KEŞİF TAMAMLANMADAN MEHDİ ALEYHİSSELÂM VEYA İSÂ ALEYHİSSELÂM GELEMEZ


“Mehdi/lik”  fikri, Türkiye Müslümanları geneline bakılınca biraz fantastik gelse de, Şia inancında çok önemli bir yer tutar. Öyle ki, İran’da 14 Haziran 2013 tarihinde gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken yüzü yeşil bir örtüyle kapatılmış erkek fotoğrafları, ‘Mehdi yakında yüzünü gösterecek’ cümleleriyle yerel medyasında büyük yer tutmaktadır.”
(Haber Ajansları)

İlk Helâk Olacak Kavimler

Sh: 161/2.

“İnsanlardan ilk önce helâk olacak olan Faris’tir. (İran) Sonra onların arkasından Arab gelir.

Hz. Ebu Hüreyre radiyallâhü anh

**

Sh: 448/4.

“Arabın helâk olması kıyamet alâmetidir.”

Hz. Talha ibn-i Mâlik radiyallâhü anh

**

Sh: 474/11.

“Bu günden sonra kıyamete kadar Mekke harp görmez. (Yâni onun üzerine harp olmaz.)

Hz. Hars ibn-i Mâlik radiyallâhü anh

Kaynak:

Ramuz El-Ehadis – Ahmed Ziyauddin Gümüşhanevî

 

Kıyametin zuhura gelmesi ile Mehdi aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm beklentisiyle ilgili yanlışı bol bir literatür bulunmaktadır. Bu beklentinin arka planında insanları dehşetengiz hadislere gömmek, kaos çıkarmak için yanlış bilgiler doğruluk cephesinden angaje edilerek sunulmaktadır. Bu eylem tarzı rastgele seçilmeyip  psiko-sosyolojik gerçeklere dayanmaktadır.

İnsanlığın hayatında “beklenti unsuru”,  yapılanma ve hareket kabiliyetini artırmada genellikle kullanılmaktadır. Toplum Mühendisleri tarafından, ispatlanması ve doğrulanması zor olan gelecek bilgilerinin servis edilmesi,  bir senede bağlanmasında, çaresizlik var olduğu için fanatik değerleri düşünceleri  kullanmaktadırlar.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ile sonlanmış “nübüvvet” meselesinin açmazlarını çözmek ve insanları kullanabilmenin kolay yollarından biri olan Mehdi aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm gelişi dezenformasyona uğratılmış mevzulardandır. Unutulmamalıdır ki, bahsedilen kişilerin gelmesi bir gerçek inançlı Müslümanın veya ehl-i kitabın inancında bir artırım oluşturamayacağı gibi ekstradan  zararların oluşumuna sebep olduğu insanlık tarihi gerçeklerindendir.

Allah Teâlâ’nın İslâm’ın asıl koruyucusu olduğunu hepimiz biliyoruz. Öyleyse “sahte Mehdi veya İsâ” lar konusundaki hikmeti nedir? diye düşündüğümüzde, kanaatimizce görünen manzara şudur.

Dinin zayıfladığı dönemlerde  bu türlü ifrat ehli kişiler veya hareketler, inanca karşı samimi olan kişilerin yaptığı hizmetten daha fazla faydalı olduklarıdır. Bu Allah Teâlâ’nın temiz insanlara nevrotik hasta insanlar ile yardım etmesidir. Kişilik bakımından bu çeşit hasta fikriyatta olanların kudret ve kuvvetleri normal insanlardan fazla ve yaratıcı olduğu kadar emperyalist çevrelerin “hain emelleri için kullanma güdüleri” durumu da olunca, engelsiz faaliyetleri ile değişimin/başkalaşımın temsilcisi olurlar. Bu kişilere tabi olanlar, çeşitli fikri değişim değirmeninin eleğinden geçtiklerinde ki “ayıklanma” pozisyonlarında ikinci veya üçüncü aşama olan “eylem menzili”ne gelince, fıtratı gereği yanlış yolunu terk eder. Düşünürseniz dünyevi emellerin kazanımları için oluşmuş bu kapasitenin verdiği sonuçlarla bilmediği veya ilgi duymadığı alanda, insanlar fikir sahibi olmuş ve ferdi bazda “iç çatışması”na düşmüştür. Tabiki olumlu söylenen bu hususun yanında kendini yok eden ve telef eden insanların var olduğunu da unutmamakta gerekir. Bahsettiğimiz bu durum “Allah Teâlâ’nın şerri hayra nasıl dönüştürür” sorusuna veya “Sizin şer gördüğünüz şeylerde hayır vardır” a cevapta olmaktadır.

Her köşede çıkan Mehdi bozuntularına  aldanmamak, temkinli ve duyarlı olmak isteyenler için  Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde buyurduğu kelâmları burada zikredelim.

“Makamlardaki terazinin dönüşü Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin gönderilmesiyle sona erdi. Bugün O rasülün (sallallâhü aleyhi ve sellem) otoritesi  altındayız. Bu nedenle bilgi, keşif ve adalet bu ümmette diğerlerine göre daha çoktur.

(Ümmeti Muhammedin) Hayatı (süresi) ne kadar sürerse, terazinin otoritesi güçlenerek keşif artar. Bu durum, insanların genelinde ve özel insanlarda ortaya çıkar. Artık bir insan kırbacıyla konuşur, ayakkabısının bağı evde ailesinin yaptıklarını ona söyler. (teknoloji artar)

Hz.  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

‘Zaman Allah’ın kendisini yarattığı ilk hale döndü.’

Allah  Teala rükünleri yarattığında, onlardan bir buhar yaratmış, yedi göğü hareketsiz-sakin bir  halde o  dumanda var etmiştir. Her göğe onun için felekler yaratacağı şekilde bir emir vahyetmiş, gökleri civarü’lkünnes ve’l-hunnes’in yüzdüğü bir yer yapmıştır.

İmam Abbülvehhâb Eş-Şa’rânî Kibrît-i Ahmer’inde   Şeyhul-Ekber’den rivayetle  dedi ki:

‘Kıyamet, keşf-i husûsî ve umûmî’nin bütün insanlıkta zâhir oluncaya kadar kopmayacaktır. Kıyâmet her yaklaştıkça, keşif insanlarda en olgun ve noksansız olur.’

 

Netice olarak bütün insanlığın keşfi nihâi kemâlâtını görmelerigerekiyor ve bu durumun bütün dünya genelinde zuhur etmediğini de  bildiğimize göre; Mehdi aleyhisselâm veya İsâ aleyhisselâm beklentisi içinde olanlara söylenecek bir söz vardır.

“ Daha gelmediler” “Bütün dünya geneline göre yüzyılların geçmesi gerekiyor.”

Hayır, yanlış biliyorsunuz diyenler varsa, onlara sözümüz “Komploya kurban gidiyorlar” demektir.

 

Kaynak:

Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye [ÜÇ YÜZ KIRK SEKİZİNCİ BÖLÜM- Cem’ ve Vücud Kalbinin Sırlarından İki Sırrın Bilinmesi ]. hzl:Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

El-İmâm El-Ârif Er-Rabbânî Abbülvehhâb Eş-Şa’rânî Kibrît-i Ahmer Fütûhât-ı Mekkiyye’den Seçmeler, Şubat 2006, Hatay/İZMİR, sh: 206

 

OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZILAR

MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI

 

81 – Tekvîr Sûresi 15-) Fela uksimu Bilhunnesi; (İse) kasem ederim (B sırrınca) el-Hünnes’e (geri kalıp (dönüp) pusup kaybolanlara; gezegenlere?),

Not: Hz.Ali kerremallâhü veche  “el-Hünnes”i şöyle tefsir eder: “Bunlar gündüzün sinen-görünmeyen, geceleyin zahir olan-çıkan yıldızlardır (gezegenlerdir)… Battıkları vakit ise gizlendiği için görünmeyen yıldızlardır (gezegenlerdir)”

16-) Elcevarilkünnesi;

El-Cevar’e (yörüngelerinde akıp gidenlere, peryodlarını devredenlere), el-Künnes’e (yuvalarına (burçlarına) girenlere; gezegenlere?),

ALL THE KİNGS MEN, (2006) KRALIN TÜM ADAMLARI (Film)


“Bir şey bulmak için, ne olursa olsun büyük bir gerçek ya da kayıp bir gözlük olsun önce onu bulmanızda bir fayda olduğuna inanmalısınız. Ben uzun zaman önce bir şey buldum ve o günden beri ona sımsıkı tutunuyorum. Hayattaki başarımı ona borçluyum. Beni bugün bulunduğum yere o getirdi. Şu prensip. Bilmediğin şey sana zarar vermez. Okuduğum bir kitapta buna idealizm diyorlar. (Jack Burden)

Yönetmeni: Steven Zaillian

Türü: Dram, Gerilim

Yılı: 2006

Ülke: ABD, Almanya

Yayınlanan Tarih: 22 Eylül 2006

Senaryo yazarı: Steven Zaillian, Robert Penn Warren

Oyuncular:

• Sean Penn (Willie Stark)
• Jude Law (Jack Burden)
• Anthony Hopkins (Judge Irwin)
• Kate Winslet (Anne Stanton)
• Mark Ruffalo (Adam Stanton)
• Patricia Clarkson (Sadie Burke)
• James Gandolfini (Tiny Duffy)
• Jackie Earle Haley (Sugar Boy)
• Kathy Baker (Mrs. Burden)
• Talia Balsam (Lucy Stark)

Hakkında:

Şair ve romancı Robert Penn Warren, 1946′da yazdığı “All the King’s Men” adlı romanıyla Pulitzer Ödülü kazandı. Roman pek çok defa sinemaya aktarıldı.

Popülizm ve hırsın aynı bünyede birleştiği bir politikacı olan Willie Stark, hedefi uğruna her şeyi göze alan ve mubah sayan bir kişiliktir. Bu özelliği, ilk zamanlarda başarı kazanmasını sağlasa da, sonradan hızla düşüşe geçen kariyerinin de baş nedeni olacaktır…

Konusu:

Willie Stark yoksulluktan gelen, çökerek çocukların ölümüne neden olan bir binadaki usulsüzlüğü aydınlatmaya çabalayan iyi bir adam, zamanla vali seçilir. Ve her zaman olduğu gibi; politika, koltuk, iktidar onu da hırslandırır. Hırsıyla var olan ahlak değerlerini kaybederken, politik oyunların, ayak kaydırmaların, şantajın, göz boyamanın kitabını yazar adeta ve büyük bir kitle edinerek, kötülüğünün ve gücünün doruklarına çıkar. Fakat film de adamımızın bir de adamı (Jack Burden) vardır ki, tam aksi bir karakter. Onun kazanabildiği tek şey valinin köpeği olmaktır. Sevdiği kadını bile valiye kaptırırken sesini çıkaramayan bir zavallı. Vali yükseldikçe, aslında özünde kötü olmayan diğer adam ufaldıkça ufalır. Tüm riyakârlığı, iğrençliği tiksinerek izlediği halde tepki veremeyen bir küçük adam… Açıkçası Bu iki adamın hikayesinde aslında dünyanın gerçeğini izliyoruz.

Steven Zaillian yönetimindeki film, 1949 yılında Robert Rossen tarafından yönetilmiş aynı isimli filmin yeniden çevrimi. İlk filmin, En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu da dâhil üç dalda Oscar kazandığını, aynı zamanda Robert Penn Warren imzalı romanın da Pulitzer ödüllü başarılı bir roman olduğunu belirtelim…

Filmden Kesitler

**

Willie Stark:

Valilerin sorunu, itibarlarını korumak zorunda olduklarını sanmaları. İtibar için yapmaya değecek hiçbir şey yoktur. İnsan öyle yaratılmamıştır. Artık başkan olduğum için vali olmadığımda birini gece yarısı görmek istersem yine yaparım.

**

Vali Olmadan Önce

Jack Burden:

Bay Stark. Bay Jack Burden. Nasılsınız? Herkes bölge saymanının iyi maaş aldığını, kapı kapı dolaşıp ev gereçleri satmak zorunda olmadığını sanır.

Willie Stark:

- Sanırlar.

- Mason City’de almıyor. Evet. Matematiğim karşılaştığınız başka bazı il saymanları kadar iyi olmayabilir. Ya da fazla iyi.

-Okul binası kontratında ne kadar çaldılar?

Bir bakalım. Jeffers’ın teklifi 142.000 dolardı. Moore’unki 175.000 dolar. 33.000 dolar, altıya bölündü, komisyon üyesi başına 5.500. Öyle basit ve güzel hallettiler ki, neredeyse hayran olursunuz. Jeffers’ın zenci işçi kullandığını belirttiler kalifiye işçi. Sonra da “Şuraya bakın, zenciler sizden daha çok kazanıyor. EI arabası itip, toprak çekerek.” Bu yetti. “Güle güle Bay Jeffers ve düşük teklifiniz. Zenci okul binanızı başka yerde inşa edin.” Sen neler döndüğünü halkın görmesi için uğraştın. Bu adamların ceplerini doldurduğunu öyle çok ve yüksek sesle söyledim ki Mason City’de bir işim olduğu için şanslıyım. Devlette, kapıdan kapıya veya başka iş. Şurada, caddenin köşesinde bir elimde kalem, bir elimde kağıt halka rakamları göstermeye çalıştım. Ama o sıcak güneşin alnında insanları durdurup aritmetik göstermeye çalışın. Pek iyi göremiyorlar ağır çalışmaktan dolayı gözlerine akan ter yüzünden. Özellikle de eşitliğe zencileri koyarsanız.

- Dayak yemeniz muhtemel.

- Muhtemel mi? Bir iki kere. Kasım ayında yine aday mısınız? Hayır. İşim bitti. Topal ördeğim. Eşim Lucy’yi de öğretmenlikten attırdılar. Umurumda değil. Para çalmak için yaptıkları okulda çalışmam zaten. Doğru. Şu anda sana özel iki kişilik cüzam kolonine bakıyorsun. Gazoz içerken. Öyleyse ne yapacaksınız?

Bilmiyorum. Babama çit yaparım, domuz beslerim, inek sağarım. İnancımı koruyacağım, Bay Burden. Yapacağım şey bu. Halka inancımı koruyacağım.

Neden, biliyor musunuz?

Zaman her şeyi gün ışığına çıkarır. Buna inanıyorum.

**

Kaderi Değiştiren Beklenmedik Kaza

Chronicle: Okul Trajedisinde 3 Çocuk Öldü Suç Hatalı Yapılan Yangın Çıkışında

Gazeteci: Yazan J ACK BURDEN Joe.

**

Teklif-Tezgaha gelme

Minik:

Ne diyorlar, biliyor musunuz? Bu okul işinde bizzat Tanrı’nın parmağı vardı diyorlar. Tanrı Willie Stark’ın yanında işe karıştı. Evet. Bazen onun yaptığı işe akıl sır ermez. Bazen de o işi başkasına yaptırır. Çizgili takımlı, büyük otomobilli, şişman bir adam yollar. Daha kötü patronlarım da oldu, bunu kabul ediyorum. Ne istiyorsunuz? Sizin için çalışmak istiyorum, Bay Stark. Yanlış bilgi almadıysam, siz de halk için çalışmak istiyorsunuz. Bana oy verirlerse onlara hizmet bir ayrıcalık.

- İl saymanı olarak mı?

- Evet. Bay Stark, Mason City belediye başkanlığına aday olup sabah yataktan kalkmanıza bile gerek kalmadan kazanabilirsiniz. Haberi yaymanız yeterli. Hırsızlarla tek başına mücadeleye girişen Willie Stark bizi uyarmaya çalışan Willie Stark dinleseydik çocuklarımızı kurtarabilecek olan Willie Stark. Ben Mason City belediye başkan adayı Willie Stark’tan bahsetmiyorum. Hayır. Bahsettiğim Willie Stark büyük Louisiana eyaletinin müstakbel valisi. Siz size bir avuç para uzatan bir adam gördünüz ve hayır dediniz. Benim gördüğümse şu. Bir kabinde bir adam görüyorum. Oy sandığına bakıyor. Bir işçi. Ve orada üç isim görüyor: Harrison, MacMurphy ve Stark. Bu adamın gördüğü aslında o üç küçük tabutun gazetedeki resmi ve büyük Vali Stanton’ın ölümünden beri onları öldüren güçlere direnme cesareti gösteren tek adamı. Oy veren o adam elindeki kalemle kutuyu işaretler, siz vali olarak uyanırsınız. Ve yanınızda uzanan o genç kadın alkolü onaylamayan kadın valinin karısı olarak uyanır. Benim gördüğüm bu. Şimdi meyveli gazozunuzla bir dakika düşünün bakın bakalım, siz de görüyor musunuz vali bey.

Jack Burden:

Peki. Harrison şehir adamı, MacMurphy ise taşralı. Tam taşralı değil, ama Harrison taşralının farkı anlamayacağından korkuyor. Bu yüzden de Harrison taşra oyunu bölecek birini arıyor. Taşraköy’deki bu dürüst adamı duyuyor. Birkaç çocuğun, okula tükürükten daha sağlam bir şeyle yapışması gereken yangın çıkışından düştüğü yerde. Onu şişirsin diye oraya Minik Duffy’i gönderir. Biraz daha şişirsin diye de Sadie Burke’yi. İkisi de ona ne kadar iyi olduğunu bu eyalette bir şeyleri değiştirme şansı olduğunu söyler. Ama hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü sen, Minik ve diğerleri bir adamı ne kadar aptal duruma düşürdüğünüz umurunuzda değil.

Sadie Burke:

Senin umurunda herhalde?

Öyle demedim. Umurumda değil.

Willie Stark:

Sadie. Ne oldu?

Jack Burden: Willie bana nasıl vali olmayacağını söylüyordu.

Ona söyledin mi? Hayır, söylemedim aslında. Hayır.

Willie Stark:

Neyi söyledi mi? Tabii. İşte bu akla yatıyor. Anlıyorum. Demek doğru. Kullanılıyorum. Öyle söylediler. Minik beni görmeye ilk geldiğinde gözlerinde görmüştüm. Ama kafamdan çıkarmaya çalıştım. Tamamen çıkardım. Daha iyi bilmeliydim.

Sadie Burke:

Bay Stark? Kendini Tanrı’nın beyaz kuzusu sandın, değil mi? Arka ayakların üstünde dikilip konuşma fırsatını bekliyordun. Bu rol için sana para verirlerdi. Bana veriyorlar. Ama bunu bile göremeyecek kadar aptaldın. Bedavaya yaptın. Sen sadece onların aptal kurbanlık koyunuydun ve ben… Onlara izin verdiğim için üzgünüm.

Uyanış

**

Willie Stark:

Sence nasıl gidiyoruz?

Jack Burden:

İyi sanırım.

Öyle mi? Böyle mi yazacaksın?

Tabii.

Memleketten uzaklaştıkça beni daha az dinliyorlar sanki.

Bu da mantıklı, değil mi?

Belki fazla şey söylüyorsun. Bilmeleri gerekeni söylüyorum: Vergiler, ücretler, otoyollar. Belki sorun söyleyiş biçimindir. Lucy’e, Minik’e, bana veya başkasına yüz yüze söylediğin gibi söylersen belki dinlerler. Bu nasıl olur bilmem. Başkasının seni nasıl algıladığını bilmek zor. Öfkeli, bıkmış ve söylediklerinde ciddi biri gibi konuşuyorsun. Ama kürsüde farklı. Üç basamak çıkınca diğerleri gibi konuşuyorsun. Seçim kazanmak isteyen bir adam gibi. Willie.

Evet?

Ne?

Yok bir şey. İnsanın vali olması şart değil. İstediğimi inkar etmiyorum. Yalan söylemeyeceğim, bu yüzden gözüme uyku girmiyor. Ama bazen insan bir şeyi o kadar çok ister o istekle öyle dolar ki ne istediğini unutur.İyi bir vali olabilirdim. Diğerlerinden çok daha iyi. Ama vali olmayacağım.

**

Halk Adamı Olmak

Adım Willie Stark. Mason City’denim. Bir konuşmam vardı. Bu eyalet ve ihtiyaçları hakkında. Ama benim söylememin anlamı yok, eyalet sizsiniz. İhtiyacınızı biliyorsunuz. Pantolonlarınızın dizlerine bakın. Mahsullerinize bakın. Çocuklarınıza bakın. Yırtık diziniz, çürük mahsulünüz ve cahil çocuklarınız var. Bu eyalet yüzünden. Bir konuşmam vardı, ama artık yok. Bay Duffy’nin şişman ellerinde şimdi. Değil mi, Minik? Haydi, göster herkese. Kaldır. Onda olduğu için benim başka şeyler söylemem gerekecek. Sakıncası yok. Çünkü söyleyecek başka şeylerim var. Cahil bir köylü hakkında bir hikayem var. Sizler gibi biri diyelim. Bu adam, bir süre önce, bu köylü bütün diğer köylüleri düşünmeye başladı. Onlar için ne yapabileceğini. Bir gün bizzat Tanrı’nın kendi elinin kudretli gücüyle bir şey geldi. İlinde inşa edilen tek tuğla okul binası yıkıldığında. Politikanın bozuk tuğlalarıyla yapıldığı için. Ve bir grup zavallı, gencecik öğrenciyi öldürdü, ezdi. Bu hikayeyi biliyorsunuz. Duydunuz. Okulu kötü tuğla ve demirden yapan politikayla savaştı. Ama kaybetti. Kaybetti. Ve okul çöktü. Çöktü. Çok geçmedi şehirden bazı kamu görevlileri büyük lüks arabalarında geldiler ve bu köylüye onun valiliğe aday olmasını istediklerini söylediler. Çizgili pantolonlarıyla onlar bana dedi ki MacMurphy aptalın teki Joe Harrison ise şehir mekanizmasının maşası. Ve bu hiçin, bu yardımsever köylünün seçime girip onlara dürüst bir yönetim vermesini istediler. Onlar kimdi, biliyor musunuz? O büyük lüks arabadakiler? Joe Harrison’ın kendi yalakalarıydı. MacMurphy’nin köylü oyunu bölmeye gelmişlerdi! Doğru! Sizin köylü oyunuzu! İşte orada! Şurada işte. Şehirden gelen hain Yahuda İskaryot yalakası, dalkavuk işte burada. Haydi, Minik. Bakın şuna. Joe Harrison’ın kuklası. Haydi, selamla. Haydi. Halk seni görmek istiyor. Selamla, haydi. İşte gidiyor. Hayır! Bırakın kalsın! Bırakın! Bırakın o domuzu, kendi pisliğinde yatsın! Bırakın. Ama beni dinleyin köylüler. Evet. Yalnız ben değilim. Siz köylüler de. Sizi de kandırdılar, tıpkı beni bin kere kandırdıkları gibi. Ama artık birini kandırma sırası bende. Şimdi ben onları kandıracağım. O büyük şehirli, çizgili pantolonlu yalaka köylü düşmanlarını. Kendi başıma vali adayıyım. Onları yenmeye geliyorum! Kan dökmeye geliyorum! İlk icraatım buraya bir yol yapmak olacak. Bataklıktan, timsahlardan ve yoluma çıkan her şeyden geçen bir yol. Bin kilometrelik bir asfalt. Eğer düzenli olarak buraya gelip köylü dostlarımı ziyaret etmem için gereken buysa. Sonra bu heybetli Mississippi’ye köprü yapacağım. Ben yaptırdığım için kendi adımı vereceğim. Sonra size yeni okullar yapacağım. Çocuklarınızı eve bedava yazı tahtası, kalem, kitapla yollayacağım. Böylece çalışıp benim yapacağım üniversite yolunda öğrenecekler ve oraya hepsi gidebilecek. Zengin çocukları gibi. Umarım dinliyorsunuzdur, köylüler. Çünkü onca yolu eve geri gidip haftaya size tekrar anlatmak için geri gelmek istemiyorum. Olay şu: Oy kullanmazsanız bir öneminiz yoktur. Öneminiz yoktur! Öneminiz yoktur! Ve şehirdekilerin söylediği kadar cahilsinizdir. Onlar da sofranızdan rızkınızı cebinizden her kuruşu çalıp teşekkür eder. Hiçbir şeyi olmayan bir avuç cahil köylüden başka bir şey olmazsınız. Çünkü hiçbir şeyi hak etmiyorsunuzdur. O yüzden beni dinleyin. Dinleyin beni. Gözlerinizi kaldırın ve Tanrı’nın kutsadığı katıksız gerçeğe bakın: Siz köylüsünüz ve bir köylüye köylüden başkasının hayrı olmamıştır. Bu parazitleri çivilemek sizin elinizde. – Sizin, benim ve Tanrı’nın. – Amin! – Joe Harrison’ı çivileyin! – Çivile! – MacMurphy’i çivileyin! – Çivile! Ve sizinle yollar, köprüler, okullar ve ihtiyacınız olan lokma arasına giren her namussuzu çivileyin. Çekici bana verin, ben yapayım! Postlarını ahır kapısına çivileyeyim! – Çivileyeyim!

- Çivile!

- Çivileyeyim!

- Çivile!

- Çivileyeyim!

- Çivile!

**

WILLIE STARK KAZANDI

Ben, Willie Stark, namusum üzerine yemin ederim ki anayasayı ve Louisiana eyaleti kanunlarını destekleyeceğim.

Jack Burden:

Willie’nin seçilmek için bana ihtiyacı yoktu. Ezici çoğunlukla kazandı. Eyalet tarihindeki en büyük farkla. …vali olarak bana verilen tüm görevleri yerine getireceğim. Tanrı yardımcımdır. Bu herk esin ona oy verdiği anlamına gelmez. Jack, Mason City’e git. Editörüm ona oy vermedi. …çarmıhtan inen İsa zanneden şu adam… Bu gazetenin yayıncısı ona oy vermedi. Bu adamlar ona oy vermediler. Ya da bunlar. Valinin eğitim yasa tasarısı geçmedi. Ya da senatoda petrolcülerin cebindeki eski tüfekler. Annem ona oy vermedi. Annem bu. O oy vermez. Şurada, makyaj masasının üstünde resimdeki o, ilk kocasıyla. Yanlış hatırlamıyorsam dördün ilki. Sağdaki sağdıç da manevi babam. O da Willie’ye oy vermedi. Aslında benim memleketimden hiç kimsenin ona vermediğini söylemek doğru olur. Niye versinler ki? Onun yoksullara verdiği yol, köprü, okul yapma vaatleri zenginlere karşı bir savaş ilanıydı. Onun gitmesini istiyorlardı.

**

Güç Bende Artık

Willie Stark:

Güç onlar değil. Güç, güçsüzlerin elinde ve o eller gücü bana verdi.

**

Kötüleri Geri Çağırma

Jack Burden:

Minik’in döndüğünü duyunca şaşırdım.

Willie Stark:

Birinin vali yardımcısı olması lazım. Minik’i yanımda hiç unutmak istemediğim bir şeyi hatırlatsın diye tutuyorum. Neymiş o? “Seni tatlı dille iknaya geldiklerinde onları dinleme.” Bir daha asla. Ben senin için ne yapabilirim ki? Tatlı dille ikna.

**

Tehditler

Bay DuMonde:

Bütün bu çılgınlıklar. Adam eyaleti hediye ediyor. Bu bedava, şu bedava, öteki bedava. Manyaklar dünyayı bedava sanıyor. Parasını kim verecek? Bunu merak ediyorum. Kimin vereceğini sanıyor?

Jack Burden:

Standard Petrol ve altyapı şirketleri herhalde. Ve paylarına düşeni ödeme gücüne sahip herkes. Sen ve ben, George. Biz vereceğiz. Bugünlerde hükümet eskiden hiç duymadığımız hizmetleri vermeye kararlı. Bu eyaleti vergiye boğacak. Yatırımları kaçırtacak. Sence konu gelip şuna dayanmıyor mu? Eğer hükümet bunca zamandır halk için bir şey yapsaydı artık yeter deyip Bay Stark’ı seçmezlerdi.

Onu bir daha gördüğünde şunu sor ona: Akan onca parada ne kadar cebine indirdiğini sor. Sonra da hakkında gensoru verildiği zaman ne yapacağını sor.

Bu eyaletin bir anayasası var ya da vardı, o cehenneme yollamadan önce.

- Soracağımdan emin ol.

**

Suçlamalar

Jack Burden annesi:

Bay Peyton, senin çalıştığın kişilerin bir tür yolsuzluğa mı karıştığını söylüyordu?

Jack Burden:

Yolsuzluk, yapan hangi çatalı kullanmayı bilmediğinde denir.

- Her ne diyorsanız.

- Çünkü endişe ediyorum…

- Bilmiyorum. Dikkatli olsam da, kimin nerede, ne zaman ne yaptığını nereden bileyim?

**

Gensorusu için Büyükleri Kullanma

Willie Stark:

Yargıç Irwin Vali Stark Gensorusunda Muhafazakarlara Katıldı

Yargıç Irwin: Anladıysanız ve içkinizi bitirdiyseniz evimden defolup giderseniz sevinirim. Sağ olun yargıç, galiba bir yudum daha alacağım. Gazetede görüyorum, sizden de duydum ama dua ile Tanrı’ya götürdüğünüze emin misiniz?

Bu konuda vicdanım rahat.

Bakın bu rahatsız edici.

Çünkü yanlış hatırlamıyorsam şehirde o sohbetimizi yaparken diyordunuz ki, MacMurphy ve adamlarının hakkımda söyledikleri ayıplamaya bile değmez. Size veya onlara taahhüdüm yok, sadece vicdanıma.

- Kusura bakmayın, neyinize?

- Siz kusura bakmayın. Vicdan gibi bir sözcüğü bu kadar rahat kullanamayacak kadar uzun süredir siyasettesiniz. Hayır, vicdanım bazı şeyler dikkatime geldiğinde değişti. Tabiri caizse, sizin kamu hizmetlerinizdeki kimi noktalar. Biri sizin için bir şey mi kazıp çıkardı? Topraktan. Evet. Bir tek şey değil, çok derin de değil. Toprak ilginç bir şey. Tanrı’nın yeşil dünyasında sualtı hariç topraktan başka bir şey yok. Düşününce o da toprak aslında. Otu yeşil yapan toprak. Nefes almasına izin veren. Karımın parmağındaki pırlanta aşırı ısınan topraktan başka şey değil. Bizler yüce Tanrı’nın ellerinden üflenen toprak değil miyiz? Siz, ben, George Washington. Ve Jack. Yine de gerçeği değiştirmiyor. Bir şeyi değiştirmeye değil, aydınlatmaya çalışıyorum. Evet. Gensorum için bağıran MacMurphy ve takımının sorumlu kanunlara uyan adamlar olduğunu mu söylüyorsunuz? Evet, sorumlular tabii. Alta Enerji’ye, petrol şirketlerine ve öteki hırsızlara. Ben bunu bilemem. Bilmemenin tek yolu bilmek istememek.

Ben emekli oldum, Bay Stark. Bir gazeteci fikrimi sordu, söyledim.

Emekli olsanız hiçbir gazeteci size bir şey sormak istemez. Söyledikleriniz önem taşıyor. Sizin gizlemeye çalıştığınızdan çok daha fazla. Bu yüzden sizden rica ediyorum: Köpekleri geri çağırın.

Rica etmek söylemekten farklıdır ve bu bana söylemek gibi geldi.

Sana da öyle gelmedi mi Jack?

Uzun zamandır yargıçsınız.

Evet, öyle.

Nasıl bir duygudur sizce artık olmamak?

Bugüne dek hiç kimse gözümü korkutamadı. Diyeceğimi dedim, farklı bir şey demek ve düşünmek için neden görmüyorum. Kanunlar ve adamlar hakkındaki ifadelerinize rağmen, bayım.

Siz bilirsiniz.

Haklıymışsın, Jack. Kolay korkmuyor. Yargıç, öfkeden çok acı içinde gidiyorum. Gidelim. Sugar Boy’un yatma vakti geçti. Patronun seni çağırıyor, Jack.

Jack:

Bu ziyareti kimseye ilan etmemeni öneririm. Fikrini değiştirirsen diye.

**

Geçmiş Kazanımındaki Karalar

Willie Stark:

Jackie, tam sana göre bir işin var.

Jack Burden:

- MacMurphy.

- Hayır, yargıç. Aslanı dize getirirsen bütün orman korkudan titrer ve hepsi hizaya gelir.

- Hiçbir şey bulamam.

- Evet, bulursun. İnsan günahla döllenir, ahlaksızlıkla doğar ve bebek bezinin kokusundan kefenin kokusuna geçer. Bir şey bulursun. Ve sağlam bir şey olsun.

Jack Burden:

Patronu memnun etmek dışında, Yargıç Irwin hakkında zaten bilinenin ötesinde bir şey bulmada pek avantaj görmüyordum. Bilinen; baban hiçbir şey söylemeden seni ve anneni terk ettiğinde onun sana iyi davrandığıydı. Bilinen; sana babanın öğretmesi gerek en şeyleri öğrettiğiydi. Bir beyefendi olmayı. Sıkı tokalaşmayı. Tüfeği güvenli şekilde doldurup vurmak istersen ördeği havalandırmayı. Bilinen sana gerçek babandan daha iyi baba olduğuydu. Hiç tanımadığın babandan.

**

Gerçek Her Zaman Yeterlidir

Willie Stark:

Yargıç Irwin hakkındaki araştırman nasıl gidiyor?

Jack Burden:

Hiçbir şey.

Hiçbir şey bulmadın mı, yapmadın mı? Bulacak bir şey yoktu. Çin’e kadar araştırsam da bir şey bulamam.

- Ve iftira atmam.

- İftira mı? Kimse iftiradan bahsetmiyor. Buna hiç gerek yok. Gerçek her zaman yeterli. Sen sadece gerçeği bul.

Zaman ve para kaybı. Tanrı aşkına, artık kimse beni dinlemiyor mu? Yapmak istemiyorsan yapma. Yoksa zam mı istiyorsun? İstesen de istemesen de sana 100 dolar zam yapacağım. Daha çok para istesem kazanırım. Bana sevgiden çalıştığını mı söyleyeceksin? Sana çalışmamın nedenini bilmiyorum, ama sevgi veya para değil. Doğru, değil. Ne olduğunu da bilmiyorsun. Ama ben biliyorum.

Neymiş?

Evlat, bana çalışıyorsun çünkü ben böyleyim sen de öylesin ve bu olayların doğal akışında tesis edilmiş bir anlaşma.

**

Halk Desteğini Elde Tutma

Willie Stark:

Şu anda kapalı kapılar ardında sizin ve benim gibi burada, meydanda değil sırtlan başlı, koca göbekli orospu çocuklarıyla dolu bir yasama meclisi oturmuşlar hakkımda nasıl gensoru vereceklerini düşünüyorlar. Hırsızları çalıştırdığım için diyorlar. ” Hepsi bu mu?” diyorum. Tabii var. Garajımda bir kutu yağ da var. Çünkü insan yapımı her makine çalışmak için arada sırada ondan birkaç damlaya ihtiyaç duyar! Ama benim hırsızlarımın onlarınkinin aksine ödleri kopuyor fazla hırsız olmaktan. Benimkiler Standard Petrol ve enerji şirketlerinin hırsızlarına kıyasla devede kulaklar. Üstelik benim gözüm benimkilerin üstünde. Bu hırsızları gözetleyen yok. Kimsenin gözü onların üstünde değil onlar bu eyaletin kaynaklarını çalarken!

**

Gizli Şeyleri Dostlar Arasında Ara

Willie Stark:

- Kendine dedektif diyorsun.

Jack Burden:

- Kesinlikle değilim… Aşağılık herif beyaz boyayla aklanmış!

- İstemek, olmakla aynı değil.

- Biliyorum!

- Hissedebiliyorum. – Bu da aynı şey değil. Bu bilgiyi nereden buldun?

Kayıt Dairesi’nden. Hepsi orada. Evlilik ilanları, tapular, vatandaş sicili.

Vatandaş sicili vatandaş için, bizim değil. O yüzden adı bu. Orada hiçbir şey bulamazsın! Sana araştır dedim, ayağınla biraz eşele demedim.

- Çıkıp onlarla konuşman gerek.

- Kiminle?

Vatandaşla. Onu tanıyanlarla.

Aradan çok zaman geçmiş. Ama bak hala yaşıyor, değil mi? Sorun çıkarıyor. Git ve biraz ellerini aşındır, Tanrı aşkına. Bizim yaptığımız gibi.

Jack Burden:

Saygıdeğer yargıcın dosyasında bulunacak her ne vardıysa çoktan geçmişe gömülmüş olacaktı arka bahçeye gömülen ölü bir kedi gibi. Ama böyle gömülü ne olabilirdi? Burden Kıyısı gibi bir yerde. Sen ve arkadaşlarının büyüdükleri bu yerde. 300 yıllık meşe ağaçlarının gölgesinde ve kendine ait bir yerde olma duygusuyla. O arka bahçedeki geçmişi deşmek için kendine önce o geçmişteki kızı aramanı söylüyorsun. Anne Stanton. O zamanki valinin kızı. En iyi dostun Adam’ın küçük kardeşi. Bir gün artık küçük olmadığını fark ettiğin ve birdenbire bunun seni çarptığı kız. Öyle sevdiğin ilk kızdı o. Ve anlaşılan o ki, son kız. Böylece onun kafandaki görüntülerine tutunursun yıllar boyunca. Hiçbir kanıtın olmasa da bir gün yine öyle olacağına inanarak. Kilisede buna inanç diyorlar. O yüzden ben de öyle diyeceğim.

**

Jack Burden:

Bir gün herşey kendiliğinden çökecek.

**

Willie Stark:

Anlamı olan hiçbir şey kolay değildir.

**

Köylünün hakkını Almak Zor İşlerdendir.

Willie Stark:

Bas bas bağırarak sofralarında hakkım olmadığını söylüyorlar. Sofralarındaki onların. Ben onu almaya çalışmıyorum. ” Durmayın, o sofraya oturun.” diyorum. ” İstediğiniz kadar yiyin. Yiyemeyecek hale gelene kadar. Ama artık isteseniz de yiyemeyecek hale geldiğinizde o sofrada kalanları orada bırakın, çünkü onlar da bizim.” Ve bu yüzden beni mahvetmeye çalışıyorlar. Sofrada bıraktıkları artıkları alıyorum ve onları size bir şeyler inşa etmek için kullanıyorum diye! Beş bin kilometre kaldırımlı otoyol yüz on bir yeni köprü, 208 yeni okul inşa etmekte 60.000 yepyeni iş yaratmak için! Beni mahvetmek istiyorlar çünkü sizi mahvetmek istiyorlar. Ama sizin isteğiniz benim gücümdür. Sizin ihtiyacınız benim adaletimdir. Ve onlara izin vermeyeceğim!

**

Siyasette Gerçekten İyi Dilekler Olur Mu?

Willie Stark:

Rüyamda geldi aklıma. Sen Savannah’da kova, kürekle oynayıp istiridye yerken.

Jack Burden:

Ne geldi? Bu eyaletin gördüğü en iyi personelli, en iyi donanımlı en büyük sağlık merkezini inşa edeceğim. Bu ülkenin gördüğü. En kralını. Bu asil yatırıma katkıda bulunmak için ne yapmamı istiyorsun? Bana başhekimimi vermeni.

Peki. Düşündüğün kişilerin bir listesini ver.

Bir tek isim var: Dr. Adam Stanton. Bu hastaneyi birinin yönetmesi gerek. En iyisi olmalı, değil mi?

- Adam Stanton en iyi değil.

- Bana lazım olan için en iyisi. Yoksa parayı asla onaylamazlar. Willie, Adam eski bir dostum. Çok iyi biliyorum, yoksa senden istemezdim. Onu tanıyorum, seni de. Kabul etmez.

Benim neyim yanlış ki?

Ona göre neyin değil ki? Sen babasının savaştığı her şeysin. Senden değilse bile temsil ettiğinden nefret ediyor.

Ondan beni sevmesini istemiyorum. – Hastane yönetmesini istiyorum.

- Senin hastaneni.

Halkın hastanesi. Her fakir köylü ve zenci en iyi hizmeti tek kuruş vermeden alacak. Bu hoşuna gider. Hayır. İstediğin ailesinin adını senin adının yanına koyması. Onu senatörlerin önüne çıkarıp şöyle demek için: ” Buraya bakın, bakın yanımda kim duruyor. Bu eyalete hizmet etmiş en şerefli adamın oğlu.” Getir onu.

**

Gençlik Bir Başkadır.

Jack Burden:

Gençlik arkadaşın sahip olacağın tek arkadaştır. Çünkü artık seni görmüyordur. Zihninde bir yüz görüyordur, artık varolmayan bir yüz. Ve bir isim söyler… Sivri, Ahbap, Kızıl, Paslı, Jack. …artık varolmayan o yüze ait isimler. O hala senin eskiden olduğun gibi idealist gençtir. Hala iyiyi ve kötüyü siyah ve beyaz görür. İnsanları da günahkar ve aziz, ama asla ikisi birden değil. Sen artık ikisini ayırt edemediğin için kendini bilgide üstün hisseder. Seni buna iten de budur. – Bıçağı saplamaya çalışırsın. Çünkü başarısızlıkta bir tür züppelik vardır. Bir sarhoşun ağzının eğilmesi gibi.

**

İyi İnsan Olmak Sorun

Jack Burden:

Sana bir şey söyleyeceğim. Sözümü bitirmeden bağırmaya başlamanı istemiyorum. Vali Stark yapmakta olduğu sağlık merkezine müdür olmanı istiyor. Ne istersen söylemen yeterli, senindir.

Dr. Adam Stanton:

– Para mı?

- Öyle demedim. Parayı ne yapayım? İstediğim her şeye sahibim. Etrafına bak.

Para demedim.

Öyleyse ne? Bu işe yaramayınca sıradaki ne?

- Bir tür tehdit mi?

- Tabii ki değil.

İşini böyle halletmiyor mu? Buna güvenmiyor mu? Rüşvet ve tehdit.

Bunu sana asla yapmam ve kimseye de izin vermem.

Biliyorsun. Onun ne düşündüğünü sanıyorsun, bilmiyorum. Senin ne düşündüğünü de. Ama pohpohlama olamaz. İstediği bir şeyi vermek istemeyen herkes için ne düşünüyorsa onu düşünüyor.

- Geçmişlerinden bir şeyi.

- Az önce öyle değil dedin.

- Geçmişleri değil, zayıflıklarından.

- Aynı şey.

- Hayır, değil. Bunu tartışmayacağım, Jack. Artık okulda değiliz. Bana hak vermen umurumda değil. Haklı olmam da. Ama haklıyım.

Öyleyse ne, Jack? Zayıflığım ne?

Kırık bir şeyi olan birine bakınca onu düzeltmeyi istemekten kendini alamıyorsun.

- Bu bir zayıflık mı?

- Kimilerine göre öyle. Sana göre.

- Utanç verici değil.

- Öyleyse söyle, Jack. Söyle lütfen. Bu neden bir zayıflık?

- Söylememe gerek yok.

- Bence var. Bilmiyorsan, bırakayım düşün. Anlayacaksın. Hayır, Jack. Patronuna gidip büyük silahları çekmeden başarısızlığa uğradığını söylemek zorunda kalırsın. Kendi iyiliğin için söyle, bu neden bir zayıflık?

Çünkü sana yapmak istemediğin şeyleri yaptırıyor. İyiyseler. Ve bu iyi.

O olmayabilir ama bu iyi.

Seni görmek güzeldi, Adam.

**

Kazancımız Düşmanımız

Aslanı dize getirirsen bütün orman korkudan titrer ve hepsi hizaya gelir.Willie Stark”

BAŞ DANIŞMAN SAMUEL IRWIN

BAŞ DANIŞMAN MORTIMER LITTLEPAUGH

Sorgu Hakiminin Kararı Littlepaugh Ölümü Kaza Littlepaugh’nın Savannah’da

Lily Littlepaugh adında bir ablası var.

Jack Burden:

Bayan Littlepaugh?

Sigorta şirketinden misiniz?

Hayır, değilim. Ama kardeşinizin sigorta poliçesini biliyorum. Gerçi pek alacak bir şey yokmuş. Karşılığında borç almış. Neredeyse tüketmiş. Değil mi? Yani siz neredeyse hiçbir şey için yalan söylediniz. Şimdi gidip pencereden atlamayın. Sebep para değildi. Utançtı. Mezarlığın iyi kısmına gömülmesini istedim. Arkaya, günahkârların yanına değil.

Neden kendini öldürdü?

Onu buna ittiler. O hırsız Irwin’e yer açmak için. Kardeşim Adalet Bakanlığı’na gitti ve adamları Irwin hakkındaki her şeyi ve rüşvetleri bildiğini söyledi. Ama dinlemediler.

- Bana yalan mı söylüyorsunuz?

- Hayır, onu öldüren buydu. Bana mektup yazıp anlattı. Ve o gece… Tamam, durun.

Ne mektubu?

Bana yazdığı, her şeyi açıklayan mektup. Irwin’in kolaylık yapması için para aldığı dava ve enerji şirketinin kardeşimi kovarak ve işi Irwin’e vererek rüşvetleri nasıl gizlediği. O mektup şimdi nerede? Ne oldu ona? Bende. Bunca zaman sakladınız mı?

Mektup burada mı?

Evet

**

Oyunda Bulunmak

Jack Burden:

Merhaba Anne.

Anne:

- Adam’ı görmeye gittiğini biliyorum.

- Gittim. Ne olmuş?

Ona ne dedin?

Oraya gidip ona iş teklif ettim. Beni suçlamanın yararı yok.

- Seni suçlamıyorum. – Kulağa öyle geliyor. Kulağa öyle gelen sensin. Kendini bir duyabilsen. İşi almasını istiyorum. Oraya gidip tekrar sormanı istiyorum. Jack, o nasıldır bilirsin. Ağabeyim vali oğlu senatör torunu, bir generalin torununun oğlu.

Jack Burden:

Adam hakkında zaten bildiklerimden farklı bir şey anlatmıyordu. Ama benimle yan yana yürürken anlatıyordu ve önemli olan da buydu. Bu yüzden bunu istediği kadar sürdürmesine izin verdim. Adam’ın kararını çoktan verdiğini biliyordum. Daha ilk teklif ettiğimde işi kabul etmeye karar vermişti. Sadece ziyaretimle bugün arasına zaman k oyuyordu gururu nedeniyle. Yok olup gitmeden önce bir şeyin parçası olmak için bunu yapması gerek. Ama sözlerindeki bir şey beni rahatsız etti. Sahne dışından gelen bir gürültünün rahatsız edişi gibi. Nasıl bir hayat bu? Duyuyorsunuz… Ölülerin bekçisi. …ama anlamını yakalayacak kadar net değil. Kabul etmesini istiyorum. Buna mecbur. Bu yüzden de bir kenara itiyorsunuz.

**

WILLIE STARK TIP MERKEZİ

Willie Stark:

Ne düşünüyorsun peki doktor?

Dr. Adam Stanton:

Bence eyalet halkına yararı olur size de oy kazandırır.

Oy kazanmanın bir sürü yolu var. Daha ucuz.

Yani anlıyorum. Çünkü anladığım bazı şeyler var. Ve anlamadığın bazı şeyler. Benim de olduğu gibi. Ama ben kısrağı neyin koşturduğunu bilirim. Ve her zaman kötülükten iyilik çıkarılabilir.

- İki şey etti.

- O zaman bildiğim iki şey bu.

Ve ikisi de yanlış.

Hayır, ikisi de yanlış değil. Kusura bakma. Her zaman kötüden iyi çıkarabilirsin, her şeyde. Politikada, şiirde ikisinin arasındaki her şeyde. Fark etmez. Bir adam bir sone yazar ve iyidir. Hakkında yazdığı kadın bir başkasıyla evliyse sonenin değeri azalır mı? Tutkusunu gayri meşru mu kılar? Gel, sana bir şey göstermek istiyorum. Aslında bir şeyi anlamak hiç fena olmazdı.

Eğer dediğiniz gibi, başlangıçta fikirden itibaren yalnız kötü varsa ve iyi kötüden çıkarılmalıysa neyin iyi olduğunu nasıl bileceğiz?

Basit. Zaman içinde uydurursun.

Neyi?

İyiyi. Neden bahsediyoruz?

Zaman içinde uydurur musun? Evet. Bir milyon yıldır yapıldığı gibi. Ağaçtan inip, bataklıktan çıktığımızdan beri. Doğruyu pişirip getiriyorlar. Kimse onu beğenmezse, yeniden pişiriyorlar. Biraz daha farklı, üstünde kapakla. Biliyor musun? Kapak altındaki şeyler kapak altında olmayan şeylerden farklı değil.

Beni bir şeye ikna etmek zorunda değilsiniz, Bay Stark. Bunu zaten yaptınız. Buradayım, değil mi?

Doğru. Ve iyi bir adamsın da, doktor. Sandığından çok daha iyi. Yani Allah kahretsin. O namussuzların sana başka şey söylemesine izin verme.

**

WILLIE STARK TIP MERKEZİ AÇILIŞI

Willie Stark:

Ben ölüp gittikten yıllar sonra da bu orospu çocukları da ölüp gittikten yıllar sonra bile sonsuzluktan bahsediyorum Willie Stark Hastanesi hala ayakta olacak. Hasta veya acı içindeki her erkek, kadın ve çocuğun girebileceği bir yer insan elinden gelen her çabayı göreceğini bilerek. İyilik olsun diye değil, bir hak olarak. Sizin hakkınız! Her çocuğun tam eğitim alacağı gibi! Hiç kimsenin, yaşlı veya düşkün, ekmek için dilenmeyeceği gibi! Hiçbir fakirin toprağından veya evinden vergi alınmayacağı gibi! Sizin umuttan mahrum edilmeyeceğiniz gibi! Ve biri benimle sizin haklarınızı yerine getirmek arasına girerse Tanrı yardımcım olsun onu alaşağı ederim! Kalça, incik, uyluk, boyun kemiği, her yerine vururum. Satırla vururum ona. Biri bana bir satır versin arkadaşım ve müttefikime de bir tane getirsin! Çünkü bu işte yanımızda yalnız Tanrı’nın tek oğlu yok. Bu eyaletin son büyük liderinin oğlu da var: Vali Joe Stanton’ın oğlu, Dr. Adam Stanton!

**

Hırsız Vazgeçmez

Minik:

Bu sabah Senatör Loden’la konuştum. Tabağına güzel bir şey koyarsan yola gelebileceğini söyledi. İstediğin yönde oy verirmiş.

Willie Stark:

Sen de kendi payını alırsın.

- Ben öyle demedim.

- Ne dediğini biliyorum, Minik. Bir adamı satın almaktansa mahvetmeyi tercih ederim.

**

Tecrübe Sahibine Zarar Veremezsin

Yargıç Irwin:

Aklından geçen ne? Söyle bakalım.

Jack Burden:

Kime çalıştığımı biliyorsun.

Nasıl unutabilirim? Ama oturup unutmuşum gibi davranalım.

Gel, yanıma otur. Gerçek şu ki, Row’daki pek çok dostumuz gibi onun hakkında kötü görüşte değilim. Bir ara neredeyse ondan yanaydım. Pencereleri kırıyordu, evet, içeri temiz hava aldırıyordu. Ama şimdi bütün evi yıkmasından korkuyorum.

Yani aksini söylediğin halde düşmanlarına katıldın.

Jack. Politika seçim yapmaktan başka nedir? Yanlış olması ihtimalini bilerek bir seçim yaparsın. Sen de seçim yaptın, sana neye mal olduğunu biliyorsun. Yaptığımız her şeyin bir bedeli var.

O gece geldiğimizde ve ayrılırken düşüneceğini söylemiştin. Köpekleri geri çağırmayı mı?

Hayır, ben öyle demedim. Hafızan yanılıyor, bayım.

O “düşün” dedi ama mecbur değilim. Zaten bildiğim şeyleri düşünmek zorunda değilim.

Düşünmelisin. Şimdi bile. Çünkü henüz çok geç değil.

Ne için çok geç?

Hey, Jack. İsa aşkına.

- Ne var?

- Sadece bu saldırılara karşı Stark’ı destekleyeceğini söyle.

- Hayır! Bu bir son sözün sesiydi, değil mi?

- Evet, öyle. – Evet. Buna inanmayı zor buluyorum. Ben de. Ve patronunun bana baskı bile yapabileceğini sanmasını da. Şantaj yapabileceğini.

- İlk dediğin daha iyi. – İlki daha güzel, daha iyi değil. Bunun geçerli olmayacağını bilmiyor musun? Hiçbir mahkemede. Neredeyse 25 yıl önce oldu. Hiçbir tanık bulamazsın. Akrabası olan o kadından başka. Onun tanıklığı da, eğer verirse geçersiz sayılır. Diğer herkese gelince, Jack hepsi öldü. Sen hariç. Sen ölmedin. Ve mahkemede yaşamıyorsun. İnsanların seni saygın bir adam sandığı bir dünyada yaşıyorsun. Ben saygın bir adamım. Biliyor musun, çocukken doğal gelirdi yetişkin bir adamın gece uyumayıp katgütle çelik telle, pense ve makasla küçük mancınıklar yapması. Onlar hakkında kitap okuması. Fikrini değiştirecek misin? Sana zarar verebilirim, Jack. Senin bana vermeye çalıştığın gibi. Bir şey söyleyebilirim. Seni incitecek bir şey söyleyebilirim sana. Ama söylemeyeceğim. Düşün.

Yarın uğrayacağım.

Kararımı verdim bile. Yarın tekrar geleceğim. Verdim bile.

**

Sırlar Sonunda Çıkar

Jack Burden:

Anne. Anne.

- Anne. Anneciğim.

- Sen! Sen! Sen yaptın!

- Ne? – Onu öldürdün!

- Kimi?

- Onu öldürdün.

- Anne, kimi?

- Sen öldürdün.

- Kimi?

- Onu öldürdün!

- Kimi anne?

- Onu öldürdün! Öldürdün!

- Kimi anne?

- Babanı! Babanı sen öldürdün!

**

Olaylar Her Zaman İstenilen Şekilde Bitmez

Willie Stark:

Korkut dedim, korkudan öldür demedim.

Jack Burden:

- Korkmadı.

- Öyleyse bunu niye yaptı? – Jack?

- Tartışmak istemiyorum.

Sadece şunu söyleyeyim. Sen büyürken onun bir tür aile dostu olduğunu biliyorum, o yüzden kendini vurmasına üzüldüm. Ama MacMurphy ve adamları ile uğraşmamız gerekiyor. Ve umduğumuz gibi gitmedi.

Başka birini bulman gerek.

Benim işim bitti. Bununla mı, benimle mi işin bitti? Tartışmak istemiyorum.

**

Jack Burden:

Büyük bir travma veya krizden sonra şok azalıp sinirler artık seğirmeyince olayların yeni durumuna alışırsın çünkü bütün değişim ihtimallerinin hepsinin kullanıldığını bilirsin. Nihayet şablonu görürsün çünkü bütün resmi görebilmek için yeterince geriye çekilmişsindir. Ama artık kendini buna alıştırmaktan başka bir şey yapmak için çok geçtir. Hepsi budur. Artık yapacak ya da söyleyecek bir şey kalmamıştır. Tanrı ile hiçliğin çok ortak yönü olduğu hariç. Son. Bilmediğin şeyse yanıldığındır.

**

Komplo Her Zaman İşbaşında

Anne:

Jack. Bana yardım etmek zorundasın. Çıldırmış. Beni görmeye geldi, çok korkunç şeyler söyledi ve çıkıp gitti.

- Kim? Willie mi?

Hayır, Adam. Benim suçum olduğunu söyledi.

- Her şey benim suçummuş.

- Ee? Biri onu aramış ve ona benden bahsetmiş. Senden mi? Sen ve validen mi? Söyleyebilirsin Anne. Duymak bilmekten daha fazla acı vermiyor. Ona ne yaptığımı söylemiş ve valiye yardım etmek için her şeyi yapacağımı. Bu ağabeyimi bir tür sahtekarlığa kurban etmek anlamına bile gelse. Hastane de bundan ibaretmiş. Eyaleti soymak için yapılmış bir plandan. Ve gerçek ortaya çıkınca ki çıkacakmış, suç Adam’a yüklenecekmiş. Hapse girermiş. Çünkü her planın bir kurbanı varmış ve bu o imiş. – Bunu kim dediyse yalan söylüyor.

- Biliyorum. Durumun böyle olmadığını anlatmaya çalıştım. Yanıldığını. Ama dinlemedi. Beni tuttu ve aptal yerine konmayacağını söyledi. Başka her şey kirli ve ahlaksız olabilir ama bir insan öyle olmak zorunda değil dedi. Sonra da kız kardeşinin fahişesinin kiralık pezevengi olmayacağını söyledi. Bana bunu söyledi. Ben de olmam. Neden yaptın?

- Beni nasıl inciteceğini biliyordun.

- Seninle bir ilgisi yoktu.

- Öyleyse ne? – Bilmiyorum!

- Bir şey düşünsen iyi olur!

- Bir şey düşünmüyordum! Evet, düşünüyordun! Evet. Benim yüzümden miydi, bana rağmen mi? Ben seni asla böyle incitmezdim. İncitirdin ve incittin. Tanrı aşkına Jack. Bana yardım etmek zorundasın. Adam’ın kendine bir şey yapmasından korkuyorum.

**

GENSORU

Herkesin sessiz olması emredilmektedir konuşma cezası hapistir. Louisiana eyaleti Senatosu Louisiana eyalet valisi sayın William Stark’a karşı verilen gensoru maddelerinin muhakemesi için toplanmış bulunuyor.

On yedi evet, 22 hayır. Vali Willie Stark’ın gensorusu düşmüştür.

**

Doğru Olanlar Siyasette Her Zaman Kaybederler

Kabul edilebilir ile edilemez arasında bir çizgi vardır. Vali bu oylamayı yönlendirmek için uygunsuz yöntemler kullanarak o çizgiyi aştı. Ben buna yasadışı etkileme diyeceğim. Daha ileri gidip zorlama diyeceğim.

Willie Stark:

Bay MacMurphy! Her sözü diyorsunuz, ama asıl kastettiğinizi değil! Durmayın, yüksek sesle söyleyin. Burada hepimiz dostuz. Ama ben kimseye şantaj yapmadım, gerçek bu! Sadece size doğanıza uygun şekilde hareket etme imkanı verdim ve tüm iyi insanlar gibi, prensiplerinizi çiğneme imkanı.

**

Minik Duffy ve Sadie Burke komployu kurarlar.

**

MECLİS BİNASINDA VALİ STARK CİNAYETİ

Louisiana Aristokrasisinin Sorunlu Çocukları Stark’ın Koruması Gölgelerden Spot Işıklarına SUİKASTTEN SAATLER SONRA DUFFY VALİ OLARAK YEMİN ETTİ

İki iyi birbiri ile uğraşırken meydan kötülere kalır.

Willie Stark:

O yüzden beni dinleyin. Dinleyin. Gözlerinizi kaldırın ve Tanrı’nın kutsadığı katıksız gerçeğe bakın. Siz köylüsünüz ve bir köylüye köylüden başkasının hayrı olmamıştır. Bu parazitleri çivilemek sizin elinizde. Sizin, benim ve Tanrı’nın.

- Joe Harrison’ı çivileyin!

- Çivile!

- MacMurphy’i çivileyin!

- Çivile! Ve sizinle yollar, köprüler, okullar ve ihtiyacınız olan lokma arasına giren her namussuzu çivileyin. Çekici bana verin, ben yapayım!

İktidar olmanın zevki ile insan baş başa kalırken doğru ve eğri olmanın farkını çok zaman değerlendiremez.
Acaba siyasî iktidarı, doğrular mı yoksa eğriler mi kazanıyor veya yönlendiriyor diye düşünür?
Cevap:
Doğrular yönlendirir, fakat eğriler kazanır.
Bu şekilde fâni dünya, hayatına devam eder.”

NA’TÜ’N-NEBİ FÎL-İNCİL (İncil’deki Efendimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin sırları)


[” Anlayış bakımdan” Bu konuda yazılmış ikinci güzel bir eser yoktur.]

Na’t,Medih ve senâ ederek, vasıflarını göstererek bir şeyi anlatmak”  Na’t, konu olarak insanlığın son peygamberi Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi anan ve öven edebi eserlere verilen isimdir.

Arapçada, “tavsif etmek” anlamında mastar, sıfat ve vasıf mânâsına da isim olarak kullanılır; aynı şekilde Arap gramerinde de, sıfata; na’t, mevsûfa; men’ût denmektedir.

Edebiyatta, na’t öncelikle, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi övmek, ona duyulan saygı, sevgi ve şevki dile getirmek, ondan şefaat dilemek gibi amaçlarla yazılan manzumeler için kullanılır. Bunların nazım şekilleri çeşitlidir: Gazel, kaside, mesnevî, terkib-i bend, terci-i bend, müstezad vs. olabilir, beyitler veya dörtlüklerle yazılabilir; Beyit sayısı 6-7’den, yüzlerce beyte kadar değişir.

İslam’ın ilk dönemlerinde Hz. Muhammed’in geleceğinin Kitâb-ı Mukaddesle müjdelenmiş olması ile çok fazla ilgilenilmemiştir. Zira Kur’an bunun böyle olduğunu söylemekte ve tartışmaya açık bir alan bırakmamaktadır. Ancak zamanla Yahudi ve Hıristiyanlarla ilişkilerin artması sonucu onların Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı yaptıkları eleştirilerle daha çok karşılaşıldıkça bu konuda ciddi çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmaların temelini ise, ehl-i kitap üzerinde daha etkili olacağı düşüncesiyle, Hz. Muhammed’in peygamberliğini Eski ve Yeni Ahit’te bulunan metinleri kullanarak ispatlama gayreti oluşturmaktadır. Hz. Peygamber’in peygamberliğim ispat etmeyi amaçlayan bu çalışmalar yirminci yüzyıla kadar artarak devam etmiştir.

Tezimize konu olarak seçtiğimiz Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî’nin Hz. Muhammed’in peygamberliğini Kitâb-ı Mukaddesken yaptığı iktibaslarla ispatlamaya çalıştığı eseri Na’tü’n-Nebi fîl-İncil de 18. yüzyılın başlarında telif edilmiştir. Ancak bugüne kadar eser veya müellifi üzerine herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Na’tü’n-Nebi fî’l-İncil Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) Kitâb-ı Mukaddes’te müjdelendiği ispatlamaya çalışır. Kitâb-ı Mukaddes metinlerinin lafzen tahrif edildiği görüşünü kabul etmeyen Derviş Ali en- Nakşibendî el-İncilî, asıl tahrifin manada olduğunu savunur. Bu bağlamda lafızda tahrifi savunan Müslüman âlimleri de eleştirir. Müellife göre ilahi kitapların hepsinde müteşabih ibareler bulunmaktadır. Ele aldığımız eser müellif, tarafından çeşitli zamanlarda yeniden yazılarak, dönemin ünlü şahsiyetlerine ve Sultan III. Ahmed’e takdim edilmiştir. Beş nüshası Arapça olarak yazılan eserin bir nüshası ise Türkçe’dir.

Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî’nin hayatı hakkında kesin bir bilgiye ulaşamadık. Araştırma sırasında müellif ile aynı dönemde yaşayan Hattat Derviş Ali adında bir zat ile karşılaştık. Ancak bu ikisi aynı şahıs mıdır yoksa aralarında sadece isim benzerliğimi vardır tam olarak bilemiyoruz. Aynı kişi olduklarım ispatlayacak kesin bir delil olmamakla beraber bunun aksini ispatlayacak bir veride bulunmamaktadır.

Ancak şunu kesin olarak ifade edebiliriz ki iki şahıs arasında sadece isim benzerliği bulunmamaktadır. Aynı zamanda yaşadıkları gibi, yaşadıkları şehir de aynıdır ve ölüm tarihleri de birbirlerine yakın zamanlıdır. Hattat Derviş Ali İstanbulludur ve h. 1128 yılında vefat etmiştir. Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî de Na’tü’n-Nebi fi’l-înci’lin sonunda İstanbul’a gittiğinden bahsetmektedir. el-İncilî, 1123’de yazdığı Sultan Ahmed b. Muhammed’e Dair İstihraç Risalesiisimli eserinde kendisi için “gençlikten yaşlılığa erişince” ifadesini kullanmaktadır. 1123 yılında yaşlı ise, buna yakın bir tarihte vefat etmiş olması muhtemeldir. Bu yüzden iki şahsın da vefat tarihleri birbirine yakındır.

İki şahıs hakkında ortak bilgiler bulunmakla birlikte farklılıklar da bulunmaktadır. Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî, kendisinden bahsederken, Kitâb-ı Mukaddes üzerine araştırmalar yaptığını söylemekte ve Yunanca ile Süryanice bildiğini ifade etmektedir.

Na’tü’n-Nebifî’l-İncil’de Yunanca İncil’den alıntılar bulunmaktadır. Hattat Derviş Ali’nin ise çok sayıda mushaf, en’am ve evrad-ı şerifi bulunmaktadırve Alacamescid olarak tanınan Çelebioğlu Mescidi’nin imamlığını yapmıştır.İki alanın birbirinden oldukça farklı olmasının yanında, el-İncilî hattatlıktan hiç bahsetmediği gibi Hattat Derviş Ali’den söz edenler de Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî’nin bahsettiği ilimlere hiç değinmezler.

Aralarındaki bir diğer farklılık ise bağlı bulundukları tarikatlarla ilgilidir. Hattat Derviş Ali, Mevlevî tarikatına mensup iken, Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncilî, Nakşibendî tarikatına mensup olduğunu söylediği gibi Nakşibendilik üzerine yazılmış küçük birrisalesi de bulunmaktadır.

Daha öncede belirttiğimiz gibi elimizdeki bilgiler ne iki şahsın aynı kişi ne de ayrı kişi olduklarını ortaya koyacak niteliktedir.

İncil üzerine yaptığı çalışmalardan dolayı da kendisine “el-İncili” lakabının verildiği anlaşılmaktadır. Kendisi hakkında ‘İbnü Yunan’ denmesinin sebebi ise Yunanca bilmesi olmalıdır. Eserlerinde doğum tarihi veya yaşadığı yer hakkında herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak eserlerini takdim ettiği şahıslara ve metin içinde geçen bazı tarihlere baktığımızda 17. yüzyılın sonu ile 18. yüzyılın başında yaşadığı anlaşılmaktadır. Yaşadığı yeri belirtmemekle beraber Risale fi Bey ani’t-Tahrifat-Tevrat ve’l-İncil’in hâtimesinde bu risaleyi yazmadan önce İstanbul’a geldiğini söylemektedir. Yani İstanbul’da en azından belli bir süre bulunduğu kesindir. Fakat İstanbul’a ne zaman kaç yaşında geldi, ne kadar kaldı bunlar açık değildir.

Eğitimi hakkında da ancak kendisinin verdiği kısa bilgilerle yetinmek zorundayız. Müellif tahsil hayatından başlarken ilk olarak Arapça eğitimi aldığından bahseder. Bunun arkasından hemen İncil, Tevrat ve Zebur’u bir zaman mütalaa ettiğini yazmaktadır.

NA’TÜ’N-NEBİ FÎ’L-İNCİL TÜRKÇE TERCÜMESİ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla, ancak ondan yardım dileriz. Hamd, her nefsi kazandığı ile mesul tutan, her organı yaptıklarıyla gözetleyen, hüzünlendiğinde gönüllere muttali olan, ihtiyaç hissettiğinde zihinlerdekinden sorumlu tutan, göklerde ve yerde hareketli veya hareketsiz zerre miktarı da olsa hiçbir şey kendisine gizli kalmayan, hafiflediğinde ya da ağırlaştığında azı ve çoğu çok iyi hesaba çeken, küçük de olsa itaatleri kabulde lütufkâr davranan, büyük de olsa günahları affederek mühlet tanıyan, her nefsin getirdiği şeyleri bilmesi ve önceledikleri ile ertelediklerini görmesi için onları hesaba çeken Allah Teâlâ’ya mahsustur. Nimetleri kullar üzerine yayılan, rahmeti mahlukatı çepeçevre saran ve kuşatan, güzel hidayetiyle kalplerden cehalet karanlıklarını dağıtıp ışığıyla aydınlatan, kendisinde (l/b) ihsan etme ve ceza verme, uzak kılma ve yakınlaştırma, bahtiyar etme ve bedbaht kılma kendi zatından olan Allah’ın şanını teşbih ve tenzih ederim. Salat ve selam, Tevrat ve İncil’de hakkında kayıt bulduğum Allah Resulü Ümmi Nebiye yani nurlar nuru, sadıkların efendisi, Cebbar olan Allah’ın sevgilisi, Gaffar olan Allah’ın müjdecisi, Kahhâr olan Allah’ın uyarıcısı, kafirleri kahreden ve günahkarları rezil rüsvay eden Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme, seçilmişlerin efendileri olan onun eşlerine, muttakilerin öncüleri olan – Allah onlardan razı olsun – sahabeye olsun.

Esas konumuza gelince, Âlimlerin çoğunun -Allah Teâlâ onları âhiret gününe kadar daima çoğaltsın önceki İlahî kitapların kelimelerinin tahrif edildikleri düşüncesinde olduklarını ve Yahudiler ile Hıristiyanların Tevrat’ı ve İncil’i tahrif edip, Muhammed sallallâhü teâlâ aleyhi vesellemin ismini ve onun sıfatını değiştirdikleri ve onun yerine başka şey yazdıkları kanaatinde olduklarını gördüm.

Bu düşünce onların, Tevrat ve İncil’in kelimelerinin manalarının hakikatini bilememelerinden kaynaklanmıştır. Çünkü onlar İbranî, Süryanî ve Yunan dillerini çok iyi bilmiyorlardı.Allame Teftazânî’nin Şerhü ’l-Makasıd ve Şehabeddin Sühreverdî’nin de Heyakîl-i Nur isimli eserlerinde zikrettikleri gibi Tevrat’ı ve İncili Arapça’ya tercüme etmeyi de bilmiyorlar ve anlamıyorlardı. İnşallah bu ikisinin ayrıntıları ilerde yerinde gelecek.

Allah Teâlâ’nın Kitâbına gelince onu, hiç kimsenin Allah Teâlâ’nın muradına uygun olarak gönderildiğinden farklı bir dile çevirmesi mümkün değildir. (2/a) Allahu Tebareke ve Teâlâ’nın da “Biz her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik.” (İbrahim Suresi, 14/4) âyetinde buyurduğu gibi, tercüme edildiği zaman hakiki manasına aykırı olur. O âlimlerin İncil ve Tevrat’ın tahrif edildiği görüşüne sahip olmalarının sebebi cahil ve Peygamberimiz Muhammed sallallâhü teâlâ aleyhi vesellemin nübüvvetini inkâr eden Yahudi ve Hıristiyanların sözleridir. Onların bu inkârı inatlarından ve lafızların gerçek anlamlarına dair bilgilerinde doğruya ulaşamamış olmalarından dolayıdır. Çünkü onlar Önceki kitapların manalarını bilmeyen cahillerdi.Önceki kitapların kelimelerinin çoğu hiç şüphesiz müteşabihattandır. Sen de bilirsin ki Kur’an’da ve diğer İlahî kitaplarda müteşabihat çoktur. Müteşabıhat bilhassa İncil’de diğer ilahi kitaplardan daha çok bulunmaktadır. Özellikle de İncillerin manası sadece lafzından anlaşılmaz, aksine yazılış tarzından anlaşılır, lafızlarından değil “Garamadîkî”denilen hat ilmini bilmeyen İncili tefsir etmeye güç yetiremez. Eğer onu kendi görüşüne göre tefsir ederse, çoğu zaman yanlış olarak tefsir eder, tıpkı Muhammed aleyhisselamın ismini yanlış tefsir ettikleri gibi. Nitekim onlar derler ki: “Muhammed”isminden kasıt İsâ aleyhisselamın peygamberliğini tebliğle emrolunduklarında havarilerin arasında ortaya çıkan Ruhulkudüs’tür.

Allah Teâlâ bana ihsanda bulunduğunda, üstadım şeyh, kamil, âlim, fazıl, arifbillah Celaleddin Evcî el-Birgivî es-Sânî’nin” himmeti ve özellikle şeyh Ebû Abdullah es- Seyyid Muhammed Semerkandî en-Nakşibendî’nin “Allah sırlarını kutsasın- mübarek ruhunun bereketi ile bana ilham etti ve manaların hakikatlerini bana ihsan etti ve insanların çoğuna gizli olan ilimlerin bazılarını bana öğretti. (2/b)

Allah Teâlâ o ikisinin yardımları ve himmetleri ile zayıf kuluna müşahedat kapılarını açtığında ve beni yükseklere çıkmak için güçlendirdiğinde, bir gün yücelerin yücesine çıktım ve bir gün aşağıların en aşağısına indim, bir gün kalbimin sırrında melekût ve ceberut âlemlerini gezdim, kutsal Firdevslere çıkıp yükseldim, ezellerden ebediyetlere doğru seyrettim ve o iki mübareklerin bereketleriyle de harfler ve kelimelerle anlatılması mümkün olmayan, işaretlerin de gösteremediği mertebeler kazandım.

Bu durum müteaddit defalar âlem-i manada yedi kubbeli el-erzu’l-cami’den çıkmakla ve bir risale telif etmekle emrolunduktan sonra gerçekleşti. Ben de bunun üzerine kollarımı sıvadım ve işe başladım. İncil ve Furkani’l-Azîm’in müteşabihlerinden Rabbimin bana öğrettiklerini açıklayan bir risale telif ettim. Bu risalede biraz da geçmiş fütuhattan ve akıl sahipleri nezdinde onların meydana geliş güzelliklerinden de bir nebze söz ettim. (3/a) Borçların çokluğundan ve zamanın dertlerinden dolayı yorgunluğum, sıkıntım ve geçim sıkıntılarım uzadığında, sufi oldukları ileri sürülen mutasavvıfların çocuksu sözlerinden muzdarip olduğum zaman İncil’i, Tevrat’ı ve Zebur’u inceledim. Onların müteşabih, kinaye ve işârattan meydana gelen lafızlarının çoğunun tahrif edilmediğini, aksine bu tahrifin manalarında gerçekleştiğini gördüm. Nitekim İmam Fahrettin er-Razî de “kelimeleri yerlerinden değiştirirler”(Nisa Suresi, 4/ 46),ayetinin tefsirinde kelimelerin manalarını değiştirdiklerini yani haktan sapıp batıl tevile meylettiklerini söylemektedir. Yine  Medarik’in sahibi (Nesefî) de (kelimelerin yerlerinden değiştirirler) ayetinin tefsirinde, onların lafzım indirildiği anlamından farklı olarak tefsir ettiklerini söylemektedir. Bu tür tahrifaynı zamanda yaygındır. Görmüyor musun Şia ve Hariciler de hakk ve yakın ehline muhalefette bulunarak, Azîz ve Kadîm olan Kur’ân-ı Kerim’in anlamının bir kısmını tahrif etmişler ve kendi batıl iddialarına göre tefsir etmişlerdir.

Ben Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ismini orada yani İncillerde, Tevrat’ta ve Zebur’da buldum.İncil, İsâ aleyhisselama bir defada indirilen Allah Teâlâ’nın kelamıdır. Ancak Kur’an’ı Kerîm Peygamberimiz aleyhisselama Cebrail aleyhüma esselam vasıtasıyla parça parça indirilmiştir. Tevrat’ta bulunan sebb ayeti ise (3/b) Tevrat’ın Musa aleyhisselama indirilmesinden sonra, bir İsrailli, peygamberlerden – aleyhümüsselam- birine küfrettiği zaman, indirilmiştir.

İncillerde, Yahudilerden gelen soru ve cevaplardan gördüklerime gelince, Allah Teâlâ bunları sorulmadan ve cevaplamadan önce İsâ aleyhisselama haber vermiştir. İddia edildiği gibi onlar havarilerin sözleri değildir. Aksine tamamı Allah Teâlâ’nın kelamıdır. Onun kelamı ise sesler ve harfler türünden değil, aksine Allah Teâlâ’nın zatıyla kaim, dilsizlikte ve çocuklukta ki gibi sükût ve hastalığa zıt ezelî bir sıfatıdır. Allah Teâlâ bu kelamıyla emredici, nehyedici ve haber vericidir. Bunların dışında ki sözler, yazılar ve işaretler Allah Teâlâ’nın bu ezelî kelam sıfatına delalet ederler.

Eğer İncillerin ibareleri te’vile ihtiyaç duymasaydı, Hz. Ali b. Ebî Talib -kerramellahuvechehu ve radıyallâh teâlâ anhu-

“Ben İncili tevil, Tevrat’ı tefsir edenim ve Zebur’u açıklayanım.”demezdi. Eğer o ilahi kelam Arapça ifade edilirse Kur’an, İbranice ifade edilirse Tevrat, Süryanice ifade edilirse Zebur ve eğer Yunanca ifade edilirse İncil olur.

Burada ihtilaf pek çok dil ve değişik lehçelerde “Allah” kelimesinin ifade edilmesinde olduğu gibi müsemmada (isimlendirilen varlık) değil, kelimelerdedir.

Arapça’da “Allah”, İbranice’de “İl”, Süryanice’de “Âlil”, Yunanca’da (4/a) “Zeus”, Farsça’da “İzed”, Türkçe’de “Tengri”, Rusça’da “Boje”, Eflakça’da “Zîv”, Gürcüce’de “Gmert” ve diğer dillerde olduğu gibi.

İncil ise Allah Teâlâ katından İsâ aleyhisselamın kalbine vahyedilmiş sonra da maksat hasıl olacak şekilde onun dilinden nakledilmiştir.

Vehhab olan Allah Teâlâ’nın bizi eri yükselterek taklidi imandan, ihsan mertebesine çıkarmasını dileyerek -şüphesiz ki O, kendisinden yardım istenilenlerin en hayırlısıdır ve tevekkülde onadır- bu risaleyi inşallah İncil’deki müteşabihleri çok iyi açıklayan bir risale olarak yazmaya ve ona biraz da sufi şeyhlerin ıstılahlarından eklemeye aceleyle karar verdim. Bu risaleyle Allah Teâlâ’nın amel eden âlimlerin, sadık velilerin, sabreden fakirlerin yüceltmesiyle ihsanda bulunduğu zatın huzuruna ulaşmayı istedim. Allah ona yüceliklerden en fazla nasip vermiş, ilmi ve ameli faziletlerden kendisine bahşetmiştir. Değerli güzelliklerin havzında onun için hiçbir yer bırakmamıştır. Yaratılışa uygun olarak benim açıklamalarımı destekleyen mana yollan ona delalet eder diyenin sözü onun için gerçektir. O sahibi azamdır, büyük düstur sahibidir. (4/b) Yaratılmışları kötülüğe düşmekten ve helak edici şeylerden kurtaran kalem ve kılıcı bağışlayandır. Bu, onun için izafi değil tabiidir, sonradan olmuş değil hakikidir. Şu söz söylendiğinde ondan başkası kastedilmez:

Senin yanın cennet bahçeleri gibidir,

bütün isteklerimize seninle ulaşırız.

Güzel huyların en üstünüyle süslendin.

Sen sebul mesani gibisin.

Allah Teâlâ’nın rahmeti devamlı dalları

Uzanmış vaziyette sana gelmeye devam ediyor.

Hakkın, milletin ve dinin mesudu sensin.

İyilerin ve büyüklerin alemlerdeki sığınağısın.

Mazlumların barınağısın.

Korkanların yardımına koşansın.

Krallara ve sultanlara yardımcısısın.

Hiçbir iyilik yok ki onun için o iyilikten bir pay olmasın,

Övülecek hiçbir şey yok ki o şeyde o başarılı olmasın.

Devletin ve dinin güneşi, İslam’ın seçkini, akranlarının tacı.

Allah Teâlâ’nın yarattığı mahlukatın özü.

Allah onu asalet ve kerem sahibi yaptı.

Yardım edicilerin, iyilik yapanların,

Saadette bulunanların, övünülecek şeylerin babası.

Bununla Tevkîî Mustafa Paşazade’yi kastediyorum.

Allah yüceliğini ve zirvesini arttırsın.

Soyunu ve neslini daim eylesin.

Allah’ım! Onun şerefini ve yüceliğini sabit kıl.

Ona makamında kalmayı ve izzeti genişlet.

Kalplerin ve dillerin ona övgü ve sena ile yönelmesini devamlı kıl.

Amin ya Muîn.

Bu risale günler ve asırlar boyunca kalacak bir hediyedir. Senelerin ve ayların geçmesiyle yok olmaz. (5/a) Bu öyle bir kitap ki bu yolda kimse beni geçememiştir.Bu bahçede benden önce kimse açmamıştır. Kim bu risale hakkında sui zanda bulunursa mütekaddim (önceki) kitaplara müracaat etsin. Risaleye bakan değerli büyüklerden ve Örnek âlimlerden ona razı olarak bakmalarını ve bir şeyin yanlış ve hata olduğunu fark ederlerse düzeltmelerini istiyorum. Ben noksanlıkla bilinen biriyim ve hataları da itiraf ediyorum. Allah’tan doğra olanı bana ilham etmesini diliyorum. Gerçekten O her şeye gücü yetendir. Cevap vermeye de layıktır.

Eûzü billahi mineşşeytanirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm:

Yanlarındaki Tevrat ve İncirde yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyanlar var ya”. (Araf Suresi, 7/157]

Uymaktan (الاتباع ) dan kasıt, onlardan yani Yahudi ve Hıristiyanlardan Hz. Muhammed Sallallâhü aleyhi ve selleme iman edenlerdir.

Resulden kasıt, kendisine özel bir kitap vahyedilendir ve o kitap da Kur’ân-ı Kerim’dir.

Allah Teâlâ’ya izafeten resul (gönderilen) olarak isimlendirilir. Nebiden kasıt, mucize sahibi olandır ve kullara izafeten nebi olarak isimlendirilir. Ümmîden kasıt yazmamış, okumamış ve hiç kimseden talim etmemiş olandır. Allah Teâlâ, bu durumda iken ilminin tam olmasına dikkat çekerek, onu bu şekilde vasıflandırdı. Bu, (5/b) onun mucizelerinden birisidir. “Onu buluyorlar” sözü yani İncil ve aynı şekilde Zebur’da bularak Hıristiyanlardan ona tabi olan kimselerdir.

İbn Abbas (radıyallâh Teâlâ anhüma) dedi ki: Bunlar, Yahudiler ve Hıristiyanların Allah Teâlâ’nın “Onu, sakınanlara yazacağım” (Araf Suresi, 7/156) sözünde görülen müştereklikten çıkarttıkları lafızlardır. Bu ayet Muhammed sallallâh Teâlâ aleyhi ve sellemin ümmetine aittir. Cevahir Hısan fi Tefsiri’l-Kurân [1] da şöyle demiştir: “Bu âyet, yani “Bunlar Benî İsrail’den o kimselerdir ki Tevrat’ta ve Zebur’da sıfatını bularak ona tabi oluyorlar.” Allah Teâlâ’ya iman eden ve nebi sallallâhü aleyhi ve sellemin da risaletini doğrulayan herkesi kapsayacak şekilde, bu ümmetin şerefini bildirmektedir. Sonra onlar iman ve ikrardan sonraki üstünlük konusunda nebi sallallâh teâlâ aleyhi veselleme olan bağlılıklarına göre farklı farklıdırlar. Ebu Hamid el-Gazâli İhya’da demiştir ki: Sallallâhü teâlâ aleyhi vesellemin ümmeti, ona tabi olandır. Ona tabi olan kimse dünyadan yüz çevirerek, ahirete yönelir. O kimse sadece Allah Teâlâ’ya ve ahiret gününe dua eder. Dünyadan ve geçici hazlardan uzaklaşır. Dünyadan yüz çevirerek ahirete yöneldiği kadar aleyhisselamın yolunu izler. Onun yolunu takip ettiği kadar ona tabi olur ve ona tabi olduğu kadar (6/a) onun ümmetinden olur. Dünyaya yöneldiği kadar onun yolundan ayrılır ve ona uymaktan yüz çevirir ve Allah Teâlâ’nın haklarında “Azana ve dünya hayatını ahirete tercih edene, şüphesiz cehennem tek barınaktır.”(Nâzi’ât suresi, 79/37,38,39.)buyurduğu kimselere katılır.”

“O peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir.” (Araf suresi, 7/157)

İhtimaldir ki başlangıç sözü ile vasıflanan nebi -sallallâhu teâlâ aleyhi vesellem-dir ve ihtimaldir ki bu durumda mecazi olarak “onu buluyorlar” sözü ile alakalıdır. Yani onu Tevrat’ta, vücudunun şartı sebebiyle emredici bulurlar. “İyilik” şeriatle bilinen şeydir ve kişi açısından her iyilik şer’an maruftur. Zira Peygamber sallallâhu teâlâ aleyhi vesellem “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur. Kötülük (ise iyiliğin zıttıdır. Güzel şeylerden kasıt güzel eşyalardan onlara haram kılınanlardır. İçyağı ve benzerleri gibi veya şeriatte makbul olan gibi, kurbanlardan üzerine Allah Teâlâ’nın ismi okunanın hükmü gibi ve haramdan kazanılmayan mal gibi. Kötü ve pis şeylerden (El-Habisat) kasıt kan, ölü, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen kurban gibi kötü sayılan şeylerdir veya faiz, rüşvet (6/b) ve diğer kötü kazançlar gibi hükmen kötü sayılanlardır. “Ağır yükleri kaldırmaktan” kasıt ağır sorumluluklardan onların yüklendiklerini hafifletmektir. Bunlar, Yahudi şeriatinde kasıt olarak veya hatayla yapılan suçta kısasın belirlenmesi ve uzuvların kesilmesi, necis sayılan yerin kesilmesi, Hıristiyan şeriatinde kasıtlı olarak yada hatayla yapılan suçta kısasın ve diyetin kaldırılması ve bu iki sorumluluğun dışındaki ruhbanlık, riyazet gibi sorumluluklardır.

اصر ” yük hem de ahit demektir. İbn Abbas radiyallâhü anh ve diğerlerinden bu şekilde rivayet edilmiştir. “Üzerlerindeki zincirleri” sözü yine bu yükler için mecazi bir ifadedir. Yani ilk şeriatte yani Yahudilikte olan idrarlı yerden elbisenin kesilmesi, diyetin olmaması, katilin mutlaka öldürülmesinin gerekmesi ve benzeri yüklerdir.

Ben, Muhammed sallallâhü teâlâ aleyhi vesellemin ismini ve sıfatını havarilerden biri olan Yuhanna’nın yazdığı ve şu anda Hıristiyanların elinde bulunup da kiliselerinde okudukları İncil’de, on dördüncü bölümde, yedi yerde buldum. İbaresi ise şu şekildedir:

“Midarasestu imun igirziya bistevede istun seun keis eme bistevede amin amin legu imin ubsitevün is eme (7/a) daerga aegubiu gakinus biis kemizüna dütün biis ûti eguburus düvneba deramü buravüme anavenü buruş düvneba deramü kebadera imun keseunmü keseün ımun ean agabademi das endülas das endülas das imas dirisede keegu erudisu düvneba derakalun baraklitun zusi imin inameni mesimun isdun eüna dübnevma dis alisiyas ûûgusmus ezina delavin ûdi ûseüri eftu üzeyinuski eftu imis zeyinus kede eftu udibari min meni keenemi este ügafisu imas urfanus erhume birus imas ûmi agabüv nim dûslûgusmü üdiri keülügus ûn aguyede ükestin amun aladüv bemanedvüzmü batrus defte lelalıgu imin barimin menün ûze baraklitus dübnevmadü ayiün üyemsi ubadir üyemsı übadiren dûûnümadimi ikenus imas zizakesi benda kayivüminsi imas benda ayibün imin ükedi bulalalisi mesimün erşede garüdügusüm erhun keenime ûkiş üzen âlinâ bilüvüsi ûlûgus üyegra menüs endünüm eftun ûdi (7/b) emisise’nem züraân üzan zeelsiû baraklitus ûn eguyemsu imin baradu batrus dübnev matis âlisiyas ubara du batrus ekbura vedakinus mardirisi beriemu âla defta lelaligi imin ina ûdan elsi ıûra âminu nevede eftun udi egu ibün imin deftaze imin eksarşis ukibune udi mesimun imin âlegudni âlisiyan legu imin simfer imin ina egu âbelsu eân garmi âbelsuu beraklitus ükelevsede buruş imas ean zebur fesu bemsu eftun buruş imas kaîesvün ekinus eleksi düngusmun beri âmad diyas men ûdi ubıstevü sin is eme berizi keusınis zeudi buruş udi buruş dünba deram ibagu keedeki seuridemi berizekir seus udiu erhun dügusmü dudu kekirde edibula ehu legu imin âlezineeste vestazin ârdi udan zeelsi ikenus dübnevmadis âlisiyas uziyis imas isbasan (8/a) zin âlisiyan ugar lalis âfe eftu âlusa ân egusi lalisi keda erhumena ânekkeli imin” ve ta surenin sonuna kadar.

İsâ aleyhisselam yükselmesi yaklaştığında bir gün havarileriyle konuşuyordu. Yanında kendisine tabi olarak ardınca yürüyen sonra ise ikiyüzlülük yaparak ondan yüz çeviren İsrail oğullarından kalabalık bir cemaat bulunmaktaydı. Birbirlerine derlerdi ki: “Bu adamın konuştuğu bu ağır sözleri kim alıp korumaya güç yetirebilir.” İsa aleyhisselam onları görünce, ondan yüz çevirdiler.

Hz. İsa aleyhisselâm da Allahü Tebareke ve Teâlâ’nın Kur’anı Kerim’de “Allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?” dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun yardımcılarıyız; Allah Teâlâ’ya inandık, şahit ol ki bizler Müslümanlarız, cevabım verdiler.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/52)buyurduğu şeyi havârîlerine söyledi. İncil’deki ibaresi ise şöyledir: “Kayimis biste gameıı keegnu gamen ûdisi uhristus dûseu dûzûndüs”.

Havarilerin ilki olan Şemun dedi ki: “Biz senin dinine yardım edeceğiz. Biz senin ölmeyip hep canlı olan Allah Teâlâ’nın resulü olduğuna iman ettik. Veya (şöyle dedi:) Senin hay ve kayyum olan Allah Teâlâ’nın mahmudu olduğuna iman ettik. (Yuhanna 6:67-69) Sende bizim islamımıza şahitsin.”

Sonra (8/b) daha önce zikrettiği şeyi söyledi, yani “midarasestu imun igırziya” ve devamı. Yani kalplerinizi karıştırmayınız ve tereddüde düşürmeyiniz, inançlarınızı bozmayınız. Allah Teâlâ’ya ve resulüne iman ediniz.( Yuhanna 14:1) “Amin amin”. Yani size söylediğim sözü biliniz ve ona inanınız. Kim bana iman ederse ve bana inanırsa benim yaptığım davranışları yapmaya güç yetirir ve bu amellerini arttırır ve benim gibi olur. Benim Allah Teâlâ’nın resulü olmam gibi, o da benim ve Rabbimin resulü olur. Benim yaptığım mucizeler gibi olağanüstü olaylar gösterir. Ben Babama gidiyorum ve semaya yükseliyorum ve semavî babama ve babanıza, ilahıma ve ilahınıza çıkacağım.(Yuhanna 14:12) Eğer beni seviyorsanız Allah’tan getirdiğim emirleri ve yasakları korursunuz. Ben de Baba’ya yalvaracağım, o size benden sonra Faraklit’i gönderecek.” (Yuhanna 14:15,16) Bazı hükümlerde benimle onun arasında değişiklik ve farklılıklar meydana gelecek. O, size te’vıl getirecek peygamberdir. Allah Teâlâ, zamanın sonuna kadar sizinle olsun diye onu, size verdi. Ya da şu manadadır: Ben Babamdan sizin için, nübüvvet açısından benim gibi olan Faraklit’i size bahşetmesini ve vermesini isteyeceğim. O (9/a) sonsuza kadar sizinle olacak. Faraklit gerçeğin, doğrunun ve yakînin ruhudur. O kişiyle kastedilen Muhammed aleyhıssalatü vesselamdır.

Allame Teftâzânî Şerhul-Makasıd’da böyle söylemiştir. Seyyid Şerif Cürcânî’den de şu söz nakledilmiştir:

“Hz. İsâ’nın ‘Ben sizler için, sonsuza kadar sizinle olsun diye Babamdan başka Faraklit istedim.’ derken baba kelimesini Allah için kullandığı vakidir.”

Ben de diyorum ki “Baba” sözünü Allah için kullanmak başlangıç noktası manasındadır. Önceki alimler “Baba” sözünü Allah için kullanıyorlardı ve başlangıç noktalannı babalar ile isimlendiriyorlardı. Bazıları dedi ki Allah İncil’de İsâ aleyhisselama, onun şanım yüceltmek ve övmek için “oğul” lafzıyla hitap etti.

Kadı Beyzâvî tefsirinde dedi ki: “Bil ki bu dalaletin sebebi, önceki şeriatlerin sahiplerinin ilk sebep olduğuna dayanarak baba kelimesini Allah Teâlâ’ya uygulamalarıdır. Hatta dediler ki baba en küçük rabdir ve Allah -subhanehu- en büyük babadır. Sonra onlardan cahil olanları zannettiler ki bununla kastedilen doğum manasıdır ve Bunu geleneksel inanç haline getirdiler. Bu sebeple onu söyleyen kişi kafir olmuştur. Fesat yolunu tamamen kesmek için bundan kesinlikle men edildiler.”(9/b)

!!!!!Bil ki Hıristiyanların ileri gelenleri ve rahipleri havarilerin ölümünden sonra Faraklit’in tefsirinde tereddüt ettiler. Çünkü bu lafız müteşabıh lafızlardandır. Sen de bilirsin ki, mukaddimede de söylediğim gibi, Kur’an’da ve diğer ilahi kitaplarda müteşabihat çoktur. Özellikle de İncil’de diğer ilahi kitaplardan daha çok vardır. Bu lafız bu türdendir ve bu sebepten bu lafız hakkında herhangi bir bilgileri olmadığından dolayı onu anlamada aciz kaldılar. Bu yüzden İncili Arapça’ya tercüme ederken bu lafzı Süryanice yazdılar. Gerçek manasını bilmiyorlardı ki lafzı Arapça’ya tercüme etsinler. Çünkü Allahu Tebarakenin ve Teâlâ’nın Kur’an-ı Hakim’de “Halbuki onların tevilini ancak Allah bilir” (Âl-i İmrân Suresi, 3/7)demesinde olduğu gibi bir hikmete bağlı olarak Allah – subhanehu- onları hakikate ulaştırmadı. Bu sebepten dolayı bu lafızla kastedilenin bahsi geçen Ruhulkudüs olduğunu zannettiler. İmparator Konstantin zamanına kadar bu tereddüt içinde kaldılar. Bu melik 318 rahibi ve keşişi toplayandır. Büyük Romalı, kadim filozoflardan kamil bir adam olan (10/a) Aryüs geldiği zaman, rahipler onunla müzakere etsinler diye imparator rahiplerle onu davet etti.

Aryüs dedi ki: “İsâ aleyhisselam diğer peygamberler -aleyhimüsselam- gibi mahluktur, sonradan yaratılmıştır. Bununla beraber Allahü Teâlâ katında Adem -aleyhüma esselam- gibidir.” İmparator ondan bu sözleri dinleyince şüphelendi ve batıl inancından döndü. Çünkü o önceden Mecusî idi. Sonra dininden dönerek İsâ aleyhisselama iman etti. Uluhiyyetin İsâ aleyhisselama lütfedildiğine ve İsâ’nın bir ilah olduğuna ancak Allah Teâlâ’nın ululuk ve büyüklük bakımından ondan yüce olduğuna inanıyordu. Bu sebepten dolayı onları topladı. İsâ aleyhisselamın yükselişinden iki yüz yıl sonra Hıristiyanlık dinini, teslisi ve küfrü ortaya çıkaran bunlardır. Bunlar bu lafızla kastedilenin Allah Teâlâ’nın İsâ aleyhisselamın yükselişinden sonra havarilere gönderdiği Ruhul-kudüs olduğunda ittifak ettiler. Nitekim Allah Kitâb-ı Mübin’de “İşte o zaman biz, onlara iki elçi göndermiştik Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik.” (Yasin Suresi, 36/14) buyurmaktadır. Yani Şem’un ile ki Allah Teâlâ onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir. Onların gözleri örtüldü ve İncil’de bu ayetin devamında söyleneni yani Faraklit size geldiği zaman yanında Allah Teâlâ’nın katından çıkan Ruhulkudüs olur ifadesini göremediler. Belki de Allah onların kalplerini mühürledi (10/b) ve nebimiz Muhammed aleyhissalatü vesselamı inkâr ettiler. Çünkü bu haber, İncil’de, onu bilen için güneşten daha açık bir şekilde bulunmaktadır. Hıristiyan rahiplere sorulsaydı derlerdi ki: nebiniz Muhammed aleyhisselamın bahsi İncil’de yoktur. İsâ aleyhisselamın peygamberlerin (aleyhimüsselam) sonuncusu olduğuna hükmediyorlar.

Halbuki İncil sahibi, güvenilen ve itimat edilen bir kişi olan Yuhanna açıklamış ve İsâ aleyhisselamın risaletini tebliğden sonra yazdığı mektuplardan ilki olan Arap bölgesine gönderdiği mektubunda demiştir ki:

“Bu mektup İsâ aleyhisselâmın dostu Yuhanna’dan. Ey İsâ aleyhisselâmın sevdikleri! Onun Allah’tan olup olmadığını denemedikçe vahiy getirerek olağan üstü şeyler gösteren herkese inanmamanızı tavsiye ediyorum.”

Efendimiz İsâ aleyhisselam buyurmuştur ki: Benden sonra nübüvvet iddia eden pek çok kişi gelecek. Eğer İsâ aleyhisselâmın Allah Teâlâ’nın ruhu ve O’nun, Meryem’e (aleyhümaesselam) ulaştırdığı kelimesi olduğunu ikrar ederse ve Allah Teâlâ’nın onu, halka Allah Teâlâ’nın vahdaniyetini onlara tebliğ etmesi ve Allah Teâlâ’nın ismini onlara açıklamak ve öğretmek için gönderdiğini bildirirse (11/a) bu Allah katından size gönderilmiş sahih bir vahiydir. Ona iman ediniz ve ona itaat ediniz çünkü o, apaçık deliller ile size gelen Allah Teâlâ’nın Resulüdür.

Eğer size birisi vahiyle gelir, olağanüstü şeyler gösterir fakat İsâ aleyhisselâmın Allah’tan gelen bir ruh olduğunu ve Allah Teâlâ’nın, Meryem’e -aleyhüma esselam- ulaştırdığı kelimesi olduğunu ikrar etmezse, aksine İsâ aleyhisselamı inkar ederse, onu inkar ettiği zaman o, şeytandan gelen bir vesvesedir. O, ahir zamanda geleceği söylenen, dalalete düşürmede son raddeye varmış yalancı deccaldir. İncil’de, şeytanın vesvesesinin vahiy kelimesiyle ifade edilmesi tıpkı Allah Teâlânın Kur’an-ı Mecîd’de “Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar.” (En’am Suresi, 6/121) buyurduğu gibidir. Yani kâfirlerden onlara itaat edenlere vesvese verirler. Bu, İncil sahibi havari Yuhanna’da anlatılmıştır.

Bu nakil onlara nebimiz Muhammed aleyhissalatü vesselamın nübüvvetini gösteren delillerin en sağlamıdır. Dolayısıyla gerçek açıktır. Dileyen iman eder ve dileyen inkâr eder.

‘BARAKLİTUS’a gelince Süryanice İncirde ilk harfi tek bâ ile, Arapça’ya tercümesinde ise fâ iledir. Çünkü Arapça olmayan bir kelimeyi Arapça’ya aktarmanın kuralı, (1 l/b) bâ harfi olan yeri fâ ile değiştirmektir. Bu lafızda, Firdevs’te ve benzerlerinde olduğu gibi. Eğer nakledilen lafızda vâv olursa bâ ile değiştirirler. İbrahim, Yakup, ve (ابنيامن ) diğerleri gibi. Eğer nakledilen lafızda yâ varsa hâ (هاء ) ile değiştirilir.  “ آهيّاً شراهيًّا ” (Âhiyyen şirahiyyen) gibi. Eğer hemze varsa hâ (حاء ) ile değiştirilir. Nuh (aleyhisselâm) gibi.

Allame Teftazâni, “Faraklit’ın anlamının gizlilikleri keşfeden olduğunu söylemiştir. Ben de, eğer “barakalus”tan türemişse anlamının mükemmel olduğunu söylüyorum, yani pek çok iyi özelliği olan demektir. Eğer “barakaletis”ten ise hamdeden anlamında olur ya da eğer “barakaletus”tan ise umulan ve istenilen anlamındadır. Süryanî lügatinde de “baraklitus Allah Teâlâ’ya, halkın ibadetlerini ve dualarını kabul etsin diye aracılık eden kişidir” diye zikredildiği gibi şefaatçi manasında olur. Eğer “baraklitikûs”tan ise manası Allah Teâlâ’ya çok ibadet eden olur. Çünkü Süryani, Yunan ve İbrani lügatlerinde o fiilden ve diğerlerinden türeme (12/a) Arapça’daki gibi değildir. Aksine bazen kelimede bir harf artar, bazen bir veya iki harf azalır. Kelimenin bir ya da iki harfi başka bir veya iki harfle değişir. İsâ’ya (aleyhisselâm) “İİSUS” dedikleri gibi. Bu söz “ÎYASAS”tan türemiştir. Eğer Süryanice ise manası mutluluk ve ihsan edilmiş olur. Eğer müfessirlerin dediği gibi İbranice ise anlamı ebediyen uzun ömürlü olur.

Hâsılı mana Allah bana, benden sonra gelecek âhir bir resulü size müjdelememi haber verdi. O, bana nübüvvette denktir.Onun yanında Allah Teâlâ’nın katından olan, gerçeğin ve doğrunun ruhu olacaktır. Dünya halkının onu bilmeye gücü yoktur. Onlar onu göremezler çünkü onlarda onu anlayacak idrak ve onu görecek göz yoktur. Siz onu tanırsınız çünkü o sizinle ve siz onunlasınız.(Yuhanna 14:16-17.) Bu hitap şu ibareyle havarileredir: “ean dis âgabâme dûnlugunmu diris keûbadirmu âgâbisi eftun keburus eftun elusu mesakemunin (12/b) baraktun biisumen”ve devamı.

Yani eğer sizden birisi beni severse Allah Teâlâ’nın emriyle size söylediğim sözü korur. Allah da onu sever. Ben de ona gelir, ona bir yuva yaparım. Kim beni sevmezse sözümü muhafaza etmez. İşittiğiniz söz benden değil, beni size gönderen Baba’dandır. Ben bunları size söyledim. Çünkü şu an sizin aranızdayım. (Yuhanna 14:23-25.)

“Üze barakütus dübnevmadü ayiün üyemsi ubadir üyemsi übadiren dûûnümadimi ikenus imas zizakesi benda kayivüminsi imas benda ayibün imin” yani: Lâkin Babamın benim ismimle göndereceği, yanında Ruhulkudüs’ün olacağı, Faraklit size her şeyi nasihat edecek ve Öğretecek, bütün söylediklerimi de size hatırlatacaktır.(Yuhanna 14:26.)

Bu ayet için Kur’an’da işaret vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bütün dinlere üstün kılmak –  için” ( Saf Suresi, 61/9), bir başka ayette ise “Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyamet Suresi, 75/19)

İsâ aleyhisselamın İncil’deki “Babam onu beni ismimle gönderecek,”sözüne gelince, Faziletli Teftazâni Şerhu’l –Makasıd’tademiştir ki: “İsâ aleyhisselamın İncil’deki ‘babam onu benim ismimle gönderecek’ sözü (13/a) ‘nübüvvetle’ gönderecek demektir ve ‘Faraklit’in manası ‘gizlilikleri keşfeden’dir”.

Ben ‘ism’ lafzının nübüvvetle tefsir edilmesi konusunda diyorum ki ibarenin gerektirdiği mana bu değildir. Çünkü “nebi” yada “nübüvvet” lafızlarının herhangi bir kimse için isme dönüştüğü duyulmamıştır. Yine Şeyh Şihabeddin Sühreverdi Heyakil-i Nur’da demiştir ki: “İsa aleyhisselâmın ‘Babam onu benim ismimle gönderecek’ sözünden kasıt nurla meshedilmiş Mesihtir. Nebi aleyhüma esselam da nurla meshedilmişti. Bu münasebetten dolayı da ‘Babam onu benim ismimle gönderecek.’ dedi.” Aynı şekilde bu görüş de uygun değildir. Çünkü müfessirlerin çoğunluğu demiştir ki “Mesih” sözcüğü İbranice’dir ve mübarek anlamındadır. Arapça değildir ki anlamı nurla meshedilmiş olsun. Mesih kelimesinden türemiştir çünkü bereketle meshedilmiştir ya da günahlardan temizleyen şeyle meshedilmiştir ya da yeryüzünü meshettiği için ki bir yerde kalmadı veya onu Cebrail aleyhisselam meshetmiştir deseler de bu böyledir.

Aksine “Babam onu benim ismimle gönderecek” sözünden kasıt Süryani lügatinde ve İncil’de Mesih lafzı HIRİSTUS diye isimlendirilir ve bunun manası “hamd eden” ya da “hamd edilen” dir. Çünkü bu lafız “Evharistuse”den geliyor yani “sana hamd ediyorum”.(13/b) Onların dillerinde “evharistuse seamü” yani “Allah’ım ben sana hamd ederim” veya “keevharistu düvneteun” yani “ben Allah Teâlâ’ya hamd ederim” veya “keevharistu dünbelasitüm kedünki” yani “ben yaratıcıma ve rabbime hamd ederim” denildiği gibi. Bu münasebetten dolayı da “babam onu benim ismimle gönderecek” dedi.

Nitekim Allahu Tebarake ve Teâlâ Kur’an-ı Sadık’ta, İsâ aleyhisselamdan bahsederken buyurmuştur ki: “Hatırla ki, Meryem oğlu İsa: Ey İsrailoğullarıl Ben size Allah Teâlâ’nın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti.(Saf Suresi, 61/6.)

Yani benim ismimin “hamd eden” yada “hamd edilen” olması gibi, onun ismi de “hamd eden” ya da mübalağalı bir ifadeyle “hamd edilen”dir. Yani kendilerinde övgüye değer özellikler bulunduğu için peygamberlerin hepsi hamid ya da mahmud olarak isimlendirilmiştir. Ve onda (benden sonra gelecek resulde) bu özellikler daha mübalağalıdır ve övgüye sebep olan tüm fazilet ve iyilikleri kendisinde toplar. Çünkü “Ahmed” lafzındaki hemze ya faili ya da mefulü tercih etmek içindir.[ “Bu ayet İncil’de söylenen “babam onu benim ismimle yani Ahmedle gönderecek” sözünü doğrulamaktadır. Hıristosun anlamı da aynı şekilde Ahmet’tir.”]

“İrinin afîim imin irinidni emin zizumi imin” ve devamı. Yani selâmet. Size Allah Teâlâ’nın selametini ve özellikle kendi selametimi emanet ediyorum. Ben size, dünyanın verdiği ve ihsan ettiği gibi vermiyorum. (Yuhanna 14:27.) “Kedni irinin (14/a) kenin irig imin birin yenesse” ve âyetin devamı: “Geldiği zaman ona iman edesiniz diye size, şimdi olmadan önce söyledim ve haber verdim. Artık sizinle daha fazla bir şey konuşmayacağım.”(Yuhanna 14:29,30).

Erhun İsmi

“Ükedi bulalalisi mesimün erşede garüdügusüm erhun keenime ûkeşi üzen” ve âyetin devamı: “Alemin ‘ERHUNu’ gelecek, onun için bir şey yoktur.”(Yuhanna 14:30.) Bu lafız da yine müteşabih lafızlardandır. Bu sebepten dolayı da manasını bilemediler ve tercümede bu lafzı yazdılar. Doğrusu manası yani “erşede garüdügusüm ERHUN” yani benden sonra bu dünyaya âlemin ilki olan gelecek. O hiçbir şeye ihtiyaç duymayacaktır, ya da manası alemin zengini veya manası alemin devletinin sahibi, ya da manası alemin ilki olur. O da Muhammed aleyhisselamdır.

Tıpkı aleyhisselâmın “Allah ilk önce benim nurumu yarattı.”(Aclûnî, Keşfü ’l-Hafa ve Müzîiü ’l-İlbas, I, 311.),

“Eğer sen olmasaydın bu alemleri yaratmazdım.”Aclûnî, Keşfü ’l-Hafa ve Müzîiü ’l-İlbas, II, 232. ve “Ben nebi iken, Adem su ile çamur arasındaydı.”(Tirmizî, el-Câmiü ’l-Kebîr, VI, 7.)buyurduğu gibi.

“Âlinâ bilüvüsi ûlûgus üyegra menüs endünüm eftun udi emisise’nem züraân” yani, fakat bu, şeriatlarında yazılmış olan “Benden sebepsiz nefret ettiler.” sözü yerine gelsin diye oldu. (Yuhanna 15:25.) “Üdan zeelsiû baraklitus (14/b) ûn eguyemsu imin baradu batrus ikeyenus mardirisi” yani fakat Babadan size göndereceğim -İbn Berracân tefsirinde “urselehu” kelimesinin yerine “ebasehu” ibaresini zikretmiştir 

-Faraklit, Babadan çıkan hakikat, doğruluk ve yakın Ruhu geldiği zaman benim için şahitlik edecektir. Siz de şahitlik edersiniz, çünkü başlangıçtan beri benimle birliktesiniz. (Yuhanna 15:26,27.) Sürçtürülmeyesiniz diye bunları size söyledim. (Yuhanna 16:1)

“Ala defta lelaliga imin” ve devamı. Saati geldiğinde o size gelince, bunları size söylediğimi hatırlayasınız diye bu şeyleri size söyledim. Bu sözü ki o Muhammed aleyhisselamın müjdelenmesidir, daha önce size haber vermedim çünkü sizinle beraberdim. Şimdi ise, beni gönderene gidiyorum ve sizden hiçbiriniz bana, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sormuyor. Fakat ben size gerçeği söylüyorum. Benim gitmem sizin için daha hayırlıdır. Eğer ben gitmezsem, Faraklıt size gelmez. Fakat gidersem, onu size gönderirim.(Yuhanna 16:4-7.)

İsâ Aleyhisselamın ‘Baba’dan onu size yollayacağım’ sözü müsebbibin sebebe isnadı türündendir. Çünkü Allah Teâlâ’nın fiili olan göndermeyi kendine (aleyhisselâm) isnat etmiştir. Sanki onu (aleyhisselâm) semaya Mûhammed (aleyhisselâm)’ın gelişinden dolayı çıkarttı. (15/a) “Eğer ben gitmezsem, Faraklit size gelmez.” dediği gibi. Eğer gidersem, onu size gönderirim yani size muhakkak gelecek.

Allah Teâlâ’nın ‘gönderme’ fiilinin, aleyhisselamın dünyadan yükselmesi olan sebebe dayandırılması aklî mecaz türündendir. Kur’an’da da bunun olduğu yerler çoktur; “Kendilerine Allah Teâlâ’nın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran) (Enfâl Suresi, 8/2)ayetinde ve benzerlerinde olduğu gibi. Ya da melzumun (Mevcud bir şeyle beraber bulunması lâzım gelen) zikredilip lazımın kastedilmesi türündendir. Çünkü gönderme melzumdur ve onunla müjdelemek lazımdır. Melzum olan göndermeyi zikretti, lazım olan müjdelemeyi kastetti. Te’vili Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar dışında kimse bilmez.

“Keelsun ekinus elekeksi dungusmun” ve devamı: Yani bumüjdelenen yani Muhammed” aleyhisselam geldiği zaman, günah, doğruluk ve hüküm için dünyayı azarlar. Günah için, çünkü bana iman etmezler. İyilik ve doğruluk için, çünkü Babama gidiyorum ve artık beni görmeyeceksiniz. Hüküm ve adalet için, çünkü dünyanın reisidir yani alemin ilkidir, alemi davet eder yani onları dine çağırır, çünkü onun için salih amel, gelenek, usul, alamet, saygınlık, ceza ve mükafat vardır. Denilir ki “danehu dînen”  (15/b) yani onu cezalandırdı ve denilir ki “kema tudînu tudânu” yani cezalandırırsan, fiilinden dolayı ve yaptığın işe göre cezalandırılırsın. Teâlâ’nın sözü “biz cezalanacak mıyız” (Sâffât Suresi, 37/53)yani karşılık göreceğiz. “ed-Deyyan” (yargılayıcı) Allah Teâlâ’nın sıfatlarındandır. O âlemi borcundan dolayı yani hal ve durumundan dolayı ve “ يدينه دينادانه ” yani onu itaat ettirdi ve onun yetkisini elinden aldı. yani ona itaat etti. Onda din ve bütün dinler vardır. “ دانه ” “ديانه ”  gibidir yani itaatkar. “ دينته تدينا ” yani tamamı onun dinindendir.

“Edi bula ehu leyni imin âluzinaste vestazin ârdi” yani: “Bende size söylemek istediğim çok söz var, fakat şimdi sizin gücünüz onu taşımaya ve korumaya yetmez.”(Yuhanna 16:12.) “Udan zeelsi ikenus dübnevmadis âlisiyas” ve devamı: Yani “Yanında doğruluğun, hakikatin ve yâkînin ruhu olan uyarıcı nebi geldiği zaman, size gerçeğin hepsini öğretecek ve ihsan edecek. Çünkü kendinden konuşmayacak, aksine Hakk’tan ne duyarsa onu söyleyecek ve kendisinden sonra gerçekleşecek her şeyi size bildirecektir (Yuhanna 16:13.); benim semadan yeryüzüne inişim, güneşin batıdan doğması, tövbe kapısının kapanması, yalancı deccalın ortaya çıkması gibi ve bu gizli ve yüce alametlerden diğerlerini”.

“O kişi beni yüceltecek. Çünkü o (16/a) benim için nübüvvetten, şeriatten ve diğerlerinden ne var ise alacak. Size baba hakkındaki her şeyi ve İncillerde Allah Tebarâke ve Teâlâ’nın İsâ aleyhisselâmın diliyle söylediği müteşabihlerden haber verecek.”

“Ebinase garkeezu gademi gayin ezibsase keebu disademi kisenun imin kesina gayedemi iminus keberi validemi is denisa keebikbesademı enfilaki imin keelşede burusme”. Allahu Tebarake ve Teâlâ eshabu’l-yemin olan salih kullanna buyurdu ki: “Aç idim, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancıydım, beni içeri aldınız, bana ikramda bulundunuz; çıplaktım, beni giydirdiniz; hasta idim ziyaret ettiniz; zindanda mahpus idim, yanıma geldiniz.” (Matta 25:41.) Eshabu’l-şimal için bu sözün aksini söylemiştir. (Matta 25:35)

Allahu Tebarake ve Teâlâ Musa aleyhisselama da böyle buyurmuştur ki:

“Hastaydım beni ziyaret etmedin.” Dedi ki: “Ya Rab, bu nasıl olur?” (Allah) buyurdu ki: “Falanca kulum hasta oldu onu ziyaret etmedin. Eğer ziyaret etseydin beni onun yanında bulacaktın.” Bu münasebet ancak farzları eda ettikten sonra nafile ibadetlere devam edersen ortaya çıkar. Haberi sahihte Allah Teâlâ’dan varid oldu ki: “Kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşamaz. (16/b) Kulum nafile ibadetlerle bana yaklaşırsa, bende onu severim. Onu sevdiğim zaman onun duyduğu kulağı, gördüğü gözü, konuştuğu dili, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum.” (Buhârî, Rikâk, 38. )

Aynı şekilde hadiste varid olmuştur ki: “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.” (Buhârî, İstizan, 1.) ve başka bir rivayette de “rahmanın suretinde” şeklindedir. Bu yine Tevrat’ın başında Tekvin 1:27: “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı” ve aynı şekliyle İncil’de de yine zikredilmektedir. Bunu anlayamayanlar zannettiler ki beş duyuyla algılanıp görünen suretten başka suret olmaz. Böylece benzettiler, cisimleştirdiler ve şekillendirdiler. Alemlerin rabbi Allah cahillerin söylediklerinden uludur, yüceler yücesidir.

Takarrub ile kastedilen, kulun Allah Teâlâ’ya, örnek alınması emrolunan sıfatlarda yaklaşmasıdır ve rablık ahlakı ile ahlaklanmaktır. Hatta Allah Teâlâ’nın ahlakıyla ahlaklanınız denilmiştir. Bu ise övülen sıfatların kazanımlarındandır ki bu sıfatlar ilim, iyilik, ihsan, latiflik, rahmet saçmak, halka hayır yapmak, onlara nasihat etmek, onları hakka yöneltmek ve batıl olandan onları menetmek ve şeriatın kıymetleri olan bunlara benzer sıfatlardır. Bunların her birisi Allah Teâlâ’ya yaklaştırır. Fakat yakınlığı (17/a) mekan olarak istemek anlamında değildir aksine sıfatlarda yakınlaşmak anlamındadır.

Fakat bazı cahiller görünüş olarak benzeme düşüncesinde olmuşlar ve ona meyletmişlerdir.Bazıları ise münasebetin sınırını aşarak, tek olmak görüşünde oldular ve hulûlü savundular. Hatta onlardan bazıları istiğrak ve mahıv halleri dışında “ene’l- hakk” dedi. Hıristiyanlar İsa aleyhisselam hakkında dalalete düştüler ve onun ilah olduğunu söylediler. Onlardan diğerleri ise insanlığı ilahlık ile kaplamayı söylediler. Bazıları da onunla bir olmaktır, dediler. İttihadın ve hululün imkansızlığı kendilerine görünen kişilere gelince Allah Teâlâ’nın nurlarından bir nur onlara beyan oldu ki onlar çok azdırlar. Bu zayıf kulda onlardandır.

Eğer nebimiz Muhammed aleyhissalatü vesselamın Tevrat’ta ve Zebur’da olan vasıflarını söylersem risale uzar.Biraz da sufi şeyhlerin ıstılahlarından bahsedelim.

***********************

Rahman ve Rahim olan Allah Teâlâ’nın adıyla.

Kalplerimizi şerden sıyırıp hayra yönelten, nurların nurunu arttıran, bize gören gözleri açan, sırların sırrını bizden açığa çıkaran, Örtülerin örtüsünü bizden kaldıran Allah Teâlâ’ya hamd olsun. Salat ve selam O’nun nurlar nuru, sadıkların efendisi, Cebbar olan Allah Teâlâ’nın sevgilisi, Gaffar olan Allah Teâlâ’nın müjdecisi olan resulü Muhammed’e ve onun güzel, temiz ve hayırlı ailesine olsun.

Sözünü ettiğimiz sufilerin görüşlerine gelince:

İncil’de İsâ aleyhisselamdan naklettiler ki, ikinci kez doğmayan gökyüzü krallığına asla katılamayacak. Yuhanna İncil’inde zikredildi ki “kim ikinci kez doğmazsa Allah Teâlâ’nın krallığını asla göremeyecek”.İbaresi ise şu şekildedir: “Amin amin legusi eân midis yekisı ânusen uziname iziyin duni esiliyan duseu”. Yani bil ve inan ki kim ikinci defa doğmazsa Allah Teâlâ’nın krallığını görmeye asla güç yetiremeyecektir.(Yuhanna 3:3)

İsrail oğullarından ismi Nikodimis olan bir adam, bir gece İsâ aleyhisselama geldi ve İsâ aleyhisselama soru yönelterek şöyle dedi:

“Ravi” yani ya Muallim! Bir insanın annesinin karnına ikinci kez girmesi ve tekrar doğması nasıl mümkün olur?(Yuhanna 3:1-4. )İsâ aleyhisselam dedi ki:

“Sen İsrailoğulları alimlerinden birisin, tekrar doğmayı bilmiyor musun?”

“Amin amin legusi” yani:

“Sana söylediklerimin hak ve gerçek olduğunu bil ve inan ya Nikodimis. İşin doğrusu bir kimse sudan ve ruhtan doğmadıkça Allah Teâlâ’nın krallığına girmeye güç yetiremez.”

“Düyeyenimenun ekinus sargus” yani:

“Kim bedenden doğarsa yine bedendir.” “Sargusi esti kedu yeyemınun ekdevü benevma (18/a) dus binema este” yani:

“Kim ruhtan doğarsa aynı şekilde ruha dönüşür”.(Yuhanna 3:5-10.)

Matta’nin naklettiği İncil’de zikredilmiştir ki: “Enikeni diura burusilsun imaside duisu legundes dıs aramizun estin endivasiliya dun uranun kebrus galesa menus uiyisus beziyun”. Yani o saatte öğrenciler İsâ aleyhisselama geldiler ve

“Göklerin krallığında en büyük kimdir?” diye sordular. İsâ aleyhisselam küçük bir çocuk çağırdı ve onu ortalarına dikip şöyle dedi:

“Gerçek size söylediğimdir. Eğer dönmezseniz ve bu çocuk gibi olmazsanız göklerin krallığına giremeyeceksiniz ve kim bu çocuk gibi kendini alçaltırsa, göklerin krallığında en yüce odur. Kim böyle bir küçük çocuğu benim ismim için kabul ederse, beni kabul eder. Kim iman eden bu küçüklerden birini şüpheye düşürürse, onun için boynuna bir değirmentaşı bağlayarak denizde boğulması daha hayırlıdır.” (Matta 18:1-6.)

Allah Tebarake ve Teâlâ Kur’an-ı Celil’de şöyle buyurmuştur: “(Onlara (Yahudilere), kendisine ayetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan kimsenin haberini oku.”  (A’raf Suresi, 7/175.) ve ikinci ayetin devamı.

Yani: Ya Muhammed! Ümmetine, ayetlerimizi yani duaların çabuk kabul edilmesi, melekleri görmesi ve onlarla konuşması ve benzerleri gibi katımızdan kerametler verdiğimiz kişinin haberini oku. (18/b) “O ise, onlardan sıyrılıp çıktı.” yani çıkarıldı, geri alındı. Şeytan da, avcının avını ağda yakalaması gibi, onu yakalayarak esir etti, tövbeden ve hakka dönmekten alıkoydu._Böylece o, dalalete düşen azgınlardan biri oldu. Yani Bel’am bin Baura. Allah Teâlâ’nın dostları olan Musa, Harun (Allah Teâlâ’nın duası peygamberimize ve ikisine olsun) ve kavmine karşı, Allah Teâlâ’nın kafir ve günahkar düşmanlarına duasıyla yardım etti.

Bil ki tekrar doğmak, ruhun bedenden ölümle değil aksine ölümden önce manevi olarak çıkmasını belirtmektedir. Tıpkı nebimiz sallallâh Teâlâ aleyhi vesellemin buyurduğu gibi: “Ölmeden önce ölünüz.”(Aclûnî, Keşfü’l-Hafa ve Müzîlü ’l-İlbas, II, s.402.)

Tasavvuf ehlinin dediği gibi: “Bu iş ‘sıyrılmak’ olarak isimlendirilmektedir. Sıyrılmak iki çeşittir; hayırdan sıyrılarak şerre geçmek ve şerden sıyrılarak hayra geçmek.” Ebu Yezid el-Bistamî’nin – Allah sırrını kutsasın –

“Ben, yılanın derisinden sıyrılması gibi derimden sıyrıldım. Böylece ben O’yum.”dediğinin rivayet edilmesi gibi.

 Bil ki şerden sıyrılmanın pek çok çeşidi vardır. Birincisi yerilmiş huylardan kurtulmaktır ki bunlar kin, kıskançlık, kibirdir ve benzerleri çoktur. Bu söylenenlere göre, sıyrılmak bu sıfatları övülmüş sıfatlarla değiştirmektir. Onlardan biri de nefsin, Ölümden önce, insan bedeninden manevi olarak sıyrılmasıdır. Bu durumda kişi nefsinin bedeninden ayrıldığına şahit olur (19/a) ve karşısında durarak kendisine bakar. Bunları yalnızca müşahede ashabı görebilir. Bir diğeri de nefsin bedenden sıyrılmasına benzer bir şekilde kalbin nefisten sıyrılmasıdır. Sonra ki ise sırrın kalpten sıyrılmasıdır. Sır kalpten çıkar; kalp, nefis ve bedenden soyutlanarak yükselir. Bundan sonra sırrın kalpten sıyrılmasına benzer şekilde, hafinin sırdan sıyrılması gelir. Sonra hafinin sıfatlarından sıyrılması gelir. Sonra da ehfanın hafiden sıyrılması gelir. O ise fenâ’dır. Bu, FENÂÜ’L-KÜLLdiye isimlendirdikleri fenâdır.

Bu sıyrılmalar yedi defadır.Sıfatlardan sıyrılmanın, biz her ne kadar tek seferde olduğunu söylesek de farklı merhaleleri vardır. Altıncı sıyrılmaya gelince o, hafinin sırdan sıyrılmasıdır, bundan dolayı onu fenâ olarak isimlendirmişlerdir. Sonraki aşamalarda Allah Teâlâ’nın dışında kalacağı için bu hatadır.

O    ehfadır. Bu durum, Ebû Yezid’in “Nefsimden sıyrıldım, ben O’yum.”dediği makamdır. Bunu bir olma (tevhid) makamı, birlik olma makamı ve fenâ makamı olarak isimlendiriyorlar. Eğer fani ise, O olamaz. Aksine Allah tek başına vardır. Eğer o, Allah olmazsa ben oyum, orada değilim demesi doğru olmaz. Allah tek başına vardır. Ben Allah Teâlâ’nın dışında oradayım demesi doğruysa (19/b) tam bir fena olmaz.

Hayırdan sıyrılıp şerre geçmeye gelince, kendilerinden yükseldiği makamların ve derecelerin başına ulaşan kişinin aksidir. Oraya iner. En başa indiği zaman, o iman makamıdır. Belki o bu şekilde kalır. Onlardan bazıları ise orada kalmaz. Allah Teâlâ ondan korusun. Hatta lanetli şeytan ve Bel’am bin Baura gibi aşağıların en aşağısına indirilir. Allahu Tebarake ve Teâlâ’mn Kur’an-ı Aziz’de buyurduğu gibi: “Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde yükseltirdik.”(A’raf Suresi, 7/176) yani biz onu çok yükseklere çıkartırdık. Bu, Teâlâ’nın onu müşahede derecesinden sonra yükseltmediğine delildir. Sadece mükaşefe ve kerametin başlangıcında kalmamıştır.

Allah Teâlâ’nın sözü: “Fakat o, dünyaya saplandı.” (A’raf Suresi, 7/176)  yani dünyayı seçti ve ondan razı oldu. Allah Teâlâ kazandıktan sonra onun en aşağıya inişini açıklamaktadır. Seçimi kendisi için kötü oldu öyle ki sıyrılması, nefsi ve hevasına uyması arttı. Allah Teâlâ’nın “onlardan sıyrılıp çıktı ve dünyaya saplandı ve nefsine uydu”buyurduğu gibi. Bu, kesb ve tarikat makamlarından sonra olduğuna da delildir. Bununla birlikte melekut âleminden bir şeyler ona açık oldu. Sonrasında ceberût alemine ulaşamadı. Ceberut aleminde olan her şey cebrîdir. Orada kul için muteber bir kazanç yoktur. İnşallah Teâlâ bu anlattıklarım anlaşılmıştır (20/a).

Bel’am’ın hikayesi Yahudilerin elindeki Tevrat’ta yazılıdır. (Sayılar:22,23,24.) Şam bölgesinde yaşayan krallardan ismi Tsippor oğlu Balak bin Safvar olan kral -ki Tevrat’ta ismi Valak’tır, Bel’am’ın ismi ise Valaam b. Sebfur’dur-, İsrail oğullarının kötülüğüne dua etmesi için ona çokça mal verdi. Allah Teâlâ’nın meleklerinden bir tanesi geldi ve dedi ki: “Bunu yapma. Allah Teâlâ bu kavimle beraberdir.” Bunun üzerine Bel’am dua etmekten çekindi. Balak ise kabul edinceye kadar hediyelerini ikinci ve üçüncü kez arttırdı. Sonra Bel’am, Balak’a kurbanlar kesmesini ve çok sadaka dağıtmasını emretti. Uzun süre böyle devam ettiler.

İsrail oğulları, onun topraklarının bazı bölge ve köylerine yerleştiler. Bel’am, Musa aleyhisselama ve kavmine beddua etti. Ancak Musa’nın kavmi zinaya düşüp de diğer kavmin kadınları ile günah işleyinceye kadar Bel’am’ın duası etki etmedi. Daha sonra Bel’am’ın duası etkili oldu ve aciz kaldılar. İsrail oğulları, önceden kendilerini ezerek galip geldikleri kavimden daha güçsüz duruma düştüler. Fakat Allah Teâlâ Bel’am bin Baura’ya lanet etti ve onu kovulmuş, engellenmiş ve geri çevrilmiş kıldı. Kıssa kapsam olarak Tevrat’taki en uzun kıssadır. (20/b) Eğer burada anlatırsam risale uzar. Bu ayet, bir velinin meşakkat dünyasında yaşadığı sürece imanda kalamayabileceğine delildir. Aynı zamanda bu ayet, olağanüstü kerametlerin nebiler (aleyhümüsselam) gibi, genellikle evliyalar için de olduğuna delildir. İnşallah tek başına anlarsın.

Allah Teâlâ’nın sözü “Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bir aksan da dilini sarkıtıp solur” (A’raf Suresi, 7/176.)  yani Be’lam’ın durumu soluyan köpeğin durumu gibidir. Onu kovsan da düşmanlık etsen de, gölgede yatmaya bıraksan da solur. Bu yolunu kaybetmişlik hali yani Bel’am bin Baura’dır. Onu, kötü bir iş olan, Musa’ya, Harun’a -aleyhüma esselam- ve onların kavmine beddua etmekten alıkoysan da, o bunu yapmaktan çekinmez. Onu serbest bıraksan da bu işi yapmaktan geri durmaz. Onu hor görmek için köpekle Örneklendirmiştir. Bunu söyledi çünkü onu, Hz. Musa’ya ve kavmine bu bedduayı etmekten alıkoydu ve engelledi. Bu Tevrat’ta da yazılıdır. Aynı şekilde Allah Teâlâ’nın melekleri de pek çok kez onu, bunu yapmaktan engellediler, sayısız defa ona nasihatte bulundular, ancak o, bunu yapmaktan kaçınmadı. Allah bunun benzeri dalaletlerden bizi korusun.

Allah Teâlâ’nın sözü “Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar” (A’raf Suresi,7/179)  (21/a). İmam Deylemî – sırrı mübarek olsun – demiştir ki: Bil ki şüphesiz kalpler (kulub) çoğuldur. Müfredi kalp’tir ki pek çok anlamlar için kullanılır. Halkın anlayışına en yakın olanı bedenin kalbidir ve bilinen özel bir et parçasıdır. Sonra bedenin kalbinin içinde nefsin kalbi vardır.Sonra ise nefsin kalbinde zaaf kalbi vardır. Böylece o, nefsin kalbindedir. Sonra bu kalbin içinde sır olarak isimlendirdiğimiz akıl ve ruh vardır. Bu sır, içinde akıl ve sırrın bulunduğu kalbin kalbidir. Sonra akıl ve sır iki rûhâni ışıktır. Sonra hafi vardır. Bundan sonrada sımn sim, kalbi ve kendisi vardır. Ayrıntılarını Kitâbu Mirâti’l- Ervâh’’tan öğrenirsin.

Allah Teâlâ’nın bu sözünü bilirsen “Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar.” (A’raf Suresi,7/179.) yani sırrın ve aklın yeri olan kalple. Sonra nefis kavraması gereken şeyi ve idrak etmesi gerekeni aklın ve ruhun nuruyla kavrar ve idrak eder. Bu kalp bazen merhametsizliğin ve çeşitli kötülüklerin altında gizlenmiş olabilir. Böylece akıl ve ruh nefsi aydınlatamaz. Çünkü onlar kara kalbin içindedir. Bu sebeple ışıkları nefse ulaşmaz. Allahu Tebarake ve Teâlâ buyuruyor ki: “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir.” (Mutaffifin Suresi, 83/14.) (21/b)

“RİNE”kalbin üzerindeki pastır. Nebi sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kalplerde, demirin paslanması gibi paslanır. Onun cilası ise Kuran okumaktır.” (Suyuti, Câmiü ’s-Sağir, c.2, s.26.)Yine Nebi aleyhisselam buyurdu ki:

“Bir kul günah işlediği zaman, kalbinin üzerine siyah bir nokta konur. Eğer başka günah işlerse, başka bir siyah nokta konur. Öyle ki sonunda kalbi kararır.”(İbn Mace, Kitabü’z-Züht, c.2, s. 1419.)

Kalpler, ışıktan gizli ve örtülü olursa bizzat kendisi karanlık olur. Nefis onunla, gerçeğe delalet eden işaretleri, belirtileri ve emareleri anlayamaz.

Hamd bizi, rahmetinden size iki pay versin sözünün muhatabı olan zümreden yapan Allah Teâlâ’yadır. Salât ve selâm yarattıklarının en hayırlısı Hz. Muhammed’e, bütün peygamberlere, onların hayırlı ailelerine, eşlerine ve çocuklarına olsun.

Duadan kaldığımız yere dönelim. Ey bütün zorlukları kolaylaştıran ve zorlaştırmaya ihtiyaç duymayan Allah’ım!

Bütün zorlukları bize kolaylaştır. Zorlukları kolaylaştırmak senin için kolaydır.

Ey mülkün sahibi! Ey Celal ve İkram sahibi! Senin rahmetinle ey merhametlilerin en merhametlisi!

Allah’ım!

Hatalarımı, bilgisizliğimi, işimdeki taşkınlığımı ve senin benden daha iyi bildiğin günahlarımı bağışla. İlerleten sen, gerileten de sensin. Sen her şeye kâdirsin.

Allah’ım!

Dinimi doğru kıl, o benim işimin iffetidir. Dünyamı doğru kıl, (22/a) yaşamım onda geçmektedir. Ahiretimi doğru kıl, dönüşüm onadır. Her hayırda hayatı benim için arttır. Ölümü de her çeşit şerden kurtularak rahata kavuşma kıl. Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet, zenginlik ve senin razı olduğun ameli isterim.

Allah’ım!

Nefsime takvasını ver ve onu tertemiz kıl. Nefisleri temizleyenlerin en hayırlısı sensin. Nefsin velisi ve mevlası sensin.

Allah’ım! Kabrin fitnesinden, cehennemin azabından, zenginliğin şerrinden ve fakirlik fitnesinin şerrinden sana sığınırım. Mesih-i Deccal fitnesinden de sana sığınırım.

Allah’ım!

Rızanı şefaatçi kılarak öfkenden sana sığmıyorum. Affını şefaatçi yaparak cezandan sana sığınıyorum. Allah’ım! Senden de sana sığmıyorum. Sana layık olduğun senayı yapamam. Sen kendim sena ettiğin gibisin. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Senden mağfiret diliyorum.

Allah’ım!

Sen bizim rabbimizsin, sana tövbe ediyorum.

Allah’ım!

Peygamber senden ne istediyse bunların hepsini kendim için, anne babam için, akrabalarım için, ailem için, yakınlarım için, komşularım için, Müslümanların saygınları için, beni tanıyanlar veya bahsimi duyanlar için ya da beni tanımayanlar için, anne babalan için, evlatları için, kardeşleri için, eşleri için, akrabası olmayan için, iman eden erkeklerden, iman eden kadınlardan, Müslüman erkeklerden, Müslüman kadınlardan yaşayanlar ve ölenler için ve benim hakkımda hayırlı düşünenler için istiyorum. Sen hayırları veren, zararları giderensin. Sen her şeye kadirsin.

İki cihanda İbrahim’e (aleyhisselâm) ve ailesine rahmet ettiğin, huzur verdiğin, bereket verdiğin gibi, Muhammed’e (sallallâhü aleyhi ve sellem) ve yakınlarına rahmet et, huzur ver. Muhammed’e (s.av.) ve yakınlarına bereket ver. Şüphesiz övgüye ve yüceliklere layık olan ancak sensin. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e vesileyi ve fazileti ihsan et ve O’nu, kendisine va’d buyurmuş olduğun Makâm-ı Muhmûd’a eriştir. Şüphe yok ki, sen va’dinden dönmezsin.

(Bu risale) Fakir hakir kulun Derviş Ali en-Nakşİbendî eş-şehir bi-İncilve hakkında Ali b. Yunanı denen kişi tarafından yazılmıştır. İsmi Na’tü’n-Nebî Muhammed Aleyhissejamü fî’l-İncil olan bu risaleyi yazmadan önce kalbi İstanbul beldesine bağlıydı. Cumartesi günü, Zilhecce’ş-Şerîfe. (2l/b)

SONUÇ

Derviş Ali en-Nakşibendî el-İncili, 17. yüzyılın sonlan ile 18. yüzyılın başlarında yaşamıştır. Hem Nakşibendilik üzerine yazdığı eseri hem de Na’tü ’n-Nebi fî’l-încil’in sonunda yer verdiği tasavvuf! kavramlar tasavvufa olan ilgisini ortaya koymaktadır. Ancak kaynaklarda hakkında bir bilgi bulunmadığı için kesin bir şey söylemek mümkün değildir.

Tahkikini yaptığımız eser kütüphane kayıtlarında birbirinden farklı isimlerle geçmektedir. Aynı zamanda eser üzerinde veya metin içinde yer alan isimleri de birbirinden farklıdır. Ancak bu farklılıklara rağmen zikredilen bütün isimler eserin içeriğine uygundur.

Eserin bulabildiğimiz nüsha sayısı altıdır. Bunlardan beş tanesi Arapça, bir tanesi ise, herkesin rahatça anlaması için, Türkçe olarak yazılmıştır. Ancak Türkçe’si yeni baştan yazılan bir eser olmayıp, Arapça’sının tercümesi şeklindedir. İlk önce Arapça metin paragraf halinde verilmiş arkasından Türkçe açıklaması yapılmıştır. Ancak eserin son kısımlarını oluşturan tasavvufla ilgili bölümü tercüme edilmemiştir. Türkçe’si de dâhil olmak üzere bütün nüshalarda Yunanca Kitâb-ı Mukaddes alıntılarına yer verilmiştir.

Tahkikini yaptığımız Na’tü ’n-Nebi fî’l-încil bu isimli eser reddiye olarak yazılmıştır. Ancak klasik reddiyelerde olduğu gibi İslam’ın diğer dinlere olan üstünlüğünü ispatlamaya çalışmaz hatta bu konuya hiç değinmez. Kitâbın yazılış amacı Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) İncil, Tevrat ve Zebur’da geçtiğini, Kitâb-ı Mukaddes’teki müteşabih ayetleri açıklayarak ispatlamaktır. Bu bağlamda ilahi kitaplar tercüme edilirken yanlışlıklar yapıldığına değinen müellif, bazı yerlerde uzun kelime tahlillerine girmektedir.

Derviş Ali en-Nakşibendî’nin eserini sadece Hristiyanlar’a ve Yahudiler’e karşı yazılmış bir reddiye olarak kabul edemeyiz. Eser, aynı zamanda lafızda tahrifi kabul eden Müslüman alimleri de eleştirmektedir. Zaten Derviş Ali en-Nakşibendî, eserine Tevrat, İncil ve Zebur tahrif edilmiştir diyen İslam âlimlerini eleştirmekle başlar. Zira müellife göre asıl tahrif lafızda değil manada yapılmaktadır.

Müellif, Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) önceki ilahi kitaplarda haber verildiğini ispatlamaya çalışırken, her ne kadar verilen bu haberin delillerini Tevrat, Zebur ve İncil’de bulduğunu söylese de sadece İncillerde, özellikle de Yuhanna’da bulduklarını açıklar. Tevrat ve Zebur’da bulduğunu söylediği delillerden ise hiç bahsetmez.

Tebşirât problemiyle ilgili reddiye geleneğine baktığımızda müellifin ortaya koyduğu delillerinin orijinal olmadığı, aynı delillerin daha önce bu konuda eser yazan müellifler tarafından da zikredildiği görülmektedir.

Gerekli gördüğü yerlerde Kur’an-ı Kerîm âyetlerini ve hadisleri de kullanan müellif, ne âyetlerin bulundukları surenin ismini ve numaralarım vermiş ne de hadislerin bulunduğu kaynağı göstermiştir. Aynı şekilde Kitâb-ı Mukaddes’ten yaptığı alıntıların da yerlerini tam olarak göstermemiştir. Fakat bazen hangi bölümden olduğunu belirtmiştir. Ayrıca zaman zaman başka âlimlerin görüşlerini de zikreden müellif, görüşleri zikrederken, bazılarına sadece geçtiği eseri söyleyerek atıfta bulunmuştur. Bazen ise söylediği görüşün sahibini belirtse de, geçtiği kaynağı belirtmemektedir.

Derviş Ali en-Nakşibendi’ye göre ilahi kitaplardaki lafızların çoğu müteşabihtir. İncil’de ise diğer bütün ilahı kitaplardan daha çok müteşabih lafız bulunmaktadır. Zaten müellif bu eseri İncil’deki müteşabihleri çok iyi açıklayan bir risale olarak yazdığını söylemektedir. İlahi kitapların indirildiği dilden başka bir dile çevrilmesine karşı çıkan Derviş Ali, ilahi kitapların tercüme edildiği zaman gerçek anlamından farklı olacağını söylemektedir.

Pek çok reddiye yazarı gibi Derviş Ali’de Yuhanna İncili’nde geçen “Faraklit” kelimesi ile Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) kastedildiğini iddia etmiştir. Müellife göre ilahi kitapların lafızlarının çoğunun müteşabih olması gibi “Faraklit” de müteşabihtir ve te’vili gerektirmektedir. Müellif, “Faraklit” kelimesinin yanlış tercüme edildiğini söylemekte ve bunu ispatlamak için kelimenin köküne inmektedir. Sonuç olarak ise “Faraklit” kelimesinin anlamının “Ahmed” olduğunu belirtmektedir.

Müellif Yuhanna 14:26’da geçen ““Fakat benim ismimle babanın göndereceği Tesellici, Ruhülkudüs, o size her şeyi öğretecek ve size söylediğim her şeyi hatırınıza getirecektir”cümlesindeki “isim” ile Hz. İsâ’nın neyi kastettiğini tartışmıştır. Bu konuda âlimlerin görüşünü zikreder ve bunların yanlış olduğunu söyler. Müellife göre “isim” lafzıyla kastedilen mesihtir. Bunun anlamı da hamd eden ya da hamd edilendir. “Ahmed” kelimesi de aynı anlamdadır.

Müellif, eğer Tevrat ve Zebur’da Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) müjdelendiği yerleri söylerse risalenin uzayacağını söyleyerek, biraz da tasavvufî şeyhlerin ıstılahlarından bahseder. Tevrat’ta geçen Bel’am b. Baura’ya değinerek insanın manevi olarak yükseldiği derecelerde kalacağının kesin olmadığını vurgular.Bu kısımda da yine Yuhanna ve Matta İncirlerinden alıntı yapar.

Müellif, Tekvin 2:27’de geçen “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı.” sözünün cahiller tarafından yanlış anlaşıldığını ve bu sebeple Hz. İsâ’nın ilahlığına hükmettiklerini söylemektedir. Bu bağlamda hulûl görüşünü savunanları da eleştirir.

 

Bu tezi hazırlayan kardeşimize teşekkür ederiz.

Kaynak:

Hülya CEVAHİR, Derviş Ali En-Nakşibendî El-İncilî Ve Na ’tü’n-Nebî Fî’l-İncil İsimli Eserinin Tahkik Ve Tercümesi,Yüksek Lisans Tezi, T.C. Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Felsefe Ve Din Bilimleri Enstitü Bilim Dalı: Dinler Tarihi, Ağustos 2008, Sakarya

[1] Abdurrahman b. Muhammed b. Mahluf Ebî Zeyd es-Seâlibî, Tefsîrü’s-Seâlibi: Cevahir Hısan fî Tefsir’il-Kur’an, Beyrut, 1997, c.3, s. 83.

ALEXİS ZORBAS (1964) / ZORBA


Yönetmen: Mihalis Kakogiannis

Ülke: ABD, Yunanistan

Tür: Macera , Dram

Vizyon Tarihi:14 Aralık 1970 (Türkiye)

Süre: 142 dakika

Dil: İngilizce, Yunanca

Senaryo: Nikos Kazantzakis , Mihalis Kakogiannis

Müzik: Mikis Theodorakis

Görüntü Yönetmeni: Walter Lassally

Yapımcılar: Mihalis Kakogiannis , Anthony Quinn ,

Nam-ı Diğer: Zorba the Greek , Zorba the Greek , Zorba the Greek

Oyuncular:  Anthony Quinn, Alan Bates, Irene Papas, Lila Kedrova, Sotiris Moustakas, Anna Kyriakou, Eleni Anousaki, Yorgo Voyagis, Takis Emmanuel, Giorgos Foundas, George P. Cosmatos

Özet:

Kıbrıs doğumlu yönetmen Mihalis Kakogiannis’in yönetmenliğini yaptığı sinema filmi “Alexis Zorbas”, 1964 senesinde gösterime girdi. Nikos Kazantzakis’in romanından uyarlanan filmde usta aktör Anthony Quinn, 2003 senesinde yaşamını yitiren İngiliz aktör Alan Bates, Yunan aktris Irene Papas ve 2000 senesinde yaşamını yitiren Lila Kedrova rol alıyor. En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında Oscar’a aday gösterilen film, En İyi Siyah-Beyaz Düzenleme, En İyi Set Dekorasyonu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dallarında Oscar kazandı. Üç dalda BAFTA, beş dalda Altın Küre adayı olan ve bütçesi 1 Milyon Doları bile bulmayan filmin orijinal süresi 145 dakikadır.

Basil, hayata karşı yenilmeyi kabullenmiş, mutsuz ve bıkkın bir yazardır. Kendisine miras kalan maden ocağını işletmek için Girit’e giden genç adam, burada kendisinin tam aksi niteliklere sahip bir hayat aşığı olan Alexis Zorba ile tanışır ve hayatı değişir.

Zorba

Mikis Theodorakis’in müziklerine değinmeden genel bir perspektiften bahsedemeyiz. Yunan müziğinin en güçlü “ozan”larından birisidir Theodorakis, ortaya koyduğu eserlerle barış mesajları vermeştir. Hafızası taze olanlar hatırlayacaktır; Zülfü Livaneli’yle birlikte Türk-Yunan Dostluk Derneği kurarak, bir dizi konser ve albüm çalışmalarında bulunmuşlardı. Akdeniz’in esintilerini çalan şarkılar ve Zorba the Greek’in halka verdiği mesajlar bu ozanın şarkılarıyla daha anlamlı kılınmış. Zaten filmde, Zorba’nın ağzından dökülen ufak bir cümle, insanın yalnızca insanlığıyla değerlendirilmesi gerektiğini vurgular: Şimdi herhangi birine bakıyorum ve diyorum ki; bu adam iyi, bu adam kötü, Türkmüş, Yunanlıymış bana ne. Hepimizin sonu aynı, kurtlara yem olacağız.

Antony Quinn, 50’li yılların ardından, oynadığı Zorba rolü ile başarısının doruk noktasına ulaşmıştır. O zamanlardaki maço rollerin ve Avrupa sinemasında geçirdiği senelerin –La Strada, Fellini- tecrübesini, bu filmde yapımcılığı da üstlenerek göstermiş. Akdeniz insanın karakterini, o iri ve korkutucu cüssesinde böylesine güzel benimseyerek oynamasaydı, yıllar boyu unutulmayacak bir kapanış dansı olmayacaktı. Öyle ki Antony Quinn’in konuk olduğu The Tonight Show ‘da dans ettikten sonra alkışlar altında gülerek şunları diyebilmiştir: Bu şarkıdan nefret ediyorum, gittiğim her yerde bu şarkıyı çalıyorlar.

Laflarımızı toparlarsak, romanlardan uyarlanmış filmlerin önemli bir zaafı; kitabın derinliğini ve doygunluğunu verememesidir. Romanın bütünüyle eksiksiz olmasına karşın, Zorba’nın hayat görüşünün arkasında yatanlar ve geçmişinde yaşadıkları filmde tam gösterilmemiş. Bunu da filme ait tek olumsuz eleştiri sayabiliriz.

Kaynak:

http://sinema.yedincigemi.com/i/2321/Zorba-the-Greek-inceleme.html

Film Eleştiri

ya kitabı okunmalı ya da sadece filmi izlenmelidir.

kitabı okuduktan sonra filmi izlemek büyük hayal kırıklığı olabilir. çünkü film tek kelimeyle berbat bir uyarlamadır. filmde ne Zorba Zorbadır, ne yazar yazardır ve de en önemlisi ne de yaşadıkları “ilişki” bir şeye benzemektedir. bunu söylemek için kendimce bir sürü nedenim var:

Zorba’yı Zorba yapan sadece hayata bakışı değil, aynı zamanda hayat hikayesidir. Zorba yaşayarak öğrenmiştir. Zorba bir tecavüzcüdür örneğin… Bir gece önce beraber uyuduğu kadını yakarak öldüren bir “vatansever”dir. Kadınlarla ilgili düşünceleri, vatan sevgiyle ilgili değer yargıları, hep yaşadıklarının sonucunda ortaya çıkmıştır. Ölümle defalarca burun buruna gelmesi nedeniyle yaşama bağlıdır, “an”ın değerini bilir. Kitaptaki Zorba ihtiyar bir bilgedir. Filmdeki Zorba’nın ise “yara izlerinin, arkasında değil önünde olduğunu göstermek” dışında bir yaşamışlığı yoktur. Hayatındaki ilk kadın Bubulina, ikincisi ise şehirde tanıştığı fahişedir. Onun için de Zorba bir bilge gibi değil, yaşlı bir abaza gibi görünmektedir.

Kitapta Zorbanın söylediği hemen hiçbir şey filme aktarılmamıştır. Zorba dışıliğe övgüdür aslında… Yorumları ve gözlemleri yazarın kafasında soru işaretleri oluşmasını sağlamış, onu yeni bir insan olma yoluna sokmuştur. Film tamamen “olay”a odaklıdır, Zorba’nın yaşamla ilgili basit anlatılmış fakat pek çok soruya yanıt veren düşüncelerinden hiçbiri işlenmemiştir.

Zorba onurludur. Patronunun parasını şehirde fahişeyle yedikten sonra o parayı manastır’dan çıkarır. hatta kitapta “Bubulina’ya ve sana aldığım hediyeler de bu paranın içinde” diyerek, tam yediği kadar parayı patronuna geri verir. Manastır’da patronunun çıkarı için şeytani zekâsını kullanması kitabın en önemli bölümlerinden biridir. Çünkü bu bölümde Zorba’nın sevdiği bir insan için yapmayacağı şey olmadığı nefis bir şekilde anlatılır. Filmde ise Zorba dilenciye yakın bir kişidir. Patronun parasını yemiştir, bundan da en ufak bir rahatsızlık duymamaktadır. Herhangi bir karşılığı, hatta böyle bir düşüncesi yoktur.

Yukarıdaki maddeye bağlı olarak filmde başka bir sorun daha vardır. Zorba’nın şehirden yazdığı mektup “patron”u sinirlendirmektedir. Oysa bu Zorba-patron ilişkisi konseptine tamamen aykırıdır. Zira kitapta patron, Zorba’nın ani yaşama heyecanı ve keyfinin etkisine girmiştir, mektubu okuduğunda mutludur.

Yine manastır bölümüne bağlı olarak başka bir husus daha vurgulanmalıdır. Zorba dinsiz değilse de dini inançları oldukça zayıf bir kişidir. Aslında onun tanrısı papazın, manastırın olduğu yerlere uğramamaktadır, insanın kalbine sığacak kadar küçük ama evrenden daha büyük bir tanrıdır. Filmde ise Zorba’nın dini inanışına yönelik anlatım son derece sınırlıdır. Zorba’nın dinle ilgili düşüncelerini (ya da daha doğru bir kelime ile hissettiklerini) anlatmazsanız, Zorba’yı anlatamazsınız. Kitapta kesişlere manastırı yakmayı öğütleyen Zorba filmde Bubulina’nın nişanlanma teklifini reddetmek için “ama burada papaz yok” demektedir. Zorba’nın bir kadını mutlu etmek için papaza ihtiyacı yoktur.

Filmde Zorba ile patronun arkadaşlıklarının nasıl oluştuğuna dair bilgi yoktur; tanışır ve birlikte yaşamaya başlarlar. Onun için de aralarında kitaptaki gibi muhteşem bir dostluk olamaz. Kitapta bu inanılmaz dostluğun nasıl kurulduğu satır satır anlatılmaktadır. Burada iki husus vurgulanmalıdır:

- Zorba yazarın Yunanistan için savaşa giden arkadaşının boşluğunu doldurmuştur. Zorba hayatına girdikçe patron arkadaşını daha az düşünür olur. Filmde bu “bağlantı nesnesi” olan arkadaş yoktur!

- yazar Budizm’i takıntı haline getirmiştir. Ama kendine sorduğu soruları buda “henüz” yanıtlayamamaktadır. Oysa yanıtlar Zorba’nın hayat tecrübesindedir. Zorba “patron”unun hayata ilişkin düğümlerini, kendi tecrübeleriyle çözerek yardımcı olur. Düğümlerin çözülmesi yazarı Zorba’ya yaklaştırır. Hatta bu yakınlık kitapta eşcinsellik imalarında bulunacak bir düzeye gelir (birbirlerine sarılarak uyumaları, Zorba’nın cesaretinin “patron”a erkekçe bir bakış kazandırması vs). Filmde Buda’nın adı bir kez bile geçmemektedir.

“Dul”la ilişkinin irdelenmesi de sorunludur. Kitapta yazar, dul’un evine Zorba’nın gazıyla gitmez; Zorba’nın kadınlarla ilgili düşüncelerini kendi süzgecinden geçirerek olgunlaştırır ve ondan sonra gider. Bu neden önemlidir… Çünkü, bu yolla yazarın, Zorba’nın hayat felsefesini Buda ile değiştirmeye başladığını, Zorba’nın kendisine işleyebildiğini görürüz. Ayrıca, kitapta dul’un öldürülmesinden yazar doğrudan sorumludur. Zira “dul” patronla seviştikten sonra, yeniden hayatın tadını almaya başlamış ve mutluluğu nedeniyle evinden ilk kez çıkıp kiliseye gitmiştir. Diğer bir değişle, mutluluk kadının sonu olacaktır, yazarın bunu değiştirmek için yapacağı hiçbir şey yoktur. Buda ve kitapları ona sadece açıdan kaçmayı, hatalarını felsefe ve “doğa kanunları”nın içine saklamayı öğretmiştir. Ama buna ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Zorba’nın getirisi olan vicdan azabı ona dul’u hep hatırlatacaktır. Filmde ise sevişirler, dul olur, patron üzülür ve sonra hiç ama hiç bir şey olmaz. Oysa, kitapların da bir işe yaradığını, hayatı öğretmeseler de hayattan kaçmayı öğrettiklerini göstermenin başka bir yolu yoktur.

Ayrıca “dul”u kurtarmak için yazarın Zorba’yı çağırması da yanlış bir mesajdır. Zorba hayatta en değer verdiği yaratık olan kadını kurtarmak için zaten orada olacaktır; ayrıca çağırılmaya ihtiyacı yoktur.

Zorba hayatla işi birbirinden tam ve kesin olarak ayırmaktadır. Çalışılacağı zaman sadece çalışılır, işçi sonuna kadar ama mertçe sömürülür, patron bile olsa müdahale eden terslenir. “patron”u etkileyen, Zorba’ya sonsuz güven duymasını sağlayan, onun işinde gösterdiği azımdır. Filmde bu özelliğe de yine çok az değinilmiştir. Hatta kitapta Zorbanın cesaret sergileyip patronu ve işçileri çöken madenden kurtarması bile verilmemiştir. Zorba cesurdur; yaşadıkları dönemde saygınlık ya parayla ya cesaretle sağlanabilmektedir. “patron”da para, “Zorba”da ise cesaret vardır. Aralarındaki eşit ilişkinin nedenlerinden biridir bu…

Kitaptaki Zorba’nın en büyük özelliklerinden biri, dilinin hissettiklerini anlatmaya yeterli olmadığını bilmesi, bunun için duygularını dansla ifade etmesidir. Filmde buna en ufak bir atıf bile yoktur. Zorba filmde iki kez dans eder ama bu husus vurgulanmaz. Yazarın Zorba ile tam iletişim kurmak için dans etmeyi öğrenmesi gerektiğini hissetmesi de çok üstü kapalı geçilmiştir.

Zorba, Zorba gibi olur. Dağları seyrederken, ayakta, yaşamak için direnirken, “bin yaşına kadar yaşaması gerektiğini” düşünürken, genç karısının yanında… Zorba’nın hayata karşı duruşu açısından bu çok önemli bir husustur. Doğru yaşamayı bilenler zamanı gelince ölümü de doğru bildikleri gibi karşılayabilmelidirler. Zorba bunu başarmış, herkesin saygı duyacağı gibi olmuştur. Filmin sonunda ise dans eden yaşlı bir adam vardır.

En önemlilerden birini sona bıraktım. Kitapta Zorba bir Osmanlı erkeğidir. Hayatta en çok sevdiği şey olan santuru ona yaşlı bir Türk öğretmiştir. Kalp kırmamak konusundaki bilincinin kaynağı çocukluğundan hatırladığı başka bir Türk’tür. Zorba üzüldüğü zaman Türkçe türkü söyler (bkz: iki keklik). İnsanlar iyi kötü diye ayrılır, Türk-Rum olarak değil… savaşlarının çoğu Bulgar çetecilere karşıdır; Girit ayaklanmasında Türklere karşı savaşmış olsa da, bu genel akış içinde önemsiz bir ayrıntı gibi durur. Zira Zorba gençlik heyecanı ile savaştığını ve bundan pişman olduğunu söylemektedir (aynı düşünce elbette Bulgar çetecilere karşı savaş için de geçerlidir) filmde ise bunu bir kez söyler evet… Ama Bubulina’nın Osmanlı paşası ile –Süleyman Paşa- yaşadığı aşkı anlatması Zorba’yı kızdırır; kadına hakaret eder. Zorba’nın kadına bir Türk’le birlikte oldu diye kızması, hayata bakışında yeri olmayan bir yaklaşım olmalıdır. Bence bu ayrımın (ya da ayrımın yapılmamış olmasının) nedeni tarihtir. Kitabın yayın tarihi 1946, filmin tarihi ise 1964’tur. 1946 Türk-Yunan ilişkilerinin düzgün gittiği bir dönemdir. Henüz Kıbrıs sorunu başlamamış, 6-7 Eylül olayları yaşanmamış, iki ülkede de milliyetçilik pompalanmamıştır. 1964 işe iki ülke arasındaki ilişkilerin en sorunlu olduğu dönemlerden biridir. film Yunanlılar tarafından çekilmiştir; Türklere yönelik herhangi bir övgünün bu tarihte filme konulabilmesi yanlış hatta saçma olacaktır. Tam tersine, Zorba’yı bir yunan kahramanı yapmak için (bkz: Zorba the Grek) Türklerden nefret ettiğinin gösterilmesi gerekmektedir. Bu aşırı siyasi yaklaşım Zorba’yı Zorba olmaktan çıkarır.

Son olarak da; filmin sonunda Zorba “patron”da “çılgınlık”ın (madness) eksik olduğunu teşhis eder. Kitapta ise eksik olan özgürlük hissi ve cesarettir. İkisi arasındaki farkı anlatmaya gerek yoktur.

Yani neticede nedir? Bazı kitaplar kitap olarak kalmalı, asla ve kat’a filme çekilmemelidir. Bu güzel adamın gerçek hikâyesi ya da daha doğru bir tanımla efsanesi sadece kitabından anlaşılabilir.

 

**

Zorba’nın bazı replikleri aracılığıyla milliyetçilik eleştiri oklarına hedef olur;

Basil: Ülken için savaşmanın neresi aptalca anlamadım?

Alexis Zorbas: Affet beni ama patron, bir öğretmen gibi konuşuyorsun. Bir öğretmen gibi düşünüyorsun? Nasıl anlayabilirsin?

Basil: Tabii ki anlayabilirim.

Alexis Zorbas: Aklınla evet. Şu yanlış, şu doğru diyorsun, ama her konuştuğunda, kollarını, bacaklarını, göğsünü izliyorum… onlar dilsizler. Hiçbirşey söylemiyorlar. Yani bu durumda nasıl anlayabilirsin ki?

Basil: Bahane yaratıyorsun. Bence sen ülkeni kafaya takmıyorsun.

Alexis Zorbas : Benimle böyle konuşma! Bak bana! Ülkem için senin tüylerini diken diken edecek şeyler yaptım ben! İnsanları öldürdüm, köylerini yaktım, kadınlara tecavüz ettim neden?! Çünkü onlar Türktü, ya da Bulgardı! İşte böyle saçma sapan aptal biriydim ben. Şimdi birine baktığımda, herhangi birine, iyi mi kötü mü diye bakıyorum. Türk mü, Yunan mı zerre kadar ilgilenmiyorum. Sonuçta iyi ya da kötü, fark ne? Hepimiz aynı şekilde sonlandıracağız bu hayatı: solucanlara yem olarak.

**

Basil: Ben yardım edemedim.

Alexis Zorbas : Neden gençler ölüyor? Neden insanlar ölüyor? Söyle bana. Bilmiyorum. Bütün o kitapların ne işe yarıyor? Sana bunu anlatmıyorlarsa, ne anlatıyorlar? Bana senin sorduğun tip soruları cevaplayamayan insanların ıstırabını anlatıyorlar. Onların ıstırabına tükürürüm.

**

Basil: Zorba, cenaze ne olacak?

Cenaze olmayacak.

Neden?

O bir Fransız’dı. Ortodoks değildi. Ama anlamıyorum. Rahip onu herkes gibi gömmeyecektir.

- Ama bu çok korkunç.

- Neden? O öldü. Bir şey fark etmez.

**

Alexis Zorbas : Patron, her şeyin var bir şey hariç: Çılgınlık. İnsanın biraz çılgınlığa ihtiyacı vardır, yoksa… Yoksa? Asla ipini kopartıp özgür olmaya cesaret edemez.

Kaynak:

http://eksisozluk.com/zorbanin-kitabi-ile-filmi-arasindaki-farklar–1235119

 

NERDEN ÇIKTI BU HADİSLERİ TEMİZLEME PROJESİ ? ! ! ! ! ?????????


Bir bu eksikti.

Diyanet’in şu ma‘hud Hadis projesini Reuters haber yapmış. Bu proje frenkleri heyecanlandırdığı kadar bizimkileri heyecanlandırmıyor değil. Haklılar da heyecanlanmakta. Şimdiye kadar ki iktidarların yapamadığını “muhafazakâr” bir iktidar döneminde  yapılıyor olması:

Din’in asli ikinci kaynağını ‘asrın idrakine söyletmek… (“Turkey presents Prophet’s sayings for the 21st Century”).

Nasıl mı?

Meselâ ‘ilmin kadın erkek bütün Müslümanlara farz olması ile ilgili hadisler, kız çocuklarının mektebe gönderilmesi propagandasına malzeme yapılmış. Ama hırsızın elinin kesilmesi ile ilgili olanlar, zamanımıza uymadığı için “tarihsel” ilan edilmiş. Ya’ni anlayacağınız, artık Dinimizi ezik ezik değil, başımız dik bir şekilde müdafa‘a edebileceğiz!

Ne mutlu!

 Şu ecnebiler de olmasa memlekette ne olup bittiğinden haberimiz olmayacak. Yeni Şafak bile Reuters’in haberini haber yapmak suretiyle haber veriyor! O da özensiz ve ciddiyetsiz bir şekilde, tercüme hatalarıyla, mühim noktaları ıskalayarak… (“Diyanet’e ‘hadis’ ilgisi”)

 

REUTERS HABERİNDEN:

“What makes this one different is that it selects and explains the hadiths from the perspective of today’s Turkey, whose mix of a secular state, dynamic economy andMuslim society has aroused considerable interest in the Middle East since the ArabSpring revolts two years ago.”

 

Yeni Şafak tercümesi:

“Bu çalışmayı diğerlerinden ayıran en önemli özellik hadislerin, laik devlet yapısı, dinamik ekonomisi ve Müslüman toplumu ile Arap Baharı sonrasında Ortadoğu’ya ilgisi artan bugünün Türkiye’sinin perspektifinden yapılıyor olması[dır].”

 

Doğrusu:

“Bunu [Diyanet’in Hadis çalışmasını] farklı kılan husus, lâik devlet, dinamik ekonomi ve Müslüman toplum karışımı iki yıl evvelki Arap Baharı ayaklanmalarından beri Orta Doğu’da önemli bir ilgi odağı hâline gelen bugünün Türkiye’sinin perspektifinden Hadîslerin seçilip izah ediliyor olmasıdır.”

 

Dikkat!

Miyar, lâik Türkiye’nin perspektifi!

Bunların ağababası Fazlur Rahman yıllar evvel şöyle diyordu:

“[…] değişim prensibi bu makalede izah edildiği şekliyle bir kere kabul edildi mi, Kur’an-ı Kerim ahkâmı da dahil olmak üzere, artık hiçbir yerde durdurulamaz. Bunun tek hududu ve zaruri çerçevesi Kur’an-ı Kerim’in ma‘nevi ve ahlâki temel prensipleriyle ictima‘i gayeleridir.”

(“[…] once the principle of change has been admitted on the line enunciated in this paper, it cannot stop anywhere-not even short of touching the specifically legal dicta of the Qur’ân. Its only limit and necessary framework is the spiritual and ethical foundational principles and social objectives of the Qur’ân.” Fazlur Rahman, “Islamic Modernism: Its Scope, Method and Alternatives”, International Journal of Middle East Studies, 1/4, 1390 [ekim 1970], 331. s..

Bu arada, bakmayın siz Fazlur Rahman’ın “Kur’an-ı Kerim’in ma‘nevi ve ahlâki temel prensipleriyle ictima‘i gayeleri” diye bir sınır koyduğuna. O prensip ve gayeler de -emin olun- ‘asrın idrakine göre belirlenecektir, murad-ı ilahiye göre değil.).

Mezkûr projeyi duyan ‘Arab asıllı bir ‘alim mes’eleyi anlamış ve sormuş:

“Yeni bir Kur’an da yazacak mısınız?” (“Turkey presents Prophet’s sayings for the 21st Century”)

DİYANET’E ‘HADİS’ İLGİSİ – YENİSAFAK.COM.TR – 24.05.2013

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Hz. Muhammed (S.A.V)’in hadislerini yeniden tasnif edilmesine yönelik çalışması hem İslam hem de Batı dünyasında yakından izleniyor. Son olarak Reuters haber ajansı konuyla ilgili geniş bir haber-analiz yayınlayarak tartışmaları abonelerine duyurdu. ‘Türkiye Peygamber’in sözlerini 21’inci yüzyıla takdim ediyor’ başlığı ile verilen haberde hem çalışmayla ilgili detaylar hem de Mısır başta olmak üzere İslam Dünyası’ndan gelen tepkiler kaleme alındı. Haberde ‘Bu çalışmayı diğerlerinden ayıran en önemli özellik hadislerin, laik devlet yapısı, dinamik ekonomisi ve Müslüman toplumu ile Arap Baharı sonrasında Ortadoğu’ya ilgisi artan bugünün Türkiye’sinin perspektifinden yapılıyor olması’denildi.

MODERNİZASYON MU?

Konuyla ilgili 2008 yılında İngiliz yayın kurumu BBC’de yer alan bir haberde ‘İslam’ın devrimci bir yeniden yorumu ve dinin tartışmalı ve radikal bir modernizasyonu’ denilmişti. Batı basınında çıkan benzer haber ve yorumlar sonrasında Türk yetkililerin kaygılanan kesimlerden çok sayıda çağrı aldığını belirten Reuters, bu konuda ilginç de bir örnek verdi. Buna göre, bir Arap akademisyen Türk meslektaşına ‘daha sonra Kuran-ı Kerim’i mi yazacaksınız?’ diye sordu.

Mısır’da heyecana yol açtı

İslam Dünyası’nda farklı perspektiflerin olduğunu ve Türklerin de kendilerine has bir İslam kültürü düşüncesi olduğunu vurgulayan projenin yöneticisi Mehmet Özafşar, girişimin amacını ‘İslam inancı üzerine bugünün kültürel perspektifi üzerinden çalışmalara ihtiyacımız var’ sözleriyle özetledi. Hadislerin yeniden düzenlenmesi Mısırlı din bilginleri arasında da heyecan yarattı. Mısır Büyük Müftüsü’nün danışmanlarından İbrahim Negm, ‘Mısır’daki entelektüeller, Arap dünyası için çok önemli olduğuna inandıkları çalışmayı memnuniyetle karşılıyor’ dedi. Projede yer alan Türk delegasyonunun sık sık El Ezher Üniversitesi’ni ziyaret ettiğini belirten Negm, ‘Mısırlı entelektüeller sadece ekonomi ve politik alandaki değil dine ılımlı bakışı nedeniyle de Türk modelinden etkileniyorlar’ diye konuştu.

RAMAZAN’DA YAYINLANIYOR

Yedi ciltten oluşacak hadis tasniflerinin Ramazan ayında Türkçe olarak yayınlanması planlanıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı ayrıca hadislerin Boşnakça ve Almanca’ya çevrilmesi için çalışmalara da başladı. Şu an için çalışmanın Arapça ve İngilizce’ye çevrilmesi planlanmıyor ancak Mısır ve İngiltere’deki bazı yayınevlerinin bu konuda istekli olduğu kaydedildi.

 

FEATURE-Turkey presents Prophet’s sayings for the 21st Century | Reuters

null /  By Tom Heneghan, Religion Editor

ANKARA | Wed May 22, 2013 10:19am EDT

May 22 (Reuters) – Scholars around the Muslim world were alarmed five years ago by news reports that Turkey planned a new, possibly heretical compilation of the Prophet Mohammad’s sayings that might scrap those it thought were out of date.

Turkish religious leaders and theologians received anxious calls asking about Western media reports they would edit a “radical” new set of hadiths, scriptures that are second only to the Koran in Islam.

“Will you write a new Koran next?” one irate Arab scholar asked a baffled Turkish academic.

The new work, finally ready after six years in the making, is nothing like the 95 Theses in which Martin Luther condemned practices in the Roman Catholic Church and launched the Protestant Reformation.

Instead, its 100 authors have selected a few hundred of the about 17,000 reported quotes from Mohammad to examine Islamic views on God, faith and life in terms that the average modern Turk can understand.

“We don’t live in the 20th century anymore,” said Mehmet Ozafsar, director of the project and vice-president of Ankara’s Religious Affairs Directorate, or Diyanet, a state agency.

“We needed a new work with Islamic beliefs in the perspective of today’s culture.”

The hadiths record Mohammad’s words and acts during his life. Preachers and jurists use them to understand the Koran and support Muslim teachings and fatwas (religious edicts) on all aspects of life, from prayer to education for women.

Digests of selected hadiths are nothing new in Islam. Scholars have produced them for centuries to help Muslims learn about the Prophet’s sayings without having to navigate through the long and sometimes confusing classical compilations.

What makes this one different is that it selects and explains the hadiths from the perspective of today’s Turkey, whose mix of a secular state, dynamic economy and Muslim society has aroused considerable interest in the Middle East since the Arab Spring revolts two years ago.

A senior religious official in Egypt, where traditional Islamic scholars, the ruling Muslim Brotherhood and radical Salafis differ over key issues in the faith, said the hadith collection could bring a new perspective to the debate.

“Among intellectuals in Egypt, there is a welcome for this new interpretation which they think is very important for the Arab world to be exposed to,” said Ibrahim Negm, advisor to Egypt’s grand mufti, the highest Islamic legal authority there.

“CONSERVATIVE MODERNITY”

The hadith project first attracted attention in 2008 when the BBC called it “a revolutionary reinterpretation of Islam and a controversial and radical modernisation of the religion.”

Diyanet, Turkey’s top Islamic authority, called this and other reports “entirely wrong” and based on Christian misreading of Islamic practice. Media interest dropped off and the project went ahead, leaving scholars abroad wondering what to expect.

What has emerged is a seven-volume encyclopaedia of what its authors considered the most important hadiths. Grouped according to subjects, they are followed by short essays that explain the sayings in their historical context and what they mean today.

The collection is the first by Turkey’s “Ankara School” of theologians who in recent decades have reread Islamic scriptures to extract their timeless religious message from the context of 7th-century Arab culture in which they arose.

Unlike many traditional Muslim scholars, these theologians work in modern university faculties and many have studied abroad to learn how Christians analyse the Bible critically.

They subscribe to what they call “conservative modernity,” a Sunni Islam true to the faith’s core doctrines but without the strictly literal views that ultra-orthodox Muslims have been promoting in other parts of the Islamic world.

“There are different perspectives in the Islamic world and some are closed-minded. Turks have a different idea of Islamic culture,” project director Ozafsar said.

That includes a strong secular tradition allowing alcohol consumption and Western dress for women, although Turkish society has turned more conservative and religious in the past decade under the conservative AKP government. Turkey also has women preachers in mosques and female deputy muftis in several large cities.

Mehmet Pacaci, Diyanet’s general director for foreign affairs, said Muslims shouldn’t simply “open the Koran or a hadith compilation, find a verse or saying of the Prophet and say, ‘Aha! This is the judgment of this action’.

“If we do that, it’s literalism and ignorance,” he told Reuters. “Unfortunately, we have such ignorance in the Muslim world.”

Although neither this collection nor much other recent Turkish theology has been translated into Arabic, these views have stirred interest among Arab thinkers struggling to reconcile their more traditional Islam with modern democracy.

Negm said Turkish religious delegations now regularly visit Al-Azhar in Cairo, the leading seat of Sunni learning, and Arabic translations of the late Turkish theologian Said Nursi have begun appearing in bookshops in the Egyptian capital.

“Egyptian intellectuals are very impressed with the Turkish model, not only in the economic and political realm but also in its moderate religious orientation,” he said, adding Turkey was seen as “the antithesis of the Wahhabi-Salafi model.”

Wahhabism is the stern official school of Islam in Saudi Arabia and one of the inspirations for militant Salafis, the literalist Sunnis who have been attacking Shi’ites and Sufis and trying to impose sharia law in several Muslim countries.

NOT A RULE BOOK

The first edition of “Islam with the Hadiths of the Prophet,” as the collection is called, has started rolling off the printing presses in Turkish. It will be officially released during Ramadan, which is due to start in early July.

Displaying the first green-bound volumes, the officials said the essays dealt with modern issues such as women’s rights, but were not presented as a compendium of official positions that imams must preach or Islamic judges must implement.

“The aim was not to produce an answer to today’s agenda topics like gender issues, punishment and jihad,” Pacaci said.

For example, the question of schooling for girls comes up in the section about education, which starts with the hadith “Seeking knowledge is obligatory for every Muslim” in Arabic and a few supporting hadiths and Turkish translations underneath.

Several pages of commentary in Turkish follow and explain that since the hadiths say education is obligatory for all Muslims, it is a right for girls and women as well.

Another essay on women stresses that they attended mosques and ran businesses when Mohammad governed the city of Medina. “They were active in every part of social life,” Pacaci said.

Hadiths calling for harsh punishments such as severing thieves’ hands were put into historical perspective so they are not taken as models for modern times, Ozafsar said.

“You can find these punishments in the Prophet’s time because society needed these rules for social peace,” he said. “Today, we have different social systems. We can say these rules and punishments are historical.”

Saban Ali Duzgun, a professor in Ankara University’s theology faculty, said imams liked to pepper their preaching with hadiths because they dealt with so many aspects of everyday life. But if they consult the original source books, they might pick hadiths that don’t suit life in modern Turkey, he said.

“We object to preachers using so many hadiths,” said Duzgun. With this new reference work from Diyanet, which employs the imams, most Turkish preachers would only use hadiths and interpretations they find in it, he said.

While the collection is mainly for domestic use, Diyanet has begun preparing a translation into Bosnian, the language of Muslims in former Yugoslavia who were once under Ottoman rule.

It is also considering bilingual Turkish-German edition for the large Turkish minority in Germany, Diyanet officials said.

Editions in languages such as Arabic or English were not planned right away, they added, but publishers in Egypt and Britain have recently expressed interest in translating the collection to make it widely available soon. (Editing by Sonya Hepinstall)

Allah Teâlâ’m kulların olarak zatından ve  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizden özür diliyoruz. Eğer haddimizi aşıp bir hata işlersek göndereceğin azaptan bizleri hıfzetmeni istiyoruz. Ve senin yolunda olanları koruma vadine sığınıyoruz.
Sen aciz kullarını koruyan en yücesin.
Ya Hafîz

Kaynak Erişim

http://yenisafak.com.tr/gundem-haber/diyanete-hadis-ilgisi-24.05.2013-524349

http://www.reuters.com/article/2013/05/22/turkey-islam-hadiths-idUSL6N0E00KE20130522

 

 

İLK ÇAĞ MİSTİK YUNANCA TERİMLERİ


Günümüzde yaygınlaşan uydurma din sahiplerinin kitaplarında kullandığı Yunanca terimlerden birkaçını burada zikredelim.

 

adelfos (kardeş)
anaktoron (saray; Eleusis’te bir yapı)
ananke (zorunluluk)
aparkai (ilk mahsulün armağanı)
apomeneste (deliliğe son vermek)
aporrheton (yasaklanan, gizli)
apostates (din değiştiren, mürtet)
arkigallos (baş rahip, galloi’lerin başı)
arkhon (baş yönetici, kral)
aretai (erdemler, büyük işler)
arrheton (konuşulmayan)
bakkheia (Dionysos’un esinlediği çılgınlık)
bakkhos [dişil: bakche] (Dionysos ereni)
basileus (kral; Atina’da yönetici)
bebakkheumenos (Dionysos çılgınlığına kapılmış olanlar)
bouklopos (inek hırsızı)
cannofori: kannophoros’a bakınız
cista mystica: kisteye bakınız.
dadukhos (meşale taşıyan)
daimon (demon, cin)
deimata (ürkütücü olaylar)
deipnon (yemek)
demiurgos (yaratıcı)
dendroforos (ağaç taşıyan)
didaskalia (yönlendirme)
dromena (yapılan işler, ayinler)
eide (biçimler)
ekklesia (meclis, kilise)
ekpleksis (korku, donup kalma)
elenkhos (yanlışlama)
entheos (tanrının egemenlik kurduğu, sahip olduğu)
epistates (danışman)
epopteia (seyretmek; Eleusis’te-epopiesin deneyimi)
epoptes (seyreden: Eleusis gizemlerinde en yüksek derece)
epopteuein (seyretmek: Eleusis’te epoptes olmak)
euhai, euhoi (Dionysos şenliğinde tören çığlığı)
fallos (penis)
fasma (görüntü)
froura (koğuş)
gallos (Ana Tanrıçanın hadım rahibi)
gennetes (tanrıların akrabası)
hetaira (fahişe)
hieraphoros (kutsal şeyler taşıyıcısı)
hierokeryks (kutsalın habercisi)
hierofantes (kutsal şeyleri gösteren)
hieros (kutsal)
hieros logos (kutsal öykü)
hileos (neşeli, mutlu)
hygieia. (sağlık)
hyle dektike (alımlanmaya uygun madde)
iakkhagogos (Eleusis tanrılığı Iakchos’a rehberlik eden)
iatreia (sağaltım için alman ücret)
Isiakoi (İsis’e tapanlar)
kalathos (açık sepet)
kannoforos (saz taşıyan)
katharmos (arındırma)
katharsis (arınma)
katokhe (tapmakta alıkonma, tutulma)
kernos (bileşik kase)
kiste (kapaklı sepet)
kline (divan)
koinon (ortak topluluk, klüp)
krater (su ile şarabı karıştırmakta kullanılan geniş ağızlı, büyük boyutlu kap)
kriobolion (koç vurmak, kurban)
kykeon (arpa çorbası)
kymbala (ziller)
liknon (harman sepeti)
logos (konuşma, masal, anlatım)
makaria (mutluluk)
makarismos (dile getirilmiş mutluluk)
mania (çılgınlık, delilik)
mataioponia (boşuna çaba, emek)
mathein (öğrenmek)
melanoforos (siyah giyinen)
menima (belanın, gazabın nedeni)
metragyrtes (Ana Tanrıça’nm dilencisi)
mnemosyne (bellek)
myein (erginlenmek)
myesis (erginlenme)
myrionymos (sayılamayacak kadar adı olan)
mysteria (gizemler)
mystes [çoğul: mystai] (eren, çoğul: erenler)
mystikos (gizemli)           ,
mystipolos (gizemleri kutlamak)
nartheks (değnek, baston; Dionysos’un simgesi)
nomos (yasa)
oikos (hane)
oknos (ikircimlik)
ololyge (çığlık)
omofagia (çiğ et yemek)
orgia (tören, ayin)
orfeotelestes (Orpheus’un erginleme rahibi)
paradosis (aktarma, gelenek)
paredros (tanrının eşi)
pastoforos (mahfazayı taşıyan)
pastos (cibinlik)
pathos [çoğul: pnthea, pathe] (çile çekmek)
 physiologountes (doğa alegoricileri)
physis (doğa)
pistis (iman)
pithos (çömlek)
ploiaphesia (gemi yüzdürmek; bir şenlik)
ploutodotes (bereketi veren)
ploutos (bereket)
polis (kent-devlet)
politeia (yurttaşlık, uygar etkinlik)
pompe (tören alayı)
proerosia (tohum atılmadan önce yapılan şenlik)
psyche (ruh)
ptoiesis (çöküntü yaratan heyecan)
sindonoforos (keten giyen)
soteria (esenlik)
symbolon (belirti, işaret)
symmystes (yoldaş eren)
sympatheia (kendiliğinden doğan yakınlık duygusu)
syndeksioi (sağ ellerin tutulması -tokalaşmak)
syngeneia (akrabalık)
synthema (şifre)
telein (kutlamak, erginlenmek)
telesterion (erginleme evi)
telestes (erginleme rahibi)
telete (kutlama, erginlenme)
telos (mükemmellik, tamamlık)
teloumenoi (erginlenenler)
theologia (tanrılar hakkında konuşmak)
theoforetos, theoforumenos (tanrının ele geçirdiği; içine tanrı giren)
theos dia kolpou (tanrının kucaktan geçmesi)
therapeutes (tapmanlar)
thiasos (dini birlik, topluluk)
thronismos (taç giyme töreni)
thyrsos (sarmaşık sarılı asa; Dyonisos’a tapanların işareti)
time (onur)
tympanon (tef)

Kaynak:

Walter Burkert, İlkçağ Gizem Tapıları, trc: Bahadır Sina Şener, Mart 1999, İstanbul. Sh:187-190

TÜRKÇE’DEKİ YUNANCA KELİMELER

DECCAL’İN ÇIKTIĞI ZAMANIN İŞARETLERİNDEN


Deccal çıktığı zaman (Allah Teâlâ lanet etsin o fitneye), ta­sarruf meczupların eline verilir, divan başkanı onlardan seçi­lir. Bununla beraber o divan başkanında temyiz edici bir akıl da yoktur. Bu bakımdan tasarrufunda karışıklık doğar ve deccalin çıkmasına bu karışıklık sebep olur. (sh: 80)

Meczuplar manevî fetih sebebiyle akıllarını kaybedenler ise saygıdeğer velî­lerdir. Ne var ki diğer velîlerle birlikte tasarruf yetkileri yok­tur. Hem bunlar arasında gavs ve kutub da çıkmaz. Deccal’ın çıkmasını Allah Teâlâ irâde edinceye kadar bu ölçü sürüp gi­der. Deccal ortaya çıkınca da Cenâb-ı Hakk tasarruf yetkisini aklını kaybetmiş velîlerin eline verir. Gavs onlardan seçilir, böylece durumu alt-üst ederler, dünyanın düzeni bozulur, on­ların tasarrufu sırasında Deccal ortaya çıkar. Deccal’ın duru­mu sona erince, onların da devlet ve saltanatı son bulur, bir daha dönüşü olmaz. Allah Teâlâ daha iyisini bilir. (sh: 447)

Kaynak:

Abdülaziz Debbağ trc: Celal YILDIRIM Kitab’ül İbriz [Kitap]. – İstanbul : Demir Yayınları, 1979. – Cilt I-II.

ŞEYTANIN VELİYE HİZMET ETMESİ


(Allah Teâlâ’ya teveccüh ederek dünyevî emelleri bırakırken Canın Kopmasında ve sökülmesindeki Sıkıntıda, Şeytanın Veliye Yardımı Bahsinden)

Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde buyurdu ki;

 Bilmelisin ki sûfilerde, Allah Teâlâ’ya teveccüh  ederken dünyevî emelleri bırakırken, canın kopması, sökülmesinde  bir inziac (sıkılma) olur. Bu kalbin gaflet uykusundan uyanarak vecd ve ünsiyet için hareket etmesini sağlamak içindir. Bu inziac, belirli bir konudaki illetin sonucudur. Başka bir ifadeyle illetler onu meydana getirir. Bu, nefsin kendisi için uygun olan bir halden çıkmış olarak aslına doğru hareket etmesidir. Bu sıkılmanın çeşidi nedenleri vardır. Bir kısmı canı arzu ile sıkarken bir kısmını korku sıkar. Bir kısmı tazim sıkar. Sâlikin ünsiyet ve vecd için sıkılması ise, bazen anlama, bazen kavuşma, bazen aktarma, bazen algılama şeklinde olabilir. Bunların bir kısmı ilahi düşünceden meydana gelirken bir kısmı melek kaynaklı düşünceden, bir kısmı şeytan kaynaklı düşünceden, nefs kaynaklı düşünceden meydana gelir.

Ancak bazen veli adına şeytan ve nefisten Allah’ın bir ihsanı olarak ilâhî bir anlayış meydana gelebilir.

Bu durumu, velîde şeytanın bir otoritesi vardır anlamınadır diye düşünmeyiz. Aksine şeytan, farkında değil iken, velinin hizmetindedir ve şeytan farkında değil iken sırrında kendisine ilham edilen bilgiye göre bu velinin derecesinin yükseltilmesi için çalışır. Yani:

“Velileri hata ve muhâlefetlere düşürmek için İblis’i uğraştırması Allah Teâlâ’nın gizli bir mekrindendir (Allah Teâlâ’nın İblis’e dönük gizli aldatmalarından birisidir.) Çünkü İblis, kendilerini düşürdüğünü zannederken, ariflerin derecelerini yükseltmek üzere çalışır.

Hâlbuki velileri bu hususta şeytana uymaktan (onun hile ve vesveselerine aldanmaktan) Allah Teâlâ muhafaza buyurmuştur. Böyle iken şeytan durmadan dâima boşuna çalışıp durmaktadır.

 Her ne zaman ki şeytan bir velîye bir şey hakkında bir vesvese verirse o velî şeytana (vesvesesine)  muhâlefet eder. Bu muhâlefeti ile o velî şeytanın bilmediği bir yönden terakkî eder.

Sonuç olarak İblis ârifleri derecelerinden düşürmek için gece ve gündüz çalışmaktadır. Onun bu gayreti âriflerin derecelerini yükselmektedir.  Şeytan bu durumu bilse de, olurda bir gün veli kulu aldatırım diye, bu halinden bir türlü vaz geçemez, Anla!  ”

NOT: Şeytan umudunu yitirmediği halde bizler niye hayata karşı umudumuzu yitiriyoruz.

Kaynak:

Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye [17.Sifir. 208. Bölüm [İNZİAC]. hzl:Ekrem Demirli, 2011,İstanbul
El-İmâm El-Ârif Er-Rabbânî Abbülvehhâb Eş-Şa’rânî Kibrît-i Ahmer Fütûhât-ı Mekkiyye’den Seçmeler, Şubat 2006, Hatay/İZMİR, sh: 153

 

ALLAH TEÂLÂ’NIN MEKRİ (ALDATMA) SIRRI

FİZYONOMİ : İLM-İ SİMA


Kimsenin kalbini ve zihnini okumana gerek yok
yüzleri ve elleri sana gizlediklerini birbir söyler….

Doğu kültüründe adı, `ilm-i sima’, çağımızda ise `fizyonomi’. Yüz hatlarından insanın kişiliğine dair ipuçlarının edinildiği bilgi alanı. Gözlerimizin rengi, bakışlarımızın buğusu, saçlarımızın dalgalı ya da düz oluşu, dudaklarımızın inceliği, çenemizin uzunluğu ve yüzümüze ait diğer tüm organların biçimi, kişiliğimize dair önemli ipuçları veriyor. Yüz okuma sanatını bilenler, karşılarında duran insanın karakterine, hastalıklarına dair tüm bilgileri yüzünden alabiliyorlar.

FİZYONOMİ İLM-İ SİMA (indir-PDF)

İLM-İ SİMA YÜZ OKUMA SANATI (indir-PDF)

LİE TO ME (2009-2011)  Dizi Üç Sezon

Yönetmen: Daniel Sackheim,Adam Davidson,Lesli Linka Glatter,James Hayman,Vahan Moosekian

Senaryo: Samuel Baum, Josh Singer, Alexander Cary

Ülke: ABD

Görüntü Yönetmeni: Joseph Gallagher, Jerry Sidell

Oyuncular: Michael B. Jordan, Adelaide Clemens, Anna Gunn

Müzik: Doug DeAngelis, Robert Duncan

Tür: Suç , Dram , Gizem

Vizyon Tarihi: 21 Ocak 2009 (ABD)

Süre: 43 dakika

Dil: İngilizce

Firma: Imagine Television , Samuel Baum Productions , MiddKid Productions

Bilgi:

Sıradan bir insan 10 dakikalık bir konuşmada 3 yalan söyler!

Lost, Shark ve 24 dizilerinin yapımcılarından Davranış Bilimcisi Paul Ekman’ın hayatından esinlenen ve başrolünde Pulp Fiction, Rezervoir Dogs gibi en iyi Tarantino filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Tim Roth’un oynadığı drama.

İnsanların yüzlerinden, vücut duruşlarından, ses tonlarından ve konuşma şekillerinden doğru mu yoksa yalan mı söylediklerini analiz ederek FBI başta olmak üzere, polise, hukuk firmalarına, özel şirketlere, askeri birimlere en zor vakaları çözmede yardımcı olan Dr.Lightman ve ekibini konu alıyor.

PAUL EKMAN ‘ LİE TO ME ‘ TİM ROTH ÜÇGENİ

 paul ekman

“Doğaüstü bir gücün olsa ne olmasını isterdin?”

“Zihin okuma. . . . “

Absürd bir giriş oldu ! Konumuzla ne alakası var? Doğa üstü güçlerden Süperman’den , Örümcek Adam’dan ya da Iron Man’den bahsetmeyeceğiz. Hele ki Heroes dizisine hiç dokunmayacağız. Hepimiz çocukluğumuzda mutlaka bir kahramanla özdeşleştirdik kendimizi. Çizgi filmlerini izledik oyuncaklarıyla oynadık. Hepimiz bir doğaüstü gücümüzün olmasını istedik. Birçok araştırmada da; hangi doğa üstü gücünüzün olmasını isterdiniz? Sorusuna da zihin okuma cevabının verildiğini gördük. Zihin okumak düşünüldüğünde çok mutlu edici bir güç gibi görünse de yaşamın gerçeklerini göz önüne aldığımızda mutsuzluk kaynağı olması daha muhtemeldir. Yazının başlığından da anlayacağınız gibi konumuz doğa üstü gücü olan bir insan değil doğa üstü güce eşdeğer yetenek geliştirmiş bir bilim adamı.

“Ne Düşündüğünü Biliyorum”Paul Ekman’ın ilk Türkçe’ye çevrilen kitabı, yıllar önce alıp okuduğumda inanılmaz etkilenmiştim. Bir bilim adamının uğraştığı bilim uğruna izole kültürlerde araştırma yapma amaçlı ,  6 yıl Papua Yeni Gine’de yerlilerle beraber yaşamayı düşünebilmesi ve hepsinden öte gerçekleştirmesi ilgi çekici bir durumdu. Tamamen amaçtan ve durumdan habersiz bir kültüre amacını anlatabilmek ve onlardan destek alabilmek müthiş bir özveri örneği. Bu çalışma bile hepimiz için “Ne Düşündüğünü Biliyorum” kitabını okumak adına teşvik edici bir durum. Son dönemde yine müthiş bir kitabı yayınlandı Paul Ekman’ın.  “Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın?” Türkçe’ye çevrilen ilk kitabını daha fazla detaylandıran ayrıntılara giren bir yapıya sahip. Bu nedenle Türkçe yayınlarda bu iki kitabı ardarda okumanızda büyük fayda var.

lider yüzleri

 Paul Ekman 1934 doğumlu bir doktor çocuğu. Psikolog. Hepsinden önemlisi kendini bilime adamış bir bilimadamı. 6 kez NIMH tarafından Araştırmacı Bilimadamı ödülüne layık görülmüş. 2009 yılında TIME dergisi tarafından en çok iz bırakan 100 insan arasında gösterilmiş. Birçok önemli olayda CIA ve FBI gibi kuruluşlara danışmanlık hizmeti vermiştir. 2001 yılında John Cleese ile birlikte BBC de yayınlanan The Human Face belgeselini çekmiştir. Türkiye’de Paul Ekman’ın ve biliminin tanınması ise her zaman olduğu gibi yine televizyon aracılığı ile gerçekleşti.

“Lie To Me” dizisi Paul Ekman referans alınarak hazırlanan bir dizi. Genelinde Paul Ekman tarafından yönlendirmeler bilgilendirmeler mevcut. Bilimsel gerçeklerin ve mikro ifadelerin (micro expressions) gelişen olayların içerisine yerleştirildiği ve her bölümün sonunda polisiye bir olayın çözümlendiği bir yapıya sahip. Bölüm bölüm ilerlemesine karşın genel bir hikâyesi de mevcut. Bu hikâye de Paul Ekman’ın dizideki ismi Cal Lightman üzerinden dönmekte. Dizide ilgi çeken durumlardan bir tanesi konu yalan dedektörlüğü olunca rol yapan kişilerin bu durum karşısında mimiklerini bu kadar rahat kontrol edebilmesi. Çok uzman bir mimik okuyucu bu yüz ifadelerindeki yanlışları yine tespit edebilse de bizim gibi orta düzeyde ilgili kişiler kurgudaki rol yetenekleri karşısında şaşkınlık duyabilir.

Cal Lightman karakterini ise “Reservoir Dogs” ve “Pulp Fiction” filmlerinden hatırladığımız ünlü oyuncu Tim Roth canlandırıyor. Uzun yıllardır “Funny Games” dışında ciddi bir yapımda kendisini göremediğimiz için “Lie To Me” Tim Roth’un yeteneğini hatırlamak açısından güzel de bir referans oldu.

“Lie To Me” Paul Ekman’a bir saygı duruşu niteliğinde. “Lie To Me ” bir anlamda kışkırtıcı.  İçinde bulunduğumuz düzende ve dünyada Paul Ekman gibi olmak müthiş bir iş hayatı sunsa da özel yaşantımızda “ki eğer devredışı bırakamıyorsak” böyle bir yeteneğin bizi mutlu edip etmeyeceği de en tartışmalı konu olsa gerek.  Şimdi kendinize güzel bir yalan söyleyin “sevgilimin yalan söylediğini anlasam çok mutlu olurdum” deyiverin. . . .

“Bana yalan söyle!

Hissiz olmak istiyorum sadece

Hiçbir şey hissetmek istemiyorum

Gerçekliği istemiyorum

Aslında gerçeklik kötüdür

Nasıl da numara yapıyoruz biz

Telefonun çalmadı bile

Ve ben de kapının dışında değildim

Her şeyi dinliyorum

Bana başka bir yalan söyle “

 

Kaynak:

http://onemovieonebook.blogspot.com/2012/07/ucgeni.html

YALAN SÖYLEDİĞİMİ NASIL ANLADIN!

Yüz ifadelerinden duyguları ve düşünceleri tanımak, okumak

Bestseller özelliğini kaybetmeyen kitapları; sosyal hayat, iş yaşamı ve siyasete getirdiği şeffaflık anlayışı, sevilen dizilere bile konu olmuş yaşamıyla Paul Ekman, yaşayan bir dahi ve 20. yüzyılın en başarılı bilim adamlarından biri olarak kabul ediliyor.

Paul Ekman’ın, kitabı Türkçe’de  “Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın !” ile çevrildi.

Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın ! ‘da duygularımızla, gerçek düşüncelerimizle yüzleşeceğiz. Kendimizi nasıl ifade ettiğimizi, kimi zaman nasıl yanlış anlaşıldığımızı ve gerçekleri nasıl sakladığımızı göreceğiz. Vücut dilimizi, ses tonumuzu, mimiklerimizi takip ederken, kendimizi yeniden tanıyacağız. Aslında gerçek bütün yüzümüzden okunuyor. Gerçeği okuyabilenlerden olabilmek için, bugün FBI, CIA ve ATF gibi hükümet kurumlarının, avukatların, yargıçların ve polislerin, ayrıca Pixar ve Industrial Light and Magic gibi animasyon stüdyolarının da dahil olmak üzere çeşitli şirketlerin duygusal ifadeler konusunda sıklıkla kullandığı Yüz Hareketi Kodlama Sistemi’ni öğreneceğiz. Yüz ifadelerinden duyguları ve düşünceleri tanıyabileceğiz, okuyabileceğiz.

İnsanlar mutlu olmak isterler. Pek çoğumuz bir tiyatronun güvenli sınırları ya da bir romanın arka ve ön kapakları dışında korku, kızgınlık, mutsuzluk ve ıstırap gibi duyguları deneyimlemek istemeyiz. Yine de bu duygular olmadan da yaşayamayız. Buradaki mesele, bu duygularla nasıl daha iyi bir hayat sürdüreceğimizdir. Kişinin duygusal yaşamının gelişimi konusunda son kırk yılda öğrendiğim ve yararlı olduğuna inandığım her şeyi bu kitaba dahil ettim. Yazdıklarımı çoğunlukla kendi deneylerimle ya da duygular üzerine çalışan diğer bilim insanlarının deneyleriyle destekledim. Uzmanlığım ağırlıklı olarak duyguların yüzdeki ifadelerinin okunması ve ölçülmesi üzerine gelişti. Bu konuda, oldukça donanımlı bir biçimde, karşılaştığım yabancıların, dostların ve aile fertlerinin yüzlerindeki neredeyse herkesin gözünden kaçan incelikleri görebilir hale geldim; böylelikle çok fazla bilgi topladım. Anlattığım şeylerin pek çoğu, yüzdeki ifade biçimleri konusunda yapmış olduğum kültürler-arası çalışmalardan etkilendi. Bu çalışmalardan elde ettiğim kanıtlar genel olarak psikoloji disiplinine, özel olarak ise duygulara bakış açımı mutlak anlamda değiştirdiler. -Paul Ekman

Paul Ekman, California Üniversitesi, Psikiyatri Bölümü öğretim üyesidir. Bugüne kadar, aralarında Amerikan Psikoloji Birliğinin Seçkin Bilimsel Katkı Ödülü ile Chicago Üniversitesi Beşeri Bilimler Fahri Doktora ünvanının da bulunduğu birçok ödüle layık görülmüştür. Ekman, yakın dönemde yapılan çalışmalar bazında, 20.yyın en etkili psikologları arasında yer almaktadır. Ekman’ın ilgi alanları; sözsüz davranış ve iletişim, özellikle kişiler arası iletişimde yalan ve duyguların ifadesi ve psikolojisi konuları üzerine odaklanmaktadır. Ekman, 1970lerde, psikolog meslektaşı Wally Friesen ile birlikte yüz ifadelerini ölçmeye yönelik, Yüz Hareketi Kodlama Sistemi adlı bir sistem geliştirmiştir. Bu sistem günümüzde dünya üzerinde yüzlerce bilim insanı tarafından kullanılmaktadır. Ekman, FBI, CIA ve ATF gibi hükümet kurumlarına, avukatlar, yargıçlar ve polislere ve ayrıca Pixar ve Industrial Light and Magic gibi animasyon stüdyoları da dahil olmak üzere çeşitli şirketlere duygusal ifadeler konusunda sıklıkla danışmanlık hizmeti vermektedir.

Paul Ekmanın keşfi, başarısı ve hayatı, FOXun popüler dizisi Lie To Me (Bana Yalan Söyle)ye konu olmuş, başkahraman olan Dr. Cal Lightman, kendisinden esinlenilerek yaratılmıştır. Paul Ekmanın yayınlandığı tarihten itibaren bestseller özelliğini kaybetmeyen kitapları ve Lie To Me dizisi, duygularımız ve istemsiz hareketlerimiz arasındaki işleyişi yansıtarak, duygusal ve sosyal hayatımızı geliştirmemiz yönünde yepyeni bir vizyon kazanmamıza sebep olmuşlardır.

Kaynak:

http://www.maxkitap.com/yalan-soyledigimi-nasil-anladin

ALLAH TEÂLÂ’NIN GAZABINA UĞRAMIŞ TOPLUMLAR


Tarihi süreçte zaman zaman yolunu şaşıran insanoğluna Allah Teâlâ tarafından çeşitli rasüller ve nebiler gönderilmiştir. Bunlar arasında isimlerini bildiklerimizin sadece beş tanesi Arap ırkındandır. Diğerleri ise başka ırklara mensup peygamberlerdir. Konuyla ilgili hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:

“Kur’an’da isimleri yer alan peygamberlerin beş tanesi Araptır. Bunlar; Hz. İsmail aleyhisselâm, Hz. Şuayb aleyhisselâm, Hz. Salih aleyhisselâm, Hz. Hûd aleyhisselâm ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir.”

Onların hepsi, Arapların yaşadığı bölgelerde peygamber olarak görev yapmışlardır. Kavimlerinin hemen hemen tamamı helak olan Hz. Şuayb, Medyen bölgesinde; Hz. Salih, Hicr bölgesinde; Hz. Hûd ise Ahkâf bölgesinde yaşamıştır.

Âd, Semûd ve Şuayb kavimlerinin helakı, Sebe’ kavmini perişan eden Arim Seli, Ashâbu’l-Uhdûd hadisesi ve Fil olayı, Arap toprakları olarak bilinen Bilâdü’l-Arap’ta meydana gelen helak hadiseleridir. Musa aleyhisselâm’ın düşmanları olan Firavun ve adamlarının helakı ile Karun ve Haman’ın yok edildiği yer, Mısır topraklarıdır.

Lût kavmini yok eden o dehşetli felaket ile helak yerine daha hafif bir cezaya çarptırılan İlyas aleyhisselâm kavmi’nin başına gelenler, Bilâdü’ş-Şâm topraklarında meydana gelmiştir.

Nuh kavminin helakı, İbrahim aleyhisselâm’in muarızı Nemrut ve adamlarının yok edilmesi ve Allah Teâlâ’nın gazabına uğramaktan son anda kurtulan Yunus kavminin başından geçenler ise Irak topraklarında meydana gelmiştir.

Helak olan kavimlerde olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’de kıssaları anlatılan her bir peygamberi diğer peygamberlerden ayıran özel bir vasıftan söz etmemiz mümkündür. Örneğin En’âm Suresinde toplu olarak zikredilen peygamberlerin her birinin ayrı bir karakterde oldukları ve bir ilki temsil ettiklerini görmekteyiz.

Buna göre Hz. Nuh, puta tapanlarla uğraşan ilk peygamberdir.

Hz. İshak ve Hz. Yakup, bütün İsrailoğullarına gelen peygamberlerin aslıdır.

Hz. Davut ve Hz. Süleyman mülk ve saltanat ile seçkin, Hz. Eyyüb ve Hz. Yusuf imtihan ve güzel sabır ile diğer peygamberlerden ayrılmaktadır.

Hz. Musa ve Hz. Harun aciz bırakma kuvveti, heybet ve ezici güç, kitap ve özel işaret ile seçkin; Hz. Zekeriya, Hz. Yakup, Hz. İsa ve Hz. İlyas ise zühd, ruhaniyet ve fedakârlıkta örnek olmuş peygamberlerdir.

Bunun gibi, helak edilen her bir birey ve kavim de diğerlerinden farklı özellikler taşıyan ve işledikleri fiiller bakımından insan nesli içerisinde o çirkinlikleri yapan ilkler olmaları vasfına sahiptirler.

Burada insanlık tarihini üç döneme ayıracak, kavim ve bireylerin helak oluşunu, Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem öncesinde ve sonrasında olmak üzere iki kısımda inceleyeceğiz.

KUR’ÂN-I KERİM’E GÖRE İNSANLIK TARİHİNİN EVRELERİ:

  • Kurûn-u Ûlâ (İlk Nesiller): Hz. Âdem aleyhisselâmdan Hz. Musa aleyhisselâm döneminde Firavun’un helak edilmesi ve Tevrat’ın indirilmesine kadarki zaman dilimi.

Nuh       Kavmi  

Ashâbu’r-Res   

Âd          Kavmi  

Semûd Kavmi  

Lût         Kavmi  

Şuayb   Kavmi (Medyen Halkı ve Eykeliler)      

 

  • Kurûn-u Vustâ (Orta Nesiller): Firavun’un helak edilmesi veya Tevrat’ın indirilmesinden Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleminin gönderilmesine kadarki zaman dilimi.

Ashâbu’l-Karye

Sebe’    Kavmi (Seylü’l-Arim)

Ashâbu’l-Cenneh (Bahçe Sahipleri)

Ashâbu’s-Sebt

Ashâbu’l-Uhdûd

Tübba’  Kavmi  

 Ashâbu’l-Fîl

               

  • Kurûn-u Uhrâ (Son Nesiller): Âhir zaman diye ifade edilen, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile İslam’ın ortaya çıkmasından, kıyametin kopacağı ana kadarki zaman dilimidir.

Bedir’de Öldürülenler: Ashâbu’l-Kalîb (Mekkeli Müşrikler)    

Medine Civarındaki Yahudiler 

  • Benî Kaynuka  
  • Benî Nadîr        
  • Benî Kurayza    

               

KUR’ÂN-I KERİMDE ALLAH TEÂLÂ’NIN GAZABINA UĞRAMIŞ BİREYLER

Hz. Rasûlullâh Sallallâhü Aleyhi ve Sellemden Önce

Nuh’un Oğlu        

Nuh’un Eşi            

Lût’un Eşi              

Nemrut   

Firavun Ve İsrailoğulları   

Kârun      

Hâmân    

Sâmirî      

Bel’âm    

Câlût        

Sadece Bahçesi (Malı) Helak Edilen İki Adamdan Biri           

 

Hz. Rasûlullâh Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Döneminde 

Ebû Leheb          

Ebû Cehil            

Velîd B. Muğîre 

Nadr B. El-Hâris

Ka’b B. Eşref      

Hristiyan Rahip Ebû Âmir             

 

Kur’ân-ı Kerim’in örneklerini sunduğu gazapla ilgili hadiseler, insanoğlunu, bu kimselerin tavırlarından uzaklaştırma işlevi görür. Bu hadiselerde, bu nedenle tarih ve zaman faktörüne fazla yer verilmez. Kur’ân-ı Kerim’in hiçbir bölümünde şu kavim kesin olarak şu tarihte yaşamıştır, diye bir bilgiye rastlanmaz. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim, mekân unsuruna da fazla önem atfetmez. Bunun nedeni, Kur’ân-ı Kerim’in tarihe bakış açısında gizlidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim, tarihi olayları anlatırken, onlardaki insan karakterleri ve toplumların davranış şekillerini ön plana çıkartır ve onları detaylı bir şekilde tahlil eder. Hangi davranış şekillerinin, Allah Teâlâ katında nasıl bir karşılık gördüğünü önemle vurgular. Böylece insana, yapması ve yapmaması gereken davranışlar listesi sunar. Bunu yaparken de, dünya ve ahirette mutluluğa ulaşmasında davranışlarına hâkim olması gereken temel felsefeyi ve yaklaşım şeklini, bütün ayrıntılarıyla idrakinin algılayabileceği ölçülerde izah eder.

Gazap konusu, kıssalar olarak bilinen pasajlar içerisinde yer alır. Bu açıdan kıssaların en önemli konusu, gazapla ilgili hadiselerdir. İlk muhatapları, Kur’ân-ı Kerimi inkâr ederken “eskilerin masalları(En’âm 6/25) nitelemesinde bulunmuşlardı. Günümüzde de Kur’ân-ı Kerimi inkâr edenlerin bu sebeple İslam’a en fazla saldırdıkları konu kıssalar olmuştur. Bu saldırıların bilimsel ayağını oluşturan müsteşrikler ve İslam dünyasındaki uzantıları, zihinlerde Kur’ân-ı Kerim kıssalarıyla ilgili şüpheler oluşturmak, kıssaları gerçekleşmemiş hikâye türünde fanteziler olarak sunmak için büyük gayretler sarf etmektedirler.

Kur’ân-ı Kerim’de, Tevrat’ta yer alan bazı kıssaların bulunduğu doğrudur. Ancak bunlar çoğu kez, Tevrat’ta anlatıldığı şekille uyuşmamaktadır. Bu ortak pasajlarda Kur’ân-ı Kerim, hakem rolündedir ve Tevrat’ın tahrif edilmiş kısımlarının gerçek mahiyetini ortaya koymaktadır. Ayrıca kıssalarla ilgili çok önemli olan bir diğer husus da Kur’ân-ı Kerim’de Tevrat’ta bulunmayan kıssaların yer almış olmasıdır. Bu yönüyle Kur’ân-ı Kerim, ayrı bir orjinalliğe sahiptir.Kur’ân-ı Kerimiı, eskilerin masallarından ibaret sayan ilk muhatabı Mekkeli müşrikler bile, vahiy tarafından bildirilen bu haberleri ilk duyduklarında şaşırmışlar ve hiçbir itirazda bulunamamışlardır.

Kıssaların, özellikle de yoğun olarak birey ve toplumların Allah Teâlâ’nın gazabına uğramalarını anlatan sahnelerinin Kur’ân-ı Kerim’de bu kadar çok yer alması, azgınlaştığında başına gelebilecekleri önceden bilip, muhtemel bu yakın tehlikeden, insanın kendisini korumasını sağlamak içindir. Bu yönüyle gazap konusunu içeren pasajlar, “ilahi uyarı ve ikaz”niteliği taşıyan Kur’ân-ı Kerim’in en önemli bölümleridir. Nitekim ilk muhatapları için de aynı işlevi görmüş, bundan sonra da benzer işlevi görmeye devam edecektir. Yüce Allah, eski milletlerin hayat hikâyeleri hakkında Kur’ân-ı Kerim’de anlatılanlardan az çok haberdar olan müşriklere, Allah Teâlâ’nın ayetlerini kabul etmedikleri takdirde kendilerinin de onlar gibi gazaba uğrayacaklarını hatırlatıp onları uyarmaktadır. Kıyamete kadar yaşayacak tüm insanlar içerisinde Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına karşı gelen, küfür ve şirkte, zulüm ve azgınlıkta ısrar eden toplumların sonunun, önceki milletlerin akıbetinden farklı olmayacağabu pasajların ana temasıdır.

Özetle söyleyecek olursak, gazap konusunu içeren ayetlerin yer ve zaman unsuru ön plana çıkartılmaksızın, bahsettiği kimselerin karakterine vurgu yaparak Kur’ân-ı Kerim’de çokça tekrar edilmesi; sonraki muhataplarını, Allah Teâlâ’nın sünnetinin benzer durumlarda aynı şekilde işleyeceğinden haberdar etmek ve böyle bir duruma düşmemelerini sağlamaya yöneliktir. Böylece kıssalar vasıtasıyla Kur’ân-ı Kerim’in her asırdaki muhataplarına “Allah’ın ayetlerini kabul etmedikleri takdirde kendilerinin de onlar gibi helak olacakları “mesajı, yaşanmış olaylardan alınan kesitlerin, unutulması zor sahneler halinde zihinde canlandırılmasıyla adeta insan idrakine kazınmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim’de bu kadar çok tekrarlanan kıssalar, özellikle tarihçilerin ve tefsir âlimlerinin ilgi odaklarından biri olmuştur. Ancak bazı kıssaların Kur’ân-ı Kerim’den önce Kitab-ı Mukaddes’te yer almış olması, önemsiz olduğu için haklarında Kur’ân-ı Kerim’de bir şey söylenmeyen hususların, bu âlimlerce Tevrat ve İncil’deki bilgilerle tamamlanmaya çalışılmasına ve hurafelerden oluşan birçok görüşün böylece bu tarih ve tefsir kaynaklarına girmesine neden olmuştur. Burada üzücü olan, bu tür rivayetleri eserlerine alan âlimlerin, bunları Kitab-ı Mukaddes’ten veya hangi kaynaktan almış olduklarına çoğu kez bilerek ve bazen de bilmeyerek açıklık getirmemiş olmamalarıdır. Çünkü bilginin kaynağı ortaya konulmadığından, ayetin yorumu olarak verilen bu bölümler, adeta dinin ve vahyin konuyla ilgili açıklaması olarak anlaşılabilme tehlikesini beraberinde getirmektedir. Hâlbuki bu konularda murad-ı ilahi, bu hususları önemli olmadığı için açıklamamıştır. Kıssalarda açıklanmayan hususları İslam dışı kaynaklarla doldururken, mutlaka ve mutlaka bilginin kaynağına temas edilmeli, “Konu Tevrat’ta şu şekilde, şu kişiye göre de şu şekilde ele alınmıştır.”tarzında uyarılarda bulunmak gerekmektedir.

Kâinattaki en dehşetli felaketi oluşturan gazap ve gazabın sonucu olan azapla helak, Yaratıcı’nın insanlık tarihi boyunca çok az uyguladığı ve insanlar tarafından şartları oluşturulduğu takdirde, her defasında yeniden tekrar edecek bir ilahi kanun (sünnetullah)dur. Herhangi bir şahıs ya da bir toplumun ilahi gazaba uğraması, uzun bir değişim sürecinin oluşmasıyla gerçekleşir. Bu süreç içerisinde Yaratıcı tarafından inkârcı azgınlara değişik ihtarlar gönderilir. Bu ihtarlar, Allah Teâlâ’ya olan isyan ve özellikle de Allah Teâlâ ile kendince savaş halindeki birey ve toplumlara, büyük bir felaketin yolda olduğu haberini iletir. Gerekli mesajı alıp, dinî mukaddesatla savaşmaktan vazgeçen ve hâşâ ilahlık iddiasında bulunmaktan, bozgunculuk ve zulüm yapmaktan sakınan kimseler, ilahi kanun gereği kendilerini gazaptan korumuş olurlar. Ancak ihtar şeklinde gelen türlü türlü felaketler ve cezalara rağmen, hala inkârcılıkta direten, ilahi değerlerle çatışmaktan vazgeçmeyen, hayattaki yaşam gayesini dinî değerlerle savaşmaya adayan iflah olmaz inkârcılar, Allah Teâlâ’nın gazabını üzerlerine çeker ve ilahi bir cezayla cezalandırılarak bu dünyada yok edilirler.

Önceki inkârcılara gönderilen yerden ve gökten gelen azap şekilleri, kıyamete kadar- ki süreçte, Allah Teâlâ’nın istediği her zaman ve zeminde meydana getirilebileceği bir gerçek olarak kalmaya devam edecektir:

“De ki: Allah ’ın size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeye ya da birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter. “(En’âm 6/65)

Kur’ân-ı Kerim’in önemle üzerinde durduğu insan fıtratındaki vahiy dışı değişimlere olan ilgi ve eğilim, yine Kur’ân-ı Kerim ifadesine göre, bu yolu tutanların zarara uğramasıyla sonuçlanacaktır.

İşte Kur’ân-ı Kerim bu noktada, insanlığı bu zararlardan kurtarmanın ölçü ve prensipleri üzerinde önemle durur. Bunu da, geçmiş ümmetlerden, peygamberlerden ve uğradıkları değişimlerden sık sık söz ederek, Kur’ân-ı Kerim muhataplarının dikkatini bu noktalara çekerek yapar.

Şüphesiz, kâinatın tüm kurallarını en küçük detayına kadar mükemmel bir şekilde ortaya koyan Allah Teâlâ’nın kanununda, bu büyük felaketten korunmanın yolları da vardır. Bunların neler olduğu ise yine son dinin kutsal metni Kur’ân-ı Kerim’de bizlere haber verilmiştir. Bunların birincisi, insanın Yaratıcı karşısında kul olduğunu hatırlaması ve kendi konumunu buna göre belirlemesidir. Kul olduğunu unutup Allah ile mücadeleye asla girişmemelidir. İkincisi, hayatının değişik evrelerinde Allah Teâlâ’ya dua ve istiğfarda bulunması, yaptığı günahlardan af dilemesidir. Kur’ân-ı Kerim’de buna benzer ilahi gazaptan kurtuluş reçetelerinden bahsedilmektedir.

 

Kaynak:

Hatice BAŞKAYA, Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’nın Gazabına Uğramış İnsanlar Ve Toplumlar, Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Tefsir Bilim Dalı  (Yüksek Lisans Tezi), Şanlıurfa, 2007

Allah Teâlâ’m bizi afv etmeni diliyor , “Senden Sana sığınıyoruz.”

İhramcızâde İsmail Hakkı

BEYNİN GİZLİ HAYATI (INCOGNITO) İSİMLİ ESERDEN


“Geleceğimizin Öngörüsüne Sahip Olmak İsteyenlerin Kitabı”

İki türlü insan vardır.

Beynini geliştirenler ve koruyanlar; Vücudunu geliştirenler ve koruyanlar.

Ne yazık ki ölümsüzlük ve tanrısal dürtüleri dizginleyemeyen insanoğlu her kapıdan kendine yol bulmaya çalışmaktadır. Ancak beynin gizemi çözülene kadar çok şeylerin farkına varılamayacağı kesin gibi görünüyor.

“Can”, “ruh”, “nefis” gibi maneviyat araştırmaların ileri seviyeye çıkması için “beyin bilgisi dopingi” ne ihtiyacımız olduğu kesindir.  Aşağıda çok az bir kısmını paylaşacağım David EAGLEMAN tarafından hazırlanmış olduğu  INCOGNITO (İnkognito) isimli eserde, güncel konuları anlamada ve geleceği önceden görmeye; ayrıca “farkı fark eden” olmaya çalışan gayretli kardeşlerimiz başarılarına eklemeler yapabileceklerdir.

Okuyucularda “yorum” ve “içerik kalınlaşması”nda faydalı olabileceğinden öncelikle  tavsiye ediyorum.

İhramcızâde İsmail Hakkı

İKTİBASLAR

Alıntılara konulan başlıklar ilginizi çeksin diye tarafımdan konulmuştur.

Çizgi Filmlerdeki Karakterlerin Gözleri Neden Normalinden Büyük Olarak Çizildi

Yakın geçmişte yapılan bir deneyde katılımcı erkeklerden, kendi­lerine gösterilen farklı kadın yüzü fotoğraflarını çekicilik bakımın­dan değerlendirmeleri istenmişti. 20 cm x 25 cm boyutlarındaki fotoğraflarda kadınların yüzleri ya kameraya doğrudan dönüktü ya da kameradan dörtte üçlük bir dönüş yapmış durumdaydı.

Erkeklerin farkında olmadığı gerçek ise, fotoğraflarında gözbebeklerinin büyümüş, diğer yarısında büyümemiş olduğuydu. Katılımcılar tutarlı biçimde gözbebeği büyümüş kadınları yeğle­mişlerdi; ama şaşırtıcıdır ki, kendi kararlarıyla ilgili herhangi bir içgörüye sahip değillerdi. “Bu fotoğraftaki kadının gözbebekleri­nin diğer fotoğraftakinden 2 milimetre daha büyük olduğunu fark ettim”diyen çıkmamıştı içlerinde. Üzerine parmak basamadıkları bir nedenden dolayı, bazı kadınlar onlara diğerlerinden daha çeki­ci gelmişti yalnızca. (sh.5)

Göz Görmez, Beyin Görür

1960’lı yıllarda Wisconsin Üniversitesinde bir nörobilimci olan Paul Bach-y-Rita, görme engellileri yeniden görüşe kavuşturmanın yolları üzerinde kafa yormaya başladı. Babası geçirdiği inmeden sonra yakın geçmişte mucizevi bir iyileşme göstermiş, Paul ise bey­nin dinamik biçimde yeniden düzenlenme potansiyeli karşısında büyülenmişti.

Kafasında giderek büyüyen bir soru vardı:Beyin, bir duyunun yerine yenisini koyabilir miydi?

Bach-y-Rita sonunda görme engel­lilere dokunsal bir “gösterim” sunmaya karar verdi. Düzeneğin işleyiş ilkesi şöyle açıklanabilir:

Kişinin alın bölgesine yerleştirilmiş bir video kameraya gelen video bilgisi, sırtta yer alan ve ufacık titreştiricilerden oluşan bir dizgeye girdi olacak şekilde dönüştürülür. Böyle bir aygıtı takıp gözleriniz bağlı halde odada yürüdüğünüzü düşünün. Önce sırtınızın bir bölümünde tuhaf bir örüntüyle kendini gösteren titreşimler hissedeceksiniz. Titreşimler sizin kendi hareketinize doğrudan bağlı olarak değişim gösterdiği halde neler olup bittiğini anlamak size oldukça zor gelecek. Bacağınızı sehpaya vurduktan sonra ise “bunun görmeyle uzaktan yakından ilgisi yok” diye düşüneceksiniz. Ama acaba öyle midir gerçekten?

Gözleri görmeyen deney katılımcıları bu görsel-dokunsal değişim gözlüklerini takıp bir haf­ta kadar ortalıkta dolaştıktan sonra, yeni bir ortamda yönlerini bulmada oldukça başarılı hale gelirler. Sırtlarında hissettiklerini, yönelecekleri doğrultunun bilgisine çevirebiliyorlardır artık. Ama işin asıl şaşırtıcı yönü bu değildir. Asıl şaşırtıcı olan, dokunsal gir­dileri algılamaya; onlar aracılığıyla görmeye başlamalarıdır. Yete­rince uygulama yaptıktan sonra bu dokunsal girdiler, çevrilmeye ihtiyaç duyan bilişsel bir bilmece olmanın ötesine geçerek, dolaysız bir duyum haline gelir.

Sırttan gelen sinirsel uyarıların görmeyi temsil edebildiğine inanmak size güç geliyorsa, kendi görme duyunuzun da aslında tıpkı bunlar gibi, yalnızca farklı kablolardan geçmeyi seçmiş bu­lunan milyonlarca sinirsel uyarıyla taşındığını hatırlayın, yeter. Beyniniz, kafatasının içindeki sığınağında mutlak bir karanlıkla çevrelenmiştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyal­lerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleri ve tonlarıyla algılarsınız. Beyniniz karanlıktadır, ama zihniniz ışığı kurgulayabilir.

İster gözlerden, ister kulaklardan, ister bambaşka yerlerden olsun, uyarıların nereden geldiği, beyni hiç mi hiç ilgilendirmez. Uyarılar, siz nesneleri itip, yerden yere vurup, onlara tekmeler atarken yaptığınız hareketlerle tutarlı biçimde ilişkilendirilebilir olduğu sürece beyniniz de görme adını verdiğimiz dolaysız algıyı inşa edebilir.

Bu türden başka duyusal değiş-tokuşlar da etkin biçimde incelenmektedir.Kaya tırmanıcısı Eric Weihenmayer’i düşünün: Vücudunu hamlelerle ileri itip, son derece tehlikeli ve küçük kaya basamaklarına tutunmasını sağlayan konumlar alarak dimdik ka­yalıklarda kademe kademe ilerliyor. Kör olması ise başarısını kat­layan bir etken. Weihenmayer, kendisini 13 yaşında kör bırakan ve retinoşizis adı verilen ender bir göz hastalığıyla dünyaya gelmişti. Bu durumun dağcı olma düşünü yıkmasına izin vermeyerek 2001 yılında Everest Dağı’na tırmanan ilk (ve kitabın yayımlandığı tarih itibariyle de tek) görme engelli dağcı oldu. Artık tırmanışlarını 600 ufacık elektrot içeren ve Brain-Port olarak bilinen küçük bir levha parçasını ağzında taşıyarak gerçekleştiriyor. Bu, onun tırmanır­ken dili aracılığıyla görmesinisağlıyor. Dil, normalde bir tat alma organı olduğu halde, taşıdığı nem ve yarattığı kimyasal ortam, yü­zeyine karıncalanma duygusu veren bir elektrot levhası yerleşti­rildiğinde onu kusursuz bir beyin-makine arayüzü haline getirir. Levha, video girdisini bir elektriksel uyarı örüntüsüne çevirerek di­lin normalde görme duyusuna atfedilen özellikleri (uzaklık, biçim, hareket doğrultusu ve boyut gibi) algılamasını sağlar. Bu düzenek, bize gözümüzden çok beynimizle gördüğümüzü hatırlatır nitelik­tedir. Başlangıçta Eric gibi görme engellilere yardımcı olmak üzere geliştirilen tekniğin yeni uygulamalarında dil levhasına kızılötesi ve sonar girdileri de verilmekte ve böylece dalgıçların bulanık su­larda görmesi, askerlerin de karanlıkta 360 derecelik görüşe sahip olması sağlanmaktadır.

Eric, dilin bu şekildeki uyarımını başlangıçta tanımlanamaz kenarlar ve şekiller olarak algıladığını, ancak uyarımı daha derin bir düzeyde tanımayı hızla öğrendiğini ifade etmişti. Kendisi artık kahve fincanını rahatlıkla eline alabiliyor, bir futbol topuna vurup kızıyla karşılıklı paslaşabiliyor. (sh:40-42)

Geleceğin Hava Yollarını “Beyin+Cihaz” larla Olacaktır.

Motor sinyaller ve duyu sinyallerinin zamanlamasını yorumlama işi, beynin ortaya sürdüğü bir parti oyunu değildir elbet; nedensellik sorununun çözülmesinde de çok önemli bir rol oynar. Nedensellik, aslında ta temelinde zamansal sıralama değerlendirmesine gereksinim duyar: Yaptığım motor hareket, duyusal uyarıdan önce mi, sonra mı geldi?

Çoklu duyulara açık bir beyinde bu sorunun doğru biçimde yanıtlanmasının tek yolu, sinyallerle ilgili zamanla­ma beklentilerini iyi ayarlanmış biçimde tutmaktır; böylelikle, farklı hızlarla işleyen farklı duyusal yolların varlığında bile “öncelik” ve “sonralık” kesin biçimde belirlenebilir.

Zaman algılaması, gerek benim laboratuvarımda gerekse baş­kalarında, üzerinde etkin biçimde çalışılan bir alandır; ama burada vurgulamak istediğim kapsayıcı husus, zaman duygusunun (neyin ne zaman gerçekleştiği ve ne kadar sürdüğü) beynimiz tarafından oluşturulduğu ve üzerinde kolaylıkla oynanabildiğidir; tıpkı gör­mede olduğu gibi.

Öyleyse duyularınıza güvenmek konusunda alacağınız ilk ders oluşudur:

Siz siz olun, güvenmeyin.

Bir şeyin doğru olduğuna inanmanız ya da doğru olduğunu bilmeniz, onun gerçekten doğru olduğu  anlamına gelmez.

Savaş pilotlarının akıldan çıkarmamaya çalıştığı en önemli ders “cihazlarınıza güvenin” dir. Çünkü duyularınız size en alçakça yalanları söyleyebilir ve siz kokpit kadranları yerine bunlara güvenmeyi yeğlerseniz, yere çakılırsınız. Sonuç olarak, biri size bir daha “Kime inanıyorsun, bana mı, yoksa gözünün gör­düğüne mi?” sorusunu sorduğu zaman, yanıt vermeden önce iyice düşünün.

Ne de olsa “oralarda” olan bitenin çok azının farkındayız. Be­yin, zaman ve kaynaktan tasarruf sağlayan varsayımlarda bulu­narak, dünyayı yalnızca ihtiyacı olduğu kadarıyla görmeye çalışır. Kendimize onlarla ilgili sorular sormaya başlayana kadar çoğu şeyin bilincine varmadığımızı anlamaya başladığımız anda, ken­di derinlerimize inme yolunda yaptığımız yolculuğun ilk adımını da atmış sayılırız. Bu noktada, dış dünyada algıladığımız şeylerin, beynin erişme olanağı bulamadığımız bölgelerince üretildiğini an­larız.

Bu erişilmez düzenek ve yaşadığımız zengin yanılsama çeşitlili­ğiyle ilgili ilkeler, yalnızca görme ve zamana ilişkin temel algılara değil, birazdan göreceğimiz üzere daha üst düzeydeki işleyişlere de (düşüncelerimiz, duygularımız ve inançlarımız) uygulanabilir. (sh:54-55)

“Bilginin Sabitleşmesi/Kalıtsallaşması”

Tavuk Seksörlerinin Ve Uçak Gözcülerinin Esrarı

Dünyanın en iyi tavuk seksörleri Japonlardır. (Seksör: Hayvanlarda cinsiyet tayini yapan kişi) Civcivler yumur­tadan çıktığında genellikle büyük ticari kuluçkahanelerde hızla erkek-dişi olarak ayrılır. Cinsler birbirinden farklı beslenme prog­ramlarına tabi tutulduklarından, zorunlu bir uygulamadır bu: Sonunda yumurta üretecek olan dişiler bir programa, yumurta üre­timi sektöründe değer taşımayan ve etlerinden yararlanmak üzere ayrılıp semirtilen küçük bir bölümü dışında genellikle imha edi­len erkekler de başka bir programa göre beslenir. Sonuçta tavuk seksörünün işi her bir civcivi eline alıp, konulacağı bölmeyi be­lirlemek üzere hızla cinsiyetini saptamaktır. Ancak bu iş, bilindiği üzere olağanüstü zordur, çünkü erkek ve dişi civcivler birbirinden farksız görünürler.

Yani neredeyse. Japonların icadı olan ve civcivin arka kısmındaki açıklığın özelliklerine bakarak cinsiyetini tayin eden uzman tavuk seksörleri, bir günlük civcivlerin cinsiyetini hızla belirleyebiliyorlardı. 1930’lu yıllardan başlayarak dünyanın dört bir yanındaki kümes hayvanı üreticileri, tekniği öğrenmek için Japonya’daki Zen-Nippon Civciv Cinsiyet Tayini Okulu’na seyahat eder olmuştu.

İşin gizemli yanı, kimsenin tekniğin işleyişini tam olarak açıklayamamasıydı. Yöntem nasıl oluyorsa belli belirsiz görsel ipuçları­na dayanıyor, ama profesyoneller bile bu ipuçlarının ne olduğunu söyleyemiyordu. Görünüşe göre, civcivin gerisindeki deliğe bakar bakmaz hayvanı atacakları doğru bölmeyi biliyorlardı.Profesyonellerin öğrencileri eğitme yöntemleri de bundan ibaretti. Usta, çırağının yanı başında dikilir ve onu seyrederdi. Öğren­ci ise eline bir civciv alır, hayvanın gerisini inceler ve bölmelerden birine atıverirdi. Ustanın tek yaptığı geribildirimde bulunmaktı: Evet ya da hayır diyerek. Bu etkinlikle geçen haftalar sonunda öğ­rencinin beyni de ustasınınkinin düzeyine erişirdi; tabii bilinçsizce.

Bu arada okyanuslar ötesinde benzer bir hikâye daha gelişmek­teydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında sürekli bombalanma tehdidi altında yaşayan İngilizler için, gelen uçakları hızlı ve doğru biçim­de ayırt etme gereksinimi doğmuştu. Hangi uçaklar eve dönen İn­giliz uçakları, hangileri bomba atmaya gelen Alman uçaklarıydı?

Bu alanda kusursuz birer “gözcü” olduklarını ispatlayan bazı uçak meraklıları ordu tarafından hızla görevlendirildi. Bu kişiler öyle­sine değerliydi ki, hükümet kısa sürede sayılarını artırabilmek için kolları sıvadı; ancak sayıları çok az, bulunmaları da çok zordu. Hükümet bunun üzerine “gözcüleri” diğerlerini eğitmekle görev­lendirdi. Zorlu bir girişimdi bu. Gözcüler izledikleri stratejiyi an­latmaya çalışıyor ancak başarısız oluyorlardı. Kimse bir şey an­lamıyordu; gözcülerin kendileri bile. Tıpkı tavuk seksörleri gibi, gözcülerin de ne yaptıkları hakkında pek fikirleri yoktu; doğru yanıtı bir şekilde buluyorlardı, o kadar.

İşe biraz yaratıcılık katan İngilizler, nihayet yeni gözcüleri ba­şarıyla eğitmenin yolunu buldular: deneme-yanılma geribildirimi. Acemi gelişigüzel bir tahminde bulunuyor, uzman da evet ya da hayır demekle yetiniyordu. Sonunda acemiler de, tıpkı akıl hocala­rı gibi bu gizemli ve tarifsiz uzmanlıktan nasibini alıyordu. (sh:58-59)

TV Programı Hilelerinden

Kavramlar arasında yapılan basit bir eşleştirme, bir bilinçdışı ilişkilendirmeyi tetiklemek için yeterlidir. Bunun sonucu, eşleştir­menin doğru ve tanıdık bir şeyler içerdiği duygusudur. Belirli bir ürünün çekici, güler yüzlü ve cinsel cazibeye sahip insanlarla eşleştirildiği bütün reklamların temelinde yatan ilke budur. Aynı ilke George W. Bush’un reklam ekibinin 2000 yılında Al Gore’a karşı yürüttüğü kampanyanın da temelini oluşturmuştu. Bush’un 2,5 milyon dolarlık televizyon reklamında, ekranda görülen “Gore’un reçete-ilaç programı” yazısı ile birlikte RATS sözcüğü ekranda bir anda parlayıp sönüyor ve hemen ardından bunun aslında BUREAUCRATS [bürokratlar]sözcüğünün devamı olduğu anlaşılıyordu. Reklam yapımcılarının peşinde oldukları -ve hatırlanmasını um­dukları etki ortadaydı. (sh: 66)

Başarıda En Yüksek Seviye Robotik Düzeneğe Erişmek Midir?

Sporcular hata yaptıklarında antrenörleri genelde “Biraz kafanı kullan diye bağırır. Buradaki ironi, profesyonel sporcuların he­definin aslında düşünmemek olmasıdır. Binlerce saatlik çalışma ve eğitim yatırımının amacı, mücadele alevlendiği sırada doğru ma­nevraların otomatik biçimde, bilincin katkısı olmaksızın yapılabil­mesidir. İlgili becerilerin, oyuncunun devrelerine kazınmak üzere zorlanması gerekmektedir. Sporcular “sahaya çıktığında” ipleri ele alan, oyunu hız ve verimle sürükleyen, sahip oldukları iyi eğitimli bilinçdışı düzenektir. Kalabalık, dikkat dağıtmak için bağırır, ayak­larını gümbürtüyle yere vurur. Sporcuyu bu arada yönlendiren şey bilinçli düzenekse, hamlesini mutlaka yanlış yapacaktır. Eğer topu potadan geçirmeyi umuyorsa tek dayanağı ve tek güvencesi, aşırı eğitimli robotik düzenektir.

Artık bu bölümde edindiğiniz bilgileri, teniste her zaman kaza­nacak biçimde kendi yararınıza kullanabilirsiniz. Baktınız ki kay­bediyorsunuz, rakibinize bu kadar başarılı bir servis atmak için ne yaptığını sorun, yeter. Servisinin mekaniklerine dalıp size anlatma­ya çalıştığı an, batmış demektir.

Böylece anlıyoruz ki, işler otomatikleştikçe, eylemlerimizin özüne bilinç düzeyinde erişme olanağımız da o ölçüde azalıyor. Ama daha yeni başlıyoruz. Bir sonraki bölümde, bilginin daha da derin­lere nasıl gömülebildiğini göreceğiz. (sh: 74)

Sporculara yakından baktığınızda, kendilerini havaya sokmak için bazı fiziksel rutinlerden yararlandıklarını görürsünüz. Sözgelimi, basketbolcular, genellikle topu potaya atmadan önce üç kez zıplatır ve boyunlarını sola kıvırırlar. Bu ritüeller bir anlamda öngörülebilirlik sağlayarak kişiyi daha az bilinçli bir duruma getirmek yoluyla rahatlatıcı etkide bulunur. Tekrarlamalı ve öngörülebilir nitelikteki ritüeller, bazı dinsel uygulamalarda da aynı amaca hizmet eder. Sözgelimi ezbere dua okumak, tespih çekmek ya da ilahi söylemek, bilinçli zihnin gürültüsünü azaltmada yardımcıdır. (sh:214)

Basit Problemler Daha Zor Çözülür.

Beynimize en köklü biçimde kazınmış içgüdüler, psikologların yalnızca insana özgü durumları (yüksek bilişsel beceriler gibi) ya da sorunları (zihinsel bozukluklar gibi) anlamaya daha fazla yö­nelmeleri nedeniyle spotlardan uzağa itilmiştir genellikle. Ama en otomatik ve en az çaba gerektiren (yani özelleşmişlik ve karma­şıklık bakımından en üst düzeydeki nöral devreleri gerekli kılan) davranışlar, aslında ta başından beri gözümüzün önündedir: cin­sel çekim, karanlık korkusu, empati, tartışma becerisi, kıskançlık, adalet arayışı, çözüm bulma, ensestten kaçınma, yüz ifadelerini tanıma… Bu tür davranış ve eylemlerin altında yatan geniş nöral ağlar öylesine ince bir ayardan geçmiştir ki, gündelik işleyişlerinin farkına bile varmayız. Ve tıpkı tavuk seksörleri örneğinde olduğu gibi, bu devrelere kazınan programlara erişmek için iç gözlemden yararlanmaya çalışmak da boşunadır. Herhangi bir eylemin bilincimizce “kolay” ya da “doğal” olarak değerlendirilmesi, bu eylemi olanaklı kılan devrelerin karmaşıklığını ciddi biçimde azımsama­mıza neden olabilir. Kolay işler, güçtür aslında: Kanıksama sonucu doğal saydığımız şeylerin çoğu, sinirsel açıdan karmaşıktır.

Buna bir örnek vermek gerekirse, yapay zekâ alanında olup bi­tenleri bir düşünün. Bu alan, 1960’lı yıllarda gerçeğe dayalı bilgiy­le (“at, bir memeli hayvan cinsidir” gibi) baş edebilen program­larda hızlı ilerlemelere sahne olmuş, ancak bu ilerleme daha sonra yavaşlayarak neredeyse durma noktasına gelmiştir. Kaldırım kena­rında düşmeden yürümek, yemekhanenin yerini hatırlamak, uzun bir vücudu küçücük iki ayak üzerinde taşımak, bir dostu tanımak ya da bir espriyi anlamak gibi “basit” problemleri çözmenin çok daha zor olduğu anlaşılmıştır.Gerçekten de hızlı, etkili ve bilinçsiz biçimde yaptığımız şeyleri modellemek öylesine zordur ki, bunlar çözülememiş problemler olarak yerlerini korumaktadırlar.

Herhangi bir durum bize ne kadar bariz ve zahmetsiz görünür­se, yalnızca altta yatan engin devreler ağından dolayı öyle görün­düğünden de o kadar kuşku duymamız gerekir. 2. Bölüm’de gör­düğümüz üzere, görme eyleminin bunca kolay ve hızlı olmasının en geçerli nedeni, karmaşık ve adanmış bir düzenekçe destekleni­yor olmasıdır. Bir şey ne kadar doğal ve kolay görünürse, gerçekte durum o kadar tersidir”

Şehvet devrelerimiz çıplak kurbağa gö­rüntüsüyle harekete geçmez çünkü onlarla çiftleşemediğimiz gibi, genetik geleceğimiz ile de pek alakaları olduğu söylenemez. Ama buna karşılık, ilk bölümde gördüğümüz üzere bir kadının gözbe­beklerinin büyümesi bizi pekâlâ ilgilendirir çünkü bu tepki cinsel ilgi konusunda önemli bir bilgi yaymaktadır. Sonuçta, kendi içgü­dülerimizden oluşan bir umvvelt içinde yaşar ama onlarla ilgili pek az şey algılarız; bir balık, içinde yüzdüğü suyu ne kadar algılayabiliyorsa o kadar. (sh: 90-91)

Kadınların En Başarılı Ve Güzel Olduğu Zamanlar

Cinsel cazibe ya da çekim duygusu sabit bir kavram olmayıp, durumun gereklerine göre ayarlamalardan geçer. Hayvanlardaki kızışma dönemini ele alalım. Neredeyse bütün dişi memeliler, kı­zışma döneminde açık sinyaller verirler. Sözgelimi, dişi babunların gerisi parlak pembeye döner ki bu değişim, şanslı bir erkek babun için yadsınamaz ve karşı konulamaz bir davettir. Buna karşılık in­san türünün dişileri, bütün yıl boyunca çiftleşebilme konusunda benzersiz olup doğurgan dönemlerini herkese ilan edecek özel bir sinyal de üretmezler.

Acaba?Kadınların en güzel olduğu dönemin, âdet döngüsü içinde en doğurgan oldukları döneme, kanamadan yaklaşık on gün kadar öncesine karşılık geldiği ortaya çıkmıştır..

Bu değer­lendirmeyi yapan ister kadın ister erkek olsun, sonuç her durumda aynıdır; üstelik bu dönemde nasıl davrandıklarının da konuyla pek ilgisi yoktur çünkü aradaki fark, yalnızca fotoğrafa bakmakla bile algılanabilir. Bu dönemdeki bir kadının verdiği sinyaller, babunun gerisiyle verdiği sinyal kadar bariz değildir elbette, ama sinyalin biraz olsun okunabilir olması, onunla aynı odadaki erkeklerin gü­dümlü bilinçdışı mekanizmalarını harekete geçirmeye yeter de ar­tar bile. Sinyaller bu devrelere ulaşabiliyorsa, görev tamamlanmış demektir. Sinyaller, başka kadınların devrelerine de ulaşabilir bu arada: Kadınlar, belki de eş bulmak için girişilen kavgada rakiple­rinin durumunu değerlendirmeye olanak sağladığı için, diğer ka­dınların döngülerine karşı epeyce duyarlıdır. Doğurganlığın ipuç­larının neler olduğu henüz açıklık kazanmış değildir. Kulakların ve memelerin yumurtlamaya yakın günlerde daha simetrik hale gelişi ve bazı ten özelliklerinin (cilt tonu yumurtlama döneminde bi­raz açılır) bu ipuçları arasında yer aldığı düşünülmektedir. Ama ipuçları ne olursa olsun, bilinçli zihnin hiçbirine erişimi olmasa da, beynimiz bunları kavramaya programlanmıştır. Zihin, yalnızca arzunun güçlü ve açıklanamaz çekim gücünü hisseder.

Yumurtlama ve güzelliğin etkileri, yalnızca laboratuvarda değil, gündelik yaşam içinde de ölçülebilir. New Mexico’da yakın geçmişte yapılan bir çalışmada, yerel striptiz kulüplerindeki dansçıla­rın aldıkları bahşişin kadınların âdet döngüleriyle ilişkili olup ol­madığı değerlendirilmişti.

 Doğurganlığın zirveye çıktığı günlerde dansçılar saatte ortalama 68 dolar bahşiş kazanırken, bu ortala­ma kanama dönemlerinde 35 dolara düşmüştü. Aradaki günlerin ortalaması ise 52 dolardı. Bu kadınlar büyük olasılıkla bütün ay boyunca flört davranışları sergilemişken, doğurganlık durumların­daki değişim, beklentiyle dolu müşterilerine vücut kokusu, ten ren­gi, bel/kalça oranı, hatta özgüven değişimi biçiminde yansımak­taydı. İlginçtir ki, doğum kontrol hapı kullanan striptizcilerde bu açıdan herhangi bir zirve değer saptanmamış, bu kadınların aylık kazancının saatte ortalama 37 dolarla kaldığı ortaya çıkmıştı (hap kullanmayanlardaki ortalama 53 dolara karşılık). Daha az kazan­malarının nedeni tahminen, hapların erken gebelik dönemine özgü hormonal değişimlere, dolayısıyla da dışa vuran göstergelerde de­ğişimlere neden olması ve bu tür kulüplerin müdavim Kazanovalarına artık o kadar da ilginç gelmemeleri olabilir.

Peki, bu araştırma bize ne anlatıyor?

Öncelikle, mali yönden endişe duyan striptizcilerin doğum kontrol haplarından kaçınıp yumurtlamanın hemen öncesinde mesai saatlerini ikiye katlama­ları gerektiğini. Ama asıl önemlisi, kadın (ya da erkek) güzelliği­nin beyin devreleri tarafından önceden düzenlenmiş olduğudur. Bu programlara bilinçli olarak erişemez ve onları ancak dikkatle ta­sarlanmış çalışmalarla ortaya çıkarabiliriz. Bu arada beynin, dev­reye giren ipuçlarını algılamada oldukça başarılı olduğunu da not edelim. Tanıdığınız en güzel insana geri dönecek olursak da, farz edin ki, iki gözü arasındaki mesafeyi, burun uzunluğunu, dudak kalınlığını, çene biçimini vb. belirlediniz. Bunları çekicilik bakı­mından ortalama bir insanın değerleriyle karşılaştırsaydınız, ara­daki farkın belli belirsiz olduğunu görürdünüz. Bu iki insan, bir uzaylıya ya da Alman kurduna bu açıdan ayırt edilemez gelir; nasıl ki uzaylılar ya da Alman kurtlarının çekici olan ve olmayanları size ayırt edilemez geliyorsa. Ancak kendi türünüzün bireylerinde görülen ufak tefek farkların beyniniz üzerindeki etkisi büyüktür. Sözgelimi, kimileri kısa şort giymiş bir kadının görüntüsünü büyü­leyici bulurken, kısa şort giymiş bir erkek, onlara itici gelir; oysa geometrik bakımdan iki görüntünün birbirinden farkı pek azdır.

Üstü kapalı ya da incelikli ayrıntılar temelinde ayrım yapabilme becerimiz son derece gelişkindir, çünkü beynimiz eş bulma ve eş seçimi gibi keskin tanımlı işleri yerine getirmek üzere düzenlenmiş­tir. Bütün bunlar, bilinçli farkındalık yüzeyinin altında gerçekleşir, bizler yalnızca yüzeyin üzerine ulaşmayı başarabilen o tatlı duygu­ların keyfine varmakla kalırız. (sh:95-97)

Koku Deyip Geçmeyin (Kötü Parfüm Kullanmayın!!!!)

Bunun yanıtını kimse bilmese de yakın geçmişte yapılan bazı çalışmalar, insan burnunun iç yüzeyini döşeyen dokuda, farelerin feromonlar aracılığıyla ger­çekleştirdikleri haberleşmede rol oynayan reseptörlerin benzerleri­nin bulunduğunu ortaya koymuştur. Reseptörlerin işlevsel olup olmadığı kesinlik kazanmış değilse de, davranışa odaklı araştır­malar olumlu yönde ipuçları vermektedir. Bern Üniversitesinde yapılan bir çalışmada kız ve erkek öğrencilerde MHC ölçümleri yapıldıktan sonra erkeklere ter emici pamuklu tişörtler dağıtıldı. Daha sonra laboratuvara dönen kız öğrenciler, burunlarını tişört­lerin koltukaltı bölgesine daldırarak hangi vücut kokusunu yeğle­diklerini belirttiler. Sonuç: Onlar da, tıpkı fareler gibi MHC’leri kendininkilere benzemeyen erkekleri tercih etmişlerdi. Açık ki, burnumuz da tercihlerimizi etkilemekte ve yine üreme görevini bi­lincin radarına yakalanmaksızın yerine getirmektedir.

İnsan feromonları, üreme dışındaki durumlarda da görünmez sinyaller taşıyor olabilir. Örneğin, yenidoğanların temiz bezlerden çok, annelerinin memelerine sürülmüş bezlere yönelmeleri, ola­sılıkla algıladıkları feromonal işaretlerden kaynaklanmaktadır. Kadınlarda âdet döngüsü süresinin de bir başka kadının koltukaltı terini kokladıktan sonra değişebildiği düşünülmektedir.

Feromonların sinyal taşıdığı açık olmakla birlikte, insan davra­nışlarını ne ölçüde etkileyebildiği bilinmiyor. Bilişsel durumumuz öylesine çok katmanlıdır ki, bu tür işaretlerin oynadığı rol önemini iyiden iyiye yitirmiştir. Ama oynadıkları rol ne olursa olsun, en azından beynin sürekli bir evrime tabi olduğunu hatırlatırlar bize. Çünkü bu moleküller miadını doldurmuş miras yazılımların varlı­ğını gözler önüne serer. (sh:98)

İçkinin Yasaklanması İnsanı Korumak İçindir

Yunan şairi Mytileneli Alcaeus’un popüler deyişi En oino âletheia (Şarapta gerçeklik vardır), Romalı âlim Yaşlı Plinius tara­fından In vino veritas biçiminde tekrarlanmıştı. Babil’in Talmud metinleri de benzeri bir ifade içerir: “Şarap içeri girince, sırlar dı­şarı çıktı.” İzleyen bölümlerde ise “Bir insan üç şeyle ele verir ken­dini: şarap kadehi, cüzdanı ve gazabıyla”sözleri çıkar karşımıza. Romalı tarihçi Tacitus, yalanı önlemek amacıyla Germen halkları­nın konsey toplantıları sırasında mutlaka alkol aldığını yazar. (sh:105) (Bazı Siyasi partilerin kamp uygulamaları altında milletvekillerini etkilemeleri ve bu şekilde sırlarını çözmeleri, veya daha değişik uygulamalar, ilaçlar ve gizli sinyallerle mankurtlaştırıldığı düşünmekten kendimizi alamıyoruz.)

 

Politikacıların Yorumlarındaki Matematik Hesabının Doğrusunu Nasıl Anlarız?

Matematiğin de, öldürmenin de bir zamanı var

Akılcı ve duygusal sistemler arasındaki çatışma, felsefecilerin “va­gon açmazı”(“trolley dilemma”) olarak adlandırdıkları durumla açıklanabilir. Şöyle bir senaryo düşünün: Bir tren vagonu, kontrol­den çıkmış, raylarda hızla ilerliyor, epeyce aşağıda ise beş işçi ray onaranıyla uğraşmakta. Sizse yakından geçiyorsunuz ve hepsinin öleceğini hemen anlıyor ama bu arada yanı başınızdaki makasa müdahale ederek vagonu tek bir kişinin öleceği biçimde yönlendi­rebileceğinizi de fark ediyorsunuz. Ne yaparsınız? (Soruda herhan­gi bir tuzak ya da gizli bilgi olmadığını varsayın.)

Eğer siz de çoğu insan gibiyseniz, müdahalede bir an bile tered­düt etmezsiniz: Bir kişinin ölmesi, beş kişinin ölmesinden iyidir nasılsa, değil mi? Evet, doğru bir seçim.

Şimdi açmaza ilginç bir ekleme yapıyoruz: Aynı vagon yine aynı raylardan geçiyor ve yine aynı beş kişi tehlikede. Ancak bu sefer siz, rayların üzerinden uzanan köprüde bir izleyicisiniz ve yakın­larınızda da çok şişman bir adam var. Fark ediyorsunuz ki eğer onu aşağı iterseniz, vücudu treni durdurup o beş işçiyi kurtarmaya yetecek irilikte. Peki onu iter misiniz?

Eğer çoğu insan gibiyseniz, masum bir insanı öldürmek fikri sizin de tüylerinizi diken diken edecektir. Ama durun bir dakika. Bunu, bir önceki seçiminizden farklı kılan nedir ki? Yaptığınız şey, yine beş yaşama karşılık bir yaşamı feda etmek değil mi? İşin arit­metiği, iki durumda da aynı değil mi?

Bu iki olgu arasındaki fark tam olarak nedir? Kant geleneğini izleyen felsefeciler, farkın, insanların nasıl kullanıldığında yattığını savunur. Birinci senaryoda yaptığınız, kötü bir durumu (beş kişi­nin ölümü) daha az kötü bir duruma (tek kişinin ölümü) indirge­mekten ibarettir. İkincisinde ise, köprüdeki adamı belirli bir amaca hizmet eden bir araç olarak kullanmaktasınızdır. Bu, felsefe litera­türünde popülerlik kazanmış bir açıklamadır. Ama ilginç biçimde, insanların seçimlerinde yaptıkları bu dönüşü anlamaya yarayacak, daha beyin merkezli bir yaklaşım da olabilir.

Joshua Greene ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler tarafın­dan önerilen alternatif yoruma göre iki senaryo arasındaki fark, bir insana “dokunmak”, yani onunla yakın mesafeden etkileşim kurmakla ilgilidir. Aynı soru, köprüdeki adamın, bir düğmeye bastığınızda açılan bir kapak yoluyla aşağı düşmesini olası kılacak biçimde kurulduğunda, oyunu adamın düşmesi yönünde kullanan epeyce kişi çıkar. Adamla yakın temasta bulunma düşüncesi, bir nedenle insanları onu ölüme itmekten caydırmaktadır.

Neden mi?

Çünkü bu tür bir kişisel etkileşim, duygusal ağları harekete geçi­rir; problemi soyut, kişiler üstü bir matematik problemi olmaktan çıkarıp kişisel ve duygusal bir karara dönüştürür.

Beyin görüntüleme teknikleri, vagon problemini düşünen insan­larda şu bulguları ortaya çıkarmıştır: Köprü senaryosunda, motor (hareketle ilgili) planlama ve duygularla ilgili alanlar etkinleşirken, makas senaryosunda etkinleşen beyin bölgeleri, akılcı düşünmede rol oynayan bölgelerden ibarettir. İnsan, birini itmek zorunda kal­dığında duygusal bakımdan hareketlenir ama yalnızca bir kaldıra­cı hareket ettirmek durumunda kaldığında beyni Uzay Yolu‘ndaki Mr. Spock’ınkinden farksız çalışır.

Beyindeki duygusal ve akılcı ağlar arasındaki çekişme, Alacaka­ranlık Kuşağı dizisinin eski bölümlerinden birinde oldukça iyi bi­çimde gözler önüne serilir. Hatırladığım kadarıyla öykü şöyleydi:

Kutu (2009)
The Box

Paltolu bir yabancı, bir adamın kapısında belirir ve ona bir tek­lifte bulunur: “İşte üzerinde tek bir düğme bulunan bir kutu. Tek yapman gereken, bu düğmeye basmak. Bunu yaparsan sana bin dolar vereceğim.”

“Peki, düğmeye bastığımda ne olacak?” diye so­rar adam. Yabancı yanıtlar:

“Düğmeye bastığında çok uzaklarda, hiç tanımadığın biri ölecek.” Adam bütün gece, içine düştüğü bu ahlaki açmazdan dolayı kıvranır. Düğmeli kutu mutfak masasının üzerinde öylece durmaktadır. Kutuya uzun uzun bakar, çevresinde döner durur. Alın ter içinde kalmıştır.

Nihayet, içinde bulunduğu berbat mali durumu da değerlendir­meye kattıktan sonra kutuya doğru atılır ve düğmeye basar. Hiçbir şey olmaz. Ortalık sessizdir, sıradan bir hava hüküm sürmektedir.

Derken biri kapıya vurur. Paltolu yabancıdır gelen. Adama pa­rasını verir ve kutuyu alır. “Bekle” diye bağırır adam arkasından. “Şimdi ne olacak?”

Yabancı yanıtlar: “Kutuyu alacağım ve sıradaki kişiye verece­ğim. Çok uzaklarda, hiç tanımadığın birine.”

“Şimdi Al” ile “Sonra Alın” Farkı ile Kurulan Düzen

Öykümüz, kişisellik taşımayan bir tavırla düğmeye basmanın kolaylığını vurgular. Adamdan istenen, eğer birine elleriyle saldır seçimini o anda alabileceği 100 dolar yönünde yapmayı yeğlemişti. Bir on dolar fazlası için koca bir hafta daha beklemeye değmezdi.

Araştırmacılar, daha sonra soruda küçük bir değişiklik yaptı­lar: Size bundan 52 hafta sonra 100 dolar ya da 53 hafta sonra 110 dolar vermeyi teklif etsem, hangisini seçerdiniz? Katılımcıların çoğu bu sefer seçimlerini 53 haftalık bekleme süresi lehine değiş­tirdi. Burada dikkat edilecek nokta, her iki senaryoda da fazladan bir haftalık bekleme süresinin fazladan bir 10 dolar kazandırıyor olması. Öyleyse seçimlerin tersine dönerek önce bir tanesinde, son­ra diğerinde yoğunlaşmasının nedeni ne olabilir?

Bu durum, Sam McClure ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler ile meslektaşlarına yeni bir fikir verdi. Seçimlerin tersinmesi problemini, beyindeki çoklu rakip sistemler ışığında yeniden ele alan araştırmacılar, gönüllülerden, bir beyin görüntüleme cihazıy­la tarandıkları sırada “ya hemen şimdi al ya da daha sonra daha fazlasını al” türünden ekonomik kararlar vermelerini istediler. Amaçları, biri ânında ödüllendirilmeyle, diğeri daha uzun dönemli akılcılıkla işleyen iki sistem bulmaktı. Bu iki sistem birbirinden bağımsız olarak çalışıyor ve birbiriyle çarpışıyor idiyse, bu durum verileri pekâlâ açıklayabilirdi. Sonuçlar, anlık ya da kısa dönemli ödüllerin seçilmesinin gerçekten de duygularla ilgili bazı beyin böl­gelerini ciddi biçimde etkinleştirdiğini göstermekteydi. Bu alanlar, alkol bağımlılığı gibi dürtüsel davranışlarla ilişkiliydi. Buna karşı­lık, daha büyük getirisi olan, daha uzun dönemli ödüllerin seçildiği durumlarda etkinleşen alanlar, korteksin üst düzey bilişsel işlevler ve düşünmeyle ilgili yan (lateral) bölgeleriydi. Bu yan alanlardaki etkinlik ne kadar fazlaysa, katılımcı da ödülü ertelemeye o kadar niyetliydi.

2005 ile 2006 yılları arasına karşılık gelen bir dönemde, ABD’de emlak sektöründe büyük bir kriz patlak vermişti. Sorun, son zamanlardaki ipotek işlemlerinin yüzde 80’inin değişken oran­lı krediye bağlanmış olmasıydı. Bu yüksek risk faizli kredilere imza atan borçlular, daha yüksek ödeme oranları karşısında kendilerini bir anda köşeye sıkışmış bulmuşlardı. Borçlarını ödeyemeyenlerin sayısı hızla artıyordu. 2007’nin sonlarıyla 2008 arasında ABD’de f haciz yoluyla el konulan evlerin sayısı bir milyona yaklaşmış, ipo­tek teminatlı menkul değerler, büyük oranda ve hızla değer kay­betmişti. Tüm dünyada kredi almak güçleşmişti artık. Ekonomik çöküş yaşanıyordu.

Tüm bunların beyindeki rakip sistemlerle ne ilgisi var? Yüksek risk faizli ipotek teklifleri, aslında “şimdi istiyorum” sisteminden faydalanmaya son derece uygun hale getirilmişti: Bu muhteşem evi, çok düşük geri ödeme oranlarıyla şimdi alın, arkadaşlarınızı ve ailenizi etkileyin, düşünebileceğinizden çok daha rahat yaşayın. Değişken oranlı ipotek faizi bir ara yükselecektir, doğru, ama bi­linmeyen bir gelecekte ve buna daha çok zaman var. Kredi veren bankalar, anlık ödül devrelerine böylece doğrudan bağlanarak, Amerikan ekonomisini neredeyse tümüyle hortumlamayı başardı­lar. Ekonomist Robert Shiller’in bu ipotek krizinin başlangıcında söylediği gibi bu tür tartışmalı mali balonların nedeni “en çok da fiyatların yükselişe geçtiği dönemde ortaya çıkan, gerçeklere bağı­şık, bulaşıcı bir iyimserlik” idi. “Bu balonlar aslında temelde top­lumsal olgulardır” diye sürdürüyordu sözlerini Shiller; “ve bunla­ra yakıt sağlayan psikolojiyi anlayıp onunla baş etmeye çalışana kadar da oluşmaya devam edeceklerdir.”

“Şimdi istiyorum”a dayalı pazarlıklara ilişkin örnekler arama­ya başladığınızda, bunları her yerde görmeye başlarsınız. Kısa süre önce tanıştığım bir adama, öldükten sonra vücudunu bir üniver­sitenin tıp fakültesine bağışlaması karşılığında üniversitesi öğrencisiyken 500 dolar para ödenmişti. Anlaşmayı kabul eden öğren­cilerin hepsinin ayak bileğine, ilgili hastaneyi belirten bir dövme yapılmıştı. Tıp fakültesi için kolay bir satış olmuştu bu: 500 dolanın üzerinde şöyle yazıyordu: “Noel Kulübü’müze Katılın, Paranız Ona En Çok Gereksinim Duyduğunuz An Elinizde Olsun.”)

Peki ama Noel kulüpleri neden bu kadar tuttu?

Müşteriler ken­di paralarını yıl boyunca kendileri kontrol etseler daha iyi faiz kazanabilir ya da ortaya çıkan fırsatlara yatırım yapabilirlerdi. Herhangi bir ekonomist, onlara kendi sermayelerini elde tutmaları tavsiyesinde bulunabilirdi. Öyleyse bu insanlar neden bile isteye bir bankadan paralarını almasını talep ettiler; hele de bu kadar kısıtlama ve parayı erken çekmeleri halinde ödenecek bir tutar da varken?

Sorunun yanıtı açık: İnsanlar istiyordu ki, birileri onları para harcamaktan alıkoysun.

Para kendilerinde kalırsa, kısa sü­rede yiyip bitirmeleri olasılığının yüksek olduğunu biliyorlardı. Birçok kişi artık Noel kulüplerinin yerine ABD Gelir İdaresi’ni (Internal Revenue Service) kullanıyor: Maaşlarında yapılan daha fazla kesinti sayesinde, Gelir İdaresi yıl boyunca paralarının daha büyük bir oranını elinde tutabiliyor ve bu insanlar bir sonraki Ni­san ayında posta kutularında bir çek bulmanın mutluluğunu ya­şıyorlar. Havadan gelivermiş gibi görünen bu para, aslında kendi paraları. Yine de, fazla paranın yıl içinde ceplerinde delik açaca­ğı sezgisine kapılanlar, bu yolu seçer. Çünkü kendilerini dürtüsel kararlardan koruma sorumluluğunu başkasına devretmek, daha cazip bir seçenektir onlar için.  (sh:118-122)

Suçlu Kim?

Kuledeki Adamla Gelen Sorular

Charles Whitman, 1966 Ağustosunun sıcak ve nemli ilk gününde, kendisini Austin’deki Teksas Üniversitesi kulesinin en üst katına götürecek olan asansöre bindi. Yirmi beş yaşındaki genç, daha sonra bir bavul dolusu silah ve cephaneyi de peşinden sürükleye­rek üç kat merdiven çıktı ve gözlem alanına ulaştı. Burada önce silahın dipçiğiyle danışma görevlisini öldürdü, ardından merdiven aralığından çıkmakta olan iki turist ailesine ateş açtı, en sonunda da aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. Vurduğu ilk kadın hamileydi. Ona yardım etmek için koşanlar da Whitman’ın silahından nasibini aldı. Ve sonra da sokaktaki yayalar ve onları kurtarmaya gelen ambulans şoförleri.

Whitman, bir gece öncesinde daktilonun başına geçmiş ve bir intihar notu yazmıştı:

Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. Aklı başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) birçok sıra dışı ve mantık­sız düşüncenin kurbanı olmuş durumdayım.

Saldırının haberi yayılırken Austin’deki bütün polis memurları da yerleşkeye yönlendirildi. Birkaç saat sonra üç memur ve hızla görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve Whitman’ı gözlem alanında öldürmeyi başardı. Whitman hariç on üç kişi öl­dürülmüş, otuz üç kişi de yaralanmıştı.

Ertesi gün bütün manşetlerde Whitman’ın saldırısı vardı. Polis, ipucu bulmak için evine gittiğinde ise, tablonun göründüğünden de ağır olduğu ortaya çıktı: Whitman, saldırı gününün çok daha erken saatlerinde önce annesini, ardından da uykusunda bıçakla­mak suretiyle karısını öldürmüştü. Bu ilk cinayetlerden sonra in­tihar notuna geri dönmüş ve bu sefer el yazısıyla devam etmişti.

Karım Kathy’yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok uzun süre düşündükten sonra karar verdim. … Onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana.

Bunu yapmama neden olacak mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma. …

Cinayetlerin yarattığı şokun yanında, daha gizli, yeni bir sürpriz de vardı: sapkınca davranışlarıyla sıradan kişisel hayatının üst üste binmişliği. Eski bir izci olan Whitman, deniz piyadesi olarak ça­lışmış, ardından da banka memurluğu yapmıştı. Austin İzcileri 5. Grup izci başılığı için gönüllü de olan Whitman’ın çocukluğunda Stanford Binet zekâ testinden aldığı 138 puan ise, onu ilk yüzde 0,1’lik dilime yerleştirmişti. Bu nedenle Teksas Üniversitesi kule­sinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirdiği kanlı saldırının ardın­dan, herkes bir açıklama bekler olmuştu.

Aslına bakılırsa, Whitman’ın da beklediği buydu. İntihar no­tunda, beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını be­lirlemek üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu; çünkü kendisi de bundan kuşkulanmaktaydı. Saldırıdan birkaç ay önce günlüğüne şöyle yazmıştı:

Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiği­mi anlatmaya çalıştım. O seanstan sonra Doktor’u bir daha görmedim. O zamandan beri bu zihinsel çalkantıyla tek başı­ma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir yararı yok.

Whitman’ın cesedi morga götürüldü, kafatası kemik testeresiyle açıldı ve beyin çıkarıldı. Otopsi incelemesini yapan doktor, beyinde bozuk para büyüklüğünde bir tümör buldu. Gliyoblastom adı verilen bu tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve amigdala olarak bilinen üçüncü bir ya­pıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle de korku ve saldırganlık, merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının düzenlenmesin­den sorumludur. 1800’lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacı­lar amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahat­sızlıklar yaşandığını keşfetmişlerdi. 1930’lu yıllarda ise Heinrich Klüver ve Paul Bucy adlı biyologlar, amigdalası zarar gören may­munlarda korkusuzluk, duygusal körelme ve aşırı tepki gibi bir dizi belirti ortaya çıktığını gösterdiler. Amigdalası hasarlı dişi maymunların annelik davranışları bile bozuluyor, bu maymunlar sıklıkla yavrularını ihmal ediyor ya da onlara fiziksel tacizde bu­lunuyorlardı. Sağlıklı insanlarda ise amigdalanın etkinliği, özel­likle ürkütücü yüzler gördüklerinde, korkulu anlar ya da toplum­sal fobiler yaşadıklarında artar.

Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri -beynindeki bir şeylerin davranışlarını değiştirdiğigerçekten de son derece isa­betliydi.

Çok sevdiğim bu iki insanı da vahşice öldürmüş gibi göründüğü­mü tahmin ediyorum. Ama ben işi hızlı ve tam biçimde yapmaya çalıştım yalnızca…. Eğer yaşam sigortası poliçem hâlâ geçerliyse lütfen borçlarımı ödeyin … geri kalanını da ismimi vermeden bir akıl sağlığı kuruluşuna bağışlayın. Bu tür trajediler, belki de araştırmalar sonucunda önlenebilir.

Whitman’daki değişimi fark eden başkaları da vardı. Yakın arka­daşı Elaine Fuess “Tümüyle normal göründüğünde bile, içindeki bir şeyleri denetlemeye çalıştığı izlenimini veriyordu” diye anlat­mıştı. O “bir şeyler” tahminen Whitman’ın içindeki öfkeli, saldır­gan zombi programlar topluluğuydu. Daha sakin ve akılcı olan taraflar, tepkisel, şiddete eğilimli taraflarla mücadeleyi sürdürse de tümörle gelen hasar dengeyi öyle bozmuştu ki, savaş artık adil ol­maktan çıkmıştı.

Peki, Whitman’da beyin tümörü bulunmuş olması, onun acı­masız cinayetleriyle ilgili duygularınızı değiştiriyor mu?

Kendisi o gün ölmemiş olsaydı, onun için normalde uygun göreceğiniz cezaya bir etkisi olur muydu?

 Bu tümör, onu ne ölçüde “suç­lu” bulduğunuzu etkiliyor mu?

Beyninde bir tümör geliştiği için davranışların kontrolden çıkan kadersiz kişi, belki de siz olamaz mıydınız?

Öte yandan, tümörlü kişilerin baştan suçsuz sayılması ya da işledikleri suçlardan aklanmaları gerektiği sonucuna varmak da tehlikeli olmaz mıydı?

Kuledeki beyin tümörlü adam, bizi aslında suçtan “sorumlu tutulabilirlik” sorununun tam kalbine götürmektedir.

Adli bir ifade kullanacak olursak, bu adam yaptıklarından sorumlu tutulabilir miydi? Kendisine hiç seçim hakkı tanımayan yollarla beyni hasar görmüş bir kişi, ne ölçüde kabahatlidir?

Ne de olsa, biyolojimiz­den bağımsız davranamıyoruz, öyle değil mi? (sh:153-156)

Gelecekte Lobotomi Ameliyatı Gerekli mi Olacak?

Lobotomi, ön loptan beyne giden sinir yollarının birinin veya daha fazlasının alındığı frontal cerrahi ayırma (eskiden bazı zihinsel hastalıkların tedavisinde yapılan)

Lobotominin suçlu konumunda olmayan hastalarda başarılı bir uygulama olarak görülmesinin nedeni, büyük ölçüde ailelerden gelen parlak raporlardı. Kaynakların ne kadar yanlı olduğu başlangıçta anlaşılmamıştı. Ailelerinin kliniğe getirdiği sıkıntılı, gürültücü, sorunlu çocuklar, ameliyattan sonra çok kolay baş edilir hale geliyorlardı. Zihinsel sorunların yerini uysallık almıştı ve geribildirim de bu nedenle hep olumluydu. Bir kadın, annesinin geçirdiği lobotomi ameliyatından sonra durumu şöyle açıklamıştı:

“Öncesinde çok ciddi biçimde intihara eğilimliydi. Transorbital lobotomi ameliyatından sonra bir şeyi kalmadı. Bu davranış biçimi aniden sona erdi. Ortalık sakinledi. Bunu size nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum; göz açıp kapayıncaya kadar değişmişti her şey. O kadar çabuk. Sonuçta [Dr. Freeman’ın] yaptığı şey her ne idiyse, kesinlikle doğru bir şeydi.”

Ameliyatın popülerliği arttıkça, kabul edilen yaş sınırı da giderek düşüyordu. Tedaviye alman en genç kişi, Howard Dully adında, on iki yaşındaki bir çocuktu. Üvey annesi, ameliyatı onun açısından zorunlu kılan durumu şöyle anlatmıştı: “Gece yatağa gitmemekte direniyor ama yatınca da iyi uyuyor. Gündüzleri epeyce hayal kuruyor ve ne düşündüğü sorulunca ‘bilmiyorum’ yanıtını veriyor. Dışarısı apaydınlıkken odanın ışığını açıyor.” Ve Howard, bu gerekçelerle bıçak altına yatmıştı. (sh:254)

Ama elimizde biyolojik bir sorunu saptamaya yetecek tekno­loji yoksa, pekâlâ suçlayabiliriz o kişiyi. Bu da bizi tartışmanın kalbine; sorumlu tutulabilirliğin, özünde yanlış bir soru olduğuna götürecektir.

şizofreni ve depresyon gibi artık yardım aranan ve yardım edilen başka tıbbi sorunlara baktığımız gözle bakılmasını sağlayacaktır. Beyinle ilgili bu ve benzeri bozukluklar, artık suçluluk çizgisinin diğer tarafında yerini almış ve şeytani değil, biyolojik olgu konu­muna kavuşmuşlardır. Peki ama ya diğer davranış biçimleri? Söz­gelimi suça giren davranışlar? Yasa yapıcı mercilerin ve oy hakkı olan vatandaşların çoğu, suçluları tıka basa dolmuş durumdaki cezaevlerine yığmak yerine onları rehabilite etmekten yana olsa da sorun, rehabilitasyonun nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği yönünde­ki yeni fikirlerin eksikliğidir.

Ortak bilinç içinde hâlâ yaşamakta olan bir korkuyu da unut­mamak gerekir bu arada: “frontal lobotomi”. Başlangıçta “lökotomi” adı verilen lobotomi ameliyatlarının mucidi, beynin alın (frontal) loblarını bir neşterle devre dışı bırakarak suçlulara yar­dım edilebileceği düşüncesiyle yola çıkan Egas Moniz idi. Prefrontal korteksin (ön-alın korteksi) bağlantılarının kesilmesinden iba­ret olan bu basit sayılabilecek ameliyatın sonucu, önemli düzeyde kişilik değişimi ve olası zihinsel gerilikti.

Ameliyatı bazı suçlular üzerinde deneyen Moniz memnuniyet­le fark etti ki, yöntem gerçekten de onları sakinleştiriyordu. Hat­ta sakinleştirmekle kalmayıp kişiliklerini tümüyle sıfırlıyordu da. Moniz’in takipçisi Walter Freeman ise, psikiyatrik hasta bakımını üstlenen kuruluşların etkili tedavi yöntemlerinden yoksun olduğunu fark etmiş ve lobotomiyi, büyük grupları tedaviden kurtarıp gündelik yaşamlarına kavuşturmanın elverişli bir yolu olarak görmüştü.

Ancak yöntem, ne yazık ki insanları temel biyolojik haklarından etmekteydi. Sorun, asi bakımevi hastası Randle McMurphy’nin yetkililere başkaldırdığı için cezalandırıldığı, Ken Kesey’nin Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest) romanında uç noktaya taşınmıştı. Romanda McMurphy, sonunda bir lobotomi ameliya­tı geçirme talihsizliğini yaşar. Canlı ve neşeli kişiliğiyle koğuştaki başka hastaların yaşamlarına vurulan kilidi açmayı başarmış olan adam, artık bir sebzeye dönüşmüştür. McMurphy’nin bu yeni du­rumuna tanık olan yumuşak başlı arkadaşı “Şef” Bromden, di­ğer koğuş üyelerinin, liderlerinin düştüğü bu aşağılayıcı durumu görmesine izin vermeden onu bir yastıkla boğma iyiliğini yapar. Moniz’e Nobel Ödülü kazandıran frontal lobotomi, suçlu davranışlarımn düzeltilmesinde artık doğru bir yaklaşım olarak görül­memektedir.

Guguk Kuşu (1975)
One Flew Over the Cuckoo’s Nest

İyi ama lobotomi suça engel oluyorsa, neden uygulanmasın?

Bu noktadaki etik sorun, bir devletin, vatandaşını ne ölçüde değiştir­mesine izin vermek gerektiğidir. Bana sorarsanız, modern nörobilimin karşı karşıya olduğu belirleyici sorunlardan bir tanesi de budur: Beyni giderek daha fazla anladıkça, hükümetlerin de onun­la ilgili her şeye burunlarını sokmasını nasıl önleyebiliriz?

Bu so­runun, karşımıza yalnızca lobotomi gibi fiziksel biçimleriyle değil, daha incelikli biçimlerle de (sözgelimi, ikinci kez cinsel suç işleyen kişilerin, şu anda California ve Florida’da yapıldığı gibi kimyasal kısırlaştırmaya zorlanmaları gerekip gerekmediği) çıkabileceğinin altını çizelim.

Ancak bu noktada, etik kaygılar gütmemizi gerektirmeyecek bir rehabilitasyon yöntemini gündeme getiren yeni bir çözüm önerebi­liriz. Buna prefrontal egzersiz adını veriyoruz. (sh:184-185)

 

Parkinson hastaları neden kumar düşkünü oluyor?

Davranış değişikliklerinin beyinsel değişiklikleri izlemesine bir başka örnek olarak, Parkinson hastalığının tedavisindeki ge­lişmeleri ele alalım. 2001 yılında Parkinson hastalarının aileleri ve bakıcıları, bir tuhaflık olduğunun farkına varmaya başladılar. Pramipeksol adlı ilacın verildiği hastalardan bir kısmı kumarbaza dönüşüyordu; üstelik öylesine kumar oynayanlara değil, hasta­lıklı kumarbazlara. Daha önce kumara herhangi bir eğilim gös­termemiş olan bu hastalar, artık düzenli biçimde Vegas’a uçar ol­muşlardı. Altmış sekiz yaşındaki bir adam, ziyaret ettiği bir dizi kumarhanede altı ay içinde toplam 200 bin dolar tutarında para kaybetmişti. İnternet pokerine takılıp kalan kimi hastalar ise öde­yemeyecekleri kredi kartı borçlarının altında ezilmişti. Hastaların çoğu, bu kayıpları ailelerinden gizlemek için ellerinden geleni yapı­yordu. Bu yeni bağımlılık, bazıları için kumarın da ötesine geçerek “zorlanımlı” (kompülsif) yeme alışkanlıklarına, alkol tüketimine ve aşırı cinselliğe kadar varmıştı. (sh:158)

Dövmek Tedavi Edici Metod Değildir

Suçlamadan biyolojiye yapılan geçişin açıklaması ne olabilir? Bu konudaki en büyük itici güç, belki de ilaç tedavilerinin etkililiği olmuştur. Hastayı ne kadar döverseniz dövün, depresyonu berta­raf edemezsiniz, ama fluoksetin içeren küçücük bir hap çoğunlukla işinizi görecektir. Şizofreni belirtileri şeytan çıkarma ayiniyle yok olmaz ama risperidon adlı ilaçla denetim altına alınabilir.Maniler ikna ya da sürgüne değil, lityuma yanıt verir. Çoğu geçtiğimiz alt­mış yıl içinde kaydedilen bu başarılar, bazı bozuklukların beyne, bazılarının da betimlenemez nitelikteki bir ruhsal âleme atfedilmesinin anlamlı bir yaklaşım olmadığı görüşünün altını çizmektedir. Zihinsel sorunlara, artık kırık bir bacağa yaklaşıldığı gibi yaklaşıl­maya başlanmıştır. Nörobilimci Robert Sapolsky, bizi bu kavram­sal dönüşümü birkaç soru eşliğinde düşünmeye davet ediyor:

Artık normal biçimde yaşamasına izin vermeyecek ölçüde derin bir depresyona girmiş bir yakınınız, biyokimyasal temeli, diyelim ki şe­ker hastalığınınki kadar “gerçek” olan bir hastalığın mı kurbanıdır, yoksa yalnızca kendini yiyip bitirmekte midir?

Okulda sürekli ba­şarısız olan bir çocuğun bu başarısızlığının nedeni, motivasyonsuz ve yavaş olması mıdır, yoksa nörobiyolojik temelli bir öğrenme bozukluğu mu?

Madde istismarı ciddi boyutlara varan dostunuz, basit bir disiplinsizlik örneği mi sergilemekte, yoksa ödül mekaniz­masının nörokimyasıyla ilgili sorunlar mı yaşamaktadır? (sh:175)

Erdemli Kişi Aslında Çok İyi Bir Kimse midir, Yoksa  Motor-Fren Düzeneğini İyi Kullanandır?

Erdem kavramını ele alalım. Felsefeciler, binlerce yıldır erdemin ne olduğuna ve nasıl güçlendirileceğine ilişkin sorular soruyorlar. Rakipler takımı çerçevesi, bu konuda da yeni kapılar açar bize. Beyinde birbirine rakip unsurları genellikle motor ve fren benzetmesiyle yorumlarız:

Bazı birimler sizi belli bir davranışa yönlendirirken diğerleri sizi durdurmaya çalışır. İlk bakışta, erdemin “kötü bir şey yapmayı istememek”ten ibaret olduğunu düşünebilsek de daha incelikli bir çerçeveden baktığımızda, erdemli bir insanın da güçlü ahlak dışı dürtülere pekâlâ sahip olabileceğini, ancak bunları aşmak için yeterli fren gücünü de harekete geçirebildiğini görürüz.

(Erdemli kişinin çok az sayıda “şeytani” düşünceye sahip olduğu ve bu nedenle de sağlam frenlere ihtiyaç duymadığı durumlar da olabilir. Ama böyle baktığımızda, şeytana uymamak için daha büyük bir savaş veren kişinin, ondan daha erdemli olduğunu söylemek de yanlış olmasa gerek.)

Bu türden bir yaklaşım, insanların tek bir zihne (mens rea, “suçlu zihin” kavramında olduğu gibi) sahip olduğuna inandığımızda değil, perde arkasındaki rekabeti açıkça gördüğümüzde mümkün hale gelir. Elimizdeki yeni gereçlerle, artık farklı beyin bölgeleri arasındaki çarpışmayı ve bu çarpışmanın sonucunu daha ayrıntılı şekilde gözleyebiliriz. Bu ise adalet sistemi içindeki rehabilitasyon uygulamaları için yeni kapılar açacaktır: Beynin gerçekte nasıl çalıştığını ve bazı insanların dürtülerini denetlemekte neden başarısız olduklarını anladıktan sonra, uzun dönemli karar verme süreçlerini güçlendirip, çarpışmayı bu süreçler lehine çevirmede işe yarayacak dolaysız ve yeni stratejiler geliştirebiliriz.

Beyni anlamak, bunun da ötesinde bizi cezalandırma sistemleri konusunda daha üst seviyeye taşıyacaktır. Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, “suçtan sorumlu tutulabilirlik” ile özetlenen sorunlu kavramın yerine, geriye dönük (Suçtaki payı neydi?) değil, ileriye yönelik (Bundan sonra nasıl bir tutum izleyecek olabilir) ve uygulanabilir bir ceza sistemi getirebiliriz sözgelimi. Ve hukuk sistemi, günün birinde sinirsel ve davranışsal sorunlara, tıbbın akciğer ya da kemik sorunlarına yaklaştığı gibi yaklaşabilir. Böylesi bir biyolojik gerçeklik suçluları ortadan kaldırmayacak ama geriye değil, ileriye yönelik bir yaklaşımla akılcı bir ceza sisteminin yanında özelleşmiş bir rehabilitasyon sistemini de mümkün kılacaktır.

Nörobiyolojiyle ilgili daha iyi bir anlayışa kavuşmak, daha iyi toplumsal politikaları da beraberinde getirecektir. İyi de bu, kendi yaşamımızı anlamamızla ilgili ne söyleyecektir bize?

Kendini Bilmek nedir?

“Bil öyleyse kendini ve bırakma işini Tanrı’ya. İnsansa üze­rinde çalışacağın, bakacağın da yine insandır, unutma.” -Alexander Pope

Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne otuz sekizinci yaş günü olan 28 Şubat 1571’de, hayatında kökten bir değişime gitme kararı aldı. Toplumsal hayattan elini eteğini çekti, büyük malikânesinin arkasındaki kuleye bin kitaplık bir kütüphane kur­du ve yaşamının geri kalanını onu en çok ilgilendiren karmaşık, uçucu ve çok yönlü konu hakkında denemeler yazarak geçirdi. Bu konu, kendisi idi. Vardığı ilk sonuç, insanın kendini bilme arayışı­nın abesle iştigalden öte bir şey olmadığıydı; çünkü sürekli değişim geçiren özbenlik, tanımın önüne geçmeye mahkûmdu. Ama bu, onu yine de aramaktan alıkoyamadı. Sorduğu soru ise yüzyıllar boyunca kulaklarda çınladı: Que sais-je?(Ne biliyorum?)

Bu, o zamanlarda olduğu kadar, günümüzde de iyi bir sorudur. İçsel evrenle ilgili gözlemlerimiz, kendimizi bilmek konusunda var­mış olduğumuz o ilk yalın ve sezgisel görüşlerden kurtarır bizi. Görürüz ki kendimizi tanımak, içeriden olduğu kadar (iç gözlem yoluyla) dışarıdan da (bilim yoluyla) çalışmayı gerektirir. Bu, iç gözlem konusunda kendimizi geliştiremeyeceğimiz anlamına gel­mez. Ne de olsa, orada gerçekten ne gördüğümüze tıpkı bir ressam gibi dikkat etmeyi öğrenebilir, iç sinyallerimizle de tıpkı bir yogi gibi daha yakından ilgilenebiliriz. Ama iç gözlemin de sınırları var­dır. Şu kadarını düşünün yeter: Çevresel sinir sisteminiz, bağırsak­larınızda gerçekleşen etkinliklerin denetimi için tam yüz milyon nöronu görevlendirmiştir (buna “enterik” [bağırsak ile ilgili] sinir sistemi adı verilir). Yüz milyon nörondan bahsediyoruz burada. Ve istediğiniz kadar iç gözlemde bulunun, bu işleyişi değiştirecek hiçbir şey yapamazsınız. Gerçi yapmak da istemezsiniz olasılıkla. Sistemin bu şekliyle, yani otomatik ve optimize düzenekler halinde işleyerek yiyecekleri bağırsaklarınızda yönlendirmesi, fikrinizi sor­madan sindirim fabrikasını denetleyecek kimyasal sinyalleri sağla­ması sizin için çok daha hayırlı olacaktır.

Bırakın erişim yokluğunu, erişim yasağı bile söz konusu olabi­lir böyle bir durumda. Meslektaşım Read Montague bir keresinde bizi kendimizden koruyan algoritmalara sahip olabileceğimiz dü­şüncesini dile getirmişti. Bilgisayarlar, işletim sistemince erişilmez olan önyükleme kesimine (boot sector) sahiptir. Önyükleme kesi­mi, bilgisayarın çalışması için, üst düzeyde başka sistemlerin, eri­şebilecekleri iç yollar bulmalarına izin verilemeyecek ölçüde önem­lidir. Montague, kendimiz üzerinde ne zaman çok fazla düşünsek, bir anda “boşluğa düşme” eğilimine girdiğimizi söylemişti. Bunun nedeni, belki de önyükleme kesimine fazla yaklaşmamızdı. Ralph Waldo Emerson ise bir yüzyılı aşkın süre önce şöyle yazmıştı: “Her şey, kendimize ulaştığımız yolu keser.”

Bizi biz yapan şeyin büyük bölümü, görüşlerimizin ya da seçim­lerimizin dışında kalır. Güzellik ya da cazibe anlayışınızı değiştir­meye çalıştırdığınızı varsayın. Toplum sizden, şu anda tercih etme­diğiniz cinse karşı bir eğilim geliştirip bunu sürdürmenizi isteseydi ne olurdu?

 Ya da cazip bulduğunuz yaş aralığının çok dışındaki bir kişiye ilgi göstermenizi bekleseydi?

Ya da başka bir türe? Bunu yapabilir miydiniz? Çok kuşkulu. En temel güdüleriniz, nöral dev­relerinizin dokusuna sıkıca kaynamış durumdadır ve bunlar sizin için erişilmezdir. Bazı şeyleri diğerlerinden daha çekici bulsanız da nedenini bilmezsiniz.

Enterik sinir sisteminiz ve kendi cazibe anlayışınız size ne kadar yabancıysa, iç evreninizin neredeyse tümü de o kadar yabancıdır. Aklınıza birden gelen yeni fikirler, hayaller âlemine daldığınız za­manki düşünceleriniz, rüyalarınızın tuhaf içeriği… Bütün bunlar, size gözden ırak kafa-içi mağaraların sunduğu şeylerdir.

Öyleyse bütün bunlar, Didim’deki Apollon Tapınağı’nın girişin­de belirgin harflerle yazılmış Yunanca “kendini bili” fadesi açısından ne anlam taşır?

Nörobiyolojimizi inceleyerek kendimizi daha iyi tanımamız mümkün müdür?

Evet ama yalnızca belirli koşullarda. Fizikçi Niels Bohr, kuantum fiziğinin sunduğu büyük gizemler karşısında, atomun yapısını anlamanın tek yolu­nun, “anlamak” fiilinin tanımını değiştirmek olduğunu söylemiş­ti. Artık atomun resmi çizilemiyordu, doğru, ama bunun yerine “davranışlarını” on dört ondalık basamağa ulaşabilen ayrıntıyla açıklayacak deneyler tasarlanabiliyordu. Kaybedilen varsayımla­rın yerini çok daha zengin başka şeyler almıştı artık.

Tıpkı bunun gibi, insanın kendisini bilmesi de “bilmek” fiilinin tanımını değiştirmekten geçiyor olabilir. Kendinizi bilmek, artık bilinçli sizin beynin dev malikânesinde yalnızca küçücük bir oda­da oturduğu ve sizin için kurulan gerçekliğin üzerinde çok az söz hakkı olduğu anlayışını gerektirmektedir. Bu kavram, artık yeni yollarla ele alınmak zorundadır.

Diyelim ki, kendini bilme fikrinin Yunan kökenleri hakkında daha fazla şey öğrenmek için benden onu biraz daha açıklamamı istediniz. Eğer size “Bilmek istediğiniz her şey, harflerinde gizli” şeklinde bir yanıt verirsem, bu işinize fazla yara­mayacaktır. Eğer Yunanca okumayı bilmiyorsanız, bu harfler sizin için gelişigüzel birtakım şekiller olmaktan öteye gitmez. Yunanca okumayı bilseniz bile ifadenin altında yatan fikir, harflerden çok daha fazlasını içermektedir. Bu nedenle, ifadenin köken aldığı kül­türü, iç gözleme yapılan vurguyu ve aydınlanmaya götürecek bir yol olarak neden önerildiğini bilmek istersiniz. Sonuçta bu deyişi anlamak, harfleri öğrenmekten fazlasını gerektirir. İşte trilyonlar­ca nörona ve bunların oradan oraya giden seksilyonlarca protein ve biyokimyasallarına baktığımızda da durum farksızdır. O halde, bize hiç de aşina gelmeyen bu perspektiften bakıldığında ne anla­ma gelir kendimizi bilmek? Birazdan göreceğimiz gibi, nörobiyolojik verilere ihtiyacımız var ve ayrıca bundan epeyce fazlasına da.

Biyoloji muhteşem bir yaklaşımdır ama sınırlıdır da. Sevgiliniz size şiir okurken, bir tıbbi skopi cihazının borusunu boğazından aşağı doğru ittiğinizi düşünün. Spazmlar halinde kasılıp gevşeyen sümüksü ve parlak ses tellerini böylelikle yakından iyice görebilir­siniz. Mideniz bulanana kadar incelemeye devam etseniz de -ki, bi­yolojinin sunduğu bu görüntüye ne kadar tahammül edebileceğinize bağlı olarak, incelemeniz o kadar da uzun sürmeyebilir gördükleri­niz size sevgilinizle yaptığınız gece sohbetlerini neden bu kadar sev­diğinizi daha iyi anlatmayacaktır. Biyoloji ham haliyle ancak kısmi bir bakış sunar size. Şu anda yapabileceğimiz en iyi şey biyolojiden destek almak olsa da, eksiksiz olmaktan çok uzak bir tabloyla karşı karşıyayız. (sh:202-205)

Şakak Lobundaki Değişikler Neleri Etkiler?

Zihinsel yaşamımız üzerindeki etkilerin sıralı olduğu uzun listenin kimyasalların ötesine de uzanarak, devrelerdeki ayrıntıları da içerdiğini unutmamak gerekir. Sara örneğini ele alalım. Sara nöbeti eğer şakak lobundaki (temporal lob) belirli bir noktada odaklanıyorsa kişi motor nöbetler geçirmeyecek, daha üstü kapak; bir deneyim yaşayacaktır.

Bir tür bilişsel nöbet olarak tanımlana bilecek bu etki, kişilik değişimleri, aşırı dinsellik (din saplantısı ve din konusunda kendinden aşırı emin olma), hipergrafi (genellikle de din olmak üzere belirli bir konuda aşırı derecede yazma isteği duyma), çevrede bir dışsal varlık olduğu yanılgısı ve sıklıkla da, tanrıya atfedilen sesler duyma gibi durumlarla kendini gösterir. Tarihte ortaya çıkmış peygamberler, kahramanlar ve liderlerin bir bölümünün şakak lobu odaklı sara hastaları olduğu düşünül­mektedir.Baş melek Mikail’in, İskenderiyeli Azize Katerina’nın, Azize Margaret’in ve Cebrail’in seslerini duyduğu konusunda hem kendisini hem de Fransız askerlerini ikna ederek on altı yaşın­dayken Yüz Yıl Savaşları’nın gidişatını değiştirmeyi başaran Jean D’Arc’ı düşünün. Kendisi, bu deneyimini şöyle anlatmıştı:

“On üç yaşımdayken, Tanrı’nın, kendimi yönlendirmemde bana yardım­cı olan sesini duydum. İlk seferinde çok korkmuştum. Ses bana öğle vakti duyurmuştu kendini. Mevsimlerden yazdı ve o sırada babamın bahçesindeydim.” Şöyle devam ediyordu:

“Tanrı bana gitmemi emrettiğine göre gitmeliydim. Ve bu emri bana veren Tan­rı olduğu için, yüz babaya ve yüz anneye sahip olsaydım ya da bir kralın kızı olsaydım bile giderdim yine de.”

Geriye dönük kesin tanı koymak bu durumda olanaksız olsa da Jean D’Arc’ın sundu­ğu veriler, artan dindarlığı, süregiden sesler, şakak lobu sarasıyla kesinlikle uyumludur. Beyin doğru noktada uyarıldığında, insan sesler duyar. Doktor, sara etkilerine karşı koyacak ilaçlar yazdığın­daysa nöbetler ortadan kalkar, sesler kaybolur. Sonuçta gerçekliği­miz, biyolojimizin ne işler karıştırdığına bağlıdır.

Bilişsel yaşamınızı etkileyen faktörler arasında insan dışı mini­cik yaratıklar da yer alır: Virüs ve bakteri gibi mikroorganizma­lar, içimizde göze görünmeyen savaşlara yol açarak davranışı son derece özgül biçimde yönlendirebilir. Mikroskopik ölçekteki bir organizmanın dev bir makinenin davranışına nasıl hükmedebildiğine ilişkin en sevdiğim örnek, kuduz virüsüdür.Bir memeliden diğerine ısırıkla geçen bu mermi biçimli küçücük virüs, yol olarak kullandığı sinirler üzerinden beynin şakak lobuna varır.Burada ye­rel nöronlara kendisini sinsice kabul ettirir ve yine yerel düzeydeki etkinlik örüntülerini değiştirerek bulaştığı canlıda saldırganlık ve şiddetli öfke nöbetlerinin yanında, ısırma dürtüsüne de neden olur. Virüsün tükürük bezlerine de yerleşebiliyor olması, ısırıkla birlikte bir sonraki canlıya geçişini sağlar. Sonuçta, hayvanın davranışla­rını yönlendirerek, başka hayvanlara yayılımını da garanti altına almıştır. Bunu bir düşünün: Boyutları metrenin yetmiş beş milyar­da birini aşmayan küçücük bir virüs, kendisinden yirmi beş milyon kat büyük bir hayvanın devasa vücuduna komuta ederek hayat­ta kalmayı başarıyor. 45.000 kilometre uzunluğunda bir canlının davranışlarını kendi istediğiniz yöne çekmenin akıllıca bir yolu­nu bulmanıza eşdeğer bir durumdur bu. Bundan alınacak kritik önemdeki ders, beyin içinde gerçekleşen gözle görülemeyecek ölçüdeki küçük değişimlerin bile, davranışta çok büyük değişimlere neden olabileceğidir. Seçimlerimiz, içimizdeki düzeneğin en küçük ayrıntılarına bile ayrılmaz biçimde bağlanmış durumdadır.

Biyolojiye olan bağımlılığımıza son örnek olarak, tek bir gende­ki küçük bir mutasyonun da davranışı belirleyip değiştirebileceğini söyleyelim. Alın korteksinde (frontal korteks) ilerleyerek gelişen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı Huntington hasta­lığında saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük (hiperseksüalite), dürtüsel ve toplumsal kuralları hiçe sayan davranışlar vb. belirtiler, fark edilmesi daha kolay spastik kol bacak hareketlerinden yıllar önce ortaya çıkar. Burada konumuz açısından asıl önemli nokta, Huntington hastalığının tek bir gende gerçekleşen bir mutasyonla ortaya çıktığıdır. Robert Sapolsky’nin özetlediği gibi “On binlerce gen arasından tek bir tanesindeki bir değişiklik, ömrün ortaların­da bir yerde dramatik bir kişilik değişimiyle sonuçlanacaktır.” Bu tür örnekler karşısında kimliğimizin özünün, biyolojimizin ayrıntılarına bağımlı olduğu dışında bir sonuca varabilir miyiz?

Bir Huntington hastasına, özgür iradesini kullanıp böyle tuhaf dav­ranmaktan vazgeçmesini söyleyebilir miyiz?

Böylece anlıyoruz ki narkotik, sinirsel iletici, hormon, virüs ve gen olarak adlandırdığımız görünmez moleküller, küçücük ellerini davranışlarımıza yön veren dümenin üzerine yerleştirebiliyorlar. Ne zaman ki içeceğinize biraz alkol katılır, sandviçinizin üzerine hapşırılır ya da genomunuzda bir mutasyon gerçekleşir, işte tekne­nin rotası da o zaman sapar. İstediğiniz kadar direnin, içinizdeki düzenekte gerçekleşen değişiklikler sizi de değiştirecektir. Bütün bu gerçeklerin ışığında, nasıl biri olmak istediğimizi “seçme” şansı­na sahip olup olmadığımız bile belli olmaktan çok uzaktır. Nöroetik uzmanı Martha Farah’ın ifadesiyle, bir antidepresan tableti “günlük sorunlarımızı mesele yapmamamıza, bir uyarıcı ilaç da işyerindeki işleri zamanında yetiştirmemize ve görevlerimizi yerine getirmemize yardımcı olabiliyorsa, temkinli ve ölçülü bir ruh hali de insan vücudunun bir niteliği olamaz mı? Yanıt eğer evetse, in­sanlarla ilgili olup da onların vücutlarının bir özelliği olmayan bir şey var mıdır o zaman?” (sh:211-213)

İNCOGNİTO (k.dili) incog) (i.), (s.), (z.) kıyafet değiştiren kimse; değiştirilmiş kıyafet;“kendini tanıtmadan; takma adla ”  (s.) kim olduğunu belli etmeyen; tebdili kıyafet etmiş; (z.) takma bir isimle, kıyafet değiştirerek;kimliğini gizleyen kimse, kılık değiştirme, tebdili kıyafet, takma ad, sahte kimlik

Kaynak:
INCOGNITO, DAVID EAGLEMAN, trc: Zeynep Arık Tozar, Domingo, I. ve II. Baskı: Nisan 2013

**************************

Bu kitabı beğenenler bu diziyi de seyretmelidirler

LİE TO ME (2009-2011)  Üç Sezon

Yönetmen: Daniel Sackheim,Adam Davidson,Lesli Linka Glatter,James Hayman,Vahan Moosekian

Senaryo: Samuel Baum, Josh Singer, Alexander Cary

Ülke: ABD

Görüntü Yönetmeni: Joseph Gallagher, Jerry Sidell

Müzik: Doug DeAngelis, Robert Duncan

Tür: Suç , Dram , Gizem

Vizyon Tarihi: 21 Ocak 2009 (ABD)

Süre: 43 dakika

Dil: İngilizce

Firma: Imagine Television , Samuel Baum Productions , MiddKid Productions

Bilgi:

Sıradan bir insan 10 dakikalık bir konuşmada 3 yalan söyler!

Lost, Shark ve 24 dizilerinin yapımcılarından Davranış Bilimcisi Paul Ekman’ın hayatından esinlenen ve başrolünde Pulp Fiction, Rezervoir Dogs gibi en iyi Tarantino filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Tim Roth’un oynadığı drama.

İnsanların yüzlerinden, vücut duruşlarından, ses tonlarından ve konuşma şekillerinden doğru mu yoksa yalan mı söylediklerini analiz ederek FBI başta olmak üzere, polise, hukuk firmalarına, özel şirketlere, askeri birimlere en zor vakaları çözmede yardımcı olan Dr.Lightman ve ekibini konu alıyor.

PÎRÎ REİS HARİTASI VE KÎTAB-I BAHRİYE İLE İLGİLİ ARAŞTIRMA- İNCELEME


Pîrî Reis, (1465-70, Gelibolu – 1554, Kahire), Türk-Osmanlı denizci ve kartografı. Asıl adı Muhyiddin Pîrî Bey’dir. Künyesi Ahmet ibn-i el-Hac Mehmet El Karamani’dir. Amerika’yı gösteren Dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla tanınmıştır. Akdeniz de korsan iken daha sonraları Osmanlı donanmasına katılıp Amiralliğe kadar yükselip birçok savaşa katılmıştır. Denizcilikte en yüksek seviyeye ulaşsa da Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa’nın politik hırsı hakkındaki verdiği olumsuz raporu yüzünden dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanı üzerine 1554’te boynu vurularak idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Pîrî Reis’in terekesine devletçe el konuldu. Allah Teâlâ rahmet eylesin. Âmin.

Asıl konumuz olan Metin Soylu Beyefendinin “Pîrî Reis Projesi” ile ilgili olarak 1998 tarihinde başladığı,  Temmuz 2005 tarihinde bitirip yayımladığı “Pîrî Reis Haritası’nın Şifresi” adlı bir kitapta yayınladığı bulguların büyük bir öneme haiz olmasıdır.

Kilitbahir Kalesi olarak bilinen yer 7 kubbeden oluşan, fakat şu an sadece 1 kubbesi günümüze kadar ayakta durabildiği yerde Pîrî Reis’in kendi iddiasına göre her biri 2000′er sayfadan oluşan 4 ciltlik Kitab-ı Bahriye isimli kitabında haritayı çizmenin ancak ermişlerin işi olduğunu beyan etmesidir. Ayrıca Pîrî Reis’in 1513 yılında çizdiği haritasında o zamana kadar elde ettiği bilgileri ve kazandığı hazinesinin yerini hakkında bilgiler vermiştir. Bu nedenle Soylu, hazinenin Kilitbahir Kalesi’nin altında saklı olduğunu düşünerek bunu Valiliğe bildirip o yerlerin koruma altına alınmasını da sağlamıştır.

Bu konuda önemli olan daha dünyada Amerika kıtası bile henüz bulunmuşken 1500′lü yıllarda nasıl oluyor da bu kadar doğru bir kuşbakışı harita çizilebiliyor gerçekten inanılmaz bir durum olması üzerinde duran Metin Soylu, bunun aslında bir harita gibi değil de fotoğraf gibi olduğunu söylemesi ve ispatlamasıdır. Yani bu harita biri tarafından sanki uzaydan çekilmiş uydu fotoğrafı gibi çizilmiş olmasıdır.

Metin Soylu’nun asıl can alıcı iddiası, Pîrî Reis haritayı Hz. Süleyman aleyhisselâmın yardımıyla çizmiş olmasıdır. Hz. Süleyman aleyhisselâm, hayvanlarla konuşabilmesi ile bilinir ve harita üzerindeki hayvan figürleri de buna bir atıf olarak çizilmiş olmasına dikkat çekmiştir.

Metin Soylu’nun dikkat çektiği bu husus yanında bir başka husus da dünyanın şekli ile alakalı. Pîrî Reis’in 16 parçadan oluşan haritasının bulunmuş olan 1 parçasına bakarak, üzerindeki noktaların 22.5 derecelik açı yaptığını ve diğer kısımlarında tamamlandığında bir 16 gen oluştuğunu söylüyor. Bu konuya Pîrî Reis kitabında da değişmiş ve içte bir 16 gen ve dışta daha büyük başka bir 16 gen olduğunu ve ikisinin toplamda 32 gen olduğunu belirtmiş. Dünya tabiki köşeli değil fakat Soylu’nun belirttiği nokta, bu köşeler kara merkezli bir yapı ile düşünüldüğünde ortaya çıkıyor. Yani okyanusları yok sayarsak sadece kara parçasının 16 gen şeklinde olduğunu söylüyor ve okyanuslarla beraber dışta da bir 16 gen olduğu ve toplamda 32 gen gibi bir yapı oluştuğunu belirtiyor. Ayrıca NASA’nın yaptığı araştırmalarda ve Pîrî Reis’in kendisinin sonradan tamamladığı haritasına göre dünyanın merkezinde Kahire’nin yer alması gerçekten dikkat çekiyor. NASA da yaptığı ince hesaplarla uzaydan bakıldığında dünyanın merkezinin Kahire olduğunu söylemiş.

Haritanın Çiziliş Aşamaları

Metin Soylu’nun ifadesine göre şu anda haritanın çiziliş aşamaları hakkında iki farklı iddia bulunmaktadır:

1-            Şu anda orijinali İstanbul Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bul iman Pîrî Reis’in 1513 tarihli Dünya Haritası üzerindeki Osmanlıca-Arapça notta şu bilgi yer almaktadır:

“Bu bölüm, Bu Harita’nın Hangi Yolla Yapıldığını Anlatır:

Bu harita benzeri bir harita, o dönemde kimsede yoktur. Benim tarafımdan yapılmış olup, şimdi temel kaynak oldu. Dünya’nın yerleşim bölgelerini gösterir. Özellikle yirmi kadar harita ile Arapların Caferiye (coğrafya) dedikleri ve kara parçalarını da içine alan İskender-i Zulkarneyn zamanında yapılmış olan sekiz dünya haritasından, bir Arabi Hint haritasından yeni yapılan ve Sind, Hind ve Çin ülkerini de geometri yöntemiyle gösteren dört Portekiz haritası ile Koiomb’un Batı tarafında yaptığı haritadan, karşılaştırma yolu ile çıkarılıp bu şekil ortaya kondu. Şöyle ki; bu ülkelerin haritası (Kolomb’un Haritası) denizciler için nasıl doğru ve geçerli ise, adı geçen bu harita da diğer yedi deniz için öyle doğru ve geçerlidir. ”

Bugün başta Türk tarihçileri olmak üzere tüm Dünya bilim adamları Pîrî Reis’in bu haritasının nasıl çizdiğini bu Osmanlıca-Arapça nottan öğrendiği şekliyle kabul etmiştir.

2-            Ancak ikinci bir beyan daha vardır. Şöyle ki; Pîrî Reis’in Kitab-ül Bahriye adlı denizcilik kitabının 76.sayfasında Haritanın Beyanı adlı Osmanlıca yazıda ise Pîrî Reis şu ifadeleri yer almaktadır:

“Hem pusulayı, hem de haritayı gerçekten bil.”

Pîrî Reis’in bu mısrada dile getirmek istediği gerçek: Haritanın ve pusulanın doğru ve gerçek olarak anlaşılması halinde parçadan bütüne gitme ilkesinin daha iyi anlaşılacağını, birini inkâr etmenin hepsini hiçe saymak anlamına geleceğini birinin kabulünün ise hepsini kabul etmek anlamına geleceği gerçeğini ölümsüzleştirerek ifade etmiştir.

Tâ Süleymanu’n-nebî itdi tasîh

Çünkü Onu Süleyman Peygamber doğruladı (gerçekleştirdi).

Ben şu gerçeği dile getirmek istiyorum ki; bu haritayı günümüzde kim çizerse çizsin ve o çizen kişiye ilahi bir güç yardım etsin, bunu biz insanlarla paylaşırken hiçbir zaman şöhretine ve şanına gelecek eleştirilerden dolayı ilahi gerçekten bahsetmez ve “ben çizdim” der. Pîrî Reis’in de elinde böylesi bir imkânı varken, o gelecek her türlü eleştiriyi, inanıp inanmama durumunu bir kenara itip bütün gerçekliğiyle kendisindeki imanın ne kadar büyük olduğunu gösterir nitelikteki itirafıdır. (Tâ Süleymanu’n- nebi itdi tasîh) Osmanlıca okunuşundan hareketle “tasih” kelimesinin iki anlamı vardır: Bunlardan biri, “düzeltmek” anlamı diğeri ise, “doğrulamaktır”. Buradan çıkan diğer bir gerçek ise, dini Müslüman olan Pîrî Reis’e Hz. Davud aleyhisselâmın oğlu olan Hz. Süleyman aleyhisselâm ki, günümüzde Yahudilerin peygamberi olarak bilinir ve Müslüman olan Pîrî Reis’e ışık tutmasıdır. Pîrî Reis’te bunu bütün samimiyetiyle itiraf etmiştir. Son olarak “Haritacılığın Pîrî Hz. Süleyman aleyhisselâmdır.”şeklide bir anlamı da araştırdım. Ancak ne Kur’an-ı Kerim’de, ne İncil’de ne de Tevrat’ta böyle bir bilgi yoktur. Yani Haritacılığın Pîrî Hz. Süleyman’dır şeklinde bir anlam çıkmamaktadır. O yüzden olay ilginçtir. Bugün ne kutsal kitaplarda, ne de başka bir yerde Haritacılığın Pîrî Hz. Süleyman’dır şeklinde bir kaynak yoktur.)

Zira, ona, insanlar, cinler, vahşi hayvanlar,

Kuşlar ve karıncalar tabi olmuştu.

Rüzgarlar da ona tabi olmuştu.

Pîrî Reis, Hz.Süleyman aleyhisselâmın yardımı ile bu haritayı çizerken, Hz. Süleyman aleyhisselâmın Allah Teâlâ tarafından kendisine verilen üstün niteliklerden yararlandığını açıklamakta hiçbir tereddüte düşmemiş, günümüzde de kimsenin tereddüte düşmemesi için “Budur” mantığıyla ifade etmiş, haritasında da bu gerçekleri hem yazı hem de sembollerle bu haritanın Hz. Süleyman aleyhisselâm tarafından kendisine çizdirildiğini resmen ispatlamıştır. Bu yorum tamamen açıktır. İnanmak ya da inanmamak kişiye bağlıdır.

Bu Hakk’ın emridir, bu sözü yabana atma.

Bu mısranm kesinlikle yoruma ihtiyacı yoktur. Tamamen açık ve anlaşılır bir dille Pîrî Reis, bunun Allah’ın emriyle gerçekleştirilmiş olduğunu apaçık vurgulamıştır.

Şüphesiz, deniz ilmi de ötekiler gibi onun emrinde idi.

Denizler ona mil mil ma’lüm oldu

Ve şimdi bu hayrın ondan kaldığı söylenir.

Hz. Süleyman aleyhisselâma denizin üzerindeki ve altındaki tüm gerçekleri bilmesi gayet normaldir. Pîrî Reis’in de bu gerçekleri anlamakta zorluk çekmemesinin nedeni ise, onun denizci olmasıdır.

Zira, harita, irtifa almakla ve mum aramakla çizilemez.

Haritanın bu kadar kısa zamanda ve o çağda bulunan hiçbir araç, gereç ve teknikle çizilemeyeceği anlatılırken verilmek istenen mesaj: Hem tepeden, hem de karadan çizilemeyeceği gerçeği dile getirilmiştir.

İrtifalar haritadaki, sığları ve taşlan göstermez,

Mühendisler bundan hiç yararlanamazlar.

Zira, yüz mil içinde denizde pek çok taş vardır ki,

Onları açıkça kim bilebilir.

Özellikle bunların hiçbiri görünmez,

Çoğunun üzeri dört veya beş kulaçtır.

Onların bazıları da on kulaç vardır.

Bunlara usturlab olsa bile çare olmaz.

Onları şimdi, kimler aradı ve buldu.

Denizlerin ortasındakileri kim bildi.

Bilgili kişiler bunların bazılarını buldularsa,

Ancak o gün oradan geçerken mümkün olmuştur.

Onun üzerinde hemen irtifa aldılar,

Sen onu, arayarak buldular zannetme.

Pîrî Reis, yüksek tepelerden bakarak, harita çizmede taşlıkları normal denizci, haritacı bunu tam anlamıyla göremeyeceğini ve çizemeyeceğini, yüz mil denizin altındaki taşları ve görüntüleri bile kimsenin göremeyeceğinden, bunun normal bir haritacının ya da mühendisin yapamayacağını anlatıyor. Ayrıca, usturlap olsa bile yine de başarılamayacağından bahsediyor

Üzerinde iken irtifa aldılarsa ve Eğer bunda kıl kadar noksanı oldu ise.

O harita ile hiçbir iş görülmez:

Bundaki meramı ise dinle de gör!

Bir yerin ortası deniz olsun,

Arada da beş altı mil su bulunsun!

Ey dost, bu denizin çevresi, kıyıları, nice yüz mil diyardır.

Şimdi onun karşı kıyılarının birbirine olan uzaklığını,

yerli yerine göre mühendisler yazamaz.

Onu pusulaya almalı ve

hiç görünmeyen yerlerini bir araya getirerek yazmalı.

Ey yiğit bil ki, eğer irtifa alıp yazsa ve kılca yanlışlığı olsa.

Yani, bilenler kılca yanılmış olsalar, şöyle bil ki, bütün burunlar yanlış olur.

Bir tepeden bakıp hatalı çizdikleri takdirde o haritanın tamamen hatalı olacağı gibi, hiçbir işe yaramayacağını ifade eden Pîrî Reis, bir örnek verip bir yerin ortası deniz olsun ve beş-altı mil su bulunsun diyerek, o yerin karşı kıyılarının birbirlerine olan uzaklığını mühendislerin yazamayacağından bahsetmektedir. Ayrıca pusulanın bile doğru kullanılması gerektiğinden bahsediyor. Bu haritanın gezerek çizildiği takdirde kıl kadar noksan olup hata vereceğini anlatarak haritanın bir işe yaramayacağını söylüyor Pîrî Reis…

O, aynı zamanda pergele de gelmez,

Eğer onu öylece ele alırsa, yanlış olur.

Bu haritanın pergelle çizilmediğini ve eğer böyle sanılırsa yanlış anlaşılacağım söylüyor Pîrî Reis.

Bir kere onun bir yanlışını bulsalar,

O gemicinin hiçbir zaman sözünü dinlemezlerdi.

Şimdi bilinmelidir ki, harita ermişlerin işidir.

Bunun değme kişinin işi olduğunu söylemeyeniz

Zira haritada gösterilenler gerçektir

Onlar ki kadar fark etmez bilesiniz

Haritanın yapılısını size anlattım.

Pîrî Reis, aslını hiçe sayarak bütün samimiyeti ile kendi kimliğini ve kişiliğini bir kenara bırakıp, “Bu haritayı ben çizdim!”diyeceği yerde tarihe ve Türk milletine çok büyük bir ders vererek gerçeği bütün içtenliği ile açıklamış bize de bu gerçeklere inanmak, inanmak istemeyenlerin ise, Pîrî Reis’e saygı duymaktan başka yapacakları hiçbir şey yoktur. Bunun aksini ispat etmek istiyorlarsa, 1500’lü yıllara ve o yılların tekniğine bağlı kalarak kısacası yokluklara bağlı kalarak aynı haritayı çizmelerini ve Pîrî Reis de böyle çizdi demeye davet ediyorum. Aksi takdirde onlarda bu gerçeği kabul etmiş sayılacaklardır.

Ayrıca “ermiş” kelimesi bazı okuyucuların kafasında “üstad” şeklinde değerlendirilebilir. Ancak, Pîrî Reis “ermiş” kelimesi ile “üstad” kelimesini ayırt etmesini bilmiştir. Bunun da ispatı şudur: (Kitab-ı Bahriye, Cilt-1, s. 55)

“Ey Dost, üstadlarla sohbetlerde bulun, çünkü bilinmeyenlere her zaman öğreten üstadlardır. Eğer senin kalbinde has cevher varsa, o zaman mesleğin üzerinde üstad olursun.”Kitab-ı Bahriye, Cilt-1, s. 57’de

“Eğer kendi özü ile iş yapmazsa ve başkasının sözü ile hareket ederse, üstad olmaz.”Kitab-ı Bahriye, Cilt-1, s. 145,

“Üstad sözü ile bir arşındır o, sözün kısası uzunluğu, iyi usul.”

Kitab-ı Bahriye’de daha fazla “üstad” kelimesi olmasına rağmen, sadece birkaç örnekle açıklamaya çalıştım. Ancak “ermiş” kelimesinin manası farklıdır. Pîrî Reis, bu kelimeyi özel bir anlam teşkil ettiği için yazmıştır. Eğer bu iki kelime Pîrî Reis’in gözünde aynı olsaydı, bütün “üstad” yazıların “ermiş” olması gerekirdi, ya da “ermiş” kelimesi bu üç örnekte de “üstad” yerine kullanılması gerekirdi. [Kitab-ı Bahriye, cilt 1, s. 79-81.]

Yukarıdaki tüm bilgiler Pîrî Reis tarafından yazılmış olup ortaya açıklanması gereken bir soru çıkmaktadır:

Haritadaki notta diğer haritalardan faydalandığını söyleyen Pîrî Reis, Kitab-ı Bahriye adlı kitabında daha farklı bir açıklama yapıyor… Neden?

Metin Soylu, diyor ki;

“O halde Pîrî Reis’in orijinal haritası üzerindeki Osmanlıca not ile Kitab-ül Bahriye’deki Osmanlıca not aynı elden çıkıp çıkmadığı araştırılmalıdır. Ya da iki yazıdan birinin Pîrî Reis’e ait olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır, özellikle incelendiği takdirde Kitab-ı Bahriye yaklaşık 4 ciltlik bir eser olduğundan bu tüm Osmanlıca-Arapça yazılar birbirinin aynısı olmasına rağmen harita üzerindeki yazı stili Kitab-ül Bahriye’deki yazı ile benzerlik göstermemektedir. Öyle ise konu hakkında yapılması gereken hizmetin haritanın nasıl çizildiğine dair çelişkinin ortadan kaldırılması ve gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır”, [Kitab-ı Bahriye, cilt 1, s. 79-81.]

Kaynak:
Pîrî Reis’in Hazineleri, Metin SOYLU, 2006, İstanbul  

 

EVVELİ ŞAM- AHİRİ ŞAM


Kaynak olarak baş vurduğumuz “Uluslararası Mevlâna Günleri :::23 – 27 Mart 2007 Halep/ Suriye, ” isimli eserden gözümüze takılan bazı hususların “Şam” veya eski deyimle “Şâm-ı Şerif” in kutsiyetini ve tarihteki yeri görünce, “Arap Baharı” diye adlandırılan emperyalist oyunun son perdesine gelindiği anlaşılmaktadır.

“Şam tarih boyunca doğuşların ve batışların merkezi olmuştur.” Bu minval üzere Türkiye’nin “Şam” ve dış siyasetinde daha dikkatli olması gerektiğini fehmediyoruz.

 Şam bir kuyu gibidir,  iyi ve kötü demeden birçok insan ve milletleri yutmuştur.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgili damadı olan Hz. Ali kerremallâhü veche Efendimiz dahi buradaki valinin entrikaları ile tarihe veda etmiştir. Hz. Hüseyin aleyhisselâm yine Şam entrikaları ile ümmetin ve kendisinin acı günlerini yaşamıştır.

Haçlı zihniyeti, Romanın Ortadoğu’ya veda edişi, Osmanlının Veda ettiği yer…. vb şeyler Şam topraklarında gerçekleşmiştir.

Şam yok edici bir merkez gibi olduğu kadar doğuşların da yeri olmuş, Hristiyanlığın yeşerdiği yer olduğu gibi kıyametin Ak Minaresine sahip bir mekân olunca, “Şam” herkesin  atını rastgele süreceği bir yer olmadığı ve yanlışa düşülecek bir yer olarak kendini muhafaza etmektedir.

Eski kelâm olan “EVVELİ ŞAM- AHİRİ ŞAM” boşuna söylenmiş değildir. Ledünnî boyutta ise “Şam”ın Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemi ilk bilen yer (Rahip Bahira Hadisesi) olduğunu düşünürsek, Türkiye’nin bazı hususlarda fevri davranmaması ve ihtiyatı elden bırakmaması gerektiğini “yurtta sulh cihanda sulh” periyoduna acilen geçmesi gerektiğini söylemek zorundayız. Bahse konu 2008 yılındaki bu kitaptaki şu anekdot birçok şeyin habercisi olduğu halde, gözden kaçırılması ve dikkate alınmaması bizlerin hatası olsa gerekir.

[“Diğer yandan Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad ile Türkiye Başbakanı R. Tayip Erdoğan arasında varılan mutabakatla Hatay meselesi resmî gündemden çıkartılmış olmasına karşılık, halen birçok haritada ve Suriye Turizm Bakanlığının yayınladığı tanıtım broşürlerinde “LİVA EL- ÎSKENDERÛN” adıyla Dörtyol’a kadar sahil şeridinin Suriye toprakları içinde gösterilmesi ve bu dokümanların Şam’da heyetimize dağıtılmak istenmesi; son yıllarda iki ülke arasında esen bahar rüzgârlarına rağmen, Türkiye Suriye ilişkilerinin henüz kontrollü iyimserlikten öteye geçemediğini göstermektedir.

Kardeşler arasında cereyan eden takım/sınır mızıkçılığına benzeyen bu ve benzeri kimi tatsızlıklara rağmen, Arap devletleri arasında Suriye her bakımdan bize en yakın ülkedir. Sınırlar, menfaatler, tehlikeler ve duygular ortaktır. Şamlıların ifadesiyle “eskiden bir ailenin fertleriydik; şimdi yan yana yaşayan komşularız”

Hiç kimsenin şüphesi olmasın ki, Suriye’yi yakacak ateşin dumanı, kesinlikle İstanbul’da tütecektir; Türkiye’de alevlenen ateşin kıvılcımı ise, Suriye’yi yakacaktır. Akıllı olmak bir olmak ve diri olmak mecburiyetindeyiz.

Yabancıların çizdiği yapay sınırlara rağmen halklar arasında hiçbir zaman eksilmeyen iyi niyet ve muhabbetin; son senelerde aydınlar ve devlet yöneticileri arasında da gerçekleştiğini görmek, yarınlara umutla bakmamızı sağlamaktadır. Unutmayalım ki, tarihe not düşenler, plan ve program sahibi akıllı insanlardır.] Sh.117

Suriye, skandal haritayı 26.03.2011 tarihinde kaldırdı

Aşağıda aktaracağım kısmî bilgilerin sizlere ışık tutacağını tahmin ediyorum.

İhramcızâde İsmail Hakkı

İKTİBASLAR

“Uluslararası Mevlâna Günleri :::23 – 27 Mart 2007 Halep/ Suriye, Ankara 2008 ”

 

Anadolu insanının gönlünde Şamın özel bir değeri var. Onaltı hadisi şerifte Şam zikredilir.

Hayatının büyük kısmını Konya’da yaşayan ve bu şehirde eserler veren, Selçuklu sultanlarının hocası, Sadreddin Konevi’nin manevi babası Şeyhul ekber Muhyiddin İbnu’l-Arabî’nin Dağ mahallesindeki türbesini ziyaret ediyoruz.

Muhyiddin Arabî, 1165 yılında Endülüs’te doğdu. Seyahatlere başladı. Bir eser yazacak kadar Mekke’de kaldı. Konya’da yaşadı ve yine Konya’da eserler kaleme aldı. Şam’da 1240 yılında ve 75 yaşında Allah’ın dinini paraya tahvil edenler tarafından öldürüldü.

….

Cami, türbe ve zaviyesiyle birlikte bu tarihi eser, Yavuz Selimin bir âlime hürmetinin belgesi. Aynı salonda Emir Abdulkadir Cezairi de medfun.

Abdülkadir Cezayiri, tam adı Abdülkadir İbn Muhyiddin İbn Mustafa El Hasani El Cezayiri (6 Eylül 1808 – 26 Mayıs 1883), 19. yüzyılda Cezayir halkının Fransız boyundurluğuna karşı mücadelesine (1840-1846) önderlik eden ve Cezayir Devleti’nin temelini atan din adamı ve asker. 1832’de Maskura emiri olmuştur. Abdülkadir, 1871 Cezayir ayaklanması sırasında Konstantin’in güneyindeki kabileleri ayaklandırmaya çalışan oğullarından birini evlatlıktan reddetti. 1883’de Şam’da öldü. Günümüzde Cezayirliler kendisini en büyük halk kahramanlarından biri olarak görmektedirler.

İbni Arab’inin üst taraflarında Türklerin ikamet ettiği Mahalleler yükseliyor. Hatay anavatana katıldığında Türkiye’de İstiklal mahkemeleriyle de bastırılan inanç ve ibadet hürriyetini Allah Teâlâ’nın emrettiği gibi yaşamak arzusunda olan üç köy halkı, Amanos dağlarının iki yamacındaki ( Hacılar, Ceylanlı ve Abacı köylüleri) evlerini ve mallarını bırakıp sınırı geçmiş ve önce Haleb’e sonra da Şama gelip dağ mahallesine yerleşmişler. Malları canları ve imanlarıyla imtihan olmuşlar. Dilerim cihatları makbul olsun!

Şehrin panoramik görüntüsünü izlemek için çıktığımız Cebel Kasiyon, Âdem babanın oğullarından Habil ile Kabil arasındaki ilk cinayetin işlendiği mekândır.

Şam şehrine hayat veren Nehrul Barid-Barade çayı kenarını takip ederek Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin sevgili torunu Sitti Zeynebin mescidine uğruyoruz. İran’dan gelen Şii Müslüman kardeşlerimiz büyük bir kalabalıkla ellerinde siyah bayrakla ve ilahiler söyleyerek geliyorlar. Aynı rağbet Sitti Rukayye için de geçerli. Farsça ve Azeri Türkçesiyle ağıtlar söyleniyor, ağlıyorlar.

[Bugün Aşure günü. Muharremin onuncu günü]

Dinler tarihine göre; Adem aleyhisselâm Safıyullah’ın tövbe günü. Nuhun tufandan kurtulduğu gün. İbrahim peygamberin Nemrudun ateşinden, Musa aleyhiselam’ın Firavunun zulmünden kurtulduğu gün. Urfa’da Eyüp peygamber ölümcül hastalıktan bugün kurtulmuş. Ve fakat Hz. Hüseyin aleyhisselâm Efendimiz 55 yaşındayken Kerbela’da Dicle nehri kıyısında katledilmiş. İran’dan gelenlerle neredeyse Şam otellerinde yer kalmamış.

Mevlana Halid-i Bağdadi, diğer isimleriyle Nakşibendî yahut Kürdi, dağa yakın bir bahçede medfun. Özel vasıtalar kiralayarak huzuruna çıkıyoruz. Kendilerini Müslümanların birliğine adayan İmam Şazeli’nin Kuzey Afrikadan İstanbul’a gelmesi gibi Mevlana Halid de Bağdat’tan Şama görevli olarak gelmiş.

Arkeolojik müzenin karşısında Süleymaniye külliyesi. Kanuni Sultan Süleyman’ın Şam halkına hediyesi. Ancak caminin bahçesi askeri müzeye dönüştürülmüş. Top, tank, jet uçağı, Ömer Muhtar filminde kullanılan İtalyan zırhlı araçları sırayla yerleştirilmiş. Selimiye tam bir külliye. Ancak Türkiye’de benzerlerine çok rastladığımız gibi hepsi de turistik amaçlı kullanılıyor.

Süleymaniye külliyesinin arka bahçesinde Sultan 6. Mehmet Vahideddin Han, eşi, çocukları ve yakınları ilahi adaletin tecellisi için sabırla mahşeri bekliyorlar.

Vasiyeti üzere cenazesi 1926’da sürgündeki İtalya’nın Manolya şehrinden Türkiye’ye getirilmesi yasaklandığı için Bir İslam diyarı olan Şam’a getirildi. Sürgünde ölen son Osmanlı sultanını Şam halkı büyük kitleler halinde sanki hayattaymış gibi saygıyla karşıladılar. Süleymaniye camiinin emekli imamı Arap Mervan yıllardır Vahdeddin Hanın türbedarlığını yapıyor.

Şehri temizleyen, bağ ve bahçelere hayat dağıtan Barada Nehri kıyısında Cumhurbaşkanı sarayı. Kadim Şam’ın merkezi Osmanlı eserleriyle müzeyyen. Sanki Üsküdar, Babussağıre taşınmış. Kemerler, revaklar, somaki sütunlar, kurşun kubbeler perçinli pencereleriyle bizleri selamlıyor.

Bir devrin kapanışını sembolize eden sürgündeki sultanın içinde Mesnevinin de okunduğu binlerce el yazması kitabıyla Hikmet Kütüphanesi, sorgulamayı bekleyen bir dönemin canlı şahitleri.

Osmanlıdan kalan Derviş Paşa camiinin yanında Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin emri üzere Kabe’nin damına çıkıp ezan okuyan Bilal Habeşi radiyallâhü anh, karşısında Hz. Ömer radiyallâhü anhın kızı ve Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin eşleri; Hz. Hafsa, Ebu Süfyanın kızı Ümmü Habibe ve Ümmü Seleme.

Hamidiye Çarşısı  ve Emeviye Camii

1863 yılında Osmanlı Padişahlarından Sultan Abdülhamid Han tarafından yaptırılmıştır. Yapı olarak İstanbul’daki kapalı çarşıyı andıran Hamidiye çarşısı, yerli ve yabancıların en çok rağbet ettikleri mekânlardan birisidir. Genel olarak ipek kumaş, kadın giysileri, çeyizlik ve turistik eşyaların satılmakta olduğu çarşı yaklaşık bir kilometre uzunluğundadır.

Muhteşem Hamidiye Çarşısı’ndan geçerek ulaştığımız büyük kumandan, Kudüs Fatihi Selahaddîn-i Eyyûbi’nin kabri… 1914’te ilk deneme uçuşunda düşerek şehid olan Osmanlı pilotlarının kabirleri… Cennet gençlerinin efendisi Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit edilmesinin ardından Yezid’in emri ile Emeviliğin merkezi Şam’a getirilen başının konduğu bölüm ve üç bin yıllık Jüpiter tapınağı iken Emevi Halifesi Velid bin Abdülmelik tarafından satın alınarak camiye çevrilen ve içinde de Hz. Yahya aleyhisselâmın kabrinin bulunduğu Şam Emeviye Camii…

Müslümanlar tarafından kıyamete yakın Hz.İsa aleyhisselâmın yeryüzüne ineceği rivayet edilen “AK MİNARE” bu camiye aittir.

Bu ziyarette insanı kahreden mekânlar o kadar çok ki… İslâm tarihinde önemli bir kırılma noktası olan Hz. Hüseyin’in Kerbelâ çölünde şehit edilerek başının kesilip saltanat merkezi Şam’a getirilmesi canlılığını muhafaza ediyor.

Caminin ilginç yönlerinden birisi de, dört farklı mezhebi temsilen dört ayrı mihrap yapılmış olmasıdır.

Ünlü İslâm alimi İmam-ı Gazali Hz.’leri meşhur eseri İhya-u Ulumid-din’i bu camide kaleme almıştır. Ayrıca Bediüzzaman Said Nursi Hz.’leri ünlü Şam Hutbesi’ni (Hutbe-i Şamiye) 1911 yılında bu camide irad etmiştir.

MA’LULE

Şama kırk kilometre kala bakımlı bir yoldan yokuş yukarı dağlara doğru tırmanmaya başlıyoruz. Arapçanın yaşayan iki versiyonundan biri İbranice. Yahudiler bu dili yazıyor ve konuşuyor. Diğer versiyonu Aramice. Hz. İsa aleyhisselâm efendimizin konuştuğu dil. Yani iki bin yıl önce Kudüs’te Yahudileri konuştuğu dil Aramiceydi.

Rivayete göre Hz. İsa aleyhisselâm efendimiz Yahudilerin ihbarı ve baskısıyla Romalılar tarafından yakalanıp çarmıha gerildikten sonra annesi Hz. Meryem, diğer inananlarla birlikte kaçıp bu dağlar arasındaki kuytu ve geniş kaya oyuğuna gelip sığınmışlar.

Dış dünyayla ilgilerini kesip asırlar boyu yaptıkları manastırda münzevi yaşamışlar. Şimdi Ma’lulede, Aramice denilen bu dilin kaybolmaması için devlet destekli okullar açılmış. Avrupa Birliği, Vatikan ve Suriye Maarif nezaretinin özel desteğiyle bu dil kurs ve okullarla ihya ediliyor. Uzak tepelere Haçlar dikilmiş, dağa taşa Haçlar çizilmiş. Misyonerler sokaklarında cirit atıyor.

Acaba bugün Ma’lule mü’minleri Kıbrıslı Barnabanın İncilinde zikrettiği, Aramice Paraklitus’un, yani övülen Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin geleceğini müjdeleyen Hz. İsa’ya inanıyorlar mı?

Şam’dan dönüşü uğradığımız Malula kasabası; Hz. İsa’ya aleyhisselâm  Yahudilerce uygulanan düşmanca tavırdan Hz. Meryem annemizin kaçarak sığındığı ve taşların arasından kutsal suyun aktığına inanılan dağ kovuğuna inşa edilen kiliseye ev sahipliği yapıyor. Bu kasabada İncil’in orijinal dili olan Aramice konuşuluyor ve kurslarda öğretiliyor. Kasabada bir cami ve onlarca kilise var.

Malula’dan sonraki durağımız Hama şehri… Beş bin yıllık dev değirmenler dikkat çekiyor. Hama’da Ebul Fida Camii olduğu için buraya Medinetül Fida da deniyormuş. Yola devam ederken İmam Zeynel Abidin’in dağın tepesindeki makamını müşahede ediyoruz. Bir süre sonra da Emevilerin adil Halifesi 5. Raşid, Halife kabul edilen Ömer bin Abdülaziz’in (ra) ve hanımının Maarra köyündeki kabrine fatiha okumak nasip oluyor. Allah cümlesine ve cümlemize Rahmet Eylesin…

Türkiye-Suriye İlişkilerinde

Esad’ın Suriye’sine hoş geldiniz!

Suriyelilerin bize benzeyen yönlerinden biri de her tarafın resim ve heykellerle donatılmış olması… Suriye de bizim gibi gelişmekte olan ya da gelişememiş ülkelerin özelliklerini taşıyor. Nusayri azınlığa mensup Hafız Esad’ın ardından oğlu Beşşar’ın yetkilendirilmesiyle, dikta rejiminin son bulduğu ve demokratik açılımların yaşandığı söylense de bu hususta daha mesafe kat edilmesinin gerekliliği anlaşılıyor. Gümrük kapısı üzerine asılan büyükçe bir Beşşar resminin altına “Esad’ın Suriyesine hoş geldiniz’yazıyor. “Halkın” değil de, “Esad’ın Suriyesi” ibaresi hemen dikkatimizi çekiyor.

Öğlen yemeğinin ardından Halep’in dört yıldızlılarından Planet Otele varıp, bildik oda taksimi telaşından ve yerleşmeden sonra ilk gezi programı başlıyor. Türkiye’deki kırık hava burada da aynen devam ediyor. Paltolarını yanına almayanlar Halep’in akşam soğuğundan nasipleniyor ve gezinin sonuna kadar da bu hatırayı taşımak durumunda kalıyor. Halepteki Emeviyye Camii’nde; Yahudiler tarafından hızarla bir ağacın kovuğunda katledilerek Rabbine kavuşan Hz. Zekeriya aleyhisselâmın kabrini ziyaret ediyor ve meşhur Helep çarşısında tur atıyor, vakit bir hayli uzadığı için de istirahate çekilmek üzere otelimizin yolunu tutuyoruz.

KONTROLLÜ İYİMSERLİK

Türkiye Yazarlar Birliği-Mevlâna Araştırmaları Derneği ile Halep Üniversitesinin Mevlâna Yılı dolayısıyla 23-27 Mart 2007 tarihleri arasında Halep’te düzenlediği “Uluslararası Mevlâna Günleri” etkinlikleri çerçevesinde, beş yıl aradan sonra Suriye’yi ikinci kez ziyaret etme imkânı buldum.

Birinci geziyi Hâfız Esad’ın vefatı ve yerine oğlu Beşar Esad’in Devlet Başkanlığına getirilmesi üzerine, yıllarca iki komşu ve dost ülke arasında uygulanan gerginlik politikalarından vazgeçildiği sinyallerinin verildiği 2-5 Haziran 2001 yılında, Türkiye Yazarlar Birliği’nin koordinatörlüğünde gerçekleştirmiştik. Bu geziye yazar, gazeteci, yayıncı, bilim adamı ve politikacılardan meydana gelen kırk beş kişilik aydınlar grubu katılmıştı.

Sınırdan adımımızı atar atmaz bizleri yılların hasretiyle kucaklayan halkın sıcak ilgisine karşılık; başımızı çevirdiğiniz her yerde Baas Partisi’nin soğuk yüzü ile karşılaşıyorduk. Halktan bu çelişkiyi sorduğumuzda, uhenüz baba Esad’in adamları görev başında, zamanla bu vaziyet değişecek. Avrupa’da eğitim görmüş, demokrasiye açık, her şeyden önce genç olan yeni Devlet Başkanımızdan umutvarız Her geçen gün durum daha da düzelecek”.

tarzında iyimser cevaplar alıyorduk. Ülkeler arasındaki dostluğun önce kültür adamlarının bir araya gelmesi, arkasından halkların kaynaşması ve daha sonra da iki ülke yöneticilerinin bir araya geleceği ilkesinden hareketle bütün iyi niyetimizle geldiğimiz Suriye’de, Halep ve Şam sokaklarına hâkim olan bu iyimser havaya rağmen görüşmek için bir muhatap bulamamıştık. Heyetimizin, Suriye Edipler Birliği, üniversite ve basın mensubu meslektaşlarımızla görüşmesi mümkün olmamıştı. İlk adımı biz atmıştık ama henüz birbirimizi yeterince tanımıyorduk ve öyle anlaşılıyor ki, iyi bir ön hazırlık da yapamamıştık.

ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra Suriye’ye tehditler savurduğu ve bu ülkeye ambargo uygulanmasını gündeminin birinci sırasına aldığı o sıkıntılı günlerde, Suriye Sana Haber Ajansı, Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı sıfatıyla bizimle bir mülakat yapmıştı. Benim, “Haçlı seferlerini anımsatan bu emperyalist yaklaşımların kabul edilemeyeceğini” ifade den sözlerimden sonra, ajansın Türkiye temsilcisi bayanın, “şimdi bizi Türkiye Yazarlar birliğini ve sizleri daha yakından tanıdık. Ne zaman Suriye’ye gelmek ve kiminle görüşmek isterseniz bu konudaki randevularınızı ben hazırlayacağım” demiş ve bana kartını vermişti.

……

 

DIMAŞK (Şam) GAZELİ

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî

kaddesellâhü sırrahu’l azîz

1. Biz Şam’ın âşığıyız, sevdasıyla başımız dönmüş, delisi divanesi olmuşuz. Şam’ın sevdasına can vermişiz, gönül bağlamışız.

2. O yandan doğup parlayan o kutluluk sabahı yok mu? Her akşam, her seher çağı, Şam’ın seherlerine sarhoş kesilmişiz.

3. Sevgiliden ayrıldığımız için Bab’a geldik uça uça; o âşıklar camiinden Şam’ın yeşilliklerine daldık.

4.  Bunuvâs çeşmesinden su içmedin mi hiç? İşte biz o Şam sakasının bileğine âşığız.

5. Osman’ın mushafına el basayım da and içerek söyleyeyim ki o güzelin inci gibi dişleri yüzünden Şam’a lâlâ olmuşuz biz.

6. Sen Ferec kapısından da uzaksın Feradis kapısından da; biz Şam’da nasıl bir seyirde seyrandayız nereden binileceksin?

7.  Mademki Mesih’in beşiğindeyiz Rebve’ye çıkalım, sarhoş keşiş gibi Şam’ın kızıl şarabıyla sarhoşuz biz.

8. Neyreb’de padişahçasına yükselmiş bir ağaç gördük; onun gölgesinde oturduk da şaşırdık kaldık Şam’a.

9. Şam ovasındayız, meydan yeşermiş, çevgene benzeyen saçlarla top gibi meydanda yuvarlanalım gitsin.

10.  Ne zamana kadar tatsız tuzsuz kalacağız, binelim eğere, Şam’ın ortasındaki kara noktanın doğu kapısıyız biz.

11.  Şam, buluşmak görüşmek için dünyanın cennetiymiş, biz de Şam güzelini görmek için beklemedeyiz.

12. Şam’ın geceye benzeyen o güzelim siyah saçları yüzünden, Rum ülkesinden kalkalım da üçüncü kez Şam’a doğru at sürelim.

13.  Tebrizli Hak güneşi oradaysa, onu orada bulursak, Şam’a kul köle oluruz biz… Ama ne kul, ama ne köle…

 

(Devlet Erkânı ve milletimizin değerli insanlarının Huzuru Mevlana’ya varıp Şam siyasetimiz ve kaosun bitmesi için duacı olmalarını beklemekteyiz. İhramcızâde İsmail Hakkı)

Kaynak:
“Uluslararası Mevlâna Günleri” 23 – 27 Mart 2007 Halep/ Suriye, Türkiye Yazarlar Birliği Yayınları, Yayınlayan: İbrahim Ulvi Yavuz, Ankara, 2008 [www.tyb.org.tr]

*****************

ŞEYTANİ RESİMLER

İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

MUHALİF HAYALLER

ÖLECEKLERİNİ UNUTMUŞLAR İÇİN TEKRAR [Bab’Aziz/Baba Aziz Film]


Filmin Yönetmeni: Nacer Khemir

Filmin Türü: Dram

IMDB Puanı: 7.0

Yapım Yılı: 2005

Ülke: Almanya, Fransa, İngiltere, İran, İsviçre, Macaristan, Tunus

Yayınlanan Tarih: 11 Mayıs 2006

Senaryo yazarı: Tonino Guerra, Nacer Khemir

Oyuncular: Parviz Shahinkhou, Maryam Hamid, Golshifteh Farahani, Mohamed Graïaa, Hossein Panahi, Nessim Khaloul, Hessam Hassanipour, Hamed Hassanipour, Morteza Zare, Mohsen Ghazi Moradi, Ali Asghar Nejat, Kaveh Khodashenas, Jahan Souz Fouladi, Abdelmajid Lakhal, Razi Amiri, Soren Mehrabiar, Shahab Tabrizian, Pouria Bahremano, Salimeh Mobakkari, Khazir Moavizadeh, Emnanaoui, Intidhar Kamarti, Hayet Trabelsi, Lilia Gharsallah, Nouridine Chiba, Ramona Shah, Alireza Wasibi, Reza Najifi, Negar Atash Afrouz, Naim Shahmovad Khan

Özet

Yaşı ilerlemiş ve kör bir derviş olan Baba Aziz, çölde sufilerin her otuz yılda bir gerçekleştirdikleri toplantının bilinmeyen yerini aramaktadır. Küçük torunu Isthar da, ona yardım ve eşlik etmektedir. Hayat dolu olan ve dedesini çok seven Isthar, dervişlerin toplantı yerini asla bulamayacaklarından korkmaktadır. Çıktıkları uzun çöl yolculuğunda ilginç insanlarla karşılaşırlar ve Baba Aziz torununa hikâyeler anlatır. Derviş olmak için tahtından feragat eden prensin hikâyesi Aziz Baba’nın yol boyunca anlattığı hikâyeler arasındadır. Dervişlerin toplantı yerini bulduklarında ise, bu uzun yolculuk Baba Aziz için son bulmuştur…

Yazar, şair, ressam ve yönetmen Nacer Khemir’in son filmi Baba Aziz, zamana bağlı olmayan ve görsel açıdan etkileyici yepyeni bir masalla yine sinemaseverleri büyülemeye devam ediyor. Bu yalın ve mistik yol hikâyesi, müziği ve eşsiz görüntülerinin yanı sıra, tasavvufi öğelerle bezenmiş ve Mevlana’dan esinlenmiş diyaloglarıyla da dikkatleri çekiyor

 ‘Bab Aziz Film Eleştirisi’

Bab’Aziz “Herkesin cenneti, diğerininkinden farklıdır”

Yönetmen Nacer Khemir “dinime atılan çamuru temizlemek için bu filmi çektim” diyor Bab Aziz için. Bab’Aziz’in yere düşen Ishtar’ın yüzünde ki kumları temizlediği sahnede bu sözü hatırlattı bana. Khemir ‘in düşüncesi, çabası takdire şayan gerçekten. Ve mükemmelde bir eser vermiş bizlere. Filme geçersek..

     Filmin başında okunan ayetler Ali İmran suresi 33-34-35-36 Ayetler. Meallerini yazının sonuna ekledim, filmin hikâyesi de bu ayetlerle benzer kanaatimce.

     Bab’Aziz; daha masalın başında (masal diyeceğim çünkü bir şark masalı bence bu film) torunun Ishtar’ın bir diriliş mucizesi gibi kumların altından çıkışı, cahiliyede gömülen kız çocuklarını hatırlattı bana. Diğer bir diriliş mucizesini de o mahşer şehrine varmadan hemen önce Bab’Aziz’in selamı ile kumlardan doğrulan dervişler gösterdi bize. Allah Teâlâ’nın Selamı onları sura üflenmiş gibi doğrulttu ve mahşer şehrine yöneltti. Ishtar, çıkar çıkmaz yegane arkadaşın ve koruyucun dedeni aradı gözlerin. Kumun altından secde etmiş vaziyette çıktı bu bilge insanda. Söyle Ishtar, dedenin senin için anlamı nedir. Hani o hasta olduğunda elini yüzünde gezdirip sana dualar eden deden. Öyle değil midir bizim içinde hayatta, somut bir açıklaması yoktur ama hepimizin ihtiyacı vardır üzerimizde gezinecek bir ele. Masalın başına şu bilge sözler damgasını vurur, “Dünyada ki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır” Aslında bu sözü Ali İmran 37’de Meryem’in Zekeriya (as)’a “Muhakkak ki Allah dilediğine sayısız rızıklar verir” sözüyle de ilişkilendirebiliriz. Masal boyunca çölde oradan oraya savruluşun, aynı hedefe gitmenize rağmen diğer yolculardan ayrı yollara gidişin ve nihayetinde aynı yere gelişinde bunu söylemiyor mu zaten. “İnancı olan kişi asla kaybolmaz” dedin ve yürüdün Bab’Aziz, “yürümek yeterli, davet edilenler yolu bulacaktır” deyip yoluna devam ettin o görmeyen ama hep gökleri süzen gözlerinle. “Herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır, senin ki sesindir” dedin Zeyd’e. Peki senin hediyen neydi Bab’Aziz Rabbine giden yolda. Ishtar’dı değil mi? Sen güzel torununu hediye ettin bu yolculukta. Belkide Ali İmran suresinin masalın başında verilişinin bir sırrı da buydu. Torunun Ishtar, İmran’ın hanımı tarafından Allah’a bir armağan sunulan Meryem gibi senin bu yolda ki hediyendi.Çölde o muhteşem müzik eşliğinde Ishtar’ın “ama kaybolursan” uyarısıyla arkanda izler bırakarak gözden kayboluşun zihnimden gitmiyor.

Bab aziz

     Sonra masallar başlıyor bize dair. Bize ama unuttuğumuz, kaybettiğimiz bize dair masallar. Sen ey prens, eğlence rahat ve rehavetin içinden, gözlerinin güzelliğini aldığın bir ceylanın peşine sürüklendin. Halkın seni kandillerle aramaya koyuldu bir çöl gecesinde. Bulduklarında Leyla’sını yitirmiş bir Mecnun misali dalmıştı gözlerin suya. O ahu gözlerin ne görüyordu suda prensim. Kendin mi yoksa kendinden özge bir can mıydı gördüğün? Hangi dünyalarda geziyordun?

Hangi âlemeydi yolculuğun İbrahim Ethem misali. Anlat prensim, bir dünya güzeli miydi gördüğün yoksa bir ukba terennümü müydü sudan dinlediğin?

“Sadece âşık olmayanlar kendi yansımalarını görürler” sözü de senin orada neleri temaşa ettiğini söylüyor aslında. Bir tek dervişin unutmadı, terk etmedi seni Rabbinden başka. Kıyafetlerini ve asasını miras bırakır sana ve senin deyişinle “kaybettiklerini bulma zamanına” Hz. Mevlana’nın deyişiyle “Şebi Aruz” vaktine kadar sürecek yolculuğun başlar. Prensim, yoksa Bab’Aziz mi demeliyim artık, zira daha masalımızın başında o ceylanı severken Ishtar’a “biz uzun zamandır tanıyoruz birbirimizi” deyişinle anlamalıydım o prensin senden başkası olamayacağını.

     Sen Osman. Kum taşıyıcılığı yaparak bu baba mesleğini bırakıp uzak, kumların olmadığı diyarlara gitmek için para biriktiren Osman. Sen yasak aşkın elçisi Osman. Gözlerinde şehveti gördüm o mektubu okurken. Kadının kocasının gelmesiyle kuyuya düşen, kendini bir rüya âleminde sevgilin Zehra’nın yanında bulan Osman. Sevgilini kaybettikten sonra bir damla suyun peşinde dolanıp duran Osman. Senin hikâyen nerede bitti? Buldun mu sevgilini, ya da vardın mı Bab’Aziz’in seni davet ettiği nehre.

     Ve sen Zeyd. Aslında bu senin değil, seninle birlikte birde Nur’un hikâyesi. Nur’un önünde babasının şiirini okuyunca bunu bir işaret bilip kendini sana sundu Nur. Senin aşkın bir kızaydı Zeyd. Çünkü herkesin bahtına ilahi sevda düşmez. Bab’Aziz kaybettiği Mevla’sını ararken, sen Nur’un peşinde koştun. Pervanelik herkesin nasibi değildi çünkü.

     Mevla’sının peşinde koşturan Hüseyin’in, meyhanede zevk eden kardeşi Hasan. Hüseyin dervişin yardımıyla ölmeden evvel ölmüştür. Sonra sen çıkarsın sahneye Hasan. Çöllere düşersin kardeşinin intikamı için. Onsuz sen bir hiçsindir çünkü. Arka planda okunan dizeler sizin bütünlüğünüzü anlatır bize; “Zaman neşelidir/Biz ikimiz vuslata erince/Sen ve Ben/Sen ve Benden kayıtsız/Aynı neşenin sevinci.” Siz ruh ve nefssiniz Hasan, kardeşinle. Ruh elden gidince sen çaresizlik ve ölüm korkusuyla dolu çöllere düştün. İkiniz tek bir candınız. Seni çölde bulup motosikletine alan yolcu bir söz eder; “Allah beni seni kurtarmam için gönderdi” Sonrasında ise seni soyar. Çıplak kaldıktan sonra iyice Mecnun’a dönüp yalınayak çöllerde dolaştın ta ki bayılana ve kızıl saçlı derviş tarafından bulunana kadar. Senin kıyafetlerini çalmamıştı aslında değil mi o yolcu? Sadece sana yeni bir yol açmıştı zira senin asıl kıyafetlerin Bab’Aziz’inkilerdi ve esas yolculuğun O’ndan sonra başlayacaktı. Gerçekten Allah onu sana yardım etmesi için göndermişti bu yolculukta. Bab’Aziz’in hikâyesinin bitmesiyle Senin hikâyen başlar Hasan, O’nun kıyafetleriyle..

     Kızıl saçlı derviş. Ah sen Mecnun musun dervişim. Nasıl bir aşktır senin ki, bir tarif et bize. Daha masalın başında o kubbenin altında ayetlerin müthiş ahengiyle dönüp dururken bir elindede süpürgen, sanki kainatı süpürüyordun o tertemiz kalbinle. Kendini “Canınla süpür Cananın eşiğini, ancak o zaman aşka erersin” diyerek sevgilinin kapısında bir kıtmir eylemişsin. Kainatta o Sevgilinin kapısının bir önü değil midir zaten. Canından Canan için vazgeçmiş, çölde bir caminin bahçesinde ki kumları temizliyorsun. Bitmez o kumlar çekmekle dervişim ama senin umurunda bile değil bu. Aramakla bulunmaz lakin bulanlar yine de arayanlardır sözüne muhatap sensin belkide. Aşk’ınlığınla teksin Sen bu masalda.

     Sona gelinirken o muhteşem diyalog geçiyor Hasan’la Bab’Aziz arasında;

     “Hasan… Seni bekliyordum.”

     “Beni mi bekliyordun?”

     “Ölümüme şahit olman için.”

     “Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…”

     “Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki:

“Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan… Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun… ”

Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hasan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.”

   “Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu”

     Bab’Aziz’in şu sözleriyle bitirelim;

     Ishtar, “ama o bir derviş değil ki” diye itiraz eder Bab’Aziz’e.. Zeyd’i göstererek. Bab’Aziz ise;

“Kim bilir, bu dünyada herkesin tamamlaması gereken bir görevi vardır. Bunu unutmadığın sürece diğerleri çok da önemli değildir. Ama bundan başka her şeyi hatırlıyorsan, hiç bir şey bilmiyorsun demektir.”

diye cevap verir. Herkes kendi hikâyesini anlattı bu masalda aslında. Sonrası ise yolcuların birer birer geldikleri o mahşer şehri…

Ali İmran Suresi 33-34-35-36

“Gerçek şu ki Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesi ile İmran ailesini, birbirinden gelen tek zürriyet halinde bütün insanlardan süzüp onlara üstün kılmıştır. Allah semî’dir, alimdir (her şeyi hakkıyla işitir, mükemmel tarzda bilir). Hani bir vakit İmran’ın hanımı şöyle demişti:

“Ya Rabbî, karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım, her türlü bağdan âzade olarak seninyoluna hizmet edecektir. Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz(duaları işiten, niyetleri bilen) semî ve alîm yalnız Sen’sin!” Derken onu doğurunca da:

“Ya Rabbî, dedi, ben bir kız doğurdum. -Zaten Allah ne doğurduğunu pek iyi biliyordu-, erkek evlat, elbette kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum. Onu da, onun neslinden gelecekleri de o mel’un şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.”

Kaynak Alıntı
http://justwerther.wordpress.com/tag/bab-aziz-film-elestirisi/
http://www.createhane.com/search/label/Bab’Aziz

Filmden

Ey gün, yüksel! Zerreler raks etmede…

Ona şükretmek için kâinat raks etmede.

Ruhlar raks ediyor, vecde geliyorlar.

Kulağına fısıldayacağım,  Rakslarının onları götürdüğü yeri

Semadaki ve sahradaki tüm zerreler

İyi bil ki, onlar mecnûn gibi görünürler.

Mutlu yâhut sefil her zerre,  her sözü kifayetsiz bırakan,

Şems’in aşığı olurlar. Hepsi ayrıldı Yalnızca o ve ben, başbaşa kaldık

***

Canınla süpür, cananının eşiğini.  ancak o zaman gerçek âşık olursun

Canınla süpür, cananının eşiğini.  ancak o zaman olursun   gerçek bir âşık.

Zaman seviniyor  İkimiz birleştiğimizde.

Sen ve ben,  iki farklı beden,  tek ruh!,  sen ve ben  Hüseyin!

Canınla süpür, cananının eşiğini.  ancak o zaman gerçek âşık olursun

***

Bu dünyadaki insanlar bir mum alevinin önündeki  üç pervane gibidirler.  

İlki aleve yaklaşır ve şöyle der: Ben aşkı biliyorum.  

İkincisinin kanatları yaklaşarak aleve değdi ve o dedi:  en aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim.  

Üçüncüsü kendini hiç tereddüt etmeden ateşin kalbine attı  ve ateş onu eritti.  Yalnızca o bildi:

***

Zaman seviniyor,  İkimiz bir araya gelince.

Sen ve ben   iki farklı beden,  tek ruhuz,  Sen ve ben.

Sen ve benden müstesna,  aynı neşenin sevinci.

Nafile sözcüklerden dingin ve hür,  Sen ve ben.

***

“NE VARSA ESKİLERDE VAR”


Yeni nesilleri küçük gören ve önlerini tıkayan bu meyândaki sözler hakkında Câhız şöyle demektedir:

“İnsanların ağzında dönüp dolaşan, çok zararlı ve acı meyveli birçok söz vardır. Bunların en zararlılarından biri de “Öncekiler sonrakilere hiçbir şey bırakmadı” sözüdür. Şayet her dönemin âlimleri bu kelime kulaklarına düştüğü günden beri öncekilerden kendilerine ulaşmayan konularda çıkarımlar yapmayı bir yana koysalardı ilmin bozulduğunu görürsün. Bilesin ki ilim, bir madene benzer. Bir altın madeninden bin deve yükü altın çıkarıldığını görmüş olmak senin orayı şöyle bir yok­lamana ve misket büyüklüğünde bir şey de bulsan onu almana engel olmaz. İşte ilim öğrenmek konusunda da tavrın bu olmalıdır.

Allah’tan başarıya ulaştırmasını dileriz.

Kaynak:

Abdülkâhir el-Cürcânî, Sözdizimi ve Anlambilim, Özgün Adı: Delâilü’l-İ’caz, trc. Osman Güman, Litera, 2008, sh. 257

 

 

HAK – HUKUK ve TAKDİR MESELESİ


Muhammed b. Mesleme el-Ensârî ile İbn Ebî Hadred el-Eslemî yolda karşılaşmışlardı. Şükür ve iyilik üzerine sohbet ettiler. Muhammed dedi ki:

Bir gün Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin yanındaydık. Hassân b. Sâbit’e

“Bize Câhiliye şii­rinden bir kaside okuyuver. Allah bizden Câhiliye şiirini okumanın ve riva­yet etmenin günahını kaldırdı” buyurdu.

[Olayın Hizânetü’l-edep’teki nakline göre Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Bize Cahiliye şiirlerinden Allah’ın bizi affettiği içerikte bir şiir oku” buyurdu. Kanımızca şayet böyle bir olay gerçekleşmişse doğru olan ve Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin kelâmına yakışan bu rivayettir.]

Bunun üzerine Hassân, A’şâ’nın, Alkame b. ‘Ulâse’yi hicvettiği bir kaside okudu.

عَلْقَمُ مَا  اَنْتَ اليَ عَامِرٍ                  الـنَّاقِضِ اْلاَوْتَارِ وَاْلوَاتِرِ

Türkçesi: Alkame! Sen, yay kirişi çözüp bağlayan Amir (b. Tufeyl) yanında nesin ki!

Bunun üzerine Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Hassân! Bu kasideyi bundan sonra bir daha okuma” dedi. Hassân

“Ey Allah’ın Resulü! Benim, Kayzer’in yanında ikamet eden putperestin teki hakkında söylenmiş bir hiciv şiirini okumamı mı yasaklıyorsun” diye sordu. Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem:

 “Hassân! Başkalarının iyiliğine en çok teşekkür eden kişi, Allah Teâlâ’ya en çok şükreden kişi demektir. Kayzer, Ebû Süfyan’a benim nasıl biri olduğumu sorduğunda Ebû Süfyan bana dil uzatmıştı. ‘Alkame ise kendisine aynı soru yöneltildiğinde benim hakkımda iyi şeyler söyledi” buyurarak Alkame’ye şükran borçlu olduğunu ifâde etti. Bir rivayete göre Hassân, Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sözü üzerine “Ey Allah’ın Resulü! Sana iyiliği dokunan kişiye teşekkür etmek bizim boynumuzun borcudur” dedi.

Bu konuda meşhur bir rivayet de Hz. Aişe radiyallâhü anhadan nakledilen şu ha­berdir: O şöyle demiştir: Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem sıklıkla bana “beyitlerini okusana” derdi ben de şu beyitleri okurdum:

 

إِرفَع ضَعيفَكَ لايُحِربِكَ ضَعفُه    “

                “يَوماً فَتُدرِكَهُ العَواقِبُ قَد نَما

يَجزيكَ أَويُثني عَلَيكَ وَإِنَّ مَن

أَثنى عَلَيكَ بِمافَعَلتَ فَقَد جَزى

 

Türkçesi:Çevrendeki zayıfları yükselt ki onların zayıflığı bir gün ge­lip seni eksiltmesin. Gün gelir onun hali iyileşir ve senin iyiliğinin karşı­lığını verir veya sana sena eder. Yaptığına karşılık seni öven kişi sana vermesi gereken karşılığı vermiş demektir.

Bir defasında bu şiiri okuyunca Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle bu­yurmuştu:

“Allah Teâlâ, (kıyamet gününde) kullarından birine “Kulum sana iyilik yapmıştı. Sen onun bu iyiliğine teşekkür ettin mi?” diye sorar. Kul

“Rabbim! O iyiliğin Senden geldiğini bildiğim için Sana şükrettim” der. Allah Teâlâ, “Sen böyle yapmakla bana şükretmiş olmadın. Çünkü nimetimi sana eliyle ulaştırdığım kişiye teşekkür etmedin” buyurur.”

Kaynak:

Abdülkâhir el-Cürcânî, Sözdizimi ve Anlambilim, Özgün Adı: Delâilü’l-İ’caz, trc. Osman Güman, Litera, 2008, sh. 37-38

Not: Haram işlemek için adalet ve hukuk formu aranmaz ve yoktur. Hakk’ın ve hukukun izâlesini talep eden ve kul hakkına girenlerin akıbeti hüsrandır. “Zerre küllün aynasıdır!” Küçük görülen hakların gasbı büyük hakların kaybedileceğine işarettir. Hak ve hukuk meselesinde hassas olmayanların durumu, vahim bir gerçektir. Başkasının hakkını korumayan, diğerinin hakkını koruyacak mı?

“Elektrikte yıllık kayıp-kaçak oranı 7 milyar liraya ulaştı. Sadece kaçağın bedeli 4.5 milyar lirayı buldu.”

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de buyurdu ki;

“Eğer bir topluluğun anlaşmaya hıyanet etmesinden korkarsan, sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran. Doğrusu Allah hainleri sevmez.” [8 / ENFÂL – 58]

“Kim zerre ağırlığınca hayır işlerse, onu görür.” “Kim de, zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.” Kur’ân-ı Kerim, 99 / ZİLZÂL, 7-8

SÜRYANİ MOR EFREM HAZRETLERİ (İ.S. 285- Haziran 373)


Kilise Ataları Tarafından “Kutsal Ruh’ un Kavalı” Olarak Adlandırılan Süryani Mor Efrem’in Şiirleri

Bin yılların şahitliğini yapan maddi kültür katmanlarının yanı sıra, sayısız denetilecek birçok inanç sistemini bağrında taşımış, insanlık medeniyetinin ana merkezi olan Mezopotamya, günümüzde de birçok inanç, gelenek ve kültürün harmanlanıp birlikte yan yana durabilme yeteneği ile ortak kültürel değerler meydana getirmiştir. Süreç içerisinde farklı yorumlamalar ile varlığını sürdürmeye çalışan inanç sistemleri ve bunları temsil eden şahsiyetler, taşıyıcısı oldukları misyonları ile uzak diyarların halklarının hayat rotasına yön vermiş, duygu ve düşüncelerine renk katmışlardır. Bu şahsiyetlerin varlık nedenleri arasında önemli bir yere sahip olan anayurtları, onların yetişmesi ve mevcut potansiyellerinin açığa çıkarılmasında önemli bir role sahip olmuştur.

Mezopotamya’nın kadim halklarından olan Süryanilerin büyük şairi Mor Efrem, tüm Doğu Hristiyan kiliseleri tarafından saygıyla anılan, Batı kiliselerince doğu adına tanınan ender simalardan birisidir.

Bazı kaynakların verilerine göre Mor Efrem, İ.S. 285yılında putperest bir aileden Nusaybin’de doğmuş, öğrenimini Nusaybin ile Sincar Dağı arasındaki Baarbeye (BethAraboye) episkoposun yanında gördükten sonra bazı siyasi sebeplerden dolayı 303 yılında Nusaybin’i terk edip Urfa’ya yerleşmiştir. Şair Asuno’nun yanında Süryani edebiyatı ile Kutsal Kitap’ın derinleşmesini özümsemiştir. Erken yaşlarında dünya nimetlerini terk edip ve 320’lerde tekrar Nusaybin’e geri döndüğünde Mor Yakup’a intisap ederek ruhi temizlik ve kutsallığı, ahlaki enginliği ve dinî bilgileri ondan öğrendi. Öğrencisi olduğu eğitim kurumunun yöneticiliğine kadar yükselmiştir.

Nusaybin’de bulunduğu yıllarda, şehir üç kez 338, 346 ve 350 yıllarında Perslilerce kuşatılır ancak ele geçirilemez. Pers Kralı Şobur, kenti ele geçirmeyi başaramadıysa da birkaç yıl sonra İmparator Yulyanus’un bozguna uğratılması sonucunda Pers Kralı Şobur’la Bizans İmparatoru Yubinyanusarasında varılan anlaşma sonucunda Nusaybin şehri Şobur’a teslim edilir. Kentin Hristiyan halkının büyük bir çoğunluğu göç ederek şehri terk eder. Kentlilerle birlikte göç eden Efrem önce Diyarbakır’a gelerek şehrin Batı cephesine yerleşen mülteciler arasında bulunur, daha sonra da Urfa’ya geçer. Hayatının son on yılını Urfa’da geçirir.

Efrem’in hayatının son yıllarında, Urfa kentinde meydana gelen kıtlık felaketi, inziva hayatını sürdürdüğü hücresinden çıkmasına neden olurken, servetlerinden fakirleri yararlandırmadıklarından dolayı da zenginleri kınar. Yaptığı çalışmalar sonucunda, zenginlerden topladığı yardımlarla binlerce aç ve sefil durumdaki insanlara yiyecek ve ilaç bulur. Devlet binalarının tümünü hastane olarak kullanıma açılmasını sağlar.

Vasiyetinde kendisini gösterişsiz bir törenle toprağa verilmesini, aziz kalıntısı diye kendisine ait hiçbir şeyin saklanmamasını ve pelerinsiz olarak, sadece rakiplik giysileriyle gömülmeyi ister.Mezarına arkadaşlarının getirmek istedikleri armağanlara gelince, bunlara bir değer biçilmesini ve bedellerinin para olarak yoksullara ve hastalara ya da kiliseye verilmesini ister. Gömüleceği yer konusunda “Mezarlıkta beni, kalbi kırık olanların bulunduğu yere yatırınız ki, Rab İsa Mesih geldiğinde beni kucaklayabilsin ve onların ortasında kaldırabilsin” vasiyetinde bulunur.

Mor Efrem 373 yılının Haziran ayında öldüğü tahmin edilir.Mezarı Urfa şehrinin batı kapısında Kontrion denilen burcun yanındaki bir mezara konulur. Daha sonra bu mezarın üzerine Deyro Tahtoyto (Aşağı Manastır)adı ile anılan bir manastır inşa edilir. Süryani Ortodoks Kilisesi kendisini azizleri anma programında yıllık kil ise takvimine dâhil etmiştir. Her yıl Büyük Oruç un ilk haftasında adına anma törenleri düzenlenir.

Mor Efrem, tartışmasız iyi bir dil ustasıdır. Süryani şairleri arasında, birçok manaları az bir sözle ifade edebilenlerin en başarılısıdır. Anlaşılır dile sahiptir. İfadedeki derinliğine kimse ulaşamamıştır. Konuları seçerken çok dikkatli davranmıştır. Şiir ve kaside tarzını geliştirmiştir. Kasidelerinin güzelliği, konumunu daha da artırmıştır. Okuyucularını barışa, ibadette deruniliğe, tefekkürde sonsuzluğa davet eden Mor Efrem, “Süryanilerin Güneşi”, Süryanilerin Peygamberi, Kutsal Ruhun Kavalı , “Hikmetler Sahibi” gibi çalışılarak ulaşılabilecek üstün mevkilerin tanımlamaları ile ünlenmiştir.

VII. yüzyıla kadar olan dönem Süryani edebiyatının altın çağı olarak tanımlanır. Bu dönemin en verimli ve en yaratıcı dinsel şairleri arasında ilk sırayı alan Mor Efrem, tüm zamanların en çok bilinen dinsel şairidir. Mor Efrem’e ait edebi eserler X. yüzyılda Nusaybinli bir başrahip tarafından Mısırda bir Süryani manastırında bulunmuş, ancak şiirleri XVIII. yüzyıla kadar kopyalanmamış ve fazlaca bilinememiştir.

Bir yazar olarak olağanüstü üretkenliğe sahiptir. Bir çok manzum vaaz ve ilahi, Kitab-ı Mukaddes tefsiri, açıklayıcı dinî konuşmalar ve polemik eserler kaleme almıştır. Bunlar çok kısa bir sürede Yunanca, Ermenice, Kıptice, Habeşçe ve Latinceyeçevrilmişlerdir. Etkisi, sadece Mezopotamya’da değil, tüm Hristiyanlık dünyasında kendisini hissettirmiştir. Yapıtlarının büyük bir kısmı günümüze kadar gelmiş olup Latin harfleriyle altı büyük cilt halinde basılmıştır.

Mor Efrem; Süryani şiirini geliştirip, kendi tarzı yüzyıllar boyunca varlığım sürdürmüş, ilahi ve söyleşileri Süryani Kilisesinin yıllık dua programların düzenlenmesinde etkili olmuştur. Mimro ve Madroşoadı verilen iki tarzda yazılmış şiirleri vardır.

Mimro, konuşma tarzında olan yedi heceli şiir, Madroşo ise ezgisel çizgisi daha belirgin ve koro tarafından okunan bir tarzdır. Şiirleri mekânsal icra edilen tüm dua ve ilahi okumalarında sıkça kullanılır.

Kendisine ait 3 milyona yakın şiir cümlesi olduğu belirtilir. Ayrıca “Sugitho”türünü Hristiyan edebiyatına kazandıran, düzenleyen ve kullanıma sunan ilk Süryani şairidir. Sugitho’nun belli bir kalıbı vardır. Her Sugitko iki, üç ya da daha fazla kişi arasında söz düellosu şeklinde icra edilen bir yazım türüdür.

Eserlerinin en küyük özelliği uzun oluşlarıdır. Hayranlık verici çalışkanlığına ve kaleminin çok üretken olduğuna bizi inandıracak kadar yazısı günümüze kadar ulaşmıştır. Aslında Süryani anlayışı, düşünceleri genişletmeye ve yinelemelerle uzatmalara çok yatkındır. Diğer Süryani yazarlarda; Antakyalı İskok, Narsay, Suruçlu Mor Yakup ve Menbecli Mor Filüksinosvd. bu özelliği farklı derecelerde görmek mümkündür. Son derece hareketli hayal gücü, onun üslubunun en büyük özelliğidir. O, bir tarifi en küçük ayrıntılarına dek yaptıktan sonra diğerine geçerek uzun uzun anlatımlarda bulunur. Mor Efrem yazılarına bilgisini, şiirlerine ilhamını, vaazlarına hitabet sanatını yansıtabilmeyi çok iyi becermiştir. Yer yer felsefik ve mantıklı yazarak yer yer kalk diline inerek toplumun her kesimine kitap edebilmiştir. Üslubu açık, akıcı ve etkilidir.

Yazılarındaki birçok pasaj, Kutsal Kitap’ın nasıl okunması gerektiği konusunda yol göstermektedir. Bir taraftan kutsal kitapların gizli gücünün dibe ulaşılamayan bir derinliğe sahip olduklarını açıklarken, diğer taraftan Hristiyan kişinin Kutsal Kitap’ın ruhsal anlamını ve gizli derinliklerine ulaşma çabası için de iman gözüyle okuması gerektiğini ifade eder. Kutsal Kitap’ın literal (harfiyen) şekilde okunmasının kesinlikle yanlış olduğunu ve bu tür yaklaşımların yanlış anlaşılmalara neden olabileceğini ifade eder. Kutsal Kitap’la ilgili yaptığı tefsir çalışmalarının çoğunu düzyazı yerine şiir türünde yapmıştır.

Elinizde bulunan bu çalışma, Süryani Mor Efrem’in en önemli eserlerinden biri olup seksen yılı aşan bir zaman diliminde görmezlikten gel inen, unutturulmaya çalışılan, Anadolu’nun en kadim sakinlerinden olan Süryanilerin, sahip oldukları inanç ve kültürel motiflerini, bu topraklardan dünyaya armağan ettikleri ruhsal bir çağrının yazınsal ifadesidir.

Gabriyel AKYÜZ
Horiepiskopos Kırklar Kilisesi – Mardin

Mor Efrem’in Hayat Öyküsü

Aziz ve büyük öğretmen Mor Efrem’in hayatı başından sonuna kadar Beth-Nahrin’ın (Mezopotamya) Urhoy’unda (Urfa) geçmektedir.

Aziz Mor Efrem Süryani kökenli olup iki hudut arasında (Roma ve Pers) yer alan Nusaybin şehrinde dünyaya geldi. Babası Nusaybinli, annesi de Omid (Diyarbakır) şehrindendi. Mor Efrem dünyaya geldiği zaman babası putperest inançlı olup Abizil olarak tanınan bir putun baş kâhiniydi. Bu putu sonradan Kral Yubinyanus yıktırmıştı. Mor Efrem, mümin ve muzaffer Kral Kustantinos’un döneminde dünyaya gelmiş ve Rab onu tıpkı Peygamber Eramyo gibi anne karnından seçmiştir ki, heretik (sapkın) inançların vahşiyeti onun aracılığıyla azarlansın ve tüm dünyayı da öğretmenliğinin parıltısıyla aydınlatsın. Tanrısal inayet tarafından seçildiği için babasının putlara düzenlediği törenlere ve putlara sunduğu kurbanlara katılmıyordu. Mor Efrem, iyi ahlak ve meziyetlerle donandığından dolayı şeytanlar da onu kendi babasının evinde görmek istemezlerdi. Mor Efrem’i koruyan Rab, onu kendi hükümranlıkları altına almaya izin vermezdi. Tıpkı Pavlus hakkında Hananya’ya söylenen; “bu benim için seçkin bir alettir” sözü Mor Efrem’de de vuku bulmuştu.

Mor Efrem Evden Kovuluşu

Günlerden bir gün şehirde bulunan Hristiyan biriyle konuştuğunu gören babası, oldukça sinirlenir, onu acımasızca döver ve kendisine yönelerek: “Yaptığın bu terbiyesizliğe karşı tapmağa girip İlahlara kurban sunacağım ki seni affetsinler ve seninle barışsınlar.” Tapınağa girip adet edindiği gibi putlara kurbanlar sunarken, kendisine Şeytan görünür ve onunla konuşmaya başlar:

“Uzun bir süreden beri bu tapınağa önem verdiğini biliyorum, oğlun için takdim ettiğin talebi reddediyorum. Gök, yer olamayacağı gibi böylece benim de bu kişiyle hiçbir gönlüm yoktur. Eğer gönlümü almak ve irademi yerine getirmek istiyorsan, oğlunu evinden ve komşuluğumdan uzaklaştır. Çünkü gelecekte Tanrıların kovuşturucusu biri olacağından endişe ediyorum”.

Babası hemen oğlu Efrem’i çağırıp; “sen Tanrıların düşmanısın ve seni artık evimde görmek istemiyorum, defol git yanımdan” der kendisine. Efrem, babasının davranışına çok sevinir. Çünkü bu tür sözleri duymayı çoktan beri arzuluyordur. Yanına hiçbir şey almadan ve nereye gideceğini bilmeden babasının evini terk eder.

(Not: Hz. İbrahim aleyhisselâmın başından da buna benzer bir hadise geçmiştir)

Onu koruyan yüce Allah Teâlâ’nın inayeti Hıristiyanların kilisesine doğru yönelterek Nusaybin Episkoposu Mor Yakub’un yanma gider. Mor Yakub, Rab korkusuyla dolu, Allah Teâlâ’nın inayetiyle büyük mucizeler yapan ve Kutsal Ruh’un aracılığıyla gelecekleri ve gizlilikleri bilen bir şahsiyettir. Mor Efrem, durumunu kendisine arz edince onu sevgiyle kabul eder ve kilisede dinleyicilere özel olarak ayrılan bir yere yerleştirir. Efrem de artık ker namaz vakti kiliseye girip dinleyenlerin safında durup ve kutsal kitapların sözlerini iştiyakla dinler. Düzenli bir şekilde orucunu tutar, namazını kılar ve günden güne olumlu yönden ilerler.

Mor Efrem daha sonra Episkoposluk merkezine yerleşir ve Mor Yakup’la birlikte yaşamaya başlamış olur. Kendi yaşantısında kocasını örnek alır. Mor Yakup da bu tür güzel davranışlarını görünce onu daha da sevmeye kaşlar ve kutsal kitaptan kendisine ayetler okuyarak düşüncesini günden güne güçlendirir. Mor Efrem sadece Aziz Mor Yakup tarafından değil kütün kilise cemaati bireyleri tarafından sevilir. Mor Yakub’un yanında uzun bir süre Rab korkusuyla, alçak gönüllüğüyle ve akıllı davranışlarıyla kaldıktan sonra onu kakasının evinden kovalayan Şeytan mahcup kalır ve onu görmek istemez olur.

Mor Efrem’in Zina İle İtham Edilişi

Şeytan, Efrem’e bir plan kurarak onu Mor Yakup’un ve cemaatin gözünde soğutmayı arzular. Aslında Şeytanın organize ettiği bu planın aracılığıyla Mor Efrem’in kutsallığı alenen ortaya çıkar, Mor Yakup’un ve cemaatin sevgisini daha da kazanmış olur. Efrem’in başına gelen olayın akışı aşağıda yazıldığı gibi cereyan etmiştir:

Nusaybin Kilisesinde zangoçluk yapan Efrem isminde kiri, kendi adaşının (Rakip) Efrem’in Episkopos ve cemaat tarafından çok sevildiğini görünce onu kıskanmaya kaşlar. Günün kirinde, Kilise Zangocu Efrem, kalkın bir liderinin kızıyla cinsel ilişkiye girer ve kıza şu tavsiyede bulunur: “Şayet bu konudan baban haberdar olursa, benimle cinsel ilişkiye giren, kalkın aziz/sadık olarak gördükleri o Efrem, bana tecavüz etti” dersin. Sonuçta kızın babası, kızının hamile olduğunu görür ve onu sorguya alır. Kız, daha önceden kendisine öğretildiği gibi durumu kendi kakasına anlatır. Kızın kakası koşarak, ağlayarak ve isyan edercesine durumu Episkoposa izah etmeye gider.

Episkopos bu çirkin konuyu duyunca hayrete düşer. Gerçi Tanrısal görüntüler Mor Yakup’a görünmüyor değildir. Bu tür muammalar görünür fakat bu olayın gerçekleri kendisinden gizlenmiş ve ne yapacağını bilemez duruma gelmiştir. Konu kalka da teşhir olunca herkes Efrem’in aleyhine tavrım değiştirir. Episkopos, Mor Efrem’i yanına çağırarak bu konu hakkında onu sert bir şekilde azarlar. Bu azarlamaya karşın Efrem şaşkınlık içinde kalır ve uzun bir süre suskunluğunu bozmaz. Derin derin düşündükten sonra suskunluğunu bozup: ”Evet, ey saygın peder olay doğrudur. Ben günah işledim, lütfen beni bağışlayınız.” der.

Mor Yakuk, Efrem’in yaşantısını yakından takip ettiği için olayın gerçekliğine inanmaz ve Allah Teâlâ’dan olayın açığa çıkmasını diler. Olayın sonucu Efrem’in lehine dönüşeceği için bu sır ondan saklanmıştır. Bir erkek çocuğu dünyaya getiren kızın kakası, çocuğu alıp Episkopos Mor Yakup’un yanma getirir ve: “Alın çocuğunuzu siz büyütün” der, Mor Yakup da, Efrem in hazır bulunmasını ister. Hazır bulunduğunda kızın babası Efrem’e; “oğlunu yanma al ve onu sen büyüt” der.

Aziz Mor Efrem ağlayarak: “Günah işledim, kadasetine yalvarıyorum, ey saygıdeğer peder. Beni bağışlayınız.” Çocuğu kucağına almış o vaziyette kiliseye girdiğini gören halk hayrete düşer. Halkın bir kısmı çocuğa bakarak, bu adamın suçsuz olduğunu düşünürken, diğer kısım da olayı onun gerçekleştirdiğine inanmıştır. Efrem de balkın önünde gözyaşlarını dökerek: “Günahkârım, bu günahı ben işledim. Ne olur benim için dua edin ki, Rab beni affetsin” demiştir.

Belirli bir süre sonra bütün halkın onun aleyhinde olumsuz düşündüğünü görünce, İncil’de yazılı olan: Bana iman eden şu küçücük insanlardan birini tökeze/suç işlemeye sürüklerse vay başına(Mat: 18: 5) ayetinden korkarak tavrını değiştirmeye karar verir. Allah Teâlâ da Efrem’in sabrını, tahammülünü ve kendisine yöneltilen eleştirileri, azarlamaları ve dedikoduyu alçak gönüllükle karşıladığını görünce, faziletini ve mütevazılığım ortaya çıkarmak ister ki, Şeytan’ı ve onu dinleyenleri mahcup etsin.

Pazar sabahı kutsal ayinin icrası esnasında Efrem, çocuğu cübbesinin altına saklayarak Episkopos Mor Yakup’un yanına yaklaşır ve bir ricada bulunur. Ricası, vaaz kürsüsüne çıkmak ve halk a seslenmektir. Mor Yakub kendisine izin verdikten sonra vaaz kürsüsüne çıktığında ne yapacağını herkes merakla gözlemeye başlar. Efrem, çocuğu cübbesinin altından çıkararak sağ eliyle yukarıya doğru kaldırıp çocuğa yüksek bir sesle seslenerek şunları söyler: “Ey çocuk! göğü, yeri ve bütün kâinatı yaratan diri olan Allah’ın adıyla sana yemin ettiriyorum; gerçek baban kim olduğunu burada hazır olanlara bağırarak açıkla.”

Çocuk da ağzını açıp: “Babam Kilise Zangocu Efrem’dir” der. Bütün halk Episkoposla birlikte hayrete düşer. Hepsi Mor Efrem’den haykırarak özür dilerler. O an, çocuk da hayatını yitirir. Kızın babası da kendini azizin ayakları üzerine atıp özür dilemeye başlar. Daha sonra Aziz Mor Yakup bir konuşma yaparak herkesi bağışlar. O günden itibaren Mor Efrem halkın gözünde daha da büyümeye başlar ve Mor Yakup ile birlikte hayatını sürdürmeye devam eder.

[Anlatılan Menkâbe’nin doğruluğuna aşağıdaki hadis-i şerif işaret etmektedir.

Ebu Hureyre’den radıyallahu anh, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’den duyarak buyurdular ki:

“Üç kişi dışında hiç kimse beşikte iken konuşmamıştır. Bunlar: Hz. İsa İbn-u Meryem aleyhimasselam, Cüreyc ve bir başka çocuk.

 

(Birincisi: Hz. İsa aleyhisselam ki herkes bilir.) (ikincisi:) Cüreyc, kendini ibadete vermiş abid bir kuldu.

Çok eski dönemlerde “Cüreyc” isminde bir genç vardı. Cüreyc, dinine bağlı, güzel ahlâklı, namaz kılmayı çok seven bir kişiydi. İbadetini rahat bir şekilde yapabilmek için, evinin avlusunda kendine bir ibadet yeri yapmıştı. Orada devamlı ibadet ederdi. Namazlarını çok uzun kılardı. Bu, ona çok derin bir manevi haz ve lezzet verirdi.

Bir gün namaz kılarken annesi çıkageldi:

- Cüreyc! Cüreyc, diye seslendi.

Cüreyc, namazına daha yeni durmuştu. Ya namazını bozup çok sevdiği annesine cevap verecek ya da namazına devam edip annesini bekletecekti. İçinden: “Allah’ım! Annem ve namazım arasında kaldım.” dedi. Sonra yarım bir namazla Allah’ın huzurundan ayrılmanın doğru olmayacağına karar verdi ve namazına devam etti. Annesi biraz bekledi. Baktı ki Cüreyc’ten bir ses çıkmıyor, çaresiz geri dönüp gitti. İkinci gün annesi tekrar geldi:

- Cüreyc, diye seslendi. Cüreyc yine:

- Allah’ım! Bir tarafta annem diğer tarafta namazım var, dedi. Yine namazına devam etti. Üçüncü gün Cüreyc’in annesi tekrar geldi. Cüreyc, yine namaz kılıyordu. Annesi, ona seslendi. Cüreyc, bu sefer de namazını bozmak istemedi. Üçüncü gün de oğlunun ibadet etmekte olduğunu bilmeyen ve onunla görüşemeden dönmek zorunda kalan annenin canı çok sıkıldı. Oğlunun bu davranışı onu çok üzmüştü. Bu sebeple ağzından oğluna karşı şu ifadeler döküldü:

- Evlâdım! Allah seni kötü bir kadınla imtihan etmeden canını almasın.

Aradan uzun zaman geçti. Cüreyc ibadetine devam ediyordu. Herkes Cüreyc’in namaz kılışını, Allah’a bağlığını ve günahlardan uzak bir hayat yaşadığını konuşuyordu. Hiçbir güç Cüreyc’i namaz ibadetinden vazgeçiremezdi. İnsanlar bu konuda bahse bile girebilirlerdi.

Günlerden bir gün güzelliği dillere destan olan ahlâksız bir kadın,

- Ben Cüreyc’i Allah yolundan uzaklaştırabilirim, diyerek bahse girdi.

Daha sonra, Cüreyc’in ibadet ettiği yere gitti. Onunla konuşmak ve gönül eğlendirmek istedi. Ne yaptıysa Cüreyc’i ibadetinden vazgeçiremedi. Cüreyc kadının yüzüne bile bakmadı. Bu duruma sinirlenen kadın oradan ayrıldı. Aklına başka bir fikir geldi. Gidip Cüreyc’in çobanıyla gizlice beraber oldu ve ondan bir çocuk dünyaya getirdi. Daha sonra “Bu çocuk, Cüreyc’in çocuğudur.” deyip halkı Cüreyc’e karşı kışkırttı. Bu haberi duyan herkes Cüreyc’in başına üşüştü. Ona namazını bozdurdular ve onu tartaklamaya başladılar. Üstelik ibadet ettiği yeri başına yıktılar. Kendisine kurulan tuzaklardan haberi olmayan mazlum Cüreyc,

- Benden ne istiyorsunuz, beni niçin dövüyorsunuz, diye sordu.

Oradakiler:

- Sen ırz, namus düşmanı bir adamsın! Şu kadınla birlikte olmuş ve ondan bir çocuk sahibi olmuşsun. Bir de kendini Allah yolunda gösteriyorsun, dediler.

İftiraya uğrayan bu genç, büyük bir sabır gösterdi. Güçlü bir imanı vardı. Yüce Allah’a güveniyor, kendisini bu durumdan ancak O’nun kurtarabileceğini düşünüyordu.

İftira ve horlama dolu bu sözler üzerine Cüreyc,

- Çocuğu bana getirin, dedi.

Çocuğu getirdiler. Cüreyc, iki rekât namaz kıldı. En samimi duygularla Rabbine yönelip, O’ndan yardım istedi. Ardından yeni doğmuş bebeğin karnına hafifçe dokundu ve çocuğa sordu:

- Evlâdım! Senin baban kimdir?

Bebek cevap verdi:

- Babam, falanca çobandır.

Bebeğin konuştuğunu görenler, Cüreyc’in elini öpmeye ve ondan özür dilemeye başladılar. Kendilerini affettirmek için, Cüreyc’e altından bir ibadethane yapmak istediler. Fakat gösterişi sevmeyen Cüreyc, bunu kabul etmedi. Onlara:

- Bana eskisi gibi topraktan bir ibadet yeri yapın, yeter, dedi.

Ahlâksızlığı ile tanınmış birinin sözüne inanarak, dürüst bir insana kötülük edenler bu yaptıklarına çok pişman oldular. Özürlerinin kabulü için çalışmaya başladılar ve Cüreyc’in ibadethanesini hemen eski hâline getirdiler.

[113 Müslim, Birr 7, 8, (2550); Buhari, Enbiya 50, Amel fi’s-Salat 7. Beşikte olmasa da, daha çocukken boyundan büyük sözler söyleyen çok küçük görünümlü büyükler olmuştur. Bkz. Müslim, Zuhd 73, (3005); Tirmizi, Tefsir, Büruc, (3337)]

Ariyus’un Sapkın Düşüncesi

Kısa bir süre sonra Ariyus isminde biri ortaya çıkıp Oğul ve Kutsal Ruh hakkında yanlış yorumlar getirerek ve yaratıcısına keskin bir dil uzatarak Mısır’ı karıştırmıştır. Ariyus’un heretik inancına karşı muzaffer Kral Kustantinos, dönemin bütün Episkoposlarını Nikiyaya/İznik e davet etmişti. Episkopos Mor Yakup da toplantıya davet edilmişti. Arkadaşlarıyla birlikte toplantıya gitmeye hazırlanırken, Mor Efrem’i de yanına alarak gerçek inancı savunmak üzere kutsal konsile gitmek üzere yola çıkarlar.

Ariyus ve yandaşları konsil tarafından aforoz edildikten sonra Mor Yakup ve arkadaşlarının dualarıyla gereken cezaya çarptırılmışlardır. Konsilin aziz üyeleri göstermiş oldukları bu başarıdan dolayı kendi memleketlerine geri dönerken, Mor Yakup ve Mor Efrem de galip ve muzaffer ordu liderleri gibi mutlulukla Nusaybin’e döndüler.

Aziz Mor Efrem, Allah Teâlâ’nın korkusuyla ve kutsal kitapları okumasıyla günden güne kendini geliştiriyordu. Episkoposun bütün emirlerine fiilen riayet ediyordu.

Nusaybin Perslerin Kuşatması Altında

Bir süre sonra muzaffer ve saygın Kral Kustantinos vefat eder ve yerine kendi çocukları hâkimiyeti devralırlar. Kustantinos’un vefatını fırsat gören Pers Kralı Şobur, kısa bir süre sonra Kustantinos’un çocuklarına hakaret ederek büyük bir askerî güçle, sayısız at ve fillerle Nusaybin’i kuşatır. Ordusunu gruplara ayırıp ve kendisi onları organize ederek yetmiş gün süreyle bu kuşatmayı sürdürür. Nusaybin’i fethedemeyeceğini gören Kral Şobur, şehrin ortasından akan nehrin suyunun önü büyük bir setle kapatmıştır. Suyun gücüne dayanamayan sur olduğu gibi çöker. Şobur, artık şehri suhuletle alacağını düşündüğünden çok mutlu olur.

Fakat madalyonun diğer yüzü daha farklıdır. Çünkü savaş devam ederken Episkopos Mor Yakub, Mor Efrem ve diğer kilise ruhanileri gece gündüz Allah Teâlâ’ya yakarmışlardır. Mor Efrem bütün şehrin halkına ve savaşan askerlere cesaret vererek yüreklendirmiştir. Onun telkiniyle ve teşvikiyle şehrin surunu yeniden inşa ederler. Surun başında nöbetçi askerler görevlendirilir ve hücuma geçenler püskürtülür. Mor Efrem bu tür faaliyetleri yaparken surun yakınında bile değildir. O, Allah Teâlâ’nın tapınağında hep dua eder ve yakarır.

Şobur, surun hızlı bir şekilde yeniden yapıldığına pek şaşırmamıştır. Onu en çok hayrete düşürense surlardaki tuhaf bir görüntüdür. Surun üzerinde kraliyet üniforması giyen ve giysisi güneş gibi parlak bir adam vardır. Şobur, bu görüntüden korkmuş ve adamı Roma hükümdarı zanneder. Hatta Roma Hükümdarı Kustantinos’un Antakya’da olduğu konusunda onu uyaranları azarlamıştır. Daha sonra: “Bu, Romalıların Allah’ıdır, onların yerine savaşıyor” diye düşünür. Yayını gerer ve surlarda gördüğü kişiye okunu fırlatır. Ancak fiziksel yapısı olmayan bir nesneye zarar veremeyeceğini bilemez. Şobur’un öfkesi diner.

Mor Efrem, Pers güçlerine lanetler yağdırabilsin diye surun başına çıkabilmesi için Episkopos Mor Yakup’tan talepte bulunur. Mor Yakup, ondaki tanrısal inayete güvenir. Gerçekleştirdiği kerametin görgü tanığı olduğundan, surun başına çıkmasına izin verir.

Mor Efrem, surun bir burcuna çıktığında on binlerce Pers askeri görür. Gözlerini Allah’a doğru kaldırıp o askerlere sinek ve sivrisinek göndermesi için yalvarır. Bu küçücük hayvanların aracılığıyla Şobor’un ordusu yenilsin ki, Allah’ın gücü görünsün. Mor Efrem’in duasıyla birlikte havada sinek ve sivrisinek bulutları oluşur. Sinekler filleri sokmaya ve diğer hayvanların burnuna girmeye başlar.Atlar ve filler beklenmeyen bu duruma dayanamazlar. Gemlerini kırıp askerleri yere atıp kaçmaya başlarlar. Şobur un o güçlü ordusu dağılarak büyük bir yenilgiye uğrar. Şobur bu yenilgisinin Allah Teâlâ’ya iman edenlerin gücüyle değil, bizzat Allah Teâlâ tarafından gerçekleştiğini kabul eder. Böylece herkes, Nusaybin şehrinin Aziz Mor Efrem’in duasıyla kurtulmuş olduğuna kanaat getirir.

Mor Yakup’un Vefatı

Hayat toyu yaşantısını faziletlerle süsleyen Aziz Episkopos Mor Yakup, Şobur Nusaybin’i kuşattıktan bir süre sonra bayata gözlerini yumar. Mor Efrem, büyük bir üzüntü duyan ve onu saygın bir cenaze töreniyle toprağa verir.

Mor Yakup’un vefatından kısa bir süre sonra Kustantinos’un oğlu da vefat eder ve yerine Kustos geçer. Kustos’un döneminde zalim Yulyanus ortaya çıkar. Kustus’un vefatından sonra yerine geçen zalim Yulyanus’un döneminde Hristiyanlar büyük sıkıntı çekmeye başlar. Onlara zulmeder. Yulyanus, Persler üzerine sefer düzenler. Sefer sırasında öldürülmek suretiyle Allah Teâlâ’dan cezasını bulur.

Yulyanus un yerine geçen Yubinyanus, Yulyanus’un cenazesini yanına alır ve krallara yaraşır bir törenle toprağa verir. Yubinyanus, Yulyanus un cenazesini Nusaybin’den geçirirken daha önceden Perslerle anlaştığı üzere Nusaybin halkına Nusaybin’i terk etme emri verir ve yaptığı anlaşma gereği Nusaybin’i Şobur’a teslim eder. Mor Efrem, zalim Şobur’un döneminde meydana gelen zulümler hakkında yazılar yazmıştır.

Mor Efrem Nusaybin’i Terk Ediyor

Aziz Mor Efrem, Nusaybin Perslere teslim edilinceye dek orada yaşar. Sonra Beth-Araboye denilen yere gider. On sekiz yaşındayken vaftiz olur. Mezmurları öğrenir. Onu vaftiz eden pederden kutsal kitapları okuma imkânı bulur. Bu sırada kiliseler büyük bir baskı altındadır. Bu yüzden Omid e (Diyarbakır) kaçar. Omid’de kısa bir süre kaldıktan sonra Beth-Nahrin in Urfa’sına gider. Urfa’yı uzaktan görünce bile hayatını burada sürdürmeye karar vermeye başlamıştır bile. Çünkü orayı çok sevmiştir.

Şehrin girişinde şehri çevreleyen Dayson Nehri (Karakoyun Deresi) kenarında çamaşır yıkayan kadınları görür. Nehrin kenarında durur ve onları izlemeye başlar. Kadınlardan biri başını çevirip uzun bir süre Efrem’e bakar. Efrem, kadını sert bir şekilde azarlar: “Bana bakmaya utanmıyor musun? Yere bakman gerekir. Kadın da:

“Senin yere bakman gerekir, çünkü sen topraktan yaratıldığın için toprağa bakacaksın, ben ise senin etinden yaratıldığım için sana bakacağım” cevabını verir. Mor Efrem kadının bilgeliğinden hayrete düşer. Hemen orayı terk edip uzaklaşır ve kendi kendine: “Bu şehrin kadınları eğer bu kadar büyük bir hikmete sahip iseler, kim bilir ki erkekleri ne kadar akıllıdır” diye düşünmeye başlar.

Mor Efrem Urfa şehrine girer. Yabancı olduğu gibi meslek sahibi de değildir. Bu yüzden günlük bir iş yapmaya karar verir. Bir hamamcıyla anlaşır ve çalışmaya başlar. O tarihte Urfa’nın büyük bir kısmı putperestlerden oluşuyordu. Mor Efrem fırsat bulduğunda onlarla tartışıyor, kutsal kitaplardan bilgi veriyor ve aynı zamanda onları uyarıyordu.

Günün birinde Mor Efrem, çarşıda gezerken iyi ahlaka sahip bir rahiple karşılaşır. Rahip: Nerelisin delikanlı diye sorar. Mor Efrem de öz hayat öyküsünü rahibe anlatır. Rahip: Nasıl olur da sen bir Hristiyan olarak putperest insanlarla muhatap oluyorsun, yoksa bu âlemde mi kalmayı tercih ediyorsun?” Mor Efrem: “Hayır, öyle bir niyetim yoktur” cevabı verir. Rahip: “Öyleyse sana nasihatim şu olsa gerek, kurada münzevi bir hayat yaşayan birinin yanına git, ne yapman gerektiğini o sana söyler” der. Mor Efrem karşılaştığı rakipten bu sözleri duyunca onu takip eder ve Urfa’nın batısında yer alan dağa doğru giderler. Çünkü orada sayısız rakip yaşamaktadır. Mor Efrem bu dağa yerleşir. Gece gündüz dua eder, oruç tutar ve kutsal kitapları okuyarak züht bir hayat yaşamaya başlar.

Bir gece, o münzevi rakip, hücresinde terennüm ederken Mor Efrem dışarıya çıkar. Gece yarısı Allah Teâlâ’nın bir meleği önü ve arkası yazılı bir defterle gökten iner, defteri göstererek:

“Bu defteri kime vereyim” diye sorar. Onlar da: “Mısır sahrasında yaşayan münzevi Uricanus’a ver” derler. Melek; “hayır” der. “Bana öyle bir emir verilmemiştir.”

Melek tekrar sorar: “Kime vereyim bunu, buna kim layıktır?” Onlar da; “münzevi Yuliyos müstehaktır” cevabını verirler. Bunun üzerine Melek: “İnsanlardan hiç biri ona müstahak değildir, ancak ve ancak Urfa dağında yaşayan münzevi Süryani Efrem müstahaktır” der. Münzevi rakip şahit olduğu bu olayın hayal olduğunu düşünür ve bunu pek önemsemez.

Mor Efrem’in çocukluğu hakkında dilden dile şu söylenti anlatılmaktadır: “Dilinde bir dal bitmiş, dal gün geçtikçe büyüyerek kütün yeryüzünü kaplamış ve salkımlarla dolup taşmıştır. Yeryüzündeki kütün kuşlar o üzüm salkımlarından yemelerine rağmen salkımlar tükenmemiş aksine çoğalmıştır”.

Bir sabah, o münzevi rakip odasından çıkıp Mor Efrem’in kendini kapattığı hücreye girer ve Mor Efrem’in, Peygamber Musa’nın ilk kitabını tefsir ettiğini görür. Birinci kitabı bitirince İkincisine başladığını görünce Mor Efrem’in bilgeliğine şaşırır. Böylece rakip daha önce Mor Efrem ile ilgili şahit olduğu mucizevi olayı kabul etmiş olur. Rab Allah, Mor Efrem’e büyük bir zekâ vermiştir. O günden itibaren Mor Efrem’i daha da sevmeye kaşlar.

Rahip, Mor Efremin tefsir ettiği kitabı almış ve onu şehirdeki okula götürmüştür. Kitabı kocalara, şehrin liderlerine ve ruhanilerine gösterir. Onlar, kitabı okuduklarında hayrete düşerler. Kitabı rahibin yazdığını düşünerek onu yanlarında tutmak isterler. O da yüksek kir sesle haykırarak: “Hayır onu ben yazmadım, Nusaybinli münzevi Efrem onu yazdı diye bağırır. Mor Efrem ile ilgili mucizeyi de kendilerine anlatır. Onlar da bunun gerçek olduğunu kabul ederler. Böylece Mesih’in “Dağ başında inşa edilmiş bir kent asla gizlenemez” sözü yerine gelmiş olur. Urfa müminlerinin yüreği Mor Efrem ile tutuşmaya kaşlar ve onu görmek için kaldığı dağa çıkmaya başlarlar.

Mor Efrem, ziyaretine gelenleri görünce hücresini terk eder, orada bulunan kir vadiye iner ve gözlerden kaybolur. Allah Teâlâ’ın meleği kendisine görünür ve ona seslenerek; “Efrem nereye kaçıyorsun?” diye sorar. Efrem: “Efendim, sakin kir yerde kalıp bu âlemin problemlerinden kurtulmak istiyorum” cevabını verir. Melek: “Bak, dikkatli davran, Efrem benden kaçtı, tıpkı boyunduruğa karşı isyan eden dana gibi kaçtığı, söylenen o söz sakın sende gerçekleşmesin”. Efrem de ağlayarak: “Çok zayıfım ve buna müstahak değilim der. Melek:

Ey adam! Hiç kimse çırayı yakıp perde altına bırakmaz, onu rafta bırakır ki herkes ışığını görsün ve ondan faydalansın”der. Melek, Mor Efrem’le uzun bir süre konuştuktan sonra aniden ortadan kaybolur. Mor Efrem de daha sonra Urfa ya geri döner. Onu aramaya çıkanlar da onu görmeyince geri dönmek zorunda kalırlar.

Mor Efrem Urfa şehrinin kapısına ulaşınca ağlayarak şu şekilde dua etmeye kaşlar:

“Ey Allah’ım, aziz elçilerine Şeytan’a ve onun askerlerine karşı verdiğin yetkiyi bana da ver. Tanrılığın övgüsü karşısında dikilen kütün sapkın inançları yıkıver”.

Duasını bitirdikten sonra şehrin kapısından içeri girerek surdaki kir savunma odasına sığınır ve geceyi orada geçirir. Onu aramaya çıkanlar ise sabahleyin çarşıda onu görürler. Onunla alay ederek:

“Gelin şu tipsiz adama kakın, bizler onu aramaya çıktık o bizden kaçtı ve kendini gizledi. Şimdi ise serbest dolaşıyor.” Övünmek istedi diye düşünürler. Kalkıp onu yakalarlar ve teşhir etmek maksadıyla şehrin meydanına getirirler. Mor Efrem, bu muameleye karşı sinirlenmez. Büyük bir alçak gönüllülükle önlerinde eğilip der ki: “Ey kardeşlerim, lütfen beni bağışlayınız ben fakir ve garibim.” Onlar da: “Gelin, rezil ve deli adamı görün”diye onunla alay ederler.

Mor Efrem de çarşıya gider ve birçok kişiye nasihat verir ve bazen de onları azarlar. Günün birinde ruh gözüyle gizlilikleri gören bir münzevi kendi ihtiyaçlarını almak üzere çarşıya indiğinde, Mor Efrem’in çarşıda gezdiğini görür. Ardınca yürüyüp gür bir sesle şunları söyler: “Rabb’in elindeki kürek budur, sapkınların deliliklerini o temizleyecektir. Mesih şöyle der: Dünyaya ateş bırakmaya geldim, ateş işte budur.” Şehir sakinleri heretik ve paganlar bu sözleri duyunca oldukça sinirlenirler. Mor Efrem’i yakalayıp onu şehir dışına çıkartırlar. Onu taşlayarak yarı ölü bir biçimde bırakıp giderler.

Mor Efrem sabaha karşı kendine gel ince tekrar dağa çıkar ve eski hücresine yerleşir. Orada heretiklere karşı birçok kitap yazar ve çok sayıda öğrenci edinir. Bu öğrenciler; Zunakis, Mor İskok, Asuno, Yülyane ve Şemun isimli zatlar olup Urfa Kilisesinde diyakosluk görevi yaparlardı.Bunlar, Mor Efrem’den iyi kir eğitim almışlardır. Hatta Mor Efrem’in seviyesine ulaşıp kocalık yapmışlar ve onlar da kendilerine öğrenci edinmişlerdir.

Mor Efrem, Mor Baseliyos’u Ziyaret Etmek İstiyor

Bu dönemde, Kapadokya’daki Keysariye Episkoposu Mor Baseliyos’un takdire şayan iyi ve olumlu haberleri duyulmaya başlanmıştı. Bu sebepten Mor Efrem onu görmeyi çok arzuluyordu. Mor Baseliyos’un nasıl kiri olduğuna dair kendisine bildirilmesi konusunda Allah’a yalvarıyordu. Günlerden bir gün isteği kabul edilir ve kendisine kaşı göklere ulaşan ateşli bir sütun Kutsal Sofra’nın önünde dikilmiş vaziyette görünür. Bu görüntüden hayrete düşer ve bu şaşkın hâlinde kendisine göklerden bir ses:

“Efrem! Efrem! Mor Baseliyos gördüğün bu ateşli sütun gibidir ” demiştir.

Mor Efrem bunu gördükten sonra Yunanca bilmediği için yanma bir tercüman alarak denize doğru hareket eder. Denize ulaştığında Mısır’a gitmek üzere olan bir gemiye biner. Gemi seyir hâlinde iken çok güçlü bir dalgayla karşı karşıya gelir. Gemi oldukça sarsılır ve batma tehlikesi geçirir. Geminin yükünü hafifletmek için eşyaların çoğu denize atılır. Kaptanlar korkudan irkilirler ve gemiyi terk etmeye başlarlar. Mor Efrem onlara seslenerek:

“Korkmayın ey kardeşlerim! Pavlus’u ve beraberindekileri denizin hırçın dalgalarından kurtaran Rab Allah, bizleri de bu denemeden kurtaracaktır” der. Gemidekiler bu sözlerle alay ederler. Çünkü onun geri zekâlı olduğunu düşünmüşlerdir.

Mor Efrem eğilerek ve ağlayarak dua etmeye başlar. Haç işaretiyle denizi kutsayarak: “Kurtarıcı Efendimiz  İsa Mesih denizi azarladığında büyük bir sükûn olduğu gibi onun adıyla sana söylüyorum, dur!” demesiyle birlikte denizde büyük bir sükûn bâkim olmuştu. Bu mucizeyi gören kaptanlar ve yolcular şaşırdılar. Hepsi yanma gelip başlarını saygıyla eğerek kendisine hürmet ettiler. Artık, Mesih’in sözlerini dinler gibi onu dinler olmuşlardı.

Denizde biraz daha ilerlerken yırtıcı bir deniz hayvanı onlara doğru hücum eder. Herkes korkuya kapılıp: “Denizden kurtulduk fakat bu yırtıcı hayvandan kurtulmamız mümkün değildir” diye bağırırlar. Mor Efrem onları haçın işaretiyle kutsar ve o hayvanı lanetler. Lanetlemesiyle birlikte yaratık, suyun üzerinde ölü olarak görünür. Yolculuk tamamlandıktan sonra yolcular Mor Efrem’den üzülerek ayrılırlar. Mor Efrem artık Mısır’dadır. Antinu denilen bir şehre gider. Oradakilere “Iskıti sahrasında yaşayan münzevilerin yanına nasıl gidilir?diye sorar. Sorusunun cevabını alınca saygın münzevi rahiplerin yanına gidip kendine boş bir mağarada yer bulur. Tercümanıyla birlikte oraya yerleşmiş ve uzun bir süre orda kalmıştır.

Mor Efrem’in Yaşantısı ve Fiziksel Yapısı

Mor Efrem rahip olduktan sonra ölünceye dek buğday ekmeği yemezmiş. Buğday ekmeği yerine arpa ekmeği ve sebze gibi çok basit yiyeceklerle beslenir ve su içermiş. Bu yüzden çok zayıfmış. Çömlekçinin yaptığı testiye benzermiş. Giysilerini de çöplüklerden topladığı değişik renklerden oluşan yamalardan yaparmış. Kısa boylu, asık suratlı ve sürekli hazin bir haldeymiş. Saçları dökülmüş, sakalsız ve kamburmuş.

Mısır’da sekiz yıl kalarak herkesin Allah Teâlâ korkusuna yönelme çağrısı yapar. O dönemde Ariyusçular Mısır’da ve diğer memleketlerde müminlere büyük bir zulüm gerçekleştirirler. Oradaki münzevilerin çoğu Ariyus taraftarı olmuştur. Ariyus, Mısır dilini iyi derecede bildiği için onlarla konuşmuş ve gösterdiği bilgelik aracığıyla birçok kişiyi imanından saptırmıştır. Ariyus taraftarı münzevi yaşlı bir rahip vardır. Saygın, zahit ve imanlı gibi görünür fakat gerçekte öyle değildir. Bütün davranışları göstermeliktir. Özde kendisi sihirbazdı ve sihirbaz Simon’un yaptığı gibi o da Şeytanın etkisiyle bazı göz kamaştırıcı yapay mucizeler yapmaktadır. Bundan dolayı Mısır’da meşhur olmuştur.

Günün birinde bu meşhur zahit, Mor Efrem’le karşılaşır, kendisine büyük hakaretler yağdırır, eziyetler çektirir ve onu oradan uzaklaştırmak ister. Mor Efrem de geri dönüp: “Allah’ın yarattığı içinde konuşmaya yetkin yoktur ey kötü ruh der. Mor Efrem’in sözüyle birlikte adamın içindeki o kötü ruh, adamın ellerini, ayaklarını ve başını sıkıştırarak onu yere atar. Hâl ve vaziyetini duyan münzeviler toplanırlar ve düştüğü duruma şaşırırlar. Mısır da sahip olduğu şöhrete rağmen bu rahibin yanına kimse yaklaşmaya cesaret edemez.

Adamın trajik durumunu gören Mor Efrem yanma yaklaşıp elinden tutar ve içindeki kötü ruha seslenerek: “Efendimiz İsa Mesih’in adıyla sana emrediyorum; adamdan çık ve buradan uzaklaş” der. Kötü ruh hemen adamdan çıkar. Adam titreyerek ayağa kalkar ve Mor Efrem’in önünde başını eğerek secde edip: “Ey yüce Allah’ın hizmetçisi beni Şeytan’ın işkencesinden kurtardığın ve Senin boyunduruğuna bağladığın için sana sonsuz şükürler sunuyorum” der. O saatten itibaren adam davranışlarına iyi bir yön vererek gerçek inanca geri döner.

Mor Efrem, Mor Baseliyosun Ziyaretine Gidiyor

Mor Efrem sahrada kaldığı süre zarfında birçok yapıta imza atar, iyi meziyetlerden dolayı birçok kişi tarafından övüldüğünü görünce, orada yaşamaya tahammülü artık kalmamıştır. Mor Baseliyos’u görme arzusunda olduğu için Mısır’ın bir deniz limanına gidip, Kapadokya’nın Keysariye’sine doğru gitmek üzere gemiye biner. İsa Mesih’in Vaftiz Bayramı’na denk düşen, Şehit Mor Mama’nın anma gününde Keysariye’ye ulaşır. Mor Baseliyosun nerede olduğunu halka sorduğunda: “Yarın onu kilisede bulacaksın”cevabını almıştır. Onu kimse içeri almadığı ve misafir olarak kabul etmediği için o günü kendisine refakat eden öğrencisiyle birlikte, şehrin sokaklarında geçirmek zorunda kalır. Geceyi de şehrin bir otelinde geçirirler. Ertesi gün namaza ve ayine katılmak üzere gizlice kiliseye girerler.

Mor Efrem, Aziz Mor Baseliyos’u uzaktan görünce yanındaki tercümana dönüp: “Sevgili kardeşim! Buraya boşu boşuna geldiğimizi tahmin ediyorum. Görmek istediğim Mor Baseliyosun bu vaziyette olmaması gerekirdi. Gördüğümüz gibi parıltılı beyaz bir elbise giymektedir. Halkın ortasında oturmuş ve onu büyük bir törenle methediyorlar” demiştir. Bu görüntüden Mor Efrem büyük bir sıkıntıya düşmüş ve kimsenin onu görmemesi için kilisenin bir köşesinde kendini gizlemekte ve titremekteymiş çünkü işin içinden çıkamıyormuş.

Mor Efrem tekrar tercüman arkadaşına yönelerek: “Eğer bizler günün sıcağını taşıyor olmamıza rağmen, herhangi bir faydasını görmemişsek, nasıl olur da o görmüş olduğum ateşli sütun Mor Baseliyos olabilir?” der. “Halk tarafından bu kadar yüceliyor olması beni şaşırtıyor, çünkü aziz kişinin bu konumda olmaması gerekiyor, diye düşünüyorum” demiştir. Mor Efrem bu tür düşüncelerle çalkalanırken, Episkopos Mor Baseliyos kutsal kitaptan vaaz vermek üzere bimaya (vaaz kürsüsüne) çıkar. Vaaz vermeye başlarken, Mor Efrem, Kutsal Ruh’u Mor Baseliyosun ağzından konuştuğunu fiilen görür. Bu görüntüye çok şaşırır. Mor Baseliyos konuşurken yaptığı duraklamalarda halkın methine mazhar olmaktadır. Mor Efrem ise meth yerine iki kez onu yuhalamaktadır.

Mor Baseliyos da arkasına geri dönüp ona bakar, kendi başdiyakosunu Mor Efrem’in bulunduğu yere göndermek üzere çağırır ve kendisine şöyle der:

“Kilisenin falan köşesine git, orada rahiplik giysilerini giyen ve yamalı elbiseler giyinmiş bir rahip ile yanında bir arkadaşını bulacaksın. Ona de ki, Başepiskopos seni çağırıyor lütfen Kutsal Sofra bölümüne gel.”

Başdiyakos güçlükle halkı ikiye yararak Mor Efrem’in bulunduğu yere ulaşır. Mor Efrem’e seslenerek; “Başepiskopos seni çağırıyor lütfen kalk ve benimle gel” der. Mor Baseliyosun bu mucizevî davranışı tercüman aracılığıyla öğrenen Mor Efrem, başdiyakosa cevap vererek;

“Barığmor Abun, (Beni bereketli kıl ey peder) yanlışlığın var, bizler yabancıyız, Başepiskopos bizleri tanımıyor”.

Başdiyakos geri döner ve Mor Efrem’in söylediklerini Mor Baseliyos’a iletir. Bu sefer Mor Efrem yerini değiştirir ve kilisenin başka bir köşesine gider oturur. Mor Baseliyos başdiyakosunu tekrar gönderir ve kendisine;

“kilisenin falan köşesine git onları orda bulacaksın. Onları bulunca kendisine ‘Mor Efrem’ diye bitap edeceksin ve lütfen kalk ayin bölümüne gel, Başepiskopos seni görmek istiyor”

diyeceksin. Başdiyakos tekrar tarif edilen yere giderek Mor Efrem’in ayaklarına kapanır, ayaklarını öper ve ricada bulunur:

“Mor Efrem Başepiskopos seni görmek istiyor, lütfen benimle gel ve Kutsal Sofra’nın bulunduğu yere git.”

Başdiyakosun söylediklerine şaşıran Mor Efrem, Allah’a şükür ederek secde eder ve şunları söyler: “Gerçekten ve gerçekten gördüğüm o ateşli sütun (kolon) bizzat Mor Baseliyos’tu ve Kutsal Ruh onun ağzında konuşuyordu”. Daba sonra Mor Efrem Başdiyakos a şöyle cevap verir:

“Kutsal Ayinin bitiminde ‘Betb-Gazo’ denilen yerde kendisiyle görüşeceğimi söylersin”. Kutsal Ayinin bitiminden sonra Mor Baseliyos Betb-Gazo’ya girip kendi hizmetçisine Mor Efrem’i çağırmasını emreder. Hizmetçi, Mor Efrem’i çağırır ve birlikte Mor Baseliyos’un yanma gelirler. Mor Efrem’in giydiği yamalı elbiseler, hazin yüz ifadesi ve sessizliği Mor Baseliyos’un dikkatini çeker.

Mor Baseliyos, başını Mor Efrem’in önünde eğerek:

“Lütfen beni bağışlayınız, ben miskin ve günahkârım” der. Mor Efrem de kendini Mor Baseliyos’un önüne atarak saygılı bir şekilde ondan af diler. Daha sonra her ikisi birlikte ayağa kalkarlar. Aziz Baseliyos:

“Hoş geldiniz, ey çöl babası! Gelişiniz bizleri hoşnut etti. Sizler Mesih’in öğrencilerini çölde çoğalttınız ve Şeytanları kovdunuz. Neden günahkâr bir kişiyi görmeye geldiniz ki? Sizleri buraya getiren duygular nelerdir? Yüce Rab bu yorucu ziyaretinize karşı sizleri en iyi şekilde mükâfatlandırsın” der. Mor Efrem de kendisine yönelik alçak gönüllü bir konuşma yaparak, rahip arkadaşıyla birlikte onun (Mor Baseliyos’un) hakkında neler konuştuklarını ve düşündüklerini anlatır. Yaptığı bu konuşmadan hemen sonra Başepiskopos Mor Baseliyos tan Kutsal Kurbanı alırlar.

Birbirinin hatırını sorduktan sonra Mor Baseliyos Mor Efrem’e yönelik şunları söyler:

“Ey değerli peder Kutsal Ayin sırasında halk Rabb’i bir sefer överken sen iki sefer övüyordun, halk Yunancayla Rabb’i överken, sen Süryani kökenli olduğun için neler söylediğini bilmiyordun, ben buna çok şaşırdım. Bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz? Mor Efrem:

“Evet doğrudur ey saygıdeğer peder, ben ağzınızda konuşan Kutsal Ruh’u övüyordum” cevabını verdiğinde, Mor Baseliyos kendini Mor Efrem’in önüne atarak:

“Keşke sen Mor Baseliyos olsaydın ve ben de Mor Efrem olsaydım ki, Rab Allah’ın sana bahşettiği bu eşsiz hediyeye ve lütfa sahip olsaydım” sözlerini kullanır.

Daha sonra Mor Baseliyos, Mor Efrem’den şu ricada bulunur:

“Ey sevgili kardeşim Allah’ın sana verdiği bu armağanı bizden esirgeme, burada kal ve senin öğretmenliğinden faydalanalım.” Mor Efrem: “Ey değerli büyük baba! Benim de senden bir ricam olacak, ne olur onu bize yönelik uygulamaya çalış” der. Mor Baseliyos:

“Buraya gelip bizleri ziyaret etmenizin karşılığını veremezsek de isteğinizi yerine getirmeye çalışacağız” der. Mor Efrem:

“Şuna inanıyorum ki, Rab’dan ne istersen sana verecektir. Yunanca dilini konuşabilmemi lütfen Allah’tan dileyiniz” der. Mor Baseliyos haykırarak:

“Gel ey sevgili peder! Uçsuz bucaksız çölü hidayet eden seninle birlikte bu dileği Allah’tan isteyelim, çünkü bu isteğinizi yerine getirebilecek güçtedir. Yazılıdır ki; Allah’ın yanında hiçbir şey imkânsız değildir. Çünkü ona iman edenlerin isteğini yerine getirir, dualarını kabul eder ve onları kurtarır”.

Her ikisi birlikte uzun Lir süre dua ettikten sonra Mor Baseliyos, Mor Efrem’e şöyle bir teklifte bulunur:

“Neden papazlık rütbesini kabul etmiyorsun? Bu kutsal göreve seni layık görüyorum”. Mor Efrem tercüman aracılığıyla; “Ey değerli saygın peder! Ben günahkârım bu kutsal göreve müstahak değilim” cevabını verir. Başepiskopos Mor Baseliyos:

“Keşke senin günahların benim olsaydı” sözünü sarf ettikten sonra Mor Efrem’e emir vererek: “Başını eğ, diz çök” dedi. Mor Efrem diz çökerken, Başepiskopos elini üzerine koyup onu diyakosluk rütbesiyle kutsar. Daha sonra Süryani diliyle Mor Efrem’e seslenerek:

“Lütfen ayağa kalkalım” der.

Mor Efrem de Yunanca diliyle karşılık vererek;

“Ey yüce Allah beni inayetinle kurtar” der. Cümleyi söylerken orada hazır bulunan herkes şaşkınlığa uğrar. Mor Baseliyos, Mor Efrem’e papazlık rütbesini de vermek isteyince, ısrarla hu göreve layık olmadığını açıklar (hakikatte ise o göreve layıktı). Mor Efrem o anda tam anlamıyla Yunanca diliyle konuşmaya başladığını görenler hayrete düşerler ve olanaksızlıkları olanak hâline getiren Allah’a şükürler sunmuşlardır.

Mor Baseliyos, Mor Efrem’i iki hafta boyunca büyük bir coşkuyla misafir eder. Ayrıca Mor Baseliyos, Mor Efrem’in yanındaki tercümanı da ilkin diyakosluk ve daha sonra papazlık rütbesiyle kutsar. Her gün birlikte ruhsal öğretiyle hoşnut olurlar. Mor Baseliyos Mor Efrem’in öğretisinden çok bilgi alır. Halka seslendiğinde sık sık onun sözlerini dile getirir.

Günün birinde Başepiskopos Mor Baseliyos cemaate Kutsal Ruh hakkında vaaz verirken, cemaat onu eleştirmeye başladı, çünkü konuşmasında Baba, Oğul ve Kutsal Ruh cümlesini kullanmıştı. Daha önce “Ve Kutsal Ruh” kelimesini kullanmıyordu. Mor Baseliyos kendisine yönelik gelen eleştiriye karşı şu cevabı verir:

“Şaşmayınız ve heyecana kapılmayınız ey değerli kardeşlerim. Ben de bu kelimeyi Beth-Nahrin’de yaşayan bir adamdan öğrendim. Adamın dilbilgisi mükemmeldir. O kendi dilinde “Ve’yi bağlaç olarak kullanıyordu. Çünkü Ve’ bağlacı kullanılmadan Üçlük ve Birlik’e övgüler sunulması mümkün değildir.”Böylece cemaatin gönlü rahat oldu ve o günden itibaren hep birlikte aynı cümleyi Mor Efrem’in tarif ettiği gibi kullanmaya başladılar.

Yine başka bir gün Mor Baseliyos büyük orucun ikinci gününde vaaz kürsüsünden Altıncı Gün hakkında halka vaaz verirken “Allah’ın Ruhu sular üzerinde uçuşuyordu” dedikten sonra şu açıklamayı yaptı:

“Bu sözler benim değil Süryani kökenli bir adamın sözleridir. Bu zat dünyasal hikmetinden yoksun görünmesi dâhil, gerçek kültür ve eğitime daha yakın olduğuna dair gerçeklerden bir gerçektir. Bu cümleyi Arami diliyle açık bir şekilde ifade etmiştir.

Aramice, İhraniceye çok yakın bir dildir. Özellikle de kitabın düşünsel sözüne daha da yatkındır. Kitabın düşünsel sözü hundan ibarettir: “Sular üzerinde gidip geliyordu.” Uçuşturmasıyla suları kucaklıyormuş ve onları seviyormuş anlamına geliyor. Örneğin; bir tavuk altına konan yumurtaları kucaklayıp sevdiği gibi onlara bir canlılık da vermektedir. Bu şekilde Allah’ın ruhu sular üzerinde uçuşturması ve onları kucaklaştırması, cinsiyetine uygun bir canlı nefis doğurmaya hazırlıktır. Bundan yola çıkara k, Allah’ in ruhunun yaratıcı olduğu bir gerçek olup yaratıcılıktan herhangi bir eksikliği asla bulunmamaktadır.

Mor Efrem Keysariyeden Urfa ya Dönüyor

Yukarıdaki ilk konumuza dönecek olursak, Mor Efrem ve Mor Baseliyos birbiriyle yaptıkları uzun sohbetin neticesinde ruhsal bir haz almışlardır. Bu sırada Mor Efrem Urfa’da birbirinden farklı toplam dokuz heretik inanç ortaya çıkmış olduğu haberini duyar. Mor Efrem ve arkadaşı, Başepiskopos Mor Baseliyos’un hayır duasını aldıktan sonra Suriye’ye gitmek üzere yola çıkarlar. Onlar ayrıldıktan sonra Mor Baseliyos, yanında bulunan diyakoslara şunları söyler:

“Mor Efrem’in, kilisede durduğu ve ayakta dikildiği sıralarda sağında ve solunda iki melek durduğunu ve kendisine beyaz bir giysi giydirdiklerini görüyordum.”

Mor Efrem ve yoldaşı rahip, Urfa güzergâhında yolculuk yaparken Şamişat’a (Samsat) ulaştıklarında, heretik inanca sahip bir öğretmenle karşılaşırlar. Öğretmene eşlik eden birçok çocuk vardır. Öğretmen onlara yaklaşıp “Şlomo Şlomo” yani Selam Selam der ve İsa Mesih’in yüzünü tokatlayan o hizmetçiyi örnek alarak, Aziz Mor Efrem’e bir tokat atar. Mor Efrem, sesini hiç çıkarmadan ve karşılık vermeden yoluna devam eder. Bunlar, verdikleri yemek molasında kendi aralarında Aziz Mor Efremle alay ederler. Bu esnada Mor Efreme vuran çocuğu, oturduğu taşın altından çıkan bir engerek yılanı sokar. Sokmasıyla birlikte çocuk yere yığılır ve hayatını yitirir.

Öğretmen ve öğrencileri bu ürkütücü olaya görgü tanığı olunca heyecandan yere yığılırlar. Öğretmen, Mor Efrem’e ulaşmak üzere arkasından koşar. Onları Urfa şehrinin giriş kapısının bir sokağında bulur. O sırada Mor Efrem ve yol arkadaşı hayırseverlerden ekmek dilenirler. Azizin ayaklarına eğilip ölen çocuğun yanma gelmesi ricasında bulunur. Mor Efrem isteğini kabul eder ve onunla birlikte ölen çocuğun yanına geri döner. Çocuğun yanına ulaştığında rükû edip ağlayarak dua etmeye başlar. Duasını bitirince ölen çocuğun elini tutar ve onu diriltir. Öğretmen ve çocuklar diz çökerek Mor Efrem’e secde ederler. Hepsi heretik inancından vazgeçerek gerçek inanca geri dönerler.

Mor Efrem Heretik İnançlarla Savaşıyor

Mor Efrem Urfa’ya geri dönerken dokuz heretik inancın ortaya çıktığını görür. Rabbin inayetiyle onlarla mücadele eder ve bütün heretik inançları yener. Özellikle de Bardayson’un, Ariyus’un, Mani’nin, Markiyun’un ve diğerlerinin…

Günün birinde Bardayson’un iğrenç öğretisiyle yazılı bir kitap Mor Efrem’in eline geçer. Kitapta şu bilgiye yer verilmişti:

(Bu bilgiyi Mor Efrem kendine özgün yedi heceli şiir ölçüsüne göre yazmıştır).

Bardayson un kitabıyla karşılaştım, onu okumaktan bir süre canım sıkıldı.

O tecrit ve hakaret dolu sözlerden, temiz kulaklarımı incitirim diye,

Onları geçit yapmayı düşündüm..

Koşarak duyurttum kulaklarıma,

Tanrısallığın kitaplarının, o temiz ve saf sözleri…

Yazdığı o kitapta, adaleti sövdüğünü duydum.

Adaletin eşi olan inayeti de, kirletmek için onu götürmüştür.

Adalete karşı bir küfür eylemidir, çünkü helak olmasına onu atmıştır.

Beden bozgunluğa uğramak üzere yaratılmış ve tekrar asla dirilmeyecektir.

İşte adil olana karşı küfürleri bundan ibarettir, Allah’ın yolunu da zulüm etmiştir.

Sevenler arasında düşmanlık yarattı, ebedi hayata kavuşma hususunda umutsuzluk inancım öğretti

İşte yazdığı o kitabın okuması, beden ve ruhu sıkar ve üzer,

Çünkü imanlı insanlar arasında, umutsuzluk düşüncesini uyandırdı.

Bedeni kıyametten mahrum bıraktı, ruhu da ortağından uzaklaştırdı.

Yılanın ortaya attığı fitneyi, Bardayson büyük yarar görmüştür”.

 

Mor Efrem ilave olarak Bardayson un yazdığı ‘Madroşo’ isimli bir ilahisinde şu sözlere yer vermiştir:

“Nefsin duygularını, birliktelik sağlayan konuları idrak edemez, Sadece tek bir şey mümkündür, o da terkiplerini çözmek,

Sayılarını yıkmak, gizliliklerini açıklamak ve öğretilerini azarlamaktır”

 

Aziz Mor Efrem, Bardayson’un heretik inancını ve haram olan öğretilerini tadınca irkilir. Bardayson un boş sözlerine o temiz ve saf koyun sürüsü aldanmasın ve talan edilmesin diye, onlara karşı Kutsal Rubun hediyesinin ışıltısıyla silahlanır. Yunanlıların çeşitli aldatmacılığını eleştirir. Heretiklerin kötü sanatının zayıflığını ifşa eder. Çünkü saf ve basit olan halk sürekli heretiklerin başıboş ve zulüm dolu sözlerine aldanmışlardır. Bardayson’un oğlu Hermiyanos, “Teşipkotko” olarak adlandırılan ilahileri önceden bestelemiştir. Kendisinin ve kakasının zulmünü ve kilesini koş nağmelerle bu ilâhilere katmıştır. Bunların aracılığıyla dinleyicilerin duygularını sömürür. Bu kötü gelenek o döneme kadar devam eder.

Mor Efrem in Hermiyanos ve kakası Bardayson’un hakkında yazdığı beyitler şunlardır:

“Madroşeler besteledi, onları nağmelerle seslendirdi.

Şarkılar terkiplerdi (nazmetti), ölçüler kullandı.

Sözcükleri tartılara ve ayarlara bölüştü,

Mütevazılara, acıyı tatlılıkla kattı.

Yemek hastası olanlar, iyileşmek istemediler,

Davut’u örnek almak istedi.

Güzelliğiyle süslensin diye, onun gibi övgü kazansın,

O da yüz elli tane, şarkı nazmetti.

Gerçeğini (Davut’un) bırakmıştır ey kardeşlerim! sadece sayısını örnek almıştır.

Davut asla kâfirlerin şarkılarını seslendirmedi.

Çünkü onların gitarı zulümdür ve hikâyelerle doludur”.

 

Bu sözcüklere gönül veren gençliği gören Mor Efrem de, Bardayson’un ve Hermiyanos’un nağmelerini örnek alır ve uyumlu kir üslupla ilâhiler besteler. Allah korkusunu bestelediği ilâhilere katıp, koş ve iyileştirici bir ilaç olarak dinleyicilere sunar. Madroşeler olarak isimlendirilen bu ilâhiler hâlen şehitlerin anma günlerinde kullanılır.

Bu belagat üslubuyla Mor Efrem, Yunanlıların kütün hikmetini yener. Çünkü tek bir kelimeye birçok anlam verebilmektedir. Söz ettiğimiz heretik inançlara karşı savaşçı bir komite oluşturur. Sürekli dualara ve namazlara katılan rahibeleri organize edip bestelediği Madroşeleri onlara öğretmek üzere bu öğretmenleri görevlendirir. Bu Madroşe ilâhileri öğrendikten sonra sabah ve akşam namaz vaktinden önce toplanırlarve onları terennüm ederler. Sadece kilisede değil şehitliklerde ve cenaze törenlerinde de seslendirirler. Bu eğitimi şehirde yaşayanlarla sınırlı tutmaz. Şehir dışında, dağda barınan ve köylerde yaşayanlara da aynı ilâhileri öğretir.

Kız kardeş rahibeler arasında dikilerek bestelediği değişik ilahileri onlara öğreten Mor Efrem’in duruşu ne kadar layık ve güzeldir. Onlar mütevazı keklik kümeleri gibi etrafında toplanırken, O da güvercinler arasına konan kartala benzerdi. Çünkü ondan temiz ve hoş bir müzik öğreniyorlardı. Bu kız kardeşlerin sesiyle gürleşen kiliseye bu ses çok yakışırdı. İşte Mor Efrem, bu zor ve trajik dönemde düşmana karşı kadınları yanına alarak savaşmaya çıkmıştır. Çünkü o zalim düşman bütün dünyayı kendi isyanıyla işgal etmiştir.

Mor Efrem’in yiğitlik savaşını ve öğretisinin güzel parıltılarını görmek isteyenler bestelediği “Madroşe” isimli ilahilerini okumalı ve onları derinlemesine araştırmalıdır. Mor Efrem aldatmacılığının büyüttüğü bu tür öğretilerle mücadele etmekten hiçbir zaman sıkılmaz ve vazgeçmez. Bu mücadelesini uzun bir süre sürdürerek onlara karşı sayısız kitaplar ve makaleler yazar. Ayrıca bunları Yunancaya da çevirmiştir. Göstermiş olduğu bu gayretli çabasından ötürü ünü tüm dünyaya yayılmıştır.

Mor Efrem, bütün heretik inançları yıkıp ortadan kaldırdıktan sonra Bardayson’un hilesini de ifşa etmiş ve onu aforoz etmiştir. Sadece Bardayson’u değil onu takip eden herkesi aforoz ederken şunları söyler:

“Bardayson un iman ettiği yedi sayıya, bizler güvenmiyoruz.

Bu sayıdan yağmur yağdığım ve çiğ indiğini, söyleyenler aforozdur.

Bu sayıdan yağmur tanecikleri ve serpintilerin indiğini, iman edenler aforoz olsunlar.

Onlardan (yedi sayıdan) kar yağar ve don oluşur, diyenlere lanet gelsin.

Onlardan çiftçilere ürün gelir, onun gibi (Bardayson) vaaz eden aforoz olsun.

Onlardan işçilere meyve verilir, onun itiraf ettiği gibi itiraf eden aforozdur.

Onlardan açlık ve bolluk gelir, onun gibi düşünen aforozdur.

Onlardan kış ve yaz olur, öğrettiği gibi itiraf eden aforoz olsun.

Yağmurun inmemesi onlardan kaynaklanıyor diye, onun gibi umut eden aforoz olsun.

Bu tür sözleri söyleyen, ister erkek ister kadın aforoz olsun.

Keldaniye inanan, her eve aforoz insin.

Güvenini yedinci sayıya bağlayanın, öğretisini aforozdur.

Yediye güvenini bağlayanın, umudunu aforozdur.

Efendisinin gerçek umudunu terk eden aforozdur.

Yediye yetki vermiş diyene ve onlara güven getirene aforozdur.

Yaratıcısını kirleten ve yediye yetki vermiş diyen kişi lanetlidir.

Herkesi doyuranı değiştiren ve yediye idaresini bağlayan lanetlidir.

Kitapları okuyan ve onlara karşı direnen lanetlidir.

Peygamberleri okuyan ve onların sözlerini hiçe sayan lanetlidir.

Elçilerin kitaplarını okuyan ve onların sözlerinde sabit kalmayan lanetlidir”.

 

Aziz Mor Efrem, işte bu tür aforozlarla, lanetlerle ve bunlara benzer ağır sözlerle Bardayson’u ve yandaşlarının öğretisini, onların aleyhine nazmettiği şiirlerle savuşturmuştur. Mor Efrem daha sonra kiliseyi şu sözlerle över:

(beş heceli şiir ölçüsüne göre)

“Her dilden sana mutluluk gelir, ey temiz ve pak kilise,

Sen yücesin, azgın olan Markiyun ‘un çamurundan ve bataklık pisliğinden.

Mani nin tortusundan ve zulmünden daha safsın.

Bardayson un o çirkin hilelerinden ve kirliliğinden daha ince ve zarifsin.

Yahudilerin o murdar ve pis koku ölü kurbanlarından.

Efendin başını yüceltir, ey imanlı kilise! İşte her iki, Eski ve Yeni Ahitler,

Kralın ve kralın oğlu, sandıkta korunmaktadırlar.

 

(Yedi heceye göre)

Ne mutlu sana ey kilise! Çünkü kral ve kralın oğlu şendedir.

Temelin sarsılmayacaktır, Rab senin koruyucundur.

Kurtlar sana zarar vermezler, engerek yılanın o vahşi ve gaddar evlatlarını,

Kudretin ve başın yücedir ve çok süslüsün, ne güzelsin ey milletlerin kızı.

 

(Beş heceye göre)

Dua edip dedi ki; kâhinin işlerini zülüm görmesin,

Çünkü koyunu rahatsız etmedim.

Tüm var gücümle, kurtlan ondan kovaladım.

Gücüm yettiği kadar, kendisine Madroşe’lerden oluşan ağıllar inşa ettim.

Cemaatinin kuzularına…

Hastalıklar beni acıtıyor, günahlar korkutuyor,

Bunlar inayetinle yenilsin ey Rab!

Geri zekâlı ve tembeli, kendine öğrenci seçtin.

Bu yetmiyormuş da, liderlerin asasım,

Hekimlerin ilacı, tartışmacıların silahı,

Ve alçak gönüllülerin sükutu kendisine teslim ettin.

Tabak doldu taştı ve zayıf olduğunu itiraf etti.

İnayetinle durdur ey Rab! Armağanlarının taşmasını ve bolluğunu.

Mor Efrem Felçli Bir Adamı iyileştiriyor

Aziz Mor Efrem’in yapmış olduğu önceki mucizelerin yanı sıra Urfa şehrinde bir mucize daha yapmıştır. Sahipsiz felçli bir adam sürekli Elçi Mor TumaKilisesinin önünde oturur dilenirmiş. Bir gün Mor Efrem adı geçen kiliseye girmek istediğinde felçli adamla karşılaşır. Onu o kötü vaziyette gördüğünde hâline acır. Etrafına bakınır. Kimsenin olmadığını görünce yanına yaklaşır. İyileşmek ister misin? diye sorar. Felçli adam:

“Evet efendim isterim, elini başıma koy” der. Mor Efrem:

“Rabbimiz İsa Mesih’in ismiyle kalk” demesiyle birlikte ayağa kalkar ve yürümeye başlar. İyileştiğinden dolayı da Allah’ a şükür eder.

Mor Baseliyos Kendi Öğrencilerini Mor Efrem’in Yanına Gönderiyor

Aradan dört sene geçtikten sonra Mor Baseliyos, iki saygın öğrencisini Episkoposluk rütbesine yükselmeleri için Mor Efrem’in yanma gönderir. Onları gönderirken kendilerine şu tavsiyede bulunur: “Urfa’ya girdiğinizde yamalı elbise giyen o öğretmeni arayın, onu bulduğunuzda buraya getirin, O her ne kadar kendini hakir gösterse de onu bırakmayın ve bana getirin” der.

Mor Baseliyosun elçileri Urfa’ya ulaştıklarında Mor Efrem’i aramaya başlarlar. Mor Efrem de bu konudan haberdar olunca hemen o çeşitlilik yamalı cübbesini giyip eline ekmek alıp ve salyasını indirerek çarşıda dolaşmaya başlar. Bu tür davranışlarda bulunmasını kehennütün (ruhbanlığın) yüce sorumluluğundan korktuğu için yapmıştır. Elçiler onu ararken birileri onu uzaktan tarif ederek: “Aradığınız Mor Efrem işte o zattır der.” Onlar da onu bu vaziyette görünce patavatsız olduğunu düşünerek onunla muhatap olmadan Mor Baseliyos’a geri dönerler.

Mor Baseliyos onları görür görmez, durumu anlamış ve kendilerine: “Neden onu getirmediniz” dediğinde, onlar da: “Ey saygın peder! Patavatsız biri olduğunu gördüğümüzden dolayı ondan vazgeçip bırakıp geldik. Mor Baseliyos: “O, paha biçilmez bir mücevherdir. Bu âlem onun değerini bilmiyor. O tekâmüle erişendir, bilgedir, ruhani filozoftur, bilimlerle donatılmıştır ve Allah’ın sevdiği bir zattır” dedi.

Mor Efrem’in Eserleri

Meşkur ve aziz insanlar Mor Efrem’in sevdalısı oldu ğundan kendisi de bir vefa borcu olarak nazmettiği değişik ilahilerle bu tür kişilerin hayat öykülerini kaleme almıştır. Bunlardan;

  1. Mor Sobo: Allah korkusuyla yücelmiş bir zat olan münzevi Mor Sobo vefat edince, Mor Efrem onun bakk mda “Madroşeler” nazmeder. Azizi yakından tanıdığı için bütün prensiplerini ve davranışlarım dile getirir.
  2. Episkoposlar      ve Sadık /Saygın İnsanlar: Kendi döneminde vefat eden birçok episkoposun ve sadık / saygın insanların iyi işlerini / faziletlerini överek Madroşeler yazar.
  3. Nikumidiya / İzmit: Mor Efrem’in yaşadığı dönemde yıkılan Nikumidiya / İzmit şehrinin yıkılışını yazar.
  4. Nusaybin: Kendi döneminde hudutlar şehri Nusaybin’de meydana gelen savaş hakkında yazar.
  5. Mor Yakup: Nusaybin Episkoposu Mor Yakup hakkında yazar.
  6. Kral Kustantin: Mümin ve muzaffer Kral Kustantinus hakkında yazar.
  7. Farklı Kişiler: İsimleri yazmadığımız birçok kişinin hakkında yazar.
  8. Eski ve Yeni Ahit’i tefsir etti.
  9. Felaketler ve Afetler: Mor Efremin döneminde dünyada meydana gelen bazı felaketler ve afetler hakkında yazar.
  10. Şomuno ve Guryo: Urfa’da şehit düşen saygın yiğitler Şomuno ve Guryo’nun özelliklerini ve yiğitliklerini dile getirerek Madroşeler nazmeder.
  11. Urfa Şehri: (Mor Efrem’in döneminde Hunlar, herhangi bir direnişle karşılaşmadan Urfa’yı zapt ettiler. Şehri ve etrafındaki yerleşim alanları yıktılar. Manastırlarla dolu olan şehrin dışındaki dağa çıktılar. Bu manastırlar rahip ve rahibelerle doluydu. Rahipleri iztihat ettiler. Kimileri kaçmış kimileri de esir almış ve talanla götürmüşlerdir. Rahibelerin manastırlarına da girip talan ettiler. Bazı rahibeleri kovdular, bazılarına tecavüz ettiler, bazılarını da öldürdüler ve geri kalan rahibeleri de esir kafilesiyle götürdüler. Her yeri yakıp yıktıktan sonra geri çekildiler. Yaşanan bu olayları duyan şehir halkı mateme boğuldular. Mor Efrem, meydana gelen bu trajik olayları detaylarıyla kaleme almıştır.)
  12. Urfa Şehri: Mor Efrem, zalim Kral Valis’in dönemine kadar yaşadı. Bu zalim kral, bütün episkoposları ve cemaatlerini iztihat ederek Urhoy’a ulaşır ve şehri bir vadiden kuşatır. Şehir halkıyla görüşmek isteyen kral kendilerine haber gönderir. Halk da o sırada çobanları Episkopos Barso ile birlikte Elçi Mor Tuma Kilisesinde namaz kılıyorlardır. Namazı terk etmez ve yanına gitmezler. Kral, bu tutumlarına karşı öfkelenir ve halkı kılıçtan geçirmek üzere büyük bir askerî birlik gönderir. Birlik başındaki komutan merhametli biri olduğu için kiliseden çıkmalarını ister. Onlar ise oralı olmazlar ve namazlarını terk etmezler.

Komutan çarşıdan geçerken iki oğluyla birlikte imanlı bir kadının namaz kılmak üzere kiliseye koşarak gittiğini görür. Kadın, komutanla karşılaşır ancak hiç korkmadan ve tereddüt etmeden birlikleri ikiye yarıp koşmaya devam eder. Kadının büyük bir cesaret ve hararetle kiliseye doğru koşarak gittiğini gören komutan şaşırır. Kadının durdurulması ve yanına getirilmesini emreder. Kadın bazır bulunduğunda, Komutan:

“Nereye gidiyorsun ey kadın? diye sorar. Kadın:

“Allah’tan korkanlara yönelik bir operasyon yapılacağı haber aldım. Ben de onlarla birlikte ölmeye gidiyorum” cevabı verir. Komutan:

“Peki, bu çocukları nereye götürüyorsun, çocukların mı bunlar?” diye sorduğunda, Kadın:

“Evet, bunlar çocuklarımdır. Birlikte kendimizi Allah’a kurban edeceğiz” der. Böyle bir halkın ölüme doğru hararetle ve sevgiyle gittiğine tanık olan Komutan hayrete düşer, geri döner ve gördüklerini krala anlatır. Kral da halk m gösterdiği bu cesarete şaşırır.

Halk namazını kıldıktan sonra çobanlarıyla birlikte kralın huzuruna çıkarlar ve arzularını kendilerine açıklarlar. İnançlarından vazgeçiremeyeceğini öğrenince kral onları serbest bırakır. Böylece onlara zarar vermeden oradan ayrılır.

Mor Efrem de şehir halkının güçlü imanını görünce, yedi heceli şiir ölçüsüne göre şehir hakkında şunları yazdı:

Urhoy, evlerini ve kapılarım, açık bırakarak çıkmıştır.

Barso ile birlikte ölüm vadisine gitti ki, kendi inancını terk etmemek şartıyla.

Şehri, suru, binaları ve evleri krala verilsin.

Bütün malı alsın, fakat imanımızı değiştirmeyelim.

İyi kâhin kendini ölüme, teslim etmeye hazırdı.

Geçici makam kürsüsüyle, gerçeğini krala satmadı.

Urhoy imanla doludur, akıllıdır ve mantık sahibidir.

Düşünce ve tatla kuşanırken, bel kuşağı da imamdır.

Silahı gerçektir ve herkesi yener, tacı da sevgidir herkesi ululanır.

Mesih, sakinlerim kutsasın, Urhoy un adı gururudur.

Isa nın adı onun güvenidir, vaazcının adı da onun övgüsüdür.

Ruh anı liderlerinin adını da tesellidir, şehir de arkadaşlarının sahibidir.

Hepsinin öncüsü oldu, Elçisinin elinde sevgi vardır.

Rabbm sevgisiyle ilki olmuştur, havarinin aracılığıyla yakalanmıştır.

Urhoy şehri, göklerdeki Kudüs ’ün gölgesidir.

 

İşte Mor Efrem, mübarek Urhoy şehrine bu tür övgüler yağdırır ve bereketler verir. Çünkü Hristiyanlığının inancını var gücüyle sevmiştir.

  1. Urhoy ve Şomrin: Bir şiir de Urhoy ve Şomrin hakkında yazmıştır. Şomrin ile alay ederken, Urhoy’u da methediyor. Şehir halkı herhangi bir istekte bulunmak istediğinde anılan vadiye gider ve orada Allah’a yakarırdı.
  2. Abrohom Kaydunoyo: Mor Efrem’in döneminde Urfa’nın en tanınmış insanlarından Ahrohom isminde tir adam vardı. Şehrin dışında bulunan dağın bir hücresinde kendini yıllarca hapsetmişti. Seçkin işlerle, meziyetlerle ve prensiplerle kendini eğitiyordu. Sabırlı olduğundan “Kayduno” denilen bir köye Incil’i müjdelemek üzere görevlendirildi.

Kayduno köyüne gittiğinde halkı irşat etmeye başlar. Üç yıl süreyle aynı görevi yapmasına rağmen halk onu kovar ve müjdesini reddeder. Sonunda köy halkı adamın mütevazılığını, sabrını ve iyi huyunu görünce yaptıklarından utanarak putperestlik inancından vazgeçerler, Hristiyanlığa geçer ve hepsi vaftiz olurlar. Onlara görkemli bir kilise inşa ettikten sonra tekrar bulunduğu yere geri döner ve inzivaya çekilir. Kısa bir süre sonra, geçirdiği iyi bir yaşlılık sonucunda Allah’ı hoşnut eden hayatına veda eder.

Mor Efrem ve şehir halkı Abrohom Kaydunoyo’nun intikaline oldukça üzülürler. Gereken bir saygıyla yabancıların mezarlığındaki giriş kapısının önünde toprağa verirler.

Mor Efrem, bu Azizin öz hayat öyküsünü kaleme alır ve bütün faziletlerini nazmettiği Madroşelerle över. Yazdığı öykünün sonunda da kendi kendini azarlar ve uyarır. Yazdığı bir Madroşo’da Abrohom’u ne kadar sevdiğine dair şu sözlere yer verir:

 

“Günahlarımın öyküsünü, sana anlatıyordum.

Namazda hep benim için gözyaşı döküyordun.

Şimdi de tam zamanıdır, senden dilemeye.

Hastalıklarım için dua et, çünkü tabipler çaresiz kaldılar.”

 

Mesih’in hizmetçisi Mor Efrem’in, bütün heretik inançların Urfa’dan yok olduğunu ve gerçek inancın yeteri kadarıyla canlandığını görünce gönlü rahatlar. Tekrar şehri terk edip eskiden bul unduğu dağdaki hücresine yerleşir.

Mor Baseliyos Bir Kadının Günahlarını Affettiriyor

Aziz Mor Baseliyos döneminde, Keysariye’de, aşırı günah işleyen bir kadın varmış. Kadın yaptıklarından pişman olmuş. Utancından, Aziz Mor Baseliyos’un önünde günahlarını itiraf etmeye cesaret edememiş. Bütün günahlarını bir kâğıda yazıp kâğıdı mühürleyip onu Mor Baseliyos’a teslim etmiş. Günahlarının bağışlanması için büyük bir imanla ve ricayla kendisine yalvarmış. Mor Baseliyos kadının ricasını kabul etmiş, kâğıdı elinden almış ve onun günahlarının bağışlanması için Allah’ın önünde yakarışta bulunmuş. Azizin dualarıyla ve imanıyla kadının bütün günahlarını -bir günah hariç Mor Baseliyos’a teslim ettiği o kâğıttan silinmiş. Geriye kalan o günah da diğerlerinden daha ağır ve daha önemliymiş.

Kadın, yazdığı kâğıdı açmış, günahlarının silindiğini yani bağışlandığını görünce oldukça mutlu olmuş. Kalan o günah için de tekrar Mor Baseliyos’a yalvarmış. Mor Baseliyos:

“Diğer günahlarını bağışlayan zat bu günahını da affetmeye muktedirdir. Eğer biraz daha sabredip ve gayret gösterirsen, sadece günah bağışlaması değil büyük bir nimete de nail olacaksın. Sana tavsiyem şu olacaktır: “Urfa Dağına git, Efrem isminde birini orada bulursun. O adam azizdir (kutsaldır) ve iyi meziyetlerle ünlüdür. Bu kâğıdı ona uzatıver ve ondan ricada bulun ki senin için dua etsin. İnanıyorum ki günahını Allah Teâlâ affedecektir”.

Kadın, Aziz Mor Baseliyos’un nasihatini kabul etmiş. Yol uzunluğu onu tedirgin etmesine rağmen büyük bir gayretle yola çıkmış. Urfa’ya ulaştığında Efrem’i aramaya ve sormaya başlamış. İnziva odasını bulunca kapıyı çalıp haykırmış:

“Ey Allah’ın mukaddesi benim için dua et ve bana merhamet eyle”.

O da pencereden bakmış, bir kadın olduğunu görmüş. Ruh gözüyle ne amaçla geldiğini görmüş. Mor Efrem: “Ey kadın, lütfen buradan uzaklaş, ben bir günahkârım” demiş kendisine. Kadın da kâğıdı pencereden içeriye atarak şunları söyler:

“Benim için dua etmeniz için Aziz ve Başepiskopos Mor Baseliyos beni yanınıza gönderdi. Kendisi de diğer günahlarım için dua etti ve sana attığım bu kâğıttaki yazılı günahım dışında diğer bütün günahlarım onun duasıyla affedildi. Lütfen sıkılma ve beni ihmal etme. Bu günahım için Allah Teâlâ’ ya yakarıver ve dua et ki bağışlansın”.

Aziz Mor Efrem içerden cevap vererek:

“Yok kızım yok, yanlışlığın vardır. Bütün günahlarını bağışlayan zat, bu günahını da bağışlatabilir. Hiç zaman kaybetmeden git ve ona yetiş çünkü kısa bir süre sonra bu hayata veda edecektir.”

Kadın da hayır duasını ve selamını aldıktan sonra Keysariye şehrine acilen geri dönmüş. Şehrin kapısına girdiğinde Aziz Mor Baseliyos’un cenazesiyle karşılaşmış. Toprağa verilmek üzere kendisine cenaze töreni düzenlenilmektedir. Kadın gördüğü bu manzaraya karşı kendini yere atmış ve feryat etmeye başlamış. Kadın, Aziz Mor Baseliyosla konuşur gibi davranır ve şu sözleri söyler:

“Ey Allah’ın hizmetçisi, sen bu fani dünyadan ayrılacağını biliyor olmana rağmen beni uzaklara gönderdin. Sana rahatsızlık vermiyordum. Neden bunu bana yaptın, işte tekrar boş döndüm. Vay başıma! Ben ne yapabilirim ki, Allah ikimizin yargıcı olsun ve bizi hükmetsin. İnanıyorum ki kalan o günahımı da bağışlatabilirdin. Beni boynundan çıkarıp başkasına gönderdin” dedikten sonra kâğıdı cenazenin üzerine atmış. Başına gelen bu olayı olduğu gibi bütün şehrin halkına anlatmış.

Ruhanilerden biri kâğıtta neler yazılı olduğunu merak etmiş ve onu görmek üzere koşarak gitmiş, kâğıdı almış ve açmış. Kâğıdın boş olduğunu görmüş. Ruhani zat yüksek bir sesle bağırarak: “Kâğıdın içinde yazılı bir şey yoktur ey kızım!” demiş. Böylece Aziz Mor Baseliyos’un ve Aziz Mor Efrem’in dualarıyla ve o kadının da gösterdiği yoğun çabayla ve imanıyla bütün günahlarının affedildiğini herkesçe malum olunmuştur. Bu mucize vasıtasıyla Allah’ın ismi azizlerinin aracılığıyla ululanmıştır.

  • Aziz Mor Efrem, Mor Baseliyos’un vefatına oldukça üzülmüştür. Bütün iyi meziyetlerini överek onun hakkında gereken bilgileri yazmıştır. O dönemin meşhur yazarları da Mor Efremle kirlikte Aziz Mor Baseliyos hakkında yazmışlardır.

Mor Efrem Hastane Yapıyor

Aziz Mor Efrem ömür koyu sakin bir hayat geçirdi ve iyi meziyetlerle yaşar. Yanına gelenleri sürekli teselli eder. En sonunda yani hayatının sonlarına doğru şu sebepten dolayı hücresini terk etmek zorunda bırakılmıştır: Urhoy şehrine büyük bir kıtlık sarar. Açlıktan ölenlerin sayısı çoktur. İnsanlık tabiatına acıyarak, hücresinden çıkıp ambarlarda her türlü tahıl ürünleri stok eden zenginlere hücum eder. Çünkü merhametsiz ve acımasız olduklarını görmüştür. Onlara seslenerek sert bir üslupla şu sözleri savurur:

Neden sizler Allah’ın merhametini ve şefkatini göz önünde bulundurmuyorsunuz? Sizleri zenginleştirenin Allah Teâlâ olduğunu bilmez misiniz? Sizin stok ettiğiniz bu servet, ruhunuzun ve nefsinizin hükmü olacaktır.

Bu sözleri duyan zenginler kendi aralarında istişare ederek, Mor Efrem’e şu cevabı vermişlerdir:

“Açlıktan ölenlerin iaşesinde görevlendirilecek güvenli bir kişi görmediğimizden dolayı uzak duruyoruz. Çünkü insanlar hileci ve görevlerini kötüye kullanmaktadırlar”. Mor Efrem:

“Bu konuda beni nasıl görüyorsunuz?” Zenginler:

“Seni Allah’tan korkan biri olarak görüyoruz” derler. Mor Efrem: “Öyleyse bu konuda beni görevlendirin, ben de kendimi bu işe vereceğim” der. Zenginler kabul ederler ve kendisine büyük bir miktar para teslim ederler. Gerçekten de Mor Efrem halk nezdinde büyük bir itibarı vardı. Herkes onu seviyordu ve ona güveniyordu.

Mor Efrem bu büyük parayı onlardan aldıktan sonra ilk başta üç yüz yataklı bir hastane inşa eder. Vefat edenleri toprağa vermek için komiteler kurar. Hasta düşenlerin tedavisine hızlı bir şekilde başlar. Şehrin dışından açlıktan hayat mücadelesi verenleri getirtip şehrin içine yerleştirir ve onlara da günlük ihtiyaçlarına göre mutlulukla yemek sunar. Bu konuda özel komiteler kurar kişiler görevlendirir ve onları sorumlu tutar. Kıtlık süresi bir yıl süreyle devam eder. Sonraki yıl büyük bir bolluk yaşanır. Bu süreden sonra herkes evine geri döner.

Mor Efrem’in bu görev süresi sona erdikten sonra kendi hücresine geri döner ve bir ay sonra da yaşamaya veda eder.Hayatının son günlerinde öyle önemli bir görevi Rab ona nasip eder. Vefat ettiği gün de bütün şehir halkı cenaze törenine katılır ve halk büyük bir mateme boğulur. Büyük ve görkemli bir törenle yabancıların mezarlığında toprağa verilir. Vefatından önce bıraktığı vasiyet şu iki maddeden ibarettir:

  • Giydiği elbise dışında mezarına hiçbir giysi ve değer taşıyan eşyanın konulmaması.
  • Yabancıların mezarlığında defnedilmesi.

Söylediği yerde defnedildikten bir süre sonra şehir halkı cenazesini oradan çıkartıp episkoposların defnedildiği bir mağaraya koydular. Hâlen de oradaki insanlar tarafından övülür ve saygı görür.

Mor Efrem’in, Mor Baseliyos’un, aziz arkadaşlarının ve özellikle Meryem Ana’nın dualarıyla ve şefaatiyle Efendimizin bereketi bütün insanlığın üzerine insin.

Âmin

BÜTÜN İLÂHİ DİNLERDE NAMAZ FARZDIR

اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ  وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَلَذِكْرُاللَّهِ أَكْبَرُ  وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَاتَصْنَعُونَ

(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki, namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.

(Kur’ân-ı Kerim, 29 / Ankebût – 45)

Bütün ilâhi dinlerde namaz vardır ve farzdır. Aşağıdaki gelecek olan Mor Efrem Hazretlerinin İ.Ö. 350 yıllarında yazmış olduğu şiirlerde Süryanilerin namaz hakkındaki hassasiyetlerini açık şekilde dile getirmiştir. Bu şiirlerin işareti olarak namaz kılmayanlar için bütün dinlerde dindâr denilemeyeceğini bir kez anlamış bulunmaktayız.

Süryani Mor Efrem Hazretlerinin, Kilise Ataları Tarafından “Kutsal Ruh’un Kavalı” Olarak Adlandırılan şiirlerinde, namaz üzerinde hassasiyetini görünce namaza bağlılığımızı artırmamız hususunu ikâz mahiyetinde ümmete beyan etmeyi, üzerimize borç bilmek mecburiyetindeyiz. Bu nedenle Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Süryaniler ve diğer ilâhî dinlerde namaz kılmanın Allah Teâlâ’ya kulluk görevlerinin başında gelmektedir.

Süryani Mor Efrem Hazretlerinin Şiirlerinden örnekler

(Birinci Şiir)

(7.Beyit)

Namaz kıl, ilahı söyle ve kutsal metinleri oku, bedenindeki duyguları temizle.

Günahların için ağla ve gözyaşlarını dök. Rab’den mağfiret iste.

(İkinci Şiir)

Allah’ın düşüncesini bırakana, Allah da her konuda zarar verecektir.

Eğer Allah ile ilgili olanlarla ilgilenirsen, Allah da seninle ilgilenecektir.

Eğer sadece nasıl yaşayacağınla ilgilenirsen, her iki tarafta da zarar göreceksin,

Kendi şahsına yetmiyorsun, yeteni de beklemedin.

Sadece tek bir konuyla ilgilenmedik, ilgimiz de bize karşı olumsuz olmuştur.

Eğer birçok konuyla ilgilenirsen, hiçbiri tamamlanmayacaktın.

Sadık insan tek bir konuyla ilgileniyorsa, o konu da, insanın bütün problemleriyle ilgilenir.

İncil’de yazıldığı gibi; bütün bunlar sizlere verilecektir.

Eğer evinde kral misafir olacaksa, evine saygınlık kazandım.

Nefsin o kadar yücelecek ki, Allah yüreğinde konaklanacak.

Sadece tek bir vakit onu düşünme, diğer vakitlerde onu ihmal edeceksen.

Fakat gece ve gündüz onu düşün ve onunla irtibat sağla.

Eğer ayakta kalırken yoruluyorsan otur ve oturarak onunla ilgili bilgileri oku,

Çünkü her vakit onun; Allah’ın olduğu, aklına bile gelmiyor.

Yaptığın bir işin, kayıp olduğunu düşünme,

Kötülüklerin ilerlemesi, bütün rezaletlerin kapısıdır.

Tövbe et ey günahkâr, günahlarının bağışlanması için rahmet dile,

Bakarsın aniden hırsız gelir, hayatını alıp götürür.

Zamanı bilemezsiniz, Kurtarıcının ne zaman geleceğini,

Rabb’imiz öğrencilerine söylemiştir, belki de aniden gelir.

Sizleri uykuda görebilir, uyanın, kalkın ve namaz kılın,

Denemeye girmemeniz için, yoksa onurdan mahrum kalırsınız.

(Dördüncü Şiir)

(46-49 Beyitler)

E ğ e r günahkârlarla, hükme ve işkenceye gireceksem,

Sunduğum bütün kurbanlarım ve yakarışlarım boşuna gitmiştir, sözlerim namazlarım da tükenmiş demektir

Ey Rab! Beni kötülerle birlikte dizme, seni kabul ettiğim gibi sen de beni öyle kabul et.

Beni sol tarafta yerleştirme, çünkü Şeytan ’a arkadaş olmadım.

Ateş içinden sesim duyulmasın, çünkü hep sözlerimle sana terennüm ettim.

Karanlık içinde haykırmayayım, çünkü gece yansı sana şükrettim.

Kâfirlerle beni sayma, tövbe edenlerle namaz kıldım.

Seni haça gerdirenlerle birlikte dikme, haçın bana iltica yeri olsun

(Altıncı Şiir)

(68-69 Beyitler)

Bunlar mantıkla ve sadakalarla hareket etsinler.

Paklıkla yıkansınlar ve namazla yücelsinler.

Günah işlemekten, önemle uzaklaşsınlar.

İyilikleri yapmaya, gayretle yaklaşsınlar.

(Dokuzuncu Şiir)

(19-23 Beyitler)

Zayıf olanların namazlarını, kabul edene övgüler olsun.

Tövbe edenlerin gözyaşlarını, kurban ve adaklar gibi kabul etmektedir.

Kırk günlük orucu tut ve ekmeğini de aç olanla paylaş.

Günde yedi vakit namaz kıl, İşay oğlundan (Davut) öğrendiğin gibi.

Musa kırk gün oruç tuttu, îliye de kırk gün oruç tuttu.

Rabb’imiz de k eza kırk gün oruç tuttu ve düşman olan Şeytan‘ıyendi.

Üçlük ve Birlik’e övgüler olsun, çünkü her üçü de tektir.

Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, tek bir gerçek Allah tır.

Namazları işiten ve dileklere cevap veren Rab,

Namazımızı kabul et ve bize şefkat kıl, rahmetinle isteklerimize cevap ver.

 

(Yirmi birinci Bölüm)

(37. Beyit)

O, her zaman onlardan sıkıntı görüyor, her gün yaptıkları süresiz ibadetle onu söndürdüler.

Onun gücünü imha ederken onlar güçlendiler, onlar namaz kılarken o ise sıkıntı çekiyordu.

(71. Beyit)

Kimi de namazını kılar vaziyetteyken, ölüm eceli onu yakalar.

Hasretler henüz düşüncesindeyken, ruhu göklere yücelmiştir.

(109. Beyit)

Düşünce ve endişe onları, namaz vaktinden aksatmıyor.

Tembellik de onları etkileyemez, çünkü zihinleri pak ve nezihtir.

(Yirmi ikinci Şiir)

(5. Beyit)

Onların yanına yaklaşanlara, namazlarının hâzinesi açıktır,

Şekillerim giyense, kendilerine özgün elbiselerle süslenmiş olur.

 

(15-19. Beyitler)

Yine gidip bu insanların bedenlerini görelim, onlar hep kendi saçlarıyla örterler.

Gidip kaval kemiklerini ve dizlerini görelim, hep yoğun namazlarla ezilmişlerdir.

Gidip sofralarını görelim, bağdaş kurarak dizlerinin üzerine koyarlar.

Gidip yüzlerini görelim, oruç tutmaktan kızarmış bulunmaktalar.

Yine gidip su dolu, kâselerini görelim,

Namaz kılarken gözlerinden akan gözyaşlarını, Tanrı katına bir sunu olarak sunarlar.

Gelin bedenlerini gidip görelim, bükülmüşlerdir kep eğilip dua etmekten,

Gidip yüzlerim de görelim, uykusuzluktan başka bir çehreye bürünmüşlerdir.

Yine gidip topluluklarım görelim, cismaniler ruhanilerle birliktedirler.

Koro takımlarını da gidip görelim, ruhaniler cismanilerle birlikte terennüm ederler.

 

(46. Beyit)

Günün on iki saatini, namaz ve ibadet için ayırıyorlar.

Gözbebeklerinin yaşlarını, yücelerdeki tapınak kapısına serperler.

(82. Beyit)

Kimi efendisinin önünde diz çökerken, uyuyup vefat eder ve diriliş gününe kadar bekler.

Kimi ayakta namaz kılarken, ölüm gelir onu götürür.

 

(88. Beyit)

Kimi Rabb’ın inayetinin yardımıyla, kalkıp namazım kılmış ve hayatını yitirmiştir.

Kimi adaletin desteğiyle, kalkmış bir övgüyü söylemiş ve intikal etmiştir.

(Yirmi üçüncü Şiir)

(121. Beyit)

Kendini koruyabilmen için sahrayı tercih et, açlık ve susuzluğu da ilaç olarak kullan,

İmanı bir güvence olarak gör, çünkü namazda güç kazandırıyor.

(Yirmi Beşinci Bölüm)

(1-3. Beyitler)

Efendin için yoksul ol ve onun sevgisi uğruna fakir kal.

Her gün onun için oruç tut ve kapısında uyumadan nöbet tut.

Huzurunda mezmurları oku, ondan talepte bulun ve namaz kıl.

Ayağa kalkarak önünde dur, ibadet sırasında ellerini kenetle.

Ağlayarak gözyaşlarını yanaklarına akıt, önünde göğsüne vur.

Yaptığın kusurlarına karşı hasret çek, rahmet ve şefkat talep et.

Günahlarına karşı yas ve hüzün tut ve günahlarının bağışlanmasını dile.

(Yirmi Yedinci Şiir)

(18.-56. Beyitler)

Eğer hizmet ikiye katlanmışsa, Şeytanın birlikleri namazın aracılığıyla vurulurlar.

Eğer de sayam insanlar uyumazsa, hileciler onlara karşı asla zafer kazanamazlar.

Özgürlük yatmazsa, aldatmacılık da baş kaldırmaz.

Eğer süresiz ibadetten güç almışsan, uyanık güç de seni korur.

Sağcı taraf zengin olduğu sürece, solcu taraf fakirdir.

Hizmet sunulduğu sürece, Şeytan ve askerleri yatmaktadır.

Eğer ışık kendini gizlemezse, karanlık kendini ortaya çıkaramaz.

Eğ er de ışınlarım geri çekmezse, akşam kanatlarım açamaz.

Ey süresiz ibadet eden sen! Eğer yatmazsan, karanlık sana dokunamaz.

Ey yiğit olan! Sen düşmedikçe, aldatmacılık sana musallat olamaz.

Dilin terennüm ettiği sürece, o necis sana yönelik ıslık çalamaz,

Dudakların ilahiler söylediği sürece, Şeytan ’ın yayı etkisizdir.

İbadette devam ettiğin sürece, aslanın azıdişi hücum etmez.

Eğer duan bitmişse, engerek dilini bilemiştir.

Namazı kıldığın sürece, İblis in vurduğu tokat zarar vermez.

Eğer uykuya yenilmişsen, engerek zehrini akıtmıştır.

Geceleyin savaşa birlikte girerler, Şeytan ve süresiz ibadet eden münzeviler.

Uyku da sis oluşur, kış da tersine hareket eder.

Bulutsuz kar yığılır, şimşeksiz de dolu yağar.

Kılıçsız kan akıtılır, öldürmeksizin de ölülerin cesetleri üst üste yığılır.

Uykuda tuzaklar kurulur, hayali görüntülerle kaymalar olur.

Uykunun mekânında, uyanışa zafer kılıcı konulmuştur.

Yiğitler uyuyunca, rüyalar gelip onları yok edeceklerdir.

Eğer uyumayıp sürekli ibadet etmişlerse, o uyanış İblis ’i süngülemiştir.

Çul ve kül kullandıkça, çaycıların başı kuduramaz.

Eğer gözyaşları dökülmüşse, Sinharip topuzun üzerine dönmüştür.

Eller göklere açıldıkça, Hmolik başını kaldıramaz.

Eğer uykuya dalmışsa, Musa’nın partisi mağlup olmuştur.

Namaz kılınmasıyla İblis vurulur, Gülyad sapanla vurulduğu gibi,

Yapılan hizmetle güçleniyor, Şimşun kendi yiğitliğiyle.

Süresiz ibadetle iblis işkence görerek eriyor, Abişolum un aldığı zehirle eridiği gibi,

Süresiz ibadetle İblis öldürülüyor, Kral, Adunoyo’yu öldürdüğü gibi.

Namaz hizmeti takdim edildiği sürece, İblis de Hamnun gibi hastalanıyor.

Dua hizmeti sona erdiği an, İblis nefsi kışkırtmıştır, tıpkı Tomor gibi.

Davut’un mezmurlarını terennüm ettiğin sürece, Şeytanın müziği boşunadır.

Dilin susmadıkça, Ahtufil intihar etmektedir.

Namaz kıldığın sürece, sünnetsizler hayretle oturup seni izlerler.

Dilin okuduğu sürece, Gülyad ağzını açamaz.

Onunla birlikte sazın çaldığı sürece, Şovol’un ruhu seni rahatsız etmez.

Eğer de uyku, harpının kıllarım kesmişse, kötü ruh içinde terennüm etmeye başlar.

Uyurken iblis seni avlamaya çalışır, tıpkı Şovol’u yakaladığı gibi.

Her gün düşüncende barınır ki, onun eline düşmen için.

Şovol, Davut’u iztihat ediyormuş, seni de İblis iztihat etmektedir.

Sakın ola uykuya yenik düşme, yoksa seni iztihat eden teyakuzdedir.

Mağara uykudan daha iyi olmuş, yoksa Şovol, Davut’u öldürecekti.

Şovol’un arkadaşı seni uykuda yakalarsa, kanım akıtır.

Kartal havada uçtuğu sürece, gölgesine bile ulaşamazsın.

Göklerde yüzdüğü sürece, hayalini bile tutamazsın.

Göklerde yüreğin uyanık olduğu sürece, organların ele verilemez.

Namazda uçtuğun sürece, beşeriyetin yakalanmayacaktır.

Sakın ola yüreğin solmasın ve uykuya dalmasın, yoksa seni yakalarlar.

Düşüncen de dağılmasın ve kötülüğe dalmasın, yoksa zaferi kaybedersin.

Kalk namaz kıl ve kendine Davut’tan silah al ve onunla gururlu ol,

Gözlerin uykuya yenilmesin, çünkü savaş alelacele yaklaştı.

Nefsini uyandır ve sürekli ibadet et, çünkü savaş insan uykudayken kendisine karşı açılır.

Nasıl savaşacağını bilemezsin, çünkü tüm hızıyla muharebe başlamıştır.

Geceleyin Şeytan ’m borazanları çalar, savaşa kalkın diye,

Birlikler birbirlerine sorarlar, komutan neyi emreder.

İkinci Homon ağzını açarken, ondan duman tütmeye başladı.

Kalkın silahınızı kuşanın, uyuyanların rüyalarına girip onlarla savaşalım.

Eğer onlar uyanıklarsa bizleri yeneceklerdir, eğer uyuyorlarsa biz onları yeneceğiz.

Uyku aracılığıyla, onlardan uyanış zaferi alalım.

Gelin hileleri öğrenin ve bu şerefli ve saygın insanlarla savaşın.

Onlara karşı tepen silahı kuşanın ve bu cesur insanlarla muharebe edin.

Betülleri uykuda yakalayın, rüyalarda zina etsinler.

Saygın insan hayal görüntüyle aldansın ve istemeyerek ayağı sürçerek düşsün.

Değerli insan yüzsüz olsun ve sonradan tacı ondan alınsın.

İffetli de kötü görüntüyle yansın ve tövbe etmekle işkence görsün.

Oruç tutan, hissetmeden rüyada et yesin,

Adaklıya şarap içirin ve hüzünlüye de rakı doldurun.

Tuzaklarınızı uykuda kurun ve gizleyin, rüyalarla onları yakalayın.

Kendinize yüz binlerce tuzak alın ve bana yem insanlar yakalayın.

Karanlık, zifiri karanlık adaşından emir almıştır.

Bütün aldatmacılık toplandı, bedensellilerin tepelerine.

Tembeller yüzlerini uyku da sardılar ve kendilerini gömdüler.

Sabahtan akşama kadar, başıboş olan kişi harap bir evde yatıyordun

Uyumayıp da sürekli ibadet edenler uyanıktırlar, kendilerini namazla zenginleştiriyorlar.

Akşam dan sabaha kadar uyumadılar ve hazinelerini hırsızlardan korumuşlardır.

(Yirmi Dokuzuncu Şiir)

(71.Beyit)

Günahkârlar için namaz kılar ki, tövbe etsinler,

Tövbe edenler için şefaatte bulunur ki, sadık kişiler olsunlar.

(85.Beyit)

Oruç zırhlı yeleğe benzerken, namazı da zırhlı bir giyim gibi gördüm.

Erdemliliğin eylemleri de, savaşta hızlı koşan bir araçtır

 

(Otuz birinci Şiir)

(33.Beyit)

KIRK GÜNLÜK ORUCUNU TUT, EKMEĞİNİ AÇ OLANLARLA PAYLAŞ,

GÜNDE YEDİ VAKİT NAMAZINI KIL, ÎŞAY OĞLUNDAN (DAVUD) ÖĞRENDİĞİN GİBİ

 

[Ey İnsanlar sizi yaratan Rabbinize kulluk işaretinizi açığa çıkarmak için namazınızı terk etmeyiniz.]

 


Kaynak:
SÜRYANİ MOR EFREM, Kilise Ataları Tarafından “Kutsal Ruh’ un Kavalı” Olarak Adlandırılan Süryani Mor Efremin Şiirleri, ÇEVİREN: Gabriyel Akyüz, Orjinal Eser Adı: Duboko Kadmoyo Dmimre Dkadişo Mor Efrem Süryoyo Hav Dethkani Men Abohotho Abubo Druho Kadişo, T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI KÜTÜPHANELER VE YAYIMLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ-3353 Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2012
 

Kitabın PDF sini indirebileceğiniz adres

http://archive.org/details/KutsalRuhunKavali-MorEfreminSiirleri

Prof. Dr. ŞAHİN UÇAR YAZILARI


HENRY D. THOREAU’NUN “SİVİL İTAATSİZLİK” GÖRÜŞÜ VE OTORİTEYE KARŞI ÇIKIŞ BİÇİMİ
GENÇLİK VE YABANCILAŞMA

BATIL DİNLERDEN DEVŞİRDİĞİMİZ İSLÂMİ TEBLİĞİN SİYASİ NETİCELERİNİNİ

ETKİLEYEN MEHDİLİK FİKRİ

İSLÂM ÂLEMİNDEKİ ORYANTASYON (yönlendirme) YANLIŞLARI

İSLÂM DEVLETİ GERÇEĞİ

KUTSAL, METAFİZİK VE TOPLUM

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

MEDENİYET ÖTESİ TOPLUM

MEDİNE’Yİ YENİDEN KURMAK

MÜLK KİMİNDİR

SUFİZM VE ULEMÂ DENGESİ

“AYDINLARIN İHANETİ”

TARİHE DAİR BİR MÜLÂKAT

Kaynak
Tarih Felsefesi Yazıları, Şule Yayınları Kasım 2012,

İstanbulTarih Felsefesi Açısından-İslâm’da Mülk Ve Hilafet Medine’yi Yeniden Kurmak, 1996, İstanbul

Kültür, Teknoloji Ve Sanat Yazıları, Şule Yayınları Ağustos 2012 İstanbul,