalara Şifâ

İmam Rabbânî Rahmetü’llâhi Aleyh’in sadakatli ve itikadı tam mürîdlerinden kim hasta olsa ona teveccüh eder, hasta hemen şifâ bulurdu. Bu şekilde binlerce has­taya şifi nasîb olmuştur,

Bereketler

Hoca Cemâlüddîn isminde ileri gelen bir zât vardı. Bu zât Hazret-i Müceddid’in huzuruna gelip feyz almak isterdi. Bir ara Hazret-i Müceddid :

— Senin kalbin bir şeyle meşguldür, bunu kalbin­den çıkarıp atmadıkça hiç bir şey elde edemezsin, buyur­dular.

O zât da kabul etti, tevbe eyledi. Sonra feyz ve be­reketten istifâde etmeye başladı.

Hacc’dan Mahrum Kalan Kimse.

Bir gün Hazret-i Müceddid’in huzuruna bir derviş gelip arz etti:

— Hacc’e gitmek niyetindeyim.

Zât-ı Faziletleri bir az durup buyurdular :

— Sen Arafat’da gözüme ilişmedin. Adamcağız çok uğraştı fakat bir türlü Hacc’a git­mesi nasîb olmadı.

Oğlan Çocuk Doğacağını Bildirmeleri

Bir gün bir zât Huzûr-i Fazilete gelip arz etti:

— Duâ edin de Hak Teâlâ bana bir evlad atâ kıl­sın. Buyurdular:

— Senin karın kısırdır. Başka bir kadın ile evle­nirsen o zaman Hak Teâlâ sana bir erkek çocuk atâ kı­lacaktır. O zât başka bir kadın ile evlendi ve Allah da ona bir erkek evlad verdi.

Mezarın Genişletilmesi

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin vefatından sonra Sâhib-Zâde Hazret-i Şeyh Muhammed Sadık’ın meza­rının yanına koymak istediler. Fakat burası çok dar ol­duğundan sığmıyordu. Bunun için doğu tarafından bir arşın bir çeyrek kadar genişlettiler ve oraya defnettiler.

MÜKÂŞEFELERİ

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin mükâşefelerine dâir, Mektubât’ında ve diğer kitaplarda kayıtlı bulunan­ların önemlüerini buraya naklediyoruz.

1. Bir gün Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî buyurdular:

— Murakabe sırasında şöyle gördüm: Bizim evin ve tekkenin civarında Pâdişâhın koca bir ordusu yerleşmiş bulunmaktadır. Tekkenin içinde de pâdişahm divânı kurulmuştur.

Dediler ki; bu Şerîat-i Nebiyyi Ekrem’i temsil edi­yor. Padişah gibi, sizin Hânegâh’da yerleşip kıyamete kadar da kalacaktır.

2. Zât-ı Faziletleri bir gün de buyurdular ki :

—«Ben rahat rahat güneşe bakıp görebiliyorum. Fakat Şah Kemâl’in mürşidi bulunan Şah İskender Aleyhirrahmeyi kalben görmek istediğim zaman kalbim dayanmıyor. Çünkü onun nurunun şuaları çok keskin­dir.

3. Mükâşefede bana malum oldu ki, dünyamn her tarafını bid’atlerin karanlığı kaplamıştır. Velayetin nuru da bu karanlıkların içinde ancak bir ateş böceğinin çı­kardığı parlaklık kadar kalmıştır.

4.              Zât-ı Faziletleri bir mektûb-i şerifinde de şöyle yazarlar:

Nakşibendî silsilesinin yolu ana caddedir. Diğer sil­sileler bu ana caddenin sağında ve solunda bulunurlar. Bu itibarla, bu silsile Hak Teâlâ’yı tanımak yolunda di­ğerlerinin hepsinden daha ilerdedir. Risâlet Penâh Pey­gamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in de bu silsileye özel bir bağlılığı ve teveccühü vardır.»

5.              İmam Rabbânî Rahmetullahi Aleyh şöyle yazarlar :

«Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e asü ya­kınlık Sahâbe-i Kirâm’ın yakınlığıdır. Bundan sonra Tabiîn gelir. Ondan sonra artık yakınlık gizli kalmıştır. Bin sene sonra şimdi tekrar açığa çıktı.

İbâdetleri ve Alışkanlıkları

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi Aleyh’­in, ibâdetleri ve alışkanlıkları, her hususta aynen Resûl­üllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimizin sünneti­ne mutabık idi.

Her hangi bir amel, Hakk’m fadl ü keremi üe yapı­labilir. Her hangi bir fiil yine fadlü kerem ile Efendimiz, Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e uymak için olursa; iyi iş-dir, hayırlıdır buyururlardı.

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, geceleyin gecenin üçde iki kısmı geçince uyanıp kalkar yüzlerini kıbleye doğru tutup abdest almağa başlarlardı. Kollarını yıka­dıkları zaman ise yüzlerini kuzey’e doğru çevirirlerdi. Her zaman abdest alırken misvak kullanmağı da bırak­mazlardı. Abdest uzuvlarının herbirini üç kere yıkarlar­dı. Her uzvu yıkadıkları zaman da «Kelime-i Şehâdet» getirirler ve hâdîs-i şerîfelerde bildirilmiş bulunan dua­ları da okurlardı. Daha sonra da me’sûr dualar okur­lardı. Rahmetullahi Aleyh sonra yüz kere Yâsin-i Şerîf okurlardı. Daha sonra mürâkabe-i nefs ile meşgul olur ve sabah namazı vaktinden önce bir iki saat uyurlardı. Sabah namazı vakti uyanırlar ve sabah namazının sün­netini evde kılarlar ve bir kaç kere «SÜBHÂNALLAH-İ VE Bİ-HAMDİHÎ SÜBHANALLAH’ EL-ÂZÎM» okurlar, sonra câmî’ye gidip sabah namazının farzını cemâatle kılarlardı. Sonra güneş yükselinceye kadar yine mura­kabe ile meşgul olurlar, mübarek yüzlerine ince bir ku­maş örterlerdi. Güneş tam yükselince «İşrak» namazı kılarlardı. Bu namazı ikişer ikişer olmak üzere dârt rekât kılarlar, namazı bitirdikten sonra biraz da teşbih ile meşgul olurlar sonra da evlerine dönerlerdi. Çoluk ço­cukla meşgul olur, lüzumlu ev işlerinin görülmesine emir verirlerdi. Scnra bir tarafa çekilip yalnız kalarak Kur’­ân-ı Kerîm tilâvet buyururlardı. Kur’ân-ı Kerîm oku ması bittikten sonra talebeleri çağırırlar ve onlarla meş­gul olurlardı. Ulûm, maârif ve esrar beyan ederler, zi­yarete gelenlerle görüşürlerdi. Bunların kâffesi de sün­net-i seniyye’ye uygundur. Zikir ve mürâkebe’de insan için kendi hâlini gizli tutmayı tavsiye ederlerdi. Kelime-i tayyibe’yi «LÂ İLAHE İLLALLAH» çok söylemeği te’kîd ederler ve kelime-i şerife (Kelime-i tevhîd) hakkında şöyle buyururlardı:

— Bir kimsenin bu kelimeyi bir defa söylemesi, bütün dünyaya bedeldir. Cennete girmek imkânı da bu kelimenin sayesinde elde edilir. İnsana, hayır, bereket de yine bunun sayesinde ulaşır. Yine buyurmuşlardır ki :

— Gönülde bundan daha büyük bir istek buluna­maz. Birisi gönlünden her şeyi silip de bu kelimenin med­lulünü gönlüne koymuş olursa ne mutlu o kimseye…

Meclise geldikleri zaman büyük bir sessizlikle bir tarafa geçip otururlardı. O’nun meclisinde asla bir kimse çekiştirilemez, bir kimsenin arkasından söz söylenmez ve ayıplanamazdı. O meclisde bulunanlar kendilerinden öyle çekinirlerdi ki, kimse söz söylemeğe cesaret edemez­di. Yüce faziletli bu zâtin mübarek simalarında asla değişik mîzaelılık, hafif meşrepliğe benzer en ufak bir ize bile rastlanmazdı.

Bâzan Receb ayında ilm ü irfan’dan bahs ederken mübarek yüzlerinde ve gözlerinin etrafında kırmızı­lıklar görünürdü. Bu, meclis ehlinin coşkunluklarından ileri geliyordu. Çoluk çocuğunu bir araya toplayıp ye­mek yerlerdi. Bunlardan her hangi birisi hazır bulun­mazsa, onun hissesi ayrılıp saklanırdı. Yemeği evde yer­lerdi. Yemek bittikten sonra sofra duası okurlardı. Ye­mekte, iki ufak parça ekmekten fazla yemezlerdi. Koyun keçi ve kuzu etini çok severlerdi. Çok kere sofralarında bunların etlerinin kebabı hazır bulunurdu. Yemeği çok hudû’ ve huşu’ ile yerlerdi. Yanlarında bulunanlara da böyle yapmalarını tavsiye ederlerdi. Sağ dizlerini yere korlar ve sol dizlerini yukarı tutarlardı. Fakat başka kimselerle bir arada yemek yedikleri zaman her iki dizle­rini büküp diz çökerek otururlardı. Öğle yemeğinden son­ra sünnet-i seniyye-i Nebevi gereğince bir müddet isti­rahat buyururlardı. Öğle ezanını duyunca ayağa kalkıp abdest alarak, dört rekât salât-i zuhr (öğle namazı farzı) ve nafilelerini kılarlardı. Namaz bittikten sonra, Hâfız-ı Kur’ân’lardan bir iki sahife Kur’ân dinlerler, sonra ders verirlerdi. İkindi namazını vaktin evvelinde kılarlardı. Zât-ı faziletleri, hiç bir zaman ikindi namazının dört rekâtlik sünnetini ihmal etmediler. İkindi namazını bitir­dikten sonra murakabe ile meşgul olur, güneş batınca.-ya kadar murakabede bulunurlardı. Akşam namazını da hemen vaktin başında kılarlardı. Yatsı namazını ha va iyice karardıktan sonra tam vaktinde kılarlardı. Vitr namazından önce ayrıca iki rekât da nafile kılarlardı Zâti Faziletleri, bâzan vitr namazını gecenin ilk-bölü­m ünde kılarlar, bâzan da teheccüd namazından sonra kılarlardı. Buyururlardı ki:

— Nebiyyi Ekrem Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in sünnetinin hilâfına vitr’lerde değişiklikler yapılmaz. Bütün gece uyanık kalınmaz. Bin gece uyanık kalmak-tansa bir kere Resûl-i Ekrem Sallallâhü Aleyhi ve Sel­lem’in sünnet-i seniyyelerine uymak daha hayırlıdır. Bir yerde Zât-ı Faziletleri şöyle yazmışlardır:

— Ben Hak Teâlâ’ya Muhammed Sallallâhü Aley­hi ve Sellem’in «Rabbi» olduğu için muhabbet beslerim.

Müceddit, Rahmetullahi Aleyh, Ramazan’ın son on gününde îtikâfa çekilirlerdi. Yatsı namazından sonra hemen yatarlardı. Cuma gecesi, cuma gündüzü, cumar­tesi günü ve cumartesi gecesi yatmadan önce «âyât-i me’sûre» yi okurlardı. Cuma namazlarını cuma namazı kılman camilerde ve bayram namazlarını, bayram na­mazı kılman yerlerde «Bayram yerinde» kılarlardı. Zil­hicce ayının son on gününü oruçla, gece uyanık kalmak­la, yalnızlıkla ve ibâdetle geçirirlerdi. Bu on gün içinde tırnaklarını kesmezler, saçlarını tıraş etmezlerdi, Yâni hacılar ihramda iken neyi yapmazlarsa kendileri de yap­mazlar, Hacılara uymak isterlerdi. Seferde de hazerde de teravih namazını hep cemâatle küarlar, dört kere Kur’ân-ı Kerîm hatmederlerdi. Zât-ı Faziletleri Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ettikleri zaman mübarek yüzlerinden san­ki Kur’an’m esrarı kendilerine keşf oluyormuş gibi an­laşılırdı. Arada sırada, tek başlarına da namaz kılarlar, o zaman rükûda ve secdede teşbihi dokuz kere yahut da on bir kere okurlardı. Buyururlardı :

— Tek başıma namaz kıldığım zaman secdede teş­bihi üç kere okumaktan utanıyorum.

— Namazın bütün âdâb ve erkânına dikkat etmek gerek. Bütün sünnet ve müstehablarmı göz önünde bu­kındurmak îcâb eder. Böyle yapınca namaz gönül hu­zuru ile kılınmış olur.

— Her hangi bir riyazet ve mücâhede, namaz gibi olamaz. Çok kimseler, riyazet ve mücâhedeye ehemmi­yet verirler de namazda kusur ederler, bu hiç de iyi bir şey değildir.

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, önemli her işi —İs­ter din işi olsun isterse dünya işi— hep istihare ile yapar­lardı.

İyi, kötü herkesin arkasında namaz kılmayı caiz sayarlardı. Fâsık ve fâcir için de cenaze namazı kılmayı caiz görür namazını kılarlardı. Hastaları ziyarete gi­derler ve hal hatır sorar, hastanın iyi olması için duâ ederlerdi. Hastalığın tedavisi için deva ve çareler de a-rarlardı. Binlerce hasta bu mübarek zâtin duaları ve teveccühü sayesinde iyi olmuşlardır.

Kabirleri ziyarete giderler, mezarlık halkı için is­tiğfarda bulunur ve duâ ederlerdi. Bir kimse vefat edin­ce, hemen onun geride bıraktıklarına baş sağlığı dile­mek ve hal hatır sormak için giderlerdi.

İlk zamanlar, ileri gelen büyüklerin mezarlarına gi­derler ve mezarlara el sürerlerdi, fakat sonraları bu işi bıraktılar.

Türbeleri öpmekten men ederler, fakat kabirlere gidip duâ edilmesini caiz görürlerdi.

Bu mübarek zâti birisi bir yere çağırsa, bir davette bulunsa hemen kabul eder reddetmezlerdi. Ancak, gidil­mesi şer’an caiz olmayan hiç bir yere de gitmezlerdi.

Cehri zikirden (Yüksek sesle yapılan zikir) men ederlerdi.

Zât-ı Faziletleri buyurdular:

— «Bu ne kadar acâyib bir iştir ki, «sülük» (tari­kat yolu) ün merhalelerinin yarısını bile aşmamış olan dervişler kendilerinin keşiflerine îtimad eyleyip şerîate muhalefete kalkıyorlar.»

KENDİLERİ, SAATLERE UĞURLULUK, UĞURSUZLUK İSNADINI DA MEN ETMİŞLER VE BUYURMUŞLAR:

PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ, SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM GELDİKTEN SONRA, ARTIK GÜNLERİN VE SAATLERİN UĞURLULUĞU, UĞURSUZLUĞU ORTADAN KALKMIŞTIR. MAALESEF ZA­MANIMIZDA BU GİBİ HURAFELER ÇOK YAYGINLAŞMIŞTIR. MÜS­LÜMANLAR FALAN GÜN FALAN İŞİN YAPILMASI UĞURSUZDUR YA­HUT DA GÜNÂHDIR DEMESİNLER DE ALLAHÜ TEÂLÂYA GÜVEN­SİNLER.

Şüphesiz ki sıkıntılı ve üzüntülü zamanlarda daha fazla istiğfarda bulunup sabr etmek gerekir. Kendileri de, böyle hâllerde hep istiğfarda bulunup, «El-Hamdülillah» der hamd ederlerdi.

Kendileri övüldüğü zaman tevâzû gösterir övene pek çok teşekkür ederlerdi. Her hangi bir sıkıntı ve fe­lâket ile karşılaşırlarsa o zaman yine hamd eder ve :

— «Bu bizim kendi nefsimizin kötülüğündendir» derlerdi.

Riyâ ve bencilliği asla beğenmez ve hoşlanmazlardı:

— «Ateş, odun ve çör çöpü nasıl yakıp mahvederse, riyâ ve bencillik de iyi amelleri telef eder.» buyururlardı.

Zât-ı Faziletleri yine buyurdular:

— «Şayet her hangi bir sıkıntı ve zorlukla karşıla­şacak olursanız biliniz ki, bâtını, mânevi hâlinizde iler­leme vardır.»

Elbiseleri

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî Rahmetullahi Aleyh, elbisenin gayet basitini giyinmesini severlerdi. Elbise­leri Sahâbe-i Kiram Rıdvanû’llâhi Aleyhim’in elbiseleri­ne çok benzerdi. Mübarek başlarına büyükçe bir sarık sararlar, sarığın ucunu arka tarafa bırakırlardı. Sâde ve basit bir gömlek giyinirlerdi; kol ağızları kılapasız, düğ­meleri om uzunda idi. Şalvar giyinirlerdi. Şalvarlarının paçaları topuklarından yukarı idi. Mübarek ayaklarına basit ayakkabı giyinirler, her zaman mübarek ellerinde asâ bulundururlardı. Omuzlarına da şal örterlerdi.

Hilyeleri

İmam Rabbani Rahmetü’llâhi Aleyh’in mübarek alınları dolunay gibi parlakdı. Mübarek yüzlerine bakıl­dığı zaman yürekteki bütün tasa ve kasavetler kaybo­lurdu. İki mübarek kaşlarının arasında, çok parlak kır­mızımtırak bir ben vardı. Her iki yanaklarında her za­man nur parlardı. Uzunla kısa arası, orta boylu idiler. Vücud bakımından çok zarîf, yüzleri buğday rengi idi. Mübarek gözleri iri ve kırmızımtrak idi. Burunları azı­cık yukarıya doğru kalkıktı. Mübarek sakallarında be­yazlık çokdu. Mübarek elleri iri, parmakları zarîf idi. Mübarek ayakları keza zarîf ve ufak idi. Vücudlarında mübarek saç ve sakallarından başka kıl yoktu. Yalnız mübarek göğüslerinde ufak tüyler vardı. Belleri dahi ince idi. Hülâsa Zât-ı Faziletleri inceliğin ve letafetin canlı heykeli idiler.

Çocukları

Hazret-i Müceddid-i Sânî Rahmetullahi Aleyh’in yedi oğlu ve iki kızı vardı:

Muhammed Sadık (Rahmetullahi Aleyh) Muhammed Sa’îd Hâzinü’r Rahmet (Rahmetullahi Aleyh)

Muhammed Ma’sûm Urvetui-Vuska (RahmetullahiAleyh)

Muhammed Yahya (Rahmetullahi Aleyh)

Muhammed îsâ (Rahmetullahi Aleyh)

Muhammed Ferruh (Rahmetullahi Aleyh)

Muhammed Eşref (Rahmetullahi Aleyh)

Bunlardan ilk dördünün çocukları vardı.

Diğerleri çocuk iken vefat etmişlerdir, iki kız evlâd ise: Hadîce Bânû (Rahmetullahi Aleyhâ) Ümm-i Gülsûm (Rahmetullahi Aleyhâ) idi. Hazret-i Hadîce Bânû’nun soyundan gelen çocuk­lar zamanımızda da mevcuddur.

TELÎFÂTI (ESERLERİ) :

Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî’nin bir hayli telif âtı vardır ki, bu telîfât ile kendi davet ve ta’lîmini beyan buyurmuşlardır. Çoğu basılmış bulunan eserlerinde; ulûm-i şer’iyye, maârif ve tarikat ilimlerinin deryası ol­duğunu görürsünüz. Fakat zamanımızda bunlardan an­cak bir kaçının basüı nüshalarını bulmak kabildir. Bu­lunanlar şunlardır :

  1. Mektûbât-i Şerîf,
  2. Mebde’-i Ma’âd,
  3. Ma’ârif-i Ledünniyye,
  4. Mükâşefât-i Gaybiyye,
  5. Şerh-i Rubâiyyât-i (Hoca Abdü’l-Bâkıy Rah­metullahi Aleyh)
  6. Risâle-i Tehlîliyye
  7. Risâletün fî İsbât en-Nübüvveh,
  8. Risâle-i Silsile-i Hadîs,
  9. Risâle-i Redd-i Revâfız,
  10. Risâle-i Hâlât-i Hâcegân-i Nakşıbend,
  11. Risâle-i Âdâb’ül-mürîdîn.

İmam Rabbânî Rahmetü’llâhi Aleyh’in mektupları­nın sayısı 634 dür. Bunun birinci cildini Halîfesi Haz­ret-i Mevlâna Yâr Muhammed Hicrî 1025 senesinde toplamıştır. Bu zât Bedehşân şehrinde oturmaktaydı. (Af­ganistan Türkistan’ı). İkinci cildini ise Hazret-i Müced­did’in diğer halîfesi Hazret-i Mevlâna Abdü’l-Hayy Hi-sârî hicrî 1028 senesinde tanzim ve tertîb eylemiştir. Üçüncü cildi ise yine halîfelerinden Hazret-i Mevlâna Hcca Muhammed Hâşim Burhanpûrî hicrî 1031 senesin­de toplamıştır. Hazret-i Müceddid, bu mektuplarında öyle hakikatler ortaya koymuşlardır ki koca koca ule­mâ ve meşâyih okuyunca parmaklarını ısırmışlar ve Hazretin hakîkaten müceddid (yenileyici) olduğuna ik­rar verip itiraf etmek zorunda kalmışlardır.

İslâmiyyete Hizmetlerini İtiraf Edenler

Ekber Şah, İslâm’ın temellerini sarsmak için, bir hayli kirli işlere girişmişdi. Uydurma bir din ortaya atmak istemiş ve emirleri de onun bu uydurma ve mânâ­sız dînine karşı temayül gösterip desteklemişlerdi. Bun­lar, tevhîd (Allahı bir’leme) olmadan peygamberliğin kâfî geldiğini söylüyorlardı. Felsefeciler ve câhil şeyh­ler, Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerifleri rafa kaldırdılar. Hak Teâlâ’nın yaratmış bulunduğu insanları hak yoldan saptırmak için her çâreye başvuruyorlardı. Bu mülhid ve sapık zümre arasında bir kısım kimseler de şeriat hü­kümlerini unutmuşlar körü körüne bu sapık yolu tutup gidiyorlardı. İşte böyle bir ortamda Hak Teâlâ’nın ina­yeti ile İmam Rabbani ortaya çıktılar. İmam Rabbânî’­nin ortaya çıkması ile havayı karartmış bulunan bulut­lar dağıldı. Halkın göğüsleri bu mübarek zâtin nuru ile aydınlandı. Âlim kesilmiş olan câhiller, dâvalarını bı­raktılar, teslim oldular. İmam Rabbânî her işi Kitab ve Sünnete göre hallediyorlardı. Her hakikati de açık açık beyan buyuruyorlardı. Her yerde ve fırsatta, İslâm’dan sapmış bulunan vezirleri ve emirleri açık açık tenkîd ve tekdir ediyorlardı. Bu çalışma ve Allah’ın lütfü ile sa­pıtmış olan emirler ve vezirler yeniden İslâmla müşer­ref oldular. İslâm saadetine yeniden eriştiler. Keza sa­pıtmış âlim geçinen kimseler de yola geldiler ve İmam Rabbânî Rahmetüilahi Aleyh’in kayyumluklarmı, imamlıklarmı, müceddid olduklarını kabul edip îtiraf eylediler. O’nun kemâlâtmı ikrar etmek zorunda kaldılar. Bir kısım aşağılık ve hasud kimseler ise, muhalefet edip karşı gelmek istedilerse de onların bu hareketleri netice vermedi ve çalışmaları boşa çıktı. Müceddid-i Elf-i Sânî’­nin müceddid olduğu güneş gibi ortaya çıktı ve her ta­rafı aydınlattı.

Dünyadan Göç Etmeleri Vasiyetleri

İmam Rabbânî Rahmetüllahi Aleyh 63 yaşında idi­ler. Altmış üçüncü yaşlarının son ayında Kurban Bay­ramı günü bayram namazını kıldıktan sonra buyurdular:

— Galiba bizim için dünyadan göçmek zamanı gelmiştir. Bakınız benim ömrüm de Efendimiz Sallallâ­hü Aleyhi ve Sellem’in ömrü kadardır.

Şimdi sizlere vasiyetimi bildiriyorum :

Her za­man Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’in sünnetine bağlı kalınız. Bütün işlerinizi bu ikisine göre ayarlayınız. Ulemâya ve ileri gelen ilim erbabına hürmet gösteriniz. Biliniz ki, ben ulemâ deyin­ce, şerîate muhalif hareket eden ve uydurma ulemâyı kasdetmiyorum. Böylelerinin yanma bile yaklaşmayınız. Semai raksi tasvîb eden ehi-i tasavvuf yalancıdırlar. Zikir ve murakabeyi devam ettiriniz. İbâdete çok bağlı bulununuz. Şerîat-i Muhammedi’ye muhalif hareket eden ve keşf ü keramet iddiasında bulunan kimselere de inanmayınız. Onlar da yalancı kimselerdir. Hakîkat­te böylelerinin mâ’rifet-i ilâhiyye ile hiç bir alış veriş­leri yoktur. Bu gibi kimselerden uzak kalınız. Öyle kim­selerle yakın bulununuz ki onlar, kitap ve sünnete uy­gun ilim ve amel sahibi olsunlar da ilimlerinden istifâ-edilsin ve sizin için kurtuluşa vesile olsunlar.

Yine bir gün buyurdular :

— İki ay sonra havalar soğuyunca artık beni ara­nızda göremiyeceksiniz.

Zilhice ayının ortalarına doğruydu, Zât-ı Faziletle­ri nefes darlığı hastalığına yakalandılar. Bu kere an­cak bir kaç gün ömürlerinin kaldığını haber verdiler. Bir gün ulu babalarının ve ulu dedeleri Hazret-i İmam Re-fîu’ddîn Rahmetüilahi Aleyh’in mezarlarını ziyaret et­tiler ve uzun zaman orada kaldılar, murakabe ile meş­gul olup, mezarlık halkına duâ ederek istiğfarda bulun­dular. Bu, o mübarek zâtin son çıkışları idi.

Vefat

Hicri 22 Saf er 1034 senesi, evlâdını ve mürîdlerini topladılar ve:

— Hak Teâlâ bir insan için verilmesi gereken her şeyi bana vermiştir.

Bu sözleri söylerken, artık son anin gelmiş olduğu­nu hissediyorlardı. Bundan sonra, bütün elbiselerini fu­karaya dağıttılar ve o gecenin ertesi günü vefat ettiler. Çok zor kalkıp oturabiliyorlardı. Tam vefat edeceklerin­de vasiyyetlerine ilâve ettiler:

— Benim cenazemin defnini sünnete uygun şekil­de yapınız. Kimseye benim vücûdumu göstermeyiniz. Beni gaslederken oğullarım ve iki halîfemden başka kimse bulunmasın.

Sonra takatsizlik daha da arttı. Buna rağmen yine abdest alıp, gece «teheccüd» namazı kıldılar. Hindu, di­linde aşağıdaki mısrai bir kaç kere tekrarladılar:

«Ömür sona erdi ve Dost’a kavuşma zamanı geldi.»

Yâni: Şimdi O Dost’a kavuşacağım ki, bütün dün­yayı O’na fedâ ederim, diyordu. Âdetleri veçhile mura­kabeye devam ediyorlardı. Sonra «îşrak» namazını da kıldılar. (Güneş bir mızrak boyu yükseldikten sonra kılınan ikişerden dört rekât nafile namazdır.) Duaları­nı zikirlerini okudular. Sonra abdest tazelemek istedi­ler. Lâzımlık getirttiler. Lâzımlığın içine kum dökme­lerini söylediler, kum döküldü. Sonra; küçük abdest bo­zacak kadar vakit yoktur, abdest alayım. Bu lazımlığı kaldırın ve beni yere oturtun dediler. Böyle yapıldı. Mü­barek yüzlerini kıbleye çevirdiler, sağ ellerini mübarek yüzlerine dayadılar. Zikr ile meşgul oldular. Nefesleri hızlüaştı ve bir kaç dakika sonra Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî Hakkin rahmetine vâsıl oldu. «İnnâ Lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn» Biz Allah içiniz ve O’na döne­cekleriz.

Vefat tarihi hicrî 28 Safer 1034 salı günü, güneş yükseldikten bir az sonra kuşluk vakti idi.

İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin vefatı gü­nü gökyüzü kızarmıştı. Sanki bütün dünya onun için yas tutmaktaydı.

Gasil ve Kefenleme

Hazret-i İmam Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’nin cenazesi gasil için teneşir tahtasına kondu. Mübarek ce­sedi, namazda imiş gibi ellerini bağlamış hâldeydi. Gasil esnasında cesedi sağa sola çeviriyorlar, fakat mübarek elleri hep bağlanıyordu. Üç defa böyle oldu ve oğulları zannettiler ki bunun da bir sırrı vardır. Dördüncü defa artık ellerini açmak için uğraşmadılar ve elleri bağlı halde kefenlediler.

Cenaze Namazı ve Lahd

Zât-ı Fazîletlerinin oğlu Hazret-i Muhammed Sa’îd Hâzinü’rrahmeh cenaze namazına imamlık ettiler. Son­ra Hazret-i Hoca Muhammed Sadık Rahmetüilahi Aleyh’­in, kabrinin batı tarafına defnettiler. Mezar dar gel­mişti. Fakat kendi kendine doğu tarafa doğru geniş­ledi.

Vefatlarından Sonra

Oğlu Hazret-i Hâzinü’r Rahmeh ve müridi Şeyh Pîr Muhammed Rahmetüilahi Aleyh ve Şeyh Âdem Benûrî Rahmetüilahi Aleyh hepsi de buyurdular ki:

— «Hazret-i Müceddid-i Elf-i Sânî, vefatlarından sonra da bâtın gözü ile hayatta bulundukları gibi dün­ya ahvâlini görüyorlar ve manevî fâide elde ediyorlar.»

Kaynakça

Muhammed Halim Şarkpûrî trc Prof Dr. Ali Gencelî [Kitap]. – İmam Rabbani Ahmed Fâruk Serhindi 1978 Konya. (s.8-99)


[1] Dünya ile hatırlanacak bir konu
[Her mason dul bir kadındır Masonların sıkça kullandığı "dul kadının çocukları" deyimi, masonların kökenlerinin dayandığını söyledikleri 'Hiram efsanesinden', Hz. Süleyman mabedini inşa eden Hiram Usta'nın dul bir kadının çocuğu olmasından kaynaklanıyor. Dünyada mason locasına üye olan herkes kendilerinin dul bir kadından gelme olduklarına inanırlar ve her bir mason dul kadının çocukları olarak kabul edilir. Hiram'ın annesine atfen kullanılan dul kadının çocuğuna yardım ifadesinin gerçekten masonlar arasında zor durumda olan dul bir mason hanımına yardımı ifade ettiğini söyleyen araştırmacı— yazar Aytunç Altındal bu ilişkiyi şu sözlerle açıklıyor:

"Masonların her biri dul bir kadındır ve her bir biraderin bir tane kadın ismi vardır. Bir mason locasında iki tane birader var. Birinin adı Ahmed, birininki Veli. Ahmed'in karısı Necla, Veli'nin karısı da Filiz ismini taşısın. Şimdi Ahmed, Veli'nin karısının adını alıyor, Veli de Ahmed'in karısının adını alıyor. Böylece Veli ve Ahmed birer erkek oldukları halde birer adları da Necla ve Filiz oluyor. Ahmed'in bir adının Filiz olduğunu locada bulunanlar da biliyor. Böylece locada hem kadın hem de erkek olmuş oluyor. Bir gerçekten hâlâ yaşayan Necla ve Filiz var, bir de erkek olan Necla ve Filiz var. Birgün Filiz'in kocası olan Veli ölürse ona erkek olan Filiz yardım ediyor. Yani gerçek bir dul kadın var ortada, onun adı Filiz; bir de erkek olan Filiz (Ahmed) var o da dul bir kadın ayrıca. Yani Ahmed de dul bir kadın olmuş oluyor ve bunu da locada bulunanlar biliyor."]

KIYAMET HAZIRLAYICILARINDAN: (YE’CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA)


AVENGELİSTLER, HZ. İSÂ ALEYHİSSELÂMI, 

İRAN’IN DESTEKLEDİĞİ HÜCCETİYE CEMİYETİ MEHDİ ALEYHİSSELÂMI, 

AGARTACILARDA YE’CÜC VE ME’CÜC’Ü BİR AN ÖNCE GETİRMEK İSTİYORLAR.

KUR’AN-I KERİM’DE YE’CÜC VE ME’CÜC

Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerinin hangi dilden geldiği ve Arapça’ya nasıl geçtiği hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu isimlerin İbranice ve Süryanca gibi dillerden geldiğini söyleyen olmakla birlikte Yunancadan geldiğini kabul edenler de vardır. [1]

Kur’an-ı Kerim’de adları Ye’cüc ve Me’cüc kavramlarıyla ifade edilen bu yaratıkların ne tür varlıklar olduğu konusunda herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Bu isimlerin Kur’an’da ilk geçtiği yer Zülkarneyn kıssasıdır. İnsanlar Zülkarneyn’e taleplerini iletirken kendilerine rahatsızlık veren ve bozgunculuk yapanları kastederek şikâyet ettikleri iki isim olarak geçmektedir.

 Kur’an’da geçtiğ ilk geçtiği ayet şöyledir: ‚

Dediler ki: “Ey Zu’l-Karneyn, Ye’cûc ve Me’cûc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların ara-sına bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?” [2]

İkincisi olarak helak edilen kavimlere atıf yapılarak bu isimler geçer:

“Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı ve onlar her tepeden akın etmeye başladıkları zaman, gerçek va’d (yani kıyâmet) yaklaşmış olur. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalır.

“Vah bize, biz bundan gaflet içinde idik (bunun doğru olacağını hiç düşünmüyorduk). Meğer biz zulmediyormuşuz!” (diye mırıldandılar).” [3]

HADİSLERDE YE’CÜC VE ME’CÜC

Belirtildiğine göre kıyamete yakın döneme kadar belli bir yerde aşamayacakları setle engellenmiş halde duracaklar. Onlar sürekli olarak önlerindeki bu seddi yıkmaya uğraşacaklar ve sonunda kıyamete yakın bir zamanda bu amaçlarına ulaşacaklar. Önlerindeki engeli aşarak serbest kalacak olan bu yaratıklar her tepeden saldırarak ortalığı yakıp yıkacaklar. Yeryüzünde bulunan yenebilecek ve içilebilecek her şeyi gasp ederek bitirecekler. Bu şekilde meydana gelecek olan azgınlıklarını müteakip Allah semadan çekirge ve kurt gibi yaratıkları musallat ederek onları helak edecektir. Onların cesetleri her tarafı dolduracak ve yeryüzüne pis bir koku yayılacak. Allah yağmur yağdıracak ve bu şekilde sular artarak meydana gelen seller ölüleri sürükleyerek denize götürecektir.[4]

Allah Teâlâ bir gece onlara ansızın negaf hastalığı gönderir ve bu hastalığa yakalananlar yok olup giderler, soyları kesilir ve bütün fertleri ölür. Sonra tarımda artış olur, kökler ve dallar yeşerir. Meyveler bollaşır ve güzel bitkiler her yeri kaplar. Allah’a hamd edilir. Kalbe gelen fasit hatıralarla nefis azar. Vesveselerin artması bunu izler. Kişinin bu azgınlık halleri kalp mekânını işgal eder, özünün meyvelerini yiyip bitirir ve özdeki suları kuru-turlar. Bu durumda onda irfan namına hiçbir şey kalmaz. İşte tam bu hal-deyken onda hakikî uyanıklık hali belirirse, ona Rabbânî yardımlar ve armağanlar gelir. Kur’an-ı Kerim’de “….‚Ayık olun, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa ermiştir [5] âyeti bu hale işaret eder. Allah kullarından dilediğini seçer. Bundan sonra şeytanî hatıralar ve vesveseler ortadan kalkar. Bunların yerlerini ledünnî ilim, ruhanî nefesler ve kalbi kemalleştiren melekeler alır. Bu tarımın/ziraatın çoğalması, kökten dala kadar bitkilerin yeşermesi olarak değerlendirilir. Bu duruma erişen kişi, yakînlik makamını elde eder. Böyle bir yükseliş, meyvelerin olgunlaşarak tatlanmasına benzetilir.

 KİTAB-I MUKADDES’TE YE’CÜC VE ME’CÜC

Ye’cüc ve Me’cüc Tevrat’ta Gog ve Magog adı altında çeşitli yerlerde geçmektedir. Bunlar:

“Yafes’in oğulları: Gömer ve Me’cüc ve Maday ve Yevan ve Tubal ve Meşek ve Tires”[6]

Burada Me’cüc Yafes’in oğullarından biri olarak görülmektedir.

“Âdemoğlu, Magog diyarından olan, Roşun, Meşekin ve Tubalin beyi Gog’a yönel ve ona karşı peygamberlik et ve de: Yehova şöyle diyor; Roşun, Meşekin ve Tubalin beyi Gog, işte ben sana karşıyım.”[7]

“Bundan dolayı, Âdemoğlu peygamberlik et ve Gog’a de: Rab Yehova şöyle diyor: Kavmim İsrail emniyette oturunca, sen o gün öğrenmeyecek misin? Sen ve seninle beraber birçok kavimler, hepsi atlara binmiş, büyük bir cumhur, kuvvetli ordu olarak, şimalin sonlarından, kendi yerinden geleceksin. Ve diyarı örtmek için bir bulut gibi kavmim İsrail’e karşı çıkacaksın, son günlerde vaki olacak ki milletlerin gözü önünde sende takdis olunacağım zaman ey Gog, onlar beni tanısınlar diye seni kendi diyarıma karşı getireceğim.”[8]

“Ve Gog İsrail diyarına karşı geldiği zaman, Rab Yehova’nın sözü, o günde vaki olacak ki, ateş püsküreceğim.”[9]

“Ve sen Âdemoğlu, Gog’a karşı peygamberlik et ve de: Rab Yehova şöyle diyor: Roşun, Meşekin ve Tubalin beyi Gog, işte, ben sana karşıyım. Ve seni geri çevireceğim. Ve seni ileri götüreceğim. Şimalin sonlarından seni çıkaracağım. Sol elinden yayını ve sağ elinden oklarını vurup düşüreceğim. Sen, bütün ordularınla ve yanında olan kavimlerle, İsrail dağlan üzerinde düşeceksin. Yesinler diye her çeşit yırtıcı kuşa ve kırın canavarlarına seni vereceğim. Açık kırda düşeceksin, çünkü ben söyledim. Rab Yehova’nın sözü ve Magog üzerine ve adalarda emniyette oturanlar üzerine ateş göndereceğim. Ve bilecekler ki ben Rab’im.”[10]

“Ve o gün vaki olacak ki, İsrail’de denizin şarkında Geçiciler deresinde Gog’a kabir yeri vereceğim. Ve oradan geçenleri o durduracak ve orada Gog’u ve bütün cumhurunu gömecekler. Ve oraya Hamon-Gog deresi denilecek. Ve memleketi temizlesinler diye İsrail evi yedi ay onları gömmekte devam edecekler.”[11]

“Bin yıl tamam olunca şeytan, atıldığı zindandan serbest bırakılacak. Yeryüzünün dört bir bucağındaki ulusları, Ye’cüc ve Me’cüc’ü saptırmak ve onları savaş için bir araya toplamak üzere zindandan çıkacak. Toplananların sayısı denizin kum taneleri kadar çoktur.”[12]

Gog ve Magog’un Kur’an’da ki Ye’cüc ve Me’cüc olduğu Kitab-ı Mukaddes yorumcuları tarafından dile getirilmektedir. Bunların barbar bir topluluk olduğu ifade edilmektedir.[13]

 Klasik kaynaklarda geçen Ye’cüc ve Me’cüc ile kıyamet alâmeti olarak ortaya çıkacak ve büyük karışıklıklara ve yıkımlara sebep olacak topluluklar kastedilmektedir. Daha önce belirttiğimiz üzere Ye’cüc ve Me’cüc Kur’an’da iki yerde geçmektedir ve kıyamet alâmeti olduklarına dâir açık bir beyan söz konusu değildir. Kitab-ı Mukaddesle geçen Gog ve Magog ile Ye’cüc ve Me’cüc tasvirleri arasında ki benzerlik dikkat çekicidir. Gerek hadislerde ki gerekse de Kitab-ı Mukaddes’te ki ifadelerden anlaşılan bu toplulukların belli bir yerde tutuldukları ve zamanı geldiğinde serbest bırakılacakları anlaşılmaktadır. Bu toplulukların kimler olduğu ile ilgili olarak bir açıklama söz konusu değildir.

Hadislerde ki Ye’cüc ve Me’cüc’le ilgili olarak gerek klasik gerekse de çağdaş yorumlar yapılmıştır. Ye’cüc ve Me’cüc bazı toplumlarla ilişkilendirilmiştir.[14] Her bir bozukluk, sosyal kargaşa ve her türlü çöküşler bir nevi o toplumun kıyametidir. Kendiliğinden bozulmaya, yok olmaya yüz tutmadır.

Konuya Kur’ân-ı Kerim’i esas alınarak yaklaşılmaması, zayıf rivayetlerin etkisinde kalınması sebebiyle Ye’cüc ve Me’cüc’ün kıyametin bir alâmeti olduğu şeklinde ki değerlendirmelerin isabetli olmadığı bu konu etrafında yapılan yorumların ise eksik ve yetersiz kalınmaktadır.

Kur’an’da ve Hadislerde geçen Ye’cüc ve Me’cüc’ün cinsiyetleri, mekânları ve zamanları tayin edilmemekte, sadece bir vasıf olarak yeryüzünü ifsat edenler manasınadır. Bazı müelliflerin Ye’cüc ve Me’cüc’ü bazı toplumlara hasretmesi doğru bir yaklaşım olmamaktadır. Bu yaklaşım İlmî bir hakikat değildir. Ancak her devrin Ye’cüc ve Me’cüc’ü mevcuttur.[15] Medeniyetin ilerlediği XXI.yy. da yeryüzünde yaşayan insan topluluklarının bir bölümü savaşlar, açlık, sefalet ve yokluk içerisinde hayatlarını devam ettirmeye çalışmaktadır. Bu durum, insan neslinin sağlam ve sağlıklı bir şekilde devamının önünde ki en büyük engellerden birisidir. Bu duruma sebep olan topluluklar, Gog-Magog / Ye’cüc-Me’cüc topluluklarının yapacakları tahribatla aynı özelliktedir. Onun için özel olarak Gog-Magog / Ye’cüc-Me’cüc toplulukları beklemek doğru bir yaklaşım değildir.][16]

YE’CÜC VE ME’CÜC İÇİN YAPILAN YORUMLAR

İnsanda hayvanî sıfatların/kötülüklerin, çirkin fikirlerin çıkmasından ve bunların tamamen hâkim unsur haline gelmesinden ibarettir. Çünkü çirkinlikler ve kötülükler iyilikleri örter. Böyle kötü hallerin çoğalması kalbi karartır. Kaşanî, Ye’cüc ve Me’cüc ile mizacın bozulması, terkibin çözülmesiyle meydana gelen nefsanî ve bedenî kuvvetlerin kastedildiğini belirtir.

Bu bilgilerin yanında Yecüc Mecüc’ün Türk kavmi, onlara karşı yapılan duvarın Çin şeddi olduğu iddiaları da vardır. Eski tefsirlerde bu konu işlenir. Her ne kadar hoşumuza gitmese de bu bilgi bizim için önemlidir. Aşağıda geçen hatıra çok önemlidir.

Münevver Ayaşlı (1906-1999) Collège de France’da L. Massignon’un derslerine devam edermiş. Bir gün derste Massignon Ye’cüc-Me’cüc kavminin Türkler olduğunu söyleyince Münevver Hanım kızgınlığını göstermiş. Bunun üzerine Massignon, konuşmasına:

“Buna hiç infial (gücenme, kızgınlık duyma) göstermeyiniz. Türkler İslâm’ı kabul etmeden önce Ye’cüc-Me’cüc kavmi idiler. Eğer bir gün İslâm’ı unuturlarsa gene Ye’cüc-Mecüc kavmi olacaklardır” diye bir açıklama getirmiş[17]

Bu bilginin durumu bize açık şekilde gösterdiği şudur ki; Türk kavmi özellik bakımından sürekli atılım içinde olduğu, tarihin hiçbir döneminde devletsiz kalmadığı yanında, inançsız dönemlerinde “barbar” sıfatını alacak kadar ileri gidebileceğidir. Ayrıca Türkleri öven hadislerde mevcuttur.[18]

Bu nedenle kıyamete kadar Türklerin tarih sahnesinden çekilmeyeceğini ve devletsiz kalmayacağına dair rivayetlere de bakılınca dengenin olması konusunda L. Massignon kilise’nin müslümanlara (Türklere) karşı nefrete dayanan geleneksel tavrını II. Vatikan Konsili’nde terketmesini sağlayan zemini hazırlamış; Konsil üyesi olan talebesi Peder Georges Chehata Anawati de bu zeminin Konsil kararı olarak kayda geçirilmesinde etkili olmuştur.[19]

AGARTA- ŞAMBALA

“AGARTA”

“Dünyanın Kalbi”, “Yüce Ülke”, “Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur.

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikâmet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.

Agarta, dünya insanlığının tekâmülünde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi’ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve “Kutup” olarak ifade edilen ve “Brahatma” veya “Brahitma” adıyla belirtilen Agarta’nın lideri, Dünya’yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi’nin fizik âlemdeki temsilcisidir.

1912’de Müslüman olduktan sonra Abdülvahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon’a göre tradisyonlarda “Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi” olarak ifade edilen yer, O’nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır.

Agarta’nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür.

Rene Guenon’a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya’da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, “ataların kutsal mağaraları” ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan “gizli ülke” inanışında Agarta’nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta’nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.

Agarta’nın ne olduğuna ilişkin en yaygın, internet ve ansiklopedik kaynaklarda kullanılan tanım, “Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya’daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı organizasyonu”dur.

Günümüze değin “Agarta”nın ne olduğunu inceleyen birçok yayın ve yazar bulunuyor. Bunlar içinde en ünlüleri ve kaynak olarak en itibar edilenleri üç tane. Bunları meraklıları için öncelikli olarak-konunun daha başında-yazalım.

 Saint-Yves d’Alveydre, Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon.

Agartha kelimesi; “Agharta” ve “Agarthi” olarak da kullanılabiliyor. Agarta veya Agarti sözcükleri Sanskritçe de “ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her şeyden korunmuş, şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği” anlamlarına gelmekte.

 “ŞAMBALA” (SHAMBALAH)

Kimi kaynak ve kişilere göre Şambala, Agarta’ya karşıt olarak kurulmuş, gizli bir menfi merkez. Ancak genel ve yaygın kanı, Şambala’nın Agarta’nın bir diğer adı olduğudur.

Bu tezin bir devamı var. Coğrafi bir tanım verip, siyasi bir bilgiyi de içeriyor. Yukarıda “Agarta ve Şambala” ilişkisine değinmiştik. “Ayrı-rakip” olduklarına ilişkin bilgi burada bulunuyor.

Bu göçten sonra, iki gruba ayrılıyorlar ve “sağ elin yolu” diye anılan grup Agarta’ya, yani dünya hayatından uzak “murakabe ve mükaşefe”de bulunma ülkesine, “sol elin yolu” diye anılan diğer grup ise “Şambala”ya yani kaba güç ülkesine yerleşiyor.

Agartalılar nerede?

Bu konu üzerinde asla mutabakat yok. Hemen her kaynak kendine göre bir adres gösteriyor. Böyle olmakla beraber, “geniş coğrafi” tanım açısından bir harita çıkarmak mümkün.

Guenon’a göre, çok eski bir tufan bugünkü Gobi bölgesinde çok gelişmiş bir uygarlık yok olmuştur. Burada yaşamakta olan “spiritüel mürşitler” Himalayaların altında yer almakta olan büyük bir mağara şebekesine sığınmışlar.

AGARTA HİKÂYESİ NASIL BAŞLADI

Burada önce Aytunç ALTINDAL Beyefendinin 04.10.2010 / Takvim Gazetesi – Arda Uskan’la  olan bir röportajını hatırlayalım

AGARTA EFSANESİNİN KAYNAĞI SİRK CANBAZI HELENA

Şu meşhur ‘Agarta’ konusuna girelim mi? Hani seni Ergenekon zanlısı durumuna sokan meşhur efsane.

Dünyada Agarta diye bilinen olay, özellikle Ergenekon operasyonundan sonra Türkiye’de gündeme geldi. Bir gazete (Taraf) beni Ergenekon’un kurucusu ilan etmişti. Mikdat Alpay diye bir MİT müsteşar yardımcısı vardı. ‘Esas Ergenekon kurucusu bunlar’ diye benim de olduğum bazı kişileri rapor etmiş.

 Sonra ne oldu?

Hiç canım ne olacak. Saçma sapan bir iddiaydı zaten.

Agarta tam olarak nedir peki, Ergenekon’a nasıl bağlamışlar?

19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında yaşayan Helena Blavatski isimli bir Rus kadın var… Bir sirk cambazı ve çok da güzel. 1895’de bir sirkle İstanbul’a geliyor. Bazı Türklere tanışıyor. Rufai tarikatından. Üsküdar’da ve Kasımpaşa’da esoterik bilgiler veriyorlar kadına. Bunları öğrenip, daha sonra Hindistan ve Tibet’e gidiyor kadın. İlk hippy yani. Tibet’te, Tantra ve Tantrik öğretileriyle tanışıyor.

 Bizimkilerden aldığı ne tür bilgiler?

Mesela kabala, gemetria, bizim ebced hesapları filan… Ardından, merkezi New-York’ta olan çok büyük bir akımı başlatıyor: TEOSOFİ AKIMI. Yani felsefe ile teolojinin bir arada olması. Ama bu dinlere karşı, aykırı bir akım. Kadın ciltlerle kitap yazıyor. ‘İsis Unveiled’ (Peçesiz İsis) mesela. İsis tanrıça. Bütün olay bu kitapla başlıyor. İşte bu kitapta ‘Agarta diye bir yer var’ diyor. Kelime de oradan çıkıyor.

Hikayeye göre; bilinen bütün uygarlıklardan çok evvel, 15 bin yıl önce Mu ve Atlantis medeniyetleri var ve bunlar aralarındaki savaşta ölüyor. Mu’nun 200 rahibi kendilerini kurtarıp, dünyanın bazı bölgelerine dağılıyorlar. Mezopotamya, Anadolu, Harran Bölgesi, Mısır ve Yunanistan’a.
Medeniyeti yeniden kurmaya gelmişler bir anlamda. “Bu rahipler hala Tibet’te bir yer altı şehrinde yaşıyorlar, beni o şehre götürdüler’ diyor kitapta.

Senin mutlaka bir yorumun vardır.

Ne diyeceğim! Bunlar kadının iddiaları. ‘Ben o kişilerle tanıştım, onlar Şamandı’ diyor. Tabii burada şamanizmi de anlatmak gerekiyor. Şamanizm şarlatanlık filan değil. Çok önemli bir olay. Latin Amerika’nın, eski dünyada bilinmediği dönemlerde var olan şaman toplulukları bugün hala yaşıyorlar. Mesela biz o dönemlerden sadece Aztek’leri, Maya’ları, İnka’ları biliyoruz.

Ama bunların gerisinde Mitsek diye bir grup var ki ben onlarla tanıştım.

Nerede yaşıyorlar?

Meksika’da ve UNESCO’nun koruması altındalar.

Bunlar Aztek ve İnka’ların ilk hali. Bu insanlar Meksika’nın Vahaka diye bir bölümüne yerleşmişler ve orada bir dağları var. O dağ, ‘ölüler dağı’ diye geçiyor. İşte şamanlar bunlar. Şu anda oradalar. Şamanlığın bir özelliği var. Konuştuk ya, dünyanın etrafında dönen radyo dalgalarını…

 Konuştuk ama örnek vermedik!

Araştırmacılar şununla karşılaşmış; Dünyanın bazı yerlerinde insanların düşünce sistemleri çok yavaş çalışıyor. Veya ağız yapıları, diş, damak, çene yani insanın ses aygıtları birbiriyle uyumlu değil. Bazı kimseler kaç nesil geçerse geçsin belirli harf ve sesleri çıkartamaz.

Dolayısıyla çok basit seslerle kendilerini ifade edebilir. İletişim, sese yüklediğin anlamlarla olur. Bu nedenle doğru dürüst iletişim kuramıyorlar.

Şamanlarla ne ilgisi var?

Şamanların bir özelliği var, ellerine bir tane tef alıyorlar. Şaman belli bir transa geçiyor ve kendini gökyüzüne yansıtıyor. Tefe bir kere vuruyor ve dünya etrafındaki radyo dalgalarıyla kendisinin o anda bütünleştiğine inanıyor.

Şamanların gökyüzündeki dalgalarla, radyo dalgaları ile bütünleşebilme yeteneği, on üzerinden sekiz buçuğa kadar çıkıyor. Zihinsel kapasitesi de o kadar açılıyor ve genişleyebiliyor.

Vay be, bizim radyoyu çalıştıran dalgalar bak ne işler yapıyormuş?

Bizim radyo dalgaları ile karıştırma.

Uzaydaki radyo dalgaları sözünü ettiğim. Radyo kelimesi de oradan geliyor zaten. Bir örnekle anlatacağım aklın duracak.

Şimdi NASA filan uzayı dinliyor ya… Oradan gelen frekansları, dalgaları kaydediyorlar. Kaydedilen normal frekanslar arasında 1995’te inanılmaz bir olay oluyor. Uzaydan aldıkları bir sinyalde, Hitler’in 1939’da yaptığı bir konuşmayı kaydediyor cihazlar. Bu titreşimler uzayın bir köşesinde kalmış. Uzayda hiçbir şey yok olmuyor ya. Onu kaydediyorlar tesadüfen. Şaman işte bu dalgalarla, bu sinyallerle bütünleşebiliyor.

Başka hangi toplumlarda var bu algılama yüksekliği? Türklerde ne düzeyde diye sormaya dilim varmıyor?

Biraz geriye gidersek, Afrika kıtasındakiler çok yavaş fikir üretebiliyor, yani zihinsel gelişim düşük. Anadolu en yüksek dereceye çıkabiliyor. Yakutistan var mesela Rusya’nın sınırlarındaki Kafkasya’da. Onlar çok yüksek zihinsel gelişim gösteriyorlar. Hindistan’da yüksek. Japonya’da çok düşük. Avrupa’da ise bütünleşebilme şansı çok az.

 Agarta’ya dönersek!

Kısaca orası Helena Blavatski’nin var olduğunu iddia ettiği ve Mu şamanlarının yönettiği bir hayali toplum.

Salaklığıma ver, bütün bu iş bizim Ergenekon’a kadar nasıl ulaşıyor?

Estağfurullah. İşte gizli ve derin devlet deniyor ya, Agartha’ya kadar uzandığı iddia ediliyor.

 Ergenekon’da adının geçmesinin nedeni bunları araştırdığın için mi?

Olabilir. İlk Ergenekon tutuklaması yapıldığında Sevgi Erenerol, Türk Ortodoks Kilisesi’nin halkla ilişkiler sorumlusuydu.

Onun notları arasında, ona anlattığım şimdi de sana anlatmakta olduğum Agartha, Blavatski ve bazı şeyleri buluyorlar. Sonra bana sordular. Ben de dedim ki böyle işlerle uğraşmayın, öyle bir şey yok. Ama ilk tutuklamalar başladığı zaman, bunlar ‘üç bin yıllık bir örgüt’ filan diye her şeyi bir birbirine karıştırmışlar.

İttihat Terakki’ye kadar geldiler ve bıraktılar işi. ‘Agartha’nın bunlarla ilgisi yok rezil etmeyin kendinizi’ diye anlattım ama iş işten geçmişti.

Mesela Hitler’in de oktült, yani gizli bilimlere tutkusu olduğu biliniyor. O da Agarta’yı araştırmış.Bütün bu işlerin Atatürk’e kadar uzanan bir öyküsü var yanılmıyorsam.Mu medeniyetiyle Atatürk de ilgilenmiş.

Hitler, Mu medeniyetine meraklı.

Agartha var mı yok mu, efsane mi diye Tibet’e adamlarını yolluyor. Hitler’inki bambaşka bir tutku. 1945 yılının 1 Mayıs günü Ruslar ve Amerikalılar Berlin’e girince, bir kışlada Nazi üniforması giydirilmiş bin adet Budist rahibin cesedini buluyorlar. Hepsi enselerinden vurulmuş. Hitler’in Tibet felsefesine, Budizm’e ve Mu’ya müthiş düşkünlüğü biliniyor.

Neden bu kadar ciddiye alınıyor?

İnanılan şu; Dünyanın bu yok oluşundan sonra kurtulan pek az insan bazı bölgelere yerleşiyorlar ve yeni bir medeniyet için kolları sıvıyorlar. Bunlardan birinin Sümerler olduğu söylenir. İnsanlığın tarihini ister 2 milyon yıl, ister 2 milyar yıl kabul edelim, Sümerler’de olduğu kadar gelişme kaydedilmemiş!

Sümerler’e gelince büyük sıçrama oluyor ve son 8 bin senede medeniyet aniden ilerlemeye başlıyor. Sümerler’e kadar insanlar buğdayı bilmiyor. Bu dünyada üretilen bir madde değil. Ama birden bire bunlarda buğday ekimi oluyor. Buğdayla aldığı karbonhidrat insanda zekayı geliştiriyor. Düşün, yüz binlerce yıl medeniyet adına hiçbir şey yok 8 bin senede Mars’a gidiyorsun…

 Atatürk’ün bu işe merak sarması nasıl oluyor?

1930’lardan itibaren çok yaygın bir görüş bu aslında…

Örneğin, 19 Mayıs’larda stadyumlarda yaptırılan İsveç jimnastiğinin, Mu’ların güneşe tapınma şekli olduğu iddia edilir.

Atatürk de bir ara ‘Türklerin ataları Mu’lar mı?’ diye araştırma istiyor. O dönemde Almanya kendini dünyanın hakimi görüyor.

Medeniyetin kendileriyle başladığını ispata çalışıyor. Mu soyundan geldiklerini yani… Mustafa Kemal de altında kalır mı? Bir araştırma da o yaptırıyor.

Tahsin Paşa’yı devreye sokunca…

Tahsin Paşa’ya Mayatepek soyadını veriyor ve mayaları araştırmak için Meksika’ya gönderiyor. Ben Meksika’ya gittiğimde, Büyükelçi Nüzhet Kandemir ve eşi, 400’den fazla maya dilinde Türkçe kökenli kelime tespit etmişlerdi.

Peki çalışmanın belgeleri nerede?

Bir dönem Anıtkabir’de duruyordu. Şimdi kaldırmışlar.

Sonraları cılkı çıkmıştı. Kızılderililer’in de Türk olduğu iddiasını hatırla.

Değiller miymiş?

*********

 “Agarta ve Şambala”yı  aşağıda zikredeceğimiz birkaç kaynakta görüleceği üzere bir “üst tasarım” olarak yıllar önce hazırlanmıştır.  Alt yapısında bir haince plan olduğu zaman geçtikçe görülecektir. Bu bazı şer mihraklar tarafından dünya insanın yeni arayışlarında karşılaşacağı beklenilen inanç sorunlarını gidermede “cazip” ve “kontrolü yapılabilecek bir tasarımları” önceden hazırlanmış olmasıdır. Bu şekilde bir inanç şekline dönüştürülecek ezoterik düşüncelerle insanları korkunç hayallere sürüklemek ve kontrol etmek mümkün olacaktır.

Bu yazıda Agarta ve Şambala’nın hedefi açısından düşündüğümüzde, Ye’cüc ve Me’cüc ile bağlantı kurmamız dünya üzerinde şu anadaki bilgilerimizle tam sonuca ulaşamadığımız varlıklardan olmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de  Kehf Sure’sinde (Mağara Suresi) bu konuya dair bilgi verilmesi Agarta ve Şambala hikayelerin “Mağara Sembolü” ile anılmasıdır.  

Konu üzerinde üç kitap okuyun görürsünüz ki birbirinin bir kopyası ve medyumların hikayeleri ile çorba olmuş durumdadır. Bu konuda en yeterli kaynak konu üzerinde araştırma yapmış ancak daha sonra Müslüman olup inzivaya mecbur kalan Rene GUENON’un “Le Roi Du Monde- ÂLEMİN HÜKÜMDARI” kitabıdır. Kitap detaylı bir inceleme görüntüsü verse de Kabbala terimleri ile yığılmış kalmıştır. Rene GUENON (Abdulvahid Yahya) da araştırmasının bir hayal olduğunu anlayınca iş işten geçmiştir. Şimdilerde piyasada onun hazırladığı kitabı evirip çevirip sunanlara dolup taşmaktadır.

Hint’in etkisinde kalan düşünür sayısı az olmadığını bilmekteyiz. Fakat gerçek bir araştırma sonunda sadece “om” sözcüğünden öteye gidilemeyeceği ve hayal olduğu görülmüştür.

Tekrar edecek olursak Agarta ve Şambala konusunu işleyen bütün kitapların şer odaklar tarafından pazarlanan “masonik ritüelleri” barındıran bir okült (bilimsel yöntem dışındaki yollar ile “gizli” bilginin araştırılması) ekolden olduğunu anlaşılmaktadır. Tabi ki, şeytâni odaklar üzerlerinde her zaman bir perdeyi çekili tutar.

Yine kitaplarında “Agarta ve Şambala Ekibi”nin bütün dinlere belli bir seviyede uzlaşmacı yaklaşırken Son ve Hak din olan İslâm’a karşı gizli bir amborgo uygulamasını görünce de aleni şer bir örgütsel faaliyet olduğunu göstermektir. (Bir unsur varlığından bahsetmemek, mücadele etmekten daha kolay ve örgütsel faaliyete en az zarar vericidir.)

Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerim’de Zülkarneyn tarafından hapsedildiği belirtilen “Ye’cüc ve Me’cüc” bir vakitte dünyayı istila edecektir.  Ne varki, Ye’cüc ve Me’cüc kendi çabalarıyla esaretlerini bitiremeyeceklerine göre onlara yardım edecek bazı  insanlar olacak demektir. Çünkü kıyametin öne alınması ve geri kalmasına sebep olacak yegâne unsur insanların amelleridir. Öyle ise;

AVENGELİSTLER, HZ. İSÂ ALEYHİSSELÂMI,[20]

İRAN’IN DESTEKLEDİĞİ HÜCCETİYE CEMİYETİ MEHDİ ALEYHİSSELÂMI,[21]

AGARTACILARDA YE’CÜC VE ME’CÜC’Ü BİR AN ÖNCE GETİRMENİN ÇABASINDA OLDUKLARINI SÖYLERSEK HATA ETMEMİŞ OLURUZ.

Günümüz insanına bu bilgiden düşen pay Allah Teâlâ’nın emirlerine bağlı kalarak kıyamet öne çekmek iptilasından kurtulmalarıdır. Bunun için karada ve denizde fesadın yaygınlaşmasına mani olmak ve olur olmaz heveslerle kaderin çizgilerini zorlamamalıdır.  Eğer dikkatli ve uyanık olmazsak kıyamet saatini öne çekmeye çalışan “Yenidünya Düzencileri” nin emellerine hizmet ediyoruz demektir.

Biliyoruz ki insanlık birbirine muttasıl, medyun, meftun ve mergup olursa umulur ki nesillerimiz dahi bu sıkıntıdan korunabilecektir. Ancak ellerimizle Allah Teâlâ’nın sarsılmasın diye yeryüzüne “sabit koyduğu dağlar” denilen sırları yerlerinden kaldırmaya bu hızla çalışırsak kıyamet kopma sürecin kısalacağını da unutmamalıyız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Kaynakça

ALTINDAL Aytunç [Kitap]. – Gül ve Haç Kardeşliği İstanbul 2003.

ALTINDAL Aytunç [Kitap]. – Haşhaş ve Emperyalizm Alfa Yayınları İstanbul Ağustos 2007.

CÜMBÜŞEL Ali Cahit [Kitap]. – Agarta ve Şambala 2008 İstanbul.

MALKOÇ Bülent Kıyamet Alâmetleri Ve Gelecek Haberleri Konusunda Hadislerle Kitabı Mukaddesin Karşılaştırılması [Kitap]. – Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı- Hadis Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi-263194-Kayseri  : [s.n.], Eylül 2010 .

Rene GUENON trc İsmailTaşpınar [Kitap]. – Le Roi Du Monde- Âlemin Hükümdarı- Dinlerde Merkez Sembolizmi İstanbul, Şubat 2004.

YILMAZ Burhan [Kitap]. – Bilinmeyen Mevlana İstabul 2005.


[1] Bu iki isim Tevrat’ta Gog ve Magog şeklinde geçmektedir.

[2] Kehf, 94.

[3]  Enbiya, 96-97. 47 Buhârî, Sahîh, Fiten 29; Müslim, Sahîh, Fiten 20; Tirmizi, Sünen, Fiten 59;

[4] Buhârî, Sahîh, Fiten 29; Müslim, Sahîh, Fiten 20; Tirmizi, Sünen, Fiten 59; Hakîm, İbnu Mace ve Tirmizi’nin de tahric ettikleri, Ebû Hureyre’den gelen bir rivayette Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Gerçekte Ye’cüc ve Me’cüc her günde güneşin ışığını görecekleri derecede (önlerindeki seddi) kazıyorlar. Başlarındaki olan:

“Hadi dönün, yarın  kazarsınız” der. Allah Teâlâ onu (seddi), öncesinden daha muhkemleştirir. Zamanlarına ulaştığı ve Allah da onları insanlar üzerine göndermeyi murad ettiği zamana kadar güneşi görecek derecede (tekrar) kazarlar. Başlarındaki: “Haydi dönün, Şüphesiz yarın kazacaksınız.” der

“İnşallahu Teâlâ” diye istisna ederler. Bunun üzerine sedde geldiklerinde bıraktıkları gibi kalmıştır. Onu kazarlar ve insanlar üzerine çıkarlar. Suları içerler. İnsanlar onlardan kal’alarına sığınırlar. Ye’cüc ve Me’cüc oklarını semaya atarlar. Okların uçları şiddetli kırmızı kana bulandığı halde üzerlerine düşer.

“Biz yeryüzündeki ahaliyi kahrettik, gök ehline yükseldik ” derler. Derken Allah Teâlâ negaf adlı böceği kafalarına gönderir. (O böcek burunlarından beyinlerine çıkar. Ve) Bununla onları öldürür.”

Neğaf; koyun ve devenin burnundan beyinlerine çıkan bir böcektir.

Hâsılı, kıyâmet insanların en şerlilerinin başında kopar. O zaman da yer  yüzünde Allah Allah diyen kalmayacaktır. Bu hususta dahi birçok hadisler vardır. Nitekim Müslim’in de tahric ettiği Enes radiyallâhü anhdan gelen bir rivayette Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Yeryüzünde Allah Allah denilmeyinceye kadar kıyamet kopmaz.”

[5] Ayetin tam metninin meali şöyledir: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (Mücadele, 22)

[6]        Tekvin, 10/2

[7]        Hezekiel, 38/2-3.

[8]        Hezekiel, 38/14-16.

[9]        Hezekiel,38/18.

[10]       Hezekiel, 39/1-6.

[11]       Hezekiel,39/11-12

[12]       Esinleme,20/7-8

[13]       Yorumlar hakkında geniş bilgi için bkz. İsmail Cerrahoğlu, “Ye’cüc – Me’cüc ve Türkler”, A ÜİFD. c.XX. ss. 98-106.

[14]       Konu ile ilgili olarak geniş bilgi için bkz. Aziz Taşbolotov, Ye’cüc ve Me’cüc Hakkındaki Hadislerin îsnad ve Metin Açısından Tahlili, AÜSBE, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2007, s. 114-120.

[15]       Cerrahoğlu, ‘Ye’cüc ve Me’cüc’, AÜİFD, s.125.

[16]      MALKOÇ Bülent Kıyamet Alâmetleri Ve Gelecek Haberleri Konusunda Hadislerle Kitabı Mukaddesin Karşılaştırılması [Kitap]. – Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı- Hadis Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi-263194-Kayseri  : [s.n.], Eylül 2010,  s.59-61

[17]      Ahmed Yüksel ÖZEMRE’nin  Louıs Massıgnon (1883-1962) hakkındaki makalesi

[18]Türkler sizlere dokunmadıkça siz de Türkler’e dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı kimselerdir.” (El-Cüveyni; Tarih-i Cihan-güşa, 1, s:11)

Ebu Sekine (ki Muharrerlerden bir kimsedir) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir sahabesinden naklen anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Sizi bıraktıkları müddetçe siz de Habeşileri bırakın. Sizi terk ettikleri müddetçe Türkleri terkedin.” (Ravi (r.a.): Ebu Sekine Kaynak: Ebu Davud, Melahim 8, 4302)

[19] II. Vatikan Konsili’nde Musevîlik ile ilgili bir karar metninin hıristiyanlık-dışı diğer dinlere ve özellikle İslâm’a da açık olması husûsunda, Konsil üyesi olmamasına rağmen, Papa VI. Paulus ile Konsil’in üyesi papazları tahrik ve iknâ eden Massignon olmuştur. “Nostra Aetate Deklârasyonu” denilen bu metin, Katolik Kilisesi’nin müslümanlar hakkında olumlu beyânda bulunan ilk resmî belgesidir.

[20] Yahudi sempatizanı armagedoncu Hristiyanlara verilen isim aslı yunanca “iyi, sevindirici haber” anlamına gelen “evangelo” kelimesinin kişisel anlam verecek şekilde devşirilmiş halidir ki “evangelist” kelimesinden önceki devşirme basamağında da, “evangelo”dan daha yaygın bir kullanım alanına sahip “evangelion” gelir. televizyonlarda iyi kalite kıyafetleri ve kabarık saçlarıyla [tasvir richard dawkins'a aittir, belirtmek gerek] sürekli “müjde”den bahseden bu tipler, nazarımda Hristiyanlığın şu dönemdeki en korkunç yüzüdür .

[21] Hüccetiye Cemiyeti, Humeyni’nin yakın arkadaşlarından Mahmut Halebi tarafından 1950’de kuruldu.

Hüccetiye, “Kayıp İmam Mehdi’nin geri gelişini hızlandırmak amacıyla iyiliği askıya alıp kötülükleri çoğaltacak adımlar atma” şeklinde özetlenebilecek kaos teorisine inanır.

Hüccetiye’nin kaos teorisi, Şia’da var olan “Mehdi’nin gelişini beklemenin ibadetlerin en büyüğü olduğu” inancı üzerine inşa edilmiştir. Hüccetiye, Yahudiliğin doktrininden aynen alınmıştır. Hıristiyan Neo-conların ve Yahudilerin, dünyanın kaosa saplandığı bir dönemde Mesih’in yeryüzüne ineceği ve kendilerine Krallığın tacını geri vereceği şeklindeki bir inanışları, neredeyse aynı kurguyla Şii Hüccetiye Cemiyeti’ne adapte edilmiştir. Hüccetiye Cemiyeti, kargaşa, savaş, açlık ve kaosun dünyayı sardığı kıyamete yakın dönemde, Kayıp İmam’ın ortaya çıkıp dünyaya adalet dağıtacağına inanır. Dahası inanmakla yetinmez; kayıp 12. İmam’ın gelmesi için gerekli olduklarına inandıkları karanlık ortamı ve günahların yaşanmasını sağlamaya çalışır.

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİ, MÜSLÜMANLAR NİYE KISKANIYOR?


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bir şekilde tenkit etmek, O’nu şirk babında Allah Teâlâ’ya rakip görmek günümüzde moda oldu.

 O’nun yüce şahsiyetini görmemek.

Görmemek ne kelime,  O’nu müsteşrik edasıyla dinden silip atmak bir vazife addediliyor?

Ne oldu bu Müslümanlara!

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı olmak yoksa dinden dönmenin başka bir şekli mi?

Gün geçtikçe adı Müslüman, kendi de  Müslüman (!), fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşman kişiler artıyor ve eksilmiyor.

Neden?

Diyebilirsiniz, hayır öyle bir şey yoktur.

Var Efendim var!

Onların işine bak; kulluğuna bak; cemaatine bak, liderine bak; hocasına bak; şeyhine bak ; dergisine bak, …

Baktıkça bakın …hiçbirinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme dair  az da olsa “minnet babından” duyulan bir söz ve halleri  var mı ?

Yoktur.

Bazılarında da, Kur’ân-ı Kerim dillerine dolanmış duruyor.

Ne oldu?

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nerede?

Niçin peygambere karşı hased edici  oldu bu Müslümanlar?

Tabi ki sebebi var.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “kulluğun” simgesi.

Tanrı olmak varken kul olmak kimin neyine..

Uçmak varken, kaçmak varken, gökler varken, sefahat varken; yerlerde durup, kulluk etmek, malını mülkünü paylaşmak,  namaz kılmak, insanların çilelerine talip olmak;

Kimin neyine.

Onlara ulaşmak için, Fenâ’ya çıkarsın, bekâya varırsın, o da yetmez, nasıl olsa peygamber gelmeyecek ya;

Yeri gelir Mehdi, yeri gelir İsâ olduklarını kabul etmeye mecbur olursun.

İşin garibi günümüzde “şeytan tatile çıktı diyorlar”dı da inanmazdım.  Meğer doğru imiş.

Şeytan bu günlerde istirahat ediyor.

İşin latifesi bir yana biz nerede hata yapıyoruz?

Cevabı yukarıda söylediğimiz gibi kimse “KUL” olmaya yanaşmıyor.

Kulluk zor iştir.  

Melek olsan bile kulluk zor iştir.

Cebrail aleyhisselâm meleklerin peygamberi iken Azâzil’in düştüğü durumlardan her zaman rahatsız olmuş ve sıkıntısını içinde hissetmiştir. Öyleki Kur’ân-ı Kerim’i indirdiği güne kadar kendini emniyette hissetmeyip, âlemlere rahmet olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile ancak huzura kavuşabilmiştir.

Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Cebrail’e:

“Yüce Allah, ‘seni âlemlere rahmet için gönderdim’ (Enbiya 107) buyuruyor. Bu rahmetten sen de istifade ettin mi?” demiş. O da:

“Evet, akıbetimden korkuyordum. Allah, bana: ‘O elçi güçlü­dür, Arş’ın Sahibi katında yücedir. Orada (kendisine) itaat edilen ve güveni­lendir’ (Tekvîr 81/20-21) şeklinde övgüde bulunduğu için sana iman ettim, demiş.”[1]

İsmail Hakkı Bursevî kaddesellâhü sırrahu’l azîz bu konuyu izah ederken şu görüşlere yer vermiştir:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin rahmet oluşu mutlak, tam, kâmil, her şeyi içine alan, cami’, gaybî, ilmî, aynî, vucûdî, şuhûdî, geçmiş ve gelecekle ilgili tüm kayıtları kuşatan, ruhlar ve cesetler âlemi gibi diğer tüm akıllılarla ilgili âlemleri de içine alan bir rah­mettir…

Ey akıllı insan, iyi düşün ve anla ki Yüce Allah Teâlâ bize şunu haber vermektedir: Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleminin nuru, Allah’ın ilk önce yarattığı şeydir. Daha sonra tüm mahlûkatı nurunun bir bölümünden Arş’tan toprağa kadar yarat­mıştır…” [2]

Yine tahrif edilen Yuhanna İncil‘inde Hz. İsâ aleyhisselâm için söyleniyor denilse de “Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım” müjdesine kavuşmuş Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında da şu şekilde söylendiğini hatırlatmakta yarar görmekteyiz:

“…Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz ol­madı…”[3]

“…O, hep dünyadaydı, dünya O’nun aracılığıyla var oldu, ama dünya O’nu (gerçeğiyle) tanımadı…”[4]

Bu sözlerle maksadımız şudur ki kıskançlık ve hased duygusu insanın fıtratından doğmaktadır. Bu duyguların imanî çerçevedeki durumu terbiye ile alakalıdır. Bu nedenle Müslüman olması kişiyi bu huylardan uzak tutmaz. Yine Allah Teâlâ buyurdu ki;

 “Onlar mı Rabb’inin rahmetini taksim ediyorlar?”[5]

Ebu’l Leys Semerkandî, buradaki ifadeyi açıklarken “risâlet ve nübüvvetin anahtarları onların ellerinde mi ki onları diledikleri yere koyuyorlar? Risâlete, kulları­mızdan dilediğimizi ancak biz seçeriz” demiştir.[6]

Fahreddin Râzî, buradaki rahmet kelimesini izah ederken bu âyetin, bir önceki âyette müşriklerin “Kur’ân, iki şehirden birindeki büyük bir adama indirilmeli değil miydi?”[7] şeklindeki ifadelerinin cevabı olarak indirildiğini, dolayısıyla onların peygamber olarak bekledikleri kişilerin de Mekke’den Velîd b. Muğîre Tâif’ten de ‘Urve b. Mes’ûd es-Sakafî olduğu ancak bu kişilerin Allah Teâlâ için bir mana ifade etmediğidir..[8]

Allah Teâlâ Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi kendisine rasül ve kul seçmiştir. Bu seçimde hata arayanlar dikkat etmelidir. O’nun habibini incitenler bir gün Hallac-ı Mansur’un akıbetine uğrayacağını bilmelidirler. (Aman Ya Rabbî!)

Aşağıdaki alıntılar ile  Müslümanların Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında dikkatli olmaları edep ve tazimde durumlarının ne olması gerektiğini anlamalıdırlar.

Mevlana Cami kaddesellâhü sırrahu’l azîz Nefehât’ında ” Hallac ne için i’dam edilmişdi?”  konusunda bir rivayeti şu şekilde aktarıyor.

‘Bir gün Hallâc’ın kalbinden şöyle bir hâtıra geçti ki, Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, mi’râc esnasında “niçin yalnız mü’minlerin affını diledi de bütün insanların affını dilemedi?”

O anda rûh-ı Nebî mütecessid (zahiren bedene bürünmüş) olarak kapıdan içeri girdi ve

“Bizim kalplerimiz Allah Teâlâ’nın ilham mahallidir, oraya her ne ilham edilirse öyle hareket ede­riz. Eğer bütün insânların afvını dilemem ilham edilmiş olsaydı öyle is­tirham ederdim” buyurdu. Bunun üzerine Hallaç, hata etmiş olduğunu an­ladı ve özür dilemek üzere başından sarığını çıkarıp tezellül (aşağılanma- özür) tavrı aldı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz;

“Sarığını çıkarmak kâfî değil, benim rızâmı kazanmak için başını da vermelisin” buyurdu. Hallâc da bu teklife rızâ gösterdi. Onun için dâr ağacı üzerinde bulunduğu sırada,

“bu işin sebebini ve kimin muradı olduğunu biliyorum, fakat itâ’at ediyorum” demişti.[9]

Durumun inceliğini fark etmek gerektiğini daha iyi anlamış bulunmaktayız.

Fatih’in Hocası Hz. Akşemseddin, evliyaullahdan bu duruma düşmüşler  hakkında buyurdu ki:

Evliyadan bazıları zahir güzelliğe nazar etmezler, daima o mü­barek ruha nazar ederler. Hayran olurlar. Çünkü Evliyaullahın, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek ruhuna aşık olmaları gerekir ki Hakk’ın ina­yeti erişip “cemâl”e müşahit olanlar. Zira Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek ruhu “Cemâlûllah” a âyine düşmüştür. Ondan başka bir şeyden mü­şahede edilmez.

Evliyanın bu makamda çok durmalarına sebep de budur. Baksana, dün­ya sevgililerinin aşkından âşık olanlar —Mec­nun gibi Ferhat gibi— meşhurdurlar. Hâlbuki o (âşıkların) maşukları bütün sultanların sultanıdır.

Sevgililer sevgilisidir. Hepsi onun hüsnünün nurundan bir nurdur. İster Yusuf aleyhisselâmın güzelliği olsun ister başkasının güzelliği olsun, sadece aslî nur Ruh-ı Muhammedidir. (veya aslı Ruh-ı Muhammedinin nu­rudur). O, zattan feyizlenir.

Her ne kadar, bunun gibi güzelliğe karşı hayran olmak bedî’i (beğenilen) değilse de Evliyaullah o makamda kalmışlardır. Onlardan her birine de “Cemâl ehli” derler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hazretlerinin mübarek ruhuna nazar ettiklerinden dolayı o makamda zât’ı müşahade etmezler. Sadece Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek ruhuna nazar ederler. Onun için buna aşk makamı derler. Zi­ra, Evliyaullah bu makamla aşkın galebesin­den kendilerini helak ederler. Yahut parlak sözler söylerler. Hallac-ı Mansur’un hakkı olmayan ve Şeriat-ı Muhammediye’ye münasip bulunmayan sözleri gibi – Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhundan edep et­mezler.

(Böyle hallerde) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhu bir defada hakikât kılıcı ile helak eder. Şühe­da mertebelerini bulurlar. [10]

Hulasa; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin  hakkında ileri geri konuşanlar ve O’ndan başkasının peşine gidenlerin akibetlerinin perişan olma ihtimali içinde olabileceğini hatırlatmak gerekir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi incitmekten Allah Teâlâ’ya sığınırız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, Beyrut 1985, V, 527. Tabresî de benzer ifadeler kullanarak bu konuşmayı nakletmiş, sonunda Cebrail’in:  “Allah, bana ‘O elçi güçlüdür, Arş’ın Sahibi katında yücedir’ kavliyle övgüde bulununca ben de sana iman ettim” dediğini belirtmiştir” (Ebû Ali el-Fadl b. el-Hasan et-Tabresî, Mecme’u’l-Beyân fı Tefsîri’l-Kur’ân, Beyrut 1994, VII, 106).

[2] İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’l-Beyân, Beyrut 1985, V, 528

[3] Yuhanna, Yeni Ahit, Yeni Yaşam Yayınlan, İstanbul 2000, 1: 3.

[4] Yuhanna 1:6-10.

[5] Zuhruf 43/32.

[6] Semerkandî, Bahr’ul Ulum, III, 256.

[7] Zuhruf43/31.

[8] Râzî, Mefatihul Gayb, XXVII, 209.

[9] Bkz:Tahirü’l-Mevlevi’nin”Hallac-ı Mansur’a Dair” Risalesi

[10] Akşemseddin Makâmât-ı Evliya, 12. Bab

BU MEYDAN’DA YAŞAR KAPLAN VARDI


Aylık Dergi.. ardından Bu Meydan.. sonra Hüner. Ve Vakit’teki yazıları.. Bir gün darbecilerden bahsetmişti.. ve sonra… 10 yıldır yok! Üzerimdeki hakkını  yok saymak nankörlük olur benim için.

İlk defa Kudüs gecesi için Denizli’ye Dilipak ile geldiklerinde görmüştüm ve ortaokuldaydım. Programa izin verilmemiş, arbede çıkmış, ağabeyimizingömleği yırtılmıştı. Bugün gibi hatırlıyorum. Daha sonra izin verildiğinde mikrofonu eline almış, ‘kusura bakmayın, yedek gömleğimiz olmadığı için..’ diyerek konuşmasına başlamıştı.

Yaşar Kaplan

Bu Meydan ve Hüner dergileri!

Önce Bu Meydan dergisine abone oldum okudum sonra Hüner dergisine.

Üniversitede ise Vakit’te okudum yazılarını. Bir gün Vakit’i okumuş, kantine bırakmıştık. Tarih 10 Nisan 1994. Yazısının başlığı ‘Sistem yeni kurbanlar istiyor’ idi ve ülkücü gençliğe yönelik uyarıcı, düşündürücü kaliteli bir yazıydı. Bir müddet sonra kantine tekrar gittiğimde gördüm ki gazetenin ilgili sayfası yok edilmişti.

O yazıyı arşivime koymak için 5-6 km yol yürümüştüm.

Kitaplarını imzalarken ‘Hocam bir kitabını alacağız, hangisini alalım’ diye sorduğumda ‘Devrim ve Terbiye’yi alın cevabını almıştım. Kitabı şöyle imzalamıştı. ‘Sevgili Şevket Şimşek için okumanın hakkını vermeleri dileğiyle’  Az, öz ve etkileyici…

Bana göre büyük sanatçı kitaplarını okuyup bitirdikten sonra zihnimizde orijinal cümleleri kalan sanatçıdır. İşte benim zihnimde ondan kalan ve güvenle yürüyebileceğimiz sağlam bir düşünce koridoru oluşturduğunu düşündüğüm cümleler…

Yaşar Kaplan

Unutamadığım cümleleri

“Bütün fanatikler düşünceden korkar.”

“Mücadelesinin üslubunu önemsemeyenler davasını önemsemeyenlerdir.”

“‘Daha İslami’liğin önemli belirleyicilerinden birisi ise, düşüncelerin çarpışmasından ve zamana karşı verilen mücadeleden sonra ayakta kalabilmektir.”

“Bazı Müslümanlar, meseleyi hiç kavramamış gibi, niçin düşmanı bırakıp da kendimizle uğraşıyoruz diye soruyorlar. Oysa dine yıkıcı darbeler indirenler düşmanlarımız değil, biziz.

“Birliği sağlamanın tek yolu, bağnazlıkla savaşmaktan ve aydın kişiler yetiştirmekten geçmektedir.”

“İslamı anlamış olmanın da, İslamı yaşamaya başlamış olmanın da ilk belirtisi, mü’minlere bütün kusur ve yanlışlarına rağmen (gereken yerde gerektiği kadar eleştiri ve uyarı hakkımız mahfuz olmak üzere) Allahın hatırı için muhabbet duymaktır.”

“Yazarlar ikiye ayrılır. Sistematik yazanlar, yazdıkları birbirinden kopuk olanlar. Derin düşünenler, sığ düşünenler. Okuyucusunu sürekli geliştirenler, okuyucusunu yerinde saydıranlar. Yazmayı hak edenler, henüz iyi bir okuyucu bile olamamış yazarlar.”

“Hakkın söylenmesinden bütün saltanat heveslileri rahatsız olurlar.”

Kardeşi  İbrahim ile üniversitedeyken, babası ile kendi evinde tanışmıştım. Babası, ilerleyen yaşına rağmen diri bir İslami bilince sahipti. Tırafik kazasında vefat ettiklerinde cenazesine katılamamış olmasına çok üzülmüştüm.

Şimdi yurtdışındaymış

Haber kaynağım beni yanıltmıyorsa değerli ağabeyim şimdi yurtdışında ekonomik işlerle uğraşıyormuş. Kendini iyi yetiştirmiş bir mütefekkirin ekomik işlerle uğraşıyor ya da uğraşmak zorunda kalıyor olması benim canımı acıtıyor.

Hemen hemen bütün kitapları kütüphanemde yerini almış durumda. Bir şeyler yapmak isteyenlerin Yaşar Kaplan’ın kitaplarını okumalarında fayda var diye düşünüyorum. Düşüncenin Temel Dinamikleri 1’i elde etmek için epey uğraşmıştım. 2.’sini hararetle bekliyorum. Yaşar Kaplan’ın yine yazıya dönmesini istemek, Müslümanların ondan istifadesini sağlamak mümkün olsa keşke.

Bunları ilgili yayın organlarının yöneticilerinin ve Yaşar Kaplan’ın duyması için bağırmış olmak niyetiyle yazdım…

Şevket Şimşek 

Güncelleme: 10:00, 23 Ağustos 2009 Pazar

Erişim: http://www.dunyabizim.com/?aType=haber&ArticleID=1736

 

Yaşar KAPLAN YAZILARINDAN

İDEOTERAPİ

Son yıllarda anadilimiz, sonunda “terapi” keli­mesinin bulunduğu bazı bileşik kelimeler kazanma­ya başlamıştır. Tıp ilminde yeni yeni tedavi yöntem­leri bulundukça, yeni bazı terkipler oluşturulmakta­dır. Bunlar da Türkçe karşılıklarının bulunması zahmetine katlanılmadan olduğu gibi aktarılarak dilimize sokulmaktadır. Başta radyoterapi, fizyote­rapi ve kemoterapi gibi artık hemen herkesin da­ğarcığına girmiş ve sıkça kullanılır hale gelmiş te­rimler olmak üzere, psikoterapi, elektroterapi, hid­roterapi, fototerapi, hipnoterapi ve osteoterapi gibi birçok tıp terimi günlük hayatımızın sıradan kelime­leri halini almaktadır. Bunlara bir onuncusunu da biz ekleyelim: İdeoterapi.

İnsanların çeşitli hastalıklarının tedavilerinde havayı, suyu, ışığı, kimyasal ilaçları, psikolojik veri­leri, hipnotizmayı hatta kemiği bile kullanabiliyoruz da, niçin bazı hastalıkların tedavisinde düşünceyi (idea) kullanmıyor, düşünceyle tedavi (ideoterapi) yöntemine başvurmuyoruz?

İnsanların hiç bilmemek veya bilseler bile eksik bilmek, yanlış bilmek gibi birtakım hastalıkları yok mudur?

İnsanların kelime bilmemek veya bildikleri­ni zannettikleri o kelimeleri yanlış kullanmak; din­lerken o yanlışa göre dinlemek, okurken o yanlışa göre okumak, konuşurken o yanlışa göre konuşmak, sonuçta yanlış anlamak ve yanlış anlatmak gibi bir­takım hastalıkları yok mudur?

İnsanların, düşünce­ye saygı göstermemek, düşünce eserinin değerini bilmemek, değişik düşüncelere tahammül edeme­mek, kendi düşüncelerine benzemeyen düşüncelerin kökünü kazımaya çalışmak gibi birtakım hastalıkla­rı yok mudur? İnsanların düşüncesizlikten ileri ge­len zihinsel bozuklukları, çarpıklıkları yok mudur?

Düşünce bakımından yetersiz veya dengesiz beslen­meleri nedeniyle karşı karşıya bulundukları bazı zaafîyetleri, yakalandıkları bazı illetleri yok mudur?

İnsanların düşünce zannederek, sarıldıkları ama aslında düşünce olma haysiyetine kavuşamamış, in­sanın hayat bulmasına değil yok olmasına yol aça­cak birtakım düşünce bozuntusu şeylerden beslenmeye kalkışarak yakalandığı kafa hastalıkları yok mudur?

Bütün bunların varlığı bir gerçek, ama bir prob­lemin varlığını tespit veya kabul etmek, çözüm için yeterli değildir. Bununla birlikte, doğru yapılmış bir tespit veya doğru konulmuş bir teşhis, problemin çö­zümüne veya hastalığın tedavisine doğru atılacak ilk ve en önemli adımdır. Öyleyse şikâyetçisi olduğu­muz konuda, beklenen çözüme doğru ilk adımımızı atalım ve ilk teşhisimizi koyalım: Düşüncesizliğin yahut yanlış, eksik veya tutarsız düşüncelerin yol açtığı bütün hastalıkların tedavisi tabiîdir ki gene ancak düşünceyle, ama doğru, tam ve sağlıklı dü­şünceyle yapılabilir.

İnsana, ihtiyaç duyacağı kalıcı, tutarlı, sağlıklı bilgileri; kendini iyileştirici ve kurtarıcı düşünceleri daha fazla geciktirmeden vermeliyiz ki düşüncesiz­lik hastalığı daha çok tahribata yol açmasın. İnsanı en kısa yoldan hakikat bilgisiyle aydınlatmalıyız ki, insan için hayatı yaşanır kılabilelim ve yaşamayı daha anlamlı, daha kolay hale getirebilelim.

İnsanların amaçsızlık, boşluk, içeriksizlik nede­niyle bunalıma düştüğü veya sahte ve çürük bazı düşünceler nedeniyle hayata taptığı yahut birçoğu­nun hayatı teğet geçtiği şu zamanda, düşüncesizliğin açtığı yarayı düşünceyle sarmak, insanı fıtrî muhtevasından uzaklaştıran sahte düşüncelerin tahribatını insana muhteva kazandıran hakiki dü­şüncelerle önlemeye çalışmak başvurabileceğimiz en geçerli tedavi yöntemidir.

Bu bakımdan, insanların yakalandıkları çeşitli hastalıkların tedavilerini sağlamaya çalışırken başvurduğumuz fizyoterapi, radyoterapi veya kemote­rapi kadar, ideoterapi yönteminin de kullanılır ha­le getirilmesini arzuluyor, kendilerine ümid bağladı­ğımız değerli hekimlerimizin bu terimi tıb literatürüne kazandırmalarını teklif ediyorum.(s.30-32)

ATEİST MANTIĞIN KRİTİĞİ

Dilimize “tanrıtanımaz” olarak aktardığımız . “ateist” kelimesi, Yunanca “theos” (tanrı) kelimesin­den türemiştir. Buna göre, “theism” kelimesi bir tan­rıya inanmak, “theist” kelimesiyse “bir tanrıya inanan, tanrıtanır kimse” demektir. Bu kelimelerin ba­şına olumsuzluk anlamı veren “a” eklenince, “athe-ism” (tanrıtanımazlık) ve “atheist” (tanrıtanımaz) kelimeleri türemektedir.

Aslında bu kelimenin ilk kullanılmaya başlandığı dönemlerde, atheism, hiçbir tanrıyı kabul etmemek anlamına gelmiyordu. Yunanlılar, sadece kendi tan­rılarını kabul etmeyenler için bu kelimeyi kullanı­yorlardı. Başka tanrılar kabul etse bile Yunan tanrı­larını kabul etmeyen bir insan, hiç tereddütsüz “tan­rıtanımaz” damgasını yiyordu.

Burada, kendinden başkasının değerlerine saygı duymayan insan bencilliğinin tipik bir örneğini görüyoruz. Daha sonraki dönemlerde, atheism, daha felsefî boyutlar kazanmış ve primitif anlamından uzaklaşarak, sistematik bir şekilde tanımlanmaya başlanmıştır. Bu kelime bugün artık, “hiçbir tanrıya inanmayan, tanrısı olmayan insan” anlamına gel­mektedir.

İnsan, “Tanrı” düşüncesini neden inkâra kalkış­mıştır?

Dinler, daha doğrusu dinler adına konuşan din adamları, kendi sığ ve dar anlayışlarını din yeri­ne koymaya başlayınca, insanın din’le kavgası da kı­zışmıştır. Eski çağlardan beri, tabiat ve kâinatı her şeyiyle tanımak, varoluş macerasını eksiksiz ve ke­sintisiz olarak yorumlamak isteyen insan, bu zor iş­te kendisine sürekli yeni bilgi kaynakları aramayı da sürdürmüştür.

DOĞU’DA TANRITANIMAZLIK DİYE BİR OLAYA PEK RAST­LANMAZ. ÇÜNKÜ, DOĞU’NUN ORTAÇAĞ’I HİÇ OLMAMIŞTIR. Doğu derken de, sadece müslümanca bir egoizmle, “İslâm’lı Doğu”yu kasdetmiyoruz. Doğu’nun en ilkel veya en “ötedünyacı” din anlayışları bile hayattan tamamen kopuk olmadığı için, Doğu’da toplum vic­danında derin yaralar açacak şekilde bir din-bilim kavgası yaşanmamıştır.

Oysa, Doğu’ya, özellikle İslâm dünyasına kapalı kaldığı için Ortaçağ’daki Hristiyan kökenli bilgi birikimi ile 19. ve 20. yüzyılı yorumlamakta güçlük çe­ken Batı insanı, keşifler ve icadların ardından gelen Sanayi Devrimi ile baş döndüren bir değişim süreci­ne girince, “bilimin tabiatı ve hayatı yorumlamaya yeterli olacağı, bilimin olduğu yerde dinî düşünceye ihtiyaç bulunmayacağı” düşüncesi giderek, bir dog­ma halinde benimsenmeye başlamıştır. Bilimcilik akımının bütün temsilcileri bu görüştedir. Açılan bu şüphe kapısı, insanın tanrıtanımazlık yolunda hızla ilerlemeye başlamasına neden olmuştur.

Tanrıtanımazlık fikri, bazı insanlarda bir tür bilimperestlik’ten doğarken, bazılarında “insan tan­rı” düşüncesinden, bazılarında da “ideal tanrı” dü­şüncesinden doğmuştur.

Feuerbach, Hristiyanlığın Özü (Das Wesen des Christentums) isimli eserinde “İnsanın gerçek Tanrısı, yine insanın kendisidir.” demektedir.

Bazıları da insanın olduğu yerde Tanrı’ya gerek kalmayacağı düşüncesindedirler. Çünkü insan, özgür bir varlıktır, Tanrı olursa insanın özgürlüğü yok olur. Dolayısıyla, insanın varlığı, Tann’nın yokluğu­nu gerektirir. Alman felsefesinin ünlü “kaçık”ı Nietzsche bu görüştedir. Buna mukabil, existansiyalist felsefenin önde gelen isimlerinden, J. P. Sartre gibi düşünürlere göre ise, Tanrı olsaydı, yeryüzünde bu kadar kötülüğün bulunmaması gerekirdi. Madem ki toplum kötülüklerle doludur öyleyse, bir Tann’nın da bulunmaması gerekir. Çünkü Tann’nın varlığı bu kötülüklerle bağdaşmaz. Tanrı varsa kötülük olmaz; kötülük varsa Tanrı olmaz.

Gene existansiyalist felsefenin bir başka ünlü is­mi Heidegger, Tanrı ile insan arasındaki korkunç uçurumun ve aşılması imkânsız mesafenin, insanın Tanrı’ya inanmasını anlamsız hale getirdiği düşüncesinden çıkarak, ateizm’e geçit bulmaya çalışmak­tadır.

Bazılarına göre ise, Tanrı, gerçekte varolan bir varlık olmaktan çok insanın kendi hayalinde “yarat­tığı” bir varlıktır. Öyleyse, insanı, bu “hayalı varlı­ğın vesayeti”nden kurtarmak gerekir. Bir dönem Batı felsefesinde “kuşku ustaları” olarak nitelenmiş Marx ve Freud bu görüştedirler. Marxist düşüncenin önde gelen isimlerinden ENGELS’E GÖRE İSE, TANRI İNANCI, “bir sınıfın çıkarlarını, diğer sınıfların aley­hine savunmak için takılmış bir maske”ydi.

Görüldüğü gibi, insanları ateizm’e götüren dü­şüncelerin hepsinin de temelinde, “Allah’ı takdir edememek” vardır. Kur’an-ı Kerîm, insanların inkârlarının en önemli nedeni olarak “Allah’ı takdir edememek”ten sözetmektedir[1] ki bizim bu ilahî de­ğerlendirmeleri, çağdaş sapmaların tesbit ve tahlili­ne yapılmış emsalsiz bir katkı olarak görmekten başka yapacağımız bir şey yoktur.

Marxist kuramlara göre, Kapitalist ekonomi or­tadan kalktıktan sonra artık var olma nedeni kalma­yan dinin tamamen silinmesi gerekirdi, ama öyle ol­madı. 20. Yüzyılın son çeyreğinde daha dinamik bir sosyal hareket halini alan İslâmî hareketlerin de et­kisiyle, Polonya’da Katoliklik, Tibet’te Budizm, İslâm’dan esinlenerek, Kapitalist ve Sosyalist baskı­lara karşı direnişe geçen kitleler meydana getirdi. Bütün baskılara rağmen Çin ve Rusya’da bir türlü yok edilemeyen din düşüncesinin yeniden filizlenme­ye başlaması, dinamik İslâmî oluşumlardan etkile­nen öteki dinlerin de daha sosyal ve direnişçi bir karakter kazanması nedeniyle, 21. yüzyıl, “dinlerin diriliş çağı” olarak tarihe geçmeye aday görünmek­tedir. Bütün bu gelişmeler, bir zamanlar “Tanrı”ya ömür biçmekle uğraşan ateist mantığın artık işle­mez hale geldiğini göstermektedir.

Hayattan kopuk ve çağın gerisinde kalan din telâkkileri, her zaman insanların ateizm’i bir kurtu­luş gibi görmelerine neden olacaktır. O yüzden, müslümanların dinlerini bu çağın mantalitesine ve bu çağın diline göre anlatmayı öğrenmeleri, ihmal edi­lemez bir vecîbe’dir.

İnsanların çoğunun Allah’ı takdir edebilmeleri, yani doğru olarak tanıyabilmeleri ve bütün özellikle­rini hakkıyla anlayabilmeleri, önce müslümanların takdir edebilmelerine bağlıdır.( s.203-207)

Kaynakça

Yaşar KAPLAN [Kitap]. – Düşüncenin Temel Dinamikleri Birleşik Yay.1998 İstanbul.


[1]En’am, 6/91; Hacc, 22/74; Zümer, 39/67

SIKINTILI BİR HAYAT- KİTAB’ÜL İBRİZ


Şeyhime (Allah kendisinden razı olsun) aşağıdaki âyetten sordum:

 “Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, onun için dar bir geçim başlar ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz” (Tâ-Hâ, 124)

— Efendim, dedim. (Dar bir geçim diye tercüme ettiği­miz) Maişet-i Denk nedir? Çünkü bunu bir geçim sıkıntısı şek­linde tefsir edenler, konuyu büsbütün çıkmaza sokmuş ve müşkilleştirmiş olurlar. Çünkü inkârcılar arasında bir nice zengin­ler bulunuyordur. Hiç şüphe yok ki bu kefere ve benzerlerinin geçimleri dar değil oldukça geniştir. Âyet-i kerîmede ise Al­lah’ın zikrinden yüz çeviren herkesin sıkıntılı bir hayata uğra­ması gerekiyor, buyuruluyor. Ne buyurursunuz?

Şeyhim (Allah razı olsun) şu cevabı verdi:

— Âhirette zatların uğrayacağı şeyler şu dünyada iken akıl­larına gelir. Cenâb-ı Hak kâfirlerin ebediyen Cehennemde ka­lacaklarına hükmetmiştir. Bu bakımdan hiçbir an ve daki­ka geçmez ki kâfirin gönlüne üzüntü ve sıkıntı veren bir ves­vese gelmesin. Çünkü hatıra gelen vesveseler onun üzerinde­ki üzüntüyü harekete geçirmekte ve durumunu bulandırmak­tadır. Bunun en azı, «Sen doğru bir din üzere değilsin..» veya «Belki de sen yanlış bir yol tutmuşsun, doğru olmayan bir di­ne bağlanmışsın» şeklinde hatırından geçmesidir. İşte bu öyle bir haldir ki Cenâb-ı Hak kâfirlerin kalbine atar ve yaşayışlarını böyle gam ve kedere sokup sıkıntılı bir hayat yaşatır, isterse onlar zengin olsunlar veya saraylarda oturan hükümdarlar olarak bulunsunlar, fark etmez. Sıkıntı sürüp gider. O halde dar bir geçim veya hayat elde değil kalptedir. Çünkü elinde dünyalıktan çok şey bulunan kimse bununla beraber adım adım Allah’ın gazabına doğru yaklaştığını biliyorsa, işte onun hayatı sıkıntılıdır..

Şeyhimin bu cevabı son derece güzeldir. Kaadı Beyzavî Dayk-i Maişet terkibinin tefsirini yaparken şöyle demiştir :

«Bunun sebebi şudur: İnkârcının bütün üzüntüsü ve ta­hassürü, helak olup şu dünyadan ayrılma kaygusudur. Korku­su ise elindeki dünyalığın azalması veya yok olmasıdır. Mü’min böyle değildir, âhirete istekli olan mü’min, kâfirin aksine bir imân ve düşünce içindedir.

Evet, bu konuda fukahadan bir kısmı bana naklettiler ki:

«Bizler yedi yıl kâfirlerin esareti altında kaldık. Bu süre içinde devamlı bizimle açık oturumlar, münazaralar tertiplediler, sür­tüşme ve tartışmamız devam etti. Sık sık onları denedik, birçok zamanlar kendilerine müracaatta bulunduk, sonunda öğ­rendik ki, kâfirlerin çoğu şüphe içinde bulunuyorlar, bu da kalblerinde bir hastalık halinde sürüp gidiyor, tıpkı uyuz kim­se gibi, kendisini kaşıyacak adam arıyor.

İslâm talebesinden birini duydukları zaman hemen ona koşarlar da kendisinden bir şeyler sorarlar; karşılıklı görüşme­ler ve konuşmalar başlar. Onun tuzağına düşmemek için de başka çare kalmayınca sözü keserler de artık bir kelime fazla konuşmazlar. İşte bu, kâfirlerden orta tabakanın durumudur. Onların ileri gelenleri, söz sahiplerine gelince, uzun müd­det onları denemem ve birçok tartışmalara, karşılıklı konuş­malara kapı açmam gösterdi ki kâfirlerin ileri gelenleri kesin­likle sapıklık ve bâtıl üzere olduklarım biliyorlar. Allah ise kendi söz ve hükmünde yegâne gaalib olandır.

Onlarla sürekli münazaralarımızda bir gün dediler ki, «bi­zim falan yerde derya gibi bir ilim adamımız var, önceki kitap­ları bilir.»

Bunun üzerine o ilim adamına gittim, cidden sahili olma­yan bir deniz olarak kendisini buldum. Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’ân’m naslarını hemen getirebiliyor. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin birçok hadîslerini biliyor. Ünlü şâir İmrü’l-Kays’-in şiirleriyle hayli meşgul olmuş. Kendisine dedim ki:

— Size en büyük üzüntümü ve beni uykusuz bırakan en büyük derdimi sormak için geldim.

— O üzüntü ve derdiniz nedir? Diye sorduğunda, cevap verdim :

— Ben İslâm ülkesinde bulunduğum sürece İslâm dininin hak olduğunu duyardım. Hıristiyanlığın da bâtıl bir din oldu­ğunu hep işitirdim. Ama sizin ülkenize geldiğimde durumum, aksine döndü. Burada ise Hıristiyanlar kendi dinlerinin hak, İslâmiyetin bâtıl olduğunu söylüyorlar. Bu yüzden içimde bir şüphe doğdu. Bunu gidermek için Hıristiyanların en büyük ilim adamını sorup öğrenmek istedim, sizden söz ettiler, yâni sizi salık verdiler. Hiç kimse sizin büyüklüğünüz hakkında ak­si bir düşünce izhar etmedi. Allah ise câhil kimseye âlimden sormayı farz kılmıştır. Bu sebeple ben de sizden soruyorum, si­ze göre hak olan hangisidir?

Bu konuda beni aydınlatırsanız, sözünüzü alır ve onu kı­yamet günü kendimi müdafaada delil olarak gösteririm. Rabbimle benim aramdaki hususta onu bir belge ve hüccet olarak kullanırım. Çünkü ben câhilim, siz ise ilim sahibisiniz. Allah da câhil kimseye, âlimden sormayı ve âlimin de hak olanı ce­vap olarak söylemesini farz kılmıştır. Ayrıca o âlimin sadece câhilin sorusunu cevaplandırmakla kalmayıp bir de Allah için ona nasihatçı olması gerekmektedir.

Bunun üzerine o büyük ve ünlü Hıristiyan âlimi alnını aya­sına dayayarak uzun bir müddet hiç konuşmadan düşündü. Mecliste Hıristiyanlardan bir cemaat de bulunuyordu. Alim bir müddet sonra başını kaldırdı ve kulağıma eğilerek :

Din, İslâm dinidir, hak olan ancak odur. Allah ondan başkasını asla kabul etmez. Sen şimdi kalk bu meclisten ayrıl, etrafımızdaki Hristiyanlar bunu duymadan buradan sıvış., dedi.

Sonra bu zat diğer Hıristiyan din adamlarıyla yapmış ol­duğu münazaraları anlattı ki onları, konumuzun dışına çıkma­mak için nakletmiyorum. Biz sadece, Şeyhimizin bu konuda buyurduğunu kuvvetlendirmek için bunları birer misal olarak getirdik.

Nitekim ben de bir ara Yahudi ilim adamlarıyla ve hahamlarıyla görüşme imkânını elde ettim. Onların görüş ve iddiala­rını çürütmek için hayli deliller getirdim ve sonunda gördüm ki, onlardan bir kısmı bâtıl bir dine bağlı olduklarını kesinlik­le anladılar, ne var ki inadları ve kendi milletlerine karşı rüs-vay olmamaları için bâtılı bırakmadılar.

Bizim bu münazaramız çok uzun sürmüştü, İslâm fukaha ve kurrâ’ından bir cemaat, Yahudilerden de bir cemaat hazır bulunmuşlardı. Buna benzer bir karşılaşmam da Hıris­tiyan din adamlarıyla geçti, fakat onların yanında bir şey bu­lamadım.. Evet, bu konuda birçok hikâye ve kıssalar vardır. Onları okumak isteyenler Tuhfetu’l-Edîb Fi’r-Reddi Alâ Ehli’s-Salîb adlı Abdullah Meyverkî’nin kitabına müracaat etsinler. Bu adam, önceleri Hıristiyan din adamlarından ve aynı zaman­da ilim sahibi bulunuyordu. Sonra müslüman oldu. Bu konuda ayrıca Abdülhakk el-İslâmî’nin de eserini tav­siye ederim. Bu zat ise önceleri Yahudi hahamlarından biri idi, sonra müslüman oldu. Ayrıca yine bu konuda Kurtubalı Ebûlabbas’ın Fi’r-Reddi Alâ’n-Nasara adlı kitabını da hatırlatmak isterim. Bu kitapta çok ilgi çekici şeyler vardır ve hacmi de yirmi formayı bulmak­tadır. Bu kitabı mütalâa eden kimse Kitab ehli olan Yahudi­lerle Hıristiyanları dikkatle izleyecek olursa, kalblerinde şüp­he hastalığı bulunduğunu ve onların kesinlikle sapıklık üzere olduklarını anlar.

Şeyhimizin vermiş olduğu güzel cevabından dolayı Cenâb-ı Hak kendilerinden razı olsun ve bizi onunla menfaatlandırsın!. (c.I, s.477-480)

 Kaynakça

Abdülaziz Debbağ trc: Celal YILDIRIM Kitab’ül İbriz [Kitap]. – İstanbul : Demir Yayınları, 1979. – Cilt I-II.

BATI’DA SEKÜLER DÜŞÜNCENİN GELİŞİMİNE KATKI -Aytunç ALTINDAL


İnançlı ile imanlı arasındaki fark

Özellikle Rönesans ve Aydın­lanma çağında büyük keşiflere ve teknik gelişmelere imza at­mış bilim adamlarından çoğunun gerçekte ATEİST oldukları hep söylenmiştir ama bu KESİNLİKLE doğru değildir. Başta Isaac Newton olmak üzere şu ünlü Charles Darwin de dâhil Ateist olarak yaftalanan bilim adamlarının neredeyse tamamı İnançlı kişilerdi. Onları Ateist ilan eden ise Yerleşik Kilise’nin liderleri idi. Bunlar kendi çıkarlarına uymayan, kendi uydur­dukları Dogmaları, dolma niyetine yutmayan herkesi Ateist, Heretik, Din-Düşmanı ve Katli-Vacib olarak göstermişler ve kimisini yakmış kimisinin de derisini yüzmüşlerdir. Tek ve Mutlak Doğru’nun kendilerinde olduğunu öne sürerek bunla­rı eleştiren Giordano Bruno gibi bir dâhiyi yakmışlar, Ene’l Hak gibi basit ve son tahlilde naif olan bir önermeyi ısrarla savun­du diye Hallac-ı Mansur’un derisini yüzdürmüşlerdir. İyi de, İnançlı ama İmansız kabul edilebilecek olan bu insanlar ile on­ları ölüme ve idama gönderen İmanlı kişiler arasındaki temel ayrımlar nelerdi? Şimdi dört başlık altında bunlara değineyim:

•  İnançlı kişi bu bir bilim adamı da olabilir, sıradan bir insan da olabilir; örneğin tüccar veya bezirgan gibi-esas itibarıyla, DÜŞÜNEBİLDİĞİ KADARINA İNAN­MAK İSTER.

İmanı esas almış olan kişi ise, İMAN ETTİĞİNİ DÜŞÜ­NÜR, GERİSİNİN İMANINI ZEDELEYECEĞİNİ VAR­SAYAR.

• İnançlı kişi, KUŞKUDAN VE AKILDAN YOLA ÇIKA­RAK GERÇEĞE ULAŞMAYA ÇALIŞIR, DOGMALA­RA İTİBAR ETMEZ.

İmanlı kişi ise, İRRASYONELDEN VEYA MUCİZE­DEN YOLA ÇIKARAK BUNLARI DEĞİŞMEZ VE DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ TANRI BUYRUĞU SAYILAN DOGMALAR HALİNE GETİ­RİR, AKLA VE KUŞKUYA YER TANIMAZ.

• İnançlı kişi, örneğin Pagan, İNSANI KAHRAMANLAŞTIRIP TANRI YAPMIŞTIR. (Bu tip insanlara THEI-OS ANER denirdi ve filozof Empedokles çağının Theios Aner’i idi; tıpkı ondan sonra yetişen Tyanalı Appoloni-us gibi.)

İmanlı kişi ise, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, TANRIYI İNSANLAŞTIRIP YERYÜZÜNE İNDİRMİŞ VE BU­RADA BİZLER GİBİ ZAVALLI VE CAHİLLERİN ARA­SINDA YAŞAMAYA MAHKÛM ETMİŞTİR. Yahudiler ise daha uyanık oldukları için gerçek Tanrı ELOHIM’i Rabbiler aracılığıyla adını değiştirterek durmaksızın karar ve fikir değiştiren, kıyım emirleri veren, gaddarlık yapan, bunalımlı ve çaresizlikten acınacak durumlara düşebilen İnsan suretindeki JAHWEH (Yahweh, YHWH, Yahwe, Yahveh, YHVH, Yahve, Wahvey, Jahvey, Jehovah, JHVH) haline getirmiş­lerdir. Hahamlar tarafından yazılmış olan Talmud’un anlattığı Baş Kahraman Jahweh ile Tevrat da adı geçen THEI-OS ANER birbirlerinden çok farklıdırlar, öyle ki Talmud’a göre, Tanrı Jahweh, çoğunluğu cahil olan hahamların yazdıkları Talmud’u okur, ne yasaklar koyduğunu bile bu kitaptan öğrenir.

• İnançlı kişi için başta Felsefe olmak üzere Bilim ve Hik­met (Wisdom=Hokma) en önemli fikir ve düşünce üre­tim araçları iken,

İmanlı kişi için Felsefe, Bilim ve Hikmet hiçbir zaman Din kadar değer taşımamıştır. Onlar için bağlayıcı ve aslolan kaynağı ve tarihselliği meçhul, kim ya da kim­ler tarafından, ne zaman, nerede ve hangi koşullarda, hangi amaçlara hizmet etmek amacıyla yazıldıkları bilinmeyen ama bunlara rağmen eli kılıçlı bir OTORİ­TE tarafından (örneğin İmparator Konstantin gibi biri) kutsandığı varsayılan Kitap(lar), örneğin Talmud ve Yeni Ahit, TEK DOĞRU KAYNAK KABUL EDİLİR.

Sözün özü:

Her İnançlı kişi mutlaka İmanlı olmak zorunda değildir. Buna geçmek istiyorsa, İMANA SIÇRAMA YAPMA­SI gerekir. (İmana sıçrama yapmak teknik bir terimdir. İngilizcesi, Leap of Faith olarak geçer.) Böyle bir sıçrama yapmadan da İnançlı olunabilir.

Örneğin ikinci bölümde anlatacağım Isaac Newton böyle bir bilim adamıydı. İnançlıydı ama Katolik Kilisesi’nin koyduğu Teslis (Trinity) Dogmasını asla kabul et­memiş ve böyle ZIRVA BİR İMAN MADDESİ (Article of Faith) olamaz diyerek bunu açıkça ve yazılı olarak reddetmişti. (s.14-16)

Taşlar Hakkında

Kadim Lithomancy (Taşlarla Kehanet), Okült’ün[1] bir dalıdır ve sadece inisyelere el verilerek aktarılan çok karmaşık bir öğretidir. İlkin be­lirli Chartlar[2] kullanılarak kişilerin Gemetria diye bilinen bir sistemle ölçümleri yapılır. Sonra kişilerin yaşamsal dönem­lerine uygun taşlar matematiksel değerleri dikkate alınarak saptanır. En son olarak da kişinin hangi taşı hangi dönemde ve ne kadarlık bir süre için taşıması gerektiği anlatılır.

Kadim Lithomancy Osmanlı’da sadece Havass’a ait bir uğraştı ve Avam’a kesinlikle kapalıydı. Bu Mantic (kehanete ait) dalında seçilmiş 99 adet taş vardır. Nedir ki bu taşlar yeryüzünün ürettiği taşlar değil, uzaydan meteorlar ve diğer yollardan gelerek yeryüzünde yerleşmiş olan taşlardır. Bunlara kısaca Kozmik Taşlar denilir. Örneğin granit bir yeryüzü taşıdır ama demir cevheri ihtiva eden tüm taşlar Kozmik Taşlardır.[3] Bu 99 taşta kozmik enerji parçacıklarının bulunduğuna ve bun­ların da taşı canlı hale getirdiğine ve bu taşların yeryüzü taş­larından farklı olarak Ruh-Sahibi taşlar olduklarına inanılır.

Canlı taşlardan biri İnci’dir. Takan kişinin rengini alabilir ve kişiyle uyum sağlayamazsa İnci kendisini karartır. Canlı taş kabul edildiği için değerlidir ve bu nedenle Araplar arasın­da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Muhammed’e “Durri Yetim” (İnci, çok değerli yetim) deniliyordu. Bu taşlar aracılığıyla usta Lithomantistler kişilerin tüm yaşam haritalarını çıkartabilirler ve başta bunalım olmak üzere hemen her soydan ve boydan Ruhsal sorunlarını rahatlıkla çözümleyebilirler. Bu 99 taşın her bi­rinde ayrı özellikler vardır, bunu da ekleyelim. Kabalist Ha­hamlar bu taşlardan bazılarını çalıştıkları yazı masalarının ardındaki raflarda sergileyerek kendilerini kötülüklerden koruduklarına inanırlar.

Ezoteristler ve Okültistler insanın kaynağının, ortaya çıkı­şının anası olarak Doğa’yı görüyorlardı. Onlara göre insanın yaradılışı Kozmik Enerji’nin dişi kabul edilen Doğa’yı dölle­mesiyle sağlanmıştı. Döllenen Doğa böylelikle kendisini ta­mamlayarak (Attainment) insanı ortaya çıkarmıştı. İlginçtir ki, Marks’ın yol arkadaşı F. Engels de Okültistlerin bu anla­yışına çok uyan bir İnsanlık tanımı yapmıştı.

Engels’e göre de insan, Doğa’nın kendisini bütünleştirmesi, tamamlamasıy­la ortaya çıkmıştı.

 Gizli İlimlerle uğraşanlar için bu Kozmik Enerji, Tek ve Mutlak Ruh’tu. Tanrı ve Tannlar, işte bu Yüce

Ruh’un insanlar için görevlendirdiği varlıklardı, onun izini (enerjisini) taşıyorlardı ve insanları kötülüklerden koruyabi­liyorlar ve/veya onların başarılı olmalarında aracılık yapabi­liyorlardı.

Sözün burasında kısaca bir hususa değinmek gerekiyor.

Mancy dallarında sadece taşlar değil birçok başka nesne de araç olarak kullanılmıştır. Bunların arasında gündelik hayat­ta sıkça rastlanılan tavşanayağı, dört yapraklı yonca, uğur­böceği, fil (heykeli) gibi değişik objeler vardır. Bunlar Charm adı altında toplanmışlardır ve günümüzde üniversitelerin bilimsel araştırmalarına konu olmaktadırlar. Örneğin, Köln Üniversitesi’nden Dr. Lysann Damisch’in başkanlığında 2008-2010 yılları arasında yürütülen bir araştırma bu tür Charm objeleri[4] taşıyan kişilerin diğerlerinden çok daha fazla şanslı olabildiklerini ortaya koymuştur. Aynı bilimsel araştırmaya göre burada aslolan Şans olayının kendisi değil kişinin beden­sel ve ruhsal özelliklerine uygun olarak seçilmiş olan Charm objesinin kişinin üzerindeki etkisiydi. Şöyle söylersek, tıpkı tılsım ve muskalar gibi bu objeler de onları hazırlayan kişile­rin Kozmik Enerjisini taşımakta ve verilen kişinin üzerinde ek bir enerji gücü sağlayarak o kişiyi başarıya götürebilmektey­di. Kişinin bu hazırlanmış objeyi almasıyla birlikte bedensel faaliyetlerinde bir hızlanma başlıyor ve kişi hem daha güçlü düşünür hem de daha güçlü davranır hale geliyordu.[5] He­men belirtmekte yarar vardır ki, her önüne gelen Charm ha­zırlayamaz, şarlatanlara kimse kapılmasın, bu çok karmaşık ve uzun bir prosedürdür. (s.33-34)

Ezoterist

Tek-Tanncı Mutlak İmancı dinlerin gerçek âlimleri (örne­ğin Tasavvuf) Gizli İlimler konusunda Gıybet (geleceği bilmek) tartışması hariç, ağır eleştiriler yöneltmemiş tersine bu konu­lan anlayabilmek için Ezoterist ve Okültistler ile dostluklar kurmuşlar ve karşılıklı görüş alışverişlerinde bulunmuşlardır. Bu tür görüşmeler, özellikle de Ezoteristlerin öne sürdükleri bir tezin çerçevesinde yapılmıştır. Buna göre Gizli İlimlerle uğraşanlar için Tanrı algılaması bir DİN olarak değil ama bir İnanç-Sistematiğin gereği olarak Mevcut’tur. Ezoteristler için Tanrı (Yüce Ruh), -dikkat çok önemli- Kendi Kendisinin Delilidir (Hüccet). Başka delillere veya insanların getirdikleri delillere ihtiyacı yoktur. Bu nedenle de birilerinin kalkıp bas bas bağı­rarak, olmadık yasaklar, kurallar ve cezalar koyarak Tanrı’nın Varlığını kanıtlamaya kalkışmaları beyhudedir ve böylesi giri­şimler sadece siyasal ve maddi çıkarlar elde etmeye matuftur.

Eğer Okültizm sadece büyücülük, sihirbazlık, falcılık vb. gibi aşağılayıcı kelimelerle tanımlanırsa bunların en yetkin ör­nekleri gerçekte Mutlak İmancı Tek-Tanrıcılığın Kutsal kabul ederek imana zorladığı insanlara ezberlettiği metinlerde ve kitaplarda vardır. Yahudi Kutsal Kitaplarında Mosheau (Müs­lümanlara göre Peygamber, Yahudilere göre siyasetçi Musa) Firavun ile pazarlığını Büyü ve Sihir kullanarak yürütmüştür. Musa’nın Kızıl Deniz’i asasıyla ikiye bölüşü, bu nedenledir ki, Tanrı’nın bir Mucizesi değil onun Sihirbazlığının bir ba­şarısıdır. Talmud’u yazan, çoğu cahil çoban veya satıcı olan Hahamlardan bazılarına göre nehir kenarlarında dolaşan dişi aslanların burunlarının üstünde 300 kötü cin saklanmaktadır!

İslamiyet’in Allah’ı adına konuşma, fetva verme, asıp kesme yetkisinin sadece kendisinde olduğunu düşünen birçok Hacı, Hocaefendi, Şıh, Mıh bozuntusu da öncekilerden aşağı kalır zırvalarla insanları korkutup mallarını, canlarını ve çokça da ırzlarını almazlık etmemişlerdir.

Ezoterist ve Okültistler için kendi yazdıkları kitapları Kutsamak gibi bir gelenek olmadığı için Ezoterizm’in Kutsal Metinleri ve Kitapları yoktur, olan metinlerde de bu tip yasaklar ve palavralar yoktur. İlk yüz­yıl içinde İsa Mesih adı verilerek Paul ve Barnabas tarafından insanlara tanıtılan kişinin çok büyük bir Sihirbaz olduğuna, ölen insanları dirilttiğine inanılıyordu. Benzer şekilde Paul ve Barnabas gittikleri köy ve kasabalardan ya Büyücü oldukları gerekçesiyle kovuluyorlardı ya da “Bize Sihrinizi gösterirseniz sizleri dinleriz,” denilerek kente girmelerine izin veriliyordu. Masonlar için bu İsa Mesih denilen kişi Evrenin Yüce Mimarı (Ezoteristlerin Yüce Ruh’unun çarpıtılmış versiyonu) tarafın­dan görevli olarak yeryüzüne gönderilmiş olan İLK MASON­LARDAN biridir.[6]

Ezoterist ve Okültistlere saldırılar sadece Mutlak İmancı çevrelerden değil onlarla bu konuda omuz omuza giden bazı keskin Ateistlerden de gelmektedir. Şu adı ünlendirilmiş ama gerçekte doğru dürüst Ateist olmayı bile başaramamış olan Richard Dawkins FELAKETİNİ BİR KENARA BIRAKIRSAK, Ateist Manifestosu’nun yazan ve öncekine göre çok daha tu­tarlı tezlerle Tek-Tanrıcılığı eleştiren Michael Onfray de Gizli İlimlerle uğraşanların Ateist olmaktan korkan Mahcup Deistler olduklarını öne sürmektedir. Bu eleştirinin de hiçbir değeri ve anlamı yoktur, çünkü Ezoterist ve Okültistler için Ateistler ile tartışılacak bir Mutlak İman Sorunsalı yoktur. İşin aslı Ateist denilen kişi keskin muhalif gözükmek isteyen Reaksiyoner1dir. Çünkü Hıristiyanlığın Tanrısı’nı önce benimseyip sonra red­detmek zorunda kalmış olmak, onlarda bir tür aşağılık duy­gusu ve aldatılmışlık hissi uyandırmıştır ve kendilerini iha­nete uğramış kişiler olarak görmekte ve çocukluklarında ve gençliklerinde İsa’ya duydukları sevgi ilerleyen yaşlarında nefrete dönüşünce garezle ona ve Kilise’ye saldırmaktadırlar. NİETZSCHE’NİN ÖLDÜRDÜĞÜ TANRI GERÇEKTE İSA MESİH DİYE TANITI­LAN KİLİSE’NİN TANITTIĞI RESİMLİ ROMAN KAHRAMANIYDI, UNUTUL­MASIN Kİ O DA BİR ZAMANLAR İSA’YA HAYRANDI.

Toparlarsak; Ezoteristler ve Okültistler Doğa’nin ve Kozmoz’un Göze Görünmeyen Yasalarını ve Sırlarını anlama­ya ve çözmeye çalışan, bunların insanlığın yararına nasıl su­nulabileceğini araştıran kişilerdir. Bu insanlar çocuklukların­dan itibaren ÖZEL YETENEKLERİ VE EĞİTİMLERİ OLAN KİŞİLERDİR. Bu tip özel eğitimleri ve yetenekleri olmayan hiç kimse Ezoterizm ve Okültizm ile uğraşmamalıdır, çünkü Gizli İlimler çok ama çok tehlikeli ve hassas konulardır. Ku­laktan dolma sözlerle ve şarlatan hocaefendilerin delaletiyle bu işlere girmeye kalkışmış olan nice insan sonunda Akıl ve Ruh Hastalıkları hastanelerinde yaşamlarını noktalamışlar ya da hayatlarına son vermişlerdir. Bunlardan biri, üstelik de TBMM’de milletvekilliği yapmış bir kişi şarlatan bir üfürük­çünün sözlerine kapılıp kendisini İSA MESİH ilan etmişti… Benden uyarması.

(s.38-39)

Dört unsurun fazla bilinmeyen bileşeni

Hermetizm esasta sembollere ve şifrelere dayalı bir akım­dır. Antik dönemin DÖRT ARTI BİR (4+1) ilkesiyle tanımla­nan bir yöntemi vardır. Buna göre tüm Doğa, Dört Element’ten kurulmuştur. Bunlar Hava, Su, Toprak ve Ateş’tir.

Sembolik ve metaforik (mecazi) olarak

Kuş betimlemesi (tanımı) (Özellikle de Kartal) Hava’yı ve Ruhlar Alemi’ni;
Balık, Su’yu ve Canlılığı (Soul);
Aslan, Top­rağı ve Doğurganlığı;
Ejderha veya Yılan da Ateş ve Bilgi’yi sim­gelerler.

Bunlara tekabül eden Mancy dalları vardır.

Hava ve Ruhlar Âlemiyle temas için Necromansi,
Su ve Canlılık için Hidromansi,
Toprak ve Doğurganlık için Geomansi
Ateş ve Bilgi için de Pyromansi disiplinleri esas alınmıştır.

Bu dörtlü sadece ve sadece o yukarda sözünü ettiğim ARTI BİR için çalı­şır. Hermetik öğretide ARTI BİR, İNSANDIR.

Hermetist inan­ca göre Yüce Ruh (Demiurge) İnsanı yaratmış ama MÜKEM­MEL yapmamıştır. Mükemmeliyete ulaşabilmek insanoğluna bırakılmış bir keyfiyettir. İnsanoğlunun kendisini mükemmelleştirebilmesi için de Yüce Ruh onların arasından seçtiği bazı insanlara Hermetik Sırları aktarmıştır ve onlardan bu sırları kullanarak insanları mükemmelleştirmelerini istemiştir. Bu anlayışı hem Yahudi, hem Hıristiyan hem de İslami gelenek­lerde görmek ve izlemek olasıdır. Örneğin İslam’da Abdülkerim El Ceyri’nin (Cili) geliştirdiği İnsan-ı Kamil düşüncesi Batı’da Universal Man olarak özellikle de Bohme ve Burkhardt’ın eserlerinde ortaya çıkmıştır. Komünizm de bir ideoloji olarak bu Hermetik öğretiden etkilenmiş ve Komünizm’in nihai he­definin Total Human (Tamamlanmış İnsan diyelim) olduğunu açıklamıştır.

İslami tarikatlardan Mühürdarlar diye bilinen Nakşibendîler de, insanın ancak Allah Teâlâ’nın isteğiyle mükem­meliyete erişebileceğini anlatır. Özellikle 1717’den sonra Ma­son kulüpleri de benzer bir görüşü işlemeye başlamış ve Ma­sonluğun üyelerini Mükemmeliyet’e taşıyan bir örgütlenme olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle yeni Mason yapılan kişi­lere belirli bir taş verilir ve ondan bunu küp [7] haline getirerek cilalı ve parlak bir obje yapması istenir. (S.48-49)

Newton Gerçeğini A. ALTINDAL çıkardı

Girard’ın okunmamış çalışmasından dört yıl sonra hiç bek­lenmedik bir yayın yapıldı. 1985’te, Newton’un İncil’in şifre­lerini çözmek amacıyla yazdığı notlardan oluşan, Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St John adlı kitabı, ilk baskısından tam 212 yıl sonra Faksimile lüks bir baskıyla yayınlandı.[8]

Tarafımdan yönetilen ve Zurich’de faaliyet gösteren Modus Vivendi yayınevinin ilk kitabı olan Newton’un bu İncil analizleri, değişik bir şekilde yayına sokulduğu ve Üniversi­te izinlerine takılmadığı için çok ilgi gördü. Dünya basının­da yer aldı. İngiliz Times gazetesinden tutun NZZ’ne[9] kadar birçok ciddi gazete ve dergide övgüler yayınlandı. Böylece Newton’un bu hiç bilinmeyen yönü, yaklaşık 220 yıl sonra entelektüel dünyanın dikkatine sunulmuş oldu. Bu yayınlar­da ilginç bir övgü yer almıştı:

“Newton’un hiç bilinmeyen bu yönünü bize Aytun Altindal tanıttı. Bize kendi kültür-tarihimizi tanıttığı için ona teşekkür borçluyuz.”[10]

Newton’un fizikçi ve matematikçi olduğundan daha faz­la Simyacı olduğunu söylediğim için Türkiye’de 1980’lerden başlayarak hakkımda yapılmadık tezvirat kalmadı. Nevzuhur delikanlıların ellerine kalem tutuşturup “Yaz oğlum, Altindal’ın kitaplarıyla ilgili bir fantezi de basalım” diyen yayın yönetmen­lerinden tutun da. Turfanda Çengelköy Liberalleri’ne kadar Mason-Fason çetesine mensup akademisyenler tarafından adım neredeyse komplo teorisyenine çıkartıldı. Uçuk-kaçık kitap­lar yazan, sansasyon meraklısı bir adammışım gibi tanıtıldım! Oysa tarafımdan yayınlanan bu kitap Newton üzerindeki Aka­demik Ambargoyu yıkmıştı; Avrupa’da bu kitaptan sonra son 25 yıl içinde Newton’un Gizli İlimlerle olan bağını inceleyen 144 kitap ve inceleme yayınlandı -ABD ve diğer ülkeler hariçtir. Merleau Ponty’den Stephen Hawking’e kadar pek çok felse­feci ve fizikçi, Newton’un Simyacılığı ile ilgili eserler verdiler. Bu bölümün sonuna 1985 sonrasından on kitaplık bir liste ek­ledim (dileyen bakar).

1989’da Oxford Üniversitesi, John Fauve, Raymond Flood, Michael Shortland ve Robin Wilson yönetiminde 13 felsefe­ci ve fizikçiden Newton’un Gizli İlimlerle olan bağlantısını inceleyen çalışmalar yapmalarını istedi ve bu makaleler Let Newton Be adlı bir kitap halinde yayınlandı. Bu kitapta yer alan Piyo Rattansi yazısında,

“Newton’un Alşimi ile olan derin bağlantısından söz etmek Üniversiteler için yüz kızartıcı sayılıyor­du, şimdi durum değişti. Newton’un Antik Gizli Hikmet (Wisdom) bilgileriyle olan bağlantısı şaşırtıcı bir şekilde aydınlığa çıktı,” diye durumu özetledi.

Sir Isaac Newton’un kütüphanesinde 1752 kitap kayıt­lıydı. Bunlardan 170’i doğrudan doğruya Okült, Simya ve Hermetizm’le bağlantılıydı. Kadim Kutsal Metinler ve bun­larla ilgili kitaplar da bir o kadardı. Newton’un kütüphane­sindeki sadece 369 kitap Bilim kategorisindeydi.(s.72-73)

Newton’un kehanetleri

Newton’un Simyacılarla ve Gizli İlimler ile ya­kın ilişkileri olduğu Kral’a ihbar edilmiş ama Kral, 1504’te çıkartılan ve Simyacıların İdamla cezalandırmalarını öngören yasayı görmezlikten gelerek onu idam ettireceğine kendi Darphanesi’nin başına geçirterek çok yüklü bir maaşa bağla­mıştır. Nedir ki, bu terfide 1540Tarda VIII. Henry döneminde bizzat Kral Henry’nin ve sonra da kızı Kraliçe I. Elizabeth’in Alşimistleri koruma politikası rol oynamış olabilir. Tarihçi­lere göre, VIII. Henry Hazine’de altın kalmayınca -ve borç batağına batınca- kendi zamanının ünlü Alşimistlerini kendi koyduğu yasağı çiğneyerek gizlice Saray’a sokmuş ve onlar­dan Yeşil Aslanı (Altın) üretmelerini istemişti. Bu işleri o dö­nemde Ripley adlı Alşimist yönetmişti. Onun kızı I. Elizabeth de gelmiş geçmiş en ünlü Alşimistler’den sayılan John Dee’yi kendisine başdanışman yapmıştı. Newton’u en çok etkilen­miş olan Okült ustalarından biri de John Dee olmuştu.[11]

Belirtmek gerekir ki, Newton Darphane’nin başına atandı­ğında İngiltere Hazinesi’nde altın kalmamıştı ve onun döne­minde İngiltere Hazinesi nasıl olduysa birdenbire hem borç­ları ödedi hem de altın stoklarıyla ünlendi. Newton, eldeki belgelere göre, ikinci yüzyıldan kalma bir Simya elyazma-sında anlatılan ve Simyacılar tarafından Kleopatra kod adıyla bilinen formülün şifrelerini çözmüştü ve arsenik kullanarak baz metalleri altına dönüştürebiliyordu. Bu dönemde Kral gibi Newton da olağanüstü bir zenginlik elde etmişti ki, bu da çok manidardır.

Newton’un doğumu sırasında İngiltere’de İç Savaş var­dı ve hangi taraf kazanırsa yenilenin tüm taraftarlarını ka­dın, çocuk, yaşlı dinlemeden öldürüyordu. Newton’un ai­lesi İngiltere’de Katolikliği yeniden yerleştirmek isteyen Kral Charles’a karşı Parlamentarizmi savunan taraftaydılar. Bereket Newton’un doğum yerinin yakınındaki Edgehill’de Kral Charles durduruldu ve Newton’un köyü de katliamdan kurtuldu.[12] Bu nedenle Newton tüm yaşamı boyunca Kato­lik Kilisesi’ne şiddetle karşı çıkmıştı ve bu Kilise’nin en Kut­sal Dogması olan Teslis’i asla kabul etmemişti. Bu Dogma’yı Kilise’nin insanları aldatıp, sömürmek amacıyla koyduğunu her fırsatta söylemiş ve yazmıştı.

Newton başta İmparator Konstantin olmak üzere İS. 325’te İznik’te toplanan I. Ekümenik Konsil’de alman kararların öz­gün Hıristiyanlığı ortadan kaldırdığı yerine Kilise’nin vahşi siyasetini koyduğu bir gelişme olarak görmüştü. Bu Konsil sırasında mahkûm edilen Arianus’u övmüş ve Newton’un çok ayrıntılı bir biyografisini yazan Michael VVhite’in 1997’de yayınlanan kitabı, The Last Sorcerer’da yazdığına göre, ömrü boyunca da bir Arianist olarak yaşamıştı. Arian, söz konusu Konsil’de İsa’nın Tanrı tarafından üstün erdemlerle ve bilgi­lerle donatılarak yeryüzünde insanları aydınlatması amacıyla gönderdiği bir Üstün İnsan (Theios Aner) olarak tanımlamıştı. Arianus‘a göre İsa, Tanrı’nın Oğlu değildi, Tanrı’nın oğlu olsa zaten Tanrı olamazdı. Oğlu olan bir Tanrı varsa bir de Tanrı’nın Gelini olması gerekiyordu. İsa, Arianus’a göre TAM bir insan­dı, acı çekmiş ve öldürülmüştü.[13] Newton’un kendi inanç dün­yasında Arianus’un çizdiği bu İsa portresi, kendi karakterine de çok uyduğu için daima ön planda olmuştu.

İlginçtir ki, Newton da İsa Mesih de kendi misyonlarına -insanları aydınlatma- otuzlu yaşlarında başlamışlardı. Buna göre Newton’un ünlü tezleri ilk kez 33 yaşındayken 1675’te yayınlanmış ve dar ama etkili Cambridge çevresinde çok tar­tışılmıştı. İsa da o yaşlarda ilk vaazlarını vermeye başlamıştı; Newton da ilk ciddi akademik tartışmalarını aynı yaşta baş­latmıştı ve tıpkı İsa gibi o da bu yıllarda ilk Hayranlarını ve Taraftarlarını edinmişti. Newton’un bu dönemi Ann’ı Mirabilis diye bilinir.

Yukarıda saydığım ve saymadığım gerekçelerle Newton kendisini, tıpkı İsa Mesih gibi, Astral bir güç tarafından yeryüzüne gönderildiği inancıyla yaşamıştı. Hatta 23 yaşın­dayken çıktığı geziler sırasında tanıştığı kişilerden öğrendiği Alşimi çalışmalarını gözlerden gizlemek için tüm Simyacılar gibi o da kendisine bir Anagram [14] yapmıştı. Newton’un seçti­ği anagram Jeova Sanctus Unus idi. Bunun açılımı ise Latince, Isaacus Newtonuus idi ve One Holy God (Bir Kutsal Tanrı) anla­mına geliyordu. Bu denli iddialı bir Anagram yazmak o güne kadar hiçbir Alşimist tarafından yapılmamıştı.

Newton tüm yaşamı boyunca gizliliğe çok düşkün ol­muştu. Bu nedenle hiçbir zaman dost ve sırdaş edinme-mişti fakat yine de onun sırdaşı sayılabilecek iki unsurdan söz edilebilir. Bunlardan birincisi Clavis adını verdiği bir anı defteriydi. Newton aynı anda dokuz defter tutuyordu. Kimisine gözlem ve deneylerini, kimisine harcamaların -ki kuruşu kuruşuna yazmıştı- kimisine de Simya formüllerini yazıyordu. İşte Clavis de onun bu Sır defterlerinden biriy­di. Newton’un niçin bu adı seçtiği belki de onun Simyacılık yanını en iyi gösteren delildir. Çünkü CLAVİS,[15] LATİNCE ANAH­TAR DEMEKTİ AMA SADECE SİMYACILARIN KULLANDIKLARI ÖZEL BİR DEYİMDİ. 16. yüzyılda Müslüman Simyacılar İbn Hayyam ve Cabir’in eserleri Latinceye çevrilmişti ve bu eserlerden Arapça İlm-i-Miftah (Anahtar/Şifreler İlmi) diye söz edil­mişti. Bu ilim gizliydi ve sayılar ve harflerle bağlantılı şifre­leri çözmekte kullanılıyordu.

Newton da sayıların ve harflerin sırlarıyla çok uğraşmıştı. Hatta İncil’de yer alan sayıların ve harflerin şifrelerini çözerek dünyayı bekleyen olayların bir kronolojisini çıkartmıştı. Buna göre;

 1889’da Yahudilere, Filistin topraklarına “Geri Dönün” çağrısı yapılacaktı. Newton’un bu hesabı doğru çıktı.

Siyo­nistler 1889’da dünya Yahudilerinin Filistin’e geri dönmeleri gerektiği çağrısını yaptılar.

Yine Newton’a göre 1948’de İsa Yeniden doğacaktı. Sembolik anlamda bu da gerçekleşti, yak­laşık 2000 yıldır ölü olan İsrael Devleti yeniden canlandırıldı/ kuruldu (Yahudi olan İsa böylece yeniden doğdu).

Newton, 2370 yılına kadar da Hıristiyanlığın tamamen ortadan kalka­cağını ve yerine bir Barış Dininin kurulacağını öngörmüştü!

Newton tarafından yazılan Danyal’ın kehanetlerini yorumla­dığı kitabında da 666 ve 1453 gibi sayıların çok ilginç şekilde şifreler olduklarını öne sürmüştü.

Newton’un sırdaşı sayılabilecek bir kişi vardı: Bu adam John Wickins’dir. Tam 30 yıl boyunca Newton’un gizli Simya laboratuarını o düzenlemiş ve korumuştu. 1677’de bu labora­tuar yandığında Wickins orada değildi.

Newton’un biyografisini yazan tüm araştırmacılara göre Wickins çok esrarengiz bir adamdı. Belki de gizli bir örgütün üyesiydi ve Newton’u hem koruyordu hem de ona sadakat­le hizmet ediyordu. Newton’un karşılaştığı tüm zorlukları hep bu adam çözümlemişti. Newton’un ölümünden kısa bir süre önce Wickins kayboldu. Daha sonra da hiç bulunamadı. Wickins’in oğlu babasının çok büyük sırlarla ortadan kaybol­duğunu ve ellerinde Newton’la ilgili hiçbir belge bulunma­dığını söyledi.

Newton takıntıları ve belki de Batıl diye nitelendirilebile­cek inançları olan bir adamdı. Newton’da kırmızı rengine yö­nelik bir takıntı vardı. Eski bir Alşimist’in Boya ve Renk üre­timi için yazdığı gizli formülleri çözerek elliye yakın değişik tonlarda Kırmızı, daha doğrusu Al (Crimson) boya üretmişti. Newton bu Alşimist’ten öğrendiği renkler ayrımını 1704’te yayınlanan ünlü kitabı Opticks’te bolca kullanmıştı.[16]

Batıl’a olan takıntısı ise mitolojik PAN ile bağlantılıdır. Newton bu insan başlı at benzeri mitolojik Tanrı’nın gerçekte Simyacıla­rın PİRİ olduğuna inanıyordu.

Ölümünden sonra yapılan anıt mezarının üstüne kendi seçtiği birçok şifre ile birlikte PAN’ın da konmasını istemişti. İlginçtir ki, bu anıt-mezarda Newton’un Hıristiyan olduğunu Hıristiyan olduğunu gösteren hiçbir işaret yoktur. Mezar taşı Simya formülleriyle süslenmiştir. (s.78-82)

Yobaz-Cahil farkı

Türkiye’deki kavram kargaşası, sanıyorum, dünyada hiç­bir ülkede yoktur. Türkiye’de hemen her konuda, her kavram üzerinde aklına gelen konuşur, tartışır. Dünyanın en kalaba­lık ve çok-dilli ülkelerinden Hindistan ve Çin’de bile bizde ol­duğu kadar kavram kargaşası yoktur. Türkiye’de birbirlerine karıştırılarak kullanılan kavramlardan ikisi Yobaz ve Cahildir. Bu iki kelime çokça bir ve aynı sayılarak kullanılır Türkiye’de.

Öncelikle belirtilmesi gerekir ki her Cahil (kişi) mutlaka Yo­baz olmak zorunda değildir. Yobaz eğitimli de olabilir. Cahil eğitilebilir ama Yobaz eğitilemez. Yobaz eğitimli olduğu halde bilgisiz ama keskin kanaatlere (opinions) sahiptir. Hemen her konuda bu kanaatlerini dışa vurmak ihtiyacını duyar ve kendi bilgisizliğini çoğunlukla yanlış kullandığı kelimelerle açıkla­dığını sanır.

Ünlü Shelley’i anarak söylersek;

Yobaz, Malapropizm (kavramları bozma) yaparak görüşlerini haklı çıkartma­ya çalışır.

Cahil böyle değildir. Bilim ve Bilgi’ye ulaşmak ister, başarır veya başaramaz bu ayndır ama içinde öğrenmek ve kendisini geliştirmek arzusu ve hevesi vardır.

Yobaz, Cahillerdeki bu isteği ve hevesi bildiği için bunu kullanmanın yollarını arar ve çoğunlukla da bulur ve Cahil’i kullanır.

Yobaz Radikal’dir. Hiçbir karşı-görüşü, anlatımı ve veriyi dikkate almaz, kendi ezberini tekrarlar durur.

Yobaz dema­gog ve mitomandır. Söylediği yalanları gerçek sanır. Eleşti­rileri dinlemez ve eleştirenleri eline geçirdiği ilk fırsatta en gaddar yollardan cezalandırarak kendisinin ne denli büyük olduğunu göstermeye çalışır. Başarılı olabilirse kendi bilgisiz­liğini yaygınlaştırabilir ve her tarihsel, toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve dinsel gerçeği çarpıtmaya başlar. Sonra ne mi olur?

Yobaz eğer devletin tepesine sıçrayabilmiş birisiyse vatanın parçalanmasına ve ulusun dağılmasına neden olur. Düşman ülkeler daima böyle Yobazların rakip devletin başı­na gelmesini sağlarlar. Böylelikle de rakip sayılan ve güçlü olan bir ülke kısa bir süre içinde paramparça edilebilir. Tüm gücünü yitirir.

Yobaz ise derhal kulvar değiştirir ve ülkesini yıkan ve insanlarını köleleştirenlerin emrinde olduğunu be­yan eder ve bu kez de onların adına onlardan fazla Yobazlık etmeye başlar.

Ne var ki YOBAZLIK, SANILDIĞI GİBİ SADECE DİNCİLİĞE MAHSUS BİR OLGU DEĞİLDİR. Din adamı olup da Yobazlıkla mücadele et­miş pek çok âlim vardır.

Yobazlığın Dincilikle paralel giden bir boyutu vardır bu da İDEOLOJİK YOBAZLIKtır. Her İdeolojinin kendisine özgü bir terminolojisi vardır. İdeolojik Yobaz bu terminolojiyi bilmez ama yerli yersiz kullanır, bunun saye­sinde kendisine yer açmaya çalışır. BU ANLAMDA HİTLER, STALİN, MAO, ENVER HOXA VE KİM İL SUNG ÖRNEK İDEOLOJİK YOBAZLAR­DIR.[17]

İdeolojik Yobaz İndirgemeci’dir (Reductionist). Her olayı aynı veri tabanına göre değerlendirir ve açıklar. Dogmatik ve saplantılıdır, kendine göre Gerçeklik olarak kabul ettiği şab­lonları her konuya uygular. Örneğin borular patlayıp da ken­tin suları kesilmişse bunu mutlaka Emperyalistler yapmıştır çünkü Kuzey Kore’de üretilen boru patlamaz. Veya üçkâğıtçı borsacılar bir araya gelerek New York Borsası’nı batırmışlar-sa bu mutlaka Komünist ajanların işidir, çünkü Kapitalistler üçkâğıtçılık yapmazlar.

Yobaz’ın bir toplumda gelebileceği en üst düzey Psikopatik Diktatörlük’tür. Hiçbir Cahil diktatör olamaz.

Yobazlığın bir alt ve üst sınırı yoktur ama Cahil için her konu sınırdır.

Yobaz her fırsatta yalanı ve kurnazlığı Aklın önüne koyar ve inandırabildiği herkesten kesin itaat bekler. Cahil’in birilerini kitlesel olarak ikna edebilmesi çok zordur çünkü ağzı laf yapa­maz. Dinci

YOBAZ’IN PANZEHİRİ SANILDIĞI GİBİ BİLİMSELLİK DEĞİL, İDEOLOJİK YOBAZLIK’TIR. Hitler de Stalin de Enver Hoxa da İdeo­lojik Yobazlardı ve bunların ilk işi de rakip olarak gördükleri Dinsel Kurumları kısıtlamak ve ortadan kaldırmak olmuştu.

Örneğin Stalin, Sovyetler Birliği’nde yaklaşık 59.000 kiliseyi kapatıp papazları ya Sibirya’ya sürgüne yollamış ya da top­luca öldürmüştü. Yobazlıkta alt ve üst sınır olmadığı için Ar­navut Enver de tüm camileri ve Bektaşi dergâhlarını kapattı ve Anayasa’ya ‘Bu Devlet Ateisttir/ diye bir madde koydurdu. Stalin bile bunu yapmamıştı. Sovyet Anayasası’nda ‘Bu Devlet Ateisttir/ diye bir madde yoktu, ‘Devlet Ateizm’e olanak sağlar/ diye yuvarlak bir ibare vardı.

Cahil ve Yobaz arasındaki sayılan ve sayılmayan bunca farklılığa rağmen Yobaz ve Cahil daima aynı kulvarlarda ko­şarlar ve çok ilginçtir ki, birbirlerinden çok etkilenirler.

Yobaz, Cahil’in kısıtlı folklorik dilinde kerametler arar, Cahil ise ağzı çok laf yapan bu adamın beklediği Kurtarıcı -Mesih- olduğu­nu sanır (örnek, Hitler). Yobaz daima Cahiller’in sırtına bine­rek yükselir (örnek, Şeyh, Şıh, Hocaefendi, Ağa vs). Cahil ise ilginçtir ki, sırtındaki Yobaz’ı taşıdıkça kendisinin de önemli olduğunu sanır.

Şimdi Dinci Yobazlık ile İdeolojik Yobazlığın Bilim üze­rindeki baskılarını gösteren az bilinen iki örnek olayı aktaracağım:

Örgütlü Dinin (Katolik Kilisesi), Bilimsel Düşünce ve Vicdan Özgürlüğü’ne ne denli tahammülsüz olduğunu gösteren bir örnekle, İdeolojik Yobazlığın Bilim’e karşı beslediği kin ve nefreti gösteren bir örnek. Hiç kuşkusuz bu örnekleri yüzlerce çoğaltmak mümkündür ama bu iki örnek konuyla ilgili yeterli bilgilendirmeyi yapacaklardır kanısındayım.

Johannes Kepler, fiziği bir bilim olarak Tanrı’nın Âlemlerine uygulayan bilim adamı olarak tanınmıştır. Onun geliştirdiği yöntemlerle o günlere değin hareketsiz ve sabit oldukları var­sayılan gezegenlerin ve yıldızların gerçekte daimi bir hare­ket halinde olduklarını insanlık onun sayesinde öğrenmiştir. Katolik Kilisesi ise Dünya’nın tüm Evren’in merkezinde, ha­reketsiz ve sabit olarak durduğunu ve güneşin ve yıldızların dünyaya bağlı olarak oldukları yerde çakılı bulunduklarını öne sürüyordu (Çünkü Tanrı İsa Mesih dünyaya inmişti vs). Kilise’nin bu Dogması’na karşı çıkanları bekleyen akıbet ya­kılmaktı. Ama önce Danimarkalı Tycho Brahe, Kilise’nin bu görüşünü sarsacak bazı dolaylı açıklamalar yaptı sonra Galile ve Kepler sonra da Spinoza ve Newton yavaş yavaş bu yanlış bilgiyi silmeye başladılar. (s.110-113)

 Kaynakça:

ALTINDAL Aytunç [Kitap]. – Bir Türk Casusunun Mektupları Batı’da Seküler Düşüncenin Gelişimine Katkı İstanbul-Alfa Yay. 1. Basım: Aralık 2010.


[1] Okült: Bilimsel yöntem dışındaki yollar ile “gizli” bilginin araştırılması demektir. Terim, Latince “gizlemek”, “saklamak” anlamına gelen “occulere”den türemiştir. Eski Yunandaki karşılığı ile Ezoteriktir.

Eski Yunan zamanlarındaki Pitagorasçılıktan, Platonculuktan, muthelif gnostik inançlardan İslamdaki Sufi felsefeye ve psikoloji kaynaklı pek çok yeni fikire kadar oldukça geniş bir bağlamı içine alır.

Astroloji, simya ve büyü gibi eski Yunan’dan modern zamanlara kadar bir şekilde bilim sayılmış olan tüm etkinlikler ve modern zamanlardaki duyum ötesi algı, hipnoz, telepati ve pirokinezi gibi parapsikoloji alanına giren ve bilimsel kuşku ile yaklaşılan olan araştırma alanları okült’ün – gizliciligin kapsamı içindedir

[2] Türkçeye Felekler İlmi diye çevrilebilir.

[3]Kuran’da demir cevherinin Allah Teâlâ tarafından yeryüzüne gönderildiği yazı­lıdır.

[4]Mesela at nalı ya da tavşan bacağı gibi.

[5] Bu araştırma 2010 yılının Temmuz ayında bir rapor halinde Almanca olarak yayınlandı.

[6] İsa’nın bir Mason yapılmadığı kalmıştı onu da Hıram Key adlı bir kitap yazan iki Mason tosuncuğu yapmışlar, bu kitaba bakılabilir.

[7] Küp, mükemmeliyetin sembolüdür.

[8] İlk baskısı 1733 tarihliydi ve sadece 100 adet basılmıştı. Kitap, Mason Locaları için hazırlanmıştı. Nevvton sağlığında bu kitabım yayınlamak istememişti. Ölümünden altı yıl sonra bir akrabası tarafından Limited Edition olarak bastı­rıldı. Aynı dönemde tahrifli iki baskısı daha yapıldı.

[9]Neue Züercher Zeitung gazetesi.

[10]Bu satırları niçin yazdım? Amaç kendime çiçek atmak değil. 1980’li yıllarda Türkiye nerelerdeydi ve Aydın-Akademisyen geçinen çevreler nelerle meş­guldürler bir düşünün, lütfen!

[11]Diğerleri; Robert Fludd, Michael Maier, Paracelsus ve Tyanalı Apollonius.

[12]İncil’e göre İsa da benzer bir ölüm tehdidinin gölgesinde dünyaya gelmişti.

[13]  Bugünkü Ortodoks ve Katolik İman maddesine göre Meryem, Tanrı’nın annesi ve Baba Tanrı’nın Eşi Theotokos’tur. Protestanlar içinse sıradan bir kadın, hatta fahişedir.

[14] Anagram, harflerdeki sayısal değerler ve sıralamalar dikkate alınarak hazırla­nır ve çok karmaşık hesaplarla oluşturabilir.

[15] Günümüzde bazı bitkisel ilaçlarda bu kelime kullanılıyor.

[16]Günümüzdeki boya ve kozmetik sanayisinin ilk öncüleri de Simyacılardır, geçerken belirtmiş olayım.

[17]Şimdi Maocu gençler kızacaklar ama Kültür Devrimi yapıyorum diye beyin cerrahlarını maden ocaklarına, pirinç köylüsünü de Bilim Akademilerinin başına geçiren Mao, düpedüz İdeolojik Yobaz’dır.

KADIN NEDEN MUTLU OLAMAZ?


Yıllardır kadın hakkında yorumlar yapılır. Her şekilde sonuçlar kadın için bir şekilde olumsuzdur. Özgürlük-eşitlik adına birçok hüküm üretilir.

Sonuç boştur.

Feminist akımlar ile kadın desteklenir.

Sonuç yine boştur.

Çalışan ve kudretli kadın talep edilir.

Sonuç yine boştur.

Hikmeti nedir?

Hangi sebep kadını mağdur eder, diye düşündünüz mü?

Çok şeyler söyleyebilirsiniz. Ancak bir sebep var o da kadın ve kadınların kendisidir.

Görülen odur ki;

Kadının Anne tarafı baskın gelir, fedakârlıkta hiçbir erkek ona yetişemez.

Acıma duygusu kuvvetlidir, kendisi acınacak duruma düşer.

Affeder, istismara maruz kalır.

Cömerttir, vücudunu dahi paylaşmaktan kaçınmaz, adı kötüye çıkar.

Çalışkandır, bir yerine on işin hakkından gelmeye çalışır, hastalık başını bırakmaz.

Sevgisi coşkundur, sınır tanımaz, ilkeleri ve töreleri yıkar gider.

Çok hırslıdır, üstün olmak için gayret gösterir, emperyalist emellere kurban gider.

Yaratılışı güzeldir, hep rahatsız edilir.

Çocuk sahibi olmak ister, acılarını ve sıkıntıları peşinen kabul eder.

Bir erkekle hayatını birleştirir, çok zaman erkeğin egosu altında ezilmeye mahkumdur. İtiraz edince yine üzülen hep o olur.

………

Bu sözleri artırabiliriz.

Kadını yıkan asıl neden nedir, diye soracak olursanız burada  kadınların ancak başka bir kadın tarafından yıkıldığını ve erkeğin olmadığını görmek durumun acayip bir tarafıdır.

Kadınlar cehennemde çok olacak diye duyduğumuz sözler onların dünya hayatını daha çok ilgilendirir. Onlar bu dünyada cehennemdedirler. İstedikleri kadar özgür olsunlar, cehennemdedirler. Bunun cevabını bulmak mümkün olsa da değildir, denilebilir.

Aşağıda geçen hadiste Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu hakikatin bir cephesini beyan etmiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem (bir bayram namazında kadınlar tarafına geçerek):

“Ey kadınlar cemaati! (Allah yolunda) sadakada bulunun, istiğfarı çok yapın. Zira ben siz kadınların cehennemde çoğunluğu teşkil ettiğini gördüm” buyurdular. Dinleyenlerden cesaretli bir kadın:

“Niye cehennemliklerin çoğunu kadınlar teşkil ediyor, neyimiz var?” diye sordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ağzınızdan kötü söz çıkıyor ve kocalarınıza karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı ve dini eksik olanlar arasında akıl sahibi erkeklere galebe çalan sizden başkasını görmedim!” dedi. O kadın tekrar:

“Ey Allah’ın Resulü! Aklı ve dini eksik ne demek?” diye sorunca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem açıkladı:

“Aklı noksan tabiri, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olmasını ifade eder. Dinlerinin eksik olması tabiri de onların (hayız dönemlerinde) günlerce namaz kılmamalarını, Ramazan ayında oruç tutmamalarını ifade eder.” (Kütüb-ü-Sitte No: 5361)

Hadis, ilk nazarda, kadınlara karşı her zaman ve her yerde görülen hafife alıyor bir tavır taşıyor gibi gelebilir. Fakat aslında, bunu söylemek hadisteki inceliği kavramamak olur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kadınlarda tabii olarak mevcut, fakat farkında olamadıkları zaaflarını göstererek, şuurlu olarak o zaaflarının üzerine gidilmediği takdirde karşılaşacakları zararın büyüklüğüne dikkat çekmiştir.

Fıtrat, bir kanundur, değişmesi dağların yer değişmesi gibi mümkün değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Dağların yer değiştireceğine inanın da insanın huy değiştireceğine inanmayın” bu gerçeğe ışık tutar.

Öyleyse kadın ne yapacak?

Elbette herkese düşen bir söz bulunur. Unutulmamalıdır ki, kadın yukarıdaki hadisin ışığında kendini koruma altına alması ve hemcinsine karşı kendini korumasıdır. Bilinmelidir ki, hadisin de işaret ettiği üzere tarih boyunca “Kadını erkek değil, yine kadın yıkmıştır.”

Büyükler derler ki, “bir kız çocuğu doğunca dört duvar ağlar”

Bu şu demektir. Dört unsur kadının varlığına üzülecektir.

Ateş, su, hava ve toprak

Yani; kadın hakkında bir konuda birleşme mümkün olmayacak demektir.

Söz uzar gider, her zaman olduğu gibi sonuçsuz kalır. Kadın içten ve dıştan sebepler ile çile çekmekten de kurtulamaz. Bu onun dünyevî kaderidir.

Feminist bir yazar olan Rosalind Coward’ın kadınlar hakkındaki kitabında indî zorlamalar ile yer yer “suçortağı” kabul ettiği kadını savunmaya çalışırken “Şu Hain Kalplerimiz- Kadınlar Erkeklere Neden Teslim Olurlar?” [1] da kendileri için kullandığı “hain” kelimesi garip olsa gerektir.

Giriş bölümü şu şekildedir.

 GİRİŞ/ KAHRAMANLAR YA DA İŞBİRLİKÇİLER:

ÇAĞDAŞ TOPLUMDA KADINLARIN YERİ

1990’lar büyük bir siyasal altüst oluş dönemi olacak gibi görünüyor. Eski kesinlikler kayboldu. Berlin Duvarı yıkıldı. Komünist rejimler kargaşa içinde. Ortaya beklenmedik “düşman”lar ve çatışma noktaları çıktı. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor ve bu süreç akışkan, istikrarsız ve oturmamış durumda. Ama her şeyin yeni biçimler aldığı söylenemez. Bazı şeyler, özellikle toplumsal ve eviçi idealler tam tersine, karşı konulmaz bir biçimde eskiden neyseler ona dönüşüyorlar.  Medyaya bakılırsa feminizmin yol açtığı kaos ve kargaşa sona erdi. O kaos -cinsel rollerin değişmesine ve öfkeli kadınların uzlaşmazlığına dayanan kaos- farklı bir çağa aitti. Savaş yapıldı ve kazanıldı. Kadınlar, gürültücü kız kardeşlerinin baskısı olmadan, nasıl yaşamak istediklerine kendileri karar veriyorlar artık.

Büyük çoğunluğu aslında geleneksel şeyler istiyor: çocuk, aile, erkekler tarafından çekici bulunmanın verdiği güven. Çalışmak isteyebilirler; erkeklerle “eşit” ilişkiler kurmayı umabilirler; ama cinsler arasındaki geleneksel ilişkiyi bozmadığı sürece.

Bugün birçok kişi cinsler arasındaki savaşın bittiğini düşünüyor. 70’lerin feminizmi, erkeklerin çabucak teslim alındığı kanlı ve sevimsiz bir hesaplaşma olarak görülüyor. Kadınların olanaklarındaki hızlı değişimler, meselenin erkeklere yanlışlarının gösterilmesi gerektiğinden ibaret olduğunun kanıtı gibi kullanılıyor. Bununla beraber kadınların oy kullanamadıkları ya da evlendiklerinde belli işlerden istifa etmek zorunda oldukları günler çok geride kalmış sayılmaz -her ne kadar 1980’ler İngiltere’sinde bir kadının başbakan olmasına izin verilmişse de. Margaret Thatcher -seçimlerde yenilmez, siyasal hayatta korkunç bir hasım ve otoritenin cisimleşmiş hali-, kadınlar için her şeyin geri dönülmez biçimde değiştiğinin kanıtı gibi görülüyor. Bundan sonra kimse kadınların erkeklerden farklı olduğunu ve iki cinsin eşit olmadıklarını söylemeye cesaret edemeyecek.

Thatcher’ın kişisel başarıları, feminizmin fazlalık gibi göründüğü on yıllık bir dönemde ortaya çıktı. Mesleki, ekonomik ve toplumsal eşitlik, kadınların nihai kazanımları olarak belirdi bu dönemde. 70’lerde feministler kadınların pek çok mesleğe giremediğinden, diğer mesleklerde ise yükselmelerinin engellendiğinden yakınırlardı. Ama daha istatistikler bu yakınmayı desteklemeye kalkmadan başarılı işkadını imajı yalnızca ekranlarımıza değil, bilinçlerimize de yerleşmeye başladı. TV programları ve filmler kadınları borsada, bir şirketi idare ederken ya da bir televizyon kuruluşunun başında gösteriyorlardı. Dergiler de bize başarılı kariyerler, pırıl pırıl evler ve tatlı çocuklar göstererek onların gerçek yaşamdaki muadillerini sergiliyorlardı. “Sıradan” anneler, hayatları kendilerininkine hiç benzemeyen bu süper annelerden şikâyetçiydiler. Ama onların sesleri basına ulaşmıyordu. Tersine, gazeteler bu ışıltılı, aşırı dişi, işkadını anneleri “post feminist” çağa geçildiğinin bir kanıtı olarak değerlendiriyorlardı.

Medya, izleyicilerine feminizme artık ne kadar soğuk bakıldığını hatırlatmaktan zevk alıyordu. Kadınlar bu “erkek düşmanları”na sırt çevirip evlerinde aileleriyle mutlu olmayı beceriyorlardı.

Bize, genç kadınların feminizmin hayatlarında gereksiz bir şey olduğuna karar verdikleri söyleniyordu. Daha radikal olanlar, feminizmin son kamusal kalıntısı olarak gördükleri şeyden -iş kadınlarının savaşından- kopmuşlardı. Siyasal cephede evsizlik, çevre ve ırkçılık gibi sorunlar, kadınların ilerlemesinden daha büyük bir öncelik kazanmıştı. Kadın meselesiyle uğraşmaya devam edenler, gücenik bir kuşağın komik kalıntıları olarak damgalanmışlardı. Bize çelişkinin tamamen sona erdiği söyleniyordu -artık ilerleme zamanıydı.

Fakat işin aslı öyle miydi?

Kadınların talihi çoğunun temelli değişikliklere ihtiyaç duymayacağı kadar dönmüş müydü gerçekten?

Kadınlar kurbanlar olarak değil eşit bireyler olarak geleneksel aile yapılarını benimseyip benimsememekte gerçekten özgür müydüler?

Yoksa gerçekliği birbirlerine tarif etmekte özgür olmaktan çok, o eski mitin, kadınların aileye ilişkin olarak neler hissettiklerini ve neler hissetmeleri gerektiğini söyleyen mitin yeni bir versiyonunun tuzağına mı düşmüşlerdi?

Kadınların durumlarının feminizme ihtiyaç duymayacakları kadar iyileşmiş olduğu fikri ilk bakışta doğru gibi görünüyor. Feminist hareketin yükselmesine sebep olan pek çok kısıtlama artık ortadan kalktı. Kadınların önünde, yirmi yıl önce hayal bile edilemeyen olanaklar var. Tüm meslekler kadınlara açık. Ayrımcılığa engel olan yasalar çıkarıldı. Pek çok kadın en tepeye yükseldi. Feminizmden önce mizah anlayışında ve kültürde yerleşik bir yeri olan ve kadınları işçiler, anneler ve ev kadınları olarak küçümseyen ve marjinalize eden dışlayıcı “cinsiyetçilik” de büyük ölçüde kayboldu.

İstatistikçiler, kadınların hayatının istihdam kalıpları ve nüfus açısından toptan bir dönüşüm geçirdiği konusunda hemfikirler. 1980’ler boyunca iş piyasasında daha fazla kadın işçiye ihtiyaç duyuldu, artık her sınıftan çok sayıda kadının -annelerin bile- çalışması bekleniyor. Çocuklarından ayrı kalma zorunluluğu suçluluk duygusu yaratmaya devam etse de, çalışan anneler artık eskisi gibi damgalanmıyor. Aile yapıları da değişiyor. Boşanmalar, özellikle kadının talebiyle gerçekleşen boşanmalar artıyor. Tek ebeveyn sayısı çok fazla ve bunların neredeyse tamamı kadınlar.

Evlenmeden birlikte yaşayan çiftler ve “gayri meşru” çocuklar çoğalıyor.

Bu değişimler her seferinde, kadınların durumlarındaki aşama aşama kendini gösteren, geri dönüşü olmayan gelişmenin kanıtı olarak yorumlanıyor. Kadınlar artık yalnız başlarına bir hayat tasarlamaya eskisinden daha hazırlar. İlişkilerden beklentileri daha yüksek, bu beklentiler karşılanmadığında kesin tavır koymaya da daha yatkınlar. Kadınların evlilik geleneklerini reddettikleri, evliliğin sahiplenme, boyun eğme ve itaat etme çağrışımlarının onları rahatsız ettiği yolunda genel bir görüş var. Tüm bu etkenler -kadınların kamusal başarıları ve aile yapılarında gözlenen büyük akışkanlık- erkek egemenliğinin kalesi olan ailenin yavaş yavaş dağılmasıyla birlikte kadınların kaderlerinde büyük bir iyileşme olduğu düşüncesini destekliyor gibi görünüyor.

PEKİ AMA, KADINLAR BU İYİLEŞMEYE NEDEN ŞEVKLE SARILMIYORLAR?

Neden herhangi bir kadınla yapılan herhangi bir konuşmada, Betty Friedan’ın 1950’lerde “adı olmayan sorun” olarak tanımladığı kadınlık durumunun 1990’larda da sürdüğü ortaya çıkıyor? Bu kitap için yaptığım görüşmelerde neden sürekli olarak kadınların sıkıntılarını, imkânsız seçimlerini, yaşadıkları baskı ve zorlamaları dinledim?

Bu kaygılar ve yakınmalar, kadınların hayatlarının feminizmin sesini ilk kez yükselttiği 1970’li yıllardakinden -daha kötü değilse- farklı olmadığının tanığı.

Kadınların işgücüne katılımlarının artması ve meslek başarıları bile tartışma gerektiren bir konu. Para kazanma baskısını, kadınların kendileri kadar ekonomik zorunluluklar da yaratır ve pazar ekonomisinin dayattığı çoğu değişiklikte olduğu gibi, bazı kadınlar bundan daha çok yararlanır: Ailenin on yıldan fazla süredir uğradığı değişimleri araştıran Malcolm Wicks şunları söylüyor:

“Son yıllarda, giderek daha çok sayıda kadın işçiye ihtiyaç duyulmaktadır. Ekonomideki inişler hesaba katılmazsa, bu değişim geri çevrilemez gibi görünüyor. Bu yüzden şirketler esnek piyasalardan ya da çocuk bakımından söz etmeye hazır. Onlar için diğer yan ödemelerle birlikte çocuk bakımı senetleri vermek kolay. Ama bu, Samuel Smiles ahlâkıdır. Aslında çalışan ana babalar ya da çocukları için düşünülen hayatın niteliğini kimse tartışmıyor. Yine kimse işin sınıf boyutunu tartışmıyor. Bu değişimler düşük ücret sorununu halletmez ve yetersiz iş koşullarında çalışan kadınların durumlarının iyileşmesine yardım etmez. Bu değişimler kadınların çoğunluğunun değil, çok küçük bir bölümünün yararınadır.” (Kent Üniversitesi, aile konusunda bir konferans, Mayıs 1991).

Wicks’in dediğine göre, kadınların toplumsal durumu erkeklerinkinden daha kötüye gidiyor. Daha önce söylediğimiz gibi hızla artan tek ebeveynlik bu zorlukların en güvenilir göstergesi ve tek ebeveynlerin %90’ı kadınlar; bu da çok sayıda kadının yoksulluk içinde yaşadığına işaret ediyor. Aynı zamanda, düşük ücretli ev işlerinde çalışanların -dadıların, yardımcıların, temizlikçilerin- sayısında da hızlı bir artış var.

Tüm bunlar, çok sayıda “başarılı” kadının sorunlarını kısmen başka kadınlara devrederek çözdüklerini gösteriyor. Meslek sahibi olmayan kadınlar için küçük beklentiler ve düşük ücret hâlâ kural durumunda.

Ne yüksek gelirleri ne de hizmetlileri olan kadınlar için eski sorunlar değişmeden kalıyor. Kadınların genellikle tercih ettikleri büro eğitim ve sağlık işleri, göreli olarak düşük ücretli olmaya devam ediyor.

Çalışan anneler için koşullar büsbütün kötü. İngiltere’de annelerin %75’i çalışıyor, bu Avrupa’daki en yüksek oran; ama yine de İngiltere Avrupa’daki en berbat anaokulu sistemine sahip. Yetersiz toplumsal imkânların bir sonucu olarak çoğu kadın çocuklarını yetiştirebilmek için ya kariyerini bırakıyor, ya da daha düşük ücretli, daha düşük statülü, yarım günlük işlerde çalışıyor.

Geçtiğimiz on yıl kadınların ve ailelerin yaşam düzeylerinde bir kötüye gidiş dönemi olarak da görülebilir, buna kuşku yok. Sağlık ve özel ihtiyaçlar için yapılan kamu harcamaları azaldı. Kadınlar ailenin esas sorumluluğunu taşımaya devam ettikleri için, çalışıyor bile olsalar, yaşlıların ve hastaların bakımını da üstlendiler. Pek çok kadın çevre kirliliğini, çevresel tehlikeleri doğrudan ailelerine yönelmiş tehditler olarak gördü: Yiyeceklerden korkulmalıydı, giderek kötüleşen trafik çocuk ölümlerini artırıyordu. Çocuk yetiştirmenin başka zorlukları da vardı. Çocukların zihinsel gelişimini teşvik etmede annenin rolünün vurgulanması anneleri kendi davranışlarının etkileri konusunda gerilime sokuyordu.

Bu kitap için görüştüğüm tüm kadınların, kaderlerini “baskılı”, “zor” ya da “imkansız” diye tanımlamalarına yol açan, bu tür güçlüklerdi işte.

Kadınlar üzerinde oluşan bu yeni baskıların bireysel olarak bilincine varılınca, feminist başkaldırının yeniden dirilmesini beklemek mümkündü. Ama böyle bir şey yoktu: Kadınların kadın olarak siyasal görünürlüğü sıfırdı. Kadınların çoğunluğunu hiçbir zaman saflarına katamamış olan örgütlü feminizm çözülmüştü. Kadınlar hakkındaki kamusal tartışma, kadın ve iş alanına çocuk bakımında iyileştirme gibi konulara hapsedildi. Düşük ücretle çalışan kadınların sorunları ve kadınlara mahsus sıkıntılar ve çabalar, hiçbir kamusal platformda dile gelmedi. “Kadın meselesi”ne duydukları inatçı ilgiyle medyanın alay konusu olmayı göze alan birkaç kişi dışında herkes bu sorunların geçmişten kalıntılar olduğu konusunda birleşti.

Bu siyasal ve toplumsal tartışma yetersizliğine ek olarak, hayli şaşırtıcı bir gelişme daha vardı. Aile yeniden revaçtaydı. Tek ebeveyn sayısındaki dramatik artışı gösteren istatistikler ailenin güçten düştüğü kanısını uyandırabilirdi. Ama geleneksel aile toplumsal olarak yine idealize ediliyordu, özellikle de seslerini kamusal alanda etkili biçimde duyurabilen kadınlar -Muhafazakâr Partililer ya da eskiden muhalif olup şimdi geniş Tuscan ailesine övgüler düzen Germaine Greer gibi eleştirmenler- tarafından.

Pratik düzeyde bu, çalışan kadınların çoğunun, kendilerini evden işe koşturur ve 1950’ler ve 60’lardaki kadar katı bir annelik idealine varmaya çabalarken bulmaları anlamına geliyordu. Geleneksel ailenin getirdiği onca soruna rağmen, kadınların bunu değiştirmek istediklerine dair çok az işaret vardı. Kadınların, baskıların, tatminsizliklerin, çözümsüzlüklerin farkında olmadıkları söylenemezdi, ama eskisi gibi savaş çığlıkları atmak yerine bu duygularla yaşamayı yeğliyorlardı.

Konuştuğum kadınlardan hiçbiri, hayatını zor ve yıpratıcı olarak tanımlarken başka bir şey istediğinden söz etmedi.

Biraz daha yakından bakılınca, aile hayatında belirgin değişiklikler olduğunu gösteren istatistikler bile geleneksel aile idealinin hâlâ yerinde durduğunun kanıtı olarak da yorumlanabilir.

Boşananlar çabucak yeniden evleniyorlar. Yalnız ebeveynlerin yarısı, beş yıl içinde yeni ailelere giriyorlar. Çoğu kadın evlenmeden önce bir partnerle yaşamalarına rağmen, hayatının bir noktasında evlenen kadınların sayısındaki düşüş son derece küçük-1970’lerde on kadından sekizi evleniyordu, 90’larda yedisi.

Aile içindeki roller de pek değişmedi. Boşanmaların, tek ebeveynliğin ve çalışan annelerin sayısının artışı, aile rollerindeki geleneksel paylaşımı ve beklentileri etkilemedi. Çalışan kadınların büyük bölümü erkeklerin ev sorumluluğunu paylaşmalarına izin vermiyorlar. Tersine, araştırmalar ev işlerinin %80-90’ının hâlâ kadınlar tarafından yapıldığını gösteriyor. Birlikte yaşamanın yaygınlaşması da ev işlerinde yeni bir eşitlik kurulmasına yol açmadı.

Erkeklerin bakış açılarının, önceliklerinin ve eve katkılarının pek değişmemiş olduğu aşikâr. Temel fark, erkeklerin şimdi eski kuşaklardan daha fazla şey yaptıklarının düşünülmesi. Ama çoğu ailede, erkeklerin işi her şeyden önce geliyor hâlâ. Bu gerçekle yüz yüze olan kadınların pek fazla seçenekleri kalmıyor. Ya çift vardiyalı olarak çalışıyor ya da kendi işini kocasının işinin saatleri ve gereklerine göre ayarlıyor. Kadınların kendilerinin de kariyer sahibi oldukları ailelerde bile, çocuk bakımı ve ev işlerinin ayarlanmasından hâlâ onlar sorumlular.

Tek tek kadınların kamusal alandaki başarıları, cinsler arasındaki ilişkinin değişmediğinin görülmesini engelliyor. Feminizmin medyada ve yerleşik düzende saldırılara hedef olmasından yarar sağlayan kadınlar feminist idealleri reddettiler. Feministlerin kadınların gerçek gücünü -çocuk doğurma ve yetiştirme gücünü- kavramaktan aciz olduklarını söylediler. Kadının gerçek tatmini modern, “çalışan anne” biçiminde de olsa, kadınlık kaderini, yaşamakta bulduğunu iddia ettiler. Kimi çalışan anneler, başarılarının bireysel yeteneklerinden ve evde “iyi bir kadın” çalıştırmalarının sağladığı destekten kaynaklandığını öne sürdüler-Margaret Thatcher’a bakılırsa onun için tek “hazine” çocuk bakımı imiş. Kamusal alanda başarılı olmuş bu kadınların arasında, feminizmin onlar için yaptıklarının farkında olan hemen hemen yoktu; başka kadınlar için neler yapabileceğini düşünen ise daha da azdı.

Daha önce erkeklere ait alanlarda başarılı olan kadınlar, erkeklere erkek düşmanı olmadıklarını kanıtlamak zorunda hissettiler kendilerini. Erkeklere iş hayatında doğrudan meydan okuyan kadınların çoğu, endişeli, aşırı kadınsı bir tarzı benimsedi. Bunun belirtisi de 1980’lerin başındaki sert iş kadını görüntüsünün yerini daha bilinçli bir şekilde kurulmuş kadınsı görüntüye bırakmasıydı; açıkça, erkeklere gerçekten meydan okunduğunu yadsımak amacıyla dişilik öne çıkarıldı.

Fakat cinsel olarak erkeklere cazip görünmek artık yeterli değildi. Kamusal kimliği olan çoğu kadın, ailelerini, özellikle de küçük çocuklarını öne çıkardı. Bunlar, kişisel başarıları ne olursa olsun, geleneksel kadınsı ihtiyaçları ve önceliklerinin derinlerde aynı kaldığının kanıtlarıydı. Erkeklere cinsler arasında her şeyin yolunda gittiğine dair güvence verme konusundaki sessiz gündem sürdü, erkeklerden değişmeleri istenmedi.

Bu çatışma yokluğu şaşırtıcıdır, çünkü aralarındaki görüş ayrılıkları ne olursa olsun, feministlerin üzerinde anlaştığı bir nokta vardı: erkeklerin kendileri değişmedikçe kadınların hayatında bir iyileşme olması mümkün değildir. Devlet kreşleri ve daha iyi ücretler kadınların hayatını kolaylaştırır ama feministler kadınların ve çocukların hayatlarında gerçek bir nitelik değişiminin, ancak erkeklerde köklü değişimler olmasıyla mümkün olduğunu biliyorlardı. Ama erkeklere yönelik bu meydan okuma hiçbir zaman güçlendirilemedi. Örgütlü feminizm, kadınların ne kadarının “düşmanla işbirliği” yaptıkları gibi konulardaki sert tartışmalarla parçalara ayrıldı. Feminizme sempati duyanlar da dahil olmak üzere öteki kadınlar ise, özel hayatlarındaki bu rahatsız edici konu kapandığında rahat bir nefes aldılar.

Kadınlar -benim gibi bir dönem aktif feminist olanlar da- son derece bariz bir şekilde, belli erkeklere gerçek imtiyazlar veren değerler sistemiyle mücadeleden vazgeçtiler. Bu sisteme uyarlandılar ve kararlarını kendi gözlerinde meşrulaştırmanın yollarını buldular. Köklü değişiklik ihtiyaçları için erkeklerle mücadele etmek yerine hayatlarının hoş olmayan yönlerini diğer kadınlara anlatmakla yetindiler. Kamusal hayatta yüksek mevkilere ulaşan kadınlardan pek çoğu, bunu erkeklerle uzlaşarak, hattâ, Margaret Thatcher’ın yaptığı gibi, öteki kadınları reddederek gerçekleştirdiler. Cinsel ilişkilerdeki geleneksel kurallara karşı çıkmadıkları gibi, erkeklerin çalışma biçimlerine de erkek ve kadınların kamusal ve özel alanlardaki beklentileri arasındaki farklılıklara da meydan okumadılar.

Bu kitap için yaptığım görüşmeler, kadınların erkeklerle temelli bir hesaplaşmaya girişmekten korktukları izlenimini doğruladı. Erkeklerden değişmelerini isterlerse onların sevgi ve desteğini yitireceklerinden korkuyorlardı. Çoğu kadın eşlerine kariyer seçimleriyle ya da ev işleriyle ilgili olarak karşı çıkmayı bırakmışlardı. Bazı çarpıcı istisnalarla da karşılaştım velayet için savaşan ve çocuklarının bakımını üstlenen babalar ya da kadının tam gün çalışabilmesi için aralarında rol değişimi yapan erkek ve kadınlar. Kadınların çoğunun “babaerkil” kibir gösterilerine ya da patronluk taslamanın uç örneklerine artık tahammül edemediği de görülüyor. Ama, aileyle ilgili geleneksel beklentiler ve kadınların rolleri büyük ölçüde aynı kalmış.

Muhafazakâr hükümetin eğitim, sağlık ve çocuk bakımına kaynak tahsis etme konusunda takındığı düşmanca tutuma karşı politik bir mücadele yürütülemedi; oysa böyle bir tahsis, tüm kadın ve çocukların hayat şartlarının iyileşmesini sağlayabilirdi. Hattâ, dünyada komünizmin itibar kaybetmesiyle bağlantılı olarak, çoğu kişi bu düşmanlığı, çok korkulan devlet sosyalizmine karşı gerekli bir panzehir olarak kabul ediyordu. Tek tek ailelere yüklenen ve giderek artan bu sorumlulukların esas kurbanları büyük oranda kadınlar olmasına karşılık, tutarlı bir politik alternatif sunulmadığına bakılırsa, bu sürece pek az kadının karşı çıktığı anlaşılıyor. Tersine, kadınlar yeni bireyci felsefenin uygulanmasında merkezi yere sahiplerdi. Kadınlar, çatlakları bir araya getiren çimento rolünü kendileri üstlendiler ve kendi ailelerinin önceliği fikrine giderek daha fazla çekildiler; aslında çocuklarının iyi yetişmesini umursamayan toplumun üzücü yetersizlikleri karşısında bireysel çözümler bulup ceplerinden para ödediler.

Özellikle de daha yoksul kadınlar açısından ve ailenin bu yüksek beklentileri ile toplumsal değişimler arasındaki boşluğu dolduracak geniş aile artık var olmadığı için, bu bireysel çözümler, ulaşılması güç çözümlerdir. Fakat bu zorluklar, kadınların aileleri için işleri kolaylaştırma azmini kırmadı.

Çoğu kadın, birçok kişi başarısız olduğu halde kendi ilişkileri ve fedakârlıklarının başarıya ulaşacağını hayal ederek kendilerini kandırdıklarını içten içe biliyorlar. Polly Toynbee, hâlâ her şeyini geleneksel beklentilere bağlayan kadınların varacağı muhtemel sonuçlara ilişkin karanlık bir tablo çiziyor:

“Kadınlar, sanki sürekli bir başka şey için prova yaparmışçasına, sanki sonuçta bir ödül varmışçasına aileleri için çalışırlar. Ölümden sonra hayatın varlığına inanıldığı günlerde bu kolaydı-ama şimdi?

Kırk beşinde boş bir yuva, işsizlik ya da emekliliğe kadar son on yılda birtakım süfli işlerde çalışmak gibi alternatifler için buna değer mi?

Ya da kocalar çekip gider ve evlilik dağılır. Pazarlığın bir parçası da yaşlılıkta yalnız kalmaktan kurtulmak olsa bile, garantisi yoktur. Terk edilmiş kadının kendini ayakta tutma koşulları Viktorya çağındakinden daha iyi değildir. Tek fark, refah devletinin darülacezenin yerine geçmiş ve boşanmış ya da bekâr annelerin sosyal güvenlik yardımlarıyla yaşıyor olmasıdır.” (Times Review, 14 Eylül 1991)

Buna rağmen, kadınlar için aile ve kadının ailedeki rolü merkezî, ve birincil yerini hiç de yitirmiş gibi görünmüyor.

KADINLAR MESLEKLERİNDE BAŞARILI OLSALAR DA OLMASALAR DA, HÂLÂ BİR ERKEK BULUP EVLENMEYİ VE CİNSLER ARASINDAKİ GELENEKSEL AYRIMI SÜRDÜRMEYİ DÜŞÜNÜYORLAR.

İLİŞKİLER TERS GİDERSE, BİR DAHA BİR DAHA DENİYORLAR.

Toplumsal yapıyı bir arada tutan, kadınlardır; bunu gönüllü olarak yaparlar, en azından fazla yakınmazlar. Kısacası, kadınlar, yeni bir kisve altında da olsa kadınlığın eski biçimlerinin sürmesinde suçortaklığı yapıyorlar.

Bu suçortaklığı alanı -kadınların geleneksel aile yapıları ve beklentileri konusundaki köklü, temel suçortaklıkları, erkeklerle aralarındaki kişisel ilişkiler de erkeklerin idealize edilmesi ve sürekli onlardan onay ama isteği konusundaki suçortaklıkları- bu kitabın ana konusu. Bu, erkeklere derinden bağımlılığın sürdürülmesini ve bütün kadınların talihini döndürebilecek değişikliklerin neler olabileceğini tasarlamaktaki isteksizliği içeren bir suçortaklığıdır. Kadınların suçortaklığı pek çok şeye rıza gösterir. Kimi zaman şiddet, tecavüz, cinsel sömürü gibi, kötü muamelenin en uç biçimlerine bile. Ama daha yaygın olarak bu suçortaklığı örtülüdür, kişisel hayatlarımızı erkekleri koruyarak ve onların davranış alışkanlıklarını besleyecek şekilde yaşama tarzımızdır.

Kadınlar neden en kritik noktada heyecanlarını kaybedip ve feminizmin onlara verdiği derslerin çoğunu almamış olmayı seçtiler?

Feminizm yanlış mı yapmıştı?

Yoksa kadınlar feminizmin, sonucu belirsiz ve acı veren bir mücadele olmasından mı korktular?

Kadınlar neden erkeklere her şeyin yolunda olduğunu garanti etme konusunda bu kadar endişeliydiler?

Kadınlar erkeklerin her zamanki gibi davranmalarına -ofiste uzun saatler geçirmelerine, çocuklara çok az ilgi göstermelerine, siyasal ve toplumsal çevreyi belirlemelerine, kadınların ve çocukların hayatlarını iyileştirme çabasından uzaklaşıp toplumsal ve siyasal öncelikler üzerinde yoğunlaşmalarına- neden izin verdiler?

SONUNDA PEK ÇOK KADIN NEDEN KADINLARIN ÇOĞU İÇİN DAHA İYİ BİR HAYAT VAADEDEN TOPLUMSAL VE KİŞİSEL DEĞİŞİMLERİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN MÜCADELE ETMEK YERİNE ERKEKLERLE UZLAŞMAYI TERCİH ETTİ?

Bu sorular, kendi hayatımın da bu toplu geri çekilmeden payını aldığını fark etmemden doğdu -yirmili yaşlarımdaki atılgan, ütopik feminizmden geleneksel aile yapısına döndüğüm ve herhangi bir örgütlü feminist politikaya katılmadığım otuzlu yaşlarıma. İlk çocuğuma hamileyken işi bırakınca seve seve bırakmak şöyle dursun, bunu hayal bile etmemiştim. Ama bana şevk vermeyen günlük iş koşuşturmasıyla evde bebeğe bakmak arasında bir tercih yapmam gerektiğinde, karar vermek kolay oldu. Üniversitedeki işimi bıraktım ve evde yazmayı sürdürdüm, böylelikle ikimizin de asla düşünemeyeceğimiz şekilde, partnerimi ve kendimi geleneksel iş bölümüne zorlamış oldum. Bu karar bir kez verildikten sonra, gördüğüm hemen her kadın, aşağı yukarı aynı hikayeyi yaşadığını anlatıyor.

Kadınların kendilerinin geleneksel yapıların yerinde tutulmasına ne ölçüde ortak olduğu sorusuyla hesaplaşmaktan artık kaçınamazdım.

Bu soruları sormama şiddetle muhalefet edecekler tabii ki olacaktır. Onlara bakılırsa, kadınların suçortaklığından söz etmek, erkek iktidarının yaygınlığını görmezden gelmek anlamına gelir. Durumun tamamen eşitsiz güç ilişkileri açısından görülmesi gerektiğinde ısrar ederler. Erkekler – iktisadî, toplumsal ve siyasal-iktidara sahiptir, kadınların yapabildiklerinin en iyisini yapmaktan başka pek bir seçenekleri yoktur. Kadınların incinebilirliklerini ye eski davranış ve duygu biçimlerine sadakatlerini “bağımlılık döngüsü”yle açıklarlar.

Erkeklere bu iktisadî bağımlılık, boşanıp yeniden evlenenlerden fiziksel ve cinsel şiddetin en uç hallerine kadar pek çok şeyi açıklamakta kullanılır. Bu çeşit analizlere, “kadınların kötü muameleye maruz kalması(nın), kadınların toplum içindeki konumlarından ve toplumdaki eşitsiz güç yapılarından kaynaklan(dığını)” açıklayan BİRLEŞMİŞ MİLLETLER RAPORLARINDA BİLE RASTLANIR.

Bu, kadınların konumuyla ilgili olarak son yirmi yıldır sürekli tekrarlanan klasik solcu ve feminist analizdir. Bu analiz, kadınlarla erkekler arasında, ancak kadınların tam ekonomik eşitlik ve bağımsızlığa ulaşmalarıyla çözümlenebilecek bir yapısal ekonomik eşitsizlik olduğunu varsayar. Çoğu feminist, geleneksel aile kalıplarının kadınların ekonomik eşitsizliğinden kaynaklandığına ve bu eşitsizlik tarafından yeniden üretildiğine inanıyordu. SONUÇ OLARAK, kadınlar erkeklerle suçortaklığı yapmıyor, onlar tarafından eziliyordu. Herhangi bir kitlesel ayaklanma olmayınca, kadınlar kendileri için en tatmin edici uzlaşmayı seçerler: kendi ailelerinde buldukları sevgiyi. Çoğu kadının meseleyi görüş açısı budur ve tabii ki bu analizin kimi boyutlarına katılmamak aptalca olur. Kadınların bağımlılığının nedeni kısmen ekonomik eşitsizliklerdir ama tüm kadınların, tercihlerinin ne olduğu hesaba katılmaksızın tam gün çalışmaları da çözüm değildir.

Kadınların erkekler tarafından ezildikleri için onlarla suçortaklığı yaptıkları fikri hâlâ çok radikal biçimlerde ifade edilebilir. Örneğin Susan Faludi çok satan kitabı Backlash’te bu fikre yeni ve çok önemli bir yorum getiriyor. Hem post-feminist bir eşitlik durumuna geçildiği hem de yüksek yönetim kademelerindeki kadınların evlerine döndükleri inancının Amerikan hayat tarzının her alanında -siyasetten sinemaya hattâ çağdaş psikolojiye kadar- feminizme karşı bütünsel bir saldırı olduğunu öne sürüyor. Medyanın feminist eşitlik mücadelesinin kazanıldığı ama eşitliğin kadınları mutlu etmediği yolundaki iddiasının temelinde kadınlardan duyulan korku olduğunu söylüyor. Feminizmin en basit iddiaları böyle isterik bir saldırıya neden oluyorsa daha fazlası kim bilir neler yapar diye soruyor.

Faludi’nin iddiası, kadınların bu tercihleri yapıp bu tavırları takınmalarının nedeninin her şeyin onlara karşı olması olduğunu varsayar.

Tüm toplumsal yapılar onların aleyhine işlerken, özellikle de her türlü değişiklik girişimine isterik bir tepki verilirken kadınlar değişemezler. Aile güzellemesini, dişi kadın ve cinsel mazoşist (acı çekmekten zevk alan) [2] tiplerini pazarlayanın medya olduğunu söyler Faludi. Kadınlar kendileri ise devamlı olarak feminizme olan borçlarını itiraf eder ve önlerinde hâlâ uzun bir yol olduğunu bilirler.

Faludi’nin görüşü, İngiltere’deki durumla da ilgili. Feminizme karşı saldırı, başarıya ulaşmak için alışılmış okul, üniversite ve ilişki ağlarından geçen ve yayın yönetmenlerinin -kadın konulu haberciliği “kadın değil insan olarak görülmek isteyen modern kadını aşağıladığı” gerekçesiyle dışlayan The Times’ın yayın yönetmeni Simon Jenkins gibi- demeçlerini desteklemekte açık çıkarları olan genç erkeklerin bulunduğu gazete ve televizyonda başladı. Kadın gazeteciler ve yazarlar (ancak), feminizm gibi tüm örgütlü düşünce sistemleriyle aralarına mesafe koyarak sadece süslü ve esprili yazılar yazdıkları oranda popüler oluyorlardı.

AMA MESELE SALT FEMİNİZMİN MEDYA TARAFINDAN DİZGİNLENMESİ DEĞİL. BU İDEOLOJİNİN ÇIĞIRTKANLARI SADECE ERKEKLER DEĞİL, KADINLARIN KENDİLERİ DE. Son on yılda kadınlar evde çifte sorumluluk alma konusunda yalnız istekli değil, son derece hevesli de göründüler; kendi başarıları kocalarının ya da sevgililerininkinden üstün olduğunda kendilerini rahatsız hissettiler, erkeklerin cinsel onayını elde etmek için neredeyse deli oldular. Bütün bunları yaparken, feminizmin herhangi bir yaygın çözüm öneremese de bu tür stratejilerin tuzaklarını yirmi yıl önce gösterdiğini biliyorlardı.

Feminizmin iddiaları kadınların çoğunluğuna hiçbir zaman ulaşmadı. Feminizm dışarıdan olduğu kadar içeriden de göçertildi. Feminizm basının kötülüğü yüzünden değil, iç ayrışmalar, görüş birliğinin olmaması, suçluluk krizleri ve hareket içindeki siyasal ümitsizlikten dolayı yıkıldı. Medya tarafından aldatıldıklarını söyleyerek, milyonlarca kadının umut ve isteklerinin neden medyanın çizdiği yeni imajlara, tam anlamıyla uyumlu denemese bile, paralel hale geldiğini de açıklamış olamayız. Medya pırıltılı, başarılı ama erkeklerce yönetilen kadının uç örneklerini pazarlıyor olabilir ama verdiği temel mesajın genelde geleneksel değerlere bir dönüş olduğu gerçeğini yansıttığını gösteren çok sayıda kanıt vardır.

Bu kitabı yazmamın nedeni, bu psikolojik geri dönüşün nedenlerini bulup çıkarmaktı. Bu dönüşün dinamiği neydi?

Kadınlar iş, erkekler, çocuklar ve aile hakkında gerçekte ne hissediyorlardı?

Görüştüğüm kadınların büyük çoğunluğu ne erkeklerin iktidar arzusunun masum kurbanlarıydılar ne de medya tarafından aldatıldıkları söylenebilirdi. Toplumda genel olarak kadınlar büyük değişiklikleri talep edecek yeterli imkâna, tecrübeye ve hattâ güce sahipler. Ama bunu yapmıyorlar. Bu edilgenlik cehaletle açıklanamaz. Her yeni kuşaktan kızlara kadınlık ve geleneksel beklentileri esas olarak kadınların kendileri öğretiyorlar. Bu edilgenliğin nedenleri daha derinde, kadın ve erkek psişesinde ve kadınlarla erkeklerin ilişki kurma biçimlerinde yatıyor.

Beni ilgilendiren, aile dinamiğinin bu iç ilişkileri ve kadın ve erkek psişesinin derindeki yapıları. Kadınların sorunları, karşılaştıkları engeller ve dışsal faktörler üzerine çok şey yazıldı. Ama öznel boyutla ilgili, özellikle de pek çok yönden kendini feminist projeye yakın hisseden biri tarafından yazılmış neredeyse hiçbir şey yok. Kadınların tercihlerini belirleyen hoşnutluk, korku ve endişelerle ilgili pek az metin var. Kadın ve erkeklerin aileye getirdiği eski tarihe pek ilgi gösterilmedi. Birbirlerine olan ihtiyaçları neden toplumsal sorun ve endişelerin yükünü kadınların taşıması biçiminde ifade buluyor?

Neden toplumun yarısı kendini gergin bir şekilde yeni kuşakları toplumun çözülmemiş problemlerinden korumaya çalışırken buldu?

Bu kitap kadınların kişisel anlatımlarına dayanıyor. Yeterince temsili olacağı umuduyla aşağı yukarı 150 kadınla konuştum; bunların yarıdan biraz fazlası meslek sahibi kadınlardı. Korkarım kadınların küçük bir bölümünden aldığım verileri genelleştirdiğim yolunda suçlamalar alacağım ve daha çok orta sınıftan kadınlarla görüşmüş olmakla eleştirileceğim. Ama söylediğim şeylerin belli bir yankı uyandıracağını da düşünüyorum.

Kadınların aile içinde yaşadıkları kimi korkular, zevkler, endişeler ve patolojiler ırk, sınıf ve bölge farklarını aşıyor gibi görünüyor. Bu duyguların dillendirilmesi çağdaş yaşamın kadınlar için nasıl bir şey olduğu konusunda daha dürüst bir yaklaşım geliştirmenin ilk adımı olabilir. Ve ancak kadınlar daha dürüst olduklarında, erkeklerle işbirliği yaptıkları suçortaklığının temelinde yatan “dişilik” ve “kadınlık” mitlerinden kurtulabilirler. (s.10-21)

Kitap kadını anlatıyor, derdine çare arıyor, olabilir. Fakat hayatî bir gerçek gözden kaçırılıyor. Kadın haklarındaki sınırı kim çizecek?

(Allah Teâlâ-Erkek-Kadın)

  Bu üçleme arasında sınırları belirleyen ne olacak denildiğinde, her kesimin cevabı farklı olunca da, kadın sorunu bitmeyecek gibi görünmektedir.

Bitmezde.

Allah Teâlâ’dan insanı anlamayı ve güzel ahlak üzere olmayı bizlere nasip kılması için dua edelim.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Şu Hain Kalplerimiz-Kadınlar Erkeklere Neden Teslim Olurlar? Rosalind Coward

İngilizceden çeviren: Aksu Bora – Asuman Emre Kitabın özgün adı: Our Treacherous Hearts Why Women Let Men Get Their Way Faber and Faber/1992 basımından çevrilmiştir.

[2] Mazoşist, acı çekmekten zevk alan kişidir. Benzer terim olan sadist ise acı çektirmekten hoşlanan anlamına gelmektedir.

“ÖLÜM KİTABI”INDAN


Ölüm ve cinsellik arasında bir bağ kurulabilir mi?

Ölüm ve cinsellik pek çok yönden birbirine benzer. İlk olarak ölüm ve cinsellik olgularının ikisi de yeni bir yaşama başlamaya yöneliktir.

İnsan, dünya yaşamına cinsel eylemle birlikte adım atar. Yani iki karşıt cinsin cinsel yönden birleşmesiyle madde âleminde var olur. Ve yine bu birleşmeyle ruhlar âlemini terk eder. Yine insan ölümle birlikte yeni bir yaşama adım atar ve maddesel yaşamı terk eder. Yani cinsellik ve ölüm, bir insanî eylem ve bir başlangıç olma durumlarıyla birbirlerine benzerler. Cinsellik ve ölüm ara­sında bazı bilim adamlarına göre haz açısından bir benzerlik ku­rulabilir.

Cinsellikte orgazm söz konusuysa ölümle birlikte yaşanan or­gazmın varlığı iddia edilmektedir. [1] Bu noktada kurulan bir başka benzerlik bilinç açısındandır. BAZI UZAK DOĞU BİLGELERİ ORGAZM SIRASINDA BİLİNCİ AÇIK OLAN BİR BİREYİN ÖLÜM ESNASINDA DA BİLİNCİ­NİN AÇIK OLACAĞINI İDDİA EDERLER.[2]

Müslüman, sağlıklı bir ölüm bilincine sahip bir bireydir. Müslüman birey için ölüm hesap sürecinin başladığı andır ve o bu saat ve bu saniye gelebilir. O nedenle müslüman her an ölü­me hazırlıklıdır.

Son dönem düşünürlerimizden Ferit Kam ölümü sembolize eden mezarlıklara bakışını yönelterek şu sözleri söylemekten kendini alamaz:

“Kabristan ne büyük bir ibret dershanesidir. Onun derin sessizliğindeki yüksek ifade gücü en güzel konuşan hatiplerin belagatinden daha tesirlidir.” Bir müslüman için ölüm hicrettir. Hicret sıkıntıdan mutluluğa bir göçtür. Müslüman ölümlü dünya yaşamının ağırlığından Allah Teâlâ’nın sonsuz rahmetine hicret eder. Ruhun ölmezliği düşüncesi de böylece doğdu. Bu bir avuntu olarak değil, kendisine karşı bir şey yapılmayan bir alın-yazısı olarak ele alındı. Ruhun ölmezliği çoğunlukla Eski Yunan­lılarda bir umutsuzluk sayılmıştır. Bu sıkıntı o zamanlar içinde bulunulan genel bilgisizlikten ve gövdenin ölümünden sonra da yaşadığı bir kez kabul edilince ardından insanın ölümsüzlüğü gi­bi can sıkıcı bir kuruntuyu da doğal olarak getirecek olan ruha ne yapılması gerektiğini bilmemekten doğan bir sıkıntıdır.” (Frederich ENGELS – Etudes Philosophiques) diyenler oldu.

Fakat ülkemizin bir bahtsızlığıdır ki öte yaşamın varlığını ka­bul etmeme ve Engels gibi öte yaşamı kabul etmeyenleri referans kabul etme bir moda olmuştur. Aydınlar arasında görülen bu ge­nel kabul bunalımlı bir gençlik, bunalımlı bir toplum yaratmıştır.

Düşünce Tarihi bir anlamda ölüm sorgulamalarının tarihidir. Düşünce tarihinde ölüme değinmeden, ölümü ele almadan fikir üreten düşünür yok gibidir.

Bu tarihte “Kimse bilmez ama ölüm en büyük nimettir.” di­yen bir Platon olduğu gibi, İnsanlar kendi fizik yapıları üstünde hiçbir bilgiye sahip olmadıkları çağlarda düşlerinde gördüklerine dayanarak şu düşünceye ulaşmışlardı: Duygu ve düşünceler, göv­delerden değil, gövdelerin içinde bulunan ve ölümle birlikte göv­deleri bırakıp giden ruhtan gelmektedir. İşte o zamandan beri ruhla dünya arasındaki ilişkiler üzerine kafa yormaları gerekti. Ruh ölümle gövdeden ayrıldığına göre yaşamaya devam ettiğine göre ölmüyordu. Aslına bakılırsa yaşamla ölüm iç içedir. Ölüm yaşamı bağrında taşır, yaşamda ölümü. Buna en önemli örnek vücudumuzdur. Vücudumuz büyük oranla ölüdür. Çünkü cilt tabakasının yüzeyindeki hücreler, bedenin salgıladığı yağlar, kay­namış saydam kristallerden başka bir şey değildir.

Büyük ölçüde keratin içeren bu sert hücreler tıbbî tanımlama­ya göre ölüdürler. Canlı hücreler havaya dayanamaz ve ölür. Bu­nun için dış tabaka ölüdür. Bu tabakaya keratin adı verilir.

EVRENDE MUTLAK ÖLÜM YOKTUR. HALDEN HALE GEÇİŞ VARDIR. Bir enerji olarak yaşam yok edilemez, sadece biçim değiştirir. Ölü­mü korkulacak bir yabancı gibi değil beklenen bir dost gibi göre­bilmek için ölüme başka bir açıdan bakmak gerekir.

Bu açı Tanrı merkezli bir evren anlayışı doğrultusunda olma­lıdır. Bu durumda ölüm insanın sevgilisi olan Allah’ına kavuşma­sıdır. Ölümü dilemek tek başına çözüm değildir. Ölümü dileye­bilmek için ölümü hak etmek gerekir. Ölümü hak etmekse yaşamı hak etmekle mümkündür.

Yaşamı hak etmek yaşamı verenin rızasına göre, yaşam sür­mekle mümkün olur. Bu rıza müslüman olmakla gerçekleşir.

Ölüm yaşamaya davettir darda kalana. “Üzülmeyin dünya kimseye kalmaz.” mesajıdır aslında. Paraya, şehvete, makama tapmamaya bir çağrıdır. İnsanın özüne dönmesi için bir şanstır ölüm. Dünyada insanca yaşamak için bir denge unsurudur. Yok­sa ölümün olmadığı bir dünya pisliğin diz boyu yükseldiği daha beter yaşanmaz bir dünya olurdu. Ölüm modern çağın mustazafına (kuvvetsiz, zayıf, cansız, cılız, güçsüz, aciz) bir muştudur.

Baskı altında inleyen, hakkını alayamayan, adaletini alamayan modern zamanların mustazafı ölümle tam bir sükunete ulaşıp kurtuluyor.

MUSTAZAF İÇİN ÖLÜM BİR KURTULUŞSA, EZİCİ GÜÇLER İÇİN ÖLÜM BİR CEZADIR. Kuş tüyü yataklardan kara toprağın bağrına geçiş kolay değildir. Unutulmamalıdır ki ölüm toprakta yatana bir şey kay­bettirmez. Asıl o sırça sarayların ehline vurulmuş bir tokattır. Ölüm bir anlamda taraftır. Darda kalanın yoksulun çilekeşin ta­rafında bulunarak. Haklının, iyinin, doğrunun yanında buluna­rak taraf tutar ölüm.

Ölüm dünyada gün yüzü görmemişlerin en onurlu tavrıdır. Bir anlamda ezici güçlerin boyunduruğu altına girmiş yaşamı boykot etmektir ölüm. Yaşamayı boykot etmektir ölüm; yaşama­yı onurluca yaşayamayanların ve dünyayı bir toz zerresinden ibaret gören yiğit insanların boykotudur. Ölüm bir anlamda mustazafların ezenlere “alın dünyayı başınıza çalın!” şeklinde seslenişidir.

Ölümü sıkça düşünmek gerek. Bu patolojik bir tutum değil­dir. Aslında olması gereken bir tutumdur. Bir öğrencinin üni­versite sınavında başarılı olması, sıkça düşünmesi nasıl ideal bir tutumsa, ölümü ve ötesini düşünmek ve bu uğurda bir şey­ler yapmak benzer bir tutumdur kuşkusuz. Oysa modern za­manlar ölüm ötesini sıkça düşünmeyi patolojik (hastalıkbilim) bir tutum ola­rak kabul ettirmiştir. Ölümü düşünmek bir kusur değil bir güç kaynağıdır.

Ölüm ister istemez bir gün gelecektir. Bununla birlikte insan kendini, “bu ölüm tehdidine karşı” direnen bir tarafta bulmakta­dır. İnsan ruhundan yükselen bir çığlık “ölümsüzlüğe yönelme­ye” zorlamakta, varlığın amacının yok oluş, yaşamın amacının ölüm olamayacağını söylemektedir.

Nitekim peygamberler insanın bu haykırışını haklı bulacak­lardır. Onlar bu dünyada ölüm olarak adlandırdığımız gerçeğin yepyeni bir doğuş olduğunu, insanların ebedi yaşamı bulacakla­rını ve bu dünyada ölüm korkusu çekmenin bilgisizlikten doğ­duğunu ısrarla belirtmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim de bu hususta şöyle buyurur;

“De ki sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm, işte o size mutlaka gele­cektir. Sonra hepiniz gizliyi de aşikarı da bilen Allah’a döndürü­leceksiniz! O da neler yapmakta olduğunuzu size haber verecek­tir. (Cuma Suresi Ayet 7-8)

İslam dininde kaçınılmaz olan ölüme yönelik olarak bolca ka­fa yormak, tefekkür etmek bir zeka belirtisi olarak kabul edilir.

lbn-i Mesut radiyallâhu anh rivayet eder:

“Şanlı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme soruldu:

Müminlerin faziletlisi hangisidir?

Rasûlüllah cevap verir:

“Ahlakça en güzel olanı!”

Yine soruldu: “Hangi mümin en zekidir.?”

Rasûlüllah cevaplar: “Ölümü en çok ananı ve ona en iyi şe­kilde hazırlananı.”

Ölüm düşüncesi insanoğlunun diğer canlılarla olan farkların­dan biri belki de en önemlilerindendir.

İNSANLIK TARİHİ BOYUNCA “ÖLÜM PROBLEMİ” KARŞISINDA EN ÇOK DUYGULANANLAR “DEHA ÇAPINDA” BİR İDRAKE SAHİP OLANLARDIR. AH­MAKLARA GELİNCE ONLARIN “UNUTMAK” GİBİ BİR AVANTAJLARI VARDIR.

Ölüm mutlak yok oluş anlamında mevcut değildir. İnsan mutlak yok oluşa dâhil olacak kadar basit bir “mevcut” değildir. Ölüm sadece boyut değiştirmektir. Farklı bir boyutun frekansın­da var olmaktır. İnsan yaşamında belki en büyük yanılgı herşeyin ölümle biteceği düşüncesidir.

Türkiye hâlâ materyalist ve pozitivist yaklaşımların etkisin­den sıyrılamamışken Batıda ölüm ötesine yönelik araştırmalar çoktan başlatılmış durumda. Bu konuda sadece Parapsikoloji de­ğil Eskatoloji ve Tanatoloji adı altında bilimler bile kurulmuş, geliştirilmeye çalışılıyor. Ölüm ötesine yönelik araştırmaların “bilim” kimliği yapılmasının tutarlı olup olmadığı kuşkusuz ayrı bir tartışma konusudur. Ancak ölüm ötesi konusuna eğilmeyi düşünmek bir düşünce zenginliği göstergesidir.

Bu noktada İsviçre asıllı Psikiyatrist Dr. Elizabeth Kübler Ros’un yaptığı çalışmalara değinmekte fayda var:

Kübler Ros yaklaşık otuz yılı aşkın bir süre ölmekte olan ve “ölümden dönen” hastalar üzerine araştırmalar yapmış ve bu araştırmalarının sonucunda şaşırtıcı hatta materyalizmi iflas etti­recek bulgular elde etmiştir. Uzun süren bu çalışmaların sahibi Kübler Ros’un en şaşırtıcı yönü ise çalışmalara başlamadan önce hiçbir dini inanca sahip olmamasıdır. Kimse onu dini önyargıla­rını yaptığı çalışmalara yansıtmakla suçlayamaz.

Uluslararası düzeyde kabul gören bu çalışmaların sahibi Ros, çalışmaları sonucunda şu yargılara ulaşır: “Ölüm sadece farklı bir frekansta farklı bir yaşamın farklı bir şekline geçişidir.”

“Dünya hayatı, yaşadığımız hayatın, varlığımızın küçük bir bölümünü temsil eder.”

“Ölümü düşünmek insanın daha şuurlu daha yoğun yaşa­masını sağlar ve onu önemsiz şeylere fazla zaman harcamaktan korur.”

“Ölüm ötesi artık inanma meselesi değil bir bilme meselesidir.”

“Ölmek bir kelebeğin kozasını terkedişidir.”

“Ölmek daha güzel bir eve taşınmak için evini terketmektedir. “[3]

Monist yaklaşımda ruh ve beden birliği vardır. Ruh, beden ol­madan, beden de ruh olmadan varlıklarını sürdüremezler. Bu an­layış Tanrı’yı bir postulat[4] olarak ortaya koymak durumundadır.

Bir Müslüman her halükârda Tanrı’nın varlığı, birliği ve her-şeye gücü yetmesi gerçeğini en yüksek temel ilke kabul ettiğin­den ötürü, ruhun var olması ya da olmaması diriliş inancını ze­delemez. Çünkü sonunda Allah Teâlâ ne isterse o olacaktır.

Kuşkusuz ki insanda madde yığınından öte bir öz vardır. Bu öz sayesinde diğer varlıklara yüklenmeyen bir misyon verilmiştir insana . Bu öz, ruhtur.

Ruhun mahiyeti nedir?

Bu noktada insana az bilgi verildiği Kur’an’da belirtilmektedir. Felsefeciler, felsefe tarihi boyunca ru­hun varlığı ve mahiyetiyle ilgili tartışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu konuda bilim adamlarının da çeşitli yaklaşımları mevcuttur.

Ölüm, insanların bir kısmı için çaresi olmayan, önü alınama­yan bir son, yaşama arzusunun önüne dikilen aşılmaz bir engel olduğuna göre onun uyandırdığı endişe ve korku nasıl yatıştırılabilir?

Ölüme karşı dört türlü kültürel tutum var:

  • Ölümü inkar etme…
  • Ölüme meydan okuma,
  • Ölümü kabullenme,
  • Ölümü iste­me, ölüm ötesine inanç, ölüm korkusuna yönelik en güçlü un­surdur. Bu inanç, ölüme duyulan korkuyu ortadan kaldırabilir.

Ölüm ötesine inanmama, maskeleme ve bastırma diye nitelebilecek iki tür tutum ortaya koymaktadır.

Batı’da Tanrıya inanmasına rağmen ölüm ötesine inanmayan küme ve kişiler bulunduğu gibi ölüm ötesi yaşama inanmasına rağmen Tanrıya inanmayan kişi ve kümeler de mevcuttur.

Ölüm hiçbir dönem tam olarak açıklanabilmiş değildir. Bu nok­tada en sağlıklı tutum dini inanç tutumudur. Çünkü ancak inançsal tutum sayesinde ölümsüzlük düşüncesinin verdiği rahatlığa ulaşılabiliyor. Ayrıca yine inanç sayesinde ölümle birlikte karşılaş­tığımız düşünsel sorunlara en sağlıklı biçimde yanıt verebiliyoruz.

Ölümü doğal ve zorlamalı olarak ikiye ayıranlar vardır. Bu ay­rımda birkaç yönlü sorunla karşılaşmak olasıdır.

Bu sorunlardan biri doğanın sınırlarını saptayabilmektedir. Zorlamalı ölümde zorlamayı meydana getiren koşullar doğanın dışında mıdır ki ölümü ikiye ayıralım?

Ölüm özellikle edebiyatta bazı sembollerle anılagelmiştir. Bu semboller arasında, tırpancı, iskelet, parlayan ışık kelebek, ölüm dansı, son çığlık, soytarı, ısırgan otu, ateş böceği, sarı yılan, gül sayılabilir.

Bir kentin evlerinin kapıları ölüme yaklaşım konusunda bize bilgi verir: Osmanlı evlerinde kapılar dünya yaşamından öteki âleme geçiş sağlayan giriş yerleri gibidir.

MODERN UYGARLIK BİR ANLAMDA ÖLÜMÜ YOK SAYMAK, ÖLÜMÜ UNUTTURMAK ÜZERİNE KURULMUŞTUR. Bunu SOSYOLOG J. HİCK şöyle dile getiriyor:

“Yüzyıl önce Batı ülkelerinde ölüm sık sık konu­şulduğu halde, seks tabu iken şimdi durumun tersine döndü­ğünden söz edilmektedir. Bugün “özgürlükçü” toplumlarda seks sınırsız konuşulabilen bir konudur, buna karşılık ölüm nazik çevrelerde bir süredir ağıza bile alınmamaktadır. Bu tabu döne­minin sonuna yaklaştığımızı gösteren işaretler yok değil. Fakat öyle de olsa değişiklik, layıkıyla ele alınıp incelenecek ve tasvir edilecek yeterli mesafeyi henüz kat edememiştir.

Bununla birlikte ölümün hazır sohbet konusu olma durumu­na geçtiği önceki değişikliği takip etmek mümkündür. Tabi böy­le bir geçiş konusunda tarih vermek imkânsızdır. Fakat 20.yy Ba­tı toplumlarındaki ölüm tecrübesinin 19. ve daha önceki yüzyıllardaki tecrübeye zıt olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.” (J. Hick, Değişen Ölüm Sosyolojisi)

ASLINDA PROBLEM, ÖLMEK DEĞİL ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEKTİR.

Ölme­den önce ölmeyi iki şekilde algılayabiliriz:

Biri pozitiftir; heva ve heveslerinin ölümüdür, diğeri negatiftir; atalettir, ruhsuzluktur.

Yaşam, ölümle dirinin savaşıdır. Düşünen insan ölümün ma­hiyetini ölmeden önce anlamaya çalışan insandır. Tasavvufa göre ruh, ölümle uyanır. Hem bedenden hem de dünya varlıklarından kurtulur. Tasavvufa göre ölüm daha yüce bir doğum için atılmış adımdır.

Ölüme dikkatini yitirmiş bir uygarlıkta yaşıyoruz. Ölüm dikka­ti ile ölümsüzlükle ruh arasına yerleşen eşya düzeni şeffaflaştırır.

Modern edebiyatın özelliklerinden biri ölümü gündelik haya­tımızın dışında tutmasıdır.

Teknoloji ölümü unutturuyor, ölümden uzaklaştırıyor. Batı teknolojisi profan (günahkâr bir şekilde, saygısızca, kutsal) mahiyetiyle insanlığı metafizik bir aşkınlığa götürmüyor.

Teknoloji yer yer kitle ölümlerine, yer yer beklenmedik birey­sel ölümlere neden olduğundan ötürü ölüm üzerine tefekküre geçit vermiyor. Modern zamanlarda yatakta huzur içinde ölmek ortadan kalktı. Böylece ölüme hazırlanmak, vedalaşmak, helal­leşmek, ibret çıkarmak olanağı kalmadı. Mezarlıklar kentin dışı­na çıkararak metafizik gerilim kalktı ortadan. Cenaze arabası mekanik bir araç… Bu mekanik araç kuşkusuz ki ölüm ortamın­daki metafizik ürpertiyi ortadan kaldırıyor.

Ölüyü taşımak, ölümü insanların gözünde munisleştirir, insancıllaştırır. Özünü Kur’an’dan alan bir tasavvuf! Anlayış ölümle ilgili önemli olanaklar sunuyor insanlığa.

Tasavvuf anlayışının insanlığa sağladığı en önemli katkı, öl­meden önce ölebilme yetişidir. Ölmeden önce ölebilme istidadı­na sahip bulunan insan bu istidadını kullanarak hayat karşısında mücadele stratejisi geliştirme olanağını elde edebiliyor.

Ölümsüzlük düşüncesi ile ilgili yaklaşımlar

Düalist yaklaşım ve Monist yaklaşım olmak üzere iki öbekte toplanabilir.

Düalist yaklaşımda ruh ve bedenin iki ayrı öz olduğunu ve ölümle bede­nin ebediyyen çürüyeceğini, ruhun baki kalacağını, dirilişin ruh sayesinde olacağı savunulur.

Monist yaklaşım ise ruh-beden öz­deşliğini savunur. Dirilişin bedenle beraber olacağını savunan görüştür. Monist yaklaşım. Ruh olgusu üzerine pek çok yönde çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Filozofların bu konuda tarih bo­yunca ürettikleri felsefî bilgilerin yanısıra bilim adamlarının ger­çekleştirdikleri etkinlikler Spritüalist ekole mensup kişilerin ça­lışmaları ve mistiklerin bu konuda sahip oldukları tecrübeler gerçekleştirilen çalışmalara örnek olarak gösterilebilir. Bu çalış­maların her birinin önemi kesinlikle yadsınamaz.

Ama tarih boyunca ruh gerçekliğine en fazla yaklaşanlar mistikler olmuştur. İslam tasavvufçularına göre ruh, insan bedeninde adetâ uykudadır, mahpustur. Ruh ölümle uyanır, beden hapishanesinden kurtulur. İnsanda asıl öz, ruh olduğundan ötürü bu ruh, ölümle beraber beden hapishanesinden çıkar özgürlüğüne kavuşur. Onun için artık fizik evrendeki zaman ve mekanın bağlayıcılığı söz konusu değildir.

Yeryüzünde öleceğini bilen ve ölüm ötesinde yaşayacağını dü­şünen, ayrıca, ölmekten endişe eden tek varlık insandır, insanın bu özellikleri onun ölümünün diğer varlıklardaki gibi olmadığını gösterir. Çünkü diğer canlılar insanın Rabbine kulluğuna yöne­lik ortamı hazırlamak, insanın yaşam sınavında başarılı olması için hazırlanan sahnenin dekoru olmak durumundadır.

Ölüm, yaşam sınavının sonuçlandığı yerdir. Herkes ölümle beraber sınav sonucunda asılan listeye göre karşılığını alacaktır. Kimsenin yaptığı en küçük şey karşılıksız kalmayacaktır.

Ölüm bir son değildir kuşkusuz. Ama bunu sadece rasyona­list kafa yapısıyla tartışmasız bir açıklıkla ortaya koyabilmemiz elbette ki mümkün değildir. Ancak biz mutlak kesinlikle hiçbir ‘ şeyi ortaya koyabilme olanağına sahip değiliz. Filozof Karl Papper’e göre modern çağlarda “mutlak veri” olarak kabul edilen bi­lim bile ancak “yanlışlanabilme” sözkonusu olduğunda gerçek kimliğine kavuşur. Bir başka ifadeyle bir şeyin bilimsel olması demek o şeyin yanlışlanabilir olabilmesi demektir. Ölüm bir to­humun toprağa atılışıdır. Farklı bir boyutta farklı bir evrende ye­niden doğuşa atılan adımdır.

İnsan kendi çabasıyla ölümü ve ötesini kısmî de olsa kavraya­bilir mi?

Kanımızca bu zor da olsa gerçekleşebilir. Ölümü dü­şünmeye başladığımızda karşımıza iki ana engel çıkıyor:

Bunlardan birincisi, daha önce geçen hazırcı dogmatizm… (materyalist öğretilerle yetişmişsek peşinen kabulcüyüz.)

İkincisi, bireysel düşündüğümüzde akıl yürütme akışının bir yerde durması. Aslında doğaya baktığımızda pek çok olup biten bize hal diliyle öte dünyanın varlığını kanıtlıyor. Atılan tohumun canlanıp büyümesi, kıştan bahara geçişteki hareketlenme, güne­şin doğuşu ve batışı bize hep ipuçları vermez mi? Ama düşünür­ken alışageldiğimizin dışına çıkmamız gerektiği an o kalıbın dışı­na çıkamıyoruz. Şunlar takılıyor kafamıza: “Biz dünyada duymak için kulağa, görmek için göze, yürümek için ayağa muhtacız. Ölümle beraber bunların hepsini kaybettiğimize göre nasıl duya­cak, nasıl görecek nasıl hareket edeceğiz?”

Daha bir sürü soru kafamıza takılır durur. Oysa öldükten sonra bunların hiçbirine muhtaç olmamız gerekmeyebilir mi?

Ölüm anı, ölen insana acı vermez. Tam tersi ölüm anı insan­lara zevk veren bir an… Beyin işlevleri ortadan kalkarken insan bilincine, çeşitli görüntüler, yaşamında önem taşıyan olayların estantaneleri gelir. Son demlerini yaşarken ilginç bir haz duygu­sunu iletirler bilince. ÖLÜMDEN DÖNME DENEYİMİ OLAN DENEKLER, ÖLÜM SÜRECİNDE YOĞUN BİR HAZ DUYGUSU YAŞADIKLARINI HATTA YAŞA­MA DÖNDÜRÜLME ÇABALARI SONUCU TATTIKLARI HAZZIN ORGAZMA BEN­ZER BİR DUYGU OLDUĞUNU, BAZILARI İSE IŞIKLI BİR TÜNELE UÇARAK GİRDİKLERİNİ VE SONSUZ BİR ÖZGÜRLÜK YAŞADIKLARINI BELİRTMEKTEDİRLER. Ölümün haz vermesi bireyden bireye değişiklik göstermektedir. Ölüm esnasında anılar çok hızlı bir şekilde bilincin önünden geçtiğinden dolayı ölmekte olan birinin sahip olduğu duygular, anıların vicdan azabı verip vermeme özelliğine göre değişir.

Ölüm esnasında belirginleşen egemen bilinç, ahlakî yaşam süreci de gayri ahlakî anılarla ızdırap çeker. Tersi durumda bilinç güzel anılarla dolu bir yaşamdan dolayı mesut olur.

Ölümle beraber yaşam sürecinde beynin işlevlerinin sınırları­na mahkûm olan bilinç, bedeni terk eder ve çok daha berrak bir nitelik kazanır. Olan biteni yaşarken algılayabildiğinden çok da­ha net, çok daha belirgin bir şekilde algılamaktadır. Çünkü yaşa­ma sürecinde beyin duyu organlarının sayısına ve kapasitesine mahkûmdur.

Ölümle beraber alınan duyum sayısında büyük bir artış görülür. Sadece duyu sayısında değil, duyum gücünde de büyük bir artış görülür. Bu noktada bilinç, varlığı çok daha farklı bir şekilde algılar ve varlığın özünü, mahiyetini bu varlık âlemine egemen olan mutlak sınırsız gücü dünyadakinden çok daha güçlü, çok daha belirgin bir şekilde hisseder. Bu noktada bilincin mutlu olup olmama durumu yaşama sürecinde bu mutlak gü­cün, bu biricik gücün belirlendiği yaşam çizgisine uyup uyma­masına göre belirlenir.

Eğer bilinç yaşam sürecinde varlık âlemine hâkim olan biri­cik güce itaat eden bir gidişat göstermişse, mutluluğu yakalar, aksi durumda bu berraklaşmış bilinciyle yaptığı yanlışlığın bü­yüklüğünün farkına varır, yaptığı hatanın geri dönülmezliği için­de azap çukurunda mahvolur.

İnsanın bedenen çürümesi, ölümsüzlüğün inkârına bir ne­den olamaz. Çünkü insanın özü madde değil bilinçdir. Çocuklu­ğumuzdan beri sahip olduğumuz bedeni defalarca terk etmemi­ze rağmen, yeni şeyler ekleyip çıkarmamıza rağmen bedenin içinde varolan benlik bilinci ortadan kaybolmamaktadır. Ölüm, insan gerçeğinin en temel unsurudur. Pek çok düşünür, felsefe­nin temelinin ölmeyi kavramak olduğu noktasında birleşir. Me­sela ünlü ilkçağ düşünürü Platon, felsefe yapmanın ölmeyi öğ­renmek ve ölmeye hazırlık yapmak olduğunu söyler. Ölüm en az, yaşam kadar önemlidir. Çünkü insan yaşamında karşılaştığı en önemli iki olaydan biridir ölüm! (Birincisini doğum olarak kabul ediyoruz.)

Bu noktada bütün uygarlıklar ve uygarlıkların ortaya koyduk­ları kültürler, ölümle ilişkilenmek zorundadır. Hatta daha da ileri gidilerek denebilir ki, ölümü bütün uygarlıklar merkeze almak zorundadırlar. Çünkü ölümle ilişkilenmek yaşamla ilişkilenmek demektir.

Ölüm karşısında sağlıklı bir tavır sahibi olmak, sağlıklı bir tu­tumun içine girmek zorunlu olarak yaşama da yansır.

Bütün köklü uygarlıkların ölüme yönelik derin felsefi öğreti­leri vardır. Her uygarlık bu öğretiler doğrultusunda tavır gelişti­rir. Ancak modern zamanlarda ölüme yönelik köklü öğretiler git­tikçe zayıflamıştır.

Ölümsüzlük Özle­mi

Modern zamanların insanlığa yönelik gerçek­leştirdiği en büyük çökertiçi darbesi, düşünce yönünden, ölümü unutturma çabasıdır. Ölüm unutulmakla kaybolmaz. Aksine ölüm öyle farklı bir özellik taşır ki ölecek olan onu ne kadar bas­tırmaya ya da maskelemeye çalışırsa çalışsın daha kronikleşmiş bir olgu olarak ortaya çıkacaktır. Ölüme yönelik en sağlıklı tu­tumlar, onu düşüncenin merkezine alıp ölüm üzerine derin dü­şünce çabasının içine giren tutumlardır. Modern zamanlar insan­lığı ölüm düşüncesinden mahrum bırakarak, onun boş vaatlerle oyalanmasına neden olmaktadır. Bu boş vaatlerden biri de ölüme çare bulunacağı vaadidir. Değil insanın, ülkelerin, uygarlıkların, dünyanın, güneş sisteminin, galaksilerin ve hatta evrenin dahi sonu olmasına rağmen yani bir nevi evrenin de ölümlü bir varlık olduğunun bilinmesine rağmen insanın ölümsüzlüğe bedenen kavuşturulacağını iddia etmek olsa olsa dini inançların olmayışı­nın getirdiği manevi azaptan kurtulma tutumudur. Derinliğine ulaşma çabası, insanoğlunun içinde bulunan “ölümsüzlük özle­mi”nin göstergesidir. Kuşkusuz ki ölümsüzlük özlemi de ebedi bir yaşamın varlığına kanıt olabilir.

Gerçi David Hume gibi bazı filozoflar istekle oluş arasında zorunlu bir bağın olmadığını söyleseler bile, çok derin bir arzu olarak ölümsüzlük özlemi, sıradan isteklerle karıştırılamadığından, diğer isteklerdeki zorunsuzluğu burada görmemiz mümkün değildir. Dünya yaşamında ölümsüzlüğe kavuşma çabası yeni de­ğildir. Tarih boyunca insanoğlu hep “ölümsüzlük otu”nu bulma­ya çalışmış “ölümsüzlük şurubunu” yapma özlemini çekmiştir. Ama insanoğlu bu amacına bin yıllardır ulaşamamıştır. Çünkü ölümsüzlük isteği, ölümlü olan bir dünya ve evrende karşılık bu­lamaz. O ancak ebediyen var olacak bir varlık boyutunda karşılık bulabilir. Bu da kuşkusuz öte âlemdir.

Modern Uygarlık Ve Ölüm

Modern uygarlık büyük bir krizin içindedir. Bu kriz ölüme kayıtsız kalmaktan kaynaklanır. Modern bilim ölüme kayıtsız kalarak ya da ölüme materyalize edilmiş beyinlerle yaklaşarak, insanlığa cehaletin en büyüklerinden birini armağan etmiş oldu. Ölüm ezeli ve ebedi bir insan gerçeği olarak hep insanın karşı­sında duracaktır. Bunun yanışına insanların ölüme dayalı, ölüm bilinciyle aydınlanmış bir yaşama etik açıdan ihtiyaçları vardır kuşkusuz.

Bu ahlakî ihtiyaç reddedilince insanlığın sınırsız bir uçuruma yuvarlanması kaçınılmaz oldu. 19. ve 20. yüzyılda yüzmilyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan vahşetler yaşandı. İhtiras sahibi bir varlık olan insan düşüncesi, ölüm bilincinden uzaklaştırılırsa etik kaygısızlığın oluşması dolayısıyla vahşet ve cinayetlerin ger­çekleşmesi doğaldır.

Modern bilim de, modernizmin paradigmasından kurtulama­yan felsefe de, ölüme yanıt bulmaktan uzaktır. Ölüm son derece soyut ve mistik bir olgudur. Materyalize edilmiş beyinlerin üretti­ği bilim de, felsefe de, bu soyutluğa ulaşamaz. Ulaşamamanın ge­tirdiği acizlikle ona, indirgemeci tutumla yaklaşıp ölüme, maddi dönüşüm olarak nitelediği bir düşünce kısırlığıyla yaklaşacaktır.

Sadece gözlem ve deneyin verileriyle sınırlanmış bir bilim ve sadece gözlem ve deneyle algılanabilir bir dünya hakkında sus­mayı yeğleyen bir felsefe algılanabilir dünyadan bize hiçbir sağ­lıklı bilgi veremez.

Bu noktada Spritüalist ekolün temsilcilerinin çeşitli çalışma­ları var. Bunlar ilginç veriler yakalayarak ilahi hikmete yaklaşma erdemine ulaşmalarına rağmen modern bilimin işleyiş tarzını tam olarak bilmediklerinden ya da ona eleştirel tarzda yaklaşa­madıklarından ötürü bu verilerden yola çıkarak yine bir tür ma­teryalist yaklaşım olan reenkarnasyona saplanmışlardır.

Reenkarnasyon son tahlilde maddecidir. Çünkü öte âlemin varlığının tam sindirilemeyip içselleştirilememesinden kaynaklanmaktadır. İnsanoğlu modernizmin değerlerinin hâkim olduğu bu uygarlık­tan kurtulmak ve yeniden ona yakışan insanî bir uygarlık kur­mak istiyorsa ölüm dikkatine yeniden sahip olmak zorundadır.

Ölümün son olmadığına, taze bir başlangıç olduğuna inan­mak her türlü insanî estetik, etik değer, bilim felsefesi ve siyasal, ekonomik oluşumların mihenk noktasıdır.

Ölüm dikkatine sahip bir uygarlıkta insan Hemoekonomikus değildir. Politikacı Makyavelist değildir. Yine bu uygarlıkta bi­limler burnu havalı Tanrılar değil ilahi hikmetin yolcuları olur. Kurtuşluşta elbetteki bu dikkattedir.

Ölüm dikkatinden amacımız kuşkusuz ki ölüm fobisi değildir. Ölüm, büyümenin son aşaması olarak algılanmalı ve manevi yü­celişin semeresinin alındığı başlangıç noktası olarak görülmelidir.

Ney eşliğindeki bir mûsikî ve göz kamaştırıcı bir aydınlık ola­rak algılanmalı ölüm. Yoksa bir kâbus gibi çöken Eski Mısır dikka­tini, Israiloğulları tüccarlığını gereksiz, fantastik yorumlamada Hristiyan tutarsızlığını kastetmiyoruz. Ölüm dikkati, öte âlemi hiç­bir zaman akıldan çıkarmayan, öte alem sevgisiyle bu dünyayı da sevdiren, bu dünya sevgisiyle erdemli yaşamayı temel ilke kabul eden ve erdemli yaşadıkça ölümün de güzelleşeceğini kabul eden bir dikkattir. Yaşadığımız uygarlık ölüm dikkatini yitirmiş bir uy­garlıktır. Ölümün yeten bir vaiz olduğunu reddeden bir uygarlık… Bu uygarlığın ölümcül bir yara alması için bu eksiklik ona yeter.

Ölüm dikkati, bireyi bu dünyada bir misafir gibi yaşama erde­mine ulaştırır. Ölüm dikkati dünya yaşamında, geçicilik bilinci kazandırarak bireyin zulmetme dürtüsünü durdurur. İnsan sez­gisinin önünde büyük engel olarak duran eşya perdesini kaldıra­rak insana manevrayı görme gücü kazandırmaktadır. Sahip olana o eşsiz mûsikîyle hep yardımlaşmacı, hep hoşgörülü, hep müca­deleci bir yapı kazandırmaktadır.

Materyalize olmuş modern zamanların insanı ne yazık bu dikkatten mahrumdur. Ve ölüm dikkatinden kaçarak asıl şimdi gerçekten ölmektedir.

Modern uygarlık ölüme sırtını dönerek insanlığa en büyük zararı vermiştir. Çünkü hiçbir hakikat üzerinde düşünülmeden geçiştirilemez. Üzerinde düşünülmeyen, çözümüne çaba sarf edilmeyen sorunlar, tıpkı habis bir tümör gibi bir gün ortaya çıkar. Yine modern uygarlık sırtını dönemeyeceği noktada materyalist açıklamalar yaparak insanlığa en büyük zararı vermiştir. Çünkü ölüm materyalizmin kuşatamayacağı kadar metafizik, mistik ni­teliği zengin bir konudur. Evet mümkün değildir ki insan yaşamı ölümle son bulsun! Hiçbir felsefi ya da bilimsel argüman arama­ya gerek yok! İnsan yaşamının ölümle son bulması insanlık kav­ramına vurulan en büyük darbe olur.

Bu nedenle pek çok ölüm ötesi hayat retçisinin “Olursa bir şi­kayet ölümden olsun!” ya da “Ölüm senin adın kalleş olsun!” tü­ründen sitayiş dolu sözlerine rastlanır. Ve yahut tarih boyu ölü­me çare aramalara rastlanır. “Ölümsüzlük otu” “ölümsüzlük şu­rubu” ya da günümüzde “ölümsüzlük”ü arayan “bilimsel” çalış­malarla karşılaşılır. Tarih boyunca ölülerin üzerine kurulan bü­yük, gösterişli anıtlar yapılmıştır. Cesetlerin mumyalınışı, ilaçlanışı ya da koca koca heykeller hakeza. Bütün bunlar hal diliyle şunu ifade eder:

“insan yaşamının ölümle son bulması insan varoluşuna en aykırı sonuçtur.”

Çünkü iyinin mutlak egemenliğinin söz konu­su olması ya da hiç var olmaması gereken evren, kötülüklerle, haksızlıklarla, adaletsizliklerle dolu bir evren… Bu da mükem­mel olan yaratıcı ve yaratıcısının izini taşıyıp mükemmellik arzu eden insana aykırı bir durum. O halde mutlak adaletin, mutlak hakkın, mutlak sevginin hakim olduğu bir yer olmalı. Bir öte ol­malı. Öyle ya; biri bu dünyada tam erdemli yaşamaya çalışacak, yoksulları, yetimleri, darda kalanları koruyacak, onlara yardım edecek, daima haktan, hukuktan yana olacak, elindekini, varını yoğunu bu yolda harcayacak hatta ve hatta haksızlığa karşı ol­duğu için baskıcı zalim rejimlerin zindanlarında ömrünü heba edecek belki de ipe gidecek ve yaşamı ölümle son bulacak. Öte yanda diğeri çalacak çırpacak, öldürecek işkence edecek, fuhuş yapacak, adam dolandıracak, ömrünü mazlumu yetimi darda kalmışı ezmekle sömürmekle geçirecek bunun da hayatı ölümle sona erecek.

Böylece ikisi de eşitlenecek, ikisi de aynileşecek ve herşeyi hassas dengede yaratan, bir karıncayı bile besleyip doyuran, kö-türüm tilkinin bile yiyeceğini önüne koyan, her gün şaşmaz bir düzenle güneşi doğudan doğdurup batıdan batıran, her yılı şaş­maz bir düzenle mevsimlere ayırıp mevsimine göre yeryüzünü güzelliklerle donatan, herbiri 200 milyar yıldız sistemi içeren 100 milyar galaksi ile dolu, kimbilir daha nice özellik ve büyük­lük ile donanmış evreni 20 milyar yıldır iki yıldızı dahi çarpıştır­madan yönetecek bir yaratıcı olacak?

Ölüm Ötesi

Ölüm ötesi yaşamın varlığı insanın iç dünyasını ılık bir sıcak­lık duygusuyla doldurur. Yıllar önce kaybettiğiz bir yakınız var. Bir yakınımızı da her an kaybedebiliriz. Ve kendimiz en nihayetin­de ayrılacağız bu üzerinde dolaştığımız yerden… şu gökyüzün­den, çiçeklerden, ağaçlardan, cıvıl cıvıl kuşlardan. Öte yaşam ol­gusu bize bu durumda soğuk bir havada üşüyen bir adama bir şö­mine ateşi kadar sıcak gelir. Kaybettiğimiz ve kaybedeceğimiz ya­kınlarımıza bir gün kavuşuyoruz. Ölüm ebedi bir ayrılık kapısı değil, ayrı bir boyutta, ayrı koşullarda yeniden birleşme, yeniden buluşma kapısı. Artık bir daha ayrılmanın bulunmadığı bir kavuş­ma ölüm. Ve yine soruyoruz;

Ölüm nasıl kavranabilir?

Öteye geçiş nasıl sağlanabilir?

Kuşkusuz ki öte alemle ilgili gerçek ve sağlıklı bilgiyi biz ancak öteye geçtikten sonra anlayacağız ama yine de bu dünya yaşamını terk etmeden bazı emareler görmemiz mümkün. Yalnız burada karşımıza dikilen en büyük handikap bu emareleri algılama tarzımızla ilgili. Kuşkusuz ölüm ötesi varoluş bir gerçek­tir. Fakat bu gerçekliği akıl ve bilim çabalarıyla mutlak anlamda kavramamız en azından bugüne kadarki tecrübelerimizle çok zor­dur. Ölüm ötesi varlığı kavrayabilmemiz için bir şeye sahip olma­mız gerekir ki bu da sezgi denen unsurdur.

Yalanın, dolandırıcılığın, cinayetin, fuhşun, hile ve hurdanın olmadığı bir dünya öte alem.

Çirkinliklerin olmadığı bir yaşam öte yaşam.

Çirkinlikler yok ve ölüm korkusu yok!

Aç mı kalacağız Trafik kazasına ya da bir cinayete kurban mı gideceğiz?

Deprem mi olacak, kanser mi ola­cağız?

Kalp krizi mi geçireceğiz, ekonomik kriz mi yaşayacağız? korkusu yok orada.

Hep sevgi var; nefret, kin yok. Hep gerçek var; yalan yok. Hep doğru var; yanlış yok.

Çünkü ölümle birlikte ölen aslında olumsuz olan her şey. Biz ölümle birlikte varlığımızı sürdürürüz hem de daha canlı, daha etkin, daha özgür bir şekilde.

Biz bu âlemde gerçekliklerin minyatürünü yaşarız. Gerçeklikler gerçek boyutuyla öte yaşamda varlıklarını ortaya çıkaracaklardır.

Bunu nispeten akıl gücümüzle, tam olarak kalp gözümüzle, kesin olarak da ebedi yaşamımızla tespit edebilir, anlayabiliriz. (s.20-37)

HULASA

Şimdi ölümle, hem de kendi ölümümüzle yüzleşme zamanı…

Korkulardan kaçındıkça, onlardan kurtulmamız olası görünmüyor. Hayata gözlerimizi açtığımızda, hiç bilmediğimiz bir dünyaya, kendi tercihimizle olduğu iddia edilemez bir eşya, mekân, zaman, insan ve gereksinimlere göre şekillenen çevre, diğer figüran ve dekorlar ile karşılaşıyoruz; yapayalnız geliyoruz ve ilk ağıtımızı söylüyoruz.

Yıllarımız ilerledikçe, aşina olduğumuz bu dünyadan ayrılma düşüncesi ya da bilmediğimiz başka dünyaya, kim bilir, asıl vatanımıza dönüş vakti geldiğinde ürperiyor, dehşete kapılıyoruz; yine yapayalnız gidiyoruz ve son ağıtımızı arkamızdan belki biri söylüyor. Çünkü gün be gün, bizi son yolculuğa yaklaştıran zamanın akıntısını; bütün ıstırabına, sürekli eziyet eden kıskacına, eskiyen yüzüne rağmen bu kara parçasını ve her yeni gün alnımızda yeni çizikler oluşturan “içindekileri”, kalbimizde onulmaz kırıklıklar oluşturan “bizimkileri”, hasılı “insancıklarımız” ile bu yaşlı dünyayı sevmiş ve ona duyamamıştık! Ve bir gün, bir gece vakti, ölümün pençesini ya da ince dokunuşunu vücudumuzda duyumsadığımız an, “Eylülde ölmek zor ama bu gece, ölmek için güzel!” demekten başka seçeneğimiz olmasa gerek!

Dinin bağlıları, aşkın adamları, bazan “ölümü (de) öldüren rabbe secde” ederek ölüme boyun bükmüşler, bazan ona, düğün gecesi, sevgiliyle bütünleşme “haI”i olarak bir ebedi neşeyle kucaklarını açmışlardır.

Ben diyeyim Babil Kuleleri, siz deyin İkiz Kuleler heybetinde büyütülen benlikleri, “bir avuç toprakla” doyuruveren ölümün ihtişamı, düşünülmeye değer olsa gerek!                                                        (Üzeyir KARADÖL)

Kaynakça
Osman KAYA, [Kitap]. – Ölüm Kitabı, Ark Kitap- Özgü Yayıncılık, İstanbul 2002.


[1] Cenaze yıkayıcı arkadaşlarımdan çok duymuşumdur. Erkek cenazelerde ereksiyon ( penisin içindeki kan damarlarına kan dolması ile birlikte penisin sertleşmesini ifade eden kavramdır) çok olmaktadır.  Bahsedilen konunun geçersiz olmadığını göstermektedir. Ölümle alakalı bir reflex bile olduğu düşünülse de her ereksiyonun cinsel haz ile bir bağıntısı var olduğu kesindir. (İhramcızâde İsmail Hakkı)

[2] Cinsel birleşmede oluşan hallerde zevki bedenin değil ruhunu almasını sağlamak gerekir.  Zamanımızda ponografinin  aşırı oluşu müstehcen görüntülere ve bilgilere kolay ulaşılması ile bu ayıklık (bilinç berraklığı) kaybolmuştur.  Eşi ile birleşmeyi seksî fantazilere çeviren nesillerin bahsedilen yüksek ve ulvî seviye ulaşması düşünülmez.

[3]   Daha geniş bilgi için Bkz. Leben Unt Sterben, İsviçre, 1982 – There is no Death, California, 1977 – Life, Death and Afterdealh. Sandiego, 1980

[4] Postulate: kabulü zorunlu esas ,şart koymak, talep etmek, ispatsız olarak kabul ettirmek, doğru varsaymak, postulat olarak kabul etmek, seçmek

RUHÎ HAYATTA TASAVVUF VE PSİKOTERAPİ


Gerçeklik (hakikat) ne kadar gerçektir?

Gerçeklik dediğimiz şey, gerçeğin (Hak) ‘kara deliğini”[1] dolduran bir ‘fantazmik mekânı’ mı içerir yoksa ‘gerçek’ kılındığı bir yaratılmış mekân mıdır?

Maddenin noksan tarafı ‘gerçeklik hissi’ mizle ayakta tutulmakta mıdır yoksa?

Algılarımızın aynasında mı bir gerçek var?

Paradoksal topoloji [2]anılmaya yakın şekilde olabilirliliği nihai varış yeriyle tamamlanan mesafede kalan bir gerçeklik mi?.

Gerçek ve gerçeklik canlı hayatının vazgeçilmez şartıdır.

İnsan için “Gerçek”, görünenin kendisidir. İçinde yaşanılabilir, dokunulabilir. Eni, boyu ve derinliği vardır.

Gerçeklik ise kütlesiyle, etkisiyle, görüntüsüyle canlı varlıkların duyu organları tarafından bir şekilde saptanır. Eksik ya da fazla ama mutlaka saptanır.

İnsan tarafından görülmese de, algılanmasa da, hissedilmese de insanın dışında bir gerçeklik vardır. Sam Peckingah, “Gerçek, insanın hiçbir zaman keşfedemediği bir yalandır” derken, Wilhelm Flusser’in yorumuna göre de “ölümüne kadar önümüze çıkan her şey” olarak da tanımlar.

Gerçek süreklidir, kesintisizdir. Hayatın şimdiki zamanıdır.

Gerçeklik bütündür, parçalanamaz ve gerçekliği bölmek parçalara ayırmak insan için imkânsızdır.

Her şey birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlanmıştır. Bütünlüğün, oluşumun bir mantığı, nedeni vardır. Bu gelişim ise insanın dışındadır, kendiliğinden oluşur, kendi fizik yasaları vardır. Ancak bazen insan grift yapısı ile varlığını ve herşeyi gerçek değil, gerçeğin bir kopyası olarak hissedebilir. Öyle ki bazen hayatın içeresinde kaybolur, yaşadığı, hissettiği, dokunduğu gerçeklik kaybolup gider. İşte bu şekilde insanoğlu bilinçli bir farkına varma noktasına doğru götürmenin bir yolunu aramak zorunda kalışı ile  gerçeğinin, ‘farkına varmaya’ ulaşmak için bilinç ve bilinçaltı dünyasını kurmaya çalışır. Ancak günümüzde stres faktörleri arttıkça psikoterapiye ve dolayısıyla psikoterapistlere olan ihtiyacını dolaylı olarak da artmaktadır. Bu bir gerçek olmuştur. Bilinçlenen toplumda gittikçe psikoterapistlerin “deli doktoru” olmadığının bilincine kavuşmuş durumdadır.

Herkesin hayatında zaman zaman destek alması gereken durumlar olunca eğitimli-tecrübeli uzmanlara danışmak hem süreci rahat aşmanıza hem de güvenilir biri ile sorununuzu paylaşmak uygun görülmektedir.  Çeşitli şekillerde “amaçlı terapi” (Tedavi-Sağaltım) usulleri (Psikoterapi, Yoga,  Biyoenerji, Biyoterapi,  Reiki,  Renklerle Terapi,  Homeopati,  Hipnoz,  Tasavvuf,  Psikodrama,  İletişim,  Duyumlara hitap eden sanatlar)  grup halinde, bireysel olarak ya da çiftlere uygulanmaktadır.

Her yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyal durumu bu terapilerde farklılık gösterebilir. Mesela; özellikle sanatsal terapi (resim-sinema) küçük yaş gruplarında ve ergenlerde çok iyi işleyen bir sistemdir. Türkçe’de bir söz vardır; Bir resim bin kelimeye bedeldir. Sanat Terapisi’nde bunun ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz. İki-üç yaşında bazı takıntılı davranışları olan ya da cinsel istismar görmüş olan bir çocuk düşünün; bu çocukla oturup 45 dakika konuşmanızın imkânı var mı? Belki o çocuk için “oyun terapisi” denenebilir veya da iç dünyasını net olarak algılamak için renkleri ve çizgileri kullanmak bize daha somut verilere ulaştırır. Aynı şekilde ergenlik çağındaki sıkıntılardan dolayı bunalmış bir çocuk düşünün, herkes sürekli ona nasihat ediyor, “oğlum/kızım sen böyle değildin ne oldu sana, kötü alışkanlıkların mı” var gibi bir sürü soru sorulan bir ortamda bu genç zaten bunalmış… Rahatlama, deşarj olma ihtiyacı var. Patlamak üzere olan bir bombanın yanlış kablosunu keserseniz onu sonsuza kadar kaybedersiniz, parçalanır bir daha bir araya getiremeseniz ancak doğru işlemi uygularsanız hem bombayı patlamaktan kurtarır, hem de çevresindekilerin zarar görmesini engellemiş olursunuz. Resim ergenlere oldukça değişik gelen ancak hoşlarına da giden bir tekniktir. Karşılarında psikoterapi odasında oturan bir psikoterapist / psikodramatist yerine, samimi bir ortamda resim malzemeleri eşliğinde onu bekleyen bir psikoterapistin / psikodramatist olması zaten ergenleri şaşırtır ve psikoterapiye olan dirençlerini azalttığı bilinmektedir.

Audiovisüel (Görsel-işitsel) malzemelerle de yapılan filmler de aynı olumlu sonuçları doğurmaktadır. Sinema bu anlamda etkin bir gelecek vaat etmektedir. Çiftlerde ve gruplardaki uygulamasındaki ana amaç ise paylaşımı arttırmak, iletişimi güçlendirmek ve farkındalık katsayısını artırmaktır.

Önemli olan terapiste aranılan geniş bir kültüre sahip olması diğer terapiler konusunda uzman olacak kadar eğitimli olmasıdır. ANCAK BİR KONUDA UZMAN VE EĞİTİMLİ OLAN BİR TERAPİST SAKINCALI OLUR, SONUÇ VE PERFORMANS DÜŞÜKLÜĞÜ BEKLENİLMELİDİR. Beklenilen sağlanan sonuçlar eğitimi yetersiz kişiler tarafından yürütüldüğünde daha uzun sürer ve danışanın süreçten sıkılması muhtemeldir. Terapiyi birçok ayakları olan bir köprüye benzetebiliriz. Biz burada tasavvufun psikoterapi ile benzerliği konusuna değineceğiz.

TASAVVUFUN PSİKOTERAPİK YÖNÜ

İnsanın tabiatı, fıtratı, dini literatüre [3] ve davranışçı terapilere göre insan tümüyle nötrdür. Sûfîlere göre insanın doğasında hem iyilik, hem de kötülük eğilimleri vardır; ancak bu eğilimler sadece birer potansiyeldir ve insan her iki tarafa da yönelebilir bir karakterdedir.

Sûfiler, insanı anlamada kullandığı anahtar kavramlardan biri (belki de birincisi) “ruh”u kabul ederken nisbî olarak özgürlüğü olan “teomorfik” [4] (Tanrı’ya benzeyen) bir varlıktır da derler.

  • Psikanaliz, fizyolojik;
  • Davranışçı, terapiler sosyolojistik;
  • Bilişsel davranışçı terapiler ve danışan- merkezli terapi ise sosyal psikolojik bir temelden hareket eder.

 Sûfiler bu temelleri göz ardı etmemekle birlikte “transandantal” boyut üzerine vurguda bulunur. Grup psikoterapileri de dâhil olmak üzere psikoterapiler “bireyselciliği” vurgularken sûfîler “cemaatçiliği” öne çıkarırlar.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf terapi için bir terapistin (mürşid) gerekli olduğunu öngörürler. Psikanaliz, davranışçı terapiler ve bilişsel-davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapi “konuşma/ görüşme” esasına dayalı iken davranışçı terapiler dolaylı araçlara kadar geniş bir yelpazeye dayalıdır.

Tasavvufî terapide (seyr-u sulûk) kullanılan oldukça zengin bir teknikler dizisi söz konusudur. Hem psikoterapiler hem de tasavvuf muzdaribin mürşidle ile olan iletişimini önemser. Psikanaliz ve davranışçı ve bilişsel davranışçı terapiler amacını “iyileştirme” ile sınırlarken, hem danışan merkezli terapi hem de tasavvuf “kişiliğin geliştirilmesi”ni vurgular.

Psikanaliz ve davranışçı terapiler “inanç, anlam ve değerleri” inkar ederken, bilişsel davranışçı terapiler, danışan merkezli terapi ve tasavvuf  “inanç, anlam ve değerleri” özellikle vurgular.

Psikanaliz ve tasavvuf için rüyaların (istihare) özel bir önemi vardır ve insanı anlamda anahtar bir rolü vardır. Psikanaliz geçmiş zamanı önemserken, diğer psikoterapiler ve tasavvuf ise “şimdi-burada”[5] üzerinde vurguda bulunur.

Psikoterapi kuramların geliştirilmesinde kuramcıların yaşamlarında iz bırakmış kişisel deneyimler önemli bir iz bırakmıştır. Sûfiler ise zaten “kişisel deneyimleri” vurgular ve önemserler.

Psikoterapiler kuramları örneklem (örnek gurup) açısından problemlidir. Sûfilere göre ise “her kalpten Allah Teâlâ’ya giden bir yol vardır.” Bu nedenle herhangi bir sûfi görüşün genelleştirilmesi ve özellikle kişiselliği / özgünlüğü silmesi kabul edilemezdir. Hem psikoterapilere, hem de tasavvufa göre insan kendi kendine yabancılaş(tırıl)mıştır.

Psikanaliz, bilişsel davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapiler “deneyime” geliştirilmiş iken davranışçı terapiler “deneysel verilere” dayalıdır.

Sufilik de “deneyime” dayalıdır. Davranışçı terapiler doğrudan gözlenebilen ve ölçülebilir konuları ele alırken diğer psikoterapilerin ilgilendiği konular daha çok dolaylı olarak gözlenebilir ve ölçülebilir bir nitelik taşır.

Tasavvufta ise hem zahiri hem de batıni pratikler varsa da odak konular salik ile Allah Teâlâ arasında oluşu nedeniyle gözlem ve ölçüm ötesidir. Davranışçı terapiler dışındaki diğer psikoterapilerle birlikte tasavvuf da “içgörü”nün önemini vurgular.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf, “hastalıkların” iyileştirilebileceğini varsayarlar. Hepsi de iyileş(tir)me sürecinde çeşitli aşamaların söz konusu olduğunu vurgularlar. Hepsi de teorik bilgilenmeyi değil hayatî değişimi amaçlarlar. Bireyin (mürid) istek ve kararlılığı (teslimiyet) için problemi konusunda duyarlılığı ve yeterli düzeyde kaygısı olması gerektiği vurgulanır. Genellikle bireyin kendi isteği ile terapist (mürşid) e gelmesi gerektiği kabul edilir. [6] Hatta tasavvufta bireyin kararlı olup olmadığı dramatik sınavlarla (çile) denetlenir. Hepsi de bireyin kendi kendisine ilgi göstermesini öngörür. Hepsi de mesajını yaymak için literatür oluşturmuştur. Hepsi de mesajını kitlelere ulaştırmak için örgütlenme yoluna gitmiştir. Bu örgütlenme doğal olarak terapistler (mürşidler) arasında da bir piramid modelinin (tarikatlar)  oluşumuna yol açmıştır. Hem psikoterapilerin hem de tasavvufun çok çeşitli ve değişik tanımları yapılmıştır. Hepsi de insanı anlamak için olağanüstü duyarlılık göstermiş ve genellikle sağduyusal bilgilere aykırı düşen daha doğrusu onları aşan sonuçlara ulamışlardır.

Psikoterapi ücret karşılığı sunulan bir hizmet iken, tasavvufi terbiyede ücret söz konusu değildir; “Allah Teâlâ rızası için” için yapılan bir hizmet olarak devam etmektedir….

(Geniş bilgi için: Ali Rıza BAYZAN, Tasavvuf ve Psikanaliz, 2002)

NOT: Bu yazı aşağıdaki kaynaktan istifade edilerek hazırlanmıştır.
Canel BİNGÖL
, “Venüs’ün Çiçek Sepeti” Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sinema-Televizyon Ana Sanat Dalı Sinema Ve Terapi 186414-Yüksek Lisans Tezi İstanbul, 2006 . s.58-60


[1] Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddi oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir.

Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler.

Kara deliklerin, “tekillik”leri dolayısıyla, üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir.

Karadeliklerin içinde zamanın ise yavaş aktığı veya akmadığı tahmin edilmektedir. Kara delikler genel görelilik kuramıyla tanımlanmışlardır. Doğrudan gözlemlenememekle birlikte, çeşitli dalga boylarını kullanan dolaylı gözlem teknikleri sayesinde keşfedilmişlerdir. Bu teknikler aynı zamanda çevrelerinde sürüklenen oluşumların da incelenme olanağını sağlamıştır. Örneğin bir kara deliğin çekim alanına kapılmış maddenin kara delikçe yutulmadan önce müthiş bir sıcaklık derecesine ulaştığı ve bu yüzden önemli miktarda x ışınları yaydığı saptanmıştır. Böylece bir kara delik kendisi ışık yaymasa da, çevresinde bu tür bir icraat yarattığı için varlığı saptanabilmektedir. Günümüzde, kara deliklerin varlığı, ilgili bilimsel topluluğun (astrofizikçiler ve kuramsal fizikçilerden oluşan) hemen hemen tüm bireyleri tarafından onaylanarak kesinlik kazanmış durumdadır.

[2] Topoloji: Matematiğin ana dallarından biri olan Topoloji, Yunanca’da yer, yüzey veya uzay anlamına gelen topos ve bilim anlamına gelen logos sözcüklerinden türetilmiştir. Topoloji biliminin kuruluş aşamalarında yani 19. yüzyılın ortalarında, bu sözcük yerine aynı dalı ifade eden Latince analysis situs (konumun analizi) deyimi kullanılıyordu. Geometrik cisimlerin nitelikleriyle ilgili özelliklerini ve bağıl konumlarını, biçim ve büyüklüklerinden ayrı olarak alıp inceleyen geometri dalı.

[3] “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvud, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

[4] Teomorfik: “Tanrı’ya benzemek” anlamına gelen bu deyim, insan olmayan bir varlığın, Tanrı gibi, beşeri terimlerle ifade edilmesi anlamına gelen antropomorfizmin zıddıdır. Hem Tevrat (insan Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır (Tekvin 1:27), hem de Hadisler (Allah insanı (Adem’i) Rahman’ın suretinde yaratmıştır) antropomorfizmi teomorfizme tebdil etmiştir. Tevrat’ın kimi kısımları “oldukça beşeri” bir Tanrı tasviri sunar ki, bu diğer bölümlerde ortaya konan aşkın bir Tanrı anlayışıyla uyum içinde değildir.

[5] “Dünle beraber gitti düne ait nevarsa, bugün yeni şeyler söylemek lazım. Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür, karşılığını bulma günüdür. Şu deredeki su,kaç kere değişti, yıldızların akisleri hep yerinde “Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin! Sözün öylesine bir söz olmalı kidünyanında sınırını aşmalı Sınır nedir, ölçü ne? Bilmemeli!” Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz

[6] Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâla buyurmaktadır:

“Rahman’ın zikrinden yüz çevirenlere şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onunla bir arkadaş olur…” (Zuhruf Sure-i Şerifi, 36)

Hz. Bayezid kaddesellâhü sırrahu’l azîze atfedilen meşhur bir söz vardır: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır…” Dolayısıyla “Doğru varan (Sünnet ehli) bir Mezhebi izlemeyen Müslümanın da mürşidi (kılavuzu) şeytandır” demektir.

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ


Topluma uyumsuzluk başta olmak üzere, akıl hastalıklarına kadar giden ruhî teşevvüşler (karışıklıklar) [1] ve bunlara bağlı beden hastalıkları, şimdi, dünyada, birinci plânda mütalâa edilen bir büyük problem haline gelmiştir.

Niçin ruhî teşevvüşler?

Nerede?

Ve nasıl olmaktadır?

Acaba, hakikaten dünya düşünürleri de, dinî bağlarda çözülmeği, ruhî bozukluklarda bir sebeb olarak görüyor mu?

Buna dair mütalâa ve müşahedeler var mıdır?

Bir kaç misal verelim:

FAHREDDİN KERİM BEY hocamız kitabında:

“Eskiden beri me­deniyetin sinirler üzerinde tahripkâr tesiri bulunduğu ve medeni­yetin terakkisile birlikte sinir hastalıklarının çoğaldığı iddia edil­mektedir. Her halde medeniyetle beraber umumî ihtiyaçların artması, zevk ve eğlenceye düşkünlük, ahlaksızlığın artması gibi sebeplerin sinirler üzerinde yorucu bir tesir yapmakta olduğuna ve uykusuzluğun sebepler arasında bu­lunduğuna şüphe yoktur.”

“Yalnız ‘Toplum bilimi, sosyoloji’ ile iştigal edenlerle bazı psikologların dinî akidelerin çözülmesinin akıl hastalıklarının ve bilhassa intiharların çoğalmasında rol oynadığını zikret­mektedirler.” diye yazar.

SİR DAVİD HENDERSON da hocamızın fikrine : “ekonomik yük zamanın sık görülen akıl hastalıkları ile irtibatlıdır.” demek suretiyle bu fikre katılır.

JUNG’da aynı görüşü başka şekilde ifadelendirir:

“Nefsi ile muhalefette bulunmak, medenileşmiş insanın özellikli ayırıcı bir delilidir. Sinir hastası sadece nefsiyle ihtilafa düşmüş medenî insanın ferdî bir ör­neğidir. Bilindiği üzere medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlık­tan ne varsa onları sıkıştırıp tıkıştırmaktan ibarettir.”

PAUL TOURNİER de şöyle konuşur:

“Bu asabî hastalıkların çoğal­ması dünya ahlâkının sükûtundan ileri gelmektedir, diye mütalâa ediliyor. Bu düşünce ki hakikatte bütün sonuçlarıyla aile içinde, mes­lek hayatında, cemiyette menfaat çarpışmalarının meydana getir­diği hayatî meselelerin artmasından aynı şekilde cemiyet problem­lerinin artmasından, heyecanî şoklardan, şüphe ve korkmalardan, namus ve itimatta sükuttan, aynı zamanda heyecanî efkârda ve ebe­diyete inançta sükuttan ileri gelmektedir.”

“Bu sinirliler arasında bilhassa kadınlar fazladır. Bu kadının sosyal ve ruhî şartları sonucudur ki son yarım asırdır bu hale inkilap etmiştir. Sevmediği bir kimse ile, anne babası vasıtasiyle evlendiği zaman o egoisminin kur­banı oluyor ve kocasının otoritesi karşısında şüphesiz ızdırap çeki­yordu. Fakat o bunu tabiî kabul ediyordu. Zira adabı muaşeret de ona boşanmak ümidini vermiyordu. Bu gün ise, o boşanmağı düşü­nüyor. Bunu düşündüğü günden beridir de sıkıntıları onun için tahammül bırakmayan görünüyor. Kocası ile münakaşaları ona ağır geliyor, daha fazla bir ızdırap halinde neticeleniyor.”

“Asrımızın talihsiz­liği hakikî, bir ahlâk ile düzenlenmemiş, kokuşmuş etmiş bir ahlâkın mevcut oluşudur.”

“GEÇEN ASIRLARIN DEHŞETİ BÜYÜK EPİDEMİLERDİ. (SALGIN HASTALIK) [2] KOLERA, ÇİÇEK, VEBA., GİBİ. BU ASIRDA DA ASABÎ HASTALIKLAR.”

Ve A. CARREL de:

“Görünüşe göre, akıl zaafı ve delilik, endüstriyel medeniyet ve onun yaşama tarzımızda yapmış olduğu değişik­likler için vereceğimiz kurtuluş fidyesidir.”

“Akıl zaafı ve deliliğin artışını kolaylaştıran şartlar, daha çok hayatın endişeli, intizamsız ve telâşlı, ahlakî disiplinin yıkılmış, olduğu cemiyetlerde tezahür etmektedir.”

“Modern medeniyetin harikaları arasında insanın şahsiyeti eriyip kaybolmağa mütemayildir.”

“Gazetelerin, radyola­rın ve sinemaların geniş surette etkili yayılımı, cemiyetin entelektüel sı­nıflarını en aşağı derecede iteklemiştir. Hele radyolar, kalabalı­ğın zevkine giden bayağılığı, herkesin yuvasına kadar sokmuştur.”

Caniler ve cahillerle bir arada yaşayanlar da cani veya cahil olmak tabiidir.

“Şuur faaliyetlerinin vahdete ircaı, ahşaî ve asabî fonksiyonlar arasında daha büyük bir ahengi netice verir. Ahlâk duygusu ile zekânın aynı zamanda geliştiği içtimaî topluluklarda, bes­lenme ve sinir hastalıkları, cinayet ve delilik nadirdir. İnsanlar ora­da mes’uttur.” demektedir.

B. MALBERG ise :

“Amerika’da artan akıl hastalıkları, nüfusun artması veya hastaneler organizasyonları ile alâkalı değil ve fakat yegâne sebebi modern hayat ve sinirli, gergin tansiyona bağlıdır.” fik­rini ileriye sürer.

BARRERTT isimli müellif de :

“Geride kalıp ve yabancılık çekerek cinnet geçirip çıldırma yani akıl zaafı ve akıl hastalıkları, sosyal uyumsuzluk ve anormal ruhî davranışlar değil bunlarda ortak husus, şahsiyet, kişilik, karakter, benliktir ki, bu şahsiyeti muhtelif vesilelerle ruhî halle­ri kontrole ve şahsı şevke muktedir olamıyor.” kanaatindedir.

LE DECLİNE DE L’AUTORİTE ET LA JEUNESSE ACTUELLE. [3] LES CAUSES ET LE REMEDES[4]

“Zamanımızın gençliği ve otoritenin çöküşü. Sebebleri ve tedavisi, kitabında) DR. GİLBERT ROBİN :

“Bu gençlik, tamamiyle an’aneye düşman, marifete düşman, ahlâka düşman, hayasızlık ve tecavüzkar bir hali, bu saydıklarımızın yerine geçirmek istiyorlar. Fakat esasta gençlik, sabırsızdır, istikbale karşı emniyetsiz, sıkıntı, azap çeken, ümitsiz., yeni ahlâk düsturları peşindedir. Netice o, şiddetli modernizmin yayılışı karşısında, adapte olabilmek için, yeni denge unsuru aramaktadır.” diye zamanın gençliğini kendi görüşüne göre tahlil et­tikten sonra, buna sebep olarak ilkönce ebeveyn otoritesinin yokluğunu göstermektedir.

Yazarın buna karşı ilâcı ise: TERBİYE VE AHLÂKÎ HİJYEN’dir.”

DR. M. POTAT, HYGİENE MENTALE kitabında, ruhî sebebler bahsin­de: ruhî surmenage. (Sürekli ve aşırı çalışmadan doğan yorgunluk; bitkinlik). Acı veren hallerden heyacanı zikrettikten sonra;

“Bazı sinema filmleri de psişik bocalama veya karışıklıklara sebep olmak­tadır.” demekte, ayrıca;

“hayatta tatmin olmamayı, terbiye ile fena şekilde yetiştirilmeyi, gurur, ihtiras, kıskançlık, sınıflar arası kinle­ri” ve nihayet, alkolizma ve firengiyi saymaktadır

Alkol bahsinde, LELAND E. HİNSİE:

“Alkol, ruhî sorunları gizleyen, icad edilmiş bir maskedir” demekte ve

“Alkol gibi diğer toksik madde alışkanlıkları da, aynen, bir baş ağrısı bir zafiyet., tarzında bir arazdan ibarettir.”

“Bir şizoid[5] (Algı çarpıklığı ve düşünme bozukluğu) korkusunu ve tansiyonu­nu azaltmak gayesiyle serbest olabilmek için içer. Bu şekilde, cemi­yete intibak edebilmek için, alkol, şahsî arzularında, onu cesaret­lendirir. Artık bizzat kendi önünde ve başkaları önünde kendisini aşağı hissetmez.” mütalâasını ileriye sürmektedir.

D. HENDERSON da bu bahiste aynı fikirdedir :

“Alkolizme, pek muhtemelen bir sıkıntı halinin (bir arazıdır.

T. G. Campanella [6] ve G. Fossi, akıl hastanelerine kapatılmış 445 müzmin alkolik hasta üzerinde tetkikat yapmışlar ve kronik alko­lizma ile sıkıntı (etat depressil) ve intihar teşebbüsleri arasındaki münasebetleri göstermişlerdir. Bu müelliflere göre de, kronik alkolizmayı, sıkıntı halleri tevlid etmektedir.

Sonuçta görülüyor ki :

1) Akıl hastalıkları veya davranış kusurları, ahlâk, terbiye, an’ane, âdet gibi mefhumlar ile veya doğrudan doğruya ismen zikretmek suretiyle (din-ahlak)a bağlanmaktadır.

2) Medeniyet lafı ile hâdiseyi izaha kalkanlar da vardır ki, bu medeniyet lafı ile de neticede, Jung’un belirttiği şekilde:

“Medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlıktan ne varsa onları sıkıştırıp tı-
kıştırmaktan ibarettir.”
denmek suretiyle aldatıcı, doğru olmayan, dolaylı olarak yine (din) hissedilip kast edilmektedir. Nitekim, Fahreddin Kerim Bey hocamız da, medeniyetin ilerlemesiYle sefahatin artmasını bir olarak mütalâa ediyor ki, sefahat denen nesnenin de, dinî çözülmeden başka bir manası yoktur. O halde, medeniyet lafı ile de, dinî akidelerin sarsılması mes’elesine dolaylı olarak geliniyor.

Hakikaten, asfalt yollar kimin canını sıkıyor?

Rengârenk, pırıl pırıl otomobillerle yapılan sefalar, cefa mıdır?

Elektrik ışığının ter­temiz aydınlığımı, çıra, fener, gaz lambasının sisli aydınlığı mı ru­ha ferahlık verir?

Odunların ve kömürlerin kül ve kokuların­dan ibaret ocak ve sobaları mı, kaloriferli evlerde yaşayan insanlar çok arzuladıkları için bunaltıdadır?

Medeniyetin, kendisine mede­niyet ismini verdiren hangi bir vasıtası hangi bir şekilde insanı rahatsız ve taciz ediyor?

Yoksa insan taciz edildiği için, angoisse'(Sıkıntı) da olduğu için mi, medeniyete bir kurtuluş simidi gibi sarılıp, kalkan gibi kullanmağa kalkarak, ruh hastalıklarının ve cemiyete uyumsuzlukların sebebi işte budur diye işin içinden sıyrılmağa kalkmış­tır?

3) Bir diğer sözde adaptasyon. (Yani kendi şahsına, sonra derece derece etrafındaki insanlara yani aileye yani cemiyete yani dünya­ya uymak.) Bu fikirde olanlar da diyorlar ki :

“İnsanlar kendine uya­mıyor, insan, ailesine insan cemiyete ve insan dünyaya uyamıyor o a onun için ruh hastası oluyor.” Ve hakikaten MENİNGER isimli yazar; Sante Mantal (Ruh Sağlığı) diyor,

“Beşerî varlıkların, dünyaya ve diğer beşerî varlıklara, azamî huzur içinde adaptasyonudur.”

O halde bu adaptasyon ne ile mümkündür?

Çok misâllerle gösterdik ve yerleri gelince de işaret ettik ki, din gerek insanın kendi kendisine, gerek diğer fertlerle olan münasebetlerinde ve sonuçta dünyaya tam bir uyum sağlanmasında (adaptasyon), tek ve yegâne denebi­lecek kudrette aynı zamanda bir (Adaptasyon sistemi) dir. Daha başka veya buna mümasil kudrette ikinci bir Adaptation sistemi gösterebilir misiniz?

İşte, anti sosyal (cemiyete mugayir) davranış­larda bulunanlar: ayrılanlar, boşananlar, darılanlar, alkol ve toksik maddelere alışan, öfkelenen, kin güden, intihar eden, cinayet işliyen vb. bir sürü uyum sorunu gösterenler, ne ile önlenebilir?

Veya ne önliyebilir?, Sualin cevabı olarak, hepiniz birden, içinizden, benim gibi

“Evet yalnız din önleyebilir” demiyor musunuz, O halde, adaptation (intibak) lafı da geliyor din’e ister doğrudan doğruya söylenmiş ister dolaylı bazı kelimeler konarak ifade edilmiş olsun, apaçık görülüyor ki,

AKIL HASTALIKLARININ VE DAVRANIŞ KUSURLARININ ZUHURUNDA HAKİKÎ SEBEB, DİNÎ ÇÖZÜLMEDİR. Yani, DİNÎ İSTİKAMETTEN AYRILMADIR.

 

HÜLASA

istisnaî haller haricinde, türlü davranış kusurlarının, PSİKOMATİK veya PSİŞİK (ruhî) hastalıkların sebebinin ruhî faktörlerdir.  ruhî faktörün, temelinde ise, dinî istikametin kaybından (dinî tatminsizlik ) ibaret olduğunu, dinî tatminsizliğin, ruhî tatminsizlik halinde Angoisse’ (Sıkıntı) nın teşekkülüne sebep olacağını bundan dolayı türlü davranış kusurlarının, Psikosomatik hastalıkların ve akıl hastalıklarının Angoisse’ın devamı ve şiddeti ile uygun olarak meydana çıkmaktadır

Diğer taraftan, Psikanaliz ismini, Pierre Janet‘nin “Analyse Psychologique” tabirinden alan Freud’un, ruhî tatminsizliğe sebeb cinsî tatminsizliktir diyen cinsiyet nazariyesi de çıkışını dinî istikametin kaybından aldığı bu bilgilerle açığa çıkmış oldu.

Sonuçta her olay ve durum  inancın bir getirisidir.

Kaynakça

Mehmed Tevfik ÖZCAN [Kitap]. – Angoisse (Sıkıntı), Ankara-1966.


[1] Teşevvüş: Teşevvüş, neo-spiritüalist terminolojideki bir terim olup, kısaca, bir realiteden diğerine geçilirken içine düşülen bocalama veya karışıklık hali olarak tanımlanır.

Teşevvüş terimi neo-spiritüalizm’de iki durumu belirtmek üzere kullanılır:

1- Bedenin terk edilmesiyle yaşanılan teşevvüş: Bu, kısaca, ölüm denilen olayla spatyum’a göçmüş varlığın spatyuma derhal uyum gösterememesi sonucunda yaşadığı teşevvüştür. Varlığın spatyumda olduğunu idrak edememesine, dünyevi alışkanlıklarını bırakamamış olmasına, hala dünyevi realitesine ait imaj ve sembollerin anı ve izleriyle hareket etmesine bağlı olarak içine düştüğü bocalama ve şaşkınlık hali olarak açıklanır. Bu aynı zamanda kendisine yabancı, yeni bir ortamı kavrayamayan ve bu ortama alışamayan varlığın geçirdiği doğal bir uyumsuzluk dönemidir. Varlık imajinasyonunu şuurlu olarak sevk ve idare edemediği gibi, çevresindeki olayların kendi imajinasyonunun ürünü olduğunun idrakinde de değildir. Kendiliğinden imajinasyon aşaması denilen bu aşamada, varlık kendi imajinasyonuyla yarattığı yapay dünyada, imajinasyonunun ürünü olan olayların içinde yaşar durur. (Buradaki yapay dünyadan kasıt, spatyumun süptil maddelerinin düşünceyle şekil alabilme özelliğine sahip olmasından dolayı, varlığın farkında olmadan kendi imajinasyonuyla çevresinde oluşturduklarıdır.)

[2] Epidemi: isim, tıp Fransızca épidémie: Salgın hastalık.

Epidemiyolojide, salgın (Yunanca epi- üzerinde + demos halk) belli bir insan popülasyonunda,belli bir periyodda, yeni vakalar gibi görülen ancak önceki tecrübelere göre beklenenden fazla etki gösteren hastalıktır.(epizootik ise aynı şeydir ancak hayvanlarda geçerlidir.)

“Beklenen”in ne olduğuna bağlı olarak salgının tanımlanması subjektif olabilir.Bir salgın lokal (bir hastalık patlaması),daha genel (salgın hastalık) ve hatta dünya çapında (global salgın-pandemik) olabilir.

Sabit seviyede oluşan ve popülasyonda görece olarak yüksek derecede seyreden alışılagelmiş hastalıklar ise endemik olarak adlandırılır. Endemik hastalığa bir örnek sıtmadır. Afrikanın bazı bölgelerinde (örneğin, Liberya) halkın büyük çoğunluğunun hayatlarının bazı dönemlerinde sıtmaya yakalanmaları beklenir.

[3] Gilbert Robin, Wesmaël-Charlier,1962

[4] Hildegarde de Bingen sainte, – 2007

[5] ŞİZOİD: Kişilerarası ilişkilerin yokluğu birinci belirtisidir. Bu şizofrenik yelpazenin başlangıcını oluşturur. Algı çarpıklığı ve düşünme bozukluğu şizotipal kadar belirgin değildir. Her ikisi de birbirine bağlı olan gerçeklik yitimi ve günlük hayatın aksaması durumları yoktur.

ŞİZOİD KENDİ DÜNYASINI ÖLÜME BENZER BİR VAROLUŞ ŞEKLİYLE KURMUŞTUR. KAFKA, KİERKEGAARD, VAN GOGH, MOZART İSİMLERİ TARİHTEKİ BELİRGİN ÖRNEKLERDİR.

Şizoidin toplumdan kopukluğu kendi iç dünyasının bir gereğidir. Hissetme, düşünme ve tüm hayatı kavrama biçimi normal insanlardan ciddi farklılıklar içerir. Yaşam savaşını kazanamayacak kadar savunmasız, insanlardan kabul göremeyecek kadar hayattan uzaktırlar. Çoklukla akli yetersizlik ya da gelişim bozukluğu damgasını alırlar. İnsanlık trajedisinin somut örnekleridir. Sıradan insanların iç dünyası ve dış dünyası vardır. Şizoidin ise karanlıklar içinde olduğu tek bir dünya. Şizoid güç eksenli bir hayatta, tek amacın adam yerine konmak için savaş verildiği bir arenada ne kadar bir şeyleri başarır gibi gözükürse gözüksün dışardaki acayiptir. Bu açıdan onların hayatı insanların göründüğü gibi adam gibi adam olup olmadıklarına bir referanstır. Güven ve sevgi adalarının hemen hiç olmadığı bir insanlık tarihinde şizoid hayatın ve Tanrının gerçek soğukluğuyla donup kalmıştır.

[6] TOMMASO CAMPANELLA: Tommaso Campanella, asıl adı Giovanni Domenico Campanella (5 Eylül 1568, Stilo, Napoli Krallığı – 21 Mayıs 1639, Paris), İtalyan şair, yazar ve Platoncu filozof. Ütopya yapıtı Güneş Ülkesi (Latince başlığı: Civitas Solis, İtalyanca başlığı: La Città del Sole) ile ünlüdür.

 ÜLKELERDEKİ 15-24 (EN SON) OLARAK İNTİHAR ORANLARI

 ÜLKELERDEKİ 25-34 (EN SON) OLARAK İNTİHAR ORANLARI

 ÜLKELERDEKİ (EN SON) TOPLAM İŞLENEN SUÇLAR

***************************

İNTİHAR

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

DİNDÂRIN RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME İNANMADAKİ ZAFİYETİ


Bütün hak ve batıl dinlerde genelde ilah inancında fazla sorun bulunmamaktadır. Ancak zaman içerisindeki mütalaa ve münakaşalar ile insanın nefisten ruha doğru olan seyrinde görülür ki, “rasül” “elçi” “peygamber” üzerinde birçok ihtilaf zuhur etmiştir. Bu bazen şirkin cephesinden hak yüzüyle görünürse de, kalbî ve itaat yönünden isyanla karışmıştır. İlmî içerikte zamanla zenginleşen inanç sahibinin “rasül”e karşı olağan ve sorgulayan bir itimatsızlığı, boşalan mevkie başkalarını koymak ihtiyacını hissetmiştir. Bu cihetten Allah Teâlâ’ya olan inanç kuvvetli kalırken, Rasûle olan inanç “üstad-şeyh -fikir-düşünce vb” yerine bırakmıştır.

Kitaba olan inançta umum olarak Hakk’a nispet edilirken, tafsilatta cüz’i olarak ele rasüle karşı cepheyi oluşturan sisteme veya ekoller dönüşmüştür.

Dikkat edilirse münakaşaların temeli genelde “rasül” konumu üzerinde toplanır. Aslında rasül, ahkâmın ve inancın belirleyicisidir. İlâh ise, inancın temelindeki esas olurken, rasüle karşı alınan tavır ise ifrat ve tefrid olarak rengini gösterir.

Unutmayalım ki, şeytan Allah Teâlâ’ya her halükarda iman ederken, inançta yaşadığı sorun kendinin ilâhi rahmetten tard olunması ile “nübüvvete benzeyen imametinden liderliğinden” uzaklaştırılmasıdır. Bu nedenle şeytan inananlara karşı olan kinini perdeler arkasından zerk etmekten büyük zevk almaktadır. Mesela,  gündem olan “diyalog” “geniş perspektifte inanç birliği” gibi şeyler şeytanın gizli desteklediği ve kendi liderliğinin kabul ettirmedeki kaygan zemindir. Bu nedenle nerede bir “uzlaşma teorisi” görürseniz, ittifakla orada şeytanın parmağını ve o işi gıdıkladığına yemin edebilirsiniz. (Kur’ân-ı Kerim’de inanç sınıflandırılmıştır. Kafir-Mümin-Münafık)

Bu konuyla ilgili şu hususu da unutmayalım. Rasül aşkınıda kendine rehber edenleri çok iyi tanımak içinde “eleştirel kuramlardaki şüpheleri” “iki mihverli” olarak tutmalıdır. Yani “öz benliklerindeki kabullendikleri inancın tarifini”,  “kullukları” ile ölçmelidir. İnançtan kulluğa, kulluktan inanca; sebep sonuç ilişkisi içinde.

Ayniyeti olmayanın muhakkak gayriyeti vardır.

Aşağıda Martin Lings’in talebesinden bir kişinin bir itirafını alıntıladık. Ancak göze ilk bakışta görünmesi zor hataları koymamakla beraber, bir daha Müslümanın ne kadar ayık olması gerektiğini bir daha müşahede eyledik.

Unutmayalım ki, güneş ne kadar berrak olursa olsun, illaki gölgeleyen bulutlar peşini bırakmaz. Martin Lings’inde çokta iyi anlaşılamadığını bir kere daha anlamış olduk.

 (Alıntı)

[MEYVE VEREN ULU AĞAÇ

Martin Lings aramızda yaşayan paha biçilmez bir hazineydi, bir İngiliz gibi değildi. Martin Lings benim için İngiltere’ydi. Gökyüzüydü, buluttu; yeşil tarlalar, ağaçlar, yağmurdu. O, sevenleri için -ki sayılan hiç de az değildir, “ilkbahar, yaz; hududu, nihayeti olmayan feyiz’di.[1]

1990 yılının ocağında,  annem,  kızkardeşim, müstakbel ka­yınbiraderim ve bir arkadaşımla beraber Mısır’a gitmiştim. Oxford Üniversitesinde sürdürdüğüm Arap Dili çalışmaları vesilesiyle Kahire’ye daha önce de gitmiş, burada bir yılı aşkın bir zaman geçir­miştim. Bu sebeple seyahat arkadaşlarımdan daha tecrübeliydim. Bu ikinci gezimin büyük kısmını eski dostları görmekle geçirdim. Ziyare­tinde bulunduğum arkadaşlardan biri de Oxford’daki lisans yıllarında ihtida edip, Abdurrahman ismini alan Julian Johansen ve eşi Alison’du. Zaman zaman İslâm hakkında sohbet ederdik. Ona bir gün Kelime-i Tevhîd’in ilk kısmını (Lâ İlahe İllallah) mutmain bir kalple söyleme­me rağmen, ikinci kısımda (Muhammedun Rasûlullah) kalbime düşen şüpheden bahsetmiştim.

Johansen çiftinin, bir tarikata mensup, fakat bir takım itikadı so­runlardan mustarip Abdülaziz isminde İngiliz asıllı bir komşusu vardı. Abdurrahman, bu komşusunun Martin Lings’ten istifade edebileceğim düşünmüş olmalı ki, Lings’in Kahire’de bulunduğu bir gün ona bir görüşme ayarladı. Onları görüşmeye ben götürdüm.

….

Otel Odasının kapısı açıldığında ilk gördüğüm, seyrek sakal ve düz saçlarının çerçevelediği zarif, asil çehresi oldu. İlerleyen yaşına rağmen oldukça çevikti. Ruhuma en çok tesir edense bizi kucaklayan sıcak sesiydi.

Davetsiz misafir olduğumdan çekingen davranıp içeri girmek istemedim önce. Fakat Lings ısrarla içeri alıp bir süre benimle konuştu. Kahire’deki meşguliyetimi sorunca, önceki durağımın Luxor olduğunu söyledim. Konu bu şekilde Mimar Hasan Fethi tarafından, geleneksel mimari usluplar kullanılarak inşa edilmiş Gurna Gedida kasabasına yaptığım geziye geldi. Yüzünü hafifçe yukarı kaldırıp, Hasan Fethi’yı tanıdığını, hatta hac arkadaşı olduklarını söyledi. Sohbetimiz bittiğinde, odanın diğer köşesine çekilip, pencereden Nil Nehri izlemeye koyuldum. Bir yandan Abdülaziz’e kulak kesilmiş, onun Lings’e soracaklarını bekliyordum. Huzurlu, hoş bir sessizlikti bu. Sessizliği ilk bozan Lings oldu:

 -Bana sormak istediğin bir şey var mı?

 Üzerinden onbeş yıl geçti geçti, fakat sesini hâlâ ruhumun derinliklerinde duyuyorum. Zahirde Abdülaziz’e hitaben sarf edilmiş gibi gözüken kelimeler beni, içinde bulunduğum asude bahar ülkesinden çekip, fırtınanın ortasına attı; uyuduğum gaflet uykusundan uyandırdı. Sesi, varlığımı, güçlü bir dalganın suyu sarstığı gibi sarstı. O dalga içimde dolaşarak kalbimi yakaladı. Onu dinlerken bana öyle garip bir hal oldu ki, bir daha böyle bir şey yaşayacağımı sanmıyorum. Eğer o an ayakta olsam kesin bulunduğum yere yığılırdım. Etrafa kalbimin deli gibi sesini benden başka duyan var mı diye baktığımı hatırlıyorum.

O anki hislerimi kelimelere dökmem güç. O birkaç dakikada ne oldu neler söylendi, onun bile net bir resmi yok zihnimde. Zincirleme olarak aklıma gelen düşünceleri olduğu gibi aktarayım:

 “Allah Teâlâ’nın varlığına çoktandır inanıyorsun. Kendi varlığın bunun büyük delili. Eşya yaratılmadan önce var olan boşluk bile bir mahlûk, dolayısıyla bir yaratılış mucizesi ve Allah Teâlâ dediğimiz kud­retin tezahürüdür. Her zaman, dinlerin iyi niyetli fakat insan ürü­nü sistemler olduğunu düşündün. Ancak unuttuğun bir şey vardı: mevcudat Allah Teâlâ’nın tekliğinin aşikâr bir delili ise, mevcudatın bir parçası olan varlığın, delâletin de bir parçasıdır. Seni yaratan Yaratıcı şimdi kalbine vahyedip, seni, kendini bilmeye davet ediyor. Sana fıtratının bir parçası olan vicdanı veren Rabbin şimdi senden, o vicdanın hakkını vermeni istiyor. Vecd ile vazifeli olan vicdan daha azına razı olmaz. Dünyanın neresinde, sahibi kim olursa olsun vicdan böyledir. Madem vecd ve İlâhî aşk hali şimdilik senden uzak, çevrende ona en yakın şeyi bulmalısın. (Daha sonra Lings’ten, ilk nazil olan âyetlerin tekvini âyetler olduğunu, fakat artık ilk âyetleri okuyamadığımızı öğrendim. Fakat burada kastettiğim bu değil.)

Benim bilmediğim, daha önce hiç tecrübe etmediğim ilâhi aşk kimilerinin hakikati olmalı. Bu kimseler peygamber, aşk ise dinin ta kendisi olmalı. Evet, işte bu! Bu kadar basit! Tüm dinler Tanrı kaynaklı olup, insanların tüm ihtiyaçlarına; cevâp verecek kadar kapsamlı bir mesaja sahip. Çok sayıda din olmalı. Gelmiş geçmiş tüm halklara bir din gönderildiğine göre…

Yanımda konuşan bu adam İslâm’ı temsil ediyor. İslâm ise bu dinlerden sadece biri. Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir. Lings Budist olsaydı, ben de Budist olurdum. Tek bildiğim, duyduğum bu ses varlığıma, Özüme öyle derinden nüfuz etti ki, ruhumu öyle yakaladı ki İslâm benim için yegâne yol oldu. “

 Ben tüm bunları düşünürken meğer içimde bir ozmos gerçekleşmiş, iki akışkan birbirine karışıp bir olmuştu. Ben, Martin Lings’in temel öğretisi olan, Tanrı kaynaklı tüm dinlerin Tanrı katında eşit olduğuna bir anda inanıvermişim. Bu evrensellik âmentüsü, Kur’ân’da farklı âyetlerde tezahür eder:

 “Rasül kendine Rabbinden indirilene inandı, mü’minler de (buna inandılar). Tümü Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. “Biz O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız.” Yine: “Duyduk ve itaat ettik. Senin bağışlamanı diliyoruz, ey Rabbimiz; dönüş de sanadır” dediler. (Bakara, 285)

 Kur’ân’da ayrıca her kavme bir peygamber gönderildiğine, hiçbir topluluğun İlâhî mesajın dışında kalmadığına dair âyetler de var. (bkz. Yûnus, 47) Mâide Sûresi 69. âyet ile onunla çok benzer mana taşıyan Bakara Sûresi 62. ve 38. âyet de bu bağlamda dikkate değer.

 “Biz onlara şöyle dedik: “Hepiniz oradan inin. Benden size bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayet yoluma girerse onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Bakara, 38)

Bunlar Allah’ı ve iman etmiş olanları aldatmaya çalışıyorlar. Oysa gerçekte yalnız kendilerini aldatıyorlar ama bunun bilincinde değillerdir. (Bakara, 9)

Hristiyanlığın veya Musevîliğin hakikatini sorgulayan bir Müslümanın Kur’ân’daki bazı âyetlerin nesh edildiğine, sonra nazil olan bazı âyetlerce hükümsüz kılındığına da kaçınılmaz olarak inanıyor olması lâzımdır. Kaynakça: Martin LİNGS trc: Zeynep KOT [Kitap]. – Öze Dönüş, İstanbul, 2012, s.157-161]

 Yukarıdaki alıntılarda başlangıcı ile bağdaşmayan görüşün görünmeyen bir el ile yönlendirişi var. Bu el Martin Lings’i anlatırken, şeytanın istediği din olan “diyalog-telfik” çağrısını ilan ediyor.

Biz bu konuda yanlış düşünüyor diyebilirsiniz. Ancak hakikat tekdir. Allah Teâlâ katında kabul edilen din yalnızca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin beyan ettiği İslâm Dini’dir. Bunun dışındakileri ne kadar hakikat diye ilan edersek edelim, safsatadan ibarettir.

Allah Teâlâ’m bilmediğimizden ve yanlış bilgimizden sana sığınırız.

 İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Martin Lings: Seçki’ Sophia Dergisi, 5.cilt, 2. sayı (Doğum günü münasebetiyle yayınlanan Martin Lings özel sayısı).

ZAMAN YOLCULUĞU MÜMKÜN MÜDÜR?


Merhaba!

Ben Stephen Hawking.

Fizikçi, kozmolog ve bir hayalperest.  Her ne kadar, hareket edemiyor ve bir bilgisayar yardımıyla konuşmak zorunda olsam da zihnimde, özgürüm Kâinatı keşfetmekte ve önemli sorular sormakta özgürüm Mesela, zaman yolculuğu mümkün müdür?

Geçmişe bir kapı açabilir miyiz ya da geleceğe bir kestirme yol bulabilir miyiz?

 Zamanın kendisinin efendileri olmak için nihayetinde doğa kanunlarını kullanabilir miyiz?

 Bir göz atın. Zamanda yolculuk, bir zamanlar sapkın bilimsel bir düşünce olarak düşünülüyordu. Bir çatlak damgası yemek korkusuyla bu konuda konuşmaktan kaçınırdım. Ama bu günlerde, o kadar ihtiyatlı değilim. Aslında Stonehenge’leri yapan insanlar gibiyim. Kafayı zamanla bozdum Bir zaman makinem olsaydı, Marilyn Monroe’yu hayatının baharında ziyaret ederdim ya da teleskopunu gökyüzüne dikmişken Galileo’ya uğrardım Belki hatta evrenin sonuna giderdim Tüm kozmik hikâyemizin nasıl başladığını öğrenmek ve bunun nasıl mümkün Olabileceğini görmek için zamana fizikçilerin baktığı gibi bakmamız gerekiyor Dördüncü boyut olarak.  Söylenildiği kadar zor değil.

Tüm fiziksel nesneler hatta ben ve sandalyem bile,  üç boyutlu olarak vardır.  HER ŞEYİN BİR GENİŞLİĞİ, YÜKSEKLİĞİ VE BİR UZUNLUĞU VARDIR.  AMA BAŞKA BİR TÜR UZUNLUK DAHA VARDIR:  ZAMANDA UZUNLUK.

Bir insan 80 yıl hayatta kalabilirken bu taşlar daha uzun bir süre var olabilir Binlerce yıl. Ve güneş sistemi milyarlarca yıl var olup gidecek Her şeyin zamanda olduğu kadar uzayda da bir ömrü vardır. Zamanda yolculuk, bu dördüncü boyutta yolculuk etmek anlamına gelir. Bunun ne anlama geldiğini görmek için her gün yaptığımız yolculuklara bunu bir parça hissetmek için çıkalım. Hızlı bir araba bunu biraz daha eğlenceli hale getirir. Düz bir hatta sürüyorsanız bir boyutta seyahat ediyorsunuzdur. Sağ ya da sola dönerseniz ikinci bir boyut eklemiş olursunuz. Dolambaçlı bir dağ yolunda aşağı yukarı giderseniz böylece yükseklik de eklenmiş olur. Böylece üç boyutun her birinde yolculuk etmiş olursunuz.

Peki nasıl olur da zamanda yolculuk yaparız?

Dördüncü boyuta bir yol nasıl bulabiliriz?

  Bir dakikalığına bilim kurguya göz atalım. Zaman yolculuğu filmlerinde sık sık muazzam bir enerjiye aç bir makine kullanılır. Makine dördüncü boyuta bir yol açar. Zamanda bir tünel. Bir zaman yolcusu, cesur belki de deli cesareti olan bir birey, her şeye hazırlıklı olarak zaman tüneline adımını atar ve kim bilir ne zaman tekrar ortaya çıkacak. Bu düşünce imkânsız gibi gelebilir ve gerçek bundan daha farklı olabilir Ama düşüncenin kendisi o kadar çılgınca değil. Fizikçiler zamandaki tüneller hakkında uzun süredir düşünüyordu. Ama biz bunu farklı bir açıdan ele aldık. Doğa kanunları çerçevesinde, kapıların acaba geçmişe ya da geleceğe açılabileceğini merak ediyoruz. Öyle görünüyor ki, sanırız açılabilirler Dahası, onlara bir isim bile verdik:

SOLUCAN DELİKLERİ

Gerçek o ki, solucan delikler etrafımızı sarmış durumda Ancak onlar görünemeyecek kadar küçüktür. Solucan delikler çok küçüktür. Zaman ve mekânda kuytu yerlerde ve çatlaklarda oluşurlar. Bu düşünceyi çılgınca bulabilirsiniz. Ama beni takip edin. Hiçbir şey düz ya da katı değildir. Bir şeye yakından çok dikkatlice bakarsanız üzerinde delikler ve kırışıklıklar bulursunuz. Bu temel bir fiziksel prensiptir. Üstelik zaman için de geçerlidir. Örneğin şu bilardo masasına bakın. Yüzey düz ve pürüzsüz görünüyor. Ama yakından, olduğundan çok farklıdır. Boşluk ve deliklerle dolu Bir bilardo topu kadar pürüzsüz bir şeyin bile minik yarıkları, çıkıntıları ve boşlukları vardır Bunun ilk üç boyut için, doğru olduğunu görmek kolay. Ama bana güvenin. Bu dördüncü boyut için de aynı zamanda doğrudur. Zamanda minik yarıklar, çıkıntılar ve boşluklar vardır. En küçük ölçeğe indirgendiğinde, moleküllerden ve hatta atomlardan bile küçük olduğunda, kuantum köpüğü adını verdiğimiz bir yere ulaşıyoruz. Solucan deliklerinin var olduğu yer de burasıdır. Zaman ve mekânda minik tüneller ya da kestirmeler, bu kuantum dünyasında sürekli olarak oluşur, kaybolur ve yeniden şekillenir. Ve aslında, iki farklı zamandaki iki farklı yeri birbirine bağlar Maalesef bu gerçek yaşam zaman tünelleri, bir santimetrenin bir milyarda, bir trilyonda biri kadardır. Bir insanın içinden geçemeyeceği kadar küçük bir geçittirler.(Ruh ve nefis geçebilir) Ama solucan deliği zaman makinelerinin devreye girdiği yer de burasıdır. Bazı bilim adamları, bir tanesini yakalayıp bir insanın hatta bir uzay gemisinin bile girebileceği kadar büyük bir tane yapıp, onu milyonlarca kez büyütebileceğini düşünüyor. Yeterince güç ve ileri teknoloji olursa, belki devasa bir solucan deliği uzayda inşa edilebilir. Yapılabilir demiyorum ama yapılırsa şayet, gerçekten takdire şayan bir araç olurdu. Bir ucu burada Dünya’nın yanında, diğer ucu ise çok çok uzaklarda ücra bir gezegenin yanında olabilir. Teorik olarak bir solucan deliği daha fazlasını bile yapabilir. Eğer iki uç aynı yerde olsa ve uzaklık yerine zaman tarafından ayrı olsalar, bir gemi uzak bir geçmişte, Dünya’ya yakın bir yerden içeri girebilir ve çıkabilir. Belki dinozorlar iniş yapacak gemiye şahitlik edebilirdi. Hayır, dördüncü boyutta düşünmenin kolay olmadığının ve solucan deliklerinin kafanızı karıştıran aldatıcı bir düşünce olduğunun farkındayım. Ama orada durun. Solucan deliği içinde bir zaman yolculuğunun şimdi ya da gelecekte mümkün olup olamayacağını gözler önüne serecek, basit bir deney düşündüm. Basit deneyleri ve şampanyayı severim. Bu yüzden sevdiğim her iki şeyi gelecekten geçmişe zaman yolculuğunun mümkün olup olmadığını göstermek için birleştirdim. Bir parti veriyorum.  Geleceğin zaman yolcuları için bir hoş geldiniz resepsiyonu.  Ama bir hile var.  Parti gerçekleşene kadar, bunu kimseye söylemeyeceğim.  Davetiye burada.  Zaman ve mekândaki tam koordinatlar içinde.  Umuyorum ki, bunun bir parçası şu ya da bu şekilde,    binlerce yıl yok olmayacak.  Belki bir gün gelecekte yaşayan biri,  bu bilgileri bulacak ve partime gelmek için bir solucan deliği makinesi kullanacak.  Tabii ki zamanda yolculuk bir gün mümkün olursa.  .Zaman yolcusu misafirlerim  her an gelebilir.

5-4-3-2-…

Çok yazık.  Kaçırılmış bir geleceğin kapıdan içeri adım atacağını umuyordum. Peki deney neden işe yaramadı?

Sanırım geçmişe yapılan zaman yolculuklarında en iyi bilinen problemlerden biri yüzünden olmuş olabilir.

PARADOKS PROBLEMİ

Paradoksları düşünmek eğlencelidir. En ünlüsü genellikle büyük baba paradoksu isimli olanıdır. Benim çılgın bilim adamı paradoksu adını verdiğim daha basit ve yeni bir versiyonu var. Filmlerde, bilim adamlarının çılgın olarak tasvir edilmesinden hoşlanmıyorum. Ama bu durum için, doğru bir tabir. Bu genç adam hayatı pahasına bile olsa bir paradoks yaratmaya kararlı. Bir şekilde, bir dakikalığına geçmişe uzanan bir tünel inşa ettiğimizi hayal edin. Öyle olamayacağına rağmen bir dakikalık bir zaman yolculuğu bile büyük bir soruna yol açabilir. Bir solucan deliğinden, bilim adamı kendini bir dakika önceki haliyle görebilir Peki ya bilim adamımız solucan deliğini kullanarak önceki kendisini vursa ne olur?

O artık öldü Tabancını birleştiremeden bile vurularak öldürüldü O halde, silahı kim ateşledi?

Bu bir paradokstur. Hiç mantıklı değil. Kozmologlara kâbuslar gördüren bir tür durum bu. Böyle bir zaman makinesi, tüm evreni yöneten ana kurallardan birini çiğnemiş olurdu.  Sebepler sonuçlardan önce olur. Ve diğer bir şekilde bu asla olmaz. Nesnelerin kendilerini imkânsız yapacağına inanmıyorum. Öyle olsalardı, o zaman tüm evrenin bir kaosa sürüklenmesini durduracak hiçbir şey bulunamazdı. Bu yüzden, bu paradoksu önleyecek bir şeyin her zaman gerçekleşeceğini düşünüyorum. Bilim adamımızın kendisini vuracağı bir durumda, neden bulamayacağının bir şekilde bir sebebi olmalı. Ve bu durumda üzülerek söylemeliyim ki, problem, solucan deliğinin kendisidir. Nihayetinde, düşünüyorum da bunun gibi bir solucan deliği var olamaz Bunun sebebi ise geri beslemedir Bir rock grubunda bulunduysanız eğer, muhtemelen şu tiz sesini hemen tanıyacaksınız. Bu geri beslemedir. Buna sebep olan şey basittir Ses mikrofondan girer, tellerden aktarılır, yükseltici tarafından ses arttırılır ve hoparlörlerden çıkar. Ama hoparlörlerdeki çok fazla ses mikrofona geri giderse, bir döngü içinde her seferinde daha da artarak gider. Eğer bunu kimse durdurmazsa, geri besleme, ses sistemini yok edebilir. Sanırım aynı şey solucan deliklerinin de başına gelecek. Yalnız ses yerine radyasyon olacak. Solucan deliği genişler genişlemez, doğal ışıma içine girecek ve bir döngüyle sonuçlanacak. Geri besleme o kadar güçlü olacak ki, solucan deliğini yok edecek Bu yüzden, minik solucan delikleri olmasına rağmen ve bir gün birini genişletmenin mümkün olabileceğine rağmen, bir zaman makinesi gibi kullanılacak kadar uzun kalamayacak Partiye kimsenin gelmemesinin sebebi de budur. Aslında, solucan delikleri ya da başka metotlar aracılığıyla geçmişe yapılacak her türlü zaman yolculuğun muhtemelen olanaksız olduğunu düşünüyorum. Yoksa, paradokslar oluşurdu.  BU YÜZDEN, ÜZÜLEREK SÖYLEMELİYİM Kİ, GEÇMİŞE ZAMAN YOLCULUĞU  HİÇBİR ZAMAN OLMAYACAK GİBİ GÖRÜNÜYOR. 

Dinozor avcıları için bir hayal kırıklığı  ve tarihçiler için bir rahatlama.  Ama hikâye henüz bitmedi.  Bu, tüm zaman yolculuklarını imkânsız kılmıyor.  Zamanda yolculuğa inanıyorum;  geleceğe yolculuğa.Zaman bir nehir gibi akar Ve sanki hepimiz acımasızca zamanın akışı tarafından sürükleniyoruz Ancak zaman başka bir şekilde akan bir nehir gibidir Farklı yerlerde farklı hızlarda akar Ve işte bu geleceğe yolculuğun anahtarıdır. Fikir 100 yıl önce.. Albert Einstein tarafından ortaya atıldı.  O, zamanın yavaşladığı  ve zamanın hızlandığı yerlerin  olması gerektiğinin farkına vardı.  Kesinlikle haklıydı;  delil ise başımın hemen üzerinde uzaydaydı. Bu, küresel konumla sistemi ya da GPS’tir Dünya’nın çevresinde yörüngedeki 31 uyduluk bir iletişim ağı. Uydular, uydu navigasyonunu mümkün kılar. Ancak bir şeyi daha ortaya çıkarırlar ki o da zaman burada Dünya’dakinden daha hızlı akar Her bir uzay aracının içinde çok hassas bir saat vardır Ancak bu kadar hassas olmalarına rağmen her gün saniyenin 300 milyonda biri kadar bir fark oluşur. Sürüklenme için sistemin doğru olması gerekir. Yoksa, bu küçücük farklılık tüm sistemi bozarak yeryüzündeki her gps cihazının günde 10 km. kadar kaymasına neden olurdu Bunun oluşturacağı hasarı hayal edebilirsiniz Sorun saatlerde değil. Burada daha hızlıdırlar, çünkü zamanın kendisi aşağıdakinden daha hızlı akar Bu olağanüstü etkinin nedeni ise Yeryüzü’nün kütlesidir Einstein maddenin zamanda sürüklendiğinin, bir nehrin yavaş yeri gibi yavaşladığının farkına vardı. Nesne ne kadar ağırsa, zamanda o kadar fazla sürüklenir Ve bu ürkütücü gerçeklik geleceğe yapılabilecek zaman yolculuğunun ihtimaline bir kapı açar. Bunun anlaşılması zor bir düşünce olduğunu kabul ediyorum Bu yüzden basit bir örnekle açıklayalım Bu büyük Gize Piramidi 40 milyon tondan daha ağır Ve tüm ağır nesneler gibi, o da aslında zamanı yavaşlatıyor. Etki küçük Dünya’nınkinden milyarlarca kez daha küçük Ama bunu aşırı ölçüde abartırsak, bu prensibin nasıl çalışacağını görebiliriz Piramide yakın olan her şey yavaşlar Aynen nehrin yavaş bölümü gibi Burada, zaman uzakta olanla kıyaslandığında daha yavaş akar Ama piramidin yanındaki insanlar dışa doğru baksalar ne olur?

Zıt etkiyi görmeliler Çünkü onlar yavaşlatıldı Uzaktaki zamanın daha hızlı aktığını görmeliler Bu, piramidin kütlesinin basit bir sonucudur Bu çarpıklık, zaman yolculuğu ihtimaline bir kapı açar. Bu yüzden zamanda yolculuk için gerçekten ihtiyacımız olan, bir piramidin kütlesinden çok daha yoğun bir şeydir Ve aklımda tam o şey var Samanyolu’nun tam merkezinde, bizden 26 bin ışık yılı ötede engin bir gaz ve yıldız bulutu içinde gizli tüm galaksideki en ağır nesne bulunuyor.  4 milyon güneşin kütlesini içeren olağanüstü yoğunluğa sahip bir kara delik. Kendi yer çekiminden dolayı tek bir noktaya gelmiş. Kara deliğe ne kadar yaklaşırsanız çekimi o kadar güçlü olur Oldukça yaklaşırsanız, ışık bile kurtulamaz Çapı 25 milyon km. olan karanlık bir küre içine sarılmıştır Böyle bir kara deliğin, zamanı galaksideki herhangi bir şeyden çok daha fazla yavaşlatarak zaman üzerinde dramatik bir etkisi vardır Bu, onu doğal bir zaman makinesi yapar. Günün birinde bir uzay gemisinin bu çarpıcı olağanüstü olaydan nasıl faydalanabileceğini hayal etmek istiyorum. Elbette öncelikle içeri çekilmekten kurtulması gerekecek. Sanırım hile, tam yan tarafına yönelmek; böylece ondan kurtulabilirler. Tam olarak doğru hızda ve yörüngede olmaları gerekiyor, yoksa asla kurtulamazlar Doğru uygulanırsa, gemi yörüngeye çekilecek 50 milyon km. çapında devasa bir daire. Burası güvenli olurdu Hızı onu daha içeri çekilmekten kurtaracak yeterlilikte olurdu. Eğer bir uzay dairesi Dünya’dan ya da kara deliğin çok uzak bir yerinden görevi yönetiyor olsaydı her bir tam dönüşün 16 dakika sürdüğünü gözlemlerlerdi. Ancak gemideki cesur insanlar için bu yoğun kütleye yakın olmak, zamanı yavaşlatırdı Ve buradaki etki, piramidin yanından ya da Dünya’dan aşırı derecede çok olurdu Mürettebatın zamanı yarı yarıya yavaşlardı Her 16 dakikalık yörünge için sadece 8 dakikalık bir zaman geçirirlerdi. Çevresindeki sürekli dönüşlerle, kara delikten çok uzak kimselere göre zamanı yarı yarıya hissederlerdi. Gemi ve mürettebatı zamanda yolculuk yapıyor olurdu. Hayatlarının beş yılı boyunca, kara delik çevresinde daire çizdiklerini hayal edin Başka yerde 10 yıl geçmiş olurdu Eve geldiklerinde Dünya’daki herkesin kendilerinden 5 yıl daha yaşlandığını görürlerdi. Uzay gemisinin mürettebatı geleceğin dünyasına geri dönmüş olurdu Mürettebat sadece uzayda değil, zamanda da yolculuk yapmış olurdu. Böylece, çok yoğun bir kara delik bir zaman makinesidir Ama elbette, bu tam olarak uygulanabilir değil Solucan deliğine göre avantajlı, çünkü paradoks yaratmıyor Artı, kendini ani geri beslemelerle yok etmiyor. Ama oldukça tehlikeli Daha önümüzde çok yol var Üstelik bizi de, çok da geleceğe götürmüyor Şanslıyız ki, zamanda yolculuğun başka bir yolu daha var Ve bu bizim gerçek bir zaman makinesi yapmak için son ve en iyi şansımız.  Dördüncü boyutta yolculuk etmek asla bir parktaki yürüyüş gibi olmaz,  ancak bunu yapmak için şaşırtıcı derecede  kestirme bir yol olduğu ortaya çıktı.  Sadece çok hızlı, ama çok hızlı gitmelisiniz. Çok yoğun bir kara delikten uzak durabilmek için gereken yüksek hızdan bile çok daha büyük bir hız Bu, evren hakkında başka bir ilginç gerçektir Kozmik bir hız limiti vardır Saniyede 300,000 km Aynı zamanda ışık hızı olarak da bilinir. Hiçbir şey bu hızı aşamaz Bunun kulağa tuhaf geldiğinin farkındayım ama bana güvenin; bu bilimde yer etmiş en iyi ilkelerden biridir İster inanın ister inanmayın, ışık hızına yakın yolculuk yapmak sizi geleceğe taşır. Neden olduğunu açıklamak için, bir bilim kurgu ulaşım sistemini hayal edelim. Dünya’nın çevresini saran bir yol hayal edin. Çok hızlı bir tren için bir yol Bu hayali treni ışık hızına mümkün olduğu kadar yaklaştırmak ve nasıl bir zaman makinesine dönüştüğünü görmek için kullanacağız Trende, yolcularımızın geleceğe tek gidişlik bir biletleri var Tren gitgide daha da hızlanıyor Çok geçmeden, Yeryüzü’nü tekrar tekrar katediyor. Işık hızına ulaşmak, Yeryüzü’nü oldukça hızla katetmek demektir Saniyede yedi kez Ama trenin ne kadar gücü olursa olsun, fizik kuralları buna imkân vermediğinden asla tam olarak ışık hızına ulaşamaz. Bunun yerine, son hıza çok yaklaştığını söyleyelim Bu durumda, olağanüstü bir şey gerçekleşir. Zaman trende dünyanın geri kalanına nispeten daha yavaş akmaya başlar. Tam da kara deliğin yanındaki gibi, ama biraz daha çok Trendeki her şey ağır çekimde. Bu hız limitini korumak için olur ve neden olduğunu görmek hiç de zor değil. Trende ileriye doğru koşan bir çocuk hayal edin. Onun hızı trenin hızına ilave edilir, bu yüzden kazara da olsa hız limitini geçmiş olmaz mı?

Cevap hayır. Doğa kanunları, trende zamanı yavaşlatarak bu olasılığı engeller. Bu durumda hız limitini geçecek kadar hızlı koşamaz. Zaman hız limitini korumaya yetecek kadar her zaman yavaşlayacaktır. Ve bu gerçekten geleceğe, uzak mesafelere yolculuk ihtimalini ortaya çıkarıyor. Trenin 1 Ocak 2050’de istasyondan hareket ettiğini düşünün. Yüz yıl boyunca, tren Yeryüzü’nün etrafında defalarca dolanıp ve son olarak 2150’nin Yılbaşı’nda dursun. Yolcular sadece bir hafta yaşamış olurdu, çünkü zaman trenin içinde çok fazla yavaşlayacaktır. Dışarı çıktıklarında, bıraktıkları dünyadan çok daha farklı bir dünya bulurlardı. Bir haftada, 100 yıl geleceğe yolculuk yapmış olurlardı. Elbette, böylesine bir hıza erişebilecek bir tren yapmak neredeyse imkânsızdır, ancak İsviçre’nin Cenova kentinde CERN’de dünyanın en büyük çekirdek hızlandırıcısıyla trene benzeyen bir şey inşa ettik. Yerin derinliklerinde, 100 km. uzunluğunda daire şeklinde bir tünel içinde trilyonlarca minik parçacık akışı. Güç açıldığında, parçacıklar anlık saniyede saatte 0’dan 100 bin km’ye ulaşırlar. Güç arttırıldığında, parçacıklar tüneli saniyede  11 kez geçene kadar gitgide daha hızlanır, ki bu neredeyse ışık hızıdır. Ancak, aynen trende olduğu gibi, onlar da asla son hıza ulaşamazlar. Sınırım %,99,99’luk kısmına ulaşabilirler sadece. Bu olduğu zaman, onlar da zamanda yolculuğa başlarlar. Bazı son derece kısa ömürlü “pi meson” adı verilen parçacıklardan dolayı bunu biliyoruz. Normal olarak, saniyenin tam 25 milyarda biri aralığında parçalanırlar. Ama ışık hızına yaklaştıklarında, kat daha fazla dayanırlar. Bu parçacıklar gerçek zaman yolcularıdır. Gerçekten olay bu kadar basit. Geleceğe yolculuk etmek istiyorsak, tek yapmamız gereken hızlı gitmek. Oldukça hızlı. Sanırım muhtemelen bunu yapmanın tek yolu, uzaya çıkmak. Tarihteki en hızlı insanlı araç Apollo 10’du Saatte 40,000 km. hıza ulaşıyordu Ama zamanda yolculuk için, bundan 2,000 kez daha hızlı gitmek zorunda kalacağız. Ve bunu yapmak için, daha büyük bir gemiye ihtiyacımız var. Gerçekten çok daha büyük bir makine. Geminin, kendisini ışık hızına çıkartması için muazzam miktarda yakıt taşıyacak kadar büyük olması gerekirdi. Kozmik hız limitine ulaşmak tam güçte neredeyse altı yıl alırdı.  Geri sayıma 10 saniye

4, 3 ,2,1 .

İlk hızlanma yumuşak oluyor. Çünkü gemi çok büyük ve ağır Ama aşamalı olarak hız kazanıyor ve çok geçmeden muazzam mesafeleri katediyor olacak. Sadece bir hafta içinde Neptün gibi gaz devlerinin bulunduğu dış gezegenlere ulaşmış olurdu İki yıl sonra, ışık hızının yarısına ulaşırdı ve güneş sistemimizin çok uzağında olurdu. İki yıl sonra, ışık hızının %90’ı bir hızda seyahat ediyor olur ve en yakın yıldız sistemimizi Alpha Centauri’yi geçiyor olurdu. Yeryüzü’nden 50 trilyon km. uzakta ve fırlatmadan 4 yıl sonra gemi zamanda yolculuk yapmaya başlar. Gemide her bir saatlik zaman için Dünya’da iki saat geçer. Muazzam kara delikte yörüngeye giren uzay gemisindeki benzer bir durum. Ama dahası var Diğer iki yıllık tam hızdan sonra, gemi ışık hızının % 99’u bir hızla maksimum hızına ulaşacak. Bu hızda, gemideki bir gün Dünya zamanına göre bir yıldır. Gemimiz gerçek anlamda geleceğe uçuyor olurdu. Zamanı durdurmanın başka bir faydası daha vardır. Bunun teoride anlamı tek bir insan ömrü içinde olağanüstü mesafeleri aşıyor olabilirdik. Galaksinin ucuna bir gezi sadece 80 yıl alırdı.  Ama yolculuğumuzun asıl harikası,  kâinatın ne kadar ilginç olduğunu gözler önüne sermesidir.  Zamanın farklı yerlerde farklı hızlarda aktığı,  etrafımızı küçük solucan deliklerinin çevrelediği ve nihayetinde doğru teknolojiyi geliştirebilirsek fizik bilgimizi kullanarak dördüncü boyutta gerçek yolcular olabileceğimiz bir evrende yaşıyoruz.

Kaynak:

Into.The.Universe.With.Stephen.Hawking.2010.720p.E02.BluRay.x264.AC3-HDChina

EPİKTETOS- DÜŞÜNCELER ve SOHBETLER (Konu Başlıklı Düzenleme)


 

 

Hayatı:

Milattan sonra 55 yılında Phrygia (Frigya)’da Hierapolis’te (Şimdiki Pamukkale yakınları) doğduğu rivayet edilen bir Yunan filozofudur.

Çocukken Roma’da İmparator Neron’un azatlısı Epaphroditos’a satılmış bir köle idi. Asıl adı bilinmediği için Yunanca “satın alınmış adam-köle uşak” anlamına gelen “Epiktetos” olarak adlandırılmıştır.

Epiktetos, Roma’da felsefe okuma imkânını bulmuş, kölelikten kurtulunca felsefe öğretmenliği yapmış, 90–94 yıllarında Roma imparatoru Domitianus bütün filozofları yurdundan kovunca, Nikopolis’e gitmiş orada Stoik felsefe (stoacılık, stoik felsefe, acılara göğüs germe, metin olma) ilkelerini öğretmeğe başlamıştır. Yokopolis’te yokluk içinde yaşamış ve burada ölmüştür.

Eserleri:

Hiçbir yazılı eser bırakmamış, fakat büyük bir etki yapmıştır. Kendisini seven birçok öğrencileri olmuş, bunlardan İzmitli Finvius Arrianus, Epiktetos’un öğrettiklerini “Düşünceler-Epiktetos Elkitabı” adıyla sonradan kitap halinde toplamış ve böylece felsefesi hakkında bilgi edinmek mümkün olmuştur.[1] Gerçekte Epiktetos’un eseri sekiz kitaptan oluşmasına karşın günümüze kadar ancak dört kitabı ulaşmıştır. Epiktetos’un, bu eseri daha çok ahlaki öğütlere ayrılmış bir söyleşi türündedir. Cynic (Kinik) Okulu[2] mensuplarının uyguladığı türde kurmaca bir muhatapla diyaloglar biçiminde, kendisini tutkuların kölesi olmaktan kurtarıp doğaya uygun biçimde yaşamakla yetinerek bilgece esenliğe ulaşmak için öğrencilere yöneltilen konuşma metodunu kullanmıştır.

Felsefi Görüşleri:

Epiktetos’un felsefesinin ana hatları kısaca şöyledir: Tanrı’ya güvenmek, vicdanın sesini dinlemek ve insanların kardeşçe yaşamaları esasına dayanmaktadır. Kendisine, bilge kişi olarak Sokrates ile Diogenes’i örnek alan Epiktetos, temelde ahlak ile ilgilenmiş ve gerçek eğitimin, tümüyle bireye ait olan tek şeyin bireyin iradesi ya da amacı olduğunu kavramaktan başka bir şey olmadığını iddia etmiştir. Ona göre insan, iradeden bağımsız olan iyi ya da kötü hiçbir şey bulunmadığını öğrenmeli ve olayları öngörmeye veya yönlendirmeye kalkışmayıp sadece onları anlama çabası göstermelidir. Epiktetos’a göre insana kendisinden başka birisi zarar vermez. Epiktetos’un mesajı yönetici sınıfa değil daha çok orta sınıfadır. O, insanı, Tanrı’dan başka insanları da içeren büyük bir sistemin üyesi olarak görmüştür. Ona göre insanlar akıllı yanlarıyla Tanrı’nın çocuklarıdırlar ve kendilerinde tanrısal öğeler taşırlar. Epiktetos’un ahlak felsefesinin temelinde genel olarak şu iki kural dikkat çekmektedir:

a-İradenin dışında, iyi ya da kötü olan hiçbir şey bulunmadığını kabul etmemiz gerekir.

b-Olayları öngörüp yönlendirmeye çalışmak yerine, onları sadece bilgelikle kabul etmeliyiz. [3]

Önemli Not

Hazırlanan kitap rahmetli Burhan Toprak Hocamızın milletimize kazandırdığı tercümeden hazırlanmıştır.[4] Düzenlemede daha faydalı olur düşüncesiyle dağınık fikirler, eş-benzer metinler olarak peşpeşe konularak konu başlıkları altında toplanılmıştır.  Bu şekilde olunca asıl tercüme ile bağlantı sadece paragraf şeklinde kalmıştır.

Ayrıca kitaptaki İslâmî literatüre uygunluk sağlanmıştır. Çünkü Epiktetos’un eseri hakikat ve hikmet üzere tertip edildiği halde içinde çok az miktarda olsa da Roma döneminin baskıcı tutumu yüzünden olan tahrifat ve daha sonraki dönemlerde Hristiyanlar tarafından yapılan itikadi sapmalar kararınca düzeltilmiştir. Bu şekilde okuyucunun hikmetlere karşı inanç ve sevgisi sağlanması düşünülmüştür.

Epiktetos’u rahmet ve iyilikle anıyoruz.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 DÜŞÜNCELER ve SOHBETLER

AHLAK

Şimdiden sonra kendine yalnızken de olsa, başkalarıyla birlikte iken de olsa, asla değişmeyecek bir seciye ve her vakit itaat edeceğin ahlâk kanunları bul.

*İnsanın gerçek asaleti faziletten gelir, doğuştan değil.*

*Pek çok zahiresi olduğu halde yiyemediği için za­yıf, cılız kalan kimselere benzeriz. Güzel ahlâk kaidelerimiz var­dır. Fakat bunlar lâf etmek içindir, tatbik etmek için değildir. Hareketlerimiz sözlerimizi yalanlar. Henüz adam değiliz. Filozof rolü oynamak isteriz. Yük bizim için çok ağırdır. Bu hal tıpkı ski kiloluk yükü taşıyacak kuvveti olmayan bir adamın Aias’ın taşını yüklenmeğe girişmesi gibidir.

Sende her biri yapılması lâzım gelen vazifeleri ge­rektiren birtakım meziyetler vardır. Sen bir insansın; bir dünya vatandaşısın, Allah’ın kulusun ve bütün insanların kardeşisin. Bunlardan başka bir Senatörsün yahut daha başka bir maka­ma sahipsin. Genç yahut ihtiyarsın. Ya oğul yahut babasın, ni­hayet bir kadının kocasısın. Bütün bu unvanların seni nelere bağladıklarını düşün ve hiçbirini lekelememeğe çalış.

Servetinin bir parçasını kaybettin. Bunu avunamayacağın bir kayıp sayıyorsun. Fakat vefayı, saffeti, alçak gö­nüllülüğü bıraktığın vakit bir şey kaybettiğini sanmıyorsun. Hâlbuki serveti kaybettiren irademizin elinde olmayan yabancı bir kuvvettir. Onlara sahip olmamak veya kaybetmek utanı­lacak bir şey değildir. İç servetimize gelince onu ancak kendi yanlışımız yüzünden kaybederiz. Ona sahip olmamak ayıp ve acı bir şey olduğu gibi sahip olduktan sonra kaybetmek de çok ayıp ve çok acıdır.*

*İnsanlara boyun eğen, ilkönce eşyaya boyun eğ­miştir.*

*Senin için bayram günleri, bir azgın isteği yendi­ğin, kibri, yersiz atılışı, hainliği, dedikoduculuğu, aç gözlülüğü, kötü konuşmayı, israfı yahut seni ezen başka kötü huyları ken­dinden uzaklaştırdığın yahut hiç olmazsa onların kuvvetini azalttığın günlerdir. Bu günler bir konsüllük yahut bir ordu ku­mandanlığı aldığın zamanlardan çok kurban kesmene değer.*

*Saffet ruh için ne ise temizlik de vücut için odur. Tabiat bile sana temizliği öğretiyor. Yemek yediğin vakit dişle­rinin arasında bir şey kalmaması imkânsız olduğu için, sana su­yu vermiş, bir maymun veya bir domuz olmayıp, bir insan olman için sana ağzını yıkamayı emretmiştir. Derimize musallat olan kire karşı sana yıkanmayı, yağlarla uğunmayı, çamaşırı, kaşağıyı sağlamıştır. Eğer bunlardan faydalanmazsan sen artık bir insan değilsin. Tımar ettirdiğin atına, yıkattığın, tarattığın köpeğine candan bakmıyor musun? Bunun için kendi bedeni­ne; atma ve köpeğine ettiğin muameleden daha kötü muamele etme! Senden kimsenin uzaklaşmaması için, onu yıka ve temiz­le. Zira pis ve fena kokan bir insandan kim kaçmaz? Fakat pis ve kokmuş olmak niyetinde isen: hiç olmazsa yalnız pis ve kokmuş cl ve pislikle yalnız başına kal! Şehirden uzaklaş, göle git, komşularınla dostlarını zehirleme. Sen sadece çirkefsin, böy­le iken tükürmenin ve sümkürmenin yasak olduğu mabetlere bi­zimle gelmeğe mi cesaret ediyorsun?

Kirli, kılığı zindandan çıkan bir katil gibi düşkün ve iğrenç olan bir filozof güzel vecizelerini bana satmağa kalkarsa, beni nasıl kendisine çeker? Bir adamı bu halde bırakan felsefeyi bana nasıl sevdirebilir? Onu dinlemeğe bile cesaret edemem ve her ne bahasına olursa olsun ona bağlanamam. Onun için temiz ve edepli olalım. Aynı şeyleri talebelerim hakkında da söylüyorum. Ben kendisini felsefeye vermek isteyen bir delikanlının pis, saçları yağlı ve taranmamış olarak karşıma çıkmasına tertemiz, efendice giyinmiş olarak gelmesini tercih ederim. Zira bundan; onun güzellik hakkında bir fikri olduğunu, edepli ve efendice şeylere bağlı olduğunu anlamış olurum. Böylece bildiği güzelliğe saygı duyduğu ve dolayısıyla ona öğretilecek güzelliğe de saygı besleyeceği sezilir. O iç güzelliği ki yalnız kendi aklını kullanmak­tan ibarettir ve onun yanında beden güzelliği sadece çirkinlik­tir. Fakat iğrenç, korkunç, kir ve pislik içinde, saçları taranma­mış, karmakarışık bir halde ve sakalı göbeğine kadar uzamış olarak karşıma bir insan çıkarsa, hiçbir düşüncesi olmadığı güzellik hakkında ona ne söyleyebilirim? O en güzel çeşmeye kendi süprüntülüğünü üstün tutacak bir domuz yavrusudur.

Bir süre mânevi âlemde ilerlemeni bırakıyorsun ve yolunu bulunca buna yine başlayacağını söyleyerek kendini avu­tuyorsun, aldanıyorsun! Bugün göz yumulan küçük bir kusur, yarın seni daha büyüğüne yuvarlayacak ve tekrarlanan bu ih­mal, senin asla düzeltemeyeceğin bir alışkanlık meydana getire­cektir.*

AKIL

*Deliler yola gelmez. Darbımeselin dediği gibi bir deliyi yola getirmektense parça parça etmek daha ko­laydır.*

ALDANMAMAK İÇİN

Bir kimsenin şan ve şeref içinde olduğunu, bü­yük bir mevkie yükseldiğini yahut son derece bolluk içinde ol­duğunu görerek, hayalinin tesiri altında kalıp onu bu nasibin­den dolayı mutlu saymağa kalkma. Zira gerçek özü elimizde olan şeylerde ne açgözlülüğe, ne imrenmeye, ne de kıskanmaya yer kalmaz ve sen de general, senatör, konsül olmak istemez, belki yalnız hür olmak istersin. İmdi bu amaca giden tek bir yol vardır: elimizde olmayan şeyleri küçük görmek!

*Bir hükümdarın yahut büyük bir Beyin himayesi bizi huzur içinde ve her türlü tehlikeden uzak tutmağa yeter. Hâlbuki koruyucu, vasi ve velimiz olarak Allah’ımız var. Niye bu korunma; kaygılarımızı, korkularımızı atmak için yetmiyor?*

*Caesar’ın ordusuna yazılan askerler alışılmış yemi­ni ederler. Bu yemin nedir? İmparatorun esenliğini her şeyin üstünde tutacaklarını, ona her konuda boyun eğeceklerini ve onun için ölümü göze alacaklarını söylemekten ibarettir. Sen ki doğuşunla, Allah’tan aldığın birçok armağanlarla ülûhiyete bağ­lısın ve onun safları arasında doğdun, bu yemini yapmayacak mısın? Bu yemini yaptıktan sonra ona vefalı kalmayacak mısın? Bu iki yemin arasında ne büyük fark var! Asker, imparatorun esenliğini her şeyin üstünde tutacağına yemin ediyor, sen ise her şeye kendi selâmetini üstün tuttuğuna yemin ediyorsun.*

*Her aldatmaya karşı kendine de ki: «İşte bü­yük bir savaş, ilâhî olan bir iş.» Burada bahse konu olan hâ­kimiyet; hürriyet, saadet ve temizliktir. Allah’ı hatırla, onu yardımına çağır, o senin için yardım göndeecektir. Denizde bir fırtına, koptuğu vakit elbette Castor ile Pollux’ü imdada çağırırsın. Oysaki istek senin için daha tehlikeli bir fırtınadır.

* Niçin Stoisyen oluyorsun? Hareketlerinin gerektirdiği adı al, sana uygun olmayan ve lekeleyeceğin adı alma. Stoisyen’lerin prensiplerini, ileri sürmekle geçinen birçok in­sanlar görüyorum. Fakat Stoisyen görmüyorum. Bana bir Stoisyen göster.Bir tane istiyorum. Stoisyen yani hasta iken mesut, tehlike içinde mesut, can verirken mesut! Bu tam Stoisyen’i bana gösteremezsen hiç olmazsa yola girmiş bir Stoisyen’i bana göster. Bu büyük gösteriden henüz zevk du­yamadığımı söylemeğe mecbur olan benim gibi bir ihtiyarı bundan mahrum etme. Bana Allah’ın iradesine uymak istiyen, Tanrıdan ve İnsanlardan şikâyet etmeyen, asla arzula­rında mahrum olduğunu görmeyen, hiçbir şeyle yaralanmayan, ne tamahı, ne öfkesi, ne kıskançlığı olan bu geçici be­dende Allah’la gizli bir alış verişi sürdüren ve insan kılığın­dan soyunarak Allah olmak isteyen adamı bana göster.*

*Bir nota, bir keman ve bir yay satın alınca insan kendisini müzisyen sanır mı? Fakat sen kendini uzun bir saka­lın, bir heyben, bir değneğin ve bir çulun olduğu için filozof sa­nıyorsun. Dostum elbise mesleğe uygundur. Fakat adı veren el­bise değil sanattır.

Euphrates’in uzun zaman kendisinin filozof oldu­ğunu saklamakla çok rahat ettiğine dair söylediklerini hatırla. Çünkü bu davranışı ile insanlara gösteriş olsun diye bir şey yapmadığına ve her şeyi Allah için ve kişiliği için yaptığına vicdanını inandırmakla beraber yalnız başına savaştığı için yal­nız şahsını tehlikeye atmanın; ne soydaşını, ne de kendisinin istemiyerek yapabileceği yanlışlıklar yüzünden felsefeyi tehlike­ye koymamanın tesellisini elde etmenin ve nihayet elbisesin­den çok hareketleriyle filozof tanınmanın gizli zevkini tat­mıştır.

Öyle kör insanlar vardır ki Vulcauus’u bile bir külahı olmasaydı iyi bir demirci saymayacaklardı. Bu yüzden o kadar aptal bir hâkim olan ve insanları ancak işaretleri, ayırıcı alâmetleri ile seçen kalabalık tarafından anlaşılamamaktan şikâyet etmek ne büyük aptallık! Sokrates bu yüzden insanla­rın çoğuna meçhul kalmıştır. Ona giderler ve kendilerini bir filozofa götürmesini rica ederlerdi, o da götürürdü. Onu bir filo­zof saymamalarından asla şikâyet etmiş midir? Hayır, onun alâmeti yoktu ve filozof görünmeden filozof olmakla bahtiyar­dı. Ondan daha filozof kim gelmiştir? Sen de öyle ol: felsefe; sende ancak hareketlerinle görünsün.*

ALLAH TEÂLÂ’YI BULMAK

*Caesar’ın gladiotorları arasında dövüşmediği için ümitsizliğe düşen, bu aylaklıktan kurtulmak için Allah’a adak götüren ve halkın önüne çıkmayı en büyük şeref sayan kimsele­re her gün rastlanır. Hâlbuki aramızda Allah’a olan sevgisini göstermek için fırsat arayan kimse bulunmaz.

Allah seni şahit olarak çağırır ve sana sorar: «İradeden başka bir yerde iyilik ve kötülük olmadığı doğru mu­dur? Bir kimseye zararım oldu mu? Herkese faydalı olacak şey­leri herkesin iktidarına vermedim mi?» Buna sen ne cevap ve­rirsin?

«Rabbim, şüpheli bir durumdayım. İstırap ve felâket içindeyim. Kimse bana bakmıyor. Kimse bana yardım etmiyor. Herkes beni yeriyor, herkes bana küfrediyor ve ben insanların kusmuğu bir varlığım.»

Kendisinin büyüklüğünü tasdik etmek üzere seni şahitliğe çağırmak şerefine böyle mi mukabele ediyorsun? O kendi iyiliğinin, hakikatinin, adaletinin bir şahidini arıyordu. Hâlbuki sen onu suçlandıran adam oldun.

Hayatta aşağı yukarı hepimiz evden kaçmış esirlerin tiyatrodaki durumundayız. Bu esirler oynanan piyesle­rin zenginliğini görmekle büyük zevk duyarlar. Seyrettikleri tra­jedinin aktörlerine hayrandırlar. Fakat daima telâş içindedir­ler. Sağa sola bakarlar ve efendilerinin adı söylendiğini duyar duymaz dehşet içinde kalırlar, hemen kaçıp giderler. Biz de böy­leyiz. Tabiatın harikalarına hayran oluruz, bu manzara bizi büyüler. Ama her ân üzüntü içinde yaşarız. Ve eğer efendimi­zin adını söylerlerse mahvolmuş bir insan durumuna düşeriz.

O halde efendi nedir?

Bu bir adam değildir. Zira insan insanın efendisi olamaz. Bu ölüm, hayat, şehvet, ıstırap, fakirlik yahut ser­vettir. Caesar bile üzerime bunlarla yürümesin, o zaman dayan­mamı görürsün! Fakat gürleyerek, aydınlatarak, tehdid ederek bu peyklerle gelirse ve ben korkarsam efendisini tanıyıp kaçan esir de değil miyim? Ama eğer korkmazsam tam hürüm ve ken­dimden başka efendim yoktur.

Sultanların ve büyüklerin huzuruna girdiğin va­kit daha yükseklerde seni gören, seni duyan ve senin daha çok borçlu olduğun daha büyük bir sultanın var olduğunu hatırla.*

Bellenmesi lâzım gelen ilk bilgi ilâhî lütufları ile her şeyi idare eden bir Allah’ın varlığı, yalnız hareketlerimizin değil fakat duygularımızın ve düşüncelerimizin de ondan, saklanmayacağıdır. Bundan sonra onun mahiyetini çözmek gerekir. Mahiyeti iyice bilindiği için ona kendini beğendirmek ve itaat etmek isteyenler bütün gayretlerini zarurî olarak ona benzemeğe sarf etmeli yani hür, vefalı, hayırsever, merhametli ve efen­di olmalıdırlar. Bunun için senin de bütün düşüncelerin, sözle­rin, işlerin Allah’ı taklit eden, ona benzemek isteyen adamın işleri, sözleri ve düşünceleri olmalıdır.

Hiçbir şey bilmedikleri; en basit anlamlardan bi­le haberleri olmadıkları halde büyük mevki sahiplerinin her şeyi bildiklerini ileri sürmeleri her zaman rast gelinen bir olaydır. Servet içinde yüzdüklerinden, muhtaç olmadıklarından, her hangi bir şeyden yoksun oldukları akıllarına gelmez. Bu cins insanların en büyüklerinden birine şunu söylüyordum: «İmpara­tor sizi seviyor. En yüksek mevkilere sahip birçok dostunuz ve büyük makamlarla münasebetleriniz var. Bu imkânlarla dost­larınıza iyilik edebilir ve düşmanlarınızı ezebilirsiniz! O da bana «Benim yoksun olduğum, her hangi bir şey var mı?» dedi. «Gerçek saadet için lâzım olan en önemli unsurdan mahrumsu­nuz. Bu âna kadar size lâzım ve lâyık olan tarzdan başka tür­lü hareket ettiniz. İşte en köklü mesele: Ne Allah’ın ne oldu­ğunu, ne de insanın ne olduğunu biliyorsunuz. İyiliğin ve kötü­lüğün mahiyetinden haberiniz yok, bütün bunlardan çok sizi şaşırtacak olan da, kendi kendinizi bilmemenizdir. Ah… kaçı­yorsunuz ve sizinle bu kadar açıkça konuştuğum için öfkeleni­yorsunuz! Size ne kötülük ettim? Sadece kendinizi olduğunuz gibi gösteren aynayı karşınıza getirdim.»*

ALLAH GERÇEKTEN VARDIR

*Allah Teâlâ, bütün insanları mesut olmaları için ya­ratmıştır; kara bahtlı oluyorlarsa kendi yanlışları yüzünden olu­yorlar.*

*Büyük şeyler değil, hattâ bir üzüm tanesi, bir incir bile bir anda olgunlaşmaz. Eğer bana: «Hemen şimdi bir in­cir istiyorum.» dersen sana «Dostum, bunun için zaman lâ­zımdır. Bekle de tane olsun, sonra büyüsün ve nihayet olgunlaşsın!» diye cevap veririm. Oysaki sen ruhların bir atılışta meyvelerini tam olgunlaştırmalarını istiyorsun. Bu doğru mudur?*

*O kadar nankörüz ki, Allah’ın bize ihsan ettiği hâ­rikalar bile bahse konu olsa, bunun için şükretmek şöyle dur­sun, onu suçlandırır ve ondan şikâyet ederiz. Bununla beraber bir parçacık olsun duygulu ve minnet nedir bilen bir yüreğimiz olsa, tabiatın her hangi bir parçası, hattâ en basiti bile, ilâhî kudreti ve üzerimizdeki lütuflarını duymamıza yetecektir.

*Eğer biraz duygumuz olsaydı yalnızken veya ka­labalık içindeyken, bütün hayatımızda, Allaha bize bahşettiği Te ömrümüzün her ânında faydalandığımız nimetler için şükret­mekten başka bir şey yapmazdık. Evet, çapa çapalarken, tarla sürerken, yerken, gezerken, kalkar ve yatarken kısacası her ha­reketimizle haykıracaktık: «Allah ne büyüktür!» Her şey bu ilâhı haykırışla titreyecekti : «Allah ne büyüktür! »Fakat siz kör ne nankörsünüz. Bunun için ihtiyar, topal, fakir ve sakat ol­makla beraber bunu biteviye sizin için ben söylemeliyim: «Allah ne büyüktür!»*

*Bülbül yahut kuğu kuşu olsaydım, onların yaptık­larını yapacaktım. Hâlbuki ben bir insanım ve aklım var. O halde ne yapmalıyım? Allah’ı övmeliyim. İşte bütün hayatımda yapacağım şey! Bu iş için bütün insanları da bana katılmağa çağırıyorum.*

*Her şeyi yoluna koyacak olan akıl sapıtırsa onu yoluna kim koyacak?*

*Belli bir gerçeğe inanmaktan seni kim alıkoyabi­lir ve yanlışı doğrulamaktan alakoyabilir? Seni kim zorlayabi­lir? Anlıyorsun ki senin kimsenin elinden alamayacağı iraden vardır. Eğer senin hürriyetin elinden alınabilseydi, Allah iyi bir “babanın sana göstereceği ilgiyi göstermemiş olurdu.

Hiçbir kuvvetin hakkından gelemeyeceği adam kim­dir? O; tasarılarında sebatlı ve elimizde olmayan her hangi bir şeyin kendisini sarmasına müsaade etmeyen adamdır.  O bana göre bir atlettir. Birinci savaşa dayandı. Bir ikincisine dayanabilecek midir? Paraya dayandı. Güzel bir kadına karşı koyabile­cek midir? Gündüz halk arasında isteklerine dayandı, geceleyin ve yalnızken dayanabilecek mi? Şan ve şerefe, yerilemeye, öv­gülere, ölüme dayanabilecek mi? Bütün rahatsızlıklara, her tür­lü kedere katlanabilecek mi? Bir kelime ile rüyasında bile mu­zaffer olabilecek mi? İşte benim aradığım atlet!

*Her hangi bir adam başkalarından fazla bir şey olursa veya olduğunu sanırsa ve eğer filozof değilse tabiatiyle gurur ile göğsü kabaracak ve böylelikle kötü yola sapmaktan, kurtulamayacaktır.

 Bir müstebit (zorba) bana dedi ki : «Ben mutlak hâkimim ve her şeyi yapabilirim!

Peki elinden ne gelir? Kendi kendine iyi bir ruh verebilir misin? Benim hürriyetimi elimden alabilir misin? O halde gücün neye yeter? Arabanın içinde iken araba­cıya bağlı değil misin?

Herkes bana dalkavukluk ediyor.

Fakat bunu sana bir insana yaptıkları gibi mi yapıyorlar? Ba­na; sana benzemek isteyen, Sokrates’in izlerinde yürümek iste­dikleri gibi yürümek dileyen ve seni böyle kabul eden bir kim­seyi göster!

 Ben senin kafanı kesebilirim!

Hakkın var, za­rarlı Allah’a yaptıkları gibi sana da dalkavukluk etmek ve cin çarpmasına karşı yaptıkları gibi sana da kurbanlar adamak lâ­zım geldiğini unutmuştum. Onun Roma’da bir sunağı yok mu­dur? Sen ondan çok bu saygıya yaraşırsın, Çünkü sen daha za­rarlısın. Fakat senin emrindekiler ve senin bütün gücün ayaktakımını şaşırtıp korkutabilir. Beni asla şaşırtamazsın. Ben an­cak kendim sebep olursam meyus olabilirim. Beni boş yere tehdit ediyorsun, sana hür olduğumu söylüyorum!

 Sen mi hür­sün? Nasıl?

Beni hür yaratan, kurtaran Allah’tır. Allah’ın ku­lunu senin iktidarına bırakacağını sanıyor musun? Sen benim gövdemin hâkimisin, istersen onu al. Fakat benim üzerimde hiç­bir hükmün yoktur.»*

*Felsefe uzun ve zahmetli bir yoldur, deniliyor. Aldanıyorsun dostum. Bu o kadar uzun değildir. Felsefe sana ne öğretmek istiyor? Allah’ın yolunda gitmek, isteklerini düzene koymak, düşüncelerini iyi kullanmak

 Bana; Allah’ın,  istekle­rinin, inançlarının ne olduğunu söyle, işte uzun olan bunlardır. Fakat sana şehveti öğreten filozofların yolu daha mı kısadır? Epikuros sana ne diyor? İnsanın iyiliği bedenindedir. Bana ru­hun, vücudun ve baş unsurumuzun ne olduğunu söyle, o zaman göreceksin ki bu, ondan daha az uzun değildir.*

*Filozoflar insanın hür olduğunu söylerler. Demek ki imparatorun otoritesini küçük görmeyi öğretiyorlar.

 Hayır. Hiçbir filozof halkı devlet başkanına karşı isyan ettirmeği veya­hut iktidarı altında bulunan her hangi bir şeyin onun elinden alınmasını istemez. Buyurun iste Dedenim, iste servetim işte. şöhretim, işte ailem hepsini size veriyorum, alınız ve eğer size rağmen her hangi bir kimseye bunları ellerinden bırakmaması­nı öğretiyorsam ben; öldürünüz, ben bir âsiyim. Benim insanlara öğrettiğim bunlar değildir. Ben onlara yalnız inançlarında hür­riyeti korumalarını öğretiyorum ve Allah da yalnız bunlara hâ­kim olmaları için onları yaratmıştır.

Ülühiyetin en doğru, en kuvvetli, en çok ayaklar atına alınamayacak kanunu daima zayıfın kuvvetliye boyun eğ­mesi ve akılla onu yenmesidir.*

*Allah’ın mahiyeti nedir?

Zekâ, bilgi, düzen ve akıldır. Ancak onda gerçek iyiliğinin ne olduğunu böylelikle öğrenebileceksin!

Asil bir aileden doğmuş isen, o kadar asaletin ile doluşundur ki bundan bahsetmekten bıkmazsın, herkesi serseme döndürürsün. Fakat Allah yaratandır ve o senin içinde­dir. Bu asaleti unutursun, nereden geldiğini ve içinde ne taşı­ndığını bilmezsin. Halbuki hayatının bütün hareketlerinde ha­tırlaman lâzım gelen budur. Her an kendi kendine de ki: «Beni yaratan Allah’tır ve Allah benim içimdedir, onu her gittiğim yere götürüyorum.   Onu niçin utandırıcı düşüncelerle bayağı hareketlerle ve alçakça isteklerle kirleteyim?»

Allah’ın varlığı veya kudreti karşısında ahlâksızca bir hareket yapmamağa dikkat edersin; o seni görür ve duyar. Öyle ise huzurunda onu üzecek hayâsızca şeyleri düşünmekten utanmıyor musun?

Ey Allah’ın düşmanı!

Ey kendi mahiyetini unutmuş alçak!

Fidyas’ın bir heykeli meselâ Minerva’sı yahut Jüpiter’i olsaydın ve biraz da duygun olsaydı seni yaratan ustayı hatırlayarak ona ve sana yaraşmayan bir şeyi yapma­mağa, her ne bahasına olursa olsun kendi güzelliğini lekeleyecek olan çirkin bir kılıkta görünmemeğe çok dikkat ederdin. Allah’ın huzuruna ne halde çıktığına önem vermemekle seni yaratana leke sürüyorsun. Oysaki ustadan ustaya, eserden ese­re ne büyük fark var!

Tanrı vasilik etmek üzere sana bir yetim verselerdi, ona itina eder ve bu kadar değerli bir emanetin bozulmasına meydan vermezdin. Hâlbuki vasilik etmek üzere seni sana verdiler. Dediler ki:

Seni daha sadık, daha şefkatli bir velinin ellerine veremezdik. Bu çocuğu tabiatı gereği nasılsalar öylece koru. Onu bütün temizliği ile vefası ile asâletiyle, her türlü ihtiras ve bulanıklıktan uzak bulundurarak yetiştir!» Hâlbuki sen kendine boş veriyorsun.

Ne vefasızlık, ne cinayet!

Şu küçük filozofa, bu ağırbaşlılık şu gururlu ba­kış nereden geliyor?

Biraz bekle dostum, çok geçmeden ben da­ha vakarlı olacağım. Öğrendiğim ve benimsediğim prensiplerin gösterdikleri yolda henüz sağlam değilim. Kuvvetsizliğimden korkuyorum. Biraz kuvvetleneyim, o zaman büsbütün başka bir ağırbaşlılık göreceksin. Hayat henüz bitmedi. Allah son düzelt­melerini yapmadı (Kıyamete kadar yaratma devam ediyor). Biter bitmez göreceksin. Fakat bunun gurur­dan gelen bir ağırbaşlılık olacağını sanma. O gerçeğe inan­maktan gelmektedir. Şu Jüpiter başında gördüğün zannınca gurur mudur? Hayır. O sağlamlıktır ve sebattır. Sana şu. tarzda seslenen Allah böyle olmalıdır: «Varlığımın bir işare­tiyle tasdik ettiğim şey yalan olamaz, kesindir ve mutlaka gerçekleşir.» Bu büyük örneği taklite çalışacağım. Ve sen beni; vefalı, sâf, son derece cesur olarak ve müthiş diye vasıflandırı­lan kazaların, belâların sebep olduğu heyecanların, perişan­lıkların uzanamayacağı bir halde bulacaksın. Fakat seni öl­mez, hastalıklardan ve ihtiyarlıktan kurtulmuş görebilecek mi­yim?

Hayır, ama ölmesini, ihtiyar ve hasta olmasını bildi­ğimi göreceksin. Bir filozofun sinirlerini, son derecede rahat sinirlerini göreceksin.

 Hangi sinirleri?

 Asla yoksunluk bilmeyen istekler; her türlü kötülüğü önleyen yerli yerinde kor­kular, ölçülü ve uygun hareketler, düşünce mahsulü tasarı­lar ve asla arkasından pişmanlık gelmeyen katlanmalar.*

*Ey insanoğlu!

Allah’ın sana verdiği nimetlere karşı nankör olma, sana bahşettiği büyük iyilikleri unutma. Sana verdiği duymak, görmek kabiliyetleri için durmadan şükret.

Ne diyorum?

Sana verdikleri hayat için ve onu devam ettirmek üzere şarap gibi, zeytinyağı gibi, arzın bütün meyvaları için şükret. Hususuyla bunlardan daha kıymetli olan her şeyi kullanmak, denemek ve her şeye değerini vermek iktidarını hediye ettikleri için onlara şükret. *

*Vaktin hükümdarı yeryüzünde barışı sağladı. Ar­tık ne savaş, ne haydutluk, ne de korsanlık var. Her hangi bir zamanda her hangi bir saatte yapayalnız, korkmadan, her yere serbestçe gidilebilir. Lâkin hükümdar hastalıklara, kazalara, yangınlara, yer sarsıntılarına, yıldırıma karşı bizi emniyete ala­bilir mi? Bu huzur ve sükûnu, ihtiraslarımıza, aşka, üzüntü­ye, pintiliğe, açgözlülüğe karşı koruyabilir mi? Ah! Bu huzur ve sükûnu hükümdarlar veremezler, onu ancak Allah verebilir ve onun yol göstericisi de akıldır. Bu huzura sahip olan bütün hayatınca yalnız kalabilir.*

*Allah’ı suçlandırdığın zaman, kendi içine in, ona hak vereceksin. Kötü insan hangi işte senden daha iyi muamele görmüştür? Zengin olduğu için mi? Fakat onum iç âlemini in­cele, sürdüğü hayata bak, onun gibi olmak seni üzecektir. Philostorgos’un refah ve saadetine isyan etmekte olan bir delikanlıya onu söylüyordum:

 Peki ama Sura ile yatmak ister mi idin?

 Allah göstermesin!” dedi, ölmesini tercih ederim.

 Şu halde Philostorgos Sura’ya sattığına karşılık olarak bir şey­ler alırsa neye kızıyorsun? Ve nefret ettiğin şeylere sahib oldu­ğu için neden onu mesut sayıyorsun? Sana mevcudunun en iyisini veren Allah, sana hangi işte kötü muamele etmiştir? Hik­met paradan daha değerli değil midir? Onun için asla şikâyet etme. Çünkü en değerli şeye sahip bulunuyorsun?*

*Seni sürgüne gönderecekler!  Dünyanın ötesinde beni gönderecekleri bir ülke var mı? Gittiğim her yerde gök­leri, güneşi, ayı, yıldızları bulamayacak mıyım? Rüyalarım ve bir talihim olmayacak mı? Allah ile sohbete imkân bulamayacak mıyım?*

*Bir küstah bir gün Diogenes’e sordu : «Sen Allah’ın mevcut olmadığına inanan Diogenes misin?» «Ben Diogenes’im.» diye cevap Verdi, «ve ben Allah’ın var olduğuna o kadar inanırım ki, onun senden nefret ettiğine son derece eminim.»*

ATLATMA

Biri çıkar da bir kimsenin seni yerdiğini söylerse ileri sürüleni reddetmeğe kalkma. Yalnız şu cevabı ver: «Bunu söyleyen hiç şüphesiz başka kusurlarımı bilmiyormuş. Bilseydi sadece bunu söylemekle kalmazdı!»

*Benim de yaptığım gibi insanlar işledikleri suçla­ra kolayca özür bulurlar. Rufus bir gün beni bir suç yüzünden azarlarken ona «Peki Efendim, Capitolium’u mu yaktım? diye itiraz ettim. O da bana «Alçak esir! Bu durumda yapılacak yan­lışın hepsini yapmış olmak Capitolium’u yakmak demektir!» di­ye cevap verdi.*

CİNSİ MÜNASEBET-ŞEHVET

Mümkün olursa evlenmeden önce cinsî münasebet zevklerine karşı perhizli ol. Eğer bu zevkleri tadarsan hiç olmaz­sa meşru hareket et. Bununla birlikte bu zevklerden faydala­nanlara karşı sert olma, biteviye perhizinle öğünme.

Hayalin gözlerinin önünde her hangi bir şehveti canlandırırsa, hemen her zaman yapacağın gibi seni sürüklemesi için uyanık bulun. Ta ki, bu şehvet biraz geciksin ve sen ken­dinden bir mühlet isteyebilesin. Ondan sonra zevk anIyle arka­sından gelecek pişmanlık ânını ve kendinden edeceğin şikâyetle­ri ve bu şehvetten duyacağın hazla ona dayandığın vakit duya­cağın övünmeyi karşılaştır. Eğer bu zevki tatmanın senin içim tam zamanı olduğunu sanıyorsan, onun tuzaklarıyla cazibesinin seni aldatmasına karşı tedbir al ve ona daha büyük bir zevki olan yenmiş olma hazzını karşı koy.

*İnsanlar arasında tabii hiçbir toplum yoktur. Allah insanların iradelerine karışmaz. Zevk ve şehvetten başka dünya yüzünde hiçbir ilgi çekici yönü yoktur.*

DAVRANIŞ ve ANLAYIŞ TARZI

Şu düşünceler asla seni üzmesin: «Küçük düşeceğim. Yeryüzünde bir hiç olarak kalacağım.» Çünkü küçük düşmek ve yoksul olmak bir fenalıksa, başkasının eliyle felâkete çarpılamayacağın gibi kötü alışkanlıklara da düşmezsin. En büyük mevkilere geçmek veya bir eğlenceye çağırılmak senin elinde mi­ldir? Elbette hayır! Nasıl olur da bu senin için bir küçük düşme veya şerefsizlik olabilir? Ancak sana bağlıda bir şey olan sen nasıl dünya yüzünde bir hiç sayılırsın? «Ama o zaman dost­larıma hiçbir yardımım dokunmaz.» Hiçbir yardımım dokun­maz ne demek? Onlara para mı veremeyeceksin? Onları Roma hemşerisi mi yapamayacaksın? Bu işlerin bizim elimizde bulunan şeylerden olduğunu ve başkalarına değil bize ait olduğunu sa­na kim söyledi? Kendisinde olmayan bir şeyi kim başkasına ve­rebilir? Biri çıkıp da «Servet edinmeğe çalış, biz de faydalana­lım» diyebilir.

Utanmayı, alçak gönüllülüğü, haysiyet ve asa­leti koruyarak servet edinebilirsem, zengin olmak için tutulacak yolu göster, zengin olurum. Sizin kalp nimetler kazanmanız için gerçek servetimi kaybetmemi istiyorsanız, teraziyi nasıl doğru tutmadığınıza ve ne dereceye kadar nankör ve düşüncesiz oldu­ğunuza dikkat ediniz! Neyi üstün tutarsınız? Parayı mı yahut ol­gun ve sâdık bir dostu mu? Ah! daha doğrusu bu faziletleri el­de etmek için bana yardım ediniz ve bunları bana kaybettire­cek işleri yapmamı istemeyiniz!

Her hangi bir kimse ile konuşmağa, hususuyla mem­leketin en önemli kişilerinden biriyle buluşmaya mecbur olursan, bu görüşmede Sokrates ile Zenon’un nasıl hareket edebilecekle­rini kendi kendine sor. Böylelikle ödevini yapmada güçlük çek­mez ve karşına çıkan fırsatlardan faydalanmış olursun.

Mevki sahibi büyük bir adama saygılarını sunacağın vakit, onu evinde bulamayacağını, evde ise yok dedirtebileceğini yahut sana kapısını açtırmağa tenezzül etmeyeceğini ya­hut müracaatını kayıtsızlıkla karşılayacağını önceden düşün. Eğer bütün bunlara rağmen ödevin seni zorluyorsa başına gele­ne katlan ve asla «zahmete değmezdi.» demeyi aklına getirme. Zira bu sözler bayağı bir adamın; dış eşyanın, ruhundan başka olan şeylerin çok büyük tesiri altında kalan bir adamın sözlerin­dir.

*Ben topalım. Niye topal olmalı idim? Alçak adam! Bir ayak için İlâhî hikmeti suçlandırmak mı lâzım? Allah’ın senin ayağına mı yoksa ayağının mı Allaha uyması daha doğrudur?*

*Bir taşa küfret, neye yarar? O seni duymaz. Onun için taşı taklit et ve sana söylenen küfürleri duyma!*

 *Körlere, topallara acıyorsun. Niçin kötü İnsanlara acımıyorsun? Onlar da başkalarının topal ve kör olmaları gibi kötüdürler.*

*Homeros’un eserinde, Eumaios’un kendisini tanı­madığı halde gösterilen iyi muameleden hoşnut kaldığını anla­tan pasajı hatırla. «Yabancı! Senin düştüğün halden daha kö­tü ve daha sefil bir durumda bile evime gelen bir yabancıya kö­tü davranmağa hakkım yoktur. Zira yabancılarla, fakirleri Al­lah gönderir.» Sen de kardeşine, babana, soydaşına yine onu söyle. «Şimdikinden daha kötü olsanız da, size iyilikten başka “bir şey yapamam! Çünkü Allah göndermiştir.»

Dindarlığınız ve isteyerek katlandığınız mahrumi­yetler, beden egzersizlerimiz ne olağan üstü, ne de inanılmayacak derecelere varmalı ve öğünme, gösteriş için de yapılmama­lıdır. Aksi takdirde biz filozof değil hokkabaz ve soytarı oluruz.*

*Ben senden değerliyim. Babam konsül idi Ben de hâ­kimim, sen ise hiçbir şey değilsin.

Azizim eğer ikimiz de at ol­saydık ve sen bana : «Babam zamanının bütün atlarından çe­vikti. Benim ise pek çok dostum, arpam ve fevkalâde bir eğe­rim var.» deseydin sana şöyle cevap verirdim : «Pekâlâ. O halde koşalım!…» Ata göre koşu ne ise insanda da kendisine has va­sıfları onunla anlaşılacak, kıymeti onunla ölçülecek bir şey yok mudur? O şey saffet, vefa, adalet değil midir? Bu anlamda be­ni aştığın tarafı göster. Adam olarak benden daha değerli ol­duğunu ispat et. Eğer bana «Ben zarar verebilirim, tekme ata­bilirim.» dersen, sana şöyle cevap verebilirim: «Sen insana de­ğil, eşeğe ve ata mahsus bir vasıfla öğünüyorsun.»*

 *Bir jimnastik hocası boynumu, omuzlarımı, kol­larımı yuğurarak, yapılması zor idmanları emrederek beni spo­ra alıştırır. «Şu gülleyi iki elinle tutup iyice kaldır!» der ve gül­le ağır olduğu nispette sinirlerimi kuvvetlendirir. Bana kötü muamele eden ve küfreden bir adam da böyledir. Beni beden idmanlarından büsbütün başka türlü faydası olan idmanlara; sabra, tatlılığa, merhamete alıştırır.*

*Bir insan sana bir sırrını emanet etti ve sen de ona bir sırrını emanet etmenin namusluca, doğru ve nazik, bir hareket olduğunu sanıyorsun. Sen bir hoppa ve bir aptalsın. Ek­seriya tatbik edildiğini gördüğün şeyi hatırla. Sivil elbise giymiş bir asker vatandaşın yanına oturur ve şuradan buradan konuş­tuktan sonra, Caesar’ın aleyhinde bulunmağa başlar. Bu açık yüreklilik karşısında yumuşayan vatandaş askerin emanet ettiği bu sırrı, samimiliğine delil sayarak ona gönlünü açar, hüküm­dardan şikâyet eder ve nihayet asker kendisinin ne olduğunu açığa vurarak, onu zindana sürükler. İşte bu, her gün rastlanan bir olaydır. Sana sırrını söyleyen ekseriya namuslu bir ada­mın maskesini ve elbisesini taşır. Zaten bu güvenlik değildir. Bu, boşboğazlıktır. Senin kulağına söylediği şeyi rast geldiğine söyler. O, delinmiş bir fıçı gibidir. Kendi sırrını saklayamadığı gibi se­nin sırrını da saklayamayacaktır.

Saffetin, sadakatin, vefan olduğunu ve delik bir fıçı olmadığını bana göster. Senin bana bir sır vermeni beklemem ve benim sırrımı dinlemeni rica ederim. Zira bu kadar tertemiz, bu kadar emin bir gemiyi bulmakla kim sevinmez. İyiliğimizi isteyen ve sadık olan bir danışmanı kim itebilir? Kim bizim za­yıflığımızı mazur gören ve bize yükümüzü taşımak üzere yar­dım eden iyi sırdaşı büyük bir hazla aramaz ve ona sarılmaz?

Meraklı, gözetleyici ve elimizde olmayan şeylere düş­kün bir adam görüyorsun. Onun bir geveze olduğundan ve se­nin sırrını asla saklayamayacağından emin ol. Onu kızgın zif­te veyahut insanın organlarını kıran çarka yaklaştırmağa lü­zum yoktur. Bir kızın bir göz kırpması, bir orospunun okşayıvermesi, en küçük bir mevki ve makam ümidi, bir vasiyetnamede bir mirası ele geçirme ihtirası, buna benzer binlerce şey kolay­ca, senin sırrını açığa vurmasına yeter.*

DUA

*Hepimiz bedenin ölümünden korkuyoruz. Fakat ruhun ölümünden korkan kimdir?*

*Dünyada her şey îlâhî kuvvetin övgüsü ile meş­guldür. Bana zeki yahut doğruyu teslim eden bir adam göster., Bunu anlayacaktır.*

* İnsan bu dünyada Allah’ın mahiyetinin ve ya­rattığı eserlerin seyircisi, onun tefsircisi ve övücüsü olmalıdır Sen ise en bahtı kara hayvanların başladığı yerde başlıyor Ve bitiyorsun, duymadan sadece görüyorsun. Hiç olmazsa ülûhiyetin sende bittiği yerde bit. Bu kudret sende; sana kendisini anlayacak kabiliyette zeki bir ruh vermekle bitmiştir. Onu kullanmasını bil. Bu harikulade gösteriden (hayattan, dünyadan yalnız şöyle görmüş olarak çıkıp gitme. Gör, tanı, öv ve kutla *

*Geceleyin kapılar kapanıp da lâmbalar söndüğü vakit odanda yalnız kaldığını söylememeğe dikkat et. Zira yal­nız değilsin.*

Bütün teşebbüslerine ve hareketlerine şu dua ile başla:

«Ey büyük Allah ve sen ey güçlü Talih! Gitmemi uy­gun gördüğünüz yere beni götürünüz! Sizi bütün gönlümle, tereddütsüz takib edeceğim. Sizin emirlerinize karşı gelmek iste­sem bile suçlu ve hain olmakla beraber, ister istemez sizi takib etmem gerekecektir.»

 Bundan sonra şunu söyle : «Zarurete iyice uy­masını bilen, ilâhi meselelerin anlaşılması hususunda hâkim ve ariftir.»

Nihayet üçüncü dilek olarak şunları söyle : «Kriton cesaretle bu geçitten yürüyelim. Zira Tanrı bizi ora­ya götürüyor ve oraya çağırıyorlar.   Anytos ile Meletos beni öldürebilirler fakat bana zarar veremezler!»

*Dostum artık memeden kesilmek ve sütü bıraka­rak, daha zengin bir gıda olan etle beslenmek istemiyor mu­sun? Hâlâ daha sütananın memesi ve seni uyutmak için söy­lediği ninniler, masallar için ağlamak, haykırmak niyetinde misin?

Dünyayı kötü ruhlardan temizlemek için ne bir Herakles, ne de bir Theseus olabilirsin. Fakat içindeki kötü ihtirasları ortadan kaldırmakla onları taklit edebilirsin. Se­nin içinde yaban domuzu, aslan ve ejder vardır, bunlara hâ­kim ol. Prokrustes ile Skiron’u yeneceğine, İstıraba, korkuya, tamaha, hırsa, kötülüğe, cimriliğe, hovardalığa, azgınlığa hâ­kim ol. Bu ejderhaları ezmek için tek yol yalnız Allah’ı düşün­mek, ona bağlanmak ve yalnız onun emirlerine boyun eğ­mektir

Artık boyunduruğu at ve esirlikten kurtulduktan sonra başını gökyüzüne kaldır ve Allah’a de ki: «Şimdiden sonra bana ne istersen onu yap. Bana yapacağın her şeye ra­zıyım. Ve senin bana yaptırdıklarının doğru olduğuna bütün insanları inandıracağım.»*

DÜNYA HAYATI

Eğer bir deniz yolculuğunda bindiğin gemi bir lima­na uğrar da seni kıyıya su almak için yollarlarsa, yolda midye kabuğu veya mantar bulursan bunları toplayabilirsin. Fakat ak­lın daima gemide olmalıdır. Sık sık başını gemiye çevirerek kap­tanın seni çağırıp çağırmadığını araştırmalısın. Eğer kaptan ça­ğırırsa seni eli ayağı bağlı bir hayvan gibi gemiye atmalarına meydan vermemek için, elindekilerinin hepsini atıp hızla geriye dönmelisin. Hayat yolculuğunda da durum aynıdır. Bir midye kabuğu veya bir mantar yerine bir kadın veya bir çocuk nasibin olursa, bunları benimsersin. Fakat kaptan seni çağırınca arkana bakmadan her şeyi bırakıp gitmen lâzımdır. Eğer yaşlı isen ye­tişememek korkusuyla, gemiden pek uzaklaşmamalısın.

Hatırla ki, hayatta bir misafirlikte imisin gibi ha­reket etmelisin. Yemek sana kadar geldi mi, elini kibarca uza­tarak bir parça al. Tabağı önünden kaldırıyorlar mı? Alıkoy­maya çalışma. Yemek henüz önüne gelmedi mi? İstemeğe kalk­ma, sıranı bekle! Çocuklarına, kadınlara, mevki ve ikbale, pa­raya karşı da böyle davran! O zaman Allah’ın bile sofrasına kabul edilmeğe lâyık olursun. Sana verileni almazsan ve küçük görürsen, o zaman yalnız Allah’ın davetlisi ve misafiri değil fakat eşiti olur ve onlarla birlikte hükmedersin. İşte böylece hareket ederek Oiogenes, Herakleito ve daha bazı kimseler ger­çekten lâyık oldukları gibi ilâhî insan diye anılmışlardır

*Amfiteatrda senatörlerin yerlerine oturmak is­tiyorum.

 Kendini bir hayli zahmete sokacaksın, çok da acele etmen lâzım gelecek.

 Ama böyle olmayınca oyunları rahatça seyredemem

 Seyr etmeyiver. Oyunları seyr etmeğe ne mecbu­riyetin var? Eğer seni oralarda oturmak hırsı kışkırtıyorsa, halkın çıkmasını bekle, oyun bittiği vakit o kadar istediğin ye­re oturacak ve keyfinde, rahatında olacaksın!*

*Yalnız kalınca çocuklar ne yaparlar? Eğlenirler, çakıl taşı ve kum toplayarak küçük kuleler yaparlar ve biraz son­ra da onları yıkarlar. Böylece her zaman eğlence eksik olmaz. Onların çocukluk veyahut delilik yüzünden yaptıklarını kültür ve akıl ile yapamaz mısın? Her taraf çakıl ve kum dolu. Aslında içimizde inşa edecek ve yıkacak o kadar çok şey var ki! Yalnızlıktan hiç şikâyet etmeyelim.

Ancak başkalarıyla birlikte iken başkalarına uya­rak şarkı söyleyebilen kötü bir müzisyen olmak ister misin?

İnsanların ruhlarından söküp atacakları yalnız iki şey vardır: Bencilik ve imansızlık.*

DÜNYA İŞLERİ

Dünyada olup biten şeylerin bir kısmı elimizdedir. Bir kısmı da elimizde değildir. Elimizde olanlar düşüncelerimiz, ya­şayışımız, isteklerimiz, eğilimlerimiz, iğrenmelerimiz; bir keli­meyle bütün hareketlerimizdir.

O halde hatırla ki tabiatları dolayısıyla esir olanları hür ve başkasına bağlı olan şeyleri sana ayrılmış sanıyorsan her adımda engellere rastlayacak, kırılacak, üzülecek ve Allahtan da insanlardan da şikâyet edeceksin. Buna karşılık senin olanı be­nimser ve başkasının olanı da başkasının iradesinde sayarsan; o zaman kimse sana istemediğini yaptıramadığı gibi, istediğini de yapmana engel olamaz. Dolayısıyla kimseden şikâyet etmez, kimseyi suçlandırmaz ve istemeden hiçbir hareketi yapmağa zorlanmazsın. Kimse sana bir fenalık edemez, düşmanın ola­maz ve başına kötü, zararlı bir şey de gelmez.

Bir gaye, erişilmemek için belirtilmediği gibi kö­tülüğün hamuru da bu sebepten dünya yüzünde yoktur.

* İnsanlar daha az iptidai ve daha az kaba olan bir yemeği icadettiği için Triptolemos’a mabetler ve sunaklar yaptılar. İçimizden hangimiz gönlünden; gerçeği bulanları, yolumuzu aydınlatanları ve ruhlarımızdan bilgisizlikle saptırmanın karanlıklarını kovanları kutlamıştır? *

*Uşaklarına kızıyor, evini alt üst ediyor ve kom­şularını rahatsız edip şaşırtıyor, ondan sonra da olgun bir in­sanın tavırlarını takınarak bir filozofu dinlemeğe gidiyor, insanın vazifeleri ve faziletlerin niteliği üzerinde tartışmalara gi­rişiyorsun.

Dostum bütün bu kaideler ve formüller sana hiç fayda vermez. Zira sen onları dinlemek için gereken ruh ha­line sahip olarak gelmediğin için onları dinledikten sonra yi­ne geldiğin gibi gideceksin.

Dostluğu anlamağa yalnız filozof olan elverişli­dir. İyi veya kötünün ne olduğunu ayıramayan nasıl sevebilir?

Şu küçük köpeklerin oynaştıklarını görüyorsun. Bir­birlerini okşuyorlar, birbirlerine sarılıyorlar, sevişiyorlar ve sa­na gerçekten iyi arkadaş gibi görünüyorlar. Küçük bir kemik at, o zaman hakikati göreceksin. Kardeşlerin, babaların ve ço­cukların dostlukları işte böyledir. Ele geçirilmesi lâzım gelen servet, bir tarla, bir metres ortaya çıksın ne baba, ne kardeş, ne çocuk kalır.

Dünyada her hayvanın kendi çıkarına bağlandığı kadar sarılabileceği bir şey yoktur. Ona, faydalı olandan kendisini mahrum ettiğini duyunca baba, kardeş, oğul, dost ne olursa olsun tahammül edilmez bir yük olur. Çünkü o; baba„ kardeş, oğul, dost, akraba, vatan, hattâ Allah yerine geçen çı­karını sever.

Sevmek için faydayı, ermişliği, namusu, vatanı, akrabayı, dostları hattâ adaleti bir araya getirmek gerekir. Bü­tün bunları birbirinden ayırırlarsa artık dostluk kalmaz. Çünkü ben ile benim’in bulunduğu yerde hayvan ortaya çıkar. Ben namus ile adaletin bulunduğu tarafta ise ben iyi dost, iyi baba, iyi oğul, iyi kocayım. Fakat ben ile benim bir tarafta namus ile adalet başka tarafta olursa dostluğa elveda!

En kutlu, en zorla­yıcı ödevlere elveda!*

DÜŞÜNCELİ HAREKET ETMEK

Bir iş yapacağın zaman yapacağın işin ne olduğunu iyice düşün. Hamama gideceksin, hamamlardaki âdetleri; insan­ların birbirlerini ıslattıklarını, itip kaktıklarını, küfür ettikle­rini ve bu çevrede hırsızlığın tabiî bir hal olduğunu düşün. Eğer önceden kendi kendine «Yıkanacağım, fakat aynı zamanda varlığımın gerçek nimeti olan hürriyetimi, bağımsızlığımı koruya­cağım!» dersen o zaman yapmak istediğini daha güvenle yapar­sın. Başına gelecek her iş için bu böyledir. Zira bu usul ile yı­kanmana her hangi bir şey engel olursa cevabın hazırdır: «Ben sadece yıkanmak istemiyordum. Fakat aynı zamanda hürriye­timi de korumak niyetindeyim. Eğer kızmış olsaydım onları koruyamazdım.» diyebilirsin.

Yapacağın her işte, girişmeden önce ne olaca­ğını ve arkasından ne çıkacağını iyice düşün, ondan sonra te­şebbüse kalk. Bu yolu tutmazsan yapacağın her harekette baş­langıçta zevk duyarsın. Zira arkasından ne çıkacağını tasarla­mış değilsindir. Fakat sonunda rezalet kendini gösterince utanç içinde kalırsın.

*Sana ait olanı iyice koru ve başkasına ait olana ta­mah etme, böylece hakaret edersen hiçbir aksilik saadetine en­gel olamaz.*

*Eğer bedenimi seversem, servete bağlı isem, ben mahvolmuşumdur, artık esirim demektir. Böylelikle nereden il­de edilebileceğimi, vurulacağımı belli etmişimdir.*

Sana bir ihtiras musallat olduğu vakit onunla savaşı yarına bırakırsan, yarın gelecek ve savaşmayacaksın. Böylece yarından yarına bırakınca, sadece yenilmeyecek fakat öyle bir duygusuzluğa saplanacaksın ki, günah işlediğinin bile farkına varman mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla kesin olarak kendinde Hesiodos’un şu mısraındaki ger­çeği duyacaksın: «Bugün yapılması (gerekeni) yarına bırakan her vakit yıkımlarla karşılaşır.»*

*Kalabalığa incir ve fındık atarlar. Çocuklar ka­pışmak için birbirlerine girerler. Fakat yaşlı insanlar hiç aldı­rış etmezler.

Valilikler dağıtılır, işte çocuklara has olan bir şey. Mahkeme reislikleri, konsüllükler, onlar da çocuklara hastır. Bunlar benim için incir ve fındıktan ibarettir. Rastgele elbisemin üzerine düşerse alır ve yerim. Bunların değeri işte bu kadardır. Ama onları yerden almak için eğilmem ve hiç kimseyi itmem.

Sadece saraylarda oturmayı, sana hizmet edecek bir sürü subayı, şık ve zengince giyinmeyi, avlanma tertipleri­ni, müzisyenleri ve tiyatrocuları, aktörleri istiyorsun. Bütün bunlardan hiçbirini sende görüp tamah ediyor muyum? Fakat buna karşılık sen hiç aklını geliştirmeyi düşündün mü? Doğru düşünceler edinmek için gayret gösterdin mi? Gerçeğe bağlan­dın mı? Senin boş verdiğin bir işte senden ileri gidersem buna niye canın sıkılıyor?

 Fakat o çok büyük ve çok değerlidir.

 Bunu duyman iyi. Öyle ise bu yola girmene engel nedir? Bu av­cılar, müzisyenler, hanendeler, aktörler yerine yanma olgun in­sanları al. Senden çok imkân ve rahata, senden çok kitaba ve üstada kim sahip olabilir? Başla, zamanının küçük bir parça­sını aklına sarf et. Bir kelime ile seç! Eğer bunlara kendini ver­meğe devam edersen hiç şüphesiz daha nadir ve başkalarındakinden daha değerli, eşyaya sahip olacaksın. Fakat boş verdi­ğin zavallı aklın son derece sınırlı ve iğrenç kalacaktır.*

FELSEFE YAPMAK

*Bir filozof nedir? O, eğer dinlemek istersen seni bütün Roma valilerinden daha çok hür yapabilecek adamdır.*

Filozof mu olmak istiyorsun? Hemen alaya alın­maya hazırlan ve inan ki halk yuha diye bağıracak ve «Bu adam hır gecede filozof oldu. Bu küstahça bakış ona nereden geliyor?» diyecek. Sende küstahça bakış olmasın. Sana iyi ve güzel gö­rünen düşüncelere kuvvetle bağlan. Ve unutma ki metin olursan önceleri seninle alay edenler bile ileride sana imreneceklerdir. Hâlbuki onların alaylarına önem verirsen iki kat gülünç olursun.

Eğer birine yaranmak için dış eşyaya bağlanırsan bil ki derecenden düşmüşsündür. Bu sebeple her işte ve her du­rumda filozof olmak sana kâfi gelsin. Ve eğer filozof olduğunu göstermek istersen kendi kendine görünmeği tercih et. Bu sana yeter.

*Gerçekten felsefeyi seviyorsak irademizi hâdise­lere göre düzenleyelim ki olan şeylerden ve olması icabederken olmayan şeyler yüzünden daima mesut bir halde kalalım. Bun­dan çok büyük bir faydamız olacaktır. İstediğimizden asla mah­rum kalmaz ve korkularımızın sebebi olan hale de asla düşme­yiz. Böylece üzüntüsüz soydaşlarımızla yaşayıp gider, tabii veya sonradan doğmuş bütün bağlarımızı koruruz. Yani baba,  oğul, kardeş, vatandaş, koca, komşu, ortak, hâkim veya uyruk olarak bütün görevlerimizi iyice yapmış oluruz.*

Felsefe öğreniminde ilerlemek istersen, ruhu ilgilendirmeyen işlerde ahmak görünmekten korkma.

Felsefe öğreniminde ilerlemek istersen, şu kaygı­lan kafandan çıkarıp at: «İşlerime önem vermezsem, az zaman sonra iflâs ederim ve yiyip içecek bir şey bulamam. Kölemi cezalandırmazsam, gittikçe küstah olur.»

Felsefenin en önemli bölümü kaidelerin tatbikin­den bahseden bölümdür. Meselâ: Asla yalan söylememelidir. İkinci bölümü bunun ispatını gösterendir: neden yalan söylememeli? Üçüncüsü, ise bu ispatların delillerini vererek, bir ispatın ne olduğunu ve onun gerçekliğini ve kesinliğini gösteren bölümdür ki delil, netice, tezat, tenakuz, hakikat, çürüklük gi­bi türlü terimleri tarif ve izah eder.

Üçüncü bölüm, ikincisi için ve ikinci birincisi için zaruridir. Fakat hepsi için zaruri olan birinci kısımdır ve orada durmak lâzımdır. Umumiyetle bu dü­zeni tersine çevirir ve sadece üçüncüye önem veririz. Bütün gayretimiz, bütün incelemelerimiz üçüncüsü için yani delil ve ispat için olur. Ve birinciyi yani tatbikattan ibaret olan bö­lümü unuturuz. Bunun neticesi olarak gerekince yalan söyle­mekten çekinmeyiz. Buna karşılık yalan söylememek gerektiği­ni her zaman iyice ispata hazırız.

*Yumuşak peynirin olta iğnesinde kullanılacak bir yem olmaması gibi, ılık ve gevşek adamlar da felsefe gerçekleri­ne uyamazlar.*

*Dostum niye bir baston yutmuş gibi yürüyorsun?

 Sokakta rastladıklarımın hepsi tarafından imrenilmek ve sağdan soldan : «İşte büyük bir filozof!» sözünün sarf edilmesi­ni duymak için böyle hareket ediyorum.

 Hayranlığını iste­diğin kimlerdir? Onlar senin deli dediğin kimseler değiller mi? Delilerin sana hayran mı olmasını istiyorsun? Ah! Ey koca deli!*

Felsefe; ne olursa olsun yapmağa zorlandığımız vazifelerde cılızlığımızı ve bilgisizliğimizi anlamak ile başlar.

İyilik ve kötülük, namuslu veya namussuz, doğru veya yanlış, saadet ve bedbahtlık üzerinde yapılmış veyahut at­latılmış ödevler konusunda tabii olarak şöyle böyle bir fikre sahip olmayan insan yoktur. Nasıl oluyor da bu konularda şahsî olayları muhakeme ederken o kadar sık aldanılıyor? Bu, önce söylediğim gibi müşterek anlamlarımızı kötü tatbik ettiğimiz­den ve iyi çözülmemiş peşin düşüncelerle muhakeme etmemiz­den ileri geliyor. Güzel, iyi, fena, doğru, yanlış anlamları, in­celikle ve ölçü ile tatbik etmesini öğrenmeden önce, herkesin rastgele kullandığı terimlerdir. Kavgalar, çatışmalar ve savaşlar hep bundan doğar. Ben «Bu doğrudur» derim.. Başka biri «Doğru değildir» der. Nasıl anlaşmalı?

İyice muhakeme etmek için eli­mizde hangi kaide var? Acaba inanç mı?

Fakat iste iki kişiyiz ve ikimizin de birbirine zıt iki inancımız var. Zaten inanç na­sıl güvenilecek bir hâkim olabilir? Delilerin de kendilerine mah­sus inançları yok mu? Bununla beraber gerçeği öğrenebilmek için sarsılmaz bir kaide olması gerekir. Zira Allah’ın insanları kendilerini idare etmek için bilmeleri lâzım gelen işlerde tam bir bilgisizlik içinde bırakması kabil değildir. O halde yanlışlarımızı önleyecek ve inançların delice cüretlerinden bizi kurtaracak olan kuralı arayalım… Bu kural cinste görülen özellikleri nev’e tatbik etmektir. Böylece herkes tarafından tasdik ve kabul edi­len karakterler her özel olay karşısında geri fikirlerimizi doğru yola getirecektir. Meselâ iyilik fikrimiz var. Şehvetin biri iyilik olup olmadığını anlamak istersek, şehveti bu fikre göre çözelim ve bu terazide onu tartalım. Şehveti benim tartı aletim olan hay­rın bu özellikleri ile tartarım. Neticede onu hafif bulur ve ite­rim. Zira iyilik sağlam bir şeydir ve terazide çok ağır basar.*

*Senin düşüncelerin yanlış, bunları yoluna koymama izin ver. İşte bir filozofla konuşmak, bu demektir. Böyle yapacağın yerde beni ziyaret eder, boşuna zah­mete katlanır söylenerek geri dönersin: «Epiktetos da bir şey değilmiş. Ne kaba konuşuyor, kendi dilini bile bilmiyor.» Hakikatta bahse konu olan bu mu idi? İşte insanların mahiyeti! İyi konuşanları ararlar, birbirlerini tanımadan, birbirlerini çözmeden ve daha iyi olmağa çalışmadan her gün heykeller gibi birlikte bulunurlar. Eğlence yahut merak bütün ilişikleri­mizin ve eğilimlerimizin temelidir.*

*Hekimlik sürekli hastalığı olanlara hava değiş­tirmeyi sağlık verdiği gibi, felsefe de böylece kökleşmiş alışkan­lıkları olanlara yer değiştirmelerini sağlık verir. Çünkü bu alış­kanlıklarının kuruluşunu sağlayan hava onları kuvvetlendirmek­ten başka bir şey yapmaz.*

*«Cynique» lerin felsefesine az çok merakı olan ta­lebelerimden biri bir gün bana bu felsefenin ne olduğunu ve bu alanda başarılı olmak için ne yapmak lâzım geldiğini sor­du.

 Ona, dostum diye cevap verdim. Topu topu sana söyleyebileceğim şey, Allah’ın daveti olmadan bu kadar büyük bir işe kalkışan kimse bir saraya efendi olmak için giren yahut Agamemnoon rolünü oynamak isteyen Thersites kadar delidir.

 Ama ben bir çula, yamalı bir hırkaya alışabilirim, yerde yatarım, bir torba ve bir asâ alırım ve herkese küfredebilirim.

 Dostum.; sen eğer bu felsefeyi bundan ibaret sanıyorsan, onu hiç anla­mamışsın demektir. Cynique filozof baştan aşağı temizlik olan ve kendisini biteviye insanların gözü önüne koymaktan korkmayan bir adamdır. Çünkü utanılacak hiçbir şey yapmamıştır. O, Allah tarafından insanları yola getirmek için ve kendi verdiği örnekle onlara; çıplak, parasız, göklerden başka yorganı ve topraktan başka yatağı olmadan saadete kavuşmak kabil oldu­ğunu öğretmek üzere gönderilmiş bir adamdır. O ne kadar bü­yük olursa olsun, kötü huylara kapılmış olanları esir sayan, fena muamele gördüğü, dövüldüğü zaman kendisine fena mua­mele edenleri ve kendisini dövenleri seven ve takdis eden, her insanı kendi çocuğu sayan, onlar için uyanık duran, bir baba gibi ve bir kardeş gibi ve Allah’ın davetçisi gibi onları iyilikle, şefkatle yola getirmeğe çalışan ve perişan kılığına rağmen ken­disine karşı krallarla prenslerin hürmet duymadan bakamadıkları bir adamdır. Büyük İskender Diogenes’i işte böyle karşı­lamıştır.*

*Gerçek filozofun büyük görüşlerini ve ruhunun ışığını iyice incelersen, onu son derece uyanık bulacaksın, onun yanında bütün gözleriyle Argos bile sana bir kör görünecektir.*

GAYE-HEDEF

Kalp (sahte) bir insanın alâmeti uzun müddet sporla uğ­raşmak, uzun müddet içmek, uzun müddet yemek yemek, bun­lardan başka geriye kalan maddî ihtiyaçlara uzun zaman sarf etmek, kısacası biteviye vücuduyla uğraşmaktır. Bunlar hayatımızın esası değil, teferruatı olmalı ve bunları âdeta ayaküstünde bir çırpıda yapıvermelidir. Bütün itinamız ve bütün dikka­timiz yalnız ruhumuz için olmalıdır.

Ne zamana kadar şahsını en büyük şeylere lâ­yık saymak ve sağduyuyu baltalamak hususunda kendi kendi­ne süre vereceksin? Razı olacağın kaideleri öğrendin ve onla­ra rızanı verdin. Kendini ıslah için hangi üstadın, mürşidin gel­mesini bekliyorsun? Artık sen bir çocuk değilsin, olgun bir adamsın. Kendini ihmal ederek ve öğrenmekle vakit geçire­rek karar üstüne karar verirsen, kendini düzeltmen için her gün başka bir mühlet ayırırsan, haberin olmadan hiç ilerlemediği­ni, hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da cehalet içinde kalacağını bir gün gelecek anlayacaksın. Şu halde bugünden başlayarak bir insan gibi yaşamağa ve marifet işinde iler­lemiş bir adam gibi yaşamağa lâyık olduğunu kabul et. Şa­na çok güzel, çok iyi görünen şeyler hiç çiğnenmeyecek birer mukaddes gibi görünsün. Zahmetli yahut zevkli, şerefli yahut utanılacak bir şey karşına çıkarsa, hatırla ki artık savaş günü gelmiştir. Olimpiyad oyunları başlamış ve mühlet zamanı geçmiştir. İlerlemen veya mahvolman bir âna, bir cesaret veya korkaklık hareketine bağlıdır. Her şeyi ve her olayı kendi yük­selmesine hizmet ettirerek ve sadece akla uyarak Sokrates ol­gunluğa erişmiştir. Sana gelince: henüz Sokrates olmamakla beraber Sokrates olmak isteyen bir adam gibi yaşamalısın.

*Başaklar niye sürer? Yetişmek ve sonra yetişince biçilmek için değil mi? Çünkü onları kutlu şeylermiş gibi sapları üzerinde bırakmazlar. Eğer başakların duyguları olsaydı biçilme­mek dileğinde bulunacaklarını sanıyor musun? Şüphesiz hayır. Aksine biçilmemeği bir felâket sayacaklardı. İnsanlar için de bu böyledir. Ölmemek insanlar için bir felâkettir. Başak için sararıp olgunlaşmamak ve biçilmemek ne ise Âdemoğlu için de ölmemek odur.*

*Bütün komşu memleket halkının gittiği bir panayırı görmedin mi? Bu insanların bir bölüğü satmak, bir bölüğü de almak için oraya giderler. Oraya, merak yüzünden, yalnız panayırı görmek, kimin bu panayırı kurduğuna ver için açtığını öğrenmek için giden azdır. Dünya için de bu böyledir. Dünyaya gelen insanların bir kısmı satmak, bir kısmı da satın almak için gelmişlerdir. Bunların içinde bu muhteşem gösteriyi seyretmek, onun ne olduğunu anlamak, kimin yaptığını, niçin yaptığını ve nasıl idare ettiğini öğrenmek kaygısını taşıyanlar pek azdır. Zira dünyanın bir kuvvet tarafından yaratılmış olmaması ve biri tarafından idare edilmemesi kabil değildir. Bir şehir; bir ev, bir işçi olmayınca var olamaz ve biri döndürmezse devam edemez. Bu kadar muazzam ve bu kadar harikulade bir makine nasıl olur da bir tesadüfle var olur ve sürer? Bu imkânsızdır. Dolayısıyla onu yaratan ve döndüren bir kuvvet vardır. O kimdir ve nasıl onu idare eder? Ya; onun eseri olan biz kimiz, niçin varız? Bunları düşünen, esere imrendikten ve yaratanı kutladıktan sonra mutlu çekilip giden pek az kimse vardır. Bu soruları kendilerine soranlar çıkarsa tıpkı panayırda tüccarların alık diyerek eğlendikleri gibi öbürlerinin alay konusu olurlar.* *Eğer öküzlerle domuzlar konuşabilselerdi yemden başka şey düşünenlerle böyle alay edeceklerdi.*

*Kötü bir komşum, kötü bir babam var.  Onlar yalnız kendilerine karşı kötü, bana karşı çok iyidirler. Zira on­lar benim soğukkanlılığımı, hakseverliğimi, sabrımı kuvvetlen­diriyorlar. İşte Mercurius’un sopası. Onunla dokunacağın her şey altına dönmeyecektir. Zira bu, çok büyük bir iş değildir. Fa­kat fena sanılan her belâyı, hastalığı, fakirliği, sürünmeyi hat­tâ ölümü iyiliğe çevirecektir.*

*Ne Olympia yarışlarında kazanılan zaferler, ne sa­vaşlarda elde edilen yenmeler insanı mesud edemez. Onu mesud edecek başarılar, kendi üzerinde kazandıklarıdır. Zevkin tu­zaklarına karşı savunmalarınız gerçek savaşlardır. Bir kere, iki kere, birçok kere yenildin. Yine döğüş. Sonunda her vakit yen­miş bir insan gibi bütün hayatında mesut olursun.

Yaşadıkça vazifem, halk arasında veya yalnızken her işte Allaha şükretmek, onu her fırsatta övmek ve ölünceye kadar kutlamaktır.*

*Ne zavallıyım! Okuyup inceleyecek vaktim yok!

 Dostum niye okuyup yazıyorsun? Boş bir merak için değil mi? Eğer bu doğru ise sen bayağı bir adamsın. Okuyup yazma iyi bir hayata hazırlık içindir. Şu halde bugünden başlayarak daha iyi yaşa_ Her yerde kendi ödevini yapabilirsin ve olaylar seni kitap­lardan çok aydınlatabilirler.

Şu prensipleri göz önünde tut:

«Benim olan nedir? Benim olmayan nedir? Bana verilen nedir? Allah’ın yapmamı is­tediği nedir? Yapmamamı istediği nedir? Allah, bu zamana ka­dar sana büyük bir rahatsızlık verdi. Sana kendinle sohbet et­mek, okumak, düşünmek ve büyük meseleler hakkında yazmak ve hazırlanmak zamanını verdi. Bu zaman sana yetmeli idi. Sana şöyle diyorlar:

«Gel, savaş! Elde ettiğin cevheri göster, bize mü­kâfatı kazanmağa değer bir atlet misin yoksa bütün dünyayı dolaşan ve her yerde yenilen serseri atletlerden misin, bunu göster?»*

*Romada, Atina’da yaşamakla mesud olunacağını id­dia ediyorsan sen mahvolmuşsundur. Zira ya oraya dönmemek yüzünden kendini zavallı sayacaksın yahut oraya dönersen se­nin için sonu feci bir sevince kapılacaksın. Bu yüzden şu hay­ranlıklardan kendini kurtar: «Roma ne güzel bir şehirdir! Ati­na ne eşsiz bir şehirdir!» Evet, ama saadet daha güzel bir şey­dir. Roma’da o kadar yorgunluk vardır ve o kadar çok insana dalkavukluk etmek lâzımdır ki! Bu kadar yorgunlukla, bu ka­dar sıkıntıyı saadetle değiştirmiş olmandan sevinmemeli misin?

Sanıyor musun ki bütün gecelerini okuyup yazmak­la, çalışmakla ve incelemekle geçirirsen sana gayretli diyece­ğim. Hiç şüphesiz hayır. Her şeyden önce bu incelemeleri ve ça­lışmaları ne için yaptığını öğrenmek isterim. Bütün gece sevgilisini görebilmek için uyanık kalan adama gayretli demem, âşık derim. Şöhret için uyanık kalırsan sana haris derim. Eğer para için uyanık kalırsan, sana çıkarına düşkün cimri derim, fa­kat aklını geliştirmek, olgunlaştırmak, tabiata uymaya alışmak ve ödevlerini yerine getirmek için uyanık kalırsan ancak o za­man sana gayretli derim. Çünkü insana yaraşır tek gayret işte budur.*

*Filozof kötü insanlardan, yaptıklarından daha çok fenalık bekler. Biri bana küfretti. Ona beni dövmediği için te­şekkür ederim. Beni dövdü ise yaralamadığı için teşekkür ede­rim. Beni yaraladı ise öldürmediği için teşekkür ederim.

*At şarkı söyleyemediği için talihsiz midir? Hayır, ama koşamazsa talihsiz olur. Köpek uçamadığı için talihsiz mi­dir? Hayır, fakat koku alamazsa talihsiz olur. İnsan aslanları boğamadığı ve olağanüstü işler yapamadığı için bedbaht mıdır? Hayır, o bunun için yaratılmış değildir. Ama temizliği, iyiliği, vefayı, adaleti, kaybettiği vakit ve ruhuna Allah’ın işlediği ilâ­hî değerler silindiği vakit bedbahttır.*

*O kadar büyük iktidar sahibi olan falan kimseye sokulmuyorsun

İstediği kadar iktidar sahibi olsun, bu be­nimle ilgili bir mesele mi ve ben ona dalkavukluk etmek için mi doğdum? Benim yaranacağım, itaat edeceğim, boyun eğeceğim kimsem yok mu? Elbette var, Allah ve onunla olanlar!.

İyiliğimiz ve kötülüğümüz yalnız irademizdedir.

Kültürsüzlüğü ve kültürsüzleri küçük görmeyen sanat ve ilim yoktur. Felsefe bu ilim topluluğu arasında bir ay­rılık kurup, onların tenkitleri ile kalp düşüncelerine önem verebilir mi?

Yanlış yapmamaya imkân yoktur. Ama bu yanlışı yapmamak için sürekli ve ince bir dikkatin olması mümkündür. Bu arkası kesilmeyen dikkatin yapabileceğin yanlışların sa­yısını azaltması ve bir parçasını ortadan kaldırması da büyük bir iştir.

Yarın kendimi yola sokacağım dediğin vakit iyi bil ki bugün saygısız, sefih, alçak, azgın, açgözlü, halktan uzak, çı­karına düşkün ve hain olmak istiyorsun. Bak, kendine ne kadar kötülük için izin veriyorsun.

Ama yarın başka türlü bir adam olacağım.

Niye bu günden başlamıyorsun? Bugün yarın için hazırlanmağa koyul, başka türlü hareket edersen yine yarına bırakacaksın.*

GELECEĞİ GÖRME

Kâhine danışmağa gittiğin vakit, başına gelecek şeyin ne olduğunu bilmediğini ve öğrenmek için ona gitmiş ol­duğunu hatırla. Eğer filozofsan kâhine kaderini öğrenmek üze­re başvurduğun vakit, başına gelecek şeyin cinsini bilmediğini ve öğrenmek için ona gittiğini düşün. Zira başına ge­lecek hâdise bize tâbi olmayan bir şey ise bu muhakkak ki, senin için ne bir iyilik, ne de bir kötülüktür. Şu halde kâhine gider­ken dünyanın her hangi bir nimeti için ne temayülün, ne de nefretin olsun, aksi takdirde daima titreyeceksin. Yalnız şuna inan ki, başına gelecek her hangi hâdise sana yabancıdır ve se­ninle ilgisi yoktur. Kimse sana engel olamayacağı için özelliği, niteliği ne olursa olsun onu faydalı bir hale getirmek senin elin­dedir.

Bunun için sana yol göstermek tenezzülünde bulunan Allah’ın önüne çıkar gibi emniyetle git. Nihayet sana bazı tavsi­yelerde bulundukları vakit başvurduğun zatın kim olduğunu ve itaat etmezsen emirlerini hakîr görmüş olacağını unutma. Lâ­kin kâhinlere Sokrates’in lüzum gördüğü hallerde müracaat et. Yâni yalnız olaylarla öğrenilebilecek ve önceden akılla veyahut her hangi bir sanatın usulleriyle, kaideleriyle keşfedilemeyecek meseleler için git. Bu yüzden bir dost için veyahut vatan için büyük tehlikelere göğüs germen icabedince, bunu yapayım mı yahut yapmayayım mı diye kâhine sorma. Zira kâhin eğer kur­ban barsaklarının kötü olduğunu söylerse, bu işaret senin için ya ölüm, ya vurulma yahut sürgün manasınadır. Fakat sağduyu bütün bunlara rağmen, dosta «yardım etmeyi ve vatan için teh­likelere göğüs germeyi emreder. Bu yüzden oyuna başvurduğun kâhinden daha büyük bir kâhine, öldürülmek üzere olduğunu gördüğün bir dostuna yardıma koşmayan adamı mabedinden kov­muş olan Apollon Phthios’a uymağa çalış.

*İbadetlerimizin belli olduğu meselelerde kâhinin dü­şüncesini almağa ne lüzum var? Dostum için her hangi bir teh­likeye göğüs germek veya onun için ölmek bahis konusu ise kâ­hine ne ihtiyacım var? Bana iyiliğin ve kötülüğün mahiyetini ve bunları tanıyabileceğim bütün alâmetleri öğrenmiş olan, içimde inanılır ve asla yanılmaz bir kâhinim yok mu?*

*İnsanın kâhinlere ihtiyacı korkusundan gelir. Olaylardan korkar. İşte bunun için kâhinlere son derece düş­kündür. Onları bütün işlerinin hâkimi yapar. Varını yoğunu onlara emânet eder. Eğer iyiliğini söylerlerse sanki ona bunu hediye ediyorlarmış gibi teşekkür eder. Ne körlük! Eğer hik­met nedir bilseydik, yolculukta yolumuzu sağa mı sola mı sap­mak lâzım geldiğini sorduğumuz gibi, hiç ehemmiyet vermeden kâhinlerin fikrini alırdık. Zira hâkimlere danışmak ne demek­tir? Bu Tanrının iradesini öğrenmek ve yapmaktan başka bir şey değildir. Şu halde gözlerimizi nasıl ve niçin kullanıyorsak kâhinlerden de bu maksatlarla faydalanmalıyız. Gözleri­mize filân veyahut falan şeyi bize göstermeleri için rica etmi­yoruz, fakat bize ne gösterirlerse onu görüyoruz. Kâhinlere karşı da böylece hareket etmeliyiz. Onlara dalkavukluk yapma­malıyız ve yalvarmamalıyız. Yalnız bize emrettiklerini yapma­lıyız.*

*Kâhinlerden falımızı sorarken titrer ve ateşli dualar ederiz: «Allah’ım bana acı, filân veya falan işten kolay­ca sıyrılmama müsaade et!» Hey alçak esir! Senin için en doğ­ru olandan başka bir şey mi istiyorsun? Senin için en doğru olan, Allah’ın senin hakkında uygun gördüğünü yapmak değil midir? Senin hâkimin ve hakemin olanı niçin elinden geldiği kadar lekelemek ve kirletmek istiyorsun?*

*Saati gelince öleceğim. Lâkin kendisine verileni ge­ri veren bir adam gibi öleceğim.*

*Felicio hiç kimsenin konuşmağa tenezzül etmediği bir budala idi. Hükümdar ona kâhyalığını verdi. Felicio birden­bire önemli ve aydın bir adam oldu. Birçokları şöyle diyorlar­dı: Felicio bugün bir melek gibi konuştu. «Ey benim dostum bi­raz bekleyin, Prens onu sadece kâhyalıktan çıkarsın, o yine birdenbire budala olacaktır.»*

*Romalı bir hanımefendi Domitianus’un sürgüne gönderdiği dostlarından bir hanımefendiye büyük bir para yollamak istiyordu. Biri ona Domitianus’un bu paraya el koyacağını söyledi. «Ne önemi var, diye cevap verdi. Ona bu parayı göndermemektense Domitianus’un el koymasını tercih ederim.»

 GERÇEĞİ GÖRME SANATI

*Belli bir gerçek yoktur diyenler bu yalancı iddiayı sözde bir gerçekle yalanlamaktadırlar. Çünkü söyledikleri ya doğru ya yanlıştır: Demek bu bilinen bir gerçektir.*

*Bir hekim bir hastaya gider ve ona şunu söyler : «Sıtmanız var. Bugün hiçbir şey demeyiniz, yalnız su içiniz.» Hasta ona inanır, teşekkür eder ve ücretini verir. Filozof da bir kültürsüze şöyle der: «Azgın isteklerinizin sonu yok, Kaygıları­nız bayağıdır. İnançlarınız sahtedir, yanlıştır.» Kültürsüz öfke­lenerek çıkıp gider ve tahkir edildiğini söyler. Bu ayrılık nere­den geliyor? Çünkü hasta ağrısını duyar, ama cahil bu acıyı duymaz*

*Eğer Allah sadece renkleri yaratmış ve onları ayırt edecek, görecek gözleri yaratmamış olsaydı bu renkler neye yarayacaktı? Renkleri ve gözleri yaratıp da ışığı yaratmasaydı renkler ve gözler niye yarayacaktı? Bu üç şeyi birbiri için yaratmış olan kimdir? Bu harikulade birliğin yaratıcısı, kimdir? Allah’tır. Demek ki İlâhî bir kuvvet vardır.*

Sana senden gelmemiş olan özelliklerle asla öğünme. Bir at, gururla: «Ben güzelim!» dese buna tahammül edi­lebilir. Fakat sen böbürlenerek «Güzel bir atım var!» dersen bil ki güzel bir ata sahip olmakla öğünüyorsun. Bunda sana ait olan nedir? Muhayyileni kullanman! Bunun için muhayyileni kullanırken tabiatı kolla. İşte o zaman kendindeki meziyetle öğünebilirsin.

Eğer yenmesi senin elinde olmayan bir savaşa, gir­mezsen yenilemezsin.

Bir kimsenin pek erkenden yıkandığını görürsen çok erkenden yıkanmış olmakla fena ettiğini söyleme. Sadece zamanından önce yıkandığını söyle. Başka birinin çok fazla şa­rap içtiğini görürsen çok içmekle fena ettiğini söyleme, sadece çok içtiğini söyle. Zira onu böyle hareket ettiren sebebi iyice bil­meden fena ettiğini nasıl bileceksin. İşte bu yolda muhakeme ettiğin vakit, daima gözünle bir şeyi görüyor ve başka bir şey hakkında hüküm vermiş oluyorsun.

Bir kimse Khrysippos’un eserlerini anlamak ve açıklamakla öğünürse kendi kendine der ki; Eğer Khrysippos biraz kapalı yazmamış olsaydı, bu adamın öğünebileceği hiçbir şey yoktu. Bana gelince, ben ne istiyorum? Tabiatı bilmek ve ona uymak. O halde bu işi en iyi açıklayanı ararım. Diyorlar ki en iyi anlatan Khrysippos tur. Onu bana anlatacak birini so­rarım. Buraya kadar olağan üstü bir şey yok. İyi bir tefsirci bulunca geriye, onun bana anlattığı kaideleri kullanarak tat­bik etmekten başka bir şey kalmaz. İşte sayılacak tek şey bu­dur. Zira sadece bu filozofu inceleyerek söylediklerine hayran olmakla yetinirsem ben neyim? Halis bir gramerciyim ve fi­lozof değilim. Şu farkla ki Homeros’u çözeceğim yerde Khrysippos’u inceliyorum. Biri çıkar da bana «Khrysippos’u anlat!» derse ve benim onun felsefesine uygun hareketim olmazsa, o zaman anlatamamaktan da çok utanç ve şaşkınlık duyarım.

*Kendisine götürülen parayı yoklamak için sarraf neler yapmaz? Bütün duyularını kullanır: göz, el burun ve ku­lak. Bir altını bir iki defa tıngırdatmakla kalmaz. Sesleri dinli­ye dinliye âdeta bir müzisyen kesilir. Bize ait olduğunu sandı­ğımız şeylerde hepimiz sarrafız. Aldanmamak için sarf ettiğimiz dikkat ve titizlik sonsuzdur. Aldatılmak korkusuyla aklimizi, fik­rimizi yoklamak lâzım geldiği vakit ise sanki bunlar bize ait de­ğilmişler gibi, ihmalci ve tembeliz. Çünkü bunların bize verdikleri zararları bilmeyiz.*

* Eğer vaktin padişahı seni evlâd edinirse herkese karşı tahammül edilmez bir gururun olur ve o kadar borçlu olduğun Allah’ı unutursun.*

*Ben sana fazilet alanında yaptığın ilerlemeyi soruyorum. Ve sen bana Khrysippos’u iyi anladığını öğünerek söylediğin bir kitabını gösteriyorsun. Bu tıpkı, kuvvetini öğ­renmek istediğim bir atletin bana sinirli kollarını ve geniş omuzlarını göstereceği yerde sadece eldivenlerini göstermesi gibi bir şeydir. Ey alçak esir! Bir atletin eldivenleri ile ne yap­tığını öğrenmek istediğim gibi Khrysippos’un kitabının da se­nin ne işine yaradığını öğrenmek isterim. İsteklerini ve kor­kularını yerli yerine kullandın mı?   Yalnız eserle ilerleme kendini gösterir. Şimdi ruhun daha yüksek, daha hür, dahi vefalı ve daha çok iffetle dolu mudur? Ruhun hiçbir şeyim, engel olamayacağı ve bulandıramayacağı bir halde midir? Bütün hayatından iniltileri, şikâyetleri ve mânâsız haykırışlara kovabildin mi?*

*Hemen şimdi bütün duygularını incele ve güven­le her zorluğa, denenmeye hazırlan: silâhların tamdır ve en korkunç kazalardan yeni bir süs çıkaracak haldesin.*

*Sizden tavsiye mektubu istemiyorum, onları alçak ve korkaklar için saklayınız. İşte bu tavsiye mektuplarından bi­rinin örneği : «Size bu cesedi, bu henüz donmamış olan kan tulumunu takdim ediyorum.» İşte kendisini kırmanın başkasının elinde olmadığını anlamak inceliğini göstermeyen bir adamı böyle takdim etmelidir.*

*Çok büyük mevki sahibi bir adam, (bugün iaşe vekili) sürgünden gelip Romaya giderken bana uğradı. Bana sa­ray hayatının korkunç bir tasvirini yaptı. Bundan iğrendiğine beni kandırmağa çalıştı ve her ne pahasına olursa olsun bu çevreye artık girmeyeceğini, yılları sayılı olan ömrünün son günlerini huzur içinde, işlerin telâşından ve gürültüsünden uzakta geçirmek istediğini söyledi. Ben ona bunların hiçbirini yapmayacağını, Roma’ya ayağını basar basmaz bütün bu güzel kararları unutacağını ve hükümdara yakınlaşmanın kolayını bulur bul­maz bundan faydalanacağını anlattım. O, bana veda ederken «Epiktetos ayağımı saraya attığımı duyarsan dünyanın en bü­yük bir alçağı olduğumu söyle!» dedi. Netice: Romaya varma­dan Caesar’ın mektubunu aldı ve ânında saraya her zamankin­den daha yakın oldu ve tahminim böylece doğru çıktı. Biri ba­na «Ne yapmasını düşünüyordunuz? Hayatının gerisini avarelik ve tembellikle mi geçirmesini istiyordunuz?» dedi. Hey dostum, bir filozofun, kendi ruhuna itina etmek isteyen bir adamın; bir saray mensubundan daha tembel olacağını zannediyor musun? Onun daha önemli ve daha ciddî işleri vardır.*

*Bir adam hâkim olur, evine döner, yuvasını şenlik içinde bulur. Herkes onu tebrike gider. Hemen Capitolium’a çı­kar, adaklar adar ve Allah’a şükreder. İçimizden hangimiz doğru inançlara, kanuna ve tabiata uygun isteklerimiz olduğu için Allah’a şükrederiz?

 Bir adam Nicopolis’de Augustus rahiplerinin tarika­tına girmek için oyumu almağa geldi. Ona «Peki dostum mak­sadın ne? Bu boş bir masraftır.» dedim.

 Ama adım ebediyete kalacak, Çünkü kayıtlara geçecek!

 Adını bir taşa kazdır daha uzun zaman kalır. Seni Nicopolis surlarının ötesinde kim bile­cek?

 Ama altın yaldızlı bir tacım olacak!

 Eğer ihtirasın bu işe taç taca eştir, gülden bir taç giy, sana daha az ağır ge­lecek ve daha çok yakışacak.»*

*Yunanlıların Troia’ya girdikleri vakit her şeyi ka­na ve ateşe boğmaları, bütün Priamos ailesini öldürmeleri ve kadınlarını esir olarak alıp götürmeleri Paris için çok büyük bir felaket olduğu söyleniyor.

 Aldanıyorsun dostum! Paris’in büyük felâketi saffeti, sadakati, tevazuu kaybettiği ve misafir­perverliği çiğnediği vakit olmuştur. Öylece Akhilteus’un felâketi de Patroklos öldüğü vakit olmuş değil; fakat öfkeye tutulduğu., Briseis’e ağlamağa başladığı, bu savaşa metreslere sahip olmak için değil, bir kadını kocasına geri vermek için katıldığını unut­tuğu vakit başlanmıştır.*

*Euristheus tarafından imtihana çekilen Herakles kendisini talihsiz saymıyor ve bu zâlimin emirlerini yerine ge­tiriyordu. Allah tarafından, seni yaratan Allah tarafından im­tihana çekilen sen bağırıyor; şikâyet ediyor, kendini talihsiz sa­yıyorsun! Ne alçaklık! Ne kancıklık!*

*Dostum, oğlun kaçtı, seni bıraktı ve sen ağlıyorsun. İnsanın bir yolcu olduğunu bilmiyor mu idin? Sen çılgınlığının cezasını, azabını çekiyorsun. Senin ferahını sağlayan şeylerin her zaman yanında olacağını ve daima sana hoş gelen yerlerden ve ilişiklerden zevk duyacağını mı ümid ediyorsun. Bunu sana kim vadetti?

Bu kadar güzel bir yerden ayrılmak seni üzüyor;  titriyor ve ağlıyorsun. Şu halde sen kargalardan, kuzgunlardan zavallısın. Çünkü onlar inlemeden ve bıraktıklarına acımadan iklim değiştirirler, denizleri aşarlar!

Ama onlar şuuru olmayan hayvanlardır.

 Allah sana şuuru kendi kendini alçaltmak için mi verdi? İnsanların ağaçlar gibi köklerine yapışık ol­duklarını ve yer değiştirmeyeceklerini mi sanıyorsun?

 Ama dostlarımı kaybediyorum!

 Eh, ne yapalım! Bütün dünya dost ile doludur. Çünkü senin dostun olan ve seni koruyan Allah onu dost ile doldurmaktadır ve yeryüzü tabiatın seni bağladığı in­sanlarla doludur. O kadar yolculuk eden Odysseus dost bulma­dı mı? Yeryüzünü baştanbaşa gezip dolaşan Herakles dost bu­lamadı mı?

Herakles, çocuklarını yetim bırakmaktan ıstırap çek­miyordu. Zira yeryüzünde hiçbir kimsenin yetim olmadığını, bütün insanların her yerde kendilerine bakacak ve kendilerini asla terk etmeyecek bir babaları olduğunu biliyordu*

HAKİKAT -HİKMET

*Hikmetli ve kültürlü insan hayatını feda ederek, onu kazanır.*

*Bir karga, ötüşü ile sana fena bir haber verdiği va­kit, sana bir karganın değil, Allah’ın seslendiğini sanıyorsun. Seni hâkim ve arif bir kimse uyandırdığı vakit de, bir filozofun, değil Allah’ın uyandırdığına inan.*

*Bir tüccarın, ayarı düzgün bir parayı çevirmemesi gibi ruh da gerçek nimetleri itmez. Böyle iken ekseriya kalp olanları da alır. Çünkü şekil onu aldatmıştır ve o kalpı, kalp olmayandan ayırdedecek bilgiye sahip değildir.*

*Ruh su ile dolu bir havuz gibidir. Onun kanatları bu havuzu aydınlatan ışıktır. Havuzun suyu dalgalandıkça ışığın da dalgalandığı sanılır. Hâlbuki ışık olduğu gibidir. İnsan için de bu böyledir. O bulanık ve üzüntülü iken, faziletleri bulanık ve perişan değildir. Onun özündeki kuvvetler harekete gelmiş­tir. Bu kuvvetler durgunlaşınca her şey durgunlaşacaktır.*

*Epikuros’cu bir ilâhî hikmet var mıdır? Durma­dan burnumdan sümük akıyor! Der. Sen bir esirsin! Ellerin ne güne duruyor? Burnunu sümek için değil mi? Epikuros’cu buna cevap verir: «Dünyada hiç balgam veya sümük olmaması da­ha iyi değil mi?» Burnunu silmek İlâhî hikmeti suçlamaktan daha iyi değil midir?*

*Vücutlarından yeryüzünü temizlediği aslanlar, kaplanlar, yaban domuzları, haydutlar, kısacası bütün bu ca­navarlar olmasaydı, Herakles olur muydu? Yine bu canavarlar olmasaydı asabî kollan, kuvveti, cesareti, yenilmez sabrı ve bü­tün geri kalan faziletleri niye yarayacaktı?*

*Zarar verebilecek olanlara karşı gösterilen saygı Romanın ortasında sıtmaya dikilen sunak gibidir. Bu kuvvete, korkulduğu için kulluk edilir.*

*Bir insanın en gerçek nimeti her vakit, hayvan­lardan kendisini ayıran yönündedir. Bu bölümün çok, pek çok kuvvetlendirilmiş olması ve faziletlerin düşmanı kovmak için iyice uyanık bulunmaları onun selâmette olması ve hiçbir şey­den korkmaması için yeter.*

*Bizi öldüren, bir kılıç, bir tekerlek, bir deniz, bir ki­remit veyahut bir müstebittir. Seni Ahirete götürecek yolun ne önemi var? Hepsi birbirine eşittir. Bu yolların en kısalarından biri seni bir müstebidin Ahirete gönderdiği yoldur. Asla bir müstebid bir insanı altı ayda öldüremez. Halbuki bir hastalık yıllarca sürebilir.*

*Filozofun mektebi hekimin eczanesi gibidir. Ora­ya zevk duymak için gidilmez, fakat kurtaran bir ıstırabı çekmek için gidilir. Birinin çıkık bir omuzu, ötekinin bir yarası vardır. Berikinin bir fistülü, ötekinin başında bir sancısı vardır. Zevk, onları iyi edebilir mi?*

*Allah beni fakirliğe, sürünmeğe ve esirliğe terkediyor. Bu bana düşmanlığı yüzünden değildir. Çünkü sâdık bir hiz­metçisinden nefret eden bir efendi var mıdır? Yine bu bir ih­mal yüzünden de değildir. Allah en küçük şeyleri bile gözden kaçırmaz. Fakat Allah beni deniyor, benden iyilik için cesur bir asker, namuslu bir vatandaş çıkıp çıkmayacağını anlamak dili­yor ve nihayet hareketimle insanlar arasında onun varlığına şahitlik etmemi istiyor.

Vatanında iken sahip, fakat şimdi mahrum oldu­ğun bütün zevklerin acısını çekerken, Allaha itaat ve teslimi­yet göstermekte olduğunu, hikmetli bir insanın ibadetlerini yap­tığını düşünerek avun!! Kendi kendine şunu söyleyebilmek ne büyük bir şeref: «Şu anda filozoflar mekteplerinde büyük me­seleleri ele almışlardır. İyi bir adamın bütün vazifelerini anlatı­yorlar. Hâlbuki ben o ibadetleri yapıyorum. Onlar benim fazilet­lerimi çözüyor, açıklıyorlar. Bilmeden beni övüyorlar. Zira bert onların Överek öğrettiklerini yapıyorum!»

*Şimdi yapılmamasında fayda olan bir şeyin bıra­kılmasında daha büyük fayda vardır.

Dikkat her şeyde, zevklerde bile elzemdir. Hayatta yarına bırakmanın bizi daha çok başarıya götürdüğü olaylar gör­dün mü?*

HAYAL ve GERÇEK

Her korkunç hayalin karşısında «Sen bir ha­yalsin ve asla göründüğün gibi değilsin!» demeğe hazır ol. Son­ra onu iyice incele. Ve bu inceleme için öğrendiğin usullerden hususuyla birincisini, yani sana azap veren şeyin elimizde olup olmadığını bildiren usulü göz önünde bulundur. Eğer bu bizim elimizde olmayan şeylerden ise kendi kendine duraksamadan de ki : «Bu, benimle ilgili değildir!»

Bir kimsenin matemli olduğu yahut çocuğu gur­bette bulunduğu veya mal ve mülkünü kaybettiği için ağladığını görürsen, muhayyilenin coşmasına ve bu dış şeyler için; bu adamın gerçekten talihsiz olduğuna seni kandırmasına meydan verme! Kendi kendine içinden şöyle düşün: Onu dertli eden şey basma gelen felâkettir. Zira ondan başkası üzüntü duymuyor. Onu kederlendiren şey bu işteki inancıdır. Böyle iken gerekirse onunla birlikte ağlamaktan ve sözlerinle onu teselliden kaçınma. Lâkin gerçekten üzülmemeğe dikkat et.

*En çok göze çarpan gerçeklere teslim olmayanlarla tartışma neye yarar? Bunlar insan değil taştırlar.*

* Olimpia’ya gidip atlet oyunları görmek için uzun: bir yolculuğa katlanırsınız. Fidyas’ın güzel bir heykelini gör­mek için de daha uzun bir yolculuğa çıkarsınız ve onları görme zevkini tatmadan ölmeyi büyük bir felâket sayarsınız. Fakat Fidyas’ın heykellerinden çok üstün olan ve bu­lup görmek için pek uzağa gitmeğe lüzum olmayan, ne o kadar zahmete ne de o kadar yorgunluğa mal olmayan, her yerde kar­şılaşılan eserleri görme isteğini asla duymayacak mısın? Aca­ba aklınıza kim olduğunuzu ve niçin doğmuş olduğunuzu düşün­me kaygısı gel