GÖLGENİN GİZEMİNDE


Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

“Kişinin dadısı, Allah Teâlâ’nın gölgesi olursa
onu gölgeden ve hayalden kurtarır.
Allah’a kul olan, Allah Teâlâ’nın gölgesidir.
O bu âlemde ölmüş, Allah Teâlâ ile dirilmiştir.
Fırsatı kaçırmadan ve şüphe etmeksizin onun eteğine sarıl ki,
ahir zamanın sonundaki fitnelerden kurtulasın.”

(Mesnevi c.I, b.423–424)

Geçmişten günümüze kadar gölge konusu ve gölge kavramı, toplumsal yaşamda, çeşitli öğretilerde, inançlarda, bilim ve sanatta çok farklı bakış açıları ile değerlendirilmektedir. Gölgenin insanlar için nasıl anlamlandırıldığı ve aynı zamanda gölgeye yüklenen çağrışımlar ve mecazlar hakkında birçok yorum vardır. Mesela;

IŞIK’ın nimeti gölge ise,

GÖLGE’nin nimeti nedir?

Gölgeler altında serinler, gölgeler içinde saklanır, gizleniriz.

Gölge kamufle edendir.

Gölgesi olan vardır. Gölgesi olandan söz edilebilir.

Gölge bizi korur. Gölge şefkatlidir.

Ancak, kimi zaman gölgesinden korkan vardır. Gölge ürkektir, bazen de kararsız…

Gölge, bizi sadeleştirir. Gölge, bizim en yalın biçimimizdir.

Gölge bizim bükülmeyen belimiz, belki en mütevazı halimizdir.

Gölge, tevazu gösterendir.

Gölge belki en saf halimiz, belki de sırrımız, ve tüm gizlediklerimizdir.

Gölge bazen oyunbaz ve şakacıdır.

Gölge aldatabilir, korkutup ürkütebilir…

Gölge ışığın varlığı ile gerçekleşir. Görülen gölgenin önünde, arkasında ya da üstünde o gölgeye ait bir nesne vardır. Gölge aslını ele verir. Gölgesi olan her şey somuttur ama görüngü (Duyularla algılanabilen her şey, fenomen) dünyasına ait olduğu düşünülen gölgenin, aslını idealar dünyasında da bulanlar vardır. Gölge bize sahibinin şimdi, burada olduğunu kanıtlar; ancak ne az öncesi ne de az sonrası hakkında bize bilgi verir. Şaşırtıcı değişkenliği ve ışığa bağlı geçiciliği ile gölgeleri tutmak ve onlara dokunmak olası değildir. Gölge için şimdiden öncesi belirsiz olduğu gibi, şimdiden sonrası da belirsizdir. Beyaz bir kağıda bir çizgi çizin ve sonra silin: İzi kalmıştır. Oysa gölge, toza, toprağa bulanır; sahibinin yapamadığını yapar; kırılıp bükülür, ezilir, erir, ancak gölgenin izi yoktur. Onun izi sadece anlıkta görsel olarak kalandır.

Sonsuzluğa uzanan yolda, bir yol haritası da olabilir gölge. Mehmet Ergüven “Mucizevi İkiz” isimli denemesinde “son nefesten sonra çıktığımız yolculuğun rotası daima gölgeler âlemidir. Bu bağlamda gerçeğin öte dünyada yattığı inancı, gölgenin en büyük utkusudur;(zaferidir) yalan dünya avuntusu gölgeye teslim olmanın öyküsüdür bir bakıma….” der.

Gölge Konusuna Çeşitli Yaklaşımlar

“Saydam olmayan bir cisim tarafından ışığın engellenmesiyle ışıklı yerde oluşan karanlık’ olarak tanımlanan (TDK 1988:559) gölge, toplumsal yaşamda, çeşitli öğretilerde ve inançlarda, bilim ve sanatta çok farklı bakış açıları ile değerlendirilir. Tarihî süreçten bir başka tanımlama da Filippo Baldinucci tarafından yapılır. Filippo Baldinucci, 1681 yılında yayınladığı “Vacabulario Toscano deH’Arte del Disegno” isimli eserinde; gölgeyi, gölge, yarı gölge, düşen gölge olarak üçe ayırır.

“Gölge (ombra), bir nesnenin kendi üstünde yarattığı koyuluktur. Yarı gölge (mezz’ ombra), aydınlıkla gölge arasında kalan, nesnenin yuvarlaklığına göre ışığın azaldığı yarı karanlık bölümdür. Düşen gölge (shattimento) ise çizilen nesnenin yere yaydığı gölgedir…” (Gombrich 2000:177).

Gölge ile Antikçağ düşünürleri de ilgilenmişlerdir. Örneğin, Yunan düşünürü Platon’un (İ.Ö.427-347) idea öğretisinde gölge, görüngü dünyasındaki tüm varlıkların kendisi olarak yorumlanmıştır. Platon’a göre “idealar nesnelerin ilk örnekleridir. Nous (Akıl) ya da Tanrı bu ilk örneklere bakarak yeryüzündeki nesneleri yaratmıştır. (Â’yan-ı Sabite) Bu eylem yansılama-taklit (mimesis) diye adlandırılır. İdealar ilk örneklerdir. Yeryüzündeki oluş içinde bulunan nesneler, duyusal varlıklar da bunların yansıları, kopyaları ya da resimleridir. Cisimler dünyasının gerçeklik derecesi idealar dünyasınınkinden daha azdır. Çünkü biri asıl, diğeri de bunun kopyasıdır” Buna göre, görüngü dünyasındaki bir kedi ya da bir selvi aslında bir gölgeden başka bir şey değildir. Çünkü onlar idealar dünyasındaki asıllarından ilham ya da model alınarak yaratılmışlardır. Dolayısıyla da asıllarının gölgeleridirler.

Orhan Hançerlioğlu, “Düşünce Tarihi” isimli eserinde; Platon’un Politeia adlı yapıtının VII. kitabındaki ünlü mağara örneğini şöyle açıklamaya çalışır:

“…Şimdi bilgimizi ve bilgisizliğimizi şu anlatacaklarımla ölç, Glaukon. Yeraltında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor. Ama mağarada oturan insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirlerle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş. Öyle ki sadece karşılarındaki mağara duvarlarını görebiliyorlar, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri de burada böylece oturmaktalar. Düşün ki sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesneler geçiyor, Işık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor. Şimdi bu adamlar mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri göremezler değil mi?

Demek ki bu adamlar birbirleri ile konuşabilselerdi duvarda gördükleri hayallere bir takım adlar vereceklerdi. Çünkü bu hayalleri gerçek sanmaktadırlar. Bu adamların gözünde gerçeklik asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayallerinden ya da gölgelerinden başka bir şey değildir. Şimdi bu adamlardan birinin zincirlerini çözüp ayağa kalkmasına ve başını gerçekliklere çevirmesine izin verelim. Gözleri bol ışıktan kamaşır ve asıl gerçekleri göremezdi değil mi?

Dahası kamaşan gözlerini yeniden duvara çevirirdi ve duvardaki hayallere rahatlıkla bakardı. Ama gözlerini yavaş yavaş alıştırarak asıl ışığın kaynağına da pekâlâ bakabilirdi. İşte o zaman arkadaşları ile gördüğü şeylerin birer hayalden ibaret olduğunu asıl gerçeklerin şimdi gördükleri olduğunu anlayacaktı.

İşte sevgili Glaukon gözümüzle gördüğümüz bu dünya o mağaranın duvarıdır, arkasındaki ışığa bakabilen insan da duyu gözünü us (akıl) gözüne çeviren bilgedir.”

Gölge konusundaki farklı bir bakış açısı ise ilkel insana aittir. Gölgenin ilkel insan için önemli bir yeri vardır. İlkel kabilelerin bazılarında gölge, ruhu temsil eder. Ruhunu kaybetme korkusu ile ilkel insan, güneşin en tepede olduğu, yani gölgesinin hiç olamayacağı ya da çok kısa olabileceği öğle saatlerinde, dışarı çıkmak istemez. Bu korkuya sahip olan bazı kabileler, hala Ekvator’da mevcuttur.

“İlkel insan, gölgesinin düştüğü yeri yansıtıcı olarak tasavvur eder hep. Dolayısıyla gölgede profili değil, tıpkı aynada olduğu gibi sureti ile karşılaştığını düşünür… Gölgeyle böyle bir ilişkiye girmek, sonuçta onu yitirme korkusunu da beraberinde getirir. Bu nedenle kimi ilkel kavimlerde öğle vakti dışarı çıkılmaz: Ekvator yakınında iki ada olan Amboina ve Uliase’de öğleyin çok az ya da hiç gölge düşmez yere, bunun için de gün ortasında evden çıkmamak bir kuraldır, çünkü çıkarsa insanın ruhunun gölgesini kaybedeceği varsayılır”.

Cengiz Aytmatov “Toprak Ana” isimli romanında, kahramanı Tolganay’ı şöyle konuşturur:

“Hiçbir zaman ipekli fistanım olmadı ama büyüyünce güzel, albenili bir genç kız oldum. Gölgemi seyretmekten zevk alırdım. Sokakta yürürken arada bir gölgeme göz atar, kendimi aynadaymış gibi görür ve çok beğenirdim. İşte öylesine tuhaf bir kızdım ben”

Kutsal metinlerde de “gölge” kavramı ile sıkça karşılaşılır. Zebur, Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’de karşımıza yüzden fazla ayet çıkar. Mehmet Ergüven’in “Mucizevi Ekiz” isimli yazısında “…gölge, tüm kutsal kitaplarda cehenneme işaret eder” yorumuna rağmen, verdiği örnek dışındaki ayetlerde gölgenin, daha değişik anlamlarda ifade edildiği görülmektedir.

Örneğin kutsal kitaplarda gölge;

a-      Sığınılan, koruyucu, kayırıcı, himaye, güç içeriği ile kullanıldığında Tanrı’ya işaret eder:

Mezmur Davud aleyhisselâmın duası;

“Koru beni gözbebeği gibi; Kanatlarının gölgesine gizle” (Zebur: Mez.17: 8).

 “Sevgin ne değerli ey Tanrı! Kanatlarının gölgesine sığınır insanoğlu.” (Zebur:Mez.36.7).

b-      Dünyanın geçiciliğine ait pek çok gölge ayeti dört Kutsal Kitapta defalarca yinelenir, işte bunlardan birkaç örnek:

“Çiçek gibi açıp solar, Gölge gibi gelip geçer.” (Tevrat: Eyüp 14-2)

 “Bir gölge gibi dolaşır insan, boş yere çırpınır, mal biriktirir, kime kalacağını bilmeden…” (Zebur: Mez.39:6)

c-       Cennet, Kur’an’da da gölgenin işlevsel yanı ile betimlenir:

“Takvaya sarılanlar gölgeler altında, su kaynaklarındadır.” (Kur’an: Mürselat41).

“Kendileri ve eşleri, gölgeliklerde, koltuklar üzerinde yaslanmışlardır.” (Kur’an: Yasin, 56).

d-      İncil’de ise gölgeye mecazi bir anlatımla rastlanır:

Yakup’un Mektubu: “Her nimet, her mükemmel armağan yukarıdan, kendisinde değişkenlik ya da döneklik gölgesi olmayan Işıklar Babası’ndan gelir.” (Incil:Yak. 1:17)

e-      Gölgenin ilk tanımıyla kullanıldığı Kuran’daki gölge ayetlerinden bazıları da şunlardır:

“Göklerde ve yerde kim varsa gölgeleriyle birlikte ister istemez ve sabah- akşam Allah’a secde eder.” (Kur’an: Ra’d, 15).

“Bakıp görmediler mi, Allah’ın yarattığı şeylerin gölgeleri bile, sağ ve sollarından boyunları bükük bir halde, Allah için secdelere kapanarak dönüyor.” (Kur’an: NahI, 48).

“Görmedin mi Rabbini, nasıl uzatmıştır gölgeyi? Eğer dileseydi, onu elbette hareketsiz kılardı. Sonra nasıl Güneş’i ona delil yapmışız!” (Kur’an: Furkan, 45).

Kutsal metinlerdeki gölge içerikli ayetler sürüp giderken, İslam dünyasında Eflatun diye tanınan Platon’un ‘mimesis’ (yansılama-taklit) kavramı ile, bire bir örtüşmese de tasavvufta yüzyıllar sonra gölge kavramı ile yeniden karşılaşılır. Bu benzerlik ve çakışma Divan Edebiyatı dalında yetkin bir isim olan Prof. İskender Pala’nın kaleminde şöyle ifade bulur:

“Hayal, tasavvufta Allah Teâlâ’dan gayrı her şeyin sıfatıdır. Allah Teâlâ’nın varlığı karşısında mükevvenatın (kâinat) gerçek varlığı bulunmamaktadır. Varlık âleminde görülen her şey aslında birer hayalden, gölgeden ibarettir. Olsa olsa Allah Teâlâ’nın aksi’nden nişane verirler. Esas olan Sevgili’nin zihindeki hayalidir. Tasavvufta buna “âlem-i hayal” denilir.

Âlem-i hayal, tabiat âlemini karşılar ve baştan sona bir vehimden ibarettir. Ruhlar âlemindeki (âlem-i ervah) birtakım cevherler, varlığın suver (görüntü) veya zilli (gölge) ile varlık bulmuştur…

Varlık, göz yumup açıncaya kayboluveren bir hayalden ibarettir. İnsan var sandığı her şeyin aslında bir hayalden ibaret olduğunu zaman içerisinde anlar.”

Yunus Emre için de bu dünya bir hayalden ibarettir, gelip geçicidir ve ancak bir oyalanma yeridir. Hayatımız boyunca elde etmeye çalıştığımız tüm maddi çıkarlar birer yalandır. Ne içinde oturduğumuz, tapusu üzerimize kayıtlı olan evimiz, ne vergisini ödediğimiz arabamız, ne de nüfus cüzdanlarında anne babası göründüğümüz evlatlarımız bize aittir. Onlar ve sahip olduğumuzu sandığımız diğer varlıklar Yaratıcı tarafından bize emanet olarak verilmiştir:

“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan, mülk de yalan
Var biraz da sen oyalan”

Yunus Emre

Dünya hayatını gölgeye benzetmiş olan geçmişin ileri gelenleri “ardına düşersen hep senden kaçarda sırtını dönersen daima seni takip eder” söylemleri ile dünyadaki rahat ve huzurun ilk şartının dünyaya sırtını dönmek olduğuna inanmışlardır.

Gölgeye psikanalitik alanda da değişik yaklaşımlar görülür:

Belli başlı kişilik kuramcılarından biri olan, Carl Gustav Jung’un arketiplerinden biri gölgedir. Jung’a göre arketiplerin (prototip, ilk örnek, model tanımı) kolektif bilinçaltımızı oluşturan öğeler, doğuştan getirdiğimiz evrensel imgelerdir. Jung, arketiplerini; anne arketipi, mana, gölge, persona, anima ve animus, diğer arketipler olarak sıralar. Gruplandırdığı arketiplerden biri olan gölgeyi Jung, şu şekilde açıklar:

“Gölge, kişiliğin negatif yanı, kişinin saklamak istediği hoş olmayan nitelikleri, az gelişmiş işlevleri ve bireysel bilinçaltının içeriğidir. Bireysel bilinçaltı ise yitik anıları, acı verdiği için bastırılmış (kasten unutulmuş) düşünceleri, bilinçdışı algıları (bilince ulaşacak kadar güçlü olmayan duyusal algıları ) ve henüz bilince çıkmaya hazır olmayan diğer heyecanlan içerir”. Bu nedenle “gölge, kişinin yaşam boyu hesaplaşmak zorunda kaldığı öbür yüzü, bir başka deyişle toplumun öngördüğü kurallar ile çelişen tüm vahşi arzularımız ve duygularımızdır. Dolayısıyla toplumsal baskı arttığı ölçüde gölge büyür”. Tüm bu negatifmiş gibi görünen özelliklerine rağmen, gölgeyi iyi ya da kötü diye sorgulamak doğru olmayacaktır.

Gölgenin etiği yoktur. Tıpkı vahşi bir hayvanın yavrularını şevkatle sevip, onlar için bir başka hayvanı parçalayıp, öldürmesine; iyi ya da kötü yorumunu getirilemeyişi gibi. Bu nedenle gölgeler, bir anlamda daima masumdur.

Aşık Veysel’in dilinde ise gölge, sazına yoldaş olur:

“Yüce dağlar ova gibi düzlenmez,
Veysel muhannetten kerem gözlenmez.
Tilki gölgesine arslan gizlenmez,
Yiğidin gölgesi kendinden olur.”

Aşık Veysel’e göre; bir insanın dağların yapısını, ovaların şeklini, yani birtakım doğal dengeleri değiştirme gücü yoktur. Bu benzeri ütopik beklentiler insanı yanılgıya götürebilir. Arslanı mert, tilkiyi namert insana benzeten ozan; güçlü ve saygı değer olan arslanın, tilki gibi sinsi ve kurnaz bir hayvanın himayesine asla sığınmayacağını anlatırken; bir yiğidin, kendi potansiyeli ile sorunlarının üstesinden gelmeye çalışacağını ve asla namert bir insanın gölgesine gereksinim duymayacağını ifade ediyor.

Felsefede “gölgeolay” (epifenomen) adı ile anılan bir deyim vardır: “Bir olaya eklendiği halde onun üstünde hiçbir etkisi bulunmayan olay” anlamına gelir. Bu deyim insan bilincini etkisiz bir yansıtıcıya indirger.

“Nietzche gibi özdekçi (Maddeci, materyalist) ve düşünceci çeşitli düşünürlerin de katıldıkları bu anlayışa göre; yürümekte olan bir adamın gölgesi o adamın yürüyüşünü nasıl yavaşlatıp hızlandıramazsa bir gölgeolay olan bilinç de katıldığı olayları öylece etkileyemez. Bilinç olayları doğurmaz, ancak olaylara eklenir; bir bacadan çıkan duman gibi bizzat olay değil, o olayın gölgesidir”. Bu deyimle Fethi Naci’nin “Göl ve Gölge” isimli öyküsü arasında bir bağlantı kurulabilir. Olay, bir adamın gece su içmek için yatağından kalkması ile başlar ve bir iki dakikalık zaman süresi içerisinde tamamlanır. Fethi Naci’nin anılarından derlediği bir başka kitabının adı ise “Dünya Bir Gölgeliktir”

“BU YAZIYA EK OLARAK”

Varlıkta asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böy­ledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

Mertebe-i Asl-ı Asl

Varlıkta asil olan gölge değil, bizzat varlığın aslıdır. Zaten gölgenin varlığı da, onu salan bir asıldan gelir. Varlığın sıfatında da durum aynen böy­ledir. Gölge olan sıfatın varlığı, asıl olan sıfatın varlığının eseridir. Asıl olanın gölgeye yakınlığına karşılık, nasıl olur da gölgenin asıl olana yakınlığından bahsedilebilir? Gölgenin varlığı gölgeyi düşüren asıldan gelmektedir.

İbn’ül Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hakk ve kâinat ilişkisini açıklarken “Hakk’ın dışında, kâinat denilen şey O’nun gölgesi gibidir, işte bu gölge mümkün varlıkların özünü oluşturur. Öyleyse, esasen insanın idrak ettiği sadece Hakk’ın vücudundan, bu âlemler olarak yayılan şeyden, yani O’nun zatından ibarettir. Zira ondan başka varlık yoktur.”

Bu mertebenin bir önceki mertebe ile olan farkı  Meselâ,  bir adamın güneşin nûrundan gölgesi yere yansır.   İşte o yere düşen gölgeden adamın nasıl bir kimse olduğu anlaşılır.

Bu adamın gölgesi asli mertebesi, yansımasını sağlayan güneş ise aslı asliyesi yani irâde-i külün kendisidir.

Burada gölgenin sıfatlanması aslı, varlığı ise asl-ı aslı olan zâttır.  Sonuçta bu âlem de Hakk’ın vücûdunun gölgesidir ve müstakil olarak vücûdları yoktur.

“BİR KISSA”

Evliyâullâhın sertâcı, mahbûb-u Sübhâni, Gavs-ı Samedâni, Pîr-i A’zam  Cenâb-ı Abdülkâdir-i Geylânî Hazretlerine hizmet edenlerden biri, Hazreti Gavs’ın cemalli bir zamanında huzûruna çıkarak:

“Efendim, Cenâb-ı Hak, Zat’ınıza kudretinin tasarrufunu bahşetmiştir. Onun için istediğiniz kimselere ufak bir nazar-ı âlinizle birçok rütbeler verebiliyorsunuz. Bu kulunuz da size epey hizmet etti, ama bana hâla bir şey ihsan etmediniz, niyâz ediyorum,” der.

Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri;

“Pekâlâ, bugün bana bir helva pişir de, bakalım Kudret neler ihsan eder, senin de gönlün olsun,” buyururlar.

Adamcağız, “Baş üstüne” diye sevinerek, helvayı pişirmeye başlıyor. O esnada da Hindistan’dan bir heyet gelerek, Hazreti Abdülkâdir-i Geylânî’ye arz-ı ubûdiyyet ettikten sonra:

“Efendimiz, hükümdarımız öldü, bize bir hükümdar göstermenizi niyâza geldik,” derler. Bunun üzerine Hazreti Pîr, helva pişiren adamını çağırarak:

“Nasıl, Hind padişahlığını kabul eder misin?” diye ferman buyururlar. Adamcağız pür-neşe:

“Aman Efendim, ihsan buyurdunuz,” diye can atarak sevinirken, Hazreti Gavs Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri:

“Yalnız, seni şu şartla oraya padişah yapıyorum: Ne kazanırsan yarı yarıya paylaşacağız,” buyururlar.

Pek tabiî olarak tâlip, bu emri minnetle kabul ediyor. Nihayet adamcağız hakikaten söylendiği gibi, Hindistan’da büyük bir saltanata, muazzam saraylara, güzel eşlere sahip olduğu gibi, bir de erkek evlâda sahip olur. Aradan on bir sene geçiyor ve bir gün Hazreti Abdülkâdir-i Geylânî in teşrifleri haberi çıkıyor. Hükümdar, Gavs-ı Samedâni’yi karşılayarak sarayında bir kaç gün hizmetinde bulunduktan sonra Cenâb-ı Pîr artık döneceklerini haber veriyorlar. Padişah:

“Efendim, biraz daha kalıp bizleri sevindirin,” diye ricada bulunuyorsa da Hazret-i Gavs’ın muhakkak gideceklerini anlayınca:

“Efendim, bari kusurlarımızı af buyurun,” diyor. O vakit Sultan Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri, hükümdara:

“Yalnız sizinle bir sözümüz vardı. Sizi biz buraya padişah olarak gönderirken ne kazanırsanız yarı yarıya olacak, diye bir söz vermiştiniz. İşte şimdi, buraya geldikten sonra ne kazanmış iseniz hesaplaşmak istiyorum,” buyuruyorlar.

Padişah bunun üzerine bütün servetini tesbit ederek yarı yarıya ayırıyor ve Hazreti Gavs’ın huzuruna arz ediyor. Sultânü’l Evliya:

“İyi amma siz bir erkek evlat da kazandınız; onu da taksim etmeniz lazımdır,” buyurunca, padişah:

“O nasıl olacak?” diye soruyor. Cenâb-ı Gavs cevaben:

“Çocuğu ikiye böleceğiz, size istediğiniz tarafı vereceğim,” diye emrediyorlar.

Çocuk ortaya getiriliyor. Gavs-ı A’zam Hazretleri keskin kılıçlarıyla: “Destûr” deyip çocuğu tam ikiye ayıracakları esnâda, padişah belindeki mücevher işlemeli hançerini çekerek:

“Eeey sehhar herif! Senelerce bana hizmet ettirdiğin yetmiyormuş gibi şimdi de tesadüfün bana verdiği nimeti elimden almak istiyorsun,” diye tam Hazreti Gavs’ın göğsüne saplarken bir de bakıyor ki, elindeki kaşık helva tenceresine saplanıyor. Ne saraydan eser var, ne saltanattan ve ne de çocuktan bir iz kalıyor. Bu hal karşısında hayretler içinde kalan tâlibe, Cenâb-ı Pîr tebessüm ederek:

“Oğlum karıştır helvayı… Biz cimri değiliz, veririz, amma zamanı gelmeden de olmaz…” buyuruyorlar.

 

Kaynakça

YALÇIN Emine Dilek, Gölgenin Gizemi [Kitap]. – Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Anasanat Dalı Yüksek Lisans Programı 173158-Yüksek Lisans Sanat Eseri Çalışması Raporu Ankara, 2006.

Faydalanılan Diğer Kaynaklar

AKÇAKOCA, Müge., Gölge Yorumları ve Figür, Nesne, Mekan İlişkisi, Ankara-Eylül 2003. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Sanat Eseri Çalışması Raporu.

AND, Metin. .Dünya’da ve Bizde Gölge Oyunu, Ankara,1977

AND, Metin.,Geleneksel Türk Tiyatrosu, İstanbul,1985

AYTMATOV, Cengiz., Toprak Ana, İstanbul, Ötüken Neşriyat, 2004

EREN, Haşan. Türkçe Sözlük, Ankara,Türk Tarih Kurumu Basım Evi, 1988

ERGÜVEN, Mehmet. “Mucizevi Ekiz”. Sanat Dünyamız, 77, Güz, 2000:145-154

ERTÜRK, İsmail., “Sinemadaki Gölgenin Kaynağı Nerede?- Alman Dışavurumcu Sinemasında Aydınlatma ve Gölge Oyunları”. Sanat Dünyamız, Sayı 77, Güz, 2000:157-163

GOMBRİCH, E.H., “Düşen Gölgenin Özellikleri”. (Çev.Ülkü Tamer), Sanat Dünyamız, Sayı 77, Güz, 2000:177-191

GÖKBERK, Macit., Felsefe Tarihi, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1985

GÖLE, Münir., “İçeşik”.Sanat Dünyamız, Sayı 77,Güz, 2000:165-167

HANÇERLİOĞLU,Orhan., Felsefe Sözlüğü, İstanbul, Remzi Kitabevi, 1982.

HINÇER, İhsan.,“Gölge Oyunlarının ve Karagöz’ün Doğuşu” İhsan.,turkgolge.sitemynet.com/ ihsan_hınçer_karagoz.htm;Erişimtarihi:3.12. 2005

KUDRET, Cevdet., Karagöz, Ankara, 1968: Kaynak:

http://www.odevsitesi.com/ornekler/2005_3/92820-g0lge-oyunu.asp; Erişim tarihi: 13.06.2005.

NACİ, Fethi., Dünya Bir Gölgeliktir, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2002.

ÖNOL, Ayşe Işın., Shadows, Sabancı University, March 2003. İn Partial Fulfilments of the Reguirements for the Degree of Master of Fine Arts (Y.Ö.K. 137523)

PALA, İskender., …Ve Gazel Yeniden, İstanbul, Ötüken Neşriat, 2001

VVILLARD, Christopher.,”Color Lurking in the Shadows”. American Artist; Vol.65 Issue 712, 2001:p.12

AHLÂKÎ DEĞERLERİN VARLIK ALANI OLARAK: CEMAAT ve MÜSLÜMAN AKADEMİSYENLER İLİŞKİSİ


Bu çağın önemli düşünürlerinden, Alasdair Maclntyre, Türkçe’ye Erdem Peşinde (Ayrıntı, 2001) diye tercüme edilen After Virtue isimli eserinin hemen girişinde, ahlâkî ve dinî değerlerin varlık alanı olarak telakkî ettiği cemaatin gerekliliği tezini temsilî bir hikâyeyle şöyle anlatır.

Şu küçük yerküremizde bilimsel ve teknolojik gelişmelerin neti­cesinde büyük bir çevre felâketi olduğunu tasavvur edelim. Bu felâket neticesinde dünya tarumar olmuş ve insanlığın büyük bir kısmı yok olup dünyadan silinip gitmekle yüz yüze gelmiş olsun. Geride kalanlar bu felâket karşısında ne yapacaklarını şaşırmış kalmışlar. Oturup dü­şünüyor ve sonunda felâketin sebeplerini tespit için bir âkil adamlar grubu oluşturuyorlar. Âkil adamlar grubu mesele üzerinde yeterince mütalaada bulunduktan sonra, suçu tespit edip ve suçlu buluyorlar. Suç, bilimle meşgul olmak ve suçlu, bütün bilim adamları. Eğer bilim ve bilim adamları olmasaydı, insanlığın başına bu felâketler gelmezdi. O halde hemen suçluların cezalandırılması gerekir. Bunun için insan­lar harekete geçiyor ve bir “KARA CÂHİLLER SİYASÎ CEMİYETİ” kuruyor­lar. Bu cemiyet halkı galeyana getirip ve büyük bir isyan başlatıyor.

Bu isyan neticesinde halk memleketteki bütün lise ve üniversiteleri kapatıp ve laboratuvar ve kütüphaneleri yakıyor. Fizik ve kimyacıları linç edip buldukları bilim adamlarını hemen oracıkta darağacına ası­yorlar. Felâketle ilgisi olmadığını söyleyen bilim adamlarını ise hap­sediyorlar.

Bu olaylardan bir hayli zaman geçtikten sonra, insanlar yine bili­min gerekli olduğunu düşünmeye başlıyorlar. “Kara Câhiller” hare­ketine karşı bir hareket yeşeriyor. Bunlar bilimi yeniden ihyâ etmeyi insanlığın yararına olduğuna inanıyor ve bunun için işe koyuluyorlar. Harabe olmuş kütüphane ve laboratuvarlardan bilim ait materyaller toplanıyor. Buldukları şey, yanmış kitapların bazı parçaları, bazen bir bölüm bazen İlmî bir makalenin sadece giriş sayfası, başka bir ma­kalenin ortasından iki sayfa ve bir başka kitabın sonuç kısmı. Hepsi okunabilir durumda da değil. Ellerinde laboratuvar aletinin bir kısmı olan bir cihaz var. Başına toplanmışlar felâket öncesinde bu aletin ne işe yaradığını anlamaya çalışıyorlar. Biri şunu diyor diğeri ise bir baş­kasını. Deneylerin yapıldığına dair bilgi var, fakat bu deneylerin niçin yapıldığı ve ne işe yaradığı bilgisi yok. Bilimsel bir teorinin bir parçası mevcut ve fakat bunun ne için geliştirildiğini ve nerelerde kullanıldı­ğını kimse bilmiyor.

Çaresi yok. Eldeki parçalar bir araya getiriliyor. Acaba bilim nasıl bir şeydi sorusu soruluyor ve bu bağlamda bilim yeniden ihya edilme­ye gayret ediliyor. Bu noktada çok da mesafe katediyorlar. Artık bu yeni ilim adamları bir araya gelip Darwin Evrim Teorisi veya izafiyet Teorisi hakkında konuşmaya başlıyorlar. Fakat yangından öncekine nispetle bu teoriler hakkında bilinenler çok az. Çocuklar çarpım tablo­sunun elde bulunan kısmını severek, Öklit teoremini ise tılsımlı sözler gibi ezberleniyor. Fakat hiçbir kimse bu yaptıkları şeyin bilim olmadı­ğının farkında değil. Bu hususta onları aldatan şey, yaptıkları ve söyle­dikleri her şeyin tutarlı olması. Fakat bilimsel kavramları, teorileri ve deneysel bilgileri anlamlandıracak bağlamı, cemaati kaybettiklerinin farkında bile değiller.

Felâketten sonra kurulan bu yeni bilim dünyasında, “kütle”, “atom ağırlığı”, “özgül ağırlık” gibi kavramları neredeyse felâketten önceki­lerin kullandığı anlamda ve tutarlılıkta kullanıyorlar. Ne var ki bu kav­ramlara gerçeklik veren inançlar yok olduğundan, uygulama sırasında büyük bir karmaşa ve keyfilik söz konusu. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bu yeni bilimciler meseleyi çözemiyor ve analitik felsefeden yardım talep ediyorlar. Analitik felsefe var olan kavram ve teorilerden hare­ketle felâketten önceki bilim ve teknolojiye dair felsefî ve derin ana­liz yapıyor. Fakat var olanı tasvirden öteye geçemiyor. Fenomenoloji ve varoluşçuluktan medet umuyorlar. Heyhat, ne mümkün! Onlar da olan biteni sezemiyor ve felâketten önceki bilim ve teknolojiyi tasav­vur etmekten aciz kalıyorlar. Yaptıkları şey ellerinde olanı esas kabul etmek ve ona varoluşçu ve fenomenolojik bir temel hazırlamak.

Hikâye burada bitiyor ve Maclntyre bu kıssadan şu hisseyi çı­karıyor. Temsili hikâyede yangın sonrası dünyada bilimin durumu ne ise, içinde yaşadığımız şu modern dünyada ahlâkın durumu odur. Ahlâk alanına büyük bir kargaşa hakim. Elimizde ahlâkî kavramlar, teoriler ve geçmişe ait hikâyeler var. Fakat bütün bunlara önem ve anlam kazandıran bağlam, yani cemaat yok olmuş. Ahlâk cemaatini ve dolayısıyla da gerçekliğini kaybetmiş durumda. Maclntyre’e göre, aslında sahip olduğumuz şey ahlâkın kendisi değil sûreti. Ahlâkla il­gili birçok anahtar kavramı biliyor ve kullanıyor olmamız hiçbir şeyi değiştirmiyor.

Maclntyre ahlâkla ilgili bütün rasyonel teorilerin ve rasyonel argümanların ahlâkı diriltmek ve insanları ahlâklı yapma noktasında ba­şarısız olduğunu iddia ediyor. Ona göre, Batı toplumları ahlâkî anlaş­mazlıkları giderebilecek bir kültürel-sosyal ortamı kaybetmiş durum­da. Mesela bugün Batı toplumlarmda, savaşın meşru olup olmadığı veya kürtaj yaptırmanın ya da özel-devlet eğitimi tartışmasını rasyonel tartışmalarla neticelendirmek ve bu iddiaların lehinde veya aleyhinde kesin bir neticeye ulaşmak mümkün değil. Rasyonel planda lehinde olduğu gibi aleyhinde de bir sürü delil getirmek mümkün. Dolayısıyla, Maclntyre’a göre, ahlâkî anlaşmazlıklara rasyonel çözümler üretmek mümkün görünmüyor. Hatta Maclntyre sadece ahlâkın değil, aynı zamanda dinî inancın gerçekliğinin ancak onu gerçek olduğunu var sayarak davranan bir cemaatle mümkün olacağını iddia ediyor. Ona göre artık Batı toplumu, cennet ve cehennemi hakikaten var olduğuna inanarak davranan cemaatini kaybetmiştir. Bunun doğrudan neticesi olarak dini anlama süreci, dinin inanç boyutuyla çatışır hale gelmiştir.

Maclntyre bu tespitini şu kelimelerle sloganlaştırır: “It is notu too late to be mecLiaeval and it is too empty and too easy to be Kierkegaardian. (Alasdair Maclntyre, “Is Understanding Religion is Compatible with Believing”, Contemporary Classics in Philosophy of Religion ed. Ann Loades, Loyal D. Rue, Illinois: Open Court Publishing Co., 1993, s. 574)

Bu sözlerin anlamı şudur, artık ahlâkın toplumsal gerçekliği be­lirlediği Orta Çağ toplumu inşa edebilme imkânı kaybolmuştur, diğer taraftan imanı her şeyin temeli yapan Kierkegaardcı olma kolay ve fakat topluma yön veren bir ağırlıkta olmadığı için içi de boş bir felsefî tutumdan başka bir şey değildir.

Alasdair Maclntyre’ın Batı toplumu için sorduğu bu soruyu, biz İslâm toplumu için soralım. İslâm toplumunda ahlâkın ve dinin duru­mu nasıldır?

Bu soruya iki farklı zaviyeden bakarak cevap verebiliriz? Birincisi Batı toplumlarına nispetle Müslümanların durumu nedir?

Batı Hıristiyan toplumlarıyla mukayese edildiğinde, Müslümanlar Ay­dınlanma ve modernite gibi dinî anlayışı ve yaşayışı dönüştüren kül­türel devrimleri yaşamadıkları için, İslâmiyet’in Hıristiyanlık’la kar­şılaştığında daha az sekülerleştiğini ve hatta sekülerleşmediğini iddia etmek mümkündür. İslâm kendi inanç, ibadet ve ahlâk alanında sekülerleşmemiş, bütün gayretlere rağmen Protestanlaşmamıştır. Bugün İslâm ümmetinin çoğunluğu olarak biz Müslümanlar, Hz. Peygamber ve onun ashabı Allah’a ve ahiret gününe nasıl inanıyorsa ve onlar nasıl ve ne zaman ibadet ediyorsa biz de öyle inanıyor ve öyle ibadet et­tiğimize inanıyoruz. Müslümanların modernite karşısında bu sağlam duruşuna nispetle, Hıristiyanlar modernite karşısında çok büyük ta­vizler vermişler ve Hıristiyanlığı modern düzenin bir alt unsuru haline getirmişlerdir. Bugün bir kısım Protestan kiliselerinin, kadınların ve homoseksüellerin din görevlisi olarak istihdam edilebileceği tartışma­sı, meselenin hangi boyutlara ulaştığını göstermesi bakımından olduk­ça önemlidir.

Diğer bir husus da, Batı toplumuyla mukayese edildiğinde Müs­lümanların İslâm’ın değişmemesinin veya sekülerleşmemesinin ga­rantörü olan cemaatini kaybetmemiş olmasıdır. Müslümanlar gayba inançlarının gerçek ve hak olduğu âdeta testi olan dinî cemaat yapılan­masını hala korumaktadırlar. Cuma namazlarında camiyi tıklım tıklım dolduran, ramazan ayında dinî bir emrin ifası için yemeyi ve içmeyi bırakan, uykunun en tatlı olduğu seher vaktin ibadet için kalkan bir mü’min bu davranışlarıyla metafizik, ahlâkî dinî iddiaların gerçekliğini ispat etmektedir. Varlığını varsayılan dinî iddiaların gerçekliği üzeri­ne bina etmiş Müslüman cemaat sadece İslâm’ın sekülerleşmemesinin garantörü değil, aynı zamanda da ferdî dinî bağlılığın ve anlayışın sahihliliğinin de teminatıdır. Bu fonksiyonlarıyla Müslüman cemaat dünyadaki diğer dinî cemaatlerinden kemiyet ve keyfiyet ölçüsünde farklıdır. Maclntyre, ahlâkî ve dinî gerçeklik iddiasına göre yapılanmış Orta Çağ toplumu özlemi duyarken, aslında şu andaki Müslüman ce­maatlerin durumunu özlediğini de burada vurgulamak gerekir.

İslâm toplumunda ahlâkın ve dinin durumu nasıldır sorusuna, bir başka zaviyeden, Müslümanların İslâmî ideale nispetle durumu nasıldır sorusunu sorarak cevap verebiliriz.

Müslüman cemaatin, Müslüman akademisyen ve entelektüellerin durumu nasıl olacaktır?

Müslüman cemaat kendini dinî şuur, bilgi ve pratik noktasında besleyen ve örnek olan âlim şahsiyetleri, İslâm dünyasına modern eğitim müesseselerinin hakim olmasıyla kaybetmişse de, varlığını daha ziyade geleneğe dayandırarak devam ettirmeyi başarmıştır. Cemaatin ideale nispetle elbette ciddi dinî problemleri vardır. İslâmî inanç esaslarını içselleştirmede, dinî şuur ve onun doğrudan yansıması olan dinî pratiklerin uygulanmasında, ibadet ve ahlâk noktasında Müslüman cemaatin cid­di problemleri bulunmaktadır. Fakat cemaatte görülen bu problemler bile aslında cemaatin değil, onlara liderlik yapma durumunda olan din adamlarının, âlimlerin, entelektüel ve akademisyenlerin problemidir. Cemaat masumdur. Onun zaafları aslında ona kılavuzluk eden şahsi­yetlerin zaafları olarak görülmelidir.

Meseleye ister cemaat perspektifinden isterseniz Müslüman aydın ve akademisyenler açısından bakalım, asıl problem Müslüman aydın, akademisyen ve âlim problemidir. Müslüman akademisyenlerin en ciddi problemi bizce cemaatten kopuk yaşamalarıdır. Bunun doğrudan neticesi olarak Müslüman akademisyenlerin akademik problemleri ce­maatin problemlerinden beslenmediği için, bu problemler daha ziya­de kendi hâleti rûhiyelerini, geleneksel İslâmî ilimlerle ve/veya Batı düşüncesiyle olan irtibatları veya irtibatsızlıklarını yansıtan spekülatif, zihnî ve sanal problemler olarak kalmaktadır. Müslüman cemaat, seküler bir kültürel ve sosyal alanda varlık yokluk mücadelesi verirken,

Müslüman akademisyenlerin bir kısmı cemaatin bir parçası olmadığı için bu mücadele yer alıp mücadeleyi üstlenme yerine uzaktan seyret­mekte veya görmezlikten gelmekte ya da daha da kötüsü seküler di­namikler tarafında yer alarak, yangının üzerine benzinle gitmekteler. Diğer taraftan dinin geleneksel algılanışı ve geleneksel uygulamaları noktasında modernlik adına dine karşı tavır alan bazı Müslüman aka­demisyenler ve aydınlar dinî şuurda ve dinî ve ahlâkî pratiklerde zaafı olan cemaatin kafasını karıştırmakta ve dinle olan alâkasını zayıflat­maktadır.

Modernist olmayan akademisyenler ise, geleneksel bilgiyi devşir­me ve özümsemeyle ziyadesiyle meşgul oldukları veya cemaati ve onun sorunlarını küçümsedikleri için olan biteni göz ucuyla seyretmekteler. Bu Müslüman akademisyenlerin araştırdıkları konular, akademik ön­celikleri cemaatin beklenti ve önceliklerine ve problemlerine göre tes­pit edilmediği için, yapılan araştırmalar, tezler ve kitaplar havada ve temelsiz intibaı vermekteler.

Dinî düşünüş ve yaşayışı yeniden ihyâda cemaatin kaçınılmaz ro­lünü daha iyi tespit edebilmek için dinî-ahlâkî kavramların şu anki toplumlarda nasıl algılandığı ve nasıl gerçeklik kazandığı noktasının aydınlığa kavuşması gerekir. Bu hususu daha iyi ortaya koymak için “ittikâ” kavramını ele alalım. Müslüman akademisyenler “ittikâ” kav­ramının Kur’ânî temellerini ve hangi âyetlerde nasıl ve hangi bağlam­da geçtiği ile ilgilenebilir, Kur’ân’ın bu kavrama ve onun pratiğine ne kadar çok önem verildiğini ortaya koyabilirler. Hadisçiler muttakî na­sıl olunur cevabına, hadis literatürünü elden geçirerek en doyurucu ce­vabı araştırabilirler. Daha sonra sahabe efendilerimizin, muttakî olma konusunda ne kadar gayretli olduklarının bunu nasıl başardıklarının hikâyesini, tâbiûn ve etbâu’t-tâbiûn dönemlerinde muttakî olmanın bin bir türlü formunun keşfedildiğini ve yaşandığını ve bunların bize kadar eserler yoluyla nasıl nakledildiğini araştırmalarının konusu ya­pabilirler. Tasavvuf alanında yetişmiş akademisyenler, özelde tasavvufî çevrelerde ve genelde de bütün bir Müslüman cemaatte ve cemiyette muttakî olmanın bütün imkânlarının bulunduğunu ortaya koyabilir ve İslâm tarihi boyunca büyük şahsiyetlerin ittikâ kavramı ve muttakî olma hususundaki geniş ve zengin külliyatına ulaşabilirler. Fakat asıl mesele bu değildir.

Muttakîliğin ne olduğu konusunda bilgilenmek ve bu konuda aka­demik çalışma yapmak ve teori üstüne teori üretmek hiçbir zaman bir Müslüman akademisyeni veya aydını muttakî yapmayacaktır. Muttakî olmak ancak ve ancak onu varlık yapısının bir parçası olan cemaat içinde mümkün olur. Muttakîlik cemaat içinde yapılarak ve yaşanarak kazanılan bir şeydir. Asıl önemli olan da ittikâ kavramı gerçekliği ve anlamı tam olarak ve bütün boyutlarıyla ancak yaşandığında ve olun­duğunda anlaşılacaktır. Müslüman akademisyenler ve entelektüeller cemaat içinde ittika ve muttakîlik gibi bütün dinî-ahlâkî kavramları ya­şayarak yeniden kazanmadıkça onların gerçek anlamlarını bilmeleri ve onları yerli yerinde kullanmaları mümkün değildir. Bizce Müslüman akademisyen ve aydınlar dinî-ahlâkî kavramları cemaat içinde bütün boyutlarıyla kazanarak yaşamadıkları için, dinî kavram ve manevî hal­lerin, varoluşsal boyutunu eksik tanımakta bu durum ise akademisyen­leri önemli hatalara sevk etmektedir.

Müslüman akademisyen ve aydınlar dini manevî bir hal ve me­tafizik bir gerilim içinde içselleştiremediği için, özünde ahlâkî ve manevî örneklik ve temsil olan cemaate liderlik etme konumunda ciddi problemleri bulunmaktadır. Bu durumun hem Müslüman aka­demisyenler hem de cemaat açısından oldukça olumsuz etkileri kaçı­nılmazdır.

MÜSLÜMAN AKADEMİSYENLER VE AYDINLAR, YAZDIĞI KİTAPLAR VE ÜRETTİĞİ FİKİRLERLE AKADEMİK VE KÜLTÜREL DÜNYANIN BİR PARÇASI OLABİLİR­LER; FAKAT SOSYAL GERÇEKLİĞİ TAYİNDE İNŞAÎ BİR KONUMLARI BEKLENİLEN ÖL­ÇÜDE DEĞİLDİR. Yani cemaate liderlik yapamayacak durumdalar. Böyle bir durumda akademisyenler cemaatin endişelerini kendi endişeleri, cemaatin problemlerini kendi problemleri olarak görmedikleri için, kendilerini bu tür sorumluluklardan azade görmekte ve nihayetinde sanal ve belki de sahte bir özgürlük ortamında hissetmekteler. Bu sah­te özgürlük ortamı Müslüman akademisyene dinî konularda oldukça cüretkâr, çoğu zaman da sadece kendi zihnî spekülasyonlarına daya­narak hüküm verme imkânım sunmaktadır. Bu sahte özgürlük orta­mında her şey söylenebilir, dinî konularda her türlü hüküm verilebilir olmaktadır.

Müslüman akademisyenin cemaatinden kopuk yaşamasının Müs­lüman cemaate de büyük zararı olmaktadır. Müslüman cemaat varlığı­nı geleneğe, fakat gelişmesini âlim ve entelektüellere borçlu olmalıdır.

İslâm geleneği diğer dinî geleneklere nispetle, sekülerleşmediği için, diğer dinlere nispetle daha sağlıklı bir Müslüman cemaatinden bah­setmek mümkün olmaktadır. İslâm geleneğinin canlılığının doğrudan neticesi olarak geleneksel ve muhafazakâr bir cemaat bulunmakta, fa­kat bu cemaat kendini yenileyememekte ve gelişememektedir. Cema­atin gelişmesi ve kendini yenilemesi ancak ona kılavuzluk ve önderlik edecek, İlmî ve manevî bakımdan yetkin âlimlerle mümkün olacak­tır. Fakat bu günün Müslüman akademisyenleri müstesnaları olmak­la birlikte çoğunluğu itibarıyla, hem İlmî hem de manevî bakımdan cemaate liderlik yapabilecek konumda bulunmamaktalar. Dolayısıyla, Müslüman cemaatler kendinden önceki nesillerden tevârüs ettikleri alışkanlıklar ve davranış biçimleriyle kendilerini korumaya gayret et­mekteler, gelişme ve yeni buutlar kazanabilme sadece gerçekleşebile­cek bir imkân olarak bulunmakta ve liderin zayıflığından dolayı henüz gerçekleşmemektedir.

Müslüman akademisyenler cemaatten kopuk yaşadığı, entelektü­el varlığı ve kimliğini cemaate değil daha ziyade, devşirdiği malumat üzerine yaptığı zihnî spekülasyonlara dayandırdığı için, bu varoluşsal halin doğrudan bir neticesi olarak, İslâm’ın yeniden ihyâsını sadece İlmî ve düşünsel bir proje olarak görmektedir.

İster modernist ister gelenekçi olsun, Müslüman akademisyene göre, İslâm’ın yeniden diri­lişi Kur’ân, Sünnet ve İslâm ilim geleneğine karşı bir zihnî tavırla ger­çekleşecek bir şeydir. Bu tavrın kökenleri bizden daha ziyade Batı’ya dayanmaktadır. BU DÜŞÜNCENİN ARKA PLANI ŞÖYLEDİR:

Batı modern me­deniyeti nasıl ki zihnî bir aydınlanma ile tesis etti ve bunun neticesinde bilgi ve teknolojide ileri giderek büyük bir güç oluşturdu ve bu güçle sadece İslâm dünyasını değil bütün bir dünyaya hâkim oldu ise, tıp­kı bunun gibi İslâm’da dinî düşünceyi yeniden inşa etmekle İslâm’ın yeniden eski gücüne kavuşacağına inanıldı. Abduhlardan başlayan ve Muhammed İkbal’le devam eden ve Fazlur Rahman’la birlikte zirveye ulaşan düşünce çizgisinde hep bu tez savunuldu. Diğer taraftan moder­nist olmayanlar onların, Kur’ân ve sünnete ve İslâm geleneğine yak­laşımlarını benimsemeseler, tam aksini düşünüyor olsalar da, İslâmî ihyânın İslâm’ın kaynaklarına ve İslâm geleneğine karşı zihnî ve İlmî bir tavrın neticesi olacağı noktasında, modernistlerle hemen hemen aynı konumda bulunuyorlar.

Bizce İslâm’ın ihyâsı, modern medeniyet gibi zihnî ve ideolojik bir aydınlanmadan ziyade, manevî ve ahlâkî bir aydınlanmaya dayan­malıdır. Manevî ve ahlâkî aydınlanma, klasik İslâm ilim geleneğine dair malumat devşirmekle veya Batı düşüncesine aşina olmakla ya da her ikisinde ciddî İlmî merhaleler katetmekle mümkün olacak bir şey değildir. Manevi ve ahlâkî aydınlanma Müslüman cemaatin bir parçası olarak, hatta mümkünse ona kılavuzluk edecek bir konum­da bulunarak, dinî kavram, fikir ve halleri bütün boyutlarıyla cemaat içinde yeniden kazanarak ve bunu metafizik gerilim içinde topluma yayarak vukuu bulacak bir olgudur.

İSLÂM’IN YENİDEN İHYASI, SAHABE EFENDİLERİMİZDE OLDUĞU GİBİ, AHLÂKÎ VE MANEVÎ AYDINLANMA YAŞAMIŞ BİR CEMAATİN GERÇEKLEŞTİRECEĞİ İŞTİR. Müslüman akademisyenlerin bu ihya projesinde rol alabilmelerini, Müslüman cemaatle olan ilişkileri belirleyecektir.

Kaynakça

ASLAN Adnan [Kitap]. – Küreselleşmenin Neresindeyiz, İstanbul- 2012. s.89-97

ŞİHÂB’ÜL AHBÂR HADÎSLERİ


EBÛ ABDULLAH MUHAMMED B. SELÂME EL-KUZÂ’Î RAHMETULLÂHİ ALEYH

GİRİŞ

ÂLİM     

NİYET –AMEL       

İLİM TAHSİL ETME 

AHLAK  

ALLAH TEÂLÂ’NIN AHLAKI

ALLAH TEÂLÂ’NIN SEVDİĞİ HUSUSLAR           

ALLAH TEÂLÂ’NIN SEVMEDİĞİ HUSUSLAR     

ALLAH TEÂLÂ’NIN RAHMETİ             

ALLAH TEÂLÂ’NIN MURADI              

ALLAH TEÂLÂ’NIN YARDIMI              

ALLAH TEÂLÂ’NIN SIRLI FİİLLERİ      

ALLAH TEÂLÂ’NIN DOSTLARI

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEM HAKKINDA 

KUR’ÂN-I KERİM  

AKIL       

İMAN-İSLÂM        

EHL-İ BEYT            

ASHAB-I KİRÂM   

ÜMMET-İ MUHAMMED     

CENNET VE CEHENNEM EHLİ

CEZALI KULLAR   

İHSANA KAVUŞANLAR

SİYASET 

YÖNETİCİYE İTAAT

ZÜLÜM  

CEMAAT          

İNSANIN KAZANÇ VE ZARARLARI     

DÜNYA VE SEVGİSİ              

SEVİLEN ŞEYLER   

KADIN VE ERKEK  

ADÂB-I MUAŞERET             

ANNE-BABA-ÇOCUK İLİŞKİSİ 

KADER   

ECEL-ÖLÜM      

HİKMET 

KALBİN HALLERİ  

HUY       

KORKULAR          

BELA-MUSİBET    

HASTALIK             

YEMEK-LER HAKKINDA      

KONUŞMA-SOHBET        

AKRABALIK          

DOSTLUK              

HIRS-İTİDAL          

AZGINLIK ve HATALI İŞLER

KAZANÇ-RIZIK      

CİMRİ    

YARDIMLAŞMA   

KANAAT

SABIR    

BİD’AT VE EHLİ İLE MÜCADELE 

KIYAMET ALÂMETLERİ

ŞEHİTLER  

İBADET BÖLÜMÜ

MEKÂNLAR

ABDEST 

İBADETLER

DU       

TÖVBE   

NOT:

Kuzâ‘î’nin hazırladığı tasnifi günümüz insanı için daha faydalı olsun düşüncesiyle konulara ayrılarak tekrar hazırladık. Hadîs sonlarındaki numaralar Şihâb’ül Ahbâr’daki hadîs numaralarıdır. Bu şekilde orijinal nüshadaki yeri de korunmuş oldu.

Müracaat nüshası olarak başvurduğumuz Ali YARDIM Hocamıza da teşekkür etmeyi üzerimize bir borç biliriz. (hzl)

BELA-MUSİBET


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah bir kimsenin hayrını dilerse, onu bir derde mübtelâ kılar”. (253)

“Allah, hayrını dilediği zümreyi imtihan eder”. (707)

“Arkadaşının başına gelen belâ ve musibete sevinç gösterisinde bulunma; yoksa Allah onu musibetten kurtarır ve seni imtihâna alır”. (588)

“Belâ, insanları tanıyan ve fakat, insanlar arasında yaşadığı hâlde, insanlarca tanınmayan kimseye mahsustur”. (378)

“Belâ, söze vekîl kılınmıştır”. (157)

“Mü’min, bir yılan deliğinden iki def’a sokulmaz” . (540)

“Mü’min, eğer bir fâre deliğine de girse, Allah, orada onun huzûrunu kaçıracak birisini peşine takar”. (865)

“Zinâ, fakirlik getirir”. (45)


HASTALIK

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Dertsiz olmak, dert olarak yeter”. (850)

“Allah, gönderdiği her derdin, şifâsını da göndermiştir”. (522)

“Bedeni sağlıklı, gönlü hoş ve cebinde de yeteri kadar harçlığı olan kimse, sanki bütün dünyaya sâhip olmuş gibidir”. (360)

“Allah, ölçü ve adaletiyle, sevinç ve ferahlığı yakîn ve rızâda kıldığı gibi; üzüntü ve kederi de, şüphe ve hoşnutsuzlukta kılmıştır”. (703)

“Bir hastayı ziyâret eden kimse, ziyâreti süresince, cennetin meyvelerini dermeye devam eder”. (277)

  “Hasta ziyaretinin en uygunu, kısa kesilenidir’’. (756)

 “Hastaları ziyâret edin, cenâzeleri teşyî edin; bu, size âhireti hatırlatır”. (476)

“Hummâ, cehennem harâretinden bir parçadır”. (40)

 “Hummâ, her mü’minin cehennemden nasibidir”. (41)

 “Hummâ, ölümün öncüsüdür”. (39)

“Mü’min rahatsızlandığında, nasıl ki demirci körüğü demirin pasını arındırırsa, bu da, onu günahlarından arındırır”. (848)

“Mü’mine; iyileşmeyen bir dert, bitkinlik, hastalık, incinme, kaygı ve hattâ onu tedirgin eden bir üzüntü dokunmuşsa, Allah, bununla, onun günahlarından bir kısmını örtmüş olur”. (538)

  “Mümkün mertebe, dünya üzüntülerinden sıyrılın”. (450)

 “Mümkün mertebe, istemekten sakın”. (418)

ÇİFTÇİLİK – ORTAKLIK İLMİHALİ ve HAYVAN HAKLARI


YAZAN: Sivas Vaizi  Ahmet YILMAZ

1960- Esnaf Matbaası- Sivas

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Hamdolsun Allah Teâlâ Hazretlerine ki Ziraatçiliği nev’i beşerin hayatının devamı ve neslinin devamı için en mühim sebeb kıldı. Ve Salât ü selam Peygamberi Zişan Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem üzerine olsun.

Müslümanların birbirlerine yardım yapmaları için ortaklık usullerini bize açıkladı ve yine salât ü selam onun âlinin ve esbabının üzerine olsun. Onlarda ziraatçiliğin hükümlerini ve şartlarını ve rükünlerini bize naklettiler.[1]

Ben aciz, Memleketin ziraat ortaklığında Müslüman kardeşlerimin bazı hatalarını gördüm ve vaizlerimde de bu hususda birkaç defa uzun boylu izah ettimsede tabi’i herkese duyurmama imkân olmadığından, Din kardeşleri­min bazıları benden ziraatçilik hakkında bir risale yazma­mı istediler. Bende ilk önce yazmak istemedim, Fakat o kardeşlerimin istek ve ısrarlarını üç bakımdan haklı bul­dum.

Birincisi İslam dinine bir hizmet yapmış olurum.

İkin­cisi Müslüman kardeşlerimin bu husustaki hatalarını ken­dilerine bildirmek ve o hatalardan kendilerini korumak, ve meşru bir şekilde ziraat ortaklığını açıklamak ve bu sebeple mahsullerinin helal olmasına mümkün olduğu ka­dar yardım etmiş olurum. Üçüncüsü, insanın eseri ikinci ömrü olduğu için yani bir insan Müslümanların saadetleri­ni temin edecek bir eser bırakırsa Müslümanlar eserin sa­hibini hayır ile anacaklarından dolayı o kişi ölmüş bile olsa âmel defteri açık, hergün sevap yazılacağından o ese­re ikinci ömür denilmiştir.

İşte bu üç bakımdan yazacağı­ma söz verdim. Allah Teâlâ bana kâfi ne güzel vekildir.

Evvela ziraatin İslam dinindeki yüksek şerefini ve eheınmiyetini bir miktar izah edelim, ondan sonra meselele­rinin tafsilatına girişelim.

Müslüman kardeş bilmiş olunuz ki insanlar hayatı üç şeyle devam ettirir.

Ticaret, Ziraat, Sanat;

İnsanlar ticaretsiz,  ziraatsız ve sanatsız yaşıyamazlar. Ziraatta bir sanattır topraktan mahsul almak en iyi bir sanattır.

Gıdamızı çoğaltmak, bereketlendirmek sanattır. Bir dane buğday zirâat sayesinde on olur, kırk olur, yüz olur, Allah Teâlâ’nın toprağa bahşettiği feyzine, bereketine nihayet yoktur. Onun içindir ki ziraat hakkında birçok âyet inmiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “rızkı toprağın derinliğinde arayınız” buyurmuştur.

“Yerin altında rızık arayın” demek, toprağın altını üstüne çevir­mek tam bir nadas herk vücuda getirmek demekdir ki en iyi mahsul nadas herkten alınır. Yahut rızkı toprağın derinliğinde aramak maden aramak demektir. Rızkın en büyüğü topraktadır.

Peygamber efendimiz diğer hadisi şe­rifinde şöyle buyuruyor.

“Bir müslüman bir ağaç diker yahut tarlaya birşey eker biten meyve ve sebzeden insan yahut her hangi bir mahluk yerse ekenin sevap defteri ne sadaka yazılır.”

Ziraat sayesinde insan ölmüş toprak­ları canlandırır bu suretle hem kendi faydalanır hem baş­ka insanlar hemde hayvanlar, kuşlar sebeplenir başkaları­nın yediklerinden bile sevap alır oda kıyamet günü tera­zisine konur.

İşte ziraat bu kadar bereketli bu kadar fe­yizlidir. Bununla beraber eğer bir memlekette ziraat ol­mazsa o memlekette hiçbir şey olmaz ne ticaret ne de sa­nat olur.

Bir millet ziraattan düştümü her şeyden düş­müştür. Çünkü bütün ticaret ve sanat yollarının önemi ziraatın ilerlemesine ve bol mahsul almmasına bağlıdır. Eğer çiftçimiz mahsulünü satıp ve alacağını almazsa ba­karsın alışveriş durdumu ve ziraatta olmazsa Aleyhisselâm korusun kıtlık olur. Ne yiyecek ki, ticaret yapsın ve sanatında ça­lışsın.

Şu hususta vardır ki, ziraatta en yeni usul ne ise onu arayıp bulmakta üzerimize vaciptir. Öyle göreneğe âdete sapla­nıp kalmamalıdır. Çünkü sanaatı günden güne ilerletmek sanatta zamana göre yenilik göstermek her sanatkara la­zımdır. Bugün ziraat usulleri çok değişmiştir. Günden gü­ne değişmektedir İnsan ziraatta yenilikleri öğrenmez ve dedesinden gördüğü sapanın kuyruğunu bırakmazsa sonra toprağın altını üstüne getirmezse hiçbir şey kazanamaz.

Peygamberimiz aleyhisselatü vesellim efendimiz bizi zira­ata teşvik ediyor hemde ziraatla alacağımız hasılatı mahv etmemek ve hasılatı ziyade almak için lâzım gelen ma­kul yollardan gitmemizi emrediyor. Ziraatı kolaylaştıran ziraatta feyz ve bereketi ziyadeleştiren yeni usulları al­mak kabili tatbik olan arazide, bunları tatbik etmek bizi daima terakkiye daima tekâmüle sevk eder. Her şeyde cid­diyet göstermemizi her şeyde mükemmeliyetin esbabını araştırmamızı İslam dini emrediyor öyle ise bu gün zira­atımızın ilerlemesi ve tarladan fazla mahsul alınması ne­ye bağlı ise orları yapmak gerektir. Yeni ziraat aletleri ile bir saatte kolaylıkla görülecek bir işi eski usullerle on saat yirmi saat beyhude bir uğraşmaktan ve kendini yor­maktan, başka birşey değildir. Hâlbuki Peygamberimiz bu gibi şeylerle meşgul olmamızdan bizi şiddetle men ediyor.

İn­sanın iyi bir müslüman olduğunun alameti beyhude şeylerle meşgul olmayı terk etmesidir.” Buyurmuştur.

Şu halde böyle lüzumsuz şeylerle uğraşanlar iyi bir müslüman sayılamaz Öyle ise bugünkü ziraat neyi istiyorsa onu kullanmalı zamanında tarlaya iyi bakmalı tarlanın istediğini vermeli sonra biçme ve harman makinaları ve sair makineler gibi neler çıkmışsa onlarıda almalıdır. Dedemizden, Babamız­dan böyle gördük böyle gideceğiz diye inat etmemelidir. Böyle diyenler, Dünyada rahat yaşıyamazlar. Âlem makinalarla ekip biçerken binlerce adamın günlerce çalışarak yapabilecekleri bir işi âlem makinalarla birkaç saatte ya­parken biz hala eski bildiğimizden ayrılmazsak vay hali­mize; bu hareketimiz ne dine hizmettir nede dünyaya böy­le yürümekte inat edersek ne varlığımızı ne istikbalimizi koruyamayız. Bugün milletler nasıl çalışıyorsa biziınde öyle çalışmamız lâzımdır. Onlar nasıl ekip biçiyorlarsa biz de öyle yapmalıyız. Topraklarımızı boş bırakmamalıyız. Mevsime göre ne biterse usulü dairesinde onu ekmeliyiz. Hemde en yeni usullarla ekip biçmeliyiz. Çünkü dinimiz terakkiyi tekâmülü emr ediyor. Terakki ve tekâmül ise en yeni ve en faydalı şeyleri kabul etmekle olur. Fakat ziraatın İslam dinindeki yüksekliği ziraatı meş­ru bir surette yapmakla olur. Meşru surette bu risalede yazılan meseleleri tatbik etmekle olur. Sahih ve caiz de­diklerimiz İslam dininin esaslarına uygun fasid ve batıl dediklerimiz İslam dininin esaslarına uygun değildir. Bi­zim üzerimize lâzım olan doğru ve yanlış olanı açıklamak­tır. Tatbiki müslümanların kendilerine aittir. Cenabı Hakk cümle müslümanları İslâmın emirlerine uymayı muvaffak buyursun âmin.

Dürrül Muhtar vesair fıkıh kitaplarında beyan olun­duğu üzere ziraatçiliğin dört tarafı vardır.

Tarla, tohum, çalışmak ve çift hayvanı ile ziraat aletidir.

Bu dört tarafa göre bir aklı taksim ile ziraatçiliğin yedi kısım olduğunu bildiriyoruz ki bunlardan üçü caiz ve sahih o birleri fasid olan ortaklıktır. Şimdi bunları izah ederken görüleceği üzere ziraatçiliğin bu yedi kısım dört taraftan bir kısmının ortaklardan birisi o bir kısmını diğer ortak tarafından konulmuş olması itibariledir.

ZİRAATÇİLİKTE SAHİH OLAN  ORTAKLIKLAR

BİRİNCİSİ

İki ortağın birisi tarlası ile o biriside tohum, çalış­mak ve çift hayvanı ve levazımı ile tarla sahibine çıkan hasılattan hisse’i şayia [2] verilmek üzere mukavele ya­pılan bir ortaklıktır. Bu şekilde vücut bulan ortaklık sahih bir ziraatçılıktır. Çünkü bu surette tohum sahibi olan zi­raatçı hasılatın muayyen bir cüz’i ile tarla sahibinden top­rağını icar etmiş bulunuyor. Tarlanın para ile icara sahih olduğu gibi hasılatın biı cüz’i şay’i mukabilinde icarıda sahihtir.

İKİNCİSİ

Çalışmak iki ortağın birine ait diğer ortağa tarla to­hum çift hayvanı ve ziraat aletleri ait olmak üzere muka­vele yapılan bir ortaklıktır.

Buda caiz ve sahihtir bu surette de tohum sahibinin ken­di tarlasında kendi traktörü ile ve levazımı ziraiyyesiyle kendi tohumu ile ziraat etmesi için hasılatın cüz’i muay­yeni mukabilinde ortakçıyı icar etmiş oluyor. Nasıl ki kendi sanat aletiyle bir marangozun ve diğer erbabı sanatın icar sahih olduğu gibi aletsizde sahihdir.

ÜÇÜNCÜSÜ

Tarla ve tohum bir ortağa traktör, ziraat âleti ve çalışmak diğer ortağa ait olmak üzere yapılan bir or­taklıktır. Bu ortaklıkta sahih ve muteberdir. Bu suretle işçi olan ortakçı kendi traktörü ile tarla ve tohum sahibi olan ortağının tarlasında çalışmak üzere tarla sahibi ta­rafından icar edilmiş oluyor. Bu ziraatçılıkta icar çalışmak üzerine vuku bulmuştur. Traktörü çalışan ortağın bir âletidir. Ziraat aletlerinden sayılmıştır, Sair sanaatlar erbabının âlet ve edavatı sanatının levazımından olduğu gibi

Binaenaleyh ziraatçılığın bu nev’i ide caiz ve sahihdir.

Ziraatçılığın bu üç kısmında ortaklar arasında mah­sulün taksimindeki nisbet her zanaave her nev’ ida mü­savi miktarda değildir. İki tarafın rızalarına göre üçte bir dörtte bir yarı gibi mutabık kaldıkları miktarda değişebilir yahut bu günki ticari nisbetlerde konuşulan yüzde kırk yüzde otuz gibi bir nisbette mutabık kalmaları ile değişir. Mahsûl dediğimiz vakit “Saman” da mahsule dâhildir. Eğer mukavele esnasında hububat yarı yahut üçte bir yahut dörtte bir olduğu gibi samanda öyle olsun der­lerse caiz ve doğrudur. Eğer mukavele esnasında hububat bir tarafa samanda bir tarafa olsan diye şart koşsalar bu sekiz kısım olur ki altısı fasid ikisi sahih ve doğrudur.

Fasit olan kısmın birincisi hububat ortağa veren kişiye sa­man ortakçıya

İkincisi saman ortağa veren kişiye hububat ortakçıya

Üçüncüsü hububat ortağa veren kişiye saman or­tak

Dördüncüsü saman ortak hububat ortakçıya

Beşincisi hububat ortak saman ortağa veren zata

Altıncısı saman ortak hububat hakkında.

Süküt etseler hiç bir şey konuşmasalar şu kısımların hepisinde ziraatçılık fasıddır. Doğru değildir. Bu suretler­de ortaklık kesiliyor. Çünkü dane olupta saman olmamak yahut saman olupta dane olmamak muhtemeldir. Sahih doğru olan iki kısmın birincisi hububat ortak saman tohum veren ortağa şart kılınsa bu doğru ve caizdir. Eğer sa­manın hepisini tohum vermeyen ortakçı alacak olursa ca­iz değildir. İkincisi eğer hububat ortak saman hakkında sukut etseler bu ziraat caiz vo samanda örf ve adette ortak olur.

ZİRAATÇİLİKTE FASİD OLAN      ORTAKLIKLAR

BİRİNCİSİ

Ortaklardan birisi tarlası ile traktörü ile o biriside tohumu ile ve çalışması ile mutabık kalınan ortaklıktır. Bu ziraatçılık fasıddir doğru değildir.

İKİNCİSİ

Tohum bir ortakdan diğerleride yani tarla çalışmak traktörü ve ziraat aletleride bir ortakdan olmak üze­re mutabık kalınan ortaklıktır. Bu nevi’de fasiddır.

ÜÇÜNCÜSÜ

Tohum ile traktör bir ortaktan çalışmak tarla­da o bir ortakdan olmak üzere mütebabık kalınan bir or­taklıktır, bu da fasıddir.

Eğer tarla iki ortağın biri tara­fından tohumda ortadan yani yarısını tarla sahibi yarısınıda ortakçı koyacak ve ortakçıda çalışacak çıkan hasıla­tı ikisi ortadan bölmek suretiyle şart koşsalar ziraatçılık yine fasid olur. Çünkü bu surette tarla sahibi ortakçıya şöyle demiş oluyor, “benim tohumumu benim tarlama ek çıkan hasılatın hepsi bana senin tohumunu ek çıkan ha­sılatın hepsi sana tarlanın yarısı sana emanet faydalan bu ziraatçılıkta ortaklık yoktur. Çünkü tarla sahibinin to­humundan çıkan hasılat hep kendisinedir. Ortakçının to­humundan çıkan hasılat yine hep kendisin bu ise caiz değildir. Ziraatçilik ise çıkan hasilata ortak olmaktır. O da tohum bir taraftan olmalıki tahakkuk etsin.

Eğer tarla ikisinin ortak olsa tohumuda ortak koy­salar ve her ikiside beraber çalışsalar çıkan hasılatı or­tadan taksim etseler caiz ve sahihdir.

Eğer tarla ikisi­nin ortak olurda tohum ile çalışmak bir taraftan yapıl­masını şart koşsalar caiz olmaz. Çünkü tohumu vermeyen ortak diğerine şöyle demiş oluyor, sen kendi tarlanı ken­di tohumunla ek çıkan hasılatın hepsi sana ve benim tarlamı senin tohumunla ek çıkan hasılatın hepsi bana böyle bir ziraatçılık ise fasiddir doğru değildir.

Eğer tar­la ikisinin ortak olur birisi tohumu verir biriside çalışır eker biçer çıkan hasılatı ortadan taksim yapsalarda yine doğru değildir. Çünkü tohum sahibi bu surette ortağına demiş oluyor ki tohumun yarısını sana bağışladım tarla­nın yarısınıda çalıştığın mukabili olarak bu ise batıldır doğru değildir.

Eğer mahsulün üçte ikisi çalışana üçte birde tohumu verene yahut üçte ikisi tohumu verene üçte biri çalışana taksim edecek olsalar yine doğru de­ğil batıldır.

Eğer tarla ikisinin ortak olur tohumda ça­lışıp ekip biçen koyarsa ve çıkan hasılatımda üçte ikivsini çalışıp ekip biçen alır üçte birinide diğer ortak ya­rım tarla mukabilinde alırsa bu ziraatçılık caiz ve doğ­rudur. Çünkü tohumu olmayan ortak tarlasını çıkan ha­sılatın üçte birine icara vermiş olur ki bu da şeran caizdir.

DÖRDÜNCÜSÜ

Traktör bir ortakdan tarla, çalışmak, tohum, bir ortakdan temin edilen bir ortaklıktır. Bu da fasidtir doğru değildir.

ZİRAATÇILIKTA ORTAKÇI  ÇALIŞMASI

BİRİNCİ DEVRE

Ekin yetişmeden evvel ziraatın kendisine muhtaç olduğu işlerdir. Tarlayı herk nadas etmek ve tohu­mu tarlaya nakletmek ve tohumu saçıp sürmek ve sulak tarla ise sulamak ve güzel muhafaza etmek bu işler tamamen ziraat işlerini üzerine alan ortakçıya aittir. Bunlar ortakçı tarafından ifa edilmesi örf en yani âdeten ziraatçılığın gereğidir. Bu sebeple ortakçı bu işlerin hepsini yahut bazılarnıı terk etmekle ekin bozulsa ortakçıya tazmini lâzım gelir.

İKİNCİ DEVRE

Ekin yetişmiş fakat taksim edilmezden evvelki işler­dir ki ekini biçmek harman yerine nakletmek, döğmek savurmak gibi işler yine ortakçıya aittir ve fetvada bu şekildedir.

ÜÇÜNCÜ DEVRE

Mahsul yetişip iki ortak arasında taksim edildikten sonraki iştir, Buda hububatın ve samanın harman ye­rinden naklidir ki o da herkesin hissesini nakletmek ken­disine aittir.

Müslüman kardeş ziraatçılık denildiği zaman şüphe yokki bostancılıkta ziraatçılığa dâhildir. Çünkü biz yu­karıda ziraatçılık topraktan mahsul almak sanatıdır de­dik, Binaenaleyh ziraatçılıkda geçen hükümler bostancılıkdada aynen caridir.

ZİRAATÇILIKTA ORTAKLIK YAPABİLME ŞARTLARI

BİRİNCİSİ

İki ortağın bir birine bağlanmasının şartı Ziraat mukavelesini yapan her iki zatın mukaveleye ehil olması yani akıllı olmasıdır. Esasen alışverişte, icarede, kefalette ve havale gibi akitlerin yani pazarlıklar­ın hepsinde akıl bir şartı esas olarak kabul edilmiştir.

Ehliyetsiz hiçbir akit, hiç bir pazarlık sahih olmaz. Binaenaleyh birisi veyahut ikisi birden deli veya aklı iş kesmeyen çocuk olsa ziraat mukavelesi batıl olur. Yani caiz değildir. Şu kadarki, Ziraatçılıkta mukavele yapan iki zatın baliğ olması şart değildir. İzin verilen ve akıllı olan çocukta ziraat mukavelesi yapabilir. Bi­naenaleyh mukavele yapanların ikiside akıllı ve izin verilmiş çocuk olabileceği gibi biri velisi tarafından mu­kaveleye mezun diğeri akıllı olabilir. Eğer aklı kesen çocuk mezun değilse onun yaptığı mukavele velisinin iznine bağlıdır, izin verirse sahih olur izin vermezse sa­hih olmaz.

İKİNCİSİ

Tohum kimin tarafından verileceğinin tesbiti çiftçi­nin hasılattan cüz’i şayi’i yani yarısı veya, üçte biri veya dörtte biri, veya yüzde, kırk, yüzde elli, yüzde altmış, gibi hissesinin tesbiti ve ziraat müddeti ve to­hum cinsinin tayin edilmesi gibi şartlardır.

Bütün bu şartlar ileride vuku’u muhtemel olan nizayı vuku’undan evvel def etmek gayesine matufdur Ev­vela ziraatçılığın sahih olmasının şartı, tohum tarla sahibinden mi? Yaksa çiftçi tarafından mı? Verileceğinin tayini vukuu muhtemel olan nizayı def için lazımdır.

İkinci, her iki tarafın hisselerinin yarı, üçte bir gi­bi cüz’i şayi’i olarak tayin edilmesi şarttır. Çünkü ziraatçılık evvelce icare halinde isede nihayet mahsulün yetiş­tiği zamanda ortaklık mukavelesi olduğundan hissesi hasılattan ortak olmak lazımdır. Hatta çiftçinin hissesi hasılattan başka birşey verilmek üzere tayin edilirse zi­raatçılık sahih olmaz.

Mesela; tarla sahibi hasılattan değilde kendi malından şu kadar verilmesini şart koşar­sa ziraatçılık sahih olmaz. Yine böyle iki ortağın hisse­lerinin cüz’i şayi’i olarak mahsulün yarısı yahut üçte biri yahut dörtte biri diye tayin edilip te beş, on, yirmi ölçek veyahut verilen tohum evvelce ortadan alınmasını sonra geri kalanının taksim edilmesini şart koşsalar bu şartların hepsi fasiddir. Hiç biri doğru değildir. Çünkü mahsulün miktarını yetişmezden evvel tayin ve takdir etmek mümkün değildirki mahsulün tayin edilen miktar o tohumdan az olmasıda ihtimal dâhilindedir. Bu suret­te hasılatta ortaklık bulunmaz ve ziraatta sahih olmaz. Yine böyle ziraata konulan tarlanın muayyen bir ma­hallinin hasılatı ortaklardan birine ait olmak üzere hisselerinin mahallen tayin edilmemeside lazımdır. Hisseler bu surette tayin edilirse ziraatçılık sahih olmaz. Çünkü bir tarafa tayin edilen toprak daha mümbit ve mahsüldar olabilir. Ve bu surette o bir ortağın zararını mucib olur, Sonra böyle mahallen hisse tayininde, yani filan tarla sana, filan tarla bana denilirse bir tarafın hissesi­ne bir afet isabet edipde o bir ortağın hissesinin mah­fuz kalması muhtemeldir. Buda iki tarafın birisinin za­rarını mucip olduğundan sahih değildir.

Yine böyle ziraata konulan arazinin sulak kısmı bi­rine kurak kısmıda diğerine yahut filan hark ile sulan­an bir ortağa bışka bir hark ile sulanan diğer bir orta­ğa ait olmak üzere hisse tayinide doğru değildir. Bunda da ortaklardan birinin zararı muhakkaktır. İki tarafın hisselerinin bu yolda mâhallen tayinini şart koşmak ziraatçiliği ifsat eder. Çünkü ortaklığı kestiğinde Peygam­ber sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından men edilmiştir.

ÜÇÜNCÜSÜ

Ziraat müddeti bir iki sene olarak tayinide şarttır. Buda ileride vuku’u muhtemel olan nizayı def için pek lüzumlu bir işarettir:

Eğer müddet açıklanmazsa ilk bir senede alınacak ilk mahsul zamanına kadar sahih olur ondan sonraki sahih olmaz.

DÖRDÜNCÜSÜ

Tohumun cinsinin Buğday ve Arpa gibi hangi hububattan ekileceğinin tesbitide yine gelecekte düşünülen ve muhtemel bir nizayı def etmek için şarttır. Çünkü bazı ekin bazı toprağa muzır olabilir. Bu cihetle buda bir düşmanlığa sebep olur. Şu kadarki tohumun cinsi mu­kavele esnasında tayin edilmez ve tohumunda tarla sa­hibi tarafından verilmesi şart kılınan ziraatçılıkta caiz­dir. Eğer tohum ortakçı tarafından atılacaksa muhakkak tohumun cinsini tayin etmek lazımdır. Aksi takdirde ta­yin etmezlerse ziraatçılık fasid olur. Fakat mukavele esnasında tarla sahibi ortakçıya dilediğini ekmek üzere umumi bir selahiyet vermiş olursa bu suretle ziraatçılık yine sahih olur.

ORTAKLIĞIN BOZULMASI

Ziraatçılığın en mühim bir bahsi de ziraat mukave­lesinin, ziraat pazarlığının bozulmasına dair olan mese­lelerdir. Ziraat mukavelesi beş sebeple bozulur.

BİRİNCİ SEBEP

Mukavele yapılanların birisinin vefatıdır ki bu takdir de ziraatçılık batıl ve binaenaleyh bozulmuştur. Çünkü ziraatçılık iptida bir İcaredir. İcare ise mukavele yapan­lardan birisinin vefatı ile batıl olur şu kadar ki vefatın henüz ziraat edilmeden veyahut ziraat edilip ekin bitip yetişdikten sonra yahutta ziraat edilipde bitmeden ev­vel vu’ku bulması ayrı ayrı izaha tabidir.

Tarlaya ekin ekildikten sonra mukavele yapanlardan birinin ölümü halinde ziraatçılık batıl olur. Yine böyle üç sene müddetle mukavele edilipde birinci sene ekil­dikten sonra ikisinden birisi vefat ederse ikinci ve üçün­cü seneler için ziraatçılık batıl olur. Birinci sene için ekin yeşil iken tarla sahibi vefat ederse ekin yetişinceye kadar çiftçi işine devam eder. Ölen adamın varisleri ona mani olamazlar. Eğer çiftçi vefat etmiş bulunursa varisi onun makamına kaim olup dilerse ekin yetişinceye kadar ziraat işine devam eder tarla sahibi ona mani olamaz. Dilerse terk eder tarla sahibi çiftçiyi devama icbar ede­mez. Ekinden evvel vefat veya herhangi bir sebeple zi­raatçılık bozulmuş olurda çiftçinin tarlayı Herk nadas etmek gibi çalışması geçmiş bulunursa bu çalışmak mu­kabilinde çiftçiyi razı etmelidir. Ekin ekildikten ve ye­tişip yeşillendikten sonra vefat vukuunda şimdi izah et­tiğimiz veçhile çiftçi işine devam eder ve mahsul çiftçi ile ölenin varisleri arasında mukavele mucibince taksim olunur. Ölenin varisleri mani olamazlar. Çünkü muka­velenin ifasında hem çiftçinin, hemde veresenin hakları­na riayet vardır. Çiftçinin varisleri ziraat işine devam etmek istemezlerse tarla sahibi tarafından devama icbar edilemez.

Ekin ekilip fakat henüz bitmeden vefat vukuundaki vaziyetin hükmüde geçen mes’ele gibi çiftçinin işine de­vam etmesine mani olamazlar. Ye çiftçinin varisleri zi­raata devam etmeyeceklerse icbar edilmez.

İKİNCİ SEBEP

Tohum sahibinin, tohum ekilmezden evvel özürsüz bile olsa ziraat mukavelesini bozmakla bozulur. Ortakçı eğer tarlaya bir emek vermiş ise, emeği mukabili razı edilir.

ÜÇÜNCÜ SEBEP

Tarla sahibinin özrü olur, icare gibi ziraatçılıkta öz­ürler dolayısiyle bozulur, Şöyleki; tarla sahibinin tarlasını satmağa mecbur eden bir borcu zuhur ederse ekilmezden evvel ziraatçılık bozulur ve tarla satılabilir. Ye ziraatçı emeği mukabilinde razı edilir. Ekin bitip yeşil­lendikten sonra ziraatçılık bozulup tarla satılamaz.

DÖRDÜNCÜ SEBEP

Ekinci hastalansa yahut yolculuğu çıksa yahut başka bir mesleğe girmek zorunda bulunsa ziraatçılık yine bozulur.

BEŞİNCİ SEBEP

Ziraatçının hiyaneti zahir olup mahsulü çalmasından korkulmasıdır. Bu suretle diğer taraf ziraat mukavelesi­ni bozabilir. Ve onun bozması ile ziraatçılık bozulur.

Şu meselelerle beraber iki şey’e daha riayet etmek lâzımdır.

İNSAN HAKLARI

İnsan hakkı, insanların her türlü hukukuna riayet edileceği gibi çiftçilikte de birinci derecede riayet edile­cek şey, kimsenin haksızlıkla, zorbalıkla tarlasına teca­vüz etmemektir.

Peygamber efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyuruyorIarki.

“Her kimki bir karış yeri haksızlıkla zabt ederse kıyamet gününde yerin yedi katı halka gibi boynuna geçirilir.”

Diğer bir hadisi i^nfte şöyle buyuruyor

“Her hangi bir insan başkasının toprağından bir karış yeri zabt ederse Allah ona yedi kat yerin nihayetine erişinceye kadar tecavüz ettiği yerin kazmmasını teklif eder. Sonra o yeri arasat meydanında halk arasında hesap bitinceye kadar o haksızın boynuna geçirirler.”

Bu iki hadisi şerifte açıkça beyan buyurulan bir karış yere bu kadar ağır ceza tereddüp ederse başkasının tarlasını veya arsasını kendi tarla veya arsasına katan veyahut hile yoluyla birçok yerleri zabt eden veyahut kendi babasından kalan arazi ve emlakin semtine kendininmiş gibi varis olan erkek ve kız kardeşlerini uğratmayan, zalim kendi halini yani müstehak olacağı cezayı düşünsün bu haksızlıkla zabt ettiği yeri yalan yere yemin yaparak yalancı şahit düzerek mahkeme marifetiyle bile kazansa yine o adam kıyamet günü şu ağır cezaya müstehaktır. Çünkü Peygamber aleyhisselatü vesellem efendimiz zevce­si Ümmi seleme radiyallâhü anhanın odası önünde şiddet­li bir kavga işitti de bunlara çıktı ve şöyle buyurdu

“Şüphesiz bende sizin gibi bir insanım zaman olurki ba­na sizden iki hasım gelirde bazınız haksızken daha düz­gün ifade’i meram etmiş olabilir.

Bende o düzgün sözlerini doğru zan ederek onun le­hine hüküm edebilirim, Binaenaleyh kimin lehine bir müslimin ve gayri müslimin hakkıyla hükmettimse bilsinki bu hak ateşden bir parçadır, isterse onu alsın isterse bıraksın.”

Bu hadisi şerifin bir rivayetinde mu­hakkak ben işittiğime göre hüküm ederim buyurmuştur. Yani benim için eşittiğimden başka türlü hüküm etmek ihtimali yoktur. Hadisi şerifin manasından anlaşılıyor ki Hâkimin hükmü zahir hale göredir. Yani iki davacının ifadeleri ve şahitlerin şahadetine göre hâkim hükmeder. Davacıların ifadelerinden ve şahitlerin şahadetlerinden başkasıyle hüküm caiz olmaz. Bununla beraber yalancı­lık ve yalan yere yemin ve düzgün ifade ve yalancı şa­hit düzmekle mahkemede kendi lehine hasmının aleyhi­ne hüküm alan bir kimse haksızlıkla kazandığı şey ona helal olmaz. Çünkü hadisi şerifin sonunda bende onun düzgün sözlerini doğru zannederek onun lehine bir müslim ve gayri müslimin hakkıyla hüküm ettimse bilsinki bu hak ateşten bir parçadır. İsterse onu alsın, isterse bırak­sın, emri şeriflerinin manası şöyle oluyor, Mahkemede hüküm kazanmakla Allah Teâlâ’nın heram kıldığı şey helal ol­maz yine haramdır.

Bunun üzerine Peygamber efendimi­zin huzuruna gelen iki hasım ağlayarak her biri benim hakkım arkadaşımın olsun demişler ve Peygamber efen­dimiz kendi aranızda hakkınızı tayin ediniz ve helallaşınız buyurmuştur.

Hazreti Ümmi Seleme radiyallâhü anha validemiz buyuruyorki;  “Sure-i Bakara’nın 188. nci ayeti bu vak’ada Peygamber efendimizin mübarek nutku şerifleri üzerine nazil olmuştur.

Şöyleki “Ey müminler aranızda birbirinizin malları­nı heram olarak yemeyin ve insanların mallarından bir mik­tarını yemek için malınızın bir miktarını hâkimlere vermeyinki bildiğiniz halde günâh olarak başkasının malını yemeyesiniz”

Yani sizden herbiriniz haksız ve zorbalıkla başkasının malını elinden çekip almak hırsızlık ve faiz­cilik yapmak ve rüşvet almak suretiyle diğerinin malını yemeyin ve insanların mallarından bir parçasını hâkimlere verdirecek iftirada bulunupta güııah olduğunu bildiğiniz halde nasın malından bir miktarını hâkimlere vermek ve kendiniz yemek için hükümete müracaat edip mahkeme­lerde dolaşmayın zira füzuli olarak sahibinin izni olmaksızın başkasının malını yemek haram olduğu gibi hakim­lere ve daha başka yerlere verdirmekde heramdır.

Mesela elinde bulunan emaneti inkârla mahkemeye müracat olunduğu vakit yarısını kendi yemek için yan­sımda hâkime rüşvet dava vekiline ücret vermek ve ye­timin malını inkârla bir miktarını yine başkalarına vermek ve verdirmek veyahut para alarak yalan yere şahitlik yapıp başkasının hakkını huzuri hâkime iptal etmek gibi;

Hazreti Abdullah İbni Mesûd radiyallâhü anhden (Nebi Sellallahü Aleyhi vesellemin) Şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir.

“Herkim müslüman kimsenin malını koparmak için yemininde yalancı olarak and içerse kıyamet gününde Cenabı Hakk’ın gazabına uğ­rayarak, Allahın huzuruna çıkar” buyurdu ve müteakiben şu mealde âyeti kerime nazil olmuştur.

“Onlarki Allah’ın ahdini ve kendi yeminlerini çok az bir para ile satarlar işte bunların ahirette hiç nasibi yoktur.” “Kıyamet günü Allah onlara söylemeyecek onla­ra iltifat etmeyecek, onları temiz çıkarmıyacak, onların yalnız nasibi kendilerini ağrıtıp inleten müthiş bir azap­tır.” ( Âli İmran 77 )

Müslüman kardeş!

Aklımızı başımıza toplıyalım şu âyeti kerimelerden ve hadisi şeriflerden vazü nasihat alalım, nefse şeytana uymayalim, hiç bir ferdin ufak bir hakkına tecavüzde etmeyelim. Çünkü ınüslümana âdaletten başka bir şey yakışmaz.

Dünyada insanlar hükümetin kanunlarına riayet et­mezde mahkemede ceza alır hapse düşerse görülüyorki bu adam eşi ve dostunu gördükçe suçlu olduğu tehakkuk ettiğinden dolayı utanıyor. Onların yüzüne bakamaz olu­yor, Allah Teâlâ’nın kanunlarına riayet etmeyenlerde aynı suret­te bu kadar Peygamberberler, evliyalar ve bütün mahlûk içerisinde melekler tarafından vurulup döğülerek Cehen­neme sevk olunduğu vakit bu suçlunun ne derece utana­cağın buna kıyas et, fakat ahiretin ceza evi denilen Cehennem Dünyanın cezaevi olan hapishaneye kıyas olun­maz ki burada utanan kimsede ahirette utanan kimseye kıyas olunsun.

Onun içindirkı Abdulkadir Geylâni hazretleri diyorki;

“Yarabbi eğer beni cehennemde yakacak isen gözle­rimi kör ette öyle yak ki mahşer yerinde gözlerim gö­rürse kimsenin yüzüne bakamam”

Düşünelim böyle bir veli bu derece kıyamet korkusu çekiyorda bizler hiç as­la hatırımıza korku getirmiyoruz. Hâlbuki insanları her kötülükten men edende Allah korkusu ve kuldan utan­masıdır. Bilakis Allahtan kormaz ve kuldanda utanmaz­sa her şeyi yapar.

Unutulmaması gereken ikinci önemli bir hususta; koşulan hayvanları yaylım yerinde kimsenin tarla ve çayırı gibi koru olan yerlere sahibinden izinsiz bırak­mamalı ki o hayvanlar vasıtasiyle kazanılacak mahsûl helal olabilsin şayet bu hususlara riayet edilmezse ka­zancımıza haram girer, haram gıda ise insanları fenalığa sevk eder. Bilâkis helâl gıdada insanların ahlâkını gü­zelleştirerek tâat ve ibadete sevkeder ve kâmil bir insan olurki esas gaye olanda budur. Cenabı hak cümle mü­minlerin imanını kâmil etsin. Âmin

HAYVAN HAKLARI

Çiftçilikte ikinci bir hakta hayvan hakkıdır ki: O da koşulan hayvanın götürebileceği yükü yüklemek ve çe­kebileceği kadar çektirmek lâzımdır. Çünkü hayvanlara taketinden fazla yük yüklemek haksizliktir, zulümdür, o hayvanın yükü üzerine binmek son derece insafsızlıktır.

Çünkü hayvanın yükünü tamam yükledikten sonra üzerine binmek takatinden fazla yük yüklemektir. Sahabe-i Kirâmdan Hazreti Ebu’d Derda radiyallâhü anh ve­fat edeceği zaman kendine mahsus olan devesine hitaben

“Ey deve benimle düşmanlık yapıpta beni rabbine şika­yet etme çünkü ben sana takatinden fazla yük yükle­medim.” Buyurdu. Çünkü hayvanın haklarına riayet et­meyen kimse Allah huzurunda mahkeme olacağını bil­diğinden korkuyordu.

Ve hayvanları aç ve susuz bırakmakta bir haktır in­sanın kullandığı hayvanı aç ve susuz bırakması zulümdür.

Yine pazar yerine satmağa götüreceği hayvanı satacağım diye aç, susuz bırakmak veyahut mezbahaya kesilmeye gidecek hayvanı keseceğim diye aç, susuz bı­rakmakta bir zulümdür.

Çünkü ister kes ister sat hayvan sahibinin elinde ol­dukça sahibi hayvanın aç ve susuzluğundan Allah yanında mesuldür Sebebi ise açlık ve susuzluk gibi daha bü­yük azab olamaz. Şu hayvanların yiyeceği aleş zahirde bir ticaret görünüyorsa da hakikatte ateşe sebep oldu­ğundan bir ateşdir.

Hayvanı döğmekte zulümdür. Bu nedenle hayvanın ba­şına ve yüzüne vurmak daha büyük zulümdür. Hayvan suçlu sayılarak bile olsa yine kıyamet günü başına vur­duğundan dolayı Allah huzurunda mahkeme olacaktır. Hayvanları sevk ederken ucu sivri veya çivili deynek kullanmak aynı surette hayvanı döğmek mesabesindedir.

Yanlarına aşağı kan aktığı vakit daha büyük günah­tır. Şöyleki kendi vücudumuzda birisi tarafından âdi bir vuruşla müte’ezzi olduğumuzu hissediyoruz. Yine böyle birisi tarafından adi bir iğne batırılsa vücudumu­zun daha ziyade diksinip ve müte’ezzi olacağı herkesçe malûmdur.

Sakat, hasta ve zayıf hayvanları çalıştırmakta zulüm­dür. Çünkü kıyası nefs ederek bunu kolayca idrak ede­biliriz. Mesela bir insanın kolu, bacağı ve gözü veya herhangi bir azası sakat olsa veyahut çok zayıf veya hasta olsa sağlam insana teklif edilecek bir iş bu sakat ve hasta insana teklif edilip ve yaptırılırsa acaba adalet ve insafa layık olurmu?

Elbette lâyık olmadığı her akıl ve idrak sahibine açıkça malümdür. Bu insan yine şikayet ve özür beyan ederek kendisinin istirahata ihtiyacı olduğunu temin eder. Fakat hayyan nutku olmadığından birşey anlatamaz ve sahibide onun dilinden anlamazsa vay haline ne o hayvanın kazancında hayır bereket olur ne de ahirette o hayvanın sahibi selamete erer. Sonra hayvan zayıflığı dolayısiyle eğer telef olursa ikinci bir günahta israfdır.

İsraf: Din ve dünyaya faidesi olmayarak zayi olup giden mala denir bu ise kesinlikle haramdır. Cenabı Hakk Ku’ran-i Kerim’inde israf edenler şeytanın kardeşidir buyurmuş Şeytanın kardeşi ise oda şeytandır. Ne büyük günah ve ne kötü ad, öyle ise bir miktar israfdan bahs edelim.

Meselâ: Hayvanın telef olacağı bir yerde onu bırakıp içeri almamak bazen kurt yer bazende zayıflığından bir dere­ye veya çukura düşer ölür. Bazen hırsız götürür her ne suretle olursa olsun hayvan faidesiz zayi olup gittiğinden buna İsraf denir sahibi de müsriftir. Öyleki, bir küçük ve zayıf dana veya ufak bir kuzu diye bırakmamalıyız bir danaya bir öküz veya bir inek bir kuzuya bir koyun veya bir koç gözüyle bakmayan köylümüz senelerce ka­zancını şarktan gelen öküze veya ineğe veriyorki onlar haddi zatında bir danadan ileri gelmiştir.

Eğer bir adam bir tarlaya bir tohum ekerde vakti geldiği zaman o mahsulü biçip toplamazsa bu da israfdır. Çünkü nimet ve rızıktır. Biçilip toplanmadığı takdirde faidesiz zayi olur gider. Ağaç üzerinde meyve yetişir ve zamanında toplanmaz zayi olursa oda israfdır.

Bir insan mahsulünü içeri alır fakat iyi muhafaza edemez, meselâ rutubetli yerlerde tahıl bitlenirse yahut fare yerse veyahut patates, soğan ve herhangi bir yaş sebze veya meyveye iyi dikkat etmezde çürür zayi olursa o da israfdır.

Ekmeği sofra üzerine fazla dökmek de israfdır. Çün­kü sofra üzerine ekmek çok dökülünce parçalanır ve üzerine yemek dökülür ekmeğe hürmet azalır ve bazende yenmez bir hale gelir ve çocukların eline ekmek verip sokaklarda ayaklar altına dökdürmekte israfdır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ekmeği muhte­rem tutunuz” buyurmuştur. Yani ekmeği ayakaltında bırakmayınız. Ekmeğin kadrini küçültmeyiniz. Hâlbuki sofra üzerine çok ekmek döküldüğü vakit kadri küçülü­yor çocukların eline verildiği zaman ayakaltına bırakı­lıyor hele çöp tenekelerine atılıp çöp arabasına verildiği vakit yahut sofra bezleri ayaklar altına silkindiği vakit asla ekmeğe hürmet kalmadığı gibi bilâkis küfrani nimet oluyor. Her kim ekmeğe hürmet etmezse Allah Teâlâ onu açlıkla terbiye eder.

Et ve peynir gibi çabuk zayi olacak şeyleri iyi mu­hafaza edemez de zayi olursa bu da israfdır. Bunların her hangisinin zayi olacağını his ederde biran evvel fakire verirse defterine sadaka sevabı yazılır.

Bir insan elbise ve ayakkabıyı iyi muhafaza edip de güzel giyinemezse o da israftır. Mesela aynı meslek­ten iki kişinin birisi elbiseyi bir sene giyerde o biride altı yahut sekiz ayda yırtarsa yahut lekeledir giyilmez bir hale getirirse bu da israfdır. Bir odada lambayı ihtiyacından fazla yakmakta israftır.

Mesela kırk mumluk bir lambanın aydınlatması kâfi geliyorsa altmış mumluk lamba yakmakta israftır.

Cenazenin kefeninide sünnet miktarından ziyade yap­mak meselâ erkeklere iki kat kefen bir kıyamet gömle­ği ve kadınlara iki kat kefen bir kıyamet gömleği bir başörtüsü birde dıştan bir kuşak hulasa erkeğe üç ka­dına beş parça kefen sünnettir.

Bunun üzerine bir kat daha ziyade yapmak yahut enini, uzununu haddinden fazla yapmakta israftır.

Allah Teâlâ’nın yasak ettiği herhangi bir yere malını sarf etmekte israftır. Meselâ içkiye, zinaya, kumara, çalgıya, oyunbaza, para vermek gibi;

Gelelim yine mevzuumuza Tavuk, Hindi gibi kümes hayvanlarını başları aşağı tutmak zulümdür. Hâlbuki köylülerimiz bu hayvanları saatlerce baş aşağı asarak şehire getiriyorlar ve şehirlimizde aynı surette pazardan eve götürüyorlar, hiçte biri hatırına getirmiyorki bu hayvan yürürken başı yukarıda olduğu halde yürüyor simdi böyle başı aşağı olduğu halde müte’ezzi (eziyet çekme) olurmu yoksa olmazmı?

Kendimize kıyas edelim gerek yürürken gerekse otururken başımız yukardadır. Bizi başı aşağı assalar ne kadar müte’ezzi olur ve nekadar tahammül edebiliriz?

Fakat hayvanın nutku olmadığından ifadeyi meram edemiyor biz zannediyoruz ki tahammül ediyor ne tahammül bazanda bakıyorsun hayvan yolda murdar ola­rak ölmüş bu surette günah iki olur.

Birincisi zulüm ile hayvanı öldürmek, İkincisi faidesiz zayi olup gittiğinden israfdır ki her ikiside günah-i kebâirdir.

Kolaylık olsun diye bu kümes hayvanlarını boğazlandığı gibi hemen diri, diri tüylerini yolmakta zulümdür günahtır. Çünkü hayvana eziyettir.

Bir taraftan hayvan can veriyor, canın acısı, bu yet­miyormuş gibi bir tarafdanda tüyü yolunuyor.

Önemli bir bir mesele:

Tavuk boğazlandıktan sonra karnı ya­rılıp içerisinin pisliği temizlenmezden evvel tüyü kolay yolunması için kaynayan suyun içerisine sokulurda su­yun kaynaması durmaz veyahut suyun kaynaması durur tekrar kaynarsa tavuğun eti murdar olur yenmez. Eğer su kaynamıyorsa tavuk suyun içerisine sokulur ve yine kaynamadan çıkarılırsa temizdir.

Yüklü hayvanları güneş altında uzun müddet bek­letmek ve binek hayvanının sırtına bindiği halde hayva­nı durdurup şununla bununla konuşmakta hayvana fûzuli eziyet olduğundan zulümdür. Çünkü yük ve binek hayvanları insanlar kolaylıkla nakledemiyeceği bir yükü hayvanın sırtına yüklemek suretiyle kolayca nakletsin ve piyade olarak kolayca varamayacağı bir mahalle hay­vanın sırtına binmek suretiyle kolayca varması için halk olunmuştur. Öyle ise hayvanın sırtına bindiği ve yük yüklediği halde hayvanı durdurmak elbette zulümdür.

Bakınız Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz hadisi şeriflerinde buyuruyor ki;

“Hayvanların sırtlarını minber yapmayınız Çünkü Allah Teâlâ o hayvanları size ram etti ve itaat edici kıldı ki uzak şehir ve köylere varasınız için o şe­hir ve köylere kolaylıkla varamazdınız. Ancak nefisleri­nizi birçok müşkilata koştuktan sonra varabilirdiniz.”

Yani hayvanlar sizin çetinlikle varabileceğiniz uzak mesafelere kolaylıkla varasınız için halk olunmuştur. Şu halde camilerdeki minberler gibi hayvanların sırtları hi­tabet yeri değildir. Hayvanın üzerinde iken hayvanı dur­durup konuşmak bu hadisi şerif mucibince yasaktır ve zulümdür. Konuşmak icabetiği vakit hayvanın sırtından yere atlamak layıki adalettir.

At, Katır ve Merkep gibi eti yenmeyen hayvanlar ih­tiyarlayıp iş göremez hale geldikleri vakit şurada bura­da perişan bir halde terk edilmeside zulümdür. Hiçbir işe yaramayan hayvanı boğazlayıp derisinden istifade etmek mübahtır.

Öyle perişan ve muaddel terk etmek günahtır.

Hayvanları tehammüllerinden fazla yürütmekte zu­lümdür.

Hayvan gerek koşulsun gerek binilsin dinlenmeye muhtaç olduğu vakit dinlendirmek bir haktır, Öyle ise hak sahibinin hakkını kendisine vermemek elbette zu­lümdür.

Hayvanları boğazlarken eziyet etmek ve bilhassa kör bıçakla kesmek günahtır. Hayvanı kesmek mübah fakat öyle zalimane şiddetle yatırmak güya eline bir düşmanı geçirmiş gibi muamele yapmak heramdır Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyorlar.

“At, Deve, Manda, öküz, İnek, Koyun vs. insanın bütün işlerinde kullanılan bil cümle hayvanatın yediril­mesi, içirilmesi, yatırılması, kaldırılması, ve timar edil­mesi gibi her türlü haklarına riayetle Allah Teâlâ’dan korkun ve hayvanları çok zahmet ve meşakkate sokmayınız. Şöyleki, binilmeye, kullanmağa selahiyeti olsun.”

Bu hadisi şeriften açıkça anlaşılıyorki hayvanların haklarına riayet etmeyen sahipleri Allah Teâlâ katında mes’ul olacağı gibi bilumum Belediyeler için şayanı dikkat bir ağır mes’uliyet vardır. Ye hayvanları korumak için ce­miyetler kurulmadığından dolayı müslümanların her fer­dine o mes’uliyetten bir hisse isabet eder.

Diğer bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor. “Eğer hay­vanat hakkında yaptığınız fena muameleden bağışlansaydınız çoğunuz bağışlanmış olurdunuz.”

Yani hayvan hakkından kurtaracak kimseler pek az olur demektir.

Müslüman kardeş!

Hayvan hakkına riayet edelim şu iki hadisi şeriften anlaşılıyorki hayvan hakkı insan hak­kından daha büyüktür. Çünkü birinci hadisi şerifte hay­vanların hakkına riayetle Allah Teâlâ’dan korkun buyuruyor bu ne büyük emir ve ne şiddetli sakındırmadır. Yani hayvan hakkından çok sakınınız demektir. Mesela bakarsın ada­mın birisi çok büyük haksızlıklar yaptığı vakitte ona “Allah’tan kork” derlerki bu sözden o adamın Allahtan hiç korkusu olmadığı anlaşılır. Çünkü Allahtan korksa bu kadar zulmü irtikâp etmez. Peygamber efendimizde hay­vanların haklarının büyük olduğunu bizlere bir cümle ile açıklamıştırki: O da “Allahtan kork” emridir. Yani Allahtan korkusu olan bir müslüman Allahın emaneti ve kendi menfaati için yaradılmış olan bu hayvanlara kar­şı zulüm etmez demektir.

İkinci hadisi şerifte hayvan hakkından kurtaracak kimselerin pek az oluşu yine hayvan hakkının büyük ol­duğunu açıklamıştır, bu hak az ve küçük olsaydı hayvan hakkından kurtaranlar yani Allah huzurunda mahkeme olduklarında berat edenler çok olurdu mademki hayvan hakkından kurtaran berat edenler pek azdır. Öyle ise hak çok büyüktür şu halde hayvanlara eziyet etmek her ne surette olursa olsun heramdır.

Bıldırcın ve keklik gibi kuşların başlarını koparmak suretiyle öldürmek zulümdür ve son derece insafsızlıktır.

Çünkü İslâm dininde meşru olan gerek bu gibi kuş­lar gerek sair hayvanları insani bir şekilde keskin bir bıçakla ve besmele ile kesmek lâzımdır.

Aksi takdirde böyle vahşice başları koparıldığı zaman temiz hayvanın eti pis olur yenmez ve keserkende ke­miğin içersinde bulunan iliğe bıçağı vurmamak lazımdır. Çünkü hayvana eziyet olduğundan mekruhtur.

Manda, sığır, koç ve horoz gibi hayvanları birbiri ile döğüştürülmeside zulümdür. Günahtır. Çünkü fayda­sız boşu boşuna hayvana eziyyettir.

İnsanlık ve İslâm dininin icabı bu gibi hayvanların döğüştüklerî görüldüğü vakit hemen onları çabukça ayı­rıp müptela oldukları eziyetten kurtarmak lazımdır.

Müslüman kardeş!

Çocuklarımıza varıncaya kadar hayvan haklarını tavsiye etmek her ana ve babanın üze­rine borçtur. Çünkü görülüyor ki çocuklar hayvanların haklarını bilmediklerinden dolayı hayvanları taşlıyor ve fena muamelede bulunuyorlar ve nihayet ellerinde hayvanlarıda güvercin serçe gibi hayvanlarıda öldürüyorlar.

Allaha hamd olsunki beni bu risaleyi yazmağa muaffak kıldı. Allah cümlemize okuyup içindekilerle amel etmemizi nasıb ü müyesser kılsın. Âmin.

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

 وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ


[1] Düzenlemede günümüz insanı için bazı kelimeler manayı bozmayacak şekilde tahvil edilmiştir.

[2] Hisse’i şayi’a : Meselâ şu araziden çıkan hasılatın yarısı yahut üçte biri yahut dörtte bir demektir. Yahut bugünkü ticari nisbetlerde konuşulan yüzde elli yahut yüzde kırk veyahut yüzde otuz gibi bir nisbet demektir.

YOKLUK BİLGİSİ ve SAKLI SIRLAR


بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

“Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki) biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe(sperm)den, sonra alaka (embriyo) dan, sonra biçimlenen ve biçimlenmeyen bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız. Sonra güç (ve kabiliyetler) inize ermeniz için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi (henüz çocukken) öldürülür, kimi de ömrün en kötü çağına(ihtiyarlığa) itilir ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (çocukluğundaki gibi bedence ve akılca güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel çifti bitirir.”   (Hac, 5)

VARLIK VE YOKLUK

“Varlık” kelimesinin en zengin ve en derin anlamına Arapçada rastlamaktayız (ve-ce-de) fiilinden gelmektedir, Vücûd, vicdan, vecd ve vücd mastarlarını üreten (ve-ce-de)’nin anlamı, “bulmak”tır.

Vücûd kavramının diğer manası da, beş duyu ile idrâk edilen, bulu­nan ve belirlenen şey demektir. Bu anlamda beş duyu vasıtasıyla algılanan şeyler vardır, diyebiliriz. Hâlbuki beş duyu ile bilemediğimiz, ama akla göre var olan varlıklar da vardır.[1]

Mutlak varlık, Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ, her şeyi yaratan ve yok edendir.

Var oluşun sebebi ve dayanağı Allah Teâlâ’dır. Yaratma, Allah Teâlâ’nın kendini göstermesi, kendini gerçekleştirmesidir. Yaratma, onun için güç değildir. Allah Teâlâ, bu varlık dünyasını yaratmadan önce başka varlık dünyaları yaratmıştır; bu içinde yaşadığımız varlık dünyasının yok olmasından sonra da, yeni yaratmalarına devam edecektir.

Allah Teâlâ, diğer varlıkları yaratmış ve zamanın içine atmış ve onun içindeki varlıkları da “varlık” ve “yokluk” ile karıştırmıştır. Buna göre varlık meselesinde cevaplandırılması gereken ilk sorulardan biri, Allah Teâlâ dışındaki varlığın gerçekten var olup olmadığıdır.

Varlık, var’mı dır; yoksa algıladığımız varlıklar yok mudur?

 Üzüme bakıyor, şarabı görüyorum yok’a bakıyorum açıkça var’ı görüyorum.[2]

Yokluk’u düşünmek çok zor bir konudur. Aslında yokluk, var olmanın yeni bir şeklidir. Başka varlığa dönüşmek çoğu kez yok olma olsa da, yeni oluşum da, yokluktan var olma gibi bir şeydir.

“Ayniyyet nedir?

Ayniyyet yokluk ile bilinir. Seni bu Dünya meşgul etmesin. Kesreti (bu dünya ve on­daki her şeyi) perde görüp kendini perdelenmiş sanmayasın. Her işi Hakk’la hak edesin. Memur ettiğimiz işi, Allah Teâlâ’ya kul olma meselesi bilip, kendini mânevî yük­selmeden halî saymayasın.” [3]

Bu yokluk ve varlığın arasında mutlak varlığın Allah Teâlâ olduğunu bilen insan nefsine pay çıkarmayıp, Allah Teâlâ’ya varlığı kendine yokluğu tercih etmelidir. Bu şekilde huzuru ve hakikâtin yüksek mertebelerine erer.

Ey padişah, ben senin ulu kapında sığınak bulmuşum,

Senin katına yüzüm kara gelmişim,

Dört nesne getirdim ki, bunlar senin ihsan hazinende yoktur:

Yokluk, isyan, güçsüzlük ve günah getirmişim.[4]

Bir adam yokluğa erişir, kendisine yokluğu ziynet edinirse, o adamın, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem gibi gölgesi olmaz. “Yokluk benim iftiharımdır” sırrına ziynet yokluktur. Bu çeşit adam, mumun alevi gibi gölgesizdir. Mum, baştan aşağı alevden ibarettir. Gölge onun çevresine uğrayamaz. Mum kendisinden de kaçtı, gölgeden de. Mumu dökenin isteğine uydu, ışığına sığındı.

Mumu döken muma der ki; Seni yok olman için döktüm. O da, ben yokluğa kaçtım diye cevap verir. Bu var olan ışık, lazım bir ışıktır, geçici ve arızi ışık gibi değil.

Mum ateşe tamamı ile yok oldu mu artık ondan ne bir eser görürsün ne bir ışık! Suret ateşi karanlığı gidermek için mum suretinde durur. Beden mumu şu görünen mumun aksinedir; yok oldukça can nuru artar. Bu ebedi ışıktır, mumsa geçici. Can mumunun alevi, Allah Teâlâ’ya aittir. Ateşten meydana gelen şu ateş, nur olduğundan geçici gölge, ondan uzaklaşmıştır. [5]

Yokluk haline kavuşmak için, istekleri terk edip ve arzularından ayrılmak gerekir. Böylece yokluğun içine düşen varlığın yokluk olduğunu Allah Teâlâ’dan başkası olmadığı ve O’na muhtaç olduğunu görür.[6] Yokluk haliyle bütün şeylerde Allah Teâlâ’nın varlığı açığa çıkar.[7]

Yokluğun zevkini suda görürüz. Tad ve renkten kendini arî kıldığı için hiç bıkılmadan devamlı içilmek istenir. [8]

Hızır, gemiyi kötü kişilerin ellerinden kurtarabilmek için deldi, kırdı. Mâdemki kırık gemi kurtuluyor, sen de kırıl! Emniyet yoksulluktadır, yürü yoksul ol. Madeni olan ve madenden birkaç parası bulunan dağ, külünk, kazma yaraları ile paramparça oldu.[9]

Bâtın’ın, Hakk’ın bir yüzü.

Zâhir’in ise, Hakk’ın aletidir.[10]

İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi Hazretleri bu konuda buyurur ki;

“Yok olunur, var olunur.”

 “Yok olun. Yok olursanız, Allah Teâlâ var olur.”

“Gardaşlarım! Nâci denilen fırka sizlersiniz. Bakarsınız bazı kişiler tarîkata giriyorlar. Çok geçmeden acayipten garaipten bahsetmeye kalkışıyorlar. Kendilerinin bir adam olduklarını zannediyorlar. Fakat büyük kim, küçük kim, o sonra belli olur.  Bizim tarîkatımıza gelen kimse uzun yıllar çalışır. Ancak kendi küçüklüğünü (yokluğunu) fark eder. Yetmez mi bu fark. Çünkü keramet (varlık) kulu Allah Teâlâ’dan uzaklaştırmaya yarar.[11]  İnsan, Ahlak-ı Muhammedi ile ahlaklanmalı kuldan istenen budur.  İnsan ile ebedi âleme gidecek kazanç da budur.[12]

“Bir gün bize iki kimse geldi.

“İsmail Efendi, sen bu şeyhliği buldun mu?  Çaldın mı?  Aldın mı? Dediler.

 “Bende onlara; ne buldum, ne çaldım, ne de aldım. Hini sabavetimden beri, kendimi bir yokluk içinde ve yok bilirim;  dedim.”  Onlar;

“Haydi, İsmail Efendi, imtihanı kazandın dediler.”

—-

Eskiden tarîkata intisap için gelenlere, şeyhler ilkönce şunu telkin ederlerdi.

“Gardaşım, yüz sene önce sen var mı idin? Yüz sene sonra var mı olacaksın?”

Sorulara hayır cevabını veren ihvana;

“Gardaşım, iki yokluğun arasında olan da ne varlık olursa sen O’sun. Buna göre hareket et.”

Yokluk tevhit mertebesinin başlangıcı ve sonudur. Tarîkat yok’tan, var’a giden bir yolculuktur.

Hz. MEVLÂNA’NIN GÖRÜŞLERİ

Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîz, varlık ve yokluk meselesini şöyle kurmaktadır: Yokluk, insanda bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar. Bu ihtiyaç çok yönlüdür. Bir yönü de, insanın ham kabiliyetlerle dünyaya gelmiş olması sebebiyle olan ihtiyacıdır. İnsan, imkânlar yani sonradan olabilecek ârizi sıfatları taşıyabilecek varlıkdır. İçinde var olan tohum hakkındaki kabiliyetsizleri geliştirebilecek bir imkâna sahiptir. İşte, insan im­kânlarını kullanıp, varlığını geliştirir ve zenginleştirir.

“Bizi yokluktan ciğeri yanmış, susamış bir halde sen var ettin de gözümüzü şu devlet çeşmesine diktin” diyen Hz. Mevlânâ’ya göre, insandaki susamışlık denen ihtiyacı, “tüm varlık” dediği İlâhî aşk yaratmak­tadır. İnsanı halden hale koyan, değiştiren ve geliştiren varlığın en büyük noktası olan ilâhî aşktır.

Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz mesela; armut ağacını, benlik için bir motif olarak kullanır. Armuttan, yani benlikten inmesini tavsiye eder. Varlığından, benliğinden inmedikçe doğru göremezsin, şaşarsınız. Benliğinden indin mi, düşüncen de düzelir, gözün de doğru görür; sözün de doğrudur. İşte o zaman terk ettiğin o benlik ağacının dalları, yedinci gökte bir baht ağacı olur. Ondan indin mi, Allah Teâlâ rahmetiyle o ağacı değiştirir. Görüldüğü gibi, Mevlâna insan varlığını yok saymakla, varlık âle­minde yer edineceğine işaret ediyor, halden hale geçirir ve daha da zenginleşirir. Varlık âleminin ötesine geçebilmek için, “Buna benim gözümle bak!” diyen Mevlâna’ya göre, aşk içinde aşkı seyretmek, varlıktan kurtulmayı, addan ve sandan vazgeçmeyi gerektirir.

Geçici, arık ve kararsız varlığın, ebedî Rabbin varlığından geldiğini hatırlatan Mevlâna, geçici varlık kendini ona ısmarladığı zaman ölümsüz­lüğe erişir, görüşünü beyân etmekle, hedef göstermektedir. “Kendine gel, varlığını bu yüceliğe feda et. İlâhî denizin avucuna gir, yok olmaktan kurtul. Varlığını sat, damladan vazgeç de inci­lerle dolu denizi satın al!” öğüdünü vermektedir.

Diğer taraftan Hz. Mevlânâ, yoklukla varlık arasında çok ilginç bir ilişki kurmaktadır. Ona göre, Mi’râc edenlerle beraber olursa, onların safında durursa, yokluk bir Burak gibi onu alıp yücelere ağdırır.

Hz. Mevlânâ kaddesellâhü sırrahu’l azîzin anlayışında Mi’râc, mekân olarak göklere ağmak değildir. Kamışı şekere ulaştıracak şey Mi’râc’tır. Bu Mi’râc, buğunun göğe ağması değildir; ana karnındaki çocuğun bilgi ve duygu derecesine ağmasıdır. Böylece onun anlayışında, insan bilgilendikçe yücelir, o bilgi onun Mi’râc’ı olur. Mutlak Varlık, yani Allah Teâlâ, yoklukta iş görür. Yoğu var edenin iş yurdu yokluktur. Bu tıpkı şuna benzer. Hiç kimse yazılmış kâğıda yazı yazmaz. Fidanlığa yeniden fidan dikmez. Bir şey ekilmemiş yere tohum ekilir. Sen de bir şey ekilmemiş yer ol, yazı yazılmamış bir kâğıt kesil de, İlâhî öğretiyle şereflen ve o sana tohum eksin, diyerek insanın ben­lik ve parça-buçuk bilgilerden arınmasını istiyor. Mevlâna, dervişçesine varlığının başını kesmesini ve varlığından ge­çip yok olmayı isterken, “Sen atmadın, attığın va­kit” (Enfâl, 17) âyetinin sırrını hedef almaktadır.

Hz. Mevlânâ’ya göre, dünyâ yokluktan korktuğundan yolunu sapıtmıştır.  Aslında yokluk sığınılacak yerdir.

Bilgiyi nerede arayalım?

Varlığı bırakışta.

Elmayı nerede arayalım?

Elden vazgeçişte.

Böylece Hz. Mevlânâ’nın yokluk anlayışında hiçlik değil, yeni bir var­lığa kavuşma, bir yücelme ve tazelenme vardır. Yokluktan korkma psiko­lojisi insanı yoldan çıkarır. Onun için bu korkuyu, dünya insanlı­ğından gidermelidir. Hz. Mevlânâ, benliğine ancak geçici benliğinden sıyrılınca kavuşacağını, hakîkî benliğe, düşünce ve akılla varılamayacağını, ancak yok olmakla varılacağı öğüdünü vermektedir. Hz. Mevlânâ, insanın noksan­lıklarını, yokluklarını, olgunluğu, bütün sanatların ve hünerlerin aynası olarak görmektedir. Elbise biçilip dikilmişse, terzi sanatını nasıl gösterir?

Zayıf hasta bulunmazsa, hekîm sanatını nasıl icra eder?

Bakırların horluğu, bayağılığı meydanda olmazsa, kimya nasıl görünür?

Diye sorular sormak­tadır. Yokluk ve noksanlıklar, insanı araştırmaya itiyor. Tüm sanatlar, noksanlıkların giderilmesiyle ortaya çıkıyor. İnsanlardaki noksanlık, hamlık ve yokluklardan doğuyor. Öyle ise, yokluk, varlığa, ol­gunluğa ve yücelişe gebedir.

Hz. Mevlânâ’ya göre, zıddı meydana çıkaran şey onun zıddıdır. Bal sirke ile belirir. Kendi noksanını, yokluğunu gören kişi, olgunluğa on atla ko­şar. Kendini olgun sanan, bu zannı onu engelleyeceğinden Allah Teâlâ’ya koşamaz. İnsanın canında olgunluk vehminden daha kötü bir şey olmadığını söyleyen Hz. Mevlânâ, kendini görme gidinceye kadar gönül ve gözünden çok kanlar akacağını, İblis’in de “Ben ondan hayırlıyım” ifade­siyle değerini kaybettiğini öğütlemektedir.

Ona göre Allah Teâlâ’ya yakınlık, ne yücelere ağmaktır, ne aşağılara inmektir; varlık hapishanesinden kurtulmaktır. Yok olan için ne yukarı, ne aşağı, ne çabukluk, ne uzaklık ve ne de geç kalış vardır. Allah Teâlâ’nın sanat tezgâhı yokluktadır. Sen aldanmışsın, ne bileceksin yokluk nedir? Bir devlete, bir şerefe ulaşınca neşelenmenin tam tersi, onları kaybedince duyulan yokluktur. Bu tip adamın bütün varlığı yokluktur. Yoksulluk, horluk onun övüncüdür, yüceliğidir diyen Mevlâna, varlıkla yokluğu tamamen psi­kolojik bir boyutta aramaktadır.

Mevlâna, Allah Teâlâ’ya yalvarırken, varlık ile yokluk arasındaki farkı insa­nın mânevî yapısında arar.

“Allah Teâlâ’m! Sözün, harfin bittiği durağı cana göster. Göster de tertemiz can, başını ayak yaparak o çok geniş yokluk alanına gitsin. O kadar geniştir ki, o yokluk alanı, bütün bu hayâl ve varlıklar hep oradan azık alırlar. Hayâller, yokluğa karşı pek dardır, ondan dolayı hayâl, gam sebeplerindendir. Varlık ise, hayâlden de dardır. Duygu ve renk âlemi ise, hayâl ve varlıktan da dardır, dapdaracık bir zindandır,”

Düşüncesini ileri süren Hz. Mevlânâ, varlığın yokluktan dolayı feryat etmediğini, tam tersine yokluğun varlığı kendinden uzaklaştırdığını, onun için sen;

“Yokluktan kaçıyorum deme; asıl senden kaçan odur. Görünüşte gel der, seni kendisine çağırır, ama iç yüzden kovuş sopasıyla seni sürer, kendinden uzaklaştırır. Varoluş, yoklukta gizlidir. Yokluk en yüce mertebedir. Onun için yok-yoksul kişiler yarışı kazanmışlardır; ödülü almışlardır. Önemli olan beden yokluğudur, dilencilik değil.”

Mevlâna, yokluk âlemi ile varlık âlemi arasında bir yol ve sıkı bir ilişkinin olduğuna dikkat çekmektedir. Bu ilişki yeniden yaratmayı, sü­rekli oluşumu ve kâinattaki yenileşmeyi meydana getirmektedir. İnsanın beden ve psikolojik yapısında da aynı yenileşmeler, bu ilişkinin neticesinde olmaktadır. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir:  “O yokluk çölünden, şu görünen âleme özlemler çeke-çeke, bölük-bölük kervanlar gelmede. Bu çölden her akşam, her sabah kervan üstüne kervan geliyor. Geliyor; biz geldik, nöbet bizim, artık sen git diye yerimizi-yurdumuzu alıyor. Çocuk, akıl gözünü açtı mı, baba tezce pılısını-pırtısını kağnıya yüklüyor. Oradan bu yana, bir ana cadde var; oradan buraya geliyorlar, buradan oraya gidiyorlar. İyice bak da gör, oturmuşuz da otururken gidiyoruz biz; yeni bir yere gidiyoruz biz; ama sen görmüyorsun. Sermâyeni bugün için değil, ileride bir şey yapmak için biriktirir, hazırlarsın. A yola tapan! Yolcu ona derler ki, yol alışı, gidişi ileriyedir. Gönül perdesi ardından da bıkmadan, usanmadan, soluktan soluğa hayâl sürüleri gelmededir. O düşünceler, hep bir fidanlıktan gelmeseydi, nasıl olurdu da hepsi de bölük bölük, gönül kaynağına koşmada. Testilerini doldurup giderler, boyuna belirirler, meydana çı­karlar; gizlenirler, izleri belirmez. Düşünceleri, gökyüzünün yıldızları bil! Bir başka göğün çevresinde döner onlar.”

Yokluk âleminden gönül aynasına her zaman hayâl ve düşünceler gelip-gitmekte olduğunu ileri süren Hz. Mevlânâ, bu geliş ve gidişlerin bir ilişkinin ifâdesi olduğunu vurgulamaktadır. Bu beyitlerde âlemin her an yokluktan var olduğunu, tasavvuf terimiyle “gayb” âleminden “ayn” âlemine geldiğini ve gene o anda “ayn” âleminden “gayb” âlemine gittiğini, âlemin her an yeniden yeniye yaratıldığını, iç âlemde de bunun böyle olduğunu, yeni düşüncelerin, yeni hayallerin belirdiğini, adetâ oturduğumuz halde her an yeni bir yerde, yeni bir yaratık olarak gittiğimizi anlatıyor. Kâf Sûresi’nin 15. âyetinde “İlk yaratılışta âciz mi kaldık? Hayır, ama onlar, yeni bir yaratılıştan şüphe içindeler” ifadesini, sûfîler hem ölümden sonra dirilişe, yani âhiret âlemine delil olarak kabul ederler; hem de bunu her an yaratılışa işaret sayarlar ve bu tarzda yorum­larlar. Yenilik konusunda varlık ve yokluğu, Hz. Mevlânâ kadar derinlemesine inceleyen ve o düşünceyi düşüncesine yerleştiren birini bulmak çok zordur. O, yeniyi takip etmesini, eskiyi; kokmuş ve çürümüş şeyleri atmasını, yok etmesini şöyle tavsiye eder:

“Yeniyi al, ver eskiyi; çünkü her yılın geçen yıldan üç kere daha üstündür, daha fazla. Hurma fidanı gibi vergili, bağışlı olmazsan, var, eskiyi eskiye kat, yığ ambara. Eski, kokmuş, çürümüş şeyi, görmedik kişiye armağan götür.”

Mevlâna, yokluğun varlıktan önce geldiğini, başka bir ifâde ile yokluğun cevher, varlığın da araz oldu­ğunu savunmaktadır.

“O kavuşma, ölümsüzlük içinde ölümsüzlük, varlık içinde varlık; fakat önceden o varlık, yokluk içindedir.”

Bu görüşüyle, Mevlâna Mülk Sûresi’nin 2. âyeti ile Bakara Sûresi’nin 28. âyetine işaret etmektedir. Mülk Sûresi’nde Yüce Allah Teâlâ önce yokluğu, sonra varlığı yarattığını ifâde etmektedir. Orada geçen “Mevt,” varlıkların ölümünü değil yokluğu; “Hayat” kavramı da varlığı ifâde etmektedir. Bunun böyle olduğunu Bakara Sûresi’nin 28. âyetinden öğre­niyoruz.

“Siz yokken sizi var eden Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? Sonra sizi O öldürecek, tekrar sizi O diriltecek.”

Ayette geçen birinci “Mevt,” yokluğu; birinci “Hayy” ise, varlığı; ikinci “Mevt,” ölümü; ikinci “Hayy” kavramı da âhirette yeniden yaratı­lışı ifâde etmektedir. Bundan anlıyoruz ki, yokluk da yaratılmıştır. Mevlâna, yeniden doğmak için yok olmak gerektiğini söylerken, her yok oluşun ardından bir yeniliğin doğacağını işaret etmek­teydi.

“Kendine gel, tereddüt etme, önce yok ol, yokluğa daldıktan sonra, doğudan baş göster ve aydınlat.”

Mevlâna, neden yokluğa dalmasını istediğini açıklar. Birincisi beytin sonundaki “yeniden doğma” faaliyetidir, ikincisi de benliğin açığa çıkarılmasıdır. Çünkü ona göre benlik, düşünceyle açığa çıkmaz, yokluktan sonra açılır ve ortaya çıkar. 

“Bu ben, düşünceyle nasıl açığa çıkar?

O ben, (fena) yokluktan sonra açılır, meydana çıkar.”[13]

YOKLUK BİLGİSİ’NE GİRİŞ

Küçüklere, “Büyükler ne yaptıklarını bilirler” diye öğretilmiştir. Büyükler, hep “Yokluk Bilgilerin arttıkça ilerleyip yükseleceksin” derlerdi. Müridde, sulûkünü bitirene kadar bu öğretilen gö­rüşlerle, bitirip icâzetini almaya çalışır.

İrşadının daha ilk yılında şeyhler, halifeler ve müridler, çokta far­kında olmadıkları, yokluk bilgisini görüp şaşırıp kalmaktadırlar. Daha sonra bu durumun, normal olduğunu düşünebilirler. Aslında yokluk bilgisinde tetkikler derin­leştikçe, her makamda anlamayan bir­takım kişiler olduğu fark olunur.

 “Mürşid-i Kâmil”miş gibi, gerçekten de güvenilir dayanak” rolü oynayarak, kuruntularını ve “seyr sorumluğu” yüklenen pek çok müteşeyyih vardır. Tembel ve kaba, yüksekten atılmış sözlerini korkak davranışlarıyla yalanlayanlar, yaradılışlarındaki boyun eğme eğilimleri nede­niyle vazifesini beceremeyen şeyhler sa­yılamayacak kadar çoktur. Bizler büyük bir aldır­mazlık içinde maneviyat taliplerine, ne dediği anlaşılmaz eser verenlere, doğruyu dahi konuşamayan dil şeyhleri­ne söz söyletmeyi değer bulmuyoruz. Tekkelerde veya kendi zaviyelerinde dahi düzen kuramamış şeyhlerin, düzenleme usûllerini görüyor; sesi duyul­maz, sözü anlaşılmaz vaaz derslerini dinlemiştiriz.

Nefis Terbiyesinin her türlüsünde ve her düzeyinde yokluğa doğruliği gördükten sonra, bunun nedeninin, taliplerin seviyelerine göre yöneten, bilinmeyen kimi kurallardan kaynaklanabilece­ğini düşünülebilir.

İşte bir seyrdeki düzen için­deki taliplerin nasıl yükseldiklerine, yüksel­dikten sonra da ne olduklarına ilişkin araştırma yapmak gerekmektedir. Şimdi;

Zamanla nefis terbiyesinde her mürid, kendi yokluk bilgisi düzeyine doğru yükselme eğilimindedir.

Usûlü böyle ortaya koyduktan sonra, seyr makamları inceleyen, “Nefis Terbiye Sistemini”ni anlayabilir.

Makam, belli rütbe sırala­rı olan hususlar için kul­lanılır. Terbiyedeki usûl, tüm seyr makamları, dolayısıyla insan yapısının tümünü an­layabilmenin anahtarıdır. Farklı olma özentisi içindeki birkaç kişi, Nefis Terbiyesinin dışında kalma­ya çabalayabilirler, ama ticaret, siyasa, devlet memurluğu, askerlik, din ve eğitim alanlarındaki herkes terbiyedeki makamlarla ilgi­lidir; hepsi de “Yokluk Bilgisi”nin etkisinden kurtulamamıştır.

Demek ki yeterince süre olduğu varsayıldığında her mürid, kendi yokluk bilgisi düzeyine ulaşır ve orada kalır. “Seyrin Tamamlayıcı Usûlü”ne göre:

Zaman içinde her seyr, onu yapmakta olan mürid tarafından Yokluk Bilgisi’ne vuslat eğilimindedir.

Tabidir ki tüm taliplerin yokluk bilgisi düzeyine eriştiği pek az gö­rülür. Çoğu durumlarda seyr makamının amaçlarına ulaşması için birtakım çaba­lar gösterilir. İşte bu çalışmalar, çok zaman daha kendisinin bir sonraki yokluk bilgisi düzeylerine bile erişmemiş halifelerce yürütülmektedir.

USÛLÜ UYGULAMA

Konuya nefis terbiyesinin en düşük seviyesinde bulu­nan müridler, halifeler ve şeyhlerden başlayalım. Bu yönden onları “Varlık”ta, “Yokluk Yolunda” Ve “Yokluk Bilgisi’ne Ulaşmış” diye üç gruba ayırabiliriz. Bu dağılım teorisinde gösterdiği, deneyimlerin de doğrula­dığı gibi, bu grupların üçüne de eşit sayıda insan düşmez;

Çoğunluk “Yokluk Yolunda”,

Daha az sayıdaki insanlarda de “Varlık”ta ve “Yokluk Bilgisi’ne Ulaşmış” gruplarına girerler.

Yokluk Bilgisi’ne her mürid yükselmeyi tam olarak hak edemez. Halife icâzetini alabilir. Eğer şeyh de olursa kendisine ne nasıl öğretildiyse, müridlerine de aynı şey­leri, aynı biçimde öğretmeye çalışır. Fakat dayanılacak bir kuralın, ya da bir misalin bulunamadığı durumlar dışında müridin terbiyesi hiç de kolay olmaz. İşte Şeyhin, ödün vermeyen biçimselliği karşısında imdadına yetişecek bilgiyi verecek birine muhtaçtır.

Demek ki hiçbir kurala, hiçbir emre uymamazlık etmediği halde şeyhlerin çoğu bile sık sık kötü duruma düşebilir. “Yokluk Yolunda” olsalarda hiçbir za­man “İleri Yokluk Bilgisi”ne yükselemeyecektir.

Burada hatırlatacak olursak insan herhangi bir seyr makamında veya yokluk bilgisilerinin düzeyine erişmiş kişileri tespit edebilir. Fakat birçok kimselerin seyr makamlarında, zeytinya­ğının üste çıkıp orada “donduğunu” görülebilir. Bu ise yaratılış gereğidir.

 

ÖZEL YARDIMLAR

Rüyalar

Rüyalar yalancı bir yükselmelerdir. Mürid gördüğü rüyalar ile hakikâte bir uruç yaptıkları­nı sanır; şeyh ise işin doğrusunu görür. Şu da var ki bu yalancı yükselmenin asıl amacı, nefis terbiyesinin dışındakilerin ve zayıf olanların gözünü boyamaktır. Genelde rüyalarla birçok manevra başarıya ulaşmış sayı­lır. Ama denetimli bir terbiye sisteminde, böyle şey­lere değer verilmez. Terbiye Sistemini yönünden gerçek yükselme diye kabul edebileceğimiz tek yük­selme, yokluk düzeyinden yapılacak yüksel­medir.

Rüyaların etkileri neler ola­bilir?

Şeyh müridin seyrinde üç yarar birden sağlar:

1)    Kendi başarısız­lığını örtbas etmiş olduğu gibi başarısının haklılığını ispatlar.

2)    Müridin moralini yükseltir. Müridler “Eğer şeyhim gibi, ben haydi haydi yetişebilirim” di­ye düşünür. Böylece rüyalar, pek çok mavi boncuk dağıtmanın yerine geçer.

3)    Şeyh seyrde kendi makamını korumuş olur. Müridde oyalayıcı bu rüyalarla “Yokluk  Bilgisi” yolunda olduğunu bilince düşer, tatmin olur, şeyhinden ayrılmaz. İlâh seviyesinde bir ilişkiye giriftâr olur.

Terbiye Sisteminde her ge­lişmiş bir sonraki makam, vuslat düzeyinde “varlık kalıntısı” özelliği gösterir. Bu sebeple talip olanlara hem sezgiler ve rüya adayları bulunur. (istihareciler) Bu nedenle rüyalar, müridleri yetiştirmede pekâlâ işe yaramaktadır.

Görev Verme

Görev verme, başka bir yalancı yüksel­me yöntemidir. Yokluk Bilgisi’ne ulaşmaya çalışan müride, makamı yükseltilmeden iltifaten bir unvan verilir ve tekkeden veya zaviyeden uzak bir yere gönderilir.

Seyr makamı ne denli büyük­se ve eski mürid ise, görev verme yöntemi o denli kolay uy­gulanabilir. Bu kişiler şeyhin etrafında piramidinin tepe taşı, tek başına, bir temele dayanamadan boşlukta asılı durmaktadır! Bu ilginç duruma “yüzen kilit taşı” adını verilir. Diğer müridler zarar görmesin diye bu tür bir uygulamaya gidilir.

Mürşid Desteği

Bazı tarikat şeyhleri, ken­di çocuklarını ve sevdikleri ile öteki müridleri arasında ayrım yapmazlar. Hepsi, Nefis Terbiyesinin en alt düze­yinden işe başlayıp, “Yokluk Bilgisi”ne ulaşabilecek şekilde yetişirler.

Ne var ki birçok tarikatlerde, şeyhler, çocuklarını doğrudan doğruya üst bir düzeye getirirler; çocuklarının bir süre sonra bir basamaktan diğerine yükselmelerine gerek kalmadan, en üst düzeye ulaşacak yete­neği elde edebileceklerini düşünürler, böylece oğul babaya “hayr-ül halef” olur, derler. İşte bu ikinci tip durumlara, Mürşid Desteği denir.

Başlıca iki usûl ile uygulanır:

1-    Bu usûlde, makamdaki müridlerden birisi­nin yeri görev verme, ya da başka sebeplerden biriyle değiştirilir; Mürşidden destek alana böylece yol açılır. Bu usûl ikinciye göre da­ha az kullanılır; çünkü yeni şeyhe karşı cep­he alınmasına yol açar.

2-    Mürşid desteği görecek olan için, adı etkile­yici yeni bir yer yaratılır.  Yani sınıflara ayrılmış topluluklarda kay­rılan kişiler, makama alttan değil, doğrudan doğruya sınıf sınırının üstünden girerler.

Ancak mürşid desteği gören kişi seyr makamının öteki üyelerinin direnmesiyle karşılaşır. Müridler, kendilerinin daha önce yükselmelerini sağlayan, ileride de sağlayacak olan asıl usûle karşı duygusal bir yakınlıkduyarlarsada üzüntüleri eksik olmaz.

Günümüzde “şeyhin yerine geçme” du­rumlarını hükümetler yaratmaktadır. Tabii olarak yine bu kadroları, “doldurmasalar da” buralara, “oturmaları için” birtakım kişiler görevlendirilmektedir. Bu atamalar, “Yokluk Bilgisi”ne aykırıdır, denebilir.

Bu atamalarda varlık, ya da yokluk bilgisi aranmaz. Makamlar varlıklılarla bile doldurulmuş­ olsada, bunlar, zaman içinde “yokluk bilgisi” düzey­lerine erişinceye dek bir basamaktan diğerine yükselirler. Zamanla bu durumlar unutulur gider. (Osmanlılarda Meşihat Meclisi)

Görülüyor ki görünüşteki ayrıcalıklar, ger­çek ayrıcalıklar değildir; “Yokluk Bilgisi” tüm seyr makamlardaki tüm insanlara uygulanabi­lir.

Himmet

Himmet, nefis terbiyesinde bir müridin üstün olan mürşidinden talih ile kazandığı ayrıcalıklı yardımdır.

Himmet ile yükselmeyi —kendimizde değil de başkalarında olursa— hiçbirimiz sev­meyiz. Aynı seyr makamda çalışanlar, himmet ile yükseleni tutmazlar, bu tutumlarını da onun yanlış olduğundan söz ederek, belirtirler. Bilindiği gibi “kıskançlıkta mantık yoktur!”

Bir makamdaki müridler, himmet almışın seyr doğrusuna karşı çıkamazlar. Çünkü onla­rın himmet almış biri hakkında susmaları, ona karşı duydukları kıskançlığı örtmek içindir.

TEHLİKELİ ENGELLER

Yol İhtiyarı Olanlar

Özellikle bilgi mahrumudurlar. Ancak zahiren görünen usullere uyulmada aşrılıkları vardır. Bu konular onlarda büyük bir tutku görülür. Hedeflere bakmaz, ama alışılagelen yöntemlerden en küçük bir sapmaya bile izin verilme taraftarı değildirler.

Bunlar “kalık müridler”dir. Buna göre “Bu kalık müridler “Yokluk Bilgisi”ne nasıl oluyor da ulaşabilir? Yoksa kalık müridler nefis terbiyesi dışında mıdırlar?” diye sorabilirsiniz. Bu bir ölçü sorunudur.

Hakikatte bir müridin değeri, seyr makamının dışındakiler tarafından değil, kendi şeyhlerince değerlendirilir. Şeyh, emri al­tındakileri gayretlerine göre değerlen­dirir.

Yol Düşkünü

Bu durum, henüz yetişmemiş müridleri en çok yanıltan durum­dur. İyi çalışan bir müridin yükselmemesi bir yana, telef olduğuna şahit olunur. Bu belirttiğimiz gibi, seyr makamların çoğunda varlık, “Yokluk Bilgisi” de kötü hal olarak görülür.

Yani, olağan durumlar yokluk yolundaseyrden çıkarılmaya neden olmaz, yalnız­ca yükselmeyi engeller. Oysa varlık, çoğu durumlarda yol düşkünü olmayı gerektirir; çünkü varlık sahibi olmak seyr makamının den­gesini bozar ve seyr makamlarının birinci maddesine aykırı düşer:

“Terbiye, her şeye karşın korunmalıdır!”

Daha önce belirttiğimiz gibi insanlar; “Varlık”ta, “Yokluk Yolunda” ve “Yokluk  Bilgisi’ne Ulaşmış” diye üç ayırdığımızı hatırlayayacaksınız. Bunlara ilaveten her iki uçta ileri derecede “ileri derece “Varlık”ta “İleri derece Yokluk  Bilgisi’ne Ulaşmış” olanlar vardır. Bu kişiler insanlar için hedef olarak görülsede insanların nefis terbiyesindeki şevklerini seyr makamlarının dengesini bozarlar. Eğer bu duruma dikkat edilmezse şeyhin müridlerinde yol düşkünü sayısı artar.

İleri derecede olan taliplerin başlarına akla hayale gelmeyen durumlar ve tehlikeler çok fazla gelmektedir. Bu kimseler içinde meczuplar, deliler, ifrat ve tefrit ehli kimseler vardır.

İleri derecede olanlarda iki önemli özellikleri vardır:

1)    Mürşidlik yapamazlar.  Dengelerini sürekli kaybetme riski içindedirler. “Fark”a ermede yolda kalmışlardır.

2)    Nefis terbiyesi birliğini de bozarlar: Şatahat ehlinden sayılırlar.

Görülüyor ki, tipik bir seyr makamında, “ileri derece “Varlık”ta “İleri derece Yokluk Bilgisi’ne Ulaşmış”  istenilmez.

Cezbe

Cezbe etkisi, öteden beri yanlış an­laşılmıştır. Bunun başlıca nedeni, müridlerin cezbeye abartılı bir önem vermiş ol­masıdır.

Aslında himmet cezbeden daha etkin olduğudur.

Tek başına cezbe kişiyi, “Seyrin Dar Kapısı”ndan kurtaramaz; “Seyrin Yandolaşımı”nın uygulanmasına da yardımcı olamaz. Himmet olmadan “Yan dolaşıma yönelme”, halifelerin, “Hiçbir dalda durmuyor..” gibi söylenmeleri­ne yol açar.

Cezbenin, “Seyrin Son Durak” üzerine de etkisi yoktur: Çünkü müridler, ister girişken, ister çekin­gen olsunlar “Yokluk Bilgisi”ne bağlıdırlar ve er geç kendi “Yokluk Bilgisi” düzeylerine gelip dururlar.

Cezbeyi sağlamanın yolları arasında zikre ve ibadete aşırı düşkünlük gösterme, sohbetlere gitmeye başlama vardır (Özellik­le yeni müridlerde görüldüğü gibi, böy­le kendi kendini yetiştirme “varlıklı”lığını arttırır ve yükselme hafifler. Ama, kıdem’in et­kenliğinin, fazla olduğu makamlarda bu durum sezilemeyecek kadar zayıftır).

Çalışma ve kendini yetiştirmenin olumsuz etkileri bile olabilir. Şöyle ki bu çabalar sonu­cu, müridin kendi “Yokluk Bilgisi” düzeyine ulaş­ması için, gerekli basamak sayısı artarsa bu du­rum görülür.

Henüz yetişmemiş müride cezbenin gerçekte olduğundan daha etkin görünmesinin bir başka nedeni, kendinde “Yalancı Vuslat” ın bulunmasıdır.

Böyle kişilerde sinir bozukluğu, mide hastalıkları ve uykusuzluk gibi durumlar görülür. Ama müridde başarının simgesi olan hastalıklar, gerçek­te başarının değil, cezbenin zorlanmanın ürünü de olabilir.

Durumu bütünüyle kavrayamayanlar “Vuslat”a eriştiklerini sanabilirler. Oy­sa bunların önlerinde Yokluk Bilgisi’ne ulaşmaları için, daha pek çok zaman ve düzey vardır.

“Yalancı Vuslat” ile “Vuslat” arasındaki ince ayrıma, “Yol Ayrımı” denir. Bu ayrımı yapabilmeniz için, sormanız gereken soru, “Söz konusu kişinin niyetinin yararlı bir iş yapmakta olup olmadığı”dır. Cevap eğer,

a)    “EVET” ise, demek ki kişi, henüz yokluk bilgisi düzeyine erişmemiştir, öyleyse duru­mu, Yalancı Vuslat’a girer.

b)    “HAYIR” ise, demek ki kişi, yokluk bilgisi düzeyine erişmiştir, öyleyse durumu “Yokluk Bilgisi yolunda”dır.

c)     “BİLMİYORUM” ise, siz kendi “Yokluk bilgisi” düzeyinize erişmiş demektir.

Şeyhin icazetini almadan her söz bir yerde yalana dâhil olur.

ŞEYH OLABİLME SIRLARI?

Taliplerin durumla­rı incelenip, bunlar, aynı beceri düzeyindeki öte­ki müridlerle karşılaştırılabilirler. Ancak ŞEYH olmak isteyen şu hususlara dikkat etmelidir.

1)     Bir şeyh olmalı

Şeyh, makamda sizin üstünüzde olup yükselmenize yardım edebilecek kişidir. Ki­mi durumlarda bu güce sahip olanları bulmak için, oldukça derin ve geniş kapsamlı araştır­malar gerekebilir. Bu konuyla ilgili olarak yük­selmenin, bir üst halifenin verdiği değere bağlı olduğu da unutulmamalıdır. Ne var ki, Nefis Terbiyesinin mürşidleri, kişinin yokluk bilgisi düze­yine eriştiğinin bilincinde iseler, onun olumlu ya da olumsuz yargılarına aldırmayabilirler.

2)     Şeyhi ikna etme

Şeyh yükselmenize yardım ederse bir şey kazana­cağına, ya da yardım etmezse bir şeyden yoksun kalacağına inandırmak için “gayret kapıları”nı açmalıdır. “Seyrin Köprüsü” diye adlandırılan bu sıkıntılı ve tehlikeli evreyi, kendi gücü­nüzle geçemeyeceğiniz için yokluk bilgisine ulaşana kadar hizmette devam etmelidir.

3)     Engellere mani olmak.

Bir makamda eğer bir üstünüzdeki yer, kendi yokluk bilgisi düzeyine erişmiş biri tarafından tıkan­mışsa, şeyhin size karşı himmet yolunu tıkayan bu kişile­r “şeyhin halefleri” olmuştur. Bu tatsız duruma, “Yolun Dar Kapısı adını verebilir.

Seyr makamlarında halifelerin tıkadığı yoldan ayrılıp, tıka­nık olmayan bir yükselme yolu bulunmalıdır. Bu engel düzeltmesine de “Seyrin Kaydırılması” denir.

Seyrin Kaydırılmasına karar vermeden önce, Yolun Dar Kapısı önünde olup olmadı­ğınızı, üstünüzdeki halifenin gerçek bir “icazetli” olup olmadığını iyice araştırmalıdır. Eğer o yük­selebilecekse, dolaşmaya gerek yoktur denilebilir. Bu durumda biraz sabır, bir süre bekleme ile onun yükseldiğine şahit olunur.

4)     Yeni durum ve şartlara uyunuz

Bir müridin yapabileceği şey sınırlıdır. Ama eğer intisap ettiği şeyhin yetersiz kaldığını hissederse yeni bir şeyh bulma­sı gerekir. Bu demektir ki zamanı gelince, daha üst düzeyde yeni bir şeyhle ilişki kurmaya ha­zır olun, demektir.

5)     Birden çok halife ile ilişkiye girmelidir. Burada halifelerin kendi ara­larındaki konuşmalarından, biribirlerinin sizin hakkınızdaki olumlu görüşlerini desteklemelerin­den ve sizin için bir şeyler yapmaya birlikte ka­rar vermelerinden doğar. Tek bir halife ile bu güçlendirici etkiyi hiçbir zaman sağlanamaz.

“YOKLUK BİLGİSİ” SIRLARINDAN

“Yokluk Bilgisi” düzeyine erişmeye çalışan müridi aldatan birçok durumun olması yolun kolay aşılamadığını da gösterir. Bu konuda insanların herbiri için ayrı ayrı hususlar olduğu kesindir. Misal olarak verceğimiz birkaç sır vardır. Bunlar bilinmeli fakat üzerinde durmakta, faydadan çok zarara sebep olduğu için geçilip gidilmelidir. Seyrin hakikatinde ve “yokluk Bilgisi”nde dinin emirleri ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin inceliğini bulmaya çalışmalıdır.

Niyâzî-i Mısrî kaddesellâhü sırrahu’l azîzkullardaki durumu şu şekilde açıklıyor.

“Bin altmış yedi senesi Rebiu’l-ahir sonlarında bir gün kulların çokluğunu, fakat abidlerin azlığını, zahidlerin nadir olduğunu, ariflerin de yani ariflerden Allah Teâlâ’ya yaklaştırılmış olanların azdan az olduğunu; çoğunluğu fasıkların, asilerin ve kâfirlerin teşkil ettiğini ve bana göre bunların Allah Teâlâ’nın rahmetinden uzak bulunduğunu düşünüyor ve kendi kendime diyordum ki:

“Acaba bu çoğunluğun hali ne olacak? Biz iyi biliyoruz ki Yüce Allah Erhamürrahimin’dir.”   Bunun sırrının, Allah Teâlâ tarafından açılması için kalbimin burçlarında dolaşıyordum. Birden bana iki kanatlı büyük bir kapı açıldı. Kanatlarından birine şöyle yazılmıştı:

“Bu, dünyanın sırrıdır.”   ötekine de: “Bu, ahiretin sırrıdır.”   yazılı idi. Kapının hemen ardında güzel yüzlü, mütenasip endamlı, yüzünün nurundan Güneşin utandığı bir genç gördüm. Bana dedi ki:

“Sana dünya ve ahiretin sırrı açıldı. Üzerindeki beşeri elbiseyi ve izafi varlığı (vücudu) at, kapıdan içeri gir. Tuhaf bir şey göreceksin ve sana ledünni ilimler açılacak, Yüce Allah’a yakın ve uzak olanı bilecek ve dertlerden kurtulacaksın.”   Çıkardım ve kapıdan içeri girdim. Bana nurani bir elbise giydirdi. Bir de baktım ki ilmim ve anlayışım, kulağım, gözüm bütün iç ve dış duyularım başka bir ilme, başka bir anlayışa, başka bir kulağa, göze ve yeteneklere değişti. Günüm,  “Arzın başka bir arza, göklerin başka göklere değişip herkesin tek kahredici Allah Teâlâ’nın huzurunda duracağı gün” oldu. Ve: “O’nun vechinden başka her şey helak olacaktır.”   ayetinin manası meydana çıktı. Bildim ki Rabbımın bana giydirdiği elbise, Hakkani varlıktır. Sonra o halimle yaratılmışlara baktım. Gördüm ki benim zannımda abid, zahid, veliyyullah olanların çoğu Allah Teâlâ’dan ve O’nun rahmetinden uzaktır. Onunla Allah Teâlâ arasında gösterişten, işittirmeden, kendini beğendirmeden, nefsini temize çıkarmadan, böbürlenmeden, kendi nefsi yahut insanlar hakkında Allah Teâlâ’ya kötü zan taşımaktan, ya da zahiren kendinden aşağı olana hakaret gözüyle bakmaktan meydana gelen bir perde vardır. Hâlbuki kendisi iyi yaptığını sanıyor. Ve zannımda fasık, asi, riyakâr, sapkın, bid’atçi, mülhid, zındık olanların çoğunu da Allah Teâlâ’ya yakın, Allah Teâlâ’nın dostu, O’nun sevgilisi gördüm. Bunlar, kalblerinde bulunan üzüntü, zillet, hulus, Allah Teâlâ’yı bilme kendi nefsi ve diğer kullar hakkında Allah Teâlâ’ya iyi zan besleme, herkese tevazu gösterme gibi sebeplerden bir sebeple Allah Teâlâ’ya yaklaşmışlardı. Ve gördüm ki uzaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi kibir ve şöhret; Allah Teâlâ’ya yaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi de tevazu ve mahviyettir. Aslında yakınlık ve uzaklık varlığı olmayan mevhum şeylerdir ya. Sonra bana:

“Benim velilerim, benim kubbelerim altındadır, onları benden başka kimse bilmez.”   Kudsi Hadisinin sırrı açıldı. Allah Teâlâ’nın örtüsüyle ayıp kubbelerinin altında gizli olan velileri kimse bilmez. Bunları, izafi varlığı atanlar bilirler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuştur:

“Varlığın öyle bir günahtır ki onunla hiçbir günah mukayese edilmez.” 

Sonra Hakkani vücudu giydim ve öylece ikinci defa halka baktım. Bu defa bütün mahlûkatı Yüce Allah Teâlâ’ya yakın gördüm. Gözüm önceki bakışında aldanmış olduğundan üzüntü içerisinde bana döndü. İmam Şatıbi bu görüş makamında bir beyit söylemiş:

Bütün insanlar mevla sayılır; Çünkü Allah Teâlâ’nın kazasına göre bir iş yapıyorlar.”  Sonra bana daha başka sırlar ve bilgiler de açıldı ki onları ifşa etmek helal değildir. İşte o vakitten beri o görüş ve o varlık benden hiç gitmedi. Evvel ve ahir Allah Teâlâ’ya hamdolsun. [14]

Aziz Mahmud Hüdâî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, 948/1552-1038/1628  de bir gece, rüyasında, cennetlik olduklarını zannettiği birçok kimseyi Cehennem’de, Cehennem’lik zannettiklerini Cennet’te görüyor. Bunun üzerine ertesi sabah derhal Üftâde’ye gidip teslim oluyor.

Bahsedilen bu durumlar “Yokluk Bilgisi” tahsilinde müridin uğradığı sırlı yerlerdir. Bunlar hakikâtte müridi, şek ve şüpheye düşürmek değildir. Belki bütün insanların şek ve şüphesinden çıkarmaktır. Fakat tehlikelidir.

ZAHİRDEKİ YOKLUK BİLGİSİ ve SONUÇ

İnsan bahsedilen bilgiye kavuşur. Fakat kitapta üzerinde durmadığımız fakat erzel-i ömür sınıfına giren bir bahis vardır ki, o da “Yokluk Bilgisi”nin zahirî yönüdür. Batınî yukarıda anlattığımız gibi olur. Zahiriden nasıl olur diye düşünenlere bu söz ilk açıdan anlaşılmaz olabilir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ bize bunu bildirmiştir. Yokluk bilgisine ulaşmak için çok çalışmış fakat yolda kalmış olanlara, (ölenlere) Allah Teâlâ bu bilgiyi bazılarında erzeli ömür-e [15] kavuşturarak verir.

 “Allah Teâlâ sizi yaratmıştır, sonra sizi öldürür ve içinizden kimileri de bilirken bilmez olacakları ömürlerinin en güçsüz durumuna ulaşırlar.”  [16]

Allah Teâlâ’nın rahmet sıfatıyla insanın ömrünü inkıtaya uğratmasıdır. Bu Rabbi olarak insana yokluğu öğretmesidir. Allah Teâlâ’nın ister zahiren ister batınen bu bilgiye ulaştırıcı olması ne büyük lütuftur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Allah Teâlâ mahlukâtın olmasına hükmettiği zaman -Müslim’in rivâyetinde: “Allah mahlûkatı yarattığı zaman”- yanında bulunan, Arş’ın gerisindeki bir kitaba şunu yazdı: “Muhakkak ki rahmetim gazabıma galebe çalmıştır.”  [17]

Yine, Allah Teâlâ “Elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.”  [18] buyurdu. Bu âyette geçen “elçi” kelimesini Eş’arî nebi olarak almış, Mu’tezile ve Mâturîdi akıl olarak almıştır. Ayrıca şu ayet de aynı anlamdadır: “Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir rasülü memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.”  [19] Bu ayetteki ‘elçi’ (rasül) kelimesinin nebi anlamında olduğu açıktır. [20]

Burada anlatmak istediğimiz, elçisi gelecek vasfı kalmayan bir kul “Yokluk Bilgisi” demine uğramıştır, denilir.

Kur’an-ı Kerim’de de Allah Teâlâ da vermediğini veya verdiğini aldığından dolayı kimseyi sorumlu tutmayacağına dair va’di olduğundan bu durum açığa çıkmış olur..

 “Bir kimseye ancak gücünün yeteceğine göre yükümlülük veririz.”  [21]

“Allah kimseye verdiğini aşan bir yük yüklemez.”  [22]

“Herkes ancak gücü kadar sorumlu tutulur.” [23]

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, hayatın son dönemlerinde büyük velilerin sıkıntı bunalım çektiğini haber vermektedir.[24]

“Kişi, aklı zeval bulmadıkça kendisi zeval bulmaz.”  Yani kişi akil ve baliğ oldukça mükellef olma durumu devam eder. Aklı zeval bulup gidince mükellefîyyet de ondan kalkar. Bundan dolayı mecnunlar mükellefiyyet sınırından çıkmışlardır. Öyle ki o katil olsa kısas edilmez, çocuk gibidir. Bazı Allah Teâlâ adamları için vaki olduğu gibi ölümlerinden bir gün veya iki gün önce beşer olma özellikleri alınmış olsa da meczuplar da böyledir. Veya günlerce senelerce beşer olma, onlarda yiyen, içen, dokunan, gülen, surat asan gibi çeşitli sınıflardır. Bunların hepsi yaşamanın gerektirdiği zahir bir durumdur. Bunda aklın şerefinin beyanı vardır. Şüphesiz onun ölüme yakın zamanlarda geçmesi temkinin emaretlerindendir. Temkin ise iki akıldan birinin ötekine bitişmesidir. İki akıl:

Akl-ı maâş (yaşamla ilgili akıl) ve Akl-ı meâd (ölümden sonra varacağımız hayatla ilgili akıl) dır. Onlardan birisi ötekine, ecelin gelmesine kadar karışmaz. Bu durum, ecelin gelmesi, zamanında birincisi gider. İkincisi kalır. [25]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şu hadisin sırrıda birkez aşikâr oldu.

“Sizden birinin yaratılışı, annesinin karnında kırk günde cem olur. Sonra bu kadar müddetle “alaka” olur. Sonra bu kadar müddette “mudga” olur. Sonra Allah bir meleği dört kelimeyle gönderir: (Bu melek) rızkını, ecelini, amelini, şaki veya said olacağını yazar, sonra ona ruh üflenir. Kendinden başka ilah olmayan zâta yemin olsun, sizden biri, (hayatı boyunca) cennet ehlinin ameliyle amel eder. Öyle ki, kendisiyle cennet arasında bir zirâlık mesafe kaldığı zaman ona yazısı galebe çalar ve cehennem ehlinin ameliyle amel ederek cehenneme girer. Aynı şekilde sizden biri (hayatı boyunca) cehennem ehlinin amelini işler. Kendisiyle cehennem arasında bir ziralık mesafe kalınca yazısı ona galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işleyerek cennete girer.”[26]

Hayrete mucip olsada, zahiren olana misal verecek olursak; “Yokluk Bilgisi” zamanımızda birçok iyi kişinin Alzheimer hastalığı[27] veya Parkinson hastalığı[28] na uğramasıdır, diyebiliriz. Bu kişiler kundakdaki çocuklar gibidir. Onlar bahsedilen bilgiye mânen olmasada zahirende ulaşmıştır. Görünüşte durumları acı olsa da onların cennet kuşları olduğunu bilmeliyiz.

Bu meyanda bu kişilerin bakımını üstlenenler onların Allah Teâlâ’nın rahmetine mazhar olduklarını bilerek velâyetin bu penceresindeki kullara hizmet etmekte kusur etmemelidir.

Bu meselede zahir ve batın farkındalığı zahirden ulaşanların, mürid yetiştirmeye kudretleri olmadığıdır.

Ya Rabbî, bilmediğimiz ve aciz kaldığımız kazançlarla ölüme hergün yaklaşırken bizi mahcubiyet perdesinden korumanı niyaz ediyoruz.

“Onlar fena bir şey yaptıklarında veya nefslerine zulmettiklerinde Allah Teâlâ’yı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler…”  [29]

“Allah Teâlâ onlara zulmetmiyordu. Fakat onlar nefislerine zulmediyorlardı.”  [30]

 

“Ah min el- aşkı ve hâlatihi

Ahraka kalbî bi hararatihi

Ma-nazara aynî ilâ gayrikum

Uskimu billahi ve ayatihi” [31] 

Ve´s-selamü ala men ittebeal Hüda

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلىَ آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

09.03.2012/Esenler

İhramcızâde İsmail Hakkı


Kaynakça

Dr Laurence J Peter- Dr. Laurence J Peter Raymond [Kitap]. - Ankara : [s.n.], Peter İlkesi-1993.

AKIN Ali HZ. Ebû Tâlib ve Tarihte Gizli Kalmış Gerçekler” [Kitap]. - İstanbul : Sakaleyn, Ağustos 2007.

ALTUNTAŞ İsmail Hakkı Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Nakşi Haki Tarikati İlm-i Ledün Sırları [Kitap]. - İstanbul : Gözde Matbaa, 2007.

ATEŞ Süleyman [Kitap]. - Ankara : [s.n.], İrfan Sofraları Niyazî-i Mısrî- 1971.

BAYRAKLI Bayraktar Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri [Kitap]. - İstanbul : Sidre, 2002.

BURSEVİ İsmail Hakkı [Kitap]. - Bursa : [s.n.], Vâridat-ı Kübra.

Çeltik Mustafa Tatcı-Halil Selim Divane, Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı [Kitap]. - 2004.

ÇETİN Taner Vâridat-ı Kübra [Kitap]. - Bursa : [s.n.], Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Y.Lisans Tezi, 87344-1999.

ERGİN O. Nuri Balıkesirli Abdülazîz Mecdî Tolun Hayatı ve Şahsiyeti [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 1942.

KARABULUT Ali Rıza Kayseri’deMeşhur Mutasavvıflar [Kitap]. - Kayseri : [s.n.], 1984.

Niyazî-i MISRÎ [Kitap]. - [s.l.] : Bursa Sultan Orhan Kütüphanesi 690, Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazreti Mısri- 1223.

YARAR Cezair Mektubât-ı Hasan Sezâî [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2001.


[1] Bayraktar Bayraklı, Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri, İst.2002, s. 92

[2] Mesnevi c.III, b.4541

[3] YARAR, Cezair, Mektubât-ı Hasan Sezâî, İstanbul, 2001, s.77, 37. mektup

[4] Kâtip Çelebi, Mizânü’l Hakk fî İhtiyâri’l Ahakk, hzl. Orhan Şaik GÖKYAY, İst,1980, s. 39

[5] Mesnevi c.V, b.673–683

[6]  Abdülhakîm-i Arvâsî kaddesellâhü sırrahu’l azîzin görüşü;

“Varlık ile yokluğun sürekli birbirini takip ettiği yâni, bir var imiş bir yok imiş mealindeki bu âlemde, her şey Allah Teâlâ’nın varlığının bir alâmeti olduğudur.”

[7]   “Ben kendi görüşümle yapmadım” (Kehf 82)

[8]  Su hakkında, Hattat Azız Efendi buyurdu ki;

“Bak Azîz’im, Allah Teâlâ işte bunu renksiz yaratmış. Eğer rengi olsay­dı bıkılabilirdi. Hâlbuki renk ve tad vermeden yaratmış, onun için hiç bıkılmıyor, hiç kanılmıyor.” (Ken’an Rifâî, Sohbetler, s. 59)

[9] Mesnevi c.IV, b.2756–2758

[10] Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, s.94

[11]  Ebû Saîdi’l-Kurâşî’den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

“Nebilerin uğradıkları musibet, vahyin ke­silmesi; Evliyaların uğradıkları musibet, kendilerinden keramet zuhur etmesi; müminlerin musibetleri ise, ibadetlerinde kusur etmeleridir.” (KARABULUT, Ali Rıza, Kayseri’de Meşhur Mutasavvıflar, Kayseri, 1984, s.61)

[12] Yokluk, Ahmet Âmiş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendinin buyurduğu gibi;

“Şeriatı tut (mak),   hakikati yut (mak) tır.

Üstat Abdülâziz Mecdi Efendi derdi ki; Bir gün mürşidim Ahmet Amiş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi:

“Mecdi, sakın sırrı fâş (açığa vurma) etme!” dedi.

‘Acaba bir şey mi yaptım?’   Diye korktum. Benim korkumu gidermek ve bir hakikati bildirmiş olmak için buyurdular ki;

Edemezsin ki, edilemez ki! Ruhunu ortaya at, fâş et,   anlat ba­kalım.  Edemezsin.   İşte O da öyledir.”

Bununla ilgili olarak Abdülâziz Mecdi Efendi demiştir ki;

“Cenabı Hak sırr-ı vahdetin gizlenmesini ister ve bu işi sayısı sınırlı kullarıyla idare eder. İrşat (hidayet)ve idlâl (dalâlet) hep kendisindendir.” (ERGİN,  a.g.e. s. 238–239)

Allah Teâlâ yolunun taliplerinden biri, bir velîye yalvarır:

“Ne olur, bana tasavvufu öğret! Ne olur, bana marifetullahı anlat!” Rabbin velîsi tebessüm eder:

“Peki, ama önce sen bir aksır!” der. Adam şaşkınlıkla cevap verir:

“Aksırmam gelmedi ki, nasıl aksırayım?..”Velî sükûnetle cevap verir:

“İşte nasıl aksırman gelmeden aksıramazsan, Marifetullah da Hakk tarafından kula verilmedikçe anlaşılamaz, sözle Öğrenilemez. Bunun için “şeriatı tut hakikati yut” demişler.” (BURGAY, Hasan, Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in Varisleri, Ankara, 1994, s.5)

[13] Bayraktar Bayraklı, Mukayeseli Eğitim Felsefesi Sistemleri, İst. 2002, s. 92–114 (özet olarak alındı)

[14] (ATEŞ, İrfan Sofraları Niyazî-i Mısrî- 1971) On birinci sofra

[15] Hac, 5

[16] Nahl, 70

[17] Buhâri, Tevhid 15, 22, 28, 55, Bedi’ül’-Halk 1; Müslim, Tevbe 14, (2751); Tirmizi, Daavat 109, (3537).) Buhâri nin bir diğer rivâyetinde: “Rahmetim gazabıma galebe çaldı” denmiştir.

Buhâri ve Müslim’in bir rivâyetlerinde: (Rahmetim) gazabımı geçti” denmiştir.

[18] İsra, 15

[19] Kasas, 59

[20] (ATAY, 1 : 2 2003), s. 18

[21] En’âm, 152; Ârâf, 42; Mu’minûn, 62.

[22] Talak, 7.

[23] Bakara, 233.

[24] (Niyazî-i MISRÎ, Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazreti Mısri- 1223)

[25] (ÇETİN, Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Y.Lisans Tezi, 87344-1999), s.72; (BURSEVİ, Vâridat-ı Kübra), v.21a, 17. Varidat

[26] Buhari, Kader 1, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiya 1, Tevhid 28; Müslim, Kader 1, (2643); Ebu Davud, Sünnet 17, (4708); Tirmizi, Kader 4, (2138).

[27] Alzheimer hastalığı, günlük yaşamsal aktivitelerde azalma ve bilişsel yeteneklerde bozulma ile karakterize, nöropsikiyatrik semptomların ve davranış değişikliklerinin eşlik ettiği nörodejenaratif bir hastalıktır. En sık görülen tipi demanstır.

Çok dikkat çekici, erken semptomlardan biri hafıza kaybıdır. Bu hafıza kaybı, geçmiş hafızanın korunduğu, hastalığın ilerlemesi ile birlikte sıklıkla telaffuz edilmeye başlanan küçük unutkanlıkların başlaması şeklindedir. Bozukluğun ilerlemesi ile bilişsel (kognitif) yeteneklerdeki kayıp, frontal ve temporal lob işlevleri ile ilişkili, dil alanlarında (afazi), beceri gerektiren hareketlerde (apraksi) ve tanıma fonksiyonlarında bozulmaya doğru uzanım göstermeye başlar. Altta yatan patolojik sürecin yansıması olarak limbik sistem ile frontal ve temporal loblar arasındaki bağlantılarda kopmalar olur. Patolojik süreç temporoparietal korteksin yoğun bir şekilde tutulduğu fakat frontal lobuda etkileyen amiloid plak ve nörofibriler yumaklarla karakterize inflamatuvar cevabın birlikteliğinde nöron kaybı ve atrofisini içerir.

[28] Parkinson hastalığı, beynin alt kısımlarındaki gri cevher çekirdeklerinin bozukluğuna bağlı bir sinir sistemi hastalığı. Genellikle orta yaş hastalığıdır. Adını hastalığı ilk defa 1917′de titremeli felç olarak tarifleyen James Parkinson’dan almıştır. Binde bir sıklıkla görülen, müzmin, ilerleyici, tedavisiz iyileşmeyen bir hastalıktır.

[29] ÂI-i İmran,134

[30] Ankebut, 40

MEVLÂNA’NIN RUBÂİLERİ


1

Yabancı bellemeyin, ben de bu eldenim.

Sizin Diyarınızda kendi ocağımı aramaktayım.

Düşman gibi görünüyorsam da düşman değilim.

Hintçe söylüyorum amma aslım Türk’tür.

2

Bizim kafilemiz aşk ile adem diyarından yola çıktı.

Gecemiz bitmeyen visalin şarabından içip aydınlandı.

O şarap bizim mezhebimizce haram değildir.

Ondan tatmış olan dudağımız, adem sabahına kadar kurumayacaktır.

3

Başımı koyduğum her yerde secde edilen O’dur.

Dört köşe ve altı bucakta tapılan, hep O’dur.

Bağ, gül, bülbül, sema, sevgili. Bütün bunlar hep bahanedir;

Yalnız ve asıl maksut hep O’dur.

4

Gönlümün içinde ve dışında var olan hep O’dur.

Tenimdeki can, kan ve damar hep O’dur.

Buraya nasıl olur da şirk ve iman sığar?

Varlığımın “Neden”i “Niçin”i kalmadı,

Çünkü vücudum da O’ndandır ve hep O’dur.

5

Minare ve medreseler viran olmadıkça

Kalenderlik ahvali intizam bulmaz.

İman küfür ve küfür iman olmadıkça

Hakk’ın bir kulu hakkiyle müslüman olmaz.

6

Ben göklerin her birinde bir takım insanlar

Onların üzerinde de melekler görüyorum.

Ey şaşı, eğer sen biri iki görüyorsan,

Ben de senin aksine ikiyi bir görüyorum.

7

İstek yolunda ergin kimseler,

cihandan elini eteğini çekmiş erler gerektir.

Sen kendi görüşünü tedavi et.

Yoksa bütün âlem O’dur; yeter ki görecek göz olsun!

8

Varlığım hudutsuz bir deniz olduğu zaman

O, benim vücudumdaki zerreleri aydınlatır.

Bunun için ben, şule gibi yanarım; tâki aşk yolunda

Bütün zamanlarım bir andan ibaret olsun!

9

De ki: Gece olsa da, bizim gündüzümüze gece yoktur.

Aşk mezhebinde aşka mezhep olmaz.

Aşk öyle bir denizdir ki ne ucu bucağı, ne de sahili ve kenarı vardır.

Oraya düşüp boğulurlar; fakat “Aman!” diye bağırmak, “Ya Rabb!” diye haykırmak yoktur.

10

Ey can, haberin var mı ki cananın kimdir?

Ey gönül farkında mısın ki mihmanın kimdir?

Ey ten, türlü hile ile kaçmak yolunu arıyorsun;

Hâlbuki o seni çekiyor. Dikkat et, seni arayan kimdir?

11

Cihan güzellerinin özlemi senin güzel yüzünedir.

Zahitlerin kıblesi senin lâtif iki kaşındır.

Bütün evsafımdan sıyrıldım, soyundum;

Tâ ki senin dil-nişin ırmağında çıplak olarak yıkanayım!…

12

Sevgilim, sana yakın olmanın sebebi hep muhabbettir.

Ayağını nereye basarsan biz oranın zeminiyiz.

Aşk mezhebinde reva mıdır ki

Âlemi seninle gördüğümüz halde seni görmeyelim?…

13

Gönlümü belâ uğrağına saldım

Onu yalnız senin arkandan koşturdum.

Sevgilim, bugün rüzgârdan senin kokun, geldi;

ben şükrâne olsun diye kokunu getiren rüzgâra gönlümü verdim.

14

Seninle beraber olduğum zaman sevgin beni uyutmaz.

Sensizken de hasretinle gözlerim uyku tutmaz.

Sübhânallah, ker iki gecede de ben yine uyanık kalırım.

Bu iki uykusuzluk arasındaki farkı artık sen anla !

15

Ben bir zerreyim, benim güneş yüzlüm sensin.

Ben gam hastasıyım, bana sen aynî devasın.

Kolsuz, kanatsız, senin arkandan uçar dururum; sanki küçük bir çöpüm;

beni tutan ve çeken “kehrüba” sensin !…

16

Bizim şu kara topraktan olan bedenimiz feleğin nurudur.

O kesiften, asumanda öyle sür’atle uçar ki bu çalâkî meleklerin bile gıptasını davet eder.

Bazen gök insanları, biz toprak adamlarının temizliğini kıskanırlar;

Hazanda şeytanlar bizim kötülüğümüzden kaçarlarlar.

17

Bugünde her günkü gibi haraplık içinde harabız.

Düşünce kapısını açma; rübabını çal.

Kendisine dostun cemali mihrap olan kimseye

Bin türlü namaz ve o kadar da rükû ve sücut vardır.

18

Sübhânallah, Ey parlak inci, seninle daima

Her suretle muhalefetimiz var:

Ben senin taliinim, hiç uyumuyorum.

Sen benim bahtımsın, hiç uyanmıyorsun.

19

Evet, ey varlığına taptığım! Seni kaybetmemin sebebi kendiliğinden hasıl oldu;

Uyku geldi ve bizden seni alıp götürdü.

İyi uyu ki ben ta seher vaktime kadar

Senin uykulu nergis göklerinden müşteki, feryat edeceğim.

20

Yârsız olmaktan daha güzel yar olamaz,

İşsiz olmaktan daha lâtif iş bulunamaz.

Allaha yemin ederim ki hile ve ayyarlıktan azade olan kimseden

Daha akıllı ve kurnaz bir insan olmaz.

21

Bu gün sabah şarap ile dolu olan kadeh elimde düşüyorum.

Kalkıyorum ve mest oluyorum,

Benim mestliğim servi boylu sevgilimin güzelliğindendir.

Ondan başka var olan bir şey bulunmadığı zaman ben de yok olurum.

22

Bu gece benim çok zar ve zarif olduğum bir gecedir.

Bu gece sırların meydana çıkacağı gecedir.

Gönlümde gizli olan şeylerin hepsi sevgilimin hayalidir.

Ey gece, çabuk geçme; zira bizim işimiz var!…

23

İnsaf et ki aşk ey i bir iştir.

Fakat fena tabiat onun saffetini bozar.

Sen şehvetinin adını aşk koymuşsun;

Hâlbuki şehvetle aşk arasında ne uzun mesafe vardır?

24

Bu acı sözler öyle gönül kırıcıdır ki…

İnsaf et, o ağza bunlar yaraşır mı?

Yok, yok; onun tatlı dudağı hiç acı söz söyler mi?

Bu tatsızlık ancak benim bahtımın kötülüğündendir.

25

Güzel yüzünü perilerin kıskandığı insan,

Seher vakti idi, geldi. Gönlüme gözünü dikti.

Ta sabah oluncaya kadar o ağladı, ben ağladım. Sordu:

Acaba ikimizden âşık olan hangimiziz?

26

Bu mevsim, bahar değildir; başka bir, devirdir.

Her gözün mahmurluğu ayrı bir, visalden olduğu gibi..

Her ne kadar bütün dallar ihtizaz ederse de

Her birinin sallanmasının başka, başka sebepleri vardır.

27

Bizim sarhoşluğumuz şu kırmızı şaraptan değildir.

Bizim şarabımız sevda kadehinden başka yerde yoktur.

Sen benim kadehimi kırmaya ve şarabımı dökmeğe geldin;

Fakat ben o türlü mestim ki şarabım meydanda değildir.

28

Bu aşk bir hükümdardır amma bayrağı meydanda değildir.

Kur’an haktır; fakat ayeti zahir ve aşikâr olmamıştır.

Her âşık bu avcıdan bir ok yemiştir,

Kan içer; fakat cerahati görülmez.

29

Sevgili, senin sebebinden gönlüm yasemenle doludur.

Senin menzilinde benim gibi ve bana benzeyen acaba kim vardır?

Can ve cihandan kalkıp gitmek güç değildir;

Asıl güç olan senin bulunduğun yeri terk etmektir.

30

Rüzgâr geldi, mey içenlerin üzerine gül döktü.

Yar geldi, dostların kadehine mey döktü.

Onun, sümbül gibi güzel kokulu olan saçı, güzel kokulu yerlerde revnak bırakmadı;

Nergis gibi mest olan gözler ile de aklı başında olanların kanını döktü.

31

Senin ayağına sarılmışım, elini tutamıyorum,

Senden medet isteyemiyorum; kimden derman arayayım?

Gönlüm senin muhabbetinle hastadır…

Hey gafil, “ciğerinde su yoktur, hasta değilsin” diye bana tan ediyorsun;

sanki ciğerimde su yoksa ne olmuş.” kirpiklerimde yar ya!…”

32

Bu zulüm sana kimden geldi kelimesiz ve dilsiz,

Böyle feryat ve figan nedendir; ey ney? O cevap verdi:

—Beni bir şeker dudaklıdan kesip aldılar, onun için

Nale ve feryatsız yaşamak nedir bilmiyorum!…

33

Eğer sevgilim olan aya imanın varsa

Bu çabuk geçişin bir kusur değil midir?

Gece yüzünü bana çevirdi ve böylece itizar etti:

“Bizim ne günahımız var; aşkın ucu bucağı yok ki”

34

Havada ve sahrada olan zerrelere iyi bak,

Onların hepsi bizim gibi mecnundur ve hepsi bi-karardır.

İster mahzun, ister memnun olsun, ne kadar zerre varsa hepsi,

Her türlü kayıttan âzade olan ezel güneşinin pervaneleridir.

35

Gönlüm senin gamından her gün bir kat daha zar olmakta

Ve senin merhametsiz gönlün benden gittikçe bizar kalmaktadır.

Sen benden geçtin; fakat gamın benden geçmedi.

Doğrusu, gamın senden daha vefalıymış!..

36

Güzelliği vasfetmenin üstünde olan sevgilim,

“Gönlün nasıldır?” Diye hatırımı sormak için evime geldi.

O eteğini kaldırıyordu; Gönlüm ona dedi ki:

Eteğini iyi topla! zira evim kanla doludur..

37

Ey yüzü güzelliği ruh aynası olan sevgili!

Sabah şarabında senin hayalinin ayaklarına

Gözlerimi sürmek isterim.

Fakat korkarım ki onlar kirpiklerimin oku ile yaralı olurlar!

38

Sayısız hikâyeler anlattılar, yokluğa, varlığa dair birçok sözler söylediler

Gaflet içinde akıllarınca mana gevherini deldiler.

Kâinatın esrarına vakıf olmadıkları için

evvelâ uzun uzun çene çaldılar, sonra uyuyup kaldılar..

39

Senin sözünü söyleyip mütemadiyen seni anmak, beni sükûte mecbur etti.

Seninle meşgul olmaktaki zevk ve lezzet beni işsiz bıraktı.

Senin tuzağından gönlüm evine kaçtım.

Hâlbuki gönlüm tuzak oldu ve ben gene sana tutuldum.

40

Ben kendisini bilen insanların kuluyum,

Ki onlar her zaman kendi gönüllerini hatalardan kurtarmaktadırlar.

Kendi zat ve sıfatlarından bir kitap yaparlar

O kitabın fihristini (Enel Hakk – ben Hakkım) sözü ile icmal ederler.

41

Senin sevgin ateşinden kalbimde bir aydınlık

Senin sohbetinden gönlümün ırmağında bir su vardı.

O su serap, o ateş şimşek oldu.

Şimdi hep o masallar geçti; bütün bunlar sanki birer rüya imiş!…

 42

Senin aşkından derya dalgalanıp karıştı,

Bulutlar senin ayağına inciler döküyor.

Yere senin aşkından bir yıldırım düştü.

Bu duman onun için göklere yükseliyor.

43

Hekimin gönlünü kapan o sevgiliyi hekim nasıl tedavi edebilir?

Hiç ona ilâç tavsiye edilebilir mi?

Eğer o, güzelliğinden bir zerre gösterecek olursa

Vallahi o hekime de bir başka tabip lâzım gelecektir.

44

Ruhum göklere uçtuğu ve tenim topraklara karışdığı gün

Kabrimin üzerine parmağınla “kalk!..” diye yaz;

Yaz ki ben mezarımdan sıçrayayım

Bu ölü vücudum tekrar canlansın!

45

Ey beni güçlüklerden kurtaran ve ihsanı ile

Serviyi, gülü, bahçeyi mest eden sevgilim!

Gül, humarınla senin sermestin ve diken bedmestindir.

Bir kadeh daha ver ki hepsi bir olsun!..

46

Aşk olmayınca içkinin neşesi artmaz,

Aşk olmayınca güzel vücutlara uygunluk gelmez.

Eğer deryaya bulutlardan yüzlerce katreler yağsa,

aşkın tesiri olmadıkça o katreler ilelebet inci olamaz!…

47

Bir can ki onda senden bir hayal vardır,

O can nasıl zeval bulur?

Aya noksan gelip incelir ve hilâl olursa da,

Bu incelmesi bir kemalin başlangıcı değil midir?

48

Ey sevgili! Aşkının ateşi son haddine erdi.

Senin sevginden, işim sadece şikâyet, oldu.

Eğer her seher inlediğimi istemiyorsan bana acı;

Zira derdim tahammül edilmez bir hale geldi.

49

Senin gözünün bin türlü sihri vardır.

Yüzlerce, binlerce can ona bağlıdır.

Sevgilim, senin siyah saçların küfürdür; din ise ay gibi olan yüzündür.

Küfürle kıyas et, bak ki din ne parlaktır?!…

50

Hakkın muhabbeti sabah gibi aşikâr olmaya başlayınca

Yaşayanların teninden canları uçmak ister.

İnsan öyle bir makama erişir ki her nefeste göze muhtaç olmaksızın

Sevgiliyi görmeye muktedir olabilir.

51

Sabır ve kararı kalmamış âşıktan daha biçare kimse olur mu?

Zira bu aşk, devasızlığa uğramaktır.

Aşk eleminin dermanı ne cimrilik ve ne de riyadır.

Çünkü hakikî sevgide ne vefa vardır, ne de cefa .

52

Anladım ki sevgi, benim varlığımın bağıdır.

O bin telli saç benim elimdedir.

Ben her ne kadar dün kadehten mest olmuşsam da

Bugün kadeh benden sarhoştur.

53

Sevgilinin varlığı sana açılsın istiyorsan

İç yüze geç, dış yüzde durma…

O öyle bir zattır ki onu senden yine senin örtülerin kapamıştır.

Hâlbuki kendisi kendi varlığına batmış ve her iki âlem de onda boğulmuştur.

54

Divane oldum: divane hiç uyku uyur mu?

Mecnun uykunun nerede olduğunu bilir mi?…

Zira Allah uyumaz, uykudan münezzehtir.

Bil ki Allah’ın divanesi de uyumakta onunla beraberdir

55

Dediler ki aşkın akıbeti sükûnettir.

Evveli şuriş (Karışıklık) nihayeti temkindir.

Can, bu aşk değirmeninin altında duran taştır

Bu kararı olmayan beden ise üstte görünen döner parçadır.

56

Dediler ki altı cihet Allah’ın nuru ile doludur.

Halktan “O nur nerededir?” diye feryat koptu,

Yabancı olan kimse, sağa, sola baktı; onu göremedi.

Dediler ki : —Onu görebilmek için -bir an- sağsız, solsuz bak”

57

Büyüklere hâkipay olmayan baş ve onların

Sevdasına candan gark olmayan gönül yok olsun!

Dediler ki onlarla bu baş ve bu gönül arasına kıl sığmaz, o kadar biribirine yakındırlar.

Hâlbuki ben bizzat kıl oldum.

Artık benim, için oraya sığıp sığmamak meselesi kalır mı?

58

Ne yukarda ne de aşağıda olmayan Ay nerededir?

Ne bizimle ne de bizsiz olmayan nerededir?

Orada burada deme; doğrusunu söyle; âlem hep O’dur.

Fakat onu görebilecek göz nerededir?

59

Cadı gibi sihirbaz ve nergis gibi güzel gözerinin şarabından mestim.

Senin yanına geldiğim zaman niçin beni kovuyorsun?

Ben öyle dudağını ıslatmakla doyacaklardan değilim.

Beni kendi ırmağına at, ruhumu ancak o kandırabilir!..

60

Hallacı Mansur “Ben Hakkım” dedi.

Bütün yolların topraklarım kirpikler ile süpürdü.

Kendisinin yokluğu denizine daldı

Ancak ondan sonra “Enelhak” incisini buldu ve deldi.

61

Güneşin, senin huzuruna çıkacak ne liyakati var?

Çabuk giden bir rüzgârın, senin zülfüne yetişmesi, haddine mi düşmüştür?

Varlık şehri içinde bilgiçlere hocalık eden akıl,

Senin köyüne ve civarına geldiği zaman divane olur.

62

O mest olan güzel, ansızın kapımdan içeri girdi,

Yakut gibi duran şarap kadehinden içip geçti oturdu.

Onun dalgalanan saçını görüp tutabilmek için

Bütün yüzüm göz ve gözüm baştanbaşa el oldu.

63

Aşkta yükseklik, alçaklık, akıllılık, akılsızlık,

Hafızlık, şeyhlik, müritlik yoktur.

Rintlik, hiç bir kayda bağlı olmamak,

Az söylemek ve kaygusuzluk vardır.

64

Çok bilgili olan akıl senin aşkından bihaberdir, gafildir.

Seni özleyen yürek ateşler içinde uyur.

Eğer gözsüz ve gönülsüz uyuyacak olursam şaşmayın.

Zira iki gözüm kan olmuştur; uyuyan gözlerim değil, kandır.

65

Senin aşkın hususunda hana nasihatin ne faydası olur?

Zehir içmişim, şeker bana kâr eder mi?

Benim için “onun ayağına zincir bağlayın” diyorlar;

halbuki deli olan gönüldür, ayağıma zincir vurmak neye yarar?..

66

Dün gece benim taptığım, gökteki Ay gibi idi

Yok, yok! Belki güzellikte güneşten de üstündü.

Şunu biliyorum ki güzeldi, fakat bilmediğim bir şey varsa güzelliğinin nasıl olduğudur.

Hayale sığmayan bir güzellik bilinebilir mi?

67

Gözünü dik ki gönlün göz olsun;

Gönül gözüyle sana başka bir cihan görünsün!

Eğer sen kendini beğenmekten kurtulursan

Her işin başkaları tarafından beğenilmiş olur.

68

Onun ay gibi güzel yüzüne tutulan ve kereminin sakisinden

Mest ve harap olan kimse şadumân olsun.

Ben şad değilim; gözyaşlarım akıyor, gözlerime hiç uyku girmiyor. . ,

Uyku gelmekten korkuyor; çünkü gelecek olursa gözyaşlarım onu alıp götürecektir.

69

Akıldan yüz merhale uzaklaşmak,

İyi ile kötünün vücudundan kurtulmak istiyorum.

Benim vücudumun perdesi, arkasında o derece güzellik var ki

-ey bihaberler!- benim kendime aşık olacağım geliyor..

70

Sevgilimin aşkına tutulduğum ilk zamanlar

Feryatlarım komşularımı uyutmuyordu.

Şimdi feryatlarım azaldı, aşkım arttı.

Zira ateş alevlendiği zaman dumanı kalmaz.

71

Âşık tevazu göstermez de ne yapabilir?

Geceleri senin olduğun yere gelmez de ne eder?

Büklüm büklüm olan saçını öperse şaşma, darılma.

Divane, zincirlerini ısırmazsa, çiğnemezse ne yapar?..

72

Nazı ve nazikliği terk etmiş olan âşık,

Aşk mezhebinde civanmert olur.

Bağrı yanıklara ateş satmak yaraşır mı?

Yusufluk etmeye yeltenen Yakup ne kadar soğuktur.

73

İyi bil ki âşık müslüman olamaz,

Çünkü aşk mezhebinde küfür ve iman yoktur.

Aşkta ten, akıl, can ve gönlün yeri olur mu?

Böyle olmayanlar âşık değildirler.

74

Seven için her nerede bulursa bulsun şarap içmek,

Yahut akıl ve hicap perdesini yırtmak gerektir.

Ben şarabı nerede içeyim? İçecek olsam da şarabın,

Başımdan alıp götüreceği akıl bende yok ki?

75

Senin güzel olan sevgin, kan dökmek istediği zaman can,

Ten kafesinde memnuniyetle çırpınmaya başlar.

Senin şeker gibi dudağında günah imkânım bulup ta

Perhiz eden kimse kâfir olmaz da ne olur.

76

Senin, gönlünde bir şey parlıyor; ona bak!

Yoksa hikâye dinlemekle esrar düğümü çözülemez.

Nitekim dışardaki koca ırmaktan,

Evin içindeki küçük bir çeşme daha faydalı ve daha güzeldir.

77

Eğer âşıka yok olmak ve ölmek

Veya aşk yolunda canını feda etmek düşüyorsa

Artık aşk için “sonsuzluk pınarından ab-ı hayat içmektir”

Demeleri boş bir söz olmaz mı?..

78

Maşuka güneş gibi taban oldu.

Âşık zerre gibi döndü durdu.

Aşk baharının rüzgârı esince

Kuru olmayan dallar elbette harekete gelir.

79

Ben o sevgilinin bendesiyim ki akıl onun mecnunudur.

Ondan pür-hûn olan bir gönül yüz can kıymetindedir.

Yemin ederim ki âşıkların gözünden

Akan yaşlara abı hayat gıpta eder.

80

Ayın güzelliği biraz onun-yüzüne benzer,

O melek huyluyu biraz andırır,.

Hayır!, Hayır!,.. Nereden nereye?.. Ay kim oluyor?

Canım ona kurban olsun; O’na benzeyen varsa ancak kendisidir.

 81

Senin yanağın put olunca putperestlik iyidir.

Şarap senin kadehinden olursa mestlik iyidir.

Senin aşkının varlığı içinde öyle yok oldum ki

Bu yokluk bin varlıktan yeğdir.

82

Keremkâr dildarın mezarı başına gittim.

O teninin toprağından mahzun bir gül gibi zahir oldu.

Toprağa seslendim, dedim ki:

Ey toprak benim vefadâr olan yârimi incitme, hoş tut!..”

83

Dün gece benim yanıma şirin sözlü, tatlı dudaklı mağrur bir güzel geldi:

Beni güneş gibi yüzüyle uyandırdı:

“Güneş görülünce kalkılır,

beni gördün kalk, ne duruyorsun?… dedi.

84

Gece geçti, benim ise ne geceden ne de gündüzden haberim var.

Gecelerim, gündüzlere ışık veren, o sevgilinim yüzüyle pür-nûrdur.

Ey gece sen o sevgiliden habersiz olduğun için böyle karanlıklar içinde kaldın.

Ey gündüz, sen de git o sevgilinin gündüzünden gündüz olmayı öğren.

85

Dün gece gördüm ki sevgilim bir mecliste oturuyordu.

Kucaklamağa muvaffak olamadım,

Kulağına lâkırdı söylemeyi bahane ederek hiç olmazsa

Yanak yanağa gelmek fırsatını kaçırmadım.

86

Aşık sevgilisinin izini takip ile onun oturmuş ve gezmiş olduğu yerlerin etrafını dolaşır,.

Zahit te tespih ile rükû ve secde ile uğraşır.

Âşık susamış ve zahit acıkmış olduklarından

Biri su kenarında, diğeri ekmek arkasında koşar,.

87

Bağa bülbül geldi. Kargadan kurtulduk.

Ey gözümün nuru sevgilim, seninle bağa gidelim ve gül ve susam gibi açılalım.

Âkan sular gibi bağdan bağa revan olalım.

Akalım ve hiç durmayalım.

88

Sevgilimden başkaları ile hem-bezm olmama rağmen

Vallahi gönlümde ondan başka hiç bir kimsenin aşk ateşi yoktur.

Güneş batınca karanlıkta kalan,

güneş yerine kandil yakmaz mı?..

89

Âlemde tek olan eşi bulunmayan sevgilimle?

“Tek mi, çift mi?” oynadık.

Bana: “tek mi istersin, çift mi?” dedi.

Ben de: “Seninle çift olmak ve bütün âlemden tek kalmak isterim,” dedim.

90

Gönlümü senden çekip almak mümkün değildir.

En iyisi onu bütün bütün senin sevgine terk etmektir.

Eğer aşkının gamına gönlümü bırakmazsam onu ben ne yaparım?

Artık gönlümü göğsümde taşımamın manası kalır mı?..

91

Aşkım kemale ermiş, sevgilim hüsün ve cemalde yükselmiş.

Gönül söylenecek bin bir sözle dolu, dil söylemekten aciz.

Susamış olduğum halde önümde akan temiz ve berrak suyu içemiyorum.

Cihanda bundan daha garip bir hal görülmüş müdür?

92

Aşkım, abı zulâlden daha lâtif ve paktır.

Bana aşk ile oynamak helaldir.

Başka âşıkların aşkı halden hale inkılâp eder.

Benim aşkım ve benim maşukumun ise zeval ve intikali yoktur.

93

Senin aşkınla âlemin erganunu (söz dinleyeni) oldum.

Senin mızrabınla gizli ahvalim âleme faş oldu.

Sevgin beni çenge benzetti,

Hangi perdeme dokunursan oradan inliyorum.

94

Sermest olan bülbülden sevgilimi hatırlatan nağmeler işitiyorum,

Semâın rüzgârından gönlümü çeken bir hal duyuyorum.

Sularda daima yârimin hayalini görüyorum

güllerden bütün onun aşinalık kokusunu alıyorum..

95

Bendeki neş’e şaraptan değil kendimdendir.

Bendeki hararet yine bendendir, sudan ve ateşten değildir.

Âşk beni o kadar hafifletmiştir ki vücudumu mizana çekseniz

hiçten pek çok daha eksik çıkarım!.,.

96

Elime ne beklenilmez bir av düştü; ben ne yapayım?..

Başıma tatlı bir sarhoşluk geldi; nasıl edeyim?..

Sofuyum, zahidim.. İyi ama, yolda giderken

Güzelin biri ya bana bir buse verirse ben ne yaparım?

97

Bugün mestçe bir dolaşmak

Kafatasından peymane (kadeh) yapmak istiyorum.

Bu şehirde sarhoş sarhoş dolaşıp durdum.

Bir akıllı adam arıyorum ki onu divane deyim…

98

Sevgilim, sitemler ile bana uykuyu haram etti.

Yarabbi, ne olur sen de onu uykusuz bırak!

Bırak ki, o da uykusuzluğun acısını anlasın

  sözünün manasını düşünsün.

99

Ne ben benim, ne sen sensin, ne sen “ben”sin.

Hem ben benim , hem sen sensin, hem sen “ben” sin..

Ben seninle o haldeyim ki – ey güzel sevgilim!…

Ben sen miyim, yoksa Sen ben misin, bir türlü kestiremiyorum.

100

Mademki gönlümde perileri kıskandıran sevgilimin hayali vardır;

Bu âlemde benim gibi bahtiyar olan kimdir?

Allaha yemin ederim, ben şad olmadıkça yaşayamam.

Gam diye bir şey olduğunu işitiyorum; fakat onun ne olduğunu bilmiyorum.

101

Kendim güzel değilim ama güzellere tapanlardanım;

Bâde değilsem de – hiç olmazsa — ondan mest olanlardanım.

Münacat ehlinden değilim;

Fakat senin harabat ehlinden olmakla bahtiyarım ya

102

Ey sevgili! Her kesin kalbinde senin aşkından bir parıltı vardır.

Ve her mihraptan sana yalvarışlar yükselir.

Seninle oturup çektiğim elemleri sana söylemek için

Bahtiyar bir gece ve lâtif bir mehtap lâzımdır.

 103

Ey cihanın canı olan sevgili! Senin yüzün bana kıble olalıdan beri

Ne Kâbe’den haberi var; ne de kıble nerededir biliyorum.

Senin yüzün gözümün önünde iken kıbleye dönmeğe kudret bulamıyorum.

Çünkü o, kalıbın, suretin kıblesidir; senin yüzün ise ruhun kıblesidir!…

104

Sevgilim! Ben senin yüzüne baktıkça içimde güller açardı

Ben bir gülistan kesilirdim. Ve iki gözüm seni görerek nurlanır, parlardı,

“Allah seni kem gözden esirgesin, kem gözler senden uzak olsun!…” diye yalvarırdım.

Ne yazık ki, o kem göz ben oldum ve senden ben, seni seven ben uzak düştüm!,..

105

Bu gece, gönlüme uygun bir arkadaşla

Çayırda bir meclis kurduk.

Şarap, meze, ışık sazlar ve okuyanlar… hepsi tamamdı.

Ah!… Keşke ey sevgili, bütün bunların hiç biri olmayaydı da yalnız sen olsaydın!….-

106

Önümde kendi ayrancağızım oldukça,

Yemin ederim ki, başkalarının bal şerbeti gözümde yoktur.

Eğer zaruret ve mahrumiyetten öleceğimi bilsem,

Yine hürriyetimi esaretle değişmem

107

Bana sıdk ile ikrar verdiği halde

Beni âleme oyuncak eden kimselerden bizarım

Çünkü benim âlemle alış verişim yoktur.

Bu türlü ikrar edenlerden ziyade ben, beni inkâr edenlerin bendesiyim.

Kaynak:

Hasan Âli YÜCEL, Mevlâna’nın Rubaileri, Remzi Kitabhânesi, İstanbul, 1932

25. BÖLÜM – İNSANLARA AİT İŞLERDE TALİHİN ETKİSİNİN NE DERECE OLDUĞU VE BUNA NASIL KARŞI KONABİLECEĞİ HAKKINDA


1— Dünya işlerinin, insanların kendi tedbirleri ile düzeltemiyecekleri, hatta bunlara karşı halkın bir çare bulamayacakları şekilde, talih vealiaht tarafından idare edildiklerine birçok kimselerin inanmış ve inanmakta olduklarını bilinir. Bunun için insanlar dünya işlerinde fazla uğraşmağa yer olmadığıdır. Fakat kendimizi talihin idaresine bırakmak gerektiği hükmüne varabilirler. Olaylarda görülmüş olan ve her gün görülmekte olan her türlü insan tahmininin dışındaki büyük değişiklikler dolayısıyla bu kanaata, zamanımızda, daha çok inanılmıştır.

2— Bununla beraber irade kuvvetimizin yok olmaması için işlerimizin yarısına talihin hâkim olduğunun, yine, diğer yarısının veya ona yakın bir kısmının idaresini bize bıraktığı doğru olabilmektedir. Talih, coştukları zaman ovaları basan, ağaçları ve binaları yıkan, toprağı bir taraftan alıp öte tarafa aktaran yıkıcı nehirlerden birine benzer. Herkes önünden kaçar ve hiç bir yerde karşı koymadan, herkes onun saldırışına boyun eğer. Bu böyle olmakla beraber, sakin zamanlarda, insanlar, setler ve bentlerle buna çare bulabilmek imkânından mahrum değildirler; öylesine ki, daha ronra sular kabarınca, ya bir kanaldan akabilsinler veya taşkınlıkları ne bu kadar dizginsiz ne de bu kadar zararlı olabilsin.

3— Talih de böyledir; o da, kudretini, kendisine karşı koyacak düzenli bir liyakat bulunmayan yerde gösterir ve saldırışlarını kendisini durduracak setlerin ve bentlerin yapılmadığını bildiği tarafa çevirir.

4—Tabiatının veya herhangi bir niteliğinin değiştiğini görmediğimiz halde, bir hükümdârın bugün bahtiyar ertesi gün mahvolmuş olduğunu görüyoruz; bunun da, evvelce, uzun uzadıya bahsedilen sebeplerden yani büsbütün talihe dayanan bir hükümdâr, bu talih değişince, mahvolur. Yine, tutumunu zamanın şartlarına uyduran bahtiyar olur ve bunun gibi, tutumu zamana aykırı düşen bedbaht olur.

5— Herkesin gözlediği amaca, yani, zenginlik ve şöhrete götüren yolda insanların değişik şekilde yürüdükleri görülür: biri ihtiyatla, o biri taşkınlıkla; biri sertlikle o biri usul ile; biri sabır ile o biri bunun aksi ile yürür; ve her biri bu değişik tarzlarla amaca ulaşabilir. Yine ihtiyatla hareket eden iki kişiden birinin amacına ulaştığı, ötekinin ulaşmadığı ve bunun gibi, biri ihtayatlı ötekisi taşkın iki değişik mizaçla her ikisinin de başarı kazandığı görülür ki, bu da, ancak davranışlarına uygun düşen veya düşmeyen zamanın şartlarından ileri gelir. Bundan şu sonuç çıkar ki: değişik şekilde iş gören iki kimse aynı sonucu alır ve aynı şekilde iş gören iki kimseden ise, biri amacına ulaşır, ötekisi ulaşmaz.

6— İyliliğin değişik olması da bundandır. Çünkü ihtiyatla ve sabırla hareket eden bir kimse, zaman ve olaylar onun hareketini iyi saydıracak gibi cereyan ederse, işleri düzgün gider. Fakat zaman ve olaylar değişir de tutumunu değiştirmezse yıkılır gider. Buna uymasını bilecek o derece tedbirleri insan da bulunmaz. Çünkü ya tabiatının kendisini eğdiği taraftan sapamaz veya bir yoldan giderek daima muvaffak olduğu için, bu yoldan ayrılmağa aklı yatmaz. Böylece kararsız bir adam, atılgan olmak zamanı çattığı vakit böyle olmasını bilmez; bunun için de yıkılır; hâlbuki zaman ve olaylarla birlikte tabiatını da değiştirseydi talihi değişmezdi,

7—Talih değişirken insanlar da usullerinde inat edince, bunların ikisi de birbirine uygun düştüğü müddetçe, bahtiyar olurlar; uygun düşmedikleri zaman ise betbaht olurlar. Şuna iyice hükmediyorum ki, ihtiyatlı olmaktansa cür’etli olmak daha iyidir. Çünkü talih dişidir; itaat altında tutmak isteyince de onu dövmek, kakıştırmak lâzımdır.

Soğukkanlılıkla hareket edenlerden ziyade bu gibiler tarafından mağlup edilmesine müsaade eder. Bunun için talih kadınlar gibi daima gençlerin dostudur, Çünkü gençler daha az ihtiyatlı, daha yavuzdurlar ve daha çok cür’etle ona kumanda ederler.

24. BÖLÜM – HÜKÜMDÂRLARININ HANGİ SEBEPTEN DOLAYI KENDİ DEVLETLERİNİ KAYBETTİKLERİ HAKKINDA


1— İtina ile riayet edilirse, yukarıda söylenen şeyler yeni bir hükümdârı eski bir hükümdâr gibi gösterir ve devleti içinde eskimiş gibi, onu kısa mamanda, daha emin ve sağlam kılar. Çünkü yeni bir hükümdârın yaptıkları, babadan kalma bir hükümdârın yaptıklarından ziyade, gözaltında tutulur ve icraatı faziletli olarak tanınırsa, insanlara daha çok tesir eder ve eski bir soya mensup olmaktan ziyade onları bağlar. Çünkü insanlar, eskilerden çok, yeni şeylere kapılırlar ve yenilerinde iyiliği buldukları zaman ondan faydalanırlar ve başka şey aramazlar; hatta hükümdâr öteki işlerde kendisine düşen vazifelerde kusur etmedikçe, onu her yönden korurlar. Böylece yeni bir hükümdârlığı kurmak ve bunu iyi kanunlar, iyi silâhlar ve iyi örneklerle bezeyip kuvvetlendirmekle hükümdâr çifte şeref kazanmış olur; nasıl ki hükümdâr olarak doğduğu halde tedbirsizliği ile bu hükümdârlığı yitiren iki defa ayıplanmış olur.

2— Zamanımızda, devletlerini yitiren krallar ve beyler göz önüne getirilirse bunlarda, ilkin yukarıda uzun uzadıya söz konusu edilen sebeplerle, silâhlı kuvvetleri ilişkili müşterek bir kusur bulunur. Sonra da, bunlardan bir takımının ya halkı kendilerine düşman kıldıkları veya halkı dost edinmişlerse, kendilerini büyüklere karşı korumasını bilmedikleri görülür. Çünkü bu kusurlar olmadıkça bir orduyu savaşa hazır tutabilecek kadar bir kudreti olan devletler elden gitmez.

3— Dirlik günlerinde zamanın değişebileceğini düşünmeli kötü günler çattığı anda kaçmağı değil savunmayı düşünmelidir.

Galibin fena muamelesinden bıkkınlık getirecek halkın kendilerini geri çağıracağını beklememelidir. Bu yolu tutmak, ancak başka yol olmadığı zaman, iyidir. Fakat bunun uğruna başka çareleri ihmal etmiş olmak çok fenadır. Çünkü kaldıracak biri bulunur inancı ile düşmeğe katlanmak asla caiz değildir. Bu kaldırılış ise ya vakî olmaz yahut vakî olsa bile bu kurtuluş şerefsiz olduğu ve hükümdârın gayretine dayanmadığı için, ona güvenlik vermez. Ve sırf hükümdâra ve liyakatine dayanan yalnız o savunmalardır ki iyi, güvenli ve devamlı olurlar.

22. BÖLÜM – HÜKÜMDÂRLARIN BERABERLERİNDE BULUNDURDUKLARI VEZİRLER HAKKINDA


1— Bir hükümdâr için vezirlerin seçilmesi az önemli değildir: bunlar hükümdârın tedbirine göre iyi veya fena olurlar. Bir hükümdârın aklı hakkındaki ilk kanaat yakınında tuttuğu kimseleri görmekle hâsıl olur; bunlar muktedir ve sadık oldukları zaman hükümdâr daima akıllı sayılabilir. Çünkü vezirlerinin muktedir olduğunu görebilmiş ve kendisine sadık olmalarını sağlayabilmiştir. Fakat başka türlü oldukları zaman hükümdâr hakkında daima iyi bir hükme varılamaz. Çünkü ilk hatayı bu seçimde yapar.

2—İnsan bilinci üçtür.

a-Biri kendiliğinden aklı eren,

b-Başkasının akıl erdirdiği şeyi farkeden,

c- Ne başkalarının yol göstermesiyle ne de kendiliğinden aklı ermiyendir.

Birincisi çok iyi, ikincisi iyi, üçüncüsü ise boş ve faydasızdır. Çünkü bir kimse, birinin yaptığı ve söylediği iyi veya fena şeyi anlıyacak kadar bir muhakemeye malik olunca kendiliğinden bir şey yaratmasa bile, vezirinin iyi veya fena işlerini anlar, iyilerini teşvik eder, fenalarını da düzeltir; vezir de onu aldatabileceğini ümit edemez ve doğrulukla iş görür,

3—Bir hükümdârın vezirini tanıyabilmesi için hiç şaşmayan şu usul vardır:

Vezirin hükümdârından ziyade kendini düşündüğünü ve bütün işlerin içinden kendi menfaatını aradığı görüldüğü zaman, böyle olan bir kimse, hiç bir vakit iyi bir vezir olamaz. Hükümdar asla ona güvenmemelidir. Çünkü bir hükümdârın devletini elinde tutan bir kimse, hiç bir zaman kendini değil fakat daima hükümdârı düşünmeli ve hükümdâra ait olmayan hiç bir işle meşgul olmamalıdır.

Öbür yönden hükümdâr da, vezirini sadakatta tutabilmek için, ona itibar etmek, onu zengin etmek, kendisine minnettar kılmak, şeref ve paye vermek suretiyle onu düşünmelidir; tâ ki hükümdâr olmadıkça kendisinin bir şey olamayacağını görsün ve gördüğü bol itibar, daha fazla itibar arzu ettirmesin; büyük zenginliği fazla zenginlik arzu ettirmesin ve büyük payeleri onu değişikliklerden korkutsun.

Vezirler ve vezirlere karşı hükümdârlar, böyle oldukları zaman birbirine güven besliyebilirler; başka türlü oldukları zaman ise sonuç daima her ikisi için de zararlı olur.

2. BÖLÜM – SOYDAN GELME HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA


Babadan kalan ve hükümdârların soyuna alışmış olan devletlerin elde tutulmasında yenilerinde olduğundan daha az güçlük vardır. Çünkü atalarının düzenini yalnız bozmamak, sonra da aksaklıklar karşısında havaya göre dümen kullanmak yeter; o suretle ki, eğer bu hükümdâr şöyle böyle bir beceriklikte ise, olağanüstü ve aşkın bir kuvvet onu elinden almadıkça, devletinde tutunabilir; mahrum edilse bile, istilâcı herhangi bir tökezlemesinde, onu tekrar elde eder.

Çünkü yerli hükümdâr için fenalık etmeye daha az sebep ve daha, az lüzum vardır; bundan dolayı da daha çok sevilmesi gerekir; olağanüstü kusurları kendisinden nefret ettirmezse uyruğu tarafından, tabiî olarak, daha çok sevilip istenmesi akla yakındır. Ve egemenliğinliği ve sürekliliği içinde değişiklik yapmak hâtıra ve sebepleri sönüp gider: bundan dolayı ki daima bir değişiklik başka bir değişikliğin kurulmasına yarayan zemin hazırlamıştır.

PRENS’İN AÇIKLANMIŞ SIRLARI İLE İKTİDÂR


Siyaset: Arapça kökenli bir kelimedir; at eğitimi, at talimi anlamına gelmektedir. Osmanlı’da devlet geleneği için siyaset sözcüğünün “meyve” ve özellikle “kuru meyve” anlamında kullanıldığı görülmüştür. Yunan siyasal yaşamında ise siyaset, “polis”e veya devlete ait etkinlikler biçiminde tanımlanmıştır.

Siyaset: Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış.

Siyaset: Politika, siyasa, kelimelerininde karşılığında kullanılır.

Politika; Bir hedefe varmak için, karşısındakilerin duygularını istismar ederek, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanmak suretiyle işini yürütmedir.

Siyaset, karşısındaki kişinin düşünce ve davranışını değiştirmeyi amaçlayıp etkilemesi ve diyalektik [1] bir zaman olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu etkileşimle sözü, hareket olarak gerçekleştirmeye çalışılan iktidâr mücadelesi karşılıklı bir yapı içinde meydana gelmektedir. Siyasetçi bu karşılıklı etkileşimle içinde bulunduğu ortamda halkın hükümdârı olmaya çalışır.

İktidar sahnesinde, hırslı ve ikna kabiliyeti yüksek olan insanların, halkı etkileyip, peşlerinden sürükledikleri bilinen bir şeydir. Tarih boyunca hep bu şekilde olmuştur. Öyle ki “Kaderinizi etkileyen kişiler hakkında, her zaman hür iradenizle ve etkilenmeden kendi görüş ve düşüncenizle hareket edin” denilse de, siyaset sanatında iktidâr olmuş insanların ağından kurtulmak çok zor olup o kadar da kolay değildir.

İnsanların huzur içinde yönetilmesini talep etmek bir erdemdir. Ancak bu, iktidâr hırsı ile eşleşince, aşağılık bir fonksiyona dönüşmesi garipsenmeyecek bir durumdur.

Hikmet sahibi Ayaşlı Şakir Efendi dedi ki;

Siyaset, velâyetten yüksektir.”

Bunun, mânası:

Velâyet; Allahın cemal tecellisi olduğu için; hep iyi şeyler düşünür, iyi şeyler yapar.

Siyaset ise; Allah Teâlâ’nın hem cemal, hem celâl tecellisi olduğundan; bir siyasî, Allah Teâlâ’nın zuhur ve taayyün itibarıyla bu birbirine zıt sıfatlarına ne derece yaklaşırsa; o kadar muvaffak olur. Hazreti Ömer radiyallâhü anh demiştir ki,

والله مايزع الله بالسلطان اكثر ممايزع الله بالقرآن

“Yemin ederim ki, Allah Teâlâ’nın hükümet kuvvetiyle men’ettiği şey, Kuran’ın âyetiyle men’ettiğinden ziyâdedir.”[2]

Ancak bazen ister istemez hükümdâr çirkinleşmiş, sömürü ve yayılmacı siyaseti yüzünden canavarlaşmış iğrenç duruma dönüşmüş görünse de, öyle olmadığını düşünmemiz gerekmektedir. Siyasetin hakikatinde olaylar rastgele olmaz. Hepsi bir planın aheste aheste uygulanmasıdır. Hedefleri olanların insanlar üzerinde uyguladıkları sinsi planları genellikle bozulmaz gibi olurken, Allah Teâlâ bir şekilde olayların yönünü sürekli değiştirmektedir. Bunu anlayan arif kişilerin biz siyasete karışmayız dedikleri mana da budur.[3] Çünkü âlem ve insanlar sahipsiz değildir.

“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.”[4]

“Hilekârlık yaptılar, Allah Teâlâ da hilelerine karşılıkta bulundu ve Allah Teâlâ hile yapanların en hayırlısıdır.” [5]

İslâm tarihinde ulaşılmaz bir misal olarak, en büyük siyasetçinin Hz. Ebû Tâlib aleyhisselâm olduğunu söyleyebiliriz. Onun, Mekke Dönemindeki başarılı siyaseti sayesinde Genç İslâm’ın temelleri atılmıştır. Yeğeni Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için kendini feda edişi, siyaseti günümüz insanlarına misal olmalıdır.

Hz. Ebû Tâlib’de fedakârlık ve hedefi doğru olan siyaset birleşince, ortaya çıkan mükemmel sonuç için çok sözler söyleyebiliriz.

Bizler, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizi hayatımızda örnek aldığımıza göre, hükümdârların, halkı yönetmek için verdikleri vaatleri doğru hedefe yönlendirmelerini bekliyor olmamız, en tabii haktır.

İktidarda doğruluk, eğer bir yerde hata varsa onu itiraf etmektir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dahi, Bedir harbinden sonra esirler için alınan kararda, hata yaptıklarını itiraf etmesi bizim için en güzel örneklerden biridir. Eğer insanlar, kendi öz eleştirilerini yapma cesaretlerini gösterebilirlerse, bu gerçekleştirmek istenen vaatlerin doğrulayıcısı olacağını düşünebiliriz. Belki hükümdârın menfaat için için idarî yalancılığını, siyasî açıdan kabul ederek, nedenlerine mazeret getirebilirler. Fakat bu sonucun iyiliği ve kötülüğü ile eş edeğerdedir. Massachusetts Üniversitesi Psikoloji Profesörü Robert Feldman, günümüz toplumunda pek çok kişinin böyle düşündüğünü söylemektedir..

“Modern hayatta insanlar geçmişte olduğundan daha rahat yalan söylüyor. Araştırmalarım, insanların yalanlarını yüzlerine vurduğunuzda pek de pişmanlık göstermediklerini ortaya koyuyor. Çünkü toplum bunu artık eskisi gibi yadırgamıyor.”

“Yalan işimize yarıyor Çünkü insanlar kendileri hakkında yalan şeyler duymayı istiyor; çok iyi göründüklerini, bizim onların söylediklerine katıldığımızı, çok başarılı olduklarını… Yani çoğu zaman sırf kibar olmak ve aradaki ilişkiyi iyi tutmak için yalan söylüyoruz. Bu tür yalanları insanlar, diğer yalanlardan 10-20 kat daha fazla söylüyor.”

“Bazı durumlarda da bize diğerlerinin yanında bir avantaj sağladığı için yalana başvuruyoruz; onları inanmalarını istediğimiz şeye ikna etmek için bunu yapıyoruz. Kısacası yalan, istediğimizi almak için kullandığımız bir sosyal taktik.”

“Prens’in Açıklanmış Sırları İle İktidâr ” diyerek derlediğimiz bu küçük kitapta, siyasî dehâ Niccoló Machiavelli’(1469-1527)nin hakkını vermek istedik.

 Niccoló Machiavelli “Il Prens-Hükümdâr” kadar büyük gürültüler koparan, tepkilere yol açan, yüzyıllar boyunca tartışılan, yerden yere vurulan eserlerin sayısı herhalde çok azdır. Kuşkusuz bütün bu tepkiler Makyavelizmin ne ka­dar etkili olduğunun bir delilidir. Machiavelli, özellikle ilk za­manlar şiddetli saldırılara hedef olmuş, kilise tarafından dinsiz ilân edilmiş, eserlerinin basılması uzun bir süre yasaklanmış ve saldırılar giderek anti-makyavelist bir cephenin oluşmasına yol açmıştır. 17. ve 16. yüzyıllarda önem kazanan mutlakiyet yönetimi Makyavelizmin ne kadar geçerli olduğunu göstermiş, ulusçuluk hareketlerinin başladığı, ulusal birlik ve ulusal devlet gibi ülkülerin önem kazandığı 19. yüzyılda Machiavelli, özellikle İtalya ve Alman­ya’da ulusal devlet kavramını savunan ilk düşünür olarak saygı gör­müş, diğer taraftan “Prens” diktatör ruhlu hükümdârların ellerinden düşürmedikleri bir el kitabı da olmuştur.

Siyaset felsefesi tarihinin büyük düşünürlerinden biri olan Niccoló Maohiavelli, parçalanmış durumda bulunan İtalya’yı ulusal birlik ve bütünlüğe kavuşturacak lidere devlet siyasetinde başa­rılı olmanın yollarını göstermek amacıyla yazılan bu kitap siya­si düşünce tarihine yepyeni bir görüş getiriyordu:

“Hedef, aracı ge­çerli kılar.”

Hedef ulusal birliğini sağlamış, güçlü bir devletin kurulması ve yaşatılmasıydı. Ulusal toplumun yararına yönelik bu amacın gerçekleştirilebilmesi için hükümdârın çok güçlü, çok akıl­lı, çok yetenekli ve becerikli olması gerekiyordu; çok faziletli olması değildi. Hükümdâr gerektiği zaman adam öldürmekten veya öl­dürtmekten çekinmemeliydi. Ayrıca, yalan söylemesini, yalan ye­minler etmesini, yalan vaadlerle insanları kandırmasını, vs. bil­meliydi. Fakat suç yahut günah olarak nitelendirilebilecek bütün bu davranışlardan sonra bir melek kadar suçsuz ve faziletli olduğuna herkesi inandırabilmeliydi; yani ikiyüzlü olmayı becerebilmeliydi.

Machiavelli üzerine farklı yorumlar yapılmış olmasına rağmen hemen hepsinde ortak bir yargı vardır ki, o da Machiavelli’nin dönemini, şartlarını en iyi şekilde yansıtan bir düşünür olmasıdır.

 Hakkındaki yorumlar arasında en dikkat çekici olanlardan biri de Rousseau’nundur:

“Machiavelli krallara öğüt verir gibi yapıp halklara büyük öğütler vermiştir” ([6])

Machiavelli’nin bu şifreli söylemini okuyanlar sadece Rousseau’dan da ibaret değildir. Machiavelli’nin bu fikri ispatlar nitelikteki ifadelerine eserlerinde rastlamak mümkündür. O, Buichardin’e yazdığı bir mektupta

“İyi bir vaiz cennetin gerçek yolunu cehennemin yolunu anlatarak öğreten ve böylece insanları cehennemden kurtaran kişidir” ([7]) demektedir.

Machiavelli’nin siyasî felsefesindeki temel dayanağı insan doğasının olumsuz özellikleridir. Bu dayanak onun eski Yunan ya da Roma anlayışında ki erdem kavramını terk etmesine neden olmuştur. Erdem, değişken ve güvenilemez olan insan karşısında kaygan bir zemin oluşturmaktadır. Bu eski anlamıyla erdemin boşalan yerine vatanseverlik gelmiştir. Bu millî birliği, özgürlüğü, ortak çıkarları gerçekleştirebilmenin yoludur. Hedef, devletin bekasını korumak ise, bu amaca ulaşmak için izlenen her yol meşrudur. Dolayısıyla önemli olan hedeftir, araçlar değil.

Machiavelli’nin ifade ettiği faydacı, daha çok sonuçları temel alan siyasî bir ahlaktır. Burada çıkarlar ahlakî kriter olarak kabul edilmiştir, ama unutmamak gerekir ki çıkarlar hükümdârın bireysel çıkarları olmayıp, devletin çıkarlarıdır.[8]

Her meselenin görünen ve görünmeyen cephesi var olduğunu bilince doğruları bulmada ön yargıdan kurtulmamız, gerektiğini düşünerek “Il Prens” (Hükümdâr) eserindeki hikmetleri özet olabilecek şekilde çıkarmayı düşündük. Machiavelli’den günümüze miras olarak kalan gerçekler ve ilkelerin gerekçeleri ile çokta yanlış olmadığını göstermektir.

Düzenlemede, O’nun İtalyan Tarihi’nden verdiği misaller günümüz okuyucusuna sıkıntı verebileceği için bazı kısaltmalara gidilmiştir.

Ayrıca Hz. Musa aleyhisselâm ve Hz. Hızır aleyhisselâmın arasında geçen kıssanın hatırlatılması ile Allah Teâlâ’nın siyaset konusunda insanlara verdiği dersi hatırlatarak içtimâi hayatın gerçek yüzünü bir kez daha açıklayarak Machiavelli’nin çokta hatalı bir siyaset felsefesi yapmadığını, sadece bizlerin yüksek siyaset felsefesini anlamadığımızı gözönüne sermek istedik.

Yine Allah Teâlâ rahmet eylesin, Büyük üstad Cemil MERİÇ Hocam’ızın iki makalesini ekledim.

Allah Teâlânın, bizleri Niccoló Machiavelli’nin ulaştığı ledünnî boyuta ve fikir yüceliğine bizi kavuşturması niyetiyle…..

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Diyalektik: Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı, ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir. Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalaktik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ’daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olumlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.

[2] ERGİN, O. Nuri; Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, İstanbul. 1942,s. 154

[3] Gavsülâzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî (1969) buyurdu ki;

Siyaseti olmayan bir cemiyet, çökmeye mahkûmdur. Herkesin bir siyaseti vardır. Bizim siyasetimiz, siyasete karışmamaktır Bu da ayrı bir siyasettir”

[4] Bakara, 9

[5] Âl-i İmran, 54

[6] Rouesseau J.J., Toplum Sözleşmesi, Çev. Alpagut Erenuluğ, bs.1, Ankara: Öteki Yayınevi, 1999 s.120

[7] AKAL Cemal Bali, Devlet Kuramı, Ankara, 2000, s.208

[8] Bkz. (ÇEVİK, 2010)

SİYASET, VELÂYETTEN YÜKSEKTİR


ÖNSÖZ

SİYASETİN LEDÜNNÎ BOYUTU            

SİYASETTE DOĞRU NEDİR?

NİCCOLÓ MACHİAVELLİ (1469-1527)            

CEMİL MERİÇ ANLATIMIYLA MACHİAVELLİ / 8 Ocak 1968        

ZAVALLI MACHİAVELLİ       

PRENS’İN AÇIKLANMIŞ SIRLARI  

İTHAF    

1.BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLIKLARIN KAÇ ÇEŞİT OLDUĞU VE NASIL ELDE EDİLDİKLERİ HAKKINDA              

2.BÖLÜM

SOYDAN GELME HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA          

3.BÖLÜM

KARMA HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA         

4. BÖLÜM

İSKENDER TARAFINDAN İŞGAL EDİLMİŞ OLAN DARA KRALLIĞININ İSKENDER’İN ÖLÜMÜNDEN SONRA HALEFLERİNE KARŞINE SEBEPTEN AYAKLANMADIĞI HAKKINDA           

5. BÖLÜM

FETHEDİLMEDEN ÖNCE KENDİ KANUNLARI İLE YAŞAYAN ŞEHİRLERÎN VEYA HÜKÜMDÂRLIKLARIN NASIL İDARE OLUNMALARI GEREKTİĞİ HAKKINDA

6. BÖLÜM

İNSANIN KENDİ ORDUSUYLA VE LİYAKATLE KAZANILAN YENİ HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA            

7. BÖLÜM

BAŞKALARININ SİLÂHLARI VE TALİHİ İLE KAZANILAN YENİ HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA 

8. BÖLÜM

ALÇAKLIKLA HÜKÜMDÂRLIĞA ERİŞENLER HAKKINDA 

9. BÖLÜM

SİVİL HÜKÜMDÂRLIK HAKKINDA     

10. BÖLÜM

BÜTÜN HÜKÜMDÂRLIKLARIN KUVVETLERİNİN NE ŞEKİLDE ÖLÇÜLECEĞİ HAKKINDA             

11. BÖLÜM

DÎNÎ HÜKÜMDÂRLIKLAR HAKKINDA               

12. BÖLÜM

MİLİSİN ÇEŞİTLERİ (Sivil Ordu) VE ÜCRETLİ ASKERLER HAKKINDA 

13. BÖLÜM

YARDIMCI, KATIŞIK VE YERLİ ASKERLER HAKKINDA      

14. BÖLÜM

SİLAHLI KUVVETLER BAKIMINDAN BİR HÜKÜMDÂRI İLGİLENDİREN ŞEYLER HAKKINDA        

15. BÖLÜM

İNSANLARIN VE HÜKÜMDÂRLARIN, HANGİ ŞEYLERDEN DOLAYI ÖVÜLDÜKLERİ VEYA KÖTÜLENMELERİ HAKKINDA

16. BÖLÜM

CÖMERTLİK VE TUTUMLULUK HAKKINDA      

17. BÖLÜM

ZALİMLİK VE MERHAMET VE SEVİLMENİN Mi YOKSA KORKULMANIN MI DAHA iYi OLDUĞU HAKKINDA         

18. BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLARIN VERDİKLERİ SÖZÜ NASIL TUTMALARI GEREKTİĞİ HAKKINDA

19. BÖLÜM

HAKİR VE NEFRET EDİLEN OLMAKTAN NASIL KAÇINILACAĞI HAKKINDA 

20. BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLARIN HER GÜN YAPTIKLARI KALELERİN VE DAHA BİRÇOK ŞEYLERİN FAYDALI OLUP OLMADIKLARI HAKKINDA 

21. BÖLÜM

İTİBARLI OLMASI İÇİN BİR HÜKÜMDÂRA NELER YARAŞTIĞI HAKKINDA   

22. BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLARIN BERABERLERİNDE BULUNDURDUKLARI VEZİRLER HAKKINDA  

23. BÖLÜM

DALKAVUKLARDAN NASIL KAÇINMAK GEREKTİĞİ HAKKINDA   

24. BÖLÜM

HÜKÜMDÂRLARININ HANGİ SEBEPTEN DOLAYI KENDİ DEVLETLERİNİ KAYBETTİKLERİ HAKKINDA      

25. BÖLÜM

İNSANLARA AİT İŞLERDE TALİHİN ETKİSİNİN NE DERECE OLDUĞU VE BUNA NASIL KARŞI KONABİLECEĞİ HAKKINDA     

26. BÖLÜM

İTALYA’YI ALMAĞA VE BARBARLARIN ELİNDEN KURTARMAĞA TEŞVİK   

KÜTÜPHANE


Seçtiğiniz kitabı bilgisayarınıza indirmek için İNDİR yazısına farenizin sağ tuşuyla basın açılan menüden “Bağlantıyı farklı kaydet” düğmesine basın. Bu işlemden sonra bilgisayarınızda belirttiğiniz yere kaydetme işlemi başlayacaktır.

Kapak

İsim

İnternetteki 2014 Yazıları 17. Cilt
İNDİR-PDF-8,09 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 16. Cilt
İNDİR-PDF-9 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 15. Cilt
İNDİR-PDF-10.6 MB

İnternetteki 2014 Yazıları 14. Cilt
İNDİR-PDF-8,1 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 13. Cilt
İNDİR-PDF-5,3 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 12. Cilt
İNDİR-PDF-6,3 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 11. Cilt
İNDİR-PDF-8,6 MB

 

İnternetteki 2013 Yazıları 10. Cilt
İNDİR-PDF-6,8 MB

İnternetteki 2013 Yazıları 9. Cilt
İNDİR-PDF-5,3 MB

 

İnternetteki 2013 Yazılar 8. cilt
İNDİR-PDF-4,9 MB

İnternetteki 2012 Yazılar 7. cilt
İNDİR-PDF-4,71 MB

Hz. Ali kerremallâhü vechenin Divanı
İNDİR-PDF-1,4 MB
HTML

Allah Teâlâ’nın Zatı Nerededir?
İNDİR-PDF-1,10 MB
HTML -1-
HTML-2-

İnternetteki 2012 Yazılarım 5. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,24 MB

Şihâb’ul Ahbâr Hadisleri
İNDİR-PDF-0,7 MB
HTML

Epiktetos-Düşünceler ve Sohbetler
İNDİR-PDF-1 MB
HTML

Çiftçilik-Ortaklık İlmihali
Hayvan Hakları
İNDİR-PDF-0,7 MB

HTML

Yokluk Bilgisi ve Saklı Sırlar
İNDİR-PDF-0,9 MB

HTML

 

Prens’in Açıklanmış
Sırları İle İktidâr
PDF-Boyut: 1,3 MB
(BASILMADI)
İNDİR
HTML

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn Amis Efendi


Ahmed Amiş Efendi ks
(Büyük Derleme)
İNDİR-PDF-2,25 MB
HTML


 

Seyyid Yahya Şirvani ve
Virdi Settar
İNDİR-PDF-13 MB

 

İnternetteki 2012 Yazılarım 6. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-4,12 MB

 

Varidât Şeyh Bedreddin
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

 

Makâmât-ı Evliya
(Akşemseddin)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

 

Abdulâziz Mecdi Tolun Efendinin
Anlatımıyla Ahmed Amîş Efendi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,80-MB
HTML

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn Amis Efendi

Ahmed Amiş Efendi ks
İNDİR-PDF-1,3 MB
HTML



Tefsîru’l-Fatiha ve’d-Duha
Çelebi Halife-Cemal Halvetî

(BASILMADI)

İNDİR-PDF-884 KB
HTML
Tahriçli Arapça metin

 

Kaside-i Meymûne-i Mubareke-
Dürr-ü Meknûn İmam-ı Âzam
Ebû Hanîfe
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-1,09-MB
HTML


İnternetteki 2011 Yazılarım 3. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,2 MB

 

İnternetteki 2010 Yazılarım 2. cilt
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-5,3 MB

 

Niyazi-i Mısri Divanı (Tüm)
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-11 MB

 

İnternetteki 2010
Yazılarım 1.cilt
Boyut: 5 MB
(BASILMADI)
İNDİR

 

Salât-ı Feyziye ve Açıklaması
Muhyiddin İbnu’l Arâbi
(BASILMADI)
İNDİR -PDF-354 KB
HTML


Tefsîr-i Süretü-l Kevser
Abdurrahim b. Ali el-Melâmî
FEDÂÎ
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-771 KB
HTML


Fevâihu’l Cemâl ve Fevâtihu’l Celâl
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,90-MB
HTML


Medineli Ahmet Efendi’nin
Tarikat Risalesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,35 MB
HTML


Burhânus’salikin
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Et-Temşiş fi Şerh-i Salâvat İbn-i Meşiş
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

naksi halidi ders kapak mini

Nakşi Halidi Haki Tarikatinde
Seyr u Sülûk Dersleri
İNDİR-PDF-2,1 MB
HTML

arapseyh kapak mini

Seyyid Abdullah Haşim
El Mekki Er Rifâi
Boyut: 275 KB
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Risâle-i İsmailiye
İNDİR-PDF-0,6 MB   
HTML


Kaside-i Ercûze İmam Ali
Tam Metin-Orjinal
İNDİR-PDF-2,5 MB
HTML


Niyazî-i Mısri Divan-ı İlâhiyyattaki
Arapça şiirleri ve Açıklaması
İNDİR-PDF-1,5 MB


Vezir Fazıl Mustafa Paşa’ya
Gönderilen Mektup
Niyazî-i Mısrî
İNDİR-PDF-0,5 MB


Risâle-i Hasaneyn (Hz. Hasan Hüseyin Risalesi)
Niyazî-i Mısri
İNDİR-PDF-0,9 MB


Hikem-i Atâiyye ve Açıklaması
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,8 MB  
HTML

 

Şerh-i Kelâm-ı İmam Ali
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML


Salât-ı Nûr ve Tercümesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,2 MB
HTML


Salât-ı Tılsım Zâtiyye
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,4 MB

HTML

kapak-min_inancin_aldanmasi

Inancın
Aldanması
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML



kapak_min_kirk_hadis

Kırk Hadis
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML

Havva'nın Kızları (Kapak)

Havva’nın Kızları
İNDİR-PDF-1,8 MB
HTML

Niyazi Mısrı  (Kapak)

Niyazi Mısri (3 Cilt)
HTML (TÜM)

Cilt 1
İNDİR-PDF-5,7 MB

Cilt 2
İNDİR-PDF-4,5 MB

Cilt 3
İNDİR-PDF-7,5 MB

Salatı Meşiş  (Kapak)

Salatı Meşiş
İNDİR-PDF-1,3 MB
HTML

kapak_min_olum_ahlaki

Ölüm Ahlakı
İNDİR-PDF-0,7 MB
HTML

Muhammedi Dua  (Kapak)

Muhammedi Dua
İNDİR-PDF-3,2 MB
HTML

Kutsi Dua
Açıklaması
İNDİR-PDF-96,7 MB
HTML

 Gasülâzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak ve İlmi Ledün Sırları

Gavsü’lâzam İhramcızâde
Hacı İsmailHakkı Toprak ve
İlmi Ledün Sırları
İNDİR-PDF-5,4 MB
HTML
Sohbet mp3
Sohbet docx
Sohbet pdf

Evrad-ı Behaiyye – Arapça Metin
İNDİR-PDF-0,3 MB

Kaside-i Bürde
Niyazi-i Mısrî Tesbî-i
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB
HTML

kapak_min_tahmisi

Nutk-i Ârifane
Şeyh Hasan Sezâi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,3 MB
HTML

Hz. Ebû Tâlib
İNDİR-PDF-1,5 MB
HTML

Tasavvurât-ı Hayriyyem

Tasavvurât-ı Hayriyyem
İNDİR-pdf-44,1 MB
HTML

Kaza ve Kader Risalesi

Kaza ve Kader
İNDİR-PDF-0,6 MB
HTML

 

Ta’rîfü’s-Sülûk
(İlâhi Âleme Dönüş Bilgisi)
(BASILMADI)
İNDİR-PDF- 0,6 MB
HTML

 

İnternet Sayfasındaki
Günlük Yazılar -1
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-4,3 MB


Mehdi Aleyhisselam
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,5 MB 
HTML

Ölmeyen Dostluk  (Kapak)

Ölmeyen Dostluk
İNDİR-PDF-1,4 MB

Tarikat Risalesi (Kapak)

Tarikat Risalesi
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-0,4 MB
HTML

kapak_min_ihramcizadeRoman

Gavs’ülâzam İhramcızâde
Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî
(Roman)
İNDİR-PDF-1,2 MB
HTML
Sohbet mp3
Sohbet docx
Sohbet pdf

kapak_min_tahmisi

Tahmis-i Derviş Azbî-
Divan-ı Misri
(BASILMADI)
İNDİR-PDF-1,5 MB
HTML

 

Rüya Tabirleri
İNDİR

 

Medine Resimleri
İNDİR

Not: İçerik linklerinde kırılmış veya bozulmuş olanlar için uyarı maili atabilirsiniz. i.i.h.a

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN GÖZÜNDE VE GÖNLÜNDE KADIN


Bu konuda çok söz söylenmiştir ama daha söylenecek çok şey vardır.

Söylenenler ya düşmanın yalan, iftira, saçma ve tarih!

Gerçekleri çarpıtan sözleridir ya da dostun sözleridir.

Dostun sözleri, genelde meseleleri zamanın ve zamane insanının hoşu­na gidecek şekilde açıklamaya ve yorumlamaya yönelik çabalar­dır. Her ikisi de gerçekten başka bir şeyi aramayan ve hakikat dışında bir taassubu bulunmayan araştırmacıyı araştırmadan müstağni kılmaz.

Kadın meselesi, ister duygusal açıdan, ister toplumsal açıdan ol­sun, bizim çağımızda da söz konusudur, ilim bu problemi he­nüz çözemediği için, ister istemez inanç aşamasında kalmıştır. Bundan dolayı ilmin kesin olarak cevaplayamadığı diğer bütün meseleler gibi kadın meselesi de mecburen felsefe, din, gelenek, zevk ya da ihtiyaç tarafından açıklanır. Bu yüzden her ekol, her dönem veya her toplum bir şekilde onun hakkında konuşur. Doğal olarak bu konuyu Peygamberin hayatında incelemek is­teyenler, kendilerini, (genel düşünce tarzı manasındaki) felsefe, din, gelenek, zevk ve ihtiyaç etkenlerinin ürünü olan önyargı bağından kurtaramamışlardır.

Bu yüzden erkeğin toplum, hayat ve duygudaki kadın anlayışı, zamandan ve çevreden çok etkilenir. Her dönemde ve toplum­da özel bir şekle bürünen böyle bir mesele hakkında ilmî araş­tırma yapmak o kadar zordur ki eğer araştırmacı görüşünü ken­di zamanının ve çevresinin inanç, gelenek ve zevklerinin etki­sinden arındırmaz ve büyük hocam Profesör Jacque Berque’in deyişiyle, başka bir döneme ve başka bir çevreye ait olan bir meseleyi kendi zaman ve çevresinin bakış açısıyla inceler ve öl­çerse hem gerçeği göremez hem de boş yere konuşmuş olur.

Çeşitli açılardan incelenebilecek olan kadın meselesi, zamana ve çevreye o kadar bağlıdır ki onun en insanî usul ve adetlerin­den birçoğu başka bir zamanda ve çevrede insanlık karşıtı bir cinayet olarak şekillenebilir.

Birden fazla kadınla evlilik de böyledir. Kuşkusuz çağımızın vicdanı, kadına yönelik böyle çirkin bir aşağılamadan dolayı çok yaralıdır. Fakat geçmişte, özellikle ilkel toplumlarda bu il­ke, çocuklarıyla birlikte sıcak, güvenli ve sağlıklı bir aile haya­tından yoksun olan birçok mahrum ve himayesiz kadına, fakir­lik, perişanlık ve fesadın tehdit ettiği geleceğini o dönemde ka­dın ve çocuğun tek sığınağı olan bir erkeğin himayesinde kur­tarma ve geçmişte genellikle erkekleri takip eden kızıl ölüm ile hamisini kaybeden ve sarsılan aileye yeniden toparlanma imkânı veriyordu.

Çarşaf da böyledir. Günümüzde çarşaf, kadının elini ayağını bağlayan bir nesne olarak anlaşılmakta ve çağımı­zın ruhu onu kadın için çirkin ve aşağılayıcı bir şey görmekte­dir. Fakat geçmişte çarşaf, kadının toplumsal kişilik alameti, sosyal itibar göstergesi, izzet ve saygınlığının koruyucusu olarak görülüyordu. Bu anlayış köy toplumlarında ve şehrin gelenek­lere bağlı itibarlı ailelerinde hâlâ devam etmektedir.

İslam’da kadın hakları meselesi son yıllarda bazı araştırmacılar tarafından incelenmiştir. Ben burada onların söylediklerini tek­rarlamayacağım.[1] Fakat kesin olan şudur ki tarihin büyük dü­şünür ve ıslahatçılarının çoğu kadını ya görmezlikten gelmişler ya da ona değersiz bir şey gibi bakmışlardır.

KADININ YAZGISIYLA İLGİLENEN VE ONA İNSANÎ ONURUNU VE SOSYAL HAKLARINI GERİ VEREN YALNIZCA PEYGAMBERİMİZDİR.

Kadına ferdî mülkiyet hakkı ve ekono­mik bağımsızlık kazandırmıştır. Erkeği kadının geçimini temin etmekle yükümlü kılmıştır. Hatta ona kendi çocuğunu emzir­meye karşılık olarak kocasından ücret alma hakkı tanımıştır. Mehir verme yükümlülüğü, her ne kadar günümüzde reddedil­se de kadının şahsiyetinin göstergesi ve geleceğin uğursuz ihti­mallerine karşı ekonomik garantidir. Ayrıca kadınla erkeğe dinî ve hukukî alanda eşitlik tanıyarak kadını toplumda söz sahibi yapmıştır. Ayrıca kadın üzerinde sürekli baskı ve otorite kurma­ya çalışan erkek karşısında ona bağımsızlık sağlamıştır.

Benim İslam açısından karmaşık ve hassas bir mesele olan kadı­nın toplumdaki yeri konusunda söyleyeceklerim, bu ekolde ka­dının sosyal haklan ve İnsanî itibarı titiz ve kapsamlı olarak incelendiğinde çıkarılabilecek olan şu hususlardır: İslam erkekle kadın arasındaki ayrımcılık ile şiddetli bir şekilde mücadele etti­ği halde eşitlikten yana da değildir. Bir başka deyişle ne ayrımcılık taraftandır ne de eşitliğe inanmaktadır. Toplumda her birini kendi doğal konumuna oturtmaya çalışmaktadır. Ayrıcalığı cina­yet, eşitliği yanlış olarak görüyor.

AYRIMCILIK İNSANLIĞA, EŞİTLİK TA­BİATA AYKIRIDIR.

Kadının tabiatını ne erkekten aşağı kabul eder ne de eşit sayar. Bu ikisinin tabiatı, hayatta ve toplumda birbirinin tamamlayıcısı olarak yaratılmıştır. BUNDAN DOLAYI İSLAM, BATI ME­DENİYETİNİN TERSİNE, BU İKİSİNE “EŞİT VE BENZER” HAKLAR DEĞİL, DOĞAL HAKLAR TANIMA TARAFTANDIR. Bu konuda söylenebilecek en önemli söz budur. Bu sözün değerini ve derin anlamını ancak, “Avrupa’dan izinsiz” düşünme ve olayları bizzat gözleriyle gör­me cesaretine sahip bilinçli okurlar kavrayabilirler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, uygulamada İslam’ın kadın için tanıdığı hakları ve şahsiyeti ona vermeye çalışır. Erkeklerden olduğu gibi kadınlar­dan da biat alır. (Kendi inanç ekolünün esaslarına dayalı rey, sorumluluk, sosyal ve siyasal antlaşma) Onlara erkekler gibi as­habı arasında yer verir.[2] Kızı Fatıma’yı küçükken insanların önünde dizine oturtuyor, onlarla konuşurken onu okşuyor ve ona karşı özel bir sevgi göstererek sanki kızın aşağılık olmadı­ğını, onun da erkek gibi değerli olduğunu göstermeye çalışıyor­du. Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş ola­rak yüzü kapkara kesilir. (16/Nahl Suresi 58; 43/Zuhruf Suresi 17) Ba­zen de gururlarına yediremeyip diri diri toprağa gömüyorlardı. Ali, Fatıma’yı istemeye geldiği zaman, çok güzel bir adabımuaşe­ret, nezaket ve incelikle Fatıma’nın kapısı arkasında durup on­dan izin istiyor ve “Fatıma, Ali bin Ebû Tâlib senin adını anıyor.” diyor. Sonra onun cevabını almak için sessizce bekliyor. Fatıma’nın olumsuz cevabı kapıyı yavaşça kapatmak ve olumlu ce­vabı ise cevap vermemek şeklinde olacaktı.

Fatıma kocasının evine gittiğinde, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her gün ona uğ­ruyor, kapı eşiğinde dışarıda durup giriş izni alıyordu. Ona se­lam vermede erken davranıyordu. Onun kadınlarına davranışı öylesine edep, incelik ve sevgiyle birleşmişti ki bu, o günkü ka­ba toplumda pek hayretle karşılanıyordu.

Evinin dışında güç ve sertlik abidesi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, evinin içinde öylesine yumuşak huylu, sevgi ve saygı dolu davranıyor­du ki hanımları ona saygısızlık yapıyor, açıkça onunla münaka­şa edip pervasızca konuşuyor ve onu incitmekten çekinmiyor­lardı.

BİR GÜN ONLARA ÇOK DARILIR -DİĞERLERİ GENELLİKLE KADINLARI KAPI DIŞARI EDERLERDİ; ŞİMDİ DE BAZI MÜMİNLER ÖYLE YAPIYORLAR- VE EVDEN ÇIKIP BİR TARAFINDA TAHIL BULUNAN AMBARDA KALIR. BU AMBAR YÜKSEK BİR YERDE OLDUĞU İÇİN, HZ. PEYGAMBERİMİZ BİR AĞAÇ KÜTÜ­ĞÜNÜ KOYUP ÇIKIYOR VE AMBARA ÇIKTIKTAN SONRA KİMSENİN KENDİ­SİNİ RAHATSIZ ETMEMESİ İÇİN ONU KALDIRIYOR. O, bir ay boyunca hanımlarına küstü. Hatta öylesine üzülmüştü ki (farzların dışında) mescide bile gitmiyordu. Halk da üzgün ve perişan olmuştu.

Hz. Ömer onları temsilen gelip görüşme izni istedi. Ona izin vermedi. Hz. Ömer de ona,

“Eğer seninle kızım hakkında görüşmek istediğimi sanı­yorsan, ben ondan nefret ediyorum, izin verirsen boynunu bile vururum.” diye mesaj gönderdi. O da ona girmesine izni verdi. Hz. Ömer diyor ki:

“Yanına vardığımda ambarın bir köşesinde has­ra uzanmış olduğunu gördüm. Ayağa kalktığında böğründe ha­sır izleri görünüyordu. Ben ağlamaya başladım.” Hz. Ömer’i üzgün gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ona, dünyadan uzak durmanın ve zahitliğin lezzetinden söz ediyor ve onu sakinleştiriyordu. Hanımlarının davranış biçimi onun hayatının en büyük zorluklarından biriy­di. Bu doğaldır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aklı ve ruhu onlardan çok uzaktır. Ayrıca köleler gibi aşağılık sayılan o dönemin ka­dınları, sadece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde karşılaşılan hürriyet ve saygıya layık değillerdi. Bugün biz bu gerçeği herkesten ve her zamankinden daha iyi biliyoruz. Şahsiyetsiz birine şahsiyet atfetmek, başlangıçta hep kasıntılara ve hastalıklı ve tehlikeli tep­kilere yol açabilmektedir.

Hz. Ömer’in dilinden nakledilen bir söz, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında ka­dının sosyal hakları ve kadın-erkek ilişkileri konusunda yapılan köklü devrime açıkça işaret etmektedir. O diyor ki:

“Allah’a ant olsun, biz cahiliye devrinde kadınları hiçbir konuda hesaba katmazdık. Nihayet Allah ayetler indirip onlar için haklar belirle­di. Ben bir iş konusunda biriyle istişare ettiğimde karım, “Şöy­le şöyle yap.” derdi. Ben ise, “Benim işim seni ne ilgilendiriyor?” derdim. O da

“Kimsenin senin işine karışmasını istemiyorsun ama kızın, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle münakaşa ediyor ve onu bütün gün si­nirlendirip küstürecek şekilde davranıyor.” dedi. Ben de abamı alıp evden dışarı çıktım, Hafsa’nın yanına gidip dedim ki:

“Kı­zım, sen bütün gün Resulüllah ile onu küstürecek şekilde mü­nakaşa mı ediyorsun?” Hafsa,

“Evet, onunla münakaşa ediyo­rum.” dedi. Dedim ki:

Sen Allah’ın azabı ve Resûlullah’ın gaza­bından sakın! Kızım kendi güzelliğine ve Peygamberin sevgisi­ne karşı nazlanan bu kadına uyma.” dedim.

HZ. ÖMER VE HZ. EBUBEKİR BİR GÜN ŞU OLAYA ŞAHİT OLUYORLAR:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem oturmuş, hanımları onu aralarına almışlar, bağırarak, kaba ve saygısız bir üslupla konuşarak yaşadıkları sıkıntılı hayattan şikâyetçi oluyorlar ve ondan nafaka istiyorlardı. O ise sessiz ve üzgün bir şekilde onları dinliyor ve acı acı gülümsüyordu. Hz. Ömer’i ve Hz. Ebubekir’i görünce,

“BUNLAR BENDEN ELİMDE OLMAYAN ŞEYLERİ İSTİYORLAR.”

diye şikâyette bulunuyor. Hz. Ömer ile Hz. Ebubekir hemen kalkıp kızlarını dövüyorlar. Bu dile alışık olan kadınlar sakinleşiyorlar ve ondan bir daha elinde olmayan bir şey iste­meyeceklerine dair söz veriyorlar. Onların bu tutumu, babaları ve hatta Peygamberin azarlanmasına üzülen Müslümanlar için bile tahammül edilemez olmuştu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, toplumunun vahşî ve sert yapılı erkeklerine yeni bir ders vermek ve mahrum ve çaresiz kadınlara yeni bir şahsiyet kazandırmak için bunların yaptıklarına tahammül ediyordu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hanımlarının hoşnutsuzluğunun diğer nedeni, İran Hüsrevlerinin, Roma kayserlerinin ve hatta Yemen, Gassan, Hire ve Mısır padişahlarının kanlarının görkemli saraylarda yaşa­yıp dans, şarap, eğlence ve kumarla iç içe olduklarını duymuş olmalarıydı. Hâlbuki bunlar da Arap padişahının karılarıdır ve aylar geçmesine rağmen mutfaklarının bacasından duman tütmemiştir. Kabuklu arpa unu pişirip yiyorlar. Bu onların tek sı­cak yemeğidir. Sofralarında genellikle su ve hurmadan başka bir şey bulunmaz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile eşleri arasındaki bu geçimsizlik öylesine arttı ki vahiy müdahale edip şunu önerdi:

Eğer dünya dirliğini ve re­fahını istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim de sizi güzellikle serbest bırakayım. Eğer Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki Allah içinizden güzel dav­rananlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır. (33/Ahzab Suresi 28,29)

Kadınlar, yoksulluğu ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tercih ettiler.[3] Onlardan sadece birisi dünyayı tercih etti. Fakat dünya da ona vefa etmedi, kara kadere yakalandı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Ben sizin dünyanızda üç şeyi sevdirildi: Koku, kadın ve gözümün nuru namaz.” diyor. Hanımlarına adaletli davranıyordu. Her gece birisiyle beraber geçiriyordu. Ama kal­bi Hz. Aişe’nin aşkıyla doluydu. Onun evine gelen tek kız Hz. Aişe’ydi. Diğerlerinin hepsi duldu ve siyasî ya da ahlakî maslahat için ev­lenmişti.

Hz. Aişe, hem genç ve güzel, hem de zeki, zarif, güzel konuşan ve âlim bir kadındı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı. Diğer hanımlarını ve Peygamberin çok sevdiği Fatıma ve Ali’yi kıskanıyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onunla görüşüp konuşunca siyasî hayatının zorluklarını ve yorgunluklarını unutuyordu. Ağır düşüncelerin baskısı altında bunaldığında ve ruhunun çetin dalgaları ve düşüncelerinin yüksek miraçları karşısında takatsiz kaldığında, Hz. Aişe’yi çağırıp “Benimle konuş ey Hümeyra (pembelim)!” diyordu.

Hıristiyan misyonerler ve onların dinî veya siyasî propaganda­larının etkisi altında kalan bilgisiz ya da kötü niyetli yazarlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhunda bir zaaf noktası bulmaya çalışıyorlar. Hıristiyan ahlak eğitimi, kadının güzelliğini şeytanın tuzağı ve ona meyletmeyi fesat ve düşüş, evlenmemeyi Allah Teâlâ’nın rızasının kaynağı ve dinî takvanın koruyucusu saydığı için ve günümüz Avrupa vicdanı birden fazla kadınla evlenmeyi iğrenç ve çirkin kabul ettiği için, onu Doğu’nun kadın düşkünü Don Juanı ve Doğulu sultanlar gibi harem kurmuş birisi olarak tanıtmaya ça­lışmışlardır. Bunlar iki konuda çok gürültü koparmışlardır:

Bi­risi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çok kadınla evlenmesi, diğeri de Hz. Cahş kızı Zeyneb’in öyküsü. Onların çıkardıktan gürültü dalgaları ülke­mize kadar gelmiştir. Birçok entelektüelimizi (yani diplomalıla­rımızı) de tutsak etmiştir. Ben bu konunun gerçek yüzünü an­ladığım kadarıyla göstermeye çalışacağım. Kanaatime göre Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin duygusu ve hayatındaki kadın meselesi onun için bir zaaf noktası ve saldın konusu olmaktan çok, bu büyük ru­hun parlak ve en güzel yönünü teşkil etmektedir. Nitekim Mı­sırlı Abbas Mahmut Akkad diyordu ki:

“Hıristiyan misyonerler ve sömürgeci yazarlar bu yoldan İslam’a can alıcı ve öldürücü darbe indirmek istemelerine rağmen çok büyük bir hata yap­mışlardır. Çünkü dinini tanıyan, Peygamberinin siyerini bilen bir Müslüman için hakikatin görülmesi, her şeyden daha açık ve daha basittir. Onların katil yolu sandıkları şey, Peygamberinin büyüklüğünün ispatı, dininin çirkin ithamlardan bera­at etmesi için ispatlayıcı bir belgedir. Başka bir delile ihtiyaç kalmamaktadır. Zira bir Müslüman için, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüv­vetinin doğruluğu konusunda hiçbir delil, onun hanımlarına davranış tarzından ve hanımlarını seçme şeklinden daha doğru değildir” [4]

Burada ilk önce Hz. Zeyneb olayına değinecek daha sonra diğer me­seleyle ilgileneceğiz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için tasarlanmış olan aşk, he­ves ve harem saraylığının ne olduğunu anlayacağız.

CAHŞ’IN KIZI  HZ. ZEYNEB

Hz. Zeyneb, Cahş’ın kızı ve iftihar dolu hayatını şehadetle noktala­yan büyük muhacir Abdullah’ın kız kardeşidir. Cahş ailesi, Kureyş içinde soyluluğuyla ünlenmiştir. Cahş’ın güzel kızı Hz. Zeyneb, Abdulmuttalip’in kızının torunudur; iki soylunun evlenmesiyle doğan bir çocuktur. Bundan dolayı Peygamberin halasının kızı­dır. Hz. Zeyd bin Harise, Şam’da esir edilen bir köledir. Kader onu Hatice’nin evine getirdi. O da Hz. Zeyd’i eşi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hediye et­ti. Şam’ın aristokratlarından olan “Harise” oğlunu aramak için Mekke’ye geldi ve onu buldu. Efendisine Hz. Zeyd’i satın almak için teklifte bulundu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem isteği kabul etti. Fakat Hz. Zeyd kabul etmedi. Gurbette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hatice’nin kölesi olmayı, anne­si ve babası yanında hür yaşamaya tercih etti. Esir çocuğunu bul­mak için çilelere katlanmış ve şimdi onu alıp geri götürmek için sabırsızlanan babasına şöyle dedi:

Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzünde öyle bir duruluk görüyorum ki gönlümü ondan ayıramıyorum.”

Hz. Zeyd’in vefakârlığını ve kabiliyetini bilen ve ona Harise’den daha çok değer veren Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onu hemen azat etti ve evlat edin­di. Bundan sonra onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kölesi “Zeyd bin Harise” değil, “Zeyd bin Muhammed” adıyla çağırmalarını istedi. Böylece Hz. Zeyd hem kaybettiği babasına ve vatanına kavuştu hem de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sıralarda yitirdiği iki çocuğu Kasım ve Abdul­lah’ın matem dolu evde boş kalan yerlerini doldurdu.

Bu iki ruh arasındaki hayranlık uyandıran sıkı dostluk bağı, Peygamberin hayatının en güzel tezahürlerinden biridir. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evinde büyüyordu. Babası Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, annesi Hatice, bacısı Zehra, kardeşi Ali. Kabiliyetini medenî bir top­lumdan ve seçkin bir aileden devralmış olan bu Şamlı zeki genç, akıncısı Allah olan bir ailenin beşinci üyesi oldu. Hz. Zeyd, ne kadar şuurlu bir şekilde kendine gelen mutluluğu tanıyıp ona kapısını açtı ve kendi güzel kaderini seçti.

Evlatlık edinme, Araplarda gelenekti. Sahiplerinin gözünde de­ğer kazanan köleler, serbest bırakılıp evlatlık mertebesine yük­seltilirlerdi. Fakat kölelik hatırası, toplumsal çevresinde canlılı­ğını olduğu gibi koruyordu. Bu durum değişikliği ona yeni sos­yal haklar sağlasa da onun sosyal konumu hep lekeli kalıyordu. Azat edilen insana hiçbir zaman özgür insan gözüyle bakmıyor­lardı. Evlatlık, evladın yerini almıyordu. Mevla (azatlı köle) sa­dece ruhsal bakımdan ve sosyal konum açısından aşağılanmak­la ve manevi ve psikolojik mahrumiyet hissetmekle kalmıyor, üstelik birçok sosyal haktan da mahrum bırakılıyordu. Birçok ayrımcılık onu diğerlerinden ayırıyordu. Bunlardan biri, efendi­nin, daha önce kölesi olan kimsenin boşadığı kadınla evlenme yasağı idi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, özgürleştirilmiş insanı özgür insandan ayıran bütün ayrımcılıkları ortadan kaldırmak suretiyle bu ikisi arasındaki mutlak eşitliği sağlamaya çalışırken onun kölelik hatırasını da zihinlerden silmek ve toplumda sürekli hissettiği aşağılık duy­gusunu yok etmek ve ona şahsiyetini ve hak ettiği sosyal, ma­nevi ve ruhsal itibarı vermek istiyordu. Böylece haklarını elde eden kimse, bireysel ve toplumsal vicdanını özgürleştirilmiş de­ğil, özgür bir insan olarak hissedecekti.

Bu yüzden Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd’i büyük ve önemli görevlere getir­mekle onu değerli Muhacir ve sahabiler gibi tanıtmaya çalışı­yordu. Onu Medine’de kendi makamına vekil bırakıyor, Roma savaşına gidecek olan ve Hz. Cafer bin Ebû Tâlib, Hz. Abdullah bin Revaha ve Hz. Halit bin Velid gibi büyük şahsiyetlerin sadece er olarak katıldıkları büyük ordunun başına komutan atıyor, en önemli meseleler üzerinde onunla istişarede bulunuyor ve önemli seriyelere başkan seçiyordu. Hatta genç oğlu Üsame’yi ailevî bir mesele olan “Ifk hadisesi” konusunda Hz. Ali bin Ebû Tâlib ile aynı düzeyde birisi olarak istişare heyetine alıyor ve hayatının son günlerinde, 18 yaşındaki bu genci Roma imparatoruna karşı sa­vaşacak olan ve içinde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi büyük şahsiyet­lerin asker olarak bulunduğu ordunun kumandanı yapıyor.

Bütün bu çabalar, özgürlüğüne kavuşturulmuş olanların, İslam toplumunda eşit olmaları gibi Müslümanların duygu dünyasın­da da eşit olmalarını sağlamaya yönelikti.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Arap aristokrat ailelerinden olan bir kızı Hz. Zeyd’e is­temekle hem yabancıların ve özellikle azat edilmiş kölelerin his­settiği aşağılık duygusunu ortadan kaldırmayı hem de özellikle evlilik konusunda daha belirgin olan ailevî taassubu kırmayı amaçlıyordu. Hiçbir soylunun böyle birine eş olmayı kabul et­meyeceğini bildiği için, üzerlerindeki nüfuzunu kullanarak ve razı ederek Hz. Zeyd’i kendi akrabalarından bir kız ile nişanlamaya karar verdi. Bu nedenle halasının kızı Hz. Zeyneb’i seçti. Fakat tah­min edileceği gibi kardeşi Abdullah, Muhacirlerin en temiz ve en fedakârlarından olmasına rağmen bu evliliği kendi ailesine karşı yapılmış bir hakaret sayarak reddetti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ısrar et­ti ve 20. yüzyılda, medeni Avrupa toplumunda bile hâlâ yürür­lükte olan bu cahiliye geleneğini kırmaya çalıştı. Nihayet vahiy, Abdullah’ı ve kız kardeşi Hz. Zeyneb’i bu işe razı etti:

“Allah ve Re­sulü bir işe hükmettiği zaman inanmış bir erkek ve kadının o işi kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Re­sulüne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. ” (33/Ahzab Suresi 36)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb’in mehrini bizzat kendisi ödedi ve çirkin bir geleneği kırıp yerine yeni bir insanî gelenek yerleştiren bu evliliği gerçekleştirdi. Fakat bu evlilik, topluma mutluluk getir­diği ölçüde ailede mutsuzluğa sebep oldu. Hz. Zeyneb, kendi ailesi­nin üstünlüğünü, Hz. Zeyd’in sosyal konumunun aşağılığını unuta­mıyor ve bunu sürekli Hz. Zeyd’in başına kakıyor ve onu incitiyor­du. O da Hz. Peygamber’e şikâyette bulunuyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise Hz. Zeyd’in sabırlı olmasını istiyor, her ikisini de iyi geçinmeye da­vet ediyordu. Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile evlenmeyi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin emriyle kabul etmesine rağmen onu hiç sevmedi. Çünkü gönül bam­başka bir ülkedir. Ona aşktan başka bir şeyin hükmü geçmez. Bu, Hz. Zeyneb’i de aşan bir durumdu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin büyük gayretlerle bağladığı bu evlilik bağı gün geçtikçe zayıflıyordu. Hz. Zeyneb ise onu, bir maslahat icabı göğsü üzerine konulmuş bir kaya ve bir çıkar için boğazına atılmış bir düğümden başka bir şey olarak hissetmiyordu. Gün geçtikçe sabrı daha bir tükeniyordu. Hz. Zeyd ise aralarına sürekli mesafe ko­yan ve günden güne kendisinden hızla uzaklaştığını gördüğü bir kadınla birlikte olmaktan dolayı çok inciniyor ve bu sevgi­siz beraberlik, anbean hayatın rengini karartıyor ve evliliğin ta­dını acılaştırıyordu. Kimsenin de elinden bir şey gelmiyordu.

Şüphesiz Chandelin dediği gibi “Aşka muhtaç bir kalp, aşksız olduğu zaman, gönül ehlini kaybettiği sevgiliyi aramaya gönde­rir ve onu bulmadıkça sakinleşmez. Allah, özgürlük, bilim, sa­nat, güzellik ve dost, onu arayış çölünde, yolu üzerinde tozlu ve boş testisini kimin çeşmesinden dolduracak diye beklemekte­dir.”[5]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb’in derin bakışlarında aniden gönlüne haber verdiği bu sırrı okudu. Hz. Zeyneb’in içine düşen gizemli ateş, ya­naklarına yansıdı ve canını sıkan rahatsızlıklar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem karşısındaki suskunluğunu daha da zorlaştırdı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, önünde çakan ilk şimşekle gözlerini kapattı ve hemen kendi içi­ne daldı ve hızla geri döndü. Ancak Hz. Zeyneb nereye dönebilirdi? Artık Hz. Zeyd’le görüşmeye tahammül edemiyordu. Gök, göğsü üzerine ağırca çöküp nefes yolunu tıkamıştı. Bir çehreyle karşı­laşmak, bir sözü duymak onun için dayanılmaz bir çileydi. İçin­de iki yabancı gibi ayrı köşelerde, bıktırıcı sessizlik içinde otur­dukları ve hiçbir şeyi beklemeden zamanın geçişini ve güneşin ve ayın doğuşunu ve batışını seyrettikleri soğuk evde bacadan içeri ansızın bir ateş kıvılcımı düşse ve ev yansa ne Hz. Zeyneb ne de Hz. Zeyd bir an bile orada kalamazdı.

Hz. Zeyd, dayanamayıp dertli bir şekilde evden dışarı fırladı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sığındı. Sevgili babalığından onları birbirinden kur­tarmasını istedi. Çünkü artık hiçbirisinin dayanacak gücü kal­mamıştı. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme âşıktı; onun büyüklüğü ve sevgi­siyle doluydu. O, kılıç, vefa ve iman adamıydı; kalbini ona ver­meyen bir kadının nâaşını omzunda taşımazdı.[6] Kureyş kabi­lesiyle akrabalık bağlılık uğruna ya da ruhsuz ve soğuk bir hey­kelin güzellik lezzetini tatmak için odalarının çatısından başka bir şeyi paylaşmadıkları ve oturduktan ev dışında başka hiçbir şeyin kendilerini bir araya getirmediği bir hayatta kimseye esir de olamazdı, kimseyi esir de edemezdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için bu olay başlı başına büyük bir meseleydi. Üzerinde çokça düşünüp ça­re arıyordu fakat bulamıyordu. Hz. Zeyneb’in bakışlarında okudu­ğu şeyi acaba kalbinde de hissetmiş miydi?

Acaba hayatını, gençliğini ve her şeyini Allah, insanlar, düşünce, takva, çile ve mücadeleye adayan büyük bir ruh, şimdi kendisine tutkun bir kalp karşısında kendini kaybetmiş miydi?

Bu soruya verilen birçok cevap vardır ve bundan hayal ürünü hikâyeler ve uydurma efsaneler üretilmiştir. Ancak ben, böyle bir soruyu da ona verilen cevapları da temelsiz buluyorum. Çünkü aşkın gizli yolunu ne tarih ne de araştırma bilebilir. Hem de “çeng” gibi bir bakışın ya da gülüşün yumuşak bir par­mak ucu işaretiyle figan eden ve tahammülsüzlükten sabrın ve sükutun yakasını yırtan bir gazel şairinin gönlünde değil, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlü gibi derin, büyük ve güçlü bir gönülde.

GÖ­NÜL OKYANUSTUR.

Hangi göz, sabahın seherinde esen ve kendisi­ni denizin üzerine vuran meltemin, denizin kalbini ne ölçüde sarstığını görebilir?

Hem de denize 1400 fersahlık bir mesafe­den bakan bir göz!

Üstelik her gönlün sevebildiği ölçüde.

Gö­nüller ne kadar hayrette ise onlardaki aşk da o kadar hayret ve­ricidir. Biz aşkları Doğu’da Menuçehrî’nin çukurundan Mevlana’nın göğüne kadar, Batı’da ise Bolitis’in kokuşmuş bataklığın­dan Dante’de Beatris’in kutsal melekutî cennetine kadar birbi­rinden uzak olduğunu biliyoruz. BİZ BÜTÜN BUNLARI BİR KELİME KALIBINA DÖKMENİN, BU KELİME SINIRSIZ AŞK TERİMİ BİLE OLSA, NE KADAR ÇİRKİN OLDUĞUNU GÖRÜYORUZ. Böyle bulanık tabirleri, çü­rük ve dar kelimeleri öykücülerin, gazelcilerin, heyecanlı, ateş­li ve hareketli gençlerin elinden ve dilinden ödünç almış oluyo­ruz. Söz konusu olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbi gibi derin bir kalbin içindekiler ise, yersiz ve gerçekten uzak sözler söylüyoruz. Ya­ratılış giysisi kendisine dar gelen bir kalbin derinliğindeki esra­rengiz çeşmelerin kaynamasını, meyve tozuyla kabaran bir bar­dak suyun kaynamasıyla karşılaştırmış oluruz!

Biz hiçbir zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın nasıl ve ne ol­duğunu anlayamayız. Onun sadece göklere uzanan ve kalbi böyle bir ateşin tutuşmuş ocağı olan bir aşka değil; aynı zaman­da kalpten kalbe akan bir aşka da aşina olduğunu biliyoruz. Bu durum, ariflerin kendisinden rivayet ettiği şaşkınlık ve güzellik­ten titreyen şu peygamberce sözden de anlaşılmaktadır: “Kim âşık olur ve onu gizleyip kendisini tutarak ölürse cennet ona vacip olur.” [7]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gönlünde bir aşk varsa bile bu ilginç bir öykü­dür; Hıristiyan din adamlarının, Dozy gibi Hıristiyanlık veya sö­mürgeciliğe bağımlı oryantalistlerin ya da Conde ve Brass gibi piyasa yazarlarının uydurdukları gibi değildir. BUNLAR NE KADAR ÇİRKİN, İĞRENÇ VE CAHİLCE YAZILARDIR. Mesela:

“…Aniden hafif bir rüzgâr, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ashabından biri olan Hz. Zeyd’in güzel eşi Hz. Zeyneb’in yatak odasının perdesini bir kenara çekti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, alımlı bir ince giysiyle yatağında uyuyan Hz. Zeyneb’le karşı­laştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, yan çıplak haldeki uzun boylu Hz. Zeyneb’i gö­rünce kalbi heyecanla doldu…” [8] Hz. Zeyneb, öyküsünü gizlemeyip Hz. Zeyd’e açıkladı. O da Peygamberin Hz. Zeyneb’le evlenebilmesi için onu boşadı.

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aşkını, kiliselerin gizli köşelerinde ve halvetlerinde kutsal bacılarla kutsal pederler arasında olup bi­tenler ve “VİCTOR HUGO”nun ifşa ettiği aşklar gibi sanıyorlar.[9]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çok üzgün ve ızdırap içindedir. Kaçacak yolu olma­yan bir darboğaza düşmüştür. Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb’in birlikte yaşa­ması artık imkânsızdır. İkisinin de kurtuluşu ayrılıktır. Ayrıca Hz. Zeyneb’e karşı, onu böyle bir kadere mahkûm ettiği ve kendi akrabasını halkın çıkarma kurban ettiği için ağır bir sorumluluk hissetmektedir. Hele Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin buna sebep olan birisi ola­rak Hz. Zeyneb’i yakmakta olan dert karşısında seyirci kalması, ça­re düşünmemesi mümkün müdür?

Hz. Zeyd’ten boşandıktan sonra onu dertli ve başıboş kaderiyle, ümitsizlikle baş başa bırakabi­lir mi?

Bunlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısına dikiliveren beşerî gerçeklerdir. İnsanlığın en gerçekçi toplum ve ahlak önderi olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, gerçeği hiçbir zaman yadırgamaz ve ona karşı savaş açmaz. İslam’ın ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en doğru ve parlak özelliklerinden biri, gerçekleri kabul etmektir. Savaş, öfke, intikam, hayat lezzetleri, güzellik, heves, servet, ilişki kesme, ilişki kurma ve hatta tek ev­lilikten sapma, bireyin ve toplumun sürekli karşı karşıya olduğu gerçeklerdir. Birçok sosyal felsefenin, irfanî ekolün ve çoğu di­nin insanî ilişkileri görmezden geldiklerini ya da ortadan kaldır­ma mücadelesi verdiklerini ama asla başarılı olamadıklarını gö­rüyoruz. Çünkü görmezden geldiğimiz her gerçek, kendisini da­ha tehlikeli ve çirkin bir çehreyle gösterecek ve onunla yüz yüze olmadığımız her an bizi arkadan hançerleyebilecektir. Bu, tarih boyunca hep tecrübe edilegelmiş bir gerçektir.

İSLAM HER ZAMAN GERÇEKLERLE YÜZ YÜZE GELİR, ONLARI KABUL EDER, DENETİMİ ALTINA ALIR, ONLARI KENDİ YOLUNA ÇEKER VE BÖYLECE TAŞ­KINLIĞA, TEHLİKEYE VE KÖTÜLÜĞE YOL AÇMASINI ÖNLER. Çünkü toplu­mun en tehlikeli iç düşmanları, resmiyette kabul edilmeyen ve hayat hakkı tanınmayan unsurlardır. İslam, cihat, boşanma, birden fazla kadınla evlilik, tekrar evlenme, kısas, mülkiyet, dünya nimetlerinden[10], maddî hayatın servet ve lezzetlerinden yararlanmaya ruhsat vermekle, her zaman ve her yerde rastla­nan bu olguları kabul ederek isyancı ve tehlikeli gerçekleri diz­ginlemeye çalışmıştır.

Aşk da kin, intikam ve savaş gibi Hıristiyanlık’ta görüldüğü şe­kilde kapıların yüzüne kapatılması halinde duvardan atlayacak olan böyle bir gerçektir.

Burada aşkın anlamını anlamayan, iki akraba ruhu birbirine doğru çeken gizemli ve olağanüstü gücü tanımayan, onu miza­cın defi haceti olan hızlı ve sakinleştirici heveslerle bir tutan ve­ya iki insan arasındaki ilişkiyi şöhret, ekmek ve lezzet bağı zan­neden, ne desem, hatta insan ile Allah Teâlâ arasındaki ilişkiyi ateş to­pu ve cehennem zebanisi korkusu veya huri, gılman ve kara gözlü, nar memeli kızları arzu etme dışında anlamsız ve imkânsız gören kimseler vardır. Onlar burada nelerden söz ettiğimi nasıl bilirler?

Öyleyse Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sorunu nedir?

Niçin önünde duran bu güçlü ve tehlikeli gerçeği itiraf etmekten korkuyor?

Niçin Hz. Zeyneb’i Hz. Zeyd’in de yakalandığı ve kırmak için uğraştığı o zincirden kurtarmıyor ve ümitsiz kurtuluştan korkarak çaresiz bir şekilde kendisini duvarlara çarpan bu yaralı kuşun çıkıp o sığınağa gir­mesi için kafesin kapısını açmıyor?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem iki şeyden çok korkuyor:

Korku ile hiç tanışmamış olan bu kalp, şimdi üzüntü, bunalım ve korkuya tutsak olmuş­tur. Biri halkın anlayışı konusunda duyduğu nefrettir. Kendisi­nin temiz ve yüce duygularının, halkın iğrenç ve alçak anlayış­larıyla kirletilmesinden korkmaktadır. Gök ile irtibatı olan gü­zel ve yüce bir ruh için, kendi pis hayat bataklıklarında debele­nen insan kurtçukları arasındaki geri düşüncelerden ve dar gö­rüşlerden daha iğrenç, daha çirkin ve nefret uyandırıcı bir düş­man yoktur.

Günümüz medeni Avrupa yazarlarının Batı edebiyatına şekil veren ve geliştiren sinema aşkı ve duygusal aşk olarak ifade et­tikleri şeyi, duygusal aşk konusunda deve seviyesinde olan Hi­caz, Necid ve Tihame Araplarının gözleri nasıl görebilir?

Gök gibi temiz ve içinden yüzlerce gayb çeşmesi fışkıran kalbi han­gi pisliklerle bulandıracaklardı?

Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yolu üstünde bir lüzumsuzluk durmakta­dır. Her toplumun duvarlarını ve her yolun engellerini oluştu­ranlar bunlardadır. Bu lüzumsuzluk, toplumun duygu derinlik­lerinde kök salmış olan ve koyu bağnazlık tarafından korunan eski ve sağlam gelenektir.

Evlatlık, kölelik ile özgürlük arasında bir merhaledir. Evlatlık çocuk, yarı özgür bir insandır. Onu diğer özgür insanlardan ayıran özelliklerden biri, şimdi üvey babası olarak bilinen eski efendisinin, onun bir zamanlar eşi olan kadınla evlenememesidir. Çünkü Araplar böyle bir evliliği büyük bir ayıp sayarlar.

Ama neden ayıp?

Neden bir kadın daha önce azatlı bir köleyle evlenmiş olduğu için bütün kadınların yararlandığı bir haktan mahrum kalsın?

Yoksa özgürleştirilmiş biri özgür insan değil midir?

Bu âdet, hayalî ve insanlık dışı bir lüzumsuzluktur ve hem kadın, hem eşi, hem de onlarla içli dışlı olan kimseler için adamın kölelik günlerinin uğursuz hatıralarını ve onunla evli olma utancını canlandırmaktan başka bir anlamı olmayan bir kölelik kalıntısıdır. Onu ortadan kaldırmak ve özgürleşmiş ada­mı ve karısını, onları kölelikle ilişkilendiren ve özgür insanlar­dan ayıran her türlü kayıttan kurtarmak gerekir. Sürekli top­lumda ortaya çıkan ihtiyaçlar üzerine inen vahyin kesin emri, onu bütün zamanlar için ortadan kaldırdı ve bu yanlış geleneği söküp attı.[11]

Şimdi Hz. Zeyneb, Hz. Zeyd ile maslahat üzerine yaptığı evlilik cendere­sinden, Hz. Zeyd de araları görünmez duvarlar tarafından ayrılan Hz. Zeyneb ile evlilik işkencesinden kurtulmuştur. Hz. Zeyneb’in çileli bir hayat anısından başka sermayesi yoktur. Böyle bir kurtuluş, onu saygın akrabasının himayesine girmesi yönünde daha bir sabırsızlandırıyordu.

Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem henüz cesaretsiz ve tereddütlüdür. İnsanlar ne diyeceklerdi ve onu nasıl anlayacaklardı?

Onun şafak kadar temiz olan duygusunu iğrenç tabirleriyle bulandıracaklar mıy­dı?

Güneşin doğuşu gibi güzel ve görkemli olan bir ruhu, kara ve dar düşüncelerine yerleştiremeyecekler miydi?

Tereddüt ve korku Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhuna çöreklenmiş ve onu acılı işkence altında kıvrandırmaktadır. Kara günler ve boğucu ve can sıkıcı geceler böyle gelip geçmektedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, için­deki bu kor gibi yakıcı ve kararsız sırrı insanların aptal ve kö­tümser gözlerinden gizlemektedir. Derdiyle baş başa kalarak susmuştur. Birden göğün ağır ve kapalı kapısı açıldı ve başına vahyin sitemli ve sert nidası indi:

“İnsanlardan korkarak Al­lah’ın açıklayacağı şeyi içinde gizliyorsun!”

Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gizlediği sırrı açıkladı. Şimdi insanlardan korkmak, hayalî bir korkudur. Eski geleneklerin, çirkin ve akıldışı âdetlerin eseri olan bir halkın beğenisinin bu konuda ne de­ğeri olabilir?

Hem aynı kapana yakalanmış, birbirine katlanan ve bir türlü mutsuzluktan kurtulup mutlu olamayan iki uyum­suz insanın özgürlüklerine kavuşması, hem onun dışında biri­sinin yanında yaşamaya güç yetiremeyeceği bir adamın yanında olmaktan başka bir şey istemeyen özgür bir kadının aşktaki ba­şarısı, hem de adamın köleliğini ve utancını hatırlatan ve kadı­nı mahrum edip aşağılayan bir geleneğin kaldırılması söz konu­sudur.

Bütün bunlara rağmen, halkın gözünde gelini olarak görülen, evlatlığının eski karısıyla evlenmek, kanuna uygun bile olsa çok zor bir iştir. Öyle bir toplumda böyle bir işi kim yapabilir?

Kim ilk adımı atarak bu eski geleneği ayaklar altına almaya cüret edebilir?

Allah, böyle zor bir sorumluluğu yerine getirmesi için kendi peygamberini seçti.

“Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye; eşini yanında tut, Allah’tan kork, diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkulmaya layık olan Allah’tır. Hz. Zeyd o kadından ilişi­ğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.(33/Ahzab Suresi 37)

Siyer, hadis ve tefsir kitaplarındaki rivayetleri inceledikten son­ra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz. Zeyneb’in öyküsüyle ilgili olarak taassup, ön­yargı ve yükümlülükten uzak olan bir zihinde oluşan tasavvur bundan ibarettir.

Burada insan, yine de merakla şunu sormadan edemiyor:

Aca­ba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gerçekten âşık mı olmuştur?

Acaba Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin o gün Hz. Zeyneb ile göz göze gelerek ve ondaki görünmez aşk çizgisini okuyarak gönlünün ansızın ona doğru aktığına ve “Ey kalpleri çeviren Allah’ım, seni tenzih ederim.” dediğine ina­nılabilir mi?

Acaba o gün Hz. Zeyd’in evine gittiğinde, Hz. Zeyneb’le te­sadüfen karşılaştığı ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onun saçını, başını ve uzun boylu vücudunu görüp güzelliğine kapıldığı doğru mu­dur?

Acaba gerçekten Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb’e gönlünü kaptırdığını anlamış da onun aşkı yüzünden eşinin sevgisizliği­ni bahane ederek Hz. Zeyneb’i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için mi boşamıştır?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyd ve Hz. Zeyneb’in kalplerinin gizli köşelerinde, ruhlarının derinliklerinde geçen bu sorulara kim cevap verebi­lir?

Biz bunların çağında yaşasaydık, Medine’de kapı komşusu olsaydık bu konudaki konuşmamız Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle ilgili duygu, sezgi, zevk ve inanç şeklimize dayanırdı. Dahası, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbindeki aşkın ne ve nasıl olduğunu kim bilebilir?

İnsanı düşünmeye zorlayan, bu olayı kendi karanlığı içine gö­men tarihin kapalı hisarına bir pencere açan şey, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatı ve bu öyküyle ilgisiz olarak sahip olduğumuz dağınık bilgilerdir. Biz bunların arasından hisarın içine bakabilir, kendi duygu ve anlayışımızın yardımıyla onu ortaya çıkarabiliriz.

Örtünme hükmü bu olayın vukuundan sonra (5.yıl, Hendek sa­vaşından sonra) konuldu. Bu sıralarda her erkek, şehirdeki ka­dınların saçı, başı ve vücut yapısından haberdar idi.[12]

Hz. Zeyneb, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin halasının kızıdır. Çocukluktan beri onun gözleri önündeydi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizzat kendisi Hz. Zeyneb’i Hz. Zeyd için seçti. O da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ısrarı üzerine Hz. Zeyd’le evlen­meyi kabul etti. Eğer Hz. Zeyneb’e gönül vermiş olsaydı, kız iken, daha güzel ve çekici olduğu bir dönemde rahatlıkla onunla ev­lenmeyi düşünebilirdi. Bunca tantana, baş ağrısı ve rahatsızlığa gerek kalmazdı.

Hz. Zeyd’in eşinin sevgisizliğinden şikâyeti sıra dışı kabul edilen ye­ni bir mesele değildir. Bildiğimiz gibi Hz. Zeyneb ve ailesi bu işe ba­şından beri karşı idi. Hatta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ısrarı bile Hz. Zeyneb’i kabule ikna edemedi. Mecburen vahyin zorlamasıyla böyle bir maslahat evliliğini kabul etti.

Hz. Zeyneb, evlendikten sonra da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile olan yakın teması­nı sürdürdü. Çünkü onun yakın akrabası olmasının yanında aynı zamanda evlatlığının karısı idi. Hz. Zeyd, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aile üyele­rinden biri olduğu için, eşi de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gelini sayılıyordu.

Acaba Hz. Zeyd’in gözünde hem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hem de babalık olan, bu evliliğe öncülük eden ve Hz. Zeyneb’i gelini olarak gören Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu tutumu, Hz. Zeyd’in üzerinde istenmeyen bir etki bı­rakmış mıdır?

Özellikle Hz. Zeyd’in oğlu genç Üsame’nin gözünde küçük düşmez miydi?

Kuşkusuz böyle bir davranış en azından bu ikisi tarafından nefretle karşılanırdı. Ancak Hz. Zeyd ve Üsa­me’nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme olan tutkusu, imanı, aşkı ve saygısı ömürlerinin sonuna kadar devam etmiş ve bu yönde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatını okuyanları pek hayrete sokmuştur.

Hz. Zeyneb’in öyküsü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Aişe’ye karşı ilgisinin dilden dile dolaştığı bir zamanda meydana gelmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Zeyneb ile Hz. Zeyd’in ayrılması, kendisinin korkusu, üzüntüsü, Hz. Zeyneb’in boşanması ve kendisiyle evlenmesi zamanında bile “Hümeyra”sına olan aşkını unutmamıştır. Hz. Aişe de zaten bu ge­lişmeyi kendi duygusuna karşı bir olay olarak görmemiştir. Biz, uyanık, hassas, kıskanç ve atılgan Hz. Aişe’yi tanıdığımız için, o na­sıl olur da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına gönül vermesi karşı­sında sessiz kalırdı diye düşünüyoruz?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin İbrahim dolayısıyla karısı Mariye’ye gösterdiği en ufak bir ilgiye dahi ta­hammül etmeyen, kıyameti koparan, rezillik çıkaran ve kıs­kançlıktan dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi aşağılayacak kadar vahşileşen Hz. Aişe, nasıl olur da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başka bir kadına, hem de toplum ayıpladığı halde evlatlığının karısına bir anda delice âşık olmasına karşı çıkmaz ve en küçük bir tepki göstermez? Yoksa Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile halakızının aşk macerasının inceliklerini, hatta Hz. Zeyneb’in geceliğinin özelliklerini ve Hz. Zeyd’in evinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb ile baş başa aşk korkusundan dile getirdiği keli­meyi Dozy, Conde ve diğer Avrupalı papazlar ve oryantalistler biliyorlardı da Peygamberin hiçbir eşi bilmiyor, hatta Hz. Aişe bile kokusunu almıyor muydu?

Gençlik ve olgunluk yıllan boyunca aşkla tanışmamış olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şimdi 60 yaşma yaklaşmışken halakızının bir bakı­şıyla yıldırım aşkına tutulması hayret edilecek bir şeydir.

Bir araştırmacıyı şiddetle bir tereddüde düşüren, onda bu hikâyenin temelden yalan ve uydurma olduğu ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Zeyneb’le evlenmesinin diğer evlilikleri gibi, hatta onlardan bi­le ileri derecede maslahat gereği olduğu ve inancına bağlılıktan kaynaklandığı düşüncesini kuvvetlendiren şey, bu aşk evliliğin­den sonra en renksiz aşk belirtisinin ve ilişkilerinde bir sevginin görünmemesidir. HZ. ZEYNEB, RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN EVİNE AYAK BASTIĞINDA DİĞER KADINLARIN SAFINA GİRER VE HZ. AİŞE’NİN PARLAYIŞI KARŞISINDA Sİ­LİNİR. RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN HAYATINDA HAFSA VE ÜMMÜ SELEME ADLARI, HZ. ZEYNEB’TEN DAHA ÇOK ANILIR.

Kendimizi Hz. Aişe’nin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Zeyneb arasındaki tantana­lı ve yakıcı aşktan -göğün haberdar olmasına ve Cebrail’in mü­dahalesini gerekli kılmasına rağmen- haberdar olmadığına inandırabilsek bile, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisine olan kuvvetli aşk bağı sebebiyle evlatlığının evinden çıkacak olan bir kadına ken­di evinde sevgi besleyip de bunu Hz. Aişe’nin fark etmemesini ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Humeyra’sına karşı duygu ve davranışının deği­şip de onun bunu hissetmemesini kabul edemeyiz.

Bana göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbinin gizli derinliklerindeki en za­yıf sevgi rengini ve en ufak aşk dalgasını yansıtan ve onu yüz­lerce kat büyütüp netleştiren en duyarlı mercek, Hz. Aişe’nin kalbi­dir. Ama Hz. Aişe bu konuda sessizdir. Sanki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hz. Zeyneb’in öyküsü, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Hümeyra’nın öyküsüne hiç mi hiç benzememektedir.

Benim araştırmanın başında söylediğim gibi, ne Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bu ithamdan temize çıkarmak gibi bir sorumluluğum, ne de onun aşk durumunu bilme konusunda bir taassubum vardır. Araştırmalarım ve düşüncelerim sonunda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Hz. Zeyneb’in öyküsünün, hakikat uğrunda kendi itibarından bile vaz­geçen bir liderin ruhunun en hayret verici tecellisidir. Kendi ca­nını toplumu ve inançları uğrunda özgürce feda ettiği halde karşılığında ödül olarak şöhret ve iftihar kazanan birçok lider vardır. İmanı ve halkı yolunda şan ve şereften de vazgeçmek, kısa cambazlık çatısından öteye gidemeyen insanların göreme­yeceği ihlas, cömertlik ve fedakârlık zirvesidir.

 ÇOK EŞLİLİK

Daha önce belirttiğim gibi tarih, birçok insanı meselenin anla­mını değiştirir. Ahlakî ve sosyal meseleler de kelimeler ile aynı kaderi paylaşırlar. Kelimelerin ruhu, manası ve telaffuzu iki fak­törün etkisiyle değişir: Biri zaman, diğeri çevredir.

“Şuh”, bedenin çirkinliği anlamına geliyordu. Fakat şimdi ince­lik açısından en şairane kelimelerimizin bile tasvir edemediği güzel gözün en zarif halini ve sevgilinin saçının başının en tatlı biçimini anlatmaktadır.

“Bereket” kelimesi de böyledir. Develerin yattığı yerdeki toprak ve çerçöple karışmış dışkı ve idrarlara diyorlardı. Ama bugün insan aklının ve idrakinin kavrayamadığı manaları ifade etmek­tedir. Çünkü bereket, Allah’ın inayet gözünün eseri, hatta Al­lah’ın sıfatıdır!

KELİMELER CANLI YARATIKLARDIR; DOĞAR VE ÖLÜRLER.

Çocuklukları, gençlikleri, olgunlukları, ihtiyarlıkları, yalnızlıkları ve kayboluş­ları söz konusudur. Dildeki bu önemli kuralı bilmeyen ve keli­melerin ruhu, manası ve lafzındaki değişim, dönüşüm ve dev­rimden dolayı feryat eden yarım edebiyatçılarımız, “Bu kelime­lerin doğru telaffuzu şudur, onların asıl manası budur, bunlar meşhur yanlışlardır, bunlara savaş açmak gerekir.” gibi beylik cümlelerle ahkâm kesmektedirler. Toplumun dilinin canlı, hare­ketli ve değişken kelimelerden oluştuğunu; kelimelerin Beyhakî, Firdevsî, Nasrullah Münşî dönemlerindeki kalıp, ilişki, davranış, ruh ve psikoloji içinde tutulamayacağını bilmiyorlar.

Birçok İnsanî mesele ve sosyal ahlak da böyledir. Onlara, her dönemde kendilerine özgü ayrı mana, ruh, işlev ve sıfat yükle­nir. Hatta çelişki yaratacak bir değişime uğrarlar. Çok eşlilik, bu meselelerden biridir. Geçmişte, kabilevî, bedevi ya da ataerkil olan, burjuvacı ve karmaşık kentsel topluluğun medeniyetine ve tek eşlilik merhalesine ulaşmamış bulunan bir toplumdaki çok eşliliği şimdiki zamanın şartlan, günümüz Avrupa medenî toplumundaki şartlar açısından incelersek kuşkusuz onu redde­deceğiz ve geçersiz ve kınamaya değer bir olay olarak niteleye­ceğiz. Fakat böyle bir metot, propaganda, gürültü ve yuhalama­ya yarayacağı gibi, ilim ve araştırma açısından çok zararlıdır. Araştırmacının gerçeklerin inceliklerini görmesini engeller.

Aslında geçmişte sadece çok eşlilik değil, evlilik bile günümüz­deki manada anlaşılmıyordu. Ona aşk ve heves gözüyle bakıldı­ğı çok nadirdi. Daha çok, toplumsal bir tören, yeni bir bağ, ye­ni bir anlaşma olarak görülüyordu. Siyasî, sosyal ve ekonomik etkenler, aşk ve heves etkenlerinden daha baskındı. Eski Yu­nan, gelişmiş bir medeniyet merhalesine ulaşmış olmasına rağ­men evliliği nesli devam ettirme vasıtası, eşi ise çocukların an­nesi olarak görüyordu. Heveslerini daima evin dışında gerçek­leştiriyorlardı. Bu çağda kadını ilke olarak sadece üretim aracı sayıyorlardı. Kadın ev hanımıydı, zevk almak için değildi. Ko­calar genellikle oğlanlarla eğlenirlerdi.

Bu meseleyi yalnızca dinî hikâyelerde (Lut kavmi) ya da edebî eserlerimizde (gazel şiirlerimiz) okumuyoruz; aynı zamanda SOKRAT gibi adamların özel hayatında da görüyoruz. Onun Yu­nanistan’ın büyük millî ve askerî şahsiyetlerinden biri olan öğ­rencisi Alekbiyades’le ilişkisi toplumda öylesine normal kabul ediliyordu ki bu tür ilişkilerini açıkça itiraf ediyorlardı. Hatta Alekbiyades Sokrat’ın soğukluğundan şikâyet ediyor; o da bu­nu “Artık senin zamanın geçti.” diyerek gerekçelendiriyordu.[13]

Fars edebiyatında dinin ve dünyanın ıslahatçısı, ahlak öğretme­ni, irfan rehberi, din adamı ve ahlak kitabı yazarı olan Şeyh Sâdî, ahlak ve terbiye eserinde kendisinin veya Hemedan kadısı­nın, bir kasap ya da nalcı oğlanla baş başa kaldığından söz edi­yor. Onun gibi meşhur bir İlmî, dinî ve edebî şahsiyetin, Kaşgar camisine vardığında, talebelerden birine işaret edip bir köşede öpüşmeye geçiyor. Davudî boğazı değişmiş ve Yusufî güzelliği diline ve elmacık kemiğine düşmüş olan eski şahidini görünce boynu bükülür, güzel pazarının parlaklığı söner, yanında yer almak istediği kişi bir kenara çekilir ve baş başa kalma ümidini kaybeder.[14]

Bir ahlak kitabı olan ve içinde babanın oğluna verdiği öğütler bulunan “Kabusname”de evlada şöyle rehberlik eder ve nasihat­te bulunur: “Kadınlar ve erkek köleler arasında sadece bir cinse eğilim gösterme. Her ikisinden de yararlan ki ikisinden birinin düşmanlığını kazanmış olmayasın.”[15]

Bütün milletlerin tarih ve edebiyatında görülebilen bu örnekler­den geçmişteki evlilik anlayışının bizim için ne kadar şaşırtıcı ve inanılmaz olduğu açıklığa kavuşur. Bunlar, bizim bugünkü zihnimizi, geçmişte farklı bir mana ve ruha sahip olan gerçeği anlamaya hazırlar. Bu mesele, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatındaki çok eşliliktir. Acaba gerçekten Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir “Don Juan” mıydı? Bir erkeği çapkın göstermeye çalışanlar, doğal olarak onun gençliğini araştırırlar. Çünkü heves ve şehvet devamlı gençlerin yakasına yapışır. Fakat tarih, onun eşleriyle yaptığı şakaları ve hayatındaki en küçük olayları kaydettiği halde, genç Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin simasında en ufak bir heves dalgasına rastlamamıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, 25 yaşına kadar yoksulluk, bakımsızlık, çile ve ço­banlıktan başka bir durumla karşılaşmamıştır. Onun gençliğin doruk noktasında iken tanıştığı ve evlendiği ilk kadın Hati­ce’dir. O, 40 ya da bir rivayete göre 45 yaşında bir kadındır. Da­ha önce iki defa evlenmişti, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yaşında büyük evlatla­rı vardı. İşte Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, gençliğini ve olgunluk dönemini onunla geçiriyor; yirmi sekiz yıl boyunca onunla yaşıyor; başka hiçbir kadınla ilişki kurmuyor.

Burada unutulmaması gereken şey, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sıralarda tıpkı diğer Kureyş gençleri gibi genç olmasıdır. Ne sosyal maka­mı, ne ahlakî engelleri, ne ağır siyasî ve askerî sorumlulukları, ne önemli risâlet görevi ne de sonraları herkesin hücum ettiği yaşlılığı onu bağlıyor ve hevese yabancılaştırıyordu. İlginç olan şudur ki peygamberimiz, sıradan ve sorumsuz bir gençtir. O, 50 yaşına kadar 45, 50, 60, 70 yaşındaki bir dul kadınla baş ba­şa kalıyor ve bu süre zarfında bir defa bile olsun başka bir ka­dın düşünmüyor.

EN YOBAZ VE TUTUCU HIRİSTİYAN MİSYONERLER BİLE RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN MEKKE DÖNEMİNİ BU SUÇLAMADAN UZAK TUTUYOR.

Nasıl oluyor da böyle bir adam Medine’ye varır varmaz 53 yaşında, İlahî pey­gamberlik makamına sahip, ağır siyasî ve askerî sorumluluklar üstlenmiş ve düşüncesi, ruhu, hayatı ve özellikle sosyal ve ahla­kî konumu ile insanlara dini, takvayı ve zühdü ilham eden bir ihtiyar iken onda birden şehvet ateşi tutuşuyor ve onu lezzet, zevk ve şehvet düşkünü yapabiliyor.

Don Juan da bilindiği gibi, gençliğini geride bırakınca kadınla­rı unuttu. Zahit ve ahlaklı bir adam oldu. Nasıl olur da 25 ile 50 yaşları arasındaki bir Arap genci, 45, 50, 73 yaşındaki bir dul kadınla yetinir de nübüvvet makamına ulaşıp savaş ve siya­set alanına girdiği zaman bir Don Juan oluverir?

Misyonerlerin onunla ilgili olarak eleştiri yaptıkları ve gürültü kopardıktan nokta, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Medine’deki hayatının bir­den fazla kadınla evlilik dolayısıyla değişikliğe uğramasıdır.

Onlar genelde, şehveti tatmin eden unsurun kadın sayısı değil, kadının güzelliği olduğunu unutmaktadırlar. Çapkın erkek, dul, yaşlı ve çocuklu kadınların değil, güzel, işveli ve canlı kız­ların peşine düşer. Hele Hz. Ömer’in kızı gibi çok çirkin olan ya da güzel olsalar da önceki koca veya kocalarının evinde cazibeleri­ni kaybetmiş, bakireliğin yeşil çizgisi ve hevesli gençlik işvesi yerine ihtiyarlığın kınşıklığı, olgunluğun soğukluğu ve soylulu­ğun ağırbaşlılığı oturmuş olan kadınlara değil!

Ne mutlu ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harem sarayının haremağası tarih­tir. O, Peygamberin hanımlarını tek tek tanıyor; bu eve niçin geldiklerini, nasıl yaşadıklarını biliyor. Kuşkusuz o, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşlerini Avrupalı oryantalistlerden ve papazlardan daha iyi tanıyor:

HZ. AİŞE

Hz. Hatice 73 yaşındayken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaşı 50’yi geçiyordu. Mekke’deki zor ve perişan hayatının zirvesindeydi. Dostlarının birçoğu Habeşistan’da yaşıyordu. O, az sayıdaki arkadaşıyla düşman bir şehrin pençesinde esir bulunuyordu. Onun en güç­lü ve şefkatli koruyucusu Hz. Ebû Tâlib de bu sıralarda vefat etmişti. Tek başına kalmıştı. Dışarıda nefret ve işkence; içeride küçük Fatıma ve annesinin çileli hatırası vardı. Durumuna acıyıp onu bir ka­dınla evlenmeye zorladılar. Fakat ömrünün sonuna kadar unu­tamadığı Hatice’nin aşkı ve çileli ve tehlikeli siyasî hayatı onu öylesine meşgul etmişti ki aklında hiçbir kadına yer vermiyor­du. Hz. Ebubekir’in kızı Hz. Aişe, İslam devrinde doğan ilk kız idi. Bu özellik, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yakınlarını ve bazı dostlarını, İslam dö­neminde ilk doğan ve hiçbir cahiliye izi taşımayan bir kadının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme eş olarak seçilmesi düşüncesine kaptırdı. Böyle bir işin inceliğini ve güzelliğini sadece duygu anlar. Yeni bahçede yetişen ilk çiçek veya meyve, bahçıvana bu yeni çiçeğin veya meyvenin ondan olduğunu ve ona layık olduğunu hatırlatır.

Çok ince duygulu ve kalbi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iman ve sevgisiyle dolu olan Hz. Ebubekir, ona bir teklifte bulunur. Fakat Hz. Aişe yedi yaşında bir kız çocuğu; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise elli küsur ya­şında, evde Fatıma gibi anaya muhtaç bir kızı, dışarıda Ebucehil ve Ebulehep gibi düşmanları bulunan ve ayrıca acı, kargaşa, tehlike ve çile dolu bir hayatı olan, dertlerini paylaşacak birine ihtiyaç duyan bir erkektir. Bu nedenle Hz. Ebubekir’in yedi yaşın­daki kızı, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme eş olabilecek biri değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onun İslam’da doğmuş ilk kız olması sebebiyle hem dünyanın ilk Müslüman neslinin meyvesi kendisine ait olsun, hem de ay­nı düşünceyi paylaştığı dostu Hz. Ebubekir’le akraba olsun diye Hz. Aişe’yle nişanlanıyor. Çünkü o dönem ve ortamda akrabalık bağı, iki insan arasındaki en sağlam bağdı. Bunu ancak bedevi ve ka­bile sosyolojisini bilenler anlar.

Hz. Aişe, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evine gelen ilk kızdır. Güzelliği ve gençli­ği Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem üzerinde etkili olan tek kadındır. Ama Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onunla evlenmesinin sebebi bu güzellik değildir. Çünkü 6 veya 7 yaşındaki bir çocuğun güzelliği, elli yaşını aşmış bir er­kek üzerinde etkili olamaz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Aişe’yle evliliği, akıllıca bir maslahatla iç içe geçmiş sembolik bir evliliktir. Burada aşktan ve şehvetten söz etmek yersizdir. Hz. Aişe Mekke’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evine gitmiyor. Onunla iki yıl sonra Medine’de evleniyor. Bilinmesi gereken şey şudur ki çağdaş Mısırlı yazar Hasaneyn Heykel’in dediği gibi, Hz. Aişe’ye karşı sevgisi evlilikten sonra doğdu. Evlendiği sırada böyle bir sevgi yoktu. Bundan dolayı onun Hz. Aişe ile aşkı uğruna evlendiği ileri sürülemez. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onu yedi yaşındayken sevdiğine inanmak mümkün değildir.[16] Bu nedenle güzel ve genç bir kızla evlenmesi ve onu sevmiş olması bile bunun bir aşk evliliği olduğunu göstermez. Şimdi diğer hanımlarıyla evli­lik serüvenine geçelim.

HZ. SEVDE

Zema’nın kızı, amcaoğlu Sukran bin Amr’ın eşiydi. Şevde, İs­lam’ın kara ve dehşet verici bir ortamla karşı karşıya olduğu bir zamanda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iman etti. O, düşüncesi yolunda birçok çile çekti. Peygamberin emri üzerine kocasıyla birlikte Habeşis­tan’a hicret etti. Dönüşte eşini kaybetti ve savunmasız kaldı. Bu olaydan sonra onu talihsiz kaderinden başka bir son beklemi­yordu. Çünkü ya ailesine dönüp dini düşüncelerini ayaklar al­tına alacak, ailesinin etkisiyle yeni din uğrundaki fedakârlıkları unutup onlara teslim olacak, putperestlik ve irticaî hayatı can­landıracak ya da kendisiyle ve yitirdiği eşiyle aynı konumda ol­mayan bir erkekle evlenecekti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendi yolu uğrun­da birçok çilelere katlanan, ancak şimdi hayatı dağılan bu yiğit ve şerefli temiz kadını kendi himayesi altına alıyor. Onunla ev­lenerek onu Hatice’nin halifesi ve Peygamberin eşi yapıyor.

 HZ. ÜMMÜ SELEME (Hind)

Ebu Ümeyye’nin kızıdır. Eşi Ebuseleme (Abdullah Mahzumî)

Uhud’da yaralanan büyük bir mücahittir. O, sonraları Esedoğulları ile yaptığı savaşta zafer elde edip geri döndüğünde yara­sı açıldı ve hayatını kaybetti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, fedakâr dostunun ölü­münde yanında idi. Onun için dua etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onun ölümünden dolayı öylesine üzülmüştü ki çok ağlıyor ve gözünden yaşlar akıyordu. Onun eşi Ümmü Seleme ihtiyar bir kadındı. Şehit eşinden, küçük ve büyük evlatları kalmıştı.

Ebu Seleme’nin ölümünden dört ay geçmişti. Ümmü Seleme sevgili ve yiğit eşini yitirmesinden duyduğu üzüntüyle, babasız ve korumasız evlatlarıyla kederli, ümitsiz ve dertli bir hayat sürdürüyordu. Müslümanların büyükleri şehit kardeşlerinin ailesi­nin üzüntüsü karşısında sorumluluk duyuyorlardı. Bu nedenle Hz. Ebubekir onu istemeye gittiğinde Ümmü Seleme özür dileyip şöyle dedi:

“Evlatlarım çoktur. Gençliğimi geride bırakmışım.”

Hz. Ömer evlenme teklifinde bulunduğunda da kabul etmeyip aynı cevabı tekrarladı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu kendisi için istemeye gidip şöyle dedi:

“Allah’tan sevaplarına karşılık seni mükâfatlandır­masını, sana daha iyisini bağışlamasını iste.” Hz.Ümmü Seleme dertlice şöyle dedi:

“Benim için Ebu Seleme’den daha iyisi kim­dir?” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendi adını söyledi. Fakat o, Hz. Ebubekir’e ve Hz. Ömer’e verdiği cevabı tekrarladı. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ısrar etti ve tekrar tekrar ona evlenme teklifinde bulundu. Nihayet onun büyük evladı “Seleme” annesini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme nikâhladı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, şehit dostunun eşini ve çocuklarını kendi himayesi al­tına aldı. Ona hep değer veriyor ve saygı gösteriyordu. O, Hati­ce’den sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatında, Hatice’nin makamını andıracak bir konuma sahip olabilecek tek kadındı. Çünkü sa­dece ahlakî şahsiyeti, akıllılığı ve kabiliyetiyle değil, aynı za­manda tutum ve davranışlarıyla da ona benziyordu.

HZ. ÜMMÜ HABİBE (Remle)

Ebu Süfyan’ın kızıdır. O, büyük bir fedakârlıkta bulunup Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Ebu Süfyan’ın Mekke’deki mücadelesinin zirvesinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme inandı. Eşi Ubeydullah bin Cahş ile birlikte Ha­beşistan’a hicret etti. Orada kocası ortamın etkisi altında kala­rak Hıristiyan oldu. Fakat Remle kendi dinini korudu. Eşi onu yabancı bir ülkede garip ve yalnız bıraktı. O ne Habeşistan’da savunmasız kalabilir ne de Mekke’ye dönebilirdi. Ebu Süfyan da ona sığınma hakkı tanısaydı, düşüncesini bırakma şartıyla kar­şılaşırdı. O da böyle bir alçakça dönüşü kabul etmezdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bu fedakârlığını mükâfatlandırmak, kendi yolu uğ­runda mutsuzluğun tehdidi altında bulunan şerefli bir kadını mutlu etmek, hem de kendisiyle mücadelenin doruk noktasın­da olduğu halde Ebu Süfyan’ın kızını “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin eşi” yap­mak için (çok anlamlı bir olaydı) ona evlenme teklif etti. Bu ev­lenme teklifi gördüğümüz gibi çok saygınlıkla gerçekleşti. Ha­beşistan’ın padişahı “Necaşi”, bizzat kendisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi temsilen onu nikahladı ve mehrini ödedi.

HZ. CÜVEYRİYE

Mustalikogulları kabilesi başkanı Haris’in kızıdır. O, savaşta Sa­bit bin Kays’ın payı olmuştu. Cüveyriye, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme gelerek şöyle dedi:

“Sabit beni serbest bırakma karşılığında yüksek mik­tarda bir para istiyor. Benim böyle bir param yoktur. Bana fid­yemi ödemem için yardım et.” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dedi ki:

“Acaba daha iyisini ister misin?” O da

“O nedir?” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

“Hürriyet bedelini ödeyerek seninle evlenmek.” [17] dedi. O da kabul etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onun fidyesini ödeyerek özgürleştirdi ve onu nikâhladı. Böyle bir tavırla hem Mustalikoğulları halkının, özel­likle kabile reisinin gönlündeki kinin kaybolup sevginin yerleş­mesini sağladı, hem de Müslümanları esirlerini bırakmaya teş­vik etmiş oldu. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Cüveyriye’nin evliliği so­nucu, Mustalikoğulları esirleri düşman değil, onun dostu olu­yorlardı ve hiçbir Müslümana Peygamberin akrabalarını esir et­mek yakışmazdı.

Esirler serbest bırakıldı. Hepsi Müslüman oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin tehlikeli düşmanı Mustalikoğulları taifesi onunla akraba oldu.

Kabile başkanı, kızıyla görüşerek ya kendisiyle gelmesini ya da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle kalmasını istedi. O İkincisini seçti. Cüveyriye da­ha önce amcasının oğlu Abdullah’ın eşiydi.

 HZ .SAFİYE

Kureyzaoğulları başkanının kızıdır. Savaşta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin payı oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu, ailesinin yanma gitmek veya kendisiyle evlenmek konusunda serbest bıraktı. O İkincisini seçti.

 HZ. MEYMUNE

Hz. Abbas bin Abdulmuttalip’in eşi Ümmü Fazl’ın bacısıdır. Hudeybiye barışından bir yıl sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kaza umresi için Mek­ke’ye gitmişti. Antlaşma gereği sadece üç gün ikamet hakkına sahipti. Bu üç gün içinde halkın gönlünü almaya çalışıyordu. Sevgi göstererek, iyilik ederek, yumuşak ve dostça tavırlar takı­narak küfrün elebaşlarının etkisiyle ruhlarında oluşan kin ve sertlik taassubunu hafifletmek, onların rızasını kazanarak Mek­ke’de daha fazla kalmayı başarmak için çalışıyordu. Böylece halkla ilişki kurma fırsatını elde etmek istiyordu. Bu arada he­nüz müşrikler safında olan Hz. Abbas, Meymune’yi ona tanıtıyor ve Müslümanların davranışlarından etkilenerek İslam’a eğilimli ol­duğunu söylüyor. Meymune onun baldızı, Uhud fatihi ve ünlü Arap kahramanı Halit bin Velid’in teyzesiydi. Ayrıca Peygam­berle bu üç günlük görüşme esnasında onun bakış, tutum ve ruhsal şahsiyetinin cazibesi Meymune’yi öyle etkiledi ki ateşli aşkı göğü kapladı; vahiy de onun saf duygusunu övdü. Baldızı­na eş seçme yetkisini karısından devralan Hz. Abbas, onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme önerdi. Meymune’nin İslam’a eğilimi, Uhud savaşının ka­derini kendi kılıcıyla tayin eden, Müslümanların yenilgisini, Kureyş’in zaferini sağlayan Halit ile akrabalığı, onun Kureyş’in etkin ailelerinden oluşu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu öneriyi kabul etme­sinin önemli gerekçeleri arasındadır. Özellikle böyle bir hare­ketle başka bir propaganda zemini oluşturmak istiyordu; yani ikametinin son gününde düğün törenleri düzenleyerek, Kureyş’i topluca davet ederek onlara yemek ziyafeti çekmek isti­yordu. Meymune’nin Müslüman oluşu açığa çıkmadığı, hâlâ onların safında bulunduğu için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onunla evlenme­si, onun hayrına olurdu. Özellikle Müslümanlarla müşriklerin bu törene katılarak Bedir ve Uhud’da birbirine karşı kılıç çeken kimselerin bir sofra etrafında toplanmasının Arapları duygulan­dıracağını, soğuk siyasî ortamı ısıtacağını, uzaklık ve yabancı­laşmayı hafifleteceğini, şehirde kalmak için bir bahane elde ede­ceğini düşlemişti. Bu imkânlar, tebliğ ve ruhsal zemini hazırla­mayla birlikte kendi lehine bazı gelişmelere de sebep olabilir ve Hudeybiye barışındakilerden daha çok şeyler kazandırabilirdi.

Kureyş’in uyanık başkanları da bu planın farkındaydı. Bu neden­le onun önerisi kesinlikle ret edildi. Düğün merasimini Medi­ne’ye dönüş yolunda yerine getirmeye mecbur oldu. Ancak yine de bu evlilik Kureyş’in bazı ileri gelenleriyle akraba olmasını sağ­ladı. Onların ruhsal yapısında az da olsa etkili oldu. Nitekim bu olaydan kısa bir süre sonra, Halit’in, Amr bin As ve Osman bin Talha ile birlikte Medine yolunu tuttuğuna şahit oluyoruz.

 HZ. HAFSA

Hz. Ömer’in kızıdır. Kocası ölmüştür. Hz. Ömer’in kızı olmasına rağ­men kimse onu istemeye gitmedi. Nihayet Hz. Ömer, çaba harcaya­rak ilk önce dostluğu ümidiyle Hz. Ebubekir’e önerdi. Fakat Hz. Ebubekir sustu. Hz. Osman’a gitti, ona öneride bulundu, Hz. Osman da sus­tu. Hz. Ömer iki dostunun suskun kalmasından dolayı üzülüp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme giderek onları kınadı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu teselli etmek için şöyle dedi:

“Hafsa’yı, kendisi için Osman ve Hz. Ebubekir’den daha iyi olan birine nikâhla.” Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Ali ile yaptığı gibi İslam’ın çok etkin ve etkili şahsi­yetlerinden biri olan Hz. Ömer ile de akrabalık bağı kurarak ilişki­sini daha yakın ve sağlam hale getirdi.

Hz. Ömer’in çabası, Hz. Ebubekir ile Hz. Osman’ın sükutu, Hafsa’nın güzel­liği hakkında kanaat edinmek için yeterli bir delildir. Ancak, gelinin babasının sözünü duymak daha iyidir. Hıristiyan propagandacıların deyişiyle, kadının güzelliğinden anlayan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin iktidarın zirvesinde iken seçtiği kadını tanıyalım:

Hz. Ömer, Hafsa’nın güzel ve genç Hz. Aişe’yle birlikte ona uyarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi azarlamaya kalkıştığını duyunca çok sinirlenip şöyle haykırdı:

“Kızım, sen, kendi güzelliğine ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ken­disine karşı aşkına güvenen bu kadına (Hz. Aişe) uyma. Allah’a ant olsun, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin seni sevmediğini biliyorum. O seni benim hatırım için boşamamaktadır.”

 HZ. ZEYNEB

Huzeyme’nin kızı, Ubeyde bin Haris’in eşiydi. Haris, Bedir’de şehit düştüğünde Hz. Zeyneb çok yaşlı ve dul bir kadındı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ömrünün son zamanlarını yaşayan bu kadınla evlendi. Zi­ra şehit bir mücahidin eşininin yaşlılık döneminde yalnız ve sa­vunmasız kalmasını istemiyordu. Bu kadın iki yıldan fazla yaşa­madı. Hatice hariç Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden önce ölen ilk kadındır. Hz. Zeyneb çok takvalı, saygıdeğer ve hayırsever bir kadındı. Hayatını yetimleri okşamaya, yoksulları kollamaya adamıştı. Bu hususta öylesine ileri gitmişti ki onu “Ümmü Mesakin” (yoksulların ana­sı) diye adlandırmışlardı.

İŞTE PEYGAMBERİN HAREMİNİN KADINLARI! BU KONUNUN SONUNDA BİRKAÇ NOKTAYI HATIRLATMAKTA FAYDA VARDIR. ÇOK EŞLİLİK HÜKMÜ HİCRİ 8. YILDA İNDİRİLDİ. DOĞAL OLARAK HİÇBİR AKIL SAHİBİ, RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN BU HÜKÜMDEN SONRA EŞLERİNİN DÖRDÜNÜ SAKLAYIP DİĞERİ­Nİ BOŞAMASI GEREKTİĞİNE HÜKMEDEMEZ.

Genellikle gözden uzak tutulan diğer bir nokta, İslam’ın çok eş­liliği emretmemiş olmasıdır. İslam‘ın getirdiği hüküm eş sayısını sınırlamadır. Bunların ikisi aynı değildir. Çok eşliliği gündeme getiren ayetler titiz bir şekilde incelendiğinde bu olayın hem fel­sefesi hem de şartlan açıklığa kavuşur. Kur’an insanlara ilk ön­ce, kadınlar arasında adaletli davranmayı emrediyor. “Hiçbir za­man adaletli davranamayacağını için biriyle yetinin. diyor. [18]

Böylece dil bilen ve Kur’an’ın ruhunu tanıyan, fakat tefsirlerin karmaşık yollarından habersiz, manayı saptıran tekniklere ya­bancı, çok evlilik ve şehvette gözü olmayan herkes, bu hayret ve­rici ve sanatsal beyanı anlar. İleri sürülen şartların çok zor oldu­ğunu, ferdî ya da toplumsal bir ihtiyaç ya da ahlakî bir gerekli­lik olmadıkça bu şartların göz ardı edilemeyeceğini kabul eder.

Ferdî durumlar Kur’an’ın metninden anlaşılabilir. Bu hüküm, yetimlerin kaderini gündeme getiren ayetlerle birlikte indiril­miştir.[19] Gelişmiş sosyal kurumlan ve devlet sistemi olmayan geri kalmış toplumlarda himayesiz kadınların ve babasız çocukların ne kadar utanç verici, kara ve üzücü kadere yakalanacak­ları ortadadır.

Fakat ne mutlu ki toplumsal alanlarını çağdaş nesil bizzat ken­di gözüyle görmüştür. Hem de medeniyet çağında, gelişmiş toplumlarda, ferdin ekonomik, hukukî ve ruhsal bağımsızlığa kavuştuğu çağda, özellikle kadının kişilik kazandığı ve erkekle eşitlendiği çağda.

İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Almanya, Avusturya ve Polonya’da milyonlarca erkeğin imhası sonucu büyük bir bunalım yaşandı. Fesat, gerileme, ruhsal hastalıklar ve kocasız kadınları ve babasız çocuklan zor durumda bırakan birçok problem ortaya çıktı. Meseleler öylesine ciddi boyutlara vardı ki Avrupa toplumunun ahlakî ve ruhsal yapısında derin ve yıkıcı etkiler bıraktı. Çok eşliliği ve özellikle yeniden evlen­meyi yasaklayan Katolik kilisesine karşı kadınların protesto yü­rüyüş ve gösteri dalgalan, hem çok eşlilik kuralını kendi şehvet­leri için açılan bir kapı olarak gören müminlere hem de onu ke­sinlikle insanlığa aykırı kabul eden aydınlara bu hükmün mana ve geçerlilik alanını gösteriyordu.

1958’de Cezayir Milli Kurtuluş Cephesi FLN bütün üyelerine şu tavsiyede bulundu: Mücahitler, şehit kardeşlerinin ailelerini düşünsünler ve bu mücadele sırasında eşlerini kaybeden kadın­larla evlensinler ki kadınlar çaresiz ve çocuklar perişan olmasın ve bir şehit ailesi fesat ve yoksulluğa yakalanmasın.[20]

Demek istediğim şey, ilkel toplumlardaki çok eşlilik meselesi­nin günümüzde anlaşıldığı manada alınmaması ve onun bu ça­ğın gözüyle görülmesi gerektiğidir.

Peygamberin özel hayatıyla ilgili bilinmesi gereken ve ruhsal ve içgüdüsel nitelik taşıyan bir başka mesele şudur: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Medine’de hiçbir hanımından çocuk edinemedi. Hz. Aişe hariç hepsi dul olan bu kadınların önceki kocalarından çocukları var­dı. Bu olay Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hayatının ilginç noktalarındandır.

Peygamberin çok kadınla evliliği meselesi hakkında doğal ola­rak akla gelen bir başka nokta şudur:

Şüphesiz o her erkek gibi özellikle ömrünün ikinci döneminde bir çocuk sahibi olmak is­tiyordu. Sadece ömrünün son yılında Mariye’den bir oğlu oldu. O da yaşamadı. Onun bu çocuğa olan sevgisi, onun ölümüne dayanamaması, bir evlat sahibi olmayı çok istediğini gösteriyor. Ancak kader ona, toplumun en büyük şahsiyetini -ki Arapların ün ve iftihar kaynağı bol evlat sahibi olmaktı- özellikle erkek evlattan yoksun bırakıp sadece bir kız çocuğa sahip olmasına karar vermişti. Bu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme çok acı vermekle birlikte çok akıllıca ve güzel bir karar idi.

Gelelim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin harem sarayının niteliklerine.

Bunlar nasıldır?

Mescide bitişik, tavanı ve çatısı hurma ağacının dal ve yapraklarıyla örtülü, dört duvarı balçıklı birkaç odadır. Hare­min sevgilisi olan Hz. Aişe’nin odası, yansı deri serili, diğer yarısı da “yumuşak kumlarla” kaplıydı. Bu sarayın kandilleri, yakıcı hurma dallandır.

Mutfağı ve yemeği?

Ebu Hureyre diyor ki: “Ölünceye kadar arpa ekmeğini bile doyuncaya kadar yemedi. Bazen evinde bir ateş bile yakılmıyordu. Bu sürede yemeği, hur­mayla suydu. Bazen açlıktan dolayı karnına taş bağlardı.”

Ben, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evini ve hayatını hatırladığımda gençliğini ve olgunluğunu 50’sinden 73’üne kadar onunla yaşayan dul bir kadınla, yaşlılığını Ümmü Seleme, Huzeyme’nin kızı Hz. Zeyneb ve Hafsa gibi yaşlı ve çocuklu kadınlarla geçirdiğini görüyorum. Evi öyleydi, yemeği de öyle. Ben, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin onlardan daha güzel kadınlara sahip olabilmesine ve daha iyi hayat yaşayabil­me imkânı olmasına rağmen böyle davranmasından dolayı üzüntümü belirtmekten kendimi alamıyorum. Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şehvetperestliği ve harem sarayı hakkında yazı yazan yazarların sözlerini okuduğumda utanmadan edemiyorum. İnsan, hatta bir yazar ne kadar aşağılık olabilir ki onu kötülemek uğ­runa insanın övünç kaynağı ve tarihin sermayesi olan gerçek bir güzel simayı böyle çirkin ve kötü göstermeye kalkışabilir!

 

Kaynak:

ALİ ŞERİATİ, İslam Nedir-Muhammed Kimdir, İstanbul, Fecr Yay. 2009, s.503-537


[1]        Hasan Sadr’ın “İslam’da ve Avrupa’da Kadın” kitabı ve özellikle kadın hakla­rı konusunda Üstad Mutahharî’nin yazdığı derin ve belgeli makaleler. (HŞ.1346)

[2]İbni Sâd, Peygamberin ashabından olan kadınların isimlerine bağımsız bir kitapta yer vermiştir. (Tabakat c.8)

[3]        Peygamberimiz’in Hayatı, Heykel, c. 1, s. 281

[4]        Abbas Mahmut Akkad, “Hakayıku’l-İslam ve Abâtilu Husûme”, (Beyrut bas­kısı, s. 255)

[5]        Chandel, Les Causeries de la Soltitude s. 190.

[6]        A.g.e., s. 213.

[7]        Aynulkuzat Hemedanî, Aşk Risalesi, Mecmue Risalesi, s. 218.

[8]        Conde, “Mahomet, ses Femmes et ses Amours D, s. 190.

[9]        “Âyîni Sohanveri” (Konuşma Sanatı) Furuğu. Victor Hugo, “Hitabe” ve “Kül­liyatının” (Oeuvres Complets) bir kaç yerinde.

[10]       Andre Gide, şaheserinin adını Kur’an’dan almıştır.

[11]       33/Ahzap Suresi 4.

[12]       Aişe’den nakledildiğine göre Hendek savaşı zamanında henüz örtünme emredilmemişti.

[13]       Misafirlik, Platon.

[14]       Kâbusname, s. 78.

[15]       Kâbusname, s. 67.

[16] Abbas Mahmud Akkad, “Hakâüku’l-Islam ve Ebâtîlu Husume, Beyrut, s.65.

[17]       Mükatebe (Antlaşma); köleyle sahibi arasında imzalanan, para ödemesi veya antlaşmada yer alan şartlar gerçekleştikten sonra kölenin serbest bırakılması antlaşması.

[18]       4/Nisa Suresi 3 ve 128.

[19]       4/Nisa Suresi 3, 7, 8, 10, 12.

[20]       L’Algerie par le teritet, II ve de F.L.N. yayın organı “El Mücahid” No. 14 De- cember 1962 (Khenmişti: Terör kurbanı genç dışişleri bakanı bu emir üzere evlenmiştir.)

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN ONBEŞ YILLIK SUSKUNLUĞU


25 yaşındaki Peygamberimiz, 45 yaşında zengin bir kadın olan Hz. Hatice ile evlendi. Aristokrat Hz. Hatice, dört deve karşılığında işe al­dığı yoksul işçilerinden biri olan Peygamberimizi temizliği, güve­nilirliği ve ahlakî üstünlüğü nedeniyle seçmede gerçekten bü­yük bir fedakârlık yapmıştı. Bu cömertliğin ödülü olarak tarih onun adını, yazıya geçtiği en parlak sayfaların başına kaydetti. Serveti için kocasını gözden çıkarmış olan Hz. Hatice, şimdi kocası için serveti gözden çıkarıyordu. Kader, bu fedakârlığın mükâfa­tı olarak bu 45 yaşındaki kadını Hicaz’da Peygamberimizin eşi, Hz. Zehra’nın annesi, Hz. Ali’nin hemşiresi yapıyor.

Hiçbir zaman bu fedakârlığa karşılık bu kadar ödül, kimseye verilmemiştir.

Peygamberimizin hayatı değişiyor. Kararit’te Mekkelilerin koyunlarını güden Hz. Ebû Tâlib’in yetimi, şimdi Hz. Hatice’nin kocasıdır ve onun develerini idare etmektedir. Peygamberimiz, müreffeh bir hayata başlar.

Bugünlerde Mekke’de birtakım haberler dolaşmaktadır. Abdül­muttalip’in ölümünden sonra herkes, Mekke’nin liderliği ve Kâbe’nin perdedarlığı iddiasında bulunmaya başlar. Haşimoğullarına rakip çıkmıştır. Kureyş’in büyük aileleri arasında düşman­lık ve reKâbet baş göstermiş, Mekke’yi parçalanma ve dağılmay­la tehdit etmektedir. Öte yandan Kâbe’nin saygınlığı, Kureyş’in nüfuzu ve Beytullâh sorumlularının gücü bu perişanlık içinde gittikçe zayıflamaktadır. Bazı Yahudi ve Hıristiyanlar, özellikle Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmı Kureyşlilerin dinine açıkça dil uzatmaya başlamışlardır. İnsanlar arasında dinsizlik ve inanç zayıflığı görünmeye başlamıştır. Şam, Yemen ve Hire’ye gidip gelen gruplar, yeni sözler söylemekte, rahiplerden duydukları­nı tekrarlamaktadırlar. Varaka bin Nevfel, Osman bin Huveyris, Zeyd b. Amr ve Abdullah bin Cahş, “TANRILAR BAYRAMI” törenle­rine katılmamışlar, üstelik putlara alenen dil uzatmışlardır.

Hz. Hatice’nin amcası Varaka bin Nevfel, Hıristiyan olur, hatta İncil’i Arapçaya tercüme eder. Karısının yüzünden Şam’a ve Irak’a ka­çan Zeyd bin Amr, Mekke’ye döndüğünde putları resmen “güç­süz taş parçaları” diye niteler. Derler ki: Geldi, Kâbe’nin yanın­da, Lât ve Uzza’nın gözleri hizasına durdu ve yüksek sesle

“Al­lahım! Hangi yolu sevdiğini bilsem sana o şekilde ibadet ede­rim; ama bilmiyorum.” demiştir.

Hz. Hatice’nin akrabası olan Osman bin Huveyris, Kostantiniye’ye gidip Hıristiyan olmuştur. Roma kayseri, onu Mısır kanalıyla Mekke’nin yöneticisi yapmak ve böylece Mekke’yi imparatorlu­ğa bağlamak istemiştir. Halk onu Mekke’den çıkardıktan sonra o, Gassanîlere sığınmış ve onların desteğiyle Mekke’nin ticaret yolunu kesmek istemiştir. Fakat daha sonra Mekke halkı Gassanîlere rüşvet vermişler; neticede Osman zehirlenmiş ve plan­ları suya düşmüştür.

Sâd’ın hikayesi, Mekke’de her yerde dilden dile dolaşır: Birisi develerini Sâd’a vakfetmek için onun önüne getirir. Develer pu­tun yakınına varınca ürküp kaçar, her birisi çölün bir köşesine dağılır. Öfkeli adam develerin peşine düşer, fakat onları bula­maz. Yorgun ve kızgın bir halde geri döner, bir taş alıp şiddet­le Sâd’ın kafasına vurur ve şöyle feryat eder: “Sana Allah’tan bir iyilik gelmez.” Sonra pişman olur ve şu şiiri okur:

“Bizi birleş­tirsin diye Sâd’ın yanına geldik, fakat o bizi birbirimizden ayır­dı. Artık Sâd’ın takipçisi olmayacağız. Yoksa Sâd, yerin bir kö­şesine düşmüş, hayır söylemekten de şer söylemekten de aciz bir taş parçasından başka bir şey mi?”

Adiy bin Hatem ve Filis putunun hikâyesi herkesi hayrete düşür­müştür:

Filis’in sorumlusu Sayfi, Alimoğulları kabilesinden Malik bin Gülsüm’ün komşusu olan bir kadının “dişi deve”sini alır ve Filis mabedine vakfeder. Kadın Malik’in eteğine yapışır. Malik çıplak bir ata biner, mızrağını alıp Sayfi’nin peşinden koşar ve de­veyi ondan geri alır. Sayfi, putun karşısında ona beddua eder ama Malik’e hiçbir zarar dokunmaz. Adiy bin Hatem ve bu olayı izle­yen başka bir adam putperestlikten vazgeçer ve Hıristiyan olur. Ama bu arada Peygamberimizin adı geçmez. Bu çok ilginçtir. Biz bi­rinci el tarihî belgelerde hiçbir zaman Peygamberimizin putlar önünde tapındığını veya başkaları gibi devrinin dinî şenliklerine katıldığını görmüyoruz. Fakat o asla putlarla alay eden, onlara ve müşriklere açıkça dil uzatan kimselerin yanında yer almamıştır. Bu onun hayatının en karmaşık ve sıra dışı düğümlerinden biri­dir. Çünkü hayatının kırkıncı yılının 27 Recebinden itibaren (Mi­ladî 610 ağustos) putlara karşı tehlikeli ve sert bir isyana kalkışan ve putlara en ağır ifadelerle saldıran bir kimse, bu dini eleştirme konusunda daha önce şehrinin ve toplumunun diğer birçok ay­dınıyla ağız birliği yapmamış veya en azından halk arasında zayıf imanlı olarak suçlanmamış olamaz.

A. TOYNBEE der ki:

“Tarihin dâhilerinin (Bununla, bir hipotez, teo­ri veya kanun keşfetmiş olan felsefe veya bilim dâhilerini değil, toplum ve medeniyet hayatında yeni bir tarih meydana getirmiş olan dâhileri kast eder.) hayatı iki belirgin merhaleye ayrılır: Bi­risi, “TOPLUMDAN KOPUŞ” merhalesi, diğeri “TOPLUMA DÖNÜŞ” merhalesidir. Birinci merhalede toplumuna tahammül edeme­yen kişi, ondan uzaklaşır ve kayıplara karışır. Uzaklaşma devre­si kısa veya uzun sürebilir. Sonunda kabul ederek topluma ge­ri döner, risâlet görevine başlar. Bu dönüşte adam artık bambaş­ka birisidir. Kendiliğinden başka birisi olmuştur. Musa, Kıptîyi öldürdükten sonra toplumdan kaçıyor. Kayboluş yıllarından sonra kardeşi Harun’la birlikte peygamber kılığında geri geli­yor. Giden Musa, Firavun karşıtı bir devrimcidir. Buda, salta­nat, eğlence, dans, içki ve şehveti bırakır ve kayboluş yılların­dan sonra Nars’a devrimci bir peygamber kisvesiyle geri döner. Sdartha adlı bir şehzade olarak gittiği yerden Buda olarak geri döner. Mani de böyledir.

Ama Peygamberimiz 25 yaşından 40 yaşına kadar Mekke’yi terk et­memiş olmasına rağmen onun hayatı da Toynbee’nin dediği gi­bi iki dönemden oluşur. Toplumdan uzaklaşması ve topluma dönüşü onun gizemli iç dünyasında ve heyecanlı ruhunda ger­çekleşmiştir. Onun Hirâ ve Sevr mağaralarındaki tek başına te­fekkür dönemi, Mekke’den, onun putları, âdetleri, gelenekleri, ilişkileri ve hayat tarzından uzaklaşma dönemidir. Hirâ’dan çev­resinde Mekke’nin yayıldığı vadiye doğru koşması, büyük tarih­çinin deyişiyle “tarihle buluşmak için aşağı inmesi” topluma dö­nüş döneminin başlangıcıdır. Ama asla Peygamberimizin şahsı gözlerden kaybolmamıştır.

Diğer peygamberler de toplumlarından uzak kaldıkları uzun sü­re içerisinde tedricî olarak ruhsal ve fikrî bir eğitim geçiriyor ve kendilerini yavaş yavaş risâlet görevlerine hazırlıyorlardı. Eğer tarih, toplumu terk ettikleri dönemde onlarla temas halinde ola­bilseydi, şahsiyetlerinin normal ve genel durumdan rehberlik ve peygamberlik aşamasına nasıl dönüştüğünü ve onlardaki bu bü­yük düşünce, ruh ve ahlak devrimi öncüllerinin neler olduğunu bize söyleyebilirdi. Nitekim Buda’nın hayatında bu şahsiyet de­ğişimi, efsanevî ve mitolojik bir şekilde anlatılmıştır: Onun or­manların derinliğinde ölüm, hastalık, cahillik, yoksulluk ve zu­lüm tanrılarına karşı tek başına verdiği mücadele, prens Sdarta’nın Buda olma hikayesidir.

Mekke halkı, Peygamberimiz ile her gün ilişki halindeydi. Peygamberimiz de Mekke sosyal hayatının bütün faaliyetlerine ve toplantılarına katılıyordu. Ukaz ve Mucne pazarlarına gider, dört yıl süren Ficar savaşlarına katılır, Darunnedve’ye gidip gelir, Kureyş başkanlarıyla Kâbe’de sohbet eder. Kâbe’nin yeniden inşası ve Hacerülesved’in yerleştirilmesi esnasında Kureyş önderleriyle işbirliği yapar. Kaside dinler, di­ğer Araplar gibi şiir ve şairler hakkında konuşur, tanışır ve gö­rüş ortaya koyar. Peygamberimiz, seçkin bir şahsiyet olduğu 25 ile 40 yaşları arası nispeten uzun olan bu dönemde Kâbe’nin sucu­su ve perdedarı, Kureyş’in en kutsal ve nüfuzlu dinî şahsiyeti Abdülmuttalip’in torunu, Mekke’nin en zengin ve saygın kadını Hz. Hatice’nin kocasıdır. Bundan dolayı onun en ufak bir hareketi ve tepkisi toplumda yankı bulur. Nasıl olur da Abdülmuttalip’in to­runu putperestlikten nefret ettiğini sergiler, Kureyş’in dinî top­lantılarına katılmaz da Kureyş onu fark etmez ve halk, Kureyş dininin en üstün yetkilisi, Kâbe’nin yöneticisi ve Kâbe ziyaretçi­lerinin sorumlusu olan bir hanedanın, Abdülmuttalip’in bu zayıf inançlı evladını anlamaz, anlasalar bile pek önem vermez ve bu­nu büyük bir sapıklık görmez?

Tarihten edindiğimiz bilgilere göre, İslam’ın ve Kur’an’ın Peygamberimizi ile pek bağdaşmadığı halde, cahiliye döneminde Peygamber’in şahsiyeti ile ilgili olarak nakledilen mucize ve kerametlere rağmen Peygamberimiz bu on beş yıl boyunca olağanüstü bir şahsiyet, din düşmanı bir unsur, Hıristiyanlık, Yahudilik, Mani dini ve Zerdüştîlik gibi yeni ve ya­bancı fikirlerin, mistik Doğu ekollerinin, Yunan ve İskenderiye felsefelerinin etkisinde kalan bir aydın veya zihinleri kendisine çeken sıra dışı bir düşünür olarak tanınmamıştır. Üstelik onun ailevî soyluluğu, ahlakî üstünlüğü ve güvenilirliği, fikri ve itikadî yönlerinden daha çok belirgindir.

Maurice de Barres’in güzel ifadesiyle,

“Aydınlar, yerine şuur koymadan vicdanlarını kaybeden kimselerdir.”[1] Peygamberimiz Mekke’de bir aydın olarak ünlenmemiştir. Onda vicdan, fikir­den daha çok belirgindir.

Ona verilen “EMİN/DÜRÜST” lakabı, toplumun onun kişiliği hakkındaki kanaatini yansıtıyor. Mekke’nin dört dâhisi vardır ama bunlar arsında Peygamberimiz yer almaz:

Muaviye bin Ebu Süfyan,

Muğire bin Şube,

Amr bin As

Ziyad bin Ebihidir.

Dışarıya gi­dip gelenler, meşhur şair, tüccar ve kervancılar vardır ama Peygamberimiz onların arasında da yoktur.

Yahudilik ve Hıristiyanlığa aşina olanlar ve bilginler arasında sa­yılanlar, Varaka bin Nevfel, birkaç şair ya da Arap olmayan ün­lülerden ibarettir. Peygamberimiz onların içinde de değildir. Dal­galı muhayyile sahibi, yüksek tabiatlı ve ince ruhlu kimseler vardır. Adları tarihe geçmiştir. İnsanlar onları herkesten daha anlayışlı kabul eder. Peygamberimiz onların arasında da yoktur.

OSMAN BİN HUVEYRİS, ZEYD BİN AMR, MALİK BİN GÜLSÜM ve ADİY BİN HATEM gibi putlara dil uzatan, Kureyş dinine muhalefeti başlatan ve putperestliği resmen terk eden kimseler vardır. Peygamberimizi onların arasında da göremeyiz.

Araplarca olgun kabul edilen yani eğitimli, okçuluk ve yüzme bilen kimseler vardır. Bunlar tarihin tanıdığı birkaç kişidir. Peygamberimiz onların arasında da yer almaz.

Okuma yazma bilen, dolayısıyla dinlerin kitaplarından ve baş­kalarının fikirlerinden haberdar olan sekiz on kişi vardır. Peygamberimiz onların arasında da yoktur.

Bundan dolayı kesin olan şudur ki Peygamberimiz ne şair, ne eği­timli, ne “kâmil”, ne yeni dinlerin etkisi altında olan birisi, ne yeni düşüncelere ve dış dünyaya aşina, seçkin Arapların üstün zekâlılarına mensup bir kimse, ne bilgin, ne önünde düşünce gücü ölçüsünde eğilen, yeni fikirler üreten ve miras kalmış sa­pık inançları anlayan küstah aydınlar kulübü üyesidir.

Peygamberimiz sadece ve sadece emin yani güvenilirdir. Şefkatli, soylu, doğru ve güvenilir bir kimsedir. Bunlar tamamen bireye ait ah­lakî üstünlüklerdir. Siyasal, sosyal ve dinî düşünce açısından da bir üne sahip değildir. Onda görülen tek değişiklik şudur:

Yir­mi beş yaşına kadar hayatını yetimlik, sıkıntı, yoksulluk, çöl şartları ve çobanlık ile geçirmişken şimdi zengin bir kadın ile evlendikten sonra müreffeh bir hayata, sıcak bir yuvaya ve ço­cuklara sahip olur. Son yarım asırdaki devrimleri ve çağdaş devrimci toplumları SINIF PSİKOLOJİSİ açısından incelediğimizde ve toplumumuzdaki siyasî akımlarda yer alan çeşitli sınıflara mensup bireylerle doğrudan ilişki kurduğumuzda çok önemli bir sosyal psikoloji meselesiyle karşılaşmaktayız.[2] Bireyler, kendi sınıflarını değiştirip bir üst sınıfa yükseldiklerinde muhafazakâr olurlar ve mevcut duruma, statükoya hoşgörüyle bakar­lar. Hatta derin düşünceli ve yedinci göbekten aydın olsalar ve kendi toplumlarının zamanına, şartlarına ve durumlarına karşı çıksalar bile kalben ve fiilen ondan yana tavır alırlar, devrimden ve güvenliğin alt üst olmasından korkarlar. Çünkü onlar müref­feh hayatlarını mevcut duruma borçludurlar. Şehre göçüp ora­da sanayi işçisi veya devlet memuru olan köylüler ve aşağı sınıf­tan orta sınıfa yükselen bireyler, devrimci ve eleştirel ruhlarını kaybedip sağcı olurlar. Avrupa’daki siyasî tecrübe, itinalı etütle­re ve istatistikî verilere dayanarak, ekonomik göstergelerin hal­kın ekonomik durumunun daha iyi olduğunu, siyasî gösterge­lerin politik eğilimlerin sağa kaydığını ve sağcıların başan şans­larının daha çok olduğunu gösterdiğini ispatlamıştır. Tersi de mümkündür. Savaş sonrası Fransa, bu durumun açık örneğidir.

Yirmi yıl öncesinde sosyalistlerin ve komünistlerin çoğunlukta olduğu parlamentoda şimdi De Golcüler, hatta onlardan daha sağcı olanlar çoğunluğu oluşturmaktadır. Fransa ekonomisinin bu yirmi yıldaki yükseliş eğrisi, bunu çok güzel açıklamaktadır. Günümüzde Batı kapitalizmi, mantıken Marks’ın öngördüğü gi­bi şekillenmesi gereken gelişme halindeki proletarya devrimi vasıtasıyla meydana gelecek bir iç patlamayı önlemek için “işçi­lerin refah seviyesini yükseltmek” şeklindeki en makul yolu be­nimsemiştir. Sosyal sigorta, düzenli maaş artışı ve işçinin buz­dolabı, radyo, ev, gaz, banyo, kalorifer, sinema, tiyatro, plaj ve araba gibi çağdaş hayatın nimetlerinden faydalanmasına imkan sağlanması, onda yalancı bir sömürülmemişlik ve mahrum bırakılmamışlık hissi uyandırır, sosyal ve ekonomik adaletin ger­çekleştiği duygusunu oluşturur, kompleks ve öfkelerinin yu­muşamasına vesile olur ve düşüncede devrimci bile olsa pratik­te muhafazakar olmasını sağlar. Buna bakarak “Kapitalizm akıl­lanıyor.” denmektedir. Çünkü kendisini korumak için işçiyi burjuvalaştırmaya kalkışmıştır. Bu da Marks’ın Alman, İngiliz, Fransız ve Amerikan kapitalizminin işçi devrimi ve komünizm­le yıkılacağı şeklindeki bilimsel ve mantıksal öngörüsünün ger­çekleşmemesine yol açmıştır. Bugün gelişmekte olan geri kal­mış ülkelerde dahi statükoyu korumak ve tehlikeyi gidermek için köylünün ve işçinin anarşi kaynağı olmak yerine konfora kavuşmasına, güvenliğin ve huzurun sağlanmasına yönelik ola­rak orta sınıf oluşturmaya çalışılmaktadır.

Peygamberimiz şimdi ekonomik hayat bakımından müreffehtir. Çok çocuklu fakir amcasının evinde sıkıntı çeken yoksul genç, şimdi Mekke’nin zenginleri arasında yer alır. Sınıf değiştirmiş, amburjuvaze olmuştur. Doğal olarak sebat ve emniyeti koruma­sı, muhafazakâr olması gerekir. Hâkim rejimi ve statükoyu sağ­lamlaştırmak için çalışmasına da Osman bin Huveyris, Zeyd bin Amr ve Malik bin Gülsüm gibi bozguncularla iş birliği yapmaz; mutlu, huzurlu ve müreffeh hayatını tehlikeye atmaz.

Peygamberimizin 25 yaşından 40 yaşına kadar süren on beş yıllık hayatı bunu gösterir. O bu dönemde iyi ve hoş kalabilmek ve ba­şını derde sokmamak için sadece bireysel ahlak ilkeleriyle yetinir.

Eğer 610 yılı 25 Recep gecesi [3] olayı gerçekleşmemiş olsaydı tarih, Abdülmuttalip, Ebusüfyan, yedi şair, Osman bin Huveyris, Vakara bin Nevfel ve İran ile Şam arasını o günlerde Hicaz ve Mekke üzerinden geçen birkaç ticaret kervancısını hatırlardı ama Abdullah oğlu Muhammed’in adını kesinlikle unuturdu. Ne Peygamberimizin ne de Abdullah’ın tarihin gözünde bir çeki­ciliği vardır. Onlar tarihin ilgisini çekecek bir iş yapmamışlar­dır. Bugün tarih, çölde yaşayan, fakirlik ve zayıf bir dadı olan Ebuzüeyb kızı Halime’den bile bahsediyor; yetim bir çocuğun sütanneye verilmesini, bir Arap delikanlısının çobanlığı, yoksul bir gencin orta yaştaki zengin bir kadınla evlenmesini ve daha birçok detayı bu kadar ciddiye alarak muhafaza ediyorsa bunun tek nedeni “o geceki olay”dır.

Bundan dolayı tarihin tanıdığı kadarıyla Cahiliye devrindeki Peygamberimiz, ne az ne çok işte budur.

Ama tarih her şeyi biliyor mu? TARİH SADECE OLAYLARI NOT EDER, YALNIZCA GÖRÜNEN OLAYLARI VE SEMBOLLERİ BİLİR. BİR İNSANI ANCAK DIŞTAN TANIR, ONUN İÇİNE NÜFUZ EDEMEZ.

Acaba şimdi tarihin yardımıyla Peygamberimizin iç dünyası hak­kında bilgi edinebilir miyiz? En azından yarın ilginç bir devri­min üssü olacak bir ruhun derinliklerinde neler olup bittiğini anlayabilir miyiz? Bu soruların cevabı tamamen olumsuzdur. Çünkü tarihçinin nesnel ve kesin delil ve belgeler dışında bir şeye dayanma hakkı yoktur.

Fakat bildiğimiz ve kesin olarak inandığımız bir şey varsa o da şudur: Peygamberimiz, Mekke’de miladî altıncı yüzyılın sonlarıyla yedinci yüzyılın ilk on yılında, yüzünde, yeni bir düşünce geti­receği, yeni bir proje ortaya koyacağı, büyük bir harekete lider­lik edeceği, şaşırtıcı bir düşünce ekolü kuracağı, insanlık tarihi­ne yön vereceği, dünyanın büyük siyasî güçlerini ve medeniyet­lerini kendi düşüncesine bağlayacağı, gelecek toplumlarda de­rin devrimlere ilham kaynağı olacağı ve güçlü ve parlak bir me­deniyet inşa edeceği okunan bir adam değildir.

Tarihin, yedinci yüzyılın ilk yıllarında, Abdülmuttalip’in torunu ve Hz. Hatice’nin kocası olan bir kişiden bu tür beklentilerinin ol­duğunu ve onun alnında böyle bir geleceği okuduğunu söyle­mek çok yanlış olacaktır.

Bu yıllarda tarih, gözünü “içinden bir adam gelecek ve elini ye­ninden çıkaracak” diye büyük üniversitelerin kapısına, MEDAİN, KOSTANTİNİYE, İSKENDERİYE, REHA, NUSAYBİN ve ATİNA gibi mede­nî şehirlerin girişine dikmişti. Kesinlikle o bu yıllarda, dünyaya yeni bir şekil verecek ve önüne başka bir yol açacak kayıp ön­derini İran, Roma ve Yunanistan’ın medenî, gelişmiş, güçlü, bil­gin, sanatçı ve filozof insanları arasında arıyordu. Farzımuhal, eğer suskun ve unutulmuş Arabistan çölünden bir koku almış­sa akıl, geleceğin o büyük devrimcisini geçmişi ve medeniyeti olan ve şimdi bile güngörmüş, dünya siyasetinin büyük karı­şıklıkları içine düşmüş ve olgunlaşmış bir halkı bulunan Mutlu Arabistan’da (Yemen); İran’ın yanı başında ve İran medeniyeti­ne âşinâ olan Hire’de veya Rumlarla içli dışlı olan ve putperest­likten kurtulup Hıristiyanlığa geçen Gassan’da aramak gerekti­ğine hükmeder. Mevlana’nın deyişiyle, Şeyh Ebul Hasan Harakanî’nin doğumundan önce geçtiği Harakan Köyü’nde onun koku­sunu aldığını söyler:

“Dedi ki buraya dostun kokusu geliyor
Bu köyün içine padişah geliyor.

Tarihin, şahın bu Mekke’den, bu Kureyş’in içinden çıkacağını anladığını farz edelim. O zaman kimlerin yüzünde bir parıltı belirir? Zeki insanların, şairlerin, İran ve Roma’yı bilenlerin, bil­ginlerin ve zihinlerine yüksek düşünceler ve yeni Hıristiyanlık girmiş olan kimselerin yüzünde Asla Abdullah’ın oğlunu, Hz. Hatice’nin kocasını takip etmeyecektir.

Ama tarih, kendi hallerinde yollarını gözleyen kimselerin, onun hiçbir zaman bakmadığı bir köşeden yukarı çıktıklarını unut­muştur. Defalarca tekrarlandığı halde tarih, Filistin, Mısır, Ara­bistan ve Mezopotamya çöllerinde güttükleri birkaç koyunun başında sessizce oturup düşüncelere dalan, kendilerini yalnızlık ve tefekküre kaptıran o fakir gençlerin, hem kendi yazgısını hem de dünyaya hükmeden kahramanların yazgılarını, medeni­yetleri, toplumları, düşünceleri ve duyguları nasıl değiştirdikle­rine hâlâ şaşmaktadır.

Bu defa tarih, yetim ve yoksul Kararit çobanıyla randevulaşır. Bir kez daha, belki son defa bugün bazılarının varlığını hisset­tikleri çözülmez gerçek tecelli eder: İnsanlığın eğitim sistemi ve medeniyet, “en gizemli ve en üstün İnsanî yeteneği,” dalgalarını medenî bilginler ve düşünürler tarafından eğitilen kalıplaşmış beyin sisteminin kavrayamadığı bu varlığın hakikatlerini anla­mak için felç eder ve öldürür.

Abdullah’ın oğlu sadece güvenilir kişidir, başka hiçbir şey değil. Ondan öne çıkan şey ne beyin, ne bilim, ne okul eğitimi, ne sa­natçı tabiat, ne filozofça mantık, ne de olağanüstü zekâdır. On­da yalnızca koyu bir vicdandır. Böyle bir toplumda güvenilir ol­mak, onun için münferit bir faziletten ibaret olamaz. Üstelik onun ruhunun derinliğinde tezahürlerinden birisi doğruluk olan gizemli bir kaynaktır. Hiçbir eğitim ve öğretimin kirletme­diği aynı gizemli kaynaktan daha sonraları zamanı ve var olan her şeyi içinde boğan dalgalar kabarmış, fırtınalar kopmuştur.

Güvenilir Peygamberimiz, kendisini böyle bir gelecek için hazırlamamıştır. Çünkü ondan haberdar değildir. O sadece mutlak bir kabullenmedir, başka hiçbir şey. Bu yeteneği hayatının süt em­meden kırk yaşına kadar olan süresi boyunca kazanmıştır. Onun sade ve macerasız hayatının tek rehberi, an ve doğal fıt­ratıdır. ONDA GÖRÜLEN TEK ÇABA İYİLİK, GÜZELLİK VE HAYRA DOĞAL OLARAK MEYLETMEK VE KÖTÜLÜK, ÇİRKİNLİK VE ALÇAKLIKTAN KAÇIN­MAKTIR. BU ONUN DİNİDİR. FİLOZOFLARIN BAHSETTİĞİ ŞEYLERİ OKUMA­MIŞTIR; ARİFLERİN DÜŞÜNDÜĞÜ ŞEYLERDEN HABERSİZDİR; HIRİSTİYANLA­RIN, YAHUDİLERİN, ZERDÜŞTÎLERİN, MANİHEİSTLERİN VE MAZDEKLERİN BENİMSEDİĞİ, PROPAGANDASINI YAPTIĞI VE UĞRUNDA MÜCADELE VER­DİĞİ ŞEYLERİ DUYMAMIŞTIR; İRAN’I, ROMA’YI, KOSTANTİNİYE’Yİ, İSKEN­DERİYE’Yİ, MEZOPOTAMYA KENTLERİNİ, MEDAİN’İ, PARİS’İ, ISFAHAN CEYİ’Nİ VE DİĞER MAMUR VE MEDENÎ ŞEHİRLERİ GÖRMEMİŞTİR. OKUMA YAZMA BİLMEZ, OKULA GİTMEMİŞTİR, DIŞANYA YOLCULUK YAPMAMIŞ­TIR, BİLGİNLER VE DÜŞÜNÜRLERLE OTURUP KALKMAMIŞTIR.

ÖZETLE, ONDA VİCDAN AKILDAN DAHA GÜÇLÜDÜR. BEYNİ ÜMMİ BİR ARAP ERKEĞİNİN BEYNİ KADAR BASİTTİR. AMA GÖNLÜ VE RUHU İNSANI DEHŞETE DÜŞÜRÜR. AMA BU RUH HENÜZ GÜN YÜZÜNE ÇIKMAMIŞTIR. BUNDAN NE KENDİSİ HABERDARDIR NE DE BAŞKALARI.

 BAŞLANGIÇ

Abdullah’ın oğlu, Hz. Hatice’nin kocası Peygamberimiz, şehirdeki gün­delik hayatın tantanasından uzaklaşmak, kendi kendisine dü­şünmek, oruç tutmak, inzivaya çekilmek ve ruhunu toplum ha­yatının kirlerinden, şöhret ve rızık telaşından, ev, aile, sokak ve çarşının rahatlık ve zevklerinden arındırmak için bu yılki Ra­mazan ayında da Hirâ’ya gitti. Yılda bir şehri terk etmek, inzi­vaya çekilmek ve yalnızlığa ve tefekküre dalmak o asırda Peygamberimize has bir tutum olmadığı için bu işin onu bizzat sıra dışı yaptığı ve insanların ondan gelecek bir söz ve iddiaya göz­lerini diktiği söylenemez. Aksine bu bir gelenekti. Kureyşli Hanifler çoğunlukla böyle yaparlardı.[4]

Peygamberimiz, diğerleri gibi bir süre inzivada yaşamak için bu yıl da Hirâ mağarasına gitti. Bu yıl da mağarada tek başına oturup kendisi, geçmişi, geleceği, başkaları, İbrahim’in Evi, putlar, put­lara tapanlar, Araplar, insanlık, yer, gök ve varlık hakkında dü­şünüyor. Sonra dışarı çıkıp saatlerce Hirâ dağının üzerinde ma­ğaranın etrafında dolaşıyor; dağın vakarını, çölün sessizliğini, berrak Arabistan göğünün ihtişam ve suskunluğunu ve sessizce konuşan, ışıklı pencereler gibi insanın hayat ve yaratılışın etki­siyle daralmış bakışlarını sonsuzluğa doğru götüren yıldızlar kümesini seyrediyor.

Dağın sessizliğinde dolaşan adamın ayak sesleri o gece birden kesildi. Ruhunda sonsuz olarak düğümlenen uzun ve dertli dü­şüncelerden yorgun düşmüş bir halde mağaraya döndü ve me­raklı bakışları gidecek bir yer bulamadan göklerden ve uzaklar­dan onu bekleyen gözlerine geri geldi. Biraz oturdu, tekrar da­kikalarca kendi kendine düşündü ve kendinde hissettiği o ya­bancıyı beklemeye durdu. Var olan bir şeyi bulamamanın ver­diği üzüntüyle uykuya daldı.

Ansızın uykudan sıçrıyor; sanki biri boğazını sıkıyormuş gibi neredeyse ölümü hissediyor. Kapıldığı dehşet o kadar şiddetli­dir ki onu hâlâ anlayamaz. Boğazını sıkan gizli el onu bırakır. Gözlerinin önünde bir kâğıt görür. Sanki evrenin bütün zerre­lerinden, tüm varlığından kopup gelen gizemli bir ses:

OKU!

Okuyamıyorum.

Tekrar öldüğü hissini verecek şekilde boğazını sıkar. Yine aynı ses:

OKU!

Okuyamıyorum.

Yine boğazını ölüm hissi verecek şekilde sıkıp bırakır. Yine ay­nı ses:

OKU!

Ne okuyayım?

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O insanı kan pıhtısından yarattı. Oku, Rabbin cömerttir. Kalem ile öğretti, insana bilmediği şey­leri Öğretti. [5] (96/Alak Suresi 1-5)

Bitti, bütün varlık birden durdu ve sessizliğe gömüldü. Geride Peygamberimiz, mağara, sessizlik ve yalnızlık kaldı. Korkusu gitti. Mağaradan dışarı fırladı, aşağı doğru koşmaya başladı. Sanki ru­huna her yönden korku yağıyordu. Kendisini eve atmak için hızla koşuyor. Aklını kaybetmekten korkuyor. Gök suskun… Birden onun gece göğün ortasında tekrar belirdiğini hissetti. Sanki onunla konuşuyor. Korktu, yüzünü başka tarafa çevirdi, onu yine gördü. Sanki her yerdeymiş gibi her taraftan o çıkıyor­du. Durdu.

Ne yapmalı?

Izdırap ve korku, ruhunu tahammül edilemeyecek derecede sı­kıyor. Onun gecikmesine canı sıkılan Hz. Hatice, birini onu arama­ya gönderdi. Adam onu bulamadan geri döndü. Göğü suskun, yeri durgun gören Peygamberimiz, eve varabilmek için dağın ya­macındaki taşlıkları hızla geçiyor.

“Hatice, üstümü ört, üstümü ört, üzerime su dök!”

Titrer.

Artık konuşamaz.

Bir köşeye yığılır. Hz. Hatice, üzerine bir yorgan örter. Sanki nöbet geçiriyormuş gibi ateşlidir. Yorgana sarındı. Bir süre geçti. Rahatladı.

Gözlerini, yanında oturmuş acısına ortak olan şefkatli eşi Hz. Hatice’nin üzerine açtı. Hz. Hatice’nin şefkatli ve acılı gözlerinden yakınlık ve güven duygusu aldı. Hz. Hatice susmuş, onu seyrediyordu. Peygamberimiz de susmuş onu sey­rediyordu. Konuşmaya dermanı yoktu. Dakikalar böyle geçti.

“ Hatice, bana ne oluyor?”

“Ne oldu, bilmiyorum. Yoksa cinler ba­na zarar vermiş olmasın? Yanlış bir şey yapmaktan korkuyo­rum. Ben kâhin olmak istemiyorum.

Kocasına inanan ve kendisinde iyilik, sevgi ve doğruluktan baş­ka bir şey görmediği Peygamberimizi hatadan masum kabul eden Hz. Hatice, bu sefer de 15 yıl önceki gibi kendisini zor bir gelecek bekleyen bu adamın rahmet meleği oldu ve onu teselli etti:

“HZ. HATİCE’NİN CANINI ELİNDE BULUNDURAN ALLAH’A YEMİN OLSUN Kİ ALLAH SENİ KÜÇÜK DÜŞÜRMEYECEKTİR. SEN HERKESE ŞEFKAT GÖSTERİR VE İYİ­LİK YAPARSIN. BU KADAR SIKINTI ÇEKTİN. MİSAFİRLERİNİ EN GÜZEL Bİ­ÇİMDE AĞIRLARSIN. HAK YOLUNDA ZORLUKLARA KATLANMAKTAN KAÇINMAZSIN. SEN İYİSİN. BEN SENİN GÖRDÜKLERİNİN HAYIR OLDUĞUNDAN EMİNİM. ALLAH SENİ KENDİSİNE ÇAĞIRMIŞ. GÖNLÜNÜ SAĞLAM TUT.”

Peygamberimiz, hakşinas gözlerle, her zaman kendisi için birçok sevgi, teselli ve fedakârlık kaynağı olan Hz. Hatice’nin huzurlu ve şefkatli yüzüne bakıyordu. Sakinleşti. Kendisinde şiddetli bir konuşma arzusu hissediyordu. Yorganın içinde kıvrılıp uykuya daldı. Bu onun son uykusu idi.

Hz. Hatice, yaşlı, bilgin ve aydın görüşlü amcası Varaka bin Nevfel’i görmek ve uzun süre önce putperestliği bırakıp Hıristiyanlığa girmiş ve bu sözlere aşina olan bu insanla eşinin olayını konuş­mak için yerinden kalktı. Peygamberlerin hayat hikâyesini ve vahyin onlarla ilk temas şeklini duymuş ve okumuş olan Vara­ka, onun sözlerine iman ederek ve Peygamberimizin Hirâ’daki se­rüvenini Musa’nın Sina dağında yaşadıklarına benzeterek yeğeni Hz. Hatice’ye ümit verir:

“Canımı elinde tutan Allah’a yemin olsun ki eğer söylediğin gibi ise Musa’ya inen Yüce Namus ona da inmiş­tir. O bu ümmetin peygamberidir. Söyle, içi rahat olsun.?

Hz. Hatice, eşinin yaşadıklarına duyduğu ümit ve imanla, onun ma­ceralı büyük geleceğine ilişkin korku ve ızdırap duyarak döndü. Peygamberimizi yorgana sarındığı gibi uyur halde buldu, yavaşça yanına oturdu. On beş yıldır ruhunu aşkıyla ısıttığı, kendisini ve her şeyini uğruna feda ettiği bir adamın yüzünü seyrediyor ve ne zaman kalkıp yeni hayatını başlatacak diye düşünüyordu.

Ne olacak?

Onun ve ailesinin başına neler gelecek?

Allah onu ne ile görevlendirecek?

İnsanlar ona karşı nasıl bir tutum sergileyecek?

Onu seyrederek bu düşüncelere dalmışken Peygamberimiz birden sarsıldı, titremeye başladı. Zor nefes alıp veriyordu; sanki birisi boğazını sıkıyordu. Yüzünden iri ter taneleri akıyordu. Yataktan kalktı ama uyanık değildi. Sanki gizli bir acının etkisiyle kendi kendisine kıvranıyordu, içinde âniden o tanıdık sesi duydu. Ke­sin ve buyurgandı, insan sözüne benzemiyordu:

“Ey örtüye bürünen! Kalk ve uyar! Rabbini yücelt. Elbiseni/gön­lünü temiz tut. Çirkin işlerden uzak dur. Yaptığın iyiliği çok gö­rerek başa kakma. Rabbin için sabret. ” (74/Müddessir Suresi 1-7)

Peygamberimizin ruhunda ümit, ihtişam ve güven duygusu can­landı. Kalktı. Açıkça yeni bir hayatın eşiğinde ve fizikötesi gi­zemli bir dünya ile temas halinde olduğunu hissediyordu. Ken­disini, ona ağır ve önemli risâlet görevini yeniden daha açık bir şekilde gösterecek olan gelecek ilişkiler için hazırladı. Onun macerası Mekke’de yankılandı ve hızla ağızdan ağza dolaştı. Kü­çük bir şehrin daha çok bir araya gelerek saatlerce havadan su­dan konuşan, hurma sütü içen ve gıybet eden işsiz, sorumsuz ve rahat insanları için bu olay ne kadar ilgi çekici ve oyalayıcı­dır. Normal insanlar onu hayret ve tereddütle anlamaya çalışı­yor ve onun hakkında meraklı meraklı konuşuyorlardı ama böyle bir olayın daha çok kendileriyle ilgili olduğunu gören ka­bile başkanları konuya ciddiyetle eğildiler.

Abdullah’ın oğlu, Abdülmuttalip’in torunu, Hz. Hatice’nin kocası, Ebû Tâlib’in yetimi peygamber olduğunu mu iddia ediyor? Ona vahiy mi geliyor­muş? Şu bizim Peygamberimiz dün geceden beri peygamber mi ol­muş?

Ne acayip iddia!

Böyle bir adam değildi. Sakin, dürüst ve soylu bir adamdı. Ömrünü sadakat ve inançla Kâbe’ye hizmet ederek geçirmiş olan Abdülmuttalip’in torunu böyle sözler sarf eder mi?

Dinin ocağında eğitilmiş biri nasıl dinsiz olabilir ve kâfirce iddialarda bulunabilir?

Hayası, temizliği, alçakgönüllü­lüğü ve güvenilirliğiyle tanınan bir adam nasıl böyle yalanlar uydurabilir? Hayır. O yalancı bir adam değil. Büyülenmiş ve cinlere yakalanmış. Onu cinler yoldan çıkarmış.

Hayret ve merakla sorulan bu sorular gitgide alaya dönüştü. Mekke’nin yeni gündemi buydu. Gruplar halinde insanlar ve özellikle kavmin ileri gelenleri Kâbe’nin etrafında oturup Peygamberimizin macerasını konuşuyorlar, içki içiyorlar, latife yapı­yorlar ve kahkahalarla gülüyorlardı. Burada herkes gözünü, ye­ni bir fıkra ve tatlı bir latifeyle meclisi ısıtacak, insanları güldü­recek ve herkesin Peygamberimiz ve davası hakkındaki şiddetli alay, yuhlama ve yargılama arzusunu tatmin edecek latifeci, hoşsohbet ve şakacı ağızlara dikmişti.

Peygamberimizin yeni hayatının en zor anları gelip çattı. Yolunu gözleyen belalar ve sıkıntılar tek tek gerçekleşmeye başladı. Şe­hir top yekün alay, suçlama ve dedikoduyla dolmuştu. Dışarı çıkamıyordu. Bütün dünyada sadece iki ümit kaynağı, iki sevgi ve dostluk sığınağı vardı:

Birisi, büyük Hz. Hatice, temiz Ali, Zeyd, de­ğerli oğlu, sevgili kızlan Zeynep, Rukiye, Ümmügülsüm ve kü­çük Fatıma ile paylaştığı evi; diğeri ise musibetlere ve insanların suçlama ve düşmanlığına karşı tahammül gücü veren Hirâ idi.

Peygamberimiz, alay, sövgü, iftira ve kahkaha gürültüleri ara­sından kendi adını duyduğu Mekke’yi terk etti ve büyük bir ümitle dağa tırmandı. Bütün ruhunu ve gönlünü O’na teslim ediyordu. Pür dikkat bekliyordu. Adım adım kendisini O’nun huzurunda buluyordu. Dağın kenarına ulaştı. Durdu. Her yeri yorgun ve istekli bakışlarla inceliyordu. Bakışları yeri, göğü, uf­ku ve her yanı dolaşıyordu.

Hiçbir haber yoktu.

Kendisini ma­ğaranın içine attı, o gece durduğu aynı noktayı dikkatle seçti ve oturdu. Bakışları ateşli bir şekilde mağaranın içi ile dışı arasın­da gidip geliyordu. Ayağa kalkıyor, oturuyor, eğiliyor. Acı saat­ler, böylesine susuz ve bitkin bir beklemede olabildiğince yavaş ilerliyordu. Sanki zaman durmuştu. Ne korkunç, sessiz ve sus­kun bir halde geçiyordu. Tabiat dilini yutmuş, konuşmuyordu; sanki ölmüştü.

Peygamberimiz gitgide ümitsizleşip sakinleşiyordu. Ateşi ve çar­pıntısı soğuyordu. Izdırap ruhunu vahşice sıkıyordu. Nefes bo­rusu tıkanmıştı. Bağırmak, bir şey istemek ve konuşmak istiyor­du ama yapamıyordu.

Boğazını sıkan düğüm yeniden çözüldü. Ağlamaya başladı. Ayağa kalktı. Mağaradan çıktı. Halsiz, yorgun ve bitkin düş­müştü. Gök aynı şekilde dilsiz, Ay aynı şekilde suskundu. Ma­ğaraya döndü. Sonra mağaradan çıkıp aşağıya doğru koştu.

Ümitsizdi.

Gürültü ve düşmanlık dolu Mekke, ayaklarının altın­da, vadinin dibinde, Kâbe’nin etrafında dağınık halde duruyor­du. Evler intikam dolu onu beklemekte, bütün pencereler yüzü­ne kapanmış, hayâsız ve günahkâr şehir, aptal ve dilsiz putlar et­rafında rahat ve huzurlu bir şekilde uyumakta. Yarın tekrar kal­kacak, Peygamberimizle uğraşacak, onu konuşacak, ona gülecek.

O gece Peygamberimiz ümitsiz bir halde uyudu. Yarın olunca Mekke uyandı ve işine kaldığı yerden devam etti. Gece olunca Peygamberimiz bir mesaj alırım ümidiyle yeniden dağın yolunu tuttu, seher vaktine kadar uyanık kaldı ama yine ümitsiz geri döndü. Her zaman olduğu gibi Mekke onunla uğraşıyor, o da Hirâ’dan gelecek mesajı bekliyordu.

İşkence dolu günler ve beklentili geceler art arda gelip geçiyor­du. Mağara aynı şekilde suskun, tabiat aynı şekilde dilsiz ve göklerin kapısı yüzüne kapalı idi.

Üç yıl geçtiği halde bir tek mesaj gelmedi.[6] Vahiy kesilmişti. Bu üç yılın her ânının ağırlığı, Peygamberimizin göğsünü, ona ölümü temenni ettirecek ölçüde daraltıyordu. Sonuçsuz bekleyişlerin canını sıktığı ve ıssız mağarada saatlerce yılan sokmuş gibi kıv­randığı gecenin suskun ve karanlık derinliklerinde, defalarca içinden, ölümün kendisini ruh törpüsü üzüntünün pençesinden kurtarması için oradan vadinin dibine atlama düşüncesi geçti.

Peygamberimizi bitkin bırakan tek şey, insanların alay etmesi, Mekke aristokratlarının düşmanlık yapması ve onun kendinden bıkması değildi. Çünkü onun sıkıntılar içinde pişen ve olgunla­şan büyük ruhu her musibeti içinde eritir, hiçbir darbenin onu sarsmasına imkân vermezdi.

Peygamberimizi en çok üzen şey vahyin kesilmesiydi.

Acaba dos­tu onu unutmuş mudur?

Artık onunla konuşmayacak mı?

Aca­ba Peygamberimizde bir hata görmüş de risâleti ona teslim etmek­ten vaz mı geçmiştir?

 Artık mesaj gelmeyecek mi?

Acaba onun risâletini sadece bu ilk mesajla anlayıp ona göre davranması is­tenmiş de o bunu yapmamış mıydı?

Acaba bir görev verilmiş de o bunu fark etmemiş miydi?

Acaba onu bu intikamcı Mekke’de onun vahşi halkı içinde savunmasız mı bırakacaktı?

Acaba onu yapayalnız mı koyacaktı? Yakalandığı bu uçurumda elinden tut­mayacak mı?

Onu unutacak mı?

Üç yıl böyle geçti. Ümitsizlik ve perişanlığın zirvesindeyken bir gün, ızdırap verici düşünce ve ürkütücü soru yağmuru altında oturduğu, derin bir ümitsizliğe kapıldığı ve geleceğinin karan­lık ve ürkütücü ufkunu seyrettiği bir sırada aniden güçlü bir elin şiddetle boğazını sıktığını hisseti. Vücudu titremeye başla­dı, ağırlaştı. Kıvranıyordu. Sanki gizli bir dertten dolayı acı çe­kiyordu. Kızaran yüzünü iri ter damlaları kapladı, sakinleşti. İçinde, kendisiyle şefkatli ve buyurgan bir şekilde konuşan ve yangında denemek için üç yıl önce gönlüne kor bıraktığı ada­ma şimdi geçmişinde kalan iki tabiat olgusuna yemin ederek güven veren üç yıl önceki o tanıdık sesi duydu:

“Kuşluk vaktine ve sakinleştiğinde geceye yemin ederim ki Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.

Gerçekten ahiret senin için dünyadan daha hayırlıdır.

Pek yakında Rabbin sana vere­cek, sen de memnun olacaksın.

O seni yetim bulup barındırma­dı mı?

Şaşkın bulup yol göstermedi mi?

Fakir bulup zenginleş­tirmedi mi?

Öyleyse yetimi sakın ezme. İsteyeni azarlama. Rabbinin nimetini anlat. ” (93/Duha Suresi)

Peygamberimiz ümitle ayağa kalktı ve hemen çetin risâlet yoluna samimi olarak adım attı. En yüce insanî özellikleri en aşağılık ve donmuş vahşi ruhlara yerleştirmekle; gelişmiş Roma ve İran medeniyetlerinde Atina, Kostantiniye, Medâin ve İskenderiye düşünürlerinin bile henüz elde edemediği en yüksek fikirleri akıllarının üst limiti develerinin hörgücünden öteye gitmeyen kimselerin beyinlerine sokmakla ve tarihin, adını anmaktan utandığı bir kavmi tarihçilerin hâlâ gözlerini kamaştıran muh­teşem bir tarihin kurucuları haline getirmekle görevlendirildi.

O, bitkinin dahi yeşermekten korktuğu ölüm kusan sessiz çölde ve süreklilik bilmez bu yakıcı ve dalgalı kum denizinde, tevhid temeline dayalı, dört duvarı eşitlik, adalet, özgürlük ve aşktan oluşan ve içinde insanların para, güç ve kan tanrılarının egemen­liğinden bağımsız olarak yaşadığı sağlam bir şehir kuracaktır.

Kaynak:

ALİ ŞERİATİ, İslam Nedir, Muhammed Kimdir, İstanbul, Fecr Yay. 2009, s.464-481


[1]    Arument, II, p.

[2]   Doktor Şeriati’ye göre, Peygamber’in 40 yaşında değişim geçirmesi, vahiy gi­bi bir dış etkeni kabul etmeden sınıf psikolojisi ve materyalist düşünceyle açıklanamaz.

[3]      Ramazan ve Rebiulevvel ayı olduğunu söyleyenler de vardır. Meclisi, 27 Re­cebi Imamiye’nin icması olarak kabul eder.

[4]       Bu geleneğe itikaf, inziva denir. Hanifler, cahiliye devrinde kendilerini İbra­him’in dinine bağlı kimseler olarak kabul ederler.

[5]   Genelde bu sureyi vahyedilen ilk sure kabul ederler. Daha geniş açıklama için babam Peygamberimiz Tâki Şeriati’nin “Tefsir-i Nevin” kitabına veya “Vah­yin Başlangıcı” risalesine bakınız.

[6]      Vahyin kesildiği konusunda ittifak vardır ama 40 gün ile üç yıl arasında de­ğişen farklı süreler ileri sürülmüştür.

PARA-BURJUVAZİ-ZÜHT SEBEBİYLE ORTAYA ÇIKAN ALİNASYON (yabancılaşma- yozlaşma)


 Burjuva, bütün üstünlükleri parayla ölçen, paraya bağlayan, insanın bütün imkânlarının ve maddi manevi güçlerinin paradan kaynaklandığını bilen ve:

“Bu işi yapan paradır, bu üstünlükleri temin eden paradır, bu değerleri yaratan paradır, ne ben, ne sen, ne de o!” diyen insandır.

Bu nedenle bir burjuva olarak ben parayı kendi hayatımın bir aracı olarak görmüyorum; parayla düşünüyorum, parayı kendi yaşamım olarak duyumsuyorum; çünkü kendim bizzat paranın aleti, aracı ve parçasıyım. Paranın alinesi, yani para delisiyim. “Benim param” demiyor, “paranın beni” diyor, öyle demesi de gerek.

Amcam köyümden şöyle bir misal anlatırdı:

Bir seferinde komşumuzun evinde ağlama sesi yükseldi. Biz mutlaka komşumuzun hanımının annesi veya babasının öldüğünü düşündük; zira onlar hasta idiler. Komşumuzun çok fazla ağladığını duyunca elbiselerimizi giyip taziyede bulunmaya gittik… Eve varıp içeriye girdiğimizde, avluda oturup toplandıklarını ve ağladıklarını, eşeğin de bunların ortasında uzanıp yatmış olduğunu gördük… O zaman komşunun eşeğinin öldüğünü anladık. Sonra komşumuza:

“Ne oluyor, niçin ağlıyorsun?” diye sorduğumuzda: “Eşeğim öldü” dedi. Sonra amcam, komşumuzu yatıştırmak için şakayla şöyle demiş:

“DE Kİ EŞEĞİN BENİ ÖLDÜ, BENİM EŞEĞİM DEĞİL! ÇÜNKÜ EĞER SEN ÖLSEYDİN, O EŞEK PİRESİNİ BİLE ISIRMAZDI… ÖYLE İSE SEN EŞEĞE AİTSİN, EŞEK SANA AİT DEĞİL.”

Bu da bizlerden bir kısmının bir tür özel alinasyonu; “eşek sebebiyle alinasyon!”

Ahlakçı sosyalistler şöyle diyorlardı:

Burjuva para çarpmış kimsedir. Yani paranın varlığını kendi insanlık özünün varlığının yerinde hissedip düşünen; mevcut bütün değerleri kendisinin var olmasından değil de aksine kendisinin varlığında bulan kimsedir!

Kendi sosyal yapımız, anlaşmamız ve sözleşmemizde de -ince düşünelim, dikkatli olalım- zengine ve para eşeğine hürmet edip saygı göstermek, fakiri ise aşağılayıp hakir görmek, hatta elimizin altındaki değersiz bir insan olarak kabul etmek alışkanlığı vardır. Böyle fakir veya yoksul birisi zengin olduğunda, bizim gözümüzde aziz, muhterem ve saygıdeğer bir konuma yükseliyor. Bu “para” vasıtasıyla “aline” olmaktır.

Kur’an’da Allah Teâlâ faiz hakkında şöyle buyuruyor:

“FAİZ YİYENLER, ANCAK ŞEYTANIN DOKUNUP ÇARPTIĞI KİMSENİN KALKTIĞI GİBİ KALKARLAR… ” (Bakara, 275)

“Şeytanın dokunup çarptığı kimse” ifadesinin tam karşılığı şudur:

Şeytan onu deli divane yapmıştır. Yani para onun varlığına girmiş, para aklını almıştır. Düşündüğü, hissettiği sadece para olmuştur. Böyle kişilerle ilgili en iyi misalleri biliyor ve görüyorsunuz. Onların hayatında, ahlakçı sosyalist ekol veya doktrinlerin burjuvazi hakkındaki ve burjuvazi ve para sebebiyle meydana gelen insan alinasyonu hakkındaki görüş ve bakış açılarını gözlerinizle görebilirsiniz. Böyle tipler, ahlakçı sosyalistlerin ideolojisinin gözle görülür örnekleridir.

İnsan, başka şekillerde de aline olur:

Benim kendilerini takdir ettiğim ahlakçı sosyalistler, “zahitliği” de insanı aline yapan sebep ve etkenlerden sayıyorlar. İslam’da bu hastalıkla ayrıca mücadele edilmiştir. (Her ne kadar kökünden sökülüp atılmamış ve Hinduizm ve Hıristiyanlığın etkisiyle İslam toplumlarına sirayet etmişse de) biz bu hastalığı algılayamıyor ve anlamıyoruz. Avrupalılar iyi anlıyorlar. Onlar görüyorlar ki binlerce Hıristiyan genç kız, daha gençliklerinin başlangıcında parmaklarına yüzük takmışlar. Süsleri yok, rahibe olarak örtü takıyor, tespih kullanıyor ve uzun mavi elbise giyiyorlar. Bu ne demek?

Parmaklarında izdivaç yüzüğü olan bu hanım kızlar niçin böyledirler?

Onlar İsa ile evlenmişler, Tanrı ile izdivaç etmişler!

Hâlbuki kız ve erkek cinsel eğilimi olan ve birbirleriyle evlenmesi gereken birer insandır. Bilindiği gibi, 2000 yıl önce Filistin’de ölmüş olan bir insanla şimdi Buenos Aires ve Kuzey İrlanda’da evlenen bir hanım kızın his ve düşünceleri donmuş ve yakıtı bitmiştir.

Bıyıklı ve sakallı bir kişinin yerine Tanrı ile evlendiğini ileri süren bir kadın “cin çarpmış” bir kadındır.

Üç eşeğini kaybeden adamın hikâyesini duymuşsunuzdur:

Bu adam mescide gider ve âdet olduğu üzere minberden ilan etmesi için hocadan ricada bulunur. Hoca gönül ehli birisidir; vaazının sonunda şöyle der:

“Ey cemaat! Güzel sesi sevmeyen var mı?”

Kutsal bir eşek (zahitlik taslayan cahil) ayağa kalkar ve:

“Ben” der!

Sonra yine sorar:

“Dünya malından kim bıkmıştır?”

Başka bir kutsal eşek kalkar ve:

“Ben” der.

Daha sonra:

Güzel yüzü kim sevmiyor?” diye sorar.

Bir üçüncü kutsal eşek kendisini tanıtır:

“Berbat!”

Hoca eşeğini kaybeden ve orada bekleyip duran adama şöyle seslenir:

“Her üç eşeğin de bulunmuştur, al ve git!”

Hafız-ı Şirâzi, zühdün, aline zahidin beynini nasıl sersem ve budala yaptığını ne de güzel anlatıyor:

“Rintlerin nasihatçisini ki ‘Tanrının hükmüyle savaşır Onun beynini kurumuş görüyorum; yoksa kadeh tutamıyor mu?!”

 ZÜHTPERESTLİK NİÇİN ALİNASYONDUR?

Çünkü insanın en temel fıtratı, özü ve güdüsel boyutlarını yadsıyor veya onu karıştırmaya ya da bozmaya gayret ediyor. O vakit bu boyutları ve ruhsal organları olmayan insan artık insan değildir. O ancak melektir. Melek ise kendisini düşünüp hissedemez; zira melek insan değildir.

Bana göre kimi zaman inanç insanı aline yapıyor. Bilhassa eski kültürlerde ve Doğu’da insanı özellikle de inançlarla, “tasavvuf! mezhep ve akımlar”, “riyazet” ve “aşk” ile aline yapıyorlardı.

“Tasavvuf dini”nde vahdet-i vücut, “Tanrı” vasıtasıyla insanın alinasyonu dur. Hallac-ı Mansur, kendisini gerçekten Allah olarak buluyor ve cübbesinin altında Allah’tan başka hiç kimseyi düşünmüyordu. Yani “Ben Allah’ım!” dediği zaman maksadı, “Ben yokum, sadece Allah vardır.” demek idi. Böyleleri: “Allah bize girmiştir.” diyorlardı.

Bir tür itikadi bir sapma olan böyle bir duygu, insanın kendisini Allah olarak hissetmesine sebep oluyor.

Psikolojide özel bir yeri olan dinsel delilik, Hafız’ın ifadesiyle şudur:

“Göğsüm “dost” ile öyle doldu ki
Kendi varlığım kayboldu içimden”

Böylece aşk da insanı aline ediyor, yabancılaştırıyor. Sevgili, âşığın müstakil şahsiyetinin ve ben’inin yerine geçiyor. Âşık kendisini, özünü ve fıtratını onda, maşukta, sevgilide buluyor. Leyla ile Mecnun öyküsünde okuduğumuza göre büyük hacamatçı, Leyla’ya bıçağını vurduğunda Mecnun’un feryadı yükseliyor ve Mecnun şöyle diyordu:

“Korkuyorum hacamatçı, eğer bana hacamat yaparsan
Neşteri Leyla’nın damarına vurursun.”

Bundan dolayı alinasyon, hakiki kişiliğin yok olup bozulması, yani yabancı bir şahsiyetin (insan veya başka bir şeyin) insana girmesi ve insanın o yabancı kişiliği kendisi olarak hissedip algılaması halidir. Ne var ki benim söylemek istediğim şey, biz Doğulular, İranlılar, Hintliler, Afrikalılar ve Müslümanların içine düştükleri alinasyon, bunlardan daha vahşi, ilkel ve tehlikeli; bunlardan daha açık, gözle görülür ve daha çok ola gelen alinasyondur. Bu, teknokrasi sebebiyle meydana gelen alinasyon değildir. Biz makine aracılığıyla aline olmamışız. Makine ve teknik işin içinde yoktur. Bürokrasi işin içinde yoktur. Az sayıda kurum, az sayıda memur ve işçi insanı bürokratize edemiyor! Burjuvazi de bizi aline edecek boyutlarda değildir. Bütün bunların aksine bizim duçar olduğumuz ve hepsinden daha ağır ve daha tehlikeli olan alinasyon, kültürel alinasyondur.

KÜLTÜREL ALİNASYON NE DEMEKTİR?

Alinasyonun ne şekilde olursa olsun insanın, kendisi olarak başka bir şeyi veya kimseyi hissetmesi ve kendisinin yok olmasından ibaret olduğunu, yani böyle bir insanın kendisi olarak hissettiği şey, -ister para ve makine olsun, ister 345. gişe olsun, ister züht ve sevgili olsun, isterse eşek olsun- hiç fark etmez. Sadece şahsına ve zevke bağlılıkta fark vardır.

Kültürel alinasyonu anlayabilmek için önce kültürün tanımını bilmek gerekir.

Öyleyse kültür nedir?

Kültürün çeşitli tanımlarım yapmak istemiyorum. Yapılmış olan tüm kültür tanımlan hemen hemen söyleyeceğim şu tanıma girer:

Kültür, bir milletin tarih boyunca biriktirdiği sembol, işaret, âdet, gelenek ve toplumsal hareket tarzları biçiminde ortaya çıkan manevi, sanatsal, tarihsel, edebî, dinî ve hissî tezahürlerin toplamından ibarettir. Bu birikimler, o kavmin dertlerini, istek ve ihtiyaçlarını, sosyal özelliklerini ve ekonomik yapısını izah ederler.

Ben, kendi dinimi, kendi edebiyatımı, kendi duygularımı, keder ve ızdıraplarımı, dertlerimi ve ihtiyaçlarımı düşündüğüm zaman, gerçekte kendimi düşünüyorum. Benim bireysel değil, toplumsal ve tarihsel özüm, bu kültürün doğup ortaya çıktığı kaynaktır. Dolayısıyla kültür, benim toplumumun, tarihin varlığı olan yapının tecellisidir, yansımasıdır; fakat özel şartlan olan kendine özgü tarihsel dönemde yer alan, farklı kökeni olan, maddi, ekonomik ve sosyal yapının meydana getirdiği özel dertlere, düşüncelere, anlayış ve eğilimlere alışmış bir toplumda birtakım sahte taktikler, o toplumun kültürünü zihninden siliyor. Sonra başka bir zamana ve tarihsel döneme, başka bir ekonomik sisteme, başka sosyal ve siyasal bağlara ait olan kültürü benim kültürümün yerine yerleştiriyor. Artık ben kendimi düşünmek istediğim zaman, başka bir toplumun kültürünü kendi kültürüm olarak düşünüyorum; o zaman kendime ait olmayan dertlere muhatap oluyorum. Benim kültürel, felsefi ve sosyal gerçekliğimle uyuşmayan problemlerden dolayı feryadı figan ediyorum. Neticede o topluma ve o toplumun sosyal, ekonomik, siyasal ve tarihsel şartlarına ait olan, bana ait olmayan idealler ve ızdıraplarla karşılaşıyorum. Fakat o dertleri, ızdırap ve idealleri kendi dert, ızdırap ve ideallerim olarak görmeye başlıyorum.

Böylece ben, başka bir kültür vesilesiyle veya sebebiyle aline olmuşum demektir. Siyah derilinin Afrika’da, Berberinin Kuzey Afrika’da, İranlı ve Hindistanlının Asya’da, kısaca her birinin kendine has olmasına karşın şimdi bambaşka bir konumları vardır; fakat bunlar şimdi kendilerinde, kendi dert ve ızdırapları olarak, Ortaçağ’dan, 16. yüzyıl Rönesans’ından, 17. yüzyıl Aydınlanma hareketinden (18. yüzyıl bilimciliğinden), 19. yüzyıl ideolojiler çağından ve Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının ardından gelen kapitalizm dünyasından sonraki dert ve eziyetleri buluyorlar. (s.188-193)

*****

PARA VE ZÜHT

PARA

Her iki konu, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başından beri mücadele ettiği, Hz. Ali kerremallâhü vechenin şiddetle savaşını verdiği konulardır. İslam tarihinde İslam’ın doğal ahlakının temeli, -Hıristiyanlıkta, Ve- dacı ve Budacı dinlerde var olan- aşırı inziva ve zühde yönelmeyle mücadeleye ve aynı şekilde insani ruhları maddiyata boğulmaktan kaçındırmaya dayalıdır. Sonra İslam maddi kanaati de övüyor, destekliyor; ama bugün biz kanaat meselesinin, dünya düşkünlüğünün mahkûmiyeti ve insan bireyinin paraya yönelmesinin mahkûmiyeti meselesinin dünyadan bir tür bıkma ve bir tür Hıristiyan, Vedacı, Budist ve Hindu kulların aşırı zahitliği olduğunu zannediyoruz. Hâlbuki İslam’da maddiyat telakkisinin niteliği, 19. asır sosyologlarının insanın parayla aline edilmesi hakkında yaptıkları bir tür tefsir veya yorum olduğunu göstermektedir; çünkü Hıristiyan zahitlerle sufi meşrepli Hint zahitleri, mutlak anlamda tabiattan bıkkındırlar, mutlak anlamda maddeden nefret ederler, mutlak anlamda bütün doğal insani güdülerin ezilmesi gerektiğine inanırlar; ayrıca bütün içgüdülerin öldürülmesi gerektiğine, insanın, onu kendisine çeken her şeyle bağlarının kesilmesi gerektiğine inanırlar.

Buda şöyle feryat ediyor:

“Kadın ve evlatla bağı değil, pekiyi nasıl bir bağı?

Dostla bağı mı? [hayır]; bütün bağlarını kes! Bütün anlaşmalarını iptal et, düşündüğün her ne varsa artık düşünme. Gergedan gibi tek başına sefer yap; hırs gitmiş, arzu gitmiş, aşk gitmiş, kadın ve evlat düşüncesi gitmiş, dostla bağ gitmiş, ülkeyle bağı kaybetmiş… Gergedan gibi yalnız başına sefere çık, her türlü bağdan kurtul, özgürleş! Her türlü bağdan kurtuluş, bu dünyadaki her şeyden ve herkesten her türlü bağdan kurtuluş… Gergedan gibi tek başına sefere çık!”

Budur mistik Hint zahitliğinin mesajı.

Mesihçi zahitlik ve dünyadan kaçma şöyle diyor:

“Tanrı, bir erkeğin veya kadının evlendiğini gördüğü zaman ondan ümidi kesiyor; zira insanların Tanrı’yla evlenmesi gerek.”

Bu ne anlama geliyor?

Tanrı neden kadınla erkeğin görüşmesi ve evlenmesinden korkuyor?

“Çünkü kadın ve erkek arasındaki ilk bağın anısı onun zihninde çağrışım yapıyor, o da Âdem ile Havva’nın bağıdır. Sonra bu iki kişinin evlilik ve bağının ilk başkaldırıyı meydana getirdiğini ve şeytanın oyuncağı olan Havva’nın Âdem’i isyana teşvik ettiğini hatırlıyor. Dolayısıyla Tanrı daima, insanlardan, erkek ve kadınlardan parmaklarında Tanrı ile izdivaç yüzüğünü taşımalarını bekliyor. Hıristiyan kız kardeşlerin, bacıların parmaklarında yüzük görürüz. Bu şu demektir:

“Biz artık erkekle evlenmekten vazgeçtik.” Onlar erkek yerine daha büyük bir aşkla evlendiler. Hıristiyanlıkta Tanrı, bir insanın başka bir insanla bağını, bir nimete olan ilgisini kesmesini görmekten mutluluk duyuyor; zira yeryüzünde her bağ kesme, gökyüzünde bir bağ kurmadır. Bu, Saint Augustinus’un sözüdür.

Bu tür zahitlik, kanaate ve İslam Peygamberi, Hz. Ali ve Ebuzer’in altınla yaptığı mücadeleye dayanmaktan başka bir şeydir. Çünkü başka bir makamda, Kur’an’ın bütün teveccühünün tabiata olduğunu, maddi nimetlere olduğunu, bütün ilanının, “Bunca güzelliği, bunca nimeti size bıraktım.” şeklinde olduğunu görüyoruz. Bunları kim haram kılmış?

Kur’an şöyle diyor: “Gidin, yeryüzünü, gökyüzünü ve denizi irdeleyin.” Kur’an maddiyatı maruf ve hayır olarak isimlendiriyor. Fakat başka bir yerde de ahlakımızın temelinin kanaat üzere, para ve altın biriktirmekten kaçınma üzerine olduğunu görmekteyiz. Bu, insanın ayni ve maddi hayata ilgisi meselesi değil, para düşkünlüğü meselesidir, yani 19. yüzyıl ahlakçı sosyalistlerinin bahsettiği hastalık meselesi.

Sosyalist kime denir?

Sosyalist, ekonomiyi toplumda asil ve asıl bilen kimseye denir. (Sosyalist), insanlığın bütün alt yapısını, dinin, mezhebin, maneviyatın, ahlakın, sanatın ve ede-biyatın, yani her şeyin alt yapısını ekonomi olarak görüyor. Ne var ki yine de bugün insanın en büyük hastalığının paracılık olduğunu söylüyor. Bunu dünyadan ve tabiattan bıkmayla, yani zühtle karıştırmamak gerekir. Çünkü İslam ve İslam Peygamberi, yeryüzünün doğusunun tarihinde ve İslam tarihinde zahitlikle şiddetli bir savaşını vermiş kimsedir. Abdullah b. Amr b. Âs -Amr b. Âs’ın oğlu- başka iki kişi ile birlikte Hıristiyan propagandasının tesiri altında Peygamber’in huzuruna gelerek:

“Biz bütün yaşamımızı, geçimimizi, paramızı, yani her şeyimizi Allah yolunda bağışlamak istiyoruz.” dediler. Peygamber, şöyle dedi:

Nereden yiyecek, geçineceksin? Dediler ki bizim yememiz bir şey değildir; bir günde bir lokma ekmek veya badem yeriz.

Doğal olarak Peygamber bunu reddetti ve şöyle dedi: “Ben Peygamberim, yatıp uyuyorum, çalışıyorum, zevk alıyorum, evleniyorum, yemek yiyorum, mücadelemi yapıyorum, ibadetimi de yapıyorum. O halde sizin bu işe dalmaya hakkınız yoktur.

Abdullah b. Amr bin Âs yine bir gün Arabistan’da nüfuzu olan Hıristiyan rehberlerin propagandasının etkisi altında, Hıristiyanlığın her zaman tebliğ ettiği gibi kendisini şeytanın ümit kaynağından koparmaya, fikrinin rahatlaması ve Allah fikrinin de bu durumdan rahatlaması için kendisini hadım etmeye karar verdi. Fakat İslam Peygamberi onu şiddetle bundan men etti. Bu, İslam Peygamberi’nin başından beri sahip olduğu korkulardan biri, büyük dünya dinlerini çöküşe ve insanlığı zillet ve adiliğe sürükleyen zahitlik, ruhbanlık ve inziva ile dünyadan el etek çekmenin dirilmesi olmuştur.

İslam Peygamberi, İslam’ın tarihinde, dininde, toplumunda, ümmetinde, bu hastalığın tekrar mantar gibi çıkıp gelişmesini istemiyordu. Hz. Ali kerremallâhü vechede defalarca züht düşkünlüğünü aşın bir biçimde tebliğ eden subaylarıyla sürekli mücadele ediyor, hatta onları iyi yemeye, iyi giyinmeye ve iyi yaşamaya teşvik ediyor. Fakat Hz. Ali, halife olunca gelince bakıyor ki toplum paracı olmuş. Hakikat âşıklarının ve Peygamber’in pâk ashabının bir kılıçtan, iman ve paklık dolu gönülden başka hiçbir şeyleri yokken, şimdi artık o Medine yok; şimdi bütün dünya malı, savaş ganimetleri, zekât, çok miktarda Medine’ye dökülüyor; maddi kazanımlar getiren makam ve mevkiler onlara bol miktarda arz ediliyor. Gönüllerinde paraya, para biriktirmeye, altın biriktirmeye, servet biriktirmeye heves etmek yeşermiş. Peygamberin bir sahabisi Abdurrahman bin Avf radiyallâhü anh yayla köşkü yapıyor! Bu, sıra dışı bir olaydır.”.

Peygamber zamanında Halit b. Velit radiyallâhü anh, Hıristiyan kabile reislerinden birini esir almıştı. Onu Medine’ye getirmek istiyordu; çok aristokratik bir elbisesi (cübbe veya entari) olduğunu gördü. Bu elbise, Peygamberin ashabı için o kadar ilginçti ki önce elbiseyi adamın üzerinden çıkarttı ve bakması için Peygambere gönderdi, sonra kendisini getirdi. Bütün Araplar ve Peygamber ashabı hayretle bu kumaşa “ne kumaşıdır” diye dokunuyorlardı! Hz. Peygamber,

“Sad b. Muaz’ın cennetteki pamuklu elbisesinin veya şalının bundan daha güzel” olduğunu söyledi.

Böyle bir kumaş parçasını kendileri için seyre değer bulan bu insanlar, yirmi veya otuz yıl sonra şimdi yeni ortaya çıkmış paraya erişmiş yeni bir sınıf -bugünün deyişiyle amburjuvaze- meydana getirmişlerdir. İslam toplumunun bir rehber zümresinde soylu, aristokratik yaşam izleri, aşın tüketim izleri ve paracılık izleri meydana gelmiş olup artık İslam rehberliği, İslam’ın hakikati, bu öğretinin ruhu ve manası tamamen paranın altında sönmektedir. Hz. Ali bununla mücadele ediyor; İslam rehberleri İslam toplumundaki bu taze olayla sert bir şekilde mücadele ediyorlar; dünyaya yönelme ve tabiata yönelme, yani yeryüzündeki maddi hayatla değil. Bu ikisinin birbiriyle hiçbir ilgisi yoktur.

Ahlakçı sosyalistler, yani ekonominin asıl olduğuna inananlar şöyle diyorlar: “Günümüz insanı, ürettikçe ve servet biriktirdikçe para karşısında bozuluyorlar.”

PARA KARŞISINDA NASIL BOZULUYORLAR?

Şu şekilde: Tıpkı divane gibi, tıpkı kendini makine hisseden hasta gibi insan paraya çarpılmış, paracı oluyor ve kendisini “İNSANİ BEN” yerine “PARA BENİ”, “ALTIN BENİ”, “ÇEK BENİ”, “POLİÇE BENİ” olarak algılıyor. Ne şekilde?

Ben sağlam ve doğal bir biçimde insan olduğum zaman, kendimi, irade sahibi, istidat sahibi, özsel güçler, manevi kuvvetler, büyük maddi ve manevi yetenekler sahibi olarak hissediyor, algılıyorum, insani sorumluluğumu hissediyorum, imkânlarımı hissediyorum. Ama ben paracı olduğum için artık kendimde insani duygu, kudret, imkânlar ve güçlülük hissetmiyor, güçlülük, imkânlar, duygu, değer, erdem, saygı ve hürmeti -her şeyi- kendi insanlığıma mensup yapamıyorum; bilakis paraya mensup kılıyorum.

Para tarafından aline olunan insan, yani para çarpmış olan kişi, kendisi yerine parayı hisseder. Onun varlığı, mevcuduyla eşittir; kendi yerine mevcutluğunu hissediyor; banka hesap numarasına baktığı zaman, kendisini aynada gördüğü zamankinden daha çok kendine dönüyor; aynanın önünde durduğu zaman, ne ve kim olduğu bilinmeyen, hiçbir zaman düşünmediği ve tanımadığı, hiçbir zaman meşgul olmadığı anlamsız meçhul bir gölgeyi hissediyor; fakat mevcut banka hesabına baktığı zaman, bütün varlığını, bütün şahsiyetini bir yerin dünyasında hissediyor.

Niçin?

Çünkü aynadaki o tasvir, resim veya görüntünün içeriği boşalmış ve onun içine para ve bankasal bir varlık dökülmüş. Bu yüzden insan altına dönüşüyor; insan çeke dönüşüyor; kredi, para, bono, poliçe, hisse senedi gibi şeylere dönüşüyor. Bunlar, insanın fıtri hususiyetlerinin yerini alıyor; öyle ki kişi artık bütün insani erdemleri ona nispet ediyor. 19. yüzyılda ve o yüzyıldan şu ana kadar -yüz yıl geçiyor- insanın para düşkünlüğünün anlamı budur. Fakat bu teknik süratle bin yıl geçmesi gerekir. Günümüz insanı 19. yüzyıl insanından bin kat daha fazla paracı olmuş, para tarafından çarpılmıştır. 19. yüzyılda kapitalizmin izleri, paracılığın, parayla aline olmanın ve burjuvazinin eserleri, henüz yeni meydana gelmişti; ama şimdi kapitalizm zirve noktasını da aşmış durumdadır.

ZAHİTLİK

Zühde yönelme, zahitlik, insanı kendisine yabancılaştırır.

Neden?

Alinasyon ve kendine yabancılaşma hastalığına şöyle mana vermiştik:

“İnsanın kendisini tam anlamıyla hissedip algılamamasına, kendi yerine başka bir şeyi hissedip algılamasına sebep olan her etken ve her durum.”

İnsan para düşkünlüğü meselesinde kendini algılamıyor, kendi yerine parayı hissedip algılıyor; kendi varlığını bulmuyor, kendi yerinde paranın varlığını bulup idrak ediyor. Ancak zahitlik, yani Katolikliğin tebliğ ettiği ve eski dinlerin tebliğ ettiği züht, insanın alinasyonunu icat ediyordu; doğrudur da. Tasavvuf bir tür alinasyondur. Vahdet-i vücut, beşerin en büyük alinasyon hastalığıdır.

Niçin?

Diyor ki: Zahitliğin hedefi, insandaki (cinsel içgüdüler, şöhret içgüdüleri, servet arzusu, saadet arzusu, çeşitli zevklere meyil gibi) insani içgüdüleri öldürmek ve bütün bu muhtelif istidatları, bütün bu çeşitli içgüdü ve dürtüleri tek bir meyil ve arzuya dönüştürmektir; bütün bu eğilim, arzu, bağ, yetenek ve ihtiyaçlar zahitlikle tıraşlanıyor, yontuluyor, bütün dal ve yapraklar zahitlik makasıyla kesiliyor ve bir eğilime, bir bağa dönüşüyor; o bağ da insanın imanı ve inancıyla bağıdır. Diğer bütün kuvvelerini tatil eden bu insan aline oluyor, isterse kutsal bir iş vasıtasıyla olsun. Artık doğal insan, Allah’ın yarattığı gerçek insan değildir. Biz, ne mutlu ki kendi tarihimizde bu meseleyi Avrupa’da gündeme getiren kimselerden daha iyi örneklere sahibiz. Bizim Hallaç Mansur gibi vahdet-i vücutçularımız bir insanın zahitlik veya irfâni bir aşk vasıtasıyla nasıl tam olarak aline olabileceğini göstermektedir.

Hallaç, “Enel Hak” diyor.

Kabul ediyorum ve onun zamanının hâkim ve fakihlerine hak vermek istemiyorum. Hallaç “Enel Hak” dediği zaman doğru söylüyor ve ilahlık iddiasında bulunmak istemiyor. Demek istiyor ki “Ben yokum, sadece Hak vardır.” “Benim bu elbisemin içinde Allah’tan başka kimse yoktur.” dediği zaman gerçekten bunu hissediyormuş; Tanrı olduğunu hissediyormuş ve “ben”i hissetmiyormuş. Kendisini Mansur Hallaç’ın oğlu Hüseyin olarak hissetmiyormuş; kendisini “Allah” olarak hissediyormuş. Bu göstermektedir ki irfani ve sufiyane zahitlik, gerçekten de kendine özgü ruhsal bir hastalıktır. Bu hastalık, insanı özel bir duruma dönüştürüyor, bir fikri insanın insan olmasına dâhil ediyor, bütün beşeri özelliklerini öldürüyor; insanı olmadığı bir şeye dönüştürüyor; öyle ki artık o kendisini tanımıyor, hissetmiyor, algılamıyor, kendisine yabancılaşıyor, kendisinin, özünün yerine “O”nu hissediyor. “O” her kim olursa olsun, bu birey onun vasıtasıyla aline olmuştur, bu düşünce vasıtasıyla aline olmuştur. BU YOLLA VAHDET-İ VÜCUT RUHSAL AÇIDAN, İNSANIN BİR DÜŞÜNCEDE, İNSANİ FITRATLA UYUMLU OLMAYAN GAYR-İ TABİİ, CİNNET GETİRİCİ BİR AŞK VEYA ZÜHTTE BOĞULMASI VESİLESİYLE YABANCILAŞMASIDIR, ALİNASYONUDUR. O vakit o kişi faraza mutlak nur da olsa, her halükârda artık insan değildir, her halde aline olmuş olup kendi vücudunu, endamını, mahiyetini, şahsiyetini idrak etmez, algılamaz; Tanrı’nın, tabiatın, fıtratının gerektirdiği bütün içgüdüleri, özellikleri, ilgi ve yetenekleri kaybeder.

Bu yüzden insan bazen içgüdüleri ezen ve öldüren zahitlik vesilesiyle, bazen de irfani ve sufiyane aşklar vesilesiyle aline olur, yani “kendi dışında”, kendisi olmayan bir şeye dönüşür. (s.230-236)

 Kaynak:

ALİ ŞERİATİ, Kendisi Olmayan İnsan, Fecr Yay.,2010, İstanbul

TEFRİKA’DA RAHMET OLURMUŞ


Her zaman birlik olalım, birlikten kuvvet doğar deriz. Tefrika kötüdür, duyunca aman aman deriz. Bir zaman gelir canımız sıkılır “Allah Teâlâ bu Müslümanlara niye yardım etmiyor ?” diye düşünür cevabını bulamayız…

Eğer benim duyduklarımı sizde duysaydınız, şeytanlar doğru konuşmazlar, ama nasıl olurda hakikati ifşa ediyorlar derdiniz.

 Biri diğerine dedi ki;

-Yine nerede hata yaptık?

-Evet.

-Müslümanlar birbirine düşsünler dedik.

-Yetmiş iki millete mezhebe böldük.

-Şimdi ise hepsi bir havadalar.

-Hepsini bir yola getirelim diyoruz derken, birini tutarsan, diğerini kaçırıyoruz.

-Bu nasıl iş?

-Biz nerede oyuna geldik?

-Oyun içinde oyun var?

-Ehl-i kitabı yedi düvelde bir kanala sokuyoruz. Müslümanları ise bir havaya sokamadık. 

-Bu türlü anlamakta zorlanıyorum.

-Müslümanların tefrikadan bile menfaat bulacaklarını hiç düşünemedim. Bu kadar çekilen emek boşa gitti.

-Ah, bendtlemiş su kokmaz mı?

-Evet, ufak bir kaçağı da olsa küçük dere duran sudan temizdir. Hareket eder.

-Ey Allah’ım ne kadar büyük ve yücesin…

-Fakat Allah Teâlâ “tuzak kuranların en hayırlısıdır.”

-….

-Biz müslümanları aldatıyoruz diye sevinirken, onları cevval tutmak ve yenilenmelerini sağlamak için Allah Teâlâ bizi kullanmış.

-Meğer biz yıkıyoruz derken Sen yeni binalar yapsınlar diye onları canlandırmışsın.

-Şeytanlar aldatma uzmanıdır. Kendi yaptığı işle bile aldatılması, Allah Teâlâ’nın Müslümanları tutmasından başka ne olabilir ki ?

-Offffffff

-Aldatanlar, unutmayın ne yaparsanız yapın Müslümanlar için çalışıyorsunuz. Onlar, mazlum olsalar da, müzdaripte olsalar, günaha da batsalar her gün yeniden doğuyorlar.

-Allah Teâlâ’nın “Hak geldi batıl yok olmaya mahkûmdur” “Salih kullarıma kimse dokunamaz” buyurmasını 15 asır sonra ancak anlayabilmiş olduk.

-……

-Her zaman müslümanlar kârlı mı olacaklar?

-Görülen vaziyet açıkça bunu gösteriyor.

-Evet, Duble oyunlar kursakta, hainlerimizi içlerine salsakta, onlar yine kazanacaklar.

-Evet, Müslümanlar her zaman galip gelecektir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

FETHİ GEMUHLUOĞLU’NUN 22 KASIM 1975 TARİHİNDE ‘DOSTLUK’ ÜZERİNE İRTİCÂLEN YAPTIĞI HARİKULADE KONUŞMA


DOSTLUK ÜZERİNE 

Kalbimi oymuşlar, oymuşlar da şimallim

Hayâlini, resmini değil

Seni koymuşlar içine;

Onun içindir adınla atışı… 

Fethi Gemuhluoğlu 

Efendim,

Fethi GemuhluoğluEvveli, âhiri, zâhiri, bâtını selamlarım. El-Evvelü Allah, El-Âhirü Allah, Ez-Zâhirü Allah, El-Bâtınü Allah. Sâhib’i selâmlarım. Sâhib-i Hakîki’yi selâmlarım. Sağımı, solumu, önümü, ardımı selâmlarım. “Levlâke Sırrının Mazharı”nı selâmlarım. Vâlidesini, Hadîce Vâlidemi, Fâtıma Vâlidemi selâmlarım. Cihâr-ı Yâr-ı Güzîn’i selâmlarım. Erkân-ı Erbaa’yı: Selmân’ı, Mikdâd’ı, Ammâr’ı, Ebu-Zerr’i selâmlarım. İmâmeyn’i Muhteremeyn’i selâmlarım. Tâife-i ecinnîyi selâmlarım, mü’minlerini ve müslimlerini. Ve sizi selâmlarım.

Peygamber-i Ekber bir hadîs-i nebevîlerinde buyuruyorlar ki, “Önce selâm, sonra kelâm”. Önce sizi selâmlıyorum. Yine Peygamber-i Ekber buyuruyorlar ki bir hadîs-i nebevilerinde, “Önce refîk, sonra tarîk”. Önce yolda yoldaş, sonra yol.

Dostluk üzerine konuşmak gibi, hiç mu’tâdım değil konuşmak. Elli üç yaşındayım. Kırk senedir söz orucu tutuyorum. En az yirmi senedir, yirmi beş senedir yazı orucu tutuyorum. Ne yazarım, ne çizerim. Zaten okur-yazar takımından da değilim. Ama bu sözleri size sanki bir vedâ gibi, sanki son sözlerim gibi… “Hâl sârîdir” buyurulmuştur. Maraz da sârîdir. Dilerim ve umarım ki, benim marazım sârî olmasın ve burada şevk sârî olsun, cezbe sârî olsun ve aşk sârî olsun.

Tabiî, ezelde aşk vardı. “Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâk”de kâinâtın aşk için halk edildiği meydanda. Onu… Eşrefoğlu diyor ki:

Yoğ idi levh ü kalem, aşk var idi

Âşık u ma’şûk u aşk bir yâr idi

Âşık u ma’şûk u aşk bir yâr iken

Cebrâil ol arada ağyâr idi 

Cebrâil, Cibrîl-i Emîn, Nâmûs-ı Ekber ol arada ağyâr idi, der. Demek ki, kâinât, eflâk aşk üzere, dostluk üzere halkedilmiştir.

Size bazı dostluk, remzî de olsa bazı dostluk hikâyeleri anlatmak isterim. Bu hikâyeler hakîkatın ta kendisidir. Dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar, O’na Şâh-ı Velâyet denir. Dost ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr’dır. Kucağında, mübârek bir emânet vardır. Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Kucağındaki mübârek emânet, uyumayan uyanıklık içinde uyur görünmektedir. Oradan Ebû-Bekr’i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır.

Her şey gönülde cereyan ediyor. Ve insanlar, biz zannediyoruz ki, hâl-i cimâ’dan doğuruyorlar. İnsanlar hâl-i cimâ’dan doğmuyorlar. İnsanları gönül döllüyor. Gönül çocukları onun için ayrı oluyor. Ve gönül çocuklarının çoğu onun için “yol evlâdı” oluyor, “bel evlâdı” olmuyor. Tasavvufta, yol oğlu olmak, bel oğlu olmaktan; yol evlâdı olmak, bel evlâdı olmaktan onun için mukaddemdir. 

Benim, size, bir mübârek söz gibi arz edeceğim bir husus yok. Her şey söylenmiştir. Kur’ân-ı Mecîd’de söylenmiştir, Kelâm-ı Kadîm’de söylenmiştir. Peygamber-i Ekber Hadîs-i Şerîflerde söylemişlerdir; tefhîm edilmiştir, teklîmi Peygamber-i Ekber’dendir. Tefhîmi ilâhîdir, teklîmi de ilâhîdir; tefhîmi Rabb’dandır, teklîmi Peygamber-i Ekber’dendir, Levlâke Sırrının Mazharı’ndandır. Her şey söylenmiştir.

Türkiye’deki yanlışlık tenkid fikrinden başlıyor. Yanlışlık dost olmamak, fikre dost olmamak… İnsana dost olmak, fikre dost olmak, coğrafyaya dost olmak, tarihe dost olmak, kendi vücûduna dost olmak, komşuya dost olmak, gibi kademe kademe, ama entegre bir bütün içinde bütün dostluklar söylenmeye mecbûrdur. Bütün dostluklar söylenmelidir. Ama fikre dost olmak, İslâm’da tenkidi mümkün kılmıyor. Tenkid İslam’da yok. İslâm, Mübelliğ-i Hakîkî’ye imtisâlen -ki Mübelliğ-i Hakîkî Peygamberlerin Peygamberi, Peygamberlerin İmâmı olan, Levlâke Sırrının Mazharı olan Zât-ı Akdes’dir- tenkid yok; ama O’nun tebliği var. İslâm onun için tenkid üzere değildir; İslâm tebliğ üzeredir. Biz şimdiye kadar… Bizim son zamanlarda çektiğimiz, tenkid ile vakit geçirmiş olmamızdandır. Meseleyi bir disiplin üzere, meseleyi bir nizâm üzere ortaya koymuş olamamanın hicâbıdır bu. Meseleyi bu şekilde va’z etseydik… Tenkidle vakit geçireceğimiz yerde tebliğ vazifesini yüklenseydik, o zaman dünya, ki yaşama sevincini yitirmemek gerekir; “Dünya bir cenâbetin elinden bir cenâbetin eline geçen hamam tasıdır” dense bile, dünya yaşanmaya değer.  Ve Bedri Rahmi doğru söylüyor tabiî, tasavvufla hiç alâkası olmadığı halde bir şair hassasiyetiyle “Dünya, kiri ile pası ile sevmeye değer”. Batı adamınındır bunalım. Fikre dostluk, nasıl fikre dostluk tebliğ ile başlıyorsa…

Mü’min kişi, yerinmenin ve sevinmenin ötesindedir. Mü’min kişi yerinmez ve sevinmez, çünkü gerçekçidir. Sarîh, Kur’ân-ı Kerîm, Kur’ân-ı Mecîd, Kelâm-ı Hakîkî. Mü’min kişi zann üzere değildir. Zannın büyüğünden de küçüğünden de sakınmıştır. Hırs-ı mâl, hırs-ı câh üzere değildir. Tûl-i emel sahibi değildir. Hayâlperest değildir. Mâl ve mevkî hırsından âzâdedir. Zannın büyüğünden ve küçüğünden nefsini berî kılmıştır. Zaten nefsi yoktur. İzzet-i insânı ve izzet-i İslâm’ı vardır. Nefsin izzeti olmaz. İzzet-i insânı ve izzet-i İslâm’ı vardır. İzzet buna râci’dir.

(Yeni gelen arkadaşlarımı da selâmlarım. Peygamber-i Ekber, “Önce selâm, sonra kelam” buyuruyorlar, “Önce refîk, sonra tarîk” buyuruyorlar. Ben bu yeni gelen arkadaşlarımı da selâmlarım. Selâm veriyorlar bana, mukabele ederim. Daha mergubu ile, daha güzeli ile, daha izzetlisi ile de yine onların selâmlarına mukabele ederim.)

Fethi GemuhluoğluŞimdi, Batı adamınındır bunalım, diyorum. Doğu adamının, gerçek mü’min ve muvahhid kişinin bunalımı olmaz, diyorum. Ve bunu şiir yazan, hikâye yazan, roman yazan dostlarıma da her zaman bıkıp usanmadan söylüyorum. Ben hayatın cezbe ve şevk üzerine binâ edildiğine kailim. Hani ilk defa Kelime-i Şehâdet getiriyor gibi getirmedikçe, Kelime-i Şehâdet olmaz. İlk defa âşık oluyor gibidir, ilk defa yürek çarpmışa dönüyor gibidir. İlk defa şevk içindedir, vecd içindedir, istiğrâk halindedir ve aşk-ı ilâhîde müstağraktır. Onun için… biz müstağrâk adamlara pek tahammül edemiyoruz.

Bu makam-ı temkîn ayrı şey, makam-ı telvîn ayrı şeydir. Buradaki cezbe, buradaki istiğrâk, buradaki müstağrâk oluş makam-ı telvîn üzeredir. Yoksa, Peygamber-i Ekber her şeyi gördü, hiç birinde renkten renge girmedi; yalnız Makâm-ı Ahmediyyet’de idi, Makâm-ı Ahadiyyet’de idi; onun için, O temkîn sahibidir. Mûsâ, O da ulü’lazm peygamber, hem risâleti var hem nübüvveti var ama makam-ı telvînde olduğu için, bir yerde Peygamber-i Ekber’in, Peygamberlerin Peygamberi’nin, Peygamberlerin İmâmı’nın makamını hâiz olamadı. 

Yani aşk diyorum. Yani… Bunalıma gelince, biraz önceki sözümü itmâm edeyim. Batı adamının bunalımı çok tabiîdir, muallâktadır. Doğu adamı yerinmez ve sevinmez, çünkü dünyada yerinilecek ve sevinilecek bir şey yoktur. Ve bizim hüznümüz Allah’adır. Biz durup dururken, kendi kendimize, kendi nefsânî oyunlarımız için, şehevâtımız için mahzun olmayız. Bizim olsa olsa… Peygamber-i Ekber müddet-i ömründe, Devr-i Saâdet’de gülmediler, hele ağız dolusu hiç gülmediler; gülümserlerdi.

Yine insanoğlu, Peygamber-i Ekber’e ittibâen ve inkıyâden Hakk’ın ayâli olan halka hizmet için mükelleftir. Peygamber-i Ekber geceleri Hakk’a âid idi, teheccüdle; gündüzleri tebliğ ile halka âid idi. Tebliğ gündüz ve gece duraksızdı, ayrı. Gece ile gündüz bu mânâda tefrîk edilmez; gece ile gündüz ancak birbirini itmâm eder, ancak birbirini tamamlar. Yalnız buradaki Hakk’a âidiyetle halka âidiyet, Hakk ve halk tefrîkini ortadan kaldırmak ve halka hizmette ibâdet neşvesi duymak gibi, yine burada da halka dostluk var.

Fikre dostluk, tebliğe dostluk… Düşmanlık yok. Tenkide düşmanlık mânâsına söylemiyorum. Hiçbir şeye düşmanlık söylemeyeceğim. Hiçbir şeye düşman olunmaz. Dostlukları, insanlar ayırırlar. Karşımızdakiler düşman olup olmamakta muhtârdırlar. Her sabah evinizden, Allah’a ev halkını, hâne halkını ısmarlayarak çıkınız. Onlar size “güle güle” deyip dememekte muhtârdırlar. Hâne halkına yaptığınızı, gayrı olmayan halka da yapınız. Yine, herkese, her zaman…

(Teşekkür ederim, bu yeni gelen arkadaşlarımı da selâmlarım. Yine “Önce selâm, sonra kelâm” derim; yine “Önce refîk, sonra tarîk” derim ve Allah’ın selâmı üzerlerine olsun derim; ve görüneni, görünmeyeni selâmlarım; ve evveli ve âhiri ve zâhiri ve bâtını ve Sâhib-i Hakîkî’yi selâmlarım; Ricâlü’l-Gayb’ı selâmlarım; ve selâmlarım, ve selâmlarım, ve selâmlarım. Sizi yeniden yormamak için bu selâmları mükerreren arzetmiyorum; mükerreren arzetmiyorum, mükerreren arzında fâide olduğu halde. Mükerreren arzı bize şevk ve cezbe vereceği halde, bizi müstağrâk kılacağı halde edeb ediyorum, hayâ ediyorum. Belki acaba bu selâmda da, bu coşkunlukta da nefs var mı, diye edeb ediyorum; ondan imtinâ etmek istiyorum, ondan hayâ ediyorum. Onun için burada birinci selâmımla iktifâ ediyorum. Son selâmı söyleyeceğiz “Nefesler pâyende ola” diye; o da bir nevi son selâm olacak.)

Tabiî, insan fikre dost olunca tarihe, coğrafyaya, ormana da dost olur, ağaca da dost olur. Orman Fakültesi talebelerinin önünde Yaşar Kemal yürüyor, görüyorsunuz. Ve Orman Fakültesi talebeleri yürüyorlar bu stepte, bu bozkır Anadolu’da. Peygamber-i Ekber bir hadîs-i nebevîlerinde fem-i saâdetlerinden buyuruyorlar, “Kıyâmet alâmetleri belirse, kıyâmet ân meselesi hâline gelse, elinizde bir ağaç fidanı varsa önce onu dikiniz ve sonra kıyâmete hazırlanınız.” Orman… Orman için, ormana destan düzmek için, ormana övgü için, ormanı kutsallaştırmak için, ağacı kutsallaştırmak için, ağaca orman fakültelerinin üstünde orman fakültelerinin estetiğini vermek için, orman fakültelerine cezbe vermek için, bu memleketin insanına yeni bir şevk, yeni bir koşu, yeni bir emânet, yeni bir bayrak koşusu vermek için bu hadîs-i nebevîden hareket etmek kâfidir.

Komşuya dost! Peygamber-i Ekber buyuruyorlar ki, “Bana komşu hakkından öylesine bahsedildi ki, komşunun komşudan mîrâs yiyeceğini zannettim”. Kurda kuşa dost! Görünene, görünmeyene dost! Her ân kendi raksı üzerine olan madde zannettiklerimize dost! Yani… “Beni Allah te’dîb etti, onun için edeb-i ilâhî ile müeddebim” diyor Peygamber-i Ekber. Bir hadîs-i kudsîlerinde de, “Allah’ın ahlâkı ile tahalluk ediniz” diyor. Allah’laşınız gibi bir şey. Sanki, Allah’laşınız, diyor.

Ömerü’l Halvetî Azîz, Türbedâr Ahmet Amiş Efendi Hazretlerine, “Ubûdiyyetiniz rubûbiyyetinizi, rubûbiyyetiniz ubûdiyyetinizi tecâvüz etmesin.” buyurmuşlar. Ulûhiyyet tarzında biliyordum, huzûr-ı ulyâlarınıza gelirken öğrendim ki, rubûbiyyetmiş. Çok fark var aralarında, ulûhiyyetle rubûbiyyet arasında çok fark var. İbrâhîm’in İsmâil’i durumunda olan bir mübârek zât, boynu ile “Evet, öyledir” diyor, İsmâil Hakkı Bey. İbrâhîm’in… “İbrâhîm, içimdeki putları devir” İbrâhîm’inin, “ibrâhimüyyü’l-meşreb olunuz.”, “Duânın iyisi Fâtiha-yı Şerîfe’den ibârettir.” denilen İbrâhim’in İsmâil’i öyle diyor; o da tasdîk ediyor. Öyle imiş.

İBRAHİM

İbrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır* put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

    Asaf Halet ÇELEBİ
*israiloğulları’nı kudüs’ten süren Babil imparatoru. -Nebukatnezar-

Tabiî, orman dedik, komşu dedik… Ana toprak diyelim isterseniz, çünkü gök yağmurla, rahmet-i ilâhîyle ana toprağı döllüyor. Azîz olan ana toprak; döllenen ana toprak; gizleyen ana toprak, settarü’l-uyûb olan kendisinden aksi gibi, simgesi gibi ana toprak…

Burada bir husûsu arzedeyim. Bu büyük Osmanoğlu, bu efsanevî Osmanoğlu, bu İ’lâ-yi Kelimetullah üzere halkedilmiş olan Osmanoğlu… İ’lâ-yi Kelimetullah kendisine verilmiş olan Osmanoğlu, ve alınmamış olan Osmanoğlu… Verilmiş de alınmış değil; buna bilhâssa işâret ederim. Aklımızı başımıza devşirelim; bu emânet onlara verilmiş fakat alınmamıştır. Bunu gönlünüze nakşediniz. Gönlünüze menkuş hâle getiriniz. Bu emânet verilmiştir, alınmamıştır. Min tarafillah’dır. Min tarafillah kaldırılabilir. Min tarafillah kaldırıldığına dâir bir işâret yok. Bu Osmanoğlu’na çok ihânet edilmiş. Âl-i Osman yerine Âl-i Midhat kurmak istemişler. “Niye Âl-i Midhat olmasın” demiş. Âl-i Midhat olsun diyen, Rumelihisarı’ndan bir misyonun hem de bir Bektâşî Tekkesi toprağından, ama Türklerin girdiği yerden şehre girmesini istemiş; bayrağa haç koymuş. Bakınız kitaplara, bilhâssa son devrin ciddî kitaplarına bakınız. Büyük Reşid Paşa’dan, -beyefendiler ve hanımefendiler-, Büyük Reşid Paşa’dan Bülent Ecevit’e kadar gelen ihânet çizgisini iyi bilmezseniz tarihe de dost olamazsınız. Büyük Reşid Paşa’dan, Âl-i Midhat’ı yapmak isteyen Midhat Paşa’dan, Carbonari Cem’iyyetlerinin ilk nizâmnâmelerini tercüme eden Ziyâ Paşa’dan, oğlu Ali Ekrem Bey’i sünnet ettirirken Cennetmekân Abdülhamîd Han’dan, Hân-ı Mahlû’dan atiyye talebinde bulunan, hürriyet kahramanı zannedilen, hâlâ –mekteplerin, edebiyat fakültelerinin hocaları burada- edebiyat fakültelerinin resmî devlet şairi olan Nâmık Kemâl ve Fikret’i şimdi anlatmak isterim size. Fikret’ten Bülent Ecevit’e kadar olan zevâtı –zevat-ı kirâm demiyorum, onlar da küfür vazifelerini, nifâk vazifelerini yapmışlardır- bilmezseniz tarihe de dost olamazsınız. Ali Suâvi kendisine, yanına, koynuna verilen kadınla birlikte ajandır. Prens Sabahattin, Ermeni komitecileri ile Paris toplantıları yapan, prens olmayan ama bir prensesin çocuğu olan, yani eski Türk ahlâkına göre, töresine göre yabgu olan, ama kendisini prens olarak takdim eden Prens Sebahattin… Edmond Demolins’in, yani “science sociale”i [Fréderic Le Play’nin sosyoloji ekolünü] getirmek isteyen Prens Sebahattin’in de Katolik Kilisesi’nin ajanı olduğuna ait vesikalar vardır. Katolik Kilisesi’nden maaş almıştır. Eski Jön Türklerle bugünkü yeni Jön Türklerin arasında, ihânet bakımından çok büyük bir fark olduğunu zannetmiyorum. Tarihe dost olunamadığı için, tarihe dost olamadığımız için… Tarihe dost olacak kadar ciddî bir ilimle ilimlenmediğimiz için, talib olmadığımız için ilim ve irfana, tarihe de, tarih fikrine de dost değiliz.

Ağaca dost, komşuya dost, süflî olmayana dost…. Görüyorsunuz, tabîatde her şey yerli yerinde. Nasıl klasik medrese târifinde Allah “ezdâdı câmi” ise, insan da ezdâdı câmi’dir. İnsanda da süflî yoktur. İnsan bağırsaktan ibâret değildir. Bağırsak da insanda vardır. Ama insan gönülden ibârettir. “Elem neşrah leke sadrek” diyor, “Biz Sen’in Sadr’ını yarmadık mı, genişletmedik mi?” diyor, “Biz Sen’in Sadr’ını yarmadık mı, genişletmedik mi?” Sizin sadrınız ne zaman yarılacak, ne zaman genişleyecek?

Size, coğrafyaya da dost olmadığımız için, Anadolu Beylerbeyliğini de artık çok görüyorlar. Hânedân-ı Âl-i Osman’ın mülkünü, particilik yaparak 1912’den 1920’ye kadar bitirdiniz. Eskiden vâlî gönderdiğiniz yerlere şimdi sefîr-i kebîr gönderiyorsunuz. Son Bağdad vâlîlerinden biri, Süleyman Nazif Bey; Vâlâ Nureddin Bey’in babası son Beyrut vâlîlerinden Nureddin Bey. Bıraktığımız Beyrut’u görüyorsunuz. Bıraktığımız Lübnan’ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye’yi görüyorsunuz. Bıraktığımız Irak’ı görüyorsunuz. Bıraktığımız Suriye meydanda. “Fitnenin evveli Şam, âhiri Şam.” Görüyorsunuz. Sefîr gönderiyorsunuz, utanmıyorsunuz. Çünkü kendinize de dostluğunuz yok.

Uzuvlarımıza da dostluğumuz yok. Uzuvlarımıza dostluğumuz olsa… “Dost yüzünü göremezsem bu gözlerim nemdir benim” diyor. Biz dost yüzünü göremiyorsak gözlerimizin vazîfesi nedir? “Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi” diyor. “dilsizler haberini kulaksız dinleyesi” diyor; kulağımıza dost değiliz. Gönlümüze dost değiliz. Gönlümüz Beytullah değil. Kan deverân ettiren –ettiriyor mu ettirmiyor mu benimki, o da meçhul- bir uzuv. Biz uzuvlarımızın da hakkını vermiyoruz. Çünkü kendimize dost değiliz.

Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar. Kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar. Kaldı ki, savaş yoktur. Dünya, dostluk üzere halk edilmiştir. Makâm-ı Mahmûdiyyet, Makâm-ı Ahmediyyet ve hepsinin müncer olduğu Makâm-ı Ahadiyyet dostluk makamlarıdır. Derece derece dostluk makamlarıdır. Ve Levlâke Sırrının Mazharı’na mevdû’dur.

Tarihe dost değiliz. Coğrafyaya da dost değiliz. Coğrafyaya dost olmadığımızı göreceksiniz. Türkiye bir iç harbin eşiğindedir. Bir doğu-batı meselesi çıkabilir. Anadolu Beylerbeyliğini bile size çok görürler. Sonra, bu içinizdeki çocuklardan Batı Trakya’yı yahut Kırım’ı kurtarmalarını ve belki orada yaşamak imkânımız olup olmadığını araştırmak gibi bir gaflete düşeriz.

Fethi Gemuhluoğlu, Gerçek Olan Aşktırİnsanın uykuya sırt çevirmesi lâzım. Peygamber-i Ekber uyumazlardı. Eğer Türkiye’de insanlar, Türk insanı, Müslüman insan, Millet-i İslâmiyye’nin insanı, İslâm Milleti’nin insanı, yeniden bir “ba’sü ba’de’l-mevt” sırrını yaşamak istiyorsa, onu ihyâ etmek istiyorsa, yeniden bir ba’sü ba’de’l-mevt’e doğmak istiyorsa, uykuyu kaldırmalıdır. Uykuya düşman mı olalım? Hayır! Uykuya dost olmayalım. Her şeye dost olalım, politikaya dost olmayalım. Her şeye dost olalım, hırs-ı mâl ve hırs-ı câha dost olmayalım. Ben parayı sol elleri ile tutanların destanımsı, mucizemsi hikâyeleri ile büyümüş bir arkadaşınızım.

“Feleğin kahpe başında paralansın parası”, “Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye” diyor büyük Hazret-i Neyzen. Kaddesallahu sırrâhul azîz, diyorum.

Belki şaşıracaksınız bir şâribü’l-leyli ve’n-nehâr, bedmest bir zât-ı âliye öyle diyorum. Öyle demenin, bu şekilde kendisini tekrîm etmenin dahi gerçekte tekrîm mânâsının dışında kaldığına kailim; yetmiyor, bu tekrîm ve bu takdîs dahi yetmiyor.

Kusura bakmayın, ben, meslekinde konuşmak olan bir arkadaşınız değilim. Biraz önce, pek muhterem ve muazzez Süleyman Bey, “1948’de” dedi. Biraz sonra, “İlk geldiğiniz zaman”, Ergun Bey, “ilk geldiğiniz zaman, Almanya’dan döndüğünüz zaman 1964’de konuşmuştunuz” dedi. Beni müsâmaha ile karşılayın. Kelâmın hakkını veremiyor olabilirim. Kelâma saygısızlık etmekten, Hakk beni vikaye buyursun. Himâyet-i Azîzân’a ilticâ ederim. Burada bu itirâfımı da yapayım.

Mesleklere de dost olmak var. Büyük Osmanlı, kurduğu fütüvvet düzeninde, bazı meslekleri fütüvvet düzeninin içine almamış. Sayyâdları almamış, -avcıları-. Kassâbları almamış, -kasapları-. Her mahalleye bir kasap lâzımdır beyefendiler, o siz olmayın. Kan dökücü olmayın. Maktûl olun, katil olmayın. Mazlûm olun, zâlim olmayın. Size kassâb olmak, sayyâd olmak, dellâk ve dellâl olmak yakışmaz. Dellâkler, vücudumuzdaki kiri önümüze koyarlar, Allah’ın Settârü’l-Uyûb vasfını rencîde ederler. Dellâller, iki kişinin mâbeyninde bir kişiyi iltizâm etmek durumunda kalırlar. Dellâl olmayın, dellâk olmayın, kassâb olmayın, sayyâd-ı bî-insâf olmayın. Bazı mesleklerin de, mesleklere sülûk da… Onlara düşmanlık ilân edilmemiş, cem’iyyette onların da bir fonksiyonu var. Cem’iyyet, onları da bu edebin dışında olanlara bırakmış, yahut bunu bilmeyenlere bırakmış. Buradaki cehl, cehl dolayısıyla makâm-ı aftadır. Cehl bir nevi sebeb-i afdır. Seyr-i sülûkda, cehl, makâm-ı mâzeret sebebi değildir. Öyleyse bazı mesleklere sülûk edemezsiniz. Bazı meslekler de dost meslekler değildir.

Tarihe dost, kişinin kendi uzuvlarına dost, komşuya dost, coğrafyaya dost ve bazı mesleklere dost! Öyle ise, öyleyse âdeta her şey tanzîm edilmiş. Hani, çok açık tanzîm edilmiş. Ne güzel söylüyor onu, Melûl Hoca, kendi melâli içinde, kendi rıfkı içinde. Kendisine karşı rıfk üzere değildi de, gayrıya karşı, bu memleketin halkına karşı melâl üzere idi ve hakîkaten melûl Meriç’di. Ne güzel söylüyor:

“Her dâveti hep mağfiret, âsâniyyet,

Marûf-ı safa, münker-i nefsâniyet,

Tahkîk ile bi’n-netice öğrendim ki,

İslâmiyyetle birdir insâniyet.”  

Yine bunun şevkini de söylüyor: 

“Her zerrede şevk-i sermediyyet görünür.

Mahz-ı ezelliyet ebediyyet görünür.

Dikkatle bakınca âlem-i hilkatte,

Mahbûbiyyet Muhammediyyet görünür.”

[Rıfkı Melûl Meriç] 

“Dikkatle bakınca âlem-i hilkatte, Mahbûbiyyet Muhammediyyet görünür”… 

Beyefendiler, günâhlarınız bile şevk içinde olsun eğer günâh işleyecekseniz. Şevki seçiniz. Aşkı seçiniz. Ben aşksız insanlar görüyorum; huzur içinde uyuyorlar, gidiyorlar, gülüyorlar, vitrinlere bakıyorlar; hâlâ büyük büyük pazarlıklar peşindeler, hâlâ büyük büyük ihâlelere giriyorlar. Türkiye’nin içinde bulunduğu felâketi idrâk etmiyorlar, huzur içindeler. Onun için onlara küsüm, onun için onlara kırgınım. Onun için, kırgınlıkta bir feyz buluyorum. Çünkü, -vâ’d-i ilâhîde hulf yok, Allah vâ’dinde sâdıkü’l-emîn olduğu için-, Allah diyor ki, “Gönlü kırık olanlarla beraberim”. Onun için gönlüm kırık. Onun için gönlümdeki kırıklığı hiçbir şey, hiçbir şevk, hiçbir neş’e bir mânâda tashîh etmiyor. Bir felâketin eşiğindesiniz. Felâket mukadderdir, lâyetegayyer gibidir. Ola ki, kurbiyyeti olan bir zât-ı akdes ilticâ ede. Yoksa muhakkakdır.

İnsan kendi kendisiyle dost olsa, insan kendi kendisine karşı saygılı olsa, sâcid ile mescûd secdede bir olur, hâl-i tevhîdde olur. İnsanın, biraz önce ubûdiyyet ve rubûbiyyet dengesi olarak söylediğimiz insanın, kendi kendisini gözden geçirmesinin, kendi içine bakmasının, kendi karanlığını kendi aydınlığı ile aydınlatmasının tek mihengi, tek ölçüsü, secdede sâcid ile mescûdun ayniyeti, tevhîdî hâlidir. Onun için Şâh-ı Velâyet, vücûdlarına saplanan okun secdede iken çıkarılmasını istediler.

Ben konuşmayı bilmediğim için, içimden geleni söylemeye çalışıyorum. Akıl kutsaldır beyler. Dîn-i mübîn, akıl sâhiplerine teklîf edilir. Dîn-i mübîn, şerîat-ı garâ, akıl sâhiblerinedir teklîf. Fakat akıl akılsızlara gereklidir. Aklı olanlar, aşkı seçsinler ve aklı terketsinler. Akla mâlik oldukları halde… Asıl saltanat, asıl saltanat-ı ilâhiyye mâlik olduğu şeyi terketmektedir. Allah, hiç şüphesiz, her verdiği nimeti, hamde vesîle olsun diye, nimetini üzerimizde görmek ister.

Size diyorum ki, tarihe dost… ama bir yerde diyeceğim ki, ölüme dost olunuz. Âhiret dünyada başladığına göre, dünya ve âhiret tefrîki bizim izâfî değerlerimiz olduğuna göre, biz dünya ve âhireti kendimiz tefrîk ettiğimize göre, hadd-i zâtında kendisi bir olduğuna göre, Bir’de bir olduğuna göre, ölüm ve yaşam diye iki ayrı şey olmadığına göre; o zaman, nasıl kendimize dost olmak mecbûriyyetinde isek, ölüme de dost olmak mecbûriyyetindeyiz. Çünkü ölüm, insana gözünün akının siyahına yakınlığından daha da yakındır. Peygamber-i Ekber, “Ölüm, insana, gözünün akının siyahına olan yakınlığından daha yakındır.” buyuruyorlar ve asıl daha güzeli, yine Peygamber-i Ekber buyuruyorlar ki, “Ölüm, mü’minin tuhfe-i cânıdır”. Sâhib’ine, Rabb’ına canını hediye etmesidir, tuhfedir.

Yaşama sevincini yitirmemek, amma hiçbir şeye yerinmemek ve sevinmemek mesleki İslâm’ındır. Bunalım, Batı insanınındır. Batı insanı zann ile melûftur. Batı insanı hayâlperesttir. Batı insanı tecessüs ile ma’lûldür. Ve Batı insanı vehimlidir. Doğu insanı yerinmez ve sevinmez, tekrar söylüyorum. Mecelle’de ne güzel, ne güzel bunlar anlatılmıştır, vehme itibâr yoktur. Mecelle, bunu fevkâlade güzel, kendi izzeti içinde, kendi Kelâmullah’a nisbeti içinde, Kur’ân-ı Mecîd’e nisbeti içinde vehme itibar olmadığını ve asıl tam ta’rîfiyle tevehhüme itibar olmadığını bildirmiştir. Yine, zaten hatâsı zâhir olan zanna da itibâr yoktur.

Fethi GemuhluoğluŞimdi bazı hukukî meseleler söylemek istemiyorum. Hangi Marksist diyebilir ki, toprakta mâlikiyyet yoktur? Ben size, yine Kelâm-ı Kadîm’e göre diyorum ki, toprakta mâlikiyyet olmaz. Toprağın, ancak topraktan müteneffi olanlar –ve müteneffi olmak için de ona hizmet edenler, hâdim olanlar, ancak ondan müteneffi olurlar. Ve buradaki sistem de çok âşikârdır. Bunların bir disiplin içinde îzâhı artık gerekmektedir. Vakit gelmiştir.

Burada vakit için de bir şey söyleyeyim. Vakte de dost olmak gerekir. Çünkü, beyefendiler, vakit de mahlûktur. Vakit de halkedilmiştir. Vaktin de bir eceli vardır. İnsanın eceli gibi, vaktin de bir eceli vardır. Ve vakit de mahlûktur. Şair doğru söylüyor, “vakit dar olsa gerek” diyor. Vakit dardır. İnsan ömrü kısadır. Bu Osmanlı’dan kalan halk, kendisini gözden geçirsin. Biz İ’lâ-yi Kelimetullah üzere Allah’ın vazifelendirdiği halkın devamı mıyız? Yine kendimizi gözden geçirelim, biz Hakk’ın ayâli olan halk mıyız? Biz Hakk’ın ayâli olan halk mıyız, kendimizi gözden geçirelim. Yine kendimizi gözden geçirelim, Ensâr’dan mıyız, Muhâcirîn’den miyiz? Hangi ahlâk ile, Allah’ın ahlâkı ile tahalluk etmiş miyiz? Kim karşımızda Muhâcirîn’dendir, kim Ashâb ahlâkı ile ahlâklanmıştır, kim Ensâr’dandır? Öyleyse oturup kendi kendimizi de… Başımızı ellerimizin arasına alarak, her türlü silâhı terk ederek, “Ben nefsimi katlettim, hem şehîdim hem gâzî” diyerek, cihâdın küçüğünden büyüğüne dönerek; “Ben nefsimi katlettim, hem şehîdim hem gâzî”yim diyebilerek, bunu demenin iffetini yaşayarak, bunu diyebilmenin temrînini icrâ ederek; kendimize karşı saygılı olarak; kendimize karşı çok halîm, selîm ve kerîm olmadan gayrıya karşı çok halîm, selîm ve kerîm olarak; gayrıya karşı rıfk ile, hilm ile; gayrıya asıl dost olarak, ama önce kendimize dost olarak; tarihimize, coğrafyamıza, ağacımıza, komşumuza, uzuvlarımıza, dişimize… Peygamber-i Ekber buyuruyorlar ki fem-i saâdetlerinden, “Diş fırçalamak farz olacaktı.” Eğer Peygamber-i Ekber’in Ümmet’inden ağzında dişi olmayanlar varsa, bir tanesi bile delikse, ağzı bomboşsa, onların Kelime-i Şehâdet getirmekten adeta utanmaları gerekir. Hayâ sâhibi olmaları gerekir. Dişimize bile saygıyı emrediyor, bütün uzuvlarımıza, sonra gönlümüze, sonra insanımıza, sonra vakte… Yani dostluk.

Sözümüzün başına dönüyorum, yani aşk. “Aşk gelicek cümle eksikler biter” dendiği doğrudur. İlmin kîl u kâl olduğu doğrudur. Çünkü gerçek olan aşktır. Doğru söylüyor Eşrefoğlu, gayet tabiî Hakk kelâmı ediyor, şiir yazmak gayreti içinde değil. Diyor ki, “Gökten belâ yağmur gibi yağsa / Başını ana tutmaktır adı aşk”. Tabiî, Yunus doğru söylüyor, “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyerek. Tabiî, bunlar doğru. Tabiî, biz meczubu yanlış anlıyoruz. Biz istiğrâkı yanlış anlıyoruz. Biz aşkta müstağrâk olmayı yanlış kıymetlendiriyoruz.

Ve Peygamber-i Ekber yine söylüyorlar… Bir zaman, bir küçük çalışma yapıyordum. Okur-yazar olmamam buna mâni oldu. Bilemedim, emri bilemedim, kıymetini bilemedim, kendimi bilemedim, kendime saygısızlık ettim. Ama bu saygısızlık esnâsında Yunus’la meşgul oldum. Yunus’da kırka, elliye yakın beyit ve mısrâ yakaladım. İlm-i hadîsde ileride değilim, ama gördüm ki, Yunus’un çok sevilen mısrâları ve beyitleri hadîs tercümeleri. Peygamber-i Ekber buyuruyorlar ki, “Sevdiklerinize sevginizi izhâr ediniz.” Yunus diyor ki, “Sevdiğimi söylemezsem, sevmek derdi beni boğar.” Görüyorsunuz ki, hilkât muhabbet üzere ve aşk üzere halkedilmiş.

Benim size emânet sözüm yok. Dost ol kişidir ki… Şimdi emânetimi geri alıyorum. Bu kadar emânet diye konuştuktan sonra, şimdi kendimi geri alıyorum. Ben de size emânetim. Söz kalsın ve devam etsin. İbtidâ’da kelâm vardı tabiî. Biz, kelâmı selâm ile itmâm ettik. Selâmdan başladık, kelâmı tüketiyorum. Dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar, Şâh-ı Velâyet’tir. Dost ol kişidir ki, mağara arkadaşıdır, Yâr-ı Gâr’dır, Ebû Bekr’dir. Ve bütün delikleri tıkadıktan sonra, yılanın gelmesi muhtemel son deliği tabanı ile tıkar ve oradan O’nu yılan ısırır.

Bir vakittir… Bir vakittir diyerek size bu mânâda da bir şey söylemeyeyim. Yalnız yine dostluk için, hani “Susayınca çağıldak sesi” diyor, “Kara ekmeğimin akça mayası” diyor. Size bir dostluk şiiri okuyarak, bana hakkınızı helâl etmenizi taleb edeyim. Diyor ki:

Dost, dost diye deli derviş gezdiğim,

Bir ağladığım, bir güleyazdığım,

Adını dağa taşa kazıdığım 

Benim bir tanem dost, gözümün nuru!

Tutmaz elim, topal ayağım uğru,

Amansız kara bahtımdan ötürü 

Kan ter dolandığım yollar gölgesi.

Kara ekmeğimin akça mayası,

Susayınca çağıldak sular sesi, 

Biraz sonra diyecek ki, “Gözyaşımı gözden gizli silenim”. “Susayınca çağıldak sular sesi”, “Kara ekmeğimin akça mayası.” Şiire dönüyorum:

Ay aydınlığım, gün ışığım, canım,

Bayramım, bolluğum, yemişim, yenim,

Gözyaşımı gözden gizli silenim! 

Pek garipçe kaldım köyümde, ıssız,

Otsuz, ocaksız, akılsız, ayvazsız.

İki elin kanda olsa, durma, tez 

Dağ başını duman almadan beri,

Eyüb sabrım, eyi düşlerim yoru,

Yet bu yana! Avarayım, yet, yürü!

[Ahmet Muhip Dranas] 

Eyi düşlerimin yorumu, kara ekmeğimin akça mayası, susayınca çağıldak sular sesi… Dost budur. Hakk dost!

Şimdi, bir şey daha, bir emânet daha söyleyeyim. Hep cezbeden, aşktan bahsettim. Fakat size ehl-i aşk için de bir hadîs-i nebevî söyleyeceğim. Peygamber-i Ekber buyuruyorlar ki, “Ehl-i aşk ile meşveret eylemeyiniz.” Onlar ehl-i temkîn değillerdir. “Ehl-i aşk ile meşveret eylemeyiniz. Zira onların kalpleri muhterik, akılları maslûb olduğundan re’y-i tedbîrleri olmaz.”

Ve kelâm, ölüme dostluğa kadar kelâm burada tükeniyor. Kelâmı tükettim. Yine selâma dönmüş oldum. Ve size diyorum ki, gözü ışımış olun. Çünkü sabah oluyor. Şeb-i yeldâdan geçtik, küfür bitti. Küfür bir zatta kemâlini bulmuştu, bitti. Şimdi onun önünde duruyorlar, şimdi putperestliği onun önünde icrâ ediyorlar. Nifâk bir zatta idi, o da bitti. Riyâ devrini geçiyoruz beyler. Hiçbir tünel ebedî değildir; ebedî olursa adına tünel denmez. Hiçbir tünel ebedî değildir. Ve Yahya Kemal Bey yanlış söylüyor, “İmân bir şevk olan zamanlar geçti” diyor. Geçmemiştir. İmân bir şevk olan zaman tekrar gelmiştir. Ebedîdir. Her zaman öyledir. Her zaman imân bir şevktir. O zaman geçmemiştir. Onun vakt-i eceli… Hani, onun vakti henüz ecelsizdir; sonunda mukadderdir o.

Son sözüm: “Nefesler pâyende ola. Demler, safâlar müzdâd ola. Kulûb-ı âşıkan küşâde ola…” 

Bana hakkınızı helâl ediniz.

Fethi Gemuhluoğlu, 
Dostluk Üzerine, 
İstanbul Yayınları (2001), s. 9-26.
 

Necip Fazıl KISAKÜREK-“İDEOLOCYA” İSİMLİ ESERİNDEN


İSLÂMI YENİLEMEK

  • İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir.
  • Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek…
  • Güneş yenilenemez. Göz yenilenir.
  • İslâm, başı ve sonu olmayan ebedi yeninin ismi… Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik…
  • «Bir günü bir gününe eş geçen aldanmış- tır» hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrım getirmiştir.
  • Dava işte bu manada İslâm’ın yeni neslini yoğurmakta…
  • İslâm’ın en yeni, değiştirilmez ve örnek nesli, Resul eliyle yoğurulan sahabiler…
  • Sahabilerin ardından “Tabii”ler bu nesil çiz­gisini uzatmışsa da onlardan sonra dava İçtimaî planda zaafa uğramış ve büyük ferdî zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye geçileme­miştir. Bu tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba akılla yapayalnız dış planda kalmanın neticesi olarak İlahî hikmet aşikâr…
  • Emevî ve Abbasi devrelerini takip ederek Türk’ün eline geçen İslâmi devlet livası, 600 kü­sur yıllık gerçek devlet hayatının ancak 250 se­nesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan sonra 300 yıl korkunç bir aşk ve üstün anlayış­tan yoksunluk çığırına girmiş, 100 küsur senedir de, aynı ham yobaz ve kaba softa idrakinin ter­sine dönük şekliyle bütün cehdini İslam’a karşı çıkmakta bulmuştur.
  • O gün bugündür ki, nesillere kahraman diye tanıtılanlar İslam’dan tiksinmenin fikrî ve fiilî icracıları olmuştur.
  • İslâm’ı, zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kib­rit suyu dökülmeye başlanınca, din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvazaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş ve olduğu gibi bir İslam yerine, oldurulmak istenildiği tarzda bir İslam’a kapı açmaya bakılmıştır.
  • Reformcu, İslam’ı şu veya bu görüş ve mezheb lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, şahsi nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı ken­dince payandalamaya yeltenmek bakımından, İslâm’a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir ve İslam’ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla ko­ruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır. Aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasipsiz reformcu… Yani ruhu kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkâr eden ve bu ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan…
  • İslam, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye’­de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu, ancak Türkiye’de düzelirse her yerde sağlığa kavuşabi­leceğine ait ilahi bir ihtar…
  • İslâm’ı yenileyecek olan nesil, bu ruh ve madde felaketleri Türkiye’sinde son ve som, hepçi ve bütüncü tepki halinde zuhur etmekle mü­kellef…
  • Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir…
  • Dört büyük halifenin sırayla şiarları olan merhamet, celadet, edep ve akılda tam ikmalli ve teçhizatlı olarak, 15. İslâm Asrının eşiğinde, İslâmî yenilemek davasını çözümleyecek nesil­den, ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten du­yulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükselt­mek marifet… (s.565)

Necip Fazıl KISAKÜREK (kaddesellâhü sırrahu’l azîz)


YENİDEN İHYA, YENİDEN GAZZÂLİ VE AKLINA TAPANLAR


Birinci ve İkinci dünya savaşından sonra dünyanın yaşadığı hercümerc, İslâm aleminin içine düştüğü kaos halen devam etmektedir.

Türkiye’nin 20. yüzyılda yaşadığı ihya hareketlerini; eksiğiyle fazlasıyla birkaç isim altında toplayabiliriz. Türkiye 21. yüzyıla da bu hareketlerle girdi: Risale-i Nur, Tasavvuf Ekolleri, Tunahan Ekolü, Büyükdoğu, Diriliş ve Millî Görüş.

Tarih boyunca ihya hareketlerinde bilgi ve ihlas ön planda oldu. Bilgiye erişimin son derece zor olduğu dönemlerden, akıllara durgunluk verecek hıza ulaştığı güne geldik. 1976′da Taksim Gümüşsuyu’nda Siemens’te çalışan arkadaşımı ziyarete gittiğimde, “gel sana bilgisayar denen şeyi göstereyim” dedi. Gördüğüm, 100 metrekarelik dairede devasa makineler ve koca demir kütlesiydi. Şimdi ise avuç içine sığacak bir konumda. Bilgiye erişim son derece kolaylaştı. Bilginin ve ihlasın temelini oluşturduğu ihya hareketleri için; bugün durum hem daha kolay, hem daha zor. Kolay, bilgiye ulaşmak son derece kolaylaştı. Zor, ihlası yakalamak gittikçe zorlaştı. Bilgi kirliliği had safhada. Bu bilgi kirliliğinden kurtulup, ihlası yakalayıp, ümmetin yaşadığı arızalara karşı bir ihya hareketi bu anlamda zorlaştı. Peygamber Efendimizin Zemzem içerken tavsiye ettiği dua bu noktada çok anlamlıdır: “Ya Rabbi! Sen’den faydalı bir ilim, geniş bir rızık, bütün hastalık ve noksanlıklarım için Şifa diliyorum.” Bir başka duası: “Ya Rabb! Doymayan gözden, kabul olmayan duadan, işe yaramayan bilgiden Sana sığınırım, Sen’den sıhhat ve afiyet dilerim”.

FAYDASIZ BİLGİ

“Faydasız bilgi” “İşe yaramayan bilgi” bugün yaşadığımız bilgi kirliliği, bahsi geçen durumun bir bölümünü oluşturuyor.

“Faydasız bilgi” “İşe yaramayan” ve “zararlı” bilginin hızla yayılımı temel değerlerimizde hızlı bir kirlenmeye yol açtı. Bu kirlenmeden hiçbir ev hissesiz kalmadı, hissemize düşen kirlilik ise an be an artıyor. Bilgi kirliliği bir savaşa döndü şimdi: Siber Savaş. Rivayete göre siber savaş için ABD’nin 10 – 15 bin kişilik, Çin’in ise 20-25 bin kişilik bir ordu hazırladığından söz ediliyor. Yani hackerler ordusu. Wikileaks bu kirli veya bilgi savaşının işaret fişeği oldu. İnsanımızı, ailemizi bu kirli savaştan nasıl koruyacağız?

20. yüzyılın başında Vehhabilik 20. yüzyılın ikinci yarısında “İslâm’ın Tarihselliği” ile birleşince, rasyonalizm pozitivizme dönüşerek, “protestanlaştırılan İslâm” dayatmasıyla karşı karşıya kaldık: Faydayı ve çıkarı kutsayarak, her şeye cevaz üreterek, Kur’ân ve Hadisi; konformizme (geleneklere uyma, törelere uyma) ve modernizme alet eden “İslâm Akademisyenleri”, şarkiyatçı, oryantalist ve misyonerlerden daha fazla İslâm toplumuna zarar verir hale geldi. Ogust Comt (Aguste Comte) Mustafa Reşit Paşa‘ya mektup yazıp; “OSMANLIYI YENİDÜNYA DİNİNE, POZİTİVİZME HAZIRLA” derken, bugün geldiğimiz ruhsuz noktaya gelebileceğimizi hayal bile edememiştir. Yitiğimizi ararken yola çıktığımız Tanzimat, bulmak şöyle dursun, hep yitiğimizden uzaklaştırmaya yaramıştır. Cumhuriyet dönemindeki; batılılaşma ve modernleşme adlı yitik arama gayreti, darbeler tarihiyle tehlikeli bir ivme kazandı.

1950′de pozitivizm ve materyalizme karşı ihya hareketleri bir zemin tutarken, toplumsal bir savrulmaya da tanık olduk. Comt’un ruhu Osmanlı’nın son yüzyılına damgasını vururken, Cumhuriyet’le de mücessem hale geldi. Comt’un pozitivizmi hakikaten dünya dini haline gelmişti. Altmış darbesiyle Batıcılık ve modernizm tepeden inmeciliğinde yeni bir ivme kazanarak, pozitivizm de materyalizme dönmüştü. Buna karşılık ihya hareketleri de yoğunluk kazanmıştı. 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesiyle toplumumuzun genleriyle oynanmaya başlandı. Bununla da kalınmayarak ihya hareketlerini yozlaştırma seferberliği başladı. 1973′te hayatımıza televizyonun girmesi, 1984′ten sonra özel televizyonların mantar gibi bitmesiyle, biber gazı gibi topluma sıkılan programlar, filmler ve diziler yozlaşmayı hızlandırdı, toplumsal genlerimizi bozdu. 28 Şubat 1997 ise bütün şeytaniliklerin üzerine tüy dikerek, toplumsal bir ifsad hareketine dönüştü. Bu dönemde bir kısım insanlar işini, bir kısım insanlar eşini, ülke maddi ve manevi temellerini, toplum ruhunu kaybetti. İnsanlar her türlü sosyal münasebetlerinden, manevi atmosferinden kopartılıp içine kapatılarak; psikolojik, nörolojik ve psikosomatik hastalıklara düçar oldu, yaşlısıyla genciyle zehirlendi. İşte bu noktada yeniden bir ihya hareketi kaçınılmaz oldu ama maalesef ihya hareketleri de malülleşti. İşte felaketin büyüklüğü de burada; et kokarsa tuzlarsınız ama tuz kokarsa ne yaparsınız.

HÜCCET’ÜL İSLAM

Bu kısa ama dehşet verici panoramadan sonra gelelim tuzun kokmaya başladığı zamana: Yetmişli yılların sonu, seksenli yılların başında Müslüman gençliğin arayışı bir radikalizme varıyordu. Özü esas olan, İslâm köküne inen, hiçbir taviz kabul etmemek anlamına gelen radikalizmin uygulaması tam tersine işliyordu. İmam Gazzali’yi karalama kampanyası başlamıştı:

“Eserlerinde zayıf hadisler, mevzu hadisler var. Felsefecileri küfürle itham ediyor. Zaten biz Hanefiyiz o ise Şafii idi.”

Amaç, nefis ve akıl putuna tapanların önlerindeki engelleri kaldırmaktı. Hedef sadece Gazzalî değildi, o bir semboldü, engel gördükleri İslâm alimleri: Müfessir, Muhaddis, Fakih, Mutasavvıf, Akaid ve Kelam alimleri idi. Akıl dânalarımızın dünyevileşmeleri, modernleşmeleri, pragmatizmlerini ve tarihselciliklerini sistematik hale getirebilmek için ulemamız ciddi bir set oluşturuyordu, bu setti yıkmadan pragmatik aklın hükümranlığını kuramazlardı. Nitekim başardılar.

İlim tarihimizin dönüm noktası olan İmam Gazzali mahkûm edildiğinde günümüze ışık veren trafo yıkılmış, kaynaklara set çekilmiş, isteyenin istediği gibi at oynatacağı bir alan açılmış olur. İmam Gazzâli sadece bir isim değil, ilim tarihimizin bir sembolü ve dönüm noktası. İmam Gazzali ile birlikte ilim ve medeniyet tarihimiz zirvededir, insanlığa ışık tutmakta ve huzur vermektedir.

Miladi 1058′de Tus şehrinde doğan Gazzâli 28 yaşına kadar Nişabur Nizamiye Medresesi’nde eğitim görürken Hocası İmam Cüveyni’nin 1085 yılında vefatıyla, Selçuklu veziri Nizamül Mülk’ün yanına gider, 1091 yılında Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin Baş Müderrisliği’ne atanır. Gazzâli 1095′te Nizamiye Medresesi’ni bırakır hacca gider, 1105 yılında yeniden Tus şehrine döner. Nizamül Mülk’ün vefatından sonra oğlu Fahr’ül Mülk’ün ricasıyla 1106 yılında Nişabur Nizamiye Medresesi’nde ders vermeye başlar, 1111′de yeniden Tus’a döner ve orada vefat eder.

İmam Gazzâli; akaid, fıkıh, kelam, usulu fıkıh, İslâm Hukuku Metodolojisi (el mustasfa), tasavvuf, mantık ve felsefe alanında bir kutup yıldızı. Problem, Gazzâli’den sonra başlar, ilim tarihimiz şerhe yönelmeye başlar, telif ikinci planda kalır.

Gazzâli Miyar’ul İlm (mantık). Mihakkü’n Nazar (mantık), El Mustasfa (Hukuk Metodolojisi), Mekâsidu’l-Felasife gibi çok önemli eserlere imza atar. Nizamül Mülk Medresesi’nden ayrılıp bir nevi çile yaşadığı dönemde yazdığı El Munkızu Mineddelal (Dalaletten Hidayete) adlı eseri Gazzâli’nin bir nevi otobiyografisidir; Fıkıh, kelam ve felsefeden sonra yaşadığı tasavvufi hali, yaşadığı istihaleyi anlatır. Gazzâli’yi, yaşadığı dönemi, ilim tarihini anlatması bakımından baş eseridir dense yeridir. Gazzâli büyük bir ilim faaliyeti ve müderrisliği esnasında devrinin uleması tarafından uğradığı haksız eleştiriler tahammül edilemez noktaya geldiği andır müderrisliği terk etmesi. Gazzâli, bu dönemde tıpkı bugünkü gibi birçok cereyanla, İslâm’a yönelik hareketlerle mücadele halindedir. Bunların başında; Dehriyyun (materyalistler), Tabiiyyun (naturalistler) gelir. Kelamcılar, İlahiyyun, Batiniler ve Mutasavvife de Gazzâli’nin eleştirisinden gerektiği kadar nasiplerini alır. Bu haklı eleştiriler bugün olduğu gibi dün de Gazzâli’yi haksız eleştirilere muhatap eder. Her türlü yanlışın karşısında durarak Hüccet’ül İslâm sıfatını kazanan Gazzâli, farklı grupların muhalefetinin de hedefi olur.

Akaid, fıkıh, kelam ve felsefe (Mekâsidu’l Felasife) alanında devrinin ve sonrasının en büyük alimi olan Gazzâli, daha sonra Tehâfütül Felasife’yi (Filozofların tutarsızlığı) yazdı. Gazzâli döneminde uğradığı haksız eleştiriler yetmiyormuş gibi, 20. yüzyılın son çeyreğinde de aklı reddeden kişi olarak haksız hücumlara uğratılarak; 9 asır sonra da Hüccetül İslâm’ın milletimizi ihyasının önü kesilir. İslâm’la mükellef olmanın birinci şartı akılken, Hüccetül İslâm’a nasıl böyle bir bühtanda bulunulur. “Akletmiyor musunuz” “Fikretmiyor musunuz” “zikretmiyor musunuz” mealinde biten onlarca ayet Müslümanları uyarırken, Hüccetül İslâm’ın aklı reddettiği nasıl söylenebilir? Bu âlimimiz önce Mekasidul Felasife’yi yazmış birisi. Sonra dönüp Tehafütül Felasife’yi yazmış. Bir İslâm alimi; elbetteki aklın putlaştırılması olan realizme, maddeyi Yaratıcı yerine koyan materyalizme, tabiata tapınan naturalizme, herşeyi beş duyu ve deneyden ibaret sayan pozitivizme, kulun cüz’i iradesini yok sayan cebriyeye, kaderiyeye, uluhiyyeti panteizme vardıran, fizik alemi yok sayan batiniliğe karşı duracak. Nasları yok sayan bir aklın veya naslarla çatışan ve çelişen bir aklın bir Müslümana elbette faydası yoktur. Nefsin emrine verilmiş, gönülden ve naslardan habersiz bir akıl; delinin eline neşteri verip ameliyathaneye cerrah diye göndermekten farksızdır. Nitekim bugün yaşadığımız da aynen budur. Akıl; pozitivizme sekülerizme, materyalizme neticede koca bir egoizme kurban edilir. Akaid, tefsir, hadis, fıkıh, tefsir usulu, hadis usulu, fıkıh usulu, kelam, tasavvuf, mantık, belagatı bir yana koyup; tarihsellik, garip bir selefiyecilik, felsefe tarihini şaşırtacak filozof taslaklığı, Kur’ân’ın onlarca ayetinde “RESUL SİZE NE GETİRDİYSE ONU ALIN, RESUL SİZİ NEDEN NEHYETTİYSE ONDAN SAKININ”  ahkamını örterek Kur’ân Müslümanlığı diye tutturan, haramlara karşı ibâhiye yolunu, ibadetler hususunda batiniliği seçen bir kaos ortamıdır bugün oluşturulan ortam. İlim adına birazcık nasibi olan insanlar böyle bir ortamın oluşmasına nasıl katkıda bulunur, Müslümanı nasıl modernizmin kapatması haline getirir? Olay sadece kaos ortamı oluşturmakla kalmaz; herkesin her konuda ahkam kestiği, egoizmin yüzünün pudralandığı, sınır tanımaz ukalaların yol kestiği bir şehre çıkarız. Haktan hukuktan, edepten adaptan nasibi olmayan bir bilgi bizim neyimize yarar?..

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” diyen Rasulu Kibriya’nın bir mucizesine daha tanıklık ediyoruz. Bilgiye erişimin son derece kolaylaştığı günümüzde ahlâka ne de çok muhtacız. Ahlaktan nasibi olmayan insanın insanlığının kime ne faydası olur. İlim dünyamızın parlayan yıldızı Hüccet’ül İslâm, ilim sancağını en yüksek burçlara dikip inzivaya çekildikten sonra yazdığı İhyâ u Ulumiddin’i, elli yılı aşkın bir süre önce Türkçe’ye kazandırılan bu eseri sanık sandalyesine oturtanlara dur demenin vakti geldi.

YENİDEN İHYA, YENİDEN GAZZÂLİ DİYORUZ!

Ve gönül bahçemizi, evimizi, sokağımızı, işimizi, kışlamızı, meclisimizi, mektebimizi, egoizmin, hedonizmin, sekülerizmin putperest aklına teslim edenlere de dur diyoruz!

Münir Balkır/ 07 OCAK 2011

MİLLİ GAZETE

FELSEFE İLE TASAVVUF ARASINDA BİR DÜŞÜNÜR OLARAK GAZZÂLİ


Hakikati bulabilme ümidiyle al-Gazzâli, yaşadığı dönemde etkin olan dört değişik düşünce topluluğunu inceledi. Bunlar Batiniler, Kelamcılar, Felsefeciler ve Sufîlerdi. Bunlardan ilk üçü onun aradığı şeyi veremediler. Sonunda kurtuluş yolu olarak sufîliği seçti.

İslam düşünce tarihinde, farklı altyapılardan gelen önemli sufîler vardır. Bunların çoğu geleneksel eğitim sürecinden geçmişlerdir. Bazı sufîlerin, sufî olmadan önce, bir dereceye kadar, mantık ve felsefe ile ilgileri olmuştur. Ama hiçbiri Gazzâli kadar bu bilimlere nüfuz edememiştir. Gazzâli bir kelama olarak da, felsefeye yakın olmuştur. Hiçbir kelamcı, felsefeye bu kadar daldığı halde, kendisini onun dışında tutabilmiş değildir.

Gazzâli, profesyonel bir seviyede felsefeyi öğrendikten sonra, onu reddeden özel bir kimsedir. Kendisinden önce ve sonra, din veya başka tutumlar adına felsefeye karşı tavır koyan birçok düşünür gelip geçmiştir. Ancak bunların hiçbirisi onun kadar özgün onun kadar etkin olmamıştır. Onların felsefe ve filozoflara karşı ileri sürdükleri tartışmalar felsefe çevreleri tarafından pek ciddiye alınmamıştır. Bunun da sebebi, bu kimselerin felsefe kavramlarını yerinde kullanmamaları ve çetrefilli soyut sorunları iyice kavrayamamalarıydı.

Gazzâli’nin durumu tamamen farklıdır. Makâsıd al-Falasifa ve Tahafut gibi çok yüksek seviyede eserler yazıp felsefeden yüz çevirmesi önemli bir olaydır. Bu olay, bu güne kadar hep felsefeci olmayanlar tarafından değerlendirilmiş, hatta istismar edilmiştir. Felsefeciler ise bunu çoğu zaman felsefe düşmanlığı veya dogmatizmin savunması olarak ele almışlardır. Hâlbuki bu vaka, ne bir fakihin istismar edebileceği kadar derinlikten yoksun, ne de ona bir “mutefelsifin” felsefe düşmanlığıdır denebilecek kadar peşin hükümlere dayanan ve felsefi içerikten yoksun bir tavırdır.
Gazzâli, felsefede, aradığını neden bulamadığını ve hangi sebeple tasavvufa yöneldiğini bizzat anlatmaktadır. Bunları kısa ve öz ifadelerle belirtirsek, felsefeden soğumasını, felsefenin temel inançları sarsmasına, tasavvufa yönelmesini de, tasavvufta pratik ve nefis terbiyesinin en önemli şart olmasına bağlamaktadır. Önce Gazzâli’nin felsefe ile ilgili bu iddiasını ele alalım. Felsefe gerçekten temel inançları sarsan bir disiplin midir? Yoksa inançlarla hiç uğraşmaz mı?

Büyük filozofların düşünce seyrini incelediğimizde çoğunun, farklı ve sistemli düşünmeye şüpheyle başladıklarını görürüz. Gazzâli’nin kendisi de buna dâhildir.

ŞÜPHEDEKİ TEHLİKE ve FAYDALANMA

Şüphenin etkisinde düşünmek, kişinin ailesi ve toplumundan aldığı tüm değer yargılarına temkinli yaklaşmasına ve onlara karşı güveninin sarsılmasına yol açar. Batıl inanç, tutucu geleneklere, şüpheyle yaklaşım sonucu, bunlara güvenin azalması, kişinin düşünme macerasında tutarlı ve verimli olması için çok gerekli bir aşamadır. Ancak, bu şüpheci yaklaşım yalnız bu tür inanç ve geleneksel tutumları ele alıp onları sarsmakla kalmaz; kişinin tüm ahlaki davranışlarının zemini olan evrensel kurallara ve toplum yaşamı için gerekli olan dogmalara da yönelir ve onları sarsar. Bir taraftan yapıcı olurken diğer taraftan yıkıcı olabilir.

Felsefi düşünceyi kritik düşünce, onu da şüphe etmek şeklinde tanımlayanlar felsefenin bu olumsuz yönünü kabul etmek zorundadırlar. Hâlbuki Platon ve Aristo, eski Yunan’da, şüphe etmeyi kendilerine amaç edinen sofistleri ve diyalektikçileri eleştirirken, felsefe yapmanın şüphe etmekten ibaret olmadığını ortaya koymaya çalışıyorlardı. Nitekim, İslam filozofları Meşşâi felsefesi mirasını devralınca, bu iki büyük filozofun şüpheci filozof ve felsefeye karşı tavırlarını bu mirasın içinde bulmuşlardır. Yazdıkları eserlerde şüphecilik aleyhinde bilinen argümanlara yenilerini bile eklemişlerdir.

Durum böyleyken Gazzâli, neden İslam filozoflarını ve geliştirdikleri felsefeyi şüpheciliğin bu olumsuz yönüyle itham eder?

Gazzâli’nin bu filozofları ve düşünce sistemlerini anlayamadığı veya yanlış anladığı varsayımını daha önce belirttiğimiz gerekçeyle kabul edemeyiz. O zaman soruna farklı bir açıdan yaklaşmak kaçınılmaz görünmektedir.

Gazzâli’nin bu haklı ithamına Meşşâi felsefesinde mevcut olan iki zaaf sebep olmuştur.

Bunlardan birincisi Meşşâi filozoflaRIndaki dogmatik spekülasyondur.

İkincisi ise semavi dinleri felsefî yoruma tabi tutmalarıdır.

Bu iki özellik sebebiyle ortaya çıkardıkları felsefe, din ve dini inançlar karşısında yeni bir din ve inanç sistemi görünümünü almıştır. Böyle bir felsefe dinin, kitleler tarafından kabul görmesi ve eğitim yoluyla öğretimi gayet zor olduğundan, sadece zararı olur. Mevcut dini inançları ve kurumlarını kemirmeye başlar. İşte Gazzâli’yi rahatsız eden ve okunmasını zararlı bulduğu felsefe bu tür felsefedir.

Yukarıda bahsi edilen iki olumsuz unsura Meşşâi felsefesinde örnek olarak şu hususlar gösterilebilir.

Plotinus’dan devraldıkları sudur nazariyesinin gayet hayali ve rasyonel açıdan tutarsız olmasına rağmen, ilahi kitaplardaki yaratılış nazariyesine bir alternatif olarak hareketin zemini olan maddeyi kadîm sayması, İslam filozoflarını tüm alemin kadim olduğuna götürmüş ve bu teori, Kur’an’daki yoktan varetme veya zaman içinde yaratma tezine antitez olarak ileri sürülmüştür. Platon’un Timayos’unda belirttiği ölümden sonra ruhların halleri ile ilgili nazariyesi, Kur’an’daki ölümden sonra haşir inancına karşılık olarak ileri sürülmüştür.

Öte yandan ikinci zaafa örnek olarak Farabi ve İbn-i Sina’nın peygamberliği felsefi terimlerle anlatma çabaları, Sudur nazariyesinde 10. sırada olan Akl-ı Faal’ı Cebrail, diğer akılları ise diğer meleklerle özdeşleştirmeleri, İbn Rüşd’ün Aristo felsefesini güçlendirmek amacıyla Kur’an ayetlerini felsefi tevile tabi tutması gösterilebilir.

Dokuz, on ve onbirinci asırlarda felsefe, İslam dünyasında, İslam filozofları nezdinde bu iki olumsuz akım yüzünden nahoş bir görüntüye bürünmüştü. Bu nedenle inanç ve davranış bütünlüğü içinde olanlar veya böyle bir bütünlük arayanlar, felsefeye ve filozoflara kuşkuyla bakıyorlar ve onun faydasından ziyade zararlı olduğuna kanaat getiriyorlar. Ancak bu iki özellik (bunu dogmatik yaklaşım olarak bire indirebiliriz) yalnız İslam filozoflarının maruz kaldıkları zaaflar değil, tüm Ortaçağ düşüncesi ve düşünürlerinin ortak özelliğidir. Dolayısıyla İslam filozoflarının bunlardan kendilerini sıyırmaları kolay değildi. Devir inanç devriydi. Çağ dinlerin egemen olduğu bir çağdı. Bir filozofun dinle uğraşmaması, asıl meseleye dokunmaması demekti.

Felsefe, Gazzâli’nin yaşadığı onikinci asırda, bu şekilde takdim edilince, Gazzâli’nin bundan medet umması, insan-ı kâmil olma arzusunu burada gerçekleştirmesi mümkün değildi. Bu tür bir felsefeyi, her filozofun başlangıç dönemine ait bir zihinsel durum olan şüpheciliğin olumsuz neticeleriyle özdeşleştirmesi de gayet doğaldır. Felsefeyi Meşşâi felsefesi dışındaki türleri ve yönleriyle bilmesi ve öğrenmesi de mümkün değildi. Buna hem zamanı hem de Arapça ve Farsça’da mevcut felsefe literatürü yeterli değildi.

Aslında Gazzâli’nin, felsefenin temeli addettiği şüpheci yaklaşım, dinleri temelinden sarsan bu düşünce biçimi, felsefenin amacı değildir. Filozof hakikati bulabilmek için şüphe tekniğini kullanır. Bu tekniği kullanmadan, gerçeği, gerçek olmayandan nasıl ayırt edebilir? Bir dindar insan bile, bir noktaya kadar bu mekanizmayı kullanır. Temel hususlarda ilahi otoriteye başvuran mümin, diğer hususlarda bu ilahi otoritenin tavrını bilemez ve belirleyemez; dolayısıyla kanaatini kullanıp verilen iki alternatiften birinden şüphe etmek durumundadır.

Filozof, ileri sürülen kanaatlerin daha ötesine geçmek, daha evrensel hükümlere varmak için bu kanaatlerden şüphe edecektir. Bu şüphe onları yok etmek için değil, onların yerine daha genel, daha içerikli olanlarını bulmak içindir. Bunları bulamayınca ya mevcutların doğruluğunu kabul eder veya bu konuda kararsız olduğunu ifade eder. Yoksa tenkit ettiği inançların benzerlerini daha geçerli alternatifler olarak sunamaz. Bunu yaparsa tenkit ettiği inançlarda ortaya koyduğu eksiklikleri, alternatif olarak sunduğu hükümlerde de göstermesi gerekir. Bu sebeple filozofun asıl misyonu inançları yıkmak değil, inançları ikâme etmektir. Başka bir ifadeyle küçük inançlarla insanları büyütmek, küçük inançlarla küçülmesini önlemek ve evrenselleşmesini sağlamaktır.
Diğer önemli bir husus, bu evrensel hükümlerin sırf spekülatif, hayali ifadelerden ziyade, insan pratiğini düzene sokan bilgiler olması gerekir. İnsan davranışlarını ve duygularını yönlendirmeyen bilgiler, eksik bilgilerdir. BİR FİLOZOF, FELSEFE EĞİTİMİ VE BİLGİSİ İLE KÂMİL İNSAN OLAMAMIŞSA, BU BİLGİNİN SIHHATİNDEN ŞÜPHE ETMEK, GAZZÂLİ GİBİ, HERKESİN HAKKIDIR. Bu nedenle Gazzâli sufızmi seçerken bu noktayı özellikle vurgulamıştır. Bu, işin amel yönüdür. Nefsin terbiyesidir. Bunu ne fukaha arasında ne de felasifa’de bulabildiğini ifade eder. İşin zor tarafının da bu yönü olduğunu açıkça belirtir. Yani tekâmül için karakter değişimi, şahsiyet değişimi. Bu değişimin yalnız teorik bilgiyle olması mümkün değildir. Bilgiler davranışlara yansımadan insani gerçekliğe kavuşamazlar.

Gazzâli, tasavvufi tecrübesini anlatmaya çalışırken üç temel özellikten söz eder.

Bunlardan birincisi nefsin kötülüklerden ve tekamüle engel dünyevi ihtiras ve zevklerden temizlenmesi sürecidir.

İkincisi, bu sürecin sonunda insana arız olan bazı mistik hallerdir. Bunlar fevkalade sezgiler olarak da nitelenebilir.

Üçüncüsü, bu fevkalade hallerin akılüstü olup akılla açıklanamaması durumudur.

Bunlardan birincisini felsefi ölçülerle ele aldığımızda nefis terbiyesini, moral normların, tüm kayıtlardan arındırılıp davranışları bilfiil yönlendirmesi biçiminde tanımlayabiliriz. Başka bir deyişle, nefis terbiyesi, pratik aklın tekamülüdür. Pratik aklın disiplin altına alınmasıyla ortaya çıkan ruhsal haller, Gazzâli’nin deyimiyle “keşifler, teorik aklın anlayacağı türden şeyler değildir.” Gazzâli, “aklın görevini algı nasıl yapamıyorsa bu mistik deneyimlerin kavranmasını da akıl yüklenemez” der. Böylece Gazzâli nezdinde bir bilgi türü olan mistik hal, akılüstü bir olaydır, ve akıl bunu açıklamıyor diye bunları reddetmenin anlamı yoktur. Bu durumları akıl açıklamıyorsa geriye kalan yegâne ölçüt, bu hali bizzat tecrübe etmek ve yaşamaktır. Her insan mistik tecrübeyi göze alamayacağından, bunun ne demek olduğu ve hangi bilgi kategorisine girebileceği bir soru olarak kalmaya devam edecektir.
Aslında mistik tecrübe gibi şiirsellik de teorik akılla açıklanmayacak bir durumdur. Şair duygularından hareketle bazı universal realitelere işaret eder ve okuyucusu da bunu hisseder, ancak nesir kalıplan içerisinde bunları ifade etmek gayet zordur. Bu da gösteriyor ki insan, yalnız teorik yönden değil, pratik ve estetik yönlerden de transendental alanlara uzanabilmektedir.

Diğer taraftan filozofun asıl sorunu olan teorik aklın tekâmülü ve arındırılması da kolay bir iş değildir. Teorik aklın üniversal bilgilere ulaşması için zihinsel bir terbiye ve akli zühdden geçmesi şarttır. Zihni, kısmi nakıs bilgilerden ve gelenekle geçen, farkında olunmayan önyargılardan temizlemek, pratik aklın arındırılması kadar zordur.

Bununla varmak istenilen nokta şudur: ETİK KAVRAMLARI GELİŞTİREMEMİŞ VE DOLAYISIYLA ETİK DAVRANIŞLARINI İNCELTEMEMİŞ BİR FİLOZOF, NASIL ÖRNEK İNSAN OLAMAZSA, YALNIZ NEFİS TERBİYESİ İLE YETİNEN VE ZİHİN TERBİYESİ ALMAMIŞ BİR SUFÎ DE ÖRNEK İNSAN OLMAKTAN UZAKTIR. HATTA İNSAN-I KAMİL OLMAK İÇİN BU İKİ TÜR TERBİYEYE ESTETİK TERBİYEYİ DE EKLEMEK GEREKİR. İNSAN-I KAMİL BU ÜÇ ALANDA DA ÇİLE ÇEKMİŞ VE TERBİYESİNİ TAMAMLAYABİLMİŞ KİMSEDİR. Gazzâli ise en az iki alanda mücadelesini başarıyla sonuçlandırmış ender bir insandır.][1]

 GAZZÂLİ’ DE ŞÜPHE’NİN SEYRİ

[Gazzâli’nin kaleme aldığı eserler arasından en dikkate değerlerinden biri -her ne kadar hacim olarak küçükse de -EL- MUNKIZU MİNE’D-DALÂL isimli eseridir. Düşünürümüz, elli yaşından soma yazdığı bu eserinde, otobiyografisini tüm açıklığıyla ortaya koymuş; yaşam öyküsünde, hakikat araştırmasının tüm safhalarını anlatarak, yaşadığı ilginç ve kıymetli tecrübelerini bugünlere taşımıştır.

Gazzâli, içinde yaşadığı tarihi dönem göz önüne alındığında, İslâm toplumunun dini ve kültürel yapısı, son derece karmaşıktır. Ortaya çıkan birçok mezhep ve dini anlayış biçimi, İslâmî en iyi kendilerinin anlayıp yaşadıklarım ve temsil ettiklerini savunmaktadır. O, bu durumu el-Munkız’da şöyle anlatır:

“Biliniz ki insanların muhtelif din ve mezheplere ayrılması; bir ümmetin, yolları ayrı olan türlü fırkalara ayrılarak birçok mezhepler meydana getirmesi derin bir denizdir ki çokları içinde boğulmuş, pek az kimse ondan kurtulmuştur. Her fırkaya mensup olan kimse, kurtulan kendi fırkası olduğunu zanneder ve bütün sözleri hakikat olan Rasüllerin yücesi - Allah’ın salâvatı ona olsun - kendi ümmetinin de böyle olacağını: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinde necat bulan yalnızca bir tanesidir.” mânasındaki hadis-i şerifinde bize haber vermiştir. O büyük Peygamberin olacağını haber verdiği şey tahakkuk etti.”[2]

Bir hakikat araştırıcısı olarak Gazzâli’yi bu farklı düşünce yapılarının ortaya çıkardığı atmosfer oldukça etkilemiş, bu düşünüş biçimlerini yaşantısının ilk dönemlerinden itibaren anlamaya büyük bir çaba göstermiştir, el- Munkız’da bu konuya temas eder:

“ Gençliğimin ilk devresinden itibaren, yirmi yaşına girmeden evvel, buluğa yaklaştığım zamandan bu güne kadar -ki şimdi yaşım elliyi geçmiştir- bu derin denizin dalgalarıyla mücadele ediyorum. Cesaretle derinliklerine dalıyorum. Korkak ve çekingen değilim. Bütün karanlık durumlarla da uğraşıyorum. Her güçlüğü yenmeye çalışıyorum. Her uçurumu atlatmaya gayret ediyorum. Her fırkanın itikadım araştırıyorum. Her tâifenin mezhebine ait sırları meydana koymaya çabalıyorum. Hangisi hak, hangisi bâtıl; hangisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetine uygun, hangisi bid’at üzerine kurulmuş? Anlamak istiyorum. Bir bâtıninin içindekini öğrenmek dilerim. Bir zahirinin gittiği yolun neden ibaret olduğunu öğrenirim. Bir felsefecinin felsefesinin mahiyetini anlamayı arzu ederim. Bir mütekellimin (İlm-i Kelâm âliminin) fikrinin ne olduğunu, ne için mücadele ettiğini tetkik ederim. Bir mutasavvıfın iç temizliğine nasıl eriştiğinin sırrına vakıf olmayı çok isterim. Bir âbidin ibadetinin ona ne sağladığını incelerim. Allah’ı inkâr eden bir zındıkın bu inkâra cüret etmesinin sebeplerini araştırırım. Gençliğimin iptidasından beri hakikatleri kavramaya susamış olmak fıtri bir âdetimdir ”[3]

Gazzâli, daima Hristiyan çocuklarının Hristiyan olarak, Yahudi çocukları Yahudi olarak, Müslüman çocukları da Müslüman olarak yetiştiğini görür; hakikat araştırmasında, içinde yaşadığı toplumun dini inancının, gelenek ve göreneklerinin engel olabileceğini, bu nedenle hakikat olanla, alışkanlık üzere olanı birbirinden ayırmak gereğini düşünür. Tek maksadı vardır: İşlerin hakikatini anlamak ve bilmek.[4]

Hakikatin bu suretle, daha çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen doğmalardan ibaret sayıldığına işaret eden Gazzâli’nin aradığı hakikate ulaşmak için ne yapması gerekirdi? Mademki bütün inançlar ve felsefi sistemler arasında uçurumlar mevcuttur, böyle bir durumda hepsinden şüphe etmek câiz değil midir? [5]

Gazzâli bütün bu durumları düşündü, ölçtü ve sonunda bir taklidi diğer taklitten üstün tutmanın ahmaklık olduğu sonucuna vardı. Gerçek ve kesin bilginin şüpheye ihtimali kalmayacak biçimde açığa çıkacak bir bilgi olduğunda hiç kuşkusu kalmadı. Öyleyse kesin bilgiye ulaşmak için bütün bilgilerini temelden kurmak gerekiyordu.[6]

“Nihayet anladım ki (yakîn) reddesine varan bilgilerde bilinen şeyin asla şek götürmeyecek derecede anlaşılmış olması gerekir. Bunda yanılmış olmak, vehme kapılmak ihtimali vârit olmaz. Kalb, böyle bir ihtimale imkân vermez. Hatadan emin olmak için (bilgi) o suretle kuvvetli olmalıdır ki mesela birisi o bilginin bâtıl olduğunu iddia etse ve taşı altına çevirmek, değneği ejderha yapmak suretiyle de dâvasının doğruluğuna delil gösterse, bu keyfiyet o   bilgi sahibine şek vermez. Ben on sayısının ‘üç’ ten büyük olduğunu bildiğim halde, birisi “hayır ‘üç’, ‘on’dan daha büyüktür. Sözüme inanmanız için de şu değneği ejderhaya çevireceğim.” dese ve dediğini yapsa, ben de görsem, bu yüzden bilgimde bana şek arız olmaz. Ancak o adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım. Yoksa bildiğim şeyden şüphe etmem…Sonra anladım ki, bu tarzda bilmediğim, bu suretle (yakîn) hasıl etmediğim her bilgi itimada şayan değildir, hatadan emin olamaz. Hatadan emin olmayan bilgi de yakîn ifade etmez.”[7]

el-Munkız’dan aldığımız bu ifadelerle Gazzâli’nin, kendisinden kesinlikle herhangi bir şüphe edilemeyecek olan apaçık bilgiyi aradığım, yalnızca bu tür bilgilere güvenilebileceğini ve bu tür bilgilerle hakikat araştırmasının yapılabileceğini düşündüğünü anlıyoruz. Taklidi redle başlayan şüphesi gittikçe büyüdü. Edindiği hissi ve zaruri bilgiler üzerinde düşünmeye başlayarak, ilkin duyular yoluyla elde edilen bilgilerin sağlam ve inandırıcı olamayacağı sonucuna vardı: [8]

“Sonra bilgilerimi kontrol ettim. Gördüm ki bende hissiyat ve zaruriyattan (Vehim ifade eden mukaddimelerden tertip edilmiş delil) başka böyle bir bilgi yok. Dedim ki şimdi bende hâsıl olan yeisten sonra hissiyat ve zaruriyattan ibaret olan bedihi bilgilerden başka müşkülleri çözecek bir vasıta kalmadı. Öyle ise ilkin bu bilgileri inceleyerek kuvvet derecelerini anlamalıyım. Tâ ki mahsusata (duyularımızla hissettiğimiz şeyler) olan güvenim, zaruriyatta yanılmaktan emin olmaklığım; taklide dayanan eski bilgilerimle birçok kimselerin ispata dayanan bilgilerindeki emniyet cinsinden midir? Anlaşılsın. Çok ciddi bir gayretle mahsusat ve zaruriyat üzerinde düşünmeye, bunlarda nefsimi şüpheye düşürmek mümkün olup olmadığını aramaya başladım. Uzun müddet şüpheden ileri gelen araştırmalardan soma mahsusatta hata olmayacağına emin olmayı nefsim kabul etmedi. Bu hususta düştüğüm şek kuvvet buldu.[9]

İnsanların duyularla elde edilen bilgiyi kendilerine dayanak almaları nedeniyle farklı görüşler otaya çıkarmaktadır ve insanlar bu bilgilenme biçimi ile bir çok konuda anlaşamamaktadır. Gazzâli’nin şüpheye düşmesinin temel nedenlerinden biri, duyularla elde edilen bilgiye güvenmemesidir. O, duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiyi güvenli bir bilgi olarak kabul etmez, hakikat arayışına salt bu bilgiye bağlı kalarak ulaşılamayacağını anlar. el-Munkız’da bu bilgilere güvenilmeyeceğine örnekler vererek açıklamalar getirir.

“İçim diyordu ki, mahsusata nasıl güvenilebilir. Bunların en kuvvetlisi göz hassesidir. Bu hasse gölgeye bakar, onu sabit, hareketsiz görür. Onda hareket olmadığına hükmeder. Bir müddet soma tecrübe ve müşahede ile anlar ki o, hareket ediyor. Ancak o hareket birdenbire olmayıp tedriç ile zerre zerre oluyor. Onda sabit olma durumu görülmüyor. Göz yıldıza bakıyor. Onu bir altın lira büyüklüğünde görüyor. Hâlbuki hendesi deliller, onun üzerinde bulunduğumuz küreden daha büyük olduğunu gösteriyor. Mahsusatta bu gibi hallerde his hâkimi hükmediyor. Fakat akıl hâkimi müdafaasına imkân olmayacak şekilde tecrübe ile yalanlıyor.”[10]

Gazzâli’nin duyu verilerinin yakini bilgiyi elde edip edemeyeceği konusundaki şüphesini haklı göstermek için yeterli sebepleri vardır. Çünkü duyular ve duyu organları bizim dış dünyaya açılan pencerelerimizdir. Fiziki âlem hakkındaki (Gazzâli buna mülk ve şahâdet âlemi, maddi âlem de diyor) bilgiler bize duyular aracılığıyla ulaşır. Duyular bu esnada kendilerine özgü soyutlama yaparlar. İşte bu soyutlama sonucu elde edilen bilgilerin güvenilirliği ve doğruluğu hakkında tereddütler vardır. Yani duyu verileri dış dünyayı bize ulaştırırken ne kadar kesin, hata ihtimalinden, şüpheden ve hatta şüphenin varlığı düşüncesinden bile uzak olarak ulaştırmaktadır.[11]

Gazzâli’nin rüya ile ilgili düşündükleri de bu şüpheyi arttırır:

“Uykuda bir takım şeylerin varlığına inanıyorsun, bir takım halleri tahayyül ediyorsun. O durumda onlar hakkında hiç bir şekke düşmüyorsun. Sonra uyanıyorsun, görüyorsun ki bütün tahayyül ettiğin, inandığın şeylerin aslı yok. O halde uyanık iken hissin, yahut akim delâletiyle edindiğin itikadın hak olduğuna nasıl emin olabilirsin? Vakıa o itikat, içinde bulunduğun hale nazaran haktır. Lâkin mümkünür ki sana diğer bir hal arız ola ki onun uyanıklığına nisbeti senin uyanıklığının uykuya nisbeti gibi olsun, uyanıklığın o hale izafetle uyku sayılsın. O hal sana arız olduğu zaman aklına tevehhüm ettiğin her şeyin hayal olduğunu, asılsız bulunduğunu kesin olarak anlarsın.”[12]

Gazzâli, böylece Antik dönemde, Yunan şüpheciliğinin öncüsü olarak bilinen Sofistlerde görülen türde bir şüpheye düşmüştü. Ne duyularla elde edilen bilgi ne de akıl mahsulü olan bilgiler ona güvenilir gelmiyordu; onu kandıramıyordu:

“Bu vesveseler içime doğunca kalbimde yer etti. Buna bir ilaç aradım, fakat bulamadım. Çünkü bu vesveseleri ancak delil ile giderebilirdim. Delil de ancak bedihi dediğimiz bu bilgilerden meydana gelebilirdi. Bu bilgiler müsellem (kabul edilmiş) olmayınca, onlardan delil tertip etmek de mümkün olmadı. Bu hal güç iyileşen bir dert gibi iki ay kadar içimi kemirdi. Durum itibariyle safsata mezhebine saplanmıştım. Fakat kimseye bundan bahsetmiyor­dum.” [13]

Buradan da anlaşıldığına göre, Gazzâli, şüphesinin basit bir tercih olarak ortaya çıkmadığını ortaya koyar. Bu şüphe, insanın kendi kontrolünün dışında, sağlıklı düşünme arzusundan ortaya çıkar.[14]

el-Munkız’dan anladığımıza göre, Allah Teâlâ’nın rahmeti Gazzâli’nin imdadına yetişti de aklın durumunu ona, şüphe ve vesveselerin bulandırdığından başka bir şekilde gösterdi. Artık akıl ona, daha önce bulunduğundan başka bir tarzda göründü: Yani gerçeklerin araştırılmasında güvenilmeye lâyık bir araç olarak.[15] Söz konusu eserinde şöyle ifade eder:

“Nihayet Cenabı Hak Beni o hastalıktan kurtardı. Nefsim sıhhat ve itidale döndü. Zaruriyat dediğimiz bilgilerin kabule şâyan, güvenilir olduğuna emin oldum. Bu emniyet, delil tertip ve tanzim etmek suretiyle hâsıl olmuş değildi. Ancak Cenabı Hakkın kalbime attığı bir nur sayesinde olmuştu. Bu nur birçok bilgilerin anahtarıdır.” [16]

Yukarıda da ele almaya çalıştığımız gibi Gazzâli, İslâm düşüncesi tarihin­de duyular ve akıldan ilk defa sistematik olarak şüphelenen, onları ciddi bir tahlil ve tenkitten geçiren düşünür olarak karşımıza çıkar. O, bilgiyi; imkânı, gücü, sınırı gibi bütün yönleriyle ele alırken konuyu ciddi bir tarzda problem olarak koymuş ve çözmeye çalışmıştır. Buradan hareketle Gazzâli felsefesinin temelini bilgi probleminin oluşturduğu gibi bir sonuca varılırsa, mübalâğa edilmiş olmaz sanırız. Şayet o, gelenekleşmiş bilgi anlayışı içinde kalsaydı, sıradan bir düşünür olmanın ötesine geçemeyebilirdi. Fakat o, düşünce sistemin­de olabilecek boşlukların bilgi meselesinden kaynaklanabileceğini, sağlam ve güvenilir bilgi üzerine kurulu bir düşünce ve inanç sisteminin her zaman ve her yerde savunulabileceğini çok iyi bir şekilde tespit etmiş görünür.[17]] [18]


[1]  Yasin CEYLAN

[2] Gazzâli, el-Munkız, s. 14.

[3]  Gazzâli, el-Munkız, s. 14 -15.

[4]  Gazzâli, el-Munkız, s. 15 -16.

[5]  Yıldırım Kazım, Muyiddin İbn’ül Arâbi ve Sistemi – Gazzâli, Sühreverdi, Konevi, Mevlâna ile Mukayeseler-, s. 15, Basılmamış doktora tezi, İstanbul Üniversitesi, 1989.

[6]  İzmirli İsmail Hakkı, İslamda Felsefe Akımları, s. 177, Yayına hazırlayan: Ahmet Özalp, İstanbul, 1995.

[7]  Gazzâli, el-Munkız,s.l6.

[8]  Çubukçu İ. Agah, Gazali’de Şüphe, s.98, İstanbul, 1996.

[9] Gazzâli, el-Munkız, s. 17-18.

[10]  Gazzâli, el-Munkız, s. 18.

[11] Ayman Mehmet, Gazzâli’de Bilgi Sistemi ve Şüphe, s.95, İstanbul, 1997.

[12]  Gazzâli, el-Munkız, s.19.

[13]  Gazzâli, el-Munkız, s.20

[14] Hodgson M.G.S, îslâmın Serüveni, terc.B.Çetinkaya-M.Şeviker, s. 198, İstanbul, 1993.

[15] Dünya Süleyman,İmam Gazâli ve İman-Küfur Sının,tere. A.Turan Arslan, s.99,İstanbul,1992.

[16] Gazali, el-Munkız, s. 20.

[17] Taylan Necip, Gazzâli’nin Düşünce Sisteminin Temelleri, s.24, İstanbul, 1989.

[18]  ARDIÇ Tarık Fatih Gazzâli Ve Descartes’ta Metodoloji Sorunu, [Kitap]. – Yüksek Lisans Tezi 97183- İstanbul  : [s.n.], 2000, s.12-18

BULANMIŞ TEVHİD EHLİ


Tâbî, gayret etti, çalıştı son kapıya vardı. Kapı, bir kapı ki, tokmağını sağa çevirsen başka, sola çevirsen başka açılıyordu.
Hazırlanmıştı, bekliyordu. Fakat beklediği olur mu olmaz mı, onu, kendisi de bilmiyordu. Ancak yol arkadaşı Hâdî ile son kapıda şu konuşma geçti. Her şey birdenbire değişmişti.

Hâdî:
“Bizimle isen namaz kılacaksın.”
Tâbî:
“Hâlâ bu iş bitmedi mi, mecbur muyuz?”
Hâdî:
“Sonsuz emir var.”
…..
“Kılmak istemiyor musun?”
……
“Melekte olsan, ruh ta olsan, secde edip namaz kılacaksın.”
Tâbî:
“Biz arınmadık mı?”
Hâdî:
“Hem arındık ve hem de bulduk.”
Tâbî:
“Benim kalbimi temizlemedin mi?.”
“Daha namazın ne gereği var, Temiz bir insan olmadım mı?.”
Hâdî:
“En temiz yaratılanlar, melektir. Onların bile kimi rükûda, kimi kıyamda, kimi secdede.”
Tâbî:
“Allah Teâlâ’ya inanıp, rasülüne de iman etmedim mi?.”
Hâdî:
“Ettin.”
Tâbî:
“Hakikatin sırrına erdiğimi çok kere söylemedin mi?”
“Tasavvuf ehliyiz, dâimi salâta (namaza) ulaştık demedin mi?
“O zaman beş vakit namazın bizde iş ne?.”
“Hakikatte şeriat yoktur, diyen sen değil misin?”
“Hakikatin zirvesine ulaşan, Hakk’a yakîn onda beka olan, “kime namaz kılar” diye soran sen değil mi idin?”
…….
“Biz şeriatı bıraktık, ehl-i tarik olduk, demedik mi?”
“Ahâdiyete vardık. Namazın şekliyle bağlanmayız, resmiyetini aştık demedik mi?”
“Ne oldu?”

Hâdî, arkadaşı ve talebesi olan Tâbî’den usandı. Eliyle yetiştirdiğine sahip olamamış, ayağını tevhid mertebelerinde bulandırmıştı. Cehennemlik demeye özü varmasa da talebesini nefsine kul olmaktan kurtaramamış, şeytâniyete kaptırmıştı.
Hâdî söze şu şekilde devam etti.
“Sözü uzatma, manayı kaybettin. Ancak son söz olarak sana şöyle diyebilirim.”
“Namaz sakıt olmaz, ancak ne gördün, ne bildin ki kendini kulluktan düşürdün.”
“Allah Teâlâ’nın kulluğundan düşürdüğü ancak şeytan olur.”
“Namaz dinin gereği ve direğidir.”
“Namaz kılmayan kâfir değildir, ama kâfirler namaz kılmazlar.”
“Sen inkârda mı kaldın, ispata varıp Allah olduğunu mu sandın?”
“Ah….iki menzil arasında kalanlar.”
“Bizim sana yardımımız, uyarmak ve “kulluk et” demektir.”
“Ancak nefsine değil.”
“Bizim bu hususta, bir suçumuz yoktur. Senin telef olmanı ister miyiz!”
“Sen ‘fark’ edemeyip kulluğu kaybettin.”
Tâbî:
“Ne demek, bunca emeğim zayi mi oldu?”
Hâdî:
“İblis’te çok emek vermişti, meleklere hoca bile oldu diyorlar.”
“Ne oldu….Ayağı kaydı, şeytan oldu.”
Tâbî:
“Bu haksızlık olmuyor mu?”
Hâdî:
“Haksızlık yoktur. Haddini aşmak vardır.”
“Eğer, bir puta da kulluk etseydin, yine kurtulurdun.”
“Sen kendini anlamak istemiyorsun?”
“Cennetin yolu bir ama, gidişler farklı.”
“Senin işin cennete kapıdan değil bacadan girenlere benziyor.”
“Sen doğruyu arıyordun”
“Hakikati de buldun.
“Fakat şimdi kendini kaybettin.”
“Şimdi durduğun yer belli değil.”
“Haydi git,
“Biraz da ‘inkâr’ lık çilesi mi, ne çekeceksin.”
“Demek ki, mahcupluk kaderinde varmış. Unutma ki, emeğin zayi olmaz.”
“Allah Teâlâ çok cömerttir.”
…..
“Eğer, bu durumda bir suç var, kimde diye düşünüyorsan.”
“Var, var…”
“Var ama, yolun evvelinde olsa idi, benden idi.”
“Fakat emekten sonra olduğu için, illâki sendendir.”
….
“Kovuldun.”
….
“Hayır, Hayır kendini kovdurdun?”
“Benim tavsiyem, yine de umudunu yitirme.”
“Benim vefâm ise, seni unutmamaktır.”
“Ancak yine, ilk sözümüz senin için geçerli.”
….
“Kulluk işareti olan namazı kılacaksın.”
Tâbî:
“Namaz mı?”
Hâdî:
“Evet
Tâbî:
“Offf….”

İhramcızâde İsmail Hakkı

ATEİSTİN DİNDAR OLMA DENEYİMİ


Geçenlerde dinsizim diyen biri yanımıza geldi. Kendince deliller yazmış sıralamıştı. Bende ne söyledimse kâr etmedi. Ona dedim ki,

“Öyleyse sana bir şey desem yapar mısın?”

“Ne gibi?”

“Bir rüya görsen senin için neyi ifade eder?”, dedim.

“Pek bir şeyde ifade etmez.”

“Aynı rüyayı iki kere görsen yine senin için neyi ifade eder?”

“Yine bir şey ifade etmez.”

“Tekrar görsen neyi ifade eder?”

“Aynı şeyi tekrar tekrar görüyorsam, şüphe ederim, belki,”

“Bende bir cümle söyleyeceğim üç kere tekrarlayıp uykuya yatacaksın. Olur mu?”

“Olur.”

“Çok kolay, birkaç kelime söylemek ile benim ne zararım ve kârım olabilir ki” dedi.

Bende ondan söyleyeceğine dair söz aldım ve kelimeleri söyledim.

O da gidip söylemiş ve sabaha kadar beklemiş, gördüğünü görmüş ve yanıma gelmişti. Hıçkıra hıçkıra bana ağlıyordu.

Ne oldu ki…

Burası sanada bana da gizli kaldı.

Eğer bu yazıyı okuyan bir dinsiz ve ateist kardeşimiz ise ona da söylüyorum;

“Sende söyle bu cümleyi düşüne düşüne söyle görelim neler olacak.”

“Nede olsa bir cümle duya duya söylesem benim için bir şey olmaz, de ve söyle.”

İşte sonsuzluğun ve ebedî hayatın bereketli cümlesi.

 “Seni ne kadar çok özlemişim Ya Muhammed; ben seni bulamadım, Sen beni bulur musun?”

Sallallâhü aleyhi ve sellem

 

 İhramcızâde  İsmail Hakkı