EPİKTETOS- DÜŞÜNCELER ve SOHBETLER (Konu Başlıklı Düzenleme)


 

 

Hayatı:

Milattan sonra 55 yılında Phrygia (Frigya)’da Hierapolis’te (Şimdiki Pamukkale yakınları) doğduğu rivayet edilen bir Yunan filozofudur.

Çocukken Roma’da İmparator Neron’un azatlısı Epaphroditos’a satılmış bir köle idi. Asıl adı bilinmediği için Yunanca “satın alınmış adam-köle uşak” anlamına gelen “Epiktetos” olarak adlandırılmıştır.

Epiktetos, Roma’da felsefe okuma imkânını bulmuş, kölelikten kurtulunca felsefe öğretmenliği yapmış, 90–94 yıllarında Roma imparatoru Domitianus bütün filozofları yurdundan kovunca, Nikopolis’e gitmiş orada Stoik felsefe (stoacılık, stoik felsefe, acılara göğüs germe, metin olma) ilkelerini öğretmeğe başlamıştır. Yokopolis’te yokluk içinde yaşamış ve burada ölmüştür.

Eserleri:

Hiçbir yazılı eser bırakmamış, fakat büyük bir etki yapmıştır. Kendisini seven birçok öğrencileri olmuş, bunlardan İzmitli Finvius Arrianus, Epiktetos’un öğrettiklerini “Düşünceler-Epiktetos Elkitabı” adıyla sonradan kitap halinde toplamış ve böylece felsefesi hakkında bilgi edinmek mümkün olmuştur.[1] Gerçekte Epiktetos’un eseri sekiz kitaptan oluşmasına karşın günümüze kadar ancak dört kitabı ulaşmıştır. Epiktetos’un, bu eseri daha çok ahlaki öğütlere ayrılmış bir söyleşi türündedir. Cynic (Kinik) Okulu[2] mensuplarının uyguladığı türde kurmaca bir muhatapla diyaloglar biçiminde, kendisini tutkuların kölesi olmaktan kurtarıp doğaya uygun biçimde yaşamakla yetinerek bilgece esenliğe ulaşmak için öğrencilere yöneltilen konuşma metodunu kullanmıştır.

Felsefi Görüşleri:

Epiktetos’un felsefesinin ana hatları kısaca şöyledir: Tanrı’ya güvenmek, vicdanın sesini dinlemek ve insanların kardeşçe yaşamaları esasına dayanmaktadır. Kendisine, bilge kişi olarak Sokrates ile Diogenes’i örnek alan Epiktetos, temelde ahlak ile ilgilenmiş ve gerçek eğitimin, tümüyle bireye ait olan tek şeyin bireyin iradesi ya da amacı olduğunu kavramaktan başka bir şey olmadığını iddia etmiştir. Ona göre insan, iradeden bağımsız olan iyi ya da kötü hiçbir şey bulunmadığını öğrenmeli ve olayları öngörmeye veya yönlendirmeye kalkışmayıp sadece onları anlama çabası göstermelidir. Epiktetos’a göre insana kendisinden başka birisi zarar vermez. Epiktetos’un mesajı yönetici sınıfa değil daha çok orta sınıfadır. O, insanı, Tanrı’dan başka insanları da içeren büyük bir sistemin üyesi olarak görmüştür. Ona göre insanlar akıllı yanlarıyla Tanrı’nın çocuklarıdırlar ve kendilerinde tanrısal öğeler taşırlar. Epiktetos’un ahlak felsefesinin temelinde genel olarak şu iki kural dikkat çekmektedir:

a-İradenin dışında, iyi ya da kötü olan hiçbir şey bulunmadığını kabul etmemiz gerekir.

b-Olayları öngörüp yönlendirmeye çalışmak yerine, onları sadece bilgelikle kabul etmeliyiz. [3]

Önemli Not

Hazırlanan kitap rahmetli Burhan Toprak Hocamızın milletimize kazandırdığı tercümeden hazırlanmıştır.[4] Düzenlemede daha faydalı olur düşüncesiyle dağınık fikirler, eş-benzer metinler olarak peşpeşe konularak konu başlıkları altında toplanılmıştır.  Bu şekilde olunca asıl tercüme ile bağlantı sadece paragraf şeklinde kalmıştır.

Ayrıca kitaptaki İslâmî literatüre uygunluk sağlanmıştır. Çünkü Epiktetos’un eseri hakikat ve hikmet üzere tertip edildiği halde içinde çok az miktarda olsa da Roma döneminin baskıcı tutumu yüzünden olan tahrifat ve daha sonraki dönemlerde Hristiyanlar tarafından yapılan itikadi sapmalar kararınca düzeltilmiştir. Bu şekilde okuyucunun hikmetlere karşı inanç ve sevgisi sağlanması düşünülmüştür.

Epiktetos’u rahmet ve iyilikle anıyoruz.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 DÜŞÜNCELER ve SOHBETLER

AHLAK

Şimdiden sonra kendine yalnızken de olsa, başkalarıyla birlikte iken de olsa, asla değişmeyecek bir seciye ve her vakit itaat edeceğin ahlâk kanunları bul.

*İnsanın gerçek asaleti faziletten gelir, doğuştan değil.*

*Pek çok zahiresi olduğu halde yiyemediği için za­yıf, cılız kalan kimselere benzeriz. Güzel ahlâk kaidelerimiz var­dır. Fakat bunlar lâf etmek içindir, tatbik etmek için değildir. Hareketlerimiz sözlerimizi yalanlar. Henüz adam değiliz. Filozof rolü oynamak isteriz. Yük bizim için çok ağırdır. Bu hal tıpkı ski kiloluk yükü taşıyacak kuvveti olmayan bir adamın Aias’ın taşını yüklenmeğe girişmesi gibidir.

Sende her biri yapılması lâzım gelen vazifeleri ge­rektiren birtakım meziyetler vardır. Sen bir insansın; bir dünya vatandaşısın, Allah’ın kulusun ve bütün insanların kardeşisin. Bunlardan başka bir Senatörsün yahut daha başka bir maka­ma sahipsin. Genç yahut ihtiyarsın. Ya oğul yahut babasın, ni­hayet bir kadının kocasısın. Bütün bu unvanların seni nelere bağladıklarını düşün ve hiçbirini lekelememeğe çalış.

Servetinin bir parçasını kaybettin. Bunu avunamayacağın bir kayıp sayıyorsun. Fakat vefayı, saffeti, alçak gö­nüllülüğü bıraktığın vakit bir şey kaybettiğini sanmıyorsun. Hâlbuki serveti kaybettiren irademizin elinde olmayan yabancı bir kuvvettir. Onlara sahip olmamak veya kaybetmek utanı­lacak bir şey değildir. İç servetimize gelince onu ancak kendi yanlışımız yüzünden kaybederiz. Ona sahip olmamak ayıp ve acı bir şey olduğu gibi sahip olduktan sonra kaybetmek de çok ayıp ve çok acıdır.*

*İnsanlara boyun eğen, ilkönce eşyaya boyun eğ­miştir.*

*Senin için bayram günleri, bir azgın isteği yendi­ğin, kibri, yersiz atılışı, hainliği, dedikoduculuğu, aç gözlülüğü, kötü konuşmayı, israfı yahut seni ezen başka kötü huyları ken­dinden uzaklaştırdığın yahut hiç olmazsa onların kuvvetini azalttığın günlerdir. Bu günler bir konsüllük yahut bir ordu ku­mandanlığı aldığın zamanlardan çok kurban kesmene değer.*

*Saffet ruh için ne ise temizlik de vücut için odur. Tabiat bile sana temizliği öğretiyor. Yemek yediğin vakit dişle­rinin arasında bir şey kalmaması imkânsız olduğu için, sana su­yu vermiş, bir maymun veya bir domuz olmayıp, bir insan olman için sana ağzını yıkamayı emretmiştir. Derimize musallat olan kire karşı sana yıkanmayı, yağlarla uğunmayı, çamaşırı, kaşağıyı sağlamıştır. Eğer bunlardan faydalanmazsan sen artık bir insan değilsin. Tımar ettirdiğin atına, yıkattığın, tarattığın köpeğine candan bakmıyor musun? Bunun için kendi bedeni­ne; atma ve köpeğine ettiğin muameleden daha kötü muamele etme! Senden kimsenin uzaklaşmaması için, onu yıka ve temiz­le. Zira pis ve fena kokan bir insandan kim kaçmaz? Fakat pis ve kokmuş olmak niyetinde isen: hiç olmazsa yalnız pis ve kokmuş cl ve pislikle yalnız başına kal! Şehirden uzaklaş, göle git, komşularınla dostlarını zehirleme. Sen sadece çirkefsin, böy­le iken tükürmenin ve sümkürmenin yasak olduğu mabetlere bi­zimle gelmeğe mi cesaret ediyorsun?

Kirli, kılığı zindandan çıkan bir katil gibi düşkün ve iğrenç olan bir filozof güzel vecizelerini bana satmağa kalkarsa, beni nasıl kendisine çeker? Bir adamı bu halde bırakan felsefeyi bana nasıl sevdirebilir? Onu dinlemeğe bile cesaret edemem ve her ne bahasına olursa olsun ona bağlanamam. Onun için temiz ve edepli olalım. Aynı şeyleri talebelerim hakkında da söylüyorum. Ben kendisini felsefeye vermek isteyen bir delikanlının pis, saçları yağlı ve taranmamış olarak karşıma çıkmasına tertemiz, efendice giyinmiş olarak gelmesini tercih ederim. Zira bundan; onun güzellik hakkında bir fikri olduğunu, edepli ve efendice şeylere bağlı olduğunu anlamış olurum. Böylece bildiği güzelliğe saygı duyduğu ve dolayısıyla ona öğretilecek güzelliğe de saygı besleyeceği sezilir. O iç güzelliği ki yalnız kendi aklını kullanmak­tan ibarettir ve onun yanında beden güzelliği sadece çirkinlik­tir. Fakat iğrenç, korkunç, kir ve pislik içinde, saçları taranma­mış, karmakarışık bir halde ve sakalı göbeğine kadar uzamış olarak karşıma bir insan çıkarsa, hiçbir düşüncesi olmadığı güzellik hakkında ona ne söyleyebilirim? O en güzel çeşmeye kendi süprüntülüğünü üstün tutacak bir domuz yavrusudur.

Bir süre mânevi âlemde ilerlemeni bırakıyorsun ve yolunu bulunca buna yine başlayacağını söyleyerek kendini avu­tuyorsun, aldanıyorsun! Bugün göz yumulan küçük bir kusur, yarın seni daha büyüğüne yuvarlayacak ve tekrarlanan bu ih­mal, senin asla düzeltemeyeceğin bir alışkanlık meydana getire­cektir.*

AKIL

*Deliler yola gelmez. Darbımeselin dediği gibi bir deliyi yola getirmektense parça parça etmek daha ko­laydır.*

ALDANMAMAK İÇİN

Bir kimsenin şan ve şeref içinde olduğunu, bü­yük bir mevkie yükseldiğini yahut son derece bolluk içinde ol­duğunu görerek, hayalinin tesiri altında kalıp onu bu nasibin­den dolayı mutlu saymağa kalkma. Zira gerçek özü elimizde olan şeylerde ne açgözlülüğe, ne imrenmeye, ne de kıskanmaya yer kalmaz ve sen de general, senatör, konsül olmak istemez, belki yalnız hür olmak istersin. İmdi bu amaca giden tek bir yol vardır: elimizde olmayan şeyleri küçük görmek!

*Bir hükümdarın yahut büyük bir Beyin himayesi bizi huzur içinde ve her türlü tehlikeden uzak tutmağa yeter. Hâlbuki koruyucu, vasi ve velimiz olarak Allah’ımız var. Niye bu korunma; kaygılarımızı, korkularımızı atmak için yetmiyor?*

*Caesar’ın ordusuna yazılan askerler alışılmış yemi­ni ederler. Bu yemin nedir? İmparatorun esenliğini her şeyin üstünde tutacaklarını, ona her konuda boyun eğeceklerini ve onun için ölümü göze alacaklarını söylemekten ibarettir. Sen ki doğuşunla, Allah’tan aldığın birçok armağanlarla ülûhiyete bağ­lısın ve onun safları arasında doğdun, bu yemini yapmayacak mısın? Bu yemini yaptıktan sonra ona vefalı kalmayacak mısın? Bu iki yemin arasında ne büyük fark var! Asker, imparatorun esenliğini her şeyin üstünde tutacağına yemin ediyor, sen ise her şeye kendi selâmetini üstün tuttuğuna yemin ediyorsun.*

*Her aldatmaya karşı kendine de ki: «İşte bü­yük bir savaş, ilâhî olan bir iş.» Burada bahse konu olan hâ­kimiyet; hürriyet, saadet ve temizliktir. Allah’ı hatırla, onu yardımına çağır, o senin için yardım göndeecektir. Denizde bir fırtına, koptuğu vakit elbette Castor ile Pollux’ü imdada çağırırsın. Oysaki istek senin için daha tehlikeli bir fırtınadır.

* Niçin Stoisyen oluyorsun? Hareketlerinin gerektirdiği adı al, sana uygun olmayan ve lekeleyeceğin adı alma. Stoisyen’lerin prensiplerini, ileri sürmekle geçinen birçok in­sanlar görüyorum. Fakat Stoisyen görmüyorum. Bana bir Stoisyen göster.Bir tane istiyorum. Stoisyen yani hasta iken mesut, tehlike içinde mesut, can verirken mesut! Bu tam Stoisyen’i bana gösteremezsen hiç olmazsa yola girmiş bir Stoisyen’i bana göster. Bu büyük gösteriden henüz zevk du­yamadığımı söylemeğe mecbur olan benim gibi bir ihtiyarı bundan mahrum etme. Bana Allah’ın iradesine uymak istiyen, Tanrıdan ve İnsanlardan şikâyet etmeyen, asla arzula­rında mahrum olduğunu görmeyen, hiçbir şeyle yaralanmayan, ne tamahı, ne öfkesi, ne kıskançlığı olan bu geçici be­dende Allah’la gizli bir alış verişi sürdüren ve insan kılığın­dan soyunarak Allah olmak isteyen adamı bana göster.*

*Bir nota, bir keman ve bir yay satın alınca insan kendisini müzisyen sanır mı? Fakat sen kendini uzun bir saka­lın, bir heyben, bir değneğin ve bir çulun olduğu için filozof sa­nıyorsun. Dostum elbise mesleğe uygundur. Fakat adı veren el­bise değil sanattır.

Euphrates’in uzun zaman kendisinin filozof oldu­ğunu saklamakla çok rahat ettiğine dair söylediklerini hatırla. Çünkü bu davranışı ile insanlara gösteriş olsun diye bir şey yapmadığına ve her şeyi Allah için ve kişiliği için yaptığına vicdanını inandırmakla beraber yalnız başına savaştığı için yal­nız şahsını tehlikeye atmanın; ne soydaşını, ne de kendisinin istemiyerek yapabileceği yanlışlıklar yüzünden felsefeyi tehlike­ye koymamanın tesellisini elde etmenin ve nihayet elbisesin­den çok hareketleriyle filozof tanınmanın gizli zevkini tat­mıştır.

Öyle kör insanlar vardır ki Vulcauus’u bile bir külahı olmasaydı iyi bir demirci saymayacaklardı. Bu yüzden o kadar aptal bir hâkim olan ve insanları ancak işaretleri, ayırıcı alâmetleri ile seçen kalabalık tarafından anlaşılamamaktan şikâyet etmek ne büyük aptallık! Sokrates bu yüzden insanla­rın çoğuna meçhul kalmıştır. Ona giderler ve kendilerini bir filozofa götürmesini rica ederlerdi, o da götürürdü. Onu bir filo­zof saymamalarından asla şikâyet etmiş midir? Hayır, onun alâmeti yoktu ve filozof görünmeden filozof olmakla bahtiyar­dı. Ondan daha filozof kim gelmiştir? Sen de öyle ol: felsefe; sende ancak hareketlerinle görünsün.*

ALLAH TEÂLÂ’YI BULMAK

*Caesar’ın gladiotorları arasında dövüşmediği için ümitsizliğe düşen, bu aylaklıktan kurtulmak için Allah’a adak götüren ve halkın önüne çıkmayı en büyük şeref sayan kimsele­re her gün rastlanır. Hâlbuki aramızda Allah’a olan sevgisini göstermek için fırsat arayan kimse bulunmaz.

Allah seni şahit olarak çağırır ve sana sorar: «İradeden başka bir yerde iyilik ve kötülük olmadığı doğru mu­dur? Bir kimseye zararım oldu mu? Herkese faydalı olacak şey­leri herkesin iktidarına vermedim mi?» Buna sen ne cevap ve­rirsin?

«Rabbim, şüpheli bir durumdayım. İstırap ve felâket içindeyim. Kimse bana bakmıyor. Kimse bana yardım etmiyor. Herkes beni yeriyor, herkes bana küfrediyor ve ben insanların kusmuğu bir varlığım.»

Kendisinin büyüklüğünü tasdik etmek üzere seni şahitliğe çağırmak şerefine böyle mi mukabele ediyorsun? O kendi iyiliğinin, hakikatinin, adaletinin bir şahidini arıyordu. Hâlbuki sen onu suçlandıran adam oldun.

Hayatta aşağı yukarı hepimiz evden kaçmış esirlerin tiyatrodaki durumundayız. Bu esirler oynanan piyesle­rin zenginliğini görmekle büyük zevk duyarlar. Seyrettikleri tra­jedinin aktörlerine hayrandırlar. Fakat daima telâş içindedir­ler. Sağa sola bakarlar ve efendilerinin adı söylendiğini duyar duymaz dehşet içinde kalırlar, hemen kaçıp giderler. Biz de böy­leyiz. Tabiatın harikalarına hayran oluruz, bu manzara bizi büyüler. Ama her ân üzüntü içinde yaşarız. Ve eğer efendimi­zin adını söylerlerse mahvolmuş bir insan durumuna düşeriz.

O halde efendi nedir?

Bu bir adam değildir. Zira insan insanın efendisi olamaz. Bu ölüm, hayat, şehvet, ıstırap, fakirlik yahut ser­vettir. Caesar bile üzerime bunlarla yürümesin, o zaman dayan­mamı görürsün! Fakat gürleyerek, aydınlatarak, tehdid ederek bu peyklerle gelirse ve ben korkarsam efendisini tanıyıp kaçan esir de değil miyim? Ama eğer korkmazsam tam hürüm ve ken­dimden başka efendim yoktur.

Sultanların ve büyüklerin huzuruna girdiğin va­kit daha yükseklerde seni gören, seni duyan ve senin daha çok borçlu olduğun daha büyük bir sultanın var olduğunu hatırla.*

Bellenmesi lâzım gelen ilk bilgi ilâhî lütufları ile her şeyi idare eden bir Allah’ın varlığı, yalnız hareketlerimizin değil fakat duygularımızın ve düşüncelerimizin de ondan, saklanmayacağıdır. Bundan sonra onun mahiyetini çözmek gerekir. Mahiyeti iyice bilindiği için ona kendini beğendirmek ve itaat etmek isteyenler bütün gayretlerini zarurî olarak ona benzemeğe sarf etmeli yani hür, vefalı, hayırsever, merhametli ve efen­di olmalıdırlar. Bunun için senin de bütün düşüncelerin, sözle­rin, işlerin Allah’ı taklit eden, ona benzemek isteyen adamın işleri, sözleri ve düşünceleri olmalıdır.

Hiçbir şey bilmedikleri; en basit anlamlardan bi­le haberleri olmadıkları halde büyük mevki sahiplerinin her şeyi bildiklerini ileri sürmeleri her zaman rast gelinen bir olaydır. Servet içinde yüzdüklerinden, muhtaç olmadıklarından, her hangi bir şeyden yoksun oldukları akıllarına gelmez. Bu cins insanların en büyüklerinden birine şunu söylüyordum: «İmpara­tor sizi seviyor. En yüksek mevkilere sahip birçok dostunuz ve büyük makamlarla münasebetleriniz var. Bu imkânlarla dost­larınıza iyilik edebilir ve düşmanlarınızı ezebilirsiniz! O da bana «Benim yoksun olduğum, her hangi bir şey var mı?» dedi. «Gerçek saadet için lâzım olan en önemli unsurdan mahrumsu­nuz. Bu âna kadar size lâzım ve lâyık olan tarzdan başka tür­lü hareket ettiniz. İşte en köklü mesele: Ne Allah’ın ne oldu­ğunu, ne de insanın ne olduğunu biliyorsunuz. İyiliğin ve kötü­lüğün mahiyetinden haberiniz yok, bütün bunlardan çok sizi şaşırtacak olan da, kendi kendinizi bilmemenizdir. Ah… kaçı­yorsunuz ve sizinle bu kadar açıkça konuştuğum için öfkeleni­yorsunuz! Size ne kötülük ettim? Sadece kendinizi olduğunuz gibi gösteren aynayı karşınıza getirdim.»*

ALLAH GERÇEKTEN VARDIR

*Allah Teâlâ, bütün insanları mesut olmaları için ya­ratmıştır; kara bahtlı oluyorlarsa kendi yanlışları yüzünden olu­yorlar.*

*Büyük şeyler değil, hattâ bir üzüm tanesi, bir incir bile bir anda olgunlaşmaz. Eğer bana: «Hemen şimdi bir in­cir istiyorum.» dersen sana «Dostum, bunun için zaman lâ­zımdır. Bekle de tane olsun, sonra büyüsün ve nihayet olgunlaşsın!» diye cevap veririm. Oysaki sen ruhların bir atılışta meyvelerini tam olgunlaştırmalarını istiyorsun. Bu doğru mudur?*

*O kadar nankörüz ki, Allah’ın bize ihsan ettiği hâ­rikalar bile bahse konu olsa, bunun için şükretmek şöyle dur­sun, onu suçlandırır ve ondan şikâyet ederiz. Bununla beraber bir parçacık olsun duygulu ve minnet nedir bilen bir yüreğimiz olsa, tabiatın her hangi bir parçası, hattâ en basiti bile, ilâhî kudreti ve üzerimizdeki lütuflarını duymamıza yetecektir.

*Eğer biraz duygumuz olsaydı yalnızken veya ka­labalık içindeyken, bütün hayatımızda, Allaha bize bahşettiği Te ömrümüzün her ânında faydalandığımız nimetler için şükret­mekten başka bir şey yapmazdık. Evet, çapa çapalarken, tarla sürerken, yerken, gezerken, kalkar ve yatarken kısacası her ha­reketimizle haykıracaktık: «Allah ne büyüktür!» Her şey bu ilâhı haykırışla titreyecekti : «Allah ne büyüktür! »Fakat siz kör ne nankörsünüz. Bunun için ihtiyar, topal, fakir ve sakat ol­makla beraber bunu biteviye sizin için ben söylemeliyim: «Allah ne büyüktür!»*

*Bülbül yahut kuğu kuşu olsaydım, onların yaptık­larını yapacaktım. Hâlbuki ben bir insanım ve aklım var. O halde ne yapmalıyım? Allah’ı övmeliyim. İşte bütün hayatımda yapacağım şey! Bu iş için bütün insanları da bana katılmağa çağırıyorum.*

*Her şeyi yoluna koyacak olan akıl sapıtırsa onu yoluna kim koyacak?*

*Belli bir gerçeğe inanmaktan seni kim alıkoyabi­lir ve yanlışı doğrulamaktan alakoyabilir? Seni kim zorlayabi­lir? Anlıyorsun ki senin kimsenin elinden alamayacağı iraden vardır. Eğer senin hürriyetin elinden alınabilseydi, Allah iyi bir “babanın sana göstereceği ilgiyi göstermemiş olurdu.

Hiçbir kuvvetin hakkından gelemeyeceği adam kim­dir? O; tasarılarında sebatlı ve elimizde olmayan her hangi bir şeyin kendisini sarmasına müsaade etmeyen adamdır.  O bana göre bir atlettir. Birinci savaşa dayandı. Bir ikincisine dayanabilecek midir? Paraya dayandı. Güzel bir kadına karşı koyabile­cek midir? Gündüz halk arasında isteklerine dayandı, geceleyin ve yalnızken dayanabilecek mi? Şan ve şerefe, yerilemeye, öv­gülere, ölüme dayanabilecek mi? Bütün rahatsızlıklara, her tür­lü kedere katlanabilecek mi? Bir kelime ile rüyasında bile mu­zaffer olabilecek mi? İşte benim aradığım atlet!

*Her hangi bir adam başkalarından fazla bir şey olursa veya olduğunu sanırsa ve eğer filozof değilse tabiatiyle gurur ile göğsü kabaracak ve böylelikle kötü yola sapmaktan, kurtulamayacaktır.

 Bir müstebit (zorba) bana dedi ki : «Ben mutlak hâkimim ve her şeyi yapabilirim!

Peki elinden ne gelir? Kendi kendine iyi bir ruh verebilir misin? Benim hürriyetimi elimden alabilir misin? O halde gücün neye yeter? Arabanın içinde iken araba­cıya bağlı değil misin?

Herkes bana dalkavukluk ediyor.

Fakat bunu sana bir insana yaptıkları gibi mi yapıyorlar? Ba­na; sana benzemek isteyen, Sokrates’in izlerinde yürümek iste­dikleri gibi yürümek dileyen ve seni böyle kabul eden bir kim­seyi göster!

 Ben senin kafanı kesebilirim!

Hakkın var, za­rarlı Allah’a yaptıkları gibi sana da dalkavukluk etmek ve cin çarpmasına karşı yaptıkları gibi sana da kurbanlar adamak lâ­zım geldiğini unutmuştum. Onun Roma’da bir sunağı yok mu­dur? Sen ondan çok bu saygıya yaraşırsın, Çünkü sen daha za­rarlısın. Fakat senin emrindekiler ve senin bütün gücün ayaktakımını şaşırtıp korkutabilir. Beni asla şaşırtamazsın. Ben an­cak kendim sebep olursam meyus olabilirim. Beni boş yere tehdit ediyorsun, sana hür olduğumu söylüyorum!

 Sen mi hür­sün? Nasıl?

Beni hür yaratan, kurtaran Allah’tır. Allah’ın ku­lunu senin iktidarına bırakacağını sanıyor musun? Sen benim gövdemin hâkimisin, istersen onu al. Fakat benim üzerimde hiç­bir hükmün yoktur.»*

*Felsefe uzun ve zahmetli bir yoldur, deniliyor. Aldanıyorsun dostum. Bu o kadar uzun değildir. Felsefe sana ne öğretmek istiyor? Allah’ın yolunda gitmek, isteklerini düzene koymak, düşüncelerini iyi kullanmak

 Bana; Allah’ın,  istekle­rinin, inançlarının ne olduğunu söyle, işte uzun olan bunlardır. Fakat sana şehveti öğreten filozofların yolu daha mı kısadır? Epikuros sana ne diyor? İnsanın iyiliği bedenindedir. Bana ru­hun, vücudun ve baş unsurumuzun ne olduğunu söyle, o zaman göreceksin ki bu, ondan daha az uzun değildir.*

*Filozoflar insanın hür olduğunu söylerler. Demek ki imparatorun otoritesini küçük görmeyi öğretiyorlar.

 Hayır. Hiçbir filozof halkı devlet başkanına karşı isyan ettirmeği veya­hut iktidarı altında bulunan her hangi bir şeyin onun elinden alınmasını istemez. Buyurun iste Dedenim, iste servetim işte. şöhretim, işte ailem hepsini size veriyorum, alınız ve eğer size rağmen her hangi bir kimseye bunları ellerinden bırakmaması­nı öğretiyorsam ben; öldürünüz, ben bir âsiyim. Benim insanlara öğrettiğim bunlar değildir. Ben onlara yalnız inançlarında hür­riyeti korumalarını öğretiyorum ve Allah da yalnız bunlara hâ­kim olmaları için onları yaratmıştır.

Ülühiyetin en doğru, en kuvvetli, en çok ayaklar atına alınamayacak kanunu daima zayıfın kuvvetliye boyun eğ­mesi ve akılla onu yenmesidir.*

*Allah’ın mahiyeti nedir?

Zekâ, bilgi, düzen ve akıldır. Ancak onda gerçek iyiliğinin ne olduğunu böylelikle öğrenebileceksin!

Asil bir aileden doğmuş isen, o kadar asaletin ile doluşundur ki bundan bahsetmekten bıkmazsın, herkesi serseme döndürürsün. Fakat Allah yaratandır ve o senin içinde­dir. Bu asaleti unutursun, nereden geldiğini ve içinde ne taşı­ndığını bilmezsin. Halbuki hayatının bütün hareketlerinde ha­tırlaman lâzım gelen budur. Her an kendi kendine de ki: «Beni yaratan Allah’tır ve Allah benim içimdedir, onu her gittiğim yere götürüyorum.   Onu niçin utandırıcı düşüncelerle bayağı hareketlerle ve alçakça isteklerle kirleteyim?»

Allah’ın varlığı veya kudreti karşısında ahlâksızca bir hareket yapmamağa dikkat edersin; o seni görür ve duyar. Öyle ise huzurunda onu üzecek hayâsızca şeyleri düşünmekten utanmıyor musun?

Ey Allah’ın düşmanı!

Ey kendi mahiyetini unutmuş alçak!

Fidyas’ın bir heykeli meselâ Minerva’sı yahut Jüpiter’i olsaydın ve biraz da duygun olsaydı seni yaratan ustayı hatırlayarak ona ve sana yaraşmayan bir şeyi yapma­mağa, her ne bahasına olursa olsun kendi güzelliğini lekeleyecek olan çirkin bir kılıkta görünmemeğe çok dikkat ederdin. Allah’ın huzuruna ne halde çıktığına önem vermemekle seni yaratana leke sürüyorsun. Oysaki ustadan ustaya, eserden ese­re ne büyük fark var!

Tanrı vasilik etmek üzere sana bir yetim verselerdi, ona itina eder ve bu kadar değerli bir emanetin bozulmasına meydan vermezdin. Hâlbuki vasilik etmek üzere seni sana verdiler. Dediler ki:

Seni daha sadık, daha şefkatli bir velinin ellerine veremezdik. Bu çocuğu tabiatı gereği nasılsalar öylece koru. Onu bütün temizliği ile vefası ile asâletiyle, her türlü ihtiras ve bulanıklıktan uzak bulundurarak yetiştir!» Hâlbuki sen kendine boş veriyorsun.

Ne vefasızlık, ne cinayet!

Şu küçük filozofa, bu ağırbaşlılık şu gururlu ba­kış nereden geliyor?

Biraz bekle dostum, çok geçmeden ben da­ha vakarlı olacağım. Öğrendiğim ve benimsediğim prensiplerin gösterdikleri yolda henüz sağlam değilim. Kuvvetsizliğimden korkuyorum. Biraz kuvvetleneyim, o zaman büsbütün başka bir ağırbaşlılık göreceksin. Hayat henüz bitmedi. Allah son düzelt­melerini yapmadı (Kıyamete kadar yaratma devam ediyor). Biter bitmez göreceksin. Fakat bunun gurur­dan gelen bir ağırbaşlılık olacağını sanma. O gerçeğe inan­maktan gelmektedir. Şu Jüpiter başında gördüğün zannınca gurur mudur? Hayır. O sağlamlıktır ve sebattır. Sana şu. tarzda seslenen Allah böyle olmalıdır: «Varlığımın bir işare­tiyle tasdik ettiğim şey yalan olamaz, kesindir ve mutlaka gerçekleşir.» Bu büyük örneği taklite çalışacağım. Ve sen beni; vefalı, sâf, son derece cesur olarak ve müthiş diye vasıflandırı­lan kazaların, belâların sebep olduğu heyecanların, perişan­lıkların uzanamayacağı bir halde bulacaksın. Fakat seni öl­mez, hastalıklardan ve ihtiyarlıktan kurtulmuş görebilecek mi­yim?

Hayır, ama ölmesini, ihtiyar ve hasta olmasını bildi­ğimi göreceksin. Bir filozofun sinirlerini, son derecede rahat sinirlerini göreceksin.

 Hangi sinirleri?

 Asla yoksunluk bilmeyen istekler; her türlü kötülüğü önleyen yerli yerinde kor­kular, ölçülü ve uygun hareketler, düşünce mahsulü tasarı­lar ve asla arkasından pişmanlık gelmeyen katlanmalar.*

*Ey insanoğlu!

Allah’ın sana verdiği nimetlere karşı nankör olma, sana bahşettiği büyük iyilikleri unutma. Sana verdiği duymak, görmek kabiliyetleri için durmadan şükret.

Ne diyorum?

Sana verdikleri hayat için ve onu devam ettirmek üzere şarap gibi, zeytinyağı gibi, arzın bütün meyvaları için şükret. Hususuyla bunlardan daha kıymetli olan her şeyi kullanmak, denemek ve her şeye değerini vermek iktidarını hediye ettikleri için onlara şükret. *

*Vaktin hükümdarı yeryüzünde barışı sağladı. Ar­tık ne savaş, ne haydutluk, ne de korsanlık var. Her hangi bir zamanda her hangi bir saatte yapayalnız, korkmadan, her yere serbestçe gidilebilir. Lâkin hükümdar hastalıklara, kazalara, yangınlara, yer sarsıntılarına, yıldırıma karşı bizi emniyete ala­bilir mi? Bu huzur ve sükûnu, ihtiraslarımıza, aşka, üzüntü­ye, pintiliğe, açgözlülüğe karşı koruyabilir mi? Ah! Bu huzur ve sükûnu hükümdarlar veremezler, onu ancak Allah verebilir ve onun yol göstericisi de akıldır. Bu huzura sahip olan bütün hayatınca yalnız kalabilir.*

*Allah’ı suçlandırdığın zaman, kendi içine in, ona hak vereceksin. Kötü insan hangi işte senden daha iyi muamele görmüştür? Zengin olduğu için mi? Fakat onum iç âlemini in­cele, sürdüğü hayata bak, onun gibi olmak seni üzecektir. Philostorgos’un refah ve saadetine isyan etmekte olan bir delikanlıya onu söylüyordum:

 Peki ama Sura ile yatmak ister mi idin?

 Allah göstermesin!” dedi, ölmesini tercih ederim.

 Şu halde Philostorgos Sura’ya sattığına karşılık olarak bir şey­ler alırsa neye kızıyorsun? Ve nefret ettiğin şeylere sahib oldu­ğu için neden onu mesut sayıyorsun? Sana mevcudunun en iyisini veren Allah, sana hangi işte kötü muamele etmiştir? Hik­met paradan daha değerli değil midir? Onun için asla şikâyet etme. Çünkü en değerli şeye sahip bulunuyorsun?*

*Seni sürgüne gönderecekler!  Dünyanın ötesinde beni gönderecekleri bir ülke var mı? Gittiğim her yerde gök­leri, güneşi, ayı, yıldızları bulamayacak mıyım? Rüyalarım ve bir talihim olmayacak mı? Allah ile sohbete imkân bulamayacak mıyım?*

*Bir küstah bir gün Diogenes’e sordu : «Sen Allah’ın mevcut olmadığına inanan Diogenes misin?» «Ben Diogenes’im.» diye cevap Verdi, «ve ben Allah’ın var olduğuna o kadar inanırım ki, onun senden nefret ettiğine son derece eminim.»*

ATLATMA

Biri çıkar da bir kimsenin seni yerdiğini söylerse ileri sürüleni reddetmeğe kalkma. Yalnız şu cevabı ver: «Bunu söyleyen hiç şüphesiz başka kusurlarımı bilmiyormuş. Bilseydi sadece bunu söylemekle kalmazdı!»

*Benim de yaptığım gibi insanlar işledikleri suçla­ra kolayca özür bulurlar. Rufus bir gün beni bir suç yüzünden azarlarken ona «Peki Efendim, Capitolium’u mu yaktım? diye itiraz ettim. O da bana «Alçak esir! Bu durumda yapılacak yan­lışın hepsini yapmış olmak Capitolium’u yakmak demektir!» di­ye cevap verdi.*

CİNSİ MÜNASEBET-ŞEHVET

Mümkün olursa evlenmeden önce cinsî münasebet zevklerine karşı perhizli ol. Eğer bu zevkleri tadarsan hiç olmaz­sa meşru hareket et. Bununla birlikte bu zevklerden faydala­nanlara karşı sert olma, biteviye perhizinle öğünme.

Hayalin gözlerinin önünde her hangi bir şehveti canlandırırsa, hemen her zaman yapacağın gibi seni sürüklemesi için uyanık bulun. Ta ki, bu şehvet biraz geciksin ve sen ken­dinden bir mühlet isteyebilesin. Ondan sonra zevk anIyle arka­sından gelecek pişmanlık ânını ve kendinden edeceğin şikâyetle­ri ve bu şehvetten duyacağın hazla ona dayandığın vakit duya­cağın övünmeyi karşılaştır. Eğer bu zevki tatmanın senin içim tam zamanı olduğunu sanıyorsan, onun tuzaklarıyla cazibesinin seni aldatmasına karşı tedbir al ve ona daha büyük bir zevki olan yenmiş olma hazzını karşı koy.

*İnsanlar arasında tabii hiçbir toplum yoktur. Allah insanların iradelerine karışmaz. Zevk ve şehvetten başka dünya yüzünde hiçbir ilgi çekici yönü yoktur.*

DAVRANIŞ ve ANLAYIŞ TARZI

Şu düşünceler asla seni üzmesin: «Küçük düşeceğim. Yeryüzünde bir hiç olarak kalacağım.» Çünkü küçük düşmek ve yoksul olmak bir fenalıksa, başkasının eliyle felâkete çarpılamayacağın gibi kötü alışkanlıklara da düşmezsin. En büyük mevkilere geçmek veya bir eğlenceye çağırılmak senin elinde mi­ldir? Elbette hayır! Nasıl olur da bu senin için bir küçük düşme veya şerefsizlik olabilir? Ancak sana bağlıda bir şey olan sen nasıl dünya yüzünde bir hiç sayılırsın? «Ama o zaman dost­larıma hiçbir yardımım dokunmaz.» Hiçbir yardımım dokun­maz ne demek? Onlara para mı veremeyeceksin? Onları Roma hemşerisi mi yapamayacaksın? Bu işlerin bizim elimizde bulunan şeylerden olduğunu ve başkalarına değil bize ait olduğunu sa­na kim söyledi? Kendisinde olmayan bir şeyi kim başkasına ve­rebilir? Biri çıkıp da «Servet edinmeğe çalış, biz de faydalana­lım» diyebilir.

Utanmayı, alçak gönüllülüğü, haysiyet ve asa­leti koruyarak servet edinebilirsem, zengin olmak için tutulacak yolu göster, zengin olurum. Sizin kalp nimetler kazanmanız için gerçek servetimi kaybetmemi istiyorsanız, teraziyi nasıl doğru tutmadığınıza ve ne dereceye kadar nankör ve düşüncesiz oldu­ğunuza dikkat ediniz! Neyi üstün tutarsınız? Parayı mı yahut ol­gun ve sâdık bir dostu mu? Ah! daha doğrusu bu faziletleri el­de etmek için bana yardım ediniz ve bunları bana kaybettire­cek işleri yapmamı istemeyiniz!

Her hangi bir kimse ile konuşmağa, hususuyla mem­leketin en önemli kişilerinden biriyle buluşmaya mecbur olursan, bu görüşmede Sokrates ile Zenon’un nasıl hareket edebilecekle­rini kendi kendine sor. Böylelikle ödevini yapmada güçlük çek­mez ve karşına çıkan fırsatlardan faydalanmış olursun.

Mevki sahibi büyük bir adama saygılarını sunacağın vakit, onu evinde bulamayacağını, evde ise yok dedirtebileceğini yahut sana kapısını açtırmağa tenezzül etmeyeceğini ya­hut müracaatını kayıtsızlıkla karşılayacağını önceden düşün. Eğer bütün bunlara rağmen ödevin seni zorluyorsa başına gele­ne katlan ve asla «zahmete değmezdi.» demeyi aklına getirme. Zira bu sözler bayağı bir adamın; dış eşyanın, ruhundan başka olan şeylerin çok büyük tesiri altında kalan bir adamın sözlerin­dir.

*Ben topalım. Niye topal olmalı idim? Alçak adam! Bir ayak için İlâhî hikmeti suçlandırmak mı lâzım? Allah’ın senin ayağına mı yoksa ayağının mı Allaha uyması daha doğrudur?*

*Bir taşa küfret, neye yarar? O seni duymaz. Onun için taşı taklit et ve sana söylenen küfürleri duyma!*

 *Körlere, topallara acıyorsun. Niçin kötü İnsanlara acımıyorsun? Onlar da başkalarının topal ve kör olmaları gibi kötüdürler.*

*Homeros’un eserinde, Eumaios’un kendisini tanı­madığı halde gösterilen iyi muameleden hoşnut kaldığını anla­tan pasajı hatırla. «Yabancı! Senin düştüğün halden daha kö­tü ve daha sefil bir durumda bile evime gelen bir yabancıya kö­tü davranmağa hakkım yoktur. Zira yabancılarla, fakirleri Al­lah gönderir.» Sen de kardeşine, babana, soydaşına yine onu söyle. «Şimdikinden daha kötü olsanız da, size iyilikten başka “bir şey yapamam! Çünkü Allah göndermiştir.»

Dindarlığınız ve isteyerek katlandığınız mahrumi­yetler, beden egzersizlerimiz ne olağan üstü, ne de inanılmayacak derecelere varmalı ve öğünme, gösteriş için de yapılmama­lıdır. Aksi takdirde biz filozof değil hokkabaz ve soytarı oluruz.*

*Ben senden değerliyim. Babam konsül idi Ben de hâ­kimim, sen ise hiçbir şey değilsin.

Azizim eğer ikimiz de at ol­saydık ve sen bana : «Babam zamanının bütün atlarından çe­vikti. Benim ise pek çok dostum, arpam ve fevkalâde bir eğe­rim var.» deseydin sana şöyle cevap verirdim : «Pekâlâ. O halde koşalım!…» Ata göre koşu ne ise insanda da kendisine has va­sıfları onunla anlaşılacak, kıymeti onunla ölçülecek bir şey yok mudur? O şey saffet, vefa, adalet değil midir? Bu anlamda be­ni aştığın tarafı göster. Adam olarak benden daha değerli ol­duğunu ispat et. Eğer bana «Ben zarar verebilirim, tekme ata­bilirim.» dersen, sana şöyle cevap verebilirim: «Sen insana de­ğil, eşeğe ve ata mahsus bir vasıfla öğünüyorsun.»*

 *Bir jimnastik hocası boynumu, omuzlarımı, kol­larımı yuğurarak, yapılması zor idmanları emrederek beni spo­ra alıştırır. «Şu gülleyi iki elinle tutup iyice kaldır!» der ve gül­le ağır olduğu nispette sinirlerimi kuvvetlendirir. Bana kötü muamele eden ve küfreden bir adam da böyledir. Beni beden idmanlarından büsbütün başka türlü faydası olan idmanlara; sabra, tatlılığa, merhamete alıştırır.*

*Bir insan sana bir sırrını emanet etti ve sen de ona bir sırrını emanet etmenin namusluca, doğru ve nazik, bir hareket olduğunu sanıyorsun. Sen bir hoppa ve bir aptalsın. Ek­seriya tatbik edildiğini gördüğün şeyi hatırla. Sivil elbise giymiş bir asker vatandaşın yanına oturur ve şuradan buradan konuş­tuktan sonra, Caesar’ın aleyhinde bulunmağa başlar. Bu açık yüreklilik karşısında yumuşayan vatandaş askerin emanet ettiği bu sırrı, samimiliğine delil sayarak ona gönlünü açar, hüküm­dardan şikâyet eder ve nihayet asker kendisinin ne olduğunu açığa vurarak, onu zindana sürükler. İşte bu, her gün rastlanan bir olaydır. Sana sırrını söyleyen ekseriya namuslu bir ada­mın maskesini ve elbisesini taşır. Zaten bu güvenlik değildir. Bu, boşboğazlıktır. Senin kulağına söylediği şeyi rast geldiğine söyler. O, delinmiş bir fıçı gibidir. Kendi sırrını saklayamadığı gibi se­nin sırrını da saklayamayacaktır.

Saffetin, sadakatin, vefan olduğunu ve delik bir fıçı olmadığını bana göster. Senin bana bir sır vermeni beklemem ve benim sırrımı dinlemeni rica ederim. Zira bu kadar tertemiz, bu kadar emin bir gemiyi bulmakla kim sevinmez. İyiliğimizi isteyen ve sadık olan bir danışmanı kim itebilir? Kim bizim za­yıflığımızı mazur gören ve bize yükümüzü taşımak üzere yar­dım eden iyi sırdaşı büyük bir hazla aramaz ve ona sarılmaz?

Meraklı, gözetleyici ve elimizde olmayan şeylere düş­kün bir adam görüyorsun. Onun bir geveze olduğundan ve se­nin sırrını asla saklayamayacağından emin ol. Onu kızgın zif­te veyahut insanın organlarını kıran çarka yaklaştırmağa lü­zum yoktur. Bir kızın bir göz kırpması, bir orospunun okşayıvermesi, en küçük bir mevki ve makam ümidi, bir vasiyetnamede bir mirası ele geçirme ihtirası, buna benzer binlerce şey kolay­ca, senin sırrını açığa vurmasına yeter.*

DUA

*Hepimiz bedenin ölümünden korkuyoruz. Fakat ruhun ölümünden korkan kimdir?*

*Dünyada her şey îlâhî kuvvetin övgüsü ile meş­guldür. Bana zeki yahut doğruyu teslim eden bir adam göster., Bunu anlayacaktır.*

* İnsan bu dünyada Allah’ın mahiyetinin ve ya­rattığı eserlerin seyircisi, onun tefsircisi ve övücüsü olmalıdır Sen ise en bahtı kara hayvanların başladığı yerde başlıyor Ve bitiyorsun, duymadan sadece görüyorsun. Hiç olmazsa ülûhiyetin sende bittiği yerde bit. Bu kudret sende; sana kendisini anlayacak kabiliyette zeki bir ruh vermekle bitmiştir. Onu kullanmasını bil. Bu harikulade gösteriden (hayattan, dünyadan yalnız şöyle görmüş olarak çıkıp gitme. Gör, tanı, öv ve kutla *

*Geceleyin kapılar kapanıp da lâmbalar söndüğü vakit odanda yalnız kaldığını söylememeğe dikkat et. Zira yal­nız değilsin.*

Bütün teşebbüslerine ve hareketlerine şu dua ile başla:

«Ey büyük Allah ve sen ey güçlü Talih! Gitmemi uy­gun gördüğünüz yere beni götürünüz! Sizi bütün gönlümle, tereddütsüz takib edeceğim. Sizin emirlerinize karşı gelmek iste­sem bile suçlu ve hain olmakla beraber, ister istemez sizi takib etmem gerekecektir.»

 Bundan sonra şunu söyle : «Zarurete iyice uy­masını bilen, ilâhi meselelerin anlaşılması hususunda hâkim ve ariftir.»

Nihayet üçüncü dilek olarak şunları söyle : «Kriton cesaretle bu geçitten yürüyelim. Zira Tanrı bizi ora­ya götürüyor ve oraya çağırıyorlar.   Anytos ile Meletos beni öldürebilirler fakat bana zarar veremezler!»

*Dostum artık memeden kesilmek ve sütü bıraka­rak, daha zengin bir gıda olan etle beslenmek istemiyor mu­sun? Hâlâ daha sütananın memesi ve seni uyutmak için söy­lediği ninniler, masallar için ağlamak, haykırmak niyetinde misin?

Dünyayı kötü ruhlardan temizlemek için ne bir Herakles, ne de bir Theseus olabilirsin. Fakat içindeki kötü ihtirasları ortadan kaldırmakla onları taklit edebilirsin. Se­nin içinde yaban domuzu, aslan ve ejder vardır, bunlara hâ­kim ol. Prokrustes ile Skiron’u yeneceğine, İstıraba, korkuya, tamaha, hırsa, kötülüğe, cimriliğe, hovardalığa, azgınlığa hâ­kim ol. Bu ejderhaları ezmek için tek yol yalnız Allah’ı düşün­mek, ona bağlanmak ve yalnız onun emirlerine boyun eğ­mektir

Artık boyunduruğu at ve esirlikten kurtulduktan sonra başını gökyüzüne kaldır ve Allah’a de ki: «Şimdiden sonra bana ne istersen onu yap. Bana yapacağın her şeye ra­zıyım. Ve senin bana yaptırdıklarının doğru olduğuna bütün insanları inandıracağım.»*

DÜNYA HAYATI

Eğer bir deniz yolculuğunda bindiğin gemi bir lima­na uğrar da seni kıyıya su almak için yollarlarsa, yolda midye kabuğu veya mantar bulursan bunları toplayabilirsin. Fakat ak­lın daima gemide olmalıdır. Sık sık başını gemiye çevirerek kap­tanın seni çağırıp çağırmadığını araştırmalısın. Eğer kaptan ça­ğırırsa seni eli ayağı bağlı bir hayvan gibi gemiye atmalarına meydan vermemek için, elindekilerinin hepsini atıp hızla geriye dönmelisin. Hayat yolculuğunda da durum aynıdır. Bir midye kabuğu veya bir mantar yerine bir kadın veya bir çocuk nasibin olursa, bunları benimsersin. Fakat kaptan seni çağırınca arkana bakmadan her şeyi bırakıp gitmen lâzımdır. Eğer yaşlı isen ye­tişememek korkusuyla, gemiden pek uzaklaşmamalısın.

Hatırla ki, hayatta bir misafirlikte imisin gibi ha­reket etmelisin. Yemek sana kadar geldi mi, elini kibarca uza­tarak bir parça al. Tabağı önünden kaldırıyorlar mı? Alıkoy­maya çalışma. Yemek henüz önüne gelmedi mi? İstemeğe kalk­ma, sıranı bekle! Çocuklarına, kadınlara, mevki ve ikbale, pa­raya karşı da böyle davran! O zaman Allah’ın bile sofrasına kabul edilmeğe lâyık olursun. Sana verileni almazsan ve küçük görürsen, o zaman yalnız Allah’ın davetlisi ve misafiri değil fakat eşiti olur ve onlarla birlikte hükmedersin. İşte böylece hareket ederek Oiogenes, Herakleito ve daha bazı kimseler ger­çekten lâyık oldukları gibi ilâhî insan diye anılmışlardır

*Amfiteatrda senatörlerin yerlerine oturmak is­tiyorum.

 Kendini bir hayli zahmete sokacaksın, çok da acele etmen lâzım gelecek.

 Ama böyle olmayınca oyunları rahatça seyredemem

 Seyr etmeyiver. Oyunları seyr etmeğe ne mecbu­riyetin var? Eğer seni oralarda oturmak hırsı kışkırtıyorsa, halkın çıkmasını bekle, oyun bittiği vakit o kadar istediğin ye­re oturacak ve keyfinde, rahatında olacaksın!*

*Yalnız kalınca çocuklar ne yaparlar? Eğlenirler, çakıl taşı ve kum toplayarak küçük kuleler yaparlar ve biraz son­ra da onları yıkarlar. Böylece her zaman eğlence eksik olmaz. Onların çocukluk veyahut delilik yüzünden yaptıklarını kültür ve akıl ile yapamaz mısın? Her taraf çakıl ve kum dolu. Aslında içimizde inşa edecek ve yıkacak o kadar çok şey var ki! Yalnızlıktan hiç şikâyet etmeyelim.

Ancak başkalarıyla birlikte iken başkalarına uya­rak şarkı söyleyebilen kötü bir müzisyen olmak ister misin?

İnsanların ruhlarından söküp atacakları yalnız iki şey vardır: Bencilik ve imansızlık.*

DÜNYA İŞLERİ

Dünyada olup biten şeylerin bir kısmı elimizdedir. Bir kısmı da elimizde değildir. Elimizde olanlar düşüncelerimiz, ya­şayışımız, isteklerimiz, eğilimlerimiz, iğrenmelerimiz; bir keli­meyle bütün hareketlerimizdir.

O halde hatırla ki tabiatları dolayısıyla esir olanları hür ve başkasına bağlı olan şeyleri sana ayrılmış sanıyorsan her adımda engellere rastlayacak, kırılacak, üzülecek ve Allahtan da insanlardan da şikâyet edeceksin. Buna karşılık senin olanı be­nimser ve başkasının olanı da başkasının iradesinde sayarsan; o zaman kimse sana istemediğini yaptıramadığı gibi, istediğini de yapmana engel olamaz. Dolayısıyla kimseden şikâyet etmez, kimseyi suçlandırmaz ve istemeden hiçbir hareketi yapmağa zorlanmazsın. Kimse sana bir fenalık edemez, düşmanın ola­maz ve başına kötü, zararlı bir şey de gelmez.

Bir gaye, erişilmemek için belirtilmediği gibi kö­tülüğün hamuru da bu sebepten dünya yüzünde yoktur.

* İnsanlar daha az iptidai ve daha az kaba olan bir yemeği icadettiği için Triptolemos’a mabetler ve sunaklar yaptılar. İçimizden hangimiz gönlünden; gerçeği bulanları, yolumuzu aydınlatanları ve ruhlarımızdan bilgisizlikle saptırmanın karanlıklarını kovanları kutlamıştır? *

*Uşaklarına kızıyor, evini alt üst ediyor ve kom­şularını rahatsız edip şaşırtıyor, ondan sonra da olgun bir in­sanın tavırlarını takınarak bir filozofu dinlemeğe gidiyor, insanın vazifeleri ve faziletlerin niteliği üzerinde tartışmalara gi­rişiyorsun.

Dostum bütün bu kaideler ve formüller sana hiç fayda vermez. Zira sen onları dinlemek için gereken ruh ha­line sahip olarak gelmediğin için onları dinledikten sonra yi­ne geldiğin gibi gideceksin.

Dostluğu anlamağa yalnız filozof olan elverişli­dir. İyi veya kötünün ne olduğunu ayıramayan nasıl sevebilir?

Şu küçük köpeklerin oynaştıklarını görüyorsun. Bir­birlerini okşuyorlar, birbirlerine sarılıyorlar, sevişiyorlar ve sa­na gerçekten iyi arkadaş gibi görünüyorlar. Küçük bir kemik at, o zaman hakikati göreceksin. Kardeşlerin, babaların ve ço­cukların dostlukları işte böyledir. Ele geçirilmesi lâzım gelen servet, bir tarla, bir metres ortaya çıksın ne baba, ne kardeş, ne çocuk kalır.

Dünyada her hayvanın kendi çıkarına bağlandığı kadar sarılabileceği bir şey yoktur. Ona, faydalı olandan kendisini mahrum ettiğini duyunca baba, kardeş, oğul, dost ne olursa olsun tahammül edilmez bir yük olur. Çünkü o; baba„ kardeş, oğul, dost, akraba, vatan, hattâ Allah yerine geçen çı­karını sever.

Sevmek için faydayı, ermişliği, namusu, vatanı, akrabayı, dostları hattâ adaleti bir araya getirmek gerekir. Bü­tün bunları birbirinden ayırırlarsa artık dostluk kalmaz. Çünkü ben ile benim’in bulunduğu yerde hayvan ortaya çıkar. Ben namus ile adaletin bulunduğu tarafta ise ben iyi dost, iyi baba, iyi oğul, iyi kocayım. Fakat ben ile benim bir tarafta namus ile adalet başka tarafta olursa dostluğa elveda!

En kutlu, en zorla­yıcı ödevlere elveda!*

DÜŞÜNCELİ HAREKET ETMEK

Bir iş yapacağın zaman yapacağın işin ne olduğunu iyice düşün. Hamama gideceksin, hamamlardaki âdetleri; insan­ların birbirlerini ıslattıklarını, itip kaktıklarını, küfür ettikle­rini ve bu çevrede hırsızlığın tabiî bir hal olduğunu düşün. Eğer önceden kendi kendine «Yıkanacağım, fakat aynı zamanda varlığımın gerçek nimeti olan hürriyetimi, bağımsızlığımı koruya­cağım!» dersen o zaman yapmak istediğini daha güvenle yapar­sın. Başına gelecek her iş için bu böyledir. Zira bu usul ile yı­kanmana her hangi bir şey engel olursa cevabın hazırdır: «Ben sadece yıkanmak istemiyordum. Fakat aynı zamanda hürriye­timi de korumak niyetindeyim. Eğer kızmış olsaydım onları koruyamazdım.» diyebilirsin.

Yapacağın her işte, girişmeden önce ne olaca­ğını ve arkasından ne çıkacağını iyice düşün, ondan sonra te­şebbüse kalk. Bu yolu tutmazsan yapacağın her harekette baş­langıçta zevk duyarsın. Zira arkasından ne çıkacağını tasarla­mış değilsindir. Fakat sonunda rezalet kendini gösterince utanç içinde kalırsın.

*Sana ait olanı iyice koru ve başkasına ait olana ta­mah etme, böylece hakaret edersen hiçbir aksilik saadetine en­gel olamaz.*

*Eğer bedenimi seversem, servete bağlı isem, ben mahvolmuşumdur, artık esirim demektir. Böylelikle nereden il­de edilebileceğimi, vurulacağımı belli etmişimdir.*

Sana bir ihtiras musallat olduğu vakit onunla savaşı yarına bırakırsan, yarın gelecek ve savaşmayacaksın. Böylece yarından yarına bırakınca, sadece yenilmeyecek fakat öyle bir duygusuzluğa saplanacaksın ki, günah işlediğinin bile farkına varman mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla kesin olarak kendinde Hesiodos’un şu mısraındaki ger­çeği duyacaksın: «Bugün yapılması (gerekeni) yarına bırakan her vakit yıkımlarla karşılaşır.»*

*Kalabalığa incir ve fındık atarlar. Çocuklar ka­pışmak için birbirlerine girerler. Fakat yaşlı insanlar hiç aldı­rış etmezler.

Valilikler dağıtılır, işte çocuklara has olan bir şey. Mahkeme reislikleri, konsüllükler, onlar da çocuklara hastır. Bunlar benim için incir ve fındıktan ibarettir. Rastgele elbisemin üzerine düşerse alır ve yerim. Bunların değeri işte bu kadardır. Ama onları yerden almak için eğilmem ve hiç kimseyi itmem.

Sadece saraylarda oturmayı, sana hizmet edecek bir sürü subayı, şık ve zengince giyinmeyi, avlanma tertipleri­ni, müzisyenleri ve tiyatrocuları, aktörleri istiyorsun. Bütün bunlardan hiçbirini sende görüp tamah ediyor muyum? Fakat buna karşılık sen hiç aklını geliştirmeyi düşündün mü? Doğru düşünceler edinmek için gayret gösterdin mi? Gerçeğe bağlan­dın mı? Senin boş verdiğin bir işte senden ileri gidersem buna niye canın sıkılıyor?

 Fakat o çok büyük ve çok değerlidir.

 Bunu duyman iyi. Öyle ise bu yola girmene engel nedir? Bu av­cılar, müzisyenler, hanendeler, aktörler yerine yanma olgun in­sanları al. Senden çok imkân ve rahata, senden çok kitaba ve üstada kim sahip olabilir? Başla, zamanının küçük bir parça­sını aklına sarf et. Bir kelime ile seç! Eğer bunlara kendini ver­meğe devam edersen hiç şüphesiz daha nadir ve başkalarındakinden daha değerli, eşyaya sahip olacaksın. Fakat boş verdi­ğin zavallı aklın son derece sınırlı ve iğrenç kalacaktır.*

FELSEFE YAPMAK

*Bir filozof nedir? O, eğer dinlemek istersen seni bütün Roma valilerinden daha çok hür yapabilecek adamdır.*

Filozof mu olmak istiyorsun? Hemen alaya alın­maya hazırlan ve inan ki halk yuha diye bağıracak ve «Bu adam hır gecede filozof oldu. Bu küstahça bakış ona nereden geliyor?» diyecek. Sende küstahça bakış olmasın. Sana iyi ve güzel gö­rünen düşüncelere kuvvetle bağlan. Ve unutma ki metin olursan önceleri seninle alay edenler bile ileride sana imreneceklerdir. Hâlbuki onların alaylarına önem verirsen iki kat gülünç olursun.

Eğer birine yaranmak için dış eşyaya bağlanırsan bil ki derecenden düşmüşsündür. Bu sebeple her işte ve her du­rumda filozof olmak sana kâfi gelsin. Ve eğer filozof olduğunu göstermek istersen kendi kendine görünmeği tercih et. Bu sana yeter.

*Gerçekten felsefeyi seviyorsak irademizi hâdise­lere göre düzenleyelim ki olan şeylerden ve olması icabederken olmayan şeyler yüzünden daima mesut bir halde kalalım. Bun­dan çok büyük bir faydamız olacaktır. İstediğimizden asla mah­rum kalmaz ve korkularımızın sebebi olan hale de asla düşme­yiz. Böylece üzüntüsüz soydaşlarımızla yaşayıp gider, tabii veya sonradan doğmuş bütün bağlarımızı koruruz. Yani baba,  oğul, kardeş, vatandaş, koca, komşu, ortak, hâkim veya uyruk olarak bütün görevlerimizi iyice yapmış oluruz.*

Felsefe öğreniminde ilerlemek istersen, ruhu ilgilendirmeyen işlerde ahmak görünmekten korkma.

Felsefe öğreniminde ilerlemek istersen, şu kaygı­lan kafandan çıkarıp at: «İşlerime önem vermezsem, az zaman sonra iflâs ederim ve yiyip içecek bir şey bulamam. Kölemi cezalandırmazsam, gittikçe küstah olur.»

Felsefenin en önemli bölümü kaidelerin tatbikin­den bahseden bölümdür. Meselâ: Asla yalan söylememelidir. İkinci bölümü bunun ispatını gösterendir: neden yalan söylememeli? Üçüncüsü, ise bu ispatların delillerini vererek, bir ispatın ne olduğunu ve onun gerçekliğini ve kesinliğini gösteren bölümdür ki delil, netice, tezat, tenakuz, hakikat, çürüklük gi­bi türlü terimleri tarif ve izah eder.

Üçüncü bölüm, ikincisi için ve ikinci birincisi için zaruridir. Fakat hepsi için zaruri olan birinci kısımdır ve orada durmak lâzımdır. Umumiyetle bu dü­zeni tersine çevirir ve sadece üçüncüye önem veririz. Bütün gayretimiz, bütün incelemelerimiz üçüncüsü için yani delil ve ispat için olur. Ve birinciyi yani tatbikattan ibaret olan bö­lümü unuturuz. Bunun neticesi olarak gerekince yalan söyle­mekten çekinmeyiz. Buna karşılık yalan söylememek gerektiği­ni her zaman iyice ispata hazırız.

*Yumuşak peynirin olta iğnesinde kullanılacak bir yem olmaması gibi, ılık ve gevşek adamlar da felsefe gerçekleri­ne uyamazlar.*

*Dostum niye bir baston yutmuş gibi yürüyorsun?

 Sokakta rastladıklarımın hepsi tarafından imrenilmek ve sağdan soldan : «İşte büyük bir filozof!» sözünün sarf edilmesi­ni duymak için böyle hareket ediyorum.

 Hayranlığını iste­diğin kimlerdir? Onlar senin deli dediğin kimseler değiller mi? Delilerin sana hayran mı olmasını istiyorsun? Ah! Ey koca deli!*

Felsefe; ne olursa olsun yapmağa zorlandığımız vazifelerde cılızlığımızı ve bilgisizliğimizi anlamak ile başlar.

İyilik ve kötülük, namuslu veya namussuz, doğru veya yanlış, saadet ve bedbahtlık üzerinde yapılmış veyahut at­latılmış ödevler konusunda tabii olarak şöyle böyle bir fikre sahip olmayan insan yoktur. Nasıl oluyor da bu konularda şahsî olayları muhakeme ederken o kadar sık aldanılıyor? Bu, önce söylediğim gibi müşterek anlamlarımızı kötü tatbik ettiğimiz­den ve iyi çözülmemiş peşin düşüncelerle muhakeme etmemiz­den ileri geliyor. Güzel, iyi, fena, doğru, yanlış anlamları, in­celikle ve ölçü ile tatbik etmesini öğrenmeden önce, herkesin rastgele kullandığı terimlerdir. Kavgalar, çatışmalar ve savaşlar hep bundan doğar. Ben «Bu doğrudur» derim.. Başka biri «Doğru değildir» der. Nasıl anlaşmalı?

İyice muhakeme etmek için eli­mizde hangi kaide var? Acaba inanç mı?

Fakat iste iki kişiyiz ve ikimizin de birbirine zıt iki inancımız var. Zaten inanç na­sıl güvenilecek bir hâkim olabilir? Delilerin de kendilerine mah­sus inançları yok mu? Bununla beraber gerçeği öğrenebilmek için sarsılmaz bir kaide olması gerekir. Zira Allah’ın insanları kendilerini idare etmek için bilmeleri lâzım gelen işlerde tam bir bilgisizlik içinde bırakması kabil değildir. O halde yanlışlarımızı önleyecek ve inançların delice cüretlerinden bizi kurtaracak olan kuralı arayalım… Bu kural cinste görülen özellikleri nev’e tatbik etmektir. Böylece herkes tarafından tasdik ve kabul edi­len karakterler her özel olay karşısında geri fikirlerimizi doğru yola getirecektir. Meselâ iyilik fikrimiz var. Şehvetin biri iyilik olup olmadığını anlamak istersek, şehveti bu fikre göre çözelim ve bu terazide onu tartalım. Şehveti benim tartı aletim olan hay­rın bu özellikleri ile tartarım. Neticede onu hafif bulur ve ite­rim. Zira iyilik sağlam bir şeydir ve terazide çok ağır basar.*

*Senin düşüncelerin yanlış, bunları yoluna koymama izin ver. İşte bir filozofla konuşmak, bu demektir. Böyle yapacağın yerde beni ziyaret eder, boşuna zah­mete katlanır söylenerek geri dönersin: «Epiktetos da bir şey değilmiş. Ne kaba konuşuyor, kendi dilini bile bilmiyor.» Hakikatta bahse konu olan bu mu idi? İşte insanların mahiyeti! İyi konuşanları ararlar, birbirlerini tanımadan, birbirlerini çözmeden ve daha iyi olmağa çalışmadan her gün heykeller gibi birlikte bulunurlar. Eğlence yahut merak bütün ilişikleri­mizin ve eğilimlerimizin temelidir.*

*Hekimlik sürekli hastalığı olanlara hava değiş­tirmeyi sağlık verdiği gibi, felsefe de böylece kökleşmiş alışkan­lıkları olanlara yer değiştirmelerini sağlık verir. Çünkü bu alış­kanlıklarının kuruluşunu sağlayan hava onları kuvvetlendirmek­ten başka bir şey yapmaz.*

*«Cynique» lerin felsefesine az çok merakı olan ta­lebelerimden biri bir gün bana bu felsefenin ne olduğunu ve bu alanda başarılı olmak için ne yapmak lâzım geldiğini sor­du.

 Ona, dostum diye cevap verdim. Topu topu sana söyleyebileceğim şey, Allah’ın daveti olmadan bu kadar büyük bir işe kalkışan kimse bir saraya efendi olmak için giren yahut Agamemnoon rolünü oynamak isteyen Thersites kadar delidir.

 Ama ben bir çula, yamalı bir hırkaya alışabilirim, yerde yatarım, bir torba ve bir asâ alırım ve herkese küfredebilirim.

 Dostum.; sen eğer bu felsefeyi bundan ibaret sanıyorsan, onu hiç anla­mamışsın demektir. Cynique filozof baştan aşağı temizlik olan ve kendisini biteviye insanların gözü önüne koymaktan korkmayan bir adamdır. Çünkü utanılacak hiçbir şey yapmamıştır. O, Allah tarafından insanları yola getirmek için ve kendi verdiği örnekle onlara; çıplak, parasız, göklerden başka yorganı ve topraktan başka yatağı olmadan saadete kavuşmak kabil oldu­ğunu öğretmek üzere gönderilmiş bir adamdır. O ne kadar bü­yük olursa olsun, kötü huylara kapılmış olanları esir sayan, fena muamele gördüğü, dövüldüğü zaman kendisine fena mua­mele edenleri ve kendisini dövenleri seven ve takdis eden, her insanı kendi çocuğu sayan, onlar için uyanık duran, bir baba gibi ve bir kardeş gibi ve Allah’ın davetçisi gibi onları iyilikle, şefkatle yola getirmeğe çalışan ve perişan kılığına rağmen ken­disine karşı krallarla prenslerin hürmet duymadan bakamadıkları bir adamdır. Büyük İskender Diogenes’i işte böyle karşı­lamıştır.*

*Gerçek filozofun büyük görüşlerini ve ruhunun ışığını iyice incelersen, onu son derece uyanık bulacaksın, onun yanında bütün gözleriyle Argos bile sana bir kör görünecektir.*

GAYE-HEDEF

Kalp (sahte) bir insanın alâmeti uzun müddet sporla uğ­raşmak, uzun müddet içmek, uzun müddet yemek yemek, bun­lardan başka geriye kalan maddî ihtiyaçlara uzun zaman sarf etmek, kısacası biteviye vücuduyla uğraşmaktır. Bunlar hayatımızın esası değil, teferruatı olmalı ve bunları âdeta ayaküstünde bir çırpıda yapıvermelidir. Bütün itinamız ve bütün dikka­timiz yalnız ruhumuz için olmalıdır.

Ne zamana kadar şahsını en büyük şeylere lâ­yık saymak ve sağduyuyu baltalamak hususunda kendi kendi­ne süre vereceksin? Razı olacağın kaideleri öğrendin ve onla­ra rızanı verdin. Kendini ıslah için hangi üstadın, mürşidin gel­mesini bekliyorsun? Artık sen bir çocuk değilsin, olgun bir adamsın. Kendini ihmal ederek ve öğrenmekle vakit geçire­rek karar üstüne karar verirsen, kendini düzeltmen için her gün başka bir mühlet ayırırsan, haberin olmadan hiç ilerlemediği­ni, hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da cehalet içinde kalacağını bir gün gelecek anlayacaksın. Şu halde bugünden başlayarak bir insan gibi yaşamağa ve marifet işinde iler­lemiş bir adam gibi yaşamağa lâyık olduğunu kabul et. Şa­na çok güzel, çok iyi görünen şeyler hiç çiğnenmeyecek birer mukaddes gibi görünsün. Zahmetli yahut zevkli, şerefli yahut utanılacak bir şey karşına çıkarsa, hatırla ki artık savaş günü gelmiştir. Olimpiyad oyunları başlamış ve mühlet zamanı geçmiştir. İlerlemen veya mahvolman bir âna, bir cesaret veya korkaklık hareketine bağlıdır. Her şeyi ve her olayı kendi yük­selmesine hizmet ettirerek ve sadece akla uyarak Sokrates ol­gunluğa erişmiştir. Sana gelince: henüz Sokrates olmamakla beraber Sokrates olmak isteyen bir adam gibi yaşamalısın.

*Başaklar niye sürer? Yetişmek ve sonra yetişince biçilmek için değil mi? Çünkü onları kutlu şeylermiş gibi sapları üzerinde bırakmazlar. Eğer başakların duyguları olsaydı biçilme­mek dileğinde bulunacaklarını sanıyor musun? Şüphesiz hayır. Aksine biçilmemeği bir felâket sayacaklardı. İnsanlar için de bu böyledir. Ölmemek insanlar için bir felâkettir. Başak için sararıp olgunlaşmamak ve biçilmemek ne ise Âdemoğlu için de ölmemek odur.*

*Bütün komşu memleket halkının gittiği bir panayırı görmedin mi? Bu insanların bir bölüğü satmak, bir bölüğü de almak için oraya giderler. Oraya, merak yüzünden, yalnız panayırı görmek, kimin bu panayırı kurduğuna ver için açtığını öğrenmek için giden azdır. Dünya için de bu böyledir. Dünyaya gelen insanların bir kısmı satmak, bir kısmı da satın almak için gelmişlerdir. Bunların içinde bu muhteşem gösteriyi seyretmek, onun ne olduğunu anlamak, kimin yaptığını, niçin yaptığını ve nasıl idare ettiğini öğrenmek kaygısını taşıyanlar pek azdır. Zira dünyanın bir kuvvet tarafından yaratılmış olmaması ve biri tarafından idare edilmemesi kabil değildir. Bir şehir; bir ev, bir işçi olmayınca var olamaz ve biri döndürmezse devam edemez. Bu kadar muazzam ve bu kadar harikulade bir makine nasıl olur da bir tesadüfle var olur ve sürer? Bu imkânsızdır. Dolayısıyla onu yaratan ve döndüren bir kuvvet vardır. O kimdir ve nasıl onu idare eder? Ya; onun eseri olan biz kimiz, niçin varız? Bunları düşünen, esere imrendikten ve yaratanı kutladıktan sonra mutlu çekilip giden pek az kimse vardır. Bu soruları kendilerine soranlar çıkarsa tıpkı panayırda tüccarların alık diyerek eğlendikleri gibi öbürlerinin alay konusu olurlar.* *Eğer öküzlerle domuzlar konuşabilselerdi yemden başka şey düşünenlerle böyle alay edeceklerdi.*

*Kötü bir komşum, kötü bir babam var.  Onlar yalnız kendilerine karşı kötü, bana karşı çok iyidirler. Zira on­lar benim soğukkanlılığımı, hakseverliğimi, sabrımı kuvvetlen­diriyorlar. İşte Mercurius’un sopası. Onunla dokunacağın her şey altına dönmeyecektir. Zira bu, çok büyük bir iş değildir. Fa­kat fena sanılan her belâyı, hastalığı, fakirliği, sürünmeyi hat­tâ ölümü iyiliğe çevirecektir.*

*Ne Olympia yarışlarında kazanılan zaferler, ne sa­vaşlarda elde edilen yenmeler insanı mesud edemez. Onu mesud edecek başarılar, kendi üzerinde kazandıklarıdır. Zevkin tu­zaklarına karşı savunmalarınız gerçek savaşlardır. Bir kere, iki kere, birçok kere yenildin. Yine döğüş. Sonunda her vakit yen­miş bir insan gibi bütün hayatında mesut olursun.

Yaşadıkça vazifem, halk arasında veya yalnızken her işte Allaha şükretmek, onu her fırsatta övmek ve ölünceye kadar kutlamaktır.*

*Ne zavallıyım! Okuyup inceleyecek vaktim yok!

 Dostum niye okuyup yazıyorsun? Boş bir merak için değil mi? Eğer bu doğru ise sen bayağı bir adamsın. Okuyup yazma iyi bir hayata hazırlık içindir. Şu halde bugünden başlayarak daha iyi yaşa_ Her yerde kendi ödevini yapabilirsin ve olaylar seni kitap­lardan çok aydınlatabilirler.

Şu prensipleri göz önünde tut:

«Benim olan nedir? Benim olmayan nedir? Bana verilen nedir? Allah’ın yapmamı is­tediği nedir? Yapmamamı istediği nedir? Allah, bu zamana ka­dar sana büyük bir rahatsızlık verdi. Sana kendinle sohbet et­mek, okumak, düşünmek ve büyük meseleler hakkında yazmak ve hazırlanmak zamanını verdi. Bu zaman sana yetmeli idi. Sana şöyle diyorlar:

«Gel, savaş! Elde ettiğin cevheri göster, bize mü­kâfatı kazanmağa değer bir atlet misin yoksa bütün dünyayı dolaşan ve her yerde yenilen serseri atletlerden misin, bunu göster?»*

*Romada, Atina’da yaşamakla mesud olunacağını id­dia ediyorsan sen mahvolmuşsundur. Zira ya oraya dönmemek yüzünden kendini zavallı sayacaksın yahut oraya dönersen se­nin için sonu feci bir sevince kapılacaksın. Bu yüzden şu hay­ranlıklardan kendini kurtar: «Roma ne güzel bir şehirdir! Ati­na ne eşsiz bir şehirdir!» Evet, ama saadet daha güzel bir şey­dir. Roma’da o kadar yorgunluk vardır ve o kadar çok insana dalkavukluk etmek lâzımdır ki! Bu kadar yorgunlukla, bu ka­dar sıkıntıyı saadetle değiştirmiş olmandan sevinmemeli misin?

Sanıyor musun ki bütün gecelerini okuyup yazmak­la, çalışmakla ve incelemekle geçirirsen sana gayretli diyece­ğim. Hiç şüphesiz hayır. Her şeyden önce bu incelemeleri ve ça­lışmaları ne için yaptığını öğrenmek isterim. Bütün gece sevgilisini görebilmek için uyanık kalan adama gayretli demem, âşık derim. Şöhret için uyanık kalırsan sana haris derim. Eğer para için uyanık kalırsan, sana çıkarına düşkün cimri derim, fa­kat aklını geliştirmek, olgunlaştırmak, tabiata uymaya alışmak ve ödevlerini yerine getirmek için uyanık kalırsan ancak o za­man sana gayretli derim. Çünkü insana yaraşır tek gayret işte budur.*

*Filozof kötü insanlardan, yaptıklarından daha çok fenalık bekler. Biri bana küfretti. Ona beni dövmediği için te­şekkür ederim. Beni dövdü ise yaralamadığı için teşekkür ede­rim. Beni yaraladı ise öldürmediği için teşekkür ederim.

*At şarkı söyleyemediği için talihsiz midir? Hayır, ama koşamazsa talihsiz olur. Köpek uçamadığı için talihsiz mi­dir? Hayır, fakat koku alamazsa talihsiz olur. İnsan aslanları boğamadığı ve olağanüstü işler yapamadığı için bedbaht mıdır? Hayır, o bunun için yaratılmış değildir. Ama temizliği, iyiliği, vefayı, adaleti, kaybettiği vakit ve ruhuna Allah’ın işlediği ilâ­hî değerler silindiği vakit bedbahttır.*

*O kadar büyük iktidar sahibi olan falan kimseye sokulmuyorsun

İstediği kadar iktidar sahibi olsun, bu be­nimle ilgili bir mesele mi ve ben ona dalkavukluk etmek için mi doğdum? Benim yaranacağım, itaat edeceğim, boyun eğeceğim kimsem yok mu? Elbette var, Allah ve onunla olanlar!.

İyiliğimiz ve kötülüğümüz yalnız irademizdedir.

Kültürsüzlüğü ve kültürsüzleri küçük görmeyen sanat ve ilim yoktur. Felsefe bu ilim topluluğu arasında bir ay­rılık kurup, onların tenkitleri ile kalp düşüncelerine önem verebilir mi?

Yanlış yapmamaya imkân yoktur. Ama bu yanlışı yapmamak için sürekli ve ince bir dikkatin olması mümkündür. Bu arkası kesilmeyen dikkatin yapabileceğin yanlışların sa­yısını azaltması ve bir parçasını ortadan kaldırması da büyük bir iştir.

Yarın kendimi yola sokacağım dediğin vakit iyi bil ki bugün saygısız, sefih, alçak, azgın, açgözlü, halktan uzak, çı­karına düşkün ve hain olmak istiyorsun. Bak, kendine ne kadar kötülük için izin veriyorsun.

Ama yarın başka türlü bir adam olacağım.

Niye bu günden başlamıyorsun? Bugün yarın için hazırlanmağa koyul, başka türlü hareket edersen yine yarına bırakacaksın.*

GELECEĞİ GÖRME

Kâhine danışmağa gittiğin vakit, başına gelecek şeyin ne olduğunu bilmediğini ve öğrenmek için ona gitmiş ol­duğunu hatırla. Eğer filozofsan kâhine kaderini öğrenmek üze­re başvurduğun vakit, başına gelecek şeyin cinsini bilmediğini ve öğrenmek için ona gittiğini düşün. Zira başına ge­lecek hâdise bize tâbi olmayan bir şey ise bu muhakkak ki, senin için ne bir iyilik, ne de bir kötülüktür. Şu halde kâhine gider­ken dünyanın her hangi bir nimeti için ne temayülün, ne de nefretin olsun, aksi takdirde daima titreyeceksin. Yalnız şuna inan ki, başına gelecek her hangi hâdise sana yabancıdır ve se­ninle ilgisi yoktur. Kimse sana engel olamayacağı için özelliği, niteliği ne olursa olsun onu faydalı bir hale getirmek senin elin­dedir.

Bunun için sana yol göstermek tenezzülünde bulunan Allah’ın önüne çıkar gibi emniyetle git. Nihayet sana bazı tavsi­yelerde bulundukları vakit başvurduğun zatın kim olduğunu ve itaat etmezsen emirlerini hakîr görmüş olacağını unutma. Lâ­kin kâhinlere Sokrates’in lüzum gördüğü hallerde müracaat et. Yâni yalnız olaylarla öğrenilebilecek ve önceden akılla veyahut her hangi bir sanatın usulleriyle, kaideleriyle keşfedilemeyecek meseleler için git. Bu yüzden bir dost için veyahut vatan için büyük tehlikelere göğüs germen icabedince, bunu yapayım mı yahut yapmayayım mı diye kâhine sorma. Zira kâhin eğer kur­ban barsaklarının kötü olduğunu söylerse, bu işaret senin için ya ölüm, ya vurulma yahut sürgün manasınadır. Fakat sağduyu bütün bunlara rağmen, dosta «yardım etmeyi ve vatan için teh­likelere göğüs germeyi emreder. Bu yüzden oyuna başvurduğun kâhinden daha büyük bir kâhine, öldürülmek üzere olduğunu gördüğün bir dostuna yardıma koşmayan adamı mabedinden kov­muş olan Apollon Phthios’a uymağa çalış.

*İbadetlerimizin belli olduğu meselelerde kâhinin dü­şüncesini almağa ne lüzum var? Dostum için her hangi bir teh­likeye göğüs germek veya onun için ölmek bahis konusu ise kâ­hine ne ihtiyacım var? Bana iyiliğin ve kötülüğün mahiyetini ve bunları tanıyabileceğim bütün alâmetleri öğrenmiş olan, içimde inanılır ve asla yanılmaz bir kâhinim yok mu?*

*İnsanın kâhinlere ihtiyacı korkusundan gelir. Olaylardan korkar. İşte bunun için kâhinlere son derece düş­kündür. Onları bütün işlerinin hâkimi yapar. Varını yoğunu onlara emânet eder. Eğer iyiliğini söylerlerse sanki ona bunu hediye ediyorlarmış gibi teşekkür eder. Ne körlük! Eğer hik­met nedir bilseydik, yolculukta yolumuzu sağa mı sola mı sap­mak lâzım geldiğini sorduğumuz gibi, hiç ehemmiyet vermeden kâhinlerin fikrini alırdık. Zira hâkimlere danışmak ne demek­tir? Bu Tanrının iradesini öğrenmek ve yapmaktan başka bir şey değildir. Şu halde gözlerimizi nasıl ve niçin kullanıyorsak kâhinlerden de bu maksatlarla faydalanmalıyız. Gözleri­mize filân veyahut falan şeyi bize göstermeleri için rica etmi­yoruz, fakat bize ne gösterirlerse onu görüyoruz. Kâhinlere karşı da böylece hareket etmeliyiz. Onlara dalkavukluk yapma­malıyız ve yalvarmamalıyız. Yalnız bize emrettiklerini yapma­lıyız.*

*Kâhinlerden falımızı sorarken titrer ve ateşli dualar ederiz: «Allah’ım bana acı, filân veya falan işten kolay­ca sıyrılmama müsaade et!» Hey alçak esir! Senin için en doğ­ru olandan başka bir şey mi istiyorsun? Senin için en doğru olan, Allah’ın senin hakkında uygun gördüğünü yapmak değil midir? Senin hâkimin ve hakemin olanı niçin elinden geldiği kadar lekelemek ve kirletmek istiyorsun?*

*Saati gelince öleceğim. Lâkin kendisine verileni ge­ri veren bir adam gibi öleceğim.*

*Felicio hiç kimsenin konuşmağa tenezzül etmediği bir budala idi. Hükümdar ona kâhyalığını verdi. Felicio birden­bire önemli ve aydın bir adam oldu. Birçokları şöyle diyorlar­dı: Felicio bugün bir melek gibi konuştu. «Ey benim dostum bi­raz bekleyin, Prens onu sadece kâhyalıktan çıkarsın, o yine birdenbire budala olacaktır.»*

*Romalı bir hanımefendi Domitianus’un sürgüne gönderdiği dostlarından bir hanımefendiye büyük bir para yollamak istiyordu. Biri ona Domitianus’un bu paraya el koyacağını söyledi. «Ne önemi var, diye cevap verdi. Ona bu parayı göndermemektense Domitianus’un el koymasını tercih ederim.»

 GERÇEĞİ GÖRME SANATI

*Belli bir gerçek yoktur diyenler bu yalancı iddiayı sözde bir gerçekle yalanlamaktadırlar. Çünkü söyledikleri ya doğru ya yanlıştır: Demek bu bilinen bir gerçektir.*

*Bir hekim bir hastaya gider ve ona şunu söyler : «Sıtmanız var. Bugün hiçbir şey demeyiniz, yalnız su içiniz.» Hasta ona inanır, teşekkür eder ve ücretini verir. Filozof da bir kültürsüze şöyle der: «Azgın isteklerinizin sonu yok, Kaygıları­nız bayağıdır. İnançlarınız sahtedir, yanlıştır.» Kültürsüz öfke­lenerek çıkıp gider ve tahkir edildiğini söyler. Bu ayrılık nere­den geliyor? Çünkü hasta ağrısını duyar, ama cahil bu acıyı duymaz*

*Eğer Allah sadece renkleri yaratmış ve onları ayırt edecek, görecek gözleri yaratmamış olsaydı bu renkler neye yarayacaktı? Renkleri ve gözleri yaratıp da ışığı yaratmasaydı renkler ve gözler niye yarayacaktı? Bu üç şeyi birbiri için yaratmış olan kimdir? Bu harikulade birliğin yaratıcısı, kimdir? Allah’tır. Demek ki İlâhî bir kuvvet vardır.*

Sana senden gelmemiş olan özelliklerle asla öğünme. Bir at, gururla: «Ben güzelim!» dese buna tahammül edi­lebilir. Fakat sen böbürlenerek «Güzel bir atım var!» dersen bil ki güzel bir ata sahip olmakla öğünüyorsun. Bunda sana ait olan nedir? Muhayyileni kullanman! Bunun için muhayyileni kullanırken tabiatı kolla. İşte o zaman kendindeki meziyetle öğünebilirsin.

Eğer yenmesi senin elinde olmayan bir savaşa, gir­mezsen yenilemezsin.

Bir kimsenin pek erkenden yıkandığını görürsen çok erkenden yıkanmış olmakla fena ettiğini söyleme. Sadece zamanından önce yıkandığını söyle. Başka birinin çok fazla şa­rap içtiğini görürsen çok içmekle fena ettiğini söyleme, sadece çok içtiğini söyle. Zira onu böyle hareket ettiren sebebi iyice bil­meden fena ettiğini nasıl bileceksin. İşte bu yolda muhakeme ettiğin vakit, daima gözünle bir şeyi görüyor ve başka bir şey hakkında hüküm vermiş oluyorsun.

Bir kimse Khrysippos’un eserlerini anlamak ve açıklamakla öğünürse kendi kendine der ki; Eğer Khrysippos biraz kapalı yazmamış olsaydı, bu adamın öğünebileceği hiçbir şey yoktu. Bana gelince, ben ne istiyorum? Tabiatı bilmek ve ona uymak. O halde bu işi en iyi açıklayanı ararım. Diyorlar ki en iyi anlatan Khrysippos tur. Onu bana anlatacak birini so­rarım. Buraya kadar olağan üstü bir şey yok. İyi bir tefsirci bulunca geriye, onun bana anlattığı kaideleri kullanarak tat­bik etmekten başka bir şey kalmaz. İşte sayılacak tek şey bu­dur. Zira sadece bu filozofu inceleyerek söylediklerine hayran olmakla yetinirsem ben neyim? Halis bir gramerciyim ve fi­lozof değilim. Şu farkla ki Homeros’u çözeceğim yerde Khrysippos’u inceliyorum. Biri çıkar da bana «Khrysippos’u anlat!» derse ve benim onun felsefesine uygun hareketim olmazsa, o zaman anlatamamaktan da çok utanç ve şaşkınlık duyarım.

*Kendisine götürülen parayı yoklamak için sarraf neler yapmaz? Bütün duyularını kullanır: göz, el burun ve ku­lak. Bir altını bir iki defa tıngırdatmakla kalmaz. Sesleri dinli­ye dinliye âdeta bir müzisyen kesilir. Bize ait olduğunu sandı­ğımız şeylerde hepimiz sarrafız. Aldanmamak için sarf ettiğimiz dikkat ve titizlik sonsuzdur. Aldatılmak korkusuyla aklimizi, fik­rimizi yoklamak lâzım geldiği vakit ise sanki bunlar bize ait de­ğilmişler gibi, ihmalci ve tembeliz. Çünkü bunların bize verdikleri zararları bilmeyiz.*

* Eğer vaktin padişahı seni evlâd edinirse herkese karşı tahammül edilmez bir gururun olur ve o kadar borçlu olduğun Allah’ı unutursun.*

*Ben sana fazilet alanında yaptığın ilerlemeyi soruyorum. Ve sen bana Khrysippos’u iyi anladığını öğünerek söylediğin bir kitabını gösteriyorsun. Bu tıpkı, kuvvetini öğ­renmek istediğim bir atletin bana sinirli kollarını ve geniş omuzlarını göstereceği yerde sadece eldivenlerini göstermesi gibi bir şeydir. Ey alçak esir! Bir atletin eldivenleri ile ne yap­tığını öğrenmek istediğim gibi Khrysippos’un kitabının da se­nin ne işine yaradığını öğrenmek isterim. İsteklerini ve kor­kularını yerli yerine kullandın mı?   Yalnız eserle ilerleme kendini gösterir. Şimdi ruhun daha yüksek, daha hür, dahi vefalı ve daha çok iffetle dolu mudur? Ruhun hiçbir şeyim, engel olamayacağı ve bulandıramayacağı bir halde midir? Bütün hayatından iniltileri, şikâyetleri ve mânâsız haykırışlara kovabildin mi?*

*Hemen şimdi bütün duygularını incele ve güven­le her zorluğa, denenmeye hazırlan: silâhların tamdır ve en korkunç kazalardan yeni bir süs çıkaracak haldesin.*

*Sizden tavsiye mektubu istemiyorum, onları alçak ve korkaklar için saklayınız. İşte bu tavsiye mektuplarından bi­rinin örneği : «Size bu cesedi, bu henüz donmamış olan kan tulumunu takdim ediyorum.» İşte kendisini kırmanın başkasının elinde olmadığını anlamak inceliğini göstermeyen bir adamı böyle takdim etmelidir.*

*Çok büyük mevki sahibi bir adam, (bugün iaşe vekili) sürgünden gelip Romaya giderken bana uğradı. Bana sa­ray hayatının korkunç bir tasvirini yaptı. Bundan iğrendiğine beni kandırmağa çalıştı ve her ne pahasına olursa olsun bu çevreye artık girmeyeceğini, yılları sayılı olan ömrünün son günlerini huzur içinde, işlerin telâşından ve gürültüsünden uzakta geçirmek istediğini söyledi. Ben ona bunların hiçbirini yapmayacağını, Roma’ya ayağını basar basmaz bütün bu güzel kararları unutacağını ve hükümdara yakınlaşmanın kolayını bulur bul­maz bundan faydalanacağını anlattım. O, bana veda ederken «Epiktetos ayağımı saraya attığımı duyarsan dünyanın en bü­yük bir alçağı olduğumu söyle!» dedi. Netice: Romaya varma­dan Caesar’ın mektubunu aldı ve ânında saraya her zamankin­den daha yakın oldu ve tahminim böylece doğru çıktı. Biri ba­na «Ne yapmasını düşünüyordunuz? Hayatının gerisini avarelik ve tembellikle mi geçirmesini istiyordunuz?» dedi. Hey dostum, bir filozofun, kendi ruhuna itina etmek isteyen bir adamın; bir saray mensubundan daha tembel olacağını zannediyor musun? Onun daha önemli ve daha ciddî işleri vardır.*

*Bir adam hâkim olur, evine döner, yuvasını şenlik içinde bulur. Herkes onu tebrike gider. Hemen Capitolium’a çı­kar, adaklar adar ve Allah’a şükreder. İçimizden hangimiz doğru inançlara, kanuna ve tabiata uygun isteklerimiz olduğu için Allah’a şükrederiz?

 Bir adam Nicopolis’de Augustus rahiplerinin tarika­tına girmek için oyumu almağa geldi. Ona «Peki dostum mak­sadın ne? Bu boş bir masraftır.» dedim.

 Ama adım ebediyete kalacak, Çünkü kayıtlara geçecek!

 Adını bir taşa kazdır daha uzun zaman kalır. Seni Nicopolis surlarının ötesinde kim bile­cek?

 Ama altın yaldızlı bir tacım olacak!

 Eğer ihtirasın bu işe taç taca eştir, gülden bir taç giy, sana daha az ağır ge­lecek ve daha çok yakışacak.»*

*Yunanlıların Troia’ya girdikleri vakit her şeyi ka­na ve ateşe boğmaları, bütün Priamos ailesini öldürmeleri ve kadınlarını esir olarak alıp götürmeleri Paris için çok büyük bir felaket olduğu söyleniyor.

 Aldanıyorsun dostum! Paris’in büyük felâketi saffeti, sadakati, tevazuu kaybettiği ve misafir­perverliği çiğnediği vakit olmuştur. Öylece Akhilteus’un felâketi de Patroklos öldüğü vakit olmuş değil; fakat öfkeye tutulduğu., Briseis’e ağlamağa başladığı, bu savaşa metreslere sahip olmak için değil, bir kadını kocasına geri vermek için katıldığını unut­tuğu vakit başlanmıştır.*

*Euristheus tarafından imtihana çekilen Herakles kendisini talihsiz saymıyor ve bu zâlimin emirlerini yerine ge­tiriyordu. Allah tarafından, seni yaratan Allah tarafından im­tihana çekilen sen bağırıyor; şikâyet ediyor, kendini talihsiz sa­yıyorsun! Ne alçaklık! Ne kancıklık!*

*Dostum, oğlun kaçtı, seni bıraktı ve sen ağlıyorsun. İnsanın bir yolcu olduğunu bilmiyor mu idin? Sen çılgınlığının cezasını, azabını çekiyorsun. Senin ferahını sağlayan şeylerin her zaman yanında olacağını ve daima sana hoş gelen yerlerden ve ilişiklerden zevk duyacağını mı ümid ediyorsun. Bunu sana kim vadetti?

Bu kadar güzel bir yerden ayrılmak seni üzüyor;  titriyor ve ağlıyorsun. Şu halde sen kargalardan, kuzgunlardan zavallısın. Çünkü onlar inlemeden ve bıraktıklarına acımadan iklim değiştirirler, denizleri aşarlar!

Ama onlar şuuru olmayan hayvanlardır.

 Allah sana şuuru kendi kendini alçaltmak için mi verdi? İnsanların ağaçlar gibi köklerine yapışık ol­duklarını ve yer değiştirmeyeceklerini mi sanıyorsun?

 Ama dostlarımı kaybediyorum!

 Eh, ne yapalım! Bütün dünya dost ile doludur. Çünkü senin dostun olan ve seni koruyan Allah onu dost ile doldurmaktadır ve yeryüzü tabiatın seni bağladığı in­sanlarla doludur. O kadar yolculuk eden Odysseus dost bulma­dı mı? Yeryüzünü baştanbaşa gezip dolaşan Herakles dost bu­lamadı mı?

Herakles, çocuklarını yetim bırakmaktan ıstırap çek­miyordu. Zira yeryüzünde hiçbir kimsenin yetim olmadığını, bütün insanların her yerde kendilerine bakacak ve kendilerini asla terk etmeyecek bir babaları olduğunu biliyordu*

HAKİKAT -HİKMET

*Hikmetli ve kültürlü insan hayatını feda ederek, onu kazanır.*

*Bir karga, ötüşü ile sana fena bir haber verdiği va­kit, sana bir karganın değil, Allah’ın seslendiğini sanıyorsun. Seni hâkim ve arif bir kimse uyandırdığı vakit de, bir filozofun, değil Allah’ın uyandırdığına inan.*

*Bir tüccarın, ayarı düzgün bir parayı çevirmemesi gibi ruh da gerçek nimetleri itmez. Böyle iken ekseriya kalp olanları da alır. Çünkü şekil onu aldatmıştır ve o kalpı, kalp olmayandan ayırdedecek bilgiye sahip değildir.*

*Ruh su ile dolu bir havuz gibidir. Onun kanatları bu havuzu aydınlatan ışıktır. Havuzun suyu dalgalandıkça ışığın da dalgalandığı sanılır. Hâlbuki ışık olduğu gibidir. İnsan için de bu böyledir. O bulanık ve üzüntülü iken, faziletleri bulanık ve perişan değildir. Onun özündeki kuvvetler harekete gelmiş­tir. Bu kuvvetler durgunlaşınca her şey durgunlaşacaktır.*

*Epikuros’cu bir ilâhî hikmet var mıdır? Durma­dan burnumdan sümük akıyor! Der. Sen bir esirsin! Ellerin ne güne duruyor? Burnunu sümek için değil mi? Epikuros’cu buna cevap verir: «Dünyada hiç balgam veya sümük olmaması da­ha iyi değil mi?» Burnunu silmek İlâhî hikmeti suçlamaktan daha iyi değil midir?*

*Vücutlarından yeryüzünü temizlediği aslanlar, kaplanlar, yaban domuzları, haydutlar, kısacası bütün bu ca­navarlar olmasaydı, Herakles olur muydu? Yine bu canavarlar olmasaydı asabî kollan, kuvveti, cesareti, yenilmez sabrı ve bü­tün geri kalan faziletleri niye yarayacaktı?*

*Zarar verebilecek olanlara karşı gösterilen saygı Romanın ortasında sıtmaya dikilen sunak gibidir. Bu kuvvete, korkulduğu için kulluk edilir.*

*Bir insanın en gerçek nimeti her vakit, hayvan­lardan kendisini ayıran yönündedir. Bu bölümün çok, pek çok kuvvetlendirilmiş olması ve faziletlerin düşmanı kovmak için iyice uyanık bulunmaları onun selâmette olması ve hiçbir şey­den korkmaması için yeter.*

*Bizi öldüren, bir kılıç, bir tekerlek, bir deniz, bir ki­remit veyahut bir müstebittir. Seni Ahirete götürecek yolun ne önemi var? Hepsi birbirine eşittir. Bu yolların en kısalarından biri seni bir müstebidin Ahirete gönderdiği yoldur. Asla bir müstebid bir insanı altı ayda öldüremez. Halbuki bir hastalık yıllarca sürebilir.*

*Filozofun mektebi hekimin eczanesi gibidir. Ora­ya zevk duymak için gidilmez, fakat kurtaran bir ıstırabı çekmek için gidilir. Birinin çıkık bir omuzu, ötekinin bir yarası vardır. Berikinin bir fistülü, ötekinin başında bir sancısı vardır. Zevk, onları iyi edebilir mi?*

*Allah beni fakirliğe, sürünmeğe ve esirliğe terkediyor. Bu bana düşmanlığı yüzünden değildir. Çünkü sâdık bir hiz­metçisinden nefret eden bir efendi var mıdır? Yine bu bir ih­mal yüzünden de değildir. Allah en küçük şeyleri bile gözden kaçırmaz. Fakat Allah beni deniyor, benden iyilik için cesur bir asker, namuslu bir vatandaş çıkıp çıkmayacağını anlamak dili­yor ve nihayet hareketimle insanlar arasında onun varlığına şahitlik etmemi istiyor.

Vatanında iken sahip, fakat şimdi mahrum oldu­ğun bütün zevklerin acısını çekerken, Allaha itaat ve teslimi­yet göstermekte olduğunu, hikmetli bir insanın ibadetlerini yap­tığını düşünerek avun!! Kendi kendine şunu söyleyebilmek ne büyük bir şeref: «Şu anda filozoflar mekteplerinde büyük me­seleleri ele almışlardır. İyi bir adamın bütün vazifelerini anlatı­yorlar. Hâlbuki ben o ibadetleri yapıyorum. Onlar benim fazilet­lerimi çözüyor, açıklıyorlar. Bilmeden beni övüyorlar. Zira bert onların Överek öğrettiklerini yapıyorum!»

*Şimdi yapılmamasında fayda olan bir şeyin bıra­kılmasında daha büyük fayda vardır.

Dikkat her şeyde, zevklerde bile elzemdir. Hayatta yarına bırakmanın bizi daha çok başarıya götürdüğü olaylar gör­dün mü?*

HAYAL ve GERÇEK

Her korkunç hayalin karşısında «Sen bir ha­yalsin ve asla göründüğün gibi değilsin!» demeğe hazır ol. Son­ra onu iyice incele. Ve bu inceleme için öğrendiğin usullerden hususuyla birincisini, yani sana azap veren şeyin elimizde olup olmadığını bildiren usulü göz önünde bulundur. Eğer bu bizim elimizde olmayan şeylerden ise kendi kendine duraksamadan de ki : «Bu, benimle ilgili değildir!»

Bir kimsenin matemli olduğu yahut çocuğu gur­bette bulunduğu veya mal ve mülkünü kaybettiği için ağladığını görürsen, muhayyilenin coşmasına ve bu dış şeyler için; bu adamın gerçekten talihsiz olduğuna seni kandırmasına meydan verme! Kendi kendine içinden şöyle düşün: Onu dertli eden şey basma gelen felâkettir. Zira ondan başkası üzüntü duymuyor. Onu kederlendiren şey bu işteki inancıdır. Böyle iken gerekirse onunla birlikte ağlamaktan ve sözlerinle onu teselliden kaçınma. Lâkin gerçekten üzülmemeğe dikkat et.

*En çok göze çarpan gerçeklere teslim olmayanlarla tartışma neye yarar? Bunlar insan değil taştırlar.*

* Olimpia’ya gidip atlet oyunları görmek için uzun: bir yolculuğa katlanırsınız. Fidyas’ın güzel bir heykelini gör­mek için de daha uzun bir yolculuğa çıkarsınız ve onları görme zevkini tatmadan ölmeyi büyük bir felâket sayarsınız. Fakat Fidyas’ın heykellerinden çok üstün olan ve bu­lup görmek için pek uzağa gitmeğe lüzum olmayan, ne o kadar zahmete ne de o kadar yorgunluğa mal olmayan, her yerde kar­şılaşılan eserleri görme isteğini asla duymayacak mısın? Aca­ba aklınıza kim olduğunuzu ve niçin doğmuş olduğunuzu düşün­me kaygısı gelmeyecek mi? Allah’ın bilmeniz ve tanımanız için gözünüzün önüne yaydığı, kâinatın o kadar imrenmeye lâyık manzaralarına hiç dikkat etmeden mi öleceksiniz? *

*Çocuğun son derece hasta olduğu vakit onu bırakıp gider ve çok sevdiğin için onu bu halde görecek cesaretin olma­dığını söylersin. Dostluk eğer bu ise, onu bütün sevenlerin, ana­sının, sütanasının, kardeşlerinin, kızkardeşlerinin, mürşidinin de terk etmesi ve zavallının kendisini sevmeyenlerin elleri ara­sında kalması gerekir. Ne şaşkınlık, ne haksızlık, ne vahşet! Doğrusu, hasta iken, seni bu kadar şefkatle seven dostlara sahip olmak ister misin?*

*İşte sana dalkavuklar hakkında doğru fikir verecek buna benzer başka bir örnek. Nero’nun muhafız alayındaki su­baylardan olan Epaphroditos’un zanaatı kunduracılık olan bir esiri vardı. Fakat bu esir o kadar aptal ve beceriksizdi ki, hiçbir işte kullanmadığı için onu sattı. Nero’nun uşaklarından biri onu satın aldı ve tesadüfle bu esir sultanın ayakkabıcısı ve so­nunda gözdesi oldu. Epaphroditos hemen ertesi günden itiba­ren ona dalkavukluğa başladı. Artık Epaphroditos ortalıklarda, görünmüyordu. İşe yaramadığı için sattığı bu adamla en önem­li işleri konuşmak için günlerce kapanıyor hiçbir yere çıkmıyordu.»*

*İnsan sıfatının (haysiyetinin) vadettiğini yapa­bilmek pek kolay bir iş değildir. İnsan akla sahip geçici bir hayvandır ve ancak akıl ile hayvanlardan ayrılır. O, akıldan uzaklaştığı, akılsız hareket ettiği zaman insan kaybolur ve hayvan ortaya çıkar.*

*Ah, Atina’yı, Akropolis’i ne vakit göreceğim? Dos­tum göklerden, bu güneşten, bu aydan, bu yıldızlardan, bu dünyadan ve bu denizden daha güzel şey görebilir misin? Atina’yı görmekten mahrum olduğun için üzüntülü isen güne­şi ebediyen görmekten mahrum olmak zamanı gelince ne ya­pacaksın?*

*Hayalin seni şehvet ve eğlence rüyaları ile aldat­tığı vakit sürüklenme ve o ânda de ki : «Ey hayalim dur, il­könce biraz senin ne olduğunu, bana sunduğunu göreyim ve çözeyim.» Onun daha ilerilere gitmesine ve sana daha çekici gösteri­ler hazırlamasına izin verme. Yumuşarsan bitmişsin demektir. Seni sürükleyecektir. Bu iğrenç resimler yerine onun sana daha uygun, daha güzel, daha asıl hayaller göstermesine çalış. Kurtulmanın çaresi budur.*

HEDEF ve ÇALIŞMAK

Olimpiyad yarışlarında birincilik kazanmayı el­bette istersin. Doğrusu bunu ben de isterim. Çünkü çok şerefli bir şeydir. Fakat ilkin böyle bir teşebbüsün önünde, sonunda olup bitenleri iyice düşün. Bu incelemeden sonra teşebbüse girişebilirsin. Önce bir düzene girmek, zorla yemek yemek, zevki okşayan her şeyden uzaklaşmak, sıcak olsun, soğuk olsun belli saatlerde idman yapmak, soğuk suyu ve şarabı gayet ölçülü iç­mek, bir kelime ile kayıtsız şartsız idman hocasına tıpkı bir dok­tora olduğu gibi teslim olmak, ondan sonra da yarışlara girmek lâzımdır. Orada yaralanabilirsin, ayağın kırılabilir, pek çok toz yutabilirsin, bazen kamçılanır ve nihayet yenilebilirsin de. Bütün bunları iyice düşünüp taşındıktan sonra gönlün dilerse git ve atlet ol. Bu tedbirleri almazsan bazen pehlivanları, bazen gladiatorları taklit eden, biraz önce boru çalarken biraz sonra trajedileri temsile kalkarak oyun oynayan çocuklar gibi saçma şeylerle uğraşmış olacaksın. Bazen atlet, bazen gladiator, bazen hatip ve bütün bunlardan sonra da filozof olmağa kalkacak ve hiçbir şey olmayacaksın. Bir maymun gibi yapıldığını gördüğün her şeyi taklit edeceksin. Her şey sırası ile hoşuna gidecek. Zira ne yapmak istediğini önceden düşünmedin, korkusuzca ve ileri­yi görmeden, sadece hırsının ve hevesinin önderliği ile bu işle­re atıldın. Böylece birçok kimseler bir filozofu görerek veyahut Euphrotes’in hatip olduğunu duyarak (onun gibi kim söz söyleyebilir) hemen filozof olmak isterler.

Dostum evvelâ yapacağın işin mahiyetini anlamağa çalış. Sonra bu yükü taşıyacak kadar kuvvetli olup olmadığını anlamak için kendi karakterini incele. Pentathlo mu yahut gladiator mu olmak istiyorsun? Kollarına, bacaklarına, beline bak. Zira hepimiz aynı şey için doğmuş değiliz. Filozof mu olmak istiyorsun? Düşün ki bu mesleğe girmekle başkaları gibi yemekle beraber, ancak filozoflar kadar içebilir, onlar gibi bütün zevk­lere veda edebilir misin? Geceleri uyanık kalıp, çalışmağa, fi­lenden ve dostlarından uzak kalmağa, bir esirin oyuncağı olmağa, şeref, mevki yolunda, hulâsa her yerde geride durmağa ra­zı olmak icabeder. Bütün bunları gözünün önüne getir ve sükû­nu, hürriyeti, hakikati bu ücret karşılığında satın alıp alamayacağını düşün. Eğer mümkün değilse, başka yola gir ve ço­cuklar gibi hareket etme. Bu gün filozof, yarın tefeci sonra ha­tip ve nihayet kayserin vekilharcı olma. Bu işler birbirine uymaz. Tek bir adam olman lâzım. İyi veya kötü bir adam. Ya ruhuna ait şeylerle yahut bedenine ait şeylerle uğraşmalısın. Hulâsa ya iç âleminin servetini yahut dış âleminin servetini elde etmeğe çalışmalısın. Yani ya bir filozofun karakterini yahut alelade bir adamın karakterini seçmelisin.

*Birçok güzel parçalar elde ettin. Birçok altın ve gü­müş, vazoların var. Zenginsin. Ama sebattan, vefadan, Allah’ın emirlerine boyun eğmeden, huzurdan; kaygı ve korkudan kurtulmak gibi en güzel nimetlerden mahrumsun.. Bana gelin­ce, son derecede fakir olmakla beraber senden daha zenginim. Sarayda beni koruyacak bir kimseyi düşünmek aklımdan geçmez, benim için hükümdara söylenecek olanlara önem ver­mem ve kimseye dalkavukluk yapmam. İşte benim gözümde her türlü servetin yerini tutan bunlardır. Senin altın ve gümüş, vazoların var. Fakat bütün düşüncelerin, bütün istekle­rin, bütün eğilimlerin, bütün hareketlerin madde içindir ve yere bağlıdır.*

*Dostum uzun zaman azgın isteklere karşı savaş. Bütün hareketlerini incele ve bunların bir hastanın yersiz inti­haları yahut isterik bir kadının çırpınmaları olup olmadığını anla. Uzun zaman gizli kalmağa çalış. Yalnız felsefe ile uğraş. Meyveler böylece olgunlaşır. Tohum uzun zaman toprakta gö­mülü olarak gizli kalır. Olgunlaşmak için yavaş yavaş büyür. Fakat gövdesi iyice gelişmeden başak verirse o, kusurludur ve sadece Adonis bahçesinin bir otudur. Boş bir şan ve şeref isteği seni zamanından önce ortaya çıkarıverdi, soğuk yahut sıcak se­ni öldürdü. Yaşar gibi görünüyorsun, Çünkü henüz başında bir­kaç çiçek açıyor, oysaki sen ölmüşsün, kökünden kurumuşsun.

Bir hastanın susaması sağlam bir adamın susa­masından başkadır. Sağlam adam suyu içer içmez kanar, su­saması geçmiştir. Ama öbürü bir ân zevk duyduktan sonra mide ağrıları başlar. Su onda safraya döner ve ondan sonra kus­maya başlar. Bağırsak sancıları gelir, susaması gittikçe çoğalır. Tamahla, hırsla servet sahibi olan, mevki ve makamına dört el ile sarılmış olan ve güzel bir kadını ihtirasla seven için de bu böyledir. İşte sıtmalının susuzluğu. Kıskançlıklar, korkular, iğ­renç lâflar, kirli istekler ve utanılacak hareketler hep buradan doğar. Dostum önceleri ne uslu idin ve ne kadar saffetle dolu idin! Bu hikmet ve o saffet ne oldu? Khrysippos ile Zenon’un eserlerini okuyacağına, iğrenç kitaplara dalıyorsun, Aristeides’in Euenos’un kitaplarını okuyorsun. Sokrates’e, Diogenes’e hayran olacağın ve onların verdikleri örneği güdeceğin yerde; kadınları baştan çıkarmasını, aldatmasını bilenlere hayran olu­yor ve onları taklit ediyorsun. Güzel olmak istiyorsun, süsleni­yorsun, daha ileri giderek güzel olayım diye boyanıyorsun. Muh­teşem elbiselerin var, güzel kokularla, esanslara büyük paralar sarf ediyorsun. Kendine gel, kendinle savaş. Saffetini, haysiye­tini, hürriyetini yine ele geçir, bir kelime ile yine adam ol! Önce­leri eğer sana «falanca, Epiktetos’a zina işletecek, ona şu elbi­seleri giydirecek ve onu lavantalar sürünerek halk arasına çık­mağa mecbur edecek» deselerdi, hemen benim yardımıma koşar ve sanırım ki o adamı öldürürdün. Burada bir insanı öldürmek bahse konu değildir. Yalnız kendi içine girmen ve kendi ken­dinle konuşman yeter. Sen kendi kendini kandırmaya herkes­ten fazla kabiliyetli değil misin? Yaptıklarını çirkin bulmakla işe başla. Fakat seller gelmeden tez davran.*

HİKMET ve MARİFET SAHİBİ

Aklını kullanan bir adama akıllıca olmayan şey ka­dar katlanılmayacak bir dert yoktur.

Cahilin hali ve seciyesi: iyiliğini ve kötülüğünü asla kendisinden beklemez, daima başkalarından bekler. Filozo­fun hali ve seciyesi başına gelecek bütün iyiliği ve bütün fena­lığı kendisinden bekler.

Hikmet ve marifet öğreniminde bir adamın ilerle­diğine gerçek alâmetler; kimseyi yermez, kimseyi övmez, kimse­den şikâyet etmez, kimseyi suçlandırmaz, bir şahsiyetmiş yahut bir şeyler bilirmiş gibi kendisinden asla bahsetmez. Elde etmek istediği şeyin eline geçmesine bir engel yahut her hangi şekilde zorluklar çıkarsa yalnız kendisini sorumlu sayar. Şayet bir kim­se kendisini överse, onunla gizlice alay eder; eğer itham edi­lirse haklı çıkmağa çalışmaz. Fakat iyileşme halinde bulunan hastalar gibi, sıhhati iyice yerine gelmeden, yeni başlayan şifayı her hangi bir şey geciktirmesin diye kendisini yoklar ve ince­ler. O, bütün isteklerini kökünden kesip atmıştır. Bütün tiksinmelerini yalnız bizim elimizde olanlara yöneltmiştir. Hiçbir şeye karşı taşkın ve coşkun hareketi yoktur. Onu aptal ve cahil yeri­ne koyarlarsa aldırmaz. Bir kelimeyle, sanki en tehlikeli düş­manı olan ve kendisine biteviye tuzak kuran bir adama karşı imiş gibi kendisine karşı uyanıktır.

*Yalnızken çölde kaldığını söylersin. Büyük, kibar muhitlerde de haydutların, hırsızların, hilekârların arasında bulunduğunu söylersin. Akrabandan, karından, çocuklarından, dostlarından ve komşularından şikâyet edersin. Eğer, akıllı bir adam olsaydın yalnız kaldığın zaman dinlenmekte olduğunu, serbest yaşadığını, kendi kendinden zevk aldığını ve Tanrılara benzediğini söylerdin. Kalabalık içinde iken de sıkılacağına ve buna boş bir gürültü diyeceğine bayram, şenlik, umumî eğlence derdin ve böylece her zaman mesud olurdun.*

HİZMETTEKİ SINIR

«Fakat memleketim benden hiç bir hizmet görmeyecek!» diyebilirsiniz.

Ne hizmeti?

Memleke­tin senin tarafından yaptırılmış revaklara, hamamlara sahip olmayacak mı? Bunlar nedir?. Tabiatıyla bir demircinin pabuçlarına yahut bir kunduracının silâhlarına da sahip olmayacak. Hakikatte herkesin kendi mesleğiyle uğraşması ve işini yapması ye­ter. Fakat eğer şahsını örnek göstererek memlekete akıllı, hikmetli, alçak gönüllü, vefalı bir vatandaş kazandırırsan ona hiç hizmet etmemiş mi olursun? Şüphesiz o zaman bir hizmet ve çok büyük bir hizmet etmiş ve böylece faydasız olmamış olursun.

 «O halde memlekette hangi derecede yer almış olacağım?» Sa­dık ve alçak gönüllü kalmakla yükseleceğin seviyede! Ama hiz­met edeyim derken bu faziletleri kaybedersen, utanmaz ve say­gısız olursan memleketin senden ne hayır görür?

*Başıma geleni her şeye tercih ederim. Çünkü Allah’ın hakkımda istediği şeyin benim istediğimden daha iyi olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla ona bağlanıyorum, onun ardı sıra gidi­yorum, isteklerimi, hareketlerimi, irademi, korkularımı ona bağ­lıyorum. Bir kelime ile Allah ne isterse onu istiyorum.*

Bir zâlimi korkunç yapan nedir? Onun çavuşları kılıçla, mızrakla silâhlanmış adamlarıdır. Fakat bunlara so­kulan bir çocuk korkmaz. Bu nereden geliyor? Çünkü çocuk tehlikeyi bilmez. Sen ise tehlikeyi bilmeli ve küçük görmelisin.

Bir kimsenin hükümdarın gözdesi olduğunu ve bahtiyar olduğunu duyarsam ilkin bu halin ona ne irat getirdi­ğini sorarım.

 Bir vilâyetin valiliğini almıştır.

 İyi ama bu vilâyeti iyi idare etmek için gereken şeylerin hepsini de almış mıdır?

 En büyük mahkemenin reisliğini almıştır

 Fakat bu vazifeyi yapmak için gereken her şeyi var mıdır? İnsanı mesud eden makam, mevki değil, o mevkii doldurmak ve o yere ya­raşmaktır.*

HÜRRİYET-ADALET

*Bir deli; mademki hür adam, başına gelen her şey istediği şekilde olandır, diyordu, ben de başıma gelen her şeyin istediğim gibi olmasını bekliyorum. Dostum hürriyetle de­lilik asla birlikte bulunmazlar.

Hürriyet sadece güzel değil aynı zamanda akla uygun bir şeydir.

Başımıza gelenlerin tasarladığı­mız gibi olmasını dilemek kadar budalalık, körlük yoktur. Dion kelimesini yazmağa niyet edersem istediğim gibi değil bir har­fini değiştirmeden bile olduğu gibi yazmak zorundayım. Bütün sanatlarda ve bütün fenlerde de bu böyledir. Sen ise her şeyin en büyüğü ve önemlisi olan bir konuda yani hürriyette hevesle fantezinin hüküm sürmesini istiyorsun. Hayır dostum! Hürriyet olayların senin hoşuna gittiği şekilde gelmesinde değil, fakat olduğu şekilde gelmesin dedir.*

*Komşusunun karısı arkasından koşan bir insanın ha­li nedir? Temizliği, sadakati ayaklar altına almıştır. Komşu­luğu, dostluğu cemiyeti, en mukaddes kanunları kirletir. Artık ona ne dost, ne komşu, ne de vatandaş gözüyle bakılmaz. Hattâ esir sayılmağa bile lâyık değildir. Hiçbir işe yaramayan atıla­cak bir kab gibidir.

*Her hâdisede elimizde olanı yapmalı gerişi için me­tin ve sakin olmalıdır? Deniz yolculuğuna çıkmak zorundayım. O halde ne yapmalıyım? Gemiyi, kaptanı, tayfaları, mevsimi, günü, rüzgârı iyi seçmek, işte elimde olanlar. Denize açılır açıl­maz müthiş bir fırtına kopar, bu benim düşüneceğim bir iş de­ğildir, kaptanın vazifesidir. Gemi batıyor, ne yapmalıyım? Elim­de olanı yaparım, bağırıp çağırmam, kendimi yemem. Biliyorum ki her doğan ölür, bu bilinen kanundur. O halde ölmem lâzım­dır. Ben ebediyet değilim. Ben bir insanım; saat günün bir par­çası olduğu gibi, ben de bütünün bir parçasıyım. Saat gelir ve geçer. Ben de gelir ve geçerim. Geçip gitme şekli önemli değildir. İster sıtma ile, ister su ile olsun hepsi eşittir.*

*İşte Epikuros’un bize öğrettik­lerine bir baksana, Hey şaşkın! Bu güzel kitapları yazmak, birçok geceler uykusuz kalmağa değer mi idi? Sıcak yatağında yatmak ve bir solucanın hayatını yaşamak daha iyi değil mi idi? Çünkü se­nin yaşanmağa değer bulduğun biricik hayat budur. Sana gö­re dindarlık, şefkat, merhamet; küstah ve safsatacı insanla­rın icadından başka bir şey değildir. Adalet zayıflıktır ve te­mizlik deliliktir. Ne baba, ne oğul, ne kardeş, ne vatandaş vardır. Ey hayâsızlık! Ey küfür! Kapkara Furia’ların baştan çıkardığı Orestes senden daha bunak değildir. Allaha yaranmak istiyorsun. Onun kirlilik ile zu­lüm kadar iğrendiği bir şey mevcut olmadığını unutma.*

*Amfiteatra gidersin ve hemen bir tarafı tutarsın. Şu aktörün veya şu atletin mükâfatı kazanmasını istersin. Elbette, başkaları da, zaferi başka birinin kazanmasını isterler. Bu ak­silik seni üzer. Çünkü sen büyük mevki sahibi bir hâkimsin ve herkesin sana boyun eğmesini dilersin. Ama başkalarının da bu konuda dilekleri ve inançları yok mudur?

Onların da, ken­dilerine doğru görünene senin karşı koymandan kızmaya hak­ları yok mudur? Eğer rahat etmek niyetinde isen ve sana asla aksilik çıkarılmasını istemiyorsan, ancak yenmiş sayılacak ola­nın yenmesini iste. Yahut bu mükâfatı hoşuna gidene vermek istiyorsan, bu yarışları kendi çiftliğinde hazırla. O zaman iste­diğin gibi ilân edebilirsin: «Falanca Nemea, Pytho, Isthmos, Olympia oyunlarında galip gelmiştir!» Fakat halk arasında, senin olmayan bir hakkı benimsemeğe kalkma ve kimsenin seç­me hürriyetine engel olma.*

*İnsanın kendisine yanlış görünene rızâ göster­mesi ve kendisine gerçek görüneni itmesi elinde olmadığı gi­bi, iyi görüneni de atıvermesi elinde değildir Hırsızlık kötü değildir. Fakat yakalanmak kötüdür. Diyen Epikuroscu görül­meden çalabilirse elbette çalacaktır.*

*Epikuros’un prensiplerine göre idare edilen bir şe­hir tasarlayın. Orada her şey altüst olacak ve şehir hayatı kurulamayacaktır. Evlilik olmayacak, mahkeme olmayacak, mek­tep, medrese kalmayacak, polis olmadığı gibi edep ve terbiye de olmayacak. O kasabadan dindarlık, namus, adalet ve saffet kovulacaktır. Burada yalnız kötü inançlar; şehre zararlı inanç­lar; en bayağı kadınların bile savunmağa cesaret edemeyecekleri inançlar hüküm sürecektir. Halbuki aklın emrettiği pren­siplerle idare edilen bir şehirde; düzenin, edep ve hayânın hüküm sürdüğü görülür. Böyle bir şehirde en doğru inançlar ele alınacak ve her türlü fazilet baş üstünde yer bulacaktır. Orda adalet nur saçacaktır, güvenlik iyi düzenlenecek, herke­sin çoluğu çocuğu olacak ve bu çocuklar iyi terbiye edilerek yetiştirilecek, herkes imanla Allah’a kulluk edecektir. Koca karısından hoşnut olacak ve komşusunun karısına göz koymayacak, kendi servetinden memnun olacak başkasının ser­vetini kıskanmayacak, bir kelime ile bütün ödevler yapılacak, bütün bağlar iyice korunacaktır.*

*Allah bana zenginlik vermedi. Benim bolluk içinde olup, zevk ve saf ada yaşamamı istemedi. Fakat bundan ne diye şikâyet edeyim? Kendi oğlu Herakles’e de böyle davrandı. Hal­buki o ne evlâttı!

İsteklerini ve korkularını ortadan kaldır. Artık se­nin için hiçbir zâlim kalmaz.

Diogenes pek haklı olarak: «Bir insanın hürri­yetini korumasının tek çaresi, hiç üzülmeden ölmeğe hazır ol­maktır.» demiştir.

Diogenes İran padişahına yazmıştı: «Balıkları esir etmek kabil olmadığı gibi, senin de Atinalıları esir etmen elinde değildir. Bir balık bir Atinalının esaret altında yaşayaca­ğı zamandan çok, su dışında yaşıyabilir.»*

*İsteyerek; cinayet, haksızlık, kuruntu, kaygı, sıkıntı içinde haris, her zaman mahrum ve korkularına esir olarak kim yaşamak ister? Hiç kimse. Şu halde bütün istemediklerini yapan kötü bir adam mevcut olmadığı gibi hür olan kötü bir adam da yoktur.

Kendisinin hür ve bağımsız olduğunu sanan büyük: bir adam bana: «Ne? Çelimsiz filozof, bütün dedeleri hür olan bana esir demeğe cesaret mi ediyorsun? Senatör, önceleri konsül ve şimdi de hükümdarın gözdesi olan bana? *

Büyük senatör bana dedelerinizin sizin gibi aynı esaret içinde yaşamadığım ispat ediniz. Dilerim ki onlar yüce gönüllü olmuş olsunlar. Hâlbuki siz, alçak, çıkarına düşkün ve utanılacak haldesiniz, onlar belki kanaatkâr idiler, siz ise delice zevk içinde yaşıyorsunuz. Bununla hürriyetin ne ilgisi var?

 Fakat ben ne istersem yaparım ve her şeyin hâkimi olan ve aynı zamanda benim efendim olan imparatordan başka kimse buna engel olamaz.

Büyük konsül ağzınızdan sizi zorlayarak bir efendiniz olduğu itirafını elde etmiş bulunuyoruz. Onun bütün dünyaya hâkim olması, size büyük bir âlemde ve milyonlarca başka esir arasında esir bulunmak gibi acı bir teselliden başka bir şey bırakmıyor..*

İNSANLARIN İŞLERİ

Elimizde olmayanlar; eşya, mal, şöhret, mevki bir ke­lime ile hareketlerimiz arasında olmayan şeylerdir.

Elimizde olanlar tabiatları dolayısıyla hürdürler. Hiç­bir şey onları durduramadığı gibi onlara engel de olamaz. Eli­mizde olmayanlar ise güçsüz, esir, boyunduruk altında, binlerce engel ve terslik içinde olup bütün bütün bize aykırıdırlar.

Bu kadar büyük nimetler dileyince unutma ki onları elde etmek için şöyle böyle çalışmak yetmeyecek ve varlığından başka şeylerin bir parçasından tamamıyla vazgeçmen, bir par­çasını başka bir zamana bırakman lâzım gelecektir. Zira bu gerçek nimetlerle birlikte para, yer ve unvan da istersen, bu son istediklerini belki elde edemezsin. Fakat buna karşılık Hür­riyetini, saadetini sağlayacak nimetlerden kesin olarak yoksun kalırsın.

* İnsanlar kendilerine ya çok pahalı veya çok ucuz kıymet biçerler. Herkes kendine ne kıymet biçerse pahası odur. Bunun için istersen kendine, hür, istersen esir olarak kıymet biç Bu, senin elindedir.

Gömleğinin bir teli nasıl bütün öteki tellere benziyorsa öylece sen de bayağı insanlara benzemek istiyorsun! Ben, sadece parlak olduğundan değil, fakat nerede kullanılır­sa kullanılsın, orasını güzelleştirdiği için beğenilen al renkte bir kuşak olmak isterim. Niçin bana başkaları gibi olmamı tav­siye ediyorsun? O zaman sadece iplik olacağım, kadife olmayacağım. *

*İnsanlar ne yaparlar? Korktukları şeyden titreyerek yerlerinde dururlar ve çektikleri ıstıraptan inleyip şikâ­yet ederler. Bu zayıflıktan ne çıkar, ne elde edilir?

Şikâyet ve küfür.*

*Epikuros çocuk beslememek ve yetiştirmemek fikri­ni savunur. Çünkü şehvete bağladığı en büyük hayra bundan daha zararlı bir şey yoktur. Zavallı Epikuros’um; yavrularını as­la bırakmayan en vahşi hayvanlardan daha aşağı mı düşmemizi istiyorsun? Babaların çocuklarına olan şefkati o kadar tabiidir ki annen ile baban bir kâhinden bu kadar münasebetsiz bir fikri ileri süreceğini haber alsalardı, senin doğmana meydan ver­mezlerdi.

* Bütün insanların benimsedikleri anlamlar vardır. Kavgalar, karışıklıklar, savaşlar nereden çıkıyor? Bu ortaklaşa anlamların özel olaylara tatbikinden. Adalet ve saffet şüphesiz her varlıktan üstündür. Fakat falan iş doğru ve temiz midir? İşte üzerindeki çekişmelerde insanların birbirini boğazladıkları nokta. Bu bilgisizliği atalım ve bu anlamları her özel hale tatbik etmesini öğrenelim. Artık çekişme, savaş kalmaz ve Akhilleus ile Agamemnon anlaşırlar.*

 *Hayatta çabucak telâşa düşmemeli. Olup biteni öğrenmek için bir adam yollarız. Fakat casusumuzu iyi seçmemişizdir. Zira duyduğu en ufak bir gürültü ile gölgesinden kor­karak dehşet için yanımıza gelir: «İşte ölüm, sürgün, iftira, fa­kirlik geliyor!» der.*

 *Dostum durumu iyice öğrenebilmek kaygısıyla yolladığımız adamı bu kadar fena seçtiğimiz için aptalız. Bu işleri senden çok önce araştırmış olan Diogenes bize t aşka türlü yol gösterir. O bize der ki: utandırıcı olmayınca ölüm korkunç, fena bir şey değildir. İftira ise bazı sersemlerin gürültü­sünden ibarettir. Fakat Diogenes çalışma, ıstırap ve fakirlik hakkında ne söylemiştir?

 O, çıplaklığın bütün atlas esvaplardan daha iyi olduğunu söyledi. Bir kelime ile «Hiçbir düş­manım yoktur, her şey yolunda. İşte bana bakın. Beni döğdüler mi? Yaralandım mı? Korkudan kaçtım mı?» İşte bu meseleleri araştırmaya gönderilecek adam! Bu cinsten insanlar hep bize kendimizden başka korkulacak bir şey olmadığını söyleyeceklerdir.*

*Hatırla ki bütün facialara konu hazırlayan zengin­ler, müstebitler ve krallardır: Tiyatro sahnelerinde fakirler gö­rünmez yahut görünürlerse şarkı söyleyenlerle dans edenlerin arasında bulunurlar. Piyesin başlangıcında bahtiyar olan kral­lardır: Her şey onlara gülümser, onlara boyun eğilir, saygı ve itibar gösterilir, anıtlar yapılır, sarayları çelenklerle süslenir ve üçüncü yahut dördüncü perdenin sonunda krallar Odipus ile birlikte haykırırlar: Ey Kytheron, beni niye bu hale getirdin?*

İNANÇ

*İnançlarımızın ölçü ve kanunu hareketlerimizdir Euripides’ın Atreus’u nereden geliyor? İnançtan. Onun Medeia’sı, Hippolitos’u? İnançtan. Sophokles’in Oidipus’u İnançtan.*

*Paris’in Helene’yi kaçırması ve Helene’nin Paris’in arkasından gitmesi kendilerine güzel görünüyor, Menelaos’a da aldatan bir kadından vazgeçmek güzel ve kolay gelseydi ne olacaktı? İlias’ı ve Odysseia’yı kaybetmiş olacaktık. Ötesinin hiç kıymeti yoktur.*

*Ergeç bir gün öleceğiz. Ölüm bize ne ile oyalanırken baskın verecektir?

Çiftçi tarla işleriyle, bahçıvan bahçesiyle, tüccar ticaretiyle uğraşırken ölüm gelecektir.

O zaman sen han­gi işe dalmış bulunacaksın? Ben, bütün yüreğimle bu son anda ölümün beni irademi bilerken bulmasını dilerim. Ta ki üzülme­den, özürsüz, baskısız hür bir adam gibi bu son hareketi yeri­ne getireyim ve Allah’a şunları söyleyeyim:

«Emirlerinize isyan ettim mi? Bana verdiğiniz meziyetleri size bağlamadım mı? Siz­den hiç şikâyet ettim mi? İlâhî hikmetinizi hiç suçlandırdım mı?

Hasta idim, Çünkü siz böyle istemiştiniz, ben de öyle istedim. Fakirdim, Çünkü siz böyle istemiştiniz ve ben fakirliğimden memnundum. Sefalet içindeydim, Çünkü siz böyle istemiştiniz ve ben asla bu sefaletten kurtulmak istemedim. Benim halim­den hiç mahzun olduğumu gördünüz mü? Beni kırılmış, sızlanır gördünüz mü? Gene de hakkımda vereceğiniz hoşunuza gide­cek her hükmü kabule hazırım. Sizin tarafınızdan verilecek en küçük işaret benim için kesin bir emirdir. Bu muhteşem göste­riden çıkıp gitmemi mi istiyorsunuz? Çıkıyorum ve bütün eser­lerinizi göstermek ve kâinatı idare ettiğiniz harikulade düzeni gözlerimin önüne yaymak için beni buraya kabule tenezzülü­nüzden dolayı size bin kere şükrediyorum.»*

*Roma’ya gidiyorsun. Bu yolculuğu kendi vatanın­da elde ettiğin mevkiden daha büyüğünü ele geçirmek üzere yapıyorsun. Daha iyi duygulara ve daha iyi düşüncelere sahip olmak için ne vakit yola çıktın? Fena bir huyunu düzeltmek gayretiyle kimin reyine başvurdun? Ne vakit ve hangi yaşta inançlarını çözmeyi düşündün? Hayatının bütün yıllarını in­cele. Bugün yaptığını her zaman yapmış olduğunu anlayacaksın!.

Yolun rastgele bu şehre düştü. Bir kayıkçı ile pa­zarlık ederken içinden «Haydi gidelim, Epiktetos’u dinleyelim, bakalım neler söylüyor.» dersin. Gelirsin, beni görürsün. İşte o kadar. Bir insanla konuşmak ne demektir? Bir insanla ko­nuşmak ona düşünce ve inançlarını sormak ve ona kendi inanç­larımızı söylemek değil midir?

Benim kötü bir inancım var, onu benden sök çıkar.*

*Nasıl yanlış muhakeme etmeyelim. Çocukluğu­muzdan beri bize öğretilen bundan başka bir şey değildir. Bizi yürümeğe alıştıran dadımız, bir taşa çarparak ağlamağa başla­dığımız vakit, bizi azarlayacağı yerde taşı dövmeğe koyulur.

Hey Allah’ım!

Bu taşın kabahati nedir?

Çarpacağımızı keşfetmek ve yer değiştirmek taşın ödevi mi? Büyüyünce; hamamdan dönü­şümüzde yemeği hazır bulmazsak kızar, gürültü ederiz ve lala­mız bu taşkınlığı önleyeceği yerde, o da ayrıca bağırıp çağırma­ğa ve aşçıyı dövmeğe kalkar.

Dostum seni aşçının lalası diye mi, yoksa çocuğun lalası diye mi aldılar? O halde taşkınlık­ları önle ve talebenin sabırsızlığını yola koy! Yaşlanıp mevki sahibi olduğumuz vakit her gün gözlerimizin önünde aynı mi­saller vardır. İşte çocuk yaşayıp çocuk öldüğümüzün sırrı bura­dadır. Çocuk olmak nedir?

Musikide, edebiyatda bilmeyene ya­hut az bilene çocuk denildiği gibi, böylece hayatta da yaşa­masını bilmeyene veyahut doğru inançlara sahip olmayana ço­cuk denir.*

*Sokrates çocuklarını seviyordu. Fakat hür bir adam gibi, Allah’ı her şeyden fazla sevmek lazım geldiğini bilen bir adam gibi seviyordu. İşte bunun için ne hâkimler önünde kendi­ni savunurken, ne kendini ölüme mahkûm ederlerken, ne senatör olduğu vakit, ne savaşta iken iyi bir adama lâyık olmayan hare­keti yapmadı ve sözü söylemedi. Hâlbuki bize gelince bir oğul, bir ana, bir kardeş kısacası her şey bize bayağılık ve alçaklık, için fırsattır. Bununla beraber hiçbir kimse için üzülmemek ge­rekir. Aksine her varlığı ve bizi bahtiyar olmak için yaratmış olan Allah’ı saadetimize yararlı olmak üzere inanmalıyız.*

*Ölüm kelimesini sanki uğursuz bir kelime imiş gibi kullanmak istemiyorsun. Sadece tabiatın bir işini belirten şey­lerde uğursuz bir yön yoktur. Fakat tembellik, utanç, alçaklık, küstahlık ve bütün öbür kötü huylar işte uğursuz olan bunlardır ve nihayet olayı önledikten sonra kelimeyi kullanmaktan kork­mamalıdır.

Hayrı seven insan, gerçek uslu; kendisinin nereden geldiğini, kendisini kimin yarattığını hatırlayarak her zaman durumunu korur ve Allaha şöylece seslenerek, sadece teslimiye­tini göstermeğe çalışır. «Burada kalmamı mı istiyorsunuz? Ka­lıyorum. Buradan çıkıp gitmemi mi istiyorsunuz? Çıkıp gidi­yorum. Zira burada yalnız sizin için bulunduğum gibi; yine sa­dece sizin için buradan çıkıp gidiyorum. Ve her zaman gözü­mün önünde emirleriniz ve yasaklarınız vardır.»*

İSTEK

Hayatında olup biten şeylerin, dilediğin şekilde ol­masını isteme: Nasıl oluyorlarsa, öyle olmalarını iste. Böylece her zaman mutlu olursun.

Ölüm, sürgün ve bunlara benzeyen korkunç gö­rünen şeyler, hususuyla ölüm her vakit gözünün önünde olsun. O zaman asla bayağı kaygılara düşmezsin ve hiçbir şeyi coşkun­lukla istemezsin.

Unutma ki arzularının amacı istediklerini elde et­mektir. Ve korkularının sonu da korktuklarını önlemektir. İste­diğini ele geçiremeyen zavallıdır. Korktuğu çukura düşen de al­çaktır. Gerçek yararına uygun olmayan şeye karşı yalnız tik­sinmen varsa ve o şey senin elinde ise korktuğun çukura hiç düş­mezsin. Fakat ölümden, hastalıktan, fakirlikten korkarsan sefil olursun. O halde korkularının yerini değiştir ve elimizde olmayan şeyleri elimizde olan şeylere kaydır. İsteklerine gelince onları şimdilik tamamıyla ortadan kaldır. Zira elinde olmayan şeylerden birini istersen zarurî olarak bedbaht olursun. Elimiz­de olan şeylere gelince henüz bunların arasında hangilerinin istenmeğe yaraşır olduğunu bilecek halde değilsin. Bu hale gel­mek için uzaklaşman veyahut araman lâzım gelen şeyleri ara­makla veya onlardan uzaklaşmakla yetin. Fakat bu hareketlerin her vakit ihtiyatlı olmalı ve acele ile yapılmamalıdır.

Eğer çocuklarının, karının, dostlarının ebediyen ya­şamasını istiyorsan, sen delisin. Zira elinde olmayan şeylerin sa­na bağlı olmasını ve başkasına bağlı bulunan şeylerin sana bağlı bulunmasını istiyorsun. Nitekim esirinin hiç kusur etmemesini diliyorsan; yine delisin. Zira kötülüğün kötülükten başka bir şey olmasını istiyorsun. Arzularından mahrum olmamak niyetinde misin? Bu mümkündür: ancak senin elinde olanları iste!

*Ne nankör ve ne akılsızsın! Yalnız kendine bağlı ola­bilirken seni gerçek saadetinden uzaklaştıran, sana yabancı, bir milyon şeyin boyunduruğuna girmek istiyorsun! *

*Denize açılmak niyetinde isek açılmak için, iyi bir rüzgâr isteriz. Bu rüzgârı üzüntü içinde beklerken ekseriya ha­vanın nasıl olduğunu soruştururuz. «Ah, gene kuzey rüzgârı! İşimize hiç yaramayan bu kuzey rüzgârını ne yapmalı? Ne va­kit batı rüzgârı esecek?» Dostum bati rüzgârı ne vakit isterse o vakit esecek, daha doğrusu ona hüküm yürüten ne vakit is­terse! Sen yani bir Aiolos gibi rüzgârları düzenleyen kuvvet misin. Biz ancak elimizde olana hâkimiz ve bütün başka şeyle­ri karşımıza çıktıkları gibi almağa mecburuz.

Lateranus’un cesaretini hatırla. Nero, serbest bırak­tığı kölesini, Epaphroditos’u göndererek onu katıldığı bir sui­kast içinde sorguya çekmek istemişti. Lateranus ona dedi ki :

«Söylenecek sözüm varsa onu senin efendine söylerim.»

“Zindana gideceksin!”

“Zindana gideceksem göz yaşıyla mi gitmeliyim?”

“Sürgüne gideceksin!”

“Sürgüne neşe ile, ümitle ve kendimden memnun olarak gitmekten beni alıkoyan ne olabilir?”

“Ölüme mahkûm olacaksın!”

“Homurdanarak, inleyerek mi ölmeliyim?”

“Sırrını bana söyle!”

“Onu sana söyleyemem. Zira bu bana ait bir şeydir.”

“Zincire vurun!”

“Dostum ne diyorsun? Zincire vurmakla mı beni tehdid ediyorsun? Bunu yapamazsın! Yalnız bacaklarımı zincire vura­bilirsin. İrademe gelince, o her vakit hür kalacaktır. Jüpiter bi­le onun hürriyetine engel olamaz.”

“Hemen şimdi boynumu vurduracağım!”

“Ben ne vakit boynumun vurulmamak imtiyazı olduğunu söyledim?”

Olaylar bu cesur sözlere uygun çıktı. Lateranus ceza mey­danına götürüldü. Cellâdın ilk vuruşu başını koparacak kadar kuvvetli olmadığından, bir an için kafasını geri çekti, sonra daha çok metanet ve cesaretle gene ileriye uzattı.*

*Dostum sen bir kadın mı yahut bir erkek misin? Eğer bir erkeksen bir erkek gibi süslen, bir maskara veya sapıtmış bir adam gibi ortaca çıkma. Sokrates Alkibiades’e daha güzel görünmesini tavsiye ettiği vakit, ne demek istiyordu? Ondan bedenin güzelliğini öne almadan, ruhun güzelliğini sağlamağa çalışmasını istiyordu. O halde pis ve iğrenç mi olmalıyım? Ha­yır! Ama temizliğinin erkekçe ve erkeğe yaraşır olması ge­rektiğini bilmelisin.*

*Bir çocuk; ağzı dar, içinde fındık incir bulunan bir kaba elini sokar, avucunu alabildiği kadar doldurur ve bu kadar, şişince, elini dışarıya çıkaramayarak ağlamağa baş­lar. Yavrum onun yansını bırak. Elini yine oldukça dolu dışarı­ya çıkarabilirsin…   Sen işte bu çocuksun.   Çok istiyorsun ve hepsini elde edemiyorsun. Daha az iste, o zaman istediğin senin olur.*

*Bu madalyayı kim verdi? Trianus mu? Onu alır ve saklarım. Nero mu? O Madalyayı atar ve ondan iğrenirim. Bütün iyi işler ve kötü şeyler için böyle hareket et! Şu adam nasıldı? O tatlı, cana yakın, iyiliksever, sabırlı dost bir adamdır. Onu be­nimser, onu hemşerim, dostum, yoldaşım, misafirim sayarım. Ya şu adam nasıldır? Bu adamın Nero’ya benzeyen tarafları vardır. Atılgan, hain, azgın; utanma bilmeyen bir adamdır. Onu iterim. Onun bana niye bir insan olduğunu söyledin? Atılgan, kinci, öfkeli bir insan; bal mumundan bir elma olamayacağı gibi o da bir insan değildir. Onda insanın yalnız sureti ve rengi var­dır.

Güzel sözler yazarız. Fakat bu sözler bize işlemiş midir ve onları tatbik ediyor muyuz? Lakedaimon’lulara söyle­nilen şey yani kendi yurtlarında aslan, Ephessos’ta ise maymun olduklarını söyleyen atalar sözü, biz filozofların «münevverle­rin, aydınların» çoğumuza uygun düşmez mi? Özel sohbetleri­mizde aslan ve halk arasında ise maymunuz.

Bir şeye bütün varlığını verenin başarılı olması ve kendini vermeyenden çok ilerlemiş olması tabiidir ve doğrudur.

Falan bütün ömrünce para kazanmağa ve mevki edinmeğe ça­lışır: yataktan kalkar kalkmaz hükümdarın bir uşağına veya sevdiği bir kapatmasına nasıl yaranacağını düşünür.   Onların önünde yerlere yatar, dalkavukluk eder, onlara hediyeler verir. Allah’a ibadet ederken ve kurbanlar adarken, yalnız bu uşak­lara yaranabilmeyi diler. Her akşam vicdan hesaplaşmasını ya­par: «Acaba ne kusur işledim? Ne yaptım? Yapmam gereken şeylerden hangisini unuttum? Acaba efendimin hoşuna gidecek olan şu dalkavukluğu yapmakta kusur mu ettim? Acaba onun hoşuna gitmeyecek her hangi hakikati dikkatsizlikle ağzımdan kaçırdım mı? Onun kusurlarını, yaptığı falan haksızlığı ve falan kötü hareketi alkışlamayı unuttum mu?» Eğer ahlâklı ve hür bir adama yaraşır bir söz ağzından kaçarsa kendi kendini hırpa­lar, bunun azabını çeker ve kendisini mahvolmuş sayar.   İşte böylece çıkarına çalışır ve servet toplamağa uğraşır. Sen ise hiç kimseye sırnaşmazsın hiç kimseye dalkavukluk yapmazsın, ru­hunu yükseltmeğe, doğru inançlar elde etmeğe çalışırsın. Senin vicdan muhaseben onunkinden büsbütün başkadır. Kendi kendi­ne sorarsın: «Saadetin ele geçmesine yardım eden ve Allah’ın hoşuna giden şeylerden hiçbirini ihmal ettim mi?   Dostluğa, cemiyete; adalete karşı bir suç işledim mi? Ahlâklı bir adamın yapması gereken şeylerden birini unuttum mu?» Bu kadar ay­kırı arzularla, bu kadar zıt duygularla ve bu kadar değişik iş­lerle şu adamın servetine denk bir refaha erişmemiş olmaktan niye üzülüyorsun? Ona aç gözlerle bakman neden ileri geliyor? Her halde o seni kıskanmaz. Bunun sebebi bahsi geçen adamın cehalete batmış, gerçek nimetlerden faydalandığına kuvvetle inanmış olmasında ve senin ise bütün saadetin senin tarafında olduğunu görecek ve duyacak kadar aydın ve prensiplerinde sağ­lam olmadığındadır.*

KADIN HAKLARI

Kadınlar genç iken kocaları tarafından metres sayılırlar. Bu kadınlar kocalarının; yalnız sağladıkları zevk için kendilerine değer verdiklerine bakarak, sadece hoşa gitmek için süslenmeyi düşünürler ve bütün ümitlerini, güvenlerini süse bağlarlar. Bu yüzden onlara yalnız taşıdıkları kültür, namus, al­çak gönüllülük nispetinde saygı göreceklerini anlatmağa çalış­mak kadar hiçbir şey faydalı değildir.

*Zina halinde yakalanmış olan bir sefih, Diogenes’e «Kadınlar orta malıdır. Bu tabiatın kanunudur diyordu. «Sof­raya konan etler de önce ortaklaşadır. Fakat tabaklara dağıtıl­dıktan sonra komşunun hissesine düşeni tabağından almağa kalkarsan bütün temizliğini, utanmanı kaybetmiş olursun.

Ti­yatro da bütün vatandaşlar için ortaklaşadır. Fakat yerler tutul­duktan sonra o tomak için komşunu ne yerinden kaldırmağa teşebbüs eder, ne de kaldırabilirsin. Kadınlar da böyledir. Fa­kat kanunu yapan onları dağıttıktan ve her biri kocaya gittik­ten sonra, kendi karını bırakıp komşunun karısını almağa kalk­man meşru mudur? Eğer bunu yaparsan sen bir adam değil bir maymunsun yahut bir canavarsın!*

*Bana kendisini vermeğe hazır güzel bir kadına, mukavemet edersem kendime şunları söylerim: «Epiktetos çok iyi davrandım Bu en ince safsatayı yere vurmaktan: daha mükemmel bir şeydir. Onun açık kapılarına karşı kendi­mi savunduktan sonra okşamalarını itersem, en çapraşık is­tidlalleri yere vurmaktan daha çok öğünme duyarım.. Ama bu kadar zorlayıcı bir büyüye nasıl dayanmalı? Bunun için ken­dime hoş görünmeyi ve Allah’ın gözünde güzel olmayı istemem, lâzımdır. Daha doğrusu bedenin ve ruhun temizliğini istemem, gerekir.*

KAZA VE KADER

Hatırla ki, uzun veya kısa bir piyeste rejisörün, sana verdiği rolü oynayacak bir aktörsün. Eğer senin bir dilenci rolü oynamanı uygun görmüşse, elinden geldiği kadar iyi oy­naman lâzımdır. Eğer bir topalın yahut bir prensin veyahut ayaktakımından birinin rolünü oynamanı uygun görürse,  yine başka türlü hareket edecek değilsin. Zira verilen rolü iyi oyna­mak sana düşer. Lâkin bu rolü seçmek başkasının elindedir.

Hastalık beden için bir engeldir. Fakat irade zayıf olmadıkça irade için engel değildir. «Ben topalım!» Bu, beden için bir zayıflıktır. Fakat iradem için asla zaaf değildir. Başına gelecek her kaza için aynı şeyi düşün. O zaman bunların başka bir şeye engel olduklarını fakat sana asla engel olmadıklarını anlayacaksın.

Karga uğursuz sesi ile öttüğü vakit, hayalin sar­sılmasın. Hemen kendine gel ve de ki : «Bu uğursuz sesin haber verdiği felâketlerin hiçbir kıymeti olamaz. Çünkü bu felâketler ya benim zayıf vücudumu, ya küçücük servetimi, ya zavallı şöhretimi yahut çocuklarımı veya karımı ilgilendirir. Bana gelince, benim için saadet müjdecisi olmayan hiçbir şey yoktur. Zira ne olursa olsun ondan saadet çıkarabilmek benim elimdedir.»

Tabiatın gayesini üzerinde iyice anlaştığımız ko­nulardan çıkarabiliriz. Meselâ komşunun kölesi bir bardak veya başka bir şey kırmış olsa onu yatıştırmak için bunun bayağı bir kaza olduğunu söylersin. O halde senin bardağını kırdıkları vakit de komşunun bardağı kırıldığı zamanki kadar sakin ol­malısın. Bu prensibi en önemli meselelere tatbik et.. Başkasının oğlu veya karısı öldüğü vakit hiçbir insan yoktur ki bunun in­sanlığın kaderi olduğunu söylemesin. Fakat bu sözü söyleyen adamın oğlu veya karısı ölünce yalnız hıçkırık, haykırış ve in­leme duyulur: «Ne kadar talihsizim! Mahvoldum!» Böyle haller­de aynı kazaların başkalarının başına geldiği vakit duydukları­mızı hatırlamalıyız.

KENDİNİ TANIMA

*Ruhun büyüklüğü enginliğiyle değil, inançlardaki kesinlik ve gerçeklikle ölçülür.*

*Ben niye böyle bir ana ile böyle bir babadan doğdum? Ey benim zavallı dostum, doğmadan evvel «Ben filan­canın filânca ile evlenmesini ve benim onlardan doğmamı isti­yorum» demek elinde mi idi. Eğer doğuşun uğursuz oldu ise bu­nu fazilet ile düzeltmek senin elinde değil midir?*

* Yüksek bir makamda bulunuyorsun. İşte hemen soy­daşının müstebidi ve zâlimi oluverdin. Artık kim olduğunu ve kimlere hükmettiğini hatırlamayacak mısın? Akrabana ve kar­deşlerine hükmediyorsun. «İyi ama ben yerimi satın aldım. Be­nim imtiyazlarım ve haklarım var!» Ey zavallı, senin bütün kay­gıların balçık ve çamurdur; yalnız geçicilerin kanunu olan beşe­ri kanunları düşünüyorsun ve gözlerini ilâhî kanunlara açmı­yorsun.*

*Esirini serbest bıraktın. Fakat seni hür yapan kimdir? Sen hür müsün? Paranın, bir kadının, bir kızın, bir müstebidin yahut müstebidin en âdi uşağının esir değil misin?*

Güvenlik ile ihtiyat birbirleriyle barıştırılamaz diyor­sun. Bu bir yanlıştır ve sen onları birleştirebilirsin. İhtiyatı yal­nız senin elinde olan şeylere ve güveni de elinde olmayan şeyle­re tatbik et. Böylece hem ihtiyatlı hem de emin olursun. Zira gerçek kötülükleri (felâketleri) ihtiyatla uzaklaştırarak, tehdidi altında bulunduğun sahte felâketlere cesaretle karşı koyacaksın.

İnsanların felâketi daima ihtiyatlarını, güvenlerini kötü ve yanlış kullanmaktan gelir. Hepsi, üzerlerine saldıran kuştan kurtulmak ve gizlenmenin çaresini bulmak için kendi­lerinin yakalanmalarına tuzak olan ağın içine düşen geyikler gibidirler.*

*Güzel konuşmalar yazıyorum ve mükemmel kitaplar telif ediyorum. Dostum daha iyisini istersen bana ihtirasla­rına hâkim olduğunu, isteklerini düzene soktuğunu ve inançların da gerçeğin yolundan gittiğini göster. Ne zindandan, ne sür gul­den, ne ıstıraptan, ne fakirlikten, ne de ölümden korkmadığına beni inandır. Bunlar olmayınca ne kadar güzel kitaplar meyda­na getirirsen getir, şuna inan ki sen henüz bir toysun.

Diogenes bir gün tavsiye mektubu isteyen birine, şu cevabı verdi : «Dostum, kendisine mektup yazmamı istediğin kişi, ben söylemeden önce senin bir adam olduğunu görecektir. Eğer ayırd etmeyi bilirse senin iyi veya fena olduğunu da göre­cektir. Eğer ayırt edemiyorsa yüz mektup da yazsam seni daha iyi tanıyıp bilemeyecektir. Senin için yapılacak şey halis altın ile karışık altını anlayabilecek bir adama kendi kendini bildiren sâf bir atın gibi olmaktır.»*

*Appollon, Laios’un, kendi kâhinliğine boyun eğmiyeceğini biliyordu. Bu hal, Laios’a başında dolaşan tehlikeleri söylemesine engel olmadı. Allah’ın iyiliği insanları uyandırmak­tan bıkmaz. Gerçek kaynağı biteviye akar, ama insanlar daima imansız, itaatsiz ve âsidirler.*

*Küçük ve büyük esirler vardır.

Küçükler küçük şeyler için, bir yemek, bir ev, ufak tefek yardımlar için esir olanlardır.

Büyükler ise konsüllük, valilik gibi şeyler için esir olanlardır. Vilâyet makamının sembolü olan baltaların ve okla­rın kimin önünde taşındığını görüyorsun, o vali öbür esirler­den daha esirdir.

Bir insanın hür olup olmadığını anlamak için mev­kiine bakma. İş tersinedir. Makam yükseldikçe, o makamın sa­hibi daha çok esirdir.

 Fakat bunların arasında istediklerini yapanları görüyorum diyeceksin. Kabul. Önce sana haber ve­reyim ki o, bayramda efendisinin yokluğundan faydalanan bir esirdir. Bayram bitip de efendisinin geri dönmesini bekle, gö­receksin.

Onun efendisi kinidir?

Ondan istediğini elin­den alabilen veyahut istediğini kendisine hediye edebilendir.

Bir hükümdara sırf şahsına olan sevgiden dolayı milletinin bağlanması için, o hükümdarın olağanüstü meziyetle­ri olması lâzım gelir.*

KİBİR

Bir ziyafette, bir toplantıda veyahut bir ziyarette birisi sana üstün tutulsa, eğer bu bir mutluluk ise soydaşına nasip olan bu halden sevinmelisin. Yok, bunlar sevinilecek şeyler değilse, kurtulduğun için üzülme. Fakat hatırla ki elimizde olmayan şeyleri elde etmek için biz hiçbir şey yapmazken ve baş­kaları birçok girişmeler yaparken, senin de onlar kadar hisse alman veyahut eşit karşılanma görmen olamaz. Zira büyük bir kişinin kapısına hiç uğramayan kimse, nasıl olur da, oraya her gün giden kadar veyahut sokağa çıktığı vakit yanında bulunmayan, bulunan kadar, dalkavukluk etmeyen,   övmeyen biteviye dalkavukluk edip, öven kadar iyi muamele görür? Bu lü­tufları satın almak için verilen şeyleri vermeden, onları bedava elde etmeğe kalkarsan, sen haksız ve aç gözlü bir adam­sın demektir.

Çarşıda marulları kaça satarlar?

Bir akçeye. Eğer komşun bir akçe vererek marulunu alıp götürürse ve sen bir ak­çe vermediğin için çarşıdan marulsuz dönersen, komşundan da­ha aza sahip olduğunu zannetme. Zira onun marulu varsa, se­nin de sarf etmediğinden cebinde kalan paran vardır. İş bu­rada da böyledir. Bir ziyafete davetli değildin. Çünkü ziyafet sa­hibine bu ziyafeti sattığı bahayı ödemedin. Bu baha ya bir öv­me, ya bir ziyaret, ya bir dalkavukluk, yahut bağlılık ve teslim olmadır. İş eğer hoşuna gidiyorsa o halde bahasını öde!  Lâkin bahasını vermeden o nesneye sahip olmak istersen haksız ve açgözlüsün demektir. Gitmediğin ziyafetin yerine koyacağın hiç­bir şeyin yok mu? Şüphesiz o ziyafetten daha güzel bir şeyin vardır: O da methetmek istemediğini methetmiş olmaman ve zi­yafet sahibinin kapısında gururuna ve küstahlığına katlanmış olmamandır.

KONUŞMA-SOHBET SANATI

Olabildiği kadar sus yahut elzem sözleri söyle ve az kelimeyle söyle. Ara sıra konuşman lâzım gelir. Bu durumda asla bayağı konulardan söz açma. Gladiator dövüşlerinden, at koşularından, atletlerden bahse kalkma ve yemekten, içmekte» de söz açma. Hususuyla yerme, övme ve karşılaştırma için tanı­dığın insanları ele alma.

Becerebilirsen dostlarının konuşmalarını sözleri ile düzelt ve ahlâka uygun konulara çevir. Eğer yabancılar ara­sında isen hiç ağzını açma.

 Uzun zaman, sık sık ve kahkahalarla gülme.

Mecbur olmazsan hiçbir zaman, hiçbir şey için yemin etme. Mecbur olursan olabildiği kadar az yemin et.

Bazı kimselerin hikâyelerini dinleme ve eserlerini dinlemeğe de gitme. Hiç olmazsa mecbur olmayınca gitme. Lâkin zorlanırsan, ağırbaşlılığını, vakarını, hiçbir sıkıntı aksettirmeyen huzurunu korumağa çalış.

Düpedüz konuşmalarda damdan düşer gibi ve uzun uzadıya; katıldığın savaşlardan ve karşılaştığın tehlikelerden bahsetme. Sen bunları anlatmakla çok zevk duyuyorsan, başka­ları dinlemekten pek o kadar zevk, duymazlar.

Tuhaflık yapmamağa çok dikkat et. Bu yolla filo­zof olmayanların kılığına girilmiş olur ve aynı zamanda başka­larının senin hakkında saygı ve itibarı azalır.

 Edebe aykırı lâkırdılara kendini bırakıp koyuvermek: çok tehlikelidir. Böyle konuşmalara şahit olursan, fırsat düşün­ce konuşanı azarlamaktan çekinme. Olmazsa sus ve yüzünün kızarmasıyla bakışlarının ciddiyetiyle bu lâkırdıların hoşuna git­mediğini belli et.

Kendine asla filozof deme. Cahillerin önünde gü­zel vecizeleri sayıp dökme. En iyisi bu vecizelerin emrettikleri şeyleri yap. Meselâ bir ziyafette nasıl yemek yendiğini anlatma. Fakat nasıl yenmesi lazımsa öyle ye. Ve hatırla ki, her şeyde ve her yerde Sokrates böylece her gösterişten kaçınmıştır. Bazı gençler ondan kendilerini başka filozoflara tanıtmasını rica ederlerdi. Ve o kendisine önem verilmemesine, şikâyetsiz katlanarak onların isteklerini yerine getirirdi.

 Kültürsüzlerin önünde derin ve önemli meseleler açılırsa sus. Zira henüz sindirmediğini çıkartmada büyük tehli­ke vardır. Bir gün bir kimse çıkar da senin hiçbir şey bilmedi­ğini ileri sürerse ve sen bu iddia karşısında öfkelenmezsen o za­man filozof olmağa başladığını anla. Zira koyunlar ne kadar yem yemiş olduklarını çobanlarına gidip göstermezler, fakat yedik­leri yemi iyice hazmettikten sonra süt ve yün yaparlar. Sen de cahillere güzel vecizeler sayıp dökme, iyice hazmetmişsen bun­ları hareketlerinle göster.

* Bir gün Florus. Agrippinus’a soruyordu: Nero ile ti­yatroya gideyim ve onunla dans edeyim mi? Agrippinus ona: Git! dedi. Florus: Sen niye gitmiyorsun? deyince Agrippinus : Bunu henüz düşünmedim! diye cevap verdi.

Şu büyük vecize Priseus Helvidius’un yüreğine iyice işlemişti ve onu asaletle tatbik ediyordu. Vespasianus bir gün ona Senatoya gelmemesi için haber yolladı. Helvidius ona :

Beni vazifemden atmak elindedir. Fakat senatör oldukça Senatoya gideceğim!» diye cevap verdi Hükümdar ona:

Eğer gelirseniz sadece susmak için geliniz! dedi. Helvidius :

«Düşüncemi sormayınız, susarım!» diye cevap verdi. Hükümdar :

Eğer siz orada hazır bulunursanız fikrinizi almak zorun­dayım! dedi.

Helvidius :

Ben de doğru bulduğumu söylemek zorundayım! diye cevap verdi.

Eğer fikrinizi söylerseniz sizi idam ettiririm.

Helvidius buna da :

Size ölmez olduğumu ne vakit söyledim? İkimiz de eli­mizde olan şeyi yapacağız. Sen beni öldüreceksin ve ben hiç şikayetsiz ölüme katlanacağım!

İmparatora karşı yalnız olduğu için bu hareketi ile Helvi­dius ne kazanmış oldu? Fakat ben de sana soranın. Bir manto üzerindeki şeref alâmeti olan erguvan rengi yalnız olmakla ne kazanmış olur? Onu süsler, güzelleştirir ve öyle bir mantoya sahip olmak arzusunu verir.*

*Bir güzel söz söyleme sanatı varsa, bir de güzel anlama ve dinleme sanatı vardır.*       

*Güzel yazmak veya güzel söylemek iktidarını kü­çük görmüyorum. Ama bazı insanların bu meziyetlere en büyük yeri vermelerini istemiyorum. Çünkü bunlardan daha köklü bir şey vardır.

Hain ve kötü bir kimseye istemediğini yaptığını ve istediğini yapmadığını ispat edersen onu yola getirmiş olur­sun. Ama bunu ispat edemezsen, ondan şikâyet etme. Kendin­den şikâyet et.*

KORKU

*Ne fakirlikten, ne sürgünden, ne zindandan ne de ölümden korkmamalıdır. Fakat korkudan korkmalıdır.*

*Deniz yolculuğuna çıktığım ve yalnız gökle denizi gördüğüm vakit, etrafı saran bu geniş su alanı beni korkutur. Sanki bir kaza olursa bütün bu suyu yutacağımı sanırım. Üç kulaç suyun beni boğmaya yettiğini düşünmem. Yine böyle bir yer sarsıntısında bütün şehrin başıma yıkılacağını sanırım ve tek bir kiremitin kafatasımı parçalamağa yeteceğini ak­lıma getirmem. Yanlış düşüncenin talihsiz kölesi!*

*Hiçbir şeyden korkma; hiçbir şey isteme. O za­man bir atın bir ata, bir arının bir arıya karşı korkunç ve ezici bir silâhı olmadığı gibi, hiç kimsenin de sana karşı korkunç ve ezici bir silâhı olamaz. İsteklerinin ve korkularının seni esir etmek için efendilerinin tıpkı bir kalede olduğu gibi senin gönlünde besledikleri silâhlı bir ordu olduğunun farkında de­ğil misin? Bu askeri kov! Kalene hükmet, hemen hür olacak­sın!*

*İhtiyatlı yolcular geçecekleri yolun hırsızlarla, yol kesenlerle dolu olduğunu haber alırlarsa ne yaparlar? Yol­larına yalnız olarak devam etmemeğe; fakat bir sefirin, bir questor’un yahut bir proconsül’ün kafilesi arkasından gidebilmek için beklemeyi tercih ederler. Ve bu tedbirle yolculuklarını ra­hatça geçirirler. Hâkim de bu dünyada böylece hareket eder. Her yer haydutlukla, zulümle, sefaletle, felâketle doludur. Bu geçitten mahvolmadan nasıl yalnız başına geçip gidebilir? İyi ama kimi bekleyecek? Bir Praetor (muhafız) mu?

Onlar en korkulacak düş­manlardandır. Bunun için emin, sâdık, baskına uğramayacak bir yoldaşı bekler. Bu yoldaş ise Allah’tır. Bunun için Allaha soku­lur, onunla yürür ve bu hayatın bütün sarp kayalıklarından ra­hatça geçip gider.*

KURALLARA UYMA

Bütün bu prensiplerin tatbikinde sebat et. Ve alçaklığa razı olmadan aşamayacağın kanunlara itaat ettiğin gibi bunlara da itaat et. Hakkında söylenecek şeylere önem ver­me. Çünkü bunlar senin elinde olan şeylerden değildir.

*Nöbetçiler yanlarına sokulanlara parolayı sorar­lar. Sen de öyle yap. Muhayyilene gelen her şeye parolayı sor. Asla baskına uğramazsın.*

MUHAKEME

*Bir kimse Epiktetos’a dedi ki: Hiçbirini atlamadan Allah’ın bütün hareketlerimi görmüş olduğuna beni nasıl inan­dırabilirler? Epiktetos ona şu cevabı verdi: Bütün dünyadaki eşya ve olayların aralarında bağları olduğuna inanmıyor mu­sun?

 Evet

Dünyada olup bitenlerin gök kuvvetleri tarafın­dan idare edildiğine emin değil misin?

Evet

Nitekim her şeyin zamanında olup bittiğini ve her mevsimin zamanında başladığını görüyorsun. Güneşin yakınlaşması veya uzaklaşma­sı ile ayın dolgunlaşması veya hilâle dönmesiyle bütün tabiatın yüzü değişiyor. Bundan sonra, yeryüzündeki her şeyin vücutla­rımızın «bütün» ile o kadar birleşik olduğunu gördükten son­ra, bu kâinattan daha ilâhî olan ruhumuzun ondan ayrı oldu­ğunu ve Onu yaratan Allah’ın ayrı ve bağımsız olabileceğini na­sıl kabul edebilirsin?

Fakat o, birbirinden çok değişik, uzak olan şeyleri nasıl görebilir?

Zavallı kör! Senin o kadar sınır­lı olan aklın ne kadar çok birbirinden başka işler yapıyor; ilâhî ve insanî olayları kavrıyor, muhakeme ediyor, taksim ediyor, hükmediyor, razı oluyor ve inkâr ediyor. Onda ne kadar çok birbirine benzemeyen hayaller ve hattâ birbirine zıt düşünceler vardır? Güneş aynı zamanda dünyanın en büyük parçasını ay­dınlatıyor. Yalnız arzın gölgesinin düştüğü yerler onun ışık­larından mahrum kalıyor. Güneşi yaratan ne kadar büyük olur­sa olsun ki bu sonsuz kâinatın bir noktasıdır. Bu dünyayı baştanbaşa aydınlatamaz mı?

 Ama benim zekâm muhakemelelerini yalnız birer birer yapar ve eşyayı teker teker göz önüne getirebilir.

Hey dostum senin anlayışının Tanrılık ka­dar engin olduğunu sana kim söyledi? Fakat ey cılız solucan! Bu kadar küçük olan gözün ile birçok şeyi birden nasıl kavradığı­nı düşün! Ufukta görünen her şey senin gözünün önündedir. Gözü yaratanın gözünden bazı şeylerin kaçıp kaçamayacağını sen düşün.*

*Sağduyu nedir?

Bütün insanlarda ortaklaşa ve umumî olan bir duyma kabiliyeti vardır ki, bununla, işittikleri bütün sesleri duyarlar ve söylenilen her sözü anlarlar. Bundan başka yapma olan bir duyma kabiliyeti daha vardır ki, tonları sezer ve ayırdedebilir. Gene bütün insanlarda tabiî bir duygu vardır ki, ruhlarında esaslı bir kusur olmayınca, kendilerine söylenilen her şeyi anlarlar. Bu kabiliyet bütün insanlarda eşittir. İşte sağduyu denilen budur.*

*Galba öldürülünce, biri Rufus’a : «Şimdi artık Al­lah dünyaya karışmağa başlıyor, dedi. Rusuf ona zavallı!» diye cevap verdi. «Bir Galba’nın Allah’ı dünyayı idare etmekten alıkoyacağını sanıyor musun? Seni Allahtan şüphe ettiren şey, üze­rinde iyice izini bırakmış!»

Sık sık düşüp kalktığımız kimselerin üzerimizdeki tesiri az değildir. Biteviye bir sefih ile düşüp kalkarsan, çok kuvvetli bir şahsiyetin yoksa senin onu yola getireceğini ümîdî etmekten çok onun seni bozmasından korkmalıdır. Mademki kültürsüzlerle temasta bu kadar tehlike vardır, onlarla ancak: büyük bir ihtiyat ile ve anlayışla düşüp kalkmalıdır.

Harp çalan bir müzisyen, harpını eline alır almaz, hangi tellerin bozuk olduğunu gönür ve kolayca akortları­nı düzeltir. İnsanlar arasında emniyetle yaşayabilmek için, hâkim harpı çalan müzisyenin yaptığını insanlara tatbik etmek sanatına sahib olmalı, ahenksiz olanlarını görmeli, notaları yo­la sokmalı, ahenkli bir hale getirmelidir. Sokrates bu sanatın ustası idi.

Nasıl oluyor da tartışmalarda ve kavgalarda kül­türsüzler sizden daha kuvvetli oluyarlar ve sizi susmağa mec­bur ediyorlar? Çünkü onlar yanlış prensiplerine kuvvetle inan­mışlardır. Siz ise kendi prensiplerinizin gerçekliğine zayıf bir ilişik ile bağlısınız. Sizin gerçekleriniz yürekten gelmiyor, du­daklarda doğuyor. İşte bunun için cılız ve ölüdürler. Bu pren­sipleriniz bahsettiğiniz o sefil imtiyazı halkın kahkahasına uğ­ratıyor ve kendileri de güneşte bal mumu gibi eriyorlar. Bunun için bal mumundan inançlara sahip olduğunuz müddetçe güneşten uzaklasınız.*

*Bazı felsefe prensiplerini yuttun, hemen onları öğ­retmeğe kalkıyorsun. Bu hareketin, hazmedemediği için yeni­len etleri kusan bozuk bir mide gibi; hazmetmediğini kusmak­tan başka nedir?

Önce sindir dostum ve senin esaslı bir yerin­deki değişikliği göster.

Fakat falanca bir mektep açtı, ben de bir mektep açmak istiyorum.

 Hey alçak! Bir heves veya bir tesadüfle mi bir mektep açılır?

Olgun bir yaşa gelmek, belli bir hayat sürmek ve Allah’ın davetine erişmek lâzımdır. Böyle ol­mayınca sen bir yalancı ve bir kâfirsin. Bir eczane açıyorsun, ilâçların var. Fakat onları hazırlamasını ve kullanacağın yeri bilmiyorsun.*

OYUN ve EĞLENCE

Tiyatroya veya umumî eğlencelere sık sık etmeğe lüzum yoktur. Bu yerlere gidersen, hiçbir partiyi tutma, bütün partizanlığın kendinde kalsın! Netice nasıl çıkarsa memnun ol­mağa çalış. Zaferin yenene ait olmasından memnun ol. Böylece asla ne kızar, ne de üzülürsün! Hele alkıştan, kahkahadan ve taşkın hareketlerden çekin. Bu yerlerden kendi evine döndüğün zaman, gördüklerinden uzun uzadıya lâf açma. Çünkü bunlar ne senin huylarını düzeltmeğe, ne de seni daha ahlâklı bir adam haline getirmeğe yarar. Bu sonsuz tartışmalar ve konuşmalar yalnız senin gördüğün sahnelere hayran olduğunu ortaya kor.

ÖTELEME

Bir kimse sana haksızlık eder yahut aleyhinde söylerse onun bunu yapmağa kendisini mecbur saydığına inan­mağa çalış. Zira o, hakikatte senin düşünceni değil, kendi fik­rini güder. Neticede kötü muhakeme ederse yalnız kendisi aldandığı gibi yine yalnız kendisini yaralamış olur. Nitekim bir kimse çok doğru ve çok benimsenmiş bir kaziyeyi bâtıl sanırsa, “bundan zarar görecek kaziye değil, onu yanlış muhakeme ede­rek, aldanandır. Bu kaideyi iyi kullanırsan aleyhinde söyleyenlere sabırla katlanırsın. Zira her küfredene «Kendini haklı zan­nediyor!» diyebilirsin.

ÖZGÜRLÜK

Her birimizin gerçek efendisi istediğimizi bize ve­ren ve istemediğimizi yolumuzdan uzaklaştırandır. Şu halde hür olmak isteyen her insan, ne başkalarının elinde olan şeyleri is­temeli, ne de onlardan kaçmalıdır. Eğer bunu yapmazsa zaruri olarak esirdir.

*Sende sana hediye edilmeyen, benim diyebilece­ğin hiçbir şey yoktur. Sana her şeyi veren senden bir şeyi geri mi alıyor? Ona karşı koymakla yalnız deli değil, aynı zaman­da nankör ve haksızsın!

Bir konsüllük elde ettin ve bir il’e vali oldun. Ki­min gölgesinde? Felicio’nun gölgesinde mi? Bana gelince Felicio’nun gölgesinde yaşamak ve onun kibrine, esirlere has küs­tahlığına uğramaktan ise ölmeyi tercih ederim. Zira kendisini mutlu sanan ve servetiyle gözü kör olan bir esirin ne olduğunu bilirim. Fakat sen hiç olmazsa sandığın kadar hür müsün? diye­ceksin. Hayır, hür olmağa çalışıyorum. Henüz buna ermedim.

Efendilerime karşı korkusuz gözlerle bakamıyorum. Henüz be­denime bağlıyım; sakat olduğu halde onu korumak istiyorum. Zayıflığımı itiraf ediyorum. Fakat sana tam hür olan bir ada­mı göstermemi ister misin? O, Diogenes’dir.

 Onun bu kadar hür olması nereden geliyor?

 Zira o esirliğin ruhundaki bütün köprübaşlarını koparıp atmıştı. Her şeyden sıyrılmış ve hiçbir şeye değer vermemişti. Ondan servetini isterdiniz, verirdi. Aya­ğını isterdiniz, verirdi. Bütün vücudunu isterdiniz, verirdi. Fakat mânevi varlığıyla Allaha bağlı idi. Mutlak hâkime olan teslimi­yetinde, saygısında, bağlılığında kimseden geri kalmazdı. Onun hürriyeti işte buradan geliyordu. Fakat kendisini hayata bağlayacak hiçbir şeyi olmayan ve dünyada tek başına kalmış bir in­şam örnek olarak gösteriyorsun mu diyeceksin? Sokrates’in ka­rısı, çocukları vardı ve Diogenes’den daha az hür değildi. Çünkü Diogenes her şeyi kanuna ve kanuna borçlu olduğumuz boyun eğmeğe, teslim olmaya bağlamıştı.*

*Eğer Sokrates kurtulmuş olsaydı, hayatta insanlara, daha da faydası olurdu mu? diyorsun. Dostum, Sokrates’in kendisini kurtarmaktan vazgeçerek ve adalet uğrunda ölerek söylediği ve yaptığı; kurtulduktan sonra söyleyeceği ve yapacağı işlerden çok daha faydalıdır.

Sahte bir hürriyeti kazanmak için insanlar en büyük tehlikelere göğüs gererler. Denize atılırlar, en yüksek kuleler­den kendilerini fırlatırlar. Baştan başa birçok şehirlerin ahalisi tarafından yakıldığı görülmüştür. Sen ise gerçek, güvenli, hiç­bir kuvvetin elinden alamayacağı hürriyeti kazanmak için hiç­bir tedbir almayacak mısın? En ufak bir zahmete girmeyecek misin?

İstediğini elde eder etmez mesut olacağını sanıyorsun. Aldanıyorsun. Onu elde eder etmez aynı kaygılar, kederler, tik­sinmeler, korkular, istekler baş gösterecek. Saadet elde etmekte ve zevk duymakta değil, fakat istememektedir. Çünkü saadet hür olmaktadır.*

*Allah bana hürriyet vermiştir ve ben de onun emirlerini tanıyorum. Bu durumda hiç kimse beni esirliğe gö­türemez. Zira beni koruyacak kurtarıcıya ve bana lâzım olan hâ­kime sahibim.*

SABIR

* Ülûhiyet sana en acı felâketlere dayanman için si­lâhlar ihsan etmiştir. Sana ruh büyüklüğü, kuvvet, sabır, sebat vermiştir. Bunlardan faydalanman lâzımdır. Eğer şikâyet eder­sen hiç olmazsa sana verdiği silâhları yere atmış olduğunu itiraf et. *

Önüne çıkan şer’ler karşısında, kendi içine çekile­rek o şeylerden iyice faydalanmak için mutlaka bir faziletin ola­cağını hatırla. Eğer güzel bir çocuk veya güzel bir kız görürsen, bunlara karşı kendinde perhiz denilen meziyeti bulacak­sın. Eğer karşına zahmet; zorluklar çıkarsa cesareti bulacaksın. Şayet küfürle, hakaretle karşılaşırsan rıza ile sabrı bulacaksın. Böylece onları yenmek için, sana tabiatın verdiği iyi huylarla karşı koymak âdetini kazanırsan boş korkuların asla seni sürükleyip götürmeyecektir.

Aza razı bir ömür sürmeğe ve bedenini sert kul­lanmaya alışmışsan, bundan gurur duyma. Eğer sade su içi­yorsan, her fırsatta yalnız su içtiğini söylemeğe kalkma. Sabra tahammüle alışmak istiyorsan, bunları kendin için yap, başka­ları için değil. Heykelleri kucaklamağa kalkma.. En çok susadı­ğın zaman ağzına bir yudum su al, sonra tükür ve bunu kimseye söyleme.

* Thraseas yarın sürgüne gönderilmekten ise bu gün öldürülmeyi tercih ettiğini söyledi. Bir gün Rufus ona şu ce­vabı verdi: «Ölümü daha zor sanıyorsan ne aldanış! Eğer ölü­mü sürgünden daha tatlı sanıyorsan sana seçme hakkını kim verdi?»

Bu da Agrippinus’un güzel bir sözüdür: «Kendi ken­dime asla engel olmayacağım!»

Her şeyden memnun olan ve her şeyin gelmesi ge­rektiği gibi gelmesini isteyen bir adam görmek ister misin? Bu adam Agrippinus’tur. Senato’nun kendisini muhakeme et­mek üzere olduğunu ona haber verdiler.

«Hele şükür! dedi. Ben de âdetim olduğu üzere banyoya gireceğim!»

Banyodan henüz çıkmıştı ki mahkûm olduğunu haber ver­diler.

Ölüme mi, sürgüne mi?»

Sürgüne!

Malım hacz edilecek mi?

Hayır!

O halde hemen Aricia’da akşam yemeğini yemeğe gide­lim. Orada da, Roma’da olduğu kadar iyi yemek yiyebiliriz.*

* Yiyecek bir şeyin olmadığını ve bana; bunu sağla­mak için en iğrenç işlere, efendinin oturağını tutmağa ka­dar düşüp düşmemek mi lâzım geldiğini soruyorsun? Bu işte ne söyleyebilirim? Bazı insanlar oturak dökmeyi açlıktan ölmeğe üstün tutarlar. Bazıları oturak tutmağa katlanamazlar. Bu me­selede reyi alınacak ben değilim, sensin. Kendi değerini tart ve karar ver.*

*Candan bir şeyden mahrum olmadan ve adama­kıllı zarar görmeden kimse hain veya alçak olamaz.*

*Öç almam ve bana yapılan fenalığa karşı koy­mam icabetmez mi?

 Dostum sana fenalık yapılmamıştır. Çünkü iyi ve kötü senin iradene bağlıdır. Zaten her hangi bir kimse sana karşı haksızlık yaparak kendini yaralamış ise, bu fenalığı ona geri çevirerek neden sen de kendi kendini yaralamak istiyorsun?*

SAVUNMA

Başına gelen belâlar yüzünden başkasını suçlamak bilgisizin yapacağı iştir. Yalnız kendini sorumlu saymak, bu, gö­zü açılmak üzere olan bir adamın işidir. Ne kendini ne de baş­kalarını suçlandırmamaksa uyanık bir kimseye yakışan davra­nıştır.

Vazifeler ekseriya bulunduğumuz durumla ilgili olarak ölçülür. Bahse konu olan baban mıdır? Ona bakmağa, her şeyde itaate, azarlamalarına, kötü muamelelerine katlanmağa, mecbursun.

Fakat benim babam kötü bir baba!

İyi ama dostum, tabiat sana mutlaka iyi bir baba mı bahşedecek? Hayır, sadece sana bir baba verecektir. Kardeşin sana karşı haksız­lık mı ediyor? Onun yine kardeşi olarak kal ve yaptığına önem verme. Her şeyden önce yapmağa mecbur olduğuna, hürriyetinin nerede bulunduğuna ve tabiatın senden yapmış olmanı isteme­diği şeyi yapıp yapmadığına dikkat et. Zira başkaları (sen ken­dini bilirsen) seni asla tahkir edemezler, kıramazlar. Sen an­cak kırıldığını sandığın vakit kırılabilirsin. Böylece, eğer bu münasebetleri göz önünde tutmayı âdet edinirsen komşundan, hemşerinden, âmirinden her vakit hoşnut olursun.

SEVİNEBİLME ARZUSU

*Gerçekten sevinmeğe değer, kendilerine şeref veren ve faydalı olan bir konu olduğu vakit, insanlar arasında sevin­meli ve yalnız o zaman kendilerini kutlamalıdır.

Zindanda olsaydık ölüm cezası verilecek bir suç ile muhakeme edileceğimiz vakitten bir gün önce, bize gelip de «Yazdığım şiirleri okumamı ister misiniz?» diyen bir adama ta­hammül edebilir miydik?

 Dostum beni niye bu kadar yersiz rahatsız ediyorsun? Buna gelinceye kadar bir sürü işim var. Bilmiyor musun ki yarın öldürüleceğim?

 Sokrates zindan­da idi ve öldürüleceği günün arifesinde ilâhiler yazıyordu.*

*Sıtmam var, okuyup çalışamıyorum diye sızlanıyorsun. Pekâlâ, niçin okuyup çalışacaksın? Sabırlı, dayanıklı, sağlam olmak için değil mi?   Sıtma varken sabini,   dayanıklı ol, her şeyi biliyorsun demektir. Sıtma da gezinti, yol­culuk gibi hayatı ören unsurlardandır, onlardan bile faydalı­dır. Çünkü olgun adamı imtihana çeker, kendisine elde ettiği ilerlemeyi gösterir.

Sıtmam var. Bu hastalığı gerektiği gibi geçiriyorsan sıtmalı iken olabileceğin en iyi durumdasın demek­tir. Sıtmayı gerektiği gibi geçirmek ne demektir? Bu; ne Allahtan, ne insanlardan sızlanmamak; görünür tehlike­den telâşa düşmemektir. Çünkü her şey yolunda gidecek­tir. Ölümü cesaretle beklemek, hekimin iyileşmekte olduğunu söylemesiyle çılgınca sevinmemek, daha kötü olduğunu söylediği vakit de üzülmemek. Çünkü fenalaşmak ne demektir? Bu; ruhun bedenden ayrılacağı âna yakınlaşmaktır. Bu ayrılışa fe­nalık diye mi bakıyorsun? Bu ayrılış saati bu gün gelmezse yarın gelmeyecek midir? Sen öldüğün vakit dünya yıkılacak mı? Bunun için sağlamken olduğu gibi hastalıkta da sakin ol.*

*Hiç cesaretin kırılmasın. Bir delikanlıya güreşte yere yatırılınca hemen ayağa kalkmasını ve yine dövüşmesini emreden jimnastik hocalarını örnek al. Sen de ruhuna öyle ses­len. İnsan ruhu kadar idaresi kolay bir şey yoktur. Sadece is­temek lâzım. O zaman her şey olur. Fakat kendini bırakırsan her şey mahvolmuştur. Bütün hayatında artık kalkınamazsın. Yok olman da, kurtulman da senin elindedir.

Ne ile uğraşırken Ölümün sana baskın vermesini istersin? Ben; ölümün bana insana yaraşır büyük, asıl, halka faydalı bir iş yaparken gelmesini isterdim. Yahut daha doğrusu kendimi yola kor iken, bütün ödevlerime karşı dikkatli bir hal­deyken gelmesini isterdim. Ta ki o ânda göklere temiz ellerimi kaldırayım ve Allah’a şunları söyleyebileyim: «İlâhî yardımınızı tanıyabilmek, ona tam ve kesin olarak bağlanmak için bana ver­diğiniz bütün fakültelerin hiçbirini körletmedim. Elimden gel­diği kadar, size saygısızlık etmemeğe çalıştım. Duygularımı ve düşüncemi işte buna bağladım. Sizden asla şikâyet etmedim. Alnıma yazdığınız şeyler başıma geldiği vakit hiçbirinden ıstırap duymadım. Onları değiştirmek bile istemezdim. Bana verdiği­niz dostlukların hiçbirini kirletmedim. Beni yaratmış olduğu­nuz için size şükrederim. Sizin bana verdiğiniz nimetlerden ba­na müsaade ettiğiniz sürede faydalandım. Şimdi onları geri al­mak istiyorsanız, onları size geri veriyorum. O nimetler sizindir, onları nasıl isterseniz öylece kullanınız. Ben de kendimi elleri­nizin arasına bırakıyorum!»*

SIKINTI ÇEKMEMEK İÇİN

Kaygıyla, ıstırapla varlık ve bolluk içinde yaşamaktansa; korkuları ve sıkıntıları kovup, açlık içinde ölmek daha iyidir. Senin sefil olmaktansa, uşağının küstah ve hain olması daha iyidir. Bunun için, küçük şeylerle işe başlayarak, yola gir. Yağını mı döktüler? Şarabını mı çaldılar? Kendi kendine de ki:

«Huzurun bahası budur. Hür­riyetin bahası budur. Bedavaya hiçbir şey alınmaz.» Esirini ça­ğırdığın vakit, düşün ki seni duymayabilir yahut duysa bile, em­rettiğin şeyi yapmayabilir. «Sabrım esirimi azdırabilir ve sonun­da yola gelmez olur» diyeceksin. Bunun böyle olması senin için daha iyidir. Çünkü böylelikle kendini sıkıntılardan uzaklaş­tırmanın çaresini bulmuş olursun.

İktidarını aşan rolü üzerine alırsan, bu rolü iyi oynayamadığın gibi yapabileceğin rolü de bırakmış olursun.

ŞİKÂYET

Neden şikâyete ediyorsun? Allah sana zatında bulunan en büyük, en asıl, en şahane, en ilâhî şeyi; düşüncelerini iyi­ce kullanma kabiliyetini ve en gerçek nimetleri kendinde bulma iktidarını verdi. Daha fazla ne istiyorsun? Bunun için sevin, bu kadar iyi bir babaya teşekkür et ve biteviye duadan geri kal­ma.

*Hapsin, sürgünün ve zehrin ne olduğunu iyice biliyor mu­sun? Her hangi durumda; «bu geçitten geçelim, Çünkü Allah bizi bu yoldan çağırıyor!» diyebilir misin?*

Bil ki, dinin esası ve temeli Allah Teâlâ’nın hakkında doğru ve sağlam düşüncelere sahip olmak, onun var olduğuna ve ilâhî lütuflarını her şeyin üzerine yaydığına, âlemi hikmet ve adaletle idare ettiğine ve senin ancak onlara itaat için ve başına gelenleri, çok hâkim ve çok iyi olan ilâhi hikmetten gelen şeylermiş gibi, tabiî olarak ve bütün gönlünle be­nimsemek ve onlara rıza göstermek için dünyaya geldiğine inan­maktan ibarettir. Bu usulle Tanrıdan asla şikâyet etmez ve sana ihtimam göstermediler diye onları suçlandırmazsın. Fakat bu duygulara ancak elinde olmayan şeylerden vaz geçmekle ve bütün saadetini ve felâketini yalnız elinde olan şeylere bağla­makla sahip olabilirsin. Zira sana yabancı olan bu şeylerden bi­rini iyi veya kötü diye alırsan, istediğinden mahrum olduğun vakit yahut korktuğunla karşılaştığın vakit felâketine sebep olandan şikâyet etmen veyahut ondan nefret etmen zaruridir. Zi­ra her hayvan kendisine fena görünenden, muzır olup zarara sebep olandan nefret ederek, kaçmak ve kendisine faydalı olanı, iyi görüneni ve iyiliğe sebep olanı sevmek, aramak için doğmuş­tur. Bu yüzden; vurulmuş olduğunu zannedenin kendisini ara­ladığını sandığı şeyden haz duyması imkânsızdır. Bunun neti­cesi olarak hiç kimse felâketinden zevk duyup memnun olamaz. Bir baba nimet, servet diye geçen şeylerden oğluna hisse ver­mezse oğlun babasına küfretmesi işte buradan gelir. Eteokles ile Polyneikes’i ebedî düşman yapan da budur. Onlar kral olma­yı büyük bir saadet sanıyorlardı. Çiftçinin, gemicinin ve tüc­carın Allah’a lanet etmelerindeki sebep bundan ibaret ol­duğu gibi karısını veya çocuklarını kaybedenlerin şikâyetlerindeki sebep de budur. Zira fayda nerede ise şefkat, sevgi ve mer­hamet oradadır. Böylece bir kimse isteklerini ve nefretlerini ka­nunu yaratanın tespit ettiği kaidelere göre düzenlerse, dindarlı­ğını, şefkatini kuvvetlendirmiş olur. Tanrı’ya hürmet için dö­külen şarap törenlerinde, kesilen kurbanlarda ve verilen adak­larda herkes memleketinin âdetine uymağa mecburdur. Bu tö­renleri saffetle, ihmalsiz, saygıda kusur etmeyerek yapmalı, âdi bir pintiliğe düşmemekle beraber, kendi iktidarının üstünde harcamaya da kaçmamalıdır.

ÜZÜLMEMEK İÇİN

Hatırla ki ne sana söven, ne seni döven, ne de sana hakaret eden vardır. Fakat bu işleri yapanların sana haka­ret ettiklerine inancın onları sana böyle göstermektedir. Şu hal­de ne zaman biri seni kırar veya kızdırırsa, bil ki seni kızdıran o adam değil, senin inancındır.

İnsanları kederlendiren eşya ve olaylar değil, fakat bunlar hakkında edindikleri düşüncelerdir. Meselâ ölüm bir felâket değildir. Eğer bir felâket olsaydı, Sokrates’e de böyle gö­rünecekti. Fakat ölümün bir felâket ve (kötülük) olduğuna inan­cımız, işte asıl yıkım budur. Bunun içindir ki kederli, üzüntülü, bahtı kara olduğumuz zaman kendimizden başkasını, yani dü­şünce ve inançlarımızdan başkasını suçlandırmamalıyız.

Seni eğlendiren, ihtiyaçlarını doyuran, bir kelime ile sevdiğin her şey karşısında, kendi kendine, onun ne olduğunu sormayı unutma. İlkönce en küçüklerinden başla. Bir çömleği seviyorsan, topraktan yapılmış bir çömleği sevdiğini bil Eğer kırılırsa üzülmezsin. Çocuğunu veya karını seviyorsan kendi ken­dine geçici bir varlığı seviyorum de. Eğer ölüverirlerse ıztırap çekmezsin.

Her ne hakkında olursa olsun: «Onu kaybettim!» deme. Fakat «Onu geri verdim!» de. Çocuğun mu öldü? Onu geri verdin. Karın mı öldü? Onu da geri verdin. Tarlanı mı elinden aldılar? İşte yine bir geri verme.  Lâkin onu elimden alan kö­tü bir adamdı!

Onu sana verenin falan veya filân yolu ile geri almasının ne önemi var? Onu sende bıraktığı sürede, yol­cuların otellerden faydalandıkları gibi, âdeta sana ait bir şey değilmiş gibi ondan faydalan.

*Filozofların kararlarında kesin ve dayanıklı olmak lâzım geldiğini söylediklerini duymuş ve bu yüzden yan­lış düşüncelerine, sapıtmalarına, deliliklerine sarılmışsın. Fa­kat dostum en zarurî olan şey kararların iyi olması yani bu kararların ihtiyatla, gerçeğe ve akla uyarak alınmasıdır. Sa­na bir insanın sinirleri olması lâzımdır, diyorum. Fakat bu si­nirler sağlam bedenin, kuvvetli ve dinç bir atletin sinirleri ol­ması lâzımdır. Sen ise bana isterik bir insanın perişan sinirle­rini gösteriyorsun. Bunlar sinirli değil, sinir hastalığını belli ediyorlar.*

*Sana kötü bir haber getirdikleri vakit, bu habe­rin sana ait olmadığını düşün. Zira o senin elinde olan şeylerin hiçbirini ilgilendirmez.

Bana en büyük suçu yüklüyorlar, ba­na dinsizlik isnad ediyorlar.

 İyi ama Sokrates’i de bununla suçlandırmadılar mı?

Fakat beni ölüme mahkûm edebilirler.

Sokrates de böylece mahkûm olmadı mı? Kafana iyice yerleş­tir ki ceza suçun bulunduğu yerdedir. Bu iki şeyin birbirinden ayrılması kabil değildir. Bunun için kendini talihsiz sanma. Sana göre Sokrates mi yahut onu mahkûm edenler mi daha za­vallıdırlar? Dolayısıyla senin için hiçbir tehlike yoktur. Tehlike hâkimler içindir. Zira sen suçlu olarak ölemezsin, onlar ise bir suçsuzu öldürebilirler.*

TEDBİRLİ OLMAK

Şayet bir kimse senin bedenini karşına ilk çı­kanın keyfine teslim ederse, şüphesiz buna çok canın sıkılır. Ha­karet ettiği vakit müteessir olsun, bulansın diye sen kendi ru­hunu önüne ilk çıkan adama bıraktığın vakit utanmaz, kızarmaz mısın?

Yürürken bir çiviye basmamağa, ayağının burkulmamasına itina ettiğin gibi, varlığının en esaslı tarafının yani seni idare eden aklın da çarpılmamasına dikkat et. Hayatımı­zın her hareketinde bu kaideye riayet edersek her şeyi daha em­niyetle yapmış oluruz.

Ayak, pabucun ölçüsü olduğu gibi herkes için ser­vetin ölçüsü de bedendir. Bu kaideye bağlanırsan daima doğ­ru yoldan yürürsün. Buna önem vermezsen mahvolursun. Bir uçurumda yuvarlanıyormuşsun gibi artık hiçbir şey seni tuta­maz. Pabuç için de böyledir. Ayağının ölçüsünü bir defa aştın mı ilkönce yaldızlı ayakkabıların sonra erguvan renginde kumaş­tan ayakkabıların olur ve nihayet nakışlı ayakkabı istemeğe kalkarsın. Zira bir kere sınırı aşan için artık sınır yoktur.

*Bir hükümdarı yahut büyük bir kişiyi görmeğe git­tiğin vakit sararır, titrer ve şaşırırsın.

 Acaba beni nasıl ka­bul edecek? Bana nasıl muamele edecek?

 Alçak esir! O ânda nasıl isterse öyle kabul edecek ve öyle muamele edecek. Hikmet­li bir insanı kötü kabul ederse kendisi bilir, bunun ıstırabını yalnız başına çeker. Başkasının yaptığı suçtan dolayı sen ıstırap çekebilir misin?

 Fakat onunla nasıl konuşacağım?

 Nasıl istersen öyle konuşursun.

 Şaşırmaktan korkuyorum.

 Nasıl? Ölçü ile, ihtiyatla, edepli bir hürriyetle konuşmasını bilmiyor musun? Ne diye bir insandan korkuyorsun? Zenon Antigone’dan korkmazdı, fakat Antigone Zenon’dan korkardı. Sokrates za­limlere ve mahkemede hâkimlerine cevap verirken, hiç şaş­kınlık alâmeti göstermiş miydi? Diogenes büyük İskender’e, Philippos’a, haydutlara, kendisini satın alan efendisine hitabettiği vakit her hangi bir çekingenlik gösteriyor muydu?*

*Kaptanın en ufak bir dalgınlığı, bir gemiyi mahvetti­ği gibi yapacağımız en küçük ihmal, en küçük bir dikkatsizlik de hikmet öğreniminde bütün ilerlemeyi yok edebilir. O halde uyanık olalım. Koruyacağımız şey altın yüklü bir gemiden daha değerlidir. Bu; temizlik, vefa; sebat, Allah’ın emirlerine itaat, İstıraptan, kaygıdan, korkudan kurtulma, bir kelime ile gerçek hürriyettir.

Biri hâkimliği, başka biri ordu kumandanlığını ister. Bana gelince saffet ile alçak gönüllülüğü isterim. Zira ben hürüm. Allah’ın dostuyum ve ona bütün yüreğimle itaat ederim. Şu halde ne bedene, ne servete, ne mevkie, ne şöhrete ve ne de her hangi bir şeye önem vermemem lâzımdır. Allah bunları önemli saymamayı ister. Eğer Allah dilese idi bütün bunların benim için bir nimet olmasını sağlardı. Mademki bunu yapmadı, bunlar nimet değildirler. Benim ise onun emirlerine boyun eğ­mem lâzımdır.

Hatırla ki sadece şan ve şeref, mevki, servet arzusu bizi boyunduruğa sokmaz. Rahatlık, gezmek, okuyup yazma is­tekleri de bizi esirliğe götürürler. Bir kelime ile ne olursa olsun, bize yabancı her şey, değer verdiğimiz takdirde bizi esirliğe gö­türebilir.

Gerçek saadetin karakteri devam etmek ve hiçbir engele çarpmamaktadır. Bu iki karakteri olmayan saadet gerçek değildir.

İnsanların ne dediklerini, ne yaptıklarını, tenkit veya küçük görme için değil, fakat kendi kendime şunları söy­leyip yapmak için çözüyorum: «Aynı suçları işliyor muyum? Bunlardan ne vakit vazgeçeceğim? Kendimi ne vakit yola soka­cağım? Pek az zaman önce bu insanlar gibi hareket ediyordum. Allaha şükür artık onlar gibi günah işlemiyorum.»*

VAZİFE ŞUURU

Bir işe girişirken, bu işi yapmanın senin ödevin olduğunu bildikten sonra, halk ne kadar fena düşünecek olursa olsun yaparken görülmüş olmaktan korkma. Eğer bu hareket fena ise onu hiç yapma. Yok, iyi bir hareketse, o halde seni se­bepsiz ve yersiz mahkûm edecek olanlardan niye korkuyorsun?

*Ben Yunanistan’da hâkimlik ediyorum.

 Sen hâ­kim misin? Sen hükmetmesini bilir misin? Bu ilmi nereden öğrendin?

 Caesar’dan fermanım var!

 Eğer Caesar mu­sikiden hiç anlamadığın halde, musiki üzerinde hüküm yü­rütmen için sana ferman gönderse idi ne yapardın? Bu fer­man senin ne işine yarardı? Haydi, bu noktada ısrar etmeyeyim. Sana yalnız, hangi vasıtalarla bu mevkii elde ettiğini so­ruyorum. Bu mevkii sana sağlayan kimdir?

Kimin elini öp­tün?

Kimin kapısında yerlere yattın?

Kime rüşvet verdin?

Bu yeri hangi bayağılıklarla, hangi haysiyetsizlikle, hangi sahte­kârlıkla satın aldın?*

*Bütün olaylardan faydalanmak senin elindedir. Artık bana «Başıma ne gelecek?» deme. Ne olursa olsun sana göre ne önemi var? Çünkü sen onu iyi idare ederek, ondan faydalanabilirsin ve her kaza, belâ da ne olursa olsun büyük bir saadete dönebilir. Herakles: «Büyük bir aslan, müthiş bir yaban domuzu, asla karşıma çıkmasın, korkunç ve canavar gibi insan­larla döğüşmiyeyim» dedi mi? Ne diye zahmete giriyorsun? Müt­hiş bir yaban domuzu karşına çıkarsa, savaş daha büyük ve da­ha şerefli olacaktır. Yolunun üzerinde acayip, hakkından ge­linmez insanlar bulursan, dünyayı bunlardan. temizlemekle da­ha büyük yararlık göstermiş olacaksın!

 Ama ölürsem?

 Pek­âlâ! Bir kahramana yakışan hareketi yaparak öleceksin, daha ne istersin?

Yeryüzünde hiçbir şey bedava değildir. Konsül mü olmak istiyorsun? Rüşvet vermen; dolaplar çevirmen, yal­varman kayırıcı bulman, şunun bunun elini öpmen, kapısında beklemen, bin bayağılık, bin haysiyetsizlik yapman ve her gün yeni hediyeler göndermen lâzım gelecektir.

Konsül olmak ne­dir?

On iki değnekten ibaret bir demetle, ortasında bir balta bu­lunan kuvvet ve kudret alâmetini gittiği yerde kendi önünde ta­şıtmak, üç dört büyük mahkemede hazır bulunmak, halka ziya­fetler vermek ve oyunlar tertip etmek, işte bu kadar! İhtiraslar­dan ve kaygılardan kurtulmak, vefaya, uyurken uyumak, gözü açık iken uyanık bulunmak ve hiçbir üzüntü ve korku ile ezilmemek için hiçbir şey vermemek, hiçbir zahmete katlanmamak mı istiyorsun? Haklı olup olmadığına sen karar ver!*

YALAN-CILIK

Bilgiç geçinmekten sakın. Bazı kimselerin gözünde bir şahsiyet gibi görünürsen, kendinden şüphe et. Bil ki hem tabiata ve hem dış eşyaya iradeni uydurmak kolay değildir. Fa­kat her şeye rağmen bunlardan birine bağlanarak ötekini ihmal etmek zorundasın.

*Bizi mahveden şey, felsefeyi dudaklarımızın ucu ile tadar tatmaz hemen hâkim rolü oynamağa çıkmak, başkalarına faydalı olmayı düşünmek ve dünyayı yeniden düzeltmek isteyişimizdir. Hey dostum!

İlk önce kendini düzelt. Ondan sonra insanlara, felsefenin yola koyduğu bir adam göster. Soyda­şına yer, içerken, onlarla gezip dolaşırken kendi örneğinle on­ları aydınlat. Hepsine teslim ol, hepsini kendine üstün tut ve hepsine birden katlan. İşte böylece onlara faideli olursun.*

*İhtiyar bir zengine dalkavukluk edeceğine bir haki­me yaranmağa çalış. Bu görüşme senin yüzünü kızartmaz ve sen de asla onun yanından elin boş olarak çıkmazsın. Bana inanmak istemiyorsan, dene. Bu deneme utanılacak bir şey de­ğildir.

Dostlarının tenkitleri ve alayları senin hayatını değiştirmeğe engel olmasın. Rezalet içinde olup, onlara yaranmayı mı yahut faziletli olarak onların gözünden düşmeyi mi üstün tutarsın?*

YEME-İÇME

Evinden dışarıda yemek yeme ve bütün ziyafet­lerden kaçmağa çalış. Lâkin olağanüstü bir sebep seni zorlarsa, ayaktakımı gibi hareket etmemek için, bütün dikkatini kendi özerinde topla. Bil ki, davetlilerden biri temiz ve namuslu de­nilse onun yanında oturan ve onun gibi hareket eden, özünde ne kadar temizlik olursa olsun gene kirlenir.

 Bedene lâzım olan şeyleri meselâ yeme içmeyi, elbiseyi, «evi, hizmetçileri v. s. ruhun ihtiyaçları ne kadar ve nasıl gerek­tiriyorsa o kadar iste.

ZITLARI BİRLEŞTİRME

Şu iki görüş «Şimdi gündüzdür, yahut şimdi gece­dir.» ayrı oldukları ve iki cüz halinde bulundukları vakit doğru­durlar, ikisi karıştırıldığı veya iki cüz birleştirildiği vakit de yanlıştırlar. Tıpkı bunun gibi, ziyafetlerde başkalarını düşün­meden her şeyin bize ait olmasını istemek kadar akılsızca bir şey olamaz. Bir yemeğe davet edildiğinde, seni çağıranın meziyetle­rini ve ona borçlu olduğun saygıyı düşündüğün kadar, önüne Konacak ve iştihanı açacak yemeklerin lezzetini düşünme.

Her şeyin iki kulpu vardır: biri onu taşımağa el­verişli olan kulp, öteki taşmağa elverişli olmayan kulptur. Şu halde kardeşin sana bir kötülük ederse, onu sana kötülük yap­tığı yandan alma. Bu onu götürüp gitmeğe elverişli olmayan kulptur. Fakat öbür yandan yani senin kardeşin olduğu taraftan al. Bu suretle onu sana, tahammül edilebilir gösteren sağlam taraftan tutmuş olacaksın.

 Şöyle düşünmek doğru muhakeme etmek değildir: «Ben sizden zenginim, demek ki sizden iyiyim. Ben sizden daha güzel konuşuyorum. Sizden daha kıymetliyim.» Doğru mu­hakeme etmek için şöyle düşünmelidir: «Ben sizden zenginim, yani servetim sizinkinden çoktur. Ben sizden daha güzel konu­şuyorum. O halde benim sözlerim sizinkilerden daha değerlidir.» Çünkü sen ne söz ne de servetsin.

* Biz birbirinden çok farklı iki tabiattan kurulu­yuz: Hayvanlarla ortaklaşa sahip olduğumuz bir beden ve Allah ile ortaklaşa sahip olduğumuz bir ruh. Bazıları deyim ye­rinde ise, kötü ve geçici olan birinci akrabalığa düşkündürler. Bazıları da sonuncusuna; bu güzel ve ilâhi akrabalığa sokulur­lar. Bu yüzden bir takım insanların düşünceleri asildir, sayısı çok olan öbürlerinin de düşünceleri sadece âdidir. Bana gelin­ce ben neyim? Zavallı, küçücük bir adam; bedenimi meydana getiren bu pazılar ise hakikatta son derece cılız ve sefildir­ler.

 Fakat sende bu kemiklerden, etlerden çok daha asıl şey­ler vardır. O halde niçin o kadar yüksek olan bu prensipten uzaklaşarak pazılara ve kemiklere bağlanıyorsun? İşte aşağı yukarı bütün insanların ayaklarının kaydığı yer. Ve yine işte bunun için onların arasında bu kadar canavar, kurt, aslan, kaplan ve domuz vardır. Kendine dikkat et ve bu canavarla­rın sayısını kabartmamağa çalış.*

*Kötü huylara, kötü ihtiraslara düşkün kimselerin ruhu asla doymaz. Daima kararsız, sebatsız akımlarına uyarak sürüklenip durur. Bunlar dost olamazlar.

Şu iki adamın dost olup olmadıklarını bilmek is­ter misin? Kardeş midirler, birlikte mi yetişmişlerdir, aynı ho­calarda mı okumuşturlar, bunları sorma, sadece (iyilik ve kö­tülük) dediklerinin ne olduğunu öğrenmeğe çalış. Eğer iyilik dedikleri elimizde olmayan bir şey ise, onların dost olduklarını söylemekten çekin. Vefalı, hakikatli ve hür olmadıkları gibi dost da değillerdir. Fakat iyilik dedikleri şey irademiz altında olan ve sağduyulara bağlı bir şey ise, onların baba, oğul, kar­deş olup olmadıklarını, uzun zamandan beri tanışıp tanışma­dıklarını düşünme ve dost olduklarını söylemekten çekinme. Dostluk; saffetin, vefanın ve bütün güzel, temiz olan şeylerde kaynaşmanın bulunduğu yerden başka bir yerde olabilir mi?

Amphiaraos uzun zaman karısı Eriphyle ile yaşa­mıştı. Bir sürü çocukları olmuştu. Bu kadar mutlu bir aile hiç­bir yerde görülmemişti. Bu kadına bahalı bir gerdanlık sunul­du. Ne kadın, ne ana kaldı.

Güzellik ile çirkinlik arasında hiçbir fark olmadı­ğını iddia etmek nankör ve toy olmaktır.

Nasıl?

Thersites, Akhillcus kadar hoş ve çekici olabilir mi? Şu çirkin kadın Helene’yi görmek kadar zevk verebilir mi? Bu inanç bayağıdır ve küfürdür. Bu, eşyanın mahiyetini bilmeyen ve aradaki farkı du­yarlarsa sürüklenip mahvolacaklarını sanan kimselerin düşün­cesidir. Güzelliği inkâr ederek ondan kurtulmak mümkün de­ğildir. Onu bilmek ve ona dayanmak gerektir.*

*Alışkanlıklara zıt alışkanlıklarla hâkim olunur. Şeh­vete mi düşkünsün, ona mahrum olmak ıstırabıyla hâkim ol. Tembel misin? Çalışmağa sarıl. Şaraba mı düşkünsün, sade su iç. Bütün kötü alışkanlıklara karşı böyle davran; boşuna uğraşmadığını göreceksin. Yalnız iyice kendine güvenmeden kötü alışkanlıklarla üstünkörü de olsa savaşma. Çünkü savaş için he­nüz iki kuvvet denk değildir. Seni yenmiş olan yine yenebilir.

Yalnızlıktan şikâyet ediyorsun. Yalnız olmak ne demektir. Acaba insanlarla düşüp kalkmaktan uzak olmak mıdır yahut her türlü yardımdan mahrum kalmak mıdır? İyi ama düşün ki Romanın ortasında, aile içinde, dostlar, komşular ve bir sürü esir arasında da insan ekseriya yalnız olduğu zaman­kinden daha az yalnız sayılamaz. Yalnızlığı ortadan kaldıran her hangi bir insanla buluşmak değildir. Belki faziletli, vefalı, yardımsever bir insanla görüşmektir. Yalnızsan düşün ki Allah da yalnızdır ve kendisinden memnundur, her şeyi de ken­disinde bulur. Ona benzemeğe çalış. Bu, senin elindedir. Kendi kendinle sohbet et, kendine söyleyeceğin ve soracağın o kadar çok şey var ki! Başkalarına ne ihtiyacın olabilir? Her türlü yar­dımdan mahrumsun. Ne baban, ne kardeşin, ne çocukların, ne dostların var. Hepsini kaybettin. Lâkin sana bakmakta kusur etmeyecek ve sana mutlaka lâzım olan her yardımı yapacak öl­mez bir Rabbın yok mu? *

*Sağlık bir iyilik, hastalık bir kötülüktür.

 Yanlış düşünce. Sıhhati yerinde kullanmak bir iyilik kullanma­mak bir kötülüktür. Hastalığı akıllıca idare etmek bir iyilik, idare etmemek bir kötülüktür. İyiliği her şeyden, ölümden bile sızdırmak kabildir. Kreon’un oğlu Menoikeus vatanı için öldüğü vakit bundan büyük bir iyilik görmedi mi? Böylece dindarlığı­nı, yüksekliğini, sadakatini ve cesaretini ispat etmiş oldu. Eğer hayata bağlı olsaydı bütün bunları kaybedecek ve bunların zıd­dı olan suçları işlemiş olacaktı: nankörlük, dinsizlik, korkaklık, sadakatsizlik, cesaretsizlik. O halde çamurdan Tanrıdan korkunuz ve hür olmak için gerçeğe gözlerinizi açınız.*

*Mutluluk ile istek birlikte olamazlar.İhtiyarlamak istiyorsun ve sevdiklerinden hiçbiri­nin öldüğünü görmek istemiyorsun. Bu; bütün dostlarının ölmez cumasını ummak ve yalnız senin için Allah’ın kanunlarını ve dünyanın düzenini değiştirmesini istemektir. Bu, doğru mudur ve sen haklı mısın?

Roma’dan haber alıyorsun, birden üzüntüye ve ma­teme düşüyorsun. Senden iki yüz fersah mesafede olup bitenin seni kırmasına imkân var mıdır? Yalvarırım, bana söyle, senin bulunmadığın yerden sana ne zarar gelebilir?

Nasıl bir hayat sürüyorsun? İyice uyuduktan sonra, ne vakit istersen o vakit kalkıyorsun, esniyorsun, oyalanıyor­sun, yüzünü yıkıyorsun, ondan sonra vaktini öldürmek için ya eline kötü bir kitap alıyorsun veyahut etrafında ilgi uyandır­mak için saçma bir şeyler kaleme alıyorsun. Sonra çıkıyor; mi­safirliğe gidiyor, geziyor, dolaşıyorsun. Eve dönüyorsun, banyo­ya giriyorsun, yemek yiyorsun, yatıyorsun. Sürdüğün bu karan­lık hayatın sırlarını sana açacak değilim, onları keşfetmek çok kolay. Bir Epikuros’cunun yahut bir hovardanın yapabileceği bu hareketlerle birlikte Zenon gibi Sokrates gibi konuşuyorsun. Dostum; ya huylarını değiştir yahut konuştuğun dili. Sahte ola­rak Roma hemşerisi adını kullanan ağır ceza görür. Filozoflu­ğun büyük unvanını lâyık olmadan kullanan ceza görmeden kullanabilir mi? Bu, olamaz. Çünkü cezaların cinayetlerle denk olmasını isteyen Allah’ın sarsılmaz kanununa uygun düşmez.*


[1] (trc. Burhan Toprak), İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul–1962

[2] Cynic: i. alaycı tip, toplumsal değerleri küçümseyen kimse, kinik, hayatın güzelliklerine karşı çıkan felsefeci, kötümser, (köpekleşme tarzı)

[3] -Epicteto’s Life, His Works and Philosophical İdeas- Dr. Enver DEMİRPOLAT (Fırat Ü. İlahiyat Fakültesi-İslam Felsefesi Ana Bilim Dalı)

[4] Epiktetos- Düşünceler ve Sohbetler, İstanbul-1962

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI


Kur’ân-ı Kerim’e göre ahir zamanda beklenen Mesih veya mehdi gelmiştir,
ismi de Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’dir.

Mehdi inancı zamanımızın ve geçmişin büyük dinlerinde görüldüğü gibi, ilkel dinlerde de görülmektedir. Bu inanç tarihin çeşitli devirlerinde dinî-siyasî hareketlerin enerji kaynağı olmuştur. Günümüzde de dünyanın çeşitli yerlerinde ve çeşitli dinlerinde etkisini göstermektedir. Ülkemizdeki çeşitli dînî cereyanlarda da bu inancın büyük rol oynadığına, onların enerji kaynağını teşkil ettiğine şahit oluyoruz. Güncel önemini geçmişte olduğu gibi günümüzde de koruyan bu önemli konu hakkında, ülkemizdeki çeşitli dînî yazılarda dogmatik bilgilere tesadüf ediliyorsa da konuyla ilgili köklü, bilimsel araştırma eserlerine rastlamak çok güçtür.

Ancak Hristiyanlığın kendisi mehdi (Mesih) inancı ve tasavvuru üzerine bina edildiği için Hristiyan âlimlerince bu konu üzerinde fazlaca durulduğuna şahit oluyoruz. Fakat bu çalışmalar genellikle Yahudilik ve Hristiyanlıktaki Mesih inancı etrafında yoğunlaştığı görülmektedir. Bununla beraber, az sayıda da olsa bazı araştırıcılar diğer dinlerdeki mehdilik inançlarını araştırmışlar ve temel kaynaklarını kendi dillerine tercüme etmişlerdir.

 

MEHDİ KAVRAMI

Mehdi kavramı çeşitli dinlerde ve dillerde muhtelif kelimelerle ifade edilmektedir. İlkel din mensuplarından Yeni Gine halkı bekledikleri kurtarıcının Mensren olduğunu söylerler. Ancak Avrupalı araştırıcılar mehdi inancım ve mehdilik hareketlerini içine alan bir kavram olarak Yeni Gine yerlileri kültürü için “Kargo-Kültü” deyimini kullanmışlardır. Kargo, “gemi yükü” anlamına gelmektedir. Yerliler de bir kült kahramanının ata ruhları ile beraber, zenginliklerle dolu bir gemi ile istikbalde geleceğine ve kendilerini yabancı hâkimiyetinden kurtararak refah ve selâmet yolunu göstereceğine inanıyorlardı. Kuzey Amerika yerlilerinden Algonkin’lerin Montagnai kabilesinin müstakbel kurtarıcısı, efsanevi kült kahramanları olan Tsekabecdir. Fakat bu isim Montagnai kabilesi dışında kullanılmaz. Batılı araştırıcılar Kuzey Amerika yerlileri arasındaki mehdi inanç ve hareketlerinin genel ifadesi olarak “Ghost-Danc deyimini kullanmışlardır. Buna gerekçe olarak da yerlilerin, kült kahramanlarım, ilkel mehdilerini davet ve bekleme esnasında ibadet olarak bol bol dans etmeleri ve eğlenmeleri gösterilmektedir. Bu iki deyimin dışında mehdi kavramını ifade eden başka kelimelere rastlamıyoruz.

Eski Amerika yerlilerinden Azteklerde müstakbel kurtarıcı, İlâhî hükümdar Quetzalcoatldır. Kelime ‘yeşil tüylü, kanatlı yılan” anlamına gelir. Maya’lardaki karşılığı ise “Kukulkan”dır. Kendisine Tanrı olarak inanıldığı gibi istikbalde geleceğine, kendilerini düşmanlardan kurtararak ilâhî adaleti hâkim kılacağına inanıyorlardı.

Eski Mısırlılarda mehdi, Tanrı Re’nin göndereceği Ameni isimli bir hükümdar olacaktı. Bu müstakbel hükümdarda mehdi tasavvuru görülüyorsa da, henüz özel bir kavram gelişmemiştir.

Hindularda mehdi kavramı çok gelişmemiştir. Ahir zamanda geleceğine inanılan muhteşem hükümdar mehdi Kalkidir. Kalki kelimesi Arya dilinin bir ürünüdür. Bazan “Kalkin” veya “Kalkih” olarak rivayet edilir. Hindologlara göre bu kelime Arya dilindeki “kir, leke” veya herhangi bir şeyi kirletmek” anlamına gelen kalka kelimesinden türemiş olmalıdır. Bu kirletme veya kirlenme “günah işleme, günah” mânâsını da ihtiva eder. Eğer bu tâbir başlangıçtan beri müstakbel bir mehdi için kullanılmışsa, o zaman “kalki” kelimesi dysphemik (Psikolojide herhangi bir konuşma bozukluğu ..) bir tâbirdir. Yani dünyanın kirlerini, günahlarını (kalka’yı) temizleyecek kimse olarak, bu isim kendisine verilmiştir. Kalki kelimesi tarihi bir isim de olabilir. Rama veya Krişna, Vışnu’nun geçmişteki avataraları [1]olduğu, gibi, Kalki de Vişnu’nun müstakbel avatarasıdır. Cayna’lara göre dünyanın çöküş devirlerinde kötü krallar, (kalkiler ve upakalki’ler) gelecek ve bunlar Kutsal Cayna müminlerini tâkip edip, eziyet edeceklerdir. Tabir Vişnuizm’den çıktıysa, bu kelimenin Caynalarca ters anlamda kullanılmasının izahı açıktır: Vışnucularla Vayşavalar arasındaki düşmanlık olmalıdır.

Budizmde mehdi kavramım ifade eden kelime “Maytreyadır. Sanskritçe mâyitr” kelimesinden türemiştir. Mâytrî kökü dostluk, merhamet, Maytreya kelimesi ise merhametli, sevimli anlamındadır. Kelime bunlara ilâveten “takdis olunmuş, mesut, hamdeden mânâlarını da ihtiva eder. Kelime çeşitli dillerde telâffuz değişikliklerine uğramıştır: Singalce “maytri”, Siamca “metray” Moğolca “maydari”, Japonca “miroko” gibi. Maytreya için Çinliler “mi le phu sa veya “tse shi Tibetliler de Byamps pa”(telâffuzu: campa veya çampa) kelimesini kullanırlar. Maytreya mehdinin soyadıdır. Esas, yani ön ismi ise “yenilmez, şefaatçi” anlamına gelen Ayita olacaktır.

Mehdi tasavvuru Konfuçyanizm ve Taoizmde de görmekle beraber bu tasavvuru ifade eden özel bir kelimeye rastlanılmamaktadır. Mehdi büyük bir aziz, kutsal bir kimse olacaktır, fakat henüz isim belli değildir.

Mecusîlikte ise mehdi kavramım ifade eden kelime “saoşyant”dır. Kelime, ‘yardımcı, yardım edici” anlamına gelir. Yasna LXI,5, de şöyle bir beyit de vardır: “Saoşyantlar olarak druy”u (yalanı, kötülüğü) bertaraf edeceğiz. Onu dünyanın yedi bucağından süreceğiz” Istılah olarak ise bu kelime, âhir zamanda gelip yeryüzünde ilâhı adaleti hâkim kılacağına inanılan, Zerdüşt soyundan bir kurtarıcıyı, bir hükümdarı ifade için kullanılır.

Yahudi ve Hristiyanlıkdaki mehdi tasavvurunu ifade eden Mesih kelimesi, İbranca (ham)maşîah ve Aramca meşiha kelimelerinin Arapça şeklidir. Kelime “yağ sürülmüş, mesh edilmiş, temizlenmiş anlamına gelir. Bu kelimenin Avrupa dillerindeki karşılığı (maşiah’nın Yunanca tercümesi olan) “christos”  tabirinden türemedir. Başlangıçta mesih tâbiri İsrail Kralları için kullanılırken, sonradan başrahip ve rahipler için de kullanılmaya başlanmıştır. Çünkü krallar tahta çıkarken, başrahip ve rahipler de tayinlerinde kutsal yağ ile mesh ediliyorlardı. Bu tür bir törenle onlara özel bir güç ve kutsiyetin geçtiğine, inanılıyordu. Hatta daha sonraları peygamberler de mesh edilmeye başlandı. Yâni mesh işlemi Tanrı ile yakından ilgili herkese yapılıyordu. Bütün bunlardan, “mesih” kelimesinin Tanrı ile yakından ilgisi olan kimseler için kullanıldığı sonucu çıkmaktadır.

Bu eserde incelemek üzere ele aldığımız “mesih” kelimesinin ıstılah mânası yukarıdaki tarihî anlamları da kapsamakla beraber, âhir zamanda Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilecek ve yeryüzünü hâkimiyeti altına alarak, insanlara doğru yolu gösterecek bir peygamber veya dînî lider şeklinde tarif edilebilecek özel bir anlamı da ihtiva etmektedir. Kelime âhir zamana yönelik manasını, Fohrer’e göre Babil esaretinden sonra, Rehm ve Zobel’e göre Hristiyanlıktan bir kaç asır önce, Gressmann’a göre Hristiyanlıkla beraber kazanmıştır.

Müslümanların kullanmış olduğu mehdi kelimesi Arapça bir kelimedir ve “hadâ” kökünden türemiştir. Bu kök “birine yol göstermek, birini doğru yola veya doğru inanca sevk etmek mânâsına gelir.

Allah Teâlâ’nın isimlerinden el-Hâdî kelimesi de bu kökten türemiştir. Hidayet edici, kurtuluşa ulaştırıcı, rehber anlamındadır. El-Mehdî kelimesi ise “kendisine rehberlik edilen demek olup, Allah Teâlâ tarafından yol gösterilen, yani hususî bir tarzda Allah Teâlâ’nın hidayetine nâil olan kimse veya kişi mânâsına gelmektedir. Hz Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme de, insanlara doğru yolu gösterdiği, Tanrıya kulluk etmeye çağırdığı için “mehdi” lâkabı verilmiştir. Istılah olarak ise, âhir zamanda Allah tarafından gönderileceğine ve Müslüman bir dünya imparatorluğu kuracağına inanılan bir şahıs, bir hükümdardır.

Yukarıda açıkladığımız çeşitli dinlerdeki mehdi kavramını ifade eden kelimeler arasında etimolojik bir benzerlik bulmak mümkün değildir. Hepsi de kavram olarak âhir zamanda geleceği tasavvur edilen bir kurtarıcıyı ifade etmekle beraber kelime anlamlan birbirlerinden ayrılmaktadır. Mensren, Mesih, Mehdi ve Maytreya gibi “M” harfi ile başlayan kelimelerin aynı mefhumu ifade etmeleri ise, bir tesadüf olmalıdır. Aynı kavramın çeşitli dinlerdeki muhtelif ifadeleri, mehdi tasavvurlarının birbirlerinden ayrı, her dinin kendi içinde doğuşunun bir işareti olabilir.

 

MEHDİ İNANCININ MENŞEİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER

Hristiyan dininin temelini mehdi inancı teşkil ettiği için mehdilik inancının kökleri ve gelişmesi konusu batılı araştırıcılar tarafından büyük ilgi görmüştür. Bu konunun tekrar araştırılması gâyemiz olmadığı için daha önce yapılan çeşitli araştırmaların neticesi olan iki ana görüşü kısaca zikretmekle yetineceğiz:

a)          Mehdi inancının ilk defa Sümerlilerde doğduğu, Babillilerde ve Mısırlılarda gelişmeye devam ettiği ve bu iki kanaldan dünyaya yayıldığı teorisidir. Bu görüşün tek temsilcisi olan Alfred Jeremias, mehdi inancının izlerini Sumerlilerde ve Babillilerde görmüş ve diğer dinlerdeki mehdi inançlarının doğuşuyla bağlantılar kurmuştur. Jeremias’a göre, amanın günden güne kötüleşeceği, günahların dünyayı saracağı, halkın beklediği kurtuluşu ise, Tanrının kendisi veya göndereceği bir hükümdarın gerçekleştireceği, dünyayı tekrar düzelteceği inancı Mezopotamya’da yaygındı. Bu sebeple Kral I. Sargon (M.Ö. 2350 yılları) kendini beklenen hükümdar olarak ilan etmiş ve kendisi hakkında efsaneler söyletmişti. Aynı şekilde Hamurabi de (M.Ö. 1728-1686) beklenen kurtarıcının kendisi olduğunu ve Tanrı Şamaş’ın oğlu olarak dünyaya geldiğini açıklamış, ülkede adaleti hâkim kılmanın, kötüleri ve zâlimleri yok etmenin kendi vazifesi olduğuna inanmıştı. Taraftarları onun ölümünden sonra tekrar geri dönmesini beklemişlerdi.

Mezopotamya’daki bu inanç, M.Ö. 2000 yıllarında Mısır’ı tesiri altına almıştır. M.Ö. 1950 yılından kalma bir papirüs metnine göre Kral Snefru kâhinine Mısır’ın istikbalini sorduğunda, kâhin önce zamanın günden güne kötüleşeceğim, Mısır’ın başına büyük felâketler geleceğini, nihayet güneyden çıkacak Ameni isimli hükümdarın Mısır’ın kaderini değiştireceğini, adaleti hâkim kılacağını haber vermiştir. Gerçekten tarihte ilk defa istikbale yönelik bir bekleyişi Mısır’da görüyoruz. Jeremias’a göre bu inanç Mısır’dan İsrailoğullarına, Babil’den İran’a oradan da Hindistan’a geçmiştir. Daha önce Çin’de bir hidayetçi görüş yok iken, Budizm’in Çin’e yayılmasından sonra Konfuçyanizmde bir mehdi tasavvuru görülmüştür.

W. Staerk ise Jeremias’ın genel görüşüne itiraz etmemekle beraber, mesih inancının Yahudiliğe Mısır’dan değil, Mecusilikten geçtiğini iddia etmektedir. Staerk’e göre bu tesir, Yahudilerin Mecusilikteki mehdi inancını aynen benimseyerek değil, ancak inancın ilk elementlerini alarak ve kendi içerisinde geliştirerek olmuştur. Bu tesir Mecusi halk inancının Yahudiliğe tesiri olarak da değerlendirilebilir.

Jeremias’ın mehdi inancının Yahudilikteki menşei görüşüne itiraz edenlerden biri de Hugo Gressmann’dır. Der Messias isimli eserinde Yahudilerin mesih inancını Mısırlılardan değil, Amurrilerden almış olabileceklerini iddia etmiştir. Gressmann’a göre Yahudiler Amurrilerden ilk hükümdar tasavvurunu almışlar ve Melhizedek’i ilk Kudüs hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. Bu ilk hükümdar tasavvuru son hükümdar tasavvurunu doğurmuş ve bu tasavvurdan Yahudilik içindeki mesih inancı ortaya çıkmıştır.

b)           Mehdi inancının kökleri hakkındaki ikinci görüşe göre ise, mehdi inancı her dinin kendi içinde, kendi tarihî, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir. Bir dindeki mehdi inancının diğer dindeki mehdi inancına etkisi yoktur. Hinduizm, Budizm ve Zerdüştîlikteki mehdi inançları konusunda kıymetli araştırması bulunan Abegg’e göre, Hinduizm’de mehdiliğin menşei Tanrı Vişnu’nun müstakbel avatarası inancıdır. Budizm’de ise Buda Şakyamunî’den önce Budaların dünyaya geldiği gibi, istikbalde de bir Buda’nın geleceği tasavvuru bu inancı doğurmuştur. Bunda Bodisatva (Bodhisattva) inancının da rolü olmuştur. Zerdüştîlikteki mehdi inancı ise kurucusunun şahsiyetiyle yakından ilgilidir. Köklerini Avesta’ın çekirdeği sayılan Gathalar teşkil eder.

Yahudilikteki mesih inancı da, Martin Relim, Lorenz Dürr ve Hocam H. J. Schoeps’e göre, kendi içinde Kral Dâvud özleminden ve Tanrı’nın ona, hükümdarlığının ebedi olacağı hakkındaki vaadinin istikbalde gerçekleşeceği ümidinden doğmuş bu inancın ortaya çıkmasında dış dünyanın tesiri olmamıştır.

İslâmiyet’teki mehdi inancı, İbn Haldun ve Margoliouth’a göre ise, Hulefa-i Râşidîn devri sonundaki Müslümanlar iç harbinin tarihî ve psikolojik neticesidir. Mehdi ismi ilk defa Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî tarafından Muhammed Hanefi adına kullanılmıştır.

 DİNLERDE ZAMAN TASAVVURU

Dînî tecrübede mekân kadar zaman da önemlidir. Çeşitli dînî telâkkiler, görüşler ve münâsebetler zaman içinde teşekkül etmekle ve gerekirse fiîle dönüşmekte, dolayısıyla kutsal zaman tasavvuru da ortaya çıkmaktadır. Zamanın başlangıcı ve sonu problemi, eski yüksek dinlerde de görüldüğü gibi, çok eskilere dayanır. Eski Mısır’da her firavunun tahta çıkışında yeni bir devrin başladığından söz edilirdi. M.Ö. 14.yüzyılda IV.Amenophis (Echnaton) bu telâkkî doğrultusunda kendi hükümranlığı ile yeni bir dünya devrinin başladığını ileri sürmüştü. Artık her tahta çıkışta, dünyanın bir devri arkada kalıyor ve yenisi başlıyordu. Yeniden başlama fikri insanlara daha sevimli geliyordu. İlâhî senelerin sonsuzluğunda bir devir bitiyor, daha ümit vericisi başlıyordu.

Bu dünya devirleri öğretisinin en eski sistemleşmiş şeklini Sümer dini metinlerinde görüyoruz. Buna göre insanlık tarihinin iki devri vardır. Bunlar tarihen birbirini tâkip eden hükümdarlıklardır. Birinci devir, hükümdarlığın gökten inmesiyle başlar ve Tufan’a kadar 241.200 sene sürer, yânî bir kaosla, tufanla son bulur. Bundan sonra ikinci devir başlamıştır. Bu yeni devir insanlarının kaderi de birincilerinkinden farklı olmayacaktır. Yani dünya devirleri bir ahenk içinde başlıyor, ardından bir lânet devir geçiriyor ve tekrar rahmet devrine dönüyor. Tabîi bunun temelinde takvim yılındaki ölüm ve hayatın ebedi ahengi bulunmaktadır. Kışı, bahar ve yazın tâkip ettiği gibi, insanlığın ve tabiatın bozulmasını da yeni bir yenileme devri tâkip edecektir. Bu bir dâirevî dönüştür. Her devir yaratılışla başlar, bir kaos, bütün elementlerin karışması ve bir kıyametle son bulur.

Eski Amerika yerlilerinden Aztekler’e göre dünyamız yaratılışından bu yana tabiat felâketleri ile son bulan dört devir geçirmiştir.

Birincisi “su güneşi”, su felâketi ile yani tufanla,

İkincisi “kaplan güneşi”, kaplanların güneşi yemesiyle,

Üçüncüsü “ateş güneşi”, gökten ve volkanlardan gelen ateş ile,

Dördüncüsü “rüzgar güneşi”, fırtına ile dünya devirleri son bulmuştu.

Şimdiki dünya devri ise sonuncu olup, zelzele ile nihayete erecektir. Her ne kadar daha önceki felâketlerde tanrılar yeni bir dünya görmek için fiîlen yardım etmişlerse de, bu defa böyle bir yardım olmayacak ve dünya yenilenmeyecektir.

Hinduizmin zaman tasavvuru dairevîdir.[2] Kâinatın yaratıcısı Tanrı Brahma’nın hayatı 311.040.000.000.000 Brahma senesi sürer. Bu uzun süre de birbirini tâkip eden gece ve gündüzlere ayrılır ve her biri kalpa ismi verilen uzun sürelerden oluşur. Bir kalpa 4.320.000.000 senedir. Her bir kalpa da bin büyük dünya yaşını ihata eder. Bunlardan her biri de yuga ismi verilen dört devreye ayrılır. Sırasıyla: Krita-, Tretâ- , Dvâpara- ve Kaliyuga olarak isimlendirilirler. Yine sırasıyla süreleri 4000, 3000, 2000, 1000 Tanrı yılı devam eder. Bir Tanrı yılı ise 360 insan yılıdır. Her bir yuganın onda biri kadarı doğuş ve onda biri kadarı da batış süresidir. Bunlardan Kritayuga başlangıç ve altın devridir. İnsanlar bu devirde 4000 sene yaşarlar. Kast ayrımı ve çalışma yoktur. Arzu ettiklerini hemen önlerinde bulurlar Fakat zaman günden güne kötüye gider ve nihayet kaliyuga gelir. Şimdi biz bu devrin sabah kızıllığında bulunuyoruz. Yaşadığımız Mahayugada; Kaliyuga Krişna’nın ölümü M.Ö.  17 Şubat 3102  dir. Bununla kaliyuganın sabah kızıllığı başlamıştır. Artık gün günden daha kötü gelecektir. İyi bir devir için biz daha binlerce yıl bekleyeceğiz. Kaliyuga Mehdi Kalki ile sona erer ermez dünyanın kaderi hemen değişecek, bozulan ilişkiler ideal şekliyle kritayugada geri dönecektir. Yağmurlar zamanında yağacak, burçlar saadet durumunu gösterecek, gezegenler normal nizamına dönecek, eşya ilk halini alacaktır.

Budizm’in zaman tasavvurunda ise, Hinduizm’ın yugasının yerini kalpalar alır. Zaman dört asankhya-kalpaya (sayısız kalpalara) ayrılır. Fakat Budizm’de varlığın ezeli başlangıcı fikri yoktur. Yükselme ve gerileme zamanları periyodik olarak birbirlerini tâkip ederler. İçinde bulunduğumuz zaman gerileme devridir. Artık gün günden kötü gelmektedir. Bu durum daha bir süre devam edecek ve insanların ömürleri kısalarak on seneye kadar inecektir. Bundan sonra zaman tekrar düzelmeye başlayacak ve ömürler uzayarak 80.000 seneyi bulacaktır. Dünyadan hastalık ve yokluk kalkacak, etraf güllük gülistanlık olacaktır.

Mecusilerce dünyanın ömrü 12.000 yıldır. Zaman dairevi değil, doğrusal (lineal)dır. Bir defaya mahsus olarak bir doğrultu istikâmetinde akar gider. 12.000 sene dört eşit parçaya ayrılmıştır. Zerdüşt’ün kendisi 6000 yılında dünyaya gelmiştir. Bundan sonra her bin senede oğullarından biri dünyaya gelecek ve öğretiyi yenileyecektir. Nihayet âhir zaman diyebileceğimiz üçüncü bin yılın sonunda mehdi Saoşyant dünyaya gelecek ve onun bin yıllık hükümranlığından sonra hâkimiyet Ahuramazda’ya teslim edilecek ve âhiret hayatı başlayacaktır.

Yahudilerce dünya devirleri ve tarih anlayışı, zamanın bir doğrultu boyunca akıp gitmesi şeklindedir. Dünyanın sonunda beklenen kıyamet de bu akan zamanın sonunda meydana gelecektir. Hatırasını yaşadıkları evvel zamanın saadet devri, âhir zamanda aynen tekrar etmemekle beraber kendisine has yeni bir saadet devri gerçekleşecektir. Bu saadet devri doğrudan doğruya mesihin tezahürüne bağlıdır; dünyanın sonuna kadar devam edip kıyametle son bulur.

Yahudi âlimlerine göre, haftanın yedi gün olduğu gibi dünyanın genel ömrü de her günü bin sene olan yedi gündür. Bunun altı günü çalışma, yedinci günü dinlenmedir. Aynı şekilde dünyadaki hata faal şekilde 6000 senedir, yedinci bin ise sâkin geçecektir. Çünkü insanların devri altı bin yıldır, yedinci bin yıl ise sabatın (cumartesinin) karşılığıdır ve o rabbindir. Eliyyahu ekolüne göre dünyanın ömrü olan altıbin senenin ilk iki bin senesi karışıklık devri, ikinci iki bin senesi hikmet ve şeriat devri, üçüncü ikibin senesi ise mesih devridir. Fakat insanların fazla günahlarından dolayı bu sürenin bir kısmı iptal edilmiştir. Dünyanın süresi 4250 yıldan daha az olmayacak ve sonunda mesih görünecektir. Kıyamet ise yedinci binin geçmesiyle kopacaktır.

Hristiyanlıktaki zaman tasavvuru Yahudilerinkine benzemekle beraber, Âdem ve Mesih tasavvuruyla da birleştirilmiştir. Çünkü yaratılış ve hidâyet, Âdem ve Mesih aynı fikre aittirler. Zamanın başı ve sonu aynıdır. Haggada’ya göre Âdem altıncı günün dokuzuncu saatinde cennete yerleşmiş ve oniki saatte de günah işleyerek cennetten sürülmüştür. Buna uygun olarak İsa Mesih de dokuzuncu saatte cennete girmiştir. Çünkü İsa altıncı saatte çarmıha gerilmiş, üç saat cehennemde kalmış ve ondan sonra cennete girmiştir. Evvel ve âhir zamanı birleştiren gün Cuma günüdür. Âdem ve Havva Cuma günü cennetten çıkarılmıştır. Mesih de Cuma günü mezara konmuş ve o, Âdem’i işlediği günahtan kurtarmak için cehenneme inmiştir. Âdem Cuma günü dokuzuncu saatte cennetten dünyaya indirilmiş ve Mesih de Cuma günü dokuzuncu saatte çarmıhtan toprağa indirilmiştir. Âdem yaratıldığı gün olan Cuma günü ölmüştür. Ölümü, cennetten çıkarıldığı ay olan Nisan’ın 14. günü, dokuzuncu saatte olmuştur. Bu saat İsa Mesih’in de ölüm saatidir. Evveliyattaki sulh ve sükûn devri, âhir zamanda da tekrar edilecektir. Ahir zaman evvel zamana uyacaktır. Tabiat hadiselerindeki, hayat-ölüm-hayat sırrı, kaos içine düşen eski âlemin Mesih ile yeniden yaratılması şeklinde dünya devirlerinde tezahür edecektir. Hristiyanlardaki bu zaman spekülasyonu Staerk’e göre Hinduizm’in avatara öğretisinin İran yoluyla Hristiyanlığa tesiridir.

İslâmiyet’e göre, zamanın başlangıcı olduğu gibi, bir sonu da olacaktır. Dünya altı günde yaratılmıştır. Âdem ile beraber dünyada insanlık tarihi başlamıştır. Ne kadar süreceğini Allah’tan başka kimse bilmez. Hz.Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberler zincirinin son halkası olması, dünyanın ömrünün azaldığının bir işaretidir. Onunla âhir zaman başlamıştır. Dünyanın sosyal nizamı günden güne kötüye gidecektir. Bir müddet Mehdi hükümranlığı ile düzelecekse de, onu süratle geriye gidiş tâkip edecektir. Dünyadaki son Müslümanın ölmesiyle de kıyamet kopacaktır. Bunu haşir ve âhiret hayatı tâkip edecektir.

Yukarda ana hatlarıyla ele aldığımız dinlerdeki zaman tasavvurlarını özetlersek:

  1. Bazı dinlerde zaman rahmet-felaket devirleri olarak, dairevî bir şekilde ebediyen tekrar eder.
  2. Bazı dinlere göre de zaman bir doğrultu istikâmetinde, rahmet devrinden felâket devrine doğru bir defaya mahsus olmak üzere akar gider ve kıyametle son bulur.
  3. Bütün zaman tasavvurlarına göre, devirler bir felâket veya kıyametle son bulur.
  4. Dâima felâket devrini kapayacak veya kıyametten önce bir ıslahat hareketinde bulunacak bir şahıs tasavvur edilir. İşte biz bu eschatolojik şahsa (âhir zaman kurtarıcısına) MEHDİ diyoruz.

 I.        MEHDİLERLE İLGİLİ ZAMAN TASAVVURLARI

Mevsimlerin birbirlerini tâkibi, gece ve gündüzün periyodik akışı, insanları öylesine etkilemiş ki, mehdi ile ilgili zaman tasavvurlarında da bunların izlerine rastlamaktayız. Kış mevsiminden yaza geçişte, baharın; bir öncü, yaklaşan yaz mevsiminin bir işareti kabul edilmesi, yaz mevsimini güz ve kış mevsimlerinin tâkip etmesi, bu sıradaki ahenk ve devri dâimin cazibesi, mehdi devrinin öncesi, bu devrin yaklaşması ve son bulmasıyla ilgili birtakım zaman tasavvurlarına anolojik (benzer-andıran) bir etkide bulunmuştur.

MEHDİ ÖNCESİ DEVİR

Mehdi öncesi devir genellikle aydınlanacak bir günün öncesindeki gittikçe karanlıklaşan korkunç bir gece olarak tasavvur edilir ve bu karanlık süre sosyal, dînî, ahlâkî v.s. gibi yönlerden tasvir edilir. Eski Mısırlılara göre mehdi öncesi devirde Nil Nehri kuruyacak, insanlar nehri yürüyerek geçeceklerdir. Göller, içindeki balıklar ve etrafındaki kuşlarla birlikte kaybolacaktır. Ülkeyi bedeviler ve Asyalılar istilâ edecek, memleket kargaşalık içinde olacak ve kimse birbirini tanımayacaktır. Herkes silâhına sarılarak kendini düşünecektir. Gülüşler birer ızdırap gülüşü olacak, oğul babasına düşman, kardeşine muhalif olacak ve ölenlere kimse acımayacaktır. Güneş kendini insanlardan uzaklaştıracak, günde yalnız bir saat görünecek ve öğle vaktinin olduğunu kimse fark edemeyecektir.

Hindulara göre mehdi devrinden önceki devir kaliyugadır. Bu devirde kötülükler süratle artar ve sonunda zirveye ulaşır. Eski telâkkiye göre kaliyuga bin insan yılı, yeni telâkkiye göre pek çok Tanrı yılı olarak devam eder. Ülke barbarlar tarafından istilâ edilir, dharma (dinin öğretisi) yok olur. ‘Yangının etrafı sardığı gibi, cinler de etrafı öyle sarar. Ülkeye Sakalar, Kuşanlar, Hunlar gibi yabancılar hâkim olurlar. Budizm ve İslâmiyet Hindistan’da yayılır. Ülke Şudra (Hint sosyal sınıflarının en hakir görüleni) ve barbar hükümdarların idaresine geçer. Halkı soymaktan başka birşey düşünmezler. Halkın kıymetli şeylerini, karılarını, kızlarını ellerinden alırlar. Çocukları ve inekleri öldürürler. Asaletin tek şartı zenginlik olur. Adaleti hâkim kılmak isteyen hükümdarlar çok yaşamazlar, hukuk yalanla yürütülmeye çalışılır.

Tabiatın düzeni bozulur, mevsimlerin ahengi kalmaz. İndra, zamanında yağmur göndermez, yağan yağmur da fırtına ve kumla karışık olur, nehirler, dereler kurur. İnsanlar kıtlık korkusuyla yaşarlar, ekin tarlaları az mahsul verir, onun da kuvveti olmaz. Halk beslenmek için nehir yataklarında ot yetiştirir. En iyi tahıl arpa olur. Güzel kokulu, lezzetli yiyecekler tadım kaybederler. Devrin sonuna doğru ağaçlar otlara dönüşür. İnsanların ömürleri kısalır, pek çoğu henüz ana rahminde iken ölürler, doğanların da büyük bir kısmı yaşamaz. Kızlar 5-7 yaşlarında anne, erkekler 8-10 yaşlarında baba olurlar.  12 yaşında insanların saçları ağarır,  20 yaşını kimse geçemez.

İnsanlar ahlâken sükût ederler, Brahman kanunları, dharma hemen hemen kaybolur. İnsanlar küfür içinde yüzerler, zulüm ve ahlâksızlık her yeri kaplar. Vedalar hayatî geçerliliğini kaybeder ve para ile öğretilirler. Ziyaret yerleri para ile gezdirilir. Ahirete kimse inanmaz, sofizm ve materyalizm rağbet kazanır.  Şudralar sarı mintan giyip Budizme girerler ve Brahmanizmin kutsal yerlerini bırakıp Budizmin kutsal yerlerini ziyaret ederler. İneklere hürmet kalmaz, sadece sütü için kıymet verilir.

Aile bağları çözülür, kastlara dikkat edilmez, isteyen istediği kasttan evlenir. Kimse evlenmek için bâkire aramaz. Kadınlar koca ararlar ve kocalarına sadakat göstermezler. Çocukları henüz rahimlerinde iken öldürürler. Şehvetlerinin galibiyetinden dolayı kendilerini köle ve hayvanlarla tatmin ederler. Hiçbir dul kendisini kocası ile beraber yaktırmaz. Aileye kadın hâkim olur. Kadınların sayıları da erkeklerden çok olur.

Budistlerce de mehdi öncesi devirde, ahlâk tamamen yozlaşacak, dünya hırs, öfke, cehalet ve sapıklıkla dolacaktır. İnsanlar anne ve babalarına, rahiplere hürmet etmeyeceklerdir. Rahipliğe talebe bulunmayacak, kutsal yazıların mânâları kaybolacaktır. Devrin hükümdarı Buda’dan bir beyit bilene bir fil yükü akçe vaad edecek, fakat verecek kimse bulunmayacaktır. Rahipler evlenecek, çocuk sahibi olacak, geçimini ticaret ve ziraatten sağlayacaktır. Buda’nın reliquienlerine (kutsal eşyalarına) hürmet kalmayacak, nihayet reliquienler de ateşe dönüşüp dünyadan kaybolacaktır.

Nihayet tabiatın düzeni bozulacak, yağmurlar zamanında yağmayacak, ekinler büyümeyecektir. İnsanların ömürleri günden güne azalacak, 15-18 seneye kadar inecektir. Kız beş yaşında evlenecek, on yaşında ihtiyar olacaktır. İnsanlar arasında genel bir düşmanlık yayılacak ve yedi gün sürecek bir kılıç devrinde birbirlerini hayvanlar gibi boğazlayacaklardır. Kalanlar da dağlara çekilecekler, yabânî bitki ve ağaç kökleri ile yaşayacaklardır.

Zerdüştîlerce Saoşyant devrinden önce dünyaya druy (yalan ve kötülük) hâkim olacak, küfür ve ahlâksızlık yayılacaktır. İnsanlar kutsal sözleri değil, parayı tercih edeceklerdir. Horasan’dan sayısız küfür ehli İran’a hücum edecektir. Büyü ile İran’a hâkim olup her şeyi yakıp yıkacaklardır. Şehirler köye, köyler bir aile otağına dönüşecektir. Zulüm ve yalan ülkeye hâkim olacaktır. Ülkede neşe ve sürür kalmayacak, yer kalbini açacak, mücevher ve madenlerini gün ışığına çıkaracaktır. Hâkimiyet İranlı olmayanların, barbarların eline geçecektir. Ülkeyi güvensizlik ve sadakatsizlik saracaktır. Dostlar gruplara ayrılacak, hürmet, sadakat ve ümit dünyadan kaybolacaktır. Baba, oğul ve kardeşler birbirlerine yabancılaşacaklardır. Çeşitli mezhepler çıkacak, dîne zarar vereceklerdir. İnsanlar vahyi küçük göreceklerdir. Ahlâksızlıklarıyla gayrı tabiî (sodomi ve homoseksüellik v.s. gibi) tatmin yollarına gidecekler, âdet gören kadınlara yaklaşmayı âdet edineceklerdir.

Tabiat değişecek, güneşte ışıktan çok, lekeler görülecektir. Seneler, aylar ve günler gitgide kısalacak, yer verimsizleşecek, ekinler büyümez olacaktır. İnsanlar da vücut bakımından küçülecek, güçleri ve kabiliyetleri azalacaktır.

Yahudilerce de mesih devri öncesinde dünyaya dinsizlik ve ahlâksızlık hâkim olacak ve Allah Teâlâ’nın düşmanı olan kuvvetler Kudüs’e saldıracaklardır. İnsanlarda utanma hissi azalacak, pahalılık artacaktır. Ülke zındıklığa dönüşecek, hakka fazla kulak verilmeyecektir. Âlimlerin meclisi fahişeler yuvası olacaktır. Tevrat âlimlerinde bilgi kalmayacak, günahtan çekinenler küçük görülecek, büyüklere saygı kalmayacak, oğul babasının şerefini düşürecek, kız annesine, gelin kaynanasına karşı gelecektir.

Felâketler birbirini kovalayacak, savaşlar, hastalıklar ve pahalılık insanları saracaktır. Dünyanın verimi azalacak, ülke çöle dönecek, tarla ve bağlar bakımsız kalıp dikenler, çalılar yetişecektir. Kudüs harab olacak, yabanî eşeklerin gezinti yeri, sürülerin otlağı olacaktır. Sınır halkları sefalet içinde, şehirden şehire dolaşacak, yüzlerine bakan olmayacaktır. Bâbilliler İsrail ülkelerine ayak basacak, Fars atları İsrail mezarlarını çiğneyecektir.

İslâmiyet’e göre de mehdi öncesi devirde dünyayı zulüm ve adaletsizlik dolduracaktır. İsyan ve küfür yayılacak, emanete hıyanet, içki ve bid’atler çoğalacak, idare işleri ehil olmayanlara verilecektir. Erkekler azalacak, kadınlar çoğalacaktır. Erkekler karısına itaat edip annesine isyan edecek, dostuna iyilik, babasına eziyet edecektir. Ayak takımları başa geçecek, kişiye şerrinden korkulduğu için hürmet edilecek ve sonraki gelen evvelki geleni kötüleyecektir. Zelzele ve harp felâketleri görülecektir.

Yukarıda incelediğimiz mehdi öncesi devirle ilgili tasavvurları özetlersek:

  • Mehdi gelmeden önce dünyayı tabîi felâketler saracaktır.
  • Ülkeleri yabancılar istîlâ edecektir.
  • Ülkelere iç karışıklık ve sosyal bozukluklar hâkim olacaktır.
  • Dînî inanç ve ibâdetler, kültler çök zayıflayacak veya kaybolacaktır.

 MEHDİ DEVRİNİN YAKLAŞMA İŞARETLERİ

Mehdinin gelmesi yaklaştığı zaman, onun ayak sesleri sayılabilecek birtakım işaretler görülecektir. Bunlar genellikle kozmik hareketlerdir. Yeni Gine’de Milne-Bai hareketinde (1893), mehdinin gelmesi yaklaştığında zelzele, fırtına ve tufanlar meydana gelerek beyazları imha edeceği haber verilmiştir. Yahudilerce mehdinin gelmesi yaklaştığında güneş kararacak, Ürdün Nehri’nin suları kana dönüşecektir. Dünya milletleri birbirlerine saldıracaklar, Fars kralı Arabistan’a hücum edecek, Arabistan kralı da Roma’yı vuracaktır. İnsanların nesilleri kesilecektir.

Müslümanlarca mehdinin gelmekte olduğunu gösteren işaretlerden biri, Fırat Nehri’nin yarılarak altındaki bir dağdan altın çıkmasıdır. Diğer bir işaret, ramazan ayının ilk gecesinde ay, onbeşinci gününde de güneş tutulmasıdır. Yine her tarafı aydınlatan bir kuyruklu yıldızın doğması, onu takiben doğu tarafından çıkacak bir dumanın dünyayı sararak kırk gün etrafı karanlığın kaplaması veya doğudan çıkacak bir dumanın dünyayı sararak kırk gün etrafı karanlık kaplaması gibi tabiat olaylarıdır. Ayrıca Şam yakınlarında “Harista” veya “el-Câbiya”  isimli bir köyün batması, semadan gelen bir sesle mehdi isminin çağrılması ve bu sesi bütün dünyanın duyması, sık sık depremlerin vuku bulması, mehdinin yaklaşma işaretleri sayılır.

Yalnız ilkel dinlerle, Yahudi ve İslâm dinlerinde görebildiğimiz mehdi devrinin yaklaşma işaretlerini şöyle özetleyebiliriz:

  • Dünya harbinin çıkması,
  • Olağanüstü tabiî hadiselerin meydana gelmesi,
  • Çeşitli tabiî felâketlerin görülmesidir.

 MEHDİ DEVRİNİN BAŞLAMASI

Mehdi devrinin başlaması ile ilgili tasavvurlar da birtakım kozmik hareketlerle paralellik göstermektedir.Hinduizmde Kalki, Güneş ve Ay’ın, Tisya ve Jübiter’ın birbirlerine kavuştukları zaman görünecektir.  Başka bir rivayete göre Kalki, kaliyuganın sonunda görünecek ve çıktığında Güneş kova burcunda olacaktır. Kritayugayı, Brahmanların bütün düşmanlarını öldürdükten sonra açacaktır.

Budizm’in bu konudaki haberleri ise çelişkilidir. Rivayetin birine göre Maytreya, Buda’nın nirvanaya girişinden beşbin sene sonra, yâni M.S. 4457 yılında doğacaktır. Diğerine göre ise insanların ömrü uzayarak 80.000 veya 84.000 seneye yükseldiğinde Maytreya gelecektir ki, Budistlerin hesaplarına göre Buda Şakyamuni’den 5.670.000.000 sene sonra olmaktadır.

Mecusilerce Saoşyant, Zerdüşt’ün oğullarından Avşetarmah devrinin bitmesine otuz sene kala doğacakta Otuz yaşına girince, güneş otuz gün ve otuz gece semanın ortasında duracak, sonunda tekrar eski yerine dönecektir. Mecusilerin hesabına göre, Zerdüşt’ten 4000 sene sonra, yâni Zerdüşt’ten sonraki üçüncü bin yılın sonunda, Saoşyant devri başlayacaktır.

Yahudilerce Eliyyahu ekolüne göre dünyanın ömrü en az 4250 veya 4291 yıl olacağı için, Mesih devri de bu tarihlerden sonra başlayacaktır. Hahamların hesaplarına göre Mesih M.S. 240 veya  471 yılında gelecekti. Bazıları ise bu tarihlere itiraz ederek üç şeyin beklenmedik zamanda geleceğini söylemişlerdir. Bunlar: Akrep, define ve Mesihdir. Buna rağmen Mesih’in geleceği ayı, günü hesab edenler de eksik olmamıştır. Bunlara göre Mesih NİSAN AYININ 14. GECESİNDE gelecektir. Çünkü Allah İsrailoğullarını Mısır’dan bu ayda ve bu günde kurtarmıştır. Şimdiye kadar vaad edilen devrin gelmemesinin sebebi, halkın günahkârlığıdır. Bir veya iki sabt (cumartesi) gününe gerçekten riayet etseler Mesih hemen gelecektir. Bu geliş nisan veya tişri’ye (eylül- ekim) tesadüf edecektir. Çünkü dünya nisan veya tişri ayında yaratılmıştır. Yahudilerin kurtuluşu da bu ayda olacaktır.

Hristiyanlara göre ise, İsa Mesih birinci gelişinde hidayet kapısını açmıştır. İkinci gelişinde dünya hâkimiyetini kuracaktır ve bu gelişi nisan ayma tesadüf edecektir. Paulus’a göre o hemen yarın gelebilir. Mâdem ki o ölümden uyandı, diğer Hristiyanları da uyandırmak için hemen geri gelecektir. Beklenen Mesih devri başlamıştır. Semaya çıkan Mesih’in inmesi ve dünyanın idaresini eline alması bir an meselesidir. İsa da kendisiyle beraber özlenen Mesih devrinin başladığına inanıyordu. Talebelerinin bir suali üzerine: “İşte beklediğiniz geldi, fakat siz onu tanımıyorsunuz” demişti. Taraftarları da buna inanıyorlardı. Fakat tasavvur edilen zaman gelmeyince, önce Mesihin ölüm yılı olarak kabul edilen 6.000 yılı, doğum yılı olarak yorumlanmaya ve kabul edilmeye başlandı. Çünkü 6.000 yılında devrin başlaması gerekiyordu. Mesih gelmekle beraber zaman henüz olgunlaşmadığı için beklenen devri açmıyordu. Beklenen devrin daha sonra da başlamaması üzerine, İsa Mesih’in doğum için 5.500-6.000 arasında muhtelif tarihler tespit edildi. Üçüncü yüzyılın kilise babalarından Cyprian 6.000 yılının pek yakın olduğunu haber vermişti. Fakat İsa beklenen zamanda yine de gelmeyince, Aziz Hieronymus onun doğum tarihini 5.198’e indirdi. Şimdi ise İsa’nın ikinci gelişi her sene yalnız Paskalya bayramında beklenmektedir. Geldiği günün ortasında hava kararacak, ne geceye, ne gündüze benzeyecektir. Geceleyin de aydınlık olacaktır. Yine o gün beklenmedik bir soğuk, arkasından beklenmedik bir sıcak olacaktır. İsa’nın beklenen devri açmasıyla beraber Hristiyanlıktan nasibi olmayanlar hemen öleceklerdir.

Müslümanlar mehdi devrinin başlaması hususunda pek zaman hesaplarına girmemişlerdir. Bunun yerini birtakım hadiselerin vukuu almaktadır. Buna göre, mehdi devri Süfyânî’nin (Emevilerin) Medine’yi kasıp kavurmasından ve Beydâ denilen yerde askerlerinin helâk olmasından sonra başlayacaktır. Diğer bir rivayette, Mehdi, Nefsü’z-Zekiyye’nin öldürülmesinden yâni H.143 senesinden sonra zuhur edecekti ve gökten bir ses “emîriniz filândır, o mehdidir” diye onun gelişini îlan edecekti. İbn Arabi’nin hesabına göre mehdi hicretten HYF senesinin geçmesiyle (H=600 +F80= +Y=3 =683) yani hicri 7. yüzyılda görünecekti. Bu tarihin geçmesinden sonra taraftarları, bu tarihi mehdinin doğum tarihi olarak kabul ettiler ve mehdinin h.710/ m. 1310 yılında vazifeye başlayacağını savundular.

Eski Şîa rivayetlerine göre mehdi, 12. İmamın gaybı ihtiyar edişinden 60 gün veya 60 ay veya 60 sene sonra tekrar görünerek hâkimiyeti eline alması, beklenen devri başlatması gerekiyordu.

Yukarıdaki mehdi devrinin başlaması ile ilgili çeşitli dinlerdeki ortak zaman tasavvurlarını şöyle özetleyebiliriz:

  • Bazı burçların ve Güneş’in özel duruma girmesi,
  • Evvelce tespit edilen sürenin dolması;
  • Kutsal   bir ay ve günün olması,
  • Mehdi düşmanlarının kısmen imhasıdır.

Sonuncu maddedeki tasavvur yalnız Hinduizm, Hristiyanlık ve İslâmiyet’te mevcuttur. İlkel ve ölü dinlerdeki mehdi tasavvurlarında, henüz gelişmemiş olmalı ki, mehdi devrinin başlaması ile ilgili bir düşünceye rastlamıyoruz.

 MEHDİ DEVRİNİN SÜRESİ

Mehdi devrinin süresi genellikle bin yıl olarak tasavvur ediliyorsa da bu süre çeşitli dinlere göre değişmektedir. Hindularca Kalki’nin ömrü bin yıl olacaktır. Bu sürenin dolmasına ya km, Kalki dört oğluna tahtını ve ülkesini bırakarak Himalayalarda Ganj kenarında bir ormanda inzivaya çekilecek, oradan da semaya yükselecektir.

Budistlerce Maytreya 60.000 veya 84.000 sene dünyada kalarak vazifesini sürdürecektir.

Mecusilerce ise Saooşyant’ın hükümranlığı bin sene devam, edecek, süresinin bitmesine 57 yıl kala şeytanî varlıklar ve Ehriman yok edilecektir. Devrin sonunda insanlar manevî hayata başlayacaklardır.

Yahudilere göre Mesih devri genel olarak 400 sene sürecek ve Mesih’in ölümüyle son bulacaktır. Eliyyahu ekolünde ise Mesih devrinin 2000 sene süreceği, fakat bu sürenin bir kısmının insanların günahları yüzünden iptal edildiği kanaati hâkimdir. Bununla beraber 6000-4291 =  1709 sene veya 6000-4250 =  1750 seneden az olmayacaktır. Haham Elieser’e göre ise, Mesih devri 40 sene, Rabbi Elezer ben Azeryah’ya göre 70 sene sürecektir. Bir görüş birliğine varmak mümkün değildir.

Hristiyanlara göre İsa Mesih’ın başında bulunacağı İlâhî devlet ve Mesih’ın saltanatı bin sene sürecektir. Kilise bir müddet için bu bin seneyi, Mesih’ın ilk görünüşüyle tekrar dönüşü arasındaki zaman olarak tefsir ettiyse de, zamanın geçmesiyle vazgeçmiştir. Bugün ise bin senelik İlâhî devlet inancım (chliasmus) özellikle küçük mezhepler muhafaza etmektedir. Bin senenin sona ermesiyle ise, bu sürede bağlanan Şeytan tekrar serbest bırakılacaktır. Fakat Allah Teâlâ,  “şeytan”ın askerlerini imha edecek, kendisini de ateşe atacaktır:

Müslümanlarca Mehdi’nin hâkimiyet devri ve süresi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Hadislerde bu devrin iki, üç, beş, yedi, sekiz, dokuz, veya on sene süreceği hususunda çeşitli rakamlar verilmektedir. Yine mehdi devrinin süresiyle ilgili olarak, ondokuz yıl ve bir kaç ay veya yirmi, yirmidört yahut da kırk yıl gibi bir süre tahmininde bulunulmaktadır. Örneğin el-Huseynî haber verilen yedi seneyi, mehdinin dünya hâkimiyetini sağladıktan bütün fetihleri bitirdikten sonraki saltanat süresi olarak yorumlamaktadır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin süresi ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını şöyle özetleyebiliriz:

  • Mehdi devri Hinduizm, Zerdüştîlik ve Hristiyanlığa göre 1000 sene,
  • Budistlerce 60 000 veya 84 000 sene
  • Yahudilerce 400 sene veya daha fazla (2000 yıl)
  • Müslümanlarca 7 veya 40 sene olacağı kanaati genellikle yaygındır.

Mehdi devrinin süresiyle ilgili olarak ne dinler arasında, ne de dinlerin kendisi içinde bir birlik vardır. Birleştikleri tek nokta, mehdi için belirli bir süre düşünmüş olmalarıdır.

 MEHDİ SONRASI DEVİR

Mehdi sonrası devir, parlak bir günü tâkip eden, bir akşam ve karanlık bir gece gibi tasavvur edilir. Hindularca Kalki’nin açtığı yeni kritayugayı treta, dvapara ve kaliyuga tâkip edecektir. Bu devirler boyunca tabiat ve insanların durumları dâima kötüye gidecektir. Tretayuga’da öğretinin ve insan hayatının dörtte biri eksilecektir. Dvaparayuga’da öğretinin dörtte biri daha eksilecek ve ayrıca Vedaların dörtte biri kaybolacaktır. İnsanlar arasında birtakım maddi ve manevî hastalık ve kötülükler salgın hale gelecektir. Devrin sonuna doğru gökte yedi ve oniki güneş doğacak, bütün insanları öldürecek, nehirleri ve denizleri kurutacak, otları ve ağaçları yakacaktır. Gökten yağmur gibi taş yağacaktır. Bunları kuvvetli bir rüzgârla Samvartaka Ateşi (kâinatı yakan ateş) tâkip edecek, oralarda kalması muhtemel, her türlü canlıyı da yok edecektir. Belirli bir süre geçtikten sonra, dünya tekrar yenilenecek ve yeni bir kritayuga başlayacak, zamanın bu dâirevî periyodik akışı ebediyete doğru uzayıp gidecektir.

Budistlerce Maytreya’dan sonra öğreti 80.000 veya 60.000 sene daha aynen yaşayacaktır. Bundan sonra devirler yavaş yavaş bozulmaya, öğreti eksilmeye başlayacak ve bu durum kaliyugada zirveye ulaşacaktır. Bu suretle zamanın iyilikten kötülüğe, kötülükten iyiliğe doğru periyodik akışı ebediyen devam edecektir.

Mecusilerce Saoşyant devrinin sonuna doğru bütün işleri Ahura- Mazda kendi üzerine alacaktır. Daha önce ölenleri de diriltecektir. Sonra genel bir muhakeme kurularak, bütün insanlar bu muhakemeden geçirilecektir. Günahsızlar ebedî saadete kavuşurlarken, günahkârlar erimiş maden içine atılarak üzerlerindeki kötülükler yok edilinceye kadar orada kalacaklar, sonunda onlar da ebedî saadete kavuşacaklardır.

Yahudilere göre Mesih’in ölümünden sonra bütün insanlar da ölecektir. Dünya yedi gün sessizlik içinde kalacak, artık hiçbir canlı bulunmayacak, belirli bir zaman sonra haşir ve hesap günü gelecektir.

Hristiyanlara göre Mesih’in bin senelik hâkimiyetinden sonra Şeytan’ın bağları çözülerek serbest bırakılacaktır. Şeytan, tekrar taraftarlar kazanarak onları Hristiyanlar üzerine saldırtacaktır. Fakat Allah Teâlâ mücadele ederek Şeytan’ı tesirsiz hale getirecek, askerlerini de imha edecektir. Bunu umûmî haşir ve hesap günü tâkip edecektir.

İslâm’a göre mehdinin halefi Yemen’de Kahtan’dan bir kimse olacaktır. İdaresizliği ile kısa zamanda ülkede karışıklıkların meydana çıkmasına sebep olacak, dünyada küfür ve zulüm süratle yayılacaktır. Nihayet hafızların zihinlerinden Kur’an silinecek, İnsanlar putlara tapmaya başlayacaklardır. Ye’cüc ve Me’cüc denen kavimler çıkarak dünyayı harabeye çevireceklerdir. Süratle Müslümanların sayısı da azalacak, bir tek Müslüman kalmayınca, kıyamet kopacaktır.

Yukarıdaki mehdi sonrası devirle ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Zaman tekrar kötüleşmeye başlayacaktır.
  • Tabiatın ve sosyal hayatın düzeni tekrar bozulacaktır.
  • Dînî inanç ve ibâdetler kaybolacaktır.
  • Zaman  tasavvuru dâirevî olan dinlerde, kötülüklerin zirveye ulaşmasından sonra tekrar düzelme başlayacaktır.
  • Zaman  tasavvuru lineal (çizgisel, doğrudan doğruya olan) dinlerde, dünya kıyametle son bulacaktır.

 II.     MEHDİ DEVRİNDE TABİİ ÇEVRE VE MEKÂN TASAVVURLARI

Mehdi devrinin tasavvur edilen ihtişâmının yalnız politik, sosyal ve dînî sahalara münhasır kalmayıp, içinde yaşadığı tabiî çevreye ve bölgeye de tesir edeceği, tabiatta birtakım değişiklikler meydana getireceği de düşünülmektedir. Bu tabiî çevre tasavvurları genellikle cennet tasavvurları ile paralellik arz etmektedir.

 CANSIZ ÇEVRE

Yer, insanlar, hayvanlar ve bitkiler için ana kucağı, gök de üzerine bir örtü, bir rahmet kaynağıdır. Mehdi devrinde, yer ve göğün daha önce bozulan ahengi tekrar eski hâlini alacak, içinde yaşayanlara saadet otağı olacaktır. Eski Mısırlıların Mehdi Ameni devrinde mevsimlerin bozulan düzeni tekrar iyileşecek, yağmurlar yağacak, Nil Nehri’nin suları yükselecek, kararan Ay ve Güneş tekrar parlayacak ve dünyayı ısıtacak, her taraftan hayat ve mahsul fışkıracaktır.

Hindulara göre Kalki zamanında da yeryüzü bolluk ve bereketle dolacaktır. Yağmurlar zamanında yağacak, mahsul kendiliğinden yetişecektir. Sular birer sıhhat kaynağı olacak, Kalki ve refakatçıları kutsallaşan sularda yıkanacaklardır. Bu sulardan biri de halen Naimisa Ormanında bir ziyaret yeri olan Cakratirtha Gölü’dür.

Budistlerce de Maytreya zamanında dünyanın bolluk ve bereketi zirveye ulaşacaktır. Yağmurlar zamanında yağacak, sular bollaşacak, nehirler ve su kaynaklan sekiz kat daha artacak, bu sular lezzetli ve dertlere deva olacaktır. Çevrede bir pislik v.s. olursa, yer kendiliğinden açılarak onu içine alıp yok edecektir.

Konfuçyanizme göre mehdi yere, göğe, dağlara, nehirlere hâkimdir. Onun tesiriyle Güneş ve Ay kararmayacak, deniz yerini değiştirmeyecek, nehirler ülkeye taşmayacaktır. Göller ve nehirler kuramayacaktır. Dağlar yıkılmayacak, yer yükselmeyecektir.

Yahudilerin inancına göre Mesih devrinde çöllerden sular fışkıracak, steplerden dereler akacaktır. Derelerde göller meydana gelecektir. O gün dağlar tatlı şarap damlatacak, tepeler süt akıtacak, Rabb’in evinde bir kaynak çıkacak ve Şittim Vâdisi’ni sulayacaktır. Çöller dahi Eden bahçelerine dönecek, Âdem’in günahıyla değişen tabîat eski hâlini alacaktır. Ayın ışığı güneşinki gibi parlak olacak, güneşin ışıkları ise şimdikinin yedi katı daha artacaktır.

İslâm Hadis literatürüne göre de, Mehdi devrinde Allah Teâlâ bol bol yağmur verecek, yer bütün nebatlarını ve zenginliklerini ortaya çıkaracak, bolluk ve zenginliklerin sınırı olmayacaktır. Sular Mûsâ Peygambere yol verdikleri gibi mehdiye de yol verecekler, Müslümanlar denizleri yürüyerek geçebileceklerdir.

Mehdi devrinde bazı dağ, nehir, göl ve diğer bazı suların mehdilerle özel ilişkileri dolayısıyla kendilerine has bir kutsiyet kazandıkları görülür:

a.         KUTSAL DAĞLAR

Dağlar ve tepeler çok eski zamanlardan beri kuvvet merkezi olarak tasavvur edilirler. Bilhassa volkanik ve karlı dağlarda İlâhî bir güç görülür, onlara hürmet edilir. Kalki hayatının sonuna doğru Himalayalara çekilecek ve oradan semaya çıkacaktır. Buda’nın talebelerinden Mahakaşyapa Maytreyayı Kuttutapa dağında veya Magadha sınırında Grdhrakuta dağında bekleyecektir. Maytreya’ya Buda’nın gönderdiği elbiseyi verecektir. Zerdüştîlerce Saoşyantı meydana getirecek tohumu saklayan Hâmun gölünü (diğer bir rivayette bu göl Kansava’dır) sularıyla besleyen Tanrı Dağıdır Avestada bu dağın ismi Uşida’dır. Yahudilerce Sion önemli bir yere sahiptir. Mesih Rabb’ın evini bu tepeye inşa edecektir. Bütün milletler ona koşacaklar ve “gelin Rabbin dağına, Yakup’un Allah‘ının evim çıkalım, şeriat Sion’dan çıkacaktır” diye bağıracaklardır. Mesih devrinde Mabed Dağı Sion yükselecek ve ihtişamı diğer dağlardan daha fazla olacaktır.

Hristiyanlarca Amorea dağlarındaki Moriya dağı (Kudüsteki Mabed dağı), Mesihin çarmıhının dikildiği dağdır. Âdem de cennetten bu dağa inmiş ve öldüğünde bu dağa gömülmüştü. Hz. İbrahim oğlu İshak’ı (Yahudi ve Hristiyanlarca kurban edilmek istenen İsmail değildir) bu dağda kurban etmek istemiş, kutsal mihrabını burada kurmuştu. Yine Zeytin dağı da Mesih’in dolaştığı, vaaz ettiği yer olması sebebiyle Hristiyanlarca kutsal sayılır.

Şîilerden Keysaniye mezhebi sâlikleri de, Muhammed el- Hanefıye’nin ölmediğine, Redva Dağında gizlendiğine, meleklerle sohbet ederek zuhur edeceği günü beklediğine inanıyorlardı.

 b.         KUTSAL SULAR

Kutsal suların başında âbıhayat gelmektedir. Bu su hakkındaki efsanelere Sümerlilerden beri rastlanmakta ve mehdilerle de yakın ilişkisi görülmektedir. Mecusilerce Saoşyant âbıhayatı Ardvîsur suyu kaynağında yetişen Beyaz Höm bitkisinden elde edecektir. Hristiyanlarca ise âbıhayat, insanları Âdem’in günahından kurtaran İsa Mesih’ın kanı ve vaftiz süyudur. Âdem, Tanrı’dan âbıhayatı istediğinde, Tanrı ona âbıhayatı Mesih kanının Golgata toprağında kafasını vaftiz etmesiyle vereceğini söylemiştir. Mesih’in mızrak yarasından akan kan ve su, altında gömülü olan Âdem’ın ağzına akmış ve onu vaftiz etmiştir. Bu süratle Âdem günahından kurtularak ölümsüzlüğe kavuşmuştur.

Suları kutsal ile temas eden nehir, dere veya göller de kutsal sayılırlar. Maytreya’nın şehri Ketumati’nin ortasında küçük bir göl bulunacak ve dört bir yanım mücevherden merdivenler çevirecektir. Her gece yarısı bu gölcük, Mangala taşıyan bir insana dönüşerek, şehre güzel kokulu gülleri serpecek, tozlarını uzaklaştıracaktır. Zerdüştîlerce Saoşyant’ın tohumunu saklayan Hâmun veya Kansava gölü kutsaldır. Çünkü müstakbel mehdiyi kötü kuvvetlere karşı saklamaktadır. Zerdüşt müminleri senenin birinci gününde yıkanmaları ve Saoşyanta’ya hamile kalmaları için bu göle kızlarını gönderirler. Bir kısmı da Hindistan’ın yakınlarında bir suya girerek midyenin Semavî damladan inciye gebe kaldığı gibi, Saoşyanta’ya hamile kalmak isterler. Müslümanlarca da Taberiye gölü kutsaldır.

Mehdi bu gölün içinde saklı Tâbutu’s-Sekine’yi ortaya çıkaracak ve bunu gören Yahudilerin çoğu İslâmiyeti kabul edeceklerdir.

Kutsal nehirlerin başında Nil Nehri gelmektedir. Nil’in sulan Mehdi Ameni zamanında artacak, üzerinden geçenler batıp bozulmayacaklardır. Hristiyanlarca Ürdün Nehri’nde İsa Mesih vaftiz olmuştur ve Kutsal Ruh orada kendisine nüfuz etmiştir. Müslümanlarca da Fırat Nehri, mehdinin gelmekte olduğunu müjdelemek için, yarılarak altında gizli olan altın madenlerini ortaya koyacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin cansız çevresiyle ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Evvelce düzeni bozulan kozmik varlıklar normale dönecektir.
  • Toprağın bereketi artacaktır.
  • Sular çoğalacak ve şifa kaynağı olacaklardır.
  • Bazı dağlar ve sular mehdilerle özel ilişkileri nedeniyle kutsiyet kazanacaklardır.

Yukarıdaki incelememizde isimlerini zikrettiğimiz kutsal dağlar ve suların başka dînî sebeplerle de kutsal sayıldıklarını görüyoruz. Muhtemelen önceden mevcut bu kutsal objelerle mehdi tasavvurları arasında sonradan ilişkiler kurulmuş ve kutsiyetleri artırılmış olmalıdır.

 BİTKİLER

Mehdi devrinin tabiattaki ihtişamı, bitkilerde de görülecektir. Maytreya’nın şehri Ketumati güzel kokulu lotos çiçekleri ile dolacaktır.   Çiçekler bütün sene boyunca açacaklar ve tazeliklerini kaybetmeyeceklerdir. Ketumati şehrinin dört kapısında dilek çiçekleri bulunacak ve isteğe göre bu çiçekler semavî elbiseler, mücevherler ve yemekler vereceklerdir. Şehrin ortasında bir dilek ağacı yükselecek, isteğe göre, pamuklu, ketenli bezler ve kumaşlar, musiki âletleri ve mücevherler gönderecektir. Tarlalarda kendiliğinden kullanılmaya hazır pirinçler yetişecek, yere düşen bir tohum iki fıçı mahsul verecektir. Maytreya ülkesinde (jambudvipa) dikenli bitkiler yetişmeyecek, yalnız faydalı ve güzel bitkiler, yeşil çayırlar yetişecektir. Ağaçların yüksekliği üç ses mesafesi olacak ve altın renginde ışıklar saçacaktır.

Yahudilere göre Mesih devrinde Arz-ı Mevûd, cennet bahçelerine benzeyecektir.[3] Mahsulün son derece artması Mesih’in yaratacağı dînî- ahlâkî hayatın bir mükâfatı olacaktır. Lübnan bahçeleri ormandan farksız olacak, çöllerde akasyalar, zeytinler, serviler yetişecek, ağaçlar devamlı meyva verecektir. Yeryüzü, bitkilerin aromatik kokularıyla dolacak, hububat bol ve yerdeki otlar gibi çok olacaktır.

Müslümanlarca da bu devir bereket devri olacaktır. Hadislerin ifadesine göre “yer nebatlarını gizlemeyecektir”.

Mehdi tasavvurlarıyla ilişkileri sebebiyle bazı bitkiler özel bir anlam kazanmışlardır. Budizme göre, Buda’nın incir ağacı altında hakîkata kavuştuğu gibi Maytreya da Nâga-ağacı altında hakîkata kavuşacaktır. Bu ağaca Bodhi ağacı Nâgapuspa da denir. Bu ağaç Ketumati şehri yakınında Puspavana bahçesindedir.  Nâgapuspa’nın gövdesinin kalınlığı 120 arşın olacak,  2000 dalı bulunacak ve tepesi çiçeklerle kaplı olarak kabarmış tavus kuşu gibi muhteşem görünecektir. Çiçekleri araba tekerleği gibi büyük olacak ve on mil uzaklığa kokusu gidecektir. Dallan mücevher salkımları gibi olacak, her bir çiçek, her bir yaprak yedi mücevher rengini gösterecek, bu ağacın benzeri yerde ve gökte bulunmayacaktır. Ülkenin dört kastına mensup şehir ve köy halkları Maytreya’nın aydınlandığım duyup onun vaazım dinlemek için bu ağacın altında toplanacaklardır.

Zerdüştîlerce Saoşyant’ın âbıhayatı elde edeceği bitki Beyaz Hôm’dur. Buna Gökart ağacı da denir.  Vourukaşa gölünün bir adasında Ardvîsura suyunun kaynağında yetişir. Bu bitkiden yiyenler ölümsüz olurlar.

Hristiyanlarca cennetteki “Hayat Ağacı” ile İsa Mesih’in çarmıhı arasında büyük bağlar vardır. Dünyanın ortasına dikilen çarmıh, cennetteki ağacın bir örneğidir. Hakiki çarmıh ağacı, ölüleri canlandırır. Bunun için İmparator Konstantin’in annesi Helena çarmıh ağacının kalıntılarını aratmıştır. Çünkü çarmıh ağacının gücü cennetteki hayat ağacından gelmektedir. Rivayete göre, Âdem 932 sene Hebron vâdisinde (Kudüs’ün  36 km. güneyinde) yaşadıktan sonra, ecel hastalığına yakalanınca oğlu Şit’i (Seth) rahmet yağını getirmesi için cennete göndermiştir. Cennet kapıcısı melek de ona, Âdem’i günahından oğullarından Mesih’in kurtaracağını müjdeleyerek Şit’e, hayat ağacının üç çekirdeğini vermiş ve onları Âdem’in diline koymasını söylemiştir. Ölümünden sonra, Âdem’in diline konan bu üç çekirdek Hebron vâdisinde yetişerek üç ağaç olmuştur. Hz. Davud İlâhî emirle o ağaçlan Kudüs’e getirtmiştir. Daha sonra Mesih’in çarmıhı bu üç ağacın kerestesinden yapılmıştır. Âdemin mezarının başına dikilen bu çarmıhta İsa Mesih ölmüş ve kanı Âdem’in kafasına dökülerek onu vaftiz etmiş ve işlediği günahtan kurtarmıştır.

Katoliklerce İsa’nın mesh edilme sembolü zeytin dalı, ölümden dirilişinin sembolü ise palmiye dalıdır. Kuzey Avrupa ülkelerinde Palmiye dalının yerini söğüt çiçeği almıştır. Gizemli bir mânâ atfedilerek, evlerde çarmıh işaretinin altına asılır.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin çeşitli dinlerdeki bitkilerle ilgili tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi devrini bitkiler güzel çiçek ve kokularıyla süsleyecekler;
  • Bitkiler bol mahsulleriyle mehdi ve cemeatlerini besleyeceklerdir.
  • Bazı bitkiler mehdilere çalışmalarında yardımcı oldukları, hizmet ettikleri için;
  • Bazı bitkiler de çeşitli yönlerden mehdileri temsil ettikleri için kutsiyet kazanırlar.

Mehdi devrinin önemli özelliklerinden birini teşkil eden ilk iki maddeyi yalnız Budistlerde, Yahudi ve Müslümanlarda görmekteyiz. Bu tasavvur diğer dinlerde ya gelişmemiş veya mehdi devrinin ihtişamını anlatan genel ifadeler arasında kaybolmuş olabilir. Malenezya’da görülen mehdilik hareketlerindeki tasavvurlarda, her şeyin kendi üzerlerinde hazır olacağı, çalışmadan bütün ihtiyaçlarının karşılanacağı görüşleri kanaatimize destek vermektedir.

 HAYVANLAR

Mehdi devrinde hayvanların tabiatında meydana gelecek değişiklikler inancının ilkel izlerine Mısırlılarda rastlamaktayız. Kutsal günde hayvanlardaki vahşîlik kaybolacak ve sığırlar kırlarda korkusuzca, çobansız dolaşacaklardır. Konfüçyanizm’de de mehdi zamanında yırtıcı hayvanlar ve kuşlar vahşiliklerini unutacaklardır. Arılar ve akrepler küçük çocukları sokmayacak, sinekler ve böcekler ısırmayacaklardır. Özellikle Yahudilerde bu tasavvur diğer dinlere nazaran daha fazla gelişmiştir. Hayvanların vahşilikleri kaybolunca kurt kuzu ile beraber oturacak, kaplan oğlakla beraber yatacak, buzağı, genç aslan ve besili sığır bir arada bulunacak ve bunları küçük bir çocuk otlatacaktır. Ayı ve aslan, sığır gibi ot ve saman yiyecektir. Çocuklar karayılanın deliğinde oynayacaklar, ellerini engereğin deliğine, kovuğuna soktukları halde hiçbir zarar görmeyeceklerdir. Yılanın ekmeği toz olacaktır. Rabb “benim kutsal dağlarımda kötülük olmayacak”  diyecek ve hayvanlar da bu emre itaat edeceklerdir. Âdem günah işlemeden önce cennette hüküm sürmekte idi, ancak bundan sonra hayvanlar değiştiler, insanlara itaat etmez oldular. Bu sulh hayatı mehdinin kutsal devrinde tekrar geri gelecektir. Kitabı Mukaddes’in diğer haberlerinde ise tabu değişikliğe uğramadan aslan ve diğer vahşi hayvanların kutsal ülkeyi terk edecekleri veya yok edilecekleri haber verilmektedir.

Hayvanlardaki genel tabiat değişikliği bütün dinlerde görülmemekle birlikte bazı hayvanların mehdi tasavvurlarıyla yakın ilişkilerine şâhit olmaktayız. Bunların başında at gelmektedir. At, Kalki’nin binek hayvanıdır ve tasvirlerinde beyaz bir at üzerinde görülmektedir. Bu at Kalki’ye Tanrı Şiva tarafından hediye edilen efsanevi kanatlı bir attır. Arzuya göre koşacak, istenilen yere en süratli bir şekilde gidecektir. Kalki ile beraber harplere girecek, ısırarak, çifteler savurarak Kalkiye yardım edecektir. Her ne kadar Tevrat Mesih’in tevazu alâmeti olarak eşek üzerinde dolaşacağım haber veriyorsa da Hristiyanlar onu bir at üzerine binmiş olarak tasvir ederler, çünkü Mesih onlarca semâvî ordunun muzaffer komutanıdır. Şîiler de İsfahan’da, Mehdi ve yaveri İsa (aleyhisselâm) için koşulu iki atı hazır bulundururlardı.

Papağan ise Kalki’nin elçisi ve habercisidir. Bu efsanevî papağanı kendisine atla beraber Şiva hediye edecektir. Papağan Vedaları ve diğer kutsal kitapları bilir. Dünyanın çeşitli yerlerine uçarak bilgi toplar ve Kalki’ye getirir.

GÜVERCİN HRİSTİYANLARCA MESİH’E HULÛL EDEN KUTSAL RUH’UN SEMBOLÜDÜR. Şîiler de kutsal ruhu kuş şeklinde tasavvur ederler. Mehdi Muhammed b. Hasan doğduğunda etrafını kuşlar sarmış ve babası onu kuşlara vermiş ve onlara: “ona iyi bakın ve her kırk günde bir getirin” demiştir. İmamdan kuşun mahiyeti sorulduğunda o da kuşun KUTSAL RUH olduğunu, çocuğu korumakla görevli bulunduğunu, Allah’la İmamlar arasında elçilik yaptığını söylemiştir.

Azteklerin mehdisi Quetzalcoatl, kelime olarak tüylü yılan anlamına geldiğine göre, yılanla Quetzalcoatl arasında bir ilişki olmalıdır. Quetzalcoatl’a atfedilen mâbedin sütunları tüylü yılan kabartmalarıyla süslenmiştir. Eski Mısırlılarca Mehdi Ameni’nin alnında hükümdarlık yılanı bulunacaktı ve kendisine itaat etmeyenleri bununla teskin edip, sindirecekti. Budizm’e göre Maytreya doğduğu zaman kozmik yılanlar soğuk sular yağdıracaktır.

İNEK Hindistan ve İran’da kutsal sayılır. İdrar ve dışkısı dahi temizleyici bir kuvvet olarak tasavvur edilir. Saoşyant abıhayatı hazırlarken Hadayaoş adındaki kutsal ineği kurban edecek, yağını yardımcı malzeme olarak kullanacaktır. Yahudilerce Mesih’in geldiği gün, bin dağ üzerine yayılan büyük bir öküz kurbanıyla devir açılacaktır. Hristiyanlarca Mesih’in doğduğunu çift sürmekte olan bir öküz böğürerek sahibine haber vermiştir.

KUZU Yohanna İnciline göre, Mesih’in sembolüdür. Mısır’da Kral Bokcharis devrinde (M.Ö.718-712) bir kuzu mehdinin geleceğini haber vermişti.

ASLAN, Hristiyanlarca Mesih hükümranlığının sembolüdür.

Şîilerden Keysaniye mezhebine göre, Mehdi Muhammed elHanefıye’yi Redva dağında aslan ve leoparlar koruyordu.

Yukarıda incelediğimiz mehdi devrinin hayvanlarla ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi devrinde hayvanların tabiatları değişerek vahşîlikleri ve zararları kalkacaktır.
  • Hayvanlar insanlara itaat edecekler veya mehdi cemaatına zarar vermemek için ülkeyi terk edeceklerdir.
  • Bazı hayvanlar mehdilere olan çeşitli hizmetleri dolayısıyla kutsiyet kazanacaklar veya kutsiyetleri artacaktır. Çünkü yukarıda mehdilerle ilişkilerinde isimlerini zikrettiğimiz hayvanlar, ait oldukları dinlerce daha önce de kutsal sayılmaktadırlar. Muhtemelen mehdiler ve kutsal hayvanlarla ilgili tasavvurlar birleştirilerek bu hayvanların mevcut kutsiyetleri daha da artırılmış olabilir.

MEHDİLERİN DOĞUM ÖNCESİ YERLERİ

Genellikle gök, mehdilerin doğum öncesi, bekleme mekânları olarak tasavvur edilir. Mehdiler âhir zamanda yeryüzüne gelinceye kadar gökte beklerler. Algonkin’lerden Montagnai kabilesine göre, kült kahramanları Tsekabec annesini ve karısını yanına alarak semaya çıkmıştır. Ahir zamanda kavmine yardım için semadan yeryüzüne inecektir. Azteklerce Quetzalcoatl’ın ülkesini terk ettikten sonra doğuya gittiğine ve semaya çıktığına, halen semada kendisini yakarak Seher yıldızı olarak görüldüğüne inanılırdı. Günün birinde geri gelerek kendilerini kurtaracaktı. Bu sebeple Kristof Kolomb Amerika’ya geldiğinde, yerliler onu beklenen kurtarıcı sanarak büyük hürmet göstermişlerdi. Gerçeği anladıklarında ise çok geç kalmışlardı.

Hindularca Kalki, Tanrı Vişnu’dur. Şu anda gökde bulunmakta ve dünyaya geleceği günü beklemektedir.

Budizm’e göre Buda’lar insan olarak yeryüzüne gelmeden önce göğün Tuşita katında yaşarlar. Maytreya da halen Tuşita göğünde yaşamaktadır. Yeryüzüne ininceye kadar da oranın sâkinlerine Budizm ‘i vaaz edecektir.

Bazı Yahudilerce de Mesih gökte bulunmaktadır. Hz. Danyal, Mesih’i, yanında bir grup semavî varlıkla gökten inecek bir kimse olarak tasavvur etmişti. Henoch (Hz.İdris) daha da ileri giderek Mesih’in halen semada İlâhî taht üzerinde oturmakta ve dünyayı idare edeceği zamanı beklemekte olduğunu söylemişti.

Hristiyanlar ve Müslümanlar, İsa Mesih’in semaya gittiğine ve halen orada bulunduğuna inanırlar. Hristiyanlar âhir zamanda onun tekrar yeryüzüne inerek bin senelik İlâhî imparatorluğunu Filistin’de kuracağına inanırlar. Müslümanlara göre ise O, Şam’da BEYAZ MİNARE’den yeryüzüne inecek, o anda camide sabah namazını kılmaya hazırlanan mehdi ile karşılaşacak ve mehdiye tâbi olacaktır.

Bazı Şii mezheplerinin inançlarına göre ise mehdi ölmemiş, yalnız gözden kaybolmuştur. O, göklerde bulutlar arasında dolaşmakta ve dünyada görüneceği günü beklemektedir.

Yukarıdaki tasavvurlardan da anlaşılacağı üzere, mehdilikleri kabul edilen şahsiyetler gökte oturmaktadırlar ve günü geldiğinde gökten yere ineceklerdir. Fakat burada zikredilen tasavvurlar, ancak Algonkin Kızılderililerinde, Azteklerde, Hindularda, Budistlerde, Hristiyanlarda ve bazı Şîa mezheplerinde bulunmaktadır. Bu beklenen kimseler, zikredilen dinlere göre tarihin çeşitli devirlerinde dünyada yaşamış tarihî şahsiyetlerdir. Gelmesi beklenen, fakat henüz tarihî şahsiyetler olmayan, Konfuçyanizm, Taoizm, Zerdüştîlik, Yahudilik ve Sünnî Müslümanlığın mehdileri yukardaki görüşe dâhil değildirler. Hz. İdris (Henoch) ve Danyal’a atfedilen görüşler ise ancak bir kısım Yahudilerce kabul edilir. Dolayısıyla, mehdilerin semada vazife gününü bekledikleri inancının, yalnız mehdi olarak geri döneceğine inanılan tarihî şahsiyetlerin bulunduğu dinlerde mevcut olduğunu ve bu inancın bu din mensuplarında gelişmiş olduğunu söyleyebiliriz.

 MEHDİLERİN YAŞAYACAKLARI ÇEVRELER

Mehdiler her ne kadar genelde müstakbel dünya imparatoru olarak tasavvur ediliyorlarsa da, faaliyet sahaları her dinde kendi merkezî bölgelerine münhasır kalmaktadır. Kendilerine seçecekleri başkentleri de bu merkezî bölgeler içinde bulunmaktadır. Azteklerin kutsal şehri Tolan’dı. Bu şehri Quetzalcoatl kurmuştu ve istikbalde de bu şehre dönecek ve burayı refah ve saadetle dolduracaktı. Tolan bugün Meksika şehrinin 80 km. kuzeyindedir.

Eski Mısırlılarca mehdi Ameni Yukarı Mısır’da Hn-hn’da doğacak ve kendisine Memphis’ı başkent seçecektir. Şehri refah ve saadetle dolduracaktır.

Hindularca Kalki Hindistan’da Sambhala şehrinde doğacaktır. Kendisine Sambhala’yı başkent edinecek, kardeşleri, oğulları ve diğer akrabaları ile orada saltanat sürecek, şehri pazarlarla, saraylarla, renkli bayraklarla süsleyecektir. Şehre Kalki’nin günahsız ayakları dokunduğu için, bu şehirden ölüm kalkacaktır. Şehrin etrafım ormanlar, korular ve renkli çiçekler süsleyecektir. Kalki’nin karısı Patmavati ise Simhala adasındaki Kârumati şehrinde doğup büyüyecektir. Bugün Hinduların ziyaret yerlerinden biri olan Ayodhaya (Oudh) da, Kalki’nin faaliyet sahalarından biri olacaktır.

Budistlerce Maytreya, bugünkü Beneras şehri yerinde kurulacak olan Ketumati şehrinde doğacak ve faaliyetlerini bu şehirde sürdürecektir. İstikbalde bu şehrin etrafına 84.000 şehir daha kurulacaktır. Müstakbel Ketumati 12 mil uzunluğunda, yedi mil genişliğinde olacaktır. Etrafını yedi tane altın madeninden örülmüş, yedi renkten surlar çevirecek ve surların yüksekliği ve boyu yedi palmiye boyu olacaktır. Ketumuti’nin taşını, toprağını altın, gümüş ve diğer mücevherler teşkil edecektir. Ketumatinin taşı toprağı; altın, gümüş ve diğer mücevherlerden oluşacaktır.

Zerdüştılerce Saoşyant, Kansava gölünde yıkanarak hamile kalacak olan bir kızdan doğacağına göre, doğacağı ve yaşayacağı çevre da Kansava bölgesi, yânî Zerdüşt’ün de yaşadığı İran ve Afganistan havalisi olacaktır.

Yahudilerce Tanrı, rahmetini Davud Evi üzerine, yâni Mesih ve Kudüs’de oturanlar üzerine indirecektir. Tanrı evini Sion’a kuracak, Mesih de Sion’un bulunduğu Kudüs Şehrine Galile’den gelerek Kudüs’ü başkent edinecektir. Kudüs cennet bahçeleri ile dolacak ve hatta ilâhî rahmetle sahil şehri olacaktır. Etrafını,  12 kapısı bulunan ateşten bir sur çevirecek ve içeriye girmek isteyen düşmanları yok edecektir. Şehir, inci ve mücevherlerle süslenecektir. Dağılmış cemaat burada toplanacak ve tozlar içinde muazzam bir ihtişam yükselecektir. Caddeler, evler ve surlar, mücevherlerden inşa edilecektir. Saadet şehrinde Tanrı’nın ebedî ihtişamı ışık olarak şehrin üzerinde parlayacak, güneş ve avm ışığına ihtiyaç kalmayacaktır. Şehir genişleyecek, Şam kapılarına ulaşacaktır.

Hristiyanlarca Betlehem, Galile ve Kudüs, İsa Mesih’in faaliyet alanıdır. İsa’nın tekrar dönüşü de bu bölgeye olacak, dünya imparatorluğu Yahudilerde olduğu gibi Kudüs’de kurulacaktır.

Müslümanlarca mehdi, Medineli olacak ve Mekke’ye sığınacaktır. Kendisine Kâbe’de Haceru’l-Esved ile Makâm-ı İbrahim arasında biat edilecek ve vazifeye buradan başlayacaktır. İbn Haldun’un Taberanî’den naklettiği bir hadîse ise göre mehdi, Kudüs’te oturacaktır. Mehdinin Buhara’dan çıkacağı rivayeti de vardır. Mehdinin Şam’da İsa aleyhisselâm ile buluşacağı, Süfyanî (Emeviler) ile Hicaz bölgesinde harbler edeceği ve İstanbul’u feth edeceği rivayetleri de göz önüne alınırsa, mehdinin faaliyet sahasının Arabistan ve Anadolu olacağı açıktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerle ilgili çeşitli dinlerin çevre tasavvurlarını özetlersek:            

  • Mehdilerin genellikle yaşayacakları ve faaliyetlerini gösterecekleri bölgeler, mensup oldukları dinlerin merkez veya yayılma sahalarıdır.
  • Tolan, Memphis, Sambhala, Ketumati (Benares), Kudüs ve Mekke gibi kutsal şehirler mehdi zamanında da ona hizmet ederek kutsallıklarını devam ettireceklerdir.
  • Mehdilerin dünya hâkimi olacağı söylenirse de, faaliyetleri ile ilgili tasavvurlarda, yalnız mensup oldukları dinin belirli çevreleri zikredilir, bunun dışına çıkılmaz.

 III. MEHDİLERİN KİMLİKLERİ

Mehdilerin şahısları hakkındaki tasavvurlar öyle gelişmiştir ki, yalnız faaliyetleri değil, onların âileleri ve soyları, doğumları, sıfatlan, yetişmeleri ve vazife şuurunun kendilerinde doğuşu dahi düşünülmüştür.

 AİLE VE SOYLARI

Kuzey Amerika yerlilerinden Montagnai kabilesine göre mehdi diyebileceğimiz Tskabec dünyanın ilk zamanında dünyada yaşayan ihtiyar bir kadın ve erkekten dünyaya gelmiştir. Sauk’larca mehdi olarak geri döneceği beklenen Wisakae, Tanrı’nın dünyada yarattığı ilk insandır. Bütün insanlar ondan türemiştir. Menomi kabilesinin tekrar geri döneceğine inanılan kült kahramanı Manubush da ilk insandır ve yerkızı Nokomis’den meydana gelmiştir.

Azteklerce Quetzalcoatl, bâkire bir kız olan Chimalmo ‘nun yeşil bir mücevher taşını yutmasıyla hâmile kalmasından babasız olarak meydana gelmiştir. Dolayısıyla Azteklerin tasavvurlarınca mehdinin baba tarafı tanrılara dayandırılmaktadır.

Eski Mısırlılarca mehdi Ameni Hn-hn şehrinde Nubyalı (Sudanlı) bir kadından doğacaktır. Tasavvur henüz gelişmediği için anne ve babasının ismine rastlanmıyor. Hindularca Kalki Sambhala Şehrinde (Delhi’nin takriben  130 km. doğusunda) Yâjnavalkya mezhebine ait bir Brahman âilesinden doğacaktır.? Babasının ismi Vişnuyaşas, annesinin ismi Sumati veya Vişnukirti olacaktır. Kalki âilenin dördüncü oğlu olarak dünyaya gelecektir. Üç büyük kardeşi ise Kavi, Prâyna ve Sumantu’dur. Bunlar da Vişnu’nun muayyen kısımlarından meydana gelmişlerdir, Vişnu’nun kısmî inkamasyonudurlar.

Kalki gençlik çağma gelince, önce Seylan Kralı Brhadraha’nın kızı Patmavati ile sonra da Bhallâta şehri hükümdan Şaşidhvaya’nın kızı Rama ile evlenecektir. Patmavati’den Yaya ve Viyaya isimli, Rama’dan Meglamâla ve Valâkaha isimli oğulları doğacaktır. Kalki maceralarla dolu bin senelik bir hayat geçirecektir. Nihayet başta Brahma olmak üzere tanrılar kendisine gelerek, artık dünyayı bırakarak Vaykuntha semasına gelmesini ve yüksek hakikat ve faziletleri kendilerine de öğretmesini rica edeceklerdir. Bunun üzerine hâkimiyetini dört oğluna bırakarak önce Himalayalarda inzivaya çekilecek ve oradan da semaya çıkacaktır.

Maytreya dünyaya son defa Ayita Beyi, Ayatasultus’un oğlu olarak Buda Şakyamuni zamanında gelmiş ve büyük talebeleri arasmda yeralmıştı. İstikbalde Ketumati şehri hükümdan Sankha’nın başrahibi Brahmayu veya Subrahmave karısı Brahmavati’nin oğlu olarak dünyaya gelecektir. Esas ismi Ayita ve soy ismi de Maytreya olacaktır. Doğacağı Brahman âilesi, devrin ileri gelen, zengin, kusursuz, asîl bir âilesi olacaktır. Gençlik çağma geldiğinde haremi, yüzbin kadınla dolacak ve başhanımı Candamukhi olacak ve Maytreya’ya Brahmavaddhana isminde bir oğlan doğuracaktır. Zevk u safâ ile 8.000 yıl geçirecek ve’ sonunda hakikata kavuşacaktır. Hizmetlerle dolu bir ömürle Maytreya 60.000 veya 84.000 sene yaşayarak hayatının sonunda bir alev şeklinde vücudu çözülerek nirvanaya gidecektir.

Saôşyant Zerdüşt’ün soyundan gelecektir. Zerdüşt üçüncü karısı Hvôvî’ye üç defa yaklaşmış, fakat her defasında tohumu yere düşmüştür. Bu tohumların gücü ve nuru Fravaşiler tarafından hemen alınarak Vourukaşa (veya Kansava) gölüne götürülmüş ve orada saklanmaktadır. Kendisinden sonra her bin senede bu tohumlardan biri hayat bulacaktır. Üçüncü bin yılın sonunda 30 sene kalarak Gôvak- pit adında bir kız bu göle giderek yıkanacaktır. Banyo esnasında Zerdüşt’ün üçüncü tohumu henüz 15 yaşındaki bu bâkire kıza nüfuz edecek ve onu hâmile bırakacaktır. Saoşyant bu kızdan doğacaktır. Saoşyant’ın annesi olacak Gôvak-pit Zerdüşt’ün Frâya ismindeki karısından doğan Vohuraoça isimli oğlunun soyundan gelecektir. Yani Saoşyant’ın anne ve baba tarafının soyları da Zerdüşt’e dayanacaktır.

Yahudilere göre Mesih, Davud soyundan gelecek ve Betlehemde doğacaktır. İsmi İmmanuel (Allah bizimle) olacaktır. Mesih’in Yahudi olmayan bir kavimden geleceği hususunda bir rivayet varsa da pek rağbet bulmamıştır.

Mesih, genç bir kadından veya bâkire bir kızdan (almâh) doğacaktır. Pek meşhur olmayan bir rivayette ise Mesih’in Betlehem’de doğduğu, isminin Menahem, babasının isminin Hiskia, annesinin isminin ise Amiels olduğu bildirilmiştir, Bu isimdeki bir kimse M. S. 66 yılında Romalılara karşı ayaklanma suçundan öldürülmüştür.

Hristiyanlarca  Yahudilerin beklediği ve Eski Ahid’de haber verilen Mesih, Davud soyundan gelen bâkire Meryem’den doğmuştur. Petrus kendisine beklenen Mesih olduğunu İsa’ya söylediğinde O reddetmemiştir. O, Tanrı’nın oğludur, kendini Şeytan ‘dan gizlemek için insan suretinde görünmüştür. Protestanlarca ise, İsa’nın babası Dülger Yusuf’tur. Meryem’ın bâkire olduğu inancı İbranice  “almah” kelimesinin yanlış anlaşılmasından doğmuştur. Ebonit Ter de Protestanların bugünkü görüşünü Hristiyanlığın ilk devirlerinde savunmuşlardır. Ebionitlere göre İsa, Meryem’ın erkek ve kız çocuklarından biriydi, kendisine İsa’yı doğurduğunda bâkire olduğu isnadı almah kelimesinin bâkire olarak tefsirinden ve Eski Ahid’ın kehanetine uydurmak gayretinden ortaya çıkmıştır. Hatta kardeşlerinden Yakub, ilk Hristiyan cemaatının İsa’dan sonra başkanı olmuştur.

Müslümanlarca mehdinin ismi Muhammed (veya Ahmed), babasının ismi Abdullah olacaktır. Hz. Muhammed’ın soyundan, Fâtıma evlâdından gelecektir. Abbas oğullarından geleceği veya mehdinin Meryem oğlu İsa aleyhisselâm olacağı şeklinde rivayetler de vardır. Mehdinin Çin ülkesine gideceği ve orada evlenerek bir oğlu olacağı, bu oğlanın dünyada doğacak son erkek çocuk olacağı rivayetler arasındadır. Nihayet mehdi vazifesinin sonunda normal bir şekilde Kudüs’te ölecektir.                                          ,

Şîi Müslümanlarca ise, mehdi gelmiştir. Fakat mehdinin şahsı hakkındaki görüşleri ihtilaflıdır. Keysaniye’ye göre mehdi, Muhammed ibn Hanefiye’dir, ölmemiştir. Hâlen Radva dağında gizlenmektedir. Oniki İmam mezhebine göre ise mehdi, Onbirinci İmam Haşan el- Askerî’nin oğludur. Babası onun mehdi olacağını bildiği için Samarra’da gizli olarak yaşamıştır. Bizans imparatorunun kızı Nargis Hatunla evlenmiştir. Nargis İslâmî kabul ettikten sonra imamın evine girebilmek için kendini köle olarak Hasan el-Askerî’ye satmış ve bu evlilikten 12. imam Muhammed Mehdi doğmuştur. Muhammed Mehdi babasının ölümünden sonra gaybeti ihtiyar etmiştir. H.260/ m.873-h.329/m.940 yılları arasında nâibleri vasıtasıyla Şii cemaatım idare etmişse de, daha sonra “ğaybatu’l-kubra”ya girerek gözden kaybolmuştur. Halen görüneceği uygun zamanı beklemektedir.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin kimlikleri ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi ya Sünnî Müslümanlarda olduğu gibi müstakbel bir şahsiyettir veya Şîi Müslümanlarda olduğu gibi tarihî ve müstakbel bir şahsiyettir.
  • Genellikle kendi isimleri, anne ve babalarının isimleri belirlenmiştir. Fakat aralarında birlik yoktur. Her dînin kendi kuruluş ve tarihi gelişme özelliğini taşımaktadır.
  • Soyları, mensup oldukları dînin peygamberinin veya bir büyük rahibinin veya tanrıların soyuna dayanır.

 DOĞUMLARI

Pek çok peygamberin doğumunda anlatılan olağanüstü hâdiselerin benzerlerine mehdilerin doğumlarında da rastlanır. Azteklerce Quetzalcoatl, yeşil bir mücevher taşını yutarak hâmile kalan Chimalmo isimli bir bakireden doğmuştu.

Hindularca Kalki’nin ana rahmine düşmesi üzerine nehirler ve dağlar, semavî varlıklar ve Tanrılar, ata ruhları sevinçlerinden şarkılar söyleyecek ve oynayacaklardır. Doğduğunda göbeğini Mahasasti (Durga’nın tezahür şekli) keserek dadısı olacaktır. Sâvitri, çocuğu Ganj suyu ile yıkayacaktır. Yer Tanrıçası ana sütünün hayat özünü şifalı sözlerle verecektir. Haberi işiten Brahma, Kalki’ye dört kollu şeklini bırakarak normal insan suretini alması için haber gönderecektir. Annesi Sumati sevincinden rahiplere yüz inek bağışlayacaktır. Vişnuyasa da oğluna Vedaların istediği şekilde merasimle isim verecektir. İsim verme merasimine Râma, Kripa, Vyâsa ve Drauni gibi ilâhlar, dilenci şeklinde genç hariyi görmeye gelip önünde diz çökecekler ve merasimden sonra da gözden kaybolacaklardır.

Budistlerce Ayita Maytreya’nm annesi Brahmavati, hâmileliğinin onuncu ayında bir çiçek bahçesine gidecek ve orada bir çiçek ağacının yanında dururken, hiç acı duymadan Ayitâ’dan kurtulacaktır. Ayita, annesinin normal rahim yolundan değil, kamının sağ tarafından güneşin buluttan çıktığı gibi dünyaya çıkıverecektir. Anne vücudunun kirleriyle kirlenmeyecektir. Saçtığı nur üç âlemi aydınlatacak ve sanki yeni doğmamış gibi yürüyüp yedi adım atacaktır. Ayağını bastığı yerde ise mücevher lotos çiçekleri fışkıracaktır. Göğün çeşitli istikâmetlerine bakarak, Bu benim son vücudumdur, artık hiçbir doğumun olmayacağı, nirvanaya gireceğim diyecektir. Bu arada nagalar bu yeni doğmuş çocuğa taze sular ve güzel çiçekler serpeceklerdir. Maytreya’nm doğum günü hâmile olan bütün kadınlar da zeki erkek çocuklar doğuracaklardır.

Saoşyant’ın annesi Gôvak-Pit, midyenin inciye hâmile kaldığı gibi, gölde yıkanmasıyla Saoşyant’a hâmile kalacak ve onu bâkire olarak doğuracaktır.

Mesih’in doğum günü kutsal mabed yıkılacaktır. Doğumunu Mîkâil dünyaya ilân edecektir.

Hristiyanlarca İsa Mesih, İlâhi kelimeden hâmile kalan bâkire Meryem’den doğmuştur ve Eski Ahid’in kehaneti gerçekleşmiştir. Üç hakîm veya müneccim Mesih’in doğumunu yıldızların durumundan anlayarak biat için Betlehem’e gelmişler ve bebek Mesih’in önünde diz çökerek, ona altın ve günlük hediye etmişlerdir. Mesih’in doğumunu öğrenen Kral Hirodes korkarak çocuğu öldürtmek istemişse de, Allah, meleği vasıtasıyla Dülger Yusuf’u uyarıp Mısır’a kaçmasını emretmiştir. Betlehemde doğan bütün erkek çocuklar öldürüldüğü halde, Meryem ve Yusuf’un Mısır’a kaçmasıyla İsa Mesih ölümden kurtulmuştur.

Şîilerce 12. İmam Muhammed Mehdi’nin doğumuyla mucizeler birbirini tâkip etmiştir. Doğduğu zaman orada bulunan halası Hakîme, bebeğin Tanıklık ederim ki Allahtan başka Tanrı yoktur, dedem Allah’ın resulu idi, babam da mü’minlerin emîri ve Allahın dostudur, dediğini işitmiştir. Babası yeni doğmuş oğlunu görmek için içeri girdiğinde, onu sünnet edilmiş olarak bulmuştur. Babası ile mükemmel Arapça konuşmuştur. O sırada etrafını kuşlar sarmış. Babası çocuğu kuşlara verip, “Ona iyi bakın ve her kırk günde bir getirin” demiş, kuşlar da çocuğu alarak semada kaybolmuşlardır. Annesi Nergis Hatun endişeyle sorunca, babası onun süt emmeyeceğini, kuşun da Kutsal Ruh olduğunu söylemiştir. Kırk gün sonra eve gelen Halime, çocuğu bir yaşında gibi büyümüş ve yürüyor görmüştür. Çocuk kısa zamanda büyüyüp olgunlaşmıştır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin doğumları ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Quetzalcoatl,     Saoşyant ve İsa babasız olarak olağanüstü bir şekilde hâmile kalan bâkire kızlardan doğarlar.
  • Mehdilerin         doğumlarında olağanüstü hâdiseler görülür.
  • Doğan   bebeği ziyaret için semavî varlıklar veya yüksek şahsiyetler, bilge kişiler gelirler.
  • Doğan bebekler hemen mucize gösterirler.

Yalnız bu görüşler yukarıda zikredilen, genellikle mehdileri tarihî şahsiyetler olan dinlere aittirler. Konfuçyanizm, Taoizm ve Sünnî İslâm’da bu konuyla ilgili tasavvurlar mevcut değildir.

VARLIK VE SIFATLARI

Mehdilerin varlıkları bazen normal insanlarınkinden ayrı, sıfatlan daha olağanüstü olarak tasavvur edilmektedir. Quetzalcoatl beyaz sakallı ve beyaz renkli, yabancı bir kıyafet giymiş bir adam olarak tasavvur edilir. Sonra gizliliği ihtiyar etmiş ve döneceği günü beklemektedir. Seher yıldızı olarak gökte tasavvur edildiğine göre, ilâhî varlığına da inanılmış olmalıdır.

Kalki, Tanrı Vişnu’nun müstakbel avatarasıdır. Tanrı’nm bir Brahman âilesindeki inkamasyonudur. Mahiyet bakımından o bir tanrıdır. Beyaz bir at üzerinde, silâhlı, etrafa korku saçan bir süvari şeklinde tasavvur edilir. Vücudundan güzel bir koku yayılır. Ruhu açıklık, iyilik ve hikmetle doludur. Sarı kahverengi bir cildi vardır. Ay gibi parlaktır, nurundan görenlerin gözü kamaşır.

Maytreya kâmil bir aydınlatıcı, bütün ilimleri ve doğru yolları bilen yüksek bir Buda’dır. O, tanrıların ve insanların kurtarıcısıdır. Sonsuz bir merhamete sahiptir. Vücudunda esas, pek çok yan alâmetleri vardır. Cildi altın rengindedir, üzerine toz yapışmaz. Etrafına ışık saçar. Kâmil bir güzelliğe sahiptir. Boyu 28 arşın uzunluğunda, göğsü 25 arşın enindedir. Gözleri büyük, mavi ve parlaktır. Gece ve gündüz açık durur.  12 millik bir dâirede büyük, küçük her şeyi görür. Vücudunun nuru 25 mil mesafeyi aydınlatır. Onun nuru bir şimşek gibi parlaktır. Ayağım bastığı yerden lotos çiçekleri fışkırır. İsteğine göre vücudunu büyültür veya küçültebilir, hatta görünmez yapabilir. Bir anda on yöne sıçrayabilir. Portrelerinde şişman, güler yüzlü, bir elinde gül, diğer elinde inci tutan bir kimse olarak tasvir edilir. Tibetliler ise onu, sandalyesine oturmuş etrafına kanun vaz eden bir prens şeklinde tasvir ederler.

Konfuçyanizmde mehdi, yüksek bir azizdir. O, gayet berrak görür, her şeyi işitir, her şeyi bilir. Geniş kalpli, açık ellidir. Yumuşak huyludur. Buna mukabil çok kuvvetli ve cesaretlidir. O, semaya göre yaratılmıştır. O, hakikati kavramış ve ona nüfuz etmiştir. Onun, örneği gökyüzü; üstadı hakikattir. O, fazilet içinde kaybolmuştur. İsterse kendini herhangi bir eşyaya dönüştürebilir. Ruhu, yeri göğü doldurur, kâinatı ihata eder. Onun nereden geldiği, nereye gittiği bilinmez. O öyle büyüktür kî, haricinde hiç bir şey yoktur. O, yüksek Tao vahyinin taşıyıcısıdır.

Taoizm’e göre ise kutsal Vâhid’i (Kutsal Bir’i) ihata eder. Bu ihatada, ihata edilenin varlığı “Bir’in varlığına, yâni Tao’ın varlığına nüfûz eder. Böylece kutsal kimsenin varlığı, Tao’ı tasvir eden kelimelerle anlatılabilir. Bu gerçeği ise ancak negatif kelimeler ifade edebilir kî, O en yüksek ve ezeli gerçektir. O, bir varlık veya var olmuş değildir, O boşluktur, “ben”in yokluğudur. Normal insanın nefret ettiği terkedilme ve yalnız kalma azlıktır. Yumuşaklık ve zayıflık, çocukluk ve sadelik, Tao’da olduğu gibi Taoizm’in mehdisinin, kurtarıcısının alâmetidir. Onun ahlâkının esası ise, sevgi, kanaat ve fazilettir.

Saoşyant da İlâhî vasıflara sahiptir. Ahura-Mazda’nın ilk yaratıklarındandır ve ölümsüz kutsallardandır. Mânevi yiyeceklerle yaşar. Vücudu güneş gibi parlaktır. Üstün bir güce sahiptir ve etrafı altı gözle görür. Bununla beraber bir insan olarak tasavvur edilir.

Yahudilerce Mesih bir insanoğludur, İnsanî bir tabiata sahiptir. Fakat o meshedilmesi dolayısıyla kutsal bir güce sahip olur. Tanrı’nın himâyesi sayesinde o günah işlemez, masumdur, günahsızdır. Tanrı onu her an günahtan korur. Mesih’i diğer insanlardan ayıran husus, onun Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olması, Tanrı’nın özel lütfuna sahip bulunmasıdır.

Hristiyanlarca Mesih, Meryem oğlu İsa’dır. O, Davud soyundan olmakla beraber, gerçekte normal bir insan değil, insan şekline girmiş ilâhî bir ruhdur. İnsanlardan ayrı bir tabiata sahiptir. O, Tanrı’nın oğlu, ilâhî ruhun inkamasyonudur. Işıktan olma bir ışıktır. Çarmıha gerildikten sonra göklere gitmiştir. Fakat vazifesini tamamlamadığı için tekrar gelecektir. O, nûranî bir varlık olup, Tanrı’nın cevheriyle onun cevheri aynıdır. Görünüş bakımından o, Âdem’e benzer. Çünkü o       ikinci Âdem’dir. Âdem’in kaybettiği nuru, ebedî hayatı geri getirecektir. Ruh bakımından da Âdem’in ruhuyla aynıdır. Saf, lekesiz bir cevherden, semavî elementlerden yaratılmıştır. İlâhî tabiata sahip olduğu için, manevî güçlerle donanmıştır. Bu yönden o, insanlardan ayrılmıştır. İnsanları kurtarmak için acı çekmiştir.

Müslümanlara göre mehdi, peygamber soyundan bir kimse olacaktır. Mahiyet bakımından o, normal bir insandır. Yaratılış ve ahlâk yönünden Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme çok benzeyecektir. Onun gibi, açık alanlı, kartal burunlu, iri gözlü, kaşları kavisli, dişleri parlak ve seyrek olacaktır. Yüzünde bir ben bulunacak, sakalı sık olacak ve omuzunda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvet nişanına benzer bir nişan bulunacaktır. Orta boylu, uylukları uzun, rengi esmer, Arap rengi olacaktır. Dilinde ağırlık bulunacak, yavaş ve ağır konuşacaktır. Vazifeye 30-40 yaşlarında başlayacak, son derece dindar ve gönlü, Tanrı sevgisi ve korkusuyla dolu olacaktır. Üzerinde pamuklu bir aba taşıyacaktır. İlim ve hikmet sahibi olacak, hatta kuşların ve diğer bütün hayvanların dilinden anlayacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin varlık ve sıfatlan ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdiler normal insan şeklinde görülmekle beraber, gerçekte onların ilâhı bir kişiliğe sahip olduğuna veya üzerlerinde Tanrı’nın özel rahmetinin bulunduğuna inanılır.
  • Üstün   bir zekâ, cesaret ve güzelliğe sahiptirler.
  • Olağanüstü bir ilim ve iman sahibidirler.
  • Genellikle mensup oldukları dînin kurucusuna benzerler.
  • Günahsızdırlar, hata yapmazlar.
  • Diledikleri zaman mucize gösterirler.

 EĞİTİM VE İRŞAT KAYNAKLARI

İnsanların çocukluk ve gençlik devirlerinde aldıkları eğitim ve öğretimin meslek hayatlarındaki kuvvetli tesiri, mehdiler için de düşünülmüş olmalıdır kî, mehdilerin eğitim ve öğretimleri ile ilgili tasavvurlar, temel prensipler bakımından bütün dinlerde paralellik arzetmektedir. Hinduizmde Kalki, öğrenim yaşına gelince Hinduizmin kutsal kitaplarından olan Vedalan Guru Rama Yamadagnya yanında tahsile başlayacak ve kutsal kitapları öğrenecektir. Yine  64 türlü yay kullanmasını ve diğer harb sanatlarını öğrenecektir. Bunlar, müstakbel hayatında daima yolunu aydınlatacak, müşkilâta düşünce de tanrıların vahyi kendisine ulaşacak, yol gösterecektir. Meselâ, Koka ile yapacağı kutsal savaşta onu silâhıyla öldüremeyecek ve müşkil bir vaziyete düşecektir. O anda Tanrı Brahma, Koka’nın silâhla değil, aynı anda vurulacak iki yumruk darbesiyle öldürülebileceğini Kalki’ye vahyedecektir. Bu vahyi alan Kalki, savaşı kazanacaktır. Yılanların şehrine yapacağı seferde olacağı gibi, semavî sesler kendisine ve askerlerine tehlike anlarında yardım edecektir.

Budistlerce Maytreya, selefi Buda gibi refah içinde büyüyecektir. Ailesi, oğullarının çeşitli mevsimlerde rahat edebilmesi için dört ayrı saray yaptıracaktır. Maytreya’nın hareminde hiç bir organında noksanı olmayan, mücevherlerle süslü, uzun, orta ve kısa boylu tam yüzbin kadın bulunacaktır. Zaman zaman eğlenmek için parkta dolaşmaya çıkacaktır. Bir gezintisinde, Buda Şakyamuni’de olduğu gibi bir yaşlıya, diğerinde bir hastaya, üçüncüsünde bir cenazeye rastlayarak dünyanın zevklerinin fânî olduğunu anlayacaktır. Kral Sangha’nın hediye ettiği mücevher koltuğun Brahmanlar tarafından bir anda parçalandığını görmesi bardağı taşıran son damla olacak ve sarayını terk ederek Ketumati şehri yakınında bir ormanda bulunan NâgaPuspa ağacı altında düşünmeye başlayacaktır ve daha önce Şakyamuni’nin kavuştuğu hakikate o da kavuşacaktır. Buda’nın öğretisiyle Maytreya’nın ki arasında bir fark bulunmayacaktır. Maytreya da Budizm’in dört kutsal hakikatim ilân edecektir.

Konfüçyüs de diğer din kurucuları gibi kendisinden sonra gelecek müstakbel kurtarıcının, mehdinin kendi sözlerini değiştirmeyeceğini, kendisini tasdik edeceğini haber vermiştir. Mehdi, üstün kabiliyetleriyle görme, işitme, hissetme ve tanıma gücüyle gerçeğe nüfûz edecek, gözlem ve zekâsıyla mutlak hakikati bulacaktır. Artık o, göğün bir aynası olacak, açıkladığı her şeye halk hemen inanıp amel edecektir.

Mecusilerce Saoşyant’a Avesta rehber olacaktır. O, Zerdüşt’ün öğretilerini iyice öğrenecektir Şeriatının yasaklarım tutacak, yalan ve kötülüğü kaldıracaktır. Bunların dışında karşılaşacağı zorluklarda kendisine Ahura-Mazda’nın vahyi yardımcı olacaktır.

Yahudiler de Mesih’in eğitim ve öğretimiyle ilgili açık bir ifadeye rastlamıyoruz. Belki de iyi bir Müslüman için Kur’an ve hadisleri öğrenmek ne derece tabiî ise, Yahudiler için de dînî bir önderin Eski Ahid’i, Talmud ve Midraş’ı tahsili, öğrenmesi tabiî görülmüş ve ifadeye ihtiyaç duyulmamış olabilir. Zaten vaaz edeceği hakîkatlar Tevrat, Talmud ve Midraş gibi kutsal kitaplara dayanacaktır. O, yeni bir şeriat getirmeyecek, ancak mevcut şeriatı zamana göre tefsir edecek ve uygulayacaktır.

İsa Mesih’in, Yahudiliğin bir mezhebi olan Essenî’ler arasında yetişmiş olabileceği kanaati yaygındır. Üstadı vaftizci Hz. Yahya, Essenî mezhebindendi. İsa, kendisinin yeni bir şeriat getirmediğini, eski Yahudi şeriatını tamamlamak için geldiğini, Yahudiliğin kutsal kitaplarına tâbî olduğunu ifade etmiştir. Dindar bir Yahudi olarak ömür sürmüş, yazılı bir şey bırakmamıştır. Paulus ve taraftarlarınca ise, İsa’nın sözlerinin tamamen aksine, onun Yahudi şeriatını kaldırdığı, dünyaya kanun ve günah bağlarından uzak bir serbestlik getirdiği iddia edilmiştir.

Müslümanlarca Allah, mehdiyi bir gecede vazifesine lâyık kılacaktır. Artık mehdi Kur ‘an ve Sünneti kendisine rehber edinecek, ihya etmedik sünnet, kaldırmadık bid’at bırakmayacaktır. Kur ‘an’ı iyi anlayacak, mânasını iyi bilecektir.

Şîilerce imamlar, özellikle 12.İ mam Muhammed Mehdi, Tanrı’nın özel bir lütfuna sahiptir. Daha ana rahminde iken konuşmasını, ibâdeti ve Kur’an okumasını öğrenir, çocukken de meleklerden öğrenimine devam eder. Kutsal Ruh onu hatadan korur. Mehdi yeni bir şeriat getirmez, ancak o, mevcut şeriatın bâtınî mânasını zamana göre açıklar ve halka gizli ilimleri öğretir.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin çeşitli dinlerdeki yetişme ve irşat kaynaklarım özetlersek:

  • Mehdiler mensup oldukları dinlerin kutsal kitaplarını eğitim çağlarında en iyi şekilde tahsil ederler.
  • Harb ve silâh kullanma sanatlarını öğrenirler.
  • İrşat kaynakları mensup oldukları dinlerin kutsal kitaplarıdır. Yeni bir problemle karşılaştıklarında Tanrı onları vahiy ve ilhamıyla irşat eder, onlara doğru yolu gösterir.

 VAZİFE ŞUURUNUN DOĞUŞU

Yeni Gine Yerlileri arasında 1893 yılında meydana gelen Milne Bai hareketinde, genç mehdi, kendisinin Mukaddes Ruh tarafından vazifeye çağrıldığını, ölmüş atalarının ruhlarıyla ilişki kurduğunu açıklamışta  1940 yılında  Filo hareketinde ise bayan mehdi, rüyasında Gök Tanrı’nın hitabına mazhar olduğunu ilân ederek faaliyetine başlamıştı. 1933-1936 hareketinin kahramanı Mehdi Marafi ise vahyini Şeytan’dan aldığını ve kendilerine yardım vaat ettiğini açıklamıştır.

Yine, Yeni Gine ElopSolop bölgesindeki mehdi harekâtının kahramanı, kendisinin ata ruhları tarafından vazifeye çağrıldığım, vahiy aldığını söylemiştir. Amerika’da Cartago şehri yakınındaki Quimbaya köyü yerlilerinin 1546 yılındaki ayaklanmasında da harekâtın kahramanı, kendisine ata ruhlarının vahyettiklerini vc emir verdiklerini söylemişti. 1921 yılında Afrika’da Yukarı Nil bölgesinde Dinka kabilesinin mehdisi de kendisini, Gök Tanrıdan vahiy aldığını, vazifeye çağrıldığını iddia etmişti.

Hindularca Kalki’nin hocası Rama, Kalki’ye Vedaları ve diğer kutsal bilgileri öğrettikten sonra, kendisinden ayrılmadan önce talebesine hayatının amacını ve görevini açıklayacak, onun kaliyuganın kirlerini temizlemek için geldiğini, dünyada adaleti hâkim kılacağını, Şiva’nın ona sihirli bir at, bir papağan ve harb aletleri hediye edeceğini haber verecektir. Bu suretle Kalki gerçek kimliğini ve görevlerini öğrenecektir. Sonra Şiva’ya dönerek dua edecek ve duasının sonunda Şiva kendisine bir at, bir papağan ve silâhlarını hediye edecektir. Artık bundan sonra Kalki kimliğinin ve vazifelerinin şuuruna ermiş olarak seferlerine başlayacaktır.

Budistlerce Kral Sangha, günün birinde Maytreya’ya mücevher bir koltuk hediye edecektir. Maytreya da onu Brahmanlara verecektir. Brahmanlar ise koltuğu Maytreya’nın gözleri önünde parçalayıp aralarında bölüşeceklerdir. Bu güzel koltuğun bir anda parçalandığını gören Maytreya, dünyadaki her şeyin böyle fanî olduğunu bütün çıplaklığı ile hissedecek ve düşünmeye başlayacaktır. Bu düşünce, kendisini öyle rahatsız edecektir kî, gece yarısı sarayını terk ederek Bodhi ağacı Nagapuspa altına giderek oturmaya ve düşünmeye başlayacaktır. Yine aynı gece henüz sabah olmadan mutlak hakikate ulaşacaktır. Maytreya, etrafını bir kalabalığın sardığını görecek ve hepsinin Buddha Dharma’yı öğrenmeye geldiklerini, çünkü Buda Şakyamuni’nin daha önce haber verdiği, halkın beklediği kimsenin kendisi olduğunu anlayacaktır. Artık bundan sonra Maytreya tebligata başlayacaktır.

Hristiyanlarca İsa, Vaftizci Yahya’nın talebelerindendi. Yahya’nın temel görüşü, kıyametin yaklaşmakta olduğu ve beklenen Mesih’in hemen görüneceği idi. Bu görüşünü halka da ilân ediyor, yakında gelecek felâketlerden kurtulmaları ve mesih devrinin seçkinleri arasına katılmaları için isteyenleri vaftiz ediyordu. Yahya’nın yaptığı bu vaftiz, bir nevi İslamiyet’teki boy abdesti gibi bir taharet işlemi idi. Yahya, kendisini beklenen devrin öncüsü olarak görüyordu. Vaftiz olmaya gelenler arasında İsa da vardı. Sıra ona gelince: “Ben senin tarafından vaftiz olmaya muhtacım, sen bana mı geliyorsun?” diyerek İsa’nın önüne geçmek istedi. Fakat İsa’nın ısrarı üzerine Yahya, İsa’yı vaftiz etti. İsa vaftizden hemen sonra Kutsal Ruh’un bir güvercin şeklinde kendisine geldiğini gördü ve gökten sesler işitti. Bu olaydan sarsılan İsa, çöle giderek inzivaya çekildi ve olanları anlamaya çalıştı. Kısa bir inzivadan sonra İsa, kendisinin beklenen Mesih olduğu şuuruna ulaştı ve tebligata başladı. Hatta baş hahamın Sen Mesih misin? sorusuna, “ben oyum” cevabını verdi.

Müslümanlarca mehdinin kendini ve vazifesini idrak etmesi hususunu “Mehdi, bizden yani, ehli beyttendir. Allah onu bir gecede ıslah eder” hadisinde görüyoruz. Hadisteki ‘yuslihuhû ” kelimesini İbn-i Mâce’nin şârihi esSindî, rüştünü ilham eder şeklinde mânalandırmaktadır. Ali b. Muhammed el-Kârî ve müsteşrik Rosenthal da aynı mânayı anlamaktadır. Biz buradan Allah Teâlâ’nın bir gece mehdiye ilhamda bulunarak, kendisinin mehdi olduğunu ve bu vazife için olgunlaştığı şuuruna eriştireceği mânâsını anlamaktayız.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerde vazife şuurunun doğuşu hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdilik vazifesine dâvet Tanrı veya ruhlardan gelir.
  • Mehdinin hocasından gelir.
  • Budizm’de          olduğu gibi mehdi, vazife şuuru kendi içinde doğar ve buna tahsilinde edindiği bilgiler de yardımcı olur.

 IV.  MEHDİLERİN FAALİYETLERİ VE SOSYAL ÇEVRELERİ

Mehdilerin faaliyetleri genellikle güçlü bir hükümdar ve kumandan olarak dış düşmanlara karşı ülkesini koruyucu, içte ise milletine cennet saadetini tattıracak ideal bir sosyal reformcu, devlet adamı, ülkede ideal bir dinî hayatı gerçekleştirecek bir peygamber, bir rahip olarak tasavvur edilmektedir. Bu faaliyetlerinde bazı yardımcılarının ve dostlarının, muhalif ve düşmanlarının da bulunacağı düşüncesi de ihmal edilmemiştir.

 SİYASÎ FAALİYETLERİ

Budizm dışında mehdi tasavvurunun bulunduğu dinlerde, mehdilerin faaliyetlerinin ağırlık merkezlerini, onlardan beklenen siyasî başarılar teşkil etmektedir. Yeni Gine de Keram Nehri civarı halkı, gelecekteki yerli bir hükümdarın yabancıları ülkelerinden kovacağına, daha sonra ülkeye refah ve saadet getireceğine inanırlar. Kızılderililer de istikbalde bir hükümdarın geleceğine, beyazları ülkelerinden çıkaracağına inanırlar. Yine Kuzey Amerika yerlileri arasında tezahür eden “Ghost- Danc” hareketlerinde, müstakbel mehdi diyebileceğimiz hükümdarların gelerek, ülkelerini yabancılardan kurtaracağına, onları imha edeceğine, daha sonra da sosyal reformlara girişeceğine inanılmaktadır. Eski Amerika yerlilerinden Aztekler de Quetzalcoatl’ın geri dönerek idareyi tekrar eline alacağına, ülkeyi şer güçlerden kurtaracağına inanıyorlardı.

Eski Mısırlılarca Ameni, Yukarı Mısır tahtına oturacak ve ülkesini Aşağı Mısır’la birleştirecek, düşmanlarım sindirecekti. Ülkesine göz diken Asyalıları ve Libyalıları yok edecekti. Etrafına hâkimiyetini öyle kabul ettirecekti ki, kimse saldırmaya cesaret edemeyecekti. Kaleler askersiz olacak, çeşmeler açık bulunacaktı.

Hindularca Kalki, hükümdarlık tacını giyecek ve çevresi kendisine bîat edecektir. Daha sonra Kalki silâhlarını kuşanıp atma binecek ve dalâlet ülkelerine seferlere girişecektir. Düşmanlarının başında Budistler gelecek ve büyük bir Budist ordusunu çetin savaşlardan sonra imha edecektir. Sonra Himalayalardaki devlerle ve Hindistan sınırlarını zorlayan vahşi milletlerle (Türkler ve diğerleri) savaşarak, hepsini imha edecek ve dünyayı şerlerinden kurtaracaktır. Zehirli kızın yaşadığı yılanlar ülkesi Kâneani’ye hücum ederek, kızın ve ülkenin tılsımını bozacaktır. Yeraltı dünyasının küfürbaz kralı Baliyi bozguna uğratacaktır. Bu suretle yeraltında veya yerüstündeki günah ülkelerine yirmi sene içinde son verecektir.

Buda’nın siyasi faaliyetleri olmadığı gibi, Maytreya’nın da siyasî faaliyetleri olmayacaktır. Fakat diğer dinlerdeki mehdilerin siyasî ve sosyal faaliyetlerini Maytreya devrinin faziletli hükümdarı Sankha ve oğulları yerine getirecek, ülkenin düşmanlarını yok edecektir. Ülkenin sınırlarım denizlere ulaştıracaktır.

Konfüçyanizm’de mehdi bir hükümdar olacaktır. Aynı zamanda O bir kutsaldır. Kendi içinde taşıdığı Tao’ın varlığına ve insanların ve eşyanın varlığına nüfuz edebilir, gök ve yer gibi yaratıcı güce sahiptir. O, varlık kalabalığının üzerine başım kaldırınca, bütün ülkeye sükûnet gelir. O, insanlara, hayvanlara, eşyaya yânî bütün tabiata müessirdir. O, her şeye ciddi ve gerçek olarak hâkimdir. Onun tesirinden kimse kendini kurtaramaz. O, bu hâkimiyetiyle bütün varlıkları kemalâta, doğruya sevk eder.

Taoizm’de mehdinin aktif bir hükümdarlığından, faaliyetinden bahsetmek mümkün değildir. Çünkü dînin temeli pasiflik üzerine kurulmuştur. Mehdi ulvî hedeflerine aktif olarak değil, pasif olarak, faaliyet göstermeden varır. Kim kavga etmezse, onunla dünyada kimse kavga etmez. Mehdinin varlığının cevherinde yoğunlaşmış olan kuvvetten, Tao ve Te’nin sessizlik ve boşluğa çekilmiş kuvvetlerinden mehdiye kuvvet akın eder ve ondan dışarı fışkırır. Bütün eksikleri doldurur, eğrileri doğrultur, boşları doldurur, eskileri yeniler. Bu kuvvet tamamen kendi kendine tesir eder. Mehdi ise pasifliğini dâima muhafaza eder. Mehdinin aydınlığı ve berraklığı kuvveti taşır, kuvveti aktarır. Onun faaliyeti faaliyetsizliktir. Konuşması susmaktır. Mehdi konuşmadan doğruyu bulur, düşünmeden hedefine varır. Çünkü onun ruhu gök ve yere nüfuz eder. Onun anlayışı kâinatı ihata eder. Eşyalar onun karşısında emrine ve hizmetine hazır olarak durmak zorundadır. Onun tesir sahası bütün yeryüzüdür. O, herkese yardım eder. Ölü ruhlarının insanlara kötülük etmelerine mâni olur. Mehdi inzivada olmaz, O tahtında ve kendisine götürülen sosyal vazifelerin içinde olur. Fakat O, insanlara aktif olarak tesir etmez. O, kendinin Tao ile dolu misâliyle müessir olur. Halk kendisine olan itimadı hisseder ve dolayısıyla kendini serbest görmez. Mehdinin muazzam gücünü görür ve onu sever. Mehdinin tesiri öyle saftır kî, sıfatı yoktur. O herkese müessirdir.

Mecusilerce Saoşyant gerçek bir hükümdar olacak, dördüncü bin yılında dünyayı hâkimiyeti altına alacak ve karanlık kuvvetleri imha edecektir. Nihayet dördüncü bin yılın hâkimiyetini Tanrı Ahura- Mazdaya devredecektir.

Yahudilere göre Mesih, Tanrının yeryüzündeki vekilidir. Bu sebeple o hem Yahudi milletine, hem de Yahudi olmayan milletlere hâkim olacaktır. Bir dünya imparatoru olarak müminlere Tanrı’nın rahmetini, küfurbazlara da lânetini getirecektir. Hâkimiyetini kabul etmeyenler karşılarında İlâhî cezayı bulacaklardır. Mesih âdil bir hükümdar olarak Davud’un tahtından ülkeyi idare edecektir. Halkını ve ülkesini düşmanlara karşı koruyacak, ülkesinin sınırlarını kuzeyde ve güneyde denizlerden denizlere, doğuda nehirlere, batıda dünyanın ucuna (okyanusa) ulaştıracaktır. Zâlim hükümdarları perişan edecek, Kudüs’ü putperestlerden temizleyecek, günahkârları toprak çanak gibi paramparça edecektir. Dağılmış İsrailoğullarını tekrar toplayacak, Roma’yı fethedecek, Habeşistan, Mısır ve Arapları vergiye bağlayacaktır.

İsa da bir Yahudi olarak yukarıda zikrettiğimiz tasavvurlara sahipti. Talebeleri, üstatlarının Yahudiliğin beklediği hükümdar olduğuna, vaat edilenin yakın bir zamanda kendisine verileceğine inanıyorlardı. İsa da aynı kanaatta idi. Bir gün şakirtlerinin bu iddiasına tahammül edemeyen Ferisilerden bazıları İsa’ya, “Muallim, Şakirtlerini azarla”, demişlerdi. İsa da onlara, ‘eğer bunlar susarlarsa, taşlar bağıracaktır”, diyerek onları reddetmişti. Daha Sonra Kudüs’teki Roma Valisinin, “sen Yahudilerin Kralı mısın?” sorusuna İsa, “söylediğin gibidir “, diyerek cevap vermişti. Beklenen gerçekleşmeyince, Hristiyanlar Mesih’in eksik kalan vazifesini tamamlamak için tekrar geleceğine, daha önce ölmüş Hristiyanları da, o günün ihtişamından nasiplerini almaları için dirilteceğine inanırlar.

Müslümanlara göre mehdi, dünya hâkimi bir hükümdar olacak, Hint hükümdarları kendisine boyun eğecektir. Mekke ve Medine arasında “Beyda” mevkiinde kendisine hücum eden bir orduyu mağlûp edecektir. Arabistan yarımadasında hükümdarlık iddiasında bulunacak olan Süfyânî’nin ordusuyla müteaddit defalar karşılaşacak ve sonunda onları tamamen imha edecektir. Mehdi, Bizans orduları ile savaşacak ve nihayet İstanbul’a kadar ilerleyerek İstanbul’u fethedecektir. Mehdinin harplerdeki gayesi, Müslüman olmayanları İslâm’a dâvet olacaktır. Bunun için İslâm’ı dünyaya yayıncaya kadar savaşacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin siyasî faaliyetleri hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdiler devlet reisi olarak ülkelerinin idaresini ellerine alacaklardır.
  • Ülkelerini istilâ eden yabancıları çıkaracak veya ülkesine saldıran düşmanlan sindirecektir.
  • Ülkelerinin bütünlüğünü ve sulhunu bozan iç düşmanlarla savaşarak onlan bertaraf edeceklerdir.
  • Rivayetlerde, mehdilerin ülkelerinin hudutlarını yeryüzüne yayacakları, bir dünya imparatorluğu kuracakları bildirilirse de, anlatılan faaliyet sahaları mensup oldukları dînin yayılma sahaları dışına çıkmaz.
  • Taoizm hariç bütün dinlerde mehdiler, hedeflerine aktif faaliyetlerle varırlar.

 SOSYAL FAALİYETLERİ

İlkel kavimlerde birdenbire ortaya çıkan İlâhî kahraman, insanlara kültür vasıtalarını vermekte, ziraatı öğretmekte, kanunlar vaz etmekte ve nihayet tekrar geleceğini vaad ederek gizli bir şekilde kaybolmaktadır. Yeni Gine Biak adası yerlilerince eski kültlerinin kahramanı Mansren, bir gün tekrar geri dönecek ve adada adaleti hâkim kılarak çalışmayı, sefaleti ve ölümü ortadan kaldıracaktır. Kızılderililerce de müstakbel hükümdar ülkede adaleti hâkim kılacak, ülkeye refah ve saadet getirecektir. Yine Kuzey Amerika’da, bütün “Ghost-Dance” hareketlerinde müstakbel kurtarıcının ülkeden hastalıkları ve sefaletleri kaldıracağına ve milletini refaha kavuşturacağına inanılmaktadır. Bu sosyal tasavvurlar, Eski Amerika yerlilerinden Azteklerde de vardı.

Eski Mısırlılarca da Ameni, ülkeye mutlak adaleti getirerek, zulmü ortadan kaldıracaktır. Ülkeye sulh ve sükûn hâkim olacak, sığırlar tarlalarda çobansız dolaşacak, geceleri kimse bağırıp çağırmayacak ve ülkede üzüntülü kimse kalmayacaktır.

Hindularca da Kalki, dünyada mutlak sulhu hâkim kılacak, gıda maddelerini çoğaltacak, hastalıkları kaldıracaktır. Artık dünyada hırsız ve haydutlar kalmayacak, bozulan kast sistemleri yeniden kurulacak ve her biri kendi derecelerine göre vazifelerini yapacaklardır. Kalki, cemiyetin selâmeti için her türlü sarhoşluk veren maddeleri, et yemeklerini ve ziyam kaldıracaktır.

Diğer dinlerdeki mehdilerin sosyal faaliyetlerini, Budistlere göre Maytreya devrinin dindar hükümdarı yapacaktır. Ülkesinde adaleti ve sulhu hâkim kılacak, ülkeyi saraylarla, eşi görülmemiş çeşitli zenginlik ve ihtişamla donatacaktır.

Konfuçyanizmde mehdi, yere, göğe, dağlara ve nehirlere, tanrılara ve ruhlara hâkimdir. O, mânevî gücüyle, hastalıkları, anormal yaratılışları ve nizamsızlığı ortadan kaldıracaktır. Ahlâkî açıklamalar yapacak, yeni bir kültür düzeni kuracak ve yaşadığı çağı düzeltecektir.

O,     insanları uygun mevkilere getirecek ve kendi ruhî gücüyle onları içten idare edecektir.

Mecusilerce Saoşyant ülkesini ilâhî kanunlara göre idare edecek insanların tabiatlarını değiştirecektir. Hastalıkları, ihtiyarlığı ve ölümü dünyadan kaldıracaktır. Artık dördüncü bin yılın sonuna doğru insanlar yalnız sıvı yiyeceklerle beslenecekler, yalan ve karanlık kısımlarım yok edeceklerdir.

Yahudilerce Mesih, ülkesini ilâhî kanunlara göre idare edecek ve ülkesindeki bütün milletleri sulh ve refah içinde yaşatacaktır. Dünyadan harbi kaldıracak, kılıç ve mızrak gibi savaş aletlerini ziraat aletlerine dönüştürecektir.[4] Savaş arabaları, ok ve yay kırılacak, kanlı çizme ve elbiseler yakılacaktır. Dünyadan her türlü zulmü kaldıracak, adaleti hâkim kılacaktır. Halkını sefaletten kurtaracak, fakirlere yardım edecek, ülkenin topraklarım güllük ve gülistanlığa çevirecektir. Ülkesini zelzele, açlık ve hastalık gibi her türlü felâketlerden emin kılacaktır. Onun ülkesine hâkim kılacaktır. Devrinde mesut olmayan kimse kalmayacaktır. Hatta hadımlara dahi evlenme, çocuk sahibi olma imkânı sağlayacaktır.

Müslümanlarca da mehdi, hâkimiyeti süresince adaletten ayrılmayacak, her işi hak ve adalet ölçüsüyle yapacaktır. Böylece ondan yer ve gök ehli razı olacaktır. Devlet ve millet refah içinde yüzecek, hazine yardım etmek için ihtiyaç sahibi kimseyi bulamayacaktır. Cemiyetin düzeni için zinayı, müskiratı ve bütün kötü alışkanlıkları kaldıracaktır. İyileri mükâfatlandıracak, kötüleri cezalandıracak, yeryüzünü emniyet ve sulha kavuşturacaktır. Mehdi bütün hareketlerinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yolunu takip edecek, ülkesinde adaleti hâkim kılacaktır.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin sosyal faaliyetleri hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Mehdiler ülkelerinde mutlak adaleti ve sulhu hâkim kılacaklar;
  • Sefaleti önleyecek ve ülkelerini refaha kavuşturacaklar;
  • Hastalıkları ortadan kaldıracaklar;
  • İnsanlar arasındaki sosyal ilişkileri düzene koyacaklar;
  • Ülkelerini îmar ederek ihtişamını artıracaklardır.

 DÎNÎ FAALİYETLERİ

İnsan, kalben ulühiyetle temasa geçmek, o güç ve ihtişamdan hissedar olmak ister. Tanrı ile ilişki kurmayı, Tanrı’nın kendisiyle ilgilenmesini arzu eder. Tanrı’dan bir şeyler beklerken O ‘na da bir şeyler vermek ister. Bu karşılıklı davranışların müşahhas şekli kültlerdir. Fakat hiçbir din, mevcut kültlerinin yerine getirilmesinden tatmin olmaz. Ancak bunların mehdi zamanında, onun zoruyla ideal tatbikatım bulacağını ümit eder. Mehdiler bir peygamber gibi dînin zayıflayan öğretisini yenileyerek güçlendirecek, bir rahip gibi de ihmal edilen kültlerin yerine getirilmesini sağlayacaktır.

Eski Mısırlılarca Ameni, hakikati tebliğ edecek, yalanı kaldıracak ve dîni ihya edecektir. Tanrıların memnun olacağı işleri yapacak, onların rızasını kazanacaktı.

Hindularca Kalki, Kaliyugada kaybolan Brahmasutra’lan, Veda’ları ve Purana’ları tekrar ortaya koyup açıklayacak, kaybolan kast kanunlarım ilân edecektir. Yeni Kritayuga insanlarının ruhlarına berraklık getirecek, kalblerini iyilik ve hikmetle dolduracaktır. Kaybolan dharmayı (öğretiyi) yeniden ortaya koyacak, bu suretle insanlar Hinduizmi doğru şekilde öğreneceklerdir.

Kalki, bir rahip gibi hayatın gayelerine göre kurban takdimlerinde bulunacaktır. Babasının ölümünde cenaze merasimim bizzat kendisi icra edecektir. Veda tahsilini ve sadakaları yeniden düzene koyacaktır. İnsanların ibadetlerini yerine getirmelerini, mabet yapmalarını, kurban sunmalarını sağlayacaktır. Artık Kalki’nin icraatıyla devrin rahipleri Veda âlimi olacaklardır. Kadınlar adaklarına sadık kalacaklar, tanrılara hürmeti elden bırakmayacaklar, bol bol kurban takdiminde bulunacaklar ve kocalarına sadakat göstereceklerdir. Kşatriyalar kurban işlerine gereken önemi vereceklerdir. Vaişyalar Vişnuya olan vazifelerini ihmal etmeyeceklerdir. Sudra’lar ise kastlara hürmet ve hizmet ederek hizmetlerinin karşılığı olarak Kalki’nin efsanelerini dinleme şansına sahip olacaklardır. Bütün insanlar Samsaradan (ruh göçünden) kurtulmak için tapa (zühd) temrinleri yapacaklardır. Kalki kutsal kanunlara uymayanlarla, ibâdeti terkedenlerle savaşacak, dini, hayata hâkim kılacaktır.

Budizm’de, Maytreya inzivadan sonra hakîkata kavuşarak, geri kalan hayatım hakîkatların tebligatıyla geçirecektir. Bu hakikatler; sadaka vermek, davranışlarda ahlâkî kurallara uymak, tefekkür etmek, kutsal şeylere hürmet, büyüklere hizmette bulunmak ve dünyaya sırt çevirmektir.

Bunlar, hayatın ızdırap olduğu, ızdırabın menşei, ızdıraba gâlib gelme hakikatlerini kişiye öğreten vasıtalardır. Maytreya tebligatıyla milyonlarca, milyarlarca kişiyi irşat edecektir. Hatta zamanın kral ve kraliçesi de saraylarım bırakarak zâhitliğe başlayacaklardır. Maytreya bazen talebeleri ile şehirde sadaka toplayacak ve tarikatın temel prensiplerinden birini yerine getirmiş olacaktır. Maytreya yalnız zamanının insanlarım hidayete kavuşturmakla kalmayacak, daha önce ölerek cehenneme gitmiş varlıkların ızdıraplarını da duyarak onları da hidayete kavuşturacak, cehennemden kurtaracaktır.

Zerdüştîlerce Saoşyant, insanlara Ahura-Mazda dinini öğretecektir. O rahiplerin en yükseğidir, kutsal işleri eksiksiz yapacaktır.

Yahudilerce Mesih’in en önemli vazifesi Allah’a iman mevzuunu öğretmek, O’nun varlığını, kâinata hâkimiyetini, tarihin yöneticisi olduğunu insanlara anlatmaktır. Hakkı ve doğruyu tebliğdir. O, Tevrat’ı yalnız Yahudilere değil, Yahudiler dışındaki bütün-milletlere de öğretecek, adaleti ve hakikati konuşacaktır. Yehova ona her sabah ilâhî hakikatları vahyedecek, o da gündüz bunları halka tebliğ edecektir. İnsanlara doğru yolu gösterecektir. O, İsrailoğullarına otuz kanun daha getirecektir. Bütün insanların Allah’a kulluk etmelerini sağlayacak, İsrailoğullarının affı için kefaret olarak oruç tutacak, hatta kendini hadım edecektir. Zamanında mabet tekrar yaptırılacaktır. Devamlı vaazlar yapılacak, şeriat harfıyyen tatbik edilecektir. Kudüs dışındaki insanlar seneden seneye Kudüsü ziyaret edecek ve Kulube bayramını (Sukkoth) kutlayacaklardır. Günah İsrailoğullarından kalkacak ve halk birbirlerine adaletle muamele edecek, hürmet gösterecektir. Çünkü, ilâhî ruh halka dökülecek ve halkın kalbleri yenilenecektir. Denizin su ile dolduğu gibi, ülke imanla dolacak, ihtiyar, genç, kadın, erkek herkes hikmetli sözler konuşacaktır. Allah Teâlâ’nın İsrailoğullarıyla yapacağı yeni bir ahit, artık kâğıt üzerine değil, insanların kalplerine yazılacaktır.

Hristiyanlığın ilk zamanlarında İsa Mesih Peygamber olarak kabul ediliyordu. İsa da aynı kanaatteydi ve vazifesini şöyle sayıyordu:

“Rabbin Ruhu üzerimdedir,

Çünkü fakirlere müjdeyi

Vazetmek için beni meshetti.

Beni esirlere azatlık ve körlere

Gözlerinin açılmasını ilân etmeye,

Ezilenleri kurtuluşa kavuşturmaya

Rabbin makbul yılını ilân etmeye gönderdi.

Bir peygamber olarak da tabuttaki bir gencin ölüsünü diriltmek, kuyu başında rastladığı kadının gizli sırlarını açıklamak gibi birtakım mucizeler göstermiştir. Vaazlarında ise ibadet ve inançla ilgili konularda talebelerini aydınlatıyordu.

Müslümanlarca mehdi, Hz.Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yolunu takip edecek, bütün sünnetleri ihya edecek, Müslümanlar arasındaki çöküntüyü bertaraf edecektir. Kendisi bir hata yapmayacaktır, çünkü bir melek daima onu hatadan koruyacaktır. O, mezhepleri kaldıracak, saf dinden başka bir şey bırakmayacaktır. Mehdi peygamber gibi mucizeler gösterecektir. Diktiği kuru bir kamış, anında yeşerip yapraklanacaktır. Havada uçan kuşa işaret edince, kuş eline düşüverecektir. Tâbutu’s- Sekine’yi meydana çıkararak, Tevrat’ın aslını bulacaktır. Dînî önder olarak bulunduğu yerde imameti kendi üzerine alacaktır. Hatta Hz. İsa onun arkasında namaz kılacaktır. Sâlih amelleriyle Allah Teâlâ’nın rızasını kazanacak, ülkesini İlâhî rahmete boğacaktır.

Yukanda incelediğimiz mehdilerin dînî faaliyetleri ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarım özetlersek:

  • Tâbi       oldukları dinlerin öğreti ve kültlerine uyacaklar;
  • Zayıflayan veya kaybolan eski dînin inanç ve ibadetlerini tebliğ ederek eski dîni yeniden canlandıracaklar;
  • Kutsal   kitaplarım zamana göre tefsir edecekler;
  • Dînî kültleri kendileri yerine getirdikleri gibi, tebalarının da yerine getirmelerini sağlayacaklar;
  • Şeriatı (dîni kanunları) ülkelerine hâkim kılacaklar;
  • Gerektiğinde mucizeler göstererek faaliyetlerinin tesirini artıracaklardır.

 ÖNCÜ VE YARDIMCILARI

Mehdilerin siyasî önder durumunda olmaları sebebiyle kendileri ve iktidarları için birtakım ortam hazırlayıcılar ve yardımcılar da tasavvur edilmiştir.

Öncüleri ve Ortam Hazırlayıcıları

Yeni Gine Numfoor adasındaki mehdilik hareketinde (1911), Koreri ismindeki yerli, kendisinin müstakbel mehdi Mansren’in öncüsü olduğunu ve beklenen günün yaklaştığını söylemiştir. Fakat mehdi öncüsü Koreri Hollandalılar tarafından yakalanarak çalışma kampına gönderilmiştir.

Hindularca kaliyuganın akşam kızıllığı başlayınca, Ay Sülâlesi’nin Bhrgu Ailesinden Pramiti isminde bir kimse çıkacak ve kötülüklerin düşmanı olacaktır. Etrafındaki yüzbinlerce silâhlı Brahman’ın kumandanı olarak barbarlara hücum edecek, Şudra Krallarını ve Hindu olmayanları imha edecektir. Pramiti bütün dünyaya hâkim olacaktır. Kendine başkent olarak Ganj ve Yamuna arasındaki bölgeyi seçecek ve Kalki için uygun ortam hazırlayacaktır.

Budistlerce Maytreya’nın öncüsü Buda Şakyamuni ‘dir. Buda kendisinden sonra Maytreya’nın geleceğini, onun zamanında doğabilmenin şartlarını, devrin ihtişamını ve Maytreya’nın gücünü haber vermiştir. Hatta talebelerinin Mahakaşyapa’ya elbisesini vererek, elbiseyi Maytreya’ya vermesini emretmiştir.

Saoşyant’ın öncüleri ise kendisi gibi Zerdüşt’ün neslinden birinci binin ve ikinci binin sonunda gelecek olan Hoşedar (Viştaspa=Uchşyatereta) veHoşedarmah (Fraşauştra=Uchşyatnemah)dır. Hoşedar’ın annesi Nâmık-pit’ın soyu, Zerdüşt’ün Aurvij ismindeki karısından doğan cğlu Isatvâstra’ya, Hoşedarmah’nın annesi Veh-pit’in soyu ise yine Zerdüşt’ün Aurvij ismindeki karısından doğan Franya adındaki oğluna dayanacaktır. Zamanı gelince Zerdüşt’ten sonra birinci binin sonuna doğru Namık-pit, ikinci binin sonuna doğru Veh-pit Kansava gölüne giderek banyo esnasında gölde gizli olan Zerdüşt’ün tohumlarından hâmile kalacaklar ve Saoşyant’ın öncülerini doğuracaklardır. Bunlar otuz yaşına girdiklerinde karanlık güçlerle mücadele edecekler ve Mecusiliği kuvvetlendirmeye çalışacaklardır.

Yahudilerce Mesih’ın Öncüsü İlya (Eliyyahu)dır Peygamber Malaki mesihden biraz önce İlya’nın geleceğini müjdelemiştir: İşte, Rabbin büyük ve korkunç günü gelmeden önce, ben size peygamber İlya ‘yı göndereceğim  İlya”nın bu gelişi her hangi bir bayram gününe tesadüf etmeyecektir. Çünkü O, kavminin bayram hazırlığını bozmak istemeyecektir. O, Mesih’in gelmesinden üç gün önce Filistin dağlarında görünecek ve Mesih’in gelmesini müjdeleyecektir. Daha sonra Mesih’e başrahip olarak hizmet edecek, Yahudilerin âile hayatlarını düzenleyecek, şer’î ve dînî meseleleri halledecektir. Kudret helvasını, kutsal suyu ve kutsal mesh yağım, Harun’un asasım (sopasını) geri getirecektir.

Hristiyanlarca İsa Mesih’in öncüsü Vaftizci Yahya’dır. O, vadedilen günün yaklaştığım hissederek bunu tebliğe başlamıştı. Yahya, tövbe edin, çünkü göklerin melekûtu yakındır,’ diyerek Ürdün Nehri kenarında kendine gelenleri vaftiz ediyordu. Bu arada İsa’yı da vaftiz etmişti. İsa, onun hakkında: ‘Âdem’den Vaftizci Yahya’ya kadar doğanlar arasında, Vaftizci Yahya’dan daha büyük kimse yoktur, diyerek onun büyüklüğünü anlatmıştır.

İslâmiyet’in sünnî kaynaklarına göre mehdinin öncüleri, başlarında el-Hâris b. Harrat’ın bulunacağı doğudan çıkacak siyah bayraklılardır. Şîilerce genellikle benimsenen görüşe göre, mehdi 12. İmam Muhammed b. Hasan olduğuna göre, 11 . İmam Haşan el- Askerî onun öncüsü sayılır. Tabiî bu öncüler  12, imam zincirinin ilk halkası olan Hz. Ali b. Ebî Tâlib kerremallâhü vecheye kadar götürülebilir.

Yukanda incelediğimiz mehdi öncüleri hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi ve öncüleri arasındaki zaman farkı çeşitli dinlere göre değişmektedir.
  • Mehdi  öncüleri, mehdilerden önce gelerek mehdilere uygun vazife ortamını hazırlayacaklardır.
  • Mehdilerin gelmekte olduklarını müjdeleyeceklerdir.
  • Öncüler, mehdilerin vazifelerini, mehdilere göre daha küçük oranda yapacaklar veya Budizm’de ve Hristiyanlık ’ta olduğu gibi yapmışlardır.

YARDIMCILARI

Kuzey Amerika yerlilerinden Algonkinlerin Montagnai kabilesince Tsekebec, âhir zamanda gökten dünyaya geri dönüşünde herkese görünmeyecektir. O, kendisine bazı kimseleri yardımcı olarak seçecek ve onlara görünecektir. Bu kimseler dünyanın ileri gelenleri olacaklardır. Tsekabec ne yapılması gerektiğini onlara söyleyecek ve onlar vasıtasıyla dünyadan kötülükleri kaldıracak, adaleti hâkim kılacaktır.

Hindularca Kalkinin bütün seferlerinde kardeşleri ve akrabaları kendisinin yanında yer alacaklardır. Daha sonra Kral Maruve Kral Devâpi de Kalkiye bîat ederek seferlerinde ona yardım edeceklerdir. Kalki’nin en büyük yardımcısı ise Tanrı Şiva’nın kendisine hediye edeceği atı ve papağanı olacaktır. Atı onu her arzu ettiği yere götürecek ve savaşlarda onunla beraber savaşacaktır. Papağanı ise dünyanın çeşitli yerlerinde olup bitenler hakkında Kalkiye haberler getirecektir.

Konfuçyanizm’e göre mehdinin, insanların ve eşyanın varlığına nüfuz etme kabiliyeti, onu hayvanların da cevheri yapar. Tüylü hayvanların cevheri “KİLİN”dir. Kanatlıların cevheri anka kuşudur. Kabukluların cevheri kaplumbağa, pulluların cevheri ise ejderhadır. Bunlar kutsal hayvanlardır. Mehdinin yardımcılarıdır. Mehdi bu hayvanlarla göğe, yere, dağlara ve nehirlere hâkim olur, onlara düzen verir.

Mecusilerce Saoşyant’ın onbeş erkek ve onbeş kızdan oluşan bir yardımcılar grubunun olacağından haber verilmektedir. Saoşyant’ın şeytanî güçlerle mücadelesinde ve diğer ıslah hareketlerinde yardımcılarının sayısı çeşitli rivayetlere göre değişmektedir. Bunlar: altı ölümsüzler, yedi veya onbir yadımcı erkek, bin erkek ve bin kız yardımcılardır. Bunların içinde en meşhuru kahraman Sâma- Keresaspadır. Dabbetu’l-Arz misali ejderha Azi Dahâka’nın Demavend dağı altındaki hapsinden kurtulması üzerine, onunla son savaşını yaparak Azi Dahâka’yı öldürecektir.

Hristiyanlıkta İsa Mesih’in yardımcıları olarak oniki havarisini görüyoruz. Onun dünyadan ayrılmasından sonra Hristiyanlığın Yahudilikten ayrılıp yeni bir din olmasını sağlayan, geliştiren havarileridir. Fakat yeryüzüne tekrar gelişinde kendisinin yardımcıları melekler olacak, Mesih’in yanında muhaliflerine karşı savaşacaklardır. Bu muhalifler dünyevî hükümdarlar ve hayvanlardır. Hayvanların muhalifler arasında gösterilmesinin sebebi, onların şeytanın emrinde olduklarına dâir bir inançtan gelmektedir.

Müslümanlarca mehdinin en büyük yardımcısı Hz. İsa’dır. Dünyaya inişinde onun cilt rengi beyaz, saçları siyah ve uzun, yüzünde pek çok ben bulunacaktır. Bir bedevî kadınıyla evlenerek ondan bir çocuğu olacaktır. Kırk sene yaşayacak ve Medine’de ölerek Hz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına gömülecektir. Hz İsa, mehdinin yardımcısı olarak Deccal’i öldürecek, domuzları imha edip haçları kıracaktır. Yahudi ve Hristiyanların İslâmî kabulünü sağlayacak. Ye’cüc ve Me’cüc ordusunu duasıyla imha edecektir. Yani Allah, mehdinin duası üzerine, mehdiyi yormadan, lûtfu ilâhisiyle onları yok edecektir.

Mehdiyi gerçekten anlayanlar Küfe ariflerinden dokuz kişi olacaktır. Bunlar mehdinin vezirleri olacaklar ve kendisine her bakımdan yardım ederek, ülke ve devlet işlerinin ağırlığını paylaşacaklardır. Mehdinin yardımcıları genellikle Arap olmayan milletlerden olmakla birlikte Arapça konuşacaklardır. Bunların sayılan Bedir savaşma iştirak edenlerin sayısı kadar, yâni 313 kişi olacaktır. Ayrıca Ashab-ı Kehf’in de Muhammed Ümmeti olma şerefine ulaşabilmek için mehdinin yardımcıları arasına katılacağı rivayet edilir. Mehdinin muhafızları ise Cebrâil ve Mikâil olacaklardır. Yani mehdinin içinde bulunduğu sosyal ve fiziki çevre, aynen peygamberin sosyal ve fiziki çevresi gibi olacaktır.

Şîilerce, onikinci imam Mehdi Muhammed b. Hasan’ın yardımcılarına sefir (elçi, temsilci) denir. Mehdi halkın suallerine, ihtiyaçlarına elçi ve temsilcileri vasıtasıyla cevap verirdi. Bunların ilki Osman b. Said Ömer’dir. Onu oğlu Muhammed b. Osman tâkip etmiştir. Daha sonra Ebu’l-Kasım Huseyn b. Rûhî  Navbahtî ve Ali b. Muhammed Saman elçilik vazifesini üzerlerine almışlardır. Muhtaru’s- Sakafî de kendini Mehdi Muhammed el-Hanefî’nin yardımcısı olarak îlân etmişti.

Yukarıda incelediğimiz mehdi yardımcılan hakkındaki çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdilerin yardımcıları insan, hayvan veya meleklerden meydana gelirler.
  • Mehdilere her türlü din ve dünya işlerinde yardımcı olurlar.
  • Mehdi  yardımcılarının hizmet ağırlığını genellikle savaşlar teşkil eder. Mücadelelerinde mehdiyi yalnız bırakmazlar.

Yani mehdinin yardımcılarının mahiyet ve işleri, peygamberlerin yardımcılarının mahiyet ve işlerine benzemekle birlikte, hayvanların da etkinliği düşünülürse, daha da genişlemiş görünüyor. Peygamberlerin zaman ötesinde daha da güçlendirilmiş paralelleri görünümündedirler.

 MUHALİF VE DÜŞMANLARI

Dünyada bütün insanların mutlak surette memnun olabilecekleri bir idareyi tasavvur etmek mümkün fakat tesis etmek mümkün değildir. Bir idare ne kadar iyi ve ideal olursa olsun, bundan tatmin olmayan bir muhalefetin, hatta bir düşmanlar grubunun bulunması tabiîdir. Nitekim peygamberlerin de açık veya gizli düşmanları olmuştur. Aynı husus mehdiler için de tasavvur edilmiş ve mehdilerin muhalifleri ve düşmanlarının kimler olabileceği henüz onlar gelmeden tesbit edilmiştir. İlkel kabileler arasında gördüğümüz mehdilik hareketlerindeki düşmanlar genellikle ülkelerim istila etmiş Hristiyan sömürgecileri ve misyonerleridir. Mehdilerin bu ortak düşmanlarını Tahiti, Yeni Zelenda, Havâi ve Fici adalarında, Yeni Gine, Kuzey Amerika ve Güney Amerika yerlileri arasında, nihayet Afrika yerlilerinde görüyoruz.

Eski Amerika yerlilerinden Azteklerce Quetzalcoatl’ın muhalifi Gece ve Harb Tanrısı Tezkatlipoca idi. Onun büyücü’ ve entrikacılığı ile Quetzalcoatl ülkesini terke mecbur kalmıştı.

Eski Mısırlılarca mehdi Ameni’nin düşmanı ise, Mısır’a sık sık saldıran Asyalılar ve LibyalIlardır. Mehdi Ameni Asyalıları kılıcı, Libyalıları ise ateşi ile yok edecekti.

Hindularca Kalki’nin muhalif ve düşmanları Hindu olmayanlardır. Bunların başında Hinduizm’i ve Vedaları terk etmiş Kikata’lar gelmektedir. Bunlar muhtemelen Budizm’i kabul etmiş Arya ırkından olmayan Güney Hindistan halkı olmalıdır. Hindulara göre bunlar, asiller ve diğer kast sınıflarını kaldırarak para, kadın ve nefsanî zevklere kendilerini vermişlerdi. Yine Kalki’nin en büyük düşmanı Budistlerin şahs-ı mânevîsi olan Buda’dır. Kalki’nin Buda ile yapacağı savaşlar ve zaferleri romantik bir ifade ile anlatılır.

Kalki’nin diğer büyük düşmanı, Kaliyuganın şahsı mânevisi Kali ve Yeraltı âleminin hâkimi Bali’dir, Bunlar Kuzey ve Batı Hindistan’ın, Hindu olmayan halklarının reisleridir. Kalki bunlarla savaşarak Hinduizm’i yeryüzüne hâkim kılacaktır.

Budistlerce Maytreya henüz Tuşita semasından yeryüzüne inerken Şambala’da Budizm’in düşmanlarıyla büyük bir savaşa girişecek ve hepsini mağlub edecektir. Bu düşmanlar, Hindular ve Müslümanlardır. Budaların en büyük düşmanı Mara’vı ise Maytreya imana getirecektir. Mara da kötülükleri bırakıp Budistlere yardıma koşacaktır.

Mecusilerce Saoşyant’ın iki düşmanı olacaktır: Druy (yalan) ve onun lideri Angra-Mainyu (şeytan). Saoşyant Angra-Mainyu’yu güçsüz hale sokacak, druy’u dünyadan kaldıracaktır. İki ayaklı cinsin bütün şeytanlarını imha edecektir.

Yahudilerde kötülüklerin ve Mesih muhalefetinin önderliğini ifade eden bir kavramla karşılaşmıyoruz. Ancak Mesih’in düşmanı olarak İsrail’in komşularını görüyoruz. Bunlardan Fars krallarını, melekler, tahtlarında yakalayarak sürüye saldıran aç kurtlar gibi parçalayacaklardır. Yine Asurlular da Mesih’in düşmanı olarak Allah tarafından imha edileceklerdir. Moab ve Şit (Seth) oğulları parçalanacaktır. Ye’cüc ve Me’cüc ise Kudüs’ü  12 ay süreyle kuşatacak, fakat Allah onları ateş, hastalık, yağmur ve dolu ile imha edecek, leşlerini vahşi hayvanlar ve kuşlar temizleyecektir. Silâhlarının ağaç kısımlarından İsrailoğullarının yedi senelik yakacakları çıkacaktır. Yânî o günde Tanrı, olağan dışı bir mücadele ile kendi lütfu ile Mesih muhaliflerini bertaraf edecektir. Mehdinin yorulmasına pek ihtiyaç kalmayacaktır.

Hristiyanlarca Mesih’in düşmanı Deccal’dır. Fakat Deccal mefhumu İsa’ya muhalefet edecek bir şahıs olmaktan ziyade Hristiyan olmayanları, Hristiyanlığa muhalefet eden herkesi içine alır. İsa Mesih’in istikbaldeki birinci derece düşmanları, dünyevî hükümdar ve hayvanlardır. Çünkü her ikisi de Şeytan’ın hizmetindedirler. Bunun için de melekler tarafından yok edileceklerdir. Şeytan, bir melek tarafından bağlanarak 1000 senelik Mesih devrinde hapsedilecek ve insanları aldatmasına engel olunacaktır. Mesih’ten beklenen icraatı, melekler yapacaktır. O, bir nevi düğmeye basıp zamanı başlatandır. Ancak bin senenin sonunda şeytan bağlarından kurtularak serbest kalacak, taraftarlar toplayacak ve bozgunculuğuna tekrar başlayacak, askerleriyle Kudüs’ü kuşatacaktır. Fakat dünyanın süresinin dolması sebebiyle Allah, şeytan askerlerini imha edecek, kendim de ateşe atacaktır.

Müslümanlarca mehdinin muhalif ve düşmanları, Arabistan’da hükümdarlık iddia edecek olan Süfyânî (Ebu Süfyan’ın soyundan gelen Emeviler), Bizans İmparatorluğu ve Deccal’dır. Süfyânî büyük cüsseli, yüzünden cesaret alâmetleri fışkıran bir kimse olacaktır. Soyca Hz. Ali kerremallâhü veche ile de akrabalığı bulunacaktır. Önce Şam’ı ele geçirecek, orada ordular hazırlayarak bütün Arabistan’a hâkim olmaya çalışacak ve orduları mehdinin ordularıyla pek çok defalar çarpışacaktır. Süfyânî küfür ve ahlâksızlığı da yaymaya çalışacak ve Şam mescidinde bir kadınla açıkça zina edecektir. Sonunda mehdinin askerleri tarafından yakalanarak Bâbu’r Rahme (veya Ceyrun Kapısı) denen yerde mehdinin emriyle katledilecektir. Burada işaret edilen, Emevi hânedanı ve liderlerinden biri olmalıdır. Özellikle Şam’dan bahsedilmesi, merkezlerinin Şam oluşundan kaynaklanmış olabilir.

Mehdiye muhalif (yabancı) devlet olarak Bizans’ı görüyoruz. Mehdinin ordusu Bizans ordusuyla defalarca savaşacak, nihayet onları mağlûp ederek İstanbul’a kadar ilerleyecek ve şehri fethedecektir. Çünkü rivayetlerin ortaya çıktığı devirlerde Sasani devleti çökmüş, tek muhalif otorite Bizans kalmıştı.

İstanbul’un fethinden yedi yıl sonra Deccal çıkacaktır. İBN ARABİ DECCAL’IN H.743/M.1342-43 YILINDA ÇIKACAĞINI HABER VERMİŞTİ. Deccal’ın çıkacağı yer hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bunlara göre o, Şam ve Irak arasında “Ha” mevkiinden veya Merv Yahudileri arasından veya Horasan’dan veya Kûtât’dan veya Matule denen denizdeki ESBAHAN ADASI’ndan çıkacaktır. Deccal birtakım tabiatüstü güçlere sahip olacak, istediğinde buluttan yağmur yağdıracak, çölde ot bitirecek ve ölüleri diriltecektir. Bu üstün kabiliyetiyle peygamberliğini ve sonra da ulûhiyetini iddia ederek halkı İslâm’dan uzaklaştırmaya çalışacaktır. Bir gözü kör olacak ve alnında kefere yazacaktır. Bunu yalnız Müslümanlar okuyabilecektir. Saçları kıvırcık olacaktır. Deccal halen Umman denizinde bir adada hapistir. Dünyadaki ömrü kırk sene veya kırk ay veya kırk gün olacaktır. Öyle görünüyor ki bu rakamlar kehanetin birer çokluk ifadesidir ve kimin neye göre bu kehanette bulunduğunu anlamak da oldukça zordur. Deccalı öldürme görevi ise Hz İsa’ya ait olacaktır. İsa, Deccalı LÜDDİN kapısında (Kudüs yakınlarında bir köy) veya TELİ (Beni Kilab bölgesinde küçük bir nehir) harbinde öldürecektir. Mehdinin diğer bir düşmanı geleneksel düzenin savunucusu gibi görünen, fukaha olacaktır. Çünkü Mehdi gelince bütün sorunları kendisi çözecek ve mezhepleri kaldıracak, fukahanın imtiyazı kalmayacaktır. Fakihler onun ölümüne fetva vermek isteyecek fakat kılıcından korktukları için susacaklardır. Kalben nefret edecekler, buna rağmen hükümlerini de kabul edeceklerdir.

Yukarıda incelediğimiz mehdilerin düşman ve muhalifleri ile ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek:

  • Mehdi muhalifi Aztekler de olduğu gibi bir Tanrı veya kötü bir ruhtur.
  • Ülkeyi istila eden yabancılardır.
  • Bu kimseler mehdinin temsil ettiği dinden olmayanlardır.
  • Sosyal nizamın ve sulhun bozucuları olarak görülen siyasi muhaliflerdir.

V. MEHDİLERLE İLGİLİ SEMBOLLER

Bazı eşya veya mefhumlar kutsalla olan temasları dolayısıyla muhtevalarım teşkil eden varlıklardan ayrılarak özel bir kutsiyet ve yeni bir mana kazanırlar. Meselâ Hristiyanlarda görülen küçük bir çarmıh tahtası, o şekil verilmeden önce basit iki çubuk parçası iken, bu çubukların birbirine dik olarak üst üste konmasından sonra, anlamı birdenbire değişmekte, kendisine hürmet edilen, tesadüfen yere düşse endişe edilen, büyük günah işlenildiği endişesiyle, tövbe için özel âyin ve ibâdetler düzenlenen bir nesne olmakta ve özel anlam kazanmaktadır. Matematiğin üç sayısı Hristiyanlarca ulûhiyet ifadesiyle kutsallaşıp, sembolleşirken, Müslümanlarca bir sayısı onun yerini almaktadır. Bir rakamının Arapça karşılığı olan vâhid ve ehad kelimeleri Allah’ın isim ve sıfatlarından sayılmaktadır.

 SUN’Î NESNELER

Yeni Gine ve Malenezya’da kutsal devir, ata ruhlarım ve mehdiyi getirecek Cargo gemisi ile açılacaktır. Bu gemi her türlü zenginlikleri de beraberinde getirecektir. Bu gelişi kolaylaştırmak için yerliler kutsal Cargo evleri inşa etmişlerdir. Müstakbel gemiyi temsil eden eşya ve evler kutsal sayılır. Savaş aletlerinin kutsiyetine özellikle inanılmakta ve bazı yeminler bu silahların yanında yapılmaktadır. Kalki, Şiva’nın kendisine hediye edeceği kılıcı ve zırhı kullanacak, İndra’nın hediye edeceği savaş arabasına binecektir. Müslümanlarca mehdi seferlerinde Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin kılıcını ve gömleğini, taşıyacaktır. Muhtemelen gömlek, zırh vazifesini görecek olmalıdır.

Sopanın (âsâ) da büyük güç taşıdığına inanılır. Önceleri bir ağaç ve silâh kültüyle ilgili olmalıdır. Hz. Musa’nın mucizevî sopası meşhurdur.  Efsaneye göre Başhaham, Meryem’e koca seçmek istediğinde üçbin talib çıkar. Taliplere birer kuru sopa verilir. İçlerinden yalnız Dülger Yusuf un sopası yeşerir. Bunun üzerine Meryem Yusuf la nişanlanır. İsa Mesih’in de ölüleri dirilten bir sopasının olduğu rivâyet edilir.

Bayrak, ulûhiyetin güncel sembolüdür. Mısır hiyerogliflerinde tanrı olarak mânâlandırılmıştır. Buda, kendisine bayrak hediye edenlerin Maytreya zamanında tekrar dünyaya gelecek ve Maytreya’ya cemaat olabileceklerini müjdelemiştir. Mehdi ile ilgili hadislerde de bayrağı İlâhî rahmetin, mehdinin gelişinin sembolü olarak görüyoruz. Doğudan çıkacak Siyah Bayraklılarla (Abbasilere işaretti) mehdi hâkimiyeti kurulacaktı. Bu bayrak Allah yolunda mücadele eden bir cemaatin sembolü olduğu gibi, Hz.Ali kerremallâhü veche soyunun da acılı işareti olmaktadır.

Hristiyanlarca Mesih’ın üzerinde can verdiği çarmıh kutsaldır. Çünkü o cennet ağacından yapılmıştı. Yine onun sembolü olarak yapılan haç işaretleri bugün bütün kilise ve Hristiyan evlerinin süsüdür. Bunların mucizevî güçleri hakkında pek çok hikâyeler anlatılır.

Mehdilerle ilgili kutsal objelerden biri de elbiselerdir. O, yalnız bir örtünme vasıtası değil, gizli bir güce sahip olan cinsi organların muhafazasıdır. Taşıyıcısında olan ruh gücü elbiseye geçmektedir. Buda Şakyamuni kendi keşişlik elbisesini talebelerinden Kaşyapa ile Maytreya’ya göndermiştir. Maytreya da bu kutsal elbiseyi almak için Kaşyapa’yı arayacaktır. İsa Mesih tekrar geldiğinde Tanrı ona muhteşem bir elbise tediye edecek ve onun parıltısı dünyanın diğer ucundan görülecektir. Mehdi ise Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin gömleğini bularak onu seferlerinde zırh gibi taşıyacak, bu gömleğin manevî gücünden yararlanacaktır.

Mehdilerin heykel ve resimleri de kutsal nesneler arasındadır. Kalki, başına hükümdarlık tacını giymiş, elinde kılıç, arkasında beyaz atıyla duran bir hükümdar olarak tasvir edilir. Maytreya ise elinde bir lotos çiçeğiyle veya Tibet resimlerinde olduğu gibi lotos üzerine oturmuş olarak tasvir edilir. Hindistan’daki tasvirlerinde o sandalyeye oturmuş, ders anlatan bir öğretmen görünümündedir. Elinde bir su kabı ve teşbih tutar veya sadece bir lotos çiçeği taşır.

Kutsal Maytreya heykellerinin en meşhuru İndus kenarında Ta- Li-Lo (Darel veya Darda) denen yerde yapılmıştı. Rivayete göre ağaçtan yapılan bu heykelin yüksekliği  arşın idi: Burası uzun zaman ziyaretgâh olarak rağbet görmüştü. Kore’de South Chusei (Chung Chong) vilayetinde Kwanckokji mabedinde takriben bin sene önce yapılmış Maytreya’nın taş heykelinin yüksekliği 55 fit, eni 30 fit’dir. Burası Budistlerin önemli ziyaretgâhlarından biridir. Çin’deki Maytreya heykelleri mütebessim, şişman bir adam şeklindedir ve elinde bir saadet paketi taşır.

Hristiyanlığın başlangıcında sûret yapmak yasaklanmıştı. Fakat bu din, Gnostisizmin (Batınîliğin ?) gizemli etkisine fazla direnememiş, sûret yapma geleneği yeniden yayılmış ve kutsallaşmıştı. Bu suretlerin en yaygını, İsa Mesih ve annesi Meryem’ın suretleriydi. Zamanla resim ve heykellerin temsil ettikleri kişilerin manevî gücüne sahip olduğu ve onların ruhlarını içlerinde taşıdıkları inancı yaygınlık kazanmıştır. Bunların mucizelerinden sık sık bahsedilir, bu suretlere özel ibâdetler, dualar yapılır, kurbanlar sunulur: Bu sûretler çiçek ve mumlarla süslenir. Özellikle komünyon âyininde Mesihin kanı olarak kabul edilen ekmek büyük hürmet görür. Ulûhiyetin, o ekmek ve şarap içine hulûl ettiğine inanılır.

Yahudilerin Mesih devriyle ilgili tasvirleri son devirlerde yapılmaya başlanmıştır. Bunlar da genellikle Mesih devrinin üç kutsal hayvanı sayılan efsanevî balık (leviatha), efsanevî boğa (behemoth) ve efsanevî kuşun (ziz) çeşitli kompozisyonlarıdır.

Yukarıda incelediğimiz çeşitli dinlerdeki sembol nesnelerle ilgili tasavvurları özetlersek:

  • Mehdilere hizmet eden alet ve eşyalar,
  • Mehdileri temsil eden resim, heykel ve işaretler kutsal sayılırlar.

 KUTSAL SAYILAR

Sayıların bir kutsiyet ve değere sahip olduğu inancı çok eski devirlere dayanmakta, bu inancın kökleri Sümerliler ve Babillilere kadar inmektedir. Sayıların, ezelden beri rivayet edilen şeyler arasında Tanrı’dan sudûr ettiğine inanılır. Bu sayı mistiği ve sembolleri Hint, İran ve Yunan kültürlerine da tesir etmiştir. Bütün dînî sahalarda görüldüğü gibi, mehdi tasavvurlarıyla sayılar arasında da özel ilişkiler kurulmuştur.

Sayıların zirvesinde bir rakamı bulunmaktadır. Bu aslında ezeli Birin (Vahdaniyetin), Ulûhiyet’in sembolüdür.

Bir ve onlu katları: Budistlerce Maytreya’ın aydınlanma ağacı Nagapuspa 1 mil yüksekliğinde olacaktır. Zamanın hükümdarının 1000 oğlu olacaktır.  Ketumati şehrini süsleyecek mücevher sütun 1000 ayak yüksekliğinde olacak ve şehir kalesinin 1000 burcu bulunacaktır. Devrin hükümdarı Maytreya’ya bir konak hediye edecek, bunun 1000 mücevherden perdesi,  mücevherden çatısı,  1000 mücevherden çanları, 1000 mücevherden bayrakları,  1000 mücevherden kapları,  1000 mücevherden eşyaları bulunacaktır. Mecusilere ve Hristiyanlara göre mesih devri 1000 sene sürecektir. Budistlerce mehdi devrinin saadetinden coşan tanrılar 100.000 musiki aletiyle göklerde nağmeler çalacak, Cambudvipa ülkesinin neşesine neşe katacaktır. Maytreya Mahakaşyapa’yı ziyaretinde gördükleri mucizeler üzerine 100.000 kötü insan hidayete ulaşacaktır. Cambudvipa ülkesi enine ve boyuna 100.000 mil genişliğinde olacak ve ülkede çeşit çiçek ve şifalı sular bulunacaktır.

İki ve onlu katları: Kalki’nin iki karısı olacaktır. Bazı hadislere göre mehdi 2 yıl saltanat sürecektir. Maytreya’nın omuz genişliği 20 ayak olacaktır. Bazı Yahudilerce Mesih devri 2000 yıl sürecektir.

Üc ve onlu katları: Hristiyanlarca Mesih üçgen şeklinde tasavvur edilen ulûhiyetin bir köşesidir. Bazı rivayetlere göre Mehdi devri 3 yıl sürecektir.

Dört ve onlu katları: Kalki’nin  oğlu olacaktır. Maytreya zamanında 4 büyük hükümdar bulunacak ve dünyanın 4 tarafına hâkim olacaklardır. Bazı Yahudi ve Hristiyanlara göre Mesih devri 40 sene sürecektir. Bazı İslâm rivayetlerine göre de Mehdi devri 40 sene sürecektir. Bazı Yahudilerce Mesih devri 400 sene sürecektir.

Bes ve onlu katları: Mehdi’nin saltanatı bazı rivayetlerce 5 sene sürecektir. Rivayetlerden birine göre Maytreya’nın aydınlanma ağacı 50 mil yüksekliğinde olacaktır. Ağacın eni 500 ayak olacaktır.

Maytreya devrinde kızlar 500 yaşında evlenme çağma gireceklerdir. Yahudilerce Mesih 5000 senesinde dünyaya gelecektir.

Altı ve onlu katları: Bir rivayete göre Mehdi 60 sene veya 60 ay veya 60 gün saltanat sürecektir. Bazı rivayetlere göre Maytreya 60.000 sene yaşayacak ve öğretisi kendisinden 60.000 sene sonra daha etkisini sürdürecektir.

Yedi ve onlu katları: Maytreya’nın haberini işiten komşu ülke kralı Mahasena 7 gün ve 7 gece hareketsiz ve mutlak sükûnet ve vecd içinde kalacaktır. Mesih’in gelmesi yaklaştığında alâmetleri 7 sene önceden görülecek ve kendisi yılda gelecektir. Saltanatı bir rivâyete göre 7 veya 70 hafta sürecektir. Müslümanlarca da mehdinin saltanatı 7 sene veya 70 sene sürecektir.

Sekiz ve onlu katları: Bazı rivayetlere göre mehdinin saltanat süresi 8 yıl olacaktır. Maytreya’nın hocası Brahmayus’un 8.000 talebesi, Maytreya’nın 80.000 talebesi olacaktır. Zamanın hükümdarı 80.000 kale kumandanıyla, karısı da 80.000 kadnın refakatiyle Maytreya’ya mürit olacaklar ve inzivaya çekileceklerdir. Maytreya devrinde insanlar 80.000 sene yaşayacaklardır. Yukarıdaki 80.000 rakamlı rivayetlerin varyantları ise 84.000 dir.

Dokuz: Mehdinin saltanat süresi bazı rivayetlere göre 9 senedir.

Oniki: Maytreya’nın yüzünün uzunluğu 12 ayaktır. Ketumati şehrinin uzunluğu da 12 mildir. Caddelerinin genişliği 12 arşın olacaktır. İsa Mesihin havarilerinin sayısı 12 dir. Şia’ya göre Mehdi 12. İmamdır.

Otuziki: Maytreya’nın kutsal işaretlerinin sayısı 32 dir.

Yukarıda incelediğimiz kutsal sayılarla ilgili çeşitli dinlerin tasavvurlarını özetlersek;

Genellikle 7, 40 ve 1000 sayılarının mehdilerle ilgili kutsal değerler olduğunu söyleyebiliriz. Bu sayılar ve yukarda zikrettiğimiz sayıların büyük bir kısmı, dinlerde daha önce de mevcut olan kutsal sayılardır. Çokluk ifade eden kavramlardır. Bunlar mehdilerle ilgili tasavvurlarla da birleştirilerek kutsiyetleri bir kat daha artırılırken, mehdilere de kendilerinde mevcut kutsiyetten bahsetmiş olmaktadırlar.

 SONUÇ

Araştırmamız, konu ile ilgili geniş bir literatürün bir özeti olarak görülmemelidir. Biz bu araştırmamızda mehdi tasavvur ve inancının dünya dinlerinin ortak bir malı, ortak bir objesi olduğunu, temel yapı ve elementlerinin birbirine benzediğini tespit edip ortak yönlerini gösterdik. Yorumsuz bilgi muhtevası şeklinde sunduğumuz konuların yorumunu okuyucularımıza bıraktık. Yorumsuz tasvirlerimizi sürdürürsek:

  • Ahir zamanda geleceği ümit edilen kurtarıcı tasavvuru, Şintoizm dışındaki zamanımızın bütün dinlerinde mevcut olduğu gibi, Eski Mısır ve Eski Amerika dinleri gibi eski politeist (Çok tanrılı) kültürlerde de mevcuttur.

Şintoizmde bulunmamasının sebebi muhtemelen, Japon İmparatoruna, Tanrı oğlu olarak, Tanrı’nın yeryüzündeki çağdaş ve mevcut temsilcisi olarak inanılmasından ileri gelebilir. Çünkü bir Şinto mümini İmparatorun her hareketinin iyi olduğuna inanmak ve ondan kalben memnun olmak zorundadır. Karşı düşüncelerde bulunmak Tanrı’ya isyan olarak kabul edilir. İlâhî bir varlığın yeryüzünde mevcut olması bir diğerinin gelmesine ihtiyaç bırakmamış ve böylece istikbâle yönelik bir kurtarıcının geleceği ümidinin doğmasını psikolojik olarak önlemiş olabilir. [5]

Bazı istisnalar dışında mehdi inancının bütün dinlerde bulunuşu, bu tasavvurun Tanrı inancı gibi, dinlerin müşterek objesi, müşterek fenomeni olduğunu göstermektedir. Bu müşterek fenomenin yapısı ve elementleri ana hatları ile bütün dinlerde birbirine benzemekle beraber teferruat ve ölçülerde her dinin kendi özelliğini taşımaktadır.

  • Mehdiler, âhir zamanda dünyaya gelecek, insanları hidayet ve kurtuluş yoluna yöneltecek, müstakbel ve son kurtarıcı olacaklardır.
  • Tenasüh inancının kabul edilmediği Çin dinleri, Zerdüştîlik, Yahudilik ve Sünnî İslâmiyete göre, müstakbel mehdiler henüz dünyaya gelmemişlerdir. Diğerlerine göre ise müstakbel mehdiler daha önce dünyada yaşamış kült kahramanlarıdırlar. Geçici olarak dünyadan ayrılmışlar, görevlerini tamamlamak için âhir zamanda tekrar geri geleceklerdir.
  • Budizm, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâmiyette mehdi kavramım ifâde eden Maytreya, Mesih, Mehdi gibi kelimelerin baş harflerindeki benzerlik bir tesadüf olmalıdır. Kelimelerin birbirleriyle etimolojik ilişkileri görülmemektedir. Bu husus mehdi tasavvurunun, her dinin kendi içinde ve kendi şartlarına göre doğup geliştiğinin bir işareti olabilir.
  • Mehdiler, genellikle mensup oldukları dinin kurucusunun veya büyük bir önderinin soyundan gelirler. Kutsal bir şahıs için yine kutsallığına ve yüksek soyluluğuna inanılan bir âile lâyık görülür.
  • Mehdilerin doğumları dünyevî ve semavî olağanüstülükler gösterir. İnsanlar tarihte sevdikleri ve kutsiyetine inandıkları bütün şahısların doğumları hakkında mucizeler tasavvur ettikleri gibi, mehdilerin doğumları hakkında da olağanüstü olaylar tasavvur etmişlerdir; bu husus her dînin kendi özelliğini taşır. Bu olağanüstülüklerde din kurucusuyla ilgili efsaneler etkendir.
  • Daha önce dünyada yaşadığına ve âhir zamanda geri döneceğine inanılan tarihi mehdiler, genellikle babasız olarak hâmile kalan bâkire kızlardan doğarlar.
  • Normal insanlara nazaran üstün kabiliyetlere sahiptirler.
  • Yahudilik ve İslâmiyet gibi monoteist dinler dışındaki dinlerde mevcut olan mehdiler İlâhî bir cevhere sahiptirler.
  • Yahudi ve İslâm dinlerinin mehdilerini normal birer insan olarak tasavvur etmeleri, her iki dînin temelini teşkil eden Tanrının mutlak birliği prensibine zıt düşmemek için olmalıdır.
  • Mehdiler zamanlarının bütün ilim ve sanatlarını bilirler.
  • Mehdiler hata ve günah işlemezler. Onları semavî varlıklar her türlü yanılmadan korurlar.
  • Zor durumlara düştükleri zaman kendilerine Tanrı’nın yardımı ulaşır.
  • Mehdilerin İlâhî cevhere sahip olduğuna inanılan dinlerce bazan mehdilerine zaafıyet isnat etmeleri, mehdilerini yaratıcı Tanrı’nın dışında tasavvur etmelerinden kaynaklanmış olmalıdır.
  • Mehdiler, vazifelerine, Tanrının veya semavî bir varlığın uyarı ve davetiyle başlarlar.
  • Mehdiler, dünyaya insan suretinde gelecekleri için, kendilerinin mehdilikle görevli olduklarını kendi kendilerine anlayamamaktadırlar. Bu vazife için olgunlaştıkları zaman Tanrı veya semavî varlıklar veya üstatları tarafından uyarılarak vazifeye çağrılacaklardır.
  • Mehdiler, tabiî ve sosyal felâketlerin zirveye ulaştığı, kötülüklerin dünyayı çepeçevre sardığı bir zamanda dünyaya gelerek bütün kötülüklere son vereceklerdir.
  • Dilimizdeki “kul bunalmayınca Hızır erişmez” tâbiri, her sıkıntının arkasından bir ferahlığın geleceği ümidini ifade eden en güzel sözlerden biridir. Sıkıntı ve güçlüklerin çekilmez bir devreye girdiği zamanlarda İlâhî yardımların insanlara ulaşacağı, sıkıntıların son bulacağı inancının bütün dinlerde olduğu ve insanlara yaşama sevinci ve ümit verdiği görülmektedir.
  • Tabiî hadiselerin sosyal hayata paralelliği tasavvuru ise Tanrı’nın rahmet ve gazabının da insanların dînî ve dünyevî davranışlarına bağlı olduğu inancından kaynaklanmış olabilir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’a isyan eden ve Allah Teâlâ’nın öfkesini kazanan milletlerin tabiî felâketlerle nasıl cezalandırıldığına, Allah’a itaat edip rızasını kazananların da nasıl mükâfatlandırıldığına dair pek çok misaller görmekteyiz. Bu sebeple, sosyal bozuklukları tabiî felâketlerin takip edeceği inanışında olduğu gibi, mehdinin kuracağı ideal sosyal ve dînî hayatın meyvelerinin de ideal bir tabiat olacağı tasavvuru doğmuş olabilir.
  • Mehdilerin dünyaya gelmesi yaklaştığında olağanüstü tabiî hadiseler görülecek ve bu hadiseler mehdilerin gelmekte olduğunu müjdeleyecektir.
  • Mehdi devrinde gökten rahmet yağar, yerden bereket fışkırır. Dünya cennet bahçelerine döner.
  • Genellikle, dinlerde görülen ortak bir inanca göre, ilk insanın veya onun neslinin günahlarından dolayı tabiatın düzeni bozulmuştur. İlk zamanların bereketi dünyadan kaybolmuş, yağmurlar azalmış, pek çok nehirler ve göller kurumuş, verim azalmış, dünyada çöller meydana gelmiştir. Mehdinin insanları tekrar doğru yola sevk etmesi, küfrü kaldırıp adaleti hâkim kılması, kapanan rahmet kapılarının tekrar açılmasına sebep olacaktır. Dünya yeniden cennet bahçelerine dönecektir. Dünyadan çöller kaybolacak, yerlerini ormanlar ve meyve bahçeleri alacaktır. Dünyanın kısırlığı ortadan kalkacaktır.
  • Mehdilere canlı cansız bütün varlıklar itaat edeceklerdir.
  • Bazı dinlerdeki bir inanca göre ilk insan veya neslinin günahıyla canlı ve cansız varlıkların tabiatı değişmiş, hayvanlar insanlara itaat etmez olmuşlardır. Aslan parçalamaya, yılan sokmaya başlamıştır. Mehdinin dünyada sulh ve adaleti hâkim kılmasıyla tabiatın eski düzeni geri gelecek, taş ve demirin yaralayıcı ve öldürücü gücü kaybolacak, hayvanların vahşilikleri ortadan kalkacak, yılan ve akrep dahi kendileriyle oynayan çocuklara zarar vermeyecektir. Bütün varlıklar insanların hizmetinde olacaktır.
  • Mehdiler ülkelerini içte ve dışta mutlak sulh ve adalete kavuşturacaklardır. Ülkelerinin iç ve dış emniyetini sağlamaları, mehdilerin vazifelerinin başında gelmektedir. Bütün dinler özellikle bu konu üzerinde durmaktadır. Müstakbel mehdiler, daima ülkeyi dıştan rahatsız eden komşu milletlerle ve içte istenmeyen gruplarla savaştırılmaktadır. Meselâ Müslümanlar, mehdiyi, dışta Bizans’la, içte Emevî saltanatının temsilcisi olan Süfyani ile savaştırırlar ki, bu husus mehdi tasavvurunun doğuş ve gelişmesindeki siyasî sebeplere kuvvetle ışık tutmakta ve devrin siyasî akımlarının etkisini dile getirmektedir.
  • Mehdilerin hâkimiyetlerinin bir dünya hâkimiyeti olacağı daima ifade edilirse de, tasavvur edilen siyasî olaylar o dînin yayılma sahaları dışına çıkmaz. Mehdiler, genellikle anılan dinin komşu ülkeleriyle ve dindarların içte memnun olmadıkları gruplarla savaştırılırlar. Eski devirlerin bilinen uzak ülkelerinden dahi söz edilmez. Bu hususlar evrensel bilgiden çok, mahalli şartları ve etkenleri hatıra getirmektedir.
  • Mehdiler, ülkelerinde adaleti ve sulhu hâkim kılarlar. Sefaleti, hastalıkları önlerler. Mensup oldukları dînin inanç ve ibadetlerini, şer’î kanunlarını ülkelerine yerleştirirler.
  • Mehdilerden gerçekleştirilmesi beklenen bu arzu ve ümitlerden anlaşıldığına göre, tasavvurun çıkış ve gelişme devirlerinde ilgili ülkeler siyasî karışıklıklar, sefalet ve hastalıklar içinde olmalıdırlar. Dînî inanç ve ibadetler zayıflamış olmalıdır. Mehdi tasavvuru genellikle savaşların, yabancı baskı ve hâkimiyetlerin mevcut olduğu, ekonomik bozuklukların hüküm sürdüğü devirlere isabet etmektedir. Bunun tipik örneklerini zamanımızdaki Messianizm hareketlerinde görmekteyiz. Özellikle Avrupa sömürgelerinde yerlileri çepeçevre kuşatan adaletsizlikler, ekonomik bozukluklar, hastalıklar, yabancı din ve kültürlerin istilâsı, yerlileri kurtuluş yollarını aramaya sevk etmiş ve pek çok Messianizm hareketini doğurmuştur.
  • Mehdiler dünyaya gelmeden önce, öncüleri gelerek mehdilerin faaliyetleri için uygun ortamı hazırlayacaklardır.
  • Bu tasavvurun da köklerinin siyasî olaylar ve gayeler içinde bulunduğunu, ona uygun ortamı hazırlamakla görevli olduğunu iddia ederek siyasî kazançlar sağlamaya çalışan pek çok kişi ve grupların olduğu tarihte sıkça görülmektedir. Rivayetlerin ardında daima belirli şahıs ve akımların varlığı hissedilmektedir.
  • Mehdilerin muhalifleri ve düşmanları olacağı gibi, dost ve yardımcıları da bulunacaktır. Bunlar mehdilerin çeşitli faaliyetlerinde görev alarak onların başarılarına yardımcı olacaklardır.
  • Bu tasavvurun da köklerinin siyasî sebeplere dayandığı şüphesizdir. Bunun en güzel misallerinden birini İslâm Tarihinde Muhtaru’s-Sakafî’de görmekteyiz. Muhtar, kendisini Mehdi Muhammed Hanefiye’nin yardımcısı ilân ederek, Muhammed Hanefî adına halifeliği ele geçirme yollarını aramıştır.
  • Mehdi sonrası devir de, mehdi öncesi devir gibi kötülük ve felâketlerle dolacak, nihayet dünya kıyametle son bulacaktır.
  • Her gündüzü bir gecenin takip edeceği gibi, her rahmet devrini de bir felâket devrinin takip edeceği tasavvuru bütün dinlerde mevcuttur. Bir cennet hayatıyla mukayese edilebilecek mehdi devrini de aynı şiddetteki karanlık bir devrin takip edeceği tasavvuru, yukarıdaki prensibin neticesi olmalıdır.
  •  Mehdilerle ilgili nesne ve sayılar kutsaldırlar. Mehdilerle ilişkileri kurulan nesne ve sayıların genellikle ait oldukları dinlerce daha önce de kutsal sayıldıkları görülür. Bu kutsal nesne ve sayılarla mehdiler arasında ilişkiler kurulurken mehdilere nesne ve sayıların kutsiyeti kazandırılmak istenmiş olabilir. Buna mukabil nesne ve sayıların da mehdilerle ilişkilerinden dolayı mevcut kutsiyetleri artmış veya yeni kutsiyetler kazanmış olabilirler.

İSLÂM’DAKİ MEHDİ TASAVVURU ÜZERİNE

Bütün bu bilgilerden sonra, mehdilik anlayışının İslâmî bir yorumunun yapılması gerektiği kanaatini taşımaktayız. Bir Dinler Tarihçisi olmakla beraber aynı zamanda bir ilâhiyatçı olduğumuzdan bu anlayışın herkesin anlayabileceği dille bir değerlendirmesini sunmak istiyoruz. Çeşitli dinlerdeki mehdilik anlayışları çok değişik unsurlar taşıdığından muhtelif ilim dallarının yorumlarım zaruri kılmaktadır. Bu gerçeği ifade ettikten sonra aşağıdaki hususları söz konusu edebiliriz:

İslâm dünyasında konunun ortaya çıkması, peygamber sonrası yönetimi ele alan halifelerden Hz. Osman ve Hz. Ali radiyallâhü anhüma devirlerini tâkip eden siyasî, sosyal kargaşalara rastlamaktadır. Daha önce çeşitli dinlere mensup Mehdi-Mesih tasavvurlarıyla Müslüman olan yeni din mensupları, kargaşaların sıkıntısında eski bilgilerini yeni dinin ışığında yorumlamaya başlamışlar, sosyal sarsıntılarla ümitleri kırılan cemaatlarına manevî güç ve ümit vermek için, iyi niyetle Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) adına hadisler dahi uydurmaktan kendilerini alamamışlardır.

Bazıları, Kur’an’da Mesih veya Mehdi gelecek diye bir bilgi olmadığı halde, hadis rivayeti şeklinde eski tasavvurlarını İslam kültürüne katmışlardır. Hâlbuki Kur’an, İslam öncesi çeşitli dinlerde ahir zamanda beklenen hidayet önderinin geldiğini ve O zatın Hz. Muhammed olduğu gerçeğine

“Kendilerine Kitab verdiklerimiz, onu, (Muhammed’i) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar, ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler. ”(Bakara, 146)

“Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil ‘de yazılı buldukları O Elçi’ye, o ümmi Peygamber’e uyarlar. O (Peygamber) ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten men eder, onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılan üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O ‘na inanan, destekleyerek O ‘na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nûra uyanlar, işte felaha erenler onlardır”(Araf, 157),

âyetleriyle ışık tutmasına rağmen, mehdi tasavvurlarında gördüğümüz ve kendilerinin bekledikleri tabii ve sosyal olağanüstülükleri bulamadıkları için, yeni Mehdi veya Mesihler aramaya başlamışlardır. Hâlbuki ahir zamanda gelecek, tebliği Kıyamet’e kadar geçerli olacak zâtın Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olduğu bilinmesine rağmen, hayallerindeki olağanüstülükleri yaşatacak müstakbel bir kurtarıcı beklentilerini muhafaza etmişlerdir. Kur’an’a aykırı da olsa, İslâm’la sentezleyerek eski inançlarını değişik isimlerde sürdürmeye devam etmişlerdir.

KUR’AN’A GÖRE AHİR ZAMANDA BEKLENEN MESİH VEYA MEHDİ GELMİŞTİR, İSMİ DE HZ. MUHAMMED (sallallâhü aleyhi ve sellem)’DİR.

 Kaynakça

Prof. Dr. Ekrem SARIKÇIOĞLU, Dinlerde Mehdi Tasavvurları [Kitap]. – Sidre Yay-Samsun, 1997.


[1] Avatar: Hint mitolojisine göre tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri şekillerdir. Balarama, Sri, Varaha gibi isimler alan avatarlar, hikayelere konu olmuştur. Jetix’te yayınlanan Oban Star Racer adlı animasyon filminde ki gibi avatarlar bazı eski dinlerde inanılan tanrıların değişik bir şekil veya maddenin içine girerek görünmesidir.

[2] İslam Tasavvufunda da aynı şekildedir.

[3] Ortadoğu’da Atom bombası hiçbir zaman patlamayacağı gibi, nükleer tesisin yapılmasına Yahudiler izin vermeyecektir.

[4] Yeşiller hareketinin temel fikri Mehdiye dünyayı hazırlamak.

[5] Japonların mehdi beklentisinin olmaması onların mecburen çalışkan olmaya sevk etmektedir.

OKUNMASI GEREKEN BAŞKA BİR YAZI

MEHDİ ALEYHİSSELÂM GELDİ,
İNSANLAR DAHA NEYİ BEKLİYOR?

 

ELBİSEDEKİ GÜÇ-MODA


“Hayat zikirle başlar ve biter.” “Kainattaki her nesne Allah Teâlâ’yı zikreder..” Ancak her zâkir aynı seviyede zikirde bulunamadığı gibi zikrin en geçerli faydalı sebebi az da olsa devamlı olanıdır. Bu esmâların sonunda zikredilen “Es Sabur” ismine işaret eder.

Değişim, sürekli ve kaçınılmazdır. Ancak değişim dışarıdan verilen tazyikle olursa âlemde olumlu sonuçlar doğurmaz. Allah Teâlâ bile “tedricilik” üzere âleme müdahale eder. Eğer bir sıra sapması olmuşsa bu azabından başkası da değildir. Dinde “Tebliğ” vardır. “Zorlama” yoktur. “Anlatma ve örnek olma” vardır, “aldatma-aldanma” yoktur.

İşte bu minval üzere insanların her hali ve özel durumu muhakkak abesle iştigal olmayıp bir gereksinim ve netice ile vardır. Diyebiliriz ki; giydiğimiz bir elbisenin dahi psiko-sosyal yönü vardır. Nasıl? Düşünüce çok yorum yapacağınız kesindir. Fakat bizim burada bahsetmek istediğimiz bu bilginin ve sebebin bazı art niyetli ve çıkar amaçlı üretim-tüketim çizgisinde olan hakîm güçler tarafından istismar edilmesidir. Yüzyılımızda insanların “kişilik gelişimleri” ni bozmak ve “stres hastalığı” gibi uydurmalar ve hastalıkların çıkışını sağlamak için “moda” yı bir araç kullanmalarıdır. Emperyalist ve sömürücü kitle tarafından “Moda” gurabeliği burada çıkmaktadır. Moda ile kişilik gelişimlerinde sürekli değişime uğrayan nesiller “doyumsuzluk”, “hafakanlar” ve “cinnetler” ile “pasif intiharlara” doğru sürüklenmektedir.

“Pasif intiharlar” huzursuzluk ve hayattan zevk alamamaktır.

Son yirmi ve otuz yıl içerisinde bu moda sektörüne giren dindar ve ilahiyatçı kesiminde “benzeme” üzerindeki negatif yorumları ile daha da perişan olan toplum inancı hakkında müspet oluşumların kaybolması ile her geçen gün hayat daha zorlaşmaktadır.

Mesela “satanist” akım temsilcilerinin oluşturdukları giyim tarzları ile gençlik “kitle psikolojisi” kavramının içinde can çekiştirilmesi.

Burada sözü “geçmişe özlem” e getireceğiz. Bu durum ülkemizde fazla olmasa da diğer ülke insanların da fazlaca bulunmaktadır. Zengin batılının dünyayı gezme sevdası içerisinde binlerce yıl önceki hayat tarzlarına yönelme arzularının altında yatan şey “yapay tarz, fikir ve ideolojiler” in ruhî açlığa kifayetsizliğidir. Onların seyahatleri ve gittikleri yerlerde bulduğu “ruhî özleme hitap eden” giyim kuşam, mistik ve tasavvuf ekollerini incelemesi ve davranışlarının tesiri altında kalmasında sebeplerin yattığını söyleyebiliriz. Yine dernek yapılanmalarındaki protokollerde bulunan “arma, giyim ve hareket sembolleri” gereksiz türetilmediğini hatırlatalım.

“Bir üstad, dolayısıyla de büyük bir psikolog olarak, insan ruhuna çok çabuk bir şekilde nü­fuz eden giysilerin, arınma ve ihsanı bozma açı­sından son derece etkili olduğunu biliyordu. İşte bu yüzden Budizm’de olduğu gibi Hristiyanlık ’ta da bir çok mezhebin veya tarikatın, ruhî bir oto­rite tarafından giyecek olanın yaşantısına uygun bir şekilde düzenlenen bir giysiye yüzyıllar bo­yunca bağlı kalmaları boşuna değildir” Üstelik, bu örnekleri bir kenara bırakıp genel olarak ko­nuşursak, modern uygarlık hariç bütün dinî uy­garlıklarda, giysi insanın Tanrı’nın yeryüzünde- ki halifesi olduğu yolundaki inanca uygun ola­rak şekillendirilmiştir ve bu en çok İslâm mede­niyeti için doğrudur. Özellikle Kuzey – Batı Afri­ka Arap giysilerinden sarık, bornoz ve cellab,[1] yüzlerce yıl hiç değişmeden bugüne kadar gel­mişlerdir; asalet, itidal ve basitliğin eşsiz bir bi­leşimidirler. Bütün bu özellikler Arap halıların­da da gözlenebilir.”[2]

“Zikir telkininden sonra şeyh, ya o gün ya da bazen hayli uzun bir müddet sonra özel bir merasim­le müridin başına bir taç koyar veya sarık sarar yahut arkasına bir hırka giydirir. Bu merasimden kastedilen şudur:

Şeyh müri­din arkasından giysisini ve başından şapkasını alırsa bundaki niyeti onun kötü ahlâkını kaldırıp gidermektir. Müridin arkasına ya bir hırka veya başka bir elbise giydirmekten ve başına bir taç koymaktan ve sarık sarmaktan maksat da ona bütün güzel ah­lâkları giydirmektir.

“Büyük müctehid İmâm Mâlik Hazretleri, kendisinden dinî bir mesele sorulduğu zaman veya bir âyet okuyacağı yahut bir hadis ri­vayet edeceğinde abdestli olmasının yanında bu maksat için hazırladığı özel kıyafetlerini giyinir, tam bir edeb tavrı içinde vazifesini yaparmış. (Istılâhat-ı Fıkhiyye Kâmûsu cild: I, İmam Mâlik’in Ha­yatı) Camide sarık – cübbe giymeden vazetmek ve hutbe okumaktan da sakınmak lâzım. Bunun cemaat üzerinde pek menfi tesiri oluyor. Ayrıca cenaze merasimlerinde bazı hoca efendiler sarık – cübbe giy­meyi ihmal ediyorlar ki, bu da yanlıştır, bindiğimiz dalı kesmek de­mektir. Bir imam efendi, kılık-kıyafeti ve bütün yönleri ile bir bü­tün arz eder, bunu hiç unutmamalıdır. Bu münasebetle bazılarımız­da görülen bir yanlış anlayıştan da bahsetmek isterim.” [3]

Yıllarca bırakılması düşünülmeyen giyim modelleri tarzları hakkında ilâhî bir yönün olduğunu fark ettiğimize göre hiç olmazsa elbiselerimizin sık sık değişime uğramasına engel olmamız gerekir.

“Her elbise bir karakterle paylaşımdır. Ya kendimizle ya da başkasıyla”

Her paylaşımın çift etkili yönü de olduğuna göre hayat ırmağımızda çok çağlayan oluşmasına engel olalım. Emniyetli sakin ve kararlı tarzlar insanları birçok engele karşı kuvvetli olmamızı sağlayacağı çok açıktır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Kuzey Afrika’da giyilen geniş bedenli, başlıklı bir giysi

[2] Martin Lings trc: Ufuk UYAN -Bekir ŞAHİN Yirminci Yüzyılda Bir Veli [Kitap]. – İstanbul, s.154

[3] (ÇOŞKUN, Ahmet, Sohbetler, Hatıralar, İst, 1982, s. 34)

GEÇMİŞİN IŞIĞINDA BUGÜN (Martin Lings)


Zamanımızdan çok önce, geçmişte, kuşların uçu­şunu taklit ederek, insan vücudunu havalandıracak bir araç icat etmek için değişik bireysel atılımlar yapıldı. Fakat bildiğimiz kadarıyla bu alanda gerçek bir başa­rıya ulaşılması ve bu tür maceralara genel bir eğili­min doğması ancak günümüzde gerçekleşti. «Uzayın fethi» ve son olarak da «aya yolculuk» için duyulan aşırı ve yaygın isteği Everest’e tırmanıştan ve diğer başarılı tırmanışlardan bütünüyle soyutlamak mümkün değil. Bütün bu hareketlerde, güdülerden birinin Pandora’dan miras kalan boş merak olduğuna hiç şüphe yok. Fakat her ne kadar tuhaf görünse de, “Cennetten Kovulma”ya neden olduğu söylenebilecek bu dışa dö­nük ve parçalayıcı eğilimle birlikte, Kovulma ile kay­bedileni yeniden elde etme bilinçaltı güdüsünün de et­kisi yok mu?

İlk İnsanın en belirgin özelliği, hem İnsanî hem de insanüstü bir tabiatı olmasıydı ve insan hâlâ varlığı­nın derinliklerinde kendi kendini aşma, «akıntıya» kü­rek çekme, beşerî olan ruhla İlâhî olan Kalb arasın­daki rabıtayı yeniden sağlama ihtiyacını duymakta… Genelde bu ihtiyacın yalnızca ruhun bir anlamı olduğu ruhsal düzlemde engellendiği bir çağda normal insan­lık düzleminin Ötesine ulaşmak için duyulan güçlü dürtü, kendini daha aşağı bir düzlemde göstermek zo­runda bırakıldı. Bu yüzden buna, «YUKARI VE ÖTE» hu­rafesi denilebilir, çünkü hurafe geçmişte «ertelen­miş» olan ve anlaşılmaksızın süren bir şeydir.

BÜTÜN DİNLERDE BİR «ÜÇ DÜNYA» ÖĞRETİSİ VARDIR:

Ru­hun, canın ve bedenin dünyası…

Can ve beden (psişik ve bedensel) «bu dünya» dediğimiz şeyi oluştururlar. Kapısı Kalb olan Ruh dünyası ise, tümüyle bu dünya­nın ötesindedir ve beşerî melekelerin kapsamı dışında­dır. Kalb’de taht kurmuş olan ve can ile Ruh arasın­daki rabıtayı sağlayan araç, atalarımızın zekâ dediği insanüstü bir melekedir.

Hinduizm’de bu üstün görme melekesi heykeller­de ve dinî sanatın diğer çeşitlerinde, alnın ortasına yerleştirilen üçüncü göz ile ifade edilir. Hristiyanlık ve İslâm’da «Kalb gözü» [1]diye adlandırılan bu meleke, İslâm’ın kutsal dili Arapça’da aynı zamanda «Kalbin Kaynağı»  anlamına da gelir ki bu ruhun

«AB-I HA­YATSA İÇTİĞİ KAYNAKTIR. HRİSTİYANLIKTA DA BU İKİ SİMGE BİRLEŞTİRİLMİŞTİR, ÇÜNKÜ ŞEYTAN CENNETTEN DÜŞERKEN ALNINDAKİ GÖZÜNÜN DÜNYAYA GRANİT ŞEKLİNDE DÜŞTÜĞÜ VE BU ZÜMRÜDÜN SONRADAN HZ, İSA’NIN SON AKŞAM YEMEĞİNDE KULLANDIĞI KÂSEYE OYULARAK YERLEŞTİRİLDİĞİ YOLUN­DA BİR İNANIŞ VARDIR.” [2]

İmgelem, mantık ve belleği kapsayan düşünce, kendi içinde saf bir insan melekesidir. Fakat can ile ruh arasında var olan fiilî süreklilik sayesinde, dü­şünce belli bir derecede zekânın ışığından etkilenebi­lir. «Döğaötesi»nin. yani bu dünyanın ötesinin incelen­mesi demek olan metafiziğin amacı, aklı bu etkilenme­ye açık tutup, düşüncelere aşkın bir eğim vermektir.

Bu, daha açık bir deyişle insanın muktedir oldukları­nın yüceltilişidir, zira bunun ötesinde İnsanî olan biter ve insanüstü olan başlar. Bununla beraber, insanın aslî özelliği insanüstüyle olan ilişkisidir ve bu para­doks Taoizm’de can’ı Ruh ile yeniden ilişki kuran in­san için kullanılan Chenn-Jen (GERÇEK İNSAN) terimiy­le ifade edilir.’

Son dörtüz yıl boyunca Batılı düşünce, «GERÇEK İN­SAN» kavramı etrafında değil de hayvanlar âleminin en üstün üyesi olan «bildiğimiz şekliyle alelade, insan» kavramı etrafında toplanan hümanizmin, insanüstüyle ilgilenmekten geri durarak veya insanüstü konusunda kuşkular türeterek, insan akımı bütün gerçek ve aşkın imkânlarından yoksun kılma yollarını araması ve onu adeta zor ayakta durulabilen alçak çatılı bir binaya hapsedip uçmasına izin vermesi çok düşündürücü.

Çağdaş felsefe evrenin yüksek menzilleriyle açık­ça ilgilenmiyor ve genelde zekâ, metafizik gibi keli­meler, krallıktan cumhuriyete dönen bir devletin saray mücevherleri gibi, geçmişten kalma hatıralar olarak saklanırsa çok yerinde olacak. Fakat bu derece vicdanlılık, çok fazla yerme ve ihanet sayılabilir. Modern bilim veya edebiyatın bir kahramanını «çok akıllı bir insan» diye tanımlama göz kamaştırıcı bir şey olmasa gerek ve öyle oluyor ki bir adam bazen hayatının uzunca bir bölümünü karşı-entellektüel hareketlere ve hatta inşan ruhundan üstün hiçbir şeyin olmadığını sa­vunmaya hareıyabiliyor ve hâlâ «günümüzün önde ge­len entelektüellerinden biri» diye adlandırılabiliyor. Kelimenin anlamı gerçekten değiştiğinden değil; zira Meister Eckhardt’ın ifade ettiği şeye zaman olarak hâlâ yakınız:

«CAN’IN İÇİNDE YARATILMAMIŞ BİR ŞEY VARDIR.. BU ZEKADIR.»

Bir insana akıllı demekle, entellektüel demek ara­sında hâlâ fark var, çünkü entellektüel kelimesi esrar­lı bir şekilde yüceltilen bir şeyin imâsını da içinde bu­lunduruyor. Bu yüzden de, gösteriş amacıyla kullanıl­masındaki değeri artıyor. Aynı şekilde Sovyetler Birliği’nin diktatörü «Komünizmin maddî ve manevî çı­karlarından bahsederken, kendi ağzıyla söylediği te­rimlerde çelişkiye düşecektir. (Çünkü tanım gereği Ko­münist, maneviyata inanmaz) ve sonra ne demek iste­diğini anlatma adiliğine kalkışacaktır. Öte yandan Ba­tıda hümanistler, ateistler, agnostikler konuşmaların­da önemli bir yer tutan «manevî» kelimesini hiç de bırakmak niyetinde değiller. Belirsiz derecede anlam­sız bir sanat eseriyle karşılaştıklarında, onu hiç du­raksamadan «mistik» diye niteleyecek sanatçı ve sa­nat eleştirmelerinden de yoksun değiliz. Eğer istenen gerçekse -ki realizm zamanımızın «ideal»lerinden birisi olarak kabul edilir- o halde uzay roketlerinin, kendisi­ni aşmak için parmağım bile kıpırdatmayan, olsa olsa uçurumlarla dolu, yalınkat bir dünyadan havalandıklarını itiraf etmeliyiz!

Öte yandan eskilerin tavırlarının «kanatlı» oldu­ğunu söylemekle kelimeleri yanlış kullanmış sayılmama­lıyız, çünkü Doğu’da olduğu gibi Bâtı’da da, dünyanın her yerinde tefekkürle geçen hayat, insanın ulaşabi­leceği en üstün hayat tarzı olarak kabul ediliyordu ve bunun özelliği, kişinin düşüncelerini Ruh’un üzerinde yoğunlaştırarak, entellektüel sezginin kanatları üzerin­de ona doğru yükselmek istemesidir.

Eski inanışa göre, ay küresi bir simgeden başka bir şey değil: İnsanın sonsuz ve ebedî yolculuğunda, bu dünyanın sınırlarını aştıktan sonra geçmesi gere­ken ruhî merhalelerin ilki olan ebedi cennetten en altın çağının, Ay Cennetinin, zaman ve mekânın maddî dünyasına yansıyan gölgesinden başka bir şey değil. Dan­te’nin Pcrodiso’sunun ilk kantosunun geçtiği yer bura­sıdır. Çünkü A’raf dağını tırmandıktan sonra, Dünya Cennetinden yükselerek tırmandığı cennet bu cennet­tir.

Uzayı uçarak aşıp bildiğimiz aya ulaşma düşünce­si uzun bir zaman akıllarda yer ederken, Dante’nin tarif ettiği yolculuğun gerçekten yapılmış olduğu ne­dense pek düşünülemez.

Bütün bunlara, Dante’nin yolculuğunun eskiden ol­duğu gibi bugün de gerçekleşebilecek bir ihtimal oldu­ğu; modern dünyada da bazı gerçek mistiklerin [3]ol­duğu ve hatta bunların Ortaçağ’da da küçük bir azın­lıktan öteye geçemedikleri söylenerek itiraz edilir. Bu som nokta göz önüne alınarak, Ortaçağ Avrupa’sından çok daha iyi bir durumda olan yer ve zamanlar için de aynı şey söylenebilir. Demirçağ’da dünyanın ışığı olarak kabul edilen mistiklerin azınlıkta olmasından ötürü bu çağa Karanlık Çağ da denilmiştir. Bununla beraber Dante’nin yaşadığı dönem Demir Çağ’m son zamanlarına rastlıyorken, bu azınlık, görmezlikten gelinemiyecek bir çoğunlukla aynı çizgideydi. Zira insa­nın en üstün ideallerini temsil etmekteydi. Avrupa hâlâ İsa’nın etkisindeydi ve aynı nedenle de İncil’deki Mer­yem ve Marta hikâyesinin etkisi altındaydı: Meryem’in mirasçıları ve «gerekli olan tek şeyin» sahipleri ola­rak… Bu azınlık, onları izleyen, kendiliğinden teslim olmuş anormal bir çoğunluk için bir norm teşkil etmek­teydi ve bu azınlık toplumun değişik tabakalarına ruhsal etkisini akıtabilecek bir durumda, sanki bir piramidin en tepesinde bulunmaktaydı. Bu anlamda (eşyanın tabiatı gereği) bu piramid hâlâ var; ama «resmen» yere çalınmış bir durumda.

(Hindu Purana’larına göre bedensel hastalık, dört çevrimden üçüncüsü olan Dwapara Yuga’ya yani Bronz Çağ’a kadar bilinmekteydi. Tarih öncesinden (kuşaktan kuşağa aktarılarak) gelen eski iyileştirme bilimlerine göre, «sihirbaz hekimsin işlevi çoğunlukla papazın işlevlerinden biriydi. Bu yüzden geleneğe göre insana önce ilhamla ve bazı hallerde de vahiyle gelen belli kozmolojik gerçeklerin bilinmesine dayanan ve herbiri dinin bir dalı olan eski bilimlerle de az çok il­giliydi.

Bu gerçeklerin her biri, evrendeki uyumun görünüş­leridirler: onlar mikrokosmos, makrokosmos ve meta- fcosmos arasındaki (yani insanoğlunun küçük dünya­sıyla, büyük dış dünya ve hepsini aşan öte-dünya ara­sındaki) uygunluğun ta kendisidirler. Bir örnek verir­sek, gezegenlerin her biri (yani güneşle birlikte çıplak gözle görülen yedi gezegen) belirli bir madene, belirli taşlara, bitkilere ve hayvanlara, belirli bir renge, bir müzik gamındaki notaya tekabül eder. Kendisine özgü günleri, saatleri vardır; vücudun belirli kısımlarına ne­zaret eder; belirli hastalıklara ve ruhî düzlemde belir­li huylara, fazilet ve kusurlara, metafizik olarak da Yedi Cennetten birisine, belirli melek güçlerine, Aziz­lere; Peygamberlere ve Tanrı’nın kutsal isimlerine te­kabül eder.

Tek bir bilim, evrenin bütün gizlerini kapsayacak derecede ilerleyemez ve bu yüzden birçok geleneksel tıp bilimi vardır. Fakat genelde yalnızca fizyoloji, bi­yoloji, botanik, mineraloji, kimya ve fizik (modern bi­limlerin baktığından farklı bir bakış açısıyla) değil, aynı zamanda astroloji; bazen müzik; harflerin ve sa­yıların bilimi denilen şeyle, metafizik; teoloji; geniş, pratik bir ayin bilgisi, önceden farz edilen bu tür an­layışlardan biri doğrultusunda iyileştirmeye duyulacak doğal, önemli bir eğilimle inceden inceye uygula­nır.

Abartmalara sık sık yer verirken, dünyanın de­ğişik yörelerinde geleneğin nesilden nesile devrettiği eski bilimlerin başardığı garip tedavileri tamamıyla reddetmek aptalca bir şey. Ancak bu eski bilimlerle modern tıb arasında bir köprü yok, Çin ve Japonya’da hâlâ geniş çapta uygulanan ve Batıkların «akupunktur» dedikleri eski Çin tıb biliminin bir kolunun, dikkate değer faydalan yüzünden bazı Batılı doktorlar tara­fından kısmen benimsendiği doğrudur. Fakat modern tıb dünyasında yaygın bir şekilde benimsenmesi şüp­heli; çünkü akupunktur’un modern bilimin hiç itibar etmeyeceği, deneysel araştırmalara dayanmayan ve vücudun değişik kısımları arasındaki «belirsiz» ilişki­lere bağlı olan bir yönü de vardır.

Akupunktür’ü uygulayan bazı Batılı doktorlar, ger­çekle onun deneylerden kaynaklandığını iddia ederek onu modern tıb ile bağdaştırmaya çalışmışlardır. Fa­kat bu safî bir hipotezdir ve eskilerin bilime yaklaşışı ile modern yaklaşım arasında itiraz edilemeyecek fark­lılığı bir kenara bırakalım, örneğin midesinden şikayeti olan birisine, ayak başparmağındaki bir sinir merkezin­den, karaciğer şikayetine ayak bileğinden, böbrek şi­kayetine dizden, büyük bağırsak şikayetine dirsekten tedavi uygulanacağının yapılan deneyler sonucu keş­fedildiği gerçekten inandırıcı mıdır?

Bu tür bilimlerin, modern bilim tarafından yüzey­sel- ve istisnai olarak alınması ve  geçmişle bugün ara­sındaki devamlılığı (belki de ilacın kullanılışını birden fazla ihsan biliyordur) bir yana bırakılırsa, modern tıp kendisinin de ifade ettiği gibi, salt insanın pratik deneylerine dayanan katıksız bir insan icadıdır.

Şüphesiz doktorun mesleği hâlâ acil ihtiyaçlara ve­rilen her cevapta bulunan kutsallığa sahip ve bunun yaradılıştan gelen kutsal olmayan karakterine rağmen tıp bilimine de uygulanabilir olduğu tartışılabilir, zira birçok modern icadın «ata»sına «ihtiyaç»ı olmasa bile, bazılarının, özellikle tibbî olanların var. Eğer uzak geçmişten bir adam günümüze gelebilseydi, onu en çok dişçilerimizin mahareti mi yoksa dişimizin çürüklüğü mü çarpardı? Kutsal bir bilimi uygulamanın mükâfa­tının azalması oranında hasta sağlığının arttığı, sal­gınların hükmü altında olan çok kötü, kalabalık bir dünyada, özellikle modern tıp bilimine (yani bunalımı alt edebilmek için çok sayıda, erkek ve kadını eğitip, örgütleyebileceğimiz ve meziyet açısından çok titizlik istemeyen bir bilime) ihtiyaç olduğu bile söylenebilir.

Buna rağmen atalarımızın bütün bunları itiraf et­tikleri ise son derece şüpheli bir konu. Her halde, mo­dern tıp biliminin gelişmesini sağlayan hümanistik görüş açısının, tıbbî tedaviyi gerektiren birçok has­talığa sebep olduğunu iddia etmişlerdir. Genelde hü­manizmde olduğu gibi hümanizmin bu özel tezahürün­de de -aynı şey diğer modern bilimler için de geçerli- dir- kıyıcı bir niteliğin olduğu dikkatlerinden kaçma­mıştır. Hümanizmin, insanlığın rafa kaldırılışı, yani Taoistlerin Gerçek İnsan dedikleri şeyin belirli özelliklerinin yok eldilmesi anlamına gelişi gibi, modern tıp da uzun vadede tabiatın yıkıma karşı çaresi olan do­ğal seçim kanununa insanın fazlaca karşı koymasına izin veren ve dolayısıyla da zorlayan bir sistemin ge­lişerek, insanı yozlaştırıp sağlığı ortadan kaldırması anlamına geliyor. Ölümün olmadığı bir dünyada yaşanıldığından, herkesin yarı-ölü olduğunu söylemek gerçekten bir abartma; fakat bu en azından bir eği­limdir ve bu bilim eninde sonunda kendi kuyusunu kazarak modern dünyanın («kimsenin elindeki geri alınmayacak» hükmünü doğrulayan) tezahürleri arası­na katılacaktır. Fakat eğer tıp bilimi (birçok anlam­da) insanın denetiminden kurtulmuşsa, bunun en bü­yük nedeni kazandığı sözde-Mutlak önemle, gerçekten Mutlak’la ilgili bir başka şeyin yerini almış olmasıdır. MODERN DÜNYA, ESKİDEN HASTA RUHLARIN, TEDAVİSİNE ADA­NAN SAYISIZ ENERJİYİ BUGÜN HASTA BEDENLERİN TEDAVİSİNE HARCIYOR. İnsanlar, birkaç istisna hariç, her ruhun has­ta olduğu bilinciyle yetiştirilirdi. BİRÇOK RUHUN HASTA OLDUĞUNU VE SUÇLULARIN, DELİLERİN SÜREKLİ ARTTIĞINI MO­DERN ÖLÇÜLERİN DE KABUL ETTİĞİNİ SÖYLEMEYE GEREK YOK SANIRIM. Fakat kanuna itaat eden ve aklı başında olan ruhların büyük bir çoğunluğu şimdi sağlıklı sayılıyor ve pratik olarak hiçbir tedaviye ihtiyaçları olmadığı söyleniyor; bozulma’dan muaf oldukları kabul edili­yor. «Sağlıklı» denil enlerle çok sağlıklıları ayıran uçu­rum unutuldu ve genelde ruhun neye göre çok sağlıklı olduğu çok belirsizleşti ve son derece akılsız, baştan savma ahlâkçılıkları sonunda kuşkuculuk tepkisine yol açmaya mahkûm olan son birkaç yüzyılın kuşakların­da da durum pek belirli değil…

Öte yandan, eğer eski atalarımız ruhlarının hasta olduğundan bu derece emindilerse ve eğer bu hasta­lığın tabiatından çok iyi anladılarsa, bunun nedeni uy­garlıklarının ruh sağlığı üzerine kurulup mükemmel ruh kavramı ile beslenmesidir. Üstelik yalnız da de­ğiller, çünkü evrensel kurallara dayanan bu kavram -insanı sonsuz kaynak, Mutlak ve ebedî olan ile yeni­den birleştirme durumunda olan din, eğer varlığının amacını unutacak derecede yozlaşmamışsa- eski dün­yanın bir ucundan diğerine pek farklılık göstermiyor­du. Dinin bu amacını koruduğu her yerde «en yüksek beşerî imkânlar» kavramı hep var olmuştur.

Bazı yapısal farklılıkları bir kenara bırakırsak, dünyanın bütün büyük dinleri, gerçekte insanın en önemli özelliğinin, İlk Insan’ın keyfiyetine ulaşıp, ruh sağlığını yeniden elde ederek «Tanrı’nın Ülkesinin ken­disiyle birlikte» bulunduğunu bilmesi olduğunda bir­leşirler; «arama»sına gerek yoktur, çünkü artık «bul­muştur»; «çalma»sına gerek yoktur, çünkü zaten «ka­pı açılmıştır» onun için; ve bu açıklıkta ayna gibi olan insan ruhu İlâhî Sıfat’ları yansıtabilir ve yaratılışı ge­reği «Tanrı’nın Suretinde» olabilir.

İSLÂM AKİDESİNDE SIFATLAR, CELÂL SIFATLARI VE CEMÂL SIFATLARI DİYE İKİYE AYRILIR VE BU DİĞER DİNLERİN İLÂHÎ MÜKEMMELİYET [4] hakkındaki öğretilerine, açıkça ol­masa bile belirsiz bir şekilde uyuyor. Bu yüzden be­şerî düzlemde en üstün ideal Celâl, ruh güzelliği, kut­sallık ve tevazzu [5]olarak tanımlanabilir. Can’ın Ruh’la doğrudan bir ilişki kurmasından doğan bir kut­sallık ve canın sınırlamalarından ancak «Ruhun hu­zuruna kabul edilen bir can»ın haberdar olmasından kaynaklanan bir tevazu.

Her teokratik uygarlıkta bu ideal, uygarlığın kay­naklandığı dinip kurucusu olan İlâhî Elçi’nin (Pey­gamber) şahsında ve arkadaşlarıyla, onların hemen arkasından gelen kadın ve erkekler kümesinde mev­cuttur. Bu ideal onların mezarlarını ve hatta sonra­dan gelen Azizlerin mezarlarını kutsallaştırmıştır. Bu durumda olan her türbe topluluğa başka bir hac ihti­mali daha kazandırır. Ayinlerde, şiirde, resim ve hey­kelde methedilir. Geometrik sembollerin diline çevril­diğinde, büyük tapınakların haşmet ve güzelliğinde dondurulmuş olarak durur, tartım ve uyum ortamına aktarılır, zengin ve fakir evlerinin merkezdeki toplu tapınma yerinin değişik şekil ve ölçülerde sürdürülüşü anlamına gelmesi gibi, bu müzik de toplumun bü­tün sınıflarının sahip olduğu kilise-dışı müziğe az çok mührünü vurur.

Kutsallık ve tevazu Haç’ın baş ve ayağıyla gös­terilirken, Îlahî Salâbeti yansıtan adalet ve diğer fa­ziletleri içine alan Celâl sol kol ile, İlâhî Rahmet’in bütün yansımalarını içeren Cemâl sağ kol ile ifade edilir. Daha ulvî bir anlamda belirsiz olarak bütün faziletleri ve kutsallığı içeren Celâl, Mutlak ve ebedî olanın bir yansıması olup Haç’ın düşey kısmı ile ifade edilirken, açıkça bütün faziletleri içerip Tanrı’nın sonsuz zenginliklerini ve cömertliğini yansıtan Cemâl yatay kısmın genişliği ile ifade ediliyor.

El ve ayakların bir merkezde kesişmesiyle Haç aynı zamanda birliğin bir ifadesi oluyor, bütün yönle­re işaret ederken bütünlüğün bir ifadesi olduğu gibi. Burada Tek ve Bütün olan Tanrı’nın suretinde olma olgusunun başka bir yönü göze çarpıyor. Mükemmel olabilmek için, Can’ın mutlaka bir bütün olması ge­rekiyor. Aslında «kutsallık», «bütünlük» ve «sağlık» temelde aynı kelime; dilin farklılaşması sonucunda yapı ve anlam olarak çok az değişmiş. İçtenlik ve ba­sitlik erdemleri bu mükemmeliyetten ayrılamaz. Zira herbiri kendi başına Can’ın bölünemezliğini anlatıyor.

İnsanın hastalığının başlıca sebebi, içinde bu dün­ya ile öte dünya arasındaki doğrudan bağlantının kop­ması ve bunun sonucu bütün yaratıkların mahkûm ol­duğu dışadönük dürtüyü tek başına denkleştirecek Kalb’in İlâhî manyetizmasını, Can’ın duyarlığını kay­betmesidir. Bir dairenin yarıçaplarının merkezden uzaklaştıkları ölçüde birbirlerinden ayrılmaları gibi, değişik ruhsal öğeler de birbirlerinden gittikçe uzak­laşır ve Can gittikçe basitliğini, içtenliğini, birliğini kaybeder. İsa’nın ilk emrindeki üslup, bu kronik ay­rılmanın can alıcı çaresi oluyor. Dinin amacı insanın içindeki bütün ayrılıkları, ruhunu Kalb’in çekim alanı­na getirecek bir itki ile birleştirmektir; eğer bu bütün dinî ayinler için geçerli ise, ruhsal işlevi olan her şey için de geçerlidir. Örneğin, dinî bir sanat eserini sey­rederken bütün ruh emredici bir çağrıya cevap verir­cesine bir araya geliyor. Parçalayıcı bir tepki söz ko­nusu değil zira yeterince şaşırmıyoruz. Kutsal bir uy­garlığın hakikati işte burada yatıyor; ruhun kendisini bir bütün halinde tutmasını ve korumasını sürekli taleb etmekte ve ruhların bu talebe verdiği cevapta geçmişin (bugüne göre) büyük üstünlüklerinden bilisi yatıyor. Çok küçük fakat yine de önemli bir örnek: Orta Çağların dans müziğini, hatta neşeli dansların müziğini dinlediğimizde, hiçbir şekilde ruhun bir par­çasının diğerlerinden koptuğunu hissetmeyiz. Aksine bu tür müzik kadınların ve erkeklerin mutluluklarında unutamadıkları ve unutmak istemedikleri hayatın fâ­niliğini ve ölümün kesinliğini, büyüsel bir yolla hayal ettirir.

Bugünkü uygarlığımızın ruh üzerinde böyle talep­leri yok: Bir avuç insan (bu tür geleneksel) «ilâçlar»a ne kadar güvenirse güvensin, modern dünya, hastalı­ğı kontrol altına alacağına ona yaltaklanan bir sürü «antidot»la bu ilâçları izale etmektedir. ÇÜNKÜ ŞU KOR­KUNÇ GARİP BİR TECELLÎDİR: «KALITIM»A ALDIRMAYAN, BÜ­TÜN İNANCINI «ÇEVRE»YE BAĞLAYAN BİR UYGARLIĞIN TAKİP EDEBİLECEĞİ OLUMLU BİR ÇEVRE DE YOKTUR. Hatta bugün insanların sahip olduğu iyi yanların çoğunluğunun, içinde yaşamaya ve büyümeye mahkûm oldukları çev­re tarafından mahvedilme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söylemek abartma sayılmaz. Eğitimleri, birçoğunun yapmak zorunda olduğu iş[6], giymek zo­runda oldukları elbiseler [7]ve hepsinin de ötesinde, belki de, boş zamanlarını geçirme yolları ve «eğlen­celeri, yalnızca Celâl ve Cemal duygularını bastır­mak üzere değil, fakat aynı zamanda ruhî özü par­çalara ayırarak birlik, basitlik ve içtenlik erdemleri­ni ortadan kaldırmak üzere hesaplanıyor. «Bütünüyle orda» olma yönünde yetiştirilmek yerine, ruh bütün benliğini herhangi bir şeye nasıl vereceğini unutuyor; çünkü yaptığı perhizde onu bu işi tamamıyla deneme­ye itecek ya yok, ya da çok az. Çevresi bütün yönler­den «Benimle ne olur azıcık ilgilen!» diyerek onu çek­meye çalışan el kalabalığı gibi ve bu «eller» gittikçe artmakta ve talepleri saçmalaşmakta. Başka bir de­yişle, modern dünya, ruh sağlığı bakımından yapılma­sı gerekenlerin tam zıddının yürürlükte olduğu bir hastahaneye benzemektedir. Burada önemli olan dok­torların «ellerini ruhlarından ne ölçüde yıkadıklarıdır.

Kutsal bilimlerin mütekabiliyetler arasında, bede­nin merkezi olan kalb ile maddî dünyanın merkezi olan güneş arasındaki mütakabiliyet sayılabilir; hem kalb hem de güneş, bütün nesnelerin Merkezi olan Kalb’i simgeler Güneşin merkez oluşunun bilinişi ve onun simgelediği; dünyanın ve gezegenlerin güneşin etrafında dönüşünün bilinişinden çok zor ayrılır ve işte bu yüzden bazı eski çağlarda, bugün çağdaş astrono­mun bildiğinin bilinmesi hiç şaşırtıcı değildir. Ancak Kopernik’in zamanına kadar, gittikçe daha çok insan dünyanın güneş etrafında döndüğünü öğrendi ve öyle gözüküyor ki daha yüksek bir düzlemdeki «paralel» ve daha değerli bir bilgiyi kaybetme pahasına, alçak bir düzlemdeki bir bilgi parçasını benimsediler. EĞER ESKİLER GENELDE DÜNYANIN GÜNEŞ ETRAFINDA DÖNDÜĞÜNÜ BİLMEDİLERSE, TANIM GEREĞİ DÜŞKÜN İNSANLARIN KAPILDIK­LARI «İNSAN BEN’İNİN BAĞIMSIZ BİR MERKEZ OLDUĞU» YA­NILSAMASINA RAĞMEN DÜNYAYA TEKABÜL EDEN BİREYSEL RUHUN, İÇLERİNDEKİ GÜNEŞ ETRAFINDA DÖNDÜĞÜNÜ DE Bİ­LEMİYORLARDI. Bugün, insan ben’i Kalb’den ayrılığın nihaî noktasına yaklaşırken ve Kalb ile ruh arasında­ki damarlar böylesine kütleşmişken ben’in (ego’nun) merkez olduğu yanılsaması ister istemez alabildiğine güçlenmiştir. Aslında Kopernîk’in «keşfini» «beşerî aydınlanma yolunun kilometre taşlarından biri» sa­yanların birçoğu, içerdeki Güneş’i büsbütün inkâr et­meseler bile derin şüphelere sahiptirler. Aşağı düzey­den bilginin elde edilmesi, ikisi arasındaki bağlantı göründüğünden de sıkı olsa bile mutlaka yüksek bilgi­nin kaybını icap ettirmez. Fakat birisinin kazanılması ile diğerinin kaybı, insanın «uzmanlığının» ruhsal alandan maddî alana kaymasının inkâr edilemeyecek sonuçlarından biridir.

Uçuş, hastayı iyileştirme ve merkezî olan ile çev­resel olanın bilinmesi, üst düzlemdeki bastırmaların alt -düzlemde gürültülü bir fazlalık halinde patlayabi­leceğini gösteren üç örnek. Şimdi kendi açısından bü­tün sorunu kuşatan dördüncü bir örneği ele alalım.

RUH BU DÜNYAYA AİT OLMADIĞI HALDE CAN BU DÜNYA­YA AİTTİR; FAKAT BAŞLALANGIÇTA CAN İLE RUH ARASINDA GÖRELİ BİR SÜREKLİLİK SÖZ KONUSU OLDUĞUNDAN RUHÎ ÖZ’ÜN-canın en uç sınırında, kalbe en yakın noktada bulunan- VE ZEKÂ’DAN RUH’UN IŞIĞINI ALMAK DURUMUNDA OLDUĞUNDAN BİR ANLAMDA «BU DÜNYADAN SAYILMAYAN»  BELLİ BİR KISMI VARDIR. BU NOKTA, BAŞKA BİR ANLAMDA DA «BU DÜNYADAN» SAYILIR, ZİRA İŞLEVİ BU IŞIĞI CAN’IN DİĞER MELEKELERİNE AKTARMAKTIR, ÇÜNKÜ ZEKÂ’NIN GİZLEN­MESİ VE İKİ DÜNYA ARASINDAKİ SINIRLARIN MÜHÜRLENMESİYLE O, CAN YAKASINDA KALMIŞTIR.

Ruhî özün bu yüksek ve çok değerli kısmı, ruhun öte dünyaya yönelik değişik isteklerinden doğan üç erdemin; İNANÇ, UMUT VE AŞK’ın etki alanından başka bir şey değil. Şimdilik, diğer ikisini de bir anlamda içine alan en ortadakini ele alalım. Umut, insan ha­yatım belirli şartların yerine getirilmesi halinde bütün isteklerin karşılanabileceği bir yolculuk olarak görmek demektir. Bu amaca yalnızca öldükten sonra erişil­mez; bir avuç ayrıcalıklı (çevrimin bu aşamasında ayrıcalıklı) kişi bu dünyada da amaçlarına ulaşabi­lirler. Her halükarda hayatın doğru yönde bir yolculuk olabilmesi için her ne kadar bunu yapmanın değişik yolları varsa da, yerine getirilecek şartların her za­man «akıntıya karşı» kürek çekmekle de ilgisi var. Dinlerin farklılığı dolayısıyla bu şartların bazıları bir insan grubu için kolayken, bazıları da başka bir insan grubu için kolay.

Her dinde insanlar arasındaki farklılıklara izin veren belirli bir ihtimal çemberi vardır. Daimi bir hac hayatı, yüzeyde, kutsal bir kitabı okumaktan ve­ya Îlâhî isimleri zikrederek dünyadan el-etek çekmek­ten oldukça farklıdır. Dua yahut tefekkürden yahut da her ikisinden etkilenen, fakat insanın hayatını ka­zanmasını dışadönük bir yol olarak izleyen bir hayat ihtimali de var. Böyle bir hayat, zaman zaman ruh­sal bir inziva veya bir hac ile engellenebilir de, en­gellenmeyebilir de. Kabuktaki ayrılıklar ne olursa ol­sun, amaç her zaman için aynı; Ruh ile (kaybedilmiş) rabıtanın yeniden elde edilebilmesi için gereken Rahmet’e tapınmayla ulaşarak beşerce bireyselliğin aşıl­ması. Dinî isteğin en az olduğu anda, yani lanetlenme korkusuyla’yapılan asgarî tapınmada bile, bu amacın gözden kaçırılmadığını söylemek mümkün. Çünkü kur­tuluş, takdîs’in anahtarı olan arınmaya yol açar.

Son zamanlara kadar dünyanın her tarafında in­sanın amacı hep buydu: akıntının yönü ister aşağı is­ter yukarı olsun, «kayıklar» sürekli akıntıya karşı gi­diyordu. Fakat son ikiyüz yıl içinde -daha kesin bir tarih vermek çok zor- öyle bir zaman geldi ki, kayık­ların başını doğru yönde tutmak için gereken asgarî güç bulunamadığından, akıntıyla birlikte geriye sürük­lenen birkaç kayık birdenbire akıntıyla yüzyüze geti­rildiler. Mücadeleyi zorlaştıran bu şüphe, belirsizlik ve umutsuzluk ortamında, akıntının onları peşine ta­kıp götürmesi hiç de zor olmadı. Başarı çığlıklarıyla «nihayet biraz ilerlediklerini» haykırdılar, akıntıya karşı kürek çekmek için mücadele edenleri de «hurafe­nin prangasından kurtulmaya» ve «zamana uymaya» davet ettiler. Çabucak yeni bir âmentü icad edildi ve iman ettikleri şeylerin gerçeğine nadiren inildiğinden, geçen bin yıllık çevrimde insanın «akıntıya karşı» olan gayretleri yani «gerici» veya «yozlaşmış» gayretleri tamamıyla boşunaydı, son derece amaçsızdı, yanlış yola sevkediciydi; fakat «bütün bu gericiler insanlığı cehaletin karanlığına garketmek için ne yaparlarsa yapsınlar, insanlığın içindeki ilerlemeci Öge gittikçe ilerleye yolunda savaşıyordu.» İşte böyle diye diye, bu yüzyılın başlarında bir politikacının «dünyanın muhteşem sabahı» dediği noktaya kadar geldik.

Bu arada, geçmişin seçkin insanlarını kendileriyle aynı çizgideymişçesine «öğretilerine ekleyerek her şeyi daha «makûl» yapıyorlardı. O zamanlar ilerleme şampiyonları olarak alkışlananlar yalnızca devrimciler değildi, büyük manevî şahsiyetlerin de alkışlandığı oluyordu. Görevlerinin insanları yaratılışlarındaki mü­kemmel hale döndürmek olduğu görmezlikten geline­rek Budha, İsa, Hz. Muhammed «zamanlarının çok ileri­sinde» kabul ediliyorlardı.

Aslında kanıtlanan şey, «İNSANIN UMUTSUZ YAŞAYAMAYACAĞI» gerçeğiydi. İnsanlığın büyük bir çoğunluğu, Ebedî ve Ezelî olana doğru ilerlemekten vazgeçtikten (yani «dikey» ilerleme ihtimaline inanmaktan yüz çe­virdikten), sonra, umutlarım belirsiz bir «yatay» iler­lemeye bağlamak zorunda kaldılar.

Agnostik (bilinmezcilik) ve ateist, herhangi bir uzuvlarını kesip atabilirler, fakat Aşkın olana inanmayı redderek, normal işlevi Aşkın olana duyulan isteği körüklemek olan “ruhsal öğelerden kendilerini kurtaramazlar. MODERN DÜNYADAKİ UYUMSUZLUĞUN EN BÜYÜK NEDENLERİNDEN BİRİ, LİDERLERİNİN VE DİĞERLERİNİN RUHLARINDA VAR OLAN İSTENME­YEN RUHÎ ÖZ İLE AÇIKLANABİLİR. Bu «öz»ün tehlikesi ruhun en değerli ve en güçlü öğeleri sözkonusu olduğunda daha da artıyor. Hatta ateistler ve agnostikler bir ya­na, modern Batı’da herhangi bir dini olan «düşün adamları»nın çoğunu tanımlayan soğuk yarı-agnostik din, ruhun üst pencerelerini açma ve onun büyük istek­lerine yol verme kuvvetinden yoksun. Bunun sonucu olarak ruh, geriye yani yasal dünya tutkularının or­tasına düşüyor ve kendi haline bırakıldığında makul gerçekçiliğin ulaşabileceği mütevazı doyumları duygu­sal ve gerçekdışı düşlerle bastırarak çarpıklık ve kar­gaşa yaratıyor. Bu, uçmayı reddeden veya uçamayan bir kuşun sürekli kendi kanatlarıyla yukarı doğru sıç­ramasına benziyor.

Gerçekte ruhun kanatları olan er­demlerden inanç diye kalan (hurafe), batıl-dinin ev­rim ve ilerlemeye olan katı taassubudur. Umut diye kalan ise, görmek istemediği yıkıntıların ortasında yükselen, çoğu tartışmalı [8] birtakım geleceğe yöne­lik «insan başarıları» dır. Bu iki hurafe de, insan aklını egemenliği altına alan ve amaçlarıyla kıyaslandığında son derece orantısız olan bir tutkuyla sürekli beslen­mektedir. Ruhu boş, dünyevî bir Mutlak macerası pe­şinde, delicesine, sevdadan sevdaya sürükleyen bu tutku, insanın İlâhî olana duyduğu susuzluğun dünyaya yöneltilmesinden başka bir şey değildir. Yoğunluğunu yitirmesinin nedeni de böylesine tersyüz edilmiş olma­sıdır.

Kaynakça

Martin Lings trc.Enes HARMAN Ufuk UYAN Antik İnançlar Modern Hurafeler [Kitap]. – Yeryüzü Yayınları, İstanbul., s.37-55


[1] Türkçede de «göze» sözcüğünün ayni anlamda kullanılması çok anlamlıdır,

[2] Bugünlerde ziyaret edilen Daga Zümrütünü iyi anlayabildiniz mi? (Şeytanın düşen gözü mü?)

Daga: Dağ, hançer,

Zümrüt ve Dağ ilişkisi bazılarına başka şeylerde hatırlatabilir.

400 KİŞİYLE KORUNAN ZÜMRÜT

Saf zümrüt kayası olarak DÜNYANIN EN BÜYÜK TAŞI OLARAK KABUL EDİLEN DAGA ZÜMRÜTÜ İstanbul Mücevher Fuarı’nda sergilenmeye başlandı.

UBM Rotaforte tarafından düzenlenen ve Türk Ekonomi Bankası (TEB) sponsorluğunda gerçekleştirilen fuarda, yoğunluk nedeniyle sabah saatlerinde alana sokulamayan 12 bin 360 karat ve 2,5 kilo ağırlığındaki zümrüt taşı, yoğun güvenlik önlemleri altında Valentine Diamond firmasının standına yerleştirildi.

Tangülü, zümrüte paha biçilemediğini, bu tarz bir parçanın borsa değeri, terazi değeri olamayacağını ifade ederek, ”Bizim Kaşıkçı Elması gibi. Her zaman satışı da söz konusu olmaz. Biz sadece bunu buraya sergilemek için getirdik. Burada bulunduğu süre içinde nasıl koruduklarını, nerede koruduklarını da bilmiyorum. Akşam özel bir kasada saklanacak. İsminin açıklanmasını istemeyen ve sadece bu işleri yapan uluslararası bir nakliye firması getirdi” dedi.

Gören herkesin çok şaşırdığını, Sultanahmet Meydanı’nda sergilense herkesin tarihi bir eser gibi göreceğini, ancak burada herkes mücevherci olduğu için 50 metre öteden görüp anladıklarını anlatan Tangülü, ”Bu bir efsane. Bu işle çok uğraşan insanın da bunu hayatı boyunca görme şansı yok. Bu şansı burada yakaladılar” dedi.

Zümrütün sergilendiği stantta basın mensupları, güvenlik elemanları ve ziyaretçiler nedeniyle yoğunluk oluştu.

Erişim: 22.03.2012 / http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2012/03/22/400-kisiyle-korunan-zumrut

[3] «Mistik» kelimesi kısmen «entellektüel» kelimesiyle çakışmakta; çünkü mistik, Tanrı’nın Ülke’sinin giz­lerini sezen veya sezmeye talip olan birisidir ve ze­kâ, bu sezişin meydana geldiği melekedir. Genellik­le, «mistik» daha genel bir kelimeyken, «entellek­tüel» kelimesi aşktan çok bilginin gizemli yolunu an­latır; yine de burada «entellektüel sevgi» bazen «mis­tik sevgi» veya «kutsî sevgi» yerine kullanılır. Bu iki mistik yolun daha açık ve geniş bir tarafı için bkz. Frithjof Sehuon, Gnosis, s. 45-46 John-Murray, 1959).

[4] Uzak Doğu geleneğinde Îlâhî Sıfatların bu iki hali sırasıyla ejderha ve Anka kuşuyla temsil edilirken,

Greko-Romen geleneğinde kartal ve tavus kuşuyla temsil edilir.

[5] Hristiyanlıkta ‘Celâl ve Cemal’ gibi bu iki nitelik de Jesu-Maria ismiyle ifade edelir.

[6] (5) Eğer geçmiş bugünün şahidi olabilseydi, modem dünyadaki geçim vasıtalarını görerek, «însan bunun için mi yaratıldı?» diye bağıracaktı.

[7] Eskilerin de pekiyi bildikleri gibi elbiseler insan ruhunun ikinci yakın çevresidir ve onun üzerinde sayısız etkileri vardır. Uygarlıktan uygarlığa tamamıyla değişen elbiseler, her zaman için insanın Tanrı’nın bir temsilcisi olarak dünyadaki şerefinin bir hatırlatıcısıydı. Fakat Batı Avrupa’da, diğer teokra­tik uygarlıkların elbiselerinin veya basit çıplaklığın itibariyle karşılaştırılabilecek elbiseleri bulabilmek için hemen hemen bin yıl geriye gitmemiz gereki­yor. Ortaçağın sonlarına doğru Hristiyanların elbise­lerinde hâlâ tarz ve oran duygusunun var olduğu bir gerçek, fakat gelecek olanın kaçınılmaz haber­cisi, şüphe götürmez bir şekilde olağan, dünyevî bir işaret belirmişti. 16. yüzyılın ortalarından sonra, dünyanın diğer ülkeleri geleneksel giysilerine sadık kalırken Avrupai modalar aşırılık ve gösteriş nöbe­tine tutulmuştur; giderek Arapların «ateizmin fena kokuları» dedikleri ruhsal değerlerin öldüğü bir giy­siye dönüşmüştü. Çağdaş modaların ruha karşı olan havası hakkında objektif bir fikir edinebilmek için, birçok uygarlığın dinî sanatlarında Cennet’teki kut­sal Ruhların modern sanatçının ve çağdaşlarının giy­silerinde en ufak bir uyumsuzluğa yer vermeden resmedildiklerini hatırlamak yeter. Bu şekilde mo­dem sanatçı tarafından resmedilmiş bir giysiyi ha­yal edelim. Şurası açık ki, ne kadar «doğru» giyinir­lerse, yani yüzyılımızın on yıllık gruplarını ne kadar sıkıcı bir şekilde yansıtırsa bu elbiseler, etkileri o kadar bozucu olacak.

[8] Okuryazarlıktaki genel artış ile dayak ve ölüm ceza­sının yaygın bir şekilde kaldırılmasında örneğin. Ge­nelde iyi olduklarına şüphe olmayan bu «başarılar» ın diğerleri, örneğin kölelik, örneğin menenjitten ölen birisinin ayak başparmağındaki nasırın alınması gibi önemsiz şeylerdir. Bu çağımızın gayrimenkullerini inkâr etmek olarak anlaşılmamalı ki bun­lar gelecek bölümün konusunu oluşturuyor; fakat ön­ceden de belirtildiği gibi bunlar yenilik şampiyonla­rının dikkatinden kaçıyor.

BUGÜN’ÜN IŞIĞINDA GEÇMİŞ


(Aşağıdaki Yazı diplomalı olmanın yeterli gelişmişlik olmadığını gösteriyor.)  

 Acaba: eski insanlar, bugün çağdaş bilim adam­larının bildiklerini bilselerdi atalarına başka bir gözle mi bakarlardı?

Atalarımızın düşünceleri büyük ölçüde dine dayan­dığı için, bu soru bir bakıma başka bir soruyla eşan­lamlı: Dinle bilim arasında gerçek bir uzlaşmazlık ol­duğu söylenebilir mi?

Bir ya da iki «baştan çıkarıcı» örnek alıp, bunları hem dinin hem de bilimin ışığında -karanlığında değil- incelemeye çalışalım.

Acaba din, tarih-öncesi olayların zamanının, Ahdi Atik’te söylenenlerin «lâfzî» yorumu doğrultusunda be­lirlenebileceğini ve Yaratılış’ın yaklaşık M.Ö. 4000 yıllarında gerçekleştiğini mi iddia ediyor?

Böyle bir iddiada bulunmak gerçekten çok zor, çünkü «Sen’in gözünde bin yıl, ancak dün gibidir» ve kutsal metin­lerde sözü edilen «gün»lerin beşerî günler mi, yoksa her biri «beşerin bin yılı»na denk düşen (yani beşerî «gün»le hiçbir ortak yanı olmayan) İlâhî Günler mi olduğu her zaman pek belli değildir.

Bilim, dünyanın yaklaşık 6000 yıl önce yaratıldığı­nı onaylayabilir mi?

Kuşkusuz onaylayamaz; çünkü çeşitli deliller, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla, sözü edilen tarihte dünyanın ve insanoğlu­nun çoktan «yaşlanmış» olduğunu gösteriyor;

Bu noktada bilim, kutsal metinlerin lafzını çürü­tüyor gibi görünse bile ruhunu çürütmüyor; zira «Ya­ratılış» kronolojisinin lafzî yönünde ayak dirememeyi gerektiren -arkeolojik ve jeolojik kanıtların dışında- manevî nedenler de var. Bu, hepsi değilse bile çoğu lafzî yorumları benimseyen Ortaçağ’daki atalarımızın hiç de bizden daha az maneviyatçı veya daha az akıl­lı oldukları anlamına gelmez. Ama, ilerde göreceği­miz gibi, onların zaman duygusu nitelik açısından çok daha gelişmiş olduğu (yani zamanın tartımını (ritmini) bizden çok daha berrak bir biçimde kavrayabildikle­ri) halde katkısız niceliksel açıdan «zaman» duygulan daha az gelişmişti. Kadir-i Mutlak bir Tanrı’nın ya­rattığı düzenin ilgi çekici bir başarısızlıkla sonuçlan­ması üzerine Yaratıcı’nın çok kısa bir süre sonra bir aile dışında bütün insan soyunun sular altında kalma­sını istemesinde manevî bir aykırılık olması bizim için çok önemli olduğu halde, onları pek ilgilendirmiyordu. [1]Ama zamanla; ilgili sorunların dışında da Ortaçağ in­sanı bizim gibi düşündüğü için vicdanen muzdaripti; çok derin bir beşerî sorumluluk duygusu taşıyordu. Bunu da onların lehine bir nokta olarak belirtmek ge­rekir. Eğer olup bitenler böylesine -korkunç demesek bile- aykırı ise, bütün suç insanlardadır. Bu düşünce tarzı, gerçeğe birçok çağdaş düşünce akımından daha fazla yaklaşsa bile, yine de bütün gerçeği yansıtmı­yor. Soruna biraz «uzaktan» bakan bizler, Tanrı’nın da «Kendine özgü», sorumlulukları olduğunu görmezlik­ten gelemiyoruz. Yine de her birimiz, düzlükte duran birinin dağın bazı yönlerini bazen dağa tırmananlar­dan daha iyi görebileceğini düşünerek, kendi kendisi­ne, soruna hangi yükseklikten baktığını sormak zorun­dadır. Bu soruya verebileceğimiz cevaplar ne olursa olsun, kronolojiyle ilgili olarak Tanrı’nın şanına yakı­şanın ne olduğu konusundaki düşüncelerimiz Ortaçağ Hristiyan Dünyası’nın bakış açısından çok, Tanrı’nın ancak binlerce yıl süren bir manevî dirlik-düzenlik döneminden sonra insanlığın nisbeten kısa bir çözül­me dönemine girmesine, bir başka deyişle «yaşlanmasına» izin verdiğini söyleyen Antik Dünya’nın bakış açısına uygun düşmektedir. Ne olursa olsun, bu daha eski bakış açısı kolayca bir kenara itilecek türden de­ğildir. Bu bakış açısının temelini oluşturan «zaman çevrimini (Yunanlıların ve Romalıların Altın, Gümüş, Bronz ve Demir Çağlar adını verdiği) dört çağa ayır­ma geleneği» yalnızca Avrupa’ya özgü değildir. Asya’­da Hintliler arasında, Amerika’da da Kızılderililer arasında bu geleneğin olduğunu görüyoruz. Bu konuda en açık Öğretiye sahip olan Hinduizm’e göre Altın Çağ, sözkonusu çağların en uzun olanıdır; çağlar kötüleş­tikçe süreleri kısalmakta, en kısa ve en kötü çağa Ka­ranlık Çağ adı verilmektedir.

Karanlık Çağ, Demir Çağ’a karşılık gelmektedir. Ama bu en son ve en kısa çağ bile 6000 yıldan daha eskiye uzanmaktadır. Çağ­daş arkeologların «Bronz Devri» dedikleri şeyin, yu­karıdaki dört çağın üçüncüsüyle hiçbir ilgisi yoktur. «Demir Devri» dedikleri de, dördüncü çağm [Demir Çağ] sadece bir bölümüne tekabül etmektedir.

Çok eski ve yaygın dört çağ geleneği, Yaratılış Kitabı’yla [2] çelişmez; ama bilimsel kanıtlar gibi o da lâfzî olmaktan çok, allegorik (kinayeli) bir yorum gerektirir. Bu­na göre, sözgelimi bazı adlar, yalnız belirli kişileri de­ğil, bütün tarihöncesi çağları gösterir ve Âdem yalnız ilk insanı değil, aynı zamanda binlerce yıllık bir süre içinde ilk beşeriyetin tamamını, da gösterir. İyi ama, din insanın geçmiş zaman içinde çok mükemmel bir durumda yaratıldığını ve o zamandan beri de sürekli düşüş gösterdiğini ileri sürmek zorunda mıdır?

Hiç kuşkusuz, evet; zira Adn Bahçesi kıssası sadece lâf­zı yönüyle yorumlanamasa bile, bu lâfzî yönüne aykırı olarak da yorumlanamaz.[3] Her şeye rağmen, Allegorinin amacı, yanlışı değil doğruyu anlatmaktır. Kaldı ki, ilk insanın mükemmel bir biçimde yaratıldığını ve daha sonra «düştüğünü» söyleyen sadece Musevîlik, Hristiyanlık ve İslâm değildir. Aynı GERÇEK, BİRÇOK DE­ĞİŞİK BENZETMEYLE ÖRTÜLMÜŞ BİR BİÇİMDE, DÜNYANIN HER TARAFINDA TARİHÖNCESİ GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KADAR GEL­MİŞTİR. BÜTÜN DİNLER, OYBİRLİĞİYLE, EVRİME DEĞİL BOZUL­MAYA, YOZLAŞMAYA İŞARET ETMEKTEDİRLER. BU DİNÎ ÖĞRE­Tİ, BİLİMSEL YÖNTEMLERLE BİLİNEN OLGULARLA ÇATIŞMAKTA MIDIR?

Bilimin kendi kendisine sadık kalması için ev­rim kuramını sürdürmesi mi gerekir?

Bu soruyu Encyclopedie Française’in («Canlı Or­ganizmalarda ilgili) V. cildini hazırlayan Fransız jeolojisti Paul Lemoine’dan bir alıntıyla cevaplandıralım. Lemoine, çeşitli yazarların makalelerinden sonra, so­nuçta şunları söylüyor:

«BÜTÜN BUNLAR GÖSTERİYOR Kİ, EVRİM KURAMI İM­KÂNSIZDIR. ASLINDA, DIŞ GÖRÜNÜŞE RAĞMEN, ARTIK HİÇ KİMSE EVRİM KURAMINA İNANMAMAKTADIR… EVRİM, AR­TIK ÇOBANLARIN İNANMADIĞI AMA SÜRÜLERİNİN SELÂMETİ BAKIMINDAN SAVUNMAYI SÜRDÜRDÜKLERİ BİR TÜR DOGMA­DIR. »

Hiç kuşkusuz abartılmış bir üslûp kullanılmış (ve sözkonusu «çoban»lar bir çırpıda ikiyüzlülükle suçlan­mış) olsa bile, bu yargı, yargılayanın kimliği de göz önünde tutulursa birçok açıdan anlamlıdır. Birçok bi­lim adamının dinî içgüdülerini dinden evrimciliğe kay­dırdıkları, bu yüzden de evrim konusundaki tutumla­rının bilimsel olmaktan çok bağnazca olduğu hiç şüp­hesiz doğrudur. Fransız biyologu Profesör Louis Bounoure, Sorbonne Üniversitesi zooloji eski profesörlerin­den Yves Delage’dan aktarıyor:

«Bugüne kadar, bir başka türün atası olan herhangi bir türe rastlanma­dığını, böyle bir şeyin bir kerecik olsun gerçekleştiğini gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını kabul ediyorum. Ama yine de, evrimin nesnel olarak kanıtlanmışcasına doğru olduğuna inanıyorum.» Bounoure bunu şöyle yorumluyor:

«Sözün kısası, bu konuda bilimin bizden beklediği, (kendisine) iman etmemizdir ve gerçekten de, evrim düşüncesi genel olarak bir tür ilham edilmiş gerçek kılığında ileri sürülmektedir.»  [4] Ama Bounoure’un aktardığına göre, Sorbonne’un bugünkü Palaeontolöji Profesörü Jean Piveteau da, gerçek bilimin «evrimi açıklamaya çalışan değişik kuramların hiçbi­rini kabul edemeyeceğim, hatta bu kuramların hepsiy­le çatışmakta olduğunu» [5] belirtmektedir.

Darwin’in kuramı, başarısını büyük ölçüde Ondokuzuncu Yüzyıl Avrupalısının o güne kadar ulaşılan en yüksek beşerî imkânı temsil ettiği yolundaki yaygın inanışa borçludur. Bu inanç, hümanistlerin «ilerleme»ye besledikleri inancın bilimsel bir doğrulaması olarak yücelttikleri «insanoğlunun insandan-aşağı ataları» kuramı için önceden özel olarak hazırlanmış bir kılıf gibiydi. Bir avuç güvenilir bilim adamının son yüzyıl boyunca evrim kuramının bilimsel bir temeli olmadı­ğını, bu kuramın birçok bilinen gerçeğe ters düştüğü­nü sürekli iddia etmeleri de, bütün soruna daha özenli bir bilimsel yaklaşımla eğilinmesi için yalvar yakar olmaları da bir işe yaramadı. Evrimciliğe yönelik bir eleştiri, ne kadar sağlam temellere dayanırsa dayan­sın, gel-git zamanı deniz sularının kabarmasını önlemeye çalışmak kadar boşunaydı. Ama şu sıralarda su­ların kabarmasının artık durduğunu gösteren belirti­ler vardır. Gittikçe daha çok sayıda bilim adamı bu kuramı daha yansız bir bakışla yeniden gözden geçir­mektedirler. Sayıları hiç de az olmayan bazı eski ev­rimcilerin şimdi evrim kuramına bütünüyle karşı çık­malarının nedeni de budur. Bunlardan biri biraz Önce sözünü ettiğimiz Bounoure, bir diğeri de Douglas Dewar’dır. Dewar şunları yazıyor:

«Biyologların ve jeologların astronomlarla ve kim­yacılarla aynı çizgiye gelip dünyanın ve evrenin ola­ğanüstü gizemli olduğunu, her türlü -bilimsel araştır­malara dayanan- açıklama çabasının sonuçsuz kaldı­ğını kabul etmeleri sevindiricidir.»  [6] Dewar, evrim­cileri, insanın «insan-öncesi» ataları zincirinde hangi hayvanın son halkayı teşkil ettiği konusundaki değişik, tümüyle varsayımsal [7]ye birbirleriyle çelişen görüş­lerine göre, kendi içlerinde ayrıca altgruplara bölüneli on ana gruba ayırmakta ve şunları söylemektedir: «Reinke 1921’de şunları yazı yordu: ‘Bilimin [bu konuda] yapması gereken ve kendi şanına yaraşan tek şey insanoğlunun kökeni konusunda hiçbir şey bilme­diğini söylemektir’. Bugün bu yargı, en az Reinkenin söylediği günkü kadar geçerlidir»[8]

Bilim insanoğlunun kökeni konusunda birşey bil­mese bile, tarihöncesi geçmişi konusunda pek çok şey bilmektedir. Ama bu bilgi (en baştaki sorumuza dö­nersek) atalarımıza kronoloji dışında ne daha önce bil­medikleri yeni bir şey öğretebilirdi, ne de tutumların­da genel bir değişikliğe yol açabilirdi. Çünkü onlar geçmişe bakarken, karmaşık bir uygarlık değil, en az toplumsal örgütlenmeye sahip küçük köy yerleşimleri ve bunların da ötesinde evsiz, tümüyle doğal çevre içinde, kitapsız, tarımsız, hatta başlarda elbisesiz ya­şayan insanlar görüyorlardı. O halde, eskilerin kutsal metinlere ve ağızdan ağıza aktarılarak gelen yüzlerce yıllık geleneğe dayanan «ilk insanlar» anlayışı,, maddî varlıkla ilgili çıplak gerçekler bakımından modern bi­limsel O anlayıştan pek de farklı değildi. Modern bi­limsel anlayışın geleneksel anlayıştan farkı, bu ger­çekler toplamına biçtiği değerdedir.

Son zamanlara kadar insanlar, ataları evlerde de­ğil de mağaralarda ve ağaç kovuklarında yaşadığı i çin onlara hiç de kötü gözle bakmazlardı. Shakespeare’in «altın dünyada yaşıyormuşçasına» Arden orma­nında yaşayan sürgün Dük’e,

«Omuzumuzda taşıdığımız Âdem’in yükü yalnız,
Zaman geçip gidiyor…
Geçiyor hayatımız tekinsiz kalabalıktan uzak,
Taşlardan öğüt alıyoruz ve iyilik her şeyden
Söyleşen dilimiz ağaçlar, okunan sayfamız çaylar,
Taşlardan öğüt alıyoruz ve iyilik her şeyden.
Ben olsam hiç değiştirmezdim bunu.»

dedirtişi pek de o kadar eski değildir.

Bu sözler hâlâ bazı ruhlarda estetik katılmayı epey aşan içten bir yankı uyandırabilir. Shakespeare’in ge­risinde bütün Ortaçağ boyunca ve daha da önceleri Batı dünyasında münzevî insanlara rast gelinmeyecek çağ yoktur ve bu münzevilerin bazıları, kendi kuşak­larının en çok sayılan kişileridir. Doğal çevrede yaşa­yan bu bir avuç istisnaî adamın, «uygarlıkla kölece bağlı kardeşlerine gönülden acıdıklarına hiç şüphe yok. Doğu ise, değerler konusunda eski duyarlıkla bağla­rını hiçbir zaman koparmamıştır. Buna göre insan için en uygun ortam, en baştaki ortamdır. Sözgelişi Hintliler arasında, bir insanın ömrünün son günlerini bakir doğanın ıssızlığı içinde geçirmesi hâlâ özenilen bir durum ve bir ayrıcalıktır.

Bu bakış açısını kavrayabilen biri, tarımın belli bir gelişme çizgisine ulaştıktan sonra, herhangi bir «ilerleme»ye işaret sayılmak şöyle dursun, aslında insanoğ­lunun yozlaşmasında anahtar rolünü oynadığını kolay­ca görebilir, (Tevrat’ta, -hiç kuşkusuz yüzlerce kuşağı kapsayan- bu süreç, avcılık ve çobanlıktan ayrı olarak tarımı simgeleyen ve aynı zamanda ilk şehirleri kurup ilk cinayeti işleyen Kabil’in şahsında özetlenmektedir.)- Yaratılış Kitabı yorumlarıma göre Kabil’in «tarıma karşı büyük bir tutkusu vardı»; böyle bir tutku göçe­be avcı/çoban ve [toprağı arızî olarak işleyen] konar -göçer açısından çok belirgin bir «düşüş»tü: Meslek olarak tarım, belli bir yere yerleşmek demekti; bu da er veya geç kasaba haline gelecek köylerin kurulma­sına yol açıyordu. Antik dünyada, çobanın sürdüğü hayat nasıl hep saflıkla birlikte düşünülmüşse, kasa­balar da (göreli olarak) hep kokuşma, çürüme yerleri olarak kabul edilmiştir. Tacitus, kendi döneminde ya­şayan Germenlerin evlerden nefret ettiklerini yazıyor. Hatta bugün bile, sözgelişi Kızılderililer gibi göçebe veya yarı-göçebe topluluklar, tarım gibi, onları belli bir yere bağlayıp özgürlüklerini kısıtlayacak şeylerden nefret etmektedirler.

«Kızılderili’nin, oturma ve yoğunlaşma -‘taşlaşma’ da denebilir- yasası uyarınca herşeyin billurlaşmak zorunda olduğu bu yeryüzüne kendisini ‘bağlamak’ gibi bir niyeti yoktur ve- bu durum  kızılderilinin evlerden (özellikle taştan yapılmış, evlerden) neden böylesine nefret ettiğini ve bu açıdan bakıldığında Ruh’un kut­sal akışını ‘dondurup’ ‘öldürecek’ yazı’nın [onların arasında] neden olmadığını açıklamaktadır.» [9]

Bu alıntı, bizi tarım sorunundan okuma-yazma so­rununa götürüyor. Bu bağlamda, Druid’lerin de (Caesar’ln bildirdiği gibi) KUTSAL ÖĞRETİLERİNİ YAZIYA DÖKMENİN ONA SAYGISIZLIK SAYILACAĞINA İNANMALARINI HATIR­LAYABİLİRİZ. Tarım gibi, yazının olmayışının da olumlu bir nedeni olabileceğini gösteren daha başka örnekler de gösterilebilir. Her halükârda, dilbilimsel beceriyi okur-yazarlığın ayrılmaz bir parçası gibi düşünmeye ne kadar alışmış olursak olalım, azıcık düşünürsek, bu ikisi arasında köklü bir bağlantı olmadığını, zira dilbilimsel kültürün bir bütün olarak dil tarihine çok yenilerde eklenen yazılı alfabeden büsbütün bağımsız olduğunu kolayca görürüz. Ananda Coomaraswamy’nin «İncil’i, Vedaları, Edda’yı büyük destanları ve genel olarak dünyanın en güzel kitaplarını içeren bü­tün bir peygamberi edebiyat türü» dediği şeyle ilgili olarak söylediği gibi, «Bu kitapların çoğu yazıya ge­çirilmeden önce de vardı; çoğu hiç yazıya geçirilmedi; diğerleri de ya çoktan kayboldu veya kaybola­cak.» [10]

Sayılamayacak kadar çok ümmî adam, olağanüstü incelikli dilleri kullanmanın ustası olmuşlardır. «Uzak adaların kuytu köşelerinde yaşayan, dupduru kafalı, olağanüstü bellek gücüne sahip, genellikle çok yoksul ve yaşlı, sadece Kelt diliyle konuşan adamlar… Ada­larda en ümmî kişilerin konuştuğu diyalektin en güzel, en doğru diyalekt olduğuna inanıyorum.» [11]

«Sözlü geleneğin, çok büyük bir toplam oluşturan dizeleri yüz­lerce yıldan beri kuşaktan kuşağa aktarmayı başardı­ğı kanıtlanmış ve kabul edilmiştir… Eğitim, bu -Fran­sızların deyişiyle- «sözlü» edebiyata dost değildir. Kül­tür, -bazan şaşırtıcı bir hızla- bu edebiyatı tahrip et­mektedir. Bir ulus okumaya başladıktan sonra bir za­manlar bütün bir halkın malı olan şey artık sadece ümmîlere kalmakta ve eğer bir antika meraklısı çıkıp da derlemezse çok geçmeden bütünüyle yok olup git­mektedir.» [12]

«İngiliz köy kültürünün dağılmasını tek bir nedene indirgememiz gerekseydi, bunun okuma -yazma olduğunu söylememiz gerekirdi.» [13]

Yeni Hebrid adalarında «çocuklar dinleyerek ve iz­leyerek eğitilirler… Yazı yoktur, bellek mükemmeldir, gelenek tamdır. Yetişmekte olan çocuğa, büyüklerce bilinen her şey öğretilir… Hikâye anlatma biçimlerinden biri de türkülerdir. Her çocuğun öğrendiği bine yakın efsanedeki düzen ve içerik bütün bir kitaplık gibidir; bir hikâye saatlerce sürebilir… Dinleyiciler bir kelime  çağlayanıyla karşı karşıya kalırlar.» Karşılıklı konuş­malarında «kelimeleri bizim yitirdiğimiz bir doğruluk ve güzellikle kullanırlar… Yerliler, beyazların etkisiyle yazı yazmayı kolayca Öğrenmektedirler. Bu işi tuhaf ve faydasız bir beceri saymakta, ‘insan ezberleyip konu­şamaz mı?’ demektedirler.»[14]

Tümüyle Coomaraswamy’ den aldığım bu alıntılara ek olarak, İslâm’dan önce Araplar arasında Mekke soylularının, oğullarım yetişmeleri için çöldeki bedevi­lerin yanma gönderdiklerini, çünkü bu büsbütün ümmî göçebelerin şehirde yaşayan «medenileşmiş» kardeş­lerinden daha arı bir Arapça konuştuklarını belirtelim.

Dilin korunması için en gerekli nitelikler olan ti­tizlik, uyanıklık ve dikkatin genel olarak «uygarlık»la birlikte yavaş yavaş ortadan kalktığına hiç şüphe yok. Özellikle okuma-yazma, insanlara yanlış, temelsiz bir güven duygusu veriyor ve onları uyuşturuyor: Nasıl olsa dil hâzinesini koruyacak olan artık gündelik ko­nuşmalar değildir. Biri yazılı, öbürü sözlü olmak üze­re iki dil olduğu düşüncesi bir kere yerleşti miydi, ko­nuşma dili göreli olarak daha büyük bir hızla yozlaş­maya başlamakta ve er-geç yazı dilini de peşinden sü­rüklemektedir. İncil’in yeni İngilizce çevirisi bunun kanıtıdır.

Bugün Batı’da konuşma dili öyle bir noktaya gelmiştir ki, bir insan düşüncelerini az çok uğraşarak ya­şıma dökebilse bile konuşmanın «ihtişamı» neredeyse tümüyle unutulmuştur. Konuşma sırasında belirli yan­lışlardan kaçınmanın öğretildiği doğrudur; ama bu tamamen toplumsal nedenlerle yapılmaktadır; ses zenginliğiyle veya dilin sahip olabileceği bir başka olumlu nitelikle hiçbir ilgisi yoktur. Ama buna karşılık bir insanın hayatında konuşma tarzı, yazma tarzından çok daha önemli bir etken olmaya devam etmektedir; çünkü konuşmanın ruh üzerinde (gelip geçici yazı yaz­ma işinin hiçbir zaman sahip olamayacağı) «mütera­kim» [15] bir etkisi vardır.

Bunları belirtmekteki amacımızın, yazılı alfabenin faydalarını inkâr etmek olmadığını söylemeye bile ge­rek yok. Dil, ümmîler arasında bile, olayların doğal akışı içinde yozlaşmak eğilimindedir ve sürgün veya yabancı hâkimiyeti gibi durumlar her şeyin şaşılacak ka­dar kısa bir süre içinde unutulup gitmesine yol açabil­mektedir. Sözgelişi, yazılı kayıtlar olmasaydı Yahudilerin manevi mirasından geriye ne kalabilirdi? Her halükârda, bazı hat sanatları, insanoğlunun sözü kay­da geçirmeye başladığı zaman sadece «Tanrı’nın iz­niyle» değil, «Tanrı’nın buyruğuyla» böyle davrandığını göstermektedir. Her şeye rağmen, dünyanın bugünkü duruma gelmesinin sorumlusu, yazma değil basma iş­lemidir. Hiç değilse yazma, insana en hafif deyimle üstünlük sağlamak gibi bir iddia taşımıyordu. Hatta beşerî yozlaşma belli bir noktaya ulaştıktan sonra bunun «ehven-i şer» bir zorunluluk olduğunu bile söyle­yebiliriz. .

Öte yandan konuşma, hep insanın bir izzeti sayıl­mıştır. İslâm’da olduğu gibi Musevîlik’te de, İlâhî Vahiy’le gerçek dilin, -yani sesin manaya tam denk düş­tüğü dilin- Âdem’e öğretildiği öğretisini buluyoruz.

İnsanoğlunun ilk-konuşmasının en mükemmel anlatım gücüne sahip, bütün dillerin en onomatopaeic (sesleri yankılayan-taklide eden) olanıy­la gerçekleştiği yolundaki bu inanışı hiçbir filolojik doğrulamadan geçirmek mümkün değildir. Yine de fi­loloji, bize insan soyunun genel dilbilimsel eğilimleri konusunda açık bir fikir verebilir ve bu da geleneğin bildirdiklerinin yanlış olduğunu göstermemektedir. Tam tersine, bildiğimiz bütün diller, daha eski bir dilin bo­zulmuş bir şeklidir ve geriye doğru gittikçe dilin yet­kinliği artmakta, dil daha da karmaşıklaşmaktadır. -Bu yüzden, en eski, tarihin kendisinden daha eski, [bilinen diller, daha sonra ortaya çıkan dillerin hepsinden daha özenli, daha ayrıntılı, daha ince işlenmiş dillerdi. Bu diller ,konuşan kişinin bütün dikkatini konuşmasına vermesini daha çok gerektiriyordu. Dilbilgisi ve sözdizimi günden güne basitleşirken, kelime dağarcığıda gerek biçim gerekse ses yükü bakımından zamanla yoksullaşmaktadır.”

Zaman bir dilin niteliklerini sürekli budadığı halde, nicelik açısından baktığımızda bir dilin kendisini kullananlara yetecek kelime dağarcığına her zaman sahip olacağı doğrudur. Sözgelişi maddî eşyanın  olağanüstü çoğalması adların sayısında da bir çoğal­maya-yol açacaktır. Modern dillerde birçok yeni kelime uydurulup dile -dıştan- eklenirken, bilinen eski dillerin büyük bir çoğunluğu, gündelik dilde kullanılan kelime­ler dışında, kullanılmayan ama [dilin yapısında var olan neredeyse sonsuz kelime yapım yeteneği nedeniyle] istendiğinde organik olarak üretilebilecek binlerce baş­ka kelimeye de (deyim yerindeyse) «sahipti». Bu açı­dan, artık kullanılmadıkları için «ölü» sayılsalar bile kendi içlerinde son derece canlı organizmalar olan eski dillerle karşılaştırıldığında asıl «ölü» veya «can çeki­şen» diller, modern dillerdir.

Bu, eski dillerin -ve onları konuşanların- yalınlık erdeminden yoksun oldukları anlamına gelmez. Gerçek yalınlık, karmaşıklıkla çatışmaz; çatışmak şöyle dursun,, gerçek yalınlığın tam anlamıyla gerçekleşe­bilmesi için belirli bir karmaşıklık gereklidir bile. Be­lirli bir sistem veya düzen kavramım içeren karmaşık­lıkla, düzensizlik ve hatta dağınıklık demek olan karı­şıldığı birbirine karıştırmamak; aynı şekilde, yalınlık­la yalıtkatlığı da birbirinden ayırmak gerekir.

Gerçekten «yalın» adam, yoğun bir «vahdet»tir: Tam, halis yürekli, kendi kendisine karşı bölünmemiş bir adamdır. Bu sıkı dokunmuş bütünlüğü koruyabil­mesi, için ruhun her yeni duruma kendini bütünüyle uydurabilmesi gerekir. Bu da değişik psişik unsurla­rın büyük ölçüde esnek olmasını gerektirir: Bu unsur­ların her biri «hava ne olursa olsun diğerleriyle tam bir uyum göstermeye hazır olmalıdır. Yalınlık erdeminin temelinde yatan bu sımsıkı bireşim (synthesis) karı­şıklıktan uzak bir karmaşıklıktır. . Bu karmaşıklıkla, -modern «analitik» dillerden ayrılmadan için genellikle «bireşimsel» (synthetic) diye tanımlanan- eski dillerin karmaşıklığı birbirlerini tamamlamaktadırlar. Ruhun değişik unsurlarına benzeyen konuşmanın değişik bö­lümleri, ancak inceden inceye işlenmiş bir dilbilgisi kuralları dizgesiyle anlama uygun bir biçimde seslendirilebilir ve her cümle tek kelimenin sahip olduğu birliği kazanabilir. Bireşimsel dilin yalınlığı aslında büyük sanat eserlerinin yalınlığına benzetilebilir: Ya­lın olması gereken mutlaka araçlar değil toplam etki­dir ve gerek ilk dilin, gerekse onu konuşan insanların yalınlığı da (çok daha üst düzeyde) böyle bir yalın­lıktır. Eldeki bütün dilbilimsel kanıtların gösterdiği sonuç budur ve doğrudan anlatımı olduğu ruha böylesine sımsıkı bağlı olduğu için dil insan hayatında öylesine önemlidir ki, onun tanıklığı psikolojik açıdan çok büyük bir önem taşımaktadır.

İstisnaî bir bütünlük içinde uzak geçmişten günü­müze kadar gelebilen ve bu nedenle «denek taşı» ola­rak kullanılabilecek bir miras var elimizde: Arapça. Arapça’nın garip bir kaderi var. Araplar tarih sahnesi­ne ilk çıktıklarında geniş ve çok çeşitli vezin türlerine sahip bir şairler ırkı olarak görünüyorlar; kullandıkla­rı tek nesir, neredeyse gündelik konuşmalardan iba­rettir. İçlerinden pek azının kullanabildiği çok fazla değişmemiş bir yazıları vardır, ama onlar şiirlerini ağızdan ağıza canlı kelimelerle aktarmayı yeğlemek­tedirler ve İslâm gelinceye kadar Araplar, Semitik ka­vimler in belki de en az okur-yazar olanlarıdırlar. Dil­lerinin böylesine güzel korunmuş olmasını, hiç şüphe­siz bu durum -en azından kısmen- açıklamaktadır. Dil­bilimsel kanıtlar, Arapçanın daha «arkaik»[16], yani daha karmaşık ve daha zengin sesli bir dilden geldiğini gös­termekle birlikte, Arapça M.S. 600 yılında bile, yak­laşık iki bin yıl önce Hz. Musa zamanında konuşulan İbranice’den daha «arkaik», dolayısıyla «Şam’ın dili»ne daha yakın bir dildi. Yedinci Yüzyıl’da Arapları okuma-yazma öğrenmek zorunda bırakan İslâm’dır veya daha doğru bir deyişle Kur’an’ın her hecesini mutlak bir doğrulukla yazıya geçirme zorunluluğudur; ama Kur’an aynı zamanda kendi «arkaik» dilini bir model olarak kabul ettirmiştir. Kur’an’ın ezberlenip mümkün olduğu kadar çok okunması gerektiği için de, okuma -yazmanın zararlı etkileri, Kur’an Arapçasının sürek­liliğiyle giderilebilmiştir. YANLIŞSIZ TELAFFUZU YAZIYA GEÇİRİP KORUYABİLMEK İÇİN HIZLA ÖZEL BİR BİLİM GELİŞMİŞ VE MÜSLÜMANLARIN, DİLLERİNİ PEYGAMBER’İN KONUŞTUĞU DİLE UYDURMAK İÇİN YÜZLERCE YILDAN BERİ GÖSTERDİKLERİ YILMAK BİLMEYEN ÇABA SONUCU DİL YANLIŞLARI ÖNLENEBİL­MİŞTİR. Sonuç olarak, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin konuştuğu dil bu­gün hâlâ yaşamaktadır. Zamanla bazı seslerin terk edilmesi, iki ayrı sesin tek bir sese dönüşmesi ve baş­ka bazı basitleştirmeler sonucu kaçınılmaz olarak fark­lı lehçeler de ortaya çıkmıştır ve bir Arap ülkesinden diğerine değişen bu lehçeler, normal olarak günlük ko­nuşmalarda kullanılmaktadır; ama en küçük bir tekellüf vesilesi, hemen tekrar Klasik Arapça’nın hiç azal­mayan ihtişamına ve ses zenginliğine dönmeyi gerek­tirmektedir. Bazan konuşanlardan biri gerçekten söy­leyecek önemli bir sözü olduğu hissine kapıldığında da Klasik Arapça kendiliğinden devreye girmektedir. Öte yandan, ilke olarak gündelik dili konuşmaktan ka­çınan azınlık da ister istemez bir ikilemle yüzyüze gel­mektedir: Ya «alelâde konuşmalar»dan büsbütün uzak duracaklar yahut da saray giysileriyle maskaralıklar yapan sokak çocukları gibi münasebetsiz bir etki uyan­dıracaklardır. Boş konuşma, yani hafif düşüncelerin peşpeşe sıralanması çok eskiden herhalde bilinmiyor­du; çünkü eski dillerin yapısı bu tür konuşmalara uy­gun değildir. Eğer insanlar daha ağır düşünüp, daha çok uğraştıktan sonra düşüncelerini anlatım düzenine sokuyor idiyseler, onları dile getirmek [seslendirmek] için de hiç kuşkusuz daha büyük bir zorluk çekiyor­lardı. Sanskritçe de. -Arapça gibi- aynı olguyu göster­mektedir: Her iki dil de, olağanüstü genişlik ve çeşit­lilikteki uyumlu sesleriyle, uzak geçmişte insan hançeresinin ve kulağının bugünkünden çok daha incel­miş ve hassas olduğunu hiçbir kuşkuya yer bırakma­yacak bir açıklıkla göstermektedir. Eski müziğin bü­tün o ritmik ve melodik inceliği düşünüldüğünde bu gerçek çok daha iyi anlaşılır. Filoloji dilin kaynağına ulaşamasa bile, en azından dilbilimsel tarihin binlerce yılını ki bu bir bakıma in­san ruhunun da binlerce yıllık tarihi demektir kesin­tisiz bir biçimde gözdeni geçirebilir. Hiç kuşkusuz tek yönlü bir  tarihtir b 786

u; ama sonuna kadar da anlamlı bir biçimde kesindir. Soruna bizi «tarihöncesi» denilen uzak geçmişe götüren bu pencereden baktığımızda, amansız bir akımın varlığını kabul etmek zorunda ka­lırız, Bu akım, Dewar’ın belirttiği gibi pek çok fizikçi­nin, kimyacının, matematikçinin ve astronomun birleş­tiği daha genel bir eğilimin; yani «evrenin gittikçe ya­vaşlayan bir saate benzemesi»nin sadece bir yüzüdür. Buraya kadar dinle bilim aynı şeyleri söylüyorlar. Ama din, -bilimin kendi sınırlarını aşmadan söyleyemeye­ceği- bir şeyi daha ekliyor ve bireylerin ortaklaşa akıntıya kapılıp gitmekten kurtulmalarının mümkün ol­duğunu, bazılarının bu akıntıya karşı direnebileceğini, hatta bazılarının akıntıya karşı yüzmeyi bile başara­bileceğini, pek az da olsa bazılarının da kaynağa kadar yüzerek daha bu hayatta akıntıyı büsbütün alt edebileceğini söylüyor.

Kaynakça

Martin Lings trc.Enes HARMAN Ufuk UYAN Antik İnançlar Modern Hurafeler [Kitap]. – Yeryüzü Yayınları, İstanbul., s.7-23


[1] Her ülü’lazim rasül bir hatem mi sorusu akla geliyor. Tarih açısından bir nitelik ve nicelik sorunu ortaya çıkıyor.(ihramcızade)

[2] Tekvin, Tevrat’ın ilk kitabı;

[3] Teilhard de Chardin bu açık gerçeği görmezlikten gelmiştir ve değerlendirmesinin temel zayıflıklarından biri de burada yatmaktadır.

[4] Le Monde et la Vie, November 1963.

[5] Le Monde et la Vie, March 1964.

[6] The Transformist Illusion, (Önsöz), Dehoff Publications, Tennessee, 1957.

[7] Çünkü «kendisine saygısı olan hiçbir evrimci, bilinen fosillerden herhangi birinin Homo sapiensin atası olduğunu söyleyemez.» s. 114.

[8] s. 294.

[9] Frithjof Schuon, Language of the Self, (Luzac and Co,London, 1959), s. 220.

[10] A. K. Coomaraswamy, The Bugbear of Literacy, (Denis Dobson, London, 1949), s. 25.

[11] J. F. Campbell, Popular Tales of the West Highlands.

[12] G. L. Kittredge (F.G. Childe’m English and Scottislı Popular Ballads adlı kitabına yazdığı önsözden.)

[13] W. G. Archer, The Blue Grove (G. Ailen and Unwin, London, 1940).

[14] T. Harrison, Savage Civilization, s. 45, 344, 351, 353 – (1937).

[15] Birikmiş, toplanmış, yığılmış

[16] Arkaik” terimi, arkeolojik olmayan biçimde daha genel olarak artık kullanılmayan, eski bir şeyi tanımlarken kullanılır:

İKBAL’İN ÂLEMLERE RAHMET OLAN RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME HALİNİ ARZ ETMESİ


  • Ey zuhuru ile hayata gençlik getiren (Efendim), se­nin tecellin hayat rüyasının tabiridir.

  • Yeryüzü, senin bargâhına[1] saha olduğu için kıymet kazanmıştır. Asuman, senin barigâhının damını öpebildiği için ulvidir.

  • Altı cihet, senin didarının nuru ile aydınlanmıştır. Türk, Tacik, Arap senin kölendir.

  • Bu kâinatın mertebesi senin varlığınla yüksektir. Senin fakrın, bu kâinatın sermayesidir.

  • Cihanda hayat mumunu yaktın, köleleri efendilik mertebesine yükselttin.

  • Sensiz bu su ve çamur âleminin kalıpları hiç bir şeye malik olma­dıklarından dolayı utanç içinde idiler.

  • Senin nefesin, çamurdan ateş vücuda getirince toprak yığınlarını Âdem halinde hayata kattı.

  • Zerre, ay ve güneşin yakasına yapıştı. Yani kendi kudretinin ne derecelerde olduğunu idrak etti.

  • Ben, seni gördüm. Babamdan ve anamdan daha çok sevdim.

  • Aşk, bende bir ateş alevlendirmiştir. Benim canımı yaktığı için Allah ona uzun ömür versin.

  • Ney gibi benim malım mülküm feryattır. O feryat benim viran evimin meş’alesidir.

  • Gizli derdi açıp söyleyememek çok güç. Şarabı şişede gizlemek müşkül.

  • Müslüman, Peygamber sırrından haberdar değil. Bu Kâbe, tekrar puthâne oldu.

  • Her müslümanın koltuğunun altında bir Menât, bir Lât, bir Uzzâ ve Hübel putu var.

  • Bizim şeyhimiz, Birehmenden daha kâfir.. Zira kafasında bir Su­menât [2] taşıyor.

  • Araptan pılısını pırtısını toplayıp göç etmiş, Acemin meyhanesin­de sızmıştır.

  • Acemin uzuvları yeis ve nevmidîden [3]sakatlanmış. Şarabı gözyaşından daha soğuk.

  • Kâfir gibi ölümden korkuyor. Göğsünde diri bir kalbden eser yok.

  • Onun na’şım tabiplere gösterdim. Mustafa’nın huzuruna getirdim.

  • O ölmüş idi. Ona Ab-ı Hayattan bahsettim. Kur’an sırlarından bir sır söyledim.

  • Ona Necit dostlarından bir masal söyledim. Necit bahçesinden bir koku getirdim.

  • Meclisi terennüm mumu ile aydınlattım. İslâm kavmine hayatın remzini öğrettim.

  • «Bizi frenk büyüsü bağlamış» dedi. Onun bu mücadelesi frenk ka­nunu yüzünden.

  • Ey Busayriye hırkasını, bana da Selman’ın kopuzunu veren Haz­ret-i Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)

  • Bu yanlış düşünene, kendi elindeki malın kıymetini idrak edeme­yene hakikat zevkini ihsan et.

  • Eğer benim gönlüm, cevhersiz bir ayna ise, sözlerimde Kur’an’ın ahkâmından başka bir şey gizlenmişse,

  • Ey nuru ile asırların, dünyaların sabahım aydınlatan, kalbde olan şeyleri sen elbette görürsün.

  • Düşüncemin şeref ve namus perdesini parça parça et, bu bahçeyi benim dikenimden kurtar.

  • Göğsümdeki hayat pılı pırtısını toplayıp denk yap, İslâm milletini benim şerrimden koru.

  • Benim değersiz ve semeresiz tarlamı yeşertme, bana nisan yağmu­rundan bir katre dahi verme.

  • Üzümümün içinde şarabı kurut, benim şarabıma zehir dök.

  • Beni mahşer gününde rezil-ü rüsva et, beni ayağını öpmekten mah­rum et.

***

  • Eğer Kur’andaki sır incilerini delmişsem, müslümanlara hak söz söylemişsem;

  • İhsanı ile insan olmayanları insan eden, bu sözlerimin ecri olarak bana duan kâfidir.

***

  • Aziz ve Celil olan Allaha yalvar, benim aşkım bütün amellerimde tahakkuk etsin.

  • Sen mahzun canlara devlet ihsan edicisin, din ilminden nasip veri­cisin.

  • Bana amel hususunda daha fazla sebat ihsan et; benim nisan damlamı inci haline getir.

  • Dünyaya geldiğim zamandan beri benim başka bir arzum vardı. Bu arzu, gönül gibi göğsümde yerleşmişti. Bu arzu, bana hayat sa­bahımdan daha mahremdi.

  • Babamdan senin ismini öğrendiğim anda gönlümde bu arzu ateşi alevlendi.

  • Felek beni ihtiyarlattıkça, hayat kumarında beni harcadıkça,

  • Bu arzu, daha gençleşiyor, bu eski şarab, daha ağırlaşıyordu.

  • Bu arzu, benim tıynetimin içinde bir incidir. Gecemde yalnız bu yıldız parıldar.

  • Bir zaman lâle yanaklılarla meşgul oldum: kıvırcık saçlıların sev­dasına düştüm.

  • Ay yüzlülerle şarap içtim, huzur ve afiyet mumunu eteğimle sön­dürdüm.

  • Elde ettiğim mahsulün etrafında şimşekler raksetti. Gönlümün kervanını eşkıya talan etti.

  • Lâkin bütün bunlara rağmen canımın şişesinden bu şarab dökül­medi. Bu halis altını elimden çıkarmadım.

  • Aklım put yapan bir Azer’e benziyordu. Beline zünnar bağladı. Canımın mülkünde onun yaptığı putlar hükümrandı.

  • Senelerce şüphe tuzağına düştüm. Kuru beynimden bu şüpheyi bir türlü koparıp atamıyordum.

  • Karanlığım Hak nuruna, gecem şafak nuruna yabancı idi.

  • İlm-i yakin’den bir harf okumamış, felsefenin şüphe diyarında kalmıştım.

  • Buna rağmen bu arzu gönlümde sadef içinde inci, gibi yerleşmiş duruyordu.

  • Nihayet bu arzu, gözümün kadehinden damladı. Gönlümde nağ­meler yarattı.

  • Ey canımda kendisinden başka hiç bir şey mevcut olmayan, eğer emredersen bu emelimi açıklayayım:

  • Hayatımda dinî amellerin ecir ve sevabı olmadığı için bu emel bana yakışmıyor.

  • Onu açıklamaktan utanıyorum. Lâkin senin şefkatin bana cesa­ret veriyor.

  • Senin merhametin bütün dünyaya şamildir: istiyorum ki Hicaz­da öleyim.

  • Kalbinde Hakk’tan başka bir şey bulunmayan müslüman ne zama­na kadar puthanede zünnar bağlayıp kalacak ?

  • Onun ömrü sona erdiği zaman, cesedini bir kilisenin kucağına defnederlerse yazık olur.

  • Eğer benim vücudumun zerreleri senin kapından dirilir ve mah­şer hayatına katılırsa bu gün ne kadar bedbaht isem yarın o de­rece bahtiyar olurum.

  • Senin bulunduğun şehir ne mübarek bir şehirdir. Senin mübarek vücuduna istirahatgâh olan toprak ne bahtiyar topraktır.

  • «Orası benim yârimin meskeni, şahımın memleketidir. Âşık in­dinde vatan sevgisi budur.»

  • Bahtımın yıldızını aydınlat ta bana duvarının gölgesinde bir me­zar ihsan et.

  • Ta ki orada gönlüm huzura kavuşsun. Bu perişan cıva zerrelerine benzeyen varlığım bir derlenip toplansın.

  • Feleğe diyeyim ki : «Bak benim huzur ve rahatıma; hayatımın başlangıcını gördün; sonuma bir bak.»[4]

DUA

  • Ey âlemin vücudunda can gibi olan, sen bizim canımızsın; bizden kaçıyorsun.

  • Hayat udundaki nağme, senin feyzindendir. Senin yolundaki ölü­mü, hayat kıskanır.

  • Gene bu nâşâd gönlü huzura eriştir; gene sinelere gir ve onları bir mamure haline getir.

  • Gene bizden ar ye namusu iste, al. Ham âşıkları daha olgun hale gelir.

  • Biz kaderden şikâyet edip duruyoruz. Senin değerin çok yüksek; biz ise fakiriz.

  • Bu fakirlerden güzel yüzünü gizleme; Selman ve Bilâlin [[5]] aş­kını ucuzca bize sat.

  • Bize uykusuz göz, bitkin bir gönül ver. Gene bize cıva yaradılışı ver.

  • Açık âyetlerinden gene bir âyet göster. Düşmanların boyunlar “huzu” ve “huşu” içinde bükülsün.

  • Bu saman çöpünü bir yanar dağ haline getir. Bizim ateşimizle Hak­tan gayrı olan şeyleri yak, mahvet.

  • Bu kavim, birlik ipini elden kaçıralıberi bin bir müşkile düştük.

  • Biz yıldızlar gibi perişan, dağınık bir haldeyiz. Aynı yolda arkadaş olduğumuz halde birbirimizin yabancısıyız.

  • Bu yaprakları tekrar bir şirazele;[6] tekrar muhabbet âyinini tazele. Bizi gene o hizmete memur et.

  • Kendi işini aşıklarına tevdi et. Yola düşenlere selâmet menzilini ihsan et, İbrahim’in imanının kuv­vetini ihsan et. [7]


[1] Bargâh: İçine izinle girilen yer, otağ, yüksek divan.

[2] Sümanat:(C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu. (Kuş Beyinli)

[3] Nevmidî: Ümidsizlik, cesaret kırıklığı.

[4] Kaynak: İkbal,Rumuz-u Bîhodî(Benlikten Geçmenin Remizleri), trc. A.Nihat Tarlan,1958, İstanbul, s.58-60

[5]     Selman-ı Farsî ve Bilâl-i Habeşî radiyallâhü anhüm

[6] Şiraze: Ciltçilikte, kitap yapraklarını düzgün tutmaya yarayan ince örülmüş şerit.

[7] Kaynak: İkbal,Esrâr-ı Hodi( Benliğin Sırları), trc. A.Nihat Tarlan,1958, İstanbul, s.65

GÖLGENİN GİZEMİNDE


Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Kişinin dadısı, Allah Teâlâ’nın gölgesi olursa
onu gölgeden ve hayalden kurtarır.
Allah’a kul olan, Allah Teâlâ’nın gölgesidir.
O bu âlemde ölmüş, Allah Teâlâ ile dirilmiştir.
Fırsatı kaçırmadan ve şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki,
ahir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.”

(Mesnevi c.I, b.423–424)

Geçmişten günümüze kadar gölge konusu ve gölge kavramı, toplumsal yaşamda, çeşitli öğretilerde, inançlarda, bilim ve sanatta çok farklı bakış açıları ile değerlendirilmektedir. Gölgenin insanlar için nasıl anlamlandırıldığı ve aynı zamanda gölgeye yüklenen çağrışımlar ve mecazlar hakkında birçok yorum vardır. Mesela;

IŞIK’ın nimeti gölge ise,

GÖLGE’nin nimeti nedir?

Gölgeler altında serinler, gölgeler içinde saklanır, gizleniriz.

Gölge kamufle edendir.

Gölgesi olan vardır. Gölgesi olandan söz edilebilir.

Gölge bizi korur. Gölge şefkatlidir.

Ancak, kimi zaman gölgesinden korkan vardır. Gölge ürkektir, bazen de kararsız…

Gölge, bizi sadeleştirir. Gölge, bizim en yalın biçimimizdir.

Gölge bizim bükülmeyen belimiz, belki en mütevazı halimizdir.

Gölge, tevazu gösterendir.

Gölge belki en saf halimiz, belki de sırrımız, ve tüm gizlediklerimizdir.

Gölge bazen oyunbaz ve şakacıdır.

Gölge aldatabilir, korkutup ürkütebilir…

Gölge ışığın varlığı ile gerçekleşir. Görülen gölgenin önünde, arkasında ya da üstünde o gölgeye ait bir nesne vardır. Gölge aslını ele verir. Gölgesi olan her şey somuttur ama görüngü (Duyularla algılanabilen her şey, fenomen) dünyasına ait olduğu düşünülen gölgenin, aslını idealar dünyasında da bulanlar vardır. Gölge bize sahibinin şimdi, burada olduğunu kanıtlar; ancak ne az öncesi ne de az sonrası hakkında bize bilgi verir. Şaşırtıcı değişkenliği ve ışığa bağlı geçiciliği ile gölgeleri tutmak ve onlara dokunmak olası değildir. Gölge için şimdiden öncesi belirsiz olduğu gibi, şimdiden sonrası da belirsizdir. Beyaz bir kağıda bir çizgi çizin ve sonra silin: İzi kalmıştır. Oysa gölge, toza, toprağa bulanır; sahibinin yapamadığını yapar; kırılıp bükülür, ezilir, erir, ancak gölgenin izi yoktur. Onun izi sadece anlıkta görsel olarak kalandır.

Sonsuzluğa uzanan yolda, bir yol haritası da olabilir gölge. Mehmet Ergüven “Mucizevi İkiz” isimli denemesinde “son nefesten sonra çıktığımız yolculuğun rotası daima gölgeler âlemidir. Bu bağlamda gerçeğin öte dünyada yattığı inancı, gölgenin en büyük utkusudur;(zaferidir) yalan dünya avuntusu gölgeye teslim olmanın öyküsüdür bir bakıma….” der.

Gölge Konusuna Çeşitli Yaklaşımlar

“Saydam olmayan bir cisim tarafından ışığın engellenmesiyle ışıklı yerde oluşan karanlık’ olarak tanımlanan (TDK 1988:559) gölge, toplumsal yaşamda, çeşitli öğretilerde ve inançlarda, bilim ve sanatta çok farklı bakış açıları ile değerlendirilir. Tarihî süreçten bir başka tanımlama da Filippo Baldinucci tarafından yapılır. Filippo Baldinucci, 1681 yılında yayınladığı “Vacabulario Toscano deH’Arte del Disegno” isimli eserinde; gölgeyi, gölge, yarı gölge, düşen gölge olarak üçe ayırır.

“Gölge (ombra), bir nesnenin kendi üstünde yarattığı koyuluktur. Yarı gölge (mezz’ ombra), aydınlıkla gölge arasında kalan, nesnenin yuvarlaklığına göre ışığın azaldığı yarı karanlık bölümdür. Düşen gölge (shattimento) ise çizilen nesnenin yere yaydığı gölgedir…” (Gombrich 2000:177).

Gölge ile Antikçağ düşünürleri de ilgilenmişlerdir. Örneğin, Yunan düşünürü Platon’un (İ.Ö.427-347) idea öğretisinde gölge, görüngü dünyasındaki tüm varlıkların kendisi olarak yorumlanmıştır. Platon’a göre “idealar nesnelerin ilk örnekleridir. Nous (Akıl) ya da Tanrı bu ilk örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. (Â’yan-ı Sabite) Bu eylem yansılama-taklit (mimesis) diye adlandırılır. İdealar ilk örneklerdir. Yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler, duyusal varlıklar da bunların yansıları, kopyaları ya da resimleridir. Cisimler dünyasının gerçeklik derecesi idealar dünyasınınkinden daha azdır. Çünkü biri asıl, diğeri de bunun kopyasıdır” Buna göre, görüngü dünyasındaki bir kedi ya da bir selvi aslında bir gölgeden başka bir şey değildir. Çünkü onlar idealar dünyasındaki asıllarından ilham ya da model alınarak yaratılmışlardır. Dolayısıyla da asıllarının gölgeleridirler.

Orhan Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi” isimli eserinde; Platon’un Politeia adlı yapıtının VII. kitabındaki ünlü mağara örneğini şöyle açıklamaya çalışır:

“…Şimdi bilgimizi ve bilgisizliğimizi şu anlatacaklarımla ölç, Glaukon. Yeraltında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor. Ama mağarada oturan insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirlerle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş. Öyle ki sadece karşılarındaki mağara duvarlarını görebiliyorlar, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri de burada böylece oturmaktalar. Düşün ki sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesneler geçiyor, Işık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor. Şimdi bu adamlar mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri göremezler değil mi?

Demek ki bu adamlar birbirleri ile konuşabilselerdi duvarda gördükleri hayallere bir takım adlar vereceklerdi. Çünkü bu hayalleri gerçek sanmaktadırlar. Bu adamların gözünde gerçeklik asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayallerinden ya da gölgelerinden başka bir şey değildir. Şimdi bu adamlardan birinin zincirlerini çözüp ayağa kalkmasına ve başını gerçekliklere çevirmesine izin verelim. Gözleri bol ışıktan kamaşır ve asıl gerçekleri göremezdi değil mi?

Dahası kamaşan gözlerini yeniden duvara çevirirdi ve duvardaki hayallere rahatlıkla bakardı. Ama gözlerini yavaş yavaş alıştırarak asıl ışığın kaynağına da pekâlâ bakabilirdi. İşte o zaman arkadaşları ile gördüğü şeylerin birer hayalden ibaret olduğunu asıl gerçeklerin şimdi gördükleri olduğunu anlayacaktı.

İşte sevgili Glaukon gözümüzle gördüğümüz bu dünya o mağaranın duvarıdır, arkasındaki ışığa bakabilen insan da duyu gözünü us (akıl) gözüne çeviren bilgedir.”

Gölge konusundaki farklı bir bakış açısı ise ilkel insana aittir. Gölgenin ilkel insan için önemli bir yeri vardır. İlkel kabilelerin bazılarında gölge, ruhu temsil eder. Ruhunu kaybetme korkusu ile ilkel insan, güneşin en tepede olduğu, yani gölgesinin hiç olamayacağı ya da çok kısa olabileceği öğle saatlerinde, dışarı çıkmak istemez. Bu korkuya sahip olan bazı kabileler, hala Ekvator’da mevcuttur.

“İlkel insan, gölgesinin düştüğü yeri yansıtıcı olarak tasavvur eder hep. Dolayısıyla gölgede profili değil, tıpkı aynada olduğu gibi sureti ile karşılaştığını düşünür… Gölgeyle böyle bir ilişkiye girmek, sonuçta onu yitirme korkusunu da beraberinde getirir. Bu nedenle kimi ilkel kavimlerde öğle vakti dışarı çıkılmaz: Ekvator yakınında iki ada olan Amboina ve Uliase’de öğleyin çok az ya da hiç gölge düşmez yere, bunun için de gün ortasında evden çıkmamak bir kuraldır, çünkü çıkarsa insanın ruhunun gölgesini kaybedeceği varsayılır”.

Cengiz Aytmatov “Toprak Ana” isimli romanında, kahramanı Tolganay’ı şöyle konuşturur:

“Hiçbir zaman ipekli fistanım olmadı ama büyüyünce güzel, albenili bir genç kız oldum. Gölgemi seyretmekten zevk alırdım. Sokakta yürürken arada bir gölgeme göz atar, kendimi aynadaymış gibi görür ve çok beğenirdim. İşte öylesine tuhaf bir kızdım ben”

Kutsal metinlerde de “gölge” kavramı ile sıkça karşılaşılır. Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’de karşımıza yüzden fazla ayet çıkar. Mehmet Ergüven’in “Mucizevi Ekiz” isimli yazısında “…gölge, tüm kutsal kitaplarda cehenneme işaret eder” yorumuna rağmen, verdiği örnek dışındaki ayetlerde gölgenin, daha değişik anlamlarda ifade edildiği görülmektedir.

Örneğin kutsal kitaplarda gölge;

a-      Sığınılan, koruyucu, kayırıcı, himaye, güç içeriği ile kullanıldığında Tanrı’ya işaret eder:

Mezmur Davud aleyhisselâmın duası;

“Koru beni gözbebeği gibi; Kanatlarının gölgesine gizle” (Zebur: Mez.17: 8).

 “Sevgin ne değerli ey Tanrı! Kanatlarının gölgesine sığınır insanoğlu.” (Zebur:Mez.36.7).

b-      Dünyanın geçiciliğine ait pek çok gölge ayeti dört Kutsal Kitapta defalarca yinelenir, işte bunlardan birkaç örnek:

“Çiçek gibi açıp solar, Gölge gibi gelip geçer.” (Tevrat: Eyüp 14-2)

 “Bir gölge gibi dolaşır insan, boş yere çırpınır, mal biriktirir, kime kalacağını bilmeden…” (Zebur: Mez.39:6)

c-       Cennet, Kur’an’da da gölgenin işlevsel yanı ile betimlenir:

“Takvaya sarılanlar gölgeler altında, su kaynaklarındadır.” (Kur’an: Mürselat41).

“Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, koltuklar üzerinde yaslanmışlardır.” (Kur’an: Yasin, 56).

d-      İncil’de ise gölgeye mecazi bir anlatımla rastlanır:

Yakup’un Mektubu: “Her nimet, her mükemmel armağan yukarıdan, kendisinde değişkenlik ya da döneklik gölgesi olmayan Işıklar Babası’ndan gelir.” (Incil:Yak. 1:17)

e-      Gölgenin ilk tanımıyla kullanıldığı Kuran’daki gölge ayetlerinden bazıları da şunlardır:

“Göklerde ve yerde kim varsa gölgeleriyle birlikte ister istemez ve sabah- akşam Allah’a secde eder.” (Kur’an: Ra’d, 15).

“Bakıp görmediler mi, Allah’ın yarattığı şeylerin gölgeleri bile, sağ ve sollarından boyunları bükük bir halde, Allah için secdelere kapanarak dönüyor.” (Kur’an: NahI, 48).

“Görmedin mi Rabbini, nasıl uzatmıştır gölgeyi? Eğer dileseydi, onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra nasıl Güneş’i ona delil yapmışız!” (Kur’an: Furkan, 45).

Kutsal metinlerdeki gölge içerikli ayetler sürüp giderken, İslam dünyasında Eflatun diye tanınan Platon’un ‘mimesis’ (yansılama-taklit) kavramı ile, bire bir örtüşmese de tasavvufta yüzyıllar sonra gölge kavramı ile yeniden karşılaşılır. Bu benzerlik ve çakışma Divan Edebiyatı dalında yetkin bir isim olan Prof. İskender Pala’nın kaleminde şöyle ifade bulur:

“Hayal, tasavvufta Allah Teâlâ’dan gayrı her şeyin sıfatıdır. Allah Teâlâ’nın varlığı karşısında mükevvenatın (kâinat) gerçek varlığı bulunmamaktadır. Varlık âleminde görülen her şey aslında birer hayalden, gölgeden ibarettir. Olsa olsa Allah Teâlâ’nın aksi’nden nişane verirler. Esas olan Sevgili’nin zihindeki hayalidir. Tasavvufta buna “âlem-i hayal” denilir.

Âlem-i hayal, tabiat âlemini karşılar ve baştan sona bir vehimden ibarettir. Ruhlar âlemindeki (âlem-i ervah) birtakım cevherler, varlığın suver (görüntü) veya zilli (gölge) ile varlık bulmuştur…

Varlık, göz yumup açıncaya kayboluveren bir hayalden ibarettir. İnsan var sandığı her şeyin aslında bir hayalden ibaret olduğunu zaman içerisinde anlar.”

Yunus Emre için de bu dünya bir hayalden ibarettir, gelip geçicidir ve ancak bir oyalanma yeridir. Hayatımız boyunca elde etmeye çalıştığımız tüm maddi çıkarlar birer yalandır. Ne içinde oturduğumuz, tapusu üzerimize kayıtlı olan evimiz, ne vergisini ödediğimiz arabamız, ne de nüfus cüzdanlarında anne babası göründüğümüz evlatlarımız bize aittir. Onlar ve sahip olduğumuzu sandığımız diğer varlıklar Yaratıcı tarafından bize emanet olarak verilmiştir:

“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan, mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan”

Yunus Emre

Dünya hayatını gölgeye benzetmiş olan geçmişin ileri gelenleri “ardına düşersen hep senden kaçarda sırtını dönersen daima seni takip eder” söylemleri ile dünyadaki rahat ve huzurun ilk şartının dünyaya sırtını dönmek olduğuna inanmışlardır.

Gölgeye psikanalitik alanda da değişik yaklaşımlar görülür:

Belli başlı kişilik kuramcılarından biri olan, Carl Gustav Jung’un arketiplerinden biri gölgedir. Jung’a göre arketiplerin (prototip, ilk örnek, model tanımı) kolektif bilinçaltımızı oluşturan öğeler, doğuştan getirdiğimiz evrensel imgelerdir. Jung, arketiplerini; anne arketipi, mana, gölge, persona, anima ve animus, diğer arketipler olarak sıralar. Gruplandırdığı arketiplerden biri olan gölgeyi Jung, şu şekilde açıklar:

“Gölge, kişiliğin negatif yanı, kişinin saklamak istediği hoş olmayan nitelikleri, az gelişmiş işlevleri ve bireysel bilinçaltının içeriğidir. Bireysel bilinçaltı ise yitik anıları, acı verdiği için bastırılmış (kasten unutulmuş) düşünceleri, bilinçdışı algıları (bilince ulaşacak kadar güçlü olmayan duyusal algıları ) ve henüz bilince çıkmaya hazır olmayan diğer heyecanlan içerir”. Bu nedenle “gölge, kişinin yaşam boyu hesaplaşmak zorunda kaldığı öbür yüzü, bir başka deyişle toplumun öngördüğü kurallar ile çelişen tüm vahşi arzularımız ve duygularımızdır. Dolayısıyla toplumsal baskı arttığı ölçüde gölge büyür”. Tüm bu negatifmiş gibi görünen özelliklerine rağmen, gölgeyi iyi ya da kötü diye sorgulamak doğru olmayacaktır.

Gölgenin etiği yoktur. Tıpkı vahşi bir hayvanın yavrularını şevkatle sevip, onlar için bir başka hayvanı parçalayıp, öldürmesine; iyi ya da kötü yorumunu getirilemeyişi gibi. Bu nedenle gölgeler, bir anlamda daima masumdur.

Aşık Veysel’in dilinde ise gölge, sazına yoldaş olur:

“Yüce dağlar ova gibi düzlenmez,
Veysel muhannetten kerem gözlenmez.
Tilki gölgesine arslan gizlenmez,
Yiğidin gölgesi kendinden olur.”

Aşık Veysel’e göre; bir insanın dağların yapısını, ovaların şeklini, yani birtakım doğal dengeleri değiştirme gücü yoktur. Bu benzeri ütopik beklentiler insanı yanılgıya götürebilir. Arslanı mert, tilkiyi namert insana benzeten ozan; güçlü ve saygı değer olan arslanın, tilki gibi sinsi ve kurnaz bir hayvanın himayesine asla sığınmayacağını anlatırken; bir yiğidin, kendi potansiyeli ile sorunlarının üstesinden gelmeye çalışacağını ve asla namert bir insanın gölgesine gereksinim duymayacağını ifade ediyor.

Felsefede “gölgeolay” (epifenomen) adı ile anılan bir deyim vardır: “Bir olaya eklendiği halde onun üstünde hiçbir etkisi bulunmayan olay” anlamına gelir. Bu deyim insan bilincini etkisiz bir yansıtıcıya indirger.

“Nietzche gibi özdekçi (Maddeci, materyalist) ve düşünceci çeşitli düşünürlerin de katıldıkları bu anlayışa göre; yürümekte olan bir adamın gölgesi o adamın yürüyüşünü nasıl yavaşlatıp hızlandıramazsa bir gölgeolay olan bilinç de katıldığı olayları öylece etkileyemez. Bilinç olayları doğurmaz, ancak olaylara eklenir; bir bacadan çıkan duman gibi bizzat olay değil, o olayın gölgesidir”. Bu deyimle Fethi Naci’nin “Göl ve Gölge” isimli öyküsü arasında bir bağlantı kurulabilir. Olay, bir adamın gece su içmek için yatağından kalkması ile başlar ve bir iki dakikalık zaman süresi içerisinde tamamlanır. Fethi Naci’nin anılarından derlediği bir başka kitabının adı ise “Dünya Bir Gölgeliktir”

“BU YAZIYA EK OLARAK”

Varlıkta asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böy­ledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

Mertebe-i Asl-ı Asl

Varlıkta asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da, onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böy­ledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

İbn’ül Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hakk ve kâinat ilişkisini açıklarken “Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

Bu mertebenin bir önceki mertebe ile olan farkı  Meselâ,  bir adamın güneşin nûrundan gölgesi yere yansır.   İşte o yere düşen gölgeden adamın nasıl bir kimse olduğu anlaşılır.

Bu adamın gölgesi asli mertebesi, yansımasını sağlayan güneş ise aslı asliyesi yani irâde-i külün kendisidir.

Burada gölgenin sıfatlanması aslı, varlığı ise asl-ı aslı olan zâttır.  Sonuçta bu âlem de Hakk’ın vücûdunun gölgesidir ve müstakil olarak vücûdları yoktur.

“BİR KISSA”

Evliyâullâhın sertâcı, mahbûb-u Sübhâni, Gavs-ı Samedâni, Pîr-i A’zam  Cenâb-ı Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerine hizmet edenlerden biri, Hazreti Gavs’ın cemalli bir zamanında huzûruna çıkarak:

“Efendim, Cenâb-ı Hak, Zat’ınıza kudretinin tasarrufunu bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazar-ı âlinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Bu kulunuz da size epey hizmet etti, ama bana hâla bir şey ihsan etmediniz, niyâz ediyorum,” der.

Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri;

“Pekâlâ, bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler ihsan eder, senin de gönlün olsun,” buyururlar.

Adamcağız, “Baş üstüne” diye sevinerek, helvayı pişirmeye başlıyor. O esnada da Hindistan’dan bir heyet gelerek, Hazreti Abdülkâdir-i Geylânî’ye arz-ı ubûdiyyet ettikten sonra:

“Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyâza geldik,” derler. Bunun üzerine Hazreti Pîr, helva pişiren adamını çağırarak:

“Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin?” diye ferman buyururlar. Adamcağız pür-neşe:

“Aman Efendim, ihsan buyurdunuz,” diye can atarak sevinirken, Hazreti Gavs Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri:

“Yalnız, seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız,” buyururlar.

Pek tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor. Nihayet adamcağız hakikaten söylendiği gibi, Hindistan’da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, güzel eşlere sahip olduğu gibi, bir de erkek evlâda sahip olur. Aradan on bir sene geçiyor ve bir gün Hazreti Abdülkâdir-i Geylânî in teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, Gavs-ı Samedâni’yi karşılayarak sarayında bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Cenâb-ı Pîr artık döneceklerini haber veriyorlar. Padişah:

“Efendim, biraz daha kalıp bizleri sevindirin,” diye ricada bulunuyorsa da Hazret-i Gavs’ın muhakkak gideceklerini anlayınca:

“Efendim, bari kusurlarımızı af buyurun,” diyor. O vakit Sultan Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri, hükümdara:

“Yalnız sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz hesaplaşmak istiyorum,” buyuruyorlar.

Padişah bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya ayırıyor ve Hazreti Gavs’ın huzuruna arz ediyor. Sultânü’l Evliya:

“İyi amma siz bir erkek evlat da kazandınız; onu da taksim etmeniz lazımdır,” buyurunca, padişah:

“O nasıl olacak?” diye soruyor. Cenâb-ı Gavs cevaben:

“Çocuğu ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı vereceğim,” diye emrediyorlar.

Çocuk ortaya getiriliyor. Gavs-ı A’zam Hazretleri keskin kılıçlarıyla: “Destûr” deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda, padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

“Eeey sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin yetmiyormuş gibi şimdi de tesadüfün bana verdiği nimeti elimden almak istiyorsun,” diye tam Hazreti Gavs’ın göğsüne saplarken bir de bakıyor ki, elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne saltanattan ve ne de çocuktan bir iz kalıyor. Bu hal karşısında hayretler içinde kalan tâlibe, Cenâb-ı Pîr tebessüm ederek:

“Oğlum karıştır helvayı… Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı gelmeden de olmaz…” buyuruyorlar.

 

Kaynakça

YALÇIN Emine Dilek, Gölgenin Gizemi [Kitap]. – Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Anasanat Dalı Yüksek Lisans Programı 173158-Yüksek Lisans Sanat Eseri Çalışması Raporu Ankara, 2006.

Faydalanılan Diğer Kaynaklar

AKÇAKOCA, Müge., Gölge Yorumları ve Figür, Nesne, Mekan İlişkisi, Ankara-Eylül 2003. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Sanat Eseri Çalışması Raporu.

AND, Metin. .Dünya’da ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara,1977

AND, Metin.,Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul,1985

AYTMATOV, Cengiz., Toprak Ana, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2004

EREN, Haşan. Türkçe Sözlük, Ankara,Türk Tarih Kurumu Basım Evi, 1988

ERGÜVEN, Mehmet. “Mucizevi Ekiz”. Sanat Dünyamız, 77, Güz, 2000:145-154

ERTÜRK, İsmail., “Sinemadaki Gölgenin Kaynağı Nerede?- Alman Dışavurumcu Sinemasında Aydınlatma ve Gölge Oyunları”. Sanat Dünyamız, Sayı 77, Güz, 2000:157-163

GOMBRİCH, E.H., “Düşen Gölgenin Özellikleri”. (Çev.Ülkü Tamer), Sanat Dünyamız, Sayı 77, Güz, 2000:177-191

GÖKBERK, Macit., Felsefe Tarihi, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1985

GÖLE, Münir., “İçeşik”.Sanat Dünyamız, Sayı 77,Güz, 2000:165-167

HANÇERLİOĞLU,Orhan., Felsefe Sözlüğü, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1982.

HINÇER, İhsan.,“Gölge Oyunlarının ve Karagöz’ün Doğuşu” İhsan.,turkgolge.sitemynet.com/ ihsan_hınçer_karagoz.htm;Erişimtarihi:3.12. 2005

KUDRET, Cevdet., Karagöz, Ankara, 1968: Kaynak:

http://www.odevsitesi.com/ornekler/2005_3/92820-g0lge-oyunu.asp; Erişim tarihi: 13.06.2005.

NACİ, Fethi., Dünya Bir Gölgeliktir, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2002.

ÖNOL, Ayşe Işın., Shadows, Sabancı University, March 2003. İn Partial Fulfilments of the Reguirements for the Degree of Master of Fine Arts (Y.Ö.K. 137523)

PALA, İskender., …Ve Gazel Yeniden, İstanbul, Ötüken Neşriat, 2001

VVILLARD, Christopher.,”Color Lurking in the Shadows”. American Artist; Vol.65 Issue 712, 2001:p.12

AHLÂKÎ DEĞERLERİN VARLIK ALANI OLARAK: CEMAAT ve MÜSLÜMAN AKADEMİSYENLER İLİŞKİSİ


Bu çağın önemli düşünürlerinden, Alasdair Maclntyre, Türkçe’ye Erdem Peşinde (Ayrıntı, 2001) diye tercüme edilen After Virtue isimli eserinin hemen girişinde, ahlâkî ve dinî değerlerin varlık alanı olarak telakkî ettiği cemaatin gerekliliği tezini temsilî bir hikâyeyle şöyle anlatır.

Şu küçük yerküremizde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin neti­cesinde büyük bir çevre felâketi olduğunu tasavvur edelim. Bu felâket neticesinde dünya tarumar olmuş ve insanlığın büyük bir kısmı yok olup dünyadan silinip gitmekle yüz yüze gelmiş olsun. Geride kalanlar bu felâket karşısında ne yapacaklarını şaşırmış kalmışlar. Oturup dü­şünüyor ve sonunda felâketin sebeplerini tespit için bir âkil adamlar grubu oluşturuyorlar. Âkil adamlar grubu mesele üzerinde yeterince mütalaada bulunduktan sonra, suçu tespit edip ve suçlu buluyorlar. Suç, bilimle meşgul olmak ve suçlu, bütün bilim adamları. Eğer bilim ve bilim adamları olmasaydı, insanlığın başına bu felâketler gelmezdi. O halde hemen suçluların cezalandırılması gerekir. Bunun için insan­lar harekete geçiyor ve bir “KARA CÂHİLLER SİYASÎ CEMİYETİ” kuruyor­lar. Bu cemiyet halkı galeyana getirip ve büyük bir isyan başlatıyor.

Bu isyan neticesinde halk memleketteki bütün lise ve üniversiteleri kapatıp ve laboratuvar ve kütüphaneleri yakıyor. Fizik ve kimyacıları linç edip buldukları bilim adamlarını hemen oracıkta darağacına ası­yorlar. Felâketle ilgisi olmadığını söyleyen bilim adamlarını ise hap­sediyorlar.

Bu olaylardan bir hayli zaman geçtikten sonra, insanlar yine bili­min gerekli olduğunu düşünmeye başlıyorlar. “Kara Câhiller” hare­ketine karşı bir hareket yeşeriyor. Bunlar bilimi yeniden ihyâ etmeyi insanlığın yararına olduğuna inanıyor ve bunun için işe koyuluyorlar. Harabe olmuş kütüphane ve laboratuvarlardan bilim ait materyaller toplanıyor. Buldukları şey, yanmış kitapların bazı parçaları, bazen bir bölüm bazen İlmî bir makalenin sadece giriş sayfası, başka bir ma­kalenin ortasından iki sayfa ve bir başka kitabın sonuç kısmı. Hepsi okunabilir durumda da değil. Ellerinde laboratuvar aletinin bir kısmı olan bir cihaz var. Başına toplanmışlar felâket öncesinde bu aletin ne işe yaradığını anlamaya çalışıyorlar. Biri şunu diyor diğeri ise bir baş­kasını. Deneylerin yapıldığına dair bilgi var, fakat bu deneylerin niçin yapıldığı ve ne işe yaradığı bilgisi yok. Bilimsel bir teorinin bir parçası mevcut ve fakat bunun ne için geliştirildiğini ve nerelerde kullanıldı­ğını kimse bilmiyor.

Çaresi yok. Eldeki parçalar bir araya getiriliyor. Acaba bilim nasıl bir şeydi sorusu soruluyor ve bu bağlamda bilim yeniden ihya edilme­ye gayret ediliyor. Bu noktada çok da mesafe katediyorlar. Artık bu yeni ilim adamları bir araya gelip Darwin Evrim Teorisi veya izafiyet Teorisi hakkında konuşmaya başlıyorlar. Fakat yangından öncekine nispetle bu teoriler hakkında bilinenler çok az. Çocuklar çarpım tablo­sunun elde bulunan kısmını severek, Öklit teoremini ise tılsımlı sözler gibi ezberleniyor. Fakat hiçbir kimse bu yaptıkları şeyin bilim olmadı­ğının farkında değil. Bu hususta onları aldatan şey, yaptıkları ve söyle­dikleri her şeyin tutarlı olması. Fakat bilimsel kavramları, teorileri ve deneysel bilgileri anlamlandıracak bağlamı, cemaati kaybettiklerinin farkında bile değiller.

Felâketten sonra kurulan bu yeni bilim dünyasında, “kütle”, “atom ağırlığı”, “özgül ağırlık” gibi kavramları neredeyse felâketten önceki­lerin kullandığı anlamda ve tutarlılıkta kullanıyorlar. Ne var ki bu kav­ramlara gerçeklik veren inançlar yok olduğundan, uygulama sırasında büyük bir karmaşa ve keyfilik söz konusu. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bu yeni bilimciler meseleyi çözemiyor ve analitik felsefeden yardım talep ediyorlar. Analitik felsefe var olan kavram ve teorilerden hare­ketle felâketten önceki bilim ve teknolojiye dair felsefî ve derin ana­liz yapıyor. Fakat var olanı tasvirden öteye geçemiyor. Fenomenoloji ve varoluşçuluktan medet umuyorlar. Heyhat, ne mümkün! Onlar da olan biteni sezemiyor ve felâketten önceki bilim ve teknolojiyi tasav­vur etmekten aciz kalıyorlar. Yaptıkları şey ellerinde olanı esas kabul etmek ve ona varoluşçu ve fenomenolojik bir temel hazırlamak.

Hikâye burada bitiyor ve Maclntyre bu kıssadan şu hisseyi çı­karıyor. Temsili hikâyede yangın sonrası dünyada bilimin durumu ne ise, içinde yaşadığımız şu modern dünyada ahlâkın durumu odur. Ahlâk alanına büyük bir kargaşa hakim. Elimizde ahlâkî kavramlar, teoriler ve geçmişe ait hikâyeler var. Fakat bütün bunlara önem ve anlam kazandıran bağlam, yani cemaat yok olmuş. Ahlâk cemaatini ve dolayısıyla da gerçekliğini kaybetmiş durumda. Maclntyre’e göre, aslında sahip olduğumuz şey ahlâkın kendisi değil sûreti. Ahlâkla il­gili birçok anahtar kavramı biliyor ve kullanıyor olmamız hiçbir şeyi değiştirmiyor.

Maclntyre ahlâkla ilgili bütün rasyonel teorilerin ve rasyonel argümanların ahlâkı diriltmek ve insanları ahlâklı yapma noktasında ba­şarısız olduğunu iddia ediyor. Ona göre, Batı toplumları ahlâkî anlaş­mazlıkları giderebilecek bir kültürel-sosyal ortamı kaybetmiş durum­da. Mesela bugün Batı toplumlarmda, savaşın meşru olup olmadığı veya kürtaj yaptırmanın ya da özel-devlet eğitimi tartışmasını rasyonel tartışmalarla neticelendirmek ve bu iddiaların lehinde veya aleyhinde kesin bir neticeye ulaşmak mümkün değil. Rasyonel planda lehinde olduğu gibi aleyhinde de bir sürü delil getirmek mümkün. Dolayısıyla, Maclntyre’a göre, ahlâkî anlaşmazlıklara rasyonel çözümler üretmek mümkün görünmüyor. Hatta Maclntyre sadece ahlâkın değil, aynı zamanda dinî inancın gerçekliğinin ancak onu gerçek olduğunu var sayarak davranan bir cemaatle mümkün olacağını iddia ediyor. Ona göre artık Batı toplumu, cennet ve cehennemi hakikaten var olduğuna inanarak davranan cemaatini kaybetmiştir. Bunun doğrudan neticesi olarak dini anlama süreci, dinin inanç boyutuyla çatışır hale gelmiştir.

Maclntyre bu tespitini şu kelimelerle sloganlaştırır: “It is notu too late to be mecLiaeval and it is too empty and too easy to be Kierkegaardian. (Alasdair Maclntyre, “Is Understanding Religion is Compatible with Believing”, Contemporary Classics in Philosophy of Religion ed. Ann Loades, Loyal D. Rue, Illinois: Open Court Publishing Co., 1993, s. 574)

Bu sözlerin anlamı şudur, artık ahlâkın toplumsal gerçekliği be­lirlediği Orta Çağ toplumu inşa edebilme imkânı kaybolmuştur, diğer taraftan imanı her şeyin temeli yapan Kierkegaardcı olma kolay ve fakat topluma yön veren bir ağırlıkta olmadığı için içi de boş bir felsefî tutumdan başka bir şey değildir.

Alasdair Maclntyre’ın Batı toplumu için sorduğu bu soruyu, biz İslâm toplumu için soralım. İslâm toplumunda ahlâkın ve dinin duru­mu nasıldır?

Bu soruya iki farklı zaviyeden bakarak cevap verebiliriz? Birincisi Batı toplumlarına nispetle Müslümanların durumu nedir?

Batı Hıristiyan toplumlarıyla mukayese edildiğinde, Müslümanlar Ay­dınlanma ve modernite gibi dinî anlayışı ve yaşayışı dönüştüren kül­türel devrimleri yaşamadıkları için, İslâmiyet’in Hıristiyanlık’la kar­şılaştığında daha az sekülerleştiğini ve hatta sekülerleşmediğini iddia etmek mümkündür. İslâm kendi inanç, ibadet ve ahlâk alanında sekülerleşmemiş, bütün gayretlere rağmen Protestanlaşmamıştır. Bugün İslâm ümmetinin çoğunluğu olarak biz Müslümanlar, Hz. Peygamber ve onun ashabı Allah’a ve ahiret gününe nasıl inanıyorsa ve onlar nasıl ve ne zaman ibadet ediyorsa biz de öyle inanıyor ve öyle ibadet et­tiğimize inanıyoruz. Müslümanların modernite karşısında bu sağlam duruşuna nispetle, Hıristiyanlar modernite karşısında çok büyük ta­vizler vermişler ve Hıristiyanlığı modern düzenin bir alt unsuru haline getirmişlerdir. Bugün bir kısım Protestan kiliselerinin, kadınların ve homoseksüellerin din görevlisi olarak istihdam edilebileceği tartışma­sı, meselenin hangi boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından olduk­ça önemlidir.

Diğer bir husus da, Batı toplumuyla mukayese edildiğinde Müs­lümanların İslâm’ın değişmemesinin veya sekülerleşmemesinin ga­rantörü olan cemaatini kaybetmemiş olmasıdır. Müslümanlar gayba inançlarının gerçek ve hak olduğu âdeta testi olan dinî cemaat yapılan­masını hala korumaktadırlar. Cuma namazlarında camiyi tıklım tıklım dolduran, ramazan ayında dinî bir emrin ifası için yemeyi ve içmeyi bırakan, uykunun en tatlı olduğu seher vaktin ibadet için kalkan bir mü’min bu davranışlarıyla metafizik, ahlâkî dinî iddiaların gerçekliğini ispat etmektedir. Varlığını varsayılan dinî iddiaların gerçekliği üzeri­ne bina etmiş Müslüman cemaat sadece İslâm’ın sekülerleşmemesinin garantörü değil, aynı zamanda da ferdî dinî bağlılığın ve anlayışın sahihliliğinin de teminatıdır. Bu fonksiyonlarıyla Müslüman cemaat dünyadaki diğer dinî cemaatlerinden kemiyet ve keyfiyet ölçüsünde farklıdır. Maclntyre, ahlâkî ve dinî gerçeklik iddiasına göre yapılanmış Orta Çağ toplumu özlemi duyarken, aslında şu andaki Müslüman ce­maatlerin durumunu özlediğini de burada vurgulamak gerekir.

İslâm toplumunda ahlâkın ve dinin durumu nasıldır sorusuna, bir başka zaviyeden, Müslümanların İslâmî ideale nispetle durumu nasıldır sorusunu sorarak cevap verebiliriz.

Müslüman cemaatin, Müslüman akademisyen ve entelektüellerin durumu nasıl olacaktır?

Müslüman cemaat kendini dinî şuur, bilgi ve pratik noktasında besleyen ve örnek olan âlim şahsiyetleri, İslâm dünyasına modern eğitim müesseselerinin hakim olmasıyla kaybetmişse de, varlığını daha ziyade geleneğe dayandırarak devam ettirmeyi başarmıştır. Cemaatin ideale nispetle elbette ciddi dinî problemleri vardır. İslâmî inanç esaslarını içselleştirmede, dinî şuur ve onun doğrudan yansıması olan dinî pratiklerin uygulanmasında, ibadet ve ahlâk noktasında Müslüman cemaatin cid­di problemleri bulunmaktadır. Fakat cemaatte görülen bu problemler bile aslında cemaatin değil, onlara liderlik yapma durumunda olan din adamlarının, âlimlerin, entelektüel ve akademisyenlerin problemidir. Cemaat masumdur. Onun zaafları aslında ona kılavuzluk eden şahsi­yetlerin zaafları olarak görülmelidir.

Meseleye ister cemaat perspektifinden isterseniz Müslüman aydın ve akademisyenler açısından bakalım, asıl problem Müslüman aydın, akademisyen ve âlim problemidir. Müslüman akademisyenlerin en ciddi problemi bizce cemaatten kopuk yaşamalarıdır. Bunun doğrudan neticesi olarak Müslüman akademisyenlerin akademik problemleri ce­maatin problemlerinden beslenmediği için, bu problemler daha ziya­de kendi hâleti rûhiyelerini, geleneksel İslâmî ilimlerle ve/veya Batı düşüncesiyle olan irtibatları veya irtibatsızlıklarını yansıtan spekülatif, zihnî ve sanal problemler olarak kalmaktadır. Müslüman cemaat, seküler bir kültürel ve sosyal alanda varlık yokluk mücadelesi verirken,

Müslüman akademisyenlerin bir kısmı cemaatin bir parçası olmadığı için bu mücadele yer alıp mücadeleyi üstlenme yerine uzaktan seyret­mekte veya görmezlikten gelmekte ya da daha da kötüsü seküler di­namikler tarafında yer alarak, yangının üzerine benzinle gitmekteler. Diğer taraftan dinin geleneksel algılanışı ve geleneksel uygulamaları noktasında modernlik adına dine karşı tavır alan bazı Müslüman aka­demisyenler ve aydınlar dinî şuurda ve dinî ve ahlâkî pratiklerde zaafı olan cemaatin kafasını karıştırmakta ve dinle olan alâkasını zayıflat­maktadır.

Modernist olmayan akademisyenler ise, geleneksel bilgiyi devşir­me ve özümsemeyle ziyadesiyle meşgul oldukları veya cemaati ve onun sorunlarını küçümsedikleri için olan biteni göz ucuyla seyretmekteler. Bu Müslüman akademisyenlerin araştırdıkları konular, akademik ön­celikleri cemaatin beklenti ve önceliklerine ve problemlerine göre tes­pit edilmediği için, yapılan araştırmalar, tezler ve kitaplar havada ve temelsiz intibaı vermekteler.

Dinî düşünüş ve yaşayışı yeniden ihyâda cemaatin kaçınılmaz ro­lünü daha iyi tespit edebilmek için dinî-ahlâkî kavramların şu anki toplumlarda nasıl algılandığı ve nasıl gerçeklik kazandığı noktasının aydınlığa kavuşması gerekir. Bu hususu daha iyi ortaya koymak için “ittikâ” kavramını ele alalım. Müslüman akademisyenler “ittikâ” kav­ramının Kur’ânî temellerini ve hangi âyetlerde nasıl ve hangi bağlam­da geçtiği ile ilgilenebilir, Kur’ân’ın bu kavrama ve onun pratiğine ne kadar çok önem verildiğini ortaya koyabilirler. Hadisçiler muttakî na­sıl olunur cevabına, hadis literatürünü elden geçirerek en doyurucu ce­vabı araştırabilirler. Daha sonra sahabe efendilerimizin, muttakî olma konusunda ne kadar gayretli olduklarının bunu nasıl başardıklarının hikâyesini, tâbiûn ve etbâu’t-tâbiûn dönemlerinde muttakî olmanın bin bir türlü formunun keşfedildiğini ve yaşandığını ve bunların bize kadar eserler yoluyla nasıl nakledildiğini araştırmalarının konusu ya­pabilirler. Tasavvuf alanında yetişmiş akademisyenler, özelde tasavvufî çevrelerde ve genelde de bütün bir Müslüman cemaatte ve cemiyette muttakî olmanın bütün imkânlarının bulunduğunu ortaya koyabilir ve İslâm tarihi boyunca büyük şahsiyetlerin ittikâ kavramı ve muttakî olma hususundaki geniş ve zengin külliyatına ulaşabilirler. Fakat asıl mesele bu değildir.

Muttakîliğin ne olduğu konusunda bilgilenmek ve bu konuda aka­demik çalışma yapmak ve teori üstüne teori üretmek hiçbir zaman bir Müslüman akademisyeni veya aydını muttakî yapmayacaktır. Muttakî olmak ancak ve ancak onu varlık yapısının bir parçası olan cemaat içinde mümkün olur. Muttakîlik cemaat içinde yapılarak ve yaşanarak kazanılan bir şeydir. Asıl önemli olan da ittikâ kavramı gerçekliği ve anlamı tam olarak ve bütün boyutlarıyla ancak yaşandığında ve olun­duğunda anlaşılacaktır. Müslüman akademisyenler ve entelektüeller cemaat içinde ittika ve muttakîlik gibi bütün dinî-ahlâkî kavramları ya­şayarak yeniden kazanmadıkça onların gerçek anlamlarını bilmeleri ve onları yerli yerinde kullanmaları mümkün değildir. Bizce Müslüman akademisyen ve aydınlar dinî-ahlâkî kavramları cemaat içinde bütün boyutlarıyla kazanarak yaşamadıkları için, dinî kavram ve manevî hal­lerin, varoluşsal boyutunu eksik tanımakta bu durum ise akademisyen­leri önemli hatalara sevk etmektedir.

Müslüman akademisyen ve aydınlar dini manevî bir hal ve me­tafizik bir gerilim içinde içselleştiremediği için, özünde ahlâkî ve manevî örneklik ve temsil olan cemaate liderlik etme konumunda ciddi problemleri bulunmaktadır. Bu durumun hem Müslüman aka­demisyenler hem de cemaat açısından oldukça olumsuz etkileri kaçı­nılmazdır.

MÜSLÜMAN AKADEMİSYENLER VE AYDINLAR, YAZDIĞI KİTAPLAR VE ÜRETTİĞİ FİKİRLERLE AKADEMİK VE KÜLTÜREL DÜNYANIN BİR PARÇASI OLABİLİR­LER; FAKAT SOSYAL GERÇEKLİĞİ TAYİNDE İNŞAÎ BİR KONUMLARI BEKLENİLEN ÖL­ÇÜDE DEĞİLDİR. Yani cemaate liderlik yapamayacak durumdalar. Böyle bir durumda akademisyenler cemaatin endişelerini kendi endişeleri, cemaatin problemlerini kendi problemleri olarak görmedikleri için, kendilerini bu tür sorumluluklardan azade görmekte ve nihayetinde sanal ve belki de sahte bir özgürlük ortamında hissetmekteler. Bu sah­te özgürlük ortamı Müslüman akademisyene dinî konularda oldukça cüretkâr, çoğu zaman da sadece kendi zihnî spekülasyonlarına daya­narak hüküm verme imkânım sunmaktadır. Bu sahte özgürlük orta­mında her şey söylenebilir, dinî konularda her türlü hüküm verilebilir olmaktadır.

Müslüman akademisyenin cemaatinden kopuk yaşamasının Müs­lüman cemaate de büyük zararı olmaktadır. Müslüman cemaat varlığı­nı geleneğe, fakat gelişmesini âlim ve entelektüellere borçlu olmalıdır.

İslâm geleneği diğer dinî geleneklere nispetle, sekülerleşmediği için, diğer dinlere nispetle daha sağlıklı bir Müslüman cemaatinden bah­setmek mümkün olmaktadır. İslâm geleneğinin canlılığının doğrudan neticesi olarak geleneksel ve muhafazakâr bir cemaat bulunmakta, fa­kat bu cemaat kendini yenileyememekte ve gelişememektedir. Cema­atin gelişmesi ve kendini yenilemesi ancak ona kılavuzluk ve önderlik edecek, İlmî ve manevî bakımdan yetkin âlimlerle mümkün olacak­tır. Fakat bu günün Müslüman akademisyenleri müstesnaları olmak­la birlikte çoğunluğu itibarıyla, hem İlmî hem de manevî bakımdan cemaate liderlik yapabilecek konumda bulunmamaktalar. Dolayısıyla, Müslüman cemaatler kendinden önceki nesillerden tevârüs ettikleri alışkanlıklar ve davranış biçimleriyle kendilerini korumaya gayret et­mekteler, gelişme ve yeni buutlar kazanabilme sadece gerçekleşebile­cek bir imkân olarak bulunmakta ve liderin zayıflığından dolayı henüz gerçekleşmemektedir.

Müslüman akademisyenler cemaatten kopuk yaşadığı, entelektü­el varlığı ve kimliğini cemaate değil daha ziyade, devşirdiği malumat üzerine yaptığı zihnî spekülasyonlara dayandırdığı için, bu varoluşsal halin doğrudan bir neticesi olarak, İslâm’ın yeniden ihyâsını sadece İlmî ve düşünsel bir proje olarak görmektedir.

İster modernist ister gelenekçi olsun, Müslüman akademisyene göre, İslâm’ın yeniden diri­lişi Kur’ân, Sünnet ve İslâm ilim geleneğine karşı bir zihnî tavırla ger­çekleşecek bir şeydir. Bu tavrın kökenleri bizden daha ziyade Batı’ya dayanmaktadır. BU DÜŞÜNCENİN ARKA PLANI ŞÖYLEDİR:

Batı modern me­deniyeti nasıl ki zihnî bir aydınlanma ile tesis etti ve bunun neticesinde bilgi ve teknolojide ileri giderek büyük bir güç oluşturdu ve bu güçle sadece İslâm dünyasını değil bütün bir dünyaya hâkim oldu ise, tıp­kı bunun gibi İslâm’da dinî düşünceyi yeniden inşa etmekle İslâm’ın yeniden eski gücüne kavuşacağına inanıldı. Abduhlardan başlayan ve Muhammed İkbal’le devam eden ve Fazlur Rahman’la birlikte zirveye ulaşan düşünce çizgisinde hep bu tez savunuldu. Diğer taraftan moder­nist olmayanlar onların, Kur’ân ve sünnete ve İslâm geleneğine yak­laşımlarını benimsemeseler, tam aksini düşünüyor olsalar da, İslâmî ihyânın İslâm’ın kaynaklarına ve İslâm geleneğine karşı zihnî ve İlmî bir tavrın neticesi olacağı noktasında, modernistlerle hemen hemen aynı konumda bulunuyorlar.

Bizce İslâm’ın ihyâsı, modern medeniyet gibi zihnî ve ideolojik bir aydınlanmadan ziyade, manevî ve ahlâkî bir aydınlanmaya dayan­malıdır. Manevî ve ahlâkî aydınlanma, klasik İslâm ilim geleneğine dair malumat devşirmekle veya Batı düşüncesine aşina olmakla ya da her ikisinde ciddî İlmî merhaleler katetmekle mümkün olacak bir şey değildir. Manevi ve ahlâkî aydınlanma Müslüman cemaatin bir parçası olarak, hatta mümkünse ona kılavuzluk edecek bir konum­da bulunarak, dinî kavram, fikir ve halleri bütün boyutlarıyla cemaat içinde yeniden kazanarak ve bunu metafizik gerilim içinde topluma yayarak vukuu bulacak bir olgudur.

İSLÂM’IN YENİDEN İHYASI, SAHABE EFENDİLERİMİZDE OLDUĞU GİBİ, AHLÂKÎ VE MANEVÎ AYDINLANMA YAŞAMIŞ BİR CEMAATİN GERÇEKLEŞTİRECEĞİ İŞTİR. Müslüman akademisyenlerin bu ihya projesinde rol alabilmelerini, Müslüman cemaatle olan ilişkileri belirleyecektir.

Kaynakça

ASLAN Adnan [Kitap]. – Küreselleşmenin Neresindeyiz, İstanbul- 2012. s.89-97

ŞİHÂB’ÜL AHBÂR HADÎSLERİ


EBÛ ABDULLAH MUHAMMED B. SELÂME EL-KUZÂ’Î RAHMETULLÂHİ ALEYH

GİRİŞ

ÂLİM     

NİYET –AMEL       

İLİM TAHSİL ETME 

AHLAK  

ALLAH TEÂLÂ’NIN AHLAKI

ALLAH TEÂLÂ’NIN SEVDİĞİ HUSUSLAR           

ALLAH TEÂLÂ’NIN SEVMEDİĞİ HUSUSLAR     

ALLAH TEÂLÂ’NIN RAHMETİ             

ALLAH TEÂLÂ’NIN MURADI              

ALLAH TEÂLÂ’NIN YARDIMI              

ALLAH TEÂLÂ’NIN SIRLI FİİLLERİ      

ALLAH TEÂLÂ’NIN DOSTLARI

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM HAKKINDA 

KUR’ÂN-I KERİM  

AKIL       

İMAN-İSLÂM        

EHL-İ BEYT            

ASHAB-I KİRÂM   

ÜMMET-İ MUHAMMED     

CENNET VE CEHENNEM EHLİ

CEZALI KULLAR   

İHSANA KAVUŞANLAR

SİYASET 

YÖNETİCİYE İTAAT

ZÜLÜM  

CEMAAT          

İNSANIN KAZANÇ VE ZARARLARI     

DÜNYA VE SEVGİSİ              

SEVİLEN ŞEYLER   

KADIN VE ERKEK  

ADÂB-I MUAŞERET             

ANNE-BABA-ÇOCUK İLİŞKİSİ 

KADER   

ECEL-ÖLÜM      

HİKMET 

KALBİN HALLERİ  

HUY       

KORKULAR          

BELA-MUSİBET    

HASTALIK             

YEMEK-LER HAKKINDA      

KONUŞMA-SOHBET        

AKRABALIK          

DOSTLUK              

HIRS-İTİDAL          

AZGINLIK ve HATALI İŞLER

KAZANÇ-RIZIK      

CİMRİ    

YARDIMLAŞMA   

KANAAT

SABIR    

BİD’AT VE EHLİ İLE MÜCADELE 

KIYAMET ALÂMETLERİ

ŞEHİTLER  

İBADET BÖLÜMÜ

MEKÂNLAR

ABDEST 

İBADETLER

DU       

TÖVBE   

NOT:

Kuzâ‘î’nin hazırladığı tasnifi günümüz insanı için daha faydalı olsun düşüncesiyle konulara ayrılarak tekrar hazırladık. Hadîs sonlarındaki numaralar Şihâb’ül Ahbâr’daki hadîs numaralarıdır. Bu şekilde orijinal nüshadaki yeri de korunmuş oldu.

Müracaat nüshası olarak başvurduğumuz Ali YARDIM Hocamıza da teşekkür etmeyi üzerimize bir borç biliriz. (hzl)

BELA-MUSİBET


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah bir kimsenin hayrını dilerse, onu bir derde mübtelâ kılar”. (253)

“Allah, hayrını dilediği zümreyi imtihan eder”. (707)

“Arkadaşının başına gelen belâ ve musibete sevinç gösterisinde bulunma; yoksa Allah onu musibetten kurtarır ve seni imtihâna alır”. (588)

“Belâ, insanları tanıyan ve fakat, insanlar arasında yaşadığı hâlde, insanlarca tanınmayan kimseye mahsustur”. (378)

“Belâ, söze vekîl kılınmıştır”. (157)

“Mü’min, bir yılan deliğinden iki def’a sokulmaz” . (540)

“Mü’min, eğer bir fâre deliğine de girse, Allah, orada onun huzûrunu kaçıracak birisini peşine takar”. (865)

“Zinâ, fakirlik getirir”. (45)


HASTALIK

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Dertsiz olmak, dert olarak yeter”. (850)

“Allah, gönderdiği her derdin, şifâsını da göndermiştir”. (522)

“Bedeni sağlıklı, gönlü hoş ve cebinde de yeteri kadar harçlığı olan kimse, sanki bütün dünyaya sâhip olmuş gibidir”. (360)

“Allah, ölçü ve adaletiyle, sevinç ve ferahlığı yakîn ve rızâda kıldığı gibi; üzüntü ve kederi de, şüphe ve hoşnutsuzlukta kılmıştır”. (703)

“Bir hastayı ziyâret eden kimse, ziyâreti süresince, cennetin meyvelerini dermeye devam eder”. (277)

  “Hasta ziyaretinin en uygunu, kısa kesilenidir’’. (756)

 “Hastaları ziyâret edin, cenâzeleri teşyî edin; bu, size âhireti hatırlatır”. (476)

“Hummâ, cehennem harâretinden bir parçadır”. (40)

 “Hummâ, her mü’minin cehennemden nasibidir”. (41)

 “Hummâ, ölümün öncüsüdür”. (39)

“Mü’min rahatsızlandığında, nasıl ki demirci körüğü demirin pasını arındırırsa, bu da, onu günahlarından arındırır”. (848)

“Mü’mine; iyileşmeyen bir dert, bitkinlik, hastalık, incinme, kaygı ve hattâ onu tedirgin eden bir üzüntü dokunmuşsa, Allah, bununla, onun günahlarından bir kısmını örtmüş olur”. (538)

  “Mümkün mertebe, dünya üzüntülerinden sıyrılın”. (450)

 “Mümkün mertebe, istemekten sakın”. (418)

ÇİFTÇİLİK – ORTAKLIK İLMİHALİ ve HAYVAN HAKLARI


YAZAN: Sivas Vaizi  Ahmet YILMAZ

1960- Esnaf Matbaası- Sivas

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Hamdolsun Allah Teâlâ Hazretlerine ki Ziraatçiliği nev’i beşerin hayatının devamı ve neslinin devamı için en mühim sebeb kıldı. Ve Salât ü selam Peygamberi Zişan Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem üzerine olsun.

Müslümanların birbirlerine yardım yapmaları için ortaklık usullerini bize açıkladı ve yine salât ü selam onun âlinin ve esbabının üzerine olsun. Onlarda ziraatçiliğin hükümlerini ve şartlarını ve rükünlerini bize naklettiler.[1]

Ben aciz, Memleketin ziraat ortaklığında Müslüman kardeşlerimin bazı hatalarını gördüm ve vaizlerimde de bu hususda birkaç defa uzun boylu izah ettimsede tabi’i herkese duyurmama imkân olmadığından, Din kardeşleri­min bazıları benden ziraatçilik hakkında bir risale yazma­mı istediler. Bende ilk önce yazmak istemedim, Fakat o kardeşlerimin istek ve ısrarlarını üç bakımdan haklı bul­dum.

Birincisi İslam dinine bir hizmet yapmış olurum.

İkin­cisi Müslüman kardeşlerimin bu husustaki hatalarını ken­dilerine bildirmek ve o hatalardan kendilerini korumak, ve meşru bir şekilde ziraat ortaklığını açıklamak ve bu sebeple mahsullerinin helal olmasına mümkün olduğu ka­dar yardım etmiş olurum. Üçüncüsü, insanın eseri ikinci ömrü olduğu için yani bir insan Müslümanların saadetleri­ni temin edecek bir eser bırakırsa Müslümanlar eserin sa­hibini hayır ile anacaklarından dolayı o kişi ölmüş bile olsa âmel defteri açık, hergün sevap yazılacağından o ese­re ikinci ömür denilmiştir.

İşte bu üç bakımdan yazacağı­ma söz verdim. Allah Teâlâ bana kâfi ne güzel vekildir.

Evvela ziraatin İslam dinindeki yüksek şerefini ve eheınmiyetini bir miktar izah edelim, ondan sonra meselele­rinin tafsilatına girişelim.

Müslüman kardeş bilmiş olunuz ki insanlar hayatı üç şeyle devam ettirir.

Ticaret, Ziraat, Sanat;

İnsanlar ticaretsiz,  ziraatsız ve sanatsız yaşıyamazlar. Ziraatta bir sanattır topraktan mahsul almak en iyi bir sanattır.

Gıdamızı çoğaltmak, bereketlendirmek sanattır. Bir dane buğday zirâat sayesinde on olur, kırk olur, yüz olur, Allah Teâlâ’nın toprağa bahşettiği feyzine, bereketine nihayet yoktur. Onun içindir ki ziraat hakkında birçok âyet inmiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “rızkı toprağın derinliğinde arayınız” buyurmuştur.

“Yerin altında rızık arayın” demek, toprağın altını üstüne çevir­mek tam bir nadas herk vücuda getirmek demekdir ki en iyi mahsul nadas herkten alınır. Yahut rızkı toprağın derinliğinde aramak maden aramak demektir. Rızkın en büyüğü topraktadır.

Peygamber efendimiz diğer hadisi şe­rifinde şöyle buyuruyor.

“Bir müslüman bir ağaç diker yahut tarlaya birşey eker biten meyve ve sebzeden insan yahut her hangi bir mahluk yerse ekenin sevap defteri ne sadaka yazılır.”

Ziraat sayesinde insan ölmüş toprak­ları canlandırır bu suretle hem kendi faydalanır hem baş­ka insanlar hemde hayvanlar, kuşlar sebeplenir başkaları­nın yediklerinden bile sevap alır oda kıyamet günü tera­zisine konur.

İşte ziraat bu kadar bereketli bu kadar fe­yizlidir. Bununla beraber eğer bir memlekette ziraat ol­mazsa o memlekette hiçbir şey olmaz ne ticaret ne de sa­nat olur.

Bir millet ziraattan düştümü her şeyden düş­müştür. Çünkü bütün ticaret ve sanat yollarının önemi ziraatın ilerlemesine ve bol mahsul almmasına bağlıdır. Eğer çiftçimiz mahsulünü satıp ve alacağını almazsa ba­karsın alışveriş durdumu ve ziraatta olmazsa Aleyhisselâm korusun kıtlık olur. Ne yiyecek ki, ticaret yapsın ve sanatında ça­lışsın.

Şu hususta vardır ki, ziraatta en yeni usul ne ise onu arayıp bulmakta üzerimize vaciptir. Öyle göreneğe âdete sapla­nıp kalmamalıdır. Çünkü sanaatı günden güne ilerletmek sanatta zamana göre yenilik göstermek her sanatkara la­zımdır. Bugün ziraat usulleri çok değişmiştir. Günden gü­ne değişmektedir İnsan ziraatta yenilikleri öğrenmez ve dedesinden gördüğü sapanın kuyruğunu bırakmazsa sonra toprağın altını üstüne getirmezse hiçbir şey kazanamaz.

Peygamberimiz aleyhisselatü vesellim efendimiz bizi zira­ata teşvik ediyor hemde ziraatla alacağımız hasılatı mahv etmemek ve hasılatı ziyade almak için lâzım gelen ma­kul yollardan gitmemizi emrediyor. Ziraatı kolaylaştıran ziraatta feyz ve bereketi ziyadeleştiren yeni usulları al­mak kabili tatbik olan arazide, bunları tatbik etmek bizi daima terakkiye daima tekâmüle sevk eder. Her şeyde cid­diyet göstermemizi her şeyde mükemmeliyetin esbabını araştırmamızı İslam dini emrediyor öyle ise bu gün zira­atımızın ilerlemesi ve tarladan fazla mahsul alınması ne­ye bağlı ise orları yapmak gerektir. Yeni ziraat aletleri ile bir saatte kolaylıkla görülecek bir işi eski usullerle on saat yirmi saat beyhude bir uğraşmaktan ve kendini yor­maktan, başka birşey değildir. Hâlbuki Peygamberimiz bu gibi şeylerle meşgul olmamızdan bizi şiddetle men ediyor.

İn­sanın iyi bir müslüman olduğunun alameti beyhude şeylerle meşgul olmayı terk etmesidir.” Buyurmuştur.

Şu halde böyle lüzumsuz şeylerle uğraşanlar iyi bir müslüman sayılamaz Öyle ise bugünkü ziraat neyi istiyorsa onu kullanmalı zamanında tarlaya iyi bakmalı tarlanın istediğini vermeli sonra biçme ve harman makinaları ve sair makineler gibi neler çıkmışsa onlarıda almalıdır. Dedemizden, Babamız­dan böyle gördük böyle gideceğiz diye inat etmemelidir. Böyle diyenler, Dünyada rahat yaşıyamazlar. Âlem makinalarla ekip biçerken binlerce adamın günlerce çalışarak yapabilecekleri bir işi âlem makinalarla birkaç saatte ya­parken biz hala eski bildiğimizden ayrılmazsak vay hali­mize; bu hareketimiz ne dine hizmettir nede dünyaya böy­le yürümekte inat edersek ne varlığımızı ne istikbalimizi koruyamayız. Bugün milletler nasıl çalışıyorsa biziınde öyle çalışmamız lâzımdır. Onlar nasıl ekip biçiyorlarsa biz de öyle yapmalıyız. Topraklarımızı boş bırakmamalıyız. Mevsime göre ne biterse usulü dairesinde onu ekmeliyiz. Hemde en yeni usullarla ekip biçmeliyiz. Çünkü dinimiz terakkiyi tekâmülü emr ediyor. Terakki ve tekâmül ise en yeni ve en faydalı şeyleri kabul etmekle olur. Fakat ziraatın İslam dinindeki yüksekliği ziraatı meş­ru bir surette yapmakla olur. Meşru surette bu risalede yazılan meseleleri tatbik etmekle olur. Sahih ve caiz de­diklerimiz İslam dininin esaslarına uygun fasid ve batıl dediklerimiz İslam dininin esaslarına uygun değildir. Bi­zim üzerimize lâzım olan doğru ve yanlış olanı açıklamak­tır. Tatbiki müslümanların kendilerine aittir. Cenabı Hakk cümle müslümanları İslâmın emirlerine uymayı muvaffak buyursun âmin.

Dürrül Muhtar vesair fıkıh kitaplarında beyan olun­duğu üzere ziraatçiliğin dört tarafı vardır.

Tarla, tohum, çalışmak ve çift hayvanı ile ziraat aletidir.

Bu dört tarafa göre bir aklı taksim ile ziraatçiliğin yedi kısım olduğunu bildiriyoruz ki bunlardan üçü caiz ve sahih o birleri fasid olan ortaklıktır. Şimdi bunları izah ederken görüleceği üzere ziraatçiliğin bu yedi kısım dört taraftan bir kısmının ortaklardan birisi o bir kısmını diğer ortak tarafından konulmuş olması itibariledir.

ZİRAATÇİLİKTE SAHİH OLAN  ORTAKLIKLAR

BİRİNCİSİ

İki ortağın birisi tarlası ile o biriside tohum, çalış­mak ve çift hayvanı ve levazımı ile tarla sahibine çıkan hasılattan hisse’i şayia [2] verilmek üzere mukavele ya­pılan bir ortaklıktır. Bu şekilde vücut bulan ortaklık sahih bir ziraatçılıktır. Çünkü bu surette tohum sahibi olan zi­raatçı hasılatın muayyen bir cüz’i ile tarla sahibinden top­rağını icar etmiş bulunuyor. Tarlanın para ile icara sahih olduğu gibi hasılatın biı cüz’i şay’i mukabilinde icarıda sahihtir.

İKİNCİSİ

Çalışmak iki ortağın birine ait diğer ortağa tarla to­hum çift hayvanı ve ziraat aletleri ait olmak üzere muka­vele yapılan bir ortaklıktır.

Buda caiz ve sahihtir bu surette de tohum sahibinin ken­di tarlasında kendi traktörü ile ve levazımı ziraiyyesiyle kendi tohumu ile ziraat etmesi için hasılatın cüz’i muay­yeni mukabilinde ortakçıyı icar etmiş oluyor. Nasıl ki kendi sanat aletiyle bir marangozun ve diğer erbabı sanatın icar sahih olduğu gibi aletsizde sahihdir.

ÜÇÜNCÜSÜ

Tarla ve tohum bir ortağa traktör, ziraat âleti ve çalışmak diğer ortağa ait olmak üzere yapılan bir or­taklıktır. Bu ortaklıkta sahih ve muteberdir. Bu suretle işçi olan ortakçı kendi traktörü ile tarla ve tohum sahibi olan ortağının tarlasında çalışmak üzere tarla sahibi ta­rafından icar edilmiş oluyor. Bu ziraatçılıkta icar çalışmak üzerine vuku bulmuştur. Traktörü çalışan ortağın bir âletidir. Ziraat aletlerinden sayılmıştır, Sair sanaatlar erbabının âlet ve edavatı sanatının levazımından olduğu gibi

Binaenaleyh ziraatçılığın bu nev’i ide caiz ve sahihdir.

Ziraatçılığın bu üç kısmında ortaklar arasında mah­sulün taksimindeki nisbet her zanaave her nev’ ida mü­savi miktarda değildir. İki tarafın rızalarına göre üçte bir dörtte bir yarı gibi mutabık kaldıkları miktarda değişebilir yahut bu günki ticari nisbetlerde konuşulan yüzde kırk yüzde otuz gibi bir nisbette mutabık kalmaları ile değişir. Mahsûl dediğimiz vakit “Saman” da mahsule dâhildir. Eğer mukavele esnasında hububat yarı yahut üçte bir yahut dörtte bir olduğu gibi samanda öyle olsun der­lerse caiz ve doğrudur. Eğer mukavele esnasında hububat bir tarafa samanda bir tarafa olsan diye şart koşsalar bu sekiz kısım olur ki altısı fasid ikisi sahih ve doğrudur.

Fasit olan kısmın birincisi hububat ortağa veren kişiye sa­man ortakçıya

İkincisi saman ortağa veren kişiye hububat ortakçıya

Üçüncüsü hububat ortağa veren kişiye saman or­tak

Dördüncüsü saman ortak hububat ortakçıya

Beşincisi hububat ortak saman ortağa veren zata

Altıncısı saman ortak hububat hakkında.

Süküt etseler hiç bir şey konuşmasalar şu kısımların hepisinde ziraatçılık fasıddır. Doğru değildir. Bu suretler­de ortaklık kesiliyor. Çünkü dane olupta saman olmamak yahut saman olupta dane olmamak muhtemeldir. Sahih doğru olan iki kısmın birincisi hububat ortak saman tohum veren ortağa şart kılınsa bu doğru ve caizdir. Eğer sa­manın hepisini tohum vermeyen ortakçı alacak olursa ca­iz değildir. İkincisi eğer hububat ortak saman hakkında sukut etseler bu ziraat caiz vo samanda örf ve adette ortak olur.

ZİRAATÇİLİKTE FASİD OLAN      ORTAKLIKLAR

BİRİNCİSİ

Ortaklardan birisi tarlası ile traktörü ile o biriside tohumu ile ve çalışması ile mutabık kalınan ortaklıktır. Bu ziraatçılık fasıddir doğru değildir.

İKİNCİSİ

Tohum bir ortakdan diğerleride yani tarla çalışmak traktörü ve ziraat aletleride bir ortakdan olmak üze­re mutabık kalınan ortaklıktır. Bu nevi’de fasiddır.

ÜÇÜNCÜSÜ

Tohum ile traktör bir ortaktan çalışmak tarla­da o bir ortakdan olmak üzere mütebabık kalınan bir or­taklıktır, bu da fasıddir.

Eğer tarla iki ortağın biri tara­fından tohumda ortadan yani yarısını tarla sahibi yarısınıda ortakçı koyacak ve ortakçıda çalışacak çıkan hasıla­tı ikisi ortadan bölmek suretiyle şart koşsalar ziraatçılık yine fasid olur. Çünkü bu surette tarla sahibi ortakçıya şöyle demiş oluyor, “benim tohumumu benim tarlama ek çıkan hasılatın hepsi bana senin tohumunu ek çıkan ha­sılatın hepsi sana tarlanın yarısı sana emanet faydalan bu ziraatçılıkta ortaklık yoktur. Çünkü tarla sahibinin to­humundan çıkan hasılat hep kendisinedir. Ortakçının to­humundan çıkan hasılat yine hep kendisin bu ise caiz değildir. Ziraatçilik ise çıkan hasilata ortak olmaktır. O da tohum bir taraftan olmalıki tahakkuk etsin.

Eğer tarla ikisinin ortak olsa tohumuda ortak koy­salar ve her ikiside beraber çalışsalar çıkan hasılatı or­tadan taksim etseler caiz ve sahihdir.

Eğer tarla ikisi­nin ortak olurda tohum ile çalışmak bir taraftan yapıl­masını şart koşsalar caiz olmaz. Çünkü tohumu vermeyen ortak diğerine şöyle demiş oluyor, sen kendi tarlanı ken­di tohumunla ek çıkan hasılatın hepsi sana ve benim tarlamı senin tohumunla ek çıkan hasılatın hepsi bana böyle bir ziraatçılık ise fasiddir doğru değildir.

Eğer tar­la ikisinin ortak olur birisi tohumu verir biriside çalışır eker biçer çıkan hasılatı ortadan taksim yapsalarda yine doğru değildir. Çünkü tohum sahibi bu surette ortağına demiş oluyor ki tohumun yarısını sana bağışladım tarla­nın yarısınıda çalıştığın mukabili olarak bu ise batıldır doğru değildir.

Eğer mahsulün üçte ikisi çalışana üçte birde tohumu verene yahut üçte ikisi tohumu verene üçte biri çalışana taksim edecek olsalar yine doğru de­ğil batıldır.

Eğer tarla ikisinin ortak olur tohumda ça­lışıp ekip biçen koyarsa ve çıkan hasılatımda üçte ikivsini çalışıp ekip biçen alır üçte birinide diğer ortak ya­rım tarla mukabilinde alırsa bu ziraatçılık caiz ve doğ­rudur. Çünkü tohumu olmayan ortak tarlasını çıkan ha­sılatın üçte birine icara vermiş olur ki bu da şeran caizdir.

DÖRDÜNCÜSÜ

Traktör bir ortakdan tarla, çalışmak, tohum, bir ortakdan temin edilen bir ortaklıktır. Bu da fasidtir doğru değildir.

ZİRAATÇILIKTA ORTAKÇI  ÇALIŞMASI

BİRİNCİ DEVRE

Ekin yetişmeden evvel ziraatın kendisine muhtaç olduğu işlerdir. Tarlayı herk nadas etmek ve tohu­mu tarlaya nakletmek ve tohumu saçıp sürmek ve sulak tarla ise sulamak ve güzel muhafaza etmek bu işler tamamen ziraat işlerini üzerine alan ortakçıya aittir. Bunlar ortakçı tarafından ifa edilmesi örf en yani âdeten ziraatçılığın gereğidir. Bu sebeple ortakçı bu işlerin hepsini yahut bazılarnıı terk etmekle ekin bozulsa ortakçıya tazmini lâzım gelir.

İKİNCİ DEVRE

Ekin yetişmiş fakat taksim edilmezden evvelki işler­dir ki ekini biçmek harman yerine nakletmek, döğmek savurmak gibi işler yine ortakçıya aittir ve fetvada bu şekildedir.

ÜÇÜNCÜ DEVRE

Mahsul yetişip iki ortak arasında taksim edildikten sonraki iştir, Buda hububatın ve samanın harman ye­rinden naklidir ki o da herkesin hissesini nakletmek ken­disine aittir.

Müslüman kardeş ziraatçılık denildiği zaman şüphe yokki bostancılıkta ziraatçılığa dâhildir. Çünkü biz yu­karıda ziraatçılık topraktan mahsul almak sanatıdır de­dik, Binaenaleyh ziraatçılıkda geçen hükümler bostancılıkdada aynen caridir.

ZİRAATÇILIKTA ORTAKLIK YAPABİLME ŞARTLARI

BİRİNCİSİ

İki ortağın bir birine bağlanmasının şartı Ziraat mukavelesini yapan her iki zatın mukaveleye ehil olması yani akıllı olmasıdır. Esasen alışverişte, icarede, kefalette ve havale gibi akitlerin yani pazarlıklar­ın hepsinde akıl bir şartı esas olarak kabul edilmiştir.

Ehliyetsiz hiçbir akit, hiç bir pazarlık sahih olmaz. Binaenaleyh birisi veyahut ikisi birden deli veya aklı iş kesmeyen çocuk olsa ziraat mukavelesi batıl olur. Yani caiz değildir. Şu kadarki, Ziraatçılıkta mukavele yapan iki zatın baliğ olması şart değildir. İzin verilen ve akıllı olan çocukta ziraat mukavelesi yapabilir. Bi­naenaleyh mukavele yapanların ikiside akıllı ve izin verilmiş çocuk olabileceği gibi biri velisi tarafından mu­kaveleye mezun diğeri akıllı olabilir. Eğer aklı kesen çocuk mezun değilse onun yaptığı mukavele velisinin iznine bağlıdır, izin verirse sahih olur izin vermezse sa­hih olmaz.

İKİNCİSİ

Tohum kimin tarafından verileceğinin tesbiti çiftçi­nin hasılattan cüz’i şayi’i yani yarısı veya, üçte biri veya dörtte biri, veya yüzde, kırk, yüzde elli, yüzde altmış, gibi hissesinin tesbiti ve ziraat müddeti ve to­hum cinsinin tayin edilmesi gibi şartlardır.

Bütün bu şartlar ileride vuku’u muhtemel olan nizayı vuku’undan evvel def etmek gayesine matufdur Ev­vela ziraatçılığın sahih olmasının şartı, tohum tarla sahibinden mi? Yaksa çiftçi tarafından mı? Verileceğinin tayini vukuu muhtemel olan nizayı def için lazımdır.

İkinci, her iki tarafın hisselerinin yarı, üçte bir gi­bi cüz’i şayi’i olarak tayin edilmesi şarttır. Çünkü ziraatçılık evvelce icare halinde isede nihayet mahsulün yetiş­tiği zamanda ortaklık mukavelesi olduğundan hissesi hasılattan ortak olmak lazımdır. Hatta çiftçinin hissesi hasılattan başka birşey verilmek üzere tayin edilirse zi­raatçılık sahih olmaz.

Mesela; tarla sahibi hasılattan değilde kendi malından şu kadar verilmesini şart koşar­sa ziraatçılık sahih olmaz. Yine böyle iki ortağın hisse­lerinin cüz’i şayi’i olarak mahsulün yarısı yahut üçte biri yahut dörtte biri diye tayin edilip te beş, on, yirmi ölçek veyahut verilen tohum evvelce ortadan alınmasını sonra geri kalanının taksim edilmesini şart koşsalar bu şartların hepsi fasiddir. Hiç biri doğru değildir. Çünkü mahsulün miktarını yetişmezden evvel tayin ve takdir etmek mümkün değildirki mahsulün tayin edilen miktar o tohumdan az olmasıda ihtimal dâhilindedir. Bu suret­te hasılatta ortaklık bulunmaz ve ziraatta sahih olmaz. Yine böyle ziraata konulan tarlanın muayyen bir ma­hallinin hasılatı ortaklardan birine ait olmak üzere hisselerinin mahallen tayin edilmemeside lazımdır. Hisseler bu surette tayin edilirse ziraatçılık sahih olmaz. Çünkü bir tarafa tayin edilen toprak daha mümbit ve mahsüldar olabilir. Ve bu surette o bir ortağın zararını mucib olur, Sonra böyle mahallen hisse tayininde, yani filan tarla sana, filan tarla bana denilirse bir tarafın hissesi­ne bir afet isabet edipde o bir ortağın hissesinin mah­fuz kalması muhtemeldir. Buda iki tarafın birisinin za­rarını mucip olduğundan sahih değildir.

Yine böyle ziraata konulan arazinin sulak kısmı bi­rine kurak kısmıda diğerine yahut filan hark ile sulan­an bir ortağa bışka bir hark ile sulanan diğer bir orta­ğa ait olmak üzere hisse tayinide doğru değildir. Bunda da ortaklardan birinin zararı muhakkaktır. İki tarafın hisselerinin bu yolda mâhallen tayinini şart koşmak ziraatçiliği ifsat eder. Çünkü ortaklığı kestiğinde Peygam­ber sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından men edilmiştir.

ÜÇÜNCÜSÜ

Ziraat müddeti bir iki sene olarak tayinide şarttır. Buda ileride vuku’u muhtemel olan nizayı def için pek lüzumlu bir işarettir:

Eğer müddet açıklanmazsa ilk bir senede alınacak ilk mahsul zamanına kadar sahih olur ondan sonraki sahih olmaz.

DÖRDÜNCÜSÜ

Tohumun cinsinin Buğday ve Arpa gibi hangi hububattan ekileceğinin tesbitide yine gelecekte düşünülen ve muhtemel bir nizayı def etmek için şarttır. Çünkü bazı ekin bazı toprağa muzır olabilir. Bu cihetle buda bir düşmanlığa sebep olur. Şu kadarki tohumun cinsi mu­kavele esnasında tayin edilmez ve tohumunda tarla sa­hibi tarafından verilmesi şart kılınan ziraatçılıkta caiz­dir. Eğer tohum ortakçı tarafından atılacaksa muhakkak tohumun cinsini tayin etmek lazımdır. Aksi takdirde ta­yin etmezlerse ziraatçılık fasid olur. Fakat mukavele esnasında tarla sahibi ortakçıya dilediğini ekmek üzere umumi bir selahiyet vermiş olursa bu suretle ziraatçılık yine sahih olur.

ORTAKLIĞIN BOZULMASI

Ziraatçılığın en mühim bir bahsi de ziraat mukave­lesinin, ziraat pazarlığının bozulmasına dair olan mese­lelerdir. Ziraat mukavelesi beş sebeple bozulur.

BİRİNCİ SEBEP

Mukavele yapılanların birisinin vefatıdır ki bu takdir de ziraatçılık batıl ve binaenaleyh bozulmuştur. Çünkü ziraatçılık iptida bir İcaredir. İcare ise mukavele yapan­lardan birisinin vefatı ile batıl olur şu kadar ki vefatın henüz ziraat edilmeden veyahut ziraat edilip ekin bitip yetişdikten sonra yahutta ziraat edilipde bitmeden ev­vel vu’ku bulması ayrı ayrı izaha tabidir.

Tarlaya ekin ekildikten sonra mukavele yapanlardan birinin ölümü halinde ziraatçılık batıl olur. Yine böyle üç sene müddetle mukavele edilipde birinci sene ekil­dikten sonra ikisinden birisi vefat ederse ikinci ve üçün­cü seneler için ziraatçılık batıl olur. Birinci sene için ekin yeşil iken tarla sahibi vefat ederse ekin yetişinceye kadar çiftçi işine devam eder. Ölen adamın varisleri ona mani olamazlar. Eğer çiftçi vefat etmiş bulunursa varisi onun makamına kaim olup dilerse ekin yetişinceye kadar ziraat işine devam eder tarla sahibi ona mani olamaz. Dilerse terk eder tarla sahibi çiftçiyi devama icbar ede­mez. Ekinden evvel vefat veya herhangi bir sebeple zi­raatçılık bozulmuş olurda çiftçinin tarlayı Herk nadas etmek gibi çalışması geçmiş bulunursa bu çalışmak mu­kabilinde çiftçiyi razı etmelidir. Ekin ekildikten ve ye­tişip yeşillendikten sonra vefat vukuunda şimdi izah et­tiğimiz veçhile çiftçi işine devam eder ve mahsul çiftçi ile ölenin varisleri arasında mukavele mucibince taksim olunur. Ölenin varisleri mani olamazlar. Çünkü muka­velenin ifasında hem çiftçinin, hemde veresenin hakları­na riayet vardır. Çiftçinin varisleri ziraat işine devam etmek istemezlerse tarla sahibi tarafından devama icbar edilemez.

Ekin ekilip fakat henüz bitmeden vefat vukuundaki vaziyetin hükmüde geçen mes’ele gibi çiftçinin işine de­vam etmesine mani olamazlar. Ye çiftçinin varisleri zi­raata devam etmeyeceklerse icbar edilmez.

İKİNCİ SEBEP

Tohum sahibinin, tohum ekilmezden evvel özürsüz bile olsa ziraat mukavelesini bozmakla bozulur. Ortakçı eğer tarlaya bir emek vermiş ise, emeği mukabili razı edilir.

ÜÇÜNCÜ SEBEP

Tarla sahibinin özrü olur, icare gibi ziraatçılıkta öz­ürler dolayısiyle bozulur, Şöyleki; tarla sahibinin tarlasını satmağa mecbur eden bir borcu zuhur ederse ekilmezden evvel ziraatçılık bozulur ve tarla satılabilir. Ye ziraatçı emeği mukabilinde razı edilir. Ekin bitip yeşil­lendikten sonra ziraatçılık bozulup tarla satılamaz.

DÖRDÜNCÜ SEBEP

Ekinci hastalansa yahut yolculuğu çıksa yahut başka bir mesleğe girmek zorunda bulunsa ziraatçılık yine bozulur.

BEŞİNCİ SEBEP

Ziraatçının hiyaneti zahir olup mahsulü çalmasından korkulmasıdır. Bu suretle diğer taraf ziraat mukavelesi­ni bozabilir. Ve onun bozması ile ziraatçılık bozulur.

Şu meselelerle beraber iki şey’e daha riayet etmek lâzımdır.

İNSAN HAKLARI

İnsan hakkı, insanların her türlü hukukuna riayet edileceği gibi çiftçilikte de birinci derecede riayet edile­cek şey, kimsenin haksızlıkla, zorbalıkla tarlasına teca­vüz etmemektir.

Peygamber efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyuruyorIarki.

“Her kimki bir karış yeri haksızlıkla zabt ederse kıyamet gününde yerin yedi katı halka gibi boynuna geçirilir.”

Diğer bir hadisi i^nfte şöyle buyuruyor

“Her hangi bir insan başkasının toprağından bir karış yeri zabt ederse Allah ona yedi kat yerin nihayetine erişinceye kadar tecavüz ettiği yerin kazmmasını teklif eder. Sonra o yeri arasat meydanında halk arasında hesap bitinceye kadar o haksızın boynuna geçirirler.”

Bu iki hadisi şerifte açıkça beyan buyurulan bir karış yere bu kadar ağır ceza tereddüp ederse başkasının tarlasını veya arsasını kendi tarla veya arsasına katan veyahut hile yoluyla birçok yerleri zabt eden veyahut kendi babasından kalan arazi ve emlakin semtine kendininmiş gibi varis olan erkek ve kız kardeşlerini uğratmayan, zalim kendi halini yani müstehak olacağı cezayı düşünsün bu haksızlıkla zabt ettiği yeri yalan yere yemin yaparak yalancı şahit düzerek mahkeme marifetiyle bile kazansa yine o adam kıyamet günü şu ağır cezaya müstehaktır. Çünkü Peygamber aleyhisselatü vesellem efendimiz zevce­si Ümmi seleme radiyallâhü anhanın odası önünde şiddet­li bir kavga işitti de bunlara çıktı ve şöyle buyurdu

“Şüphesiz bende sizin gibi bir insanım zaman olurki ba­na sizden iki hasım gelirde bazınız haksızken daha düz­gün ifade’i meram etmiş olabilir.

Bende o düzgün sözlerini doğru zan ederek onun le­hine hüküm edebilirim, Binaenaleyh kimin lehine bir müslimin ve gayri müslimin hakkıyla hükmettimse bilsinki bu hak ateşden bir parçadır, isterse onu alsın isterse bıraksın.”

Bu hadisi şerifin bir rivayetinde mu­hakkak ben işittiğime göre hüküm ederim buyurmuştur. Yani benim için eşittiğimden başka türlü hüküm etmek ihtimali yoktur. Hadisi şerifin manasından anlaşılıyor ki Hâkimin hükmü zahir hale göredir. Yani iki davacının ifadeleri ve şahitlerin şahadetine göre hâkim hükmeder. Davacıların ifadelerinden ve şahitlerin şahadetlerinden başkasıyle hüküm caiz olmaz. Bununla beraber yalancı­lık ve yalan yere yemin ve düzgün ifade ve yalancı şa­hit düzmekle mahkemede kendi lehine hasmının aleyhi­ne hüküm alan bir kimse haksızlıkla kazandığı şey ona helal olmaz. Çünkü hadisi şerifin sonunda bende onun düzgün sözlerini doğru zannederek onun lehine bir müslim ve gayri müslimin hakkıyla hüküm ettimse bilsinki bu hak ateşten bir parçadır. İsterse onu alsın, isterse bırak­sın, emri şeriflerinin manası şöyle oluyor, Mahkemede hüküm kazanmakla Allah Teâlâ’nın heram kıldığı şey helal ol­maz yine haramdır.

Bunun üzerine Peygamber efendimi­zin huzuruna gelen iki hasım ağlayarak her biri benim hakkım arkadaşımın olsun demişler ve Peygamber efen­dimiz kendi aranızda hakkınızı tayin ediniz ve helallaşınız buyurmuştur.

Hazreti Ümmi Seleme radiyallâhü anha validemiz buyuruyorki;  “Sure-i Bakara’nın 188. nci ayeti bu vak’ada Peygamber efendimizin mübarek nutku şerifleri üzerine nazil olmuştur.

Şöyleki “Ey müminler aranızda birbirinizin malları­nı heram olarak yemeyin ve insanların mallarından bir mik­tarını yemek için malınızın bir miktarını hâkimlere vermeyinki bildiğiniz halde günâh olarak başkasının malını yemeyesiniz”

Yani sizden herbiriniz haksız ve zorbalıkla başkasının malını elinden çekip almak hırsızlık ve faiz­cilik yapmak ve rüşvet almak suretiyle diğerinin malını yemeyin ve insanların mallarından bir parçasını hâkimlere verdirecek iftirada bulunupta güııah olduğunu bildiğiniz halde nasın malından bir miktarını hâkimlere vermek ve kendiniz yemek için hükümete müracaat edip mahkeme­lerde dolaşmayın zira füzuli olarak sahibinin izni olmaksızın başkasının malını yemek haram olduğu gibi hakim­lere ve daha başka yerlere verdirmekde heramdır.

Mesela elinde bulunan emaneti inkârla mahkemeye müracat olunduğu vakit yarısını kendi yemek için yan­sımda hâkime rüşvet dava vekiline ücret vermek ve ye­timin malını inkârla bir miktarını yine başkalarına vermek ve verdirmek veyahut para alarak yalan yere şahitlik yapıp başkasının hakkını huzuri hâkime iptal etmek gibi;

Hazreti Abdullah İbni Mesûd radiyallâhü anhden (Nebi Sellallahü Aleyhi vesellemin) Şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

“Herkim müslüman kimsenin malını koparmak için yemininde yalancı olarak and içerse kıyamet gününde Cenabı Hakk’ın gazabına uğ­rayarak, Allahın huzuruna çıkar” buyurdu ve müteakiben şu mealde âyeti kerime nazil olmuştur.

“Onlarki Allah’ın ahdini ve kendi yeminlerini çok az bir para ile satarlar işte bunların ahirette hiç nasibi yoktur.” “Kıyamet günü Allah onlara söylemeyecek onla­ra iltifat etmeyecek, onları temiz çıkarmıyacak, onların yalnız nasibi kendilerini ağrıtıp inleten müthiş bir azap­tır.” ( Âli İmran 77 )

Müslüman kardeş!

Aklımızı başımıza toplıyalım şu âyeti kerimelerden ve hadisi şeriflerden vazü nasihat alalım, nefse şeytana uymayalim, hiç bir ferdin ufak bir hakkına tecavüzde etmeyelim. Çünkü ınüslümana âdaletten başka bir şey yakışmaz.

Dünyada insanlar hükümetin kanunlarına riayet et­mezde mahkemede ceza alır hapse düşerse görülüyorki bu adam eşi ve dostunu gördükçe suçlu olduğu tehakkuk ettiğinden dolayı utanıyor. Onların yüzüne bakamaz olu­yor, Allah Teâlâ’nın kanunlarına riayet etmeyenlerde aynı suret­te bu kadar Peygamberberler, evliyalar ve bütün mahlûk içerisinde melekler tarafından vurulup döğülerek Cehen­neme sevk olunduğu vakit bu suçlunun ne derece utana­cağın buna kıyas et, fakat ahiretin ceza evi denilen Cehennem Dünyanın cezaevi olan hapishaneye kıyas olun­maz ki burada utanan kimsede ahirette utanan kimseye kıyas olunsun.

Onun içindirkı Abdulkadir Geylâni hazretleri diyorki;

“Yarabbi eğer beni cehennemde yakacak isen gözle­rimi kör ette öyle yak ki mahşer yerinde gözlerim gö­rürse kimsenin yüzüne bakamam”

Düşünelim böyle bir veli bu derece kıyamet korkusu çekiyorda bizler hiç as­la hatırımıza korku getirmiyoruz. Hâlbuki insanları her kötülükten men edende Allah korkusu ve kuldan utan­masıdır. Bilakis Allahtan kormaz ve kuldanda utanmaz­sa her şeyi yapar.

Unutulmaması gereken ikinci önemli bir hususta; koşulan hayvanları yaylım yerinde kimsenin tarla ve çayırı gibi koru olan yerlere sahibinden izinsiz bırak­mamalı ki o hayvanlar vasıtasiyle kazanılacak mahsûl helal olabilsin şayet bu hususlara riayet edilmezse ka­zancımıza haram girer, haram gıda ise insanları fenalığa sevk eder. Bilâkis helâl gıdada insanların ahlâkını gü­zelleştirerek tâat ve ibadete sevkeder ve kâmil bir insan olurki esas gaye olanda budur. Cenabı hak cümle mü­minlerin imanını kâmil etsin. Âmin

HAYVAN HAKLARI

Çiftçilikte ikinci bir hakta hayvan hakkıdır ki: O da koşulan hayvanın götürebileceği yükü yüklemek ve çe­kebileceği kadar çektirmek lâzımdır. Çünkü hayvanlara taketinden fazla yük yüklemek haksizliktir, zulümdür, o hayvanın yükü üzerine binmek son derece insafsızlıktır.

Çünkü hayvanın yükünü tamam yükledikten sonra üzerine binmek takatinden fazla yük yüklemektir. Sahabe-i Kirâmdan Hazreti Ebu’d Derda radiyallâhü anh ve­fat edeceği zaman kendine mahsus olan devesine hitaben

“Ey deve benimle düşmanlık yapıpta beni rabbine şika­yet etme çünkü ben sana takatinden fazla yük yükle­medim.” Buyurdu. Çünkü hayvanın haklarına riayet et­meyen kimse Allah huzurunda mahkeme olacağını bil­diğinden korkuyordu.

Ve hayvanları aç ve susuz bırakmakta bir haktır in­sanın kullandığı hayvanı aç ve susuz bırakması zulümdür.

Yine pazar yerine satmağa götüreceği hayvanı satacağım diye aç, susuz bırakmak veyahut mezbahaya kesilmeye gidecek hayvanı keseceğim diye aç, susuz bı­rakmakta bir zulümdür.

Çünkü ister kes ister sat hayvan sahibinin elinde ol­dukça sahibi hayvanın aç ve susuzluğundan Allah yanında mesuldür Sebebi ise açlık ve susuzluk gibi daha bü­yük azab olamaz. Şu hayvanların yiyeceği aleş zahirde bir ticaret görünüyorsa da hakikatte ateşe sebep oldu­ğundan bir ateşdir.

Hayvanı döğmekte zulümdür. Bu nedenle hayvanın ba­şına ve yüzüne vurmak daha büyük zulümdür. Hayvan suçlu sayılarak bile olsa yine kıyamet günü başına vur­duğundan dolayı Allah huzurunda mahkeme olacaktır. Hayvanları sevk ederken ucu sivri veya çivili deynek kullanmak aynı surette hayvanı döğmek mesabesindedir.

Yanlarına aşağı kan aktığı vakit daha büyük günah­tır. Şöyleki kendi vücudumuzda birisi tarafından âdi bir vuruşla müte’ezzi olduğumuzu hissediyoruz. Yine böyle birisi tarafından adi bir iğne batırılsa vücudumu­zun daha ziyade diksinip ve müte’ezzi olacağı herkesçe malûmdur.

Sakat, hasta ve zayıf hayvanları çalıştırmakta zulüm­dür. Çünkü kıyası nefs ederek bunu kolayca idrak ede­biliriz. Mesela bir insanın kolu, bacağı ve gözü veya herhangi bir azası sakat olsa veyahut çok zayıf veya hasta olsa sağlam insana teklif edilecek bir iş bu sakat ve hasta insana teklif edilip ve yaptırılırsa acaba adalet ve insafa layık olurmu?

Elbette lâyık olmadığı her akıl ve idrak sahibine açıkça malümdür. Bu insan yine şikayet ve özür beyan ederek kendisinin istirahata ihtiyacı olduğunu temin eder. Fakat hayyan nutku olmadığından birşey anlatamaz ve sahibide onun dilinden anlamazsa vay haline ne o hayvanın kazancında hayır bereket olur ne de ahirette o hayvanın sahibi selamete erer. Sonra hayvan zayıflığı dolayısiyle eğer telef olursa ikinci bir günahta israfdır.

İsraf: Din ve dünyaya faidesi olmayarak zayi olup giden mala denir bu ise kesinlikle haramdır. Cenabı Hakk Ku’ran-i Kerim’inde israf edenler şeytanın kardeşidir buyurmuş Şeytanın kardeşi ise oda şeytandır. Ne büyük günah ve ne kötü ad, öyle ise bir miktar israfdan bahs edelim.

Meselâ: Hayvanın telef olacağı bir yerde onu bırakıp içeri almamak bazen kurt yer bazende zayıflığından bir dere­ye veya çukura düşer ölür. Bazen hırsız götürür her ne suretle olursa olsun hayvan faidesiz zayi olup gittiğinden buna İsraf denir sahibi de müsriftir. Öyleki, bir küçük ve zayıf dana veya ufak bir kuzu diye bırakmamalıyız bir danaya bir öküz veya bir inek bir kuzuya bir koyun veya bir koç gözüyle bakmayan köylümüz senelerce ka­zancını şarktan gelen öküze veya ineğe veriyorki onlar haddi zatında bir danadan ileri gelmiştir.

Eğer bir adam bir tarlaya bir tohum ekerde vakti geldiği zaman o mahsulü biçip toplamazsa bu da israfdır. Çünkü nimet ve rızıktır. Biçilip toplanmadığı takdirde faidesiz zayi olur gider. Ağaç üzerinde meyve yetişir ve zamanında toplanmaz zayi olursa oda israfdır.

Bir insan mahsulünü içeri alır fakat iyi muhafaza edemez, meselâ rutubetli yerlerde tahıl bitlenirse yahut fare yerse veyahut patates, soğan ve herhangi bir yaş sebze veya meyveye iyi dikkat etmezde çürür zayi olursa o da israfdır.

Ekmeği sofra üzerine fazla dökmek de israfdır. Çün­kü sofra üzerine ekmek çok dökülünce parçalanır ve üzerine yemek dökülür ekmeğe hürmet azalır ve bazende yenmez bir hale gelir ve çocukların eline ekmek verip sokaklarda ayaklar altına dökdürmekte israfdır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ekmeği muhte­rem tutunuz” buyurmuştur. Yani ekmeği ayakaltında bırakmayınız. Ekmeğin kadrini küçültmeyiniz. Hâlbuki sofra üzerine çok ekmek döküldüğü vakit kadri küçülü­yor çocukların eline verildiği zaman ayakaltına bırakı­lıyor hele çöp tenekelerine atılıp çöp arabasına verildiği vakit yahut sofra bezleri ayaklar altına silkindiği vakit asla ekmeğe hürmet kalmadığı gibi bilâkis küfrani nimet oluyor. Her kim ekmeğe hürmet etmezse Allah Teâlâ onu açlıkla terbiye eder.

Et ve peynir gibi çabuk zayi olacak şeyleri iyi mu­hafaza edemez de zayi olursa bu da israfdır. Bunların her hangisinin zayi olacağını his ederde biran evvel fakire verirse defterine sadaka sevabı yazılır.

Bir insan elbise ve ayakkabıyı iyi muhafaza edip de güzel giyinemezse o da israftır. Mesela aynı meslek­ten iki kişinin birisi elbiseyi bir sene giyerde o biride altı yahut sekiz ayda yırtarsa yahut lekeledir giyilmez bir hale getirirse bu da israfdır. Bir odada lambayı ihtiyacından fazla yakmakta israftır.

Mesela kırk mumluk bir lambanın aydınlatması kâfi geliyorsa altmış mumluk lamba yakmakta israftır.

Cenazenin kefeninide sünnet miktarından ziyade yap­mak meselâ erkeklere iki kat kefen bir kıyamet gömle­ği ve kadınlara iki kat kefen bir kıyamet gömleği bir başörtüsü birde dıştan bir kuşak hulasa erkeğe üç ka­dına beş parça kefen sünnettir.

Bunun üzerine bir kat daha ziyade yapmak yahut enini, uzununu haddinden fazla yapmakta israftır.

Allah Teâlâ’nın yasak ettiği herhangi bir yere malını sarf etmekte israftır. Meselâ içkiye, zinaya, kumara, çalgıya, oyunbaza, para vermek gibi;

Gelelim yine mevzuumuza Tavuk, Hindi gibi kümes hayvanlarını başları aşağı tutmak zulümdür. Hâlbuki köylülerimiz bu hayvanları saatlerce baş aşağı asarak şehire getiriyorlar ve şehirlimizde aynı surette pazardan eve götürüyorlar, hiçte biri hatırına getirmiyorki bu hayvan yürürken başı yukarıda olduğu halde yürüyor simdi böyle başı aşağı olduğu halde müte’ezzi (eziyet çekme) olurmu yoksa olmazmı?

Kendimize kıyas edelim gerek yürürken gerekse otururken başımız yukardadır. Bizi başı aşağı assalar ne kadar müte’ezzi olur ve nekadar tahammül edebiliriz?

Fakat hayvanın nutku olmadığından ifadeyi meram edemiyor biz zannediyoruz ki tahammül ediyor ne tahammül bazanda bakıyorsun hayvan yolda murdar ola­rak ölmüş bu surette günah iki olur.

Birincisi zulüm ile hayvanı öldürmek, İkincisi faidesiz zayi olup gittiğinden israfdır ki her ikiside günah-i kebâirdir.

Kolaylık olsun diye bu kümes hayvanlarını boğazlandığı gibi hemen diri, diri tüylerini yolmakta zulümdür günahtır. Çünkü hayvana eziyettir.

Bir taraftan hayvan can veriyor, canın acısı, bu yet­miyormuş gibi bir tarafdanda tüyü yolunuyor.

Önemli bir bir mesele:

Tavuk boğazlandıktan sonra karnı ya­rılıp içerisinin pisliği temizlenmezden evvel tüyü kolay yolunması için kaynayan suyun içerisine sokulurda su­yun kaynaması durmaz veyahut suyun kaynaması durur tekrar kaynarsa tavuğun eti murdar olur yenmez. Eğer su kaynamıyorsa tavuk suyun içerisine sokulur ve yine kaynamadan çıkarılırsa temizdir.

Yüklü hayvanları güneş altında uzun müddet bek­letmek ve binek hayvanının sırtına bindiği halde hayva­nı durdurup şununla bununla konuşmakta hayvana fûzuli eziyet olduğundan zulümdür. Çünkü yük ve binek hayvanları insanlar kolaylıkla nakledemiyeceği bir yükü hayvanın sırtına yüklemek suretiyle kolayca nakletsin ve piyade olarak kolayca varamayacağı bir mahalle hay­vanın sırtına binmek suretiyle kolayca varması için halk olunmuştur. Öyle ise hayvanın sırtına bindiği ve yük yüklediği halde hayvanı durdurmak elbette zulümdür.

Bakınız Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz hadisi şeriflerinde buyuruyor ki;

“Hayvanların sırtlarını minber yapmayınız Çünkü Allah Teâlâ o hayvanları size ram etti ve itaat edici kıldı ki uzak şehir ve köylere varasınız için o şe­hir ve köylere kolaylıkla varamazdınız. Ancak nefisleri­nizi birçok müşkilata koştuktan sonra varabilirdiniz.”

Yani hayvanlar sizin çetinlikle varabileceğiniz uzak mesafelere kolaylıkla varasınız için halk olunmuştur. Şu halde camilerdeki minberler gibi hayvanların sırtları hi­tabet yeri değildir. Hayvanın üzerinde iken hayvanı dur­durup konuşmak bu hadisi şerif mucibince yasaktır ve zulümdür. Konuşmak icabetiği vakit hayvanın sırtından yere atlamak layıki adalettir.

At, Katır ve Merkep gibi eti yenmeyen hayvanlar ih­tiyarlayıp iş göremez hale geldikleri vakit şurada bura­da perişan bir halde terk edilmeside zulümdür. Hiçbir işe yaramayan hayvanı boğazlayıp derisinden istifade etmek mübahtır.

Öyle perişan ve muaddel terk etmek günahtır.

Hayvanları tehammüllerinden fazla yürütmekte zu­lümdür.

Hayvan gerek koşulsun gerek binilsin dinlenmeye muhtaç olduğu vakit dinlendirmek bir haktır, Öyle ise hak sahibinin hakkını kendisine vermemek elbette zu­lümdür.

Hayvanları boğazlarken eziyet etmek ve bilhassa kör bıçakla kesmek günahtır. Hayvanı kesmek mübah fakat öyle zalimane şiddetle yatırmak güya eline bir düşmanı geçirmiş gibi muamele yapmak heramdır Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyorlar.

“At, Deve, Manda, öküz, İnek, Koyun vs. insanın bütün işlerinde kullanılan bil cümle hayvanatın yediril­mesi, içirilmesi, yatırılması, kaldırılması, ve timar edil­mesi gibi her türlü haklarına riayetle Allah Teâlâ’dan korkun ve hayvanları çok zahmet ve meşakkate sokmayınız. Şöyleki, binilmeye, kullanmağa selahiyeti olsun.”

Bu hadisi şeriften açıkça anlaşılıyorki hayvanların haklarına riayet etmeyen sahipleri Allah Teâlâ katında mes’ul olacağı gibi bilumum Belediyeler için şayanı dikkat bir ağır mes’uliyet vardır. Ye hayvanları korumak için ce­miyetler kurulmadığından dolayı müslümanların her fer­dine o mes’uliyetten bir hisse isabet eder.

Diğer bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor. “Eğer hay­vanat hakkında yaptığınız fena muameleden bağışlansaydınız çoğunuz bağışlanmış olurdunuz.”

Yani hayvan hakkından kurtaracak kimseler pek az olur demektir.

Müslüman kardeş!

Hayvan hakkına riayet edelim şu iki hadisi şeriften anlaşılıyorki hayvan hakkı insan hak­kından daha büyüktür. Çünkü birinci hadisi şerifte hay­vanların hakkına riayetle Allah Teâlâ’dan korkun buyuruyor bu ne büyük emir ve ne şiddetli sakındırmadır. Yani hayvan hakkından çok sakınınız demektir. Mesela bakarsın ada­mın birisi çok büyük haksızlıklar yaptığı vakitte ona “Allah’tan kork” derlerki bu sözden o adamın Allahtan hiç korkusu olmadığı anlaşılır. Çünkü Allahtan korksa bu kadar zulmü irtikâp etmez. Peygamber efendimizde hay­vanların haklarının büyük olduğunu bizlere bir cümle ile açıklamıştırki: O da “Allahtan kork” emridir. Yani Allahtan korkusu olan bir müslüman Allahın emaneti ve kendi menfaati için yaradılmış olan bu hayvanlara kar­şı zulüm etmez demektir.

İkinci hadisi şerifte hayvan hakkından kurtaracak kimselerin pek az oluşu yine hayvan hakkının büyük ol­duğunu açıklamıştır, bu hak az ve küçük olsaydı hayvan hakkından kurtaranlar yani Allah huzurunda mahkeme olduklarında berat edenler çok olurdu mademki hayvan hakkından kurtaran berat edenler pek azdır. Öyle ise hak çok büyüktür şu halde hayvanlara eziyet etmek her ne surette olursa olsun heramdır.

Bıldırcın ve keklik gibi kuşların başlarını koparmak suretiyle öldürmek zulümdür ve son derece insafsızlıktır.

Çünkü İslâm dininde meşru olan gerek bu gibi kuş­lar gerek sair hayvanları insani bir şekilde keskin bir bıçakla ve besmele ile kesmek lâzımdır.

Aksi takdirde böyle vahşice başları koparıldığı zaman temiz hayvanın eti pis olur yenmez ve keserkende ke­miğin içersinde bulunan iliğe bıçağı vurmamak lazımdır. Çünkü hayvana eziyet olduğundan mekruhtur.

Manda, sığır, koç ve horoz gibi hayvanları birbiri ile döğüştürülmeside zulümdür. Günahtır. Çünkü fayda­sız boşu boşuna hayvana eziyyettir.

İnsanlık ve İslâm dininin icabı bu gibi hayvanların döğüştüklerî görüldüğü vakit hemen onları çabukça ayı­rıp müptela oldukları eziyetten kurtarmak lazımdır.

Müslüman kardeş!

Çocuklarımıza varıncaya kadar hayvan haklarını tavsiye etmek her ana ve babanın üze­rine borçtur. Çünkü görülüyor ki çocuklar hayvanların haklarını bilmediklerinden dolayı hayvanları taşlıyor ve fena muamelede bulunuyorlar ve nihayet ellerinde hayvanlarıda güvercin serçe gibi hayvanlarıda öldürüyorlar.

Allaha hamd olsunki beni bu risaleyi yazmağa muaffak kıldı. Allah cümlemize okuyup içindekilerle amel etmemizi nasıb ü müyesser kılsın. Âmin.

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

 وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ


[1] Düzenlemede günümüz insanı için bazı kelimeler manayı bozmayacak şekilde tahvil edilmiştir.

[2] Hisse’i şayi’a : Meselâ şu araziden çıkan hasılatın yarısı yahut üçte biri yahut dörtte bir demektir. Yahut bugünkü ticari nisbetlerde konuşulan yüzde elli yahut yüzde kırk veyahut yüzde otuz gibi bir nisbet demektir.

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR


بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

“Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe(sperm)den, sonra alaka (embriyo) dan, sonra biçimlenen ve biçimlenmeyen bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız. Sonra güç (ve kabiliyetler) inize ermeniz için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülür, kimi de ömrün en kötü çağına(ihtiyarlığa) itilir ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (çocukluğundaki gibi bedence ve akılca güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çifti bitirir.”   (Hac, 5)

VARLIK VE YOKLUK

“Varlık” kelimesinin en zengin ve en derin anlamına Arapçada rastlamaktayız (ve-ce-de) fiilinden gelmektedir, Vücûd, vicdan, vecd ve vücd mastarlarını üreten (ve-ce-de)’nin anlamı, “bulmak”tır.

Vücûd kavramının diğer manası da, beş duyu ile idrâk edilen, bulu­nan ve belirlenen şey demektir. Bu anlamda beş duyu vasıtasıyla algılanan şeyler vardır, diyebiliriz. Hâlbuki beş duyu ile bilemediğimiz, ama akla göre var olan varlıklar da vardır.[1]

Mutlak varlık, Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ, her şeyi yaratan ve yok edendir.

Var oluşun sebebi ve dayanağı Allah Teâlâ’dır. Yaratma, Allah Teâlâ’nın kendini göstermesi, kendini gerçekleştirmesidir. Yaratma, onun için güç değildir. Allah Teâlâ, bu varlık dünyasını yaratmadan önce başka varlık dünyaları yaratmıştır; bu içinde yaşadığımız varlık dünyasının yok olmasından sonra da, yeni yaratmalarına devam edecektir.

Allah Teâlâ, diğer varlıkları yaratmış ve zamanın içine atmış ve onun içindeki varlıkları da “varlık” ve “yokluk” ile karıştırmıştır. Buna göre varlık meselesinde cevaplandırılması gereken ilk sorulardan biri, Allah Teâlâ dışındaki varlığın gerçekten var olup olmadığıdır.

Varlık, var’mı dır; yoksa algıladığımız varlıklar yok mudur?

 Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum yok’a bakıyorum açıkça var’ı görüyorum.[2]

Yokluk’u düşünmek çok zor bir konudur. Aslında yokluk, var olmanın yeni bir şeklidir. Başka varlığa dönüşmek çoğu kez yok olma olsa da, yeni oluşum da, yokluktan var olma gibi bir şeydir.

“Ayniyyet nedir?

Ayniyyet yokluk ile bilinir. Seni bu Dünya meşgul etmesin. Kesreti (bu dünya ve on­daki her şeyi) perde görüp kendini perdelenmiş sanmayasın. Her işi Hakk’la hak edesin. Memur ettiğimiz işi, Allah Teâlâ’ya kul olma meselesi bilip, kendini mânevî yük­selmeden halî saymayasın.” [3]

Bu yokluk ve varlığın arasında mutlak varlığın Allah Teâlâ olduğunu bilen insan nefsine pay çıkarmayıp, Allah Teâlâ’ya varlığı kendine yokluğu tercih etmelidir. Bu şekilde huzuru ve hakikâtin yüksek mertebelerine erer.

Ey padişah, ben senin ulu kapında sığınak bulmuşum,

Senin katına yüzüm kara gelmişim,

Dört nesne getirdim ki, bunlar senin ihsan hazinende yoktur:

Yokluk, isyan, güçsüzlük ve günah getirmişim.[4]

Bir adam yokluğa erişir, kendisine yokluğu ziynet edinirse, o adamın, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem gibi gölgesi olmaz. “Yokluk benim iftiharımdır” sırrına ziynet yokluktur. Bu çeşit adam, mumun alevi gibi gölgesizdir. Mum, baştan aşağı alevden ibarettir. Gölge onun çevresine uğrayamaz. Mum kendisinden de kaçtı, gölgeden de. Mumu dökenin isteğine uydu, ışığına sığındı.

Mumu döken muma der ki; Seni yok olman için döktüm. O da, ben yokluğa kaçtım diye cevap verir. Bu var olan ışık, lazım bir ışıktır, geçici ve arızi ışık gibi değil.

Mum ateşe tamamı ile yok oldu mu artık ondan ne bir eser görürsün ne bir ışık! Suret ateşi karanlığı gidermek için mum suretinde durur. Beden mumu şu görünen mumun aksinedir; yok oldukça can nuru artar. Bu ebedi ışıktır, mumsa geçici. Can mumunun alevi, Allah Teâlâ’ya aittir. Ateşten meydana gelen şu ateş, nur olduğundan geçici gölge, ondan uzaklaşmıştır. [5]

Yokluk haline kavuşmak için, istekleri terk edip ve arzularından ayrılmak gerekir. Böylece yokluğun içine düşen varlığın yokluk olduğunu Allah Teâlâ’dan başkası olmadığı ve O’na muhtaç olduğunu görür.[6] Yokluk haliyle bütün şeylerde Allah Teâlâ’nın varlığı açığa çıkar.[7]

Yokluğun zevkini suda görürüz. Tad ve renkten kendini arî kıldığı için hiç bıkılmadan devamlı içilmek istenir. [8]

Hızır, gemiyi kötü kişilerin ellerinden kurtarabilmek için deldi, kırdı. Mâdemki kırık gemi kurtuluyor, sen de kırıl! Emniyet yoksulluktadır, yürü yoksul ol. Madeni olan ve madenden birkaç parası bulunan dağ, külünk, kazma yaraları ile paramparça oldu.[9]

Bâtın’ın, Hakk’ın bir yüzü.

Zâhir’in ise, Hakk’ın aletidir.[10]

İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi Hazretleri bu konuda buyurur ki;

“Yok olunur, var olunur.”

 “Yok olun. Yok olursanız, Allah Teâlâ var olur.”

“Gardaşlarım! Nâci denilen fırka sizlersiniz. Bakarsınız bazı kişiler tarîkata giriyorlar. Çok geçmeden acayipten garaipten bahsetmeye kalkışıyorlar. Kendilerinin bir adam olduklarını zannediyorlar. Fakat büyük kim, küçük kim, o sonra belli olur.  Bizim tarîkatımıza gelen kimse uzun yıllar çalışır. Ancak kendi küçüklüğünü (yokluğunu) fark eder. Yetmez mi bu fark. Çünkü keramet (varlık) kulu Allah Teâlâ’dan uzaklaştırmaya yarar.[11]  İnsan, Ahlak-ı Muhammedi ile ahlaklanmalı kuldan istenen budur.  İnsan ile ebedi âleme gidecek kazanç da budur.[12]

“Bir gün bize iki kimse geldi.

“İsmail Efendi, sen bu şeyhliği buldun mu?  Çaldın mı?  Aldın mı? Dediler.

 “Bende onlara; ne buldum, ne çaldım, ne de aldım. Hini sabavetimden beri, kendimi bir yokluk içinde ve yok bilirim;  dedim.”  Onlar;

“Haydi, İsmail Efendi, imtihanı kazandın dediler.”

—-

Eskiden tarîkata intisap için gelenlere, şeyhler ilkönce şunu telkin ederlerdi.

“Gardaşım, yüz sene önce sen var mı idin? Yüz sene sonra var mı olacaksın?”

Sorulara hayır cevabını veren ihvana;

“Gardaşım, iki yokluğun arasında olan da ne varlık olursa sen O’sun. Buna göre hareket et.”

Yokluk tevhit mertebesinin başlangıcı ve sonudur. Tarîkat yok’tan, var’a giden bir yolculuktur.

Hz. MEVLÂNA’NIN GÖRÜŞLERİ

Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîz, varlık ve yokluk meselesini şöyle kurmaktadır: Yokluk, insanda bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Bu ihtiyaç çok yönlüdür. Bir yönü de, insanın ham kabiliyetlerle dünyaya gelmiş olması sebebiyle olan ihtiyacıdır. İnsan, imkânlar yani sonradan olabilecek ârizi sıfatları taşıyabilecek varlıkdır. İçinde var olan tohum hakkındaki kabiliyetsizleri geliştirebilecek bir imkâna sahiptir. İşte, insan im­kânlarını kullanıp, varlığını geliştirir ve zenginleştirir.

“Bizi yokluktan ciğeri yanmış, susamış bir halde sen var ettin de gözümüzü şu devlet çeşmesine diktin” diyen Hz. Mevlânâ’ya göre, insandaki susamışlık denen ihtiyacı, “tüm varlık” dediği İlâhî aşk yaratmak­tadır. İnsanı halden hale koyan, değiştiren ve geliştiren varlığın en büyük noktası olan ilâhî aşktır.

Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz mesela; armut ağacını, benlik için bir motif olarak kullanır. Armuttan, yani benlikten inmesini tavsiye eder. Varlığından, benliğinden inmedikçe doğru göremezsin, şaşarsınız. Benliğinden indin mi, düşüncen de düzelir, gözün de doğru görür; sözün de doğrudur. İşte o zaman terk ettiğin o benlik ağacının dalları, yedinci gökte bir baht ağacı olur. Ondan indin mi, Allah Teâlâ rahmetiyle o ağacı değiştirir. Görüldüğü gibi, Mevlâna insan varlığını yok saymakla, varlık âle­minde yer edineceğine işaret ediyor, halden hale geçirir ve daha da zenginleşirir. Varlık âleminin ötesine geçebilmek için, “Buna benim gözümle bak!” diyen Mevlâna’ya göre, aşk içinde aşkı seyretmek, varlıktan kurtulmayı, addan ve sandan vazgeçmeyi gerektirir.

Geçici, arık ve kararsız varlığın, ebedî Rabbin varlığından geldiğini hatırlatan Mevlâna, geçici varlık kendini ona ısmarladığı zaman ölümsüz­lüğe erişir, görüşünü beyân etmekle, hedef göstermektedir. “Kendine gel, varlığını bu yüceliğe feda et. İlâhî denizin avucuna gir, yok olmaktan kurtul. Varlığını sat, damladan vazgeç de inci­lerle dolu denizi satın al!” öğüdünü vermektedir.

Diğer taraftan Hz. Mevlânâ, yoklukla varlık arasında çok ilginç bir ilişki kurmaktadır. Ona göre, Mi’râc edenlerle beraber olursa, onların safında durursa, yokluk bir Burak gibi onu alıp yücelere ağdırır.

Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîzin anlayışında Mi’râc, mekân olarak göklere ağmak değildir. Kamışı şekere ulaştıracak şey Mi’râc’tır. Bu Mi’râc, buğunun göğe ağması değildir; ana karnındaki çocuğun bilgi ve duygu derecesine ağmasıdır. Böylece onun anlayışında, insan bilgilendikçe yücelir, o bilgi onun Mi’râc’ı olur. Mutlak Varlık, yani Allah Teâlâ, yoklukta iş görür. Yoğu var edenin iş yurdu yokluktur. Bu tıpkı şuna benzer. Hiç kimse yazılmış kâğıda yazı yazmaz. Fidanlığa yeniden fidan dikmez. Bir şey ekilmemiş yere tohum ekilir. Sen de bir şey ekilmemiş yer ol, yazı yazılmamış bir kâğıt kesil de, İlâhî öğretiyle şereflen ve o sana tohum eksin, diyerek insanın ben­lik ve parça-buçuk bilgilerden arınmasını istiyor. Mevlâna, dervişçesine varlığının başını kesmesini ve varlığından ge­çip yok olmayı isterken, “Sen atmadın, attığın va­kit” (Enfâl, 17) âyetinin sırrını hedef almaktadır.

Hz. Mevlânâ’ya göre, dünyâ yokluktan korktuğundan yolunu sapıtmıştır.  Aslında yokluk sığınılacak yerdir.

Bilgiyi nerede arayalım?

Varlığı bırakışta.

Elmayı nerede arayalım?

Elden vazgeçişte.

Böylece Hz. Mevlânâ’nın yokluk anlayışında hiçlik değil, yeni bir var­lığa kavuşma, bir yücelme ve tazelenme vardır. Yokluktan korkma psiko­lojisi insanı yoldan çıkarır. Onun için bu korkuyu, dünya insanlı­ğından gidermelidir. Hz. Mevlânâ, benliğine ancak geçici benliğinden sıyrılınca kavuşacağını, hakîkî benliğe, düşünce ve akılla varılamayacağını, ancak yok olmakla varılacağı öğüdünü vermektedir. Hz. Mevlânâ, insanın noksan­lıklarını, yokluklarını, olgunluğu, bütün sanatların ve hünerlerin aynası olarak görmektedir. Elbise biçilip dikilmişse, terzi sanatını nasıl gösterir?

Zayıf hasta bulunmazsa, hekîm sanatını nasıl icra eder?

Bakırların horluğu, bayağılığı meydanda olmazsa, kimya nasıl görünür?

Diye sorular sormak­tadır. Yokluk ve noksanlıklar, insanı araştırmaya itiyor. Tüm sanatlar, noksanlıkların giderilmesiyle ortaya çıkıyor. İnsanlardaki noksanlık, hamlık ve yokluklardan doğuyor. Öyle ise, yokluk, varlığa, ol­gunluğa ve yücelişe gebedir.

Hz. Mevlânâ’ya göre, zıddı meydana çıkaran şey onun zıddıdır. Bal sirke ile belirir. Kendi noksanını, yokluğunu gören kişi, olgunluğa on atla ko­şar. Kendini olgun sanan, bu zannı onu engelleyeceğinden Allah Teâlâ’ya koşamaz. İnsanın canında olgunluk vehminden daha kötü bir şey olmadığını söyleyen Hz. Mevlânâ, kendini görme gidinceye kadar gönül ve gözünden çok kanlar akacağını, İblis’in de “Ben ondan hayırlıyım” ifade­siyle değerini kaybettiğini öğütlemektedir.

Ona göre Allah Teâlâ’ya yakınlık, ne yücelere ağmaktır, ne aşağılara inmektir; varlık hapishanesinden kurtulmaktır. Yok olan için ne yukarı, ne aşağı, ne çabukluk, ne uzaklık ve ne de geç kalış vardır. Allah Teâlâ’nın sanat tezgâhı yokluktadır. Sen aldanmışsın, ne bileceksin yokluk nedir? Bir devlete, bir şerefe ulaşınca neşelenmenin tam tersi, onları kaybedince duyulan yokluktur. Bu tip adamın bütün varlığı yokluktur. Yoksulluk, horluk onun övüncüdür, yüceliğidir diyen Mevlâna, varlıkla yokluğu tamamen psi­kolojik bir boyutta aramaktadır.

Mevlâna, Allah Teâlâ’ya yalvarırken, varlık ile yokluk arasındaki farkı insa­nın mânevî yapısında arar.

“Allah Teâlâ’m! Sözün, harfin bittiği durağı cana göster. Göster de tertemiz can, başını ayak yaparak o çok geniş yokluk alanına gitsin. O kadar geniştir ki, o yokluk alanı, bütün bu hayâl ve varlıklar hep oradan azık alırlar. Hayâller, yokluğa karşı pek dardır, ondan dolayı hayâl, gam sebeplerindendir. Varlık ise, hayâlden de dardır. Duygu ve renk âlemi ise, hayâl ve varlıktan da dardır, dapdaracık bir zindandır,”

Düşüncesini ileri süren Hz. Mevlânâ, varlığın yokluktan dolayı feryat etmediğini, tam tersine yokluğun varlığı kendinden uzaklaştırdığını, onun için sen;

“Yokluktan kaçıyorum deme; asıl senden kaçan odur. Görünüşte gel der, seni kendisine çağırır, ama iç yüzden kovuş sopasıyla seni sürer, kendinden uzaklaştırır. Varoluş, yoklukta gizlidir. Yokluk en yüce mertebedir. Onun için yok-yoksul kişiler yarışı kazanmışlardır; ödülü almışlardır. Önemli olan beden yokluğudur, dilencilik değil.”

Mevlâna, yokluk âlemi ile varlık âlemi arasında bir yol ve sıkı bir ilişkinin olduğuna dikkat çekmektedir. Bu ilişki yeniden yaratmayı, sü­rekli oluşumu ve kâinattaki yenileşmeyi meydana getirmektedir. İnsanın beden ve psikolojik yapısında da aynı yenileşmeler, bu ilişkinin neticesinde olmaktadır. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir:  “O yokluk çölünden, şu görünen âleme özlemler çeke-çeke, bölük-bölük kervanlar gelmede. Bu çölden her akşam, her sabah kervan üstüne kervan geliyor. Geliyor; biz geldik, nöbet bizim, artık sen git diye yerimizi-yurdumuzu alıyor. Çocuk, akıl gözünü açtı mı, baba tezce pılısını-pırtısını kağnıya yüklüyor. Oradan bu yana, bir ana cadde var; oradan buraya geliyorlar, buradan oraya gidiyorlar. İyice bak da gör, oturmuşuz da otururken gidiyoruz biz; yeni bir yere gidiyoruz biz; ama sen görmüyorsun. Sermâyeni bugün için değil, ileride bir şey yapmak için biriktirir, hazırlarsın. A yola tapan! Yolcu ona derler ki, yol alışı, gidişi ileriyedir. Gönül perdesi ardından da bıkmadan, usanmadan, soluktan soluğa hayâl sürüleri gelmededir. O düşünceler, hep bir fidanlıktan gelmeseydi, nasıl olurdu da hepsi de bölük bölük, gönül kaynağına koşmada. Testilerini doldurup giderler, boyuna belirirler, meydana çı­karlar; gizlenirler, izleri belirmez. Düşünceleri, gökyüzünün yıldızları bil! Bir başka göğün çevresinde döner onlar.”

Yokluk âleminden gönül aynasına her zaman hayâl ve düşünceler gelip-gitmekte olduğunu ileri süren Hz. Mevlânâ, bu geliş ve gidişlerin bir ilişkinin ifâdesi olduğunu vurgulamaktadır. Bu beyitlerde âlemin her an yokluktan var olduğunu, tasavvuf terimiyle “gayb” âleminden “ayn” âlemine geldiğini ve gene o anda “ayn” âleminden “gayb” âlemine gittiğini, âlemin her an yeniden yeniye yaratıldığını, iç âlemde de bunun böyle olduğunu, yeni düşüncelerin, yeni hayallerin belirdiğini, adetâ oturduğumuz halde her an yeni bir yerde, yeni bir yaratık olarak gittiğimizi anlatıyor. Kâf Sûresi’nin 15. âyetinde “İlk yaratılışta âciz mi kaldık? Hayır, ama onlar, yeni bir yaratılıştan şüphe içindeler” ifadesini, sûfîler hem ölümden sonra dirilişe, yani âhiret âlemine delil olarak kabul ederler; hem de bunu her an yaratılışa işaret sayarlar ve bu tarzda yorum­larlar. Yenilik konusunda varlık ve yokluğu, Hz. Mevlânâ kadar derinlemesine inceleyen ve o düşünceyi düşüncesine yerleştiren birini bulmak çok zordur. O, yeniyi takip etmesini, eskiyi; kokmuş ve çürümüş şeyleri atmasını, yok etmesini şöyle tavsiye eder:

“Yeniyi al, ver eskiyi; çünkü her yılın geçen yıldan üç kere daha üstündür, daha fazla. Hurma fidanı gibi vergili, bağışlı olmazsan, var, eskiyi eskiye kat, yığ ambara. Eski, kokmuş, çürümüş şeyi, görmedik kişiye armağan götür.”

Mevlâna, yokluğun varlıktan önce geldiğini, başka bir ifâde ile yokluğun cevher, varlığın da araz oldu­ğunu savunmaktadır.

“O kavuşma, ölümsüzlük içinde ölümsüzlük, varlık içinde varlık; fakat önceden o varlık, yokluk içindedir.”

Bu görüşüyle, Mevlâna Mülk Sûresi’nin 2. âyeti ile Bakara Sûresi’nin 28. âyetine işaret etmektedir. Mülk Sûresi’nde Yüce Allah Teâlâ önce yokluğu, sonra varlığı yarattığını ifâde etmektedir. Orada geçen “Mevt,” varlıkların ölümünü değil yokluğu; “Hayat” kavramı da varlığı ifâde etmektedir. Bunun böyle olduğunu Bakara Sûresi’nin 28. âyetinden öğre­niyoruz.

“Siz yokken sizi var eden Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Sonra sizi O öldürecek, tekrar sizi O diriltecek.”

Ayette geçen birinci “Mevt,” yokluğu; birinci “Hayy” ise, varlığı; ikinci “Mevt,” ölümü; ikinci “Hayy” kavramı da âhirette yeniden yaratı­lışı ifâde etmektedir. Bundan anlıyoruz ki, yokluk da yaratılmıştır. Mevlâna, yeniden doğmak için yok olmak gerektiğini söylerken, her yok oluşun ardından bir yeniliğin doğacağını işaret etmek­teydi.

“Kendine gel, tereddüt etme, önce yok ol, yokluğa daldıktan sonra, doğudan baş göster ve aydınlat.”

Mevlâna, neden yokluğa dalmasını istediğini açıklar. Birincisi beytin sonundaki “yeniden doğma” faaliyetidir, ikincisi de benliğin açığa çıkarılmasıdır. Çünkü ona göre benlik, düşünceyle açığa çıkmaz, yokluktan sonra açılır ve ortaya çıkar. 

“Bu ben, düşünceyle nasıl açığa çıkar?

O ben, (fena) yokluktan sonra açılır, meydana çıkar.”[13]

YOKLUK BİLGİSİ’NE GİRİŞ

Küçüklere, “Büyükler ne yaptıklarını bilirler” diye öğretilmiştir. Büyükler, hep “Yokluk Bilgilerin arttıkça ilerleyip yükseleceksin” derlerdi. Müridde, sulûkünü bitirene kadar bu öğretilen gö­rüşlerle, bitirip icâzetini almaya çalışır.

İrşadının daha ilk yılında şeyhler, halifeler ve müridler, çokta far­kında olmadıkları, yokluk bilgisini görüp şaşırıp kalmaktadırlar. Daha sonra bu durumun, normal olduğunu düşünebilirler. Aslında yokluk bilgisinde tetkikler derin­leştikçe, her makamda anlamayan bir­takım kişiler olduğu fark olunur.

 “Mürşid-i Kâmil”miş gibi, gerçekten de güvenilir dayanak” rolü oynayarak, kuruntularını ve “seyr sorumluğu” yüklenen pek çok müteşeyyih vardır. Tembel ve kaba, yüksekten atılmış sözlerini korkak davranışlarıyla yalanlayanlar, yaradılışlarındaki boyun eğme eğilimleri nede­niyle vazifesini beceremeyen şeyhler sa­yılamayacak kadar çoktur. Bizler büyük bir aldır­mazlık içinde maneviyat taliplerine, ne dediği anlaşılmaz eser verenlere, doğruyu dahi konuşamayan dil şeyhleri­ne söz söyletmeyi değer bulmuyoruz. Tekkelerde veya kendi zaviyelerinde dahi düzen kuramamış şeyhlerin, düzenleme usûllerini görüyor; sesi duyul­maz, sözü anlaşılmaz vaaz derslerini dinlemiştiriz.

Nefis Terbiyesinin her türlüsünde ve her düzeyinde yokluğa doğruliği gördükten sonra, bunun nedeninin, taliplerin seviyelerine göre yöneten, bilinmeyen kimi kurallardan kaynaklanabilece­ğini düşünülebilir.

İşte bir seyrdeki düzen için­deki taliplerin nasıl yükseldiklerine, yüksel­dikten sonra da ne olduklarına ilişkin araştırma yapmak gerekmektedir. Şimdi;

Zamanla nefis terbiyesinde her mürid, kendi yokluk bilgisi düzeyine doğru yükselme eğilimindedir.

Usûlü böyle ortaya koyduktan sonra, seyr makamları inceleyen, “Nefis Terbiye Sistemini”ni anlayabilir.

Makam, belli rütbe sırala­rı olan hususlar için kul­lanılır. Terbiyedeki usûl, tüm seyr makamları, dolayısıyla insan yapısının tümünü an­layabilmenin anahtarıdır. Farklı olma özentisi içindeki birkaç kişi, Nefis Terbiyesinin dışında kalma­ya çabalayabilirler, ama ticaret, siyasa, devlet memurluğu, askerlik, din ve eğitim alanlarındaki herkes terbiyedeki makamlarla ilgi­lidir; hepsi de “Yokluk Bilgisi”nin etkisinden kurtulamamıştır.

Demek ki yeterince süre olduğu varsayıldığında her mürid, kendi yokluk bilgisi düzeyine ulaşır ve orada kalır. “Seyrin Tamamlayıcı Usûlü”ne göre:

Zaman içinde her seyr, onu yapmakta olan mürid tarafından Yokluk Bilgisi’ne vuslat eğilimindedir.

Tabidir ki tüm taliplerin yokluk bilgisi düzeyine eriştiği pek az gö­rülür. Çoğu durumlarda seyr makamının amaçlarına ulaşması için birtakım çaba­lar gösterilir. İşte bu çalışmalar, çok zaman daha kendisinin bir sonraki yokluk bilgisi düzeylerine bile erişmemiş halifelerce yürütülmektedir.

USÛLÜ UYGULAMA

Konuya nefis terbiyesinin en düşük seviyesinde bulu­nan müridler, halifeler ve şeyhlerden başlayalım. Bu yönden onları “Varlık”ta, “Yokluk Yolunda” Ve “Yokluk Bilgisi’ne Ulaşmış” diye üç gruba ayırabiliriz. Bu dağılım teorisinde gösterdiği, deneyimlerin de doğrula­dığı gibi, bu grupların üçüne de eşit sayıda insan düşmez;

Çoğunluk “Yokluk Yolunda”,

Daha az sayıdaki insanlarda de “Varlık”ta ve “Yokluk Bilgisi’ne Ulaşmış” gruplarına girerler.

Yokluk Bilgisi’ne her mürid yükselmeyi tam olarak hak edemez. Halife icâzetini alabilir. Eğer şeyh de olursa kendisine ne nasıl öğretildiyse, müridlerine de aynı şey­leri, aynı biçimde öğretmeye çalışır. Fakat dayanılacak bir kuralın, ya da bir misalin bulunamadığı durumlar dışında müridin terbiyesi hiç de kolay olmaz. İşte Şeyhin, ödün vermeyen biçimselliği karşısında imdadına yetişecek bilgiyi verecek birine muhtaçtır.

Demek ki hiçbir kurala, hiçbir emre uymamazlık etmediği halde şeyhlerin çoğu bile sık sık kötü duruma düşebilir. “Yokluk Yolunda” olsalarda hiçbir za­man “İleri Yokluk Bilgisi”ne yükselemeyecektir.

Burada hatırlatacak olursak insan herhangi bir seyr makamında veya yokluk bilgisilerinin düzeyine erişmiş kişileri tespit edebilir. Fakat birçok kimselerin seyr makamlarında, zeytinya­ğının üste çıkıp orada “donduğunu” görülebilir. Bu ise yaratılış gereğidir.

 

ÖZEL YARDIMLAR

Rüyalar

Rüyalar yalancı bir yükselmelerdir. Mürid gördüğü rüyalar ile hakikâte bir uruç yaptıkları­nı sanır; şeyh ise işin doğrusunu görür. Şu da var ki bu yalancı yükselmenin asıl amacı, nefis terbiyesinin dışındakilerin ve zayıf olanların gözünü boyamaktır. Genelde rüyalarla birçok manevra başarıya ulaşmış sayı­lır. Ama denetimli bir terbiye sisteminde, böyle şey­lere değer verilmez. Terbiye Sistemini yönünden gerçek yükselme diye kabul edebileceğimiz tek yük­selme, yokluk düzeyinden yapılacak yüksel­medir.

Rüyaların etkileri neler ola­bilir?

Şeyh müridin seyrinde üç yarar birden sağlar:

1)    Kendi başarısız­lığını örtbas etmiş olduğu gibi başarısının haklılığını ispatlar.

2)    Müridin moralini yükseltir. Müridler “Eğer şeyhim gibi, ben haydi haydi yetişebilirim” di­ye düşünür. Böylece rüyalar, pek çok mavi boncuk dağıtmanın yerine geçer.

3)    Şeyh seyrde kendi makamını korumuş olur. Müridde oyalayıcı bu rüyalarla “Yokluk  Bilgisi” yolunda olduğunu bilince düşer, tatmin olur, şeyhinden ayrılmaz. İlâh seviyesinde bir ilişkiye giriftâr olur.

Terbiye Sisteminde her ge­lişmiş bir sonraki makam, vuslat düzeyinde “varlık kalıntısı” özelliği gösterir. Bu sebeple talip olanlara hem sezgiler ve rüya adayları bulunur. (istihareciler) Bu nedenle rüyalar, müridleri yetiştirmede pekâlâ işe yaramaktadır.

Görev Verme

Görev verme, başka bir yalancı yüksel­me yöntemidir. Yokluk Bilgisi’ne ulaşmaya çalışan müride, makamı yükseltilmeden iltifaten bir unvan verilir ve tekkeden veya zaviyeden uzak bir yere gönderilir.

Seyr makamı ne denli büyük­se ve eski mürid ise, görev verme yöntemi o denli kolay uy­gulanabilir. Bu kişiler şeyhin etrafında piramidinin tepe taşı, tek başına, bir temele dayanamadan boşlukta asılı durmaktadır! Bu ilginç duruma “yüzen kilit taşı” adını verilir. Diğer müridler zarar görmesin diye bu tür bir uygulamaya gidilir.

Mürşid Desteği

Bazı tarikat şeyhleri, ken­di çocuklarını ve sevdikleri ile öteki müridleri arasında ayrım yapmazlar. Hepsi, Nefis Terbiyesinin en alt düze­yinden işe başlayıp, “Yokluk Bilgisi”ne ulaşabilecek şekilde yetişirler.

Ne var ki birçok tarikatlerde, şeyhler, çocuklarını doğrudan doğruya üst bir düzeye getirirler; çocuklarının bir süre sonra bir basamaktan diğerine yükselmelerine gerek kalmadan, en üst düzeye ulaşacak yete­neği elde edebileceklerini düşünürler, böylece oğul babaya “hayr-ül halef” olur, derler. İşte bu ikinci tip durumlara, Mürşid Desteği denir.

Başlıca iki usûl ile uygulanır:

1-    Bu usûlde, makamdaki müridlerden birisi­nin yeri görev verme, ya da başka sebeplerden biriyle değiştirilir; Mürşidden destek alana böylece yol açılır. Bu usûl ikinciye göre da­ha az kullanılır; çünkü yeni şeyhe karşı cep­he alınmasına yol açar.

2-    Mürşid desteği görecek olan için, adı etkile­yici yeni bir yer yaratılır.  Yani sınıflara ayrılmış topluluklarda kay­rılan kişiler, makama alttan değil, doğrudan doğruya sınıf sınırının üstünden girerler.

Ancak mürşid desteği gören kişi seyr makamının öteki üyelerinin direnmesiyle karşılaşır. Müridler, kendilerinin daha önce yükselmelerini sağlayan, ileride de sağlayacak olan asıl usûle karşı duygusal bir yakınlıkduyarlarsada üzüntüleri eksik olmaz.

Günümüzde “şeyhin yerine geçme” du­rumlarını hükümetler yaratmaktadır. Tabii olarak yine bu kadroları, “doldurmasalar da” buralara, “oturmaları için” birtakım kişiler görevlendirilmektedir. Bu atamalar, “Yokluk Bilgisi”ne aykırıdır, denebilir.

Bu atamalarda varlık, ya da yokluk bilgisi aranmaz. Makamlar varlıklılarla bile doldurulmuş­ olsada, bunlar, zaman içinde “yokluk bilgisi” düzey­lerine erişinceye dek bir basamaktan diğerine yükselirler. Zamanla bu durumlar unutulur gider. (Osmanlılarda Meşihat Meclisi)

Görülüyor ki görünüşteki ayrıcalıklar, ger­çek ayrıcalıklar değildir; “Yokluk Bilgisi” tüm seyr makamlardaki tüm insanlara uygulanabi­lir.

Himmet

Himmet, nefis terbiyesinde bir müridin üstün olan mürşidinden talih ile kazandığı ayrıcalıklı yardımdır.

Himmet ile yükselmeyi —kendimizde değil de başkalarında olursa— hiçbirimiz sev­meyiz. Aynı seyr makamda çalışanlar, himmet ile yükseleni tutmazlar, bu tutumlarını da onun yanlış olduğundan söz ederek, belirtirler. Bilindiği gibi “kıskançlıkta mantık yoktur!”

Bir makamdaki müridler, himmet almışın seyr doğrusuna karşı çıkamazlar. Çünkü onla­rın himmet almış biri hakkında susmaları, ona karşı duydukları kıskançlığı örtmek içindir.

TEHLİKELİ ENGELLER

Yol İhtiyarı Olanlar

Özellikle bilgi mahrumudurlar. Ancak zahiren görünen usullere uyulmada aşrılıkları vardır. Bu konular onlarda büyük bir tutku görülür. Hedeflere bakmaz, ama alışılagelen yöntemlerden en küçük bir sapmaya bile izin verilme taraftarı değildirler.

Bunlar “kalık müridler”dir. Buna göre “Bu kalık müridler “Yokluk Bilgisi”ne nasıl oluyor da ulaşabilir? Yoksa kalık müridler nefis terbiyesi dışında mıdırlar?” diye sorabilirsiniz. Bu bir ölçü sorunudur.

Hakikatte bir müridin değeri, seyr makamının dışındakiler tarafından değil, kendi şeyhlerince değerlendirilir. Şeyh, emri al­tındakileri gayretlerine göre değerlen­dirir.

Yol Düşkünü

Bu durum, henüz yetişmemiş müridleri en çok yanıltan durum­dur. İyi çalışan bir müridin yükselmemesi bir yana, telef olduğuna şahit olunur. Bu belirttiğimiz gibi, seyr makamların çoğunda varlık, “Yokluk Bilgisi” de kötü hal olarak görülür.

Yani, olağan durumlar yokluk yolundaseyrden çıkarılmaya neden olmaz, yalnız­ca yükselmeyi engeller. Oysa varlık, çoğu durumlarda yol düşkünü olmayı gerektirir; çünkü varlık sahibi olmak seyr makamının den­gesini bozar ve seyr makamlarının birinci maddesine aykırı düşer:

“Terbiye, her şeye karşın korunmalıdır!”

Daha önce belirttiğimiz gibi insanlar; “Varlık”ta, “Yokluk Yolunda” ve “Yokluk  Bilgisi’ne Ulaşmış” diye üç ayırdığımızı hatırlayayacaksınız. Bunlara ilaveten her iki uçta ileri derecede “ileri derece “Varlık”ta “İleri derece Yokluk  Bilgisi’ne Ulaşmış” olanlar vardır. Bu kişiler insanlar için hedef olarak görülsede insanların nefis terbiyesindeki şevklerini seyr makamlarının dengesini bozarlar. Eğer bu duruma dikkat edilmezse şeyhin müridlerinde yol düşkünü sayısı artar.

İleri derecede olan taliplerin başlarına akla hayale gelmeyen durumlar ve tehlikeler çok fazla gelmektedir. Bu kimseler içinde meczuplar, deliler, ifrat ve tefrit ehli kimseler vardır.

İleri derecede olanlarda iki önemli özellikleri vardır:

1)    Mürşidlik yapamazlar.  Dengelerini sürekli kaybetme riski içindedirler. “Fark”a ermede yolda kalmışlardır.

2)    Nefis terbiyesi birliğini de bozarlar: Şatahat ehlinden sayılırlar.

Görülüyor ki, tipik bir seyr makamında, “ileri derece “Varlık”ta “İleri derece Yokluk Bilgisi’ne Ulaşmış”  istenilmez.

Cezbe

Cezbe etkisi, öteden beri yanlış an­laşılmıştır. Bunun başlıca nedeni, müridlerin cezbeye abartılı bir önem vermiş ol­masıdır.

Aslında himmet cezbeden daha etkin olduğudur.

Tek başına cezbe kişiyi, “Seyrin Dar Kapısı”ndan kurtaramaz; “Seyrin Yandolaşımı”nın uygulanmasına da yardımcı olamaz. Himmet olmadan “Yan dolaşıma yönelme”, halifelerin, “Hiçbir dalda durmuyor..” gibi söylenmeleri­ne yol açar.

Cezbenin, “Seyrin Son Durak” üzerine de etkisi yoktur: Çünkü müridler, ister girişken, ister çekin­gen olsunlar “Yokluk Bilgisi”ne bağlıdırlar ve er geç kendi “Yokluk Bilgisi” düzeylerine gelip dururlar.

Cezbeyi sağlamanın yolları arasında zikre ve ibadete aşırı düşkünlük gösterme, sohbetlere gitmeye başlama vardır (Özellik­le yeni müridlerde görüldüğü gibi, böy­le kendi kendini yetiştirme “varlıklı”lığını arttırır ve yükselme hafifler. Ama, kıdem’in et­kenliğinin, fazla olduğu makamlarda bu durum sezilemeyecek kadar zayıftır).

Çalışma ve kendini yetiştirmenin olumsuz etkileri bile olabilir. Şöyle ki bu çabalar sonu­cu, müridin kendi “Yokluk Bilgisi” düzeyine ulaş­ması için, gerekli basamak sayısı artarsa bu du­rum görülür.

Henüz yetişmemiş müride cezbenin gerçekte olduğundan daha etkin görünmesinin bir başka nedeni, kendinde “Yalancı Vuslat” ın bulunmasıdır.

Böyle kişilerde sinir bozukluğu, mide hastalıkları ve uykusuzluk gibi durumlar görülür. Ama müridde başarının simgesi olan hastalıklar, gerçek­te başarının değil, cezbenin zorlanmanın ürünü de olabilir.

Durumu bütünüyle kavrayamayanlar “Vuslat”a eriştiklerini sanabilirler. Oy­sa bunların önlerinde Yokluk Bilgisi’ne ulaşmaları için, daha pek çok zaman ve düzey vardır.

“Yalancı Vuslat” ile “Vuslat” arasındaki ince ayrıma, “Yol Ayrımı” denir. Bu ayrımı yapabilmeniz için, sormanız gereken soru, “Söz konusu kişinin niyetinin yararlı bir iş yapmakta olup olmadığı”dır. Cevap eğer,

a)    “EVET” ise, demek ki kişi, henüz yokluk bilgisi düzeyine erişmemiştir, öyleyse duru­mu, Yalancı Vuslat’a girer.

b)    “HAYIR” ise, demek ki kişi, yokluk bilgisi düzeyine erişmiştir, öyleyse durumu “Yokluk Bilgisi yolunda”dır.

c)     “BİLMİYORUM” ise, siz kendi “Yokluk bilgisi” düzeyinize erişmiş demektir.

Şeyhin icazetini almadan her söz bir yerde yalana dâhil olur.

ŞEYH OLABİLME SIRLARI?

Taliplerin durumla­rı incelenip, bunlar, aynı beceri düzeyindeki öte­ki müridlerle karşılaştırılabilirler. Ancak ŞEYH olmak isteyen şu hususlara dikkat etmelidir.

1)     Bir şeyh olmalı

Şeyh, makamda sizin üstünüzde olup yükselmenize yardım edebilecek kişidir. Ki­mi durumlarda bu güce sahip olanları bulmak için, oldukça derin ve geniş kapsamlı araştır­malar gerekebilir. Bu konuyla ilgili olarak yük­selmenin, bir üst halifenin verdiği değere bağlı olduğu da unutulmamalıdır. Ne var ki, Nefis Terbiyesinin mürşidleri, kişinin yokluk bilgisi düze­yine eriştiğinin bilincinde iseler, onun olumlu ya da olumsuz yargılarına aldırmayabilirler.

2)     Şeyhi ikna etme

Şeyh yükselmenize yardım ederse bir şey kazana­cağına, ya da yardım etmezse bir şeyden yoksun kalacağına inandırmak için “gayret kapıları”nı açmalıdır. “Seyrin Köprüsü” diye adlandırılan bu sıkıntılı ve tehlikeli evreyi, kendi gücü­nüzle geçemeyeceğiniz için yokluk bilgisine ulaşana kadar hizmette devam etmelidir.

3)     Engellere mani olmak.

Bir makamda eğer bir üstünüzdeki yer, kendi yokluk bilgisi düzeyine erişmiş biri tarafından tıkan­mışsa, şeyhin size karşı himmet yolunu tıkayan bu kişile­r “şeyhin halefleri” olmuştur. Bu tatsız duruma, “Yolun Dar Kapısı adını verebilir.

Seyr makamlarında halifelerin tıkadığı yoldan ayrılıp, tıka­nık olmayan bir yükselme yolu bulunmalıdır. Bu engel düzeltmesine de “Seyrin Kaydırılması” denir.

Seyrin Kaydırılmasına karar vermeden önce, Yolun Dar Kapısı önünde olup olmadı­ğınızı, üstünüzdeki halifenin gerçek bir “icazetli” olup olmadığını iyice araştırmalıdır. Eğer o yük­selebilecekse, dolaşmaya gerek yoktur denilebilir. Bu durumda biraz sabır, bir süre bekleme ile onun yükseldiğine şahit olunur.

4)     Yeni durum ve şartlara uyunuz

Bir müridin yapabileceği şey sınırlıdır. Ama eğer intisap ettiği şeyhin yetersiz kaldığını hissederse yeni bir şeyh bulma­sı gerekir. Bu demektir ki zamanı gelince, daha üst düzeyde yeni bir şeyhle ilişki kurmaya ha­zır olun, demektir.

5)     Birden çok halife ile ilişkiye girmelidir. Burada halifelerin kendi ara­larındaki konuşmalarından, biribirlerinin sizin hakkınızdaki olumlu görüşlerini desteklemelerin­den ve sizin için bir şeyler yapmaya birlikte ka­rar vermelerinden doğar. Tek bir halife ile bu güçlendirici etkiyi hiçbir zaman sağlanamaz.

“YOKLUK BİLGİSİ” SIRLARINDAN

“Yokluk Bilgisi” düzeyine erişmeye çalışan müridi aldatan birçok durumun olması yolun kolay aşılamadığını da gösterir. Bu konuda insanların herbiri için ayrı ayrı hususlar olduğu kesindir. Misal olarak verceğimiz birkaç sır vardır. Bunlar bilinmeli fakat üzerinde durmakta, faydadan çok zarara sebep olduğu için geçilip gidilmelidir. Seyrin hakikatinde ve “yokluk Bilgisi”nde dinin emirleri ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin inceliğini bulmaya çalışmalıdır.

Niyâzî-i Mısrî kaddesellâhü sırrahu’l azîzkullardaki durumu şu şekilde açıklıyor.

“Bin altmış yedi senesi Rebiu’l-ahir sonlarında bir gün kulların çokluğunu, fakat abidlerin azlığını, zahidlerin nadir olduğunu, ariflerin de yani ariflerden Allah Teâlâ’ya yaklaştırılmış olanların azdan az olduğunu; çoğunluğu fasıkların, asilerin ve kâfirlerin teşkil ettiğini ve bana göre bunların Allah Teâlâ’nın rahmetinden uzak bulunduğunu düşünüyor ve kendi kendime diyordum ki:

“Acaba bu çoğunluğun hali ne olacak? Biz iyi biliyoruz ki Yüce Allah Erhamürrahimin’dir.”   Bunun sırrının, Allah Teâlâ tarafından açılması için kalbimin burçlarında dolaşıyordum. Birden bana iki kanatlı büyük bir kapı açıldı. Kanatlarından birine şöyle yazılmıştı:

“Bu, dünyanın sırrıdır.”   ötekine de: “Bu, ahiretin sırrıdır.”   yazılı idi. Kapının hemen ardında güzel yüzlü, mütenasip endamlı, yüzünün nurundan Güneşin utandığı bir genç gördüm. Bana dedi ki:

“Sana dünya ve ahiretin sırrı açıldı. Üzerindeki beşeri elbiseyi ve izafi varlığı (vücudu) at, kapıdan içeri gir. Tuhaf bir şey göreceksin ve sana ledünni ilimler açılacak, Yüce Allah’a yakın ve uzak olanı bilecek ve dertlerden kurtulacaksın.”   Çıkardım ve kapıdan içeri girdim. Bana nurani bir elbise giydirdi. Bir de baktım ki ilmim ve anlayışım, kulağım, gözüm bütün iç ve dış duyularım başka bir ilme, başka bir anlayışa, başka bir kulağa, göze ve yeteneklere değişti. Günüm,  “Arzın başka bir arza, göklerin başka göklere değişip herkesin tek kahredici Allah Teâlâ’nın huzurunda duracağı gün” oldu. Ve: “O’nun vechinden başka her şey helak olacaktır.”   ayetinin manası meydana çıktı. Bildim ki Rabbımın bana giydirdiği elbise, Hakkani varlıktır. Sonra o halimle yaratılmışlara baktım. Gördüm ki benim zannımda abid, zahid, veliyyullah olanların çoğu Allah Teâlâ’dan ve O’nun rahmetinden uzaktır. Onunla Allah Teâlâ arasında gösterişten, işittirmeden, kendini beğendirmeden, nefsini temize çıkarmadan, böbürlenmeden, kendi nefsi yahut insanlar hakkında Allah Teâlâ’ya kötü zan taşımaktan, ya da zahiren kendinden aşağı olana hakaret gözüyle bakmaktan meydana gelen bir perde vardır. Hâlbuki kendisi iyi yaptığını sanıyor. Ve zannımda fasık, asi, riyakâr, sapkın, bid’atçi, mülhid, zındık olanların çoğunu da Allah Teâlâ’ya yakın, Allah Teâlâ’nın dostu, O’nun sevgilisi gördüm. Bunlar, kalblerinde bulunan üzüntü, zillet, hulus, Allah Teâlâ’yı bilme kendi nefsi ve diğer kullar hakkında Allah Teâlâ’ya iyi zan besleme, herkese tevazu gösterme gibi sebeplerden bir sebeple Allah Teâlâ’ya yaklaşmışlardı. Ve gördüm ki uzaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi kibir ve şöhret; Allah Teâlâ’ya yaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi de tevazu ve mahviyettir. Aslında yakınlık ve uzaklık varlığı olmayan mevhum şeylerdir ya. Sonra bana:

“Benim velilerim, benim kubbelerim altındadır, onları benden başka kimse bilmez.”   Kudsi Hadisinin sırrı açıldı. Allah Teâlâ’nın örtüsüyle ayıp kubbelerinin altında gizli olan velileri kimse bilmez. Bunları, izafi varlığı atanlar bilirler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuştur:

“Varlığın öyle bir günahtır ki onunla hiçbir günah mukayese edilmez.” 

Sonra Hakkani vücudu giydim ve öylece ikinci defa halka baktım. Bu defa bütün mahlûkatı Yüce Allah Teâlâ’ya yakın gördüm. Gözüm önceki bakışında aldanmış olduğundan üzüntü içerisinde bana döndü. İmam Şatıbi bu görüş makamında bir beyit söylemiş:

Bütün insanlar mevla sayılır; Çünkü Allah Teâlâ’nın kazasına göre bir iş yapıyorlar.”  Sonra bana daha başka sırlar ve bilgiler de açıldı ki onları ifşa etmek helal değildir. İşte o vakitten beri o görüş ve o varlık benden hiç gitmedi. Evvel ve ahir Allah Teâlâ’ya hamdolsun. [14]

Aziz Mahmud Hüdâî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, 948/1552-1038/1628  de bir gece, rüyasında, cennetlik olduklarını zannettiği birçok kimseyi Cehennem’de, Cehennem’lik zannettiklerini Cennet’te görüyor. Bunun üzerine ertesi sabah derhal Üftâde’ye gidip teslim oluyor.

Bahsedilen bu durumlar “Yokluk Bilgisi” tahsilinde müridin uğradığı sırlı yerlerdir. Bunlar hakikâtte müridi, şek ve şüpheye düşürmek değildir. Belki bütün insanların şek ve şüphesinden çıkarmaktır. Fakat tehlikelidir.

ZAHİRDEKİ YOKLUK BİLGİSİ ve SONUÇ

İnsan bahsedilen bilgiye kavuşur. Fakat kitapta üzerinde durmadığımız fakat erzel-i ömür sınıfına giren bir bahis vardır ki, o da “Yokluk Bilgisi”nin zahirî yönüdür. Batınî yukarıda anlattığımız gibi olur. Zahiriden nasıl olur diye düşünenlere bu söz ilk açıdan anlaşılmaz olabilir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ bize bunu bildirmiştir. Yokluk bilgisine ulaşmak için çok çalışmış fakat yolda kalmış olanlara, (ölenlere) Allah Teâlâ bu bilgiyi bazılarında erzeli ömür-e [15] kavuşturarak verir.

 “Allah Teâlâ sizi yaratmıştır, sonra sizi öldürür ve içinizden kimileri de bilirken bilmez olacakları ömürlerinin en güçsüz durumuna ulaşırlar.”  [16]

Allah Teâlâ’nın rahmet sıfatıyla insanın ömrünü inkıtaya uğratmasıdır. Bu Rabbi olarak insana yokluğu öğretmesidir. Allah Teâlâ’nın ister zahiren ister batınen bu bilgiye ulaştırıcı olması ne büyük lütuftur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Allah Teâlâ mahlukâtın olmasına hükmettiği zaman -Müslim’in rivâyetinde: “Allah mahlûkatı yarattığı zaman”- yanında bulunan, Arş’ın gerisindeki bir kitaba şunu yazdı: “Muhakkak ki rahmetim gazabıma galebe çalmıştır.”  [17]

Yine, Allah Teâlâ “Elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.”  [18] buyurdu. Bu âyette geçen “elçi” kelimesini Eş’arî nebi olarak almış, Mu’tezile ve Mâturîdi akıl olarak almıştır. Ayrıca şu ayet de aynı anlamdadır: “Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir rasülü memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.”  [19] Bu ayetteki ‘elçi’ (rasül) kelimesinin nebi anlamında olduğu açıktır. [20]

Burada anlatmak istediğimiz, elçisi gelecek vasfı kalmayan bir kul “Yokluk Bilgisi” demine uğramıştır, denilir.

Kur’an-ı Kerim’de de Allah Teâlâ da vermediğini veya verdiğini aldığından dolayı kimseyi sorumlu tutmayacağına dair va’di olduğundan bu durum açığa çıkmış olur..

 “Bir kimseye ancak gücünün yeteceğine göre yükümlülük veririz.”  [21]

“Allah kimseye verdiğini aşan bir yük yüklemez.”  [22]

“Herkes ancak gücü kadar sorumlu tutulur.” [23]

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, hayatın son dönemlerinde büyük velilerin sıkıntı bunalım çektiğini haber vermektedir.[24]

“Kişi, aklı zeval bulmadıkça kendisi zeval bulmaz.”  Yani kişi akil ve baliğ oldukça mükellef olma durumu devam eder. Aklı zeval bulup gidince mükellefîyyet de ondan kalkar. Bundan dolayı mecnunlar mükellefiyyet sınırından çıkmışlardır. Öyle ki o katil olsa kısas edilmez, çocuk gibidir. Bazı Allah Teâlâ adamları için vaki olduğu gibi ölümlerinden bir gün veya iki gün önce beşer olma özellikleri alınmış olsa da meczuplar da böyledir. Veya günlerce senelerce beşer olma, onlarda yiyen, içen, dokunan, gülen, surat asan gibi çeşitli sınıflardır. Bunların hepsi yaşamanın gerektirdiği zahir bir durumdur. Bunda aklın şerefinin beyanı vardır. Şüphesiz onun ölüme yakın zamanlarda geçmesi temkinin emaretlerindendir. Temkin ise iki akıldan birinin ötekine bitişmesidir. İki akıl:

Akl-ı maâş (yaşamla ilgili akıl) ve Akl-ı meâd (ölümden sonra varacağımız hayatla ilgili akıl) dır. Onlardan birisi ötekine, ecelin gelmesine kadar karışmaz. Bu durum, ecelin gelmesi, zamanında birincisi gider. İkincisi kalır. [25]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şu hadisin sırrıda birkez aşikâr oldu.

“Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddetle “alaka” olur. Sonra bu kadar müddette “mudga” olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendinden başka ilah olmayan zâta yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zirâlık mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir ziralık mesafe kalınca yazısı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer.”[26]

Hayrete mucip olsada, zahiren olana misal verecek olursak; “Yokluk Bilgisi” zamanımızda birçok iyi kişinin Alzheimer hastalığı[27] veya Parkinson hastalığı[28] na uğramasıdır, diyebiliriz. Bu kişiler kundakdaki çocuklar gibidir. Onlar bahsedilen bilgiye mânen olmasada zahirende ulaşmıştır. Görünüşte durumları acı olsa da onların cennet kuşları olduğunu bilmeliyiz.

Bu meyanda bu kişilerin bakımını üstlenenler onların Allah Teâlâ’nın rahmetine mazhar olduklarını bilerek velâyetin bu penceresindeki kullara hizmet etmekte kusur etmemelidir.

Bu meselede zahir ve batın farkındalığı zahirden ulaşanların, mürid yetiştirmeye kudretleri olmadığıdır.

Ya Rabbî, bilmediğimiz ve aciz kaldığımız kazançlarla ölüme hergün yaklaşırken bizi mahcubiyet perdesinden korumanı niyaz ediyoruz.

“Onlar fena bir şey yaptıklarında veya nefslerine zulmettiklerinde Allah Teâlâ’yı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler…”  [29]

“Allah Teâlâ onlara zulmetmiyordu. Fakat onlar nefislerine zulmediyorlardı.”  [30]

 

“Ah min el- aşkı ve hâlatihi

Ahraka kalbî bi hararatihi

Ma-nazara aynî ilâ gayrikum

Uskimu billahi ve ayatihi” [31] 

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

09.03.2012/Esenler

İhramcızâde İsmail Hakkı


Kaynakça

Dr Laurence J Peter- Dr. Laurence J Peter Raymond [Kitap]. – Ankara : [s.n.], Peter İlkesi-1993.

AKIN Ali HZ. Ebû Tâlib ve Tarihte Gizli Kalmış Gerçekler” [Kitap]. – İstanbul : Sakaleyn, Ağustos 2007.

ALTUNTAŞ İsmail Hakkı Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları [Kitap]. – İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.

ATEŞ Süleyman [Kitap]. – Ankara : [s.n.], İrfan Sofraları Niyazî-i Mısrî- 1971.

BAYRAKLI Bayraktar Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri [Kitap]. – İstanbul : Sidre, 2002.

BURSEVİ İsmail Hakkı [Kitap]. – Bursa : [s.n.], Vâridat-ı Kübra.

Çeltik Mustafa Tatcı-Halil Selim Divane, Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı [Kitap]. – 2004.

ÇETİN Taner Vâridat-ı Kübra [Kitap]. – Bursa : [s.n.], Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Y.Lisans Tezi, 87344-1999.

ERGİN O. Nuri Balıkesirli Abdülazîz Mecdî Tolun Hayatı ve Şahsiyeti [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1942.

KARABULUT Ali Rıza Kayseri’deMeşhur Mutasavvıflar [Kitap]. – Kayseri : [s.n.], 1984.

Niyazî-i MISRÎ [Kitap]. – [s.l.] : Bursa Sultan Orhan Kütüphanesi 690, Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazreti Mısri- 1223.

YARAR Cezair Mektubât-ı Hasan Sezâî [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 2001.


[1] Bayraktar Bayraklı, Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri, İst.2002, s. 92

[2] Mesnevi c.III, b.4541

[3] YARAR, Cezair, Mektubât-ı Hasan Sezâî, İstanbul, 2001, s.77, 37. mektup

[4] Kâtip Çelebi, Mizânü’l Hakk fî İhtiyâri’l Ahakk, hzl. Orhan Şaik GÖKYAY, İst,1980, s. 39

[5] Mesnevi c.V, b.673–683

[6]  Abdülhakîm-i Arvâsî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin görüşü;

“Varlık ile yokluğun sürekli birbirini takip ettiği yâni, bir var imiş bir yok imiş mealindeki bu âlemde, her şey Allah Teâlâ’nın varlığının bir alâmeti olduğudur.”

[7]   “Ben kendi görüşümle yapmadım” (Kehf 82)

[8]  Su hakkında, Hattat Azız Efendi buyurdu ki;

“Bak Azîz’im, Allah Teâlâ işte bunu renksiz yaratmış. Eğer rengi olsay­dı bıkılabilirdi. Hâlbuki renk ve tad vermeden yaratmış, onun için hiç bıkılmıyor, hiç kanılmıyor.” (Ken’an Rifâî, Sohbetler, s. 59)

[9] Mesnevi c.IV, b.2756–2758

[10] Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, s.94

[11]  Ebû Saîdi’l-Kurâşî’den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

“Nebilerin uğradıkları musibet, vahyin ke­silmesi; Evliyaların uğradıkları musibet, kendilerinden keramet zuhur etmesi; müminlerin musibetleri ise, ibadetlerinde kusur etmeleridir.” (KARABULUT, Ali Rıza, Kayseri’de Meşhur Mutasavvıflar, Kayseri, 1984, s.61)

[12] Yokluk, Ahmet Âmiş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendinin buyurduğu gibi;

“Şeriatı tut (mak),   hakikati yut (mak) tır.

Üstat Abdülâziz Mecdi Efendi derdi ki; Bir gün mürşidim Ahmet Amiş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi:

“Mecdi, sakın sırrı fâş (açığa vurma) etme!” dedi.

‘Acaba bir şey mi yaptım?’   Diye korktum. Benim korkumu gidermek ve bir hakikati bildirmiş olmak için buyurdular ki;

Edemezsin ki, edilemez ki! Ruhunu ortaya at, fâş et,   anlat ba­kalım.  Edemezsin.   İşte O da öyledir.”

Bununla ilgili olarak Abdülâziz Mecdi Efendi demiştir ki;

“Cenabı Hak sırr-ı vahdetin gizlenmesini ister ve bu işi sayısı sınırlı kullarıyla idare eder. İrşat (hidayet)ve idlâl (dalâlet) hep kendisindendir.” (ERGİN,  a.g.e. s. 238–239)

Allah Teâlâ yolunun taliplerinden biri, bir velîye yalvarır:

“Ne olur, bana tasavvufu öğret! Ne olur, bana marifetullahı anlat!” Rabbin velîsi tebessüm eder:

“Peki, ama önce sen bir aksır!” der. Adam şaşkınlıkla cevap verir:

“Aksırmam gelmedi ki, nasıl aksırayım?..”Velî sükûnetle cevap verir:

“İşte nasıl aksırman gelmeden aksıramazsan, Marifetullah da Hakk tarafından kula verilmedikçe anlaşılamaz, sözle Öğrenilemez. Bunun için “şeriatı tut hakikati yut” demişler.” (BURGAY, Hasan, Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in Varisleri, Ankara, 1994, s.5)

[13] Bayraktar Bayraklı, Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri, İst. 2002, s. 92–114 (özet olarak alındı)

[14] (ATEŞ, İrfan Sofraları Niyazî-i Mısrî- 1971) On birinci sofra

[15] Hac, 5

[16] Nahl, 70

[17] Buhâri, Tevhid 15, 22, 28, 55, Bedi’ül’-Halk 1; Müslim, Tevbe 14, (2751); Tirmizi, Daavat 109, (3537).) Buhâri nin bir diğer rivâyetinde: “Rahmetim gazabıma galebe çaldı” denmiştir.

Buhâri ve Müslim’in bir rivâyetlerinde: (Rahmetim) gazabımı geçti” denmiştir.

[18] İsra, 15

[19] Kasas, 59

[20] (ATAY, 1 : 2 2003), s. 18

[21] En’âm, 152; Ârâf, 42; Mu’minûn, 62.

[22] Talak, 7.

[23] Bakara, 233.

[24] (Niyazî-i MISRÎ, Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazreti Mısri- 1223)

[25] (ÇETİN, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Y.Lisans Tezi, 87344-1999), s.72; (BURSEVİ, Vâridat-ı Kübra), v.21a, 17. Varidat

[26] Buhari, Kader 1, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya 1, Tevhid 28; Müslim, Kader 1, (2643); Ebu Davud, Sünnet 17, (4708); Tirmizi, Kader 4, (2138).

[27] Alzheimer hastalığı, günlük yaşamsal aktivitelerde azalma ve bilişsel yeteneklerde bozulma ile karakterize, nöropsikiyatrik semptomların ve davranış değişikliklerinin eşlik ettiği nörodejenaratif bir hastalıktır. En sık görülen tipi demanstır.

Çok dikkat çekici, erken semptomlardan biri hafıza kaybıdır. Bu hafıza kaybı, geçmiş hafızanın korunduğu, hastalığın ilerlemesi ile birlikte sıklıkla telaffuz edilmeye başlanan küçük unutkanlıkların başlaması şeklindedir. Bozukluğun ilerlemesi ile bilişsel (kognitif) yeteneklerdeki kayıp, frontal ve temporal lob işlevleri ile ilişkili, dil alanlarında (afazi), beceri gerektiren hareketlerde (apraksi) ve tanıma fonksiyonlarında bozulmaya doğru uzanım göstermeye başlar. Altta yatan patolojik sürecin yansıması olarak limbik sistem ile frontal ve temporal loblar arasındaki bağlantılarda kopmalar olur. Patolojik süreç temporoparietal korteksin yoğun bir şekilde tutulduğu fakat frontal lobuda etkileyen amiloid plak ve nörofibriler yumaklarla karakterize inflamatuvar cevabın birlikteliğinde nöron kaybı ve atrofisini içerir.

[28] Parkinson hastalığı, beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı bir sinir sistemi hastalığı. Genellikle orta yaş hastalığıdır. Adını hastalığı ilk defa 1917’de titremeli felç olarak tarifleyen James Parkinson’dan almıştır. Binde bir sıklıkla görülen, müzmin, ilerleyici, tedavisiz iyileşmeyen bir hastalıktır.

[29] ÂI-i İmran,134

[30] Ankebut, 40

MEVLÂNA’NIN RUBÂİLERİ


1

Yabancı bellemeyin, ben de bu eldenim.

Sizin Diyarınızda kendi ocağımı aramaktayım.

Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim.

Hintçe söylüyorum amma aslım Türk’tür.

2

Bizim kafilemiz aşk ile adem diyarından yola çıktı.

Gecemiz bitmeyen visalin şarabından içip aydınlandı.

O şarap bizim mezhebimizce haram değildir.

Ondan tatmış olan dudağımız, adem sabahına kadar kurumayacaktır.

3

Başımı koyduğum her yerde secde edilen O’dur.

Dört köşe ve altı bucakta tapılan, hep O’dur.

Bağ, gül, bülbül, sema, sevgili. Bütün bunlar hep bahanedir;

Yalnız ve asıl maksut hep O’dur.

4

Gönlümün içinde ve dışında var olan hep O’dur.

Tenimdeki can, kan ve damar hep O’dur.

Buraya nasıl olur da şirk ve iman sığar?

Varlığımın “Neden”i “Niçin”i kalmadı,

Çünkü vücudum da O’ndandır ve hep O’dur.

5

Minare ve medreseler viran olmadıkça

Kalenderlik ahvali intizam bulmaz.

İman küfür ve küfür iman olmadıkça

Hakk’ın bir kulu hakkiyle müslüman olmaz.

6

Ben göklerin her birinde bir takım insanlar

Onların üzerinde de melekler görüyorum.

Ey şaşı, eğer sen biri iki görüyorsan,

Ben de senin aksine ikiyi bir görüyorum.

7

İstek yolunda ergin kimseler,

cihandan elini eteğini çekmiş erler gerektir.

Sen kendi görüşünü tedavi et.

Yoksa bütün âlem O’dur; yeter ki görecek göz olsun!

8

Varlığım hudutsuz bir deniz olduğu zaman

O, benim vücudumdaki zerreleri aydınlatır.

Bunun için ben, şule gibi yanarım; tâki aşk yolunda

Bütün zamanlarım bir andan ibaret olsun!

9

De ki: Gece olsa da, bizim gündüzümüze gece yoktur.

Aşk mezhebinde aşka mezhep olmaz.

Aşk öyle bir denizdir ki ne ucu bucağı, ne de sahili ve kenarı vardır.

Oraya düşüp boğulurlar; fakat “Aman!” diye bağırmak, “Ya Rabb!” diye haykırmak yoktur.

10

Ey can, haberin var mı ki cananın kimdir?

Ey gönül farkında mısın ki mihmanın kimdir?

Ey ten, türlü hile ile kaçmak yolunu arıyorsun;

Hâlbuki o seni çekiyor. Dikkat et, seni arayan kimdir?

11

Cihan güzellerinin özlemi senin güzel yüzünedir.

Zahitlerin kıblesi senin lâtif iki kaşındır.

Bütün evsafımdan sıyrıldım, soyundum;

Tâ ki senin dil-nişin ırmağında çıplak olarak yıkanayım!…

12

Sevgilim, sana yakın olmanın sebebi hep muhabbettir.

Ayağını nereye basarsan biz oranın zeminiyiz.

Aşk mezhebinde reva mıdır ki

Âlemi seninle gördüğümüz halde seni görmeyelim?…

13

Gönlümü belâ uğrağına saldım

Onu yalnız senin arkandan koşturdum.

Sevgilim, bugün rüzgârdan senin kokun, geldi;

ben şükrâne olsun diye kokunu getiren rüzgâra gönlümü verdim.

14

Seninle beraber olduğum zaman sevgin beni uyutmaz.

Sensizken de hasretinle gözlerim uyku tutmaz.

Sübhânallah, ker iki gecede de ben yine uyanık kalırım.

Bu iki uykusuzluk arasındaki farkı artık sen anla !

15

Ben bir zerreyim, benim güneş yüzlüm sensin.

Ben gam hastasıyım, bana sen aynî devasın.

Kolsuz, kanatsız, senin arkandan uçar dururum; sanki küçük bir çöpüm;

beni tutan ve çeken “kehrüba” sensin !…

16

Bizim şu kara topraktan olan bedenimiz feleğin nurudur.

O kesiften, asumanda öyle sür’atle uçar ki bu çalâkî meleklerin bile gıptasını davet eder.

Bazen gök insanları, biz toprak adamlarının temizliğini kıskanırlar;

Hazanda şeytanlar bizim kötülüğümüzden kaçarlarlar.

17

Bugünde her günkü gibi haraplık içinde harabız.

Düşünce kapısını açma; rübabını çal.

Kendisine dostun cemali mihrap olan kimseye

Bin türlü namaz ve o kadar da rükû ve sücut vardır.

18

Sübhânallah, Ey parlak inci, seninle daima

Her suretle muhalefetimiz var:

Ben senin taliinim, hiç uyumuyorum.

Sen benim bahtımsın, hiç uyanmıyorsun.

19

Evet, ey varlığına taptığım! Seni kaybetmemin sebebi kendiliğinden hasıl oldu;

Uyku geldi ve bizden seni alıp götürdü.

İyi uyu ki ben ta seher vaktime kadar

Senin uykulu nergis göklerinden müşteki, feryat edeceğim.

20

Yârsız olmaktan daha güzel yar olamaz,

İşsiz olmaktan daha lâtif iş bulunamaz.

Allaha yemin ederim ki hile ve ayyarlıktan azade olan kimseden

Daha akıllı ve kurnaz bir insan olmaz.

21

Bu gün sabah şarap ile dolu olan kadeh elimde düşüyorum.

Kalkıyorum ve mest oluyorum,

Benim mestliğim servi boylu sevgilimin güzelliğindendir.

Ondan başka var olan bir şey bulunmadığı zaman ben de yok olurum.

22

Bu gece benim çok zar ve zarif olduğum bir gecedir.

Bu gece sırların meydana çıkacağı gecedir.

Gönlümde gizli olan şeylerin hepsi sevgilimin hayalidir.

Ey gece, çabuk geçme; zira bizim işimiz var!…

23

İnsaf et ki aşk ey i bir iştir.

Fakat fena tabiat onun saffetini bozar.

Sen şehvetinin adını aşk koymuşsun;

Hâlbuki şehvetle aşk arasında ne uzun mesafe vardır?

24

Bu acı sözler öyle gönül kırıcıdır ki…

İnsaf et, o ağza bunlar yaraşır mı?

Yok, yok; onun tatlı dudağı hiç acı söz söyler mi?

Bu tatsızlık ancak benim bahtımın kötülüğündendir.

25

Güzel yüzünü perilerin kıskandığı insan,

Seher vakti idi, geldi. Gönlüme gözünü dikti.

Ta sabah oluncaya kadar o ağladı, ben ağladım. Sordu:

Acaba ikimizden âşık olan hangimiziz?

26

Bu mevsim, bahar değildir; başka bir, devirdir.

Her gözün mahmurluğu ayrı bir, visalden olduğu gibi..

Her ne kadar bütün dallar ihtizaz ederse de

Her birinin sallanmasının başka, başka sebepleri vardır.

27

Bizim sarhoşluğumuz şu kırmızı şaraptan değildir.

Bizim şarabımız sevda kadehinden başka yerde yoktur.

Sen benim kadehimi kırmaya ve şarabımı dökmeğe geldin;

Fakat ben o türlü mestim ki şarabım meydanda değildir.

28

Bu aşk bir hükümdardır amma bayrağı meydanda değildir.

Kur’an haktır; fakat ayeti zahir ve aşikâr olmamıştır.

Her âşık bu avcıdan bir ok yemiştir,

Kan içer; fakat cerahati görülmez.

29

Sevgili, senin sebebinden gönlüm yasemenle doludur.

Senin menzilinde benim gibi ve bana benzeyen acaba kim vardır?

Can ve cihandan kalkıp gitmek güç değildir;

Asıl güç olan senin bulunduğun yeri terk etmektir.

30

Rüzgâr geldi, mey içenlerin üzerine gül döktü.

Yar geldi, dostların kadehine mey döktü.

Onun, sümbül gibi güzel kokulu olan saçı, güzel kokulu yerlerde revnak bırakmadı;

Nergis gibi mest olan gözler ile de aklı başında olanların kanını döktü.

31

Senin ayağına sarılmışım, elini tutamıyorum,

Senden medet isteyemiyorum; kimden derman arayayım?

Gönlüm senin muhabbetinle hastadır…

Hey gafil, “ciğerinde su yoktur, hasta değilsin” diye bana tan ediyorsun;

sanki ciğerimde su yoksa ne olmuş.” kirpiklerimde yar ya!…”

32

Bu zulüm sana kimden geldi kelimesiz ve dilsiz,

Böyle feryat ve figan nedendir; ey ney? O cevap verdi:

—Beni bir şeker dudaklıdan kesip aldılar, onun için

Nale ve feryatsız yaşamak nedir bilmiyorum!…

33

Eğer sevgilim olan aya imanın varsa

Bu çabuk geçişin bir kusur değil midir?

Gece yüzünü bana çevirdi ve böylece itizar etti:

“Bizim ne günahımız var; aşkın ucu bucağı yok ki”

34

Havada ve sahrada olan zerrelere iyi bak,

Onların hepsi bizim gibi mecnundur ve hepsi bi-karardır.

İster mahzun, ister memnun olsun, ne kadar zerre varsa hepsi,

Her türlü kayıttan âzade olan ezel güneşinin pervaneleridir.

35

Gönlüm senin gamından her gün bir kat daha zar olmakta

Ve senin merhametsiz gönlün benden gittikçe bizar kalmaktadır.

Sen benden geçtin; fakat gamın benden geçmedi.

Doğrusu, gamın senden daha vefalıymış!..

36

Güzelliği vasfetmenin üstünde olan sevgilim,

“Gönlün nasıldır?” Diye hatırımı sormak için evime geldi.

O eteğini kaldırıyordu; Gönlüm ona dedi ki:

Eteğini iyi topla! zira evim kanla doludur..

37

Ey yüzü güzelliği ruh aynası olan sevgili!

Sabah şarabında senin hayalinin ayaklarına

Gözlerimi sürmek isterim.

Fakat korkarım ki onlar kirpiklerimin oku ile yaralı olurlar!

38

Sayısız hikâyeler anlattılar, yokluğa, varlığa dair birçok sözler söylediler

Gaflet içinde akıllarınca mana gevherini deldiler.

Kâinatın esrarına vakıf olmadıkları için

evvelâ uzun uzun çene çaldılar, sonra uyuyup kaldılar..

39

Senin sözünü söyleyip mütemadiyen seni anmak, beni sükûte mecbur etti.

Seninle meşgul olmaktaki zevk ve lezzet beni işsiz bıraktı.

Senin tuzağından gönlüm evine kaçtım.

Hâlbuki gönlüm tuzak oldu ve ben gene sana tutuldum.

40

Ben kendisini bilen insanların kuluyum,

Ki onlar her zaman kendi gönüllerini hatalardan kurtarmaktadırlar.

Kendi zat ve sıfatlarından bir kitap yaparlar

O kitabın fihristini (Enel Hakk – ben Hakkım) sözü ile icmal ederler.

41

Senin sevgin ateşinden kalbimde bir aydınlık

Senin sohbetinden gönlümün ırmağında bir su vardı.

O su serap, o ateş şimşek oldu.

Şimdi hep o masallar geçti; bütün bunlar sanki birer rüya imiş!…

 42

Senin aşkından derya dalgalanıp karıştı,

Bulutlar senin ayağına inciler döküyor.

Yere senin aşkından bir yıldırım düştü.

Bu duman onun için göklere yükseliyor.

43

Hekimin gönlünü kapan o sevgiliyi hekim nasıl tedavi edebilir?

Hiç ona ilâç tavsiye edilebilir mi?

Eğer o, güzelliğinden bir zerre gösterecek olursa

Vallahi o hekime de bir başka tabip lâzım gelecektir.

44

Ruhum göklere uçtuğu ve tenim topraklara karışdığı gün

Kabrimin üzerine parmağınla “kalk!..” diye yaz;

Yaz ki ben mezarımdan sıçrayayım

Bu ölü vücudum tekrar canlansın!

45

Ey beni güçlüklerden kurtaran ve ihsanı ile

Serviyi, gülü, bahçeyi mest eden sevgilim!

Gül, humarınla senin sermestin ve diken bedmestindir.

Bir kadeh daha ver ki hepsi bir olsun!..

46

Aşk olmayınca içkinin neşesi artmaz,

Aşk olmayınca güzel vücutlara uygunluk gelmez.

Eğer deryaya bulutlardan yüzlerce katreler yağsa,

aşkın tesiri olmadıkça o katreler ilelebet inci olamaz!…

47

Bir can ki onda senden bir hayal vardır,

O can nasıl zeval bulur?

Aya noksan gelip incelir ve hilâl olursa da,

Bu incelmesi bir kemalin başlangıcı değil midir?

48

Ey sevgili! Aşkının ateşi son haddine erdi.

Senin sevginden, işim sadece şikâyet, oldu.

Eğer her seher inlediğimi istemiyorsan bana acı;

Zira derdim tahammül edilmez bir hale geldi.

49

Senin gözünün bin türlü sihri vardır.

Yüzlerce, binlerce can ona bağlıdır.

Sevgilim, senin siyah saçların küfürdür; din ise ay gibi olan yüzündür.

Küfürle kıyas et, bak ki din ne parlaktır?!…

50

Hakkın muhabbeti sabah gibi aşikâr olmaya başlayınca

Yaşayanların teninden canları uçmak ister.

İnsan öyle bir makama erişir ki her nefeste göze muhtaç olmaksızın

Sevgiliyi görmeye muktedir olabilir.

51

Sabır ve kararı kalmamış âşıktan daha biçare kimse olur mu?

Zira bu aşk, devasızlığa uğramaktır.

Aşk eleminin dermanı ne cimrilik ve ne de riyadır.

Çünkü hakikî sevgide ne vefa vardır, ne de cefa .

52

Anladım ki sevgi, benim varlığımın bağıdır.

O bin telli saç benim elimdedir.

Ben her ne kadar dün kadehten mest olmuşsam da

Bugün kadeh benden sarhoştur.

53

Sevgilinin varlığı sana açılsın istiyorsan

İç yüze geç, dış yüzde durma…

O öyle bir zattır ki onu senden yine senin örtülerin kapamıştır.

Hâlbuki kendisi kendi varlığına batmış ve her iki âlem de onda boğulmuştur.

54

Divane oldum: divane hiç uyku uyur mu?

Mecnun uykunun nerede olduğunu bilir mi?…

Zira Allah uyumaz, uykudan münezzehtir.

Bil ki Allah’ın divanesi de uyumakta onunla beraberdir

55

Dediler ki aşkın akıbeti sükûnettir.

Evveli şuriş (Karışıklık) nihayeti temkindir.

Can, bu aşk değirmeninin altında duran taştır

Bu kararı olmayan beden ise üstte görünen döner parçadır.

56

Dediler ki altı cihet Allah’ın nuru ile doludur.

Halktan “O nur nerededir?” diye feryat koptu,

Yabancı olan kimse, sağa, sola baktı; onu göremedi.

Dediler ki : —Onu görebilmek için -bir an- sağsız, solsuz bak”

57

Büyüklere hâkipay olmayan baş ve onların

Sevdasına candan gark olmayan gönül yok olsun!

Dediler ki onlarla bu baş ve bu gönül arasına kıl sığmaz, o kadar biribirine yakındırlar.

Hâlbuki ben bizzat kıl oldum.

Artık benim, için oraya sığıp sığmamak meselesi kalır mı?

58

Ne yukarda ne de aşağıda olmayan Ay nerededir?

Ne bizimle ne de bizsiz olmayan nerededir?

Orada burada deme; doğrusunu söyle; âlem hep O’dur.

Fakat onu görebilecek göz nerededir?

59

Cadı gibi sihirbaz ve nergis gibi güzel gözerinin şarabından mestim.

Senin yanına geldiğim zaman niçin beni kovuyorsun?

Ben öyle dudağını ıslatmakla doyacaklardan değilim.

Beni kendi ırmağına at, ruhumu ancak o kandırabilir!..

60

Hallacı Mansur “Ben Hakkım” dedi.

Bütün yolların topraklarım kirpikler ile süpürdü.

Kendisinin yokluğu denizine daldı

Ancak ondan sonra “Enelhak” incisini buldu ve deldi.

61

Güneşin, senin huzuruna çıkacak ne liyakati var?

Çabuk giden bir rüzgârın, senin zülfüne yetişmesi, haddine mi düşmüştür?

Varlık şehri içinde bilgiçlere hocalık eden akıl,

Senin köyüne ve civarına geldiği zaman divane olur.

62

O mest olan güzel, ansızın kapımdan içeri girdi,

Yakut gibi duran şarap kadehinden içip geçti oturdu.

Onun dalgalanan saçını görüp tutabilmek için

Bütün yüzüm göz ve gözüm baştanbaşa el oldu.

63

Aşkta yükseklik, alçaklık, akıllılık, akılsızlık,

Hafızlık, şeyhlik, müritlik yoktur.

Rintlik, hiç bir kayda bağlı olmamak,

Az söylemek ve kaygusuzluk vardır.

64

Çok bilgili olan akıl senin aşkından bihaberdir, gafildir.

Seni özleyen yürek ateşler içinde uyur.

Eğer gözsüz ve gönülsüz uyuyacak olursam şaşmayın.

Zira iki gözüm kan olmuştur; uyuyan gözlerim değil, kandır.

65

Senin aşkın hususunda hana nasihatin ne faydası olur?

Zehir içmişim, şeker bana kâr eder mi?

Benim için “onun ayağına zincir bağlayın” diyorlar;

halbuki deli olan gönüldür, ayağıma zincir vurmak neye yarar?..

66

Dün gece benim taptığım, gökteki Ay gibi idi

Yok, yok! Belki güzellikte güneşten de üstündü.

Şunu biliyorum ki güzeldi, fakat bilmediğim bir şey varsa güzelliğinin nasıl olduğudur.

Hayale sığmayan bir güzellik bilinebilir mi?

67

Gözünü dik ki gönlün göz olsun;

Gönül gözüyle sana başka bir cihan görünsün!

Eğer sen kendini beğenmekten kurtulursan

Her işin başkaları tarafından beğenilmiş olur.

68

Onun ay gibi güzel yüzüne tutulan ve kereminin sakisinden

Mest ve harap olan kimse şadumân olsun.

Ben şad değilim; gözyaşlarım akıyor, gözlerime hiç uyku girmiyor. . ,

Uyku gelmekten korkuyor; çünkü gelecek olursa gözyaşlarım onu alıp götürecektir.

69

Akıldan yüz merhale uzaklaşmak,

İyi ile kötünün vücudundan kurtulmak istiyorum.

Benim vücudumun perdesi, arkasında o derece güzellik var ki

-ey bihaberler!- benim kendime aşık olacağım geliyor..

70

Sevgilimin aşkına tutulduğum ilk zamanlar

Feryatlarım komşularımı uyutmuyordu.

Şimdi feryatlarım azaldı, aşkım arttı.

Zira ateş alevlendiği zaman dumanı kalmaz.

71

Âşık tevazu göstermez de ne yapabilir?

Geceleri senin olduğun yere gelmez de ne eder?

Büklüm büklüm olan saçını öperse şaşma, darılma.

Divane, zincirlerini ısırmazsa, çiğnemezse ne yapar?..

72

Nazı ve nazikliği terk etmiş olan âşık,

Aşk mezhebinde civanmert olur.

Bağrı yanıklara ateş satmak yaraşır mı?

Yusufluk etmeye yeltenen Yakup ne kadar soğuktur.

73

İyi bil ki âşık müslüman olamaz,

Çünkü aşk mezhebinde küfür ve iman yoktur.

Aşkta ten, akıl, can ve gönlün yeri olur mu?

Böyle olmayanlar âşık değildirler.

74

Seven için her nerede bulursa bulsun şarap içmek,

Yahut akıl ve hicap perdesini yırtmak gerektir.

Ben şarabı nerede içeyim? İçecek olsam da şarabın,

Başımdan alıp götüreceği akıl bende yok ki?

75

Senin güzel olan sevgin, kan dökmek istediği zaman can,

Ten kafesinde memnuniyetle çırpınmaya başlar.

Senin şeker gibi dudağında günah imkânım bulup ta

Perhiz eden kimse kâfir olmaz da ne olur.

76

Senin, gönlünde bir şey parlıyor; ona bak!

Yoksa hikâye dinlemekle esrar düğümü çözülemez.

Nitekim dışardaki koca ırmaktan,

Evin içindeki küçük bir çeşme daha faydalı ve daha güzeldir.

77

Eğer âşıka yok olmak ve ölmek

Veya aşk yolunda canını feda etmek düşüyorsa

Artık aşk için “sonsuzluk pınarından ab-ı hayat içmektir”

Demeleri boş bir söz olmaz mı?..

78

Maşuka güneş gibi taban oldu.

Âşık zerre gibi döndü durdu.

Aşk baharının rüzgârı esince

Kuru olmayan dallar elbette harekete gelir.

79

Ben o sevgilinin bendesiyim ki akıl onun mecnunudur.

Ondan pür-hûn olan bir gönül yüz can kıymetindedir.

Yemin ederim ki âşıkların gözünden

Akan yaşlara abı hayat gıpta eder.

80

Ayın güzelliği biraz onun-yüzüne benzer,

O melek huyluyu biraz andırır,.

Hayır!, Hayır!,.. Nereden nereye?.. Ay kim oluyor?

Canım ona kurban olsun; O’na benzeyen varsa ancak kendisidir.

 81

Senin yanağın put olunca putperestlik iyidir.

Şarap senin kadehinden olursa mestlik iyidir.

Senin aşkının varlığı içinde öyle yok oldum ki

Bu yokluk bin varlıktan yeğdir.

82

Keremkâr dildarın mezarı başına gittim.

O teninin toprağından mahzun bir gül gibi zahir oldu.

Toprağa seslendim, dedim ki:

Ey toprak benim vefadâr olan yârimi incitme, hoş tut!..”

83

Dün gece benim yanıma şirin sözlü, tatlı dudaklı mağrur bir güzel geldi:

Beni güneş gibi yüzüyle uyandırdı:

“Güneş görülünce kalkılır,

beni gördün kalk, ne duruyorsun?… dedi.

84

Gece geçti, benim ise ne geceden ne de gündüzden haberim var.

Gecelerim, gündüzlere ışık veren, o sevgilinim yüzüyle pür-nûrdur.

Ey gece sen o sevgiliden habersiz olduğun için böyle karanlıklar içinde kaldın.

Ey gündüz, sen de git o sevgilinin gündüzünden gündüz olmayı öğren.

85

Dün gece gördüm ki sevgilim bir mecliste oturuyordu.

Kucaklamağa muvaffak olamadım,

Kulağına lâkırdı söylemeyi bahane ederek hiç olmazsa

Yanak yanağa gelmek fırsatını kaçırmadım.

86

Aşık sevgilisinin izini takip ile onun oturmuş ve gezmiş olduğu yerlerin etrafını dolaşır,.

Zahit te tespih ile rükû ve secde ile uğraşır.

Âşık susamış ve zahit acıkmış olduklarından

Biri su kenarında, diğeri ekmek arkasında koşar,.

87

Bağa bülbül geldi. Kargadan kurtulduk.

Ey gözümün nuru sevgilim, seninle bağa gidelim ve gül ve susam gibi açılalım.

Âkan sular gibi bağdan bağa revan olalım.

Akalım ve hiç durmayalım.

88

Sevgilimden başkaları ile hem-bezm olmama rağmen

Vallahi gönlümde ondan başka hiç bir kimsenin aşk ateşi yoktur.

Güneş batınca karanlıkta kalan,

güneş yerine kandil yakmaz mı?..

89

Âlemde tek olan eşi bulunmayan sevgilimle?

“Tek mi, çift mi?” oynadık.

Bana: “tek mi istersin, çift mi?” dedi.

Ben de: “Seninle çift olmak ve bütün âlemden tek kalmak isterim,” dedim.

90

Gönlümü senden çekip almak mümkün değildir.

En iyisi onu bütün bütün senin sevgine terk etmektir.

Eğer aşkının gamına gönlümü bırakmazsam onu ben ne yaparım?

Artık gönlümü göğsümde taşımamın manası kalır mı?..

91

Aşkım kemale ermiş, sevgilim hüsün ve cemalde yükselmiş.

Gönül söylenecek bin bir sözle dolu, dil söylemekten aciz.

Susamış olduğum halde önümde akan temiz ve berrak suyu içemiyorum.

Cihanda bundan daha garip bir hal görülmüş müdür?

92

Aşkım, abı zulâlden daha lâtif ve paktır.

Bana aşk ile oynamak helaldir.

Başka âşıkların aşkı halden hale inkılâp eder.

Benim aşkım ve benim maşukumun ise zeval ve intikali yoktur.

93

Senin aşkınla âlemin erganunu (söz dinleyeni) oldum.

Senin mızrabınla gizli ahvalim âleme faş oldu.

Sevgin beni çenge benzetti,

Hangi perdeme dokunursan oradan inliyorum.

94

Sermest olan bülbülden sevgilimi hatırlatan nağmeler işitiyorum,

Semâın rüzgârından gönlümü çeken bir hal duyuyorum.

Sularda daima yârimin hayalini görüyorum

güllerden bütün onun aşinalık kokusunu alıyorum..

95

Bendeki neş’e şaraptan değil kendimdendir.

Bendeki hararet yine bendendir, sudan ve ateşten değildir.

Âşk beni o kadar hafifletmiştir ki vücudumu mizana çekseniz

hiçten pek çok daha eksik çıkarım!.,.

96

Elime ne beklenilmez bir av düştü; ben ne yapayım?..

Başıma tatlı bir sarhoşluk geldi; nasıl edeyim?..

Sofuyum, zahidim.. İyi ama, yolda giderken

Güzelin biri ya bana bir buse verirse ben ne yaparım?

97

Bugün mestçe bir dolaşmak

Kafatasından peymane (kadeh) yapmak istiyorum.

Bu şehirde sarhoş sarhoş dolaşıp durdum.

Bir akıllı adam arıyorum ki onu divane deyim…

98

Sevgilim, sitemler ile bana uykuyu haram etti.

Yarabbi, ne olur sen de onu uykusuz bırak!

Bırak ki, o da uykusuzluğun acısını anlasın

  sözünün manasını düşünsün.

99

Ne ben benim, ne sen sensin, ne sen “ben”sin.

Hem ben benim , hem sen sensin, hem sen “ben” sin..

Ben seninle o haldeyim ki – ey güzel sevgilim!…

Ben sen miyim, yoksa Sen ben misin, bir türlü kestiremiyorum.

100

Mademki gönlümde perileri kıskandıran sevgilimin hayali vardır;

Bu âlemde benim gibi bahtiyar olan kimdir?

Allaha yemin ederim, ben şad olmadıkça yaşayamam.

Gam diye bir şey olduğunu işitiyorum; fakat onun ne olduğunu bilmiyorum.

101

Kendim güzel değilim ama güzellere tapanlardanım;

Bâde değilsem de – hiç olmazsa — ondan mest olanlardanım.

Münacat ehlinden değilim;

Fakat senin harabat ehlinden olmakla bahtiyarım ya

102

Ey sevgili! Her kesin kalbinde senin aşkından bir parıltı vardır.

Ve her mihraptan sana yalvarışlar yükselir.

Seninle oturup çektiğim elemleri sana söylemek için

Bahtiyar bir gece ve lâtif bir mehtap lâzımdır.

 103

Ey cihanın canı olan sevgili! Senin yüzün bana kıble olalıdan beri

Ne Kâbe’den haberi var; ne de kıble nerededir biliyorum.

Senin yüzün gözümün önünde iken kıbleye dönmeğe kudret bulamıyorum.

Çünkü o, kalıbın, suretin kıblesidir; senin yüzün ise ruhun kıblesidir!…

104

Sevgilim! Ben senin yüzüne baktıkça içimde güller açardı

Ben bir gülistan kesilirdim. Ve iki gözüm seni görerek nurlanır, parlardı,

“Allah seni kem gözden esirgesin, kem gözler senden uzak olsun!…” diye yalvarırdım.

Ne yazık ki, o kem göz ben oldum ve senden ben, seni seven ben uzak düştüm!,..

105

Bu gece, gönlüme uygun bir arkadaşla

Çayırda bir meclis kurduk.

Şarap, meze, ışık sazlar ve okuyanlar… hepsi tamamdı.

Ah!… Keşke ey sevgili, bütün bunların hiç biri olmayaydı da yalnız sen olsaydın!….-

106

Önümde kendi ayrancağızım oldukça,

Yemin ederim ki, başkalarının bal şerbeti gözümde yoktur.

Eğer zaruret ve mahrumiyetten öleceğimi bilsem,

Yine hürriyetimi esaretle değişmem

107

Bana sıdk ile ikrar verdiği halde

Beni âleme oyuncak eden kimselerden bizarım

Çünkü benim âlemle alış verişim yoktur.

Bu türlü ikrar edenlerden ziyade ben, beni inkâr edenlerin bendesiyim.

Kaynak:

Hasan Âli YÜCEL, Mevlâna’nın Rubaileri, Remzi Kitabhânesi, İstanbul, 1932

25. BÖLÜM – İNSANLARA AİT İŞLERDE TALİHİN ETKİSİNİN NE DERECE OLDUĞU VE BUNA NASIL KARŞI KONABİLECEĞİ HAKKINDA


1— Dünya işlerinin, insanların kendi tedbirleri ile düzeltemiyecekleri, hatta bunlara karşı halkın bir çare bulamayacakları şekilde, talih vealiaht tarafından idare edildiklerine birçok kimselerin inanmış ve inanmakta olduklarını bilinir. Bunun için insanlar dünya işlerinde fazla uğraşmağa yer olmadığıdır. Fakat kendimizi talihin idaresine bırakmak gerektiği hükmüne varabilirler. Olaylarda görülmüş olan ve her gün görülmekte olan her türlü insan tahmininin dışındaki büyük değişiklikler dolayısıyla bu kanaata, zamanımızda, daha çok inanılmıştır.

2— Bununla beraber irade kuvvetimizin yok olmaması için işlerimizin yarısına talihin hâkim olduğunun, yine, diğer yarısının veya ona yakın bir kısmının idaresini bize bıraktığı doğru olabilmektedir. Talih, coştukları zaman ovaları basan, ağaçları ve binaları yıkan, toprağı bir taraftan alıp öte tarafa aktaran yıkıcı nehirlerden birine benzer. Herkes önünden kaçar ve hiç bir yerde karşı koymadan, herkes onun saldırışına boyun eğer. Bu böyle olmakla beraber, sakin zamanlarda, insanlar, setler ve bentlerle buna çare bulabilmek imkânından mahrum değildirler; öylesine ki, daha ronra sular kabarınca, ya bir kanaldan akabilsinler veya taşkınlıkları ne bu kadar dizginsiz ne de bu kadar zararlı olabilsin.

3— Talih de böyledir; o da, kudretini, kendisine karşı koyacak düzenli bir liyakat bulunmayan yerde gösterir ve saldırışlarını kendisini durduracak setlerin ve bentlerin yapılmadığını bildiği tarafa çevirir.

4—Tabiatının veya herhangi bir niteliğinin değiştiğini görmediğimiz halde, bir hükümdârın bugün bahtiyar ertesi gün mahvolmuş olduğunu görüyoruz; bunun da, evvelce, uzun uzadıya bahsedilen sebeplerden yani büsbütün talihe dayanan bir hükümdâr, bu talih değişince, mahvolur. Yine, tutumunu zamanın şartlarına uyduran bahtiyar olur ve bunun gibi, tutumu zamana aykırı düşen bedbaht olur.

5— Herkesin gözlediği amaca, yani, zenginlik ve şöhrete götüren yolda insanların değişik şekilde yürüdükleri görülür: biri ihtiyatla, o biri taşkınlıkla; biri sertlikle o biri usul ile; biri sabır ile o biri bunun aksi ile yürür; ve her biri bu değişik tarzlarla amaca ulaşabilir. Yine ihtiyatla hareket eden iki kişiden birinin amacına ulaştığı, ötekinin ulaşmadığı ve bunun gibi, biri ihtayatlı ötekisi taşkın iki değişik mizaçla her ikisinin de başarı kazandığı görülür ki, bu da, ancak davranışlarına uygun düşen veya düşmeyen zamanın şartlarından ileri gelir. Bundan şu sonuç çıkar ki: değişik şekilde iş gören iki kimse aynı sonucu alır ve aynı şekilde iş gören iki kimseden ise, biri amacına ulaşır, ötekisi ulaşmaz.

6— İyliliğin değişik olması da bundandır. Çünkü ihtiyatla ve sabırla hareket eden bir kimse, zaman ve olaylar onun hareketini iyi saydıracak gibi cereyan ederse, işleri düzgün gider. Fakat zaman ve olaylar değişir de tutumunu değiştirmezse yıkılır gider. Buna uymasını bilecek o derece tedbirleri insan da bulunmaz. Çünkü ya tabiatının kendisini eğdiği taraftan sapamaz veya bir yoldan giderek daima muvaffak olduğu için, bu yoldan ayrılmağa aklı yatmaz. Böylece kararsız bir adam, atılgan olmak zamanı çattığı vakit böyle olmasını bilmez; bunun için de yıkılır; hâlbuki zaman ve olaylarla birlikte tabiatını da değiştirseydi talihi değişmezdi,

7—Talih değişirken insanlar da usullerinde inat edince, bunların ikisi de birbirine uygun düştüğü müddetçe, bahtiyar olurlar; uygun düşmedikleri zaman ise betbaht olurlar. Şuna iyice hükmediyorum ki, ihtiyatlı olmaktansa cür’etli olmak daha iyidir. Çünkü talih dişidir; itaat altında tutmak isteyince de onu dövmek, kakıştırmak lâzımdır.

Soğukkanlılıkla hareket edenlerden ziyade bu gibiler tarafından mağlup edilmesine müsaade eder. Bunun için talih kadınlar gibi daima gençlerin dostudur, Çünkü gençler daha az ihtiyatlı, daha yavuzdurlar ve daha çok cür’etle ona kumanda ederler.

24. BÖLÜM – HÜKÜMDÂRLARININ HANGİ SEBEPTEN DOLAYI KENDİ DEVLETLERİNİ KAYBETTİKLERİ HAKKINDA


1— İtina ile riayet edilirse, yukarıda söylenen şeyler yeni bir hükümdârı eski bir hükümdâr gibi gösterir ve devleti içinde eskimiş gibi, onu kısa mamanda, daha emin ve sağlam kılar. Çünkü yeni bir hükümdârın yaptıkları, babadan kalma bir hükümdârın yaptıklarından ziyade, gözaltında tutulur ve icraatı faziletli olarak tanınırsa, insanlara daha çok tesir eder ve eski bir soya mensup olmaktan ziyade onları bağlar. Çünkü insanlar, eskilerden çok, yeni şeylere kapılırlar ve yenilerinde iyiliği buldukları zaman ondan faydalanırlar ve başka şey aramazlar; hatta hükümdâr öteki işlerde kendisine düşen vazifelerde kusur etmedikçe, onu her yönden korurlar. Böylece yeni bir hükümdârlığı kurmak ve bunu iyi kanunlar, iyi silâhlar ve iyi örneklerle bezeyip kuvvetlendirmekle hükümdâr çifte şeref kazanmış olur; nasıl ki hükümdâr olarak doğduğu halde tedbirsizliği ile bu hükümdârlığı yitiren iki defa ayıplanmış olur.

2— Zamanımızda, devletlerini yitiren krallar ve beyler göz önüne getirilirse bunlarda, ilkin yukarıda uzun uzadıya söz konusu edilen sebeplerle, silâhlı kuvvetleri ilişkili müşterek bir kusur bulunur. Sonra da, bunlardan bir takımının ya halkı kendilerine düşman kıldıkları veya halkı dost edinmişlerse, kendilerini büyüklere karşı korumasını bilmedikleri görülür. Çünkü bu kusurlar olmadıkça bir orduyu savaşa hazır tutabilecek kadar bir kudreti olan devletler elden gitmez.

3— Dirlik günlerinde zamanın değişebileceğini düşünmeli kötü günler çattığı anda kaçmağı değil savunmayı düşünmelidir.

Galibin fena muamelesinden bıkkınlık getirecek halkın kendilerini geri çağıracağını beklememelidir. Bu yolu tutmak, ancak başka yol olmadığı zaman, iyidir. Fakat bunun uğruna başka çareleri ihmal etmiş olmak çok fenadır. Çünkü kaldıracak biri bulunur inancı ile düşmeğe katlanmak asla caiz değildir. Bu kaldırılış ise ya vakî olmaz yahut vakî olsa bile bu kurtuluş şerefsiz olduğu ve hükümdârın gayretine dayanmadığı için, ona güvenlik vermez. Ve sırf hükümdâra ve liyakatine dayanan yalnız o savunmalardır ki iyi, güvenli ve devamlı olurlar.

22. BÖLÜM – HÜKÜMDÂRLARIN BERABERLERİNDE BULUNDURDUKLARI VEZİRLER HAKKINDA


1— Bir hükümdâr için vezirlerin seçilmesi az önemli değildir: bunlar hükümdârın tedbirine göre iyi veya fena olurlar. Bir hükümdârın aklı hakkındaki ilk kanaat yakınında tuttuğu kimseleri görmekle hâsıl olur; bunlar muktedir ve sadık oldukları zaman hükümdâr daima akıllı sayılabilir. Çünkü vezirlerinin muktedir olduğunu görebilmiş ve kendisine sadık olmalarını sağlayabilmiştir. Fakat başka türlü oldukları zaman hükümdâr hakkında daima iyi bir hükme varılamaz. Çünkü ilk hatayı bu seçimde yapar.

2—İnsan bilinci üçtür.

a-Biri kendiliğinden aklı eren,

b-Başkasının akıl erdirdiği şeyi farkeden,

c- Ne başkalarının yol göstermesiyle ne de kendiliğinden aklı ermiyendir.

Birincisi çok iyi, ikincisi iyi, üçüncüsü ise boş ve faydasızdır. Çünkü bir kimse, birinin yaptığı ve söylediği iyi veya fena şeyi anlıyacak kadar bir muhakemeye malik olunca kendiliğinden bir şey yaratmasa bile, vezirinin iyi veya fena işlerini anlar, iyilerini teşvik eder, fenalarını da düzeltir; vezir de onu aldatabileceğini ümit edemez ve doğrulukla iş görür,

3—Bir hükümdârın vezirini tanıyabilmesi için hiç şaşmayan şu usul vardır:

Vezirin hükümdârından ziyade kendini düşündüğünü ve bütün işlerin içinden kendi menfaatını aradığı görüldüğü zaman, böyle olan bir kimse, hiç bir vakit iyi bir vezir olamaz. Hükümdar asla ona güvenmemelidir. Çünkü bir hükümdârın devletini elinde tutan bir kimse, hiç bir zaman kendini değil fakat daima hükümdârı düşünmeli ve hükümdâra ait olmayan hiç bir işle meşgul olmamalıdır.

Öbür yönden hükümdâr da, vezirini sadakatta tutabilmek için, ona itibar etmek, onu zengin etmek, kendisine minnettar kılmak, şeref ve paye vermek suretiyle onu düşünmelidir; tâ ki hükümdâr olmadıkça kendisinin bir şey olamayacağını görsün ve gördüğü bol itibar, daha fazla itibar arzu ettirmesin; büyük zenginliği fazla zenginlik arzu ettirmesin ve büyük payeleri onu değişikliklerden korkutsun.

Vezirler ve vezirlere karşı hükümdârlar, böyle oldukları zaman birbirine güven besliyebilirler; başka türlü oldukları zaman ise sonuç daima her ikisi için de zararlı olur.

2. BÖLÜM – SOYDAN GELME HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA


Babadan kalan ve hükümdârların soyuna alışmış olan devletlerin elde tutulmasında yenilerinde olduğundan daha az güçlük vardır. Çünkü atalarının düzenini yalnız bozmamak, sonra da aksaklıklar karşısında havaya göre dümen kullanmak yeter; o suretle ki, eğer bu hükümdâr şöyle böyle bir beceriklikte ise, olağanüstü ve aşkın bir kuvvet onu elinden almadıkça, devletinde tutunabilir; mahrum edilse bile, istilâcı herhangi bir tökezlemesinde, onu tekrar elde eder.

Çünkü yerli hükümdâr için fenalık etmeye daha az sebep ve daha, az lüzum vardır; bundan dolayı da daha çok sevilmesi gerekir; olağanüstü kusurları kendisinden nefret ettirmezse uyruğu tarafından, tabiî olarak, daha çok sevilip istenmesi akla yakındır. Ve egemenliğinliği ve sürekliliği içinde değişiklik yapmak hâtıra ve sebepleri sönüp gider: bundan dolayı ki daima bir değişiklik başka bir değişikliğin kurulmasına yarayan zemin hazırlamıştır.

PRENS’İN AÇIKLANMIŞ SIRLARI İLE İKTİDÂR


Siyaset: Arapça kökenli bir kelimedir; at eğitimi, at talimi anlamına gelmektedir. Osmanlı’da devlet geleneği için siyaset sözcüğünün “meyve” ve özellikle “kuru meyve” anlamında kullanıldığı görülmüştür. Yunan siyasal yaşamında ise siyaset, “polis”e veya devlete ait etkinlikler biçiminde tanımlanmıştır.

Siyaset: Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış.

Siyaset: Politika, siyasa, kelimelerininde karşılığında kullanılır.

Politika; Bir hedefe varmak için, karşısındakilerin duygularını istismar ederek, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanmak suretiyle işini yürütmedir.

Siyaset, karşısındaki kişinin düşünce ve davranışını değiştirmeyi amaçlayıp etkilemesi ve diyalektik [1] bir zaman olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu etkileşimle sözü, hareket olarak gerçekleştirmeye çalışılan iktidâr mücadelesi karşılıklı bir yapı içinde meydana gelmektedir. Siyasetçi bu karşılıklı etkileşimle içinde bulunduğu ortamda halkın hükümdârı olmaya çalışır.

İktidar sahnesinde, hırslı ve ikna kabiliyeti yüksek olan insanların, halkı etkileyip, peşlerinden sürükledikleri bilinen bir şeydir. Tarih boyunca hep bu şekilde olmuştur. Öyle ki “Kaderinizi etkileyen kişiler hakkında, her zaman hür iradenizle ve etkilenmeden kendi görüş ve düşüncenizle hareket edin” denilse de, siyaset sanatında iktidâr olmuş insanların ağından kurtulmak çok zor olup o kadar da kolay değildir.

İnsanların huzur içinde yönetilmesini talep etmek bir erdemdir. Ancak bu, iktidâr hırsı ile eşleşince, aşağılık bir fonksiyona dönüşmesi garipsenmeyecek bir durumdur.

Hikmet sahibi Ayaşlı Şakir Efendi dedi ki;

Siyaset, velâyetten yüksektir.”

Bunun, mânası:

Velâyet; Allahın cemal tecellisi olduğu için; hep iyi şeyler düşünür, iyi şeyler yapar.

Siyaset ise; Allah Teâlâ’nın hem cemal, hem celâl tecellisi olduğundan; bir siyasî, Allah Teâlâ’nın zuhur ve taayyün itibarıyla bu birbirine zıt sıfatlarına ne derece yaklaşırsa; o kadar muvaffak olur. Hazreti Ömer radiyallâhü anh demiştir ki,

والله مايزع الله بالسلطان اكثر ممايزع الله بالقرآن

“Yemin ederim ki, Allah Teâlâ’nın hükümet kuvvetiyle men’ettiği şey, Kuran’ın âyetiyle men’ettiğinden ziyâdedir.”[2]

Ancak bazen ister istemez hükümdâr çirkinleşmiş, sömürü ve yayılmacı siyaseti yüzünden canavarlaşmış iğrenç duruma dönüşmüş görünse de, öyle olmadığını düşünmemiz gerekmektedir. Siyasetin hakikatinde olaylar rastgele olmaz. Hepsi bir planın aheste aheste uygulanmasıdır. Hedefleri olanların insanlar üzerinde uyguladıkları sinsi planları genellikle bozulmaz gibi olurken, Allah Teâlâ bir şekilde olayların yönünü sürekli değiştirmektedir. Bunu anlayan arif kişilerin biz siyasete karışmayız dedikleri mana da budur.[3] Çünkü âlem ve insanlar sahipsiz değildir.

“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.”[4]

“Hilekârlık yaptılar, Allah Teâlâ da hilelerine karşılıkta bulundu ve Allah Teâlâ hile yapanların en hayırlısıdır.” [5]

İslâm tarihinde ulaşılmaz bir misal olarak, en büyük siyasetçinin Hz. Ebû Tâlib aleyhisselâm olduğunu söyleyebiliriz. Onun, Mekke Dönemindeki başarılı siyaseti sayesinde Genç İslâm’ın temelleri atılmıştır. Yeğeni Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için kendini feda edişi, siyaseti günümüz insanlarına misal olmalıdır.

Hz. Ebû Tâlib’de fedakârlık ve hedefi doğru olan siyaset birleşince, ortaya çıkan mükemmel sonuç için çok sözler söyleyebiliriz.

Bizler, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizi hayatımızda örnek aldığımıza göre, hükümdârların, halkı yönetmek için verdikleri vaatleri doğru hedefe yönlendirmelerini bekliyor olmamız, en tabii haktır.

İktidarda doğruluk, eğer bir yerde hata varsa onu itiraf etmektir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dahi, Bedir harbinden sonra esirler için alınan kararda, hata yaptıklarını itiraf etmesi bizim için en güzel örneklerden biridir. Eğer insanlar, kendi öz eleştirilerini yapma cesaretlerini gösterebilirlerse, bu gerçekleştirmek istenen vaatlerin doğrulayıcısı olacağını düşünebiliriz. Belki hükümdârın menfaat için için idarî yalancılığını, siyasî açıdan kabul ederek, nedenlerine mazeret getirebilirler. Fakat bu sonucun iyiliği ve kötülüğü ile eş edeğerdedir. Massachusetts Üniversitesi Psikoloji Profesörü Robert Feldman, günümüz toplumunda pek çok kişinin böyle düşündüğünü söylemektedir..

“Modern hayatta insanlar geçmişte olduğundan daha rahat yalan söylüyor. Araştırmalarım, insanların yalanlarını yüzlerine vurduğunuzda pek de pişmanlık göstermediklerini ortaya koyuyor. Çünkü toplum bunu artık eskisi gibi yadırgamıyor.”

“Yalan işimize yarıyor Çünkü insanlar kendileri hakkında yalan şeyler duymayı istiyor; çok iyi göründüklerini, bizim onların söylediklerine katıldığımızı, çok başarılı olduklarını… Yani çoğu zaman sırf kibar olmak ve aradaki ilişkiyi iyi tutmak için yalan söylüyoruz. Bu tür yalanları insanlar, diğer yalanlardan 10-20 kat daha fazla söylüyor.”

“Bazı durumlarda da bize diğerlerinin yanında bir avantaj sağladığı için yalana başvuruyoruz; onları inanmalarını istediğimiz şeye ikna etmek için bunu yapıyoruz. Kısacası yalan, istediğimizi almak için kullandığımız bir sosyal taktik.”

“Prens’in Açıklanmış Sırları İle İktidâr ” diyerek derlediğimiz bu küçük kitapta, siyasî dehâ Niccoló Machiavelli’(1469-1527)nin hakkını vermek istedik.

 Niccoló Machiavelli “Il Prens-Hükümdâr” kadar büyük gürültüler koparan, tepkilere yol açan, yüzyıllar boyunca tartışılan, yerden yere vurulan eserlerin sayısı herhalde çok azdır. Kuşkusuz bütün bu tepkiler Makyavelizmin ne ka­dar etkili olduğunun bir delilidir. Machiavelli, özellikle ilk za­manlar şiddetli saldırılara hedef olmuş, kilise tarafından dinsiz ilân edilmiş, eserlerinin basılması uzun bir süre yasaklanmış ve saldırılar giderek anti-makyavelist bir cephenin oluşmasına yol açmıştır. 17. ve 16. yüzyıllarda önem kazanan mutlakiyet yönetimi Makyavelizmin ne kadar geçerli olduğunu göstermiş, ulusçuluk hareketlerinin başladığı, ulusal birlik ve ulusal devlet gibi ülkülerin önem kazandığı 19. yüzyılda Machiavelli, özellikle İtalya ve Alman­ya’da ulusal devlet kavramını savunan ilk düşünür olarak saygı gör­müş, diğer taraftan “Prens” diktatör ruhlu hükümdârların ellerinden düşürmedikleri bir el kitabı da olmuştur.

Siyaset felsefesi tarihinin büyük düşünürlerinden biri olan Niccoló Maohiavelli, parçalanmış durumda bulunan İtalya’yı ulusal birlik ve bütünlüğe kavuşturacak lidere devlet siyasetinde başa­rılı olmanın yollarını göstermek amacıyla yazılan bu kitap siya­si düşünce tarihine yepyeni bir görüş getiriyordu:

“Hedef, aracı ge­çerli kılar.”

Hedef ulusal birliğini sağlamış, güçlü bir devletin kurulması ve yaşatılmasıydı. Ulusal toplumun yararına yönelik bu amacın gerçekleştirilebilmesi için hükümdârın çok güçlü, çok akıl­lı, çok yetenekli ve becerikli olması gerekiyordu; çok faziletli olması değildi. Hükümdâr gerektiği zaman adam öldürmekten veya öl­dürtmekten çekinmemeliydi. Ayrıca, yalan söylemesini, yalan ye­minler etmesini, yalan vaadlerle insanları kandırmasını, vs. bil­meliydi. Fakat suç yahut günah olarak nitelendirilebilecek bütün bu davranışlardan sonra bir melek kadar suçsuz ve faziletli olduğuna herkesi inandırabilmeliydi; yani ikiyüzlü olmayı becerebilmeliydi.

Machiavelli üzerine farklı yorumlar yapılmış olmasına rağmen hemen hepsinde ortak bir yargı vardır ki, o da Machiavelli’nin dönemini, şartlarını en iyi şekilde yansıtan bir düşünür olmasıdır.

 Hakkındaki yorumlar arasında en dikkat çekici olanlardan biri de Rousseau’nundur:

“Machiavelli krallara öğüt verir gibi yapıp halklara büyük öğütler vermiştir” ([6])

Machiavelli’nin bu şifreli söylemini okuyanlar sadece Rousseau’dan da ibaret değildir. Machiavelli’nin bu fikri ispatlar nitelikteki ifadelerine eserlerinde rastlamak mümkündür. O, Buichardin’e yazdığı bir mektupta

“İyi bir vaiz cennetin gerçek yolunu cehennemin yolunu anlatarak öğreten ve böylece insanları cehennemden kurtaran kişidir” ([7]) demektedir.

Machiavelli’nin siyasî felsefesindeki temel dayanağı insan doğasının olumsuz özellikleridir. Bu dayanak onun eski Yunan ya da Roma anlayışında ki erdem kavramını terk etmesine neden olmuştur. Erdem, değişken ve güvenilemez olan insan karşısında kaygan bir zemin oluşturmaktadır. Bu eski anlamıyla erdemin boşalan yerine vatanseverlik gelmiştir. Bu millî birliği, özgürlüğü, ortak çıkarları gerçekleştirebilmenin yoludur. Hedef, devletin bekasını korumak ise, bu amaca ulaşmak için izlenen her yol meşrudur. Dolayısıyla önemli olan hedeftir, araçlar değil.

Machiavelli’nin ifade ettiği faydacı, daha çok sonuçları temel alan siyasî bir ahlaktır. Burada çıkarlar ahlakî kriter olarak kabul edilmiştir, ama unutmamak gerekir ki çıkarlar hükümdârın bireysel çıkarları olmayıp, devletin çıkarlarıdır.[8]

Her meselenin görünen ve görünmeyen cephesi var olduğunu bilince doğruları bulmada ön yargıdan kurtulmamız, gerektiğini düşünerek “Il Prens” (Hükümdâr) eserindeki hikmetleri özet olabilecek şekilde çıkarmayı düşündük. Machiavelli’den günümüze miras olarak kalan gerçekler ve ilkelerin gerekçeleri ile çokta yanlış olmadığını göstermektir.

Düzenlemede, O’nun İtalyan Tarihi’nden verdiği misaller günümüz okuyucusuna sıkıntı verebileceği için bazı kısaltmalara gidilmiştir.

Ayrıca Hz. Musa aleyhisselâm ve Hz. Hızır aleyhisselâmın arasında geçen kıssanın hatırlatılması ile Allah Teâlâ’nın siyaset konusunda insanlara verdiği dersi hatırlatarak içtimâi hayatın gerçek yüzünü bir kez daha açıklayarak Machiavelli’nin çokta hatalı bir siyaset felsefesi yapmadığını, sadece bizlerin yüksek siyaset felsefesini anlamadığımızı gözönüne sermek istedik.

Yine Allah Teâlâ rahmet eylesin, Büyük üstad Cemil MERİÇ Hocam’ızın iki makalesini ekledim.

Allah Teâlânın, bizleri Niccoló Machiavelli’nin ulaştığı ledünnî boyuta ve fikir yüceliğine bizi kavuşturması niyetiyle…..

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Diyalektik: Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı, ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir. Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalaktik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ’daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olumlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.

[2] ERGİN, O. Nuri; Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, İstanbul. 1942,s. 154

[3] Gavsülâzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî (1969) buyurdu ki;

Siyaseti olmayan bir cemiyet, çökmeye mahkûmdur. Herkesin bir siyaseti vardır. Bizim siyasetimiz, siyasete karışmamaktır Bu da ayrı bir siyasettir”

[4] Bakara, 9

[5] Âl-i İmran, 54

[6] Rouesseau J.J., Toplum Sözleşmesi, Çev. Alpagut Erenuluğ, bs.1, Ankara: Öteki Yayınevi, 1999 s.120

[7] AKAL Cemal Bali, Devlet Kuramı, Ankara, 2000, s.208

[8] Bkz. (ÇEVİK, 2010)

SİYASET, VELÂYETTEN YÜKSEKTİR


ÖNSÖZ

SİYASETİN LEDÜNNÎ BOYUTU            

SİYASETTE DOĞRU NEDİR?

NİCCOLÓ MACHİAVELLİ (1469-1527)            

CEMİL MERİÇ ANLATIMIYLA MACHİAVELLİ / 8 Ocak 1968        

ZAVALLI MACHİAVELLİ       

PRENS’İN AÇIKLANMIŞ SIRLARI  

İTHAF    

1.BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLIKLARIN KAÇ ÇEŞİT OLDUĞU VE NASIL ELDE EDİLDİKLERİ HAKKINDA              

2.BÖLÜM

SOYDAN GELME HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA          

3.BÖLÜM

KARMA HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA         

4. BÖLÜM

İSKENDER TARAFINDAN İŞGAL EDİLMİŞ OLAN DARA KRALLIĞININ İSKENDER’İN ÖLÜMÜNDEN SONRA HALEFLERİNE KARŞINE SEBEPTEN AYAKLANMADIĞI HAKKINDA           

5. BÖLÜM

FETHEDİLMEDEN ÖNCE KENDİ KANUNLARI İLE YAŞAYAN ŞEHİRLERÎN VEYA HÜKÜMDÂRLIKLARIN NASIL İDARE OLUNMALARI GEREKTİĞİ HAKKINDA

6. BÖLÜM

İNSANIN KENDİ ORDUSUYLA VE LİYAKATLE KAZANILAN YENİ HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA            

7. BÖLÜM

BAŞKALARININ SİLÂHLARI VE TALİHİ İLE KAZANILAN YENİ HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA 

8. BÖLÜM

ALÇAKLIKLA HÜKÜMDÂRLIĞA ERİŞENLER HAKKINDA 

9. BÖLÜM

SİVİL HÜKÜMDÂRLIK HAKKINDA     

10. BÖLÜM

BÜTÜN HÜKÜMDÂRLIKLARIN KUVVETLERİNİN NE ŞEKİLDE ÖLÇÜLECEĞİ HAKKINDA             

11. BÖLÜM

DÎNÎ HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA               

12. BÖLÜM

MİLİSİN ÇEŞİTLERİ (Sivil Ordu) VE ÜCRETLİ ASKERLER HAKKINDA 

13. BÖLÜM

YARDIMCI, KATIŞIK VE YERLİ ASKERLER HAKKINDA      

14. BÖLÜM

SİLAHLI KUVVETLER BAKIMINDAN BİR HÜKÜMDÂRI İLGİLENDİREN ŞEYLER HAKKINDA        

15. BÖLÜM

İNSANLARIN VE HÜKÜMDÂRLARIN, HANGİ ŞEYLERDEN DOLAYI ÖVÜLDÜKLERİ VEYA KÖTÜLENMELERİ HAKKINDA

16. BÖLÜM

CÖMERTLİK VE TUTUMLULUK HAKKINDA      

17. BÖLÜM

ZALİMLİK VE MERHAMET VE SEVİLMENİN Mi YOKSA KORKULMANIN MI DAHA iYi OLDUĞU HAKKINDA         

18. BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLARIN VERDİKLERİ SÖZÜ NASIL TUTMALARI GEREKTİĞİ HAKKINDA

19. BÖLÜM

HAKİR VE NEFRET EDİLEN OLMAKTAN NASIL KAÇINILACAĞI HAKKINDA 

20. BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLARIN HER GÜN YAPTIKLARI KALELERİN VE DAHA BİRÇOK ŞEYLERİN FAYDALI OLUP OLMADIKLARI HAKKINDA 

21. BÖLÜM

İTİBARLI OLMASI İÇİN BİR HÜKÜMDÂRA NELER YARAŞTIĞI HAKKINDA   

22. BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLARIN BERABERLERİNDE BULUNDURDUKLARI VEZİRLER HAKKINDA  

23. BÖLÜM

DALKAVUKLARDAN NASIL KAÇINMAK GEREKTİĞİ HAKKINDA   

24. BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLARININ HANGİ SEBEPTEN DOLAYI KENDİ DEVLETLERİNİ KAYBETTİKLERİ HAKKINDA      

25. BÖLÜM

İNSANLARA AİT İŞLERDE TALİHİN ETKİSİNİN NE DERECE OLDUĞU VE BUNA NASIL KARŞI KONABİLECEĞİ HAKKINDA     

26. BÖLÜM

İTALYA’YI ALMAĞA VE BARBARLARIN ELİNDEN KURTARMAĞA TEŞVİK   

KÜTÜPHANE


Seçtiğiniz kitabı bilgisayarınıza indirmek için İNDİR yazısına farenizin sağ tuşuyla basın açılan menüden “Bağlantıyı farklı kaydet” düğmesine basın. Bu işlemden sonra bilgisayarınızda belirttiğiniz yere kaydetme işlemi başlayacaktır.

Kapak

İsim

İnternetteki 2014 Yazıları 17. Cilt
İNDİR-PDF-8,09 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 16. Cilt
İNDİR-PDF-9 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 15. Cilt
İNDİR-PDF-10.6 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 14. Cilt
İNDİR-PDF-8,1 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 13. Cilt
İNDİR-PDF-5,3 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 12. Cilt
İNDİR-PDF-6,3 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 11. Cilt
İNDİR-PDF-8,6 MB

 

İnternetteki 2013 Yazıları 10. Cilt
İNDİR-PDF-6,8 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 9. Cilt
İNDİR-PDF-5,3 MB

 

İnternetteki 2013 Yazılar 8. cilt
İNDİR-PDF-4,9 MB

İnternetteki 2012 Yazılar 7. cilt
İNDİR-PDF-4,71 MB

Hz. Ali kerremallâhü vechenin Divanı
İNDİR-PDF-1,4 MB
HTML

Allah Teâlâ’nın Zatı Nerededir?
İNDİR-PDF-1,10 MB
HTML -1-
HTML-2-

İnternetteki 2012 Yazılarım 5. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,24 MB

Şihâb’ul Ahbâr Hadisleri
İNDİR-PDF-0,7 MB
HTML

Epiktetos-Düşünceler ve Sohbetler
İNDİR-PDF-1 MB
HTML

Çiftçilik-Ortaklık İlmihali
Hayvan Hakları
İNDİR-PDF-0,7 MB

HTML

Yokluk Bilgisi ve Saklı Sırlar
İNDİR-PDF-0,9 MB

HTML

 

Prens’in Açıklanmış
Sırları İle İktidâr
PDF-Boyut: 1,3 MB
(BASILMADI)
İNDİR
HTML

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn Amis Efendi


Ahmed Amiş Efendi ks
(Büyük Derleme)
İNDİR-PDF-2,25 MB
HTML


 

Seyyid Yahya Şirvani ve
Virdi Settar
İNDİR-PDF-13 MB

 

İnternetteki 2012 Yazılarım 6. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-4,12 MB

 

Varidât Şeyh Bedreddin
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

 

Makâmât-ı Evliya
(Akşemseddin)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

 

Abdulâziz Mecdi Tolun Efendinin
Anlatımıyla Ahmed Amîş Efendi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,80-MB
HTML

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn Amis Efendi

Ahmed Amiş Efendi ks
İNDİR-PDF-1,3 MB
HTML



Tefsîru’l-Fatiha ve’d-Duha
Çelebi Halife-Cemal Halvetî

(BASILMADI)

İNDİR-PDF-884 KB
HTML
Tahriçli Arapça metin

 

Kaside-i Meymûne-i Mubareke-
Dürr-ü Meknûn İmam-ı Âzam
Ebû Hanîfe
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-1,09-MB
HTML


İnternetteki 2011 Yazılarım 3. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,2 MB

 

İnternetteki 2010 Yazılarım 2. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,3 MB

 

Niyazi-i Mısri Divanı (Tüm)
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-11 MB

 

İnternetteki 2010
Yazılarım 1.cilt
Boyut: 5 MB
(BASILMADI)
İNDİR

 

Salât-ı Feyziye ve Açıklaması
Muhyiddin İbnu’l Arâbi
(BASILMADI)
İNDİR -PDF-354 KB
HTML


Tefsîr-i Süretü-l Kevser
Abdurrahim b. Ali el-Melâmî
FEDÂÎ
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-771 KB
HTML


Fevâihu’l Cemâl ve Fevâtihu’l Celâl
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,90-MB
HTML


Medineli Ahmet Efendi’nin
Tarikat Risalesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,35 MB
HTML


Burhânus’salikin
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Et-Temşiş fi Şerh-i Salâvat İbn-i Meşiş
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

naksi halidi ders kapak mini

Nakşi Halidi Haki Tarikatinde
Seyr u Sülûk Dersleri
İNDİR-PDF-2,1 MB
HTML

arapseyh kapak mini

Seyyid Abdullah Haşim
El Mekki Er Rifâi
Boyut: 275 KB
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Risâle-i İsmailiye
İNDİR-PDF-0,6 MB   
HTML


Kaside-i Ercûze İmam Ali
Tam Metin-Orjinal
İNDİR-PDF-2,5 MB
HTML


Niyazî-i Mısri Divan-ı İlâhiyyattaki
Arapça şiirleri ve Açıklaması
İNDİR-PDF-1,5 MB


Vezir Fazıl Mustafa Paşa’ya
Gönderilen Mektup
Niyazî-i Mısrî
İNDİR-PDF-0,5 MB


Risâle-i Hasaneyn (Hz. Hasan Hüseyin Risalesi)
Niyazî-i Mısri
İNDİR-PDF-0,9 MB


Hikem-i Atâiyye ve Açıklaması
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,8 MB  
HTML

 

Şerh-i Kelâm-ı İmam Ali
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Salât-ı Nûr ve Tercümesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,2 MB
HTML


Salât-ı Tılsım Zâtiyye
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,4 MB

HTML

kapak-min_inancin_aldanmasi

Inancın
Aldanması
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML



kapak_min_kirk_hadis

Kırk Hadis
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML

Havva'nın Kızları (Kapak)

Havva’nın Kızları
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML

Niyazi Mısrı  (Kapak)

Niyazi Mısri (3 Cilt)
HTML (TÜM)

Cilt 1
İNDİR-PDF-5,7 MB

Cilt 2
İNDİR-PDF-4,5 MB

Cilt 3
İNDİR-PDF-7,5 MB

Salatı Meşiş  (Kapak)

Salatı Meşiş
İNDİR-PDF-1,3 MB
HTML

kapak_min_olum_ahlaki

Ölüm Ahlakı
İNDİR-PDF-0,7 MB
HTML

Muhammedi Dua  (Kapak)

Muhammedi Dua
İNDİR-PDF-3,2 MB
HTML

Kutsi Dua
Açıklaması
İNDİR-PDF-96,7 MB
HTML

 Gasülâzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak ve İlmi Ledün Sırları

Gavsü’lâzam İhramcızâde
Hacı İsmailHakkı Toprak ve
İlmi Ledün Sırları
İNDİR-PDF-5,4 MB
HTML
Sohbet mp3
Sohbet docx
Sohbet pdf

Evrad-ı Behaiyye – Arapça Metin
İNDİR-PDF-0,3 MB

Kaside-i Bürde
Niyazi-i Mısrî Tesbî-i
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

kapak_min_tahmisi

Nutk-i Ârifane
Şeyh Hasan Sezâi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML

Hz. Ebû Tâlib
İNDİR-PDF-1,5 MB
HTML

Tasavvurât-ı Hayriyyem

Tasavvurât-ı Hayriyyem
İNDİR-pdf-44,1 MB
HTML

Kaza ve Kader Risalesi

Kaza ve Kader
İNDİR-PDF-0,6 MB
HTML

 

Ta’rîfü’s-Sülûk
(İlâhi Âleme Dönüş Bilgisi)
(BASILMADI)
İNDİR-PDF- 0,6 MB
HTML

 

İnternet Sayfasındaki
Günlük Yazılar -1
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-4,3 MB


Mehdi Aleyhisselam
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB 
HTML

Ölmeyen Dostluk  (Kapak)

Ölmeyen Dostluk
İNDİR-PDF-1,4 MB

Tarikat Risalesi (Kapak)

Tarikat Risalesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,4 MB
HTML

kapak_min_ihramcizadeRoman

Gavs’ülâzam İhramcızâde
Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî
(Roman)
İNDİR-PDF-1,2 MB
HTML
Sohbet mp3
Sohbet docx
Sohbet pdf

kapak_min_tahmisi

Tahmis-i Derviş Azbî-
Divan-ı Misri
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-1,5 MB
HTML

 

Rüya Tabirleri
İNDİR

 

Medine Resimleri
İNDİR

Not: İçerik linklerinde kırılmış veya bozulmuş olanlar için uyarı maili atabilirsiniz. i.i.h.a

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN GÖZÜNDE VE GÖNLÜNDE KADIN


Bu konuda çok söz söylenmiştir ama daha söylenecek çok şey vardır.

Söylenenler ya düşmanın yalan, iftira, saçma ve tarih!

Gerçekleri çarpıtan sözleridir ya da dostun sözleridir.

Dostun sözleri, genelde meseleleri zamanın ve zamane insanının hoşu­na gidecek şekilde açıklamaya ve yorumlamaya yönelik çabalar­dır. Her ikisi de gerçekten başka bir şeyi aramayan ve hakikat dışında bir taassubu bulunmayan araştırmacıyı araştırmadan müstağni kılmaz.

Kadın meselesi, ister duygusal açıdan, ister toplumsal açıdan ol­sun, bizim çağımızda da söz konusudur, ilim bu problemi he­nüz çözemediği için, ister istemez inanç aşamasında kalmıştır. Bundan dolayı ilmin kesin olarak cevaplayamadığı diğer bütün meseleler gibi kadın meselesi de mecburen felsefe, din, gelenek, zevk ya da ihtiyaç tarafından açıklanır. Bu yüzden her ekol, her dönem veya her toplum bir şekilde onun hakkında konuşur. Doğal olarak bu konuyu Peygamberin hayatında incelemek is­teyenler, kendilerini, (genel düşünce tarzı manasındaki) felsefe, din, gelenek, zevk ve ihtiyaç etkenlerinin ürünü olan önyargı bağından kurtaramamışlardır.

Bu yüzden erkeğin toplum, hayat ve duygudaki kadın anlayışı, zamandan ve çevreden çok etkilenir. Her dönemde ve toplum­da özel bir şekle bürünen böyle bir mesele hakkında ilmî araş­tırma yapmak o kadar zordur ki eğer araştırmacı görüşünü ken­di zamanının ve çevresinin inanç, gelenek ve zevklerinin etki­sinden arındırmaz ve büyük hocam Profesör Jacque Berque’in deyişiyle, başka bir döneme ve başka bir çevreye ait olan bir meseleyi kendi zaman ve çevresinin bakış açısıyla inceler ve öl­çerse hem gerçeği göremez hem de boş yere konuşmuş olur.

Çeşitli açılardan incelenebilecek olan kadın meselesi, zamana ve çevreye o kadar bağlıdır ki onun en insanî usul ve adetlerin­den birçoğu başka bir zamanda ve çevrede insanlık karşıtı bir cinayet olarak şekillenebilir.

Birden fazla kadınla evlilik de böyledir. Kuşkusuz çağımızın vicdanı, kadına yönelik böyle çirkin bir aşağılamadan dolayı çok yaralıdır. Fakat geçmişte, özellikle ilkel toplumlarda bu il­ke, çocuklarıyla birlikte sıcak, güvenli ve sağlıklı bir aile haya­tından yoksun olan birçok mahrum ve himayesiz kadına, fakir­lik, perişanlık ve fesadın tehdit ettiği geleceğini o dönemde ka­dın ve çocuğun tek sığınağı olan bir erkeğin himayesinde kur­tarma ve geçmişte genellikle erkekleri takip eden kızıl ölüm ile hamisini kaybeden ve sarsılan aileye yeniden toparlanma imkânı veriyordu.

Çarşaf da böyledir. Günümüzde çarşaf, kadının elini ayağını bağlayan bir nesne olarak anlaşılmakta ve çağımı­zın ruhu onu kadın için çirkin ve aşağılayıcı bir şey görmekte­dir. Fakat geçmişte çarşaf, kadının toplumsal kişilik alameti, sosyal itibar göstergesi, izzet ve saygınlığının koruyucusu olarak görülüyordu. Bu anlayış köy toplumlarında ve şehrin gelenek­lere bağlı itibarlı ailelerinde hâlâ devam etmektedir.

İslam’da kadın hakları meselesi son yıllarda bazı araştırmacılar tarafından incelenmiştir. Ben burada onların söylediklerini tek­rarlamayacağım.[1] Fakat kesin olan şudur ki tarihin büyük dü­şünür ve ıslahatçılarının çoğu kadını ya görmezlikten gelmişler ya da ona değersiz bir şey gibi bakmışlardır.

KADININ YAZGISIYLA İLGİLENEN VE ONA İNSANÎ ONURUNU VE SOSYAL HAKLARINI GERİ VEREN YALNIZCA PEYGAMBERİMİZDİR.

Kadına ferdî mülkiyet hakkı ve ekono­mik bağımsızlık kazandırmıştır. Erkeği kadının geçimini temin etmekle yükümlü kılmıştır. Hatta ona kendi çocuğunu emzir­meye karşılık olarak kocasından ücret alma hakkı tanımıştır. Mehir verme yükümlülüğü, her ne kadar günümüzde reddedil­se de kadının şahsiyetinin göstergesi ve geleceğin uğursuz ihti­mallerine karşı ekonomik garantidir. Ayrıca kadınla erkeğe dinî ve hukukî alanda eşitlik tanıyarak kadını toplumda söz sahibi yapmıştır. Ayrıca kadın üzerinde sürekli baskı ve otorite kurma­ya çalışan erkek karşısında ona bağımsızlık sağlamıştır.

Benim İslam açısından karmaşık ve hassas bir mesele olan kadı­nın toplumdaki yeri konusunda söyleyeceklerim, bu ekolde ka­dının sosyal haklan ve İnsanî itibarı titiz ve kapsamlı olarak incelendiğinde çıkarılabilecek olan şu hususlardır: İslam erkekle kadın arasındaki ayrımcılık ile şiddetli bir şekilde mücadele etti­ği halde eşitlikten yana da değildir. Bir başka deyişle ne ayrımcılık taraftandır ne de eşitliğe inanmaktadır. Toplumda her birini kendi doğal konumuna oturtmaya çalışmaktadır. Ayrıcalığı cina­yet, eşitliği yanlış olarak görüyor.

AYRIMCILIK İNSANLIĞA, EŞİTLİK TA­BİATA AYKIRIDIR.

Kadının tabiatını ne erkekten aşağı kabul eder ne de eşit sayar. Bu ikisinin tabiatı, hayatta ve toplumda birbirinin tamamlayıcısı olarak yaratılmıştır. BUNDAN DOLAYI İSLAM, BATI ME­DENİYETİNİN TERSİNE, BU İKİSİNE “EŞİT VE BENZER” HAKLAR DEĞİL, DOĞAL HAKLAR TANIMA TARAFTANDIR. Bu konuda söylenebilecek en önemli söz budur. Bu sözün değerini ve derin anlamını ancak, “Avrupa’dan izinsiz” düşünme ve olayları bizzat gözleriyle gör­me cesaretine sahip bilinçli okurlar kavrayabilirler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, uygulamada İslam’ın kadın için tanıdığı hakları ve şahsiyeti ona vermeye çalışır. Erkeklerden olduğu gibi kadınlar­dan da biat alır. (Kendi inanç ekolünün esaslarına dayalı rey, sorumluluk, sosyal ve siyasal antlaşma) Onlara erkekler gibi as­habı arasında yer verir.[2] Kızı Fatıma’yı küçükken insanların önünde dizine oturtuyor, onlarla konuşurken onu okşuyor ve ona karşı özel bir sevgi göstererek sanki kızın aşağılık olmadı­ğını, onun da erkek gibi değerli olduğunu göstermeye çalışıyor­du. Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş ola­rak yüzü kapkara kesilir. (16/Nahl Suresi 58; 43/Zuhruf Suresi 17) Ba­zen de gururlarına yediremeyip diri diri toprağa gömüyorlardı. Ali, Fatıma’yı istemeye geldiği zaman, çok güzel bir adabımuaşe­ret, nezaket ve incelikle Fatıma’nın kapısı arkasında durup on­dan izin istiyor ve “Fatıma, Ali bin Ebû Tâlib senin adını anıyor.” diyor. Sonra onun cevabını almak için sessizce bekliyor. Fatıma’nın olumsuz cevabı kapıyı yavaşça kapatmak ve olumlu ce­vabı ise cevap vermemek şeklinde olacaktı.

Fatıma kocasının evine gittiğinde, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her gün ona uğ­ruyor, kapı eşiğinde dışarıda durup giriş izni alıyordu. Ona se­lam vermede erken davranıyordu. Onun kadınlarına davranışı öylesine edep, incelik ve sevgiyle birleşmişti ki bu, o günkü ka­ba toplumda pek hayretle karşılanıyordu.

Evinin dışında güç ve sertlik abidesi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, evinin içinde öylesine yumuşak huylu, sevgi ve saygı dolu davranıyor­du ki hanımları ona saygısızlık yapıyor, açıkça onunla münaka­şa edip pervasızca konuşuyor ve onu incitmekten çekinmiyor­lardı.

BİR GÜN ONLARA ÇOK DARILIR -DİĞERLERİ GENELLİKLE KADINLARI KAPI DIŞARI EDERLERDİ; ŞİMDİ DE BAZI MÜMİNLER ÖYLE YAPIYORLAR- VE EVDEN ÇIKIP BİR TARAFINDA TAHIL BULUNAN AMBARDA KALIR. BU AMBAR YÜKSEK BİR YERDE OLDUĞU İÇİN, HZ. PEYGAMBERİMİZ BİR AĞAÇ KÜTÜ­ĞÜNÜ KOYUP ÇIKIYOR VE AMBARA ÇIKTIKTAN SONRA KİMSENİN KENDİ­SİNİ RAHATSIZ ETMEMESİ İÇİN ONU KALDIRIYOR. O, bir ay boyunca hanımlarına küstü. Hatta öylesine üzülmüştü ki (farzların dışında) mescide bile gitmiyordu. Halk da üzgün ve perişan olmuştu.

Hz. Ömer onları temsilen gelip görüşme izni istedi. Ona izin vermedi. Hz. Ömer de ona,

“Eğer seninle kızım hakkında görüşmek istediğimi sanı­yorsan, ben ondan nefret ediyorum, izin verirsen boynunu bile vururum.” diye mesaj gönderdi. O da ona girmesine izni verdi. Hz. Ömer diyor ki:

“Yanına vardığımda ambarın bir köşesinde has­ra uzanmış olduğunu gördüm. Ayağa kalktığında böğründe ha­sır izleri görünüyordu. Ben ağlamaya başladım.” Hz. Ömer’i üzgün gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ona, dünyadan uzak durmanın ve zahitliğin lezzetinden söz ediyor ve onu sakinleştiriyordu. Hanımlarının davranış biçimi onun hayatının en büyük zorluklarından biriy­di. Bu doğaldır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aklı ve ruhu onlardan çok uzaktır. Ayrıca köleler gibi aşağılık sayılan o dönemin ka­dınları, sadece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde karşılaşılan hürriyet ve saygıya layık değillerdi. Bugün biz bu gerçeği herkesten ve her zamankinden daha iyi biliyoruz. Şahsiyetsiz birine şahsiyet atfetmek, başlangıçta hep kasıntılara ve hastalıklı ve tehlikeli tep­kilere yol açabilmektedir.

Hz. Ömer’in dilinden nakledilen bir söz, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında ka­dının sosyal hakları ve kadın-erkek ilişkileri konusunda yapılan köklü devrime açıkça işaret etmektedir. O diyor ki:

“Allah’a ant olsun, biz cahiliye devrinde kadınları hiçbir konuda hesaba katmazdık. Nihayet Allah ayetler indirip onlar için haklar belirle­di. Ben bir iş konusunda biriyle istişare ettiğimde karım, “Şöy­le şöyle yap.” derdi. Ben ise, “Benim işim seni ne ilgilendiriyor?” derdim. O da

“Kimsenin senin işine karışmasını istemiyorsun ama kızın, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle münakaşa ediyor ve onu bütün gün si­nirlendirip küstürecek şekilde davranıyor.” dedi. Ben de abamı alıp evden dışarı çıktım, Hafsa’nın yanına gidip dedim ki:

“Kı­zım, sen bütün gün Resulüllah ile onu küstürecek şekilde mü­nakaşa mı ediyorsun?” Hafsa,

“Evet, onunla münakaşa ediyo­rum.” dedi. Dedim ki:

Sen Allah’ın azabı ve Resûlullah’ın gaza­bından sakın! Kızım kendi güzelliğine ve Peygamberin sevgisi­ne karşı nazlanan bu kadına uyma.” dedim.

HZ. ÖMER VE HZ. EBUBEKİR BİR GÜN ŞU OLAYA ŞAHİT OLUYORLAR:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem oturmuş, hanımları onu aralarına almışlar, bağırarak, kaba ve saygısız bir üslupla konuşarak yaşadıkları sıkıntılı hayattan şikâyetçi oluyorlar ve ondan nafaka istiyorlardı. O ise sessiz ve üzgün bir şekilde onları dinliyor ve acı acı gülümsüyordu. Hz. Ömer’i ve Hz. Ebubekir’i görünce,

“BUNLAR BENDEN ELİMDE OLMAYAN ŞEYLERİ İSTİYORLAR.”

diye şikâyette bulunuyor. Hz. Ömer ile Hz. Ebubekir hemen kalkıp kızlarını dövüyorlar. Bu dile alışık olan kadınlar sakinleşiyorlar ve ondan bir daha elinde olmayan bir şey iste­meyeceklerine dair söz veriyorlar. Onların bu tutumu, babaları ve hatta Peygamberin azarlanmasına üzülen Müslümanlar için bile tahammül edilemez olmuştu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, toplumunun vahşî ve sert yapılı erkeklerine yeni bir ders vermek ve mahrum ve çaresiz kadınlara yeni bir şahsiyet kazandırmak için bunların yaptıklarına tahammül ediyordu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran Hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının kanlarının görkemli saraylarda yaşa­yıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arap padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. Kabuklu arpa unu pişirip yiyorlar. Bu onların tek sı­cak yemeğidir. Sofralarında genellikle su ve hurmadan başka bir şey bulunmaz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile eşleri arasındaki bu geçimsizlik öylesine arttı ki vahiy müdahale edip şunu önerdi:

Eğer dünya dirliğini ve re­fahını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de sizi güzellikle serbest bırakayım. Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden güzel dav­rananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (33/Ahzab Suresi 28,29)

Kadınlar, yoksulluğu ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tercih ettiler.[3] Onlardan sadece birisi dünyayı tercih etti. Fakat dünya da ona vefa etmedi, kara kadere yakalandı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Ben sizin dünyanızda üç şeyi sevdirildi: Koku, kadın ve gözümün nuru namaz.” diyor. Hanımlarına adaletli davranıyordu. Her gece birisiyle beraber geçiriyordu. Ama kal­bi Hz. Aişe’nin aşkıyla doluydu. Onun evine gelen tek kız Hz. Aişe’ydi. Diğerlerinin hepsi duldu ve siyasî ya da ahlakî maslahat için ev­lenmişti.

Hz. Aişe, hem genç ve güzel, hem de zeki, zarif, güzel konuşan ve âlim bir kadındı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı. Diğer hanımlarını ve Peygamberin çok sevdiği Fatıma ve Ali’yi kıskanıyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onunla görüşüp konuşunca siyasî hayatının zorluklarını ve yorgunluklarını unutuyordu. Ağır düşüncelerin baskısı altında bunaldığında ve ruhunun çetin dalgaları ve düşüncelerinin yüksek miraçları karşısında takatsiz kaldığında, Hz. Aişe’yi çağırıp “Benimle konuş ey Hümeyra (pembelim)!” diyordu.

Hıristiyan misyonerler ve onların dinî veya siyasî propaganda­larının etkisi altında kalan bilgisiz ya da kötü niyetli yazarlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhunda bir zaaf noktası bulmaya çalışıyorlar. Hıristiyan ahlak eğitimi, kadının güzelliğini şeytanın tuzağı ve ona meyletmeyi fesat ve düşüş, evlenmemeyi Allah Teâlâ’nın rızasının kaynağı ve dinî takvanın koruyucusu saydığı için ve günümüz Avrupa vicdanı birden fazla kadınla evlenmeyi iğrenç ve çirkin kabul ettiği için, onu Doğu’nun kadın düşkünü Don Juanı ve Doğulu sultanlar gibi harem kurmuş birisi olarak tanıtmaya ça­lışmışlardır. Bunlar iki konuda çok gürültü koparmışlardır:

Bi­risi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çok kadınla evlenmesi, diğeri de Hz. Cahş kızı Zeyneb’in öyküsü. Onların çıkardıktan gürültü dalgaları ülke­mize kadar gelmiştir. Birçok entelektüelimizi (yani diplomalıla­rımızı) de tutsak etmiştir. Ben bu konunun gerçek yüzünü an­ladığım kadarıyla göstermeye çalışacağım. Kanaatime göre Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin duygusu ve hayatındaki kadın meselesi onun için bir zaaf noktası ve saldın konusu olmaktan çok, bu büyük ru­hun parlak ve en güzel yönünü teşkil etmektedir. Nitekim Mı­sırlı Abbas Mahmut Akkad diyordu ki:

“Hıristiyan misyonerler ve sömürgeci yazarlar bu yoldan İslam’a can alıcı ve öldürücü darbe indirmek istemelerine rağmen çok büyük bir hata yap­mışlardır. Çünkü dinini tanıyan, Peygamberinin siyerini bilen bir Müslüman için hakikatin görülmesi, her şeyden daha açık ve daha basittir. Onların katil yolu sandıkları şey, Peygamberinin büyüklüğünün ispatı, dininin çirkin ithamlardan bera­at etmesi için ispatlayıcı bir belgedir. Başka bir delile ihtiyaç kalmamaktadır. Zira bir Müslüman için, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüv­vetinin doğruluğu konusunda hiçbir delil, onun hanımlarına davranış tarzından ve hanımlarını seçme şeklinden daha doğru değildir” [4]

Burada ilk önce Hz. Zeyneb olayına değinecek daha sonra diğer me­seleyle ilgileneceğiz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için tasarlanmış olan aşk, he­ves ve harem saraylığının ne olduğunu anlayacağız.

CAHŞ’IN KIZI  HZ. ZEYNEB

Hz. Zeyneb, Cahş’ın kızı ve iftihar dolu hayatını şehadetle noktala­yan büyük muhacir Abdullah’ın kız kardeşidir. Cahş ailesi, Kureyş içinde soyluluğuyla ünlenmiştir. Cahş’ın güzel kızı Hz. Zeyneb, Abdulmuttalip’in kızının torunudur; iki soylunun evlenmesiyle doğan bir çocuktur. Bundan dolayı Peygamberin halasının kızı­dır. Hz. Zeyd bin Harise, Şam’da esir edilen bir köledir. Kader onu Hatice’nin evine getirdi. O da Hz. Zeyd’i eşi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hediye et­ti. Şam’ın aristokratlarından olan “Harise” oğlunu aramak için Mekke’ye geldi ve onu buldu. Efendisine Hz. Zeyd’i satın almak için teklifte bulundu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem isteği kabul etti. Fakat Hz. Zeyd kabul etmedi. Gurbette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hatice’nin kölesi olmayı, anne­si ve babası yanında hür yaşamaya tercih etti. Esir çocuğunu bul­mak için çilelere katlanmış ve şimdi onu alıp geri götürmek için sabırsızlanan babasına şöyle dedi:

Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzünde öyle bir duruluk görüyorum ki gönlümü ondan ayıramıyorum.”

Hz. Zeyd’in vefakârlığını ve kabiliyetini bilen ve ona Harise’den daha çok değer veren Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onu hemen azat etti ve evlat edin­di. Bundan sonra onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kölesi “Zeyd bin Harise” değil, “Zeyd bin Muhammed” adıyla çağırmalarını istedi. Böylece Hz. Zeyd hem kaybettiği babasına ve vatanına kavuştu hem de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sıralarda yitirdiği iki çocuğu Kasım ve Abdul­lah’ın matem dolu evde boş kalan yerlerini doldurdu.

Bu iki ruh arasındaki hayranlık uyandıran sıkı dostluk bağı, Peygamberin hayatının en güzel tezahürlerinden biridir. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde büyüyordu. Babası Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, annesi Hatice, bacısı Zehra, kardeşi Ali. Kabiliyetini medenî bir top­lumdan ve seçkin bir aileden devralmış olan bu Şamlı zeki genç, akıncısı Allah olan bir ailenin beşinci üyesi oldu. Hz. Zeyd, ne kadar şuurlu bir şekilde kendine gelen mutluluğu tanıyıp ona kapısını açtı ve kendi güzel kaderini seçti.

Evlatlık edinme, Araplarda gelenekti. Sahiplerinin gözünde de­ğer kazanan köleler, serbest bırakılıp evlatlık mertebesine yük­seltilirlerdi. Fakat kölelik hatırası, toplumsal çevresinde canlılı­ğını olduğu gibi koruyordu. Bu durum değişikliği ona yeni sos­yal haklar sağlasa da onun sosyal konumu hep lekeli kalıyordu. Azat edilen insana hiçbir zaman özgür insan gözüyle bakmıyor­lardı. Evlatlık, evladın yerini almıyordu. Mevla (azatlı köle) sa­dece ruhsal bakımdan ve sosyal konum açısından aşağılanmak­la ve manevi ve psikolojik mahrumiyet hissetmekle kalmıyor, üstelik birçok sosyal haktan da mahrum bırakılıyordu. Birçok ayrımcılık onu diğerlerinden ayırıyordu. Bunlardan biri, efendi­nin, daha önce kölesi olan kimsenin boşadığı kadınla evlenme yasağı idi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, özgürleştirilmiş insanı özgür insandan ayıran bütün ayrımcılıkları ortadan kaldırmak suretiyle bu ikisi arasındaki mutlak eşitliği sağlamaya çalışırken onun kölelik hatırasını da zihinlerden silmek ve toplumda sürekli hissettiği aşağılık duy­gusunu yok etmek ve ona şahsiyetini ve hak ettiği sosyal, ma­nevi ve ruhsal itibarı vermek istiyordu. Böylece haklarını elde eden kimse, bireysel ve toplumsal vicdanını özgürleştirilmiş de­ğil, özgür bir insan olarak hissedecekti.

Bu yüzden Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd’i büyük ve önemli görevlere getir­mekle onu değerli Muhacir ve sahabiler gibi tanıtmaya çalışı­yordu. Onu Medine’de kendi makamına vekil bırakıyor, Roma savaşına gidecek olan ve Hz. Cafer bin Ebû Tâlib, Hz. Abdullah bin Revaha ve Hz. Halit bin Velid gibi büyük şahsiyetlerin sadece er olarak katıldıkları büyük ordunun başına komutan atıyor, en önemli meseleler üzerinde onunla istişarede bulunuyor ve önemli seriyelere başkan seçiyordu. Hatta genç oğlu Üsame’yi ailevî bir mesele olan “Ifk hadisesi” konusunda Hz. Ali bin Ebû Tâlib ile aynı düzeyde birisi olarak istişare heyetine alıyor ve hayatının son günlerinde, 18 yaşındaki bu genci Roma imparatoruna karşı sa­vaşacak olan ve içinde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyük şahsiyet­lerin asker olarak bulunduğu ordunun kumandanı yapıyor.

Bütün bu çabalar, özgürlüğüne kavuşturulmuş olanların, İslam toplumunda eşit olmaları gibi Müslümanların duygu dünyasın­da da eşit olmalarını sağlamaya yönelikti.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Arap aristokrat ailelerinden olan bir kızı Hz. Zeyd’e is­temekle hem yabancıların ve özellikle azat edilmiş kölelerin his­settiği aşağılık duygusunu ortadan kaldırmayı hem de özellikle evlilik konusunda daha belirgin olan ailevî taassubu kırmayı amaçlıyordu. Hiçbir soylunun böyle birine eş olmayı kabul et­meyeceğini bildiği için, üzerlerindeki nüfuzunu kullanarak ve razı ederek Hz. Zeyd’i kendi akrabalarından bir kız ile nişanlamaya karar verdi. Bu nedenle halasının kızı Hz. Zeyneb’i seçti. Fakat tah­min edileceği gibi kardeşi Abdullah, Muhacirlerin en temiz ve en fedakârlarından olmasına rağmen bu evliliği kendi ailesine karşı yapılmış bir hakaret sayarak reddetti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ısrar et­ti ve 20. yüzyılda, medeni Avrupa toplumunda bile hâlâ yürür­lükte olan bu cahiliye geleneğini kırmaya çalıştı. Nihayet vahiy, Abdullah’ı ve kız kardeşi Hz. Zeyneb’i bu işe razı etti:

“Allah ve Re­sulü bir işe hükmettiği zaman inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Re­sulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. ” (33/Ahzab Suresi 36)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb’in mehrini bizzat kendisi ödedi ve çirkin bir geleneği kırıp yerine yeni bir insanî gelenek yerleştiren bu evliliği gerçekleştirdi. Fakat bu evlilik, topluma mutluluk getir­diği ölçüde ailede mutsuzluğa sebep oldu. Hz. Zeyneb, kendi ailesi­nin üstünlüğünü, Hz. Zeyd’in sosyal konumunun aşağılığını unuta­mıyor ve bunu sürekli Hz. Zeyd’in başına kakıyor ve onu incitiyor­du. O da Hz. Peygamber’e şikâyette bulunuyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise Hz. Zeyd’in sabırlı olmasını istiyor, her ikisini de iyi geçinmeye da­vet ediyordu. Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile evlenmeyi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin emriyle kabul etmesine rağmen onu hiç sevmedi. Çünkü gönül bam­başka bir ülkedir. Ona aşktan başka bir şeyin hükmü geçmez. Bu, Hz. Zeyneb’i de aşan bir durumdu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin büyük gayretlerle bağladığı bu evlilik bağı gün geçtikçe zayıflıyordu. Hz. Zeyneb ise onu, bir maslahat icabı göğsü üzerine konulmuş bir kaya ve bir çıkar için boğazına atılmış bir düğümden başka bir şey olarak hissetmiyordu. Gün geçtikçe sabrı daha bir tükeniyordu. Hz. Zeyd ise aralarına sürekli mesafe ko­yan ve günden güne kendisinden hızla uzaklaştığını gördüğü bir kadınla birlikte olmaktan dolayı çok inciniyor ve bu sevgi­siz beraberlik, anbean hayatın rengini karartıyor ve evliliğin ta­dını acılaştırıyordu. Kimsenin de elinden bir şey gelmiyordu.

Şüphesiz Chandelin dediği gibi “Aşka muhtaç bir kalp, aşksız olduğu zaman, gönül ehlini kaybettiği sevgiliyi aramaya gönde­rir ve onu bulmadıkça sakinleşmez. Allah, özgürlük, bilim, sa­nat, güzellik ve dost, onu arayış çölünde, yolu üzerinde tozlu ve boş testisini kimin çeşmesinden dolduracak diye beklemekte­dir.”[5]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb’in derin bakışlarında aniden gönlüne haber verdiği bu sırrı okudu. Hz. Zeyneb’in içine düşen gizemli ateş, ya­naklarına yansıdı ve canını sıkan rahatsızlıklar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem karşısındaki suskunluğunu daha da zorlaştırdı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, önünde çakan ilk şimşekle gözlerini kapattı ve hemen kendi içi­ne daldı ve hızla geri döndü. Ancak Hz. Zeyneb nereye dönebilirdi? Artık Hz. Zeyd’le görüşmeye tahammül edemiyordu. Gök, göğsü üzerine ağırca çöküp nefes yolunu tıkamıştı. Bir çehreyle karşı­laşmak, bir sözü duymak onun için dayanılmaz bir çileydi. İçin­de iki yabancı gibi ayrı köşelerde, bıktırıcı sessizlik içinde otur­dukları ve hiçbir şeyi beklemeden zamanın geçişini ve güneşin ve ayın doğuşunu ve batışını seyrettikleri soğuk evde bacadan içeri ansızın bir ateş kıvılcımı düşse ve ev yansa ne Hz. Zeyneb ne de Hz. Zeyd bir an bile orada kalamazdı.

Hz. Zeyd, dayanamayıp dertli bir şekilde evden dışarı fırladı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sığındı. Sevgili babalığından onları birbirinden kur­tarmasını istedi. Çünkü artık hiçbirisinin dayanacak gücü kal­mamıştı. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı; onun büyüklüğü ve sevgi­siyle doluydu. O, kılıç, vefa ve iman adamıydı; kalbini ona ver­meyen bir kadının nâaşını omzunda taşımazdı.[6] Kureyş kabi­lesiyle akrabalık bağlılık uğruna ya da ruhsuz ve soğuk bir hey­kelin güzellik lezzetini tatmak için odalarının çatısından başka bir şeyi paylaşmadıkları ve oturduktan ev dışında başka hiçbir şeyin kendilerini bir araya getirmediği bir hayatta kimseye esir de olamazdı, kimseyi esir de edemezdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için bu olay başlı başına büyük bir meseleydi. Üzerinde çokça düşünüp ça­re arıyordu fakat bulamıyordu. Hz. Zeyneb’in bakışlarında okudu­ğu şeyi acaba kalbinde de hissetmiş miydi?

Acaba hayatını, gençliğini ve her şeyini Allah, insanlar, düşünce, takva, çile ve mücadeleye adayan büyük bir ruh, şimdi kendisine tutkun bir kalp karşısında kendini kaybetmiş miydi?

Bu soruya verilen birçok cevap vardır ve bundan hayal ürünü hikâyeler ve uydurma efsaneler üretilmiştir. Ancak ben, böyle bir soruyu da ona verilen cevapları da temelsiz buluyorum. Çünkü aşkın gizli yolunu ne tarih ne de araştırma bilebilir. Hem de “çeng” gibi bir bakışın ya da gülüşün yumuşak bir par­mak ucu işaretiyle figan eden ve tahammülsüzlükten sabrın ve sükutun yakasını yırtan bir gazel şairinin gönlünde değil, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlü gibi derin, büyük ve güçlü bir gönülde.

GÖ­NÜL OKYANUSTUR.

Hangi göz, sabahın seherinde esen ve kendisi­ni denizin üzerine vuran meltemin, denizin kalbini ne ölçüde sarstığını görebilir?

Hem de denize 1400 fersahlık bir mesafe­den bakan bir göz!

Üstelik her gönlün sevebildiği ölçüde.

Gö­nüller ne kadar hayrette ise onlardaki aşk da o kadar hayret ve­ricidir. Biz aşkları Doğu’da Menuçehrî’nin çukurundan Mevlana’nın göğüne kadar, Batı’da ise Bolitis’in kokuşmuş bataklığın­dan Dante’de Beatris’in kutsal melekutî cennetine kadar birbi­rinden uzak olduğunu biliyoruz. BİZ BÜTÜN BUNLARI BİR KELİME KALIBINA DÖKMENİN, BU KELİME SINIRSIZ AŞK TERİMİ BİLE OLSA, NE KADAR ÇİRKİN OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ. Böyle bulanık tabirleri, çü­rük ve dar kelimeleri öykücülerin, gazelcilerin, heyecanlı, ateş­li ve hareketli gençlerin elinden ve dilinden ödünç almış oluyo­ruz. Söz konusu olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbi gibi derin bir kalbin içindekiler ise, yersiz ve gerçekten uzak sözler söylüyoruz. Ya­ratılış giysisi kendisine dar gelen bir kalbin derinliğindeki esra­rengiz çeşmelerin kaynamasını, meyve tozuyla kabaran bir bar­dak suyun kaynamasıyla karşılaştırmış oluruz!

Biz hiçbir zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın nasıl ve ne ol­duğunu anlayamayız. Onun sadece göklere uzanan ve kalbi böyle bir ateşin tutuşmuş ocağı olan bir aşka değil; aynı zaman­da kalpten kalbe akan bir aşka da aşina olduğunu biliyoruz. Bu durum, ariflerin kendisinden rivayet ettiği şaşkınlık ve güzellik­ten titreyen şu peygamberce sözden de anlaşılmaktadır: “Kim âşık olur ve onu gizleyip kendisini tutarak ölürse cennet ona vacip olur.” [7]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlünde bir aşk varsa bile bu ilginç bir öykü­dür; Hıristiyan din adamlarının, Dozy gibi Hıristiyanlık veya sö­mürgeciliğe bağımlı oryantalistlerin ya da Conde ve Brass gibi piyasa yazarlarının uydurdukları gibi değildir. BUNLAR NE KADAR ÇİRKİN, İĞRENÇ VE CAHİLCE YAZILARDIR. Mesela:

“…Aniden hafif bir rüzgâr, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ashabından biri olan Hz. Zeyd’in güzel eşi Hz. Zeyneb’in yatak odasının perdesini bir kenara çekti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, alımlı bir ince giysiyle yatağında uyuyan Hz. Zeyneb’le karşı­laştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, yan çıplak haldeki uzun boylu Hz. Zeyneb’i gö­rünce kalbi heyecanla doldu…” [8] Hz. Zeyneb, öyküsünü gizlemeyip Hz. Zeyd’e açıkladı. O da Peygamberin Hz. Zeyneb’le evlenebilmesi için onu boşadı.

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aşkını, kiliselerin gizli köşelerinde ve halvetlerinde kutsal bacılarla kutsal pederler arasında olup bi­tenler ve “VİCTOR HUGO”nun ifşa ettiği aşklar gibi sanıyorlar.[9]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çok üzgün ve ızdırap içindedir. Kaçacak yolu olma­yan bir darboğaza düşmüştür. Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb’in birlikte yaşa­ması artık imkânsızdır. İkisinin de kurtuluşu ayrılıktır. Ayrıca Hz. Zeyneb’e karşı, onu böyle bir kadere mahkûm ettiği ve kendi akrabasını halkın çıkarma kurban ettiği için ağır bir sorumluluk hissetmektedir. Hele Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin buna sebep olan birisi ola­rak Hz. Zeyneb’i yakmakta olan dert karşısında seyirci kalması, ça­re düşünmemesi mümkün müdür?

Hz. Zeyd’ten boşandıktan sonra onu dertli ve başıboş kaderiyle, ümitsizlikle baş başa bırakabi­lir mi?

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısına dikiliveren beşerî gerçeklerdir. İnsanlığın en gerçekçi toplum ve ahlak önderi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, gerçeği hiçbir zaman yadırgamaz ve ona karşı savaş açmaz. İslam’ın ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en doğru ve parlak özelliklerinden biri, gerçekleri kabul etmektir. Savaş, öfke, intikam, hayat lezzetleri, güzellik, heves, servet, ilişki kesme, ilişki kurma ve hatta tek ev­lilikten sapma, bireyin ve toplumun sürekli karşı karşıya olduğu gerçeklerdir. Birçok sosyal felsefenin, irfanî ekolün ve çoğu di­nin insanî ilişkileri görmezden geldiklerini ya da ortadan kaldır­ma mücadelesi verdiklerini ama asla başarılı olamadıklarını gö­rüyoruz. Çünkü görmezden geldiğimiz her gerçek, kendisini da­ha tehlikeli ve çirkin bir çehreyle gösterecek ve onunla yüz yüze olmadığımız her an bizi arkadan hançerleyebilecektir. Bu, tarih boyunca hep tecrübe edilegelmiş bir gerçektir.

İSLAM HER ZAMAN GERÇEKLERLE YÜZ YÜZE GELİR, ONLARI KABUL EDER, DENETİMİ ALTINA ALIR, ONLARI KENDİ YOLUNA ÇEKER VE BÖYLECE TAŞ­KINLIĞA, TEHLİKEYE VE KÖTÜLÜĞE YOL AÇMASINI ÖNLER. Çünkü toplu­mun en tehlikeli iç düşmanları, resmiyette kabul edilmeyen ve hayat hakkı tanınmayan unsurlardır. İslam, cihat, boşanma, birden fazla kadınla evlilik, tekrar evlenme, kısas, mülkiyet, dünya nimetlerinden[10], maddî hayatın servet ve lezzetlerinden yararlanmaya ruhsat vermekle, her zaman ve her yerde rastla­nan bu olguları kabul ederek isyancı ve tehlikeli gerçekleri diz­ginlemeye çalışmıştır.

Aşk da kin, intikam ve savaş gibi Hıristiyanlık’ta görüldüğü şe­kilde kapıların yüzüne kapatılması halinde duvardan atlayacak olan böyle bir gerçektir.

Burada aşkın anlamını anlamayan, iki akraba ruhu birbirine doğru çeken gizemli ve olağanüstü gücü tanımayan, onu miza­cın defi haceti olan hızlı ve sakinleştirici heveslerle bir tutan ve­ya iki insan arasındaki ilişkiyi şöhret, ekmek ve lezzet bağı zan­neden, ne desem, hatta insan ile Allah Teâlâ arasındaki ilişkiyi ateş to­pu ve cehennem zebanisi korkusu veya huri, gılman ve kara gözlü, nar memeli kızları arzu etme dışında anlamsız ve imkânsız gören kimseler vardır. Onlar burada nelerden söz ettiğimi nasıl bilirler?

Öyleyse Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sorunu nedir?

Niçin önünde duran bu güçlü ve tehlikeli gerçeği itiraf etmekten korkuyor?

Niçin Hz. Zeyneb’i Hz. Zeyd’in de yakalandığı ve kırmak için uğraştığı o zincirden kurtarmıyor ve ümitsiz kurtuluştan korkarak çaresiz bir şekilde kendisini duvarlara çarpan bu yaralı kuşun çıkıp o sığınağa gir­mesi için kafesin kapısını açmıyor?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem iki şeyden çok korkuyor:

Korku ile hiç tanışmamış olan bu kalp, şimdi üzüntü, bunalım ve korkuya tutsak olmuş­tur. Biri halkın anlayışı konusunda duyduğu nefrettir. Kendisi­nin temiz ve yüce duygularının, halkın iğrenç ve alçak anlayış­larıyla kirletilmesinden korkmaktadır. Gök ile irtibatı olan gü­zel ve yüce bir ruh için, kendi pis hayat bataklıklarında debele­nen insan kurtçukları arasındaki geri düşüncelerden ve dar gö­rüşlerden daha iğrenç, daha çirkin ve nefret uyandırıcı bir düş­man yoktur.

Günümüz medeni Avrupa yazarlarının Batı edebiyatına şekil veren ve geliştiren sinema aşkı ve duygusal aşk olarak ifade et­tikleri şeyi, duygusal aşk konusunda deve seviyesinde olan Hi­caz, Necid ve Tihame Araplarının gözleri nasıl görebilir?

Gök gibi temiz ve içinden yüzlerce gayb çeşmesi fışkıran kalbi han­gi pisliklerle bulandıracaklardı?

Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yolu üstünde bir lüzumsuzluk durmakta­dır. Her toplumun duvarlarını ve her yolun engellerini oluştu­ranlar bunlardadır. Bu lüzumsuzluk, toplumun duygu derinlik­lerinde kök salmış olan ve koyu bağnazlık tarafından korunan eski ve sağlam gelenektir.

Evlatlık, kölelik ile özgürlük arasında bir merhaledir. Evlatlık çocuk, yarı özgür bir insandır. Onu diğer özgür insanlardan ayıran özelliklerden biri, şimdi üvey babası olarak bilinen eski efendisinin, onun bir zamanlar eşi olan kadınla evlenememesidir. Çünkü Araplar böyle bir evliliği büyük bir ayıp sayarlar.

Ama neden ayıp?

Neden bir kadın daha önce azatlı bir köleyle evlenmiş olduğu için bütün kadınların yararlandığı bir haktan mahrum kalsın?

Yoksa özgürleştirilmiş biri özgür insan değil midir?

Bu âdet, hayalî ve insanlık dışı bir lüzumsuzluktur ve hem kadın, hem eşi, hem de onlarla içli dışlı olan kimseler için adamın kölelik günlerinin uğursuz hatıralarını ve onunla evli olma utancını canlandırmaktan başka bir anlamı olmayan bir kölelik kalıntısıdır. Onu ortadan kaldırmak ve özgürleşmiş ada­mı ve karısını, onları kölelikle ilişkilendiren ve özgür insanlar­dan ayıran her türlü kayıttan kurtarmak gerekir. Sürekli top­lumda ortaya çıkan ihtiyaçlar üzerine inen vahyin kesin emri, onu bütün zamanlar için ortadan kaldırdı ve bu yanlış geleneği söküp attı.[11]

Şimdi Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile maslahat üzerine yaptığı evlilik cendere­sinden, Hz. Zeyd de araları görünmez duvarlar tarafından ayrılan Hz. Zeyneb ile evlilik işkencesinden kurtulmuştur. Hz. Zeyneb’in çileli bir hayat anısından başka sermayesi yoktur. Böyle bir kurtuluş, onu saygın akrabasının himayesine girmesi yönünde daha bir sabırsızlandırıyordu.

Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem henüz cesaretsiz ve tereddütlüdür. İnsanlar ne diyeceklerdi ve onu nasıl anlayacaklardı?

Onun şafak kadar temiz olan duygusunu iğrenç tabirleriyle bulandıracaklar mıy­dı?

Güneşin doğuşu gibi güzel ve görkemli olan bir ruhu, kara ve dar düşüncelerine yerleştiremeyecekler miydi?

Tereddüt ve korku Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhuna çöreklenmiş ve onu acılı işkence altında kıvrandırmaktadır. Kara günler ve boğucu ve can sıkıcı geceler böyle gelip geçmektedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, için­deki bu kor gibi yakıcı ve kararsız sırrı insanların aptal ve kö­tümser gözlerinden gizlemektedir. Derdiyle baş başa kalarak susmuştur. Birden göğün ağır ve kapalı kapısı açıldı ve başına vahyin sitemli ve sert nidası indi:

“İnsanlardan korkarak Al­lah’ın açıklayacağı şeyi içinde gizliyorsun!”

Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gizlediği sırrı açıkladı. Şimdi insanlardan korkmak, hayalî bir korkudur. Eski geleneklerin, çirkin ve akıldışı âdetlerin eseri olan bir halkın beğenisinin bu konuda ne de­ğeri olabilir?

Hem aynı kapana yakalanmış, birbirine katlanan ve bir türlü mutsuzluktan kurtulup mutlu olamayan iki uyum­suz insanın özgürlüklerine kavuşması, hem onun dışında biri­sinin yanında yaşamaya güç yetiremeyeceği bir adamın yanında olmaktan başka bir şey istemeyen özgür bir kadının aşktaki ba­şarısı, hem de adamın köleliğini ve utancını hatırlatan ve kadı­nı mahrum edip aşağılayan bir geleneğin kaldırılması söz konu­sudur.

Bütün bunlara rağmen, halkın gözünde gelini olarak görülen, evlatlığının eski karısıyla evlenmek, kanuna uygun bile olsa çok zor bir iştir. Öyle bir toplumda böyle bir işi kim yapabilir?

Kim ilk adımı atarak bu eski geleneği ayaklar altına almaya cüret edebilir?

Allah, böyle zor bir sorumluluğu yerine getirmesi için kendi peygamberini seçti.

“Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye; eşini yanında tut, Allah’tan kork, diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkulmaya layık olan Allah’tır. Hz. Zeyd o kadından ilişi­ğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.(33/Ahzab Suresi 37)

Siyer, hadis ve tefsir kitaplarındaki rivayetleri inceledikten son­ra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz. Zeyneb’in öyküsüyle ilgili olarak taassup, ön­yargı ve yükümlülükten uzak olan bir zihinde oluşan tasavvur bundan ibarettir.

Burada insan, yine de merakla şunu sormadan edemiyor:

Aca­ba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gerçekten âşık mı olmuştur?

Acaba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin o gün Hz. Zeyneb ile göz göze gelerek ve ondaki görünmez aşk çizgisini okuyarak gönlünün ansızın ona doğru aktığına ve “Ey kalpleri çeviren Allah’ım, seni tenzih ederim.” dediğine ina­nılabilir mi?

Acaba o gün Hz. Zeyd’in evine gittiğinde, Hz. Zeyneb’le te­sadüfen karşılaştığı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onun saçını, başını ve uzun boylu vücudunu görüp güzelliğine kapıldığı doğru mu­dur?

Acaba gerçekten Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb’e gönlünü kaptırdığını anlamış da onun aşkı yüzünden eşinin sevgisizliği­ni bahane ederek Hz. Zeyneb’i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için mi boşamıştır?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd ve Hz. Zeyneb’in kalplerinin gizli köşelerinde, ruhlarının derinliklerinde geçen bu sorulara kim cevap verebi­lir?

Biz bunların çağında yaşasaydık, Medine’de kapı komşusu olsaydık bu konudaki konuşmamız Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle ilgili duygu, sezgi, zevk ve inanç şeklimize dayanırdı. Dahası, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın ne ve nasıl olduğunu kim bilebilir?

İnsanı düşünmeye zorlayan, bu olayı kendi karanlığı içine gö­men tarihin kapalı hisarına bir pencere açan şey, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatı ve bu öyküyle ilgisiz olarak sahip olduğumuz dağınık bilgilerdir. Biz bunların arasından hisarın içine bakabilir, kendi duygu ve anlayışımızın yardımıyla onu ortaya çıkarabiliriz.

Örtünme hükmü bu olayın vukuundan sonra (5.yıl, Hendek sa­vaşından sonra) konuldu. Bu sıralarda her erkek, şehirdeki ka­dınların saçı, başı ve vücut yapısından haberdar idi.[12]

Hz. Zeyneb, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin halasının kızıdır. Çocukluktan beri onun gözleri önündeydi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizzat kendisi Hz. Zeyneb’i Hz. Zeyd için seçti. O da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ısrarı üzerine Hz. Zeyd’le evlen­meyi kabul etti. Eğer Hz. Zeyneb’e gönül vermiş olsaydı, kız iken, daha güzel ve çekici olduğu bir dönemde rahatlıkla onunla ev­lenmeyi düşünebilirdi. Bunca tantana, baş ağrısı ve rahatsızlığa gerek kalmazdı.

Hz. Zeyd’in eşinin sevgisizliğinden şikâyeti sıra dışı kabul edilen ye­ni bir mesele değildir. Bildiğimiz gibi Hz. Zeyneb ve ailesi bu işe ba­şından beri karşı idi. Hatta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ısrarı bile Hz. Zeyneb’i kabule ikna edemedi. Mecburen vahyin zorlamasıyla böyle bir maslahat evliliğini kabul etti.

Hz. Zeyneb, evlendikten sonra da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile olan yakın teması­nı sürdürdü. Çünkü onun yakın akrabası olmasının yanında aynı zamanda evlatlığının karısı idi. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aile üyele­rinden biri olduğu için, eşi de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gelini sayılıyordu.

Acaba Hz. Zeyd’in gözünde hem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hem de babalık olan, bu evliliğe öncülük eden ve Hz. Zeyneb’i gelini olarak gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu tutumu, Hz. Zeyd’in üzerinde istenmeyen bir etki bı­rakmış mıdır?

Özellikle Hz. Zeyd’in oğlu genç Üsame’nin gözünde küçük düşmez miydi?

Kuşkusuz böyle bir davranış en azından bu ikisi tarafından nefretle karşılanırdı. Ancak Hz. Zeyd ve Üsa­me’nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme olan tutkusu, imanı, aşkı ve saygısı ömürlerinin sonuna kadar devam etmiş ve bu yönde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatını okuyanları pek hayrete sokmuştur.

Hz. Zeyneb’in öyküsü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Aişe’ye karşı ilgisinin dilden dile dolaştığı bir zamanda meydana gelmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb ile Hz. Zeyd’in ayrılması, kendisinin korkusu, üzüntüsü, Hz. Zeyneb’in boşanması ve kendisiyle evlenmesi zamanında bile “Hümeyra”sına olan aşkını unutmamıştır. Hz. Aişe de zaten bu ge­lişmeyi kendi duygusuna karşı bir olay olarak görmemiştir. Biz, uyanık, hassas, kıskanç ve atılgan Hz. Aişe’yi tanıdığımız için, o na­sıl olur da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına gönül vermesi karşı­sında sessiz kalırdı diye düşünüyoruz?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin İbrahim dolayısıyla karısı Mariye’ye gösterdiği en ufak bir ilgiye dahi ta­hammül etmeyen, kıyameti koparan, rezillik çıkaran ve kıs­kançlıktan dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi aşağılayacak kadar vahşileşen Hz. Aişe, nasıl olur da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına, hem de toplum ayıpladığı halde evlatlığının karısına bir anda delice âşık olmasına karşı çıkmaz ve en küçük bir tepki göstermez? Yoksa Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile halakızının aşk macerasının inceliklerini, hatta Hz. Zeyneb’in geceliğinin özelliklerini ve Hz. Zeyd’in evinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb ile baş başa aşk korkusundan dile getirdiği keli­meyi Dozy, Conde ve diğer Avrupalı papazlar ve oryantalistler biliyorlardı da Peygamberin hiçbir eşi bilmiyor, hatta Hz. Aişe bile kokusunu almıyor muydu?

Gençlik ve olgunluk yıllan boyunca aşkl