GELECEK KADIN MI? / Lynne SEGAL


Bu kitabı yazmak isteyişimin nedeni, seksenli yıllarda feminizmin kamuoyunda beliren çehresinden duyduğum rahatsızlıktı. En kolay ele geçirilebilen günümüz feminist yazınında kadınlara özgü ayrı ve özel bir bilgi, düşünce ve ahlak anlayışı, cinsellik ve duygusallık sözkonusu edilmektedir.

“Erkek kültürü”ne, “erkek otoritesi”ne, “genelgeçer düşünce çizgisi”ne, kısaca erkeklerin dünyasına temelden karşıt bir çeşit ayrı bir “kadın dünyası” yaratılmıştır.

 Bu kitabın ana teması ise, tam tersine, kadınlar ve erkekler konusundaki böylesi kutuplaşmış düşüncelerin yetersizliğidir.

Yaygın feminist düşüncede görülen, cinslerarasındaki doğal ya da ruhbilimsel ayrımın belirtilmesi tavrına geri dönüşün nedenlerini kavrayabilmek için son on yılda feministleri en çok uğraştıran konuları gözden geçirip bununla ilgili kitaplar okudum (İngiltere’de en kolay bulunan ve en etkili olan İngiliz ve Kuzey Amerikan yazını üzerinde durdum). Son on yıl, kadın hareketinin en çok parçalandığı dönem olmuştur; çeşitli gruplar arasında bölünmeler olmuş, Siyah feminist hedefler önem kazanmıştır. Ama cinsellik, annelik, erkeklerin kullandığı şiddet ve nükleer savaş tehdidi gibi konular da en azından Beyaz feminist yazında daha çok ön plana çıkmıştır. Feminist çözümlemenin bu alanların her birindeki yeni eğilimi, erkeklerin kullandığı şiddet ile rekabete dayalı güç sahibi olma etkinliğinin kaçınılmazlığını vurgulamaktır. “Eril” cinsin psikolojisi ve davranışları sorunu, daha can verici, anaç, işbirliğine yatkın ve barışçı “dişil” cinsin piskolojisi ve davranışlarıyla karşılaştırılır. Gerçekten de dişil erdemlerle eril kötülüklerin çatışacağını ve “dişil” ahlak anlayışına özgü değerler kendilerini kabul ettiremeyeceklerinden bu çatışmanın felaket ve lanetle son bulacağını varsayan bir çeşit kıyamet günü habercisi bir feminizm ortaya çıkmıştır. “Erkeklik”in olduğu kadar “dişilik”in de toplumsal temelleri olduğu, sınıfsal, etnik, dinsel ve ulusal topluluklara göre değişik biçimlerde ortaya çıktığı gerçeği, bu tür feminist düşüncede göz ardı edilir. Kadınlarla erkeklerin, toplumsal “erkeklik” ve “kadınlık” tanımlarına değişen oranlarda kabullenme, gerginlik, çelişki, karşı koyma ve belirsizlik içinde yaklaştıkları gerçeği de aynı şekilde gözden kaçırılır.

Benim gibi kimi eski feministlere şaşırtıcı gelen şey, feminist yazında yetmişlerin başında erkek ve kadın arasındaki temel ayrımın yadsınmasına karşılık yetmişlerin sonunda sözkonusu ayrımın yüceltilmesidir. Yüzyıl başlangıcındaki ilk örgütlü feminist hareket içersinde kadın erkek eşitliği uğruna verilen mücadelenin yerini yavaş yavaş kadınların evdeki konumunun yeniden değerlendirilip düzeltilmesine dönük kampanyalara bırakmış olması daha da rahatsız edicidir. Kadınların ikincil cins durumunda bulunmalarını ortadan kaldırmak için bir hareket oluşturmak amacıyla giriştiğimiz çabalar neden eskiden olduğu gibi günümüzde, de böylesine çelişik feminist düşünceler ve hedefler ortaya çıkarmıştır?

Zaten kim, seksenlerin feminizminin yönünü ve amaçlarını açıklamaya kalkışabilir?

Çokluk, gözü-kara ya da katı inançlı kimseler böyle tehlikeli bir işi göze alabilirler. Ama her şeye karşın, feminizmin altmışlı yıllarda Batıdaki başkaldırı hareketlerinin içinden çıkıp ondan daha uzun süre, en köktenci güç olarak kaldığından kuşku duyulabilir mi?

Kadınların kurtuluşu hareketi 1970’lerin politik arenasına tüm gücü ve güveni ile fırladı; erkeklerin politik sesini etkileyip acaba böyle bir şey gerçekten olabilir mi?

Kimi zaman da bastırıp susturdu. Zaman değişir. Günümüzde, Batıda bütünlüğe sahip bir kadın kurtuluş hareketi yoktur. Ama feminizm çeşitliliğe sahip olmakla birlikte etkin bir politik güç olmayı sürdürmektedir.

Bence feminizmin etkin bir güç olarak kalmasının nedeni, feministlerin en ateşli ve kendilerini adamış âsiler olmasında değil -oysa çoğumuz öyleydik- kadınların her an karşıtlıklar ve karmaşalar ortaya çıkaran yaşamlarındaki değişimlerin en köklü ve sürekli değişimler oluşunda aranmalıdır. Günümüzde karşılaştığımız feminizm çeşitleri biraz da kadınların yaşamlarındaki değişimin derinliğinden ve farklılığından kaynaklanır. Tümüyle yeniden oluşturmak üzere “dişillik”in çok katlı anlamlarını araştırıp inceleyen feminist akademisyen; meslek sahibi kadınların yaşamlarına daha çok seçenek getirmeye çalışan Cosmopolitan’lı gazeteci; anaokullarının kapatılması ile yaşamlarından seçme hakkının çekip alınmasına karşı savaşan kadınlar; “özelleştirme”nin sonuçlarına ve kötüleşen çalışma koşullarına karşı direnen işçi sınıfı kadınları; genelde giderek güçlenen ırkçılığa ve yoksullara yapılan yardımdaki ırkçı düzenlemelere karşı savaşan Zenci kadınlar; bütün bu gruplar değişik kadın topluluklarının yaşamlarındaki ilerlemeleri ve gerilemeleri yansıtıyor. Bu gerçeğe karşın kimi günümüz popüler feminist yazının en şaşırtıcı yönü, dünya üzerindeki dişil güçte ve kendi yaşamlarımız üzerindeki denetimimizde hiçbir önemli değişikliğin olmadığı, son yıllarda, son yüzyıllarda ya da bin yıllık sürelerde kadınların yaşam koşullarında kökten bir değişim görülmediği inancıdır. Erkeklerin ortaya çıkacak herhangi bir değişimi hemen kendi çıkarlarına uygun hale dönüştürecekleri ileri sürülmektedir.

Bu bakış açısına göre, kadınların güçsüzlüğü, benimsedikleri kurban rolü ve olanaksızlıkları kadınların ezeli tarihini oluşturur. Bense, aksine çok farklı varsayımlardan yola çıkmazsak günümüzde kadınların durumu ve bunun nasıl değiştirileceği üzerinde açık seçik düşünmeye başlayamayacağımız kanaatindeyim. Erkeklerinki gibi kadınların yaşamları da durmaksızın değişmektedir. Aslında bu yüzyılda kadınların yaşamı erkeklerinkinden çok daha hızlı değişti. Günümüzde feministler, kadınlarla ilişkili olarak erkek gücüne karşı durmak istediklerinde, bir yüzyıl önceki feministlerin karşılaştıklarından çok daha değişik bir dizi sorunla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Kadınların yaşamlarındaki herhangi bir objektif değişimin öneminden duyulan kuşku, kadınların eşitsizliğine karşı uygulamada verilecek kavgayı, erkeklerin düşüncelerinin ve deneyimlerinin üstünlüğü altında ezilen kadınlara özgü farklı bir düşüncenin ve deneyimin gerekliliğini kabul edip önemsemekten daha değersiz sayan görüşle bir arada yürümektedir. “Kadınsı” olarak görülen her şeyin, kadınların en kendilerine özgü ilgi alanlarının ve etkinliklerinin toplumsal olarak aşağılandığı yadsınamaz; ve feministler neredeyse her zaman kadınların gücünü ve dayanıklılığını, kadınlarca görülen işlerin önemini takdir edip doğrulamayı arzulamışlardır. Çağdaş feministler de “politik” olanın kamu yaşamındaki toplu eylemlerin ve kampanyaların ötesinde bir şey olduğunu belirtmişlerdir. Baskı altında tutulan tüm halkların bireysel ve öznel mücadelesi, baskın kültürün dilinde, söyleminde, mitinde ve imgeleminde aşağı, sapkın ve değersiz olarak tanımlanmaya karşı verilmektedir. Zenciler, etnik azınlıklar, özürlüler ve cinsel azınlıklar gibi kadınlar da her zaman “insanlık”ın, eril, nitelikli, Beyaz ve heteroseksüel bir “insanlık”ın en değerli özelliklerini kendilerinden esirgeyen öznel ve toplu bir bilinçle çatışmak zorunda kalmışlardır.

“Eril” ve “dişil” cinslerin tarihsel ve toplumsal tanımlarında ya da açıklamalarında erkekleri merkezine yerleştiren bir kültürle karşılaşırız. Bu yüzden ideolojide “erkek” ve “kadın” olarak nasıl tanımlandığımızın araştırılıp soruşturulması feminizmin her zaman için başlıca hedefi olmuştur. İşte bu ideolojik düzlemde, kadınların ikincil cins olarak tanımlanmalarında çok az bir değişikliğin meydana geldiğini söylemek daha inandırıcı olabilir. Kendilerini olumlu bir biçimde tanıyıp dile getirebilmek için kadınların verdiği kavganın önemi, bizleri “kadın” olarak tanımladığı ölçüde küçümseyen bir toplumda açıkça görülebilir. Ama kafamızdaki kadın kavramını yeniden değerlendirmek ve kadınların deneyimlerine yönelmek, feministlerin önceleri sorgulamaya çalıştığı cinsel kutuplaşma düşüncesini güçlendirme tehlikesini beraberinde getirir. Olası bir özselcilik ya da belirli, değişmez ve birbirinin karşıtı “erkek” ve “kadın” doğasının doğrulanması, her zaman feminist tasarımın bir parçası olmuştur. Kadın hareketi örgütlenme açısından zayıflayıp hedefleri daha da parçalandıkça böylesi bir fundamentalist düşünüş tarzının tehlikeleri de artmıştır.

Erkeklerin kadınlar karşısındaki gücünü oluşturup dile getiren düşünceler içimizde ve çevremizde, derinden kök salmış olmakla birlikte içsel yönden tutarsızdır ve yaşamımızı doğrudan ya da değişmez biçimde yönlendirmez. Erkeklerin kadınlar karşısındaki üstün gücü yalnızca sahip olduğumuz düşüncelerin ve gerçek dil yoluyla adlandırılıp anlaşıldığı sürece etkili olacak dilin değil, erkeklerin kadınlar üzerinde üstünlük kurmalarını sağlayan toplumsal uygulamaların tümünün ürünüdür. Dil ve düşünceler, özel ya da kamusal toplumumuzun her bir kurumunda kadın erkek arasında görülen başka çatışmalar ve gerilimlerle içiçedir. Gerçekten yetmişlerin başında kadınların baskı altında tutulmasının feminist yaklaşımla incelenip çözümlenmesinin asıl başlangıç noktası, sözde “özel yaşam” ile “kamusal yaşam” arasındaki farkı dil ve gerçeklik açısından ayırmanın, kadını merkezine yerleştiren aile yaşamı ile erkeği merkezine yerleştiren ekonomik ve politik yaşamı birbirinden ayırmanın önemiydi.

Her şeye rağmen bizler, ne kadın ne de erkek olarak bu “özel” ve “kamusal” kuramların içinde çakılıp kalmış, dondurulmuşuz. Bireysel ya da toplu kadın etkinlikleri, eylemleri, çelişkiyi ve meydan okumayı doğurur, topluca desteklendikleri zaman değişim olasılığını da içinde barındırır. İster evde ya da işte, ister başka bir yerde kadın olarak toplu mücadelemizde ve özel yaşamlarımızda her gün ortaya çıkan baskılarla gerilimleri bir bir ele alıp incelediğimizde “dişil” ve “eril” kutuplaşmasını, özel ile kamusal ayrımını aşıp cinslerin birbirine eşit olduğu bir dünyaya ulaşacağız.

Bu da bizi feminizm ile sosyalizm arasındaki bağa getirir. İş yeri ile ev, üretim ile üreme ayrımı erkeklerin üstünlüğünü güçlendirmekle kalmayıp var olan kapitalist ekonomik dizgelerin temel özelliklerini de güçlendirmeye yarar. Kadınların evde gördükleri iş, toplum için gerekli olmakla birlikte genelde hiçbir zaman ekonominin önemli bir parçası olarak değerlendirilip karşılığı verilmemiştir. Erkeklerin üstünlüğü bilinen tüm toplumların bir özelliği olmuştur ama toplumumuzda erkek üstünlüğünün yapılanışı ve ideolojisi ile kâr amacı güden üretimin getirdikleri içiçe geçmiştir. Cinsel hiyerarşiden arınmış bir dünyanın hayalini kurabilmek için bugüne dek görülenlerin tümünden çok farklı bir ekonomik düzene gerek vardır. O dünyada iş, zevk, yaratıcılık ve ilgi birbirinden ayrılıp karşı karşıya getirilmiş ya da cinselliğe bağlı olamazdı; bu yüzden de o dünya kadınların kendi kendini yönetmesini, denetlemesini, yaratıcılığını, sağlığını ve mutluluğunu ciddi biçimde zedeleyici olmazdı.

Bu kitap birçok feministin sosyalizm ile feminizmin arasında kurulabilecek bir ilişkiye kuşkuyla baktıkları bir dönemde Sosyalist Feminist bir çözümleme getirmek için yazıldı. Bu kitabı yazmaya 1984’de feminist düşüncenin ve eylemin karamsarlık ve umutsuzluk havasına büründüğü izlenimine kapıldığım bir sırada başladım. 1981-1983 yılları arasında kadınların kurtuluşu üzerine yazılanları kapsayan bir antoloji, yeni yayınlanmıştı. Bu antolojinin yaygın teması erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddetti, en çok tutulan strateji ise erkeklerle girilecek politik işbirliğini ödünsüz reddeden ayrılıkçı politikaydı. Erkeklerdeki özel ya da kamusal, şiddet duygusunun ve açgözlülüğün kaçınılmazlığı konusunda duyulan karamsarlık, tüm dünya için geçerli ve nükleer felaket tehdidinden Üçüncü Dünyanın yoksulluğuna ve sömürülmesine dek uzanan bir politik çözümleme ortaya koymak için kullanılıyordu. Bu çözümlemeye göre bir topluluk olarak kadınlar, dışta Üçüncü Dünyayı sömüren, içte sınıf, ırk ve başka toplumsal bölünmelerin hiyerarşisine dayalı modern devletlerin arasındaki rekabeti destekleyip güçlendiren her türlü ulusal şovenizm ve çıkarcılık biçimlerinin kendiliğinden dışında ve karşısındadır.

Kimi kadınların kimi erkeklerle elele vererek tüm sömürü ve baskı yollarından arınmış bir politik dünya düşü uğruna savaştıkları doğrudur. Günümüzde uluslararası barış için mücadele eden kadın sayısının erkeklerinkinden çok daha fazla olduğunu sanıyorum. Kadınların en belirgin etkinliklerinden ve işlevlerinden biri olan başkalarına bakmak işine verilen önemin vurgulanması artık çocuklarımızın geleceğini güvence altımı alamayan toplumlarımızın militarizasyonuna yöneltilecek bir eleştiri yerine geçebilir. Ama bu aynı “dişil” nitelikler, savaşın emrine girilmesi ve başka tutucu ekonomik ve politik amaçların desteklenmesi için harekete geçirilmiştir. Kadınların çoğu genelde çocuklarının çıkarı adına ait oldukları ulusun, toplumsal sınıfın, bölgenin ve ırkın getirdiği ayrıcalığı savunmayı seçmiştir. Kaldı ki, kadınların gizil gücüne ve eğilimlerine değgin geleneksel görüşleri (ne denli yeni bir değerlendirmeye tabi tutmak istesek de) kabul edersek, kadınların yararı doğrultusunda geliştirilebilecek teknoloji ve bilim alanlarından dışlanmalarını sorgulamakta başarısız kalırız. Feministler açısından toplumsal bağlamın ve yaşam koşullarının kadınları ne zaman eşitlikçi ve ilerici hedeflere yönelttiklerinin, ne zaman gerici ve yıkıcı amaçlara ulaşılmasına hizmet ettiklerinin tarihsel olarak iyice kavranması önemlidir. Günümüz Amerikası’nda ve İngilteresi’nde yalnızca kadınların kendi kendilerini daha çok yönetebilme doğrultusundaki atılmalarına karşı çıkmakla kalmayıp ülkelerinin askeri saplantılarını da destekleyen Yeni Sağın kadınlarını görmezlikten gelemeyiz.

Eğer tüm kadınların kurtulması için çalışıyorsak, kadınların yalnızca başkalarının bakımıyla ilgili konularda baskı altında tutulan “dişil” değerlerini yüceltmekle kalamayız; genelde erkek üstünlüğü ile toplumsal eşitsizlikleri koruyan toplumsal uygulamaları da açığa çıkarmamız gerekir. Bu da “dişil” bir gelecek için çabalamak yerine şu anda kadınlarla erkekler arasında yaptığımız ayrımı yadsıyan bir gelecek için çabalamak anlamına gelir. Cynthia Cockburn’ün de dediği gibi:

İnsanların yaşayıp ifade edebildikleri; cinsel, özel ya da iş yaşamlarında gereksinim duydukları ve topluma katkıda bulunabildikleri tüm gerçek çok yönlülükleri cinsiyet farkı tarafından bastırılır… Cinsiyet farkı kesinlikle gerçek farklılık değildir… Cesaret, güçlülük ve beceri gibi olumlu eril özellikler ile yumuşaklık, duyguları yaşayıp ifade edebilmek gibi olumlu dişil özelliklere aslında herkes sahip olabilmeli ve kişinin cinsiyeti göz önüne alınmadan, görüldükleri yerde bu niteliklerin değeri bilinip alkışlanmalıdır… Yeniden kuracağımız toplum çeşitlilik ve bireysel farklılıkların yerleştirilmesine dayanmalıdır. “ [Cynthia Cockburn, Machinery of Dominance: Women, Men and Technical Know-How, Londra, Pluto Press, 1985.]

Bu toplumun yaratılmasında feministler, işçi sendikaları, yerel yönetim kurumlan ve parlamento gibi politik gücün en önemli kurumlarında yer almalıdırlar. Bu, çok yavaş ve zor bir süreçtir; bu bir yandan bizi, kadınlar olarak gücümüzü, güvenimizi ve yönümüzü koruyabilmek için kendi başımıza örgütlenmenin gerektiğine işaret eden eski sosyalist feminist düşünceye geri götürürken öte yandan Solda ve ilerici toplumsal hareketin içinde erkeklerin gücünü sorgulamak için tartışılır ittifaklar kurmamıza yol açar. Erkeklerin yüzeysel ya da yalnızca görünürdeki desteğinin aldatıcılığının ve aslında kökleşmiş düşmanlıklarının verdiği moral bozukluğunun yaratacağı tehlikeler, feministlerin kadınların çıkarlarını politik tartışmanın ve eylemin merkezine koyma girişimlerini baltalamayı sürdürecektir. Ben bu işten kaçmanın kolay yolunu bilmiyorum. Kadınlar artık fazlasıyla uzun bir zamandır kadınların yaşamlarıyla bağdaştırılıp erkeklerin yaşamından ayrı tutulan “dişil” erdem ve değer kavramlarını onaylamakla yetinemezler.

Çağdaş feminist kuramların ve uygulamaların sorun olarak gördüğüm yönlerini araştırma girişimi benim için İngiliz kadın kurtuluş hareketinin tarihi hakkında hesap vermek, gücünü ve zayıflığını gözler önüne sermek demekti. Bu tarih belirli bir bakış açısından anlatılmaya mahkum, çünkü 1971’den bu yana edindiğim deneyimlere dayanıyor ve Londra’da sağlam bir işe sahip, heteroseksüel bir Beyaz olarak benim durumumu yansıtıyor. Birçok feminist, kadınlara kendilerine güvenmeyi öğrenmelerinde yardımcı ve esin kaynağı olan bu kadınlar bu tarihten hoşlamayacaktır. Ama bence sorular sormanın ve yeni bir değerlendirme yapmanın zamanı geldi. Kültürel olarak kadın olaylarının popüler sayılıp ticari olarak “feminizm”in ya da kimi yorumlarının başarı getirmekle birlikte kadın hareketinin parçalanıp zayıflamayı sürdürdüğü bir durumla karşı karşıyayız.

Bir zamanlar feministler her yönden saldırıya uğramışlardı ama biz dayandık ve bundan sağ çıkıp geliştik. Görünürde sık sık desteklenip ödüllendirildiğimizden (bu destek aslında kadınların çoğunluğu açısından pek bir şey değiştirmediğine göre) günümüz, kendinden memnun, kesin sonuçlara varmanın değil, açık tartışma ve fikir alışverişinin zamanıdır, tabii eğer feminizm yaratıcı ve zorlayıcı bir yolda ilerleyecekse. Kadınların kurtuluşunu gerçekleştirmekte kendimize düşen farklı amaçları ve etkinlikleri göğüslemek, farklılıklarımıza karşın ne zaman ve nasıl birbirimizi destekleyebileceğimizi görmemizi kolaylaştıracaktır. sh:9-17

GÜÇSÜZLERİN AVUNTUSU

Popüler Feminizmin Temaları

Kendimizde eksikliğini duyduğumuz, arzu edilen şeylerin tümünü ya da insanlığın nefret ettiğimiz tüm yönlerini karşı cinsin kimliğinde toplayıp biraraya getirmek kadında da, erkekte de varolan köklü ve evrensel bir içgüdüdür. Bu edim rahatlatıcı olmakla birlikte bizleri anlayışa götürmez. Rochester erkek gerçeğinin kusursuz bir hicvidir; Cordelia ise kadın gerçeğinin.
[Virginia Woolf, "Men and Women"; (hazırlayan) M. Barrett, Women and Writing'den s.65, Londra, The Women's Press, 1979.]
Feministler Babil Kulesi öyküsünü kendilerine göre yorumlar. Erkeklerin kadınları, bedenlerinin, isteklerinin, bilinçaltlarının ya da yaşantılarının dilini karmakarışık hale getirerek küçümsediklerine inanırlar. Birlikte hareket edebilmek için özgün bir kadın dili kesinlikle oluşturulmalıdır. Ortak bir dil olmadıkça gerçek toplu eylem de olamaz.
[Deborah Cameron, Feminism and Linguistic Theory, s. 142-3, Londra, Macmillan, 1985.]

Çeşitli gizli yollardan güç sahibi olmayı denedim ama hiçbir zaman güçsüz, etkisiz ya da kısaca edilgen olmakla yetinmedim. Tanıdığım kadınların hiçbiri de bununla yetinmedi. Kadınların çoğu kapana kıstırılmışlık, kuşatılmışlık ve değersiz kılınmışlık duygularını çok iyi bilir. Bir adamın otoritesine boyun eğmek, çoğumuzun, en azından yaşamımızın bir noktasında sahip olduğumuz gücü ve iradeyi düzenli olarak ezip yok etmekle tehdit eder. Buna karşın kadınların erkeklere oranla karşılaştığı maddi olanaksızlıklar ve kültürel küçümsenme, “dişil” değerlere, erdemlere ve özelliklere verilen önemle birarada yer alır. Kadınlar görece güçsüzlüklerinin güven verici avuntusundan, mevcut “kadın”, “erkek” görüşleriyle ülkülerinden kendilerine rahatlama ve dayanma gücü çıkarabilir ve çıkarırlar da.

Bu avuntulardan kiminin, örneğin annelik ve evi çekip çevirmek gibi içten zevk duygularının kadınlara güç kazandırdığı doğrudur. Ev yaşamları ekonomik bağımlılık ile toplumsal itaatkârlık üzerine kurulu olsa da, anne ejderhalar hiç değilse ev sınırları içinde çocukları mutlu edebilir ya da korkutup sindirebilir, hatta babaya bile gözdağı verebilirler. Kimi başka rahatlatıcı telafi usulleri de, örneğin modanın şıklığı ve gösterişi (ki bunlar günümüzde genç erkeklerin giderek artan biçimde aradıkları şeyler haline gelmiştir) ya da aşk romanlarını süsleyen düşler, başkalarının yaşantısına özenerek de olsa kadınların, kendilerini, daha güçlü ve mevki sahibi olan erkeklerin dehşetle arzu ettikleri nesneler olarak duyumsamalarını olanaklı kılar. İşyerinde, ofisteki sekreter, bölümünün onsuz İşleyemeyeceğinin bilinciyle gururlanır; patronunun, işin incelikleri konusunda onun bilgisine güvendiğinin farkındadır. Yoksun olduğu tek şey patronunun otoritesi, parası ve prestijidir.

“Feministler” ise bu tür telafi edici tuzaklara tenezzül etmeyen kadınlar olarak görülür. Bu düşünce biçimi hiç kuşkusuz örgütlü feminizmin ikinci dalgası için geçerliydi. Bizler her alanda gerçek güce sahip olmak istiyorduk. Güç derken, başkalarını denetim altına alıp onlara üstünlük sağlamayı değil en azından çoğumuz istediğimizin bu olmadığını düşünüyorduk kendi isteklerimizi, yaratıcılığımızı ve gizilgücümüzü ifade etmek; gelişip boy atmak ve “güneşteki yerimiz” i bulmak için gereken özgürlüğü ve genişliği kastediyorduk. Biz, tüm kadınların toplu gücünü oluşturmayı amaçlıyorduk. Her türlü hegemonyadan arınmış yeni bir dünyanın yaratılmasına katkıda bulunmayı istiyorduk. Bu amaçlar biraz incelikten yoksun da olsa, 1971’de ilk İngiliz Kadın Kurtuluş Hareketi Konferansı bildirgesinde özetlenmişti:

Biz kendi yaşamımızdan kendimiz sorumlu olmak ve başka kadınlara da bu konuda yardım etmek istiyoruz… Toplumsal değişim ve toplumun dönüştürülmesi çabasındaki yerimizi sağlamlaştırmak için toplu ya da tek tek biraraya gelmiş bulunuyoruz. [Sally Alexander ve Sue O’Sullivan, "Sister Under Stress", Red Rag'den 8, 1975, s. 19.]

Günümüzde feminizmin kamuoyundaki yüzü değişmiştir. Herhangi bir feminist toplantıda, kadınların ve değer ölçütlerinin özgün doğasının savunulduğunu, ayrı ve özel bir “kadın dünyasından sözedildiğini görebilirsiniz. Köktenci görüşlerle stratejilerin “erillik” ve “dişillik” üzerine basmakalıp varsayımlara dayandırılması düşündürücü gelebilir ama feminizmin yeni “sağduyusu”nu artık bu geleneksel cinsiyet ideolojisi oluşturmaktadır.

Yirmi yıllık bir feminist araştırmadan sonra tüm dünyada erkeklerin kadınlardan daha çok zenginliğe, güce ve ayrıcalığa sahip olduklarını görmek artık kolaydır. Bununla birlikte, bu durumu açıklayacak ya da sorgulayacak kuramlar ya da stratejiler üzerinde görüş birliğine varmak feministler için daha zordur. “Görünmez on yıl” da denen “kadınların onyılı”nın özgürlükçü ülkülerine karşın kadınların hâlâ her yerde erkeklere göre daha yoksul ve daha az eğitilmiş olduklarını ve tüm politik, ekonomik, dinsel, kültürel ve adli kurumlarda yüksek mevkilerin dışında kaldıklarını biliyoruz.’ Şaşırtıcı olan şey, burada, İngiltere’de, aralarında tutucu görüşün de bulunduğu politik yelpazede feminizmin çeşitli yönlerinin kabulü ve yaygınlığı karşısında erkeklerin sürüp giden güçlülüğünün daha anlaşılmaz hale gelmesidir. Birçok kadın ve erkek, feministlerin söylediklerinin çoğuna alkış tutmaktadır. Kimi erkekler kendi kaba davranışları yüzünden gözyaşı dökmektedirler. Ama erkeklerin gücü, farkına varıp karşı koymaları sonucu değişmeden ve zedelenmeden ortada kaldıkça daha da yenilmez görünmektedir. Feminizmin kendisi de mi güçsüzlerin geleneksel avuntularına geri dönmek zorunda kalıyor? Kimi gelişmeler bana bunun böyle olduğu fikrini veriyor.

Kadınların Erdemleri

Feminist yazın, ki günümüzde İngiltere’de çok yaygındır ve her zaman ileri yazın dergilerinde en çok satan kitaplar arasında sıralanır, radikal feminizmin yeni bir biçimini sergilemektedir. Çoğunlukla, kültürel feminizm olarak da bilindiği Kuzey Amerika’dan gelen bu akım, kadınların üstün erdemlerini ve tinselliklerini yüceltip “eril” şiddeti ve teknolojiyi yerin dibine batırır. “Dişil”in böylesine yüceltilip “eril”in böylesine kötülenmesi, kadın hareketine özel bir kadın doğası mitini sarsmak için katılmış benim gibi kimi feministlerde kuşku ve korku yaratmaktadır.

Feministlerin açığa çıkardıkları tarihten, kimilerimiz 1920’lerde ve 1930’larda kadınların özel erdemlerini ve anneliği yeniden ön plana çıkarma çabasının ne denli başarılı olduğunu ve kendine daha güvenli, başkaldırıcı feminizmi nasıl esaslı bir şekilde geride bırakıp sonunda yok ettiğini de anımsayacaktır. 1913’de çok genç bir Rebecca West, feministleri, bir hareketi “özgürlük yürüyüşünden şehvetle boyun eğişin kolay kazanılan zaferi”ne dönüştürebilecek “kendinden fedakârlık etme günahı”na karşı uyarıyordu. Ama günümüzde Robin Morgan, Adrienne Rich, Susan Griffin, Judith Arcana, Mary Daly, Dale Spender ve izindekiler, herhangi bir Viktorya dönemi beyefendisi gibi kadınların üstün insancıllığından, barışçılığından, vericiliğinden ve tinsel gelişmişliğinden emin olup bu nitelikleri yüceltiyorlar. Robin Morgan bize, dünyadaki yaşamın geleceğini yalnızca kadınların garantileyebileceğini söylüyor. Birleşik Devletler’deki Yeni Sağ ve Ronald Reagan ile burada, İngiltere’deki antifeminist tutucular da hemen hemen aynısını söylüyorlar.

Robin Morgan’a göre kadınlar dünyayı, “eril dürtüler ve cinsellik’in dizginlenmemiş gücünü temsil eden nükleer silahlar kabusundan, kadınca mantık ve annelik duyguları yoluyla kurtarabilir. Sağcılara göre bu, tabii ki, “Greenham’ın öldürücü cırtlak cadıları” diye nitelendirdiklerince değil, tutucu düşünür Roger Scruton’un deyişiyle “kadınların falusun gemlenemeyen arzusunu yatıştırmayı” sürdürdüğü Viktorya dönemi aile yaşamına geri dönüşle gerçekleştirilebilir.

Feminist düşünce, kadınları değerlendirmesinde her zaman başedilemeyecek açmazlarla karşı karşıya kalmıştır. Tek mücadele konusu boyunduruk altına alınmalarına bir son vermek ve durumu koruyan ve onaylayan hali hazırdaki cinsiyet ideolojilerini kökünden yoketmek değil, aynı zamanda da şu anki incinebilirlikleri ve zayıflıkları içinde kadınları koruyup onlara saygı duyulması için savaşmak olmuştur. Bu, “dişil” olan her şeye karşı duyulan sinsice, sahte bir saygının ve kültürel küçümsemenin yadsınması demektir. Kısacası bir yandan kadınların gücünü ve değerini onaylarken, öte yandan kadınların en belirgin deneyimlerinin ve sezgilerinin, boyun eğmelerinin bir ürünü olduğunun yeterince bilincindeyiz.

Ama kuşkusuz ki, saygınlığın ve gücün eşitsizlik, söndürülmüş yaşam ve olanaklarla birlikte boyun eğmekten ve güçsüzlükten doğabileceği görüşünün şaşırtıcı bir yanı yoktur. İngiliz feminizminin ilk genel bildirilerinden birinde, Mary Wollstonecraft’in 1792’de yayınlanan A Vindication of the Rights of Women adlı bildirgesinde kadınlar, birer kadın olarak kendi yaşamları ve gerçek kadınlık konusundaki geçerli görüşler yüzünden duygusal ve zihinsel yönden güdük bırakılmış olarak tanımlanıyorlardı.8 Ama bir yüzyıl sonra birçok kadın hakları savunucusu, ulusun “analari’na oy hakkı tanınmasının yararlarını belirtmek için “kadın doğası” üzerine benzer görüşler geliştirecekti. En azından taktik açıdan, kadınların, var olan cinsiyet düzenlemelerini ve bunların korunmasını sağlayan inançları (başka bir deyişle, kadınların erkekler arasındaki toplumsal ilişkileri) temelde sorgulamadan reform yapılmasında zorlayıcı olabilecekleri açıktır.

Benim bir zamanlar bildiğim feminizmin heyecanlı yanı, kadınlarla erkekler ve kadınlarla dünya arasında yeni ilişkiler kurabilmek için boyun eğmemizin bize getirdiği tüm iyi yanlarımızı koruyarak kendi kadınlığımız hakkındaki düşüncelerimizi değiştirebileceğimiz vaadiydi. Biz erkeklere benzemek islemiyorduk; biz yeni ve daha iyi bir şey olmak istiyorduk.

Çağdaş feminizmin ülküsel kadın imgesi çerçevesinde böyle dönüşüm ve değişim tartışmalarına yer yoktur. Bakın Susan Griffin ne diyor:

Biz [kadınlar] bedenleri ellerimizle okuyabiliriz, dünyayı, toprağı okuyabilir, suyu bulabilir, yerçekiminin yolunu izleyebiliriz. Neyin büyüyüp yeşereceğini ve iki şey arasında nasıl denge kurulabileceğini biliriz… ama onlar [erkekler] bizim bedenlerimizi çiğneyip bu dünyayı başka bir şeye dönüştürmüş olsalar bile, biz kadınların bu güne dek düş kurmayı sürdürdükleri gerçektir diyoruz. [ Susan Griffin, The Roaring Inside Her, s.175, Londra, The Women's Press, 1984.]

Genelleme yapacak olursak kadınların, birçok durumda erkeklerden daha sıcak, daha duyarlı ve başkalarına karşı daha ilgili oldukları tabii ki gerçektir; kadınlar çoğunlukla erkeklerden daha az saldırgan ve rekabetçi gibi görünürler. Ve erkekler de bizi ere her zaman böyle olduğumuzu söylemişlerdir. Kingsley Amis gibi kimi tanınmış kadın düşmanı “kadınların aslında erkeklerden çok daha iyi oldukları ve erkeklerin onlardan hoşlanmalarına şaşmamak gerektiği” doğrultusunda büyüklük taslayıcı inançlara sarılmakta güvence ve teselli bulurlar.

Hepimizin kabul edeceği gibi kadınların daha “iyi sayılması” inancı ve gerçeği, kadınların başkalarına annelik etmek ve bakmak gibi temel eğilimlerine yakından bağlıdır. Ama kadınların genelde hor görülmesinde ve ekonomik bağımlılıklarının sürdürülmesinde tayin edici rolü de zaten bu annelik ve çocuk büyütmek ile bu etkinlikleri destekleyen toplumsal inançlar oynar. Anne sevgisinin ve ilgisinin erdemleri ortada olmakla birlikte bunlar, maddi yönden değerlendirilmek yerine yalnızca ucuz duyguların ikiyüzlülüğü ile alkışlanmışlardır. Kimi feministlerin bir zamanlar kuvvetle iddia ettikleri gibi toplumumuzda erkeklerin çocuk büyütmemelerinin nedeni temeldeki bir yeteneksizlik değil de çok az toplumsal prestij ve güç sağlaması olamaz mı?

Dahası, anne sevgisinin erdemleri sorun yaratıcı da olabilir. Aşırı ölçüde bireyci, rekabetçi kapitalist toplumumuzda başkalarına beslenen sevgi ve ilgi, kendi çok küçük aile topluluğumuzun dışında uygunsuz kaçmaktadır. Sınıf ayrıcalığı ve ırkçı dışlama, hem erkeklerce hem de kadınlarca çocukların çıkarları adına onaylanır. Tek tek her bir çocuğun tehlike altındaki mutluğu üzerinde yoğunlaşan annelik duyguları aşırı meraklı ve denetleyici, yapışkan ve hükmedici olabilir. Çocuklar anne babalarının yitirilmiş düşlerinin gerçekleşmesinde kullanılabilirler. Erkek üstünlüğü bağlamında çocuklar, kadınların daha genel plandaki düş kırıklıklarının ve güçsüzlük duygusunun yerini dolduran tek varlıklardır. Kadınların anneliğe özgü benliksizliği kolayca bir çeşit annelik bencilliğine dönüşebilir, çocukların başkalarıyla sevecen ilişkiler kurmalarını engelleyebilir.

Kişinin kendi çocuklarının sorumluluğunun yükü, toplumsal bakış açısının daralmasına, başkalarının mutluluğuna karşı nefret ve kıskançlık duyulmasına yol açabilir. Kısacası kadınların çocukları için daha iyi bir dünya ve barış istedikleri doğruysa da (kuşkusuz kimi kadınlar Greenham’da ve nükleer silahsızlanma gruplarında barış için örgütleniyor) bu, kadınların daha az milliyetçi, daha az ırkçı ya da sınıfsal ayrıcalıklara erkeklerden daha az bağlı oldukları anlamına gelmez. Kadınlar, kendi toplulukları içinde erkeklerin ne ölçüde gerisinde olurlarsa olsunlar, erkeklerle paylaştıkları toplumsal yaşamın bu anlamda parçasıdırlar. Yetmişlerin başındaki feminist yazının ana temalarından biri de bu çelişkilerin bilincine varılmış olmasıydı. Örneğin Juliet Mitchell, kadınların aile içinde gördükleri baskının etkilerini şöyle değerlendirir.

Baskı, dar kafalılık, basit bir kıskançlık, mantıksız duygusallık ve rasgele şiddet, bağımlılık, rekabetçi bir bencillik ve mülkiyetçilik, edilgenlik, görüş noksanlığı ve tutuculuk eğilimi üretir.[ Juliet Mitchell, Woman’s Estate, s.162. Harmondsworth, Penguin, 1971. ]

Nesnel annelik koşullarının bu gibi zayıflıklara yol açtığı düşüncesi artık dişil erdemlerin ve değerlerin yüceltilmesiyle bağdaştırılmamaktadır.

Kadınlar ve “Doğa”

Günümüzün yaygın feminizmi anneliğin toplumsal gerçeklerinden çok kadınların yaşamı, bedenleri ve nesnelerin doğal düzeni arasındaki ilişkiler üzerinde durmaktadır. “Kültürel” feminizm ile kesişen ve feminizmde “yeni dalga” olarak adlandırılan seksenlerin eko feminizmi, kadınların dünyayı kurtarmaları gerektiğini ve de kurtaracaklarını, çünkü “doğa” ile daha çok denge içinde yaşadıklarını ileri sürer. Reclaim the Earth adlı Ingiliz feminist ekoloji antolojisinin tanıtımında Susan Griffin şöyle der: “Kadın olarak doğmuş olanlarımız çoğunlukla erkeklerin birçoğundan daha hafif bir biçimde doğaya yabancılaşmıştır.” Buna göre kadınları, Adrienne Rich’in “kadınlığın kozmik özü” dediği şeye bağlayan, doğanın temelden yaratıcı, verici ve iyi huylu taslağıyla ilişki içinde tutan annelik yetisidir.

Doğanın dişil olarak ele alınması da kuşkusuz ilginç bir yansıtmadır; bireyin yaşamı ve sıhhati karşısında ilgisiz, vahşi ve yıkıcı olmaktan çok şefkatli, duyarlı ve verici olarak tanımlanır. Burada, doğanın “eril” sayıldığı ve zalim olduğu sağcıların popüler sosyobiyolojisinin ters yüz edilmiş biçimiyle karşı karşıyayız.

Doğayla ilgili böylesine değişken imgelerin varlığı bizi şaşırtmamalı çünkü Marilyn Strathern ve diğerleri gibi antropologların belirttiği gibi “Batı düşüncesi çerçevesinde doğaya da kültüre de tek bir anlam verilemez; tutarlı bir bölünmüşlük yoktur, yalnızca karşıtlıkların değişkenliğini gösteren bir tablo vardır”. Doğa ile kültürün farkını belirtmek için kullandığımız simgelerin kimisinde “eril” ilke doğaya daha yakın görülür: Güçlü, şiddetli, hayvansı ve içgüdüsel. “Dişil” ilke kültürün ürünüdür, terbiye olmuş, evcil ve uygardır. Başka simgeselleştirmelerde bu ikiye bölünmüşlük tersinedir: “Eril”, kültürün yaratıcısı olarak görülür, “dişil” ise içgüdüye ve biyolojiye dönüşür. Demek ki ne “kadın” ne de “erkek” tutarlı olarak “doğa” ile bağlantı içindedir.

Doğa ile kültür, insan biyolojisi ile toplumu arasındaki ilişkiler konusunda girilen çatışmalar durmaksızın yemlenmektedir. Her kültürel dönem bu temayı yeniden ele alıp yeniden sorunu belirler. Feministler, kadınlar ile erkekler arasındaki toplumsal eşitsizliklerin ve “dişillik” ile “erillik” arasında oluşturduğumuz karşıtlığın belirlenmesinde biyolojiye verilen önemin ortadan kaldırılması için var güçleriyle savaşmışlardır. Ama günümüzde kimi feministler, aynı tutkuyla karşı tarafa geçmiş görünüyorlar. Biyolojik yönün insan davranışı açısından yeri ve önemi üzerinde düşünmeden önce “doğa”nın insan davranışlarına kaynak gösterilmesinin pek güvenilir bir dayanak noktası oluşturmadığından emin olabiliriz. “Doğal” olan konusundaki görüşler insanlık tarihi boyunca köklü değişikliklere uğramıştır. Raymond Williams, Keywords’ de şunu ileri sürer: “Boğa’nın kullanımının eksiksiz bir tarihi insan düşüncesinin büyük bir bölümünün tarihi olurdu.” Başka bir yerde de şunu ortaya koyar: “Ortak sahipliğin özel mülkiyetten çok daha doğal olduğu, yaygın bir Ortaçağ düşüncesiydi.” Oysa bu düşünce, günümüzde doğallığa o kadar aykırı görülmektedir ki, tutucular bunda uygarlık için bir tehdit sezinlemektedirler.

Dişil biyolojinin önemini vurgulayan Susan Griffin ve Adrienne Rich, tutarlı olmasa da, “doğa” düşüncesinin kültürel yoldan oluşturulduğunu, bu yüzden “erkek işi” olduğunu kabul ederler. Buna karşılık, kadınların kendi biyolojik “içgüdüleri” ne güvenmeleri gerektiğine inanırlar. Rich’e göre bu, kadınların “bedenleri yoluyla düşünmeleri” anlamına gelir; Griffin’e göre ise kadınlar “içimizde hâlâ yabansı olarak kalmış şeyler”i dışavurmalıdırlar.

 Tüm fizyolojik karmaşıklıkları ile bedensel durumlar, gerçekten her bir hareketimizin, her bir duyumuzun parçasıdırlar. Yine de toplumsal/biyolojik ayrım yanıltıcıdır çünkü bu gibi bedensel durumları ancak belirli toplumsal bağlamlarda, bize uygun olan kültürel açıklamayı kullanarak duyumsayabilir, tanımlayabilir ve anlayabiliriz. Örneğin, ağır biçimde astımlı bir çocuk olduğumdan düzenli olarak adrenalin iğnesi olurdum ve çoğunlukla tüm acılardan özellikle de iğneden korktuğum halde o belirli iğne bende korku uyandırmazdı. Kesinlikle “acıtmazdı”. İğnenin ardından gelen nefes alma rahatlığı ve adrenalinin yarattığı duygusal gevşeme birçok biçimlerde ortaya çıkardı. Kimi zaman derin bir kendini bırakma ve duygusal uyarılma, kimi zaman da hemen harekete gevip çabalama arzusuna kapılırdım.

Aynı biyolojik koşullar, en basit uyarılma durumlarında bile bağlamına göre değişik biçimlerde yaşanabilir. Adet görmek, hamilelik, meme vermek ya da yumurtalık kistinden hastalanmak gibi kadınlara özgü bedensel durumların yaşanması hem kültürel öğelerden etkilenir hem de bireysel farklılıklar gösterir. Örneğin Ann Oakley, genç bir anne olarak kendi deneyimini depresyona karşı verilen sürekli bir mücadele gibi anlatır:

Kendimi dipdiri hissetmem gereken doğum ve meme verme yılları benim için aksine bir çeşit ölüm demekti. Nedenini şimdi anlıyorum. Evli kadınların depresyona girmelerini engelleyici toplumsal desteklerden yoksundum. Annelik gerçekleri konusunda uygun biçimde hazırlanmamıştım.

Daha sonra Ann Oakley, üçüncü çocuğunun doğumunun nasıl çok daha değişik bir deneyim oluşturduğunu anlatmaya koyulur.

Kısacası dişi bedenlerimize kulak verecek olursak, toplumsal bağlamlar ve açıklamalar, bedenimizden duyduklarımızı ve değişikliklerini nasıl yorumlayacağımızı değişmez biçimde etkiler. Bilinçli olarak karşı koymayı istememize karşın toplumsal tanımlar, kendi hakkımızdaki düşüncelerimizi etkileyecektir.

Feminist olarak bizlerin, kadınların fiziksel durumlarına yeni toplumsal açıklamalar getirmekten sorumlu olduğumuz da bir gerçektir. Örneğin, adet öncesindeki gerginlik, tıp ilmi tarafından kendine özgü belirti olarak tanınmaktadır. Kimi feministlerce adet görmek, dinlenmek, yenilenmek ve düşünebilmek için kullanılacak bir deneyim olarak yeniden yorumlanmıştır. Kadınlar bu konunun çalışma yaşamında göz önünde tutulmasını istemişlerdir.

Kadınların bedensel gereksinimleri ve işlevleriyle uyum içinde kalmalarını sağlamaya yönelik feminist arayış, erkeklerin kadınlar karşısındaki gücünü yansıtan bir kültüre ait toplumsal mitlerin bedenlerimizi tanımamızı nasıl etkilediğini görmemizi belki de engellemektedir. Örneğin Susan Griffin ile Adrienne Rich’in kadınca “içgüdü”leri, son ikiyüz yıldır erkek üstünlüğüne dayalı bir kültürün kadınlıkla ilgili görüşünde egemen olan yönün açık bir örneğidir. Kadın bedeninin tümüyle cinsellik ve üreme açısından görüldüğü “dişil biyoloji”nin önemi üzerinde durmak konusunda biraz daha sakınımlı olmamız gerekmez mi? Ama bakın Adrienne Rich bu konuda bize neler söylüyor:

Şu inanca vardım ki… dişil biyoloji klitoristen, memelerden, rahimden ve vajinadan yayılan yoğun cinsellik; ayın devir sürelerini izleyen adet görme hali; dişil bedende oluşan gebelik ve doğumşimdiye dek kavrayabildiğimizden çok daha derin anlam taşır

Günümüzün kadın dergilerinde görülen sulandırılmış feminizm, kadınların kendi bedenleriyle ilgili mevcut toplumsal tanımları kullanırken çok daha az eleştirel bir yaklaşım gösterir. Bu tanımların nereden geldiklerine, kadınların çıkarma olup olmadıklarına ve kabul görüp görmediklerine ilişkin sorular sorulmaz. Örneğin, Jo Spence’in de ortaya koyduğu gibi artık kadın dergilerinde, eskiden olduğu gibi kadınların erkeklere ve çocuklara bağlılığı ve hizmeti üzerinde durmak yerine kendilerinden memnun olmaları vurgulanmaktadır.

Ama bu tutum aynı zamanda, kadınların içinde yaşadıkları dünyanın herhangi bir yönünü en azından çalışma yaşamlarım değiştirip yeniden kurmak uğraşından kopuk, temelde kendine hayran bir yaklaşımı yüreklendirmektedir. Bu dergilerde, sözde feministler kadınları kendileriyle ilgilenmeye, ince kalmaya, form tutup egzersiz yapmaya, kendilerini özgür, neşeli ve bağımsız hissetmeye zorluyor. Bu mesajın, hele çok ciddiye almazsak, kötü bir yanı yoktur, ama en azından Batılı kadınların bedenleri ile ilgili olarak sıkça duydukları, ince ve güzel olmak uyarısına dikkat çekecek ölçüde benzediğinin de bilincinde olmalıyız.

Susie Orbach’ın Fat is a Feminist Issue adlı kitabındaki şiIa verici öğüt de benzer bir eleştiriye uğramıştır.20 Kadınlara yakıştırılan toplumsal tanımlamalarla kadınlara yönelik beklentilere içten bir ilgiyle yaklaşmasına ve birçok kadının kendisinden gördüğü şifa verici yardıma karşın Orbach, yine de ifişmanlığın birçok kadının karşı karşıya kaldığı esas sorun olduğundan hiç kuşku duymaz. Çözüm olarak, “nasıl kilo vereceğimizi” bize söyleyecek olan bedenlerimizin sesini dinlemeyi yeniden öğrenmeyi önerir. Bedenimizin dili, erkek egemenliği’ nin ürünü olan ve kadınlara “bir savunma olarak şişmanlıktan kurtulmayı” öneren geleneksel dişilik ülkülerini en azından kısmen destekler görünmektedir.

Ortada bir sorun daha vardır: İnsan davranışlarının biyolojik temeli yalnızca toplumsal anlamlar yoluyla yaşanıp anlaşılmaz, insan toplumları ve eylemleriyle dönüştürülüp belirlenir. İnsana özgü yetilerin gelişmesi ya da güdükleşmesi, belirli toplumların olanakları ve kısıtlamalarınca biçimlendirilir. Biyoloji ve toplum iki ayrı ya da ayrı tutulabilecek bütün değildir. Belirgin biçimde insana özgü sayılan bir dili konuşabilmek, yazmak, kişisel kimlik duygusu geliştirmek gibi yeti ve özellikler, yalnızca toplumsal ilişkiler bağlamında oluşabilir.

İnsan bedeni ve gereksinimleri hiçbir zaman birtakım kaçınılmaz ya da basit doğal süreçlere indirgenemez. Örneğin Üçüncü Dünya ülkelerinde erkekler kadınlardan daha uzun yaşar; Batıda ise bu farklı ölüm oranları tam tersinedir. İnsan toplumları her zaman bedensel gereksinimleri yönlendirmiş, denetlemiş ve kendine göre uyarlamıştır. Yiyeceklerin, erotik uyarımların ve benzerlerinin simgesel anlamları vardır. Biyolojik, sınırlamalar kesinlikle gerçek olmakla birlikte toplumsal ya da kültürel sınırlamalardan daha kolaylıkla değiştirilebilirler. İnsanlık tarihinde günümüze dek, meme vermenin yerini alacak biberonun icadı kolay olmuştur ama erkeklerin çocuklarını biberonla beslemelerini sağlayacak toplumsal koşulların yaratılması hiç de o kadar kolay olmamıştır. Tüm toplumsal gelenekler doğal gibi görünse de gerçekte insani gelişmenin izlediği katı ve değişmez biçimler, ritmler ya da ilişkiler yoktur. Asıl insana özgü olan şey, ister kadın ister erkek olalım, yaşamlarımızın yalnızca biyolojik gereklilikle değil, esas olarak insan eylemi ve düşüncesiyle belirlenmesidir.

İnsani gereksinimler hiçbir zaman sadece bedensel değildir: Eşit ölçüde duyguları ve usu da ilgilendirir. İlişki kurmak, anlamak, yaratmak, çalışmak ve katkıda bulunmak gereksinimleri ancak karşılıklı toplumsal ilişkiler yoluyla oluşturulabilir. İnsanlar için çocuk bakımı, kentler kurmaktan ya da makineler yapmaktan hiç de daha “doğal” değildir (birinci faaliyetin değerini bilip ödüllendirmek son derece doğru olsa da bu böyledir). Teknoloji, onu kimlerin kullandığına ve kimlere hizmet ettiğine bağlı olarak insanların mutluluğuna ya katkıda bulunur ya da engeller. Onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda kadınların eğitimin dışında tutulmaları ve orta sınıf kadınlarının kendi içlerine kapanmaları doğal olarak kadın mühendis fazlası oluşumuna yol açmamıştır. Ama 1860’da Mary Potts’un yeni tip bir ev ütüsü, 1899’da ise Mrs. Cockran’ın ilk bulaşık makinesini icat etmeleri ‘her ikisi de Kuzey Amerika’da gerçekleşmiş ve bu yüzden kayıtlara geçmiştir ve asıl Marie Curie’nin çok sonraki nükleer araştırmanın temelini oluşturan, radyoaktivite ile ilgili keşifleri, kadınların makine icat etmekte ya da en soyut bilimsel kuralları keşfetmekte doğuştan yeteneksiz olmadıklarını ortaya koyar. Dora Russell’ın, yalnızca erkeklerin makine icat edebileceklerine olan inancı feministlerin on yıl öncesinde alaylı bir gülümsemeyle dinledikleri bir iddiadır; kahraman, öncü bir feminist olarak 70 yıl değiştirmeden sürdürdüğü bir inançtır bu. Oysa Dale Spender’ın böyle bir görüşü hiç eleştirmeden devralması oldukça rahatsız edicidir.

“Kadınlar” ile “doğa”, “erkekler” ile “makine” arasında ilişki olduğunu ileri süren görüşlerin peşine düşmeden önce, erkek üstünlüğünün cinsiyet ideolojisinin temelindeki yeri konusunda endişe duymalıyız. Bu görüşler, kadınların bilgi edinme ve güç kullanma uğraşlarının dışında tutulmalarını haklı göstermeye yararlar. Ve bu dışlamanın sonuçları açısından duygusallık ile nefreti birbirine karıştırırlar. Erkekler “doğa”dan uzaklaşmış görünürler çünkü dünyadaki etkileri, kendilerinin ve başkalarının yazgısı üzerinde daha büyük bir denetim kurmalarını sağlar, öte yandan kadınlara tanınan daha kısıtlı olanaklar, “biyolojik gereklilik” ideolojisi yoluyla doğrulanıp düzenlenir.

Kadınların Kurtuluşu ve Erkek Sorunu

Çağdaş kültürel feminist yazında dişilin hem daha erdemli hem de daha doğal olarak ülküselleştirilmesi kaçınılmaz karşıtını, yani erkeklerin kötü ve doğa düşmanı olarak yerilmesini getirmiştir. Eril ruh, bu düşünceye göre yalnızca kadınları baskı altında tutmakla kalmayıp insanın hayatta kalmasını da tehlikeye atar. Robin Morgan bize, “cinsiyet ayrımcılığının, ırkçılığın, açlığın, savaşın ve çevresel felaketlerin zararları” ndan erkeğin rekabetçiliğinin ve açgözlülüğünün sorumlu tutulabileceğini söyler. Judith Arcana, “eril” kültür ile “eril” davranışların “ahlaksız ve zalimane” olduğunu yazar. Buna göre eril nefret ve eril aşağılama, kadınlar ile erkekler, erkekler ile doğa arasındaki tüm ilişkilerin niteliğini belirler. Erkeklerin kadınlarla ve doğayla olan ilişkilerini simgelemek ve erkeklerin kadınlara nasıl üstünlük sağladıklarını açıklamak için şiddete dayalı cinsel ayrımcı pornografinin imgeleri kullanılmıştır.

Andrea Dworkin bize, erkeklerin kadınlar üzerinde terör yoluyla üstünlük kurduklarını söyler:

Gerçek şudur ki, erkekler düzenli olarak kadınlar üzerinde zorla cinsel etkinlikte bulunurlar. İşte kadın hareketi tam olarak buna bu gerçeğin bilincine varılmasına dayandırılmıştır.

Dworkin’in feminist tarihi bu biçimde yeniden oluşturması yanıltıcıdır. Pornografi karşıtı kadınların yer aldığı bir Amerikan antolojisinin sonsözünde Adrienne Rich, “bu kitap kimi yönleriyle 1980’lerin başındaki Amerikan feminist dünyanın küçük bir örneğidir” der. Eğer bu doğruysa, o hareket değişmiş demektir. Amerika’da olsun İngiltere’de olsun (iki hareket arasındaki birçok farklılığa karşın Amerikan feminizminin İngiltere üzerinde her zaman için güçlü bir etkisi olmuştur) yetmişlerin başında feminizm, birincil olarak erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddete karşı bir tepki değildi.

Gerçi yetmişlerin başında kadın kurtuluş hareketinin İngiltere’de tıpkı yüzyıl önce feministlerin de yaptığı gibi, erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddete karşı örgütlenmeye başladığı doğrudur. Feministler hırpalanmış kadınlar için sığınaklar kurulmasını desteklemişler, kadınların tüm cinsiyetçi teşhir biçimlerine; çıplak posterlere, pornografiye ve her türden malın reklamı için kullanılan, her yerde hazır ve nazır basmakalıp dişil görüntüye karşı yürüyüşler, duvar ilanları ve yazıları yoluyla doğrudan eyleme geçmişlerdir. Ama bu mücadeleyi, kadınları ekonomik bağımlılık ve kültürel aşağılanma altında tutan toplumsal uygulamalarla inançları inceleyip karşı çıkan sayısız stratejinin ve eylemin yanısıra yürütmüşlerdir. İngiltere’de, kadın kurtuluş hareketinin 1969-1972 yılları arasında çıkardığı yazıları toplayan ilk antoloji, The Body Politic, etkinlik alanının genişliğini gözler önüne sermektedir. Başlıca konular şunlardır: Üreme hakkı, çocuk bakımı ve çocuk zammı, kadın sağlığı, meslek eğitimi ve kadınların çalışma koşulları. Buna ek olarak, iletişim araçlarının, hukukun, eğitimin ve devlet politikalarının kadınların yaşamını düzenlemekteki genel rolü de inceleniyor ve eleştiri süzgeçinden geçiriliyordu.

Yetmişlerin başında feministler, kadınların ikinci planda tutulmalarını sağlayan imgeleri, düşünceleri ve gündelik uygulamaları ortaya çıkarmakla meşguldü. Biz, kadınların, onları hem aşağılayan hem de susturan bir kültürel alanda; erkeklenil küstahlıkları, kendini beğenmişlikleri, horlamaları ile değersizleştirdikleri, düşük ücrete layık buldukları, ruhsal çöküntüye uğrattıkları bir dünyada yaşadıklarını ileri sürüyorduk. Ama “dişil” ve “eril” kimliklerin önceden saptanmış veya parçalanmaz olduklarını düşünmüyorduk. Feminizmin yeni bir kadın ile yeni bir erkek yaratacağını umuyorduk. Cinsiyetin belirlediği kalıplaşmış tiplere ve bunların temelinde yatan “doğal” bir farklılık düşüncesine bağlılık, kadınların baskı altında tutulmalarından sorumlu olduğu gerekçesiyle eleştiriliyordu, Sheila Rowbotham 1973’de iyimserlikle şöyle yazmıştı: “Hem erkekler hem de kadınlar için yeni toplumsal ve kişisel olasılıkların başlangıcında olduğumuza inanıyorum.”O zamanlar birçok feminist, cinsel farklılıklardan ve hele hele kadınlardaki olumlu bir farkın üzerinde durulmasından rahatsız olurdu. Kadınların varolan yetilerinin ve davranışlarının gücünü yeterli ölçüde tanıyamama eksikliği (bunlar ne denli ağır gelişmek zorunda bıraktırılmış da olsa) daha sonraki radikal/küllürel feministlerin dolduracağı bir boşluk yarattı.

Hiç de şaşırtıcı gelmeyeceği gibi erkekler, feministlerce her zaman sorun sayılmıştır. Ama yetmişlerde, tipik eril amaçlar ve davranış biçimleri daha çok çelişkili bir durum olarak görülürdü. Biz, erkeklerin hiç değilse kendi sınıf ve topluluklarındaki kadınlar karşısında sahip oldukları becerileri, güveni, kişisel sorumluluk duygusunu ve özyönetimi elde etmek istiyorduk. Çoğu erkeğin değişen ölçülerde paylaştığı küstahlık, duyarsızlık, kendini zorla kabul ettirme ve başkalarının mutluluğu karşısında sorumsuz davranma niteliklerinden hoşlanmıyor, bunlara içerliyorduk. Erkeklerin cinsiyet ayrımına bağlı varsayımlarına, bizleri, erkeklerin gözündeki çekiciliğimiz ve yararlılığımız yoluyla tanımlayan basmakalıp betimlemelere her zaman öfkeyle karşı çıkıyorduk. 1960’ların ilerici sayılan filmlerinde kadınlara yönelik bilinçsiz ve derin nefretin bugün yeniden farkına varmak, örneğin Darling filminde Julie Christie’nin kadın düşmanlığı içeren bir tutumla ele alındığını görmek ya da biz daha politik gündemde bir sorun olarak belirmeden önce, kadınları öyle tanımlayan Harold Wilson’un ataerkil sesini duymak gerçekten şaşırtıcıdır!

Son yıllarda, yetmişlerin başlarındaki feministlerin fazlasıyla “falosantrik”, tipik “eril” davranış ve değerler konusunda fazlasıyla kabullenici ve eleştiriden yoksun, tipik “dişil” uğraşlar, üslup ve davranış konusunda ise fazlasıyla yadsıyıcı ve eleştirel oldukları ileri sürülmüştür. Bu iddiada gerçek payı vardır. Yetmişlerin başında, orta sınıf eğitiminden geçip feminist olan, aralarında gençlerin çoğunlukta olduğu kadınlar annelerininkinden değişik bir yaşam istiyorlardı (istediğimiz yaşam hiç kuşkusuz babalarımızınkinden de farklıydı). Ama o günlerde anneliğimden gurur duyup zevk alırken yalnız olmadığımı biliyordum. Sık sık yadsınmasına ve kimi feministin karşı çıkmasına rağmen çocuklar ve çocuk bakımı, o zamanlar çoğumuz için büyük anlam taşıyordu. Valerie Charlton’ın 1973’de yazdığı gibi, “kadınların kurtuluşu, başka şeylerle birlikte çocuk bakımının ve çocuklarla ilgilenmenin değişik yollarının geliştirilmesinden ayrı düşünülemez” Feministler, geleneksel kadınlığın ayak bağı olarak gördükleri şeylere aşırı tepki gösteriyorlardı, ama bizler, bu tepkiyi haklı gösterecek yeterli acıyı ve burukluğu tatmıştık. Kadınların kurtuluşu hareketi, kadınca klişelerin, kadınların yaşantılarını ve isteklerini görmezlikten gelip çarpıttığına inanıyordu. O zamanlar, feministler, erkeklerin ve “erkekliği”n de çelişmelerle dolu olduğunu görme eğilimindeydi. Erkekler kadınlara duydukları hayranlığı, gereksinimi ve ilgiyi, kabadayılık, sindirme ve nefret ile birlikte ifade ediyorlardı. Çok iyi bilinen “erkek şovenizmi” kavramı değişkendi.

Feministlerin kendilerini, o zamanlar gelişmekte olan “karşı kültürün” ve solcu, köktenci, devrimci hareketin bir parçası gibi gördükleri bir sırada, erkeklerin karmaşık bir topluluk meydana getirdikleri görüşü daha kolay kabul ediliyordu. Erkekler tipik eril ideallere değişik biçimlerde tepki gösterdiler: Bu, kimi zaman belirsizlik, kuşku ve (özel yaşamda itiraf edilen) endişe duyguları olarak ortaya çıktı, kimi zaman da, yine o sıralarda beliren eşcinsel hareketin içinde olduğu gibi (çokluk, herkesin önünde dile getirilen) açık bir alay ve ret) olarak. Sheila Rowbotham, o günlerin korkusuz ama biraz büyüklük taslayan özgüvenini şöyle özetliyor:

Onların [erkeklerin] cesaretimizi kırmasına izin vermemeliyiz. Biz kendi yolumuza gitmeliyiz ama onları da birlikte götürmek gerektiğini unutmamalıyız. Onlar çok yavaş öğrenirler. Bin yıllık mutluluktan sonra kabuklarından yeni çıkmış yaratıklara benzerler. Hassas, ürkek ve korkaktırlar.

Feministlerin, erkek gücü ve mevki karşısında direnmeleri de çelişmesiz sayılmazdı. Özellikle, karşı cinsle ilişki içindeki kadınlar soldaki erkeklerin değişen ölçülerdeki kişisel gücü karşısında karışık hisler besliyordu. Erkeklerin gücünden gocunduğumuzu kabul ediyor, alışılmış üstünlüklerini yadsıyorduk, ama bize çekici göründüklerini de kabul edebiliyor muyduk? Güçlü erkeklere (ve gittikçe artan ölçüde, güçlü kadınlara) duyduğumuz ilgi, tüm durumlarda katıksız eşitlikçi ilişkilere duyduğumuz özlem ile çelişiyordu: Güçlülerin çekiciliği karşısında duyulan bu çocukça ve bilinçsiz arzunun ve ilginin ortaya çıkardığı karmaşık duygular, bence, birçok feministin daha sonra erkeklere yönelttiği sert ve tepeden bakan karşı çıkışın nedenlerindendi.

Yetmişlerin başında, birçok radikal erkek, kadınların kurtuluşu düşüncesi karşısındaki alaylı ve yadsıyıcı tutumdan çabucak vazgeçip büyüklük taşlaşa da en azından cesaretlendirici davranmaya başladı. 1971’de Juliet Mitchell’ın yazdığı gibi:

Radikal erkekler, kadınların kurtuluşu hareketini iğrenç biçimde alaya aldıkları günleri unutturmak çabasıyla, “bizi de alın” diyen yarı yalvarır yarı boynu bükük tavrından, “hadi bize yolu gösterin, sizler yeni devrimci umudumuzsunuz… sizi destekleriz” diyen geri çekilme tavrına uzanan çeşitli tutumlara girmişlerdir.

“Karşı kültür” içinde yer alan erkekler başından beri hem kadın kurtuluş hareketinin hem de eşcinsel kurtuluş hareketinin cinsel politikasını kabul etmişlerdir. Kendilerini bu politikanın tehdidi altına altında hissetmeyi reddetmişlerdir. Erkeklerin çoğu feministçe sorumlulukları karşısında isteksiz davranan kadın arkadaşlarını ciddi biçimde cezalandırmaya bile gitmiştir; kimi erkek için kurtuluş hareketi, kadınların artık yaşamlarındaki erkeklerden daha da az şey isteyecekleri anlamına geliyordu! Zaman zaman erkeklerin desteğinin yüzeysel ve gösterici bir yanı olsa da, kadın hareketinin kampanya çalışmalarına ciddi destek sağlamıştır. Kimi erkek kadınları dinleyip değişmeye çalışmıştır. Örgütlü solda kadınların baskı altında tutulması teorik olarak sınıfların baskı altında tutulmalarının bir yan ürünü olarak görülmüşse de “kadın hakları” en arkada bile olsa her politik gündemde belirmeye başlamıştı.

O zamanlar feministlerin çoğu, erkeklerin değişebileceğine ve değişmesi gerektiğine inanıyordu. Kadınların yaşamlarındaki erkeklerle giriştikleri kişisel mücadele yetmişlerin başında cinsel politikanın ana hedefi olarak görülüyordu. O zamanlar, benim gibi erkeklerle birarada yaşayan feministler çokluk başarılı bir biçimde erkekleri çocuk bakımı ve evişlerini paylaşmaya zorlamak için savaşıyordu. Örneğin, Kuzey Londra’nın halkçı yerel politikasında birlikte yaşayıp çalıştığım erkekler, ister kendi çocuklarıyla ister arkadaşlarının ya da sevgililerinin çocuklarıyla birlikteyken, çocuk bakımına ayırdıkları zamanın değerini bilmeye başladılar. (Paylaşılan ev içi sorumluluklarında elde edilen başarının ya da kaçınılmaz başarısızlıkların tarihi henüz yazılmayı beklemektedir; umarım, sözkonusu çocuklar, bu tarihi bize kendileri sunarlar!)

Tümüyle daha belirsiz ve kuşkulu bir başarıyla da olsa, feministlerin yakınları olan erkeklerden tüm cinsel ayrımcı düşüncelerini ve davranışlarını bir yana bırakmalarını istedikleri doğrudur; başka bir deyişle, erkekler kadınları öncelikle birer cinsel nesne ve duygusal, fiziksel bir doyum kaynağı görüp öyle davranmakdan vazgeçmeliydiler. Andrea Dworkin’in “erkeklerin sistemli sadizmi” konusundaki görüşlerinin günümüzde bu ölçüde yaygınlık kazanacağını yeni kadınların kurtuluşu hareketinin başlangıç döneminde kimse aklının ucundan bile geçirmezdi. Kimi zaman pornografinin kendisi kadar ateşli bir hal alan Andrea Dworkin’in yazıları, cinsiyetçiliğe karşı verilen politik mücadeleyi tahrif, eder ve yadsır. Dworkin’in şöyle yazar:

Kişi her şeyi bilir, yine de cinsellik ile cinayetin biri olmadan öbürünün olmasını imkansız ve düşünülmez kılacak biçimde erkek bilincinde içiçe geçmiş bulunduğunu kabul etmekte güçlük çekebilir. Kişi her şeyi bilir, yine de, en derinlerde, kadınların ortadan kaldırılmasının erkekler için kimlik ve anlam kazanma kaynağı olduğunu kabul etmemekte direnebilir.

Kişinin hiçbir şeyden haberi olmayabilir ama yine de, bu ürkütücü söylemin yanlış ve korkutacak ölçüde yararsız olduğundan emin olabilir.

Erkeklerin şiddet duygusu ve bunun zamana bağlı kalmayan, evrensel kaçınılmazlığı konusu, seksenlerde feminist düşüncenin ve eylemin merkezine yerleşti. Erkeklerin hiçbir zaman değişmeyeceği, erkek egemenliğinin kaçınılmaz ve altedilemez olduğu inancı, en azından radikal feminizm çerçevesinde etkin bir görüş durumuna gelmiştir. Örneğin Angela Hamblin bu gelişmeyi 1982’de şöyle anlatmıştır:

İngiltere’de, değişikliğin gerçekleşebileceği ve bu yüzden peşinde koşulmaya değer olduğu, radikal feminist çevrelerde azınlığın görüşüdür… Kadınların baskı altında tutulmasına tek çözüm olarak erkek çocukların terkedilmesi de dahil tümüyle erkeklerden kopmayı savunan görüşler, politik değişimi zorlamakta yoğunlaşan daha önceki radikal feminist düşünceyi ikinci plana itmiştir… Tek tek erkeklerle olan ilişkilerinde değişiklik sağlamaya ya da oğullarının gelişimini etkilemeye çalışan feministler, dişil enerjiyi boşa harcamak, kimi durumda da “düşmanla işbirliği” yapmakla suçlanmıştır.

Eleştirdiğimiz radikal ve kültürel feminist temaların, günümüz feminizmi içinde yaygınlaştığının, çünkü birçok kadına yaşamlarında kadın olarak yeni bir güven ve yaratıcılık duygusu verip birçok erkeğin kadınlara dönük aşağılayıcı, yok sayıcı ya da baskıcı davranışına karşı duyulan saldırganlığı körüklediğinin farkındayım. Bu kitabın gelişimi boyunca göreceğimiz gibi bu temalar tanıdığımız dünyanın en sevgisiz, usdışı ve yıkıcı yanlarının kökten reddine yol açmıştır. Gene de ben endişe içindeyim, çünkü bu temalar, aynı zamanda kimi etkili ve ticari yönden başarılı feministlerce geliştirilmiş ve feminizmin geleceği açısından çok önemli olduğuna inandığım kadın hareketinin yetmişlerdeki etkinliklerinin çoğunu önemsiz sayan yeni bir politik tasarıma dönüştürülmüştür. Bu yeni ve sorunlu feminist tasarım, en etraflıca, Birleşik Devletler’de Mary Daly, İngiltere’de ise Dale Spender tarafından geliştirilmiştir. Sh:18-38

FEMİNİST BİR SOSYALİZM GÖRÜŞÜ

İngiltere’de savaş sonrası Keynesçi refah devletine duyulan genel inancı yıkıp yerine serbest pazar düşüncesini getirmek, aşırı Sağın ve çeşitli baskı gruplarının yaklaşık otuz yılını aldı. Günümüzün cinsiyetçilik karşıtı sosyalist birliği, o herkesin üzerinde görüş birliğine vardığı nitelikli, Beyaz, heteroseksüel, özürsüz erkeklerin emekçi sınıfının temsil ettiği politik yaklaşıma geri dönemez ve dönmemelidir. Solun da yeni bir sosyalizm görüşüne varabilmesi için benzer biçimde her şeyi yeniden, temelden ele alması gereklidir. Birçok sosyalist feminist, böyle bir yenilenmeye, tüm bireylerine bakabilen ama kadınların dolu dolu ve yaratıcı yaşamlar sürdürmelerini sağlayabilen bir toplumun nasıl yaratılacağı sorusunu ele alarak başlanması gerektiğini savunuyorlardı. Kimi sosyalist feministlerle yandaşları, böyle bir toplumu gerçekleştirmek amacıyla mücadeleye girişmişlerdir. Geleneksel sol ise hâlâ yeni görüşünü üretmek durumundadır. Ama işçi hareketi ve sol, tüm insan ilişkilerinin doğasıyla ilgilenen bir feminist görüşü benimsemedikçe, çoğunluğa hitap etme umudunu hiçbir zaman taşıyamaz.

İngiltere’de “sosyalizm” 1920’lerin sonundan bu yana iki egemen gelenekle bağlantılı olmuştur: İşçi Partisinin perderşn hi düzeni ve işçi hareketinin ekonomizmi. Bunlardan ilki, savaş sonrasında İngiliz sanayinin çeşitli kollarında uygulanan devletleştirmede örneğini bulur; bu uygulama işgücünün koşullarını düzeltmiştir gerçi ama işgücünden uzak ve işgücüne kapalı, demokratik olmayan, yetkeci yönetim yapılarını değiştirmeden olduğu gibi bırakmıştır. İster Ulusal Sağlık Hizmetlerinde ve okullarda, ister başka devlet dizgelerinde olsun, aynı katı hiyerarşik yönetim sıralaması yerel yönetimler ve refah devletinin başka kuramlarınca da benimsenmiştir. Yerel yönetimlerin belediye meclislerinde (son zamanlarda Solcu işçi belediye meclislerinin getirdiği değişiklikler yapılana dek) çeşitli yönetim düzeylerinin birbirleriyle ya da seçimle gelmiş meclis üyeleriyle karşılıklı ilişkisi çok azdı ve çıkarlarını korudukları halktan tümüyle kopuktular. Bu tür bir sosyalizm ancak işgücünde ve halkta bir güçsüzlük duygusuyla birlikte amaçları ve hedefleri açısından destek ya da katılım yerine pek düşmanlık olmasa da ilgisizlik uyandırarak başkaları adına çalışabilir.

Öte yandan işçi hareketinin sanayinin ve hizmetlerinin amaçlarını ve doğasını denetlemek için savaştığı pek olmamıştır; işçi hareketi daha çok kötü durumdaki toplulukların karşılaştığı tüm öbür toplumsal eşitsizlikleri, karşı çıkmadan, bir yana bırakarak sermaye ile işçiler arasındaki gelir dağılımı adına savaşmıştır. Belirli türde grevlerin dışında, işyeri ile dış dünya arasında bağlantı kurmamıştır. Ama Birinci Dünya Savaşından sonra egemen olan bu bürokratik ve ekonomistik “sosyalizm”, bir zamanlar sosyalist mirasımızın parçası olduğu görmezlikten gelinen, yarışma içindeki başka görüşlerin meydan okumasıyla karşı karşıya kalmıştı: Sendikacılık, işçi sınıfı feminizmi ve daha ütopyacı ve ahlakçı bir sosyalizm, işçilerin çeşitli biçimlerde üretimi denetlemelerinin, karşılıklı işbirliğinin ve ilginin ve tüm insan ilişkilerinin dönüşümü üzerinde durmuştur. Günümüzde tüm toplumsal ilişkilere uzanan ve insanların kendi yaşamları üzerinde daha yoğun bir denetim kurmalarını sağlayan daha demokratik ve katılımcı bir sosyalist görüşün yinelenmesi için sosyalist feministlere ve kimi erkek sosyalistlere daha güçlü bir çağrıda bulunulmaktadır.

Kimi feministlerle başka radikallerin uğrunda savaştığı bu yeni sosyalizm görüşü, işyerindeki yaşamımızla evdeki ve toplumsal çevremiz arasındaki ve üretim üzerindeki denetim ile toplumsal gereksinimler arasındaki bağların kurulmasından yola çıkar. Toplumumuzda insanlar, kişisel tüketim alanının ve evin dışında (bu alanlarda da işsizlik ve düşük ücretle sınırlandırılmış olmakla birlikte) kendi yaşamlarını denetlemekten yoksun bırakılırlar. Yaratıcılık, yaşamın anlamı ve denetlenmesi, bireysel zevke ve ebeveynlik ya da aile sorumluluklarıyla zorunluluklara indirgenir. Son yıllarda, kömür madeni köylerinde yaşayan madencilerle kadınların şiddetle uyarıldıkları gibi bizlerden beklenen, çalışma yaşamımız ya da toplumsal çevremiz üzerinde hiçbir denetim hakkına sahip çıkmamamızdır. Ama tutucu düşünce, özel mülkiyeti ve “aileyi” ne denli yüceltirse yüceltsin Margaret Thatcher, 1985’te kamu harcamalarında yapılan kısıtlamayı onaylamak için insanın evini “yeryüzünde bir avuç cennet” diye tanımlamıştır. İnsanlar kişisel ve ailesel olanın dışında bir anlam ve ait olma duygusuna sahip olmak isterler. (Ne yazık ki, bunu, çoğunlukla ulusçuluğun en yıkıcı ve gerici yanı ortaya çıkarır, tıpkı Avrupa’nın her bir yanında ortalığı karıştırıp sonunda, 1985’te Belçika’da Juventus taraftarlarının ölümüne neden olan İngiliz futbol taraftarlarının yaptığı gibi.) Artık yaşamlarımızın başka alanlarında öylesine az bir anlama ve ait olma duygusuna sahibiz ki, tüketim biçimlerinin iletişim araçlarınca pazarlanması yoluyla isteklerimizin yönlendirilmesi son derece kolaylaşmış, üstelik şiddetle savunulur hale gelmiştir. Bizlere ortak kimlik biçimi sağlayan şey modadır.

Bu nedenle yeni sosyalist görüşün ikinci açısı gerçek bir katılımcı demokrasiyi, işçilerin yalnızca aldıkları ücretler konusunda mücadele etme hakkına sahip oldukları değil, yaptıkları işin niteliği ve yöntemleri üzerinde söz sahibi oldukları bir düzeni içerir; bu düzende hepimizin gerek duyduğu kamu hizmetleri bürokratik yoldan tepeden denetlenmekle kalmayıp örgütlenmelerini ve yerine getirilmelerini bir ölçüde denetleyebilmemize izin veren biçimde demokratikleştirilir. Belediye evleri, eğlence merkezleri, okullar ya da hastaneler gibi kamusal kaynakların bunlardan yararlananları seçimden, özerklikten ve denetimden yoksun bırakacak biçimde işletilmemeleri gerekir.

Toplumsal hizmetler, en iyisi olduğuna inandığımız evdeki bakım hizmetiyle derin ve acımasız bir karşıtlık içine girmemelidir (ama nedense evlerde şiddet ile çekilen acıların çokluğu karşısında ev hizmetlerinin kötü yanını görmezlikten geliriz).

Bizler (tutucu düşünce açısından ne denli kutsal sayılsa da) yalnızca “ailelerimize” ait değilizdir, daha doğrusu, kamusal yerleri kullananlarla karşılıklı görüş alış verişi içinde, değişik gereksinimlerimizi karşılayacak biçimde tasarlayıp desteklediğimiz ve gözettiğimiz ölçüde sokaklarımızın, mahallemizin, parkların, kafelerin, tiyatroların, otobüslerin ve dükkanların toplumsal dünyasına ait olduğumuzu hissetmeliyiz ve bunu yapabilirsek yaşamlarımız zenginleşecektir. Toplumsal çevreden kopuk ve evin dışında, işyeriyle her türlü ilgiden uzak aile yaşamında görülen gerginliklere, tekdüzeliğe, eşitsizliklere ve sıkça ortaya çıkan sömürüye ışık tutan feministler, gereksinimlerine yanıt verecek değişik türde bir toplum hizmetine yönelik yeni bir sosyalist görüşe katkıda bulunmuşlardır:

Yaşlı bakımevleri daha çok apartmanımsı otellere ya da kendi kendini yöneten küçük topluluklara dönüştürülebilir. Özürlü gençlerin tek başlarına aileleriyle yaşamaları yerine bir özürlüler bakımevine yerleştirilmeleri daha yapıcı olabilir. Bir yuva ya da çocukevi, işbirliğine, dostluğa ve çeşitli etkinliklere dayanan olumlu toplumsal deneyimler sağlayabilir. Aile yaşamına aşırı ölçüde değer verilmesi, bu gibi başka türden yaşamları değersiz kılar.

Kadınların “doğayla” ve besleyip büyütmekle olan bağlarını ve hatta erkeklerin evişlerini paylaşması çağrılarını yücelten yaygın feminist retoriğin bir bölümü başka feminist mücadeleleri önemsiz kılabilir, çünkü bakım konusunda daha yoğun bir toplumsal sorumluluk çağrısından ve bireysel evişlerinin yerine geçip bize kişisel yaşamımızda daha çok seçim hakkı tanıyan toplu kaynakların sağlanması çağrısından soyutlanmış olarak ortaya çıkarlar. Sağın kamusal kaynakları ve hizmetleri yıkıp geçmesini yasallaştırmak amacıyla bize sunduğu tek şey olan ”aile”yi, değer verip üzerine titrediğimiz şeylerin bir simgesi sayan görüşe feministlerin getirdiği eleştiriyi bir yana atacak denli savurgan olamayız. Michèle Barret ve Mary Mclntosh’un ileri sürdüğü gibi, “eğer aile tekeline almasa bakım, paylaşma ve sevgi çok daha yaygın olurdu.” Aile ideolojisinin dürüstlükten yoksunluğu ve ikiyüzlülüğüne feministlerce ışık tutulması herhangi bir yeni sosyalist görüş açısından çok önemlidir.

Sosyalizm üzerine yeni görüşler, bugüne dek her zaman ve hâlâ da öncelikle İşçi Partisinin ve işçi hareketinin dışında etkinlik gösteren Soldan gelmiştir. Bunlar, kadın hareketinin, barış hareketinin, Ford’da ve Lucas Aerospace’dekiler gibi birleşik işçi kurullarının ve başka alternatif teknoloji ve alternatif iletişim gruplarının yöntemleriyle amaçlarını temsil ederler. Tümü de katılımcı demokrasinin iş örgütlenmesine yönelik yeni yaklaşımların ve kamusal kaynakların kullanımının üzerinde dururlar. Mike Cooley ve Hilary Wainwright toplumsal gereksinimleri karşılayacak halka dönük bir planlamaya dayanan yeni tip bir sosyalizm için bu gibi görüşleri ortaya atan en tanınmış iki eylemcidir. Hilary Wainwright, People’s Plan for Docklands’i (Tersanelere Dönük Halk Planı) üretenlerle birlikte çalışmıştır. Bu mücadelede birçok erkek işlerini yitirmemek için verdikleri kavgadan yenik çıkmalarına karşın çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yöre halkı çevrelerinin denetimini ele geçirmek ve ait olmayı istedikleri bir çevre yaratabilmek için savaşmayı sürdürmektedir. Oysa bu tür bir sosyalizmin büyüyüp gelişmesine İşçi Partisi ve işçi hareketi içindeki eski sosyalizm görüşleri ile erkeklerin gücünü ve ayrıcalıklarını koruma konusundaki kararlı tutum engel oluşturur.

Büyük bölümü İşçi Partili politikacılarca tasarlanan bildiğimiz tüm devlet hizmetleri, hiçbir zaman kadınların, ayrı bir cins olarak karşılığında hiçbir güvence ya da destek görmedikleri bir hizmet olan başkalarına bakma görevinin başlıca sorumlusu olmalarına karşı çıkamadı. Böylelikle, erkeklerin egemenliği azaltılmak yerine pekiştirilmiş oldu; bu durum kadınları, toplumsal yaşamda belli başlı yetki alanlarının dışında bırakmaya ve insanların gereksinimlerinin karşılanmasının işyerinin dışında tutulmasına yardımcı oldu. Ve amaçları ne denli “sosyalist” olursa olsun, kapitalist pazarın kendisi gibi kâr için yapılan üretimin dışında gerçekleştirilen işlerin çözümlemesini yapıp maddi açıdan değerlendiremeyen tüm ekonomik stratejiler, doğuran ve başkalarına bakma görevi kendilerine verilenleri sömürmeyen bir toplum yaratamazlar.

Geleneksel işçi hareketi düşüncesi de eril egemenliği ve başka toplumsal hiyerarşileri güçlendirmiştir. Ekonomik farklılıkları ve “daha güçlü” sendikaların (nitelikli Beyaz erkeklerden oluşanların) pazarlık gücünü savunmakla “daha güçsüz” sendikaların ücretlerini ve koşullarını düzeltmediği bir sır değildir; gerçekten bunun tersini iddia etmek çok gülünç kaçar çünkü farklı gruplardan işçilerin ücretleri ve koşulları arasındaki uçurum giderek büyümektedir. Kadınların yaklaşık on yıldır bas bas bağırdıkları gibi erkeğin getirdiği ”aile ücreti” birçok kadın ve çocuğun gereksinimlerini karşılayamazken kadınlardan doğru dürüst bir ücreti esirgemeyi her zaman başarmıştır. Teknolojik robotların hakkından geldiği, bir zamanların güçlü imalat birliklerinin sayılarının azalması ve becerilerinin yokedilmesiyle işçi sendikalarının geleneksel uygulamaları giderek ortadan kalkmaktadır. Kadınlar, TUC Genel Kurulunda hâlâ önemli bir güce sahip değillerdir ve tam gün çalışan işçi sendikası görevlilerinin yalnızca yüzde beşini kadınların oluşturduğu sanılmaktadır. Ama bu durum değişene dek işçi hareketinin gelişmeyeceğini söyleyen kararlı feminist sesi görmezlikten gelmek artık güçleşmiştir. Örneğin, Ulusal Terziler ve Giyim İşçileri Sendikasının 1986’daki yönetim kurulu üyeliği seçimlerinde kadınların sayılarını, ondört açık yerin onbirini alarak üçten onbire çıkartmaları anlamlıdır. (APEX, ASTMS ve Vergi Memurları Birliğinde de kadınlar yönetimde daha çok yer almışlardır.)63 Angela Coyle, işçi sendikası hareketi içindeki feministlerin umutlarını şöyle dile getirmiştir:

Kadınlar, yeni ve daha yaygın bir kitle sendikacılığının öncülüğünü yapacak gizilgüce sahiptir… Kadınlar yalnızca gelir dağılımını değil, çalışma koşulları, çalışma saatleri, tüketim ve çocuk bakımı sorunlarını da gündeme getiriyorlar. Aykırı görünmekle birlikte, kadınların istekleri artık “kadın sorunları”nın ötesinde daha geniş bir ilgi alanına sahiptir ve işlerin azlığına, yoksulluğa ve eşitsizliğe karşı oluşturulacak radikal bir stratejiye temel oluşturabilir.

Cynthia Cockburn’ün bu listeye ekleyebileceği gibi kadınların sendikalara “katılıp onları değiştirmeleriyle” birlikte teknolojiye kendileri için sahip çıkmak amacıyla bağımsız olarak örgütlenmeleri ve alternatif teknolojiler yaratılması için sol hareketlere katılmaları, teknolojinin “evcilleştirilmesi”ne yardımcı olup yapmak ve besleyip büyütmek arasındaki bağın yeniden kurulmasına yardımcı olabilir.

Bence kadınlar, böyle bir harekete birtakım değişmez dişil niteliklerinden ötürü değil, işyerindeki sorunların evdeki işleriyle ve etkinlikleriyle doğrudan bağlantılı olduğundan öncülük edebilirler. Sendika hareketince ciddiye alındıklarında kadınların maddi çıkarları bu yüzden ücretli iş ile evişi arasında katı ayrımları koruyan ve mekanik becerilere hizmet becerilerinden daha çok değer veren varolan emek hiyerarşilerinin bozulmasını önleyen geleneksel işçi hareketi uygulamalarını derinden sarsacaktır.

Beatrix Campbell gibi işçi hareketini yalnızca “erkeklerin bir hareketi” olarak nitelendiren, hiçbir zaman kadınların çıkarı doğrultusunda eyleme geçmediğini ileri süren feministlere katılmıyorum.

 Tüm öbür toplumsal kurumlar gibi işçi sendikaları da her zaman için erkeklerin egemenliğinde olmuştur ve kaba bir cinsiyetçilik gütmüştür. Tarihsel olarak kadınları doğrudan dışlamış ve kadınların kavgasını destekleyememişlerdir; nitelikli emek gücünü korumaları, kadınlara ve azınlık gruplarına uygulanan ayrımı cesaretlendirici olmuştur. Erkeklerin işyerindeki davranışları, işyerinin dışındaki davranışlarında da olduğu gibi her zaman sorun yaratmıştır. Bu sorunu ancak birkaç sendika, ancak kadınların yoğun baskıları sonucunda ciddi olarak ele almaya yönelmiştir. Öte yandan, erkek sendikacıların kadın işçilerin çıkarlarını desteklediği (örneğin Ulusal Memur Sendikasının 1890’daki eşit ücret desteği ile sağlık emekçilerinin 1980’deki kavgasına verilen destek gibi) ve erkeklerle kadınların elele savaştıkları durumlar da olmuştur. Kadınlar geçmişte artık başka bir döneme ait görülen, erkeklere verilen bir “aile ücreti” düşüncesini desteklemişlerdir. Ama artık emek maliyetlerini düşürmek ve emeği koruma yasalarıyla çok güç kazanılmış başka işçi haklarını göz ardı edebilmek amacıyla kesin kararlılık içinde yarım günlük düşük ücretli kadın emeğine yönelen işverenler ve iş pazarının varlığı ve kadınların iş olanaklarının yarısına sahip çıkmaları göz önünde tutulacak olursa kadınları güçlendirecek yeni işçi hareketi stratejileri bir cömertlik gösterisi olmaktan çıkıp ileriye dönük bir zorunluluk haline gelmiştir.

“Bedelini kadınlara ödetmeden herkesin gereksinimlerini nasıl karşılayabiliriz?” diye soran feminist yaklaşımı bir kez ciddiyetle ele aldığımızda, toplumun toptan değişimini kendimize amaç edinmiş oluruz. Yerel yönetim yayınlarında karşımıza çıkan feminist yazılardan, örneğin Büyük Londra Meclisi Sanayi Stratejisinde olduğu gibi böyle bir görüşün resmi olarak onaylanmış bir ön incelenmesini görürüz:

Bu son derece temel insanlık sorunu toplumun her kesiminde işbölümünün ve çalışmanın ödüllendirilmesi, ücretli çalışma saatleri, becerilerin değerlendirilmesi ve öğretilmesi konularında kesin kökten değişimler gerektirir… Ücretli iş ile evdeki bakım arasındaki ilişkinin değiştirilmesiyle her ikisinin de insancıl öğeleri biraraya getirilebilir ve ezici yönleri aza indirgenebilir. Belki de işin, yaratıcılığının ve bakımın anlamlarının dönüşüm geçirdiği ve böylece işin ağır ve sıkıntılı olmadığı, yaratıcılığın gözde bir azınlığa yönelmediği ve bakımın tek bir cinsin sorumluluğu sayılmadığı bir gelecek oluşturabiliriz.

Sendikaların gücünü yitirdiği, ilerlemenin yavaş ve zorlu olduğu bir dönemde kadınları sendika politikasında daha etkin bir biçimde yer almaya zorlamak tuhaf görünebilir. Ama bu düşüş Su Kazanı Yapımcıları Sendikasına (İngiltere’nin ikinci büyük genel sendikası) başkan seçilen John Edmonds gibi kimi sendika önderlerini sendikaların bazı yeni öncelikli konularla, “eşit haklar” sorunuyla ve “işçilerin işyerinin içinde olduğu kadar dışındaki haklarıyla” ilgilenmeleri gerektiğini savunmaya yöneltti. Böyle bir yeni sendika anlayışı ile kadınlara yetki tanıyan, değişen uygulamalar arasındaki uçurum hâlâ çok büyüktür, ama feministlerin güvenle üzerinde hak iddia edecekleri bir alan yaratır. Kadınların işyerindeki mücadelesi, yaşamımızın her alanındaki eril egemenlik kültürüne ve alışkanlıklarına karşı verdikleri kavgadan daha önemli değildir, ama belediye meclislerinin içinde ve çevresinde verilen mücadeleleri gibi kadınların yerleşik politik tartışmanın ve eylemin içinde yer almalarının başka bir yoludur.

Eril egemenliğe karşı verilen kavgayı sosyalizm kavgasının bir parçası haline getirmek amacıyla merkeze doğru ilerleyen feministler, toplumsal alan politikası (eşitlik sorunu) ile kişisel yaşam politikası (kadınların deneyimlerini anlayıp değerlendirebilmek) arasında denge kurabilme sorunuyla yüz yüze gelmişlerdir. Ama bir zamanlar kadın hareketinin sorunu, kişisel konuların nasıl politik hale getirilebileceğiyken, şimdi sorun tersine dönmüş, feministleri işin politik yönünün kişisel yönünü önemsiz kılmadığını savunmak zorunda bırakmıştır. Alman feminist Barbara Sichtermann’ın ileri sürdüğü, benim de katıldığım gibi günümüzde “dünyasal ve geleceği belirleyici boyutlardaki çelişkiler, birer gönül meselesiymişçesine ele alınıyor.” Eğer bizler savaşımızı kazanmak istiyorsak, kadınlara gereken çözüm bu değildir.

Kültürel feministler, eşitlik için politik eyleme girme konusunun üzerinde durmanın ve erkeklerin egemenliğindeki politik kuruluşlara katılmanın, kadınların kendilerine özgü deneyimlerinin ve değerlerinin ifadesini kaçınılmaz olarak çarpıtıp yok edeceğinden ve belki de kadınları daha saldırgan, daha hırslı yapacağından, erkeklere benzeteceğinden korkuyorlar. (Oysa kadın konferanslarından bildiğimiz gibi bir kez kendilerini daha güçlü hissetmeye başladıklarında kadınlar da aynı erkekler gibi atılgan ve hırslı olabiliyorlar.) Ama eğer başarıya ulaşmak isteniyorsa, erkeklerin egemenliğindeki politik yapıların içinde çalışmak kadınların bağımsız olarak örgütlenmelerini engellemez, engellememelidir. Başarıya ulaşan herhangi bir feminist kavga, politik meydanların içinde ya da dışında, kadınların erkeklerle olan ilişkilerini değiştirmeye başlıyor ister işyerinde, ister evde ya da genelde toplum içindeerkeklerin kadınlara egemen olmalarını sağlayan koşulları değiştiriyor. Birkaç ayrıcalıklının ötesinde tüm kadınlara ulaşan bir feminist politika, gelir, kaynaklar ve kaynakların kullanımı gibi maddi eşitsizliklerle ilgilenmelidir. Bu da, her ne kadar yıpratıcı ve yavaş olursa olsun, devletin içinde ve çevresinde mücadele vermek, sendika çevresinde çalışmak demektir. Bu gibi mücadeleler cinsel politika ve ideoloji açısından eşit derecede önem taşır çünkü bunlar kaçınılmaz olarak birbirleriyle bağlantılıdır: Ekonomik bağımsızlığı olan kadınlar, kaba saba bir adamı bırakmak, isterlerse lezbiyen bir yaşam tarzını benimsemek ve anne olmaya ne zaman ve nasıl karar vermek gibi kimi seçimleri daha kolay yaparlar.

Kadınlarla erkekler arasındaki en büyük ayrım toplumsal eşitsizlikken kadınların erkeklerden farkını korumak için toplantı alanlarından uzak durmanın gerektiğini ileri sürmek, dışlanmayı ve geri planda bırakılmayı geliştirecek erdemlerle değerlerin korunmasını önermek demektir bu da pek öyle yüceltilecek bir şey sayılmaz. Erkeklerin kadınlarla ilişkilerinde ve onlar karşısındaki ayrıcalıklarında yeni gedikler açılmaktadır. Bu gediklerin derinleşmesiyle feministler, kendimiz ve başkaları adına istediğimiz geleceğin yaratılmasına katkıda bulunmak için kadınları güçlendirmeye çalışabilirler.

Stratejik açıdan bunun anlamı şudur: Feministler, asgari ücret, daha kısa “çalışma saatleri”, evde bakacak bir bağımlısı olanlar için izin ve bağımsız bir gelir için savaşmalıdırlar. Bu, kadınların, özellikle dışlandıkları işlerde çalışabilmelerini sağlayacak biçimde eğitilmeleri, desteklenmeleri ve görevlendirilmeleri demektir. Bu, devletin sanayi alanına yaptığı para yardımının ve müdahalenin değiştirilip toplumsal gereksinimleri karşılayacak işlerin yaratılması ve erkeklere özgü etkinliklere kadınlarınkinden daha çok değer veren ve bunları daha çok ödüllendiren yerleşik kavramların yeniden değerlendirilmesi demektir.

Somut olarak bu, kadınların İşçi Partisi ve TUC’de gerçek güce sahip olmaları, ama temel olarak bu kurumlan dışardaki radikal kadın gruplarının etkinliklerine açan politikaları yaratıp desteklemelerinin de çok önemli olduğu anlamına gelir. Sağlık ve ulaşım alanlarındaki kadınların, madenlerin kapatılmasına karşı olan kadınların ya da kurumlaşmış ırkçılıkla savaşan kadınların eylemlerinde gözlemlediğimiz gibi sosyalizmle ya da herhangi bir ilerici tasarımla yeni düşünceler bu gibi etkinliklerden doğmuştur. Yerleşik güç hiyerarşilerinin en dibinden en tepesine yol alabilmemiz için feminist görüşlere gerek vardır.

İdeolojik olarak bu, egemenlik ve boyun eğme kavramlarını dile getiren ve heteroseksüel erkeği, “insanlığın” temel, kendini kanıtlamış ve yetkili temsilcisi sayan, erillik ve dişillik konusundaki tüm varsayımlarımıza meydan okumak anlamına gelir. Ve bu da bizi alıp cinselliğe, şiddete ve kişisel olanın politikasına geri götürür: Bu politika bağlamında, üreme yoluyla tanımlanmış, erkeklerin kullanımına açık, edilgen bir meta durumuna indirgenmiş kadın bedeninin ve falus yoluyla tanımlanmış kadınları zorlayan ve ezen bir erkekliğin simgasi olarak kullanılan erkek bedeninin uyandırdığı arzuların aıtık yeniden biçimlendirilmesi gerekir. Belki o zaman, kadınlarla erkekler, isteğin hem nesnesi hem de öznesi olarak çocukluklarında aldıkları zevklerin yeniden tadına varabilir, kısıtlayıcı ve zorlayıcı cinsel saplantılarından sıyrılıp karşılıklı cinsel beraberliklere girebilirler.

İşçi Partisinin bugünkü yönetiminin ve işçi sendikalarının bu değişikliklerin gerçekleştirilmesi için pek bir şey yapmadıkları doğrudur. Ama yine de düş gücüne ve taraftara sahip Ken Livingstone gibi önderler bu değişimin gerekliliğinden emindir:

Ben İşçi Partisinin neredeyse tümüyle işi olan Beyaz erkek işçilere açık olmasını her zaman için bir güçsüzlük saydım. Kendi görüşüme göre toplum bu temele dayanarak değiştirilemez. Nitelikli ve niteliksiz işçilerden, işsizlerden, kadınlardan ve Siyahlardan olduğu kadar cinsel yönden baskı gören azınlıklardan da oluşan bir koalisyona gerek vardır… Bu da değişmemiz anlamına gelir: Ben kadın hareketini, yalnızca oy toplamak amacıyla desteklemeye yönelik çıkarcı girişimlere karşıyım. İşçi Partisi kadınlara kulak verip kendini değiştirmelidir.

Livingstone’un politikası ve Büyük Londra Meclisinde çalışanların çoğunun tasarıları, sosyalist gündemde doğru dürüst yer almamıştır. Ama sosyalizmin tek umudu gündeminde bunlara yer vermektir.

Öte yandan, feministler de kavgalarının bir bölümünün erkeklerle işbirliğine girip toplumsal eşitsizlikleri ve varolan kapitalist ekonomilerin tehlikeli ve yıkıcı teknolojilerini dönüştürmeyi gerektirdiğini kabul etmelidirler. İster İşçi Partisi içinde ve sendikalarda, ister bağımsız, Siyah, antinükleer, çevreci, ırkçılık karşıtı hareketlerde ya da başka ileri toplumsal hareketlerde ve sol gruplar içinde olsun, erkeklerle birarada ve erkeklere “karşı” politik eylem, feministlerin izlemesi gereken şemsiye stratejidir. Ne de olsa kişinin bir alanda en yakın işbirliğine girdiği tarafın, başka bir alanda birinci sıradaki ve bunun sonucunda en rahatsız edici karşıtları olmasının tuhaf bir yanı yoktur.

Kadınları özsel olarak erdemli, erkekleri ise özsel olarak erdemsiz gören “yeni feminizm” in gerçek sorunu, ilerici güçlere hizmet ettiği ölçüde gerici güçlere de hizmet vermesidir. Margaret Thatcher, kadınların kendilerine özgü niteliklerine değinerek kendi dürüstlüğünü, içtenliğini ve duygu derinliğini ileri sürer.

Benim bu kitabı yazdığım üç yıl içinde, radikal ve sosyalist feministler arasındaki en şiddetli çatışmalar sona ermiştir, bu başka Avrupalı feministlerin de bildirdiği bir değişimdir. Bu kitabın sayfalarında feministler arasında varolan bu gibi ve benzeri çatışmaları sergilemeye çalıştım; bunu çatışmayı yeniden canlandırmak için değil ama anlaşmazlıklarımızı yok saymak yerine göz önüne almak ve bunu yaparken farklı feminizm türlerinin hangilerini paylaşıp destekleyebileceğimizi görmek için yazdım.

Son yıllarda feministleri uğraştıran cinsellik, annelik ve ulusçu saldırganlık gibi konular, ilerici bir kadın hareketi sayesinde dönüştürülebilir ama bu, ancak, bu gibi konuları Üçüncü Dünya’da sömürgeciliğe karşı savaşanları destekleyen antikapitalist bir uluslararası hareketin daha geniş politik arenasına taşıyan bir çözümlemeye varmakla gerçekleşebilir. Bu çözümleme, kadınların bugüne kadar birer kadın olarak yaşamları boyunca karşı karşıya kaldıkları çelişkileri ve karşıtlıkları görmezlikten gelmek yerine açığa çıkaracaktır. Kadınlık hiç değilse bir bölümüyle, her zaman için kendisiyle uyuşmazlık içinde, değişken, çelişkili ve heterojen olmuştur; sınıf, ırk, yaş, cinsel konum ve bireysel özgeçmiş açısından farklı anlatımlara bürünmüştür. Aynı şey erkeklik için de geçerlidir. Tek başına dünyayı değiştirecek ya da kurtaracak, bütünleştirici bir kadın yaşantısı yoktur; erkeklerin olduğu gibi kadınların da uluşculuğu bunu yıkmak için harekete geçirilebilir.

Gelecek kadın değildir. Ama feminizmin sosyalizmi dönüştürüp erkeklerin kadınlar üzerindeki gücüne son vererek geleceğin kurulmasındaki rolü büyüktür. Sh:302-314

Kaynak: Lynne SEGAL, Gelecek Kadın mı?, Özgün Adı: Is the Future Female trc: Suğra Öncü, AFA-Kadın: 11 AFA-Yayınları: 100, Ocak, 1990, İstanbul

 

KUANTUM FİZİKÇİSİNİN ESATİRİ [MİTOLOJİK, EFSANESİ]


Kuantum Fizikçisi «balta burunlu bilim adamı»yla tama­men aynı fikirde değildir. Çünkü kendi araştırmaları, kendisi­ni yeni ufuklara götürmüştür. Fizikçi Einstein’ın E = m . c2 formülünü anlar ve bilir, enerji bizim algılayabileceğimiz bir hızın altında bulunmadıkça (ki o da ışık hızıdır) maddesel dünya diye bir şey yoktur. Onun yeni aletleri kendisine, mad­denin yapı bloklarının tabiatını göstermiştir. Ve son zaman­larda anlaşıldığına göre artık bunların da yapı blokları olma­dığı anlaşılmıştır. Bunun yerini, dalgalar halinde yayılan ener­jinin kuantum akımı görünüşü almıştır. Bu küçük enerji par­çacıkları kendi bildiklerine hareket ediyor gibi görünüyor ve hız ve öteki faktörlere bağlı olarak kâh görünüyorlar, kâh göz­den kayboluyorlar. Bu nedenle, bir fizikçi anlamıştır ki görü­nen dünya, göründüğü kadar reel değildir. Bu anlamda o Hint mistikleriyle aynı fikirdedir. Zira Hintli mistik de «illizyon» ya da «mayanın peçesi» deyimlerini kullanır.

Dünya için. Kuan­tum fizikçisi, evrenin en dış saçaklarıyla meşgul olmayı, yara­dılışın başlangıç günleriyle ilgilenmeyi sever. Karadelikleri, anti maddeyi tanımaya bayılır ve bildiğimiz fizik dünyanın öte­sindeki enerjileri keşfedecek yeni makineler yapmanın yolla­rını arar. Bir Kuantum fizikçisi, zihin-beyin etüdleriyle bir bi­yologdan daha çok ilgilenir. Biyolog, evolüsyonu kontrol altına alabilmek için gözlerini fizik bedenin üzerinden bir türlü ayı­ramıyor. O, uzay-zaman nosyonu (bilgi-kavram)ıyla âdeta ni­kâhlıdır ve ne yaparsa bu çerçeve içinde yapar. Artık Kuantum fizikçisi anlamış bulunmaktadır ki, uzay-zaman çerçevesi baş­ka evrenlerin sınırlarına yaklaşıldıkça erimeye başlar.

“Sayıların sizin şimdiki anlayışınızın ötesinde bir önemi vardır.
Matematik müziğin bir formudur öte âlemde bu, harmoniler olarak işitilir.
Belirli bir müzikten evren ahenginin lezzetini alabilirsiniz.”
“Siz orada sizinle âhenktar olan zihinlerle bir arada olacaksınız. Benzer zihinlerle ilişkiniz olacak. Dolayısıyla “dördüncü boyut”da kendinizi daha ahenkli bir durumda olacaksınız.”

Kaynak: Dr. Helen Wambach, Geçmişi Yeniden Yaşadılar (Reenkarnasyon)  trc: Serhat KURAL-Selman GERÇEKSEVER, Ruh-Madde Yayınları, 1985, İstanbul

 

JAPONLARI TANIMAK İSTEYENLER İÇİN


İnsanı Tanımak, İnsanları Tanımaktır.

 “Fuji Dağı’yla Konuştum”isimli kitabından sizin için seçtiklerim.

 

İçimde dağlanan bir sevinçle, inerek, çıkarak, düşerek, kalkarak, bazı gün ve gecelerde ben de Fuji Dağı’yla konuştum. O Fuji Dağı ki, “Güneş ve Ay insanın içine doğarsa, ne kadar güzeldir,” der, Hokusay’ın ünlü tablosundaki Fuji Dağı. Dağ gibi köpük dalgalarının ufkunda, sanki uzakta ve gizlenmiş duran, ama onların öykündüğü ve hakikatleri olan Fuji Dağı

“Yener SONUŞEN”

**

Japonların çok araştırdıkları ve okudukları söylenir. En büyük ilk üç gazetenin toplam abone adedinin kırk küsur milyon olduğu, her ay çok yüksek telif eserin basıldığı, sadece aylık fotoğraf dergilerinin dört buçuk milyon civarında satıldığı gibi figürler, Japonya’da bir kez kitapçıya gitme gafletinde bulunan herkese bunun ne demek olduğunu anlatır.

Dönem başladıktan çok kısa bir süre sonra sık sık kütüphanede bulduğum bazı kitaplar üzerine Fujita Hoca ile konuşurken, “Senden bir şey rica edebilir miyim,” dedi. “Çok okuyorsun ve bazı kitapların kütüphanede olmadığını biliyorum. Sana kitap ısmarlama makbuz koçanını vereyim, istediğin kadar kitap ısmarlayabilirsin. Sayfaların altlarını imzalamak için bana getir, biraz kitap dedikodusu da yaparız, ” dedi. Böylece eğer aklımda yanlış kalmadıysa belki iki yüz kadar kitabı sadece kendi konumla sınırlı kalmayarak, kütüphaneye ısmarlamış oldum. Böyle bir imtiyaz ve şans öyle sanıyorum hemen hemen tüm üniversitelerimizdeki hocalarımızın en sınır tanımaz rüyalarında bile göremeyebileceği bir şeydi.

Japonya hakkında kitap okumak tamam, ama yazmaya gelince çok şaşırtıcı, geniş ve derin bir kültürü olan Japonya için, Japonya’da birkaç hafta kalanlar (belki de) kitap yazar, birkaç ay kalan bilim adamları, makale tasarlarlar, birkaç yıl kalan, ya yazmayı hep erteler, ya da reddeder, derler. Ben bu satırlarda Japonya diye belki de kendimi anlatıyorum. Cyrano de Bergerac’ın dediği gibi, “Sensin”derseniz, “Hayır, bu satırlar arkadaşlarım, kan bağı olmayan akrabalarım, hocalarım ve iyilik gördüğüm insanlardır”derim. “Forrest Gump”ta üste düşen tüy neyse, Japonya’da karşıma çıkan insanlar işte onu simgeler

 “Uzakta (ama) yakın ülke Türkiye”başlıklı bu kitap, Japonya’da Türkiye üzerine yazılı olduğunu bildiğim, daha Türkiye’deyken (1983) duyduğum ve Japonca olduğu için sadece sayfalarına bakabildiğim bir kitaptır. Adı, anlam olarak çok güzel. Eğer bir gün Japonya üzerine bir kitap yazabilirsem, cevaben Türkiye kelimesinin yerini Japonya olarak değiştirip bir kitap yazmak isterim, diye düşünürdüm o zamanlar. İnsan çoğu kez uzak olduğuna ya da bilmediğine düşmandır. Bu uzaklık bazen coğrafi uzaklık olarak da ifade edilebilir. Ama bugün dünyadaki coğrafi yakınlık ve komşuluk ilişkilerine bakıldığında, sanki herkes komşularına düşman, komşularının düşmanlarına dost gibidir. Hâlbuki komşuluk, hakkı verilerek yapılsa çoğu kez akrabadan ileri bir ilişki ve statü oluşturmaktadır. Hani fıkradaki gibi, Polonyalılara sormuşlar, “En sevdiğiniz ülke neresidir?” diye. “Tayland!” demişler. “Niye?” diye sorulunca da, “Komşu değiliz!” demişler. Komşunuzla siz iyi olsanız, bazı kereler diğer komşular, sizi ve onları bırakmaz. Ben hiçbir tarihi bağ gözetmeksizin Japonya’da böyle bir kitap yazılmış olmasını, tek başına gerçek komşuluk şansı diye düşünüyorum. Bugün de komşu olmadığımız bilindiği için, kimse araya girmeden kıta ötesi bir yakınlık ne büyük imkân diye düşünüyorum.

**

Japonya’ya ilk geldiğimde bir Pakistanlıyla karşılaştım. İnançlı bir insandı. Ünlü bir bankacıydı. “Mr. Sonuşen, hiçbir zaman Japonlarla inanç konusunda tartışmayın, ya da bizim inancımız şöyledir diye onları uyarmaya çalışmayın. Çünkü ‘Niye domuz eti yemiyorsunuz?’ diye sorabilirler. Çoğu kez zaten cevabı biliyorlardır. Dolayısıyla siz ‘ domuzun içinde şöyle tenyeler, mikroplar barınır’ derseniz, size ‘ bugün artık domuzlar eskisi gibi pis yerlerde yaşamayabilir, pislikle beslenmeyebilir, hattâ süt havuzunda büyütülebilir, böyle bir durumda veteriner kontrolünden de geçerse o zaman yemenizde bir mahsur yoktur değil mi?diye sorabilirler.

**

Nitekim sonraları gerçekten bana birkaç defa böyle söylediler. Bir seferinde hem soruyu hem cevabı söylediler, ben hiçbir söylememiş olmama rağmen. Yine bir gün bir Japon, galiba bir barış derneği üyesiymiş, “Yenersan sizin dininiz barış dini midir?”diye sordu. Ben de, “Evet, İslam, selam, bunlar hep barışla ilgili mesajları içerir, etimolojik olarak da,”dedim. O Japon da bana, o günlerde savaşmakta olan iki komşumuz için “Iran ve Irak’ ta yaşayanlar müslüman değil mi?” dedi. Artık bir daha bu konuların üzerinde en naif bir cevabı bile vermemeye karar verdim. Versem de Fûzûlî’nin, “sualime cevaptan gayrı şey vermediler” dediği gibi, sadece cevap olarak algılanacağını hissettim. Aynen Kapalıçarşı’da satıcıların “Buyrun içeri dediği zaman Japonların kaçması gibi, inanç konusunda da Japonların tavrı aynıdır. Siz bir şey söylerseniz kaçarlar, ancak bir şekilde kendilerinin merak edip, araştırıp, bulup, inanıp, sahip çıkmaları hâlinde, Japonların inançları konusunda farklı şeyler yapmaları mümkün olabilir.

**

Fuji Dağı’yla Konuştum

Boye de Mente’nin “Japonlarla İş Yapmak”kitabında şöyle bir paragrafa rastladım. “Japonya  da herkes sizi görür, herkes sizi bilir, ama sizinle sadece görüşmesi gerekenler muhatap olur,”diyordu ve ekliyordu “Mesela birçok insanın görev yaptığı altmış-yetmiş kişilik, açık ofis düzeni Japon şirketlerinden birine girdiğinizde biriyle göz teması sağlayıp, şu kişi ya da şu departmanı nasıl bulurum, diye sormak istediğiniz zaman çok zorlanırsınız. Çoğu kez yabancı dil düzeylerinin o kadar da yeterli olmadığını düşünebilecek olan ve kapıya yakın oturan genç, genellikle de hanım çalışanlar, sizi daha görür görmez, ‘gerekli olduğu gibi yardımcı olamaya bilirim, iletişim kuramayabilirimya da ‘ başıma dert almayayım duygularıyla hemen önlerindeki bir şeylerle ilgilenmeye başlarlar. Böylece hâl diliyle onlara sormamanızı size anlatmış olurlar,” diyor. Bunu okuyunca hakikaten de durumu iyi tespit etmiş diye düşündüm. Nitekim ilk gittiğim Japon şirketinde muhtemelen kırk katlı bir iş merkezinin, otuz küsuruncu katında, tahminen her katında üç yüz-dört yüz kişi çalışıyordu, aradığım kişiyi nasıl bulabilirim diye sormak için kitaptaki hileye başvurdum. Hızla büyük ofise girdim. Beni gayrı ihtiyari gören insanlar daha durumu idrak edip kendileri açısından ne yapacaklarına karar vermeden, bir tanesini seçip göz temasıyla hafifçe öne eğilerek “Bir dakika,” diye işaret ettim. Benim de şahit olduğum ve de Mente’nin bahsettiği gibi, intikal süresi geçtikten sonra, hemen başını önüne eğip, koltuğuna oturmaya fırsat bulamadan önce o kişiyi yakalamış oldum. Tam otururken kalktı. İçimden “Aferin de Mente’ye” dedim. O hafta gidip bir kitabını daha satın aldım.

**

Japonya’dan döndükten sonra, bir gün Kapalıçarşı’ya arkadaşım Erdener’in dükkânına ziyarete gittim. O sırada bazı Japon turistler vitrinin önüne geldiler. Kapalıçarşı’da genellikle âdettir ya, müşteriyi içeriye davet etmek için çok ısrarlı ikna hamleleri yapılır. Hattâ sokaklardaki satıcı çocuklar mutlaka, “Yes Mr!”, “Where are you from Mr/Mrs?”, sonra birkaç ayrı dilde çoğu kez tüm bilgileri yine o dillerdeki “Where are you from?” olduğunu tahmin edebileceğiniz cümleler sarfederler. Cüretle. Satıcı dediğin zaten öyle olur. Turkish iş. Ancak Erdener’in dükkânında gördüğüm şey beni şaşırttı. Hemen içerden seslendi, “Oğlum içeri girin,” diye. Sordum, “Ne o Japonları ikna etmeye çalışmıyor musunuz?” Sanki Japonya’da dört yıl geçiren ben değilmişim gibi. Sosyo kültürel olarak çok doğru bir şey söylediJaponların eğer bir şey satmaya çalışırsan, zorlandıklarını ya da baskı altında olduklarını hissederlerse, bazen de davet edildikten sonra reddetmenin kendileri için çok güç olduğunu bildikleri için, hemen kaçarlar. Beğenirlerse nasıl olsa içeri girip, sorarlar ve alırlar,”dedi. “Bu nasıl bir teknik,” dedim, “yakında sosyal antropolog olacaksın korkarım.” “Tabii abi,” dedi. “Mesela geçen gün bir adam geldi, şöyle elli yaşlarında, yanında da yirmi beş yaşlarında bir hanım var. Durumu anladım. (Adamın psikolojisini kullanarak, mal satabilmek için) biraz pahalıca bir yüzüğün fiyatını sordukları zaman, sanki çok yakın davranıyormuşum gibi poz takınarak, ‘ o size gelmez, olmaz, ’dedim. Bizim buralarda klasiktir bunlar. Kadın bir tuhaf oldu, adam irkildi. ‘Niye?dedi. ‘Biraz pahalıdedim. Adam kızdı. ‘Ne demek pahalı, çıkartın lütfen’ dedi tahmin edeceğin gibi. Toplam alışveriş on dakika sürdü. Ben de çok pahalı bir yüzüğü, çok özel bir psikolojinin esiri olan birine hemen satmış oldum. Bizim meslek böyledir.”

**

Sergio, bir televizyon programında o günlerde yeni yeni ünlü olmaya başlayan (Allah korusun) AIDS hastalığıyla ilgili yapılan bir programda, uzun uzun Japonların AİDS olmayacağı, fakat yabancıların muhtemelen taşıyacağı gibi bir yoruma rastladığını söyledi. Hatta izleyicilerden biri, “Trenlerde ve otobüslerde yabancıların tuttuğu tutamaklara dokunmamalı mıyız? diye sormuş.

Bunun üzerine onunla birlikte, muziplik olsun diye, Japonların çokça görebileceği bir şekilde bulunduğumuz tren vagonunda ikimiz de dokunabildiğimiz kadar çok yere dokunup, “Bakalım dokunduğumuz yerlere Japonlar dokunacak mı?” diye araştırma yaptık. Herhalde biraz da beklentimizden, bazılarının sanki korkuyla baktığını görür gibi olduk. Tabii ki o günlerde bu hastalık yeni bilinmeye başlamıştı.

Yine de Japonlar en azından bizim başka bir hastalığa duçar olduğumuzu düşünmüş olabilir.

**

“Japonyada hep birileri sizi görür, izler ama siz bilmezsiniz. ”Bunu Japonya’da yaşayan bir yabancı söyledi.

Mesela trende giderken aslında en az birkaç kişi size bakıyordur ama siz farkında değilsinizdir. Çünkü bakanlar, Batılılar gibi değil, Japonlar gibi bakar. Yani sizin onları görmeyeceğiniz bir an ve şekilde,”diye de ekledi…

Bunu duyar da durur muyuz? Hemen ertesi gün genellikle sadece koltukların dolu olduğu ve ayakta sadece birkaç kişinin olduğu, bir vagonda tutamağı tutmuş ufuklara doğru bakarken, birdenbire yumuşak bir bakışla da olsa sağ tarafıma hızla dönüp “Bakan var mı?” diye denedim. Üç kişiyle göz göze geldik. Çok şaşırdılar. Doğrusu ben de gülmemek için kendimi çok zor tuttum. Sanki onlar için bakmadığımı hissettirmeye çalıştım. Ama o kadar tuhaf bir durum oldu ki, bir sonraki istasyonda herkes indi.

Sanıyorum hepsi gideceği istasyona bir sonraki trenle gitmişlerdir.

**

Japon ve Türk arkadaşlarımla birlikte bir balıkçıda yemek yiyorduk. Kocaman gözlü bir balık geldi. Japon arkadaş da gözü ağzına atarak yemeye başladı. Türk arkadaş yüzünü buruşturarak “Balık gözünü böyle mi yiyorsunuz,” dedi. Türkiye uzmanı olan Japon arkadaşımız da, “Siz de Türkiye* de koyun kellesinin gözünü böyle yemiyor musunuz?” diye sordu. Bu iki göz arasındaki fark insanın ancak aydınlanma gözü kadar farklıdır

**

GAİJİN yabancı demektir. Enteresandır, Japoncada ayrıca YABANJİN diye bir kelime daha var ki, yaban adam demek. JİN kelimesi [cin diye okunuyor] insan için kullanılıyor. Bunun çok daha nazikçesi gaikokujin. Yani yabancı ülkelerden gelen insan. Dolayısı ile gaijin biraz amiyane tâbirle gâvur sözcüğü gibi vurguya sahip. Bir akşam üstü Mitaka istasyonundan otobüse bindim, yorgun argın iş dönüşü. Otobüs nisbeten kalabalık. Yoldaki duraklardan birinde dört-beş yaşlarında çok tatlı bir kız çocuğuyla, -herhalde- büyükannesi, benim yanımdaki koltuğa kadar ilerlediler. Küçük kız beni görünce ninesine, “Nineciğim gaijin böyle mi oluyor?”diye sordu. Ninesi büyük bir telaş içinde, “O sözü söylemeaman sakın ha”diyerek, bir yandan da kendi bakışlarını gizlemeye çalışarak, Japonca bilip bilmediğimi anlamaya çalışıyordu. Bilmiyor gibi yaptım. Ama çok komik. Düşünsenize, karşınızdaki minnacık Japon size “Gâvurlar böyle mi olur?” diyor. Çok eğlenceli. Artık giderek akıllanıyor olmalıyım ki, otobüsten inmeme iki dakika kala çocuğa doğru eğilip, muhtemelen ninesinin de duyduğu bir sesle, “Boşverin dedim, “ben bir gaijin’im. Rahat rahat söyle.”Bu yaştaki özgürlük, gerçek ifade özgürlüğünün yaşandığı tek dönemdir. Başımı kaldırıp nineyi yapabildiğim en zarif şekilde selamlayıp, zaten durmuş olan otobüsten indim. Çok şükür ben Japonya’dan döndükten bir müddet sonra Japonların incelmiş kültürlerinin ve hayat tarzlarının yanlış anlaşılmasına sebep olan “ALİEN REGİSTRATİON”sözcüğü kaldırılmış. Nitekim aynı Japonlar, Japonya’daki TORUKO BURN, yani Türk hamamı diye anılan ve normal banyo yapılan hamamlardan farklı hizmetleri olduğu söylenen yerlerden, Türk Büyükelçiliğinin ısrarlı ve başarılı çalışmalarıyla Türk ismini de aynı yıllarda kaldırttılar. (Hem de özel sektöre ait olmalarına rağmen)

**

Japon arkadaşlarla Levent’teki evde sohbet ediyoruz. Kim bilir kaçıncı sohbet.

Arkadaşlarımızdan biri, “Biz hep beraber Konya, ya Şeb-i Arûss’ a gidiyoruz, sen de gelir misin”dedi. Hiçbir rezervasyonumuz olmadan, otobüsle Ankara üzerinden aktarmalı, geceli gündüzlü bir yolculukla, Konya’ya gidiyoruz. Arkadaşlarımın ellerinde bilgi dolu kitaplar, kafaları merak yüklü, yürekleri temiz. Allah’tan Mevlânâ, bütün kalp sahiplerini güzelliğe çağırmış. Beni bir bakıma onların güzel kalbi götürdü.

**

Tokyo’da, üşümekten harabolduğumuz bir gecede, beş film sinemasında, Hal Ashby’nin yönettiği ve Peter Sellers’ın oynadığı Being There” (Türkçeye (Bahçıvan adıyla çevrildi) filmini izlemiştik. İnsanın kendini keşfetmesine olan inancımla, İstanbul’a döndükten sonra, küçük bir bahçe edinip, çeşit çeşit ağaçlar ve çiçekler ektim. Bir gün, o sıralarda çalıştığım şirket için ambar yöneticisi aranırken, aday olarak gelen beyin CV’sinde hobiler arasında bahçeciliği de gördüm. Çok da haz etmemiş gibi yaparak, “Bu bahçecilik de nedir?”dedim. “Keşke yazmasaydım”der gibi bir ifadeyle, “Ben,” dedi, “efendim çiçekleri severim” “Öyle mi,” dedim, “peki bu işte ne kadar iyisindir?” “Söyleyeyim mi, söylemeyeyim mi,” diye gözlerimin içine bakarak, “Ben, dedi, “çiçeklerle konuşurum,” “O zaman iş şenindir,”dedim. “Ben mi seçildim?” diye sordu. “Kıymetlerimizi emanet etmek için, çiçek ya da kuşdili bilen birisinden daha emin kim vardır ki,” dedim.

Yener SONUŞEN Kimdir?

1959 yılında Eskişehir’de doğdu. Çocukluğun-dan itibaren satır aralarını okuma alışkanlığı edindi. Çok özel durumlar dışında sadece dinlemeyi değil konuşmayı da seçti. Çalışarak okuduğu Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü hariç, yurtiçi ve yurtdışı birçok okuldan diploma ve belgeler topladı. Okumayı sevdi. Dört yıl Japonya olmak üzere, seyahat etmeyi ve güzellikleri keşfetti.

İnsan ömrünün her safhasının bütünü ilgilendiren seyirler olduğuna inandı. Yolculuğun kalp ve insan’a doğru olduğunu anladı. 2003-2005 yılları arasında bir numaralı profesyoneli olduğu şirket, bu dönemde 2,27 milyar dolardan 6.6 milyar dolar ciroya ulaştı ve uluslararası şirketler ligine girdi. Son iki yıldır şirket alım-satımları ve danışmanlık işlerini sürdürüyor. Fuji Dağı’yla Konuştum, hazırladığı üçlemenin ilk kitabı.

Daha fazlasını bulmak için Kaynak: Yener SONUŞEN, Fuji Dağı’yla Konuştum, Beta Basım Yayım Dağıtım A. Ş.1.Basım Mart 2008, İstanbul

 

اَلْقَصِيدَةُ الْجَلْجَلُوتِيَّةُ HAZRET-İ ALİ kerremallâhü vechenin KASİDE-İ CELCELUTİYE DUASI


PDF İNDİR

اَلْقَصِيدَةُ الْجَلْجَلُوتِيَّةُ

بِسْـــــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيـمِ
بَدَأْتُ بِبِسْمِ اللهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ
اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ
وَ صَلَّيْتُ بِالثَّانِى عَلَى خَيْرِ خَلْقِهِ
مُحَمَّدٍ مَنْ زَاحَ الضَّلاَلَةَ وَالْغَلَتْ
اِلٰهِى لَقَدْ اَقْسَمْتُ بِاسْمِكَ دَاعِيًا
بِاجٍ وَمَا هُوجٍ جَلَتْ فَتَجَلْجَلَتْ
سَئَلْتُكَ بِالْاِسْمِ الْمُعَظَّمِ قَدْرُهُ
وَ يَسِّرْ اُمُورِى يَااِلٰهِى بِصَلْمَهَتْ
وَ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ اَدْعُوكَ رَاجِيًا
بِاجٍ اَيُوجٍ جَلْجَلِيُّوتٍ هَلْهَلَتْ
بِصَمْصَامٍ طَمْطَامٍ وَيَا خَيْرَ بَازِخٍ
بِمِحْرَاشٍ مِهْرَاشٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
بِاجٍ اَهُوجٍ يَا اِلٰهِى مُهَوِّجٍ
وَ يَا جَلْجَلُوتٍ بِالْاِجَابَةِ هَلْهَلَتْ
لِتُحْيِى حَيٰوةَ الْقَلْبِ مِنْ دَنَسٍ بِهِ
بِقَيُّومٍ قَامَ السِّرُّ فِيهِ وَ اَشْرَقَتْ
عَلَىَّ ضِيَاءٌ مِنْ بَوَارِقِ نُورِهِ
فَلاَحَ عَلَى وَجْهِى سَنَاءٌ وَ اَبْرَقَتْ
وَ صُبَّ عَلَى قَلْبِى شَأبِيبُ رَحْمَةٍ
بِحِكْمَةِ مَوْلٰينَا الْكَرِيمِ فَاَنْطَقَتْ
اَحَاطَتْ بِىَ الْاَنْوَارُ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ
وَ هَيْبَةُ مَوْلٰينَا الْعَظِيمِ بِنَا عَلَتْ
فَسُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ يَا خَيْرَ خَالِقٍ
وَ يَا خَيْرَ خَلَّاقٍ وَ اَكْرَمَ مَنْ بَغَتْ
فَبَلِّغْنِى قَصْدِى وَ كُلَّ مَأٰرِبِى
بِحَقِّ حُرُوفٍ بِالْهِجَاءِ تَجَمَّعَتْ
بِسِرِّ حُرُوفٍ اُودِعَتْ فِي عَزِيمَتِى
بِنُورِ سَنَاءِ الْاِسْمِ وَ الرُّوحِ قَدْ عَلَتْ
اَفِضْ لِى مِنَ الْاَنْوَارِ فَيْضَةَ مُشْرِقٍ
عَلَىَّ وَ اَحْيِى مَيْتَ قَلْبِى بِطَيْطَغَتْ
اَلَا وَ اَلْبِسَنِّى هَيْبَةً وَ جَلَالَةً
وَ كُفَّ يَدَا الْاَعْدَاءِ عَنِّى بِعَلْمَهَتْ
اَلَا وَ احْجُبَنِّى مِنْ عَدُوٍّ وَ حَاسِدٍ
بِحَقِّ شَمَاخٍ اَشْمَخٍ سَلَّمَتْ سَمَتْ
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ
بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ الظُّلْمَةُ اَنْجَلَتْ
اَلَا وَ اقْضِ يَا رَبَّاهُ بِالنُّورِ حَاجَتِى
بِنُورِ اَشْمَخٍ جَلْيًا سَرِيعًا قَدِ انْقَضَتْ
بِيَاهٍ وَ يَايُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا
وَ يَا عَالِيًا يَسِّرْ اُمُورِى بِصَيْصَلَتْ
وَ اَمْنَحْنِى يَا ذَاالْجَلَالِ كَرَامَةً
بِاَسْرَارِ عِلْمٍ يَا حَلِيمُ بِكَ انْجَلَتْ
وَ خَلِّصْنِى مِنْ كُلِّ هَوْلٍ وَ شِدَّةٍ
بِنَصِّ حَكِيمٍ قَاطِعِ السِّرِّ اَسْبَلَتْ
وَ اَحْرِسْنِى يَا ذَا الْجَلَالِ بِكَافِ كُنْ
اَيَا جَابِرَ الْقَلْبِ الْكَسِيرِ مِنَ الْخَبَتْ
وَ سَلِّمْ بِبَحْرٍ وَ اَعْطِنِى خَيْرَ بَرِّهَا
فَاَنْتَ مَلَاذِى وَالْكُرُوبُ بِكَ اَنْجَلَتْ
وَصُبَّ عَلَىَّ الرِّزْقَ صَبَّةَ رَحْمَةٍ
فَاَنْتَ رَجَاءُ الْعَالَمِينَ وَلَوْ طَغَتْ
وَ اَصْمِمْ وَ اَبْكِمْ ثُمَّ اَعْمِ عَدُوَّنَا
وَ اَخْرِسْهُمْ يَا ذَا الْجَلَالِ بِحجَوْسَمَتْ
وَ فِي حَوْسَمٍ مَعَ دَوْسَمٍ وَ بَرَاسَمٍ
تَحَصَّنْتُ بِالْاِسْمِ الْعَظِيمِ مِنَ الْغَلَتْ
وَ اَلِّفْ قُلُوبَ الْعَالَمِينَ جَمِيعَهَا
عَلَىَّ وَ اَعْطِنِى الْقَبُولَ بِشَلْمَهَتْ
وَ يَسِّرْ اُمُورِى يَا اِلٰهِى وَ اَعْطِنِى
مِنَ الْعِزِّ وَ الْعُلْيَا بِشَمْخٍ وَ اَشْمَخَتْ
وَ اَسْبِلْ عَلَيْنَا السَّتْرَ وَاشْفِ قُلُوبَنَا
فَاَنْتَ شِفَاءٌ لِلْقُلُوبِ مِنَ الْغَثَتْ
وَ بَارِكْ لَنَا اللّٰهُمَّ فِي جَمْعِ كَسْبِنَا
وَ حُلَّ عُقُودَ الْعُسْرِ بِيَايُوهٍ اِرْتَحَتْ
بِيَاهٍ وَ يَا يُوهٍ و يَا خَيْرَ بَازِخٍ
وَ يَا مَنْ لَنَا الْاَرْزَاقُ مِنْ جُودِهِ نَمَتْ
نَرُدُّ بِكَ الْاَعْدَاءَ مِنْ كُلِّ وِجْهَةٍ
وَ بِالْاِسْمِ تَرْمِيهِمْ مِنَ الْبُعْدِ بِالشَّتَتْ
وَ اَخْذِلْهُمْ يَا ذَا الْجَلَالِ بِفَضْلِ مَنْ
اِلَيْهِ سَعَتْ ضَبُّ الْفَلَاةِ وَ قَدْ شَكَتْ
فَاَنْتَ رَجَائِى يَا اِلٰهِى وَ سَيِّدِى
فَفُلَّ لَمِيمَ الْجَيْشِ اِنْ رَامَ بِى عَبَتْ
وَ كُفَّ جَمِيعَ الْمُضِرِّينَ كَيْدَهُمْ
وَ عَنِّى بِاَقْسَامِكَ حَتْمًا وَ مَا حَوَتْ
فَيَا خَيْرَ مَسْؤُولٍ وَ اَكْرَمَ مَنْ اَعْطَى
وَ يَا خَيْرَ مَأْمُولٍ اِلَى اُمَّةٍ خَلَتْ
اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَ بَهْجَةً
مَدٰى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ
بِاٰجٍ اَهُوجٍ جَلْمَهُوجٍ جَلَالَةٍ
جَلِيلٍ جَلْجَلِيُّوتٍ جَمَاهٍ تَمَهْرَجَتْ
بِتَعْدَادِ اَبْرُومٍ وَ سِمْرَازِ اَبْرَمٍ
وَ بَهْرَتِ تِبْرِيزٍ وَ اُمٍّ تَبَرَّكَتْ
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً
تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ
بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
بِيَاهٍ وَ يَا يُوهٍ نَمُوهٍ اَصَالِيًا
بِطَمْطَامٍ مِهْرَاشٍ لِنَارِ الْعِدَا سَمَتْ
بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ
طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ
اَنُوخٍ بِيَمْلُوخٍ وَ اَبْرُوخٍ اُقْسِمَتْ
بِتَمْلِيخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ
اَبَازِيخَ بَيْذُوخٍ وَ زَيْمُوخٍ بَعْدَهَا
خَمَارُوخٍ يَشْرُوخٍ بِشَرْخٍ تَشَمَّخَتْ
بِبَلْخٍ وَ سِمْيَانٍ وَ بَازُوخٍ بَعْدَهَا
بِذَيْمُوخٍ اَشْمُوخٍ بِهِ الْكَوْنُ عُمِّرَتْ
بِشَلْمَخَتٍ اِقْبَلْ دُعَائِى وَ كُنْ مَعِى
وَ كُنْ لِى مِنَ الْاَعْدَاءِ حَسْبِى فَقَدْ بَغَتْ
فَيَا شَمْخَثَا يَا شَمْخَثَا اَنْتَ شَمْلَخَا
وَ يَا عَيْطَلَا هَطْلُ الرِّيَاحِ تَخَلْخَلَتْ
بِكَ الْحَوْلُ وَ الصَّوْلُ الشَّدِيدُ لِمَنْ اَتَى
لِبَابِ جَنَابِكَ وَ الْتَجَى ظُلْمَةُ انْجَلَتْ
بِطٰهٰ وَ يٰسۤ وَ طٰسۤ كُنْ لَنَا
بِطٰسۤمۤ لِلسَّعَادَةِ اَقْبَلَتْ
وَ كَافٍ وَ هَايَاءٍ وَ عَيْنٍ وَ صَادِهَا
كِفَايَتُنَا مِنْ كُلِّ عَيْنٍ بِنَا حَوَتْ
بِحَامِيمَ عَيْنٍ ثُمَّ سِينٍ وَ قَافِهَا
حِمَايَتُنَا مِنْ كُلِّ سُوءٍ بِشَلْمَهَتْ
بِقَافٍ وَ نُونٍ ثُمَّ حَامِيمٍ بَعْدَهَا
وَ فِي سُورَةِ الدُّخَانِ سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْ
بِاَلِفٍ وَ لَامٍ وَ النِّسَاءِ وَ عُقُودِهَا
وَ فِي سُورَةِ الْاَنْعَامِ وَ النُّورِ نُوِّرَتْ
وَ اَلِفٍ وَ لَامٍ ثُمَّ رَاءٍ بِسِرِّهَا
عَلَوْتُ بِنُورِ الْاِسْمِ مِنْ كُلِّ مَا جَنَتْ
وَ اَلِفٍ وَ لَامٍ ثُمَّ مِيمٍ وَ رَائِهَا
اِلٰى مَجْمَعِ الْاَرْوَاحِ وَ الرُّوحِ قَدْ عَلَتْ
بِسِرِّ حَوَامِيمِ الْكِتَابِ جَمِيعِهَا
عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ
بِعَمَّ عَبَسَ وَ النَّازِعَاتِ وَ طَارِقٍ
وَ فِي وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ وَ زُلْزِلَتْ
بِحَقِّ تَبَارَكَ ثُمَّ نُونٍ وَ سَائِلٍ
وَ فِي سُورَةِ التَّهْمِيزِ وَ الشَّمْسِ كُوِّرَتْ
وَ بِالذَّارِيَاتِ الذَّرِّ وَ النَّجْمِ اِذَا هَوَى
وَ بِاِقْتَرَبَتْ لِىَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ
وَ فِي سُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً
عَدَدَ مَا قَرَأَ الْقَارِى وَ مَا قَدْ تَنَزَّلَتْ
فَاَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذِى
عَلَى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتُبًا تَفَضَّلَتْ
بِاٰهِيًّا شَرَاهِيًّا اَذُونَاىِ صَبْوَةٍ
اَصْبَاوُثٍ اٰلِ شَدَّاىَ اَقْسَمْتُ بِطَيْطَغَتْ
بِسِرِّ بُدُوحٍ اَجْهَزَطٍ بَطَدٍ زَهَجٍ
بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَ النَّصْرِ اَسْرَعَتْ
بِنُورِ فَجَشٍ مَعَ ثَظْخَزٍ يَا سَيِّدِى
وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ
بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا
بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنَى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ
حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ
وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ
تَوَسَّلْتُ يَا رَبِّ اِلَيْكَ بِسِرِّهَا
تَوَسُّلَ ذِى ذُلٍّ بِهِ النَّاسُ اهْتَدَتْ
حُرُوفٌ بِمَعْنَاهَا لَهَا الْفَضْلُ شُرِّفَتْ
مَدٰى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ يَا رَبِّ انْحَنَتْ
دَعَوْتُكَ يَا اَللهُ حَقًّا وَ اِنَّنِى
تَوَسَّلْتُ بِالْاٰيَاتِ جَمْعًا بِمَا حَوَتْ
فَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاَجْمَعْ خَوَاصَّهَا
وَ حَقِّقْ مَعَانِيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ
وَ اَحْضِرْنِى عَوْنًا خَدِيمًا مُسَخَّرًا
طُهَيْمَفَيَائِيلُ بِهِ الْكُرْبَةُ انْجَلَتْ
فَسَخِّرْ لِى فِيهَا خَدِيمًا يُطِيعُنِى
بِفَضْلِ حُرُوفِ اُمِّ الْكِتَابِ وَ مَا تَلَتْ
وَ اَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ فِي اسْمِكَ الَّذِى
بِهِ اِذَا دُعِىَ جَمْعُ الْاُمُورِ تَيَسَّرَتْ
اِلٰهِى فَارْحَمْ ضَعْفِى وَ اغْفِرْ لِى زَلَّتِى
بِمَا قَدْ دَعَتْكَ الْاَنْبِيَاءُ وَ تَوَسَّلَتْ
اَ يَا خَالِقِى يَا سَيِّدِى اِقْضِ حَاجَتِى
اِلَيْكَ اُمُورِى يَا اِلٰهِى تَسَلَّمَتْ
تَوَسَّلْتُ يَا رَبِّ اِلَيْكَ بِاَحْمَدَا ص
وَ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى الَّتِى هِىَ جُمِّعَتْ
فَجُدْ وَ اعْفُ وَ اَصْفَحْ يَا اِلٰهِى بِتَوْبَةٍ
عَلٰى عَبْدِكَ الْمِسْكِينِ مِنْ نَظْرَةٍ عَبَتْ
وَ وَفِّقْنِى لِلْخَيْرِ وَ الصِّدْقِ وَ التُّقَى
وَ اَسْكِنَّنِى الْفِرْدَوْسَ مَعَ فِرْقَةٍ عَلَتْ
وَ كُنْ بِى رَؤُوفًا فِي حَيَاتِى وَ بَعْدَمَا
اَمُوتُ وَ اَلْقٰى ظُلْمَةَ الْقَبْرِ انْجَلَتْ
وَ فِي الْحَشْرِ بَيِّضْ يَا اِلٰهِى صَحِيفَتِى
وَ ثَقِّلْ مَوَازِينِى بِلُطْفِكَ اِنْ خَفَّتْ
وَ جَوِّزْنِى حَدَّ الصِّرَاطِ مُهَرْوِلاً
وَ احْمِنِى مِنْ حَرِّ نَارٍ وَ مَا حَوَتْ
فهٰذاَ خَواتِمُهُنَّ مَنْ قَدْ خَصَّصْتُها
بِسِرٍّ مِنَ الْأَسْرارِ فى اللَوْحِ أُنْزِلَتْ
ثَلاثُ عِصِىِّ بَعْدخاَتَمٍ صُفِّقَتْ
على رَأْسِها مِثْلُ السِّهامِ تَقَوَّمَتْ
وَميمٌ طَمِيسٌ أبْتَرُ ثمّ سُلَّمُ
وفى وَسَطِها بِاالْجَرَّتَيْنِ تَشَرْبَكَتْ
وأرْبَعَةٌ تُحْكىٖ الأَنامِلَ بعْدها
تُشيرُ إلى الْخَيْراتِ والرِّزْقِ جُمِّعًتْ
وَهاءٌ شَقٖيقٌ ثُمّ واوٌ مُقَوًسٌ
كَأَنْبوبِ حَجّامٍ مِنَ السِّرِّ قَدْحَوَتْ
وأواخِرُها مِثْلُ الأَوائلِ خاتَمٌ
خُماسِيٌّ أرْكانٍ بِهِ السِّرُّ قَدْحَوَتْ
فَعَدِّلْهُ مِنْ بعْدِ عَشْرٍ ثَلاثةً
ولاتَكُ فى إحْصائها مُتَوَهِّمتْ
ثلاثٌ مِن التّوْراتِ لاشَكَّ أرْبَعُ
وأرْبَعٌ مِنْ إنْجيلِ عيسىٰ بْنَ مَرْيَمَتْ
وخمْسٌ مِنَ الْقُرْاٰنِ هُنَّ تَمامُها
إلى كُلّ مَخْلوقٍ فَصٖيحٍ وأبْكَمَتْ
فهٰذا إسْمُ اللهِ جَلّ جلاله
وأسْمائُهُ عِنْدَ البَرِيَّةِ قَدْ سَمَتْ
فهٰذا إسْمُ اللهِ يا قارئُ إنْتَبِه
ولاترْتَدِدْ تَبْلى لِروحِكَ بالْخَبَتْ
فهٰذا إسْمُ اللهِ يا جاهِلُ إعْتَقِدْ
وإيّاكَ تَشْكُكْ تَتْلُفُ الرّوحَ والجَنَتْ
فَخُذْ هٰذِه الْأسْماءَ وَاخْفِها
فَفيها مِنَ الْأسْرارِ مالا بِهٖ لَوَتْ
بها العهد والميثاق والوعد والقيا
وبالمسك والكافور حقا قد اخدمت
……
وَ سَامِحْنِى مِنْ كُلِّ ذَنْبٍ جَنَيْتُهُ
وَ اغْفِرْ خَطِيئَاتِى الْعِظَامَ وَ اِنْ عَلَتْ
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ
تَوَقّٰى بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ
فَقَاتِلْ وَ لَا تَخْشَ وَ حَارِبْ وَ لَا تَخَفْ
وَ دُسْ كُلَّ اَرْضٍ بِالْوُحُوشِ تَعَمَّرَتْ
وَ اقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ وَ خَاصِمْ مَنْ تَشَاءُ
وَلَا تَخْشَ بَأْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ
فَلَا حَيَّةٌ تَخْشَى وَلَا عَقْرَبٌ تَرَى
وَلَا اَسَدٌ يَأْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَتْ
وَلَا تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنَ خَنْجَرٍ
وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٍّ اَسْهَمَتْ
جَزَا مَنْ قَرَأَ هذَا شَفَاعَةُ اَحْمَدٍ ص
وَ يُحْشَرُ فِي الْجَنَّاتِ مَعَ حُورٍ صُفِّفَتْ
وَ اعْلَمْ بِاَنَّ الْمُصْطَفٰى ص خَيْرُ مُرْسَلٍ
وَ اَفْضَلُ خَلْقِ اللهِ مَنْ قَدْ تَفَرَّقَتْ
وَ صَدِّرْ بِهِ مِنْ جَاهِهِ كُلَّ حَاجَةٍ
وَ سَلْهُ لِكَىْ تَنْجُو مِنَ الْجَوْرِ وَ الطَّغَتْ
وَ صَلِّ اِلٰهِى كُلَّ يَوْمٍ وَ سَاعَةٍ
عَلَى الْمُصْطَفٰى الْمُخْتَارِ مَا نَسْمَةٌ سَمَتْ
وَ صَلِّ عَلَى الْمُخْتَارِ وَ الْاٰلِ كُلِّهِمْ
كَعَدِّ نَبَاتِ الْاَرْضِ وَ الرِّيحِ مَا سَرَتْ
وَ صَلِّ صَلَاةً تَمْلَأُ الْاَرْضَ وَ السَّمَاءَ
كَوَبْلِ غَمَامٍ مَعَ رُعُودٍ تَجَلْجَلَتْ
فَيَكْفِيكَ اَنَّ اللهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ
وَاَمْلَاكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَتْ
وَ سَلِّمْ عَلَيْهِ دَائِمًا مُتَوَسِّلاً
مَدٰى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ مَا شَمْسٌ اَشْرَقَتْ
وَ سَلِّمْ عَلَى الْاَطْهَارِ مِنْ اٰلِ هَاشِمٍ
عَدَدَ مَا حَجَّ الْحَجِيجُ وَ سَلَّمَتْ
وَارْضَ يَا اِلٰهِى عَنْ اَبِى بَكْرٍ مَعَ عُمَرَ
وَارْضَ عَلٰى عُثْمَانَ مَعَ حَيْدَرِ الثَّبَتْ
كَذَا الْاٰلُ وَالْاَصْحَابُ جَمْعًا جَمِيعُهُمْ
مَعَ الْاَوْلِيَاءِ وَ الصَّالِحِينَ وَمَا حَوَتْ
مَقَالُ عَلِىٍّ وَ ابْنِ عَمِّ مُحَمَّدٍ
وَ سِرُّ عُلُومٍ لِلْخَلَائِقِ جُمِّعَتْ

CELCELUTİYE DUASI

بَدَأْتُ بِبِسْمِ اللهِ رُحِى بِهِ اهْتَدَتْ
إِلَى كَشْفِ أَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ

Bede’tü bibismillêhi rûhi bihî nehtedet
İlê keşfî esrarin bibatinihi intavet
1. Bismillah ile başladım; ruhum, O’nun sayesinde o besmele içinde saklı olan çok sırları keşfetti.
Ve salleytü fişşani ala hayrü halkihi
Muhammedin men zahaddalalete velğalet
2. İkincisinde O’nun yarattıklarının en hayırlısı olan Hz. Muhammed’e salavat getirdim. O Muhammed ki (dünyadan) bütün dalalet ve yanlışlıkları gidermiştir.
İlahi lekad aksemtü biismike daiyen
Biacin ehvecin celcelutin helhelet
3. Ey İlâhım, Senin ismine dayanarak dua ettim. Hep açık olan ve gittikçe parlayan Ehad ve Bedi’ isimlerinle Sana yalvarıyorum.
Seeltüke bil ismil âzâmi gadruhû
Ve yessir umrî yê elihî bisalmehet.
4. Kadîr ve şanı yüce olan isminle Senden istedim. Ey güçlü (kadîr) Allah’ım, Sen islerimi kolaylaştır.
Ve yê hayyü yê gayyûmu ed’ûke râcian
Biêvin eyûcin celceliyyûtin helhelet
5. Ey Hayy ve Kayyûm olan Allah’ım, daima, umut ederek Sana yalvarıyorum. Ehad ve Bedi’ isimlerini şefaatçi yaparak yüksek sesle bağırıp Sana yalvarıyorum.
Bisamsâmin tamtâmin ve yê [k]hayra bêzi[k]hin
Bimihrâsi mihrâsin bihin-nêru u[k]hdimet
6. Denizin ortasına vurulan kılıç gibi olan isimlerinle ey yaratanların en hayırlısı olan Allah’ım; hadiseleri yönlendiren, savaş ve barışı sağlayan isimlerinle Sana yalvarıyorum ki, bu fitne ateşi söndürülsün!
Biâcin ehûcin yâ ilâhî muhevvicin
Ve yâ celcelûtin bil icâbeti helhelet.
7. Ey İlâhim, her derde, her ise ânında müdahale eden ve süratli bir şekilde icabet eden Allah, Ehad ve Bedi’ isimlerinle sana yalvarıyorum.
Lituhyî hayâtel kalbi min denesin bihî
Bigayyûmin gâmessirru fîhî ve eşragat
8. Ki kalbin hayatını canlandırasın, yani ondaki kirleri gideresin. Kayyûmiyetinle onu ayakta tutasın, o kayyûmiyet sırrı onda hep var kalsın, ve daima parlasın.
Aleyye ziyâun min bevêrigi nûrihî
Feleha alê vechî senâün ve ebragat
9. Bu Hayy ve Kayyûm nûrunun çok şimşeklerinden bir ziya üzerime parladı, yüzüme (kalbime) bir parıltı geldi ve şimşek çaktı.
Ve subbe alê kalbî şeâbîbu rahmetin
Bihikmeti mevlânel kerîmi feentagat
10. Ve kalbimin üzerine rahmet sağanakları döküldü. Kerîm olan, Mevlâ’mız Allah’ın hikmetiyle… Ve bu şekilde, bu rahmet, hikmet, kerem hakikatleri konuştular.
Ehâtat bihil envêru min külli cânibin
Ve heybetü mevlênêl azîmi binâ alet.
11. Bundan sonra her yönden Nurlar beni kuşattı. Ve büyük olan sahibimiz Allah’ın haşmeti, bizi yüceltti.
Fesübhânekellâhümme yê [k]hayra [k]hâligin
Ve yê [k]hayra [k]hallâgin ve ekrame men beat.
12. Allah’ım Seni tenzih ederim, Sen yaratanların en hayırlısısın. Ve çok mükemmel bir şekilde çok çok yaratansın ve biat (antlaşma) yapanların en iyisisin!
Febelliğinî gasdî ve külle merâribî
Bihaggi hurûfin bilhîcâi tecemmeat.
13. Allah’ım, beni maksadıma ulaştır, bütün ihtiyaçlarımı gider. Hece harfleri seklinde toplanan Hurûf-u Mukattaa hakki için…
Bisırri hurûfin ûdiat fî azîmetî
Binûri nûri senâil ismi verrûhi gad alet
14. Muskama emanet olarak bırakılan harflerin sırrı hürmetine; İsimlerinin nûrunun parlaklığı hürmetine; yüce olan Ruhların hürmetine;
Efizli min’el envari ya rabbi feyzuhü
Bissirri ve ahya meyyiti kalbi bisalsalat
15. Bana nurlardan parlak bir feyiz akıt; üzerime gelsin, Nûr isminle kalbimin ölülüğünü dirilt!
Elê ve elbisennî heybeten celâleten
Ve küffe yedel eğdâi annî bialmehet
16. Ey Allah’ım, bana bir heybet ve celâl giydir. Düşmanların ellerini ilim sayesinde benden uzaklaştır.
Elê vehcubennî min aduvvin ve hâsedin
Bihaggi şemâ[k]hin eşme[k]hin sellemet semet.
17. Allah’ım, benimle her nevi düşman ve kıskançlık arasına perde koy, yüce olan ve barışı sağlayan Kadîr ve Azîz isimlerinin hürmetine!
Binûri celâlin bêzi[k]hin ve şeranta[k]hin
Biguddûsi berkûtin bihiz-zulmetuncelet.
18. Tecelli etmekte olan Celâl ve büyüklüğünün nûruyla; Merhamet ve Şefkatinle; çok çok bereketli olan Kuddüs isminle, Sen bu karanlıkları aydınlığa çevir.
Elê vagdi yâ rabbehû binnûri hâcetî
Binûri eşme{k]hin celyen serîan gadingadat.
19. Ey bu milletin Rabbi olan Allah’ım, Sen Nûr ile ihtiyacımı yerine getir. Öyle bir Nûr ki, tecellisi seri olur. Ve hemen is biter.
Biyêhin ve yêyûhin nemûhin esâliyen
ve yê âliyen yessie umûrî bisaysalet
20. Her bir peygamberini bir İsm-i A’zâm’a mazhar edip onları mucizelerle muvaffak ettiğin gibi, Sen Kâfi isminle islerimi kolaylaştır.
(Mucize değil de Sen bana yetersin!)
Ve emnihnî yêzel celâli kerâmeten
Biesrâri ilmin yê hâlimu bikencelet
21. Ey yüce büyüklük Sahibi, Sen sadece bana (ilmî) bir keramet ver; ilim esrarı bana açılsın çünkü Sen bütün akılların ve zekâların sahibisin. Onlar ancak Seninle açılıyorlar.
Ve {k]hallisnî min külli hevlin ve şiddetin
Binassi hakîmin gâtiisırri esbelet
22. Beni her türlü korku ve şiddetten kurtar; esprisi, kesin olan, hikmetli bilimsel ve kuşatıcı bir söz ile…
Ve ehrisni yêzel celâli bikêfi kun
E yâ cêbiral galbil kesîri minel [k]habet
23. Ey Celâl Sahibi Allah’ım, beni kün kef’ i ile koru, ey heybetten ve başarısızlıktan dolayı kırılan kirik kalpleri tamir eden ve onları canlandıran Allah’ım!
Ve sellim bibahrin ve ağtînî [k]hayra berrihê
Feente melâzî velkurûbi bikencelet
24. Bana (ilimden) bir deniz ver, ve o denizin karasının en hayırlı kısmını bana nasip et; çünkü Sen benim sığınağımsın, ve bütün sıkıntılar, ancak Seninle gider…
Ve subbe aleyyer-rizga sabbete rametin
Feente racêul âlimîne velev tağat
25. Ve üzerime rızkı rahmet seli gibi yağdır. Çünkü insanlar azsa da Sen onların umudusun.
Ve esmim ve ebkim sümme ağmi aduvvenê
Vee[k]hrishum yêzel celâli bihavsemet
26. Sen düşmanlarımızı sağır, dilsiz ve kör et; (bizim ne yaptığımızı bilmesinler…) Ey güçlü Allah’ım, Sen Celâl ve büyüklüğünle onları kekeme eyle! (Millete yanlışı anlatmasınlar!)
Ve fî havsemin mea devsemin veberâsemin
Tehassentu bil ismil azîmi minel ğalat
27. Alîm ve Ganî isimlerinle beraber Kudretinin dairesinde, İsm-i Azâm’ınla yanlış yapmaktan korundum.
Veeğtif gulûbel âlimîne biesrihê
Aleyye ve elbisennî gabûlen bişelmehet
28. Bütün insanların kalplerini üzerime cevir. Ve Selâm isminin hürmetine bana onlardan bir kabul duygusu nasip et!
Ve yessir umûranê yê ilêhî ve ağtinê Minel izzi vel ulyê bişem[k]hin veeşme[k]hat
29. Ya İlâhî islerimi kolaylaştır, ve bize izzet ve yücelik ver. Alî ve A’lâ isimlerinin hürmetine!…
Ve esbil aleynês-setra veşfi gulûbenê
Feente şifâün lilgulûbi minel ğaset.
30. Ve üstümüze örtünü sarkıtıver; kalplerimize şifa ver; Sen, korkulardan dolayı hastalanan kalplere şifanın ta kendisisin!
Ve bâriklenallâhümme fî cem’i kesbinê
Ve hulle ugûdel usri biyêyûhi irtehat
31. Ey Allah’ım, bütün çalışmalarımızı bize bereketli kil, ve her şeyi kolaylaştıran Hû isminle bütün zorluk düğümlerini çöz!
Biyêhin ve yê yûhin ve yê [k]hayra bêzi[k]hin
Ve bê men lenel erzâgu min cûdihî nemet
32. Ey İlâhî, Allah, Hû, Hêyra’l-Hâlikîn isimlerinle; ve bütün rızıkların, güzelliklerin onun cömertlik hazinesinden gelişip gelen Cevad isminle Sana yalvarıyorum.
Neruddu bikel eğdâe min külli vichetin
Vebil ismi termîhim minel buğdi bişşatet
33. Senin gücünle, her yönden gelen bütün düşmanları reddediyoruz, geri gönderiyoruz! Ve Sen İsm-i Azâm’ınla, uzaktan onlara vurup, onları dağıtıyorsun!
Ve e[k]hazilhüm yêzel celêli bi fadli men
İleyhi seat dab’ül felâti vegad şeket
34. Ya Rabbi, ya Ze’l-Celâl Allah’ım, çöl kelerinin gelip kendisine şikayette bulunduğu, Hz. Muhammed hürmetine Sen o düşmanlarımızı rahmetinden mahrum et! (onları başarısız kıl!)
Feente recâî yê ilêhî ve seyyidî
Fefulle lemîmel ceyşi in râme bî abet
35. Ya İlâhî, umudum Sensin, efendim Sensin; eğer bana tam isabet edecek bir ok atmak istemişlerse, Sen onların okunu yamult! (Onlara dönsün!)
Ve küffe cemîal mudirrîne keydehum
Veinnî biigsêmike hatmen vemê havet
36. Ya Rabbi, kesin olan iraden ile bütün zarar verenlerin tuzaklarını ve içlerinde sakladıkları kinlerini benden çevir.
Feyê [k]hayra mes’ûlin ve ekrame men eğtâ
Ve yê [k]hayra me’mûlin ilê ümmetin [k]halet
37. Ey kendilerinden dilekte bulunulanların en hayırlısı, ve ihsan edenlerin en hayırlısı; ey umut edilenlerin en hayırlısı, Sen gelmiş geçmiş bu ümmete rahmet eyle! (onları basarili kil!)
Egit kevkebî bil ismi nûran ve behceten
Mededdehri vel eyyâmi yê nûru celcelet
38. İsmi Nûr ve güzellik olan yıldızımı parlat; günler ve çağlar boyunca, ey sürekli parlayan Nûr olan Allah’ım!
Biêcin ehûcin celmehûcin celêleten
Celîlin celceliyyûtin cemêhin temehracet
39. Senin Allah, Ehad, ……, Celâl, Celîl, Bedi’, ………, isimlerin hep parlamaktadırlar.
Bitağdêdi ebrûmin ve simrâzi ebramin
Ve behratin tibrîzin ve ümmin teberraket
40. Bütün dualara kesin cevap veren isimlerini sayarak………. O isimlerinin ortaya çıkıp parlamasıyla çevrenin bereketiyle…..
Tugâdu sirâcunnûri sırran beyâneten
Tugâdû sirâcussurci sırran tenevverat
41. Nûr lambası, tutuşturuluyor, gizlice açıklanıyor. Lambaların lambası tutuşturuluyor, gizlice aydınlanıyor.
Binûri celêlin bêzi[k]hin ve şeranta[k]hin
Biguddûsi berkûrin bihinnêru u[k]hmidet
42. Celâl ve Hêlik isimlerinin nûruyla; ve kibriyânla; çok bereketli olan Kuddüs ismiyle; bu fitne ateşi söndürüldü.
Biyêhin ve yê yûhin nemûhin esâliyen
Bitamtâmi mihrâşin linêril idâsemet
43. Allah, Hû, Samed, Cebbar, Kahhar isimleriyle ve savaş deniziyle yükselen düşmanlık ateşi söndürülecektir.
Bihêlin ehillî şel’in şel’ûbin şêliin
Tahiyyin Tahûbin taytahûbin tayettahet
44. Allah, Hak, ……, Cemîl, Vedûd ve Mucîb, ………. isimlerinin hürmetine…….
?
45. Mürîd, Cemîl, Zâhir isminle taksim edilen; yüce ve yüceltilen ayetlerin (ve tefsirlerinin) şanı hürmetine…….
Enû[k]hin biyemlû[k]hin ve ebrû[k]hin ugsimet
bitemlî[k]hi êyêtin şemû[k]hin teşemme[k]hat
46. ……….?
Ebêzî[k]ha beyzû[k]hin ve zeymû[k]hin bağdehê
[k]hamêrû[k]ha yeşrû[k]hin bişer[k[hin teşemme[k]hat
47. ……….?
Bibel[k]hin ve simyênin zebêzu[k]hin bağdehê
Bizeymû[k]hin eşmû[k]hin bihîl kevnü ummirat
48. ………..
Bişelme[k]hatin(ni)gbel duâî ve kün meî
Ve kün lî minel ağdêi hasbî fegad beğat
49. Selâm isminle duamı kabul et, ve benimle beraber ol; düşmanlara karşı bana Sen kâfi gel; çünkü onlar çok azdılar.
Feyê şem[k]hasê yê şem[k]hasê ente şemle[k]hâ
Ve yê aytalê hetlur-riyâhi te[k]hal[k]halet
50. Ey yüceler yücesi, Sen gerçekten yücesin; Sen gerçek Haksin, diğer işler sadece araya giren bir rüzgar esintisi gibidir.
Bikel havlu vessavluş-şedîdu limen etê
Liebi cenâbike veltecê zulmetüncelet
51. Senin dergahına gelen ve iltica eden bütün havl (kasdî güç) ve şiddetli saldırı, ancak Seninledir ve Senin bu kuvvetinle ancak zulmet dağılır.
Bi tâ-hâ ve yâ-sîn ve tâ-sîn kün lenê
ve tâ-sîn-mîm lisseâdeti egbelet
52. Tâhâ, Yâsîn ve Tâsîn ile bizim için ol, mutluluğumuz için Tâ Sîn Mîm ile bize dön!
Ve kêfin ve hê yêin ve aynin ve sâdihâ
Kifâyetünê min külli aynin binê havet
53. Kâf Hâ Yâ Ayn ve Sadlarıyla; bizi kuşatan her kötü gözden korunuruz!
Bi hâ mîmin aynin sümme sînin ve gâfihê
Himâyetünê min külli sûin bişelmehet
54. Hâ Mîm, Ayn sonra Sîn ve Kaflarıyla; Selâm isminle her nevi kötülükten korunuruz!
Bi gâfin ve nûnin sümme hâ mîmin bağdehê
Ve fî surâtid-du[k]hâni sirran gad uhkimnet
55. Kaf ve Nûn ve onlardan sonraki Hâ Mîm ile yine korunuruz, Ve Duhan suresinde sağlam bir sır vardır.
Bi êlifin ve lâmin vennisêi veugûdihê
Ve fî sûretil en’âmi vennûri nuvvirat
56. Elif Lam ile ve Nîsâ sûresiyle, ve Mâide ukûduyla; En’âm ve Nûr surelerinde bir nur parlamıştır.
Ve êlifin ve lâmin sümme râin bisirrihê
Alevtü binûril ismi min külli mê cenet
57. Elif Lâm sonra peşlerindeki Ra sırrıyla; Nûr isminle bütün (süflî) ruhanilerin üstüne çıktım.
Ve êlifin ve lâmin sümme mîmin ve râihê
İlê mecmail ervâhi verrûhu gad alet
58. Elif Lam sonra Mîm ve Ra’sı ile Ruhların mecmaina yükseldim. Fakat gerçek Ruh çok yücedir.
Bisırrin havêmîmil kitêbi cemîihê
Aleyke bifadlinnûri yê nûru ugsimet
59. Kitabin (Kurân’ın) bütün Hâ Mîm’lerinin sırrıyla üzerime Nûr isminin fazlı aksin, ey bölümlere ayrılmış Nûr!
Biamme abese vennêziâti ve târigin
Ve fî vessemêi zâtil burûci ve zulzilet
60. Amme, Abese, Nâziat ve Târik sûrelerinle Ve’s-semâ-i Zâti’l-Burûc ve Zilzal sûrelerinde…..
Bihaggi tebêrake sümme nûnin ve sêilin
Ve fî sûretitt-tehmîzi veşşemsi kuvvirat
61. Tebâreke, sonra Nûn sonra Seele Sâil sûreleri hürmetine. Hümeze, Ve’s-semsi Küvvirat surelerinde………
Ve bizzâriyâtiz-zerri vennecmi iz hevê
Ve bigterabet liyel umûru tegarrabet
62. Ve’z-zâriyât-i zerven, Ve’n-necmi izâ hevâ, Veikterabet sûreleriyle bana isler yakınlaştırıldı.
Ve fî suveril gur’êni hizben ve êyeten Adede nê garael gâriu vemê gad tenezzelet
63. Bütün Kurân sûrelerinin içinde hizip ve ayet olarak, okuyanın okuduğu ve manen nâzil olduğu kadar sırlar vardır.
Fees elüke yê mevlâye fî fadlikellezî
Alê külli mê enzelte kutben tefeddalet
64. İşte ey Allah’ım, Senin fazlınla bu şekilde yazdırdığın üstün kitaplar hürmetine Sana yalvarıyorum.
Biêhiyyen şerâhiyyen ezûnêyi sabvetin
Esbâvusin êli şeddeye egsemtü bitaytağat
65- (Mealen) Rahman ve Rahim isminin tecellisiyle yeni ve harika olarak Esmâ-i Hüsnâ’na dayanılarak yazılmışlar, ve Hakîm ismiyle taksim edilmişler.
Bisirrin budûhin echezetin betadin zehecin
Bivêhil vâhâ bil fethi vennasri esraat
66. ……….. Senin Esmâ-i Hüsnâ’n sırrıyla fetih ve nasrı (ilâhî yardımı) süratli netice verirler.
Binûri feceşin mea set[k]hatin yê seyyidî
Vebil âyetil kübrâ eminnî minel fecet
67. Kibriya ve Hâkimiyetinin nuruyla ey efendim; ve Âyetü’l-Kübra ile beni ani felaketlerden emin kil!
Bihaggi fegacin mea me[k]hmetin yê ilêhê
Biesmâikel husnê ecirnî mineş-şetet
68. Ey İlâhım, zuhûr ve kemalâtının hakki için ve bu şekilde odaklanan Esmâ-i Hüsnâ’n ile beni dağınıklıktan kurtar…
?
69. ?
Hurûfun libehrâmin alet veteşê me[k]hat
Vesmu asâ Mûsâ bihiz-zulmetuncelet
70. Bunlar Nûr harfleridir. Yüce ve yüksektirler. Asâ-yi Mûsa ismiyle de karanlık dağıldı.
Tevesseltü yâ rabbi ileyke bisirrihê
Tevessüle zî züllin bihinnêsüytedet
71. Ya Rabbi onun sırrıyla Sana yalvarıyorum. Gayet zillet içindeki birinin yalvarışıyla… Ki; onunla insanlar hidayet buluyor…
Hurûfun bimağnâhê lehel fadlü şurrifet
Mededdehri vel eyyâmi yâ rabbinhanet
72. Bu manadaki bütün kelimelerin san ve şerefi, üstünlüğü vardır. Günler ve çağlar devam ettikçe; ya Rabbi Sen şefkat et!
Deavtüke yâ Allâhu haggan ve innenî
Tevesseltü bil êyêti cem’an bimê havet
73. Ya Rabbi, gerçekten ben Seni çağırdım; bütün ayetlerle ve ayetlerin içindekileriyle Sana yalvardım!
Fetilke hurûfun-nûri fecmağ [k]havâssahê
Ve haggig meânihê bihel [k]hayru tummimet
74. İşte bütün bunlar nur kelimeleridir, onların özelliklerini topla. Ve manalarını tahkik et; bütün hayır onlarla tamamlanır…
Feehdirnî avnen [k[hâdimen musa[k]h[k]haran
Tuheymefeyâile bihil kurbetüncelet
75. İşte ya Rabbi, bana musahhar bir yardımcıyı daima hazır et: Allah’ın hadimi; onunla bütün sıkıntılarım gider…
fese[k]h[k]hirlî fîhê [k]hadîmen yutîunî
Bifadli hurûfi ümmil kitêbi vemê telet
76. O hadimler içinde bana itaat eden bir hizmetkarı musahhar kil; Fatiha ve peşinde gelen Kurân hurufâtı hürmetine…
Ve es’elüke yê mevlêye fismikellezî
Bihî izê duiye cem’ul umûri tevesserat
77. İşte ya Rabbi, Senin o İsm-i Azâm’ınla Sana yalvarıyorum ki; onunla dua edildiği zaman bütün isler kolaylaşır.
İlêhî ferham dağfî veğfirlî zelletî
Bimê gad deatkel enbiyâu ve tevesselet
78. Ya İlâhî, Sen zayıflığıma acı, zellelerimi bağışla; o dua sayesinde ki, bütün peygamberler onlarla dua etmiş ve yalvarmıştır…
Eyê [k]hâligî yê seyyidî igdi hâcetî
İleyke umurî yê ilêhî tesellemet
79. Ey Hâlikim, ey Efendim, ihtiyacımı kaza et. Ya Rabbi bütün islerim Sana teslimdir…
Tevesseltü yâ rabbi ileyke biehmedê
Ve esmâikel husnelletî hiye cummiat
80. Ya Rabbi, Hz. Muhammed’in sana olan yakınlığıyla (velayetiyle) sana yalvarıyorum; ve Onda birlesen Esmâ-i Hüsnâ’n ile Sana yalvarıyorum.
Fecud vağfu vesfah yê ilêhî bitevbetin
Alê abdikel miskîni min nezratin abet
81. Sen cömertliğinle, af ve safhınla tövbelerimizi kabul etmekle miskin olan kuluna muamele et; beni kötü bakışlardan koru!
Veveffignî lil[k]hayri vessıdgi vettugâ
Veeskinniyel firdevse mea firgatin alet
82. Beni hayra, doğruluğa ve takvaya muvaffak eyle; ve yüksek cemaat ile Firdevs Cennetine yerleştir.
Vekün bî raûfen fî hayêtî ve bağde mê
Emûtu veelgâ zulmetel gabrincelet
83. Hayatımda ve öldükten sonra, ve kabrin karanlıklarını üstümden atıp, nuru görünce bana şefkatle muamele et.
Ve filhaşri beyyid yê ilêhî sahîfetî
veseggil mevêzînî bilutfike in [k]haffet
84. Ve haşirde ya İlâhî amel defterimi beyaz kil; eğer tartılarım hafif gelirse Sen onları ağırlaştır.
Vecevviznî haddes-sırâtimuhervilen
Vehminî min harri nârin vemê havet
85. Beni hızla Sırat sınırından geçir. Beni ateşin (Cehennemin) ve içindekilerin sıcaklığından koru!
Vesâmihnî min külli zenbin ceneytuhû
Vağfir [k]hatîyetiyel izâme ve in alet
86. Ve islediğim bütün günahlarda bana müsamaha göster. Çok çok kabarık olsa da benim bütün günahlarımı affet…
Bazı nüshalarda bu kısım terk ediliyor.

Bu; indirilen levhadaki sırlardan bir sır ile, özel olarak seçtiğim kimseye onların mühürleridir!

Mühürden sonra onların başında ok gibi hizaya sokan sıralanmış üç sopa!

Ve sönük (tek gözlü) mim ebterdir, sonra merdiven! Ortasında iki esre ile…???

Ve ondan sonra Hayırlara ve yığılmış rızka işaret eden, hikaye (tarif) edilen dört parmak ucu?!

İki gözlü “He”, sonra kıvrık “vav”, hacamat yapanın tüpü gibi barındırdığı sırdan (alan)!

Ve onların sonunda başındaki gibi mühür var! Taşıdığı sır o beş esasta!

On üç’ten sonra onu değiştir! Onu saymada sakın vehme kapılma! (şüpheye düşüp vazgeçme!)

Üç Tevrat’tan, hiçbir şüphe yok dört! Ve dört Meryem oğlu İsa’nın İncil’inden!

Beş de Kuran’dan. Onlar onun tamamıdır! Her bir mahluka apaçık, dilsiz değil!

İşte bu Allah celle celalühü’nün ismidir! O’nun isimleri yeryüzünde yücedir!

Ey okuyan! Bu Allah’ın ismidir! Dikkat et! Ruhun sönüp, pörsüyüp solmasın (irtidat etmesin)!

Ey cahil! Bunlar Allah’ın isimleridir! İnan! Sakın şüphe etme! Ruhu telef edip, cinayet işlemeyesin!

Bu isimleri al ve gizle! İçlerinde saptırmayan sırlar vardır!
**********
Feyê hâmilel ismillezî celle gadruhû
Teveffê bihî küllel umûri tesellemet
87. İşte ey şanı yüce İsm-i Azâm’ı taşıyan! Sen tehlikeli bütün durumlardan kurtulacaksın, sonunda selamete ereceksin.
Fegâtil velê te[k]hşe vehârib ve lê te[k]haf
Vedus külle ardin bilvûhûşi teammerat
88. Dövüş, çekinme; savaş, korkma; vahşilerle mamur olmuş bütün her yere bas!
Veegbil velê tehrab ve [k]hâsim men teşêü
Ve lê te[k]hşe be’sen lil mulûki velev havet
89. Karşıla, kaçma; dilediğin her düşmanla mücadele et; her yeri kuşatmış olsalar da kralların şiddetinden korkma!
Felê hayyetün te[k]hşê velê agrabun terâ
Velê esedün ye’tî ileyke bihemhemet
90. Korkacağın bir yılan olmayacak; göreceğin bir akrep olmayacak; ve sallanarak sana gelen bir arslan olmayacak!
Velê te[k]hşe min seyfin velê tağni [k]hancerin
Velê te[k]hşe min rumhin velê şerrin eshemet
91. Kılıçtan korkma, hançerin darbesinden korkma, mızraklardan korkma, ve okların şerrinden de korkma!
Cezâ men garâ hêzê şefêatü Ahmedê
Veyuhşeru il cenneti mea hûrin suffifet
92. İşte bunu okuyanın mükâfâtı Zât-i Ahmediye’nin şefaatidir. Ve cennetlerde saf olmuş hûrilerle beraber haşrolacaktır.
Vağlem biennel Mustafâ [k]hayru mürselin
Veefdalü [k]halgillêhi men gad teferragat
93. Ve bil ki, Hz. Muhammed Mustafa peygamberlerin en hayırlısıdır. Ve Allah’ın dağınık (çeşit çeşit) yaratıklarının en üstünüdür.
Vesaddir bihî men câhihî külle hâcetin
Veselhu liken tencuve minel cevri vettağat
94. Her ihtiyacın anında O’nun (A.S.M) makamını kendine şefaatçi yap; Ondan iste ki zulümden ve azgınlardan kurtulasın…
Ve salli ilêhî külle yevmin vesêatin
Alel Mustafâl mu[k]khtâri mê nesmetün semet
95. Ya Rabbi, her gün ve her saat, her nesne hareket ettikçe, Sen, seçkin olan Hz. Muhammed Mustafa’ya salât ve rahmet indir.
Ve salli alel mu[k]htêri vel êli küllihim
Keaddi nebêtil ardi verrîhi mê seret
96. Sen o Seçkine ve bütün ailesine salât indir; yer bitkileri ve rüzgarın esintileri kadar.
Ve salli salêten temleul arda vessemêe
Kevebli ğamêmin mea ruûdin tecelcelet
97. Yeri ve göğü dolduran bir salât ile Ona salavât indir. Parlayan gök gürlemeleriyle beraber, yağan bulutların yağmuru kadar…
Feyekfîke ennallâhe sallê binefsihî
Veemlêkehû sallet aleyhi vesellemet
98. Ey Muhammed (A.S.M), bizzat Allah ve meleklerinin sana salât ve selam etmesi Sana yeter.
Vesellim aleyhi dâimen mutevessilen
Meded-dehri vel eyyâmi mê şemsün eşragat
99. Sen de daima, yalvararak O’na selam ve barış elini uzat. Güneş doğup günler ve çağlar geçtikçe…
Vesellim alel ethâri min âli Hâşimin
Adede mê haccel hacîcu vesellemet
100. Haşim ailesinden temiz olanlara da selam et. Hacıların hac edip verdikleri selam sayısınca…
Verda yê ilêhî an Ebî Bekrin mea Umera
Verda alê Usmâna mea Hayderiş-şebet
101. Ya İlâhî Ömer ile beraber Ebu Bekir’den razı ol; sâbit-kadem olan Haydar ile beraber Osman’dan da razı ol:
Kezel âlü vel ashâbu cem’an cemîuhum
Meal evliyêi vessâlihîne vemê havet
102. Ve böylece bütün Âl ve Ashaptan da razı ol, Evliya, Salihler ve içlerinde barınanlardan da razı ol…
Megâlü aliyyi vebni ammi Muhammedin
Vesirru ulûmin lil [k]halêigi cummiat
103. Bu Hz. Muhammed’in amcasının oğlu olan Ali’nin makalesidir. Yaratıklarla ilgili bütün bilgi sırları ve gizli bilgiler onda toplanmıştır.

DUÂDA GEÇEN ESKİ SÜRYÂNİCE KELİMELERİN TEFSİRİ

وهذا تفسير بعض الكلمات الغير مفهومة
(اج) الله (اهوج) الاحد (جل جليوت) البديع (جلجلت) القادر (بهي) الكافي (بهل) الودود (هلهلت) الباسط (طيطغت) الحي (غلمهت) القهار ذو البطش الشديد (شماخ) الحليم (اشمخ) الخالق (سلمة) سمت السلام (صمصام) الباريء (مهراش) الثابت (طمطام) القوي المتين (بازخ) الجليل (شرنطخ) الحي الباقي (برهوت) الرحيم (ياه) هو الله (يوه) الاول الاخر (نموه) الظاهر (اصاليا) الباطن (نجا عاليا) الوكيل (صلصلت) الكافي (حوسمت) القابض (حوسم) الرحمن (دوسم) الرحيم (براسم) الظهير (شلمهت) الفتاح (ارمخت) الغني المغني (تعداد) القوي (ايزام) المتين (سنداد كاهر) المجيب (بهراة تبريز) الاول الاخر (تاكر) النور (اباريخ) الحكيم (بيروخ) العدل (يبروخ) العزيز في جبروته (برخوا) المعز (شماريخ) المبدىء (شيراخ) المعيد (شروخ) القريب (تشمخت) عالم السر (يمليخ) القيوم (شمياثا) الحق (يانوخ) الوكيل (داميخ) الكريم (يشموخ) الحنان (على ما نرم حقا يرون بقنضب) الله الغالب على امره (تناو) الحسيب (ماه) ربي (اواه) المحيي (هشكاخ هشكاخ ) الوال المتعال (بهرام) العزيز (شمخثا) الرحمن (شلمخا) المغني (شلمخ) المعز (عيطلا) القوي القهار
ويجب ان يعلم الجميع ان التشكيل وضبط النطق مهم جدا فى السريانى
لانه مجرد التغيير فى التشكيل يغير المعنى للاسم
(( اللهم صل وسلم وبارك على رحمة العالمين رسولُ السلام صاحب الخلق الرفيع محمد النبي الصادق الأمين واجعلنا له ناصرين ومنصورين ومؤيدين ومتبعين حباً وإخلاصاً في طاعتك ورضاك وعلى آله وصحبه أجمعين ))
ذكر في كتاب كشف الأسرار المخفية أن
طريقة التثبت من أسماء الملوك بإسقاطها على الأسبوع
وكذا ذكر في كتاب سفر آدم وفي غيره من الكتب هذه
هي قاعدة القوم من قبلنا في معرفة صحة الأسماء..
وهذا ما أوردته في الغيلم لشرح الصفحة254من المنبع
وهناك 7 أسماء أخرى وهي روحانيات الملوك وجدتها بمخطوطة
وعند تقسيمها على الأسبوع خرجت صحيحة كلها وبلا تعديلات وهي كانت سبب ذهابي برأيي الذي هنا
ولم أتجرأ وضعها في الجدول وخاصة أني أشرح مافي المنبع ولا أتدخل وهو في المنبع لم يضعها.
فهل ممكن أن يكون بمسطرة الأعداد التوافق لهذه الدرجة؟؟!!:ـ
وقد يستغرب البعض ويُنكر هذا التقسيم المتقدم في الجدول بخصوص توزيع الطهاطيل والملوك السفلية والعلوية على الأيام، فنقول أنها ثلاثة:
الطهاطيل والملوك السفلية والملوك العلوية، وقد وزعناها بمقتضى ما قرروه الحكماء من قاعدة نسبة الأسماء إلى أيامها حسب ما سيرد في الشرح التفصيلي لاحقاً هنا، وهناك سبعة رابعة لهذه الثلاثة لم أذكرها لأنها خارجة عن الكتاب، وبها تتم أعمال الملوك السفلية حسب الترابط من علوي إلى سفلي، وهو الأسماء التي خُلقت منها أرواح الملوك السفلية وهو الجزأ الرابع المفقود هنا لتتم العناصر الكونية أربعة، وقد وجدتها في مخطوط قديم بأسماء أرواح الملوك السفلية، لكل ملك سفلي إسم خلقت منه روحه وهم بالطبع سبعة، وما يؤكد طرقة القوم في نسبة الإسم ليومه بإسقاطه على سبعة، أن تلك الأسماء التي وجدتها كل إسم أسقطته كما هو بلا تعديل فيخرج لي يوم من أيام الأسبوع مختلف عن يوم الذي يليه، فعرفت كل إسم ينتمى إلى من من الملوك السفيلية وإلى من من العلوية وما لكل واحد منها، وهذا بيان الإستخراجات للقناعة الذاتية:
$أولاً السواقط: ف ج ش ث ظ خ ز ، وهي بترتيب الآية 122 من الأنعام فبالتالي وزعناها على ترتيب الأيام من يوم ما خلقت الأرض في يوم الأحد ، ترتيبا طبيعياً لا إسقاطياً.
$ثانياً أسماءه تعالى: كل إسم يبدأ بحرف من السواقط وضعناه له ترتيباًتبعياً لا إسقاطياً.
$ثالثاً الأسماء السريانية:
جهلطيطيل = 106 ÷7 = 1 الأحد
نههطيطيل = 128 ÷ 7 = 2 الأثنين
مهطهطيل = 108 ÷ 7 = 3 الثلاثاء
للطهطيل = 123 ÷ 7 = 4 الأربعاء
قهطيطيل = 173 ÷ 7 = 5 الخميس
فهطيطيل = 153 ÷ 7 = 6 الجمعة
لخهططيل= 693 ÷ 7 = 7 السبت
$رابعاً الأيام: بالطبع أيام الأسبوع تبدأ بالأحد وعلى التوالي بلا خلاف.
$خامساً الدراري: من المعروف بتوزيع الساعات على الكواكب تخرج الشمس ليوم الأحد والقمر الأثنين وهكذا كما هو مُتعارف عليه ترتيباً تبعياً للأيام.
$سادساً الطلاسم: وهو ما تعارف عليه ترتيباً تبعياً للسواقط أو لأيام الأسبوع
بتسلسل ترتيب الطلاسم الوضعي.
سابعاً الأعوان الأرضية:
أبيض = 813 ÷ 7 = 1 الأحد
شمهورش بدون الإضافة السفلية(ورش) = 345 ÷ 7 = 2 الأثنين
برقان = 353 ÷ 7 = 3 الثلاثاء
أحمر = 249 ÷ 7 = 4 الأربعاء
مذهب = 747 ÷7 = 5 الخميس
ميمون = 146÷7 = 6 الجمعة
مرة = 245÷7 = 7 السبت
$ثامناً الملوك العلوية:
صرفاييل = 421 ÷ 7 = 1 الأحد
ميكاييل = 121 ÷ 7 = 2 الأثنين
كسقياييل = 241 ÷ 7 = 3 الثلاثاء
جبراييل = 256 ÷ 7 = 4 الأربعاء
غنياييل = 1111÷7 = 5 الخميس
سمسماييل=251 ÷7 = 6 الجمعة
روقاييل = 357 ÷7 = 7 السبت
$تاسعاً البخورات:
سندروس ، أوله سين = 120÷ 7 = 1 الأحد
قرنفل ، أوله ق = 100÷ 7 = 2 الأثنين
كبابة ، أوله كاف = 101÷7 = 3 الثلاثاء
جاوي ، أوله جيم = 53 ÷ 7 = 4 الأربعاء
مصطكي، أوله م = 40 ÷ 7 = 5 الخميس
صندل ، أوله ص = 90 ÷ 7 = 6 الجمعة
لاذن، أوله لام ألف = 182÷ 7 = 7 السبت
وهذه هي قاعدة معرفة الإسم لأي يوم وأي من الأعوان هم له، فالجميع على نسق واحد بلا إختلاف. والله يقول الحق وهو المستعان والحمد لله رب العالمين

http://sidihamza-ch.xooit.com/t1051.htm

İTİRAZLARA CEVAPLAR

Cevap 1:
Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e gelen vahiy, biri sarih/açık vahiy, diğeri zımnî/gizli vahiy olmak üzere iki çeşittir.
Sarih Vahiy: Bu çeşit vahiy, doğrudan doğruya Allah’tan geldiği için, Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin onda hiç bir müdahalesi yoktur. O, bu hususta sadece bir tebliğci veya bir tercümandır. Bu sarîh vahiy iki şekilde ortaya çıkmıştır:
a. Kur’an-ı Kerim: Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in buradaki görevi, sırf tebliğden ibarettir.
b. Kudsî hadisler: Mânası Allah tarafından ilkâ edilen bu çeşit vahiyler konusunda da Hz. Peygamber (asm)’in görevi sadece tercümanlıktır.
Zımnî Vahiy: Zımnî vahiylerde söz konusu olan her hangi bir husus, özet halinde gelir ve genel hatlarıyla vahiy ve ilhama dayanır. Konunun tasviri, şekillendirilmesi, detaylarla ilgili açıklanması ise, Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e bırakılır. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem), vahy-i zımnî ile gelen hususları bazen ilhamla, bazen vahiyle, bazen de kendi feraset ve içtihadıyla açıklar. (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s.86)
Celcelutiye kasidesinin kendisi değil, onun aslını teşkil eden muhtevası itibariyle bir kudsi hadis gibi veya zımnî bir vahiy olarak telakki edilebilir. Bu tür vahiylerin Kur’an’da yeri yoktur.
Cevap 2:
Aslî muhtevası itibariyle zımnî bir vahiy olarak telakki edilen Celceltuye’yi, Hz. Ali kerremallâhü veche şerh edip açıklayarak manzum bir kaside halinde düzenlemiştir. Kasidenin kendisi Arapça’dır ve Arapça kaside sitilinde tanzim edilmiş, ancak Allah’ın bazı isimleri ve diğer bir takım sözcükler Süryanîce’dir. Bunun bir çok hikmeti olabilir:
Evvela, âlimlerin bildirdiğine göre, Celcelutiye, engin bir kapsama sahip sırları ihtiva eden ve ism-i azam sırrını taşıyan bir kasidedir. Daha önce İbranîce ve Süryanîce konuşan bir çok peygamber bu kasidenin aslî muhtevasıyla münacatta bulunmuş ve o sayede değişik sıkıntılardan kurtulmuşlardır.(bk. Gümüşhanevî, Mecmuatu’l-Ahzab, Şazelî bölümü, s. 508-525). Hz. Ali kerremallâhü veche de bu muhtevayı tanzim ederken eski peygamberlerin hatırasını yad etmek maksadıyla Süryanîce sözcükler kullanmış olabilir.
İkincisi; Bu sırlı ve ism-i azam sırrını taşıyan bu kasideyle ehil olanların dikkatini çekmiş ve bazı sırları onlarla paylaşmış olabilir.
İmam Gazalî, hocası İmam Nureddin el-Isfahanî, İmam Ahmed el-Bunî ve Şeyh Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’ye göre, Celcelutiye kasidesinin aslı vahiydir. Zahir ve batın ilimlerinin ünlü üstadları olan bu alimlerin kanaatlerine iştirak etmek ve onların bilgi ve beyanlarına itimat etmekte -ilmen ve dinen- bir sakınca görmemekteyiz. Ancak bu kasidenin aslının vahiy olduğuna inanmamak da, inanmak da, kişiyi dinen bir sorumluluk altına sokmaz.
Cevap 3:
Celcelûtiye, Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin derslerine istinaden, Hazret-i Ali kerremallâhü veche tarafindan te’lif edilen Süryanice bir kasidedir. Esas manasi bedi’ demektir. Mecmuat-ül Ahzab’ın birinci cildinde yer almaktadır. Bediüzzaman, Gazali gibi çok imamların Celcelûtiye’yi şerh ettiklerini söylemiştir. Konu ile ilgili birçok kitap mevcuttur.
İmam Gazali’nin celecelutiye şerhi, Ziyaaddin Gümüşhanevî Hazretlerinin derlediği Mecmuatu’l-Ahzap adlı eserinin “Şazelî” adlı cildin 508. sayfasından itibaren başlar. Ancak bu şerhler, kelimelerin açıklamasından ziyade kasidede yer alan beyitlerin hassalarını açıklayan bir mahiyettedir. Süryani kelimelerden az bir kısmının anlamı verilmiştir.
Celcelutiye’nin kendisi ise, aynı cildin, 499-531 sayfaları arasında yer almaktadır. Kasidedeki bütün beyitlerin altında onların ebced değerleri de yazılmaktadır.
Hazret-i Ali kerremallâhü veche tarafından Celcelutiye adıyla ve cifir ilmine göre bir çok tarih de düşürülerek Süryani diliyle nazmedilmiş ve kaside haline getirilmiştir. Yüksek ve tesirli bir duadır. Bir isimler hazinesidir. Allah`ın rahmetini celb etmesi hasebiyle bir rahmet hazinesi veya bir cennet hazinesi demek de mümkündür. Allah`ın en büyük ismi olan ism-i a’zam bu duanın içerisinde gizlenmiş olduğundan, bu duayı okuyarak Allah`a sığınan kimsenin, dünya ve ahiret işlerinde çok kolaylıklar ve bereketler göreceği müjdelenmiştir.
İmam-ı Gazali Hazretleri nakleder ki:
Cebrail Aleyhisselâm Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme dedi ki:
“Ya Muhammed! Rabb`in sana selam ediyor ve selamın en mükerremini sana tahsis buyuruyor. Sana bu hediyeyi ihsan buyurdu.”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Ey kardeşim Cebrail! Bu hediye nedir?” dedi.
Cebrail Aleyhisselâm: “Bu hediye, içinde İsm-i Azam ile en kapsamlı kasem bulunan büyük duadır.” diye cevap verdi.
Peygamber Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Ey kardeşim Cebrail! Bu duanın adı nedir? Keyfiyeti nasıldır?” diye sordu.
Cebrail Aleyhisselâm dedi ki: “Ya Muhammed! Bu duanın adı Bedi`dir (Celcelutiye). İçinde en yüksek kasem ve İsm-i Azam vardır. O İsm-i Azam ki:
1. Arş-ı Ala`nın kenarına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Allah`ın arşını taşıyan melekler bu arşı kaldıramazlardı!
2. Güneşin kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, güneşin ışığı ve nuru olmazdı!
3. Ay`ın kalbine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, ay ışık veremezdi.
4. Cebrail Aleyhisselâm`ın kanadına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, Hazret-i Cebrail yeryüzüne inemez, semaya çıkamazdı!
5. Mikail Aleyhisselâm`ın başına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı yağmurlar ve damlalar ona itaat etmezlerdi.
6. İsrafil Aleyhisselâm`ın alnına yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı sur üfleyemezdi.
7. Azrail Aleyhisselâm`ın elinin üzerine yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, mahlûkatın canlarını alamazdı.
8. Yedi kat göklere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı gökler yükselemezdi.
9. Yedi kat yerlere yazılmıştır. Eğer yazılmış olmasaydı, yedi kat yerler, şimdi olduğu gibi sabit olmazdı! Bu ismi Âdem Aleyhisselâm okumuştur! (İmam-ı Gazali, Celcelutiye, s.561)”

Tenkitler içinde bu adrese bakabilirsiniz.
http://www.saadettinmerdin.com/genel/121-hz-alinin-kucagina-cebrailin-dusurdugu-kaside-i-celcelutiye-ve-said-nursiye-yapilan-isaretler.html

 KASİDENİN ANA KAYNAĞI VE TÜMÜ

PDF İNDİR

SAMSON VE DALİLÂ (1949) Samson and Delilah


Yönetmen:Cecil B. DeMille      

Senaryo: Jesse Lasky Jr., Fredric M. Frank, Harold Lamb             

Ülke: ABD

Tür: Macera, Dram, Tarihi, Romantik

Vizyon Tarihi: 21 Aralık 1949 (ABD)

Süre: 131 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Victor Young     

Nam-ı Diğer: Cecil B. DeMille’s S

amson and Delilah

Oyuncular Hedy Lamarr,    Victor Mature, George Sanders ,   Angela Lansbury,    Henry Wilcoxon

Özet

Samson gücünün kaynağını kimsenin bilmediği efsanevi bir kahraman. Gönlünü Semadar’ın kardeşi Delilaha kaptırır .Semadar öldürülünce Samson intikam peşine düşer ama Delilah onun gücünün sırrını keşfedip, Samson’u düşmanlarına teslim eder..

Hakkında

Samson (İbranice: שמשון , Şimşon, İÖ XII. yy’ın sonu), Antik İsrail’in son hâkimlerinden biri. Serüvenleri Eski Ahit’in Hakimler Kitabı’nda (13-16) anlatılır. İsrailoğullarının Kenan ülkesinde Filistilerin boyunduruğu altında bulunduğu dönemde (İÖ 1200-1000) yaşayan Samson, Hâkimler Kitabı’nda sözü edilen öteki kutsal savaşçılar gibi İsrailoğullarını yabancı egemenliğinden kurtarmaya çalışan bir önderdir.

Hakimler Kitabı’na göre Samson’un anne babası Danoğulları kabilesindendir. Tanrı, Kudüs yakınlarındaki Tsora’da çiftçilik yapan Manoah adindaki bir adamin kisir olan karisina meleklerinden birini gönderir. Melek kadina: “İşte şimdi, sen kısırsın ve doğurmuyorsun, fakat gebe kalacaksın ve bir oğul doğuracaksın” (Hakimler Bap. 13: 3) der. Kadin olan bitenleri kocasina anlatır, fakat kocasi pek inanmaz ve Tanrı’ya yalvararak meleğini tekrar göndermesini ister. Dilek geregince Tanri meleğini gönderir ve melek, daha önce karisina söylemis olduklarini ona tekrarlar. Manoah Tanrı’ya ekmek ve oglak takdimesinde bulunur. Az zaman sonra bir oğlu olur ve adini Simson koyar.

Çocuk büyür ve bir nezir (Tanrı’ya adanmış kutlu kişi) olur; saçını kesmemek, şarap içmemek ve ölüye el sürmemek üzere ant içerek kendini Tanrı’ya adar. Samson olağanüstü güçlüdür; bir aslanı elleriyle parçalar, bir eşek çenekemeğiyle binden fazla Filisti’yi öldürdü ve tutuklu bulunduğu Gazze kentinin kapılarını sökerek kaçar. Nezirlik andını bozmasıyla gücünü yitirmesi, efsanenin ahlaki içeriğini oluşturur.

Ne var ki, Filisti kadınlarına olan düşkünlüğü, onun mahvına yol açtı; Samson andını ilk kez, Timna kentinde gördüğü bir kızla ziyafet düzenleyip eğlenerek bozar. Sonra, İsrailoğullarının can düşmanı sayılan Filisti halkından olmasına karşın bu kızla evlenir. Düğünde sorduğu bir bilmece yüzünden kız tarafıyla kavgaya tutuşur ve karısının geri götürülmesi üzerine Timna’ya inip çok sayıda Filisti’yi öldürür. Gazze’de bir fahişeyle beraberken de gene Filistilerle dövüşür ve onları uzaklaştırır. Sonra Sorek Vadisinden Delila adlı bir başka Filistiye aşık olur ve onun oyununa gelip düşmanlarının eline düşer. Delila, Samson’un ağzından laf alarak gücünün uzun saçlarından kaynaklandığını öğrenir. Uykudayken saçlarını kesip Samson’u Filistilere teslim eder. Samson, gözleri oyulduktan sonra bir değirmende köle olarak çalıştırılır. Ama saçları yeniden uzayınca eski gücüne kavuşur ve Tanrı Dagan’a (Tevrat’ta “Dagon” diye geçer) adanan büyük Filisti toprağını yerle bir eder; kendisi de tapınakta bulunan Filistilerle birlikte ölür (Hakimler 16:4-30)

Hakimler Kitabı’nın bu konuyla ilgili bölümleri, hikaye ve efsane türünden söylentilerle karışık basmakalıp anlatılardan oluşan bir popüler tarih niteliğindedir. Bu anlatılar, Yahudi toplumunun o dönemdeki durumunu ve uygarlığını yansıtır. Hakimler Kitabı’nın, Samson’un bir eşek çenekemiğiyle 1000 Filisti’yi öldürdüğünü anlatan bölümü (15:15-17) üzerinde çok inceleme yapıldı. Mezopotamya’da, sapı bitümden ya da bir hayvan çenekemiğinden yapılmış çakmaktaşından oraklar bulundu.

Kutsal Kitap kahramanı, roman döneme ait birçok sütun başlığı üzerinde ve Gil de Siloé (Miraflores Manastırı’nda II. Jean’ın mezarı) ve Claude Lestocard (Paris’te, St-Etienne-du-Mont vaaz kürsüsü) gibi heykelciler tarafından betimlendi. Delila ile olan şansız serüveni, Andrea Mantegna, Lucas Cranach, Guido Reni, Domenico Fiasella, Peter Paul Rubens, Anthony van Dyck, Rembrandt, Jan Steen, Gustave Moreau tarafından işlendi. Georges Rouault, Samson değirmentaşını çevirirken (Los Angeles) adlı bir tablo gerçekleştirdi.

Filmden

Tarihin şafağından önce, insan ruhunu keşfettiğinden beri kendisini esir almaya çalışan güçlerle mücadele etmiştir. Doğanın korkunç gücünün kendisine karşı geldiğini görmüştür. Şimşeğin nazarı,  Yıldırımın dehşet veren sesi,  Rüzgârın çığlıklarıyla dolu karanlık, korkunun prangalarıyla zihnini köle etmiştir. Korku, insanın aklını kör ederek batıl inançları da doğurmuştur. Şeytani tanrılar insanı ele geçirmiştir. Putperestliğin sunağında insanlık onuru kaybolmuştur. Ve insanın ruhunu, fatihin ayakları altında ezen bir zorbalık doğmuştur. Fakat insanın yüreğinin derinliklerinde o dinmek bilmez özgürlük arzusu hiç sönmemiştir. Bu kutsal kıvılcım ister rahip olsun, ister asker, isterse sanatçı, vatansever, aşık veya devlet adamı bir ölümlünün kalbinde alev alev tutuştu mu o kişinin yaptığı işler insanlığın gidişatını değiştirir ve onun adı çağları aşar. İsa’nın doğumundan bin yıl önce Dan diyarında, Zorah köyünde  böyle bir adam yaşamış. Bu kişide büyüklük ve zayıflık, güç ve akılsızlık bir aradaymış. Fakat bunların yanında bir de cesur hayali varmış: Ulusuna özgürlük getirmek. Bu adamın adı Samson’mış. Filistinliler kırk yıldır halkını esir tutuyormuş.

**

Bazen bir arı, bir öküzü harekete geçirebilir.

**

Hangi bilmeceymiş o?

 Sor bakalım. Yiyenden et geldi. Güçlüden tatlılık geldi.

Yiyenden et,  Aptalca bir bilmece bu!

 – Cevap ver o zaman!

 – Bir anlamı yok.

 – Güçlüden tatlılık mı geldi?

 – Kelimelerle oynuyor!

 – Bilmeceymiş!

**

Bilmecenin cevabını söyle. Beni öyle mutlu eder ki! Bir bal kovanıyla mutlu olacaksan bir aslan bile ayıramaz bizi. Bal kovanı!Cevap bu mu?

 Öldürdüğüm aslanı hatırlıyor musun?

 Güneşten kemikleri kurumuştu ve yabani arılar oraya üşüşmüştü. Bana getirdiğin bal kovanı oydu demek Samson!

 – Baldan tatlı ne vardır?

 – Bir aslandan daha güçlü olan nedir?

**

. Dünyada külden ve ölümden başka bir şeyiniz kalmadı.

**

. İnsanlar neden hep en güçlülere ihanet eder?

**

Burası Lehi’ın yeri.

Yüce Tanrım, duy beni. Düşmanlarımın kılıçlarına karşı savaşa hazırla beni. Beni kurban etme ey Tanrım, kollarımı güçlendir ki senin sürülerini dağıtan aslanları yok edeyim.

**

Şimdi benimle evlenir misin?

 Aramıza çok fazla yalan girdi. Beni sevmekten çok benden korkuyorsun hâlâ. Senden yeterince korkmuyorum.

 – Bana yeterince güvenin yok.

 – Seni yeterince seviyorum. Öyleyse,  Öyleyse gücünün sırrını ver bana.

 – Gücümün mü?

 Benim gücüm,  Hayır Samson. Hayır! Seni yok edebileceğim bir silah istemiyorum. Silah mı?

 Beni gerçekten sevsen silah olmaz. Samson, Samson, nasıl hâlâ içinde şüphe olabilir?

 Varsa da buna şimdi son vereceğim. Etrafına bir bak. Gece vahayı aydınlatan ay,  Gündüz ışığını veren güneş. Bunların varlığı tesadüf değil. Başlangıçta, o Tek Güç ışığı yaratıp dünyayı ve üzerinde yaşayan canlıları yaratana dek sadece karanlık vardı.

 – Senin görünmeyen Tanrın,

 – Benim gücümün kaynağı odur. Peki onun gücü sana nasıl ulaşıyor?

 Şimdi burada bizimle mi o?

 O her yerdedir. Rüzgarda, denizde, ateşte,  Ona inanıyorsan kalbinde. Dünyada bir tohumu kırıp koca bir ağaç olmasını sağlayacak tek güç onunkidir. Ve ben bu gücü seninle paylaşabilir miyim?

 Herkes paylaşabilir. İnsanları olduklarından üstün kılan bir güçtür bu. Onun sayesinde bazıları müzikle ruhu harekete geçirir. Bazıları insanların kalplerindeki hakikati okuyup onları affedebilir. Bende, beni tutmaya çalışan her şeyi yok etme gücüdür bu.

 – Bu güç daima sende mi olacak?

 Kadri mutlak olana inancım sürdükçe! Ben ona bağlanalı çok oldu. Çok yemin bozdum. Ama bunu tuttum.

 – Bu yemin seni güçlü mü kıldı?

 – Çok daha fazlası. Öldürdüğüm aslanı hatırlıyor musun?

 – Asla unutamam. O aslanın gücü onu hayvanlar kralı yapar. Görkemli yelesi de gücünün işaretidir.

 – Devam et Samson.

Çöl insanları bilir ki aygırların da uzun yelesi güçlerinin işaretidir. Benim halkım, en güçlü koçun yünü en bol olan olduğunu söyler. Fakat gücünün işaretini alır, onu kırkarsan gülünç bir şey olur. Kartalın göğe yükselişini görmüşsündür. Ama bir kanadının ucundan iki büyük tüy kopartırsan o güçlü kartal bir daha uçamaz. Gücünün işareti gitmiştir. Gücünün işareti.

Samson, bu da senin gücünün işareti. Saçların. Bunlar kesilirse,

 – Her insan kadar zayıf düşerim.

Yüce Tanrın sana gücünü saçınla mı verdi sence?

 Buna inanıyorsun, değil mi?

 Annem bana en başından beri öyle öğretti.

Gücün saçında demek.

Samson’un saçları hep yandan kesilirken resmedilmiş. bu tablo bu yüzden ilginç. olayı önden göstermiş. assereto gioacchino imzalı.

Ne güzel bir güç bu. Bak, parmağımın ucunda nasıl kıvrılıyor. Kuzgun kanadı gibi simsiyah ve fırtına gibi vahşi. Koparıp gücünü çalabilir miyim?

 – Zaten senin olanı çalamazsın. Benimle Mısır’a gel. Orada ne Danlı ne Filistinli, sadece Samson ve Delilah oluruz. Nil Vadisi’nde havaya reçinenin tatlı kokusu yayılır, göklerdeki tek karanlık da ibis kuşlarının gölgesi olur. Gelir misin benimle?

 Gözlerim asla sende gördüğümden üstün bir güzellik bulamaz. Ebediyete dek hiçbir şey seni benim kollarımdan alamaz.

**

Her şey yolunda Beni daha ne kadar unutacaksın ey Tanrım?
 Daha ne kadar bana karşı duracaksın?
 Uzun geceler boyu sana yakarıyorum ama duymuyorsun beni. Ey efendim, ey atalarımın Tanrısı; onlar sana yakardı mı yetiştin. Beni kurban etme ey Tanrım. Hisham, nöbetçiyle beraber dışarıda bekle. Kimse içeri girmesin. Yaklaşmayın ona hanımefendi! Parçalar sizi. Ey efendim, ey atalarımın Tanrısı,  Ey Tanrım, bütün insanlar küçümsüyor beni. “Tanrısı yardımına yetişecekmiş.” diye alay ediyorlar benimle. Sen benim Tanrımsın, benden yüz çevirme. Çünkü sığınacağım başka kimsem yok. Gücüm mum gibi eridi, kalbimde umutlar tükendi. Kör kaldım ve düşmanlar arasındayım. Ey Tanrım,  Ey benim kuvvetim,  Bir işaret gönder bana!

**

O çok güçlüydü,

 Neden öldü ki?

 Onun gücü asla ölmeyecek Saul.

.

Samson’un saçının kesildikten sonraki çıldırma anı. anthonis van dyck imzalı

GELİBOLU’YA YENİ KORUMA KALKANI KOMİSYONDA


 29 Mayıs 2014 Perşembe

Haber

TBMM (AA) – TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nda Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nın görüşmelerine başlandı.

Tasarı hakkında bilgi veren Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, 2015 yılının Çanakkale Deniz Savaşları Zaferi’nin 100. yıl dönümü olduğunu hatırlattı. Bu nedenle daha kapsamlı anma törenleri ve etkinlikler gerçekleştirileceğini ifade eden Çelik, şunları kaydetti:

“Anma törenlerine geçen yıl 29, bu yıl ise 34 ülke temsilcisinin katıldığını belirtmek isterim. Dost düşman herkese çok şey anlatan ve halen de anlatmaya devam eden Çanakkale Savaşlarının yılda bir kez yapılan tören ve etkinliklerle hatırlanmasını yeterli bulmuyoruz. Anma törenleri gibi dönemsel etkinliklerin kalıcı bir etki bıraktığını söylemek zordur. Bu amaçla Çanakkale Savaşlarının geçtiği Gelibolu yarımadasında sadece 100. yıl anma törenleriyle sınırlı kalmadan sürekli görev yapacak, hizmet verecek bir yapılanmaya gitmek ve bu doğrultuda yeni bir yapı kurmak ertelenemez hale gelmiştir. Bu çerçevede Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı Kurulması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nı hazırladık.”

Çanakkale Savaşları’nın insanlık tarihinde bir dönüm noktası, kahramanlık ve fedakarlığın doruk noktaya ulaştığı bir mücadele olduğunu vurgulayan Çelik, bu savaşın verilen büyük kayıplara rağmen bugün bile tüm dünyada barışçıl bir anlayış ve saygı uyandırdığına dikkati çekti.

AK Parti hükümetlerinin Gelibolu Yarımadası’nda çok önemli ve kapsamlı çalışmalar yaptığını ifade eden Çelik, bundan sonrası içinde yeni ve önemli çalışmaların planlaması içinde olduklarını söyledi.

Çelik, şöyle devam etti:

“Bundan sonra Çanakkale’deki çalışmalarımıza yeni bir yaklaşım tarzıyla hazırladığımız bu kanun tasarısıyla kurulması öngörülen Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı ile yön ve şekil vereceğiz. Yeni yaklaşım ve bakış açısı ile kastımız bütünsel bir bakışla tarihi alanda yapılacakları planlamak, projelendirmek ve uygulamaktır. Bu kapsamda öncelikle tarihi alanın savaş dönemindeki aslına uygun şekilde planlaması yapılacaktır. Siper, mevzi, cephe, şehitlik, sahra hastanesi gibi tüm savaş alanları gün yüzüne çıkarılacak, restore edilecek ve yaşanan olayları da yansıtacak şekilde yapılandırılacak bir anlamda her alan ve her mekan kendi hikayesini kendisi anlatacaktır. Bu yıl çalışmaları tamamlayacak nitelikte müze, sergi alanı gibi kültürel mekanlar yapılacak. Çanakkale Savaşları’nın ruhunu yansıtacak, gezdiğimiz şehitliklerdeki şehitlerin hangi amaçlar doğrultusunda can verdiğini anlatacak sinema, animasyon, belgesel, CD, müzik, drama, kitap ve benzeri görsel ve işitsel eser ve canlandırmalar üretilecektir. Sonuçta tarihi alan bir açık hava müzesi olarak düzenlenecek ve ziyaretçilerin hizmetine sunulacaktır. Örneğin bu çalışma tamamlandığında siper ve mevzilerin içinde gezebilecek, gezerken bulgur çorbası için askerlerle oturacak ve hikayelerini onlardan dinleyebilecek, en son teknolojiyle hazırlanmış çok boyutlu animasyonlarla çıkarma ve çarpışmaları bizzat içindeymiş gibi izleyebileceğiz.”

Kurulması öngörülen Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı’nın başta 18 Mart Şehitler Günü ve Çanakkale Zaferi olmak üzere Çanakkale Savaşları ile ilgili tarihi alanda yapılacak anma etkinliklerini de yürüteceğini anlatan Çelik, bu konuda da bir uyum, eşgüdüm ve birliktelik sağlanacağını bildirdi. Çelik, bakanlığın teşkilat yapısı ve yetkileri ile idari ve mali yapısının da bu hizmetleri verebilecek şekilde düzenlendiğini aktardı. Tarihi alan kapsamındaki orman alanlarının bu vasfının korunacağının da altını çizen Çelik, şunları söyledi:

“Özünde Çanakkale Zaferi’ni kazandıran yüksek ruhun, Mehmetçiğin hatırasının ve manevi mirasının yaşatılması, nesilden nesile aktarılması, çocuklarımızın mazimizden beslenerek büyümesini sağlama gayreti yatan bu tasarı ile bugüne kadar tarihi alanın önem ve değerine uygun olarak korunması ve Çanakkale Savaşları’nın günümüzde dahi devam etmekte olan etkilerinin hem milletimizin hem de ilgili diğer milletlerin yeni nesillerine aktarılabilmesi için çalışmaların daha verimli ve koordineli yürütülmesini, alınan neticelerle hedefler arasında arzu edilen uyumun daha çabuk ve üst seviyede teminini amaçlamaktadır.”

-“Kurulda devlet var, millet yok”

CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter, söz alarak tasarının kapsamlı ve çok bileşenli bir konu olduğunu, bu nedenle CHP milletvekilleri olarak alt komisyona sevkini talep ettiklerini söyledi. Serter, Gelibolu’nun yeniden düzenlenmesine, eksikliklerinin giderilmesine ve  bölgenin koruma altına alınmasına itirazlarının olmadığını, ancak tasarıda tarihi alan kavramının geçtiğini, bu kavramın kapsamının ise açıklanmadığını savundu. Serter, tasarı incelendiğinde bölgenin Milli Park vasfının kaldırılacağının görüldüğünü ileri sürerek, buna neden ihtiyaç duyulduğunun açıklanmasını istedi. 

CHP Çanakkale Milletvekili Mustafa Serdar Soydan da tasarının yerel yöneticiler ve sivil tolum örgütleriyle işbirliği içinde hazırlanmadığının görüldüğünü ifade ederek, bu durumu eleştirdi. 

CHP İstanbul Milletvekili Haluk Eyidoğan ise bu tasarıların önemli bir konuyu içerdiğini ve pek çok bileşeni bulunduğunu, bu nedenle kapsamlı olarak ele alınması gerektiğini savundu. Eyidoğan, bu tür düzenlemelerin koruma merkezli yapılmasının gerektiğini de söyledi.

CHP Trabzon Milletvekili Volkan Canalioğlu tasarının geneli üzerine yapıtığı konuşmasında düzenlemede yerel yönetimin gözardı edildiğini savundu. Canalioğlu, “Çanakkale Belediyesi neden burada yok?” diye sordu.   

MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri ise Gelibolu Yarımadası’nda tarihin canlandırılmasına ve koruma altına alınmasını olumlu bulduklarını, ancak tasarının dayandığı arkeolojik, kültürel ve sanatsal altyapının açıklıkla ortaya konmadığını söyledi.  Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı bünyesinde oluşturulacak koordinasyon kurulunun yapısını da eleştiren Yeniçeri, “Bu kurulda devlet var, millet yok. Yerel yöneticiler niye yok? Tarih diyoruz tarih kurumu başkanı da yok” ifadelerini kullandı.

CHP Sakarya Milletvekili Engin Özkoç, muhalefet partisi olarak önlerine gelen tasarılara şüphe ile baktıklarını belirterek, bunun sebebinin tasarıların tek elden yönlendirmeyle hazırlanması olduğunu savundu. Özkoç, “Bütün yetkilerin Başbakan’da toplanması bizi rahatsız ediyor. Size ve kurumlarınıza olan güvenlerimizin sarsılmamasından yanayız, her kararın tek iradede toplanmamasını istiyoruz” dedi.

Tasarıya ilişkin kaygılarının da giderilmesini isteyen Özkoç, bölgedeki mevcut personelin durumu, başkanlığın kurulmasının ardından yaratılacak 300 yeni kadro ve devam eden kira sözleşmelerinin akıbeti konusunun aydınlatılması gerektiğini vurguladı.

AK Parti Çanakkale Milletvekili Mehmet Daniş ise son dönemde tarihi bölgede önemli çalışmalar yapıldığını ve tarihi dokunun yaşatılmasına katkı sunulduğunu söyledi. Çanakkale’nin tarihi dokusu dolayısıyla yoğun ilgi gördüğünü, Çanakkale Deniz Zaferinin 100. yılı olan 2015 yılında ise çok daha yoğun bir ilgi beklediklerini, bu nedenle gerekli düzenlemelerin hızla hayata geçirilmesi gerektiğini kaydetti.

Tasarının tümü üzerindeki görüşmeler devam ediyor.

Kanun Teklifi:309350.pdf

web.tbmm.gov.tr/gelenkagitlar/metinler/309350.pdf

*******************************

NOT: Din ve vatan yolunda şehit olan Türk Milletinin aziz hatırasına sahip çıkalım diyerek şahsî veya gayri millî menfaat gözetenlerden Allah Teâlâ’ya sığındığımız gibi, sayısını bilmediğimiz şehitlerimiz konusunda hassasiyet gösterilmesi hususunu açıkça beyan ederiz.

***

“Allah yolunda öldürülenler için ‘ölü’ demeyin. Onlar diridirler; lâkin siz farkında değilsiniz.”

Bakara, 154

***

5. Ey insanlar! Allah’ın vâdi gerçektir, sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı (şeytan) da Allah hakkında sizi kandırmasın!

6. Çünkü şeytan, sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman sayın. O, kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.

7. İnkâr edenler için şüphesiz çetin bir azap var, iman edip iyi işler yapanlara da mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.

8. Kötü işi kendisine güzel gösterilip de onu güzel gören kimse (kötülüğü hiç istemeyen kimseye benzer) mi? Allah dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini doğru yola iletir. O halde onlar için üzülerek kendini helak etme. Allah onların ne yaptıklarını biliyor.

(Fâtır Suresi)

 

**********************************************

 

NOT: Çanakkale Savaşı hakkında
Yetkin İŞCEN’in sitesini zayaret edebilirsiniz.

http://www.gallipoli-1915.org/

ZİON KATIR BÖLÜĞÜ (ZİON MULE CORPS)


Yahudi  Katır (Ester) Bölüğü, 1. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Lejyonu”, İspanyol İç Savaşı’ndaki “Botwin Bölüğü” ve 2. Dünya Savaşı’ndaki “Yahudi Alayı”ndan önce kurulmuş ilk “diaspora” birliğiydi… Bu birlik, 2000 yıldan bu yana, Yahudi tarihinin “bir savaşa katılan ilk askeri birliği” olma şöhretini kazanacaktı.

Ancak, onların öyküsünü anlatmadan önce, Yahudiler’in I. Dünya Savaşı öncesinde “bir Yahudi devleti kurmak” adına çizdikleri eylem planlarından söz etmek gerekir.

*************************

Theodore Herzl, Siyonizm’in fikir babasıydı.   Henüz 44 yaşındayken kalp krizinden öldü…

Yahudilerin “vadedilmiş topraklar”a yönelik özel bir ilgisi veya dikkate değer bir söylemi olmamıştır. Babil sürgününden sonraki 1000 yıldan fazla süre içinde yerleşim tercihleri, ya ekonomik çıkarları nereye yönlendirmişse, ya da hangi egemenlik aygıtı onların yaşamasına izin vermişse öyle biçimlenmiştir. Ancak, 10. yüzyılda Avrupa ve özellikle Rusya’da yükselen antisemit dalga, Filistin’e yönelik yurt özlemlerinin yeniden hatırlanmasına yol açmıştır.

 Yahudiler’in bir kısmı, binlerce yıl önce kovuldukları Filistin’e dönmek için bir Mesih beklerken, diğer bir kısmı da buna gerek olmadığını, Filistin’e kendilerinin de dönebileceğini düşünüyordu. Bu kişilerden biri de 1896’da “Der Judenstaat” (Yahudi Devleti) adlı eseri yazan Theodore Herzl adlı Budapeşteli bir Yahudi’ydi. Yahudiler’in ancak bir Yahudi devleti kurarak özgürleşebileceklerini savunan Herzl, bu devleti kurmak için de üç şartın yerine getirilmesi gerektiğine inanıyordu: 1- Bir banka, 2- Filistin’de toprak satın almak için oluşturulacak bir Yahudi Ulusal Fonu, 3- Yahudileri birbirine bağlayacak bir siyasal örgüt (Dünya Siyonist Örgütü)…

Herzl’in bu önerisi, dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudiler arasında güçlü bir destekle karşılanacak ve bu sayede uluslararası Yahudi hareket, Siyonizm bayrağı altında çok büyük bir etkinlik elde edecekti.

I. Dünya Siyonist Kongresi’ni Basel‘de toplayan Herzl, dünya Yahudileri’nin en zenginlerini seferber etti. İkinci girişimi ise Osmanlı devleti ile ilişki kurmak oldu. 1892 ile 1902 yılları arasında 5 kez İstanbul’a gelerek sarayla ilişki kurmaya çalıştı. Amacı, Filistin’deki topraklardan bir kısmını satın almaktı. Ödeyeceği parayla Osmanlı devletinin ekonomisinin düzeleceğini ve o günün parasıyla 30 milyon Sterlin’i bulan dış borçlarının ödeneceğini söyleyen Herzl’in arzu ettiği alanın sınırları da şöyleydi: Kuzeyde Kapadokya dağları, güneyde Süveyş Kanalı’na kadar olan bölge..

17 Haziran 1896’da, Abdülhamid‘in yakın dostu ve Avrupa’daki ajanı Polonya asıllı Kont Phillip de Newlinsky ile İstanbul’a gelen Herzl’e Sultan’ın hasta olduğu söylendi ve görüştürülmedi. Daha sonra Newlinsky’nin aktardığı teklif üzerine de Abdülhamid’in şu yanıtı verdiği söylenir:

Eğer Mösyö Herzl senin bana olduğun gibi bir arkadaşın ise, ona nasihat et, bu konuda bir adım atmasın. Ben, bir karış bile olsa toprak satamam. Zira bu toprak bana ait değil, milletime aittir. Benim milletim bu imparatorluğu savaşta kanlarını dökerek kazanmışlar, onu kanlarıyla mahsüldar kılmışlardır. Bu toprak bizden sökülüp alınmadan evvel, biz onu tekrar kanlarımızla sularız. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Onlardan bir tanesi dahi dönmemek üzere muharebe meydanlarında kalmışlardır. Devlet-i Aliyye bana ait değil, Türk milletine aittir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım Yahudiler milyonlarını saklasınlar. Benim imparatorluğum parçalandığı zaman, onlar Filistin’e hiç karşılıksız sahip olabilirler. Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz parçalanarak bu ülke taksim edilebilir. Ben canlı bir vücut üzerinde ameliyat yapılmasına razı değilim…

II. Abdülhamid, sadece Siyonistler’in teklifini reddetmekle kalmamış, büyük güçler nezdinde diplomatik girişimlerde bulunarak Yahudîler’in “Siyonistleşmesi”ni de engellemeye çalışmıştı. “Duhûliye Nizamları” hazırlatmış, Siyonistler’in yabancı himaye elde etmelerini önlemek için çaba harcamış ve Filistin’den Yahudiler’in arazi satın almalarını yasaklamıştı.

Aslında bu teklifin reddi, Abdülhamid’in vatanseverliğinin değil, temel meşruiyet dayanağı olarak geliştirilen pan-İslamist siyasetin zorunlu gereğiydi. Çünkü Abdülhamid, Osmanlı topraklarını vatan değil sülalesinin mülkü, kendini de tanrının yeryüzündeki gölgesi gören ve “Vatan, insanların ayaklarının bastığı yerdir. Onun uğruna ölmeyi anlamıyorum” diyen biriydi. Arapça’nın devletin resmi dili olmasını öneren ve kişisel parasını da yabancı ülkelerdeki bankalarda Ceb-i Hümayun Nazırı Agop Paşa‘ya işlettiren bu Sultan, petrol kokusunu alınca Musul’u da özel arazileri arasına katmıştı…

Theodore Herzl, ısrarından hiç vazgeçmedi; Osmanlı sultanından sonra İtalya kralına gitti, ona da “yıkılmakta olan Osmanlı’nın toprağı Filistin’inin Yahudiler’e verilmesi için çalışırsa, İtalyanlar’ın Trablus’u almalarına maddi açıdan yardımcı olabileceklerini” söyledi. Ama aldığı yanıt olumsuz oldu. Bu sıralarda, Rusya’dan önemli sayıda Rus Yahudisi Filistin’e göçüyordu. Sayıları kısa zamanda 80.000’leri bulacaktı… Almanya ve Osmanlı devletlerinden yüz bulamayan Siyonistler, bu kez İngiltere’ye yöneldiler. Ancak, o dönemde İngiltere, yerel Arap egemenlerle ilişkide olduğundan Yahudi çıkarlarına uygun bir siyasetten kaçınmak zorundaydı. Bu yüzden İngiliz Başbakanı J. Chamberlain, Yahudiler’e Kenya’da bir yerleşim yeri kurma teklifi yaptı. Ne var ki, T. Herzl’in onayına rağmen, bu teklif de Siyonist Birliği’nce reddedildi…

1867 tarihli Osmanlı Arazi Kanunnamesi, Yahudiler’in Kutsal Topraklar’da arazi almalarını engellemiyordu. 5 Mart 1883’de çıkarılan yeni kanun, yabancı Siyonistler’in Osmanlı ülkesinde taşınmaz mal satın almalarını yasakladığı halde, Osmanlı vatandaşı olan Yahudiler’e herhangi bir yasak getirmemişti. Yahudiler bu açıktan yararlandı ve yerli Yahudiler’e Siyonist örgütlerce para verilerek, bölgede önemli bir miktar toprak parçasının Siyonistlerce satın alınmasını sağladılar. Bu şekilde Hayfa ve Akkâ’da Yahudiler’in iskânı sürekli hâle getirildi. 

Bu satışlara göz yumanlar da ne yazık ki, yöredeki Osmanlı idarecileri ve memurlarıydı. Çünkü, başkentten uzak ve yönetimin unuttuğu bu imparatorluk beldesinde bütün kapıları açan bir anahtar vardı: Rüşvet… Yahudiler, bu anahtarı kısa zamanda keşfetmekte gecikmediler; her türlü engele rağmen arazi almayı sürdürdüler. Ancak, hepsi de başarılı olamıyordu; bölgenin daha eski Yahudileri, sahip oldukları şeyleri kaybedecekleri korkusuyla yeni komşularını Osmanlı vatandaşı olmaya zorlarken, bir taraftan da Osmanlı ordusuna katılıyorlardı.

Abdülhamid’in devrilmesi sonrasında İttihat ve Terakki nezdinde önceki tekliflerini yineleyen Siyonistler, tekrar hayalkırıklığına uğradılar. Çünkü İttihatçılar, her ne kadar özgürlükçü ve halkçı olarak işe başladılarsa da, Balkan savaşları sonrasında merkeziyetçi ve Türkçü bir siyaset tutturmak zorunda kalmışlardı. Bu nedenle, Arapları bir de Yahudi meselesiyle ilgili olarak karşılarına almak istemiyorlardı. Yahudiler’e verilecek hakların bölgede zaten bir süredir kıpırdanmakta olan Araplar’ı da kışkırtacağı bilinmeyen birşey değildi. Bunun üzerine de Siyonizm, ABD’deki etkisiyle ve ABD üzerinden İngiltere’yi zorlamaya başladı.

Osmanlı hükümeti, Yahudiler’in Filistin’de oradan oraya göçmesine, seyahat etmesine, Arap çapulculara karşı kendilerini savunacak güvenlik birimleri oluşturmalarına izin vermiyordu. Sayıları giderek artan ve 80.000’e ulaşan bu göçmen Rus  Yahudileri’nin düşmanla işbirliği içine gireceğinden kuşkulanıyordu. Mısır’dan yapılacak bir İngiliz saldırısında, bu Yahudiler’in onlara yardım edeceğinden korkuluyordu. Gerçekten de, bu göçmen Yahudiler’in büyük kısmı, gizliden gizliye silah edinmeye ve İngilizler lehine casusluk yapmaya başlamıştı. (Hatta, Osmanlı ordusunda yıllarca çalışıp rütbe aldıktan sonra İngiliz ordusuna kaçan birçok Yahudi oldu…) Aaron Aaronson adlı bir Yahudi’nin yönetiminde kurulan NILI (netzah yisrael lo yeshaker-I Sam. 15:29) adlı istihbarat örgütü hiç durmadan İngilizler’e bilgi uçuruyordu. Osmanlı yöneticilerinin bu duruma karşı takındığı tavır da sert oldu; birçok Yahudi yakalandı, öldürüldü veya Mısır’a göçe zorlandı. Çünkü, artık Osmanlı, bütün Yahudiler’e “casus” muamelesi yapmaya başlamıştı. Telaviv zorla Yahudiler’den arındırıldı. İngilizler de bu Yahudiler için Mısır’da çadır kamplar oluşturdular… Özellikle ABD bandıralı USS. Tennessee gibi içinde orkestra bulunan gemiler, bu Yahudiler’i İskenderiye’ye taşıyordu.

1914 yılının Aralık ayında, İskenderiye’de dörtte üçü Rus Yahudisi olan yaklaşık 12.000 göçmen toplanmıştı. Bunlardan Mısır Yahudi Topluluğu ve İngiliz askeri yetkilileri tarafından korunup kollanan 1200 tanesi, Mısır İçişleri Bakanlığı Mülteciler Masası Şefi Mr. Hornblower tarafından Cabbari ve Mafruza kamplarına yerleştirilmişti. Bu mülteciler, kendilerine verilen bir kimlik kartı sayesinde, günde üç öğün yemek yiyebiliyorlar ve kamp içinde çalışabiliyorlardı. Ancak, her yeni gelen mülteci grubu, Filistin’de kalanların “Türkler’den kötü muamele gördüklerine dair” haberler taşımakta ve bu haberler de kampta bekleşenleri öfkelendirmekteydi…

Mordehay Margolin

3 Mart 1915 akşamı, 8 kişilik bir Yahudi komitesi, Gabbari kampında, bir akaryakıt firmasının temsilcisi olan Mordehay Margolin’in odasında toplandı. Bu adamlardan ikisi, daha birkaç gün önce tanışmıştı: Ze’ev Jabotinsky ve Joseph Trumpeldor, o sıralarda Siyonist liderler olarak biliniyorlardı. Bu ikisi; fizikçi Dr. Weitz, Şarap Birliği temsilcisi Victor Gluskin, Amerikalı işadamı G. Kaplan, Anglo-Palestine Bankası’ndan Z. D. Loventin ve agronomist Akiva Ettinger’e yeni bir “Yahudi Lejyonu” planı sundular. Plan, 5 kabul, 2 red, bir de çekimser oyla kabul edildi. 12 Mart günü, Mafruza kampında, ahırdan bozma bir salonda toplanan 200 Yahudi’ye Jabotinsky’nin yaptığı duygulu bir konuşma da etkisini gösterdi; bir defterden yırtılmış A4 büyüklüğünde bir kağıda İbranice yazılan 7 satırlık kararı 180 kişi imzaladı.

*************************

Komite’ye bu planı sunan Ze’ev Jabotinsky, 1880’de Odessa’da doğmuş, Rusya’da eğitim almış ve 1898’de Bern ve Roma’da hukuk öğrenimi görmüştü. Geçimini gazetecilikle kazanıyor; iki Odessa gazetesine muhabirlik yapıyordu…

 

Vladimir Jabotinsky

1880-1940

1901’de Odessa’ya döndüğünde Siyonist hareketten iyice etkilenmiş durumdaydı. Ayrıca, Rusca, İbranice, İngilizce, Fransızca, Almanca ve Yiddiş dillerini bildiğinden, nereye gitse kalabalıkları yönlendiren bir güce sahipti. Bu nedenle, Siyonist kongrelerinde oldukça etkileyici oluyordu. Önceleri, Yahudiler’in Filistin’e yerleşmelerini ve Diaspora’daki politik ve eğitimsel eylemlerini destekledi. Doğu Avrupa ve Rusya’da Yahudi düşmanlığının toplu katliamlara dönüşmesi nedeniyle birçok Siyonist lider gibi o da Theodore Herzl’in düşüncelerine katılmıştı. Bu sırada çıkan 1. Dünya Savaşı nedeniyle gazetesi onu batıya gönderdi. Osmanlı İmparatorluğu Merkezi Güçler (Almanya-Avusturya-İtalya) yanında savaşa girdiğinde, Jabotinsky de “Avrupa’nın hasta adamı”nın artık yıkılacağını öngörmüştü. Bu öngörüsü onu, o ana kadar tarafsız olan Siyonist hareketin Filistin’le ilgili emelleri için, savaşta artık İtilaf Güçleri (İngiltere-Fransa-Rusya) yanında yer alması gerektiğine inandırmıştı.

Jabotinsky, 1908 Jön Türk devriminden sonra İstanbul’a gelmiş ve geniş bir çevre yapmıştı. Jön Türkler arasında da aktifti ve bu sayede Türkler’i de yakından tanıma fırsatı bulmuştu. Türkler’i, “büyük devlet adamları çıkaran ve asker yetiştiren, iyi kalpli ve misafirperver bir millet” olarak düşünmekteydi.

(Jabotinsky, 1917 yılında yayınladığı “Turkey and the War” [Türkiye ve Savaş] adlı kitabında, I. Dünya Savaşı’nın çıkış nedeninin, İtilaf devletlerinin iddia ettiği gibi Alman militarizmi değil, “şark meselesi” olduğunu ileri sürecekti. Savaşın Osmanlı Asyası’nı paylaşmaktaki ahenk yoksulluğundan çıktığını söyleyen Jabotinsky’ye göre Almanya, tüm Osmanlı’yı himayeye almak bahanesiyle Şark’ın zenginliklerine sahip çıkmak isterken; Fransızlar Suriye’ye, İngilizler Mezopotamya’ya, Rusya Doğu Anadolu ve Boğazlar’a, Yunanlılar ve İtalyanlar da İzmir’e göz dikmişlerdi.. Ona göre, Osmanlı İmparatorluğu artık parçalanmaya yüz tutmuştu. “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını isteyen, Türk halkının düşmanı değil dostudur” diyen Jabotinsky’ye göre, Osmanlı artık bölünmeli ve milli devletlerin kurulmasına izin verilmeliydi. Bu düşünceler ve Siyonizm davası, onda Osmanlı’ya karşı savaşma fikrini doğurmuştu; Jabotinsky de bu savaşı yüksek sesle öneren ilk kişiydi.)

Joseph Trumpeldor

1880-1920

Jabotinsky’nin İskenderiye’ye gittiğinde tanıştığı adam, Joseph Trumpeldor adında biriydi. Trumpeldor,   St. Petersburg Üniversitesi’nin Dişçilik Fakültesini bitirmiş, ancak kariyerini askerlikte yapmış bir Rus Yahudisi’ydi. 1904-1905 Japon-Rus savaşında, ünlü Port Arthur kuşatmasında Rus ordusunda savaşırken sol kolunu kaybetmiş ve bu nedenle Rus Çarı tarafından ülkenin en büyük 4 şeref madalyasıyla onurlandırılmış bir gerçek kahramandı.  Kendisine orduda tekrar görev verilmesine rağmen Trumpeldor Rusya’da rahat değildi;  Filistin’e yerleşerek toprakla uğraşmayı istiyordu.. 1914’te Filistin’e geldi ve burada, kendisi gibi göçmüş Rus Yahudiler arasında siyasi faaliyetlere girişti.

Jabotinsky ile Trumpeldor, ilk kez Aralık 1914’te, Mısır’da Cabbari mülteci kampında karşılaştıklarında aynı idealleri paylaştıklarını anlamışlardı.  Trumpeldor,  mültecilerden bir lejyon oluşturup bu birliği Türkler’e karşı İtilaf Güçleri’nin hizmetine sunmayı ve bunun karşılığında da İsrail’i kurmakta İngilizler’den yardım almayı savunuyordu. O da, yapılan savaşa katılmazlarsa, Filistin’i Türkler’den kurtarmak ve “Yahudiler’e vaadedilmiş ülke İsrail” yaratmak için asla talepkâr olamayacaklarına inanıyordu..

Trumpeldor ve Jabotinsky, İskenderiye’deki bu mülteci kalabalığından yararlandı; 1000 kişilik bir liste hazırlayıp bir dilekçeyle Mısır’daki İngiliz güçlerinin komutanı General Sir John Maxwell’e başvurdular.  Ne var ki Maxwell, 22 Mart 1915 günü aldığı bu dilekçeyi, “Filistin’e bir taarruzun şimdilik sözkonusu olmadığı”ndan başka, “İngiliz ordusu kurallarının yabancı ulusların mensuplarından askere almaya izin vermediğini” belirterek reddetti. Ancak generalin bir başka teklifi vardı; neden bu gönüllülerden diğer Türk cephelerinde kullanılacak bir katır ulaştırma birliği oluşturmuyorlardı? Hatta, bu birliğe bir de isim bulmuştu; “Asuri Yahudi Mülteci Katır Birliği“…

Jabotinsky ve komite üyeleri bu teklifi derhal reddettiler. Teklif ve birliğin adı onur kırıcıydı. İtilaf ordusunun içinde bir “katır taburu” olmayı içlerine sindirememişlerdi. Ama Trumpeldor, “herhangi bir anti-Türk gücün Sion yolunu açacağı”na kalpten inanıyor ve sadece Yahudiler’den kurulu böyle bir birliğin, İsrail’i özgürlüğüne kavuşturacak gücün başlangıcı olacağını iddia ediyordu:

“….Bir askerin bakış açısıyla… Filistin’e özgürlüğünü vermek için Türkler’i yok etmeliyiz. Ve onları nerede, güneyde mi kuzeyde mi yeneceğimiz sadece teknik bir mesele… Herhangi bir cephe bizi Zion’a ulaştırır…”

Alb. John H. Patterson

1867-1947

Tam bu noktada, sahneye Yarbay John H. Patterson adlı bir İngiliz subayı girdi. Kraliyet istihkamcılarından olan bu demiryolu mühendisi, 1898’de Uganda’ya gönderilmiş; Hintli Müslüman işçilerle Mombasa-Nairobi demiryolunu yapmıştı. Boer Savaşı gazisi bir İrlandalı’ydı. Hindistan ve Güney Afrika’da çok şöhret kazanmıştı. Özellikle Afrika’da yöre halkının “insan yiyen” adını taktığı iki aslanı öldürmüş, ama adı bir seks skandalına karışınca ortalıktan kaybolmuştu. Skandalın nedeni, bir subay arkadaşının karısıyla aşk yaşamasıydı…

Patterson’u Kahire’ye çağıran, General Maxwell’di. Onun Eski Ahit ve diğer dini kitapları okumuş, tarihi Yahudi kahramanları hakkında bilgi sahibi bir adam olduğunu biliyordu. Patterson Yahudiler’e de çok sempati duyuyordu. Bu nedenle kısa zamanda Jabotinsky ve Siyonizm destekçisi oldu. 19 Mart günü, Mafruza kampında göçmenlere hitaben yapılan bir toplantıda, Patterson; “savaşta ileri hatlara cephane ve malzeme taşıyan bir kişinin, ileri hatta düşmana kurşun sıkan kişi kadar cesur olması gerektiği“ni vurgularken, onlara eşlik eden Gen. Alexander Godley de, “Bugün, İngiliz halkı, Yahudilerle bir akit imzalamıştır” dedi…

 

Patterson, Hindistan ve G. Afrika’da görev yapmıştı. Afrika’da insan yiyen iki aslanı öldürmesiyle büyük şöhret kazanmıştı. Bu olayı, daha sonra kitap yaptı…

Böylece, Yahudi Katır Bölüğü, Mısır’da, 23 Mart 1915’te, Yarbay Patterson yönetiminde göreve başladı. Trumpeldor, birlikteki 2. komutandı. İkisi, Kahire’den Yahudi mültecilerin yaşadığı İskenderiye’ye gittiler ve Rue Sesostris 14 numarada bir karargah kurdular. 31 Mart’ta, Yahudi toplumunun önde gelenleri, özellikle de Hahambaşı Prof. Raphael de la Pergola’nın yardımlarıyla Cabbari’de gönüllü kaydettiler. İlk 500 kişiye yemin ettiren Hahambaşı Pergola, yaptığı konuşmada Patterson’u, “İsrail’in Mısır’dan Vadedilmiş Ülke’ye ulaşmasını sağlayacak 2. Musa” olarak tanıttı. Başlangıçta bu birliğe karşı olan Jabotinsky ise Avrupa’ya gitmeye karar verdi. Roma, Paris ve Londra’da, İtilaf Güçleri’nin içinde “tam teşkilatlanmış bir Yahudi lejyonu” kurulmasına destek vermeleri için birtakım devlet adamlarıyla görüşmeler yapmayı planlamıştı. Ama, görünürde pek de umutlu değildi.

Tam bu sırada, İskenderiye’deki Rus konsolosu Petrov, Mısır ve İngiliz yetkililerini uyararak, Rus Yahudileri’nin Rusya’ya geri gönderilmelerini istedi; çünkü bunlar Rus ordusunda kullanılacaktı. Ancak, Hahambaşı Pergola, Jabotinsky ve Yahudi banker Edgar Suarez’in de yardımıyla, ilişkilerini kullanarak bu konunun rafa kaldırılmasını sağladı.

Zion Katır Birliği’nin arması…

Bu yeni birlik, Mısır Seferi Gücü’nün bir birliği olarak tasarlandı. Birlik, 737 adam, 5 İngiliz ve 8 Yahudi subaydan oluşacaktı. 20 at ve 750 yük katırı, eyer ve yük sandıkları, her biri 4 galon su alan bidonlar İskenderiye’de temin edildi. Yahudi subaylar, İngilizler’den yüzde 40 daha az ücret alacaktı. Birlik, her biri iki subaylı 4 takıma, her takım, bir çavuş yönetiminde 4 bölüğe, her bölük de başlarında birer onbaşı olan alt birimlere ayrıldı.. Emirler İngilizce ve İbranice verilecekti. Hahambaşı da “onursal din görevlisi” olarak nitelendi. Subayların ve askerlerin birçoğu yüksek okul okumuş ya da öğretmenlik, avukatlık yapmış profesyonel insanlardı. Sıhhiye ekibinin başına getirilen Dr. Meshulam Levontin de bunlardan biriydi.

Yahudi Katır Bölüğü, 562 adamla 17 Nisan 1915 günü Anglo-Egyptian ve Hymettus gemileriyle Gelibolu’ya doğru yola çıkmış ve 25 Nisan 1915 günü de yarımadaya ayak basmıştı. Hepsinin yakasında da sarı renkli Davut yıldızı motifli birlik arması işliydi. Birlik ikiye bölünmüştü; yarısı ünlü 29. Tümen’le birlikte Seddülbahir’e, diğer yarısı da ANZAC Kolordusu’yla birlikte Arıburnu’na çıkarılmıştı. Ancak, bu ikinci grup, görünürde nedensiz,  Mısır’a geri gönderildi. Hamilton’un bir mektubunda belirttiğine göre, bu tasarrufun nedeni, Anzac askerlerinin, Katır Birliği mensuplarına “Türk zannederek” ateş etmeleriydi. Diğer grup ise, savaş boyunca Seddülbahir’deki tek ulaştırma birliği oldu ve yoğun ateş ve inanılmaz güç şartlar altında, ön cephelere su, cephane, yiyecek ve diğer ihtiyaçların ulaştırılması görevi yaptı.

Savaşa Gen. Ian Hamilton’un kurmay heyetinde görevli olarak katılan ve 1932’de “Çanakkale Askeri Operasyonu” adlı önemli kitabı yayınlayan Gen. C.F. Aspinall-Oglander, Hamilton’un Yahudi Katır Bölüğü için şöyle dediğini anlatacaktı:

Birlik, sahile indirilen malzemeyi katırlara yüklüyor…

Savaşta aynı ölçüde şöhret kazanan İngiliz ve Hint güçlerinin yanı sıra Yahudi Mülteci Katır Bölüğü (Zion Katır Bölüğü olarak bilinir), Suriye ve Filistin’deki mülteci Yahudiler’den kısa sürede teşkil edilmişti. Ağırlıklı olarak Rusya kökenli bu insanlar Mısır’a güvende olmak için gelmişlerdi. Albay Patterson, bunlar arasından 750 katırla 500 adam seçmekle görevlendirildi. Emirler kısmen İbrani, kısmen de İngiliz dilinde veriliyordu. Bu adamlar, 1915’te Süveyş Kanalı’ndaki savaşta Türkler’den ele geçirilen tüfeklerle silahlandırılmışlardı. Bu birlik, büyük bir olasılıkla, İsa’dan sonra 70’de Kudüs’ün düşüşü sırasında, Titus’un idaresindeki Roma ordusuna karşı savaşan Yahudi güçlerinden sonra savaşmış ilk Yahudi birliğiydi…”

 Savaş sırasında, uluslararası kamuoyu, cephedeki bu biricik Yahudi birliğine büyük ilgi gösterdi. New York’ta yayınlanan Yahudi gazetesi Der Tag, bu birlik hakkında Ian Hamilton’a başvurmuş ve bilgi istemişti. Hamilton şöyle yanıtladı Der Tag’ı:

 “Bildiğiniz gibi, burada emrimde savaşan bir Yahudi birliği var. Bildiğim kadarıyla da, Hıristiyanlık çağında böyle bir olay ilk kez oluyor.

Bu insanlar, Türkler tarafından, aileleri ile birlikte, acımasızca,  aç-bilaç Kudüs’ten kovulunca Mısır’a gelen kişiler…

Tüm birlik bu insanlardan oluşturuldu ve benimle burada Türkler’e karşı savaşıyorlar. Bu birlik resmi olarak Zion Katır Bölüğü olarak adlandırıldı; subay ve erleri yoğun ateş altında su, cephane taşımakta büyük cesaret gösteriyorlar. Bunlardan özellikle bir er için Majesteleri Kral’a DCM madalyası ile ödüllendirilmesi için teklif ettim. (Zaten 3 tanesine verilmişti)

 Ne var ki, bu birlik için işler hep böyle iyi gitmedi. Birlikte, kimi zaman sonu herkesin önünde kamçıyla cezalandırmaya varan ciddi disiplinsizlik olayları görülüyordu. Ayrıca, Yahudi idealistlerle birlikte Mısır’daki mülteci kampının zor şartlarından kurtulmak için birliğe yazılmış olanlar arasında çatışmalar oluyordu. Bu da, “Trumpeldor’un Rusları” ile Sefarad Yahudileri’ni kavgaya sürüklüyordu. Ancak, Patterson’un iyi niyeti ve sabrı ile Trumpeldor’un fedakarlıkları bir çimento olarak bu birliği Gelibolu macerasının sonuna kadar bir arada tutmayı başardı. Gelibolu savaşı sona erdiğinde, birliğin 15 üyesi ölmüş, 25’i de yaralanmıştı. Katır kaybı ise 47’diydi. 1915’in Haziran ayında Patterson, adam toplama, bir üs kurma ve iki birlik daha oluşturması için İskenderiye’ye gönderildi ama Gelibolu’daki birlik Kahire’den sadece 150 kişilik bir takviye alabildi.

Amerikan Yahudi dergilerinde yayınlanan “Zion’un Kızı” posteri…

Zion Katır Bölüğü’nün görevine, bir destek birliği olarak 26 Mayıs 1916’da son verildi. Patterson, birkaç kez hastalanmış ve yaralanmıştı. Bu nedenle, İngiltere’ye döndü. Daha sonra, tıpkı Jabotinsky’nin arzu ettiği gibi, tamamı Yahudiler’den oluşan ve Yahudi Lejyonu adını alan bir muharip birlikle General Allenby’nin Filistin’deki harekatına katılacaktı. Bu kez, neredeyse dünyanın her yerinden gönüllü aranıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanan Yahudi dergilerinde boy boy posterler basılıyor, bu posterlerde Yiddish dilinde “Sion’un kızı… Eski ülkesini istiyor. Yahudi Alayı’na katıl!!!” yazıyordu.

Trumpeldor ise, 1917’de Rusya’ya dönerek Geçici Hükümet’e Rus ordusu içinde bir Yahudi alayı kurmak için yardım etti. Bu alay da Kafkas cephesinde Türkler’e karşı kullanılacaktı. Ancak bütün bu uğraşısı, Rusya’nın Almanya’yla 1918’de Brest-Litovsk anlaşmasını imzalamasıyla boşa gitti. Ertesi sene Filistin’e döndü ve bölgedeki Yahudi yerleşimcilerin Arap saldırılarına karşı kendilerini savunma çabalarına yardım etti. 1 Mart 1920’de, Tel Hai  adlı yerleşim yerinin savunulması sırasında da Araplar tarafından kalleşçe öldürüldü. Ölmeden önceki son sözleri “Ein davar, tov lamut be’ad arzenu” oldu.

Yani, “Boşverin, vatan için ölmek güzel…

Trumpeldor, Siyonistler ve İsrail için bugüne kadar bir kahraman olarak kaldı. 1923’te Litvanya’nın Riga kentinde Siyonist bir gençlik hareketi olarak kurulan ve üye sayısı 1938’de 90.000’e ulaşan oluşumun adı “BETAR”dı, yani “Berit Trumpeldor” (Trumpeldor Akdi)…

  Tel Hai’de Trumpeldor’un öldürüldüğü ev ve anısına dikilen anıt.

*****************************

Parçalanan Osmanlı’nın topraklarında kendilerine “vaadedilen ülke“lerini kurabileceklerini düşünen, çoğunluğu Rusya’dan göçme Yahudiler, İtilaf güçleri yanında Çanakkale Savaşı’na katılmakta fayda gördüler. Hesaplarına göre, İngilizler galip çıktıklarında, katkılarının karşılığı olarak bu toprakları kendilerine vermek zorunda kalacaklardı. Nitekim, biraz gecikse de sonuç böyle oldu.

 

Kuleli mezunu Mülazım-ı Sani Abdullah Abut Abigadol, birliğinin başında cepheye giderken (solda)… Dr. Abraham Abravanel ise, önce Çanakkale’de Harp Madalyası, sonra İstiklal Madalyası almış bir Osmanlı Yahudisi’ydi…

Yahudiler, savaşın garip bir cilvesi olarak, karşılarındaki siperlerde Osmanlı askeriyle omuz omuza savaşan Osmanlı Yahudileri’ne kurşun atacaklardı. Siyonist Yahudiler Osmanlı’nın yıkılmasını “yeni bir gelecek” olarak görürken, Osmanlı Yahudileri ise bu olayı “geleceklerinin mahvolması” olarak algılamışlardı. Yüzyıllardır askerlik bile yapmamış olan Osmanlı Yahudileri, kendilerini 400 yıldan beri kucaklayan devletin bu savaştan hasarsız kurtulabilmesi için cepheye de gitmişler, cephe gerisinde de hizmet etmişlerdi. Ama dünya siyaseti, yüzyılın başında onları cephede birbirine kırdırıyordu…

Yahudi katırcıların Gelibolu yarımadasında Türkler’e karşı savaştığı Filistin’de 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa‘nın da kulağına gitmişti. Onu ve diğer Türk yetkilileri teskin etmek isteyen bölgedeki Osmanlı Yahudileri, cemaate bir duyuru yaparak, “İngilizlerle birlikte savaşa katılmanın doğru olmadığı“nı açıklamış ve hatta Kudüs’te bir protesto yürüyüşü bile düzenlemişlerdi. Ancak, cemaat olarak güvenilirliklerini bir kere yitirdiklerinden Osmanlı devletinin bölgedeki Yahudiler’e baskısı arttı ve bu tutum da, aslında bölgeye sonradan göçen Rus Yahudileri gibi devlete sadık Yahudiler’in Osmanlı yönetimine desteğini de yok etti.

Kuşkusuz, İngilizler, Yahudiler’i, onlara bir devlet yaratmak için kullanmamıştı. En baştaki korkuları, Filistin’e yayılmış yaklaşık 80.000 Yahudi’nin, Osmanlı’nın müttefiki Almanya ile anlaşıp kendilerine karşı savaşmalarıydı. Ama, Araplar’a olduğu gibi Yahudilere yapılan vaadler bu olasılığı engelledi. General Ian Hamilton bu duruma şu sözlerle açıklık getiriyordu:

“.…. Yahudiler’i kendi çıkarlarımız için istismar edip Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık. Yahudi gazeteciler bizim davamıza renk katar, Yahudi bankerler de kesemize para yağdırırdı…

Jabotinsky ise hatıralarında şöyle anlatıyordu:

“Mafruza kampında bir hafta içinde mülteci gençleri topladık. İngiliz ordusu eninde sonunda Mısır’dan Filistin’e yürüyecekti. Yafa’dan hergün kötü haberler geliyordu; Türkler, sokaklardaki İbranice işaretleri bile yasaklamışlardı. Yahudi halkın liderlerini tutukluyor ve savaştan sonra hiçbir Yahudi göçüne izin vermeyeceklerini söylüyorlardı.

Yahudi Katır Birliği, görev başında…

Yahudi Katır Birliği mensuplarından birinin Gelibolu’daki İngiliz mezarlığındaki mezarı…

Ertesi gün delegasyon olarak General Maxwell’in karşısına çıktık. Trumpeldor bütün madalyalarını takmıştı… General onu dikkatle süzdü ve kısaca ‘Port Arthur’dan mı?’ diye sordu. Ama sözlerinin geri kalanı, bizi büyük bir hayalkırıklığına uğrattı. Bir diğer takıntımız da ‘diğer bir Türk cephesi’ ifadesiydi. Neden ‘diğer’ bir cepheye yollanacaktık? Bunun anlamı açıktı; bizi Filistin’e sokmayacaklardı. Bu yüzden bu teklifi reddetmeliydik. O gece sabaha kadar tartıştık. Biz siviller, şu ‘Katırcı Birliği’ ifadesini reddediyorduk. Tüm diaspora tarihindeki ilk Yahudi birliğinin Sion ve Katırcılar olarak anılacak olması utanç vericiydi.

Trumpeldor farklı bir düşüncedeydi; ‘Cephede siperlerle ulaştırma arasında hiç fark yoktur. Her iki işi de askerler yapar. Biri olmazsa diğeri de olmaz ve tehlike her ikisinde de ciddidir. Sizin ‘katırcı’ sözüne takıldığınız belli, ama bu çok çocukça… Filistin’e özgürlük kazandırmak için Türkleri yenmeliyiz. Nerede yeneceğimiz, kuzeyde mi güneyde mi yeneceğimiz sadece teknik bir mesele… Hepsi de bizi Sion’a götürecek…’ diyordu…

Ben tarih değil, kişisel hatıralarımı yazıyorum. Ben Gelibolu’ya gitmedim. O nedenle size Gönüllü Birlik’in hikayesini anlatamam. Ama şunu açıkça belirtebilirim: Trumpeldor, o zaman görüşlerinde haklıydı… Savaşmak amacıyla Gelibolu’ya giden 600 katırcı, Siyonizm’e yepyeni ufuklar açmıştır… Eğer biz 2 Kasım 1917’de Balfour Deklerasyonu ile Filistin’de yurt edinme konusunda söz aldıysak, buna ulaşan yol Gelibolu’dan geçmiştir..”

*****************************

Jabotinsky, her ne kadar böyle söylemişse de, İngilizler’den “Filistin’de yurt edinme sözü“nü o ya da Trumpeldor değil, yine bir başka Yahudi 1917 yılında alacaktı: Bu kişi, Theodor Herzl’in ölümünden sonra Dünya Siyonist Örgütü’nün başkanı olacak olan İngiliz Yahudisi, ünlü kimyager Haim Weizmann‘dı…

Haim Weizmann

Alman kimyagerler kimyasal gaz üretmek için deney üstüne deney yaparken, İngiltere’de de Haim Weizmann isimli bir Musevi kimya profesörü, önemli bir kimyasal maddeyi bakteriyel fermantasyonla büyük miktarlarda elde etmeyi başarmıştı. Bu madde asetondu ve “cordite” isimli dumansız barutun üretilmesinde son derece gerekli bir kimyasaldı. Cordite, 19. yüzyılın sonlarında yine İngilizler tarafından bulunmuş bir patlayıcıydı. “Dumansız sevk barutu” olarak tanımlanabilecek bu patlayıcı, nitroselüloz ve nitrogliserin isimli patlayıcıların karışımından meydana geliyordu ve o günden beri de İngiliz İmparatorluğu’nun askeri amaçla top ve roketlerde kullandığı patlayıcısı olmuştu. Bütün kara ve donanma topçusu, mermilerinde bu patlayıcıyı kullanıyordu. Cordite, iki açıdan yarar sağlamıştı; hem mermiyi daha güçlü fırlatıyor hem de duman çıkarmıyordu. Bu ikinci yarar, top bataryasının yerinin düşman tarafından hemen belirlenmesini önlüyordu.

Cordite barutu

Kimya sektöründe “endüstriyel fermantasyonun babası” olarak anılan Weizmann, clostridium acetobutylicum adı verilen bakteri ile aseton üretme yöntemini 1912’de bulmuştu ama, o sıralarda kimse ticari olarak fazla önem vermemişti. Savaş çıkınca Weizmann, Lloyd George ve Churchill’le tanıştırıldı. Bu ikisi, Weizmann’ı Kraliyet Deniz Kuvvetleri Laboratuvarı’nın başına getirdi. Aseton önceleri tahıldan elde ediliyordu. Ancak, Çanakkale’nin geçilememesi ve bu nedenle Rus buğdayının Karadeniz’den çıkamayışı, bu kez İngiltere’de tahıl kıtlığı yarattı. Weizmann, kısa sürede buna da çözüm buldu; aseton için gereken nişastayı atkestanesinden üretti. Bu nedenle İngiliz Hükümeti, ilkokul çocuklarına savaş boyunca tüm ülkede atkestanesi toplatacaktı.

Theodore Herzl, Einstein ve Weizmann

Mucidi olduğu yöntemle çok ucuza aseton üreterek özellikle İngiltere’nin savaştaki ateş gücüne büyük katkı sağlayan Weizmann, İngiliz Hükümeti tarafından ödüllendirilmekte gecikmedi. Ödül töreninde kendisine “Dile İngiltere’den ne dilersen” diyen Başbakan’a Weizmann’ın yanıtı, “Halkım için bir vatan…” sözleri oldu… Bu “vatan”ın neresi olacağı da 2 Kasım 1917 tarihli ünlü Balfour Deklarasyonu’yla belirlendi.

Weizmann, Siyonizmin fikir babası Theodore Herzl’in Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid’den milyonlarca sterline alamadığı Filistin topraklarını, bu buluşuyla İngiltere’den bedavaya koparmış oldu…

Weizmann, tıpkı I. Dünya Savaşı’nda İngilizler’e yaptığı gibi, II. Dünya Savaşı’nda da Amerikalılar’a bir şıklık yaptı ve onlara 1942’deki buluşu sentetik lastiği hediye etti. Böylece, 1948’de İsrail devletinin kuruluşunu garantileyecek, ardından da bu ülkenin ilk cumhurbaşkanı seçilerek halkı tarafından onurlandırılacaktı…

Yetkin İŞCEN

Mayıs 2004

KAYNAKLAR:

Benis M. Frank – Shanghai Gönüllü Birlikleri Yahudi Bölüğü’nün Diğer Yahudi Diaspora Savaşçı Birimleriyle Kıyaslanması, 1992

B.Gen. C.F. Aspinall-Oglander  – History of the Great War: Operations. Gallipoli. 1932

Bulletin of the Igud Yotzei Sin

Capt Eric Wheler Bush - Gallipoli, 1925

Bemard M. Casper - With the Jewish Brigade, 1947

Encyclopaedia Judaica

Benis M. Frank - “The Shanghai Volunteer Corps: A Socio-Military History,”

Kirk George – The Middle East in the War, 1952

LtCol. John H. Patterson - With the Judaeans in the Palestine Campaign, 1922

LtCol. John H. Patterson - With Zionists at Gallipoli, 1916

Albert Prago - “The Botwin Company in Spain, 1937-1939,”  1992

Joshua Rothenburg - “The Jewish Naftali Botwin Company” , 1980

Cyril Silverthorn - “The ‘Righteous Colonel’ and the Jewish Legion,” , 1985

Vladimir E. Zhabotinskii,  Samuel Karz, trans. –  The Story of the Jewish Legion, 1945

Martin Sugarman - The Zion Muleteers of Gallipoli (March 1915 – May 1916)

Vladimir Kroupnik – Russian Jew in the Gallipoli Battle

Fahir Armaoğlu – 20. yy Siyasi Tarihi

Yusuf Besalel - Yahudi Tarihi, 2000

Yusuf Besalel – Osmanlı ve Türk Yahudileri, 1999

A. Hikmet Eroğlu – Osmanlı Devletinde Yahudiler, 2001

Ahmet Fettahoğlu – Maceracı Jabotinsky, Tarih ve Düşünce dergisi, 2002/6

Melek Fırat – Balfour Deklarasyonu, Türk Dış Politikası, 2002

Avram Galanti – Türkler ve Yahudiler, 1993

Naim Güleryüz – Türk Yahudileri Tarihi, 1993

Funda Keskin – Siyonizm, Türk Dış Politikası, 2002

Süleyman Kocabaş – Vaad Edilmiş Toprak Filistin İçin Mücadele, Türkiye ve Siyonizm, 1994

Berta B. Özgün – Yedi Nesil Öncesinden Günümüze Yolculuk

Mahir Ruşen – Siyon Katırcı Birliği, Tarih ve Düşünce Dergisi, 2002/6

Hikmet Tanyu – Yahudiler, İslam Ansiklopedisi,1989

Hikmet Tanyu – Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler

Yörünge Haftalık Siyasi Gazete, 1991/3

Mim Kemal Öke, Kutsal Topraklarda Siyonistler ve Masonlar, İstanbul 1991

Yaşar Kutluay, Türkiye ve Siyonizm, İstanbul, 1973

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, İrade Dahiliye, 1311

 

**************************************

İngiliz askeri istihbarat subayı

Aubrey Herbert’in günlüğünden

Zion Katır Birliği

Günlük. Salı, 27 Nisan

Bizimle birlikte, şüpheliden çok daha fazla, varlıkları en çılgın dedikoduları besleyen bir sürü adam da vardı. “Siyonistler” ve daha bir sürü başka adla anılıyorlardı. Bunlar Suriye’den sürülmüş olan Yahudiler’di ve katırlara bakıyorlar, “aslan avcısı” diye tanınan Albay Patterson’ın kumandası altında Katır Müfrezesi’ni oluşturuyorlardı. Bunlar oldukça iyi hizmet verdiler ve olağanüstü cesarete sahip olduklarını ispatladılar. Bir kaç kere katırların soluk soluğa kaldıklarını ve Katır Bölüğü’ndekilerin görevleri esnasında son derece sakin olduklarını gördüm.

Bir gece bana öyle geldi ki, sonunda, gerçekten az rastlanır ilginç bir olay yaşadık. Nefes nefese kalmış bir Avustralyalı, Katır Müfrezesi elemanı kılığına girmiş bir Alman’ı esir aldıklarını haber vermek için geldi, fakat ne yazık ki adam, yakalanmadan önce birini öldürmüştü. Sorguladığımda, adam ismini Fritz Sehmann olarak verdi ve onunla en rahat anlaşabildiğimiz dil Almanca’ydı. Doğru olduğu anlaşılan bir açıklama yaparak kendisini haklı çıkarmayı başardı. Katırıyla birlikte uçurum boyunca geceleyin yürümekteyken hayvanı vurulmuş ve Fritz Sehmann’la birlikte uçuruma yuvarlanmıştı. Birlikte, aynı patlamada ölmüş olan talihsiz bir askerin üstüne düşmüşlerdi…

Diary. Tuesday, April 27th.

(We had with us, too, a remarkable body of men who were more than suspect, and whose presence fed the wildest rumours. These were called Zionists, Zionites, and many other names. They were the Jewish exiles from Syria, who looked after the mules, and constituted the Mule Corps, under Colonel Patterson, of lion-hunting fame. They performed very fine service, and gave proof of the greatest courage. On several occasions I saw the mules blown to bits, and the men of the Mule Corps perfectly calm, among their charges.

One night it did seem to me that at last we had got the genuine article. A panting Australian came to say that they had captured a German disguised as a member of the Mule Corps, but that he had unfortunately killed one man before being taken. When I examined this individual he gave his name as Fritz Sehmann, and the language in which we conversed most easily was German. He was able to justify himself in his explanation, which turned out to be true. He had been walking along the cliff at night with his mule, when the mule had been shot and fallen over the cliff with Fritz Sehmann. Together they had fallen upon an unfortunate soldier, who had been killed by the same burst.)

Mons, Anzac & Kut

Hutchinson & Co. Ltd., London

**************************************

Zion Katır Birliği

“……….V sahilinde, malzemeye nöbetçi bırakılmış bir Zion Katır Birliği mensubu Fransızlar tarafından yakalanmıştı. Sadece Türkçeyi andıran İbranice ve Rusça bilen; üzerinde de Türkler’den ele geçirilmiş bir tüfek ve süngü taşıyan bu Yahudi, hemen casus olarak tutuklanmış, divan-ı harbe çıkarılmış ve kurşuna dizilmesine karar verilmişti. Duvarın dibinde infaz edilmek üzere dikildiğinde olayı farkeden ve Fransızca bilen  bir Zion Katır Birliği çavuşu tarafından kurtarılmıştı………”

(……In one strange incident on V beach, a Zion Mule Corps soldier who had been left guarding the baggage was arrested by some French soldiers. Since he could speak only Russian or Hebrew, which must have sounded like Turkish, and was armed with a captured Turkish rifle and bayonet, he was taken for a spy, court martialled and condemned to be shot. It was only when he was about to be executed against the wall of a nearby ruin that a Zion Mule Corps sergeant realized what was happening and, since he could speak French…….)

The Zion Muleteers of Gallipoli
(March 1915 – May 1916)

Martin Sugarman, BA
Association of Jewish Ex-Servicemen and Women (AJEX) Jewish Military Museum

Kaynak:http://www.gallipoli-1915.org/yahudi.katir.birligi.htm

NOT: FAZLA BİLGİ İÇİN Yetkin İŞCEN’in sitesini zayaret edebilirsiniz.
http://www.gallipoli-1915.org/