Kategori arşivi: ilm-i ledün

ALİ ŞAHİN CANOZAN


ali sahin canozan

Sivas, Ulaş-Başçayır köyünde 01 Ocak 1945 yılında doğdu. Sivas Ticaret Lisesinde okumuş, Sivas Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün Hukuk servisinden emekli olmuştur (1999). Âşık tarzı şiirler yazan Ali Şahin şiirlerinde Canozan mahlasını kullanır. SRT (Sivas Radyo Televizyon)’de on yılı aşkın bir süre “Mısra Yağmuru” adlı şiir ve sohbet programı yapmıştır.
Eserleri: Âşık Seyit Yalçın’ın Hayatı ve Şiirleri (Sivas 1992), Âşık Mesleki (Sivas 2002)

ALİ ŞAHİN CANOZAN İLE YAPILMIŞ BİR SÖYLEŞİ

—Bize kendinizden bahseder misiniz?

Şubat 1945 yılında “Başçayır” köyünde doğmuşum. Âşık Ruhsati ile akrabalığım vardır. Annem Yeni Karahisar Köyündendir. Annemin babası orta derecede bir ilim adamı imiş. Şiire, edebiyata aşina imiş. Hatırlıyorum, annem hafif sesle türküler mırıldanırdı:

Babam, eski ve yeni yazıyı bilirdi.

Köyümüzde okul yoktu. 9-10 yaşıma gelince, babam, kardeşlerim ve beni okuttu. Heceyi öğrendikten sonra elime bir “Yunus Emre” divanı geçti. Başı ve sonu yırtılmış bir kitaptan, Yunus’un şiirlerini ezberledim:

“Benim gözüm gönlüm aşktan doludur.
Dilim söyler Hakkı, gözüm suludur.
Od ağacı gibi yanar yüreğim… ”

–Hocam Sivas’ın tarihten gelen kültürel bir değeri var. Bu derinlik nerden geliyor?

Sivas coğrafi olarak dört yolun ortasında. Doğu batı medeniyetinin kesiştiği yer dersek yanılmış olmayız. Anadolu da bir güzellikler diyarıdır. Kafkasya’ya balkanlara uzanan çeşitli milletlerin harman olduğu yer. Ama ilk başlangıç 1071 de Malazgirt’ten başlıyor. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması sağlanmış Malazgirt’le. Elbette ki Anadolu’nun İslamlaşmasında “Hoca Ahmet Yesevi’nin büyük emeği var. Onun müritleri ehli hal insanlar. Onlar Anadolu’yu karış karış gezerek insanların gönüllerini tımar etmişler.

Bizim köklerimizde sözlü geleneğin yeri de çok büyüktür. Mesela Dede Korkut hikâyelerinde kopuz çalınır. Osmanlıya geçişte bu aletler çeşitlenmektedir. Anadolu’nun iç kesimlerinde halk edebiyatı çok güçlüdür. Dil sade ve anlaşılır. Mesela Yunusun şiirlerini şimdi bile herkes anlamaktadır. Yunus temiz Türkçe’nin piridir. Velilerden bir velidir. Yanmış yıkılmış Anadolu insanını yeniden ruh iklimine götüren bir gönül adamıdır Yunus. Hani anlatılır Mevlana Anadolu’ya gelmiş Suşehri’nde bir iki ay kalmış.Hangi Türkmenin kapısını çaldıysam karşıma Yunus çıktı”diyor.

—           Sivas’ın Kültürel Değerleri Derken, İlk Akla Gelen Nedir?..
Genel manada şair ve devlet adamı olarak Kadı Burhaneddin’dir.Kadı Burhaneddin çok büyük şairdir. Bakir bir şekilde duruyor. Bunu gün yüzüne çıkarmak sizlere düşüyor. Kadı’dan sonra Sivas harab olmuş. Timur Kadı Burhaneddin’den çok korkarmış. Onun zamanında buralara adım atamamış. Yaman devlet adamıdır Kadı Burhanedin . Filozof bir şahsiyettir.

Mesela Âşık Veysel oda önemli bir şairimizdir. Gezgin âşıklardan ise Talibi Coşkun önemli bir şairimizdir. Ama Sivas kültürünün temelini Ahmet Kutsi Tecer atmıştır. Çok önemli ve hisli bir şairdir de aynı zamanda. Şu şiire bir bakın ne derin anlamlar içermekte:

“Geceleyin bir ses böler uykumu,
İçim ürpermeyle dolar: – Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Aşıkıymı beni çağıran bu sesin. ”

—           Sizin yetiştiğiniz kültürel ortam nasıldı?

O yıllarda halk kültürü bütün canlılığı ile devam ediyordu. Bilhassa köy düğünlerinde, âşık atışmaları yapılıyordu. “Usta Malı” şiir söyleme geleneği devam ediyordu. “Deliktaş” ve köylerinde “Ruhsati” yi bilmeyen yoktu. Bazen “Gaze Düğünü”denen bir hafta hatta 10 gün süren şenlikler yapılıyordu. Ruhsati’den oğlu Minhaci’den şiirler okunurdu.

“Mum Sekili” odalarda sohbetler yapılırdı. Bu sohbetlerde bende bulunurdum. Sesim güzel olduğundan, bu düğünlerde türküler söylerdim. “Âşık Sümmani’den, Elbistanlı Derdi Çok’tan”şiirler söylerdim. Ruhsati’nin bugün yaygın olan şu türküsü, o yıllarda da değişik ezgilerle söyleniyor ve çok seviliyordu:

“Daha senden gayrı âşık mı yoktur
Nedir bu telaşın vay deli gönül
Hesab etki, devri Ademden beri
Neler gelmiş geçmiş say deli gönül

 

Baktım iki kişi mezar eşiyor
Gam kasavet geldi boydan aşıyor
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor
De gel bu rüyayı yor deli gönül”

Ruhsati’den sonra “Kerem ile Aslı” hikâyesi de çok sevilirdi. “Darendeli çerçiler” gelir, halk kitapları satarlardı. Bir çanak buğday verirseniz bir “Kerem ile Aslı” kitabı alırdınız. Özellikle uzun süren kış aylarında “Ahır Sekisi”denen yerde Kerem ile Aslı hikâyesi çok okunurdu. Kitabın içindeki manzum kısmı ağabeyimle birlikte okurduk:

“Hey ağalar, hangi derde yanayım
Yitirdim Aslımı gören olmadı
Pervaneler gibi yandım tutuştum
Yandım ateşimi alan olmadı. ”

Kitaplarla dostluğum gittikçe arttı. Eski ders kitaplarında şiirleri bulunan “Samih Rıfat”ın şiirleri ilk ezberlediğim şiirlerden sayılır. Bilmem nedendir “Bir Şehit Yavrusu” şiiri bana derin hüzün verirdi.

—Edebiyatımızda sizi en çok etkileyen şairler kimler?

Hece, aruz, serbest vezin demeden her tür şiiri okudum. Fakat “Halk Şiiri” sevgisini doya doya tatmışımdır. Lise yıllarıma gelince “Namık Kemal, Ziya Paşa, Fuzuli, M.Akif…”gibi ünlü simaların şiirlerini okudum. Fakat gönlüm hep heceden yanaydı. Necip Fazıl’ın “Çile” isimli ve 1962’de basılmış şiir kitabı elime geçti. Kitabı baştan sona okudum. Cin çarpar gibi çarptı beni.

Özellikle “Anneciğim” şiiri, en çok etkilendiğim şiirlerdendir:

“Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!”

—Sivas içinden veya Sivas dışından birçok şair- yazar ve akademisyenin başvurduğu kaynak kişisiniz. Bilgiyi insanlarla paylaşmak nasıl bir duygu?

Bir bilgin bilgiyi tarif ederken demiş ki; “İlim, akrabalar tarafından alınamayan, hırsızlar tarafından çalınamayan, üzerinden alındığı zaman eksilmeyen yegâne servettir.”Bu tarif mucibince bilgiyi hem öğrenmek, hem yaymak hepimizin insanlık görevidir. Âşık Yunus deyimiyle:

“İlim ilim bilmektir
ilim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır”

Efendim kitaplar, şiirler insanı olgunlaştırır, güzelleştirir. Okumak, yazmak güzel meziyetlerdir. Ancak; kitaplar insanlar içindir; insanlar kitap için değildir. Hatta her insan, okunması gereken başlı başına bir kitaptır.

—Öz Türkçemizin yaşamasında, Halk Şairlerinin ne gibi katkıları olmuştur?

Çok büyük katkıları olmuştur. Yalın bir dil kullanmanın da ötesinde, halk deyişleri, manileri, türküleri, halk şairleri tarafından hem unutturulmamış hem de gezici âşıklar sayesinde yöreden yöreye taşınmıştır. Sevdalar, gurbet, hasret ilmek ilmek örülmüş onların şiirlerinde.

Bu yalın öz Anadolu Türkçesi’nin yanısıra, o kadar enfes tasavvuf alanında da şiirler ortaya koşmuşlardır ki, bunlar o şairlerimizin kendilerini mükemmel derecede geliştirmelerini bizlere göstermektedir. Buna örnek olarak Dertli’yi gösterebiliriz.

—Cumhuriyetle beraber halk Edebiyatında ne gibi gelişmeler olmuştur?

İlk hareketlilik “Halk Evlerinde” başlamıştır. Behçet Kemal Çağlar’ın üstün gayretleri sayesinde yeni adımlar atılmıştır. Nerede kaliteli bir halk edebiyatçısı varsa onu bulmuş, hatta ve hatta ayağına giderek bilgileri toplamış, onu insanlara tanıtmıştır. Ayrıca 1927 yılında, Fuat Köprülü’nün öncülüğünde çıkan “Halk Bilgisi”dergisi, bu bağlamda büyük çalışmalara imza atmıştır.

“Beş Hececiler” in Halk Edebiyatına katkıları da yadsınamaz tabi ki. Edebiyatımıza yeni bir ruh kazandırarak, gençlere yeni ufuklar açmıştırlar. Özellikle Faruk Nafiz Çamlıbel’in “Han Duvarları” bir şaheserdir:

“Garibim, namıma Kerem diyorlar
Aslı ’mı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmışım ben “

Faruk Nafiz’in bu içli söyleyişini tüm eserlerinde görmekteyiz ancak; “Han Duvarları”nda bir başkadır sanki.

— Türkülere olan sevginizi biliyoruz. Türkülerin Türk Kültürü’ndeki yeri nedir?

Türküler, milli kültürümüzün temel taşlarıdır. Hüznümüzü, sevincimizi türkülerle anlatırız. Muzaffer Sarsözen’in dediği gibi; “Türkü anlamak için türkü dinlemek gerek”Daha çok kültürümüze ait olan türküleri dinlemeliyiz.

“Hanu Yemendir, gülü çimendir”türküsü okunduğu zaman hangimiz duygulanmayız. Bu güzel türkülerin elbette yazılış sebepleri vardır. Mesela Faruk Nafiz’in Han Duvarları manzumesindeki üç kıta Anadolu insanının vatanı uğrunda, cepheden cepheye nasıl koştuğunu anlatıyor.

Bizleri en iyi kendi türkülerimiz anlatır. Ana sütü gibi tertemiz duygularla, bizleri sarıp sarmayan türkülerimiz, yıllar geçtikçe daha da güzelleşiyor ve anlamları daha da derinleşiyor.

—           Edebiyatımızı nasıl sevdirebiliriz?

Klasiklerimizi çocuklarımıza ve gençlerimize sevdirerek öğretmeliyiz. “Dede Korkut’u, Nasrettin Hoca’yı, Yunus’u, Mevlana’yı, Fuzuli’yi…”ve daha yüzlerce eseri ve yazarı kültür programlarıyla gençlerimize tanıtmalıyız. Hele Faruk Nafiz’in han duvarlarını hemen hemen herkes ezbere okumalı. Onun tiyatrosunu yapmalı. Tarık Buğra da okunmalı tabiî ki.

YAZILARINDAN

Ben Neyim?

“Ne söylesem vezin alır götürür
Şekle döker, kafiyeye batırır
Gece birkaç mısra dile getirir
Sabahleyin bozar bozar ağlarım ”

Bekir Sıtkı ERDOĞAN

Ben neyim?..

Bir şehrin “Don Kişotu”‘mu?

 Yel Değirmenlerine, herkesten önce karşı duran bir serdengeçti mi?

Her seferinde künyesine sefer yazılan ve cephede her defasında yenilip geri dönmeyen, Sezai KARAKOÇ tabiriyle “yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır”aşkı ve idealini arayan bir seyyah mı?..

Bütün varlığını, kendi insanının mutluluğu ile takas eyleyen bir gönül tüccarı mı?

Sahi ben neyim?..

Nedir beni divane eyleyen, kendi deryasında?..

Yoksa, halka okuma aşkı veren Ahmet Mithat Efendi’nin çığırında giden birisi mi?..

Yoksa! “Bir avare kasnak mıyım?”.

Dönüp durdukça, kendi ömür sermayesini berhava eden?

Ya da bir Milli Kültür divanesi miyim?..

Yosa ne söylediğini bilmeyen, Yunus çizgisinde “Gel gör beni aşk neyledi” diyen bir divane miyim?..

Bir türkü duyunca, yüreğimde dalga dalga duygular kabarır. Alır götürür beni öte diyarlara. Türkülerin masum gözyaşları, içimdeki deryaları coşturur. Ben de aynısını yazmak istedim. Aynı duyguların mısralarıyla, hem hal olmak istedim. Lâkin, allame Muhammed İkbal’in, “En güzel şiirlerim yazamadıklarımda” sözü adeta beni anlatır.

Veya Orhan VELİ gibi “duyuyorum, fakat anlatamıyorum”beni bende anlatır sanki.

Çok şeyler düşündüm…

 Çok hayali aşk eyledim, fakat yazamadım. Şiir karşısında aczimi itiraf etmek zorunda idim. Ve de öyle yaptım…

Sahi, ben neyim?

Neyi anlatır ve ne ile anlamlandırırım kendimi?..

ali şahin can ozan yazısı

YOZLAŞMADAN UZLAŞMAK

Dil bir milletin varlık sebebidir.

Dilini kaybeden milletler, hem istiklalini, hem de istikbalini kaybederler.

Tarihte bunun birçok örneği vardır. Anadolu da yirmiye yakın imparatorluk kurulmuştur. Onlardan bir kaçı, Hititler, Sümerler gibi ismi var bugün cismi yok topluluklardır. İsmi yok, masallara karışmışlardır.

Bundan dolayı, ortada bir Asur, Hitit ve Sümer Devleti yoktur. (Oysa devlet olarak. Anadolu da irili ufaklı seksen yüz civarında devlet kurulmuş ve yıkılmıştır)

Bu büyük imparatorluklar zamanında çok güçlü olmalarına rağmen, dillerini kaybettikleri için tarih sahnesinden silinmişlerdir..

Bunun zıttına, Finlandiya, kendi dilini yeniden ihya edip, Rusların esaretinden kurtularak, medeniyet sahasında yerini almıştır. Finlandiya dedik, hemen aklımıza meşhur klasik destan olan, “Kalevela”Finlerin uyanmasına sebep olmuştur. SNAMAN bir köy öğretmenidir. Fakat Finlandiya’nın manevi hâkimidir. Snaman Finlilerin destanını, atasözlerini hâsılı bütün kültürünü dağınıktan kurtararak derli toplu bir hale getirerek unutulmaz bir görev ifa etmiştir.

Günümüzde, Türkçe’nin durumuna bir göz atacak olursak, dumanlı bir hava estiğini hissederiz.

Dilini seven, dinini de korur. Her konuda olduğu gibi, “Yozlaşmadan uzlaşmak” büyük bir insani maharettir.

Son devrin ünlü şairlerinden Bahtiyar Vahapzadederki, “mazisine … atisine gülle atarlar.” İngilizce, ticaret dili haline geldi. Dünyayı etkileyerek, büyük bir alanda varlığını devam ettiriyor.

Klasiklerimizi, bilinçli olarak öğretmeliyiz. Refik Halit Karay, Falih Rıfkı Atay, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Türkçe’ye gönül vermiş, nice yazar, şair bu uğurda güzel eserler ortaya koymuşlardır.

Türkçe, gönül dilidir. Bundan 750 yıl önce yaşayan Yunus’u okuduğunuz zaman gözünüz gönlünüz açılır. Ufkunuz genişler ve medeniyetinize hayranlığınız daha da pekişir.

Çocuklarımıza, güzel Türkçeyi sevdirmek için klasiklerimizi sık sık tekrar ettirmeliyiz. Her meselede olduğu gibi, aklın yolu birdir.

Dili, korumak ve sevdirmekte tabiri caizse, yozlaşmadan uzlaşmak yani, gereksiz aşırılıklara düşmeden, kültürümüzün temel taşı olan Türkçe’yi, güzel dilimizi, çocuklarımıza ve gençlerimize planlı programlı öğretmeliyiz.

Konu ile ilgili, KİTAP LİSTESİ YAPARAK SUNMALIYIZ.

YALNIZLIK

Gece açmış kollarını siyaha doğru
Karanlığın ortasında yalnız ben varım
Issızlığa yoldaş olur öyle ağlarım

Rüzgâr ile ıslık çalar dışarıda soğuk
Baykuş öter uzaklarda hep boğuk boğuk

Karanlık da yavaş yavaş sıyrıldı çıktı
Arkasından koşup giden bir hıçkırıktı
Gözyaşların durdu ancak sabaha kadar

 

HAKKINDA

GENERAL GARCİA’YA MEKTUP/ OSMAN ÇELİK

Amerika Kurtuluş Savaşı’nın bir safhasında, İspanya Sömürge Ordusu’nu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia’nın ordusuna talimat göndermek icabetti. Cumhurbaşkanı, General Garcia’ya bir mektup yazdı. Mektubun süratle yerine ulaşması gerekiyordu. Başkomutanlık karargâhında Garcia hakkında bilgi yoktu, neredeydi, nasıl gidilirdi, hepsi meçhuldü. Bu “görev bir çok üst rütbeli subaya teklif edildiği halde bin bir bahane dağı oluşturarak bu görevi kabul etmediler. Hepsinin gelecek kaygısı vardı. Sonunda yetenekli bir askerden bahsedildi. Bu bir onbaşı idi. Mektubu götürmeyi bu onbaşı görevlendirildi. Onbaşı Towsand mektubu aldı, torbasına koydu, gitti, döndü, tekmilini verdi. Garcia talimata uyacaktı.

Onbaşı mektubu alınca;

Bu Garda da kimdir?

Nerede bulunuyor?

Oraya nasıl gidilir?

Atla mı, trenle mi?

 Harcırahımı kim verecek?

Arkadaşım ata daha iyi biner, onu gönderirseniz olmaz mıydı?

Eşim biraz rahatsız, hem bu hafta izin sırasındaydım’ demedi.

Burada anlatılmak istenen, onbaşının dört gün sonra kıyılardan, ormanlara dalarak üç haftalık bir seyahati yaya olarak tamamlamasının, dağlarda ve ormanlarda Garcia’yı bulmasının hikâyesidir.

Ali Şahin CANOZAN, bu hikâyeyi her defasında tekrarlar. Asıl amacı Garsiye değil, azimli ve kararlı insanın toplumların kaderini etkileyebileceği gerçeğidir.

Becerikli bir insanın, bahaneler dağı oluşturmak yerine, sorulara boğulmadan insanına hizmet etmesi ve verilen görevi hakkıyla yerine getirmesidir.

Ali Ağabey bunu her seferinde hatırlatır. Türk gençlerinin ülkeleri ve idealleri uğruna, her türlü fedakârlığı yapabilecek bir donanımda yetiştirilmelerini salık verir.

Pısırık, neme-lazımcı insan yerine, tuttuğunu koparan ve yarınlara yönelik hedefi olan insanların insanını aydınlatabileceğini hatırlatır.

Hikâyeye konu olan onbaşı gibi, bir insanın her okulda, her evde, her dairede olmasını ister. Zira tarihin seyrini, toplumların değil şahısların değiştirdiğini hatırlatır.

Bu hatırlatma bahsini açarken, mütefekkir Sezai KARAKOÇ’un düşünce iklimine de yol alır. Sezai KARAKOÇ’un “Tarihte her hareket, bir tek kişinin ayağa kalkması ile başlar” sözü, Ali Şahin Ağabey için başucu yazısıdır ve her daim de örnek alınması gereken felsefi bir dik duruşluluktur.

Milletlerin buhranlı zamanlarında, özellikle bireylerin öne çıktığını ve onların rotası kabulünce başarıların ve kayıpların meydana geldiğini anımsatır. İyi yetiştirilmiş bireylerin, insanını selamete ulaştıracağı ve salimen varılması gereken kıyıya vardıracağını söyler. Bunla da kalmaz ve bizim milletimizin, eski ihtişamlı günlerini yeniden yaşaması için, kendine güvenen, iyi yetişmiş insanlar sayesinde olacağını anlatır.

Aslında gördüğü ve anlattığı bir fetih rüyasıdır. Padişah çadırı etrafında “Kızıl Elmaya, Kızıl Elmaya, Kızıl Elmaya”diye nida eyleyen neferleri çağıran padişah, Kızıl Elmanın neresi olduğunu sorar. Padişaha verilen cevap ise manidardır. Kızıl Elma, padişahımızın hayalidir derler…Bu düşsel ideal ile kendi hayal iklimini l bütünleyen Ali Şahın CANOZAN, kendi kızıl elmasının da bu milletin geleceği olduğu aşkını anlatır…sh: 32-34

Kaynak: Osman ÇELİK, “Sivas’ın Kutup Yıldızı ;  Ali Şahin Canozan” Sivas Postası Kültür Yayınları, Sivas

 

Ahmet Muhtar BÜYÜKÇINAR


Ahmet Muhtar Büyükçınar1920 yılında Gaziantep’te doğdu. Pek küçük yaşta annesini kaybetti. Merhametsiz ve cimri bir baba ile üvey ana elinde çok sıkıntılı bir çocukluk devri geçirdi. Altı yaşında dokuma atölyesinde çalışmaya başladı. Yedi yaşında evden kaçarak sığırtmaçlık, bağ bekçiliği, çerçicilik, kebapçılık, aşçılık, baklavacılık, marangozluk, Mersin’de deniz hamallığı ve Adana’da birkaç mevsim ırgatlık gibi işlerle uğraştı.

Bir taraftan derviş dedesiyle tekkelere giderken, dayısı da onu kaçak rakı imalatında ve esrar satışında çalıştırıyordu.

On yedi yaşından sonra gönlünü dolduran Kur’ân aşkı ile her şeyi bırakıp Arapça öğrenmeye ve öğretmeye yöneldi. İslâmî ilimleri tahsil edebilmek için elinden gelen gayreti sarf edip, adını duyduğu bütün hoca efendilerden istifadeye girişti. Bir taraftan okuyor, diğer taraftan da devrin şartları gereği kolluk kuvvetlerince takip edildiğinden gizli gizli okutuyordu. Nitekim bir keresinde tutuklandı ve hakkında dava açıldı. Bu sırada Nakşibendî tarikatına intisap etti. Türkiye’de daha fazla din eğitimi alma imânı bulamadığından kaçak olarak Halep’e ve Şam’a giderek iki sene okudu. Orada da hayatını dokumacılık yaparak kazandı.

1945′te Türkiye’ye dönüp askerliğini yaptı.

Askerlik dönüşü yirmi sekiz yaşında iken imtihana girerek Şeyh (Şıh) Camii’ne imam tayin olundu. Artık Gaziantep ve çevresinde Muhtar Hoca olarak tanınıyordu. Ancak kendisini yetersiz bulduğundan dini ilimlerde daha da ilerlemek için, zorlukla pasaport alarak Mısır’a okumaya gitti. Kahire’de el-Ezher Üniversitesi’ne kaydolmak üzere girdiği yeterlilik imtihanında başarılı bulunarak yüksek tahsile başlama hakkını elde etmiş olmasına rağmen, kendince düzenli tahsil görmemenin eksikliğini telâfi etmek maksadıyla Lise kısmına kaydoldu. Ardından Usulü’d-Din Fakültesi’ni bitirdi (1960). Ezher’de Yüksek Lisansını tamamladı. Tahsil hayatı boyunca Ezher hocalarının dışındaki âlimlerden de özel dersler aldı. Mısır’ın meşhur alimleri yanında o yıllarda Kahire’de yaşayan Şeyhü’l-Islâm Mustafa Sabri, Zahid Kevseri ve Yozgatlı İhsan efendilerden de istifade etti.

Bir taraftan Türk ve Arap talebelere özel dersler veriyor ayrıca ülkenin en itibarlı üniversitelerinden Câmiatü Ayni’ş-Şems’de hocalık yapıyordu. Günümüz Türkiye’sinde yakından tanınan tarihçi Prof. Dr. Muhammed Harb’in de hocası olmuştu.

Ahmet Muhtar Hoca bu yıllarda Mısır’daki İslâmî uyanış hareketlerini yakından takip edebilmiş az sayıdaki İslâm âlimlerindendir. Hayatım İbret Aynası adıyla birkaç kere basılmış hatıralarında anlattığı gibi Hasanü’l-Bennâ, Seyyid Kutup gibi çağdaş alimlerin konferans ve seminerlerine devam etmiştir. Ayrıca İhvanü’l-Müslimîn hareketi, Nâsır ihtilâli ve İngiliz bombardımanı sırasında, Kahire’de, olayların içinde yaşadı.

Tahsilini tamamladıktan sonra, Ezher’de hoca olarak kalması veya Arap ülkelerinden birine geniş imkânlarla tâyin olunması tekliflerini kabul etmeyerek İslâmiyet’in elli yıldır baskı altında zayıflatıldığını düşündüğü ana vatanına ve milletine hizmet etmek kararı ile 1962 yılında Türkiye’ye döndü.

Kendisini tanıdığında Mahir İz Hoca’nın “Nihayet aradığım adamı buldum. Ezher’de okuyup gelmiş, ilmî tedrisat ve dinî hizmette tam arzu ettiğim metodu takip ediyor. Kendisiyle mühim işler yapacağız. Bu gün çok bahtiyarım !..” şeklindeki, samimi bir sevinç ve heyecan içinde naklettiği cümleleri, Ahmet Muhtar Büyükçınar Hoca’nın kişiliği ve ilmî hüviyeti hakkındaki en değerli tesbitlerden biridir.

Ezher’deki tahsili sırasında Yozgat’tan evlenmiş ve üç çocuğu dünyaya gelmiş bulunan hocanın elindeki Ezher diploması o yıllarda kabul edilmediği için, diğer mezunlar gibi kendisine bir vazife verilmedi. İlk hocasına verdiği söze sadık kalarak, her isteyene ders verdiği ve okuttuğu kimselerden ömür boyu para almamayı prensip edindiği için, ailesini, dokumacılık, baklavacılık ve konfeksiyon işi yaparak geçindirmeye çalıştı.

Ayrıca isteyen talebelerine evinde, mektepte, kurslarda, camilerde ve mümkün olan her yerde ders veriyordu. İstanbul İmam Hatip Okulunda 1962-63 ders yılı dışarıdan ücretli hoca olarak derslere girmeye başladı, İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ile İlâhiyat Fakültesi talebelerine dışarıdan Arapça ve İslâmî ilimler okuttu, onlar için kurslar açtı. Bir çok talebesinin geçimlerine katkı sağlamak için sahip olduğu mesleklerin en geçerli olanlarını onlara öğretti. Kendilerini meslek ve iş sahibi yaptı.

Ahmet Muhtar BüyükçınarYalova Esenköy’de düzenlediği 1966, 67, 68 yılları yaz kamplarında pek çok talebe yetiştirdi. Bunlardan o yıllarda kendilerine Yüksek İslam Enstitüleri dışında Üniversitelerde okuma hakkı verilmeyen İmam-Hatip Okulları mezunlarının bir kısmı, Lise son sınıf derslerinin imtihanlarını ayrıca vererek ikinci diplomalarını da almışlar ve Üniversite imtihanlarını kazanarak çeşitli fakültelere devam edip mezun olmuşlardır. Doktora yaparak alanlarının önemli isimleri halinde Akademik hayatın en üst merhalelerine ulaşarak hizmet veren tanınmış isimler olmuşlardır.

Ayrıca bir çok öğrencisini alanlarında ilerletmek ve geçimlerine katkıda bulunmak için klasik eserlerin tercüme faaliyetlerine girişti. Böylece pek çok Arapça dini kaynak da Türkçe’ye aktarılmış ve kültürümüze kazandırılmış oldu. Bir gurup yakın talebesiyle birlikte “Divan ilmî Araştırmalar Müessesesini” kurdu. 5 cilt ve 2200 sahife hacmindeki HAYAT-ÜS-SAHABE isimli eser, Hadislerle Müslümanlık (Hayatü’s-sahâbe), başlığı ile tercüme edildi. (İstanbul 1973)

1977′de, uzun yılların ardından resmen vazife yapıp maaş aldığı ikinci yer olan “Diyanet İşleri Başkanlığı Haseki Eğitim Merkezi”ne tayin olundu. Burada dokuz sene Arapça, tefsir ve hadis hocalığı yaptıktan sonra yaş haddinden emekli oldu (1985).

Emekli olduktan sonra Yalova Esenköy’deki evinde, yine talebeleriyle ve yazmakta bulunduğu eserleriyle meşgul olarak, hayattaki tek gayesi olan dinine hizmet yolunda çalışmalarını sürdürdü. Pek çok baskı yapan bir çok kitap kaleme aldı. Esenköy’de Kanarya Camiinin yapımına öncülük etti.

5 Nisan 2013’ü 6 Nisan Cumartesi’ye bağlayan gece (24-25 Cemaziyelevvel 1434) saat 02’de Yalova Devlet Hastahanesi’nde Hakk’a yürüdü.

Hocamıza Allah’tan rahmet, muhterem ailesi, çocuk ve torunları ile her biri diyanet ve ilâhiyat câmiamızın mümtaz ve gayûr hizmetkârı olan talebelerine sabır ve selâmetler diliyoruz.

Prof. Dr. Mustafa Uzun

HATIRALARINDAN

Kur’an’a Âşık Oldum

Boş durmaya alışkın olmadığım için, son gurbetten gelişimin ikinci günü çalışma isteğimi bildirdim. Dayım her ne kadar “Dur hele yavrum! Sen henüz misafirsin. Birkaç gün dinlen.” dediyse de bana tezgâh kurma hususunda dayımı ikna ettim. Israrım üzerine Hatice yengemin çalıştığı tezgâhın yanına bir tezgâh da bana kurdu, çalışmaya başladım. O akşam yatsıdan sonra herkes yatmış, ben oturmuş düşünüyordum. Başımı kaldırıp anamın yadigarı, benim de çocukken okuduğum Kur’ânı Kerim’i duvarda asılı görünce yüreğim sızladı.O anda eski hatıralar hayalimde canlandı; anamın nineme vasiyetini, ninemin bu vasiyeti yerine getirerek küçük yaşta beni hocaya gönderip okutmasını, ölürken de ruhuna Kur’ân okumamı tavsiye etmesini hatırladım. Hemen kalktım, Kur’ân’ı aldım, gaz lambasının hafif ışığında okumaya başladım. Okudum, okudum, okudukça ferahladım. Vakit gece yarısını devirdi, hâlâ okuyordum. O geceden sonra Kur’ân okumaya karşı sevgim öylesine hızla arttı ki kendi kendime

“Yoksa kalbimi yakan gizli aşkım Kur’ân okuma sevdasına mı dönüştü? Keşke öyle olsun.” dedim. Biraz düşününce, yıllar önce bir mecliste,

“çoğu kez İlahi aşkın mecâzi aşkla başladığını” dinlediğimi hatırladım, yine kendime sordum:

“Acaba benimki de öyle mi oluyor; yoksa kalbimi yakan, ruhumu saran o sihirli gözler, yeni bir dünyaya açılan pencere miydi veya beni başka bir âleme çeken cazibe miydi ?”

Bunları düşünürken elimdeki zaten mukaddes olan Kur’ân gözümde daha da kutsallaştı, hafifledi, elimden yok olduğunu sandım. O sırada tamamen kendimden geçmiş, hiçbir şeyi fark edemez olmuştum. Gözümü kapatıp biraz dalınca, yüce Kur’ân’ın, elimden yükselip kalbime indiğini görür gibi oldum. Gözümü açıp kendime gelince, gerçekten Kur’ân’ın kalbime girdiğini, ruhumu tamamen sardığını hissettim. Ne var ki, âşık olduğum Kur’ân’ın asıl yüzünü göremiyor, dilini anlamıyor, bana ne dediğini bilmiyordum.İlk aşkımda da öyle olmamış mıydı? Ona da yüzünü göremeden âşık olmuş, bir kez olsun yüzünü göremeden ayrılmıştım. Belki de yüzünü görsem ondan ayrılamazdım. İyi ki görememişim Kalbimi ondan alıp Kurân’a veremezdim. O bana görünmeden gözden nihan oldu. Kapalı bir kutu idi, açılmadan hafızamın derinliklerine gömüldü gitti. Tanışamadan yabancı oldu bitti. Kur’ân ömür boyu bana kapalı ve yabancı kalmalı Beni kendine çekti, ben de onun peşini bırakmadım. Onunla oturdum, onunla kalktım, onunla gezdim, onu koynumda taşıdım, ondan asla ayrılmadım. Onu tır elimden, ne dilimden düşürdüm, ne de kalbimden çıkardım.

O da bana acıdı, yavaş yavaş yüzünden örtüyü kaldırdı, kendini göstermeye başladı. Bana dilini öğretti. Onunla tanışmaya, konuşmaya, kaynaşmaya, eşsiz güzel yüzünü görmeye ve bitmeyen, tükenmeyen derin manalarını anlamaya başladım. Bunlar kolay olmadı. Ona kalbimi; hatta tamamen kendimi verdim, her şeyimi feda ettim. Yıllar boyu uğrunda nice çileler çektim, zahmetlere, sıkıntılara dayanılmaz zorluklara, öldürücü darlıklara katlandım. O mukaddes kitap uğrunda yeniden gurbet ellere düştüm, çöllerde yüzlerce kilometre yol yürüdüm. Onun dilini daha iyi anlamak için ömrümün en güzel çağını Arabistan’da geçirdim. Bunları yapmam gerekiyordu; çünkü “Can vermeyince cânân ele girmez.” Ona ömrümü verdim, hâlâ veriyorum. Son nefesime kadar da vereceğim. Bütün bunları Kuran uğruna feda etmeye değmez mi? Kur’ân, yeryüzünde insanlara konuşan, Allah’ın dilidir. Onlara, cehennemden kurtulup cennete gidebilmeleri için neler yapacaklarını, nasıl yaşayacaklarını söyler. O, Allah’ın nurudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, gösterdiği doğru yoldan gidenleri yükseltir, huylarını güzelleştirir, cennete layık olmalarını sağlar. Onu bilen ve anlayan dünyanın en zengin insanıdır. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Bir kimse Kur’ân’ı okur ve anlar sonra da, yoksulum derse, aldanmıştır.” buyurmuştur. Allah onu benden, belli ondan ayırmasın. Amin!..

İlk geceyi izleyen günlerde, Kur’ân okuma sevgisine, Kuran sevgisi de eklendi.. Kur’ânı Kerim’i yanımdan ayırmak istemiyordum; ama büyük boy kitabıher yere götüremiyordum. O zamanlarda cebe girecek küçük boy Kur’ân bulmak zordu; fakat arayan bulur, hele insan aradığına âşık olursa…

Bütün kitapçıları dolaşarak aradığımı buldum. Manevî koruyucum olduğunu inandığım ve her yerde bana uğur getiren Kur’ân’ı yanımdan ayırmıyor, hep cebimde taşıyor ve fırsat bulduğum her yerde okuyordum. Allah’ın lütfü ile Kur’ân-ı Kerim’in sayesinde büyük bir hatamın farkına varmakta gecikmedim. Bana farz olmadığı halde, beş yaşımda başlayarak kıldığım namazı, nedense gurbet ellerde ihmal etmiştim. Bu arada beni uyaran da olmamıştı. Yine bir akşam Kur’ân okumak için abdest aldım, okumaya başlayacaktım ki çok önemli bir şeyi hatırlar gibi oldum. Hemen Kur’ân’ı kapattım, düşünmeye daldım ve kendi kendime sitem ettim.

“Kuran okumak için abdest alıyorum da, dinimizin direği olan ve Müslüman olduğumu ispatlayan namazı niçin kılmıyorum? Çocukken Müslümandım da, büyüyünce İslâm’dan uzaklaştım mı?On beş yaşımda namaz farz olduğuna ve şimdi on yedinin içinde olduğuma göre bir buçuk senelik namaz borcum birikmiştir. Aman Allah’ım! Ben neden böyle yaptım? Çok çalışkan olduğum ve her işimi vaktinde yaptığım halde, yapılması gerekenlerin en önemlisi olan namazı neden boş verdim? Bir kitapta, namaz kılmamanın küfür kadar büyük günah olduğunu okumuştum. İnsanın namaz kılmaması için ya gayri müslim ya aklı ermeyen sabî çocuk, ya deli ya loğusa veya âdet gören kadın olması gerekir. Ben bunların hangisiyim? Hiçbiri! Öyleyse neden namaz kılmıyorum?”

Farkında olmadan sesimi öylesine yükseltmiştim ki bitişik odada sesimi işiten dayım “Yavrum Muhtar! Gecenin bu saatinde kiminle konuşuyorsun?” demesin mi?

Utancımdan sesimi çıkarmadan gaz lambasını kararttım, yatağımda uzandım. Benden ses gelmeyince, dayımın sesine uyanan yengem “Kele herif, (Antep kadınları, “Ayol” yerine “Kete” diye hitap ederler: Kele herif, kele bacım gibi.) çocuk uyuyor, kiminle konuşacak. Herhalde rüya görüyor, rüyasında konuşmuştur.” dedi. Etraflıca düşündüm, bir daha bırakmamak üzere namazıma başladım, bana yardımcı olması için de Allah’a dua ettim, yattım.

Abdest

Sabahleyin uykudan uyandığımda gönlüm, kaynağını bilemediğim bir neşe ile dolmuş, sevincimden uçacak gibiydim. İnsanı kötülüklerden ve yaramaz davranışlardan uzaklaştıran, ruhları yüceltip Allah’a yaklaştıran, kalplere ferahlık verip gönülleri şâd eden namazın hülyasıyla ve sevinçle o gün saatlerin nasıl geçtiğini anlamadım. Öğle ezanı okunurken abdest almak için avluya çıktım; ama yapamadım, “Neden?” derseniz anlatayım. Abdest almak için kollarımı sıvadım, başımı kaldırınca karşı ki odanın penceresinden, bizimle birlikte oturan ev sahibinin kızının bana baktığını gördüm. O anda hem kızdan, hem de kızlarına kasıtlı bakıyorum sanır diye anasından öyle utandım ki ibriği almamla odaya koşmam bir oldu. Küçük yaşımdan beri kızların ve kadınların yüzüne bakmaya utanır, hem de günahından korkardım. Bu yüzden evde abdest alamadım, hemen gittim, caminin altmış merdivenle inilen kastelinden abdest alıp eve geldim, namazımı kıldım. O günden sonra gündüzleri abdest almak için camiye gidiyordum. Bu hal bende kötü bir alışkanlık mı, yoksa hastalık mı oldu bilemiyorum! Buna ikinci bir hastalık daha eklendi. Camide abdest alıyordum; ama “Bugüne kadar neredeydin? Neden namaz kılmıyordun?” diyecekler diye cemaatten utanıyordum; yani evdekilerden utanarak abdesti camide alıyordum, cemaatten utanarak namazı evde kılıyordum. Gerçi o         zamanlar ağırbaşlı, terbiyeli gençlerin kızlardan ve genç kadınlardan utanması yaygın bir âdetti. Birçok güzel âdetler gibi; ama benimkisi aşırıydı. Bu gelenek de ne yazık ki, tarihin sahifelerine gömüldü.

Bugünkü evleri göz önüne alarak “Neden abdesti banyoda almıyordun?” demeyin. O zamanlar şehirlerde fakir ve orta halli ailelerde, evlerde banyo olmazdı.  Evler, çiçekleriyle ve birkaç ağacıyla küçük bir avlu içinde olurdu. Avlunun bir köşesinde “ocaklık” tabir ettiğimiz mutfak olur, çamaşır kış aylarında ocaklıkta, yazları avluda yıkanırdı. Mutfakta yıkanmak âdet değildi. Yıkanmak için, her semtte bulunan hamam veya gusülhanelere gidilirdi. Ayrıca, birçok camide tuvaletlerin yanında bir iki tane yıkanmak için, o zaman “çimecek” tabir ettiğimiz gusülhane olur, isteyenler orada yıkanır, gusül ederlerdi. Evlerde abdest yaz aylarında avluda alınır, kış aylarında oda kapısının arkasında “eşiklik” denilen, zemininden bir karış kadar alçak ve mermer döşeli bir metre kare kadar yerde alınırdı. Gerekirse eşiklikte yıkandırdı da. Hatice yengem eşiklikte abdest aldığı halde, ben nasılsa abdest almak için camiye gidiyordum. Bereket versin bu hal bir aydan fazla sürmedi.

Sh: 166-169

**

Hapiste Daha Serbestim

Hapishaneye girdikten birkaç gün sonra önemli kitaplarımı getirterek çalışmaya başladım. Okuduklarımdan yanımdakilere anlatırken okumak isteyenleri de okutuyordum. Önceleri yalnız başıma namaz kılarken bir aya kadar kalabalık bir cemaatle namaz kılmaya başladık. Çalışmalarım düzene girip çevrem genişledikçe, dışarıyı unutuyor, oraya ısınıyordum. Isındıkça da oradakilere daha çok yararlı oluyordum.

Mahkemeye gideceğim gün benimle birlikte birkaç kişi daha gidecekti. Onların ellerine kelepçe vurulurken, başgardiyan jandarmalara, beni kelepçesiz serbest götürmelerini söyledi; fakat razı olmadım. Ben de onlar gibi tutukluyken, bana ayrıcalık tanıyıp özel muamele yapmalarına gönlüm razı olmadı. “Madem ki onlarla bir arada kalıyorum, mahkemeye de onlar gibi ellerim kelepçeli gidip gelmeliyim. Hem de böyle olması benim için din uğrunda ve ilim yolunda unutulmaz bir hatıra olacaktır.”dedim.

Mahkemede verdiğim ifade, öncekilerinin benzeriydi. Hâkimin “Hapisten çıkınca ne yapacaksın?”sorusuna “Yine aynı şeyi yapacağım. Okuyacağım ve okutacağım. Hatta daha çok talebe okutacağım.” deyince “O halde hapisten çıkamazsın.” dedi. Ben de “Zaten ben çıkmak istemiyorum. Dışarıda gizli gizli okutuyordum, içerde daha serbest okuyor ve okutuyorum. Üstelik namaz kılanların da sayısını çoğaltıyor, onlara imamlık yapıyorum. Bana, hapistekilerin, dışarıda kilerden daha çok ihtiyacı var.” diye karşılık verdim.

İki hafta sonra Ahmet Ağa ile birlikte, beni ziyarete gelenlerin ziyaretine gittik, onlarla hoş sohbetler ettik. Hapishanedekilerle tanışıp dertlerini dinledikçe hayretim artıyor, insanlara acıma duygularım gelişiyor, onları ve benzerlerini bataklığa ve tehlikelere düşüren hallerden kurtulmalarına yardımcı olabilmek için çok çalışıp, daha iyi yetişmem gerektiği hususundaki kanaatim kesinleşiyor, ilme karşı azmim ve hevesim artıyordu.

Hapishanelerde çürüyen zavallıların kimi cehaletin, kimi aşırı kıskançlığın, kimi de bir bardak içkinin mağduru. Kimi öfkesine yenilmiş, kimi kötü arkadaşına kanmış, kiminin beyni yıkanmış, kimileri de benim gibi iftiraya uğramıştı.

Hapishane Hayatı

Hapishanedekilerin ilginç bir yönü de hepsi dertli olduğu halde, sakin, sanki hiçbir derdi yokmuş gibi davranmalarıydı. Belki de dertlerini unutmak için öyle görünmeye çalışıyorlardı ya da ben onları öyle görüyordum. Ne olursa olsun, yaşadıkları ruh hallerine bakarak, davranışları takdire şayandı. En azından birbirlerini rahatsız etmiyorlardı. Birkaç kişilik bir ailede bile zaman zaman huzuru bozan, yuvalarını yıkan üzücü olaylar olur. Hapishanede ise, binden fazla insan bir çatı altında yaşıyorlardı. Üstelik dışarıdayken bunların kimi kurt, kimisi kuzu idi. Demek ki burada kurtla kuzu bir arada yaşıyordu. Sanki orada Hz. Ömer’in adaleti hüküm sürüyordu. Dışarıda olsalar, ikisi bir arada asla geçinemeyecek, öfkeli, kavgacı ve kabına sığmayan yüzlerce insan, burada anlaşarak, sevişerek ve birbirlerine saygı ve şefkat göstererek bir çatı altında aylarca ve yıllarca yaşıyordu. Bu ahenk ve düzen nasıl sağlanıyor bilemiyordum, hâlâ da hayret ediyorum. Belki bu hal de, kimsenin bilemediği hapishanenin bir sırrıdır. Bilmem şimdi de öyle mi; yoksa o güzelim ahenk maziye mi karıştı?

Ne olursa olsun Allah, düşmanımı da bile hapishaneye düşürmesin. Oradakiler ne kadar rahat olurlarsa olsunlar, ne kadar mutlu görünürlerse görünsünler, gerçekte mutsuzdurlar; çünkü mutluluğun temeli hür yaşamaktır. Kişinin kutsal varlıklarından biri de hürriyettir. Hürriyeti elden giderse yaşamanın ne anlamı kalır? Bir gün hür yaşamak, bin yıl esaret altında yaşamaktan evladır. Bu yüzden hiç kimse kendi rızasıyla ne mahkûmiyet altına, ne de esaret altına girer. Elinde olmadan o vartaya düşünce de insan, kaderine razı olup Allah’tan güç alarak,  huzur ve sükûnet içinde yaşamaya çalışmalıdır. Kadere küsüp üzüntüye kapılıp hastalanmamalı veya intihara kalkışıp canına kıymamalıdır; yoksa hem dünyasını hem de ahiretini yıkar.

Allah’ın yardımı ve büyüklerimizin duasıyla beş buçuk ay kadar süren hapishane hayatım oldukça huzurlu geçti. O hayat beni ne üzüyor, ne de sıkıyordu, çünkü oraya suç işleyerek ve kötülük yaparak değil, mukaddes bir gaye uğruna girmiştim. Çevremdekilere öyle ısınmış, onlarla öyle kaynaşmıştım ki her mahkemeye gidişimde hapishane arkadaşlarım; “Allah’ım! Hocaefendimizi burada hemen çıkarma da, bizimle biraz daha kalsın, ondan biraz daha istifade edelim,”diyorlardı. Şaka yoluyla da olsa bu garip duaları beni sevdiklerini gösteriyor, İmi da beni mutlu ediyordu. Nitekim, gülümseyerek girdiğim hapishaneden son mahkememde beraat edip çıkarken, arkadaşlarım da, ben de ağlayarak çıktını Hem de ibret alınacak unutulmaz hatıralarla. Sh: 254-256

Kaynak: Ahmet Muhtar Büyükçınar, Hayatım ibret Aynası, : Bilge Yayıncılık Eğitim Hizmetleri,  Aralık 2002, İstanbul

SERİ KATİLLERİN İÇ DÜNYASI / Alan Bentham


TANRI AŞKINA
DAHA FAZLA ÖLDÜRMEDEN
YAKALAYIN BENİ
KENDİMİ ARTIK KONTROL EDEMİYORUM.
Yaptığı hatalardan dolayı bir insanı kınamak ve onun insani değerlerini aşağılamak, onun hata yapmasını engellemez. Aksine, biri hatalarından dolayı ne kadar kınanırsa, iç dünyası onu o kadar yaptığı hataları tekrarlamaya iter.
Suçlunun iç dünyasının: Madem ben bu suçu işledim, gelecekte bu suçu işlemekten nasıl kendimi alıkoyabilirim ve daha iyi nasıl davranabilirim?” diye sorması gerekirken, ama bunun yerine suçlanan bireyin aklındaki gerçek soru: “Madem ben bu suçu işledim, nasıl olur da bunu telâfi edip, kendimi günahkâr diye nitelendirilmekten kurtarabilirim?” şeklindedir.
Bu soru, normal sayılan ama duygusal bakımdan rahatsız olan bir bireyin aklından geçirdiği ilk sorudur. Gerçekten ruhsal bozukluğu olan kişilerde ise durum daha vahimdir. İnsanların kısmen veya tamamen akıl hastası olmasının nedeni: Küçük yaşta aileleri veya çevrelerindeki insanlar tarafından ciddi şekilde suçlanmalarıdır.

DİZİ HALİNDE CİNAYET

Giovanni Scognamillo bu konuda şu açıklamalarda bulunuyor. Seri Katil denilince aklımıza ilk gelen galiba gerçek olaylar değil de sinemanın kurgusal örnekleridir ister var olanlara dayansınlar (Cehennem, From Hell, ister kimi gerçeklerden hareket ederek kurgusal caniler yaratsınlar (Yedi, Seven, Kuzuların Sessizliği, The Silence of the Lambs). Seri katil böylece hem çağdaş dünyadaki kaosun yeni bir simgesi hem de, bir yansıma olarak, beyaz perdedeki yeni ve çarpıcı bir lanetli anti kahraman imajı. Özellikle Amerikan toplumunun son yirmi yıl içinde yaşamakta olduklarının kriminolojik bir imgesi.

“Seri Katil” (Serial Killer) kriminoloji sözlüğüne 1890’de Hazlewood ve Douglas İkilisinin çalışmaları ile yerleşiyor, on yıl sonra ise Money ile Latince karşılığını kazanıyor “Erotophonophiliac” (Fallik cinayet, cinsel haz için cinayet) olarak.

Amerika Birleşik Devletlerinde 30 yıl içinde 357 seri katilin 3.169 kişiyi katlettiklerini ve son 10 yıl içinde İngiltere’de 58 katilin 196 cinayet işlediklerini düşünürsek olayın düşündürücü ve tehlikeli boyutlara vardığını görmüş oluruz.

Bir insan neden günün birinde cinayet işlemeye koyulur ve durdurulmadığı takdirde devam eder?

Seri cinayetler işleyen sapık ve psikopat katil bunlardan nasıl bir haz duyar, neden bir haz duyar ve cinayetler olmaksızın cinselliğini yaşayamaz. Ya da onların sayesinde, onların aracılığı ile yaşayabilir?

Alan Bentham, hazırladığı “SERİ KATİLLERİN İÇ DÜNYASI” eserinde cinsel cinayetlere ve cinsel katillere eğilerek bu ve bu gibi soruların cevaplarını ararken, verdiği örnekleri cerayen ettikleri dönemlerin özelliklerine bağlıyor. Yakından bakıldığında çoğu kez ruhsal ve beyinsel dengesizliği yüzünden cinayete itilen kişinin çarpıklığı ve sefaleti içinde yaşadığı ortamın, içinde yetiştiği ailenin çarpıklığının ve sefaletinin bir sonucu oluyor. Toplumsal kaos, potansiyel kaos kendi uç örneklerini yaratıyor, şiddete dayalı bir toplum bu şiddeti temsil edenlere yol açıyor. Özgür diye bilinen toplumlarda tırmanan kişisel şiddet Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl ortalama 3.500 ile 5.000 kişi, resmi istatistiklere göre seri katillerin kurbanı oluyor derinlere işlenmiş bir rahatsızlığın, varolan fakat pek yüze çıkmayan ama patladığında feci patlayan bir dengesizliğin klinik göstergesinden başka ne olabilir ki?

Seri katil, bağlantısız şekilde cinayet işleyen katil, (cinsel bir haza, bir boşalmaya varmak, varabilmek İçin tecavüz öncesi ya da sonrası kurbanını öldüren, sık sık mekan değiştiren, coğrafi bir sürekliliğe bağlı olmayan, yaptıklarını bir ‘güçlü olma’ psikozuna bağlayan, kendi motivasyonunu haklı çıkartan katil bir birey olarak toplumun değişik imgesinden başka bir şey değildir.

Şiddet şiddeti doğurur, bastırılmış ya da gerçekleştirilmeyen, eylem olamayan her duygu cehennemlik olur.

‘Seri Katillerin İç Dünyası’ kriminoloji ile ilgilenenler kadar, toplumları korumadaki daha etkin tedbirler isteyenlere de, polisiye olaylara merak saranlara da toplu ve ayrıntılı bir malzeme getirip psikolojinin kimi karanlıklarını, kesin nedenlerine inerek, aydınlatacaktır.

**

Dr. Albert Ellis, ise Alan Bentham’ın ‘Seri Katillerin İç Dünyası’ kitabı ve konu hakkında şu gerçekleri dile getiriyor.

Bentham: “Bu insanlar neden diğer insanlardan farklıdır? Neden cinayet işlerler? Bu sorulara cevap vermek için ciltler dolusu ansiklopedi yazmak gerekir. Ama ben burada sadece onların yaşantılarına ve psikolojilerine kısaca değineceğim.

“Fred Thompson, Gilles de Rais, Fritz Haarman ve burada ismi geçen diğer katiller gibi insanlar, dünyaya nadir gelirler. Doktor Albert Abarbanel ile birlikte yazdığımız Cinsel Davranışlar Ansiklopedisinde de belirttiğim gibi Amerika’da her yıl 40.000 kişi cinsel suçtan tutuklanıyor ama bunlardan sadece birkaçı, bu kitapta belirtilenler gibi şiddete başvuruyor.

“New Jersey Tedavi Merkezi’nde psikiyatristken, iki buçuk sene, yüzlerce suçluyu inceleme fırsatım oldu. Gözlemlerime göre, bu suçlulardan sadece birkaçı suç işlerken şiddete başvurmuş hatta tecavüzcüler bile isteklerini yerine getirtmek için fiziksel güç yerine tehditi seçmiş.

“Sanılanın aksine, sapıkların büyük bir kısmı aşırı agresif ve tehlikeli bireyler değillerdir. Profesör Paul Tappen ünlü kitabında, Her Zamanki Suçlular (New Jersey, Her Zamanki Cinsel Suçlular Komisyonu, 1949) cinsel suçtan tutuklananların şeytandan ziyade normal hayattan sapmalar gösteren bireyler olduğunu belirtmiştir. Doktor Ralph Brancale ve Ben, tedavi merkezindeki üçyüz suçluyu inceleyerek, Profesör Tappan’ın tespitini doğruladık. (Ellis ve Brancale, Cinsel Suçluların Psikolojisi, Charles C Thomas 1956).

İkinci önemli nokta ise; yakalanan sadist suçluların neredeyse hepsinin ruh sağlığının bozuk olmasıdır. Bu kitapta adı geçen, William George Heirens gibi suçlular ruh hastası olmalarına rağmen, yakalandıklarında aklı yerinde sayılıp işledikleri suçlardan tamamen sorumlu tutulmuşlardır. Yirminci yüzyılın başlarında İngiliz ve Amerikan kanunları bu suçluların olay sırasında bilinçli davrandıklarını ve bu yüzden yasal olarak onların tamamen suçlu sayılabileceğini iddia ediyordu. İlerleyen tıp bu iddiayı çürütmüş yeni yasalarda bu değişikliği kabul etmişti.

Akla bir soru takılıyor: Cinsel suçlular işledikleri suçlardan dolayı kınanıp cezalandırılmalı mı?

Olaya psikolojik noktadan bakarsak; hayır.

Bu cevap suçluların ahlâksız ve hatalı olmadıkları anlamına gelmez. Aksine öyledirler. Bir insan şu şartlar altında suçlu ve hatalı sayılır:

A)          Güç ve baskı uygulandığında
B)          Yetişkin olup da bir çocuktan faydalandığında
C)           Toplum tarafından kınanılacak suçlar işlediğinde.

Toplum eşcinselliği de kınar. Eşcinsellik de bir tür cinsel sapmadır. Ancak bu tür davranışlar bazı ülkelerde suç sayılırken bazılarında sayılmaz.

Şu da bir gerçektir ki, bu kitapta anlatılan suçlar kesinlikle ahlâk dışıdır; çünkü bu suçlarda şiddet ve baskı kullanılmıştır.

Seks cinayeti işlemenin gerçekçi yönü sorgulanamaz bile. Peki, bu suçtan dolayı suçluyu aşağılık ve değersiz olmakla nitelendirebiliriz miyiz? Bu soruya verilebilecek en ahlâkî ve mantıklı cevap yine hayırdır. İnsanoğlu hata yapmaya eğilimlidir; çünkü O, ne doğaüstü bir varlık ne de bir melektir. Hata yapmak kaderinde vardır. Tüm hayatı boyunca sayısız hataya düşer ve ahlâk dışı davranışta bulunabilir.

Yaptığı hatalardan dolayı bir insanı kınamak ve onun insani değerlerini aşağılamak, onun hata yapmasını engellemez. Aksine, biri hatalarından dolayı ne kadar kınanırsa, iç dünyası onu o kadar yaptığı hataları tekrarlamaya iter. Suçlunun iç dünyasının:

“Madem ben bu suçu işledim, gelecekte bu suçu işlemekten nasıl kendimi alıkoyabilirim ve daha iyi nasıl davranabilirim?”diye sorması gerekirken, bunun yerine suçlanan bireyin aklındaki gerçek:

“Madem ben bu suçu işledim, nasıl olur da bunu telafi edip, kendimi günahkâr diye nitelendirilmekten kurtarabilirim?”şeklindedir.

Bu soru, normal sayılan ama duygusal bakımdan rahatsız olan bir bireyin aklından geçirdiği ilk sorudur. Gerçekten ruhsal bozukluğu olan kişilerde ise durum daha vahimdir. İnsanların kısmen veya tamamen akıl hastası olmasının nedeni: Küçük yaşta aileleri veyahut çevrelerindeki insanlar tarafından ciddi şekilde suçlanmalarıdır. Sonuç olarak da, bu bireyler suçlanmayı benliklerinin bilinç ve bilinç dışı parçası haline getirirler. Bunu psikopatlar, özellikle de dünya tarihinde önemli rol oynayan siyasal psikopatlar, Adolf Hitler ve Adolf Eichmannda rahatlıkla görebiliriz. Gençliklerinde acımasızca suçlanmaları, bu şahsiyetlerin kendilerini işe yaramaz ve yetersiz hissetmelerine yol açmıştır. Bu olumsuz düşünceleri kabul etmeleri, kendi değerlerini koruma ve suçu başkasında aramaya dönüşmüştür. Bu yüzden kendi değersizliklerini kabul etmek yerine, kendilerinden daha değersiz insan arayışına girmişlerdir.

Mitler, Yahudiler’in ve Aryan soyundan gelmeyeninin kendinden aşağı olduğunu söylemektedir.Suçluların büyük bir kısmı ise dürüst vatandaşların ve polis birliklerinin eziyet edici oldukları inancını paylaşmaktadır. Bireyin kendine karşı duyduğu nefret, yakın çevresi dışındaki insanları, değersiz olarak algılamasına yol açar. Nefret içerisindeki bu birey, kendi değersizliğini başkalarına yansıtmakta ustalaşır ve duygusal bakımdan ciddi şekilde hasar görür.

Eğer durum daha da vahimse, bu psikopat birey diğer insanlara duyduğu nefret yüzünden, her türlü sadist ve anti sosyal sayılan suçu işler ki bu suçlar onun daha da şiddetli kınanmasına yol açar. Hiç kimse normal ve masum hareketlerinden dolayı kınanan bireyi hatırlamaz, ta ki o bir gaz istasyonunu soyana ya da çetesindeki birini arkadan bıçaklayana dek… Onun daha önceden masum olduğuna ya da şu anda bile masum olabileceğine kimse inanmaz. Ona değersizliğinden dolayı şiddetli bir ceza verilmelidir. Gittikçe daha fazla suçlanır ve o kendini daha fazla suçlu ve depresif hissettikten sonra ise önüne iki seçenek konur; ya bir akıl hastanesine gidecektir ya da kızgınlığını diğer insanlardan çıkardığı için hapishaneye düşecektir.

Bu yüzden birey aşırı derecede büyük ve korkunç bir suç işlese dahi, onun şiddetle kınanmasına ve cezalandırılmasına karşıyım. Suçlu yaptığı anti sosyal hareketlerden sorumlu olabilir ama biyo çevresinden onu sorumlu tutamayız. Ahlâk dışı bir harekette bulunmuş bireyi kınamak veya cezalandırmak onun ileride ahlâklı davranmasına yol açmaz. (Tabi bazı istisnalar haricinde…) Aksine, bireyi daha da fazla suç dünyasına iter. Fred Thompson, William Qeorge Heirens ve diğer seri katiller, asıl büyük suçlarını işlemeden önce toplum tarafından kınanmışlardı.Suçlamaların çoğunu kabul etmeleri ve yaptıklarından dolayı kendilerini suçlu hissetmeleri, onları gelecekteki suçlarından alıkoymamıştı, aksine onların daha da anti-sosyal davranmasına neden olmuştu.

Cezalandırmak bir çözüm yolu olmadığına göre, suçlulara ne yapılmalı?
Tabiki de onların ellerini kollarını sallayarak, toplum içinde dolaşmalarına izin verilemez.
Cezalandırılmamaları gelecekteki suçluları cesaretlendiren bir faktör olmaz mı?

Bu son soruya cevap; hayırdır, büyük bir ihtimalle hayır. Suçluları cezalandırmak nadiren diğer bireyleri, eşit derecede bir suçu işlemekten alıkoyar. Suçluları işleyen birçok kitap, klasik bir olayı örnek verir: On sekizinci yüzyıl Londra’sında yankesiciler, toplum önünde idam edilirlerdi. Amaç diğer yankesicileri vazgeçirmekti; ama sonradan, idamı seyretmek için toplanan kalabalığın diğer yankesiciler tarafından soyulduğu ortaya çıktı. İdam, onları suç işlemekten vazgeçirmemişti. Başka bir deyişle; ağır cezaların caydırıcı bir özelliği yoktu, (böylesine ağır bir ceza onları korkutmamıştı).

Birkaç paragraf önce bahsedilen savın, cinsel suçluların cezalandırılması gerektiği doğruluğunu, bu açıklama bile çürütmeye yeter. Cinsel suçlular, ciddi derecede duygusal bozukluğu olan kişilerdir. Kasıtlı olarak suç işlediklerini düşünmek saçmalık olur. Onları, işledikleri suçtan yargılamaksa daha büyük bir saçmalık olur. Albert Fish ve Robert Irwin gibi katiller, yakalandıklarında başlarına ne geleceğinin farkındaydılar ama bu onları suç işlemekten alıkoymadı; bilakis onları daha büyük riksler almaya teşvik etti. Fritz Haarman ve Carlton Masongibi katiller ise normalin altında zekaya sahip, duygusal bozukluğu olan kişilerdi. Kendilerinden önceki suçluların, benzer suçlar işledikleri için cezalandırıldıklarını biliyorlardı ama onlar yine de suç işlemeye devam ettiler.

Öyleyse cinsel katillere ne yapılmalı?

En mantıklı çözüm onları toplumdan uzak, özel bir yerde, koruma altında tutmak. Böylece onların, diğer insanlara zarar vermesi önlenir ve kendini toplum koruyucusu ilan etmiş kişilerden de bu zavallı, deli katiller korunmuş olur.

Yakalanıp hapsedilen bir cinsel suçlu daha sonra serbest bırakılabilir mi?

İlk başta, insanın içinden hayır, asla böyle bir şey olamaz demek geliyor: Çünkü Gilles de Rais ya da Albert Fish gibi birinin tamamen iyileştirilip topluma geri gönderilmesi düşünülemez bile. Ama hemen hayır cevabını verirsek yirminci yüzyılın en ünlü cinsel katillerinden Mathan F. Leopold’u gözardı etmiş oluruz. Mathan F. Leopold hapisten çıktıktan sonra toplumun yararına olan birçok faaliyete imza atmıştı.

Peki, bu yoldan çıkmış insanlar tedavi edilebilirler mi?

Birçok insan için cevap yine hayırdır. Son yirmi yıldır eşcinsellere, teşhircilere, tecavüzcülere, sadistlere, travestilere, mazoşistlere ve fetişlere yoğun bir psikoterapi uyguluyorum. Aslında hiçbiri, cinayet işlemedi ama birçoğu o noktaya kadar geldi. Eğer hata yapmasalardı niyetlerini gerçekleştirebilirlerdi. Birçoğu şimdi ya hapishanede ya da benim gibi psikiyatrların kontrolü altında.

Tedavinin her zaman iyi sonuç verdiğini söyleyemem:Çünkü hastalarımın birçoğu birlikte çalışmayı reddeden zor hastalardır. Ama genelde tedavi etkili olur. Hayatlarını homoseksüel ve lezbiyen olarak geçiren erkeklerin ve bayanların hayatı boyunca eşcinsel heteroseksüel eğilimler gösterdiğini hatta bazen tamamen heteroseksüel olduklarını gördüm. Birlikte çalıştığım sadist bireylerin tamamen zararsız bireyler haline gelip, karşı cinsle önceki bozuk ilişkilerine rağmen, mutlu evlilikler yaptıklarını gözlemledim. Bazı nesnelere ve yöntemlere saplanıp kalmış fetişistlerin birkaç aylık bir psikoterapiden sonra fetişistliklerinden kurtulup, cinsel hayatlarını düzene soktuklarına tanık oldum.

Ciddi cinsel problemleri olanların yüzeysel bir tedavi görmesi ya da kendi hallerine bırakılması tehlikeli olur. Daha önceki kitaplarımda da belirttiğim gibi (Albert Ellis, Aşkın Sanatı ve Kimyası, Lyle Stuart Yayımevi 1960; Albert Ellis ve Robert A. Harper, Yaratıcı Evlilik, Lyle Stuart Yayınevi; 1961; Albert Ellis ve Robert A. Harper, Doğru Yaşam Rehberi, Prentice Hail Yayınevi 1961)bireylerin cinsel yaşamlarındaki sorunları, onların psikolojileri ve sinirleriyle bire bir ilişkilidir. Eğer birey, cinsel sapkınlığı ve suçu olan eğiliminden dolayı tedavi görecekse, ona aynı zamanda yetersizliğini, güvensizliğini ve düşmanca tavırlarını ortadan kaldıracak bir tedavi de uygulanmalı. Bir enstitüde ya da dışında, ki benim tercihim, uygulanacak böyle bir tedavi, bireyin hem cinsel hayatını hem de gündelik hayatını düzene sokmasına yardımcı olur. Böylelikle birey, suça olan eğiliminin ve sapkınlığının üstesinden gelir.

Cinsel Suçlular iki gruba ayrılırlar.

Birinci gruptakiler bu kitapta adı geçen katiller gibi psikopat kimselerdir. Sayıları oldukça azdır ve tedavileri etkin sonuç sağlamaz. İkinci gruptakiler ise sapıklar kadar ağır suç işlemeyen kimselerdir. Sayıları birinci gruptan oldukça fazladır. Erken yaşta tedavi altına alınıp yoğun bir psikoterapiden geçerlerse hayatlarını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilirler.

Cinsel suçluları engellemek için ne yapmalıyız?

Çocuklarımızın, özellikle de kızlarımızın gözünü korkutup yabancılardan soğutmakla, onları suçlulardan uzak tutmayı başarabilir miyiz?

Hayır. Onları korkutmadan, sakin bir şekilde bilmediği yerlere yabancılarla gitmemesi gerektiğini söylemek daha uygun olur. Çocuklara, cinsel yönden saldırıya uğrayabileceklerini, küçük bir tehlikeden bile şiddetlice zarar göreceklerini belirtmek onlara yarardan daha çok zarar verir. Bizim bu gereksiz öğütlerimiz onlarda endişeye, onların endişeleri de cinsel ve gündelik hayatlarında sorunlara yol açabilir. Bir kızı, cinsel saldırıdan korkutarak yetiştirmenin altında nasıl bir iyi niyet yatabilir ki? Kız büyüyünce psikolojik olarak güçlü ve sağlıklı olmak yerine gereksiz endişeler içinde kalmış bir frijit olmaz mı? Bir oğlanı, kendisinden yaşlı kadınların cinsel tacizinden korkutmak ise onu eşcinselliğe yönlendirmez mi?

[Frijit, cinsel anlamda soğukluk yaşama hastalığıdır. Psikolojik bir travma sonrası (örneğin tecavüz) kronik olarak ilerler ve egonun kendini savunma biçimi olarak adlandırılır.]

Cinsel suçları engellemenin en etkili yolu; ruhsal bozukluğu olan çocukları, geç olmadan tedavi ettirmektir. Çocuklarımızın kendilerini suçlamalarına engel olup onları gereksiz endişelerden uzak tutarsak, bu tür problemlerden de kaçınmış oluruz. Buna rağmen, yine de çocuklarda duygusal bozukluk görülürse onları olduğu gibi kabul etmeli ve sorunlarını sakince çözmeye çalışmalıyız. İhtiyaç duyulursa onları yoğun bir psikoterapiden geçirmeliyiz. Ancak bu şekilde cinsel suçların kökünü kazıyabiliriz.

Bu yöntemle, nadiren ortaya çıkan cinsel katilleri yok edemezsek bile, ikinci gruptaki, cinsel suça eğilimi olan insanların sayısını azaltabiliriz.

*********

DAHA FAZLA ÖLDÜRMEDEN YAKALAYIN BENİ

1945’de ‘Çılgın Köpek’ diye adlandırılan bir katil Chicago sokaklarında terör estirdi. Kurbanlarını, kadınların arasından rastgele seçiyordu. Belli bir nedeni ve stili yoktu. Pencereden bir kurşun, ani saldırı, keskin bir bıçak… Katilin kendisi bile bir sonraki hareketini bilmiyordu.

Terör, 3 Haziran’da, 43 yaşında çekici, dul bir kadının çıplak cesedinin yatağında bulunmasıyla başladı. Kurbanın adı Josephine Ross’du. Katil, kurbanının boynunu kırmızı bir etek ve külotlu çorapla bağlamıştı. Kurbanın boynundakileri çözen polis, yüz ve boyun çevresinde çeşitli bıçak izleriyle karşılaştı. Katil kadının boğazını kesmiş ve onu ölüme terketmişti. Yan odada, kanapenin altında ağlayan küçük bir bulldog köpeği vardı.

Kadının yatağı kanlar içinde kalmasına rağmen, ne başında ne de vücudunda kan lekesi vardı. Gizem kadının pijamalarının ve iki kanlı havlunun küvette bulunmasıyla çözüldü. Katil, evi terkmeden önce kurbanının bedenini büyük bir titizlikle temizlemişti.

Uzmanlar bayan Ross’un ölüm saatini 10.30 olarak belirlediler. Katilin kurbanıyla cinsel ilişkiye girdiğine dair hiçbir iz yoktu. Eve öğle yemeği için gelen kızı, annesinin çantasından 12 dolar ve daha dün verdiği üç otobüs biletinin çalındığını belirtti. Ayrıca annesinin iki altın yüzüğü ve kürkü de kayıptı.

Dört ay sonra, 1 Ekim akşamı 19 yaşındaki Veronica Hudzinski Kuzey Winthrop Meydanındaki evinin canımda bir tıkırtı duydu. Perdeyi kaldırır kaldırmaz, omuzunda keskin bir acı hissetti. Saldırgan Hudzinski’ye ateş etmişti. Kurşunlardan biri, karavanaydı ama diğeri ne olduğunu anlayamayan kadının omuzuna isabet etmişti.

Dört gün sonra ‘Çılgın Köpek’ başka birine saldırdı. Su seferki kurbanı Kadın Askerler Birliği’nde teğmen olan Evelyn Pekerson idi. Peterson Chicago Üniverpitesi’nin yakınlarındaki bir pansiyonda tek başına yaşıyordu. Kapıda bir ses duyan, Peterson yatağından kalkıp, kapıya doğru ilerlemişti. “Birden arkamda bir ses işittim, ama ben arkamı dönene kadar saldırgan elindeki ağır metali çoktan kafama indirmişti. Sonra bir şey hatırlamıyorum. Bayılmış olmalıyım. Lanet herif, ben bayıldıktan sonra da bana vurmuş. Vurduğu yetmiyormuş gibi 150 dolarımı da çalmış. Ama yine de şanslıyım. Çünkü o caninin neler yaptığını duydum.”

Saldırgan çok dikkatsiz davranıyordu. Peterson’un evinin her tarafında parmak izi vardı.

5 Kasım günü Bayan Marion Caldvvell, Sherwin Meydam’ndaki evinde, dışardan gelen bir kurşunla yaralandı. Saldırgan karşı caddedeki bir evin çatısından ateş etmişti. 5 gün sonra, 10 Kasım’da başka bir şok edici haber duyuldu.

Pinecrest Oteli’nde çalışan temizlikçi kadın 6. katın son odasına temizlik yapmak için girdi. Radyo son sesine kadar açılmıştı. Kanepenin üstünde kanlı bir yastık duruyordu. Oda bir savaş meydanına dönmüştü. Kan izleri banyoya kadar gidiyordu. Ne olup bittiğini anlamak için banyoya giren temizlikçi kadın, küvetin kenarında cansız yatan bedeni görünce çığlık atmaya başladı. Kısa bir süre içinde, çevredeki herkes kadının başına toplanmıştı.

Öldürülen kadının ismi Frances Brovvn’du. 30 yaşında gayet çekici bir kadındı. Büyük bir şirkette sekreter olarak çalışmaktaydı.

Vücudu küvetin kenarında, başı ise suya sokulmuş bir vaziyette bulundu. Pijamanın üstü kadının boğazına dolanmıştı, altı ise kana bulanmış kanapenin üstündeydi. Pijamayı çözen polis, kadının boğazındaki derin bıçak izini gördü. Bıçak boğazın bir kenarından girmiş diğerinden çıkmıştı. Anlaşılan katil sinirlenmiş ve son darbeyi olanca gücüyle indirmişti. Kadının sağ avucundaki bıçak izide kadının katille boğuştuğunu ve bıçağı eliyle durdurmak istediğini gösteriyordu. Ayrıca kafasında ve sağ kolunda kurşun delikleri vardı.

Banyo ıslak ve kanlı havlularla doluydu. Katil bir önceki kurbanı Bayan Ross gibi bu kurbanını da temizlemişti. Ama bu sefer, bir önceki cinayetinden farklı olarak, parmak izi bırakmamaya özen göstermişti. Buna rağmen oturma odasının kapısında silik, kanlı bir parmak izi vardı.

Ama, asıl herkesi şaşırtan duvara kırmızı rujla yazılmış olan yazı oldu. Harflerde belli bir düzen yoktu: Büyük harfler ve küçük harfler iç içe girmişti. Harfler 3 ile 6 cm arasında değişiyordu.

TANRI AŞKINA
DAHA FAZLA ÖLDÜRMEDEN
YAKALAYIN BENİ
KENDİMİ ARTIK KONTROL EDEMİYORUM.

Bu ümitsiz bir yalvarıştı. İşkence çeken bir ruhun, insanlık dışı davranışlarına sessiz tepkimesiydi.

Ertesi ay, katil bir öncekinden de korkunç bir cinayet işledi. 7 Haziran 1946 günü James E. Degnan, vergi dairesi başkanı, altı yaşındaki kızı Suzanne’ı uyandırmak için odasına gitti. Odanın kapısı kilitliydi. Halbuki bir gece önce özellikle kapıyı açık bırakmıştı. Odaya girince Degnan’ın gözüne çarpan ilk şey boş yatak oldu. Her zaman birkaç santim açık olan pencere, sonuna kadar açılmıştı. Baba ‘Suzan!’ diye seslendi ama cevap alamadı.

Karısı Helen ve 10 yaşındaki kızı Elizabet’de, Suzan’ın odasına geldi. Beraber yedi odalı evin her karışını aradılar ama ufaklığı bulamadılar. Bunun üzerine Degnan, polise telefon açtı. En yakın karakoldan bir dedektif bir kaç dakika içinde Degnanların evine geldi. Çocuğun odasını araştıran polis, açık pencerenin önünde yerde duran beyaz bir kâğıt buldu. Kâğıt yağa batırılıp ikiye katlanmıştı. Kâğıdı açan dedektif yüksek sesle okudu:

Dolar

HAZIRLA ve

HABER BEKLE

FBI ya da FOLİS

YOK

FARA 5’lik ve 10’luk OLSUN.

Kâğıdın arkasında:

KIZIN SAĞLIĞI İÇİN BU KÂĞIDI HEMEN YAK, yazılıydı.

Altı ay boyunca yüzlerce Chicago polisi Degman dâvâsıyla ilgilendi. 800 şüpheli sorgulandı 170 tanesi yalan testinden geçirildi. El yazısı uzmanları katilin el yazısını 7000 örnekle karşılaştırdı. Dünyanın her yerinden katil ile ilgili mektupllar geliyordu. Polis, 3000 tanesini dikkatlice inceledi. Ama sonuç hep aynıydı. Katil, sanki bu dünyada yaşamıyordu.

Aynı yıl, 26 Haziran’da kara saçlı, güçlü kuvvetli bir genç kuzey Chicago’da bir evi soyarken görülmüştü. Sokağa kaçan genci, komşular kovalamaya başladı. İzin gününde olan bir polis memuru, sahilden ailesiyle beraber dönerken olayı görmüş, kovalamaya o da katılmıştı. Sonunda genç, terkedilmiş bir eve girdi. Yanındaki tabancayı kendini kovalayanlara doğrultu ve gelenin kafasını kurşunla dolduracağını söyledi.

Biri polise telefon açtı. Kısa bir süre sonra üç devriye arabasının siren sesi duyuldu. Merdivendeki dedektiflerin ayak sesini duyan genç tabancayı kafasına dayadı ve tetiği çekti. Ama tabanca tutukluk yaptı. Bunun üzerine genç, tabancayı dedektife fırlatıp onun dikkatini dağıttı. Sonra da üstüne çullandı. Yerde gençle boğuşan dedektifin yardımına izin gününde olan polis yetişti. Etrafta silah arayan, polisin gözüne çiçek saksısı ilişti. Saksıyı aldığı gibi olanca gücüyle gencin başına indirdi. Genç yere yuvarlandı ve bilincini kaybedip bayıldı.

“Kısa bir süre sonra siren sesleri duydum. Kafamı hafifçe kaldırıp camdan baktım. Dışarıda üç devriye arabası vardı. Birden merdivenlerde bir ayak sesi duydum. Polisin teki, elinde tabancasıyla yukarı çıkıyordu. Paniğe kapıldım. Yakalanmak istemiyordum. Tabancamı çıkardım ve beynime dayadım. Yakalanmaktansa ölmeyi tercih ederdim. Tetiği çektim. Büyük bir patlama sesi bekliyordum. Ama sadece bir klik sesi duydum. Tabanca patlamamıştı. Bu sırada polis içeri girdi. Elimdeki tabancayı aniden ona fırlattım. Adamın dikkati dağılmıştı. Üstüne atladım. Boğuşuyorduk. Sonra kafamda keskin bir acı hissettim. Etraf aniden karardı. Başka da bir şey hatırlamıyorum.”

İzinli polis: “Yukarı çıktığımda hırsızla bir polis boğuşuyordu. O sırada elime ilk geçen, koca bir saksıyı hırsızın kafasına indirdim. Hırsız yere düştü. Bayağı sert vurdum galiba ona çünkü duyduğuma göre hırsız hastahanede bile kendine gelememiş.”

Polis hırsızın cebinde bulduğu kimliklerden, hırsızın William George Heirens, adında 17 yaşında, 1.77 boyunda ve 70 kilo ağırlığında, Chicago Üniversitesi’nde okuyan bir öğrenci olduğunu tespit etti.

Ailesi ve kardeşi Chicago’da banliyöde oturmasına rağmen o tek başına, üniversitenin kampüsünde kalıyordu.

Polis, Heirens’in cebinde ayrıca 1000 dolarlık hisse senedi buldu.

Yakın bir hastahanesinin acil servisinde tedavi edilen Heirens daha sonra Bridewell Hastahanes’inin suçlular koğuşuna sedyeyle getirildi ve gün boyunca orada baygın yattı.

Polis, çok geç olmadan tutukladığı kişinin genç zararsız bir hırsız olmadığını anladı. Hırsızın odasında, iki çanta dolusu silah, kamera, dürbün, saat ve mücevher buldu. Oda, son iki yıldır çözülemeyen soygunların ganimetleriyle doluydu.

Kaynak: Seri Katillerin İç Dünyası / ALAN BENTHAM Bilge Karınca Yayınlan , İkinci Baskı 2010,  İstanbul

(CHARLES MANSON) Bir Seri Katilin Hikâyesi

YOKLUĞUN NİHAYETİNDE GAYET VAR OLUNUR


Var olmak, ahlaklı olmak, mistik olmak, yaşarken hayatın arka planındaki geçirebileceğimiz evrelerdir. Yokluk, ahlak ve mistisizm birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bu bağlılık yoluyla birey bir bütünlüğe kavuşur ve büyük bir dinginlikle ölümle varlık yolculuğuna çıkar. Yokluğun hayata yansıdığı evrede birey ahlak yoluyla mistisizme ve mistisizm yoluyla hakiki ölümüne ulaşır ve böylece ebedi dönüş gerçekleşir.

Mistisizm ahlakın aksine bir içe dalış eylemidir. Yokluğumuzun en yoğun gerçekleşme biçimide içe dalıştır. Uçsuz bucaksız yolculuklarımızda üzüntülerimizin, umutsuzluklarımızın uçup gittiğini fark ederiz. İçimizde geniş alanların açıldığını, gözlerimizin yaşlandığını, bedenimizin kasıldığını duyumsarız. Bütün her şeyin bulanıklaştığı, derin tünellerin açıldığı, sevdiğimiz ölülerin bizimle kucaklaştığı bu esrik/sarhoş ruh halimiz bizi belki de bu sıradan hayatta ulaşabileceğimiz en yüksek tepelere çıkarır.

Yokluk hareketimiz ahlakla, mistik deneyimle, binlerce yıllık serüvenin boşluğundan duyulan hoşnutsuzlukla şiddete, paraya teslim olan insan türünün karşısına çıkar. Mistik yolculuk, hiçliğin içinde hiçliğe doğru giden bir yolculuktur. Mistik deneyim hiçlik deneyimidir. Yokluk işte bu hiçliğin içinden fışkırır.

Herkes bilinçli veya bilinçsiz olarak bu hayatın kendine yitmediğinin farkındadır. Hırçınlığının nedeni budur. Gelip geçici heyecanlar, zevkler huzursuzluk yaratır ve bu da hayat da şiddetin birikmesine yol açar. Bunun ilacı mistik yolculuktur

Ölüme doğru giderken hiçliğe karşı çıkamazsınız. Hiçliğin ne olduğunu araştırmak belki de en önemli çalışmadır. Bu çalışına bir inanç çalışmasıdır. Hiçliğe inanmak yoğun bir mistik yolculuğugerektirir. Derin karanlıkların, içinde aydınlığa kavuşmak olarak özetlenebilecek bu olağanüstü, hayat-ötesi yolculuk esrimeye yol açarak hiçliğin içindeki yokluğu açığa çıkarır.

Bu mistik, yolculuğun ön koşulu yokluğun hayattaki yansıması olan bireysel ahlaktır. Bu ahlak hiçliğin içindeki yokluğa inancın doğrudan ifadesidir.

Bu meyanda temelde varlık vardır ve yokluklar onun üzerinde hareket eder. Yokluk bir eylem olduğu içinde dengesizlik barındırır. İnsan zanneder ki varlık her şeyi kaplıyor. Varlık, yokluk hareketinin üzerinde kaydığı zemindir.

Yokluklar varlığın içinde otururlar. Varlık yokluğun dışına çıkamaz.

Ölüm varlığı değil hayatı sona erdirir. Hayattaki varlıkölümden sonraki yokluğu hiçlik olarak algılar.

Yokluk bir patlamadır. Bu patlamanın dış görünüşü cinselliktir. Şehvet tıpkı elektrik gibi kaçıcı, uçucudur. Yoklukla varlık arasındaki boşlukta nefs ortaya çıkar.

İnsan adındaki yokluk sadece bir varsayımdır. Sırf fiziksel benzerlikten yola çıkılarak yapılmış bir sınıflandırmadır. Bu sınıflandırma hareketini durdurmakta ve sanki bir amaç varmış yanılgısına neden olmaktadır.

İnsan adı ve kavramı tüm araştırmaların yanlış bir yöne sapmasına neden olmuştur. İnsan böyledir, şöyledir, tepkileri şudur şeklindeki genellemeler tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. İnsan yoktur, yokluk vardır. İnsan belirli bir sınıflandırmanın içindeki bir addır, gerçekliği yoktur

Yokluk serüveni içinde şu an bulunduğumuz aşamayı evren ve bulunduğumuz arzıda dünya olarak adlandırmışız. Yokluğun kendini birdenbire içinde bulduğu ve hiçbir zaman benimseyemediği ve çoğu zaman garipsediği dünya, sadece bir yüzeydir. Dil, duygular, hayaller, düşler bu yüzeyi delmektedir. Dünya genellikle yokluğumuz için kaçmak, kurtulmak istediğimiz bir engel olarak kalmaktadır. Hep ötesinde başka yerde olmak. Yokluğun dünyayla hiç bilmeyen bir uyumsuzluğu vardır. Burası değil, şurası da değil Böylece serüven başlar.

Hiçbir yerde olmamak diye özetlenebilecek yokluk serüveni dünyayla kaçıcı bir ilişki kurar. Ben yokum, başka yerdeyim. Bu başka yer her zaman bir olabilirliliktir. Gerçekleşemeyecek hayalle yokluk arasındaki bağlantı kaçışa zemin hazırlar. Kaçış dünyanın maddeselliğini yok eder. Dünya kaçıp giden, kaybolan görüntülerden ibarettir. Kusura bakma hemen gitmeliyim. Çabuk, daha çabuk. Düşler, hayaller kaçışla eşzamanda oluşur. Hep bulunabilecek bir şey vardır. O şey ortaya çıktığında öldürücü can sıkıntısı yokluğu dünyaya çiviler. Bu çivilemeyi her zaman bir patlama izler.

Yokluk hareketini bu dünyada kendini hayatla ortaya koymakladır ama bazı uç durumlarda yokluk hareketi hayatın sınırlarını aşar. Hayatın sınırlarını belirleyen biyolojik varlığımızın bu uç durumlarda bizi kapalı bir yere hapsettiği duygusuna kapılırız. Bu kapalı yerden birden esrimeyle/cezbeyle/vecdle çıkarız. Biyolojik varlığımızın dışında uçmaya başlarız. Bütün bedenimiz kasılır, gözlerimiz kapanır ve böylece bütün sonsuz evrenleri bir çırpıda dolaşırız.

Yokluk hayata nasıl dönüşmüştür?

Hayat kendi içindeki güçlerle hayatı yaratabilir miydi?

Hayatı aşan bir gücün varlığını gösteren en önemli belirti, zahirî hayatın sonluluğudur. Sonlu bir oluşumun mümkün olması, sonsuz bir hareketin varlığını zorunlu kılmaktadır. Yoksa her şey yokluğa mahkum olurdu.

Sonsuzluk ölümsüzlük demek değildir.

Ölümün bir son değil bir yenilenme olması, sonsuz yokluk hareketinin doğrudan bir sonucudur. Ölüm hayatın bitmesi anlamına geldiğine göre ölümsüzlük hayatın bitmemesi demektir. Hayatın bir başlangıcı ve bir de sonu vardır, o halde ölümsüzlük yoktur.

Hayatın öncesini ve sonrasını içine alan yokluk hareketi midir? Yokluk başlangıçsız ve sonsuz mudur? Ölüm yokluğun geçiş noktalarından biri midir? Hayattan yokluğa geçiş esrimeye, yokluğun hayata geçişi dehşet duygusuna neden olur. Burada dikkati çeken yokluk ile hayat arasındaki uyumsuzluktur. Hayat yokluğu içine alamamakta, bu da hayat içindeki en değişmez, belirgin duygu olan korkuya neden olmaktadır. Korku her zaman hayata neden olan temel yokluk hareketmizin hayatın biyolojik yapısının çerçevesini kırmasının sonucudur. Korkudan sonra yokluk hareketi yavaşlar ve geri çekilir, böylece biyolojik varlığımız kendini onarır.

Hayat neden fiyaskodur?

Hayatı gülünç hale getiren, güçsüz insanların oynadığı güç oyunudur. Biyolojik varlığımız yokluk hareketini içine alamadığı zaman, esrimenin içine girerek sonsuz bir hızla hayatın dışına çıkarız. Esrime, hayatın dışına çıktığımızı gösteren bir yokluk durumu olarak, hayat öncesi başlangıçsızlığınızı ve hayat sonrası sonsuzluğumuzu hissetme biçimimizdir.

Hayatımızı küçük görmemize yol açan olgu, hayatın kendi yokluk gücümüzü yansıtacak donanıma sahip olmamasıdır.

Hayat yokluk hareketini içine alamadığı zaman olumsuz tepkisini depresyonla verir. Zannedilenin aksine depresyonda hızlanmış ve biyolojik yapımızı tehdit eder hale gelmişin biyolojik yapımız ancak düşük düzeydeki yokluk hareketine dayanıklıdır.  Sınır durumlarda, hayat kendini ya esrime, ya da nefsin zevklerini öldürmenin yoluna düşer. Aşk ve nefsde, biyolojik varlığımız yokluk hareketinin hızı karşısında alt-üst olur.

Esrime/cezbe/vecd, yokluk hareketini hayatın çerçevesineyamamasının belirtisidir. Esrimede biyolojik varlığın ötesindeki hareketimizi duyumsarız. Hiçliğin bir yokluk hareketi olduğunu farkederiz. Hiçlik yokluğun değil, hayatın yokluğudur. Hiçlik, yokluğumuzun hayatın ötekisindeki hareket imidir. Hiçlik, hayat-dışı yokluktur.

Dehşet duygusu, yüksek yokluk hareketinin biyolojik varlığımızın tepe noktasını aşarak, hiçliğe dalmasının hayatsal algılamayı alt-üst etmesinden kaynaklanan bütün sıkıntı ve kaygımız, yokluğumuzun biyolojik varlığımızın dar kalıplarına sığamamasından doğmaktadır. Nefsin yüksek hareketine dayanamayan bedenin çaresiz, umutsuz çırpınışlarını, kasılmalarını göz önüne getirin.

Kadın ile erkek arasında bitmek tükenmek bilmeyen tatminsizliğin kaynağı, erkek ile kadının kurdukları ortak hayatın ikisi arasındaki yüksek hareketin için yetersiz olmasıdır. Hiç tatmin olmayan temel bir arzu vardır. İnsan neslindeki ortak hayat, arzunun neden olduğu hayalleri tatmin etmekten o kadar uzaktır ki, erkek ile kadın arasındaki arzular biyolojik varlığımızın, daha doğrusu bedenlerimizin tatmin edeceği küçük istekler karşısında her zaman hayat dışına çıkarlar. Bu çıkış iki yolla olur: esrime veya nefsi öldürmek. Nefsi öldürmek hayatı yadsıyan bir yokluk çığlığıyken, esrime arzuyu hiçliğin derinliklerinde gezdirirken hayatı erteleyerek onu korur.

Hayal veya-düş, yokluk hareketi hayat tarafından emilemeyen bölümüdür. Biyolojik varlığımızdan taşan bitmek tükenmez arzuları hayatı ve anlamım küçümsememize neden olur, evet, evet hayat fiyaskodur. Bizi avutan her zaman sevgilimizle yarattığımız hayal ülkeleridir. İşte bu hayal ülkeleri yokluğun hareket kazandığı yerlerdir.

Ebedi dönüş, sonsuzluğun kaçınılmaz bir sonucudur. Ya ebedi dönüş vardır ya da hiçbir şey yoktur. Ebedi dönüş olmasaydı, bugün var olamazdık. Yokluk ancak ebedi dönüşle anlamını buluyor. Yoksa hayatımızdaki rastlantılar bizim için gereklilik haline gelemezlerdi.

Ebedi dönüşün bu hayattaki itici gücü kadınla erkek arasındaki farklılaşmadan doğan gerilimdir. Bu gerilimin neden olduğu çekim hepimizi döndürmektedir.

Hayatın ayrıcalıklı anlar mı diğer anlardan ayıran nedir.?

Günler günlerin üzerine amaçsızca yığılırken bir an içimizi dolduran coşkunun kaymağı nedir?

Gösterilen bütün yabalar sonuçsuz kalmasına rağmen nasıl oluyor da bu çabalar bazı özel anlarda anlam kazanabiliyor?

Bu anlar ebedi dönüşün yeniden ivme kazandığı anlardır. İşte bu anlarda yenilenil ve ebedi dönüşe büyük bir güç katarız.

Umutsuzduk ve umutsuzluğumuz bizi hareketlendiriyordu. Bu berbat dünyadan hiçbir şey beklememize rağmen kendimiz ve sevdiklerimiz için çaba gösteriyoruz. Çalışmak ve her şeye rağmen Çalışmak işte yokluğumuza anlam kazandıran şey. Hiçbir şeyi olduğu yerde bırakamayız. İçimizdeki gücü her şeye yansıtmalıyız. Umutsuzluğu bir yokluk ilkesi haline getirmeliyiz. Çünkü sonsuzluğu ancak umutsuzluğumuz aracılığıyla kavrayabiliriz. En tehlikeli ve kaçınılması gereken şey umutlu olmak ve bu nedenle beklemektir. Umutlu olmak, edilgen olarak bu dünyadan size iyi bir şeyler sunmasını beklemek demektir. Böyle bir davranış kendimizi alçaltmak demektir. Bu dünyada beklemek yerine eyleme geçmeliyiz. Ebedi dönüşü hızlandırarak ve farklılaştırarak yokluk hareketinin bize yüklediği sorumluluğu yerine getirmeliyiz.

Hayat sürerken yokluğumuzun temel referanslarına kavuşuruz. Bazı yokluklar bizi sonsuz döngünün içine sokar. Dönüp dururken aynı yokluklarla temas ederiz Aynı yokluklarla olan temaslar sonsuzca yinelenirken hayatın sınırlılığından, sonluluğundan, yokluğun sınırsızlığına, sonsuzluğuna geçeriz. Bu yokluklar bizi ebedi donüşe hazırlarlar. Tek bir yokluk bu referanslar olmadan geri dönemez. Bu referanslar her zaman geri gelen tarih teki adlardır. Bu adlar herbirimizin ebedi dönüşteki geçiş noktalarıdır.

Olup biteni daha iyi görmek ve kavramak için zevk ve acının nasıl oluştuğuna bakmalıyız. Organlarımızın aldıkları darbeleri veya maruz kaldıkları mikrobik saldırıları bildirme biçimi acıdır. Zevk ise organların önceden programlanmış bir amacı gerçekleştirmesinden doğar. Zevk her zaman aynı yollardan geçer. Zevk sonsuzca yinelenen aynı hareketlerden doğar. Acı her zaman beklenmeyendir. Zevk programlıyken, acı programsızdır. Bir yokluğun ebedi dönüşünün referans noktalarındaki yokluklar onun ebedi dönüşünü sağladıklarından sürekli yinelenen zevki üretirler.

Hepimizin kendi olduğunu farkettiği sonsuz yokluklar vardır. Hepimiz bu referans noktalarını izleyerek gelecekteki sonsuz dönüşlere hazırlanırız.

Hepimizin kadınları ve erkekleri vardır. Bu kadınlardan veya erkeklerden geçerek yokluğun ebedi dönüşünü gerçekleştiririz. Nefsânî hallerin sonsuzluğa açılmasının anlamı, ebedi dönüşün erkek kadın arasındaki hareketine dönüşmesi aşamasında ortaya çıkar. Erkek kadınını, kadın erkeğini bulurken o kadını veya erkeği sonsuz dönüşün değişmez bir referansı haline getirir Ve yaşanan aşk, ebedi yokluğa, ebedi dönüş olarak yansır.

Bütün yanlışlık, hayat ile yokluğu aynı görmekten kaynaklanmaktadır. Hayat ile yokluk arasında farklılık ve gerilim vardır. Bu olguyu ebedi dönüşle aşmaya çalışırız.

Yokluk sonsuz sayıda gerçekleşen hayattan geçmektedir. Hayatlar aynı referans noktalarından geçerek yokluğu görünür hale getirirler.

**

 Not: Bir varoluşcu yazının “yokluk hareketi” üzerinden okumasıdır”.

Derleme Kaynak:
Mehmet Mukadder YAKUPOĞLU, Varoluş, Ahlak Ve Ölüm, Birinci Basım,  2001 Ankara sh:9-17



 

AŞK MEKTUPLARI /Simone De Beauvoır


Hakkında

Simone de Beauvoir’ın Nelson Algren’e İngilizce yazdığı mektup­lar, Ohio’daki Columbus Üniversitesi tarafından bir açık arttırma satın alınmıştır; Algren’in yazmış olduğu mektuplar ise Simone de Beauvoir tarafından saklanmıştır. Ben mektupların karşılıklı olduğu bir yayın hazırlamıştım, açıklayacağım nedenlerden dolayı bundan vazgeçmek zorunda kaldık, okuyucular burada sadece Simone de Beauvoir’ın Alg­ren’e 1947-1964 yılları arasında yazmış olduğu mektupları okuyabile­cekler (üç yüz dört mektup). Tüm beklentilerimize karşın, uzun bir sus­kunluktan sonra -bir yıldan fazla-, Algren’in Amerikalı ajanlarından bütün ısrarlarımıza rağmen kesin bir red cevabı aldık. Açıklamasız ve nedensiz bir yayınlama yasağı. Söz konusu duruma boyun eğmek zo­runda kaldık. Bu üzüntü verici bir durum, özellikle de Algren için. Böylesi bir yayın çok faydalı olabilirdi çünkü bu adam yazar olarak, hayatında benzeri olmayan bu özel karşılıklı ilişki sırasında umulma­dık, coşkun bir ışık ile aydınlanıyor, belki de bu ışık onun varlığının gerçeklerine daha yakındı, karmaşık kişiliğini bazı romanlarından ya da sıradan bir biyografiden daha iyi yansıtıyordu, öte yandan Simone de Beauvoir’ın katkıları eksiksiz bir bütünü oluşturuyordu. Bu yayın eksiksiz sayılabilir; yalnız, yazıştığı kişinin dikkatsizliğinden ya da posta memurlarını boş göndermeme arzusundan kaynaklanan zorunlu birkaç makaslama yapmak zorunda kaldık. Gerekli bulduğum konular­da metnin daha akıcı ve anlaşılabilir olması için açıklamalarda bulun­dum (Algren’in tepkileri, günlük olaylar ya da damgasını vurmuş olay­lar).

Simone de Beauvoir hayatı boyunca birçok kişiyle mektuplaşmıştır. Bu mektuplaşmalar arasında özel bir konuma sahip “transatlantik aşkın” günlüğünü oluşturan bu yazıların bir eşine daha rastlanamaz. Diğer mektuplaştığı ayrıcalıklı kişiler her zaman hemcinsleridir. Yazı­şarak, seçkin bir yakınlığın ortasında kendi farklılıklarını açığa vuru­yorlar. Burada, tam tersine, mektuplaşma, Sartre’a yazılmış mektuplar­daki gibi kendiyle aynı olan biriyle değil farklı biriyle tanışmasını sağ­lıyor. Bu alandaki olaylar her şeyi açıklamıyor. Bu iki öncü kişiye sı­radan “yabancı” statüsünü benimseten uyruk farkı ortaya çıkıyor, bir Amerikalının ve bir Fransız’ın basmakalıp düşüncelerini taşıyorlardı. Söz konusu olan yalnızca bu uyruk farkı değil onları ayıran -hem ayı­nın hem de birbirlerine yakınlaştıran temel ve duyarlı özgünlüklerdir.

Garip bir kişiliğe sahip olan Huron’un 1947’de Simone de Beauvoir’ın hayatına ani girişi, onu diğer muhataplarıyla sorgulamadan sür­dürdüğü gerçeklikleri, varsayımları, bilgileri, “ortak dünya”nın alışıl­mış gerçekliklerini gözden geçirmesine ve aydınlatmasına neden oldu. Onlara Cocteau’yu, Gide’i veya Colette’i tanıtmayı düşünür müydü?

Hikâyesinin, geçmişinin ve Parisli hayatının tarzını eski bir yenilikçi olarak nitelendirerek, kendini tanıtır mıydı? Bu düşünülemez ve gerek­sizdi çünkü bunlar bir bütün olan geçmişini, bir kadın ve yazar olarak sürdürdüğü hayatının tümünü paylaşmışlardı. Onlara Nazilerin Pouez’e girişini, Giacometti’yi, Sartre’ın oyununun ilk temsilinden önce­ki provalarının şaşkınlığını, Kurtuluş’un büyük sevincini, edebi zevk­lerini, Camus’yü, Koestler’i, Dulin’i, yürüyüşe olan büyük düşkünlü­ğünü, aileye verilen değersizliğe olan nefretini, “varoluşçuların” eğlence kulüplerini, Pierre Brasseur’ü, R.D.R.’nin mitinglerini anlatmak için çok gereksizdi fakat Şikago’daki Nelson Algren’e hepsini öğret­mek , açıklamak gerekiyordu. Bir başka gezegende yaşayan bu insanı bilgilendirmek gerekiyordu. Hiç hakkında konuşulmamış konular, benzer özellikler, söylenmeden ve dolaylı olarak anlaşılan olaylar da­lın I azla oluyordu. Işık yılı uzaklığında birbirlerine doğru yürüyorlar­dı Ah! Tabii ki! Onları yakınlaştıran şeyi önemsememek büyük bir ha­la ulur. Yazar olarak paylaştıkları ortak konum aralarında bir dostluk, ikisinin de vazgeçemeyeceği yazarlık mesleği gibi pratik, güçlü ve hayati bir bağ kurmuştu. Aykırı kişilikleri de benzeşiyordu; bilinçlerinde, yaşanmışlıklarında saygın yazar olarak beklentilerinde belirgin ortak yönleri nelerdi? Burada olgusal açıklamanın (kültür farklılıkları, vs.) yeterli olmadığı bir durumla karşılaşmaktayız.

Olaylar kendiliğinden geliştiğinde, dünyanın huzur verici samimi­yeti yok edildiğinde artık geride sadece saf varlığın boşluğu kalıyor. Karşılıklı olarak bir kadın, bir adam birbirlerini seviyor ve birbirlerini tanımıyorlar. Aşk iksiri içildiğinde birbirlerini uzun uzadıya tanımaya çalışıyorlar: Karşımda olan kişi kim? Büyülü, heyecan verici, şaşırtıcı bir deneyim. Herkes Simone de Beauvoir’ın Algren’e mektup yazma­ya başlamasının, aradaki mesafe farkının onu kendisinin ve kişiliğinin arasına sokmasından kaynaklandığının farkında. Bu durum onun sıfır­dan başlamasına zorluyor ve el değmemiş bir zemine götürüyor. Hiç düşünülmeden yapılan sıfırdan bir yeni başlangıç. Bu çağda Paris New-York transatlantik bir uçuş gibi tehlikeli bir başlangıç. Bu aşkı sürdüren de bitiren de uçaktır. Uçak da aşk gibi, aşk uçağı, mesafeleri azaltıyor. Bu aşkı sürdüren de bitiren de uçaktır. Uçak da aşk gibi, aşk uçağı, mesafeleri azaltıyor. Hikâyenin başında ve sonunda dört motor­lu pervaneli uçak okyanuslararası gediş gelişleri sağlıyordu, günümüz­de bile heyecan verici ve tehlikeli sayılan bu uçuş o yıllarda bir mace­raydı. Bu ölümü yok etmenin kaygısı mı, aşk korkusu mu bunu ayırd etmek biraz zor.

Katedilen bu büyük mesafeyi yok etme öncülüğü Algren’e düşüyor. Simone de Beauvoir ve kendisi arasındaki yok edilemez mesafeleri, ondan vazgeçmeden 1950’de ardından da 1964 yılında yeniden düzen­lemeye karar veriyor. Peki bunu neden yapıyor? Bunu yorumlamak, tahmin etmek, kurgulamak okuyucuya düşüyor. Nedenler ve mantık bu iki varlığı, iki insanı, iki temel seçimi, iki öznel yapıyı ayırıyordu. Si­mone de Beauvoir’ın “mutluluk yeteneği” vardı, Algren’in ise bir tür başarısızlık sorunu vardı. Acıyla kendini yiyip bitiren acımasız zombi sonunda canlı, neşeli, cana yakın “iyi genç adamı” yok eder. Bu kor­kutucu ve acı verici bir olaydır.

1965 yılında, “Nesnelerin Gücü” (La Force des choses) kitabının Amerika’daki çevirisi yayınlandığında, Simone de Beauvoir birkaç sayfa boyunca onu Algren’le birleştiren ilişki, ilişkinin anlamı ve do­ğasında onları kıstıran acı verici ikilemler üzerine yazmıştır. “Umarım ki sizinle ilgili bölümler hoşunuza gider çünkü oraya bütün kalbimi koydum”, diye uyarıyor. Oysa Algren öfkeli bir tutum sergiledi. Hır­çınca davranarak hain açıklamalarda bulunuyor. Ve ardından 1981 yı­lındaki ölümüne kadar sessizliğini koruyor, ölüm koşulları sembolik olarak bir romancının izin verebileceğinden daha ağırdı: Bir yalnızın yalnız ölümü, evinde öldürülüyor ve kimse cenaze törenins gelmiyor. “Algren’s body unclaimed!” diye bir gazete başlığı “Algren’e sahip çı­kan olmadı!”, Simone de Beauvoir her şeye rağmen Algren’in onun yazdığı mektupları sakladığını öğrendiğinde büyük bir şaşkınlık yaşı­yor. Bunun yayınlanmak için yapıldığını sezdiğinden, yayını ve çevi­riyi kendisinin kontrol etmesi şartıyla memnuniyetle bu işe girişmeyi düşündü. Yayınlanana kadar mektuplarının okunmasını ve mektupla­rından her tür alıntıyı yasakladı. Ben onun bitiremediği bu projesini kaldığı yerden devralıp bitirmeye karar verdim. Mektuplarının özüne yararlı olması açısından bağımsız olarak zor da olsa Simone de Beauvoir’in biçimsel isteğinde bağlı kalmaya çalıştım. O hayattayken baş­layan, arşivlerde kötü koşullarda korunan mektupları 1986 yılından sonra daha da artmıştır. Hiçbir haklan olmamalarına rağmen, izinli ol­duklarını iddia eden biyograflar, gazeteciler, araştırmacılar, üniversite öğretim görevlileri, yayınlanmamış yapıt avcıları Amerika’da olduğu kadar Fransa’da da her biri bir diğerinin haksızlığına dayanarak izinsiz kullanımı ve korsan yayınlan arttırmışlardır. Simone de Beauvoir’in korktuğu olay gerçekleşmiş oldu; onun söylemediği sözler ve saçma sapan şeyler sanki o söylemiş gibi kaleme alındı. Yazısını çözmekte zorlanmışlar, bazen isteyerek bazen de kaçınılmaz olarak konuyu anlamamışlardır, bunu ister bilgisizlik, ister deneyimsizlik, ister kötülük olarak adlandıralım, bu olay beklenmedik sonuçlar doğurmuştur. “Sa­rışın”ı “sevgili” olarak çevirmenin, bazı terimleri ve konulan değiştir­ilirimi ne gibi bir haklılığı olabilir? Artık metni aslına uygun bir şekilde düzenlemenin zamanı gelmişti, Simone de Beauvoir’m dilini, ritmi­ni tarzını, alışkanlıklarını yansıtan doğru bir okuma ve güvenilir bir çeviri… . Algren’in elimde kalan cevapları da Simone de Beauvoir’ın kiIerle aynı saldırılara maruz kalmıştır. Halk onlardan direkt yararlana­mazsa da onları okumak, onları çevirmek benim için daha değerli ol­umsun; çünkü Simone de Beauvoir’in mektupları ile olan karşılıklı uyumu olmadan büyük hatalar yapılmış olurdu. Üstelik Algren her meklubuna tarih attığı için mektupların sıralanmasında yapılmış olan Amerika’daki yayınlardaki belirsiz bir kişinin yapmış olduğu büyük İmlaları düzeltmiş oldum.

Sylvie Le Bon de Beauvoir

 

MEKTUPLARINDAN

18 Mayıs 1947, Pazar

Her şeyim, Şikagolu erkeğim,

Paris’te olduğunu düşünüyorum, Paris’te özlüyorum seni. Yolculuk tun ikaydı. Doğu’ya geldiğimizden beri neredeyse hiç gece olmadı. Newfoundland’de güneş batmaya başladı; ama beş saat sonra Shan­non‘da enfes, yeşil bir İrlanda manzarasının üzerine doğuyordu yeni­den. Her şey öyle güzeldi, düşünecek öyle çok şeyim vardı ki hiç uyu­yamadım. Bu sabah 10’da (sizin saatinizle 6’da) Paris’in göbeğindeydim. Paris’in güzelliği kederimi alır götürür diye ummuştum; ama ya­nılmışım. Bir kere Paris bugün hiç güzel değil. Kapalı ve bulutlu, gün­lerden Pazar, caddeler bomboş, her şey karanlık, tatsız ve ölü görünü­yor. Belki de Paris’e küsen benim kalbimdir. Kalbim hâlâ New York’ta, birbirimize elveda dediğimiz Broadway’deki o köşede, Şikago’daki evimde kalbim, o sımsıcak kalbinin üzeri benim yerim. İki, üç gün içinde biraz değişir her şey diye umuyorum.

Fransız entelektüel ve siyasi hayatıyla, çalışmalarımla ve arkadaşlarımla ilgilenmeye başlamalıyım yeniden. Bugün canım bunların hiç­im ıy le uğraşmak istemiyor; üzerimde bir yorgunluk, bir tembellik var, ..sadece anılar oyalıyor beni. Biricik aşkım, seni sevdiğimi söylemek için niye bu kadar bekledim hiç bilmiyorum. Sadece emin olmak istiyordum; bildik, boş kelimeler kullanmak istemiyordum. Oysa şimdi inliyorum, ta başından beri sana âşıktım. Neyse, o şimdi burada, aşk ve kalbimi sızlatıyor. Bu kadar mutsuz olmak beni mutlu ediyor; çün­kü senin de mutsuz olduğunu, aynı mutsuzluğu paylaştığımızı biliyorum. Seninle birlikteyken zevk aşk demekti, şimdi de acı aşk demek. Aşkın her çeşidini tatmalıyız. Tekrar kavuşmanın mutluluğunu yaşayacağız. İstiyorum bunu, ihtiyacım var buna, olacak bu. Beni bekle. Ben seni bekliyorum. Seni söylediğimden, tahmininden çok seviyorum. Sa­na daha sık mektup yazacağım, sen de bana daha sık yaz. Sonsuza dek hep senin karın olarak kalacağım.

                Sımoneun

Kitabın hepsini okudum, çok hoşuma gitti. Emin ol, bu kitabı çevirteceğim. Binlerce kez öpüyorum. Beni öpüşün harikaydı. Seni seviyorum.

**

21 Mayıs 1947, Çarşamba

Sevgili kocacığım,

Paris öyle hüzünlü ve berbattı ki bu öğleden sonra Paris’ten biraz uzaklaştım. Çok uzağa gitmedim; otuz kilometre ya var ya yok; ama bana ne kadar da uzak geldi. Burası kuşların cıvıldadığı, yeşil çayırla­rı, ağaçlarıyla tam bir kır yeri. Köy demek biraz güç, ağaçların etrafın­da birkaç küçük ev var. Burada, mavili sarılı küçük bir pansiyonda iki hafta kalacağım. Şimdi saat yedi olmak üzere, güneş ağır ağır batıyor, evin önündeki küçük bahçede oturuyorum. Dört yanımı kaplayan man­zara, esen ılık meltem harika. Burada nasıl da mutlu hissediyorum ken­dimi ve sana nasıl da yakın. Buraya geldim; çünkü dinlenmeye, uyku­ya, huzura ihtiyacım var. Yeniden çalışmaya, okumaya başlamak isti­yorum. Umarım dinlenmeye, düşünmeye, eskileri hatırlamaya zamanım olur. Birkaç arkadaşıma rastladım, herkes ne kadar da soğuk; ya da en azından sıcak değil. Sen sıcaklığın, cömertliğin ve öylesine sev­gi dolu oluşunla beni çok şımarttın galiba. Belki benimdir soğuk olan; usandırıcı bir rüya gibi her şey; hiçbir şeye, hiç kimseye aldırmıyorum. Dün akşam Saint-Germain bulvannda bir taraçada otururken içim cız etti. Ağaçlar, ay ışığı öyle güzeldi ki! Paris caddelerini sana gösterme­nin beni çok mutlu edeceğini düşündüm, Paris’in seni beklediğini his­settim. Paris’i seninle, senin için sevmeye başladım yeniden.

Kitabını Gallimard’a götürdüm. Önümüzdeki iki hafta içinde oku­yup basmaya niyetli olup olmadıklarını bildirecekler bana. Basmak is­temezlerse başka bir yayıncıyla görüşeceğim. Her durumda Les Tempes modernes’de kitabının bir bölümünü basacağız. Senden gelecek mektubu sabırsızlıkla bekliyorum, Paris’ten buraya gönderecekler. Belki iki üç gün içinde elime geçer. Birbirimizden ayrı olduğumuzu hissetmeyelim diye bana daha sık yazmalısın sevgili arkadaşım, sevgi­lim, kocacığım. Aramızda Atlas Okyanusu ve uçsuz bucaksız ovalar olsa da, bu aylan birlikteymiş gibi geçirmeye çalışmalıyız. Ne yazık ki Fransızca kitaplar okuyamıyorsun. Neden öğrenmeye çalışmıyorsun? Böylece beni, hayatımı daha iyi tanırdın. Bir işe yarayacaklarını düşü­nürsen sana kitaplarımı gönderirim.

Şu anda Kafka’nın Günlük’ünüokuyorum. Diğer bütün kitaplarını okudum, hepsi çok hoşuma gitti. Sen Kafka’nın kitaplarını sever mi­sin? Biliyorum kırlardan hoşlanmıyorsun; ama burada, mavili sarılı pansiyonun önündeki küçük bahçede benimle olmanı isterdim. Yanım­da oturmuş, bana gülümsediğini görüyorum. Gülümsemeni ne çok se­viyorum bir bilsen! İki hafta önce, küçük bir Fransız bahçesinde, seni seven bir Fransız kadının yüreğinde böyle gülümseyeceğini düşünmüş müydün? İşte buradasın biricik aşkım, bana gülümsüyorsun, guguk ku­şu öterken beni seviyorsun. Ben de sana gülümsüyor ve hem bu Fran­sız bahçesinde, hem de Şikago’da seviyorum seni. Sen Fransa’da be­nimlesin, ben de Şikago’daki evimizde seninle. Biz ayrılmadık, ayrıl­mayacağız. Sonsuza dek senin karın olarak kalacağım.

Simone’un

**

Mayıs 1947, Cuma

Mon bien-aime(Sevgilim)

Bu küçük odada oturup sana mektup yazmak çok güzel. Saat öğle­den sonra beş. Güneş köyün, yeşil tepelerin üzerinde parlıyor, pencerem açık, masa da pencerenin önünde. Yani kendi odamda olsam da manzaranın içindeyim. Çok eski bir Fransa manzarası bu. Otelden yak­laşık bir buçuk kilometre uzakta Port-Royal-des-Champs var. Uzun, çok uzun zaman önce Pascal’m yaşadığı manastır bu. Racine de bura­da eğitim görmüş. Az ötede Racine’in kuş cıvıltıları arasında sık sık yürüyüşe çıktığı küçük patika var. Bu patika hakkında bir şiir bile yazmış, Hısımların yol boyunca karo taşlara kazıdığı çok kötü bir şiir. Bahçeden suna mektup yazdığımdan beri iki gün geçti, sessiz sakin. Saat on’da yattım; yanımda beni uyumaktan alıkoyacak yakışıklı bir adam da ol­madıkı için öğlen on iki’ye kadar uyudum. Yani şu anda uyumaktan bıkmış haldeyim. Aslında uykuya çok ihtiyacım vardı. On ikide öğle yemeği yedim, nefis yemekler ve kırmızı Fransız şarabı vardı yemek­le Sonra da kırlarda biraz dolaşıp geri geldim. Kitap okudum, yazı yaz­maya çalıştım. Saat sekiz’de akşam yemeğimi yiyip uyudum. Görüyorsun ya bu şekilde yaşamak için elime çok az fırsat geçiyor; oysa buna nasıl ihtiyacım var. Carson Mac Cullers’ın bir romanını bitirdim. Ame­rikalı bir yazarın kitabını okumak güzel de kitap hiç iyi değildi. Söyle­diğim gibi Kafka da okudum. Dediğim gibi modem Fransız edebiyatın­dan ne bulursan okumalısın. Camus’nün Yabancı’sı, Sartre’ın Sinekler’iyle Gizli Oturum’u çevrildi. Ayrıca Sartre’ın bazı makaleleriyle be­nim bazı makalelerimin çevirileri Partisan Reviewda ve birkaç başka dergide yayımlandı. Eminim Mary Goldstein senin için bunları seve se­ve bulur. Sevgili kocacığım, ben seninle senin Şikago hayatını yaşama­ya çalışıyorum, sen de benim Fransız hayatımdan bir şeyler kapmayı denemelisin, mutlaka ama mutlaka. Deneyeceksin değil mi?

Bu satırları senin verdiğin kırmızı, parlak dolma kalemle yazıyorum, parmağımda da yüzüğün var. Hayatımda ilk kez yüzük takıyorum. Pa­ris’teki herkes çok şaşırdı; ama yüzüğe bayıldılar. Mektubunu dört gözle bekliyorum. Seni özledim, biliyorsun. Özledim dudaklarını, ellerini, sı­cak güçlü bedenini, yüzünü, gülüşünü, sesini özledim. Seni özledim. Ol­sun, seni böylesine özlemek hoşuma gidiyor, böylece bir düş olmadığını, gerçek olduğunu, yaşadığını, seninle yeniden buluşacağımızı hissediyo­rum. Sadece bir hafta önce New York’ta beraberdik. Sana kavuşmadan zaman çok uzun geliyor. O güzel yüzünü, o tatlı dudaklarını sevgi dolu buselerle öpüyorum.

Simone’un

Sana Fransa’dan senin için topladığım birkaç çiçek de yolluyorum.

**

Mayıs 1947, Cumartesi

Sevgili N. Algren*,

Mektuplarını, o küçük sarı mektuplarını bugün aldım, çok mutlu ol­dum. Mektupların da senin gibi; hem hüzünlü, hem neşeli, aşkta bece­riksiz, sakar, çok da samimi. Samimi olanla olmayanı ayırt edebildiği­mi söylüyorsun, böyle söylediğin için çok gurur duydum kendimle. Ta­nıştığımız ilk anda senin ne kadar samimi olduğunu anlamıştım, sen­den bu kadar hoşlanmaya o zaman başlamıştım, sonra da sana olan sev­gim filizlendi. Senin her şeyin samimi, sözlerin, davranışların, sevgin, nefretin, mutluluğun, kederin; bütün hayatın samimi senin. Seninleyken ben de ne kadar samimi olduğumu hissediyorum; her şey çok gü­zel; çünkü her şey gerçek. Hâlâ Şikago’daki küçük evde olduğumu his­sediyorsan çok mutlu olurum. Birlikte New Orleans’a gidene dek ay­rılmayacağım o evden. Galiba gönderdiğim birkaç mektubu -Newfo­undland’den gönderdiğimi, Paris’ten çektiğim telgrafı daha almışsın.

Bugün çalışmak için çok çaba harcadım. Altı ay önce kadınlar hak­kında yazdığım her şeyi okudum. Çalışmak çok da kötü değilmiş; ama tekrar yazmaya başlamak çok zor. İnsan niye yazma ihtiyacı duyar hiç anlayamıyorum artık. Dünya şu haliyle çok büyük; var ve kelimelere ihtiyacı yok. Şikago’yu hatırlıyorum, Fransa’nın yemyeşil manzarası­nı hatırlıyorum. Gerisi boş. Yine de yarın yeniden çalışmaya başlaya­cağım, umarım bu kez daha başarılı olurum. Olmalıyım.

Bana daha sık yaz, daha da sık. San mektupların bana büyük neşe verdi. Sana mektup yazmak hoşuma gidiyor. Yazdıklarımı okuyabildi­ğini umuyorum. Fransızca’da kendimi daha iyi ifade edebilirim. Ama seni ne kadar çok sevdiğimi anlaman için İngilizce’min yeterli olduğu­nu sanıyorum; önemli olan da senin sevgimi hissedebilmen. Seni sevi­yorum çılgın, tatlı erkeğim benim.

Salı

Mon bien-aime, bu mektubu ancak bugün yollayabileceğim; çünkü dün ve Pazar günü yortu vardı, postacı gelmedi. Tekrar hayata dön­düm, mesela tekrar yazı yazmaya başladım. Bütün hafta kendimi has­taymış gibi hissettim; rüyada gibiydim, etrafımdaki hiçbir şey gerçek delildi sanki. Havaalanında senin beni öpmenle başlayıp caddenin kö­şesinde son gülüşünle biten Şikago-New York hatundaki hikâyemizi kendi kendime kaç kez anlattım bilmiyorum. Bütün öyküyü ezbere bi­liydim, her gülüşü, her bakışı, her öpüşü, her sözcüğü. Kafamda saatlerce dönüp durmasından bıktım, usandım. Bir tanem seni ne kadar özlediğimi hissedebilseydin öyle kibirlenir, burnun öyle büyürdük ki .artık böyle lallı bir adam olamazdın.

Bugünn birkaç arkadaşımı görmek için Paris’e gideceğim; hemen otele gidip mektubun gelmiş mi diye bakacağım. Lütfen sık sık mek­tup yaz. Ben sana yazmayı hiç bırakmayacağım. Seni öyle içten, öyle derinden seviyorum ki ben bile şaşıyorum kendime. Başıma böyle bir şeyin yelebileceğim hiç düşünmemiştim. Âşığım işte, çok da mutluyum âşık olduğuma, biraz acı olsa da aşk. Ah, öyle çok yanında olmak isliyorum ki, omzunu yanağımın yanında hissetmek, kollarının beni sımsıkı sardığını hissetmek istiyorum. Sen bana bakmalısın ben de sa­na, görmemiz gerekeni görmeliyiz gözlerimizde ve mutlu olmalıyız.

Simone’un

* N. Algren benim biricik arkadaşım ve sevgilim, bir haftalık kocam olan ve sonsuza dek kocam olarak kalacak Şikagolu bir gencin adıdır.

**

29 Mayıs 1947, Perşembe

Sevgilim,

Paris’e gelir gelmez, trenden inip taksiye atladım. Taksiden de iner inmez senden mektup gelmiştir diye merdivenlere koştum. Mektup yoktu, nasıl üzüldüm bilsen! Ama bunda senin suçun yok biliyorum. Şikago çok uzak, uçaklarsa çok yavaş. Neyse boşver bunları biricik aş­kım. Geçen pazardan beri neler yaptığını bilememek çok acı veriyor bana. Kızkardeşine gidecektin, belki onunla at yarışlarına da gitmişsindir. Daha başka neler yaptın? At yarışında para kaybettin değil mi? Her gün neler yapıyorsun bilmek istiyorum; küçük, önemsiz şeyleri.

Paris güzeldi. Uçak bileti için para bulur bulmaz Paris’e gelmelisin. Paris’te birlikte yaşamamıza yetecek param olacak. Sevgili kocacığım, benden para alma konusunda öyle kaşlarını çatıp sinirlenme. Seni gör­mek için parana ihtiyaç duysaydım ben senden para alırdım. Birbirimi­zi sevdiğimiz sürece senin olan benim, benim olansa senin. Paris’e gel, gel lütfen! Paris’te New York’taymışçasına mutlu olacağız. Sana Pa­ris’i göstermek istiyorum. Bunlar boş sözler değil, bilirsin boş laflar et­mem. Paris’te benim yanımda olman için paradan da fazlasını verir­dim. Unutma, seni seviyorum benim Şikagolu genç evcimen erkeğim.

Paris güzeldi işte! Masmavi ve sıcaktı, yeşil yapraklı ağaçlarıyla, güzel kokularıyla, neşeli, yazlık elbiseleri içindeki kadınlarıyla, sokak­ta öpüşen sevgilileriyle, mutlu görünen insanlarıyla. Arkadaşlarımla Montmartre’daki Place du Tertre’a gittik. Orayı biliyor musun? Harika bir yer. İnsanlar, basit ama hoş bir müzik çalarken açık havada akşam yemeği yiyebilirsin. Yemekler, şarap harika, yukarıda gökyüzü, ayak­larının altında koca şehir. Sonra konuşa konuşa yürüyerek tepeden aşağıya indik, çok tatlı bir bara uğradık. Piyano vardı, viski-soda içtik. So­kakta da masalar vardı, insanlar birbirleriyle nasıl da neşeyle konuşu­yordu, Amerika’da yok böyle bir şey. Sonra çılgın, gerçekten çok çıl­gın bir kadın geldi. Çok yaşlı, çok çirkindi; suratında kırmızı, pembe, mavi, beyaz tonlarda makyaj vardı; boyalı saçlarının üzerindeyse hasır bir şapka. Sonra eteğini dizlerinin üzerine çekerek dans etmeye başla­dı; çirkin bacaklarını, çıplak baldırlarını göstererek acı dolu, açık saçık bir sürü laf etti. Barın kapanış vakti gelip de artık gitmemiz gerektiği söylenene dek orada oturduk. Sonra Paris’ten geçerek yaşadığım yere, Saint-Germain-des-Pres’ye gittik. Biz yürürken şafak sökmeye başla­mıştı. Seine’nin üzerinde şafağın söküşü çok güzeldi. Gökyüzü laci­vertti, sanki bir köyde gibiydim; ama Paris’teydim. Sonra yattım uyu­dum, seni düşündüm biricik aşkım. Bu Paris gecesini seninle paylaş­mayı öyle çok isterdim ki!

Ertesi gün mavili, sanlı pansiyona geri döndüm. Artık yazı yazabi­liyor, çok çalışıyorum. Arkadaşlarım beni görmeye geliyor, uzun uzun konuşuyoruz. Onları sana anlatmak isterdim; ama mektup yaza­rak bunları İngilizce anlatmak çok zor. Aslında bir süre için seninle baş başa kaldığımızı hissetmek istiyorum. Bugün hem yazım hem de İngi­lizcem çok kötü; çünkü çok geç oldu. Bunları yatakta yazıyorum, çok uykum geldi. Rüyamda seni görmek istiyorum; ama rüyalarımda iste­diğim şeyleri göremem hiç.

Seni seviyorum ve tutkuyla öpüyorum.

Simone’ un

**

4 Haziran 1947, Çarşamba

Sevgili kocacığım,

Bugün alt kata inerken mektubunu aldım, nasıl mutlu oldum bir bilsen. Ne tatlı bir mektup o öyle. Okurken sanki o şakacı sesini duydum, sımsıcak gülüşünü gördüm. Sanki yanımdaydın da oturmuş neşe için­de konuşuyorduk. Hemen cevabını alınca mektup yazmak gerçekten çok güzel, hem böylece gerçek bir konuşma ortamı oluşuyor. Şimdi hiç uzakta değilsin sanki. Yanımdaymışçasına beni sevdiğini hissedebili­yorum, benim de seni sevdiğimi hissettiğini biliyorum. Birtanem bunu hissetmek beni mutlu ediyor. Henüz bana ne kadar mutluluk verebildi­ğini bilmiyorsun. Bunu ben de bilmiyordum. Bütün gün günlük güneş­lik ıi, harikaydı; çünkü bugün kalbimdeki bu tatlı mektubu aldım. Bu kadar güzel mektuplar yazmamızı kıskanıyorum, bu hiç de adil değil. Yabancı bir dilde yazarken söylemek istediklerimi tam olarak ifade edemiyorum. Senin kalemin kıvrak, her şeyi en iyi şekilde tasvir edip öyküler anlatabiliyorsun. Bense bir çocuğunki kadar kırık dökük bir İngilizce’yle yazıyorum; yine de biliyorsun boş bir kadın değilim. Kendini benden daha zeki, daha akıllı, daha ilginç sanmandan, benim hu beceriksizliğimi küçümsemenden korkuyorum.

Çarşamba gecesi

lliılııtıcnı geceyansı oldu. Şimdi burada, Paris’te vakit geceyarısı, Şıkago’da saat kaç acaba? Akşam yemeği vaktidir herhalde. Tam şu anda ne yapıyorsun acaba? Bir tabak et yemeği mi yiyorsun? Ben tulumdayım, gerçekten çok iğrenç bir oda. Sana bu odayı göstermekten utanırdım herhalde. Duvarlar diş macunu kadar pembe, bu iyi tarafı. Tavan öyle kirli, oda öyle küçük ki içinde insana sıcaklık duygusu veren hiçbir şey yok. Buraya kadınsı bir çekicilik vermek için erkek bir kahyanın el atması gerek. Yine de savaş boyunca erişte ve patates pi­şirerek yaşadığım bu iğrenç odayı seviyorum. Yapılabilecek en mantıklı şey başka bir yere taşınmak olsa da buradan gidemem artık.

Bu akşam hiç de mantıklı değil, kendimi çok mutsuz hissediyorum. Ağlamak istiyorum. Senin kollarında ağlamak öyle güzel olurdu ki! Senin kollarında ağlayamadığım için ağlıyorum, bu hiç de mantıklı de)’il; çünkü senin kollarında olsaydım ağlamazdım ki. Aşk mektubu yazmak büyük aptallık, aşk kâğıda dökülemeyecek bir şey; ama sevdi­ğin adamla aranda şu korkunç Atlas Okyanusu varsa başka ne yapabi­lirsin? Sana bir şeyler yollamak istiyorum; ama ne yollayabilirim ki? Çiçekler bile soluyor yolda; öpücükleri, gözyaşlarını gönderemezsin bile. Sadece sözcükler var, bense İngilizce bile yazamıyorum. Sen ne kadar acı veren bir adamsın ki sevgilin senin için bütün Atlas Okyanu­su boyunca ağladı! Bununla gurur da duyuyor olabilirsin doğrusu!

Çok yorgunum, seni de deliler gibi özledim. Biliyorsun geri gelmek çok zor. Benim için bu geri geliş sürecini yaşamak çok zor. Fransa’da çok hüzünlü bir şeyler var; yine de seviyorum bu hüznü. Amerika’ysa tatil içindi. Kendimden hiçbir şey istemedim. Buradaysa ne olduğunu, yapıp yapamayacağımı tam olarak bilmesem de yapacak işlerim var.

Çok tuhaf bir akşam geçirdim ve avunmak için çok fazla içtim; şu anda çok garip hissediyorum. Bana âşık olan çok çirkin bir kadından söz etmiştim sana. Hatırlıyorum: New York’ta karşılıklı yatıyorduk, bu kadından söz etmiştik. O güzel yüzünü görmüş, mutlu olmuştum. Onunla akşam yemeği yedik. Dört gün önce karşılaştık. Beni gözetliyormuş (kendisi söyledi), sonra oturduğum kafeye geldi. Benimle ko­nuşurken bütün vücudu titriyordu. Ben de onunla akşam yemeği yiye­bileceğimizi söyledim. Yazdığı kitabın bir müsveddesini verdi bana. Bana olan aşkı hakkında her şeyi anlattığı bir günlük bu. Harika bir ki­tap. Çok iyi bir yazar. Çok derin duygulan var ve bunları harika keli­melerle anlatıyor. Bu günlüğü okumak çok sinir bozucuydu, özellikle de benim hakkımda olduğu için. Ona karşı bir hayranlık, bundan da öte dostluk hissediyorum. Paris’teyken onu iki ayda bir kez görüyorum. Ona çok da aldırmıyorum, o da bunu biliyor zaten. Tuhaf olan şey ba­na olan aşkı hakkında bu kadar rahat konuşabilmesi ve bunu benimle sanki bir hastalıkmışçasına tartışabilmesi. Tahmin ediyorsundur her­halde, onunla bir akşam geçirmek pek de kolay değil. Beni hep Pa­ris’in en güzel restoranlarına götürüp, şampanya ve en iyi yemekleri ıs­marlıyor. Ben de uzun uzun konuşuyor, hikâyeler anlatıyor, neşeli ve kayıtsız görünmeye çalışıyorum. Çok içki içiyor, akşam yemeğinden sonra bara gidiyoruz. Birden çok dokunaklı bir hal alıyor, bense ken­tlimi berbat hissediyorum, hoşça kal deyip ayrılıyorum. Ve biliyorum kulasını duvarlara vura vura, kafasında intihar düşüncesiyle, ağlayarak gidiyor. Benden başka bir arkadaş edinmeyi reddediyor. Sürekli yalnız yaşıyor, beniyse yılda sadece altı kez görüyor. Onu sokaklarda yalnız başına, umutsuz, ölümü düşünürken bırakmaktan nefret ediyorum. Başka ne yapabilirim ki? Fazla şefkat çok daha kötü şeylere yol açabi­lir. Onu asla öpemem, sorun da bu zaten. Başka ne yapabilirim ki?

Bu sabah Les Temps modernes’e uğradım, birkaç müsvedde alıp gün boyunca okudum. Bir tanesi çok tuhaf bir öyküydü. Bir fahişe kendi hayatını yazmış. Tanrım! Dünyayı böyle gördüğünü, başka hiç­bir şey tatmadan ölüp gideceğini düşünmek korkunç. Öyle içten ve do­ğal yazmış ki hikâyeyi basmak imkânsız gibi bir şey. Oysa bu öyle bir hikâye ki insanın ufak tefek endişelerini bir yana bırakıp oturup ağla­ması lazım okuyunca. Bazı yönlerden de çok komik bir öykü.

Biricik aşkım, artık yatıyorum. Sana yazmak çok iyi geldi. Yaşadı­ğım, beni beklediğini, birbirimizi severek yine mutlu olacağımızı bil­mek öyle rahatlatıcı ki. Bir kez bana, benin senin için senin benim için olduğundan daha önemli olduğumu söylemiştin. Bence bu artık doğru değil. Seni özledim ve seni seviyorum. Sen benim kocamsın, ben de scııiıı karın. Kollarında uyuyacağım, biricik aşkım.

Simone’un



**

23 Temmuz 1947, Çarşamba

Biricik aşkım benim,

Senden yeni mektup alamadım; ama daha geçen hafta iki tane al­ınıştım, bu yüzden onları bir kez daha okudum. Biliyorsun, kumar oy­namanı onayladığımı söyleyemem. Ama bütün gün çalışıyorsan neden olmasın? Önemli olan çalıştığında adam akıllı çalışman, çalışmayı bı­raktığında da dinlenmek için gerçekten sevdiğin şeyi yapman. Ben iç­meyi tercih ederim; ama bu da kumardan ne daha iyi ne de daha kötü. Bu aralar galiba çok fazla içiyorum; çünkü seni çok özledim. Böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Nelson, sevgilim, sen bu dünyadaki en hoş adamsın, oraya gelebilmem için her şeyi ayarlamaya çalışman çok güzel; ama sadece bir dilek bu. Hâlâ yaşıyorsan ve beni seviyorsan, başka bir şey yapmaya ne gerek var? Yapacak bir şey yok. Eğer on do­lara bir araba alabilirsen ve kullanabilirsen çok hoş olur; ama sadece otobüsler ve uçaklar, uçağı da boşver sadece otobüs de bize yeter, kü­çük mutfağımızda sadece biftek ve mısır olsa, biftek de olmasın sadecc mısırla mutlu olabiliriz, değil mi? Bilirsin ben gösterişe düşkün de­ğilimdir; sadece ekmek, patates, su ve aşkla yaşayabilirim. Bunlar için kala yormana gerek yok.

Evet biraz korkuyorum, bu doğru. Öğleden sonra, Sartre’ın filmi­ni (İş İşten Geçti)  izledim, oldukça iyiydi; ama olması gerektiği kadar değil. Neyse, sorun  bu değil. Sorun şu ki filmin öyküsü beni biraz rahatsız etti. Bir­birini seven ve öldükten sonra karşılaşan bir kadınla bir adamın öyküsüydü, birbirlerini sevdiklerinden dünyaya dönmelerine izin verildi, eğer bu aşkı gerçekten yaşayan bir aşk haline getirebilirlerse sonsuza kadar yaşayabileceklerdi; ama başaramazlarsa yeniden öleceklerdi. Sonunda başarısız oldular. Gerçekten çok dokunaklıydı, seni ve beni düşündüm. Biz birbirimizi anılarımız, umutlarımız ve mektuplarımızla, aramızdaki mesafeye rağmen seviyoruz, bu aşkı gerçekten bitmeyecek bir aşk yapabilecek miyiz? Yapmalıyız. Yapabileceğimize de inanıyorum; ama kolay olmayacak. Nelson, seni seviyorum. Ama sana hayatımı adamazsam bu aşkı hak eder miyim? Hayatımı sana adayamayacağımı açıklamaya çalışmıştım. Beni anlıyor musun? Bana gücenmedin mi? Hiç gücenmeyecek misin? Her zaman sana verdiğimin aşk olduğuna mı inanacaksın? Belki de bunları sormamalıyım, bunları böylesine apaçık söylemek bana çok acı veriyor. Ama bir türlü bundan kurtulamıyorum, kendime sürekli bunları soruyorum. Sana yalan söylememeliyim, senden bir şey gizlememeliyim. İki aydır çok kötüyüm; sürekli içimi kemiren, kalbimi acıtan bir soru var: Her şeyini vermeye hazır değilken, kendinden bir şeyler vermek doğru mu? Benden istemesi­ne rağmen bütün hayatımı ona vermeyi düşünmüyorsam, onu sevebilir miyim, ona bunu söyleyebilir miyim? Benden nefret etmez mi? Nelson, aşkım bu konuda konuşmamak benim için çok daha kolay olurdu. Kolay olurdu; çünkü sen bu konuda hiçbir şey söylemedin; ama birbirimize yalan söyleyemeyeceğimizi, sessiz kalamayacağımızı söylemen öyle güzeldi ki. Aramızda oluşabilecek her türlü kötü duygudan, aldatmacadan, kırgınlıktan nefret ediyorum. Ama bunları yazdığıma göre her şeyi göze almış durumdayım. İstemezsen cevap yazma, bunları kar­ılaştığımızda yüz yüze konuşuruz. Hatırlıyor musun bir keresinde sana çok fazla saygı duyduğumu söylemiştim; işte bu yüzden yazdım bunları. Benden bütün hayatımı istiyorsun demek istemiyorum, söyle­mek istediğim sadece şu: Tekrar karşılaştığımızda ne olacağını bilmi­yoruz; yalnız şunu biliyorum ki ne olursa olsun, sana her şeyimi vere­mem, bu yüzden de kendimi kötü hissediyorum. Ah, sevgilim, bu ka­tlar uzakta olmak, böylesine önemli şeyler konuşurken birbirimizin yüzüne bakamamak ne korkunç bir şey. Aşkın sadece “seni seviyorum” ı İçmekten fazla bir şey olduğunu, gerçeği söylemeye çalışmanın da aşk olduğunu hissedebiliyor musun? Aşkım istediğim kadar aşkını hak et­meyi de istediğimi anlıyor musun? Bu mektubu sevgi dolu bir kalple, başımı omzunda hissederek okumalısın. Belki de bütün bu söyledikle­rim sana çocukça gelecek, kimbilir belki de zaten bunları biliyorsun. Bu akşam bunları yazmaktan kendimi alamadım sadece. Aşkımız gerçek olmalı, kavuştuğumuzda bunu başarmalıyız. Kendime güvendiğin kadar sana da güveniyorum. Aklından neler geçiyorsa geçsin, öp beni,

Simone’un

**

7 Ekim 1947, Salı

Nelson, aşkım,

Şu anda Paris o kadar güzel ki mutlu olmamak ve umutlanmamak imkansız. Seni görmeyi, günler, haftalar, aylar boyunca seninle yaşa­mayı umut  etmek; senin bu güzel kasabada olduğunu ve sana sevdiğim bütün bu küçük sokakları göstermeyi umut etmek… Dün, bütün öğle­den sonramı Paris’in kuzeyindeki küçük tepelerin üzerinde bulunan o fakir ama canlı mahallelerde, Belleville ve Ménilmontant’da yürüye­rek geçirdim. Küçük unutulmuş sokaklarda bir sürü, bir sürü küçük unutulmuş ev var. Sen de onları çok seveceksin. Uslu bir kız olmaya devam ediyorum, sürekli çalışıyor ve seni düşünüyorum. Pek fazla şey olmadı. Pazar günü Sartre, Camus ve André Gide ve birkaç başka yazarla birlikte Afrika’nın sorunlarıyla ilgili bir toplantıya gittim. Bili­yi usun zenciler Fransız sömürgelerinde hâlâ Amerika’da olduğundan çok daha kötü muamele görüyor, içlerinden biri de beyaz yazarlardan yardım etmelerini istemiş. İşin ilginç yanı, hepimiz sol görüş yanlışıy­ken bu zencinin Hıristiyan, son derece dindar ve ağırbaşlı, bir o kadar ılıt muhafazakâr olmasıydı. Bu yüzden son derece kibir bir dille Fransa’dan, özgürlükten bahsetti, zencilerin de Fransızların yardımıyla bir İsyana başvurmadan ve beyazları ülkelerinden atmadan mutlu olmalarını umduğunu söyledi. Bir tür işbirlikçi olduğunu düşündüğümüzde hepimiz çok sinirlendik. Fransa’nın sömürgeler konusunda çok kötü davrandığını ve sömürgelerde yaşayan bütün beyazların aşağılık olduğunu söyledik. Tabii ki zenci arkadaşımız bu işten pek memnun kaldı. Richard Wright’da oradaydı; bir başka zencinin Amerika’da yaşayan bütün zencilerin Afrikalı olduğunu söylemesi hiç hoşuna gitmedi. Bilirsin Wright’i severim, çok da duygusal biri olduğumdan sadece İngilizce konuşulduğunu duymak bile benim için büyük zevkti, benide yazılarımı yazdığım Les Deux Magots kafesinden bahsetmesi çok hoşuma gitti. Her ne kadar yiyecek, kömür ve benzin bulmakta zorluk çekse de Fransa’da yaşadığı için çok mutlu görünüyordu, zamanın çoğunu kitabı üzerinde çalışarak geçiriyor. Ama yine de, özellikle Sartre böyle düşünüyor, her şeyi biraz fazla ciddiye aldığını, her şeyi gereğinden fazla “önem” verdiğini düşünüyoruz.

Dün akşam, bahsettiğim çirkin kadınla yemek yiyip bir iki kadeh bir şeyler içtim. Günlüğüne benimle ilgili yazdığı son bölümleri getirmiş, gerçekten şahaneydi. Çok güzel bir dille yazıyor, yapayalnız yaşamasına ve bir lezbiyen olmasına rağmen tanıdığım bütün kadınlarda çok daha cüretkâr, hem bahsettiği şeyler hem de bunlardan bahsedil şekli gerçekten cesaret ister. Söylemek istediğim şu ki neredeyse bütün kadın yazarlar özellikle de sanatsal ortamlarda biraz utangaçtırlar, biraz fazla gizli kapaklı ve tatlı dillidirler. Bu kadınsa bir kadının hassasiyetiyle ama bir erkek gibi yazıyor. Ona gerçekten yardımcı olabildiğim için mutluyum. Kitaplarını yayımlattım, kendine güvenmesini sağladım; artık onun üzerinde kafa yormaya başlayan çok sayıda eleştirmen ve yazar var, bu da yapayanlız trajik yaşamında onun için çok önem taşıyor. Biliyorsun, kendini o kadar çirkin buluyor ki ne bir erkekle ne de bir kadınla yatmak istiyor; ama açık yüreklilikle buna çok fazla ihtiyaç duyduğunu söylüyor, o yüzden dört gözle yaşlanmayı bekliyor. Belki yaşlandığında artık seksi önemsemeyeceğini, bu yüzden de biraz daha rahatlayacağını düşünüyor. Onun yerinde olmak istemedi dim. Bana aşk hakkında çok güzel ve dokunaklı şeyler söyledi. O konuşuyor ben de sanki bahsettiği kişi ben değilmişim gibi dinliyorum ama benden bahsettiğini gizlemememiz de çok tuhaf bir ortam yaratıyor. Sürekli kendinden bahsediyor, sonra da sıkıntılı bir sesle, “Hep senden bahsediyoruz! Hadi biraz da senden konuşalım!” diyor. Bu da kendimden bahsetme isteğimi tamamıyla kırıyor. Kendimden korniş­imin lazım, başkalarıyla kendimle ilgili çok az konuşurum zaten. Inn bahsetmeye başladığında ise, işin en kötü yanı da sürekli olarak sevdiğin insanı görememekten, yokluğundan sonra varlığının birden yarattığı tuhaf duygulardan ve buna benzer şeylerden bahsetmesiy­di. Bense seni, seni ne kadar özlediğimi, seni göreceğimi düşünüyor. bunu bilseydi gerçekten katlanması çok zor olurdu. Benden onu sevmemi beklemiyor; ama başka birini sevebileceğimi düşünmek onun için bir cehennem azabı. Sonunda sarhoş oldu, garson gelip de artık gitmemiz gerektiğini, gece kulübünün kapanmak üzere olduğunu söylediğinde, artık bana hoşça kal demesi gerektiğini anladığındaysa az kalsın bayılacaktı. Sakın bana onu görmememi söyleme; çünkü bütün bunlara rağmen ayda bir kere de olsa beni görmek onun hayatına bir anlam katıyor, üstelik kitapları da hoşuma gidiyor. Aslında kendisini de çok seviviyorum; ama insan aşka ihtiyaç duyarken sevgi yetmiyor. Beni sadece sevmeye başladığın zaman çok üzüleceğim.

Çarşamba

Timsahıma sevgiler, sevgiler.

Dün gece küçük bir gece kulübünden döndüğümde mektubunu buldum, okudum ve hemen uykuya daldım.

Seni seviyorum. Bir arkadaşımın resim sergisi vardı. Çok hoş, hatta güzel bir kadındır; ama hiç de iyi bir ressam değildir. Herkesin iyi ol­madığını bilerek, hiçbir şey söylemeden tablolara bakması, onun da resimlerinin iyi olmadıklarını bilmesi gerçekten üzücüydü. Bu yüzden akşam onu biraz rahatlatmaya çalıştık, onunla ve Amerikalı heykeltıraş kocasıyla birlikte kuskus yemeye sonra da viski içmeye gittik. Kocası bana çok kutsal göründü; çünkü bu sabah New York’a gidecek uçağa binecekti. Paris’teki son gecesiydi, Perşembe orada olacağını düşündü­ğümde Amerika çok yakın geldi; ama sen her zamanki kadar uzaksın, Onlarla birlikte Kanada’ya gitmemden, büyük göllerde kanolarla yapacağımız yolculuklardan bahsettiler; ama ben gizlice düşümdüğüm şeyler yüzünden mutlu ve gururluydum: “Eğer birtanecik timsahım için de uygunsa, bu harika insanlarla dünyanın en güzel göllerini görmektense   onun küçük güneşinin altında kalmayı tercih ederim.” Gittiğimiz gece kulübü daha dün açıldı, neredeyse benim mahallemde sayılır,  yazık ki İspanyol dansçı ve şarkıcılar çok kötüydü, yine de neşeli, samimi bir şeyler vardı bu mekânda. Paris’te hep aynı yerlere gidiyoruz, bütün akşam İngilizce konuşuyorum ve bu bana inanılmaz zevk veriyor.

Artık çalışmalıyım. Bütün gece hiç rüyalarıma girmemen, sonra bütün gün karşıma dikilip, bana gülümsemen, beni izlemen, benimle konuşman ya da en olmadık yerlerde beni öpmen ne kadar da kötü. Hoşça kal, bir sonraki mektubunu alana kadar çok beklemek zorunda kalacağım, oysa bu öyle çabuk gelmişti ki. Evet, Filipinler’le ilgili öyküleri seviyorum.

Bırak seni uzun uzun öpeyim. Je vous aime, mon amour.

Küçük kurbağan ve Simone’un

Her zaman benim konuştuğum ve seninse sustuğun hiç de doğru değil. Sen de en az benim kadar konuşuyorsun, bu arada senin böyle güzel rüyalar görmen hiç de adil değil.

**

 

KRONOLOJİ

9 Ocak 1908: Simone de Beauvoir doğdu
Mart 1909: Nelson Algren doğdu
1947
Ocak: Beauvoir Amerika’ya gider
Şubat: Algren ve Beauvoir Şikago’da tanışırlar
Nisan: Beauvoir üç gün Şikago’da kalır
1 Mayıs: Algren, Beauvoir ile birlikte New York’a gelir
10 Mayıs: Algren, Beauvoir’a gümüş bir yüzük verir
17 Mayıs: Beauvoir Amerika’dan ayrılır
11 Eylül: Beauvoir Şikago’ya gider
14 Eylül: Beauvoir Paris’e döner
1948
8 Mayıs: Beauvoir Şikago’ya gider
14 Mayıs: Beauvoir ve Algren Meksika’ya hareket ederler
3 Temmuz: Beauvoir Paris’e döner
Ekim Sonu: Beauvoir, 11 rue de la Bûcherie’e taşınır Günü Gününe Amerika yayınlanır
1949
7 Mayıs: Algren Paris’e gelir
Eylül Ortası: Algren Şikago’ya döner The Man with the Golden Arm yayınlanır ve Ulusal Kitap Ödülü’nü alır
İkinci Cins yayınlanır
1950
Temmuz: Beauvoir Amerika’ya hareket eder
30 Eylül: Beauvoir Fransa’ya döner
1951
15 Ekim: Beauvoir Şikago uçağına biner
Ekim: Beauvoir Fransa’ya döner
1952
Beauvoir’ın Claude Lanzmann ile ilişkisi başlar
1953
23 Şubat: İkinci Cins Amerika’da basılır Algren eski karısı Amanda ile evlenir
1954
Ekim sonu: Mandarinler Fransa’da yayımlanır Goncourt Ödülü’nü kazanır
1955
Ağustos ortası: Beauvoir 11 rue Schoelcher’e taşınır Algren Amanda’dan boşanır
1956
Mandarinler Amerika’da basılır
1958
Bir Genç Kızın Anıları yayımlanır
1959
Beauvoir’ın Lanzmann ile ilişkisi biter
1960
The Prime of Life yayımlanır
Mart: Algren, Paris’e gelir
Eylül: Algren, Amerika’ya döner
1963
Olgunluk Çağı yayımlanır
1964
Beauvoir ile Algren arasındaki iletişim kopar 1981
Mayıs: Algren öldü
1986
14 Nisan: Beauvoir öldü Parmağında Algren’in yüzüğüyle gömüldü
Kaynak: Simone de Beauvoir, Aşk Mektupları, İngilizceden çevirenler: Tülay Evler-Pınar Öztamur İstanbul 2001
*****************
 

Dualar Eder insan

Mutlu Bir Ömür için

Sen Varsan Her Yer

 Huzur

Huzurla Yanar içim

Çok Şükür Bin Şükür

Seni Bana Verene

Yazmasın Tek Günümü

Sensiz Kadere

Ellerimiz Bir

Gönüllerimiz Bir

Vedalar Denizler

Engeldir Sevene

Bu Şarkı Kalbimin

Tek Sahibine

Ömürlük Yarime

Gönül Eşime

Bahar Sensin Bana

Gülüşün Cennet

Melekler nur Saçmış

Aşkın Yüzüne

Dualar Eder insan

Mutlu Bir Ömür için

Sen Varsan Her Yer

Huzur

Huzurla Yanar içim

İrem Derici
Kalbimin Tek Sahibine

SOFU KADIN /Simone De Beauvoır


Aşk, doğuştan gelen en yüce eğilim olarak ayrılmış­tır kadına, o bu eğilimi erkeğe yönelttiğinde, sevgilide Tanrıyı aramaktadır: durum ve koşullar kendisini in­sanı sevgiden yoksun bırakırsa, hayal kırıklığına uğra­mışsa, ya da aşktan çok şey bekleyen bir insansa, o za­man, kutsallığı yine Tanrı’da arayacaktır. Gönüllerinde böyle bir alev yanan erkekler de çıkmıştır elbet; ama böyleleri hem enderdir, hem de yüreklerindeki ateşli inançta alabildiğine temizlenip arınmış akılsal bir yan vardır. Kendisini gökteki tanrıyla birleşmenin/kavuşmanın erişilmez zevklerine terk eden kadın sayısıysa pek çoktur: ve on­lar, bu zevkleri, gerçekten duygulu bir biçimde yaşarlar. Kadın, dizüstü yaşamaya alışıktır; genel olarak, kurtulu­şunu, erkeklerin egemen olduğu gökyüzünden bekler; erkekler de bulutlar içindedir: yücelikleri, bedensel var­lıklarının tülleri ardında kendini belli etmektedir. Sevi­len Erkek, hemen her zaman, sevenden az çok uzaktır; kendisine tapan kadınla, iki anlama gelebilen işaretlerle anlaşır; kadın onun kalbini ancak inançla tanır ve erkek yüceldikçe, davranışları anlaşılmazlaşır. Şehvet düşkünlüğünde, bu inancın, bütün yalanlamalara meydan oku­duğunu görmüştük. Yüce Varlığı yanında hissedebilmek için, kadının ne görmeye, ne de dokunmaya ihtiyacı var­dır. Taptığı ister bir hekim, ister bir papaz ya da Tan­rı olsun, o, aynı açık gerçekleri görecek, kalbini ta yukarılardan gelen bir sevginin dalgalarına açacaktır. İnsa­nî aşkla, tanrısal aşk birbirine karışmaktadır; bunun ne­deni İkincinin birincinin yüceltilmiş biçimi oluşu değil­dir: İnsanî aşk da aşkın bir varlığa, mutlak’a dönük bir harekettir. Her iki durumda da, sevdalı kadın, yüce bir Varlık’ın canlandırdığı Bütün’e katarak kendi olumsal varlığını kurtarmak istemektedir.

Sevgilinin tanrılaşması, Tanrının da insanlaşması biçiminde dışa vuran bu ikircilli sağlıklı ya da hastalıklı pek çok durumda açıkça kendini göstermektedir. Ben burada, Ferdiere’in şehvet düşkünlüğünü inceleyen yapıtından bir örnek almakla yetineceğim. Konuşan, has­tanın kendisidir:

 “1923’te, Basın’dan bir gazeteciyle mektuplaştım; her gün, ahlâk konusundaki yazılarını okuyor, satırlar ara­sında gizlenen anlamları bile bulup çıkarıyordum; yazı­larıyla bana cevap verdiğini, birtakım öğütlerde bulundu­ğunu sanıyordum; aşk mektupları düzüyordum ona; sık sık yazıyordum…

1924’te, birden bu iş geldi başıma: Tan­rının bir kadın aradığını, pek yakında gelip benimle konuşacağım sanıyordum; bana özel bir görev verdiği, ken­disine bir tapmak kurmak üzere beni seçtiği kanısı var­dı içimde; kadınların doktorlara bakacağı çok büyük has­tanenin, bir insan topluluğunun merkezi gibi görüyor­dum kendimi… İşte tam o sırada… evet, tam o sırada, Clermont akılhastanesine aktarıldım… Burda, dünyayı düzeltmeye çalışan genç doktorlar vardı: hücremde, du­daklarını parmak uçlarımda, cinsel organlarını avuçlarımda hissediyordum; bir keresinde: «Sen duygulu değil, şehvet düşkünü bir kadınsın; dön arkanı bakalım» dedi­ler; döndüm ve içime girdiklerini hissettim: doyulmaz bir şeydi bu… Bölüm başkam, Doktor D…, tanrı gibi bir adamdı; yatağıma yaklaştığı zaman, onda bir şeyler oldu­ğunu seziyordum; «bütün varlığımla seninim» der gibi bakıyordu bana. Gerçekten seviyordu beni: bir gün, ga­rip bir tavırla, ısrarlı ısrarlı baktı yüzüme… yeşil gözle­ri, gök mavisine dönüşmüştü; harika bir biçimde büyü­yüp kocaman kocaman olmuşlardı… başka bir kadınla uğraşırken, bir yandan da, bende yarattığı etkiye bakıp gülümsüyordu… böylece, bu noktada, Doktor D… üzerin­de çakılıp kaldım… çivi çiviyi söker derler ya, aslı yok, daha sonraki âşıklarıma rağmen (15- 16 âşığım oldu), ondan ayrılamadım bir türlü; işte bu yüzden suçlu za­ten… On iki yıldır, hayalimde, durmadan onunla konu­şuyorum… ben unutmak istedikçe geri geliyor… kimi za­man alaycı bir tavır takınıyor… «Görüyorsun ya, diyor, korkutuyorum seni, başkalarını sevsen de, sonunda yine bana döneceksin…» Ona mektuplar yazıyor, buluşmak üzere yer ve zaman bildiriyor, sonra kalkıp oraya gidiyo­rum. Geçen yıl onu görmeye gittim; soğuk bir tavır ta­kındı; hiç bir yakınlık göstermedi bana; müthiş bir ap­tallık ettiğimi anladım, hemen ayrıldım yanından… Söy­lediklerine göre başka bir kadınla evlenmiş, olsun, yine de ömrünün sonuna dek beni sevecek… kocam o benim, bununla birlikte, bizi birbirimize kaynaştıracak edim hiç bir zaman gerçekleşemedi… Kimi zaman: «Her şeyi bırak benimle gel, benim yanımda hiç durmadan yükse­lecek, yükselecek, dünyalı bir varlık olmaktan kurtula­caksın» diyor bana. Görüyorsunuz ya, ne zaman Tanrı’yı aramaya kalksam, bir erkekle karşılaşıyorum; hangi di­ne yöneleceğimi şaşırdım.

Karşımızdaki hasta bir kadın. Ancak, birçok sofu kadında rastlarız Tanrı ile erkeğin ayrılmamacasına birbi­rine girişine. Hele günah çıkartan papaz, gökle yeryüzü arasında böyle ikili bir yer tutmaktadır. Ruhunu ortaya döken günahkâr kadını etten kemikten yapılmış kulak­larla dinlemekte, ama aynı kadını kuşatıp kucaklayan ba­kışlarında doğa üstü bir ışık parıldamaktadır; tanrısal bir insandır o, insan biçimine girmiş Tanrı’dır. Madam Guyon, Peder La Combe’la karşılaşmasını şöyle anlatır: «Bir an için, ondan çıkan tanrısal bir etki ruhumun en derin köşesine iniyor, sonra benden çıkıp ona dönüyor ve bunu o da duyuyormuş gibi oldum.» Dinsel öğenin araya girişi, onu, yıllardır içine gömüldüğü kupkuru ev­renden çekip çıkarmış, gönlüne yeni bir aşk ateşi düşür­müştü. Sofuluk döneminin büyük bir bölümünü onun yanında yaşadı. Ve bu konudaki itirafı son derece ilginç­tir: «Tam bir birlik içindeydik artık, öyle ki, onu Tanrı’dan ayıramıyordum.» Aslında bir erkeğe âşık olduğunu ve Tanrıyı seviyormuş gibi yaparak kendini aldattığını söylemek pek yuvarlak bir lâf olur: o bu adamı, kendi­sine oranla bir başkası olduğu için de seviyordu. Tıpkı Ferdere’in hastası gibi, o da, farkında olmadan, bütün değerlerin yüce kaynağını aramaktaydı. Bütün sofu ka­dınların aradığı budur. Aracı erkek, kimi zaman, ıssız göğe doğru ilk atılımı yapabilmesine yarar; ama ille de gerekli değildir. Oyunun gerçekliğini, büyülü davranışın edimini, gerçek nesne ile hayalî olanı pek iyi ayırdedemeyen kadın, yokluğu kendi vücudunda varlık haline getire­bilme konusunda son derece ustadır. İşin daha az şaka götüren yanı, zaman zaman rastladığımız gibi, sofulukla şehvet düşkünlüğünü birbirine karıştırmaktır: şehvet düşkünü kadın, yüce bir varlığın sevgisiyle değer kazandığı­nı sanır; sevgi ilişkisini başlatan işte bu yüce varlıktır, ve sevildiğinden daha çok sevmektedir; duygularını, anla­mı açık, kendisi gizli işaretlerle belli eder; müthiş kıskançtır, seçtiği kadının ateşinin azlığına sinirlenir: o za­man, hemen cezalandırır ve bu erkek, hemen hiç bir za­man, etten kemikten yapılmış, somut bir insan değildir. Bu özelliklerin hepsi sofu kadında da vardır; yalnız, Tan­rı, aşkının ateşiyle yaktığı ruhu sonsuza dek sever, kanı­nı onun uğruna akıtmıştır (bu Hıristiyan kadınlar için tabiî), göğün ta yedinci katında yerler hazırlanmaktadır ona; kadının bütün yapacağı, hiç karşı koymadan kendi­ni bu sevginin ateşine atmaktır.

Bugün, şehvet düşkünlüğünün kimi zaman düşünsel, kimi zaman da cinsel bir nitelik taşıyabileceği kabul edil­mekte. Aynı şekilde, sofu kadının Tanrı’ya beslediği duy­gularda da bedenin az çok payı vardır. Sofu kadının içi­ni döküşüyle dünyalı âşıklarınki aynı temele dayanmak­tadır. Angele de Foligno, kucağında Saint François, İsa’­nın bir resmine bakarken şöyle diyordu: «işte böyle sım­sıkı sarılacağım sana, ölümlü gözlerimizin göremeyece­ği kadar sıkı… ve beni sevdikçe bırakmayacağım seni. »

Madam Guyon da şunları yazıyor: «Aşk, bir an bile ya­kamı bırakmıyordu. Dayanamayıp: Be hey sevgim, yeter, bırak artık beni! diye bağırıyordum.» «İnsanın ruhuna anlatılmaz titreşimler salan, beni kendimden geçiren bir sevgi isterim…» «Hey ulu Tanrım! şehvetdüşkünü kadın­lara şu benim duyduklarımı hissettirseydiniz, o yalancı zevklerini hemencecik bırakır, bu gerçek hazzın tadını çıkarmaya koşarlardı.»

Sainte Therese’in gördüğü düşü hemen herkes bilir:

Meleğin elinde, uzun, altın kaplı bir kargı vardı. Kargıyı zaman zaman kalbime batırıyor ve ta karnıma dek itiyordu. Kargıyı çektiğinde, barsaklarım dışarı dökülü­yormuş gibi oluyor, tanrısal bir aşk sarıyordu her yanı­mı… Şuna eminim: kargının acısını ta kasıklarımda duyuyordum, ve tinsel eşim kargıyı geri çektiği zaman, ucu­na dizdiği iç organlarım birbiri ardından paralanıyordu.

Kimi zaman, dilin yoksulluğu, sofu kadını işte böy­le cinsel sözlüğe başvurmaya zorlamaktadır deniyor; oya, sofu kadının elinde, vücudundan başka dayanak yoktur ve dünyasal aşkın yalnız sözcüklerini değil, davranış­larım da kullanmaktadır; kendim Tanrıya sunarken, bir erkeğe teslim olan kadının yaptıklarını yapmak zorun­dadır. Ayrıca bu, duygularının değerini de düşürmemek­ledir. Angèle de Foligno, içinde bulunduğu ruh durumu­na göre «kupkuru ve solgun» ya da «alyanaklı ve tom­bul» olduğu, gözyaşlarına boğulduğu ( 1), ta yukarlardan düştüğü zaman, bütün bu görüngüleri (phénomène’leri) salt «tinsel» sayamayız; ancak, bunları yalnızca onun aşı­rı «heyecanlanma eğilimi » ne bağlamak da, haşhaşın «uyu­tucu etkisi »nden medet ummak olur; vücut, nesnel gö­rünüşü altında öznenin ta kendisi olduğuna göre, kendi özel yaşantılarının nedeni değildir elbet: özne, bütün davranışlarını, varlığının birliği içinde yaşamaktadır. Sofu kadının hayranları ya da düşmanları, Sainte Thérèse’in çoşkunluklarına cinsel bir içerik verilirse, bunun onu isterik kadın haline getireceğini sanmaktadırlar. Oysa isterik öznenin değerini düşüren şey, vücudunun zihnindeki takınakları etkin bir biçimde dile getirmesi değildir: aklını tek bir fikre saplamış olması, özgürlü­ğünün büyüye çarptırılmış, yok edilmiş bulunmasıdır; bir Hint fakirinin organizması üstünde kurduğu egemen­lik onu köle haline getirmez; bedensel davranış, özgür bir atılımla çerçevelenmiş olabilir.

Sainte Thérèse’in anı­ları iki anlama yer bırakmayacak kadar açık seçiktir ve bu yazılar, onu, yakıp yıkıcı bir hazzın doruğunda gösteren Bernin’in heykelini doğrulamaktadırlar; duydu­ğu heyecanları basit bir «cinsel yüceltme» diye yorumla­mak da aynı derecede yanlıştır; bir kere, daha başında, sonradan kutsal bir sevgiye dönüşen cinsel bir arzu yok­tur; seven kadının kendisi de, işin başında, sonradan belli bir bireye yönelteceği belirsiz bir arzunun kurba­nı değildir; sevilen varlığın karşısında heyecanlanmak­ta ve bu heyecan, hemen o anda, sevgili üzerinde toplan­maktadır; böylece. Sainte Thérèse, tek bir hareketle, hem Tanrıyla birleşmek istemekte, hem de bu birliği vücudunda yaşamaktadır; sinirlerinin ve hormonlarının tutsağı değildir: kınamaktan çok, etine kemiğine işleyen bu inançtan ötürü hayran olmak gerekir kendisine.

Ger­çekte, Sainte Thérèse’in de çok iyi anladığı gibi, sofu­ca bir yaşantının değeri, öznel açıdan nasıl yaşandığına değil, nesnel açıdan ulaştığı noktaya bakılarak ölçülür. Coşkunun dışa vuruşu, Sainte Thérèse’le Marie Alacoque’ta ( 2) hemen hemen aynıdır: ama getirdikleri bildi­rinin değeri başka başkadır. Sainte Thérèse, salt zihin­sel açıdan, bireyle aşkın Varlık arasındaki dramatik iliş­kiyi ortaya atmaktadır; her türlü cinsel yorumun dışın­da kalan bir deneyi kadın olarak yaşamıştır; onu Suso nun, Saint Jean de la Croix’nın (3 ) yanına koymak gerekir. Ama o, göz kamaştırıcı bir istisnadır. Küçük kızkardeşleriyle, tam tersine, dünya ve kurtuluş konusunda özellikle kadınsal bir görüş ortaya koymuşlardır, onla­rın aradıkları aşkın, yüce bir varlık değil, kadınlıkları­nın kurtarılmasıdır (4 ).

Kadın, tanrısal aşkta, sevdalı kadının sevgilisinde aradığını arar: kendine hayranlığının kamçılanması; bü­yük bir dikkatle, sevgiyle üstüne çevrilen o ulu bakış, kendisi için, mucize dolu bir kazançtır. Madam Guyon, gerek genç kızlık, gerek kadınlık döneminde, hep sevil­me, hayran olunma arzusuyla yanıp tutuşmuştur. Çağ­daş sofulardan biri olan Protestan Matmazel Vee şun­ları yazıyor: «Hiç bir şey beni, bende olup bitenlerle özel bir biçimde ilgilenmeyen, bana sevgiyle bakmayan birin­den yoksun kalmak kadar mutsuz kılamaz.» Madam Krüdener, Tanrı’nın her an kendisiyle ilgilendiği sanı­sındaymış, Sainte Beuve, bu konuda bakın ne diyor: «sevgilisinin kollarındayken, en önemli anlarda: Ah ulu Tanrım, bilsen ne mutluyum! diye inlerdi. Mutluluğu­mun aşırılığını bağışla n’olur!» Bütün gökyüzü kendini seyredeceği bir ayna haline geldiği zaman kendine hay­ran kadının duyabileceği sarhoşluğu kolayca anlıyor in­san; tanrısallaşan imgesi, Tann’nın kendisi gibi uçsuz bucaksızdır artık, bir daha da hiç silinmeyecektir; o, aynı anda, cayır cayır yanan, küt küt atan, sevgiye bo­ğulan yüreğinde, tapılası Tanrı tarafından, ruhu­nun yeniden yaratıldığını, sevilip şımartıldığını, günah­larının bağışlandığını hissetmektedir; kollarına aldığı, sarıldığı sevgili, Tanrı’nın araya girmesiyle alabildiğine yüceltilmiş ikiz kardeşidir, kendisidir. Angele de Foligno’nun aşağıdaki satırları son derece anlamlıdır. İsa ba­kın nasıl sesleniyor ona:

Tatlı kızım, yavrum, sevgilim, tapınağım benim. Kı­zım, sevgili yavrum, sev beni, çünkü ben de seni sevi­yorum, hem de, senin beni sevebileceğinden çok, ama çok daha fazla. Bütün yaşamın: yiyip içişin, uyuyuşun, kısacası her şeyin hoşuma gidiyor. Sende, bütün ulusla­rın gözlerini kamaştıracak şeyler yapacağım; herkes be­ni sende tanıyacak, birçok halk sende yüceltecek adımı. Kızım, benim tatlı eşim, çok, pek çok seviyorum seni.

Bir başka yerde de şöyle der:

Tatlıların tatlısı, canım kızım, Yüce Tanrı’nın kalbi şimdi senin kalbinin üstündedir… Yüce Tanrı, senin içine sevgilerin en büyüğünü, bu kentte yaşayan kadın­lardan hiç birinin tadamayacağı sevgiyi yerleştirdi; ca­nının içi yaptı seni.

Başka bir seferinde de şunları yazar:

Sana öyle bir sevgim var ki, artık kusurlarına fa­lan aldırmıyor, hattâ onları görmüyorum bile. Müthiş bir hazine yerleştirdim senin içine.

Tanrının seçtiği kadın, ta yücelerden gelen bu ateşli sevgi gösterilerine karşılık vermeden edemez elbet. Sevdalı kadında rastladığımız geleneksel teknikle sevgiliye kavuşmak ister: yani kendisini hiçleştirerek. «Tek bir işim var yeryüzünde: sevmek, kendimi unut­mak, hiçleştirmek» diye yazar Marie Alacoque. Coşku, ben’in bu hiçleştirilişini bedensel olarak dile getirmekte­dir; özne artık ne bir şey görmekte, ne de duymaktadır, bedenini unutmakta, yadsımaktadır. Tanrının yüce ve göz kamaştıran varlığı imgesi işte bu teslimiyetle, edilginliğin eksiksiz kabulüyle, derinliğine gerçekleşmekte­dir. Madam Guyon’un sekinciliği (quiétisme’i), yani hiç bir şey yapmadan, kendi ben’ini hiçleştirerek, bir köşe­den dünyayı seyretme yöntemi, bu edilginliği bir dizge (système) haline getirmişti: nitekim, kendisi, vaktinin çoğunu hiç kıpırdamadan oturarak geçirmekteydi; ayak­la uyuyordu.

Sofu kadınların çoğu, kendini edilgin bir biçimde Tanrıya teslim etmekle yetinmez: benlerini hiçleştirme işine, bedenlerini hırpalayıp yıkarak, etkin olarak giri­şirler. Çilecilik, keşişler ve papazlar tarafından da uy­gulanmıştır elbet. Ancak, kadının etini hiçe sayması, za­man zaman, çok garip biçimlere bürünür. Kadının, vü­cudu karşısındaki tutumunun nasıl iki yanlı olduğunu görmüştük: kadın, acı çektirme ve aşağılama aracılığıy­la yüceltir onu. Bir sevgilinin önüne zevk aracı olarak bırakıldığı an, bu vücut, bir tapmak, bir put haline gel­mektedir; doğum sancılarından sonra, yeryüzüne yeni kahramanlar getirmektedir. Sofu kadın, sonradan ona sahip olmayı hakedebilmek için, kıyasıya eziyet edecek­tir vücuduna; onu iğrenç duruma düşürmekle, aslında, ruhunun kurtuluşunu sağlayacak araç haline getirip yü­celtmektedir. Bazı ermiş kadınların giriştikleri aşırılıkla­rı da ancak böyle açıklayabiliriz. Sainte Angèle de Foligno, az önce cüzzamlıların ellerini ayaklarını yıkadığı su­yu ne büyük bir zevkle içtiğini anlatır:

Bu iksir içimize öyle tatlı bir duygu uyandırdı ki, sevinç ardımıza takılıp ta eve dek bizimle birlikte geldi. O güne dek, böyle tatlı bir su içmemiştim. Cüzzamlıların yaralarından çıkan bir parça takılmıştı boğazıma. Çıka­rıp atacak yerde, yutabilmek için büyük bir çaba göster­dim, ve sonunda başardım. Tann’nın varlığına katılmış gibi hissettim kendimi. İçimi dolduran tatlı duyguları an­latabilmem olanaksız.

Marie Alacoque’un, diliyle, hasta bir kadının kusmuk­larını yaladığını biliyoruz; kendi yaşam öyküsünde, isha­le tutulmuş bir erkeğin pisliğini yerken duyduğu mutlu­luğu anlatır; İsa, sonradan, dudaklarını Kutsal Kalbinin üstüne yaslayarak mükâfatlandırmış kendisini. İtalya, İs­panya gibi cinsel duygulan güçlü ülkelerde, kendini tan­rıya adayış, iyice bedensel nitelikler kazanmaktadır: Apeninler’in orta kesimindeki köylerde, kadınlar, bugün bi­le, kutsal bir yeri ziyarete giderken, yerden aldıkları taşlan emerek dillerini paramparça etmektedirler. Bütün bu işleri yaparken, kendi bedenini aşağılayarak insan be­denini kurtaran İsa’nın yolundan gitmektedirler: kadın­lar, bu büyük gize, erkeklerden çok daha somut bir bi­çimde yakındırlar.

Tanrı, çoğunlukla, kocasının kalıbında görünür ka­dına; kimi zaman, olanca şan ve şerefiyle, beyazlar için­de, göz kamaştıran, egemen bir varlık halinde ortaya çı­kar; kadına bir gelinlik giydirir, başına bir taç oturtur, elinden tutar, kendisini göğün ta yedinci katına çıkar­maya söz verir. Ama çoğu kez, bizler gibi etten kemikten yapılmış bir varlıktır: İsa’nın Sainte Catherine’e verdiği, onun da parmağında taşıdığı görünmeyen yüzük, aslın­da, İsa’nın Sünneti’nden kalma bir «yara izi»nden başka bir şey değildi. Ve Tanrı, sofu kadın için, her şeyden önce, eziyete uğramış, kanlar içinde yüzen bir vücuttur: o, en büyük coşkunluğu, çarmıha gerilmiş İsa karşısında duyar; kendini, Oğlu’nun cesedine sarılmış olan Meryem Anaya, ya da, çarmıhın dibinde duran ve yüzü gözü Sevgili’nin kanıyla yıkanan Madeleine’e benzetir. Böylece, hem eziyetçi, hem de eziyet düşkünü yanını doyurur. İsa’nın, yani Tanrı’nın aşağılanışında, İnsanın gözden düşü­şüne hayran olur; çarmıha gerilmiş olan adam, o kıpırtı­sız, yara bere içindeki vücuduyla, küçük kızın öteden beri kendisine benzettiği, yırtıcı hayvanların, hançerlerin, erkeklerin önüne atılmış pembe beyaz dişi kurbanı can­landırmaktadır: sofu kadın, Erkeğin, Tanrı Erkeğin, kendi rolünü benimsediğini görünce allak bullak olmuştur. Tahta sedye üzerine yatırılan, günün birinde göz ka­maştırıcı bir biçimde Yeniden Dirilecek olan kendisidir. Evet, kendisidir: kanıtlar bunu; dikenlerden örülmüş taç altında alnı kanar, görünmeyen bir çivi ellerini, ayakla­rını, bağrını delik deşik eder. Katolik Kilisesi’nin tanıdı­ğı, dikenli taçla dağlanmış 321 kişiden yalnız 47’si erkek­tir; öbürleri Macaristan’lı Hélène, Jeanne de la Croix, G.d’Osten, Osane de Mantoue, Claire de Montfalcon vb. -, ortalama olarak, yaşdönümünü geçmiş kadınlardır. En ünlüleri olan Catherine Emmerich, çok genç yaşta dam­galandı. Dikenli tacın acısını tatmak istediğinden, 24 ya­şında, göz kamaştıracak kadar yakışıklı bir delikanlının kendisine yaklaştığını, başına özlenen tacı oturttuğunu gördü. Ertesi gün şakakları ve alnı şişti, kan akmaya başlamıştı. Dört yıl sonra, bir coşkunluk sırasında, İsa’­yı gördü; yaralarından, incecik bıçaklara benzeyen ışın­lar çıkıyor, bizim azizenin ellerinden, ayaklarından, bağ­rından kanlar fışkırtıyordu. Teri bile kanlıydı, kan tü­kürüyordu. Günümüzde de, Thérèse Neumann, her kut­sal cuma günü, imanlı kişilere İsa’nın kanıyla yıkanmış yüzünü göstermektedir. Kan fışkıran bu delikler, aslın­da, insanın bedenini şana şerefe kavuşturan anlaşılmaz simyanın belirtisidirler, çünkü, bu kanlı acının altında, tanrısal sevginin ta kendisi yatmaktadır. Kadınların, akan bu kızıl kanın katkısız, sapsarı bir ışık haline dönüşme­sine verdikleri önemi anlamak da kolay. Erkeklerin kra­lı olan adamın (İsa’nın) bağrından akan kan akılların­dan çıkmaz bir türlü. Sainte Catherine de Sienne, he­men her mektubunda bundan söz eder. Angèle de Folig no, İsa’nın kalbini ve bağrındaki derin yarayı gördükçe kendinden geçiyordu. Catherine Emmerich, «kana bu­lanmış bembeyaz bir kefene sarılmış» İsa’ya benzeyebil­mek için, kıpkırmızı bir gömlek giyiyordu; her şeyi, «İsa’nın kızıl kanına bulaşmış olarak» görüyordu. Ma­rie Alacoque, yukarda da söylediğimiz gibi, ağzını İsa’­nın Kutsal Kalbi’ne dayamış, tam üç saat kana kana onun kanını içmişti. İmanlı kişilerin hayran bakışları önüne, sevginin alevli oklarının açtığı yaralardan çıkan kızıl kanın pıhtısını getiren o’dur. Kadınların en büyük düşünün simgesidir bu: sevginin açtığı yaralardan akan şanlı, şerefli kan.

Coşku, görülen hayaller, Tanrı’yla konuşmalar, yani iç dünyayla ilgili bu yaşantı, bazı kadınlara yetmektedir. Bazılarıysa, bunu, edimler halinde bütün dünyaya yay­mak istemektedirler. Eylemin hayran hayran seyredişle birleşmesi iki değişik biçimde ortaya çıkar. Sainte Cat­herine, Sainte Thérèse, Jeanne d’Arc gibi, hangi ereğe yöneldiklerini çok iyi bilen ve bunlara varabilmek için, büyük bir açık görüşlülükle, en iyi yolu tutan eylem ka­dınları vardır: böylelerinin Tanrı’dan gelen esinleri, ol­sa olsa, açık seçik gerçeklerine nesnel bir görünüş ka­zandırmaya yaramaktadır; bu esinler, onların, kesinlik­le çizdikleri yolları izlemesine yardım etmektedir. Ma­dam Guyon, Madam Krüdener gibi kendine hayran ka­dınlarsa, suskun bir coşkunluğun sonunda, yine Madam Guyon’un deyimiyle, ansızın «bir havari havasına» gir­diklerini hissetmektedirler. Yerine getirecekleri görev konusunda kendilerinin de açık seçik bir görüşü yoktur; ve tıpkı sağa sola koşuşma hastalığına tutulmuş evkadınları gibi yapacakları şeye hiç aldırmazlar, yeter ki bir şey olsun. Madam Krüdener, kendini büyükelçi, romancı olarak gösterdikten sonra, niteliklerinin değeri konusundaki fikrini kendine sakladı: birtakım kesin fi­kirleri savunup başarıya ulaştırmak için değil, Tanrı tarafından görevlendirilmiş bir insan olduğunu göstermek için el attı I. Alexandre’ın kaderine. Kadının azıcık gü­zel ve akıllı olması bile kutsal bir kişiliğe sahip bulun­duğuna inanmasına yeterken, Tanrı’nın seçkin kulu oldu­ğunu düşündüğü zaman çıkacağı yeri artık varın siz hesap edin: o vakit, özel bir görevle yeryüzüne geldiğine inanır, birtakım belirsiz öğretiler öne sürer, hemen bir tarikat kurar; böylece, çevresinde topladığı insanların her birinde, kişiliğinin başdöndürücü biçimde çoğaldığı­nı görür.

Sofu inancın ateşi de, tıpkı aşk ya da kendine hay­ranlık gibi, etkin ve bağımsız bir yaşamın temeli olabi­lir. Ancak, tek başına ele alınırsa, bütün bu ruhunu kur­tarma çabaları insanı olsa olsa başarısızlığa götürür; ka­dın, ya gerçekdışı ile ilişki kurar: yani kendi hayali ya da Tanrı ile; ya da, gerçek bir varlıkla gerçekdışı iliş­kilere girer; her iki durumda da, dünya üzerinde etkili olamaz; öznelliğinden kurtulamaz; özgürlüğü bir kan­dırmaca, bir efsane olarak kalır; bu özgürlüğü gerçek­ten yerine getirmenin bir tek yolu vardır: onu, olumlu bir eylemle insan toplumuna yansıtmak. S:120-133

Kaynak: Simone De Beauvoır, Kadın, trc: Bertan ONARAN, Payel Yayınevi Mart 1969, İstanbul

Not:

Birçok dindâr kadın sufinin/dervişin manevi seyrinde uğradığı ve patolojik durumlara varan aşk deryası.  (Aşk deryasına varanlar/düşenler için) bu metin Ulvî/süflî yönleriyle şehvetin, hazzın, sevginin inanc/iman bahsinde bulandığı karışıklığa ışık tutacaktır. Metin Hıristiyan litaretürüne göre yazılmış olsa da Müslüman kadının da aynı merhalelerde bahsedilen bulanıklığı yaşamaktadır.  Mesela şeyhine aşık olan sofi kadınlar bulunmaktadır. Öyle ki, derviş kadın çıkış yolunu bulamayınca bunalıma girer ve bu durumu anlatacak hiçbir dostu ve arkadaşı da yok gibidir. Unutmayalım ki erkeklerde de bu sorunlar bulunmaktadır. Bu makamın zevki çok olmasına rağmen gazileri çoktur. Birçok dindâr / sofu bu yolda heder olup gitmekte ve hürmeten şehit sayılıp yolda kalanlardan sayılmaktadır.(hzl)

(1) Yaşam öyküsünü kaleme alanlardan biri: «Döktüğü gözyaş­ları yanaklarını öylesine yakıyordu ki, gidip onlara soğuk su çarpmak zorunda kalıyordu» der.

(2) Marguerite. Marie Alacoque (16471690), İsa’yı üç kez gör­düğünü ileri süren ve ömrünü, manastırları ziyaretle geçiren er­miş kadınların önderliğini yapan bir azize.

(3) Saint Jean de la Croix (15421591). Sainte Thérèse’in ya­kın arkadaşı, onun gibi kilisede dönüşüm yanlısı, çeşitli üniver­sitelerde ders vermiş bir din doktoru. Hıristiyan ruhunu, insa­nın iç dünyasındaki «karanlık evrenden» geçirerek Tanrı’yla bir­leştirmek istiyordu.

Heinrich Suso (1295-1366), Dominicain okulundan yetişme, İsviçre’li bir din adamı; görüşlerinin sertliğiyle ün salmış; XIV. yüzyılda Almanca’yı en güzel kullanan yazarlardan biri.

(4) Catherine de Sienne’de de, dinbilimle ilgili kaygılar epey ağır basmaktadır. O da, oldukça erkeksi bir azizedir.

KADINLIĞIN KADERİ /Simone De Beauvoır


Bugüne kadar kadın ve onun problemleri hakkında çeşitli yazılar ele alınmıştır. Belki de bu konuda bizim söyleyeceğimiz bir şey kalmamış olabilir. Fakat yine de kadınlar üzerinde girişilen tartışmaların, yazılan makalelerin sonu gelmemektedir. Peki, bütün bu yazılanlardan sonra acaba hâlâ aydınlanmamış dâvalar kalmış mıdır?

Eğer gerçekten böyle bir durum varsa, ilk sözümüz ‘kadın’ı tanımlayın olacaktır. Kadın problemlerini ele almış bilginlerin bazıları bize «Bugün Rusya’da bile kadın, kadındır,» diyecektir. Bazıları ise «Kadın problemi diye bir şey yoktur; çünkü kadınlık yok olmak üzeredir.» diye cevap vereceklerdir. Hemen hemen herkes, kadın problemlerinin var olup olmadıklarını, yine bunların ilerde var olup olmayacaklarını, kadınlarının yeryüzünde şu andaki görevlerini, ya da gerçek görevlerinin ne olduğunu merak eder. Hattâ bir zamanlar bu konu öylesine dallanıp budaklanmıştır ki, günlük bir dergide «Kadınlara ne oldu?» başlığı altında bir makale bile yayınlanmıştı.

Fakat ilk önce «Kadın nedir?» sorusunu cevaplandıralım. Çoğunlukla, kadın, bir döl yatağıdır, diye tanımlanır. Yalnız uzmanlar, bazı kadınlar, hem cinsleri gibi kadınlık organlarına sahip oldukları halde kadınlıkla ilgileri yoktur demektedirler. Bugün dünyada yaşayan canlıların yarısını kadınlar meydana getirmektedir. Böyle olmakla beraber bugünün kadım yine de büyük bir tehlike içindedir. Yani bu demektir ki kadınlar, kadınlaşmağa ve kadın olarak kalmağa zorlanmaktadırlar. Meselâ yıllarca önce, tanınmış bir kadın yazar, gazetede kendi resminin yayınlanmasını istememiş, kendi resmi yerine kocasının resmini göndermiş. Böylece herkes tarafından daha fazla saygı göreceğini tahmin etmiş.

Yunan filozofu Aristo, kadınlar hakkındaki görüşünü şöyle açıklamaktadır.

«Kadın, bazı özelliklerden yoksun olduğu için kadındır.»

St. Thomas ise kadım «Tamamlanmamış varlık» ya da «tesadüf eseri meydana gelmiş bir yaratık» olarak tanımlar. Bu nokta din kitaplarında şöyle sembolize edilmektedir. Havva, Adem’in böğründen yaradılmıştır.

Kadın, erkeğin esiri olmasa bile her zaman için onun emri altında yaşamak zorundadır. Böylece iki cinsin dünya üzerinde aynı haklara sahip olabilmesi diye bir şey asla düşünülemez. Hattâ bugün kadının toplum içindeki durumu değişmekle beraber yine de erkeğin baskısından tamamen kurtulmuş değildir. Hemen hemen hiçbir yerde kadının durumu erkeğinki gibi olamaz. Fakat çoğunlukla bu durum kadının yararınadır. Hattâ kanun, kadına bazı haklar tamsa bile uzun zamandan beri süregelen bir takım gelenekler bunların uygulanmasını yasaklar. Ekonomik bir çevrede kadınlar erkeklerle hemen hemen aynı haklara sahiptirler, denilebildiği halde, erkeklerin daha iyi işlerin başına geçtikleri, önemli noktalan ellerinde bulundurdukları şüphe götürmez bir gerçektir. Erkeğin kadına kendi üstünlüğünü ta eski devirlerden beri kabul ettirmesinin diğer bir sebebi de, erkeklerin öğrenim hayatına daha fazla değer vermeleridir. Ya da şunu daha başka türlü açıklayalım. Erkeklerin daha iyi bir öğrenim yaptığı ve hatla öğrenimin onlar için mutlak olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. Kadın, okusa da olur okumasa da, çünkü sonuç olarak onun sorumluluğunu her iki şekilde de erkek yüklenir. Fakat bugünün kadını için öğrenim daha değişik bir anlam kazanmış, onlar da erkeklerle omuz omuza okumağa, çalışmağa başlamışlardır. Böylece de yavaş yavaş kadınlığın kendine has değeri kaybolmak üzeredir. Gerçekte ise bu dünya hemen hemen bütünüyle erkeklere aittir. Kadın, her zaman, her devirde erkeğinin kanatlan altına sığınmış ikinci bir yaratık olmak zorundadır. Bu bir tabiat kanunudur. Bunu hiçbir şey bozamaz. Kadın ne kadar çabalarsa çabalasın ne kadar bir erkek gibi hareket etmeğe çalışırsa çalışsın yine de bir BAŞKASI olmaktan öteye gidemez.

İnsanın aklına ister istemez ilk önce şu soru geliyor:
Peki, erkeğin üstünlüğü ne zamandan beri kabul edilmiş bir görüştür?
Ne zaman bu üstünlük dâvası başlamıştır?
Bu tartışmayı neden erkek kazanmıştır da kadın kazanmamıştır?
Bu zaferi kadınların kazanmış olması da mümkündü. Veya böyle bir üstünlük tartışmasına hiç lüzum görülmeyebilirdi. Neden acaba bu dünya sadece erkeklerin malıdır, her zaman her yerde onların üstünlükleri savunulmaktadır?
Kadınlarda görülen bugünkü değişiklik iyi midir yoksa fena mıdır?
Acaba bu yeni değişiklik kadınlarla erkeklerin aynı haklara sahip olmasını sağlayabilecek midir?

Bu sorular hiç birimiz için yeni değil. Birçok defalar sorulmuş, yine birçok defalar çeşitli şekillerde cevaplandırılmıştır.

Montaigne «Bir cinsi haklı çıkarmak için diğerini suçlamak kolaydır.» demektedir. Bu sözü şu örnekle daha iyi açıklayabiliriz: Roma Hukuku kadın haklarım sınırlardı. Bir evlilik kurulu sarsıntı geçirdiği zaman erkeği haklı göstermek için kadının zayıflığı, kadın olmayışı öne sürülürdü. Kadın hakları 16 ncı yüzyıla gelinceye kadar kimse tarafından savunulmamıştı. Fakat St. Augustine bu asırda kadın haklarım elinden geldiği kadar tanıtmağa çalıştı. Ve işte o zaman kadın, kendine ait olan mallan idare etme yetkisine kavuştu. Montaigne kadınlara yapılan haksızlıktan, onlara karşı girişilen amansız kavgayı şöyle özetler:

«Kadınlar hakkındaki kanunları yapanlar yine erkekler olduğuna göre bunları kendi görüşlerine göre düzenlemişler, kadınları yakından incelemeğe lüzum hissetmemişlerdir. Kadınlar ise bu kanunlara baş kaldırmakta, onları kabul etmemekte haklıdırlar. Yani bu kanunlar erkeklerin hilesiyle meydana gelmiştir. Tarafsız değildir.»

Onsekizinci yüzyılda durum biraz daha değişmiş ve ortaya demokrat görüşlü tarafsız bilginler çıkmıştır. Bunlar kadın konusunu yeniden ele almışlar ve iyiden iyiye objektif olarak incelemişlerdir. Bunlar arasında Diderot, kadının da tıpkı erkek gibi bir yaratık olduğunu, aynı haklara sahip olabileceğini savundu. Daha sonra ortaya çıkan John Stuart Mili ise bu konu üzerinde daha da titiz davrandı ve en etkileyici bir şekilde savunmasını yaptı. Oysa ondokuzuncu yüzyılda kadın fizyolojisini ve psikolojisini inceleyen bilginler taraf tutarak kadın haklanm savundular. Böylece İngiltere’de onsekizinci asrın ortalarından sonra ta ondokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar modem sanayinin yayılmasıyla meydana gelen sosyal ve İktisadî devrimin sonuçlarından biri de, kadınların iş alanlarına sokulmaları oldu. Fakat işçiler başlarındaki insanın kadın olmasını istemedikleri gibi erkekle kadının da yanyana çalışmasına göz yumamadılar. Böylece yine erkekler, kadınlara tanınan hürriyeti kıskandılar, onları önceki durumla nna getirebilmek için çalıştılar.

Kadının erkekten aşağı olduğu fikrini savunanlar, kâfi mi her yönden -fizyolojik, teolojik, felsefi, sosyolojik, ekonomik -yerden yere vurdular. Erkekle kadın arasında devam eden bu üstünlük, aşağılık kavgası, kadını aşağı bir yaratık olarak görmek, tıpkı Amerika’da yıllar yıl süregelen beyaz-zenci dâvasına benzemektedir. Nasıl beyazlar için zenci olmak korkunç bir aşağılık, bir gurur meselesiyse erkekler için de kadınlık aynı şeydir. Ve çoğu erkek kadın olarak dünyaya gelmediği için her zaman Tanrıya şükreder.

Kısacası, genel anlamda kadın, erkekten aşağı bir yaratıktır. Yani onlar yaradılışları dolayısıyla erkeklerden daha az imkânlara sahiptirler, önemli olan şey, sadece şu sorudur: «Bu üstünlük, aşağılık dâvası daha ne kadar sürüp gidecektir? Yoksa bunun ardı arkası gelmeyecek midir?

Erkeklerin çoğu bu kavganın devam etmesini isterler. Hemen hemen hiçbiri de bugüne kadar bu kavgaya bir son vermiş değildir. Dar görüşlü, geleneklere bağlı orta sınıf halkı (burjuva) kadınlara hürriyet yetkisi verildiği takdirde onların ahlâki doğruluklarının değişeceğine, ilgilerinin yön değiştireceğine inanmaktadırlar. Bazı erkekler ise sırf kadınları kendilerine kuvvetli birer rakip olarak gördüklerinden, onların haklarının kısılmasına taraftardırlar. Bu noktayı kuvvetlendirecek güzel bir örnek vermek istiyorum: Çok yakın zamanlarda erkek öğrencilerden biri bir dergide kadın konusundaki görüşlerini şöyle belirtmiş: «Tıp Fakültesine, Hukuk Fakültesine girmek isteyen her genç kız, erkek öğrencilerin mesleklerini ellerinden zorla alıyor demektir.»

Michel Carrouges’e göre kadınlar iyi bir eş, iyi bir aşçı, bir fahişe yani kısacası erkeklerin arzularına cevap veren bir yaratık olmaktan öteye gidemez. Bu düşünüre göre kadın diye bir varlık yoktur, onun yaşadığı ayrı bir dünya da olamaz.

Peki ya kadın nedir?
Nerede yaşar?
Evet, kadın mı?

Kadın, ancak ve ancak erkeğin dünyasında yaşayan, onun zevklerine cevap veren, her zaman ona boyun eğen bir yaratıktır. Onun dünyaya getirilmesindeki tek gaye, erkeğe hizmet etmesi içindir.

Kadın bir erkeğin hayatına hangi şartlarda girer?

Kadın, küçük bir erkek için, onu doğuran, büyüten, bir annedir; bir delikanlı için arzu ettiği, seviştiği, sevdiği bir sevgilidir; evli bir erkek içinse hayat arkadaşı, çocuklarının anasıdır. Bu durumlarda erkek, kendine yakın olan kadına sevgi ve saygı duyar. Onun için kadın, genel anlamda erkekten aşağı bir yaratıktır. Fakat yine de bu yakınları ile arası açıldığı zaman erkek, onların kendilerinden aşağı bir yaratık olduklarını, bir erkeğin üstünlüğü karşısında hiçbir şey yapamıyacaklarını rahatça söyler. Demek oluyor ki, bir an için kadını kendisiyle aynı ayarda tutan, eşit haklara sahip olduğunu savunan bir erkek ayni zamanda onun kendinden aşağı olduğunu da söylemekten kaçınmıyor. Çünkü her iki noktayı da ayni anda kabul ediyor.

Bazı düşünürlere göre, Havva, Adem’den sonra yaratıldığı için İKİNCİ yaratık olmak zorundadır. Bazıları ise bu fikrin tam karşıtım savunmaktadırlar. Yani Tanrı, Ademi aceleye geldiğinden kaba ve biçimsiz yaratmıştır. Oysa ondan sonra yarattığı Havva üzerinde bir hayli uğraşmış ve Ademin kusurlarını onda kapatarak en güzel bir insan örneği vermiştir dünyaya.

Bu üstünlük, aşağılık, eşitlik gibi dâvaları daha iyi, daha belirli bir şekilde anlatabilmek için bunları çeşitli kısımlar altında tek tek gözden geçirmek gerekiyor. Sh:5-11

MİTOLOJİ VE GERÇEK

Kadınlar hakkında söylenilen efsaneler, edebiyatta genişçe bir yer kaplar. Fakat bunların günlük hayattaki önemi nedir? Bireylerin yaşayışını, gelenekleri, nasıl etkilerler? Bu soruyu cevaplandırabilmemiz için efsanelerle gerçek arasındaki ilgiyi incelememiz gerekir.

Efsanelerden birine göre insanlar iki kısma ayrılır. Bu fikir, deneylerden elde edilmiştir. Yani efsanelerde gerçeğin payı büyüktür. Kadın ve problemleri diye bir şey düşünülemez; çünkü o değersiz, bilgisiz bir yaratıktır. Erkekler kadını aşağı görmelerine rağmen yine de onlarla sevişmek, arkadaş olmak isterler. Cinsel hayatta bir kıskançlık, bir rekabet görülür. Böylece çeşitli efsanelerin etkisinde kalarak kadın milletini aşağı gören erkek, onsuz yapamayacağını, onun vücudunun ılıklığını duymadan yaşayamıyacağını ister istemez kabul eder. Kadın, erkek için ancak cinsel ilişkinin ötesinde bir BAŞKASIDIR. Aşk hayatında ise onun en yakın arkadaşıdır.

Efsanelerdeki çeşitli benzetmeleri düşünmeyecek olursak gerçekte kadın, erkeğin tamamlayıcısıdır. Bugünün kadını, erkeklerin eskiye göre değişen tutucuları karşısında şaşırmaktadır. Bir zamanlar  özellikle ataerkil ailede — kadına en küçük bir hak tanımayan, ona esir gibi davranan erkek, bugünkü erkek miydi? O devirlerde kadın, sadece erkekte arzu uyandıran, onun cinsel zevklerine cevap veren bir maddeden başka bir şey değildi. Daha sonraları ise kötülük sembolü olarak adlandırıldı. Kadınlar, evde babalan, erkek kardeşleri, kocaları, âşıkları için «koruyucu melek» adını alırlarken, ressamlara, yazarlara ilham veren fahişelere de «cömert kadınlar» denilirdi.

Efsaneleri önemsemek yersiz bir harekettir çünkü onların çoğu mantığın kabul edemeyeceği şeylerden söz etmektedirler. Gerçi efsanelerde belirtilen kadın tipleri ya da onların özellikleri eski devirlerde yaşayan aile örneklerinden seçilmiştir ama erkeğin üstünlüğü ortaya çıksın diye, bu tipler, özellikler, hayalle karıştırılmıştır. Oysa gerçekte kadın da erkek gibi tabiatın yaratığıdır. Onun da bir hayatı vardır. O efsanelerin belirttiğinin aksine ne gecedir ne de ölümdür. Bütün bu sıfatlar kadım erkekten aşağı göstermek için yine erkeklerin kendi kafalarında geliştirdikleri çeşitli fikirlerdir.

Erkekler dünyaya, kadınlara acı çektirmek için gelmişlerdir. Kadının kaderi ıstırap içinde kıvranmak, çeşitli sorumlulukları taşımaktır. Kadın, ne kadar erkeğin üstünlüğünden kaçarsa kaçsın elbet bir gün yine ona yakalanacaktır. Evlenmeği göze alan kadın, erkeğin boyunduruğu altına girmiş demektir. Balzac «Evlilik Felsefesi» adlı eserinde şöyle yazıyor: «Kadınların söylenmelerine, ağlamalarına, çektikleri acılara hiç aldırmayın; tabiat, onları bizim için yaratmış. Böylece herşeyimize katlanmak zorundalar; Erkeklerin verdiği çocuklara, ıstıraplara, sancılara. Erkekler, sakın kendinizi duygusuzlukla suçlamayın. Bütün medenî milletlerde kanunları erkekler yapar. Ve bu kanunlar, kadınların kaderini çizer. ‘Kadınlara acı çektirelim’ deyimi de erkeklerin izinde yürüdükleri bir kuraldır.»

Kadınla erkeğin anatomik kaderi bambaşkadır. Ahlâk durumları da böyledir. Kadının cinsel arzularını gerçekleştirmesi ancak evlilikle mümkün olabilir. Oysa erkeğe bu konuda açıktan açığa hak tanınmıştır. Kadın için kanunların, törelerin dışında bir suçtur. «Kendini teslim ediveren» kadından herkes nefret eder. Oysa erkeği ayıplamada bile bir hayranlık vardır. İlkel topluluklardan günümüze kadar kabul edilen, yatağın, kadın için bir hizmet olmasıdır. Buna karşılık, erkek, ona hediyeler alır, geçimini sağlar. Hizmet etmek bir efendiye kul olmak demektir. Gerek fahişelerin varlığı gerekse evliliğin yapısı bunu ispatlar. Kadın kendini verir. Erkek bunu karşılıksız bırakmaz ve onu elde eder. Erkeğin, aşağı yaratıkları elde etmesini, onları emri altına almaşım hiçbir şey engelleyemez. Aşk kavramı, savaş kavramından ayrılmaz. Erkeğin saldırıcılığında bir kahramanlık vardır. Bu dünyada erkek üstündür. Üstünlüğünün belirtisi olarak, arzularının şiddetli olması istenilir. Yine eski bir efsaneye göre erkeğin kadında bir kir bıraktığı söylenir. Bazı erkeklere göre de kadın kirlidir, çünkü onun içi sıvılarla doludur. Kısacası erkeği kirleten kadındır. Kirletmek, erkeğe pek az bir üstünlük verir. Oysa erkeğin üstünlüğü onun biyolojik bakımdan saldırgan rolünün toplumdaki efendi göreviyle bir arada bulunmasından ileri gelir. Böylece fizyolojik ayrımlar buna göre anlam kazanır. Büyük cinsel yetenekleri olan erkeğe, güçlü dendiği halde kadın, bir nesneden başka bir şey olmadığından, ona yalnızca soğuk ya da sıcak denilir. Bir efsaneye göre kız oğlan kız arzuyu bilmez, şehvetini erkek uyandırır. Fakat bu bir gerçek değildir. Oysa erkekte arzuyu uyandıran, çoğu zaman kadının dokunuşudur. Buna karşılık, genç kızların çoğu, daha vücutlarına erkek eli değmeden okşanmak için yanıp tutuşurlar.

Kadın ilkel topluluklardan beri bir «muamma» olarak düşünülür. Kadını anlayamayan erkek jöne de ona sahip olduğu için kendini mutlu hisseder. Kadın, kaprisli bir yaratıktır; bu da bir «muamma» olmasından ileri gelmektedir. Kierkegard’a göre erkeğe, canlı bir muamma eşlik ettiği halde erkek, hayallerinde, ümitlerinde, korkularında, aşkında, üstünlüğünde tek basınadır. Maeternich, kadının «tabiat kuvvetleri gibi esrarlı» olduğunu söyler. Her erkek kendisi için bir ÖZNE’dir. Erkek yalnızlığında kendi kendini ele geçirir. Çünkü kadın, onun için bir «muammadır.» Yani kendinden BAŞKASI’dır.

Kadının fizyolojik yapısı çok karışıktır; vücudu benliğinin açık bir belirtisi değildir artık. Ona yabancıdır. Aynı zamanda bir başkası onu bir nesne olarak kavrar. Genç kız vücudunda duyduğu heyecana, işittiklerine, gördüklerine göre bir anlam verir. Titremelerinde, belirsiz tasalarında vücudu yeni ve endişeli bir biçime bürünür. Delikanlının cinsiyet organı kendinin bir benzeri olduğundan onunla arkadaşının yanında öğünür. Oysa genç kızın cinsel hayatı gizli kalır.

Kadın bir muammadır denilmekle sessiz olduğu anlaşılmamalıdır. Sadece onun kullandığı dil anlaşılmaz. O vardır, fakat her zaman için bir tül arkasındadır.

O perde arkasından hareket eder, öyleyse kadın nedir?

Bir melek mi, bir şeytan mı, bir ilham kaynağı mı, yoksa bir sanatkâr mıdır?

Bu sorulara verilecek birçok cevap olabilir ama onları bulup çıkartmak da güçtür. Kadın iki mâ nah bir yaratıktır. Belki kendi bile kendinin ne olduğunu anlayamamıştır, öyleyse kadın mitolojik bir canavardır, (kadın başlı, aslan vücutlu.)

İnsanoğlu davranışlarına göre değerlendirilir. Meselâ köylü bir kadından iyi ya da kötü bir işçi olarak, bir artistten istidatlı ya da istidatsız diye bahsedilir. Fakat bir kadının iç dünyasını anlat dedikleri zaman erkek, onu tanımlayabilecek kelimeler arar, bulamaz.

Gide’ye göre «hayale etmek, gerçeğe yakınlaşmak» demektir. Yani bir insan, âşık olduğunu hayal edebiliyorsa gerçekten âşıktır ya da en kısa zamanda âşık olacaktır. Ancak hayal ile gerçek davranışlarda ayrılır. Bu dünyadaki üstünlük, erkeğin elinde olduğuna göre, o aşkım bir hareketle göstermelidir. Kadına destek olan, geçimini sağlayan, toplum hayatına girmesini sağlayan erkektir. Oysa kadının aşkı hayalinde yaşamak zorundadır; çünkü erkek, evlenmek ya da sevişmek teklifinde bulunmadan kadın harekete geçemez. Kadın, duygularım, arzularını içine gömer. O ancak bir çağrışa cevap verir. Yoksa kendisi bir erkeği çağıramaz. Kadınların çoğu, kendilerini seven erkeğin aşkım davranışlarıyla ölçerler. Kadın, erkeğin esiri, hizmetçisi olduğu için ona değişmez bir gülümseyişle bakmak zorundadır. Kadın, erginlik devresine girer girmez erkeğe yalan söylemeği; iki yüzlülük yapmayı öğrenir. Bir erkekle konuşurken kadınların ses tonlarında, davranışlarındaki yapmacık, kendini hemen belli eder. Kildin, erkekler tarafından anlaşılmadığından dolayı hem üzüntü duyar, hem de memnun olur. Gerçi kadınlar da erkekleri tam mânasıyla anlamazlar ama «erkek anlaşılmazlığı» diye bir problem yoktur. Çünkü erkek, efendidir, kadın ise onun esiri. Romanları düşünecek olursak, hep seçilen kadınlar anlaşılmaz tiplerdir. Başlangıçta bir muamma olarak görülen kadınlar romanların sonunda sırlarını açıklarlar.

Erkekler, kadına hayallerinde istedikleri şekilleri vermek, kendi ihtiyaçlarından kaçmak için çeşitli efsaneler yaratmışlardır. Erkekler yaptıkları kanunlarla, din kurallarıyla, uydurdukları masallarla besteledikleri şarkılarla kadınları avuçları içine alacaklarım sanmışlardır. La forgue «Hayal! Hayal!» diye haykırır. «Eğer kadınları idaremiz altına alamıyorsak, onları sakinleştiremiyorsak, onları istediğimiz kılığa sokamıyorsak öldürelim. Kadınları aciz duruma düşürdüğümüz, esir olarak kullandığımız, silâhlarını ellerinden aldığımız zaman ancak o «dişi»liğine bürünecektir… Kadınlar, erkekler için yaratılmıştır. Bu unutulmamalıdır… Fakat bütün bu görüşler yanlıştır… Ne yazık ki kadın milleti ile bugüne kadar bir taş bebekle oynar gibi oynadık. Ama artık bu oyun bitti.»

Bugünün kadını kaderini değiştirmek için çırpınmaktadır. Artık eski efsanelerin bir değeri kalmamıştır. Sadece kadın olmak görevini bilmek yeterli değildir. Önemli olan onun BAŞKASI olduğunu kabul etmesidir. Bugünün erkeği kadını, arkadaşı, tamamlayıcısı olarak kabul ettiği gibi onu kendinle aynı görür. Fakat kadın yine de bir toplum içinde değer kazanabilmek, rahat yaşamak için erkeğe dayanmak ister. Bir kadın erkeğin her şeyini sevebilir; kötü huylarını, sefaletini, güçlü oluşunu, korkusunu, alçaklık duygusunu, zayıf noktalarını. Bazan temiz, ıstırap verecek güçle bir anne sevgisi, bazan da şeytanca, maddî bir arzu, onu çeşitli şekillerde sevmeğe sürükler. Kadın, erkekten daha fazla sevgiyi sever, sevmeye karşı arzu besler. Böylece içgüdülerine ayak uydurur ve bu özelliğini her yerde ve her ne pahasına olursa olsun harcar. Yani sevilmeye lâyık olmayan bir erkeği bile sevebilir.

Kadının vücudu bozulmamalıdır. Erkeksi adaleleri olmamalı, yüzü her zaman için renkli, canlı olmalıdır. Giyeceklerine gelince erkekte arzu uyandıracak biçimler seçilmelidir. Çalışan kadınla ev kadım arasında oldukça büyük bir fark vardır. Çalışan kadın kısmen erkekleştiğinden kadınlık cazibesini kaybeder.

Bugünün kadını için bir yandan bağımsızlığını kabul etmek, bir yândan kaderine boyun eğmek çok güçtür. La forgue kadınlara şöyle seslenmektedir : «Ey genç kadınlar, ne zaman bizim erkek kardeşlerimiz olacaksınız? Ne zaman bizlere samimiyetle davranacaksınız? Ne zaman en içten duygularla birbirimizin elini sıkacağız?» s:141-147

Kaynak:
Simone De Beauvoır, Kadınlığın Kaderi, trc : Canset Unan, Altın Kitaplar, 1966, İstanbul