HAZRET-İ ALİ kerremallâhü vechenin KASİDE-İ ERCÛZE SEKİNE-İ ÂLİYE’Sİ ve İSM-İ ÂZAM


 Hz. İmam-ı Ali kerrema’llâhü veche tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidedir. [1]

Bu haberleri hakkında Bediüzzaman kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri kasidesi için şöyle demektedir.

“O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A’zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te’sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah’dan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor.” [2]

Seneler önce bulduğumuz bir nüsha ile tercümesini yapmaya çalışmıştık. Fakat tercüme yaparken toplu manaya gidilince ister istemez tahrifat ve birçok yanlışlar yapmış olduğumuzu bir zaman sonra gördük. Osmanlıca olarak elime geçen bir tercümeyi incelediğimde yaptığım hataları ve noksanlıkları görünce düzeltmek ve meraklıları için tekrar hazırlamak iştiyakı içimizde doğdu.

Elimize geçen Osmanlıca nüsha tercümesi Mecmuat-ül Ahzab’taki metne sadık olması nedeniyle güzel bir çalışma idi. Tercümeyi Risâle-i Nur Şakirdlerinden biri olduğu yazı üslûbundan anlaşılıyordu. Fakat adını gizlemiş olan bu alim kardeşimiz için duacı olarak istifade edilmiş ve gerekli ilaveler ile zenginleştirilme sağlanarak yeniden hazırlamaya gayret ettik.

Niyetimiz büyüklerimizin bize bu dini emanet ederken geçirdikleri sıkıntıları, fedakârlıkları, ileri görüşleri ile gaybî hadiselere vukûfiyetleri göz önüne sermeleri yönünden bu kıymetli kasideyi bizlere ulaşmasında emeği geçenlere ve başta Hz. Ali kerrema’llâhü veche Efendimizin şefaat ve duaları için Allah Teâlâ arz u niyaz ederiz.

Allah Teâlâ yardımcımız olsun.

Âmin

 İhramcızâde

 

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 Hamd yüce ve sadık olan Allah Teâlâ’ya mahsustur.
Allah Teâlâ; Vahid, Ferd, Alîm, Râzık,
 
Melik, Kuddus, Celâl sahibi,
Rızıkları ve ecelleri takdir eden,
 
Her şeyi bilen benzersiz olan
Celâli yüce, benzeri olmayan
 
Kaderleri zamanın öncesinde ezelde
Kara, deniz ve dağ şeklinde oluşunu takdir edendir.
 
Onun sıfatları celâl cihetiyle yükseldi
(Allah’ın) Teâlâ (sıfatının) benzeri asla olamaz
 
Nimetleri sayılmakla bitmez
Mahlûkâtı hakkında hükmü ret edilemez.
 
O faziletli ve keremlidir.
“İnsana bilmediğini öğretmiştir.” [3]
 
Bize verilen ilmin en son varıldığı nokta
Bizim yanımızda hak ve kesin olan husus şudur ki;
 
O tek olan Rabb’dir
Mülkünde tek olan, ilmiyle eşsiz olandır.
 
Gaybında dilediği şeye muttali olur.
Bütün hayırları elinde toplamıştır.
 
Âlemden zürriyetleri ve bir takım kavimleri seçmiştir.
Onların saadetleri için kalemleri çalıştırmış (iyi yazmıştır)
 
Onları hakikat vadilerinde dolaştırmıştır.
Sonra onlara en doğru yolu göstermiştir.
 
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim”[4] dediği günden beri
Bizi şahit tutmuştur. O halde ahdinize hıyanet etmeyin.
 
Yine hamd o Allah’a mahsustur ki bize hidayet etmiştir.
Şaşkınlığımız halinde (bocalarken) bizi seçmiştir.[5]
 
Sonra salât ve selam sürekli
Değeri yanımızda çok yüce olan O Nebi üzerine olsun
 
Ki hususî şerefe mazhar olan Muhammed [6] dir.
Allah Teâlâ onu kıyamete yakın bize göndermiştir.
 
O semâda Ahmet ismi ile isimlendirilmiştir.
O takvâ hazinesi, cömertlik denizi hidayet nurudur.
 
Mevlâmız[7] vasıflarında kâmil sıfatlıdır.
Nurları bizâtihi kendinden yayılır
 
Levhi mahfuz onun nurundan yazıldı.[8]
O ondaki yazılı olanları haber vermek için (dünyaya) geldi.
 
Levh’de ne varsa hepsine muttali[9] oldu.
Fakat o işittiğinden başkasını söylemedi.[10]
 
Dostu (Allah Teâlâ) ne söylediyse O’nun için
Söyledi. O’ndan (Allah Teâlâ’yı) anlattı.[11]
 
Söylenmesini nehyettiği her ne olursa olsun
Edebinden dolayı mecalsiz kaldı.[12]
 
Olmuş ve olacak şeylerin bilgisi
Göğsünde toplanmış ve sırlanmıştır.
 
Bu sıfatlara sahip olan kimse
Dünyada herhangi bir şeyle nasıl mukayese edilebilir.
 
***
Ben onun feyzinden avuçlayan kimse (Ali) yim
Çünkü O vasf edilemez büyük bir denizdir.
 
Sözü muhtaç olan bir kulun bir âdeti üzere söylerim
Zengin ve muktedir olan mevlâmızın affına sığınırım[13]
 
Ben Hidayet eden zâtın amcasının oğluyum[14]
O Hakk’a davet eden Mustafa’dır.[15]
 
O beni Ali (isminden) sonra Haydar diye de çağırmıştır.
Huneyn’de savaştık. Hayber’in fethi bizimle oldu.
 
Zü’l Kerrâr denilen atın arkasına bindiğimden.
Çarpışırken tozu dumana kattım [16]
 
Ordu Medine’den çıktığından beri[17]  
Zafer ve sekinet ile yardım edilmiş (tir)
 
(Çünkü) İçinde Emin diye çağrılan bir zât vardır ki
Kat’î olarak Allah Teâlâ’nın yardımı O’nunladır.
 
Ne zaman ki ordu vadide konakladılar
İçlerinden Bilâl (Habeşî)[18] kalkıp şöyle dedi
“Kim bizim vardığımızdan geri kalırsa
O kişi Allah Teâlâ’ya verdiği söze muhalefet etmiş olur” [19]
 
İçinde benden başka gaip olan yok idi (herkes gitmişti)
Gözüme bir hastalık isabet etmiş (olduğundan gidemedim) [20]
Damadı Osman’ı[21] da göndermiş
Mustafa aleyhisselâm. Cahil kavmi uyarsın diye.
 
Çünkü onda bir vakar var idi.
Arapların arasında hem bir iftiharı vardı. [22]
 
O zaman Nebi [23] şöyle içten dua ederek
Dedi ki; “Ya Rabbî damadım Ali’yi getir (isterim)
 
Bir gizlice sesle (hasta halimden) uyandım.
Şöyle diyordu: “Yâ Ali korkak bir kimse olma
 
Hâdî zâta[24] yürümekte gayretli ol
Düşmanlara karşı O’na yardım etmen için
 
Yarın sancağı taşıyacaksın[25]
Hemen o an da kalktım ve ayeti okudum.
 
Sonra zırhımı ve miğferimi giydim
Kılıcım Zülfekârı’mı [26] aldım
 
Atıma seri bir şekilde yöneldiğim zaman
Ona bindiğim zaman ağrılar (hastalığım) benden gitti
 
Fakat iki gözümde rahatsızlığım devam ediyordu.
Bu hal benim mutad (alışılmış) bir halim de değildi.
 
Bunun üzerine Fatıma[27] uykudan uyandı
Nerede ise yüzüne (üzüntüden) ellerini vuracaktı.
 
Olanlardan kendisine haber verilmemişti.
Çünkü o biliyordu ki benim iki gözümde elem var.
 
O zaman halimi (O’na) şerh ettim (açıkladım)
Fatıma kendisine dedi ki “Yürü aldırış etme”
 
“Şüphesiz babam ve ordusu mansur olacaktır.”[28]
“Gayretleri meşkûr olacak ve mükâfat görecektir”[29]
 
Sonra Hasaneyn’imi [30] gördüm. İstiyordum ki;
Bir bakışla onlara veda edeyim, olmadı[31]
 
Her ikisini de uykuya dalmışlarken kokladım
Rabbime dua ettim ve oruç tutmaya nezr ettim[32]
 
Allah Teâlâ için eğer selametle dönersem
Velimeyi[33] yemeden ikrâm olarak oruca niyetlendim.
 
O gece sabaha kadar yürüdüm
Kavuşmayı arzulayan birisi olarak Tâhâ’ya [34] yaklaştım
 
Nebi aleyhisselâm beni görene kadar yürüdüm
Selâm verdiğimi (gördü)Kardeşlerime işaret eyledi
 
Buyurduki; “Sancağı Behlül’e[35] verin”
“Allah Teâlâ’yı ve Rasûlüllahı seven kimseye”
 
Sonra; “İki torunumun babası bana yaklaş”
“Allah Teâlâ’dan iki gözüne şifa isteyeyim”
 
Her ikisine şifalı tükürüğünden sürünce
İkisini de iyileştirdi ve ikisi de görür hale geldi.
 
Her ikisinin etrafında elini gezdirdi
Onlardaki elem hemen şifa buldu
 
O anda O’nun[36] her iki elini arka arkaya öptüm
Sora Rabbim Allah Teâlâ’ya şükür olarak hamd ettim
 
Meydanın ortasına gitmek için yürüdüm
Ümmetin savaşmaya hazır bir askeri olarak
 
İlk karşıma çıkanAbîd[37] oldu
Şiddetli savaşçıya merhaba olsun
 
Bana dedi ki “Ey Ebî Tâlib’in oğlu!
Şu savaşmak isteyenin yardımına geldin”
 
Kendi zannınca cehâletle savaşmak isteyen Muhammed’in
Biz ona akıl yoluyla tabi olacakmışız
 
Kendisinden önce gelen dini terk edecekmişiz
O din ki ehline Tevrat hidayet etmiştir.
 
Heyhât! O bizden asla bir şey göremez
Ancak kafaların havada uçtuğu bir vuruşma görür.
 
Yine dedi ki; “Çok şiddetli gücümle karşı karşıya geldin
Nice kahramanları parçalayarak öldürdüm”
 
Hücum ederek bana vurmak istedi
Koluyla, eliyle, beş parmağın hepsiyle
 
Zülfekâr ile vurarak ona hemen karşılık verdim
Ölüme yaklaştıracak bir darbeyle onu yere yıktım.
 
O zaman melekler tekbir getirdiler
Cinler yetişilecek[38] korkusuyla kaçıp gittiler
 
Çünkü o (vuruş) Hâşim’in vuruşu idi
Güçlü bir melek (kuvvet)[39] tarafından yardım edilmiş idi.
 
Savaş ateşi şiddetli alevlendiğinden beri
Sema boşluğundan haykırmalar duydum
 
Muhtâr’a[40] dedim ki; “Ey beşerin en hayırlısı
Bu iş nedir? Buyurdu ki; “Sabitkadem ol, zaferi müjdelerim
 
Allah Teâlâ’nın yardımı geldi bize doğru koşuyor.
Çünkü biz işimizi O’na havale ettik.
 
Cebrâil ve melekler semâda
Dua seslerini yükseltmektedirler
 
Kınanmış kalabalığa galip gelmemiz için
Hayber Kalesinin arkasındaki Yahudilere”[41]
 
O anda yüksek sesle tekbir getirdim
Sevinçten dolayı Müjdeleyicinin[42] zaferiyle
 
İslâm askerleri de tekbir getirdiler
Kınanmışlara hep beraber hücum ettiler
 
Rabbimin izniyle kaçarak hezimete uğradılar
Korku ile doldular daha da korktular
 
Hep beraber kale ehline göründüler
Onlar[43] zannettiler ki zenginlikleri kendilerini korur.
 
Kale kapısına doğru azimle yöneldim
Onu sarstım, civardaki tepelerde (taşlar) sarsıldı
 
(Onlara bağlı olarak) Öyle ki o çok sağlam idi.
Kırmızı renkli bir takım taşlar (dan yapılmıştı)
 
Kale kapısının yıkıldığını gördüklerinde
Her biri hezimete uğradıklarını anladılar.
 
“Onların kaleleri bir koruyucu olmayınca”[44]
Onların asileri bize itaat edici olamazdı
 
Ordu bana doğru toplandı. Tâ ki
İbn-i Mettâ[45] balığının karnını gibi oldum[46]
 
Sonra elimle (kapıyı) köprü gibi uzattım
Tâ ki üzerinden ordu geçe, yürümeye başladı[47]
 
Bu derin hendeğin yarığından
Onun üzeri en kolay (geçilecek) yol halini aldı
 
Allah Teâlâ öyle bir kaleyi bize fetih ettirdi ki;
Tubba’ ve Âd kavmine ait idi.
 
Kerim olan Allah Teâlâ bizim hakkımızda değiştirdi[48]
Korkuyu emniyete, şefkate ve iyiliğe (değiştirdi)
 
Onun (Hayber) fethi Tâhâ’nın[49] mucizelerindendir.
Öyle ki O’nun ne benzeri ne de biriyle kıyas edilebilir.
 
Bundan dolayı iki isim sahibi oldum
Bir de künye ki daha önce hiç duymadım
 
****
 
“Ebâ Türab” [50]künyesini bana vermişti
Adnân’ın Nebi’si Hâdi olan Mustafa [51]
 
Şöyle ki; Fatıma[52] ile bir kırgınlığım olmuştu.
Sonra bu kırgınlığımın ardından (Fatıma) pişman olmuştu.
Ben mescidin köşesine gelmiş (yatmıştım)
Sıkıntılı bir halde uyuyup kolumu yastık yapmıştım
 
Tavandan üzerime toprak dökülmüştü
Bundan dolayı Rabbime yakınlığım arttı.
 
O anda Arâbî Nebi[53] gelmiş
Başıma gelen işi soruşturuyordu
 
Beni yatmış halde uykuda görünce
Kalbi bana acır oldu
 
Bana dedi ki; “Ey Ebâ Türâb uyan!
Sana isabet eden musibet bana ağır geldi”
 
Şerefli elini bana doğru uzattı.
Dedi ki; “Azimet olan rızaya yaklaş”
 
“Yumuşak sözler söyle” diye başladı
(Sonra) Buyurdu ki; “Kalk Fatıma seni(n halini) görsün”
 
“Çünkü Sen kızıp (evden) çıktığından beri
Göz pınarlarının yaşları hala akmaktadır.”
 
O zaman Rasûlüllah’a hürmeten hemen kalktım
Sonra emirlerine uyarak kabul ettim.
 
Mahlûkatın en şereflisi önümde yürüdü
Tâ ki Marziye[54] (Fatıma aleyhisselâm)´ın evine geldik
 
Girdiğimiz zaman şeytan tekbir getirdi (çığlık attı)
Ferahlıktan dolayı, hem de iftirayı teyit etti
 
O anda O’na yöneldim elini öptüm
Dedim ki; “Ey zorlukların kendisine kolay olduğu kimse”
 
Sen Hakk’ın nurusun ey mertebesi yüce olan
Ey gazaplanmış kimseyi kurtaran
 
Cânî bir kul olsam da
Şeytânî bir huya tabi olarak” (hata etmekten kurtardın)
 
Fatıma’da bana doğru yönelerek şöyle dedi
“Ben bu işimde cahillik etmiştim.
 
Ey babamız bizim hepimiz için mağfiret dile
Rabbimiz dua edeni işitir”
 
Sözünü tamamlamıştı ki;
Cebrâil aleyhisselâm Tâhâ’ya[55] geldi, dedi ki;

 

“Ya Muhtar (aleyhisselâm) Yüce Rabbimiz
Sana selam söylüyor, Ali’yi müjdele

Yine tertemiz Seyyide’yi
Kendisinden Marziyye (razı olunmuş) Fatıma Sıddıka’yı
Sonra Allah Teâlâ buyurdu ki: “Ben ikisinde affettim
Aralarında geçen savaşmayı (kaldırıp affettim)
 
Çünkü ben çok affediciyim (yapacaklarına da) aldırmam[56]
Sizde yine hayırlı işler yapmaya yönelin
 
Nebi aleyhisselâm bu güzel ikâle [57] çok sevindi
Ve yalvararak Allah Teâlâ’ya dua etmeye başladı
 
Sonra şöyle buyurdu: “Ey merhametlilerin en merhametlisi
İkram olarak âli beytin[58] günahını affeylemeni,
 
Onların ilmini ve hayırlı amellerini artırmanı
Çünkü Sen her şeye ezeli (devamlı) merhameti olansın”
 
 
****
 
Ey bana soru soran, “Bana ne sorarsan sor
Benim ilmim mirastır [59] ve ledünnidir” [60]
 
İstersen geçmiş zamanlardan sor
İstersen gelecek zamanlardan sor
 
Onların bütün haberleri (bilgileri) benim yanımda açıktır
Fakat bazı zaman onların sırları ifşâ olabilir[61]
 
İşte sana açık bir delili olan bir söz
Sana tafsilatlı olrak gelecekten haber veriyor
 
Dokuz ilmi[62], Farslıların hesabına göre
İsyanların olduğu dokuz karn [63] dan sonra
 
Farslar Araplara galip gelecek
Onları köpeklerin öldürüldüğü gibi öldürecekler [64]
 
Çirkin fitnelerin başlangıcı olacak
Hınzırların (domuzlar) karanlığı gibi bir karanlık (gelecek)
 
O zaman bütün ülkeler (birbiriyle) çarpışır
Kargaşa ve fesat çoğalır
 
Yeryüzü kendi üzerindekiler ile sarsılmaya başlar (deprem)
Tâ ki mutrafları [65] helak olur
 
 
***
Ey dâima necat (kurtuluşu) isteyen kişi
Şu söyleyeceğime kuvvetlice sarıl
 
Tılsımlı[66] bir hakikat olarak yaptığım işe yönel
Kabul edilenlerin hepsi tecrübe edilmiştir.[67]
 
Ben onu “Cünnet-ül Esmâ[68]
Dâiretü’l Celiletü’l Ahfâ[69] (olarak isimlendirdim)
 
Allah Teâlâ’nın bana gönderdiği bir hediyedir
Onu Cebrâil aleyhisselâm Muhtar’a[70] getirdi
 
Bedir gününde bize yardım etmek için, o zaman
Semâların melekleri ile bize imdât (yardım) eyledi
 
Buyurdu ki; “Ya Muhtar! Bil ve idrâk et ki;
Biz bugün Senin yardımına geldik (gece) yürüyoruz
 
Şübhesiz Senin Mevla Teâlâ’n bir ikram olarak
Bize şerefli bir tılsımı hediye etti
 
“Ya Habîballah [71] ömrüne yemin olsun ki
Vasfedilmekten çok yüce oldu
 
Çünkü onda Rabbimin İsm-i âzam-ı vardır
Biz onunla bütün âlemleri resm[72] ederiz”
 
(Bu tılsımı) Kim saadete mazhar ise
Onun boynunda gerdanlık hükmünde olur(sa)[73]
 
Ya da silah üzerine yazılmış hükmünde olur(sa)
Çok keskin ve kan akıtıcı kılıç gibidir
 
O anda Beşir aleyhisselâm beni çağırdı
Ve buyurdu ki; “Senin basîr olan Rabbin şu müjdeyi verdi
 
Sana öyle tılsım hediye etti ki, onunla düşmanlar
Kahr olup zehr olur. Öyleyse o Hâdiye şükür et”
 
Bunun üzerine kucağıma sahife düştü
Onun yazısı şerefli bir dâire şeklinde idi
 
Cebrâil aleyhisselâm dedi ki; “Yâ Ali! Onu al
Çünkü o Yüce Rabbinin sekinesidir.
 
Seni korktuğun kötülükten korur
Düşmanla karşılaşınca onları zayıflatır”
 
Sesini iştim fakat hayalini (kendisini) göremedim
Fakat bana gök kuşağına benzer olarak göründü[74]
 
Sonra benden ayrılıp bir iş yapar oldu[75]
Ve şöyle buyurdu: “Kalk sana Mevlâ’n kâfidir”[76]
 
Bilsinler ki kavmin meydanına indiğiniz (zaman)
“Onların sabahı ne kötüdür”[77] “Sen ise en şerefli”
 
Kâhredici olan Allah Teâlâ’nın isimlerinin sırrı
Onların üzerinde dönen şerlerine karşı (tılsımı kullan)
 
(Bende) Savaşın kızışmasından beri
Kesiyorum ve boyunlarını vuruyorum (koparıyorum)
 
Kavmin elleri zincirlendi
Pişmanlıktan ciğerleri parçalandı
 
İslâm askerleri galip geldi
Puta tapanlar üzerine
 
***
Bu mahlûkatın en hayırlısının davetidir
Muhammed [78] bize sıdkı (doğruluğu) getirdi
 
O bir gün ibadetlerin birinde
Kıbleye dönmüş olarak namazda
 
Lanetli Amr ve onunla beraber
Şeybe, Utbe ve dört kişi (hakkında)
 
Bedir’deki yedi kişinin geride kalanı
(O) [79] Onların zulmünü ve küfrünü almıştı
 
Arka arkaya kalpten darbe yemişlerdi
Ölümün tadını tattılar [80]
 
Alçak kavmin en eşkıyası ortaya çıktı
Çok savaşçı olanların heybeti ile karşılaştı [81]
Heybetinden müteessir oldu ve koşarak döndü
Bütün hüzün ve pişmanlığını ilan ederek[82]
 
Mustafa aleyhisselâm arkasında tarassut[83] ederek (durduk)
Nihayet çeneye kadar secdeye kapandı[84]

 

Onu (ridası ve izarı) kafa ile sırt arasına attı (iyice eğildi)
Çünkü secde için en aşağı şükür idi
 
Nebi aleyhisselâm bir süre öyle kaldı
Arkadaşları müşriklerin çirkin durumları görmeye başladılar
 
Allah O’na[85] şöyle vahyetti: “Eğer dilersen onunla beraber
Eğer iyilikleri olmayacaksa düşmanlarının elleri kurusun [86]
 
Fatıma Betül geldi (deve bağırsaklarını almıştı)
Râsül Mustafa’nın[87] gözünün nuru
 
Kınanmışların hepsine beddua etti
Apaçık bir beddua sonra dönüp gitti
 
****
 
Bunların başına gelen işin sebebi budur
(Bu) İsimlerin zikrini (bilin) ki manaları (olaylar) süslendi[88]
 
Onları (isimleri) güneş gibi daire içinde topladım
Bizzat aydınlatıcı olarak hissi (hayalî) değil
 
Bana onu Allah Teâlâ hediye etti
Onların şerefini artıran kişinin kadrini
 
Onu güzel Kûfe Şehrinde şerh ettim
Hikmetli manzumeler şekline getirdim
 
Onu kim okursa o kimseden şüpheler gider
Çünkü bizim özümüz hâlistir ve şüphe yoktur
 
İlimlerimiz nerede olursa deniz olacaktır
Ona dalan ondan inci çıkarır
 
Her kim bizimle münazara etmek isterse
Büyüklenmekten dolayı helak olmasından korkulur[89]
 
Ey onun (isimlerin) yoluna ulaşmak isteyen
Ârif [90]ol cahil olma
 
Onu ben nasıl yazdı isem o şekilde bırak
Ondan başkasını araştırıcı olma
 
Ey (dâireyi) yapan (koyan) kişi Allah’ın takvasını yerine getir
Şüphesiz onun İsm-i Âzam’da bir yeri vardır[91]
Kâinatın tamamı onunla ayakta durmaktadır
Rabt (bağlanmak) ve çözülmek onunladır.
 
Onun isimleri çok mukaddestir
O Musa aleyhisselâma parlak olarak göründü
 
Açıkça zuhur etmiş olarak görünce
Ailesine dedi ki “Ben bir ateş gördüm”[92]
 
Ona yaklaşınca etrafa yayılmış bir nur gördü
Onu hayrette bıraktı. Baktı. Kaçmaya çalıştı. (Ancak) dinledi.
 
Gördüğü şeye taaccüp ederek geçip gitti
Hicaplı olduğundan dolayı O’nu[93] görmemişti
 
O anda ezelî olan Rabb ona nida etti
Buyurdu ki “Ey Musa ben yüce Allah’ım
 
Korkma! Sen Tûvâ Vadisi’ndesin
Mukaddes kılınmış düzgün bir mekândasın
 
Nalinlerini çıkar, halıya basar gibi bas
Perdemizin asıldığı yer yüksek (makam)[94] dır.
 
Sen konuşmak için en emin bir yerdesin” [95]
Tebliğimi de en iyi dinleyensin
 
Onun ism-i âzamı ile sebat etti (Musa konuşabildi)
Kelîmismi O’nun (Musa) hakkında doğru oldu
 
Ey İsm-i Âzam’ın faydasını arzulayan kişi!
Yıldızlar gibi süslü(parlayan) isimleri hıfz eyle
 
Ey talepte ısrar eden, benim nezrim[96] ile başla
Çünkü onunla muradına edeb üzere hemen kavuşursun
 
Bizim nezrimiz gücünün yeteceği bir şeydir
Musibete uğramış kişiye kolaylık olsun diye
 
Kim bu dediğimizi kabul ederek karşılarsa
İstediğine kavuşmak nasip olacaktır
 
Biz nezrimizi şart kıldık[97]
Bu muhteşem daireye layık olan
 
Celâl ve minnet olan Rabb’imin isimleri
Paha biçilmez bir şeref sahibidir
 
Bu ancak tasdikten dolayıdır.
Onu kısa ve düzenli bir şekle koymak için[98]
 
Cahillik ile maksatlı aleyhinde konuşana deki
Bu maksadından vazgeç inatçı olma
 
Biz ancak yeryüzünün melikleriyiz
Hükmümüz doğu ile batı arasında geçerlidir.[99]
 
Değerli ilimden her bir manayı
Dünyanın başlangıcından kıyamete kadar
 
(Her şey) bize şuhûd derecesinde inkişâf[100] etti
Şüphe edenler zelil olacaktır
 
Onda söylenen her söz ki, o nastır.(Kesin hükümdür)
Bizim haberlerimizi anlatanın ta kendisidir.
 
Bizim virdimiz[101] her almak isteyene tatlıdır.[102]
Mesleğimiz her ârif olana kolaydır
 
Bunlar (isimler) kıymetli mevhibelerdir. (ihsan bağış)[103]
Mevlâ Teâlâ onu mahlûkatına vermiştir.
 
Altı isimdir ki senetle gelmiştir.
Harflerinin sayıları ondokuzdur
 
FERDÜN, HAYYUN, KAYYUMÜN,
HAKEMÜN, ADLÜN, isteyen kişiye
 
Sonra bitiminde onları diyen kişiye (KUDDÛSÜN)de [104]
Onunla nice nefisler temizlendi
 
Ona parlak bir daire ilave etti
Etrafında harfleri yuvarlaktır
 
Her bir harfin yanında kerrûb meleği [105] vardır.
Harf onun etrafında yazılmıştır
 
Allah Teâlâ’nın sanatı yazdığı şeyde yücedir
Sakın sözümü inkâr edici olma
 Onların adedi şerefli ondokuzdur[106]
Kâfirler için şiddetli bir ateş yakmışlardır[107]
 
Onunla her şehirdeki [108] sihri iptal ederim
Başlangıcından on ikisine kadar
 
Düşmanların sana gelirken geri çevrilir
Sana tuzak kurarak ve acele ederek (gelmiş olsalar da)
 
Altı ismi gizlice oku
Peşinden arka arkaya on tekbir getir
 
Onların korku ile hezimete uğradıklarını görürsün
Korkularından titremeye başlarlar
 
Yine bir sultan (devlet yöneticisi) ki zalim ve azgın
Öyle ki işin hakkında şaşkınlık içindesin
 
On defa deki; HAKEMÜN, ADLÜN
YA FERDÜ YA KUDDÛSÜ hemen gözü kör olur[109]
 
Kızgınlığının ardından sana gülecektir
Hem de zorluktan sonra ondan kolaylık göreceksin
 
İsm-i Âzam’ın bazı sırlarına kavuşan herkes
Şunu bilsin ki bu bir kul işi değildir.
 
Gizlenmesini istediğim sözü muhafaza et
Ey irşâd dairesine kavuşmuş olan[110]
 
Çünkü bu şerefli bir dâiredir
Vasıfları açıkça zuhur etmiştir.[111]
 
Onun mekânı gibi hiçbir mekân yoktur.[112]
Faydası hakkında yanımda kesin deliller vardır
 
O keskin vakıalara o bir kalkandır[113]
Hem hasta olan cinlenmişe de şifâ olur
 
Sonra kim durumunun darlığından şikâyet ederse[114]
Kazanç durumunda genişlik olacaktır
 
Aksi (insan)nın silahı için onu saklasın
Nefsi hakkında Allah Teâlâ’dan korksun
 
Ey okuyan sonra dinleyen kişi
Faydalanmak için sözümü muhafaza ederek dinle
 
Geçtiği gibi ondan bir iyilik ile
Manzum olan şerhinden daha önce şunu bil ki;
 
Taun’un[115] büyüklüğü için onu kullanmak fayda verir.
(Ancak) Kabul ederek akd edilen şartı almak gereklidir
 
Kim onu hafife alırsa
Onun izzeti hakkında zayıflığına hükmet[116]
 
Bu isimlerin azîmeti yücedir
Bir cahile verilmesi hususunda Rabb’ime yemin olsun[117]
 
Fakat en azimetlisi ve faziletlisi
Odur ki; kendisine hediye edilir o da kabul eder
 
Bir takım Acem harfleri[118] ki satır satır yazdırılmıştır
Zengin fakir onunla gecelettirilmiştir.
 
De ki gözüktü vakit gözüktü hem yaklaştı.
Deccali bekleyin, kim yalan derse azmıştır.
 
Çünkü o beldelerde dolaşır
Kulları arasında fitne çıkarır
 
Kim ki Allah Teâlâ ona yardım etmek ister
Ona bu sekineyi hediyedir
 
Sonra bilin ey kardeşler cemaati
Şüphesiz ahir zamanın azgınları
 
O âlemlerdeki azgınları zevklendirdiler
Sonra hevâlarına tabi olmaya yöneldiler
 
İlmi sevap isteyerek okumadılar
Ancak dünyada kolaylık için okudular[119]
 
Onların mal ile genişlemiş (zenginleşmiş) görürsün
Ve karınlarını haram ile doldurmuş
 
Bu yüzden insanları zillette görürsün
Zira âlimin (ayak) kayması bin kaymaya bedeldir
 
Zira âlimin musibeti amel etmediği zamandır
İlmiyle. Başkaları ise sormadığı zaman (helak olmakta)dır
 
Ey kullar (insanlar) o fitnenin tamamı
Onu icap ettiren devamlı zinadır
 
Âlemde bu çoğaldığı zaman
Onlara en kötü azap getirilmesinden korkulur
 
Deccal olan şu kâfirin fitnesi
Onu anlatmaya kitaplar yetmez
 
Şanı yüce olan Mevlâ’ndan iste
O zamana yetişen kişi
 
Bu fitnenin şerrinden seni koruması için
Her sıkıntı ve musibetin şerrinden
 
Kim güvende olmayı isterse
Her asır ve zamanda
 
Sözümüzün inceliğini temessük[120] etsin
Bizim emrimizden sapmasın
 
Çünkü biz kat’i (kesin) olarak
Her sıkıntı ve darlığa imdat (yardım) ederiz.
 
Ve Allah Teâlâ’dan isteriz. İsteyende öyle yapsın
Ondan başkasından hiçbir halde istemeyiz.
 
Ömrümüzü Salih ameller ile hitama (bitirmemiz)
Müminler için ölüm anında rahatlıktır
 
Kim fitnesiz ölürse (inancı bozulmadan)
Onun için en güzel iyiliktir
 
Sonra ikinci defa salât ve selâm olsun
Manaları ihtiva eden Nebi[121] üzerine
 
Muhammed [122] mahlûkatın en çok hamd edendir
O zirveye ulaşan en hayırlı kuldur
 
Bütün mahlukâtın aciz kaldığı mucizelerle
Bunda ne şek vardır ey genç ne şüphe
 
Onun âline ashabına [123] Onun arkasından gelen
Bazı kavimler ahdine vefâdan yüz çevirdiler
 
Salât ve selamın en temizi ebedî olarak
Yıldızlar parladıkça sabahın ziyası zuhur ettikçe[124]
 
Bu apaçık bir ercûzedir [125]
İçinde manalar ihtiva etmektedir
 
Acayip kelimeler açıklanmıştır
Altın değerinde nice acayipler bariz olmuştur
 
Onları daha önce hiçbir kitap ihtiva etmemiştir
Nüshaları asla ben derc etmedim [126]
 
Fakat o benim cilâi fikrimin kızıdır [127]
Bakir kafiyelerdir ki hiçbir mihir verilmemiştir[128]
Sonra toplanmış bir kelamdır. Reczinin[129] içindeki
Hazinesinden çıkarılmış cevherler (vardır)
 
Allah Teâlâ hibe ettiği şeyi bildirdi
Sakladığım şeylerden dolayı Allah Teâlâ’ya hamd olsun [130]

 Hz. Ali Kerremallâhü veche aleyhisselâm

 

CÜNNETÜ’L ESMÂ DÂİRETÜ’L AHFÂ

 cennetul esma

[1] Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, Mecmuat-ül Ahzab, s. 582. 597

[2] Hz. Ali kerrema’llâhü veche Ercüze Kasidesi’nde istikbâle dair bazı haberler de vermiştir. (18. Lem’a için bkz. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 132-141. Osmanlıca esas nüsha)

[3] İkra, 5

[4] Â’raf, 172

[5] “Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi?” Duha, 7

[6] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[7] Mevlâ: Efendi, sahip, malik.

[8] Görünmeye başladı.

[9] Muttali: Öğrenmiş, haber almış, bilgi edinmiş.

[10] “O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. Söyledikleri, kendisine indirilen bir vahiydir” Necm, 3-4

[11] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendinden bahsetmedi.

[12] “Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı.” Necm, 17

[13] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin affına sığınarak

[14] Hz. Ebû Tâlib aleyhisselâmın oğlu Ali’yim.

[15] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[16]Haydar-ı Kerrar; Kerrâr, döne döne savaşan demektir. Hz. Ali savaşırken önünde kimse durmazdı.

[17] İslamı yaymak için İslam ordusu cihada çıktığından beri

[18] Radiyallâhü anh

[19] Hayber Seferi için

[20] (Kaside-i Ercuze’de geçen beyitleri daha iyi anlamak için bu kısmı önceden okumak faydalıdır.)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bir gün sabah namazını kılıp mescitte ashabıyla oturup sohbet ederken Cebrail aleyhisselâm Hayber Kalesi’ni fethetmesi gerektiği vahyini getirir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Cebrail’in getirdiği vahyi ashaba bildirmesinin ardından, ehl-i İslam olan ve din gayreti taşıyan herkes gaza niyetiyle Hayber Kalesi’nin fethine çağırılır. Bu çağrıya kulak veren yirmi bin Müslüman er, savaş tedariki görür. Yapılan bu hazırlıkların ardından İslam dinini sembolize eden alemlerini de omuzlarına alan ashap, Mekke’den Hayber’e doğru Hayber Kalesi’ni fethetme niyeti ile yola çıkar. Müslüman ordusu, Hayber’e varır varmaz Hz. Ömer radiyallâhü anh, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından Hayber Kale’sine elçi olarak gönderilir. Hz. Ömer, Hayber ehlini imana ve İslam’a davet etmek için kaleye gider fakat burada taş, sopa ve od ile karşılanır. Hz. Ömer’in İslam dinine olan daveti, yedi kapısı olan Hayber Kalesi’nin on iki beyi ve kale içinde yaşayan halk tarafından kabul edilmez. Bu olayın hemen ardından fetih süreci başlar.

İleriki günlerde sırasıyla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman radiyallâhü anhüm İslam sancağını alarak ashap ile birlikte Hayber Kalesi’ne kaleyi fethetmeye gider. Lakin tüm uğraşlara rağmen ashaptan hiç kimse bu konuda bir türlü muvaffakiyet gösteremez. Üstelik ashaptan pek çok kişi şehit olur. Hayber’in yirmi gün geçmesine rağmen fethedilememesi ve pek çok kayıp verilmesi ashabın ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin müteessir olmasına sebep olur. Bu sırada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ashaba Hz. Ali kerreme’llâhü vecheyi sorar. Hz. Ali’nin gözlerinin hasta olması sebebiyle Hayber Kalesi’nin fethine katılmadığının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme söylenmesinin ardından Allah Teâlâ’ın izniyle Hz. Ali’nin gözlerinin olağanüstü bir tedavi ile yani Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ağzından tükürük çıkarıp sürmesiyle tedavi edilir.

“Allah’ın Arslanı” sıfatı ile bilinen Hz. Ali kerreme’llâhü veche, gözlerinin iyileşmesinin ardından hemen silahını kuşanıp Zülfikar’ı takar ve Düldül’e binip Hayber Kalesi’ni fethetme amacıyla tek başına yola çıkar. Hayber Kalesi’nin etrafındaki kırk arşınlık su dolu hendeği bir sıçrayışta sıçrayarak geçen Hz. Ali, bu davranışıyla herkesi şaşırtır. Hendeğin öbür tarafında Hz. Ali, Hayber Kalesi beyinin kardeşi Anter ile savaşmaya başlar. Hz. Ali Anter’i İslam dinine davet eder; ama Anter bu davete icabet etmez. İmana gelmeyen Anter, Hz. Ali’nin Zülfikar’ından eman bulamaz ve tek vuruşta atı ile birlikte iki parçaya ayrılmak suretiyle canını cehenneme ısmarlar. Kardeşinin öldürüldüğünü gören Amr, kısa bir şaşkınlığın ardından iki çuvalı üst üste giyerek kaleden dışarı çıkar ve Hz. Muhammed’i, Hz. Ali’yi öldürmek, ehl-i beyti esir etmek niyetiyle Hz. Ali ile savaşmaya başlar. Hz. Ali kerreme’llâhü veche, Dehhak’ın neslinden gelen ve onun kılıcına sahip olan Amr’ıda imana davet eder; ama Lat-ı Menat’a tapan Amr da kardeşi Anter gibi bu daveti kabul etmez ve Hz. Ali’nin Zülfikar’ının bir hareketiyle atıyla beraber iki parça olup ölür. Hz. Ali’ye hamle yapmak isteyen iki leşkerin de Hz. Ali’nin narası sayesinde sersem olup ölmesinin ardından Hz. Ali, Hayber Kalesi’nin kapısına yapışır ve otuz bin batman ağırlığında olan bu kapıyı yerinden koparır. Sonra bu kapıdan Hayber Kalesi’nin önündeki hendeğin üzerine köprü yapar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem o sırada kaleden Hz. Ali’nin üzerine atılan olağanüstü ağırlıktaki kaya parçasını mucizevî bir şekilde Hz. Ali’ye haber verir. Hz. Ali de bu taşlardan İsm-i Azam duasını (Sekine Duasını) okuyarak korunur ve taşlara Zülfikar’ı karşı tutarak iki parça eder. Köprü üzerinden geçerek kaleye giren İslam askerleri, Hayber Kalesi’ndeki askerlerinin kimini kırar, kimini Müslüman yapar. Böylece kale fethedilir ve kalenin içindeki mallar, silahlar fethin yirminci gününde Müslüman askerleri tarafından ganimet olarak ele geçirilmiş olur.

BÜLBÜL, E. ( Haziran/2008 ). Hazret-İ Ali Cenkleri Üzerine Bir Tetkik İnceleme-Metin). Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Halk Bilimi (Folklor) Bilim Dalı İçin Öngördüğü 221236 Yüksek Lisans Tezi. s. 95-96

[21] Radiyallâhü anh

[22] (Fakat fayda etmedi; Hayber Yahudileri teslim olmadılar)

[23] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[24] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme

[25] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah  ve resulünü sever, Allah  ve resulü de onu severler. Allah  kaleyi onun eliyle fethedecektir”

Ertesi gün sancağı Hz. Ali’ye verdi ve Hayber kalesini fethetti.”

(İbn-i  Hasan el-Kilabi’nin “Müsned-i Dimaşk” Hadis no: 27 / Az bir farkla aynı mealde: Siret-i İbn-i  Hişam c.3, s.334 / Müsned-i Ahmed bin Hanbel c.5,s.33 / İbn-i Sa’d’ın “Tabakat” c.3, s.158 / Tarih’üt Tabari c.2, s.93 / Tirmizi Hadis no: 3970)

[26] Zülfekar: (Zülfikâr) Çatal şeklinde iki başlı kılıcının adıdır. “sahip”, fakara “deldi” demektir. Kelimenin tamamı delici anlamına gelir.

Hz Ali kerreme’llâhü vechenin Uhud savaşında Kureyş’in önde gelen savaşçılarından dokuz kişiyi öldürdüğü, bu savaşta bedeninden yetmiş yara alarak son ana kadar peygamberi savunduğu, bu sebeple de Cebrail’in, “Zülfikar’dan başka kılıç, Ali’den başka da yiğit yoktur.”

(“La fata illa Ali, la saif illa Zülfekâr” لا فتى الا على لا سيف الا ذوالفقار) dediği rivayet edilir. Zülfekâr’ın Topkapı Sarayı’nda olduğu iddia edilir. Diğer rivayetlere göre Halife Ali’nin vasiyeti üzerine Necef’te denize atıldığı belirtilmiş ve sonradan Med’den gelen Ebu Müslim Horasani bulmuş.

[27] Aleyhisselâm

[28] “Babam Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ordusu zafer kazanacaktır.”

[29]“Gayretleri beğenilmiş olacak ve karşılığını görecektir”

[30] Hasan ve Hüseyin aleyhimesselâm

[31] Vedalaşma zamanı bulamadım.

[32] Oruç tutmayı adadım

[33]Velime: Düğün münasebetiyle verilen yemek. Sevinç ve saadet ifade eden her türlü merasim sebebiyle verilen ziyafetlere de velime dendiğini söyleyen olmuştur (Şevkânî, Neylü’l-Evtar, VI, Mısır t,y., 198) “Savaştan dönüşte verilecek yemeyi bile yemeden önce oruç tutmayı adadım.”

[34] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme

[35] Behlül: Mizahı seven, Hayır sahibi, çok iyi kişi,

[36] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[37] Anter

[38] Ölüm bizede ulaşacak korkusuyla meydandan kaçtılar

[39] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin manevi gücü

[40] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme

[41] Hayber’e sığınmış Yahudilere

[42] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[43] Yahudiler

[44] “Ehl-i kitaptan inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O´dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah Teâlâ´dan koruyacağını sanmışlardı. Fakat Allah Teâlâ´nın azabı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın.” (Haşr,2)

[45] Yunus aleyhisselâm

[46] Kapının altına girerek köprü olması için destek verdim.

[47] Bkz: (BÜLBÜL, Haziran/2008 ), s. 95-96

[48] Bize bu kaleyi onlardan almamızı ihsan etti.

[49] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin

[50] Toprağın Babası

[51] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[52] Aleyhisselâm

[53] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[54]Rızayı kazanmış kadın

[55] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[56] “Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir.” Fetih, 2

[57] İkal: İkl, bağ, bend. * Daha ziyade Arabların başlarına koyup sardıkları bağ, agel.

Burada geçmiş ve gelecek olayların birleştirilmesi

[58] Âl: Hz. Fatıma aleyhisselâm, Hz. Ali kerreme’llâhü veche, Hz. Hasan aleyhisselâm, Hz. Hüseyin aleyhisselâm

[59] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden direk alınan ilim

[60] Allah Teâlâ’dan ihsan edilen keşfî ilim

[61] Bazı zaman ben açıklayabilirim

[62] Havas kitaplarında kullanılan Dokuz rakamı esas alınarak yapılan cifir hesabı

[63] Karn: “Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç. (Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey’et-i içtimaiye ki, “”hayrul kuruni karni”” hadis-i şerifi bu mânayadır. Bunda sivrilmek veya mukarenet etmek manası vardır. Bu mukarenet veya efradın yekdiğerine mukareneti veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete mukareneti mülâhaza olunur. Diğeri de müddet-i zamanın kendisine denir ki, asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir.)”

[64] Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin gelecekle ilgili ilk haberinin meali şu şekilde: “Dokuz karn sonra (Fürs), yani akvam ı Şarkiye, Â’râb üzerine hücum edecek, galebe edip Â’râbı hayvan gibi kesecek. Öyle müthiş fitneler ve karanlıktı musibetler ki: en karanlıklı gecelerden daha ziyade karanlık olacak. İşte Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın bir keramet-i bahiresi ki kendinden beş yüz sene sonra gelen ve Ar ab Devlet-i Abbasiyesini mahveden ve hadsiz kütüb-i islâmiyeyi nehr-i Fırat’a döken ve Â’râbı gayet zalimane katleden Hülagû vakıa-i meşhuresini haber veriyor. Çünkü meşhur olan kam kırk sene değil o zamanın istilahınca ağleb-i ömür olan altmış seneden ibarettir. Çünki bir devir altmış senede değişir. Bu suretle İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın hicretten otuz sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercüze’deki dokuz defa altmış, otuza ilâve edilse beş yüz yetmiş oluyor ki. Cengiz’in ve Hülagû’nun hücum ve tahribat zamanıdır.”

Tarih: Hicrî 570. Yer: Bağdat. Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin haber verdiği hâdise bakın nasıl aynen gerçekleşmiş.

“Hülâgû ordusu. Bağdat’ı kuşattı. Neft ateşleri ve mancılık taşları atmaya başladı. Kırk elli gün süren muharebe esnasında. İslâm dünyasının en gözde şehirlerinden olan Bağdat yakıldı, yıkıldı. Başvezir İbn-i Alkamî. barış teklifinde bulunmak üzere halifeden izin aldı ve muhasara ordusuna gitti. Orada diyeceğini dedikten sonra dönüp geldi. ‘Hülâgû. sizi makamınızda alıkoymak, hatta kızını oğlunuza vermek istiyor. Ecdadınızın Deylemlilere ve Selçuklulara tabi olduğu gibi, siz de bunlara itaat ederseniz. Müslümanların canını ve malını kurtarmış olursunuz, bir süre sonra da dilediğinizi yaparsınız’dedi.

Zavallı halife, bu yaldızlı sözlere aldandı. Çocuklarını ve ileri gelen devlet adamlarını yanına alarak Hülagû’nun yanına gitti, fakat soğuk karşılandı. Bir odaya alındı. Sonra İbn-i Alkamî, ‘Hülâgû, kızını halifenin oğluna verecek, siz de nikâh merasiminde bulununuz’ diye Bağdat âlimlerini, ediplerini, fakihlerini, davet etti. Takım takım geldiler. İşte tam bu sırada vahşet başladı. Hepsi halifenin gözünün önünde birer birer öldürüldü. Kendisini de keçeye sardılar. Moğol usulünce tekmelerle hurdaya çevirerek şehit ettiler. Daha sonra Bağdat’a girip katliama başladılar. Kırk gün süren bu vahşet esnasında sayılmaz yahut sayısına inanılmaz derecede insan öldürüldü. Değerli mal ve eşya yağma edildi. Manevi kıymetlerine paha biçilemeyen nefis kitaplar Dicle nehrine atıldı. Hülâgû taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmadı.” (Ahmed Cevdet Paşa)

[65]Mutraf: Kendisine verilen bol nimetlerle azıp şımaran ileri gelenler.“dünya nimetleri ve şehvani şeyler hususunda geniş bir bolluğa ve nimete sahip kılınan” manasında kullanılır.

Mutrafîn, ise mal ve servet sahibi olmakla böbürlenip kendilerini Allah Teâlâ’dan müstağnî görme hastalığına sürüklenmişlerdir. Ayrıca üstünlük psikolojisi içerisinde kendilerinden başkalarını beğenmeyip küçümsemeleri ve her konuda kendilerini haklı sayarak rasûllerin getirmiş olduğu Allah’ın dinine karşı çıkmışlardır.

Kur’an-ı Kerim onların durumlarını şöyle anlatıyor: “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoymaları gerekmez miydi? Fakat onlar arasında, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp mutraflaştılar (şımardılar) ve suç işleyen (kimse) ler olup çıktılar” (Hud, 116)

[66] Tılsım: Herkesin bilip çözemediği gizli şey. * Gizli sır. Fevkalâde kuvvet ve te’siri hâiz olan şey. * Definenin bulunmasına mâni olan mevhum şey.

[67] Söylediklerimi ben ve inananlar tecrübe ettiler

[68] Cünnet: Kalkan. Örtü, kadın başörtüsü. * Yağan. Halk arasında Cennet-ül Esma olarak söylenir.

[69] Şerefli Yüce Dâire

[70]Burada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz Ali kerreme’llâhü veche işaret ediliyor

[71] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[72] Çizeriz, seyrederiz,

[73] Kim değer verip boynunda taşırsa

[74] “Ve o en yüksek ufukta idi” Necm, 7

[75] “Sonra yaklaşmış ve inmiştir.” Necm, 8

[76] “Allah’a güven, Allah, vekil olarak yeter.” Ahzab 3

[77] Kureyş müşrikleri, Bedir’e çıkıp gelmeden önce, Mekke’de Kâbe’nin örtüsüne yapışarak Allah’tan yardım istemişler

“Ey Allah! İki ordudan en azîzine, iki cemaattan en kıymetlisine, iki kabileden en hayırlısına yardım et!” diyerek dua etmişlerdi.

Kureyş müşriklerii ve Müslümanları Bedir’de birbirleriyle karşılaştıkları zaman, Ebu Cehil de:

“Ey Allah’ım! Muhammed hısımlık ilişkilerini bize kestindi ve bize bilinmeyen bir şeyle geldi. Sabahleyin onu helak et!” dedi. Kendisi aleyhinde ilk hüküm veren, kendisi oldu

[78] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[79] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[80] Bir defa, Kâbe’de namaz kılarken, Ebû Cehil’in teşviki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin bağırsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Hz. Fâtıma aleyhisselâm yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namazını bitirdikten sonra etrafında gülüşen müşrikleri işaret ederek üç defa: 

“Allah’ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum” dedikten sonra:

“Ebû Cehil’i, Ebû Muayt oğlu Ukbe’yi, Haccâc oğlu Şu’be’yi, Rabîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe’yi, Halef’in oğulları Übeyy ve Ümeyye’yi, sana havâle ediyorum.” diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin isimlerini saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı’nda katledilip, leşleri Bedir’deki “Kalîb” denilen kuyuya atılmıştır. (Bkz. el- Buhârî 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 2/377 (Hadis No: 314) ve 10/45, (Hadis No: 1544)

[81] Ebu Cehil; müşrikleri Müslümanlarla çarpışmaya kışkırtıyor ve:

“Sürâka b. Cu’şum’un ayrılıp yardımını kesmesi sizi aldatmasın!

O, ancak Muhammed’e ve ashabına vermiş olduğu sözün üzerinde durmuştur.

Kudeyd’e dönünce, onun kavmine ne yapacağımızı biliyoruz!

Utbe b. Rebia’nın, Şeybe b. Rebia’nın ve Velid b. Utbe’nin öldürülmeleri de, sizi korkutmasın!

Onlar çarpışacakları sırada acele ettiler, böbürlendiler.

Allah’a yemin ederim ki; bugün, Muhammed ve ashabını tutup urganlara bağlamadıkça dönmeye­ceğiz!

Sizden her biriniz, onlardan birisini öldürebilirsiniz!

Fakat, onları öldürmeyiniz, yakalayınız!

Dinlerinden ayrılmak için yaptıkları şeylerin, atalarının yapageldikleri ibadetlerinden, Lât ve Uzzâ’dan yüz çevirmelerinin ne demek olduğunu onlara öğreteceğiz!” diyordu. (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/346-347)

[82] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Yakında o cemaat bozguna uğrayacak, onlar arkalarını dönüp kaçacaklar!” (Kamer 45) âyetini oku­muştu

[83] Tarassut: Gözleme, gözetleme, dikkatle bakma

[84] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem; Kureyş müşriklerinin harp meydanına geldiklerini görünce:

“Ey Allah’ım! İşte Kureyşliler! Olanca kibir ve gururları, kendilerini beğenmişlikleri ve övünücülükleriyle gelmişler, Sana düşmanlık etmekte ve Senin Resûlünü yalanlamaktalar!

Biz, Senden, onlara karşı bana va’d buyurmuş olduğun yardımını diliyoruz.

Ey Allah’ım! Sabahleyin onları helak et!” diyerek, Allah’a dua ve münâcatta bulundu.

Hz. Ömer der ki:

“Bedir savaşı olduğu gün, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ashabına baktı: Onlar 300 küsurdu.

Bir de, müşriklere baktı: onlar 1000’di ve daha da çoktu.

Kıbleye döndü. İki elini uzattı (kaldırdı).

Üzerinde ridası ve izarı vardı.

‘Allah’ım! Bana yaptığın va’dini yerine getir!

Allah’ım! Şu bir avuç İslâm cemaatını helak edersen, artık Sana yeryüzünde ibadet olunmaz!’ diyor, hiç durmadan Rabbinden yardım diliyor ve O’na yalvarıyordu.

Ridası omuzundan kayıp düştü.

Ebu Bekir gelip onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem omuzuna koydu ve arkasından ayrılmadı.

Nihayet, Ebu Bekir dayanamadı:

‘Ey Allah’ın Peygamberi! Rabbine niyaz ettiğin yetişir artık!

O, sana olan va’dini muhakkak yerine getirecektir!’ dedi .”

Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberimiz Aleyhisselama indirdiği âyette:

“Hani, siz Rabbinizden imdad istiyordunuz da, o da, ‘Muhakkak ki, ben size meleklerden birbiri ardınca bin melekle imdad edeceğim!’ diyerek duanızı kabul etmişti” buyurdu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“(İnsanları) Müjdele Ey Ebu Bekir! Sana Allah’ın yardımı geldi!

İşte, şu Cebrail’dir. Nak’ yokuşlarının üzerinde, atının gemini tutmuş, harp silahı ve zırhı üzerindedir! Hücuma hazır haldedir!” buyurdu.

Hz. Ali kerreme’llâhü veche der ki:

“Bedir günü, savaş şiddetlendiği zaman, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sığınmıştık. O gün, insanların en cesaretlisi ve en kahramanı o idi. Müşriklerin saflarına ondan daha yakın olan kimse yoktu!”

“Bedir günü, biraz çarpıştıktan sonra;

‘Ne yapıyor bir bakayım? diye acele Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına geldim.

Peygamberimiz Aleyhisselam, secdeye kapanmış, durmadan:

‘Yâ Hayy yâ Kayyûm! Yâ Hayy yâ Kayyûm!’ diyordu.

Çarpışmak için, savaş meydanına döndüm.

Resûlullahın yanına tekrar dönüp geldiğim zaman, o yine secdeye kapanmış, Hayy Yâ Kayyûm!’ diyordu. Sonra, tekrar çarpışmaya gittim. Tekrar dönüp geldiğim zaman, kendisi yine secdede bunu söylüyordu.

Yüce Allah, ona fetih ve zaferi ihsan etti.” (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/349.)

[85] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[86] Önceki dip notta geçen devenin bağırsaklarını koyma meselesi

[87] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[88] Bu olaylar bahsedeceğimiz isimlerin manaları içinde gizlidir. İşte bu cesaret bu isimlerin manalarından çıkan zuhurattır.

[89] Bir kimse ki ona itiraz ederse büyük bir helak ile karşılaşmasından korkulur.

[90] Ariflik âlimlikten üstündür. Marifet ilimden üstündür. Çünkü ârifler hikmet sahibidir.

[91] İsm-i âzam “büyük isim” demektir. İsm-i âzam vücudun zikridir. Lisan ile yapılamaz. Bütün vücuttan gelen bir sestir. Bunun zikri yapana ağır gelir. Yani zikir zerrelerden çıkarak yapılır. Hangi ismin İsm-i âzam olduğunu tayin etmekte çok zordur.

Allah Teâlâ’nın isimleri hakkında en büyük ifadesi ile isimlerde derecelendirmek yanlış olabilir. Gerçekte Allah Teâlâ’nın bütün isimleri büyüktür. Öyle ise bu ifâde niçin kullanıldı sorusu aklına gelebilir. Aslında rivayetler incelendiğinde aynı isimde birleşme olmadığı görülmektedir. Değişik ifadeler olması ismin, bir isim olmadığı ve zamanla ve insanlarda farklılıklar göstermesindendir.

Allah Teâlâ´dan başka ‏şeylerden yüz çevirerek, tam bir ihlâsla zikredilen her isim, İsm-i Âzam´dır, zira harflerin birbirine karşı‏‎ farklı bir ‏şerefi yoktur.

Fakat bütün isimler İsm-i Âzâm´ın çerçevesi içinde saklıdır. Şöyle ki, Ulvî ve süflî (dünya) alemde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhtaç olmayan bir nesne olmadığına göre, Hakîkât-ı Muhammediye ve İsm-i Âzâm birdir.

Hakîkât-ı Muhammediye de İnsan-ı kâmil´de tecelli eder.İnsan-ı kamil ise, bulunduğu zamanda İsm-i Âzam´ı görmede kullanacağın aynadır. Eğer bu aynayı bulamazsan bu isme ulaşamazsın. İnsânı Kâmili idrak etmek, İsm-i Âzam-ın göründüğü yer olarak bilmek demektir.

Hz. Âişe radiyallahu anhâ ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem arasındaki olan konuşma çok şeyleri açıklar.

“Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir gün şöyle yalvardılar:  

“Allah’ım! Ben, senin pak, güzel, mübarek ve yüce katında en sevimli olan, onunla dua edildiği takdirde hemen icabet ettiğin, onunla senden istenince hemen verdiğin, onunla rahmetin talep edilince rahmetini esirgemediğin, onunla kurtuluş talep edilince kurtuluş verdiğin isminle senden istiyorum.”

Başka bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hz. Aişeradiyallahuanhâ´ya

“Ey Âişe! Kendisiyle dua edildiği takdirde icabet ettiği ismi, Allah Teâlâ’nın bana gösterdiğini sen biliyor musun?” diye sordu.

Hz. Âişe radiyallahu anhâ der ki:

“Ben: “Ey Allah´ın Resûlü! Annem babam sana feda olsun, onu bana da öğret!” dedim.

“Ey Âişe onu sana öğretmem uygun düşmez!” buyurdu. Bu cevap üzerine ben de oradan uzaklaşıp bir müddet tek başı‎ma oturdum. Sonra kalkıp, başını‎ öptüm ve:

“Ey Allah´ın Rasulü! Onu bana öğret” diye ricada bulundum.

O yine:

“Onu sana öğretmem uygun olmaz, Ey Âişe! Onunla senin dünyevî bir şey talep etmen uygunsuz olur” buyurdu.

“Hz. Aişe radiyallahu anhâ devamla der ki:

“Ben de kalkıp abdest aldım, sonra iki rekât namaz kıldım, sonra:

“Allah’ım! Sana Allah isminle dua ediyorum.

Sana Rahmân isminle dua ediyorum.

Sana Bir´rur-rahîm isminle dua ediyorum.

Sana bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerinin hepsiyle dua ediyorum.

Beni mağfiret et, rahmet eyle” diye dua ettim.”

Hz. Âişe radiyallahu anhâ devamla der ki:

“Bu duam üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz güldü ve:

“İsm-i Âzam, senin yaptığın şu duanın içinde geçti” buyurdu.

Sonuçta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hangi ismin İsm-i Âzam olduğunu kesinlikle belirtmemiştir. Fakat işaretler buyurarak ismin dolandığı çerçeveyi biz acizlere beyan etmiştir.

Allah”,

el-Hayyu´l-Kayyûm”,

La ilahe illallah”,

er-Rahmanu´r-Rahim”,

Allahu´r-Rahmanu´r Rahîm”,

Allahu la ilahe illa huve´l-Hayyu´l-Kayyum”,

Lâ ilahe illa hüve´l-Hayyu´l-Kayyum”,

Rabb”,

Allahu lâ ilahe illâ hüve´l-Ahadü´s-Samedü´llezî lem yelid ve lem yüled ve lem yekün lehü küfüven ahad”,

el-Hannânu´l-Mennânu Bedî´u´s-Semâvat ve´l-ard zü´l-Celâli ve´l-ikram el-Hayyu´l-Kayyum”…

İsm-i âzam burada bulunmayan isimlerden de olabilir. Lakin hepsinde “Allah” kelimesi mevcuttur. Bu durumdan hareketle İsm-i âzam´‎ın “Allah” lafzı olduğuna görüşlerin yönelmesi vardır. Çünkü bu isim sıfat olmayıp, zat isimidir. Bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplamıştır.

Bize göre her şahsın İsm-i Âzamı farklıdır. Çünkü böyle olması daha uygundur. İnsan yaratılış yönünden mükemmel yaratılmıştır. Fakat bu mükemmelliğin harekete geçmesi her insanda aynı merkezden olmaz. Çünkü terbiye edilebilecek vasıfta olan insanoğlu, aynı terbiye yolu ile terbiye olmadığı gibi, hepsi aynı manevî makamda olmadığı kesindir.

Büyükler buyurdu ki;

“Senin için uygun olanı biz söyleyebiliriz. Fakat sen kendin bulursan bu isimle tasarruf edebilirsin. Çünkü Allah Teâlâ sevdiklerine bu ismi bağışlar. Bağışladığı zamanda Allah Teâlâ’nın işlerine karışmamaya ve dünya nimetlerine rağbet etmediğin zaman olur ki, o zamanda istek diye bir şeyde sende kalmamış olur. O zamanda bilmek ve bilmemek sende aynı şeyler olmuştur.”

[92]“O, bir ateş görmüştü de, ailesine: “Durun, ben bir ateş gördüm, ya ondan size bir kor getirir, ya da ateşin yanında bir yol gösteren bulurum” demişti.” Tâhâ, 10

[93] “Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: “Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım” dedi. Allah: “Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de Beni göreceksin” buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü; ayılınca: “Yarabbi, münezzehsin, Sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim” dedi.” Â’raf, 143

[94] Kutsal yerlere ayakkabı ile girilmez

[95] “Ben şüphesiz senin Rabbinim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuva’dasın.” Tâhâ, 12

[96] Benim koyduğum adak usulü ile

[97]Kim ki; kabul edilen bir isteğe ulaşmak istiyorsa sorumlu olacağı bir adağı olsun. Bu manevi dairenin hediyesi olacaktır.

[98]İsimlerinin kadri o kadar büyüktür ki; onu ölçüye vuramazsın.

[99] “Kim buna kasten cahilane itiraz ederse, kabul ettirmeye çalışma. Biz güneşin battığı ve doğduğu yerler arasında büyük hüküm sahibiyiz.”

[100] İnkişaf: Açılma. Meydana çıkma. * Yetişme. * Terakki etme, ilerleme. * Gizli sırların bilinmesi.

[101] Bu sayacağımız isimler

[102]Bizim virdimiz avuçlayana güzel bir içecek, yaptığımız tasnif arif olana kolay gelir.

[103] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ehli beyt vasıtasıyla yaratılmışlara ihsan edilmiş en büyük ihsandır.

[104]فرد حى قيوم حكم عدل قدوس

[105] Mukarrebun (mukarrebîn): Büyük meleklerden bir zümre. * Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Allah Teâlâ’nın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zâtlar. * Yakınlaşmış olanlar.

[106] Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır. (Müddessir, 30)

[107] “Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananların da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalblerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar: “Allah bu misalle neyi muradetti?” desinler. İşte Allah, böylece, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir.” (Müddessir, 31)

[108] Veya zamandaki

[109] Basireti bağlanır yapmak istediğini yapamaz.

[110] Bu sözlerimizi duyan ve layık olan

[111] Tecrübe edenler görmektedir

[112] Durumu gibi

[113] Öldürücü darbelere

[114] Geçim darlığı, psikolojik durum

[115] Veba hastalığı.

[116] Belanın büyüklüğüne göre ondan faydalanmanın tek şartı inanman ve kabullenmendir. İnancında zayıflık olursa, onun büyüklüğü zayıflığa döner.

[117] Cahillere verilmesin, verilirse (kabul etmelidir, etmeyen cahildir)

[118] “Ucmin” ise o zamanın istılahınca Arabın gayrı Lâtince ve Frengî huruf (harfler) demektir.

[119] Dünya nimetine kavuşmak için okudular

[120] Temessük: tutmak, sarılma. Sıkıca tutma

[121] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[122] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[123] Salât ve selâm olsun

[124] (devam etsin)

[125] Ercûze: Her mısrası müfret olan,her mısrasında ayrı, ayrı sırları olan kaside

[126] Metinde Matvî: geçmektedir: Bükülü, dürülmüş, kıvrılmış şey.(ben dürülmüş saklı ilim bırakmadım)

[127] Fikir aydınlığımın doğurganlığıdır.

[128] Öyle ki o fikirlere dokunmak için değer verilecek baha ve değer bulunamamıştır

[129] Ercûzenin kısımlarında

[130] Size söylemediğim daha neler vardır.

İNDİR-PDF-2,5 MB

TÜRK MİLLETİ, ALLAH’A EMANETTİR


Soma’daki yeşil kuşlar.

Abdullah b. Ebî Yezid, İbn Abbas’ın şöyle dediğini duymuştur: Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:  “Şehitlerin ruhları, yeşil renkli kuşların içinde cennet meyvalarından yiyerek dolaşır.”  [1]

Abdullah b. Amr ise: ”Şehitlerin ruhları sığırcık kuşları gibi kuşların içinde birbirleriyle tanışırlar ve cennet meyvelerinden rızıklanırlar.”demiştir. [2]

 **

Ruşen Eşref ÜNAYDIN, “Çanakkale’de Savaşanlar Dediler ki” isimli kitapçığın önsözünde Hüseyin oğlu Mustafa Onbaşı’nın hatırasını şu şekilde aktarıyor.

Ruşen Eşref soruyor:
“— Derler ki muharebede bizim askerlerin gözüne yeşil sarıklı askerler görünürmüş; sizde gördünüz mü onlardan?”
—Hayır efendim, hiç görmedik. Yalnız kuşlar vardı, yeşil yeşil. Ateşin arasında geçerlerdi; sonra zeytin ağaçlarına konarlardı. Başka bir şey görmedik. O zeytin ağaçlarını kurşun, gülle kırmış, yıkmış; dalını, budağını karıştırmış. O yeşil kuşlar oraya konarlardı. Kurşun murşun, Allah tarafından, onlara dokunmuyordu. Sh: 9,15

Kaynak:

Ruşen Eşref ÜNAYDIN, Çanakkale’de Savaşanlar Dediler Ki, 2. Baskı Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990, Ankara

[1] [Bunu Bakîy b. Mahled rivayet etmektedir. “Kitabu’r-Ruh" da (s:96) da geçtiği gibi senedinde Yahya b. Abdulhamid vardır ki o zayıf ravidir. Fakat "Mişkat"ta (no: 3853) ve "Sahihu’l Cami"de (no:5081) O’ndan merfu olarak gelen hadis bunu kuvvetlendirir]

[2] [Bunu Abdullah b. Mübarek "Zuhd"de (no:446) rivayet etmektedir. Senedi sahihtir] Müslim’deki rivayette: ”Yeşil renkli kuşların içinde” diye geçmektedir.

 

VÂRİDÂT-İ BEDREDDİN-Mütercimi: Şeyhü’l-İslâm MUSA KÂZIM EFENDİ


Müellifi:
SİMAVNA KADISI OĞLU ŞEYH MAHMUD BEDREDDİN
kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Mütercimi:
Dârü’l-Fünûn-i Şahane Muallimlerinden ve Sabık
Şeyhü’l-İslâm MUSA KÂZIM EFENDİ

Neşre Hazırlayan:
MEHMED SERHAN TAYŞİ

 بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ   الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد  وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 Bismillahirrahmanirrahim

(1/B) ÂHİRET

Ey tâlib! Hak bil ki umûr-i âhiret cühelanın zum ettikleri gibi de­ğildir. Zîrâ: Umûr-i âhiret âlem-i emr, âlem-i gayb, âlem-i melekût-dan, yâni âlem-i ervâhdandır.

Avamın zannettiği gibi âlem-i şehâdetden değildir. Bu umura müteallik olan kelâm-ı enbiyâ doğrudur, enbiyâ o sözlerinde sâdıkdır. Lâkin iş o sözleri anlamaktadır. Hiç şüphe etme ki, âsârda gelmiş ve ahbârda vârid ve şayi’ olmuş olan cennet, hür, kusur, esmâr, enhâr, azâb-ı nâr ve emsali şeyler meâni-i zahiresine münhasır değildir. Bunların diğer manâları dahî vardır ki, o manâları ancak asfiyâ ve evliya bilirler.

HİKMET-İ ‘İBÂDÂT

İbâdât-ı vâzı’dan maksad kulübün o vücûd-ı a’zam ve bâkî-i ak­deme (2/A) teveccüh ve incizâb’dır, binâenaleyh umûr-u dünyâ ile meşgul bir kalb ile bin sene namaz kılmış olsan bile bundan dolayı hiçbir ecr-i hüsn ve sevâb-ı cemileye nâ’il olamazsın!

MA’ÂD-İ CİSMÂNÎ

Bu beden için bekâ olmadığı gibi ba’de’l-fenâ, eczası içün kemâ fî’s-sâbık bir daha terekküb dahî yokdur. Vâki’a Kur anda ihyâ-i mevta meselesi vardır. Fakat oradaki ihyâ-i mevtadan maksad, eczâ-ı uzviyyenin ba’de’l-fenâ bir daha terekkübü ve biaynihi evvelki hâline ifrağı değildir.

Ey gafil, sen nerede! Hakikat nerede! Dünyâ ile meşgul olduğun içün Hakk’ı idrâk idemezsin mevhûmâtı “kemâlât” diye tahayyül eylersin. Hak’dan pek uzak olduğun içün Hakk’ı idrâk ve kemâlâtı tahsile teveccüh ve ikbâl bile etmezsin. Eğer hakîkat-ı hâlî bilirsen asıl kemâlâtın neden ibaret olduğunu anlarsın, şübhe yok ki kemâl-i safvet ve hâlisiyetle Hakka meyi ve teveccüh eylersin. Sen bir çocuk gibisin; çocuğa talîmden (2/B) nefret itmeyüp belki ana rağbet itsün diye ulûm ve fünûn fevâkih ve sâ’ir lezâiz-i mahsûsa ile temsil olunur. Bu suretle çocuk tahsîl-i kemâlâta alıştırılur. İşte enbiyâda evliyâyı etfâl gibi olub, sizi tahsîl-i kemâlâta alıştırmak içün umûr-i âhireti bir takım le’zâiz-i cismâniyye ve suver-i mahsûsa ile temsil ve tasvir eylemişlerdir. Sen bu gâfıl kalbin ile Allah’ı ve enbiyâyı, bildim veyâhûd kıra’at-i kütüb ile “bildim” zannında mı bulunuyorsun. Hiç şübhe yok ki sen, ders ile iştigâl ettikçe o nisbet de idrâk-i Hakk’dan tebâüd idersin!

EVÂMİR-İ İLÂHİYYE VE SÂ’İR BA’ZI ISTILÂHÂT-I KUR’ÂNİYYE

Emr-i ilâhîyi iktizâyı zâtdan ibaret, telaffuz ve hurûf ve lisân-ı Arab’dan münezzehdir. Binâen aleyh “Allah şu şeyi emr etti” dimek “Vücûd-i Mutlak’ın zâtı o şeyi öyle iktizâ eyledi”, dimekdir. “Kalem”de her şeyin hakikatinden ya’ni Vücûd-i Mutlak’dan ibâretdir. Her şeyin hakikati etvârda, ezmânda, kendisine câri olacak şeyleri yazmakda ya’ni te’sîr etmekde olduğu içün “Kalem” nâmını almışdır.

(3/A) Hûr, kusur, enhâr, eşcâr, esmâr ve emsali şeylerin kâffesi de âlem-i hisde değil, âlem-i hayâlde tahakkuk ider, “cinn” de böyle­dir, nitekim “el-cinn” ismi dahî buna delâlet eyler. Zîrâ “cünne ani’l hissi’z-zâhirî” denilir ki hiss-i zahirîden gâib oldu dimekdir. “Cinni müşahede ettik” diyenler ânı hiss-i zahirîyle müşahede itmiş olduk­larını zann iderlerse de, hakîkat-i hâl öyle değildir. Anlar cinni kuvve-i hayâliyyeleriyle müşahede etmişlerdir. Zîrâ eğer hiss-i zâhiriyeleriyle müşahede etmiş olsalar idi, hiss-i zahirede herkes müşterek olmasiyle herkesin dahî cinni müşahede itmeleri lâzım gelür idi!?

“Lâ ya’lemü’l-gaybe illa’llâh ve’r-râsihûne fî’l-‘ilm” ayetinin te­veccüh ve tefsiri:

Cenâb-ı Hakk “Lâ ya’lemü’l-gaybe illallah ver-râsihûne fil-ilm çekülüne âmenna bihi” buyurdu. “El-gayb” daki “Elif lâm” istiğrak İçindir. Her gaybi bilen de ancak O, vâhid-i kahhârdan ‘ibâretdir. Binâen aleyh burada asla işkâl yokdur!?

(3/B) EŞYANIN YEKDİĞERİNDE MEVCÛD OLDUĞU BİNÂENALEYH, “KUNTU KENZEN” HADÎS-İ ŞERİFİNİN SIRRI ZUHUR EYLEDİĞİ

Her şeyde hattâ her zerrede bile bütün ‘avalim mevcûddur. Gö­rülmez mi ki, bir habbede bir ağacın cümlesi bi’l-kuvve mevcûd ve mündemiç olduğu gibi habbe dahî bi-külliyetihi ağacın her cüzünde bi’l-kuvve mevcûd ve mündemicdir, çünki ağaç habbeden, habbe­de ağacın meyvesinden, ve meyve ise ağacın bi’l-cümle eczasından husule gelmekdedir. İşte avalim de böyle olub, bi’l-cümle eczâsiyle kendi aslında ya’nî vücûd-i mutlakda var ve asıl dahî bi’l-külliye ava­limden her birinde mevcûd ve mütehakkakdır.

Öyle ise bütün avalimin her zerrede mevcûd ve mündemiç oldu­ğu şübhesizdir. Burası malûm olunca, Tâlib-ı Hakka “küntü kenzen mahfiyyen feahbebtü en u’rafe fehalaktu’l-halka li-u’rafe” hadîs-i kudsî’sinin sırrı elbetde zuhur eyler, Cenabı Hakk “Bir kenz-i mahfî idi bilinmek istedi bilünsün diye bu mahlûkâtı halk etti, halbuki anı bilen yine kendisidir, başkası değil, kendisi her şeyden münezzeh olmakla beraber herşey ile muttasıfdır!?

(4/A) Beyt: Safâ lî nurun fitîluhu şahmu sîne

Fekeyfe’l-kalbu mahfûfun bi-elfi meş’ale

[Kalb'de mahfî olan şahmden ibaret bir fitilin mücâhede-i Hakk ateşi ile erimesinden bana bir nûr-i musaffa hâsıl oldu, bu nûr nasıl hâsıl olmasın ki kalb, bin meş'ale ile ihata edildi!]

“Ey sâlik!  me’yûs olma ki kat’-ı mehâlik itdikten sonra senin de o nur ile safâyâb olacağın memuldur.”

İNSANLARIN İBÂDETTE HATÂLARI
İnsanlar yekdiğerine yâhûd derâhim veya denânir veya izzet ü mefahire, meâkil ve meşâribe, ibâdet ediyorlar da “ALLÂH’a ibâdet ediyoruz zannında bulunuyorlar!
(4/B) ARZ VE SEMÂYA ‘ARZ OLUNAN EMÂNET

Cenâb-ı Hakk; “İnnâ arazne’l-emânete ales-semâvâti ve’l-ardı ve’l-cibâli fe-ebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha ve hamele-hel insânü innehu kâne zalûmen cehûla” buyurdu. Ehl-i tahkik: “Buradaki emânetden maksad marifetullâh’dır.” dedi. Ben derim ki, bu emânetden maksad sûret-i “Hakk” olmak ihtimâli daha kuvvet­lidir. Zira insân sûret-i Hakk üzre halk olunmuşdur. Çünkü sûret-i “Hakk” sûret-i küll olub, bu ise başkasında değil ancak insandadır, binâenaleyh “es-semâvâti ve’l-ard, ve’l-cibâl”, kavillerinde bir ehil lafzı takdirine hacet yokdur, şu hâlde ma’nâ-yı nazm “Biz bizzat se-mâvâta, arza, cibâle, kendi suretimizi arz ettik, ânlar o sureti hami ve kabulden ibâ itti, insân ânı hâmil olub, kabul eyledi, halbuki insân sûret-i Rahmâniyye’yi kabulden evvel maddesi itibariyle zalûm ve cehûl idi, o sureti kabul idince adil ve alim oldu.” dimekdir.

(5/A) MELÂİKE

Seni Hakka tergîb ve teşvik iden her şey bir “melek” ve Rahman, mâsivâya tevcih ve sevk eyleyen her şey dahî “İblîs ve Şeytân’dır. Bu hâlde seni sebîl-i Hakk ve irşada meyi ettiren ya’nî kalbinde o meyli uyandıran kendi kuvâ-yı insâniyyen “Melaike” ve tarik-i fit­ne ve sebîl-i fesada sevk eyliyen şehevât-ı hayvâniyyen kuvâyı veh-miyyen dahî şeyâtîndir. Binâen aleyh sende melâ’ike ve şeyâtîn dolu olup, hükm ise galibindir. “Cinn’de bu iki kuvâ arasında bir takım mu’tedil kuvvetlerden ibâretdir!

MELÂİKE VÂSITASİYLE NÜZÛL-İ MATAR

Katarât-ı matar’dan her katrenin bir sebebi vardır. Bir katre an­cak o sebeple ufk-ı arzdan bir mevkie düşer, bu sebebe “sükût-i kat-re” nin “illet-i tâmmesi” denür. İşte Katreyi o mahalle indiren me­lek o sebebden, o kuvvetden ibâretdir. Kezâlik her katrenin eczâ-i vücûdiyyesinden yani vücûdunu teşkil iden eczadan her bir cüz u (5/B) içün dahî bir sebeb ve bir kuvvet vardır ki, o sebebler, o kuv­vetler vâsıtasiyle katre-i mezkûre teşekkül etmiş ve katre hâline gir-mişdir. Bu hâlde “Her katre içün bir melek vardır” ve “Her katre içün bir takım melâ’ike vardır” kaziyyeleri arasında münâfât yokdur. Zîrâ bu iki kaziyyeden birincisi sükût-i katrenin illet-i tâmmesi, ikincisi dahî esbâb-ı vücûdiyyesi ‘itibariyle bilâ-şekk sâdıkdır. Bunun böyle olması o kuvvetin bir suretle temessül etmesine ve o surete “Melek” tesmiye olunmasına da mâni* değildir. Ya’nî her kuvvet bir suretle temessül idebiliyorve o surete de “Melek” nâmı virilebiliyor!

CENÂB-I HAKKIN MERÂTİB-I MÜTEBÂYİNEDE ZUHURU

‘Ukubet, rahmet, elem, lezzet ve emsali şeylerin cümlesi “Hak Teâlâ’dır. Bunların “Hakk Te’âlâ” dan ibaret olmalarına hiç mâni dahî yokdur. Çünki bunların Cenâb-ı Hakk’ın (6/A) tenezzülâtı mukteziyâtından olub umûr-i nisbiyye kabîlindendir. Hakk Te’âlâ bunların cümlesinden bizzat münezzehdir. Görülmez mi ki insân ve yılandan her birinin ağzındaki lu ab kendisine mülayim ve münâ-sib olduğu hâlde diğerine muzır ve zehrdir. Halbuki hakîkat-i hay-vâniyye hem her ikisinden gayr-i hâlî, ve hem de o zehr ü zarardan bi’l-külliye münezzeh ve arîdir. İşte Hakk Te ‘âlâ da böyle olub, hem merâtib-i mevcûdât-ı mukteziyâtından biri ve hem de o mevcûdâtdan gayr-i hâlidir. Çünki “Hakk Teâlâ” “Külli’l-külliyyât” dır.

HAKK TEÂLÂ HAZRETLERİNİN BİZZAT ZUHURA MEYLİ

Cenâb-ı Hakk’ın zuhûr’a meyl-i zatîsi vardır. Çünki ânın tahak­kuku ancak cüz’iyyâta tebaiyyetledir. “Küntü Kenzen” hadîsinde zikr olunan muhabbet de işte o meyl-i zatî ve iktizâ-yi zatîden ibâ­retdir. İmdi hadîs-i şerifin manâsı: “Ben bir kenz-i mahfî ya’nî her sûretden arî bir vücûd-i mutlak idim. Fakat zuhura meyl-i zâtim olmağla bu mahlûkâtla (6/B) taayyün ve tahakkuk iderek zuhura geldim” dimekdir. Bu ma’nâ ile ba’zı meşâyihin o hadîse virdikleri ve tahayyül eyledikleri ma’nâ arasında mesâfe-i ba’îde vardır. Teneb-büh ve teemmül ile de o gibi cemaat-ı câhile ve seyyi’eden ihtiraz it. Hatîb ve imâm ve sâ’ire gibi bir re’îs-i cema atın maksûdı “Hakk” ol­maz ise o cema atdan uzlet itmek lâzımdır. Meğerki ânları irşâd kasd oluna. Çünki, ibâdetin rükn-i a’zamı maksûdun “Hakk” olmasından ‘ibâretdir. Bir cemâ’atda bu rükn fevt olunca ânların ‘ibâdetleri de fevt olur. Yalnız sû’-i cem’iyyetleri kalır. Sû-i cem’iyyetden ihtiraz ise evlâdır!

LÂ MEVCÛDE İLLÂ HÛ

“Hakk Te’âlâ” dan başka mevcûd yokdur. Asıl “maksûd” dahî ancak O’dur. ‘Urefânın “Yâ mâksûde” ve”yâ mevcûde” sözleri dahî buna delildir. Binâen aleyh Hakk Te’âlâ” bi’l-cümle eşyaya şâmildir. Velevki eşyanın bazısı bazısına zıd olsun. (7/A) Çünki hep eşya “vücûd” mefhûmu tahtında mündericdir, ta’bîr-i diğerle her biri o asl-ı vâhid’in bir sûret-i uhrâsıdır. Tezâd ve tenâfî ancak bu suretler, bu mertebeler i’tibâriyledir. Binâenaleyh Hakk Te’âlâ bu mertebe­lerden münezzeh olmakla beraber ânlardan hâlî de değildir. Öyle ise “Bâtıl” “min haysil-vücûd” “Hakk” olub butlanı ise emr-i nisbîdir!

HER MERTEBENİN ÂLEM-İ ECSÂMDA İNTİVÂSI

Kâffe-i merâtib-i âlem hep ecsâmda muntavî ve mündemicdir. Hattâ alem-i ecsâm bi’l-külliye mahv ü ma’dûm olsa âlem-i ervah ve âlem-i mücerredât bile kalmaz. “Sâhib-i Mirsâd” bir mesel îrâd eylemiş ve o meselde ecsâmı şeker kamışlarına, ervahı da anların ‘usaresine teşbih etmiş ve bu teşbihle ecsâmsız ervahın mevcûd ve bakî olabileceğini îhâm eylemiş ise de ecsâmsız ervahın vücûd ve bekası mümkin değildir. Çünki bu ikisi arasındaki tegayurbir emr-i hakîkî değil belki emr-i i’tibârîdir. Zîrâ hakikat ve nefsü’l-emrde er­vâh ile ecsâm yekdiğerinin aynıdır. (7/B) Ez cümle beden-i insân fî’l-asl rûh idi. Ta’bîr-i diğer ile “Hak” idi. Ya’nî bir cevher-i gayr-i maddî ve bir mevcûd-i gayr-i sûrî idi. Teraküm ve teakub-u suver ile tekâsüf ide ide bir kalıbdan diğer kalıba gire gire nihayet beden-i insân oldu. Hâlbuki şu tekâsüf ve ictimâ’dan hâsıl olan suretler bi­rer birer zail olunca yine talattuf iderek şerîk ve nazîrden münezzeh “Hakk” olur!

İNSÂN DA İKİ CİHET

İnsân, min haysi’t-te’sîr “Hakk” ve min haysi’t-te’essür “Abd, mah­lûk, mahkûm, mecbur, makhûr”dur. Binâenaleyh bi’l-cümle ef al “Hakk” ın olub suretler hep O’nun âletleridir. Ya’nî “Hakk” sûret-i insân’da tecellî itmiş ve o suret ve o âlet vâsıtasiyle faaliyetini icra eylemekde bulunmuşdur. Fakat insân bundan gaflet ederek kendisi­ne mahsûs irâde, ihtiyar, fiil, vücûd olduğunu tahayyül ider. İnsânın bu gaflet ve tahayyülü bir dülgerin kendisinden (8/A) sudur iden bir fi’ili yine varlığı kendisinden husule gelmiş olan bir âletine is-nâd etmesine benzer. Şurasını ihtar iderim ki, insânın bu tasavvuru bu tahayyülü mücerred bir gaflete mebnî olduğu içün mezmûmdur. Amma eğer kendisinin “Hakk”dan ve “Hakk”ında kendisinden baş­ka bir şey olmadığını biliyor da fi’ili, ihtiyarı kendi nefsine Hakk ol­duğu cihetle isnâd eyler ise tahayyül ve tasavvur-i mezkûr mezmûm değildir. Zîrâ abd bu takdirce fiil-i mahsûsun bir sûret-i mahsûsadan sudur etmiş olacağını ve o sûret-i mahsûsanın sahibi ise Hakdan başka bir şey olmadığını bilmiş olduğundan tasavvur ve tahayyül-i mezkûr vâki’ ve nefsû’l-emr’e mutâbıkdır. Bunun içündir ki “Ben yaptım” ve “Ben işledim” gibi sözlere arifler musîb olub câhiller ise muhtîlerdir!

İNSÂN’DA İRÂDE VE İHTİYAR

İnsânda “irâde” ve “ihtiyar” denilen şey kendisinden sudur iden bir fi’ili bir işi isdâr ve îcâd ideni bilmekden ‘ibâretdir. Yoksa (8/B) diler ise işlemek, dilerse terk etmek manâsına değildir. Zîrâ ef alin sudûru meşiyyetle olub, meşiyyetde esbâb-ı hârice ve dâhilenin içtima iyle hâsıl bir takım suvar ve merâtib mukteziyâtından bu­lunmakla, esbâb-ı mezkûre içtimâ’ itdikde meşiyyet bi’z-zarûre ve bi’l-vücûb zuhur ider. Ve bunu müte’âkib ef al dahî bi-tarîki’l-vü-cûb husule gelür. Fî’l-vâki ‘insân kendisinin ef al-i mezkûreyi terke muktedir olduğunu zannider. Fakat bu zan bi’l-külliye yanlışdır. Tu-nih dahi ef al gibidir. Öyle ise ‘inde’t-tahkîk bir fi’ili isdâr ve îcâd idende o fiilin kendisinden sudur ettiğini bilmekden başka bir şey kalmamışdır. “İrâde ve ihtiyâr”ın manâsı ise bundan ibâretdir. Bir hayvandan ef al-ı mütezâdenin sudur etmekde olduğu o hayvanda “diler ise işlemek ve diler ise terk itmek” manâsına bir irâde ve bir ihtiyar bulunduğunu îhâm ediyorsa da hakîkat-i hâl benden istedi­ğin şeydir.

Horozun mezbele de eşinmesinde ve nısfi’l-leylde ötmesinde bir nev’-i garabet (9/A) vardır. Avam zann ider ki, horozun (diler ise işlemek ve diler ise terk etmek) manâsına irâde ve ihtîyârı vardır da horoz o irâde ve ihtiyar ile mezbelede eşiniyor ve nısfü’l-leyl’de ötüyor. Hâlbuki bu bir zann-ı bâtıl ve kavl-i kâzibdir. İşte keşf ve il­hamın bana i’tâ eylediği tahkik bundan ibâretdir. Fakat bu tahkik ‘ukûl-i nâkısa’ya muvafık gelmez!

KIDEM-İ ‘ÂLEM VE HAKK’DAN SUDÛR-İ EZDÂD

Âlem cinsiyle, nev’iyle şahs-ı mutlakiyle kadîm olmakla beraber hudûs ile de muttasıfdır. Fakat bu hudûs, hudûs-i zemânî değil hu-dûs-i zatî ‘dir. Ya’nî âlemin muktezâ-yı vücûd-i Hakk olmasına “Hu­dûs” nâmı verilmiş ve fakat muktezî ile muktezâ arasına bir ân bile girmemişdir. Cenâb-ı Hakk’dan ezdâd sudur ile bunların bazısına razı olur. Diğer ba’zısına da razı olmaz. Hele eşyâ-yı mütezâdenin Hakk’dan sudûru müktezâ-yi Zât olduğundan bunun vukû’u behemehâl lâzımdır. Çünki müktezâ-yi Zât(9/B)’dan tehallüf itmez.

Bazısının marazî ve diğerinin gayr-i marazı olduğuna gelince, bu da doğrudur. Çünki bu eşya ve ef al-î mütezâde iki kısma munkasımdır. Birisi nizâm-ı âleme âid ve diğeri ise bu maksad-ı alî’den hâricdir. Birincisine “marazî” ve ikincisine dâhî “Gayr-i marazî” nâmı viril-mişdir. Cenâb-ı Hakk’dan böyle gayr-i marazî eşya ve ef alin sudûru bir şahsdan hâl-i sükût ve zemân-ı i’tidâlde râzî olmayacağı birtakım ef’âl-i kabîha’nın hasebü’l-gazab bilâ ihtiyar sudur itmesine benzer. Vâkı’a sudûr-i ef al ve eşya meşiyyetledir. Fakat o meşiyyet iktizâ-i zât manasınadır. Ehl-i zahirin zann ettiği manâya değil ânlardan bazıları kabâyih ve fevâhişin Cenâb-ı Hakk’dan sudur ittiğini i’tikâd ile beraber bu sudûrun kendilerince muteber olan ma’nâya göre irâde ve ihtiyar ile husule geldiğini iddi a etmişler ise de Hakk Te’âlâ Hazretleri o misillû irâde ve ihtiyardan müteâlî ve o zâlimlerin de­dikleri şeyden bi’l-külliye beridir!

EMR-İ MÜRŞİDE İTÂ’ATİN LÜZUMU

(10/A) Tâlib-i Hak hastaya, kemâlât-ı matlûbe de sıhhate, cehl ü nâdânî dahî maraza, mürşid ise tabîb-i hazıka benzer, şöyle ki bir hasta kendisini tabibe teslim ider. Tabîb ânı iktizâ itdiği vechle muayene ve tedâvî eyler. Envâ-i edviyyeyi itâ ve birçok mualecâtı icra ider. Hasta bu edviyye’nin merâretine ve mu’âlecâtın âlâm ve ekdârına sabrü tahammül eyler. Kesb-i sıhhat ve i’âde-i afiyet itmek ümidiyle tabibin her emrine imtisal eyler. Halbuki ümîd ettiği sıh­hat ve afiyete bâzan nâ’il olur, ve ba’zan de olamaz.

Ma’a hazihi yine emr-i tabibe imtisal kendisine behemehâl lâzım gelir. Hattâ “Beni şifâyâb itmeyince senin emrine imtisal etmiyeceğim, dediğin şeyleri yapmıyacağım” dise, bu söz kat’iyyen ma’kûl görülemez. Tâlib-i râh-ı hakikat ve sâlik-i tarîk-ı hidâyet olan kim­sede böyle olub, ‘avâ’ık-ı dünyeviyye ve alâ’ik-ı nefsâniyyesini kat’ iderek matlûbuna vuslat içün “şeyh” ve “mürşid”i tarafından ne gibi şeyler tavsiye ve emr olunur ise o emirlere cidden imtisal ve hemânânlar ile gerçekden istifâde (10/B) eylemek kendisine lâzım gelür. Binâen aleyh mürşidine “matlûbum hâsıl olmayınca dediğin şeyle­ri icra edemiyeceğim” dise bu söz emâre-i sefâhet ve delîl-i cehalet addedilir!

Şİ’İR

Beyt:

Velil meri en yes’â bitnâfîhi nefuhu

Veleyse aleyhi en yusaidehu eddehru

Fe innale bissayi el müna temme emruhu

Ve in aradal makdûru kâne lehul ğadru

[Meâlen: İnsân kendisine nâfi 'olan şey'i tahsile sa'y etmeli ve ma'a hazâ dehrin de her husûsda kendisine müsâ'ade etmeyeceğini bilmelidir. Binâ'enaleyh eğer insan sa'ylığı ile matlûbuna nâ'il olur ise temâmen mürur ve eğer bir mâm'-ı makdûr-i zuhur ise bilâ şek ma'zûrdur.]

Meselâ dünya ile iştigâli terk Hakka vusul ve sâ’ilinin a’zam-i usûlüdür. İş bu merkezde iken birçok adamlar vardır ki, hasebü’z-zâhir vuslat-ı Hakk arzusunda bulundukları hâlde kendilerine bu ci­het yani dünyâ ile iştigâli terk ciheti arz ve teklif olundukda: “Mat­lûbuma nâ’il olmayınca dünyâ ile iştigâlimi terk idemem” derler, bu sözün akl’dan ba’îd bir söz olduğunu hiç de düşünmezler.

(11/A) MESÂLİK-İ ENBİYÂ

Enbiyâ, evliya etfâle benzerler. Evliyâ-yı etfâl çocuklarını nefsû’l-emrde mevcûd olmayan bir takım eşya ile itmâ veya ihâfe iderek kesb-i kemâlât’a teşvik ve tergîb ettikleri gibi enbiyâ dahî meb’ûs oldukları akvamı bir takım eşyâ-i maddiyye ve suvar-ı mahsûse ile i’tmâ veya inzâr eyliyerek anları kemâlât-ı Hakka ve maarif-i ilâhiy-yeye teşvik ve tergîb eylemişlerdir.

Şu kadar ki etfâlî kesb-i kemâlâta teşvik içün zikr olunan şeyler ba’zan kizb-i mahz olabilür. Fakat enbiyâ-i i’zâm hazerâtı şâ’ibe-i kizb’den münezzeh olduklarından ânlar tarafından ümmetlerinin ahvâline münâsib olarak serd ve ityân edilen tebşîrât ve tenzîrâtın diğer manâları dahî vardır. O manâları ancak arifler bilirler. Meselâ avamdan birisine “şu işi işler isen sana nurdan iki kuş virilecekdir” denildiği zemân o kimse buradaki “nurdan iki kuş” sözünü beyne’l-‘avâm ma’rûf (11/B) ve meşhur olan manâya hami ider. Hâlbuki kasd ve irâde olunan manâ bu değil belki beyne’l-enbiyâ ve’l-evliyâ mâ’rûf olan manâdır ki, o da o iki kuşun iki mes’ele-i ‘ilmiyye’den ibaret olmasıdır. Rü’yâda bunun nazîri olub, ânda görülen sûret-i za­hirî üzere değildir. Lâkin rü’yâ herkes hakkında kesîrû’l-vuku oldu­ğundan ânın zahirî üzere olmadığını bilürler. Ve binâenaleyh ta’bîri hususunda te emmül ve tefekkür iderek delâlet ideceği şeyi anlarlar. Fakat mesâlik-i enbiyâ, evliyâullâh’dan başkalarına mesdûd olduğu cihetle evliyadan ma’dâ bütün nâs o yollarda a’mâ olub, adetâ ne­reye basdıklarını bilemezler. Amma evliyâullâh nûr-i keşif ve ziyâ-i ilham ile bi-avni hüdâ mesâlik-i mezkûreyi pek güzel görüb anla­dıklarından, oralarda basiret üzre yürüyüb giderler. Nâs’ın “sülük” ettikleri turuku teemmül ider isek bu tarîklar fünûna münkasım ve cümlesinin zünûnuna mübtenî olduğunu görürsün. “Men lem yezuk lâ ya’rif” (Tatmayan bilmez)

 

(12/A) ‘İSÂ ALEYHİ’S-SELÂM

“İsâ” aleyhi’s-selâm ruhi ile “Hayy” ve cesed-i unsurîsiyle “Meyyit”dir. Fakat kendileri “Rûhu’llâh” olduğu ve binâenaleyh ruhâniyyet ânda gâlib bulunduğu ve mevt ise ruha değil ancak ce­sede te’alluk ettiği içün “İsâ ölmedi” denildi. Ve bu söz “el- hükmü li’l-gâlib” hikmetine binâ edildi. Yoksa “İsâ ölmedi” sözünden “İsâ cesed-i unsurîsiyle ölmedi” manâsı kasd edilmedi, zira cesed-i ‘un-surîsinin ölmeyüb el-ân “Hayy” olması kat’iyyen muhaldir. F’efhem sekizyüzsekiz senesinde bir Cuma gicesinde âlem-i manâda serâpâ yeşil elbiseye bürünmüş iki âdem gördüm. Bunlar İsâ aleyhi’s-selâm’ın cesed-i meyyitini iki elleriyle tutarak bana arz ediyorlar. Ve bu vechle mûşârü’n-ileyh’in vefat etmiş olduğuna beni îkâz ve irşâd eyliyorlar idi!

HAŞR-I CİSMÂNÎ

Avamın zu’m itdiği gibi haşr-ı ecsâd mümkün olamaz. Meğer bir zemân gele ki, ânda nev’-i insândan bir şâhs kalmıya ve ba’dehu pe­der ve mâdersiz olarak toprakdan insân tevellüd idûb, (12/B) andan sonra yine tenasüle başlaya.

["Hakka'l-yakîn" mertebesine vâsıl olmayan erbâb-ı sülûk'ün dâima rûhâniyetle meşgul olub, cismâniyâta asla iltifat edemedikleri içün haşr-ı ecsâd'ı şiddetle inkâr iderler. Bunlara '"Urefâ" denir. Hazret-i Şeyh'de bunlardan olduğundan haşr-ı ecsâdı inkâr etmiştir. (Mütercim)]

CENNET VE NÂR VE MELÂ’İKE’YE DÂİR BAHS-İ DİĞER

Cennete, nâra ve bunların tafsilâtına âid lafızlar içün manâlar vardır. Fakat o manâlar ukûl-u cühhâle yerleşmiş olan manâların gayri’dir. Melâ’ikede âlem-i melekûtdandır. Ve bu melek-i mahsûs zımnında mevcûdlardır. Çünki âlem-i melekût bu âlem-i mahsûs’un batınından başka bir şey değildir. El-hâsıl bevâ’is-i hayra “melâ’ike”, bevâ’is-i şerre’de “şeyâtîn” ve “ebalis” tesmiye olunmuştur. Bazı insân bu bevâ’isden birisini tahayyül ve tasavvur ettikde ânı kendi isti’dâdına göre bir şey-i mahsûs suretinde görür. Ve bunun üzerine eşyâ-yı sâ’ire gibi ânın da hakîkaten hâricde mevcûd bir şey oldu­ğunu zan ve i’tikâd ider, hâlbuki bu zan ve bu i’tikâd hilâf-i vâkı’dır. (13/A) Çünki o şey haricde değil ânın kuvve-i hayâliyyesinde mevcûddur. Bu zan ve itikadın sebebi ise müşâhede-i hayâliyye’nin müşâhede-i hissiyye ye ziyadesiyle benzemesidir. Hattâ bir insân bir şey’e bir zemân dikkâtle bakdıktan sonra gözlerini yumdukda o şeyi zahirde olduğu gibi hayâlen müşahede ider, ânın ne şekilde ne va’zîyyetde ne keyfiyyetde olduğunu gözleriyle görür gibi görür.

“Hakk”dan i’râz iden bir recül-i fâsık’a ve bir şâhs-ı mütemerride dahî “Şeytân” tesmiye olunur. Evham ve ebâtıldan hâlî bir kalbe mâ­lik olan bir merd-i sâlih de ba’zân âlem-i menâmda istikbâlde zuhu­ra gelecek şeyleri aynen görür!

HAKÎKAT-I RÜ’YÂ

Hükemâ, hakikat-ı rü’yâyı beyânda “Rûh-i insanî âlem-i mücer-redâta ittîsâl ider de suvar-ı vekâyi’ oradan kendisine mün’akis olur” dediler. Bunun böyle olmak ihtimâli olduğu gibi, görülen şey’in nâ’imden hâriç olmayıb belki ânın kendi hayâlât-ı dimâğiyyesi ve ta-sawurât-ı zihniyyesi olmak ihtimâli dahî vardır. Çünki insân eşyayı (13/B) hâl-i yakazada tasavur ettiği gibi hâl-i nevm’de de tasavvur ider. Şu halde bir nâimin hâl-i nevm de müşahede eylediği şey’in rûhan mücerredâta kesb-i ittisal itmesi ve ânlara mukabele eyle-mesiyle hâsıl olmak bir suret, bir ma’nâ olduğu te’ayyün itmez. Ve binâenaleyh hükemânın rü’yâ hakkındaki sözleri kat’iyyet hükmü­nü alamaz. Hattâ me’mûl iderim ki Hakk benim dediğim gibi olub hükemânın dediği gibi değildir. Zira naim (uyuyan) ancak hâl-i yakazada bildiği veya gördüğü veyahut işittiği veya tasavvur eylediği veyâhud âna münâsib bir şey görebilir. Eğer rü’yâ hükemânın dediği gibi mücerredâta mukabele ve ittisal ile hâsıl olmuş bir şey olmasa idi, na îmin âlem-i ma’nâda gördüğü şeyler meyânında gerek kendisini ve gerek cinsini evvelce hîç de görmediği ve işitmediği veya kalbine hutur eylemediği bir şey dahî bulunabilür idi. Hâlbuki nâ’îm böyle bir şeyi asla göremiyor, âlem-i menâmda gördüğü şeyler hep hâl-i yakazadaki kendi tasavvurâtı ve tahayyûlâtı dâ’iresinde deveran ediyor. Kalb ve dimağ hâl-i yakazada olduğu gibi hâl-i nevm’de de faaliyetini icra iderek tasavvurât ve tehayyülâtından (14/A) asla hâlî kalmaz. Safvet ve hâlisiyyet nisbetinde bu tasavvurât ve tehayyülâtda isabet dahî eyler. El-hâsıl rü’yâ denilen şey’ nâ’îm’in bir ta­kım suretlere temessül etmiş kendi havâtır-ı zihniyyesinden başka bir şey değildir.

HİLKAT-I ÂLEM’E DÂİR BİR KAZİYYENİN MA’NÂ-YI HAKÎKÎSİ

“Cenâb-ı Hakk evvelâ bir ‘cevher’ yaratdı. Ba’dehû o cevherden bu âlemi halk ve îcâd itdi” kaziyesi meşhûr-i enamdır. Ben derim ki, bu “cevher”den maksad sûret-i Hakk en evvel kendisinde zuhur it­miş olan birinci mazhardır. Binâen aleyh “kaziye-i mezkûre Cenâb-ı Hakk evvelâ bir sûret-i basîta’da zuhur eyledi. Ba’de o sûretden diğer suretler teşa’üb ederek nihayet şu mükevvenât husule geldi” demekdir!

DUÂ VE ZİKR

Du alar zikirler, hep kalbin matlûba ya’nî Hakka teveccüh itmesi içündür. Binâenaleyh bunlar rabıta hükmünde olub, asıl müessir ise ancak teveccühdür. Bu meseleye eşyâ-yı kesîre teferru’ ve bunun­la ehl-i gaflete hafi olan şeyler tebeyyün eylerAmelsiz ilm, imansız amele veyâhud (14/B) ruhsuz bedene benzer!

YİNE İRÂDE VE İHTİYAR

Mütekellimîn; “Cenâb-ı Hakk kâdir-i muhtardır” didiler ve bu ihtiyara da “sıhhâtü’l-fi’il ve’t terk” manâsını virdiler. Binâenaleyh ânların bu sözleri Cenâb-ı Hakk’ın kâfir’in küfrünü ve zâlim’in zul­münü irâde ve ihtiyar itmiş olduğunu ifâde eder. Ebu ‘Alî ve emsali de “Allah u Te’âlâ mûcib-i bi’z-zât’dır, ya nî ânın vücûdu âlem’in vü­cûduna mugayir ve ânda bi-tarikil-îcâb muessirdir” reyinde bulun­dular. Bu iki itikadın ikisi de bâtıl olub, cehl-i mahzdan ve Hakka ‘adem-i ıttılâ’dan neş et eylemişdir. Birincisi bâtıldır, zira Hakk’ın irâdesi, meşiyyet-i ihtiyarî hep isti’dâd-i âlem üzre câri ve âna tâbidir. Bir şeyde isti’ dâd olmayınca ânda bir eser zuhur itmek ihtimâli yok-dur. “Yef alullahu mâyeşau ve yahkumu mâyürîd” kavlinin manâsı “Cenâb-ı Hakk ‘şey-i vâhid’de her ne olursa olsun işler’ dimek değil­dir”, belki bunun manâsı “Cenâb-ı Hakk bir şey’in her neye istî’dâdı vâr ise anda anı diler ve ânı işler” dimekdir. Çünki meşiyyet-i ilâhiy-ye istidada tâbi’ ve bütün kâ’inât bi-hasebi’l-isti’dâd (15/A) kendi­lerinden sâdır ve hâsıldır. İşte meşiyyet-i ilâhiyye’nin taalluku ancak böyle olub, bunun hilâfina te’alluk meşiyyet gayr-i mümkindir.

Evet, “Allah” dilediği şeyi işler ve fakat ancak isti’dâdda olan şeyi diler. Hakk Te’âlâ Hazretleri dilediği şeyi nasıl işlemez ki, dileme­si muktezâ-yı Zât ve işlemesi kendi zuhuruna mir’âtdır. İnsandaki irâde ve ihtiyar dahî “Sıhhatü’l fiil ve’t-terk” mânâsına değildir. “İrâde ve ihtiyar” sıhhatu’l-fiil ve’t-terk manasına nasıl olabilir ki in­san ba’zan bilmediği bir sebebden nâşî gam-nâk olur. Hâlbuki eğer o sebebi bilse gam ve kederi derhâl zâ’il olur. Ânı bilemediği içün bâtınen kendisinde bir elem hisseder. Ve bu elemle, bir müddet mâğmûm olur gider. İşte bu gam, batini ve elem vicdanî de bir işdir. O insan bunu da mı, “sıhhâtü’l-fiil ve’t-terk” mâ’nâsınca kendi irâde ve ihtiyariyle yapmışdır. İkincisi, ya’nî hûkemâ’nın kavli de bâtıldır. Çünkü vücûdda te’addüd yokdur!

KELİME-İ TEVHÎD İLE “EL-MELEKÜ LÂ YEDHULÜ İLÂ ÂHİR” HADÎS-İ ŞERÎFİ’NİN MANÂLARI

(15/B) “La ilahe illallah” (Mâ fî’l-kevni gayrullâh) dimekdir. “el-melekü lâ yedhulu beyten fîhi kelb” hadîs-i şerifi de kendisinde sıfât-ı kelbiyyeden bir eser bulunan bir kimsenin kalbinde merâtib-i melekiyye’den bir mertebe ve evsâf-ı kudsiyyeden bir vasıf buluna­maz” me alindedir.

“İNSANLARIN MA’BÛD-İ MEVHÛMEYE İBÂDETLERİ”

İnsanlar zamân-ı cehâletde sanem-i mahsûsa ibâdet ediyorlar idi, bu zamanda da sanem-i mevhuma ‘ibâdet ediyorlar. Ümîd iderim ki, Allah Hakk’ı izhâr ider de nâs ma’bûd-i Hakka bi-hakkın ibâdet iderler!

ALLAH NEDİR?

Allah, Vücûd-ı mutlak’dan ibâretdir. Bi’l cümle ef al o vücûd’dan zuhur ettiği ve binâenaleyh kâffe-i kemâlâtı müctemi’ olduğu ci­hetle âna “Allah” tesmiye olunmuşdur. Şu kadar ki, ef alin, sıfatın, şu’ûnun, kemâlâtın, ândan zuhuru ancak mezâhir vasıtasiyle ol­duğundan ‘umûmiyyeti itibariyle mezâhirin cümlesi kemâlât-ı ilâhîyye’yi itmam etmiş ve ânların (16/A) ihtilâfları hasebiyle her birinden eşyayı muhtelife sudur ve zuhur eylemekde bulunmuş ve bu sebeble kesret-i zahirde değil belki mezâhirde vukû’a gelmişdir.

İmdi Allah Te’âlâ Hazretleri bi’l-cümle mezâhirde tecellî etmiş bir vücûd-i aslî ve bir cevher-i bâtınî olmağla mezâhîrden her biri diğerine bi-hasebi s-sûret mugayir ise de bi-hasebi’l-hakîkat cümle­si birdir. Binâenaleyh mezâhirden birisi “Ben Allah’ım” dise, bu söz bi-hâsebi’l-hakika sahîh ve doğrudur. Çünki fî’l-vâki’ kâffe-i eşya ânın yâ’nî o mazharın asi ve hakikatinden zuhur itmişdir. Bundan te’âddüdu ilâh da lâzım gelmez, zira karîben zikr olunduğu veçhi­le ta’addüd zahirde değil mezâhirdedir. Tâ’bir-i diğerle asılda değil suvardadır. Zahir ve asi hepsinde birdir. Kezâlik mezâhirden birisi “Ben Hakk’ım” dedikde bu söz dahî ale’l-ıtlâk sahîh ve gerçekdir. Zira her şeyde vücûd olub, vücûd ise mutlakiyeti ya’nî birşey ile adem-i tekayyüdü i’tibâriyle “Hakk” tesmiye olunmuştur.

“Bu söz, ale’l-ıtlâk sahîhdir” dimek “İster o mazhardan herşey veyâhud ba’zı şeyi sudur itmiş olsun ve ister ise hiçbir şeyi sudur (16/B) itmemiş bulunsun, kezâlik ister her şeyi ile ittisâf eylemiş olsun ve ister ise eylememiş bulunsun” dimekdir. Şu kadar var ki, bi-i’tibâri’s-sûret herşeyi kendilerinden südûr itmemiş bulunduğun­dan “mezâhirden her biri gayru’llâh’dır” sözü dahî doğrudur.

Bunu biraz da şöyle îzâh edelim; mâsadâk i’tibâriyle cümle eşya birdir. Meselâ “Hâlık” lâfzının sâdık olduğu şey ne ise “Rezzâk” lâfzı­nın sâdık olduğu şey dahî odur. “Abd” ve “Hakk” ve sâ’ireyi de buna kıyâs eyle. Binâenaleyh “Bi-hasebi’z-zât kesret ve tegâyür olmayub bunlar hep hasebi’l-mefhûmât ve hasebi’l-i’tibârâtdandır. Ta’bîr-i vazıh ile kesret ve mugâyeret hep evhâm-ı hayâlât kabilindendir. Nitekim: “Kana’llahu ve lem yekun ma’ahu şey’ün ve Hüve’l-ân alâ mâkân” hadis-i şerîfile; “Kûllî şey’in hâlikün illâ vecheh” âyet-i keri­mesi dahî buna delâlet etmekdedir.

(17/A) LEHV’İN MANÂSI

Kur an-ı Kerîm’de dünyâya “Lehv” ve “La’b” denildi. Burada­ki el-lehv ve el-melha manasınadır ki, insânı Hakka teveccüh ve meyi’den men’ iden şey dimekdir. Dünya dahî insanı Hakka meyi ve teveccühden men’ eylediği içün “Lehv” ve “La’ib” nâmlarını almışdır. Fakat bir şey iki ciheti cami’ olur ve bu iki cihetden birisiyle insânı Hakka diğerleriyle de masivâya sevk eyler ise ânda hem “Hâl” ve “İbâhiyyet” hem de “Hürmet” ve “Kerâhiyyet” i’tibâr olunmak lâzım gelür. İşte dünyâda böyle iki ciheti cami’ olduğundan ânınla iştigâl “Hakk” ile iştigâl olmak itibarıyla mübâh, ve belki de ibadet ve mâsivâ ile iştigâl olmak cihetiyle dahî haram ve kerahetdir. “Semâ” da bu kabildendir. Evkât-ı mahsûsaları hasebiyle fukarâ-i muhlisin haklarında helâldir. Zira esvât-ı haseneyi işitdikleri vakit anların kalbleri Cenâb-ı Hakka tayarân ider. Efkâr-ı dünyâdan kalblerinde bir zerre bile kalmayub kalbleri muhabbet-i (17/B) ilâhiyye ile do­lar. Şimdi insaf idelim şu suretle vuslat-ı Hakka vesile olan bir şey’ tahrîm itmek, âna haramdır, dimekbir müslime nasıl helâl olur!

ASHÂB-I SÜLÛKU SUNÛF-I ADÎDEYE TAKSÎM

Ashab-ı sülük, odun gibi sunûf-i adîde’ye münkasımdır. Odun üç sınıfdır. Birinci “sınıf-i yâbis”dir ki, onu bir ateş ile işti al ider ve bir daha sönmeyub yana yana bil-külliye ateş olur gider. Bir fakir-i muhlis tekemmül itdikte “Allah olur” diyenlerin maksadları dahî bu manâya hami olunur. İkincisi dahî son derece sınıf-ı ratb’dır ki, rutu­beti biraz zâ’il olmadıkça ânı ihrâkda ne kadar ilhâh ve ikdam olunsa iştial etmesi mümkin olamaz.

Üçüncüsü de; sınıf-ı mutavassıtdır ki, ba’zı aksâm-ı onu meşak­katle iştial ider. Ve ba’de’l-işti’âl bir daha sönmeyip bitinceye kadar yanar ise de diğer ba’zı aksâm-ı ziyâde meşakkatle yanar. (18A) Ve bi’l-cümle rutubeti zâ’il oluncaya veya biraz tenakus idünceye değin uğraşmak ve çalışmak iktizâ eder, sâlikîn de böyledir. İşte bu teşbihile ahvâl-i talibin ve etvâr-ı sâlikîni bil de bundan sonra halkın adat ve harekâtına akvâl ve ahvâline ve ef aline ehemmiyet virme!

VAHDET-İ VÜCÛD

“Zât-ı Hakk her şeyden münezzehdir. Bununla beraber her şey ânda ve O her şeyde’dir. Vâcibdir. Hiç bir tavırda vücûdun ândan ayrılmak ihtimâli yoktur. “İmkân” bi-hasebi’s-sûret ve binâen aleyh hayâlidir. Hudûs ve kıdem, hep surete te1 âkub ider. “Allah”, sûretden münezzeh olmakla beraber yine sûretdedir. Çünki O, suretin aslı, hakikati ândan başka bir şey değildir. Bunun içün vücûd-i mümkin bi-hasebi’l-hakîkat “Hakk” ve bi-i’tibâri’s-sûret mahlûkdur. “Sübhâ-ne men merece’l-bahreyni yeltekiyân beynehümâ berzahu’n-lâ yebgiyân”. Buradaki “Bahreyn’den maksad “vücûb” ile “imkân” bahirleridir. Anların yekdiğerine (18/B) mülâki olması da ikisi­nin vücûdda iştirak eylemesidir. Beynlerindeki “berzah” da işte o vücûd’dan ibarettir. “Lâ yebgiyân’dân müstefâd olan ânların “adem-i bağiyleri de birisinin diğerine ‘adem-i iltibasından kinayedir. Hem “vücûd” hem de imkân i’tibâriyle ne “Hakk” bir şey-i mümkin olabi-lür, ne de bir şey-i mümkinden “Hakk” olabilür. Fakat “ayn-i vücûd” i’tibâriyle ikiside birdir. Çünki hakîkatde vâcibde olsun mümkinde olsun ayrı ayrı vücûd yokdur. Bazıları da “her birinin ayrı ayrı vü­cûdu vardır” dimiş ise de bu emr-i i’tibârîden başka bir şey değil­dir!

VÜCÛD-U MUTLAK

“Vücûd-u Mutlak” fi’il ve tesir i’tibâriyle “Allah, İlâh, Hâlık olub, teessür ve infial cihetiyle de abd ve mahlûkdur!

VE DİĞER İBARE

“Vücûd-u Mutlak” mutlakiyyeti i’tibâriyle bi’l-cümle eşyaya sirâ­yt etmiş ve hepsi anınla tezeyyün (19/A) etmiştür. Hâlbuki bu Vucûd-u a’zâm yine mutlakiyyeti cihetiyle cümlesinden münezzeh ulub, “Hisset, şerâfet, zulmet, kedûret,” gibi şeyler hep mezâhirde zuhûr etmekde ve bu tefâvüt yine o mezâhire nisbetle husule gel­mektedir. Yoksa Vücûd-i Mutlaka nisbetle hepsi bir olup hakîkâtde gayr yokdur. O “vücûd-u mutlak” bin sûretde zuhur etse yine şey-i vâhid’dir. Bu matlabı biraz da şöyle izah edelim!

“Vücûd-u Mutlak”, “Hakk”dır. “Hakk” her şeyde ve her şeyi dahi anda zuhur etmekdedir. Binâenaleyh hakikat ve nefsü’l-emr’de za­hir ve mazhar şey-i vâhid olub, beynlerindeki tegâyür ve tehâlüf, bir emr-i i’tibârîdir. Hakk’ın eşyada zuhur etmeside, kendi zâtı i’tibâriyle değil belki mahallin kabiliyet ve isti’dâdı cihetiyledir.

MEŞİYYET VE NEFH-İ RÛH

Hakk’ın meşiyyet ve irâdesi, iktizâ-yı Zât’dan ‘ibâretdir. Yok­sa cühhâl ve ulemâ-i rüsumun zu’m erdikleri gibi değildir. (19/B) Cenâb-ı Hakk’ın “Ve izâ sevveytuhu ve nefehtu fihi min ruhî” kav­li de “esbabın içtimâi ve isti’dâdın husûlu sebebiyle beden-i insan vech-i mahsûs üzere tesviye olundukda yani her azanızı kendi ma-hall-i lâyıkda zuhur iderek bedenin kabûl-u ruha olan isti’dâd ve kabiliyyeti tamâm olundukda ânda nefh ta’bî olunan rûh zuhur ey­ler.” Mealini müîddir. Ruha “nefh” ta’bî olunması beynlerindeki bir münâsebet ve bir müşâhebete mebnîdir. Yoksa bu ta’bî bir ta’bîr-i hakîkî değildir.

HAYÂT

Bedende hâsıl olan hayât, hâsiyet-i terkîb ve faâliyet-i ecza ile hâ­sıldır. Nutk, dıhk gibi şeyler de böyledir.

İnsân ile hayvan arasındaki tefâvütde terkîbden nâşi olup hepsi­nin aslı ise birdir. Bu asl-ı vâhid her mertebede bir zuhûr-ı mahsûs iktizâ itmiş ve o zuhûr-ı mahsûsa mertebe-i hayvâniyyede rûh-ı hay­vânî ve mertebe-i insâniyede nefs-i natıka ünvânı verilmişdir. Yoksa rûh-ı hayvanı başka, rûh-ı insanî de başka bir şey değildir. (20/A) Mertebe-i hayvâniyye’de “Hayvan” olan şey ne ise mertebe-i insâniyyede “insân” olan şey dahî odur. İkisi arasındaki tefâvüt ancak isti’dâd hasebiyledir!

“BA’DE’L-VEFÂT BEDENDEN İFTİRÂK İDEN CEVHER”

Bir beden vefat ettikde ândan iftirâk iden “cevher” o bedende, o sûretde zuhur etmiş olan Vücûd-i Mutlak’dan ibarettir. Vücûd-i Mutlak suretin fesâdiyle fâsid olmaz. Belki ile’l-ebed bakî ve kendi­sine suvar-ı eşya ‘alâ’d-devâm mütevâlîdir. Çünki bu cevherin kendi kendine tâayyünü olmadığından her zemân kendisi içün bir suretin bulunması emr-i zârûrî ve binâenaleyh cevher-i mezkûr la-a’letta’yîn bir sûretden gayr-i hâlidir.

(Ez serima reştenumuden ve bi dest ve o nest ez yaran kuşiden alem-i dil hud bi payanest her zaman bi hasabi vakt rahi bi numayed tacil nemi bayed kerd ki her meyvera vakitest veleykin der ciddi mücahede tacil bayed kerd ki taksir.)

[Bizden ser-reşte gösterib ele virmek yarandan da say ve gayret itmekdir. 'âlem-i dîl ya'ni makâmât-ı kalbiyye bî-pâyândır. Her zaman hasebü'l-vakt bir tecelli gösterir. (.....zahid.....vardır. Hat mücahede ve ta'cîl eden taksir etmemelidir.)]

(20/B) YİNE VÜCÛD-İ MUTLAK

“Vücûd-i Mutlak” li-zâtihî vâcibdir. Mümteni’ olması gayr-i kabildir. Zîrâ vücûd ile ‘adem beyninde münâfât olduğunda birisi diğeri ile ittisâf idemez. Ve hiç bir sebeble vücûd ma’dûm olamaz. Nerede kaldı ki vücûd’un ‘ademi vâcib ola. Vücûd-i Mutlak imkân-ı hâs ile mümkün de olamaz.

[İmkân-ı âmm ile mümkin olmak vücûbe münâfî olmadığı içün Hazret-i Şeyh imkân-ı hâssı tahsis bi'z-zikr etmişdir.]

Zira Vücûd-i Mutlak imkân-ı Hâs ile mümkin olub, ya’nî varlığı da yokluğu da vâcib ve lâzım değil belki her iki tarafı müsavi bulunur ise varlığı mükteseb olmak lâzım gelür. Ve bu hâlde nefsine nazaran fi’l-asl ma’dûm bir şey’ olması iktizâ eder. Hâlbuki Vücûd-i Mutlak fî’l-asl ma’dûm olunca zâtına hakî­katine nazaran âdem ya’nî yokluk ile ittisâf etmiş olması icâb eyler. Vücûd’un ‘adem ile ittisâfi ise karîben beyân olunduğu üzere bilâ şek muhaldir.

Bir de Vücûd-i Mutlak imkân-i hâs ile mümkîn olduğu takdirde varlığı içün bir mucide muhtâc olur. Bu ise kat’iyyen bâtıldır. Zira o mûcid, mevcûd bir şey’ ise Vücûd-i Mutlak’ın (21 /A) behemehâl ânın zımnında tahakkuk etmiş olması lâzım ve lâbüd olduğundan vücûd-i mutlak’ın nefsinden ol tahakkuku ta’bîr-i diğer ile tahak-kukdan evvel tahakkuku lâzım gelür. Bu ise bir şeyin kendi nefsi­ne takaddümü dimek olduğundan kat’iyyen muhaldir. Yok, eğer o mûcid mevcûd değil belki ma’dûm bir şey ise bir şey ma’dûmun di­ğer bir şeyi icâd idemeceği derkârdır. Öyle ise şu iki takdire göre dahî vücûd-i mutlak’ın imkân-ı hâss ile mümkün bir şey olamayaca­ğı taayyün iderekbi’zzât “vâcibü’l-vücûd” olduğu sabit olur.

“Vücûd-i Mutlak” vâcibü’l-vücûd olunca ânın “Allah” olduğu ve her şey’in vücûdu ancak ânınla husule geldiği ve binâenaleyh cümle eşya âna mazhar ve kendisi o eşyada zahir olduğunu tahakkuk ey­ler!…

VÜCÛD-İ MUTLAK’DA İKİ İTİBÂR

Vücûd-i Mutlak ayn-i Hakk’dır. Hakk, her mertebe’de iki i’tibârdan hâlî değildir. Birisi te’sîr, diğeri de teessür ve infi aldir. Hakk birinci i’tibâr ile “İlâh” ve “Allah”. İkinci i’tibâr ile de “Âlem, Halk, Hadis” tesmiye olunmuştur. Fefhem…!

(21/B) VÜCÛD’DA ÜÇ İ’TİBÂR DAHA

Vücûd’da diğer üç i’tibâr daha vardır. “Vücûd-i sırf” “Vücûd-i Mutlak”, “Vücûd-i Mukayyed” ıtlak ve takyîdden hâlî olan vücûd-i sırf “Hakk”dan ibaret olduğu gibi ıtlak ve takyîd ile ittisâf eyleyen vucûd dahi “Hak”dan ibarettir. “Hakk” ıtlak ve takyîdden hâlî bir vücûd-i sırf olmak i’tibâriyle ne küllî ne cüz’îdir. Çünki külliyet ıtlak cüz’iyyet de takyîd itibâriledir.

Ya’nî kendisinin kâffe-i eşyaya şümulü ve eşyanın ânda iştiraki i’tibâr olundukda âna “külli” ünvânı virilür. Eşyâ-yı kesîre’nin ânda iştirakinden kat-ı nazar ânın mezâhirden bir mazhar-ı muayyende zuhuru i’tibâr edildiği sûretde ise “cüz’î” nâmını alur. Binâenaleyh Hakikat sırfe-i ilâhiyye min haysiz-zât külliyet ve cüz’iyyet üzre sa­bık ve bunlar ânınla mesbûkdur. Her ne kadar ıtlak ve takyîd sıfatla­rıyla ittisâf i’tibâriyle iştirak ve âdem-i iştirâkden hâlî değil ise de!

(22/A) HÜVİYYET-İ İLÂHİYYE

Min haysi’z-zât her şeyden mücerred olan vücûd-i sırf, Hüviyyet-i İlâhiyye’dir. Ânın fevkinde bir mertebe daha yokdur. Vücûd-ı sırf, her şey’in fevkinde olduğu cihetle cümle eşya’ ândan sâdır ve ma’a hazâ kendisi cümle eşyada dâhildir. Her şey O ve O her şey’dir. Bu mertebe-i sırfda evveliyet, âhiriyyet, zâhiriyyet, bâtıniyyet’de yok­dur. Evsâf ve usûlde sâ’ireyi de buna kıyâs eyle: Zira bu mertebede vücûd, her şey’den mücerred olub evveliyet, âhiriyyet gibi şeylerin tahakkuku ise vücûdun kâffe-i eşyâ’ya umûm ve şümulü ve ânlarda duhûlü cihetiyledir. Hattâ o mertebe Zât-i sırfda ezel ve ebed dahî yokdur. Ânda ikisi de şey-i vâhidden ibâretdir!

VÜCÛD-İ MUTLAK’DA DİĞER İKİ İ’TİBÂR

“Vücûd-i Mutlak” da diğer iki i’tibâr daha vardır. Birisi “adem-i te’ayyün” diğeri de “Te’ayyün’dür. Birinci i’tibâr ile ânâ “Ehad” tes­miye olunur. Ve celâl sıfatiyle tavsif idilür. İkinci i’tibâr ile de âna “vâhid” tesmiye olunduğu ve celâl sıfatiyle tavsif (22/B) edildiği gibi cemâl sıfatiyle dahî tavsif idilür. Bu iki sıfatdan “yedeyn” lafziyle de ta’bîr idilür. Kezâlik “yedeyn” nâmı zahir, batın, kâbız, bâsıt, gibi sıfât-ı mütekâbile’den her ikisine de ıtlak olunur. Nitekim “Halaka Âdeme bi-yedeyhi” hadis-i şerifiyle de zikr olunan sıfât-ı mütekâbi-leden her iki sıfata işaret olunmuşdur. “Yedeyn” lâfzı sûret-i âlem ile sûret-i “Hakk’a dahî ıtlak olunur!

“İnna’llâhe halakaÂdeme alâ sûretihi” hadisinin manâsı Resûl-ı Ekrem: “Cenâb-ı Hakk, Hazreti Âdem’i kendi sureti üzere halk ildi” buyurdu. Tevrât’da dahî böylece vâki’ oldu. Bunun manâsı: “Cenâb-ı Hakk Âdem’i kendi sûret-i kemâliyyesi üzre halk itdi” dimekdir. Binâenaleyh bu sûretden maksad sûret-i hissiyye değil sûret-i ma’neviyyedir. Çünki Rûbûbiyyet ve ulûhiyet mertebelerinde “Hakk”ın sûret-i hissiyyesi yokdur.

Cenâb-ı Hak bu mertebelerde sûret-i hissiyyenin kâffesinden münezzehdir. Zîrâ sûret-i hissiyye hakâyık-ı âlemden olub sûret-i Hak ise (23/A) o mertebelerde sûret-i bâtıniyye’den ibâretdir. “Mâ mena’ake en tescide limâ halektü bi-yedî”kavl-i şerîfindeki “yedî”den maksad dahî sûret-i hissiyye ile sûret-i ma’neviyye ve bâtıniyye’dir. Hakk Teâ’lâ mertebe-i Rûbûbiyyet ve ulûhiyyetde sûret-i hissiyye’den değil, belki ma’neviyye’den ibaret olduğu içün-dür ki, bir hadîs-i Kudsî’de: “Küntü sem’ahu ve basarahu” denildi: “Küntü üzünehu ve aynehu” denilmedi: “Innâ araznâ emânete” kavl-i şerifındeki “el-Emânete” lâfzı da sûret-i hissiyye ile sûret-i ma’nevviyye’nin beynini cami’ olan sûret-i ilâhiyye’ye işâretdir ki, “Âdem” işte bu suret üzre halk olunmuş ve ânınla rû-yi zeminde “Halîfetu’llâh” olmuşdur.

VEKÂYİ’-İ NEVMİYYE

Âlem-i menâmda görülen vekâyî’ ve suvar hep derecât-i ma’rifet ve hakîkat-i tevhîd’e işâretdir, çünki bundaki hikmet sâlîkini tarîk-i Hakka irşâd ve delâletdir. Tâ ki sâlik’in bu vekâyi’i müşahede itsün, bu vâsıta ile maksad-ı aksa ya ya’ni tevhid-i Hâlî-i zevkî’ye vuslat (23/B) içün nefsiyle mücâhede’ye sa’y ve gayret eylesün. Çünki tevhid-i hâlî-i zevkî, âlem-i menâmdaki vekâyî’ ve suvar-ı mer’iyye ile kendisine işaret idilen tevhîd’e mugayirdir. Bu iki tevhîd arasında mesâfe-i ba’îde vardır. Bunu ancak o mertebeye vâsıl olanlar bikir­ler.

Maksadımızı biraz îzâh idelim! Ba’zân sâlik, hâl-i yakaza’da serr bi-hasebi’l murâkebe oldukda kendi cisminin kesb-i inbisât ve ittisâ’ ittiğini ve hattâ bütün mele-i a’lâ kendisinden ibaret bulunduğunu müşahede ider. Ve nefsinde cibâl, enhâr, eşcâr, besâtin ve sâ’ir bi’l-cümle eşyayı gördüğü gibi kendisinin bu şeylere mugayir değil, belki hep o şeylerin ayni olduğunu dahi görür. Ve öylece hükm eyler. Ba-sar-ı basireti her hangisine ihale eder ise “O ben ve ben O’yum’der. Nefsinden başka bir şey görmez, hattâ şems ile zerreyi yekdiğerinden fark itmez. Zamanın dahî bir olub, ânda evvel ve âhir olmadığında dahî asla tereddüd eylemez. “Şu zamân-ı Âdem’dir. Bu da zamân-ı Muhammed’dir” sözüne ta’accüb eyler. El-hâsıl bu hâletde evveliy-yet ve âhiriyyet olmadığını ve zamân-ı tebeddül itmeyüb hepsinin (24/A) “Ân”-ı vâhidden ibaret bulunduğunu aynen görür. Ba’dehû bu müşâhedât ve hâlâtdan diğer bir hâlete intikâl eyler, bu hâletde de ânın kalbi ba’zan âlemin mevcûdiyyetine, ba’zan de ma’dûmiyyetine hükmeyler! Sonra bi’l-cümle eşyayı hattâ kendisini dahî hayret için­de bulur. Ve bunu müte akiben kendisi dahî dâhil olduğu hâlde bi’l-cümle eşyanın; adem-i sırfdan ibaret olduğunu müşahede eyler bir hâlde ki anı tavsife kendisi dahî muktedir olamaz. Ba’dehû âlem-i kesret’e intikâl iderek, orada eşyanın yekdiğerine zarf ve mazruf ve sebeb ve müsebbib olduğunu görür. Ve o âlemde dahî bir mikdâr tevakkuf ettikden sonra artık Hakk-i zahirisine avdet ider.

Tasvir ettiğim şu hâlât, ba’zı mürîdlerimizin vekâyi’inden olub, te’vîl ve tavzihi de şudur; âlemin, eşyanın; adem-i sırfdan ibaret olması “Mertebe-i Ehâdiyyet’e kalbin, anların ba’zan mevcûdiyye­tine, ve ba’zan de ma’dûmiyyetine hükm eylemesi de “Mertebe-i Vâhidiyyet’e kesret de “Tecellî-i şuhûda” herhangi şeye nazar itdik-de “O ben ve ben O’yum” dimesi dahî “Tevhîd’e işâretdir.

(24/B) Binâenaleyh bunların hepsi “Hakk”dan “Hakk’a bir takım tenbîhâtdır. Halbuki tevhid-i hâlî-i zevkî bundan ibaret de­ğildir. Belki tevhîd-i hâlî-i zevkî hâlât-ı mezkûrenin delâlet eylediği tevhîdin fevkinde diğer bir tevhîd olub, sâlik ânı ancak kendi zevkiy­im bulabilir. Eşyanın cümlesi bu tevhide merbut ve belki de cümle eşya ândan ibaret ise de bu mertebeyi lisân ile ta’bir ve tavsif müm-kin olamaz. Ve ânı zevk itmeyen bilemez!

AKSÂM-I TEVHÎD

Tevhîd üç kısımdır. Kısm-ı evvel tevhîd-i ilmiyyedir ki, efvâh-ı rical ve kütübden me’hûzdur. Kısm-ı sâni tevhîd-i tenbîhdir ki, vekâyi-i nevmiyye ve ilhâmât-i ilâhiyye ile hâsıl ve evvelkine fa ikdir. Kısm-ı sâlis tevhîd-i hâlî-i zevkidir ki, cümlesinden a’lâ olub, matlûb olan tevhîd dahî odur!

TASAVVUF’DA NİFAK

Tasavvuf tamâm oldukda nifaka münkalib olur. Çünkü sûfî-i hakîkî gözlerin görmediği, kulakların işitemediği, bir beşerin kalbi­ne gelmediği bir takım ahvâl ve esrara muttali olur. (25/A) Hâlbuki ahvâl ve esrâr-ı mezkûrenin ekserisini halka söyliyemez. Belki ‘ukûl-i nâsa mülayim geleni ve insanların ahvâline münâsib olanı izhâr ve olmıyanı kalbinde izmâr eyler. Zîrâ her muttali olduğu şeyi izhâr edecek olur ise nâsın kendisini kati ideceklerini kat’iyyen bilür. Bu hâlde bir sûfî-i hakîkî münafık olmaz da yâ ne olur!

“Seriyy-i Sakatî’nin kavli dahî buna delâlet ider. Zira müşârü’n-ileyh: “sûfî-i hakîkî o kimsedir ki nûr-i marifetiyle nûr-i takvasını söndürmez ve zâhir-i kitaba münâkız olan ‘îlm bâtınını izhâr itmez. İzhâr ittiği kerâmât kendisini estâr-i mehârim-i ilâhiyyeyi hetke hâ­mil ve bâ’is olmaz” dimiş ve bu sözleriyle bizim didiğimiz gibi ta­savvuf hakikatin nifak olduğuna işaret eylemişdir. Ma’a hazâ buna “Bir sûfî-i hakîkî izhâr ettiği şey i’tikâd ettiği gibi izhâr eylediği şey de i’tikâd ider ve bu hâlde zahiri bâtınına muvafık olarak münafık olmaz” diye cevâb virmek dahi mümkündür. Bir sûfî-i hakîkînin i’tikâd da iki zıddını fasl-ı cem’ itdiğine veya idebileceğine ta’accüb olunur ise de biraz müteâmmikâne muhakeme (25/B) idülür ise bunda ta’accüb olunacak bir şey olmadığı görülür. Çünkü bu iki i’tikâddan her biri kendi makamında, kendi mahal ve mertebesinde Hakk’dır!

AKSÂM-I YAKÎN

Ey tâlib-i Hakk; Bil ki ehl-i Hakk ilmi üç kısma taksim ettiler. Birincisine “ilme’l-yakîn” ikincisine “ayne’l-yakîn”, üçüncüsüne de “Hakka’l-yakîn” dediler. Ehl-i Hakk bu sözlerini ibârât-i muhtelife ile şerh ve izah eylediler ise de bu bâbda sadra şifâ virebilecek gü­zel bir ibare söyliyemediler. O ibareleri nakl ve hikâyeye mahal ve makam müsa id olmadığından, bu husûsda fakire zuhur ve inkişâf ideni söyliyeyim.

Aksâm-ı mezkûre tevhide mahsûs değildir. Şecaat, sehâvet gibi şeylerde de câridir. Meselâ bir kimse bir adamın sahi veya seci’ oldu­ğunu bi’t-tevâtür işitdikde kendisinde o adamın şecaatine “İlme’l-yakîn” hâsıl olur. Ve o şecâ’at veya sehâveti bi’z-zât kendisi müşahede itdikde anda “Ayne’l-yakîn” vücûde gelir. (26/A) Ve bu sıfât-ı fâzıla kendisinden südûr eyledikde ve ânı bi’z-zât kendisi hâ’iz oldukda anda “Hakka’l-yakîn” denilen ilm mevcûd olur. El-hâsıl “ilme’l-yakîn” müşâhedesiz ve fakat delîl-i kat’î ile hâsıl olan “ayne’l-yakîn” de müşahede ile husule gelen ilm olup, “Hakka’l-yakîn” ise nefsi­nin andan ibaret olduğunu ya’nî kendisiyle meselâ şecaatin başka başka şeyler olmayub ikisinin bir olduğunu idrâkdir. Şimdi bunları tevhîd’e tatbik ve anda tahkik idelim:

Bir sâlik vücûd-i Hakk’dan başka fâ’il ve müessir olmadığını şüb-hesiz bir delîl ile bilür ise bu bilişe “ilme’l-yakîn” tesmiye olunur. Ve bunu bi’z-zât rü’yet ve müşâhade ile idrâk eyler ise anada “ayne’l-yakîn” nâm virülür. Şunu ihtar idelim ki bu aradaki “rü’yet” ve müşa­hede” ve saire gibi elfâzdan maksad, rü’yet-ı basariyye ve müşâhe-de-i ayniyye değildir. Belki bu lafızlar kemâl-i ilm ü ma’rifetden kina­yedir. Çünki Vücûd-i Hakk misâl ve emsalden münezzehdir. Ve eger salike başkası içün vücûd olmadığı ve vücûd ancak(26/B) Hak’dan ibâret bulunduğu tahakkuk ider ise ânın bu bilişine de “Hakka’l- Yakînünvânı verilir. Çünki sâlik bu mertebeye vâsıl oldukda kendisinin hattâ hiçbir şeyin ayrı vücûdu olmayub belki vücûd mâhiyetinin “Hakk’a münhasır olduğu ve kendi vücûdunun ayn-ı vücûd-i Hak‘dan ibaret bulunduğu kendisine bi-hakkın tahakkuk ve taayyun eyler. Sûfiyye’nin “Zikr, zâkir, mezkûr hep birdir” sözleri dâhi Vücûdun Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğunu ve Binâenaleyh şu m, şeyin hakîkat-ı vücûd itibariyle “şey’-i vâhid”den ibaret bulun­duğunu ifâde eyler. Sâlik’in bunu keşf ve müşahede eyleyebilişi de “Ayne’l-yakîn” olub, buradaki “Hakka’l-yakîn” ise, sâlikin şu manâ ile tahakkuk itmesinden ya’ni o manânın ayni olduğunu bi-hakkın bilmesinden ibâretdir. Bu makamda bana zuhur iden şey de ber-vech-i âtidir;

Lisânda cereyan eden zikr-i zahir, zikr-i hakikatin suretidir. Zikr-i hakîkî de kalbin şekl-i zikr ile teşekkülünden ibâretdir. Bu i’tibâr ile kalbe “Zikr” tesmiye olunmuştur. Kalb ise “Hakk”dan (27/A) iba­ret olduğundan “Zikr, zâkir, mezkûr” hepsi birdir. Bunu bir misâl ile îzâh idelim: Rüzgâr şiddetle esdiği zaman “su” bir şekl-i mahsûs ile teşekkül iderek, ana dalga tesmiye olunur. Hâlbuki dalganın o sudan başka bir şey olmadığını her âkil bilür. İşte kalb de tıbkı böyle olub, kendisini “zikr” “ahz u istilâ eyledikde bi’l-külliyye “zâkir” olur; ve bu şekil zikr ile teşekkül eylemesi i’tibâriyle “Zikr-i hakîkî nâmını alur. Lisân üzre câri olan zikr-i zahirîye de ânın sureti dinür. Vâki a zikr-i hakîkî şekilden münezzeh ise de tefhîm-i meram içün bi’l-kül-liye kalbi istilâsından “şekl” ile ta’bîr olunur; şu beyânımızdan iki hâtıranın kalbde defaten içtimâ idemiyeceği dahî bilinür. Çünki her hangi bir hâtıra kalbe hutur ve vürûd ider ise o ânda kalb bi’l-külli-ye ândan ibaret olur, ânınla meşgul bulunur ve bu hâl devam itdiği hengâmda diğer bir hâtıranın ana duhûl ve vurûdu muhal hükmünü alur. Rüzgârın su ile bi’t-temevvüc şekl-i mahsûsu peyda itmiş olan bir denizin o şekli hâiz olduğu esnada diğer bir sûret-i mevc ile te-mevvüc etmesi ve başka bir şekle girmesi (27/B) muhal hükmünü aldığı gibi teşbîhâtıma dikkat eyle! Zira bu bahs gayet dakik olub, bu bâbda beni kimse takaddüm itmemiştir. Allah u a’lem!

MÜŞÂHEDÂT-I KALBİYYE İLE KEŞF-İ HAKÂYIK

Ben bazen kendimi görülmez ve hissolunmaz derecede kesb-i letafet itmiş bir şey gibi görüyor ve binâenaleyh şu sûret-i bede-niyyenin benim mer’î olmaklığıma sebebiyyetden başka bir şey olmadığını biliyor ve bu sebeble hükm ediyorum ki bu sûret-i be-deniyye o latîfe-i insâniyye’nin sûret-i zahiresi olub, âna mübâyin bir şey değildir. O latîfe-i insâniyye bu sûret-i bedeniyye ile zuhura gelmiş ve bu sebeble his ve müşahede olunmuşdur. Bunu bir misâl ile izah idelim! Ma’lûmdur ki ebhire-i mâ’iyye gayet latîf olduğun­dan rü’yet olunmaz. Fakat bi’t-tekâsüf bulut suretine girdikde rü’yet olunur. Binâenaleyh bulutun sûret-i zahire ve sûret-i hissiyyesi sû­ret-i bâtıne-i latifesine mübâyin değil, belki ânın ayni olub, beyn-lerindeki fark yalnız letafet ve kesafet cihetiyledir. Yoksa diğer bir vücûd-i ebhire-i mezkûreye munzam olarak bulut olmuş değildir. İmdi bulutun sûret-i mer’îyesi sûret-i (28/A) latifesinin ayni olduğu ve beynlerindeki fark yalnız letafet ve kesâfetden ibaret kaldığı gibi insanın sûret-i mer’îyesi de sûret-i latifesinin aynı olub, mücerred letafet ve kesafet cihetleriyle yekdiğerinden fark olunmuşdur. Ma’a hazâ bu bir temsil olub, bize zuhur iden şu müşahedeyi bir derece­ye kadar tefhîm içün îrad edilmişdir. Yoksa buhar ile insân arasında min külli’l-vücûh müşabehet yokdur!

DİĞER BİR MÜŞAHEDE

Ba’zen murakabe ile meşgul olduğum bir sırada birden bire kal­bime birisinin sureti tulu ider. O hâlde ki bütün kalbimi istilâ ide-rek, adetâ beni zikr ve murâkebeden men’ eyler, her ne kadar define çalışıyor isem de muktedir olamam, o sureti kalbimden bir dürlüçıkaramam. Ferdası ale’s-sabâh o suretin sahibi beni ziyaret iderek bana kendisini hissen dahi gösterir. Resûl-i Ekrem “Nübüvvet’den ancak mübeşşirât kahır” buyurmuş. Ve bu hadîsle mubeşşirâtın nübüvvetden cüz’ olduğuna işaret eylemişdir. Binâen aleyh tâlib-i râh-ı (28/B) Hakk olan bir mürîd mübeşşirât ve ta’birinden gaflet itmemelidir. Çünki ândan fâide-i kesîre vardır. Ez-cümle mugayye-bâta ve sıhhat ve fesâd cihetiyle ahvâl-i sâlike ve etvâr-ı tâlibe, ancak anınla vukuf hâsıl olur. Zira hâlât-ı mezkûre envâr-ı Hak’dan bir nûr olub, sahibini pür-ziyâ eyler. Bir gice bu nurunu ahz eyledi. Ziya­yı hayret efzâsı her tarafımı istilâ itdi, tarif olunmaz bir hâl-i vecde geldim. Kendimi bi’l-külliye gâ’ib itdim. O sırada nice mugayyebât-ı îlâhiyye ve lezzât-ı azîmeye mazhar olarak şu beytleri min gayri ih­tiyarin söyledim!

Beyt:

“Yâ nefsî seci ebeden
nefsî mevta kemeden
Velâ temenni ehaden
İllâ celîlan sameden”

[Manâsı: Ey nefs ağyardan ebediyyen müfârekat it. Ey nefs zarar ve kederden kibirde celîl ve samed'den başka kimseye arz-ı ihtiyâç itme!]

O gice yanımda fukahâdan bir cema at dahî hazır idiler. Ânlar be­nim bu hâlimden müteessir olmuşlar! Bu şiddet-i ıztırâb ve kesret-i hayretimden havfa düşmüşler! Bunlar içinde Mısır’da Berkûkiyye medresesinin müderrisi Mevlânâ Seyfûddin dahi bulunuyor idi.

(29/A) Sahve geldiğim zaman evvelâ ânı gördüm. Fakat kendi suretinde değil, belki “Şeyhûniyye” medresesinin müderrisi Mevlânâzâde suretinde gördüm. İkinci bir nazarda müşârün ileyhi kendi sûret-i asliyyesinde müşahede ettim. Bu tebeddül-i suret meselesi ya’nî bir şâhsın ba’zan bir şahs-ı âhar suretinde görünmesi dahi garib bir şeydir. Ehlullâha göre bir şahsın şahs-ı âhar suretinde görünmesi o şahsın kendi değil belki o surete münâsib bir manânın maksûdve matlûb olduğuna ya’nî o iki şahs arasında min vechin münâsebet bulunduğuna delâlet itdiği gibi tevhide dahî delâlet eyler!

İNSÂN MAZHAR-I KÂMİLDİR

Cenâb-ı Hakk “Ve aileme Âdeme’l-esmâ’e küllehâ sümme ara-dahum ale’l-melâ’ikeh”buyurdu. Buradaki esmâ’dan maksad semî’, basîr, alîm, vesâ’ire gibi esmâullâh olmağla Cenâb-ı Hakk bu kavl-i şerifi ile melâ’ikenin değil belki insânın esmâ-i mezkûreye mazhar-i kâmil olduğuna işaret olundu. Binâenaleyh kavl-i şerîfde “Cenâb-ı Hak ilm, kudret, semi’, basar, irâde, ihtiyar gibi sıfât-ı kudsiyyesine (29/B) ve bunlardan müştak esmâ-i ilâhiyyesine bi-temâmihâ maz-har olmak üzre mela ikeyi değil belki insânı halk itdi” dimekdir ki, asıl şeref de budur, yoksa mücerred hacer ü şecer gibi bir takım müsemmeyât hizasına mevzu olan elfâz-ı masrufu bilmek değil. Çün-ki elfâz ve hurûf-i mezkûreyi bilmek insân içün mûcib-i mefharet olamaz.

MELÂ’İKE

Semâya, arza, anâsır’a ve sâ’ireye mü’vekkel olan melâ’ike ânlar­daki kuvâ-yı tabi’iyyedir. O kuvâ-yı tabi’iyye ki anlardan da imâ âsâr zuhur itmekdedir. Melâ’ikenin tâ’at-ı Hakk’dan bir ân hâlî kalmama­ları, ezelî ve ebedî teşbihleri dahî âsârın kendülerinden ale’d-devâm sudur ve zuhur itmesinden ibaret ve “Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdih” kavl-i şerifi de buna işâretdir. Kezâlik insanın damarları­na hulul iden şeyâtin de insânı meşhiyyât-ı hayvâniyyeye sevk iden ve şer’a, Hakka dâ’imâ muhalefet eyliyen kuvâ-yı hayvâniyye ve kuvâ-yi vehmiyyeden ibaret ve Resûl-i Ekrem’in “Eş-şeytânu yecri mecrâ’d-dem” kavl-i şerifi de buna işâretdir.

(30/A) Ey cühela, ey ulemâ-i Rüsum sizlisân-ı Hakk’ı anlamadı­ğınız gibi, lisân-ı enbiyâ ve lisân-ı evliyayı da anlamazsınız. Aklınızın kılleti ile, kalbinizin kedûretiyle, âhiretden gafletiniz ile, dünyâya fark- ı muhabbetiniz ile, ânların kelâmlarından anladığınız şeylerin İm, birisi vâki’ ve nefsü’l emre mutabık değildir. Siz bu bâbda dalâlettesiniz. Lâkin sizden hidâyetiniz dalâlinizdedir. Hâlinizde merhameten şâri’-i Te’âlâ o şeyleri ya’nî maneviyât ve ahvâl-i âhireti size o yollara tasvir itmiş ve sizi cehâletde bırakmıştır. Çünki hidâyetiniz  cehâletinizdedir. Nitekim mes’ele-i kaderde cehaletiniz sizi Hakka luıüyet ve irşâd eylemiş ve halbuki cehliniz sebebiyle kasr-ı basîre-tiniz o meselenin hakikatini görmekden mahrum kalmışdır. Yoksa enbiyâ ve evliya hakikati bilmiyor değillerdir. Anlar hakâyık-ı ahvâ­li şems ile kameri bildikleri gibi bilürler. Ve anları gördükleri gibi görürler. Fakat siz sefele kibr ü hinden ve ukûl-i za’îfe erbabından olduğunuz içün o hakâyıkı size izhâr itmezler. Siz de biraz tasfiyye-i bâtın iderseniz o zaman belki anların sözlerini biraz anlarsınız!

(30/B) TÂLİB-İ HAKKA LÂYIK OLAN ŞEYLER

Tâlib-i Hakka lâyık olan şey ibâdât-ı kesîresini kalîl ve kemâlât-i azîmesini sagîr, zünûb ve uyûb-i sagîresini de kebir görmelidir. Eğer böyle yapmaz ise anda maksûda vuslat ümidinin yokluğuna hükm idilir. Keza tâlib-i Hakk Kûr ana bakarak dünyaya müteallik âyetler ile ahirete dâ’ir âyetleri bi’l-mukâyese beynlerindeki nisbeti bilme ve ana göre evkât-i ömrünü şu’ûn ve fünûn-i dünyeviyye ile ulûm ve umûr-ı uhreviyyeye bi’t-taksîm ol veçhile sarf-ı makderet eyle­melidir.

Kur an otuz cüzden ibâretdir, hâlbuki bu otuz cüzden ancak bir cüz mikdârı dünyâya â’id mütebakisi hep âhirete mü’teallikdir. Kuranın bu nisbet üzre nüzûlu de avamın dünyâ ve âhiretle ulemânın dahî ulûm-i dünyâ ve ulûm-i âhiretle o nisbet üzre iştigâl itmeleri lâzım ve vâcib olduğuna tenbîh ve irşâd içündür. Nüzûl-i Kur an hakkındaki tefekkür, bu mütâlâa dahî vâridât-ı Hak’dan bir varide olub, hâkîkat-ı hâli daha ziyâde bilen ise ancak Allâh’dır!

(31/A) ESMA VE SIFAT VE EF’ÂL-İ İLÂHİYYE’NİN EŞYADA ZUHURU

Esma ve sıfat ve ef al hepsi isti’dâdâta tâbi’dir. Yani ilm, kudret, irâde, semi’, basar gibi sıfatlar ve halk, tekvin, terzîk, ihya, imâte, gibi fi’iller ve bunlardan müştak kılınan isimler eşya ve mezâhirde zuhur itmekde ve fakat bunların zuhuru kendi kendilerine değil bu mezâhirdeki isti’dâdât sebebiyle husule gelmektedir. Eğer isti’dâdât olmasa idi, bunların birisi zuhur etmez idi. Sırr-ı kader de buna mübtenîdir. Hamd olsun Cenâb-ı Hakka ki, beni şu umûr-î daki­kaya muttali’ eyledi. Çünki bu dekâyıkın bana zuhuru ne bir kitâb mütâla’asiyle, ne de bir muallim sûrîden ahz suretiyledir!

YİNE CENNET VE ÂDEM

Cennet, âlem-i melekûtden ibaret olduğu gibi, Âdem aleyhi’s-selâm’ın andan hurucu da bi’t-tedrîc tekâsüf iderek, nihayet şu sure­ti ihraz eylemesinden ibâretdir!

(31/B) ULEMÂ-İ ÂHİRET’İN KİTÂB [VE] SÜNNET’DEN AHKÂM-İ UHREVİYYEYİ İSTİNBÂT EYLEMELERİ

Fukahâ şu’ûnât ve muamelât-ı dünyeviyyeye müteallik mesâ’il-i fıkhiyye’yi kitâb ve sünnet’den istinbât eyledikleri gibi ulemâ-i âhiret de âhirete müteallik umur ve vekâyii kitâb [ve] sünnetden ahz ü istinbât eylemişlerdir. Binâenaleyh tarîk-i âhiret ve tefâsiline muttali’ olmak ve ahvâl-i âhireti bi-hakkın bilmek arzusunda olan bir kimseye ehl-i âhiretin musannafât ve müellefâtını mütâlâa be­hemehal lâzımdır. Mesâ’il-i fıkhiyyeyi bilmek talebinde bulunan bir kimseye her hâlde kütûb-i fıkhiyyeyi mütâlâa lâzım olub “Ben de anlar gibi bir insanım, anlar kitâb ve sünnetden ahkâm istinbât et­tikleri gibi ben dahî iderim, anların kitâblarını mütâlâa ya hîç de mecbur değilim” dimek lâyık olmadığı gibi ahkâm ve ahvâl-i âhireti bilmek arzusunda bulunan bir âdem’de ehl-i âhiretin musannafât ve müellefâtını mütâlâa lâzım olub, (32/A) “Hümü’r-rical nahnu’r-ri­câl” [onlar da adam biz de adamız] da iyyesine düşmek lâyık değil­dir. Çünkü ba’zı kümmelîn müstesna olduğu hâlde bu fikr tazyî’-i ömrden ibâretdir?

İDRÂK “HAKK”IN TARÎK-İ ESLEMİ

Zât-ı Hakk-ı, hüviyyet ilâhiyyeyi göz ile idrâk mümkün değildir. Vâkı’a muhabbet-i ilâhiyye ile alûde olmak bir arife bazen Cenâb-ı Hakk gayr-i ma’rûf olan bir suretle tecelli ider. Fakat bu pek nâdirdir. Binâen aleyh bu bâbda i’timâd olunacak şey tasfiyye-i kalbdir. Çün-ki kalb safî oldukda hâsıl eylediği nûr-i marifet sayesinde kendisine “Hakk” sûret-i mahsûsa ile değil belki sûret-i hakîkıyyesi ile tecellî eyler. Ve bu hâlde hakikat zahir ve reyb ve şekk bi’l-külliye zâ’il olur gider!

BİR KİMSENİN “ENA’LLÂH” DEMESİ SAHİH MİDİR?

Şecer’in “İnnî ena’llâh” dimesi, bir insân bu sözü söyledikde istib’âr olunmayacağına bir tenbîh ve belki de bu sözün insândan kabûlu evlâ bi’t-tarîk olacağına bir delildir. (32/B) mademki bütün âlem sûret-i Hakk’dan ibâretdir, bu hâlde her kim ve hangi şey “ben Oyum”dir ise bu söz bilâ şekk sâdıkdır. Çünkü buradaki “ben” lafzı cüz’-i âlem olan ve mazhar-ı nutk-i insanî bulunan şahsa, zâta değil belki sûret-i âlemin sahibi olan “Hakka işâretdir. Bunu bir misâl ile tavzih idelim. Zeyd tekellüm idüb “Ben Zeyd’im” dediği zaman bu söz sâdıkdır. Hâlbuki buradaki “ben” lafzı bir kıt a lahmden ibaret bulunan lisâna değil belki Zât-ı Hüviyyet-i Zeyd’e işâretdir. İşte bir insanın “bir şey’in” “ena’llâh” demesi dahî bu kabildendir. Ya’nî bu söz dahî bilâ-şekk sâdıkdır. Zîrâ buradaki “ene” lafzı şecere veyâhûd o insâna değil belki o suretlerin sahibi olan Cenâb-ı Hakka işâret­dir. İşte bu i’tibâr ile şecer’in, insanın değil hattâ her zerrenin bile “ena’llâh” dimesi bilâ şekk sâdıkdır. Şurasını da ihtar idelim ki lisân “Ben Zeyd’im” cümlesini tekellüm etdikde bu söz sâdık olduğu hal­de başka bir kimsenin “bu lisân-ı Zeyd’dir” veyâhud “Zeyd o lisân­dır” dimesi sahih olmadığı gibi bir şecer veyahûd bir insân (33/A) veya başka bir şey dahî “Ena’llâh” dedikde bu söz dahî sâdık olduğu hâlde diğer bir kimsenin o insana ve yâhûd o ağaca veyâhûd o şey’e “İşte O Allâh’dır” ve yâhud “Allah” odur; demesi dahi sahîh olmaz. Resûl-i Ekrem’in: “Kâna’llahü velem yekûn mâ’ahu şey’ün” ilâh “kavli” de mertebe-i vâhidiyyet’e “Allah” ıtlak olunacağına delâlet ider. Zîrâ bi’l-cümle eşya o mertebeden i’tibâr olunabilür!

KEVN Ü FESÂD

Kevn ü fesâd maddeden bir suretin zevâliyle yerine diğer bir su­retin hudûs ve arazından ibaret olub bu da ezelî ve ebedîdir. Binâen aleyh dünyâ ve âhiret bir emr-i i’tibârî olub süver-i zahire dünyâ-i fâniyye, süver-i bâtına da âhiret ve ukbâdir. Dünyâ ve âhiret ikisi de ezelen ve ebeden mevcûddur. Fakat i’tibâr-ı galibe olduğundan dünyâya fâniyye âhirete de bâkiyye nâmı virilmişdir?

HÛR VE KUSUR VE CİNÂN

(33/B) Kümmelîne [kamiller] hâsıl olan lezâ’iz-i akliyye ve kemâliyye lezzât-ı hûr ve kusur ve cinân’a teşbih olunarak bunların isimleri lezâ’iz-i mezkûre içün isti are idilmiş ve bu da mücerred ol lezzetleri fehm ve idrâkden kasır olan ukûl-i nâkısa-i câhiliyye’ye bir dereceye kadar tefhîm-i hikmete binâ kılınmıştır. Zira eğer bu lezâ’iz doğrudan doğruya tasrîh idilse idi, ukûl-i kâsıra erbabı ânlardan i’râz iderek lezâ’iz-i dünyeviyyeyi tahsile koyulacaklar ve bu hâllere o ma’bûd-i azamı bi’l-külliye unutacaklar idi. İmdi lezâ’iz-i kemâli-yeden hûr ve kusur ve cinân ile ta’bîr buyuruldu. Tâki ukûl-i kâsıra ashabı ânlara iştiyak itsünler de Hakka vuslat içün baliğ hükmüne girince ya’ni hakikati anlayıncaya kadar ibâdât ve ta at ile iştigâl ide­rek bu tarîkle “Hakk”ı idrâk eylesünler. Eğer böyle yapılmamış olsa idi tarîk-i Hak ihmâl idilmiş olur idi. Fi’l-vâki’ Hak vuslat içün ev­velemirde bundan başka bir sebeb ve bir delîl yokdur. Zira ukûl-i kâsıra erbabı ancak lezâ’iz-i hissiyeyi idrâk idebildiklerinden ibâdât ve Uata terettüb eyleyecek (34/A) olan lezâ’iz-i akliyyeden hûr ve kusur gibi şeyler ile tabir olunur ise ânlar ol lezâ’iz-i hissiyeye neyl-i Ümid ile ibâdât ve mücâhedât ile uğraşa uğraşa bi’t-tedrîc kesb-i ke-mâlât idereknihayet min gayr-i kasdin Hakka vâsıl olurlar!

Cenâb-ı Hakk hakkı söyler ve halkı tarîk-i Hakka hidâyet eyler. Resûl-i Ekrem’in “-İnsanların mâlik oldukları şeyden ictinâb it ki inde’n-nâs makbul olasın ve Allah’a mahsûs olan kibriyâ ve azamet sıfatlarından ihraz eyle ki inda’llâh mahbûb olasın” diye buyurduk­ları hadis-i şerifleri de beyân-ı hidâyete işaretdir.

El-hâsıl taraf-ı ilâhîden beyân olunan va’d ve va’îdin cümlesi hak-dır. Fakat iş anları anlamakdadır.

“MÛTÛ KABLE EN TEMÛTÛ” HADÎSİNE DÂİR BAZI MUTÂLA’AT

“Ölmezden evvel öl ki ebedî Hayy olasın” buyuruldu. Bu kelâm ber-vech-i âtî vücûh ile tefsir ve tevcih olunur. Evvelen: ölmezden evvel ölmekden maksad, lezâ’iz-i dünyeviyye ve şehevât-i hayvâniy-yeden ictinâb olub hadis-i şerif “Lezâ’iz-i dünyeviyye ve şehevât-ı hayvâniyyenden (34/B) ictinâb it ki ezelen ve ebeden vücûd-i hakîkî mevcûd ve hayât-i ebediyye ile Hayy olasın” meâlindedir. Lâkin insanlar hayât-ı dünyeviyyeyi ziyâde sevdikleri içün o misül-lü hayâta rızâ ve rağbet göstermezler. Saniyen: “Ölmezden evvel öl dimek” Ahlâk-ı ilâhiyye ile tehalluk it” dimekdir. Bu halde hadîs-i şerif “Ahlâk-ı İlâhiyye ile tehalluk it ki ba’de’l-mevt evsâf-ı cemilen ile’l-ebed yâd olunarak Hayy-ı daimî hükmünde olasın” mealini müfîddir. Sâlisen: Ölmezden evvel ölmekden maksûd “Fena fî’llâh mertebesi’ne vâsıl olmak ve Allâh’dan başka bir şeye vücûd isnâd itmemekdir. Binâenaleyh hadîs-i şerif “Kendi varlığını selb idüb se­nin yenâbi-i vücûd-i ilâhî’den bir yenbu’ olduğunu bil ve Hakka bilâ isneyniyet kesb-i ittisal eyliye ki ebediyyen Hayy olasın” müfâdındadır. Fî’l-hakîka bu mertebeye vâsıl olan bir sâlik nazarında ancak bir vücud kulûb bu vücûdun adem ile ittisâfı ise muhaldir!

EBVÂB-I CENNET

Cennetin sekiz kapısı olduğuna dâ’ir ba’zı ahbâr vârid olmuş (35/A) ve bunun vechi dahî bize şu yolda zuhur eylemişdir. Arş-ı Cennet felek-i sevâbitde zemîn-i Cennetdir. Felek-i sevâbitin maka-dı da sakf-ı nârdır. Binâenaleyh ikisinin tahtında bulunan eflâkdan her biri bir bâbdır. Bu hâlde cennetin sekiz ve cehennemin yedi ka-pusu olduğu şübhesizdir. Çünkü felek-i atlasın ya’nî arşın tahtında sekiz felek vardır ki felek-i sevâbit, felek-i zuhâl, felek-i müşteri, fe­lek-i merîh, felek-i şems, felek-i zühre, felek-i utarid, felek-i kamerdir. İmdi felek-i sevâbitin: makadı sakf-ı nâr olunca ânın tahtında yedi felek bakî kalır ve binâen-aleyh her felek bir bâb i’tibâr olunur. Ve bu hâlde cennetin sekiz, nârın da yedi kapusu olduğu tezahür ider.

Bu bahsi yazdığım sırada tefe ul içün mushaf-ı şerifi elime aldım, keyfe ma ittefâk açdım: “İnne’llezîne kezzebû bi-âyâtinâ v’estekberû anhâ lâ tufettahu lehüm ebvâbü’s-semâ’i ve lâ yedhulûne’l-cenneteh” âyet-i kerîmesi zuhur eyledi. Bu âyet “âyetlerimizi tekzîb ve ânlar ile amel ü i’tikâdda istikbâr idenlere ebvâb-ı cennet olan semâvât açıl­maz” me alini (35/B) müfîd olduğundan bizim dediğimiz şeye dahi bi’l-işâre delâlet ider;

A’MÂL-İ ZAHİREDEN MAKSAD-I ASLÎ

Tertîb-i fevâ’id hakkında muhtelif sûretde bir takım ahbâr vâ­rid oldu. Bunların bazıları tertîb-i mezkûrun vücûbuna, bazıları da adem-i vücûbuna delâlet itdi. Birinciye Ebû Hanîfe, ikinciye de Şâfi’î zâhib oldu. Kezâlik teşehhüd duası hakkında da muhtelif eserler vürûd eyledi. Bu eserlerin teşehhüdde kelâm-ı nâsa müşabih sözler ile duanın cevazına bazıları da adem-i cevazına delâlet itdi. Ve bu burada da birinciye Şâfi’î, ikinciye de Hanefî kâ’il oldu. İşte bu minval üzre sa ir bir takım a’mâl-ı zahire hakkında dahi birçok âsâr-ı muhtelife vürûd eyledi.

Böyle bir takım a’mâl-ı zahire hakkında âsâr ve ahbâr-ı muhte-lifenin sudur eylemesi ise asıl matlûb ve maksûdun a’mâl-i zahire değil belki anlar vâsıtasiyle husule gelecek olan tasfiyye-i bâtın ve tehzib-i ahlâk olduğuna ve bu bâbda asıl dikkat ve ihtimamın ancak bunlara ma’tûf olması lâzım geldiğine delâlet ider.

(36/A) Çünkü a’mâl-i zahire maksûd bi’z-zât olsa idi, amel-i vâhid hakkında muhtelif sûretde eserler vürûd itmez idi. Fakat asıl maksad tasfîyye-yi bâtın ve tehzîb-i ahlâk olub, bunlar ise her ne su­retle olur ise olsun ale’l-ıtlâk ibâdet-i bedeniyye ve a’mâl-i zahire ile husule geleceğinden tertîb-i fevâ’id ve sâ’ire gibi bir çok ibâdât ve a’mâl-i zahire hakkında muhtelif sûretde âsâr ve ahbâr şeref vurûd ve BÜnûheylemişdir. Lâkin ulemâ-yı zahir “aslaha umuru’llahi Te’âlâ”, hâtını terk idüb kışra itimâd itdiler. Hattâ ekserisinin bâtınları şakk edilse hubb-i dünyâ ve hubb-i riyâsetden başka bir şey bulunmaz. Hazzelehumu’llâh!

KIYAMET

“Yes’elûneke ani’l-cibâli fekul yensefuhâ Rabbî nesfen feyeze-ruha hâ kâ an safsafân lâ terâ fîhâ ivecen emtâ” kavl-i şerifi âhir za­manda “Hakk” zahir olub, tevhîd şüyu’ bulacağına ve binâ’en-aleyh ândan sonra hükm ancakzât-ı vâhid içün (36/B) olacağına işâretdir. Çünki Resulü Ekrem halkı tevhîd-i sırf’a davet itdi. Sırr-ı tevhîdde ahkâm-ı sıfata hacet bırakmadı. İbâdât ve tâ’at ise “Allah’a ve “Rah­man” isimleriyle müsemmâ olan zâtın ahkâmını kabule isti’dâd hâsıl itmek hikmetine mebnî idi, halbuki enbiyâ-yı sâlife’nin şerâyi’i ah-kâm-ı sıfâtdan hâli değiller idi. El-hâsıl bu âyet-i kerîme âhir zaman­da ahkâm-ı sıfat artık bâtıl olub, yerine ahkâmı-ı Zât kâ’im olacağına tenbîh ve işâretdir ki, kıyâmet-i kübrânın manâsı dahî budur. Hakk Te’âlâ bu âyette ahkâm-ı sıfatı cibâle, anların mahv ve izâlede cibâlin kum gibi olarak savurulmasına teşbih itmiş ve ba’dehu müşebbehün bihe mevzu’ olan elfâz-ı müşebbihete isti’mâl eylemişdir!

SEMÂ VE ARZ

Hakk Te’âlâ Hazretleri sûre-i Enbiyâ’da: “Evelem yerallezîne ke­ferû enne s-semâvâti ve’l-ardi kâneta retkan fe feteknâ hümâ” buyur­du. Müfessirîn bunu tefsirde “Evvelce semâ ile arz bitişik idi. (37/A) Ba’dehu biz anları yekdiğerinden ayırdık” diye tefsir eylediler. Ben derim ki semâvât Âlem-i Melekûte, arz da Âlem-i mülke işaret olub, insanlar ise bu ikisini dahî cami’ olduğundan bu âyetdeki semâ ile arzdan maksad insandır. Binâ’en-aleyh âyet-i kerime nutfede, ra­himde âlem-i melekût ile âlem-i mülkte muttasıl idi. Ba’dehû biz o mazhara nefh-i rûh iderek ânları yek diğerinden tefrik ve o mazhar-da âsâr-ı Mülk ve melekûti izhâr eyledik” mealini müfîddir!

VELAYET

Velayet, muhâbbet-i İlâhiyyenin kalbe cidden hulûliyle kalbin hubb-i dünyâdan bi’l-külliye hâli olmasından ibâretdir!

İHYÂ-İ ULÛM VE KİMYÂ-YI SA’ÂDET GİBİ BAZI KİTAPLAR

“İhyâ-i Ulûm” ve “Kimyâ-yı Se’âdet” gibi bazı kitâblar ilm-i tah­kiki ile ilm-i taklîdî arasında birer berzahdır. Bu tarîk-i berzah irşâd-ı âlem içün güzel bir tarîkdir. Zira halkın ibtidâ-yı emirde tahkîk-i mahza kâbiliyyeti yoktur. Binâ’en-aleyh eğer ibtidâ ânlara (37/B) hakâyık tasrîh idilür ise tabiatları kabûl-u Hakk’dan imtina iderek yâ dalâletde kalırlar veyâhud bu hakâyık erbabını tekfire kadar va­rırlar. Halbuki bu tarîk berzah mümtezic bir tarik olub, min vechin muvafık min vechin de muhalif olduğundan ibtidâ-yi emr’de bu tarîke sülük iderler ise bu sayede kesb-i isti’dâd iderek, yavaş yavaş Hakk’ı kabul iderler. Ve o zaman tarîk-i mezkûrun bir âlet-i sayd ol­duğunu anlarlar!

EL-CİNNET

“El-cinnet”ü ta’bîr-i Kur anîsi melâ’ikeye, şeyâtîn ve iblise şâmil bir tabirdir. Bunların kâffesi de âlem-i ecsâmdan değil, âlem-i er-vâhdan olub, âlem-i ervah ise ecsâmdaki kuvâ-yı külliyye ve kuvâ-yı cüz’iyyeden ibâretdir. İnsanı Allâh’u Te ala ya takrîb eden kuvâ­ya Melâ’ike ve Allâh’dan teb’îd ve dünyâya takrîb eyleyen kuvâ ‘ya da şeyâtîn tesmiye olunmuşdur. Bizim “el-cinnet” lâfzı melâ’ike ve şeyâtîne şâmildir” sözümüze delil ise “Ve ce’alû bi niyyete ve beyne’l-cinneti nesebâ” kavl-i şerifidir. Çünkü bu âyet “küffâr, Al­lah ile cinn arasında neseb isbât ettiler, (38/A) cinler Allah’ın kızları olduklarına kâil oldular” dimek olub, küffâr ise “Allah’ın kızları” nâ­mını cinn ve şeyâtîne değil belki melâ’ikeye virdiklerinden, şu âyet: “el-cinnet” lafzının melâ’ikeye dahi ıtlak olunduğunu ta’bîr-i diğerle Melâ’ikenin “el-cinnet” lâfzının medlûlâtı cümlesinden bulunduğu­nu kat’iyyen ifâde ider!

ME’ÂD

“Me’âd” hakkında şerefnüzûl iden “Feenzelnâ bihi’l mâ’e ve ah-recnâ bihi min küllî’s-semerâtı kezâlike nahrucu’l-mevtâ le’alleküm tezzekkerûn” âyet-i kerimesi, semerât-ı zahire ve keennehu semerât-i fâniyye’nin misli olub, aynı olmadığı gibi ebdân-ı hâdise’de ebdân-ı fâside’nin misi ü müşabihi olub, aynı olmadığına delâlet itmekde-dir!”

VAHDET-İ VÜCÛDA DİĞER BİR BURHAN DAHA

“Mâ halkuküm ve lâ ba’süküm illâ kenefsin vahide (tin) kavl-i şeri­fi a’lâsiyle, ednâsiyle, gaybiyle, şehâdetiyle, el-hâsıl her işiyle bütün âlemin şahs-i vâhid gibi olduğuna ve binâ’en-aleyh te’addüd-i eşya te’addüd-i a’zâ gibi olub, a’zânın te’addüdü şahsın vahdetine (38/B) gayri mâni’ olduğu misillü, eşyanın taaddüdü de Haklan vahdetine gayr-i münâfî bulunduğuna işaretdir.

HAKÂYIK-I EŞYAYA KESB-İ ITTILA

Hakâyık-ı eşyaya vukuf ve riyâzât-ı bedeniyye ve mücâhede-i mutlakayye ile hâsıl olur. Ve fakat ezminenin, emkinenin ihtilâfı ha­sebiyle envâ’-i mücâhedâtin tesiri dahî ihtilâf ider. İşte bunun içün şerâyi’de ihtilâf görülür. Enbiyâ ve rüsül-i kiram hazerâtının ahvâl-i seniyyeleri de buna delâlet ider. Çünki ânların şeri’atleri fürû’ cihe-tiyle yekdiğerinden muhalif olduğu hâlde, usûl cihetiyle beynlerin-de asla farkyokdur! Binâ’en-aleyh cümlesi “Hakk”dan Hakk üzerine bas ve irsal buyurulmuşlardır!

“MEN KALE ‘LÂ İLAHE İLLALLAH’ DAHALE’L-CENNETE”

Resulü Ekrem (sallalâhû aleyhi ve sellem)’in (“Lâ ilahe illa’llâh” diyen cennete girer.) kavli vücûh-i âti ile tevcih ve tefsir olunur. Evvelan: Buradaki (39/A) cennetden maksad hûr ve kusur ve sâ’ire ile müzeyyen olan Dârü’s-sevâb’chr ki, cennetin ma’nâ-yı meşhuru dahi budur. Saniyen: Bu­radaki cennet hısn-ı emân hâletden kinayedir, küffâr, kati ve esaret ve nehb ve gârât ve darb ve mukâtelât ile ta’zîb olundukları ve islâm olanlar ise bu azâbdan halâs buldukları içün Resül-i Ekrem (sallallâhû aleyhi ve sellem) “Men kale ilâh….” buyurub, kelime-i tevhidi ityân eyliyenin bu azâb­dan bi’t-tahallu hısn-ı emân cennete dâhil olacağına imâ ve bağçe dimek olan “cennet”i o hısn haletinden kinaye kılmıştır. Sâlisen: Bu­radaki cennet “setr ü seyr” manâsına olub Hadîs-i Şerif: “Kelime-i Tevhîd’i ityân iden kimse kendisini bi’l-cümle gavâ’il ve mesâibden himâyet ve siyânet itmiş olur,” me alini müfîddir. Râbi’an: Buradaki, cennet, cennet-i vechiyye, yani “Zâtiyye”den ibaret olub, Hadîs-i şerif: “Kevneyn-i âlemeyn’de Allâh’dan başka bir mevcûd olmadı­ğını bilen kimse cennet vechiyye-i Sübhâniyye ve Zât-ı İlâhiyeye’ye dâhil ve vâsıl olur” dimekdir. Hâmisen; Buradaki Cennetden mak­sad Vücûd-i Bâkî-i Firdevsî (39/B) olub, Hadîs-i şerif: “Fena fî’llâh mertebesine vâsıl olarak vücûd-i zulmânî cehenneminden bi’t-ta-hallus Vücûd-u Bâkî-i Firdevsî’ye dâhil olur” meâlindedir. Sâdisen: Buradaki cennet, merâtib-i şerife ve makâmât-ı Âliyye manâsına olub, Hadîs-i mezkûr: “Kelime-i Tevhîd’i ityân iden kimse, kemâlât-ı şerife ve merâtib-ı Aliyye’ye nail olur” ma’nâsını müfîddir. Zîrâ her hâlet-i hasîse ve deniyye’ye “Cehennem” tesmiye olunduğu gibi, her hâlet-i şerife ve mertebe-i âliyyeye dahi “Cennet” tesmiye olunur. Hâlet-i Tevhîd bir hâlet-i şerife ve hâlet-i işrâk’da bir hâlet-i hasîse ve deniyye olduğundan “La ilahe illa’llâh” diyen bir âdem bilâ-şekk hâlet-i hasîse’den bi’l-hurûc, hâlet-i şerîfeye duhûl itmiş olur. El-hâ-sıl dünyada olsun âhiretde olsun, her hâlet-i şerîfeye “Cennet” ıtlâ-kı sahîh olduğu gibi her hâlet-i kerîhe ve rezîleye de “Cehennem” (nâr) ıtlâkı sahîhdir. Binâ’en-aleyh kütüb-ü semâviyyede vasf olu­nan “hûr”, “kusur” ve sâ’ire hep bu dediğimiz şeylerin suretlerine hami idilür. Buna rü’yâ-yı sâdıka dahî delâlet iden (40/A) Bir âdem âlem-i manâda kendisinin müzeyyen bir bağ-çede yâhud âlî bir köşkde bulunduğunu görür ve bu hâl ânın bir mertebe-i âliyye ve bir hâlet-i şerîfe’ye vâsıl olduğuna delâlet ider. Ve fî’l-vâki’ biraz zaman sonra o âdem mutlaka bir hâlet-i şerîfeye ve mertebe-i âliyyeye vâsıl olur. O zaman mukaddemen görmüş oldu­ğu bağçenin veya köşk’ün işte bu hâletden bu mertebeden ibaret bu­lunduğunu anlar. “Nevm” denilen şey de bir “Mevt-i sagîr”den iba­ret olduğundan müşâhedât-ı nevmiyyenin, müşâhedât-i uhreviyye cinsinden olmasını iktizâ ider. İmdi makâmât ve hâlât-i mezkûreye mütenâsib olan suver-i nevmiyye süver-i uhreviyye cinsinden oldu­ğu sabit olunca kütüb-ü semâviyyede zikr ve vasf olunan cennet hûr, kusur nâr azâb ve sâ’ire gibi şeylerin herbiri kendisine münâsib bir makam ve bir hâlete işaret olduğu bilâ şek taayyün ider. Bu didi-ğim şeyden tenebbüh it de âhiretin, cennetin, nârın, hûrun, kusurun neden ibaret olduklarını bil, gaflet itme (40/B) fakat bu hakâyıkı bi’l-mütâla’a vâkıf-ı esrâr-ı hakikat ve mu’tekıd-ı Hakk-ı hakkâniy-yet olduğun zaman dahî zinhar ibâdât ve tâ’ati terk eyleme, zîrâ ma arif-i hakîkiyyenin mükâşefât-ı yakîniyyenin kemâlât-ı aliyyenin makâmât-ı şerîfenin menşe’î ancak riyazet ve ancak ibâdetdir. Öyle ise sakın aldanub da “Dünyâ ve âhiret ve huri ve cennet bunlardan ibaret olunca ibâdât ve riyâzâta hacet yokdur” dime, zira bu sözle­ri söyliyen bir âdem hem dâl hem de mudil olub, katli mübâhdır. Sâbi’an: Buradaki “Cennet” mestur manâsına olub, hadîs-i mezkûr “Kelime-i tevhidi ityân iden kimse mahsûsda bi’l-hurûc gayr-i mah­sûsa duhûl eyler. Ya’ni hiss-i zahiri ile hiss olunan asnâma ibâdetden fariğ olarak hissen idrâk olunmıyan Zât-ı Hakka ibâdetle meşgul olur” mealindedir. Şol zikr olunan vücûh ile Resûl-i Ekrem’in “İnne li’l-Kur ane zahren ve batnan ve libatnihi batnan ilâ seb’ati ebtunin” kavl-i şerîfiyle beyân buyurduğu bütûn-ı seb’a tamâm oldu.

Çünki Resulü Ekrem “Bütûn-i Seb’anın Kuran hakkında câri olduğunu (41/A) ihbar buyurmuş ise de kendileri mazhar-ı cevâmi’ül-kelim olduklarından ânın her kelâmı hikmet nisabında ve ale’l-husûs kendilerine vahy olunan ve binâ’en-aleyh Kuran hük­münde bulunan şu hadîs-i şerif de bütûn-i mezkûrenin tahakkuku şübhesizdir. Hattâ bu hadîs-i şerîf “Cevâmi’ü’l-kelim”den olduğu içündir ki avam ândan vukû’u mümkün olmayan bir takım şeyler anlamış ve bu da “Allah” ile “Râsihûne fî’l-‘ilm”den ma adâ kimsenin bilemiyeceği bir hikmete binâ kılınmıştır ki, bütün umûma karşı şe­ref vârid olan bir şeri’atin de böyle olması muktezâ’-yi maslahatdır. Ba’zı kimseler vahiyde, şeri’atde i’vicâc görüyorlar ise de bu i’vicâc vahiyde, şeri’atde değil kendi his ve idrâklerindedir. Her nebiye ge­len vahiy bi’l-cümle muhtemilâtiyle zahiriyle bâtınıyla maksûddur.

DECCÂL VE KIYAMET VE DABBETÜ’L-ARD

Zamân-ı Resul aleyh’is-selâm’da ba’zı nâs, Kur andan hadîsden anlamış oldukları “Deccâl”, “Kıyamet”, “Dâbbetü’l-ard” ve sa ire gibi şeylerin kendi zamanlarında zuhuruna muntazır (41/B) oluyorlar idi. Nitekim anların bu intizârları meşhur ve kütüb-i mufassalada mesturdur.

Sonra müte’ahhirîn dahî kendi zamanlarında bunların zuhuruna muntazır oldular hattâ, bu bâbda bir çok kitâblar dahî tasnif ve te’lîf eylediler. Bunlardan bazıları o şeylerin hicretin üç yüz senesinde bazıları da zamân-ı Mehdî de zuhur ideceğini ve zuhûr-i Mehdî’nin de yediyüz ile sekizyüz arasında vukû’a geleceğini tevkît ve ta’yîn itdiler.

Hâlbuki hicret-i seniyye’nin sekizinci asrının nısfına doğru te­karrüb etmiş olduğumuz hâlde anların tahayyül etmiş bulundukları şeylerden hiç birisi zuhur etmediği gibi bundan sonra daha nice bin seneler dahî mürur idecek ve yine o şeylerden hiç birisi zuhur eylemiyecek. Kezâlik anların zu’m itdikleri gibi haşr-ı ecsâd dahî asla vuku a gelmiyecekdir!

Beyt:

Sevfe tera izâ incelel-gubâru

Eferesi tuhibbuke em hımâru

[Toz duman ortadan kalkınca, altındakinin at mı yoksa eşek mi olduğunu anlayacaksın.]

Ya Rab kelimât-i tâmmen ve nüfûs-i kamilen hürmetine nâr-ı cehen­nemden sana sığınıyorum.

(42/A) ALLAH MUHÎT-İ ÂLEMDİR

“Va’llâhu min veraihim muhît” kavl-i şerifi Hakk Te’âlânın bi’z-zât bütün kâ’inâtı muhît olduğunu ifâde etmiş ve hakikat ve nefsü’l-emr de bundan ‘ibaret bulunmuşdur!

Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemi muhît olması Zeydin kendi azasını muhît olmasına benzer. İmdî a’zâ-yı Zeyd’den bir uzuv hareket it-dikde veya bir iş yapdıkda o hareketin o fi’ilin fâ’ili o uzuv değil belki o uzvun sahibi olan Zeyd olduğu ve binâenaleyh a’zâ mezâhir-i âsâr ve ef alden ibaret kaldığı gibi ecza ve efrâd âlemden bir cüz ve bir ferd dahî hareket itdikde veya bir iş yapdıkda o hareketin o fi’ilin fâ’ili dahî o cüz veya o ferd değil belki Allah olub, ecza ve efrâd hep mezâhir-i asardan ibaret kalmışdır.

Kezâlik a’zânın taaddüdü ile taaddüd-i Zeyd lâzım gelmediği gibi ecza ve efradın taaddüdü ile de Allah’ın ta’addüdi lâzım gel­mez ve bu hâlde Allâh’dan başka fâ’il-i sâmi müteharrike olmadı­ğından (42/B) hiç şübhe edilmez bunu birazda şöyle îzâh idelim. Zeyd a’zâsından ibaret değildir. Belki a’zâ Zeyd’in mezâhiridir. Zeyd her uzuvda o uzvun isti’dâdına göre zuhur ider. Ve anda bir eser izhâr eyler. Meselâ elde “batş” bir şey’i şiddet ve kuvvetle ahz itmek ayakda “Meşy” lisânda tekellüm, kulakda “sem”‘ zuhura gelir. Binâ’en-aleyh mâşî, sâmî’ ne ise mütekellim-i batş dahî odur. Yoksa bunları beyân kendilerinin mahall-i zuhurları olan a’zâlar değiller­dir. Görülmez mi ki Zeyd bir şahsı darb ettiği vakit o şahs-i madrûb “beni Zeyd darb itdi” der. “Zeyd’in eli” ve yâhûd “ayağı darb etti” dimez. Binâenaleyh asıl Zeyd tecezzi ve inkisâmı gayr-i kabil bir şey olub, tecezzi ve inkısamı kabul iden şey ancak beden ve a’zâdır. Fa­kat tecezzi ve inkisâmı kabul iden beden-i mahsûs da zuhur etmiş ve halbuki hissen beynlerinde fark olmadığı içün o bedene “Zeyd” denilmişdir. Yoksa hakikat ve nefsü’l-emr’de Zeyd beden değil bel­ki bizim dediğimiz şeyden ibaretdir, bunun (43/A) içün der ki bir uzuv tekellüm veya birisini darb yahud bir sadâ istimâ’ eyledikde veya bir mahalden diğer mahalle gitdikde bunların hepsi şey’-i vâhid olan hakîkat-i Zeyd’e isnâd olunur. Herhangi bir uzuv tekellüm idüb “Ene Zeyd” dise bu söz sâdık olur. Ve bundan “Zeyd”in taaddüdü lâzım gelmez.

İşte Hakk Te’âlâ dahî mahlûkâta nisbetle böyle olub o mezâhir-de zuhur itmiş ve her mazhardan sudur iden eserin müessiri dahî o mazhar değil belki anda hasebü’l-isti’dâd zuhur itmiş bulunan Hakk Celle ve Alâ Hazretlerinden ibaret bulunmuş ve mezâhirin taaddü­dü ile Cenâb-ı Hakk’ın taaddüdü lâzım gelmiyeceği dahî kat’iyyet hükmünü almışdır. Öyle ise bu âlemde Allâh’dan başka ka’il, fâ’il, sâni’, mâşî, yokdur. Benim bu hakâyıka vukufumu istib’âd itme. Zîrâ Hakk Te’âlâ “Velev enne ehle’l-kurâ âmenû vettekû le-fetehnâ aleyhim berekâtin mine’s-semâ’i ve’l-ard” buyurmuş ve buradaki (43/B) “Semâ” âlem-i melekûte, “arz” âlem-i mülke işaret olmağla nazm-ı kerîm vücûd-i hakîkî erbabı riyazet ve ibâdetle bize teveccüh eyler ise kendilerine âlem-i mülk ve melekût yollarını feth ider. Ve iki âlem’in hakâyıkını kâşif olan ilhâmât-ı ilâhiyye ve vârîdât-ı kal-biyye-yi müyesser kılarız” mealini ifâde etmiştir.

ENBİYÂ VE EVLİYA

Bir “Nebi” veya “Velî”ye kendi zamanında pek az kimseler meyl-i muhabbet ider ve vefatından sonra ise nâsın ana meyi ü muhabbeti yavaş yavaş artmağa başlar. Nihayet herkes anın nebi veya velî olduğunu tasdik eyler bu da ber-vech-i âti esbâb dan neşet ider. Evvelen bir nebi veya velînin kendi zamanında hasûdları bulunur. Ve ekseriya bu hasûdlar erbâb-ı nüfuzdan olur. Bunlar ânın hakkında şurada burada âna mukabele iderler. Halkın ândan nefretini mûcib bir takım sözler söylerler. Halk da bunların sözlerine inanarak o nebi veyâhûd o velîye lâyık olduğu ehemmiyeti virmezler. (44/A) Halbuki O nebî veya velî vefat edince bi’t-tabi’î hasûdlar dâhî bi­rer birer vefat iderek ânın hakkında mûcib-i nefret olan sözler dahî (ecrîcen ortadan zâ’îl ve ânların yerine menâkıb-ı sırfakâ olur. İşte bunun üzerine nâs dahî âna muhabbet ve i’tikâd itmeğe başlıyarak nihayet cümlesi ânın nebî veya velî olduğunu tasdik eyler. Sâniyyen: kesret-i mülakat taklîl-i muhabbete bâdî olduğundan bir nebî veya velî ile kavminin dâima yekdiğerini müşahede etmesi ve birbi­riyle muhâdara ve muhavere eylemesi ânın hakkında muhabbet ve i’tikâdı taklîl ider. Ve bu cihetle zamân-ı hayâtında kendisine pek az kimseler ittibâ’ eyler, vefatından sonra ise bu hâl zâ’il olarak gittikçe kavminin âna muhabbeti, hüsn-i zannı tezâyüd eyler.

Sâlisen: Bir nebî veya velînin meziyyet ve fazileti tedricen zahir olur. Râbi’an: Avâm-ı nâs nübüvvetde, velâyetde vâki’ ve nefsü’l-em-re muhalif birçok şeyler tevehhüm eyler. Nitekim Kitâb-i Mübîn’in delâlet ettiği üzre münkirler Peygamber olan (44/B) Zâtın eki ü şürb itmiyeceğini ve sokaklarda meşy hareket eyliyemeyeceğini ve insândan değil meleklerden olacağını, vukû’u muhal olan bir takım havârıkı izhâr ve icada muktedir olabileceğini tevehhüm eylemişler ve Resulü Ekrem (sallallâhû aleyhi ve sellem) ise bunların zu’m ettikleri gibi olmadığın­dan “Muhammed” de bizim gibi bir insandır, yiyib içiyor, sokaklar­da geziyor, bununla beraber istediğimiz havârikı de izhâr idemiyor, halbuki Enbiyâ-i sâlife böyle değil idiler. Bizim ândan taleb ettiği­miz şeylerin emsalini ânlar ityân ve izhâr ediyorlar idi. Binâ’en-aleyh Muhammed nebi değildir” diye tan itmişler idi. İşte avâm-ı nâs Enbiyâ’nın bu gibi evsâf-ı muhâliyye’yi hâ’iz olmalarını tevehhüm ve tahayyül itdikleri cihetiyle içlerinden zuhur iden bir nebi veya bir velînin evsâf-ı mezkûreyi hâ’iz olmadığını görünce “Enbiyâ-i sâlife şöyle idi böyle idi. Bu ise ânlar gibi değil” diye hemen ânı inkâra müsâra’at iderlerde Enbiyâ-i sâlife’nin dahî o nebî gibi olduklarını bilmezler ve hattâ o ciheti hatır ü hayâllerine bile getirmezler.

(45/A) Halbuki bu münkirler Enbiyâ-i sâlife zamanlarında gel­miş olsalar idi bilâ şekk ânları da inkâr idecekler idi. Nitekim ol za­manlar mevcûd olan avam dahî bunlar gibi olub, şu zu’m-u faside binâen içlerinden zuhur iden Enbiyâ-i izâm Hazarâtını inkâr etmiş­ler idi, el-Hâsıl her kâmilin zamanı mürur ettikde ukûl-i nakısa er­babı ânlara bir takım kemâlât-i muhâliye isnâd ve ânların o evsâf-ı muhâliye’yi hâ’iz olduklarını i’tikâd itmekde olduklarından asırla­rında zuhur iden kâmillerde evsâf-ı mezkûreyi bulamayınca hemân anları inkâra müsâra’at iderler. Ma’a hazâ eğer ânlar kâmilîn-i sâlifeyi görmüş olsalar idi. Ânları dahî inkâr idecekler idi.

Çünki zu’mlarınca enbiyâ ve evliyada bulunması lâzım gelen ke-mâlâtın ekserisini anlarda bulamayacaklar idi. Nasıl bulabiliyorlar ki bu gibi kemâlât o zamanlarda vâki’ olmadığı gibi gerek şimdi ve gerek ilerüde dahî vâki’ olmak sânında değildir. İşte ekseriya avâm-ı nâsın kâmilîn-i hâzırayı inkâr (45/B) ettikleri hâlde kâmilîn-i mâ-ziyye yi i’tikâd eylemeleri bu zikr olunan sebebden nâşîdir. Allah ü a’lem!

TAKSÎM-İ İBÂDÂT

Avâm’ın ibâdâtı âdete, ehl-i sülûkden olan mübtedîlerin ibâdâtı da havf ü recâya, mutavassitînin ibâdâtı da meyl-i makâmât ve vus-lat-ı kerâmâta, müntehîlerinki ise hudûd-i şer’iyye’yi hıfz ü siyânete mebnîdir. Fakat riyâzet-i ciddiyye ve mücâhede-i hakîkîyye’nin nihayeti yokdur. Çünki riyazet ve mücâhede maarif-i ilâhiyyeyi ve “seyr-i fî’Hâh’ı tahsil içün olub, bunlar ise namütenahi olduğundan riyazet ve mücâhede dahî namütenahidir. Binâen-aleyh kelâm ve taksîm-i sabıkımız ibâdât-ı mahsûsa ve tâ’at-ı mukannene hakkında olub, mücâhede-i hakkında değildir!

İNKITA’ İLA’LLÂH

“İnkita İla’llâh” ta’bîri ıstılâh-ı ehl-i tasavvufda tefekkür ve teyak­kuz manâsında müsta’meldir. Bunun da hâsılı tahsîl-i ma’rifetu’llâh içün ala ik-i dünyeviyyeden bi’l-inkıtâ’ garîk-i lücce-i (46/A) tefek-kürât ve teyakkuzât olmakdan ibâretdir. Vâki a ma’rifetu’llâh ancak bu yolda tahsil olunabilür. Şu kadar ki insanlar Allah’ı bi-hakkın bi­lecek olurlar ise içlerinden pek az kimseler ibâdât ve tâ’at ile iştigâl idüb ekserisi ise bunlardan âzâde kalacaklarından Hakk Te’âlâ Haz­retleri anların kalblerini mühürleyerek kendisini ânlara bildirmemiş ve hevâ ve heveslerini kendilerine ilâh, ittihâz itdirerek ululara ânları tâ’at ve ibâdete sevk eylemişdir ki bundaki hikmet ve menfaati an­cak arifin takdir iderler.

SAVM-I VİSAL

“Savm-ı Visal” mekruh değildir. Vâki’a ânın hakkında bir nehiy vârid olmuşdur. Fakat bu nehiy bizim aleyhimize değil lehimizedir. Bu gibi nehiy ise tahrîm ve kerahet içün olmayub belki terfih ve şef­kat içündür. Nitekim usûl-i fıkıhda dahî böylece tasrîh idilmişdir. Binâen-aleyh savm-ı visali terk câ’iz olduğu gibi (46/B) bilâ kerahet fi’il dahî câ’izdir. Eşhâd hakkında nazil olan “Veşhedû zeviy adlin minküm” kavl-i şerifındeki “Veşhedû” emri vücûb içün olmayub, belki terfih ve şefkat içün olduğu ve binâenaleyh terk-i işhâd ile ism ve kerahet lâzım gelmediği gibi savm-ı visal hakkında vârid olan ne­hiy de tahrîm veya kerahet içün değil belki terfih ve şefkat içün olub, gerek fi’iliyle ve gerek terkiyle ism ve kerahet lâzım gelmez.

İmâm Müslim’in silsile-i rivayetini Enes İbn Mâlik Radiyâllahu anh’e ısâl eylediği “Vâsale’n-Nebi Aleyhi’s-selâm fi âhiri şehr-i Ra­mazân fevâsala nâsun mine’l-müslimîn febelagahu zâlike. Fekâle lev-muddelenâ eş-şehru levasalnâ visâlen hattâ yede’ul-mute’ammikûne te’ammukahum.” Hadîs-i şerifi de şu müddeâmızın hakikatine delâ­let ider. Zîrâ bu hadîs-i şerif mantûkunca Hazret-i Resul aleyhi’s-selâm bir Ramazânın âhirinde savm-ı visal itmiş ya’nî iftar etmek­sizin ertesi günün orucuna niyyet eylemişler müslümânlardan bir takım kimselerde bu husûsda kendilerine peyrev olmuşlardır. Bu hâl Cenâb-ı (47/A) Resulü Ekrem’e baliğ oldukda Resulü Ekrem ânların bu fi’illerini takbih itmeyüb belki ekser şehr-i Ramazân’da bizim içün biraz daha uzadılmış olsa idi “Müte’ammikûn” terk-i visal idinceye kadar biz visalimizde devam ider idik” demişdir. Eğer savm-ı visal haram olsa idi, Hazret-i Resul anların bu visallerini tak­bih ider ve “Bir daha böyle şey yapmayınız” diye ânları o fi’ilden men’ eyler idi.

İmdî işte bu hadîs delaletiyle anlaşıldı ki mukaddemen taraf-ı Risâletpenâhî’den “Savm-i Visal” hakkında vârid olan nehiy, nehy-i tahrîm değil belki ehl-i imân ve islâm’ın düçâr-ı külfet olmamaları içün vârid olmuş bir nehy-i terfih ve şefkatdir.

Öyle ise bugünkü orucunu iftar itmeksizin yarınki orucuna vasi itmek isteyen bir kimse içün savm-i visal haram değildir, belki men-dûbdur. Hazret-i Sıddîk’in altı gün, Abdullah bin Zübeyr’in yedi gün ba’zı selefin de üçer gün savm-i visal eylemiş oldukları dahî mervîdir ki, (47/B) bunlar hep o gibi savmın mendûb olduğuna delâlet ider. Ba’zı muttakîlerin de “kırk gün savm-ı visal” ettiği rivayet olunmuş ve hattâ sulehâ “Her kim giceli gündüzlü kırk gün sâ’im olur ise ana âlem-i melekût’dan bir nev’î kudret zuhur iderek, o kimse ba’zı es-râr-ı ilâhiyye’ye vâkıf olur” dimişlerdir!

RÜ’YETÜ’N-NEBÎ
Ba’zı kimseler âlem-i menâmda Resûl-i Ekrem’i görürler ve gör­dükleri suretin hakîkaten Resulü Ekrem’in sureti olduğunu zann iderler. Fakat bu zann bâtıldır. Sâhib-i rü’yâ’nın gördüğü şey’ yine kendisidir. O günlerde Resulü Ekrem’e peyda itmiş olduğu bir münâsebet üzre kendi ruhu Resulü Ekrem’in suretine temessül iderek âlem-i menâmda kendisine görünmüşdür.

Nâ’imin âlem-i rü’yâda gördüğü sair suretler dahî hep bu ka­bildendir. Bir adam hâl-i yakaza’da her kime münâsebet peyda ider veya hangi şey ile iştigâl eyler ise hâl-i nevm’de ânın ruhu (48/A) o kimse veya o şey suretine temessül iderek kendisine görünür. Âlem-i manâdaba’zan sâhib-i rü’yânınba’zan da sâhib-i suretin hâli sâhib-i rü’yâya münkeşif olur. Ve bu bâbda arif ile gayr-i arif arasında min vücûhin fark bulunur. Ez-cümle arif “Ba’de’r-Rab” gayr-i arif ise “Kable’r Rab”dır. Ya’nî arif olanlar bir fı’ilî evvela ve bi’z-zât kendi­lerine isnâd ettikleri hâlde arif olmayanlar her fi’ili evvelen bi’z-zât Rablerine ve ba’de kendilerine isnâd nisbet iderler!

YİNE VAHDET-İ VÜCÛD’A DÂİR BİR KEŞİF

Bir gün hücremde oturmuş ve ser-be-ceyb murakabe olmuş idim. Bu sırada kendimi muztarib bir hâlde gördüm. Nefsimin hâl-i ihtirâk ve işti aide bulunan bir odun parçasında zuhur iden alevin sadâsına müşabih bir sadâ virdiğini işitdim bunu müte akib karşum-da kırmızıya mail bir levn-i ebyaz müşahede itdim. Ba’dehu hiss-i zahirîye avdet ile karşımdaki ocakda (48/B) bir odun parçasının iştial etmekde ve muztarib olmakda ve kendisinden kırmızıya mâ’il beyaz renkde bir ‘alev çıkmakda bulunduğunu ve o alevin rü’yâda gördüğüm alev gibi bir alev olduğunu ve işittiğim sadâ gibi bir sadâ virdiğini gördüm. Bunun üzerine hâl-i murâkebede nefsimde vâki’ olan şey’in işte bundan ibaret bulunduğunu bildim ve hükm ittim ki ocaktaki odun benden ve ben de ândan ibaret olub, ânın savtı benim ve benim savtımda anındır. Kezâlik ânın iştial ve ıztırâbı benim ve benim iştial ve ıztırâbım da ânındır. O gördüğüm üzre işte bu odun­dan zuhur iden alevin levni olub, başka bir levn değildir.

Hazret-i Sıddîk Radiya’llâhü anhü “Her neye bakar isem evvelâ Allâhı görürüm. Hattâ kalbimin nefsimin dahî mezâhir-i ilâhiyye-den birer mazhar olduklarını yakînen bilürüm” dimiş ve bu sözüyle her gördüği şeyde evvelen nefsini müşahede itmekde olduğunu ve ânın da Allâh’dan ibaret bulunduğunu i’tirâf eylemişdir.

(49/A) Zîrâ kuvve-i bâsıra ve kuvâ-yı sâ’ire hep ândan ibaret olmağla kendisi de bilâ şekk ânın aynıdır. Fakat Hazret-i Osman Radiya’llâhü ânhu her ne şeye nazar ider ise evvelen o şeyi ba’dehu Allah’ı müşahede itmekde olduğunu söylemişdir!

BA’ZI HALATIN ZUHURİYLE VAHDET-İ VÜCÛD’A İSTİDLAL

Hava gayet bulutlu olduğu ve şems o kesîf bulutlar altında kalmış bulunduğunu bir gün hücremde oturuyor ve vaktini bir dürlü ta’yîn idemiyor idim. Birdenbire kalbime “Şimdi ikindi ezanı okunacak” hatırası tulü’ itdi. Ve bu hâtıra birkaç kerre tekerrür iderek zihnimde karargîr oldu.

O anda vakt-i asrın hulul itmiş olduğunu bildim. Ve hemen ezan sadâsını dahî işitdim, gaybı biliş ise ancak o ya’ni “Allah” olduğun­dan kendimin Allâh’dan başka bir şey’ olmadığını işte bu hâdise ile de bi’l-istidlâl anladım bir de ahyânen nefsimde vâki’ oluyormuş gibi bir hareket-i kaviyye (49/B) ve bir meşiyyet-i serî’a hissederim, hem de bunu yalnız kuvve-i sâmi’am ile değil bi’l-cümle kuvvetlerim ile duyarım işte bu da vahdet-i vücûd’un hakikatine delâlet ider.

Bu esrarın tarafımdan dermiyân idilmesi bir fi’il-i ilâhî’den baş­ka bir şey’ değildir. Zîrâ Hakk Te’âlâ “Mâyaftehu’llâhu li’n-nâsi min rahmetin felâ mümsike lehâ ve mâ yümsikü felâ mürsile lehû min ba’dehu min rahmetini” buyurmuşdur ki, bunun cümleten me anîsinden biri de Hakk Te’âlâ bir nebî veya velî vâsıtasiyle nâsın hidâyetini irâde itdikte ânın menine kimse kadir olamayub ânın be­hemehal vukû’a geleceğinden ibâretdir. “Va’llâhu mütimmü nûrihi velev kerihe’l-kâfirûn”

RÛH

Eczâ-i ferdiyet-i bedeniyye’nin te’essürâtiyle bedende zahir ve âlât-ı bedeniyye vâsıtasiyle ef al ve harekât-ı mahsûsanın bedenden sudûruna bais olan keyfiyet “Ruh” ıtlak olunur. Bazı hükemâ ve mütekellimînin didikleri gibi “ruh” ba’de’l-beden hâdisdir. Kezâlik âlem-i misâl vâsıtasiyle beden (50/A) suretine temessül etmiş olan şeye de “Ki bir cevher-i nûrânîdir” rûh ıtlak olunur. Rûh bu cevher­den ibaret olduğuna göre hudûs-i bedene iki mertebe takaddüm etmiş olur.

Zîrâ âlem-i misâl bedenden bir mertebe, âlem-i ervah da âlem-i misâlden bir mertebe mukaddem olduğundan cevher-i nûrânîden ibaret olan ruhun bedenden iki mertebe mukaddem olması iktizâ ider. Resulü Ekrem Efendimizin “Hulika’l ervâhu kable’l-ecsâdi bi elfey âmin” hadîs-i şerifleri dahî buna işâretdir. Zîrâ buradaki “elfey” lafzı “mertebeteyn” mânâsına olub, hadîs-i şerîf “Ervah, ecsâddan iki mertebe evvel halk olundu” me alini müfîddir. Bundan ervahın hudûs-ı zamânî ile hadis olması da lâzım gelmez.

Resulü Ekrem (sallallâhû aleyhi ve sellem) Efendimize şu iki mertebeden her biri bin yıl suretine temessül itmiş olduğundan kendisine zuhur ve inkişâf eylediği gibi haber vermiş, ta’bîri ve tavzihi ise bizim dediğimiz şey­den ibaret bulunmuşdur.

(50/B) Bu tabirden gaflet itme zîrâ bu ta’bîr ile Resulü Ekrem’e zuhur idüb, cühelânın ta’bîrinden âciz ve gafil kalarak zahiri üzre hami itdikleri pek çok şeyler sana münkeşif olur. Ma’a hazâ hikmet ve maslahat yine ânları zahirleri üzre terkdedir. Ehlu’llâhdan “Küm-melîn” (kâmiller) bunu da pek a’lâ bilürler. El-hâsıl Resûl-i Ekrem’e zuhur iden manâlar hep suver-i mahsûsâtda zuhur itmiş ve halbu­ki böyle suver-i mahsûsâtda zuhur iden manâlar ekseriya ta’bîr ve tevile muhtâc bulunmuşdur. Resûl-i Ekrem bunları niçün ta’bîr ve te’vîl itmedi de zahirleri üzre bırakdı” diye suâl olunur ise diriz ki hasebü’z-zamân bir nev’î hikmete binâen Resûl-i Ekrem ânları ta’bîr ve tevile me’zûn değil idi. Bir ma’zeret-i meşru’aya binâen o zaman Resûl-i Ekrem ânları ta’bîr ve tevîl itmedi. Bu zamanda ise o mazeret mevcûd olmadığından artık şimdi ânları ta’bîr ve te’vîlde hiçbir mahzur yokdur. Bu sözlerimizden Nusûs-u Kur’aniye ve Ehâdis-i Nebeviyye’nin ma’ânî-i zahiresi nefy ve inkâr itmiş (51/A) olduğumuz anlaşılmasın zîrâ Resul ü Ekrem “İnne li’l-Kur ani zah-ran batnan ve li-batnihi batnan ilâ seb’ati ebtunin” buyurmuşdur. Binaenaleyh biz bir âyetin ve yâhûd bir hadîsin ma’nâ-yı zahirisine mugayir bir ma’nâ-yı bâtınîsi hakkında bir şey söyler isek maksadı­mız, zahiri nefy değildir. Belki biz zahire de, bâtına da hem de ye­dinci batna kadar bâtına da kâ’il ve zahir ile bâtın beynini câmî’yiz. İndimizde Kuran olsun, hadis olsun zahiren ve bâtınen Hakk’dır. Meğer ki zahirden mâni’ bir mecaz taayyün itmiş ola!

UMÛR-İ GAYBİYYE’NİN SUVER MAHSÛSÂT İLE TECELLÎSİ

Bir gün beyne’n-nevm ve’l-yakaza hâlinde bulunduğum bir sıra­da karşımda bir suret zuhur etti, bana birçok sözler söyledi. Ezcüm­le birisi “Bana meyi ideni ve beni tahsil eyleyeni Allâh’dan teb’îd ide-rim” kaziyyesi idi. Gözümü açub bunun rü’yâ olduğunu anlayınca o gördüğüm sureti dünyâ ile ta’bîr ve te’vîl eyledim. (51/B) Yine ayn-i hâlde bulunduğum bir zamanda ruhum bana tecellî itdi, et­rafıma şemsden daha ziyâde nurlar ziyalar saçıyor idi. Bir hâldeki ânın nuruna haddü pâyân tasavvuru bile mümkin değil idi. Bunun üzerine bana nâ-kâbil-i ta’rîf bir vecd ve bir bükâ arız oldu. Ve bu sırada birisi bana âhiret ile dünyâ arasındaki tağayyür ihtiyarlık ile gençlik arasındaki tagayyür gibidir” diye hitâb eyledi. Ve yâhûd bu söz kendi kendine kalbime tulü’ itdi.

Yine bir gün bir yerde oturuyor idim. Bana bir nevm-i hafif arız oldu. Âlem-i menâmda bütün mevcudatın Allâh’dan ibaret oldu­ğunu müşahede itdim. Ve bu sırada Hakk Te ala nın benim lisânım üzre “Ya Allah” diye nida eylediğini işitdim. Çünkü bütün âlem an­dan ibaret ve lisânım da ânın lisânı idi. Bu hengâmda bende bir vecd husule geldi ki ândan aldığım lezzet hâlâ beni gaşiy eylemekdedir!

İNSÂN’IN HEM BEDENİ HEM DE RUHU İTİBÂRI İLE GIDAYA İHTİYÂCI

(52/A) İnsân nefs-i natıka ile bedenden ibâretdir. Hâlbuki bun­lardan her ikisi içün de, rızk, rıfk, gıda, tenâ’um lâzımdır. Binâen aleyh insân agziyye-i bedeniyyesini tahsil içün sa’y eylediği gibi ag-ziyye-i rûhiyyesini tedârik içün dahî sa’y itmelidir.

Hattâ âkil olan kimse ağziyye-i rûhiyyesini tedârik içün daha ziyâde gayret eylemelidir. Çünki insân, bedeniyle değil asıl ruhiy­le insân olduğundan ağziyye-i bedeniyyesini tahsile sa’y idüb de ağziyye-i rûhiyyesini tedârike sa’y etmeyen hâ’ib ve hasır ve mevta a’dâdına dâhildir.

MEŞÂYİH-I İ’ZÂM’A MEYL-İ MUHABBETİN LÜZUMU

Resul ü Ekrem Efendimiz “İnne lillâhe fi eyyâmi dehrikûm ne-fehâtün elâ fete’eradu en-nefehâte” buyurmuş ve buradaki “nefehât” lafziyle mürşîdîn-i kâmiline işaret eylemiş ve diğer bir hadîsinde de “Men ehâbbe kavmen fehüve minhüm” buyurmuştur. Zîrâ birşeyi bir şeye takrîb eyledikde ânın hükmünü ahz ider. (52/B) Muhib de mahbûba kalben karîb ve mukbil olduğundan mazmûn-u hadîs bilâ şekk Hakk ve savâbdır. Hattâ görülmez mi ki gice ile gündüz yekdiğerine tekarrüb itdikde birbirinin hükmünü ahz idiyorlar. Ve bu cihetle “İhvan” nâmını alıyorlar.

SÛFÎ İBNÜ’Z-ZAMÂN’DIR

Sûfî ahvâl-i mâzîyeyi tefekkür ve ânın içün teessüf etmediği gibi ahvâl-i müstakbeleyi de teemmül itmez, belki vaktini teveccühe, tasfiyyeye, hâl-i hâzırda kendisine lâyık olan şeyleri tefekküre sarf eyler. Sûfî bir tarîk-i ibâdet dahî iltizâm itmez, her vakit Hakka tâbi’ olur. Hakk’dan başka bir şeye nazar eylemez. Ba’zan tatyîb-i hatır içün halk ile meşgul olur ise de bu sırada ve belki her nev’i iştigâlin­de ve her hâl ü kârında Hakka mukârindir. Her ne kadar şu iki iştigâl beyninde hasebe’z-zâhir tebâyün ve tezâd bulunur ise de. Zira a’mâl niyyât iledir. El-hâsıl sûfî “İbnü’z-Zamân’dır.

(53/A) SÂLİK-İ TARİKAT OLANLARA ZUHUR İDEN BİR HÂLET-İ MÜDHİŞE

Bir sâlik mertebe-i küfre vâsıl olub, o mertebeyi kat’ itmeyince tam müslümân olamaz. Bu mertebe iki islâm arasında bir berzah ol­duğundan orada tevakkuf iden sâlik tezânduk ider. Bu tevakkufdan Allah’a sığınırız. Ben dahî o mertebeye vâsıl oldum ve orada birçok zamanlar kaldım ise de lehü’l-hamd ve’l-minne inâyet-i ezeliyye im-dâdiyle oradan kat’-ı mesafe iderek sâhil-i selâmete çıkdım!

SÜLÛK’UN BA’ZI MUKTEZİYÂTI

Mürîdlerimizden bazılarını bizim bağın muhafazasına me’mûr itmiş idim. Bir gün ânlardan birisi yanıma gelüb ber-vech-i âtî ifâde de bulundu. Ve geçenlerde bir çocuğun bizim bağa girdiğini ve bir ağaçdan meyve koparmak üzere bulunduğunu gördük. Arkadaşları­mızdan filân derhâl (53/B) çocuğun yanına koşarak çocuğa bir tokat vurdu. Ben ise karşudan bu hâli seyr idiyor idim. Gayet müte essir ol­dum. Hattâ teessürümden ayakda duramayub, derhâl yere düşdüm. Çocuk ise düşmedi. Tokadı yiyen o çocuk olduğu hâlde benim ân­dan daha ziyâde müte’essir oluşuma ta’accüb ittim ve hâlâ idiyorum: “Bizim mürîd kendisine zuhur iden bu vakayı garâ’ibden add eyledi ise de bu gibi şeyler müntehilere ve hattâ mutavassıtlara göre muk-teziyât-ı sülûkden olub, ânlarda asla garabet yokdur. Kezâlik ara sıra bizi ziyaret iden ve muhibbân-ı sülehâdan bulunan bir genç tüccara zuhur itmiş olan vak’a-i âtiye dahî bu kabildendir. Mümâ’ileyh bir gün yanıma gelüb şu yolda ifâdede bulundu.

Bir gice odamda uyuyor idim. Birisi beni uyandırdı. Yatağımın üzerine oturdum, uyandıran adamın yüzüne bakdım, yüzünden leme an iden nurlar derûn-u hücreyi (54/A) tenvir eyliyor ve bu nûr gayet latif ve gayet dilgarîb (gönle yakın) bir nûr olmağla bence ma’rûf ve ma’lûm olan nurların, ziyaların hiç birisine benzemiyor idi. Bu zât karşumda bir zaman durdu ise de bu müddet zarfında bana hiç bir şey söylemediği gibi “Ben” de ana hiç bir şey söyleyemedim. Badehu birden bire gâ’ib olub gitti. Zulmetde yine avdet iderek derûn-i hücreyi istilâ eyledi. İkinci, üçüncü giceleri dahi ayn-i hâl vuku’ buldu. Fakat üçüncü gicede o zâtın yanında diğer bir zât daha bulunuyor idi. O gice sabah oldukda bu vakayı ehibbâmdan ba’zılarına hikâye itdim. Ve bunun üzerine gerek o zâtı ve gerek refi­kini bir daha göremedim. Birkaç gün sonra şiddetli bir hastalığa tu­tuldum az kaldı ki ölüyordum!

İNSÂN HER ŞEYDEN KÂMİLDİR

Nev-i insânda olan idrâkât, ıttılâât, tasarrufât, gerek mücerre-dâtda ve gerek ânların mafevklerinde bulunmak ihtimâli yokdur. (54/B) Yani şu mertebe-i nev’-i insânî’de “Vücûd-i Mutlak” içün hâsıl olan kemâlât merâtib-i sâ’ire’nin hiç birisinde hâsıl olmak mümkin değildir. Çünki Vücûdun mir’ât-ı mücellâ-yı uzmâsı an­cak insandır. Bunun içündür ki bir hadîs-i kudsî ‘de “Levlâke levlâk lemmâ halaktü’l-eflâk” buyurulmuş ve melâ’ike dahî insâna secde ve inkıyada me’mûr olmuşdur.

Akl-ı küll, Nefs-i küll ve bunların fevkindeki merâtib vücûdu insânda zuhur itmedikçe insân gibi bir şeyi idrâk ve ilm ânlar içün gayr-i kabildir. Çünki nefsî vücûd herşeyden ârî olduğundan vücûd’un bir şeyi insân gibi idrâk etmesi kendisine ancak mertebe-i insâniyyede mümkin olabilür. Vâki’a âlemde zuhura gelmekde olan eşyâ-yı acîbe ve âsâr-ı garibenin fâ’ili, mutasarrıfı müdriki hep vücûddur. Fakat merâyâ (aynalar) ve mezâhir vâsıtasıyle vücûd’dur. Eğer bu tahkiki anlar isen rüşde baliğ olarak hidâyeti kabul itmiş olursun!

HER ŞEY’İN VÜCÛD-İ MUTLAK OLDUĞU

(55/A) Bilmelisin ki, akıl, nefis, rûh, kalb hep “Allah” ismiy­le müsemmâ olan Vücûd-i Mutlakdan ‘ibâretdir. Bunlara “Vücûd” nâmı virilmesi her birinin merâtib-i vücûd’dan bir mertebe ve mezâhirinden bir mazhar olması i’tibâriyledir. “Vücûd-i Mutlak” o şeydir ki etvâra sirayet eder. Ve bir mertebeden diğer bir mertebeye intikâl eyler ba’zan felek ba’zan melek, ba’zan unsur, ba’zan me adin, ba’zan nebat, ba’zan hayvan, ba’zan insân suretinde zuhur ider. El­hâsıl esfel-i sâfilîn ândan ibaret olduğu gibi a’lâ-i illiyyîn de andan ibâretdir.

“Vücûd-i Mutlak” o şeydir ki, evvelâ sûret-i anâsır da zuhur it­miş ba’dehu sûret-i me’âdinde zuhura gelmiş sonra ândan sûret-i nebâtiyye’ye ve ba’dehu sûret-i hayvâniyye ye andan sonra dahî sû­ret-i insâniyyeye intikâl eylemişdir.

Binâen aleyh bu suretlerin sahibi heb o “Vücûd-u Mutlak” olub, o da Hakk Te’âlâ Hazretlerinden ibâretdir! (55/B) Hattâ bu suret­ler za il olsa vücûddan başka bir şey kalmaz. Nitekim bir koyun eki olundukda (yenildiğinde) insân olur ve bu da nefsin bedende tedbi­riyle husule gelir. Çünki bedende hâsıl olan şeylerin müdebbiri hep nefs olub, iktizâsına göre orada envâ’-i tedbîrâti icra ider.

Me’kûlât-ı sâ’ireyi de buna kıyâs eyle işte Vücûd-i Mutlak’ın bir nev’inden diğer nev’e ve bir mertebeden diğer mertebeye intikâli buna benzer. Bütün merâtibde intikâl iden vücûd-i mutlak olduğu içündir ki, Hazret-i Alî( kerremâllahu veche)’den “Ene’l-kalem”, “Ene’l-levh”, “Ene’l-arş”, “Ene’l-kürsî” sözleri südûr itmişdir.

RÜ’YETU’LLÂH

Cenâb-ı Hakk’ın suver-i mahsûsâtdan bir nev’-i sûrede kendisi­ni evliya kullarına göstermesi ve bu tarîk ile anların Cenâb-ı Hakk’ı görmesi mümkindir. Bu da ânlara taraf-ı İlâhîden bir nevi atıfet ve bir nevi keramet olmak hikmetine mebnîdir. Çünki Hakk Te’âlâ bir abd-i muhlisine bu veçhile görünmeğe kadirdir.

(56/A) “Risâle-i Kuşeyriyye”de bâb-ı keramet fasıllarında bu nev’ rüyet hakkında iki kavil zikr olunmuşdur.

EVLİYÂ’ULLÂH’DAN BA’ZI HAVÂRIKIN ZUHURU

Bir gice hücremde oturuyor idim, bir pervane geldi, sirâcin et­rafında uçmağa başladı, kendisini birkaç kere sirâca çarpdı, nihayet yere düşdü. Vefat idüb itmediğini anlamak içün pervaneyi elime aldım, cisminin her tarafını nazar-ı tedkîkden geçirdim. Zavallıda hayâtdan bir eser kalmadığını görünce artık vefat itmiş olduğu­na kat’iyyen hükm itdim. Ba’dehu Bâyezid-i Bistâmî Hazretlerinin vefat itmiş bir karıncaya nefh-i rûh iderek diriltmiş olduğu meseleyi tahattur idüb ben de bu pervaneyi ol vech ile diriltmek istedim ve hemân safî bir kalb, hâlis bir yürek ile üfürüb bi-izni’llâh anı ihya eyledim. Pervane dirildikden sonra kemâ fî’s-sâbık uçmağa başladı.

Güya ki evvelce âteşe düşmemiş ve bi’l-ihtirâk vefat itmemiş idi.

(56/B) Zinhar bunu inkâr itme. Zîrâ ârifde Allah mütecellî olub, Allah ise her şeye kadirdir. Nitekim gaybi de ancak o bildiği hâlde ekmel-i mezâhir olan insanda zuhur etmesi ve bu suretle arifin an­dan ibaret bulunması sebebine binâen arif dahî mugayyebâta mutta­li olmakdadır. İşte bir arifin ihyâ-i mevta itmesi de bu kabildendir!

AHVÂL-İ ENBİYÂ

Enbiyâ, hâl-i nevmde (uykuda) olduğu gibi hâl-i yakazada da bu âlemden âlem-i misâle ruhen intikâl iderek, orada bir takım eşya müşahede iderler. Bunun içün ânların müşahede ettikleri şeylerin bazıları te’vîl ve ta’bîre muhtâc olurlar. Nitekim, Resulü Ekrem sallalâhû aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri bir gün yakaza hâlinde iken âlem-i misâle ruhen intikâl itmiş ve orada kadın suretinde bir suret müşahede eylemiş idi de ba’dehu o sureti dünyâ ile tabir bu­yurmuşlar idi. İmdi âlem-i misâlde görünen o sureti dünyâ ile ta’bîr itmek lâzım gelince bir nebiye yine o âlemde görünen cennet, hür, kusur, (57/A) gibi eşyanın suretlerini kendilerine münâsib birer manâ ile ta’bîr itmek ve ânların muhtemelâtından olan me’ânî-i uh-râya hami itmek ve ol bâbda şeref-nüzûl iden âyetleri de ol veçhile te’vîl ve tefsir itmek dahî mümkin olur. Bunun içündür ki Resulü Ekrem “İnne li’l Kur’âni zahran ve batnan ve li-batnihi batnan ilâ seb’ati ebtunin” buyurmuşdur!

SIFÂT-IİLÂHİYYE

Cenâb-ı Hakk’ın sem’, basar, kudret, hayât, ve sâ’ire gibi bir çok sıfatları vardır. Bunların cümlesi mezâhire zuhur itmekde bu vâsıta ile his ve idrâk olunmakdadır. Mezâhirden nazarî kat’ ile Cenâb-ı Hak bi’z-zât kendisi dahî bu sıfatları hâ’izdir. Ve bu i’tibâr ile sıfât-ı mezkûre sıfât-ı zâhiriyye ye teşbîhden beri aklın, vehmin hayâlin, id­râkinden müte’âlîdir. Sıfât-ı Hak rûhâniyye olsun cismâniyye olsun hayvâniyye olsun, cemâdiyye olsun, semâviyye olsun, arziyye olsun, nebâtiyye olsun, hulâsa her ne olur ise olsun (57/B) bi’l-cümle eş­yada sabit ve mevcûddur. Ezcümle hayât sıfatiyle cümle eşya hayât bulmakda kelâm sıfatiyla da her şey ânı tesbîh ve takdîs eylemekde-dir!

KUVÂ-Yİ İNSÂNİYYE HEP HAKK’DAN İBÂRETDİR

İnsânın sem’i, basarı ve sa ir kuvâ-yı zâhiriyye ve bâtıniyyesi hep “Hak’dan ibâretdir. Bunu nevâfil ile kesb-i kurbet idenlere tahfife sebeb ise ma’rifet-i kâmilenin ânlarda husulüdür. Ya’nî envâ’-i nevâfil ile bi’l-iştigâl Cenâb-ı Hakka tekarrüb idenler kendi kuvâ-yi zahi­re ve batmalarının hep Hakk’dan ibaret olduklarına ilm ve ma’rifet hâsıl ettikleri ve nevâfil ile iştigâl itmiyenlar ise bu hakîkatden gafil bulundukları içün hadîs-i kudsîde: “Envâ’-i nevâfil ile bana takarrüb idenin sem’i, basarı, eli, hep ben olurum” buyurulmuş ve başkaları bu hükümden istisna idilmişdir. ‘İlmiyle âmil olmayan câhil addolu­narak, zümre-i cühelaya ilhak olunduğu gibi!

TE’SÎR-İ ME’ÂSÎ DE İHTİLÂF

İ’tikâdın ihtilâfıyle te’sîr-i me’âsî dahî ihtilâf iderek (58/A) bir âsî kendi itikadına göre muamele olunur. Nitekim “Ene inde zanne abdî bî” hadîs-i kudsîsi dahi buna delâlet ider. İşte elem, tenâ’um, azâb, derekât, lezzât, derecât hep bu asla teferru’ eyler.

Binâenaleyh ba’zı şahsın mu’azzeb ve müte ellim olmasına sebeb olan bir fiil diğer şahsın mütena’îm ve mütelezziz olmasına sebeb olur. Kezâlik te’sîr-i rü’yâ dahî bi-hasebi’l-i’tikâd tefâvüt ve ihtilâf ey­ler. Ayn-i rü’yâ hasebe’l-i’tikâd bir müslim hakkında sû-i te’sîr itdiği halde bir Nasrânî hakkında hüsn-i te’sîr ider. Aks-i kaziyyede bunu îcâb eyler!

CENÂB-I HAKK İLE MÜKÂLEME

“Sekiz yüz on” senesinde saferü’l-hayr’in bir gicesinde idi. Şid­detli bir hastalığa dûçâr oldum. O derece ki hayâtumdan kat-i ümîd itdim. Ve hemân mâsivâdan bi’l-külliye sarf-ı nazar iderek Hakka teveccüh eyledim. Derûn-i dilden: “-Yâ Rab! Bu hastalıklarını ala­cak mısın?” deyü niyaz itdim. Bunun üzerine hiçbir suret müşahede itmeksizin Hakk Teâlâ’nın: (58/B) “-Ben seni bu hastalıkdan halâs ideceğim” dediğini işitdim. Ve hemân kendime gelüb vücûdumda âlâm ve ıstırâbdan eser kalmadığını hisseyledim, derhâl kemâl-i beşâşetle kalkub oturdum! Allah şâfi-i hakîkîdir.

İSTİDLÂLÂT-I AKLİYYE

Akıl ve nazar tarikiyle iştigâl insân içün bir ikâl ve bir hicâbdır. Zîrâ kuvve-i müfekkire vehim ve hayâl ile mahlut ve memzûc oldu­ğundan bir insân fikir ve nazar tarikiyle uğraşdıkça bu iki kuvvetin kendisine tasallutundan halâs olamaz. Ve binâenaleyh bu tarîk ile eşyayı bi-hakkın bilemez. Mütekellimînin mesâilden bir meseleye fikir ve nazar tarikiyle ilim hâsıl ve ânın üzerine karar verdikden bir müddet sonra kendisine o meselenin hilafı zuhur iderek ândan rücû itmeleri dahî müdde amızı isbât ider! Hâsılı nazar ve fikriyle iştigâl i’tibâriyle akla i’timâd yokdur. Çünki karîban beyân olundu­ğu veçhile vehim ve hayâl ana tasallut (59/A) itdiğinden bu hâl anı idrâkât-ı sâfiyye’den ve bir şeyin hakikatini lâyikıyle keşf ve izhârdan men ider. Bu maksadı birazda şöyle îzâh idelim. Akılda iki cihet var­dır:

Birisi “Fikir” ve “Nazar” tarikiyle eşyayı idrâk; diğeri de “Tasfiy-ye-i bâtın” ile bir şeyi “keşf” ve “izhâr “dır. Aklın bi-tarîki’l-keşf bir şeyi idrâki etemm ve hatâdan eb’ad (uzak) olub, bi-tarîki’n-nazar id­râki ise hâyâlât-ı vefîre (çok) ve hatâyâ-yı kesîre ile mahlut (karışık) ve memzûcdur. Halbuki tarîk-i keşf ancak tasfiyye ve teveccüh ve enbiyâya ittiba ile hâsıldır. Binâenaleyh bunlardan hâli olan fikir ve nazar tarîki insân içün mûcib-i hacâlet ve dalâletdir.

Öyle ise riyâzetde mücâhede de hep enbiyâya ittibâ itmek fikir ve nazar ile iştigâli i’tibâriyle akla ittibâ’ı terk eylemek her âkile ve her sâlike evlâ ve elyakdır. Tâ ki hakikat kendisine tecellî eylesün de hakâyık-ı eşyayı Hakkıyle bi’l-idrâk, aklı kedürât ve evham ve hayâlâtdan masun ve mahfuz kalub Cenâb-ı Hakk’ı lâyık olduğu ve­çhile bilsün!

(59/B)YİNE BİR RÜ’YÂ

Birgün âlem-i manâda semâdan bir iki yıldızı elimle mess ede­rek ânların eczâ-i semâdan birer cüz gibi olub başlı başlarına birer şey olmadıklarını müşahede itdim. O ânda hatırıma şu geldi; tavus kuşunun kanadındaki altun gibi şeyler başlı başına birer cüz olma-yub belki o kanad eczasından oldukları ve şu kadar ki, bu cihetle bunların eczâ-i saireye mugayir bulundukları gibi bu kevkeblerde ayrı ayrı birer şey değil belki eczâ-i semâdan olub yalnız beyazlık gibi kırmızılık gibi bir takım elvân-ı muhtelife ile eczâ-i sâ’ireden temeyyüz etmişlerdir. Kevâkibin hadd-i zâtında böyle olmalarıda muhtemeldir. Bu hâl bazı elmalarda dahî müşahede olunur. Zîrâ bir elmanın bazı mahalleri kırmızı ve diğer mahalleri ise bu renkden hâli olduğu kesîrü’l-vukû’dur. Halbuki kırmızı rengi ha iz olan cüz başlı başına bir şey değil belki eczâ-i sâ’ire gibi o elmadan bir cüzdür. Şu kadarki haiz olduğu kırmızı renk ile eczâ-i sâ’ireden temeyyüz eylemişdir. İşte kevâkibin de (60/A) semâya nisbetle böyle olması­na hîç bir ma’nî yokdur!

ÂHİRETİN BİR MA’NÂSI DAHA

Herşey’in evveline “dünyâ” ve akıbetine de “âhiret” tesmiye olu­nur. Meselâ zinâ, şarâb ve hamr gibi şeyler ile evvelâ bir nev-i lezzet husule gelîr ba’dehu bu lezzet ve meserreti bir fezâhat, bir nedamet ta’kîb ider ki işte o lezzete “Dünyâ” ve o nedamet ve fezâhata da “Âhiret” nâmı virilür. Halbuki bunların her ikisi de şu âlemde vâki’ olur. Bi’l-cümle ef’âli ve ânları ta’kîb iden âsâr ve netâyic-i sâ’ireyi de buna kıyâs eyle!

ÂLEM-İ MANÂDA ZUHUR İDEN BAZI KEŞFİYÂT

“Sekiz yüz on sekiz” senesinde cemâziye’l-âhîr’in aşr-ı evvelinde Perşembe gicesinde âlem-i manâda Muhyiddîn-i Arabi’yi gördüm. Bana didi ki; “Şeytânı bu âlemden atmak istedim ve atdım. Şimdi bu âlemde şeytân kalmadı (60/B) yalnız ba’zı âsârı kaldı. Ba’dehu bu rü’yâyı ashabımdan bazılarına hikâye itdim ve bunu hıfz idüb suâl ettiğim zaman bana hikâye eylemelerini kendilerine ekîden tenbîh eyledim. Allâh’ü a’lem bunun te’vîli şudur. Şeytân insandaki kuvve-i vâhimeye; Muhyiddîn’in ânı bu âlemden atmış olması da tesânîf ve te’lîfât-ı kesîresiyle o kuvvetin hemân bi’l-külliye denilecek kadar hükmünü izâle ve yerine tevhîd-i sırfî ikâme eylemiş olmasına ve ândan bazı âsârın bekası da o kuvvetin bazı kimselerde hâlâ hüküm-fermâ olmasına işâretdir.

Bu rü’yânın bana zuhuru da o günlerde “Fusûs” müzakeresiyle meşgul bulunduğuma mebnî’dir. Yine bir gün âlem-i manâda biri­sinin bir bağçede zikrullâh ile meşgul olduğunu gördüm. Uykudan uyanınca yanımda bir müridin Allah‘ı zikr eylediğini müşahede it-dim ve bunun üzerine: “Men ehabbe en yertâdâ riyâda’l-cenneti fel yüksur zikrullâhi Te’âlâ” hadîs-i şerifinin hakikatine kat’iyyen hükm eyledim. Çünki bu hadisin meali Allâhı çok zikr iden bir kimsenin (61/A) cennet bağçelerinden bir bağçeye mâlik olacağını ifâdeden ibaret olub zuhur iden şu vak’a-i nevmiyye ise bu hakikati bana ay­nen gösterdi!

MENÂFİ-İ ZİKRULLÂH

Allah Teâlâ Hazretlerini çok zikr itmek miftâh-ı cümle-i kemâlât-dır. Zîrâ bi’l-cümle kemâlât Allâh’dan olub âna takarrüb ise ancak devâm-ı zikr ile hâsıldır. Çünki “Men ehâbbe şey’en eksere zikrâ” hadîs-i şerifi mantûk-i âlîsince zikr-i kesîr muhabbeti, muhabbet de kurbeti îrâs ider. Fi’l-vâki muhâbbetu’llâh zikirden başka bir şeyle hâsıl olmaz. Zîrâ Hak Te’âlâ rü’yet-i basar ile idrâk idilemez ki gö­zümüz ile anı görelim de o vâsıta ile âna muhabbet idelim, bâtında başka bir şey ile meşgul olur ise bu hâlde ayn-i basiret ile de idrâk idilemez. Ve binâen aleyh artık ana muhabbete imkân bulunamaz. Bunun içündür ki ibtidâ-yi emr de sâlik ile Allah arasında ülfet ve münâsibet gayet suûbetlidir (zordur). Celb-i ülfet ve tahsîl-i münâ­sebet (61/B) içün Allah’ı tezekkür ve tahayyül lâzım gelür. Ve bu da ancak “Zikr-i da imî” ile husûl-pezîr olur. İşte buna binâen Hakk Te’âlâ Hazretleri “Üzküru İlahe zikran kesîrâ” “Ve kezikriküm âbâ uküm” âyetleriyle ibâdete tarîk-i zikri talîm itmiş ve bunla dahî anlara re’fet ve şefkatini izhâr eylemişdir.

Fî’l-vâki’ bir sâlik zikre devam ettikde bu zikr ânın bâtınına sirayet eyler. Ba’dehu kalbe vâsıl olur. Ve işte o zaman matlûb olan muhâb-betullâh dahi husule gelerek ânınla telezzüz itmeğe başlar, ândan sonra da isti’dâdına göre kendisine ebvâb-ı rahmet feth olunur.

Zikr-i dâ’imî ile telezzüz muhâbbetullâh’ın husulüne alâmet ve bu da cennetin infitâhına ve se adet-i ma’neviyyenin husulüne bir emaredir. Nitekim “Mektubun alâ bâbü’l-cennet lâ ilahe illa’llâh” hadîs-i şerifi dahî zikirsiz Allah idrâk olunamayacağına ve ebvâb-ı Cenneti feth idilemeyeceğine işâretdir!

ECZÂ-İ ÂLEM’İN YEKDİĞERİNE OLAN ŞİDDET-İ İRTİBATI

(62/A) Bütün âlem a’lâsiyle esfeliyle sahîhu’l mizâc bir insân gibi olub, cevf-i âlemde ve şu fezâ-yı nâ-mütenâhîde bulunan bil­cümle eşya ve ecsâmın yekdiğerine şiddet-i irtibat ve te’sîri vardır. İşte bu âlemin nizâmına sebeb olan şey ânın şu evzâ üzerine bulun­masıdır. Ve bunun içün “Eflâk bulundukları hayizlerden biraz irtifa veyâhud bir mikdâr inhitat itseler nizâm-ı âlem bilâ şek muhtel olur” dimişler!

HER ŞEYDE İKİ CİHET

Bu âlemde her şeyde iki cihet vardır. Birisi cihet-i hüsn diğeri de cihet-i kubhdur. İmdi Hakk Teâlâ bir kuluna bir işi işletmek ister ise âna o işin o fi’ilin cihet-i hüsnünü irâ’e ider. Ve bunun üzerine o kullar da o işi işler. Kezâlik eğer Hakk Teâlâ bir kuluna bir şey terk ittirmek diler ise âna da o şey’in cihet-i kubhunu irâ’e eyler. O kulda o işi terk eyler. İşte bu hâl esbâb-ı kemâlâtda dahi carî olduğundan Hakk Tealâ bir insânı derece-i kemâle îsâl itmek (62/B) ister ise âna esbâb-ı kemâlde ki cihet-i hüsnü ve ezdâdındaki cihet-i kubhu irâ’e ider. Ve bunun üzerine o insân dahî esbâb-ı mezkûre ile iştigâl ve ezdâdını terk iderek maksûduna nail olur. Meselâ Zikr-i dâ’imî esbâb-ı kemâlât cümlesindendir.

İmdi Hakk Tealâ herhangi bir kimseyi kemâlât-i ekâbir ve derecât-i ebrâra îsâl itmek ister ise zikr-i dâ’imîdeki cihet-i hüsnü ve terkindeki cihet-i kubhu ana göstererek bu zikri kendisine sevdirir. Bunun üzerine o da zikr-i dâ’imî’ye mülâzemet ide ide nihayet bi-mennihi’l-kerîm matlûbuna vâsıl olur. Vesa il-î sâ’ireyi dahi buna kıyâs eyle herşeyin böyle iki ciheti cami olması hiç de istib’âd olu­namaz. Çünki Allah buna kadir bu da büyük bir asla müsteniddir ki o da zerrât-ı âlemden her zerrenin câmi’üezdâd olmasıdır. Zîrâ Hakk Te’âlâ Cemâl ve Celâl sıfatlarıyla her zerrede tecellî itmiş ve binâenaleyh her zerre ve her şey bu iki sıfatın eserini haiz olmuşdur. Meâsî ve seyyiât dahî böyle olub, ânlardaki cihet-i hüsnü görenler anları fı’ile ve cihet-i kubhu görenler dahi anları terke müsâra at ey­lerler.

İntiha.

HAKKINDA

Şeyh Bedreddin bir takım kaynaklara göre Edirne civarında eski bir kaza merkezi olan Simavnada dünyaya gelmiştir. Babası Selçuklu kadıla­rından İsrail b. Abdülaziz’dir. Dedesi Abdülaziz Selçuklu Sultanı III. Ala-addin Keykubat’ın kardeşinin oğlu ve aynı zamanda veziridir.

Babası Simavna’da kadı iken h. 760 / m. 1359 yılında Bedreddin Mah-mud dünyaya gelir. İlk derslerini babasından alan Şeyh Bedreddin, babası­nın yanında hafız olur. Daha sonra babasının izniyle Edirne’ye gidip Kap­lıca Medresesinde tedrisatına devam eder. Mevlana Yusuf’tan sarf, nahiv; Şâhidî’den fıkıh dersleri alır. Bu iki zattan bir süre ders aldıktan sonra tah­sile devam etmek için Mısır’a gitmek üzere yola çıkar. Bir süre Konya’da kalır. Mevlana Feyzullah’tan sarf, nahiv ve ilm-i nücûm dersleri alır. Bu zat vefat edince Halep ve Şam üzerinden Kudüs’e gider. Memlüklülerin Ku­düs emiri Ebû Ali el-Keşmirî ile karşılaşır. Bedreddin’in zekâsına ve ilmine hayran kalan emir, ona çok iltifat eder. Bir müddet burada kalan Bedred­din, Mescid-i Aksa’daki âlimlerin ders halkalarına katılır.

Bundan sonra Mısır’a geçer. O devirde Ezher en şaşaalı dönemlerini yaşamaktadır. Seyyid Şerif Cürcânî, Kutbuddin Râzî, Bedreddin-i Aynî gibi âlimler orada bulunmaktadır.

Şeyh Bedreddin orada ilim tahsiline devam Seyyid Şerif-i Cürcânî ve Mübarekşah Mantıkîden mantık tahsil eder. Bu esnada hacca gider. Mekkede Zeylaîden fıkıh dersleri alır. Burada el-Keşmiri ile buluşur ve Kudüs’e giderler. Tekrar Mısır’a döner. Mısır’da Hacı Paşa ile buluşur ve Şeyh Ekmeleddin ile tanışır.

Zekâsı ve ilimlerdeki ustalığı dolayısıyla Sultan Berkok’un oğluna öğ­retmen tayin edilir. Bu dönemde Bedreddin kitap telifine başlar. Ukûdu’l-Cevâhir adlı esere şerh yazar. Letâifü’l-İşârât isimli fıkıh kitabını kaleme alır. Bu sırada tasavvufa temayül gösterir ve Şeyh Hüseyin Ahlatı ile tanı­şır.

Onun ölümü üzerine posta geçer; ancak itirazlarla karşılaşınca Mısır’ı terk eder. Kudüs, Halep ve Şam yoluyla Konya’ya gelir. Burada Somuncu Baba lakabıyla meşhur olan Hamîdüddin Aksarayî onu ziyaret eder. Ora­dan Germiyan ülkesine, ardından Aydın ve Tire’ye geçer. İzmir’e gelince Sakız’dan bir çok papaz gelir, elinden müslüman olur.

Şeyh Bedreddin, Aydın ve Tire yolu Edirne’ye dönmek ister. Ancak beyler arasındaki çatışmalardan dolayı Kütahya’ya ve Domaniç’e gider. Bursa’dan Gelibolu yoluyla Malkara’ya gelir, oradan Edirne’ye geçer.

Fetret devrinde Musa Çelebi Edirne’de sultanlığını ilan edip, Şeyh Bedreddin’i kazaskerliğe getirir. Bedreddin, Câmiü’l-Fusûleyn adlı eserini burada kaleme alır. Üç buçuk yıl boyunca vazifesini sürdüren Şeyh bu es­nada Teshîl’i yazmaya başlar.

Musa Çelebi, yenilip hayatını kaybedince, Mehmet Çelebi, Şeyh Bedreddin’e aylık bağlayarak İzmir’e sürgüne gönderir. Teshîl’i burada ta­mamlar. Padişaha sunar ve Hacca gitmek için izin ister.

Sultan, buna müsade etmez. Bunun üzerine Şeyh gizlice İznik’ten ka­çar, İsfendiyar Beyine gider. Ancak Bey, Çelebi Mehmed’den korktuğu için ülkeyi terk etmesini ister ve Zağra’ya gönderir.

İran tarafına gitmek isteyen Şeyh Bedreddin’in bu isteği reddedilir. Bey razı olmaz. Kırım Hanına gemiyle yollar. Şeyh gemiye binerek Kırım’a doğru yol alır. Ancak oradaki deniz yolu Cenevizliler tarfından tutulduğu için, kaptan gemiyi Eflâk sahillerine yanaştırır. Şeyh’i burada bırakarak, gemiyi hareket ettirir.

Şeyh Bedreddin, karaya çıkınca bazı Eflâklılarca şehre götürülür.

Padişah Şeyhin geldiğini işitince, Elvan Bey ve adamlarını, üzerine gönderir. Onlar da Şeyhi alıp Serez’e getirirler ve bir eve hapsederler.

Selanik üzerine sefer için yola çıkan, Sultan, haberi işitince Serez’e ge­lir.

Serez’de Sultanın karşısına çıkarılan Şeyhe saltanat ve nebilik davasın­da bulunduğu şeklinde ithamlar vardı. Şeyh bunları reddeder.

Şeyhin torunu Hafız Halil, Sultanın, Şeyhin faziletini bilmesine rağ­men, onun etrafına çok mürit toplanmasından ürktüğünden, Şeyhi orta­dan kaldırma kararında olduğunu yazar.

Bir kısım tarihçiler, Şeyh’in kendi fetvasını kendisi vererek kendi ida­mına fetvayı verdiğini, diğer bir kısım tarihçiler ise, diğer alimlerin Şeyh Bedreddin’in ilim ve tasavvuftaki ululuğu karşısında aciz kalıp onun hak­kında fetva vermekten çekindikleri ve Haydar-ı Acemi adlı bilginden fetva aldığını söylerler. Ancak verilen ceza şer’î olmaktan ziyade örfî olmalıdır. Hafız Halil de şer’an Haydar-ı Aceminin fetva vermediğini, bu sebeple insaf sahibi biri olduğunu yazmaktadır.

Neticede h. 818’de idam edilmiştir.

Eserleri:

  1. Letâifü’l-İşârât
  2. Teshil
  3. Câmiû’l-Fusûleyn
  4. Varidat
  5. Ukûdül-Cevahir Şerhi

Şeyhe en fazla hücum, Varidat adlı eserden dolayıdır. Ancak eldeki mevcut Varidat nüshalarının Şeyhe aidiyeti son derece tartışmalıdır. Zira eldeki Varidat nüshaları düzenli ve tertipli olarak kaleme alınmış bir eser manzarasını göstermemektedir. Ders notları ve şifahî olarak söylenmiş bir takım sözlerin birileri tarafından rastgele, düzensizce yazıya geçiril­mesi tarzındadır, birbirinden kopuk musahabeler şeklindedir. Söylenen sözlerde konu bütünlüğü olmadığı gibi, çelişkileri de barındırmaktadır. Daha çok vecize tarzındadır. Zaten mevcut Vâridât’ın ortaya çıkışı 16. yy

başlandır. Sohbetler şeklinde olup mukaddime ve hatimesi yoktur. Bazı kimselerce notlar şeklinde derlenip tasnif edilmiş olduğu görülmektedir. Mevcut nüshanın onun kaleminden çıkmadığı anlaşılmaktadır. Belki de farklı bir Varidat nüshası bile olabilir. (M. Yüksel, s. 104)

Varidat gözönüne alınırsa, Şeyh’in ibahîliğe açık meşrepli hatta batini olduğu iddiaları vardır. Bu görüşü, Aziz Mahmud Hudayî ve Sofyalı Bâlî dile getirmişlerdir. Ancak bu görüşler Şeriata aykırı inançlardır. Câmiû’l-Fusûleyn ve Teshil gibi eserlerin sahibinin, kazaskerlik yapmış birisinin bunlara inanması beklenemez.

Vâridât’ın birçok şerhi vardır. Muslihiddin Yavsî ve Muhammed Nuru’l-Arabî Şerhleri, meşhurlarındandır.

Elimizdeki eser de son Osmanlı Şeyhülislamlarından Musa Kazım Efendi’nin şerhidir. Dinî makamların en üst derecesine çıkmış bir zâtın şerhinin okuyuculara ufuk açacak bir eser olduğunu düşünmekteyiz.

M. Serhan Tayşi

***********************************************

VÂRİDÂT-İ BEDREDDİN

Günümüz Türkçesiyle

Prof. Dr. Bilal Dindar’ın Tenkidli Basımından Tercüme Eden:

Dr. Cengiz KETENE

 Yayımlar Dairesi Başkanlığı’nın 6.12.1990 tarih ve TERED 928  5  1  2845 sayılı makam onayı ile birinci defa olarak 5000 adet bastırılmıştır. Kamer Matbaacılık  ANKARA

 Bu kitapta, okuyucu Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde yetişen, felsefe, fıkıh ve tasavvuf bilgini Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in bilinen “Varidat” adlı Arapça eserinin tercümesi sunulmaktadır.

Bu ünlü eser Türkçe’ye tercüme edilirken, hiç bir yorum yapılmamış ve mümkün olduğu ölçüde her kesimin anlayabileceği bir dil kullanılmaya çalışılmıştır.

Yaklaşık altı yüzyıl önce Arapça olarak kaleme alınan Varidat, son derece ağır bir dil ve üslupla yazılmıştır. Felsefî, dinî ve tasavvufî konuların ele alındığı bu eserin, Türkçe’ye tercüme edilmesi de birtakım güçlükleri beraberinde getirmiştir. Ancak, elden geldiğince güçlüklerin giderilmesine çalışılmış ve iyi bir tercüme olması için gayret sarf edilmiştir.

Kitabın yazan Şeyh Bedreddin’in öldürüldüğü tarih hakkında değişik bilgiler verilmektedir. Muhtemelen 1414 ile 1420 yılları arasında öldürülmüştür.

Bu kitapta, yazarın sadece “Varidat” adlı eserinin tercümesi okuyucuya sunulması amaçlandığından, Şeyh Bedreddin’in hayatı ve diğer eserleri konusunda ayrıca bilgi verilmemiştir. Çeşitli kaynaklarda bu hususta yeterli bilgi bulunmaktadır.

Tercümenin amacına ulaşması ve faydalı olmasını dilerim.

12 Aralık 1990

Dr. Cengiz KETENE

Can  kuşun her zamân ezkârıdır vâridât,
Akl u hayâlin hemân efkârıdır vâridât.
İşidicek Hakk adını duydu cânım hub dadını,
Bildim kamu âriflerin esrârıdır vâridât.
Sıdk ile gönlüm sever görmeğe hem cânım iver,
Anın içün kim Hakk’ın envârıdır vâridât.
 Ol dürr-i yekdânenin kadri bilinmez anın,
Bu dil-i vîrânenin mi’mârıdır vâridât.
 Gerçi kütüp çok yazar ilm-i ledünden haber,
Cümlesi bir bahçedir gülzârıdır vâridât.
 İlm-i Füsûs’la tamu odları söyünür kamu
Anın yerinde biten ezhârıdır vâridât
 Muhyiddin ü Bedreddin ettiler ihyâ-yi din,
Deryâ Niyâzî Füsûs enhârıdır vâridât.
 Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

************

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين    والصلاة والسلام على رسولنا محمد  وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 Bismillahirrahmanirrahim

Allah’ın adıyla

(Not: Şeyhü’l-İslâm MUSA KÂZIM EFENDİ’nin metni içerisinde bulunmakla beraber kısmî eksiklikleri vardır.)

  Âhiret işlerinin, câhillerin iddia ettiği gibi olmadığını bil. O işler buyruk, bilinmeyen gayb ve meleklerin dünyasıyla ilgili olup, câhil halk tabakasının iddia ettiği gibi, gözle görülen dünyayla ilgili değildir.

Peygamberler ve halis kişilerin söyledikleri doğrudur. Fakat temel nokta onları anlamamadır. Bunu iyi bil ve hiç şüphelenme ki, cennet, köşkler, ağaçlar, huriler, mallar, ırmaklar, meyvalar, azap, ateş ve benzerleri rivayetlerde söylendiği ve eserlerde anlatıldığı gibi, sadece görüntülerle izah edilemez; onların başka anlamlan da vardır. Bu anlamları, velilerin hâlisleri bilmektedirler.

İbâdetlerin amacı, gönülleri ölümlü varlıklardan sıyırıp, ebedî ve yüce varlığa yöneltmektir. Fâni varlıklara bağlı bir gönülle bin yıl namaz kılsan dahi, hiç bir sevap elde edemezsin.

Bu beden baki kalmayacağı gibi, ölümden sonra dağdan bölümlerinin yeniden birleşmesi de, mümkün değildir. Ölülerin diriltilmesindeki amaç, bu değildir.

Sen nerdesin ey gafil!

Dünyaya daldığın için, Allah’ı anlama yolundaki çabaların azalmıştır. Bu nesneler ve olgunluklar, senin düşündüğün gibi değildir. Fakat sen Hak’tan uzaklaştığın için, onlara yönetmiyorsun. Şayet bunları anlayabilirsen, onları kendine amaç edinip, gönlünü Allah’a yöneltebilirsin.

Sen, meyvelerle ve başka şeylerle aldatılan çocuğa benzersin. Çocuğa dersten ürkmesin diye, hoşuna gidecek şeylerle benzetmeler yapılır. Sen bu gafil gönlünle Allah ve peygamberleri tanıdığını ve kitaplar okuyarak, ne istediklerini anladığını mı sanıyorsun?

Dersle uğraştığın sürece, Hakk’ı idrak etmekten daha da uzaklaştığını bilmelisin!

Allah’ın buyruğu, kendi zatının gereğidir. Sözle, harflerle, Arapça veya başka bir dille izahtan münezzehtir. Kalem her şeyin gerçeğidir, kendine dair ne hal meydana gelirse yazmaktadır. Huriler, köşkler, ırmaklar, ağaçlar, meyvalar ve benzerlerinin tümü, hayal âleminde gerçekleşir, duyu âleminde gerçekleşmez; bunu anla!

  Cin de aynı şekildedir, adı da bunu gösterir; zira görünen duyulardan gizlidir. Onu gören kişi zahirde gördüğünü sanır, gerçek öyle değildir. O, ancak hayal gücüyle kavranabilir.

Allah Teâlâ Kur’ân’da buyurmuştur ki:

“Gaybı bilinmeyeni, Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde ilerlemiş olanlar ise, O’na inandık derler.” Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.

“Elif ve lam, ismi umûmî hale sokma belirtisidir. Gerçekte bilen yalnız bir ve kahhar olan Allah’tır. Bütünün bütünde olmasında şüphe yoktur. Yani, varlıklar her nesnede ve hatta her zerrede vardır. Görmüyor musun tohumda bütün ağacın var olduğunu ve bütünün ağacın her bölümünde oluştuğunu?

  Ağacın bütünü meyvada mevcuttur. Her bölümünde bir tohum vardır, böylece bütün buradadır ve ondan oluşmaktadır. Aynı şekilde bütün âlemler, kâinat “özden” meydana gelmektedir ve asıl da bütünden gerçekleşmektedir. Bütün kâinat bir zerrede vardır ve buradan imân sahibi kişiler gizli sırrı anlarlar. Bütün alemler insanda bulunduğu, ancak gizli olduğu ve bu gizlilik örtüsü kalktıkça, o zaman “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim; beni bilsinler diye insanları yarattım” sözünün sırrı ortaya çıkar. Bilen yine Allah’tır, ondan başkası değildir. Bütünde münezzehtir ve yine nitelikleriyle nitelenmiştir.

 Bir nurla mumun fitili yanar, o halde binlerce alevle yanan gönül ışığı nasıl olacaktır.

Ey gerçek peşinde koşan yolcu!

Sen de ümitsizliğe düşme, tehlikeleri aştıktan sonra, ışığa kavuşabilirsin.

Bazı insanlar birbirilerine ibâdet ederler veya dirhem ve dinarlara,  paralara, yiyeceklere, övünç ve kibirliliğe bilmeden ibâdet edip, Allah’a ibâdet ettiklerini sanırlar. Allah Teâlâ âyeti kerimede buyurmuştur ki:

“Doğrusu biz emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara sunduk”. Bilgi sahibi kişiler bu emanetin Allah’ı anlamak olduğunu söylemişler. Ben, bu sözle, Allah’ın sureti anlamına geldiği düşüncesindeyim, çünkü Âdem, Allah’ın sureti biçiminde yaratılmıştır. Onun sureti bütünün suretidir ve yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz. Böylece de göklerdeki ve diğerlerindeki aslın yorumuna gerek kalmaz. Onlar kendileri bunu yüklenmekten kaçındılar, insan, madde olarak bunu yüklendi ve yüce Rahman’ın suretini kabullendi; daha önceleri zâlim ve bilgisiz iken, sonradan âdil ve bilgili oldu.

Seni Allah’a yaklaştıran her şey, melektir, rahmandır, ondan başkasına yaklaştıranlar ise iblistir, şeytandır. Seni Allah Teâlâ’ya yönlendiren güçlerin, meleklerdir, bedenî şehvetlere yönlendiren güçlerin ise, şeytanlardır.

Ey kişi!

İçin melekler ve şeytanlarla doludur; galip gelen kararı verir. Cinler ise, ikisinin arasındadır

Yeryüzüne düşen her yağmur damlasının bir sebebi vardır. O bölgeye yağmuru yağdıran sebep, melektir. Kendisi melekten oluştuğu gibi, sebeplerin her biri de, melekten ibarettir. Her damlaya melek dersen, damlayı sağlayan sebep dolayısıyla doğru söylemiş olursun?

Her damla içinde, melekler vardır dersen, yine doğruyu söylemiş olursun, çünkü, bölümlerden dolayı, melekler vardır. Bu da, melek adı verilen bir suretin yansıtılmasını engelleyemez.

Şunu bil ki, ceza, rahmet, acı, lezzet ve benzerleri bütünden oluşur. Fakat Allah, bütün bunlardan münezzehtir, zîrâ bunlar izafidir ve inişinin gereğidir.

Görmüyor musun?

Gerek insan ve gerekse yılanın ağzındaki tükürük su, kendisi için uygun olup, başkasına zehirdir. Her ikisindeki hayat gerçeği, onlardan kopmamışsa da, onlardan arındırılmıştır. Doğru olan şudur ki, Allah kâinatın bütünüdür.

Bil ki, Allah’ın ortaya çıkmada, zâtî bir eğilimi vardır. Bunun da gerçekleşmesi, ancak küçük nesnelerle ortaya çıkışı ile olur. Sevgi de, bu zatî eğilim ve özün gereğinden ibarettir. Yüce Allah,

“Ben gizli bir hazineydim bilinmeyi istedim; beni bilsinler diye insanları yarattım” sözleriyle buna işaret etmektedir. Diğer bir izahla

“Gerçekleşmesi için yarattım, tesbit ettim ve ortaya çıkardım” denilmektedir. Bu anlamla, bazı şeyhlerin tahayyül ettikleri sevgiyi öğrenme anlamı arasında büyük fark vardır.

Dikkatli ol.

Bir toplumun başları olan hatip, imam ve diğerlerinin amaçları, Hakk’a yönelik olmayabilir. Bu durum, onlardan uzaklaşman için yeterlidir. Şayet amaç onları doğru yola yönlendirmek ise, ibâdetin temeli, hedeflerinin Allah olduğu yönündedir. Bu temel yok olursa, ibâdetleri de yok olur ve toplulukları kötülükler içinde kalır. Kötü topluluklardan uzaklaşmak yeğdir.

Var olanın Allah olduğunu O’ndan başkası olmadığını bil; amaç da, yine Allah’tır; O’ndan başkası değildir. Ya MAKSÛD, ya da MEVCÛD demeleri, bunu gösterir. Birbirileriyle ters düşseler bile, Allah bütün nesnelerde vardır. Çünkü aşamalar bakımından hepsi varlık ve tezat içine girmektedir. Allah, onlardan münezzehtir. Batıl da bir varlık olarak, Hak’tır ve batıl oluşu nisbidir. Bütün varlık aşamaları, cisimler âleminin içindedir. Bu cisimler yok olunca, ruhlar ve diğer mücerredâttan başka her şey yok olur. “Mirsâdü’l-İbâd” adlı eserin yazarı bir örnekle cisimleri katar ve ruhları da aşamalarına göre şeker kamışı, beyaz şeker, bitki ve küp şekerlere benzetmiş; bu arada ruhları cisimlerden ayırma yanılgısına düşmüştür. Hâlbuki gerçek öyle değildir insanın bedeni ruhtur, Hak’tır; suretlerin birikmesiyle yoğunlaşmıştır. Suretler ortadan kalksa da, ortağı olmayan, bir olan Allah kalır.

Hak etki yönünden Allah’tır. Etkilenme yönünden ise, kul ve mahlûktur, mahkûm ve yeniktir. Bundan dolayı bütün işler Allah’a aittir; suretler ise, araçlarıdır. Kulun suretinde görünümünde  Hak’tan başka bir şey yoktur. Fakat kul yanılgıya düşüp, kendisinde Hak’tan başka özgün bir varlığın işi ve seçimi bulunduğunu sanmış tır. Bu yanılgı, onun gafletinden ileri gelmektedir. Tıpkı iş yapan sanatkârın, iş yaparken kendisinin ve âletinin ayrı birer varlık olduğunu sandığı yanılgısı gibi. O âletin esas işi yaptığım sanırsa, bu düşüncesi beğenilmez; çünkü gafletinden gerçekleşmektedir. Gerçeği bilip, işi ve seçimi kendisine bağlayıp ve bunların Allah’tan geldiğini anlarsa, bunda yerilecek bir husus yoktur. Zira mahsûs iş mahsûs suretten çıkmıştır ve böylece o fiilin faili odur. Bu aşamadaki iş, görünüşte insanın fakat gerçekte Allah’ındır. Doğru olanı da, bu şekilde olanıdır. Bilgin kişi, düşünüp, yaptım derse, gerçeği söylemiş olur. Câhil bunu söylerse inandırıcı olmaz. Araştırıp, gerçeği ortaya çıkarmak için, işi yapanın işini hissetmesi ve seçmesi gerekir. Zira istediğini yapar, istemediğini bırakır; çünkü işler, Allah’ın isteğiyle tahakkuk eder; iç ve dış sebeplerden dolayı, aşamalar ve örneklerin gereklerindendir. Bunlar birleşip ortaya çıkınca, istek de zorunlu olarak ortaya çıkar ve sonuçta işler de gerçekleşir. İnsan, işleri bırakmaya muktedir olduğunu sanır; hâlbuki durum öyle değildir. İşleri yapmamak da, aynı şekildedir. Böylece yapanın gerçekleşme sırasında elinde hissinden başka bir şey yoktur. Hayvanların yaptıkları çelişkili işler, onları seçim yapma yanılgısına düşürebilir; hâlbuki gerçek, duyduklarındır. Kargaların çöplükleri eşmesi, horozların gece yarılarında ötmesi ve diğerleri, basit halk tabakasına bilinen anlamda seçim yapma hakkı düşüncesini uyandırır. Bu sadece sözlerin yanlış olanıdır. Aklı yetmeyen karşı gelse bile, keşfin verdiği budur.

Kâinat cinsi türü ve özü yönünden kesin olarak kadîmdir ve onun ortaya çıkışı zamanla ilgili değil. zâtidir. Karşıtlıklar Hak’tan doğar. Hak bunların bir kısmından hoşlanır, bir kısmından hoşlanmaz. Doğuş, öz ve aşamalar gereğidir. Buna karşı çıkılmaz. Eylemlerin düzene, kendisine yakınlaşmaya, olgunluklar edinmeye yarayanlarına razı olur; aksine razı olmaz. Bu durum, bir adamın, sakin iken yapmayı istemediği bir işi, kızınca yapmasına benzer. Allah’ın iradesi zatın ve aşamaların gereği anlamındadır. Zahirde düşünen kişilerin sandığı gibi suçlar ve fevâhişler ahlâksızlıklar, Allah’ın emriyle ortaya çıkmaz.

Allah Teâlâ zâlimlerin söylediklerinden münezzehtir. Allah’ı arayan, hastaya benzer; aranan olgunluklar, sağlığa; cahillik ile Hak’tan uzak kalma da hastalığa benzer. Nasıl ki, bir hasta kendini doktora teslim edip, bir gün yeniden sağlığına kavuşmak ümidiyle, istediğini yapmasına izin verir, emirlerini yerine getirir, ilaçların acılarına karşı sabır gösterir ve tedavideki türlü acılara dayanıklı olmaya çalışıp, gayret harcıyorsa ki bu gerçekleşmeyebilir de, işte arayan kişi de böyledir. Zira sağlığın temel şartı doktorun söylediklerine uymaktır; çünkü bu bir araçtır; türlü acılar sonunda sağlık elde edilir veya edilmez. Ama çaba göstermesi gerekir ve doğru olan da budur. Hasta doktoruna, beni sağlığıma kavuşturuncaya kadar senin emirlerine riayet etmeyeceğim derse, bu akla uygun düşmez. Hakikati arayan kişi de, engelleri aşmak için çaba göstermeli ve ben istediğim gerçekleşinceye kadar şeyhlerin söylediklerine uymayacağım dememelidir. Zira böyle bir durum bilgi istememenin belirtisidir.

Kişi kendi menfaati için uğraşmalıdır; zamandan medet ummamalıdır. Uğraşma yolu ile amacına kavuşursa, isteği yerine gelmiş olur. Kader istediğini elde etmesini engellerse, mazur sayılır.

Allah’a ulaşmanın en iyi yolu, dünya işlerini bir yana bırakmaktır. Allah’a ulaşma isteğinde bulunan birçok kişiye bu yol önerilince, der ki isteğim yerine gelmeyinceye kadar dünyayı bırakmam. Bu da gerçekleşmesi mümkün olmayan bir durumdur. Bunlar ve peygamberler tıpkı çocuk sahipleri gibidirler. Zira onlar çocuklarına olgunluk kazandırmak için, gerçekte var olmayan bazı nesnelerle korkutup, umutlandırmaktadırlar. Fakat çocuklara söylenenler masum yalanlar olabilir. Şüphesiz ki peygamberlerin söylediklerinin bunlarla alakası yoktur. Peygamberlerin söylediklerinin gerçek diğer anlamlarını dinleyenler bilgi derecelerine göre düşünebilirler. Arifler gerçeği bilirler. Mesela bir kişiye şunu yaparsan, sana nurdan iki kuş verilecektir dendiğinde, arifler bu iki kuşla ilim ve hünerin kastedildiğini bilirler. Hâlbuki dinleyenler alelade kişilerin bildiği anlama geldiğini sanırlar. Bu da doğru değildir. Burada söylenenler peygamberlerin bilgisi dahilindedir. Benzeri rüyada da görülür. Zira rüyada görülen görüntü gerçekte başkadır. Fakat birçok kişinin karşılaştığı bir durum olduğu için, görüldüğü gibi olmadığı anlaşılmış; izahına çalışılmış ve anlamları bilinmiştir. Peygamberlerin yolunda başkalarına yol yoktur. Başkaları basiretsizliği devam ettirirken, veliler erenler keşif yolu ile bunu anladılar.

Şöyle bir düşün!

Halk bu hususta ne gibi sanılar içindedir?

Allah’a varmanın yolları çeşitlidir; onu tatmayan bilmez.

Allah selamet versin Hazreti İsa aleyhisselâm, ruhuyla diri, cesediyle ölüdür. Ancak o Allah’ın ruhu olduğundan dolayı ve ruhanî yanının üstünlüğü dolayısıyla ölmemiştir. Ruh ölümsüzdür; ondan dolayı ölmemiştir, dediler. Karar üstün olanındır; bu da cesedi ölmedi anlamına gelmez; çünkü bu imkânsızdır; bunu anla!

(Hicri) Sekiz yüz sekiz yılı Cuma gününde yeşiller giyinmiş iki kişi gördüm. Birinin elinde, Allah’ın selamı ona olsun İsa’nın ölüsü vardı. O iki kişi, sanki bana İsa’nın bedeninin öldüğünü ima ediyorlardı. Allah daha iyi bilir. Halk tabakasının iddia ettiği gibi ölü bedenlerin yeniden dirilmesi, doğru değildir. Fakat öyle bir zaman gelebilir ki, insanlardan kimse kalmazsa, yeniden topraktan babasız anasız insan doğar ve daha sonra evlenmeyle çoğalır.

Cennet ve cehennem ile ayrıntılarının anlamlarının, cahillerinin akıllarından geçen anlamlarla ilgisi yoktur. Melekler ise melekût âlemindendir. Görülmeleri ancak varlık içinde olabilir; zîrâ melekût varlığın batınındadır. Öyle ki, iyiliğe yol açanlara melekler, kötülüğe yol açanlara ise, şeytanlar ve iblisler denir. Belki de kişiliğe bürünüp, insanların istidadına göre görüntü şekliyle ortaya çıkabilir ve insan onu diğer sair varlıklardan sanabilir. Hâlbuki gerçek öyle değildir; o kişinin gördüğü görüntü iç görüntüdür ve onun içindir ki, gören gözünü kapatsa bile, görüntüyü görebilir. Hak’tan yüz çeviren, hisleri cüz’i olan kişi şeytandır. Gönlü yasaklardan arınmış uyuyan bir kişinin rüyaları sonuna kadar gerçekleşebilir.

Bilginler ruhun soyut varlıklarla bağlantılı olduğunu ve onda olayların yansıdığını söylerler. Bu durum öyle olabilir. Belki de gördüğü onun dışında değildir; fakat uyanık iken düşündükleri rüya olabilir. Halk tabakasının iddia ettiği gibi rüyada görülenler ayrı şeyler değildir. Kişi uyanıkken tasavvur ettiğini uykudayken de görebilir. Dileğim onların söyledikleri değil, benim söylediklerimin doğru olmasıdır. Uyuyan kişi uyanıkken gördüğü, işittiği ve tasavvur ettiğinin dışında bir nesneyi görmez. Kendisine uygun düşeni görür. Şayet gördükleri karşılaştırma ve soyutlarla bağlantı sonucunda tahakkuk etseydi, kişi o halde, daha önce hiç görmediği, duymadığı ve gerek kendisi, gerekse de kendi soyundan olanların gönlünden, hatırından geçirmediği çok güzel şeyler görebilirdi Fakat gerçek böyle değildir. Zira gördükleri, düşüncesi sonucunda oluşturduğu nesnelerdi. Gönül tasavvur yapmaktan hiç bir zaman boş kalmaz. Düşünceler dâima uyanıkken ve uyurken insanın aklından geçer. Düşüncelerin arınma ve hallerine göre rüyaya da doğru aktarılması ve hatırlanması mümkündür. Sözün kısası rüya, uyuyan kişinin düşündüklerinden ibaret olup, görüntülere dönüşür. Söylendiğine göre “Allah Teâlâ, ilk önce bir cevher yarattı ve daha sonra kâinatı o cevherden var etti”. Buradaki cevherden maksat, ilk varlığın Hak suretiyle ortaya çıkmasıdır. Allah Teâlâ söylediklerinden daha yücedir ve herşeyi daha iyi bilir.

Şunu bil ki, zikirler ve dualar gönlü matluba Allah’a  yönlendirmek içindir ve bir bağlantıdan başka bir şey değildir. Etki yapan yöneliştir. Yönelişten birçok nesne ortaya çıktığı gibi, gaflet ehline saklı kalan hususlar da aydınlanır. Amelsiz iklim, tıpkı imansız bir amel  iş  ve bedensiz ruh gibidir.

Mütekellimler  kelamcılar, Allah her şeye muktedirdir ve istediğini yapabilir derler. Bu da, Allah’ın kâfire küfrü ve zâlime zulmü istediği anlamına gelir ve bir anlamda da, küfür ile zulmün onun iradesi ve seçimi ile ortaya çıktığı demektir.

Ebu Ali İbni Sînâ ve benzerleri Allah’ın varlığının kendini gerektirdiğini zatı vacibdir  söylerler. Yani onun varlığı kâinatın varlığından değişiktir; fakat kâinata etki yapmıştır demektedirler. Hâlbuki ikisi birbirinden ayrı ve farklıdır; tıpta ateşle su gibi arasında ters etki vardır.

Bu inançların ikisi de yanlıştır ve sırf cehalet ile bilgisizlikten ileri gelmiştir. Allah zâlimlerin söylediklerinden münezzehtir. Allah’ın isteği ve seçimi kâinatın isti’dâdına göredir. Allah Teâlâ’nın buyurduğu “Allah istediğini yapar ve dilediğini hükmeder” sözleri, bir şey için ne dilerse, onu yapar anlamına gelmez. Yani tasavvur ve tahayyül edilen, birbirine zıt olan İslâm, küfür, zulüm, adalet, taş, ağaç ve diğerlerinde istediğini gerçekleştirir anlamını taşımaz. Buradan çıkarılan anlam şudur:

Allah’ın isteği ve dileği, o nesnenin isti’dadı doğrultusundadır. İsti’dâdında bulunmayanı istemez ve dilek isti’dada bağlıdır. Kâinatın tümü isti’dâdına göre ortaya çıkmıştır. İrade bu şekilde olup, bunun karşıtı ile ilişkisi yoktur. Allah istediğinden başka bir şey yapmaz ve istediği de isti’dâdın dışına çıkmaz. İstediğini yaparken, nasıl olur da özde ortaya çıkanı yapmasın?

 İnsan bazen üzüntüye kapılabilir ve bu üzüntünün sebebini de bilmeyebilir. Hâlbuki bunun bir sebebi olmalıdır, onu bilse üzülmezdi. Fakat onu içinde duyar ve üzülür. Allah daha iyi bilir.

“Allah’tan başka ilâh yoktur” sözü, kâinatta ondan başka tapılacak yoktur anlamındadır.

“Melek, köpeği bulunan eve girmez” hadisi, sahibinin gönlünde köpek niteliği bulunan kişinin meleklik aşamalarından hiç birinde şansı bulunmadığı anlamındadır. Allah bilir.

Câhiliye döneminde insanlar görülen putlara tapıyorlardı. Bu çağda ise kuruntuya dayalı putlara tapıyorlar. Umulur ki Allah gerçeği ortaya çıkarır ve ona taparlar; tıpkı mutlak varlığa ibâdet etmenin gerekli olduğu gibi.

Allah adı, bütün işlerin kendinden çıktığı ve bütün olgunluklarla nitelendiği için yüce varlığa verilmiştir.

İşler, sıfatlar, durumlar ve olgunluklar görüntüler olmadan ortaya çıkmaz. Bütün görüntüler bütün olgunlukları gerçekleştirir. Görüntülerin değişikliğine göre, nesneleri değişik gösteren görüntüler meydana gelir. Bunlardaki çokluk görüntüdedir; bir olan ise Allah’tır ve bütün görüntülerde tecelli eder. Görüntülerin her biri, şekil bakımından diğeriyle çelişkilidir; ama gerçekte ise aynıdır. Görüntülerin her birinde şekil itibarı ile kendine özgü vaziyetler ortaya çıkar. Gerçekte ise bütün durumlar birdir.

Bir kişi, “Ben Allah’ım” derse, mutlaka doğrudur; çünkü varlık koşulsuz olarak Hakk diye adlandırılır ve bu ister bütün nesneler, isterse bir kısım nesneler ondan ortaya çıksın veya çıkmasın, ister vasıflandırılabilsin veya vasıflandırılmasın durum aynıdır.  Görünüş bakımından her nesneye Allah’tan ayrıdır denebilir, çünkü şekil bakımından bütün ondan çıkmıştır”.

Gerçekten de bütün birdir. Yaratıcı dendiğinin doğruluğu gibi, Rezzak demek de doğrudur. Başkaları da tıpkı bunun gibi, Allah ve kul da öyledir. Çoklukta aykırılık yoktur. Esasında değişiklik sadece anlam ve değerlere göredir. Değerlerle tahakkuk yapılmaz. Çokluk sadece hayallerden ibarettir. Hadisi şerifte işaret edildiği gibi

“Allah vardı ve onunla başka hiç bir nesne yoktu” ve Bestami’nin söylediğine göre

“O şimdi de, tıpkı daha önce olduğu gibidir.” Âyeti kerimede de

“Her şey yok olacak ancak o bakidir” sözleri bunu gösterir. Allah’ın buyurduğu gibi

“Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadır.” Yani yaşamda insanları Hak’tan alıkoyan uğraşılar vardır ve bu da oyalanma anlamındadır. Hak’tan başka hiç bir nesneyle uğraşmayan ve Hak’tan ayrı nesnelerden başka bir meşgalesi bulunmayan, iki yönü olan insanın saygı ve kiniyle yasak ve mübahını iyi değerlendirmesi gerekir. Hakk’a götüren ve başkasına yönlendiren iki yöndeki uygun olanını ifâ etmek ve olmayanını ikbah (kötü görme)  ve yasak etmesi lazımdır. Sema’da böyledir. Samimi fakirler vakitleri elverdikçe sema’ yapabilirler. Zira onlar güzel bir ses duyunca, gönüllerini Allah’a yönlendirir ve dünyayı tamamıyla bir tarafı bırakarak Allah sevgisiyle doldururlar. Allah’a ulaşmayı gerçekleştiren işi bir Müslümanın yasaklaması helâl midir?

 Duyduğuma göre tarikat erbabı birkaç sınıfa ayrılan odunlar gibidirler. Bir sınıfı kuru olup, ateşle yapılan en ufak temasla tutuşur ve kül oluncaya kadar sönmez; yanınca da ateş olur. Bu durumun şu sözlerle bağlantısı mümkündür; “Fakirlik tahakkuk edince, baki olan Allah’tır.” Diğer bir sınıfı ise o kadar nemlidir ki, nemi gidip kuruyuncaya kadar uğraşırsan tutuşmaz. Orta sınıfa gelince, her iki sınıftan oluşup hiç uğraşmadan tutuşur ve tamamlanıncaya kadar sönmez sınıfın yanısıra, zorlu bir uğraşıdan soma tutuşup ihmal edildikçe ve nemi tükeninceye kadar sönen sınıfları içine alır. Bu yolda istekli olanların örneği de böyledir; “Adetleri çiğneyen olağanüstü sonuçlar elde eder.”

Bölüm:

Allah bütünden münezzehtir, bütün ondadır ve o da bütündedir. Bütün hallerde gereğinden ayrı kalınmayan bir gerektir. Görünüşe göre bu bir hayal olup gerçekleşmesi imkânsızdır. Fakat oluş ve ortaya çıkış ard arda görünüşte ortaya çıkar. Her ne kadar o bunun içinde bulunsa da, o bundan münezzehtir. Gerçeğe göre oluşun var olması Hak’tır. Varlığın da görünüş itibariyle olması mümkündür ve somadan tahakkuk etmiştir. Yüce Allah “Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmamak üzre salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır; birbirinin sınırını aşamazlar.” diye buyurmuştur. Mümkün Hakk olmayacağı gibi, Hakk’ın da mümkün olması imkânsızdır. Fakat görünüş itibariyle her ikisi birdir ve gerçekte Allah’ tır. Gerçeğin dışında bir varlık söz konusu olamaz. Başka nesne ancak itibari sayılır. Diğer bir deyişle bütünle yürüyüp damgasıyla damgalanmıştır. Fakat o bütünden münezzehtir. Şeref  zulmet ve keder görünüşlerle ortaya çıkar ve onlara göre orantılı aykırılık gösterir. Allah’a göre bütün nesneler aynıdır. Hakikatta ondan başka varlık yoktur. Bin suretle ortaya çıksa da, yine o birdir. Allah Teâlâ bütünde, bütün de onda ortaya çıkar. Gerçeğine bakılırsa görünüş ve görülen aynıdır ve aradaki farklar itibarîdir. Allah yerine göre bütün varlıklarda ortaya çıkar ve bu çıkış varlıkların isteğine göre değildir. Allah’ın isteği ve iradesi, zatının gereğidir. Bu husus câhillerin ve medrese âlimlerinin iddia ettiği gibi değildir.

Allah Teâlâ’nın “Onu yapıp, ruhumdan üfledim” buyurması, O aşamaya getirilmesi anlamındadır. Bu aşamada beden istenilen şekle göre düzeltilir ve bu durum sebepler doğrultusundaki maddenin istidâdıyla hâsıl olur. Kabiliyeti yerine getirilirse, üfürmekle dile getirilen ruh ikisinin ilgisiyle ortaya çıkar. Üfürmek sözü, bedenin yaşantısıyla izah edilirse, bu doğru olmaz. Sadece terkip olarak söylenebilir. Söz, gülüş ve insanlarla hayvanlar arasındaki farklar da böyledir. Fakat bu farklar özde değil, bileşimdedir ve her aşamada özel bir görünüşle ortaya çıkar. Hayvan aşamasında ruh olarak görülen bu öz, insan aşamasında konuşan nefis olarak görülür ve dışarıdan hiç bir şey değildir. Hayvanda hayvan olan öz, insanda insan olmuştur. Farklar ise, istidada göredir. Bedenden ayrılan öz, bu şekilde, surette ortaya çıkmıştır. Bu öz suretin bozulması ile bozulmaz. Öz bakidir; değişmez ve ortaya çıkması için bir şekle ihtiyacı vardır.

Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların görevi ise, çalışıp çabalamaktır. Sonsuz olan gönül evreni, zamanla değişir. Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir.

Şunu bil ki, göklerdeki güçlerle, öğeler ve benzerlerinin güçleri meleklerdir. Peygamberlerin bu husustaki sözleri de, benim sözlerim anlamına gelmektedir ve câhillerin iddia ettiği gibi değildir.

Allah Teâlâ’nın zatının aslıyla bilinmez demenin anlamı, bu âlemdeki bütün şekillerde vardır; bunu bil!

Allah, bu şekillerle ortaya çıkar ve sonsuza kadar devam eder. Allah’ın zatının aslına varan bir kimse ortaya çıkar ve hakikata varmış olur.

Anlamalısın ki, mutlak varlık, zatının varlığı için gereklidir. Zira birbiriyle ters düşen varlıkla yokluğun gereği yoktur denilirse, doğru değildir. Biri diğeriyle nitelendirilemez. Varlığın yok olması mümkün değildir ve yokluğun da var olması mümkün olamaz, ikisi de birbirinden vazgeçemez. Özel bir imkânla var olması imkânsız olan mutlak varlığın başka bir varlıktan oluşunu kazanması gerekir. Böylece de kendi varlığında yokluk olur ve varlığından kati nazar edilir. Zatına dayanarak yoklukla vasıflandırılabilir ve yukarı da geçtiği gibi bu imkânsızdır. Keza aynı şekilde başka sayılan varlığın da mevcudiyeti imkânsızdır. Zira tahakkuk olmadan önce varlığın tahakkuk etmesi gerekir. Buradaki amaç, mutlak varlıktadır ve bu da imkânsızdır. Mutlak yokluk diye bir şey yoktur. Mutlak varlığın var olması gereği tespit edildi. Bütün varlıklar onda var olur. O da yüce Allah’tır. Yine bütün varlıklar onun görünüşüdür ve görünen odur. Ayrıca görünüş de ondadır.

Şunu bil ki mutlak varlık olan yüce Allah’ın her aşamada iki özelliği vardır.

Biri etki ve fiildir; diğeri ise etkilenmektir.

İlkinde varlık Allah’tır ikincisinde de âlemdir, yaratılmıştır ve meydana gelen olaydır; bunu anla!

Mutlak varlık olan Allah Teâlâ her ikisinin arasındaki mutlak oluş ve birleşimle bağımlılıktan dolayı mutlak varlıktır. Allah Teâlâ ne bütündür, ne de parçadır. Zira bütün ve parçanın başka bir anlamı vardır. Gerçek var olma ve yok olmadan önce gelmektedir. Gerçeğe başka varlıklardan soyutlanmış olarak bakıldığında parça görülüyorsa da, her iki yönü içine almaktadır. Adı geçen mutlak varlık bütünden bir niteliktir, ondan daha üstün bir aşama yoktur, o her şeyin üstündedir ve bütün ondadır; o da bütündür ve bütün odur. Bu aşamada varlığın ne başlangıcı, ne sonu, ne görünüşü ve ne de görünmeyişi aşamaları yoktur. Diğer aşamaları da buna göre değerlendir!

   Zîrâ, O bütünden arınmış mutlak bir varlık sayılıp, bütün onda tahakkuk etmiştir. Diğer bir deyişle, özel ve ebed diye bir olay yok, her ikisi birdir.

Yüce Allah’a dair iki değerlendirme vardır:

Biri belirtilmemiş olan değerlendirmedir ve buna göre ona birdir ve uludur denir.

Diğeri ise, belirtilmiş olanıdır; buna göre de, ona bir ve güzel denilir. Bu iki değer “iki el” ile izah edilir. Aynı zamanda iki elle, Allah’ın karşılıklı her iki niteliği görünmeyen görünen, alan  veren ve bunun benzeri olan bütün karşıt nitelikler de açıklanır. Allah Teâlâ ‘nın Adem’i iki eliyle yarattığını Hz. Peygamber hadisi şerifte belirterek buna işaret etti. Allah ve kâinatın görüntüsü de böyledir. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem “Allah Teâlâ’nın Adem’i kendi suretinde yarattığını” söylemiştir. Kur’ân’da da böyledir. Bunun anlamı şudur ki:

Allah Âdem’i kendi olgun suretinde yarattı.

Buradaki suret manevidir; hissi değildir. Zira Hak teâlanın Rabb ve İlah aşamasında görünür bir sureti olamaz. Allah bundan münezzehtir. Onun görülen sureti kâinatın gerçeklerinde ortaya çıkmaktadır. Manevi görülmeyen sureti ise, Allah Teâlâ suretinde tecelli etmektedir. Bu ikisi insanları yaratan iki el anlamındadır. Âyeti kerimede de

“Elimle yarattığıma secde etmeni engelleyen nedir? sözleri bunu belirtir. Bundan dolayı da “Duyuşu ve görüşü idin, demiş, fakat kulağı ve gözü idim denmemiştir.” Allah Teâlâ

“Biz emâneti sunduk” âyeti kerimesiyle, bütün varlıkları birleştiren ilâhî görünüşü, bu görünüşte yaratılan ve yeryüzünde halifelik mertebesine ulaşan inşam işaret etmektedir.

Uykuda görülen rüyalarla olaylar ve açıkça görülen diğer şekiller, esasında bilgi ve birlik aşamasının belirtileridir. Bunlar Allah yolunda kendim adayan kişiye birer uyarı olup, yüce amacına ulaşması için savaşması gerektiğini gösterir. Bu da işin tadına varma ve birliğin gerçekleşmesidir. Bunlar rüyada gördükleriyle farklıdır ve bunların benzerleri birliğin belirtileridir ve aralarında büyük aykırılık vardır. Bunları ancak ermiş kişi bilir.

Mesela kendini Allah yoluna adayan kişi kendinden geçmiş ve uyumuş değilken, bedeninin yayılıp, bütün dünyayı kapsayacak kadar genişlediğini görür. Yine bu kişi yeryüzündeki dağları, ağaçları, ırmakları, bahçeleri ve bütün varlıkları da kendinde görür. Ayrıca bütün varlıkları kendinde gördüğünü sanır ve gördüğü her nesneye bu benim der. Kendi nefsinden başka hiç bir nesne görmez. Gördüğünü kendi nefsiyle karşılaştırır. Yine özünde zerre ile güneşi eşit görür ve aralarındaki farkı anlayamaz. Zamanı da bir bütün olarak görür; başlangıç ile sonu ve ebedle ezeli de göremez. Bu Âdem zamanıdır ve bu da Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin zamanıdır demekten de tuhaflık hissediyor. Zira başlangıçta sonun bir olduğunu ve sanki zamanın değişmediğini gördüğünü zannetmiştir. Daha sonra bu görünüş ve çokluktan da uzaklaşıp, yeni bir ruh haletine bürünür. Bazen dünyanın varlığına, bazen da yokluğuna inanır ve bu yokluğun içinden bütün nesneleri görür ve şaşa kalır. Daha sonra bütün nesnelerin yok olduğunu görür ve bunu anlatmaya gücü yetmez. Bundan soma çokluk alemini içice görür ve burada bir saat durur ve ardından kendine gelir. Bu söylediklerim bazı arkadaşlarımın başından geçen olaylardır. Nesneler için söylenenler, birliğin belirtisidir. Gönlün bazen varlığa bazen yokluğa yönelmesine dair sözler de, esasında birlik aşamasının göstergesidir. Çokluk için söylenenler ise, açıkça ortaya çıkan olayların işaretidir. Her gördüğü nesne için bu benim demesiyle ilgili sözler ise birliğin belirtisidir. Bütün bunlar Hak’tan gelen uyarılardır. Amaçlanan birlik, hali hazırdaki tatlı görünen birlik değildir. Gerçek amaçlanan birlik bunun çok üstündedir. Allah yoluna kendini adayan kişi, bu birlikle bütün nesnelerin kendine bağlı olduğunu ve bu nesnelerin kendi kişiliğinde bulunduğunu hisseder. Bu aşamayı izah etmek mümkün değildir ve bunu tatmayan tadını bilmez. Bundan dolayıdır ki, birlik üç kısımdan meydana gelmiştir:

İlmi Birlik: Bu birlik, ağızdan ağıza dolaşarak ve kitaplardan okuyarak elde edilir.

Uyarıcı Birlik: Bu birlik Allah Teâlâ tarafından verilen birliktir. Uyurken rüyalarla, gerçek olaylarla veya ilham yolu ile sunulan birliktir. Bu birlik birincisinden üstündür.

Eğlenme ve Coşkulu Birlik: Bu birlik hepsinden üstün olup, amaçlanandır.

Tasavvuf gerçekleşince münafıklık başlar. Gerçek sofi, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiçbir insan gönlünün hatırlamadığı olayları görür. İnsanlara akıllarının alabildiği ve onlara uygun olanları anlatıp, söylediği halde öldürülmesine neden olabilecekleri ise, gönlünde saklı tutar. Bu durumda nasıl münafık sayılmaz?

  Seriyyis Sakatî’nin sözlerinde de buna işaret edilmektedir: Allah rahmet etsin Seriyy, bu hususta şöyle der:

Tasavvuf üç anlamın adıdır. Mutasavvıf bilgi ve hünerinin aydınlığı hiç sönmeyen, kitapta açıkça izah edilen ilme dair çelişkili üstü kapalı bilgi vermeyen ve Allah’ın bilinmesini istemediği hususları kerâmetleriyle ifşa etmeyen kimsedir.

Burada söylenebilir ki, gerçeğe varan kişi bildiklerini izah etmelidir. Bunda münafıklık yoktur. Şaşılacak husus ise şudur, inançta iki karşıt olan düşünceyi bir araya getirdi. Hâlbuki bunda da şaşılacak bir husus olmaması gerekir. Zira her biri yerine göre gerçektir.

Allah’ı bilen kişilerin, ilme’lyakin, ayne’lyakin ve hakka’lyakin anlamlarına dair değişik görüşleri vardır; bunu bil!

Bunları buraya aktarmama bir faydası olacağını sanmıyorum. Bu fakirin aklına gelen ve yalnız birlikte değil, aynı zamanda yiğitlik ve cömertlikle de ilgisi bulunan bazı söylenenleri zikredelim.

Buna örnek olarak sadece kulaktan kulağa duyulan ve görülmeyene ilme’l yakin denir.

Görerek öğrendiği ise, ayne’l yakindir.

Kendi yaptığı bir iş ise de, hakka’l yakindir.

Böylece ilme’l yakin şüphe götürmeyen bilgidir. Fakat görülmemiştir. Ayne’l yakin ise, görerek bilmektir. Hakka’l yakin ise de, kendisidir. Birlikte gerçekleşmesi için şunlar söylenir:

Kişi Hakk Teâlâ’nın varlığını başka bir etken olmadan ve şüphe kanıtı aramadan bilirse, ilme’l yakindir.

Bunu tanık, kanıt ve gözle görüp anlamaya çalışırsa, bu duruma da ayne’l yakin denir. Bu sözler esasında rüya ve gözle görmeyi değil, hünerin olgunluğunu ifade eder. Zira Allah benzerden ve benzetilmeden münezzehtir.

Kişi Allah’tan başka bir varlığın bulunmadığım ve bütün varlığın Allah olduğunu bilirse, buna hakka’l yakin denir. Zira bu Hakk’la gerçekleşmiştir. Bu durumda varlık kalmaz; bütün varide Allah Teâlâ’nındır. Allah’ı anma, anan ve andan birdir ve bu da Allah’tan başka bir varlığın bulunmadığı anlamındadır. Allah varlığın gerçeği dolayısıyla anma, anılma ve anılan üçüde birdir. Bu da ilme’l yakindir. Hakke’l yakin ise, kendini Allah yoluna adayan kişinin bunda tahakkuk etmesi anlamına gelir. Ben bu aşamada dilde dolaşan ve görülen anısın gerçek anısın sureti olduğunu gördüm. Gerçek anısın da gönülde oluştuğunu gördüm ve bundan dolayı gönüle anış adı verilmiştir. Gönüle aynı zamanda Hakk adı da verilir. Bütün, bir olmuştur. Bu tıpkı suyun rüzgâr estiği zaman dalgaya dönüştüğü hale benzer. Hâlbuki gerçekte dalga sudan başka bir şey değildir. Gönül ve anışta da durum aynıdır; anış, bütün gönlü kaplar ve böylece gönül bütünüyle anışa dönüşür. Dildeki anış gönüldeki anısın suretidir ve aynı şekildedir. Fakat gönül şekilden münezzehtir. Ama aşama, kesinlikle bunu böylece yüklenmemi gerektiriyor. Bundan da şu anlaşılıyor ki: Gönülde iki düşünce birden birleşemez. Çünkü gönüle gelen düşün ce, o aşamada başka bir düşünceye yer bırakmayacak kadar onu kaplar. Bu da tıpkı deniz suyu gibidir; esen rüzgârın etkisiyle dalgalanır ve bu dalga şeklim rüzgâr esip dalga devam ettikçe başka bir biçimde düşünmek imkânsızdır. Bunu iyi anla!

Öyle sanıyorum ki, bu ince konuyu benden önce kimse ele almamıştır. Allah daha iyi bilir.

Bazen kendimi gayet latif olarak görürüm; bu görünümün sebebi ise, bedenimin şeklidir. İşte bu letafet de, bedenî şekille ilgilidir. Ortada görülen nesne bu latif görüntüdür. Latif olan buharın da, letafeti yoğunlaşmadan görünmez; yoğunlaşınca, bulut olup görünür. Bulutun bu biçimi buhardan farklı bir nesne değildir; buharın ta kendisidir; yoğunlaşmış ve ona başka hiçbir varlık eklenmemiştir. Şahıslarda görülen letafet de aynıdır; yoğunlaşınca görünen bir biçim kazanır. Bu sadece bir örnek olup, gözlemlere dair söylediklerimize işarettir. İnsanla buhar arasında hiç bir yönden benzerlik yoktur.

Bazı zamanlar okumaya dalmış meşgul olduğumda, gönlüme sanki pırıl pırıl parlayan bir takım kişilerin görüntüsü düşer. Düşüncelere dalar ve bu kişilerin görüntüsü beni meşgul eder. Her ne kadar bu düşünceyi gönlümden atmaya çalışırsam da, atamam. Bir de bakıyorum ki, ertesi gün o kişi beni ziyaret etmeye geliyor ve böylece onu bilfiil görüyorum. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

“Peygamberlikten sadece müjdeli sözler geriye kaldı.” Yine Hazreti Peygamber buyurmuştur ki:

 “İyi rüyalar peygamberliğin kırk altı bölümünden biridir.” Böylece Peygamber, rüyaları peygamberliğin ayrıntı kısımlarından biri saymıştır. Bundan dolayı Allah’a ulaşmak isteyen kişi rüyalardan vazgeçmemeli ve yorumlarını da takip etmelidir. Zira onları bilmede büyük faydalar vardır. Onlarla birçok bilinmeyen olay aydınlatılabilir. Kendini Allah yoluna adayan kişinin sağlığı ve kötü halleriyle iyi rüya sahibinin de hal ve durumları rüyalarla anlaşılabilir. İyi rüyalar gören kişinin aydınlanması için gösterilen Allah’ın ışıklarından bir ışık parçasıdır. Bir gece bu ışıklı rüya beni de bağladı, kendimden geçtim; şaştım; ızdırap ve büyük haz duydum ve o esnada aşağıdaki beyti dile getirdim:

Ey nefs göz daima Allah’ın adını an ve kederden ölüver

Yüce Allah’tan başka hiç kimseye ihtiyaç elini açma

O esnada etrafımda bir grup fakih öğrenci de vardı; durumumdan etkilenip, benim için korktular. Bu öğrenciler arasında Mısır’daki Barkukiye Medresesi müderrislerinden olan Mevlana Seyfeddin vardı. İlk başta Şeyhuniye müderrisi Mevlana Zâde’yi gördüm. Fakat ikinci defa baktığımda yerine yukarıda adı geçen Seyfeddin’i gördüm.

Şunu bil ki, görünüşün değişmesi, yani bir kişinin görünüşünün başka kişinin görünüşüne geçmesi tek bir nesne gibidir. Bazen bir kişiyi başka bir kişi gibi görür. Bu da dileğini anlam olduğuna dair bir belirtidir ve o gruba uygun olup, özel kişiyle ilgili değildir. Görüntü de o kişiyle ilgili değil, başka biçimde uyarılmak için gösterilen ve birliğe delalet eden ayrı bir durumdur.

Allah Teâlâ buyurmuştur ki:

“Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi.” Buradaki isimler Allah’ın isimleridir. Allah’ın isimlerinin olgun görüntüsü, meleklerin değil, olgun insanın belirtisidir. Bundan dolayıdır ki, bütün bu isimleri olgun insana öğretti ve onu bu adlarla şekillendirdi. Bu bir şereftir; taş gibi eşyayı belirten harfleri bilmek bir hüner değildir. Çünkü bunları bilmek kolay bir iştir ve gerek insanoğlu gerekse melekler arasında herhangi bir övünç kaynağı sayılmaz.

Gökler, yeryüzü, öğeler ve benzerlerine vekil kılman melekler, bunların içindeki Allah’ın iradesiyle ortaya çıkan güçlerdir. Onlar göz açıp kapayıncaya kadar süren kısacık süre içerisinde bile Allah’a itaat etmekten geri kalmazlar. Meleklerin başlangıçtan sonsuza kadar Allah’ın adını andıklarını Yüce Allah âyeti kerimede şöyle belirtmiştir:

“Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” Şeytanlar ise, insanın kanı içinde akan ve nefsin hayvani şehvetlerini gösteren içindeki güçlerdir. Bu güçler insanı Allah ve şeriata karşı gelmeye sürükler. Allah’ın selamı üzerine olsun Peygamber hazretleri buna şu sözleri ile değinir:

“Şeytan kanla birlikte dolaşıyor”.

Ey câhiller!

Sizler Allah’ın, Peygamberlerin ve velilerin söylediklerim anlamıyorsunuz. Akıllarınızın eksikliği, gönüllerinizin bulanıklığı, âhiretle ilgili gafletiniz ve aşırı derecede dünyaya bağlılığınız, sizi gerçeklerden uzaklaştırmıştır ve gerçeği öğrenmenizi engellemiştir. Fakat doğruluğunuz da yanlış yola sapmanız içinde yer almaktadır. Bundan dolayı şeriat düzenleyicisi de bunu size acıdığı için böyle tesbit etti. Çünkü sizin doğruluğunuz cehaletinizde yer almaktadır. Aynı zamanda kader meselesi hakkındaki en bilgiliniz, en cahilinizdir. Gözleriniz bunu görmemiştir, bunun sebebi Peygamber ve bütün velilerin bilmemesinden değil; onlar bunu güneş bildikleri gibi bilirler. Fakat akıllarınızın eksikliğinden dolayı, size ve aşağılık kimselere izah etmiyorlar. Sana gelince, eğer sen de içini temiz tutarsan belki söylediklerini anlayabilirsin.

Hidâyeti dileyen kişi büyük iyilik ve olgunluklarını küçük, ufacık suçlar, kusur ve zararlarını büyük görmelidir; yoksa ondan da ümit yoktur. Bilmelisin ki, kulun Kur’ân’daki dünya, yaşantı ve âhiret işleriyle ilgili konuları bilmesi gerekir ve böylece zamanını orantılı olarak dünya işleriyle âhiret işleri arasında ayarlamasını bilmelidir.

Kur’ân otuz Cüzdür. Dünya işleriyle ilgili cüz, birden biraz daha fazladır. Hâlbuki âhiret işlerine dair cüzler, geriye kalan yirmi dokuz cüzdür. Kur’ân’ın bu şekilde düzenlenmesi, esasında insanlara bir uyarıdır. Bu uyarı insanlara ve âlimlere dünya ve âhiret işlerine ne oranda süre ayırmalarını göstermektedir. Allah daha iyi bilir. Allah’tan gelen emirlerden biri de budur.

Şunu bil ki, isimler, nitelikler ve işlerin hepsi kabiliyetlere bağlıdır. Bunlar olmayınca, onlardan da bir şey ortada kalmaz. Bu sırra dair haberi de kaderin sırrı bana bildirmektedir. Allah daha iyi bilir. Allah’a hamdolsun bu konulardaki bilgileri Yüce Allah bana bildirdi. Bu bilgiler kitap okuyarak ve öğrenim görerek elde edilemez.

Cennet, esasında melekût âleminden ibarettir. Âdem aleyhisselam buradan çıkıp, yoğunlaşarak yeryüzüne aldığı şekille inmiştir. Âhiret işleriyle ilgilenen bilginler, âhiret yolu için gerekli olan bilgileri kitap ve sünnetten öğrendiler. Fıkıhla uğraşan bilginler de, dünya işlerine dair bilgileri ve alım satımlara dair meseleleri yine, o kitaplar ve sünnetten elde ettiler. Kişi, âhiret yoluna dair bilgileri elde etmek isterse, âhiret konularını ele alan kitapları incelemelidir. Fıkıh konularına dair bilgileri elde etmek istiyorsa, o halde, fıkıh kitaplarını okumalı ve incelemelidir. Biri kalkıp, ben de kitap ve sünnetten yararlanarak bu bilgileri, âhiret ve fıkıh işleriyle ilgilenen bilgilerin eserlerini gözden geçirmeden elde edebilirim; onlar insandı, ben de insanım derse, doğru olmaz ve bu düşünce ömrü boşa harcamaktan başka bir işe yaramaz. Âhiret yolu da böyledir. İnsan ancak duygularla ilgisini kesip, Hakk’ı gözle göremeyeceğini idrak ettikten sonra ve Allah’ın sevgisiyle coşunca, Allah ona görünüş olarak görünebilir. Fakat bu çok az tahakkuk eden bir olaydır. Buradaki esas nokta gönlün saf bir şekilde Allah’a yönelmesidir. Bu gerçekleşirse, Allah görünüş olarak değil, anlayış şekliyle ve duyularla tecelli eder ve şüphe ortadan kalkar.

Ağacın,(Musa aleyhisselâma) “Ben Allah’ım” demesi, insanın bunu söylemesinin doğru olduğuna dair bir uyarıdır. Birinci şekilde belirttiğimiz gibiyse, doğrudur. Dünya Allah’ın görünüşü olduğundan dolayı, “Ben Allah’ım” diyen herkesin sözü de doğrudur. Çünkü bununla bütün  Allah  kastediliyor; bölümle hiç bir alakası yoktur ve konuşan insan değil, Allah’tır. Keza aynı şekilde insan konuşmaya başlayıp, “ben Zeyd’im” derse, bu sözleri doğrudur. Çünkü bu sözler Zeyd’in özüyle alakalıdır ve konuşan dil ile kıpırdayan ve etten oluşan bedenle yalandan uzaktan hiç bir ilgisi yoktur. Sözü söyleyen dil değil, Zeyd’in zatıdır. Bundan dolayı ağaç veya insan “ben Allah’ım” derse doğrudur. Bu itibarla her zerre de, “Ben Allah’ım” derse doğrudur. Ancak başka bir kişi “O veya sen Allah’sın” derse, doğru değildir. Aynı şekilde dil ben Zeyd’im diyebilir. Fakat bir başkası dile, o, veya sen Zeyd’sin diyemez.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin; “Allah vardı ve onunla başka hiç bir nesne yoktu” sözleri, Allah’ın birlik aşamasından daha üstün bir aşamaya denildiğine dair bir göstergedir. Bütün nesneler de, bu aşamada ortaya çıkmaktadır.

Şunu bil ki, varoluş ile yok oluş ezelî ve ebedîdir ve dünya ile âhiret ise izafîdir. Görünen dünya fâni ve görünmeyen âhirete baki denmiştir. İkisi de ezelî ve ebedîdir. Ancak diğer ebedî olan âhirete verdir. Kişilerin elde ettikleri olgunlukların tatlan, huriler, köşkler ve cennetlere benzetilmiştir. Bunlara verilen adlar takma adlardır. Çünkü eksik, câhil ve kıt akılları bulunan kişilere gerçek bu vesile ile anlatılabilir. Onlara açıkça anlatılsa bile, dünya işleri ve lezzetlerinden geri kalmazlar. Bundan dolayıdır ki, bu yollara başvurulmuş ve bununla bu kişilerin şevkinin arttırılması amaçlanmıştır. Böylece bunlar Allah’a ulaşmak için ibâdetlere yönelirler ve büyük bir çalışmaya girişirler ve sonuçta Hakk’ı idrak ederler. Allah yoluna girenlere başlangıçta böyle yapılmamış ve böylece dikkatleri çekilmemiş olsaydı, bilmedikleri yollara saparlardı. Allah gerçeği söyler ve doğru yolu gösterir.

Allah’ın selamı ona olsun Peygamber, hadisi şerifinde buyurmuştur ki, “İnsanların ellerinde bulunanlardan uzak dur; insanlar seni sever ve Allah’ın katında bulunanlardan uzak dur; Allah seni sever.” Mükâfat ve tehditler doğrudur ve bunlar Hakk’tan Hakk’a ve Hakk’la Hakk içindir.

Ölmeden önce öl, ta ki ölümsüz kalasın. Zira dünyadan, dünyanın tatlarından ve şehvetlerinden uzak duran kişi, başlangıcı ve sonu olmayan gerçek varlığa kavuşur. Bu tür hayatta ölüm yoktur; sonsuza kadar devam eder. Fakat insanlar bu yaşantıyı değil, dünya yaşantısını istemektedirler. Diğer bir şık ise, ölmeden önce ölen ilahî ahlakı elde eder ve adı sonsuza kadar kahr. Adı sonsuza kadar kalan kişi ebediyen yaşar. Ayrıca üçüncü bir anlamı da şöyle: Geçici ve mecazı varlıktan vazgeçen, kendi varlığının Allah’ın varlık kaynaklarından bir kaynak olduğunu bilen ve ikilikten kurtulan kişi, sonsuza kadar diridir. Zira varlıktan başka bir şey geride kalmaz ve varlığın da yok olması imkânsızdır.

 Hadiste cennetin sekiz, cehennemin ise yedi kapısı bulunduğu belirtilmiştir. Bundan da şu anlaşılır ki, arş cennetin tavanıdır ve burçların göğü de cennetin yeridir. Burçların göğünün içbükeyi cehennemin tavanıdır ve bunların altındaki göklerin her biri de, bir kapıdır. Böylece cennetin sekiz kapısı vardır. Zira atlas adı verilen göğün altında sekiz gök vardır ve bu gökler şunlardır: Burçların göğü, Zühal göğü, Müşteri göğü, Merih göğü, Güneş, Zühre, Utarit ve Ay. Ay göklerin sonuncusudur. Yıldızlara ait göğün içbükeyi cehennemin tavanım oluşturuyorsa, altında yedi gök kalır. Her göğü bir kapı sayarsan, cennetin sekiz ve cehennemin yedi kapısı olur. Bunu yazınca Kur’ân’dan birkaç âyet okuyayım diye mushafi açtım ve şu âyetle karşılaştım: “âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz ve cennete giremezler”. Bu da, göklerin cennetin kapıları olduğuna dair söylediklerimize bir işarettir. Diğer bir deyişle, cennetin kapıları olan gökler onlara açılmayacaktır.

Şafiî mezhebi ve diğer bazı kişilere göre kaza namazlarının düzenli bir şekilde kılınması vacib değildir. Hâlbuki diğer bazı kişilere göre ise bu vacibdir.

Durum namazın selamında da böyledir. Hanefî mezhebi ve bazıları, selamın namaz kılan kişi tarafından başını iki yana çevirip vermesi gereği üzerinde durmuşlar. Malikî mezhebi ve diğer bazıları ise, selamın öne doğru verilmesi düşüncesini savunmuşlardır. Tahiyyât duasında da durum böyledir. Şafiî mezhebinde olduğu gibi, bazıları bu duanın tıpkı normal halk konuşması türünde yapılabileceğini savunurlar. Bu duaya misal olarak da, evlenme duası gösterilebilir. Hanefî mezhebinde de olduğu gibi, diğer bazı kimseler ise, bunun caiz olmadığı düşüncesindedirler. Bu tür söylentiler birçok kez dışa dönük işler için yayılmıştır. Bu ve buna benzerleri hakkında düşünen kişiler, bütün dikkatlerini iç âlemin düzeltilmesi, arıtılması, ahlakın tehzip (süsleme) edilmesi yönüne çevirirler. Dışa dönük çabalar da, bunun bir aracı sayılır. Çabalar harcanacaksa, ne türde yapılacaktır ki, istenilen elde edilsin. Bundan dolayıdır ki, bu ve buna benzer durumlarda bunu gerçekleştirmek imkânsızdır.

Dışa dönük görünüşlerle uğraşan bilginleri Allah Teâlâ işlerini ıslah etmiş ve onları içi bırakıp, kabuklarla uğraşmaya yönlendirmiştir. Bu bilginlerin çoğunun içi yarılıp, bakıldığında, dünya sevgisi ve başkanlık hırsından başka, dinle ilgili hiç bir ize rastlanmaz. Allah onları rezil etsin.

Allah Teâlâ, Taha suresinde

“Ey Muhammed! Sana dağları sorarlar; de ki; Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin” diye duyurmuştur. Bu sözlerle kıyamette Allah varlığının ortaya çıkışı ve bir olan Allah’ın her yeri kaplaması anlamı çıkarılabilir. Bu durumda eğikliği bulunmayan ve bir olan Allah karar sahibi olur ve böylece dağların özellikleri ortadan kalkar. Bu zamanda ise, sadece birlik görünecek ve halk da bu birliğe davet edilecektir. Allah eğim ve eğiklikleri açıklayacak ve gönülleri yumuşatacaktır. Allah ve Rahman adları ile adlandırılan özün kararlarının kabulü için nitelikler belirlenecek ve böylece özün kararları ortaya çıkarken, niteliklere dair kararlar ortadan kaybolacaktır, izi kalmayacaktır. Yüce Allah, Enbiya suresinde şöyle buyurmuştur:

“İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı görmediler mi? “.

Bu âyetin tefsirinde şöyle deniyor: Göklerle yeryüzü yapışıktı. Ben de derim ki, bununla insan kasdediliyordur her halde. Gökler de, melekût âlemine dair bir işarettir ve yeryüzü ise mülk aleminin belirtisidir ve insan her ikisinin karışımıdır. Rahimde bir damla ve sıvı iken, onları yarıp ruhu üfürdük ve böylece mülk ve melekût izleri onda belirmeye başladı.

Gerçek sevgi odur ki, gönlün Allah Teâlâ’nın sevgisiyle dolsun ve dünya sevgisinden uzak dursun.

İhyâ-ül Ulûm, Kimyâü’s Sa’âde ve benzerleri, gerçek  Tahkik  ilmi ile özenme  Taklit  ilmi arasında bir mesafe oluşturur. Bu da, dünyayı doğru yola götürme ve gerçeği arayan kişilere görünmüş güzel bir yoldur. Zira bunlar, gerçeği ararken neyin kendilerine uygun, neyin ters düştüğünü anlayacak kabiliyette değiller ve bilmeden tıpkı av köpekleri gibi boşuna çaba harcarlar. Şunu bil ki:

Cinler, meleklerden, şeytandan ve iblisten daha yaygındır ve bunların hepsi ruhlar âlemindendirler; cisimler âlemiyle hiç bir ilgileri yoktur. Bunlar bütün ve bölümden oluşan güçlerdendir. Allah’a yakınlaşmayı gerçekleştiren araç ve sebeplerden meydana gelen güçlere, melekler adı verilir. Allah’tan uzaklaştırıp, dünyaya yaklaştıran güçlere ise, şeytan adı verilir. Allah Teâlâ’nın âyeti kerimede “Allah’la cinler arasında da bir soy bağı icad ettiler” sözleri, bizim cinler meleklerden daha geneldir sözümüze dair bir kanıttır. Kâfirler, melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Fakat cinler ve şeytanlar Allah’ın kızlarıdır demediler. Yüce Allah bunlardan münezzehtir. Bu söylenenler, meleklerin de, cinler kavramı içinde yer aldığı anlamına gelmektedir.

Allah Teâlâ, Kur’ân’da buyurmuştur ki:

“Yağmur suyunu indirir ve onunla her türlü ürünü yemişleri  yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız; belki bundan ibret alırsınız.” Bu da iki çıkış arasında fark bulunmadığım gösterir. Kıyamet günü dirilen cesetle çürüyen vücut arasında hiç bir bağlantı bulunmadığına işarettir. Keza aynı şekilde yerde çürüyen ürünlerle yeni yetişen ürünler arasında bir bağlantı yoktur; sadece benzerlik vardır.

Yüce Allah kitabında:

“Ey insanlar!   Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir,” buyurmuştur. Bu âyet, dünyanın üst ile altı ve görünen ile görünmeyeni bir kişiye benzediğine işaret ediyor. Nesnelerin çeşitli olması, tıpkı inşam oluşturan üyeler gibidir. Nasıl ki üyelerin çeşitli olması insanın birliğini bozmuyorsa, nesnelerin çeşitli olması da dünyanın birliğini bozmaz. Zira dünya Hakk’ın görüntüsüdür. Bu işin temeli spor ve uğraşıya bağlıdır; sabit tutkularla ilgisi yoktur. Tutkulardan kurtulmak için harcanan çabalar çağ ve zamanlara göre değişebilir. Bundan dolayı da şer’î hükümler  yasalar  de değişebilir. Peygamberlerin hal ve tavırları bunun isbatıdır. Bütün peygamberler hak yolundadırlar; aralarındaki yolların farklı olması onları haksız gösteremez.

“Allah’tan başka tapılacak yoktur” diyen cennete girer. Bu sözü söylemenin birkaç anlamı vardır:

1- Genel olarak bilinen huri, köşkler ve benzerleri anlamındadır.

2- Savaş sırasında esir alman kâfirlerin malları ve canları alındığı için, bu sözleri dile getiren kâfir bu durumlardan kurtulur ve güvenliğe kavuşur. İşte bu durum cennet sözüyle ifade edilmiştir.

 3-Burada kişi, bu sözlerle kendini, malını ve ailesini korumak için kullanmış ve böylece cennete girmiştir.

4-Her iki dünyada ve kâinatta da Allah’tan başka bir varlık bulunmadığını bilen kişi, duyulan varlıklardan kurtulmuş olup, cennete girmiş sayılır.

5-Kendi kendine gerçekleşen ve varlığından kurtulan kişi, karanlık ve cehennemi varlığından kurtulmuş sayılır ve ebedî olan cennete girmiş olur ve orada korunur.

6-Her iyi duruma cennet ve her kötü duruma cehennem adı verilir. Birlik durumu iyi  ulu  bir durumdur. Allah’a şirk koşma durumu ise, kötü bir durumdur. “Allah’tan başka tapılacak varlık yoktur” diyen kişi, kötü durumdan iyi duruma geçer.

7-“Allah’tan başka tapılacak yoktur” diyen ve açıkça görülen, duyulan putlara tapmaktan vazgeçip, duyularla ilgisi bulunmayan ve görülmeyen Allah’a yönelen kişi, duyularla ifade edilemeyen Allah’a ulaşır. Bu durum cennet ile ifade edilmiştir.

İşte bu içle ilgili yedi durum böylece tamamlanmıştır. Kur’ân’ın da içi ve dışı vardır ve iç kısmının da yedi izahı vardır.

Allah’ın selamları onlara olsun Peygamberlere de kelimelerin anlamları bildirilmiştir. Şunu bilesin ki, hem dünya hem de âhiretle ilgili her iyi ve yüce duruma cennet denilir ve aynı şekilde de, ateş, yılanlar, akrepler ve zakkumdaki durumlara kötü ve alçak dur tunlar denilir. Kitaplarda nitelendirilenler ve sözü edilen hurilerle köşkler ve diğerleri söylediklerimizin örnekleridir  görüntüleridir. Bunların görüntü olduğunun deliline gelince, şöyle izah edilebilir: Kişi rüyasında kendini bir bağ veya yüksek bir köşkte görürse, bundan yücelik elde edeceği ve amacına ulaşacağı anlamı çıkarılır. Rüyalarda görülen görüntüler, âhiretteki görüntülerin cinslerindendir. Zira uyku, kısa ölüm gibidir ve uykuda görülen rüyalar, âhiret görüntüleri cinsindendir. Böylece âhiret, cennet, hurilet ve köşkleri iyi tam ve dikkatli ol, aldanma!

Bundan böyle okuyup, anlayıp ve inandıktan sonra salon ciddiyetini, harcamış olduğun çabaları ve çalışmalarını bırakma. Zira bilimler, buluşlar, olgunluklar, yükseltici durumlar ve üstün mertebelerin menşe’i bu çalışmalara bağlıdır. Herhangi bir kişi yanılıp “Dünya, âhiret, huriler, köşkler ve cennet böyleyse, gereği yoktur” derse, katli mubahtır. Çünkü o delalete düşmüştür.

Şunu bil ki, kıyamet ekâbirler nezdinde(büyükler yanında)  zatın ortaya çıkışın ve nitelikler saltanatının son bulması anlamına gelmektedir. Dilersen, ölen kişi için, kıyameti başlamıştır diyebilirsin. Yeniden dirilme aynısının tekrarıdır. Allah sözlerin de tam olarak belirtildiği gibi, ateş ve cahillikten sakınınız. Her peygambere vahiy yolu ile gelen bilgilerin tümü doğrudur ve her yönüyle amaçlananı içine alır.

Peygamber efendimizin döneminde bazı kişiler, bilmen kıymetin gerçekleşeceğini, Deccal’in ve Dabbetü’larz’ın ortaya çıkacağını bekliyorlardı ve bunların zamanlarında gerçekleşeceğini zannediyorlardı. Bu beklentileri kitaplarda da belirtilmiştir. Daha soma gelenler bu durumların kendi dönemlerinde gerçekleşeceğini sandılar ve bu hususta kitaplar yazanları da oldu. Bazıları bu olayların üçyüzüncü yıl içinde cereyan edeceğini, bazıları ise, Mehdi’nin ve Hâtemül-vilâye’nin çıkışıyla birlikte yedi yüzyıl ile sekiz yüzyıl arasında gerçekleşeceğini ileri sürdüler. Hâlbuki peygamber efendimizin zamanından bugüne dek sekiz yüz yıl gelip geçtiği halde, onların söyledikleri ve câhil halk tabakasının tahayyül ettiği gibi herhangi bir olay gerçekleşmedi. Bunların söylediklerinden hiç biri yıllar geçse de gerçekleşmeyecek ve iddia ettikleri gibi ölü cesetler dirilmeyecektir. Toz duman ortadan kalkınca, altındakinin eşek mi yoksa at mı olduğunu göreceksin.

Allah Teâlâ, “Oysa Allah onları ardlarından çevirmiştir” buyurmuştur. Benzetmek gibi olmasın, Zeyd nasıl bütün yönleriyle gövdesindeki üyeleri kaplıyorsa, Allah da bütün dünyayı kaplamaktadır. Zeyd’in gövdesinin her üyesi, onun isteğiyle kıpırdar ve iş yapar. Bu üyeler Zeyd’in açık görünüşüdür, O istediği biçimde her üye ortaya çıkar. Mesela elde tutmak, ayakta yürümek, dilde konuşmak ve kulakta dinlemek gibi işler, bu türlerdendir. Buna dayanarak konuşan duyandır, yürüyendir, tutandır ve bu kişi Zeyd’dir. Zeyd bütün bu işleri bir bütün olarak yerine getirmekte; çünkü o, bölünmeyi kabul edemez. Görmüyor musun?

  Zeyd birini dövdüğü zaman, dövülen kişi, beni Zeyd dövdü der. Fakat Zeyd’in eli dövdü diyemez. Zira Zeyd bölünemez bir bütündür. Fakat el gövdede görünüş alanına çıkmıştır. Bu bedene Zeyd denmiştir, çünkü duygu yönünden arada fark yoktur. Yoksa gerçek Zeyd sözünü ettiğimizdir. Zeyd’in bütün üyeleri konuşur, döver, duyar veya yürürse, işler bölümlere ait değil, bütüne aittir. Mesela her bölüm bir bütün olarak ben Zeyd’im dese, bu durum Zeyd’in çokluk halinde bulunmasını gerektirmez. Yüce Allah’ın da böyledir. Benzetmek gibi olmasın, beden nasıl Zeyd’in görüntüsü ise, dünya da Allah’ın görüntüsüdür. Bundan dolayıdır ki, bütün işler ona isnat edilir. Allah’tan başka söyleyen, duyan, hareket eden ve iş yapan yoktur.

Yüce Allah “Eğer kasabaların halkı inanmış ve bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarım verirdik. Ama yalanladılar, bu yüzden onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik,” buyurmuştur. Bu da şu demektir: Varlığı duyulanlar yolumuzda uğraşıp, çaba harcasaydılar onlara mülk ve melekût âlemlerinin yollarını açardık; her iki âlemin gerçeklerini aydınlatan ilâhi ilham ve bilgileri kolayca verirdik. Gökler melekutün ve yeryüzü de mülkün belirtileridir. İnsan konuşan nefis ve bedenden ibarettir ve her birinin rızkı ve gıdası vardır. İnsan nasd bedeninin bölümleri için uğraşıyorsa, aynı biçimde ruhunun bölümleri için de uğraşmalıdır. Akıllı kişi odur ki, ruhunun rızkı için koşar. Bunun aksini yapan hüsrana uğrar.

Hazreti Peygamber, “Çağınızın günlerinde Allah’ın solukları vardır; çalışın ve onları kazanmaya balan” demiştir. Bunların anlamlarıyla olgun kişilere dair belirtiler bulunduğunu anladım. Hazreti Peygamber, “Kişi sevdiği toplumdan sayılır”, demiştir. Zira nesneye yaklaşan nesne ile belirlenir.

Buraya kadar yazılanlar, Allah rahmet etsin Şeyh Bedreddin Simavnalı’nın “Varidat” adlı eserinden yazılmıştır.

Her Peygamber ve veliye yaşadığı çağda karşı çıkılır, inkâr edilir ve ona pek az kişi inanır. Fakat ölümünden sonra ismi ebedileşir, insanların çoğu ona inanmaya başlar ve sevmeye yönelirler. Acaba bunun sırrı nedir?

  Buna cevap olarak şunları söylüyorum:

İlk olarak onu kıskananlar, ona karşı çıkar, etrafa hakkında kötü dedikodular yaymaya başlarlar. Bu dedikodular halkın fikrini karıştırır ve inançlarını azaltır. Ölümle birlikte ceset ölür; fakat gerçek olağanüstü anlamlar kalır ve böylece sevilir ve ona inananlar artar.

İkincisi ise, peygamber veya veli onlarla birlikte yaşarken onu görür, konuşur ve içli dışlı olurlar. Bundan dolayı da, aradaki sevgi ye inanç özelliği zayıflar.

Üçüncüsüne gelince, Gerçek aşamalı olarak ortaya çıkar.

Dördüncüsü de, daha önceki hususlardan güçlü olup, insanlar peygamber ve velilerin normalin dışında oldukları kanısında yanılıyorlar. Onları yemek yerken ve çarşılarda yürürken gördükleri için şaşırıyorlar ve o da bizim gibi insandır diyorlar. Onlar peygamberin yemek yememesi, çarşıda yürümemesi ve bizim gibi in san olmaması düşüncesindeydiler. Böyle sandıklar için âyetlere de dil uzattılar. Onların düşüncesine göre Kur’ân’da peygamberin olağanüstü işler yapabileceğini söylüyor. Onlar ayrıca peygamberin istediklerini yerine getirebileceğini de talep etmektedirler; onu böyle görmeyince, tıpkı daha önceki çağlarda yaşayan benzerleri gibi, peygamberleri inkar etmeye başlarlar. Onların bu tutumları çürük iddialara dayanıyordu. Belli bir zaman geçtikten sonra, akılları eksik olanlar, çağlarındaki olgun kişileri inkâr ederler; hâlbuki daha önceki olgun kişileri de görselerdi, yine inkâr edeceklerdi. Şimdi yaşayanlar da, onlar gibidir. Bu tür olağanüstü niteliklerin peygamber ve velilerde bulunmasına dair beyinlerinde yerleşen düşünce sahipleri bu düşüncelerden vazgeçemiyorlar. Hâlbuki bu düşünceler şimdi olmayacağı gibi, gelecekte de gerçekleşemez. Onların şimdiki veliler inkâr edip, geçmiştekilere inanmaları bundandır.

Allah daha iyi bilir, sıradan kişilerin ibâdeti bir alışkanlıktır; henüz yolun başlangıcında olanların ibâdeti ise, bir korku ve temennidir; yolunu ortasındakilerin ise, yüce makamlara ve kerametlere erişmektir. Yolun sonuna varmış olanlara gelince, onlarınki şeriatın sınırlarını korumaktır. Allah’a varmak için sarfedilen çaba ve çalışmalarla ona yönelmenin sonu yoktur. Zira Allah’a dair bilgilerin ve Allah yolunda yürümenin sonu gelmez ve o yolda yürümenin de sonu yoktur. Daha önce söylenenler Allah yolundaki çaba ve uğraşılara dair değildi. O söylenenler sadece bazı ibadetler ve lüzumsuz işler için geçerlidir. Sırf Allah’a yönelmek, zihin açıklığı ve düşünmeyi gerektirir. İnsanlar Allah’ı tam anlamıyla bilselerdi, ona sadece sayılı kişiler ibadet etmezdi. Fakat Allah gönüllerini mühürledi, onlar da kendi istek ve tahayyüllerine göre nesnelere ibâdet ettiler. Aslında gerçek bu değildir; fakat bunda bir hikmet vardır ve böyle olması gerekir.

Savm-i visal  hiç iftar etmeden birkaç gün oruç tutmak  mekruh değildir; yasaklanması ise, haram olmasından ileri gelmemiştir; fakat bu yasaklama bir yumuşatma ve koruma içindir. Bu yasak lehimizedir, aleyhimize değildir. Böylece yasak, haram değil; ama insanları korumayı amaçlamaktadır. Fıkıh usulünde de belirtildiği gibi, bu oruç tutulabilir ve bırakılabilir. Zorlama yoktur. Allah buyurmuştur ki, “İçinizden adalet sahibi kişileri şahit gösterin”. Fakat bununla kesin bir emir yoktur; sadece korumak ve şefkat anlamını taşır. Şahit göstermeyen kişi ne suç işlemiş sayılır, ne de Allah’ın emrine karşı gelmiş olarak gösterilir. Savmi visal da böyledir; tutan kişi için mekruh sayılmaz. Müslim, Enes ibn Mâlik’ten aktardığı hadisi şerifte de bu hususu belirtilir. Allah’ın selamı ona olsun Peygamber’e, bazı Müslümanların İbn Mâlik gibi Ramazan bittiği halde oruçlarına devam ettikleri haberi gelmiş; o da, bunun üzerine “Ramazan uzasaydı da, iftar etmeyip oruçlarını uzatan kişiler bundan vazgeçseydiler”; diye buyurmuştur. Bu da fazla orucun haram veya mekruh olmadığını gösterir. Zîrâ eğer böyle bir durum olsaydı, Peygamber bunu yasaklardı ve hoş karşılamazdı. Peygamberin yasaklamayışı, bu orucun tutulabileceğini gösterir. Kendisinde bu orucu tutabilecek güç bulan kişi tutabilir ve sevap elde eder. Nitekim Hazreti Ebu Bekr’in altı gün, Abdullah bin Zübeyr’in yedi gün, geçmişteki salih kişilerin kimisi üç, kimisi yirmi beş ve kimisi de kırk gün iftar etmeden oruç tuttukları söylenmiştir. Kork gün aralıksız oruç tutanlar için, melekût âleminden bir güç onlara görünür ve bazı ilâhi sırları keşfeder demişler.

İnsan gayet Hazreti Peygamber’i rüyasında görürse kendi ruhunu peygamber görüntüsüne bürünmüş olarak görüyor,  demektir.

Bu olay, o sırada rüya gören insanın peygamberle bir ilgisi olduğundan gerçekleşir. Bu durum rüyada kişinin gördüğü insan ve diğer nesneler için de geçerlidir. İnsanın gördüğü rüya, belli bir durumu veya gördüğü kendisine ait bir olayı ortaya çıkarabilir. Arifle arif olmayan kişi arasındaki farklardan biri şudur; Arif olan Allah’tan sonra görür, arif olmayan ise, Allah’tan önce görür. Aslında ilk görüş Allah’a aittir.

Kıyametin gerçeğinde insanla hayvan arasında hiç bir fark yoktur. Bir gece sırtımı dayamışken, ruhumun içimde coştuğunu gördüm ve ondan, yanan bir odundan çıkan alevin sesi gibi bir ses duydum. Ayrıca karşımda ala yakın beyaz bir renk gördüm. Kendime geldiğimde, yanımdaki ocakta odunun tıpkı gördüğüm gibi yandığını, alev saldığım ve rüyamda gördüğüm şekilde ses çıkardığını farkettim. Şunu anladım ki, meydana gelen olay içimdekinin aynısıdır ve gönlümün varlık birliğinin etkisiyle tahakkuk ettiğini anladım. Böylece o benim; ben de, o olmuşum; sesi sesim, sesim de onun sesi ve coşkularım onun coşkusu, onun da coşkulan benim coşkum halini almıştır. Gördüğüm renk de, alevin rengi imiş. Hazreti Ebu Bekr Sıddık radiyallâhü anh,

“Hiç bir şey görmedim ki, onda Allah’ı görmeyeyim”, demiştir. Diğer bir deyişle gönlünde ve nefsinin içindeki her görüntünün Allah’ın görüntüsü olduğu ve her şeyden önce nefsini gördüğünü belirtir. Böylece her şeyden önce Allah’ı gördüğünü belirtmesi doğrudur. Zîrâ Allah onun görüşü ve bütün gücü olmuştur ve söylenenler haktır. Hazreti Osman radiyallâhü anh  “Ben bir nesneyi gördüğümde, ondan sonra muhakkak Allah’ı görürüm,” demiştir.

Bir gün ikindiye yalan evimde oturuyordum; güneş de yoktu, birdenbire aklıma ikindi ezanı okunacak ve onu duyacağım fikri aklıma geldi. Daha sonra bu düşünce birkaç kez aklımdan yine geçti ve gönlüme yerleşti. Bunun gerçekleşeceğini anladım ve o anda ben daha bunu düşünürken, ezanın sesini duydum. Gaybı  bilinmeyeni  ancak Allah bilir. Bazı anlarda hızlı  güçlü  yürüyüş yapmak içime doğar, yürüyorum gibi gelir bana ve bu durumu hem dokunma hem de işitme duyumla öğrenmeye çalışırım. Sadece işitmeyle yetinmem.

Allah Teâlâ, “Allah’ın insanlara verdiği rahmeti önleyebilecek yoktur. O’nun önlediğini de ardından salıverecek yoktur.” buyurmuştur. Bu ayetin anlamlarından birisi de şöyledir: Allah, insanları bir peygamber veya veli yardımıyla hidayete  doğru yola  götürmeyi isterse, O’nu önleyecek hiç kimse yoktur ve istediği şüphesiz gerçekleştirilecektir. “Allah kâfirler istemeseler dahi, nurunu muhakkak tamamlar.”

Ruh, araçlar yoluyla ortaya çıkan bedene mahsus fiil ve hareketlere verilen addır. Bazı bilgin ve mütekellimlerin de söylediği gibi, bu olay bedenden soma ortaya çıkar. Misâl âlemi aracılığıyla ortaya çıkan nesneye de, ruh adı verilir. Ruh bedenin meydana gelmesinden iki aşama öncedir; çünkü misâl âlemi bedenden bir aşama öncedir ve görüntüsüdür. Ruhlar âlemi de, misâl âleminden bir aşama öncedir ve böylece ruh bedenden iki aşama öncedir. Belki de Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem; “ruhlar bedenlerden iki bin yıl önce yaratıldı” hadisiyle bunu belirtmiştir. Burada iki bin yılla iki aşama kastedilmiştir. Bununla ruhların belli bir zaman süreci içerisinde ortaya çıkması gerekliliği yoktur. Allah’ın selamı ona olsun Peygamber, her aşamayı bin yıl olarak düşünmüş ve gönlüne nasıl gelmişse, öyle bildirmiştir. Bu durumun izahı belirttiğimiz gibidir; bunu ihmal etme, çünkü birçok olay bu şekilde ortaya çıkar. Peygamber’in bu düşüncesine göre tahakkuk eden halleri, câhiller izâh etmekten aciz kalmışlar ve onları olduğu gibi bırakmışlar. En uygunu budur ve onları Allah’ın ehli ve kâmiller bilirler. Hazreti Peygamber’e görünen hallerin çoğu, duyular şekliyle kimsenin bulunmadığı durumlarda gerçekleşmiştir. Bu durumlarda ortaya çıkan haller, genellikle izah edilmesi gereken görüntü içinde olurlar, tıpkı Allah ehlinin katında olduğu gibi. Şayet,

“Neden Peygamber bunları açıklamadı ve olduğu gibi bıraktı? “ denirse, cevabı şöyledir:

İzâh etme yetkisi yoktu ve o zaman gerekli olan şimdi gereksizdir. Şu gafillere ne denebilir. Çalışıp hakikatleri öğrenme yolunda bir çabaları olmadığı gibi, olgun kişilerin söylediklerim anlamak kabiliyetine de sahip değiller. Bu câhillerin yüzünden sıkıntıya düşen olgunlara acımak gereklidir. Zira bunları bu dalaletten kurtarmak için ellerinden hiç bir iş gelmez. Buradan kurtulanlar olsa dahi, başka bir dalalet vadisine yönelirler.

Ey kör ve mutsuz kişiler!

Niçin öğüt verenlere inanmıyorsunuz?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Kur’ân’ın dış ve iç anlamlan bulunduğunu ve iç anlamlarının da kendi içinde yedi iç anlamı daha içerdiğini” belirtmiştir. Dış anlamla çelişkiye düşen bir izah yaparsak, dış anlamı inkâr ettiğimiz anlamına gelmez. Biz dış ve iç anlamın da içten yediye ayrıldığını söylüyoruz. Biz sekiz anlamı da bir araya toplamışız. Kur’ân ve hadis dış ve iç anlamlarıyla haktır. Ancak mecazi  gerçek olmayan  bir anlam çıkarılırsa, uygun olmayabilir. Tıpta dünya gibi, ben uyurken veya uyku ile uyanıklık arasında iken, bana hitaben bir şeyler söyledi ve bu söyledikleri arasında, beni Allah’tan uzaklaştır sözleri de vardı. Sanki bu sözleri, ona söylemek istiyordu. Yine bir an uyku ile uyanıklık arasında iken, ruhumun bana göründüğünü ve bir ışık ve güneş parıltısı gibi vücudumu sardığını hissettim. Bu ışığın bir amacı yoktu. Sevinçten içimi heyecan ve ağlama kapladı ve sanki birisi bana ahiretle dünya arasındaki farkın, yaşlılıkla gençlik arasındaki farka benzediğini söylüyor gibiydi, veya benim gönlüme öyle geliyordu. Diğer bir deyişle genç olan bir kişiye belli bir durumdayken genç deniyor, belli bir süre sonra değişip, ona yaşlı dendiği gibi, dünyaya da bir zaman gelir âhiret adı verilir. Fakat diğer bir zamanda yine değişir. Bir gün sırtı mı dayamış, hafif bir uykuya dalmıştım, bütün varlığı Allah olarak görüyordum. Allah Teâlâ benim dilimle “Ya Allah” diye seslendi, bütün dünya sanki oydu ve dilim diliydi. O dille “Ya Allah” derken heyecandan kendimden geçtim.

Seven sevilene doğru gitmekte ve yaklaşmaktadır. Görmüyor musun, gündüz yaklaşınca, tan vakti gündüzden, gece yaklaşınca da şafak kaderin yerini alır. Biri diğerini tamamladığından dolayı ikisi kardeştir. Böylece sabreden kişi, nesneyi olduğu gibi yansıtmamıştır. Bu vakit sabahtan gündüze kadar sabr ile geçer ve şu hükmü alır “Akşamdan geceye kadar sabredip, hikmetler elde eder.” Hazreti Peygamber, şöyle buyurmuştur:

“Kim ki sabah edip bütün derdi dünya işleri ise, Allah’la hiç bir ilgisi yoktur ve Allah onun gönlüne dört özellik verir:

Sonsuza kadar peşini bırakmayacak üzüntü,

ebediyen bitiremeyeceği bir iş,

keza sonsuza dek zenginliğe kavuşmayacağı yoksulluk ve

hiç sonu gelmeyecek bir beklenti.”

Sofi vaktin oğludur; o, vaktini tasalanmayla ve geçmişi düşünmekle boşa harcamadığı gibi geleceği de fazla düşünmez. Çünkü uzun bir ümitle vaktini Allah’a yönelmekle, kendini arındırmakla ve o zaman içerisinde Allah için gerekli olanları düşünmekle geçirir. Sofinin tanımları şöyle yapılabilir: O, sadece bir yolu ve bir geleneği seçmemiştir. Her zaman ve ne şekilde olursa olsun Allah’la birliktedir. O, Allah’tan başkasına bakmaz. Bazen insanlarla alakadar olup, gönüllerinin Allah’a bağlanması için çaba harcar; bazen da kendisi Allah’la alakadar olur ve bu iki alakadarlık arasındaki farkın önemli olmadığını görür. Her ne kadar iki durum arasında fark varsa da, ikisi de Hak’tır. İşler niyetlere bağlıdır ve sofi kişi de vaktin oğludur.

Gerçeği arayan kişi küfür aşamasına varıp, geçmezse, imanını tamamlamış sayılmaz. Şunun bilinmesi gerekir ki, küfür iki Müslümanlık arasında yer alan bir aşamadır ve bu aşamada duran kişi münafık olmuştur. Bu aşamada durmamak için Allah’a sığınırız. Allah’a ham d ve şükürler olsun ki, biz bir süre o aşamada kaldıktan sonra, geçmeyi başardık.

Bazı arkadaşlarımı üzüm bağımı kollamakla görevlendirmiştim. Onlardan birkaçı bana bir halk çocuğunun bağa girip, üzüm yemek istediğini, onlardan birinin çocuğu tokatladığını anlattı ve ilave etti ki, çocuk tokatı yiyince yere düşmedi, ancak kendisi tokatın etkisiyle yere düştü. O şurada kendisiyle çocuk arasında epey bir uzaklık varmış, ancak çocuk ona, gözünün aynası gibi görünmüş ve kendisi tokattan daha çok etkilenmiştir ve yere düşmüştür. Hâlbuki çocuğa hiç bir etki yapmamıştır. Bu çok tuhaf bir durum zira tokadı yiyen çocuk olduğu halde yere düşen, o kişi olmuştur.

Tüccar kesiminden bir genç ara sıra bize uğruyordu. Bu genç doğru insanları seviyordu. Bana şu olayı anlattı:

 Bir gece uyuyorken, bir erkek gelip, onu uyandırmış. Uyanınca adama bakmış, bir de ne görsün yüzü pırıl pırıl bir ışık saçıyor ve bu ışık evi aydınlatıyor. Fakat saçtığı ışık lambadan çıkan ışıklara benzemediği gibi, diğer hiç bir enerji kaynağından çıkan ışıklara da benzemiyordu. Diğer ışıkların vermediği alışılagelmiş parıltısından ayrı bir tadı varmış. Adam bir süre hiç bir şey söylemeden beklemiş, daha soma ortadan kaybolmuştur. Onun gidişiyle ev kapkaranlık olmuş. İkinci gece de gelip, uyandırmış. Daha sonra üçüncü gece gelip, uyandırdığında yanında tıpkı kendisi gibi ışık saçan diğer bir kişiyi de getirmiş. Bunun üzerine gördüklerim üçüncü günün ertesi gününde bazı arkadaşlarına anlatmış. Bundan soma gözüne görünmez olmuş ve aradan iki üç gün geçtikten soma hastalanmış. Hastalığı o kadar ağırmış ki öleceğini sanmış.

İnsanlarda bulunan anlayış, görüş ve fiiller, soyut varlıklarda ve bu varlıklardan daha üstün olanlarda da yoktur. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen olgunluklar diğer aşamalarda gerçekleşmiyor. Çünkü insan yüce Allah’ın göründüğü aşamadır. Bundan dolayıdır ki, Allah şöyle buyurmuştur:

“Sen olmasaydın gökleri yaratmaz ve meleklere insana secde edin emrini vermezdim”. Akli külli, nefsi külli ve onların üstündeki varlık aşamalarında, insanda bulunan anlayış bu şekilde görülmez. Ancak insan aşamasında görülür. Varlık esasında bütünden arındırılmıştır. İlimdeki olağanüstü işleri, görüş ve anlayışları idrâkeden varlıktır. Fakat bu durum imkânsız ve görünüşlerle tahakkuk ediyor. Sen de bunu anla ve kılavuz gibi izle.

Akıl, nefs, ruh ve gönlün varlık olduğunu bil. Bunlar aşamaları dolayısıyla varlığın birer aşamasıdır. Allah bu aşamalarda değişik şekillerde tecelli eder ve bir aşamadan diğerine geçer. Kimi zaman gök, kimi zaman melek, bazen öğe, bazen da maden, bitki, hayvan veya insan şekliyle ortaya çıkar. Bazen en aşağıdakilere kadar iner, bazen da en üsttekilere kadar çıkar. Öğeler şekline giren, daha sonra madenler şeklini alan ve sonra sırasıyla bitkiler, hayvan ile insan şeklide de bürünen odur,  Allah’tır . Bütün bu şekilleri alan mutlak varlık olan Allah’tır. Farzı mahal şekil ortadan kalksa bile, yalnız varlık kalır  Allah kalır. Mesela insan keçiyi yiyince, keçi insan olur. Bütünü düzenleyen ve bütündeki nefs de odur. Şekilden sekile geçen odur. Buna dayanarak diğer bütün görünüşleri ölçebilirsin. Buna dair Allah’ın salat u selamı ona olsun ve Allah yüzünü şereflendirsin Hazreti Ali ibn Ebi Tâlib kerremallâhü veçhe şöyle buyurmuştur:

“Levh benim, Kalem benim, arş ve kürsi ile diğerleri de benim.” Bugün de Allah, varlık şekline bürünüp, velilere görünebilir. Çünkü Allah kulun şeklini almaya muktedirdir. Bu hususa dair “Risâletü’lKuşeyriyye”‘deki kerametler bölümünde iki sözün yer aldığı belirtilmiştir. Geceleyin otururken bir kelebek kandilin etrafında dönmeye başladı ve daha soma birkaç kez kendini kandilin ateşine çarptı; soma yanmış gibi yere düştü ve cansız olarak öyle kaldı. Belli bir süre öyle izledim, fakat kelebekte hiç bir yaşantı belirtisi yoktu. Gönlüm öldüğüne karar kıldı. Ancak o andan Ebâyezid’in nasıl bir karıncayı alıp, üfürerek dirilttiği aklıma geldi. Ben de kelebeği alıp, diriltmek üzre içimden gelen samimî bir şekilde üflemeye başladım. Kelebek üflemeden soma anında dirildi ve tıpkı daha önce uçtuğu gibi uçmaya başladı, sanki hiç ateşe düşmemiş gibiydi.

Allah Teâlâ her şeye muktedirdir ve Gaybı görünmeyeni  ancak o bilir. Böylece de görünmeyenleri bilen Allah Teâlâ dır. Çünkü amaçlanan varlık Allah’tır. Allah’ın selamı onlara olsun peygamberler uyanıkken dünya ile ilişkileri kesilip, duyuüstü âlemindeki varlıkları tıpkı rüyalardaki gibi görürlermiş; bunu bil. Gördüklerinin bir kısmının açıklanması gerekiyordu. Mesela dünya Peygamber’e değişik güzel bir şekilde görünüyordu ve dünyanın görüntüsünden çok değişikti. Peygamber bu görüntüyü yine dünya olarak açıklardı. Bundan dolayı, ona cennet, huri ve ateş şekliyle görünenleri de başka anlamları olabileceği gibi, aynı anlamlarda da olabilir. Peygamber’e seslenen âyetlerin de böyle açıklanması gerekiyor. Bundan dolayı Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân’ın dışı ve içi vardır. İçinin de içten içe yedi anlamı vardır.”

Öz varlığın işitmek, görmek, güçlü ve yeterli olmak gibi sıfatları vardır. Bunlar görünüşler halindeyken ortaya çıkar. Öze olduğu gibi bu görünüşlerden ayrı bir şekilde bakıldığında da, sıfatlar yine vardır. Bu sıfatlarla Allah’ın sıfatları arasında ilişki yoktur. Allah’ın sıfatlan bu sıfatlara benzetilmekten münezzehtir. Akıl, kuruntu ve hayal de, bunları idrak edemez. Bu sıfatlar ruh, beden, cansız, bitki, hayvan, gök veya yerdeki bütün varlıklarda görülür. Yeri göğü kaplayan yüce Allah, bu varlıklarda vardır ve diridir. Haşa Allah bu varlıklardaki eksikliklerden münezzehtir. Bu sözlerle bütün nesneler, ona benzetildi;

Bilmelisin ki, Allah her insanın kulağıdır, gözüdür, dilidir, elidir ve diğer bütün görünen ve görünmeyen güçleridir. İbâdetleri devam ettirenler, bunu Allah’a daha yaklaşmak ve onu anlamak için yapmaktadırlar. Zîrâ arif olmayan kişi gaflet içindedir; fakat kendisini böyle bilmez. Tıpkı ilimle uğraşmayan âlimler gibidir. Bu âlim de câhil saydır.

Allah’a karşı gelme suçlarının etkileri inançlardaki farklılıklara göre değişir, bunu bil. Kul inancından dolayı sorumlu tutulur. Hadisi kutside de “Ben, kulumun düşündüğü gibiyim.” denmiştir. Buna dayanarak keder, azap, aşağılayıcı haller, tat, nimet ve aşamalar ortaya çıkar. Bir insanı inciten ve onu cehenneme gidecek kişiler arasına sokan durumdan, başka bir kişi haz duyabilir ve onun sayesinde cennetlikler arasına girebilir. Rüyalar da inançlara göre değişik anlamlar taşıyabilir.

Mesela, uyuyan kişi kendini rüyasında çırılçıplak ve sesli bir şekilde yelleniyor görüyorsa ve Müslümansa, bu onun kabahat işlemiş olduğuna delalettir. Bu rüya Hıristiyan kişi için uygun olabilir ve dinine ters düşmeyebilir. Şayet bu rüyayı Hıristiyan birisi görmüş olsaydı aksi yönde açıklanabilirdi.

Hicri sekiz yüz on yılının Safer ayı gecelerinden birinde hastalandım ve hastalığım o kadar şiddetlendi ki, yaşantımdan ümidimi kestim. Bunun üzerine diğer bütün varlıkları bir yana iterek Allah’a yöneldim ve gönlümden geldiği gibi,

 “Ya ilâhi!   Bu hastalık sonumu mu getirecek? “ diye seslendim. Allah Teâlâ görünmeden bana,

“Seni bu hastalıktan kurtaracağım” dedi. Bu arada kendime geldim; sevinçli ve gönlüm rahattı. Şifayı veren Allah’tır.

Ahiret âleminin emir, gayb ve melekût âlemi; dünyanın ise yaratıcı, melek ve şehadet  gözle görülen  âlemi olduğunu bil. Bundan dolayıdır ki, biz cennet, köşkler, meyvalar, huriler ve benzerlerinin alelade halk tabakasının iddia ettiği gibi olmadığım söyledik. Bazı câhil ve görünürde âlim bilinen kişiler, bunların şehadet aleminde olduğunu sanıyorlar. Bunlar orada bühtanların tıpkı dünyadaki ağaçlar, nehirler, köşkler ve hurilere benzediğini iddia ediyorlar. Bu tür iddialarda bulunan kişiler Müslüman sayılmaz.

Şunu bil ki, akıl görüş, düşünüş, buluş, açık şekilde seçiş ve anlama için bir araçtır. Sofiler düşünce ve görüş yönlerinden dolayı akla, ayak bağı ve örtü demişlerdir. Zira düşünen güçlerin içinde hayal ve kuruntu unsurları da yer alabilir ve inşam yanılgıya sürükleyebilir. Böylece de nesneleri iyi kavramayabilir. Bundan dolayıdır ki, kelam alanında çalışan bilginler, akla dayanan bir konuyu izah ederlerken, düşünce ve görüşlerine başvururlar ve bu düşüncelerini uzun bir süre için savunurlar. Daha sonra bunun aksi görüşlerine yansımaya başlarsa, yıllar soma bu görüşlerinden vazgeçerler. Görülüyor ki sırf akla dayanıp ve onu düşünce ve görüşle oyalamak, gönlün amaca varmasını engeller ve konu aydınlanmaz. Her akim iki yönü bulunur. Biri düşünce ve görüşle kavrama, diğer ise, gönlün temizliği ile bulma yönündedir. İkinci yön, yani buluş yoluyla anlamak daha doğrudur ve yanlış yapılma ihtimali daha azdır. Düşünce ve görüşe dayanan yöne, hayaller ve birçok yanlışlıklar karışır. Buluş yoluyla gerçekleşen yönde ise akıl, gönül temizliği, peygamberlerin izlenmesi ve onlara uyulmasını sağlar. Düşünceye dayanan yönde, gönül temizliği bulunamaz. Akıllı kişinin peygamberlerin izinden gitmesi, yaptıkları çalışma ve çabaları taklit etmesi gerekir. Ayrıca gerçeği anlayabilmesi için, aklına takılan çürük düşünceyi bırakması lazımdır. Akla takılan bulanıklıklar bir yana bırakılınca, gerçek ortaya çıkar.

Başlı başına bir bölüm oluşturmayan, fakat göklerin bir bölümü sayılan, bir veya iki yıldızı gökten aldığımı gördüm ve o anda aklıma gelen düşünce şöyleydi: Tavusun kanadında bulunan ve göze benzeyen renk, her ne kadar ayrı bir biçim oluşturuyorsa da, o da kanadın bir bölümüdür ve ondan ayrı tutulamaz. İşte gökteki yıldız, böyledir; göklerin bir bölümünü meydana getirir. Özel rengi, parlaklığı, saf ve beyazlığı onu bütünden ayıramıyor. Elmanın da bazı yerleri diğer yerlerine göre, daha kırmızı olabiliyor.

Bazı hallerde, konunun ilgisine göre âhiret denebiliyor. Mesela kötülük yapmak ve içki içmenin başlangıcı tatlıdır. Fakat neticesi rezil olmak ve pişmanlıktır. Bu durumların ikisi de, bu dünyadadır. Pişmanlık ve rezil olmak tada oranla âhiret sayılabilir.

Sekiz yüz on yılı Cemaziyülahir ayının ilk on gecesinin bir perşembe gecesinin sabahına yakın Şeyh Muhyiddîn’i gördüm. Şeyh bana şunları söylüyordu:

Ben şeytanı başka bir dünyaya göndermek istedim ve bunu yaptım. Şeytandan bu dünyada pek az iz kaldı ve bu dünyayı bırakıp gitti.

Bu rüyayı o sıralarda bazı arkadaşlarıma anlattım. Onlara bunu ezberleyip, ihmal etmemelerini ve sorduğum zaman bana izahı ile birlikte hatırlatmalarım istedim. Rüyanın tabirine gelince, Allah daha iyi bilir, şöyledir:

Şeytan uzaklığın belirtisidir. Şeyh ise yakınlığın işaretidir. Şeyh, birliği eserlerini de ve özellikle de “Fusus” adlı eserinde açıklamıştır. Ben de, o şuralarda bu eseri okuyordum, rüya bu hususta bir uyarıcıydı.

Bir gün uyurken, onu bahçesinde zikrederken gördüm. Uyanınca bir kişinin Allah’ın adını zikrettiğini duydum ve beni içten etkiledi. O anda içime Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin:

“Cennet bahçesinde gönül ferahlandırmak isteyen Allah’ı zikretsin” sözü doğdu.

“Allah’ın Elçisi doğru söylemiş. Bütün olgunlukların anahtarı Allah’tadır. Çünkü olgunluklar ondadır ve bu olgunluklar ancak ona yakın olmakla meydana gelir. Yakınlık da cennettir ve cennet de, Allah’ın daima zikredilmesiyle elde edilir. Allah’ın selamı ona olsun peygamber buyurmuştur ki:

“Kişi birşeyi seviyorsa, onun zikrini arttırır.”

 Zikrin çoğalması Allah’ın sevgisini gönüllere yerleştirir. Yüce Allah’ı idrak etmek için, gönlün başka konularla meşgul olmaması gerekir. Daha başlangıçta iken, gönül bağı bulunmazsa, Allah’la gerçeği arayan kişi arasında sevginin oluşması zorlaşır. Allah’ı hatırlamak ve zikretmek sevgiyi getirir ve bu sevgi Allah’ın zikredilmesiyle ilgilidir. Bundan dolayıdır ki Allah şöyle buyurmuştur:

“Allah’ı atalarınızı andığınız kadar anın”.

Bunlar kula yol göstermek ve merhamet kazandırmak içindir. Kul Allah’ı zikretmeye devam ederse, içine işler, gönlüne varır ve Allah’ı sevmeye başlar. Allah’ı zikretmekten zevk duymaya başlayınca, Allah ona rahmetinin kapılarım açar ve sevgisinin karşılığını verir. Kişi daima Allah’ı anmakla zevk duymalıdır. Çünkü bu durum mutluluğun belirtisidir. Rivayet edilir ki, Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Cennetin kapısı üzerinde Allah’tan başka ibâdet edilecek yoktur yazılıdır.” Bu da, cennet kapılarının Allah’ın adı zikrolunmadan açılmayacağına işarettir. Dünyadaki her varlığın iyi ve kötü birer yönü muhakkak vardır. Allah insana bir işi yapmak istediği zaman iyi yönünü gösterir, insan da o işi yapar. Yine Allah bir insana yaptırmak istemediği bir işin kötü yönünü gösterir ve onu, bu işi yapmaktan alıkoyar. Olgunluklar ve sebepleri de böyledir. Allah olgunluk aşamasını kazandırmak istediği kişiye, olgunluğun iyi yönlerini gösterir ve sebeplerini de sergiler. Böylece kişi onlarla ilgilenmeye başlar. Bu arada kötü yönlerini de gösterir, bırakmasını sağlar. Sadece yüce Allah’ın zikri kalır. Mesela Allah’ı zikretmek en büyük olgunluklara varma sebeplerinden biridir. Bunların iyi yönlerini gösterir, olgunluklara eriştirir, kötü yönlerini gösterir, onlardan uzak durmasını gerçekleştirir. Allah’ın yardımıyla en büyük olgunlukları elde etmek hiç de zor değildir. Diğer vesileler de böyledir. Dünyayı terk etmede olduğu gibi. Her nesnenin iki yönü olduğuna şüpheyle bakmamalı; çünkü Allah bunu yapmaya muktedirdir. Bunun gerçeğinde de önemli bir neden yatar. O da şudur;

Dünyadaki her zerreciğin içinde iki zıt yön vardır. Cemâl ve Celâl sahibi Hak  Allah , her zerrede tecelli eder ve hepsinde vardır. Bu zerreciklerde bütün sıfatlarının izleri, suç ve aşağılayıcı durumlar da vardır. Kötü yön suçları gizler ve iyi yön gibi görünür, ta ki oraya yönelesin.

Dünya üstü ve altıyla iyi amaçlı bir insan niteliğindedir. Dünyanın en üstü en alta etki yaptığı gibi, içinde bulunanların da birbirilerine etkisi ve bağlantısı vardır. Dünyadaki bu düzen, göklerin kendi özel durumlarında uzaklık ve yakınlık içinde bulunmasının sebebidir. Zira buradaki herhangi bir değişiklik göklerdeki değişiklik, dünya düzeninin değişmesine ve başka bir düzene girmesine neden olur. Bundan dolayıdır ki, gökler yükselir veya alçalırsa hâlihazırdaki vaziyeti değişirse, dünya düzeni bozulacaktır demişlerdir.

Bütün bunlar Allah’ın rahmeti ona olsun, Şeyh’in sağladığı faydalı sözlerinden ibarettir. Allah’a hamdolsun.

PDF İNDİR

***

Osmanlı Devletinin İlk Eğitim Mazlumu Ve Şehidi
MOLLA LUTFÎ
radiyallâhü anh

İBN SÎNÂ AFORÎZMALARINDAN


Ord. Prof. Dr. A. SÜHEYL ÜNVER’in
ÜÇ MAKALESİNDEN DERLENMİŞTİR.

Şark’ın Türk âleminde yetişmiş, Garb’da hayatından bin sene geçmesine rağmen hâlâ ilim ve marifet ve müspet ilim araştırmalarında sönmez bir ışık olan Buhâra’lı İbn Sînâ’mızın bugün de bütün dünyada en baş düsturları­mızdan olan sözlerine burada tekrar değineceğiz.

Onun ruhunun bize hâlâ hâkim olduğu XX. asrın son beşte birinde gönlümüz onun, cidden hayat tecrübeleri süzgecinden geçmiş sözlerinin binlercesinden üzerinde işleme en güzellerinden seçmek ve bunları hayatta bizi ileriye götürecek anayasamızda yer almasını istemek yerindedir. Onları yaşayamadığımızın bir nişanesi olarak seçtiklerimizi birlikte yeniden ortaya koymayı ihmalimiz bizim için ziyandır ve acı neticeler vermektedir. Bu cihetle yeni ve lüzumlu bir seçime girdik.

İbn Sînâ’nın bu sözleri zihnî olgunluğunun meyvelerindendir. Kendi ayarında büyük mütefekkirlerin aforizmalarını yapmaları ilerlemelerinin bi­rer ölçüsü mesabesindedir. Bunlar zaman zaman insanların doğru düşünce­lerinin, kendilerinde olduğu gibi diğer insanlarda da çoğalması lüzumlu sayılmalıdır. Zira İbn Sînâ gibi büyük insanların çoğalmaları lüzumunu da hatırlatmaktadır. Onun için bu sözleri benimsemek icabeder. Biz de bu deneme ile mecbur olduğumuz bir vazifeyi yerine getirmeye çalıştık ve tam yapa­madığımıza inanarak bu tecrübelerimizin en yenisini yine eskilerinden sıra­lamakla yetindik.

Kaynaklarımız bibliyografyamızda görüleceği üzere çok çeşitlidir. Hep el birliğiyle bu gibi kaynaklardan seçmeler yapmayı denemeliyiz. Biz yarım asrı dolduran araştırmalarımız esnasında bunları topladık. İşte bunla misal olarak sunmayı uygun bulduk, Herkes her konuda burada zikrolunmayanları toplamalı ve ayrı yazılarla bildirmeyi vatan borcu saymalıdır.

Binlercesinden çok az birkaçı :

Zaman bir ağız ise ben onun diliyim. (1)

Bana hased edenleri bir tarafa attım. Adlarını anmadım. Onların ise bütün ömürleri hased ile geçti, (1)

Bir kimse kendisinin ne olduğunu bildikten sonra kendisini bilmeyen­lerin onun hakkında söylemekte oldukları sözlerin onun nazarında hiç bir önemi ve etkisi yoktur, (1)

Sana karşı bir hata eden kimse özür dileyecek olursa onun özürünü kabul­de tereddüt etme… (1)

Rızk için biç kıvranma; şuraya buraya saldırma.. Herkes nasibinden fazla bir habbeye nail olamaz. (1)

Kişinin aklı bol olursa zamanındaki kıtlıktan ona bir ziyan olmaz. Kıt­lığa rağmen o, aklının bolluğu sayesinde boş yaşayabilir, (1)

İyiliklerin en faydalısı sadakadır. En iyi huy herkesin eza ve cefasına katlanmaktır, kimseye ses çıkarmamaktır. Yapılan işlerin en kötüsü riyakârlıktır, insan canını dedikodudan, münakaşa ve kavgadan ve her­hangi bir hale karşı infialden çekmedikçe, çekemedikçe kir ve pastan temizlenemez. (1)

Dünya dediğin budur : Kenetlenmesi kırılmak ve yapılması yıkılmak içindir. (1)

Nice sevap zannolunan şeyler vardır ki sevap değil hatadır. (1)

İnsan avunur, aldanır; günler ise durmadan geçer, ilerler. (1)

Taliin (kısmet) yüz göstermesinin ucu, kulpu, sebat ve kararı yoktur. (1)

Zenginliği bulmuş, akıl ve idraki kaybetmişlerdir. Acaba bulmuş olduk­ları şeyle kaybettikleri değerce bir midir? (1)

Buna ihtiyarlık derler; elbette saça, sakala kır düşecektir. İstersen saç ve sakalındaki akları kes, yol, istersen ört. (1)

İhtiyarlara hürmet eyle ve onları azizlemeyen gençlere darıl!.. (1)

Darılmada pek ileri gitme .. Tasrih ve tayini bırakıp kinaye ile söz söy­leme. .. (1)

Öfkelenildiği vakit haykırılmamalıdır. (1)

İnsanın ruhu kandil, hilm aydınlığı ve İlâhî hikmet te ondaki zeytinyağı terkibidir.

Benim fazilet sahibi bir hekim olduğumu çekemiyorlar. Kendilerinin ce­hilleri karşısında faziletlerimi görmek onlara ağır geliyor. (1)

Onlar kendi akıllarıyla beni çekiştirmekte, didiklemekte olmalarıyla bana bir fenalık yaptıklarını zannediyorlar. Bence onların beni çekiş­tirmeleri, dağ keçilerinin dağa tos vurmalarına benzer. (1)

Tâun vakt-i vebada çok vâki olur ve belli yerlerde de çoktur. (2)

Çok kere kanser olup gizli kalır. Ve ona iyi gelecek odur ki seretan tahrik olunmaya. Zira dokunulursa helâke sebep olur. İlaçlanmayıp terk olunur­sa hastalığın müddeti uzar. Görünürde hastalık küçük ve yeni başlamış ise içeri dalacak dal ve budaklarıyla tamamen alınırsa hastalık ortadan kaldırılır. (2)

Seksüel birleşmede ileri gitmiyesin. Bu durumda ileri gitmemek sağlık yapısının temelidir. (3)

Yemek ile karnını tamamıyla doyurmadan önce yemekten elini çek. (3)

Bağırsağını üçe ayır. Biri yiyecek, diğeri içecek, üçüncüsü de hava payı olsun. (3)

Eğer tozlar ve dumanlar olmasaydı insanoğlu bin sene yaşardı. (3)

Her ne istersen sor, korkma. Her hastalığın devasını bilen ve her söyle­diğini anlatmaya kadir kimsenin karşısındasın. Tıbbın gizli sırlarını sana haber verir. Bukrat, (Hipokrat) Batlamyus, Sokrat, Calinos’tan sonra bu mey­danın sahibi benim.(3)

Sanat tabiattan daha zayıftır. (4)

Her insanın sevinmeye ve mahzun olmağa kudreti vardır. Fakat insanla­rın bazısı feraha ve bazısı da daima hüzne müsaittir.

Çokça âdet edinilmiş şeyler maruf olmayan sebeplerdir. Çünkü çok alı­şılan şeye akıl ve zekâsı ulaşmaz. (4)

Ferahın arka arkaya gelmesi ferahı hazırlar. Yine kederin arka arka­ya bulunması da kederi ve sıkıntıyı hazırlar. (4)

Her kalbi kuvvetli olan çok sevinen olmadığı gibi her çok sevinçlinin de kalbi kuvvetli değildir. (4)

Kızgınlık çabuk geçerse hayalde tesiri sürmez, bozulur ve kin hâsıl ol­maz. (4)

Perhiz tabiatın yardımcısı ve her türlü dert ve hastalıklardan kurtaran şifacısıdır. (5)

Fevkalâde muhtaç olmadıkça hiçbir ilaç ve şerbeti içme!.(6)

Her hastalığı yapan bir kurttur (mikroptur). Yazık ki onu görecek elimizde âlet yok­tur. Temizlik bu gibi kurttan ileri gelen hastalığın önünü alır. (7)

Bukrat Hekim ne güzel demiştir: ilaç hem temizler, hem fenalık yapar. (8)

Her uzvumuzun kendisine göre bir mizacı vardır. Ruh mizacının diğer uzuvların tabiatı ile karışmaya ihtiyacı yoktur. (8)

Eğer ben insanların gönüllerinde bir tesir ve sevgi bırakmamış olsay­dım benimle ilgilenmezler ve leh ve aleyhimde bulunmazlardı. (9)

Bana yan yan bakıyorlar; çünkü ben yüceliğin uğrunda çalışarak gece­lerimi sabah ettim. Onlar ise sabahlara kadar uyudular. Sevmeyerek baktıklarından beni fena görüyorlar. Severek baksalardı, bende fena görmekte oldukları şeylerin iyi olduklarını anlarlardı. (9)

Ey beni hasta olmayan gözleri ile hastalandıran güzel! Senin gözlerin beni hasta ettiği gibi aynı zamanda benim hastalığımın dermanıdır. (10)

İhtiyarlığın rengi benim sakallarımın yanında bir ihtar nişanıdır ki bana yolsuz davranışlar, kötü işler yapmaya meydan kalmadığını bildirir. Bana bu akları boya diyenler oldu. Ben de onlara şöyle dedim: Ben bu ihtiyarlığı, bu ak saç ve sakalı diri olarak üzerimde taşımak istemiyorum. Bir de onları siyah boyaların altına gömüp ölü olarak nasıl taşıyayım. (10)

Sırrını herkesten sakın ve daima kuşkulu ol! Çünkü akıllı olmak demek kuşkulu olmak demektir. Eğer sen sırrını saklarsan sır senin esirin olur. Onu açığa vurursan sen onun esiri olursun.

Benim gönlümün kırılmaz sabrı, senin gönlünün de erimez sertliği var. Şu halde sevdiğim, aşk ve sevda yolunda ikimiz de iki katı taşız. (10)

Nice cansız insan vardır ki yüksek mertebelere erişmişler ve kocamanlaşmışlardır. Bunların cansız olmalarına rağmen büyümelerine şaşılmaz mı ? (10)

Dünyanın haracını kendisi alan padişah benden daha mutlu, ve hiçbir Bey benden daha bahtiyar değildir; fakat siz bu zevki bilemezsiniz. Dünya hırsı peşinde olanların gözleri bunları seçemez, onlar tek göz­lüdür. (10)

Bildim ve anladım ki hiçbir şey bilinmemiş ve hiçbir şey anlaşılma­mıştır. (11)

Şu anda öyle bir haldeyim ki her ne görüyorsan onu tanrım (Rabbim) diye görü­yorum. (12)

Malın seni aldatmasın. Eğer malını koruyup saklarsan o başkalarınındır. ondan sarfettiğin senindir. (13)

Ey hevâ vü hevese bağlanmış nefis! Acele et ki bir nefesin himayesindesin. (14)

Rindin dünyalıktan bir yudum şarabı var. Serhoş olunca onu da elinden bırakır. Şeyhin iyi, kötü yüz bin ilişiği (muttasılı-bağlantısı) var. Muttasıl bu iyidir, bu fenadır diye ıkınır. Pek tuhafı budur ki uzağı görmeyen insanlar, rindi avam takımından, şeyhi de Huda-perest sayar. (14)

Avam topluluğu tarafından reddedilmeyip kabul edilmek için kendini eşek yapma.(Komedyen). Çünkü avâmın işi eşeklikten, hırıltıdan başka olamaz. (15)

Şarap ruhun gıdasıdır. Onun rengi uzaktan gölün rengiyle alay ediyor. Şarap içen ahmak bunu içince hemen elini kılıca veya bayrağa götürürse bunda şarabın ne günahı var. Eğer Ebû Ali İbni Sînâ gibi şarabı hikmet yoluyla içecek olursan, Hakk’a kasem olsun ki vucudun mutlak hak kesilir. (16)

Tıb ilmi iki beyte sığdırılmıştır. Ye, söylemenin güzeli de kısa söylenmesindedir. Az ye! Yedikten sonra hazmoluncaya kadar başka bir şey alma! Zira şifa yemeğin hazmolmasındadır. İnsanın sağlığını bozan yemek üzerine yemek yemektir. (17)

Belâlar seni sıkıntıya sokarsa “Elem neşrah” sûresini düşün. Zira orada her güçlük iki kolaylık arasındadır, der. Bunu düşün de ferahla.. Zira sıkıntı sürüp gitmez, sonu selâmettir. (17)

… Elinden geldiği kadar cimâi azalt.. Zira onunla rahme akıtılan hayatın suyudur. (18)

Kara toprağın dibinden (yani arzın merkezinden) ta Zühal’in evcine (ucuna) kadar cihanın bütün zor noktalarım hallettim. Her fikrin ve her cümlenin kaydından çıktım, fırladım. Her bağ açıldı fakat ecel bağı açılmadı. (19)

Günün birinde hekimlerden vukuf sahibi birine sordum: Saçımın sakalı­mın ağarması nedendir, dedim. O da (balgam) dandır dedi. Bunun üzerine sıkılmadan o zata “Sözünde hata ettin. Balgamdan değil, belki gamdan­dır” dedim. (20)

Ey feleğin hareketlerinden gafil olan kimse.! Allah seni uyandırsın, ne kadar gafilsin. Sakladığın surette malın başkası içindir. Maldan ne ki harcarsan işte o senindir. (21)

DİPNOT-BİBLİYOGRAFYA:
  1. İbn Ebi Usaybia, Tabakatü’l-etibbâ’da İbn Sînâ biyografisi şiirlerinden. Ord. Prof. Dr. Şerefeddin Yaltkaya tercümesi.
  2. İbn Sînâ’nm Kanûn’unun Tokatlı Hekim Mustafa Efendi tercümesinden. El yazı­sıyla 19 cilt defter. Ragıp Paşa Kütüphanesi nüshası, vr. 49, 134, 150. Eskilerin vebai-sâri (bulaşıcı hastalıklar), tâun seyyar (Peşte) sözüne uyarcasınadır.
  3. İbn Sînâ’nın tıbdan küçük Urcûze’si. Ord. Prof. Şerefeddin Yaltkaya tercümesinden. Türk Tıb Tarihi Arkivi N. 3, 1935. arabca asılını Beyrutlu Osman Efendi verdi.
  4. Berthelot, La chimie des anciens, 1889, Paris, p. 260,,
  5. İbn Sînâ’nın bir manzumesi. Köprülü Ktp. Fazıl Ahmed Paşa Kısmı N, 792.
  6. Bursalı Hekim İbn Şerif, “Yadigâr!, cildinin metni dışında. I. Sultan Hamid Ktp. N. 1040.
  7. Veteriner Osman Rahmi, Tababet-i Îlâhîyeden Bir Nebze. 1334 (1908).
  8. İbn Sînâ’mn kalp ilaçları eseri, Kilisli Rıfat çevirisinden.
  9. İşârât Şerhi bitiminde. Râgıp Paşa Ktp. N. 847.
  10. Bir mecmuadan. Ayasofya Ktp. N. 4829. M. Şerefeddin Yaltkaya tercümelerinden.
  11. Şerh-i multahha’u Çağmînî. Topkapı Sarayı Müzesi III. Ahmed Ktp. N. 3003.
  12. Bir mecmua sonunda, İbn… bunu ölürken söylemiştir. Süleymaniye Ktp. Reisül- küttab N. 1200.
  13. Rûhü’l-beyân sahibi Bursalı İsmail Hakkı el yazısıyla. Süleymaniye Ktp. Esad Ef. N. 3369. ve Köprülü Ktp. N. 1353.
  14. Bir mecmua. Süleymaniye Ktp. Lala îsmail N. 579.
  15. İstanbul Üniversite Ktp. N. 235.
  16. Müntehâbu Sıvânü’l-hikme. Köprülü Ktp. N. 902.
  17. Şifâü’l-Eskaam dışında İbn Sînâ’nm bir şiirinden. Süleymaniye Ktp. Cârullah Ef. N. 1521. Üstadım Nazmi Tura çevirisinden.
  18. Mu’cezü’l-kanûn boş yerinde. Üniversite Ktp. Yıldız kitapları N. 237.
  19. Mecma’u’l-fusehâ’dan.
  20. Nûnîye şerhi. Hüseyin Avni’nin. Süleymaniye Ktp. Esad Ef. N 3420. vr. 23 ve N. 3431.
  21. Süleymaniye Ktp. Esad Efendi N. 3396. Boş yerinde bir kayıttan,

İBN SÎNÂ AFORÎZMASI LİTERATÜRÜMÜZ BİBLİYOGRAFİSİ :

  1. İbn Sînâ Hayatı ve eserleri hakkında çalışmalar. Dr. A. S. Ünver î. Ü. Tıp Tarihi Ensti­tüsü N 49. 1955
  2. İbn Sînâ’nın Güzel Sözleri. Yücel m. N 29. 1937
  3. İbn Sînâ Tababeti ve Fikirleri. Birim N 7. 1937
  4. İbn Sînâ ve Sözleri T. Tıp Tarihi Arkivi N 5 1938
  5. İbn Sînâ’nm manzum bir nasihati T. T T. arkivi N 14. 1939
  6. İbn Sînâ diyor ki. Yeniden doğuş T. T. T. arkivi N 19-20. 1944
  7. İbn Sînâ’nın hissi ve müspet mahiyette sözleri. İstanbul Klinik dersleri d. N 10. 1950
  8. İbn Sînâ Aforizması üzerine. İran’da Nisan 1954. İbni Sina hicri bininci yılı ihtifalinde Farsça ve Fransızca tebliğim. İbn Sînâ hayatı ve eserleri eserinde.
  9. Diğer dillerde yayınlar. İbn Sînâ Hayatı ve Eserleri.

Kaynak: İbn Sînâ Doğumunun Bininci Yılı Armağanı, Atatürk Kültür, Dil Ye Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu Yayınları VII. Dizi — Sa. 80 Derleyen, Ord. Prof. Dr. AYDIN SAYILI, Türk Tarih Kurumu Basımevi 19 8 4— Ankara sh: 243-249

 —

İBNİ SİNA- HAYATI ve ESERLERİ HAKKINDA ÇALIŞMALAR İSİMLİ ESERDEN

Aforizmaları Makalesi

Kısa kelimelerden daha ufak ve daha az şeylerden dolayı bu, şuna hased eder, ve bunu, şu kendisine rakip görür. Size yüksel­mek ve göklerin muhitine çıkmak yaraşır. Daha ne vakte kadar bu merkeze sıkışıp kalacağız [1].        

Her işte ihtiyatı elden bırakan ve düşünüp taşınmadan bir işe başlıyan kimselerin peşiman olmaları tabiidir [2].

Kişinin aklı bol olursa zamandaki kıtlıktan ona bir ziyan ol­maz. Kıtlığa rağmen, o aklının bolluğu sayesinde hoş yaşayabilir [2].

Ölüyor, hâlbuki elde edilmiş bir şey yok. Bilmediğini bildi­ğinden başka [3].

Benim gibi bir kimsenin küfrü lâf ile, kolay olmaz. Benim imanımdan daha sağlam bir iman olamaz. Âlemde benim gibi birisi bulunsun, o da kâfir olsun. Öyle ise hiç zamanda bir müslüman bulunamaz [4].

Sevgilim geceyi çevirmek, tekrar bir gece icad etmek için siyah saçlarının örgülerini çözdü. Fakat bu siyah saçlar arasında parlayan yüzü onu geceyi çevirmekten âciz bıraktı [5].

Tanrı hem iç ve hem dışdır ve her şeye her şeyle tecelli et­miştir. [6]

Gönül (yâni akıl) bu çölde çok koştu. Bir kılı bilemedi, halbuki çok kıl yardı. Gönlümde bin güneş parladı. Nihayet bir zer­renin kemâline yol bulamadı [7].

Herkim hadiselerden ibret alırsa başı sert ata benzeyen felek ona râm olur [8]

 

DİPNOT-BİBLİYOGRAFYA:
  1. Ayasofya K. No. 4829 S. 5 ve 82, bu şiiri İbni Ebî Usaybia «Tabakatül Etıbba» da Farabînin olmak Üzere zapteder.
  2. İbni Ebî Usaybia «Tabakatül’Etibba’ da Ebu Ubeydi Cuzcaniden naklen  İbni Sina hâl tercümesinden «Şerafettin Yalkaya».
  3. Şehid Ali Paşa K. N. 2793 ve No. 2853 ölürken söylemiş.
  4. İbn i Sina’nın farsça bir Rubaisi. Kilisli Hacı Abdurrahman Fazıl’ın «Kıya» risalesinden Kilisli Rıfat Bey tercümesinden. Ayrıca Köprülü K. No 489 Üçüncü Sultan Ahmed K. No. 3308 Köprülü K. Fazıl Ahmet Paşa K. No. 1680
  5. Topkapı Sarayı Müzesi Üçüncü Sultan Ahmet K. No. 3303 (Şerhi Mulahhasul’ Cagmini) de.
  6. Hamidiye K . Lala kısmı No. E.79 da kayıtlı mecmuadan.
  7. Halet elendi K. No. 773. Atıf efendi K. N .; 2257 Şehid Ali Paşa K. No: 2251,86 beytin birinci beyit.
  8. Berthelot-La Chimie des Anciens. Paris 1889 p. 260.

 

Buharalı İbni Sina’nın Hissî Ve Müsbet Mahiyette Sözleri Makalesi

Ruhunun yüzünü kendisinin mensûp olduğu kudsî âleme çevir; işte burada ölüyorken ruhunun ebedî yaşaması bu suretle olur [1].

Ben yüksek mertebelerin en yükseğine çıkmak isterim. Aşa­ğı bir mertebeye aslâ razı olmam. Ya istediğim bu yüksek mertebeyi isterim veya ölüm beni yere verir [2].

Tarak saçları düzeltmek için kullanıldığı halde kılların bazıları bu tarama ile yerlerinden kopar düşer. [3]

Gençliğimin hisleri ve sevgilimle vakit geçirdiğimiz yerlerin izleri yok oldu. Onlar bir vakit ne kadar terütaze, ne kadar canlı idiler.[3]

O gençliğimin izleri benim gözyaşlarımdan soldular. Ağardı­lar. Sevgilimle yaşadığımız yerler ise bulutların döktükleri yaşlar ile yeşillendiler.[3]

Solan gençlik, açık surette ölümünün geldiğini haber veriyor. Sevgili ile yaşadığımız yerler ise yeniden yeniye diriliyor.[3]

Bu dünyadan nefret etmiş ve ondan kurtulmağa can atmakta bulunmuş kimse burada, tuzağa tutulmuş ve harekete mecali kalma­mış bir kuşa benzer.[3]

Her şeffaf ne ziyâdar ve ne de muzlimdir. Kendisinden ancak görme keyfiyeti nüfuz eder… Göz ziyadâr olan cisimleri idrâk eder, Semâ hava gibi bir cismi şeffaftır. Ziyânın kendisine vurmasıyla ziyâlanmaz ve ziya da mahrumiyetle muzlim olamaz. Semanın görü­nen rengi ise hakikî olmayan bir emri hayâlidir [4].

Sabah vakti ortalığın ağarması gibi ihtiyarlıktan sakalların ağarmağa başladı. Onların gecenin zulmeti gibi önce karlığı gitti.[4]

Sen artık ne zamana kadar aşk ve sevda peşinde dolaşacaksın? İhtiyarlıktan saçına ve sakalına düşen aklar gökteki şahablar gibi­dir. Senin gençliğin de gûya Allah’ın evinden kovulmuş bir şeytan­dır ki bu şahablarla recmolunmuştur [4].

Kara çamurun tepesinden zuhalin tepesine kadar cihanın hep müşkiilerini hallettim, Her nevi mekrû hiyle bağlarından fırlayıp çıktım, Her bağ çözüldü. Ancak ölüm bağı kaldı.[5].

Ahmaklıklarından na’şi kendilerini cihanın allamesi sayan bu iki üç cahil arasında bulundukça sen pek eşek ol ki bu cemaât müfrit eşekliklerinden dolayı kim ki değilse onu kâfir diye anarlar [5].

Her kim hâdiselerden ibret alırsa başı sert ata benzeyen felek ona râm olur [6].

Ey âdemoğlu, annen seni, ağlayarak doğurmuştur. Halbuki et­rafında bulunanlar sevinçlerinden gülüyorlardı. Öldüğün gün senin için onlar ağladıkları zaman sen gülücü ve mesrur olmağa çalış [7].

Çokça itiyat edilmiş olan şeyler maruf olmayan sebeplerdir. Çünkü çok itiyat edilen şeye şuur lâhik olmaz.

Bir takım diğer nefsanî sebepler vardır ki bunlar ruhanî ferah ile kederden birisini hazırlarlar. [8]

DİPNOT-BİBLİYOGRAFYA:
  1. Üçüncü Ahmed K . N. 3255 de kayıtlı mecmuadan.
  2. Nuruosmaniye K,N. 4484. 14m m
  3. İbni Ebî Usaybia’nin (Tabakatületibba) eserinde İbni Sînâ Hal tercümesindeki şiirlerden seçilmiştir. N. 25-32 Dostlarından Ebü Sait Ebülhayra yazdığı vasiyetnamedir.
  4. Köprülü K. N. 191 de boş bir yerde yazılıdır.
  5. Veled Çelebi İzbudak, İbni Sina – Hekim Senâyî, gayri matbu makalesinden (40-41)
  6. Halet efendi. K N. 773 Atıf Efendi K. 2257 Şehit Ali Paşa K. 2251.85 beyitlik pendnâme’den birinci beyit.
  7. Reşid efendi K. 1057. Bunun aslı başkalarına atfolunmuştur.
  8. Berthelot-la chimie des anciens Pris 1889 P. 260

 

Kaynak: Tıp Tarihi Enstitüsü Müdürü Ord. Prof. Dr. A. Süheyl ÜNVER,  İBNİ SİNA- HAYATI ve ESERLERİ  HAKKINDA ÇALIŞMALAR, Etudes sur la vie et les oeuvres d’ Avicenne, İstanbul Üniversitesi Tıp Tarîhi Enstitüsü N. 49 Bürhaneddin Erenler Matbaası 1955, İstanbul sh: 111-116;136-140

 

THE PHYSİCİAN / Hekim/ El Medico (2013) [İBN-İ SÎNÂ]


Avrupa’da orta çağlarda, roma döneminde gelişen şifa sanatları neredeyse unutulmuştu. Hekim ya da hastaneler yoktu sadece bilgileri kıt seyyar berberler vardı. Aynı dönemde İslâm Dünyası ve doğuda ise tıp bilimi büyük ilerleme içerisindeydi.

 

Yönetmen: Philipp Stölzl           

Senaryo: Jan Berger, Noah Gordon       

Ülke: Almanya Almanya

Tür: Macera, Dram

Süre: 150 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Ingo Frenzel      

Nam-ı Diğer: The Medicus

Çekim Yeri: Morocco

Oyuncular: Emma Rigby,    Stellan Skarsgård, Ben Kingsley, Olivier Martinez, Tom Payne

Özet

9 yaşındaki Rob Cole doğal bir yetenekle dünyaya gelmiş ve annesinin yaklaşmakta olan ölümünü tuhaf bir biçimde sezmiştir. Engelleyemediği ölüm gerçekleştiğinde, Bader onu ikna ederek uzun bir yolculuğa çıkarır; bu yolculuk ise küçük hokkabazlıkları ve hekimlik alanında çeşitli yöntemleri öğrendiği bir eğitim süreciyle geçer. Ne var ki Cole için bir noktadan sonra bu metodlar sınırlı kalır ve daha engin bir bilgi birikimine sahip olmayı istemeye başlar. Bu amaçla rotasını Pers topraklarına çevirir ve görmeyi dilediği kişi tüm doktorların doktoru İbn-i Sina’dır. Ünlü hekimin Isfahan’daki okuluna ulaştığında ise zorluk ve yasaklarla karşılaşır. En büyük sorunu ise Hristiyan olması ve bu nedenle okula kabul edilemeyecek olmasıdır. Ancak genç Rob içindeki bu bilgi açlığıyla hepsini aşmaya hazırdır ve nihayetinde kutsal amacı uğruna, sorunları kendi belirlediği yöntemlerle çözmeye başla

Yorumlar için bkz: http://www.turkcealtyazi.org/mov/2101473/the-physician.html

Filmden

(Katarakt ameliyatı) Bunu nerede öğrendiniz?

 İsfahan denilen bir yerde.

İsfahan.

Londra’nın ötesinde bir yer mi?

 Londra’nın ötesinde mi?

 Şaka mı yapıyor?

 İşte bu. Bu nedir?

 Dünya.

Dünya.

Bak. Biz buradayız.Burası Londra. Ve burası da İsfahan.

Dünyanın en iyi doktoru burada öğretiyor. İbn Sina. Dünyada onun bilgeliğine eşdeğer kimse yoktur.

- İbn…

- İbn Sina. İbn Sina.

Karın ağrısını tedavi edebilir mi?

 İbn Sina birçok hastalığı tedavi edebilir.

**

İbn Sina: Bütün bu yıldız ve gezegenlerin yörüngelerini hesapladım. Hesaplamalarla ciltler doldurdum. Yaratılışın gerçek sırlarını çok az eşeleyebildim.

Rob: Bilmediğiniz çok şey olması sinir bozucu değil mi?

 Hayır. Beni merakla dolduruyor. Gizemsiz dünya çok sıkıcı olurdu.

Efendim. Annemin karın ağrısını tedavi edebilir miydiniz?

 O şu an bizim erişimimizin dışında. Belki yüz yıl sonra. Belki bin yıl.

**

İBN-İ SÎNÂ’NIN HAYATI

Çocukluk ve Gençlik Devresi

Büyük Türk filozofu ve âlimi İbn-i Sînâ, Batı dünyasında Latinler nezdinde “Avicenna” ismiyle tanınmıştır.

Bilindiği üzere, Türklerin İslâmiyet’i kabul edip, Müslüman oluşlarından sonra yetişen Türk-İslâm filozofları eserlerini o zamanın ilim ve felsefe lisanı olan Arapça ile yazmışlardır. Nitekim çeşitli milletlere mensup Orta Çağ Hristiyan ilim adamları ve hatta daha sonra gelen bazı Batı filozofları dahi eserlerini o zamanın ilim ve felsefe lisanı sayılan Latince ile yazmışlardır. Bu bakımdan Türk-İslâm filozoflarını, eserlerini Arapça olarak yazdılar diye yadırgamamak gerekir.

Tabii ki, Türkler Müslüman olduktan sonra, diğer milletler gibi, İslâm’ın da tavsiyesine uygun olmak kaydıyla (Arapça) Müslüman isimleri de almışlardır.

Bu İslâmî geleneğin ışığında İbn-i Sînâ’nın tam ismini, şeceresini (soy ağacını) kaynaklar şu şekilde tespit etmişlerdir: Ebu Ali el-Hüseyin bin Abdullah İbn-i Sînâ.Oldukça uzun bir isim. Buradaki Hüseyin, İbn-i Sînâ’nın kendi ismi, Abdullah babasının, Ali’de dedesinin adıdır.

İbn-i Sînâ’ya ayrıca eş-Şeyhu’r-Reis ünvanıverilmiştir. Bu, onun ilim, felsefe ve tıpta rakipsiz olduğunu, biricik olduğunu gösteren ve baş âlim, bilginler bilgini vb. manalara gelen bir Unvandır. Kıftî, “İhbaru’l-Ulema bi Ahbaru’lHükema”adlı eserinde İbn-i Sînâ için “eş-Şeyhu-r-Reis ünvanını kullandım, çünkü İbn-i Sînâ’ya verilen bu ünvan onun isminden daha meşhurdur.” der.

Öğrencilerinden biri olan Ebu Ubeyd el-Cüzcanî’nin sorduğu bir sual üzerine, İbn-i Sînâ hayatını bu pek vefalı öğrencisine yazdırmıştır. Talebesi Cüzcanî de âdeta İbn-i Sînâ’nın ağzından çıkanları aynen kaleme almıştır. Şimdi İbn-i Sînâ’ nın hayatını (Cüzcanî) vasıtasıyla, kendi lisanından dinleyebiliriz:

“Babam, Belh ahalisindendi. (Nuh İbn-i Mansur zamanında) Belh’den ayrılarak Buhara’ya yerleşti. Yine bu hükümdar devrinde Buhara’nın en büyük köylerinden olan Harmeysen’de vazife aldı, maişetini bu şekilde temin ediyordu. Harmeysen köyünün yakınında bir köy vardı: Efşene. Babam Efşene’de bir hanımla evlendi. Önce ben M. 980 Ağustos ayında, sonra da erkek kardeşim Efşene’de dünyaya gelmişiz. (Nur topu gibi) iki erkek çocuğu sahibi olduktan sonra, ailemiz Buhara’ya yerleşti. Buhara’da iki kardeş ilim tahsil etmeye başladık. Ben bir muallimden (ilim öğreten, öğretmen) Kur’an ve edebiyat dersleri aldım. On yaşına geldiğim zaman Kur’an’ı ezberledim ve edebiyatı da hemen hemen tamamıyla öğrendim. Pek küçük yaşta benim (İbn-i Sînâ) Kur’an’ı ezberleyip hafız olmam ve edebiyatı da hakkıyla öğrenmem herkesin takdir ve hayranlığını kazanmıştı.”

(Kıftî’nin İhbar’ı, İbn-i Ebi Useybia’nm Uyunü’l-Enba’ı ve Dairetü’l-Maarifi’l-İslâmiyye) gibi kaynakların naklettiğine göre:

İbn-i Sînâ’nın babası, Mısır-İsmailiyye mezhebi davetçilerinin propaganda ve davetlerini kabul etmişti. İsmailiyye’den sayılıyordu.Bu mezhep davetçilerinin (nefs-ruh) ve (akıl) hakkındaki konuşmalarını dinlemiş olan (İbn-i Sînâ’nın) babası ve onun arkasından da kardeşi bu davetçilerin görüş ve fikirlerini kabul etmişti.

Bu hadiseyi İbn-i Sînâ şöyle anlatıyor:

“Babam İsmailiyye davetçilerine icabet edenlerden, uyanlardandı. İsmailî sayılıyordu. Nefs ve aklın manâlarını onlardan duymuştu. Babam gibi kardeşim de bu mezhebi kabul etmişti. Bazan onlar kendi aralarında konuşurlar, ben de konuşmalarını duyar ve anlardım. Fakat içim o görüşleri kabul etmezdi. Bunlar beni de kendi görüşlerine sokmak istediler. Fakat İsmailiyye mezhebinin görüşlerini hatalı bulup beğenmediğim için kabul etmedim.

Babam ve kardeşim felsefe, geometri, Hind aritmetiğini (Hisabu’l-Hind) dillerine teşbih etmişlerdi. Bundan ötürü de babam benim Hind aritmetiğini öğrenmemi istiyordu. Bu maksatla beni, Hind aritmetiğini bilen bir adama göndermeye başladı. Sonra Buhara’ya, felsefeci olduğunu söyleyen Ebu Abdullah en-Natılî adında birisi geldi. Bana ders vermesini temin maksadıyla babam onu evimize buyur etti, konuk etti. Hâlbuki ben o gelmezden önce fıkıh (İslâm Hukuku) ile meşgul oluyor ve meşgul olduğum bu ilim dalında İsmail ez-

Zahid’in (derslerine de) gidip geliyordum. (Münazara sanatında) en iyi itiraz edenlerden (sâil) idim. Bu bakımdan delil isteme yollarını ve (münazarada) mucib’e yani iddiayı, tezi ortaya koyan, savunan tarafa kurallara uygun şekilde itiraz yollarını tesbit etmiştim. Sonra en-Natılfden “İsagoji” okumaya başladım. O, bana, cinsi; “Hakikatları çeşitli olan şeyler hakkında “bunlar nedir?” diye sorulan soruya verilen cevaptır” şeklinde tarif etmişti. İşte o zaman ben bu tarifi gece gündüz demeden araştırmaya başladım. en-Natılî benim bu halime o kadar çok şaşırmıştı ki benim ilimden başka bir şeyle meşgul olmamam için babamı sıkı sıkı tenbihledi. Hangi meseleden bahsetse ben o meseleyi ondan daha iyi düşünebiliyordum. Bu tarzda mantığın kolay kısımlarını, dış yüzünü ondan okudum. Mantığın ince ve derin konularına gelince: Onun bu inceliklerden haberi yoktu. Bu itibarla kitapları kendi başıma okumaya ve şerhleri mütalaa etmeye, incelemeye başladım. Bununla mantığa hakim olmayı, mantık bilgimi olgunlaştırmayı hedeflemiştim. Ayrıca, Öklides’in baş tarafında da beş altı konuyu (eşkâl) onunla okudum. Sonra kitabın geri kalan kısmını kendi kendime halletme yoluna gittim.

Sonra “el-Mecesti” kitabına geçtim. Bu kitabın baş taraflarını okuyup, geometrik şekiller bahsine gelince, Natılî bana “Kitabı kendi başına okuyup halletmeye çalış, sonra da okuduğun kısımları bana göster ki, doğru olup olmadığını sana izah edeyim” dedi. Ne var ki Natilî bu kitabı anlayacak kapasiteye sahip değildi. Bu yüzden kitabı ben kendim çözümlemeye, halletmeye başladım. Nice zor şekil vardı ki, bunları ben kendisine arzettiğim vakit izahlarımla anlıyor, öğreniyordu.

Sonra Natilî, Gûrganc’a gitmek üzere benden ayrıldı. Ben de fizik ve metafizik dalında önemli şerhleri ve bölümleri ihtiva eden kitapları öğrenmekle meşgul oluyordum. Bu şekilde ilim kapıları (bir bir) bana açılıyordu.

Sonra tıp ilmine rağbet ettim, bu konuda yazılmış olan kitapları okudum. Şüphe yok ki tıp ilmi zor ilimlerden değildir. Kısa zamanda bu konuda sivrilmiştim. O derecede ki, tıp üstatları, büyük tıp adamları benden tıp ilmi okumaya başladılar. Bir yandan bunlara ders veriyor, bir taraftan da hastaları üzerime alıyor bunları tedavi ediyordum. Bu sıralarda kazandığım pek çok tecrübelerimle birçok ilaçların bulunmasına ve tespitine muvaffak oldum. Böylelikle tedavi yolları ve metodları tarif edilemez biçimde bana açılıyordu. Bununla beraber ben fıkıh derslerine de gidip geliyor ve fıkhî konularda münazara (bir tartışma sanatı) yapıyordum. Bu esnada ben onaltı yaşlarında bir çocuktum.

Sonra bir buçuk yılımı sırf tetebbû ve okumaya ayırdım. Mantık ilmini ve bütün felsefî ilimleri yeniden okudum. Ve bu müddet zarfında bir tek gece bile uyumadım. Gündüzleri de (mantık ve felsefeden) başka bir şeyle meşgul olmadım. Öğle vakti mantık ve felsefe (kitaplarını) önüme yığardım. incelediğim her delili (istidlal-akıl yürütme vb.) her meseleyi kıyas şekline koymaya çalışır ve kıyasta da öncülleri (mukaddeme) ve öncüllerin tertip ve sıralanma işini tesbit ederdim. Bütün meseleleri kıyas şekline koyduktan sonra, onları önümdeki kâğıtlara yazardım. Arkasından, sonuç verip vermeyeceklerini, verdikleri taktirde neticenin ne gibi şartlara tâbi, bağlı bulunduğunu birer birer gözden geçirirdim. Bu suretle meselenin hakikatma ererdim. Her ne zaman bir meselede şaşırır, kıyasta orta terimi bulamazsam; camiye gider, namaz kılar, her şeyi güzel yaratan Yüce Allah’a dua eder, yalvarır, yakarırdım. Bu teslimiyetle, kapalı, karanlık görünen şeyleri bana aydınlatsın, zor gelen şeyleri kolaylaştırsın'(isterdim). Bu suretle müşkillerimi hallederdim.”

Burada bazı meseleler vardır, bunları bir defa daha hatırlamakta pek çok faydalar vardır: İsmailliye mezhebi dâîleri (davetçi-propogandist) Ibn-i Sînâ’nın babasının evine gelip gitmektedirler. Bu suretle kendi inanç ve akide sistemi içinde ilim ve felsefe anlayışlarını telkin ve aşılama gayesi gütmektedirler. Nitekim kaynakların naklettiğine bakılırsa İbn-i Sînâ’ nın babası ve kardeşi, onların görüşlerini kabul etmişlerdir. Ama İbn-i Sînâ hatta babasının ısrarına rağmen bu davetçilerin fikirlerini kabul etmemiştir. “Çünkü onların nefs (ruh) ve akıl hakkmdaki düşünceleri İbn-i Sînâ’yı tatmin etmemiş, genel olarak da fikir sistemleri onun üzerinde hiç de hoş bir intiba ve tesir bırakmamıştır. Bu yüzden onları bütünüyle reddetmiştir.

Yaşça çok genç ve toy olmasına rağmen İbn-i Sînâ’nın ortaya koyduğu bu kararlılık, onun ruhen ve ilim bakımından ne kadar olgun olduğunu gösterir sanıyorum.

İbn-i Sînâ dokuz on yaşlarına geldiği zaman edebiyatı hemen hemen bütünüyle öğrenmiş, Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş yani Hafız-ı Kur’ân olmuştur. Onun bu hali de her türlü taktirin üstündedir.

O, Natili’den, aritmetik (Hind hesabı), mantık ve Öklides geometrisi almıştı. Bu dersleri alırken hocasıyla tartışmış, onun yanlışlarını çıkarmıştı. Bu suretle İbn-i Sînâ, Natilî’yi yetersiz ve aciz bırakırken, Natilî’de ona “Sen bunları kendin oku” der ve özellikle öklides geometrisinde şekillerle ilgili bir çok meseleyi İbn-i Sînâ’dan öğrenir. Burada sanki Natilî talebedir de İbn-i Sînâ hocadır. Onun, bu şekilde, en zor ilimleri, en çetin meseleleri çözecek seviyeye gelmiş olması dikkat çekici bir hadisedir.

Ne kadar kabiliyetli ve güçlü olursa olsun, insanoğlunun gücü ve kuvveti de sınırlıdır. Onun için “pehlivansan, yiğitsen ölümü yen de görelim” denilmiştir. Burada her şeyin bir de zor hatta imkansız tarafı olduğu anlatılmak istenmiştir. Ama “dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar”denilmekle de her şeyin bir çaresi olduğu vurgulanmıştır. Bununla birlikte doğmak ve ölmek gibi birtakım meseleler vardır ki bunlar insanı aşar. Onun için biz Müslümanlar, eli ayağı düzgün, hayırlı evlat vermesi, hayırlı bir ölüm vermesi, son nefeste imandan ayırmaması için Yüce Allah’a sığınırız. Tarlamızı süreriz, ekinimizi ekeriz, yani mahsul alabilmek için yapılması gerekli her şeyi yaparız. Ama sel, su baskını, kuraklık vb. afetlere uğramaması için Allah’a sığınırız, dayanınz. Gücü bize veren Allah’tır. Ta işin başında olduğu gibi, gücümüzün bittiği yerde bir başka ifadeyle işin bizi aşan kısmında da neticeyi Allah’tan bekleriz. Buna İslâm dininde tevekkül (Allah’a sığınmak, sonucu Allah’tan beklemek) denir. Böyle davranana da mütevekkil (Allah’a sığınan, neticeyi Allah’a bırakan) denir. Tevekkül, kadere inanmanın bir gereğidir. Mütevekkil insan kayıtsız şartsız Allah’a teslim olmuştur. Ulaştığı neticelere, başarılara sadece kendi gayretinin tabii bir mahsulü olarak bakmaz, Onları Allah’ın irade ve takdiriyle gerçekleşmiş olan başarılar olarak görür. Allah’ı her işinde yanında hisseder.

Tevekkül asla miskinlik, tembellik değildir. İslâm, tembelliği şiddetle yasaklamış, bunun aksine devamlı çalışmayı emretmiştir. Hz. Peygamber, devesini başıboş salıvererek Allah’a tevekkül ettiğini söyleyen kişiye: “Hayır, deveni bağla ondan sonra tevekkül et”buyurmaktadır. Zaten bir işe başlamadan, çalışmadan tevekkül mümkün değildir. Bir insan hiç çalışmadan kırk yıl Allah’a yalvarsa. bir tek kelime dahi öğrenemez. Bildiklerini de unutur.

İbn-i Sînâ: “Her ne zaman bir meselede şaşırır ve kıyasta orta terimi bulamazsam, hemen camiye gider namaz kılar ve her şeyi Güzel Yaratan Yüce Allah’a dua eder, yalvarır, yakarırdım. Bununla Allah’ın bana kapalı ve karanlık görünen şeyleri aydınlatacağına, zor gelenleri de kolaylaştıracağına inanırdım” diyor. İbn-i Sînâ güçlükle karşılaştığı her zaman camiye gittiğine göre, Yüce Allah onun duasını kabul ediyor, zorunu kolay; karanlığını aydınlık ediyordu. Demek ki İbn-i Sînâ ideal bir Müslüman çocuğu gibi, on-onbeş yaşlarındayken, birçok ilim dalında olduğu gibi tevekkülün de (Allah’a, sığınmak) şuuruna varmıştı. Buradan İbn-i Sînâ’nın “İmanınız varsa Allah’a tevekkül ediniz” (Maide 23), “Bir kimse Allah’a tevekkül ederse, Allah ona kâfidir”(Al-i İmran 159) gibi Kur’an âyetlerini ve Sevgili Peygamberimizin “Her kim Allah’a sığınırsa Allah onun her işine yetişir” mealindeki sözlerini (hadis) daima uyguladığı anlaşılıyor. Bunun için de, önce onun çok çalıştığını, ancak zorlandığı zamanlarda Allah’a sığınıp tevekkül ettiğini görüyoruz. Hz. Peygamber’in “Her kim Allah’a sığınırsa Allah onun her işine yetişir”sözündeki va’d ve müjde gereği Allah’ın ibn-i Sînâ’nın da imdadına yetiştiği, böylece İbn-i Sînâ için bütün karanlıkların aydınlık, bütün zorların kolaylık haline geliverdiği görülmektedir.

İbn-i Sînâ’nın çözülmesi zor meseleler karşısında camiye gidip problemi kolaylaştırıp çözmesinde yardımcı olması için Allah’a dua etmesi, onun çok dindar bir filozof olduğunu gösteriyor.

İbn-i Sînâ, daha onaltısında tıp ilminde o kadar sivrilmiş ve ilerlemişti ki tıp üstadları, tıp adamları ondan tıp okumaya başlamışlardı. Hastaların tedavisinde tecrübeye, deneye çok önem veriyor, böylece bütün tedavi yollan ve metodlarının kapıları kendisine açılıyordu. Anlaşılan tecrübe ile yeni orjinal ilaçlar buluyor, o zamana kadar tedavi edilemeyen hastaları ve hastalıkları tedavi ediyordu. Çok çalışması ve tecrübeye önem vermesi bu sayede yeni yeni tedavi şekilleri ortaya koyması onun uzun asırlar Batı’da ve Doğu’da biricik, emsalsiz bir hekim olarak hüküm sürmesini sağlamıştır.

İbn-i Sînâ anlatmaya devam ediyor:

“Geceleri evime dönüyor, önüme lambayı koyuyor, okuma ve yazma ile meşgul oluyordum. Ne zaman uyku bastırsa veya bir zaaf bir isteksizlik hissetsem, bir bardak şurup içerdim. Kuvvetimi topladıktan sonra tekrar okumaya başlardım. En hafif şekilde uyukladığımda dahi o problemleri aynen rüyamda görürdüm. Hatta, uykuda bir çok mesele çeşitli yönleriyle bana açık olarak çözülürdü. Bu durum, ben bütün ilimlerde olgunlaşıncaya, derinleşinceye kadar devam etti. Bu ilimlere, insan takati ve imkânları ölçüsünde vakıf oldum. O vakitde o çağda öğrendiklerimin hepsi, bugün bildiklerimden ibarettir. İlim konusunda bende bir artma olmamıştır. Ama mantık, fizik, matematik ilimlerini sağlamlaştırdım. Sonra, metafizik (ilm-i İlâhi) ilmine döndüm. (Aristo’nun) Maba’det-Tabîa (Metafizik) kitabını okudum. Fakat içindeki mevzuları anlayamıyordum. Yazarının (Aristo’nun) maksadı bana çok karışık geliyordu. Bu sebeple anlayabilmek için kitabı kırk defa okudum. Kitabı ezberlemiştim ama bununla beraber ne kitabı ne de yazarıntn maksadını anlayamıyordum. Bu yüzden ümidimi kesmiştim. Bu kitabı anlamak mümkün değil, diyordum. İşte bugünlerde bir ikindi vakti, sahaflar çarşısına uğradım. Bir tellalin elinde bir kitap vardı, kitabı tanıtıyordu. Sonra onu bana gösterdi. Fakat ben kesin bir tavırla kitabı geri çevirdim. Zira bu ilimde (metafizik) hiç bir fayda olmadığına inanıyordum. Bana, bu kitabı satın al, çünkü ucuzdur, onu sana üç dirheme vereyim, sahibi bunun parasına muhtaçtır dedi. Ben de satın aldım. Bu, (Aristo’nun) “Maba’det-Tabîa” kitabının maksatları konusunda el-Farabî’nin (yazdığı) bir kitap idi. Hemen eve döndüm, kitabı çarçabuk okudum. Daha önce kırk defa okuyup anlayamadığım fakat ezberlemiş olduğum (Aristo’nun Metafiziğinin Maksatları) kitabının muhtevası, manası birden bana malum oldu, açılıverdi. Anlaşılmayan yeri kalmadı. Bu işe pek sevinmiştim. Bundan dolayı Yüce Allah’a şükretmek için ertesi gün fakirlere pek çok sadakalar verdim.”

Gençlik ve Olgunluk Devresi (M. 997 -1005)

Onaltı-onyedi yaşlarında iken bu uyanık ve genç İbn-i Sînâ için Buhara Sultanı Nuh İbn-i Mansur’u tedavi etme fırsatı doğdu. Tedavi neticesinde sultanın kütüphanesine girebilecek, kitaplarından istifade edecekti.

Mevzuyu İbn-i Sînâ’nın kendisinden dinleyelim:

“Bu sırada Nuh İbn-i Mansur Buhara sultanı idi. Amansız bir hastalığa yakalanmıştı. Doktorlar ona bir çare bulamıyorlardı. Bu doktorlar, benim pek çok tıp kitabı okumuş ve okutmuş olduğumu biliyorlardı. Bunlar, hükümdardan benim de çağrılmamı, tedavide hazır bulunmamı istemişler. Bunun üzerine ben de saraya gittim, sultanın tedavisine iştirak ettim. Neticede onun tedavisindeki hizmetlerimle sivrilip meşhur oldum. Birgün sultandan kütüphanesine girmek, kitapları tetkik etmek ve orada bulunan tıbba dair kitapları okumak için izin istedim. Bana izin verdi. Ben de hemen pek çok odası bulunan ve her odada birbiri üzerine yığılmış kitap sandıkları olan bir yere (binaya) girdim. Bir odada Arapça ve şiir kitapları, diğer (bir odada) fıkıh kitapları bulunuyordu. Aynı şekilde her bir odada diğer ilim dallarına ait kitaplar vardı. Bizden öncekilerin kitaplarını inceledim. İhtiyaç duyduğum kitapları istedim. Daha önce görmediğim; keza ondan sonra da (başka yerlerde) bulamadığım ve pek çok insanın ismini dahi duymadığı kitaplar gördüm. O kitapların hepsini okudum, çok istifade ettim. Böylece her adamın (her kitabın yazarının) ilim mertebesini de görmüş oldum.

Vaktaki onsekiz yaşına ulaşmıştım. Bu ilimlerin hepsini tamamladım. Çünkü o zamanlar ilmi ezberliyordum. Bu gün ise, (ilimler) bende olgunlaşıyor, derinleşiyor. İlim birdir bir bütündür. O dönemden sonra benim için yeni bir şey olmamıştır.

Buhara’da (Sâmanoğulları sarayında bulunduğum sırada) yakınımda Ebu’l-Hüseyin el-Aruzî denilen bir adam vardı. Benden kendisi için bu ilimleri toplayan bir kitap yazmamı istedi. Ben de ilimlerin, toplanmış (el-mecmu’) olduğu (kitabı) yazdım. Kitaba (el-Hikmetü’l-Aruziyye) diyerek o adamın adını vermiş oldum. Burada matematik dışında bütün ilimlerden bahsettim. O sırada yirmibir yaşındaydım.

Yine civarımda Ebu Bekr el-Berkî isminde bir adam daha vardı. Harizm doğumlu idi. Âlimdi; fıkıh, tefsir ve tasavvuf gibi ilimlerde eşi, emsali yoktu. Bu ilimlere düşkündü. Benden kendisi için kitapların şerhini (izahını) istedi. Ben de onun için aşağı-yukarı yirmi ciltlik (el-Hasıl ve’l-Mahsul) kitabını şerhettim. Onun için “bir de ahlâka dair el-Birr ve’l-İsm (İyilik ve Günah) isimli kitabı tasnif ettim. Bu iki kitap sadece onda (elBerkî’de) bulunmaktadır. Kendisi bu iki kitabı hiç kimseye ödünç olarak vermemiştir. Bu yüzden, o iki kitabı istinsah etmek (kopyesini çıkarmak, çoğaltmak) mümkün olmamıştır.”

Seyahatler Devresi (M.1005-1014)

“Sonra babam öldü” Benim için ahval (durumlar) değişti, halden hale girdi. Sultanın hizmetinde bir vazife aldım.

Ancak zaruretler beni Buhara’dan Gûrganc’a göçmeye mecbur etti. Orada (bu) ilimleri seven Ebu’l-Hüseyin es-Sühelî, vezir (bakan) idi. Onun vasıtasıyla emir Ali bin el-Me’mun’a takdim edildim. O sırada ben fukaha (hukukçular) kıyafetinde (olduğum için) başımdaki sarığın ucunu omuzlarımın üzerine salıvermiş vaziyetteydim Sonra bana, benim gibisini rahat rahat geçindirecek kadar bol bir maaş bağladılar.

Daha sonra birtakım zaruretler beni oradan (Gûrganc’dan) Fera’ya,) oradan Baverd’e, oradan Tûs’a, oradan Şakkan’a’ oradan Semerkand’a, oradan Horasan’ın hudut başı olan Cacerm’e ve oradan da Cürcan’a  aldı götürdü. Maksadım Emir Kâbûs ile görüşmekti. Ancak bu esnada Kâbûs yakalanmış, bir kaleye hapsedilmiş ve orada ölmüştü.

Bunun üzerine Dihistan’a, geçtim, burada zorlu bir has talığa yakalandım. Cürcan’a geri döndüm. Burada (Cürcan’ da) daha sonra sadakatli talebem olacak olan el-Cüzcanî. benimle ilk defa karşılaştı.

Kendi halimi dile getiren bir kaside yazmıştım. Bir beyti şöyle: Yüceldim (ilimle) sığacağım bir şehir kalmadı Arttı kıymetim, alacak hiç müşteri bulunmadı.

İbn-i Sînâ’nın vefalı öğrencisi Ebu Abid el-Cüzcanî’nin söylediğine göre, İbn-i Sînâ’nın kendi hayatına dair hikâye ettiği, şeyler burada nihayete eriyor. Bu sebeple buradan itibaren İbn-i Sînâ ile olan sohbetlerimizde onun ahvaline dair müşahade ettiğim (hususları) sonuna kadar ben hikâye edeceğim diyor. Cüzcanî’yi dinliyoruz:

“Cürcan’da Ebû Muhammed eş-Şirazî adında ilim âşığı bir adam vardı. Kendi yakınında İbn-i Sînâ için bir ev satın almış ve İbn-i Sînâ’yı oraya misafir etmişti. Ben (Cüzcanî) de her gün oraya gidip geliyor. el-Mecesti (Astronomi) okuyor ve man tık (kitabı) yazmak (dikte etmek) istiyordum. İbn-i Sînâ bana, “el Muhtasaru’l-Evsat fi’l-Mantık” isimli mantık kitabını dikte ettirdi. Ebu Muhammed eş-Şirazî için de “el-Mebde ve’l-Meâd ve el-Ersadü’l” Külliye adlı kitapları yazdı. Orada (Cürcan’da) “el-Kanun Başlangıcı” “d-Mecesti Muhtasarı” (özeti) gibi bir çok kitap, ayrıca çok sayıda risale yazmıştır. Geri kalan eserlerini ise Arzı’l-Cebel denilen yerde kaleme almıştır.”(el-Kıftî, İhbar, 417-418)

Yukarıdaki ifadelerden, İbn-i Sînâ’nın (M. 1012 senesinde geldiği) Cürcan’da pek çok risale ve eser verdiği, kalan kitaplarını da Arzu’l-Cebel’de yazdığı anlaşılmaktadır.

(İbn-i Sînâ’nın Hayatında) Büveyhîler Devresi

Bu devre (M. 1012-1024) tarihleri arasında geçen süredir. 980 tarihinde doğduğuna göre İbn-i Sînâ 32-44 yaş arasında bulunmaktadır. İbn-i Sînâ için bu devre oldukça sıkıntılı ıztıraplı bir manzara arzetmektedir. Çünkü, siyasete, politikaya bulaşmaya başlıyor. Önce, bir hükümdar ailesi olan Büveyhîler’e mensup bulunan Mecdüddevle’nin hastalığını Rey şehrinde tedavi ediyor. Bu sayede hanedanla arasında güzel münasebetler tesis ediyor, kuruyor. Bu güzel ilişkiler neticesinde vezir oluyor, savaşlara da katılıyor. Daha sonra vezirlikten alınıyor. Bir ara evi, varı-yoğu yağma ediliyor, hapse atılıyor. Sonunda İbn-i Sînâ, Büveyhîler’den nefret ediyor. Onlardan kurtulmak için Kâkûyîlere, hükümdar Alâuddevle’ye iltica etmek istiyor.

Bu hadiseleri talebesi Cüzcanî’den dinliyoruz:

“Daha sonra, İbn-i Sînâ (Cürcan’dan)’ Rey’e gitti, esSeyyide ve onun oğlu Mecdüddevle zamanına ulaştı. Onlar da, İbn-i Sînâ’yı, beraberinde getirdiği ve kendi kadrini, kıymetini, değerini gösteren kitapları sayesinde tanıdılar. O günlerde Mecdüddevle, karasevda (melankoli) olmuştu. İbn-i Sînâ onun tedavisi ile meşgul oldu.

İbn-i Sînâ orada (Rey’de) el-Meâd isimli kitabı yazdı. İbn-i Sînâ, Hilal bin Bedr bin Hasanveyh’in (öldürülmesi) ve Bağdat ordusunun hezimetinden sonra Şemsüddevle ile müşavere edinceye kadar orada kaldı.

Ama beklenmedik bazı sebepler İbn-i Sînâ’nın Rey’den çıkıp Kazvin’e, Kazvin’den de Hemedan’a gitmesini zaruri kıldı. Hemedan’da Kezibanveyh’in hizmetine girdi ve onun (saltanatta) baki kalmasının sebeplerini araştırdı.

Sonra Şemsüddevle ile tanıştı ve yakalanmış olduğu kulunç hastalığı sebebiyle, onun meclisinde hazır bulundu. Onu tedavi etti ve Allah onu sağlığına kavuşturdu. Bu başarısından ötürü İbn-i Sînâ, o meclisten pek çok hediyeler ve kıymetli elbiseler kazandı. Orada geceleriyle birlikte kırk gün geçirdikten sonra kendi evine döndü. İbn-i Sînâ, Emirin yani Şemsüddevle’nin yakınlanndan oldu. Daha sonra, Emir (Şemsüddevle) İnaz (?) harbi için Karmisin’e hareket etti. İbn-i Sînâ da Şemsüddevle’nin hizmetinde sefere çıkmıştı. Fakat bozguna uğramış olarak Hemedan’a yöneldiler. Sonra da İbn-i Sînâ’dan vezirlik vazifesini üzerine almasını, deruhte etmesini istediler. O da bu vazifeyi kabul etti. Fakat kendi hesaplarına onun vezirliğinden korktukları için askerler arasında İbn-i Sînâ aleyhine birtakım hareketler başgösterdi.  İbn-i Sînâ’nın evini sardılar ve onu hapse attılar. Birtakım sebeplerle varını yoğunu, malını mülkünü aldılar. Emir’e (Şemsüddevle’ye) İbn-i Sînâ’nın öldürülmesi için şantaj yaptılar. Emir onun öldürülmesinden imtina etti ama, ayaklanan asilerin hoşnutluğunu almak için de İbn-i Sînâ’yı devlet hizmetinden uzaklaştırmakta tereddüt etmedi. O da Şeyh Ebû Sa’d bin Dahdûk’un evinde kırk gün saklandı. Emir Şemsüddevle’nin kulunç hastalığı nüksedince, İbn-i Sînâ’yı istetti. O da emirin meclisinde hazır bulundu. Emir ondan çok özür diledi. Bunun üzerine İbn-i Sînâ da onun tedavisi ile meşgul oldu. Emir’in gözünde tekrar saygı değer, yüce insan mevkii kazandı. Böylece vezirlik ona ikinci defa iade edilmiş oldu.” (Kıftî, İhbar, 419; Dairetü’l-Maarifi’lİslâmiye I, 204-205)

Burada dikkat çekici bazı hususlar vardır: İbn-i Sînâ âlim, ilim adamı çok yönlü bir bilge ve emsalsiz bir doktor olarak kaldığı müddetçe, en sade insandan tutunuz, en yüksekteki devlet adamlarına, hükümdarlara varıncaya kadar herkesten hürmet, sevgi ve itibar görmüştür. Bu ekseriya böyledir:

Nitekim, büyük Türk tarihçisi, hukukçu, âlim ve devlet adamı KemalPaşazâde (Tokat 1468 İstanbul 1534) başlangıçta, genç yaşında subay oldu. 24-25 yaşlarında iken bir gün Filibe’de bulunan sadrazamın (başbakan) meclisine girdi. Maksadı orada büyük akıncı beyi millî kahraman Mihailoğlu Gazi Alaaddin Ali Paşa’yı (1435-1507) görebilmektir. Tuna’yı 330 defa kuzeye doğru geçen ünlü akıncıyı hayranlıkla seyrederken, meclise devrin büyük bilginlerinden Molla Lütfi girdi.Sadrazam Molla Lütfi’ye bu ünlü akıncı beyinin üstünde bir yer gösterdi. Bu hadise Kemal Paşazâde’yi fevkalâde düşündürdü. Demek ki bilginlere, ilim adamlarına hürmet ve iltifat fazla oluyor en başa buyur ediliyorlardı. Bu itibarla kendisinin ünlü akıncı Mihailoğlu Ali Bey’in şöhretine ulaşması mümkün değildi. Ama çok çalıştığı takdirde ilimde bir Molla Lütfi’yi geçebilirdi. Bu sebeple subaylıktan ilim dünyasına geçti ve çok büyük bir âlim oldu. Yavuz Sultan Selim zamanında Anadolu Kazaskeri oldu. Yavuz, Kemal-Paşazâde’ye bilhassa ilminden ötürü büyük saygı besliyordu. Bu konuda Yavuz ile Kemal-Paşazâde arasındaki bir tarihi hadise, Mısır seferinden dönerken Kahire-Şam arasında cereyan etmiştir. Yavuz at üzerinde giderken büyük ilim adamı Kemal-Paşazâde ile sohbet ediyordu. Çamurlu bir sahadan geçilirken, Kemal-Paşazâde’nin atı sürçmüş ve yükselen çamurlar Hakan’ın kaftanına sıçramıştı. Büyük bilgin derin bir mahcubiyet içinde kalmış, telaşından özür bile dileyememişti. Fakat Yavuz: “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur bana şeref verir. Öldüğüm zaman bu çamurlu kaftanı sandukamın üzerine koysunlar”demişti.

Yavuz ölünce vasiyeti yerine getirilmiş, o zamandan beri çamurları ile muhafaza edilmiş olan kaftanı, sandukasının üzerine örtülmüştür.

Bizilim adamlarına gösterilen hürmete, kendi tarihimizden (sayısız misaller arasından) birini misal vermek istedik.

Şimdi tekrar mevzumuza dönelim: En son İbn-i Sînâ’nın siyasete  bulaşmadan, sadece bir bilgin, bir ilim adamı, bir hekim olarak kaldığı sürece herkesten saygı ve itibar gördüğünü söylemiştik. Ama aynı İbn-i Sînâ’nın siyasete karıştığı andan itibaren birtakım şantajlar, komplolarla karşılaştığını bunun neticesinde de hapislerde kaldığını, varını yoğunu kaybettiğini görüyoruz. Demek ki ekseri halde politika, mevki, mansıp, menfaat peşinde koşan insanların işidir. Bu insanlar İbn-i Sînâ gibi tam bilgin ve dürüst bir insanın kendi menfaatlarına zarar verebileceğinden korkmuşlar. Bundan dolayı onu birtakım tertip ve düzenlerle bertaraf etmişler. Böylece ondan geleceğine inandıkları zarardan korunma yolunu tutmuşlar. Sonunda İbn-i Sînâ da siyasete bulaşmanın cezasını oldukça ağır bir biçimde çekmiştir. El üstünde tutulan bir ilim adamı politikaya bulaşınca, devlet hizmetinden uzaklaştırılan, hapislerde ceza çeken bir insan oluvermiştir.

Cüzcanî anlatmaya şöyle devam ediyor:

“Daha sonra ben ondan (İbn-i Sînâ’dan) Aristo’nun kitaplarını şerhetmesini (izah ederek yazmasını) istedim. Bunun için, şu sıralarda boş vaktinin olmadığını söyledi. Bununla beraber, eğer razı olursan, (muhaliflerle tartışmaya girişmeden) benim nazarımda doğru olan ilimlerden bahseden bir kitap yazabilirim dedi. Ben de razı oldum. İbn-i Sînâ “Kitabü’ş-Şifa” adlı eserine, fizik (tabiiyyat)le başladı. İbn-i Sînâ el-Kanun’un birinci kitabını da yazmıştı.

İlim talebeleri, her gece onun evinde muhtelif dersler okurdu. Ben eş-Şifa okurdum. Benden sonra başkalarına el-Kanun okuturdu. Dersler bittikten sonra meşrubat ve dinlenme meclisi kurulur ve türlü türlü hanendeler, ses sanatkârları ortaya çıkardı. Tedrisin, (öğretimin) geceleri olması (İbn-i Sînâ’nın) gündüzleri hükümdarın işleriyle meşgul olmasından dolayı idi.

Bu minval üzere, bir müddet zaman geçirdik. Bilahare (Şemsüddevle), Târım Beyi’yle muharebeye çıkmıştı. Buraya yaklaştığı sırada İbn-i Sînâ’nın tavsiyelerine riayet etmemesi yüzünden yine şiddetli bir kulunç hastalığına ve başka hastalıklara tutuldu. Askerler onun hayatından ümitlerini kesmişlerdi. Bu sebeple kendisini sedye içinde (Hemedan’a ) geri götürürlerken yolda sedye içinde öldü.

Şemsüddevle bu şekilde ölünce, oğlu SemâUddevle hükümdar oldu. Onun hükümdarlığı sırasında, İbn-i Sînâ’ya vezirlik teklif ettilerse de kabul etmedi.

İbn-i Sînâ gizli surette (Kakûyîler hükümdarı) Alâüddevle ile mektuplaşarak, bu hükümdarın yanına gelmek arzusunu izhar etti. Bu esnada kendisi Ebu Gâlip el-Attar isminde birinin evinde gizlenmişti.

Ben, İbn-i Sînâ’dan Şifa kitabını tamamlamasını istedim. Ebu Gâlib’i rica etti, ondan kâğıt kalem istedi. O da kâğıt ve kalemi getirdi. İbn-i Sînâ aşağı-yukarı yirmi cüzde (bölüm, parça) açık bir ifadeyle temel meseleleri yazdı. İbn-i Sînâ ana meselelerin hepsini (müracaat edeceği esas kaynaklar ve faydalanacağı hiç bir kitap bulunmadığı halde) yazıncaya kadar orada kaldı. Sadece hafızasına ve bilgisine dayanarak bütün ana meseleleri tamamladı, yazdı.



Sonra Ibn-i Sînâ bu cüzleri, (bölümleri) önüne koydu: Kâğıdı eline alıyor, her meseleyi derinlemesine inceliyor, incelediği her meselenin şerhini (açıklamasını) yapıyordu. (Şifa kitabı) için her gün elli varak yazıyordu. El-Hayevan (Zooloji) ve en-Nebat (Botanik) kitapları hariç et-Tabiiyyat (Fizik) ve el-İlâhiyât (Metafizik) kısımlannı tamamen bitirdi. Sonra mantık kitabına başladı, ondan da bir cüz, bir bölüm yazdı.

Daha sonra, (Şemsüddevle’nin diğer oğlu ve Semâüddevle’nin kardeşi olan) Tâcülmüik; (Kâkûyî hükümdarı) Alâüddevle ile gizlice mektuplaştı diye Ibn-i Sînâ’yı suçladı. Fakat İbn-i Sînâ bunu reddetti. Ama Tâcülmüik iddiasında ısrar etti. Bazı düşmanları da onun aleyhinde bulundular. Bunun üzerine onu (İbn-i Sînâ’yı) aldılar Ferdecan (Nerdevan ?) denilen köye götürdüler, hapsettiler. İbn-i Sînâ orada bir kaside (bir çeşit şiir) yazdı ki onun bir beytinde şöyle diyordu:

Gördüğün gibi, hapse atıldım gün gibi aşikâr

Çıkmama gelince, bu ancak imkânsız bir karar.

(Türkçeye çevirdiğim bu beytin Arapçası şudur:

Dühûlî bi’l-yakîni kemâ terâ hu ve küllü’ş-şekki fl emri’l-hurüci)

 

İbn-i Sînâ dört ay mahpus kaldı, hapis yattı. Bu arada Alâüddevle Hemedan’a doğru yola çıkmış ve Hemedan’ı almıştı. Tâcülmüik ise bozguna uğramış ve aynı kaleye sığınmıştı. Sonra Alâüddevle Hemedan’dan geri dönmüştü. Bunun üzerine Şemsüddevle’nin oğlu (Semâüddevle) ve (kardeşi) Tâcülmülk Hemedan’a geri geldiler. Beraberlerinde İbn-i Sînâ’ yı da Hemedan’a getirdiler. İbn-i Sînâ el-Ulvî? (el-Alevî ?) nin evine misafir oldu. Orada eş-Şifa adlı kitabın mantık bölümünü yazmakla meşgul oldu. Kalede (hapis) iken el-Hidâyât kitabını, Hayy Ibni Yekzan risalesini ve el-Kulunç kitabını yazmış idi. Ei-Edviyetü’l-Kalbiyye kitabını da Hemedan’a ilk gelişinde kaleme almıştı. Aradan biraz zaman geçtikten sonra. Tâcülmüik İbn-i Sînâ’ya birtakım güzel vaatlarda bulundu. Sonra da bu vaatlarından vazgeçti.” (el-Kıftî. İhbar. 421)

Başta Tâcülmüik olmak üzere, Büveyhflerin itimad vermeyen davranışları, çeşitli vaatlarda bulunup arkasından vazgeçmeleri, Ibn-i Sînâ’yı hapsettirmeleri ve benzeri hadiseler İbn-i Sînâ’yı bıktırmış, bunaltmıştı. Bu yüzden İbn-i Sînâ onlardan kurtulmak, Hemedan’dan bir an önce uzaklaşmak istiyor, fakat bunu gerçekleştiremiyordu.

Gerçi İbn-i Sînâ her türlü şartta kitap yazabiliyordu. Nitekim, o dört aylık hapishane hayatında; el-Hidayât ve Kulunç kitabını bir de Hayy İbni Yekzan risalesini yazmıştı.

Allah’ın bir lütfü olarak, bir gün Kâkûyî hükümdarı Alâüddevle, Büveyhîler üzerine yürümüş (M. 1023), Hemedan’ı zaptetmişti. Semaüddevle ve Tacüddevle de, İbn-i Sînâ’nın hapis yattığı Ferezân kalesine kendilerini dar atmışlardı. Alâüddevle bu zaferden sonra İsfahan’a geri dönmüştü. Bunun üzerine Tacüddevle ve kardeşi İbn-i Sînâ’yı da hapishaneden çıkardılar ve hep birlikte tekrar Hemedan’a döndüler. İbn-i Sînâ ancak bu suretle hapisten kurtulmuş oldu.

Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, itimat telkin etmeyen, güven vermeyen, ne yapacaklan belli olmayan bu adamlara (Tacülmülk v.b.) İbn-i Sînâ artık hiç güvenemezdi. O halde geriye bir an önce onlardan kurtulmak ve Alâüddevle’ye sığınmak kalıyordu.

İbn-i Sînâ’nın Hayatında Kâkûyîler Devresi (M. 1024 -1037)

İbn-i Sînâ, büyük bir ihtimalle 1024 senesinde Hemedan’ dan sessiz sedasız kaçıyordu. Beş kişiden teşekkül eden kafile tanınmamak için derviş kılığına girmişlerdi. Sonrasını, Cüzcanî şöyle anlatıyor:

“İbn-i Sînâ’ya İsfahan’a gitmek (göçetmek) düşüyordu. Bunun için İbn-i Sînâ, beraberinde kardeşi, iki köle ve ben bulunduğumuz halde, tanınmamak için sûfî (derviş) kıyafetine bürünerek yola çıktık. Yolda birtakım güçlüklerle karşılaştık. Sonra Isfahan yakınlarındaki Taberan’a gücün ulaştık. İbn-i Sînâ’nın arkadaştan ve Kâkûyîler hükümdarı Alâüddevle’nin yakınları ve has adamları bizi karşıladılar.[İbn-i Sina’nın İsfahan’da kendi arkadaşları ile hükümdarın yakınları tarafından karşılanması hadisesi bize, İbn-i Sina’nın Hemedan’dan kaçış planından ve gününden İsfahan’ın haberdar olduğunu göstermektedir.] İbn-i Sînâ’ya özel elbiseler ve binitler getirildi. Kunkünbet denilen mahallede Abdullah İbni Bâbî’nin evinde misafir edildi. Bu evde her türlü ihtiyaç duyulabilecek eşya ve âlet-edevât mevcut idi. İbn-i Sînâ Alâüddevle’nin meclisinde, kendi şanına yaraşır bir izzet ve ikram gördü. Burada Alâuddevle’nin emriyle cuma geceleri sarayda, muhtelif ilim dallarındaki bilginler, kendi aralarında mübahase (ilmi tartışma) de bulunacaklardı. İbn-i Sînâ da bunlardan biriydi. Münazara ve mübahase başlamıştı. İbn-i Sînâ bunların hepsine galip geldi. Bunların hiç biri İbn-i Sînâ’ya güç yetiremedi, onun karşısında bir varlık gösteremediler.

İbn-i Sînâ İsfahan’da “eş-Şifa” kitabını bitirmekle meşgul oldu. Eş-Sifa’nm mantık kısmını ve el-Mecesti kitabını tamamladı. Daha önce zaten Öklides’i ve Aritmetik’i ve Musikiyi özetlemişti. Matematik (er-Riyaziyât) in her kitabına ihtiyaç hissedildiği her yerde ilâvelerde bulunmuştu. El-Mecesti konusunda da görünüşleri farklı on şekil ilâve etti. £1Mecestî’nin sonunda astronomiyle ilgili daha önce hiç geçmemiş şeyler ortaya koydu. Öklides (geometrisinde) şüpheler, aritmetik konusunda kıymetli yenilikler, musiki alanında öncekilerin gafil olduğu (yeni birtakım) meseleler getirdi, keşfetti.

Böylece Botanik (en-Nebat) ve Zooloji (el-Hayvan) kısımları müstesna, meşhur eş-Şifa kitabı tamamlandı. Şu sebepten dolayıdır ki, botanik ve zoolojiyi, Alâüddevle’nin Sâburhast’a gittiği sene yolda yazmıştır. en-Necat kitabını da aynı şekilde (bu) yolda yazmıştır.

İbn-i Sînâ, Alâüddevle’nin sohbet arkadaşları (nedim) arasında bulunuyordu. Bunun için bu hükümdar (Hemedan) üzerine ikinci defa hareket ettiği vakit (İbn-i Sînâ) da kendisiyle yola çıkmış bulunuyordu. Bir gece Alâüddevle’nin huzurunda eski rasatlara göre yapılmış takvimlerde görülen hatalardan bahsedilmişti. Bunun üzerine Alâüddevle, Ibn-i Sînâ’ya, yıldızların gözlenmesi işiyle meşgul olmasını emretti. Ona bu konu için gerekli olacak her şeyin temin edilmesini sağladı. Ibn-i Sînâ işe başladı, ilgili âletlerin tedarik edilmesini ve bu hususta istihdam edilecek kimselerin bulunmasını da bana bıraktı. İşe başlanıldı ve bir kaç mesele tashih edildi düzeltildi. Ancak bir yerde kalınmadığından rasatlara muntazam olarak devam edilemiyordu.

İbn-i Sînâ, İsfahan’da el-Alâî  kitabını yazdı.

Ben (Cüzcanî) İbn-i Sînâ’ya yirmibeş sene öğrencilik yaptım ve onun hizmetinde bulundum. Onun acaip yönlerinden birisi de eline yeni bir kitap aldığı zaman onu baştan sona okuduğunu hiç görmemiş olmamdır. O sadece kitabın en güç yerleri ve en lüzumlu meselelerini gözden geçirirdi. Kitabın yazarının o konuda ne dediğine bakardı. Böylece kitabın ve yazarının ilmîlik derecesini anlardı.”

Görüldüğü üzere İbn-i Sînâ, bal alacağı çiçeği çok iyi bilen bir arı gibi, bir kitapta nerelere bakılır, en fazla nereler okunur, bunları çok iyi biliyor. Fakat fayda ummadığı yerlerle pek ilgilenmiyor ama her halükârda, her kitaptan, o kitabın bütün balını alıyor, götürüyor. Alâüddevle’nin huzurunda meşhur lisan âlimi el-Cübbaî ile yaptığı tartışma bize; İbn-i Sînâ’nın ilim öğrenme hususundaki üstün kabiliyeti, sür’ati ve iradesi konusunda kâfi derecede fikir vermektedir. Bu hadiseyi Cüzcanî’nin ağzından dinliyoruz:

“Bir gün İbn-i Sînâ Alâuddevle’nin meclisinde oturuyordu. (Lisan bilgini) Ebû Mansur el-Cübbaî de orada hazır bulunuyordu. Lisan mevzuunda bir mesele ortaya çıktı. İbn-i Sînâ mevcut bilgisiyle o mesele hakkında konuştu. Bunun üzerine el-Cübbaî İbn-i Sînâ’ya dönerek şöyle dedi: -Şüphesiz sen bir filozof (hakîm) ve hekimsin. Dil mevzuunda kendini dinletecek kadar bir şey okumadın-. Bunun üzerine İbn-i Sînâ konuşmaktan vazgeçti. Üç yıl boyunca lügat (Arap diliyle ilgili) kitaplan ziyadesiyle okudu, inceledi. Ebu Mansur el-Ezherî’nin “Tehzibü’l-Lüga” adlı eserini Horasan’dan getirtti. Bu yoğun çalışmanın sonucu İbn-i Sînâ (Arapça) dil konusunda eşine az rastlanır bir mertebeye yükseldi. Üç (adet) kaside yazdı. Bu kasidelerde, herkesin bilmediği, garip (zor anlaşılan, üstü kapalı) lafızlar kelimeler kullandı. Üç de kitap yazdı. Biri İbnu’l Amîd üslûbuyla, İkincisi es-Sâhip üslûbuyla, üçüncüsü ise es-Sâbî üslûbuyla yazılmıştı. (İbn-i Sînâ), bu kitapların ciltlenmesini ve ciltlerine de yıpranmış eski bir görünüş verilmesini emretti. Sonra da Alâüddevle’den bu ciltlerin Ebû Mansur elCübbaî’ ye arzedilmesini, gösterilmesini istedi. Bu ciltler elCübbaî’ye sunuldu ve denildi ki: Biz bu kitapları av sırasında sahrada bulduk. Senin onlara bakman, onları incelemen ve içindeki konuları bize söylemen icap ediyor. Ebu Mansur elCübbaî onları inceledi fakat birçok yerlerini bilemedi, anlayamadı. Bunun üzerine İbn-i Sînâ ona:

 -Senin bu kitapta bilemediğin her şey, lügat kitaplarından falan, falan kitabın falanca yerlerinde zikredilmiştir dedi. El-Cübbaî’ye en tanınmış bir çok lügat kitabının (adını) sıraladı. İbn-i Sînâ o lafızları, terimleri el-Cübbaî’ye tavsiye ettiği bu lügat kitaplarından öğrenip ezberlemişti. El-Cübbaî ise lügat, dil araştırmaları konusunda ölçüp tartmadan, gelişigüzel davrandığından, dikkatli ve güvenilir değildi. Bununla beraber el-Cübbaî bu risalelerin İbn-i Sînâ tarafından yazılmış olduğunu ve İbn-i Sînâ’yı bu risaleleri yazmaya, ilk karşılaşmalarında ona karşı yaptığı kırıcı davranışının sebep olduğunu anlamakta gecikmedi. Bundan dolayı özür diledi, böylece hatasını tamir etmek istedi.

İbn-i Sînâ bunlardan sonra Lisanü’l-Arap adını verdiği bir kitap daha yazdı. Lisan konusunda bir eşi bir benzeri daha yazılmamıştı. Fakat onu ölünceye kadar temize çekmedi. Bu yüzden (Lisanu’l-Arap adındaki) kitap müsvedde halinde kaldı. Hiç kimse de bu eseri temize çekmeye muvaffak olamadı.” (Kıftî, İhbar, 422-423).

Hemen yukarıda gördüğümüz üzere İbn-i Sînâ, Alâüddevle’nin huzurunda lisan âlimi Ebu Mansur el-Cübbaî ile karşılaşmıştı. Orada lisanla ilgili bir mevzu geçmişti. İbn-i Sînâ, mevcut bilgisine dayanarak o konu üzerinde konuşmuş, el-Cübbaî de:

-Sen bir filozof (hakîm) ve hekimsin. Lisan konusunda sözünü dinletecek kadar pek bir şey okumadın diyerek İbn-i Sînâ’nın konuşmasına âdeta engel olmuştu.

Maruz kaldığı bu davranış üzerine İbn-i Sînâ sadece dile, lisana lügat kitaplarına ağırlık vererek, üç yıl boyunca devamlı lisanla, Arap diliyle ilgili kitapları okudu. O derecede ki o konuda üç kaside yazdı, farklı üslûplarla üç tane de kitap yazdı. Neticede bu kitaplar el-Cübbaî’ye gösterildi. Fakat o, kitapların muhtevasındaki bir çok konuyu anlayamadı, bilemedi. İbn-i Sînâ da bu kitapların kaynaklarını birer birer el-Cübbaî’ye söylemiş ve onları (okumasını da) tavsiye etmişti.

Daha önce de temas ettiğimiz üzere, İbn-i Sînâ o eşsiz iradesi, hiç uyumayan, devamlı çalışan mesaisiyle; dimağında şimşekler çakan ateşli zekâsıyla bir ilmi, bir meseleyi ne kadar süratli, çabuk öğreniyor değil mi?

Nitekim bu hadise üç yıl gibi bir süre içinde Ibn-i Sînâ’nın lisan ilmini iyice öğrendiğini, hatta lisan âlimi el-Cübbaî’yi ilzam ettiğini (cevap veremez hale getirdiğini) onu, özür dilemek zorunda bıraktığını göstermektedir.

Ayrıca İbn-i Sînâ yukarıda zikri geçen Lisanu’l-Arap isimli büyük bir lügat yazmıştır. Ama maalesef bu eseri kimse temize çekememiş, bu sebeple de ilim dünyası bu büyük eserden mahrum kalmıştır.

Eskiden, ilimle uğraşanların ekseriyeti bir veya bir kaç ilim dalında otorite haline gelirken, diğer ilim dallarıyla da ciddi olarak uğraşırlardı. Yani ilmi bir bütün olarak telakki ederlerdi. İbn-i Sînâ da bunlardan biriydi. Nitekim kendisi felsefe, mantık, tıp vb. ilimlerde büyük bir şöhrete sahipti, bir otoriteydi. Fakat (Arap dilinde, lisan ilminde olduğu gibi), diğer ilim dallarıyla da ciddi olarak meşgul olmuş ve eserler vermiştir.

Cüzcanî diyor ki: …. “İbn-i Sînâ yaptığı tedavilerle (tıp) konusunda pek çok tecrübeler kazanmıştı. Bunları el-Kanun kitabında yazmaya kararlıydı, niyetliydi. Bu tecrübeleri küçük kağıtlara kaydedip yazmıştı. Bunlar el-Kanun kitabı tamamlanmadan kayboldu. Bu tecrübeler cümlesinden olarak, bir gün başağrısma yakalanmıştı. Bu ağrının, başının üst kısımlarına inen bir maddeden neşet ettiğini, doğduğunu ve bundan başında bir şiş peyda olabileceğini tahmin etti. Bunu def etmek için bol miktarda kar hazırlattı. Karları sıkıştırttı, bir beze sardırıp başına koydurttu. Bu suretle ağrıyan yer kuvveten dirildi, takviye edildi. Neticede hastalık yok oldu, İbn-i Sînâ sağlığına kavuştu.

Bu cümleden olarak Harizm’de veremli bir kadın (vardı). Bu kadına hiç bir ilaç verilmemesini, sadece ve yalnız şekerli gûyengûbin’i (bal ile yapılan gül mürabbası) yemesini emretti. Israrla tavsiye etti. O kadın bundan bir müddet içmiş ve şifa bulmuştu.”

Yukarıda zikredilen bu iki misalde, İbn-i Sînâ’nın tedavi konusunda edindiği tecrübelere dayanarak başağrısı ile veremli kadını nasıl tedavi ettiğini gördük.

Biz yine Cüzcanî’ye kulak verelim:

“İbn-i Sînâ Cürcan’da mantığa dair el-Muhtasaru’l-Asgar fi’l-Mantık’ım yazmıştı. İşte daha sonra en-Necat’ın başına koymuş olduğu (kitap) budur. Bu (el-Muhtasaru’l Asgar)m bir nüshasını Şiraz’da bulunan âlimler görmüş ve bunun bazı meselelerinde şüpheye düşmüşlerdi. Bu şüphelerini bir kağıda yazıp (İbn-i Sînâ’ya) gönderilmek üzere, bu âlimlerden biri olan (Şiraz) kadısına (Şeriat hakimi) verdiler. Kadı da bunu kendi yazdığı bir mektupla birlikte münazara ilmiyle iştigal eden, uğraşan (İbrahim İbn-i Baba ed-Deylemî)nin (İsfahan’da kalan) arkadaşı Şeyh Ebu’l Kasım el-Kirmani’ye gönderdi. Ve bunun vasıtasıyla İbn-i Sînâ’dan cevap istediler.

Şeyh Ebu’l-Kasım, bir yaz günü, güneşin solduğu gurup vakti İbn-i Sînâ’nın huzuruna girdi. Mektubu ve kâğıtları ona arzetti. İbn-i Sînâ, Şiraz kadısının mektubunu okuyup Ebu’l Kasım’a iade etti. İtiraz ve suallerin bulunduğu kâğıdı önüne koydu. Bir taraftan onlara bakıyor, bir taraftan da mecliste bulunanlarla konuşuyordu. Ebu’l-Kasım (oradan) ayrıldı. İbn-i Sînâ, bana kâğıt hazır etmemi emretti. Her biri on yaprak olmak üzere (fir’avni çeyreği = Rub’u firavni) ölçüsünde beş kıta (cüz, parça) kâğıt hazırladım. Sonra yatsı namazını kıldık. Mumlar (lambalar) getirildi. İbn-i Sînâ şurup hazırlanmasını emretti. Beni ve kardeşini de karşısına aldı, şurup içmeye buyur etti. O da, o meselelerin cevaplarını yazmaya başladı.

Gece yarısı olmuş beni ve kardeşini uyku bastırmıştı. Kendisi bize izin verdi.

Sabah olunca kapı vuruldu. (Açtığımızda) karşımızda Şeyh Ebu’i-Kasım’ın gönderdiği adamını, elçisini (gördük). Kendisini İbn-i Sînâ ile görüştürmemi istedi. Ben de onu İbn-i Sînâ’nın huzuruna çıkarttım. İbn-i Sînâ seccadenin üzerinde idi. Önünde de, o hazırlamış olduğum beş deste kâğıt duruyordu. Dedi ki -Onları al, Şeyh Ebu’l-Kasım el-Kirmani’ye götür ve Ona-: Cevapları, postacıyı geciktirmemek için acele verdiğimi, (Ebu’l-Kasım’ın kendisinin de böyle istediğini) söyle dedi. Onları kendisine götürünce Ebu’l-Kasım, (İbn-i Sînâ’nın) bu kudret ve sürati karşısında şaşırdı kaldı. Postacıya cevap kâğıtlarını verdi. Hayretinden de bu durumu postacılara anlatıyordu. Postacılar yola çıkmış Şiraz’a doğru hareket etmiş idiler. Bu hal halk arasında bir tarih (unutulmaz bir tarih) olmuştu.” (Kıftî, İhbar, 424).

Anlaşılan İbn-i Sînâ, ilmi öğrenmekte ne kadar sür’at ve kabiliyet sahibiyse, (istenildiği taktirde) mantık meseleleri gibi zor konulara da acele cevap vermek babında da aynı sür’at ve kabiliyete sahiptir. Yukarıdaki hadise bunu pek güzel göstermektedir.

Cüzcanî’nin dediğine göre:

“İbn-i Sînâ rasat esnasında (kullanılmak üzere) daha önce bilinmeyen birtakım âletler icad etmişti. Aynı konuda bir de risale yazmıştır. Ben (yani talebesi Cüzcanî) de sekiz sene rasatla meşgul oldum. Maksadım rasatlar (deneyler) sırasında, Batlamyus’un rasatlar konusunda söylediklerinin izah edilmesi, açıklanmasıydı. Nitekim bunların bazısı benim için açıklanmış oldu.

İbn-i Sînâ el-İnsaf (isimli) kitabını te’lif etmişti. Sultan Mes’ud’un İsfahan’a geldiği gün onun askerleri, İbn-i Sînâ’nın evini yağmaladılar. Bu kitap da yağma edilenler arasındaydı. Bu yüzden o eserden artık hiç bir eser (iz) kalmamıştır” (cl-Kıftî, İhbar, 424-425)

İbn-i Sînâ’nın en büyük eserlerinden biri olan el-İnsaf yirmi bölümden meydana geliyordu. İbn-i Sînâ bu eserde Aristo’nun bütün eserlerinin bir nevi açıklamasını yapmıştı.

Cüzcanî diyor ki:

“İbn-i Sînâ, çok kuvvetliydi, bütün kuvvetleri âdeta kendi nefsinde toplamıştı. Şehvani kuvvetlerden biri olan cinsî (seks) kudret ise en kuvvetlisi, en üstünüydü. Onunla çok meşgul oluyordu. Bu yüzden de bünyesi (mizacı) etkileniyordu.

İbn-i Sînâ bünyesinin kuvvetine güveniyor, dayanıyordu. Ancak, İbn-i Sînâ, Alâüddevle, Babü’l-Kerh’te Tâş-Ferraş ile harbettiği sene kulunca yakalandı. Muharebede bir hezimet vukuunda kaçamamak korkusuyla, hastalığı süratle tedavi için bir günde kendisine sekiz defa hukne (lavman) yapıyordu. Bu yüzden barsaklarının bazı yerlerinde yaralar çıkmıştı. Ve bağırsaklarının ince zarları soyulmuştu. Bu hasta haline rağmen (Alâüddevle ile harekete mecbur kalıp, İziç tarafına doğru sür’atle yollandılar. Yolda (İbn-i Sînâ’ya) sar’a geldi. (Kulunç hastalığının böyle sar’aya sebebiyet verdiği olur.) Bunun neticesinde Ibn-i Sînâ yere yüzüstü düştü. Bu halde iken bile kendi kendini tedavi ediyor, kulunç hastalığından dolayı bağırsaklardaki artıkları dışarı atmak için kendi kendine hukne (lavman) yapıyordu. Konuyla ilgili olarak bir gün, iki dânık (denk) (bir dânık =1/6 dirhem) kereviz tohumu alınmasını emretti. Bunun, kulunçtan kaynaklanan gaz çokluğunu azaltmak için, hukne suyuna karıştırılmasını istedi. Fakat kendisinin hizmetinde bulunan bazı tabipler, onun lavman (hukne) ilacına (iki yerine) beş dânık kereviz çekirdeği atmıştı. Bunu kasten mi yoksa bilmeyerek mi yaptılar? Bilemiyorum. Çünkü ben orada değildim. Bu tohumların fazlalığından dolayı etkisi de artmış, bunun sonucu olarak da hastalık azmıştı. Aslında İbn-i Sînâ sar’a sebebiyle (Masruzitûs)  yiyordu. Kölelerinden biri kalkıp, masruzitusun içine fazla miktarda afyon atıverdi. İbn-i Sînâ da (bilmeyerek) bunu yemişti. Sebebi de İbn-i Sînâ’nın hâzinesinden çok miktarda malı çalmış olmalarıydı. (Bir gün çaldıklarımızın cezasını çekeriz diye) İbn-i Sînâ’dan korkuyorlardı. Yaptıklarının akibetinden emin olmak için onun ölmesini istiyorlardı.

İbn-i Sînâ öylece hasta haliyle İsfahan’a getirildi. (Isfahan’ da) kendi kendini tedavi etmeye çalışıyordu. O derece zayıflamıştı ki ayağa kalkacak takati kalmamıştı. Bu durumdayken bile kendini tedavi etmeye devam ediyordu. Sonunda yürümeğe muktedir duruma geldi. Ve Alâüddevle’nin meclisinde hazır bulundu. Fakat o bununla beraber ihtiyatlı davranmıyor, cinsî konularla alâkadar oluyordu. Hastalıktan da tam kurtulamamıştı. Hastalık (âdeta) bir geliyor bir gidiyordu.

Daha sonra Alâüddevle Hemedan’a doğru hareket etti. İbn-i Sînâ da onunla beraber (yola çıktı). Yolda Hemedan’a varırken o hastalık yine nüksetti. (Artık) kuvvetinin çekildiğini ve (bu inatçı) hastalığı yenmeğe yetecek gücü kalmadığını biliyordu. Bu yüzden kendi kendisini tedavi etmeyi de ihmal etti, terketti. Benim bedenimi idare eden kuvvet artık idareden aciz kaldı. Bundan sonra ilacın da, tedavinin de bir faydası olmaz demeye, başladı. Günlerce bu durumda kaldı. Sonra da Rabbına Allah’ına kavuştu.  Hemedan’a defnedildi. Öldüğü zaman 57 yaşındaydı. M. 1037 tarihinde Rahmana kavuştu .” (elKıftî, İhbar, 425-426).



ESERLERİ

İbn-i Sînâ’nın; te’lif. tasnif (sınıflama), araştırma, münakaşa vb. tarzında pek çok eseri bulunmaktadır. Malumdur ki İbn-i Sînâ kitap, risale (küçük kitap), kaside halinde ikiyüzyetmişaltı (276)’nın üzerinde eser vermiştir. Ayrıca musikî nâmelerini birbirine bağlayan kaideleri yani şarkıları besteleme (şarkıların makam ve ahengi) kurallarını ilk defa ortaya koyan kimse İbn-i Sînâ’dır.

Kitaplarının çoğu yabancı lisanlara tercüme edilmiştir. Baskıları da onlarca defa yapılmıştır. Hatta (el-Kanun) isimli eserinin XVI. asır boyunca otuz kere basıldığı ifade edilmektedir. (Mustafa Galib, İbn-i Sînâ, Beyrut, 1981, 28)

İbn-i Sînâ’nın muhtelif ilim dallarında te’lif ve tasnif ettiği, yazdığı eserlerin ayrı ayrı üzerinde durmak isterdik. Ancak bu, çok fazla vakit alırdı. Çünkü İbn-i Sînâ (az yukarıda da temas ettiğimiz gibi) çok çeşitli konularda çok çalışmış ve çalışmalarının mahsulü olarak da çok sayıda eser vermiştir.

Eş-Şifa, el-Kanun fi’t-Tıp, el-İşârât ve’tTenbîhât, enNecât, İbn-i Sînâ’nın en başta gelen son derece meşhur eserleridir.

El-Şifa:

Fizik, metafizik, matematik ve mantık ilimlerinden bahseder. Felsefî kitaplarının hacim olarak en büyük ve madde bakımından en zengin olanı budur. Ibn-i Sînâ bu kitabını Hemedan’da ikamet ettiği (kaldığı, oturduğu) esnada yazmıştır. Latince tercümesinin ilk baskısı, Venedik 1508 baskısıdır.

El-Kanun fi’t-Tıp:

İbn-i Sînâ bu kitabın ilk bölümünü Hemedan’da yazmış, fakat onu İsfahan’da tamamlamıştır. Bu eser İbn-i Sînâ’nın büyük tıp ansiklopedisidir. İlk baskısı 1593’de Roma’da yapılmıştır. Kahire baskısı 1290, Bulâk (Kahire) 1294 h.; Lucknow’da 1307, 1324 h.

Gerard de Crâmone tarafından XII. asırda Latince’ye tercüme edilmiştir. Pek çok defalar basılmıştır: Milan 1473, Padoue, 1476; Venedik 1482, 1591 (Junta), 1708. P.de Koning, onun bazı bölümlerini fransızcaya çevirdi, Leyden 1896. Latince tercümesinin bazı kısımları ayrı ayrı basılmıştır: Venedik 1433, 1520-22, 1562 (apud Juntas), 1582, 1564, 1608; Lyon 1498, 1523; Paris 1532, 1555; Bonn 1560.

El-İşârât ve’t-Tenbîhât:

Konulan itibariyle eş-Şifa gibidir.

J.Forget tarafından basılmıştır. Leyde 1892. Madmazel A.-Mari Goichon tarafından; -Livre des Directives et Remaarquesadı altında Fransızca’ya çevrilmiştir. Paris 1951 J. Forget 119-137 sayfalarını Fransızca’ya çevirmiştir. Baskısı, Revve neoscolastique içinde 1894, 19-38 sayfalarda.

En-Necât:

Eş-Şifa’nın muhtasarı (özeti) mahiyetindedir. Mantık, fizik ilimleri, metafizik gibi felsefî konulan ihtiva etmektedir.

Kahire baskısı 1913; İkinci baskısı 1938.

Metafizik, kısmı, Nimetullah Kerem tarafından: Metaphysices Compendium adıyla Latinceye tercüme edilmiştir. Roma 1926.

Mantık, kısmı P. Vattier tarafından: La iogique du Fils de Sînâ, communement appele Avicenne adıyla Fransızca’ya çevrilmiştir. Paris, 1658.

Psikoloji bölümünü F. Rahman “Avicenna’s Psychologie”adı altında İngilizce’ye çevirmiştir. Oxford 1952.

Yukarıda İbn-i Sînâ’nın musiki nâmelerini, şarkıları besteleme kurallarını ilk defa ortaya koyan kimse olduğunu belirtmiştik. Onun bu konudaki bir kitabı da “Kitabu’n-fi’l-Mûsikî (Musiki Konusunda Bir Kitap) adındaki eseridir.

Aslında çeşitli bibliyografyalarda, İbn-i Sînâ’nın eserlerinin 276’nın üstünde olduğu kaydedilmiştir. Tabiidir ki bunları sağlıklı bir şekilde tespit etmek bir hayli güçtür. Binaenaleyh biz burada önce İbn-i Sînâ’nın sadakatli öğrencisi Cüzcanfnin (el-Kıftî, İhbar, 418) tespit ve tanzim etmiş olduğu bibliyografyayı (İbn-i Sînâ’nın eserlerini); sonra da İbn-i Sînâ’nın, İbn-i Ebî Useybia tarafından (Uyunu’l-Enba’)’da zikredilen eserlerini takdim edeceğiz.

Kıftî’nin İhbar’ında Zikredilen Eserleri:

  1. El-Mecmû’ : Bir bölüm (cild)dür.
  2. El-Hasıl ve’l-Mahsûl: Yirmi bölümdür.
  3. El-Birru ve’l-İsm : İki bölümdür.
  4. Eş-Şifa: Onsekiz bölümdür.
  5. El-Kanûn : Ondört bölümdür.

Tercüme ve baskı yer ve tarihleri için Bkz. A. Bedevî, Histoire de La Philosophie En İslam (Paris, 1972), II, 603-607.



  1. El-Ersadü’l Külliye : Bir bölümdür.
  2. El-İnsaf : Yirmi bölümdür.
  3. En-Necât : Üç bölümdür.
  4. El-Hidâye : Bir bölümdür.
  5. El-İşârât: Bir bölümdür.
  6. El-Muhtasaru’l-Evsat: Bir bölümdür.
  7. El-Alâîy : Bir bölümdür.
  8. El-Kûlunç : Bir bölümdür.
  9. Lisanü’l-Arap: On bölümdür.
  10. Ei-Edviyetü’l-Kalbiyye: Bir bölümdür.
  11. El-Mûciz: Bir bölümdür.
  12. El Hikmetü’l-Meşrkiyye: Bir bölümdür.
  13. Beyanü Zevati’l-Cihet: Bir bölümdür.
  14. El-Meâd: Bir bölümdür.
  15. El-Mebde ve’l-Meâd: Şir bölümdür.
  16. El-Mübâhasât: Bir bölümdür.

İbn-i Sînâ’nın (Bazı) Risaleleri:

  1. El-Kaza ve’l-Kader
  2. Ei-Âletü’r-Rasadiyye
  3. Garazü Katîgoryas
  4. El-Mantık bi’ş-Şiir
  5. El-Kasaid fi’l-Azame ve’l-Hikme
  6. Fi’l-Hurûf
  7. Teakkubü’l-Mevazı’ıl-Cedeliyye
  8. Muhtasaru Öklides
  9. Muhtasaru’n-Nabz
  10. El-Hudûd
  11. El-Ecrâmu’s-Semâviyye
  12. El-İşârât ilâ İlmi’l-Mantık
  13. Aksâmu’l-Hikme
  14. En-Nihâye ve’l-Lâ Nihâye
  15. Ahd (vasiyet) Ketebehu Linefsihi
  16. Hayy İbn Yekzan
  17. Fî Enne Eb’âdeTCismi gayru zâtiyyetin lehu
  18. El-Kelam fi Hindiba
  19. Lâ yecûzu en yekûne şey’un vâhidün cevheran ve arazan
  20. İlmu Zeyd gayru ilmi Amr
  21. Resail İhvaniyye ve Suitaniyye
  22. Resail fî mesâil cerat beynehû ve beyne bazı’l-Fuzâlâ
  23. El-Havâşî alâ-l-Kânûn: Bu. kitaptır.
  24. UyûnuTHikme: (Kitaptır)
  25. Eş-Şebeke ve’t-Tayr: (Kitaptır)

El-Cüzcanî’nin zikrettiği eserler burada bitiyor.

Bîbn-i Ebî Useybia’nın Uyûn’unda Zikredilen Eserleri:

  1. El-Levâhik: El-Şifa’nın şerhi olduğu söylenir.
  2. Eş-Şifa
  3. El-Hâsıl ve’l-Mahsûl: Yirmi bölüm civarındadır.
  4.  El-Birr ve’I-İsm
  5. El-İnsaf: Yirmi bölümdür. Burada Aristo’nun bütün kitaplarını şerhetmiştir. (Gazneli) Sultan Mes’ud (Isfahan şehrini) yağma ettirdiğinde kaybolmuştur.
  6. El-Mecmû’, (El-Hikmetü’l-Aruziyye) diye de bilinir.
  7. El-Kânun fi’t-Tıbb
  8. El-Evsatü’l-Cürcânî
  9. El-Mebde vel-Meâd
  10. El-Ersâdü’I-Külliyye
  11. El-Meâd
  12. Lisanü’I-Arab: Arap dili konusundadır. Temize çek memiştir. Nüshası yoktur.
  13. Danişnâme-i Alâî: Farsçadır.
  14. El-İşârât ve’t-Tenbihât: En son felsefî eseridir.
  15. En-Necât
  16. El-Hidâye: Mevzuu hikmet (felsefe) dir.
  17. El-Kûlunç
  18. Hayy Ibni Yekzân: Risaledir
  19. El-Edviyetü’l-Kalbiyye
  20. En-Nabz: Farsça makale
  21. Mehâricü’l-Hurûf: Makale
  22. Risale ilâ Ebî Sehl’el-Mesihî fi’z-Zâviye
  23. El-Kuvâ’t-Tabiyye
  24. Et-Tayr Risâlesi
  25. El-Hudûd: Kitaptır
  26. Taarruzu Risaleti’t-Tabîb fi’l-kuvâ’t-Tabiiyye: Makaledir.
  27. Uyûnu’l-Hikme: Kitaptır
  28. Ukûsu Zevati’l-Cihet: Makaledir
  29. El-Hutabu’t-Tevhidiyye: Metafizik konusundadır.
  30. El-Mû’cizü’l-Kebir: Mantık konusunda kitaptır
  31. El-Mû’cizü’s-Sağîr: Necat’ın mantık kısmıdır.
  32. El-Kasidetü’l-Müzdevice: Mantık konusundadır
  33. Tahsilü’s-Saade: Makaledir
  34. El-Hindiba: Makaledir
  35. El-Kaza ve’l-Kader: Makaledir
  36. El-İşârâ ilâ ilmi’l-Mantık
  37. Tekasimu’l-Hikme ve’l-Ulûm
  38. El-Sekencebîn: Risaledir
  39. El-Lânihâye: Makaledir
  40. Tealik : Kitaptır
  41. Havâssu hatt’il-İstivâ: Makaledir
  42. El-Mübahâsât
  43. Aşere Mesâil: !bn-i Sînâ’nın Ebu’r-Reyhan el-Bîrûnî’ye verdiği cevaplar
  44.       Hey’etü’l-Arz min es-Semâ ve kevnuhâ fi’l-Vasat
  45. El-Hikmetü’l-Maşrikiyye: Kitaptır
  46. Taakkubu’l-Mevazii’l-Cedeliyye
  47. El-Medhal ilâ smâati’l-Mûsikî: Makaledir
  48. El-Ecrâmû’s-Semâviyye
  49. Et-Tedârûk li Enva’ı-Hata’l-Kebîr: Kitaptır.
  50. El-Ahlâk: Makaledir
  51. Risâle ile’ş-Şeyh Ebi’l-Hasen Sehl İbni Muhammed es-Sehlî: Kimya konusundadır.
  52. Âletûn Rasadiyyetûn: Makaledir
  53. Ğarazu Katîguryâs: Makaledir
  54. Risaletü!‘l-Adhaviyye
  55. Haddü’l-Cism
  56. El-Hikmü’l-Arşiyye
  57. Ilmü Zeyd gayru ilmi Amr : Makale
  58. Tedbirû’l-Cünd ve’l-Memâlik ve’l-Asâkir ve erzakuhum ve haracu’l-Memalik: Kitap
  59. Münâzarât
  60. Hutab ve Temcidât ve Escâ
  61. Muhtasaru Öklides
  62. El-Aritmatikî: Makale
  63. Asru Kasâid ve Es’âr
  64. Resai’l-bi’l-Farisiyye ve’l-Arabiyye
  65. Muhatabat ve Mükâtebât ve Hezeliyyât
  66. Tââlîku Mesâil’i Hüneyn: Tıb konusundadır
  67. Mesailu iddet Tıbbiyye
  68. Kavâninu ve Mualecatü’t-Tıbbiyye
  69. Risale ilâ Ulema-i Bağdat
  70. Risale ilâ sâdıkîn
  71. Cevab li iddet-i Mesâil
  72. Kelâm fî tebeyyun-i mâhiyeti’l-Hurûf
  73. Şerhu Kitabi’n-Nefs li-Aristotâiîs
  74. En-Nefs: Makaledir. El-Fusûl olarak da bilinir
  75. El-Milh Kitabı. Gramer, Nahiv konusundadır.
  76. Fusûlün ilâhiyyetûn fî ısbati’l-Evvel
  77. Fusûl fî’n-Nefs ve’t-Tabîiyyât
  78. Risâle ilâ Ebî Saîd İbni Ebi’l-Hayr es-Sufî
  79. Lâ yecûzu en yekûne şey’ün vâhidün cevheren ve arazan
  80. Mesail ceret beynehu ve beyne ba’zı’l-Fuzalâ fî funûniTulûm
  81. Ta’likât: Ebu’l-Ferec et-Tabib el-Hemadanî’nin meclisinde sorulan sorulara Ibn-i Sînâ’nın verdiği cevaplar.
  82. Makâle zekeraha fî tasanîfihi ennahâ fi’l-Memâlik ve buka’ıl-Arz.
  83. Ez-Zâviyât elletî min el-Muhît ve’l-Mûmasz lâ kemiyyete lehu (özet)
  84. Ecvibe li Sûâlât seelehû anhâ Ebu’l-Hasen el-Amirî
  85. El-Mu’cizu’s-Sağîr Kitabı Mantık Konusundadır
  86. Kıyamu’l-Arz fî vasatı’s-Semâ kitabı
  87. Mefâtihü’l-Hazaîin kitabı: Mantık kitabı
  88. El-Cevher ve’l-Araz
  89. Te’vilü’r-Rüya kitabı
  90. Er-Red alâ makaleti’ş-Şeyh Ebi’l-Ferec İbni’t-Tayyib
  91. El-Aşk risalesi
  92. El-Kuvâ’l-İnsaniyye ve İdrâkatüha: Risâledir
  93. Tebeyyûnû mâ’i-Hüzn ve esbabuha
  94. Makâle ilâ Ebî Ubeydillâh el-Hüseyin İbni Sehl İbni Muhammed es-Sehlî

*****************

İBN-İ SÎNÂ’NIN NAMAZ RİSALESİ

(Muhakkak okuyun)

Hamd, O (Allah)a mahsustur ki, ilâhî hitabının şerefine mazhar kılmakla insanı yüceltmiş, müstesna bir mevki vermiştir. Ve ona yanlış akide ve inançlara karşı, müdafaa ve mücadele etmeyi, doğruya dost olmayı ve yakın olmayı ilham etti.

O Allah ki, evliyasının (dostlarının) kalplerini kuvvetlendirmesi ve nurlandırmasıyla pâk ve temiz kıldı. Has (kıymetli) kullarının ruhlarını ve batınlarını (içlerini), onlara verdiği keşif ve kendisine yakınlığın lezzeti ile temizledi, saflaştırdı.

Yaratılmışlar silsilesinde insanlığı vasıta ve şaheser kıldığı için insan, bütün yaratılmışlardan üstün ve faziletli oldu. Yine bu sebepten dolayı (Allah), yaratılanlar arasında ancak beşeriyete hitap etti ve onu, ilâhî hitabına ehil ve âkil (akleden, kavrayan) kıldı.

Gökleri ve yıldızları yoktan var, unsurları, madenleri, nebatları ve sonra da hayvan cinsini yarattı. Bunların arasından insanı, konuşma-idrak-fikir; fesahat ve belagatla hususileştirdi (diğerlerinden üstün kıldı). Bu itibarla, sair ekvan, insanın bakiyyesinden yaratılmış gibi oldu.

Bu sebeplerden ötürü, daimi Hamd, Allah’a mahsustur. Çünkü kendisine yalvarılmaya layık olan ancak O’dur.

Salât, ta’zim (büyükleme) ve tekrim (ululama), Yaratılanların hayırlısı ve insana ait bulanıklıklardan arınmış ve bütün önceden gelenlerle sonra gelenlerin Ulu’su Hz. Muhammed’in ve onun ak-pâk olan âl’i ve ashabının üzerine olsun.

Allah’a hamdü sena ve Resûlüne salât ve selâmdan sonra derim ki:

Şefkatli kardeşim, Âkil dostum!

Namaz hakkında senin için bir risale yazmamı ve o risalede namazın emrolunan zahirine (dış görünüşüne) ve daha ziyade, istenen batınına (özüne) taalluk eden hakikatini açıklamamı ve namazın sayılarının şahıslar üzerine taalluk eden gerekliliğini ve lüzumunu, ruhanî hakikatlerinin kalpler ve ruhlar üzerine uygun gelmesini izah etmemi benden istedin. Bunun üzerine umduğun şeyi düşünmek ve istediğini yapmak hususunda gücümün yettiği kadar fikrimi sarf etmek bana pek hoş ve sevimli gelmiş olmakla; fayda veren bir ş&rih (açıklayıcı) gibi değil, faydalanan bir müctehid gibi bu şerhi yazmaya başladım. Ve beni doğru yolda yürütmesi için Yüce Allah’tan yardım diledim. Hatadan, ayak kaymasından, illet ve sebeplere dayanmasından dolayı paslanmış ve bulanmış fikirlerden Rabbime sığındım. Fikrim beni yorarsa (meydana gelecek) aciz, benim şânımdır. Keremini üzerime dökerse lütuf, O’nun şanıdır. Başarıya ulaştıran, Allah’tır. Doğru yolda yürütmek de ancak O’nun işidir.

Bu risaleyi üç kısma ayırıp, üç bölümde açıkladım.

Birinci bölüm: Namazın mahiyeti.
İkinci bölüm: Namazın zâhiri ve bâtını
Üçüncü bölüm: Namazın bu her iki kısmının birden kimlerin üzerine vacib olduğu ve iki kısımdan yalnız birisi üzerine vacib olup da diğer kısmı üzerine vacib olmayanın ve Rabb’ına dua edip yalvaran namazcının kimler olduğunun izahıdır ki bununla beraber risaleyi bitirmiş olacağım.

Namazın Mahiyeti:

Burada şu mukaddime (giriş)ye ihtiyaç vardır:

Allah Teâlâ Hazretleri, hayvanı yaratma silsilesinin sonunda, yani zatında yetkin olan akıllardan, mücerred (soyut) nefislerden, gezegen ve yıldızlardan, unsurlar, madenler ve nebatlardan sonra yaratmış ve şu yapma ve yoktan yaratma son bulunca, -yaratmaya cinsin en mükemmeli ile başladığı gibi yaradılışın dahi, nev’in en mükemmelinde son bulmasını istemiştir. Yaratmaya başlayışı akıl ile olduğu gibi, sonunun da akıl ile nihayet bulması için mahluklar arasından insanı seçmiş ve yaratmaya cevherlerin en şereflisi olan akıl ile başlayarak, varlıkların en şereflisi olan akıl ile yani insan ile son vermiştir. Buna göre yaratılışın fayda ve gayesinin ancak insan olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Sonra şunu da bilmen lazımdır ki;

İnsan, başlı başına bir âlemdir. Varlıklardan her birinin kendi âlemlerinde birer mertebe ve dereceleri olduğu gibi insanın da fiilinde ve şerefinde kendine mahsus mertebe ve derecesi vardır.

Bir kısım insan vardır ki fiilleri meleklerin fiiline uygun olduğundan melek tavırlı olur. Bir kısmının işi de şeytanın işine uygun olduğundan helâk olur. Çünkü insan, tek bir şeyden hâsıl olmamıştır ki hepsine aynı hüküm verilebilsin. Aksine Cenab-ı Allah, insanı biri öbürüne benzemeyen bir çok şeylerden, çeşitli karakterlerden meydana getirmiş ve cevheriyetini, basitlik itibariyle ruha, bulanıklık (karmaşıklık) itibariyle de bedene ayırmış; zahirine duyu, batınına aktl vermiş, sonra dışını beş duyu ile en mükemmel surette süslemiş ve içini ise en şerefli kuvvetlerle sağlamlaştırmıştır.

Yiyip içmekle bozulan kısımların tebdilleri, organların sağlığına kavuşturulması, hazım, cezb ve defi (dışarı atma), perhiz hususları için tabiî ruhu ciğere ve muvafık olan şeylere uymak, olmayanlara muhalefet etmek için gazab ve şehvet kuvvetlerine bağlı olarak hayvanî ruhu da kalbe yerleştirdi. Bu ruhu, beş duyunun kaynağı, hayal ve hareketin başlangıç yeri yaptı.

Sonra insanın nefs-i natıkasını dimağın en yüksek ve en münasip bir yerine yerleştirerek fikir, duyu, hafıza ve hatırlama kuvvetleriyle onu süsleyip akıl denen cevheri de onun üzerine musallat etti. Bu şekilde akıl denen cevher, vücut şehrinin emiri ve padişahı; kuvve (güç)ler, onun askerleri, müşterek duyu da ulağı oldu. Hiss-i müşterek (ortak duyu), akıl ile duyular arasında vasıta; duyular ise vücut şehrinin kapısına konulmuş casuslardır. Bunlar zaman zaman kendi âlemlerine yolculuğa çıkarlar. Kendilerinin ve muhaliflerinin şekillerinden düşüp ve dökülen şeyleri ve topladıktan duygulan, mühürlü, kapalı ve gizli olarak yükseltip, kuvve-i akliyyeye (akıl kuvveti) arz etmek için has ulağa (müşterek duyuya) ulaştırırlar. Ulak vazifesini yapar yapmaz akıl da o duygulardan kendisine uygun olanı uyarır, seçer; uygun olmayanı ise bırakır ve atar. Binaenaleyh, insan yüklendiği bu ruhlar ve kuvve (güç)lerle beraber bu âlem cümlesinden olup, bu kuvvetlerin her biri ile varlıklardan bir sınıfa ortak olmaktadır.

İnsan, hayvanî ruh ile hayvanlara, tabiî ruh ile nebatlara ortak olup, İnsanî ruh ile de meleklere uygun olmaktadır. Bu kuvvetlerden her birinin kendine mahsus bir keyfiyet (nitelik), kendilerine lâzım bir iş ve hareketi vardır ki bunlardan birisi ne zaman diğerlerine galip olursa insan, yalnız o galip olan şey ile, o galip olan vasıfla tanınır (tarif olunur). Nesebi, idraki ve duyusu itibariyle kendi cinsine birleşir, kendi cinsine kavuşur.

İnsanın her bir fiili için de hususî bir sevap, hususî bir fayda vardır.

Tabiî fiil, yalnız yemek, içmek, bedenin azalarını iyileştirme ve bedeni, mide ve mesane salgılarından arıtmaktan ibarettir. Diğer kuvvetlerin işinde, tabiî fiil için bir çekişme ve düşmanlık yoktur. Fiilinin faydası ancak bedene nizam, organlara ölçülülük ve cisme kuvvet vermektir. Bedenin nizamı ki etinin yağlılığı ve tavlılığında; cismin kuvvetlenmesinde ve uzuvların kalınlaşmasındadır. İşte bu nizam ancak, tabiî fiil demek olan yemek ve içmekle elde edilir. Bu fiilin sevabı, insanın ruhanî âleminde ne beklenilir ve ne de ümid edilir. Kıyamette de beklenilemez. Çünkü tabiî fiil, ölümden sonra dirilmez. Onun misali nebatlar (otlar) gibidir. Bir defa öldü mü, yıkılıp gider, yok olur ve bir daha dirilmez.

Hareket, hayal ve hüsn-ü tedbiri ile bütün bedenini korumaktan ibaret olan hayvanî fiilin gereği ve buna mahsus olan fiil, sadece şehvet ve gazabdır. Gazabı şehvetten bir şube, bir parçadır. Çünkü gazab zelil etmek, üstün gelmek ve zulmetmek ister. Bu sıfatlar, başkanlığın dalları, budaklarıdır. Riyaset (başkanlık) ise, şehvetin meyvesidir. Hayvanî ruha has olan fiilin aslı ve kökü şehvettir. Dalı ve budağı gazaptır.

Hayvanî fiilin faydası, gazap kuvveti ile bedenin korunması, şeheviyye kuvveti ile de nev’in (neslin) bekasıdır. Yani nev’i yaşatmaktır. Çünkü nev’i, devamlı doğumlarla baki kalır. Doğumlar ise şehvet kuvvesi ile muntazam olur. Beden, hıfz ile afetlerden korunabilir. Hıfz (koruma) düşmanlara galip olmak, zarar kapısını bağlamak ve bedenin zulüm ile zararlandırılmasını menetmektedir ki işte bu manalar gazap kuvvetine münhasırdır.

Bu hayvanî fiilin sevabı, emellerinin dünya âleminde meydana gelmesidir. Öldükten sonra bunun için bir sevap beklenemez. Çünkü bu hayvanî fiil de, bedenin ölmesi ile ölür gider. Hayvanî ruh kıyamette dirilmez. Zira o, diğer hayvanlara benzemektedir. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk’ın hitabına mazhar olmak kabiliyeti de yoktur. Buna göre hitaba kabiliyeti olmayan, sevap da bekleyemez. Bu hayvanî fiilin bir feyz ve sevabı olmamasındandır ki öldükten sonra bir daha dirilmez. Ölünce, varlığı da ölmüş olur, saadeti de yok olmuş olur.

Nâtık (konuşan-akıllı) sıfatı ile sıfatlanan insanın fiiline gelince; hu fiil, bütün fiillerin en şereflisidir. Çünkü insan ruhu, ruhların en şereflisidir. Binaenaleyh insan nefsinin fiili, âlemlerdeki san’atları düşünmek ve varlıklardaki güzellikleri tefekkür etmektir. Yüce âlemi arzu etmektedir. Aşağı ve bayağı mevkileri, kötü ve adi yerleri sevmez. Çünkü o, en yüksek makamdan ve ilk cevherlerdendir. Yemek, içmek, öpmek ve cinsî münasebette bulunmak, onun şanından ve gerekli şeylerinden değildir. Aksine onun fiili, hakikatların keşfine bakmak, tam ve mükemmel bilgisi ile karışıksız ve safi zihni ile derin ve ince mânaları idrak etmek ve görmekten ibarettir. Kalp gözü ile iç âlemi levh-i mahfuzu görür, düşünür, her türlü mücadele ve gayret çareleri ile arzu ve istek hastalıklarından sıyrılır. Kâmil olan idraki ile, düzgün ve muhtevalı fikri ile diğer ruhlardan ayrılır. Bütün ömründe maksadı ve gayreti, mahsûsâtı (beş duyu ile duyulan, anlaşılan şeyler) süzmek, ma’ kulâtı (akılla bilinenler) -metafizik âlemi idrak etmekten ibarettir.

Allah Teâlâ onu öyle bir kuvvet ile hususileştirmiştir ki diğer ruhların hiç birisi onun benzerine nail olmamıştır. O kuvvet, nutuk-akıl kuvvetidir. Çünkü nutuk, meleklerin lisanıdır. Meleklerin harfle söylenen sözleri ve lafızları yoktur. Belki onların kendilerine has olan nutukları vardır ki o da duyuşuz idrak, harfsiz ve sözsüz anlatmak ve anlamaktır. Binaenaleyh, insanın melekûta yani batın ve ruh âlemine nisbeti, mensup oluşu ancak nutuk vasıtasıyla muntazam olmuştur. Konuşma ve telaffuzdan ibaret olan nutuk, idrak manasına olan nutka tâbidir. Bu hakiki nutku bilmeyen kimse, hakkı ortaya çıkarmaktan ve anlamaktan aciz olur. İşte ruhun fiili, şu en kısa bir ifadeye sığdırdığımız şeydir. Bunun için pek çok izahlar varsa da biz özetledik. Çünkü bu risalede bizim maksadımız İnsanî kuvvetleri ve fiillerini açıklamak değildir. Bu mukaddimede yalnız muhtaç olduğumuz şeyi söyledik ve isbat ettik ve İnsanî ruha has olan şeyin ancak ilim ve idrak olduğunu bildirdik.

Bunun ise faydası pek çoktur. Bunlardan birisi, bir şeyi hatırlamak, tazarru (yalvarmak), taabbüd (kulluk etmek ve tanımak) dür. Çünkü insan Rabbini bildiğinde ve kendi bilgisi (aklı) ile Rabbının varlığını idrak ettiğinde ve müdrikesinde, zihn ile Rabbının varlığını idrak ettiğinde ve müdrikesinde, zihni ile Rabbmın lütfunu gördüğü vakitte, bu mahlukların hakikatlerini anlamak hususunda gök cisimlerinde ve gezegenlerdeki yaratılışı tam olarak görür ve müşahade eder. Zira bunlar fesaddan, bozuk düzen bir yaradılıştan ve çeşitli terkiplerden uzak bulunduklarından, yaradılmışların en tam olanıdırlar. Gök cisimleri için sabit olan bekâ ve idrâke; nefs-i natıkasında (idrak eden nefs) bir benzerlik görür. Yaradanı hakkında ve O’nun şanında tefekkür eder, derin derin düşünür. Bu suretle bilir ki halk -madde âlemive emir -nefs-i natıka ve ruh âlemiher ikisi de Allah’ındır. Nitekim bu mânada Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Elâ lehulhalku vel emru”(Dikkat edin madde ve ruh âlemi Allah’ındır) ve yine bilir ki halk ve madde âlemine dökülen feyz, emir âleminden yani o ruhi cevherlerden iner. Bunu bildiğinden dolayıdır ki ruhî cevherler, mertebelerini idrak etmeye can atarlar.

O ruhî cevherlerin nisbetlerine yetişip kavuşmaya, onların mertebelerinde onlara benzemeye sabır ve kararı kalmaz; ızdırap duyar, devamlı yalvarmaya başlar, hayrette kalarak Hakk’ı zikreder. Hemen namaza ve oruca sarılır ve hayatını çokça sevap kazanmaya adar. Çünkü insanı ruh için sevap vardır. Zira İnsanî ruh, bedenin yok olmasından sonra baki kalır. Uzun zamanlar geçmesiyle çürümez. Ona çürümek yoktur. Ölümden sonra o dirilecektir.

Ben, ölüm ile ruhun cisimden ayrılmasını; ba’s ile yani dirilmek ile de ferdi ruhun, ruhî cevherlere kavuşmasını kast ediyorum. Ruhun sevap ve mutluluğu, yeniden dirilmesidir. Yani ruhî cevherlere kavuşmadır. Sevap kazanması, fiiline göredir. Fiili olgun olursa çok sevap kazanır. Fiili noksan olursa, mutluluğu kısa, sevabı az olur; hüzünlü ve gamlı olarak kalır. Hayır!…. Belki hakir (bayağı, değersiz), düşkün ve sefil olarak bırakılır. Eğer hayvanî ve tabiî kuvvetleri, kuvve-i nutkıyyesine (İnsanî ruha) galip gelirse, öldükten-sonra şaşkın; dirildikten sonra ise azgın ve haylaz olur.

Kötü ve çirkin kuvvetleri az olur; ruhu, kötü fikir ve çirkin aşktan ayrılır ve zatı (özü) akıl ziyneti ile ilim gerdanlığı ile süslenir ve güzel ahlâkı ile ahlâklanırsa; lâtif ve temiz olur ve sevaba nail olup kavim ve kabilesi, hısım ve akrabası ile birlikte ahiretinde saadet içinde ebedî olarak yaşar.

İmdi, bu mukaddimeyi bitirdikten sonra deriz ki;

Namaz: Namaz, nefs-i natıkanın, gök cisimlerine benzemesi ve ebedî sevap istemek için Mutlak olan Hakk’a tapınması demektir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Namaz dinin direğidir”Din, İnsanî ruhu şeytanın bulanıklıklarından, beşerî hatıralardan süzmek, temizlemek ve dünyaya ait kötü maksatlardan istek ve arzulardan yüz çevirtmektir.

Namaz ilk sebebe (Allah), yüce ve en büyük mabuda kulluktur. Bu itibar ve bu manaya göre Allah Teâlâ Hazretlerinin: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” âyet-i kerimesindeki “liya’budûn” kelimesini, “liya’rifûn” (bilsinler diye) ile te’vil etmeye ihtiyaç kalmaz. Çünkü ibadet, İnsanî alâkalardan süzülmüş bir ruh ile ve beşerî bulanıklıklardan arınmış, pak ve temiz bir kalp ile ve Allah’tan başka bütün bağlardan kurtulmuş bir ruh ile Vacibü’l Vücûd’u bilmektir. Bu takdire göre:

Namazın hakikati:

Allahu Teâlâ Hazretlerinin bir olduğunu ve varlığının kendi zatından olduğunu; zatı (özü) ve sıfatlarının bütün noksanlıklardan uzak olduğunu bilmek ve kıldığı namazda ihlâsın (samimi bağlılık) ortaya çıkışma ve tecelli edişine şahit olmaktır.

İhlâs ile şunu kastediyorum:

Allah’ın sıfatlarını o şekilde bilmelisin ki, o vecihde ne çokluk için bir yol ve ne de (başka sıfatlar) izafesi için çıkacak ve kurtulacak bir yer vardır. Bu dediğimi yapan ve bu bilgiyi gerçekleştiren kimse, fiilinde ve amelinde ihlâs etmiş ve namazı kılmış olur. O kimse sapıklık ve azgınlıkta  kalmaz. Bunu yapmayan ve bu bilgiyi uygulamayan kimse, iftira etmiş, yalan söylemiş ve asî olmuş olur. Allah Teâlâ bu iftiradan, bu yalandan ve isyandan uzak ve münezzeh ve mukaddestir. Alî ve kavî yüce ve güçlüdür.

Namazın Zahir ve Batına Ayrılması Beyanındadır:

Şu mukaddimeyi bildin ve namazın açıklaması ve ne olduğu hakkmdaki sözlerimi anladınsa şimdi bil ki namaz, iki kısma ayrılmıştır:

  1. Zahirî (dış). Bu kısım riyazî (hesap, ölçü, vakit ve adetle ilgili)dir. Zahire ilişkindir.
  2. Batınî (iç). Bu hakiki namazdır ve batına lazım gelir.

Zahirî namaz, şer’an (hukuken) kılınması emrolunmuş ve nasıl kılınacağı bildirilmiş olan bir takım özel fiillerdir ki kanun koyucu yani Cenab-ı Hak, onu mükelleflere farz etmiş ve onu imanın kökü ve temeli kılmıştır. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem : “Namazı olmayanın imanı olmaz, emaneti olmayanın da imanı olmaz” buyurmuştur.

Zahirî namazın sayıları bilinir, vakitleri tayin edilmiş ve isimlendirilmiştir. Şeriat, onu ibadetlerin en şereflisi kabul ederek derecesini diğer ibadetlerin hepsinden üstün saydı. İşte riyazî olan bu zahir kısım, cisimlere bağlıdır. Çünkü bu kısır namaz, şekillerden, kıraat, rükû ve secde gibi rükünlerden r. aydana gelmiştir. Cisim de toprak, su ve ateş gibi unsurlardan ve rükünlerden ve bunların dışında bir takım benzer mizaçlardan meydana gelmiştir ki bu da insan bedenidir. Binaenaleyh mürekkep (birleşmiş, terkib edilmiş) olan şey, mürekkep olan şeye bağlıdır. İşte kıraat, rükû ve sücuttan mürekkep olan, bilinen, tayin edilmiş bir dizi adetlere ve şekiller, yani namaz nefsi natıkaya gerekli olan ve gerçek namazdan bir eserdir.  Bu namaza âlemin intizâmı için bedenlerin siyasâtı manasına câri olur. Namzaın bu belirlenmiş sayıları ise insanlığın kurtuluşu için İslâmiyet’in kabul ettiği hükümlerdendir. Çünkü şeriat hem ruhî hakikatleri, hem de bedenî faydaların yollarını açıklar.

Şeriat, namazı; insan ruhuna mahsus olan dua ve niyaz ile yüksek cinsine benzesin ve bu fiil ve sıfat ile hayvanlar ve diger canlılardan aynisin diye, âkil ve baliğ olan insana emretmiştir. Zira hayvanlar ilahî hitaba muhatap olmayıp, hesap ve cezaya da tâbi tutulmayacaklardır. İnsan ise ilahî hitaba mazhar ve muhatap olmuştur. Şer’î ve aklî emirlere itaatinden dolayı sevap verilir, itaat etmemesinden dolayı da cezayı hak eder, şeriat ise aklın izine tâbidir.

Kanun koyucu aklın, nefs-i natıkaya yalnızca, Allah’ı bilmekten ibaret olan hakiki namazı vacib kıldığını görünce, o namaza bağlı olarak bedene de zahirî namazı teklif etti. Ve hususi sayılardan terkib etti. Bu namazı en düzenli bir nizam ve en mükemmel bir şekilde ve gayet güzel bir şekilde tanzim ve tertip etti ki bedenler -her ne kadar mertebede ona uygun değilse de kullukta ruhlara uymuş olsun.

Yine şâri (kanun koyucu) insanların hepsinin akıllar derecelerine yükselemeyeceklerini, yüksek olan ruhî derecelere çıkamayacaklarını ve binaenaleyh onlara bir dinî hüküm ve tabii durumlarına aykırı olan mükellef tutacak bir bedenî ibadet lazım geleceğini bildi. Bu sebeple bir yol açtı ve insanları hayvanlara benzemekten korumak ve kurtarmak ve diğer hayvanlardan ayırmak için onların da görünüşleri ile ilgili ve her görenin gözünü dolduracak, hayret ve takdirini artıracak şekilde bulunan namazın vakit ve rek’atlerine mahsus olan sayılardan meydana gelen umumî bir ibadet esası kurdu. Bu hareket ve adetlere (namaza) bağlanmayı umuma emretti ve Cenâb-ı Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem: “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de bende gördüğünüz gibi kılınız”hadis-i şerifiyle namazın rükünlerine riayeti kesin olarak bize emir buyurdular.

Namazda, aklı olanlara gizli olmayan birçok maslahat (menfaat) ve umumî bir çok faydalar vardır. Bu maslahat ve faydaları bilmeyenler, bilgisizliklerinden dolayı her ne kadar ona yaklaşamıyorlarsa da bu fayda ve maslahat apaçıktır.

İkinci kısım namaz, batınî hakiki namazdır. Bu namaz, samimi ve saflaşmış bir kalp ve bütün arzuları terkedip temizlenmiş bir ruh ile Hakk’ı müşahede etmektir. İşte bu kısım, bedenî ibadet ve hissî olan bedenî rükünlere dâhil değildir. Ancak bu namaz, temizlenmiş hatıra ve baki ruhlar mecrasında cereyan eder.

Buna dayanarak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem çok defa bu hakikati idrak etmekle meşgul olduğu için, bu durum onu bazen namazın sayısına uymaktan alıkoymuş ve bazen namazı uzatmış, bazan da kısaltmıştır.(Seferde)   Akla dayalı namaz, işte bu namazdır. Bu hususun isbatında akıl, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in şu hadisine dayanmaktadır: “Namaz kılan Rabbine münacaat eder, yani Rabbı’na gizlice niyazda bulunur.”

Rabb’a dua etmenin bedenî uzuvlar ve hissî lisanlarla olmadığını âkil olan bilir. Çünkü böyle bir mükâleme (dialog) ve böyle bir dua, mekânda ve zaman içinde olan bir varlıkla olur. Hâlbuki Bir olan ve noksanlıklardan münezzeh olan Allah’ı mekân kaplayamaz. O, zamandan uzaktır. O’na herhangi  bir yön tayin edilemez, sıfatlarından hiç biri değişmez ve hiç bir zaman zatı başkalaşmaz, bozulmaz. O halde duyulan, bedenî kuvvetleri ve cismi ile mekân ve zamanda bulunan, sınırlı, cisimden ve bir şekilden meydana gelen bir insan nasıl olur da bütün bunlardan uzak olan Yüce Allah ile karşı karşıya gelebilir?

Bütün sınırlar ve yönlerden münezzeh ve mukaddes, cemali görülemeyen bir zata nasıl münacaat olunabilir?

Çünkü Mutlak Varlık olan Allah, fizik âlemi için gaybî bir varlıktır, duyuların O’nu hissetmesine imkân yoktur ve bir mekânda bulunmamaktadır. Halbuki cismin âdeti şudur ki, münacaatını ve bir arada olma işini ancak gördüğü ve işaret edebildiği kimse ile yapabilir. Kendisine bakamadığı ve göremediği kimseyi, gaib ve uzak sayar. Gaip ile münacaatta bulunmak ise muhaldir. Vacibü’l-Vücudun şu cisimlerden gaip ve uzak olması ise zaruridir. Çünkü cisimler, değişmeleri ve bedene sonradan gelen arazları kabul etmektedirler. Bu değişmeleri kabul eden cisimler, mekâna ve kendisini koruyan ve saklayan bir saklayıcıya muhtaçtırlar. Cisimler ağırlıktan ve yoğunlukları sebebiyle yeryüzünde sabit ve ber-karar olabilirler.

Kendilerini zamanın çevreleyemediği ve hiç bir mekânda bulunmayan ve kesafetten, yoğunluktan uzak bulunan müfret (tek-ferdî) cevherler bile (tezat) düşmanlığı ile anılan şu cisimlerden ve sıfatlardan çekinir ve kaçınırlar. Vacibü’l-Vücud (Allah) ise bütün ferdî cevherlerden çok yüce ve noksanlıklardan münezzeh olma yönünden pek yüksektirler. O halde duyulan ve cisimleri bulunan varlıkların onunla münacaat etmeleri ve birlikte olmaları nasıl doğru olabilir?

İmdi Vacibü’l-Vücudun herhangi bir yönde ve mekânda bulunmasının apaçık bir muhal, imkânsız olduğu sabit olmuştur. Bu böyle olunca derunî mânalar ve zihnî, kalbî düşünceler konusunda, Hak Tealâ’ya zevahir-cismaniyet ile münacaat etmenin de muhaller muhali olduğu ortaya çıkmıştır. Bu taktirde Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin, “Namaz kılan Rabbına münacaat eder”manasındaki buyruktan; zaman ve mekandan uzak ve ayrı olan nefs-i natıkanın Hakk’ı bilmesine hamledilir. Bu nefisler, Hakk’ı akıl ile görürler ve ibadet edilmesi gereken Allah’ı, Rabbanî olan kalp gözüyle görürler, cismanî göz ile değil. Buna göre apaçık bir şekilde anlaşıldı ki; gerçek namaz, ancak kalp gözü ile müşahede ve sırf kulluktur ki bu da ilâhî sevgi ve ruhî görme (kalp gözü ile)den ibarettir. İşte bu açık ifadeden namazın iki kısım -zahir, batın olduğu anlaşıldığına göre; şöyle dememiz gerekir:

Şahısların, bir takım belirlenmiş hareketler, rükünlerle kıldıktan namazın riyazî olan zahirî kısmı; terkip edilmiş, sınırlı ve bayağı olan şu cüz’i cisimin; oluş ve bozuluş âlemimizde, faal akıl ile tasarrufta bulunan kamer (ay) felekine yalvarması, dua etmesi, arzu duyması ve beşer dili ile ona dua etmesinden ibarettir. Çünkü kamer feleği, varlıkları terbiye eden ve mahlûktan idare edendir. Ve yine zahirî namaz, namaz kılan kimsenin, bu âlemde yaşadığı müddetçe, zamanının afetlerinden korunabilmesi için kamer feleğine sığınması ve faal akıl ile kendisini muhafaza ve kulluk etmesinden ve ona benzemesinden dolayı hallerin intizamına riayet etmesini kamer feleğinden istemesi demektir.

Şekillerden ve değişmelerden ayn olan namazın hakikî, batınî kısmına gelince: Bu kısım, namaz kılanın, Allah’ın birliğini kalbi ile anlayan ve bilenin, nefs-i natıkası ile hiçbir yöne işaret etmeden ve bedenini karıştırmadan Rabb’ına yalvarması ve dua etmesidir. Aynı şekilde mutlak varlıktan, kendisini göstermesini ve bu müşahede sebebiyle ruhun olgunlaşmasını istemesi ve onu; Mutlak Varlığı bilmesi sebebiyle saadetinin tamamlanmasını dilemesinden ibarettir.

Aklî emir ve kutsal feyiz, samevî akıldan nefs-i natıka durağına işte bu namazla iner. Ve bedenî bir yorgunluk ve İnsanî bir teklif olmaksızın, nefs-i natıka işte bu kullukta mükellef tutulur. Namazı bu şekilde kılan kimse, hayvanî kuvvetlerden ve onun tabiî neticelerinden kurtulmuş, aklî derecelere yükselmiş ve ezelî sırları ve mânaları öğrenmiş olur. Cenab-ı Allah şu âyet-i celile ile, işte bu namaza işaret buyurmuştur: “Şüphesiz namaz, kötü ve haram şeylerden meneder. Allah’ı zikretmek, en büyüktür. Allah, yaptığınız ve işlediğiniz şeyleri bilir.”

Bu bölüm önceki iki kısım namazdan her birinin kime ve hangi sınıfa vacib olduğunu bildirir:

Namazın mahiyetini anlatmak, kısımlarını izah ve her iki kısmı açıkladıktan sonra sıra, her bir kısmın kimleri ilgilendirdiğini ve hangi kimselere sahih (uygun) ve yeterli olduğunu bildirmeye geldi.

Şimdi diyoruz ki -şefkatli dostum yukarıda kısaca izah ettiğimiz gibi insanda aşağı âlemden ve yüce âlemden şeyin mevcut olduğunu açıkça anladım. Buradan, namazın bedenî hareketlere ve ruhî hakikatlere ayrıldığı da ortaya çıkmış oldu. Bu her iki kısmın açıklamasını, bu risaleye layık olacağı surette kâfi miktarda bildirdik ve şimdi -bunu biraz daha izah ederek diyoruz ki:

İnsanlar kendisinde mevcut oian ruhî kuvvetlerin tesiriyle, farklı farklıdır. Kendisine tabiî kuvvetler (nebatî ruh) ve hayvanî kuvvetler (hayvanî ruh) galebe eden kimse, bedenine âşıktır. Bedenin düzenini, terbiyesini, sıhhatini, yemesini, içmesini, giymesini, menfaat cezbetmesini ve zararı uzaklaştırmasını sever. İşte bu kimse hayvanlar kısmından ve zümresindendir. Onun hayatı, bedeninin alışık olduğu şeylere düşkünlükle doludur. Vakitleri, şahsi işlerine bağlıdır. Yaratılışındaki hikmeti ve Hakk’ı bilmemektedir. Kendisi için gerekli ve üzerine vacip olan şu namazı kılmaya karşı tembellik etmeye hiç bir cevaz, izin yoktur. Üzerine vacib olan şeyi yapmaya cüret eden kimse, kanuni yönden sorguya çekilir ve o vacibi yapmaya zorlanır ki faal akla ve devreden feleke yalvarma, arzu ve sığınma kaybolmasın. Bu suretle faal akıl, onun üstüne kendi kereminden feyzini döksün ve varlığı azabından onu kurtarsın, bedeninin arzu ve isteklerinden kurtarsın ve isteklerin gayesine ve sonuna ulaştırsın. Çünkü o kimseden, faal aklın feyz ve merhametinden azıcık bir hayır (iyilik) kesiliverirse o kimse, kötülük ve fenalığa koşup, sürüklenir; yırtıcı hayvanlardan daha aşağı derecelere düşer.

Fakat ruhî kuvvetleri, cismanî kuvvetlerine galip gelen kuvve-i nâtıkası, arzu ve isteklerine hâkim olan, nefsi, dünya meşguliyetlerinden ve süflî (bayağı-aşağı) âlemin engellerinden sıyrılıp kurtulan kimse ise hakiki olan emir ve ruhanî olan kulluğa ulaşmıştır.

Anlattığım bu saf namaz, vaciplerin en şiddetlisi ve farzların en kuvvetlisi olarak işte bu kimse üzerine vaciptir. Çünkü bu kimse, nefsinin paklığı ve temizliği ile Rabb’inin feyzine kabiliyet kazanmış ve hazırlanmıştır. Bu kimse, yüzünü Rabb’ inin aşkına çevirir ve ibadetlerinde güçlük ve zorluklara katlanırsa; bütün iyiliklerin en yüksek mertebeleri ve ahirete ait bütün mutluluklar ona ve onun tarafına koşarlar. Yani o kimse iki âlemde de mutlu olur.

O kadar ki, o kimse, cisminden ayrıldıkça ve dünyadan uzaklaştıkça Rabb’ını müşahade eder. İlâhî huzura kabul edilir. Kendi cinsinin yani mes’ut ruhların komşuluklarının lezzetiyle lezzetlenir ki bu komşular melekût (ruhlar âlemi) sakinleri ve ceberût (ilahî isim ve sıfat âlemleri) âlemlerinin şahıslarıdırlar.

İşte bu namazdır ki, en Ulumuz ve dinimizin muktedası, önderi olan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem üzerine, peygamberimizin bedeninden soyunduğu, arzularından arındığı bir gecede (Miraç) vacip olmuştur. Bu sırada onunla beraber beşeriyet izlerinden hiç bir şehvet ve tabiat gereklerinden hiç bir kuvvet baki kalmamıştı. Ruhu ve aklı ile Rabb’ına münacaat etti ve dedi ki:

“Ya Rab! Bu gecemde garib ve anlatılmaz bir lezzet buldum. O lezzeti bana daimi olarak ver ve beni o yola sok ki, o yol beni her vakit bu lezzete ulaştırsın!”Bu niyaz ve istek üzerine Allah ona namazı emretti ve buyurdu ki: “Ya Muhammed! Namaz kılan, Rabb’ma münacaat eder.”Rabb ile gizlice konuşur.

Binaenaleyh, zahirî namaz kılanların namazdan aldıkları zevk ve nasip az, batınî ve hakikatli kılanların zevk ve nasibi ise pek çok ve tamdır. Nasibi en tam olanın sevabı da en mükemmeldir.

Pek acele yazdığım bu risalede, namaz hakkında kısaca söylemek istediğim şey, bundan ibarettir. Namazın mahiyetini ve her iki kısmını izah ve açıklamaya almaktan uzun süre çekinmiştim.

Fakat gördüm ki halkın ukalâ geçinenleri namazın zahirine karşı tembellik etmekte; batını ise hiç düşünmemektedirler. Bunu görünce namazın mahiyetini açıklamaya ve anlatmaya lüzum hissettim. Şunun için:Aklı olan düşünsün ve namazı iyice incelesin ve araştırma konusu yapsın ve riyazî kısmının kime vacip, ruhanî kısmının da kimi ilgilendirdiğini bilsin; olgun ve faziletli akıl sahibine kulluk yoluna girmek ve namaza devam etmek kolay olsun. Rabb’ma münacaatında sözü ile değil özü ile, ten gözüyle değil can gözüyle, hissi ile değil sevgisi ile ve iç duygusu ile lezzet alsın.

Rabb’ını şahsı ile isteyip, gözü ile görmek isteyen ve kulluğunda ve münacaatında hissi ile cismi ile hareket eden kimse gururludur, aldanmıştır. O kimsede Allah’ın bilgisinden iz yoktur.

Şeriat emirlerinin hepsi, şu risalede şerh ettiğimiz şekilde cereyan etmektedir.

Hususî ibadetlerin hepsini sana bu şekilde açıklamak istemiştik. Fakat her bir kimsenin bilgi sahibi ve haberdar olması doğru olmayan şeylerden bahsetmek bize müşkil ve zor göründü. Bundan dolayı yalnızca namaz hakkında açık ve doğru bir taksim ortaya koyduk. Hür olana işaret kâfidir.

Nefsinin arzu ve hevası kendisini azdırmış ve kalbi tabiat mührü ile mühürlenmiş olan kimselere bu risalenin gösterilmesini yasaklıyorum. Çünkü erkekliği olmayan, cinsî lezzeti tasavvur edemez. Anadan doğma kör, bakma ve görme lezzetine inanamaz.

Engellerin çokluğu ve boş zamanımızın azlığına rağmen şu risaleyi yalnız Allah’ın yardımı ve sonsuz olan büyük lütfü ile yarım saatten daha kısa bir zamanda yazdım. Risaleyi tetkik edenlerden ve üzerine akıl feyzi ve adalet nuru dökülenlerden beni mazur görmelerini ve kendilerine bir zararımın dokunmasından emin olsalar bile yine de sırrımı yaymamalarını ve herkese söylememelerini dilerim. Çünkü her hal ve şan, Yaratanla beraberdir. Benim durumumu ve şanımı ancak Yaradanım bilir, başkası bilmez.

Hamd ve sena âlemlerin Rabb’ı olan Allah’a mahsustur.

Kaynak:
İBN-İ SÎNÂ, Prof. Dr. Mehmet N. BOLAY, Türk Büyükleri Dizisi: 82
Kültür ve Turizm Bakanlığı, 1988, ANKARA

  ************

İBN SÎNÂ’NIN RUH İLE İLGİLİ KASİDESİ

KENDİSİ OLAMAYAN İNSAN Berberi İçin Yalnızca Bir Kelledir


İnsan insanın kurdu mudur?

Çobana gereksinim duyan kuzu mudur?

İnsan doğuştan saldırgan mıdır yoksa doğası sevgi midir?

Sevgi dolu bir insan bazı şartlar altında katil bile olabiliyorsa (örneğin, çocuğunu öldürmeye çalışan birini öldüren anne).

Bu, insan gerçeğini uç noktalardaki tariflerde ve deneyimlerde bulamayız, demek oluyor.

İnsan, hümanistik psikolojinin babası Amerikan Psikoloji Derneği Başkanı Abraham Maslow‘un dediği gibi, “kendini gerçekleştirmek”isteyen bir varlıktır. Kendini gerçekleştirmek ancak özgürlük içinde olabilir. Kişinin özgürlüğü ise her durumda kendisini olduğu gibi ifade edebilmesiyle mümkündür.

Kendini olduğu gibi ifade etmekten korkan insan ise uçlara yönelir. Ya aşırı katı ve saldırgan olur ya aşırı yumuşak ve pasif. Ya suçlu hep başkalarıdır ya da hep kendisidir. Seçimlerinde insan kendisini de başkalarını da nesneleştirir. Nesneler kullanılmak içindir. O zaman Manipülasyon, insanları kendi ihtiyaçlarımız doğrultusunda kullanma yöntemlerinin adıdır, diyoruz.

Kendini gerçekleştiren kişi insanları sever, nesneleri kullanır ama aynı zamanda nesnelere saygı da duyar. Manipülatör, nesneleri sever, insanları kullanır ve onları nesneleştirir.

Kendini gerçekleştiren kişi yeri geldiğinde kızar, sever, etkin olur, yumuşak olur, “kötü insan” olur, “iyi insan” olur; ama hep kendisi olur. Manipülatör ise, her insanın doğasında bulunan duygulardan ya da davranış biçimlerinden bazılarını ağırlıklı olarak kullanır. Kendini ifade etmek yerine bu duygular ve davranışlar onun için yöntem haline gelmiştir.

Yani; modern insan bir manipülatördür!

Satın almayı düşünmediğimiz bir arabayı bize satmaya çalışan oto galerisi sahibi veya oğlunun kariyerini düşünerek onun gideceği okulu dikkatli bir şekilde seçmeye çalışan sorumluluk sahibi baba bir manipülatördür.

Kendisine ait hiçbir görüşü katmadan, yalnızca başkalarından öğrendiklerini öğrencilerine aktaran bir eğitimci, büyükbabasının kendisiyle oynamasını sağlamak için çeşitli cilveler yapan çocuk, kötü diksiyonunun dikkat çekmemesi için patronuna cinsel çekiciliğini kullanan sekreter, sıkıcı olduğunu düşündüğü bir partinin sonunda basitçe davet edildiği için teşekkür etmek yerine “Mükemmel bir partiydi!” diyen konuk bir manipülatördür.

Hoşuna giden pahalı bir giysiyi ailesine aldırtmak için çeşitli yolları deneyen genç, başkalarının zamanını ve yeteneğini parayla satın alarak yalnızca kendi başına başarıya ulaşmaya çalışan “başarılı” iş adamı/kadını, bir işe başvurduğunda işin gerektirdiği özellikleri öğrenmekten önce kendisine getireceği avantajları öğrenmek isteyen kişi, çalışarak altmış beş dolar kazanabileceği yerde devletin verdiği altmış iki dolarlık işsizlik tazminatından faydalanan kişi bir manipülatördür.

Gerçek maaşını karısından gizleyerek kendi zevklerinde harcamak üzere kendisine bir bütçe oluşturan kişi, kocasına onun maddi durumunu göz önüne almadan istediği elbiseyi aldırmak için çeşitli davranışlara başvuran kadın, önemli din adamlarının incinmesini önlemek için dini vecibeleri tümüyle yerine getiriyormuş gibi görünmeye çalışan politikacı, kendiişleriyle meşgul olan oğullarının ve kızlarının dikkatlerini kendi üzerine çekmek için hastalıklarını kullanan ebeveyn, iktidara geldiğinde yeni vergiler koymak dışında her türlü sözü rahatça veren parti lideri bir manipülatördür.

Hepimiz birer manipülatörüz.İster bilinçlice, ister bilinçsizce olsun beşikten mezara kadar kullandığımız bu manipülasyonlar doğal özelliklerimizi yitirmemize neden oluyor. Bizi nesnelere indirgeyerek kontrol edilmeye açık hale getiriyor.

Elbette kullandığımız tüm bu manipülatif davranış biçimleri kötü niyetli değildir. Ancak büyük çoğunluğu zararlıdır. Manipülasyonlar yaşamınızı, kariyerimizi mahvedebilir. Hümanistik psikoloji ile uğraşan biri için modem insanın bu manipülatif yaşam tarzı ile tüm kendiliğindenliğini yitirdiğini, kendisini direkt ve yaratıcı bir şekilde ifade edebilme özelliğini yitirerek kaygılı bir robot haline getirdiğini, tüm uğraşısının geçmişte kaybettiklerini geri getirmek ve geleceğini garantilemek olduğunu, duygularından bahsetse bile onları canlı olarak yaşamadığını görmek çok üzücü. Sorunlarından bahsetme konusunda oldukça yetenekli olmasına karşın bu sorunlarla başa çıkabilme konusunda oldukça zayıf olduğunu görmek ve yaşamını entellektüel duruma indirgeyerek kelimelerin içinde boğulduğunu görmek de çok üzücü. Manipülatör, gardrobunda gizlediği birçok maskesi olmasına karşın, yalnızca yaşıyor olmanın gerçek zenginliğinin bile farkında değildir.

Manipülatörleri tanımlayalım:

1-Diktatör:Diktatör gücünü abartır. Hükmeder, emir verir, otoriter davranır ve kurbanlarını kontrol etmek için her yönteme başvurur. Diktatörler karşımıza Otoriter Anne, Otoriter Baba, Despot Yönetici, “Otorite” Uzman ve küçük “Tanrı” olarak çıkabilir.

2-Zayıf:Genellikle diktatörün kurbanı rolündedir. Diktatörle başa çıkabilme konusunda oldukça yeteneklidir. Duyarlılığını abartır. Unutur, işitmez, pasif ve sessizdir. Karşımıza Evhamlı, “Tilki gibi Aptal”, Kolay Vazgeçen, Şaşkın, Utangaç olarak çıkabilir.

3-Hesapçı: Kontrolünü abartarak uygular. Aldatır, yalan söyler, sürekli üste çıkar ve başkalarını kontrol eder. Karşımıza Baskıcı Satıcı, Baştan Çıkana Zampara, Poker Oyuncusu, Dolandırıcı, Şantajcı, Akılcı olarak çıkabilir.

4-Arsız:Hesapçının tam karşıtında yer alır. O da bağımlılığını abartarak ifade eder. Yönetilmek, kandırılmak ve bakım ister. Başkalarının kendi sorumluluğunu üstlenmesini ister. Günlük yaşamda karşımıza Parazit, Sulu Göz, Ebedi Çocuk, Hastalık Hastası (hipokondriyak), Önemsenme Hastası, Aciz olarak çıkabilir.

5-Kabadayı:Saldırgandır, zalim, acımasız ve kabadır. Tehditlerde bulunarak kontrol etmeye çalışır. Aşağılayan, Nefret Eden, Maço, Tehditçi olarak karşımıza çıkabilir. Kadın olanları Fahişe veya Dırdırcı Ev Kadını olarak karşımıza çıkabilir.

6-İyi insan:Bakım üstlenme, sevme gibi özelliklerini abartarak ifade eder ve kibarlığıyla öldürür. Onunla başa çıkmak kabadayıyla başa çıkmaktan daha zordur. İyi insanla kavga edemezsiniz. Kabadayı ile iyi insan arasındaki bir çatışmada iyi insan daima kazanır. Karşımıza Memnun Edici, Yumuşak Başlı, Kokmaz Bulaşmaz, Erdemli Kişi, Fedakar Kişi, Organizatör Kişi olarak çıkabilir.

7-Yargıç:Eleştirici özelliklerini abartarak ifade eder. Kimseye güvenmez, suçlayıcıdır, reddedicidir, kolay affetmez. Karşımıza Her Şeyi Bilen, Suçlayan, Utandırıcı, Öfkeli, Kı- yaslayıcı, İntikamcı, Kesinlikçi, Koşullayıcı olarak çıkabilir.

8-Koruyucu:Yargıcın karşı kutbunda yer alır. Verdiği destek sözleri sonsuzdur. Başkalarını şımartır. Aşırı ilgi gösterir. Bireylerin kendi ayakları üzerinde durmasına ve büyümesine izin vermez. Kendi ihtiyaçlarından çok başkalarının arzu ve ihtiyaçlarıyla ilgilenir. Karşımıza, Anaç Tavuk, Savunucu, Başkaları jVdma Utanan, Kollayıcı, Fedakar, Kurtarıcı, Yardımcı, Bencil Olmayan olarak çıkabilir.

Manipülatör yukarıdaki özelliklerden birini veya birkaç tipin özelliklerini abartılı bir biçimde taşır.Genellikle bu tiplerden biri bizde güçlüyse, çevremizdeki bireylere zıttını yansıtırız, onları hedef tahtası haline getiririz. Örneğin; Zavallı Kadın kendisine Diktatör bir eş seçer. Onu edilgen yollarla kontrol eder.

Kendini gerçekleştiren birey, duygularına güvenir, isteklerini ve tercihlerini serbestçe ifade eder. Başkalarının isteklerine ve kötü davranışlarına duyarlıdır ve isteyene yardım elini uzatır. Saldırganlığı etkili ve yapıcıdır. Öte yandan manipülatör ise gerçek duygularını saldırganlıktan dalkavukluğa kadar varabilen davranışlar arkasında gizleme alışkanlığı edinmiştir. Yalnızca kendi arzularını gerçekleştirmeye çalışır. Hiç değilse bile kendini gerçekleştirme potansiyelinin farkında olmayan kişi de kısmen bir manipülatör olarak değerlendirilebilir.

Her birimiz tüm manipülatif potansiyellerimizle bir grup oluşturuyoruz. Herhangi bir grubu, hepimizin içinin dışarıya çıkmış halidir..

MANİPÜLATÖR OLUŞUN NEDENLERİ

1-Güvensizlik:

“Manipülasyonun temel nedeni, öz destek ile çevresel destek arasında yatan ebedi çelişkidir.”

Örneğin işveren, işçisinin müşteriye yaklaşımında özgün tavrını ve yapısını dikkate almaz, onun müşteriyle nasıl ilişki kuracağını gösteren kuralları belirler. Her bir işçinin müşteriyle ilişkisinde, kendine özgü tarzına güvenmez. İşçinin doğal yetenekleri yerine, şirketin el kitabında belirtilen kurallara uyması şart koşulur. Bu hem işçinin bireysel onuruna hem de müşteriye bir hakarettir.

Modern toplumda çalışan da havadan kazanmaya eğilimlidir. Yeteneğini ve performansını sergilemeden haklar ve ayrıcalık talep eder. Kendi öz desteğine güvenmeyen insan kurtuluşu başkalarına güvenmekte arar. Ama başkalarına da tam anlamıyla güvenemediği için kendisine destek sağlamak amacıyla başkalarını manipüle eder. Hem de birisinin kuyruğuna takılıp onu yönlendirmek ister: Araba kullanmak istemeyen kişinin yan koltukta oturup sürücüye nasıl araba kullanılacağını öğretmeye kalkması gibi. Bu tür manipülasyonu tanımlayan tek bir sözcük vardır: Güvensizlik. Her birimizde var olan doğal dengeye güvenemiyoruz. İçimizdeki denge sade ve hissederek yaşamamızı sağlar. Kendimize olan güvensizliğin nedeni büyük ölçüde çocukluğumuza dayanır. Çocukluğumuzda bize isteklerimizi ifade etmek yerine onları kontrol altına almamız gerektiği söylendi.

2-Sevgisizlik:

Erich Fromm modern insanda ortaya çıkan manipülasyonun ikinci nedeninin sevgi açlığı olduğunu söyler. İki insan arasındaki doruk ilişkinin adı sevgidir. Sevgi, insanı olduğu gibi bilmek ve kabul etmektir. Tüm dinler, komşuları da kendimizi sevdiğimiz gibi sevmemizi söyler. Ama kaç kişi kendisini sevmeyi biliyor. Çoğumuz, kendimizi sevmeden komşumuzu sevemeyeceğimizin bile farkında değiliz.

Ne kadar mükemmel ve hatasız görünürsek o kadar sevilebileceğimizi sanırız. Genellikle bunun tam tersi olur. İnsani zayıflıklarımızı içtenlikle ne kadar çok itiraf edersek, o kadar seviliriz.Sevgi, elde edilmesi kolay bir şey değildir. Bu yüzden manipülatör umutsuzca bir alternatif arar. Başkasının üzerinde tam bir hâkimiyet kurmak ister. Gücünü, kişinin kendisi gibi düşünmesini, kendisi gibi hissetmesini, kendi istediğini istemesini sağlayarak oluşturmaya çalışır, onu bir nesneye, kendi nesnesine dönüştürmek ister.

3-Güçsüzlük:

Varoluşçular her birimizin risklerle ve yaptırımlarla kuşatıldığını söyler. James Bugental her davranışımızın suya atılmış bir taş gibi etrafımızda halka halka etki yarattığını dile getirir. Her an, bizim bilgimiz dışında, başımıza gelebileceklerin sayısı ve potansiyeli sınırsızdır. Modern insan varoluşun bu gerçeği karşısında kendisini güçsüz hisseder. Bugental’e göre pasif manipülatör şöyle düşünür: “Başıma gelecekleri kontrol etme gücüne sahip olmadığıma göre, kontrol tümüyle benim dışımda.”Yaşamındaki bu belirsizlik pasif manipülatörü çaresiz ve güçsüz hissettirir. Kendisini tümüyle bir nesne haline getirir. Bu çaresizliğiyle otomatikman aktif manipülatörün bir kurbanı gibi görünür. Ama hiç de böyle değildir. Bu pasif manipülatörün sinsi bir tuzağıdır. Perls’in işaret ettiği gibi, etken ve edilgen arasındaki çatışmada çoğunlukla kazanan edilgen olur. Örneğin, çocuklarıyla baş edemeyen anne hastalanır. Hastalığından gelen acizliği, bir ölçüde çocuklarını kontrol etmesini sağlar.

Diğer taraftan aktif manipülatör kurbanlarının güçsüzlüklerinden yararlanır, onları kontrol ederek tatmin yaşar. Kendi güçsüzlüklerini itiraf etmekten korkan ebeveynler sıklıkla çocuklarını kendilerine aşırı derecede bağımlı kılarlar ve çocuklarının her türlü bağımsızlık çabalarını engellerler. Genellikle ebeveyn etken, çocuk edilgendir. Ve “eğer” tekniğinin sıkça kullanıldığını görürüz. “Eğer yemeğini bitirirsen televizyon seyredebilirsin.”, “Eğer ev ödevini bitirirsen arabayı alabilirsin.”Doğal olarak modern çocuk da kısa zamanda bu tekniği öğrenir. “Eğer çimleri biçersem ne kadar para alırım?”, “Eğer bugün kardeşime bakarsam hafta sonunu arkadaşımda geçirebilir miyim?”

Gerçek aktif bir manipülatör kükremeyi seçebilir: “Söylediğimi yap ve soru sorma!”Bunu işte de görüyoruz: “Şirketin yüzde elli biri benim. Bu üniformayı giyecekler! Çünkü ben öyle istiyorum.”Eğitimde de görüyoruz. Bir zamanlar ders verdiğim kolejin kurucusu şöyle derdi: “Binalar mavi olduğu sürece hangi renk oldukları beni ilgilendirmez!”

4-Yakınlaşma korkusu:

Manipülasyonun bu dördüncü nedenine Jay Haley, Eric Berne ve william Glasseı’in yazılarında sık sık rastlıyoruz. Haley şizofrenlerle ilgili çalışmalarda şizofrenlerin yakın insan ilişkilerinden had safhada korktuklarıNI ve bu tür ilişkilerden kaçtıklarım tespit etti. Berne, insanların duygularını kontrol etmek amacıyla oyunlar oynadıklarını ve bu yolla yakınlaşmadan kaçındıklarını söylüyor. Glasseı’e göre bağlanma korkusu insanların temel korkularından biridir. Manipülatör, yakınlaşma ve bağlanma korkusuyla insanlarla yüzeysel ilişkiler kurar.

5-Onaylanmama korkusu:

Albert Ellis, her birimizin yetişme sürecinde yaşam hakkında bazı mantıksız varsayımları öğrendiğimizi söyler. Bunlardan biri, herkes tarafından onaylanma gerekliliğidir. Pasif manipülatör, insanlarla açık ve dürüst bir ilişki kurmak yerine herkesi memnun etmeye çalışır, çünkü yaşamını bu aptalca varsayım üzerine kurmuştur.

 

KENDİMİZİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN NE YAPMALIYIZ?

Birkaç yıl önce elime “Bir İnek Los Angeles’da Yaşayamaz” adlı bir makale geçti. Makale’de akrabalarını kaçak olarak Amerika’ya sokan bir Meksikalıdan bahsetmekteydi. Onlara dedi ki: “Bakın bu Amerikalılar oldukça nazik insanlardır, ancak çok hassas oldukları bir nokta vardır: onların birer ceset olduklarını hiçbir zaman hissettirmemelisiniz!”Bence bu cümle günümüz insanının “hastalığını” oldukça iyi tarif ediyor. Modern insan ölüdür, o adeta iplerini başkasının eline vermiş bir kukladır. “Temkinli” hareket eden ama duygularını yitirmiş bir canlıdır. “Güvenilir” biridir, ancak canlı amaçlarını, arzularını, anlamını kaybetmiştir. Bu yüzden de yaşamı oldukça sıkıcıdır, boş ve anlamsızdır. Yaşamının anlamını başkalarını kontrol ve manipüle ederek kazanmaya çalışır. Ama uyguladığı manipülasyonlar yansıyarak kendisine geri döner.

Modern insan “ölmüş”, yapmacık ve insanlıktan uzak olduğunu kabul etmek istemez. İçindeki boşluğun farkına varan bazıları ise değişimin nasıl yapılacağını bilemez. Değişim risk almayı gerektirir. “Ölü bir canlı”olduğunun farkına varan ve insanlığını yeniden kazanmak isteyen kişi, kendini gerçekleştirmek istiyor demektir.

Bahsedilen ölülükten canlılığa (ya da manipülasyondan kendini gerçekleştirmeye)geçiş süreci psikiyatri ve psikolojinin amacı olan hastalıktan sağlığa geçiş süreci ile aynı anlama geliyor. Bu geçiş sürecinde insanın manipülasyonlarını farkına varması birinci basamaktır. Bu noktada değişim zaten başlar. Değişimin sürmesi ise insanın umutlu olmasına bağlıdır. Bu manipülasyonların her birinden kendini gerçekleştiren davranışların doğabileceğini umut etmelidir. Umut olmazsa değişiklik de olmaz. Erik Erickson’un dediği gibi: “Derin ruhsal rahatsızlıklarla umutsuzluk duygusu arasında oldukça yakın ilişkiler bulunur.” İnsanın kendisi bir yana, çağdaş psikiyatri ve psikoloji bile uzun süre umuttan yoksun kalmıştır, ancak Freud sonrası gelişmeler hızla bu umudu yapılandırmaktadır.

Tıbbi anlamda kabul edilen sağlık ve hastalık kavramları da artık değişmektedir. Artık hastaların önemli bir kısmı psikoz ya da nevroz grubuna kolayca sokulamıyor. Gerçekte hasta, yaşamla ilgili problemleri olan ve kendisine zarar verebilecek manipülasyon paternleri geliştirmiş bir insandır.

Daha da önemlisi “Ruh hastalığı” terimi bu insanları tarif etmekte başarısızdır.Thomas Szaszyazılarında bu insanlar için bir tıbbi tanı modeli geliştirmenin ve hastaya bir etiket yapıştırmanın anlamsız olduğunu belirtir. Çünkü bu yapıldığında esas olarak uyumsuz davranış problemi arka plana itilir. Ruhsal problem, sanki bir bedensel hastalıkmış gibi ele alınmaya başlar. Böyle bir durum hastanın problemli yaşamaya devam etmesi için bir bahane haline de gelebilir. “Ben hastayım, yapamam.”; “Beni suçlama, ben nevrotiğim”; “Takıntılarım bunlara neden oluyor üzgünüm”gibi.

Manipülatör dediğimizde, başkalarını ve kendisini nesneler olarak algılayan ve bu nesneleri sömürerek, kullanarak ve kontrol ederek kendisine zarar veren kişiyi kastediyoruz. Her insan bir dereceye kadar bir manipülatör olmasına karşın (ben de bu özelliğimi kabul ediyorum), modern hümanistik psikoloji insanın bu manipülasyonlardan kurtularak kendini gerçekleştirmesine yardımcı olabilir.

Kendini gerçekleştiren insan, kendisini ve başkalarını kendisine özgü potansiyelleri olan bireyler olarak kabul eden ve böylece kendi kişiliğini iyi ifade edebilmiş insandır.

Her birimizde hem manipülatör hem de kendini gerçekleştiren insan özellikleri beraberce yer alır. Ama biz çaba göstererek kendimizi daha çok gerçekleştirebiliriz.

Eğer modern insan “ruh hastası” değilse, problem nedir?

William Glasseı’e göre o sorumsuz biridir. İlk önce kendi sorumluluklarını üstlenmelidir. Eric Berne’e göre o bir oyuncu, Albert Ellis’e göre o mantıksız varsayımlara göre davranan biri, Everett Shostrom’a göre ise o öncelikle bir manipülatördür ve işe, bu manipülatif davranışlarının farkına varmakla başlamalıdır. İkinci olarak ona anlaşılır amaçlar sunulmalıdır. Bu amaçlar onu yaşamını tam anlamıyla geliştirecek şekilde motive etmelidir.

Problemli insanı Shostrom basitçe manipülatör olarak tanımlıyor. Bu insan hem kendisini hem de başkalarını yalnızca “nesneler” olarak algılamakta ve bu “nesneleri” sömürerek, kullanarak ve kontrol ederek kendisine zarar vermektedir.O halde amaç manipülasyonlardan kurtularak kendini gerçekleştirmektir: Kendini gerçekleştiren kişi kendisini ve başkalarını “nesneler” olarak değil onları “özne” olarak gerçek değerleriyle algılar. Kendisine zarar veren manipülasyonlarını kendisini gerçekleştirici davranışlara dönüştürmeyi başarmıştır.

Shostrom “hasta” ya da nevrotik değil herkesin kendisinde keşfettiği manipülasyon davranışlarından bir şeylere sahip olduğu varsayımından hareketle “etken” ve “edilgen” bireyleri ele alan oldukça kullanışlı bir “Manipülatif Tanısal Sistem”geliştirmiştir.

Geleneksel tıbbın amacı bir tanı koymak ve bu tanıya göre uygun tedaviyi uygulamaktır. Ancak bu psikiyatri için geçerli değildir. Çünkü sonuçta tanı ne olursa olsun uygulanan ana tedavi psikoterapidir! Glasser’in de dediği gibi “Kızıl hastalığı, sıtma ya da frengide uygulanan hastalığa özgü tedavi yöntemleri psikiyatride yoktur. Uygulanan psikoterapi çoğu psikiyatrik durumlarda birbirine çok benzemektedir.” Bu sisteme göre kişinin uyguladığı değişik manipülasyonlar ortaya çıkarılmakta ve hastada değişim gerçekleşmektedir.

Klasik psikiyatrik tanı ise (hastaların şizofrenik, kompulsif vs. olarak damgalanması) konan tanıdan haberi olan hastada huzursuzluk ve güvensizlik yaratarak problemi daha karmaşık hale getirmekte ve tanıdan haberdar edilmeyen hastada ise korku ve kendisinden şüphe gibi olumsuz duygular uyandırmaktadır.

Profesyonel terapist, bu manipülatif tanı sisteminin nispeten basit olduğuna bakarak bu yöntemi küçümsememelidir; zira deneyim bu sistemin etkili bir şekilde değişime götürdüğünü gösteriyor. Hastada kendini gerçekleştirme yönünde köklü değişiklikler ortaya çıkıyor. Bu iyileşme, yıllarca psikiyatrik yöntemlerle elde edilebilen vasat iyileşmelerden çok daha fazlasını sunmaktadır.

Sonuç olarak bu bilgiler ile nispeten olgun yaşta olan erişkinlerin de kullandıkları manipülasyonların farkına varmalarını ve alternatif olarak kendini gerçekleştirme yöntemlerini görmelerini sağlayacağını umuyoruz. Kendilerini bunalmış hisseden manipülatörler belki de profesyonel yardımdan daha çok fayda görebilirler. İleride profesyonel bireylerin liderliğinde sürdürülen kendini gerçekleştirme yönelimlerini geliştirme amaçlı fikirlerin yaygınlaşacağı düşünülebilir. Eğer insan böyle bir toplulukta kendisini ifade etmeyi öğrenebilirse belki de manipülasyonlarının farkına varacak ve bunları değiştirerek daha zengin bir yaşam sürmenin kapılarını açmış olacaktır.

“Kendiniz olmayı” veya Kierkegaard’ın dediği gibi “gerçekte olduğunuz kişi olmayı” tavsiye ediyoruz (bunun tam olarak anlamını bilen kaç kişi var acaba?). Buna şunu ekleyebiliriz:
“Ne kadar aptalca, saçma veya gülünç olursa olsun, kendim olabilirim ve kendimi sevmeliyim.”

 

Derleme yapılan Kaynak:
Everett L. SHOSTROM, Kendisi Olamayan İnsan Berberi İçin Yalnızca Bir Kelledir
Türkçesi: Dr. Kağan KOCATEPE, Kuraldışı, 1997,İstanbul

 

GİZLİ SAYI ” 555 ” ÜZERİNE DÜŞÜNCELER


Gizem dünyasında, ‘5 ‘ sayısı Ölüm sayısıdır!

Gizli güçleri kullananlar, sayıların sembolik durumlarından istifade ederek mümkün olan en yüksek çarpıma/güce ulaşmak için birçok usulden faydalanırlar. Bunlardan biride sayıyı üç defa tekrarlamaktır. Bu nedenle, ‘555 ‘ ‘5’inen sembolik çarpma olduğunu ‘ ve kelimenin tam anlamıyla “Üç Ölüm” anlamına geldiği varsayılır.

Üç tek sayıların başlangıcı sayıldığından ve olası en yüksek sembolik çarpma olduğundan, neticeleri Pagan, İncil ve Trinity üçleminde,  hem de 3 sayısı Trinity olması nedeniyle, eski satanist inancında ‘555 ‘ çıkan anlamın bir sonucu , “Hıristiyan, Trinity, Ölüm “olabileceği varsayılmıştır.

http://www.cuttingedge.org/News/n1789.cfm :

http://www.tr.amazinghope.net/sayi-beast-666-canavarin-tanrinin-isareti-ve-muhru/

 Devamını oku

555 Rakamları anlamı Washington, DC deki Washington Anıtı (Dikilitaş) O – Baal – ISK içinde masonik semboller ile bağlantılı gibi görünüyor. Tanrı Baal’in fallusu olan biçimli yapı 555 metre boyundadır. Yukarıdaki zemin yüksekliği, toplam uzunluğu 666 metre ile kombine edildiğinde bu 6.660 inç ve yapının tabanını eşittir.

İşte konuya buradan giriş yaparsak, Birleşik Devletler başkanı George Washington’ı Masonlar öldürdü. Bir teoriye göre, Washington Masonluktan ayrılarak örgütün kötü emellerini dünyaya açıklamaya niyetlenmişti. Söylendiğine göre, Masonların onun adına dikilitaş dedikleri ama kendisinin Fallus Anıtıolarak nitelediği ve oldukça başka bir şekilde algıladığı anıt dikme girişimlerinden rahatsız olmuştu. Ülkesinin Babası’nı susturmak amacıyla, diye devam ediyor hikâye, öldüğü gün dört kez Mason doktorlar tarafından kanı akıtılmıştı.

Masonlar anıtın on sekizinci yüzyılın son günü olan 31 Aralık 1799’da dikilmesine çoktan karar vermişlerdi. Washington’ın itirazlarına rağmen, tesadüf eseri Satanizmde suikastı simgeleyen rakam olan 555 fit yüksekliğindeki bu ‘fallik’ Washington anıtı dikilmiştir.

Bazıları bu iddiayı komik olmaktan öteye gidemediğini söylerler. Kan akıtma on sekizinci yüzyılda yaygın olarak kullanılan tıbbi bir prosedürdü ve Washington 31 Aralık’ta değil, 14 Aralık 1799’da ölmüştü. Washington Anıtı hakkındaki tartışmalar ise onun ölümünden bir hafta sonra başlamış ve ne Satanizmin gerçekliği, ne de 5 rakamının ölümü, 555’in de suikastı simgelediğine dair bir bilgi mevcut olmasada polemiği devam etmektedir.

” Kötü ya da uğursuz üçlü 5 numaralar  sayısı”  555 = 15 = 1 + 5 = 6 . 555 3 kez kullanılan ve bir sayıya indirildi zaman, o gizli bir ile 666  olur. Bunun bilinen tek anlamı aydınlanma ya da aydınlatma olduğudur. “

http://helpfreetheearth.com/news565_numbers.html :Devamını oku

Bu nedenle Vahiy kitabının Beast (canavar) sayısı 555 örtülü bir şekilde İlluminatinin sayısal kodu olan 666  dır.

http://boymeetsworldilluminati.tumblr.com/post/80089355917/danielle-fishel-the-best-love-advice-youll-ever: Devamını oku

TARİHTEN ÖRNEKLER

555K

Bir Dönemin ünlü parolası: 555-K

555K; 5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara’da, Demokrat Parti aleyhtarı öğrencilerin yaptığı protesto eylemi. Adını 5. ayın 5. günü saat 5`te Kızılay’da gerçekleşmesinden alan eylem Cumhuriyet tarihinin ilk “sivil itaatsizlik” eylemi olarak da anılır.

555K eyleminden kısa süre sonra, 27 Mayıs 1960 tarihinde cumhuriyet tarihinin ilk askeri müdahalesi gerçekleşmiştir.

CHP-Menderes kavgası dönemi… 27 Mayıs 1960 ihtilali öncesi iktidardaki Demokrat Parti ile muhalefetteki CHP arasındaki gerilimin doruğa çıktığı günler. Demokrat Parti, Meclis’te kurduğu ‘‘Tahkikat Komisyonu” aracılığıyla CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’yü TBMM’den uzaklaştırır. Bunun üzerine üniversite öğrencileri, 28 Nisan’da İstanbul’da, bir gün sonra da Ankara’da DP iktidarına karşı protesto gösterileri düzenler ve polisin sert müdahalesi sonucu büyük çatışmalar yaşanır.

İşte Demokrat Parti yönetimi de, bu olayların ardından Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes’e destek amacıyla 5 Mayıs’ta Ankara’da bir gösteri planlar. Buna göre DP’li gençler saat 5’te Atatürk Bulvarı’nda toplanacak ve o sırada Meclis’ten çıkıp Çankaya’ya gidecek olan Bayar ile Menderes’i alkışlayacaklardı. Bunu haber alan CHP’li öğrenciler aynı saat ve yerde bir karşı gösteri düzenlemeye karar verdiler. ‘‘5’inci ayın 5’inde, saat 5’te Kızılay’da” şeklinde planlanan karşı gösteri, ‘‘555-K”parolasıyla dilden dile yayıldı.

Kaynak: John Lawrence Reynolds, GİZLİ ÖRGÜTLER, Özgün Adı: Secret Societies, Çeviren: Şükrü Kanter, 1. baskı: Koridor Yayıncılık, İstanbul, sh:79