FORREST GUMP (1994) Kapitalizmin Sevgilisi Forrest Gump


Koşmak, koşturmak veya ilkeli ve ilkesiz koşmak.

Amerika’nın devlet olarak çıktığı küresel koşusunun “Forrest Gump” üzerinden hikâye edildiği film.

Oktay Sinanoğlu, Amerikalılar için “aptaldır” der. Fakat bütün dünya bu aptalın peşinden koşuyor ve yetişmeye çaba sarfediyor.

 

 

Yönetmen: Robert Zemeckis   

Senaryo: Winston Groom, Eric Roth     

Ülke: ABD

Tür: Dram, Romantik

Rating: imdb: 8.8 (838,009 Oy) 

Rotten:7.1 (F:45 R:18)

Vizyon Tarihi:23 Haziran 1994 (ABD)

Süre:142 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Alan Silvestri    

Nam-ı Diğer: Forrest Gump

Oyuncular    Tom Hanks ,Rebecca Williams, Sally Field ,Michael Conner Humphreys, Harold G. Herthum, Harold G. Herthum

Özet

Dünyayı Forrest Gump’ın gözleriyle gördüğünüzde hiçbir şey aynı olmayacak.

Hayat bir kutu çikolata gibidir… Ne alacağını asla bilemezsin.

Forrest sakat bir çocuktur. Ancak bu sakatlığı onun normal bir insan haline dönme arzusunu köreltmemiştir. Tam otuz yıl boyunca inanılmaz zorluklar yaşayan Forrest sonunda kendisini ülkesinin en sevilen futbol yıldızları arasında görmesini sağlamıştır. Bu çabaları o kadarla da kalmamış katıldığı Vietnam Savaşı’ndan bir kahraman olarak dönmüş ve Beyaz Saray’da şeref madalyası almış ama en önemlisi de dünyada en çok sevdiği şey olan sevgilisinin kalbini kazanıp onunla evlenmeyi başarmıştır. Çok akıllı biri olmasa da kalbinin neyi istediğini çok iyi bilen Forrest ona ulaşabilmek için olağanüstü bir çaba sarf ederek herkese istediğini elde edebileceği konusunda bir örnek teşkil etmiştir.

Filmin cevap aradığı sorulardan birkaçı

Hayat bir tüy gibi tesadüf gibi görülse de kişiyi yönlendirdiği kesin midir?
Bir çocuğun hayatı annesinin ellerinde midir?
Olan her şey bir son mudur, başlangıç mıdır?
Her sorunun iyi ve kötü çözüm yolu mu vardır?
Her şeyin ilkini neden unutamayız?
İnsanların zayıflıkları bir üstünlüğün çıkmasına neden mi oluyor?.
Hayatta aynı tekrarlar mı var?
Bilginin aslı geçmişimizden mi gelir?
İnsanlar fizyolojik farklı da olsa düşünce ikizi olabilir mi?.
Her zaman en iyi koşan olmak ile olamamanın farkı diğerlerinden ayrılmaya varıyorsa bir değer mi ifade ediyor?
Her iyilik/kötülük sonucu değiştirmediğine göre, istediğimiz gibi yapabilir miyiz?
Madalya kazanmak için ötekilerin söylediklerini mi yapmalıyız?
Din her zaman yaralı ve noksan olanı sakinleştirmek için kullanılır?
 Öte dünyadan müjdeleyici haberleri ile neden insanları uyuşturuyoruz?
Büyük işleri başarsanız da, insanların başarınızı sizinle bağdaştıramamaları olabilir mi?
Başarı ile iyi olmanın orantısı neden düz değildir?
Çocukluk hatırası yetişkinliğinde insanı neden rahatsız eder.
Koşmaya başlamak başkalarının koşmasına neden sebep olur?
Neden ve sonuç için sadece örnek koşma olunca birinin peşinden neden koşarız?
Örnek koşucunun duruşu diğer takip edenlerin duruşuna sebep olur mu?
Taklidin bir değeri var mıdır?.
Genelde erkeğin koşusunun hedefi kadına ulaşmaktır. Daha doğrusu annesine kavuşmak mıdır?
Herkesin bir kaderi var mıdır?  Yoksa rüzgâra kapılmış gibi tesadüfen oraya, buraya mı sürükleniyoruz?
Belki her ikisi de doğru aynı anda mı oluyor?
İnsanın hayatı bir kuş tüyünden çok farklı da değildir.

Eleştiri

FORREST GUMP FİLMİ, İDEOLOJİK PROPAGANDA VE AMERİKAN GERÇEĞİ

Son sıralarda Forrester Gump filmi Amerikada en gözde bir film olarak Amerikan egmen gündeminde epey yer almaktadır. Bu film eminim Türkiye gibi ülkelerde de büyük alkışlarla karşılanacak. Film Gump adında beyin fonksiyonu bakımından geri (aptal) ve davranış bakımından saf ve pasif, fiziksel fonksiyon bakımından önce kötürüm sonra oldukça üstün olan Forrest Gump adında bir Amerikalının yaşamını anlatıyor. Bu yaşam öykülenmesi içinde Amerika’da 1960’ların,70’lerin ve seksenlerin ırkçılık, Vietnam, siyasal protestolar ve siyasal suikastlar, seks\aşk, uyuşturucu madde kullanma gibi Amerika’nın en önde gelen sorunları sunulmaktadır. Gump kendi dışında ve kendine karşı olan olaylara büyük saflık içinde eğer kendisine karşı saldırıysa kaçarak, kendisinin sevdiğine karşı bir saldırı ve haksızlıksa anlık kaba güce başvurarak, okul çevresinde ve siyasal alanda fiziksel becerisi sömürülerek ve bu sömürüye canı gönülden boyunsunarak ve madalya ile ödüllendirilerek katılır. Kendine basit bir amaç çizer, ki gerçekte bu amaç zenci bir asker arakdaşının ölmeden önce onu ortak ettiği yapmak istediği shrimp yakalama ve satma işidir, bu amaçta,kendine verilen bir ödül\bağış parasını yatırıp ısrar ederek, sabrederek ve elbette şans sayesinde zengin olur. Sonra Apple computer firmasından hisse alarak büyümeye devam eder. Gump kapitalist olur fakat kapitalist olmanın meyvalarını toplarken kapitalistliğinin bile farkında değildir. Sevdiği kızı babası kötüye kullanır, kızla birlikte büyürler. Kız ona sorunlarla ve saldırıya karşı kaçışı öğretir. Kızın yaşamı uyuşturucu madde tüketiciliği, sosyal protestolara katılışı ve fiziksel saldırıya uğrayışı, sonunda AIDS’e yakalanışı, onu seven tek insana Gump’a dönüşü ve ardından ölümüyle öykülenir. Diğer öyküye katılan birkaç kişi dışındaki olaylar Gump’in yaşadığı yıllardaki toplumsal sorunların\olayların Gump’ı da içine alan sunumudur.

Filmi anlamlandırma farkı

Elbette ben ve benzerlerim, Gump’ı farklı olarak okuyacak, anlayacak, anlamlandıracaktır. Fakat bunun anlama, egemen anlamı, filmin ideolojisinde demokratik oğulculuğun egemen olduğu asla değildir. Çünkü ben egemen ideolojinin yaşam boyu tecrübeleyicilerinden ve ne olduğunu kendi oluşumumdan bildigim için, filmdeki egemen anlamı açık ve seçik bir şekilde hissedebilirim. Bu his de genel izleyici kitlelerinin hislerinden farklı olacağını hiç sanmıyorum: Bir aptal bile, dürüstlükle, sebatla, çalışmayla, inatla kapitalist dünyada zengin olabilir ve ödül olarak sadece paraya değil, kıza da konabilir. Gump’ın “aptal aptallık yaptıkça aptaldır sözünü sürekli tepki olarak tekrarlaması, toplumsal eleştiriden çok, gerçekte işçi, memur ve fukara sınıflara yöneltilen bir degerlendirmedir. Filmde vahşet, ırkçılık, savaş, suikastlar, Panter partisinin ve SDS’lilerin vahşi davranışı örnekleriyle sunulan hikayelemesi ilk bakışta, Amerika’nın genel durumuna karşı yoneltilmış bir eleştiri gibi görünmektedir. Fakat bu gerçekte sahte bir görünümdür, çünkü filmde anlatılan oluşum ve değişim kişisel başarı ve değişimdir, egemen düzenin soruşturması değildir ve sistem yerinde durmaktadır. Filmde sunulan Başarısızlık ise karşıt örgütlenmelerdeki çözülme ve dağılma ve kişisel başarısızlık ve toplum düzenine karşıt olarak başlayıp kişisel yok olma veya geri dönüşümle yeniden-entegrasyonla sonuçlanan bir anlatımla çerçevelenir: Bu başarısızlığa en açık örnek, Gump’in sevdiği kızın toplum protestolarına ve değişim arayan örgütlenmelere katılması, bu örgütlenmelerde örgütün liderleri tarafından dövülmesi, ezilmesi, hayal kırıklıklarına uğraması ve sonunda en doğru yolu seçerek Gump’a (egemen düzenin egemen ilişkileri içinde başarılı olmuşa) dönmesidir.

Gump ve egemen gerçekler

Film hakkında sorduğum kişilerin hepsi de Gump’ı saf, saflığında yapmak istediginde kararlı ve oldukça şanslı olduğunu belirttiler. Gumpta Amerikan ideolojisinin bu yanı oldukça egemen olarak sırıtmaktadır.

Gump film boyunca hem sözle hem de olayların sunumuyla bize “aptallığı” tekrar tekrar tanımlar: Aptal yaptığıyla aptaldır. Aptallığı anlatan ve egemen yapıdan soyutlanmış ve kişileştirilmiş egemen toplumsal gerçeklerin sunumları (Vietnam’ı, ırkıçılığı, uyuşturucu madde kullanımını, sosyal örgütlü protestoyu vb) liberal Amerikan ideolojisinin anlatım tarzına bir ornek olarak verilebilir. Bu ideolojinin iddiasının aksine, aptal Gump’ın Amerikan toplumunda kendini içinde bulduğu olaylar ne Gumpin ne de katılan bireylerin kendi doğalarından kaynaklanan aptallık örnekleridir: Hemen hepsi toplumsal yapının günlük faaliyetlerinin egemen ifadeleridir.

Bağnaz müdür

Amerikada eğitim sistemi, özellikle kamu eğitim sistemi sürekli olarak eleştirilir. Eğitim sorunlarına neden olarak da kamu örgütlenmesinin karakteri ve örgütteki karar verici bireyler verilir. Filmde bu eleştiri Gump’ın okula alınmasına karşı direnen okul müdürünün davranışı örneğiyle yapılır. Eğitim sisteminde Gump’in okula alınmaması ve geri-zekalılar için özel-okulla gönderilmesi için okul müdürünün direnişi eğitimdeki egemen anlayışı anlatır; Sonradan okul takımına alınıp zafer kazanması ve diploma alması Amerikan okullarının ne denli ticarileşmiş bir kurum olduğunu gösterir. Ayrıca, izleyicilerin çoğunluğu için genel sporcu stereotipini yanıtlar: Futbolcular ya zencidir, ya aptal ya da ikisi…

Mücadelenin tehlikesi ve kaçısın başarısı

Okulda ta başından beri diğerleri tarafından itilip kakılması, alaya alınması ve şamar oğlanı olarak kullanılmaya çalışılması, ve çare olarak tek yolun kaçma olarak kız arkadaşı tarafından ona işlenmesi Amerikan günlük yaşamında kendinden güçsüzü ezme gerçeğinin egemenliğini anlatır. kaçış ise her gün televizyonlarda ve okullarda soyulan insanlara “sakın direnme, canın daha kıymetlidir, isteneni ver” diye pasifliği ve kaçışı işleyen Amerikan ideolojisinin boyunsunmayı savunup başkaldırıyı tehlikeli ve aptalca bulan insan tipi yaratması ve tutmasını ifade eder. Amerikan gerçeğinde mücadeleden kaçanlar kendilerini en çıkmaz durumda bulan insanlardır: Evsizler, aş evlerinin önünde kuyrukta karınlarını doyurmak için bekleyenler, sokaklarda yatanlar, deliler hastahanesini dolduranlar, yaşlılar ve çalışan sınıfın kadınları… Kapitalist egemenlikte kaçış asla kurtuluş değildir, çünkü kapitalizm kaçacak ve sığınacak el atmadığı bir yer bırakmaz. Kaçış bile kapitalist sömürüye hizmetle sonuçlanır: sefalet ve yoksulluğu ortadan kaldırma girişimleri politikalarında vurgunlar vurulmaktadır. Baskı altında kaçışı anlatan boyunsunma ise mevsimlik işçiler, tarım işçileri, kaçak isçiler, giyim-dikim işçileri, McDonald’s gibi fast food endüstrisinde ve restoranlarda çalışan gençler, büro işçileri, temizlikçi kadınlar, maden işçileri, fabrika işçileri, ve memurların büyük kısmı asla Gump’in kaderiyle sonuçlanacak bir olasılığa sahip değildirler.

Kızların kötüye kullanılması ve çare

Amerikan egemen gündeminde her gün sunulan bir sorun da seksle ilgili konulardır. bunlardan biri de kız çocuklarının babaları tarafından kötüye kullanıldığıdır. Gump’ın sevgilisi Jenny’nin babasıyla ilişkisi ve bunun sonraki yaşamına etkisi bu gündemi yaşatır. Gump’ın Jenny’nin doğup büyüdüğü ve kötüye kullanılmayı hatırlatan eve karşı evi buldozerle yok ederek yıkması çözümün sembolsel ifadesi olan evi ortadan kaldırır, fakat bu ifadeyi oluşturan nedenleri, babası ölse bile, asla ortadan kaldırmaz: Kötüye kullanma sorunu toplumun seksle ilgili bağnazlıkları ve seks ihtiyaç ve konularına yaklaşım tarzlarıyla ilgilidir. Seksüel sapıklık da bunun bir parçasıdır. Ayrıca, neden, Gump’ta oldugu gibi, kızını kötüye kullanma köhnemiş, kırık dökük bir ev ve sarhoş bir babanın oluşturduğu bir ortamda oluyor da, başka ortamda olmuyor (hiç değilse filmlerde)? Neden böyle seksuel sapıklık öykülenirken belli bir sınıfın belli koşullar içine hapsedilmiş insanı tipik sapık olarak belirleniyor ve suçlanıyor? En azından kapitalist ideolojide sistem yaşatma sosyal hastalıkları kişiye yükleyerek kendini sorumluluktan arındırmayı gerektirir de ondan.

Irkçılığın bireyselleştirilmesi

Alabamadaki ırkçı başkaldırıların ve politikaların uygulanışı sırasında Gump’ın ırkçı veya ırkçılığa karşıtlık duyguları taşımadan katılışı, Amerikan gerçeklerine tamamıyla aykırıdır. Bu katılışla ve yapılan sunum biçimiyle ırkçılık kişisel duygulara ve tutumlara indirgenir ve çare olarak da kişisel duyguların hiç değilse Gump’inki gibi saf, temiz veya tarafsız olması işlenir. Böylece ırkçılığı ortaya çıkaran ve besleyen yapısal gerçekler göz önünden uzaklaştırılır. Amerikan ırkçılığının Alabama’daki olaylar örneğiyle gösterilmesi kapitalist sistemin ırkçı karakterini asla ortadan kaldırmaz: Filmdeki sunumla egemen sistem diğer ana sorunlarda da olduğu gibi ırkçılığı bireysel tutumlara yükleyerek kendini suçtan arındırmaya çalışmaktadır.

Sosyal protestonun yanlışlığı

Kapitalist ideoloji alternatifleri doğal olarak yermek ve olduğundan başka göstermek zorundadır; Bunun örneğini de filmde Amerikan savaş aleyhtarlığı ve Black Panter partisi ile ilgili sunum biçimlerinde sergilendiğini görürüz: Alternatif bu sunumlarda vahşet, kaba kuvvet, kargaşalık, ne yaptığını bilmemezlik ve kaos ile özümleştirilir. Ve Jenny örneğinde ise, alternatife kurtarıcı olarak sarılma sonunda yaralı bir şekilde (AIDS hastalığına kapılarak) geri dönüşümü getirir. Dolayısıyla, geriye egemen yaşam düzenine dönüş açık toplumun insancıl yapısında engellenmemekte, fakat karşıtlık tecrübelerinin kötü izlerini ortadan kaldırmamaktadır; Verilen ders: Bizden ayrılırsan bize geri dönüşte bizden ayrıldığın gibi olmayacaksın, Bak Jenny’e ne oldu.

1960 ve yetmişlerin ve hala devam eden fakat pek sık gündemde olmayan konu da dini tekkeler konusudur: Tabi dini tekke dediğimde bunu sadece dinle sınırlı olarak anlamayın, hurafeyle değil aynı zamanda şeytana tapmaya ve hayvan kanı emmeye ve canlı bir yaratığı adak olarak kullanmaya kadar çeşitlilik içinde ele alın. Gump’ın Amerikayı koşarak turlaması sırasında ona katılarak takip eden insanlar örneği tekke takipçilerinin takipten başka bir şey bilmediklerini ve lider gittiğinde ne yapacaklarını bilmez bir durumda kendilerini boşlukta bulduklarını anlatmaktadır. Kapitalist sistem en iyi liderliğin kendi liderliği olduğunu diğerlerinin (ya liderliğin ya takip etmenin ya da her ikisinin) sapıklıktan başka bir şey olmadığını her fırsatta kurgulamaktan asla geri durmaz. Gump koşmaktan vazgeçtiğinde takip edenlerin “şimdi biz ne yapacağız” diye şikâyet etmeleri takip etme, bağlanma, idare edilme arayışında olan insanların lidersiz ve takip edecek biri olmaksızın kendilerini kaybettiklerini dile getirir. Tabi, aynı zamanda, veya gerçekte diyelim, engellenmişin, çaresiz bırakılmışın, egemen ekonomik ilişkiler düzeninde üretim dışı bırakılmışın, güdülmeye alıştırılmışın ve güdülmeyenin güdülme arayışının bir ifadesidir. Kaybolanın bulma umuduyla önünden geçen bir alternatife sarılışıdır. Bazıları için reklamcı bir kültürde kitle iletişimi sayesinde başarı olanağı arayışıdır.

Gump’ın savaşa karşı protestoda kullanılışı, itilerek katılması, kazara orda bulunması, öne sürülerek sahneye çıkarılması, savaşa karşı olan Amerikan askerlerini aptallıkla ve kullanılmayla niteleyen bir hakarettir. Konuşmasının hoparlörün kim olduğu belli olmayan biri tarafından kesilmesi ve konuşmasını bitirişiyle sunulan iletişim ilişkisi sadece protestolara karşı olan sabotajların olduğunu anlatmaz, bundan daha önemli olarak savaşa karşı olan askerlerin söylediklerinin bir ceviz kabuğunu doldurmayacak kadar önem taşımadığını, söylense de söylenmese de hiçbir fark etmeyeceğini anlatır.

Gump’da birkaç kez anlık protestolar görürüz. Gump’ın protestosu meşrulaştırılmış saldırıya bir örnektir ki bu da kötüye karşı kötünün silahıyla\metoduyla kötü gibi kötüye karşı kaba güç kullanımını (polis işkencelerini, terörizmle mücadele diye devlet terörünü) haklı çıkarmadır: Bu da kendinin olana ve kendiyle bağıntılı olana (örneğin kız sevgilisine ve arkadaşına karşı) yapılan açık fiziksel saldırı ve haksızlığa karşı fiziksel tepki olarak öykülenir. Bunun dışında Gump çevrenin kurulu düzeninin faaliyetlerine sorgusuzca ve pasifçe kabulle katılan kitlelerin sürü psikolojisinin bireyselleştirilmiş biçimini örnekler: Kapitalist pazarın sevgilisi insan tipi!.

Uyuşturucu ve talebin suçlanması

Amerikan filmleri fantezi-kurgularında egemen gündemlerden önde gelenlerden biri olan uyuşturucu madde kullanımını sunmazsa eksik olur. Sunumda her zaman olduğu gibi tüketiciyi suçlayarak, sorumluluğu kişiye yükleyerek yapılır: Jenny’nin uyuşturucu maddeye bağımlı oluşu ve kendini öldürmeye kalkışı hikayelemesi uyuşturucu sorunu üretim ve dağıtıma kadar olan yapı ve politika sorunu olmaktan çıkarır ve kişisel yanlış özgür-seçenek olarak niteler. Bunun dışında kitle iletişim araçlarındaki günlük sunumlarda, uyuşturucu madde sorunu ve çaresi kullanıcı ve caddedeki satıcılarla ve uyuşturuculara el koyma içine sıkıştırılır. Böylece, örneğin adalet sisteminin sadece el konulan uyuşturucudan milyarlarca dolarlık kazanç sağlaması gerçekleşir.

Kitle kültürü ve fetişizm

Gump’in çamurlu yüzünü sildiği Tshirt’e ilgili anlatım Amerikan kitle kültürü insanının ne denli ticari kültürün ve reklamcılığın ve malı fetişleştirmesinin önemli bir parcası olduğunu gösterir. Benim Tshirtümün önündeki sloganla kendimi özdeştirmem, o sloganın reklamcısı olmam, giydiğim Blue Jean’ın götünden Levy markası olması gerçekte ne benim ne de popomun değerini artırır. Fakat malın fetişhleştirildiği ortamlarda sigara tutuşum, içtiğim sigaranın, giydiğim kotun, taktığım tasmanın egemen anlamı, kullanım ve tüketim malını gerçek görevleri ötesine götürür; İki ayaklı yürüyen reklam tabelası durumuna düşürülmüş kişi kendini, örneğin Amerikan malı kullanarak kendinden öte başkası ve başkalarından üstün olarak algılar ve kendisi gibi olan başkaları da bu algılamayı davranışları ve iletişimleriyle desteklerler. Böylece özel teşebbüs sisteminin sömürgen pratikleri özgürlüğün ifadesi biçimine dönüşür.

Siyasal suikastler

 Amerikan siyasal hayatı liderlere karşı suikastlarla ve saldırılarla süslüdür. Bu süsleme örneklerini Gump’ta Kennedy kardeşlerin öldürülmesi, Şallace ve Reagan’a sıkılan kurşunlarla örneklenmekte ve bunu Gump bir türlü anlayamamaktadır: Stupid is As Stupid does!

Siyasal suikastlar aptal, anlamsız bireysel girişimler olarak sunulur. Böylece toplumdaki hoşnutsuzluklar birikiminin getirdiği ifadelerden biri olan suikast girişimi bireyle başlatılıp bireyle bitirilir: Padişah sadece suçsuz olmaz aynı zamanda kurban olur. Ardından göz yaşı döktürülürüz ve padişaha ve padişahın temsil etiklerine dil ve el uzatanın dilini kesme ve elini kırma hisleriyle dolup taşarız: insanlık öldü mü be, teröristlere haddini bildirmek gerek!.

Bilim, tesadüf ve mucize

Gump’ın ayaklarına yürümesi için konan teknolojinin metal ürünü ve hastalık ilişkisi ve ardından Gump’ın koşarken bu metallerin parçalanarak düşmesi ve hala koşmaya devam etmesi doktoru eleştirmektedir. Koşarken bu kelepçelerden kurtuluşu bilinçli bir kurtuluş çabasının değil, bir tesadüfün, tanrının mucizesinin bir ifadesidir. Bu, egemen ideolojilerin desteklediği, kapitalist düşünü tarzına gerçekte aykırı olan, hurafeci anlayışı taşıyan izleyiciler için bilimin sınırının alın yazısı ve tanrının hikmetiyle kırılmasıdır. Bu anlatımla gizlenen bir gerçek, tıp bilimin ve endüstrisinin insanı kelepçeler içine hapsetmesi ve kendine sağılan inek gibi bağımlı tutmasıdır. Egemen tıp ve ilaç endüstrilerinin pratikleri bugün belki de sağlıktan çok sağlıksızlığın, gereksiz sakatlanmaların, hastalıkların ve ölümlerin nedenidir.

 Alın yazısının yeni anlamı

Subay Dan’in bütün ecdatlarının gelmiş geçmiş savaşlarda şehit düştüğü alay edici bir şekilde sunulmaktadır. Bunu tabi egemen ideolojinin taşıyıcıları ve elbette Subay Dan için anlamı vatan hizmeti, kahramanlık, şehitlik mertebesine ulaşan alın yazısıdır. Subay Dan’ın ecdatlarının her savaşta şehit düşmesi belli sınıfların insanlarının kazançları ölüm olan (veya öldürme olan) başkalarının çıkarını kendisiyle bağdaştıran ve başkalarının bayrağını sallayarak sakat katılma örneği veren sakat insanlık durumumun sakatlık örneklerinden biridir. Bunun Amerikan gerçeğiyle ilişkisi, her ülkede olduğu gibi açıktır: Belli çıkarlar için savaş açan ve savaş sırasında siyasal ve ekonomik politikalarla vurgunlar vuran bir azınlık, ve bu vurgunların gerçekleşmesi yolunda canını feda eden ve kendi gibilerin canlarını alan kitleler…

Gump’ta Vietnamda kurtardığı komutanının kendini yok edici, yeteneksizlikle, yetersizlikle, eksiklikle yaşama yerine ölmeyi tercih edici, kendini feda edici alın yazısı anlayışından çıkıp hayatın ona hediye ettiğiyle, bu hediye iki ayağını kaybetme bile olsa, yaşamı olduğu gibi kabul ederek ve onun üzerine hayatını kurarak sürdürme biçimine dönüşür. Bu sürdürmeye de zengin olma ve kıza konma umudu vererek renk, heyecan ve anlam katılır. Bu fantazinin seyredildiği Amerikan kentlerinde sinemaların hemen yanında, metrolarda, sokak köşelerinde ellerinde “Vietnam veteran, please help” (Vietnamda hizmet vermiş asker, lütfen yardım edin) yazılı levhalar tutan insanlar dilenir. Amerika’nın yaşanan gerçeğiyle, Gump fantazisinde sunulan hayali gerçekler arasındaki fark ender istisnaların genel kural olarak yutturulması farkıdır.

Hayatı olduğu gibi alma ve ödülü

Filmde kötürüm Gump diger kotürümlere (ve çalışan sınıflara) kibar olmayı, pasifce şikayetsiz ve sorgusuzca katılmayı, saflığı benimsemelerini sinsice söylüyor ve bunun ergeç mükafatını göreceklerini, kendisi gibi piyangoya konacaklarını, zengin olacaklarını ve kıza konacaklarını vurguluyor. Protesto yapanların vahşiliginive kabaligini ve hayirli olmayan sonlarını sergileyerek bu vurgulamayı güçlendiriyor. Böylece, sahte umutlar verme yanında, insan yaşamının amacının ne olduğu belirleniyor.

Gump ussal bakımdan “normal” olarak nitelenmiyor, fakat fiziksel kabiliyet bakımından (sporda örneğin) normalin üstünde bir kabiliyete sahip. Fakat fiziksel kabiliyetinin kullanımı Gump’ın sömürülmesi yönünde görev yapıyor ve Gump’a kapitalist değer anlayışı çerçevesinde faydasız oluyor. Gump’ın başarısı kapitalist değer anlayışı çerçevesinde anlamlandırılıyor: Hayatı olduğu gibi kabullenerek, kapitalist ve protestan kuralları kullanarak zengin olması ve kıza konması…

 Gump ve tarihe uyuklayarak katılma

Gump’ın ırkçı Alabama okulundaki durumda kitabını düşuren zenci kıza kitabını vermesi gibi örneklerle anlatılan toplumsal olaylara katılımı bilinçli bir katılma asla değildir, protesto kapsami içine de girmez: Toplumsal egemenlik ilişkilerindeki egemen duyguların (ırkçılık, düşmanlık gibi) ve buna karşıt olan bilinçli duyguların Gump farkında bile değildir ve bu duygularla değil, kendini içinde bulduğu o anki durumda, toplumsal egemen ideoloji veya karşıtlarından tamamıyla soyutlanmıs, bağımsız bir şekilde davranmaktadır. Gerçekte bu davranış ‘sağ duyu” davranışı gibi ideolojiden uzak ve bağımsız olarak kendini sunar. Bu sunuşu da izleyiciler değerlendirdiğinde “iyilik, doğruluk, aptallık, salaklık, insanlık vb” gibi biçimlerde kendi anlayış kalıpları içinde anlamlandırırlar. Dolayısıyla, Gump’ın aptallığı (ki hiç de aptallık değil, tam aksine başkalarını aptallıkla suçlama)bu değerlendirme yapanların ideolojik aptallığı olur. Sağ duyunun ideolojisi çoğunlukla egemen kültürel geleneklerin ve pratiklerin ideolojisini yansıtır. Sağduyu bu nedenle evrenselliği çok ender ifade eder.

Aptallık Gump durumunda fiziksel durumla (beyinin fiziksel fonksiyonunun yetersizliğiyle) tanımlanmaktadır. Bu yetersizlik de saflıkla birleştirilerek, kapitalist protestant çalışma ve diger fiziksel kabiliyet (pinpon oynaması, çok hızlı koşması) ile egemen sistem arasındaki ilişkilerin iletişimiyle toplumsal sömürme ve sömürülme sonucunda başarıyı heceliyor. Futbol ve siyasal alanlarda Gump’ın başkalarının başarısı için sömürülmesi ve kendi için kendi girişimleriyle ekonomik alanda başarısı (başarı=zenginlik ve kıza konma) böyle bir anlatımdır. Bu anlatımın birbirini gırtlaklayan Amerikan ekonomik günlük yaşamında gerçekçiliği, olasılığı var mı? Amerika’daki Gump gibi kötürüm olanların yasam mücadelesine ve durumuna bakarsak bu olabilirliğin ne denli hayali ve fantazi olduğunu anlarız: Büyük çoğunluk ya geri zekalılar yurtlarında veya hastahanelerinde veya yuvalarında veya evde diğer aile fertleri tarafından besleniyor, ya sokakta veya trende dileniyor ya da devlet yardımıyla ölmeyecek bir şekilde karnını doyuruyor durumdadır.

Kapitalizmde saflığın, doğruluğun, insanca duygululuğun yeri kapitalist başarısızlık ve kaybetme anlamınadır. Yani, Gump’ın başarısı ve Gump örneği piyangoda milyarder olma olasılığına benzer.

Gump’in okulda, savaşta ve siyasal alanda kullanılması ve karşılığında madalyayla donaltılması, kitlelerin kullanımı ve sömürüsüne paralel bir anlam taşır. Bu anlamı da genel izleyici kitlelerinin anlamlandırmasında pek göremeyiz: Egemen ideolojinin taşıyıcısı kitleler Gump’ın dediği gibi, “aptal yaptığıyla aptaldır” örneklerinden birini vererek Gump’a dudaklarında istihza veya kaplerinde acıma ile bakarlar: Gump asla kendileri değildir: Bizlik ve başkalık ideolojisi…

Forrest Gump filmi liberal Amerikan ideolojisinin ve Hollyşood’un finans başarısı örneklerindendir. Rambo’dan daha iyi değil mi? Rambonun insan olan her şeye düşmanlığını anlamak için büyük entellektüel gayret göstermeye gerek yoktur. Fakat Forrest Gump gibi filmlerin bu karakterini görmek çok daha dikkatli bir şekilde filme yaklaşmayı ve kafa yormayı gerektirir. Filme zaten kafası yorulmuşlar kafa dinlemek için gittiklerinden duygusal yan ve dolayısıyla bu duygusallıkla işlenen ideolojik çerçeve etkenlik kazanma olasılığına daha çok sahip olur.

Filmi seyredelim mi diye sormayın bana lütfen: Filmin başarısına para ödeyip seyrederek katılma, filmin propagandası nedeniyle uyarılan merakla (veya benim nedenime bağlı merakla) kapitalist somurüye katılmanın kaçınılmaz durumlarından biridir. Gump doğruluk, haklılık, iyilik, başarı ve insanlık duygularımızı belli amaçlarla ince bir şekilde işlenmiş “duygulu” bir yapıttır. Tehlikesi ve başarısı bu duygululukta yatmaktadır.

 Dr. İrfan Erdoğan-New York, June 2, 1995

http://www.irfanerdogan.com/sinema/gumpfilmi.htm

**
Eleştiri 2
Tom Hanks’ın başrolde mükemmel bir performans sergilediğini söylesek abartmayız. Oynadığı karakterin bu kadar sevilmesin de Tom Hanks’in mükemmel performansı bence çok önemli. Oynadığı karakter Forrest Gump’ın kendine ait neredeyse hayranları var. Bir de filmi film yapan bazı replikler var ki anlatılmaz, izlemeniz lazım kesinlikle. Ama ben filme ismi gibi yapışmış olan bu repliğin altını kırmızı kalemle çiziyorum belki de tüm filmi anlatıyordu: “Koş Forrest Koş”
   Doğruyu söylemek gerekirse bazı yerlerinde Türk filmlerini bile görerek filmden bir ara epey uzaklaştım. Ama hafızalara kazınan oyunculukları, film teknolojisinin kullanımında, dönemlerin yansıtılmasında, kamerada, mekânlarda, kurguda, senaryoda ve yönetimde gösterilen üst düzey başarılarında hakkını vermek lazım.
   Bu film, Hollywood eliyle üretilen ve Amerikan popüler kültürüne hizmet eden filmlere pek ciddiyetle yaklaşmayan, bu türün birçok örneğine bin bir kulp takan benim tarafımdan beğenilmedi. Çünkü film Amerikan ideolojisine ve Amerikan kapitalizmine itaat ediyor. Bu yüzden bizim gibi ülkelerde bu kadar alkış alması da normal. Çünkü filmde bize Forrest kadar aptal bile olsanız kapitalist dünyada zengin olabilirsiniz. Siz kilisenize gidin, çalışın ve düşünmeyin mutlaka mucizeler sizin için de gerçekleşecek. Aynı zamanda ırkçılığı sistemin yanlışı olarak değil onun yerine birkaç kişinin üstüne yüklemesi de Amerikan kapitalizmine bir hizmetti. Tabi protesto ile ilgili sahneler vardı ki burada her zaman söylenen şey ayyuka çıkıyordu Hollywood Amerika’nın en büyük siyası aracıdır. Binlerce insana bilmeden protestocuları kötü ve protestoculara katılırsan başına neler gelir diyordu. (yani aba altından soba gösteriyordu bak Jenny’e ne oldu) yani Amerikan kapitalizminin istediği pasif ve salak insan portesini iyi olarak çiziyordu. Siyasi suikastları anlamsız gösteriyordu film eğer dikkat etti iseniz. Altında yatan ekonomik ve siyasi sıkıntılara değinmiyordu. İnsanlara bu teröristler anlamsız yere gelir ve politikacı vurur demek istiyordu. Yani tipik liberal Amerikan kapitalizmi.
   Size filmin her yerde bulabileceğiniz sinemasal tanıtımlarını ilk paragraflarda yazdım. O uzun ve sıkıcı olan ise her yerde bulamayacağınız sadece sosyal politik değerlendirme olan eleştiriyi ise filmde verilen bu gizli düşüncelere karşı beyninizi koruyun diye yazdım. Çünkü bu filmi göklere çıkarıp alkış yapanlar siz bu filmi izlerken Dolarlarını sayıyor olacak. Eğer bir sinema yazarı bu filmi övüyorsa cahildir altta ki temelleri görememiştir, yazılarını atın vaktinizi almasın. Eğer cahil değil ve bilerek yazıyorsa direk kişiyi çöp kutusuna atın.

http://yazaratar.blogspot.com.tr/2013/09/kapitalizmin-sevgilisi-forrest-gump.html#.U7Hfb0BMbck

**

Filmden Kesitler

Annem her zaman hayatın bir kutu çikolata gibi olduğunu söylerdi. İçinde ne olduğunu asla bilemezsin. Ayakkabılar çok rahat olmalı. Eminim o ayakkabılarla tüm gün yürür, yürür ve hiçbir şey hissetmezsin.

- Keşke öyle ayakkabılarım olsa.

- Ayaklarım acıyor. Annem her zaman bir insanın ayakkabılarına bakarak, hakkında çok şey anlaşılacağını söylerdi. Nereye gittikleri, nerede oldukları. Ben pek çok ayakkabı giydim. Eminim çok iyi düşünürsem ilk ayakkabılarımı hatırlayabilirim. Annem onların beni her yere götüreceğini söyledi. Sihirli ayakkabılarım olduklarını söyledi.

**

Ben bebekken annem bana bir İç Savaş kahramanının adını vermiş; General Nathan Bedford Forrest. Onunla bir akrabalığımız olduğunu söyledi. O, Ku Klux Klan adındaki kulübü kurmuş. Cüppeleri ve çarşaflarını üstlerine giyer ve bir grup hayalet ya da gulyabani gibi davranırlarmış. Hatta atlarını bile çarşafla örter ve öylece ata binerlermiş. Neyse, adımı ondan almışım, Forrest Gump.

Annen, Forrest adının bana yaptığımız bazı şeylerin mantıksız olabileceğini hatırlatmasını söyledi.

Bu taraftan. Bekle. Tamam. Ne bakıyorsunuz?

 Hiç bacaklarında tel olan küçük bir çocuk görmediniz mi?

 Kimsenin, senden daha iyi olduğunu söylemesine izin verme Forrest. Tanrı herkesin aynı olmasını isteseydi hepimizin bacaklarına tel takardı. Annem bana bazı şeyleri anlatmak için mutlaka bir yol bulurdu. 17. Karayolunun yaklaşık 400 metre uzağında, Alabama, Greenbow kasabasının 800 metre uzağında oturuyorduk. Greenbow beldesine bağlıydı. Evimiz, annemin dedesinin, dedesinin dedesi bin yıI önce okyanus ötesinden geldiğinden beri onun ailesine aitmiş. Ev annem ve bana ait olduğu ve odalarımız boş olduğu için annem odaları, buradan geçenlere kiralamaya karar verdi, Mobile Montgomery, gibi yerlerden gelenlere. Annem ve ben böyle para kazanırdık. Annem çok zeki bir kadındı. Sana söylediklerimi hatırla Forrest. Sen ötekilerden farklı değilsin. Dediklerimi duydun mu Forrest?

 Sen de herkes gibisin. Farklı değilsin. Oğlunuz farklı Bayan Gump. I.Q.’su 75. Hepimiz birbirimizden farklıyız Bay Hancock. Benim en iyi eğitimi almamı istiyordu ve beni Greenbow Beldesi Merkez Okulu’na götürdü. Müdür ve ötekiler tanıştım.

Size bir şey göstermek istiyorum Bayan Gump. Şimdi, bu normal. Forrest ise burada. Eyalet devlet okuluna giriş için en az 80 I.Q. Gerekiyor. Bayan Gump, o özel bir okula gitmek zorunda.

- Orada iyi olacaktır.

- Normalin anlamı ne ki?

 Biraz yavaş anlıyor olabilir ama oğlum Forrest herkesin sahip olduğu fırsatlara sahip olacak. Lastik kaplamayı öğreneceği özel bir okula gitmeyecek. Burada sadece 5 puancıktan söz ediyoruz. Yapılacak bir şeyler olmalı.

Biz ilerici bir okul sistemiyiz. Hiç kimsenin geride kaldığını görmek istemeyiz. Bay Gump var mı acaba Bayan Gump?

 Tatilde. Annen senin eğitiminle çok ilgileniyor evlat. Pek konuşmuyorsun, değil mi?

 “Sonunda denemesi gerekti. Kolay görünüyordu ama… “Ah, neler oldu. Önce onlar…” – Anne, tatil ne demek?

 – Tatil?

 Babamın gittiği yer?

 Tatil, bir yere gitmek… bir daha dönmemektir.

Neyse, annemle benim tek başımıza kaldığımız söylenebilir. Bizce mahsuru yoktu. Evimiz hiç boş kalmıyordu. Her zaman gelip, giden birileri vardı.

Bir keresinde bizde gitar kutusu olan bir genç kalıyordu. Forrest, sana bu delikanlıyı rahatsız etme demiştim. Önemli değil hanımefendi. Ona gitarda bir-iki şey gösteriyordum. Tamam. Yemek istiyorsanız yemek hazır. Evet, kulağa hoş geliyor. Teşekkürler hanımefendi. Şu çılgın yürüyüşünü göstersene. Biraz ağırdan al. Gitarı beğenmiştim. Sesi güzeldi. Müziğe göre hareket etmeye, kalçamı sallamaya başladım. Bir gece, annemle birlikte alışverişe gitmiştik, Benson mobilya-aletleri mağazasının önünden geçerken ne oldu dersiniz?

 Bu, çocuklara göre değil. Birkaç yıI sonra Kral dedikleri o yakışıklı genç çok fazla şarkı söyledi. Kalp krizi falan geçirdi. Kral olmak zor olmalı. Bazı şeyleri hatırlayabilmek ama bazılarını hatırlamamak çok tuhaf.

- Elinden geleni yap Forrest.

- Tabii ki yapacağım anne. Okulun ilk günündeki otobüs yolculuğunu çok iyi hatırlıyorum. Binecek misin?

 Annem yabancıların arabalarına binmememi söylerdi. Bu, okul otobüsü.

- Ben Forrest, Forrest Gump.

- Ben de Dorothy Harris. Artık birbirimize yabancı değiliz. Burası dolu. Dolu. Buraya oturamazsın.

Bir çocuğun hatırladığı şeyler çok tuhaftır çünkü doğumumu hatırlamıyorum. İlk Noel’imde bana neler aldıklarını ve ilk pikniğime ne zaman çıktığımı hatırlamıyorum ama dünyanın o en tatlı sesini duyduğum anı hatırlıyorum. İstersen buraya oturabilirsin. Daha önce hiç bu kadar güzel bir şey görmemiştim. Bir melek gibiydi.

Oturacak mısın, oturmayacak mısın?

 Bacaklarının nesi var?

 Hiçbir şey, sağol. Bacaklarım iyi ve harika. Otobüste onun yanına oturdum ve okula kadar onunla sohbet ettik. Sırtım bir soru işareti gibi eğri. Annem dışında kimse benimle konuşmamış veya soru sormamıştı. Aptal falan mısın yoksa?

 Annem “Aptallık yapan, aptaldır” der.

- Adım Jenny.

- Ben Forrest, Forrest Gump. O günden sonra hep birlikteydik. Jenny ve ben, köfte ve patates gibiydik. Bana tırmanmayı öğretti. Haydi Forrest, yapabilirsin. Ben de ona sarkmayı öğrettim. Okumama yardım etti, ben de ona sallanmayı öğrettim. Bazen öylesine oturur ve yıldızları beklerdik.

- Annem beni merak edecek.

- Biraz daha kal. Bir nedenden dolayı Jenny hiç eve gitmek istemiyordu. Tamam Jenny, kalıyorum. O benim en özel arkadaşımdı. Tek arkadaşımdı. Annem bana mucizeler her gün gerçekleşir derdi. Bazı insanlar böyle düşünmüyor ama gerçekleşiyor. Hey, kukla! Sen gerizekalı mısın yoksa sadece aptal mı?

 – Bakın, ben Forrest Topal’ım.
- Kaç Forrest. Kaç Forrest! Kaç! Çabuk! – Bisikletleri getir! – Yakalayalım onu! Haydi! Dikkatli ol kukla! Seni yakalayacağız! Koş Forrest, koş! Koş Forrest! Buraya gel! Koş Forrest! Koş!

Size anlatsam herhalde inanmazdınız ama rüzgar gibi koşuyorum. O günden sonra bir yere gideceksem, koşuyordum. Çocuk tam bir koşma manyağı.

**

Hatırlıyor musunuz, Jenny’nin hiç eve gitmek istemediğini söylemiştim?

 Alabama kadar eski bir evde oturuyordu. Beş yaşındayken annesi cennete gitmişti ve babası da bir tür çiftçiydi. Jenny?

 Sevgi dolu bir adamdı. Onu ve kızkardeşlerini hep öpüyor ve okşuyordu. Bir keresinde Jenny okul otobüsünde yoktu. Jenny, neden bugün okula gelmedin?

 Babam uyuyor. Haydi! Jenny, nereye kaçtın?

 Buraya gelsen iyi edersin! Neredesin?

 Jenny! Jenny, neredesin?

 Benimle dua et Forrest. Benimle dua et. Yüce Tanrım, buradan çok, çok uzağa uçmam için beni bir kuş yap. Yüce Tanrım, buradan çok, çok uzağa uçmam için…

Annem hep Tanrı gizemlidir derdi. Jenny’yi o gün bir kuşa çevirmedi. Onun yerine polis Jenny’nin artık o evde kalmak zorunda olmadığını söyledi. Creekmore Bulvarı’nda büyükannesinin yanında kalacaktı, bu beni çok sevindirdi çünkü çok yakındaydı. Bazı geceler Jenny gizlice dışarı çıkıp, benim eve gelirdi, çünkü korktuğunu söylerdi. Neden korktuğunu bilmiyorum. Bence nedeni ninesinin köpeğiydi. Çok fena bir köpekti. Neyse, Jenny ve ben liseye kadar çok iyi dost kaldık.

- Hey, aptal! – Kes şunu! Koş Forrest, koş! – Duymadın mı salak?

 – Koş Forrest! Kamyonete bin! Haydi! Kaçıyor! Kımılda! Koş Forrest! Koş! Koş Forrest!

Artık her yere koşarak gidiyordum. Bunun beni bir yerlere getireceğini hiç düşünmezdim. Bu da kim böyle?

 Bu Forrest Gump, koç. Bölgenin delisi. Ve inanabiliyor musunuz?

 Üniversiteye de gittim.

- Forrest, kımılda! Koş! – Tamam! – Koş! – Koş,

**

Belki sorun bendeydi ama üniversite dönemi çok kafa karıştırıcıydı. Mahkeme emrini uygulayan federal birlikler bugün Alabama Üniversitesinde bütünleşmeyi sağladı. İki zenci okula alındı Daha önce Vali George Wallace sembolik tehdidini yerine getirip okulun kapısının önünde durmuştu. Earl, neler oluyor?

 Rakunlar okula girmeye çalışıyor. Rakun mu?

 Rakunlar arka bahçemize girmeye çalıştığında annem onları bir süpürgeyle kovalardı. Rakun değil, salak. Zenciler. Bizimle okula gitmek istiyorlar. Bizimle mi?

 Öyle mi?

 Vali Wallace’ın kapıyı kapatma sözünü yerine getirmesinden kısa süre sonra Başkan Kennedy Savunma Bakanına askeri güç kullanma emri verdi. Burada kasetten, ulusal muhafızların komutanı General Graham ile Vali Wallace’ın, karşılaşmasını görüyorsunuz. Bugün burada bulunan ulusal muhafızlar Alabama’nın federal askerleri ve sınırlarımız içinde yaşıyorlar. Onlar kardeşlerimiz. Bu savaşı biz kazanıyoruz çünkü Amerikan halkının dikkatini, uzun zamandır sözünü ettiğimiz ve bugün artık bariz olan bir tehlikeye çektik; Bu ülkede askeri diktatörlük kurma eğilimine. Günün sonunda Tuscaloosa’daki Alabama Üniversitesi artık ırk ayrımı uygulamıyor ve Jimmy Hood ile Vivian Malone adındaki öğrenciler yaz dönemi derslerine yazıldılar. Bayan, kitabınızı düşürdünüz. Vali Wallace söz verdiği şeyi yaptı. Tuscaloosa kampüsünde bulunarak, kalabalığın toplanmasını önledi…

- Bu Gump değil miydi?

 – Hayır, bu olamaz. O olduğundan eminim.

Birkaç yıI sonra okul kapısındaki kızgın, küçük adam iyi bir fikir olduğunu düşünüp, Başkanlığa adaylığını koydu. Başka biri iyi fikir olmadığını düşündü. Ama o ölmedi.

**

Forrest! Burada ne işin var?

 Ne yapıyorsun?

 Ne yapıyorsun Forrest?

 İndir beni! Buna devam edemezsin. Beni kurtarmayı sürdüremezsin.

- Seni tutmaya çalışıyordu.

- Pek çok kişi beni tutmaya çalışır.

Bunu yapmaya devam edemezsin.

Kendimi tutamıyorum.

Seni seviyorum. Sevginin ne olduğunu bilmiyorsun. Dua ettiğimiz zamanı hatırlıyor musun Forrest?

 Uzaklara uçabilmek için Tanrı’dan beni kuş yapmasını istemiştim hani?

 Evet, hatırlıyorum. Sence bu köprüden uçabilir miyim?

 Ne demek istiyorsun Jenny?

 Hiç. Buradan gitmeliyim.

- Bekle Jenny.

- Forrest, benden uzak dur, tamam mı?

 Benden uzak dur, lütfen.

- Beni bırakabilir misin?

 – Nereye gidiyorsun?

 – Hiç fark etmez.

- Atla. Hoşçakal Jenny. Beni Vietnam’a yolluyorlar.

Orası farklı bir ülke. Biraz bekleyin. Bana bir söz ver, tamam mı?

 Zor bir duruma düşersen, cesur davranmaya kalkma.
- Koş, tamam mı?
 Sadece koş.

- Tamam. Sana sürekli yazacağım. İşte böyle. Bir anda, gidiverdi.

**

Bana sapasağlam dön. Duydun mu?

 Bize, Vietnam’ın Amerika Birleşik Devletlerinden çok farklı olacağı söylenmişti. Bira kutuları ve ızgaralar dışında öyleydi de. Eminim tüm bu sularda karides vardır. Vietnam’da çok iyi karides var dediler. Savaşı kazandıktan ve her şeyi devraldıktan sonra Amerikan karidesçilerini buraya getirtip, bu sularda karides avlarız. Sürekli karides tutarız.

- Benim bahriyelilerim olmalısınız.

- Günaydın efendim. Elini indir. Bana selam durmayın. Bu bölgenin her tarafında bir subay mıhlamak isteyen keskin nişancılar var. Ben Teğmen Dan Taylor. Fort Platoon’a hoşgeldiniz.

**

 Teğmen Dan işini biliyordu. Benim teğmenim olduğu için şanslıydım. Çok köklü bir askeri geçmişi vardı. Her Amerikan savaşında ailesinden birileri savaşmış ve ölmüştü. Lanet olsun, oku canlarına.

**

 Bu müfrezeye iki önemli emrim var. Bir, ayaklarınıza iyi bakın. İki, kendinizi öldürmek gibi aptalca şeyler yapmayın. Umarım onu yüzüstü bırakmam. Taşrayı bir hayli gezdim. Çok uzun yürüyüşlere çıkıyorduk. Her zaman Charlie adındaki o adamı arıyorduk. Her zaman eğlenceli değildi. Teğmen Dan sürekli olarak yoldaki bir taş veya izden nem kapıyor ve bize eğilip, susmamızı söylüyordu. Eğilin! Susun! Biz de öyle yapıyorduk. Ben fazla bir şey bilmem ama bence Amerika’nın en iyi gençlerinden bazıları bu savaşa katıldı.

**

Hey, Forrest, yiyemeyeceğin kadar karides. İyi fikir. Bubba’nın iyi bir fikri vardı. Hatta Jenny’ye bile bu konuda yazdım. Ona mektuplar yolluyordum. Her gün değil ama neredeyse. Ona neler yaptığımı anlatıp, onun neler yaptığını soruyor ve her zaman onu düşündüğümü anlatıyordum. Ve ilk fırsat bulduğu vakit yazacağı mektubu nasıI beklediğimi anlatıyordum. Ona her zaman iyi olduğumu söylüyordum. Sonra her mektubu “Sevgilerle, Forrest Gump” diye bitiriyordum. Bir gün, her zamanki gibi yürüyorduk ve sonra bir anda birisi yağmuru kapatıverdi ve güneş çıktı. Pusu! Siper alın! – Şu makineliyi getir, kahrolasıca!

- Forrest, iyi misin?

 Strong Arm, Strong Arm! – Bir adam vuruldu.

- Strong Arm, burası Leg Lima 6! Anlaşıldı Strong Arm! Point Blue artı iki’den ateş açıldı. Makineli ve roket ateşi! Ağır ateş altındayız!

- Tekledi! Tekledi!

- Lanet olsun! Makineliyi düzeltin ve ağaçlara doğrultun! Pusuya düştük, ateş altındayız. Mavi hatta kadar geri gideceğiz. Geri çekil! Geri çekil!

- Forrest! Koş Forrest! – Geri çekil!

- Koş! Koş dostum! Koş!

- Geri çekil Gump! Koş kahrolası! Koş! Koştum ve koştum, tıpkı Jenny’nin bana dediği gibi. O kadar hızlı ve uzağa koştum ki yalnız kaldım ve bu kötü bir şeydi. Bubba en iyi dostumdu. İyi olduğundan emin olmalıydım. Hangi cehennemdesin?

 Bubba’yı bulmaya giderken, yerde yatan bir genci buldum. Tex. Tamam. Onu orada, korkmuş haliyle tek başına bırakamazdım, onu kaldırdım ve koşarak oradan çıkardım. Her seferinde Bubba’yı aramak için geri döndüğümde bir başkası “Yardım et Forrest, yardım et!” diyorduTamam. Gel. Gel. Kendini zorlama. Uzan. İyileşeceksin. Bubba’yı bulamayacağım diye korkmaya başlamıştım. Tehlikeye yakın olduğumuzu biliyorum! Her yerde Vietnamlı var. O uçakları derhal buraya gönderin. Tamam. Teğmen Dan, Coleman öldü!

Öldüğünü biliyorum! Bütün müfrezemi vurdular! Lanet olsun! Ne yapıyorsun?

 Beni burada bırak! Uzaklaş. Beni burada bırak! Git! Beni burada bırak dedim, kahrolası!

Leg Lima Altı, burası Strong Arm. Uçakların yaklaştığını bildiriyorum. Tamam. O anda bir şeyin atlayıp, beni ısırdığını hissettim. Bir şey beni ısırdı!

Kahrolası orospu çocuğu! Müfrezeyi bırakamam.

Sana beni orada bırak dedim Gump. Beni unut. Kendini kurtar! Ne dediğimi duydun mu?

 Gump, kahrolası, indir beni. Bas git buradan. Beni oradan kurtarmanı istemedim, kahrolası!

- Nereye gittiğini sanıyorsun?

 – Bubba’yı almaya. Şu anda bir hava saldırısı yaklaşıyor. Tüm bölgeyi napalme boğacaklar. Burada kal! Bu bir emirdir.

Bubba’yı bulmalıyım! Ben iyiyim Forrest. İyiyim.

- Bubba, hayır.

- İyileşeceğim. Haydi. Haydi. Haydi. Ben iyiyim Forrest. İyiyim. İyiyim. Duman atın şuraya!

Bubba’yla bunun son konuşmam olacağını bilseydim ona söyleyecek daha iyi bir şey bulurdum.

- Selam Bubba.

- Selam Forrest.

- Forrest, bu neden oldu?

 – Vuruldun. Sonra Bubba hiç unutmayacağım bir şey söyledi. Eve gitmek istiyorum. Bubba en iyi dostumdu. Ben bile bunun kolayca bulunacak bir şey olmadığını biliyorum. Bubba bir karides teknesi kaptanı olacaktı ama onun yerine Vietnam’daki nehir kıyısında öldü. Bu konuda söyleyeceklerim bu kadar. Bir kurşundu değil mi?

 – Kurşun mu?

 – Atlayıp, seni ısıran şey. Evet, efendim. Beni tam kıçımdan ısırdı.

Milyon dolar değerinde bir yara olduğunu söylediler… Ordu paraya el koymuş olmalı çünkü o bir milyonun tek kuruşunu bile görmedim. Kıçtan yaralanmanın tek güzel tarafı dondurmalar. Bana yiyemeyeceğim kadar çok dondurma verdiler. Bilin bakalım ne oldu?

 İyi bir arkadaşım yandadaki yatakta kalıyordu. Teğmen Dan, size dondurma getirdim. Teğmen Dan, dondurma! Banyo vaktiniz geldi Teğmen. Harper! Cooper. Larson. Webster. Gump.

- Gump!

- Ben Forrest Gump’ım. Kyle. Nichols. McMill. Johnson. Gump, bu aptalca şeyi nasıI seyrediyorsun?

 Kapat şunu. Amerikan Ordusu Vietnam Kanalını izliyorsunuz. Burası Kanal 6, Saygon. İyi tutuştu Gump. Bu oyunu biliyor musun?

 Haydi. Sana göstereyim. Bu oyunun püf noktası her ne olursa olsun gözünü, asla ama asla toptan ayırmamaktır. Tamam. Her nedense pin pon bana çok doğal geldi. Gördün mü?

 Aptallar bile oynayabilir. Ben de sürekli oynamaya başladım. Pin pon oynayacak biri yokken bile pin pon oynuyordum. Hastanedekiler sudaki ördeğe benzediğimi söylediler, her ne demekse.

Teğmen Dan bile gelip, oyunumu seyrediyordu. O kadar çok pin pon oynuyordum ki, uykumda bile oynuyordum.
Şimdi beni dinle. Hepimizin bir kaderi vardır. Hiçbir şey öylesine olmaz. Hepsi bir planın parçasıdır! Orada, adamlarımla birlikte ölmeliydim ama şimdi, bacakları olmayan, sakat bir ucubeyim! Bak. Bak! Bana bak! Bunu görüyor musun?
 Bacaklarını kullanamamak nasıI bir şey biliyor musun?
 Evet, efendim, biliyorum. Ne dediğimi duydun mu?

 Bana ihanet ettin!

Bir kaderim vardı. Savaş alanında, onurlu bir şekilde ölmem gerekiyordu! Benim kaderim buydu ve sen beni kaderimden ettin! Ne dediğimi anlıyor musun Gump?

 Bunun olmaması gerekirdi, bana olmamalıydı. Bir kaderim vardı. Ben Teğmen Dan Taylor’dım. Hala Teğmen Dan’siniz. Bana bak. Ne yapacağım şimdi?

 Ne yapacağım şimdi?

 **

Er Gump?

 – Evet, komutanım! – Rahat. Evlat, Onur Madalyasıyla ödüllendirildim. Bilin ne oldu Teğmen Dan?

 Bana bir madal… Bayan, Teğmen Dan’e ne yaptılar?

 Onu eve yolladılar. 2 hafta sonra Vietnam’dan ayrıldım. Tören, Başkan’ın Vietnam’da savaşın tırmanması gerektiğini belirten samimi bir konuşmayla başladı. Başkan Johnson dört onur madalyasını, her bir… Amerika size büyük minnet borçlu evlat. Anladığım kadarıyla yaralanmışsın. Nerenden vuruldun?

 Kıçımdan, efendim. Müthiş bir görüntüydü herhalde. Görmek isterdim. Lanet olsun evlat! Sonra annem biraz uzanmak için otele gitti, ben de başkentimizi gezmek için yürüyüşe çıktım. Hilary! Gaziler geldi. Ne yapmamı istiyorsun?

 İyi ki annem dinleniyordu çünkü caddeler heykellere ve anıtlara bakan insanlarla hıncahınç doluydu ve bu insanların bazıları gürültücü ve saldırgandı. Tamam, izleyin beni! Kımıldayın! Gittiğim her yerde kuyruğa girmem gerekiyordu. Haydi. Yürü! Bunu yaptığın için iyi bir adamsın. İyi. Tamam. Adamın biri küçük bir konuşma yapıyordu. Ve her nedense, tişört olarak Amerikan bayrağı giymişti. Ayrıca “S”le başlayan kelimeyi çok seviyordu. Şunu “S”meli, bunu “S”meli. Ne zaman “S” kelimesini kullansa, kalabalık onu alkışlıyordu. Haydi dostum. Yukarı gel. Haydi. Haydi. Evet, sen! Haydi. Kımılda, kımılda! Haydi. Çık yukarı. Bize biraz savaştan söz et ahbap.

- Vietnam’daki savaş mı?
 – Viet-sik-nam’daki savaş! Şey… Vietnam’daki savaş hakkında söyleyebileceğim tek şey vardı. Vietnam’daki savaş hakkında söyleyebileceğim tek şey var. Vietnam’da… Sen ne yaptığını sanı… Senin kafanı dağıtacağım, kahrolası domuz!

**

 Forrest, bizim çok farklı hayatlarımız var. Bunu almanı istiyorum. Forrest, bunu alamam. Bunu, bana söylediklerini yaparak aldım.

- Neden bana karşı bu kadar iyisin?

 – Sen benim kızımsın. Her zaman kızın olacağım. Sonra bir anda tekrar hayatımdan çıkıverdi. Bir insan için küçük, insanlık için büyük bir adım. Ben Vietnam’a döneceğimi sanıyordum ama onlar benim için komünistlerle savaşmanın en iyi yolunun, pin pon oynamak olduğuna karar verdiler, ben de Özel Hizmetlerle ülkenin dört bir yanını gezdim, yaralı gazileri neşelendirdim ve onlara pin pon oynamayı gösterdim. O kadar iyiydim ki Ordu, Amerikan milli pin pon takımına girmeme karar verdi. Bizler bir milyon yıldır Çin’i ziyaret eden ilk Amerikalı’lardık. Biri, dünya barışının bizim ellerimizde olduğunu söyledi ama tek yaptığım pin pon oynamaktı. Eve döndüğüm zaman ulusal çapta şöhret olmuştum ve Kaptan Kanguru’dan bile ünlüydüm. İşte, Forrest Gump. Burada.

- Forrest Gump, John Lennon.

- Evine hoşgeldin. Çin nasıI bir yerdi, anlatır mısın?

 Çin ülkesinde insanların neredeyse hiçbir şeyi yok. Mülkleri yok mu?

 Ve Çin’de hiç kiliseye gitmiyorlar.

- Din de mi yok?

 – Hayal etmesi zor. Denersen kolaydır, Dick. Birkaç yıI sonra İngiltereli o iyi genç adam oğlunu görmeye evine gidiyordu ve imza dağıtıyordu. Ortada hiçbir neden yokken biri onu vurdu. Sana Kongre Onur Madalyası verdiler. Bu Teğmen Dan.

Teğmen Dan!

Sana Kongre Onur Madalyası verdiler. Evet, efendim. Verdiler. Sana, televizyona çıkıp, tüm ulusun önünde kendini aptal durumuna düşüren bir salağa, gerizekalıya Kongre Onur Madalyası verdiler. Evet, efendim. İşte bu harika! Buna söyleyecek tek şeyim var. Tanrı kahrolası Amerika’yı korusun.

Teğmen Dan!

Teğmen Dan bir otelde yaşadığını söyledi. Bacakları olmadığından, kollarıyla egzersiz yaparak oyalanıyormuş. Sağa dön. Sağa dön! Haydi ama! New York’ta ne yapıyorsun Teğmen Dan?

 Hükümetin memesinden besleniyorum. Kör müsün?

 Burada yürüyoruz! Defol! Haydi. Yürü, yürü, yürü! Teğmen Dan’le kaldım ve Noel’i birlikte kutladık. Size iyi yıllar, evinize çabuk dönün. Tanrı sizi korusun. İsa’yı bulabildin mi Gump?

 Onu aramam gerektiğini bilmiyordum efendim. Gaziler Derneği’ndeki tüm sakatlar hep bundan söz ederler. İsa böyle, İsa şöyle. İsa’yı buldum mu?

 Benimle konuşsun diye bir rahip bile getirdiler. Tanrının bizi dinlediğini ama kendime yardım etmem gerektiğini söyledi. İsa’ya kalbimi açarsam gökyüzündeki krallıkta onun yanında yürüyebilirmişim. Ne dediğimi duydun mu?

 Gökyüzündeki krallıkta onun yanında yürümek. Sakat kıçımı öp, Tanrı dinliyormuş. Amma saçma.

Cennete gideceğim Teğmen Dan. Evet… Gitmeden önce neden kıçını kaldırıp, köşeye kadar gidip, bize biraz daha Ripple almıyorsun?

 – Evet, efendim.

**

**

 Artık hiç kimsenin mutfağında çalışması gerekmeyecekti. Çok güzel kokuyor. Zilyoner olduğum için ve yapmaktan hoşlandığım için çimleri bedava biçtim. Fakat geceleri, yapacak hiçbir şey yokken ve ev boşken, hep Jenny’yi düşünüyordum. Sonra o çıkageldi.

- Merhaba Forrest.

- Merhaba Jenny. Jenny geri döndü ve benimle kaldı. Belki gidecek bir yeri kalmamıştı, belki de çok yorgundu çünkü yatıverdi ve uyudu ve uyudu, sanki yıllardır uyumamış gibi. Eve dönmüş olması çok güzeldi. Her gün yürürdük ve ben ağaçtaki bir maymun gibi hızlı konuşurdum ve o da pin pon, karides ve annemin cennete gidişi hakkında anlattıklarımı dinlerdi. Hep ben konuşuyordum. Jenny genelde hep suskun duruyordu. Bunu nasıI yapabildin?

 Bazen yeterince taş olmadığını düşünürüm. Neden geri döndüğünü gerçekten öğrenemedim ama umursamıyordum. Tıpkı eski günlerdeki gibiydi. Yeniden köfte ve patates gibiydik. Her gün güzel çiçekler toplar ve onları onun için odasına koyardım ve o da bana dünyada verilebilecek en güzel hediyeyi verdi. Bunlar sadece koşmak için. Bana dans etmeyi bile gösterdi. Biz bir aile gibiydik, Jenny ve ben… ve hayatımın en güzel dönemiydi. Seyretmeyi bitirdin mi?

 Ben yatıyorum. Benimle evlenir misin?

 İyi bir koca olurum Jenny. Olursun Forrest. Ama benimle evlenmezsin. Benimle evlenmek istemezsin. Beni neden sevmiyorsun Jenny?

 Zeki bir adam değilim ama sevgi nedir bilirim. Forrest, seni seviyorum.

- Nereye kaçıyorsun?

 – Kaçmıyorum. O gün, hiçbir neden yokken, biraz koşmaya karar verdim. Yolun sonuna kadar koştum ve oraya varınca kasabanın sonuna kadar koşayım diye düşündüm.

**

Sıcaklardan bitkin düşen Başkan Carter… Oraya vardığım zaman Greenbow Bölgesini boydan boya koşayım dedim. Oraya kadar koştuğuma göre bari büyük Alabama eyaletini koşarak geçeyim dedim. Ben de öyle yaptım. Alabama’yı koşarak geçtim. Ortada hiçbir neden yokken. Koşmaya devam ettim. Okyanusa kadar koştum. Sonra oraya vardığımda, hazır oraya kadar gelmişken geri dönüp, yoluma devam edeyim dedim. Başka bir okyanusa vardığımda hazır buraya kadar gelmişken, geri dönüp, yoluma devam edebilirim dedim. Uykum geldiğinde, uyudum. Acıkınca, yemek yedim. Şeye gitmem gerekince… bilirsiniz… gittim.

- Yani sadece koştun.

- Evet. Annemi, Bubba’yı ve Teğmen Dan’ı çok düşündüm. Fakat en çok Jenny’yi düşündüm. Onu çok düşündüm. Greenbow, Alabamalı, Forrest Gump adında bir bahçıvan yaklaşık iki yıldır sadece uyku için ara vererek Amerika’yı koşarak geçiyor. Charles Cooper bildiriyor. Amerika’yı dördüncü kez geçmekte olan bahçıvan Forrest Gump, bugün Mississippi nehrini dördüncü kez geçecek.

- Vay canına. Forrest?

 – Neden koşuyorsun?

 – Dünya barışı için mi yapıyorsun?

 – Evsizler için mi?

 – Kadın hakları için mi koşuyorsun?

 – Çevre?

 Birinin tüm bunları nedensiz yapabileceğine inanmıyorlardı.

- Bunu neden yapıyorsun?

 – Canım koşmak istedi. Canım koşmak istemişti. Sensin. Gerçekten sen olduğuna inanamıyorum. Bir nedenden dolayı, yaptıklarım insanlara mantıklı geliyor gibiydi. Sanki kafamda alarm zili çalmaya başladı. Kendime, “İşte üzerine düşeni yapan biri.” dedim. “İşte yanıtları olan biri.” Sizi her yere izlerim Bay Gump. Böylece bana katılanlar oldu. Sonra daha çok katılan oldu. Ardından daha da çok insan katıldı. Birileri bunun insanlara umut verdiğini söyledi. Ben bunlardan anlamam ama içlerinden bazıları onlara yardım etmemi istedi.
Bana yardım eder misiniz acaba?
 Tampon etiketi işindeyim. Bana iyi bir slogan lazım ve siz insanlara ilham verdiğiniz için bana yardım edebileceğinizi düşünmüştüm… Hey, ahbap! Az önce kocaman bir köpek bokuna bastın! – Olur böyle vakalar.
- Ne, bok mu?
 Bazen. Birkaç yıI sonra duydum ki o adam bir tampon sloganı bulmuş ve onunla çok para kazanmış. Yine öyle koştuğum başka gün tüm parasını tişört işinde kaybeden bir adam yüzümü bir tişörte basmak istedi ancak pek iyi çizemiyordu ve fotoğraf kamerası da yoktu. Al, bunu kullan. Zaten kimse bu rengi beğenmiyor. İyi günler. Birkaç yıI sonra öğrendim ki o adam bir tişört için bir fikir bulmuş. Çok para kazanmış. Neyse, dediğim gibi, bana eşlik eden çok insan vardı. Annem hep derdi ki, “İlerlemeden önce geçmişini arkana al.” Düşünüyorum da koşmamın nedeni buydu. Üç yıI, iki ay, 14 gün ve on altı saat koşmuştum.

Susun. Susun. Galiba bir şey söyleyecek. Çok yoruldum. Galiba eve gideceğim.

Biz ne yapacağız?

 Sonra bir anda koşu günlerim bitmişti. Ben de Alabama’ya, yurduma döndüm.

**

Forrest, hastayım. Neyin var, nezle yüzünden öksürüyor musun?

 Bende bir virüs var ve doktorlar ne olduğunu bilmiyorlar ve bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yok. Benimle eve gelebilirsin. Sen ve küçük Forrest, Greenbow’da evimde kalabilirsiniz. Hastayken seninle ben ilgilenirim. Benimle evlenir misin Forrest?

 Olur. Lütfen oturun. Forrest?

 Vakit geldi. Merhaba. Kravatın. Teğmen Dan.

- Teğmen Dan.

- Merhaba Forrest. Yeni bacakların var. Yeni bacaklar! Evet. Yeni bacaklarım var. Özel yapım. Titanyum alaşımlı. Uzay mekiğinde bundan kullanıyorlar. Sihirli bacaklar. Bu, nişanlım Susan.

- Teğmen Dan.

- Merhaba Forrest.

- Teğmen Dan, bu benim Jenny.

- Sonunda tanıştığımıza sevindim. Sen, Forrest, Jenny’yi karın olarak kabul ediyor musun?

 Sen, Jenny, Forrest’i kocan olarak kabul ediyor musun?

 Sizleri karı, koca ilan ediyorum.

- Hey.

- Merhaba. Vietnam’da korkmuş muydun?

 Evet. Şey, bilemiyorum. Bazen yağmur, yıldızların çıkmasına izin verecek kadar duruyordu. O zaman güzel oluyordu. Çölde günbatımının hemen öncesine benziyordu. Her zaman suda milyonlarca yakamoz olurdu. Tıpkı o dağ gölü gibi. Çok berraktı Jenny, sanki üstüste iki gökyüzü varmış gibi duruyordu. Sonra çölde, güneş doğduğu zaman, göğün nerede bitip, karanın nerede başladığını kestiremezdim.

Çok güzeldi. Keşke oralarda seninle birlikte olabilseydim. Benimleydin. Seni seviyorum. Bir Cumartesi sabahı öldün. Ve ben seni, ağacımızın altına gömdürdüm. Ve babanın evini, buldozerle yerle bir ettirdim. Annem hep, ölüm yaşamın parçasıdır derdi. Öyle olmamasını dilerdim. Küçük Forrest gayet iyi. Yakında yine okula başlayacak ve ben her gün onun kahvaltısını, öğlen ve akşam yemeğini yapıyorum. Her gün saçını taramasını, dişlerini fırçalamasını sağlıyorum. Ona pin pon öğretiyorum. Oldukça iyi. Forrest, servis sende. Sık sık balık tutuyoruz. Her gece bir kitap okuyoruz. O çok zeki Jenny. Onunla çok gurur duyardın. Ben duyuyorum. Sana bir mektup yazdı. Benim okuyamayacağımı söyledi. Okumamam gerekiyor, bu yüzden senin için burada bırakıyorum.

Annem mi haklıydı yoksa Teğmen Dan mi, bilemiyorum. Herkesin bir kaderi var mı bilemiyorum, yoksa rüzgara kapılmış gibi tesadüfen oraya, buraya mı sürükleniyoruz?

 Bence her ikisi de doğru. Belki ikisi de aynı anda oluyor.

 

İNSANLAR NEDEN KUMAR OYNAR?


Kumar oynamanın toplumsal yanı pekiyi anlaşılmaz. Çoğu kişi insanların para kazanmak için kumar oynadıklarını düşünür.Hiç kuşkusuz bazıları için doğrudur bu. Ancak pek çokları para kaybetmek için de kumar oynar.

XIX. yüzyılda işin bu yanı çok önemliydi. Bireyin toplum içindeki mevki ve saygınlığını, verdikleri yargılarla her şeyin ötesinde belirleyen yüksek sosyeteden kadın ve erkekler, akşamları Société des Bains de Mer’de toplanırlar, masadan masaya ziyaretlerini tamamladıktan sonra da yan salonlara geçerlerdi. O zamana dek yok yere savuracak kadar parası olduğunu kanıtlamak isteyen bir erkek için böylesine elverişli bir ortam ve seyirci aransa da bulunmazdı. Sözkonusu kişi zenginse, kaybetmesi olanaksızdı. Kumar masasına on ya da elli bin dolar bırakmakla, bu miktarda bir parayı kaybedecek güçlü bir adam olduğunu kanıtlamış oluyordu. Kazanırsa da bunun ona bir zararı dokunmazdı.

Büyük bir ev yaptırmak az da olsa zevk sahibi olmayı gerektiriyordu. Pahalı bir eğlence düzenlemek için kişinin sosyeteye takdim edilmiş olması ve başlangıç için de birkaç arkadaşı bulunması zorunluydu. Telsizin icadından önce bir yat sahibi olmak dünyadan elini eteğini çekmek anlamına gelirdi; üstelik de ancak olağanüstü zenginlerin harcıydı bu. Büyük J. P. Morgan iki ölümsüz vecizesiyle anılır. Morgan çok önemli bir toplantıda yaptığı konuşmada Wall Street’i etkileyen şeyin para değil, kişilik olduğunu öne sürmüş, ama bu iddiası hiçbir zaman tam bir kabul görmemiştir Yine Morgan bir yat sahibi olmanın kendisine kaça patlayacağım soran bir tanıdığına, bunu sormak gereği duyan birinin yat satın almaya gücü yetmeyeceğini söylemiştir.

Ve kumarhane tüm bu sorunları çözmüştür: İnsan, gücünün yettiği ölçüde para kaybedebilirdi ve bu, ne zevk sahibi olmayı, ne takdim, ne toplumsal zerafet ve nezaket, ne nüfuzlu dostlar gerektiriyordu; paranın dışında hiçbir şey gerekli değildi.

Kaynak: J.K.Galbraıth, Kuşku Çağı, trc: REŞİT AŞÇIOĞLU, Altın Kitaplar Yayınevi, 1989, İstanbul, s: 70

**

Walter Benjamin “Baudelairede Bazı Motifler” konusu işlerken kumar hakkında şu hususlara değiniyor.

Yolda yürüyenin kalabalık içinde edindiği şok deneyimi, işçinin makine başında yaşadığına tekabül eder. Bundan, Poe’nun sınai iş süreci hakkında bir kavrayışı olduğunu çıkaramayız henüz. Her halükârda Baudelaire böyle bir kavrayıştan çok uzak olmuştur. Ama o, makinenin işçide harekete geçirdiği refleks mekanizmasını, tıpkı aynadaki yansıması gibi, aylakta yakından inceleme fırsatı veren bir sürecin etkisine kapılmıştı. Bu süreç kumardır dediğimizde, bu aykırı gelebilir. Çalışma ile kumar arasındakinden daha inandırıcı bir karşıtlık olabilir mi ki? Alain buna makul bir açıklama getirir:

“Kumar kavramı… hiçbir partinin bir öncekine bağımlı olmamasını içerir… Kumar önceden garantiye alınmış pozisyonları kabul etmez… Önceden kazanılmış olanı hesaba katmaz; bu açıdan da çalışmadan farklıdır. Kumar, çalışmanın dayandığı o ağırlıklı geçmişi kısa keser.”

Alain’in burada kast ettiği çalışma, (tıpkı kafa emeği gibi zanaatkârlıktan kalma belli özellikleri koruyan) çok farklılaşmış bir çalışmadır; çoğu fabrika işçisinin çalışması böyle değildir, vasıfsız işçininki hiç değildir. Gerçi bu sonuncular için macera boyutu, kumarbazı kendine çeken serap söz konusu değildir. Ama kesinlikle söz konusu olan şey boşunalık ve boşluktur; ücretli fabrika işçisinin etkinliğine içkin olan, bir işi tamamlama imkânından yoksun olmaktır.

Kumar, vasıfsız işçinin otomatik çalışma sürecinden kaynaklanan jestlerini de içerir. Elbette kumar hiçbir zaman seri el hareketleri olmadan oynanamaz; ya bahis açılacak ya da kart alınacaktır. Makinenin hareketindeki sarsıntı, kumarda “coup” (atış) denen şeye benzer. İşçinin eliyle makineye yaptığı müdahalenin öncekiyle hiçbir bağlantısı yoktur, çünkü onun tamı tamına tekrarından ibarettir. Tıpkı kumarda bir coup‘nun bir önceki coup‘dan kopuk olması gibi elin makineye müdahalesi de bir öncekinden kopuktur; bu yüzden de işçinin angaryası kendi tarzında kumarbazınkinin karşılığıdır. Her ikisinin çalışması da aynı ölçüde içerikten yoksundur.

Senefelder’in bir kumar salonunu betimleyen bir taşbaskısı var. Orada resmedilenlerin hiçbiri, bilinen tarzda oyunla meşgul değildir. Herbiri kendi duygularının tutsağıdır o anda; biri gemlenmemiş sevincinin, bir başkası partnerine duyduğu güvensizliğin, bir üçüncüsü yoğun umutsuzluğun, dördüncüsü bir kavga arayışının pençesinde gibidir; bir başkası dünyadan ayrılmaya hazırlanmaktadır.

Tüm bu davranış kiplerinin gizli bir ortak özelliği vardır:

Sunulan tipler, kumar oynayanların kendilerini teslim ettiği mekanizmanın beden ve ruhlarını nasıl ele geçirdiğini, bu yüzden de ne kadar tutkuyla hareket ederlerse etsinler özel hayatlarında bile refleks hareketlerinden kaçınamadıklarını gösterir. Poe’nun metnindeki yayalar gibi davranırlar. Birer otomat gibi yaşarlar ve Bergson’ un hafızalarını tamamen tasfiye etmiş hayal ürünü kişilerine benzerler.

Baudelaire kumar düşkünleri için sempati, hatta saygı dolu sözler sarfetmişse de, kendisi kumara düşkün gibi görünmez. Gece şiiri “Le jeu”de (Oyun) işlediği tema, ona göre modern zamanlar tarafından öngörülmüştü; bunu yazmak, onun görevinin bir parçasıydı. Kumarbaz Baudelaire’de arkaik eskrimci imgesinin modern tamamlayıcısı oldu; her ikisi de onun için bir kahraman figürüydü. Börne şunları yazarken Baudelaire’in gözüyle bakıyordu:

“Her yıl Avrupa’da kumar masalarında ziyan edilen… tüm güç ve tutkular… bir araya getirilebilseydi, bir Roma halkı ve bir Roma tarihi yaratmaya yetmez miydi? Olay da bu, işte! Her insan bir Romalı olarak doğduğu için, burjuva toplumu onu bu kimliğinden soymaya çalışır; kumar ve salon oyunları, romanlar, İtalyan operaları ve şık gazeteler bu yüzden icat edilmiştir.”

Burjuvazi kumar alışkanlığını ancak on dokuzuncu yüzyılda edindi; on sekizinci yüzyılda sadece soylular kumar oynardı. Kumar Napoléon ordularıyla yayılmıştı ve şimdi “modern yaşamın ve büyük şehrin bodrumunda mekân bulan binlerce düzensiz varoluşun yarattığı seyirliğin” bir parçasıydı. Bu seyirlikte Baudelaire kahramanca olanı görmek istiyordu, “çağımıza özgü biçimiyle”.

Kumar teknik ya da psikolojik açıdan ele alınmak istenmiyorsa, o zaman Baudelaire’in kavrayışı daha da önem kazanır. Kumarbaz kazanmak için oynuyordur, burası açık. Yine de kazanma ve servet yapma çabasını, kelimenin dar anlamıyla bir istek olarak adlandıramayız. Belki hırs, belki de karanlık bir azim harekete geçiriyordur onu. Her halükârda, öyle bir ruh hali içindedir ki, deneyimden fazla yararlanamaz.

[ Kumar, deneyimin düzenini devre dışı bırakır. Tam da kumarbazlar arasında "deneyime amiyane meyli" (Kant) yaygın kılan, belki de bu gerçeğin belli belirsiz hissedilmesidir. Kumarbaz "benim'numaram" der, tıpkı hovardanın "benim tipim" dediği gibi. İkinci İmparatorluğun sonuna doğru bu bakış çok yaygındı. "Bulvarlarda her şeyi şansa bağlamak âdet olmuştu." Bahis tutmanın bu düşünme tarzına katkısı çok. Bahis, olaylara şok niteliği vermenin, onları deneyimin bağlamından koparmanın bir aracıdır. Burjuvazi için politik olaylar da kolayca kumar masasında olup bitenin biçimini alır.]

İstek, deneyimin düzeni içinde yer alır. “Gençliğinizde istediğinizi, yaşlılığınızda bol bol bulursunuz,”der Goethe. Bir şeyi hayatta ne kadar erken isterseniz, gerçekleşme olasılığı da o kadar yüksek olur. Bir istek zamanın içinde ne kadar uzağa uzanırsa, gerçekleşmesi için o kadar fazla umut beslenebilir. Ama zamanın uzağına bize eşlik eden, zamanı dolduran ve bölen deneyimdir. Bu nedenle, gerçekleşen istek deneyimin doruğudur. Halkların simgesel dilinde mekânın uzaklığı zamanın uzaklığının yerini alabilir. İşte bu yüzden, mekânın sonsuz uzaklığına kayan yıldız, gerçekleşen dileğin simgesi olmuştur. Bir sonraki bölmeye yuvarlanan fildişi top, en üstte duran bir sonraki kart, kayan yıldızın tam karşıtıdır. Kayan yıldızın ışığının bir insan için çaktığı ânı içeren zaman, Joubert’in her zamanki kendinden emin tavrıyla betimlediği türdendir. “Zaman,” der Joubert, “ebedilikte de bulunur; ama bu dünyadaki zaman değildir bu… Bu zaman tahrip etmez, sadece tamamlar.” Başladıkları hiçbir şeyi tamamlama imkânı olmayanların yer aldıkları cehennemi zamanın karşıtıdır bu zaman. Kumarın adının kötüye çıkması aslında kumarbazın işin içinde olmasından kaynaklanır. (İflah olmaz bir piyango düşkünü, sözcüğün dar anlamıyla kumarbaz kadar hor görülmeyecektir.) Hep yeni baştan başlamak, kumarın düzenleyici fikridir (tıpkı ücretli işte olduğu gibi). Bu yüzden Baudelaire’de saniye göstergesinin —”la Seconde” (An)— kumarbazın ortağı olarak ortaya çıkmasının kesin bir anlamı vardır.

Unutma ki açgözlü bir kumarbazdır Zaman,
Her elde aldatmadan kazanır, bu bir yasa
.,SKY’132

Bir başka metinde, buradaki saniyenin yerini şeytanın kendisi alır. Onun alanına hiç kuşkusuz, “Le Jeu” şiirinin kumar müptelalarını sürdüğü o sessiz mağara da girer.

İşte kara tablosu bir gece havası içinde
Gözümün önüne serildiğini gördüğüm rüyanın.
Bizzat kendimi de, bir köşesinde sessiz mağranın,
Gördüm, dirseklerim dayalı, soğuk, dilsiz, imrenen,
İmrenen bir halde, inatçı iptilâsına bu insanların
. VMK; 161

Şair oyuna katılmıyor. Köşesinde duruyor; oynayanlardan daha mutlu değil. O da dolandırılıp deneyiminden yoksun bırakılmış biridir; modern bir insandır. Tek farkla: Kumarbazların, kendilerini saniye göstergesinin insafına bırakmış olan bilinci susturmak için kullandıkları uyuşturucuyu geri çevirir o.

[Burada söz konusu olan uyuşturucu etkisi zaman açısından özgülleştirilmiştir, tıpkı hafifletilmesi gereken ıstırap gibi. Zaman, kumar fantazmagorilerinin içine dokunduğu kumaştır. Gourdon Faucheurs de nuit'sinde (Gece Orakçıları) şöyle yazar: "Bence kumar tutkusu tutkuların en asilidir, çünkü öbür tüm tutkuları içerir. Bir dizi şans vuruşu, kumar oynamayan birinin yıllar boyunca tadabileceğinden çok daha fazla keyif verir bana... Payıma düşen altınları sadece kazanç olarak gördüğümü sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Ben onların bana verdiği keyfi görüyor ve bunun tadını çıkarıyorum. Bana usanç vermeyecek kadar hızla gelirler, bende can sıkıntısı yaratmayacak kadar çeşitlidirler. Tek bir yaşamın içinde yüz yaşam birden yaşıyorum. Yolculuğa çıktığım zaman, elektrik kıvılcımının yol aldığı türden olur bu... Eli sıkı isem ve banknotlarımı 'kumara' saklıyorsam, bu tıpkı başka, insanlar gibi onları yatıracağım zamanın değerini iyi bildiğim içindir. Kendime tanıdığım belli bir keyif, bana başka bin keyfe mal olabilir... Keyifler kafamın içinde; başkasını da istemiyorum." Anatole France da kumar üzerine nefis notlan Jardin d'Epicure'de (Epikür'ün Bahçesi) buna benzer bir görüşü dile getirir.]

Ve kalbim ürperdi imrenmekten bunca zavallı insanlara
Ağzı açık uçuruma şevk ile koşan,
Kendi kaniyle sarhoş, nihayet tercih eden
Istırabı ölüme, cehennemi yokluğa
VMK;162

Bu son dizelerde Baudelaire, sabırsızlığı kumar hırsının bir alt katmanı olarak sunar. Bunu en saf biçimiyle kendisinde bulmuştu. Öfkesinde, Giotto’nun Padova’daki Iracundia’sının ifade gücü vardı.

 

Kaynak: Walter Benjamin’den Seçme Yazılar /Son Bakışta Aşk Metis Seçkileri – 6, Metis Yayıncılık, Birinci Basım: Şubat 1993,İstanbul, sh:137-141

 

YOKLUĞUN NİHAYETİNDE GAYET VAR OLUNUR


Var olmak, ahlaklı olmak, mistik olmak, yaşarken hayatın arka planındaki geçirebileceğimiz evrelerdir. Yokluk, ahlak ve mistisizm birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bu bağlılık yoluyla birey bir bütünlüğe kavuşur ve büyük bir dinginlikle ölümle varlık yolculuğuna çıkar. Yokluğun hayata yansıdığı evrede birey ahlak yoluyla mistisizme ve mistisizm yoluyla hakiki ölümüne ulaşır ve böylece ebedi dönüş gerçekleşir.

Mistisizm ahlakın aksine bir içe dalış eylemidir. Yokluğumuzun en yoğun gerçekleşme biçimide içe dalıştır. Uçsuz bucaksız yolculuklarımızda üzüntülerimizin, umutsuzluklarımızın uçup gittiğini fark ederiz. İçimizde geniş alanların açıldığını, gözlerimizin yaşlandığını, bedenimizin kasıldığını duyumsarız. Bütün her şeyin bulanıklaştığı, derin tünellerin açıldığı, sevdiğimiz ölülerin bizimle kucaklaştığı bu esrik/sarhoş ruh halimiz bizi belki de bu sıradan hayatta ulaşabileceğimiz en yüksek tepelere çıkarır.

Yokluk hareketimiz ahlakla, mistik deneyimle, binlerce yıllık serüvenin boşluğundan duyulan hoşnutsuzlukla şiddete, paraya teslim olan insan türünün karşısına çıkar. Mistik yolculuk, hiçliğin içinde hiçliğe doğru giden bir yolculuktur. Mistik deneyim hiçlik deneyimidir. Yokluk işte bu hiçliğin içinden fışkırır.

Herkes bilinçli veya bilinçsiz olarak bu hayatın kendine yitmediğinin farkındadır. Hırçınlığının nedeni budur. Gelip geçici heyecanlar, zevkler huzursuzluk yaratır ve bu da hayat da şiddetin birikmesine yol açar. Bunun ilacı mistik yolculuktur

Ölüme doğru giderken hiçliğe karşı çıkamazsınız. Hiçliğin ne olduğunu araştırmak belki de en önemli çalışmadır. Bu çalışına bir inanç çalışmasıdır. Hiçliğe inanmak yoğun bir mistik yolculuğugerektirir. Derin karanlıkların, içinde aydınlığa kavuşmak olarak özetlenebilecek bu olağanüstü, hayat-ötesi yolculuk esrimeye yol açarak hiçliğin içindeki yokluğu açığa çıkarır.

Bu mistik, yolculuğun ön koşulu yokluğun hayattaki yansıması olan bireysel ahlaktır. Bu ahlak hiçliğin içindeki yokluğa inancın doğrudan ifadesidir.

Bu meyanda temelde varlık vardır ve yokluklar onun üzerinde hareket eder. Yokluk bir eylem olduğu içinde dengesizlik barındırır. İnsan zanneder ki varlık her şeyi kaplıyor. Varlık, yokluk hareketinin üzerinde kaydığı zemindir.

Yokluklar varlığın içinde otururlar. Varlık yokluğun dışına çıkamaz.

Ölüm varlığı değil hayatı sona erdirir. Hayattaki varlıkölümden sonraki yokluğu hiçlik olarak algılar.

Yokluk bir patlamadır. Bu patlamanın dış görünüşü cinselliktir. Şehvet tıpkı elektrik gibi kaçıcı, uçucudur. Yoklukla varlık arasındaki boşlukta nefs ortaya çıkar.

İnsan adındaki yokluk sadece bir varsayımdır. Sırf fiziksel benzerlikten yola çıkılarak yapılmış bir sınıflandırmadır. Bu sınıflandırma hareketini durdurmakta ve sanki bir amaç varmış yanılgısına neden olmaktadır.

İnsan adı ve kavramı tüm araştırmaların yanlış bir yöne sapmasına neden olmuştur. İnsan böyledir, şöyledir, tepkileri şudur şeklindeki genellemeler tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. İnsan yoktur, yokluk vardır. İnsan belirli bir sınıflandırmanın içindeki bir addır, gerçekliği yoktur

Yokluk serüveni içinde şu an bulunduğumuz aşamayı evren ve bulunduğumuz arzıda dünya olarak adlandırmışız. Yokluğun kendini birdenbire içinde bulduğu ve hiçbir zaman benimseyemediği ve çoğu zaman garipsediği dünya, sadece bir yüzeydir. Dil, duygular, hayaller, düşler bu yüzeyi delmektedir. Dünya genellikle yokluğumuz için kaçmak, kurtulmak istediğimiz bir engel olarak kalmaktadır. Hep ötesinde başka yerde olmak. Yokluğun dünyayla hiç bilmeyen bir uyumsuzluğu vardır. Burası değil, şurası da değil Böylece serüven başlar.

Hiçbir yerde olmamak diye özetlenebilecek yokluk serüveni dünyayla kaçıcı bir ilişki kurar. Ben yokum, başka yerdeyim. Bu başka yer her zaman bir olabilirliliktir. Gerçekleşemeyecek hayalle yokluk arasındaki bağlantı kaçışa zemin hazırlar. Kaçış dünyanın maddeselliğini yok eder. Dünya kaçıp giden, kaybolan görüntülerden ibarettir. Kusura bakma hemen gitmeliyim. Çabuk, daha çabuk. Düşler, hayaller kaçışla eşzamanda oluşur. Hep bulunabilecek bir şey vardır. O şey ortaya çıktığında öldürücü can sıkıntısı yokluğu dünyaya çiviler. Bu çivilemeyi her zaman bir patlama izler.

Yokluk hareketini bu dünyada kendini hayatla ortaya koymakladır ama bazı uç durumlarda yokluk hareketi hayatın sınırlarını aşar. Hayatın sınırlarını belirleyen biyolojik varlığımızın bu uç durumlarda bizi kapalı bir yere hapsettiği duygusuna kapılırız. Bu kapalı yerden birden esrimeyle/cezbeyle/vecdle çıkarız. Biyolojik varlığımızın dışında uçmaya başlarız. Bütün bedenimiz kasılır, gözlerimiz kapanır ve böylece bütün sonsuz evrenleri bir çırpıda dolaşırız.

Yokluk hayata nasıl dönüşmüştür?

Hayat kendi içindeki güçlerle hayatı yaratabilir miydi?

Hayatı aşan bir gücün varlığını gösteren en önemli belirti, zahirî hayatın sonluluğudur. Sonlu bir oluşumun mümkün olması, sonsuz bir hareketin varlığını zorunlu kılmaktadır. Yoksa her şey yokluğa mahkum olurdu.

Sonsuzluk ölümsüzlük demek değildir.

Ölümün bir son değil bir yenilenme olması, sonsuz yokluk hareketinin doğrudan bir sonucudur. Ölüm hayatın bitmesi anlamına geldiğine göre ölümsüzlük hayatın bitmemesi demektir. Hayatın bir başlangıcı ve bir de sonu vardır, o halde ölümsüzlük yoktur.

Hayatın öncesini ve sonrasını içine alan yokluk hareketi midir? Yokluk başlangıçsız ve sonsuz mudur? Ölüm yokluğun geçiş noktalarından biri midir? Hayattan yokluğa geçiş esrimeye, yokluğun hayata geçişi dehşet duygusuna neden olur. Burada dikkati çeken yokluk ile hayat arasındaki uyumsuzluktur. Hayat yokluğu içine alamamakta, bu da hayat içindeki en değişmez, belirgin duygu olan korkuya neden olmaktadır. Korku her zaman hayata neden olan temel yokluk hareketmizin hayatın biyolojik yapısının çerçevesini kırmasının sonucudur. Korkudan sonra yokluk hareketi yavaşlar ve geri çekilir, böylece biyolojik varlığımız kendini onarır.

Hayat neden fiyaskodur?

Hayatı gülünç hale getiren, güçsüz insanların oynadığı güç oyunudur. Biyolojik varlığımız yokluk hareketini içine alamadığı zaman, esrimenin içine girerek sonsuz bir hızla hayatın dışına çıkarız. Esrime, hayatın dışına çıktığımızı gösteren bir yokluk durumu olarak, hayat öncesi başlangıçsızlığınızı ve hayat sonrası sonsuzluğumuzu hissetme biçimimizdir.

Hayatımızı küçük görmemize yol açan olgu, hayatın kendi yokluk gücümüzü yansıtacak donanıma sahip olmamasıdır.

Hayat yokluk hareketini içine alamadığı zaman olumsuz tepkisini depresyonla verir. Zannedilenin aksine depresyonda hızlanmış ve biyolojik yapımızı tehdit eder hale gelmişin biyolojik yapımız ancak düşük düzeydeki yokluk hareketine dayanıklıdır.  Sınır durumlarda, hayat kendini ya esrime, ya da nefsin zevklerini öldürmenin yoluna düşer. Aşk ve nefsde, biyolojik varlığımız yokluk hareketinin hızı karşısında alt-üst olur.

Esrime/cezbe/vecd, yokluk hareketini hayatın çerçevesineyamamasının belirtisidir. Esrimede biyolojik varlığın ötesindeki hareketimizi duyumsarız. Hiçliğin bir yokluk hareketi olduğunu farkederiz. Hiçlik yokluğun değil, hayatın yokluğudur. Hiçlik, yokluğumuzun hayatın ötekisindeki hareket imidir. Hiçlik, hayat-dışı yokluktur.

Dehşet duygusu, yüksek yokluk hareketinin biyolojik varlığımızın tepe noktasını aşarak, hiçliğe dalmasının hayatsal algılamayı alt-üst etmesinden kaynaklanan bütün sıkıntı ve kaygımız, yokluğumuzun biyolojik varlığımızın dar kalıplarına sığamamasından doğmaktadır. Nefsin yüksek hareketine dayanamayan bedenin çaresiz, umutsuz çırpınışlarını, kasılmalarını göz önüne getirin.

Kadın ile erkek arasında bitmek tükenmek bilmeyen tatminsizliğin kaynağı, erkek ile kadının kurdukları ortak hayatın ikisi arasındaki yüksek hareketin için yetersiz olmasıdır. Hiç tatmin olmayan temel bir arzu vardır. İnsan neslindeki ortak hayat, arzunun neden olduğu hayalleri tatmin etmekten o kadar uzaktır ki, erkek ile kadın arasındaki arzular biyolojik varlığımızın, daha doğrusu bedenlerimizin tatmin edeceği küçük istekler karşısında her zaman hayat dışına çıkarlar. Bu çıkış iki yolla olur: esrime veya nefsi öldürmek. Nefsi öldürmek hayatı yadsıyan bir yokluk çığlığıyken, esrime arzuyu hiçliğin derinliklerinde gezdirirken hayatı erteleyerek onu korur.

Hayal veya-düş, yokluk hareketi hayat tarafından emilemeyen bölümüdür. Biyolojik varlığımızdan taşan bitmek tükenmez arzuları hayatı ve anlamım küçümsememize neden olur, evet, evet hayat fiyaskodur. Bizi avutan her zaman sevgilimizle yarattığımız hayal ülkeleridir. İşte bu hayal ülkeleri yokluğun hareket kazandığı yerlerdir.

Ebedi dönüş, sonsuzluğun kaçınılmaz bir sonucudur. Ya ebedi dönüş vardır ya da hiçbir şey yoktur. Ebedi dönüş olmasaydı, bugün var olamazdık. Yokluk ancak ebedi dönüşle anlamını buluyor. Yoksa hayatımızdaki rastlantılar bizim için gereklilik haline gelemezlerdi.

Ebedi dönüşün bu hayattaki itici gücü kadınla erkek arasındaki farklılaşmadan doğan gerilimdir. Bu gerilimin neden olduğu çekim hepimizi döndürmektedir.

Hayatın ayrıcalıklı anlar mı diğer anlardan ayıran nedir.?

Günler günlerin üzerine amaçsızca yığılırken bir an içimizi dolduran coşkunun kaymağı nedir?

Gösterilen bütün yabalar sonuçsuz kalmasına rağmen nasıl oluyor da bu çabalar bazı özel anlarda anlam kazanabiliyor?

Bu anlar ebedi dönüşün yeniden ivme kazandığı anlardır. İşte bu anlarda yenilenil ve ebedi dönüşe büyük bir güç katarız.

Umutsuzduk ve umutsuzluğumuz bizi hareketlendiriyordu. Bu berbat dünyadan hiçbir şey beklememize rağmen kendimiz ve sevdiklerimiz için çaba gösteriyoruz. Çalışmak ve her şeye rağmen Çalışmak işte yokluğumuza anlam kazandıran şey. Hiçbir şeyi olduğu yerde bırakamayız. İçimizdeki gücü her şeye yansıtmalıyız. Umutsuzluğu bir yokluk ilkesi haline getirmeliyiz. Çünkü sonsuzluğu ancak umutsuzluğumuz aracılığıyla kavrayabiliriz. En tehlikeli ve kaçınılması gereken şey umutlu olmak ve bu nedenle beklemektir. Umutlu olmak, edilgen olarak bu dünyadan size iyi bir şeyler sunmasını beklemek demektir. Böyle bir davranış kendimizi alçaltmak demektir. Bu dünyada beklemek yerine eyleme geçmeliyiz. Ebedi dönüşü hızlandırarak ve farklılaştırarak yokluk hareketinin bize yüklediği sorumluluğu yerine getirmeliyiz.

Hayat sürerken yokluğumuzun temel referanslarına kavuşuruz. Bazı yokluklar bizi sonsuz döngünün içine sokar. Dönüp dururken aynı yokluklarla temas ederiz Aynı yokluklarla olan temaslar sonsuzca yinelenirken hayatın sınırlılığından, sonluluğundan, yokluğun sınırsızlığına, sonsuzluğuna geçeriz. Bu yokluklar bizi ebedi donüşe hazırlarlar. Tek bir yokluk bu referanslar olmadan geri dönemez. Bu referanslar her zaman geri gelen tarih teki adlardır. Bu adlar herbirimizin ebedi dönüşteki geçiş noktalarıdır.

Olup biteni daha iyi görmek ve kavramak için zevk ve acının nasıl oluştuğuna bakmalıyız. Organlarımızın aldıkları darbeleri veya maruz kaldıkları mikrobik saldırıları bildirme biçimi acıdır. Zevk ise organların önceden programlanmış bir amacı gerçekleştirmesinden doğar. Zevk her zaman aynı yollardan geçer. Zevk sonsuzca yinelenen aynı hareketlerden doğar. Acı her zaman beklenmeyendir. Zevk programlıyken, acı programsızdır. Bir yokluğun ebedi dönüşünün referans noktalarındaki yokluklar onun ebedi dönüşünü sağladıklarından sürekli yinelenen zevki üretirler.

Hepimizin kendi olduğunu farkettiği sonsuz yokluklar vardır. Hepimiz bu referans noktalarını izleyerek gelecekteki sonsuz dönüşlere hazırlanırız.

Hepimizin kadınları ve erkekleri vardır. Bu kadınlardan veya erkeklerden geçerek yokluğun ebedi dönüşünü gerçekleştiririz. Nefsânî hallerin sonsuzluğa açılmasının anlamı, ebedi dönüşün erkek kadın arasındaki hareketine dönüşmesi aşamasında ortaya çıkar. Erkek kadınını, kadın erkeğini bulurken o kadını veya erkeği sonsuz dönüşün değişmez bir referansı haline getirir Ve yaşanan aşk, ebedi yokluğa, ebedi dönüş olarak yansır.

Bütün yanlışlık, hayat ile yokluğu aynı görmekten kaynaklanmaktadır. Hayat ile yokluk arasında farklılık ve gerilim vardır. Bu olguyu ebedi dönüşle aşmaya çalışırız.

Yokluk sonsuz sayıda gerçekleşen hayattan geçmektedir. Hayatlar aynı referans noktalarından geçerek yokluğu görünür hale getirirler.

**

 Not: Bir varoluşcu yazının “yokluk hareketi” üzerinden okumasıdır”.

Derleme Kaynak:
Mehmet Mukadder YAKUPOĞLU, Varoluş, Ahlak Ve Ölüm, Birinci Basım,  2001 Ankara sh:9-17



 

AŞK MEKTUPLARI /Simone De Beauvoır


Hakkında

Simone de Beauvoir’ın Nelson Algren’e İngilizce yazdığı mektup­lar, Ohio’daki Columbus Üniversitesi tarafından bir açık arttırma satın alınmıştır; Algren’in yazmış olduğu mektuplar ise Simone de Beauvoir tarafından saklanmıştır. Ben mektupların karşılıklı olduğu bir yayın hazırlamıştım, açıklayacağım nedenlerden dolayı bundan vazgeçmek zorunda kaldık, okuyucular burada sadece Simone de Beauvoir’ın Alg­ren’e 1947-1964 yılları arasında yazmış olduğu mektupları okuyabile­cekler (üç yüz dört mektup). Tüm beklentilerimize karşın, uzun bir sus­kunluktan sonra -bir yıldan fazla-, Algren’in Amerikalı ajanlarından bütün ısrarlarımıza rağmen kesin bir red cevabı aldık. Açıklamasız ve nedensiz bir yayınlama yasağı. Söz konusu duruma boyun eğmek zo­runda kaldık. Bu üzüntü verici bir durum, özellikle de Algren için. Böylesi bir yayın çok faydalı olabilirdi çünkü bu adam yazar olarak, hayatında benzeri olmayan bu özel karşılıklı ilişki sırasında umulma­dık, coşkun bir ışık ile aydınlanıyor, belki de bu ışık onun varlığının gerçeklerine daha yakındı, karmaşık kişiliğini bazı romanlarından ya da sıradan bir biyografiden daha iyi yansıtıyordu, öte yandan Simone de Beauvoir’ın katkıları eksiksiz bir bütünü oluşturuyordu. Bu yayın eksiksiz sayılabilir; yalnız, yazıştığı kişinin dikkatsizliğinden ya da posta memurlarını boş göndermeme arzusundan kaynaklanan zorunlu birkaç makaslama yapmak zorunda kaldık. Gerekli bulduğum konular­da metnin daha akıcı ve anlaşılabilir olması için açıklamalarda bulun­dum (Algren’in tepkileri, günlük olaylar ya da damgasını vurmuş olay­lar).

Simone de Beauvoir hayatı boyunca birçok kişiyle mektuplaşmıştır. Bu mektuplaşmalar arasında özel bir konuma sahip “transatlantik aşkın” günlüğünü oluşturan bu yazıların bir eşine daha rastlanamaz. Diğer mektuplaştığı ayrıcalıklı kişiler her zaman hemcinsleridir. Yazı­şarak, seçkin bir yakınlığın ortasında kendi farklılıklarını açığa vuru­yorlar. Burada, tam tersine, mektuplaşma, Sartre’a yazılmış mektuplar­daki gibi kendiyle aynı olan biriyle değil farklı biriyle tanışmasını sağ­lıyor. Bu alandaki olaylar her şeyi açıklamıyor. Bu iki öncü kişiye sı­radan “yabancı” statüsünü benimseten uyruk farkı ortaya çıkıyor, bir Amerikalının ve bir Fransız’ın basmakalıp düşüncelerini taşıyorlardı. Söz konusu olan yalnızca bu uyruk farkı değil onları ayıran -hem ayı­nın hem de birbirlerine yakınlaştıran temel ve duyarlı özgünlüklerdir.

Garip bir kişiliğe sahip olan Huron’un 1947’de Simone de Beauvoir’ın hayatına ani girişi, onu diğer muhataplarıyla sorgulamadan sür­dürdüğü gerçeklikleri, varsayımları, bilgileri, “ortak dünya”nın alışıl­mış gerçekliklerini gözden geçirmesine ve aydınlatmasına neden oldu. Onlara Cocteau’yu, Gide’i veya Colette’i tanıtmayı düşünür müydü?

Hikâyesinin, geçmişinin ve Parisli hayatının tarzını eski bir yenilikçi olarak nitelendirerek, kendini tanıtır mıydı? Bu düşünülemez ve gerek­sizdi çünkü bunlar bir bütün olan geçmişini, bir kadın ve yazar olarak sürdürdüğü hayatının tümünü paylaşmışlardı. Onlara Nazilerin Pouez’e girişini, Giacometti’yi, Sartre’ın oyununun ilk temsilinden önce­ki provalarının şaşkınlığını, Kurtuluş’un büyük sevincini, edebi zevk­lerini, Camus’yü, Koestler’i, Dulin’i, yürüyüşe olan büyük düşkünlü­ğünü, aileye verilen değersizliğe olan nefretini, “varoluşçuların” eğlence kulüplerini, Pierre Brasseur’ü, R.D.R.’nin mitinglerini anlatmak için çok gereksizdi fakat Şikago’daki Nelson Algren’e hepsini öğret­mek , açıklamak gerekiyordu. Bir başka gezegende yaşayan bu insanı bilgilendirmek gerekiyordu. Hiç hakkında konuşulmamış konular, benzer özellikler, söylenmeden ve dolaylı olarak anlaşılan olaylar da­lın I azla oluyordu. Işık yılı uzaklığında birbirlerine doğru yürüyorlar­dı Ah! Tabii ki! Onları yakınlaştıran şeyi önemsememek büyük bir ha­la ulur. Yazar olarak paylaştıkları ortak konum aralarında bir dostluk, ikisinin de vazgeçemeyeceği yazarlık mesleği gibi pratik, güçlü ve hayati bir bağ kurmuştu. Aykırı kişilikleri de benzeşiyordu; bilinçlerinde, yaşanmışlıklarında saygın yazar olarak beklentilerinde belirgin ortak yönleri nelerdi? Burada olgusal açıklamanın (kültür farklılıkları, vs.) yeterli olmadığı bir durumla karşılaşmaktayız.

Olaylar kendiliğinden geliştiğinde, dünyanın huzur verici samimi­yeti yok edildiğinde artık geride sadece saf varlığın boşluğu kalıyor. Karşılıklı olarak bir kadın, bir adam birbirlerini seviyor ve birbirlerini tanımıyorlar. Aşk iksiri içildiğinde birbirlerini uzun uzadıya tanımaya çalışıyorlar: Karşımda olan kişi kim? Büyülü, heyecan verici, şaşırtıcı bir deneyim. Herkes Simone de Beauvoir’ın Algren’e mektup yazma­ya başlamasının, aradaki mesafe farkının onu kendisinin ve kişiliğinin arasına sokmasından kaynaklandığının farkında. Bu durum onun sıfır­dan başlamasına zorluyor ve el değmemiş bir zemine götürüyor. Hiç düşünülmeden yapılan sıfırdan bir yeni başlangıç. Bu çağda Paris New-York transatlantik bir uçuş gibi tehlikeli bir başlangıç. Bu aşkı sürdüren de bitiren de uçaktır. Uçak da aşk gibi, aşk uçağı, mesafeleri azaltıyor. Bu aşkı sürdüren de bitiren de uçaktır. Uçak da aşk gibi, aşk uçağı, mesafeleri azaltıyor. Hikâyenin başında ve sonunda dört motor­lu pervaneli uçak okyanuslararası gediş gelişleri sağlıyordu, günümüz­de bile heyecan verici ve tehlikeli sayılan bu uçuş o yıllarda bir mace­raydı. Bu ölümü yok etmenin kaygısı mı, aşk korkusu mu bunu ayırd etmek biraz zor.

Katedilen bu büyük mesafeyi yok etme öncülüğü Algren’e düşüyor. Simone de Beauvoir ve kendisi arasındaki yok edilemez mesafeleri, ondan vazgeçmeden 1950’de ardından da 1964 yılında yeniden düzen­lemeye karar veriyor. Peki bunu neden yapıyor? Bunu yorumlamak, tahmin etmek, kurgulamak okuyucuya düşüyor. Nedenler ve mantık bu iki varlığı, iki insanı, iki temel seçimi, iki öznel yapıyı ayırıyordu. Si­mone de Beauvoir’ın “mutluluk yeteneği” vardı, Algren’in ise bir tür başarısızlık sorunu vardı. Acıyla kendini yiyip bitiren acımasız zombi sonunda canlı, neşeli, cana yakın “iyi genç adamı” yok eder. Bu kor­kutucu ve acı verici bir olaydır.

1965 yılında, “Nesnelerin Gücü” (La Force des choses) kitabının Amerika’daki çevirisi yayınlandığında, Simone de Beauvoir birkaç sayfa boyunca onu Algren’le birleştiren ilişki, ilişkinin anlamı ve do­ğasında onları kıstıran acı verici ikilemler üzerine yazmıştır. “Umarım ki sizinle ilgili bölümler hoşunuza gider çünkü oraya bütün kalbimi koydum”, diye uyarıyor. Oysa Algren öfkeli bir tutum sergiledi. Hır­çınca davranarak hain açıklamalarda bulunuyor. Ve ardından 1981 yı­lındaki ölümüne kadar sessizliğini koruyor, ölüm koşulları sembolik olarak bir romancının izin verebileceğinden daha ağırdı: Bir yalnızın yalnız ölümü, evinde öldürülüyor ve kimse cenaze törenins gelmiyor. “Algren’s body unclaimed!” diye bir gazete başlığı “Algren’e sahip çı­kan olmadı!”, Simone de Beauvoir her şeye rağmen Algren’in onun yazdığı mektupları sakladığını öğrendiğinde büyük bir şaşkınlık yaşı­yor. Bunun yayınlanmak için yapıldığını sezdiğinden, yayını ve çevi­riyi kendisinin kontrol etmesi şartıyla memnuniyetle bu işe girişmeyi düşündü. Yayınlanana kadar mektuplarının okunmasını ve mektupla­rından her tür alıntıyı yasakladı. Ben onun bitiremediği bu projesini kaldığı yerden devralıp bitirmeye karar verdim. Mektuplarının özüne yararlı olması açısından bağımsız olarak zor da olsa Simone de Beauvoir’in biçimsel isteğinde bağlı kalmaya çalıştım. O hayattayken baş­layan, arşivlerde kötü koşullarda korunan mektupları 1986 yılından sonra daha da artmıştır. Hiçbir haklan olmamalarına rağmen, izinli ol­duklarını iddia eden biyograflar, gazeteciler, araştırmacılar, üniversite öğretim görevlileri, yayınlanmamış yapıt avcıları Amerika’da olduğu kadar Fransa’da da her biri bir diğerinin haksızlığına dayanarak izinsiz kullanımı ve korsan yayınlan arttırmışlardır. Simone de Beauvoir’in korktuğu olay gerçekleşmiş oldu; onun söylemediği sözler ve saçma sapan şeyler sanki o söylemiş gibi kaleme alındı. Yazısını çözmekte zorlanmışlar, bazen isteyerek bazen de kaçınılmaz olarak konuyu anlamamışlardır, bunu ister bilgisizlik, ister deneyimsizlik, ister kötülük olarak adlandıralım, bu olay beklenmedik sonuçlar doğurmuştur. “Sa­rışın”ı “sevgili” olarak çevirmenin, bazı terimleri ve konulan değiştir­ilirimi ne gibi bir haklılığı olabilir? Artık metni aslına uygun bir şekilde düzenlemenin zamanı gelmişti, Simone de Beauvoir’m dilini, ritmi­ni tarzını, alışkanlıklarını yansıtan doğru bir okuma ve güvenilir bir çeviri… . Algren’in elimde kalan cevapları da Simone de Beauvoir’ın kiIerle aynı saldırılara maruz kalmıştır. Halk onlardan direkt yararlana­mazsa da onları okumak, onları çevirmek benim için daha değerli ol­umsun; çünkü Simone de Beauvoir’in mektupları ile olan karşılıklı uyumu olmadan büyük hatalar yapılmış olurdu. Üstelik Algren her meklubuna tarih attığı için mektupların sıralanmasında yapılmış olan Amerika’daki yayınlardaki belirsiz bir kişinin yapmış olduğu büyük İmlaları düzeltmiş oldum.

Sylvie Le Bon de Beauvoir

 

MEKTUPLARINDAN

18 Mayıs 1947, Pazar

Her şeyim, Şikagolu erkeğim,

Paris’te olduğunu düşünüyorum, Paris’te özlüyorum seni. Yolculuk tun ikaydı. Doğu’ya geldiğimizden beri neredeyse hiç gece olmadı. Newfoundland’de güneş batmaya başladı; ama beş saat sonra Shan­non‘da enfes, yeşil bir İrlanda manzarasının üzerine doğuyordu yeni­den. Her şey öyle güzeldi, düşünecek öyle çok şeyim vardı ki hiç uyu­yamadım. Bu sabah 10’da (sizin saatinizle 6’da) Paris’in göbeğindeydim. Paris’in güzelliği kederimi alır götürür diye ummuştum; ama ya­nılmışım. Bir kere Paris bugün hiç güzel değil. Kapalı ve bulutlu, gün­lerden Pazar, caddeler bomboş, her şey karanlık, tatsız ve ölü görünü­yor. Belki de Paris’e küsen benim kalbimdir. Kalbim hâlâ New York’ta, birbirimize elveda dediğimiz Broadway’deki o köşede, Şikago’daki evimde kalbim, o sımsıcak kalbinin üzeri benim yerim. İki, üç gün içinde biraz değişir her şey diye umuyorum.

Fransız entelektüel ve siyasi hayatıyla, çalışmalarımla ve arkadaşlarımla ilgilenmeye başlamalıyım yeniden. Bugün canım bunların hiç­im ıy le uğraşmak istemiyor; üzerimde bir yorgunluk, bir tembellik var, ..sadece anılar oyalıyor beni. Biricik aşkım, seni sevdiğimi söylemek için niye bu kadar bekledim hiç bilmiyorum. Sadece emin olmak istiyordum; bildik, boş kelimeler kullanmak istemiyordum. Oysa şimdi inliyorum, ta başından beri sana âşıktım. Neyse, o şimdi burada, aşk ve kalbimi sızlatıyor. Bu kadar mutsuz olmak beni mutlu ediyor; çün­kü senin de mutsuz olduğunu, aynı mutsuzluğu paylaştığımızı biliyorum. Seninle birlikteyken zevk aşk demekti, şimdi de acı aşk demek. Aşkın her çeşidini tatmalıyız. Tekrar kavuşmanın mutluluğunu yaşayacağız. İstiyorum bunu, ihtiyacım var buna, olacak bu. Beni bekle. Ben seni bekliyorum. Seni söylediğimden, tahmininden çok seviyorum. Sa­na daha sık mektup yazacağım, sen de bana daha sık yaz. Sonsuza dek hep senin karın olarak kalacağım.

                Sımoneun

Kitabın hepsini okudum, çok hoşuma gitti. Emin ol, bu kitabı çevirteceğim. Binlerce kez öpüyorum. Beni öpüşün harikaydı. Seni seviyorum.

**

21 Mayıs 1947, Çarşamba

Sevgili kocacığım,

Paris öyle hüzünlü ve berbattı ki bu öğleden sonra Paris’ten biraz uzaklaştım. Çok uzağa gitmedim; otuz kilometre ya var ya yok; ama bana ne kadar da uzak geldi. Burası kuşların cıvıldadığı, yeşil çayırla­rı, ağaçlarıyla tam bir kır yeri. Köy demek biraz güç, ağaçların etrafın­da birkaç küçük ev var. Burada, mavili sarılı küçük bir pansiyonda iki hafta kalacağım. Şimdi saat yedi olmak üzere, güneş ağır ağır batıyor, evin önündeki küçük bahçede oturuyorum. Dört yanımı kaplayan man­zara, esen ılık meltem harika. Burada nasıl da mutlu hissediyorum ken­dimi ve sana nasıl da yakın. Buraya geldim; çünkü dinlenmeye, uyku­ya, huzura ihtiyacım var. Yeniden çalışmaya, okumaya başlamak isti­yorum. Umarım dinlenmeye, düşünmeye, eskileri hatırlamaya zamanım olur. Birkaç arkadaşıma rastladım, herkes ne kadar da soğuk; ya da en azından sıcak değil. Sen sıcaklığın, cömertliğin ve öylesine sev­gi dolu oluşunla beni çok şımarttın galiba. Belki benimdir soğuk olan; usandırıcı bir rüya gibi her şey; hiçbir şeye, hiç kimseye aldırmıyorum. Dün akşam Saint-Germain bulvannda bir taraçada otururken içim cız etti. Ağaçlar, ay ışığı öyle güzeldi ki! Paris caddelerini sana gösterme­nin beni çok mutlu edeceğini düşündüm, Paris’in seni beklediğini his­settim. Paris’i seninle, senin için sevmeye başladım yeniden.

Kitabını Gallimard’a götürdüm. Önümüzdeki iki hafta içinde oku­yup basmaya niyetli olup olmadıklarını bildirecekler bana. Basmak is­temezlerse başka bir yayıncıyla görüşeceğim. Her durumda Les Tempes modernes’de kitabının bir bölümünü basacağız. Senden gelecek mektubu sabırsızlıkla bekliyorum, Paris’ten buraya gönderecekler. Belki iki üç gün içinde elime geçer. Birbirimizden ayrı olduğumuzu hissetmeyelim diye bana daha sık yazmalısın sevgili arkadaşım, sevgi­lim, kocacığım. Aramızda Atlas Okyanusu ve uçsuz bucaksız ovalar olsa da, bu aylan birlikteymiş gibi geçirmeye çalışmalıyız. Ne yazık ki Fransızca kitaplar okuyamıyorsun. Neden öğrenmeye çalışmıyorsun? Böylece beni, hayatımı daha iyi tanırdın. Bir işe yarayacaklarını düşü­nürsen sana kitaplarımı gönderirim.

Şu anda Kafka’nın Günlük’ünüokuyorum. Diğer bütün kitaplarını okudum, hepsi çok hoşuma gitti. Sen Kafka’nın kitaplarını sever mi­sin? Biliyorum kırlardan hoşlanmıyorsun; ama burada, mavili sarılı pansiyonun önündeki küçük bahçede benimle olmanı isterdim. Yanım­da oturmuş, bana gülümsediğini görüyorum. Gülümsemeni ne çok se­viyorum bir bilsen! İki hafta önce, küçük bir Fransız bahçesinde, seni seven bir Fransız kadının yüreğinde böyle gülümseyeceğini düşünmüş müydün? İşte buradasın biricik aşkım, bana gülümsüyorsun, guguk ku­şu öterken beni seviyorsun. Ben de sana gülümsüyor ve hem bu Fran­sız bahçesinde, hem de Şikago’da seviyorum seni. Sen Fransa’da be­nimlesin, ben de Şikago’daki evimizde seninle. Biz ayrılmadık, ayrıl­mayacağız. Sonsuza dek senin karın olarak kalacağım.

Simone’un

**

Mayıs 1947, Cuma

Mon bien-aime(Sevgilim)

Bu küçük odada oturup sana mektup yazmak çok güzel. Saat öğle­den sonra beş. Güneş köyün, yeşil tepelerin üzerinde parlıyor, pencerem açık, masa da pencerenin önünde. Yani kendi odamda olsam da manzaranın içindeyim. Çok eski bir Fransa manzarası bu. Otelden yak­laşık bir buçuk kilometre uzakta Port-Royal-des-Champs var. Uzun, çok uzun zaman önce Pascal’m yaşadığı manastır bu. Racine de bura­da eğitim görmüş. Az ötede Racine’in kuş cıvıltıları arasında sık sık yürüyüşe çıktığı küçük patika var. Bu patika hakkında bir şiir bile yazmış, Hısımların yol boyunca karo taşlara kazıdığı çok kötü bir şiir. Bahçeden suna mektup yazdığımdan beri iki gün geçti, sessiz sakin. Saat on’da yattım; yanımda beni uyumaktan alıkoyacak yakışıklı bir adam da ol­madıkı için öğlen on iki’ye kadar uyudum. Yani şu anda uyumaktan bıkmış haldeyim. Aslında uykuya çok ihtiyacım vardı. On ikide öğle yemeği yedim, nefis yemekler ve kırmızı Fransız şarabı vardı yemek­le Sonra da kırlarda biraz dolaşıp geri geldim. Kitap okudum, yazı yaz­maya çalıştım. Saat sekiz’de akşam yemeğimi yiyip uyudum. Görüyorsun ya bu şekilde yaşamak için elime çok az fırsat geçiyor; oysa buna nasıl ihtiyacım var. Carson Mac Cullers’ın bir romanını bitirdim. Ame­rikalı bir yazarın kitabını okumak güzel de kitap hiç iyi değildi. Söyle­diğim gibi Kafka da okudum. Dediğim gibi modem Fransız edebiyatın­dan ne bulursan okumalısın. Camus’nün Yabancı’sı, Sartre’ın Sinekler’iyle Gizli Oturum’u çevrildi. Ayrıca Sartre’ın bazı makaleleriyle be­nim bazı makalelerimin çevirileri Partisan Reviewda ve birkaç başka dergide yayımlandı. Eminim Mary Goldstein senin için bunları seve se­ve bulur. Sevgili kocacığım, ben seninle senin Şikago hayatını yaşama­ya çalışıyorum, sen de benim Fransız hayatımdan bir şeyler kapmayı denemelisin, mutlaka ama mutlaka. Deneyeceksin değil mi?

Bu satırları senin verdiğin kırmızı, parlak dolma kalemle yazıyorum, parmağımda da yüzüğün var. Hayatımda ilk kez yüzük takıyorum. Pa­ris’teki herkes çok şaşırdı; ama yüzüğe bayıldılar. Mektubunu dört gözle bekliyorum. Seni özledim, biliyorsun. Özledim dudaklarını, ellerini, sı­cak güçlü bedenini, yüzünü, gülüşünü, sesini özledim. Seni özledim. Ol­sun, seni böylesine özlemek hoşuma gidiyor, böylece bir düş olmadığını, gerçek olduğunu, yaşadığını, seninle yeniden buluşacağımızı hissediyo­rum. Sadece bir hafta önce New York’ta beraberdik. Sana kavuşmadan zaman çok uzun geliyor. O güzel yüzünü, o tatlı dudaklarını sevgi dolu buselerle öpüyorum.

Simone’un

Sana Fransa’dan senin için topladığım birkaç çiçek de yolluyorum.

**

Mayıs 1947, Cumartesi

Sevgili N. Algren*,

Mektuplarını, o küçük sarı mektuplarını bugün aldım, çok mutlu ol­dum. Mektupların da senin gibi; hem hüzünlü, hem neşeli, aşkta bece­riksiz, sakar, çok da samimi. Samimi olanla olmayanı ayırt edebildiği­mi söylüyorsun, böyle söylediğin için çok gurur duydum kendimle. Ta­nıştığımız ilk anda senin ne kadar samimi olduğunu anlamıştım, sen­den bu kadar hoşlanmaya o zaman başlamıştım, sonra da sana olan sev­gim filizlendi. Senin her şeyin samimi, sözlerin, davranışların, sevgin, nefretin, mutluluğun, kederin; bütün hayatın samimi senin. Seninleyken ben de ne kadar samimi olduğumu hissediyorum; her şey çok gü­zel; çünkü her şey gerçek. Hâlâ Şikago’daki küçük evde olduğumu his­sediyorsan çok mutlu olurum. Birlikte New Orleans’a gidene dek ay­rılmayacağım o evden. Galiba gönderdiğim birkaç mektubu -Newfo­undland’den gönderdiğimi, Paris’ten çektiğim telgrafı daha almışsın.

Bugün çalışmak için çok çaba harcadım. Altı ay önce kadınlar hak­kında yazdığım her şeyi okudum. Çalışmak çok da kötü değilmiş; ama tekrar yazmaya başlamak çok zor. İnsan niye yazma ihtiyacı duyar hiç anlayamıyorum artık. Dünya şu haliyle çok büyük; var ve kelimelere ihtiyacı yok. Şikago’yu hatırlıyorum, Fransa’nın yemyeşil manzarası­nı hatırlıyorum. Gerisi boş. Yine de yarın yeniden çalışmaya başlaya­cağım, umarım bu kez daha başarılı olurum. Olmalıyım.

Bana daha sık yaz, daha da sık. San mektupların bana büyük neşe verdi. Sana mektup yazmak hoşuma gidiyor. Yazdıklarımı okuyabildi­ğini umuyorum. Fransızca’da kendimi daha iyi ifade edebilirim. Ama seni ne kadar çok sevdiğimi anlaman için İngilizce’min yeterli olduğu­nu sanıyorum; önemli olan da senin sevgimi hissedebilmen. Seni sevi­yorum çılgın, tatlı erkeğim benim.

Salı

Mon bien-aime, bu mektubu ancak bugün yollayabileceğim; çünkü dün ve Pazar günü yortu vardı, postacı gelmedi. Tekrar hayata dön­düm, mesela tekrar yazı yazmaya başladım. Bütün hafta kendimi has­taymış gibi hissettim; rüyada gibiydim, etrafımdaki hiçbir şey gerçek delildi sanki. Havaalanında senin beni öpmenle başlayıp caddenin kö­şesinde son gülüşünle biten Şikago-New York hatundaki hikâyemizi kendi kendime kaç kez anlattım bilmiyorum. Bütün öyküyü ezbere bi­liydim, her gülüşü, her bakışı, her öpüşü, her sözcüğü. Kafamda saatlerce dönüp durmasından bıktım, usandım. Bir tanem seni ne kadar özlediğimi hissedebilseydin öyle kibirlenir, burnun öyle büyürdük ki .artık böyle lallı bir adam olamazdın.

Bugünn birkaç arkadaşımı görmek için Paris’e gideceğim; hemen otele gidip mektubun gelmiş mi diye bakacağım. Lütfen sık sık mek­tup yaz. Ben sana yazmayı hiç bırakmayacağım. Seni öyle içten, öyle derinden seviyorum ki ben bile şaşıyorum kendime. Başıma böyle bir şeyin yelebileceğim hiç düşünmemiştim. Âşığım işte, çok da mutluyum âşık olduğuma, biraz acı olsa da aşk. Ah, öyle çok yanında olmak isliyorum ki, omzunu yanağımın yanında hissetmek, kollarının beni sımsıkı sardığını hissetmek istiyorum. Sen bana bakmalısın ben de sa­na, görmemiz gerekeni görmeliyiz gözlerimizde ve mutlu olmalıyız.

Simone’un

* N. Algren benim biricik arkadaşım ve sevgilim, bir haftalık kocam olan ve sonsuza dek kocam olarak kalacak Şikagolu bir gencin adıdır.

**

29 Mayıs 1947, Perşembe

Sevgilim,

Paris’e gelir gelmez, trenden inip taksiye atladım. Taksiden de iner inmez senden mektup gelmiştir diye merdivenlere koştum. Mektup yoktu, nasıl üzüldüm bilsen! Ama bunda senin suçun yok biliyorum. Şikago çok uzak, uçaklarsa çok yavaş. Neyse boşver bunları biricik aş­kım. Geçen pazardan beri neler yaptığını bilememek çok acı veriyor bana. Kızkardeşine gidecektin, belki onunla at yarışlarına da gitmişsindir. Daha başka neler yaptın? At yarışında para kaybettin değil mi? Her gün neler yapıyorsun bilmek istiyorum; küçük, önemsiz şeyleri.

Paris güzeldi. Uçak bileti için para bulur bulmaz Paris’e gelmelisin. Paris’te birlikte yaşamamıza yetecek param olacak. Sevgili kocacığım, benden para alma konusunda öyle kaşlarını çatıp sinirlenme. Seni gör­mek için parana ihtiyaç duysaydım ben senden para alırdım. Birbirimi­zi sevdiğimiz sürece senin olan benim, benim olansa senin. Paris’e gel, gel lütfen! Paris’te New York’taymışçasına mutlu olacağız. Sana Pa­ris’i göstermek istiyorum. Bunlar boş sözler değil, bilirsin boş laflar et­mem. Paris’te benim yanımda olman için paradan da fazlasını verir­dim. Unutma, seni seviyorum benim Şikagolu genç evcimen erkeğim.

Paris güzeldi işte! Masmavi ve sıcaktı, yeşil yapraklı ağaçlarıyla, güzel kokularıyla, neşeli, yazlık elbiseleri içindeki kadınlarıyla, sokak­ta öpüşen sevgilileriyle, mutlu görünen insanlarıyla. Arkadaşlarımla Montmartre’daki Place du Tertre’a gittik. Orayı biliyor musun? Harika bir yer. İnsanlar, basit ama hoş bir müzik çalarken açık havada akşam yemeği yiyebilirsin. Yemekler, şarap harika, yukarıda gökyüzü, ayak­larının altında koca şehir. Sonra konuşa konuşa yürüyerek tepeden aşağıya indik, çok tatlı bir bara uğradık. Piyano vardı, viski-soda içtik. So­kakta da masalar vardı, insanlar birbirleriyle nasıl da neşeyle konuşu­yordu, Amerika’da yok böyle bir şey. Sonra çılgın, gerçekten çok çıl­gın bir kadın geldi. Çok yaşlı, çok çirkindi; suratında kırmızı, pembe, mavi, beyaz tonlarda makyaj vardı; boyalı saçlarının üzerindeyse hasır bir şapka. Sonra eteğini dizlerinin üzerine çekerek dans etmeye başla­dı; çirkin bacaklarını, çıplak baldırlarını göstererek acı dolu, açık saçık bir sürü laf etti. Barın kapanış vakti gelip de artık gitmemiz gerektiği söylenene dek orada oturduk. Sonra Paris’ten geçerek yaşadığım yere, Saint-Germain-des-Pres’ye gittik. Biz yürürken şafak sökmeye başla­mıştı. Seine’nin üzerinde şafağın söküşü çok güzeldi. Gökyüzü laci­vertti, sanki bir köyde gibiydim; ama Paris’teydim. Sonra yattım uyu­dum, seni düşündüm biricik aşkım. Bu Paris gecesini seninle paylaş­mayı öyle çok isterdim ki!

Ertesi gün mavili, sanlı pansiyona geri döndüm. Artık yazı yazabi­liyor, çok çalışıyorum. Arkadaşlarım beni görmeye geliyor, uzun uzun konuşuyoruz. Onları sana anlatmak isterdim; ama mektup yaza­rak bunları İngilizce anlatmak çok zor. Aslında bir süre için seninle baş başa kaldığımızı hissetmek istiyorum. Bugün hem yazım hem de İngi­lizcem çok kötü; çünkü çok geç oldu. Bunları yatakta yazıyorum, çok uykum geldi. Rüyamda seni görmek istiyorum; ama rüyalarımda iste­diğim şeyleri göremem hiç.

Seni seviyorum ve tutkuyla öpüyorum.

Simone’ un

**

4 Haziran 1947, Çarşamba

Sevgili kocacığım,

Bugün alt kata inerken mektubunu aldım, nasıl mutlu oldum bir bilsen. Ne tatlı bir mektup o öyle. Okurken sanki o şakacı sesini duydum, sımsıcak gülüşünü gördüm. Sanki yanımdaydın da oturmuş neşe için­de konuşuyorduk. Hemen cevabını alınca mektup yazmak gerçekten çok güzel, hem böylece gerçek bir konuşma ortamı oluşuyor. Şimdi hiç uzakta değilsin sanki. Yanımdaymışçasına beni sevdiğini hissedebili­yorum, benim de seni sevdiğimi hissettiğini biliyorum. Birtanem bunu hissetmek beni mutlu ediyor. Henüz bana ne kadar mutluluk verebildi­ğini bilmiyorsun. Bunu ben de bilmiyordum. Bütün gün günlük güneş­lik ıi, harikaydı; çünkü bugün kalbimdeki bu tatlı mektubu aldım. Bu kadar güzel mektuplar yazmamızı kıskanıyorum, bu hiç de adil değil. Yabancı bir dilde yazarken söylemek istediklerimi tam olarak ifade edemiyorum. Senin kalemin kıvrak, her şeyi en iyi şekilde tasvir edip öyküler anlatabiliyorsun. Bense bir çocuğunki kadar kırık dökük bir İngilizce’yle yazıyorum; yine de biliyorsun boş bir kadın değilim. Kendini benden daha zeki, daha akıllı, daha ilginç sanmandan, benim hu beceriksizliğimi küçümsemenden korkuyorum.

Çarşamba gecesi

lliılııtıcnı geceyansı oldu. Şimdi burada, Paris’te vakit geceyarısı, Şıkago’da saat kaç acaba? Akşam yemeği vaktidir herhalde. Tam şu anda ne yapıyorsun acaba? Bir tabak et yemeği mi yiyorsun? Ben tulumdayım, gerçekten çok iğrenç bir oda. Sana bu odayı göstermekten utanırdım herhalde. Duvarlar diş macunu kadar pembe, bu iyi tarafı. Tavan öyle kirli, oda öyle küçük ki içinde insana sıcaklık duygusu veren hiçbir şey yok. Buraya kadınsı bir çekicilik vermek için erkek bir kahyanın el atması gerek. Yine de savaş boyunca erişte ve patates pi­şirerek yaşadığım bu iğrenç odayı seviyorum. Yapılabilecek en mantıklı şey başka bir yere taşınmak olsa da buradan gidemem artık.

Bu akşam hiç de mantıklı değil, kendimi çok mutsuz hissediyorum. Ağlamak istiyorum. Senin kollarında ağlamak öyle güzel olurdu ki! Senin kollarında ağlayamadığım için ağlıyorum, bu hiç de mantıklı de)’il; çünkü senin kollarında olsaydım ağlamazdım ki. Aşk mektubu yazmak büyük aptallık, aşk kâğıda dökülemeyecek bir şey; ama sevdi­ğin adamla aranda şu korkunç Atlas Okyanusu varsa başka ne yapabi­lirsin? Sana bir şeyler yollamak istiyorum; ama ne yollayabilirim ki? Çiçekler bile soluyor yolda; öpücükleri, gözyaşlarını gönderemezsin bile. Sadece sözcükler var, bense İngilizce bile yazamıyorum. Sen ne kadar acı veren bir adamsın ki sevgilin senin için bütün Atlas Okyanu­su boyunca ağladı! Bununla gurur da duyuyor olabilirsin doğrusu!

Çok yorgunum, seni de deliler gibi özledim. Biliyorsun geri gelmek çok zor. Benim için bu geri geliş sürecini yaşamak çok zor. Fransa’da çok hüzünlü bir şeyler var; yine de seviyorum bu hüznü. Amerika’ysa tatil içindi. Kendimden hiçbir şey istemedim. Buradaysa ne olduğunu, yapıp yapamayacağımı tam olarak bilmesem de yapacak işlerim var.

Çok tuhaf bir akşam geçirdim ve avunmak için çok fazla içtim; şu anda çok garip hissediyorum. Bana âşık olan çok çirkin bir kadından söz etmiştim sana. Hatırlıyorum: New York’ta karşılıklı yatıyorduk, bu kadından söz etmiştik. O güzel yüzünü görmüş, mutlu olmuştum. Onunla akşam yemeği yedik. Dört gün önce karşılaştık. Beni gözetliyormuş (kendisi söyledi), sonra oturduğum kafeye geldi. Benimle ko­nuşurken bütün vücudu titriyordu. Ben de onunla akşam yemeği yiye­bileceğimizi söyledim. Yazdığı kitabın bir müsveddesini verdi bana. Bana olan aşkı hakkında her şeyi anlattığı bir günlük bu. Harika bir ki­tap. Çok iyi bir yazar. Çok derin duygulan var ve bunları harika keli­melerle anlatıyor. Bu günlüğü okumak çok sinir bozucuydu, özellikle de benim hakkımda olduğu için. Ona karşı bir hayranlık, bundan da öte dostluk hissediyorum. Paris’teyken onu iki ayda bir kez görüyorum. Ona çok da aldırmıyorum, o da bunu biliyor zaten. Tuhaf olan şey ba­na olan aşkı hakkında bu kadar rahat konuşabilmesi ve bunu benimle sanki bir hastalıkmışçasına tartışabilmesi. Tahmin ediyorsundur her­halde, onunla bir akşam geçirmek pek de kolay değil. Beni hep Pa­ris’in en güzel restoranlarına götürüp, şampanya ve en iyi yemekleri ıs­marlıyor. Ben de uzun uzun konuşuyor, hikâyeler anlatıyor, neşeli ve kayıtsız görünmeye çalışıyorum. Çok içki içiyor, akşam yemeğinden sonra bara gidiyoruz. Birden çok dokunaklı bir hal alıyor, bense ken­tlimi berbat hissediyorum, hoşça kal deyip ayrılıyorum. Ve biliyorum kulasını duvarlara vura vura, kafasında intihar düşüncesiyle, ağlayarak gidiyor. Benden başka bir arkadaş edinmeyi reddediyor. Sürekli yalnız yaşıyor, beniyse yılda sadece altı kez görüyor. Onu sokaklarda yalnız başına, umutsuz, ölümü düşünürken bırakmaktan nefret ediyorum. Başka ne yapabilirim ki? Fazla şefkat çok daha kötü şeylere yol açabi­lir. Onu asla öpemem, sorun da bu zaten. Başka ne yapabilirim ki?

Bu sabah Les Temps modernes’e uğradım, birkaç müsvedde alıp gün boyunca okudum. Bir tanesi çok tuhaf bir öyküydü. Bir fahişe kendi hayatını yazmış. Tanrım! Dünyayı böyle gördüğünü, başka hiç­bir şey tatmadan ölüp gideceğini düşünmek korkunç. Öyle içten ve do­ğal yazmış ki hikâyeyi basmak imkânsız gibi bir şey. Oysa bu öyle bir hikâye ki insanın ufak tefek endişelerini bir yana bırakıp oturup ağla­ması lazım okuyunca. Bazı yönlerden de çok komik bir öykü.

Biricik aşkım, artık yatıyorum. Sana yazmak çok iyi geldi. Yaşadı­ğım, beni beklediğini, birbirimizi severek yine mutlu olacağımızı bil­mek öyle rahatlatıcı ki. Bir kez bana, benin senin için senin benim için olduğundan daha önemli olduğumu söylemiştin. Bence bu artık doğru değil. Seni özledim ve seni seviyorum. Sen benim kocamsın, ben de scııiıı karın. Kollarında uyuyacağım, biricik aşkım.

Simone’un



**

23 Temmuz 1947, Çarşamba

Biricik aşkım benim,

Senden yeni mektup alamadım; ama daha geçen hafta iki tane al­ınıştım, bu yüzden onları bir kez daha okudum. Biliyorsun, kumar oy­namanı onayladığımı söyleyemem. Ama bütün gün çalışıyorsan neden olmasın? Önemli olan çalıştığında adam akıllı çalışman, çalışmayı bı­raktığında da dinlenmek için gerçekten sevdiğin şeyi yapman. Ben iç­meyi tercih ederim; ama bu da kumardan ne daha iyi ne de daha kötü. Bu aralar galiba çok fazla içiyorum; çünkü seni çok özledim. Böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Nelson, sevgilim, sen bu dünyadaki en hoş adamsın, oraya gelebilmem için her şeyi ayarlamaya çalışman çok güzel; ama sadece bir dilek bu. Hâlâ yaşıyorsan ve beni seviyorsan, başka bir şey yapmaya ne gerek var? Yapacak bir şey yok. Eğer on do­lara bir araba alabilirsen ve kullanabilirsen çok hoş olur; ama sadece otobüsler ve uçaklar, uçağı da boşver sadece otobüs de bize yeter, kü­çük mutfağımızda sadece biftek ve mısır olsa, biftek de olmasın sadecc mısırla mutlu olabiliriz, değil mi? Bilirsin ben gösterişe düşkün de­ğilimdir; sadece ekmek, patates, su ve aşkla yaşayabilirim. Bunlar için kala yormana gerek yok.

Evet biraz korkuyorum, bu doğru. Öğleden sonra, Sartre’ın filmi­ni (İş İşten Geçti)  izledim, oldukça iyiydi; ama olması gerektiği kadar değil. Neyse, sorun  bu değil. Sorun şu ki filmin öyküsü beni biraz rahatsız etti. Bir­birini seven ve öldükten sonra karşılaşan bir kadınla bir adamın öyküsüydü, birbirlerini sevdiklerinden dünyaya dönmelerine izin verildi, eğer bu aşkı gerçekten yaşayan bir aşk haline getirebilirlerse sonsuza kadar yaşayabileceklerdi; ama başaramazlarsa yeniden öleceklerdi. Sonunda başarısız oldular. Gerçekten çok dokunaklıydı, seni ve beni düşündüm. Biz birbirimizi anılarımız, umutlarımız ve mektuplarımızla, aramızdaki mesafeye rağmen seviyoruz, bu aşkı gerçekten bitmeyecek bir aşk yapabilecek miyiz? Yapmalıyız. Yapabileceğimize de inanıyorum; ama kolay olmayacak. Nelson, seni seviyorum. Ama sana hayatımı adamazsam bu aşkı hak eder miyim? Hayatımı sana adayamayacağımı açıklamaya çalışmıştım. Beni anlıyor musun? Bana gücenmedin mi? Hiç gücenmeyecek misin? Her zaman sana verdiğimin aşk olduğuna mı inanacaksın? Belki de bunları sormamalıyım, bunları böylesine apaçık söylemek bana çok acı veriyor. Ama bir türlü bundan kurtulamıyorum, kendime sürekli bunları soruyorum. Sana yalan söylememeliyim, senden bir şey gizlememeliyim. İki aydır çok kötüyüm; sürekli içimi kemiren, kalbimi acıtan bir soru var: Her şeyini vermeye hazır değilken, kendinden bir şeyler vermek doğru mu? Benden istemesi­ne rağmen bütün hayatımı ona vermeyi düşünmüyorsam, onu sevebilir miyim, ona bunu söyleyebilir miyim? Benden nefret etmez mi? Nelson, aşkım bu konuda konuşmamak benim için çok daha kolay olurdu. Kolay olurdu; çünkü sen bu konuda hiçbir şey söylemedin; ama birbirimize yalan söyleyemeyeceğimizi, sessiz kalamayacağımızı söylemen öyle güzeldi ki. Aramızda oluşabilecek her türlü kötü duygudan, aldatmacadan, kırgınlıktan nefret ediyorum. Ama bunları yazdığıma göre her şeyi göze almış durumdayım. İstemezsen cevap yazma, bunları kar­ılaştığımızda yüz yüze konuşuruz. Hatırlıyor musun bir keresinde sana çok fazla saygı duyduğumu söylemiştim; işte bu yüzden yazdım bunları. Benden bütün hayatımı istiyorsun demek istemiyorum, söyle­mek istediğim sadece şu: Tekrar karşılaştığımızda ne olacağını bilmi­yoruz; yalnız şunu biliyorum ki ne olursa olsun, sana her şeyimi vere­mem, bu yüzden de kendimi kötü hissediyorum. Ah, sevgilim, bu ka­tlar uzakta olmak, böylesine önemli şeyler konuşurken birbirimizin yüzüne bakamamak ne korkunç bir şey. Aşkın sadece “seni seviyorum” ı İçmekten fazla bir şey olduğunu, gerçeği söylemeye çalışmanın da aşk olduğunu hissedebiliyor musun? Aşkım istediğim kadar aşkını hak et­meyi de istediğimi anlıyor musun? Bu mektubu sevgi dolu bir kalple, başımı omzunda hissederek okumalısın. Belki de bütün bu söyledikle­rim sana çocukça gelecek, kimbilir belki de zaten bunları biliyorsun. Bu akşam bunları yazmaktan kendimi alamadım sadece. Aşkımız gerçek olmalı, kavuştuğumuzda bunu başarmalıyız. Kendime güvendiğin kadar sana da güveniyorum. Aklından neler geçiyorsa geçsin, öp beni,

Simone’un

**

7 Ekim 1947, Salı

Nelson, aşkım,

Şu anda Paris o kadar güzel ki mutlu olmamak ve umutlanmamak imkansız. Seni görmeyi, günler, haftalar, aylar boyunca seninle yaşa­mayı umut  etmek; senin bu güzel kasabada olduğunu ve sana sevdiğim bütün bu küçük sokakları göstermeyi umut etmek… Dün, bütün öğle­den sonramı Paris’in kuzeyindeki küçük tepelerin üzerinde bulunan o fakir ama canlı mahallelerde, Belleville ve Ménilmontant’da yürüye­rek geçirdim. Küçük unutulmuş sokaklarda bir sürü, bir sürü küçük unutulmuş ev var. Sen de onları çok seveceksin. Uslu bir kız olmaya devam ediyorum, sürekli çalışıyor ve seni düşünüyorum. Pek fazla şey olmadı. Pazar günü Sartre, Camus ve André Gide ve birkaç başka yazarla birlikte Afrika’nın sorunlarıyla ilgili bir toplantıya gittim. Bili­yi usun zenciler Fransız sömürgelerinde hâlâ Amerika’da olduğundan çok daha kötü muamele görüyor, içlerinden biri de beyaz yazarlardan yardım etmelerini istemiş. İşin ilginç yanı, hepimiz sol görüş yanlışıy­ken bu zencinin Hıristiyan, son derece dindar ve ağırbaşlı, bir o kadar ılıt muhafazakâr olmasıydı. Bu yüzden son derece kibir bir dille Fransa’dan, özgürlükten bahsetti, zencilerin de Fransızların yardımıyla bir İsyana başvurmadan ve beyazları ülkelerinden atmadan mutlu olmalarını umduğunu söyledi. Bir tür işbirlikçi olduğunu düşündüğümüzde hepimiz çok sinirlendik. Fransa’nın sömürgeler konusunda çok kötü davrandığını ve sömürgelerde yaşayan bütün beyazların aşağılık olduğunu söyledik. Tabii ki zenci arkadaşımız bu işten pek memnun kaldı. Richard Wright’da oradaydı; bir başka zencinin Amerika’da yaşayan bütün zencilerin Afrikalı olduğunu söylemesi hiç hoşuna gitmedi. Bilirsin Wright’i severim, çok da duygusal biri olduğumdan sadece İngilizce konuşulduğunu duymak bile benim için büyük zevkti, benide yazılarımı yazdığım Les Deux Magots kafesinden bahsetmesi çok hoşuma gitti. Her ne kadar yiyecek, kömür ve benzin bulmakta zorluk çekse de Fransa’da yaşadığı için çok mutlu görünüyordu, zamanın çoğunu kitabı üzerinde çalışarak geçiriyor. Ama yine de, özellikle Sartre böyle düşünüyor, her şeyi biraz fazla ciddiye aldığını, her şeyi gereğinden fazla “önem” verdiğini düşünüyoruz.

Dün akşam, bahsettiğim çirkin kadınla yemek yiyip bir iki kadeh bir şeyler içtim. Günlüğüne benimle ilgili yazdığı son bölümleri getirmiş, gerçekten şahaneydi. Çok güzel bir dille yazıyor, yapayalnız yaşamasına ve bir lezbiyen olmasına rağmen tanıdığım bütün kadınlarda çok daha cüretkâr, hem bahsettiği şeyler hem de bunlardan bahsedil şekli gerçekten cesaret ister. Söylemek istediğim şu ki neredeyse bütün kadın yazarlar özellikle de sanatsal ortamlarda biraz utangaçtırlar, biraz fazla gizli kapaklı ve tatlı dillidirler. Bu kadınsa bir kadının hassasiyetiyle ama bir erkek gibi yazıyor. Ona gerçekten yardımcı olabildiğim için mutluyum. Kitaplarını yayımlattım, kendine güvenmesini sağladım; artık onun üzerinde kafa yormaya başlayan çok sayıda eleştirmen ve yazar var, bu da yapayanlız trajik yaşamında onun için çok önem taşıyor. Biliyorsun, kendini o kadar çirkin buluyor ki ne bir erkekle ne de bir kadınla yatmak istiyor; ama açık yüreklilikle buna çok fazla ihtiyaç duyduğunu söylüyor, o yüzden dört gözle yaşlanmayı bekliyor. Belki yaşlandığında artık seksi önemsemeyeceğini, bu yüzden de biraz daha rahatlayacağını düşünüyor. Onun yerinde olmak istemedi dim. Bana aşk hakkında çok güzel ve dokunaklı şeyler söyledi. O konuşuyor ben de sanki bahsettiği kişi ben değilmişim gibi dinliyorum ama benden bahsettiğini gizlemememiz de çok tuhaf bir ortam yaratıyor. Sürekli kendinden bahsediyor, sonra da sıkıntılı bir sesle, “Hep senden bahsediyoruz! Hadi biraz da senden konuşalım!” diyor. Bu da kendimden bahsetme isteğimi tamamıyla kırıyor. Kendimden korniş­imin lazım, başkalarıyla kendimle ilgili çok az konuşurum zaten. Inn bahsetmeye başladığında ise, işin en kötü yanı da sürekli olarak sevdiğin insanı görememekten, yokluğundan sonra varlığının birden yarattığı tuhaf duygulardan ve buna benzer şeylerden bahsetmesiy­di. Bense seni, seni ne kadar özlediğimi, seni göreceğimi düşünüyor. bunu bilseydi gerçekten katlanması çok zor olurdu. Benden onu sevmemi beklemiyor; ama başka birini sevebileceğimi düşünmek onun için bir cehennem azabı. Sonunda sarhoş oldu, garson gelip de artık gitmemiz gerektiğini, gece kulübünün kapanmak üzere olduğunu söylediğinde, artık bana hoşça kal demesi gerektiğini anladığındaysa az kalsın bayılacaktı. Sakın bana onu görmememi söyleme; çünkü bütün bunlara rağmen ayda bir kere de olsa beni görmek onun hayatına bir anlam katıyor, üstelik kitapları da hoşuma gidiyor. Aslında kendisini de çok seviviyorum; ama insan aşka ihtiyaç duyarken sevgi yetmiyor. Beni sadece sevmeye başladığın zaman çok üzüleceğim.

Çarşamba

Timsahıma sevgiler, sevgiler.

Dün gece küçük bir gece kulübünden döndüğümde mektubunu buldum, okudum ve hemen uykuya daldım.

Seni seviyorum. Bir arkadaşımın resim sergisi vardı. Çok hoş, hatta güzel bir kadındır; ama hiç de iyi bir ressam değildir. Herkesin iyi ol­madığını bilerek, hiçbir şey söylemeden tablolara bakması, onun da resimlerinin iyi olmadıklarını bilmesi gerçekten üzücüydü. Bu yüzden akşam onu biraz rahatlatmaya çalıştık, onunla ve Amerikalı heykeltıraş kocasıyla birlikte kuskus yemeye sonra da viski içmeye gittik. Kocası bana çok kutsal göründü; çünkü bu sabah New York’a gidecek uçağa binecekti. Paris’teki son gecesiydi, Perşembe orada olacağını düşündü­ğümde Amerika çok yakın geldi; ama sen her zamanki kadar uzaksın, Onlarla birlikte Kanada’ya gitmemden, büyük göllerde kanolarla yapacağımız yolculuklardan bahsettiler; ama ben gizlice düşümdüğüm şeyler yüzünden mutlu ve gururluydum: “Eğer birtanecik timsahım için de uygunsa, bu harika insanlarla dünyanın en güzel göllerini görmektense   onun küçük güneşinin altında kalmayı tercih ederim.” Gittiğimiz gece kulübü daha dün açıldı, neredeyse benim mahallemde sayılır,  yazık ki İspanyol dansçı ve şarkıcılar çok kötüydü, yine de neşeli, samimi bir şeyler vardı bu mekânda. Paris’te hep aynı yerlere gidiyoruz, bütün akşam İngilizce konuşuyorum ve bu bana inanılmaz zevk veriyor.

Artık çalışmalıyım. Bütün gece hiç rüyalarıma girmemen, sonra bütün gün karşıma dikilip, bana gülümsemen, beni izlemen, benimle konuşman ya da en olmadık yerlerde beni öpmen ne kadar da kötü. Hoşça kal, bir sonraki mektubunu alana kadar çok beklemek zorunda kalacağım, oysa bu öyle çabuk gelmişti ki. Evet, Filipinler’le ilgili öyküleri seviyorum.

Bırak seni uzun uzun öpeyim. Je vous aime, mon amour.

Küçük kurbağan ve Simone’un

Her zaman benim konuştuğum ve seninse sustuğun hiç de doğru değil. Sen de en az benim kadar konuşuyorsun, bu arada senin böyle güzel rüyalar görmen hiç de adil değil.

**

 

KRONOLOJİ

9 Ocak 1908: Simone de Beauvoir doğdu
Mart 1909: Nelson Algren doğdu
1947
Ocak: Beauvoir Amerika’ya gider
Şubat: Algren ve Beauvoir Şikago’da tanışırlar
Nisan: Beauvoir üç gün Şikago’da kalır
1 Mayıs: Algren, Beauvoir ile birlikte New York’a gelir
10 Mayıs: Algren, Beauvoir’a gümüş bir yüzük verir
17 Mayıs: Beauvoir Amerika’dan ayrılır
11 Eylül: Beauvoir Şikago’ya gider
14 Eylül: Beauvoir Paris’e döner
1948
8 Mayıs: Beauvoir Şikago’ya gider
14 Mayıs: Beauvoir ve Algren Meksika’ya hareket ederler
3 Temmuz: Beauvoir Paris’e döner
Ekim Sonu: Beauvoir, 11 rue de la Bûcherie’e taşınır Günü Gününe Amerika yayınlanır
1949
7 Mayıs: Algren Paris’e gelir
Eylül Ortası: Algren Şikago’ya döner The Man with the Golden Arm yayınlanır ve Ulusal Kitap Ödülü’nü alır
İkinci Cins yayınlanır
1950
Temmuz: Beauvoir Amerika’ya hareket eder
30 Eylül: Beauvoir Fransa’ya döner
1951
15 Ekim: Beauvoir Şikago uçağına biner
Ekim: Beauvoir Fransa’ya döner
1952
Beauvoir’ın Claude Lanzmann ile ilişkisi başlar
1953
23 Şubat: İkinci Cins Amerika’da basılır Algren eski karısı Amanda ile evlenir
1954
Ekim sonu: Mandarinler Fransa’da yayımlanır Goncourt Ödülü’nü kazanır
1955
Ağustos ortası: Beauvoir 11 rue Schoelcher’e taşınır Algren Amanda’dan boşanır
1956
Mandarinler Amerika’da basılır
1958
Bir Genç Kızın Anıları yayımlanır
1959
Beauvoir’ın Lanzmann ile ilişkisi biter
1960
The Prime of Life yayımlanır
Mart: Algren, Paris’e gelir
Eylül: Algren, Amerika’ya döner
1963
Olgunluk Çağı yayımlanır
1964
Beauvoir ile Algren arasındaki iletişim kopar 1981
Mayıs: Algren öldü
1986
14 Nisan: Beauvoir öldü Parmağında Algren’in yüzüğüyle gömüldü
Kaynak: Simone de Beauvoir, Aşk Mektupları, İngilizceden çevirenler: Tülay Evler-Pınar Öztamur İstanbul 2001
 
 

SOFU KADIN /Simone De Beauvoır


Aşk, doğuştan gelen en yüce eğilim olarak ayrılmış­tır kadına, o bu eğilimi erkeğe yönelttiğinde, sevgilide Tanrıyı aramaktadır: durum ve koşullar kendisini in­sanı sevgiden yoksun bırakırsa, hayal kırıklığına uğra­mışsa, ya da aşktan çok şey bekleyen bir insansa, o za­man, kutsallığı yine Tanrı’da arayacaktır. Gönüllerinde böyle bir alev yanan erkekler de çıkmıştır elbet; ama böyleleri hem enderdir, hem de yüreklerindeki ateşli inançta alabildiğine temizlenip arınmış akılsal bir yan vardır. Kendisini gökteki tanrıyla birleşmenin/kavuşmanın erişilmez zevklerine terk eden kadın sayısıysa pek çoktur: ve on­lar, bu zevkleri, gerçekten duygulu bir biçimde yaşarlar. Kadın, dizüstü yaşamaya alışıktır; genel olarak, kurtulu­şunu, erkeklerin egemen olduğu gökyüzünden bekler; erkekler de bulutlar içindedir: yücelikleri, bedensel var­lıklarının tülleri ardında kendini belli etmektedir. Sevi­len Erkek, hemen her zaman, sevenden az çok uzaktır; kendisine tapan kadınla, iki anlama gelebilen işaretlerle anlaşır; kadın onun kalbini ancak inançla tanır ve erkek yüceldikçe, davranışları anlaşılmazlaşır. Şehvet düşkünlüğünde, bu inancın, bütün yalanlamalara meydan oku­duğunu görmüştük. Yüce Varlığı yanında hissedebilmek için, kadının ne görmeye, ne de dokunmaya ihtiyacı var­dır. Taptığı ister bir hekim, ister bir papaz ya da Tan­rı olsun, o, aynı açık gerçekleri görecek, kalbini ta yukarılardan gelen bir sevginin dalgalarına açacaktır. İnsa­nî aşkla, tanrısal aşk birbirine karışmaktadır; bunun ne­deni İkincinin birincinin yüceltilmiş biçimi oluşu değil­dir: İnsanî aşk da aşkın bir varlığa, mutlak’a dönük bir harekettir. Her iki durumda da, sevdalı kadın, yüce bir Varlık’ın canlandırdığı Bütün’e katarak kendi olumsal varlığını kurtarmak istemektedir.

Sevgilinin tanrılaşması, Tanrının da insanlaşması biçiminde dışa vuran bu ikircilli sağlıklı ya da hastalıklı pek çok durumda açıkça kendini göstermektedir. Ben burada, Ferdiere’in şehvet düşkünlüğünü inceleyen yapıtından bir örnek almakla yetineceğim. Konuşan, has­tanın kendisidir:

 “1923’te, Basın’dan bir gazeteciyle mektuplaştım; her gün, ahlâk konusundaki yazılarını okuyor, satırlar ara­sında gizlenen anlamları bile bulup çıkarıyordum; yazı­larıyla bana cevap verdiğini, birtakım öğütlerde bulundu­ğunu sanıyordum; aşk mektupları düzüyordum ona; sık sık yazıyordum…

1924’te, birden bu iş geldi başıma: Tan­rının bir kadın aradığını, pek yakında gelip benimle konuşacağım sanıyordum; bana özel bir görev verdiği, ken­disine bir tapmak kurmak üzere beni seçtiği kanısı var­dı içimde; kadınların doktorlara bakacağı çok büyük has­tanenin, bir insan topluluğunun merkezi gibi görüyor­dum kendimi… İşte tam o sırada… evet, tam o sırada, Clermont akılhastanesine aktarıldım… Burda, dünyayı düzeltmeye çalışan genç doktorlar vardı: hücremde, du­daklarını parmak uçlarımda, cinsel organlarını avuçlarımda hissediyordum; bir keresinde: «Sen duygulu değil, şehvet düşkünü bir kadınsın; dön arkanı bakalım» dedi­ler; döndüm ve içime girdiklerini hissettim: doyulmaz bir şeydi bu… Bölüm başkam, Doktor D…, tanrı gibi bir adamdı; yatağıma yaklaştığı zaman, onda bir şeyler oldu­ğunu seziyordum; «bütün varlığımla seninim» der gibi bakıyordu bana. Gerçekten seviyordu beni: bir gün, ga­rip bir tavırla, ısrarlı ısrarlı baktı yüzüme… yeşil gözle­ri, gök mavisine dönüşmüştü; harika bir biçimde büyü­yüp kocaman kocaman olmuşlardı… başka bir kadınla uğraşırken, bir yandan da, bende yarattığı etkiye bakıp gülümsüyordu… böylece, bu noktada, Doktor D… üzerin­de çakılıp kaldım… çivi çiviyi söker derler ya, aslı yok, daha sonraki âşıklarıma rağmen (15- 16 âşığım oldu), ondan ayrılamadım bir türlü; işte bu yüzden suçlu za­ten… On iki yıldır, hayalimde, durmadan onunla konu­şuyorum… ben unutmak istedikçe geri geliyor… kimi za­man alaycı bir tavır takınıyor… «Görüyorsun ya, diyor, korkutuyorum seni, başkalarını sevsen de, sonunda yine bana döneceksin…» Ona mektuplar yazıyor, buluşmak üzere yer ve zaman bildiriyor, sonra kalkıp oraya gidiyo­rum. Geçen yıl onu görmeye gittim; soğuk bir tavır ta­kındı; hiç bir yakınlık göstermedi bana; müthiş bir ap­tallık ettiğimi anladım, hemen ayrıldım yanından… Söy­lediklerine göre başka bir kadınla evlenmiş, olsun, yine de ömrünün sonuna dek beni sevecek… kocam o benim, bununla birlikte, bizi birbirimize kaynaştıracak edim hiç bir zaman gerçekleşemedi… Kimi zaman: «Her şeyi bırak benimle gel, benim yanımda hiç durmadan yükse­lecek, yükselecek, dünyalı bir varlık olmaktan kurtula­caksın» diyor bana. Görüyorsunuz ya, ne zaman Tanrı’yı aramaya kalksam, bir erkekle karşılaşıyorum; hangi di­ne yöneleceğimi şaşırdım.

Karşımızdaki hasta bir kadın. Ancak, birçok sofu kadında rastlarız Tanrı ile erkeğin ayrılmamacasına birbi­rine girişine. Hele günah çıkartan papaz, gökle yeryüzü arasında böyle ikili bir yer tutmaktadır. Ruhunu ortaya döken günahkâr kadını etten kemikten yapılmış kulak­larla dinlemekte, ama aynı kadını kuşatıp kucaklayan ba­kışlarında doğa üstü bir ışık parıldamaktadır; tanrısal bir insandır o, insan biçimine girmiş Tanrı’dır. Madam Guyon, Peder La Combe’la karşılaşmasını şöyle anlatır: «Bir an için, ondan çıkan tanrısal bir etki ruhumun en derin köşesine iniyor, sonra benden çıkıp ona dönüyor ve bunu o da duyuyormuş gibi oldum.» Dinsel öğenin araya girişi, onu, yıllardır içine gömüldüğü kupkuru ev­renden çekip çıkarmış, gönlüne yeni bir aşk ateşi düşür­müştü. Sofuluk döneminin büyük bir bölümünü onun yanında yaşadı. Ve bu konudaki itirafı son derece ilginç­tir: «Tam bir birlik içindeydik artık, öyle ki, onu Tanrı’dan ayıramıyordum.» Aslında bir erkeğe âşık olduğunu ve Tanrıyı seviyormuş gibi yaparak kendini aldattığını söylemek pek yuvarlak bir lâf olur: o bu adamı, kendi­sine oranla bir başkası olduğu için de seviyordu. Tıpkı Ferdere’in hastası gibi, o da, farkında olmadan, bütün değerlerin yüce kaynağını aramaktaydı. Bütün sofu ka­dınların aradığı budur. Aracı erkek, kimi zaman, ıssız göğe doğru ilk atılımı yapabilmesine yarar; ama ille de gerekli değildir. Oyunun gerçekliğini, büyülü davranışın edimini, gerçek nesne ile hayalî olanı pek iyi ayırdedemeyen kadın, yokluğu kendi vücudunda varlık haline getire­bilme konusunda son derece ustadır. İşin daha az şaka götüren yanı, zaman zaman rastladığımız gibi, sofulukla şehvet düşkünlüğünü birbirine karıştırmaktır: şehvet düşkünü kadın, yüce bir varlığın sevgisiyle değer kazandığı­nı sanır; sevgi ilişkisini başlatan işte bu yüce varlıktır, ve sevildiğinden daha çok sevmektedir; duygularını, anla­mı açık, kendisi gizli işaretlerle belli eder; müthiş kıskançtır, seçtiği kadının ateşinin azlığına sinirlenir: o za­man, hemen cezalandırır ve bu erkek, hemen hiç bir za­man, etten kemikten yapılmış, somut bir insan değildir. Bu özelliklerin hepsi sofu kadında da vardır; yalnız, Tan­rı, aşkının ateşiyle yaktığı ruhu sonsuza dek sever, kanı­nı onun uğruna akıtmıştır (bu Hıristiyan kadınlar için tabiî), göğün ta yedinci katında yerler hazırlanmaktadır ona; kadının bütün yapacağı, hiç karşı koymadan kendi­ni bu sevginin ateşine atmaktır.

Bugün, şehvet düşkünlüğünün kimi zaman düşünsel, kimi zaman da cinsel bir nitelik taşıyabileceği kabul edil­mekte. Aynı şekilde, sofu kadının Tanrı’ya beslediği duy­gularda da bedenin az çok payı vardır. Sofu kadının içi­ni döküşüyle dünyalı âşıklarınki aynı temele dayanmak­tadır. Angele de Foligno, kucağında Saint François, İsa’­nın bir resmine bakarken şöyle diyordu: «işte böyle sım­sıkı sarılacağım sana, ölümlü gözlerimizin göremeyece­ği kadar sıkı… ve beni sevdikçe bırakmayacağım seni. »

Madam Guyon da şunları yazıyor: «Aşk, bir an bile ya­kamı bırakmıyordu. Dayanamayıp: Be hey sevgim, yeter, bırak artık beni! diye bağırıyordum.» «İnsanın ruhuna anlatılmaz titreşimler salan, beni kendimden geçiren bir sevgi isterim…» «Hey ulu Tanrım! şehvetdüşkünü kadın­lara şu benim duyduklarımı hissettirseydiniz, o yalancı zevklerini hemencecik bırakır, bu gerçek hazzın tadını çıkarmaya koşarlardı.»

Sainte Therese’in gördüğü düşü hemen herkes bilir:

Meleğin elinde, uzun, altın kaplı bir kargı vardı. Kargıyı zaman zaman kalbime batırıyor ve ta karnıma dek itiyordu. Kargıyı çektiğinde, barsaklarım dışarı dökülü­yormuş gibi oluyor, tanrısal bir aşk sarıyordu her yanı­mı… Şuna eminim: kargının acısını ta kasıklarımda duyuyordum, ve tinsel eşim kargıyı geri çektiği zaman, ucu­na dizdiği iç organlarım birbiri ardından paralanıyordu.

Kimi zaman, dilin yoksulluğu, sofu kadını işte böy­le cinsel sözlüğe başvurmaya zorlamaktadır deniyor; oya, sofu kadının elinde, vücudundan başka dayanak yoktur ve dünyasal aşkın yalnız sözcüklerini değil, davranış­larım da kullanmaktadır; kendim Tanrıya sunarken, bir erkeğe teslim olan kadının yaptıklarını yapmak zorun­dadır. Ayrıca bu, duygularının değerini de düşürmemek­ledir. Angèle de Foligno, içinde bulunduğu ruh durumu­na göre «kupkuru ve solgun» ya da «alyanaklı ve tom­bul» olduğu, gözyaşlarına boğulduğu ( 1), ta yukarlardan düştüğü zaman, bütün bu görüngüleri (phénomène’leri) salt «tinsel» sayamayız; ancak, bunları yalnızca onun aşı­rı «heyecanlanma eğilimi » ne bağlamak da, haşhaşın «uyu­tucu etkisi »nden medet ummak olur; vücut, nesnel gö­rünüşü altında öznenin ta kendisi olduğuna göre, kendi özel yaşantılarının nedeni değildir elbet: özne, bütün davranışlarını, varlığının birliği içinde yaşamaktadır. Sofu kadının hayranları ya da düşmanları, Sainte Thérèse’in çoşkunluklarına cinsel bir içerik verilirse, bunun onu isterik kadın haline getireceğini sanmaktadırlar. Oysa isterik öznenin değerini düşüren şey, vücudunun zihnindeki takınakları etkin bir biçimde dile getirmesi değildir: aklını tek bir fikre saplamış olması, özgürlü­ğünün büyüye çarptırılmış, yok edilmiş bulunmasıdır; bir Hint fakirinin organizması üstünde kurduğu egemen­lik onu köle haline getirmez; bedensel davranış, özgür bir atılımla çerçevelenmiş olabilir.

Sainte Thérèse’in anı­ları iki anlama yer bırakmayacak kadar açık seçiktir ve bu yazılar, onu, yakıp yıkıcı bir hazzın doruğunda gösteren Bernin’in heykelini doğrulamaktadırlar; duydu­ğu heyecanları basit bir «cinsel yüceltme» diye yorumla­mak da aynı derecede yanlıştır; bir kere, daha başında, sonradan kutsal bir sevgiye dönüşen cinsel bir arzu yok­tur; seven kadının kendisi de, işin başında, sonradan belli bir bireye yönelteceği belirsiz bir arzunun kurba­nı değildir; sevilen varlığın karşısında heyecanlanmak­ta ve bu heyecan, hemen o anda, sevgili üzerinde toplan­maktadır; böylece. Sainte Thérèse, tek bir hareketle, hem Tanrıyla birleşmek istemekte, hem de bu birliği vücudunda yaşamaktadır; sinirlerinin ve hormonlarının tutsağı değildir: kınamaktan çok, etine kemiğine işleyen bu inançtan ötürü hayran olmak gerekir kendisine.

Ger­çekte, Sainte Thérèse’in de çok iyi anladığı gibi, sofu­ca bir yaşantının değeri, öznel açıdan nasıl yaşandığına değil, nesnel açıdan ulaştığı noktaya bakılarak ölçülür. Coşkunun dışa vuruşu, Sainte Thérèse’le Marie Alacoque’ta ( 2) hemen hemen aynıdır: ama getirdikleri bildi­rinin değeri başka başkadır. Sainte Thérèse, salt zihin­sel açıdan, bireyle aşkın Varlık arasındaki dramatik iliş­kiyi ortaya atmaktadır; her türlü cinsel yorumun dışın­da kalan bir deneyi kadın olarak yaşamıştır; onu Suso nun, Saint Jean de la Croix’nın (3 ) yanına koymak gerekir. Ama o, göz kamaştırıcı bir istisnadır. Küçük kızkardeşleriyle, tam tersine, dünya ve kurtuluş konusunda özellikle kadınsal bir görüş ortaya koymuşlardır, onla­rın aradıkları aşkın, yüce bir varlık değil, kadınlıkları­nın kurtarılmasıdır (4 ).

Kadın, tanrısal aşkta, sevdalı kadının sevgilisinde aradığını arar: kendine hayranlığının kamçılanması; bü­yük bir dikkatle, sevgiyle üstüne çevrilen o ulu bakış, kendisi için, mucize dolu bir kazançtır. Madam Guyon, gerek genç kızlık, gerek kadınlık döneminde, hep sevil­me, hayran olunma arzusuyla yanıp tutuşmuştur. Çağ­daş sofulardan biri olan Protestan Matmazel Vee şun­ları yazıyor: «Hiç bir şey beni, bende olup bitenlerle özel bir biçimde ilgilenmeyen, bana sevgiyle bakmayan birin­den yoksun kalmak kadar mutsuz kılamaz.» Madam Krüdener, Tanrı’nın her an kendisiyle ilgilendiği sanı­sındaymış, Sainte Beuve, bu konuda bakın ne diyor: «sevgilisinin kollarındayken, en önemli anlarda: Ah ulu Tanrım, bilsen ne mutluyum! diye inlerdi. Mutluluğu­mun aşırılığını bağışla n’olur!» Bütün gökyüzü kendini seyredeceği bir ayna haline geldiği zaman kendine hay­ran kadının duyabileceği sarhoşluğu kolayca anlıyor in­san; tanrısallaşan imgesi, Tann’nın kendisi gibi uçsuz bucaksızdır artık, bir daha da hiç silinmeyecektir; o, aynı anda, cayır cayır yanan, küt küt atan, sevgiye bo­ğulan yüreğinde, tapılası Tanrı tarafından, ruhu­nun yeniden yaratıldığını, sevilip şımartıldığını, günah­larının bağışlandığını hissetmektedir; kollarına aldığı, sarıldığı sevgili, Tanrı’nın araya girmesiyle alabildiğine yüceltilmiş ikiz kardeşidir, kendisidir. Angele de Foligno’nun aşağıdaki satırları son derece anlamlıdır. İsa ba­kın nasıl sesleniyor ona:

Tatlı kızım, yavrum, sevgilim, tapınağım benim. Kı­zım, sevgili yavrum, sev beni, çünkü ben de seni sevi­yorum, hem de, senin beni sevebileceğinden çok, ama çok daha fazla. Bütün yaşamın: yiyip içişin, uyuyuşun, kısacası her şeyin hoşuma gidiyor. Sende, bütün ulusla­rın gözlerini kamaştıracak şeyler yapacağım; herkes be­ni sende tanıyacak, birçok halk sende yüceltecek adımı. Kızım, benim tatlı eşim, çok, pek çok seviyorum seni.

Bir başka yerde de şöyle der:

Tatlıların tatlısı, canım kızım, Yüce Tanrı’nın kalbi şimdi senin kalbinin üstündedir… Yüce Tanrı, senin içine sevgilerin en büyüğünü, bu kentte yaşayan kadın­lardan hiç birinin tadamayacağı sevgiyi yerleştirdi; ca­nının içi yaptı seni.

Başka bir seferinde de şunları yazar:

Sana öyle bir sevgim var ki, artık kusurlarına fa­lan aldırmıyor, hattâ onları görmüyorum bile. Müthiş bir hazine yerleştirdim senin içine.

Tanrının seçtiği kadın, ta yücelerden gelen bu ateşli sevgi gösterilerine karşılık vermeden edemez elbet. Sevdalı kadında rastladığımız geleneksel teknikle sevgiliye kavuşmak ister: yani kendisini hiçleştirerek. «Tek bir işim var yeryüzünde: sevmek, kendimi unut­mak, hiçleştirmek» diye yazar Marie Alacoque. Coşku, ben’in bu hiçleştirilişini bedensel olarak dile getirmekte­dir; özne artık ne bir şey görmekte, ne de duymaktadır, bedenini unutmakta, yadsımaktadır. Tanrının yüce ve göz kamaştıran varlığı imgesi işte bu teslimiyetle, edilginliğin eksiksiz kabulüyle, derinliğine gerçekleşmekte­dir. Madam Guyon’un sekinciliği (quiétisme’i), yani hiç bir şey yapmadan, kendi ben’ini hiçleştirerek, bir köşe­den dünyayı seyretme yöntemi, bu edilginliği bir dizge (système) haline getirmişti: nitekim, kendisi, vaktinin çoğunu hiç kıpırdamadan oturarak geçirmekteydi; ayak­la uyuyordu.

Sofu kadınların çoğu, kendini edilgin bir biçimde Tanrıya teslim etmekle yetinmez: benlerini hiçleştirme işine, bedenlerini hırpalayıp yıkarak, etkin olarak giri­şirler. Çilecilik, keşişler ve papazlar tarafından da uy­gulanmıştır elbet. Ancak, kadının etini hiçe sayması, za­man zaman, çok garip biçimlere bürünür. Kadının, vü­cudu karşısındaki tutumunun nasıl iki yanlı olduğunu görmüştük: kadın, acı çektirme ve aşağılama aracılığıy­la yüceltir onu. Bir sevgilinin önüne zevk aracı olarak bırakıldığı an, bu vücut, bir tapmak, bir put haline gel­mektedir; doğum sancılarından sonra, yeryüzüne yeni kahramanlar getirmektedir. Sofu kadın, sonradan ona sahip olmayı hakedebilmek için, kıyasıya eziyet edecek­tir vücuduna; onu iğrenç duruma düşürmekle, aslında, ruhunun kurtuluşunu sağlayacak araç haline getirip yü­celtmektedir. Bazı ermiş kadınların giriştikleri aşırılıkla­rı da ancak böyle açıklayabiliriz. Sainte Angèle de Foligno, az önce cüzzamlıların ellerini ayaklarını yıkadığı su­yu ne büyük bir zevkle içtiğini anlatır:

Bu iksir içimize öyle tatlı bir duygu uyandırdı ki, sevinç ardımıza takılıp ta eve dek bizimle birlikte geldi. O güne dek, böyle tatlı bir su içmemiştim. Cüzzamlıların yaralarından çıkan bir parça takılmıştı boğazıma. Çıka­rıp atacak yerde, yutabilmek için büyük bir çaba göster­dim, ve sonunda başardım. Tann’nın varlığına katılmış gibi hissettim kendimi. İçimi dolduran tatlı duyguları an­latabilmem olanaksız.

Marie Alacoque’un, diliyle, hasta bir kadının kusmuk­larını yaladığını biliyoruz; kendi yaşam öyküsünde, isha­le tutulmuş bir erkeğin pisliğini yerken duyduğu mutlu­luğu anlatır; İsa, sonradan, dudaklarını Kutsal Kalbinin üstüne yaslayarak mükâfatlandırmış kendisini. İtalya, İs­panya gibi cinsel duygulan güçlü ülkelerde, kendini tan­rıya adayış, iyice bedensel nitelikler kazanmaktadır: Apeninler’in orta kesimindeki köylerde, kadınlar, bugün bi­le, kutsal bir yeri ziyarete giderken, yerden aldıkları taşlan emerek dillerini paramparça etmektedirler. Bütün bu işleri yaparken, kendi bedenini aşağılayarak insan be­denini kurtaran İsa’nın yolundan gitmektedirler: kadın­lar, bu büyük gize, erkeklerden çok daha somut bir bi­çimde yakındırlar.

Tanrı, çoğunlukla, kocasının kalıbında görünür ka­dına; kimi zaman, olanca şan ve şerefiyle, beyazlar için­de, göz kamaştıran, egemen bir varlık halinde ortaya çı­kar; kadına bir gelinlik giydirir, başına bir taç oturtur, elinden tutar, kendisini göğün ta yedinci katına çıkar­maya söz verir. Ama çoğu kez, bizler gibi etten kemikten yapılmış bir varlıktır: İsa’nın Sainte Catherine’e verdiği, onun da parmağında taşıdığı görünmeyen yüzük, aslın­da, İsa’nın Sünneti’nden kalma bir «yara izi»nden başka bir şey değildi. Ve Tanrı, sofu kadın için, her şeyden önce, eziyete uğramış, kanlar içinde yüzen bir vücuttur: o, en büyük coşkunluğu, çarmıha gerilmiş İsa karşısında duyar; kendini, Oğlu’nun cesedine sarılmış olan Meryem Anaya, ya da, çarmıhın dibinde duran ve yüzü gözü Sevgili’nin kanıyla yıkanan Madeleine’e benzetir. Böylece, hem eziyetçi, hem de eziyet düşkünü yanını doyurur. İsa’nın, yani Tanrı’nın aşağılanışında, İnsanın gözden düşü­şüne hayran olur; çarmıha gerilmiş olan adam, o kıpırtı­sız, yara bere içindeki vücuduyla, küçük kızın öteden beri kendisine benzettiği, yırtıcı hayvanların, hançerlerin, erkeklerin önüne atılmış pembe beyaz dişi kurbanı can­landırmaktadır: sofu kadın, Erkeğin, Tanrı Erkeğin, kendi rolünü benimsediğini görünce allak bullak olmuştur. Tahta sedye üzerine yatırılan, günün birinde göz ka­maştırıcı bir biçimde Yeniden Dirilecek olan kendisidir. Evet, kendisidir: kanıtlar bunu; dikenlerden örülmüş taç altında alnı kanar, görünmeyen bir çivi ellerini, ayakla­rını, bağrını delik deşik eder. Katolik Kilisesi’nin tanıdı­ğı, dikenli taçla dağlanmış 321 kişiden yalnız 47’si erkek­tir; öbürleri Macaristan’lı Hélène, Jeanne de la Croix, G.d’Osten, Osane de Mantoue, Claire de Montfalcon vb. -, ortalama olarak, yaşdönümünü geçmiş kadınlardır. En ünlüleri olan Catherine Emmerich, çok genç yaşta dam­galandı. Dikenli tacın acısını tatmak istediğinden, 24 ya­şında, göz kamaştıracak kadar yakışıklı bir delikanlının kendisine yaklaştığını, başına özlenen tacı oturttuğunu gördü. Ertesi gün şakakları ve alnı şişti, kan akmaya başlamıştı. Dört yıl sonra, bir coşkunluk sırasında, İsa’­yı gördü; yaralarından, incecik bıçaklara benzeyen ışın­lar çıkıyor, bizim azizenin ellerinden, ayaklarından, bağ­rından kanlar fışkırtıyordu. Teri bile kanlıydı, kan tü­kürüyordu. Günümüzde de, Thérèse Neumann, her kut­sal cuma günü, imanlı kişilere İsa’nın kanıyla yıkanmış yüzünü göstermektedir. Kan fışkıran bu delikler, aslın­da, insanın bedenini şana şerefe kavuşturan anlaşılmaz simyanın belirtisidirler, çünkü, bu kanlı acının altında, tanrısal sevginin ta kendisi yatmaktadır. Kadınların, akan bu kızıl kanın katkısız, sapsarı bir ışık haline dönüşme­sine verdikleri önemi anlamak da kolay. Erkeklerin kra­lı olan adamın (İsa’nın) bağrından akan kan akılların­dan çıkmaz bir türlü. Sainte Catherine de Sienne, he­men her mektubunda bundan söz eder. Angèle de Folig no, İsa’nın kalbini ve bağrındaki derin yarayı gördükçe kendinden geçiyordu. Catherine Emmerich, «kana bu­lanmış bembeyaz bir kefene sarılmış» İsa’ya benzeyebil­mek için, kıpkırmızı bir gömlek giyiyordu; her şeyi, «İsa’nın kızıl kanına bulaşmış olarak» görüyordu. Ma­rie Alacoque, yukarda da söylediğimiz gibi, ağzını İsa’­nın Kutsal Kalbi’ne dayamış, tam üç saat kana kana onun kanını içmişti. İmanlı kişilerin hayran bakışları önüne, sevginin alevli oklarının açtığı yaralardan çıkan kızıl kanın pıhtısını getiren o’dur. Kadınların en büyük düşünün simgesidir bu: sevginin açtığı yaralardan akan şanlı, şerefli kan.

Coşku, görülen hayaller, Tanrı’yla konuşmalar, yani iç dünyayla ilgili bu yaşantı, bazı kadınlara yetmektedir. Bazılarıysa, bunu, edimler halinde bütün dünyaya yay­mak istemektedirler. Eylemin hayran hayran seyredişle birleşmesi iki değişik biçimde ortaya çıkar. Sainte Cat­herine, Sainte Thérèse, Jeanne d’Arc gibi, hangi ereğe yöneldiklerini çok iyi bilen ve bunlara varabilmek için, büyük bir açık görüşlülükle, en iyi yolu tutan eylem ka­dınları vardır: böylelerinin Tanrı’dan gelen esinleri, ol­sa olsa, açık seçik gerçeklerine nesnel bir görünüş ka­zandırmaya yaramaktadır; bu esinler, onların, kesinlik­le çizdikleri yolları izlemesine yardım etmektedir. Ma­dam Guyon, Madam Krüdener gibi kendine hayran ka­dınlarsa, suskun bir coşkunluğun sonunda, yine Madam Guyon’un deyimiyle, ansızın «bir havari havasına» gir­diklerini hissetmektedirler. Yerine getirecekleri görev konusunda kendilerinin de açık seçik bir görüşü yoktur; ve tıpkı sağa sola koşuşma hastalığına tutulmuş evkadınları gibi yapacakları şeye hiç aldırmazlar, yeter ki bir şey olsun. Madam Krüdener, kendini büyükelçi, romancı olarak gösterdikten sonra, niteliklerinin değeri konusundaki fikrini kendine sakladı: birtakım kesin fi­kirleri savunup başarıya ulaştırmak için değil, Tanrı tarafından görevlendirilmiş bir insan olduğunu göstermek için el attı I. Alexandre’ın kaderine. Kadının azıcık gü­zel ve akıllı olması bile kutsal bir kişiliğe sahip bulun­duğuna inanmasına yeterken, Tanrı’nın seçkin kulu oldu­ğunu düşündüğü zaman çıkacağı yeri artık varın siz hesap edin: o vakit, özel bir görevle yeryüzüne geldiğine inanır, birtakım belirsiz öğretiler öne sürer, hemen bir tarikat kurar; böylece, çevresinde topladığı insanların her birinde, kişiliğinin başdöndürücü biçimde çoğaldığı­nı görür.

Sofu inancın ateşi de, tıpkı aşk ya da kendine hay­ranlık gibi, etkin ve bağımsız bir yaşamın temeli olabi­lir. Ancak, tek başına ele alınırsa, bütün bu ruhunu kur­tarma çabaları insanı olsa olsa başarısızlığa götürür; ka­dın, ya gerçekdışı ile ilişki kurar: yani kendi hayali ya da Tanrı ile; ya da, gerçek bir varlıkla gerçekdışı iliş­kilere girer; her iki durumda da, dünya üzerinde etkili olamaz; öznelliğinden kurtulamaz; özgürlüğü bir kan­dırmaca, bir efsane olarak kalır; bu özgürlüğü gerçek­ten yerine getirmenin bir tek yolu vardır: onu, olumlu bir eylemle insan toplumuna yansıtmak. S:120-133

Kaynak: Simone De Beauvoır, Kadın, trc: Bertan ONARAN, Payel Yayınevi Mart 1969, İstanbul

Not:

Birçok dindâr kadın sufinin/dervişin manevi seyrinde uğradığı ve patolojik durumlara varan aşk deryası.  (Aşk deryasına varanlar/düşenler için) bu metin Ulvî/süflî yönleriyle şehvetin, hazzın, sevginin inanc/iman bahsinde bulandığı karışıklığa ışık tutacaktır. Metin Hıristiyan litaretürüne göre yazılmış olsa da Müslüman kadının da aynı merhalelerde bahsedilen bulanıklığı yaşamaktadır.  Mesela şeyhine aşık olan sofi kadınlar bulunmaktadır. Öyle ki, derviş kadın çıkış yolunu bulamayınca bunalıma girer ve bu durumu anlatacak hiçbir dostu ve arkadaşı da yok gibidir. Unutmayalım ki erkeklerde de bu sorunlar bulunmaktadır. Bu makamın zevki çok olmasına rağmen gazileri çoktur. Birçok dindâr / sofu bu yolda heder olup gitmekte ve hürmeten şehit sayılıp yolda kalanlardan sayılmaktadır.(hzl)

(1) Yaşam öyküsünü kaleme alanlardan biri: «Döktüğü gözyaş­ları yanaklarını öylesine yakıyordu ki, gidip onlara soğuk su çarpmak zorunda kalıyordu» der.

(2) Marguerite. Marie Alacoque (16471690), İsa’yı üç kez gör­düğünü ileri süren ve ömrünü, manastırları ziyaretle geçiren er­miş kadınların önderliğini yapan bir azize.

(3) Saint Jean de la Croix (15421591). Sainte Thérèse’in ya­kın arkadaşı, onun gibi kilisede dönüşüm yanlısı, çeşitli üniver­sitelerde ders vermiş bir din doktoru. Hıristiyan ruhunu, insa­nın iç dünyasındaki «karanlık evrenden» geçirerek Tanrı’yla bir­leştirmek istiyordu.

Heinrich Suso (1295-1366), Dominicain okulundan yetişme, İsviçre’li bir din adamı; görüşlerinin sertliğiyle ün salmış; XIV. yüzyılda Almanca’yı en güzel kullanan yazarlardan biri.

(4) Catherine de Sienne’de de, dinbilimle ilgili kaygılar epey ağır basmaktadır. O da, oldukça erkeksi bir azizedir.

KADINLIĞIN KADERİ /Simone De Beauvoır


Bugüne kadar kadın ve onun problemleri hakkında çeşitli yazılar ele alınmıştır. Belki de bu konuda bizim söyleyeceğimiz bir şey kalmamış olabilir. Fakat yine de kadınlar üzerinde girişilen tartışmaların, yazılan makalelerin sonu gelmemektedir. Peki, bütün bu yazılanlardan sonra acaba hâlâ aydınlanmamış dâvalar kalmış mıdır?

Eğer gerçekten böyle bir durum varsa, ilk sözümüz ‘kadın’ı tanımlayın olacaktır. Kadın problemlerini ele almış bilginlerin bazıları bize «Bugün Rusya’da bile kadın, kadındır,» diyecektir. Bazıları ise «Kadın problemi diye bir şey yoktur; çünkü kadınlık yok olmak üzeredir.» diye cevap vereceklerdir. Hemen hemen herkes, kadın problemlerinin var olup olmadıklarını, yine bunların ilerde var olup olmayacaklarını, kadınlarının yeryüzünde şu andaki görevlerini, ya da gerçek görevlerinin ne olduğunu merak eder. Hattâ bir zamanlar bu konu öylesine dallanıp budaklanmıştır ki, günlük bir dergide «Kadınlara ne oldu?» başlığı altında bir makale bile yayınlanmıştı.

Fakat ilk önce «Kadın nedir?» sorusunu cevaplandıralım. Çoğunlukla, kadın, bir döl yatağıdır, diye tanımlanır. Yalnız uzmanlar, bazı kadınlar, hem cinsleri gibi kadınlık organlarına sahip oldukları halde kadınlıkla ilgileri yoktur demektedirler. Bugün dünyada yaşayan canlıların yarısını kadınlar meydana getirmektedir. Böyle olmakla beraber bugünün kadım yine de büyük bir tehlike içindedir. Yani bu demektir ki kadınlar, kadınlaşmağa ve kadın olarak kalmağa zorlanmaktadırlar. Meselâ yıllarca önce, tanınmış bir kadın yazar, gazetede kendi resminin yayınlanmasını istememiş, kendi resmi yerine kocasının resmini göndermiş. Böylece herkes tarafından daha fazla saygı göreceğini tahmin etmiş.

Yunan filozofu Aristo, kadınlar hakkındaki görüşünü şöyle açıklamaktadır.

«Kadın, bazı özelliklerden yoksun olduğu için kadındır.»

St. Thomas ise kadım «Tamamlanmamış varlık» ya da «tesadüf eseri meydana gelmiş bir yaratık» olarak tanımlar. Bu nokta din kitaplarında şöyle sembolize edilmektedir. Havva, Adem’in böğründen yaradılmıştır.

Kadın, erkeğin esiri olmasa bile her zaman için onun emri altında yaşamak zorundadır. Böylece iki cinsin dünya üzerinde aynı haklara sahip olabilmesi diye bir şey asla düşünülemez. Hattâ bugün kadının toplum içindeki durumu değişmekle beraber yine de erkeğin baskısından tamamen kurtulmuş değildir. Hemen hemen hiçbir yerde kadının durumu erkeğinki gibi olamaz. Fakat çoğunlukla bu durum kadının yararınadır. Hattâ kanun, kadına bazı haklar tamsa bile uzun zamandan beri süregelen bir takım gelenekler bunların uygulanmasını yasaklar. Ekonomik bir çevrede kadınlar erkeklerle hemen hemen aynı haklara sahiptirler, denilebildiği halde, erkeklerin daha iyi işlerin başına geçtikleri, önemli noktalan ellerinde bulundurdukları şüphe götürmez bir gerçektir. Erkeğin kadına kendi üstünlüğünü ta eski devirlerden beri kabul ettirmesinin diğer bir sebebi de, erkeklerin öğrenim hayatına daha fazla değer vermeleridir. Ya da şunu daha başka türlü açıklayalım. Erkeklerin daha iyi bir öğrenim yaptığı ve hatla öğrenimin onlar için mutlak olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. Kadın, okusa da olur okumasa da, çünkü sonuç olarak onun sorumluluğunu her iki şekilde de erkek yüklenir. Fakat bugünün kadını için öğrenim daha değişik bir anlam kazanmış, onlar da erkeklerle omuz omuza okumağa, çalışmağa başlamışlardır. Böylece de yavaş yavaş kadınlığın kendine has değeri kaybolmak üzeredir. Gerçekte ise bu dünya hemen hemen bütünüyle erkeklere aittir. Kadın, her zaman, her devirde erkeğinin kanatlan altına sığınmış ikinci bir yaratık olmak zorundadır. Bu bir tabiat kanunudur. Bunu hiçbir şey bozamaz. Kadın ne kadar çabalarsa çabalasın ne kadar bir erkek gibi hareket etmeğe çalışırsa çalışsın yine de bir BAŞKASI olmaktan öteye gidemez.

İnsanın aklına ister istemez ilk önce şu soru geliyor:
Peki, erkeğin üstünlüğü ne zamandan beri kabul edilmiş bir görüştür?
Ne zaman bu üstünlük dâvası başlamıştır?
Bu tartışmayı neden erkek kazanmıştır da kadın kazanmamıştır?
Bu zaferi kadınların kazanmış olması da mümkündü. Veya böyle bir üstünlük tartışmasına hiç lüzum görülmeyebilirdi. Neden acaba bu dünya sadece erkeklerin malıdır, her zaman her yerde onların üstünlükleri savunulmaktadır?
Kadınlarda görülen bugünkü değişiklik iyi midir yoksa fena mıdır?
Acaba bu yeni değişiklik kadınlarla erkeklerin aynı haklara sahip olmasını sağlayabilecek midir?

Bu sorular hiç birimiz için yeni değil. Birçok defalar sorulmuş, yine birçok defalar çeşitli şekillerde cevaplandırılmıştır.

Montaigne «Bir cinsi haklı çıkarmak için diğerini suçlamak kolaydır.» demektedir. Bu sözü şu örnekle daha iyi açıklayabiliriz: Roma Hukuku kadın haklarım sınırlardı. Bir evlilik kurulu sarsıntı geçirdiği zaman erkeği haklı göstermek için kadının zayıflığı, kadın olmayışı öne sürülürdü. Kadın hakları 16 ncı yüzyıla gelinceye kadar kimse tarafından savunulmamıştı. Fakat St. Augustine bu asırda kadın haklarım elinden geldiği kadar tanıtmağa çalıştı. Ve işte o zaman kadın, kendine ait olan mallan idare etme yetkisine kavuştu. Montaigne kadınlara yapılan haksızlıktan, onlara karşı girişilen amansız kavgayı şöyle özetler:

«Kadınlar hakkındaki kanunları yapanlar yine erkekler olduğuna göre bunları kendi görüşlerine göre düzenlemişler, kadınları yakından incelemeğe lüzum hissetmemişlerdir. Kadınlar ise bu kanunlara baş kaldırmakta, onları kabul etmemekte haklıdırlar. Yani bu kanunlar erkeklerin hilesiyle meydana gelmiştir. Tarafsız değildir.»

Onsekizinci yüzyılda durum biraz daha değişmiş ve ortaya demokrat görüşlü tarafsız bilginler çıkmıştır. Bunlar kadın konusunu yeniden ele almışlar ve iyiden iyiye objektif olarak incelemişlerdir. Bunlar arasında Diderot, kadının da tıpkı erkek gibi bir yaratık olduğunu, aynı haklara sahip olabileceğini savundu. Daha sonra ortaya çıkan John Stuart Mili ise bu konu üzerinde daha da titiz davrandı ve en etkileyici bir şekilde savunmasını yaptı. Oysa ondokuzuncu yüzyılda kadın fizyolojisini ve psikolojisini inceleyen bilginler taraf tutarak kadın haklanm savundular. Böylece İngiltere’de onsekizinci asrın ortalarından sonra ta ondokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar modem sanayinin yayılmasıyla meydana gelen sosyal ve İktisadî devrimin sonuçlarından biri de, kadınların iş alanlarına sokulmaları oldu. Fakat işçiler başlarındaki insanın kadın olmasını istemedikleri gibi erkekle kadının da yanyana çalışmasına göz yumamadılar. Böylece yine erkekler, kadınlara tanınan hürriyeti kıskandılar, onları önceki durumla nna getirebilmek için çalıştılar.

Kadının erkekten aşağı olduğu fikrini savunanlar, kâfi mi her yönden -fizyolojik, teolojik, felsefi, sosyolojik, ekonomik -yerden yere vurdular. Erkekle kadın arasında devam eden bu üstünlük, aşağılık kavgası, kadını aşağı bir yaratık olarak görmek, tıpkı Amerika’da yıllar yıl süregelen beyaz-zenci dâvasına benzemektedir. Nasıl beyazlar için zenci olmak korkunç bir aşağılık, bir gurur meselesiyse erkekler için de kadınlık aynı şeydir. Ve çoğu erkek kadın olarak dünyaya gelmediği için her zaman Tanrıya şükreder.

Kısacası, genel anlamda kadın, erkekten aşağı bir yaratıktır. Yani onlar yaradılışları dolayısıyla erkeklerden daha az imkânlara sahiptirler, önemli olan şey, sadece şu sorudur: «Bu üstünlük, aşağılık dâvası daha ne kadar sürüp gidecektir? Yoksa bunun ardı arkası gelmeyecek midir?

Erkeklerin çoğu bu kavganın devam etmesini isterler. Hemen hemen hiçbiri de bugüne kadar bu kavgaya bir son vermiş değildir. Dar görüşlü, geleneklere bağlı orta sınıf halkı (burjuva) kadınlara hürriyet yetkisi verildiği takdirde onların ahlâki doğruluklarının değişeceğine, ilgilerinin yön değiştireceğine inanmaktadırlar. Bazı erkekler ise sırf kadınları kendilerine kuvvetli birer rakip olarak gördüklerinden, onların haklarının kısılmasına taraftardırlar. Bu noktayı kuvvetlendirecek güzel bir örnek vermek istiyorum: Çok yakın zamanlarda erkek öğrencilerden biri bir dergide kadın konusundaki görüşlerini şöyle belirtmiş: «Tıp Fakültesine, Hukuk Fakültesine girmek isteyen her genç kız, erkek öğrencilerin mesleklerini ellerinden zorla alıyor demektir.»

Michel Carrouges’e göre kadınlar iyi bir eş, iyi bir aşçı, bir fahişe yani kısacası erkeklerin arzularına cevap veren bir yaratık olmaktan öteye gidemez. Bu düşünüre göre kadın diye bir varlık yoktur, onun yaşadığı ayrı bir dünya da olamaz.

Peki ya kadın nedir?
Nerede yaşar?
Evet, kadın mı?

Kadın, ancak ve ancak erkeğin dünyasında yaşayan, onun zevklerine cevap veren, her zaman ona boyun eğen bir yaratıktır. Onun dünyaya getirilmesindeki tek gaye, erkeğe hizmet etmesi içindir.

Kadın bir erkeğin hayatına hangi şartlarda girer?

Kadın, küçük bir erkek için, onu doğuran, büyüten, bir annedir; bir delikanlı için arzu ettiği, seviştiği, sevdiği bir sevgilidir; evli bir erkek içinse hayat arkadaşı, çocuklarının anasıdır. Bu durumlarda erkek, kendine yakın olan kadına sevgi ve saygı duyar. Onun için kadın, genel anlamda erkekten aşağı bir yaratıktır. Fakat yine de bu yakınları ile arası açıldığı zaman erkek, onların kendilerinden aşağı bir yaratık olduklarını, bir erkeğin üstünlüğü karşısında hiçbir şey yapamıyacaklarını rahatça söyler. Demek oluyor ki, bir an için kadını kendisiyle aynı ayarda tutan, eşit haklara sahip olduğunu savunan bir erkek ayni zamanda onun kendinden aşağı olduğunu da söylemekten kaçınmıyor. Çünkü her iki noktayı da ayni anda kabul ediyor.

Bazı düşünürlere göre, Havva, Adem’den sonra yaratıldığı için İKİNCİ yaratık olmak zorundadır. Bazıları ise bu fikrin tam karşıtım savunmaktadırlar. Yani Tanrı, Ademi aceleye geldiğinden kaba ve biçimsiz yaratmıştır. Oysa ondan sonra yarattığı Havva üzerinde bir hayli uğraşmış ve Ademin kusurlarını onda kapatarak en güzel bir insan örneği vermiştir dünyaya.

Bu üstünlük, aşağılık, eşitlik gibi dâvaları daha iyi, daha belirli bir şekilde anlatabilmek için bunları çeşitli kısımlar altında tek tek gözden geçirmek gerekiyor. Sh:5-11

MİTOLOJİ VE GERÇEK

Kadınlar hakkında söylenilen efsaneler, edebiyatta genişçe bir yer kaplar. Fakat bunların günlük hayattaki önemi nedir? Bireylerin yaşayışını, gelenekleri, nasıl etkilerler? Bu soruyu cevaplandırabilmemiz için efsanelerle gerçek arasındaki ilgiyi incelememiz gerekir.

Efsanelerden birine göre insanlar iki kısma ayrılır. Bu fikir, deneylerden elde edilmiştir. Yani efsanelerde gerçeğin payı büyüktür. Kadın ve problemleri diye bir şey düşünülemez; çünkü o değersiz, bilgisiz bir yaratıktır. Erkekler kadını aşağı görmelerine rağmen yine de onlarla sevişmek, arkadaş olmak isterler. Cinsel hayatta bir kıskançlık, bir rekabet görülür. Böylece çeşitli efsanelerin etkisinde kalarak kadın milletini aşağı gören erkek, onsuz yapamayacağını, onun vücudunun ılıklığını duymadan yaşayamıyacağını ister istemez kabul eder. Kadın, erkek için ancak cinsel ilişkinin ötesinde bir BAŞKASIDIR. Aşk hayatında ise onun en yakın arkadaşıdır.

Efsanelerdeki çeşitli benzetmeleri düşünmeyecek olursak gerçekte kadın, erkeğin tamamlayıcısıdır. Bugünün kadını, erkeklerin eskiye göre değişen tutucuları karşısında şaşırmaktadır. Bir zamanlar  özellikle ataerkil ailede — kadına en küçük bir hak tanımayan, ona esir gibi davranan erkek, bugünkü erkek miydi? O devirlerde kadın, sadece erkekte arzu uyandıran, onun cinsel zevklerine cevap veren bir maddeden başka bir şey değildi. Daha sonraları ise kötülük sembolü olarak adlandırıldı. Kadınlar, evde babalan, erkek kardeşleri, kocaları, âşıkları için «koruyucu melek» adını alırlarken, ressamlara, yazarlara ilham veren fahişelere de «cömert kadınlar» denilirdi.

Efsaneleri önemsemek yersiz bir harekettir çünkü onların çoğu mantığın kabul edemeyeceği şeylerden söz etmektedirler. Gerçi efsanelerde belirtilen kadın tipleri ya da onların özellikleri eski devirlerde yaşayan aile örneklerinden seçilmiştir ama erkeğin üstünlüğü ortaya çıksın diye, bu tipler, özellikler, hayalle karıştırılmıştır. Oysa gerçekte kadın da erkek gibi tabiatın yaratığıdır. Onun da bir hayatı vardır. O efsanelerin belirttiğinin aksine ne gecedir ne de ölümdür. Bütün bu sıfatlar kadım erkekten aşağı göstermek için yine erkeklerin kendi kafalarında geliştirdikleri çeşitli fikirlerdir.

Erkekler dünyaya, kadınlara acı çektirmek için gelmişlerdir. Kadının kaderi ıstırap içinde kıvranmak, çeşitli sorumlulukları taşımaktır. Kadın, ne kadar erkeğin üstünlüğünden kaçarsa kaçsın elbet bir gün yine ona yakalanacaktır. Evlenmeği göze alan kadın, erkeğin boyunduruğu altına girmiş demektir. Balzac «Evlilik Felsefesi» adlı eserinde şöyle yazıyor: «Kadınların söylenmelerine, ağlamalarına, çektikleri acılara hiç aldırmayın; tabiat, onları bizim için yaratmış. Böylece herşeyimize katlanmak zorundalar; Erkeklerin verdiği çocuklara, ıstıraplara, sancılara. Erkekler, sakın kendinizi duygusuzlukla suçlamayın. Bütün medenî milletlerde kanunları erkekler yapar. Ve bu kanunlar, kadınların kaderini çizer. ‘Kadınlara acı çektirelim’ deyimi de erkeklerin izinde yürüdükleri bir kuraldır.»

Kadınla erkeğin anatomik kaderi bambaşkadır. Ahlâk durumları da böyledir. Kadının cinsel arzularını gerçekleştirmesi ancak evlilikle mümkün olabilir. Oysa erkeğe bu konuda açıktan açığa hak tanınmıştır. Kadın için kanunların, törelerin dışında bir suçtur. «Kendini teslim ediveren» kadından herkes nefret eder. Oysa erkeği ayıplamada bile bir hayranlık vardır. İlkel topluluklardan günümüze kadar kabul edilen, yatağın, kadın için bir hizmet olmasıdır. Buna karşılık, erkek, ona hediyeler alır, geçimini sağlar. Hizmet etmek bir efendiye kul olmak demektir. Gerek fahişelerin varlığı gerekse evliliğin yapısı bunu ispatlar. Kadın kendini verir. Erkek bunu karşılıksız bırakmaz ve onu elde eder. Erkeğin, aşağı yaratıkları elde etmesini, onları emri altına almaşım hiçbir şey engelleyemez. Aşk kavramı, savaş kavramından ayrılmaz. Erkeğin saldırıcılığında bir kahramanlık vardır. Bu dünyada erkek üstündür. Üstünlüğünün belirtisi olarak, arzularının şiddetli olması istenilir. Yine eski bir efsaneye göre erkeğin kadında bir kir bıraktığı söylenir. Bazı erkeklere göre de kadın kirlidir, çünkü onun içi sıvılarla doludur. Kısacası erkeği kirleten kadındır. Kirletmek, erkeğe pek az bir üstünlük verir. Oysa erkeğin üstünlüğü onun biyolojik bakımdan saldırgan rolünün toplumdaki efendi göreviyle bir arada bulunmasından ileri gelir. Böylece fizyolojik ayrımlar buna göre anlam kazanır. Büyük cinsel yetenekleri olan erkeğe, güçlü dendiği halde kadın, bir nesneden başka bir şey olmadığından, ona yalnızca soğuk ya da sıcak denilir. Bir efsaneye göre kız oğlan kız arzuyu bilmez, şehvetini erkek uyandırır. Fakat bu bir gerçek değildir. Oysa erkekte arzuyu uyandıran, çoğu zaman kadının dokunuşudur. Buna karşılık, genç kızların çoğu, daha vücutlarına erkek eli değmeden okşanmak için yanıp tutuşurlar.

Kadın ilkel topluluklardan beri bir «muamma» olarak düşünülür. Kadını anlayamayan erkek jöne de ona sahip olduğu için kendini mutlu hisseder. Kadın, kaprisli bir yaratıktır; bu da bir «muamma» olmasından ileri gelmektedir. Kierkegard’a göre erkeğe, canlı bir muamma eşlik ettiği halde erkek, hayallerinde, ümitlerinde, korkularında, aşkında, üstünlüğünde tek basınadır. Maeternich, kadının «tabiat kuvvetleri gibi esrarlı» olduğunu söyler. Her erkek kendisi için bir ÖZNE’dir. Erkek yalnızlığında kendi kendini ele geçirir. Çünkü kadın, onun için bir «muammadır.» Yani kendinden BAŞKASI’dır.

Kadının fizyolojik yapısı çok karışıktır; vücudu benliğinin açık bir belirtisi değildir artık. Ona yabancıdır. Aynı zamanda bir başkası onu bir nesne olarak kavrar. Genç kız vücudunda duyduğu heyecana, işittiklerine, gördüklerine göre bir anlam verir. Titremelerinde, belirsiz tasalarında vücudu yeni ve endişeli bir biçime bürünür. Delikanlının cinsiyet organı kendinin bir benzeri olduğundan onunla arkadaşının yanında öğünür. Oysa genç kızın cinsel hayatı gizli kalır.

Kadın bir muammadır denilmekle sessiz olduğu anlaşılmamalıdır. Sadece onun kullandığı dil anlaşılmaz. O vardır, fakat her zaman için bir tül arkasındadır.

O perde arkasından hareket eder, öyleyse kadın nedir?

Bir melek mi, bir şeytan mı, bir ilham kaynağı mı, yoksa bir sanatkâr mıdır?

Bu sorulara verilecek birçok cevap olabilir ama onları bulup çıkartmak da güçtür. Kadın iki mâ nah bir yaratıktır. Belki kendi bile kendinin ne olduğunu anlayamamıştır, öyleyse kadın mitolojik bir canavardır, (kadın başlı, aslan vücutlu.)

İnsanoğlu davranışlarına göre değerlendirilir. Meselâ köylü bir kadından iyi ya da kötü bir işçi olarak, bir artistten istidatlı ya da istidatsız diye bahsedilir. Fakat bir kadının iç dünyasını anlat dedikleri zaman erkek, onu tanımlayabilecek kelimeler arar, bulamaz.

Gide’ye göre «hayale etmek, gerçeğe yakınlaşmak» demektir. Yani bir insan, âşık olduğunu hayal edebiliyorsa gerçekten âşıktır ya da en kısa zamanda âşık olacaktır. Ancak hayal ile gerçek davranışlarda ayrılır. Bu dünyadaki üstünlük, erkeğin elinde olduğuna göre, o aşkım bir hareketle göstermelidir. Kadına destek olan, geçimini sağlayan, toplum hayatına girmesini sağlayan erkektir. Oysa kadının aşkı hayalinde yaşamak zorundadır; çünkü erkek, evlenmek ya da sevişmek teklifinde bulunmadan kadın harekete geçemez. Kadın, duygularım, arzularını içine gömer. O ancak bir çağrışa cevap verir. Yoksa kendisi bir erkeği çağıramaz. Kadınların çoğu, kendilerini seven erkeğin aşkım davranışlarıyla ölçerler. Kadın, erkeğin esiri, hizmetçisi olduğu için ona değişmez bir gülümseyişle bakmak zorundadır. Kadın, erginlik devresine girer girmez erkeğe yalan söylemeği; iki yüzlülük yapmayı öğrenir. Bir erkekle konuşurken kadınların ses tonlarında, davranışlarındaki yapmacık, kendini hemen belli eder. Kildin, erkekler tarafından anlaşılmadığından dolayı hem üzüntü duyar, hem de memnun olur. Gerçi kadınlar da erkekleri tam mânasıyla anlamazlar ama «erkek anlaşılmazlığı» diye bir problem yoktur. Çünkü erkek, efendidir, kadın ise onun esiri. Romanları düşünecek olursak, hep seçilen kadınlar anlaşılmaz tiplerdir. Başlangıçta bir muamma olarak görülen kadınlar romanların sonunda sırlarını açıklarlar.

Erkekler, kadına hayallerinde istedikleri şekilleri vermek, kendi ihtiyaçlarından kaçmak için çeşitli efsaneler yaratmışlardır. Erkekler yaptıkları kanunlarla, din kurallarıyla, uydurdukları masallarla besteledikleri şarkılarla kadınları avuçları içine alacaklarım sanmışlardır. La forgue «Hayal! Hayal!» diye haykırır. «Eğer kadınları idaremiz altına alamıyorsak, onları sakinleştiremiyorsak, onları istediğimiz kılığa sokamıyorsak öldürelim. Kadınları aciz duruma düşürdüğümüz, esir olarak kullandığımız, silâhlarını ellerinden aldığımız zaman ancak o «dişi»liğine bürünecektir… Kadınlar, erkekler için yaratılmıştır. Bu unutulmamalıdır… Fakat bütün bu görüşler yanlıştır… Ne yazık ki kadın milleti ile bugüne kadar bir taş bebekle oynar gibi oynadık. Ama artık bu oyun bitti.»

Bugünün kadını kaderini değiştirmek için çırpınmaktadır. Artık eski efsanelerin bir değeri kalmamıştır. Sadece kadın olmak görevini bilmek yeterli değildir. Önemli olan onun BAŞKASI olduğunu kabul etmesidir. Bugünün erkeği kadını, arkadaşı, tamamlayıcısı olarak kabul ettiği gibi onu kendinle aynı görür. Fakat kadın yine de bir toplum içinde değer kazanabilmek, rahat yaşamak için erkeğe dayanmak ister. Bir kadın erkeğin her şeyini sevebilir; kötü huylarını, sefaletini, güçlü oluşunu, korkusunu, alçaklık duygusunu, zayıf noktalarını. Bazan temiz, ıstırap verecek güçle bir anne sevgisi, bazan da şeytanca, maddî bir arzu, onu çeşitli şekillerde sevmeğe sürükler. Kadın, erkekten daha fazla sevgiyi sever, sevmeye karşı arzu besler. Böylece içgüdülerine ayak uydurur ve bu özelliğini her yerde ve her ne pahasına olursa olsun harcar. Yani sevilmeye lâyık olmayan bir erkeği bile sevebilir.

Kadının vücudu bozulmamalıdır. Erkeksi adaleleri olmamalı, yüzü her zaman için renkli, canlı olmalıdır. Giyeceklerine gelince erkekte arzu uyandıracak biçimler seçilmelidir. Çalışan kadınla ev kadım arasında oldukça büyük bir fark vardır. Çalışan kadın kısmen erkekleştiğinden kadınlık cazibesini kaybeder.

Bugünün kadını için bir yandan bağımsızlığını kabul etmek, bir yândan kaderine boyun eğmek çok güçtür. La forgue kadınlara şöyle seslenmektedir : «Ey genç kadınlar, ne zaman bizim erkek kardeşlerimiz olacaksınız? Ne zaman bizlere samimiyetle davranacaksınız? Ne zaman en içten duygularla birbirimizin elini sıkacağız?» s:141-147

Kaynak:
Simone De Beauvoır, Kadınlığın Kaderi, trc : Canset Unan, Altın Kitaplar, 1966, İstanbul

GELECEK KADIN MI? / Lynne SEGAL


Bu kitabı yazmak isteyişimin nedeni, seksenli yıllarda feminizmin kamuoyunda beliren çehresinden duyduğum rahatsızlıktı. En kolay ele geçirilebilen günümüz feminist yazınında kadınlara özgü ayrı ve özel bir bilgi, düşünce ve ahlak anlayışı, cinsellik ve duygusallık sözkonusu edilmektedir.

“Erkek kültürü”ne, “erkek otoritesi”ne, “genelgeçer düşünce çizgisi”ne, kısaca erkeklerin dünyasına temelden karşıt bir çeşit ayrı bir “kadın dünyası” yaratılmıştır.

 Bu kitabın ana teması ise, tam tersine, kadınlar ve erkekler konusundaki böylesi kutuplaşmış düşüncelerin yetersizliğidir.

Yaygın feminist düşüncede görülen, cinslerarasındaki doğal ya da ruhbilimsel ayrımın belirtilmesi tavrına geri dönüşün nedenlerini kavrayabilmek için son on yılda feministleri en çok uğraştıran konuları gözden geçirip bununla ilgili kitaplar okudum (İngiltere’de en kolay bulunan ve en etkili olan İngiliz ve Kuzey Amerikan yazını üzerinde durdum). Son on yıl, kadın hareketinin en çok parçalandığı dönem olmuştur; çeşitli gruplar arasında bölünmeler olmuş, Siyah feminist hedefler önem kazanmıştır. Ama cinsellik, annelik, erkeklerin kullandığı şiddet ve nükleer savaş tehdidi gibi konular da en azından Beyaz feminist yazında daha çok ön plana çıkmıştır. Feminist çözümlemenin bu alanların her birindeki yeni eğilimi, erkeklerin kullandığı şiddet ile rekabete dayalı güç sahibi olma etkinliğinin kaçınılmazlığını vurgulamaktır. “Eril” cinsin psikolojisi ve davranışları sorunu, daha can verici, anaç, işbirliğine yatkın ve barışçı “dişil” cinsin piskolojisi ve davranışlarıyla karşılaştırılır. Gerçekten de dişil erdemlerle eril kötülüklerin çatışacağını ve “dişil” ahlak anlayışına özgü değerler kendilerini kabul ettiremeyeceklerinden bu çatışmanın felaket ve lanetle son bulacağını varsayan bir çeşit kıyamet günü habercisi bir feminizm ortaya çıkmıştır. “Erkeklik”in olduğu kadar “dişilik”in de toplumsal temelleri olduğu, sınıfsal, etnik, dinsel ve ulusal topluluklara göre değişik biçimlerde ortaya çıktığı gerçeği, bu tür feminist düşüncede göz ardı edilir. Kadınlarla erkeklerin, toplumsal “erkeklik” ve “kadınlık” tanımlarına değişen oranlarda kabullenme, gerginlik, çelişki, karşı koyma ve belirsizlik içinde yaklaştıkları gerçeği de aynı şekilde gözden kaçırılır.

Benim gibi kimi eski feministlere şaşırtıcı gelen şey, feminist yazında yetmişlerin başında erkek ve kadın arasındaki temel ayrımın yadsınmasına karşılık yetmişlerin sonunda sözkonusu ayrımın yüceltilmesidir. Yüzyıl başlangıcındaki ilk örgütlü feminist hareket içersinde kadın erkek eşitliği uğruna verilen mücadelenin yerini yavaş yavaş kadınların evdeki konumunun yeniden değerlendirilip düzeltilmesine dönük kampanyalara bırakmış olması daha da rahatsız edicidir. Kadınların ikincil cins durumunda bulunmalarını ortadan kaldırmak için bir hareket oluşturmak amacıyla giriştiğimiz çabalar neden eskiden olduğu gibi günümüzde, de böylesine çelişik feminist düşünceler ve hedefler ortaya çıkarmıştır?

Zaten kim, seksenlerin feminizminin yönünü ve amaçlarını açıklamaya kalkışabilir?

Çokluk, gözü-kara ya da katı inançlı kimseler böyle tehlikeli bir işi göze alabilirler. Ama her şeye karşın, feminizmin altmışlı yıllarda Batıdaki başkaldırı hareketlerinin içinden çıkıp ondan daha uzun süre, en köktenci güç olarak kaldığından kuşku duyulabilir mi?

Kadınların kurtuluşu hareketi 1970’lerin politik arenasına tüm gücü ve güveni ile fırladı; erkeklerin politik sesini etkileyip acaba böyle bir şey gerçekten olabilir mi?

Kimi zaman da bastırıp susturdu. Zaman değişir. Günümüzde, Batıda bütünlüğe sahip bir kadın kurtuluş hareketi yoktur. Ama feminizm çeşitliliğe sahip olmakla birlikte etkin bir politik güç olmayı sürdürmektedir.

Bence feminizmin etkin bir güç olarak kalmasının nedeni, feministlerin en ateşli ve kendilerini adamış âsiler olmasında değil -oysa çoğumuz öyleydik- kadınların her an karşıtlıklar ve karmaşalar ortaya çıkaran yaşamlarındaki değişimlerin en köklü ve sürekli değişimler oluşunda aranmalıdır. Günümüzde karşılaştığımız feminizm çeşitleri biraz da kadınların yaşamlarındaki değişimin derinliğinden ve farklılığından kaynaklanır. Tümüyle yeniden oluşturmak üzere “dişillik”in çok katlı anlamlarını araştırıp inceleyen feminist akademisyen; meslek sahibi kadınların yaşamlarına daha çok seçenek getirmeye çalışan Cosmopolitan’lı gazeteci; anaokullarının kapatılması ile yaşamlarından seçme hakkının çekip alınmasına karşı savaşan kadınlar; “özelleştirme”nin sonuçlarına ve kötüleşen çalışma koşullarına karşı direnen işçi sınıfı kadınları; genelde giderek güçlenen ırkçılığa ve yoksullara yapılan yardımdaki ırkçı düzenlemelere karşı savaşan Zenci kadınlar; bütün bu gruplar değişik kadın topluluklarının yaşamlarındaki ilerlemeleri ve gerilemeleri yansıtıyor. Bu gerçeğe karşın kimi günümüz popüler feminist yazının en şaşırtıcı yönü, dünya üzerindeki dişil güçte ve kendi yaşamlarımız üzerindeki denetimimizde hiçbir önemli değişikliğin olmadığı, son yıllarda, son yüzyıllarda ya da bin yıllık sürelerde kadınların yaşam koşullarında kökten bir değişim görülmediği inancıdır. Erkeklerin ortaya çıkacak herhangi bir değişimi hemen kendi çıkarlarına uygun hale dönüştürecekleri ileri sürülmektedir.

Bu bakış açısına göre, kadınların güçsüzlüğü, benimsedikleri kurban rolü ve olanaksızlıkları kadınların ezeli tarihini oluşturur. Bense, aksine çok farklı varsayımlardan yola çıkmazsak günümüzde kadınların durumu ve bunun nasıl değiştirileceği üzerinde açık seçik düşünmeye başlayamayacağımız kanaatindeyim. Erkeklerinki gibi kadınların yaşamları da durmaksızın değişmektedir. Aslında bu yüzyılda kadınların yaşamı erkeklerinkinden çok daha hızlı değişti. Günümüzde feministler, kadınlarla ilişkili olarak erkek gücüne karşı durmak istediklerinde, bir yüzyıl önceki feministlerin karşılaştıklarından çok daha değişik bir dizi sorunla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Kadınların yaşamlarındaki herhangi bir objektif değişimin öneminden duyulan kuşku, kadınların eşitsizliğine karşı uygulamada verilecek kavgayı, erkeklerin düşüncelerinin ve deneyimlerinin üstünlüğü altında ezilen kadınlara özgü farklı bir düşüncenin ve deneyimin gerekliliğini kabul edip önemsemekten daha değersiz sayan görüşle bir arada yürümektedir. “Kadınsı” olarak görülen her şeyin, kadınların en kendilerine özgü ilgi alanlarının ve etkinliklerinin toplumsal olarak aşağılandığı yadsınamaz; ve feministler neredeyse her zaman kadınların gücünü ve dayanıklılığını, kadınlarca görülen işlerin önemini takdir edip doğrulamayı arzulamışlardır. Çağdaş feministler de “politik” olanın kamu yaşamındaki toplu eylemlerin ve kampanyaların ötesinde bir şey olduğunu belirtmişlerdir. Baskı altında tutulan tüm halkların bireysel ve öznel mücadelesi, baskın kültürün dilinde, söyleminde, mitinde ve imgeleminde aşağı, sapkın ve değersiz olarak tanımlanmaya karşı verilmektedir. Zenciler, etnik azınlıklar, özürlüler ve cinsel azınlıklar gibi kadınlar da her zaman “insanlık”ın, eril, nitelikli, Beyaz ve heteroseksüel bir “insanlık”ın en değerli özelliklerini kendilerinden esirgeyen öznel ve toplu bir bilinçle çatışmak zorunda kalmışlardır.

“Eril” ve “dişil” cinslerin tarihsel ve toplumsal tanımlarında ya da açıklamalarında erkekleri merkezine yerleştiren bir kültürle karşılaşırız. Bu yüzden ideolojide “erkek” ve “kadın” olarak nasıl tanımlandığımızın araştırılıp soruşturulması feminizmin her zaman için başlıca hedefi olmuştur. İşte bu ideolojik düzlemde, kadınların ikincil cins olarak tanımlanmalarında çok az bir değişikliğin meydana geldiğini söylemek daha inandırıcı olabilir. Kendilerini olumlu bir biçimde tanıyıp dile getirebilmek için kadınların verdiği kavganın önemi, bizleri “kadın” olarak tanımladığı ölçüde küçümseyen bir toplumda açıkça görülebilir. Ama kafamızdaki kadın kavramını yeniden değerlendirmek ve kadınların deneyimlerine yönelmek, feministlerin önceleri sorgulamaya çalıştığı cinsel kutuplaşma düşüncesini güçlendirme tehlikesini beraberinde getirir. Olası bir özselcilik ya da belirli, değişmez ve birbirinin karşıtı “erkek” ve “kadın” doğasının doğrulanması, her zaman feminist tasarımın bir parçası olmuştur. Kadın hareketi örgütlenme açısından zayıflayıp hedefleri daha da parçalandıkça böylesi bir fundamentalist düşünüş tarzının tehlikeleri de artmıştır.

Erkeklerin kadınlar karşısındaki gücünü oluşturup dile getiren düşünceler içimizde ve çevremizde, derinden kök salmış olmakla birlikte içsel yönden tutarsızdır ve yaşamımızı doğrudan ya da değişmez biçimde yönlendirmez. Erkeklerin kadınlar karşısındaki üstün gücü yalnızca sahip olduğumuz düşüncelerin ve gerçek dil yoluyla adlandırılıp anlaşıldığı sürece etkili olacak dilin değil, erkeklerin kadınlar üzerinde üstünlük kurmalarını sağlayan toplumsal uygulamaların tümünün ürünüdür. Dil ve düşünceler, özel ya da kamusal toplumumuzun her bir kurumunda kadın erkek arasında görülen başka çatışmalar ve gerilimlerle içiçedir. Gerçekten yetmişlerin başında kadınların baskı altında tutulmasının feminist yaklaşımla incelenip çözümlenmesinin asıl başlangıç noktası, sözde “özel yaşam” ile “kamusal yaşam” arasındaki farkı dil ve gerçeklik açısından ayırmanın, kadını merkezine yerleştiren aile yaşamı ile erkeği merkezine yerleştiren ekonomik ve politik yaşamı birbirinden ayırmanın önemiydi.

Her şeye rağmen bizler, ne kadın ne de erkek olarak bu “özel” ve “kamusal” kuramların içinde çakılıp kalmış, dondurulmuşuz. Bireysel ya da toplu kadın etkinlikleri, eylemleri, çelişkiyi ve meydan okumayı doğurur, topluca desteklendikleri zaman değişim olasılığını da içinde barındırır. İster evde ya da işte, ister başka bir yerde kadın olarak toplu mücadelemizde ve özel yaşamlarımızda her gün ortaya çıkan baskılarla gerilimleri bir bir ele alıp incelediğimizde “dişil” ve “eril” kutuplaşmasını, özel ile kamusal ayrımını aşıp cinslerin birbirine eşit olduğu bir dünyaya ulaşacağız.

Bu da bizi feminizm ile sosyalizm arasındaki bağa getirir. İş yeri ile ev, üretim ile üreme ayrımı erkeklerin üstünlüğünü güçlendirmekle kalmayıp var olan kapitalist ekonomik dizgelerin temel özelliklerini de güçlendirmeye yarar. Kadınların evde gördükleri iş, toplum için gerekli olmakla birlikte genelde hiçbir zaman ekonominin önemli bir parçası olarak değerlendirilip karşılığı verilmemiştir. Erkeklerin üstünlüğü bilinen tüm toplumların bir özelliği olmuştur ama toplumumuzda erkek üstünlüğünün yapılanışı ve ideolojisi ile kâr amacı güden üretimin getirdikleri içiçe geçmiştir. Cinsel hiyerarşiden arınmış bir dünyanın hayalini kurabilmek için bugüne dek görülenlerin tümünden çok farklı bir ekonomik düzene gerek vardır. O dünyada iş, zevk, yaratıcılık ve ilgi birbirinden ayrılıp karşı karşıya getirilmiş ya da cinselliğe bağlı olamazdı; bu yüzden de o dünya kadınların kendi kendini yönetmesini, denetlemesini, yaratıcılığını, sağlığını ve mutluluğunu ciddi biçimde zedeleyici olmazdı.

Bu kitap birçok feministin sosyalizm ile feminizmin arasında kurulabilecek bir ilişkiye kuşkuyla baktıkları bir dönemde Sosyalist Feminist bir çözümleme getirmek için yazıldı. Bu kitabı yazmaya 1984’de feminist düşüncenin ve eylemin karamsarlık ve umutsuzluk havasına büründüğü izlenimine kapıldığım bir sırada başladım. 1981-1983 yılları arasında kadınların kurtuluşu üzerine yazılanları kapsayan bir antoloji, yeni yayınlanmıştı. Bu antolojinin yaygın teması erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddetti, en çok tutulan strateji ise erkeklerle girilecek politik işbirliğini ödünsüz reddeden ayrılıkçı politikaydı. Erkeklerdeki özel ya da kamusal, şiddet duygusunun ve açgözlülüğün kaçınılmazlığı konusunda duyulan karamsarlık, tüm dünya için geçerli ve nükleer felaket tehdidinden Üçüncü Dünyanın yoksulluğuna ve sömürülmesine dek uzanan bir politik çözümleme ortaya koymak için kullanılıyordu. Bu çözümlemeye göre bir topluluk olarak kadınlar, dışta Üçüncü Dünyayı sömüren, içte sınıf, ırk ve başka toplumsal bölünmelerin hiyerarşisine dayalı modern devletlerin arasındaki rekabeti destekleyip güçlendiren her türlü ulusal şovenizm ve çıkarcılık biçimlerinin kendiliğinden dışında ve karşısındadır.

Kimi kadınların kimi erkeklerle elele vererek tüm sömürü ve baskı yollarından arınmış bir politik dünya düşü uğruna savaştıkları doğrudur. Günümüzde uluslararası barış için mücadele eden kadın sayısının erkeklerinkinden çok daha fazla olduğunu sanıyorum. Kadınların en belirgin etkinliklerinden ve işlevlerinden biri olan başkalarına bakmak işine verilen önemin vurgulanması artık çocuklarımızın geleceğini güvence altımı alamayan toplumlarımızın militarizasyonuna yöneltilecek bir eleştiri yerine geçebilir. Ama bu aynı “dişil” nitelikler, savaşın emrine girilmesi ve başka tutucu ekonomik ve politik amaçların desteklenmesi için harekete geçirilmiştir. Kadınların çoğu genelde çocuklarının çıkarı adına ait oldukları ulusun, toplumsal sınıfın, bölgenin ve ırkın getirdiği ayrıcalığı savunmayı seçmiştir. Kaldı ki, kadınların gizil gücüne ve eğilimlerine değgin geleneksel görüşleri (ne denli yeni bir değerlendirmeye tabi tutmak istesek de) kabul edersek, kadınların yararı doğrultusunda geliştirilebilecek teknoloji ve bilim alanlarından dışlanmalarını sorgulamakta başarısız kalırız. Feministler açısından toplumsal bağlamın ve yaşam koşullarının kadınları ne zaman eşitlikçi ve ilerici hedeflere yönelttiklerinin, ne zaman gerici ve yıkıcı amaçlara ulaşılmasına hizmet ettiklerinin tarihsel olarak iyice kavranması önemlidir. Günümüz Amerikası’nda ve İngilteresi’nde yalnızca kadınların kendi kendilerini daha çok yönetebilme doğrultusundaki atılmalarına karşı çıkmakla kalmayıp ülkelerinin askeri saplantılarını da destekleyen Yeni Sağın kadınlarını görmezlikten gelemeyiz.

Eğer tüm kadınların kurtulması için çalışıyorsak, kadınların yalnızca başkalarının bakımıyla ilgili konularda baskı altında tutulan “dişil” değerlerini yüceltmekle kalamayız; genelde erkek üstünlüğü ile toplumsal eşitsizlikleri koruyan toplumsal uygulamaları da açığa çıkarmamız gerekir. Bu da “dişil” bir gelecek için çabalamak yerine şu anda kadınlarla erkekler arasında yaptığımız ayrımı yadsıyan bir gelecek için çabalamak anlamına gelir. Cynthia Cockburn’ün de dediği gibi:

İnsanların yaşayıp ifade edebildikleri; cinsel, özel ya da iş yaşamlarında gereksinim duydukları ve topluma katkıda bulunabildikleri tüm gerçek çok yönlülükleri cinsiyet farkı tarafından bastırılır… Cinsiyet farkı kesinlikle gerçek farklılık değildir… Cesaret, güçlülük ve beceri gibi olumlu eril özellikler ile yumuşaklık, duyguları yaşayıp ifade edebilmek gibi olumlu dişil özelliklere aslında herkes sahip olabilmeli ve kişinin cinsiyeti göz önüne alınmadan, görüldükleri yerde bu niteliklerin değeri bilinip alkışlanmalıdır… Yeniden kuracağımız toplum çeşitlilik ve bireysel farklılıkların yerleştirilmesine dayanmalıdır. “ [Cynthia Cockburn, Machinery of Dominance: Women, Men and Technical Know-How, Londra, Pluto Press, 1985.]

Bu toplumun yaratılmasında feministler, işçi sendikaları, yerel yönetim kurumlan ve parlamento gibi politik gücün en önemli kurumlarında yer almalıdırlar. Bu, çok yavaş ve zor bir süreçtir; bu bir yandan bizi, kadınlar olarak gücümüzü, güvenimizi ve yönümüzü koruyabilmek için kendi başımıza örgütlenmenin gerektiğine işaret eden eski sosyalist feminist düşünceye geri götürürken öte yandan Solda ve ilerici toplumsal hareketin içinde erkeklerin gücünü sorgulamak için tartışılır ittifaklar kurmamıza yol açar. Erkeklerin yüzeysel ya da yalnızca görünürdeki desteğinin aldatıcılığının ve aslında kökleşmiş düşmanlıklarının verdiği moral bozukluğunun yaratacağı tehlikeler, feministlerin kadınların çıkarlarını politik tartışmanın ve eylemin merkezine koyma girişimlerini baltalamayı sürdürecektir. Ben bu işten kaçmanın kolay yolunu bilmiyorum. Kadınlar artık fazlasıyla uzun bir zamandır kadınların yaşamlarıyla bağdaştırılıp erkeklerin yaşamından ayrı tutulan “dişil” erdem ve değer kavramlarını onaylamakla yetinemezler.

Çağdaş feminist kuramların ve uygulamaların sorun olarak gördüğüm yönlerini araştırma girişimi benim için İngiliz kadın kurtuluş hareketinin tarihi hakkında hesap vermek, gücünü ve zayıflığını gözler önüne sermek demekti. Bu tarih belirli bir bakış açısından anlatılmaya mahkum, çünkü 1971’den bu yana edindiğim deneyimlere dayanıyor ve Londra’da sağlam bir işe sahip, heteroseksüel bir Beyaz olarak benim durumumu yansıtıyor. Birçok feminist, kadınlara kendilerine güvenmeyi öğrenmelerinde yardımcı ve esin kaynağı olan bu kadınlar bu tarihten hoşlamayacaktır. Ama bence sorular sormanın ve yeni bir değerlendirme yapmanın zamanı geldi. Kültürel olarak kadın olaylarının popüler sayılıp ticari olarak “feminizm”in ya da kimi yorumlarının başarı getirmekle birlikte kadın hareketinin parçalanıp zayıflamayı sürdürdüğü bir durumla karşı karşıyayız.

Bir zamanlar feministler her yönden saldırıya uğramışlardı ama biz dayandık ve bundan sağ çıkıp geliştik. Görünürde sık sık desteklenip ödüllendirildiğimizden (bu destek aslında kadınların çoğunluğu açısından pek bir şey değiştirmediğine göre) günümüz, kendinden memnun, kesin sonuçlara varmanın değil, açık tartışma ve fikir alışverişinin zamanıdır, tabii eğer feminizm yaratıcı ve zorlayıcı bir yolda ilerleyecekse. Kadınların kurtuluşunu gerçekleştirmekte kendimize düşen farklı amaçları ve etkinlikleri göğüslemek, farklılıklarımıza karşın ne zaman ve nasıl birbirimizi destekleyebileceğimizi görmemizi kolaylaştıracaktır. sh:9-17

GÜÇSÜZLERİN AVUNTUSU

Popüler Feminizmin Temaları

Kendimizde eksikliğini duyduğumuz, arzu edilen şeylerin tümünü ya da insanlığın nefret ettiğimiz tüm yönlerini karşı cinsin kimliğinde toplayıp biraraya getirmek kadında da, erkekte de varolan köklü ve evrensel bir içgüdüdür. Bu edim rahatlatıcı olmakla birlikte bizleri anlayışa götürmez. Rochester erkek gerçeğinin kusursuz bir hicvidir; Cordelia ise kadın gerçeğinin.
[Virginia Woolf, "Men and Women"; (hazırlayan) M. Barrett, Women and Writing'den s.65, Londra, The Women's Press, 1979.]
Feministler Babil Kulesi öyküsünü kendilerine göre yorumlar. Erkeklerin kadınları, bedenlerinin, isteklerinin, bilinçaltlarının ya da yaşantılarının dilini karmakarışık hale getirerek küçümsediklerine inanırlar. Birlikte hareket edebilmek için özgün bir kadın dili kesinlikle oluşturulmalıdır. Ortak bir dil olmadıkça gerçek toplu eylem de olamaz.
[Deborah Cameron, Feminism and Linguistic Theory, s. 142-3, Londra, Macmillan, 1985.]

Çeşitli gizli yollardan güç sahibi olmayı denedim ama hiçbir zaman güçsüz, etkisiz ya da kısaca edilgen olmakla yetinmedim. Tanıdığım kadınların hiçbiri de bununla yetinmedi. Kadınların çoğu kapana kıstırılmışlık, kuşatılmışlık ve değersiz kılınmışlık duygularını çok iyi bilir. Bir adamın otoritesine boyun eğmek, çoğumuzun, en azından yaşamımızın bir noktasında sahip olduğumuz gücü ve iradeyi düzenli olarak ezip yok etmekle tehdit eder. Buna karşın kadınların erkeklere oranla karşılaştığı maddi olanaksızlıklar ve kültürel küçümsenme, “dişil” değerlere, erdemlere ve özelliklere verilen önemle birarada yer alır. Kadınlar görece güçsüzlüklerinin güven verici avuntusundan, mevcut “kadın”, “erkek” görüşleriyle ülkülerinden kendilerine rahatlama ve dayanma gücü çıkarabilir ve çıkarırlar da.

Bu avuntulardan kiminin, örneğin annelik ve evi çekip çevirmek gibi içten zevk duygularının kadınlara güç kazandırdığı doğrudur. Ev yaşamları ekonomik bağımlılık ile toplumsal itaatkârlık üzerine kurulu olsa da, anne ejderhalar hiç değilse ev sınırları içinde çocukları mutlu edebilir ya da korkutup sindirebilir, hatta babaya bile gözdağı verebilirler. Kimi başka rahatlatıcı telafi usulleri de, örneğin modanın şıklığı ve gösterişi (ki bunlar günümüzde genç erkeklerin giderek artan biçimde aradıkları şeyler haline gelmiştir) ya da aşk romanlarını süsleyen düşler, başkalarının yaşantısına özenerek de olsa kadınların, kendilerini, daha güçlü ve mevki sahibi olan erkeklerin dehşetle arzu ettikleri nesneler olarak duyumsamalarını olanaklı kılar. İşyerinde, ofisteki sekreter, bölümünün onsuz İşleyemeyeceğinin bilinciyle gururlanır; patronunun, işin incelikleri konusunda onun bilgisine güvendiğinin farkındadır. Yoksun olduğu tek şey patronunun otoritesi, parası ve prestijidir.

“Feministler” ise bu tür telafi edici tuzaklara tenezzül etmeyen kadınlar olarak görülür. Bu düşünce biçimi hiç kuşkusuz örgütlü feminizmin ikinci dalgası için geçerliydi. Bizler her alanda gerçek güce sahip olmak istiyorduk. Güç derken, başkalarını denetim altına alıp onlara üstünlük sağlamayı değil en azından çoğumuz istediğimizin bu olmadığını düşünüyorduk kendi isteklerimizi, yaratıcılığımızı ve gizilgücümüzü ifade etmek; gelişip boy atmak ve “güneşteki yerimiz” i bulmak için gereken özgürlüğü ve genişliği kastediyorduk. Biz, tüm kadınların toplu gücünü oluşturmayı amaçlıyorduk. Her türlü hegemonyadan arınmış yeni bir dünyanın yaratılmasına katkıda bulunmayı istiyorduk. Bu amaçlar biraz incelikten yoksun da olsa, 1971’de ilk İngiliz Kadın Kurtuluş Hareketi Konferansı bildirgesinde özetlenmişti:

Biz kendi yaşamımızdan kendimiz sorumlu olmak ve başka kadınlara da bu konuda yardım etmek istiyoruz… Toplumsal değişim ve toplumun dönüştürülmesi çabasındaki yerimizi sağlamlaştırmak için toplu ya da tek tek biraraya gelmiş bulunuyoruz. [Sally Alexander ve Sue O’Sullivan, "Sister Under Stress", Red Rag'den 8, 1975, s. 19.]

Günümüzde feminizmin kamuoyundaki yüzü değişmiştir. Herhangi bir feminist toplantıda, kadınların ve değer ölçütlerinin özgün doğasının savunulduğunu, ayrı ve özel bir “kadın dünyasından sözedildiğini görebilirsiniz. Köktenci görüşlerle stratejilerin “erillik” ve “dişillik” üzerine basmakalıp varsayımlara dayandırılması düşündürücü gelebilir ama feminizmin yeni “sağduyusu”nu artık bu geleneksel cinsiyet ideolojisi oluşturmaktadır.

Yirmi yıllık bir feminist araştırmadan sonra tüm dünyada erkeklerin kadınlardan daha çok zenginliğe, güce ve ayrıcalığa sahip olduklarını görmek artık kolaydır. Bununla birlikte, bu durumu açıklayacak ya da sorgulayacak kuramlar ya da stratejiler üzerinde görüş birliğine varmak feministler için daha zordur. “Görünmez on yıl” da denen “kadınların onyılı”nın özgürlükçü ülkülerine karşın kadınların hâlâ her yerde erkeklere göre daha yoksul ve daha az eğitilmiş olduklarını ve tüm politik, ekonomik, dinsel, kültürel ve adli kurumlarda yüksek mevkilerin dışında kaldıklarını biliyoruz.’ Şaşırtıcı olan şey, burada, İngiltere’de, aralarında tutucu görüşün de bulunduğu politik yelpazede feminizmin çeşitli yönlerinin kabulü ve yaygınlığı karşısında erkeklerin sürüp giden güçlülüğünün daha anlaşılmaz hale gelmesidir. Birçok kadın ve erkek, feministlerin söylediklerinin çoğuna alkış tutmaktadır. Kimi erkekler kendi kaba davranışları yüzünden gözyaşı dökmektedirler. Ama erkeklerin gücü, farkına varıp karşı koymaları sonucu değişmeden ve zedelenmeden ortada kaldıkça daha da yenilmez görünmektedir. Feminizmin kendisi de mi güçsüzlerin geleneksel avuntularına geri dönmek zorunda kalıyor? Kimi gelişmeler bana bunun böyle olduğu fikrini veriyor.

Kadınların Erdemleri

Feminist yazın, ki günümüzde İngiltere’de çok yaygındır ve her zaman ileri yazın dergilerinde en çok satan kitaplar arasında sıralanır, radikal feminizmin yeni bir biçimini sergilemektedir. Çoğunlukla, kültürel feminizm olarak da bilindiği Kuzey Amerika’dan gelen bu akım, kadınların üstün erdemlerini ve tinselliklerini yüceltip “eril” şiddeti ve teknolojiyi yerin dibine batırır. “Dişil”in böylesine yüceltilip “eril”in böylesine kötülenmesi, kadın hareketine özel bir kadın doğası mitini sarsmak için katılmış benim gibi kimi feministlerde kuşku ve korku yaratmaktadır.

Feministlerin açığa çıkardıkları tarihten, kimilerimiz 1920’lerde ve 1930’larda kadınların özel erdemlerini ve anneliği yeniden ön plana çıkarma çabasının ne denli başarılı olduğunu ve kendine daha güvenli, başkaldırıcı feminizmi nasıl esaslı bir şekilde geride bırakıp sonunda yok ettiğini de anımsayacaktır. 1913’de çok genç bir Rebecca West, feministleri, bir hareketi “özgürlük yürüyüşünden şehvetle boyun eğişin kolay kazanılan zaferi”ne dönüştürebilecek “kendinden fedakârlık etme günahı”na karşı uyarıyordu. Ama günümüzde Robin Morgan, Adrienne Rich, Susan Griffin, Judith Arcana, Mary Daly, Dale Spender ve izindekiler, herhangi bir Viktorya dönemi beyefendisi gibi kadınların üstün insancıllığından, barışçılığından, vericiliğinden ve tinsel gelişmişliğinden emin olup bu nitelikleri yüceltiyorlar. Robin Morgan bize, dünyadaki yaşamın geleceğini yalnızca kadınların garantileyebileceğini söylüyor. Birleşik Devletler’deki Yeni Sağ ve Ronald Reagan ile burada, İngiltere’deki antifeminist tutucular da hemen hemen aynısını söylüyorlar.

Robin Morgan’a göre kadınlar dünyayı, “eril dürtüler ve cinsellik’in dizginlenmemiş gücünü temsil eden nükleer silahlar kabusundan, kadınca mantık ve annelik duyguları yoluyla kurtarabilir. Sağcılara göre bu, tabii ki, “Greenham’ın öldürücü cırtlak cadıları” diye nitelendirdiklerince değil, tutucu düşünür Roger Scruton’un deyişiyle “kadınların falusun gemlenemeyen arzusunu yatıştırmayı” sürdürdüğü Viktorya dönemi aile yaşamına geri dönüşle gerçekleştirilebilir.

Feminist düşünce, kadınları değerlendirmesinde her zaman başedilemeyecek açmazlarla karşı karşıya kalmıştır. Tek mücadele konusu boyunduruk altına alınmalarına bir son vermek ve durumu koruyan ve onaylayan hali hazırdaki cinsiyet ideolojilerini kökünden yoketmek değil, aynı zamanda da şu anki incinebilirlikleri ve zayıflıkları içinde kadınları koruyup onlara saygı duyulması için savaşmak olmuştur. Bu, “dişil” olan her şeye karşı duyulan sinsice, sahte bir saygının ve kültürel küçümsemenin yadsınması demektir. Kısacası bir yandan kadınların gücünü ve değerini onaylarken, öte yandan kadınların en belirgin deneyimlerinin ve sezgilerinin, boyun eğmelerinin bir ürünü olduğunun yeterince bilincindeyiz.

Ama kuşkusuz ki, saygınlığın ve gücün eşitsizlik, söndürülmüş yaşam ve olanaklarla birlikte boyun eğmekten ve güçsüzlükten doğabileceği görüşünün şaşırtıcı bir yanı yoktur. İngiliz feminizminin ilk genel bildirilerinden birinde, Mary Wollstonecraft’in 1792’de yayınlanan A Vindication of the Rights of Women adlı bildirgesinde kadınlar, birer kadın olarak kendi yaşamları ve gerçek kadınlık konusundaki geçerli görüşler yüzünden duygusal ve zihinsel yönden güdük bırakılmış olarak tanımlanıyorlardı.8 Ama bir yüzyıl sonra birçok kadın hakları savunucusu, ulusun “analari’na oy hakkı tanınmasının yararlarını belirtmek için “kadın doğası” üzerine benzer görüşler geliştirecekti. En azından taktik açıdan, kadınların, var olan cinsiyet düzenlemelerini ve bunların korunmasını sağlayan inançları (başka bir deyişle, kadınların erkekler arasındaki toplumsal ilişkileri) temelde sorgulamadan reform yapılmasında zorlayıcı olabilecekleri açıktır.

Benim bir zamanlar bildiğim feminizmin heyecanlı yanı, kadınlarla erkekler ve kadınlarla dünya arasında yeni ilişkiler kurabilmek için boyun eğmemizin bize getirdiği tüm iyi yanlarımızı koruyarak kendi kadınlığımız hakkındaki düşüncelerimizi değiştirebileceğimiz vaadiydi. Biz erkeklere benzemek islemiyorduk; biz yeni ve daha iyi bir şey olmak istiyorduk.

Çağdaş feminizmin ülküsel kadın imgesi çerçevesinde böyle dönüşüm ve değişim tartışmalarına yer yoktur. Bakın Susan Griffin ne diyor:

Biz [kadınlar] bedenleri ellerimizle okuyabiliriz, dünyayı, toprağı okuyabilir, suyu bulabilir, yerçekiminin yolunu izleyebiliriz. Neyin büyüyüp yeşereceğini ve iki şey arasında nasıl denge kurulabileceğini biliriz… ama onlar [erkekler] bizim bedenlerimizi çiğneyip bu dünyayı başka bir şeye dönüştürmüş olsalar bile, biz kadınların bu güne dek düş kurmayı sürdürdükleri gerçektir diyoruz. [ Susan Griffin, The Roaring Inside Her, s.175, Londra, The Women's Press, 1984.]

Genelleme yapacak olursak kadınların, birçok durumda erkeklerden daha sıcak, daha duyarlı ve başkalarına karşı daha ilgili oldukları tabii ki gerçektir; kadınlar çoğunlukla erkeklerden daha az saldırgan ve rekabetçi gibi görünürler. Ve erkekler de bizi ere her zaman böyle olduğumuzu söylemişlerdir. Kingsley Amis gibi kimi tanınmış kadın düşmanı “kadınların aslında erkeklerden çok daha iyi oldukları ve erkeklerin onlardan hoşlanmalarına şaşmamak gerektiği” doğrultusunda büyüklük taslayıcı inançlara sarılmakta güvence ve teselli bulurlar.

Hepimizin kabul edeceği gibi kadınların daha “iyi sayılması” inancı ve gerçeği, kadınların başkalarına annelik etmek ve bakmak gibi temel eğilimlerine yakından bağlıdır. Ama kadınların genelde hor görülmesinde ve ekonomik bağımlılıklarının sürdürülmesinde tayin edici rolü de zaten bu annelik ve çocuk büyütmek ile bu etkinlikleri destekleyen toplumsal inançlar oynar. Anne sevgisinin ve ilgisinin erdemleri ortada olmakla birlikte bunlar, maddi yönden değerlendirilmek yerine yalnızca ucuz duyguların ikiyüzlülüğü ile alkışlanmışlardır. Kimi feministlerin bir zamanlar kuvvetle iddia ettikleri gibi toplumumuzda erkeklerin çocuk büyütmemelerinin nedeni temeldeki bir yeteneksizlik değil de çok az toplumsal prestij ve güç sağlaması olamaz mı?

Dahası, anne sevgisinin erdemleri sorun yaratıcı da olabilir. Aşırı ölçüde bireyci, rekabetçi kapitalist toplumumuzda başkalarına beslenen sevgi ve ilgi, kendi çok küçük aile topluluğumuzun dışında uygunsuz kaçmaktadır. Sınıf ayrıcalığı ve ırkçı dışlama, hem erkeklerce hem de kadınlarca çocukların çıkarları adına onaylanır. Tek tek her bir çocuğun tehlike altındaki mutluğu üzerinde yoğunlaşan annelik duyguları aşırı meraklı ve denetleyici, yapışkan ve hükmedici olabilir. Çocuklar anne babalarının yitirilmiş düşlerinin gerçekleşmesinde kullanılabilirler. Erkek üstünlüğü bağlamında çocuklar, kadınların daha genel plandaki düş kırıklıklarının ve güçsüzlük duygusunun yerini dolduran tek varlıklardır. Kadınların anneliğe özgü benliksizliği kolayca bir çeşit annelik bencilliğine dönüşebilir, çocukların başkalarıyla sevecen ilişkiler kurmalarını engelleyebilir.

Kişinin kendi çocuklarının sorumluluğunun yükü, toplumsal bakış açısının daralmasına, başkalarının mutluluğuna karşı nefret ve kıskançlık duyulmasına yol açabilir. Kısacası kadınların çocukları için daha iyi bir dünya ve barış istedikleri doğruysa da (kuşkusuz kimi kadınlar Greenham’da ve nükleer silahsızlanma gruplarında barış için örgütleniyor) bu, kadınların daha az milliyetçi, daha az ırkçı ya da sınıfsal ayrıcalıklara erkeklerden daha az bağlı oldukları anlamına gelmez. Kadınlar, kendi toplulukları içinde erkeklerin ne ölçüde gerisinde olurlarsa olsunlar, erkeklerle paylaştıkları toplumsal yaşamın bu anlamda parçasıdırlar. Yetmişlerin başındaki feminist yazının ana temalarından biri de bu çelişkilerin bilincine varılmış olmasıydı. Örneğin Juliet Mitchell, kadınların aile içinde gördükleri baskının etkilerini şöyle değerlendirir.

Baskı, dar kafalılık, basit bir kıskançlık, mantıksız duygusallık ve rasgele şiddet, bağımlılık, rekabetçi bir bencillik ve mülkiyetçilik, edilgenlik, görüş noksanlığı ve tutuculuk eğilimi üretir.[ Juliet Mitchell, Woman’s Estate, s.162. Harmondsworth, Penguin, 1971. ]

Nesnel annelik koşullarının bu gibi zayıflıklara yol açtığı düşüncesi artık dişil erdemlerin ve değerlerin yüceltilmesiyle bağdaştırılmamaktadır.

Kadınlar ve “Doğa”

Günümüzün yaygın feminizmi anneliğin toplumsal gerçeklerinden çok kadınların yaşamı, bedenleri ve nesnelerin doğal düzeni arasındaki ilişkiler üzerinde durmaktadır. “Kültürel” feminizm ile kesişen ve feminizmde “yeni dalga” olarak adlandırılan seksenlerin eko feminizmi, kadınların dünyayı kurtarmaları gerektiğini ve de kurtaracaklarını, çünkü “doğa” ile daha çok denge içinde yaşadıklarını ileri sürer. Reclaim the Earth adlı Ingiliz feminist ekoloji antolojisinin tanıtımında Susan Griffin şöyle der: “Kadın olarak doğmuş olanlarımız çoğunlukla erkeklerin birçoğundan daha hafif bir biçimde doğaya yabancılaşmıştır.” Buna göre kadınları, Adrienne Rich’in “kadınlığın kozmik özü” dediği şeye bağlayan, doğanın temelden yaratıcı, verici ve iyi huylu taslağıyla ilişki içinde tutan annelik yetisidir.

Doğanın dişil olarak ele alınması da kuşkusuz ilginç bir yansıtmadır; bireyin yaşamı ve sıhhati karşısında ilgisiz, vahşi ve yıkıcı olmaktan çok şefkatli, duyarlı ve verici olarak tanımlanır. Burada, doğanın “eril” sayıldığı ve zalim olduğu sağcıların popüler sosyobiyolojisinin ters yüz edilmiş biçimiyle karşı karşıyayız.

Doğayla ilgili böylesine değişken imgelerin varlığı bizi şaşırtmamalı çünkü Marilyn Strathern ve diğerleri gibi antropologların belirttiği gibi “Batı düşüncesi çerçevesinde doğaya da kültüre de tek bir anlam verilemez; tutarlı bir bölünmüşlük yoktur, yalnızca karşıtlıkların değişkenliğini gösteren bir tablo vardır”. Doğa ile kültürün farkını belirtmek için kullandığımız simgelerin kimisinde “eril” ilke doğaya daha yakın görülür: Güçlü, şiddetli, hayvansı ve içgüdüsel. “Dişil” ilke kültürün ürünüdür, terbiye olmuş, evcil ve uygardır. Başka simgeselleştirmelerde bu ikiye bölünmüşlük tersinedir: “Eril”, kültürün yaratıcısı olarak görülür, “dişil” ise içgüdüye ve biyolojiye dönüşür. Demek ki ne “kadın” ne de “erkek” tutarlı olarak “doğa” ile bağlantı içindedir.

Doğa ile kültür, insan biyolojisi ile toplumu arasındaki ilişkiler konusunda girilen çatışmalar durmaksızın yemlenmektedir. Her kültürel dönem bu temayı yeniden ele alıp yeniden sorunu belirler. Feministler, kadınlar ile erkekler arasındaki toplumsal eşitsizliklerin ve “dişillik” ile “erillik” arasında oluşturduğumuz karşıtlığın belirlenmesinde biyolojiye verilen önemin ortadan kaldırılması için var güçleriyle savaşmışlardır. Ama günümüzde kimi feministler, aynı tutkuyla karşı tarafa geçmiş görünüyorlar. Biyolojik yönün insan davranışı açısından yeri ve önemi üzerinde düşünmeden önce “doğa”nın insan davranışlarına kaynak gösterilmesinin pek güvenilir bir dayanak noktası oluşturmadığından emin olabiliriz. “Doğal” olan konusundaki görüşler insanlık tarihi boyunca köklü değişikliklere uğramıştır. Raymond Williams, Keywords’ de şunu ileri sürer: “Boğa’nın kullanımının eksiksiz bir tarihi insan düşüncesinin büyük bir bölümünün tarihi olurdu.” Başka bir yerde de şunu ortaya koyar: “Ortak sahipliğin özel mülkiyetten çok daha doğal olduğu, yaygın bir Ortaçağ düşüncesiydi.” Oysa bu düşünce, günümüzde doğallığa o kadar aykırı görülmektedir ki, tutucular bunda uygarlık için bir tehdit sezinlemektedirler.

Dişil biyolojinin önemini vurgulayan Susan Griffin ve Adrienne Rich, tutarlı olmasa da, “doğa” düşüncesinin kültürel yoldan oluşturulduğunu, bu yüzden “erkek işi” olduğunu kabul ederler. Buna karşılık, kadınların kendi biyolojik “içgüdüleri” ne güvenmeleri gerektiğine inanırlar. Rich’e göre bu, kadınların “bedenleri yoluyla düşünmeleri” anlamına gelir; Griffin’e göre ise kadınlar “içimizde hâlâ yabansı olarak kalmış şeyler”i dışavurmalıdırlar.

 Tüm fizyolojik karmaşıklıkları ile bedensel durumlar, gerçekten her bir hareketimizin, her bir duyumuzun parçasıdırlar. Yine de toplumsal/biyolojik ayrım yanıltıcıdır çünkü bu gibi bedensel durumları ancak belirli toplumsal bağlamlarda, bize uygun olan kültürel açıklamayı kullanarak duyumsayabilir, tanımlayabilir ve anlayabiliriz. Örneğin, ağır biçimde astımlı bir çocuk olduğumdan düzenli olarak adrenalin iğnesi olurdum ve çoğunlukla tüm acılardan özellikle de iğneden korktuğum halde o belirli iğne bende korku uyandırmazdı. Kesinlikle “acıtmazdı”. İğnenin ardından gelen nefes alma rahatlığı ve adrenalinin yarattığı duygusal gevşeme birçok biçimlerde ortaya çıkardı. Kimi zaman derin bir kendini bırakma ve duygusal uyarılma, kimi zaman da hemen harekete gevip çabalama arzusuna kapılırdım.

Aynı biyolojik koşullar, en basit uyarılma durumlarında bile bağlamına göre değişik biçimlerde yaşanabilir. Adet görmek, hamilelik, meme vermek ya da yumurtalık kistinden hastalanmak gibi kadınlara özgü bedensel durumların yaşanması hem kültürel öğelerden etkilenir hem de bireysel farklılıklar gösterir. Örneğin Ann Oakley, genç bir anne olarak kendi deneyimini depresyona karşı verilen sürekli bir mücadele gibi anlatır:

Kendimi dipdiri hissetmem gereken doğum ve meme verme yılları benim için aksine bir çeşit ölüm demekti. Nedenini şimdi anlıyorum. Evli kadınların depresyona girmelerini engelleyici toplumsal desteklerden yoksundum. Annelik gerçekleri konusunda uygun biçimde hazırlanmamıştım.

Daha sonra Ann Oakley, üçüncü çocuğunun doğumunun nasıl çok daha değişik bir deneyim oluşturduğunu anlatmaya koyulur.

Kısacası dişi bedenlerimize kulak verecek olursak, toplumsal bağlamlar ve açıklamalar, bedenimizden duyduklarımızı ve değişikliklerini nasıl yorumlayacağımızı değişmez biçimde etkiler. Bilinçli olarak karşı koymayı istememize karşın toplumsal tanımlar, kendi hakkımızdaki düşüncelerimizi etkileyecektir.

Feminist olarak bizlerin, kadınların fiziksel durumlarına yeni toplumsal açıklamalar getirmekten sorumlu olduğumuz da bir gerçektir. Örneğin, adet öncesindeki gerginlik, tıp ilmi tarafından kendine özgü belirti olarak tanınmaktadır. Kimi feministlerce adet görmek, dinlenmek, yenilenmek ve düşünebilmek için kullanılacak bir deneyim olarak yeniden yorumlanmıştır. Kadınlar bu konunun çalışma yaşamında göz önünde tutulmasını istemişlerdir.

Kadınların bedensel gereksinimleri ve işlevleriyle uyum içinde kalmalarını sağlamaya yönelik feminist arayış, erkeklerin kadınlar karşısındaki gücünü yansıtan bir kültüre ait toplumsal mitlerin bedenlerimizi tanımamızı nasıl etkilediğini görmemizi belki de engellemektedir. Örneğin Susan Griffin ile Adrienne Rich’in kadınca “içgüdü”leri, son ikiyüz yıldır erkek üstünlüğüne dayalı bir kültürün kadınlıkla ilgili görüşünde egemen olan yönün açık bir örneğidir. Kadın bedeninin tümüyle cinsellik ve üreme açısından görüldüğü “dişil biyoloji”nin önemi üzerinde durmak konusunda biraz daha sakınımlı olmamız gerekmez mi? Ama bakın Adrienne Rich bu konuda bize neler söylüyor:

Şu inanca vardım ki… dişil biyoloji klitoristen, memelerden, rahimden ve vajinadan yayılan yoğun cinsellik; ayın devir sürelerini izleyen adet görme hali; dişil bedende oluşan gebelik ve doğumşimdiye dek kavrayabildiğimizden çok daha derin anlam taşır

Günümüzün kadın dergilerinde görülen sulandırılmış feminizm, kadınların kendi bedenleriyle ilgili mevcut toplumsal tanımları kullanırken çok daha az eleştirel bir yaklaşım gösterir. Bu tanımların nereden geldiklerine, kadınların çıkarma olup olmadıklarına ve kabul görüp görmediklerine ilişkin sorular sorulmaz. Örneğin, Jo Spence’in de ortaya koyduğu gibi artık kadın dergilerinde, eskiden olduğu gibi kadınların erkeklere ve çocuklara bağlılığı ve hizmeti üzerinde durmak yerine kendilerinden memnun olmaları vurgulanmaktadır.

Ama bu tutum aynı zamanda, kadınların içinde yaşadıkları dünyanın herhangi bir yönünü en azından çalışma yaşamlarım değiştirip yeniden kurmak uğraşından kopuk, temelde kendine hayran bir yaklaşımı yüreklendirmektedir. Bu dergilerde, sözde feministler kadınları kendileriyle ilgilenmeye, ince kalmaya, form tutup egzersiz yapmaya, kendilerini özgür, neşeli ve bağımsız hissetmeye zorluyor. Bu mesajın, hele çok ciddiye almazsak, kötü bir yanı yoktur, ama en azından Batılı kadınların bedenleri ile ilgili olarak sıkça duydukları, ince ve güzel olmak uyarısına dikkat çekecek ölçüde benzediğinin de bilincinde olmalıyız.

Susie Orbach’ın Fat is a Feminist Issue adlı kitabındaki şiIa verici öğüt de benzer bir eleştiriye uğramıştır.20 Kadınlara yakıştırılan toplumsal tanımlamalarla kadınlara yönelik beklentilere içten bir ilgiyle yaklaşmasına ve birçok kadının kendisinden gördüğü şifa verici yardıma karşın Orbach, yine de ifişmanlığın birçok kadının karşı karşıya kaldığı esas sorun olduğundan hiç kuşku duymaz. Çözüm olarak, “nasıl kilo vereceğimizi” bize söyleyecek olan bedenlerimizin sesini dinlemeyi yeniden öğrenmeyi önerir. Bedenimizin dili, erkek egemenliği’ nin ürünü olan ve kadınlara “bir savunma olarak şişmanlıktan kurtulmayı” öneren geleneksel dişilik ülkülerini en azından kısmen destekler görünmektedir.

Ortada bir sorun daha vardır: İnsan davranışlarının biyolojik temeli yalnızca toplumsal anlamlar yoluyla yaşanıp anlaşılmaz, insan toplumları ve eylemleriyle dönüştürülüp belirlenir. İnsana özgü yetilerin gelişmesi ya da güdükleşmesi, belirli toplumların olanakları ve kısıtlamalarınca biçimlendirilir. Biyoloji ve toplum iki ayrı ya da ayrı tutulabilecek bütün değildir. Belirgin biçimde insana özgü sayılan bir dili konuşabilmek, yazmak, kişisel kimlik duygusu geliştirmek gibi yeti ve özellikler, yalnızca toplumsal ilişkiler bağlamında oluşabilir.

İnsan bedeni ve gereksinimleri hiçbir zaman birtakım kaçınılmaz ya da basit doğal süreçlere indirgenemez. Örneğin Üçüncü Dünya ülkelerinde erkekler kadınlardan daha uzun yaşar; Batıda ise bu farklı ölüm oranları tam tersinedir. İnsan toplumları her zaman bedensel gereksinimleri yönlendirmiş, denetlemiş ve kendine göre uyarlamıştır. Yiyeceklerin, erotik uyarımların ve benzerlerinin simgesel anlamları vardır. Biyolojik, sınırlamalar kesinlikle gerçek olmakla birlikte toplumsal ya da kültürel sınırlamalardan daha kolaylıkla değiştirilebilirler. İnsanlık tarihinde günümüze dek, meme vermenin yerini alacak biberonun icadı kolay olmuştur ama erkeklerin çocuklarını biberonla beslemelerini sağlayacak toplumsal koşulların yaratılması hiç de o kadar kolay olmamıştır. Tüm toplumsal gelenekler doğal gibi görünse de gerçekte insani gelişmenin izlediği katı ve değişmez biçimler, ritmler ya da ilişkiler yoktur. Asıl insana özgü olan şey, ister kadın ister erkek olalım, yaşamlarımızın yalnızca biyolojik gereklilikle değil, esas olarak insan eylemi ve düşüncesiyle belirlenmesidir.

İnsani gereksinimler hiçbir zaman sadece bedensel değildir: Eşit ölçüde duyguları ve usu da ilgilendirir. İlişki kurmak, anlamak, yaratmak, çalışmak ve katkıda bulunmak gereksinimleri ancak karşılıklı toplumsal ilişkiler yoluyla oluşturulabilir. İnsanlar için çocuk bakımı, kentler kurmaktan ya da makineler yapmaktan hiç de daha “doğal” değildir (birinci faaliyetin değerini bilip ödüllendirmek son derece doğru olsa da bu böyledir). Teknoloji, onu kimlerin kullandığına ve kimlere hizmet ettiğine bağlı olarak insanların mutluluğuna ya katkıda bulunur ya da engeller. Onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda kadınların eğitimin dışında tutulmaları ve orta sınıf kadınlarının kendi içlerine kapanmaları doğal olarak kadın mühendis fazlası oluşumuna yol açmamıştır. Ama 1860’da Mary Potts’un yeni tip bir ev ütüsü, 1899’da ise Mrs. Cockran’ın ilk bulaşık makinesini icat etmeleri ‘her ikisi de Kuzey Amerika’da gerçekleşmiş ve bu yüzden kayıtlara geçmiştir ve asıl Marie Curie’nin çok sonraki nükleer araştırmanın temelini oluşturan, radyoaktivite ile ilgili keşifleri, kadınların makine icat etmekte ya da en soyut bilimsel kuralları keşfetmekte doğuştan yeteneksiz olmadıklarını ortaya koyar. Dora Russell’ın, yalnızca erkeklerin makine icat edebileceklerine olan inancı feministlerin on yıl öncesinde alaylı bir gülümsemeyle dinledikleri bir iddiadır; kahraman, öncü bir feminist olarak 70 yıl değiştirmeden sürdürdüğü bir inançtır bu. Oysa Dale Spender’ın böyle bir görüşü hiç eleştirmeden devralması oldukça rahatsız edicidir.

“Kadınlar” ile “doğa”, “erkekler” ile “makine” arasında ilişki olduğunu ileri süren görüşlerin peşine düşmeden önce, erkek üstünlüğünün cinsiyet ideolojisinin temelindeki yeri konusunda endişe duymalıyız. Bu görüşler, kadınların bilgi edinme ve güç kullanma uğraşlarının dışında tutulmalarını haklı göstermeye yararlar. Ve bu dışlamanın sonuçları açısından duygusallık ile nefreti birbirine karıştırırlar. Erkekler “doğa”dan uzaklaşmış görünürler çünkü dünyadaki etkileri, kendilerinin ve başkalarının yazgısı üzerinde daha büyük bir denetim kurmalarını sağlar, öte yandan kadınlara tanınan daha kısıtlı olanaklar, “biyolojik gereklilik” ideolojisi yoluyla doğrulanıp düzenlenir.

Kadınların Kurtuluşu ve Erkek Sorunu

Çağdaş kültürel feminist yazında dişilin hem daha erdemli hem de daha doğal olarak ülküselleştirilmesi kaçınılmaz karşıtını, yani erkeklerin kötü ve doğa düşmanı olarak yerilmesini getirmiştir. Eril ruh, bu düşünceye göre yalnızca kadınları baskı altında tutmakla kalmayıp insanın hayatta kalmasını da tehlikeye atar. Robin Morgan bize, “cinsiyet ayrımcılığının, ırkçılığın, açlığın, savaşın ve çevresel felaketlerin zararları” ndan erkeğin rekabetçiliğinin ve açgözlülüğünün sorumlu tutulabileceğini söyler. Judith Arcana, “eril” kültür ile “eril” davranışların “ahlaksız ve zalimane” olduğunu yazar. Buna göre eril nefret ve eril aşağılama, kadınlar ile erkekler, erkekler ile doğa arasındaki tüm ilişkilerin niteliğini belirler. Erkeklerin kadınlarla ve doğayla olan ilişkilerini simgelemek ve erkeklerin kadınlara nasıl üstünlük sağladıklarını açıklamak için şiddete dayalı cinsel ayrımcı pornografinin imgeleri kullanılmıştır.

Andrea Dworkin bize, erkeklerin kadınlar üzerinde terör yoluyla üstünlük kurduklarını söyler:

Gerçek şudur ki, erkekler düzenli olarak kadınlar üzerinde zorla cinsel etkinlikte bulunurlar. İşte kadın hareketi tam olarak buna bu gerçeğin bilincine varılmasına dayandırılmıştır.

Dworkin’in feminist tarihi bu biçimde yeniden oluşturması yanıltıcıdır. Pornografi karşıtı kadınların yer aldığı bir Amerikan antolojisinin sonsözünde Adrienne Rich, “bu kitap kimi yönleriyle 1980’lerin başındaki Amerikan feminist dünyanın küçük bir örneğidir” der. Eğer bu doğruysa, o hareket değişmiş demektir. Amerika’da olsun İngiltere’de olsun (iki hareket arasındaki birçok farklılığa karşın Amerikan feminizminin İngiltere üzerinde her zaman için güçlü bir etkisi olmuştur) yetmişlerin başında feminizm, birincil olarak erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddete karşı bir tepki değildi.

Gerçi yetmişlerin başında kadın kurtuluş hareketinin İngiltere’de tıpkı yüzyıl önce feministlerin de yaptığı gibi, erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddete karşı örgütlenmeye başladığı doğrudur. Feministler hırpalanmış kadınlar için sığınaklar kurulmasını desteklemişler, kadınların tüm cinsiyetçi teşhir biçimlerine; çıplak posterlere, pornografiye ve her türden malın reklamı için kullanılan, her yerde hazır ve nazır basmakalıp dişil görüntüye karşı yürüyüşler, duvar ilanları ve yazıları yoluyla doğrudan eyleme geçmişlerdir. Ama bu mücadeleyi, kadınları ekonomik bağımlılık ve kültürel aşağılanma altında tutan toplumsal uygulamalarla inançları inceleyip karşı çıkan sayısız stratejinin ve eylemin yanısıra yürütmüşlerdir. İngiltere’de, kadın kurtuluş hareketinin 1969-1972 yılları arasında çıkardığı yazıları toplayan ilk antoloji, The Body Politic, etkinlik alanının genişliğini gözler önüne sermektedir. Başlıca konular şunlardır: Üreme hakkı, çocuk bakımı ve çocuk zammı, kadın sağlığı, meslek eğitimi ve kadınların çalışma koşulları. Buna ek olarak, iletişim araçlarının, hukukun, eğitimin ve devlet politikalarının kadınların yaşamını düzenlemekteki genel rolü de inceleniyor ve eleştiri süzgeçinden geçiriliyordu.

Yetmişlerin başında feministler, kadınların ikinci planda tutulmalarını sağlayan imgeleri, düşünceleri ve gündelik uygulamaları ortaya çıkarmakla meşguldü. Biz, kadınların, onları hem aşağılayan hem de susturan bir kültürel alanda; erkeklenil küstahlıkları, kendini beğenmişlikleri, horlamaları ile değersizleştirdikleri, düşük ücrete layık buldukları, ruhsal çöküntüye uğrattıkları bir dünyada yaşadıklarını ileri sürüyorduk. Ama “dişil” ve “eril” kimliklerin önceden saptanmış veya parçalanmaz olduklarını düşünmüyorduk. Feminizmin yeni bir kadın ile yeni bir erkek yaratacağını umuyorduk. Cinsiyetin belirlediği kalıplaşmış tiplere ve bunların temelinde yatan “doğal” bir farklılık düşüncesine bağlılık, kadınların baskı altında tutulmalarından sorumlu olduğu gerekçesiyle eleştiriliyordu, Sheila Rowbotham 1973’de iyimserlikle şöyle yazmıştı: “Hem erkekler hem de kadınlar için yeni toplumsal ve kişisel olasılıkların başlangıcında olduğumuza inanıyorum.”O zamanlar birçok feminist, cinsel farklılıklardan ve hele hele kadınlardaki olumlu bir farkın üzerinde durulmasından rahatsız olurdu. Kadınların varolan yetilerinin ve davranışlarının gücünü yeterli ölçüde tanıyamama eksikliği (bunlar ne denli ağır gelişmek zorunda bıraktırılmış da olsa) daha sonraki radikal/küllürel feministlerin dolduracağı bir boşluk yarattı.

Hiç de şaşırtıcı gelmeyeceği gibi erkekler, feministlerce her zaman sorun sayılmıştır. Ama yetmişlerde, tipik eril amaçlar ve davranış biçimleri daha çok çelişkili bir durum olarak görülürdü. Biz, erkeklerin hiç değilse kendi sınıf ve topluluklarındaki kadınlar karşısında sahip oldukları becerileri, güveni, kişisel sorumluluk duygusunu ve özyönetimi elde etmek istiyorduk. Çoğu erkeğin değişen ölçülerde paylaştığı küstahlık, duyarsızlık, kendini zorla kabul ettirme ve başkalarının mutluluğu karşısında sorumsuz davranma niteliklerinden hoşlanmıyor, bunlara içerliyorduk. Erkeklerin cinsiyet ayrımına bağlı varsayımlarına, bizleri, erkeklerin gözündeki çekiciliğimiz ve yararlılığımız yoluyla tanımlayan basmakalıp betimlemelere her zaman öfkeyle karşı çıkıyorduk. 1960’ların ilerici sayılan filmlerinde kadınlara yönelik bilinçsiz ve derin nefretin bugün yeniden farkına varmak, örneğin Darling filminde Julie Christie’nin kadın düşmanlığı içeren bir tutumla ele alındığını görmek ya da biz daha politik gündemde bir sorun olarak belirmeden önce, kadınları öyle tanımlayan Harold Wilson’un ataerkil sesini duymak gerçekten şaşırtıcıdır!

Son yıllarda, yetmişlerin başlarındaki feministlerin fazlasıyla “falosantrik”, tipik “eril” davranış ve değerler konusunda fazlasıyla kabullenici ve eleştiriden yoksun, tipik “dişil” uğraşlar, üslup ve davranış konusunda ise fazlasıyla yadsıyıcı ve eleştirel oldukları ileri sürülmüştür. Bu iddiada gerçek payı vardır. Yetmişlerin başında, orta sınıf eğitiminden geçip feminist olan, aralarında gençlerin çoğunlukta olduğu kadınlar annelerininkinden değişik bir yaşam istiyorlardı (istediğimiz yaşam hiç kuşkusuz babalarımızınkinden de farklıydı). Ama o günlerde anneliğimden gurur duyup zevk alırken yalnız olmadığımı biliyordum. Sık sık yadsınmasına ve kimi feministin karşı çıkmasına rağmen çocuklar ve çocuk bakımı, o zamanlar çoğumuz için büyük anlam taşıyordu. Valerie Charlton’ın 1973’de yazdığı gibi, “kadınların kurtuluşu, başka şeylerle birlikte çocuk bakımının ve çocuklarla ilgilenmenin değişik yollarının geliştirilmesinden ayrı düşünülemez” Feministler, geleneksel kadınlığın ayak bağı olarak gördükleri şeylere aşırı tepki gösteriyorlardı, ama bizler, bu tepkiyi haklı gösterecek yeterli acıyı ve burukluğu tatmıştık. Kadınların kurtuluşu hareketi, kadınca klişelerin, kadınların yaşantılarını ve isteklerini görmezlikten gelip çarpıttığına inanıyordu. O zamanlar, feministler, erkeklerin ve “erkekliği”n de çelişmelerle dolu olduğunu görme eğilimindeydi. Erkekler kadınlara duydukları hayranlığı, gereksinimi ve ilgiyi, kabadayılık, sindirme ve nefret ile birlikte ifade ediyorlardı. Çok iyi bilinen “erkek şovenizmi” kavramı değişkendi.

Feministlerin kendilerini, o zamanlar gelişmekte olan “karşı kültürün” ve solcu, köktenci, devrimci hareketin bir parçası gibi gördükleri bir sırada, erkeklerin karmaşık bir topluluk meydana getirdikleri görüşü daha kolay kabul ediliyordu. Erkekler tipik eril ideallere değişik biçimlerde tepki gösterdiler: Bu, kimi zaman belirsizlik, kuşku ve (özel yaşamda itiraf edilen) endişe duyguları olarak ortaya çıktı, kimi zaman da, yine o sıralarda beliren eşcinsel hareketin içinde olduğu gibi (çokluk, herkesin önünde dile getirilen) açık bir alay ve ret) olarak. Sheila Rowbotham, o günlerin korkusuz ama biraz büyüklük taslayan özgüvenini şöyle özetliyor:

Onların [erkeklerin] cesaretimizi kırmasına izin vermemeliyiz. Biz kendi yolumuza gitmeliyiz ama onları da birlikte götürmek gerektiğini unutmamalıyız. Onlar çok yavaş öğrenirler. Bin yıllık mutluluktan sonra kabuklarından yeni çıkmış yaratıklara benzerler. Hassas, ürkek ve korkaktırlar.

Feministlerin, erkek gücü ve mevki karşısında direnmeleri de çelişmesiz sayılmazdı. Özellikle, karşı cinsle ilişki içindeki kadınlar soldaki erkeklerin değişen ölçülerdeki kişisel gücü karşısında karışık hisler besliyordu. Erkeklerin gücünden gocunduğumuzu kabul ediyor, alışılmış üstünlüklerini yadsıyorduk, ama bize çekici göründüklerini de kabul edebiliyor muyduk? Güçlü erkeklere (ve gittikçe artan ölçüde, güçlü kadınlara) duyduğumuz ilgi, tüm durumlarda katıksız eşitlikçi ilişkilere duyduğumuz özlem ile çelişiyordu: Güçlülerin çekiciliği karşısında duyulan bu çocukça ve bilinçsiz arzunun ve ilginin ortaya çıkardığı karmaşık duygular, bence, birçok feministin daha sonra erkeklere yönelttiği sert ve tepeden bakan karşı çıkışın nedenlerindendi.

Yetmişlerin başında, birçok radikal erkek, kadınların kurtuluşu düşüncesi karşısındaki alaylı ve yadsıyıcı tutumdan çabucak vazgeçip büyüklük taşlaşa da en azından cesaretlendirici davranmaya başladı. 1971’de Juliet Mitchell’ın yazdığı gibi:

Radikal erkekler, kadınların kurtuluşu hareketini iğrenç biçimde alaya aldıkları günleri unutturmak çabasıyla, “bizi de alın” diyen yarı yalvarır yarı boynu bükük tavrından, “hadi bize yolu gösterin, sizler yeni devrimci umudumuzsunuz… sizi destekleriz” diyen geri çekilme tavrına uzanan çeşitli tutumlara girmişlerdir.

“Karşı kültür” içinde yer alan erkekler başından beri hem kadın kurtuluş hareketinin hem de eşcinsel kurtuluş hareketinin cinsel politikasını kabul etmişlerdir. Kendilerini bu politikanın tehdidi altına altında hissetmeyi reddetmişlerdir. Erkeklerin çoğu feministçe sorumlulukları karşısında isteksiz davranan kadın arkadaşlarını ciddi biçimde cezalandırmaya bile gitmiştir; kimi erkek için kurtuluş hareketi, kadınların artık yaşamlarındaki erkeklerden daha da az şey isteyecekleri anlamına geliyordu! Zaman zaman erkeklerin desteğinin yüzeysel ve gösterici bir yanı olsa da, kadın hareketinin kampanya çalışmalarına ciddi destek sağlamıştır. Kimi erkek kadınları dinleyip değişmeye çalışmıştır. Örgütlü solda kadınların baskı altında tutulması teorik olarak sınıfların baskı altında tutulmalarının bir yan ürünü olarak görülmüşse de “kadın hakları” en arkada bile olsa her politik gündemde belirmeye başlamıştı.

O zamanlar feministlerin çoğu, erkeklerin değişebileceğine ve değişmesi gerektiğine inanıyordu. Kadınların yaşamlarındaki erkeklerle giriştikleri kişisel mücadele yetmişlerin başında cinsel politikanın ana hedefi olarak görülüyordu. O zamanlar, benim gibi erkeklerle birarada yaşayan feministler çokluk başarılı bir biçimde erkekleri çocuk bakımı ve evişlerini paylaşmaya zorlamak için savaşıyordu. Örneğin, Kuzey Londra’nın halkçı yerel politikasında birlikte yaşayıp çalıştığım erkekler, ister kendi çocuklarıyla ister arkadaşlarının ya da sevgililerinin çocuklarıyla birlikteyken, çocuk bakımına ayırdıkları zamanın değerini bilmeye başladılar. (Paylaşılan ev içi sorumluluklarında elde edilen başarının ya da kaçınılmaz başarısızlıkların tarihi henüz yazılmayı beklemektedir; umarım, sözkonusu çocuklar, bu tarihi bize kendileri sunarlar!)

Tümüyle daha belirsiz ve kuşkulu bir başarıyla da olsa, feministlerin yakınları olan erkeklerden tüm cinsel ayrımcı düşüncelerini ve davranışlarını bir yana bırakmalarını istedikleri doğrudur; başka bir deyişle, erkekler kadınları öncelikle birer cinsel nesne ve duygusal, fiziksel bir doyum kaynağı görüp öyle davranmakdan vazgeçmeliydiler. Andrea Dworkin’in “erkeklerin sistemli sadizmi” konusundaki görüşlerinin günümüzde bu ölçüde yaygınlık kazanacağını yeni kadınların kurtuluşu hareketinin başlangıç döneminde kimse aklının ucundan bile geçirmezdi. Kimi zaman pornografinin kendisi kadar ateşli bir hal alan Andrea Dworkin’in yazıları, cinsiyetçiliğe karşı verilen politik mücadeleyi tahrif, eder ve yadsır. Dworkin’in şöyle yazar:

Kişi her şeyi bilir, yine de cinsellik ile cinayetin biri olmadan öbürünün olmasını imkansız ve düşünülmez kılacak biçimde erkek bilincinde içiçe geçmiş bulunduğunu kabul etmekte güçlük çekebilir. Kişi her şeyi bilir, yine de, en derinlerde, kadınların ortadan kaldırılmasının erkekler için kimlik ve anlam kazanma kaynağı olduğunu kabul etmemekte direnebilir.

Kişinin hiçbir şeyden haberi olmayabilir ama yine de, bu ürkütücü söylemin yanlış ve korkutacak ölçüde yararsız olduğundan emin olabilir.

Erkeklerin şiddet duygusu ve bunun zamana bağlı kalmayan, evrensel kaçınılmazlığı konusu, seksenlerde feminist düşüncenin ve eylemin merkezine yerleşti. Erkeklerin hiçbir zaman değişmeyeceği, erkek egemenliğinin kaçınılmaz ve altedilemez olduğu inancı, en azından radikal feminizm çerçevesinde etkin bir görüş durumuna gelmiştir. Örneğin Angela Hamblin bu gelişmeyi 1982’de şöyle anlatmıştır:

İngiltere’de, değişikliğin gerçekleşebileceği ve bu yüzden peşinde koşulmaya değer olduğu, radikal feminist çevrelerde azınlığın görüşüdür… Kadınların baskı altında tutulmasına tek çözüm olarak erkek çocukların terkedilmesi de dahil tümüyle erkeklerden kopmayı savunan görüşler, politik değişimi zorlamakta yoğunlaşan daha önceki radikal feminist düşünceyi ikinci plana itmiştir… Tek tek erkeklerle olan ilişkilerinde değişiklik sağlamaya ya da oğullarının gelişimini etkilemeye çalışan feministler, dişil enerjiyi boşa harcamak, kimi durumda da “düşmanla işbirliği” yapmakla suçlanmıştır.

Eleştirdiğimiz radikal ve kültürel feminist temaların, günümüz feminizmi içinde yaygınlaştığının, çünkü birçok kadına yaşamlarında kadın olarak yeni bir güven ve yaratıcılık duygusu verip birçok erkeğin kadınlara dönük aşağılayıcı, yok sayıcı ya da baskıcı davranışına karşı duyulan saldırganlığı körüklediğinin farkındayım. Bu kitabın gelişimi boyunca göreceğimiz gibi bu temalar tanıdığımız dünyanın en sevgisiz, usdışı ve yıkıcı yanlarının kökten reddine yol açmıştır. Gene de ben endişe içindeyim, çünkü bu temalar, aynı zamanda kimi etkili ve ticari yönden başarılı feministlerce geliştirilmiş ve feminizmin geleceği açısından çok önemli olduğuna inandığım kadın hareketinin yetmişlerdeki etkinliklerinin çoğunu önemsiz sayan yeni bir politik tasarıma dönüştürülmüştür. Bu yeni ve sorunlu feminist tasarım, en etraflıca, Birleşik Devletler’de Mary Daly, İngiltere’de ise Dale Spender tarafından geliştirilmiştir. Sh:18-38

FEMİNİST BİR SOSYALİZM GÖRÜŞÜ

İngiltere’de savaş sonrası Keynesçi refah devletine duyulan genel inancı yıkıp yerine serbest pazar düşüncesini getirmek, aşırı Sağın ve çeşitli baskı gruplarının yaklaşık otuz yılını aldı. Günümüzün cinsiyetçilik karşıtı sosyalist birliği, o herkesin üzerinde görüş birliğine vardığı nitelikli, Beyaz, heteroseksüel, özürsüz erkeklerin emekçi sınıfının temsil ettiği politik yaklaşıma geri dönemez ve dönmemelidir. Solun da yeni bir sosyalizm görüşüne varabilmesi için benzer biçimde her şeyi yeniden, temelden ele alması gereklidir. Birçok sosyalist feminist, böyle bir yenilenmeye, tüm bireylerine bakabilen ama kadınların dolu dolu ve yaratıcı yaşamlar sürdürmelerini sağlayabilen bir toplumun nasıl yaratılacağı sorusunu ele alarak başlanması gerektiğini savunuyorlardı. Kimi sosyalist feministlerle yandaşları, böyle bir toplumu gerçekleştirmek amacıyla mücadeleye girişmişlerdir. Geleneksel sol ise hâlâ yeni görüşünü üretmek durumundadır. Ama işçi hareketi ve sol, tüm insan ilişkilerinin doğasıyla ilgilenen bir feminist görüşü benimsemedikçe, çoğunluğa hitap etme umudunu hiçbir zaman taşıyamaz.

İngiltere’de “sosyalizm” 1920’lerin sonundan bu yana iki egemen gelenekle bağlantılı olmuştur: İşçi Partisinin perderşn hi düzeni ve işçi hareketinin ekonomizmi. Bunlardan ilki, savaş sonrasında İngiliz sanayinin çeşitli kollarında uygulanan devletleştirmede örneğini bulur; bu uygulama işgücünün koşullarını düzeltmiştir gerçi ama işgücünden uzak ve işgücüne kapalı, demokratik olmayan, yetkeci yönetim yapılarını değiştirmeden olduğu gibi bırakmıştır. İster Ulusal Sağlık Hizmetlerinde ve okullarda, ister başka devlet dizgelerinde olsun, aynı katı hiyerarşik yönetim sıralaması yerel yönetimler ve refah devletinin başka kuramlarınca da benimsenmiştir. Yerel yönetimlerin belediye meclislerinde (son zamanlarda Solcu işçi belediye meclislerinin getirdiği değişiklikler yapılana dek) çeşitli yönetim düzeylerinin birbirleriyle ya da seçimle gelmiş meclis üyeleriyle karşılıklı ilişkisi çok azdı ve çıkarlarını korudukları halktan tümüyle kopuktular. Bu tür bir sosyalizm ancak işgücünde ve halkta bir güçsüzlük duygusuyla birlikte amaçları ve hedefleri açısından destek ya da katılım yerine pek düşmanlık olmasa da ilgisizlik uyandırarak başkaları adına çalışabilir.

Öte yandan işçi hareketinin sanayinin ve hizmetlerinin amaçlarını ve doğasını denetlemek için savaştığı pek olmamıştır; işçi hareketi daha çok kötü durumdaki toplulukların karşılaştığı tüm öbür toplumsal eşitsizlikleri, karşı çıkmadan, bir yana bırakarak sermaye ile işçiler arasındaki gelir dağılımı adına savaşmıştır. Belirli türde grevlerin dışında, işyeri ile dış dünya arasında bağlantı kurmamıştır. Ama Birinci Dünya Savaşından sonra egemen olan bu bürokratik ve ekonomistik “sosyalizm”, bir zamanlar sosyalist mirasımızın parçası olduğu görmezlikten gelinen, yarışma içindeki başka görüşlerin meydan okumasıyla karşı karşıya kalmıştı: Sendikacılık, işçi sınıfı feminizmi ve daha ütopyacı ve ahlakçı bir sosyalizm, işçilerin çeşitli biçimlerde üretimi denetlemelerinin, karşılıklı işbirliğinin ve ilginin ve tüm insan ilişkilerinin dönüşümü üzerinde durmuştur. Günümüzde tüm toplumsal ilişkilere uzanan ve insanların kendi yaşamları üzerinde daha yoğun bir denetim kurmalarını sağlayan daha demokratik ve katılımcı bir sosyalist görüşün yinelenmesi için sosyalist feministlere ve kimi erkek sosyalistlere daha güçlü bir çağrıda bulunulmaktadır.

Kimi feministlerle başka radikallerin uğrunda savaştığı bu yeni sosyalizm görüşü, işyerindeki yaşamımızla evdeki ve toplumsal çevremiz arasındaki ve üretim üzerindeki denetim ile toplumsal gereksinimler arasındaki bağların kurulmasından yola çıkar. Toplumumuzda insanlar, kişisel tüketim alanının ve evin dışında (bu alanlarda da işsizlik ve düşük ücretle sınırlandırılmış olmakla birlikte) kendi yaşamlarını denetlemekten yoksun bırakılırlar. Yaratıcılık, yaşamın anlamı ve denetlenmesi, bireysel zevke ve ebeveynlik ya da aile sorumluluklarıyla zorunluluklara indirgenir. Son yıllarda, kömür madeni köylerinde yaşayan madencilerle kadınların şiddetle uyarıldıkları gibi bizlerden beklenen, çalışma yaşamımız ya da toplumsal çevremiz üzerinde hiçbir denetim hakkına sahip çıkmamamızdır. Ama tutucu düşünce, özel mülkiyeti ve “aileyi” ne denli yüceltirse yüceltsin Margaret Thatcher, 1985’te kamu harcamalarında yapılan kısıtlamayı onaylamak için insanın evini “yeryüzünde bir avuç cennet” diye tanımlamıştır. İnsanlar kişisel ve ailesel olanın dışında bir anlam ve ait olma duygusuna sahip olmak isterler. (Ne yazık ki, bunu, çoğunlukla ulusçuluğun en yıkıcı ve gerici yanı ortaya çıkarır, tıpkı Avrupa’nın her bir yanında ortalığı karıştırıp sonunda, 1985’te Belçika’da Juventus taraftarlarının ölümüne neden olan İngiliz futbol taraftarlarının yaptığı gibi.) Artık yaşamlarımızın başka alanlarında öylesine az bir anlama ve ait olma duygusuna sahibiz ki, tüketim biçimlerinin iletişim araçlarınca pazarlanması yoluyla isteklerimizin yönlendirilmesi son derece kolaylaşmış, üstelik şiddetle savunulur hale gelmiştir. Bizlere ortak kimlik biçimi sağlayan şey modadır.

Bu nedenle yeni sosyalist görüşün ikinci açısı gerçek bir katılımcı demokrasiyi, işçilerin yalnızca aldıkları ücretler konusunda mücadele etme hakkına sahip oldukları değil, yaptıkları işin niteliği ve yöntemleri üzerinde söz sahibi oldukları bir düzeni içerir; bu düzende hepimizin gerek duyduğu kamu hizmetleri bürokratik yoldan tepeden denetlenmekle kalmayıp örgütlenmelerini ve yerine getirilmelerini bir ölçüde denetleyebilmemize izin veren biçimde demokratikleştirilir. Belediye evleri, eğlence merkezleri, okullar ya da hastaneler gibi kamusal kaynakların bunlardan yararlananları seçimden, özerklikten ve denetimden yoksun bırakacak biçimde işletilmemeleri gerekir.

Toplumsal hizmetler, en iyisi olduğuna inandığımız evdeki bakım hizmetiyle derin ve acımasız bir karşıtlık içine girmemelidir (ama nedense evlerde şiddet ile çekilen acıların çokluğu karşısında ev hizmetlerinin kötü yanını görmezlikten geliriz).

Bizler (tutucu düşünce açısından ne denli kutsal sayılsa da) yalnızca “ailelerimize” ait değilizdir, daha doğrusu, kamusal yerleri kullananlarla karşılıklı görüş alış verişi içinde, değişik gereksinimlerimizi karşılayacak biçimde tasarlayıp desteklediğimiz ve gözettiğimiz ölçüde sokaklarımızın, mahallemizin, parkların, kafelerin, tiyatroların, otobüslerin ve dükkanların toplumsal dünyasına ait olduğumuzu hissetmeliyiz ve bunu yapabilirsek yaşamlarımız zenginleşecektir. Toplumsal çevreden kopuk ve evin dışında, işyeriyle her türlü ilgiden uzak aile yaşamında görülen gerginliklere, tekdüzeliğe, eşitsizliklere ve sıkça ortaya çıkan sömürüye ışık tutan feministler, gereksinimlerine yanıt verecek değişik türde bir toplum hizmetine yönelik yeni bir sosyalist görüşe katkıda bulunmuşlardır:

Yaşlı bakımevleri daha çok apartmanımsı otellere ya da kendi kendini yöneten küçük topluluklara dönüştürülebilir. Özürlü gençlerin tek başlarına aileleriyle yaşamaları yerine bir özürlüler bakımevine yerleştirilmeleri daha yapıcı olabilir. Bir yuva ya da çocukevi, işbirliğine, dostluğa ve çeşitli etkinliklere dayanan olumlu toplumsal deneyimler sağlayabilir. Aile yaşamına aşırı ölçüde değer verilmesi, bu gibi başka türden yaşamları değersiz kılar.

Kadınların “doğayla” ve besleyip büyütmekle olan bağlarını ve hatta erkeklerin evişlerini paylaşması çağrılarını yücelten yaygın feminist retoriğin bir bölümü başka feminist mücadeleleri önemsiz kılabilir, çünkü bakım konusunda daha yoğun bir toplumsal sorumluluk çağrısından ve bireysel evişlerinin yerine geçip bize kişisel yaşamımızda daha çok seçim hakkı tanıyan toplu kaynakların sağlanması çağrısından soyutlanmış olarak ortaya çıkarlar. Sağın kamusal kaynakları ve hizmetleri yıkıp geçmesini yasallaştırmak amacıyla bize sunduğu tek şey olan ”aile”yi, değer verip üzerine titrediğimiz şeylerin bir simgesi sayan görüşe feministlerin getirdiği eleştiriyi bir yana atacak denli savurgan olamayız. Michèle Barret ve Mary Mclntosh’un ileri sürdüğü gibi, “eğer aile tekeline almasa bakım, paylaşma ve sevgi çok daha yaygın olurdu.” Aile ideolojisinin dürüstlükten yoksunluğu ve ikiyüzlülüğüne feministlerce ışık tutulması herhangi bir yeni sosyalist görüş açısından çok önemlidir.

Sosyalizm üzerine yeni görüşler, bugüne dek her zaman ve hâlâ da öncelikle İşçi Partisinin ve işçi hareketinin dışında etkinlik gösteren Soldan gelmiştir. Bunlar, kadın hareketinin, barış hareketinin, Ford’da ve Lucas Aerospace’dekiler gibi birleşik işçi kurullarının ve başka alternatif teknoloji ve alternatif iletişim gruplarının yöntemleriyle amaçlarını temsil ederler. Tümü de katılımcı demokrasinin iş örgütlenmesine yönelik yeni yaklaşımların ve kamusal kaynakların kullanımının üzerinde dururlar. Mike Cooley ve Hilary Wainwright toplumsal gereksinimleri karşılayacak halka dönük bir planlamaya dayanan yeni tip bir sosyalizm için bu gibi görüşleri ortaya atan en tanınmış iki eylemcidir. Hilary Wainwright, People’s Plan for Docklands’i (Tersanelere Dönük Halk Planı) üretenlerle birlikte çalışmıştır. Bu mücadelede birçok erkek işlerini yitirmemek için verdikleri kavgadan yenik çıkmalarına karşın çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yöre halkı çevrelerinin denetimini ele geçirmek ve ait olmayı istedikleri bir çevre yaratabilmek için savaşmayı sürdürmektedir. Oysa bu tür bir sosyalizmin büyüyüp gelişmesine İşçi Partisi ve işçi hareketi içindeki eski sosyalizm görüşleri ile erkeklerin gücünü ve ayrıcalıklarını koruma konusundaki kararlı tutum engel oluşturur.

Büyük bölümü İşçi Partili politikacılarca tasarlanan bildiğimiz tüm devlet hizmetleri, hiçbir zaman kadınların, ayrı bir cins olarak karşılığında hiçbir güvence ya da destek görmedikleri bir hizmet olan başkalarına bakma görevinin başlıca sorumlusu olmalarına karşı çıkamadı. Böylelikle, erkeklerin egemenliği azaltılmak yerine pekiştirilmiş oldu; bu durum kadınları, toplumsal yaşamda belli başlı yetki alanlarının dışında bırakmaya ve insanların gereksinimlerinin karşılanmasının işyerinin dışında tutulmasına yardımcı oldu. Ve amaçları ne denli “sosyalist” olursa olsun, kapitalist pazarın kendisi gibi kâr için yapılan üretimin dışında gerçekleştirilen işlerin çözümlemesini yapıp maddi açıdan değerlendiremeyen tüm ekonomik stratejiler, doğuran ve başkalarına bakma görevi kendilerine verilenleri sömürmeyen bir toplum yaratamazlar.

Geleneksel işçi hareketi düşüncesi de eril egemenliği ve başka toplumsal hiyerarşileri güçlendirmiştir. Ekonomik farklılıkları ve “daha güçlü” sendikaların (nitelikli Beyaz erkeklerden oluşanların) pazarlık gücünü savunmakla “daha güçsüz” sendikaların ücretlerini ve koşullarını düzeltmediği bir sır değildir; gerçekten bunun tersini iddia etmek çok gülünç kaçar çünkü farklı gruplardan işçilerin ücretleri ve koşulları arasındaki uçurum giderek büyümektedir. Kadınların yaklaşık on yıldır bas bas bağırdıkları gibi erkeğin getirdiği ”aile ücreti” birçok kadın ve çocuğun gereksinimlerini karşılayamazken kadınlardan doğru dürüst bir ücreti esirgemeyi her zaman başarmıştır. Teknolojik robotların hakkından geldiği, bir zamanların güçlü imalat birliklerinin sayılarının azalması ve becerilerinin yokedilmesiyle işçi sendikalarının geleneksel uygulamaları giderek ortadan kalkmaktadır. Kadınlar, TUC Genel Kurulunda hâlâ önemli bir güce sahip değillerdir ve tam gün çalışan işçi sendikası görevlilerinin yalnızca yüzde beşini kadınların oluşturduğu sanılmaktadır. Ama bu durum değişene dek işçi hareketinin gelişmeyeceğini söyleyen kararlı feminist sesi görmezlikten gelmek artık güçleşmiştir. Örneğin, Ulusal Terziler ve Giyim İşçileri Sendikasının 1986’daki yönetim kurulu üyeliği seçimlerinde kadınların sayılarını, ondört açık yerin onbirini alarak üçten onbire çıkartmaları anlamlıdır. (APEX, ASTMS ve Vergi Memurları Birliğinde de kadınlar yönetimde daha çok yer almışlardır.)63 Angela Coyle, işçi sendikası hareketi içindeki feministlerin umutlarını şöyle dile getirmiştir:

Kadınlar, yeni ve daha yaygın bir kitle sendikacılığının öncülüğünü yapacak gizilgüce sahiptir… Kadınlar yalnızca gelir dağılımını değil, çalışma koşulları, çalışma saatleri, tüketim ve çocuk bakımı sorunlarını da gündeme getiriyorlar. Aykırı görünmekle birlikte, kadınların istekleri artık “kadın sorunları”nın ötesinde daha geniş bir ilgi alanına sahiptir ve işlerin azlığına, yoksulluğa ve eşitsizliğe karşı oluşturulacak radikal bir stratejiye temel oluşturabilir.

Cynthia Cockburn’ün bu listeye ekleyebileceği gibi kadınların sendikalara “katılıp onları değiştirmeleriyle” birlikte teknolojiye kendileri için sahip çıkmak amacıyla bağımsız olarak örgütlenmeleri ve alternatif teknolojiler yaratılması için sol hareketlere katılmaları, teknolojinin “evcilleştirilmesi”ne yardımcı olup yapmak ve besleyip büyütmek arasındaki bağın yeniden kurulmasına yardımcı olabilir.

Bence kadınlar, böyle bir harekete birtakım değişmez dişil niteliklerinden ötürü değil, işyerindeki sorunların evdeki işleriyle ve etkinlikleriyle doğrudan bağlantılı olduğundan öncülük edebilirler. Sendika hareketince ciddiye alındıklarında kadınların maddi çıkarları bu yüzden ücretli iş ile evişi arasında katı ayrımları koruyan ve mekanik becerilere hizmet becerilerinden daha çok değer veren varolan emek hiyerarşilerinin bozulmasını önleyen geleneksel işçi hareketi uygulamalarını derinden sarsacaktır.

Beatrix Campbell gibi işçi hareketini yalnızca “erkeklerin bir hareketi” olarak nitelendiren, hiçbir zaman kadınların çıkarı doğrultusunda eyleme geçmediğini ileri süren feministlere katılmıyorum.

 Tüm öbür toplumsal kurumlar gibi işçi sendikaları da her zaman için erkeklerin egemenliğinde olmuştur ve kaba bir cinsiyetçilik gütmüştür. Tarihsel olarak kadınları doğrudan dışlamış ve kadınların kavgasını destekleyememişlerdir; nitelikli emek gücünü korumaları, kadınlara ve azınlık gruplarına uygulanan ayrımı cesaretlendirici olmuştur. Erkeklerin işyerindeki davranışları, işyerinin dışındaki davranışlarında da olduğu gibi her zaman sorun yaratmıştır. Bu sorunu ancak birkaç sendika, ancak kadınların yoğun baskıları sonucunda ciddi olarak ele almaya yönelmiştir. Öte yandan, erkek sendikacıların kadın işçilerin çıkarlarını desteklediği (örneğin Ulusal Memur Sendikasının 1890’daki eşit ücret desteği ile sağlık emekçilerinin 1980’deki kavgasına verilen destek gibi) ve erkeklerle kadınların elele savaştıkları durumlar da olmuştur. Kadınlar geçmişte artık başka bir döneme ait görülen, erkeklere verilen bir “aile ücreti” düşüncesini desteklemişlerdir. Ama artık emek maliyetlerini düşürmek ve emeği koruma yasalarıyla çok güç kazanılmış başka işçi haklarını göz ardı edebilmek amacıyla kesin kararlılık içinde yarım günlük düşük ücretli kadın emeğine yönelen işverenler ve iş pazarının varlığı ve kadınların iş olanaklarının yarısına sahip çıkmaları göz önünde tutulacak olursa kadınları güçlendirecek yeni işçi hareketi stratejileri bir cömertlik gösterisi olmaktan çıkıp ileriye dönük bir zorunluluk haline gelmiştir.

“Bedelini kadınlara ödetmeden herkesin gereksinimlerini nasıl karşılayabiliriz?” diye soran feminist yaklaşımı bir kez ciddiyetle ele aldığımızda, toplumun toptan değişimini kendimize amaç edinmiş oluruz. Yerel yönetim yayınlarında karşımıza çıkan feminist yazılardan, örneğin Büyük Londra Meclisi Sanayi Stratejisinde olduğu gibi böyle bir görüşün resmi olarak onaylanmış bir ön incelenmesini görürüz:

Bu son derece temel insanlık sorunu toplumun her kesiminde işbölümünün ve çalışmanın ödüllendirilmesi, ücretli çalışma saatleri, becerilerin değerlendirilmesi ve öğretilmesi konularında kesin kökten değişimler gerektirir… Ücretli iş ile evdeki bakım arasındaki ilişkinin değiştirilmesiyle her ikisinin de insancıl öğeleri biraraya getirilebilir ve ezici yönleri aza indirgenebilir. Belki de işin, yaratıcılığının ve bakımın anlamlarının dönüşüm geçirdiği ve böylece işin ağır ve sıkıntılı olmadığı, yaratıcılığın gözde bir azınlığa yönelmediği ve bakımın tek bir cinsin sorumluluğu sayılmadığı bir gelecek oluşturabiliriz.

Sendikaların gücünü yitirdiği, ilerlemenin yavaş ve zorlu olduğu bir dönemde kadınları sendika politikasında daha etkin bir biçimde yer almaya zorlamak tuhaf görünebilir. Ama bu düşüş Su Kazanı Yapımcıları Sendikasına (İngiltere’nin ikinci büyük genel sendikası) başkan seçilen John Edmonds gibi kimi sendika önderlerini sendikaların bazı yeni öncelikli konularla, “eşit haklar” sorunuyla ve “işçilerin işyerinin içinde olduğu kadar dışındaki haklarıyla” ilgilenmeleri gerektiğini savunmaya yöneltti. Böyle bir yeni sendika anlayışı ile kadınlara yetki tanıyan, değişen uygulamalar arasındaki uçurum hâlâ çok büyüktür, ama feministlerin güvenle üzerinde hak iddia edecekleri bir alan yaratır. Kadınların işyerindeki mücadelesi, yaşamımızın her alanındaki eril egemenlik kültürüne ve alışkanlıklarına karşı verdikleri kavgadan daha önemli değildir, ama belediye meclislerinin içinde ve çevresinde verilen mücadeleleri gibi kadınların yerleşik politik tartışmanın ve eylemin içinde yer almalarının başka bir yoludur.

Eril egemenliğe karşı verilen kavgayı sosyalizm kavgasının bir parçası haline getirmek amacıyla merkeze doğru ilerleyen feministler, toplumsal alan politikası (eşitlik sorunu) ile kişisel yaşam politikası (kadınların deneyimlerini anlayıp değerlendirebilmek) arasında denge kurabilme sorunuyla yüz yüze gelmişlerdir. Ama bir zamanlar kadın hareketinin sorunu, kişisel konuların nasıl politik hale getirilebileceğiyken, şimdi sorun tersine dönmüş, feministleri işin politik yönünün kişisel yönünü önemsiz kılmadığını savunmak zorunda bırakmıştır. Alman feminist Barbara Sichtermann’ın ileri sürdüğü, benim de katıldığım gibi günümüzde “dünyasal ve geleceği belirleyici boyutlardaki çelişkiler, birer gönül meselesiymişçesine ele alınıyor.” Eğer bizler savaşımızı kazanmak istiyorsak, kadınlara gereken çözüm bu değildir.

Kültürel feministler, eşitlik için politik eyleme girme konusunun üzerinde durmanın ve erkeklerin egemenliğindeki politik kuruluşlara katılmanın, kadınların kendilerine özgü deneyimlerinin ve değerlerinin ifadesini kaçınılmaz olarak çarpıtıp yok edeceğinden ve belki de kadınları daha saldırgan, daha hırslı yapacağından, erkeklere benzeteceğinden korkuyorlar. (Oysa kadın konferanslarından bildiğimiz gibi bir kez kendilerini daha güçlü hissetmeye başladıklarında kadınlar da aynı erkekler gibi atılgan ve hırslı olabiliyorlar.) Ama eğer başarıya ulaşmak isteniyorsa, erkeklerin egemenliğindeki politik yapıların içinde çalışmak kadınların bağımsız olarak örgütlenmelerini engellemez, engellememelidir. Başarıya ulaşan herhangi bir feminist kavga, politik meydanların içinde ya da dışında, kadınların erkeklerle olan ilişkilerini değiştirmeye başlıyor ister işyerinde, ister evde ya da genelde toplum içindeerkeklerin kadınlara egemen olmalarını sağlayan koşulları değiştiriyor. Birkaç ayrıcalıklının ötesinde tüm kadınlara ulaşan bir feminist politika, gelir, kaynaklar ve kaynakların kullanımı gibi maddi eşitsizliklerle ilgilenmelidir. Bu da, her ne kadar yıpratıcı ve yavaş olursa olsun, devletin içinde ve çevresinde mücadele vermek, sendika çevresinde çalışmak demektir. Bu gibi mücadeleler cinsel politika ve ideoloji açısından eşit derecede önem taşır çünkü bunlar kaçınılmaz olarak birbirleriyle bağlantılıdır: Ekonomik bağımsızlığı olan kadınlar, kaba saba bir adamı bırakmak, isterlerse lezbiyen bir yaşam tarzını benimsemek ve anne olmaya ne zaman ve nasıl karar vermek gibi kimi seçimleri daha kolay yaparlar.

Kadınlarla erkekler arasındaki en büyük ayrım toplumsal eşitsizlikken kadınların erkeklerden farkını korumak için toplantı alanlarından uzak durmanın gerektiğini ileri sürmek, dışlanmayı ve geri planda bırakılmayı geliştirecek erdemlerle değerlerin korunmasını önermek demektir bu da pek öyle yüceltilecek bir şey sayılmaz. Erkeklerin kadınlarla ilişkilerinde ve onlar karşısındaki ayrıcalıklarında yeni gedikler açılmaktadır. Bu gediklerin derinleşmesiyle feministler, kendimiz ve başkaları adına istediğimiz geleceğin yaratılmasına katkıda bulunmak için kadınları güçlendirmeye çalışabilirler.

Stratejik açıdan bunun anlamı şudur: Feministler, asgari ücret, daha kısa “çalışma saatleri”, evde bakacak bir bağımlısı olanlar için izin ve bağımsız bir gelir için savaşmalıdırlar. Bu, kadınların, özellikle dışlandıkları işlerde çalışabilmelerini sağlayacak biçimde eğitilmeleri, desteklenmeleri ve görevlendirilmeleri demektir. Bu, devletin sanayi alanına yaptığı para yardımının ve müdahalenin değiştirilip toplumsal gereksinimleri karşılayacak işlerin yaratılması ve erkeklere özgü etkinliklere kadınlarınkinden daha çok değer veren ve bunları daha çok ödüllendiren yerleşik kavramların yeniden değerlendirilmesi demektir.

Somut olarak bu, kadınların İşçi Partisi ve TUC’de gerçek güce sahip olmaları, ama temel olarak bu kurumlan dışardaki radikal kadın gruplarının etkinliklerine açan politikaları yaratıp desteklemelerinin de çok önemli olduğu anlamına gelir. Sağlık ve ulaşım alanlarındaki kadınların, madenlerin kapatılmasına karşı olan kadınların ya da kurumlaşmış ırkçılıkla savaşan kadınların eylemlerinde gözlemlediğimiz gibi sosyalizmle ya da herhangi bir ilerici tasarımla yeni düşünceler bu gibi etkinliklerden doğmuştur. Yerleşik güç hiyerarşilerinin en dibinden en tepesine yol alabilmemiz için feminist görüşlere gerek vardır.

İdeolojik olarak bu, egemenlik ve boyun eğme kavramlarını dile getiren ve heteroseksüel erkeği, “insanlığın” temel, kendini kanıtlamış ve yetkili temsilcisi sayan, erillik ve dişillik konusundaki tüm varsayımlarımıza meydan okumak anlamına gelir. Ve bu da bizi alıp cinselliğe, şiddete ve kişisel olanın politikasına geri götürür: Bu politika bağlamında, üreme yoluyla tanımlanmış, erkeklerin kullanımına açık, edilgen bir meta durumuna indirgenmiş kadın bedeninin ve falus yoluyla tanımlanmış kadınları zorlayan ve ezen bir erkekliğin simgasi olarak kullanılan erkek bedeninin uyandırdığı arzuların aıtık yeniden biçimlendirilmesi gerekir. Belki o zaman, kadınlarla erkekler, isteğin hem nesnesi hem de öznesi olarak çocukluklarında aldıkları zevklerin yeniden tadına varabilir, kısıtlayıcı ve zorlayıcı cinsel saplantılarından sıyrılıp karşılıklı cinsel beraberliklere girebilirler.

İşçi Partisinin bugünkü yönetiminin ve işçi sendikalarının bu değişikliklerin gerçekleştirilmesi için pek bir şey yapmadıkları doğrudur. Ama yine de düş gücüne ve taraftara sahip Ken Livingstone gibi önderler bu değişimin gerekliliğinden emindir:

Ben İşçi Partisinin neredeyse tümüyle işi olan Beyaz erkek işçilere açık olmasını her zaman için bir güçsüzlük saydım. Kendi görüşüme göre toplum bu temele dayanarak değiştirilemez. Nitelikli ve niteliksiz işçilerden, işsizlerden, kadınlardan ve Siyahlardan olduğu kadar cinsel yönden baskı gören azınlıklardan da oluşan bir koalisyona gerek vardır… Bu da değişmemiz anlamına gelir: Ben kadın hareketini, yalnızca oy toplamak amacıyla desteklemeye yönelik çıkarcı girişimlere karşıyım. İşçi Partisi kadınlara kulak verip kendini değiştirmelidir.

Livingstone’un politikası ve Büyük Londra Meclisinde çalışanların çoğunun tasarıları, sosyalist gündemde doğru dürüst yer almamıştır. Ama sosyalizmin tek umudu gündeminde bunlara yer vermektir.

Öte yandan, feministler de kavgalarının bir bölümünün erkeklerle işbirliğine girip toplumsal eşitsizlikleri ve varolan kapitalist ekonomilerin tehlikeli ve yıkıcı teknolojilerini dönüştürmeyi gerektirdiğini kabul etmelidirler. İster İşçi Partisi içinde ve sendikalarda, ister bağımsız, Siyah, antinükleer, çevreci, ırkçılık karşıtı hareketlerde ya da başka ileri toplumsal hareketlerde ve sol gruplar içinde olsun, erkeklerle birarada ve erkeklere “karşı” politik eylem, feministlerin izlemesi gereken şemsiye stratejidir. Ne de olsa kişinin bir alanda en yakın işbirliğine girdiği tarafın, başka bir alanda birinci sıradaki ve bunun sonucunda en rahatsız edici karşıtları olmasının tuhaf bir yanı yoktur.

Kadınları özsel olarak erdemli, erkekleri ise özsel olarak erdemsiz gören “yeni feminizm” in gerçek sorunu, ilerici güçlere hizmet ettiği ölçüde gerici güçlere de hizmet vermesidir. Margaret Thatcher, kadınların kendilerine özgü niteliklerine değinerek kendi dürüstlüğünü, içtenliğini ve duygu derinliğini ileri sürer.

Benim bu kitabı yazdığım üç yıl içinde, radikal ve sosyalist feministler arasındaki en şiddetli çatışmalar sona ermiştir, bu başka Avrupalı feministlerin de bildirdiği bir değişimdir. Bu kitabın sayfalarında feministler arasında varolan bu gibi ve benzeri çatışmaları sergilemeye çalıştım; bunu çatışmayı yeniden canlandırmak için değil ama anlaşmazlıklarımızı yok saymak yerine göz önüne almak ve bunu yaparken farklı feminizm türlerinin hangilerini paylaşıp destekleyebileceğimizi görmek için yazdım.

Son yıllarda feministleri uğraştıran cinsellik, annelik ve ulusçu saldırganlık gibi konular, ilerici bir kadın hareketi sayesinde dönüştürülebilir ama bu, ancak, bu gibi konuları Üçüncü Dünya’da sömürgeciliğe karşı savaşanları destekleyen antikapitalist bir uluslararası hareketin daha geniş politik arenasına taşıyan bir çözümlemeye varmakla gerçekleşebilir. Bu çözümleme, kadınların bugüne kadar birer kadın olarak yaşamları boyunca karşı karşıya kaldıkları çelişkileri ve karşıtlıkları görmezlikten gelmek yerine açığa çıkaracaktır. Kadınlık hiç değilse bir bölümüyle, her zaman için kendisiyle uyuşmazlık içinde, değişken, çelişkili ve heterojen olmuştur; sınıf, ırk, yaş, cinsel konum ve bireysel özgeçmiş açısından farklı anlatımlara bürünmüştür. Aynı şey erkeklik için de geçerlidir. Tek başına dünyayı değiştirecek ya da kurtaracak, bütünleştirici bir kadın yaşantısı yoktur; erkeklerin olduğu gibi kadınların da uluşculuğu bunu yıkmak için harekete geçirilebilir.

Gelecek kadın değildir. Ama feminizmin sosyalizmi dönüştürüp erkeklerin kadınlar üzerindeki gücüne son vererek geleceğin kurulmasındaki rolü büyüktür. Sh:302-314

Kaynak: Lynne SEGAL, Gelecek Kadın mı?, Özgün Adı: Is the Future Female trc: Suğra Öncü, AFA-Kadın: 11 AFA-Yayınları: 100, Ocak, 1990, İstanbul