CAM KIRILDIĞINDA..


Türkiye’nin her yerini kapsadığını iddia eden telefon ope­ratörünün müşteri hizmetleri numarasını aradığında kimse cevap vermeyince aklından ne geçer? Kredi kartı borcunu so­racağın bankanın müşteri hizmetlerini aradığında sürekli tek­rarlayan bir müziği dakikalarca dinlemek zorunda kalarak bek­letildikten sonra telefon hattı kesilince içinden neler söylersin? İlk kez yıkandığında çamur rengine dönüşen çok pahalı siyah gömleği iade etmek için mağazaya götürdüğünde, sana şüpheli gözlerle bakarak, “Bunu neyle yıkadınız?” diye soran tezgâhtara ne dersin?

Çoğu zaman işletmelerin üzerinde bile durmadıkları kü­çük ayrıntılar zamanla çok büyük olumsuz sonuçlara yol açıyor. İlk bakışta farkına bile varılmayan önemsiz olarak görülen de­tayların şirketlerin sonunu hazırlayabileceği gerçeği, işletmeleri ayrıntıya önem verme konusunda her geçen gün daha dikkatli davranmaya sevk ediyor. Çünkü her şey tek bir kırık camla baş­lıyor.

Ayrıntıya önem verme konusunda “Kırık Cam Teorisi” olarak bilinen yaklaşım, sadece işletmelere değil, politikadan eğitime kadar pek çok alanda insanlara yol gösteriyor. James O. Wilson tarafından ortaya konulan “Kırık Cam Teorisi”, ABD’li suç psikologu Philip Zimbardo’nun 1969’da yaptığı bir deney­den ilham alınarak geliştirilmişti. Zimbardo deneyinde, New York’ta suç oranının yüksek olduğu yoksul Bronx bölgesine ve daha zenginlerin yaşadığı San Francisco’daki Palo Alto semtine birer “1959 model Oldsmobile” otomobil bırakmıştı. Plakala­rı sökülen ve kaputları aralık bırakılan her iki otomobil de sa­hipsiz görünüyordu. Zimbardo, yoksulların yaşadığı Bronx’taki otomobilin üç gün içinde tamamen yağmalandığını gördü. Zenginlerin semtindeki otomobile ise bir hafta boyunca kimse dokunmamıştı. Bunun üzerine Zimbardo, zenginlerin yaşadığı bölgedeki “yağmalanmayan” otomobilin kelebek camını çekiçle kırıp izlemeye devam etti. Ve kelebek camını kırdığı otomobi­lin de kısa süre içinde yağmalandığına şahit oldu. “Demek ki,” diyordu Zimbardo, “İlk camın kırılmasına izin vermemeliyiz. Kırılmışsa da tamir etmeliyiz. Aksi halde kötü gidişatı engelle­yemeyiz.”

James Q.Wilson’un teorisine göre çevrede kırık camlı veya tamir edilmemiş bir tek bina varsa, bu binanın diğer camları da birer ikişer çevredeki serseriler tarafından kırılır. Çünkü in­sanlar ya bu binada kimsenin yaşamadığına ya da sahiplerinin binayla ilgilenmediklerine inanırlar. Sonrasında ise bu durum hemen yayılır ve mahalleyi de şehri de etkisi altına alır.

Müşterisine şüpheyle bakan bir tezgâhtar dakikalarca bek­lettikten sonra müşterinin suratına kapanan bir telefon hattı veya asabi bir alo sesi işletmedeki “kırık bir cam” olabiliyor. Bu yüzden işletme içindeki kırık cam olup olmadığının sürek­li olarak takip edilmesi ve tespit edildiğinde de derhal tamir edilmesi gerekiyor. Kırık camı işletme fark etmezse, müşteriler ya da rakipler fark ediyorlar; işletmenin düzensiz, başıboş ve sahipsiz olduğunu düşünüyorlar ve sağlam camları da acımasız­ca kırıyorlar. Öylece kırık halde duran bir cam, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık düşüncesi üretiyor içimizde.

Bir köşede atılmış duran çöp torbası, oraya çöp atmanın genel bir alışkanlık olduğunu söylüyor bize. Çok geçmeden biz de o alışkanlığa uyuyor ve alışık olunanı yapmakta haklı görü­yoruz kendimizi. Cam ilk kırıldığında hafife alınıp umursan­mayınca ve tamir edilmeyince, kırık camlar artıyor ve bir süre sonra işletme harabeye dönüyor. İşyerindeki önemsiz görünen problemleri hızla çözmek, benzeri hataların tekrarlanmasını ve bu ufak problemlerden güç alan daha büyüklerinin oluşmasını önlüyor.

New York’un efsaneleşen belediye başkanı Giuliani, 1994 yılında belediye başkanlığına seçildiğinde, New York kentinde suç oranı zirveye ulaşmıştı. Giuliani sekiz yıllık belediye baş­kanlığı sırasında New York’taki adi suç oranını çok büyük oran­da azaltmayı başardı. Giuliani, “Suçlarla mücadelede nasıl başa­rılı oldun?” diye soranlara kırık camları işaret ediyordu: “Önce küçük konulardan başladım. Terk edilmiş bile olsa, bir binada bir cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir binanın köşesi­ne biri, bir torba çöp bırakınca bir süre sonra her geçen çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk bırakılan çöp torbasını kaldırttım.”

İşletmenin üretim bandındaki bir aksaklık, kullanılan mal­zemedeki bir terslik veya departmanlar arasındaki uyumsuzluk, müşteri tarafından hemen algılanamayabiliyor. Ancak işletme­nin pazarlama iletişimindeki bir çatlak, doğrudan müşterinin gözüne batıyor. Pazarlama iletişimini, işletmelerin içini ve dı­şını gösteren pencere camları gibi düşünebiliriz. Bir işletmenin çöküş süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o işletmede düze­ni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırmakta sakınca görmüyorlar. Ardından daha büyük sorunlar geliyor. Bir süre sonra o işletme, tüm müşterilerin terk ettiği bomboş bir harabeye dönüşüyor.

Öyleyse kırık bir cam görünce ya onu değiştireceğiz ya da “Bir kereden bir şey olmaz.” veya “Bize bir şey olmaz abi.” diye­ceğiz. Tercih bizim.

Kaynak:

Feray ALPAY, Markadaş, Kanes Yay.-Birinci Basım: 2012, İstanbul

http://www.ferayalpay.com/Kimdir

“Pİ” NİN “HAKİKAT ŞEHRİN”E YOLCULUĞU


Tasavvufun Hind Mistisizmden etkilendiği konusu bazı çevrelerce kabul edildiğini bilenimiz çoktur. Aslında tasavvuf, nefsin terbiyesi ile ilgili olunca, bu konunun Hz. Âdem aleyhisselâm ile başladığını var saymak daha müspettir. Bu meyanda aşağıda bilgileri verilecek “Pi’nin Yaşamı” filmi, nefis terbiyesi ile ilgili olan dinlerin veya mistik hayatların ortak paydaları üzerinde çevrilmiş harika bir görseldir. Mahiyet itibarıyla Pi Patel (Piscine Molitor Patel)’in, hayatının bir bölümü ile tasavvuf konusunda seviyeli bir bilgisi olanlar için, çok şeyler ifade edeceğini düşünüyoruz. Bu filmden seçtiğimiz bazı kesitlere, kısa kısa çözümleme yaparak sizleri az da olsa bilgilendirmek istiyorum. (Filmi seyrettikten sonra açıklamaları tekrar bir daha okumanızı tavsiye ederim.)

Mesela:

Nefsi terbiye etmek yalnız başına zor olduğu için bir yol göstericiye ihtiyaç vardır. Bu nedenle ilk eğitim genellikle “baba” sıfatını verebileceğimiz kişilerden alınır. Bu nedenle “Mürşidler” baba makamındadır.

“Hayvanat bahçesi” insanların bulunduğu ortamın gerçek yüzünü göstermektedir. Yani, terbiye edilmemiş nefislerde hayvânî özellikler bulunduğuna işarettir.

Bu iki vasıf birleştirilerek filmde Pi Patel bir hayvan bakıcısının oğlu olarak görmekteyiz.

Pi sayısı, bir dairenin çevresinin çapına bölümü ile elde edilen matematik sabiti. İsmini, Yunanca περίμετρον (çevre) sözcüğünün ilk harfi olan π den alır. Pi sayısı, Arşimet sabiti ve Ludolph sayısı olarak da bilinir.

Fabrice Bellard, 2010 yılında Chudnovsky algoritması kullanarak sayının ilk 2.699.999.990.000 basamağını bulmuştur. Arşimet, 3 tam 1/7 ile 3 tam 10/71 arasında bir sayı olarak hesapladı. Mısırlılar 3,1605, Babilliler 3.1/8, Batlamyus 3,14166 olarak kullandı. İtalyan Lazzarini 3,1415926, Fibonacci ise 3.141818 ile işlem yapıyordu.

Pi Patel’in ismi olarak seçilen “Pi” sayısı evrenin yaratılış mahiyetindeki küresel dizaynı ve insanın küçüklüğünü işaret etmekte olduğu gibi eskimişliğin bir işaretidir.

Pi Patel’e “Pis Sidikli” denilmesi insanın beşeri yaratılışını temsil etmektedir.

Pi Patel, “Din’in karanlık ve sırlı” yüzünü aralamak için arayışa girmekle şüphelere düşmesi ve  tanrıyı ve yaratılışı sorgulamaya başlaması yaşadığı ortam gereğidir. Çevre insanı etkiler.

Dini arayış  ilk önce Tanrı’nın “ne” “nerede olduğu”nu merak etmeye başlatır. Ancak Pi Patel gibi diğer insanlarda, beşeri duygularla tanrıyı algılamada zorlanıyor. İşte Pi Patel’in kafasını yoran;

“Eğer Tanrı bu kadar mükemmelse ve bizler değilsek, neden bütün bunları ve bizi  yaratmak istedi ki? Neden bize zerre kadar ihtiyaç duysun ki?”

Bu soru onu arayışa düşürdü. Bu nedenle Hinduizm’in 33 milyon Tanrı’sı ile tanışmak istedi ve ilk önce Krishna ile tanıştı. Fakat bu onu tatmin etmeyince Hristiyanları tanıdı. O’da yetmeyince Müslümanları tanıdı. Musevilik le ilgilendi ve neticede doyumsuzluk onun bir yapısı oldu. Kaosa düştü. Bu durum tasavvuf litaratüründe nefsin ruhâni mertebeleri seyrederken insanın geçirdiği merhalelere işaret eder.  Ancak babası yani mürşidi;

“Aynı anda üç farklı dine mensup olamazsın Piscine. Çünkü her şeye aynı anda inanmak hiçbir şeye inanmamakla aynı şeydir.”

“Eğer kendi yolunu bulmakta tabi olmayacaksan veya bir yol  seçmeyeceksen, bir dinden diğerine atlamaktansa muhakeme etmelisin” Diyerek uyarıda bulundu.

Mürşidler manevî yolculuğun ön bilgilerini sunarken gereksiz olanları vermedikleri gibi ileride yararlı olacak bilgileri de vaktinden önce bildiriler. Çünkü hakikate varan yol birdir ve insanların hepsi bu yol üzerine gittikleri için temel bilgiler genellemede birdir.  Yolun başındakilerin geçirdiği acemi duyguları hisseden Pi Patel, birgün kendinde bir aşamanın varlığını hissedince “nefis” yerine koyacağımız kaplan (Richard Parker) ile yakın ilişkiye geçmek için ona tedbirsiz bir şekilde et vermek istiyor. Ancak terbiyecisi olan babasının tepkisiyle karşılaşıyor. O zaman için kızsa da ileride hatalı olduğunu çok iyi anlayacaktır. Babası;

“O bir hayvan, bir oyun arkadaşı değil! Hayvanların ruhları vardır. Onların gözlerinde görmüştüm. Hayvanlar bizim düşündüğümüz gibi düşünmezler. Bunu unutan insanlar, kendilerini öldürtürler. O kaplan senin arkadaşın değil. Onun gözlerine baktığında, kendi duygularının sana yansımasını görüyorsun. Başka bir şey değil..”

Diyerek nefsine karşı tedbirli olma uyarısında bulundu.

Hayat insanlar nezdinde her zaman düz gitmediği için Kanada’ya göçmeye karar veren ailesi deniz kazasında kaybediyor. Pi Patel’in Hindistan’daki egzotik bir hayvanat bahçesinden Pasifik Okyanusunda bir sandalda bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, bir orangutan ve üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı ile hayatta tek insan olarak kalıyor. Pi, uçsuz bucaksız okyanusta bir sandalda nefsi ve kötü huyları ile hakikat şehrine varmak ve bu şekilde Tanrıya ulaşmaya ve kurtuluşa doğru savaş vermeye ciddi olarak başlaması gerekecektir. Yani “imtihan edilme mertebesi”.

 Birçok merhaleden sonra  (Nefsi) Kaplan Richar Parker ile baş başa kalır. Çaresizlik ve umutsuz yolculuk,   kaplana karşı olan korku Pi’yi hem uyanık tutuyor ve hem de yaşama sarılmasına sebep olmaktadır. Çünkü önceden almış olduğu terbiye nefsini öldürmeye engeldir. Karar veriyor. vahşi kaplanı terbiye edip yolculuğu tamamlaması gerekmektedir. Öyleki kaplanın ihtiyaçlarına yönelmek için ideallerini terk edecektir. Ancak nefsi yaşama odaklanmasını sağlayan bir binektir.

Nefis terbiyesinde yarım kurtuluş olan kerametlere kavuşmanın benzeri olarak bir adaya düşerler. Ancak bu hileli bir adadır. Bu hilenin tesirinden kendisini ancak Allah Teâlâ’nın yardımı olduğunu hissedecek ve inancı kuvvetlenecektir. Çünkü bu ada “et oburu” idi. İnsana benzeyen Güney Afrika Mongoları çokça bulunduğu bu adadan kurtulmak için yine çok korktuğu kaplanı yani nefsini yanına alarak yoluna devam etmesi gerektiğini anlar. Sonuç umudun ve her şeyin bittiği yerde Meksika kıyılarına baygın olarak kavuşur. Hakikat şehrine ulaşmıştır. Nefsinin gerçeği olarak gördüğü (Nefsi) Kaplan Richar Parker ona sırtını dönerek terk eder. Bu olay yıllar önce babasının nasihatını hatırlatır.

İkiside aynı usta tarafından bir hayvanat bahçesinde yetiştirilmişlerdi. Öksüz kaldıklarında mecburi yanaşıklıkta kalsalar da, vuslatta nefis insanı terk etmektedir. İşte Pi’yi ayakta tutan dehşetli, vahşi refakatçisi Richard Parker yaşadıkları onca şeyden sonra arkasına bile geri dönüp bakmadan hayatından temelli çıkmıştı. Bu zor bir durumdur. Richard Parker’la “Bitti, kurtulduk…” sözünü bile  paylaşamayacağı bir arkadaşı olduğunu görmek Pi’ye bir çok manalar ifade etsede artık herşey bitmişti.

Bu hikâye gibi gelen olayların gerçeğini veya istiâresine insanları inandırmak mümkün olmasa da her şey bir macera olarak Pi’nin özünde sır olarak kalacaktır. Bu konunun bir hakikat damlasından süzüldüğünü kabul etmeliyiz. Büyüklerimizden Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hakikat Şehrine gidilirken geçirilen bu macerayı bir ilâhisinde şu dizelerle haber vermiştir.

Bir şehre erişti yolum dört yanı düz meydan kamû

Ana giren görmez ölüm içer âb-ı hayvan kamû. 

Bir hoş güzel yapısı var otuz iki kapısı var,

Cümle şehirlerden ulu her yanı bağ bostan kamû. 

Âb u havâsı mu’tedil giren çıkamaz ay u yıl,

Dağları lâle ak kızıl bağlar gül-i handan kamû. 

Bülbülleri nalân eder cân-u dili hayrân eder,

Bahçeleri seyrân eder her köşede hûbân kamû.

Eşçârda sazlar çalınır dallarda meyve salınır,

Sen sunmadan ol bulunur her emrine fermân kamû

Kim Selsebil’den nûş eder rahik anı bi-hûş eder,

Tesnîm ebed sarhoş eder olur içen mestân kamû. 

 Bu dediğim Cennet değil anlara ol minnet değil,

Bunun safâsı zevkine ehl-i cinân hayrân kamû. 

Şehr-i hakîkattır adı,  Hakk sırrını bunda kodu,

Ol sırra vâkıf olanı,  Hak eyledi mihman kamû. 

Olmaz anlarada hiç fesad buğz u hased kibr ü inad,

Cümle biliş yok asla yâd birbirine ihvân kamû. 

Özleri canlardan aziz sözleri ballardan leziz,

Yok anda sen,  ben,  siz ü biz birlik ile yeksân kamû. 

Ol şehre Mürsel gelmedi,  anları dâvet kılmadı,

Anlar yolu yanılmadı evsafları Kur’ân kamû. 

Hak mezhebi mezhebleri,  deryâ-yı zât meşrebleri,

Hâsıl kamû matlableri,  kadr içredir her an kamû. 

Yoktur onlardan ihtilâf günden ayân Hakk bî hilâf,

Her işleri Hakk’a muzâf ruh eylemiş Yezdân kamû

Terk eylemişler kâl u kil lâl olmuş anlarda bu dil,

Her halleri Hakk’a delil hep mazhar-ı Rahmân kamû. 

Gerçi sana bakıp gözü,  sohbet eder söyler sözü,

Lâkin Hakk’ı bulmuş özü,  söyleştiği Furkân kamû. 

Dünyâya anlar gelmedi,  geldiyse de eğlenmedi,

Şeytân oları görmedi, anda olar pinhân kamû

Ana girerse bir kişi gider gönülden teşvişi,

Başına bu devlet kuşu konan olur Sultan kamû. 

Hemen ki ol şehre gelir her korkudan azâd olur,

Yollarda bellerde kahr div u peri şeytân kamû. 

Dâr-ül emândır ol şehir lâkin girer yüzbinde bir,

Sanma ana dâhil olur hûri melek rıdvân kamû. 

Kim ki o şehri özledi erenler izin izledi,

Adâb-ı Hakk’ı gözledi irşâd eder Pîran kamû. 

Her semt o şehrin yoludur, lâkin girenler velidir

Anın için dopdoludur Türk ü Arab Süryan kamû

Ehlini bul ol illerin sarpın geçersin bellerin,

Yırtar yalnız gideni kurd u peleng arslan kamû. 

Ehline anlar bellidir, zirâ bilir bir illidir,

Her birisi ahsen sıfat her müşküle bürhân kamû. 

Gir Enbiyânın silkine bin bu vücûdun fülküne,

Kahreyle nefsin askerin gark eylesün tûfan kamû. 

Var “Semme vechu’llâh” ı bul tâ görüne sana ol il,

Senden sana eyle sefer kim idesin seyrân kamû. 

Candan riyâzat-ı taab çeksin anı edip taleb,

Olur riyâzat sonu derdlerine dermân kamû. 

Çek sinene dağ üzre dağ şol hasta gönlün ola sağ,

Şayet ola dağ üstü bâğ yâdlar ola yârân kamû. 

Can ermeyince aslına bülbül gibi gül faslına

Hep cenneti arz eylesen olur ana niran kamû

Can ilidir vasfettiğim derd ile ta’rif ettiğim,

Bundan inip döküldüler bu tenlere her cân kamû. 

Gel tende koma cânını a’lâya çık bul kânını,

Lâyık mıdır insâna kim yeri ola zındân kamû. 

Tut bu Niyâzî’nin sözün bunda aça gör gözün,

Bir gün gidersin ansızın görmez seni karbân kamû. 

Var ol hakîkat şehrine er anda Hakk’ın sırrına,

Dolsun senin de gönlüne deryâ olup irfân kamû. 

Hulasa Hakikat Şehrinin yoluna düşenlere ve yolunda olanlara Allah Teâlâ yardım eylesin. Bu yolculuk gerçekten çok zordur. İllâki Allah Teâlâ’nın yardımı da gereklidir. Birçokları yollarda “etobur” adasında kalanlar gibidir.

Not: Filmi izlediğinizde konuyla ilgili diğer mesajları da görebilirsiniz.

LİFE OF Pİ/ Pi’nin Yaşamı (2012)

Yönetmen: Ang Lee

Ülke: ABD,  Çin

Tür:Macera , Dram

Vizyon Tarihi:28 Aralık 2012 (Türkiye)

Süre:127 dakika

Dil:İngilizce, Tamilce, Fransızca

Senaryo:David Magee , Yann Martel

Müzik:Mychael Danna

Görüntü Yönetmeni:Claudio Miranda

Yapımcılar:Kevin Richard Buxbaum , William M. Connor , Dean Georgaris

Çekim Yeri:Montreal, Quebec, Canada

Oyuncular:     Suraj Sharma, Irrfan Khan,    Ayush Tandon ,   Gautam Belur,    Adil Hussain

Özet

Yann Martel’in en çok satan, aynı adlı romanından uyarlanan film, bir hayvan bakıcısı ve genç oğlunu merkezine alan sihirli bir macera öyküsü.

Pi’nin Yaşamı; inanç, umut ve hayatta kalma mücadelesini işleyen bir masal kıvamında. İzleyiciye farklı bir deneyim yaratacak olan “Pİ’NİN YAŞAMI”, bizleri genç bir çocuğun inanılmaz macerasına sürüklüyor – heyecan verici, spiritüel, keyifli, tüyler ürpertici, espirili ve aynı zamanda trajik bir hikaye. Pi Patel’in Hindistan’daki egzotik bir hayvanat bahçesinden Pasifik’e uzanan yolculuğunda yaşadığı gemi kazası sonucu bir sandalda bir sırtlan, kırık bacaklı bir zebra, bir orangutan ve üç yüz kiloluk bir Bengal kaplanı ile hayatta kalan tek insan olarak yaşadığı akıl almaz hikayesini sunuyor. Pi, uçsuz bucaksız okyanusta bir sandalda başbaşa kalan bu enteresan dörtlünün arasında hayatta kalma savaşı verirken, zekâsı sonucu besin zincirine kurban gitmemeyi başarır ve sonunda Kaplan Richar Parker ile başbaşa kalır. Pi hayatta kalmak için bu devasa kaplana büyük bir anlayışla yanaşmak zorundadır ve inanılmaz masalları böylece devam eder.

Eleştiri

Ege Kozak Oktay

Pi’nin Yaşamı (Life of Pi)‘in görsel bakımdan yılın en güzel filmi olduğunu tartışacak fazla seyirci olacağını sanmıyorum. Fakat hikâyenin kendisinden alacağınız haz, mitoloji, din ve ruhsallık ile olan kişisel bağınız sayesinde oluşacaktır. Ang Lee harikülade ve görkemli, göz yaşartan güzellikte bir film ortaya koyuyor. “Görsel ziyafet” terimi eleştirmenler tarafından fazla kullanılan bir klişe olsa bile kanımca konu bu film olunca gayet yerinde bir gözlem. Binlerce balığın sakin sular üzerinde gerçek anlamda uçtuğu, sihirli bir biçimde gökyüzünde yıldızların oluşturduğu insan suratını, firavunfareleri ile dolu cennetimsi gizemli adayı uygun bir biçimde betimlemenin en iyi yolu bu.

Yann Martel‘in çok satan kitabından uyarlanan Life of Pi, dünyanın bütün dinlerini öğrenmeyi kendine görev edinmiş Pi isimli Hintli bir gencin (Suraj Sharma), hazin bir gemi kazasından sonra haşin bir Bengal Kaplanı ile minnacık bir kayıkta hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Aslında bu hikayeyi ilham yoksunluğundan yakınan bir yazara (Rafe Spall) anlatan kişi yetişkin yaştaki Pi’nin kendisi (Her zamanki gibi derin ve ruhsal performansıyla Irrfan Khan).

Filmin aktardığı roman üç kitaba ayrılmış ve senaryosu kitabı yakından takip ediyor.

İlk kitap Pi’nin önüne gelen her din hakkında bilgi edinmeye çalıştığı çocukluğunu anlatıyor.

İkinci kitap ise komik sebeplerden adı Richard Parker olan kaplan ile kayıkta hayatta kalma savaşını betimliyor.

Üçüncü kitaba gelince, sürpriz bozmadan söyleyebilirim ki apayrı bir yöne gidiyoruz.

İşte bu noktada üçüncü kitabın anlattığı, filmde biraz fazla aceleye getirilmiş tek bir monolog ile aktarılan hikâyeye olan kişisel tepkiniz, Life of Pi’in ilgi çekici hikaye teklifini ne kadar inanacağınızı belirleyecektir.

Bir agnostik (bilinmezcilik) olarak Pi’nin hikâyesinin ve bu hikayenin barındırdığı sürprizlerin amaçlarını tamamen anlıyorum ve bir bakıma takdir ediyorum. Fakat yine de bu sonun gerekliliğinden, bu yüzden belki de bütün hikayenin gerekliliğinden tamamen tatmin olmuş değilim ve üçüncü perdenin sürprizlerine filmin benden beklediği gibi duygusal bir tepki veremediğim kesin.

En azından Ang Lee’nin filmin ilk perdesinde neden Pi’nin dinlerle olan bağlantısına bu kadar zaman ayırdığı anlaşılıyor, her ne kadar kaplan ile olan hikayede pek de önemi olmasa da.

Pi’nin Yaşamı’nın sonu beni biraz soğuk ve ilgisiz çıkardı salondan. Biliyorum, şunu söylemek kitabın haylanlarına günah gibi gelecektir ama açıkçası o sürpriz son olmadan, Lee’nin yarattığı muazzam sihirli realizmin içinde kaybolmayı ve bu hikâyeyi gerçek kabul etmeyi tercih ederdim.

Fakat buna rağmen kendini biraz daha ruhsal ve dindar kabul eden seyircinin filmin muhteşem görsellikleri kadar hikâyesinin tamamından da haz alacağını tahmin ediyorum. Din hakkında kendi görüşlerimin dışarısında Pi’nin Yaşamı, mükemmel ve gerçek bir çocuk filmi klasiği olacaktır.

Sıra filmin üç boyutuna gelmişken, bu teknolojiyi çoğunlukla bir gereksizlik olarak görmüşümdür. Fakat Pi’nin Yaşamı’nın üç boyutlu versiyonu seyircinin dikkatini dağıtmaktansa görüntüleri sadece ziyadeleştirmek için kullanılmış. İlla da üç boyutlu film izleyecekseniz, Pi’nin Yaşamı’nı seçin derim.

Twitter: egekozak

oktayegekozak@hotmail.com

 —————————-

İSTİARE: Edb: Bir kelimenin manasını muvakkaten başka mânada kullanmak; veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san’atına istiare denir. Cesur ve kuvvetli bir insana “arslan, kurnaz bir kimseye “tilki” demekle istiare yapmış oluruz.

  Agnostisizm, bilinmezcilik olarak tanımlanan Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun şu an için bilinemeyeceğini öngören felsefe akımı.

Kökeni eski Yunan’daki Sofistlere kadar uzanan Agnostisizm kelime olarak eski Yunanca’daki agnostos, yani “bilinemez olan” kelimesinden gelir. Gerçekte, bir dinden ya da öğretiler bütününden ziyade bir konsepttir. “Bilinmezcilik” olarak tanımlanması, aslında dinlerin öne sürdüğü Tanrı anlayışının gerçekliğinin bilinemezliği değildir. Bu akım, insanın bilme yetisinin sınırlı olduğunu ve bu nedenle, görülebilenin ardındaki hakikati yakalayamayacağını savunur. Thomas Henry Huxley, agnostisizm’i tanımlarken insanların ölüm sonrası ve tanrının varlığı konularında akıl yürütmekten kaçınmaları gerektiğini söylemekle kalmamış, bu bakış açısından değerlendirildiğinde değillenemeyecek hiçbir önerme ya da yanlışlanamayacak hiçbir bilgi olmadığını da eklemiştir.

ŞEHABEDDİN SÜHREVERDİ Kaddesellâhü sırrahu’l azîz VE KARINCALARIN DİLİ


Şeyh Işrak, Şeyh Maktul, Şeyh Şehid ve Şehab-ı Maktul lâkapla­rıyla tanınan Ebu’l-Fütuh Şeyh Şehabeddin Yahya bin Habeş bin Emirek Sühreverdi hicri 549’da (m. 1154-1155) İran’ın Zencan vi­layetine bağlı Ebher ilçesinin Sühreverd köyünde dünyaya geldi.

Sühreverdi, ilk eğitimini kendi köyünde tamamladı. Daha son­ra, felsefeye, özellikle İbn-i Sina’nın görüşlerine şiddetle karşı çıka­cak olan Fahruddin-i Razi ile birlikte, o dönemde İran’ın ilim mer­kezi konumunda olan Merağe şehrine giderek Şeyh Mecdüddin-i Ceylî’den hikmet ve fıkıh usûlü dersleri aldı.

Merağe’de bir müddet kaldıktan sonra ilim tahsilini tamamla­mak üzere İsfahan şehrine gitti. Orada Zahiruddin Kari namıyla meşhur bir mantıkçının yanında İbnu Şahlan es-Sevî’nin Beşâir ad­lı eserini okudu.

Sühreverdi’nin Merağe ve İsfahan’daki bu iki hocası dışında el­bette başka hocaları da olmuştur ama maalesef bunların kim olduk­ları hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz.

Sühreverdi, Merağe ve İsfahan şehirlerinde felsefe, mantık, fı­kıh, hadis, tefsir ve edebiyat başta olmak üzere, o dönemde medre­selerde okutulan bütün dersleri okudu. Eserlerinden onun mate­matik, astronomi ve ulum-ı garibe denilen ilimlerden de haberdar olduğu anlaşılmaktadır.

Sühreverdi, İsfahan’da bulunduğu dönemde sufilerle tanışmış, Beyazid Bestami kaddesellâhü sırrahu’l azîz ve Hallacı Mansur gibi ariflerin etkisinde kalmış­tır. Büyük bir ihtimalle yine bu dönemde, Antik İran felsefesi veya kendi deyimiyle Husrovanî hikmetin temel esaslarıyla tanışmıştır.

Sühreverdi, İsfahan’da ilim tahsilini bitirip sufilerle tanıştıktan sonra uzun seferlere çıktı. Anadolu ve Suriye’ye gitti. Uzun bir za­man Diyarbakır, Miyafarkin (Silvan), Hani ve Mardin şehirlerinde kaldıktan sonra Konya ve Sivas’a gidip Sultan II. Kılıçarslan’nı oğul­ları Berkyaruk, Melikşah ve Süleyman’a ders verdi. Sonra tekrar Di­yarbakır’a döndü, oradan da Suriye’ye giderek Selahattin Eyyubi’nin oğlu ve Halep şehrinin hâkimi Melik Zahirin isteği üzere, şehid olacağı güne kadar Halep’te kaldı.

Sühreverdi, bu zaman zarfında nefsini terbiye etmeyi esas alarak zamanının çoğunu itikâf ve ibadetle geçirmiş, kendisini çetin riya­zetlere adamıştır.

Sühreverdi’nin Halep şehrinin ulemasıyla olan İlmî tartışmala­rı Melik Zahir’in kulağına gittiği zaman, Sühreverdi’yi şehrin ön­de gelen âlimlerinin katıldığı bir münazaraya davet etti. Melik Za­hir bu münazara sırasında Sühreverdi’nin düşüncelerinden çok et­kilendi ve kendisine, Halep’te kalıp ders vermesi için gerekli orta­mı hazırladı.

Melik Zahir’in Sühreverdi’yi sevip kollaması, her gün kendisiy­le görüşmesi ve Sühreverdi’nin kimseden korkmadan açık sözlü­lükle bildiklerim anlatması şehir ulemasının rahatsızlığına neden oldu. Sühreverdi’yi Melik Zahir’e şikâyet etmekle bir fayda elde edemeyeceklerini bildiklerinden, altında mühürlerinin olduğu şi­kâyetnameyi Selahattin Eyyubi’ye gönderdiler. Haçlılarla savaş ha­linde olan Selahattin Eyyubi, ulemanın desteğinden mahrum kal­mamak için oğluna Sühreverdi’yi öldürmesi emrini verdi. Melik Za­hir, babasını bu karardan vazgeçirmek istediyse de başarılı olama­dı, sonunda istemeyerek de olsa babasının emrini yerine getirdi.

Melik Zahir, tahta oturduğu zaman, Sühreverdi’yi çekemeyip Selahattin Eyyubi’ye şikâyet ederek öldürülmesine sebep olan âlimlerden bazılarını öldürdü, bazılarının da mallarına el koyup zindana attı.

Sühreverdi’nin hangi tarihte şehadet makamına ulaştığına dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Bazıları onun hicri 586’da, bazıları da 588’de öldürüldüğünü söylemişlerdir ama 587 (m. 1191) tarihi ilim âleminde daha çok kabul görmüştür.

Sühreverdi’nin nasıl şehid edildiği hakkında da kesin bir bilgi­ye sahip değiliz. Bazıları onun kılıçla, bazıları boğularak, bazıları da aç bırakılarak öldürüldüğünü söylemişlerdir. Öğrencisi Şehrzuri, Sühreverdi’nin hayatını kaleme aldığı yazının son kısmında onun şu cümlesini nakletmektedir:

‘Her şeyin kaynağı olan Allah’a ka­vuşmam için beni bir evde hapsedin, yiyecek ve içecek vermeyin.’

Buradan, Sühreverdi’nin Melik Zahir’den, hakkında verilen ölüm hükmünü bu şekilde uygulamasını talep ettiği anlaşılmaktadır. Me­lik Zahir’in de bu isteği kabul ettiği rivayet edilmektedir.

Sühreverdi’nin Sembolik Hikâyeleri

Sühreverdi, büyük bir filozof olmasının yanı sıra büyük bir ede­biyatçı olduğunun da delili olan hikâyelerinde, birçok arif ve mu­tasavvıfın yaptığı gibi, herkesin muhtevasını anlayamayacağı sem­bolik bir dil kullanmıştır. Bu eserler, son bin yıllık İran edebiyatın­da, edebî özellikleri açısından eşi bulunmayan yapıtlardır. Hikâye­ler her ne kadar farklı mevzuları işliyor gibi görünse de aralarında derin felsefî ve irfanî bağlar vardır.

Sühreverdi’nin hikâyelerinde üç kaynak dikkat çeker. Bunlardan ilki, belki de en önemlisi, tabir yerindeyse Sühreverdi’nin hareket merkezi olan Kur’ân-ı Kerim’dir. Zira o, tüm hikâyelerinde Kur’an’a başvur­muş, Kur’an’dan ayetler getirmiş, hatta Aşk’ın Hakikati ve Batıya Yolculuk risalelerini Kur’an’daki kıssalardan esinlenerek yazmıştır. Onun hikâyelerinin diğer bir hareket kaynağı antik İran hikâyeleri­dir. Zira hikâyelerinde İran edebiyatında önemli bir yere sahip olan Anka Kuşu, Zaloğlu Rüstem gibi sembollerden yararlanmıştır. Bu hikâyelerinin diğer bir özelliği de muhtevasından ve hedefinden de anlaşıldığı gibi irfanı olmalarıdır. Sühreverdi hikâyelerinde, sembo­lik bir dille, salikin irfanî riyazetlere nasıl başlayacağını, bu yolda karşılaşacağı zorlukları ve bu zorluklardan sonra elde edeceği irfanî lezzetleri anlatmaya çalışır.

Sühreverdi’nin hikâyelerini hangi tarihte kaleme aldığı bilinme­diği gibi bu hikâyelerin yazılış sıraları da bilinmemektedir. Aşağıda örnek olarak bir hikâyesi sunulmuştur.

Karıncaların Dili Hakkında

Bu hikâye yapı bakımından Sühreverdi’nin diğer tüm hikâyele­rinden farklı olup bir yerine birçok sembolik hikâye bir arada anla­tılmıştır.

Sühreverdi, hikâyeler mecmuası olan Karıncaların Dilini, bir dostunun kendisinden seyr ü sülük yollarını örnek hikâyelerle an­latmasını istemesi üzerine yazdığını belirtmiştir.

Mecmuanın ilk hikâyesi, karıncaların, yaprakların üzerinde gördükleri billurlaşmış birkaç şebnem damlasının aslı hakkındaki tartışmaları üzerinedir. İkinci hikâye, kaplumbağaların suda yüzen renkli bir kuş görmeleri ve aslı hakkında tartışmaları; üçüncü hi­kâye, Bülbül’ün Süleyman’la karşılaşması; dördüncü hikâye, Keyhüsrev’in elindeki dünyayı gösteren kadeh; beşinci hikâye, bir adamın cinlerin büyüğüyle tanışması; altıncı hikâye, Yarasalar ile Bukalemun arasındaki husumet; yedinci hikâye, Hüdhüd’ün bay­kuşlarla karşılaşması; sekizinci hikâye, bahçesinde çok güzel ta­vuslar olan padişah; dokuzuncu hikâye, İdris aleyhisselâmın Ay ile olan müna­zaraları hakkındadır. Onuncu ve on birinci bölümlerde nasihatler yer alır. Nihayet, elindeki feneri güneşin önüne tutan budala bir çocuğun, annesine ‘Neden güneş fenerimin ışığım yok etti?’ diye sormasıyla başlayan irfanî hikâyeyle mecmua sona erer.

Karıncaların Dili

Tüm varlıkların tasdikiyle mutlak vücuda layık, varlıkların yegâne yaratıcısı ve her şeyin hakikati olan Allah’a hamd olsun. İnsa­noğlunun serveri Muhammed Mustafa’ya ve ehlibeytinin pak ruh­larına da selam olsun.

Yanımda hatırı sayılır aziz dostlardan biri, benden, seyr ü sülük yollarını kendisine anlatmam için örnek hikâyeler istedi. Ben de eh­li olmayanlardan uzak tutması şartıyla bu isteğini kabul ettim. ‘Ka­rıncaların Dili’ olarak adlandırdığım bu hikâyede beni muvaffak kılması için Allah Teâlâ’dan tevfik istedim.

Birinci Bölüm

Birkaç çalışkan karınca, rızık aramak için bir çöle doğru gitti. Tesadüfen bir sabah vakti, dalda yaprakların üzerinde billurlaşmış birkaç şebnem damlası gördüler.

Biri sordu: ‘Bu nedir?’

Diğeri, ‘Bu damlaların aslı topraktır’ dedi.

Başka biri, ‘Denizdir’ diye itiraz etti.

Derken tartışmaya başladılar.

Aralarında sözü sayılır bir karınca vardı, onlara dedi ki:

‘Biraz sabredin, bunun neye meyilli olduğunu görelim. Zira her şey ken­di kaynağına doğru çekim halindedir. Taş yerden alınıp havaya atıl­dığında asıl yeri ve kaynağı toprak olduğu için, ‘her şey aslına dö­ner’ kaidesine binaen tekrar toprağa iner. Karanlığa meyleden şeyin aslı karanlıktır ve nuru arayan her şey de nurdandır.’

Karıncalar bunları dinlerken güneş etrafı ısıttı ve şebnem billur şeklinden çıkıp aslı olan gökyüzüne doğru gitti. Böylece karıncalar onun topraktan olmadığını anladılar. ‘Nur üstüne nur! Allah dile­diği kimseye nurunu iletir. Allah insanlara böyle misaller verir.’[1] ‘Ve gidiş Rabbinedir.[2] ‘Güzel söz ona yükselir ve salih amel de onu yükseltir.[3]

İkinci Bölüm

Sahilde birkaç kaplumbağa yaşıyordu. Bir gün deniz kıyısında gezerlerken renkli bir kuşun suda yüzdüğünü gördüler. Bu kuş, ba­zen suyun altına dalıyor, bazen de üstüne çıkıyordu.

Kaplumbağalardan biri sordu: ‘Acaba bu, suda mı yoksa gökyü­zünde mi yaşayan varlıklardan biridir?’

Diğeri cevap verdi: ‘Suda yaşayan varlıklardan biri değilse suda ne arıyor?’

Başka bir dedi ki: ‘Eğer bu, suda yaşayan varlıklardan biri ise suyun dışında yaşayamaz.’

Kaplumbağalar arasında güngörmüş bir hekim vardı, dedi ki: ‘Dikkatlice onu izleyin. Eğer susuz yaşayabiliyorsa suda yaşayan varlıklardan biri değildir ve suya da ihtiyacı yoktur. Bunun delili, sudan ayrıldıktan sonra hayatına devam edemeyen balıktır.’

Aniden bir rüzgâr esmeye başladı ve denizin suyu dalgalandı. Kuş uçup gökyüzüne gitti.

Kaplumbağalar o hekime dediler ki: ‘Bize daha fazla bilgi ver.’

Hekim, Mekkeli Hz. Ebu Talib’in, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin vecd ve korku­su hakkındaki ‘Eğer Allah ondan akıl düzeninin elbisesini kaldırır­sa, mekân da kendisinden kalkar’ sözünü söyledi.

‘Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem vecd halinde iken gözlerinin önünden mekân hica­bını kaldırıyorlardı.’

Hasan bin Salih’in ‘muhabbet’ babının ‘hillet (dostluk)’ makamı hakkında diyorlar ki: ‘Onun için mekânı aşıp görmek aşikârdı (ko­laydı).’

Büyükler; akıl, mekân, hava ve cisim’i hicaplardan saymışlardır. Hüseyin bin Mansur, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında diyor ki: ‘Mekândan gözleri kapalıydı.’ Başka biri diyor ki: ‘Sufi iki âlemi ve üstteki iki âlemi görür.’

Ayrıca ekabir, hicaplar ortadan kalkmadıkça şuhûdun mümkün olmadığı ve şuhûd mahalline gelen cevherin hâdis ve mahluk oldu­ğu konusunda da hemfikirdirler.’

Bütün kaplumbağalar itiraz edip dediler ki: ‘Mekânda olan cev­her, nasıl mekân dışına çıkıp boyut ve yönden ayrılır?’

Hekim cevap verdi: ‘Ben de bu yüzden bu uzun hikâyeyi anlat­tım.’

Kaplumbağalar bağırarak, ‘Ey Hekim! Seni yanımızdan kovu­yoruz’ dediler ve hekimin üstüne toprak atıp kendi kabuklarına girdiler.

Üçüncü Bölüm

Bülbül dışında, bütün kuşlar Süleyman’ın dergâhında toplan­mışlardı. Süleyman bir kuşu görevlendirip Bülbül’ü yanına çağırdı.

Süleyman’ın mesajı Bülbül’e ulaştığında, Bülbül o zamana kadar yuvasından dışarı çıkmamıştı. Dostlarıyla istişarede bulundu: ‘Bu elçi yalan söylemiyor. Süleyman emretmiş, onunla görüşmemiz ge­rekiyor. Eğer o yuvanın dışında ve biz de içeride olursak onunla gö­rüşmemiz mümkün olmaz, ayrıca o bizim yuvamıza da sığmaz. Başka bir çare yok.’

İçlerinden yaşlı olan biri dedi ki: ‘Eğer ‘Kavuşacakları güne ka­dar’[4] ‘Hepsi toplanıp huzurumuza getirileceklerdir’ [5] ‘Onların dö­nüşü yalnız Bizedir’ [6]‘Güçlü padişahın yanında güzel koltuklarda’[7] vaadi hak olursa, elçinin söyledikleri doğrudur. Ve bu meselenin tek bir çözüm yolu vardır. Eğer o bizim yuvamıza sığmıyorsa, biz yuvamızı terk edip onun dergâhına gideriz. Aksi takdirde, onunla görüşmemiz mümkün olmaz.’

Cüneyd’den tasavvufun ne olduğunu sordular. Cüneyd kaddesellâhü sırrahu’l azîz bu beyti okudu:

Kalbim zengin olur, önceden zengin olduğu gibi
Vardık, önceden olduğumuz gibi

Dördüncü Bölüm

Keyhüsrev’in elinde dünyayı gösteren bir kadeh vardı. Bu ka­dehle gaybdan ve kâinattan istediği bilgiyi elde edebiliyordu. Kılıfı deriden olan bu kadehin on tane açıcı ipi vardı. Keyhüsrev gaybdan bir haber almak istediği zaman bu kadehi ağaç yontan makinanın içine koyuyordu. Bütün ipleri açıldığında kadeh kılıfından çıkmı­yordu ama ipleri bağlandığı zaman Keyhüsrev kendisini ağaç atöl­yesinde buluyordu.

Keyhüsrev, güneş gökyüzünün orta yerine geldiği zaman bu ka­dehi karşısına koyuyordu ve kadehe büyük ışık nurları yansıdığı zaman âlemin bütün ince ayrıntıları görünüyordu. ‘Yeryüzü düm­düz edildiği zaman. İçindeki şeyleri atıp boşaldığı zaman. Ve ken­di yaratılışına uygun Rabbine boyun eğdiği zaman. ‘[8] ‘O gün hiç­bir sırrınız gizli kalmaz.[9] ‘Her nefis öne ne sunduysa ve geriye ne bıraktıysa bilir.’ [10]

Üstadımdan dünyayı gösteren kadehin vasıflarını işittiğimde
Dünyayı gösteren kadehin kendisi bendim
Dünyayı gösteren kadehten şarabı yâd edin
O defnedilmiş kadeh, bizim keçe elbiselerimizdir

 Şu şiir Cüneyd’indir.

Nur yollan eğer başlarsa ortaya çıkar
Gizli zahir olur cemaate haber verir

Beşinci Bölüm

Bir gün bir adam, cinlerin büyüğüyle tanışıp kendisine, ‘Seni ne zaman görebilirim’ diye sordu.

Cin şöyle cevapladı:

Beni görmek istediğin zaman, ateşe buhur otu at ve evde demir gibi ses çıkaran her şeyi dışarı koyup pence­reye bak. ‘Elini onlara ver ve selam de. ‘ Sonra bir dairenin içinde otur. Buhur otu yanınca beni görürsün. ‘Onlar dışındakiler için kö­tü bir misaldir.’

Cüneyd’den tasavvufun ne olduğunu sordular. Cüneyd dedi ki:

‘Onlar ehli beyttir ve onların dışındakiler oraya giremezler.’

Hace Ebu Said Harraz diyor ki:

‘Bütün sıfatlarımı Melik için anlattı
Meclisten kaybolduğum zaman sıfatlarım da kayboldu
Ben burda olmadığım zaman gaybetimin eceli vardı
Fena budur anlayın, ey hissin çocukları’

 Bu beytin cevabında demişler ki:

‘Geldi de anlamadım yanıma gelişini
İnsanların ben ve hemcinslerim hakkında söyledikleri şey dışında’

 Büyüklerden biri diyor ki: ‘Halkın Rabbini müşahede etmek için bağlılıklardan el çekip soyut ol.’ Ve ben bunları yapıp şartları­nı yerine getirdiğimde ‘Yeryüzünü, Rabbinin nuruyla nuranî kıl­dım ve kendim de arasında hakkla durdum.’ Ayrıca denilmiştir ki: ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun ve selam zalimlerin vah­şet nedeni, şeriat olan o anlaşmanın üzerine olsun.’

Altıncı Bölüm

Günün birinde birkaç yarasa ile bir bukalemun arasında husu­met oluştu ve aralarında şiddetli bir tartışma çıktı. Yarasalar, içe çö­kük felek yuvarlak olup Yıldızlar Reisi ortaya çıktığında kendisini yakalayıp istedikleri cezayı vermek için bukalemunu esir almaya karar verdiler.

Kararlaştırdıkları vakitte yuvalarından çıktılar ve zavallı bukale­munu karanlık yuvalarına çekip hapsettiler.

Sabah olduğunda toplanıp düşündüler: ‘Bu bukalemunu nasıl bir cezaya çarptıralım?’

Ortak bir kararla bukalemunun ölüm hükmünü verdiler. Sonra ölüm fermanını nasıl uygulayacakları hakkında meşveret ettiler: ‘Hiçbir ceza güneşe bakmaktan daha kötü değildir.’

Yarasalar kendi hayat şartları içinde, güneşin altında ölmenin en kötü ceza olduğunu düşündüler. Bukalemunu güneşin önüne bı­rakmakla tehdit ettiler.

Bukalemun ise Allah Teâlâ’dan böyle bir ölümü istiyor ve güneşin al­tında olmayı şiddetle arzuluyordu.

Hüseyin Mansur diyor ki:

Bana itimat edenler, beni öldürün
Öldürülmemde hayatım var
Hayatım ölümümdedir
Ve ölümüm hayatımdadır

 Yarasalar güneş çıktığında azap çekerek ölmesi için bukalemu­nu yuvasından çıkarıp güneşin önüne attılar. Bu ceza bukalemun için yeni bir hayattı. ‘Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma­yın. Hayır onlar Rableri katında diridirler, rızıklanmaktadırlar. Al­lah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler.[11]

Eğer yarasalar verdikleri bu cezanın, bukalemun için ne büyük bir ihsan olduğunu bilselerdi, kendi zatlarında var olan güneşi gö­rememe eksikliğinden haberdar olup öfkeden ölürlerdi.

Ebu Süleyman Darâni diyor ki: ‘Eğer gafiller, ariflerin sahip ol­dukları lezzetten haberdar olsalar, hemen o anda orada ölürler.’

Yedinci Bölüm

Bir gün Hüdhüd kuşu yoldan geçerken baykuşlarla karşılaştı. Dinlenmek için baykuşların yaşadığı yere kondu. Arapların yanın­da da meşhur olduğu gibi, baykuşların gözleri gündüzleri kördür ama Hüdhüd kuşunun gözleri çok iyi görür.

Hüdhüd kuşu o gece baykuşların yuvasında kaldı. Baykuşlar Hüdhüd kuşuna çeşitli konularda sorular sordular. Hüdhüd kuşu sabah yola düşeceği zaman baykuşlar itiraz ettiler: ‘Ey miskin, bu ne biçim bir âdettir! Sabahları yolculuğa çıkılır mı?’

Hüdhüd kuşu şaşırdı: ‘Ne tuhaf sözler söylüyorsunuz, yolculuk vakti sabahtır.’

Baykuşlar şaşırdılar: ‘Deli misin? Sabah karanlığının nedeni olan güneş gökyüzündeyken ve her yeri karartmışken nasıl görebi­lirsin?’

Hüdhüd kuşu itiraz etti: ‘Siz tam aksini söylüyorsunuz, tüm ışıklar güneştendir. Bütün varlıklar güneşin nuruyla aydınlanıp gö­rünür ve aydınlatıcı her ne varsa güneşe benzetilir.’

Baykuşlar Hüdhüd kuşuna sordular: ‘Öyleyse neden herkes sa­bahları karanlıklar içinde kalıyor?’

Hüdhüd cevap verdi: ‘Siz, herkesin size benzediğini zannedi­yorsunuz. Oysa herkes sabahları görür. Ben şu an görüyorum. Gü­neş doğunca perdeler kalktı ve bu âlemde her şey bana ayan olma­ya başladı. Şu an görüp derk edebiliyorum.’

Baykuşlar bunu duyunca hep birden bağırdılar: ‘Bu kuş karan­lık günün, aydınlık olduğunu söylüyor.’

Sonra gagaları ve pençeleri ile Hüdhüd kuşunun gözlerine sal­dırdılar. Gün ışığında görmemeyi hüner sayan baykuşlar, Hüdhüd kuşunu tehdit ettiler: ‘Ey gündüzleri gören! Eğer dediklerinden vazgeçmezsen seni öldürürüz.’

Hüdhüd kuşu kendi kendine düşündü: ‘Bunlar gözlerime saldı­rıyorlar. Eğer kör numarası yapmazsam hem kör olurum, hem de öldürülürüm.’

Bu sırada Hüdhüd kuşuna, ‘halkın anladığı dilde kendileriyle konuşması’ ilham edildi. Gözlerini yumup dedi ki: ‘Şimdi ben de sizin mertebeye indim ve hiçbir şeyi göremiyorum, kör oldum.’ Bunu duyan baykuşlar Hüdhüd kuşundan el çektiler. Böylece Hüdhüd kuşu, baykuşlar arasında İlâhî sırrı ifşa etmenin küfür ol­duğunu anladı. Eğer iddiasında ısrar etseydi, öleceği güne kadar çi­le çekip kör yaşamaya mahkûm olacaktı.

Defalarca anlatayım dedim
Zamanların içinde ne sır varsa
Ama kılıç ve arkadan gelecek darbe korkusundan
Dilimin üstünde binlerce çivi var

 Çabuk nefes alıp veriyor ve şöyle diyordu: ‘Muhakkak ki iki ta­rafımda bulunan ilmi açıklayacak olursam öldürülürüm. ‘ (Hadis-i şerif) ‘Eğer hicaplar ortadan kalkarsa yakînimden bir şey artmaz. ‘ (Hz. Ali) Sonra bu ayetleri okudu:

‘-Şeytan onları doğru yoldan çe­virmiştir ki- Allah ‘a secde etmesinler diye; -o Allah ki- gizlileri or­taya çıkarır.[12] ‘Hiçbir şey yoktur ki hâzineleri yanımızda olmasın ama biz onu ancak belirli ölçüde indiririz.’[13]

Sekizinci Bölüm

Bir padişahın, içinde dört mevsimde meyveler, çiçekler ve türlü nimetler bulunan, ortasında büyük akarsuların aktığı ve akarsula­rın etrafında çok renkli kanatlara sahip tavus kuşları gibi değişik kuşların toplanıp öttüğü, kısaca akla gelen her türlü nimet ve hayal edilen her güzelliğin bulunduğu çok güzel bir bağı vardı.

Bu padişah bir gün, tavus kuşlarından birini, kendi bedeninde­ki ve kanatlarındaki güzellikleri göremeyecek şekilde deri bir pos­ta koymaya karar verdi. Üstelik sadece bir deliği açık olan kapalı bir kafesin içine konulmasını ve hayatta kalıp kuvvetini elden verme­mesi için önüne bir miktar yem bırakılmasını emretti.

Böylece uzun bir zaman geçti. Tavus kuşu kendisini, padişahı, bağı ve diğer tavus kuşlarını unuttu. Kendisine baktığı zaman yal­nızca değersiz bir deriden ibaret olduğunu ve karanlık bir yuvada yaşadığını görüyordu. Hatta, bu deriden daha uygun bir beden ve içinde yaşadığı bu karanlık kafesten daha iyi bir yuvanın olmadığı­nı kendince kabullenip inandı. Eğer biri, yaşadığı bu hayattan da­ha iyi bir hayatın olduğunu ve yaşadığı bu yerden daha güzel bir yerin olduğunu iddia etse, bu sözlerini küfrünün ve cehaletinin göstergesi olarak kabul edecek duruma gelmişti.

Ama bazen rüzgâr estiğinde, ağaçların, filizlerin, benefşelerin, yasemenlerin, diğer çiçek ve bitkilerin kokuları yaşadığı kafesin deli­ğinden içeri sızınca, ıstırap hissiyle birlikte anlatılamayacak bir lezzet duygusu tüm bedenini kaplıyor, neşeyle doluyordu. Ama bu şevkin neden kaynaklandığını bilmiyordu. Zira her şeyi unutmuştu. O deri­den başka bir giysi, o kafesten başka bir âlem ve o yemlerden başka bir gıda tanımıyordu. Ancak, tavus kuşlarının seslerini, ötüşlerini ve diğer kuşların nağmelerini işitince yine o eski şevk ve isteği fark edi­yor, ama bu seslerin ve latif rüzgârın kaynağını hatırlamıyordu.

Üzerime esen ağır rüzgâr diyor ki
Ben geldim yanına Resulün Habibinden

 Tavus kuşu uzun bir müddet bunların kaynağı hakkında dü­şündü: ‘Acaba bu güzel kokan rüzgâr nedir? Bu güzel sesler nere­den geliyor?’

Ey parlayan şimşek
Hangi taraftan parlıyorsun

 Bu soruya cevap bulamıyordu.

Eğer o karanlık imarete teslim olunursa
Ben ve benden başkaları için toprağın katmanları vardır
Sevinç ya da darlığa teslim oldum
Münadî kabirden ona doğru sesleniyor

 Kendisini ve vatanını unutmuş olması onu cahil kılmıştı. ‘Ken­dileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unut­turmuştur.[14] Ama ne zaman bağdan bir rüzgâr esse veya kuş sesle­rini işitse, içinde sebebini anlayamadığı bir özlem duyuyordu.

Padişah, ‘Kuşu o kafesten ve deri posttan çıkarın’ emrini vere­ne kadar tavus kuşu günlerini bu şaşkınlık içinde geçirdi. ‘O bir tek korkunç sesten ibarettir.’ [15]Kabirlerinden çıkıp Rablerine doğru koşuyorlar.’ [16] ‘Kabirlerdeki şeyler altüst edildiği zaman. Göğüslerdeki sırlar hasıl olduğu zaman. Şüphesiz Rableri o gün on­lardan kesin olarak haberdardır.’[17]

Tavus kuşu o kafesten kurtulunca bağın ortasında olduğunu fark etti. Kendi bedenine, bağın güllerine, fezasına ve dinlenme yer­lerine baktı. Farklı kuş türlerinin seslerini ve ötüşlerini gördü, ken­di haline üzüldü. ‘İşlediğim kusurlardan dolayı yazıklar olsun ba­na’[18]Perdeni üzerinden kaldırdık, bugün gözlerin pek keskin­dir.’ [19] ‘Can boğaza dayandığı zaman. Siz o sırada bakar durursu­nuz. Biz ona sizden daha yakınız ama siz göremezsiniz.’ [20] ‘Hayır sonra bileceksiniz. Yine hayır, sonra bileceksiniz.’[21]

Dokuzuncu Bölüm

Hazreti İdris aleyhisselâm tüm yıldızlarla ve gezegenlerle konuşuyordu. Aya sordu: ‘Neden nurun bazen azalıp bazen çoğalıyor?’

Ay dedi ki: ‘Bil ki benim cismim siyah, düz ve cilalıdır. Kendi­me ait bir ışığım da yoktur. Ama güneşin karşısına geçtiğimde, maddelerin aynadaki yansımaları gibi, güneşin nuru da benim cis­mime yansır ve karşısında kaldığım zaman boyunca kendisinden nur alırım. Güneşe en yakın olduğum an, nurum hilalden doluna­ya çıkar.’

İdris aleyhisselâm tekrar sordu: ‘Güneş ile ne kadar dostluğunuz var?’

Dedi ki: ‘Güneş ile karşılaştığım zaman, kendime baktığımda güneşi görüyorum. Zira herkesin bildiği gibi, güneşin misali bende zahirdir. Ve cismimin yüzeyi cilalı olduğundan güneşin ışığıyla dol­muştur. Dolayısıyla kendime her baktığımda güneşi görüyorum.

Aynayı güneşin karşısına koyduklarında güneş suretinin kendi­sinde zahir olduğunu görmüyor musun? Eğer aynanın gözleri ol­saydı ve güneşin karşısına geçip kendisine baksaydı, sadece güneşi görürdü. Hatta ayna, metal dahi olmuş olsa, ‘Ben güneşim (Ene şemsün)’ derdi. Çünkü kendisinde güneşten başka bir şey görmez­di. Ve eğer bu durumda ‘Ben Hakk’ım (Enel Hakk)’ veya ‘Benim mertebem çok yücedir’ derse özrü Hakk’ın nezdinde kabuldür.’

Onuncu Bölüm

Bir evde sakin olan, yön’e sahipse evi de yön’e sahiptir. Eğer ev bir yön’e sahip de o evde oturan kişi yön’e sahip değilse, yön’ün kendisini nefy etmemiz gerekir. ‘Ben kalpleri kırık olanların ya­nındayım. ‘ Bu yüzden Allah mekândan ve yönden münezzeh olup hataları bağışlayandır. ‘Gayret edenlerin, gelmeye gayret ettikleri kadar. ‘

Evdeki her şey ev sahibine benzer. Ama hiçbir zaman ev ve ev sa­hibi bir değildir. ‘Hiçbir şey Ona benzemez; O işitendir, görendir.[22]

Onbirinci Bölüm

Hayra mani olan her şey kötü ve doğru yola hicap olan her şey küfürdür. Nefsin sahip olduklarına razı olmak ve sülük yolunda onunla uzlaşmak acizlik, kendine güvenmek de abesle iştigaldir. Eğer amaç Hakk ise tümüyle Hakk’a yönelmek ihlastır.

Onikinci Bölüm

Bir budalanın elinde, güneşin önünde tuttuğu bir fener vardı. Dedi ki: ‘Anne, güneş fenerimin ışığını yok etti.’

Annesi dedi ki: ‘Evden çıktığın zaman, bilhassa güneşin karşısı­na geçtiğin zaman hiçbir şey bâkî kalmaz.’

Fenerin ışığı yok olmaz; ne var ki göz daha azametli bir şey gör­düğünde küçük olanı göremez olur. Güneşin önünden kaçıp eve giden herkes hava aydınlık dahi olsa hiçbir şey göremez. ‘Onun üzerindeki her şey fanidir. Ancak Celal ve İkram Sahibi Rabbinin zâtı bakîdir.[23] ‘O, İlktir, Sondur, Açıktır, Gizlidir. O, her şeyi hak­kıyla bilendir.’ [24]

Hikâye bitti.

Hikayeler için Yorumlar

Mecmuanın ilk hikâyesindeki, birkaç çalışkan karıncanın rızık peşinden çöle doğru gitmesinden kasıt, insanın karşılaştığı sorun­lar ve bu sorunları bertaraf etmek için gösterdiği çabadır. Yaprakla­rın üzerinde billurlaşmış birkaç şebnem damlasının aslını sormala­rı, insanın soru soran zamirine delalet eder. Yani insan birçok soru­nu olmasına rağmen hakikatleri araştırmaktan gafil olmaz. Şebnem damlasının aslı hakkındaki farklı görüşler, insanların farklı farklı düşüncelere sahip olduğunu gösterir. Sözü sayılır bir karınca’dan kasıt, mürşiddir. Şebnem damlasının aslının gökyüzü olmasından kasıt, varlıkların asıllarının ilâhı olmalarıdır.

İkinci hikâyede, asıllarından habersiz olan ve dünyanın işlerine dalan insanlar anlatılmaktadır. Bu hikâye, asıllarım unutmuş insan­ların, yol gösterici mürşid gelip kendilerine hakikati hatırlatması durumunda da bunu anlayıp kabul etmeyeceklerine delalet eder.

Üçüncü hikâyedeki bülbülden kasıt, insan-ı kâmil; Süley­man’dan kasıt, ruhu’l-a’zam veya Allah Teâlâ’dır. Bülbülün Süleyman’la görüşmesinden kasıt, insan-ı kâmilin, Hakk’ın dergâhına varma­sıdır.

Dördüncü hikâyede yer alan, Keyhüsrev’in dünyayı gösteren kadeh’i, ilahî nurların yansıdığı kalptir. Deri kılıftan kasıt, insan be­deni; on ip’ten kasıt ise, insanın zahirî ve batınî duyularıdır.

Beşinci hikâyedeki, beni görmek istediğin zaman, ateşe buhur otu at ve evde demir gibi ses çıkaran her şeyi dışarı koy, cümlesiy­le, madde ve cisim âlemi anlatılmaktadır.

Altıncı hikâyedeki yarasalar, Hakk’ın nurundan kaçan insanla­rı temsil eder. Bukalemun’dan kasıt, Hallacı Mansur gibi insanlar­dır. Güneşin nuruyla cezalandırmak ve öldürmekten kasıt, fena fillahtır.

Yedinci hikâyede, herkesin anlama kabiliyetinin farklı oldu­ğu ve herkese anladığı dille konuşulması gerektiği vurgulanır.

Hikâyedeki baykuşlardan kasıt, Hakk’ın nurundan kaçanlar; hüdhüdten kasıt ise Sühreverdi ve Hallaç gibi insanlardır.

Sekizinci hikâyedeki padişah Allah’tır. Tavus’tan kasıt, Hak’tan uzak düşmüş insandır. Bağ’dan kasıt cennettir. Deri post tan kasıt dünyadır.

Dokuzuncu hikâyede, vahdet-i vücudun hakikati anlatılmıştır. Orada Güneş’ten kasıt Allah Teâlâ ve Ay’dan kasıt, tecelliye ulaşmış saliktir.

Kaynak:

Şehabeddin Sühreverdi,
Cebrail’in Kanat Sesi hzl: Sedat Baran,
1. Baskı: Sufi: Şubat 2006, İstanbul


[1]  Nur, 24/35

[2]  Necm, 53/42

[3]   Fatır, 35/10

[4] Tevbe,9/77

[5]   Yasin, 36/32

[6] Gaşiye, 88/25

[7]   Kamer, 54/55

[8]   İnşikak, 84/3-4-5

[9] Hakka, 69/18

[10] İnfitar, 82/5

[11] Al-i İmran, 3/169-170

[12] Neml, 27/25

[13] Hicr, 15/21

[14] Haşr, 59/19

[15]    Saffat, 37/19

[16]   Yasin, 36/51

[17] Adiyat, 100/9-10-11

[18]   Zümer, 39/56

[19] Kaf, 50/22

[20]  Vakıa, 56/83-84-85

[21] Tekasür, 102/3-4

[22]   Şura, 42/11

[23] Rahman, 55/26-27

[24] Hadid, 57/3

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ Kaddesellâhü Sırrahu’l Azizin İKİ MEKTUBU


( BARLA 228, 16 MEKTUP 63)

باســمه سبحانه و ان من شئ الا يسبح بحمده

الســلام عليكم ورحمة الله بركاته

Aziz, sıddık, fedakâr, gayyur, vefadar kardeşim Kürd Bekir Bey!

Maatteessüf bilmecburiye nâhoş ve malayani sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim, hakikî hamiyetperver Türkçülere karşı değil, belki firengîlik hesabına sahtekâr bir surette Türkçülüğü kendine perde eden mütecavizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki:

Mülhid münafıkların en son ve alçakça ve vicdansızca aleyhimizde istimal ettikleri bir silâhı şudur ki, diyorlar:

“Said Kürddür, bir Kürdün arkasında bu kadar koşmak hamiyet-i milliyeye yakışmaz.”

Ben bu münafıkların vicdansızcasına desiselerine karşı değil, belki bazı safdillerin temiz kalbleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki:

Evet ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenab-ı Hakk beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş ki; dokuz sene mütemadiyen bu memleketteki milletin ondan dokuz kısmının saadetine, kendi dilleriyle hizmet ettiğim bu havalideki insanlara malûmdur.

Hem ben bu memlekette Hulusi, Sabri, Hâfız Ali, Hüsrev, Re’fet, Âsim, Mustafa Çavuş, Süleyman, Lütfü, Rüşdü, Kuleönü’lü Mustafa, Zekâi, Abdullah gibi yirmi otuz Müslüman Türk gençlerini âdeta yirmi otuz bin milletdaşlarıma tercih ettiğimi ve onları o otuz bin adam yerine kabul ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâriyle ve hizmet ile göstermişim.

Evet ben bin gafil ve âmi Kürdü bir Türk olan Hulusi’ye karşı tutmadığımı ve bin cahil Kürdü birer Türk olan Âsim ve Re’fet’e mukabil göremediğimi ve bir genç Türk olan Hüsrev’i bin âmi Kürdle değişmediğimi ehl-i dikkat ve benim ahvalime muttali olanlar tasdik ettikleri halde, firengîlik namına ve ilhad hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik suretinde ve hodfuruşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki:

Ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücahid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğimi, binler Türk şahiddir.

İşte bana Kürd diyen ve ittiham eden, zahiri hamiyetperverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler.

Bu fıravuncukların enaniyetini kabartan mahviyetkârane söz söylemek caiz olmadığından, bilmecburiye o mütekebbirlere karşı izzet-i İlmiyeyi muhafaza etmek için, söylenmeyecek ve izharı münasib olmayan uhrevî hizmetlerimi Cenab-ı Hakk’ın afvına güvenerek izhar ettim.

الباقىهوالباقي

 (Dördüncü Remz tashihli nüsha) Kardeşiniz

Said Nursi

Kaynak:

Risale-i Nur Külliyatından Rumuzât-ı Semaniyye   [Yirmidokuzuncu Mektubun İkinci Makamı], Müellifi Bediüzzaman Said Nursi, Hazırlayan: Hüseyin BULUT İstanbul -2001, s.228-229

(26 .MEKTUP 326)

باســمه سبحانه و ان من شئ الا يسبح بحمده

Fikr-i milliyet şu asırda çok ileri gitmiş. Hususan dessas Avrupa zalimleri, bunu İslâmlar içinde menfi bir surette uyandırıyorlar, tâ ki parçalayıp onları yutsunlar.

Hem fikr-i milliyette bir zevk-i nefsanî var, gafletkârâne bir lezzet var, şeâmetli bir kuvvet var. Onun için, şu zamanda hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara “Fikr-i milliyeti bırakınız” denilmez. Fakat fikr-i milliyet iki kısımdır:

Bir kısmı menfidir, şeâmetlidir, zararlıdır. Başkasını yutmakla beslenir, diğerlerine adâvetle devam eder, müteyakkız davranır. Şu ise, muhasamet ve keşmekeşe sebeptir.

Onun içindir ki, hadis-i şerifte ferman etmiş:

الاسلامية حبت العصبية الجاهلية

Bu ibare, İslâmiyet öncesi câhiliye âdetlerine dönmekten men eden hadislerden iktibas edilmiştir. Bu mevzuda birçok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir:

الاسلام يحب ما قبله

Manâsı: “İslâm dini kendinden önceki bâtıl olan fiil, hareket, âdet ve inanışları keser, kaldırır.” (Buharî)

ve Kur’ân da ferman etmiş:

إِذْجَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوافِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَحَمِيَّةَالْجَاهِلِيَّةِفَأَنزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَالتَّقْوَى وَكَانُواأَحَقَّ بِهَاوَأَهْلَهَاوَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍعَلِيمًا

“Kâfirler, kalblerine cahiliyet taassubundan ibaret olan o gayreti yerleştirdiklerinde, Allah, Resulünün ve mü’minlerin üzerine sükûnet ve emniyetini indirdi ve onlara takvâda ve sözlerine bağlılıkta sebat verdi. Zaten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi. Allah ise herşeyi hakkıyla bilir.” Fetih Sûresi, Fetih:26.)İşte şu hadis-i şerif, şu âyet-i kerime, kat’î bir surette menfi bir milliyeti ve fikr-i unsuriyeti kabul etmiyorlar. Çünkü müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyeti ona ihtiyaç bırakmıyor.

Evet, acaba hangi unsur var ki, üç yüz elli milyon vardır? Ve o İslâmiyet yerine o unsuriyet fikri, fikir sahibine o kadar kardeşleri, hem ebedî kardeşleri kazandırsın?

Evet, menfi milliyetin tarihçe pek çok zararları görülmüş. Ezcümle, Emevîler, bir parça fikr-i milliyeti siyasetlerine karıştırdıkları için, hem âlem-i İslâmı küstürdüler, hem kendileri de çok felâketler çektiler.

Hem Avrupa milletleri şu asırda unsuriyet fikrini çok ileri sürdükleri için, Fransız ve Almanın çok şeâmetli ebedî adâvetlerinden başka, Harb-i Umumîdeki hâdisât-ı müthişe dahi, menfi milliyetin nev-i beşere ne kadar zararlı olduğunu gösterdi

CÂ-YI DİKKAT BİR HAL:

Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlarda dahi hem müslim ve hem de gayr-ı müslim var.

Ey Türk kardeş!

Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş; ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme.         

الباقى هو الباقي

Said Nursî 

BÜTÜNE BAKARKEN KÖRLÜĞÜN GİDERİLMESİ


“Çoğunluk” diyebileceğimiz bir kesim olarak, olgularda seçiciliğimizde  baktıklarımız ve gördüklerimizde farklılık olduğunu bilmeden yaşamaya devam ediyoruz. Aynı şeyi, duyuyoruz,  bakıyoruz veya görüyoruz. Ancak Başka başka ve farklıyız. Beynimiz dahi bir çok arizi faktörler ile algılamasında, bulunduğumuz halin etkilemesi ile farklılaşmış duyumlara ve illüzyonlara düşerek yargılarını tam oluşturamıyor. Aldanıyoruz veya aldatılıyoruz. Gerçekliği oluşturamıyoruz.

Aşağıdaki sitelerde  bu  illüzyonlarla karşılaştığımızda çok şeyde aldanma paydamız her gün biraz daha artırıldığınıı düşünmekteyiz. Bu nedenle geç kalmadan, yargılarımızda bütüne bakmayı şimdiden öğrenmeye başlayalım. Yargılarımızda diyorum. Çünkü bütün resme bakmak her kişinin kârı değildir.

 İncelemeniz gereken site

http://www.dtail.com/2010/05/gigapan/

Ayrıca bu linklerde faydalı olabilir.

http://www.webhatti.com/bilmeceler/438646-12-gizli-resim-bakmadan-gecme.html

http://www.mydizayn.org/gorsel/gizli-olani-bulabilir-misiniz

http://www.ondokuz.net/f73/resim-icinde-gizli-resimler-35293/

http://www.youtube.com/watch?v=AT2w0X1ly8k

——————————————————-

Algıda Seçicilik

Bir olayın tümü yada bir bölümü üzerinde zihin gücünün toplanmasıdırOrganizmaya aynı anda bir çok uyarıcı etki ederAncak organizma bunlardan bazılarını seçer algılar,bazılarını algılamazBu duruma algıda seçicilik(dikkat) diyoruz
Algıda seçicilik(Dikkat) ikiye ayrılırEtkin dikkat ve Edilgin dikkat

Etkin Dikkat(Seçici dikkat):İrade ile gerçekleştirilen ve bireyin kendi çabasının ürünü olan dikkattirÖrneğin bir çok uyarıcının etki ettiği gürültülü bir ortamda öğrencinin kendi çabası ile dikkatini psikoloji kitabında toplaması

Edilgin(İrade dışı) Dikkat :Dış etmenlerin doğrudan etkisi ile oluşturulan dikkattirÖrneğin Yoldan geçenlerin dikkatini siren çalan itfaiye arabasına çevirmesi

Dikkatle ilgili kavramlar
1-Dikkat toplaşımı (konsantrasyon):Dikkatin belirli bir çaba sonucu tek bir nokta üzerinde toplanmasıdır
2-Dikkatte kayma:Dikkatin bir konudan başka bir konuya geçmesi(atlaması)dir
3-Dikkatsizlik: Dikkatin kesik ve oynak oluşudurZihin belli bir konu üzerinde sürekli olarak toplanamaz
4-Dalgınlık:Dikkatin sadece belli bir konuya fazlasıyla verilmesi,ilginin dışındaki konulara dikkat edilmemesidir

Algıda seçiciliği(dikkati) etkileyen iç faktörler Bireyin kendisinde kaynaklanan özellikler faktörlerdir
-Duygu düşünce ve ihtiyaçlar
Örneğin aç olan birinin dikkatini pastanedeki yiyecekler,susuz olan birinin olan birinin dikkatini içecekler çeker(ihtiyaçlara örnek)
-İlgi istek ve beklentiler
(Örneğin kitaplara ilgi duyan kişi kitaplarla doktor olmak isteyen kişi tıpla, müziğe ilgisi olan kişi müzikle ilgili haberlere yoğunlaşır)
-Önceden öğrenilenler
-Kişilik özellikleri ve meslekler
( Örneğin bir doktorun hastasını muayene ederken bizim gözümüzden kaçan birçok şeyi görmesi)

Algıda seçiciliği(dikkati) etkileyen dış faktörler:Algılanan uyarıcıdan kaynaklanan dış(çevresel) faktörlerdir
-Uyarıcınnı şiddetli ve büyük olması
(Örneğin güçlü bir ışık,ses,koku dikkatimizi çeker)
-Aşırı zıtlıklar
(Örneğin zıt renklerden oluşan giysiler daha çok dikkat çeker)
-Uyarıcının alışılmışın dışında ve yeni olması
(Örneğin çok uzun ve ya çok kısa biri, sınıfa yeni gelmiş bir öğrenci)
-Hareket eden uyarıcılar
( Örneğin tiyatroda oturanların arasından birisinin ayağa kalkması)
-Sürekli tekrar eden uyarıcılar
tekrarlar (yinelemeler);tekrarlar(yinelemeler); dikkatimizi çeker

ALGI YANILMALARI:

Algılarımızın düzensiz ve eksik olmasıdırBaşlıca iki türü vardırİllüzyon ve Halüsinasyon
a-)İllüzyon(Yanılsama): Varolan bir nesne yada uyarıcının yanlış algılanmasıdırBaşka bir deyişle de duyumların yanlış algılanmasıdırİki türü vardırFiziksel ve psikolojik illüzyon
Fiziksel illüzyon;Varolan uyarıcıların herkes tarafından yanlış algılanmasıdırFiziksel illüzyon fiziksel(çevresel faktörlerden) yada fizyolojik nedenlerden (duyu organlarının algılamada yetersiz kalması gibi) kaynaklanır Örn:Su bardağındaki kaşığın kırık görülmesi vb
Psikolojik illüzyon ise;Bireyin psikolojik durumunun etkisi ile varolan uyarıcıları yanlış algılamasıdırHerkes aynı şekilde yanılmazKişiden kişiye değişirÖrn:Bahçedeki hortumu yılan zannetmekGeceleyin rüzgarın sesini gece bekçisini düdüğünün sesi olarak algılamak
b-)Sanrı(Halüsinasyon):Hiçbir dış uyarıcı yada nesne olmadığı halde gerçekleşen yanlış algılamadırSanrı nesnesiz algıdır ve daha çok ruh hastalarında görülürHalüsinasyon tamamıyla zihnin yarattığı imgelerden oluşurÖrn:Hiç sebep yokken cinler ,periler görmekOrtalık sessiz olmasına rağmen kişinin kulağına seslerin geldiğini bildirmesi vb
İllüzyon ile Halüsinasyon arasındaki farklar;
*İllüzyonda mutlaka bir dış uyarıcıya gerek vardırHalüsinasyon dış uyarıcı olmadan gerçekleşir
*İllüzyon normal her insanda görülebilen bir durumdurHalüsinasyon ise akıl hastalarında bazen de ateşli hastalık geçirenlerde görülür
*Normal insanda aynı durum aynı yanılsamayı meydana getirirken(fiziksel illüzyonda), halüsinasyonda ise kişiler farklı şeyler görürler ve işitirler

10-)Algıyı etkileyen etmenler
Algıyı etkileyen iç etmenler:
*Duygularımız algılarımızı etkilerSevdiğimiz birinin iyi yönlerini gözümüzde büyüterek algılarız
*İhtiyaçlarımız(gereksinmelerimiz)algılarımızı etkilerKarnımız aç olduğunda yemekleri daha lezzetli algılarız
*Zihinsel tutumumuzdaalgımızı etkilerBenimsediğimiz düşüncelere uygun olan şeyleri kolayca algılarızBenimsemediklerimizi görmezden geliriz
*Zihinsel Kurulum(Hazır olma):Neyi algılamaya hazırsak onu algılarızBize suçlu olduğu söylenen birinin fotoğrafı gösterildiğinde onu suçlu olarak algılarız
*Korku ,öfke,kaygı gibi durumlaralgılarımızı etkilerÖrn:Tehdit edilen bir kişinin yolda gördüğü tüm insanlardan şüphelenmesi
*Hipnoz ve telkinde algılarımızı etkilerÖrneğin rakamlar bir malın iyi,ucuz olduğunu telkin eder öyle algılarız

Algıyı etkileyen dış etmenler:
Dış etmenler fiziksel ve toplumsal kaynaklı olmak üzere ikiye ayrılır
Fiziksel etmenler: hem nesnenin,hem olayın hem de algının olduğu ortamın etkisi vardırÖrn:bir bardak soğuk suyun soğuk havada algılanışı ile sıcak havada algılanışı bir değildirGri renk beyaz zeminde koyu,siyah zeminde açık algılanır
Toplumsal etmenler:Uyarıcıları toplumsal, kültürel bir çevre içerisinde algılarızÖrn:müzik parçaları kültürlere göre farklı algılanırBir kültürde beğenilen müzik parçaları diğer kültürde beğenilmeyebilir.

http://www.gecekahvesi.org/felsefe-ve-psikoloji/157759-algida-secicilik.html

KETENCİZÂDE MEHMED RÜŞTÜ EFENDİ kaddesellâhü sırrahu’l azîz (1834-1916)


“Mezârın üzre elbet ehl-i diller bir duâ eyler
O devlet sana besdir kim o şâha reh-güzâr oldun”

A — HAYATI

Erzurum topraklarından yetişmiş eşsiz değerlerin başında Ketencizâde Hacı Hafız Mehmed Rüştü Efendi, Erzurum’da doğmuştur.

1914 (1332) yılında Envar-ı Şarkî Matbaası’nda “İstirham” adıyla basılan Mevlidinin sonundaki

“Ne ilmim var, ne âmâlim, ne malım

Ne hayr u tâata kaldı mecalim

Erişti seksene gafletle sâlim

Aceb rûz-ı cezada n’ola hâlim”

dörtlüğünden çıkardığımız sonuca göre 1834 yılında doğmuş oluyor.

Babası keten bezi alıp satmakla geçinen Rizeli Bekir Efendi adında bir kişidir. Bu yüzden Mehmed Rüştü Efendi “KETENCİZÂDE” diye anılmıştır.

Tüm öğrenimini Erzurum medreselerinde yapmış, icazetname (diploma)sını burada almış ve üne yine bu kentte ulaşmıştır.

Cemaleddin Server REVNAKOĞLU’nun deyimiyle “kendi çağında ve çapında her zaman tek ve rakipsiz kalmış” olan Ketencizâde, bir süre Kavak Camiinde müezzinlik yapmış. Daha sonraları Ulu Camii gibi büyük bir camiye imam-hatip olmuş. Uzun yıllar burada görev yaptığı için “Ulu Camii İmamı” olarak ta tanınmıştır.

Ketencizâde Mehmed Rüştü Efendi, bir yandan da Nakşibendî tarikatına gönül vermiştir. İlk olarak Kishalı (Tortumlu) H. Feyzullah Efendiye bağlanmıştır. Onun ölümünden sonra Ketencizâde, Erzurum’a küsüp ayrılmış. Oldukça uzun bir zaman gurbet elde gezmiş, dolaşmış. Bir ara Hacc’a giderek bu dinî görevi de yerine getirmiş. Bu arada nice insan-ı kâmilleri ziyaret etmiş, derdine derman aramış. Derken Bursalı Şeyh Süleyman Efendi’yi bulmuş, ona gönül vermiş. Gerek gönlünün dolması ve gerekle kutsal toprakları ziyaret etmesi yavaş yavaş eski sağlığına ulaşmasını sağlamış. Günleri neşe içerisinde geçerken Erzurum’un esir düştüğünü büyük üzüntüyle öğrenmiş. Böyle kederli bir vaziyette İstanbul’a gelmiş. Ne var ki, doğduğu kentin içinde bulunduğu durum orada daha fazla kalmasına izin vermemiş ve artık geri dönmeye karar vermiş. Tabii derdi yeniden tazelenen Ketencizâde, bu kez gönülden bağlı kalmıştır.

Ketencizade’nin hakkında bildiklerimizden biride evli olduğudur. Fakat kaç çocuğu hakkında tam bilgimiz yoktur.  Bu konuda “Güz Destanından” anlaşılana göre erkek çocuğu yoktur. Rivayetlere göre Şakire ve Sakine adlı iki kızı varmış. Fakat onlarında çocuğu olmamıştır. Esma adında manevi bir kızı var olduğu rivayetleride bulunmaktadır.

ÖLÜM TARİHİ VE İKİNCİ KEZ DEFNEDİLİŞİ

Ketencizade’nin 1962 yılında Salim Bağcı tarafından yeni mezarlığı için hazırlanan aşağıda sunduğumuz mezartaşındaki kitabeye göre:

Hüvel Baki

“Kalbi mahzun, ciğeri hûn, bülbül-veş dildâdedir

Sönmez aşkın sebebi içtiği bir bâdedir

Hem hafız Rüştü derler idi, hem hatip

Üslûbu gayet akıcı, lisanı hoş-sâdedir

Tam Seferberlik içinde gitti ukbaya

331 yılında ölüme amâdedir

1962 Eylülünde nakleden

Şairi (mağfûr hüve) bizzat Ketâncizâde’dir.”

ölüm tarihi rumî 1331 (1915/16) yılıdır.

26 Eylül 1962 tarihli Milletin Sesi gazetesinde yer alan “Ketencizâde Kimdir?” başlıklı yazıya göre ise —C. S. Revnakoğlu’nun Ketencizâde hakkında hazırladığı kitaptan öğrenildiği söylenenvefat tarihi—12 Mayıs 1332, yani 25 Mayıs 1916 tarihidir.

Biz bunlardan onun hakkında en geniş araştırma yapmış olan Revnakoğlu’nun verdiği tarihi daha doğru buluyoruz. Nitekim büyüklerimiz “Ketencizâde, Erzurum Rus işgalindeyken ve de seksen yaşının üzerindeyken vefat etmiştir.” derken Divanından aldığımız aşağıdaki beyitlerde onun Erzurum’un son kez düşman eline düşüşünü gördüğünü anlıyoruz :

“…Dediler Erzurum’u düşman almış Esârette ahâli cümle kalmış

Cemel gibi dize çöktüm duyunca Müyesser olmadı kalmak doyunca…”

(Mesnevi)

Demek ki, 1916 yılındaki bu üzücü olaya tanık olmuştur. Sonra Erzurum’un işgalini, şehir halkının çektiği çileleri dile getirdiği Divanında yer alan Mesnevi nin tarih mısraında

“Gelip ibretle bak ahz-ı belâ lafza olur tarih” 1334

görüleceği üzere hicrî 1334 (1916) yılı veriliyor ki, bu da Ketencizâde’nin daha önceki bir tarihte vefat etmiş olmayacağını gösterir.

Diğer yandan merhumun yattığı yer uzun zaman pek bulunamamıştır. O zamanın valisi Fahrettin Akkutlu, belediye başkam Hadi Koçak’e birçok hayırsever kişinin yardımlarıyla, özellikle de C. S. Revırakoğlu’nun araştırmaları sayesinde Ketencizâde’nin Yetim Hoca ve Sarı gümrükçü ile birlikte yattıkları kabristan bulunmuştur. Daha sonra 1962 yılının 28 Eylül günü Cuma        namazından sonra seçkin bir kitlenin katıldığı toplulukla üç büyük kişi “Asrî Mezarlık” ta “Meşhurlar Suffesi” adıyla hazırlanan bugünkü yerlerine bakiyeleri nakledilmiştir.

B-KİŞİLİĞİ

Ketencizâde, hafızdır, âlimdir, mütefekkirdir mutasavvıftır, hatiptir sairdir hattattır, kâmil insandır, gönül adamıdır. Ayrıca onu Erzurum tarihi ile ilgili manzumeleri nedeniyle kentin manzum bir tarihçisi Hatta bazı günlük olayları yansıtmasından ötürü kentin vakanüvisi de sayabiliriz. Kısacası tüm bu nitelikleri kendisinde toplamış ustun yetenekli bir kişidir.

O, her insanda bulunmayacak derecede doğru, dürüst, görevine bağlı, temiz ahlâk sahibi, alçak gönüllü, çalışkan bir insandır. Yeri geldiğinde son söyleyeceğini ilkten söyleyen ve yeri geldiğinde de doğru bildiğini budaktan esirgemeyen, haramdan çok korkan, Hakk’tan-hakikatten yana birisidir.

Oldukça kültürlü bir insan olduğu, yaptığı tahsil ve edindiği bilgiler eserlerinden anlaşılmaktadır. Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilir, özellikle yaşadığı dönemde Erzurum’da Farsça’yı en iyi bilen kişilerden biri olduğu söylenilmektedir.

Onda kalabalıktan kaçma diye bir şey yoktur. Tam tersine halk ile haşır-neşir, hoş-sohbet bir meclis adamıdır. Aynı zamanda çok hazır cevaptır da…

Kimi zaman bol bol güldüren, kimi zaman bol bol düşündüren Ketencizâde, çoğu zaman da öğüt veren, yol gösteren bir insan kimliği taşır.

C— S AN’ATI

Ketencizâde çok yönlü bir sanatçıdır.

  • Şairliği

Ketencizâde, gazeller, kasideler, seciyyeler, manzum tarihler, mersiyeler, veladetiyyeler yazmıştır. Fakat bunların büyük çoğunluğu kaybolmuştur. Bizim derleyebildiklerimiz öyle sanıyoruz ki, az bir kısmıdır.  Buna örnek olarak o günün Erzurum’undaki otuz iki esnaf teşekkülüne yazdığı manzumeleri gösterebiliriz. Uzun zaman aramamıza rağmen ancak bunların yedi tanesini bulabildik, diğer yirmisini ise bulamadık.

Şairimiz toplumu ilgilendiren olaylara hiçbir zaman seyirci kalmamıştır. Kiminin doğan çocuğuna, kiminin ölen büyüğüne, kiminin yaptırdığı binaya, kimilerinin de kış ortasında zorluk çekmemeleri için dilinin döndüğünce birşeyler söylemiş, öğütler vermiştir. İşte bunlar gösteriyor ki, Ketencizâde çok sayıda eser vermiştir. Ne yazık ki, günümüze çoğu ulaşamamıştır.

Onun şiirleri sayesinde Erzurum’un tarihi, o günkü yaşayışı, yapılan ve kimi kişileriyle ilgili bilgi edinebiliyoruz. Böylesine günlük konulan şiirleştirirken gösterdiği beceri onun bilgisini, şairliğini, sanat gücünü ve hatta Erzurum’u, Erzurumluyu nasıl tanıdığını göstermeye yeter sanırız.

Ketencizâde, hem medreselerde okutulan bilgilere sahip olması, hem de tarikat ehli bir kişi olması dolayısıyla şiirlerinde Tekke ve özellikle Divan edebiyatı geleneğine bağlıdır. Bu yüzden bol ve güçlü eserler vermiş, ardında zengin bir şiir mirası bırakmıştır.

Ketencizâde’nin musikiden de oldukça iyi anladığı şiirlerinden anlaşılıyor. Nitekim bazıları bestelenmiş izlenimi verirler. Bunda musikişinas kişilerin bulunduğu topluluklara, irfan meclislerine, tekkelere girip çıkmış olmasının da büyük etkisi vardır. Bu sayede de kimi gazelleri tarikat ehli kişilerin, gazelhanların dillerinde yaşaya yaşaya günümüze kadar gelebilmiştir.

Ketencizâde Mehmed Rüştü Efendi, şiirlerinde kimi zaman “Ketencizâde”, kimi zaman “Rüşdi”, kimi zaman da “Ketencizâde Rüşdi” mahlaslarını kullanmıştır.

  • Hattatlığı

İyi bir hattattır. Onun birbirinden güzel hat levhaları Erzurum’un tarihi camilerinde görmek mümkündür.  Özellikle “talik” yazıda sağladığı başar, tartışılmaz. Bu yazı türünde Erzurum’un yetiştirdiği hattatların başında gelir.

Ketencizâde’nin oldukça güzel bir el hattı vardır. Gerek hatta (yazıda), gerek yerleştirişte ve gerekse tezyinatta (süslemede) başarılı olduğu söylenebilir. Bugün kimde ve nerede olduğu bilinemeyen elyazması Kur’an-ı Keriminin, eline geçenler tarafından yıllarca gizli bölmelerde büyük titizlikle saklanmış olması, satıldığı zamanlarda da gününe göre oldukça yüksek fiyatlarla satılmış olması Ketencizâde’nin hattının değerini göstermeye yeter sanırız.

Ne yazık ki, Ketencizâde’nin çok az sayıda levhası günümüze ulaşabilmiştir.

  • Kitabeciliği

Ketencizâde’nin Erzurum’un yalnızca edebiyatında değil, tarihinde de başlı başına bir yeri olduğunu daha önce de belirtmiştik. Ketencizâde’nin tesbit edebildiğimiz manzum olarak hazırladığı mezartaşı kitabelerinin tümünün tarihî değerleri büyüktür. Çünkü bunların her biri Erzurum tarihinin birer parçasını aydınlatmaya yarayan tarihî belgelerdir. Onun hazırladığı bu manzum kitabeler genellikle yörede tanınmış, iz bırakmış kişilere aittir. İşte bu kitabeler, hem o kişilerin mezarlarının Onun demirciler için yazdığı,

Yansam da ocak gibi gamım eylemem izhar
Sokma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr

Gürcükapı’daki Leblebici Hacı Ahmet Usta için yazdığı,

Nevcivanlar ekli derse leblebi
Pir olanda istemez kuvvet habi

Bezzazlara için,

Hor görme sakın sanatını sıdk ile sa’y et
Ser mezhebimiz Hazret-i Numan idi bezzaz

Seyfullah Çeşmesi için,

Hudaya teşnegân-ı Kerbelâ ervâhını şâd et
Okuyup besmele nûş edeni her gamdan azat et
Niyâzımdır ki Seyfullah Efendi ber- murâd olsun
Kamu sevdikleriyle ömr ü ikbâlini müzdâd et
Bu zibâ çeşmeye “feyz-i hayatı” eyledi tarih

Yurdunun güzelliklerini, güzel sevgisi halinde anlatan Ketencizâde’nin yine meselâ  Erzurum’un üç buçuk saat kuzey doğusunda, soğuk sıcak iki çermiği ve bir de küçük şelâlesi olan, hakikaten şirin ve yazlık ova köylerinden “Akdağ”ı öğmek için ise:

 

Erzurum’da her kimin seyrangehi Akdağ ola,

Görmeye cevr ü meşakkat, cism ü cânı sağ ola,

Bir teferrüçgâhtır kim belde içre misli yok,

Bed nazarlardan, kederlerden bütün irağ ola.

Bu şekilde birçok şeyin kaybolmalarını önlemiş, hem de bizlerin o kişiler hakkında az-çok bilgi sahibi olmamızı sağlamıştır.

  • Tarih Düşürmedeki Becerisi

Ketencizâde, ebced hesabıyla tarih düşürmede de ustadır. Onun önemli yanlarından birisi de budur!. Özellikle hazırladığı levhalar için ebced hesabıyla düşürdüğü tarih mısraları yapıldığı her bakımından büyük tarihî değer taşır. Ayrıca başlı başına tarih düşürmede ustalığını göstermek için yazdığı, bol bol tarih düşürdüğü manzumeleri de vardır.

Aşağıda Erzurum’da Narmanlı Mahallesi, Tabakhane Cadddesi, 56 daki A. Hamit Bey Konağı için yazdığı ve Haşim Karpuz’un “Eski Erzurum Evleri” üzerine yaptığı araştırma sırasında tesbit ederek resmini çektiği kaside (inşa levhası) yeni harflerle sunulmuştur.

Zehi tarzı nevin gayret de ra’nâ bir müferrih ca

Rızayı Hakk için Abdülhamid bey eyledi inşa

Otursun cümle evlâd ü iyaliyle bekâm olsun

Umârım iki âlemde olalar her cihet â’lâ

Görenler barek okusun ihlâs ile daim

Dua’yı hayr edenler derd ü mihnet görmesin kat â

Yapıldı hatır-ı dilber gibi çok nakd ile lâkin

Perişan oldu hasidler yıkıldı hane-i a’da

Gülistan-ı cihanda gonca-veş babı açıldıkça

Kapansın çeşm-i zâlim düşmen-i îman ola rüsva

İmaret oldu kat kat dostların yağ bağladı cismi

Ehibba, esdikaayı şad ü handan eylesin Mevlâ

Açıldı sine-i âşık gibi her cânibe revzen

Sanasın naz u işve eylemiyor mahbûb-i müstesna

Muhabbet asi için fer’a olursa asla raci’dir

Kişinin kalbine nazır olur çün Hâlik-ül-eşyâ

Hudayâ Hızr-ı tevfikin bize her dem refik eyle

Umarız lûtfunu ya Rab eğer dünya eğer ukba

Alıp her mısraın ser harfini cana hesab eyle

Sana tâ kim görüne Rüşdî gibi tarihi ra’nâ

Vezan olsun Ketencizâde bâd- rıza-yı hakk

Ne dünyada elem çeksin ne ukbada keder asla

Bütün mısraların ilk harfleri ebced değerlerinin toplamı 1305 (hicri) tarihini vermektedir.

11 Beyitten meydana gelen kasidenin altında tezyinatlı bir kısım içerisinde iki madalyon mevcuttur. Bu iki madalyon üzerinde damla biçimli sahalar üzerinde Arapça olarak, kasidenin nazımı Ketencizâde Rüşdi Efendinin olduğu belirtilmiştir. Ayrıca talik olan hattın hattatının Erzurum Müftüsü Ömer Fazıl Efendinin oğlu Abdullah Edip olduğu yazılarak en sonda ebced hesabı gösterilmiştir. Ebced hesabı gerçek ten 1305 hicri, 1887/1888 miladi tarihini vermektedir.

(Tarih Yolunda Erzurum, Sayı : 1 (17), Haziran 1980)

  • Eserleri

Ketencizâde’nin şiirleri gibi, diğer alanlarda verdiği eserlerinden de birçoğunu kaybolmuş olmaları nedeniyle bulamadık. Onların bulunamamasının en büyük nedeni, Rus işgali ile Ermeni mezalimi sırasındaki tahribattır. Sonra kültür hayatındaki büyük değişiklik, eski eserlere olan ilginin azalmış olması ve yakınlarının kalmaması gibi nedenleri ¿e sayabiliriz.

Onun tespit edebildiğimiz eserleri şunlardır :

1— Mevlid

A — İSTİRHAM (Yazma Mevlid) : Aynı adlı “matbu mevlid “in asıl elyazmasıdır. Hicri Receb 1324 (Ağustos, 1906)’da Hüseyin Avni tarafından kaleme alınmıştır. “Matbu”nun son sayfasında yer alan açıklama niteliğindeki bitim sayfası sonradan “yazma”ya da eklenmiştir. Bu yüzden birbirlerinin aynısıdırlar. Zaten bu “yazma” mevlidi halen elinde bulunduran İbrahim özdemir’e her yıl okuması için (o zamanlar) komşusu olan Ketencizâde’nin evlatlığı Esma abla vermiştir.

B — İSTİRHAM (Matbu Mevlid) : 1332 (1914) yılında Erzurum Envâr-ı Şarkî Matbaası’nda basılmıştır. Halen mevcudu vardır.

C — NAĞMETU’R-RUH : Bu adı taşıyan ve Mevlidin diğer nüs-halarındaki birkaç bolümün [(İstirham va. 1/a-b), (Der Beyân ı Miracı Hatemü’l Enbiya Salla Aleyhi Halikul Eşyâ va. 1 l/b, 12/a-b, 13/a-b, 14/a-b, 15/a)] yer almadığı bu eksik nüsha (İstanbul) Millet Kütüphanesi (Ali Emir! Kısmında (Kayıt No : 900/2) bulunmaktadır. Erzurum eski mebuslarından Yeşilzade Mehmed Saîih Efendi tarafından 1351 (1935)’de bağışlanmış olan bu nüsha, 1320 (1902) yılında Karahanoğîu Mustafa Muhtar tarafından istinsah edilmiştir.

2— Divan

Müellif nüshası değildir. Basılıp basılmadığını bilmiyoruz. Bizim elimizdeki, halen H. Nazif Şehidoğlu’ndaki yazma nüshadır. Aslının ne zaman yazıldığı belirtilmeyen bu nüsha sonradan 1959 da İbrahim Toraman tarafından kaleme alınmıştır. Bu nüshanın içerisinde yer alan birkaç gazel, kaside ve tahmisi bazı kişilerin özel def terlerinde, birkaçını sözlü olarak, birkaçını da Atatürk Üniversitesi Seyfettin Özeğe Kütüphanesindeki (29037 nolu) cönkün içerisinde aynen bulduk. Bunlar Divanın H. Nazif Şehidoğlu’ndaki yazma nüshanın doğruluğunu göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Hemen hemen her divanda olduğu gibi Ketencizâde’nin Divanında da tevhid, münacât, na’t, kasideler, gazeller, kıtalar, müfredler, müstezatlar tahmisler… vardır.

“Müretteb halde” olmayan Divanı biz müretteb hale getirdik.

3— Yazma Kur an-ı Kerîm

Ketencizâde’nin kendi hattıyla yazılmış olan Kur an-ı Kerim’in çok aramamıza rağmen ne kendisini, ne de bir izini bulabildik.

4— Levhaları

Bu (inşa) levhaların kimileri hatt sanatının inceliklerini göstermesi bakımından, kimileri de yapılış nedenlerini anlatması bakımından değerlidir.

KETENCÎZADE’NÎN ÜNLÜ DEVRİYESİ (NUN İLE BAŞLAYIP BİTEN İNŞÂ LEVHA)

Aşağıya tümünü aldığımız, Ketencizâde’nin büyük değer taşıyan bu inşa levhası başlı başına bir san’at eseridir. Bakılınca çok emek sarf edildiği hemen anlaşılır. (63 x 46 cm.) boyutlarındaki -kıblegâh olarak da asılan bu levhayı Erzurumlu eski ailelerle bazı camii ve mescidlerde bulmak mümkündür. (Lalapaşa Camii’nde, Ketencizâde Mescidi’nde olduğu gibi…)

Kendine ait elyazmasının yanı sıra bu levhanın matbusu da mevcuttur. Zaten ellerde mevcut bulunanlar matbudur. (h. 1310 tarihlidir.)

Bu levha, iki bölümden oluşmaktadır. Üstte halkalardan oluşan bir bölüm; altta ise bir saksının bulunduğu bölüm yer alır. Halkaların ve saksının içerisi manzum bir biçimde yazılmıştır. Asıl değerli olan halkalardan oluşan üstteki bölümdür. Halkaların tam ortasında yer

alan NUN (j) harfi bütün beyitlerin (yani halkaların) başlangıç ve bitiş harfidir. İçeriden dışan doğru hareket ederken de, son olarak içeriye girerken de hep NUN (ن ) harfini gözönünde bulundurmak gerekir. Ancak bu biçimde okunabilir; yoksa ne okunulabilir, ne de bir anlam çıkar.

Ketencizâde, NUN ile başlayıp biten bu Devriye’sini Kırım Şahı Şahin Giray’dan esinlenerek yazmıştır. Şahin Giray Devriyesinin ortasında YA (ى ) harfini kullanmıştır ki, bu harf içeriden dışarıya çıkarken başlattığı kelimeyi YA olarak okutturur, içeriye tekrar girerken ise bitirdiği kelimeyi (İ) ile okutturur. Bu bakımdan Ketencizâde’nin levhasında böyle bir durumla karşılaşılmaz. Zaten onunkisini üstün kılan yanlardan birisi de budur.

Divanında bu çok emek verdiği Devriyesinin şifresini çözüp de okuyabilenler için şöyle diyor:

“Bakıp devriyeme kim kılsa dikkat

Huda’dan her cihanda bula izzet”

(Halkaların bulunduğu üstteki bölümün okunuşu)

Nâr-ı aşkın setr ederdim dilde ey mahbûb-ı Hakk

Halka ifşâ etmek ister dembedem didemde kan

Nâka-veş her hâre meyil etmek dilerdi dil dedim

İncelirsin rişte-tek münkir olur hep şâdumân

Nâm-daşım kıssa amma anlara talîm-i aşk

Eylerim sâyende ey Peygamber i âhir-zamân

Nâm-ı zibâm duyanlar nâ-bedid etti kamu

Her ne varı var ise senden dilerler hep âmân

Nâm-ı Ahmed ârî olsa çünki harf-i Mimden

Sırr-i vahdetten haber söylerdi ehl-i zahirân

Nârâ can attıysa ger pervâne âciz dertten

Âşık-ı sâdık olur mu râhat-ı nefse uyan

Nây-veş sûrâh sûrâh olmayan âşık değil

Cân-ı âşık terkeder etmez özün ez-nâdümân

Nâmdânna nazar etmek ne mümkün âşıkın

Gonce-i vasim dilerler ermeden ömre hazân

Nâz-i handânın umanlar rişte-tek incelmeden

Peyk-i lütfün anlara olsa n’ola müjde-resân

Nâs rumûz-i aşktan gâfildir ey mihr-i münîr

Gün doğanda nâ-bedid olmaz mı necm-i Kehkeşân

Nâ-şekîb olmuş ise ger iyd-i vasla âşıkın

Tâ n olunmaz çünki hivrin gibi yok bâr-ı girân

Nâr-ı kürbet âşıka söyler ki Hak’tan bil beni

Çâresinde âciz olmuştur etibbâ-yı zamân

Na-mizâc-ı aşk olan ister mi çâre özgeden

RUŞDİ-i bî-çâre âşıktır, değil ez-şâirân

Rikkat üzre nazar et resmine bakma sâde

Fâ i lâ tün Fa i lâ tün Fa i la tün Fa i Iün

(Saksının bulunduğu alttaki bölümün okunuşu)

Çunki sûrette değil her ne ki var manâda

Cümle ebyâta rakamlarla işaret yazdım

Okuyanlar olalar tarifeden

Bu rakamlar yazılan dâireden taşra dahi

Şu iki dâirenin harflerini al yâd’a

Yani bu harfleri bir hoşça hesab etsen eğer

Sâl-i tarihi sana elbet olur âmâde

Nâr ı aşkın diyerek bed’ edegör cananım

Râbt kıl harfleri sehv etmeyesin imlâda

Lübb ü kalb ins ile cin mâden ü nokta birdir

Noktanın sırrım say et bulasın eşyâda

Nutka bak nokta bu ziynettir ey cân peder

Noktanın dersini al medrese-i suğrâda

Nokta-i nefsini bilmezse eğer bir âlim

Ne kaziyye yapacak mahkeme-i kübrâda

Nokta-i kalbini Hakk lâ yetecezzâ kılmış

Hakk a ver kalbini, kalma bu kuru sevdâda

Nokta-veş dâire-i havf u recâdan çıkma

Mutekîd olmayanın kaldı seri kavgada

Cümle şey’ mazhar-ı esmâ-i İlâhi olmuş

Kâmil oldur ki müsemmâyı bula esmâda

Böyle bir kâmili bul kendini teslim eyle

Katre-i nefsin ere râhat ede deryâda

Cümle esrârını Hakk nokta-i âdemde komuş

Bileyim dersen eriş dest-i sahih üstâda

Bir nefes sohbet i merdân ilâhı yektir

Olmadan yüz sene hodbinlikle takvada

Ekmeyen biçmedi bu mezra’ada velhâsıl

Saç amel tohumunu harman edesin ferdâda

Noktadan al haberi merci’ ve mebde birdir

Şer’in ahkâmına bak eyle amel dünyâda

Olan Allah ve Resûliyile u’lül emre muti

Her dü-âlemde olur mertebe-i ulyâda

Noktanın mazharıdır aslı veliyyi niâmın

Avn-i Hak’la erişir ruhu anın imdada

Asi içün fer’i seven aslı sever ey salik

Hakk içün halkı seven tez erişür irşada

Ehl-i îmân ne kadar var ise Hakk’ın dilerim

Şad u handan ola dünyâda gerek ukbâda

Garaz ancak okuyub RÜŞDİ ehibbâ diyeler

Mazhar-ı lutf-ı Huda ola KETENCİZÂDE

Fâ i lâ tün Fe i lâ tün Fe i la tün Fe i Iün 

 

5— (Mezar taşlarındaki) Kitabeleri

Ketencizâde’nin yörenin oldukça tanınmış kişilerinin mezartaşlarına yazılmaları için hazırladığı bu manzum kitabeler hem onların mezarlarının kaybolmamasını sağlamış, hem de bizlere o kişiler hakkında az-çok bilgi vermiştir. Ketencizâde’nin çeşmelere de kitabe hazırladığı olmuştur.

Soğukçeşme Sokak’taki Tekke Şeyhlerinden Eşref Efendi’nin Mezartaşı Kitabesi

Olunca şeyhim İsmail Sırrı âzim-i dergâh

Bi-avn’illah gelip ruh hin oldu ana hem-rah

Fedâ kıldı Hudâya kebş-i ruhun şehr i Şevval’da

Nazar kıl nice teslim oldu hem-nâm-ı zebîh’ullah

Tarîk-ı Kâdirî Şeyhi Tokatlızâde ye rahmet

Zihî âlim, zihî kâmil, zihî ârif, zihî agâh

Nice evlâd suveri mânevisi kaldı dünyâda

N olur ahvâlimiz şimden gerü derler bizim eyvah

Füyûzât-ı ah, lafzı ki târih oldu manada

Oku bir fatiha ihlâs ile RÜŞDİ ana her gâh

H. 1310

Me fâ î lün Me fâ i lün Me fâ î lün Me fâ i lün

HAKKINDAKİ RİVAYETLER

1— Bağdat’ta uzun bir zaman Mevlânâ Halid kaddesellâhü sırrahu’l azîze hizmet eden, aynı zamanda onun halifeliğini de yapan Kishah H. Feyzullah Efendi günün birinde şeyhi tarafından Erzurum’a irşad etmek üzere yedi yıllığına doğduğu kente gönderilmiş.

Böyle bir görevle Erzurum’a gelen Şeyh H. Feyzullah Efendi seherde dolaşırken, daha toy bir delikanlı olan Ketencizâde M. Rüştü Efendi ile karşılaşırlar. Bu sırada Rüştü Efendi’nin dilinde şöyle bir beyit söylenmekteymiş :

“Ma’şûka âşıktan evvel yetişir aşkın âteşi

Şem’i gör ki yandırmadı yanmadan pervâneyi”

Henüz daha tanımadığı H. Feyzullah Efendiye yaklaştığında Onun da aynı sözleri söylediğini duymuş. O anda kendisine manevi bir ışık gösterildiğini sezmiş. Şeyhin ellerine kapanmış, intisap etmek istemiş. Fakat Şeyh Efendi Hz. acele etmemesi gerektiğini söylemiş ve “Hele, bir istihareye yat ondan sonra gel” demiş,

Ma’şûkuna ulaşan Ketencizâde, akşamı beklemeksizin abdest alıp iki rekât namaz kılmış. Sonra mollaların ders gördüğü Alipaşa Medreseleri’nde gündüzden istihareye yatmış. Rüyasında Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi, âl-i âbasını ve silsile takibiyle bütün velileri, en sağda da H. Feyzullah Efendi yi görmüş. O mübarek zatların ellerini öpmek, dualarını almak için her birinin yanına ayrı ayrı gitmiş. O gittiği anda da hepsi Hz. Âdem aleyhisselâm ve Havva’nın tevbe duası olan

“Rabbena zalemna enfusena Ve in lem tağfirlena ve terhemna lenekunenne minel hasirin.” Meali: “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen, elbette büyük ziyana uğrayanlardan olacağız.”(Araf-23) ayet-i kerimesini okumuşlar. En son bu ayet; okuyan H. Feyzullah Efendi’nin de elini öptükten sonra irkilmiş, uyanmış… O sırada Şeyh Efendi, Karaköse (mahallesindeki) Medreselerinde bulunmaktaymış. Ketencizâde, Alipaşa Medreselerinden Karaköse Medreseleri ne bir solukta koşa koşa gelmiş. Kapıyı vurup içeri girmiş ki, H. Feyzullah Efendi aynen rüyasında okuduğu ayet-i kerimeyi okumaktadır. Hemen el öpmüş, O Mübareğe intisap etmiş,

(Erzurum Eski Müftülerinden H. Osman Bektaş Hocadan derlenmiştir.)

2— Ketencizâde Mehmed Rüştü Efendi gençlik yıllarında Hızır Aleyhisselam’ı görmek ister. Onun bu isteğini öğrenen babası bir gün şöyle demiş:

— Oğlum Rüştü, Hızır Aleyhisselam’ı görmek istermisin?

Ketencizâde, elbette isterim, deyince babası şunları söylemiş:

— Öyle ise Ulucami’ye devam et. Kırk sabah namazı kıl. Hızır Aleyhisselam’ı görmezsen gel yanıma.

Ketencizâde, babasının bu sözü üzerine her sabah namaz için Ulucamii’ye gider olmuş. O kadar hevesle gitmiş ki camiin temizliğini, müezzinliğini yapmış. Hasretle Hızır Aleyhisselamla görüşmeyi arzu etmiş. Fakat kırkıncı gün sabah banyo yapması gerekmiş. Yıkanması, camiye yetişmesi zaman almış. Nerdeyse namaz bitecekken namaza yetişmiş. İçinden “Yazık, otuzdokuz gün zamanında geldik, son gün Hızır’ı göreceğimiz zamanda geç kaldık. Olacakşey mi!” diye geçirmiş. Ketencizade bu düşüncelerle camiden çıkarken yanına bir ihtiyar yaklaşmış.

— Gurban, niye böyle telaşlısın? demiş. O da :

— Sorma, bugün Hızır’ı görecektim. Ona yetişemedim. Telaşım, acelem bu yüzdendir.

Yaşlı adam da,

— Yavrum daha gençsin. Hızır’ı daha çok görürsün, demiş.

Ulucami’nin kapısından beraber çıkıp karşıya geçmişler. Yaşlı adam Ulucami’nin tam karşısındaki türbede yatan Ebu İshak Kazirunî Hazretlerinin türbesini göstererek,

— Gurban Ebu İshak’ı bilir misin? Çok büyük zattır. Benim de askerlik arkadaşımdır. Gel hele birer fatiha okuyalım, demiş. Birer fatiha okuduktan sonra ayrılmışlar. Yaşlı adam Erzurum Kalesi’ne çıkan sokağa, Ketencizâde de Taşmağazalar tarafına doğru yönelir. Ketencizâde’nin az sonra yaşlı adamın “Ebu İshak büyük bir zattır. Benim de askerlik arkadaşımdır.” sözlerini hatırlar. Bu nasıl olur. Ebu İshak 700 yıl önce yaşamış bir zattır, nasıl asker arkadaşı olur, diye düşününce yaşlı adamın Hızır Aleyhisselam olduğunu anlamış. Hemen geri dönüp ara sokağa koşmuş, ama Hızır Aleyhisselam sır olmuş, kaybolmuş. Öyle ya 700 yıl önce yaşamış bir zatla nasıl asker arkadaşı olabilirler? Tabi o anda karşılaştığı bu yaşlı adamın Hızır aleyhisselâmolduğunu anlamış. Hemen geriye dönüp ara sokağa koşmuş. Ne var ki, Hızır aleyhisselâm sır olmuş..

Böylece hiç ummadığı bir anda karşılaştığı Hızır aleyhisselâmı elinden kaçırmıştır.. Daha sonraları da Ketencizâdenin Hızır aleyhisselâmla birkaç kez karşılaştığı yine söylenmektedir.

(Kadıköy esnafından Erzurumlu H. Vefa Acar’dan derlenmiştir.)

3 — Ketencizâde nin babası Bekir Efendi, Gürcü Mehmed Camii’nde Kisbalı Şeyh Feyzullah Efendiden devamlı ders alırmış. O sıralarda henüz daha çocuk olan Ketencizâde Mehmed Rüştü Efendinin yaramazlığı da oldukça fazlaymış. Bu durum Şeyh Efendinin bile kulağına gitmiş.. Bir gün ders bitiminde Şeyh H. Feyzullah Efendi ile Bekir Efendi birlikte Emir Şeyh Camii’ne aşağı gelirlerken karşı taraftan (bakalların sırasından) da Rüştü Efendi onlardan habersizce geliyormuş. O sırada babası Rüştü Efendiyi Şeyh Efendi’ye işaret ederek “İşte köleniz efendim!.” demiş. Şeyh H. Feyzulah Efendi de tam işte o zaman ufak bir nazar etmiş. Ketencizâde o anda meczûp olmuş, gönülden bağlanmış. Ne yazık ki mükemmel bir duruma gelmeden de Şeyh Efendi dünyasını değiştirmiş.. Hatta H. Feyzullah Efendi ölmeden kısa bir süre önce de Ketencizâde yi tam yetiştirmediğini imâ ederek, “Bir talebemizi de can-keş bırakıyoruz” demiş.

(Erzurum Merkez Vaazlardan H. Lütfullah Bingöl hocadan derlenmiştir)

4-Ketencizâde merhumun beşaltı yaşlarında bir oğlu varmış Bu çocuk bir gün arkadaşlarıyla birlikte kapıda oynarken, çocuklardan birisi ona “piç” demiş. O sırada oradan geçen bir adam bu lafın daha — den tanıdığı Ketencizâde nin oğluna denildiğini duymuş. Daha yemeden bu lafı acele Ketencizâde ye yetiştirmiş.

“Hoca efendi senin oğlu’na piç dediler.” Ketencizâde’nin kafası çok bozulmuş. Derhal eve koşmuş, karısına demiş ki .

“Ben bu çocuğa bugüne kadar bir parça olsun haram lokma yedirmedim. Bende bir kusur yoktur. Her ne kusur varsa şendedir. Sana akşama kadar mühlet veriyorum. İyi düşün taşın kusurunu bul.. Buldun buldun yoksa seni hiç anlamam boşarım”

Kadıncağız akşama kadar düşünüp taşınmış, kendi kendin; helak etmiş. Bir türlü bir kusuru kabahati var mı hatırlayamamış. Aksam olunca Ketencizâde eve gelmiş. “Buldun mu kusurun? hatan nedir hatırladın mı?” diye sormuş, Karısı eline ayağına yapışmış

“Ser, bilirsin bir kusurum, bir hatam var mı? bulamadım. Her ne de varsa sen affet Affetmek büyüklüğün şanındandır.. Bu güne kadar her ne dedinse yaptım, yapma dediklerini yapmadım. Sen bilirsin yuvamızı yıkma”

Ketencizâde “ben anlamam” diyor, başka birşey aklına gelmiyormuş. Hele dinle bak ki “Hoca efendi, şöyle bir şeyden olur mu? Hatırlarsan ben bu oğlana hamileyken sen bana bir çift iskarpin ısmarlamışım. Bittiği sıra iskarpinleri kunduracının çırağı olan on-onbir yaşlarındaki bir ermeni uşağı getirmişti. Çocuk öyle güzeldi ki ben de heveslendim. Allah Teâlâ’ya yalvardım ki

“Allah’ım böyle güzel bir oğlan da bana ver.Allah da dilediğimi kabul etti ki bu oğlan dünyaya geldi. Acaba hatam bu olabilir mi?”

Ketenci Efendi “vallaha ben bilmem. Şimdi kalk ikimiz de apdest alıp, ikişer rekat namaz kılalım” Namazdan sonra çocuğun yatağının önüne gelmişler. Hoca Efendi dua etmiş, karısı amin demiş. Hoca Efendi dua etmiş karısı ‘amin’ demiş. Bir ara Ketenci demiş ki

“Ya Rabbi bu uşak hayırlı olacaksa ve de eğer böyle bir düşünceden olmuşsa canını al. Yoksa onu bizlere bağışla” Kadın da amin demiş.

Ketencizâde karısına demiş ki

“Hadi kalk yorganı aç bakalım oğlan ne yapıyor.”

Kadıncağız yorganı açmış bakmış ki, çocuk simsiyah kesilmiş, ruhunu teslim etmiş.. Tabii kadıncağız vurunup dövünmüş ama elden ne gelir?..

(Kuyumcu H. Mahir Altuniş ten derlenmiştir.)

5— Ketencizâde Rüştü Efendi, rivayete göre çok sigara içermiş.  Babasının yanında da içemediğinden tez tez çıkar, sigarasını içer gelirmiş. Oğlunu aşın derecede seven, onun bir anlık bile ayrılmasına dayanamayan, yalnızca bir tek oğul babası olan Bekir Efendi görünün nuru Rüştü Efendinin yanından ayrılmaması için sigara içmesine izin vermeyi bile düşünürmüş…

Ketencizâde’nin sigaraya olan aşın düşkünlüğü Hasankale’de “dersiâmlık” yapan Mustafa Cafer Efendi Hocanın da kulağına gitmiş. Hiç tanımadığı Ketencizâde’ye çok hayıflanmış, çok kızmış. Aradan pek zaman geçmeden başına öyle bir ağrı dikilmiş ki sormayın.. Bu ağrıyı uzun zaman çekmiş.

M. Cafer Efendi bir gün Erzurum’a gelmiş Memişağa Sokağına yukarı giderken şimdi Ketencizâde Mescidi diye bilinen o zamanlar medrese olan yerin biraz alçak olan kapısı dikkatini çekmiş. Kimindir, kim vardır diye merakla kapıyı itelemiş bakmış. Kapı açılınca o an bahçede olan Ketenci başını kaldırmış bakmış ki Cafer Efendi. Hemen demiş ki “Buyur Cafer Efendi..” Cafer Efendi ise o güne kadar hiç karşılaşmadığı, hiç tanışmadığı bu adamın kendisini tanımasına hayret etmiş. Ketencizâde M. Cafer Efendi yi buyur edip oturtmuş, hoş safa ettikten sonra kendisini tanıtmış, mollalara da

“Hoca Efendiye de hele bir çubuk doldurun” demiş. M. Cafer Efendi de o güne kadar hiç içmediği bir şeyi, arkasında kendisine hayıflandığı Ketencizâde’nin elinden içmiş, içtikçe de başının ağrısı kesilmiş. Tabi, kendisini hiç görmediği halde tanıyan, sigara içmesi yüzünden kendisine haksızca dil uzattığı bu Ketencizâde’nin ne mertebede bir insan olduğunu anlamış.

(Tüccar Lütfü Kocabey’den derlenmiştir.)

6— Ketencizâde’nin imam olduğu Ulu Camiye her gün Pabuçcu Baba diye biri gelirmiş. Bu zatın üzeri kir, pas içerisinde; hatta üstü-başı bit doluymuş. Rüştü Efendi ise çok titiz bir insanmış. Pabuçcu Baha’nın bu haliyle her zaman camiye gidip gelmesi onu çok rahatsız edermiş. Ketencinin böyle rahatsız olması da Pabuçcu Baba’nın canını sıkarmış. Birgün Babuçcu Baba Ketencizâde ye demiş ki : “Beni öyle et ki bu camiden, bu cemaattan ayırmayasın!” Ketencizâde merhumun da bu söze canı sıkılmış ve Pabuçcu Baba yı mollalara yaman bir dövdürmüş. Onun da canı yanmış olacak ki, beddua etmiş :

“Seni çöplüğün başında kalasın” Gel zaman, git zaman birgün, Seferberlik’ten önceki Büyük Deprem zamanında barakasını çöplüğün başında bulmuş! Tabi durumu hemen kavramış. Bu olay üzerine Rüştü Pabuçcu Babayı buldurmuş ve ondan özür dilemiş, hayır duasını almış, ona yeni giyecekler vermiş. Pabuçcu Baba da “Allah seni bir daha çöplüğün babında bırakmasın”  diye dua etmiş.

(Kuyumcu H. Mahir Altuniş’ten derlenmiştir )

7— Ketencizâde, bir gün Ceride-i Erzurum’a gitmiş. Bu gazeten yazı işleri müdürü hem talebesi, hem de damadıymış. Müdüre demiş ki, Ceride nin bugünkü münacâtı (başîığı)na şunları yazın

“Yâ Rab, yok mu bu uğursuz gecelerin bir seheri, bir sabah:

Yoksa mahşerde mi göstereceksin bu bî-çâre kullara felahı?”

Akşama damadı eve gelmiş, gazete de söylenilen başlıkla çıkmış. Ketencizâde, otur demeden oturmayan, karşısında her zaman el pençe divan duran damadına sormuş :

“Ne var, ne yok yavrumm. Bugünkü Ceride-i Erzurum çıktı mı? Benim söylediğim başlık koyuldu mu?. Damat biraz sessizce :

“Koyuldu, efendim” demiş. Ketencizâde : “Evladım sen biraz cansız söyledin, acep niye? Yoksa başlığı beğenmedin mi?”. Damattan hiç ses çıkmamış. Bir kez daha Ketencizâde :

“Yavrum niye sükût ettin?” diye sorunca damat izin alarak şöyle konuşmuş : “Efendim, haddim olmayarak konuşacağım. Bugünlere hamdolsun! Narmanlı Camiinde hatm-ı hacegân okunuyor.. Lalapaşa Camii’nde her sabah H. Haşıl Efendi Hz.leri zikrullah yaptırıyor.. Sonra çok şükür tekkelerimiz açık, medreselerimiz açık.. Hal beyleyken bu başlık ağır olmadı mı hocam?”

Ketencizâde Mehmed Rüştü Efendi de :

“Yok yavrum yok, ben. Bu gün için söylemedim. Ciğerim yandı yarın için, gelecek günler için söyledim. Yoksa bu gün için değil. Elbette bu günlere şükürler olsun” demiş.

(Kuyumcu H. Mahir Altuniş’ten derlenmiştir.)

8— Ketencizâde, ölümünden çok kısa bir süre Önce Alvarlı Mehmed Efendi’nin babası H. Hüseyin Efendi yi ziyarete gitmiş, helallik almış. Kalkarken de sarılmışlar birbirlerine. Tam o sırada Ketencizâde H. Hüseyin Efendi’ye “Biz artık ahirete intikal ediyoruz. Fakat sizler, şanlı geleceksiniz” demiş. Hakikaten Rus işgalinin bu son aylarınca Ketencizâde merhum Hakk’a yürümüş. Bir süre sonra da tam Erzurum’un Moskof’tan temizlendiği günde, H. Hüseyin Efendi şehadet şerbetini içmiş. Nitekim merhum, Ketenrizâde’nin de daha önceden söylediği gibi ahirete şanlı bir şekilde, intikal etmiştir.

(Tüccar Lütfü Kocabeyden derlenmiştir.)

9— Ketenrizâde’nin vaazlık yaptığı da bilinmektedir. Bir gün vaazın da şunları söylemiş:

“Öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda kara cübbeliler ile beyaz köynek (gömlek) liler dağdaki eşkıyadan daha merhametsiz, daha gaddar olacaklardır.”

(Eski Tüccarlardan H. Faik Elmalı’dan derlenmiştir.)

10— Ketencizâde hakkında oldukça bilgi sahibi olan, hatta birçok eserini görmüş olan H. Mahir Altuniş onun hattatlığı için şunları söylüyor : “Mübarek, elinin tarzı bozulur diye kapı tokmaklarına bile vurmazmış. O güzel elleriyle çok antika Kur’ân-ı Kerîm yazarmış.”

(Kuyumcu H. Mahir Altuniş’ten derlenmiştir.)

11— Ketencizâde merhum, Ulu Cami nin itikâf bölmesine kırk hurma ve biraz da su alarak girermiş. Başka hiçbir şey ne yermiş, ne de içermiş. Fakat o kırk günlük çilenin bitiminde koluna birkaç kişi girerek onu oradan çıkarırlarmış. Öyle bir durumda olurmuş ki, bir deri bir kemik! Görenler tanıyamazmış bile… İşte mübarek Ketencizâde’nin ihtikâfa girmesi bile bambaşkaymış.

(Dervişağa Camii eski imamlarından H. İbrahim Gürgür Hocadan derlenmiştir.)

DİVANINDAN

Na’t ı şerif ve Hâk-pây-ı saâdet-ı peygamberiyyeye gönderilen arz-ı hâl suretidir :

Ey dil yine hem-râh olarak bâd-ı sabâya

Azm et taraf-ı dergeh-i mahbûb-ı Hudâya

Yüzler sürüp ol hâk-i ıtır-nâk-i latife

Ah eyleyerek ağlayarak başla recâya

Sıdk üzre salât ile selâm eyleyip evvel

Bed’ eyle niyâza şeh-i iklim i bekâya

De ki seni Hallâk-ı cihân âleme rahmet

Gönderdi şeref geldi şehim her dü-serâya

Hâk-âverin iksirdir ey şâhid-i Levlâk

Kim dest-res olsa erişir hayr-ı gınâya

Her zerresi bir dürr-i girân mâyedir anın

Kim nâ’il olursa nazar etmez kimyâya

Kim cânına hırz eyler ise nüsha-i aşkın

Elbette o cân uğramaya sû-i kazâya

Her derde devâyı sana bahş eyledi

Mevlâ Elbette bulur çâre gelen dâr-ı şifâya

Ey hikmet-i hak üzre hâkim kande bu âciz

Lokman dahi bin cân ile tâlib o devâya

Her kim ki dahîlek sanadır iki cihânda

Eltâf-ı Hudâ ile erer izz ü alâya

Ta’zîm ile ismin anan ey mefhar-i âlem

Bî-rayb bulur her dü-serâ izzet ü pâye

Geldik der-i in’âmma el boş, yüzü kara

Me’luf-ı kadîmiz şehim ihsan u atâya

O nûr-ı mücessem senin evsâf-ı cemilin

Bildirmek içün nâzil olupdur nice aya

Ey ümmî-lakab ya ni kütübhâne-i allâm

İlmine eder hazret-i Kur ân kifâye

Esrârını ancak sana bildirdi o allâm

Hayret getirir noktası kutbu’l-ulemâya

Gülzâr-ı cihânda ne ki halk eyledi Hallâk

Sensin sebeb ancak bu kadar neşv ü nemâya

Senden güzelim Ka’be-i maksûda erildi

Beyt içre ne hâcet bakıla kıble-nümâya

Ümmîd ederim cennet-i vaslın gece gündüz

Hicrin bana dûzah gibidir koyma o caya

Bu hılkat-ı eşyaya sebeb sensin efendim

Eşyâ yine senden bulur her vech ile vâye

Feryâdıma efgânıma lutfunla nigâh et

Derdinle tenim inlemede benzedi nâya

Çirkâb-ı ma asîde harâb oldu vücûdum

Bir berk-i giyâh gibi gönül uydu hevâya

Meccânen eger cürmümü afv etmeseMevlâ

Nice gideyim mahkeme-i rûz-ı cezâya

Sen hâmi-i ümmetsin eyâ ma’den-i şefkat

Şefkat buyurup âsîleri eyle himâye

Bî-çârelere çâre şefâ’atle olur hep

Çünki iki şeydir elimizde bize mâye

Eltâf-ı Hudâ eyle şefâat dü-cihânda

Bir hısn-ı haşindir bütün erbâb-ı hatâya

Yakdı beni ser-tâ-be-kadem âteş-i gaflet

Salsan n’ola ey nahl-i kerem farkıma sâve

Bir bende-i nâçiz ki çâkerine yazıldım

Sâyende baş eğmem vükelâya vüzerâya

Hasta dilimin merhemi sende durur ancak

Yok fâ’ide sordumsa da pek çok hükemâya

Pergâr-sıfat merkez-i aşk üzre dolandım

Cânâ gireli dâ’ire-i havf u recâya

Şâhım dilerim aşk ile bu hâne-i kalbim

Ancak dola dola kim kalmaya yer hubb-ı sivâya

Ümmetlerini vuslat içün da vet edende

Ah n’ola muhâtab olabilsem o nidaya

Hurşîd-i cemâlin umarız ey şeh-i kevneyn

Hayra getirir kim baka mahsûf olan aya

Ömrüm bütün isyân ile geçdi nideyim âh

Adem düşicek zelle içün bunca bükâya

Bir tıfîın olunca peder ü mâderi mevcûd

Her derdini söyler ya anaya ya ataya

Ey menba’-ı şefkat ebeveynim sana kurbân

 Zerre nice nisbet olunur şems-i duhâya

Yok hüsn-i amel peyki ecel gelmege hâzır

Şeytân ile nefs aldı beni böyle araya

Bilmem n’ideyim pençe-i a’dâda esirim

Ey şâh-ı cihân merhamet eyle üserâya

Mahlûkda yok ben gibi âsî vü perîşân

Ihsânını mebzûl buyurun böyle gedâya

Asûde olup görmeye hiç mihnet-i dâreyn

Sâyende erişsin o dahi kûy-ı rızâya

Vasfın ki senin câna safâ, ruha gıdâdır

Uşşâk temeyvül edemez özge gıdâya

Na’tın ki Bilâl okur idi vakt-i seherde

Aşk ile felekler de yanardı o sadâya

Ancak seni vasf etmek içün Hazret-i İzid

Ben anladığım bu hâli verdi şu arâya (?)

Tâ vird i zebân eyleyeler medh-i şerifin

Rûzî kıla in amini kısm-ı bülegâya

Hassân gibi RÜŞDİ kuluna atf-ı nigâh et

Sâyende o da mâlik ola hüsn-i edâya

*************

Bu kıllet-i ömr içre o denlü güneh etdim

Yüz binde biri sığmaya bu arz u semâya

Leyk sana ümmet ki beni eyledi Mevlâ

Hâşâ ki beni uğrada âlâm u cefâya

Bu ni’met-i uzmâya bedel Hazret-i Hakk a

Var ömrümü sarf eylesem az hamd ü senaya

Her demde hezârân salavât ruhuna olsun

Yârânına ahbâbma ashâb-ı safâya

Olsun dahi evlâdına ahfâdına cümle

Hem cümle cemâ1atına hem âl-i abâya

Ediyye ne vâki’ ola mabeyni salâteyn

Elbette icâbet olacakdır o du’âya

Bu âciz ti bî çâre perîşân u zülfe

Sen sâhib olunca eder Allah vikâye

Münker yere sarf oldu bu nakdine-i ömrüm

Ahz edemedim su geleli dâr-ı fenâya

Pünhân u ayân etdiğim isyan heme ma’lûm

Mümkin mi kusûrum çekeyim semt-i hafâya

Tevhîd edip Allah’ı seni kim ede tasdik

Ümmîd ederim düşmeye o câh-ı gavâva

Bir dil ki ola aşk ile ma’mûr u müsellem

Hâşâ ki adû rahne ura böyle binâya

Ey ekrem-i âlî bana rahm et ki fakirim

Muhtâclığım benzemez özge fukaraya

RÜŞDÎ kuluna avn ü inayet ola dâiim

Dâ’im ola RÜŞDİ kuluna avn u inâve

Ol denlü salât ile selâm ola sana kim

İzz ü şerefin tek ana da olmaya gâve

Mef û lü Me fâ I lü Me fâ i lü Fe û lün

Medine-i Münevvere’de manzar-ı saadet olan makamdı mübârekden kubbe-i sa’âdet göründükde zuhûr eden na’t-ı şerif :

Yâ Nebiyyallah Cenâb-ı Hakk seni kılmış habib

Sebebden bâğ-ı vahdetde sen oldun andelîb

Enbiyâ vü evliyâ senden devâ ister kamu

Çün hakim-i mutlakm mülkünde bir sensin tabîb

Kûy-ı pâkinde nice şahlar gezer subh u mesâ

Ağlayıp feryâd edip boynun büküp ister nasîb

Niceler bu hâk-i pâke geldi yüzler sürdüler

Geldi mi eyâ benim-tek böyle bir miskin garîb

Dest-gîr ol yâ Resûlallah emândır el-emân

Nefs elinde âciz oldum çok eder mekr ü firîb

Nîm-nigehle her dü-âlemde kulun mesrûr kıl

Bu gedâvı pâdişâh etse çerâğ olmaz acîb

Senden özge yâ kime RÜŞDİ dahılek söylesin

Yâ Nebiyyallah Cenâb-ı Hakk seni kılmış habîb

Fâ i lâ tün Fâ i lâ tün Fâ i lâ tün Fâ i lün

 

Gazel

Garîk-i bahr-i isyânım dahilek ya Resulallah
Gedâyım, çok perişânım dahilek ya Resulallah
Cihanda kalmadı bir cürüm kim ben yapmadım anı
Sana geldim pişmânım dahilek ya Resulallah
Gelen müflis der-i in’amına mamûr olur mutlak
Bana rahm et ki virânım dahilek ya Resulallah
Heva-yı nefse uydum nefsim uydu dev meluna
Neden uydum nemidânem dahilek ya Resulallah
Sakalım ak, yüzüm kara, yaşım heftâde yetmiştir
Velâkin ehl-i imânım dahilek ya Resulallah
Cihanda zerre denlü ateşe takat getürmezken
Cehennemde nice yanam dahilek ya Resulallah
Ketencizâde-veş cümle günahkâre şefaat kıl
Bu hâl üzre duahanım dahilek ya Resulallah

Gazel

Yıldız âsâ geceler gözleyen ey mâh seni
Seyreder gün gibi elbette sehergâg seni
İsm-i a’zâmın senin nâm-ı şerifin oldu
Buldu hüsrân-ı ebed, bilmeyen eyvah seni
İsmini vird-i zebân eyleyen irşâd oldu
Hakk’ı bildi bilen ey mürşid-i agâh seni
Kim bugün yârin ola, yarın olurmuş yârin
İki âlemde bize yâr ede Allah seni
Nâil-i feyzin olan ârif-i billah oldu
Enbiyâ cündüne Hakk kıldı şehinşah seni
Âlem-i gayb u şühud sırrı sanadır mekşuf
Kıldı Hakk mahrem-i esrâr-ı haremgâh seni
Sâyeveş hâk-ı mezellette koma Rüşdi kulun
Kıl şefaat göre hak-bîn ile her gâh seni

Âşığım Ben Sana

Âşığım ben sana rûz-u ezelden
Sen benim şâhımsın ben senin benden
İster öldür kulun ister çırağ et
Râzıyım her ne ki gelirse senden
Cismim de senindir bu cân da senin
Mukîm de senin mihmân da senin
Derdim de senindir dermân da senin
Ben senden geçemem cân çıksa tenden
Sana kulluk için cihâna geldim
Leyk gayet yaman zamâna geldim
Bed-huylar elinden amâna geldim
Ayırma Rüşdî’yi hulk-ı hasenden

Güz Mesârif Destanı

Mevsimi geldi efendi git pelit al, dal da al
Çam, kavak, sorhun, tezek, saçma dahi herhâlde al

Tuz, çaşır, peynir, güzel yaprak bu günlerde gelir
Bir kuru tatlı erik, hurma ile yağ, bal da al

Sebze, kişmiş, bademiçi, fındıkiçi çok getir
Köme, pestil, bamyaya bak her ne var bakkalda al

İki yüz batman kadar un parası ver köylüye
Gendime, bulgur da gelsin, mercimek, şalgam da al

İşine elbette adem ihtiyat etmek gerek
Hasılı tut pendimi, kurbanlığı Şevval’da al

Et gelince zerzevat günden güne elbet gelir
İki yük ala pirinç alınca bir gırbal da al

Ademe bir şan imiş ahırda hayvan beslemek
Adımız var, şanımız var bari birkaç mal da al

Ot, saman, yonca ile arpa alınca dikkat et
Üç sepet, iki kürek, ahır yüzüne sal da al

At, katır, merkep, öküz lazımsa ihmal eyleme
Bir çekiç, bir kerpeten, çokca döğülmüş nal da al

İki top çilvari, üç top basma, on el havlusu
Üç tulum, beş top gezi, lahuri bir top şal da al

Vakıa bunlarsız olmaz bir çiçek gördüm bugün
Çarşıya git bir su’al et, bul anı dellal da al

Bir kazan, iki soba, bir lamba, üç çay güğümü
İki-üç seccade, iki hâlı, üç mangal da al

Biz de inci var velakin az olunca ar olur
Şimdilik çok istemem bundan otuz miskal da al

Otuzaltı tane altun, top dahi lazım bize
İki altun kordela saat, kıza halhal da al

“Ya bize çarşaf’ dedi, “alası yok burda” dedim
Otuz altun Bağdad’a ba-posta et irsal da al

Küp, güveç, çömlek, çanak, fincan, tabak subardağı
Bir fıçı gaz, çokça boru, kapıya mandal da al

Pek ucuz bir makine gördüm piyango malıdır
Nerde ise oğlanı ardınca anın sal da al

Kakula, tarçın, biber, hem zencefil malumunuz
Çay, şeker daim alırsın bak da o emsalda al

Çok makama ile güllaç ve şurup, şehriyye hem
Her zaman lâzım bize attardan tutkal da al

Evdeki, hariçteki hizmetçiler muhtaçtır
Her ne isterlerse sor da, onlara partal da al

Bunca eşyayı kim alsın, kuvvetim yoktur dedim
“Mollalar gelsin efendi, bir iki hammal da al”

Neyleyim bilmem ki cebimde yoktur bir beyaz
Bu hayâl mekkaresi ikdam eder ki al da al

Elde para yok ise eşyaları ahzetmeğe
Eyleyip dainleri temin biraz imhâl da al

Parasız ancak bu alemde günah almak olur
Para yoktur söylesem havf eylerim der: çal da al

Kim güvensin bu cihanda bir tıfıl oğlum da yok
Dedi: sıdk ile Huda’dan isteyip etf’al da al

Bu kadar masraf ne kar ile olur sordum dedi:
“Doktor ol, ya avukat, ya dağda ol kattal da al”

Dedim ikbalim olaydı gelmez idim âleme
Dedi: “Ömründe yalan söz söyleme, ikbal de al”

Ah! dedim hâlim yaman; dedi ki: “tut rah-ı rıza”
Lutf-ı Hak’la himmet-i peygamberi hoş-hâl da al

Kesb-i rahat etmeğe alemde yol yok mu? dedim
Dedi: “Terk-i rahat-ı dünyada kıl ikmal da al”

Bildiği hâlde gönül o rahatı almaz dedim
“Hakk’a yalvar” dedi, Hakk kılsm anı meyyal da al

Ey civan ergenliğin bil kadrini, rahat yaşa
Ben de bir iş isterim derse bu bahre dal da al

Bulmak istersen eğer Rüşdi meta-ı izzeti
Kendini gene-i kanaat içre kıl, idhâl da al

Lutfuna mazhar buyur ya Rab Ketencizâde’yi
Cürmünü meccânen afv et koyma bu işgalda al

Bana

Bu cihâna geleli hayli zamân oldu bana

Öyle sandım ki kadîm üzre mekân oldu bana

Gün-be-gün za’fdan her hâl yamân oldu bana

Anladım göçmek için cümle nişân oldu bana

Cân gibi dost dediğim düşmen-i cân oldu bana

Düşmen öz bahtım imiş şimdi ayân oldu bana

Yâr idim herkes ile cümlelere bâr oldum

Gülşen-i dehrde bir gonca iken hâr oldum

Allah Allah ne aceb küşte-i ağyâr oldum

Hâsılı minnet ü gam çekmede bî-zar oldum

Cân gibi dost dediğim düşmen-i cân oldu bana

Düşmen öz bahtım imiş şimdi ayân oldu bana

Ne içündür bilemem kıldı ehibbâ nefret

Hem-demim hem-rehim hep eyledi terk-i sohbet

Zerre ihsânı olan kıldı çekilmez minnet

Çekilir yük mü nedir bunda da bilmem hikmet

Cân gibi dost dediğim düşmen-i cân oldu bana

Düşmen öz bahtım imiş şimdi ayân oldu bana

Sağ iken ağzı olanlar diler elbette yemek

Beşerin hâli budur bizleri zannetme melek

Söylemek şekva ise âteş olur söylememek

Hayrı Allah içün et, kılma etek öptürmek

Cân gibi dost dediğim düşmen-i cân oldu bana

Düşmen öz bahtım imiş şimdi ayân oldu bana

Aslı pâk nesli güzel kimse semâhat eyler

Mükrime bil ki le’im kimse hıyânet eyler

Havf-ı Mevlâ’sı olan işte sadâkat eyler

Tâm tevekkülde olan Rüşdî kanâ’at eyler

Cân gibi dost dediğim düşmen-i cân oldu bana

Düşmen öz bahtım imiş şimdi ayân oldu bana

Gönül

Böyle bir bezm-i muhabbet her zamân ister gönül

Yâr ile ağyârdan hâlî mekân ister gönül

İhtiyâr oldum elimde ihtiyârım kaldı

İhtiyâr oldukça nev-civân ister gönül

Aşkdan bir bâde nûş et her kederden sâlim ol

Görmez misin her zamân darü’l-amân ister gönül

Çok da yakma cânımı âhımdan eyle istinâb

Ey felek rûz-ı cezâda kana kan ister gönül

Zulmü çok eyler güzellerden feragat eylemiş

Âşıkânın hâline bir mihribân ister gönül

Şâh-ı hûbân nakd-i cân ister metâ-ı vuslata

Ol sebebden Rüşdî dâima terk-i cân ister gönül

Görür

Hulk u hûyı hûb olanlar âlemi zîbâ görür

Aşk ile Mecnûn olanlar halkı hep Leylâ görür

Sâlik-i râh-ı hakîkat tefrika bilmez nedir

Deyrde ruhbânı görse tâlib-i Mevlâ görür

Ehl-i irfân olmağa sa’y et bâsiret ehli ol

Çeşm-i ibretle bakanlar katreyi deryâ görür

Eşk-i sûret suda görmüş aksini mihr ü mehin

Nitekim nakşa doyar münkir anı İsâ görür

Sırr-ı vahdetten haberdâr olmayan gâfillere

Her ne esrârı haber versen anı eşyâ görür

Kim müsemmâyı Ketencizâde-veş maksûd ede

Her ne şey görse cihânda mazhar-ı esmâ görür

Açıklama: http://b1110.hizliresim.com/11/10/3/4182.jpg

 

Kaynak:

Erzurumlu Ketencizâde Mehmed Rüştü Efendi, hzl: Naci ELMALI, 9.10.1984, Elli  Matbaası , Ankara

NACİ ELMALI

 1956 yılında Erzurum’da doğdu. 1977 yılında Erzurum Kâzım  Karabekir Eğitim Enstitüsü Türkçe  bölümünü bitirdi. Halen serbest çalışmakta ve Erzurumlu ilgili araştırmalarıyla  tanınmaktadır. Yazarın basıma hazır eserleri  şunlardır :

1 — Erzurumlu Şairler,

2 — Çeşitli Yönleriyle Erzurumlu Folkloru.

Erişim:

http://www.turkulerleerzurum.com/forum/showthread.php?t=20070

OSCAR WİLDE ANLATIMIYLA HZ. İS ALEYHİSSELÂM


Ben (Oscar Wilde), Hz. İsâ’nın hayatiyle, sanatçının öz yaşayışı arasında daha özel ye doğru bir ilgi buluyorum. Istırap, ömrümü benimsemezden ve beni arabasına bağlamazdan çok zaman önce, The Soul of Man’de, [Oscar Wilde The Soul of Man under Socialism, 1891] Hz. İsâ’nın hayatına benzer bir ömür sürmek isteyenin, bütün bütün ve salt olarak kendi kendisinin olması gerektiğini yazmış olmaktan derin bir haz duyuyorum. Bunun için aldığım tip yalnız dağdaki çoban ve zindandaki tutuklu değildi, ayni zamanda dünyayı bir geçit töreni gibi gören ressamı ve dünyayı bir garkı sayan şairi almıştım. Metafiziğe az, ahlâka da hiç ilgi duymadığım sıralarda, bir gün Paris kahvelerinden birinde, konuşurken André Gide’e, Eflâtun’un ya da Hz. İsâ’nın söylediklerinden hemen sanat alanına götürülmeyecek ve orada tam oluşunu bulmayacak hiç bir şey yoktur; dediğimi hatırlıyorum.

Hz. İsâ’da, yalnız kişilikle; hayatta klâsik hareketle romantik hareket arasında gerçek bir ayrılış olan olgunlaşmanın o sıkı birliğini bulmayız; belki onun tabiatının kökü sanatçı tabiatının kökü ile birdir, geniş ve alev gibi bir hayal gücü. O, sanat alanında yaratmanın bir tek sırrı olan hayal gücüne ait sempatiyi, insancıl ilgiler alanında gerçeklendirmiştir. O, cüzamlının cüzamını, körün karanlıklarını, zevk için yaşayanların acı hiçliğini ve zenginin acaip yoksulluğunu anlamıştır. Azap içinde iken biri bana yazıyordu:

“Siz tahtınızın üzerinde olmayınca enteresan değilsiniz”. Bu zavallı, Matthew Arnold’un “Hz. İsâ’nın sırrı” dediği şeyden ne kadar uzaktı! Adı geçenlerin her ikisi de ona şunu öğreteceklerdi: “Başkasının başına gelen size de gelebilir.” Eğer zevk ya da ıstırap için sabah, akşam okumak üzere bir formül isterseniz, güneşin yaldızlayacağı ve ayın gümüşleyeceği duvarınıza şu cümleyi yazınız:

“Senin başına gelen başkasına da gelir!”.

 Hz. İsâ’nın yeri elbette, şairler arasındadır. Onun insanlık tasarısı, onu yalnız anlayabilecek olan “Hayal” etme yetkisinden geliyordu. Pantheiste’ler için Allah ne ise, insan da Hz. İsâ için oydu. Ayrılmış ırkların birliğini düşünen ilk o oldu. Ondan önce, Tanrılar ve insanlar vardı. Sempatinin mysticisme’i ile, ikisinin de kendisinde varlık bulduklarını duyarak, mizacına göre kendisine, Allah’ın Oğlu ya da Âdem, Oğlu adını takıyor ve bizde, tarihte kimsenin yapamayacağı kadar, romanesk’in biteviye el uzattığı hayret fakültemizi uyandırıyor. Galile’li genç bir köylünün, bütün dünyanın yükünü; şimdiye kadar yapılan ve şimdiden sonra yapılacak olan bütün baskıların, Neron’un, Cesar Borgia’nın, altıncı Alexandre’ın, Roma İmparatoru ve Güneşin Papazı olanın cinayetlerini, sayıları milyonları aşan ve yerleri toprak olanların, ezilmiş milletlerin, fabrikada çalışan çocukların, hırsızların, tutuklularını, baskı altında dilsiz kalan ve susması yalnız Allah yönünden duyulanların ıstıraplarını sadece hayal etmeyip, gerçekten omuzuna almasında —öyle ki bu anda onun kişiliğiyle karşılaşan herkes, mihraplarında eğilmeyen, papazları önünde yere kapanmayanlar bile, herhangi bir şekilde, suçlarındaki çirkinliklerin silindiğini ve ıstıraplarındaki güzelliğin kendilerine göründüğünü anlıyorlar— benim için gene de inanılmayacak birşey var.

Hz. İsâ’nın yerinin şairler arasında olduğunu söylemiştim. Bu doğrudur. Shelley ve Sophocle onunla beraberdirler. Ama asıl yaşayışı, şiirlerin en güzelidir. Yunan trajedileri soyunda “Acımak ve korku” konusunda buna benzer bir şey yoktur. Protagoniste’in temizliği bütün hayatının plânını, romantik sanatın öyle bir tepesine yükseltir ki; korkunçlukları yüzünden, Thebes’in ve Pelops ırkının ıstırapları bunun dışında kalır. Ve bu nokta Aristo’nun dram hakkındaki kitabında, ıstırabı son dereceye varmış bir adamın hali görülemez, dediği vakit ne kadar haksız olduğunu ortaya kor. Ne şefkatin; büyük ustaları, Eschyle ve Dante’de, ne bütün büyük sanatçıların en insan olanı Shakespeare’de, ne kâinatın güzelliğini gözyaşından bir sis altında gösteren ve gözünde bir adamın hayatının değeri, bir çiçeğin hayatının değerinden çok olmayan Celt mitolojisinde, destanlarında, dram yetkisinin yüksekliğiyle birleşmiş heyecanın sadeliği bakımından, Hz. İsâ’nın îhtiras’ının son perdesine, eşit ya da yaklaşan hiç bir şey yoktur. Aralarından biri kendisini bir kese gümüş için satmış arkadaşlarıyla Yemek, ay ışığıyla aydınlanmış sessiz bahçede can çekişme, bir öpme ile ele vermek için kendisine yaklaşan kalp dost, gene de güvendiği ve üzerine bir kaya üzerine imiş giBi, Âdem oğlu için bir sığınak kuracağını sandığı, horoz şafakı bildirirken kendisini inkâr eden dost, salt yalnızlığı, boyun eğmesi, ve bunlara ek olarak, baş hahamın öfkeden elbisesini parçaladığı ve yargıcın bu günahsız kanından temizlenmek umuduyla boş yere ellerini yıkamak için su istediği ve kendisini tarihin kızıl çehresi yapan sahneler; geçmiş zamanların eşsiz bir olayı hazin Taç giyme töreni, Günahsız’m annesinin ve sevdiği öğrencilerinin gözü önünde çarmıha gerilmesi; askerlerin elbiselerini paylaşmak için zar atmaları; en ebedî sembolünü dünyaya vermesine yol açan korkunç ölüm; son olarak zengin adamın mezarına gömülmesi, bedeninin sanki kral çocuğu imiş gibi, pahalı kokularla, Mısır sargılarına sarılması… bütün bunları yalnız sanat bakımından görünce, Kilisenin bu trajediyi, Rabbin İhtirasını, kan dökmeden, konuşmalar, elbiseler ve hareketlerle, mistik bir şekilde temsil ederek en büyük tören yapmasına içimizden borçlu olmamak kabil değildir.

Yaratılan Tapınak tülü ile, yer yüzüne inen karanlıklarla ve mezarın ağzına yuvarlanan taşla bitmesine karşılık, Hz. İsâ’nın hayatı—Istırapla güzellik mâna ve görünüşlerinde o kadar birleşiyorlar — gerçekten bir idylle’dir. O, her zaman arkadaşları arasında bir nişanlı gibi anılır. Aslında bir yerde, kendisini ovalarda, koyunlarıyla serin ırmaklar, yeşil çayırlar bulmak için dolaşan, bir çoban gibi; musikisiyle Allah’ın kentinin duvarlarını örmeğe uğraşan bir müzisyen gibi; ya da bizim küçük dünyamız için sevmek gücü çok geniş olan âşık gibi gösteriyor. Onun mucizeleri benim için ilkbaharın gelişi kadar tatlı ve onun kadar tabiîdir. Sıkıntı içindeki ruhlara, yalnız varlığının rahatlık vermiş olmasına inanmakta güçlük çekmiyorum; kişiliğinin tılsımı o kadar kuvvetliydi. Elbiselerine ya da ellerine dokunabilenler ıstıraplarını unutuyorlardı. Hayatın büyük yolundan geçtiği vakit, yaşamanın sırrından hiç bir şey görmeyenlerin gözleri açılıyordu. Zevkin sesinden başka seslere kulakları tıkalı olanlar, ilk defa sevginin sesini duyuyorlar, ve onu “Apollon’un lavtası kadar ahenkli” buluyorlardı. Kötü ihtiraslar onun yakınlaşmasıyla dağılıyor, ve yaşayışları karanlık, bayağı, ölümün belli bir manzarası olan insanlar, o çağırınca neredeyse mezarlarından kalkıyorlardı. Dağda vazettiği vakit, insan yığınları, açlığı, susuzluğu ve bu dünyanın kaygılarını unutuyorlardı. Sofrada, dostları sözlerini dinlerken, tatsız yemekleri lezzetli buluyorlar, su şarap oluyor, bütün ev Rum sünbülü kokularile doluyordu.

“Hz.İsâ’nın hayatı”nda —beşinci İncil ya da Saint Thomas İncili denebilecek olan kitabında— Renan, Kurtarıcının en büyük savaşı, sağken olduğu kadar, ölümünden sonra da kendini sevdirmesidir, diyor. Elbette; yeri şairler arasında ise; âşıkların sultanıdır. O, filozofların aradığı, dünyanın ilk sırrı sevgi olduğunu, cüzamlının yüreğine ve Allah’ın ayaklarına yalnız sevgi ile yaklaşılabileceğini gördü.

Bunlardan başka Kurtarıcı, bireycilerin en büyüğüdür. Miskinlik (tevazu) de,’bütün denemelerin sanat bakımından benimsenmesi gibi, sadece bir ifade şeklidir. Hz. İsâ’nın biteviye aradığı, insanın ruhunu yakalamaktır. Ona “Allahın saltanatı” diyor ve onu küçük şeylere, bir tohuma, bir tutam mayaya, bir inciye benzetiyor. Çünkü ruhun özü, bütün yabancı ihtiraslardan, kazanılmış her türlü kültürden, iyi ya da kötü her türlü eşyadan soyunularak elde edilir.

Bir cins inat ve pek çok azgınlıkla, yer yüzünde bana bir tek şey kalıncaya kadar, her kuvvete karşı geldim. Adımı, yerimi, mutluluğumu, hürriyetimi, zenginliğimi kaybetmiştim. Tutuklu ve fakirdim. Ama bana çocuklarım kalıyordu. Birden kanunla onları da elimden aldılar. Bu, o kadar müthiş bir vuruş oldu ki, ne yapacağımı bilemedim. Diz çöküyor, başımı eğerek ağlıyor ve “Bir çocuğun varlığı Rabbin varlığı gibidir. Ne birine ne de İkincisine değerim” diyordum. Bu an beni kurtarır gibi oldu. Anladım ki benim için, her şeye boyun eğmekten başka yol yoktur. O zamandan sonra —ne kadar garip görünürse görünsün— daha mutluyum. Çünkü ruhumun en derin özüne dokundum. Türlü yönden, onun düşmanı idim; ama, onu bir dost gibi, beni bekler buldum. Ruhla alış verişe girişilince, Hz. İsâ’nın dediği gibi, insan bir çocuk kadar sadeleşiyor. Yalnız pek az kimsenin ölmezden önce “kendi ruhuna sahip olabilmesi” çok hazindir. Emerson “İnsanda kendi öz davranışından daha az hiç bir şey yoktur” diyor. Bu, doğrudur. İnsanların çoğu kendilerinden bambaşkadırlar. Düşünceleri başkalarının düşünceleri, yaşayışları komik bir taklit ve ihtirasları da bir özenmedir. Hz. İsâ yalnız en büyük bireyci değildi, belki tarihin ilk bireycisiydi. Bir takımları onu bayağı bir insanlık sever sanacak oldular. Ya da bilgisizler ve çok duygulu insanlarla birlikte onu da altruiste saydılar. Ama doğrusu o ne beriki, ne öteki idi. Şüphesiz fakirlere, zindandakilere, miskinlere ve alçalmışlara acırdı. Ama zenginlere, zevk düşkünlerine, hürriyetini kurban ederek eşyanın esiri olanlara, ince ve ağır kumaşlardan elbiseler giyerek kral saraylarında oturanlara daha çok acırdı. Zenginlikle, zevk doğrusu ona fakirlikte, ıstıraptan daha büyük facia görünüyordu. Altruisme’e (başkalarını düşünme, fedakârlık) gelince, bizim kişiliğimizi belli eden, sınırlandıran şeyin irade olmayıp, kader ve istidat olduğunu ve böğürtlenden üzüm, deve dikeninden incir toplanamayacağını ondan daha iyi kim bilir. Belli ve akıllı bir sonuç olarak, başkaları için yaşamak, onun imanı ve imanının temeli değildi. “Düşmanlarınızı affediniz!” dediği vakit, düşmanı sevdiğinden değil, ama bencilliğinden böyle söylüyordu. Ve Çünkü sevgi öçten daha güzeldir. Zengin delikanlıya verdiği öğütte:

— Git! Bütün varını sat fakirlere dağıt! — fakirleri değil, ama zenginliğin çürüttüğü delikanlının ruhunu düşünmektedir. Hayatı görüşünde; önüne geçilmez kendi kendisinin salt olgunlaşması kanunu dolayısıyla, ilkbaharda ak dikenin çiçek açması, daha sonra buğdayın altın rengine boyanması, o kadar kesin olarak, elbette, şairin de şiir söylemesi, heykelcinin tunçla düşünmesi ve ressamın dünyayı heyecanlılarının aynası haline getirmesi gerektiğini bilen; sanatçıyla bir düşüncededir.

Ama Kurtarıcı, insanlara “Başkaları için yaşayınız” dememiş olsa bile, başkalarının yaşamasıyla kendi hayatımız arasında hiç bir ayrılık olmadığını göstermiş ve bu yol ile, insana geniş, dev gibi bir kişilik vermiştir. Onun gelişinden beri, her kişinin tarihi dünyanın tarihidir, ya da tarihi olabilir. Şüphesiz, kültür insanın kişiliğini genişletmiştir. Sanat bize binlerce ruh verdi. Artist tabiatı olanlar Dante ile sürgüne gider ve tuzun nasıl başkalarının ekmeği olabileceğini öğrenirler. Bir an Goethe’nin huzurunu benimserler. Bununla birlikte Beaudelaire’in. Allah’a, şöylece haykırdığını bilirler :

O Seigneur! Donnez-moi la force et le courage
De contempler mon corps et mon coeur sans de goût.

“Ey Rabbim, bana varlığımı ve yüreğimi iğrenmeden görecek kuvvet ve cesareti ver!”

Belki kendi zararlarına olarak, Shakespeare’in: sonnet’lerinden aşkının sırrını aktarır ve benimserler. Yeni hayatı yeni gözlerle seyrederler. Çünkü Ghopin’in Nocturne’Ierini dinlemişler, Yunan elişlerine dokunmuşlar, saçları ince altın tellere ve ağzı nara benzeyen bir kadına, önceleri bir adamın çektiği sevdanın hikâyesini okumuşlardır. Ama artist tabiatının sempatisi zorunlukla ifadesini bulana gitmektedir. Sözlerle ya da renklerle, musiki ya da mermerle, Eschyle’in bir dramının boyalı maskeleri arkasından ya da SicilyalI bir çobanın delinmiş ve birleştirilmiş kamışı ile insan ve kaderi görünür.

Sanatçıya göre ifade; içinde âlemi tasarlayabileceği bir tek görünüştür. Ona göre dilsiz olan ölüdür. Ama Hz. İsâ için böyle değildi. İnsanı şaşkınlıklara salan, eşsiz ve geniş bir hayal ile, kendisine saltanat olarak ıstırabın bütün sessiz dünyasını aldı ve onun sözcüsü oldu. Kendisine kardeş olarak baskı altında dilsiz kalanları ve “susması yalnız Allah yönünden duyulanları” seçti. Körlerin gözü, sağırların kulağı ve dili bağlanmış olanların dudaklarında bir haykırış olmak istedi. Amacı, söz bulamayan yüz binlerin, göklere doğru imdat seslerini yükseltecek bir ses olmaktı. Kendi güzellik tasarısını var edebilmek için, acı ve ıstırabı bir üslûp sayan varlıkların artistik karakteriyle, bir düşüncenin ancak gövde bulduğu ve bir şekil aldığı vakit, değeri olacağını duyarak, kendisini “Istırap Adamı” sembolü yaptı. Ve bu şekille hiç bir Yunan Tanrısının başaramayacağı derecede sanatı büyüledi ve ona hâkim oldu.

Çünkü Yunan Tanrıları, çevik, güzel organlarının canlılığıyla birlikte, göründükleri gibi değildiler. Apollon’un yuvarlak alnı, bir dağın ardından şafakta yükselen güneşin kursuna benziyordu, ayakları sabah rüzgârı gibiydi. Ama, o, Marsyas’a karşı çok insafsız davranmış, Niobe’yi çocuklarından yoksun etmişti. Minerve’in gözlerinin çelik kalkanında, Arachne için merhamet yoktu. Tanrıların Babası bile, Havva’nın kızlarına çok düşkünlük göstermişti. Yunan mitolojisinin en çok ilham veren iki kişisi, din için, Olympos’a kabul edilmeyen, yeryüzünün Tanrıçası Demeter, sanat için de, kendisini doğururken ölen bir kadının oğlu Dionysos’tur.

Böyleyken hayatın kendisi, en zavallı, en basit çerçevesinde, Proserpine’in annesinden ya da Semele’nin oğlundan daha çok imrenilecek bir harika yarattı. Nâsıra’lı dülgerin dükkânından, mitolojinin yarattıklarından son derece büyük, ve asıl garibi, henüz ne Citaeron’da, ne de Enna’da, kimsenin yapmadığı şekilde âleme şarabın mistik manasını, kır zambaklarının gerçek güzelliğini gösterecek bir insan belirdi.

Eş’iya peygamber [1] : “O, aşağı görülendir, ve insanların en sıradan olanıdır. Yasın ne olduğunu bilen bir ıstırap adamıdır ve biz ondan yüzümüzü çevirdik” derken, onu önceden keşfetmiş görünüyor. Böyle bir cümleden korkmamalıyız. Yaratılmış olan her sanat eseri bilinmez âlemden verilen bir haberin gerçek olmasıdır. Çünkü her sanat eseri bir düşüncenin bir şekle girmesidir. Böylece her insan da bilinmez âlemden verilen bir haberin gerçekleşmesi olmalıdır. Çünkü her yaratılmış insan ya Allah yolunda, ya insanlık yolunda bir idealin gerçekleşmesi olmalıdır. Hz. İsâ örneği buldu, çizdi ve Virgilius ekolünde bir şairin hülyası, Kudüs’te olsun Bâbil’de olsun, yüzyılların uzun akışında, âlemin “beklediğinde” gövde buldu

Benim için, tarihin en acınacak olaylarından biri, Chartres katedralini Arthuriennes efsaneler zincirini, Asizli Fransuva’nın hayatını, Giotto’nun sanatını ve Dante’nin İlâhî Komedya’sını doğuran Hz. İsâ’nın gerçek rönesansının, kendi çizgilerine göre gelişme hürriyetini bulamaması ve bize Raphael’in freskolarını, Palladio’nun mimarîsini, Fransız trajedisini, Saint Paul katedralini, Pope’un şiirlerini ve bütün ölü kurallarla dıştan yapılan ve içten ilham edici bir nefesle fışkırmayan veren klâsik ve sıkıcı rönesansla bozulup kesilmesidir. Ama sanatta nerede şu ya da bu biçimde, romantik bir kıpırdanma belirirse, orada, Hz. İsâ ve Hz. İsâ’nın ruhu bulunur. O, Romeo ve Juliette’de Kış hikâyeleri’nde Provence şiirleri’nde, Eski Bahriyelinin Ballade’nda, ve Aman vermez Güzel Kadın’da, Chatterton’un Bellade’ında bulunmaktadır.

Ona en değişik kişileri ve şeyleri borçluyuz, Hugo’nun Sefiller’ini, Beaudelaire’in şiirlerini, Rus romanlarının merhametini, Verlaine’i ve şiirlerini, vitrayi, halıları, Gioto’nun kulesi kadar, Burne Jones ile William Morris’in on dördüncü yüz yıla ait eserlerini, Lancelot ile Guinevere’i, Tannhâuser’i, Michel Ange’ın isyan içindeki heykellerini, Gotik mimarîyi, çocuk ve çiçek sevgilerini hep ona borçluyuz. Çiçek ve çocuk sevgisine klâsik sanat doğrusu, az, ancak büyüyüp oynayacakları kadar yer vermektedir. Bununla birlikte on ikinci yüzyıldan bugüne kadar, çocuklar ve çiçekler, sanatta, türlü şekillerde ve türlü çağlarda çocukların ve çiçeklerin yaptıkları gibi, arasıra ve dileyince ortaya çıkmışlardır: Nitekim her vakit ilkbahar, çiçeklerin saklanmış oldukları ve yaşlı insanların onları aramaktan yorulup, bırakmaları korkusu ile güneşe çıktıkları duygusunu verir; bir çocuğun hayatı da, nerkisler için yağmurlu ve açılıp kapanan bir Nisan günü neyse, ondan başka bir şey değildir.

Hz. İsâ’yı romantik’in çırpınan ortamı yapan, bu hülyacı tabiatıdır. Dramın ve ballade’ın garip çehreleri, başkalarının hayal kuvvetiyle yaratılmıştır, Oysaki Nâsıra’lı Hz. İsâ, kendisini hayal gücüyle yaratmıştır. Bülbülün ötmesinin, ayın doğmasıyla hiç bir ilgisi olmadığı gibi, Eş’iya’nın haykırışının da, Hz. İsâ’nın gelmesiyle ne çok, ne de az bir ilgisi vardır. O, bilinmeyen âlemden verilen haberin doğrulaması olduğu kadar inkârıydı. Tamamladığı her ümit için, yok ettiği bir ümit vardı. Bacon, “Her, güzellikte ölçü garabeti vardır! diyor ve ruhtan doğanlar —yani Isa gibi dinamik kuvvetlerden olanlar— için Isa, rüzgâr gibidirler, “İstediği yerde eser ve hiç kimse nereden geldiğini, nereye gittiğini bilemez.” diyor. Sanatçılar üzerindeki çekiciliğin bu kadar büyük olması bundandır. Onda her türlü sır, aykırılık, heyecan, aşılama, coşkunluk ve sevgi; hayatın her çeşidi vardır. O, olağanüstü anlayışa başvurur ve ancak içinde anlaşılabileceği, o ruh havasını yaratır.

Benim için, o, “Sadece hayal dünyası” ise, âlemin de ayni özden olduğunu hatırlamak büyük bir sevinçtir. Dorian Gray’de, dünyanın büyük cinayetlerinin beyinde olup bittiğini söylemiştim. Doğrusu her şey beyinde olup biter. Şimdi, gözlerimizle görmediğimiz gibi, kulaklarımızla da işitmediğimizi, bunların şöyle böyle doğrulukla, duyularımızdan aldığımız izlemleri götüren araçlar olduğunu biliyoruz. Gelincik beynimizde kırmızıdır, elma beynimizde kokuludur ve tarla kuşu beynimizde öter.

Bir süredir Hz. İsâ konulu dört şiir üzerinde çalışıyorum. Noel’de Yunanca bir İncil buldum. Her sabah odamı yıkadıktan ve öteberimi temizledikten sonra, İncillerin bir yerinden, rasgele, on iki ayet okuyorum. Bu, güne başlamak için çok güzel bir usûl. Herkes, gürültülü ve düzensiz bir hayat içinde bile, bunu yapmalıdır. Her fırsatta, bitmez tükenmez ve ulu orta yapılan tekrarlar, bizim için, İncillerin, romantik ve sade olan tılsımını, tazeliğini, bozmuştur. Çokluk ve pek kötü okunup tekrarlandığını duyuyoruz. Tekrar ise manevî ve ruhtan olanın zıddıdır. Yunancaya dönünce, insan dar ve karanlık bir evden çıkıp da zambaklarla süslü bir çimenliğe girmiş olduğunu sanıyor.

Hz. İsâ’nın belki harfi harfine kullandığı terimleri kullanmak düşüncesi, bendeki zevki kat kat çoğaltıyor. Uzun zaman, Hz. İsâ’nın Arâmî dille konuştuğu sanılmıştı. [2] Renan bile buna inanıyordu. Ama şimdi, bugünün İrlandalıları gibi, Galile köylerinin de iki dil kullandıklarını biliyoruz. Yunanca Fiistinde, baştanbaşa bütün Doğu’da, günlük işler için kullanılmaktaydı. Hz. İsâ’nın gözlerini, çevirisinin çevirisinden okumak hoşuma gitmiyordu. Hiç olmazsa konuşmalarındaki parçalarda, Charmides’in onu dinleyebileceğini; Sokrates’in onunla konuşacağını, Eflâtun’un, onu anlayabileceğini düşünmek ve sonunda şu Yunanca cümleyi söylemesi: “Ben İyi bir Çobanım” (İncil) ne çalışan, ne dokuyan sahraların zambaklarını düşündüğü vakit, şöylece meramını anlatması: “Kır zambaklarının nasıl büyüdüklerine iyi bakın, ne çalışırlar ve nede iplik eğirirler”her şey yapıldığı hayatım bitti ve olgunluğunu buldu — diye haykırdığı vakit, söylediği cümlenin Saint Jean’ın iyice aktardığı gibi olması: “Tamam oldu.” benim için en büyük zevk oluyor.

İncilleri —özellikle Saint Jean’ı, ya da onun rengini ve adını almış her hangi bir Gnostique’i— okurken, biteviye hayal gücünün maddî ve manevî her hayatın temeli olarak gösterdiğini, ayni zamanda, ona göre hayal gücünün yalnız bir cins sevgi olduğunu ve sevginin de terimin en geniş manasıyla sultan olduğunu görüyorum. Aşağı yukarı altı hafta önce, doktor cezaevinin kara ekmeği ya da peksimedi yerine, bana has ekmek yemeğe izin verdi. Bu, gerçek bir yemiş! Kuru ekmeğin yemiş olabilmesi tuhaf görünür. Benim için bu öyle bir yemiş ki, her yemeğin sonunda, madenden tabağımda kalan ya da masayı kirletmemek için kullanılan sofra bezi üzerine düşen, en ufak kırıntıları bile dikkatle toplayıp yiyorum. Bunu açlıktan yapmıyorum, yediğim yemek bana çok bile geliyor. Ama sadece nasibimden hiç bir şey kaybolmasın, diye yapıyorum. İşte sevgiye böyle değer verilmelidir.

Hz. İsâ’nın bütün büyüleyen kişiler gibi, yalnız güzel gözler söylemek değil, ayni zamanda başkalarına da güzel sözler söyletmek gücü vardı. Saint Marc’ın, bir Yunanlı kadın için anlattığı hikâyeyi çok severim. Hz. İsâ, imanını denemek üzere, bu kadına, Beni İsrail Oğullarının ekmeğini kendisine vermeyeceğini söylediği vakit, o, masa altındaki küçük köpeklerin çocukların düşürdükleri ekmek kırıntılarıyla geçinirler! diye cevap veriyor. İnsanların çoğu sevgi ve hayranlık için yaşar, oysaki sevgi ve hayranlıkla yaşamalıyız. Sevilirsek, buna hiç değimli olmadığımızı anlamalıyız. Hiç bir insan sevilmeğe değmez. Allah’ın insanı sevmesi, ideal şeylerin İlâhî, düzeninde, ebedî sevginin ebediyen değimli (iliyakatli) olmayanlara verileceği yazılı olduğunu bildirir.Bu cümle çok: acı görünürse, lâyık olabileceklerden başka herkes sevilmeğe lâyıktır diyelim. Aşk öyle kutsal bir şeydir ki, yere diz çökmüş olarak karşılanmalıdır. Ve karşılayanların, dudaklarında yüreklerinde Domine„ non sumdigus “Ey Rab ben lâyık değilim.” (Meta İncili bölüm: 8.. Ayet: 8) sözü olmalıdır.

Eğer gene yazarsam, yani bir sanat eseri verebilirsem üzerinde yazı yazacağım ve kendimi anlatmağa çalışacağım, yalnız iki konu var; biri: “Hayatta romantik hareketin müjdecisi olarak Hz. İsâ”, öteki: “Yaşayışla ilgisi bakımından sanat hayatı”.

Şüphesiz birincisi çok çekici, Çünkü Hz. İsâ’da yüksek romantik tipinin prensibini gördükten başka romantik tabiatın kötülüklerini ters zevklerini ve bütün kazalarını görü yorum. O, insanlara çiçekler gibi yaşamalarını söyleyen ve cümleyi kuran ilk adamdır. İnsanın varacağı son amaç olarak çocukları almıştır. Onları, büyüklerine örnek gösteriyor. Yetkinlik; bir şeye yararsa, ben de çocukların başlıca yarayacağı şeyin, bu olduğunu düşünmekteydim. Dante insanın ruhunu Allah’tan gelirken: “bir çocuk gibi gülerek, aylayarak” anlatır. Hz. İsâ’da ruhlarımızın “a guisâ di fanciulla che piangendo e ridendo pargoleggia” “Çocuklaşmış bir genç kız gribi, bir anda hem güler, hem ağlar ” olması gerektiğini görmüştü. Hayatın değişik, oynak, kıvrak olduğunu ve her hangi bir şekilde kalıplaşmasının ölüm olduğunu sezmişti. İnsanların maddî ve bayağı çıkarları çok ciddiye almalarını, maddî şeylerden sıyrılmanın önemli bir iş olduğunu ve işle çok uğraşmamalarını söylüyordu: Kuşlar çalışmıyorlar. İnsan niçin çalışsın? “Yarını hiç düşünmeyiniz! Ruh tenden ve beden elbiseden daha değerli değil midir?” dediği vakit ne eşsizdir. Bir Yunanlı bu son cümleyi kullanabilirdi, Çünkü Yunan duygululuğuyla doludur. Ama ikisini birden, ancak Hz. İsâ söyleyerek, bize olgun şekilde hayatı özetleyebilirdi

Ahlâkı, tam ahlâkın olması gerektiği şekilde, sadece sempatidir. Yalnız şu kelimeleri söyleseydi: “Suçları affedilmiştir; Çünkü o çok sevdi!” bunları söylemek ölmeğe değerdi. Adaleti, tam adaletin olması gerektiği gibi bir adalettir. Kötü adam talihsiz olduğu için Cennet’e gidecektir. Onu Cennete göndermek için başka bir sebep tasarlayamıyorum. Akşamın serinliğinde, bağda yalnız bir saat çalışan işçiler, yakıcı güneşin altında bütün gün çalışanların gündeliğini anlıyor. Niçin almasınlar? Belki hiç birisi gündeliği hak etmemiştir. Belki işçiler başka kaliteliydiler. Hz. İsâ, insanları ve bütün dünyayı eşya sanan, cansız, mekanik sıkıcı sistemlere hiç göz yumamaz. Onun için kanun yoktu; her hangi bir adama ya da her hangi bir şeye, sanki dünyada benzer hiç bir şey yokmuş gibi; sadece ayrılar vardı.

Romantik sanatı besleyen güç, onun için normal yaşayan en doğru temelidir, başkasını tasarlayamaz. Suç yaparken yakalanan bir kadını getirip, kanunun hükmünü söyleyerek, ne yapmak gerekeceğini sordukları vakit, hiç bir şey duymamış gibi, parmağıyla kum üzerine yazmağa koyuldu. Cevap vermek için sıkıştırılınca, başını kaldırdı ve: “İçinizde günahsız olan ona ilk taşı atsın!” dedi. Böyle bir cümle söylemek, yaşamak zahmetine değer.

Bütün şair yaradılışlılar gibi, okuyup yazma bilmeyenleri seviyordu. Seziyordu ki, okuyup yazmasız bir kimsenin ruhunda, !her zaman büyük bir düşünceye yer vardır. Ama aptallara özellikle ve öğretimle sersemleştirilmiş olanlara dayanamazdı. Kafası düşüncelerle dolu olan ve hiç birini anlamayan kimseleri; tamimiyle yeni olan bu tipi, Hz. İsâ, bilimin anahtarına; sahip, kendi kullanmağa kabiliyetsiz, ve Allah’ın saltanatının kapısını açmak ihtimallerine rağmen, başkalarına da kullanmayı yasak eden örneği anlattığı vakit; güzelce tarif etmiştir.

Onun başlıca kavgası yobazlarla oldu. Bu, bütün ışık çocuklarının karışması gereken bir savaştır. Yobazlık, Hz. İsâ’nın içinde yaşadığı ve devrin en önemli karakteriydi. Düşüncelere karşı ağır anlayışsızlıklarıyla, can sıkıcı tören severekleriyle, orthodoxie (Dedelerden kalma düşünceler) leriyle, bayağı hırslarıyla, yalnız hayatın kabaca maddeyi üstün tutan yönüne düşkünlükleriyle, kendi hakkındaki düşüncelere ve önemliliklerine imanlarıyla, Hz. İsâ’nın zamanında Kudüs’ün Yahudi’leri, devrimizin İngiliz yobazlığının gerçek şekliydi.

Hz. İsâ “Kutsal” (Respectability, yüksek kişi) lığın “badanalı mezarları” ile alay ederek ebediyen bu terimi tespit etti.

[Matta İncilinin yirmi üçüncü bölümünün 27 nci:. âyetine işaret: “Vay size iki yüzlü bilginler ve Fereysîler, (Pharisien, Philistin) zira siz dışarıdan güzel görünüp içeriden ölü kemikleri ve her murdarlıkla dolu olan badanalı kabirlere benzersiniz.” Bu deyim Luka İncilinin on birinci bölümünün kırk dördüncü âyetinde şöyledir: Vay size ey ikiyüzlü  bilginler ve Fereysîler; zira âdemler bilmeyerek üzerlerinde gezdikleri “belli olmayan kabirler” gibisiniz.]

Maddî başarıyı, aşağı görülecek bir şey diye sayıyordu. Bunda güzel hiç bir şey görünmüyordu. Zenginlik ona göre insan için bir yüktü. Hayatı bir düşünce ya da ahlâk sistemine kurban etmenin lâfını bile duymak istemezdi. İnsanın şekil ve tören için değil, şekil ve törenin insan için olduğunu söylüyordu. Softalığı iğrenilecek ve şüphe edilecek şeylerin örneği olarak aldı. Soğuk insan severlikleri, göze görünmek isteyen sevgiyi, bayağı kimselerin düşkün oldukları boğucu şekle tapmayı, müthiş bir hakaretle açıkladı.

Orthodoxie kelimesinin bizim için, sadece kolay ve budalaca bir uymadır. Oysaki onların elinde ve görüşünde müthiş ve felce uğratan bir baskıydı. Hz. İsâ bunu kesip attı. Ve ortaya koydu ki, yalnız ruhun bir değeri vardır. Onlara peygamberlerin kitaplarını ve kanunlarını biteviye okumalarına rağmen, ne demek istedikleri hakkında en ufak bir düşünceleri olmadığını göstermekte şeytanca bir zevk duydu. Her günü, belli iş güç olarak değişmez bir görenekle parçalamalarının zıddına olarak, an için yaşamanın büyük önemini söyledi.

Günahlarından kurtardıkları, yalnız hayatlarındaki güzel anlar için kurtulmuşlardır. Hz. İsâ’yı görünce, Marie Madeleine yedi âşıkından birinin verdiği, kaymak taşından, pahalı vazoyu kırarak O’nun yorgun ve tozlu ayaklarına kokular saçtı. Ve bu tek an yüzünden ebediyen, Cennet’in beyaz gül çelenkleri içinde, Béatrice ile Ruth’ın arasında yer aldı. Philistinisme’in, insanın hayalle aydınlanmamış yönü olması dolayısıyla, Hz. İsâ’nın küçük işaretlerle bize öğrettiği, ömrümüzün her anının güzel ve ruhun her zaman âşıkın sesine dikkatli, sevgilinin gelmesine her vakit hazır bulunması gerektiğidir. O, hayatın bütün güzel etkilerini ışığın görünmesi sayar: Aslında hayal fakültesi dünyanın ışığıdır. Dünya onunla meydana gelmiştir, böyleyken dünya onu anlamasını bilmez. Bunun sebebi, hayal fakültesinin sevginin görünüşü olması ve insanları birbirinden ayıran  şeyin sevgi özelliği olmasıdır.

Ama Hz. İsâ, asıl bir suçlu ile olan ilgisinde en doğru manasında romantiktir. Dünya, her zaman ermişleri sevmiştir. Çünkü onlar Allah’ın olgunluğuna, olabilecek en büyük yakınlıktır. İlâhî bir içgüdüye uyarak, Hz. İsâ her zaman suçluyu insan olgunluğuna mümkün en büyük yakınlık olarak sevmişe benzer görünüyor. Onun ilk isteği ıstırabı dindirmek olmadığı gibi, insanları da yola getirmek değildi. Merak uyandıran bir hırsızı, can sıkıcı orta halli bir namuslu adama çevirmek onun hedefi olamazdı. Zindandakileri rahata eriştirmek ve bu gibi ayni cinsten yeni hareketleri yapabilmek için onun toplum hakkında çok bayağı bir düşüncesi olmalıydı. Bir tefeciyi bir yobaza çevirmek ona bir kazanç görünmüyordu. Ama şimdi bile dünyanın anlamadığı bir şekilde, günah ve ıstırabı, kendiliklerinden güzel ve kutsal şeylerden ve olgunluk basamaklarından sayıyordu.

Bu, tehlikeli bir düşünce gibi görünmektedir. Doğrusu her büyük düşünce gibi tehlikelidir. Bunun, Hz. İsâ’nın imanı olmasından şüphe edilemez. En doğru iman olmasından ben hiç şüphe etmiyorum.

Her halde günahlının pişman olması gerekir. Ama niçin?

Şu sebepten; başka türlü yaptığını anlayamaz. Pişmanlık anı yola girme anıdır. Belki bundan da çok bir şeydir. Bu, geçmişi değiştirecek bir yoldur. Yunanlılar bunu olmaz sanıyorlardı. Gnomique sözlerinde çokluk “Tanrılar bile geçmişi değiştiremez.”derler. Hz. İsâ en Bayağı suçlunun bunu yapabileceğini ve yapabileceği tek şey olduğunu ortaya koydu. Sorsalardı, inanıyorum ki, Hz. İsâ, saçıp savuran çocuğun dize düşüp ağladığı anda, rezaletlerini, çirkinleşmesini, hayatında güzel ve kutlu anlara çevirdiğini söyleyecekti. İnsanların çoğu için bu düşünceyi kavramak güçtür. Bunu anlamak için cezaevlerine gitmek gerektiğini söylemeğe cesaret ediyorum Böyleyse, cezaevine gitmek belki zahmete değer.

Hz. İsâ’da, o kadar bulunmaz bir şey var ki… Şafaktan önce yalancı şafaklar, safranları aldatıp, zamanından önce altınlarını savuracak ya da akılsız kuşu ötmeğe ve dişisini çıplak dallar üzerinde yuvalarını yapmağa sürükleyecek, mevsimsiz, güneşli kış günleri olduğu gibi, Hz. İsâ’dan önce de Hıristiyanlar vardı.. Onlara borçlu kalmaklığımız gerekir. Ama asıl felâket o zamandan beri hiç Hıristiyan yetişmemesindedir. Biri başka: Asizli Fransuva! Ama. Allah, doğarken ona bir şair ruhu verdi. Ve o da ilk gençliğinde, mistik evlenmede kendisine kadın olarak fakirliği; seçti. Bir şair ruhu ve bir dilenci vücuduyla, olgunluk yolunu güç bulmadı. Hz. İsâ’yı anladı. Böylelikle onun gibi oldu. Asizli Fransuva’nın hayatının gerçek bir Hz. İsâ’nın Taklidi olduğunu anlamaklığımız için Liber Conformitatum’a ihtiyacımız yoktur. Bununla birlikte bir şiir olan Hz. İsâ’nın Taklidi Liber ile karşılaştırılınca sade düz şiir kalır.

Her şey söylenince, doğrusu Hz. İsâ’nın büyüsü, bütünlüğünde bir sanat eserine benzemesindedir. Aslı aranırsa, o bize hiç bir şey öğretmez. Ama yalnız karşısına çıkmakla insan bir şey olur. Her birimizin bu huzura erişmesi yazılıdır. Hayatta en az bir kere, adam Hz. İsâ ile Emmaüs’e (Emvas: Filistinde Yahudiyye’de, Kudüs yakınlarında Hz. İsâ’nın dirildikten sonra öğrencilerine ilk kez göründüğü köy.) kadar birlikte yürür.

Öteki konuya gelince; Sanat Hayatiyle yaşayış formunun ilgisini seçmekliğim elbette size tuhaf gelecektir. Bazı kimseler parmaklarıyla Reading Cezaevini göstererek: “İşte sanat hayatının götürdüğü yer!” derler. İyi, ama, bundan da kötü yerlere götürebilirdi. Hayat, kendileri için titiz bir hesaba, yollara ve usullere bağlı, güç bir alavere olan insanlar, her zaman nereye gittiklerini bilirler ve oraya varırlar. Ruhanî dairelerinin kavası ya da zongocu olmak idealiyle davranır ve yerleştikleri çevre neresi olursa olsun, ruhanî çevrelerinin uşağı olurlar; işte o kadar. Milletvekili, zengin bakkal, ünlü avukat, yargıç ya da onlar kadar can sıkıcı ve kendisinden başka bir şey olmak ülküsünü kovalayan, olmak istediğine yoluyla her vakit erişir.

Onun cezası bundadır. Bir maske isteyenler onu takmağa mahkûm olurlar.Ama hayatın dinamik kuvvetleriyle ve kendilerinde bu kuvvetlerin vücut bulduğu adamlarla, iş başka türlüdür. İsteği yalnız kendisi olan adamlar, nereye gittiklerini hiç bilmezler; bilemezler.

Sözün bir manasına göre, Yunan kâhininin dediği gibi, “kendi kendini tanımak” gerektir. Bilginin birinci adımı budur. Ama bir insan ruhunun bilinmez olduğunu bilmek, en büyük hikmetin sonudur. Son sır kendimiziz. Güneşi terazide tarttıktan, ayın dönemlerini ölçtükten, yedi göğün haritasını yıldız yıldız hesaplayarak çizdikten sonra, gene bilinmez olarak benliğimiz kalır. Ruhunun nerelerde dolaştığını kim hesaplayabilir? Oğul babanın eşeklerini aramağa gittiği vakit, Allah adamının kendisini kutsal yağla beklediğini ve kendi ruhunun daha şimdiden bir padişah ruhu olduğunu bilmiyordu.

Ömrümün sonunda, karakteri hakkında şöyle söyleyebileceğim bir eser yazmak için, yetecek kadar yaşayacağımı sanırım: “Evet! İşte sanat hayatı insanı nereye götürür!” En olgun görebildiğim iki hayat, Verlaine ile Prens Kropotkin’in hayatlarıdır. İkisi de zindanda yıllarca kaldılar. Birincisi Dante’den beri ilk Hıristiyan şairdir. Öteki Rusya’dan gelmesi beklenilen beyaz, güzel bir Hz. İsâ ruhuna sahiptir. Dışarıdan, hemen hemen aralıksız gelip çatan, bir sürü azaba rağmen, şu son yedi sekiz ay içinde, bu zindanda, eşya ve insanlar yoluyla ağır basan ve bana bitmez tükenmez derecede yardımı dokunan, yeni bir anlayışla karşılaştım. Bu anlayış üzerimde o kadar tepki yaptı ki, tutukluluğumun birinci yılı, hatırladığıma göre, kısır bir ümitsizlikle, ellerimi ısırıp “Ne son! Ne acı bir son!” diye bağırdığım: halde, şimdi ve kendimi yemediğim zamanlar içten ve doğru olarak “Ne başlangıç! Ne eşsiz başlangıç!” demeğe çalışıyor ve diyorum. Belki sahiden bu böyledir ve böyle olabilir. Bu durumda, zindanda, herkesin varlığını değiştiren bu yeni kişiliğe çok borçlu olacağım.

Kaynak
Burhan TOPRAK, Oscar Wilde Hayatı Eşsiz Hikâyeleri Ve Cezaevi Anıları
, İstanbul, 1967,  s.106-128

Güncel bir kaynak
Oscar Wilde, De Profundis -Andre Gide’in Önsözüyle, trc: Roza Hakmen, Can Yayınları, Ocak,  2012

Notlar:

[1] EŞ’İYA aleyhisselâm: Beni-İsrail peygamberlerindendir. (M.Ö. 759-700) tarihlerine kadar Beni-İsrail arasında peygamberlik yapmış, birçok mucizeler göstermiştir. Zamanının padişahı tarafından takib ettirilerek bir ağaç oyuğunda gizli olduğu halde, ağaçla beraber biçki ile kesilerek şehid edilmiştir. 66 babdan ibaret kitabında İsa’nın geleceğini müjdelediğinden Hristiyanlar arasında Eş’iyanın İncili diye şöhret bulmuştur. (K. A’lâm)

[2] Hulki Cevizoğlu: Mu kıtası ile Mayaların bir ilgisi var mı?

(Torun) Osman Mayatepek: Amerikalının yaptığı araştırma ve Tahsin Bey’in ulaştığı nokta var diyor. Hz. İsa’nın son sözlerinin ne olduğunu anlayamıyorlar. İbranice değil. “Allah’ım Allah’ım! Beni neden yalnız bıraktın?” diye anlıyorlar. Aynı şey Maya diline göre “Fenalaşıyorum fenalaşıyorum! Yüzümü karanlık kapladı”  anlamına geliyor. Bu sözler tam Maya lisanı. Hz. İsa Maya lisanını nerden biliyor? Bu tartışılır tabi ama enteresan bir nokta. Maya dilinde mesela “lop”, “et” demek. Biz de “lop lop et” deriz demek ki buradan geliyor. Mesela “ulus” kelimesi… Aynı anlamdadır. Başka bir şey Arizona’da bir gölün adı “hava-su” Amerikan Kızılderilisi mesela nerden biliyor bunu?

Hulki Cevizoğlu: Hz İsa’nın bu sözleri ne manaya geliyor sizce?

Osman Mayatepek: Hz. İsa’nın on senesinin nerede geçtiği meçhul. Bir teoriye göre Hz. İsa Hindistan’a gidiyor ve Maya dilini öğreniyor.  Gözümüz kapalı böyle bir şeyi kabul etmek zor. Hz. İsa’nın Hindistan’da ne aradığını ben de düşünemiyorum. Ama Tahsin Bey’in bir fikri değil, yapılan araştırmayı sunuyor zaten.

 Erişim:
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=77793

http://tr.wikipedia.org/wiki/Tahsin_Mayatepek

Hasan Tahsin Mayatepek, Türk diplomat. Soyadının Mayatepek olmasının nedeni, Maya dilinde tepe sözcüğünün “tepek” olmasından ileri gelir. Diplomat ve iş adamı Osman Mayatepek torunlarındandır.

de profundis: “derinliklerden” manasinda gelir. incil’de mezmurlarda de profundis clamavi ad te domine olarak gecer. bizim fatiha suresine elham dememiz gibi, Hristiyanlarda  bu sureye (ya da her neyse) de profundis domine derler.

ANDRE GIDE’İN ANILARI VE DÜŞÜNCELERİ İLE OSCAR WİLDE

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ

“SATILMIŞ BİR RUHUN HİKÂYESİ” DORİAN GRAY’İN PORTRESİ


  “İnsanın kötü huylarıyla erdemleri, sanatçı için bir sanat hammaddesidir.”

Dorian Gray saf ve yakışıklıdır. Basil Hallward’a sanatı için modellik rolünü üstlenirken; ressamın hayranlığını kazanacak, hatta tapınılacak kadar bir güzellikle temsil edilir. Ama kendi portresi ve şeytanın avukatı rolünü üstlenmiş Lord Henry saflığının ırzına geçer. Dorian Gray için Gençlik ve güzellik, bu dünyadaki tek erdemdir. Artık; günah ve kötülük ise zevkin çekim gücüyle hayatının anlamına dönüşüverir.

“Hissedilerek çizilmiş her portre ressamın bir portresidir, modelin değil. Modelin orada bulunması yalnızca resmin yapılmasına yol açan rastlantı, bahanedir. Ressamın gözler önüne serdiği kişi o değildir; tersine, renkli tuvalin üzerinde açılanan, ressamın kendi kişiliğidir.”

Dorian Gray de onu tuvale aktaran ressam için, yalnızca onu yaratıcılığa iten bir güdüdür. Dorian Gray içinse ihtiyarlaşıp çirkinleştiğinde sonsuza dek genç kalacak bir aynadır ve Gray ruhunu bile satmaya razıdır o resimle yer değiştirebilmek için. Keşke sonsuza kadar genç ve muktedir kalacak olan o olsaydı…

“Riyaset sevdası bir marazdır ki devası yoktur.”

“İnsanlara hükmetmek, cinsel olarak birleşmekten yetmiş kat daha fazla haz verir.”

Resmine ve iktidarına odaklanan Dorian Gray, zamanla sonsuz gençlik karşısında ruhun satan ve sonucu olarak portreye her baktığında ruhunun ölmüş olmasından korkan bir vicdana dönüşür. Vicdanını yansıtan portre her günahıyla, şeytanın ayak seslerine uydurduğu her melodiyle daha da çirkinleşmektedir. Portre sahibinin günahlarının alçaltıcı etkisinin bir simgesidir. Ve resim bekâretini kaybetmiş bir sanat eseri olarak, bir odaya kilitlenir. Onu tek gören yaratıcısı ve ressamı Basil Hallward ise, Dorian  tarafından öldürülür. Dorian’a aşık olan kadın (Sibyl) intihara sürüklenir. Artık o emsalsiz güzellik, Londra sokaklarının en karanlık sohbetlerinin nesnesi olmuştur. Dorian Gray, Ahlaksızlıklarına rağmen, ama hala yakışıklı kalabilmektedir. Hayat onun için sanatların en yücesidir. Ancak Dorian bir ölüm makinesi olmuştur.

Wilde diyor ki;

“Benim için, o, “Sadece hayal dünyası” ise, âlemin de ayni özden olduğunu hatırlamak büyük bir sevinçtir. Dorian Gray’de, dünyanın büyük cinayetlerinin beyinde olup bittiğini söylemiştim. Doğrusu her şey beyinde olup biter. Şimdi, gözlerimizle görmediğimiz gibi, kulaklarımızla da işitmediğimizi, bunların şöyle böyle doğrulukla, duyularımızdan aldığımız izlemleri götüren araçlar olduğunu biliyoruz. Gelincik beynimizde kırmızıdır, elma beynimizde kokuludur ve tarla kuşu beynimizde öter.” [1]

Günümüz insanının beyninde biten hayal, entrika, hırsalar portredeki gibi açığa salınsa idi ne çok çirkin olurdu. Dorian gibi insanlar sağduyu yüzünden kaybedeceğim diyerek hayat fırsatlarını kollamaktadırlar. Ve  “Hayat bir andır. Ötesi yoktur.    Bu yüzden onu en güçlü alevimizle yakıp kül etmeliyiz.” “Hep böyle rahat, genç, zengin vb. görünemeyeceksek ve kalmayacaksak, yeri geldiğinde günah işlemek, ruhumuzu Şeytan’ın sunağına yatırmaktan kimlerin haberi olabilir ki, bu halde kalmak için bir şeyler  yapamalı değil miyiz?” Demektedirler.

Al Capone’nun suç mazeretininde bundan pek farkı yoktur.

“Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı’ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı’nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı’ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.   „

İnsanların bir kısmı tüm hayatlarını özveriyle “Tanrı korkusu ya da daha beteri, rezalet korkusu”  duyarak yaşarken, bazıları yalnızca arzularını yaşayamamaktan korkar olmuşlardır.  Öyle ki gerçekçilik “Hayattan çok daha Tiyatro’da  kalmış gibidir.”

Wilde’ın Dorian Gray’in Portre’si toplumun aykırı saydığı şeyleri, ayıplarını en şahane biçimde bize açıklamaktadır. Bu romanda  memleketin sahne dışında oynanan tiyatro sahnelerini, erkeklerin ve kadınların yaşam standartlarını, tiyatro da portakal yemeye zorlanan alt tabaka insanlarıyla aslında geçmişi dikizleyebilen bir dürbündür.

Dorian Gray’e hayat, aslında kötü giden bir provadır ve gibi bir an gelir, dayanılmaz bir hal alır. Kendi canına kıymak bir kurtuluştur. Gerçek şeklini gizlemek adına günahın zehrini içer ve bu kitap gibi sonu ölümcül bir intihar olur…

Gerçek şudur ki,    “Hayatı ahlaksızlıklarla dolu olanın günün birinde yaptıklarının bir bedeli olacağını bilmelidir.”

“Günahlar insanı köleleştirir. Özgür, masum, iyi biri olmak için insana kendisinden başka kimse yardım edemez.”

“Prens’in Açıklanmış Sırları İle İktidâr ” siyasî dehâ Niccoló Machiavelli’(1469-1527) diyor ki;

“Modern hayatta insanlar geçmişte olduğundan daha rahat yalan söylüyor. Araştırmalarım, insanların yalanlarını yüzlerine vurduğunuzda pek de pişmanlık göstermediklerini ortaya koyuyorlar. Çünkü toplum bunu artık eskisi gibi yadırgamıyor.”

“Yalan işimize yarıyor Çünkü insanlar kendileri hakkında yalan şeyler duymayı istiyoruz; çok iyi göründüklerini, bizim onların söylediklerine katıldığımızı, çok başarılı olduklarını… Yani çoğu zaman sırf kibar olmak ve aradaki ilişkiyi iyi tutmak için yalan söylüyoruz. Bu tür yalanları insanlar, diğer yalanlardan 10-20 kat daha fazla söylüyorlar.”

“Bazı durumlarda da bize diğerlerinin yanında bir avantaj sağladığı için yalana başvuruyoruz; onları inanmalarını istediğimiz şeye ikna etmek için bunu yapıyoruz. Kısacası yalan, istediğimizi almak için kullandığımız bir sosyal taktik.”

 DORİAN GRAY (2009)

Yönetmen: Oliver Parker
Ülke: İngiltere
Tür: Dram , Fantastik , Gerilim
Vizyon Tarihi: 09 Eylül 2009 (İrlanda)
Süre: 112 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: Toby Finlay , Oscar Wilde
Müzik: Charlie Mole
Görüntü Yönetmeni: Roger Pratt
Yapımcılar: Paul Brett , Simon Fawcett , Alexandra Ferguson ,
Oyuncular: Colin Firth, John Hollingworth, Caroline Goodall, Nathan Rosen, Jeff Lipman

Özet:

Lord Henry ile Dorian’ın karşılıklı etkileşimleri, Dorian’ın kendini giderek kötüye, şeytani olana, hazcılığa adaması filmin eksenini oluşturmaktadır. Son derece saf ve yakışıklı Dorian’daki değişim, Lord Henry’nin sözleriyle ve Dorian’ın kendi portresinde kendi güzelliğini keşfetmesiyle başlar. Lord Henry’nin etkisiyle kötülüğün ve zevkin çekimine kapılan, dünyada gençlik ve güzellikten önemli bir şey olmadığına inanan Dorian için heyecan, kötülükte ve günahtadır; iyilik ve erdemse sıkıcıdır, edilgendir. İyiliği temsil eden Basil’in Dorian’a duyduğu saf tutkuda eşcinsellik öğeleri açıkça hissedilir. Dorian’ın büyük sırrını, portredeki değişimi gören yalnızca Basil olur. Portreye odaklanan, sonsuz gençlik karşısında ruhunu satan ve ruhunun ölmüş olmasından korkan Dorian için kurtuluş var mıdır?

 Özellikle bir genç adamın büyümesini, eğitimini, gelişimini, kendini ve inançlarını keşfetmesini işleyen Dorian Gray’in Portresi için Oscar Wilde, “bir ruhun hikâyesi’ demiştir.

YALÇIN KÜÇÜK YAZILARINDAN


“AFORİZMALAR”DAN

  • Tanrılar ortak olamadıkları için sevemezler ve uzak oldukları için de sevilmezler.
  • İnsanların hiçbir zaman tanrılaşmamasını ve tanrıya benzememesini diliyorum.
  • Tanrı olmak, insanlıktan çıkmaktır.
  • Felsefe, kuşku; politika, ret ile başlar.
  • Serüvenci yürüyüşün ilk sözü “la ilahe” olmak durumundadır. Tanrı yoktur, anlamına geliyor. Politikada ilk adım reddir. İkinci adım “illallah” olmak zorundadır. Allah Teâlâ’dan başka, anlamına geliyor.

Politikada, ilk ve ikinci söz, “la ilahe illallah” oluyor. Allah’tan başka tanrı yoktur, anlamını veriyor. Bu, benim bulduğum, benim yarattığım tanrıdan başka tanrı olamayacaktır, anlamına geliyor; politika var olan bütün tanrıları ret ile kendi tanrını yaratıp bulma serüveni olarak ortala çıkıyor.

  • Bugün kadın, bir eğilim olarak, kurtuluşuna değil “küçük insan” olmaya koşuyor, kurtuluşunu erkeği taklide bağlayan bir illüzyona sarılıyor. Kadının kurtuluşu küçük insanı hedef almakta değil, yeni insanı yaratmadadır. Kadının kurtuluşu erkeğe yetişip geçmekte değil, erkeğin üzerinden sıçramakta yatmaktadır.

Kadın, yeni kişiliğini yarattığı zaman kendisini ve erkeği de kurtarabilir. Nasıl?

İpuçları mutlaka toplumda vardır. Yöntemi. tekelsi düzenin getirdiği sınırları, toplumdaki ipuçlarına dayanarak akıl ve sevgiyle aşmadadır. Bütün özgürlükleri, sevgiyle zorlamaktan geçiyor. Çok söylenmiştir ve bir kez daha söylemek gerekiyor. Bu düzende, tekeliyette kadının kurtuluşu imkansızdır.

Tekeliyet, insanı çökertme üzerinedir. Ve kadın, insan olduğunu unutmamak zorundadır.

Sorular.

  • Bir: Neden tekstil işçileri kadındır?

İki: Neden bütün banka çalışanları kadındır?

Üç: Neden bütün telefon operatörleri kadındır?

Çünkü bu işler, İngilizce sözcükle pek “tedious” sıkıcı vc boğucu işlerdir, yaratıcılık ve itiraz istemiyor ve kadın geliştiğini iddia ederek boş bir kuruntuyla avunurken, kütlesel olarak tabi yaratık haline düş­mek durumundadır.

Dört: İşte bu yüzden, televizyonlar, bir kadın mesleği haline gel­miştir. Aydın Doğan ın “benim kanalım” diye övündüğü kanallar teenager ve itaatkarlar kızlarla doludur.

Beş: İşte bu nedenle Mütareke Matbuatında köşeleri genç hanım­lar tutuyor; kadının yükselişini değil, düzenin en uyumlu vidalarını oynuyorlar.

Çevremize bilimsel bakabiliyor muyuz? Ciddi bakmayı, kast edi­yorum.

Kaynak:
Yalçın KÜÇÜK, Aforizmalar, 2. Baskı, Ankara 2008

Diğer Yazılardan

TARİHTE HİÇ BİR ZAMAN BİR BİZANS DEVLETİ OLMADI

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

İSTANBUL NASIL YIKILMALI

TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?

TÜRKİYEDE ÇEVİRİ VAR MI?


İki noktayı üstüste yazmak zorundayım; birincisi kişiseldir. Bir yüksek öğretim kuramımda master düzeyinde kabul sınavı yapıyorduk ve bir jüri olarak çalışıyorduk. Sıra bir adaya geldi; benim genç arkadaşımdı, öğrencimdi ve politik olarak da bana yakın olmaya çalışıyordu. Bugün önemli bir yerdedir; hâlâ arkadaşım sayıyorum, o zaman master programına kabul edilmesinin doğru olmayacağını söylemiştim. Gerekçe olarak da yakından tanıdığımı, bir programın gerektirdiği çabayı gösteremeyeceğini ileri sürmüştüm; diğer jüri üyesi arkadaşlarım pek şaşırdılar. Birisi, şaşkınlıkla, “peki” dedi, bu adayın şanssızlığı sizin tanımanız mı? Gerçekten de, ya diğer adaylar, benim tanıdığım genç arkadaşımdan daha az gayretiyseler; bunu hiç düşünmemiştim ve buna da ben şaşırdım.

Bunu şu nedenle hatırlıyor ve yazıyorum: Fatoş Dilber‘in şanssızlığı benim Charles Chaplin’e ilgi duymamdır. Fırsatım olsa Chaplin’i yazmak istiyorum; bu nedenle, Afa yayınları arasında çıkan Fatoş Dilber’in çevirdiği, Chaplin’in otobiyogragisini okumayı denedim. Hem benim ve hem de Fatoş Dilber adına ne büyük talihsizlik! Önce bu Hanım’ın İngilizce bildiğini, ancak Türkçe bilmediğini düşündüm; sonra bildiği İngilizce’nin de ancak, “how are you?” ya da “give me a box of matches” düzeyinde kaldığına karar verdim. Amerika ve İngiltere’de bakkal ile çok iyi anlaşabilen, ancak gazete okuyamayan pek çok öğretim üyesi görmüştüm. Sokakta karşılaştığı bir İngiliz ile üçbeş cümle söyleşebiliyorlardı; televizyonun temel haber bülteninden bir tek sözcük bile anlamıyorlardı. Dilber’in İngilizcesi bu düzeyde olmalıdır.

Yazık, donmuş havuca alışmış bir halkı donmamış havuca nasıl çevireceğiz; hep bunları düşünüyorum. Donmuş havuç bir tür yumuşak odundur; bunu havuç sanan bir halka, havucu nasıl anlatacağız, benim sorunlarımdan birisi budur. Yazık ve pek yazık; bu Afa Yayınevinde bu çeviriyi böyle yayınlarken hiç kimsenin vicdanı sızlamıyor mu? Bu ikinci noktadır.

Yazık ve çok yazık: Peki bütün bunları neden benden başka kimse görmüyor?

“Doktordan millerce uzakta olduklarından ve her zamanki kısır döngü söz konusu olduğundan, genç adam mendiliyle yılanın soktuğu yeri sıkıca sararak kan dolaşımını engellemeye çalışır. Ani bir hareketle kızı kucaklayıp ayağa kaldırır, eteğini yırtarcasına çıkarır, sonra da kızı kameranın o acımasız ışığından uzaklaştırarak hafifçe öne doğru eğer ve ağzını yılanın soktuğu yere dayayarak zehiri emip yere tükürür. Bu işlemin sonucu olarak da kız onunla evlenir”[1] Sabırla okumamı sürdürürken bu paragrafa geldim ve artık takıldım. Öyle anlaşılıyor; ya benden başka okuyan ya da benden başka takılan bulunmuyor.

Kısaca hikaye şudur: Gloria Svvanson, tropikal bir ormanda at üzerinde gezerken iner ve çiçekleri incelemeye başlar, bu sırada, birden bağırmaya başlar, göğsünü avuçlar, haykırır. Yakışıklı ve evli Gloria’nın aşkla sevdiği Tommy birden peyda olur, Gloria, “yılan soktu” der, Tommy “nereden” diye sorar, çeviriye göre “Gloria arka tarafını gösterir”, bundan sonra sıra aktardığım paragrafa gelir; bu paragraf bende odun etkisi yaptı ve yutamayacağımı anladım. Bunun üzerine Chaplin’in anılarının aslını bulmayı denedim.

Yılan sokunca “kısır döngü” nasıl çıkar; bunu anlamadım. İngilizce “vicous circle”, kavramsal bir deyiştir; eskiden “fasit daire” olarak çevriliyordu. Verimlilik düşükse, gelir düşüktür, gelir düşükse tasarruf azdır, tasarruf azsa yatarım düzeyi düşüktür, yatırım düzeyi düşükse verimlilik düşüktür; kısır döngü bu ve benzeri ardışık etkilenmelerde ortaya çıkıyor. Yılan sokunca kısır döngü nasıl oluyor; takıldım, durdum. Dilber Hanım’ın karıştırdığından kaygılandım; genç adamın yılanın soktuğu yeri sıkıca sarmasına da fazla sevinemedim. Çünkü yılanın soktuğu yer sarılmaz; yılanın soktuğu yerin iki çevresi sarılır ve mendil ya da bez burkulur. Güzel; ancak yılanın soktuğu yerin çevresi sarıldıktan sonra, genç adam, neden ve “ani bir hareketle” kızı kucaklıyor ve neden kızın eteğini çıkarıyor, bunu da anlamadım. Yoksa, yılan sokmuş Gloria’nın acısından yararlanarak… Aklıma kötülükler geliyor; yılanın soktuğu yer mendille sarıldıktan sonra ansızın kucaklama ve etekliğin yırtılması insanı şaşırtıyor. İnsan, “yoksa Tommy yılandan cesaret alarak….”; böyle kötü kötü düşünüyor.

Bu arada bir parantez açmalıyım; anıların çevirmeni Fatoş Dilber Hanım’ın İngilizce konuşan bir ülkede yaşadığını bir hipotez olarak ortaya koyuyorum. Ancak eğer gerçekten yaşadıysa karşı cinsle ve İngilizce ile hiçbir yakınlığı olmadığına kesin hükmedebiliyorum. Çünkü Dilber Hanım, İngilizce, göğüs ile “popo”yu birbirine karıştırıyor. Yılanın Gloria’yı arkasından soktuğunu yazıyor; yakışıklı Tommy, “nereyi?” soktuğunu sorunca, “Gloria arka tarafını gösterir” diye yazıyor. Daha yukarıda da “zehirli bir yılan onu arkasından sokar” diye belirtiyor; Fatoş Hanım, İngilizce arka ile önü birbirine kanştırıyor. Gerçekten de Chaplin, yılan için, “bites her right on the bosom” diye yazıyor.[2]  Fatoş Hanım’ın, “Gloria arka tarafını gösterir” dediği yerde, İngilizce, “she points to her bosom” ifadesi yer alıyor.

İngilizce “bosom” sözcüğü, “göğüs” ya da “sine” demektir. “Bottom” sözcüğü, “arka” ya da “dip” ya da insan söz konusu olunca ve kibarca “popo” daha çok da “kıç” anlamına geliyor. Dilber, bosom’ı bottom olarak anlıyor. Kıç ile göğsü karıştırıyor.

Ah bu eski solcular; kapitalist oldukları zaman en acımasızı ve en sömürücüsü oluyorlar. Afa Yayınevi, İngilizce’de “kıç” ile “göğüs” sözcüklerini karıştıran ve bunları bilmeyen birisine Chaplin anıları çevirisi ısmarlıyor; kim için üzülmeliyim? Yılan Gloria’yı, Chaplin’in yazdığına göre, arkasından değil, önünden ve göğsünden, hatta “right on the bosom” dediğine göre de, tam göğsünden, göğsün orta yerinden sokuyor.

Peki Gloria türünden bir kadının göğsünü mendille sarmak ve burkmak mümkün müdür; fizik olarak imkan dâhilinde göremiyorum. Öyleyse Dilber Hanım, Tommy’nin Gloria’nın yılan soktuğu yerini mendille sardığını yazarken, uyduruyor ve açıkça yalan söylüyor.

Gloria çiçeklere eğiliyor, buradan bir zehirli yılan çıkıyor ve Gloria’nın güzel göğsünün orta yerinden sokuveriyor; Dilber hanım, yılana, Gloria’nın poposunu layık buluyor. Tommy, kuşkusuz, Gloria’nın göğsünü mendiliyle buramıyor; Dilber Hanım, Tommy’nin bu işi yapması gerektiğini düşünüyor. Peki bundan sonra Tommy neden Gloria’nın eteğine sarılıyor; her okuyanın kendi kendisine bu soruyu sorması gerekiyor. Soru Şudur: Eğer Tommy, yılanın soktuğu yeri mendiliyle sardı ve burktuysa, neden kızcağızın eteğini indiriyor? Tommy, fırsat düşkünü kötü bir adam mıdır? Ben okurken, bu soruya takıldım ve bir türlü cevap bulamadım. Bunun üzerine Chaplin’i aslından okumak gereğini duydum. Elime kalem aldım, Dilber Hanım’ın çevirisinden ya da daha doğru bir söyleyişle, Chaplin yazımından anlamadığım, aklıma takılan yerleri işaretledim ve aslıyla karşılaştırdım.

İnsanı, Türkçe okuduğuna pişman eden bir eski solcu yayınevi ile karşı karşıyayız: Solculuktan kapitalizme geçenler daha sömürücü oluyorlar. Yumuşak odunları havuç diye satıyorlar. Ne yazık, insanlarımız, havuç diye yumuşak odun yemeye alışmışlar.

Fatoş Dilber, gerçekten İngilizce konuşan bir ülkede yaşamadı mı; bu hipotezimden de kuşku duymaya başlıyorum. Çünkü İngilizce aslında “shirtwaist” sözcüğü geçiyor; Dilber Hanım, bunu “etek” sanıyor. “Waist” sözcüğünü görünce etek sandığım sanıyorum; aynı zamanda bel demektir ve “shirtwaist”, bele kadar olan, erkek gömleği biçimindeki kadın bluzuna verilen İngilizce ad oluyor. Böylece Dilber Hanım, göğüs ile kıç’ı ve bluz ile eteği karıştırıyor. Ancak haklıdır; eğer yılana Gloria’nın poposunu sokturursa, Tommy’ye de eteğini yırttırır. Fakat benim çok soran bir aklım olduğunu kabul ediyorum; yılanın soktuğu yer mendille burkulunca eteğin yırtılmasına takılıyorum.

Şimdi parantezler açabilecek durumdayım.

Bir: Bilim, bir uydurma işidir. Uyumsuzlar üzerinde düşünmeyle başlıyor. Uyumsuzluktan, sapmaları farketmeyen, görmeyen bir akıl bitmiştir; orada da beyinden donmuş havuçtan söz etmek gerekiyor. Bugün Amerikan düzeni ve bu düzene yönelen Türkiye düzeni, her türlü sapma ve uyumsuzluğu değil farketmeyi yok etmeyi ilke edinen bir düzendir. Tiksindiğimi saklamıyorum.

Politik mücadele, uyumsuzların yükselişidir.

Yaşam uç’lardadır.

Türkiye düşünü, polisiye roman, ütopya yazımı kadar uçuk yaşam bilgisinden de yoksundur; önemli eksiklik sayıyorum.

İkinci parantez bir İngilizce türü üzerinedir; aslında bir genel “ağız” üzerine demek, daha doğru görünüyor. Chaplin, bir sanatçı karıkocanın çocuğu olmakla birlikte çok büyük bir yoksulluk yaşıyor, yetimevleri, bit pazarlan yazgısıdır. Böyle yerlerde yetişen, “alt tabakalar” içinde büyüyen İngilizler, son derece kısa cümlelerle konuşurlar, tekrarlarlar, küçük cümleleri zorlayarak çarpıtırlar. Chaplin de böyledir; Chaplin’in İngilizcesini anlayabilmek için, örnek olsun, Tom Jones’un bir konserde arada bir konuşmasını dinlemek yeterlidir, küçük ve yer yer kırılmış cümleler ortaya çıkıyor. Türkçe’de Fakir Baykurt’un dili ya da Fatma Girik’in Türkçesi akla getirilebilir; çevirirken, dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

“They are miles from a doctor and the usual remedy of a tourniquettwisting a hankerchief around the affected part to stop blood circulating is unthinkable. Suddenly he picks her up, tears at her shirtwaist, and bares her gleaming shoulders, then turns her from the vulgar glare of the camera, bends over her and with his mouth extracts the poison, spitting it out as he does so. As a result of this suctorial operation she marries him”

Bu paragrafı buraya aktardım; Dilber Hanım, “tourniquet” sözcüğünü de bilmiyor, sözlüğe bakmak zahmetine katlanmıyor, odunu havuç sanan bir okuyucu sürüsü olduğunu düşünüyor olmalı ve bir yerden duyduğu “kısır döngü” deyişi sanarak, çeviriye saldırıyor. “Tourniquet” Türkçeye “burgu” olarak çevrilebilir; bütün sözlüklerde sadece tarif ediliyor. Bazılarında resim de konuyor; bez veya mendile bir düğüm atılır ve arasından bir ince tahta geçirilerek çevrilirse, “tourniquet” oluyor, kan dolaşımını durduruyor. İlginçtir; Chaplin de hem “tourniquet” sözcüğünü kullanıyor ve hem de iki tire arasında bunu tanımlıyor. Tanımlamayı bir kenara atacak olursak, “the ussual remedy of a tourniquet is unthinkable” diye yazıyor; burgu yapmanın imkânsızlığına işaret ediyor. Dilber Hanım, göğüs ile kıç arasındaki farkı bilmediği için ve yılanın sokacağı yer olarak Gloria’nın kıçını tercih ettiğinden burgu yapıyor; Chaplin bunun yapılmadığını yazıyor. Bu durumda yakışıklı Tommy ne yapabilir; hemen kızı yerden kaldırıyor, suddenly he picks her up, ve kızın bluzunu, ortasından ikiye ayırıyor, “tears at her shirtwaist.” Tommy’nin yaptığı doğrudur; ancak ben Dilber Hanım, Tommy’nin, Gloria’nın eteğini yırtarak indirdiğini yazınca, kuşkulandım ve Tommy’nin günahına girdim. Fakat bu günahımdan sorumlu Dilber’dir ve günahı, Dilber Hanım’a geçiriyorum.

Tommy’in yaptıkları arasında bir de, “bares her gleaming white shoulders” var; Tommy, Gioria’nın ışıl ışıl parıldayan beyaz omuzlarını da çın! çıplak ortaya çıkarıyor. Fakat Dilber Hanım, Tommy’in bunu yapmaması gerektiğini düşünüyor ve hiç yazmıyor; kuşkusuz, göğüs ile kıçı ve bluz ile eteği karıştırdığı için, eteği indirdiğini sandığı Tommy’nin nasıl olup da omuzları açtığını anlayamıyor ve bu uyumsuzluk karşısında, uyumlu bir düzenin mensubu olarak, bu omuz meselesini okuyucularından saklıyor. Paragrafın sonunda Chaplin, “as a result of this suctorial operation” diye yazıyor; “Bu emme operasyonun sonucu olarak” anlamına geliyor ve Dilber Hanım’ın “emme” sözcüğünü de sevmediği görülüyor. Atıyor.

Başka ne yazmalıyım?

Dilini sevmeyenin halkını sevebileceğini hiç sanmıyorum. Dili sevmek, bir kimsenin halknıı sevmesinin turnusol kağıdıdır. Dili katledenlerin halkını sevdiğine inanmam mümkün değildir.

Yazık; insanı, Osmanlıca’ya özendiriyorlar. Cumhuriyet’in fıkra yazarlarının dilindeydi; bir “olası” sözcüğüdür, tutturdular. “Mümkün” ve “muhtemel” olanı birbirinden ayıramıyorlar; “Mümkün”, olanak ile ve “muhtemel” ise olası ile ilgilidir. Bir dilde “mümkün, ancak, muhtemel değil” türünden söyleyişler vardır ve olmalıdır.

Parantez açıyorum: Felsefesi ve insanın içini çözümleyen romanı olmayan hiçbir dilin gelişmesini mümkün ve muhtemel göremiyorum.

Devam ediyorum: “Edna Purviance gibi çok güzel bir kızın etkisi altında kalmaması olası değildir.” Ne garip ve gerçekte çirkin bir söyleyiştir; aslını da yazma gereğini duyuyorum. Aslı şöyle: “It was inevitable that the propinquity of a beautiful girl like Edna Purviance would eventually involve my heart.” Olası sözcüğünün İngilizce karşılığı “probable” oluyor; burada yer almıyor. Bunun yerine “inevitable” sözcüğü var; “kaçınılmaz” demektir ve bir imkânı ya da imkansızlığı belirtiyor. Çeviri şöyle olabilir: “Edna Purviance gibi güzel bir kızla yakın mekân içinde olmanın, eninde sonunda, benim kalbimi de işin içine sokması kaçınılmazdı.” Bu çevirinin tek çeviri ya da mükemmel olduğu iddiasında değilim; ancak Dilber Hanım’ın yaptığı çeviri değil, kaba bir özetten ileri gidemiyor.

Dilin ve anlatımın bütün ayrıntılarını ortadan kaldıran bir çeviri ya da söyleyiş, sadece kabadır.

Yaşamın güzelliği ayrıntıdadır ve yaşam Öyküleri, eninde sonunda ayrıntıya dayanmak zorundadır.

Başka ne yazabilirim? Belki de ilk paragraftan başlamak ve örnek vermek uygundur.

İlk cümle şudur: “Westminster Köprüsü açılmadan önce atlılar yalnızca Kennigton Sokağından geçebiliyordu.” Mümkün mü? Şövalyeler ülkesi İngiltere’de atlılar İçin yalnızca Kennigton Road olur mu? Doğrusu şudür: “Westminster Köprüsü açılmadan önce Kennigton Sokağı, sadece atlıların kullanabildiği bir patikaydı.” Daha sonra, 1750 yılında, köprüyü Brighton’a doğrudan bağlayan bir yol yapılıyor ve Kennigton Yolu, mimari değeri olan, demir parmaklıklı balkonlara sahip evlerle doluyor.

İkinci paragrafa başlamadan önce bir bilgi gerekiyor; İngiltere’de “ev” bağımsız, apartman dairesi olmayan, Türkiye’de “villa” denilen barınaklardır. Güzel ve itibarlı sayılan bunlardır ve burada oturmak önemli olabiliyor. İkinci paragraf şöyle başlıyor: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında bu evlerin birçoğu pansiyona dönüştü.” Doğru değil; doğrusu şöyle olabilir: “Ondokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar bu evler kötüledi; möbleli bekâr odalarına ve apartman dairelerine dönüştü.” Çeviri yaparken, çevrilen konuyu, ülkeyi bilmek veya öğrenmeye çalışmak temel ahlâk olmalıdır.

Solculuk, bir ahlâktır.

“Bizim eski solculara bu ahlâkı veremediğimiz anlaşılıyor.

Belki de bu ahlâkı veremediğimiz için eskiyorlar.

Dürüstlük?

Chaplin, anılarının bir yerinde, film yapımıyla ilgili görüşlerini de yazmak gereğini duyuyor. En önemli sözlerinden bir bölümünü Dilber Hanım şöyle Türkçeleştiriyor: “Kompozisyon, temponun vs’nin entelektüelleştirilmesi, bunların hepsi iyi şeylerdir ama oyunculukla pek ilgisi yoktur ve yavan bir dogmatizme dönüşmesi eğilimi vardır. Yaklaşımda sadelik her zaman en iyidir.’’ Bu paragrafın İngilizcesini yazmakla yetiniyorum. Şöyledir: “The intellectualizing of line and space, composition, tempo, etc., is very well, but it has little to do with acting, and is liable to fall into arid dogma. Simplicity of approach is always best.” Chaplin, “line”, “space”, “composition” ve “tempo” sözcüklerini telaffuz ediyor ve bunların entellektüelleştirilmesinden söz ediyor. Dilber Hanım, herhalde ilk ikisinin karşılığını bilmiyor ve atıyor. Yazık; başka söyleyecek söz bulamıyorum.

Örneklerim çok; ancak bunları sıralamaya gerek duymuyorum. Bu incelemeyi Chaplin’in güzel ve bilge bir deyişiyle tamamlamak istiyorum: “All intellect and no feeling can be characteristic of the archcriminal, and all feeling and no intellect exemplify the harmless iddiot. But when intellect and feeling are perfectly balanced, then we get the superlative actor.” Burada da Dilber Hanım’ın çevirisini bir kenara bırakıyorum. Chaplin şunu anlatıyor:

“Bir insanda hep akıl var ve hiç duygu yoksa, bu, en büyük caninin özelliğidir.

Hep duygu var ve hiç akıl yoksa kendi halinde bir budala demektir.”

Akıl ve duygunun mükemmel bir dengelenmesi, bize, harikulade aktörü çıkarıyor. Chaplin, bunları yazıyor. Ben bunların genel geçerli olduğuna inanıyorum.

Kapitalizmi seçen eski solcuların, duygularını yitirmiş aşın “akıllılar” olduklarına inanıyorum. Yapmayacakları yoktur.

Hepsi bu kadar.

Bu incelememin acıklı mı, gülünçlü mü olduğuna karar veremiyorum.

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Emperyalist Türkiye, Temmuz-1992,Ankara, s.389-396

Not:

Çeviri kitapları okurken anlayamam konusunda hep kendimi suçlardım. Meğer suçlu sadece ben değilmişim. Yalçın Küçük Beyefendiye teşekkürler ederim, bu yazısı sayesinde bir gerçeği daha farkettim. (İ. İsmail Hakkı)


[1] Charles Chaplin, Hayatımın Hikâyesi, Afa Yayınları, Fatoş Dilber Çevirisi, İstanbul 1991, s. 186.

[2]Charles Chaplin, My Auto Biography, N.Y., 1964, s.186

KARAKTERSİZ KARAKTERLER


Karaktersiz karakter, ahlaksız kişi demek oluyor. Ahlak, İngilizce ethics ve Fransızca éthique. Latince ethicas. Grekçe ethike sözcüklerinden geliyor; ethicus veya ethos karakter anlamını veriyor. Ahlak, sonradan kazanılıyor. Ahlak, sonradan kaybedilebiliyor.

Her ahlakçı önce bir ahlak silicisi [1] ve sonra da bir ahlak yazıcısıdır; yalnızca mevcut ahlakı silmek, ahlaksızlığın propagandasını yapmak oluyor. Çekoslovak göçmeni Milan Kundera,[2] bir ahlaksızlık propagandistidir. Ancak yalnızca bu kadar değil; bundan daha fazladır ve bundan daha az oluyor.

Ahlaksızlık propagandasının fazlası, insanın alçalmasının reklamcılığı olarak ortaya çıkıyor. Buna yozlaşmak demek gerekiyor; yozlaşmış, sürekli olarak alçalmayı seçiyor. Milan Kundera, yaratmaya çalıştığı karakterlerle ve tümüyle, yalnızca alçalmayı seçiyor. Yaratıcı her zaman yarattığı imajların arkasındadır. Çekoslovak göçmeni Milan Kundera, yozlaşmış bir yaratık’tır. Bütün yazılarında insanlığın kazanılmış değerlerine karşı bir kemirme stratejisi sürdürmesinin yanında, insanın değerlerini teker teker atmasını istemesini bir yaşam yolu yapmaya çalışıyor.

Ahlak nasıl silinir? Ahlak nasıl yazılır?

Ahlak’ın silicisi “korku”dur. Korku, en büyük ahlaksızlık jeneratörü oluyor, insanlık için en büyük korku, ebedî korku, ölüm korkusu’dur; dinler, ölüm korkusundan vazgeçmiyorlar.

Açlık korkusu, işsizlik korkusu, hapis korkusu, savaş korkusu ve giderek ölüm korkusu hep bir ahlak silicisi işlevini üstleniyor. Sartre, var olan ahlakı yeni bir düzenin zorunluluk düşüncesinden ayrı olarak ve hızla silmek istediği için, savaştan doğan ölüm korkusuna bağlanıyor.

Camus de. eksistansiyalizmi, Yabancı’da ve Veba’da hep ölüm olgusu çerçevesinde kurmak zorunluluğunu duyuyor.

Sartre

Sartre yalnızca sokaktaki insan için ve vulgar (müstehcen, edebe aykiri. adi, bayağı) görgüsüz anlamda bir filozof sayılabilir; sözcüğün teknik anlamında Sartre’a bir filozof ve ekzistansiyalizme de bir filosofi demek çok zor görünüyor. Bilmenin süreciyle bilginin doğrulanma dinamiği ile ilgilenmeyene filozof demek mümkün değil; bilme ile ilgilenmek bilebilecek varlığı araştırmayı da beraberinde getiriyor. Felsefenin insan ile ilgilenmesi bir türetilmiş ilgi oluyor; dünyada bilebilen ve bilme yetisi olan tek varlık, insan’dır. Bilme sürecini anlamaya çalışmak, insan’ı anlamaksızın mümkün görünmüyor.

Ekzistansiyalizm (varoluşçuluk), bir ölüm korkusuyla insanı boşaltıp, bir varlık’a indirgedikten sonra, insanı kendi varlık’ına bağlayarak özgürleştirmek istiyor. Özü silinmiş ve yalnızca varlık’a indirgenmiş insan bir anlamsızlığa bağlanarak hareket edebiliyor; bu bir ahlak’tır. Felsefe olmadığından kuşkum yok; bir ahlak yazıcılığı olduğu konusunda kuşku duyuyorum.

Nietzsche

Nietzsche’nin de bir filozof olduğunu düşünmüyorum. Marx, «felsefi araştırmanın ilk gereği bir cüretli, özgür kafadır», the first necessity for philosophical investigation is a bold, free mind, diyor. Nietzsche’de, bir ilk gereklilik olarak, bu var; cüretli ve sınır tanımayan bir kafası olduğundan kuşku duymamak gerekiyor. Ancak Nietzsche de, felsefenin temel ve tek konusu olan, doğru bilgi edinmenin dinamiğiyle hiç ama hiç ilgilenmiyor. Sistematik olmaktan çok uzak, bir sanatçı sezgisiyle insan üzerinde düşünmeye çalışıyor.

Nietzsche, bir ahlak yazıcısı olmak istiyor. [3]Bu nedenle ölümü ortadan kaldırmaya çalışıyor. Edebi Dönüş ile ölüm korkusunu silmeye çalışıyor; ancak insan’a güvenmiyor. İnsana güvenmediği için de ahlakının öğelerini gelecekten ve zorunluluktan çıkarmıyor; geçmişte ve çözülmede arıyor.

İnsana güvenmek, ilerleme’ye güvenmektir; insanın zorunlu geleceğine inanmak oluyor. Ahlak ancak burada var olabiliyor. Zorunlu geleceği hızlandırıcı bir eylemlilik olarak ortaya çıkıyor.

Nietzsche, ilerleme’ye ve dolayısıyla insan’a inanmıyor. [4] Tekellerin egemenlik kurmaya başladığı bir dönemde yaşıyor; tekellerin bireyleri sürüye çevirmeye başladığını görüyor. Bu görgü ve hastalıklı bir yapıyla, tekellere cephe almak yerine sürüye dönüşen kütlelere cephe almaya kalkıyor, sıradan insandan tiksinmeye başlıyor. Friedrich Nietzsche, insanlığın ilerlemesine güvenemediği için, ahlak modelini geçmişten çıkarıyor; insanların burjuvazinin ortadan kaldırdığı aristokratlar türünden güçlü olmasını vaaz ediyor.

Friedrich Nietzsche’nin bir ahlak koyucu olduğundan kuşku duymuyorum. Ancak insana karşı bir ahlak geliştirmeye çalışıyor. Jean Paul Sartre, ekzistansiyalizminin hümanizm olduğunu ileri sürerken, Nietzsche ile karşılaştırıldığında çok daha haklı görünüyor; Sartre, mevcut değer levhalarını silmeye kalkmanın ötesinde yalnızca bağlanmanın akıl dışı olduğunu, anlamsıza bağlanan insan denilen varlığın özgürlüğe ve gelişme yollarına ulaşabileceğini belirtmekle yetiniyor. Sartre. kollektif insana olmasa bile bireysel insana güveniyor.

Nietzsche ve Sartre’ın filozof olmadıklarını tekrarlamak durumundayım.[5] Sartre’ın bir romancı olduğundan kuşku duyulmuyor. Nietzsche ise hiç bir yere gelmiyor. Yazdıkları içinde roman türüne en yakın olanı Zerdüşt’tür; roman demek pek çok zor geliyor. Ancak Kundera’nın yazdıklarına roman demenin güçlüğü, yüzüne karşı da ifade edilebiliyor. Bir romanının İngilizceye çevrilmesi sırasında yapılan bir söyleşide şu sözleri işitiyor:

 «Your latest book is not called a novel, and yet in the text you declare: This book is a novel in the form of variations. So then is it a novel or not?»”

Kundera

Yazdığının roman olmadığı, Kundera’nın roman olmayana roman dediği anlatılıyor ve bir kez daha «roman mı, değil mi» sorusu önüne konuluyor. Bu soruya Çekoslovak göçmenin verdiği cevabı aktarıyorum: «Benim tümüyle kişisel estetik yargıma göre, gerçekten romandır; ancak bu düşüncemi hiç kimseye zorla kabul ettirmek istemiyorum». Güzel; Kniha Smichu a Zapomneni, Kahkaha ve Unutmanın Kitabı, için Kundera yalnızca «bana göre» roman diyebiliyor; daha fazlasını ileri sürmemekle büyük bir tevazuu göstermiş oluyor.

Kundera’nın bu söylevinden daha ilerde yeniden söz etmek zorunda kalabileceğimi düşünüyorum. Geçerken bu yozlaşmış göçmenin zanaatının özetine değinmem gerekiyor; yozlaşmanın bir kesin kanıtı olarak etrafındaki düşünce akımlarından yalnızca insanın alçalmasına katkıda bulunabilecek kırıntıları seçiyor. Grek Parmanides’in[6] doğada ve toplumda hiç bir değişmenin olmadığı, sıcaklık ile soğukluğun, aydınlıkla karanlığın birbirinin aynı olduğu, soğuğun sıcak olmamak, karanlığın aydınlık olmamaktan başka bir anlamı bulunmadığı düşüncesi Çekoslovak Göçmen için tılsımlı bir formül yerine geçiyor. Kundera, Antik Helen döneminden kalma Parmanides düşünceleriyle cehennem ile cenneti de birleştiriyor ve cehennemden kurtulabilmek için mutlaka cennetin ve cennet düşüncesinin ortadan kaldırılması gerektiğini vaaz ediyor.

Aktarıyorum: Totaliteryanizm[7] yalnızca cehennem değil aynı zamanda cennet hülyasıdır, herkesin ortak bir istem ve inanç çevresinde birleştiği, birbirinden saklısı olmadan uyum içinde yaşayacakları bir dünya rüyası, çağlardan beri var. Kundera, totalitaryanizmi ortadan kaldırabilmek için, cehennemin kökünü kazıyabilmek için, çağlar boyu insanlığın bir değeri olan bu hülyaya karşı bir haçlı seferi gereğine inanıyor.

Cehennem ile cennet arasında kurduğu bu birliği somutlaştırmak istiyor; aktarmaya devam ediyorum. Stalinist terör döneminin tamamı bir türkülü kollektif çılgınlık dönemi idi. Bu şimdilerde tümüyle unutuldu; aslında sorunun özü burada yatıyor. İnsanlar şöyle konuşmayı seviyorlar: İhtilal güzeldir, kötü olan yalnızca ihtilalden doğan terördür. Fakat bu doğru değil. Kötü zaten güzelin içinde var, cehennem zaten cennet hülyasına konmuştur; eğer biz cehennemin özünü anlamak istiyorsak, içinden çıktığı cennetin özünü incelemek zorundayız». Çok açık değil mi? Bütün Stalin düşmanları neden ayağa kalkmıyorlar, anlamakta güçlük çekiyorum. Kundera, her cennet kurucusunun mutlaka bir Stalin olacağını ve olmak zorunda kalacağını vaaz ediyor.

Stalin aklanıyor.

Cennet mahkum oluyor.

……………..

Bazılarının Ahir Zaman Peygamberi saydığı Kundera, cennet düşüncesi yerine «bok» felsefesini öne çıkarmak istiyor. Önce cennet’e inananları katil yapıyor;

………………..

Kundera, başı dik, mücadele eden insandan tiksiniyor.

Ben Kundera’dan tiksiniyorum.

Kim kimden özür dileyecek?

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Estetik Hesaplaşma, Şubat, 1987, s.16-23


[1] Hiç bir alanda bir kimse önceki varlık biçimini reddetmeden ilerleme kaydedemez. Ahlâk diline çevrildiğinde “red ve inkâr” demektir. (K. Marx Engels. Collected Works. Vol. VI. s. 317)

[2] Milan Kundera 1 Nisan 1929’da Çekoslovakya’nın Brünn şehrinde doğdu. 15 kitap yazmış, sayısız ödül almış, yazarlık mesleği yanında uzun yıllar müzik ve sinemayla profesyonel olarak uğraşmıştır. Çek asıllı Fransız yazar yaşamını Paris’te, eşiyle birlikte sürdürmektedir.

[3] “ Bütün inançların inanç erlerine bakın! En çok kimden nefret ediyorlar? Kendi değer levhalarını parçalayandan, bozandan, yasa bozandan: — oysa o, yaratıcıdır.” “Yoldaşlar arar yaratıcı, cesetler değil ve sürüler ve inançlar değil. Yaratma arkadaşları arar yaratıcı, yeni levhalara yeni değerler kazıyanları”.F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt. İstanbul, 1984, s. 29.

[4] “İnsanlık, bugün inanıldığı gibi, daha İyiye ya da daha güçlüye ya da daha yükseğe doğru bir ilerleme göstermemektedir. ‘İlerleme’, modern bir düşüncedir yalnızca, yani, yanlış bir düşünce?” F.Nietzsche, Deccal, İstanbul, 1986, s. 13.

[5] «Tutarlı olmak bir filozofun en büyük yükümlülüğüdür. oysa buna çok ender rastlanır.İ. Kant. Pratik Aklın Eleştirisi, 1788-1980, Ankara, s. 27.

“Ne Nietzsche ne de Kierkegaard sistematik filozof idi”. Britiş bakış açısından, ekzlstansiyalizmin kendisi, çeşitli biçimleriyle, felsefe karşıtıdır”.

«From a British point of view, exlstantialism itself, in many or its iorrns, is anti-philosophical”. .J. Passmore, A Hundred Years oj Philosophy. Pelican, 1970. s. 467.

[6] Parmanides, doğa filozoflarından sayılmakla birlikte, Antik Yunan felsefesinde rasyonalizm geleneğinin ilk filozoflarından biridir. M.Ö.600 ile M.Ö.500’lerde yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil yasakoyucu ve devlet adamı olarak da rol oynadığı sanılmaktadır.Parmenides’e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani Varlık, mutlak anlamda Bir’dir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur.

[7] Totalitarizm kelimesinin, ona olumlu bir anlam yükleyen Mussolini tarafından icat edildiği sanılmaktadır. Mussolini, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra etkili olan merkezi otoriteye karşı yıkıcı güçler yüzünden savunmasız kalmış bir ulusun birliğini ve ulus aracılığıyla da devlette cisimleşen tarihi bir topluluk kimliğini hedefliyordu. Faşizm, devletin birey üzerindeki üstünlüğünü ve bu devletin gücünün sınırsız biçimde yayılmasını öngörür.

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

TARİHTE HİÇ BİR ZAMAN BİR BİZANS DEVLETİ OLMADI


Okullarda, tarih derslerinde, hep Bizans Devleti ve tarihi okutuldu. Bizans Devletini tarihçiler uydurdular; tarihçileri müthiş yaratıklar olarak görüyorum. Tarih, bütün bilimlerin anası sayılıyor; doğru buluyorum. Tarih, kütlelere akıtıldığı zaman fizik oluyor.

Bir soran olursa, bütün öğrenciler aynı cevabı verirler; Osmanlı Tarihi’nin dönemlerini hep aynı anlatıyorlar. Kuruluş Dönemi, Yükselme Dönemi, Duraklama ve diğer dönemler, bir soran olursa, ilkokul, ortaokul ya da üniversite öğrencilerinin ağzından birer fizik katılıkta akıyorlar. Bir soran olursa, sanki öğrenciler, Osmanlı Tarihi’nin ayrı dönemlerini değil, ayrı renkleri sayarlar; sanki her döneme içerilmiş bir başka eter var.

Şu Osmanlı Tarihi’nin dönemleri kadar katı ne var? Peki 1299 sayısından başlayan, 1919 sayısına kadar gelen, üzerinde kilometre taşları ve yer yer keskin virajları gösteren tabelaları olan bir yol mu var? Bu tarihçiler müthiş insanlar oluyorlar!

Bizans Devleti’ni tarihçiler uydurdular; hiç bir imparator veya hiç bir teba kendisinin Bizans Devleti olduğunu düşünmedi söylemedi. Başlangıçta Roma İmparatoru olduklarını söylediler, inandılar; sonra Doğu Roma İmparatoru ve en sonuna doğru da Grek İmparatorluğuna razı oldular. Osmanlı Sultanları veya milleti, hiç bir zaman tarihlerinde, bu adlarla, dönüşler görmediler.

Tarihçiler, imparatorlardan daha güçlü olabiliyorlar.

Tarihi bölüyorlar; buna «peryodizasyon» diyorlar. Tarih biliminin kütlelere akması en çok peryodizasyonla gerçekleşiyor. Peryodizasyon, tarihçilikte en önemli iş oluyor.

Tarihçi değilim; tarihin yeni bir peryodizasyonunu yapıyorum.

Varsa «tarihçiler» üniversitedeler; hiç bir tarihçiden izin almadan, kütlelerin içinde, tarihi yeniden bölüyorum. Geleceği bütünleştirmek için, tarihi yeniden bölmek zorunluluğunu duyuyorum.

Tarihini değiştiremeyenler, talihini değiştiremezler.

………………………

Hep günceli yaşamak, yaşamların en kötüsüdür; basın ile geliyor, zorlanıyor.

Büyük bilim adamlarının, büyük fizikçilerin, günlük basını güncel olarak okumadıklarını biliyorum; biriktirip ayda veya altı ayda bir toptan inceliyorlar. Fizikçiler, günlük basına veya günlük basının zorlandığı güncele, tarihçi türünden yaklaşıyorlar. Güncelin posasını atıp, özünü almaya çalışıyorlar.

Artık günlük basını izlemiyorum; gazeteleri, artık yalnızca, bir araştırma yapmak istediğim zaman, arşivde, inceliyorum.

Günlük basın artık Türkiye’de yeşil eriğe benziyor; en tazesi en çok kamaştırıyor.

Artık Türkiye’de bayatı tazesinden yararlı tek meta günlük basındır; kamaşmış göz göremiyor ve kamaşmış ağız işlemiyor. Günlük basın, görmez gözler ve işlemez ağızlar yaratmaya yarıyor. Can eriğe benziyor ve neye yarıyor?

Üzerimizde polis baskısından öte bir basın baskısı var.

Ve nerede o eski güzel gazeteciler? Hep Dorian Gray‘ın Portresi oldular.[1]

……………

Eski güzel gazeteciler hep öldüler. Gazeteci – yazar oldular ve bu konuda kalem oynatamadılar. Tekeller hepsini yuvarlıyor ve giderek hepsi, markaları birbirinden çok ayrı diş macunları türünden birbirine benziyorlar.

Macunlar nasıl severler, pirzolalar nasıl öperler, daireler nasıl sevişirler; merakta önüme yalnızca Balzac’ı koyabiliyorum. Balzac, rekabetçi kapitalizmde yaşadı; ben, tekelci aşamadayım. Macunlar severken bulaşırlar, pirzolalar öperken ezilirler, daireler sevişirken yalnızca teğet geçerler; tekeller sevgi’nin düşmanı oluyorlar.

Sevgide ortaklık, saygıda uzaklık var.

Tekeller ortaklık duygusunun kökünü kazıyorlar, insanlıktan uzaklaştırdıkları insancıklara yalnızca te-kellere karşı bir saygıyı bırakıyorlar. Macunlaştırdıkları, pirzola yaptıkları insanların sevgi pınarlarını kurutuyorlar; aşk’ı, kemire kemire yuvarlak çakıl taşlarına dönüştürdükleri insanların veya sellerin rastlantılar sonucu yanyana getirdiği iki çakıl taşının yuvarlak temasına, benzetiyorlar.

………………………

Aşk, insanın sonsuz’u bulma serüvenidir.

Sonsuz ampirisist, ancak, hiç bir zaman güncel ol-mayan bir yazgı’dır; mutlak tarih duygusunu içeriyor. Bütün aşıkların, aşklarının «ebediyete kadar süreceğini» düşünmeleri buradan geliyor; ebediyet, belki de, insanoğlunun, en canlı, en gerçekçi ve en gerçek aldatmacası oluyor. Buna ihtiyacı var. Günceli reddedebilmesini, güncelin geçiciliğini görebilmesini sağlıyor; tekelci aşama, insan olma ile devrimci olmayı özdeşleştiriyor.

Macunların sevebileceğini düşünemiyorum. Pirzolalar öpüşemezler ve iki yuvarlak çakıl taşının te sadüfi temasına aşk demlemeyeceğine inanıyorum.

Tezi yazıyorum: Yumuşak insanın sevmesi mümkün değildir. Aşk, katı insanın harcıdır.

Aşk, dişlilerin birbirine geçmesidir. Sevgi, karşılıklı olarak bilmektir ve derinlikleri duymaktır.

Sevgide ortaklık ve saygıda uzaklık var. Tanrılar, ortak olamadıkları için sevemezler ve uzak oldukları için de sevilmezler.

Saygı, sevginin düşmanıdır. Güncel olmayan, tarihçi ve kalıcı sevgi için, aşk için, yalnız arada bir uzaklaşmaya sağlayacak ölçüde saygı gerekiyor; saygının çok azı kalıcı yapıyor ve fazlası, her türlü sevgi’yi öldürüyor..

Aşk, dişlilerin kenetlenip, açılmasıdır. Kenetlenmişlerin geleceğe yürüyüşü oluyor.

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK,  Bir Soran Olursa, Ağustos-1987, Ankara, s.7-14 (Kısaltılarak alınmıştır.)


[1]Dorian Gray’in Portresi, Oscar Wilde’ın yayınlanmış tek romanıdır. Nisan 1891’de yayımlanmıştır.

Romanın kahramanı Dorian Gray çok yakışıklı genç bir adamdır. Dorian’ın hayranı olan ressam Basil Hallward, onun güzelliğinden çok etkilenir ve sanatında yeni bir akım oluşturduğuna inanır. Basil’in evinin bahçesinde, Dorian Basil’in arkadaşı Lord Henry Wotton ile tanışır ve onun dünya görüşünden adeta büyülenir. Lord Henry, hayatta en önemli değerlerin zevk ve güzellik olduğunu düşünür ve Hazcılık üzerine kurulu bu düşüncelerini Dorian’a anlatır. Dorian bunun üstüne güzelliğini bir gün yitireceğini fark eder ve ağlayarak onun yerine Basil’in çizdiği resminin yaşlanmasını ne kadar çok istediğini dile getirir. Dorian’ın bu dileği gerçekleşir. Portresi işlediği her günahın izini taşımak üzere işaretlenir ve bu günahların her biri portresinde kusur veya yaşlanma belirtisi olarak yer alır. Dorian sansasyonlarla dolu bir hayat yaşar ama bir türlü yaşlanmaz. Kitapta ayrıca eşcinsel öğelere yer verilmiştir ve bu konuda büyük eleştiriler almıştır ancak döneme bakıldığında bu konuda bir devrim yapıldığını söylemek zor olmaz çünkü bu konuda yalın bir dil kullanılmıştır ve gayet açıktır. Ancak bu popularitesini daha da arttırmıştır ki yazarın klasik olarak sayılan tek romanıdır. Kitap, gotik korku fantezi türünde olup, Faust Efsanesi’ni andıran öğeler içermektedir. Faust daha çok bilmek adına ruhunu şeytana satarken, Dorian haz ve ölümsüz güzellik için şeytana ruhunu satar.

Çok düşündürücü yönleri vardır. Kalan dış güzelliği yanında iç dünyasının çirkinleşmesi bir resimde canlandırılır. Karakter şunu ifade etmiştir. “Keyif ise her şeyi tattım. Mutluluk ise asla.”

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dorian_Gray%27in_Portresi

 

İSTANBUL NASIL YIKILMALI


“Yıkım, Taksim’den Başlamalıdır.”

Yalçın KÜÇÜK

Büyük heyecanlarım var. Uçağa bindiğimde gözümü teles­kop yapıp dikkatle gözlem yapmaya çalışıyorum. “Yeni başken­ti nereye kuracağımız” sorusuna cevap arıyorum. Yeni Cumhu­riyetin yeni başkenti olmalıdır ve yeri, gecikmeden, bulunmalı­dır, Öyle düşünüyorum.

Otobüslerle şehirlerarası yolculuk yaptığımda en çok cami­lerin (yapılışındaki estetik yoksunluğun)dan rahatsız oluyorum. Mimari, daha çirkin nasıl olur; bu so­ruya cevap bulamıyorum. Bu ülkede mimarlık bu kadar mı ge­ridir; şehirlerarasında, yol kenarında kenarları budanmış pata­teslere benziyorlar ve yanlarına havuç yapıştırılmış, adına “ca­mi” diyorlar. Daha çirkin bir yapı nasıl olur; gittiğim her yerde kilise ve camileri gezmekten büyük haz duyuyorum. Frank­furt’ta bir köyde Bahai tapınağını gördüm, kilise ile cami karışımı ve ancak minaresizdi. Çok başarılı değildi, ancak yine de ye­ni tapınağa bir başlangıç diye düşündüm.

İstanbul’a her geldiğimde İstanbul’u nasıl yıkacağımı düşü­nüyorum. Bu düşünceden büyük heyecan çıkarıyorum. İstan­bul’u acımadan ve toptan yıkmak gerektiğine inanıyorum. “Mil­li servet” dememek gerekiyor, bu söz son zamanlarda uydurul­muştur; halkların utancı demenin daha uygun olduğunu sanı­yorum.

Osmanlı ilericilerine göre Selanik, “Kâbe-i Hürriyet” ve İs­tanbul, “Kahpe Bizans”tır. Bana göre dünyanın en büyük randevu yeridir; bütün talihsiz buluşmalara mekân oluyor. Şimdi bütün talihsiz randevulara mekân olmak için daha çok hazırlanıyor ve daha çok övünüyor.

Kurucusunun adını taşıyor; Bizans, Daha sonra, 330 yılında imparator Konstantinus, Roma İmparatorluğu’nun başkentini buraya taşıyınca, “Secunda Roma” ya da “Nova Roma” adını alı­yor. “İkinci Roma” ve “Yeni Roma” demektir. Fakat Konstantinopolis adı daha çok tutuyor; ancak yine de “Roma İmparatorluğu olarak adlandırılıyor ve halkına “Romani” ya da “Romaie” deniliyor. “Rum”, Romani, Romalı, sözcüğünün Arapçasıdır; Türkçe’ye de yerleşiyor.

Haliç’ten Marmara’ya kadar yayılan bir üçgen üzerindedir. Büyük surlar içindedir. Haliç’in Elence adı, Keros ya da Boynuz’dur ve “Altın” sözcüğü kentin zenginliği ve parlaklığı yü­zünden sonradan ekleniyor. Kadıköy ve Moda’nın adı ise “Kör­ler Kenti” oluyor; Haliç’in güzelliği karşısında ancak körlerin buraya yerleşebileceğini anlatıyor.

Çok ismi var, en güzeli slav dillerindedir; “Çari Gerod” deni­yor, kentler sultanı anlamına geliyor ve Varna’da bugün bile bu adla biliniyor. Parlak bir kenttir ve Elenler bazan “Parlak Kent” anlamında “Antusa” diyorlar. Eski tarihlerde bile adı “Şehir” olarak geçiyor; Araplar zaman zaman ayırd eden anlamında “Farik” de diyorlar.

İstanbul adı Elence’den, Is-Tin-Pelis, nitelemesinden çıkıyor; “şehre” veya “şehirden” anlamını veriyor. Orta Çağ boyunca en büyük cazibe merkezidir; pek çok fetih denemesine karşı koya­biliyor. Zaptedilemez olduğu düşünülüyor; zaptedildiği zaman dünyanın sonunun geldiğine inanılıyor. İkinci Mehmet’in zaptı­nın, çağdaşları üzerinde “kıyamet” etkisi bıraktığı anlaşılıyor; bir zamanın sonu bir zamanın başlangıcıdır.

İstanbul iki kez zaptediliyor; ilki, 1204 yılında ve Latinler ta­rafından ele geçiriliyor. Batılılar, Latinler, şehri görülmemiş bir yağmaya tabi tutuyorlar; yine de Fatih’in askerlerine çok büyük zenginlikler kalıyor.

Galata, başından beri İstanbul’un dışındadır. İstanbul bir Ro­ma öykünmesidir ve daha sonra pek çok kent İstanbul’a öykü­nüyor. Roma türünden yedi tepe üzerinde kuruluyor; ancak çok zaman yanlışlarla sanıldığı gibi bunlar arasında Çamlıca bulunmuyor. Bütün tepeler eski İstanbul’dadır, eğer tepe sayı­lırsa, Topkapı sarayının bulunduğu yer ya da Bayezıt Meydanı İstanbul’un iki tepesidir.

Hep yiyicidir. Hep kavga kaçkınıdır. Kavgalarının hepsi oyundur. Ölümleri bile oyun biliyorlar ve bugün Dolmabahçe’deki ölümcül oyunlar, Roma zamanında bugünkü Sultanah­met yakını olan “Et Meydanı”’ndaki ölümcül sporları hatırlatıyor. Tarihten beri İstanbullu için ölüm hep yabanadır ve hep başkalarının ölümüne ağlıyor veya oynuyor.

Onbeş-onaltı Haziran bir kenara bırakılacak olursa modern İstanbul hiç bir devrimci gelişmenin tanığı olamıyor. Patrona Halil, Kabakçı ya da Otuz bir Mart ayaklanmaları İstanbul’un tarihidir; kurtarıcıları ya Selanik’ten ya da Anadolu’dan geliyor.

Nasıl yaşadıklarını bilmek zordur ve sevişmeyi bile sonra­dan öğrendikleri kesindir. İstanbullu için esas sevişme türü er­keğin erkekle ve kadının kadınla sevişmesidir; pek çok erkek ta­rafından yazılmış divan erkeklere olan aşk üzerinedir. Kadınla­rın kadınlara aşkı da öyle gizlenecek bir durum değildir; bazı kadınlara aşık kadınların bunu anlaşılır hale getirmek için be­yaz tülbentten boyun bağı takmaları ve tülbentin görünen bir yerine de “ah ah” diye yazmaları usûldendir.

İstanbullunun karşı cinsi sevmesinde Kırım Savaşı önemli bir yer tutuyor; savaşta yaralı İngiliz subaylarına hastabakıcılık yapmak ve güzel vakit geçirmelerini sağlamak için İngiliz asil kızları, hemşireciliğin kurucusu Florance Nightingale de bunlar arasındadır, İstanbul’a akın ediyorlar. İstanbullu bunların aşkla­rını görüyor ve kadın ile erkek arasındaki aşkları taklit etmeye başlıyor. Kırım Savaşı’nın hemen arkasından daha önce kapitalize olan Mısır’ın prens ve prensesleri İstanbul’a akın ediyor; İs­tanbul’da sahilhane, yalı, satın alıyor ve Pera’da arabalarda mendil düşürmeyi ve göz süzmeyi yaygınlaştırıyor. Boğazdaki bütün önemli yalıların Mısırlı Prenslere ait oluşu, bu dönemden kalmadır; “İstanbulin” giymeye başlayan İstanbul erkekleri. Mı­sırlı prens ve prensesler arasındaki aşklarda çıraklık ediyorlar.

Cihangir ilk modern müslüman mahallesidir ve İstanbullu için eşi bulunmaz bir yeri simgeliyor. Hem Pera’nın içindedir ve hem de bir yolla ayrılıyor; hem içinde olmak ve hem de ay­rılma, İstanbul aydınının kimliğidir ve bu zamandan geliyor. Cihangir’den Kabataş’a yürüyerek iniliyor; Kabataş, İstanbul’un ilk aydınlarını, vapurla, Bab-ı Ali’ye ve İstanbullu için çok önemli olan Üsküdar’a ve Boğaz’a bağlıyor. Nakliyat ağsından da fevkalede elverişli bir konumu çiziyor.

Benim İstanbul’da öğrenci olduğum yıllarda en pahalı kadın fahişelerin yeri olmaya başlamıştı. Şimdi erkek fahişelerle en modern aydınlara konut sağlıyor.

Cihangir i Taksim’den büyük oteller ve binalar ayırıyor.

II. Mehmet’in  İstanbul’u fethe karar verdiğinde buralar bağdır. Gemilerini stadyumun arkasından, belki de şimdiki Hilton Ote­li ile Divan Oteli’nin arasından, bağların içinden geçiriyor ve Kasım Paşa deresinden Haliç’e indiriyor.

II. Mehmet’in yolunu izlemeyi düşünüyorum.

İstanbul’un fethine Taksim’den başlamak gerektiğini düşü­nüyorum.

YIKIM, TAKSİM’DEN BAŞLAMALIDIR.

Taksim, dünyanın en büyük tepesi, en büyük meydanı ya­pılmalıdır.

Bir çırpıda Su Deposu ile Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkmalıyız.

Yıkmadan önce bu iki binadan, Su Deposu ile Atatürk Kül­tür Merkezi’nden hangisinin daha çirkin olduğu konusunda bir yarışma açmalıyız. Bir kez içini de gördüm, Atatürk Kültür Merkezi kadar çirkin bir opera binası düşünemiyorum, içi mi dışından ve dışı mı içinden daha çirkin olduğuna karar veremi­yorum. “Sanatçı Deposu” olarak inşa edildiğini sanıyorum.

Bu taş yığınları bu oteller hemen yıkılmalıdır.

The Marmara, Sürmeli Park, yanındaki binalar hemen yerle bir edilmelidir. Sıraselviler’deki kiliselere kadar taş üstünde taş bırakılmamalıdır. Ortaya dünyanın bir besin harikası olan man­tar gibi düm düz bir tepe çıkmalıdır. Trafik tepenin altından ve­rilmelidir.

Bu dünyanın en büyük tepesinde bu her yürüyenin denizi gördüğü yerde, bu dünyanın en büyük miting alanında bir tek Sheraton kalmalıdır. Sheraton, devrimini yapamamış ülkeler­den gelen gençler için konuk evi olarak kullanılmalıdır.

İstanbul bize layıktır: Biz yıkmalıyız.

 Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Emperyalist Türkiye, Temmuz-1992,Ankara, s.254-257

BİR ZAMANLAR BİR İSMET ÖZEL VARDI…” TARTIŞMASI


BİR ZAMANLAR BİR İSMET ÖZEL VARDI… / İSMET ÖZEL

(4 Ağustos 2003 – Millî Gazete)

“Yazı yazmak” demiş E.L.Doctorow, “geceleyin araba sürmeye benzer. Önünüzü sadece size farların gösterdiği yere kadar görebilirsiniz; ama bu suretle seyahatin tamamına erersiniz.” Bu söze itibar edeceksek, ben de geldim geleceğim yere kadar, bitirdim gezimi. Benim için gazete yazarlığı bağlamındaki seyahat tamamlandı. Bundan sonra gazete yazısı yazmayacağım. Yirmi altı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahalline bir şekilde oturduğum bu arabayı sürmem için hiçbir ahlâki gerekçe kalmadı artık. Neydi gazete yazısı yazmamdaki ahlâki gerekçe? İslamî siyaset yaklaşımı başını dik tutmak istiyorsa, ona destek olmaktı. Çok önemli ve işlev değeri çok yüksek bir işe giriştiğimi düşündüm. Yıllar ve yıllar boyunca çabalarımı hafife almadım. O kadar ki benden başka bir başka kalemle ikame edilebilecek bir tek satır yazmadım. Devran döndü ve benim niyetlerimle olduğu kadar, benim ciddiyetimle ortamın ahvali arasında herhangi bir irtibat bulunmadığı ortaya çıktı.

Bu sebepten dolayı hakkımda “Bir zamanlar bir İsmet Özel vardı..” denilmesi pek yakışık almaz. Ben ortalıkta dönüp duran işlere, çevrilen dolaplara bulaşmadım. Buna mukabil adı duyulmuş biri haline geldim. Adım elbet gizli kalmayacaktı. Lakin benim hedeflediğim şey adımın yaygınlaşması değildi, varlığımın neyle uğraştığının farkına varılmasıydı. Gazete yazısı yazmaya başladığım günden bugüne aradan yirmi altı yıl üç ay geçti. Sonuç benim açımdan ve benim beklentilerim açısından pek parlak değil. Aslına bakarsanız, sonucun parlaklıktan uzak kalmasını ben istedim. Bidayetten itibaren basın hayatında kendine yer açmak isteyenlerden biri değildim. Eğer nefsanî tatmin söz konusuysa edebiyattaki yerim buna kifayet ediyordu. Üstelik neye emek verdiğimi anlamayan insanların benim adımı ağızlarına almalarından oldum olası büyük bir rahatsızlık duyarım, ilk yazımda dedim ki kitle iletişim araçları vesilesiyle yazı işine giren bir Müslüman’ın vazifesi dikkate değer şeyler yazmak değil yazdıklarıyla dikkatlerin Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaşmasını sağlamaktır.

Dikkatler benim yazdıklarım vesilesiyle Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaştı mı? Hayır, hiç öyle olmadı. Meseleye “itibar” açısından bakarsanız yirmi altı senelik gazete yazarlığım pek parlaktır. Meseleyi önümüze “hakikate yönelmek” hassasiyetiyle koyarsak ortada tam bir fiyasko vardır. Demek ki girdiği yazı işinin altından kalkamamış bir Müslüman sayılırım. Neden? Şimdiye kadar elimden, dilimden ve sair azalarımdan ne kadar gavurluk (!) sadır oldu ise hepsinin bir alıcısı çıktı. Gel gelelim, Türklüğüme müşteri bulamadım. Bu başarısızlığı devam ettirerek daha çok rezil olmaya katlanamam. Şimdiye kadar gazete yazarlığı dolaylarındaki işi kovalamamın sebebi sabır göstermemdi. Sabır dediğimiz şey sonu olan bir şeydir. Zamanı gelince sabır taşar. Belli şartlar oluştuğu halde sabrı taşmayan insan eğik bir boyunla ve mağlubiyetle yaşamayı seçen insandır. Artık siyasete dair yazı yazmayacağım. Yazdıklarım hakkında her gün biraz daha battıkları cehaletten aldıkları cesaretle mülahazalarını beyan etme hevesine kapılan kimselere söyleyecek sözüm yok. Onlara artık tahammül edemiyorum. Şimdiye kadar kendilerine gelmelerini, kendilerini bilmelerini ümit ettim. Ümidim boşa çıktı.

Kendini bilenin rabbini bildiği gerçeği bizi aynı zamanda rabbini bilenin kendini bildiği gerçeğine götürmez mi? Hayır, götürmez. Giderek tersi olma ihtimali yüksektir, yani rablerini bilmeyi öne alan kimseler kendilerini unutma akışında ilk sırayı doldururlar. Dikkat edin, “r” harfini büyük yazmadım. “Rabbim Allah, kitabım Kur’an” diyenleri ortamdan ayrı tutuyorum. İçinde yaşadığımız çağ İslâm’ı arayanların onu ancak kitaplarda, Müslümanları arayanların onları ancak mezarlarda bulabildiği bir çağdır. Hal-i hazırda kimin terbiyesi altında bulunuyorsak (bir zamanlar bulunmuşsak değil) rabbimiz odur. Demek ki ne ile terbiye edildiğimiz hakkında edineceğimiz her malumat rabbimizi tanıma yönünde bir miktar ilerlememize sebep olacaktır. Terbiye edeni de terbiye eden vardır diye düşünmekten kendimizi alamayız. En iyisi bir başkasının terbiyesi altında olmayanın terbiyesi altına girmektir. Demek ki kültürün kökeni bizi ilk elden ilgilendirir. Buradan kalkarak aldığımız terbiyenin Türklüğümüzün derecesini de belli ettiğinin farkına varırız. Türkiye’de yaşayanların ne kadarı Türk’tür? Siz bu soru üzerinde düşüne durun. Ben sizin durduğunuz yerden tedirgin oldum, başka yere gidiyorum.

‘BENİ ANLAMADILAR’ / HABER: ÖMER ÇAKKAL

(8 Ağustos 2003 – Yeni Şafak)

Gerçek Hayat’ın 26 Mayıs’ta çıkan sayısında Cuma Mektupları’nı sonlandıran İsmet Özel, geçtiğimiz Pazartesi günü de Milli Gazete’de kaleme aldığı makale ile gazete yazılarına son verdi.

Milli Gazete yazarı İsmet Özel, geçtiğimiz Pazartesi günü yayınlanan son yazısı ile gazete yazılarına son verdi. 26 Mayıs’ta Gerçek Hayat dergisindeki Cuma Mektupları köşesine veda eden İsmet Özel, bu seferki son’u; “Yirmialtı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahaline oturduğum bu arabayı sürmem için, artık hiçbir ahlaki gerekçe kalmadı” cümleleriyle anlattı.

Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan ve yazı hayatına atıldığı günden bu güne birçok gazete, dergi ve mecmuada yazan İsmet Özel, 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren geçirdiği fikri dönüşümün ardından İslamcı çevrelerin kanaat önderleri arasına girdi. Bu tarihlerden itibaren şairlik kimliğinin yanına yazarlık serüvenini de ekleyen Özel, pekçok dergide yazdı. Son olarak haftalık Gerçek Hayat dergisinde Cuma Mektupları adıyla makaleler yazan İsmet Özel, özellikle ‘Türkçülük’ konusunu işlediği son yazılarında zaman zaman dergi okurundan tepki aldı. Cuma Mektupları’nı aynı dönemde kitap olarak yayınlayan Özel, derginin 26 Mayıs’ta yayınlanan sayındaki şu cümlelerle vedasını duyurdu: “Yazacak şey bitmemiş olsa bile, artık ortada yazılacak ‘yer’ kalmadı. Benim için daha çok dikkat çekmek suretiyle daha çok yanlış anlaşılmaya tahammül etmenin sınırını artık geçtim.”

Geçtiğimiz yıllarda Yeni Şafak gazetesinde de okurları ile buluşan Özel, Gerçek Hayat’taki vedasının ardından iki ay daha Milli Gazete’de yazmayı sürdürdü. Geçtiğimiz Pazartesi günü kaleme aldığı manifesto gibi bir makaleyle 26 yıldır sürdürdüğü gazete yazarlığı serüvenine nokta koyduğunu duyurdu.

Şoför olmak, yolcu olmak..

İsmet Özel’in siyasi yazılar diye tarif ettiği gazete yazarlığından kopuşu, ilginç yorumları da beraberinde getirdi. Yazarın, Milli Gazete’nin özellikle son dönemde izlediği politikadan duyduğu rahatsızlıktan ötürü ayrıldığı ileri sürülen görüşlerden biri. Bir başka görüş ise Özel’in, Yusuf Kaplan’ın Umran’dan ayrılış gerekçesi olan ‘söylediklerine karşılık bulamaması’ sorununu yaşadığı yönünde. Ancak İsmet Özel yazısının ilk cümlesinde belki de tartışmaların önüne geçmek için ayrılık nedenini kısaca şöyle anlatıyor: “Yazı yazmak” demiş E.L.Doctorow, ‘geceleyin araba sürmeye benzer. Önünüzü sadece size farların gösterdiği yere kadar görebilirsiniz; ama bu suretle seyahatin tamamına erersiniz.’ Bu söze itibar edeceksek, ben de geldim geleceğim yere kadar, bitirdim gezimi. Benim için gazete yazarlığı bağlamındaki seyahat tamamlandı. Bundan sonra gazete yazısı yazmayacağım.”

İsmet Özel makalesinde, yazı serüveninin başladığı tarihten bu yana, şoför olmanın getirdiği zorunlulukla yalnızca kendi yazdıklarını dikkate alabildiğini, gazete yazarlığı serüvenine son vererek artık her tarafı rahatça görebileceğini ifade ediyor. Usta şair, kendisini anlamayanlara kırgınlığını, “Ben sizin bulunduğunuz yerden tedirgin oldum” sözleriyle ifade edip, yazının son cümlesinde başka yere gideceğini duyuruyor.

“Beni anlamak isteyen çaba sarfetmeli”

İsmet Özel daima sözünü ince eleyip sık dokuyarak, sözün mâna ile buluşmasındaki şiddeti en etkili haliyle ayarlayarak yazdı. Oldukça ağır bir dille kaleme aldığı makalelerini anlamakta güçlük çekip, ‘Ne var sanki daha açık yazsanız” diyenlere, “Ben anlatmak için büyük çaba sarfediyorum. Anlamak isteyen de azıcık kendini yorsun” diyerek cevap veren Özel, yaptığı işe verdiği önemi son yazısındaki “O kadar ki benden başka bir kalemle ikâme edilebilecek tek bir satır yazmadım” diyerek ortaya koydu.

‘TÜRKLÜĞÜME MÜŞTERİ BULAMADIM’

İsmet Özel son yazısında, içinde yaşadığımız çağı, İslâm’ı arayanların onu ancak kitaplarda, Müslümanlar’ı arayanların onları ancak mezarlarda bulabildiği bir çağ olarak niteliyor:

Neye emek verdiğimi anlamayan insanların benim adımı ağızlarına almalarından oldum olası büyük bir rahatsızlık duyarım. İlk yazımda dedim ki kitle iletişim araçları vesilesiyle yazı işine giren bir Müslüman’ın vazifesi dikkate değer şeyler yazmak değil yazdıklarıyla dikkatlerin Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaşmasını sağlamaktır. Dikkatler benim yazdıklarım vesilesiyle Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaştı mı? Hayır, hiç öyle olmadı..

Demek ki girdiği yazı işinin altından kalkamamış bir Müslüman sayılırım. Neden? Şimdiye kadar elimden, dilimden ve sair azalarımdan ne kadar gavurluk (!) sadır oldu ise hepsinin bir alıcısı çıktı. Gel gelelim, Türklüğüme müşteri bulamadım. Bu başarısızlığı devam ettirerek daha çok rezil olmaya katlanamam.

Yazdıklarım hakkında her gün biraz daha battıkları cehaletten aldıkları cesaretle mülahazalarını beyan etme hevesine kapılan kimselere söyleyecek sözüm yok.

İSLAMİ KESİMİN ÖNCELİĞİ: ÇIKAR / RÖPORTAJ: AHMET TULGAR

(10 Ağustos 2003 – Milliyet)

İslami kesim, AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte yozlaştı. Başını örten kızların bir kısmıyla göbeklerini açan kızlar aynı amacı taşıyorlar.

Cemal Süreyya, İsmet Özel için şöyle bir şey söylemişti: “İsmet Özel’den solcular vazgeçemedi, sağcılar da bir türlü tam sahiplenemedi.” Evet, Türkçenin en büyük şairlerinden İsmet Özel, 1975 yılında, o güne kadar ön saflarında yer aldığı soldan kopmuş ve İslami harekete katılmıştı. İslami kesimin,Özel’i sahiplenme sürecindeki tereddüdü bir süre sonra ünlü şairin bu kesimin yıldızı haline gelmesi, getirilmesiyle sona erdi. Özel’in şiiri ise değişmemişti, hâlâ her yazdığı şiir laik gazetelerde de tam sayfa haberlerle duyuruluyor ve okurlarını heyecanlandırıyordu. Ama Özel, bir yandan da günlük, ideolojik yazılara başlamış, İslami kesimin en önde gelen teorisyeni halini almıştı. Bu tam 26 yıl sürdü. Özel’in toplantıları tıklım tıklım dolu salonlarda, rock konserlerindeki gibi bir hayranlık isterisi eşliğinde gerçekleşiyor, onun dizeleri ve davudi sesinden etkilenen birçok genç, kendine İslami mücadele içinde bir anlatı oluşturma kararı alıyordu.

Ancak İsmet Özel, geçen hafta pazartesi Milli Gazete’de yayımlanan “Bir Zamanlar Bir İsmet Özel Vardı” başlıklı yazısı ile İslami hareketle bağlarını fiili ve ideolojik olarak kopardı. Bu karar Türkiye’nin entelektüel dünyasında tam bir şok etkisi yaptı. Şair, bu konudaki ilk ve son röportajını Milliyet’e verdi. İşte, Özel’in çarpıcı açıklamaları:

‘Sıkıştıklarında vazgeçiyorlar’

Türkiye’de Cumhuriyet’in neye dönüşeceği sorusu 60’tan sonra sosyalizm olarak cevaplandırıldı. Bu cevap 80’den sonra İslamiyet oldu. Çoğunlukta olan okuryazar insan birinci aşamada, “Sosyalizm gelecek madem, benim payıma ne düşer, ne vermeliyim bunun için? Sosyalizm gelecek madem, ben buradaki yerimi nasıl elde etmeliyim?” düşüncesiyle hareket etti. İşler bu entrikayla yürüdü sosyalist hareket içinde yani.

Ve sonra aynı şey İslamiyet için de söz konusu oldu. Ama bir farkla: “Bu devlet bir İslam devletine dönüşecek madem, o halde benim payıma ne düşüyor, ben ne yaparsam bu işler daha iyi yürür?” sorusunu kimse sormadı kendisine İslami çevrelerde. İslamcılar, sadece “Madem bu devlet İslam devleti haline gelecek, öyleyse ben nereyi kapatayım da, güme gitmemeyim?” düşüncesiyle hareket ettiler. İslamcıların, sosyalistlerden farkı şuydu: Sosyalizm, Batı’nın vicdan azabıdır. İşin içine vicdan girince mesele biraz değişiyor. Şüphesiz ki o zaman bina etme, binaya harç taşıma işi daha acil, daha zaruri bir şey oluyor.

Ama İslamiyet söz konusu olduğunda bir mirasyedilik durumu oluyor. Türk toplumunun kültürel değeri zaten İslamiyettir. O yüzden de İslami siyaset yapan insanlar hazır bir şeyi kullandıkları ve bu yüzden de sosyalistler gibi harç taşımak zorunda olmadıkları için bu hareketi bir yerinden yakalayıp kullanmakla geçirdiler vakitlerini. Aynı bugünkü felaket AKP yönetiminin yaptığı gibi.

Sosyalistler mücadelelerinde büyük sıkıntıya girdiler, öbürleri ise sıkıştıklarında hemen “Tamam, ben savunmuyorum, zaten bu İslamdır” deyip bırakıyorlar. Sosyalistler, İslamcılardan daha samimiydi. İslami hareket, sadece pastanın peşinde.

‘İnsanlara konum teklif ediyorlar’

İslami kesimdekiler benim kendilerine benzediğimi sanarak gurur duydular. “Bak, kömünist şair de bizim gibi oldu” dediler. Bu bana bir yıldızlık sağladı. Ama bu aynı zamanda benim ne dediğimi anlamama şartlarını da yarattı. Oysa ben İslamı onların şartlanmalarından bağımsız olarak öğrendiğim için 12’den vuruyordum hep. Ben onların korunma mekanizmalarına ihtiyaç duymadığım için asıl meseleye yöneliyordum. Ben, İslami hareket içinde çok prestijli ama söylediği kulak arkası edilen bir adam olarak yaşadım. İslami kesimde birtakım şeyleri kullanıp sivrilmek soldan çok daha kolaydır. Çünkü Necip Fazıl’dan beri bir tek adamlık, bir üstatlık mertebesi olmuştur bu kesimde. Ve isim sahibi olan insanlar, gizli ve açık olarak buna oynuyorlar. İslami kesimde insanlara asıl meseleden uzaklaşmaları karşılığında birtakım konumlar teklif ediliyor. Ve sonuçta da işte AKP oluyor.

‘AKP pastanın peşindeydi, kaptı’

AKP’liler pastayı kapmak isteyen insanlardı. Ve kaptılar da. Kapmak istedikleri şey pasta olduğu için krema da bende olduğu için benim kitaplarımla dolaşmaya başladılar. Bana katılmam için teklifte bulundular mı? Hayır. İsmet Özel’e teklif edilmez çünkü. “Nasıl olsa kabul etmez” diye düşünülür. Ve “Ya, kabul ederse” diye korkulur. Kanal 7’de üç sene program yaptım, bant yayına geçtiler ve “Biz canlı yayında sizden korkuyoruz” dediler. Ben bugün en hafifinden şunu söyleyebilirim ki, AKP’liler içten pazarlıklıdır. Çok daha ağır şeyler söylenebilir tabii. (Bu sırada konuştuğumuz kafenin önünden göbeği açık, derin göğüs dekolteli bir genç kız geçiyor. İsmet Özel, onu işaret ederek sürdürüyor konuşmasını.) Başörtülü kızların bir kısmı bu. Amaçları bu yani. Göbeklerini açan kızlarla aynı amacın peşindeler başlarını örterken.

‘İslamcı kesim artık yozlaştı’

Şimdi artık gazetelerde ideolojik yazı yazmayacağım için çok rahatlamış durumdayım. Ben, hayatımı İslami ölçüler içinde düzenlemiş olmaktan pişmanlık duymuyorum. Ama ben bunun bir de yanımda, yöremde benim gibi yaşayan insanlar olması durumunda güzel olacağını düşünerek yaptım. Eğer bende şimdi bir rahatsızlık oluyorsa, bunun nedeni budur. İnsan, kendini biraz soyutlanmış hissediyor. İslami kesim, AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte yozlaştı, kelimenin tam anlamıyla yozlaştı.Artık, İslami kesimde bütün öncelik fakirler için de, zenginler için de çıkar hesabında. Gariptir, nezaket bile kayboldu.

‘Ben edebiyatın hasını yaptım’

Ben, edebiyatı hep has, tamamen dünyevi endişelerden arınmış bir çerçeve içinde değerlendirdim. Benim için edebi üretim, o işi dünya ölçüsünde iyi yaptığını göstermekle eşanlamlıydı. Ama benim şiire başladığım yıllarda, yani 60’larda, Türkiye’de edebiyat “Acaba, gerçekten Türkiye’yle ilgili bir yeni endişeye bulaşmalı mıyım?” sorusunu sordu kendisine. Ve sosyalist hareketle bağlantılandırdı kendini. Ben de sosyalist harekete katıldım ama ben Türk edebiyatı için yeni bir şey de yaptım: Devrimci şiir yazdım ve bu yine de şiirdi. O zamana kadar edebiyatçılar Türkiye’de “Sol tandanslı edebiyat sol değerler dışında edebiyat olarak ne taşır?” sorusunu cevaplandıramıyordu. Benim şiirimle beraber bu soru cevaplanmış oldu. Benim edebiyatta yaptığım bu dönüşüm daha sonra bir aşama daha geçirdi. Benim kendimi 1975 yılında Müslüman olarak adlandırmamla birlikte eski arkadaşlarım da dahil olmak üzere birçok insan “Artık şiir yazamaz. Ne yazacak ki; oldu gerici!” dediler. Ama yeni kitabım çıkınca insanlar baktılar ki, “Adam hâlâ şiir yazıyor.” Çünkü ben hangi sebeplerle sosyalist olduysam, aynı sebeplerle Müslüman oldum.

‘İSMET ÖZEL ASLINDA HİÇ DEĞİŞMEDİ’ / HABER: BELMA AKÇURA

(11 Ağustos 2003 – Milliyet)

Şair İsmet Özel’in İslami çevrelere ağır eleştiriler yönelterek bu camiadan kopuşunu sol görüşlüler, “O aslında hiç değişmedi” diye açıkladı. Bazı İslami çevreler de kararı ve yönelttiği eleştirileri “haklı” buldu.

Sol hareketten 1975’te koparak İslami harekete yönelen şair İsmet Özel’in bu kez de İslami çevrelere ağır eleştiriler yönelterek bu camiadan kopuşu farklı yorumlandı. Eski Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun da yöneticilerinden olan şair Özel’in önce soldan, sonra İslami hareketten kopuşunu sol görüşlüler, “O aslında hiç değişmedi” diye açıkladı. Bazı İslami çevreler de bu kararı ve yönelttiği eleştirileri “haklı” buldu.

Hüseyin Ergün (Eski Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun ilk Genel Başkanı): “İsmet aslında hiç değişmedi. İsyancı tavrını hep korudu; sosyalist iken de dindar iken de aynı isyancı tavrını hep sürdürdü. Onun isyanı insan değerlerinin hiçe sayılması insanın incitilmesi ile ilgili. Ben İsmet’in İslami hareket içerisinde arılığı, duruluğu, içtenliği bulamayacağını biliyordum. Yine de islami hareketin içerisinde bulunması uzun sürdü diye düşünüyordum ama böyle olacağını da biliyordum. Bu kopuşu ve eleştirileri İsmet’in isyancılığına ve dobralığına uygun bir davranış. İsmet’i yine birşeyin içerisinde olursa insanın incitilmesine karşı akımların içinde görmek mümkün olur. Öyle bir gidişin içinde olur diye düşünüyorum.”

Veysi Sarısözen (Eski Fikir Kulüpleri Federasyonu yöneticisi): “İsmet benim çok eski arkadaşım; 1960’lar da o Fikir Kulüpleri Federasyonu’nda yönetici iken ben de federasyonun sekreteriydim. Yurtdışında iken İsmet’in mistik bir dünyaya yöneldiğini duyduğumda bu bana tuhaf gelmedi. Çünkü İsmet’in politik yaşamını belirleyen şiir dünyası. Bence zaten şiir sanatında mistik bir yan var her zaman. İsmet şiirleriyle, şiirdeki mistik öğeyle tutarlı olmaya çalıştı. Dolayısıyla bu durum onun o çevreye kaymasını doğal kıldı. Ancak onun düşündüğü mistik dünya, şiir dünyasının içinde var. Politik hayatın içine girdi ve bu kez de İslami politik çevre onun şiir dünyasıyla çatışmaya düştü. Sanırım İsmet hiçbir zaman politikacı olamayacak. Onun yeri kendi şiir dünyasının içinde, başka bir yerde yeri yok.”

‘Yerini koruyor’

Abdurrahman Dilipak (Vakit Gazetesi Yazarı): “İsmet Özel’in eleştirisi, yozlaşma üzerine. Türkiye Müslüman bir toplum, ancak büyük bir bölümünün hayatında İslamın etkisini göremiyorsunuz. Bu bir gerçek. Dolayısıyla burada İslam’a ve gerçek anlamda Müslümanlara yönelik bir eleştiri yok. Müslüman kesimdeki yozlaşma, yabancılaşmaya karşı bir eleştiri var. AKP’yi eleştirirken de, bu yozlaşmış kesimin rant kaygıları ile AKP’ye yöneldiğini ve AKP’nin bu kesimi temsil ettiğini söylüyor. Benzer eleştirileri Mehmet Akif’in Safahat’ında, ya da Muhammed İkbal’in şiirlerinde de görebilirsiniz. Şevket Eygi de benzer eleştiriler getiriyor. Yoksa Müslüman kimliğe genel bir eleştiri yok. İsmet Özel bir şair. O yerini koruyor.”

‘AKP hakkındaki değerlendirmeleri çok önemli’

Afet Ilgaz (Milli Gazete yazarı): “İsmet Özel gibi önemli bir şair ve yazarın samimiyetinden şüphe etmek de değerlendirmek de bana düşmez. Özel’in Milli Gazete’den ayrıldığını belirttiğinin ertesi günü, duyduğum üzüntüyü kendi köşe yazımda dile getirdim. Özel’in ‘Türklüğüme bir müşteri bulamadım’ sözleri gerçekten çok önemlidir. Çünkü bizi Türk olduğunu söylemekten adeta çekinir hale getirdiler. Türklüğe sahip çıkanlar da müslümanlığımızı anlayamadılar. Yani bu konuda büyük bir oyuna getirilmiş bulunuyorduk. İsmet Özel’in düşüncelerine derin bir saygı duyuyorum. Kendi hesabıma konuşursam sosyalist iken de, müslüman iken de aynı samimiyeti taşıdım. Ayrıca Özel’in AKP hakkındaki değerlendirmelerini de son derece dikkate değer ve önemli buluyorum.

İSLAMİ MEDYADA TENEZZÜLEN YAZDIM BENİM ONLARA TEK KURUŞ BORCUM YOK / RÖPORTAJ: NURİYE AKMAN

(14 Eylül 2003 – Zaman)

İsmet Özel, Faydasız Yazılar kitabında Chuang Tzu’nun peşinden giderek meyveleri için dallarını kimsenin taşa tutmadığı, çok budaklı olduğundan marangozların kesmeye değer bulmadığı, dokusu gevşek olduğu için yakmaya da yaramayan, kimsenin bahçesine dikmek istemeyeceği, şehrin bulvarlarına sokulmayan bir ağaç olmak istediğini anlatmıştı.

Kıraç bir ıssızlıkta, bunalmış bir yolcu, dibinde oturacağı, sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye ferahlarsa bunun ona yeteceğini söylüyordu.

Bu uzun söyleşi, bu portrenin bir izdüşümü oldu sanki. Okurlar, İsmet Özel gerçekten faydasız bir ağaç olabilmiş mi? Yoksa ‘Meyvem var diye taşlanıyorum, kerestem mükemmel diye marangozların saldırısına uğruyorum, herkes beni bahçesine ekmek, şehri benimle süslemek istiyor’ mu dediği test edilsin. Milliyet’ten Ahmet Tulgar’a İslami kesimden koptuğunu açıkladıktan sonra ortalık birbirine girmiş, soldan, sağdan ve de ortadan pek çok kalem bunun ne anlama geldiğini sorgulamıştı. Bu söyleşi İsmet Özel’in ruhunun temel koordinatlarını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor ve yeni tartışmalara aday görünüyor. İsteyen onun dev egosuna takılır, isteyen İslamcılıkla ilgili sözlerinin içeriğine kafa yorar. Sadece şunu söyleyeyim; söyleşi boyunca çok neşeliydi, öfkesini coşkuyla yansıttı, en mahrem sorulardan kaçmadı. Öyle ki ben daha ileri gitmekten çekinip bir noktada durmak zorunda hissettim kendimi. Söyleşi bitiminde, Türk sanat müziğinin çok ağır parçalarından oluşan bir dizi şarkı söyledi. O an, masum bir çocuk gibiydi…

Demek İslami kesimle yollarınızı ayırdınız, öyle mi? Bu eyleminiz, aşağıdakilerden hangisini kapsıyor? A) Bu kesimden insanlarla görüşmemek, B) Bu kesimin yayın organlarında görünmemek, C) Ne halleri varsa görsünler deyip İslami sorunlar üzerinde düşünmemek, D) Merkez medyaya kucak açmak, E) Sadece şiirle ilgilenmek.

Merkez medyaya kucak açmak, küçümseyebileceğim bir şey. Asıl beni bir ahlaki zaaf içinde göstermek isteyen insanların ne halleri varsa görsün diyorum. 59 yaşındayım, itibarlı çevrelere girmek için birçok imkanla karşılaştım. Hiç umrumda olmadı. Ben bir zaman, birileri tarafından itilip kakılmışım da, şimdi, birilerinin imkanlarına mı talibim yani? Asla. Ben tenezzülen, lûtfen yazdım.

Bu ne kibir böyle?

Yıllarca insanlar bana ‘Buralarda neden yazıyorsun?’ diye sordu. Benim çapımda bir yazarın, o yayın organlarında görülmesi zaten şaşırtıcı bir şeydi. Bu sadece kalite değil, aynı zamanda tutum meselesidir. Yazı yazdığım yayın organlarının politikasıyla benim yazdığım şeyler arasındaki konu, tavır, üslup farkına bakın. Ben fiilen kaç kere yazmayı bıraktım. Ama hayatımı idame ettirmem için bir yerden para almam lazım ve yıllarca yaptığım öğretmenlik de bunu bana sağlamadı.

O zaman nasıl, size ekmeğinizi veren yerde tenezzülen yazdığınızı söylersiniz?

Kim benim ekmeğimi vermiş? Rezzak olan Allah’tır. Ben merkez medyada da çalışabilirdim. O zaman onlar mı benim ekmeğimi vermiş olacaktı? Diyelim bir bankada veznedarım. Bana teslim edilen paraları iç etmedikten sonra, banka idaresinin bana ödediği para lûtfen mi olmuş olur? Hem ayrıca alacaklıyım ben o insanlardan.

Ne alacağınız var?

Ben yıllarca onlara ‘İsmet Özel bizim gazetemizde yazıyor’ deme imtiyazını bağışladım. Onlar beni beslemek yerine, ben onlara yayın imkanlarının bir şekilde tezkiye edilmesini sağladım. Yıllarca insanlar, bana müracaat etti. Kimileri gelip, dizi konuşmalarının ilkini benim yapmamı, birinci sayıda mutlaka yazımın olmasını istedi. Dolayısıyla onlar bana borçludur. Benim onlara kuruş borcum yok.

Kopmak için neden bunca yıl beklediniz?

Ben sadece sabrettim. Taşmayan sabır sabır değildir, o tahammüldür. Ben o insanların kalitece yükselmelerini bekledim. Ve nitekim, Milli Gazete’yi yazılarımı bastığı için, düşünce özgürlüğüne saygılı bir yer olarak kabul ettim. Hatta şöyle bir olay oldu: Necmettin Erbakan, ‘Atatürk sağ olsaydı, Refah Partili olurdu’ dediği günün ertesinde, ben Milli Gazete’de şu başlıklı bir yazı yazdım: ‘Atatürk sağ olsaydı, İsrail’i durdurur muydu?’ Bu, okuyucunun tepkisini çekti. Hatta bir kısmı gazeteye telefon edip, ‘İsmet Özel aleyhinde imza toplayalım’ teklifinde bulundu.

Bardağı ne taşırdı?

Bardağı, MSP, RP, SP çizgisinin ve tabii AKP de bunun içinde, siyasi bakımdan nasıl bir tezgâhın ürünü olduklarını izah eden bir yazımı Milli Gazete’nin basmakta tereddüt etmesi taşırdı. ‘Bu İsmet Özel’in yazısı, ne olursa olsun basılır.’ Böyle düşünmelerini beklerdim. Erbakan’ın uyguladığı bir sansür yok. Bilakis, bir keresinde bunlar benim istediğim parayı vermeye cesaret edemediler, Erbakan’a danıştılar, o da rıza gösterdi.

Ayrıldıktan sonra ‘Niye ayrıldın?’ dedi mi size Erbakan?

Demez. Tam tersine, Erbakan’la bir anlaşma alanımız yok. İsmet Özel isminin bir prestij ürettiğini biliyor, ona itirazı yok. Siyasi kamp bakımından da benim ona muhalif olan bir kampın bir elemanı olmadığımı da biliyor tabii. Erbakan’la bir sorunumuz yok.

Milli Gazete’deki tezgâh nedir?

Türk siyasi hayatındaki ihtiyaçlara cevap verecek bir mekanizmanın bir parçası, siyasal İslam dediğimiz şey. 1973’te AP oylarının bölünmesi gerektiği için MSP’ye yol verildi mesela. 80 sonrasında neyi dolduracaktı, onu tekrar tartışmamız lazım.

Saadet Partisi ile AKP arasında bir fark var mı?

Arada bir fark var. Birisi iktidarda, diğeri değil. İktidarda olduğu için birileri bazı imkanları kullanıyor, öbürleri sanki biz olsak başka türlü yapardık gibi karşılıyorlar. Ben genellikle AKP’nin bir siyasi parti olduğu ve birtakım görüşlerin savunmasını üstlenerek ve bu görüşler adına iktidara geldiği fikrini taşımıyorum. Belli güç odakları tarafından kendi uygulamalarına vesile olabilecek bir kadroyu, daha doğrusu kadrolaşma diyelim… Hazır bir kadro yoktu. Bunlar belli örgünün birer parçaları. Mesela ANAP’lı bir dalga oldukça baskın, MSP’den ziyade. O mânâda ben AKP’yi bir siyasi görüşleri billurlaşmış insanların faaliyetlerinin bir sonucu olarak değil, bir emir yerine getiren konumda görüyorum.

Kimin emrini?

Onu olaylarda görüyoruz. Mesela Irak’a asker gönderme meselesi, gündeme geldiğinde kararsızlığı ortaya çıkan; ama AB konusunda yapmayacağını bırakmayan bir performans sergiledi AKP. Bu demektir ki, sözünü dinlediği bir merkez var.

Türk derin devletini mi?

Ben Türkiye’de devletin, hiçbir derinliği olmadığı kanaatindeyim. Derin olmayan ama birçok unsurun etkilediği bir ortam var. Pervasız olarak bir politik çizgi sunmuyor AKP. Net olarak şöyle yapabilir, sınırları şudur diyemiyoruz. Kendisine bir şey söylenirse ancak yaptığını çıkarıyoruz buradan.

Daha önce de Gerçek Hayat’taki yazılarınıza son vermiştiniz. Oradaki problem neydi?

Onlar beni sadece bir malzeme, bir flaş isim olarak gördü. Ben Gerçek Hayat’ın önerisi üzerine, ‘Toparlanın, gitmiyoruz’ konuşmaları yaptım. Bunlar, Gerçek Hayat’ta özetle dahi olsa yansıtılmadı. Ki o konuşmalara giriş bileti, Gerçek Hayat’tı. Yeni Şafak’taki problemim de, gazetenin Müslüman olmayan yazarlarına tanıdığı hem maddi, hem manevi yer olmuştur.

Orada Hıristiyan yazar mı var?

Müslüman olmayan deyince Hıristiyan mı anlıyorsunuz?

Bir kulun Müslümanlığını başka kulun ölçmesini doğru mu buluyorsunuz?

‘Ben Müslüman kimliğimle öne çıkıyorum’ demeyen yazarlar diyelim. Yeni Şafak gazetesinin ortaklarından birinin, gazetede alenen, ‘Bundan böyle İslamcı bir gazetede çalışıyorum demeyeceksiniz’ dediğini de biliyoruz.

Siz sadece bir yazarsınız. Gazetenin bütün yayın politikası ile ilgili kararı sizin vermenizi nasıl beklersiniz? İstediğine yazdırır. Size ne? Yazınızı yazın geçin.

Tamam helal olsun, ben Yeni Şafak ile o gün bana verilen ücretlerin en üstünü, yani yazarlara ödediklerinin üstünde, üstelik bir misli para vermesi şartıyla kabul etmiştim. Bir yıl sonra zam yapılması gerekti. Yüzde 30 herkese zam yaptılar ve bana yapmadılar. Alenen yüzüme dediler ki: “Biz filanca yazara yüzde yüz zam yapıyoruz, ama onun aldığı, senin almakta olduğuna hâlâ yetişmiyor.” Ben de onlara dedim ki: “Ben bu para için yazıyorum, para için yazmıyorum.” Çünkü o sırada borçlarım vardı. Ondan sonra birkaç yıl daha sürdü Yeni Şafak’ta çalışmam.

Yani zamsız yazmaya devam ettiniz.

Yo yo hayır. Onlar yaptılar zammı. Ne münasebet? Hiçbir zaman kendimi birilerine mecbur hissetmedim. O yüzden de ayrılmam çok şaşırtıcı olmamalı.

Milli Gazete’den ne alıyordunuz?

En son 635 milyon alıyordum.

İslami kesimden ayrılmanın diğer şıklarına dönelim mi?

İslami kesimle ilişkim neymiş? Ne zaman kurulmuş, ne yapmışım onlarla ortak da bunu ayıracağız? Ben Müslümanlarla müşterek dergi bile çıkaramadım. Bunu istedim, fakat hiç kimse, bir kişi bile arkamda, yanımda olmadı. Siyasi olarak dönen bir dolap var ve ben bunun içinde hiçbir zaman olmadım. Kendim de bir dolap çevirmedim. O bakımdan çok rahatım, hiç dert değil bana İslami kesimin yayın organları. Kanal 7’de üç sene, haftada bir ‘İsmet Özel ile Başbaşa’ programı yaptım. Ama onlar hiçbir zaman rahat olmadılar bu konuda. ‘İsmet Özel acaba ne der, bizi ne bakımdan zor durumda bırakır’ endişesiyle, bir süre canlı olan yayın, kısa sürede bant yayına dönüştü.

Ama bir kurum, her şeyiyle, A’dan Z’ye size göre kendini dizayn edemez ki.

Valla edemez ise çok kaybeder.

Siz de kaybedebilirsiniz.

Ben niye kaybedeyim ki? Bir şey elde etmek istemişim de başarısız mı olmuşum? Türkiye’nin ileri gelen ailelerinden birine mensup değilim. Herhangi bir yarışmada birinci gelmedim. Benim İsmet Özel olmamda, Türkiye’nin tutacağı istikamet açısından sıhhatin nerede olduğunu bilip, ona göre zahmet çeken bir kimse olmanın harcı var.

SOSYAL BİR ÇEVREM HİÇ OLMADI

O kesimden insanlarla görüşmeyi de bıraktınız mı?

Benim sosyal bir çevrem hiç olmadı. İnsanlarla temas ettim, ama o insanlar baktılar ki, bu adamla işleri devam ettirmenin fiyatı çok yüksek.

Nedir o fiyat?

Yaşadığımız ortamın eleştirisini üstlenme fiyatı. Yani perhiz yapacaksınız ve lahana turşusu yemeyeceksiniz. Bu perhiz çok ağır geldi insanlara.

İslamcılığı terk ettiniz mi peki?

Hayır, ben sözlerimi İslamcılığı terk edenlere karşı söyledim. İslamcılarla eğer aramda bir mesele varsa onların İslamcı olmayışı yüzünden.

Onlardan kopuşunuzu medyatik bir gösteriye dönüştürdüğünüz yolunda eleştiriler oldu.

Valla bunu eleştiri kabul etmek doğru değil, bu bir tespit.

Niye böyle bir gösterişe ihtiyacınız var?

Gol atmak için.

Vay be! Bu ne hınç?

İçimdeki kırgınlık, bu hıncın daha üstünde. Çocuklarımın başkalarının çocukları yanında daha az imkanlar içinde büyümelerine sebep olacak bir aralıkta yaşadım hayatımı. Çocuklarımın hakkını yedim bir bakıma.

İslami medyada yazıp az para alarak mı?

Tabii. Davama sadık kalmaktan pişman değilim. Ama insanlar orada burada kuyruk sallarken ben belli bir yolu yürüdüm. Hem de ayak seslerimin duyulacağı bir şekilde.

VAKURUM, ASLA KİBİRLİ DEĞİLİM! / RÖPORTAJ: NURİYE AKMAN

(15 Eylül 2003 – Yeni Şafak)

Ahmet Tulgar’ın söyleşi diye sunduğu şey, düz bir metindi. Orada bir çarpıtma var mıydı?

Orada birçok çarpıtma var. Mesela, benim sosyalistlerle İslamcılar arasında bir kıyaslama yapıp, sosyalistleri daha samimi adlandırmam konusundaki çarpıtma. Ben şöyle dedim: Herkes Türkiye’de siyaseti, Türkiye’nin alacağı siyasi resim doğrultusunda yapıyor. Sosyalistler, ‘Bir gün Türkiye sosyalist olacak, ben de burada bir yer kapayım’ diye, Müslümanlar da ‘Bir gün Türkiye İslami bir yer olacak, ben de burada bir yer kapayım!’ diye siyaset yaptı. Herkes aslında dünyalığa talipti. Ben bunu söyleyince Ahmet Tulgar araya girip, ‘Ama.’ dedi, ‘Sosyalistler daha samimi değiller miydi İslamcılara göre?’ Ben bunun üzerine dedim ki, oradaki fark, sosyalizmin Türkiye’de Batılılaşmanın vicdan azabı olması yüzündendir. Orada yazıldığı gibi Batı’nın vicdan azabı demedim. Sosyalistler, bir bina kurmak üzere, kendi yaptıklarının isabetli olduğunu kanıtlamak için buraya harç taşımak zorundaydı. İslamcıların böyle bir şeye ihtiyacı yoktu. Çünkü, hazır bir İslami kültür var. Türk toplumunun başka bir kültürü yok. İslamcıların bunu istismar etmeleri daha kolay. Sosyalistler ise sosyalizmin haklılığını, Türkiye için yararlı olduğunu göstermek için birçok malzeme taşımak zorundalar buraya. Bir İslamcının, İslamiyet’in Türkiye’nin lehine olduğunu göstermek için birtakım malzemeler taşımasına ihtiyaç yok. Böyle bir fark var arada dedim. Ama bu böyle yansımadı.

Neden tekzip yoluna gitmediniz?

Dedim ya, goldü bu zaten. Milliyet gibi bir gazetede böyle birinci sayfada, Pazar eki bile olsa benim böyle beyanlarımın olması benim için yeterliydi.

Neden Milliyet’i bu kadar önemsediniz?

Milliyeti mi önemsedim? Yok canım, Ahmet Tulgar benimle ilgili bir mülakatı yapmaya razı olacağını bildiğim için ve o da Milliyet’te çalıştığı için. Yani Hürriyet’te olması biraz rahatsız ederdi beni.

Patronları aynı, ne fark eder ki?

Ne bileyim, yani hava meselesi biraz.

Dergah’ta yayınlanan Of Not Being a Jew adlı şiirinizde Müslümanlar arasında kendinizi diasporada bir Yahudi gibi hissettiğinizi öğrenmiştik: “Yükün ağır / He is so heavy / Just because his your brother / Kardeşlerin pogrom sana / Dostlarının eşiğine varınca başlıyor senin diasporan.” Bu kadar trajikti yani sizin durumunuz?

Evet ama, bu sadece Müslümanları kapsayan bir şey değil, Türkiye’de yaşayan hatta Türkiye’de yaşamayan Türkiye kökenli insanları bile kapsıyor.

Bu şiir 93’te yayınlandı. On yıl daha beklediniz, köprüleri atmak için.

Köprüleri atmak yanlış. Bir köprü kurmuş değiliz.

Ama kurmuş gibi davrandınız.

Türkiye’de İslamiyet’in posası çıkmak üzere kullanıldığı bir dönem var. Ve ben bu dönemde ‘Bu, posası çıkarılacak bir şey değildir’in mücadelesini tek başıma veriyorum. ‘Müslüman’ım’ diye ortaya çıkan insanları işe yaramaz hale getirmek üzere bir siyasi program uygulandı. Ben bu programın başarısızlığa uğraması için çaba sarf ettim. Benim son yazdıklarıma, ‘Vay canına herif neler söylüyor!’ diyenler, merak edip, önce yazdıklarıma baktı ve ‘Aaaa adam zaten bunu söylüyormuş.’ dedi. Bu mücadelemin farkına varmayan insanlarla köprü mü kurmuş oldum ben şimdi? ‘Hey ahmaklar’ dedim ben onlara. İşin rengi, sizin bildiğiniz gibi değildir. Bunu dilimde tüy bitene kadar söyledim. Dilimde tüy bittikten sonra da artık yeter dedim.

Ama ‘tenezzülen yazıyor olmak’, o tevazudan yoksun oluş, yazılarınıza siniyordu demek ki.

Ben tevazuyu elden bırakmadım. Tevazu, insanın kendi yerini bilmesi demek.

Lizy Behmeoras’a dediniz ki, ‘Müslümanlıkla ilgili aşkın gerçekleri bir Müslüman’la konuşamıyorum.’ İyi ama abi, ‘En hakiki Müslüman’ sen misin?

Ben ‘Türkiye’de Müslüman var mı?’ sorusuna hep şöyle cevap verdim: Aynaya baktığım zaman bazen görüyorum.

Kendiniz bile her zaman Müslüman değilsiniz yani.

Ben kimseyi tekfir etmiyorum, bu dince haramdır. Pekala bütün Müslümanlar yanlış bir rüzgara kapılmış olabilir, ki bu kanaatteyim. Ben hayatının orta yaşlarında İslamiyet’i seçmiş bir insan olarak çok daha bilinçliyim birçok insandan. Yıllar önce, İzmir İlahiyat Fakültesi’nde konuşuyorlar. ‘Niye İsmet Özel, İslamiyet’e bu kadar kıskançlık gösteriyor?’ diyor biri. Öteki şöyle diyor: ‘Herkesin gözü görüyor. Ama gözü sonradan açılmış olan adam mı gözüne ihtimam gösterir, yoksa doğuştan beri zaten görmekte olan adam mı?’

Sık sık Hz. Ömer’i örnek göstermekten hoşlandınız.

Çünkü Hz. Ömer, İslam’a büyük bir düşmanlık gören bir yerden, İslam aleyhindeki her şeye büyük bir rahatsızlık duyan bir noktaya geldi. Dolayısıyla hiç umrumda değil. İnsanlar, ‘Sosyalistti, İslamcı oldu, şimdi de Türkçülük tellerini çalıyor’ diyorlar. Hepsi salakça şeyler. Komünist olmam, bugünkü durumumla tıpa tıp yerine oturan bir şey. Ben pozitivist kültür içinde yetişmiş bir insan olarak, o gün komünist olmadığım takdirde, bir gün Müslüman olamayacaktım. Ben de onlara söylüyorum: ‘Behey salaklar, ben komünistken siz niye değildiniz? Ben sosyalist değilim demedim hiçbir zaman. Sosyalist olmayı geride bıraktım dedim. O zaman, ‘Hah İsmet Özel bak, sen bu kadar zaman vakit kaybettin. Biz bu sırada buradan buraya gelmiştik, gel bunu sana gösterelim’ diyemediler. Tam tersine, ben ihtida ettikten sonra, onlara ‘Bakın kardeşim, oradan buraya gelmek lazım’ diye yol gösterdim.

‘Niye o zaman onlar komünist olmadı?’ sözünü açmak lazım. Yani dinlerini mi bıraksalardı?

Dinlerini bırakmaları gerekmiyormuş demek ki. O sırada Türkiye için sosyalizm, bugün Irak’taki işgale ‘hayır’ demek gibi bir şeydi.

Bunun için sosyalist etiketine gerek var mıydı?

Eee… Yok işte, görüyorsunuz. O gün Müslüman kimliğinde olmak, kirli ilişkiler içinde olmaktan ayrılamıyordu. Benim verdiğim karar, bunun üzerine zaten. Şimdi de ayrılamıyor. Ben niye, bu kadar ter dökeyim, gırtlağımı yırtayım yani?

O şiirin sonunda ‘Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön’ diyorsunuz. Ev neresi, nereye dönüyorsunuz şimdi?

Oradaki sıralama içinde eve ve şarkıya dönmenin, kalbine dönmedikçe, bir üretken alan türetemediği tezi işleniyor. Eve dönmek, ülkesinin asli kültürüne dönmektir. Şarkıya dönmek, insanlık için söylenebilecek en güzel şeyi terennüm etmektir. Bütün bunlar kalbe dönmenin aşamalarıdır.

Kalp dediğiniz vahiy mi?

Hayır, Kâbe. Vahiyle, Resullullah’a inen vahyi kastediyoruz. Ama Kâbe’yi Hz. İbrahim yaptı. Ve Kâbe kalp şeklindedir.

Kare şeklindedir.

Benim Muhammed Hamidullah’tan öğrendiğim şekliyle o kalptir. Köşelerden birisi bükümlüdür, ilk yapıldığında mı artık, bakmak lazım metne.

Hep anlaşılamamaktan yakınıyorsunuz ya, şöyle düşündüm. Foucault, Joyce, Baudrilliard, Lacan da çok zor okunan, çok ağır metinler yazan insanlar. Ama hiçbiri sizin gibi anlaşılamamaktan yakınmadı. O kadar öfke dolu olmadılar insanlara karşı. Siz niye böylesiniz?

(Gülerek). Bu entelektüel sahtekârlıkla alakalı bir şey. Bu adamların hepsi şarlatan.

Hadi ya!

Çetin metin yazıyor olmaları, lafı eveleyip gevelemelerinden dolayı. Yoksa sarahaten bazı şeyleri söyleyebilirler, cesaret edemiyorlar. Politik yerlerini tespit ettiğiniz zaman, bunların şarlatanlığını fark edebiliyoruz. Habermas, NATO kuvvetleri tarafından Belgrad’ın bombalanmasının yerinde olduğunu, çünkü Belgrad’ın vahşet odağı olduğunu söylüyor. Daha geçenlerde yine Habermas bir metin yazdı. Bunu da Derida imzaladı. O zaten şarlatanların başı. Bu imzaladıkları şey de, Irak’taki işgali haklı görmek. Baudrilliard dediğiniz adam, Fransız devletine Birinci Körfez Savaşı sırasında danışmanlık yapan adam. Faucoult, Halkın Mücahitleri’yle iş tuttu İran Devrimi’nden önce. Erken öldü. Yaşasaydı ne herzeler yerdi bilmiyoruz. Lacan’ın numarası çok daha derinlerde. Onu söylemeyeceğim. Söylersem işin büyüsü bozulur. Merak etsin millet.

James Joyce’a nasıl şarlatan dersiniz?

James Joyce bugünleri göremeden öldü yazık. James Joyce şarlatan değil. Tam tersine şarlatanlık postmodernlere mahsus.

Siz sanki hayal kırıklığına uğramaktan gizli bir mutluluk duyuyorsunuz. Çünkü herkes sizi anlarsa elinizde onları eleştirme gücü kalmayacak.

Bu kesinlikle doğru. (Gülmeler)

O zaman niye ‘anlaşılamıyorum’ diye afra tafra yapıyorsunuz?

Ben yanlış anlaşılmayı bile nimet kabul ediyorum. Rahatsız olduğum şey, beni yanlış bile anlamıyorlar, hiç anlamıyorlar şeklinde. Yoksa beni gerçekten anlayacak olsalar, hiç konuşmam. (Gülüyor)

Siz anlaşılmak istediğinizden emin misiniz?

İnsan anlaşılmak ister mi? İnsan ancak sevgilisi tarafından anlaşılmak ister ve bu da mistik bir şeydir. İnsan, ‘Rabbim Allah’ dediği andan itibaren, yaratıcısı ile kendisi arasında bir sır doğar. Bu sır mutlaka saklanmalıdır. Ve bu anlaşıldığı zaman insan kalitesizleşir. O yüzden beni hiç anlamıyorlar. ‘Beni bari yanlış anlayın’ diyorum.

Ama canım söz oyunu var burada.

Tabii. Söz oyunu nasıl olmasın? Oyunsuz nasıl yaşanır? Ayet-i Kerîme demiyor mu ki, ‘Dünya bir oyundan, oyalanmadan ibarettir’ diye. Wittgenstein ne demiş, ‘Language games’, yani dil oyunları.

Bu kadar dil oyunu yaparsanız, samimiyetiniz sorgulanır hale gelir.

Samimiyetimi sıkıysa sorgulasınlar. Ben gençlik yıllarımdan beri edindiğim tecrübe sonucunda, işkence altında söyleyecek sözümün olmaması dikkatini gösterdim.

Başkalarına durmadan çuvaldız batırıp bir iğneyi bile kendinize çok görmekte hastalıklı bir taraf yok mu yani?

Ben buluğa erdiğim zamandan itibaren yaşamanın dayatmalara boyun eğmekle değil, seçenekler arasında yaptığım tercihle yürütülmesi gerektiğine inanarak yaşadım. O bakımdan birçok yanlış yaptıysam eğer, bu yanlışların hepsini bile isteyerek yaptım. Yani ayağım kaymadı, bir kaza olmadı. Neden acaba ben her zaman haklıyım?

Çünkü çok kibirlisiniz.

Ben vakur bir insanım, kibirli değilim. Benim vakarımdan başka tutunacağım bir dünyevi güç yok. Babam zengin değil. Param, ilmî kariyerim yok. Onun için benim bir vakarım var, onu da elden çıkarmak istemem.

TÜRKİYELİLİK, TÜRK OLUNMAYINCA GÜLÜNÇ KALIYOR

İslamcılardan sıtkınız sıyrılmasaydı, Türklüğünüze müşteri arar hale gelir miydiniz?

Benim İslamcılığımla, Türkçülüğüm arasında hiçbir mesafe yok. İnsanlar anlamak istemiyor. Başlangıçta Türklükten söz etmek, İslam’dan uzaklaşmak içindir. Batılılaşma serüveni içinde Türklüğünü öne sürenler, İslamcılığı yok saymayı mümkün kılar ümidiyle buna yamanmışlardır. Bize Yahudilerin öğrettiği Türklükten bahsetmiyorum ben. Yaptığım Türklük tarifi şu: Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir. Bu adam Malezya’da da olsa budur, Filistin’de de olsa budur, İzlanda’da da olsa budur. Belçika’da bir Türk köyü var. Modern çağın başlarında, kâfir devlet, bir vergi koymuş. Bu köy demiş ki ‘Vermiyoruz bu vergiyi.’ Devlet bunlara, ‘Nasıl olur da vermezsiniz, Türk müsünüz siz?’ demiş. ‘Evet’ demişler, bu fırsatı yakalayıp, ‘Evet Türk’üz vermiyoruz.’ Türk köyü olarak kalmışlar, bu vergiyi de vermemişler. Bu köy, Türk köyü adıyla hâlâ Belçika’da var. Demek ki kâfirle çatışmayı göze alan herkes Türk’tür.

Özetle Türklük vurgusuyla şu anda Müslümanların emperyalizmle işbirliği halinde olduğuna mı işaret etmek istiyorsunuz?

Emperyalizm ile işbirliği halinde olan Müslümanlar vardır. Olmayanlar da Türk’tür.

Tayyip Erdoğan’ın başlattığı ‘Türkiyelilik’ tartışmasına ne diyorsunuz?

Türkiyelilik, Türk olunmadığı takdirde gülünç bir şey. Mesela Bulgaristan’daki Türk diyor ki, ben Bulgar değilim, ama ben Bulgaristanlıyım. Bunun manası ne olabilir? ‘Ben Türk’üm’ dediği anda, Türk olmanın yükümlülükleri var. ‘Ben Türk’üm, ama Müslüman değilim’ diyen insanlar, bir şeye ihanet ediyorlar. Neye ihanet ettiklerini kendileri keşfetsinler!

İnsanlarla ilişkilerinizde biraz paranoyak mısınız siz?

Biraz değil, çok! Lizy Behmeroas, bana Yahudiler hakkında paranoyam olup olmadığını sordu. Dedim ki, ‘Hayır, Yahudiler hakkında paranoyam yok, ben zaten paranoyakım.’

‘Delidir, ne yapsa yeridir’ sözünden yararlanmak için mi bu yolu seçtiniz?

Bakınız, paranoyak, komplocu, bunlar birtakım namussuzlukları saklama için birilerinin başkalarını suçladıkları şeyler. Bırak o paranoyak! Neden? Çünkü o diyor ki, filanca işi yapanlar, filanca adamlardır. O ilişkiyi keşfetmiş. Adamın yalan söylediğini kanıtlayamıyorsunuz, ne yapacaksınız? Paranoyak diyeceksiniz ona. Ben bu manada bayıla bayıla paranoyakım.

ERKEKLER ÖKÜZ OLMADIĞI SÜRECE BEN KADINLARA ‘İNEK’ DİYORUM / RÖPORTAJ: NURİYE AKMAN

(16 Eylül 2003 – Zaman)

İslami kesimdeki imamlık, hocalık, üstatlık, abilik sistemini eleştiriyorsunuz. Yerden göğe kadar da haklısınız. Ama İslam’ı, sizin gibi anlamadılar diye, hırçınlaşarak üstatlık rolüne talip olan siz değil misiniz?

İslami eğitim tarzında hocaya talip olunur. Onun için talebedir onun adı. Ama hoca da talebesini seçer. Yani bir insan, filancadan ders almak isteyebilir, fakat o ders verecek olan da, ‘Sen bu dersi almaya müsaitsin veya değilsin’ diye karar verir. Hatta tasavvufta, şeyh bazı insanların peşine düşer, müridi olsun diye. Yani çünkü vereceği şeyi o alabilir ancak. Ben şeyhlik, müritlik, üstatlık, ağabeylik sistemini eleştirirken, böyle bir ilişki kurulmadığını, işin tam tersine, hakimiyet ve yararlanma ilişkisi olarak devam ettiğini söylemeye çalıştım. Ben üstat falan olmadım. İlgilendiğim meseleler dolayısıyla uygun çizgiyi tutturacak birisi olsaydı, bunu ret mi edecektim?

Siz ederdiniz valla!

Hayır. Nitekim birçok deneme de benim haklı olduğum şekilde tezahür etti. Tıpkı yayın organlarında olduğu gibi, bireyler de bana yaklaşırken benim havamı, taşıdığım şeyden daha önemli buldular. Şimdi yarım bıraktığım şeyleri tamamlamaya çalışacağım. Çünkü ben bütün bu süreç boyunca, takınılacak tavır konusunda insanlarla yardımlaşmayı, dayanışmayı-elbette benim farkına vardığım şeylerin-onların da farkına varmasını sağlamak için uğraştım.

Ama yine de sizi idol etmelerine müsaade ettiniz. Hiç mi kusurunuz yok bunda?

Başka bir formu yok bunun. Bir adam kahve gürültüsü içinde konuşup, sözlerinin neye değdiğini anlatamaz. Diyelim ki bir kahvehanedeyiz. Herkes patır kütür konuşuyor. Bir adam da ‘Biraz sonra bu kahvehane bombalanacak’ diyecek. Bu adam, ‘Yanındakine söylesene bu kahve bombalanacak’ diyemez.

Sandalyenin üstüne çıkıp……

‘Susun lan!’ der. ‘Laga luga yapmayın. Biraz sonra bu kahve bombalanacak!’ Böyle demezse hiçbir şey anlaşılmaz. ‘Ey muhterem kahvehane sakinleri’ diye lafa başlasa herkes ticari kaygılarla böyle konuştuğunu, sirk palyaçosu olduğunu düşünür. Benim de bir şekilde ‘Bakın, bu böyledir’ demeyi sağlayacak bir üslup tutturmam gerekir.

Bunda, ruhunuzun saygı ve hürmete fazlaca ihtiyacı olmasının bir rolü yok mu?

Yok. Amerikan sosyologlarının haberdar olduğum araştırmalarına göre, politikacılar bu mesleği, daha ziyade anne şefkati arayışı için seçerlermiş. Yakın ilgi bulamadıkları için bunu kitle ilgisi ile telafi etmeye çalışırlarmış. Bu belki isabetli bir yorum olabilir. Mesela Hitler’in Führer olmadan önceki hayatı oldukça karışık. Çok özel sebeplerden dolayı, o siyasi yaklaşımı benimsemiş olabilir. Çünkü J. P. Taylor diye bir İngiliz tarihçisinin söylediğine göre Hitler, en samimi beyanlarını kitleler karşısında yaparmış. Yani Hitler’le konuşmak, onun gerçek görüşünü öğrenmek için yeterli değilmiş.

Sizde de psikolojik bir boşluk var mı?

Varsa bile, benim şiir alanında yaptıklarım, bu psikolojik sorunlarımla baş etmem için yeterlidir. Benim ayrıca bu ideolojik kelam ile bazı şahsiyet problemlerime çözüm aramam, bana göre aydınlatıcı bir bilgi sayılmaz.

Sizin şahsiyet problemleriniz neler ki?

Kendi psikanalizimi mi yapmamı bekliyorsunuz?

Varsa cesaretiniz!

Ben bunları yapıyorum. Ve bu bende kalıyor. Sonra kendimi tedavi etmeye çalışıyorum. Biraz ipucu verin.

O zaman bu sır olmaz. Ben size bir hikâye anlatayım. Anadan doğma bir kör varmış. Ama hayatını iki gözü gören bir insan gibi yaşarmış. Merak etmiş herkes tabii. Ama o, bu konuda hiçbir bilgi vermemiş. Günün birinde kıramayacağı kadar yakın birisi çıkmış karşısına. Demiş ki ‘Sen nasıl oluyor da, iki gözü gören bir adam gibi yaşıyorsun?’ Ona cevap vermezlikten kaçamamış. Demiş ki, ‘Benim, önümde iki tane koç beliriyor. Mesela şu bardağı tutmak istedim değil mi, iki tane koç, bardağın iki yanında duruyorlar, ben ortadan bardağı tutuyorum. Hangi yoldan gitmem gerektiğinde o iki koçun arasında gidiyorum.’ Ama sözünü burada kesmiş. Demiş ki, ‘Bunları söyledim, koçlardan birisi kayboldu. Bunu söyledim, ikincisi de kayboldu.’ Ve adam günün geri kalan kısmını bir âmâ gibi geçirmiş. İnsanın ayakta durmak için kendisiyle ve Rabbiyle sır olan kısmı, başkasına söylemesi, aleyhine olur. Onun için İslam’da bütün hükümler zahire göre verilir. Rüyalar göreni bağlar.

Ama verdiğiniz örnekte sır, pozitif. Ben sizin huysuzluğunuzun sırrını istedim. Yoksa sizin önünüze de size dev aynası tutan şeytanlar mı çıkıyor?

(Kahkaha) Benim önüme çıkan şeytan dünyayı kundaklamaya beni kışkırtıyor.

Özel hayatınızda mutlu bir adam olsaydınız, size sizi yumuşatacak bir kadın eli değseydi böyle bir İsmet mi olurdunuz?

Bu Freud’un sublimasyon yani yüceltme tezi. Freud der ki, ‘İnsanlar, sanat eserleri gibi, bilim çalışmaları gibi yüce şeyleri, hayatlarındaki mahrumiyetleri, özellikle cinsel doyumsuzlukları telafi etmek için yaparlar.’ Buna gençliğimde ben de inandım. Ama böyle olmadığını Freud’un talebesi Jung’dan öğrendim. O diyor ki: ‘Evet, şairler birçok cinsel problemler taşıyan insanlar. Ama aynı problemleri yaşayan insanlar şair olmuyorlar ki.’ Yani insanların cinsel tatminsizlik içinde olmaları eğer birtakım davranışları benimsemelerine sebep olsaydı, o zaman o tatminsizlikler kimde varsa onun da bir numara çekmesi lazımdı. Sadece şair olması lazım değil. Mimar olabilirdi. Ama böyle bir şey yok.

Şairliğinizi sorgulamaya ne cüret ederim, ne böyle bir niyetim var. Ama söyleyin, aşkı yaşayan bir insan olsaydınız, bu kadar öfkeli olur muydunuz?

Bilakis, ben bu manada birtakım tatmin fırsatları elde etmiş biri olsaydım belki çok daha cüretkâr ve saldırgan olurdum. Mesela Arapça bilmeyişimi de Allah’ın lütfu olarak yorumluyorum. İyi bir Arapça bilgim olsaydı, şimdi olduğundan çok daha ukala olurdum.

Bundan ötesini ben düşünemiyorum!

Öyle mi? Olsaydı da görseydiniz.

Siz mutsuz bir insansınız, doğru mu?

Çok doğru. Çünkü mutluluğun daha ziyade ineklere yakıştığını düşünüyorum. Saman bulan ineklerin hepsi mutlu olur.

Ama sublimasyonu şimdi yaptınız. Sahip değilsiniz diye küçümsediniz mutluluğu, kendinizi yücelttiniz.

Mutluluğu küçümsediğim yok.

Ama ineklere layık gördüğünüze göre küçümsüyorsunuz.

Boğalar mutlu değil, inekler mutlu.

Mutlu olan boğalar inekliğe mi dönüyor yani?

Herhalde onlar da mutluluğu boğalığı devam ettirmekte bulamayacaklarını anlıyorlar.

Açık konuşun, siz kadınlara inek mi diyorsunuz?

Erkekler öküz olmadığı sürece evet. Çünkü erkek olmasına rağmen öküz, erkekliğini kullanamaz.

Kadınlardan nefret mi ediyorsunuz?

Nefret demeyelim de hınç diyelim. Çünkü ben sevdiğim kızla evlenemedim. Hıncım onun gibilere. İnsan tercih edilmek, seçilmek istiyor.

Ondan yola çıkıp bütün kadınlara hınç mı besliyorsunuz?

Beni seçmeyen bütün kadınlara hınçlıyım. (Gülmeler)

Hiçbir kadını yanınıza yaklaştıracak kadar yüreğinizin sıcak olduğuna inanmıyorum.

Ben de hiçbir kadının benim yüreğime yaklaşacak kadar cesur olduğunu sanmıyorum.

Fırsat verdiniz de yaklaşamadılar mı?

Tabii ki. ‘Yanarım’ diye çekildiler. ‘Bu adamla, onun istediği şekilde bir ilişki kurduğum takdirde ben ne olacağım?’ dediler.

Sunduğunuz format neydi?

Kölelik. Bunu gönüllüce, çok arzulayarak yapması lazım.

Eşiniz köleniz olmadı diye mi küstünüz ona?

Köle olmak şöyle dursun, beklediğim yardımı bile alamadım. İyi evlilik kolay elde edilebilen bir şey değil. Bunun yanı sıra çocuklar Allah’ın bize emaneti.

Peki köleniz olmasını istediğiniz kadının siz de kölesi olacak mısınız?

Hayır. Çünkü bir ilişkide iki köle olmaz.

Neden siz değilsiniz köle de, kadın oluyor?

Çünkü Kur’an-ı Kerîm’de ‘Kadınlar sizlerin tarlalarınızdır’ diye yazıyor.

Bu, ‘kadın köledir’ değil ki. Siz oradan ürün alacaksınız, soyunuz ilerleyecek anlamındadır.

Ayet-i kerîme nasıl devam ediyor: ‘Onlara istediğiniz zaman girebilirsiniz.’ Kadın benim tarlam olacağına kölem olduğu takdirde, daha avantajlı durumda. Çünkü köleyle bir diyalog kurmak mümkün. (Suat Yıldırım’ın mealinde ayetin doğrusu şöyle: ‘Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için ilerisini düşünerek hazırlık yapın. Allah’ın haram kıldığı şeylerden korunun ve onun huzuruna varacağınızı iyi bilin.’ NA)

Kadınları Tanrı’nın muradı dışında aşağılıyorsunuz. O, böyle adaletsiz olamaz.

Tanrı’nın adaletsiz olduğunu kim söylemiş? Demek ki adalet bu.

Çok hastalıklı bir yorum bu. İstemesem bile, erkeğim benimle olmak istiyor diye buna müsaade edeceğim ha?

İnsanın fiziki zorlukları dışında evet.

Ne diyorsunuz ya siz? Psikoloji diye bir şey var.

Neden bir kadın kocasından bağımsız bir psikoloji sahibi oluyormuş?

Siz delirdiniz mi? Niye olmasın?

O zaman niye onun kocası, niye onun karısı? Evlilik bir birlik değil mi?

Sizin anlattığınız birlik değil ki.

Bir insan evlendiği zaman, evlenmeden önceki insan değildir.

Bu neden sadece kadın için geçerlidir?

Erkek için geçerli olmadığını kim söyledi? Siz bana deseniz de, kadın erkekle beraber olmak istedi, ama erkek onu reddetti. Buna erkeğin de hakkı yok tabii ki.

Köleyse, kadın efendisinden nasıl bir şey talep edecek?

Şarkıda söylendiği gibi, efendi, ihsanını köleden esirgemez.

O zaman niye kadını köle olarak adlandırıyorsunuz da, ‘Erkek de onun kölesi olmalı’ demiyorsunuz?

Bir iş bir türlü yapılır. Beş türlü yapılmaz.

Bir iş İsmet Özel, bin türlü yapılır.

Hayır, her biri başka iştir onların. Her biçim, başka bir özdür.

Yine söz oyunu. Bir erkeğin kölesi olma mantığıyla hiç işim olmaz!

Erkeğinin kölesi olmayan kadın, o erkekle niçin evlenmiştir?

Eğer böyle bir eşitlik kurduysanız, erkek de kadının kölesi olabilir.

Bunun nöbet defterini kim düzenleyecek?

Onların psiko-kimyaları.

Demek ki kadın ve erkeğin birliğinin üstünde bir makam belirliyorsunuz siz.

O sizi ilk başta reddeden harika kadın, belli ki köle olmak istemedi. Aferin ona. Ama siz Bir Yusuf Masalı’nda acı acı feryat ediyorsunuz, ‘Gel ey kadın beni bul’ diye. Kalbinizin soğukluğunu giderecek bir kadın arayışı bu kitapta çok belirgin. Ama siz ‘bulunan’ olmayı tercih ediyorsunuz. Arayıp bulmaya cesaretiniz yok.

Vaktim yok. (Gülüyor) Belki cesaretim de.

Çünkü rekabete girmek istemiyorsunuz.

Kesinlikle. Bunun da tabii psikolojik, derin sebepleri vardır.

Oralara girmeyeyim artık. Özetle ihtiyacım yok diyorsunuz kadınlara.

Yahu altmış yaşıma geldim ben. (Gülüyor)

Allah Allah. Her şey cinsellik değil ki. Bir paylaşımdır, bir şefkattir.

Her şey cinsellik değildir ne demek? Walt Whitman’ın bir mısraı var biliyor musunuz? Sex contains all-Cinsiyet her şeyi içerir.

O halde siz şu anda bir hiç misiniz yani?

Nerede bende o şans? (Gülüyor) Hiç olmak öyle herkese nasip olmuş mu? Ben bir şeyim ve işe yarayan bir şey değilsem, işe yarayan bir şey olmak istiyorum. Hiçlik bunun üstünde. Hiç olamıyorum, hiç olmayı çok isterdim.

Madem ki seks her şeyi içerir ve sevdiğiniz bir insan yok. O halde, zaten hiç olmuşsunuz da farkında mı değilsiniz acaba?

Olabilir. Ama farkına varmadığımız şeyler, pek bize yakın şeyler değildir.

Siz sadece kadınları değil, hiç kimseyi sevmiyorsunuz sanki.

Belki de öyledir bilmiyorum. Ama sevmeyi isteyen bir adamım en azından. Ben sevginin herkese kolayca dağıtılabilecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Sevgimi de kıskançlıkla en uygun kişiye vermek istiyorum.

Ama veremiyorsunuz.

Veremiyorum.

Çünkü sevgi yok sizde.

Ha o zaman bende bir kabahat yok. (Gülüşmeler) Olmayan şeyi nasıl vereyim?

BENİM GÖREVİM TEBLİĞ DEĞİL Kİ

Sizin bu kendini beğenmiş tarzınızı sorgulamaya devam edeceğim. Peygamberimiz insanlara tebliğini sunarken daha anlayışlı, daha merhametliydi. Hatta Allah onu uyardı, ‘Ey Muhammed, onları hidayete erdirecek sen değilsin, benim’ diye. Sizin bu kadar öfkeli olmaya ne hakkınız var?

Bu soruyu tersine çevirmek lazım. Peygamber bile bir âmâya tebliğde bulunmak konusunda ihmalkâr davrandığı için Allah tarafından azarlanmışken, benim hiç peygamber olmadığım halde, hatta evliyadan biri de olmadığım halde……

Ama Peygamberimiz üzülüyordu, hidayete ermiyorlar diye, ‘Senin görevin sadece tebliğ’ dedi Allah.

Benim görevim tebliğ değil ki.

Eee, tebliğ yapıyormuş gibi davranıyorsunuz ama.

Hayır, ne münasebet. Ben Müslümanlığın yaşanması üzerinde hiçbir şey söylemedim. Hiç kimseye şunu yapma, şunu yap demedim. Ben sadece şartların ne olduğunu izah etmeye çalıştım insanlara. Hiçbir zaman hüküm verip, ‘Kardeşim bu yanlış oluyor, şöyle yapın’ demedim.

Hadi canım, basbayağı dediniz. Üstelik Gerçek Hayat’taki son yazınızda, ‘Beni sevmeyenlere gelince, onların da canı sağ olsun demeyeceğim. Allah onların kalplerindeki hastalığı artırsın’ diyorsunuz. Bu, Müslümanca bir tavır mı? Kusurlu bile olsa, insan böyle beddua eder mi, din kardeşlerine? Peygamberimizin geçtiği yola taşlar döşediler. Ayaklarından kanlar akarken bile böyle beddua etmedi. Siz niye bu kadar merhametsizsiniz?

Yoo ben merhametsiz değilim. Eğer, beni sevmemek bir hastalıksa, e tabii ki yani, ‘Beni sevsinler’ mi diyeyim?

Ama ‘Canları sağ olsun demeyeceğim’, büyük bir aşağılama. Peygamberimiz kimseyi aşağılamadı. ‘Onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar’ dedi.

Onu Hz. İsa söyledi. (Gülüyor)

Hz. İsa da Allah’ın peygamberiydi, Hz. Muhammed de hiç beddua etmedi.

Acaba? Resullah hiç beddua etmedi, öyle mi? Ben peygamber değilim. Kur’an-ı Kerîm’de diyor ki, ‘İnsan hayra olduğu kadar, şerre de dua eder.’ Ben insanım ve bu konuda da böyle bir dua ediyorum. Kendimden çok eminim. Yani Türkiye için doğru hatt-ı hareketin ne olduğunu tespit konusunda hiçbir tereddüdüm yok. Benim söylediklerim konusunda yamru yumru şeyler söyleyen ve beni bu sebepten ötürü sevmeyen insanların, Allah kalplerindeki hastalığı bin kat artırsın.

Allah aşkına, insanların hastalıklarının artması, sizin murat ettiğiniz nihai amacın gerçekleşmesine nasıl bir katkıda bulunur?

Ben yaşadığım ülkenin ve insanlarının, dünyada haysiyetli ve itibarlı bir yere kavuşmasını öngörüyorum. Çünkü bu insanlardan birisi benim. Eğer benim yaptığım şey, Türkiye’nin aleyhindeyse, Allah benim bin belamı versin. Ama benim yaptığım şey, Türkiye’nin lehinde bir şey de insanlar bu sebepten dolayı beni sevmiyorsa, Allah hepsini kahretsin.

YAPTIĞIM BÜTÜN İŞLERE BAKINCA ‘BUNU ANCAK BİR DÂHİ BAŞARABİLİR’ DİYORUM / RÖPORTAJ: NURİYE AKMAN

(17 Eylül 2003 – Zaman)

Daha alçakgönüllü olamaz mısınız?

Asla! Çünkü alçakgönüllülükte alçaklık vardır.

‘Allah hepinize selamet versin, hadi bana Allah’a ısmarladık’ deyip, niye edeplice veda etmiyorsunuz da, kapıları çatur çutur milletin suratına kapatıp, ‘Allah belanızı versin’ diye bir ayrılışı seçiyorsunuz?

Ha! Ayrıldık ama dost kalalım! (Gülüyor) Bu kadar iğrenç bir şey düşünemiyorum. Niçin ayrıldık? Dostluğumuz sona erdiği için.

O kadar kapıyı sert çarpmayın, sonra bir gün tıklatmak zorunda kalırsınız.

Allah beni tekrar tıklatmak zorunda bırakmasın. Kalırsam da layık olayım bu işe. Amerikalılar derler ki, merdivenden yukarı çıkarken aşağı inenleri küçük görmeyin, çünkü bir gün rolleri değişebilirsiniz. Eğer hayattaki rolümüz, bir merdiveni çıkmak ve o merdivenden inmek şeklindeyse sadece, biz Amerikalı gibi daha çok para kazanmaktan başka hiçbir değer tanımıyorsak, tabii bizim başımıza gelenler, müstahaktır. Beter olalım.

Bu hastalığın artmasının dünya barışına katkısı ne olacak?

Dünya barışına katkısı, bu beni sevmeyenlerin manyak bir pozisyonda kalmaları, dolayısıyla Türkiye’nin artık aklı başında insanlarla daha yüksek bir hayata geçmesi.

Sizin dünyanızda hiçbir zaman sizden sevgi alabilen bir insan olmayacak.

Olmayacaksa boş ver, çekiver kuyruğunu gitsin. Peki ben öyle bir insansam, nasıl oldu da bu kadar adım duyuldu? Şöhretli biri olmak için, küçük parmağımı bile kıpırdatmadım. Hiçbir zaman nabza göre şerbet vermeye çalışmadım. Ne mevki olarak yüksek insanlara, ne benden maddi imkanları daha büyük olan insanlara tebessüm ettim. Tam tersine, onların tebessümlerinin bir gün hatalarını fark etmeye yol açacak olmasını gözeten bir davranış rotası izledim. Yani şimdilik bunu terslemiyorum. Bir gün inşaallah anlarlar diye. Yoksa, başından terslemem lazımdı birçok şeyi. O yüzden bugünlerde olup bitenler, sadece bazı şeylerin açığa çıkmasıdır. Bundan otuz sene önce, Türkiye’de namaz kılan bir insan, düzenin adamları tarafından, şüpheyle karşılanan bir insandı. Aynı insan bugün düzenin adamları tarafından küçümsenen bir insan. Bu durumda ben kimi ne gözle göreceğim. O yüzden söylediklerime pişman değilim.

Sizin şöyle bir sözünüz var. ‘Dikkatler, benim yazdıklarım vesilesiyle, Kur’an-ı Kerîm üstünde yoğunlaşmadı.’ Siz onun ölçümünü mü yaptınız?

Tabii ki yaptım. Yazı yazmaya, inançlarına sadık kalan bir insan olarak bir İslamî yorum getirmenin İslam’a uygun olmadığı görüşüyle başladım. Hiçbir ferdin, İslam’ı kendi şahsına ya da şartlara göre yorumlama imtiyazı yoktur. İslam neyse odur. Dersin ki, ‘İslam budur, ama ben uymuyorum.’ Ben bu inançla işe başladım. Bunun böyle olduğu konusunda görüş birliği içinde birçok insan var gibi görünüyordu. Hayatımızı yaşarken, asr-ı saadetteki insanların vizyonlarını değerli bulmak otuz sene önce birçok insanın, olağan, isabetli karşıladığı bir şeydi. Şimdi, bu insanlar sahabenin anlayışını ihmal edilebilir bir şey olarak bir kenara itti ve Kopenhag Kriterleri çok daha önemli oldu. O zaman beni sevmeyenlere ben niye gülücük dağıtayım?

Otuz yıl az bir zaman değil. Bu süre içinde kaç kişinin elinden tuttunuz? İyi bir entelektüel yetişmemesinde sizin de payınız var. Kimseye destek çıkmadınız. Hışmınıza uğramamak için takma adlarla yazılar yazdılar. Bir korku odağı oldunuz.

Neden benden korkuyorlar? Çünkü, ben Türkiye’de söz söyleyecek bir mevkideysem, bu mevki hiç kimse tarafından bana armağan edilmedi. Dolayısıyla aleyhimde söz söyleyecek adamın, önce o söz söyleme mevkiine nasıl geldiğinin sorgulanması lazım: ‘Sen kim oluyorsun da nereden çıktı da İsmet Özel aleyhinde konuşmaya başladın?’

Bu kadar dokunulmazsınız ha!

Yo, dokunan dokunsun! Son olayların ardından Konya’dan bir kitapçı bana telefon etti ve dedi ki, ‘Ben Kur’an-ı Kerîm’i ve İsmet Özel’i okumaya aynı zamanda başladım. Ve Kur’an’ı, İsmet Özel okuduğum için daha iyi anladığım kanaatindeyim. Ruz-i mahşerde bunu söyleyeceğim.’ Bu bana yeter. Ben böylelikle otuz yıl değil, otuz yüz yıl boyunca yapılmış bir şeyin üstünde bir şey yaptığıma kanaat getirdim. Yazı dünyasında iyi ki, hiç kimseye destek olmamışım. Çünkü olduğum takdirde, sahte birtakım insanları hak etmedikleri avantaja kavuşturacaktım. Bu, benim terk olayımdan sonra hemen ortaya çıktı. Bir kişi bile aleyhimde yazılanlara cevap verme gereğini duymadı.

Zaman’da Nevval Sevindi olumlu şeyler yazdı sizin için.

Biliyorum, ama o benim aleyhimde yazılanlara cevap değildi. O sadece ‘Bu adam iyi bir şey yapıyor.’ dedi. Yoksa çirkin denebilecek saldırılar oldu. Öyle insanlar vardır ki şu dünyada, onlara gerçekten faydam olmuştur. Hiç biri, ‘Ya etmeyin, eylemeyin’ demedi. Ben neyle övüneceğim? Kalkıp ‘filancaya şunu yaptım, bunu yaptım’ mı diyeceğim? Gördüm ki, iyi ki yapmamışım.

Ece Ayhan’ın şöyle bir sözü varmış sizin için. ‘Silgiler silerken, silinirler de.’ Sizin silgi gibi çalıştığınızı ima etmiş, böyle bir şey doğru mu?

Onun böyle bir sözü olduğunu, dolaylı olarak biliyorum. Bütün bu laflar Sivas olaylarından sonra çıktı. Benim ahlayıp vahlamamış olup, tam tersine, ‘Sivas göklerinde Sırp tayyareleri uçacak mı?’ diye sormam sol görüşlülerin benim asla savunulacak bir tarafım kalmadığı fikrinde toplanmalarına neden oldu. Bundan da hiç şikâyetçi değilim.

Ama sizin için insanların yakılmasını onayladınız gibi bir anlama oldu.

İnsanların yakılmasını onaylamam için, benim o yakanların ekibine dahil olmam lazım. Otelin kuşatılması ile yanması arasında yedi saat var. Herkes Ankara’yla temasa geçildiğini gayet iyi biliyor. Ve bu olay oluyor. Ne Müslümanların, ne İsmet Özel’in birtakım insanların yanarak ölme hadisesinde bir dahli var. Burada bir kasıt var, ama bu kasıt kime ait ve kimin icraatı bu? Bu hiç konuşulmuyor. Demek ki bundan faydalanan birtakım insanlar var. Hemen akabinde Başbağlar olayı. Ve biri diğerine hiç benzemeyen iki şey. Ama sanki intikam hadisesi gibi. Şimdi bütün bu karışıklıklar içinde Türkiye’nin lehine bir ses olmak, eğer kötü bir şeyse, ben bu kötülüğün tamamını üzerime alıyorum. Ve Sivas olayları için hâlâ ahlayıp vahlamıyorum.

Öyle demeyin.

Derim. Bunun Alevi-Sünni çatışmasını çıkarmak için çok özel bir çalışma olduğunu düşünmemek mümkün mü? Daha önce Maraş olayları var. İstanbul’da Gaziosmanpaşa olayları yaşandı. Ve mesela o sırada ben ‘Eğer ajanlar devredeyse Alevi’siyle Sünni’siyle hepimiz devletiz’ diye bir yazı yazdım ben. Neden insanlar bunu öne çıkarmıyor? İnsanların salaklığına saygı mı duymam lazım?

İnsanların yanmasından memnun olan bir adam görüntüsü verdiniz.

Benim insanların yanmasından memnun olduğumu ilan edenler, o yanma dolayısıyla bir provokasyonu gündeme getirememiş olmanın sıkıntısındadır. Böyle tuhaf bir duygu manipülasyonu ile Türkiye üzerine oynanan oyunlara alet olmak, güzel bir şey ise güzellik onların olsun. Çirkinlik nerede, ben oradayım. O yazı gazetede yayınlandığı zamanlar, hiç tanımadığım insanlar, bu yazıyı afiş haline getirip, duvarlara yapıştırdı. Bunu yapanlar kimlerdi? Onun için ben, elveda deyip, elimi yıkadım bu işlerden.

Şimdi tamamen şiire mi döndünüz?

Şiir öyle bir şey ki, yazmadığınız zaman bile bir parçanız olarak yaşar. Siz sadece şiir yazdığınız zaman şairseniz, hakiki şair değilsiniz.

Bir şair gibi yaşamadığınızı, hiç riske girmediğinizi, karavana atmadığınızı, evinizin yolunu hiç şaşırmadığınızı, daima hesaplı olduğunuzu, bu nedenle de şiirden uzaklaştığınızı düşünenler var.

Beethoven de öyleydi. Biraz tutumlu olduğu söylenir Beethoven’in. Çünkü sakat olan kardeşlerine de bakmak zorunda. Çalışmaktan başka bir şey yapmadı. Yani öyle maceralı bir hayatı yok. Şairlerden örnek vereyim. Mesela Wallace Stevens… Ben gençliğimden beri keşke onun gibi olabilsem derim. Onun sigortacı, bankacı gibi hayatı var. İnsan, yazdıklarıyla şairdir. Oscar Wilde ne demiş, ‘Ben, dehamı hayatıma koydum. Eserlerimde sadece kabiliyetim vardır.’ Hatta Amerika’ya girerken gümrük memuru, ‘Deklare edeceğiniz bir şey var mı?’ diye sormuş. O da, ‘Dehamdan başka deklare edeceğim hiçbir şey yok’ diye cevap vermiş.

Oscar Wilde ultra sanatçı hayatı yaşadı. Onun için de eserleri o kadar parlak değil. Sadece kabiliyeti olmasına rağmen, dikkate değer şeyler yaptı. İddia üzerine yazmıştır Dorian Grey’in Portresi’ni. Birisi demiş ki, ‘Sen roman falan yazamazsın.’ ‘Öyle mi?’ demiş. Efsaneye göre birkaç gündür, ama bu imkansız tabii. Çok kısa bir zamanda yazmış.

Kendinizi dâhi mi kabul ediyorsunuz?

Ben kendimi dâhi saymıyorum. Fakat, yaptığım şeylere bakıyorum ki, bunları ancak bir dâhi yapabilir. (Gülüşmeler)

Bir de şöyle deniyor: ‘O kadar çok politikayla, nesirle, teoriyle uğraştı ki, düş kuracak hali kalmadı. Şiire dönse ne olacak bundan sonra, çok geç olmayacak mı?’

Valla göreceğiz. Bu adam, bütün bu düz yazı süreci içinde acaba dünyayı bir şair gözüyle mi değerlendirdi, yoksa başka bir şey mi yaptı? Reel politik diye bir şey var. Reel politik, bir çeşit ahlaksızlıktır. Demek ki politik diye bir şey var, reel olmayan. Benim bütün politik yazılarım, reel politik değildir. O yorumu yapanlar, benim ne kadar açık uçlu bir metin ürettiğimi okumadıkları için bunu söylüyor.

BİR DAHA GAZETEDE YAZMAK MI? ALLAH KORUSUN!

Artık yazı yazmayacak mısınız?

Allah korusun! İnşaallah yazmak zorunda kalmam.

‘Ben hep 12’den vurmuştum. Çünkü İslam’ı onların şartlanmalarından bağımsız öğrendim’ dediniz. İslam’ı dışarıdan öğrenmek nasıl 12’den vurmanın garantisi olabilir?

Ben hep 12’den vurdum. Çünkü Müslümanlığın millet olarak bizi düze çıkaracak bir düşünce olduğu kadar yaşama biçimi olduğuna da inanarak işe başladım. Halbuki, birçok insan, gelenekten böyle olduğu için, İslam’la Türkiye arasındaki bağı kurmuş olabilir, mutaassıp bir çevreden gelebilir. Yani İslam’la olan ilişkisi fonksiyonel değildir. Benimse sadece bu ilişkim var. Zaten ben, Allah bana hidayet nasip ettikten sonra, bugünkü durumuma gelmek istemiştim, 1974’te.

Yani nasıl?

Hiç yazı mazı yazmayan. Fakat ne oldu? Benim ihtida ettiğimi öğrenen insanlar, bana öyle bir ilgi gösterdiler ki, ben şöyle düşündüm: Bu insanlara bir faydam dokunabilir. Bu, benim 11’den vurmamı önledi. Faydam olmuyorsa zaten yapmadım onu. Yani annemden babamdan gördüğüm şeyi yapmadığım için, sadece bu insanlara ne faydam olur düşüncesinde olduğum için, 12’den vurmazsam, onu vurmuş olmuyordu yani. Açın 1977’de Yeni Devir’de yazdığım yazıları, görürsünüz bugün yaşadıklarımızın o günden tohumları olduğunu. Diyelim ki, ben İETT yazmışım. Onun İstanbul, elektrik, tramvay, tünel olduğu bugün anlaşıldı. Yani bunları böbürlenerek söylemem bana rahatsızlık vermiyor. Çünkü ben bunları yaptım.

Şimdi yazı yazmayacağınıza göre, gelirlerinizde bir düşme olacak.

Evet. Trajik durum. Gelirim, üçte iki oranında azaldı. İçim birazcık titremiyor değil. Ama gayet eminim, Allah hem kapı açar, hem beni besler. Eğer sıkıntı yaşayacaksam, demek ki hak etmişimdir. Ben mutlak mânâda kaderciyimdir.

Ne kadardı yazı gelirleriniz?

Daha önce Milli Gazete’den 635 milyon aldığımı söyledim. 1,5 milyar da Gerçek Hayat’tan alıyordum.

Hocalığınız var, bir de emekli maaşınız.

Evet. O kadar. Ama hocalığım da part time.

Tek eviniz var. Onu yazı gelirlerinizle mi almıştınız?

Tabii. Gerçi, babamın Söke’deki evinin satılması sonucunda da elime geçen, çok cüzi bir para da oldu. Ama genel olarak alnımın teriyle yaptım. O günlerde beni bir yere davet ettiklerinde, ‘Kusura bakmayın’ diyordum, ‘haftanın 14 günü işim var.’ Evimin borçları bittiği gün, televizyondaki programlara son verdim

“ÇILGININ BİRİ” KONUŞTUKÇA…

(18 Eylül 2003 – Vatan)

“Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata görmedim orda çinko damların ve plastik sürahilerin tanrısını yerimi yadırgadım yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka çılgının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı…” Evet, şair İsmet Özel geçtiğimiz günlerde yine yerini yadırgadı; yine “çılgının biri sanılmaktan” sakınmaksızın yerini değiştirdi. Gazeteler, dergiler de günlerdir ondan söz ediyor. Solcu’ydu 60’larda. 70’lerin başında hidayete erdi. Buraya bir not koymalıyım: Bizim bu işlere pek yakın olmayan arkadaşlanmız o zaman da, şimdi de olayı anlatırken İsmet Özel’in “İslami harekete geçtiğini” yazıp durdular. Oysa ihtida etmekle (Bilerek seçim yoluyla Müslüman olmak) belli bir siyasal ideolojinin savunucusu olmak arasındaki farkı unutmamak gerek. Tabii ki ardından Türkiye’de o yıllarda gelişip zenginleşmeye başlayan İslamcı düşünce ve siyaset platformunda İsmet Özel de kendine özgü yerini aldı.

Görüşlerine katılınırsa da, katılınmasa da “İsmet Özel ne diyor?” sorusu hep heyecan verici oldu. Doğrusu o da aydın çevrelerdeki bu heyecanı iyi kullandı!.. 80’lerde medeniyet hakkında radikal teoriler geliştirdi. Batı’nın teknolojik kalitesine karşı Müslümanları, tek tek insani kalitelerini geliştirdikleri bir düzen kurmaya çağırdı. Batı medeniyetini tümüyle dışlamaktan çekinmedi. 90’larda İsmet Özel’in düşüncelerinde yeni ve alışılmadık kıpırdanmalar başladı. Müslüman kavramı yerine sık sık Türklüğü öne çıkarır olmuştu. O çevrelerdeki egemen bakışın aksine Cumhuriyet’in insanlık tarihindeki önemini vurguluyordu. (Bu aslında eski Türk-İslam sentezi tezlerinin 28 Şubat sonrası yeniden ve şairane dirilişi mi, yoksa özgün bir tez mi, ayrıca tartışılmalı!) En sonunda da Milli Gazete’deki ve Yeni Hayat’taki köşelerini bıraktı; “Bundan böyle yazmayacağım” dedi. “İslami kesime derdini anlatamadığını, anlaşılmadığını” öne sürerek, o platformdan da çekildi. Gürültü koptu. Televizyon söyleşileri, gazete söyleşileri, havalı fotoğraflar, iddialar…. Benim aklıma o söyleşileri gördükçe İsmet Özel’in şu dizeleri geldi durdu hep: “Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta”

İsmet Özel muhafazakâr-İslami kesim tarafından anlaşılmıyor muydu, yoksa anlaşılmak istemiyor muydu? Ben epeydir doğru yanıtın ikincisi olduğunu düşünüyorum. İsmet Özel doğruları mı anyordu, “hep haklı olmayı” mı istiyordu? Bu sorunun yanıtı da benim için ikinci şıktı. İsmet Özel hep sivri olmayı istemişti, şimdi “beni sivri buldular, kendime aralarında yer edinemedim” tavrını anlamam zor. Fakat bunlan bırakıp bugün asıl konu etmek istediğim noktaya gelelim. Zaman Gazetesi’nde geçen hafta Nuriye (Akman) öyle bir söyleşi yaptı ki İsmet Özel’le, inanılır gibi değil. (Karşısındakinin bütün korkularından çılgınca cesur laflar üreten bir söyleşi tarzı! İletişim okullarında ders olacak türden!) İşte orada şu sözleri söyleyiverdi İsmet Özel. “Kadınlara sunduğum format kölelik. Bunu gönüllüce, çok arzulayarak yapması lazım. Eşimden köle olması şöyle dursun, bekledğim yardımı bile alamadım. Erkeğin kölesi olmayan kadın, o erkekle neden evlenmiştir ki? Bu iş bir türlü yapılır. Beş türlü yapılmaz.” Özel bu, düşüncesini en çarpıcı biçimde ifade ediyor. Buyrun işte! “Kadınlar inektir. Boğalar mutsuz, inekler mutludur.”

Ve son olarak da şu saptama: “Cinsellik her şeyi içerir.” Böylece popüler basının aradığı malzeme de bulunmuştu. Bu kez İsmet Özel medya arenasında dişi aslanların önüne atılıyor. Profesörler, toplumbilimciler, feminist olmayan ve fakat kendini feminist sananlar öfke kusuyorlar şimdi: “Dikkate almaya bile gerek yok.” “Psikolojik tedaviye ihtiyacı var onun.” “Bu insan haklan için ihlaldir.” Bence Özel’e böyle karşı çıkanlar bir yerde ciddi yanlış yapıyorlar. Bu sözler bakkal İsmet Amca’nın laf arası saçmalıkları veya kocanızın, sevgilinizin bir sarhoşluk esnasında öfkeyle içini boşaltması veya bir sadistin itirafları filan değil ki! Bir düşünce adamı cesaretle bir şeyler söylüyor. Kızarsınız, katılmazsınız, beğenmezsiniz. Tamam. Ama böyle tezlere karşı hem “bana ne” deyip hem de bu konularda fikir yürüten birisi olamazsınız. Kaldı ki, bu sözler Bukowski, D. H. Lawrence’ın filan sözleri olarak gündeme gelseydi, böyle sırtımızı kolayca döner miydik? Merak ediyorum. İsmet Özel’in açıklamalarını konuşmaya devam edeceğiz, umarım, yarın…

Kaynak:

http://www.40ikindi.com/kitap/oku.php?id=243

bkz:

» Bir Zamanlar Bir İsmet Özel Vardı… / İsmet Özel (04.08.2003 – Millî Gazete)

» ‘Beni Anlamadılar’ / Haber: Ömer Çakkal (08.08.2003 – Yeni Şafak)

» İslami Kesimin Önceliği: Çıkar / Röportaj: Ahmet Tulgar (10.08.2003 – Milliyet)

» ‘İsmet Özel Aslında Hiç Değişmedi’ / Haber: Belma Akçura (11.08.2003 – Milliyet)

» İsmet Özel ve Nezaket / Nevval Sevindi (12.08.2003 – Zaman Turkuaz)

» Şairin Kuyuya Attığı Taşı Kim Çıkaracak? / Mehmet Bekaroğlu (22.08.2003 / 28.08.2003 – Gerçek Hayat)

» Çok “Özel” Bir Hikaye / Sami Hocaoğlu (25.08.2003 – Yeni Şafak)

» Hiç Kimse Hep “12’den” Vuramaz / Sami Hocaoğlu (29.08.2003 – Yeni Şafak)

» “İslamcılar Ortada Yok” / Özdemir İnce (29.08.2003 – Hürriyet)

» İsmet Özel – Sevdiği Oyun: Kuka. Sevmediği Oyun: Saklambaç / Ahmet Güntan (Eylül 2003 – Kitap-lık)

» Herkes Neden Burada? / Mehmet Butakın (Eylül 2003 – Milliyet Sanat)

» “Çerağıma Kastedenin / Hak Yandırsın Çerağını” Diyebilmek… / Sami Hocaoğlu (01.09.2003 – Yeni Şafak)

» Şairin Kuyuya Attığı Taş / Hayrettin Karaman (05.09.2003 / 11.09.2003 – Gerçek Hayat)

» Evet İsyan’dan Amentü’ye – Amentü’den Evet İsyan’a… / Rahmi Emeç (13.09.2003 – Evrensel)

» İslami Medyada Tenezzülen Yazdım Benim Onlara Tek Kuruş Borcum Yok / Röportaj: Nuriye Akman (14.09.2003 – Zaman)

» Vakurum, Asla Kibirli Değilim! / Röportaj: Nuriye Akman (15.09.2003 – Zaman)

» Erkekler Öküz Olmadığı Sürece Ben Kadınlara ‘İnek’ Diyorum / Röportaj: Nuriye Akman (16.09.2003 – Zaman)

» Yaptığım Bütün İşlere Bakınca ‘Bunu Ancak Bir Dâhi Başarabilir’ Diyorum / Röportaj: Nuriye Akman (17.09.2003 – Zaman)

» Hakîkati Hakkıyla Mesele Edinemediğimiz İçin İsmet Özel’i Anlayamıyoruz (1) / Yusuf Kaplan (15.09.2003 – Yeni Şafak)

» “Çılgının Biri” Konuştukça… / Haşmet Babaoğlu (18.09.2003 – Vatan)

» İsmet Özel Ne Dedi? / Haşmet Babaoğlu (19.09.2003 – Vatan)

» Erkek Nesli Yok Oluyor / Nevval Sevindi (21.09.2003 – Zaman Turkuaz)

» İsmet Özel Şaka mı Yapıyor? / Hasan Sutay (21.09.2003 – Zaman Turkuaz)

» Üstadımız Bediüzzaman’dan, Vicdanımız İsmet Özel’e Bir “Aşk Ateşi” “Masal”ı (1) / Yusuf Kaplan (22.09.2003 – Yeni Şafak)

» Kukalı Saklambaç / Haftalık Komiser (26.09.2003 / 02.10.2003 – Akşam-lık)

» Mahkum Etmek mi? / Sami Hocaoğlu (26.09.2003 – Yeni Şafak)

» Part-Time Feministler / Mustafa Armağan (28.09.2003 – Zaman Turkuaz)

» Erkek Milleti / Hasan Sutay (28.09.2003 – Zaman Turkuaz)

» İsmet Özel Haklı mı? / Nesrin Yanık (29.09.2003 – Internethaber.com)

» Üç Kerre Çüşş / Ömer Lekesiz (Ekim 2003 – Hece)

» Bıyıklı İktidar, Etekli İktidar / Fadime Özkan (04.10.2003 – Yeni Şafak)

» Türkiye’nin Vicdanı / Osman Özbahçe (Ekim / Aralık 2003 – İslâmiyât)

» Bir “Özel” Vaka Münasebetiyle / Arif Kaya (Kasım 2003 – İktibas)

 

“ÇAĞRI” FİLMİNDE SEYRETMEDİKLERİNİZ


“Hüküm Allah’ındır”

Bazıları ısrarla İslam ümmetinin Kur’an’a dayandırılması hususunu savunurken, Kur’an-ı Kerim’i, hiçbir tefsire ihtiyaç duyulmaksızın lafzî hüviyetiyle itikadî ve amelî konularda yegane nizamdır derler. Bu görüşleriyle birlikte, “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin tâ kendisidir.” (Mâide; 44) ayetine dayanırlar. Bundan da “Hüküm Allah’ındır (La hükme illa lillah)” ifadesini sloganvari ve çok katı bir şekilde kullanmışlar. Bunlar için en güzel tarif eden Hz. Ali kerremallâhü veche bu ifadeler için, “Hak söz, fakat bununla batıl murad ediyorlar.” demektedir.

Buhari’de nakledilen bir Hadis-i Şerif’te Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bir zümre çıkar ve kafirler hakkında inen Âyetleri müslümanlar üzerine atfederler.” 1

Yine Taberâni, Mu’cem’ul Evsafta Hz. Ömer İbn-i Hattab Radiyallahu anhu’dan rivayet edilen diğer bir

“Benden sonra ümmetimin üzerine en çok korkuğum şudur ki, bir adam çıkar, Kur’an-ı Kerim’in esas manasını çarpıtır ve başka manalara çekerek tefsir eder.”2

“Her kim, Kur’ân-ı kendi görüşüne göre tefsir ederse cehennemde ki yerine hazırlansın.”3

 

Asırlardan beri yazılan ve oynatılan oyun hep aynıdır. Oyunun ilk aşaması;

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgisini, sünnetlerini ve maneviyatı ortadan kaldırmaktır. Bu oyunun yazarları ise Hempher’lerin, Lavvrens’lerin arkasındaki İngiliz, Fransız ve Yahudilerdir. Figüranlar ise ülkeden ülkeye farklılık göstermek­tedir. İslam ülkelerinde vahhabiler ve benzer gruplar aynı oyunu sergilemektedirler. Hatta bu vahhabi fikrini yayma­ları için akademik kariyer yaptırmak suretiyle sırf bu işle görevli özel adamları yetiştirip ülkemizde önemli makam­lara getirtmiş ayrıca ilahiyat fakültelerinde profesör olarak atamışlardır. Bunlar sadece profesör olarak da değil, bazen tarikat şeyhi, bazen cemaat lideri, bazen hoca, bazen de araştırmacı yazar olarak karşımıza çıkarlar ve medyada halka çok derin bilgilere sahip muteber alimler gibi gösterirler.Ancak sorulan sorulara delilsiz cevaplar vererek sadece kendi fikirlerini söylerler. Hiç bir fikirlerini Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerle destekleyemezler, ancak bazı Ayet-i Kerime’lerinde manalarını kasıtlı olarak çarpıtıp söylerler. Hatta kâfirler için inmiş Âyet’leri müslümanlar için inmiş gibi göstermeye çalışırlar.

Bu profesörler televizyonlarda ben vahhabiyim demezler ancak Vahhabilikle ilgili bütün yalan yanlış fikirlerini söylerler. Hz. Abdulkadir Geylani, Hz. Muhammed Bahattin Nakşibendi, Hz. Seyyid Ahmed el Rıfai, Hz. Muhyiddin İbn Arabî, Hz. Hacı Bayram-ı Veli, Hz. Yunus Emre ve Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri (kaddesellâhü sırrahu’l azîzân) gibi ismini sayamadığımız, bütün müslümanlar tarafından takdir edilip örnek alınan tasavvuf alimlerinin tamamına iftiralar atıp hakaret ederler.

Aynı şekilde bizlere büyük âlimler diye servis edilen ve batıl görüşleriyle meşhur olan; İbni Teymiye, İbn-i Kayyım, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Seyyid Kutup, Mevdudi gibi vs. vahhabiliğin temel kaynaklarını oluşturan bu adamları överek ön plana çıkartırlar. Halbuki bu adamlardan Efgani’nin masonluğa intisabı kesindir ve ömrünün sonlarına kadar bu gizli ve esrarlı teşkilata mensubiyetini sürdürmüştür. Bununla da kalmamış çevre­sindeki yakın dostlarınında masonluğa girmelerine vesile olmuştur. Efgani’nin yakın dostu olan Reşid Rıza dahi kendi yazdığı bir kitabında Muhammed Abduh’u kastederek; “üstazımızın ve imamızın masonluğa girişi” başlığı altında bir yazı kaleme almıştır.4 Aynı şekilde Seyyid Kutub’un da, İngiliz ajanı olduğu açığa çıkınca, dönemin Mısır Cumhur­başkanı Cemal Abd’un-Nasr tarafından, 1966 yılında idam edilmiştir.

Arabistanın sünni âlimlerinden Dr. Muhammed Abduh Yemani de, bu hususta; “Peygamber Böyle Sevilir” adlı kitabında, “Akademik Ünvanlara Dikkat” başlığı altında oynanan oyunu şöyle anlatmaktadır5 :

Hiç kuşkusuz, aklı başında her insan, bu başı boşluğa bir son vermenin ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in temiz sünnetine dil uzatan bu küstahlara haddini bildirmenin gerekliliğini kabul eder. Özellikle de, müslüman olduğunu iddia eden ve bu kisvenin altına gizlenerek ortalığı bulandırmaya çalışan gafillere… Şurası kesindir ki, bu insanlar belki gafletlerinden, belki cahilliklerinden, belki hinliklerinden, belki de maddi bir çıkar peşinde oldukların­dan, ne sebeple olursa olsun bu tür karışıklık ve desiseleri ortalığa yaymakla İslam düşmanlarına en büyük hizmeti yapıyorlar. Bu itibarla başta genç nesil olmak üzere bütün İslam ümmetini bu tür tehlikelere karşı bilinçlendirmek ve onları iki de bir ortaya atılan bu gibi şüphelere karşı uyanık tutmak hepimizin görevidir.

Bir de, üstad Fehmi Huveydi’nin pek isabetli olarak işaret ettiği gibi; Ezher gibi, islami ilimlerde araştırma yaptıran üniversitelerde verilen akademik Unvanların kriterlerini de yeniden gözden geçirmek gerekir. Nitekim, sünnete saldıran. Dr. Ahmet Suphi’de Ezher’den aldığı ilmi bir unvana sahiptir. Sünnete saldıran bu adam, “Şeytan’ın insanoğlunu şaşırma ve günaha sevketme yollarından birisi işte bu Şeytani Hadisler’dir. Şeytan, saptırmak istediği kimseleri bu hadislere yönlendirmekte ve sonra onu, bir zulüm ve bir iftira olarak dine yaymaktadır,” diyerek kendi batıl görüşüne (vahhabiliğe) ters düşen bütün Hadis-i Şeriflere; Şeytani Hadisler,diyecek kadar sapıtmıştır. Üstelik sözünü ettiğimiz bu (batıl) görüşleri doktora tezinde de zikretmiş ve bunu Ezher hocalarına taktim etmiştir. Şüphesiz ki, bu hocalar bu tezi okumuş, sonra sahibine “iyi” derece ile doktor ünvanını vermişlerdir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki, gerçekten bu tezi okumuşlar ise bu çok büyük bir felakettir. Yok eğer okumadan bu ünvanı vermişlerse, felaketin boyutu çok daha ürkütü­cüdür,” 6 demek suretiyle oynanan oyunu haber vermiştir.

Salman Rüsdi adındaki sapık bir kafir de: “Şeytan Ayetleri” adıyla yazdığı kitabında, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin bazı ayetleri kendi istediği gibi uydurduğunu iddia ederek İslam dinine hakaret etmiştir. Vahhabi zihniyetinde olan Dr. Ahmed Suphide kendi görüşüne ters olan bütün Hadis-i Şeriflere “Şeytani Hadisler” deyip İslam alimi görünerek İslam dinine aynı hakareti yapmaktadır.

Ezher üniversitesinin İslamiyet aleyhine yaptığı diğer bir olumsuzluk ise şudur: Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin hayatı ve İslamiyet’in ilk doğuşuna ait dönemi anlatan “Çağrı” filminin senaryosudur. Bu filmin senaryosu, Kahire’deki Ezher Üniversitesi tarafından, sayfa sayfa incelenerek çekimine onay verilmiştir. Filmin yönet­meni olan Suriye Asıllı Mustafa AKAT‘ta televizyonda yaptığı bir konuşmada:

- “Filmin, çekimler bitip Ezher üniversitesinde incelenip onaylandıktan sonra vizyona girdiğini,”

söylemiştir. Başında ve sonunda Ezher üniversitesinin onayından geçmiş olan bu filmde, dikkat edilirse özellikle RASÛLULLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN BİNLERCE MUCİZESİNDEN BİR TANESİNİ BİLE ANLATAN SAHNE ÇEKİLMEMİŞTİR. Oysaki; Yahudi ve Hristiyanlar, sırf kendi peygamberlerinin mucizelerini ön plana çıkartmak maksadıyla filimler çekmiş­lerdir. Ancak bütün peygamberlerin baş tacı, Alemlerin Efendisi Allah’u Teala’nın sevgilisi Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin bütün mucizeleri, bu zihniyet tarafından gizlenmeye çalışılmaktadır. Bir insan, kendi Peygamberinin mucizelerini neden gizleme gereği duyar. Bu husus, bizce hayrete şayan bir durumdur. Aslında Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnet ve Hadis-i Şeriflerini inkar edip mucizelerini gizlemeleri, kin ve nefretlerinin açık bir göstergesidir.

Yani ortada, yıllar önce yazılmış, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ve maneviyata olan muhabbeti ortadan kaldırmaya yönelik şablon bir proje bulunmakta ve bu proje her müslüman ülkesinde farklı kişilere uygulatılmaktadır. O gün Hempher’ler ve Lavvrens’ler vardı. Bugün de farklı isimler adı altında aynı casuslar faaliyetlerini sürdürmektedirler. Yani değişen bir durum yoktur. Bura­daki birincil amaçları İslam dinini etkisiz hale getirmektir. Bu dinin omurgasının da Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ve sünnetlerinin olduğu çok aşikar olup bu durum ise din düşmanları tarafından da çok iyi bilinmektedir. Bu nedenle de tahrifata ve tahribata ilk oradan başlamışlardır. Yüksek bir binayı yıkmak için evvela kolonlarına dinamit koyup patlatılıp binanın çökertilmesi gibi, İslam dininin de omurga ve kolonlarına aym şekilde fitne ve fesat tohumları ekip, doğrudan yıkmayı düşünmektedirler. Bu işlerin fikir babaları ise hala aynıdır ve faaliyetleri de kesintisiz sürmektedir.

Müslüman uyanık olmalıdır. Çünkü, küfür tek millettir. Batıl fırkalar ve kafirlerin hepsi Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin maneviyatı, Hadis-i Şerif ve sünnetlerini ortadan kaldırma konusunda aynı düşünceye sahiptirler. Bu konuda, tamamı aşağıdaki Ayet-i Kerime’de ifade edildiği gibi birbirlerinin dostlarıdırlar.

“Kâfir olanlar birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz emredildiğiniz gibi yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir.” (Sure-i Enfal, Âyet 73)

Kaynak:

Necid’de Doğan Fitne Vahhabilik, Hazırlayanlar: Yusuf ÖZGE-Hafız Recep OKATAN- Atik ALTINKAYA, 1.Baskı :2012 AĞUSTOS, İçel-TARSUS, s.89-92

 1 Sahih-i Buhari, (Osmanlı zamanında basılmış fakat baskı yeri ve tarihi belirtilmemiş); Kitâbu istitâbeti’l-mürteddîn ve’l-muânidîn ve kitâlihim 6; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül- Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.

2 Ali el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Müesseset’ür-Risale, Beurut-1989, (I-XVIII), Hadis No: 28978; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.

3 Sünen-i Tirmizi, Tercüme: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre yay. İstanbul, Tesir’ul-Kur’an-1; İmam Gazali, İhya-u Ulumid-Din, Tercüme: Ahmed Serdaroğlu, Bedir yay. İstanbul-1987,1,98.

4  Dr. Hasib es-Samarrai, Dini Modernizm’in üç şövalyesi Cemaleddin Efgani- Muhammed Abduh-Reşid Rıza, Tercüme: Ali Nar, Sezai Özel, Bedir Yay. İstanbul- 1998, s. 128-129. Ayrıca bkz.: el-Üstaz’ül-İmam, Reşit Rıza ve Menar Dergisi, 11/401.

5    Dr. Muhammed Abduh Yemani, Ashabın Rasulullah sevgisi, Tercüme: H. Mehmet Günay, Nun yay. 2. Baskı. İstanbul-2009, s. 29-33′ arasından özetlenerek alınmıştır.

6 Sahabede Peygamber Sevgisi adlı kitaptan alınan alıntı bura sona ermiştir.

 

ANA TEMASI İSLÂMÎ KÜLTÜRDEN AŞIRILMIŞ OLAN “YEŞİL YOL” FİLMİ


İslam tasavvufundaki “Teveccüh” bahsini bilenler, “Yeşil Yol” filmi hakkında söylemek istediğim şeyi hemen anlayacaklardır. Bu film, teveccüh uygulamasının maddî cephede nasıl anlatılabilirini bir kısmını göstermektedir. Epey zamandır vizyonda olan bu film için, yapacağımız yorum lüzumsuz gibi gelse de, seyrederken batılının İslâmî değerlere bizden daha fazla vakıf olduklarını bir daha anlamış olmanın üzüntüsünü içinde olduğumu ve içindeki gizli mesajlarını sizlerle paylaşmak istedim.

Filmin arkaplanı olarak hain batılı bizden aldığı bir hakikati bile, zedeleyerek ve insanlara ayrı bir yeni yara açarak sunmaktan geri kalmıyorlar. Muhtevada “teveccüh” gerçeğinin varlığını bu filmde bir aziz seviyesinde vurgulasalar da yine “zenci” tiplemesi ile bu hakikati aşağılamaktan vazgeçmiyorlar. John Coffeyn’in (Michael Clarke Duncan) devasa görüntüsü içine kapanık ve zenci oluşu insanlara göre onun suçlu olma ihtimalini kuvvetlendirirken, fiziksel görüntünün bir hiç olduğunu anlatmış gibi gösterilse de, yoruma kapalı basit zihin yapısında katil beyaz biri olarak tercih edilmeyerek, müspet ve önemli faktör yok edilmiştir. Yani rol için bir “beyaz” tercih edilmiyor.

Yine Yeşil Yol ismi ile çağrıştırılan mefhumda (İslâm) veya haklı da olsanız, batıya karşı hep ezik kalacak ve cezalandırılacaksınız deniliyor.

Bir aziz gibi gösterilen insanın suçsuzluğu kesinliğe kavuşturulmayarak bulanıklığın tercih edilmesi yetmediği gibi bir de idam edilerek ceza veriliyor.

Bu yorumlar artırılabilir.

Film subliminal mesajları ile bilinçaltını karamsarlığa iterken; iyilik ve gerçeğin çok ta insana fayda getiremeyeceğini en derinden hissettirmektedir. Ayrıca sonucun karamsarlıkla ve bir fare (nefis) ile biten arkadaşlıkla bağlamak, hakikatin, iyi  insanının her şekilde yalnızlığa mahkum olduğunu dikte ediyor. Filmin en önemli mesajı “iyi olmanız sizi kurtarmayacaktır”.

Hulâsa; batı ve batılı sömürücü zihniyetin ulaşabileceği en son nokta, menfaat gayyasıdır. Batılı hiçbir şeye üstünlüğü kendisinden fazla layık görmez ve yok etmeye çalışır.

Her zaman söylediğimiz gibi, acı bir gerçektir. Emperyalist batılı, bizi, bizden daha iyi tanıdığından, bir zaman daha İslâm âlemini sömürmeye devam edeceği görülmektedir.

TEVECCÜH:

Arapça, yönelmek demektir. Tasavvufta teveccüh, şeyhin, bütün manevî gücünü adeta bir aşılama sebep olacak şekilde müridin kalbi üzerine yöneltmesi ve aktarmasıdır. Bu, müridin ruhunda filizlenmelere sebep olacak bir manevî aşılama olayıdır. Yani müridin ruhî kabiliyet kapasitesinin artırılmasıdır. Mürid bu şekilde mürşidinin manevî özelliklerini yüklenmiş olur. Bu uygulamaya, teveccüh-i kalbî denir. Teveccüh, yönelmek demektir. Bir tasavvuf terimidir. Nakşî tarikinde de uygulaması bulunur. Mevlana Halid kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri halifesini teveccüh’e itina göstermeyi, cuma ve salı günleri şeyhin ruhaniyetine yönelip kalbine gelecek feyizleri ve mürşidinin de değerli nazarlarını beklemeyi tavsiye etmiştir.

Konu uzundur. Filmdeki senaryoda geçen olaylara menşe olan birkaç kısımdan bahsedelim.

  • Şeyhin müridine gelen hastalığı def etmesi şöyle Olur: Şeyh kendini hasta olan kimse gibi kabul eder. Hastalığın aynısını kendisinde düşünür. Kalbine bu fikirden başka bir fikir gelmemesi için himmeti toplar. Bu şekilde hastalık müridden şeyhe geçer.
  • Günahkâr olan kimseyi tevbeye yöneltmek için yapılan teveccüh şu şekildedir. Şeyh günahkâr adamın nefsini ve suretini tasavvur eder. Nefsinin kendisinden ayrılarak günahkârın nefsiyle birleştiğini kabul eder. O günahkâr nefis için pişman olur istiğfar eder. Bu tevec­cühle günahkâr kimse de kısa zamanda pişman olur ve tevbe eder.
  • Ehlullahın nisbetini çekmek şöyle olur: Nisbetine yönelenlerin önüne diz çökülür vefat etmişse kabrinin önüne oturulur. Bütün hayal ve düşüncelerden sıyrılınır. Ruh nisbeti elde edilmek istenen ehlullahın ruhuna yönelir. Ehlullahın ruhuyla birleşme hâsıl olur. Sonra kendi nefsine döner. Bulacağı nisbet o yöneldiği zatın nisbetidir.
  • Kalblere muttali olmak şöyle olur: Nefsini bütün hayal ve hatıralardan boşaltarak, nefsini kalbindekileri öğrenmek istediği kimsenin nefsiyle birleştirir. Bu arada kalbe bir söz veya hayal meydana gelirse o adamın hayali ve düşüncesidir. O kimseden kalbine yansımıştır.
  • Gelecekteki bir hadiseye keşif yoluyla vakıf olmak isteyen kimse: Nefsini bütün hayal ve düşüncelerden boşaltıp bütün gücüyle öğrenilmek istenilen hadiseyle ilgili bilgiyi bekler. Bütün hayal ve vesveselerden uzaklaşarak susamış kimsenin suya olan talebi gibi hadiseyi öğrenmeyi ister. Kendi kabiliyeti ve istidadına göre nefsini, melaikelerin veya yerdeki velile­rin cemaatine gönderir. Onlarla birlikte her şeyden mücerret olur. Bu şekilde devam ederken rüya âleminde veya manevi vakıada bir durumda veya tanımadığı bir kimse tarafından hafif­ten gelen bir sesle hadiseyi keşfetmek mümkün olacaktır.
  • Belaların defedilmesindeki teveccüh şekli ise şöyledir:

Belayı misal şekliyle düşünür, kendisinin belayı şiddetle kovduğunu ve onunla çar­pıştığını tasavvur eder. Bütün himmetini belanın kovulmasına harcar. Kabiliyetine göre zaman zaman nefsini yukarıdaki melaikelerin ve aşağıdaki velilerin cemaatine gönderir. Ken­disinden sıyrılarak onlara katılır. Allah Teâlâ’nın kudret ve iradesiyle, bela uzaklaşıncaya kadar bu şekilde devam eder. Allah Teâlâ her şeyin hakikatini herkesten daha iyi bilir..[1]

http://ismailhakkialtuntas.com/2010/12/22/vilayet-i-ulya-velayetin-en-yuce-mertebesi/

http://ismailhakkialtuntas.com/2010/12/22/mursidin-teveccuhleri/

The Green Mile-Yeşil Yol (1999)

Yönetmen: Frank Darabont

Ülke: ABD

Tür: Suç , Dram , Fantastik

Vizyon Tarihi: 17 Mart 2000 (Türkiye)

Süre: 189 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca

Senaryo: Stephen King , Frank Darabont

Müzik: Thomas Newman

Görüntü Yönetmeni: David Tattersall

Yapımcılar: Frank Darabont , David Valdes ,

Oyuncular: Tom Hanks, Michael Clarke Duncan, David Morse

Özet & detaylar

Paul Edgecomb’un hapishanedeki görevi, idama mahkûm edilen mahkumları son yolculuklarına uğurlamaktır. Çalıştığı yıllar içerisinde yüzlerce mahkûmu idam etmiştir. Bir gün John Coffey isimli korkutucu görünümlü bir adamla tanışır. Ancak Coffey’in bu ürkütücü görünümünün altında oldukça saf bir ruh yatmaktadır. Coffey, iki küçük kız çocuğunun katil davasında yargılanmaktadır. Coffey’in günden güne gün yüzüne çıkan dünya ötesi güçleri, karakteri hakkında yeni ipuçlarını anbean ortaya çıkaracaktır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ye%C5%9Fil_Yol_%28film%29


[1] Esad Sahib, t. D.-K. (Mayıs-2008). Mektubat-ı Mevlâna Halid. İstanbul: : Semerkand, s.284-285

ALTAY ÜNALTAY’IN YAZI VE ÇEVİRİLERİ


TÜRK MİLLETİNİ İLGİLENDİREN ESKİMEMİŞ İKİ HİKÂYE

AÇIK KOMPLO: H. G. WELLS VE DÜNYA İMPARATORLUĞU

BİR BUNALIM ÇAĞINDA MİLLETLEŞME: NASYONALİZM – PATRİOTİZM

DİNE KARŞI DİN

DOĞU, BATI VE İLAHİ ADALET

DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER

DÜNYA SİYASETİNE YÖN VERENLER – BERNARD LEWIS

HİLAFET, İSLAM DEVLETİ VE SONRASI

KREDOKRASİ’YE KARŞI DEMOKRASİ

ŞEYTANİ RESİMLER

TANRI, İYİ VE KÖTÜ: KURTULUŞ NEREDE?

Bir kısmını sunduğumuz yazıların daha fazlasını okumak için http://altayu.blogspot.com/ a bakabilirsiniz.

AÇIK KOMPLO: H. G. WELLS VE DÜNYA İMPARATORLUĞU


1928’de ilerigelen İngiliz Yuvarlak Masa stratejisti H.G. Wells “Açık Komplo: Dünya Devrimi Planı”nı yazdı (The Open Conspiracy: Blueprints for a World Revolution, New York, Doubleday, Doran & Co.). “Açık Komplo” Wells’in “Mein Kampf”ı (Kavgam, A. Hitler’in kitabı, ç.n.) idi; bir dünya hükümeti kurmanın reçetesini veriyordu. Bu zamanla, belki kuşaklar boyu bir sürede, insanları kendine kazanacak, kurumlarını oluşturacak ve böylece bir Dünya “direktuarı” kurarak “yeni dünya düzenini” oluşturacaktı.

Wells faşizm ya da komünizme karşı değildi, o bunları “yeni düzen” arayışının ilkel öncü tipleri görüyordu ve kendi dünya düzeni bunların yerine geçecekti.

  “Açık Komplo sosyalizm değildir” der Wells, “bundan çok daha gelişmiş bir düzendir; kendi sosyalist atalarından kalan ne varsa içinde sindirmiş ve kendine katmıştır.” Hatta “genç insanların” Açık Komplo’ya İtalyan “fasci” teşkilatları misali katılmasını da önerir.

Ancak Wells’in Açık Komplo’nun hedefi gösterdiği tek bir düşmanı vardır: Bağımsız milli devlet. Onun yıkılması Wells’in hayatının amacıdır.

Wells’in söylediği gibi, “bu benim dinimdir … Bu kitap mümkün olduğunca açık ve basit hayatımın fikirlerini anlatır, dünyamın perspektiflerini. Diğer yazdıklarım, istisnasız olarak aynı temel konuyu araştırdılar, denediler, yorumladılar ya da açtılar, ta ki ben şimdi temeline dek çıplak olarak ortaya koyup hatasız açıklayabileyim. .. Burada amaçlarımın yönlendiği nokta ve yaptıklarımın muhasalası vardır … (Bu) tüm insan ihtiyaçları için de bir şemadır.”

Wells, üç meşum hedef için yollar ortaya koyar; hareket savaş ve fakirliği kaldırmak ve insanı kendinden “korumak” adınadır.

•Milli devleti ebediyen sona erdirin, yerine “Atlantik” elitinin yönettiği bir dünya hükümeti getirin. “Açık Komplo” milliyetin dikkate alınmaması üzerine kuruludur, ve zararlı ya da engelleyici hükümetlerin, insanlığın şu ya da bu parçasını elde tutuyorlar diye kabul görmeleri için bir sebep yoktur. Atlantik toplumları dünyaya barış ve dünyanın bir ucundan diğerine söz ve hareket özgürlüğü getirebilir. Ve Açık Komplo’nun vazgeçemeyeceği bir gerçektir bu.” Ama Wells temkinlidir, çünkü Açık Komplo “savaşı bitirmek” adına “savaş yapabilir.” Açık Komplo’nun dünya barışına katkısı ve savaşları bitirmesinin, askerlerin, savaşçılığın ve askeri yöntemlerin sona erdiği anlamına gelmediğini açıklar. Asıl konu bu askerlerin “kime” sadık olacaklarıdır. Açık Komplo için “aydınlanmış” savaşçılar kullanmak gerekebilir. Wells der ki: “Başından itibaren Açık Komplo militarizmi karşısına alacaktır … (ama) askerlik hizmetinin beklenen kaldırılışı … zorunlu olarak askeri harekatın dünya “Commonwealth”i faydasına ve millici çeteleşmeleri bastırmak için yapılmasını da red anlamına gelmez; Açık Toplum üyelerinin askeri eğitimine de engel değildir. … Şimdiki hükümetimize olan sadakatımızın onun akıllı ve olgun tavrına bağlı olduğunu hissettirmeliyiz.

  •İnsan nüfusunu “dünya direktuarı” elitlerinin koyduğu sınırlar içinde tutmak. Bu nüfus kontrolü için kullanılacak yöntemler bilim (öjeni, kısırlaştırma, ve doğum kontrolü) ve dünya “direktuarı”nca topyekün ekonomik kontroldür; kredi çıkışı ve insanın hayatta kalması için gereken tüm ekonomik nesnelerin dağıtımı (yiyecek, su, barınak) kontrol edilir. Açık Komplo “biyolojiyi … insan nüfusunun dünyada yerleşim ve sayısını kontrol aracı kılar.” Ve bu düzey kontrol olmadan insan nesli yokolmaya mahkumdur. Böylece ABD Anayasası’nın “genel refah” ilkesi yerine Wells “seçici refah” önerir; burada Dünya direktuarı ırk ıslahı için fazla nüfusu “elimine” eder. Bu yalnız maddi bir gereklilik değil, der Wells, ama Açık Komplo’da “(İnsan) ruhu canavarca ve habis korkuların ve güdülerin eline bırakılmaz.” … İnsan daha iyi hissedecek, daha iyi olacak, daha iyi düşünecek, daha iyi görecek, tadacak ve duyacak. Bunların hepsi mümkündür. Bu yakıcı arzuları şimdi ondan kaçıyor, ve onunla alay ediyor, çünkü şans, kargaşa ve sefalet hayatına hükmediyor. Kaderin tüm ödülleri birbirini örtmüş ve kaybedilmiş. Hala şüphelenmek ve korkmak zorunda.”

•Sonsuza dek insanın Tanrı’nın suretinde yaratıldığı ve İyi’ye dönük bir tarafı olduğu “hayalini” kaldırın. Bunun yerine Wells insanın “yetersiz hayvan” olduğunu söyler: Kıskançtır, öfkelidir, kolay kızar, ve “karanlıkta güvenilmez”.

“İnsan habis bir hayvandır” der Wells, ve “ortak bir ahmaklığa, tembelliğe, alışkanlıklarına yapışmaya ve kendini haklı çıkarmaya” eğilimi vardır. İnsanda yaratıcı güçler “ani yıkıcı güçlerden” daha zayıftır. İnsan tabiatı “yıkıcıdır”, der ve açıklar: “Yapmak uzun ve dertli bir iştir, birçok duraklamalar ve hayal kırıklıkları işe karışır, ama “kırmak” ani bir heyecan verir. “Gümbürtü” hepimize neşe verir. Bu içtepiler Dünya direktuarınca kontrol edilmelidir.”

Bir yerde Wells yeni dinini 6 “temel hayati gerek” olarak kalıba döker:

1. Şimdiki hükümetlerin ve onları kabulümüzün geçici olduğunun kesin açıklanması

2. Bu hükümetlerin anlaşmazlıklarının, insan ve mülkü militanca kullanmalarının ve dünya ekonomik sisteminin kuruluşuna müdahalelerinin her yol kullanılarak azaltılmasında ısrar

3. Özel, yerel ya da milli düzeyde kredi, ulaşım ve üretimin kaldırılarak bunların insan ırkının genel faydasına kendini adamış dünya direktuarına verilmesi

4. Dünyanın, örneğin nüfus ve hastalıklar açısından biyolojik kontrolünün gereğini kavrama

5. Dünyada asgari bir özgürlük ve refah standardını korumak

 6. Kişisel hayatı bu işleri yapacak ve insan bilgisini, yeteneklerini ve gücünü geliştirecek bir dünya direktuarı emrine vermek.”

Ancak bu “hayatilerden” en önemlisi bunların hasılası olan insan ruhunun fethidir, ki Wells bunda ısrar eder; oysa bu insanı hayvandan ayıran şeydir. Ona göre tüm Açık Komplocular “ölümsüzlüğümüzün şarta bağlı olduğunu ve ırkımızda yattığını, kişisel olmadığını” kabul ederler.

  “Açık Komplo”yu okur okumaz diğer Yuvarlak Masa ihtilalcisi Bertrand Russell, Wells’e “bundan daha tam olarak kabul ettiğim bir şey bilmiyorum” diye yazar.

Kesintisiz Bir Süreklilik

Wells’in “Açık Komplo”sunun ana hedefi “ABD ve Latin Amerika devletleridir”. Burada Wells’e göre “seçkin sınıflara ve resmi vatanseverlere … geleneksel bağlılık” daha azdır.

 İlaveten, Wells küresel bir düşünürden başkası değildir, ve ABD’ye ek olarak o Rusya’yı da Açık Komplo’ca asimile edilecek önemli bir hedef görür. Bir yerde, heyecanla Sovyetler Birliği’nin “proleteryaya” olan resmi bağlılığına rağmen Açık Komplo’nun Moskova’da New York’tan önce hüküm süreceğini söyler.

 Amerika’nın Açık Komplo için önemi çoktur, çünkü ekonomik gücü artmaktadır. Wells için Amerikan ekonomik sistemi ya da Hamilton’cu ekonomi, Açık Komplo’nun düşmanı, ama finansör sınıfı müttefikidir.

  1928’de şöyle der; Amerikan sanayilerinin korunmasının hiçbir pratik meşru nedeni yoktur, Amerikan finansı korumasız daha mutlu olacaktır,” ama Açık Komplocular başaramazsa bu korumacılık sürgidecektir.

  Şüphesiz William Yandell Elliott ve Robert Strausz-Hupe tarafından oluşturulan kurumlar kesinlikle Wells’in, yeni dinine çok düşman bulduğu Amerikan sisteminin bitirilmesi “planlarına” uygundurlar. O çağdaşı ve gelecekteki işbirlikçi komplocularına hitaben “yeni dinin” yayılması emrini vermiştir. Şöyle diyor:

“Özel uzman örgütlerce, örneğin Araştırma teşviki dernekleri, genel bilgi endeksleme, bilimsel metinlerin çevirisi, yeni bilginin yayılması dernekleri gibi, Açık Komplocuların büyük bölümünün artık enerjisi tamamen yaratıcı amaçlara kanalize edilebilir ve yeni bir dünya örgütü” kurularak “Londra’daki Royal Society, Avrupa’daki değişik Bilim Akademileri ve benzeri artık yaşlanmış ve yetersizleşmiş kimi eski ve güzel kuruluşlar” dahil edilebilir.

Daha geniş anlamda, “Açık Komplo”yu yazarken Wells geniş bir Açık Komplocular devşirme şebekesinin kurulmasını savunur; bunlar kendi milli çevreleri içinde tüm milli devletlerin küresel olarak devrilişi, gezegenin koyu tenli ırklarının “bilimsel” yollarla azaltılması ve Tek Dünya oligarşik egemenliğinin Anglo-Amerikan liderliğinde kurulması için çalışacaklardır.

  “Açık Komplo”nun siyasi görevi, der Wells, “iki düzeyde ve tamamen farklı metodlarla yürütülmelidir.” Ana politik hedef, politik strateji, “varolan hükümetlerin zayıflatılması, silinmesi, içerilmesi ya da ikame edilmesidir”. … Bir ülke ya da il ayrı birim olarak elverişsiz ve daha makul ve ekonomik bir hükümet sistemince içerilmek zorunda ise de, bu şimdiki yönetiminin Açık Komplo’nun gelişimi için işbirliğine sokulmasına engel değildir.”

Ama Wells dikkatlidir; “hiç kimse” Açık Komplo’dan hariç tutulmamalıdır, ne sınıf, ne meslek ne de millet nedeniyle olsun. Tersine” … Açık Komplo kökler olarak heterojen olmalıdır. Genç insanlar Bohemya Sokol’leri (Çek izci örgütleri, ç.n.) ya da İtalyan Fasci’lerine (Mussolini‘nin gençlik örgütleri ç.n.) benzer gruplar haline getirilmelidir.

Wells’in “Açık Komplo” kutsal kitabının ilk basımı yayınlandığında Rhodes Trust, Yuvarlak Masa, İngiliz Fabian Derneği, Kraliyet Dışişleri Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) ve onun New York şubesi, CFR (council of Foreign Relations – Dışilişkiler Konseyi) çoktan, Tek Dünya bayrağı altında kuşaklar boyu beyaz ajanlar ve provokatör ajanlar toplama faaliyetine koyulmuşlardı. Wells’in “Açık Komplo”su bu çabaya bir odak verdi; uzun vadeli hedefleri genişçe açıklardı, ve en iyi ve parlak, ama belki de çürümüş zihinleri toplamanın ve devşirmenin önemini gösterdi; Wells bunlara “ciddi azınlık” adını verdi.

Üç çeyrek yüzyıl sonra Wells’in “Açık Komplo”su egemenliğini kuruyor.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2011/08/acik-komplo-h-g-wells-ve-dunya.html

TANRI, İYİ VE KÖTÜ: KURTULUŞ NEREDE?


Bölgeyi kan ve ateşe boğan zalimlerle ittifak ederek ve onların istekleri doğrultusunda bir düzen için, güç ve hakimiyet peşinde koşmak mukaddes midir?

  Modern medeniyetin sonunu ilan eden ve postmodern bir barbarlığın başladığını savunan kitabı “20. Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu”nda Macar asıllı Amerikalı düşünür John Lukacs, birçok şeyin yanısıra ata memleketi Macaristan’a demirperdenin yıkılışından sonra yaptığı seyahatte gördüklerini ve yaşadıklarını da anlatır. Doğu Avrupa’da o sıra milliyetçi ideolojiler patlama halindedir. Macar milliyetçilerine Lukacs şu basit soruyu sorar:

Milliyetçiliğiniz kıyamette sizi Tanrı’nın daha çok sevmesini ve cennetine kabulünü sağlayacak mı?

Muhatapları afallar. Böyle birşeyi daha önce hiç düşünmemişlerdir. Gerçi onlar kadar Lukacs’ın da bu soruya net bir cevabı yoktur, ama bu sorunun kıymetinden birşey kaybettirmez.

Macar ve diğer Doğu Avrupalı küçük ülke milliyetçileri için büyük amacın kendi ülkelerinin kurtuluş ve bağımsızlığı olması yeterli olabilir. Ama daha doğuya, Rusya ve Türkiye’ye gelindiğinde parlak bir geçmişin mirası daha büyük hayaller bu havza insanlarını hala etkilemeye devam eder: İmparatorluklar kurmak ve iklimler üzerinde hüküm sürmek. Ama bu hayal bile yeterince büyük müdür? Ya da bunun için bir ömür vermeye değer mi?

Acaba aynı soruyu burada da sorsak mı: Bir imparatorluk kurmak ve iklimler üzerinde hükmetmek için ömrünüzü adasanız kıyamet günü Yüce Allah sizi sevecek, günahlarınızı bağışlayacak, Cennetine kabul edecek midir?

Hangi amaç kalıcı, hangisi ya da hangileri geçicidir?

Bu konuya ileride tekrar değineceğiz. Şimdi başka bir önemli konuya girelim.

İslam tasavvufunda çok kıymet verilen bir rivayet vardır: İslam peygamberi Uhud savaşından dönen yoldaşlarına şöyle der: “Şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.” Neredeyse tüm tasavvufun temel edindiği bu rivayet neyi anlatmaktadır? Kimi sorularla bir yorum denemesine konuyu açalım:

Din için mücadele etmekten ve zalimlere kılıç çekmekten daha yüce ne olabilir? Ya da soruyu değiştirirsek, din için mücadeleyi dahi anlamlı hale getiren daha yüce amaç nedir?

Ortadoğu’nun tüm dini geleneklerinin üzerinde uzlaştığı “mebde”ye (başlangıç öyküsü) göre insan yeryüzüne Allah’ın vekili (halifesi) ve görevlisi olarak kendinin ve Rabbinin düşmanı olan Şeytan’ı altetmek ve yeryüzünü Şeytan’ın ifsadından kurtararak imar ve ıslah etmek amacıyla gönderilmiştir.

Bu anlamda tüm yeryüzü bir mücadele alınıdır; uğraş bunun içindir.

Ama bir müddet sonra Şeytan ona yeryüzünü çok güzel göstermiş, insan onun büyüsüne kapılmış, burasının geçici olduğunu, asıl görevini, kendini göndereni, kısacası kendini unutmuştur.

Ona her unutuştan sonra aslolanı hatırlatan peygamberler gönderilmiş, insanoğlu onların getirdiği mesajın arıtıcılığında dirilip kendine gelmiş, ama kısa süre sonra tekrar Şeytan’ın aldatışına kanmış, gönlünü teslim etmiş, asıl amacı olan yeryüzünü Allah’ın emirleri doğrultusunda imar ve ıslah etmek görevini terketmiştir.

Böyle olunca da asıl amaca izafeten anlam kazanan tali amaçlar, üstün gelme, hükmetme, insanlar arasında şerefle anılma gibi şeyler asıl amacından kopmuş, tesbih taneleri gibi dağılarak kendileri birer asli amaç haline gelmişler ve insanlar bunların peşine düşerek yoldan sapmışlardır. Kuran’da bu dünyevi boş işler, çocuk oyununa benzetilmiş, “oyun ve eğlence” olarak anılmıştır. Bu tabir, bu kabil işlerin zararsızları içindir. Ama insan böyle amaçlar için haksızlık ve zulüm, cinayet yoluna saparsa artık yaptığı oyun-eğlence olmaktan çıkar; Şeytan’ın işleri haline gelir.

İnsan olağanüstü bir varlıktır; kıtalar aşabilir, yüksek şehirler inşa edebilir, dağları yerinden oynatabilir. Bu yeti ve gücün gösterdiği gibi, bir anlamda insan tabii olanla tabiatüstünün birleşme noktasıdır.

Ama insan kendinde barınan bu muazzam güçler ve kabiliyetlerin ne için olduğunu unutursa korkunç bir varlığa dönüşebilir.

Daha önce dediğimiz gibi, yeryüzü Şeytan’la, yani evrensel kötülük, ifsad ve yıkım ile bir savaş alanıdır. Ancak bu mücadelenin başarılı olabilmesi için insanların bu mücadeleye hazır olması, gönüllerini böyle bir mücadelenin safı olmaya hazırlamış olması gerekir. Bu hazırlık ise başlıbaşına daha büyük bir mücadeleyi gerektirir. İslam Peygamberi’nin “Büyük cihat” olarak andığı budur.

Yeryüzündekinden çok daha öncelikle ve çok daha temel bir mücadele insanın kendi içinde, gönlünde cereyan etmektedir. Burada İyi ile Kötü, Doğru ile Yanlış, Güzel ile Çirkin birbirine karşı savaşmakta, insanı ele geçirme mücadelesi vermektedir.

İnsan burada, fethedilecek pasif bir ülke değildir. Kendi cüz’i (tekil) iradesi ile mücadeleye katılır ve taraflardan birine destek olarak kendinin onun tarafından ele geçirilmesine izin verir.

Fikirdeki bu “Büyük Cihad”ın insanın sözleri ve eylemleri ile fizik alemde yansıması ile ikincil olan “küçük cihad” başlar. Biz ancak kendimizi arındırır ve “İyiler” safında yer alabilirsek söylediklerimiz ve yaptıklarımız yeryüzünde “iyilik” ya da “ıslah” haline gelebilir.

“Yorum denemesi” ereğini uzunluk itibariyle çok aşmış bu bölümü şimdilik bağlayalım; okuyucuya sabrı için teşekkürler; ama tabii ki şu soruya da bir cevap gerekiyor: Tüm bunları anlatmaktan amaç nedir? Öyleyse başa dönelim.

Yazımızın başında dedik ki: Daha doğuya, Rusya ve Türkiye’ye gelindiğinde parlak bir geçmişin mirası büyük hayaller bu havza insanlarını hala etkilemeye devam eder: İmparatorluklar kurmak ve iklimler üzerinde hüküm sürmek. Ama bu hayal bile yeterince büyük müdür? Ya da bunun için bir ömür vermeye değer mi? … Bir imparatorluk kurmak ve iklimler üzerinde hükmetmek için ömrünüzü adasanız kıyamet günü Yüce Allah sizi sevecek, günahlarınızı bağışlayacak, Cennetine kabul edecek midir?

Bugün Türkiye’nin etrafında, müsebbibinin büyük oranda Batılı emperyalist güçler olduğu savaş, kargaşa ve huzursuzluk ateşleri yanıyor. Kargaşadan büyük oranda sorumlu Anglosakson güçler istedikleri sonuçları elde edemediklerini ve bu bölgede amaçlanan “Büyük Ortadoğu Projesi”ni gerçekleştirecek yerli, dolayısıyla otoritesi daha doğal kabul edilebilecek, ayrıca bölgeyi yönetmekte “tarihi tecrübesi” olan bir yardımcı güce ihtiyaç olduğunu söylüyorlar ve spot ışıkları rahatsız edici bir şekilde Türkiye’nin üzerine dönüyor.

Soğuk savaşın bittiği 15 seneden beri ülkemizde “Neo-Osmanlıcılık”, “bu kez doğru safta oynayarak kazanmak”, Türkiye’nin uluslararası sistemin güven ve oluruyla bölge liderliğini üstlenmesi ve giderek Osmanlı mirasına sahip çıkması bu ülkenin kimi mahfillerinde akılları baştan alıyor; “atalara layık torunlar olmanın”, “Osmanlı sancağını tekrar yüceltmenin” “mukaddes davası” ile gözler ve gönüller ışıldıyor, ferahlıyor. Mukaddes mi?

Evet, mukaddes mi?

Bölgeyi kan ve ateşe boğan zalimlerle ittifak ederek ve onların istekleri doğrultusunda bir düzen için, güç ve hakimiyet peşinde koşmak mukaddes midir?

Yol ve yöntemi ne olursa olsun büyük güç ya da imparatorluk olmak ne zamandır bu ülkenin siyasi ahlakının mukaddesi oldu? Ne zamandır delice bir dünyevi başarı ve kazanma hırsı bize eski bildiğimiz doğrularımızı ve ahlakımızı bir kenara bırakmayı telkin ediyor?

Bir projenin “feasible” olması, artık doğruluğuna delil midir?

Şeytan, insanlara yeryüzünde imparatorluklar verecek kadar güçlüdür; kıtaların, okyanusların ötesine uzanma, efsanelerdeki yokedici yıldırımlar misali parlak ışığında binlerce insanı buharlaştıracak silahları ateşleme gücünü bahşedebilir. Dolayısıyla zalimler ve emperyalistler eliyle ikbal arayanlar beklediklerinden de fazlasına kavuşabilirler. Ama bu şeref ve saadet getirmeyecektir; çünkü Kötü’den İyi doğmaz.

Bu ülke iktidar ve toplumuyla önümüzdeki yıllarda ciddi bir sınavdan geçecektir. Bu kez ödülü dünyevi başarılar, zenginlik ve güç olmayacaktır. Ama bunu arayanların kimi istediklerine kavuşacaktır.

Denebilir ki, “bu ülke kimi şeyleri kabule çaresiz zorlanmaktadır. Bazı şeyleri reddetmek o kadar kolay değildir”. Ama bunu diyen sorumluluk makamındaki insanların yüzlerinde gizli bir hüzün olur; iktidar ve başarı sarhoşluğu değil.

Ancak Büyük Cihad’ı kazanan ve bundan sonra insanlarla Dünya’yı ıslah ve imar etmekte birleşenler iklimlere saadet, kendilerine ve yanlarındakilere şeref getirebilirler. İnsanlık tarihi bunu kolay yoldan öğrenenlerle zor yoldan öğrenenlerin öykülerinden ibarettir bir anlamda.

Bunları bize öğreten Peygamberi hikmete bir Kızılderili hikmetini de katarak sözümüzü bitirelim:

Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

- “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.

- “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

- “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- “Peki” dedi. “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

- “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!”

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/05/tanr-iyi-ve-kotu-kurtulus-nerede.html

*****************

HAKİKATİ YAZMADA BEŞ GÜÇLÜK

ŞEYTANİ RESİMLER


Israel Şamir

Batı, Beyrut ve başka şehirlerde elçiliklerinin yakıldığını görmekten memnun olmadı. “Şu Müslümanlar da bizim mizah anlayışımızı hiç anlamıyorlar; bizim özgürlük anlayışımızı da,” diye gürledi Batılı gazeteler. Diğerleri de Danimarka’nın densizliğini kınadı, ama buna reaksiyonu ölçüsüz buldu. Ama bu patlama kendiliğinden olmak dışında herşey idi. İyi bir Amerikalı araştırmacı gazeteci olan Christopher Bollyn Danimarka’nın “Şeytani resimlerini” ve bunların yayıncısı Flemming Rose’u araştırdı, ve ne buldu dersiniz:

Rose hiç de masum bir fikir özgürlüğü aşığı değildi; uçuk-kaçık İskandinavyalı bir karikatür kolleksiyoncusu olup, Peygamber resimlerini çıplak manastır rahibesi resimleri ile yanyana duvara asan biri de değildi. Rose Neo-con Siyonist kültün bir üyesiydi ve “şeyhi” Daniel Pipes’ı (*) da daha önce ziyaret etmişti.

Buraya kadar fena değil. Ancak bu habis Rose döküntüsünü “4 ay önce” yayınlamıştı, ve bu, medyanın da dediği gibi, uzun bir süre idi. O sıra Müslümanlar onun yaptığını farketmediler bile; zaten çoğu “Jyllands Pest”i (**) okumuyordu ki. Yaramaz çocuğun yaptıkları can sıkmayınca daha da azıtması gibi, yedi ülkedeki tam 11 gazete birden bu resimleri yayınlayıverdi. Bu tam bir gösteriydi: Birçok ülkedeki birçok gazete ardında, birçok şirket ve birlik ardında biz yine alışıldık düşmanı gördük. Aslında bize birşeyi anlatmak için yeterince ikna edici bir şovdu bu: Tek bir irade ve tek bir güç dünya medya imparatorluğunu yönetir.

İşi Kim Organize Etti?

Düşman kim? Kim bu çapta medya kontrolü sağlayabilir? Sandya Jain önemli bir Hintli gazeteci ve Hint milliyetçisi olarak şunları yazıyordu: “Karikatürler politize Hıristiyanlığın dinsel hoşgörüsüzlüğünün kasdi bir eylemidir; işin içinde Avrupa ve Amerika’nın sosyal, politik ve ekonomik elitleri vardır.” Hıristiyanlık birçok başka gözlemci tarafından da suçlandı. Ama emin olun ki, Müslümanları inciten bu kişiler Hıristiyanları incitmek istediklerinde asla iki kez düşünmezler. “Amen” posterlerindeki haçın gamalı haça dönüştüğü şu filmi, ya da bir bardak idrar içindeki çarmıha gerili İsa’yı hatırlayın (bu resim Talmud’dan mı alınmıştı?). Bunlar bir Brooklyn (Yahudilerin yoğun olduğu bir New York semti)  müzesinden manzaralar. Aslında Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında dini bir çekemezlik yok. Ahmed Amr haklı olarak der ki:

“İslam ve Hz. Muhammed’in Avrupalı ‘ifade özgürlüğü müdafileri’ tarafından çizilen aşağılayıcı tabloları aslında Müslümanları dezavantajlı hale düşürüyor. Onlar asla İsa Mesih’i aşağılayarak öç alamazlar, çünkü ona Hz. Muhammed kadar saygı duyar ve Allah’ın elçisi kabul ederler. Hz. İsa ya da Hz. Meryem’le alay etmek enaz Hz. Muhammed’le alay etmek kadar “küfr”dür. Hiçbir gerçek Müslüman Mesih’in anasını küçük düşürmeyi düşünemez, çünkü onlar da onun bakire ve mucizevi gebeliğine inanırlar. İslam geleneğinde Hz. Meryem Cennet’e girecek ilk kadındır. Ve Müslümanlar Kuran gibi İncil ve Tevrat’a da iman ederler. Öyleyse Hıristiyanları bırakıp başka yana bakalım.

Batı medyası aslında Yahudiseverlerin yurdudur. Belki bunu Şaron’un hastalığı ile ilgili abartılı haber ve resimlerde farketmişsinizdir; ya da abartılan Yahudi ölümleri ve es geçilen Filistinli ölümlerinde; ya da “Soykırım” meselesinde, ya da Yahudilere diğer gerçek ve hayali tüm saldırılarda. Yahudilerin Müslüman karşıtı duygular yaymakta özel çıkarı vardır, çünkü bu onların Filistinlileri ezme ve İran’ı halletme planlarına uyar (İranlılar da bunu hemen anlamış ve tepki olarak soykırım karikatürleri yayınlamışlardır. Her ikisi de eşit derecede tatsız; göze göz, dişe diş). Ve şimdi görünüşte “Siyonist olmayan Dünya Yahudi Kongresi  (World Jewish Congress) İran’a karşı kampanyasını başlattı,” diye bildirmiş İsrail gazetesi Haaretz okurlarına. AIPAC (American Israelite Public Affairs Committee) “Şimdi İran’ı Durdurma Zamanı” adında bir konferans planlıyormuş. Kurt Nimmo karikatürleri “Müslümanları kızdırıp parlatmak ve böylece Avrupa ve Amerika’da Strauss’çu (***) neo-con’larca sahneye konan ‘Uygarlıklar Çatışması”na taraftar toplamak için kasıtlı provokasyon” olarak niteliyor. Hem Uygarlıklar Çatışması, hem de “Şeytani Resimler” olayı Beynelmilel Yahudiliğin Ortadoğu stratejileriyle tam uyum içindedir.

Bebek Hz. İsa ve Hz. Meryem, Osmanlı minyatürü, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul

Bu Şeytani Resimler olayındaki Yahudi parmağına açık bir delil birçok gazete manşetinde çıktı: Dünyanın heryerinde Müslüman halklar rahatsız olmuşken medya “Filistinlilerin Avrupalılara saldırıları”ndan bahsediyordu; tıpkı 2001’de “Filistinliler İkiz Kulelerin çöküşünü alkışladılar” dediği gibi; halbuki küstahlık ve paranın gücünü simgeleyen bu kulelerin çöküşüne tek sevinen Filistinliler değildi. İsrail gazetesi Haaretz geçenlerde dedi ki: “Müslüman basın Şaron ve hahamları rezilane resmediyor; şimdi kendisi yaptıklarını tatsınlar.” Karikatürlerin ardında Yahudiseverlerin olduğuna başka bir delil.

Ama meslekdaşlar bu işin ardındaki büyük planı göremediler. Karikatürler Müslümanlarla bir savaş tablosuna uyarken, aslında onlar dünya çapında yürütülen bir “özgürlük saldırısına” tam uyuyorlar. ABD’den Rusya’ya, İngiltere’den İtalya’ya efendiler kanunlarının örgülerini sıkılaştırarak özgürlüğü ortadan kaldırıyorlar. 1968’de “savunmanın savunusu”, “yasaklamak yasaktır” gibi şeylerden bahsediyorduk; ama şimdi birsürü yasakla karşıkarşıyayız. Artık sigara içip içmemeyi, ya da emniyet kemeri bağlamayı ya da rahat oturmayı seçme hakkımız yok. Bu küçük küçük yasaklar bizim “Büyük Birader”e (George Orwell’ın “1984” romanına gönderme) boyun eğişimizin işaretleri aslında. Ve sakın bana bunun kendi iyiliğim için olduğunu söylemeyin; çünki size kendi sağlığım için çok daha önemli 100 şey sayarım. Örneğin şu borçlar kaldırılsın bir. Eğer yüksek faizli riskli bir krediyi kabulde özgürsem, emniyet kemeri takıp takmamakta da özgür olmalıyım.

Özgürlüklerimiz ciddi şekilde aşınıyor. Kağıt üstünde var onlar, ama onları kullanamayız. Hayatlarımızın mahvedilmemesini isteyemeyiz. Birçok öğretmen ve üniversite profesörü kendilerini işsiz buluyorlar, çünkü “yasak kelimeyi” söylemişlerdir. “Demokratik” Almanya’da bir Komünist asla öğretmenlik yapamaz. Dahası sandıkta istediğimizi seçemeyiz: Avusturyalılar Jörg Haider’i seçtiklerinde vazgeçtiklerini söyleyinceye dek dayak yediler. Şimdi Filistin Hamas’ı seçti ve onlara kendi vergi gelirlerinin bloke edildiği ve bu suçlarından tövbe edene dek bunun verilmeyeceği söylendi (yeri gelmişken: İncil her yedi yılda bir borç affı öngörür, oysa talmud alacaklının borçluyu bağlayıp, borcunu affa rağmen ödemek istediğini söyleyinceye dek dövmesine cevaz verir). Her seferinde, ister ABD’deki uzak Montana halkı için silahlar ya da Dublin, İrlanda’daki bir meyhanede sigaralar olsun, bir emniyet kemeri ya da hepimiz için eşit-özgür oy olsun, kitlesel medyanın devasa fikir yapma makinası hep yasakları destekledi. Bazan, örneğin Şeytani Resimlerde olduğu gibi, provokasyona engel olmadı, ama buna karşı konuşmamıza engel oldu.

Medya makinesinin Yahudi amaçlarına bağlılığından onun petrol şeyhlerince yönetilmediğini anlamak kolay, ama varsayalım ki (sonra, neden böyle varsaydık, konuşacağız) Yahudiler ve onların Yahudisever destekçileri kendi medya imparatorluklarını başka amaçla kurmuş olsunlar. Eğer siz de (birçok iyi insan gibi) Yahudileri beraat ettirmek istiyorsanız, Yahudilerin medyayı antisemitizmle savaş için elde tuttuklarını , oysa şeytan parababalarının (orj: Mammonitler) aynı mekanizmayı kendi küresel diktatörlükleri için kullandıklarını varsayabilirsiniz. Yahudileri “Hobbitt’ler” (****)  görüp “Efendilerin Yüzüğünü” koruduklarını, ama bunların parababalarınca onlardan alındığını düşünebilirsiniz. Öte yandan Parababaları antisemitizm masalını uydurup soykırım yaparak Yahudileri kendi yanlarında diğer insanlara karşı savaştırmış olabilirler. Onlar Yahudileri doktrine ederek normal insanların onları “yiyeceğine” ve yalnızca Parababaları iktidarının onları koruyacağına inandırmış olabilirler. Ama “Üçüncü Güvercin”de yazdığım gibi, ortada antisemitizm diye birşey yok; cadıların ve Noel Baba’nın da olmadığı gibi.

Medya makinesi müttefik kaydetmekte eşsizdir; aynı şekilde korku provoke edilerek kendi halinde Yahudiler de gönüllü kaydedilir. Medya “homofobi”yi icat etti, böylece homoseksüeller normal insanlardan korkacak ve Büyük Birader’in korumasına sığınacaklardı. “Maçoluk” ve “dövülen kadınlar” efsanesini icat ettiler, böylece kadınlar erkeklerinden korkacak ve hükmedenlerin sığınma evlerine sığınacaklardı. Sonra “ırkçılık” icat ettiler, ki her etnik azınlık Büyük Birader’in koruması altına sığınsın. “Tecavüze uğramış çocuklar”ı icat ettiler; artık anneler aile babalarından korkuyordu. Bir sürü masal. Bir “homofobi” yok; kimse kimsenin yatağında ne yaptığıyla ilgilenmiyor, işi ortalığa dökmedikçe. Erkekler doğal olarak kadın ve çocuklarını korurlar. Beyazlar siyahların neşesini ve müziklerini severler, tabii bütün gece çalıp söylemedikleri sürece. Size söylüyorum: Hepimiz azınlığız, ve hep bir arada biz insanlarız. Büyük Birader olmadan da kendi aramızda geçinip gidebiliriz.

Dışarıda korkacak birşey yok. Gençliğimde, Amerikalılar domino teorisi ile korkutuluyorlardı. Vietnam ve Kamboçya’ya komünistler hakim olduktan sonra Kaliforniya’ya dek geleceklerdi; inanmayan beklesin de görsündü. Hiçbirşey olmadı. Komünizm korkusu trilyonlarca Dolar milli servet tüketti ve belki ilginç bir sosyal denemeyi yerlebir etti. Galip fare yenilmiş aslan için hükmünü verdi: Polonya ve Baltık ülkelerinin inisiyatifiyle Avrupa Parlamenter Asamblesi Konseyi (PACE) “komünizmin terör ve suçlarını” mahkum etti. Şimdi aynı mekanizma İslam için kuruluyor. İslam kışkırtıldı ve tepkisi azgelişmişliğine delil olarak sunuldu. Büyük korku makinesi Ortadoğu’da da, küçük Yahudi çıkarlarının kıyısında da durmayacaktır, daha başka amacı var: Bir tank ceviz kıracağı olarak da kullanılabilir, ama başka amaçla yapılmıştır. Birleşik ve mükemmel Yahudi medya makinesinin Soykırım masallarıyla uğraşmaktan öte işleri vardır. Onun asıl işi bizi “Yeni Dünya”ya (*****) taşımaktır; yeni ruhsuz bir totaliterliğe. Bu uğurda küçük adımlar büyük amaca giden yolda aşamalardır.

Son aylarda bir seri, ama görünüşte birbiriyle ilgisiz olay oldu. İngiltere Başbakanı Tony Blair, toplumunu tam kontrole doğru önemli bir adım attı. İngiltere yeni bir bilgisayar sistemi kurdu. Bu sistem vasıta trafiği hakkında bilgi topluyor ve depoluyor. Gizli video kameralara bağlı olarak, Büyük Birader’e sizi evden işe, işten eşe-dosta, oradan eve gidene dek izleme imkanı veriyor. Tasarı itirazsız geçti. Sonra sıra İnrternet Terörü Yasası’na geldi. Yasa polise “terörü destekleyen” web sitelerini kapama hakkı veriyordu. Lordlar Kamarası tasarıyı reddetti. Geçen ay aynı meclis bir terör eylemlerini “övme” yasasını da reddetmişti. Hükümetin, bir “terörist yayının” “bilerek” ya da “bilmeyerek” dağıtılması ile ilgili getirdiği yasa teklifi de tadilata uğradı. Ve en iyisi, inatçı Lordlar bir “dini nefret” yasasını da reddettiler; yasa tamamen Yahudileri eleştirmeyi yasaklamaya yönelikti.

Ve sonra “Adüvv” (orj.: Adversary = Şeytan) Şeytani Resimleri yayınlattı. Müslümanları tahmin edilir ve zaten beklenen tepkisi parlamenterleri hemen bir seri “anti-nefret” yasası çıkarmaya sevketti. Şüphesiz bu yasalar birkaç milyar Müslüman ve Hıristiyanın derdine derman olmayacak. Parababalarının sevilen maskotu Yahudiler daha iyi korunduklarını düşünecek (ve saldırıya daha açık olacak), ama daha da önemlisi, fikir özgürlüğü daha büyük bir yara alacak.

Bu büyük özgürlük Batı’nın Sovyet Doğu’ya tek üstün tarafıydı. Sovyet rejiminin pek de hoş olmayan yönlerinden biri Ceza Kanunu’nun 58. maddesi olan meşum “Anti-Sovyet propaganda” yasası idi. Stalin’in eski günlerinde, cumhuriyet düşmanlarına sevgi duyduğunu açıklayan kişi ceza görürdü; en civcivli dönemde bir şaka-espri dahi içeri atılmaya yeterdi. Yasa Brejnev döneminde toplumsal muhafazakarlığı sağlamak için kullanıldı . Sovyetlerin son günlerinde 58. maddenin Demokles kılıcı Gorbaçev’e Sovyetleri yıkan reformları itirazsız yürütme imkanı verdi. Sovyet döneminin tüm toplumsal birikimleri yok edildi; Rus sanayi ve petrolü birkaç Yahudi parababasına teslim edildi; Rus devletinin anahtarları CIA’ye teslim edildi ve ülke çatışan devletçiklere parçalandı. Bu Gorbaçov-Yeltsin dönüşümünün olması ancak 58. Madde sayesinde mümkün oldu. Şimdi o geri geliyor.

Birkaç yıl önce bombalı Yahudi karşıtı pankartlar belirdi Moskova’da Eğer orada bir geçen pankartı indirmek isterse patlıyordu. Hükümet hemen bir “anti-nefret” yasası çıkardı ve bak sen! Tüm pankartlar ortadan yok oldu. Bir ay önce bir Moskova sinagogunda yine şaibeli olaylar oldu ve hükümet hemen bir “anti aşırılıkçılık” yasasını parlamentoya sevketti.

Böylece, aşırılık, terör ve nefrete karşı savaş örtüsü altında kalan özgürlükler de gitgide gezegenimizi terkediyor. “Kennedy’nin Huntington’u” Eugene Rostow 1960’lı yıllarda komünizm ve kapitalizmin birleşeceğini öngörmüştü; böylece her ikisinin de iyi yönleri alınacak, devam edecekti. Birleşme şimdi gerçekten oldu. Bir zamanlar Kızıl Doğu’da tam sosyal güvenlik vardı, kişisel özgürlükler pahasına da olsa. Batı ise özgürdü, ama eşitlik ve sosyal güvenlik pahasına. Şimdi birleştiler: Ruslar parasız eğitim ve sağlık sistemini kaybettiler ve köprü altında özgürce uyuma hakkı kazandılar. Batı ise kendi Gulag (Guantanamo, çev.) hapishanelerine  siyasi mahkumlarına sahip oldu. Batı ve Doğu 58. maddeyi, anti-nefret, antiterör, anti-aşırılıkçılık isimleri altında tekrar yürürlüğe soktu.

Dünya hakimiyeti master planı yavaş yavaş hayata geçiyor. İlk aşamada eski elitlerle kilisenin gücü kırıldı. Parababaları  eliti demokrasi ve özgürlükleri eski düzene karşı silah olarak kullandı, ve biz solcular ve Liberaller bunu sevdik. Lordlar kamarasındaki hayır oyu (gerçi yasa değişerek geçti ise de) gösteriyor ki, seki sistemin tüm hatalarına karşın kimi pozitif yönleri vardır. Ama bu dönem kapandı. Şimdi düşman demokrasi ve özgürlüğe karşı savaşıyor, korku ve (karşı-)ırkçılığı safında kullanıyor.

Düşmanın hem sağ hem de sola sızma avantajı vardır; hem büyük hem muhalif medyaya sızıp dünya çapında iş bitirebilir. İngiltere’de yenilirse Fransa’da saldırır, Gazze’de provokasyon çıkarır. Tepkinizden kin ve korku üretebilir. Bu mekanizma çalışır oldukça korku ve savaş bitmeyecek, çünkü makinenin ürünleri bunlar. Öte yandan bu, neden güçlü parababalarının –hepsi Yahudi değil- bu makineyi kullandığını ve desteklediğini de açıklar. Bu makine korku üretir, ve bunu kendi diktatörlükleri için kullanmalarını sağlar. Ama eğer çocuklarımızın bir köleler ve efendiler dünyasında yaşamasını istemiyorsak bu mücadeleyi kazanmalıyız. Belki Müslüman hassasiyetleri ya da Yahudi önyargıları sizi ilgilendirmez – ama özgürlüğümüz tehdit altında. Küresel planda  düşünmeliyiz, çünkü düşman küresel planda davranıyor.

Ve nefret ve çatışmayı, düşmanın bu iki ana silahını yoketmeliyiz.

Notlar:

(*): Daniel Pipes: Meşum neocon fikir babası. Ortadoğu barışının İsrail’in bölgeye hakimiyetinden geçeceğini iddia ediyor. “Parlak fikirleri” nedeniyle Başkan Bush tarafından önemli bir barış enstitüsünün başına getirildi.

(**):Jyllands “Pest”. Gazetenin asıl adı “Jyllands Posten”. “Pest” veba demektir; I. Shamir kelime oyunu yapıyor.

(***): Leo Strauss: Neo-con’ların filozofu. Almanya’da eğitim gördü. Yahudi olmasına rağmen saygın Nazi çevrelerinde bulundu. Daha sonra Amerika’ya yerleşerek çok tartışmalı eserlerini kaleme aldı. Çoklarınca Amerika’ya uyarlanmış bir faşizmi savunmakla eleştirildi.

(****) Hobbitt’ler ve Efendilerin Yüzüğü: I. Shamir, “Yüzüklerin Efendisi” filmine gönderme yapıyor.

Bkz:
http://altayu.blogspot.com/2011/09/seytani-resimler.html

****************

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

COLLAPSE (ÇÖKÜŞ) (II) (2009)

İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

MUHALİF HAYALLER

KREDOKRASİ’YE KARŞI DEMOKRASİ


–>

Yalnız ve küçük bir grup

Bizden kalanlar

Kaçaklar, göçebeler

Hüzün ve acıdalar Karanlık ormanda

Köpekler ardımızda

Ve avlanan kuzu gibi

Biz esirleri getirirler

Kalabalık, parmaklarıyla

Gösterir bizi, yuhalar

Ve sabırsız keskin baltaları

Dinsizlere iner (1)

                                                           Amish Şehitler İlahisi

AŞI OLMAK YA DA OLMAMAK

Bu ay “Amish” denen ilginç bir Amerikalı dini gruptan sözle başlayalım. Amish’ler çok muhafazakar bir Hıristiyan tarikattır. Üyeleri modern yaşamı ve teknolojiyi reddeder, kırda ve 18. y.y. giysileri içinde basit bir hayat yaşarlar. Tarlalarını hayvanlarına çektirdikleri sabanla sürer, at veya at arabası ile yüklerini taşır ya da seyahat ederler. Elektrik, akaryakıt, doğalgaz kullanmazlar. Geceleri mum ya da gaz lambasıyla aydınlanıp odun ya da kömür yakarak ısınır, yemeklerini pişirirler. Erkekleri 18. y.y. Kolonyal dönemine has “cadı şapkası” benzeri geniş siperlikli şapkalar ve altına uzun elbiseler giyer ve sakal bırakır. Kadınları bebek şapkasına benzer dantellerle süslü eski kadın şapkaları ve uzun etekli bol elbiseler giyer. Doğum kontrolü ve çağdaş tıp da tarikat kurallarınca yasaktır. Hastalıklar dua ve şifalı otlarla iyileştirilmeye çalışılır. Ve bu topluluğun tüm hakları devletçe korunur, hayat tarzlarına ilişilmez.

Son yıllarda bunun bir istisnası oldu. Bundan yıllar önce yaşadıkları bir bölgede bir salgın hastalık çıktı. Devlet salgının olduğu bölgedeki tüm halkı (Amish ya da diğerleri) salgını kontrol için kitlesel aşılama kararı aldı. Herkese kurulan sağlık ocaklarına gidip aşı olmaları emredildi. Diğerleri karara uydular, ama Amish’ler karara direnerek toplu halde aşıya gitmeyeceklerini açıkladılar. Bunun üzerine devlet karar alarak, Amish’lerin kolluk gücü marifetiyle aşıya getirilmesini emretti.

Bu olay Amerika’da gürültü kopardı. O sıra ünlü bir Amerikan dergisinin kapağında yayınlanan fotoğraf dev cüsseli polislerin arasında ve bir bankonun önünde, iri gözleri ve küçük ağzı merak ve endişeden açılmış küçük ve sevimli bir Amish kızını gösteriyordu. Gerçi, devletin kararı yerindeydi. Salgını durdurmak için yapacağı bundan başka birşey yoktu. Yapılanların dikkatli ve ince bir savunusu da vardı: Amish’lerin aşı olmak ya da salgında ölmek seçimlerine devlet karışamaz. Ama Amish’lerin kendi hayat tarzı seçimleri nedeniyle bölgede ilişkide bulundukları diğer ahalinin de sağlığını riske atmak hakları yoktur. O zaman devlet müdahale eder. Amerika, kötü yönetildiği 2000’li yıllara girene ve “Bushism” egemen olana dek, kendi iç politikası açısından bazı standartları yakalamış bir ülke idi. Şimdisini eleştirebiliriz, ama şu anlatılanlardan çıkarılacak kimi dersler vardır.

Alınacak ders: İnsana saygıdır. İnsanlar dünyanın en saçma şeylerine bile inanıyor, tamamen akıldışı bir hayat tarzı sürdürüyor olabilirler. Ama eğer bunu kutsal biliyorlarsa devletin işi onlara doğrusunu öğretmek değil, inançlarını ve hayat tarzlarını (ki insani haysiyetlerinin bir parçasıdır) elden geldiğince koruma altına almaktır.

20 yıldır artık kanserleşmek üzere olan bir başörtüsü sorununun baş çektiği, Kürtlük, Alevilik, gayrımüslim azınlıklar gibi birçok inanç, kültür ve hayat tarzları problemine zorla “tektipleştirmek” şeklinde reaksiyon vererek, leyleği kuşa çeviren Nasrettin Hoca’ya bile rahmet okutmuş kimi devlet politikalarının hala savunulabildiği bir ülkede dünyanın başka yerlerindeki örneklere dönüp bakmaya hala çok ihtiyaç var. Demokrasi ya da kredokrasi ayrımı bu noktada devreye giriyor.

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN MİDİR?

 Klasik cumhuriyet siyasal literatüründe cumhuriyet yönetimi, egemenliğin, yetkiyi Allah’tan aldığını iddia eden bir halife-padişah’ın elinden alınarak millete verilmesi olarak tarif edilir: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” der Mustafa Kemal.

Cumhuriyeti kuranlar gerçi konuyu böyle kabul ve ifade etmiş olsalar da, onların ardından gelen yönetici elitin “egemenliği kayıtlı şartlı milletin” kabul ettiği anlaşılmaktadır. Sonuçta bir ülkede örneğin kimi kamuoyu araştırmalarının, “halkın %80’den fazlasının başörtü yasağına karşı olduğunu” göstermesine rağmen, ne bu yasağın kalkması, ne de hiç olmazsa bu konuda “konuyu milletin hakemliğine götürelim” denip bir halkoyuna bile başvurulmaması, bir yandan Batı’nın Türk demokrasisi konusunda sürekli ortaya attığı şüphe iddialarına haklılık payı getirir ve “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olmadığı” savlarına da haklılık kazandırır. Tüm bunların, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demiş bir liderin adını öne sürerek yapılıyor olması da kaderin garip bir cilvesi.

Bu olayın ülkeye birçok zararlı yanlarından birisi, dışgüçlerin, yönetim tarzı milletin hatırı sayılır bir bölümünü kendine küstürmüş bir ülkenin zaaflarını, kendi çıkarları için sömürmelerine alabildiğine kapı açmasıdır. Bir diğeri ise bir ülkenin insanlarının kendi mahkemelerinde bulacaklarına inanmadıkları adaleti gidip yurtdışındaki şu ya da bu mihrakın yargı müesseselerinde aramalarıdır.

Aslında bu hal yeni değil. Vakti zamanında Osmanlı devrinde Keçecizade Fuat Paşa’nın meşhur bir “pabuççu muştası” meseli vardır: Fuat Paşa “bir devlette iki kuvvet olur”, dermiş, “biri yukarıdan gelen kuvvet, ikincisi aşağıdan gelen kuvvet. Yukarıdaki kuvvet saray, herkesi ezer, aşağıdaki kuvvet halk, sessiz sedasız, kaderine razı…” Fuat Paşa bunları anlattıktan sonra eklermiş: “Bunun için pabuççu muştası gibi yandan vurmalı, yandaş bir kuvvet kullanmalıyız. O kuvvet de sefaretlerdir.”

İki yüzyıl sonra değişen artık “pabuççu muştası” yönteminin giderek halk tarafından da benimsenmeye başlamış olması; ama belki ondan da tehlikelisi var: Uzun sürmüş bir devlet-millet küskünlüğü artık kimi elitleri de bu milletten güç devşirmek konusunda ümitsizliğe sürükler ve onlar da iktidarın bekasını Avrupa ya da Amerika ile yapılan ittifaklara bağlayarak, “pabuççu muştası”nı hakim siyaset haline getirirlerse, işte o zaman bu ülke için kader çanları çalmaya başlar. Bu halden ne kadar uzaktayız? Bu hale düşmemek için yapılabilecek birşey var mı? İşte demokrasi-kredokrasi ayrımı burada önem kazanıyor.

DEMOKRASİ-KREDOKRASİ

 Demokrasinin ne olduğunu hepimizin bildiği varsayımıyla şimdi kredokrasiye bir tarif getirelim:

Kredokrasi, dini ya da ladini herhangi bir inanç ya da felsefi görüşün (“kredo”), kendinden menkul ve daimi iktidarıdır. Böyle bir inancın geçerliliği bir devlette kayıtsız şartsız nihai ilke kabul ediliyor ve demokratik tercihin de üstüne çıkıyorsa, burada kredokrasiden sözedilir. Bu anlamda tüm teokratik rejimler birer kredokrasi olduğu gibi, bir ideolojinin kayıtsız şartsız egemenliğini kabul eden tüm siyasal rejimler da birer kredokrasidir.

Ya da bir devlet düzeninde en üstün ilke demokrasidir, onun da üstünde başka bir inanç, fikir ya da felsefenin hâkimiyeti varsayılamaz. Ve hal öyle gösteriyor ki, bu ikisinin ortasında bir uzlaşma ya da orta yol muhaldir: Birini ya da öbürünü kesin tercih durumundayız.

Teokratik bir idareye geçit vermemek için tarif edilmiş laiklik, dünyevi başka bir imanın koruma kalkanı haline getirilmişse anlamından sapmış demektir. Demokratik bir devlet tüm dini akidelere eşit uzaklıkta olduğu gibi, tüm “dünyevi akidelere” de aynı uzaklıkta, sadece ve hep “layman”in (lugat anlamı: “avam”) yanındadır: “Laisizm” (lugat anlamı: “Avamilik”) anlam sahası genişletilerek böyle tarif edilmeli ve aslına döndürülmelidir.

Bu söylenenler ilk duyulduğunda belki çok ütopik gelebilir, ama iyi düşünüldüğünde görülecektir ki, demokratik bir devlet için en kutsal olan, milletin kendisine o an kutsal olarak bildirdiğidir. Milletin devlete söylediği ise bir şekilde bilinir: Milletin seçilmiş temsilcilerinin ağzından. Bir demokraside bu heyetin dışında ve üstünde kimsenin devlete inanç ya da görüş bildirme ve dikte hakkı yoktur. Aksi halde artık kredokrasiden sözederiz.

BAŞKALARININ PROJELERİ YA DA KENDİ PROJELERİMİZ

Bu ve buna benzer görüşler zaman zaman Türkiye’nin liberal çevrelerince dile getirilmiş ve zaman içinde karşıtlarınca “Batıcı – liberal bir proje” olarak damgalanmıştır. Ama İstanbul’da düzenlenen son Doğu konferansının da sıkıntısını gösterdiği gibi, ülkemiz ve bölgemizde Batı karşıtlığı adına tüm baskıcı yapılar sahiplenilecek ve değişim talepleri gözardı edilecek olursa, bu ancak Batı’dan gelen “Büyük Ortadoğu Projesi” tipi girişimlere meşruiyet kazandırır. Ve bağımsızlığımız tartışmalı hale gelir.

Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice 2004’te yaptığı bir konuşmada özetle, “Ortadoğu ile ilgili bizi bir uzmanlar güruhu hep kandırdı. ‘Ortadoğu’nun kendi sosyal yapıları vardır, müdahale etmeyin’ diyerek bizi diktatörlere destek vermeye sevkettiler. Şimdi anladık ki, kendimiz için istediğimiz özgürlükleri, kadın-erkek eşitliği ve diğer hakları Ortadoğu için de istemedikçe doğru sonuç almamız mümkün değil,” demiştir. Bu sözlerin samimiyeti tartışılabilir ve tartışılmalıdır da; ama yapılmak istenene, varolan baskıcı siyasal yapılar sahiplenilerek karşı çıkılamaz. Doğu ve Türkiye kendi siyasal projelerini üretmelidir.

 MİLLETE GÜVENMEK

 Konunun, beni hem hayretler içinde bırakan hem de üzen bir başka yanı da, konuyu tartıştığım her, ve çoğunlukla da birbirlerine zıt siyasi görüşlerden insanın “millete sınırsız özgürlük rejimi yıkar” gibi bir iddiada birleşmeleri idi. Oysa güvenmedikleri millet kendileri idi. Bu kendine güvensizlik nereden kaynaklanıyor ve niçin bu kadar derindir? Halbuki tarihimiz bu vehmi doğrulamıyor.

Uzun tarihimiz, başıboş kalmış iktidarların istibdad ve zulüm hikâyelerini biteviye anlatır dururken, bunların olmadığı görece iktidarsızlaşma dönemlerinde (ki bunlar aynı zamanda büyük çapta toplumsal zaaf, savaş, felaket zamanlarına da denk gelirler!) halkın kendibaşına kaldığında, çok daha barışçı, akıllı ve mutedil adımlar attığı görülür.

Örneğin Selçuklu parçalanmasının Anadolu’yu sarstığı beylikler döneminde milletin örgütlü gücü olan Ahiler Osmanlıya tam destek vermiş, Osmanlının yıkıldığı 1. Dünya Savaşı ertesinde millet, resmi otoritenin görünürdeki hoşnutsuzluğuna rağmen Ankara’daki meclis etrafında birleşmişti. Aslında acı olsa da, bu milletin sağduyu ve tavrına gösterilecek yüz ağartan bir başka örnek, bu satırların yazarının yaşadığı 17 Ağustos 1999 depremidir. Devletin örgütlü kuruluşlarının 15 gün bir felç pençesinde kıvrandığı ve yardım elini uzatamadığı bir sürede, eğer ülkenin her köşesinden bu milletin sayısız temsilcisi çaresiz insanların yardımına koşmamış ve kendiliğinden devasa bir yardım kampanyası örgütlememiş olaydı, bu 15 günlük gecikme depreme uğramışlar için açlık, hastalık, sefalet ve yağmacılar elinde ölüm demekti. Çok şükür ki, bunların hiçbiri olmadı.

Ve yine ne ilginçtir ki, bu olayda dahi gösterilen tek aşırılık, 15 gün sonra özel yardım kuruluşlarının bölgeden çekilmesini emreden ve onları adeta kendine rakip olarak gören siyasal iktidardan gelmiştir. Ondan önce çeşitli kesim ve siyasal görüş ile bağlantılı olduğu iddia edilen hiçbir yardım kuruluşu, ne birbirleriyle bir rekabete girdi, ne de bunun için çatıştı. Tersine, gerektiğinde birbirlerinin eksiklerini tamamladılar.

Bir başka konu da, Türkiye’de demokrasiye fazlaca atıf yapan liberal söylemlerin siyasal iktidarı zayıflatacağı ve bu nedenle ülkenin çıkarlarına aykırı olduğu iddiasıdır. Ama biz tersini düşünüyoruz.

Alexis de Tocqueville “Amerika’da Demokrasi” adlı kitabında demokratik Amerika ile Restorasyon Fransa’sı arasında ilginç bir karşılaştırma yapar: Fransa’da hemen her yasa, ya da resmi uygulamanın karşıtı bir toplumsal kesim bulmak mümkündür, çünkü yasalar bir azınlık iktidarınca yapılır. Eğer bir kanun kralın çıkarına uygunsa, büyük ihtimalle aristokrasinin çıkarına uygun değildir. Dolayısıyla, eğer o kanundan kaçıyorsanız, aristokrasi size krala karşı sığınma sağlayacaktır.

Eğer kanun aristokrasinin çıkarına uygun ise, halkın ya da kralın çıkarına uygun değildir. Bir kanun kaçağı olarak halk size emin bir sığınak sağlar. Örnek uzatılabilir. Hem halkın, hem aristokrasinin çıkarına uygun olan genellikle kralın çıkarına uygun değildir gibi.

Sonra de Tocqueville Amerika’ya dönerek, buradaki demokratik idare nedeniyle bir çıkar uyuşmazlığı olmadığından sözeder. Bir kanun kaçağı demokratik yönetimden kaçıyorsa halk onu bağrına basmayacaktır, çünki idare zaten halk çoğunluğunun rızasına uygun davranıyordur. Mahkemelere de sığınamaz, çünkü yasalar bir azınlık değil halkın seçtiği meclisçe yapıldığından, aynı rızaya uygundur. Aristokrasi yoktur, belki orduya gidilebilir; ama o da demokratik idarenin emri altındadır.

Ve nihayet de Tocqueville şu sonuca varır: Fransa’daki kralın, tüm kesimlerin desteğinin ardında olduğundan hiçbir zaman tam emin olamayan, korkak ve ürkek idaresinin tersine, Amerika’daki demokratik iktidarın gücü hemen hemen sonsuzdur!

Çünkü içinden çıktığı millet onu kendi amacı için seferber etmekte, o milletini zaten kendinin olan amaç için seferber etmektedir. Bu örnek, yukarıdaki “pabuççu muştası”nın vahim sonuçlarına tam karşıt bir başka gerçeklik olarak alınabilir.

Millete güvenmek ya da güvenmemek. Asıl konumuz budur. Bunu ister “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek, ister “Yeter! Söz milletindir!” diyerek yapalım, aynı şeydir. Demokrasi millete güvenmeden olmaz. Ya da oturur ve “başarılı bir dikta” yönetiminin şartlarını düşünür, konuşuruz. İkisi de mümkündür, yol ayrımı buradadır. Demokraside karar kılarsak, artık onunla birlikte başka bir resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke yoktur. Demokratik ideal kendi kendisinin mukaddesidir. Ya da demokrasi ile birlikte başka bir resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke vardır; o zaman hakim olan demokrasi değil, bu ilkedir; kredokrasi vardır.

Tercih bizimdir.

Son olarak, bu konunun açılmasına vesile olan Amish toplumu ile ilgili bir başka anı: Amerika’ya giden bir grup Türk kurban bayramında koyun alıp şehir dışına çıkarak açık bir arazide kurbanlarını kesmeye karar verirler. Aralarında meslekten kasap yok, kimi öğrenci, kimi başka meslek erbabı, dolayısıyla tecrübesiz olduklarından; koyunları düzgün bağlayamazlar, kimi kaçar, ortalığı dört dönüp milleti peşinden koşturur.

Derken uzaktan arazideki kaynaşmayı gören birileri bunlara doğru yaklaşmaya başlar, daha yakına gelince kendine özgü kıyafetlerinden bu adamların Amish olduğunu anlaşılır. Amish’ler “burada ne yapıyorsunuz?” diye sorar, “koyun kesiyoruz” cevabı alırlar. “Ne için burada koyun kesiyorsunuz, kasapta yok mu?” derler, “biz Tanrı’ya bunları kurban ediyoruz” deyince, “o zaman durum değişti, siz Tanrı’ya ibadet için bunu yapıyorsunuz, size yardım edelim,” derler.

Kaçan koyunlar Amish’lerin yardımıyla yakalanır, hepsi bağlanır, kıbleye dönük yatırılır, tekbir sesleri araziyi inletir. Türklerle beraber koyunları tutan Amish’ler de okunan duaları anlamamakla birlikte “Allah” kelimesini tanırlar, duada, tekbirde “Allah” geçtikçe onlar da “Allah” diyerek eşlik ederler. Kurbanlar kesilir. Ayrılırken Amish’lere de kurban etinden verirler mi, onu bilmiyoruz. n

 

DİPNOT:

1- We alone, a little flock,

The few who still remain,

Are exiles wandering through the land

In sorrow and in pain…

We wander in the forests dark,

With dogs upon our track;

And like the captive, silent lamb

Men bring us, prisoners, back.

They point to us, amid the throng,

And with their taunts offend,

And long to let the sharpened ax

On heretics descend.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/09/kredokrasiye-kars-demokrasi.html

HİLAFET, İSLAM DEVLETİ VE SONRASI


–>

Kalkınmak isteyen bir toplumun, Batı uygarlığını ve Batı uygarlığının ruhunu anlamadan bunu başaramayacağını güvenle söyleyebiliriz. Bu ruhtan habersiz toplumlar, hayatlarında pozitif bir değişikliği asla sağlayamayacaklardır. Bizimki gibi, birçok İslami toplum maalesef bu bilgiden hâlâ mahrumdurlar. Hâlâ Batı uygarlığının çeşitli veçhelerinin farkında değiliz ve Batı’yla karşılaşmamız daha ziyade yüzeysel cereyan ediyor; şöyle ki, Batı’ya ya hayranlıkla ya da nefretle yaklaştık.

Batı’nın Erdemleri

Muhammed Hatemi, İran Cumhurbaşkanı

GİRİŞ

Müslümanlar olarak, 20.y.y.da dini geleneğimiz ve kültürümüzü oluşturan birçok ögenin Peygamber döneminden kalma olduğunu gururla düşünür ve 1400 yıldır değişmemiş doğrulara inandığımızı kabul ederiz. Bu sadece İslam’ın mensuplarının değil, bütün diğer dinlerin mensuplarının da ortak iddiasıdır; çünkü inanç ancak değişmez, evrensel ve kalıcı doğrulara olur. Ancak yine bütün dinler için ortak olan bir başka nokta, değişimin onlar için kaçınılmaz olduğu ve aksi takdirde ayakta kalamayacakları genel tesbitidir.

Değişim, gelişmek ve değişen şartlara ayak uydurabilmek için bu alemde her varlığın uyması gereken genel kuraldır. Dinler de yaşayan sosyal organizmalardır ve aynı kuraldan nasiplerini alırlar.

Derhal yapılması gereken bir hatırlatma, İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerle karşılaştırıldığında oluşan değişimin temel kaynakların tahrifi şüphesini içermemesidir. Bu anlamda değişim, gelişme sağladığından olumlu olmuş; İslam uygarlığının uzun yüzyıllar boyunca insanlık olaylarının akışı ve insanlığın ortak tarihi ilerleyişi üzerinde gurur verici bir etki yapmasını sağlamıştır.

Ortak kültürümüzün önemli bir bölümünü oluşturan siyaset de aynı temeller ışığında ele alınarak bakıldığında görülen odur ki, 13 asır önce geliştirilen hilafet ve onunla bağlantılı siyasal kurumlar uzun yüzyıllar önemli roller oynamışlar, ancak yeni değişimlerin ihtiyacının kendini dayattığı 20.y.y.da yerlerini yeni anlayış biçimlerine terketmişlerdir.

BÜYÜK DEĞİŞİM

İslam dünyasında hicri 1.y.y.da başlayan hızlı yükselişle birlikte gelen bir seri değişim medeniyetimizin tarihi içinde kalıcı etkiler bıraktı. Kısaca sözetmek gerekirse birkaç on yıl içinde “Medine Site Devleti” olarak kurulan bir toplum devasa bir “tarım imparatorluğuna” dönüştü.

İslam Peygamberi’nin Medine’de kurduğu örnek topluma “devlet” denip denemeyeceği bugün hala tartışmalı bir konudur. İnsanların arasındaki anlaşmazlıklarda hükmetmesi, şer’i cezalar vermesi ve ordular kurarak savaşması bir devlet nizamının varlığı yönünde delilse de bu devletin gelenekleri, en azından o zamanki halleriyle, uzun süre yaşayamamıştır. Aksine son 1300 yıldır medeniyetimizi siyaset açısından etkileyen kalıcı gelenekleri ondan sonra gelenler oluşturdu.

Medine toplumu ekonomisi daha çok ticaret ve biraz da tarıma dayalı bir site toplumu idi. Ticaretin ilk müslümanların iktisadi hayatında baskın rol oynadığını gerek tarihlerden gerekse de Kur’an’ın ilk müslümanlarca kolayca anlaşılan dilinden tesbit ediyoruz. Bu konuyu açarsak, Kitap insanların kolaylıkla anlayabileceği bir dilde olmalı idi çünkü o “herşeyi açıklayan” (tibyan li külli şey’in) idi. Dolayısıyla Medine toplumunun kültür ve gündelik hayatında çok önemli rol oynayan ticaretin o kültüre kazandırdığı kavram ve terimlerle misallerini vermek ve mesajını anlatmak durumundaydı. Bu nedenle, Kitabullah’ın anlatımına ticari bir dil hakimdir. İnsanlara “ecr” (ücret, karşılık) vermekten, Allah’ın müminlerin canları ve mallarını “Cennet karşılığında satın aldığından” sözedilmektedir. Bu misaller kolaylıkla çoğaltılabilir.

Beğenelim veya beğenmeyelim bu geniş çapta reformları başlatan yönetici Hz. Ömer radiyallâhü anh, hemen hemen son şeklini veren de ilk Emevi halifesi Muaviye olmuştur.

Peygamberimizin vefatından sonra birkaç onyıl içinde İslam uzak diyarlara yayılmış büyük bir imparatorluğa dönüştüğünde bu ilk dönemin siyasi-idari geleneklerinin tek başına ihtiyaçları karşılayamayacağı açıktı. Bu nedenle bu gelenekler köklü tadilatlara uğratıldı. Beğenelim veya beğenmeyelim bu geniş çapta reformları başlatan yönetici Hz. Ömer, hemen hemen son şeklini veren de ilk Emevi halifesi Muaviye olmuştur.

Bu anlamda belirtmeli ki, Kur’an’da bildiğimiz anlamda hilafete işaret eden hiçbir ayet yoktur. Kur’an’da “halife” kelimesi birkaç ayette tüm insanların Allah’ın halifesi kılınması olarak geçer: “Hani rabbin, meleklere ‘muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti. onlar da ‘biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?’ dediler. (Allah:) şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim dedi.” 2/30. Dileyen 6/165, 7/69, 7/74, 7/129, 10/14, 10/73, 27/62, 35/39, 38/26 ve 57/7 numaralı ayetlere bakabilir.

Bu anlamda belirtmeli ki, Kur’an’da bildiğimiz anlamda hilafete işaret eden hiçbir ayet yoktur.

Bunun dışında insanlardan “Ulu’l-Emr”e itaat istenmiştir: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan Ulu’l-Emr’e de. eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. şayet Allah’a ve ahıret gününe iman ediyorsanız. bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (4/59) Birçok tefsirde ve mealde Ulu’l-Emr kelimesi “emir sahipleri” olarak çevrilmiş ve bundan devlet görevlilerinin anlaşıldığı söylenmişse de yine burada anladığımız anlamda hilafet ile ilgili reddedilemez bir delalet (yol gösterme) yoktur. Kaldı ki, Ulu’l-Emr birçok alim tarafından “Emrin dostları” olarak da çevrilmektedir. Belki bu anlam ayette ifade edilen gerçeği bildirmeye daha yakın olur. Çünkü Emr’in sahibi Allah’tır. Onun dostları da ancak alim kişiler olur. Onlar Allah’ın emirlerini halka açıklar ve bu anlamda Emr’in koruyucusu ve dostları olurlar. Bu ise siyaset ve devletin tamamen dışında bir toplumu aydınlatma faaliyetidir. Ancak biz “tarihteki hilafete” geri dönelim.

Geleneği bir tarım imparatorluğunun gereklerine göre yorumlayan Hz. Ömer yeri geldiğinde görünüşte açık nassa da aykırı hükümler koyabilmiş; örneğin müellefe-i kulübe Beyt ül-Mal’dan yapılan yardımları durdurmuş, ya da konumuz açısından daha önemli olan bir örnek olarak, Irak arazisinin beşte birinin Beyt ül-Mal’a bırakılarak, kalanının fatihlerince mülk edinilmesini engellemiş; bütün Irak’ı devlet mülkü yapmıştır. Bu uygulamaları müslümanların hatırı sayılır kişileri arasında şiddetli tartışmalara neden olmuştur. Ancak sonuçta gerek şahsi itibarı gerekse de pratik dehasını kullanarak tartışmalardan haklı çıkmayı başarmış ve daha sonra gelenler kendisine hak vermişlerdir.

Hz. Ömer’le başlayan büyük çapta değişim Muaviye’nin saltanat düzenini standart uygulama haline getirmesi ile hemen hemen son şeklini almıştır. Bu reformlar öylesine başarılı ve kalıcı oldular ki, Endüstri Devrimi’nin başladığı 19.y.y.a kadar geçen 1200 yıla damgalarını vurdular. Yine aynı dönemde bu reformlara karşı eski dönemin sadeliğini savunan Şia ve diğer akımların ortaya çıkışı ve bütün müslümanlarca muteber görülen büyük mezhep imamlarının da bu dönemde yetişmeleri tesadüf değildir; çünkü bu dönem büyük çapta bir yeniden yapılanma dönemi idi.

HİLAFET

Hz. Ebubekir zamanından başlayarak müslümanların başına geçen reisin “Halife-ti Resulullah” ya da kısaca “Halife” olarak adlandırılması İslam medeniyetinde gelenek olmuştur. Hulefa-i Raşidun devrinde yeni halife tayininin değişik yöntemlerle yapılabilmekle birlikte adına “Ehl ül-Hal v’el-Akd” denen müslümanların önde gelenlerinden bir kurulun rızasını almak kaide haline getirilmeye çalışılmıştır.

Ancak Hulefa-i Raşidun devrinden sonra bu kurallar değiştirilmiş ve hilafet babadan oğula geçen bir saltanat makamı haline dönüşmüştür. Öte yandan saltanat kurallarına da herzaman riayet edilmemiş ve tahta çıkış kimi zaman kılıç zoruyla da olmuş; taht kavgaları geçmişimizi karartan vakalar olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

Artık realizm idealizme galip gelmiştir ve “olması gerekenden” çok “olanlar” hilafet teorilerine yansıtılır.

Hilafet makamı Abbasiler döneminde parçalandı ve müslümanların tek yüksek makamı olma iddiası zaafa uğradı. Kurtuba ve Kahire’de rakip hilafetlerin ortaya çıkışı ve bağımsız İranlı ve Türk hanedanların gelişi ile Bağdat’taki hilafet iktidardan mahrum kaldı. Artık Bağdat hilafeti, kendinden daha az payeye sahip şahsiyetler arasındaki iktidar değişim törenlerini icra eden kof bir manevi onurla sınırlı idi. Hilafet teorisinin “İkinci Formülasyonu” bu döneme tesadüf eder. Artık realizm idealizme galip gelmiştir ve “olması gerekenden” çok “olanlar” hilafet teorilerine yansıtılır. Bu realizm döneminde üç isim dikkati çeker: Ebu Hasan el-Maverdi, (ö. h. 450/m. 1058), Ebu Hamid Muhammed Gazali (ö. h. 505/m. 1111) ve Bedrettin İbn Cema’ (ö. h. 732/m. 1332). (). Bu dönemde hilafetin bir kişinin uhdesinde olmasından teorik olarak vazgeçildi. Hilafet için aranan şartlar bir kişide yoksa bu şartları toplayan bir heyet de halife kabul edilebilirdi (Maverdi). Ancak bu heyetin seçim ve devletin başına geçişi mekanizması yeterince tarif edilemedi. Nihayet herhangi bir kılıç sahibinin “temel devlet işlevlerini” yerine getirmek şartı ile hilafet makamına el koymasında bir sakınca görülmedi (İbn Cema’). İşte bütün bu ictihadların tecviz ettiği gelenek bugünlere de ulaşmış ve toplumsal-siyasi kültürümüzün beğenilen ve beğenilmeyen bütün vechelerini oluşturmuştur. Belki bu ictihadların beklenenin ötesinde bir rağbet gördüğünden bahsedilebilir.

İslam Ortaçağındaki siyasal kargaşaya Osmanlı Sultanı Yavuz Selim’in Mısır Memluk Devletini yıkarak hilafeti İstanbul’a getirmesi ile son verdiği genel bir kanıdır. Bu kısmen doğrudur. Ancak unutulmamalı ki, Osmanlı sultanları, özellikle İstanbul’un fethi ile bir dünya devleti olarak yükseldikten sonra, kendilerine Yavuz Selim’den önce de halife denmesinde bir sakınca görmediler. Yine Yavuz Selim’in hilafeti İstanbul’a getirmesinden sonra Hindistan’da Babür Devleti şahlarına “Halife” denmeye devam edildi.

Yine Yavuz Selim’in hilafeti İstanbul’a getirmesinden sonra Hindistan’da Babür Devleti şahlarına “Halife” denmeye devam edildi

Hicri 5. ya da miladi 11.y.y.dan itibaren İslam Dünyası’nda hakim olan genel siyasi anlayışa göre büyük bir devlet kurarak müslümanların üzerinde hakim olan ve fetihler yaparak ülkesinin sınırlarını genişletebilen başarılı bir müslüman hükümdar, kendisine itaate layık olması nedeniyle “Halife” olarak adlandırılıyor ve bu ünvanın verilişinde bir silsile aranması ya da başka bir hükümdarın “Halife” sıfatını taşıyıp taşımaması artık önemli görülmüyordu.

Doğu’da Babür Devleti’nin çöküşü, Batı’da Osmanlı Devleti’nin üstün bir konuma yükselişi ve Orta’da Safevi Devleti’nin Sünni İslam siyaseti dışında bir yol tutması ile İslam Dünyası’nda tekrar makamı başında bir halife kaldı. Ancak Osmanlı sultanları “Halife” sıfatını uzun müddet ön plana çıkarmadılar. Osmanlı’nın hakimiyet dönemlerinde Osmanlı hükümdarları Farsça’dan gelen bir terim olan “Padişah”, üstün güç sahibi anlamında “Sultan” ve Türkçe hükümdar anlamında olan “Han” ünvanlarını kullandılar. “Halife” ünvanının tekrar ön plana çıkışı ancak 18.y.y.da olmuştur.

1774’te Osmanlı-Rus Harbi’nin bitişiyle imzalanan Küçük Kaynarca anlaşmasında Sultan, o zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasını oluşturan Kırım ve Kuçhan Tatarlarının tam bağımsızlığını taahhüd ediyordu. Rus imparatoriçesinin Osmanlı mülkündeki Ortodoks kilisesine mensup Hıristiyanların hamiliğini üstlenmesi nedeniyle, Osmanlı yetkilileri de Sultan’ı Müslümanlar üzerinde mukabil bir manevi otoriteyle teçhiz etmek için (diğer ünvanlar yanında) “Halife-yi Ru-yi Zemin” (Farsça: Yeryüzünün Halifesi) olarak adlandırdılar. (). Zamanla Osmanlı uleması bu doktrini Batı yayılmacılığı karşısında İslam’ın birliğini koruyacak şekilde geliştirdiler.

Hilafetin hükümdarlıktan ayrı olarak bütün müslümanlar üstünde bir manevi otorite haline gelmesi politikasının en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid Han’dır

Hilafetin hükümdarlıktan ayrı olarak bütün müslümanlar üstünde bir manevi otorite haline gelmesi politikasının en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid Han’dır. Zamanında Mağrip’ten Çin’e dek birçok yerde adına hutbe okunmuş ve özellikle Hint müslümanları coşkulu bir biçimde onun üstün makamını onaylamışlardır. Şüphesiz bunda İngiliz egemenliği altında olmaları ve bir zamanların “Büyük Moğolları”nı (Babür Devleti) unutmamış olmaları da rol oynamış; Osmanlı’yı birgün elbet kendilerine yardıma gelecek büyük ve bağımsız bir İslam devleti olarak selamlamışlardır.

Büyük umutlar doğuran Hilafet siyaseti 1. Dünya Savaşı öncesinde Batı’ya karşı İslam birliğini sağlayarak direniş ve ihya hareketi için bir zemin oluşturmuş görünüyordu; ancak bu umutlar Büyük Harb ile birlikte hayal kırıklığına dönüştü. Sultan 2. Abdülhamid’den sonra Osmanlı siyasetine egemen olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikalarının bu hayal kırıklığına az ya da çok bir rolü olduğu bir gerçektir.

Hilafet Müslümanlar üzerinde manevi bir otorite olduğu sürece herhangi bir itiraz görmemiş; ancak birçok Müslüman millet Hilafet’e bağlılığı Osmanlı Devleti’ne bağlılıktan dikkatle ayırmıştır. Belki onların Sultan 2. Abdülhamid ile tek uzlaştıkları nokta bu ayrım olmuştur. İlk büyük örnek, Osmanlı Devleti’nden kopan Arnavut müslümanların 1. Dünya Savaşı öncesinde devlete isyan ile Hilafet’e bağlılık arasında uzlaşmaz bir çelişki görmemeleridir. 1. Dünya Savaşı sırasında Halife-yi Ru-yi Zemin’in bütün dünya müslümanları için İtilaf devletlerine karşı ilan ettiği “Cihad-ı Ekber” fetvasına, Mısır’ın gösterdiği ilgisizlik ikinci büyük darbe olmuş; Mısırlılar “üzerlerindeki İngiliz egemenliğine karşı ayaklanamayacak kadar zayıf olduklarını, ama Halife’nin orduları gelip bu esir kardeşlerini kurtarırlarsa bundan mutluluk duyacaklarını” bildirmişlerdir; ancak en büyük darbe Devlet-i Aliye’nin kendi sınırları içinden geldi.

Arap Lawrence’ın (ya da Arapların adlandırmasıyla “El-Aurans”ın) peşine düşen Arap direnişçiler, Hilafet siyasetinin ve Osmanlı birliğinin devri geçmiş bir güzel hatıra olduğunu ve acı gerçeklerin saatinin gelip çattığını kendi eylemleriyle gösterdiler.

Dünyanın büyük devletlerinin ordularına karşı birçok cephenin yanısıra Ortadoğu’da da dev bir boğazlaşmaya girmiş Osmanlı orduları bir anda öz vatanını savunan bir yerli güçten işgalci güç konumuna indirildiler. Arap Lawrence’ın (ya da Arapların adlandırmasıyla “El-Aurans”ın) peşine düşen Arap direnişçiler, Hilafet siyasetinin ve Osmanlı birliğinin devri geçmiş bir güzel hatıra olduğunu ve acı gerçeklerin saatinin gelip çattığını kendi eylemleriyle gösterdiler. Osmanlı milleti, hem de birlik ve bütünlüğün en gerekli olduğu Büyük Harb günlerinde ikiye ayrılmış, neredeyse yarısı Arap bayrağı altında ayrı bir yol tutmuştu. Osmanlı ordusunun komuta kademelerini oluşturan genç subaylar Arap direnişçilerin verdiği bu acı dersi hiç unutmadı; çünkü bunun sonuçlarını ilk elden yaşayarak gördüler. Bu acı hatıra ordu içinde Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da yaşayacaktı.

Hilafet siyasetinin uğradığı başarısızlıkla ilgili çeşitli nedenler öne sürülmüştür. Bugün kamuoyunda en çok huzursuzluk uyandıran tartışma Osmanlı içinde Türkçü milliyetçilik akımını başlatan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sonuçta bölünmeye yol açtığı iddiası üzerinedir. Taraflar bu tartışmayı kolay bitireceğe benzemiyorlar, ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Sultan 2. Abdülhamid’e karşı muhalefette iken onun Hilafet siyasetine karşı milliyetçi bir politikayı savunsa bile; iktidara geldiğinde bunu devam ettirmekte zorlandığını söyleyebiliriz. Çünkü iktidar mantığı başkadır; bunu muhalefetten iktidara gelen herkes iyi bilir. İttihat ve Terakki de bir kez Osmanlı Devleti’nin Pay-i Taht’ında iktidar olduktan sonra devletin gerçekleriyle yüzleşmek ve belki istemeyerek de olsa milliyetçi planlarını ertelemek durumunda idi. Bu gerçekler Hilafet sancağı altında bir Osmanlı birliğini gerektiriyordu. İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri de bu siyasi gerekleri kavrayacak kadar zeki kişiler idiler. Nitekim bu gerçekleri kavradıkları ve devletin gereklerine uygun davrandıklarına dair tarihi bilgilerimiz vardır.

Dikkat edilirse hilafet ve devletle ilgili temel tartışmalar 19. y.y.da Sanayi Devrimi ve enerji kaynağı olarak ondan beslenen kolonyalizmin bütün dünyayı etkilediği bir çağda başlamıştır

Belki de asıl tartışılması gereken başarısızlık nedeni çok daha derinlerdedir. Araştırmamızın başında İslam uygarlığının hicri 1.y.y.da büyük bir reformdan geçtiğini, tacirlerden oluşan bir site devletinden büyük bir tarım imparatorluğuna dönüştüğünü ve hilafetin bu dönemde kalıcı olarak formüle edildiğini söylemiş idik. Dikkat edilirse hilafet ve devletle ilgili temel tartışmalar 19. y.y.da Sanayi Devrimi ve enerji kaynağı olarak ondan beslenen kolonyalizmin bütün dünyayı etkilediği bir çağda başlamıştır. İnsanlığın binyıllar sürmüş bir dönemi artık kapanıyordu. İslam alemi h. 1.y.y.da olduğu gibi enerjik bir dönüşüm yapamadı; bunun yerine varolan statüyü koruyucu ve muhafazakar eğilimler hakim oldu. Dünyanın kabaran deniz misali gerçekleri muhafazakarlığın bu zayıf duvarını ödüllendiremezlerdi; onu aştılar ve geçtiler. İşte bugün halen bu uyumsuzluk ve geçkalmışlık-gerikalmışlık sorunlarını yaşıyoruz.

İSLAM DEVLETİ

1924 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilafeti kaldırışı ile bu konudaki tartışmalar bir dönüm noktasına ulaştı. Yeri gelmişken not etmek gerekir ki, gerek Büyük Harp’te Osmanlıya yardıma gelmeyen ve gerekse de Osmanlıya karşı silahla direnen müslüman milletler hilafet kaldırılıncaya dek yeni bir halife seçimi ya da İstanbul’daki halifenin tanınmaması yönünde bir harekette bulunmadılar; kimse böyle bir teklif de ortaya atmadı. Hilafetin manevi otoritesi ilk amaçlanandan bambaşka bir şekliyle de olsa benimsenmişti. Sultan Abdülhamid’in Hilafet siyasetinin amacı: “Maddi ayrılıklara rağmen müslümanların manevi birliği” idi. Oysa yeni anlaşılan şekli ile Hilafet: “Manevi birliğe rağmen müslümanların maddi ayrılığı” idi; gerekirse boğaz boğaza gelebilinen bir ayrılık.

Sultan Abdülhamid’in Hilafet siyasetinin amacı: “Maddi ayrılıklara rağmen müslümanların manevi birliği” idi. Oysa yeni anlaşılan şekli ile Hilafet: “Manevi birliğe rağmen müslümanların maddi ayrılığı” idi

Gerek 1924’te gerek daha sonra hilafetin bu biçimi ile dahi olsa korunması gerektiğini savunanlar çıkmıştır. Onlara göre hilafet Vatikan gibi bir kuruma dönüşse, yani inananlar ayrı devletlere parçalansalar, hatta bu devletler birbiriyle savaşsalar dahi bizzat varlığı bir manevi birlik sağlamaktadır; tek tek müslüman fertler ona itibar etmekte ve bu kurumun başlarında kalmasını çok önemli görmektedirler. Ama bu iddialar da 1924’ten sonra ciddi bir yara aldı; Türkiye son halifeyi azletti ve İslam dünyası yerine yenisinin seçilmesi için pek dikkate değer bir faaliyet göstermedi. Hilafet meselesine dünyada en çok ilgiyi Hintli müslümanlar göstermişlerdi. Bu ilgi o derecede idi ki, 1923 Kasımı’nda iki Hintli müslüman, Şii Emir Ali ve İsmaili lider Ağa Han bile tartışmaya katıldılar ve Sünni bir kurum olan hilafetin korunması yönündeki dileklerini İstanbul’da duyurdular.

Ancak hilafetin son bulmasından sonra bu ilgi kısa sürede söndü. Başlangıçta yeni bir halife seçimi için İslam Dünyası’nın bir hilafet kongresi toplaması düşünüldü ise de adayların hiçbiri bu işe yeterli bulunmadı; bitmez tükenmez tartışmalara katılmaya devam edenlerin sayısı giderek azaldı ve Hintli müslümanların coşkulu Hilafet Hareketi bile “dikkatini Hindistan müslümanlarının sosyal refahına çevirdiğini” ilan ederek 1926’da Kahire’de yapılacak Dünya Hilafet konferansı için yapılan daveti geri çevirdi. ().

Hilafetin hala ölüm-kalım mücadelesi verdiği birkaç yıl öncesinde Arap milliyetçileri bir yandan hilafetin zayıflamasından dolayı memnunluk duyuyor; öte yandan hilafetin Araplara iadesini sağlamaya çalışıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tek Arap halife adayı Mekke şerifi Emir Hüseyin’di. Ama onun İngilizlerle olan yakınlığı itibarını düşürmekteydi. Mart 1924’te Türkiye’de hilafetin ilgasından sonra kendini müslümanların halifesi ilan ettiyse de ona sadece Irak, Hicaz ve Doğu Ürdün’den temsilciler bağlılık sözü verdiler. Hintli ve Mısırlı müslümanlar İngiliz ajanı olduğu gerekçesiyle onu reddettiler. Bundan sonra İslam Dünyası’nın geri kalanının üzerinde uzlaşabileceği bir halife adayı çıkmadı. ().

Artık hilafet meselesi İslam dünyasının dikkat alanından çıkmıştı. Başta Ezher’in ulemasından saygın kişiler gelmek üzere Arap ve İslam aleminin birçok değerli alimi artık hilafet fikrinin diriltilemez olduğunu söylemeye başladılar. Ancak tahttan indirilen hilafetin yerine kısa sürede başka bir kavram oturdu: İslam devleti.

Ancak tahttan indirilen hilafetin yerine kısa sürede başka bir kavram oturdu: İslam devleti.

İslam devleti fikri 1920’lerin ortalarından başlayarak dini düşüncenin siyasi tezahürü haline geldi. Başlangıçta Suudi Vahhabilerinin, ilhamını Muhammed Abduh’tan alan İslami hümanizmin ve, modern insanın akılcılığıyla tam bir uyum içinde bir din olarak algılanan, ilk ve temiz İslam’a dönme gayreti içindeki Selefiye’nin ortak fikri buluşma zeminiydi. Daha sonra bu iki kanat Selefiye’nin giderek devrimci akımlara meyletmesi ve Vahhabiye’nin koyu bir muhafazakarlık içine kapanmasıyla birbirinden uzaklaştı. 1935’te Muhammed Reşid Rıza modern anlamda İslam devleti fikrinin temellerini attı. Bu görüş, tekrar tekrar işlenerek çeşitli varyantlarıyla bütün 20. y.y. boyunca çok etkili olmuştur. ().

Reşid Rıza’nın hilafet konusundaki eseri “El-Hilafe ev el-İmame-t’il-Uzma” (Hilafet ya da Büyük İmamet) hilafetin ilgasının hemen öncesinde 1922-23 yılında basılmıştı. Rıza hilafetin sorunlarına değindikten sonra İslami devlet konusunu gündeme getirmektedir. Bunu üç aşamada gerçekleştirir:

1) Önce hilafetin İslam siyaset teorisindeki temellerini ortaya koyar.

2) Sonra bu teoriyle müslümanların siyasi uygulamaları arasındaki ayrımlığı gösterir.

3) Sonunda da İslam devleti konusunda kendi fikirlerini açıklar.

1) İlk aşamada hilafetin vücubunu ispat için yoğun olarak hadisleri ve icmaı kullanır. Kuran’dan delil getirmez. Maverdi, Gazali, el-İci, ve Saadettin Taftazani’den alıntılar yaparak hilafeti destekler. Ancak okumaya devam edildiğinde ortaya çıkmaktadır ki, asıl amacı klasik teorinin Hilafet’in icraı konusunda çok yüksek standartlar getirdiğini göstermektir; müslümanların tarihte bu isimle tanıdıkları kurumlar asıldan aşırı derecede sapmış örneklerdir ve tereddütsüz reddedilmelidirler. Dolayısıyla bu durumda geçmişin kabul görmüş kaynaklarından yaptığı yoğun aktarımlar, muhtemel gelenekçi saldırılara karşı ihtiyati savunma hatları oluşturmaktan öte bir maksat için değillerdir.

Çoğu müslümanların üzerinde ittifak ettikleri, Raşid Halifeler ve Emevilerden Ömer b. Abdülaziz’in uyguladığı ideal hilafet ile müslümanların tarihlerinin büyük kısmında idaresi altında yaşadığı hilafeti birbirinden ayırır. Yürürlükteki hilafeti İmamet üz-Zaruret (Zaruri yönetim) ve Tegallüb b’il-Kuvve (kuvvetle üstün gelme) diye ikiye ayırır. Sonra eski fakihlerden örnekler vererek hilafetin bu şekillerine ancak geçici çareler olarak izin verilebileceğini ispatlamaya çalışır. Zaruret imamlığına hilafetin bütün şartlarının (adalet, ehliyet ve Kureyş’ten olma) bir kişide bulunmayıp, seçme mevkiinde bulunanların bu vasıfların çoğunu taşıyan bir adayda karar kılmaları halinde cevaz verilebilir. Kuvvetle üstün gelme ise despotizmdir; varlığını sürdürmesi kurucularının kabile ve aile içi dayanışması ile mümkündür. Seçicilerin iktidarı onaylamasına mahal bırakılmaz.

Rıza’nın yaklaşımına göre fukahanın bu rejimlere müslümanların rıza göstermesini istemeleri ruhsattan öte bir şey değildir. Zaruret imametinde itaat gereklidir; çünkü bunun alternatifi kargaşadır. Despotizme müsamaha ise bir zaruri hal gereğidir; hükmü açlık halinde domuz eti yemeye izin verilmesi gibidir.

Rıza kitabında adaletsiz bir hilafette ne yapılacağı üzerinde de durur. Bu konuda klasik yazarlar sükut etmişlerdir; Rıza da pek başarılı olamaz. Karşı koymanın “yararların zararlardan ağır basması” gibi şartlara bağlanmasının pratikte ne anlama geldiği çok açık değildir. İsyan isteği ile isyanın anarşi ile sonuçlanacağı korkusu hep birbirini dengelemiş; bu da tarih içinde statükonun “ehven-i şer” görülmesine yol açmıştır. Öte yandan klasik teoride halifenin aynı zamanda müçtehid sayıldığı ve eylemlerinin içtihat hükmü taşıdığı unutulmamalıdır.

Hayli ilginçtir; sıra, tarihte müslümanların adaletsiz yöneticilere karşı isyan etme haklarını nasıl kullandıklarına dair örnekler vermeye geldiğinde Rıza sadece Osmanlı saltanatını yıkan Türkleri örnek verir. İşte bu örneğin Rıza’nın niyetlerini ele vermekte klasik fakihlerden yaptığı alıntılardan daha anlamlı olduğu muhafazakar çevrelerce çok öne sürülmüş ve Reşid Rıza bir “hilafet ve din düşmanı” ilan edilmişti. Bu tartışmalar bitmemiştir; ancak konumuz dışındadır. Şu kadarı söylenebilir ki, insanların beğenmedikleri ya da çok değişik buldukları fikirlerin sahiplerine ilk elden “dinden çıkmış” ya da “din düşmanı” demek gibi kötü bir adete saplanmaları fikri tartışmaları ve dolayısıyla uygarlığımızın ilerleyişini durdurmuş ve zararlı olmuştur. ().

2) İkinci aşamada Rıza Hilafet fikrinin eski parlaklığına kavuşmasının önündeki bir dizi pratik zorluğu vurgular. Rıza o dönemde Hilafete adaylık konusunda en istekli bulunan Mekke şerifi Hüseyin’i despot oluşu, şer’i bilgi eksikliği, İngiliz sempatizanlığı ve reform karşıtlığı gibi nedenlerle uygun aday görmez. Türkler de doğal olarak devre dışıdır. Mısırlı adaylar konusunda Rıza sessizdir; sadece Yemen İmamı Yahya, dini hukuktaki yetkinliği, ahlakı, ehliyeti, nisbi bağımsızlığı ve Kureyşiliği nedeniyle uygun bir aday görülürse de, İmam Zeydidir. Zeydi bir imama Sünni müslümanların biyatı hem teorik hem de pratik açıdan müşküller taşımaktadır.

Sonuçta Rıza, gerçekte hilafetin ideal şartlarına uygun bir adayın bulunmadığı hazin sonucuna varır.

Sonuçta Rıza, gerçekte hilafetin ideal şartlarına uygun bir adayın bulunmadığı hazin sonucuna varır. Dolayısıyla Kendisi de dahil Sünni müslümanların kesinlikle aksini istemelerine rağmen geleneksel hilafetin ihyası mümkün değildir; dolayısıyla buna en yakın alternatifi seçmek gerekir.

3) Hilafet sorunu böylelikle İslam Devleti sorununa dönüşür ve yeni bir kavram ihdas edilmiş olur.

Reşid Rıza’nın İslam Devleti fikrini burada uzun uzun inceleyecek değiliz. Kavramı ilk o ortaya atmış olsa bile temsil ettiği fikir 20.y.y.da o kadar itibar gördü ki, birçok Müslüman yazar tarafından ve çokça işlendi. Bunların arasında Hasan el-Benna ve Seyyid Kutup gibi Mısırlı fikir adamları, Mevdudi gibi Pakistanlı alimler, birkısım Suriyeli ve Lübnanlı yazarlar ve son olarak da İran’dan Ayetullah Humeyni sayılabilir. Bu yazarların herbirinin araştırmalarına tek tek girecek yerimiz olmadığı için temel iddiaları şu başlıklar altında toplanabilir:

- Peygamberimiz Medine’de bir İslam Devleti kurmuştur; o zamandan beri adil ve Allah’ın emirlerine uyan bir İslam Devleti kurmak bütün müslümanların üzerine vaciptir.

- İslam Devleti’nin anayasası Kuran’dır.

- İslam Devleti’nde başta müslüman âlimler olmalı ve siyaset onların yol göstericiliğinde yürütülmelidir.

Ancak İslam Devleti’nde siyasi rejimin ve hükümet organlarının işleyişinin hangi esaslara dayanması gerektiği konusunda bir fikir birliğine varılamamıştır.

Ancak İslam Devleti’nde siyasi rejimin ve hükümet organlarının işleyişinin hangi esaslara dayanması gerektiği konusunda bir fikir birliğine varılamamıştır. 20 y.y. başlarında demokrat Batılı fikirlerin etkisi ile bir meclisin ve bu meclisin genel oyla seçim sonucu işbaşına gelmesinin gerekliliği üzerinde durulmuş; ama bu gereklilik üzerinde uzlaşılamamıştır. Ekonomi alanında liberal bir açık pazar ekonomisinden başlayarak daha sonraları yükselen ve Üçüncü Dünya’da hayli itibar kazanan Marksizm’in etkisinde devletçi ekonomilere dek birçok görüş ileri sürülmüş bütün bu yaklaşımlara Kuran ve Sünnet’ten dayanaklar getirilmeye çalışılmıştır. Tartışmalara katılan fikir adamları geleneksel İslami külliyattan alınan kavramların yanısıra “emperyalizm, kültürel emperyalizm, tam bağımsızlık, eşitlik, özgürlük, emeğin hakkı, artık değer, teşebbüs hürriyeti, İslami banka”, hatta “İslam ekonomi doktrini” ve “İslami ideoloji” gibi çeşit çeşit kavramlar kullanmış ve bunlarla bir İslam devletinin teorik çerçevesi oluşturulmaya çalışılmıştır.

İslam Dünyası’nda bu takdire şayan, yoğun, yaygın ve uzun sürmüş çabaların sahiplerinin hiçbirzaman vazgeçmedikleri bir iddia da İslam’ın sadece bir din değil siyasal ve iktisadi bir doktrin de olduğu ve kendine özgü bir siyasi-iktisadi düzeninin bulunduğu idi. Başka türlüsü de düşünülemezdi zaten; çünki İslam dini “hayatın bütün alanlarını kuşatmıştı”. Bunun sonucu “İslam’a karşı demokrasi”, “İslam’a karşı kapitalizm”, “İslam’a karşı komünizm” gibi karşıtlıklar üzerine yürütülen polemikler oldu; artık İslam’ın felsefi rakipleri Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Budizm değildi.

Artık İslam’ın felsefi rakipleri Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Budizm değildi.

İslami devlet fikrinin ya da fikirlerinin bir başka güçlüğü de genellikle çok teoride kalmış olmaları ve bu teorilerin uygulama sahası bularak yeterince test edilememiş olmalarıdır. Bu bağlamda halihazırdaki bazı İslami devletlerle bu teoriler arasındaki uyuşmazlıklar da vurgulanmalıdır. Kaldı ki, bugün bazı “meşhur” İslami devletler olan Suudi Arabistan, İran ve Afganistan’daki savaşan iki siyasi iradenin de rejimlerinin temeli Şeriat’tır; ama bu devletlerin farklılıkları benzerliklerinden çok daha fazladır; bu farklılıklar da örf ve adet farklılıkları nedeniyle füru’ meselelerde görülecek türden değildir; rejimin temeline taalluk etmektedirler. Orta Doğu’da birçok Arap ülkesinin anayasalarında devletin dininin İslam olarak geçtiğini (örn. Mısır) ama bu özelliğin çok önplana çıkarılmadığını; buna rağmen kimsenin bu devletlerin İslami özellikleri ile ilgili yaygın bir tartışma açmadığını da not olarak ekleyelim.

Oysa dürüst olalım ve kabul edelim ki, “İslami” düşünürlerimizin araştırıp bize sundukları fikir külliyatının ataları arasında sadece Hz. Muhammed yoktur.

Bir müslüman düşünürün çağının bütün felsefi imkanlarını kullanarak toplumsal sorunlara çözümler aramasında bir gariplik yoktur; hatta bu gerekli birşeydir de. Bunu yaparken o çok çeşitli kaynaklardan da faydalanabilir; çünki “hikmet müminin yitiğidir; nerede bulursa alır”; öte yandan bir Batılı filozofun tabiriyle “en iyi ses veren kemanlar birkaç cins ağacın tahtalarından yapılır.” Ancak bütün bunları yaparken o araştırma sonuçlarını “İslami devlet” ya da “İslami ideoloji” gibi kavramlarla ifade eder ve bunların dinin emirleri olduğunu söylerse müşküller başlar; çünkü başına “İslami” sıfatı koymak, söylenen şeyi şu ya da bu şekilde Hz. Muhammed’e nispet etmek demektir. Oysa dürüst olalım ve kabul edelim ki, “İslami” düşünürlerimizin araştırıp bize sundukları fikir külliyatının ataları arasında sadece Hz. Muhammed yoktur; İngiliz felsefe okulunun Locke, Hume, Hobbes gibi düşünürlerinden Keynes’e, Alman Hegel’e ve Marx’a oradan Lenin’e, Fransız Devrimi’nin Rousseau ve diğer düşünürlerinden Bonapartistlerine, oradan Popper, Kuhn ve Feyerabend’e ve kim bilir daha kimlere dek geniş bir “atalar” yelpazesi vardır; öyleyse elde edilen hasılaya sadece “İslami” demek en azından dürüstlüğe aykırı değil mi?

Son olarak İslam ideologlarının kendilerine temel olarak gördükleri bir çıkış noktasına geliyoruz: “İslam bütüncül bir dindir; hayatın bütün alanlarını kuşatmıştır.” Bu noktadan hareketle İslam’ın siyasetten ekonomiye oradan sosyolojiye ve diğer bütün alanları dair söz ve emirleri olduğu İslam ideologlarınca benimsenir. Bu söz ve emirler ilk bakışta göze çarpmazsa bunlar araştırılacak ve bulunacaktır. Bu “bütüncül ve ayrı bir kültür” inşa etme projesi ilk bakışta kendine has görülebilir ancak araştırıldığında bu tür geniş çaplı bir projenin Stalin zamanı Sovyetler Birliği’nde de uygulanmaya çalışıldığı ortaya çıkar. Hemen belirtmeli ki, Sovyetler Birliği gibi bir toplumsal denemenin Rusya gibi Ortodoks bir kültür havzası üzerinde yükselmesi de tesadüf değildi. Ortodoks Hıristiyan ve Sünni Müslüman yekpare din-dünya görüşünün benzerliği, belki de aynılığının birkez daha altını çiziyoruz.

Bu “bütüncül ve ayrı bir kültür” inşa etme projesi ilk bakışta kendine has görülebilir ancak araştırıldığında bu tür geniş çaplı bir projenin Stalin zamanı Sovyetler Birliği’nde de uygulanmaya çalışıldığı ortaya çıkar.

Şostakoviç Stalin zamanının değerli bir Rus bestecisi idi. Bestelediği klasik müzik eserleri Dünya kültürüne malolmuştur. Ne yazık ki bu değerli zat Stalin’in “Sosyalist kültürü inşa” dönemine denk gelmiştir. Bestelediği eserler Moskova’da çalındığında ayakta alkışlanmış ve “Sosyalist kültürü inşa” için katkılarından ötürü kendisine payeler verilmiş; ancak aynı eserler Paris’te de çalınıp ayakta alkışlanınca eserlerinde “Burjuva ögeler olduğu” yoksa “bu eserlerin Paris’te asla beğenilmemesi gerektiği” savıyla sorguya çekilmiştir. Stalin zamanı Sosyalist kültürünün de hayatın her alanını kapsaması bekleniyordu: Sosyalist devlet, Sosyalist ekonomi, Sosyalist bilim, Sosyalist sanat, Sosyalist şehircilik, Sosyalist eğitim, Sosyalist ahlak, Sosyalist aile, ila ahir. İşte bu “diğerinden her alanda farklı olma” titizliği modern zamanların ürünü bir zihniyettir.

Aynı titizlik modern İslam ideologlarınca da benimsendi ve “Materyalist Batı uygarlığına” İslami bir alternatif oluşturulmaya çalışıldı; ancak bu, geçen 13 asır içinde bu derece titizlikle ele alınmış değildi; dinimizin öncekileri “hikmeti her bulduğu yerde alma” konusunda çok daha rahattılar. Bu nedenle bugün “İslami düşünce” olarak algılanan külliyat içine Yahudiler ve Hıristiyanlardan rivayetler, Eski Yunan, İran ve Hindistan’dan felsefi akımlar girmiş ve bütün bunlar hummalı bir faaliyet sonucu “İslam’ın rengine boyanarak” düşünce evrenimizi zenginleştirmiştir. Bu iddiamıza çok basit bir örnek olarak yüzyıllardır medreselerde Mantık dersinde okutulan “İsaguci” adlı kitap verilebilir. Bu kitap Geç Antik Dönem filozoflarından İsagog tarafından yazılmış idi. Bunun tersine bir örnek, zamanının materyalistlerinden olan Ravendi’nin öğretilerinin “İslam Düşüncesi” külliyatı içinde bir bölüm almasıdır. Oysa dine yakınlık açısından Ravendi’nin Karl Marx’tan çok farklılığı yoktur. Örnekler çoğaltılabilir.

SİYASİ DİN?

Bütün bunlardan sonra “dinin hayatın her alanını kuşatması”, daha doğrusu “dinin hayatın her alanına hakim olmasını” başka türlü anlamamız gerektiği ortaya çıkıyor. Esasen sağlıklı bir toplumsal yapı ve kültürde din “hayatın her alanına hakimdir”; bunun için özel bir çaba göstermeye gerek yoktur. İlk bakışta tuhaf görünse de bu hal sadece İslam için değil Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm ve diğer dinler için de geçerlidir.

Esasen sağlıklı bir toplumsal yapı ve kültürde din “hayatın her alanına hakimdir”; bunun için özel bir çaba göstermeye gerek yoktur.

Sözümüze çok revaç bulmuş bir iddia ile devam edelim: “İslam toplumsal bir dindir; oysa Hıristiyanlık ve diğerleri bireysel ahlaka yöneliktir; dolayısıyla bireysel dinlerdir.” Acaba safi toplumsal ve safi bireysel dinler şeklinde bir ayrım olabilir mi? Böyle bir ayırımın mümkün olduğunu varsayalım ve bir “safi bireysel din”in seyrine bakalım. Göreceğiz ki, bu din tek tek insanların bireysel ahlakını değiştirdikçe ve bu insanlar bir toplumda çoğunluğu teşkil ettiğinde onların bireysel ahlakları o toplumun örfü haline gelir. Bu örf ise ister istemez toplumsal yaşayışı, yasaları, iktisadı ve bütün toplumsal kurumlarla birlikte devlet idaresini belirler. Bu en tabii, normal ve mantıklı bir durumdur. Bu noktadan bakıldığında ise laiklik-teokrasi tartışmaları kurumsal düzenlemenin şekline yönelik tartışmalar olarak kalır; doğrudan din ile bir ilgisi yoktur. Din oksijen gibi her an solunan bir gerçektir; istense dahi hiçbir kapının ya da pencerenin dışında tutulamaz.

Din oksijen gibi her an solunan bir gerçektir; istense dahi hiçbir kapının ya da pencerenin dışında tutulamaz.

Bu noktadan sonra bir müslüman siyasetçinin görevi açıktır: Topluma en iyi şekilde hizmet ve toplumun isteklerinin siyasete yansımasını önleyen çarpık yapılanmalara karşı demokratik ıslahatçılık. De Tocqueville’i şerheden İran Cumhurbaşkanı M. Hatemi’nin söylediği gibi: “… Ona göre (de Tocqueville) bu uygarlığın (Anglo Amerikan uygarlığı) önemi odur ki, burada özgürlük dinin gelişmesinin beşiğini bulduğu yerdir ve din ise özgürlüğün korunmasını kendi ilahî çağrısı addeder. Bundan ötürü, özgürlük ve iman asla çatışmamışlardır… İnancım, eğer insanlık mutluluk arıyorsa, dini maneviyat ile özgürlüğün erdemlerini bağdaştırması gerektiği yönündedir…”().

İSLAM BİRLİĞİ

Bundan sonra kısaca İslam aleminin birliği meselesine değinmek gerekiyor. İslam aleminin birliğini sağlama yolunda önemli adımlar atmış olan Hilafet, sanayi devrimi ile birlikte yetersiz kaldı ve yüzyıl başında yıkıldı. Hilafet siyasetinin en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid’le kaderin garip bir cilvesi sonucu karşıkarşıya gelmek zorunda kalan yüzyıl başının bir başka önemli şahsiyeti Cemalettin Afgani’ye kulak verme zamanı belki de gelmiştir. Afgani de hilafet ile İslam âleminin birliği meselesinin çözülemeyeceğini görmüştü. Bu nedenle 2. Abdülhamid’e karşıt bir çizgi izledi ve sonunda muhafazakar hilafet taraftarı çevrelerin hain gözüyle baktığı bir kişi oldu. Oysa Afgani çok basit bir öneride bulunmuştu: Her müslüman milletin önce kendi özgürlük ve bağımsızlığını elde etmesi, gelişmesi ve bundan sonra bu milletlerin özgür iradeleriyle bir araya gelerek bir üst birlik çatısı oluşturması. Afgani bir anlamda bugünün Avrupa ülkelerinin kurduğu Avrupa Birliği’nin bir müslüman modelini önermekteydi.

Oysa Afgani çok basit bir öneride bulunmuştu: Her müslüman milletin önce kendi özgürlük ve bağımsızlığını elde etmesi, gelişmesi ve bundan sonra bu milletlerin özgür iradeleriyle bir araya gelerek bir üst birlik çatısı oluşturması.

Bugün İslam ülkeleri Afgani’nin önerisindeki birinci merhaleyi tamamlayamamışlardır. İslam Dünyası’nın geri kalmışlığı ve özgürlük yokluğu müslüman milletlerin gidecek hayli yolu olduğunu gösteriyor. O halde önce bu nakısaların aşılması şarttır. Bu anlamda aslında Türkiye’deki İslamcılar, Kemalistler ve Milliyetçilerin genel bakış açıları birbirine denk düşmektedir. Türkiye’de tam Batıcı bir azınlık dışında bütün görüş sahiplerinde İslam Dünyası’nın sorunlarına karşı bir hassasiyet ve diğer müslüman milletlerin Türkiye’nin örneğini izleyerek gelişmesi yönünde bir dilek vardır. Kemalist gelenekten buna örnekler verirsek Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra ilk elden dostluk kurduğu yabancı devlet adamları arasında İran ve Afgan Şahlarını görüyoruz. O zamanlar Türkiye dışında bağımsız olan sadece bu iki ülke vardı; diğerleri sömürge durumundaydı. Örnekler yelpazesi bu uçtan diğer uca, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in 1980’ler başında Suudi Arabistan Krallığı’na gelişmek için Atatürk İlke ve İnkılaplarını benimsemelerini salık vermesine dek uzatılabilir. Evet Türkiye’de ilgi vardır ve bu ilgi genelin gözünde meşrudur. Yapılması gereken bu ilgiyi doğru yollara kanalize etmek, Türkiye’nin İslam dünyasının diğer milletlerine bir örnek teşkil etmesini sağlamaktır.

SONUÇ

Sonuç olarak şunların tekrar vurgulanmasında fayda vardır:

- İslam uygarlığı hicri 1. y.y.da gelenekte büyük çapta reformlarla bir tüccar site toplumundan tarım imparatorluğuna dönüştü.

- Bu dönemde formüle edilen devlet ve siyaset teorileri 19. y.y.da Sanayi Devrimi başlayana dek süregelen nispeten istikrarlı bir dünyada 1300 yıl boyunca işlerliklerini sürdürdüler

- Sanayi Devrimi başlarken ve daha sonraları İslam dünyası gereken ikinci büyük dönüşümü yaparak bir sanayi toplumuna dönüşemedi. Skolastisizm ve taassup statüyü korumak ve içe kapanmayı getirdi.

- Ancak bu içe kapanma hiçbirşeye çare olamadı. Kaleler düştü ve İslam dünyasının büyük bölümü sömürgeleşti.

- Bugün hala bu ayak uyduramamanın getirdiği sorunları yaşıyoruz.

Artık Bilgi Çağı’nın geldiğinden sözediliyor. Bunun anlamı merkezi kurumlaşmaların etrafından dolaşan demokratik paralel ağların toplumsal gücü bu merkezi kurumların elinden giderek almasıdır. Buna bir örnek vermek gerekirse, basit bir İnternet bağlantısı ve söyleyecek sözü olan bir kişi sözlerini ve fikirlerini tek başına dünyanın her yanına duyurabilir. Bunun için tek yapması gereken, bedava web sayfası veren bir İnternet kurumundan kendine bir site alması ve fikirlerini bu sitede yayınlamasıdır. Bu süreçte bireyin bir güç olarak yükseldiğini ve insan teklerinin olayların akışına müdahale için yetki ve ünvan yerine kendi kişisel yeteneklerinin daha çok önem taşımaya başladığını görüyoruz. Bu anlamda kurumlara yön veren hukuk yerine bireylere yol gösteren ahlak giderek daha çok önem taşıyacaktır. Belki bütün bu gelişmeler Kur’an’daki kişisel ahlaka yönelik emir ve nehiylerin neden sayısız derecede çok, ama Hadd denilen toplumsal cezaların neden birkaç tane olduğunu kavramamıza yardım edecektir. Bu kavrayış bu yeni çağa yönelik olarak İslam dünyasının fikir ve pratikte kendini yenilemesine bir başlangıç teşkil edecektir.

“mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır”.

Bütün bu faaliyetlerin yapılabilmesi için içtihad müessesesinin tekrar çalıştırılması gerekir. Gerçi Mecelle hükmü gereğince “mevrid-i nass’ta içtihada mesağ yoktur” (), ama Hayrettin Karaman Hocamızın da işaret ettiği gibi “mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır”, çünkü o nassın o vakaya uygun olup olmadığına, dolayısıyla mevrid-i nass’a hükmetmek de bir içtihattır.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2001/09/hilafet-islam-devleti-ve-sonrasi.html#more

DÜNYA SİYASETİNE YÖN VERENLER – BERNARD LEWIS


–>

Doğumu: 1916, Londra Eğitimi: Şark ve Afrika Araştırmaları Okulu, Londra Üniversitesi’nden (School of Oriental and African Studies, London University) B.A. ve Ph.D. dereceleri

Kariyeri: Londra Üniversitesi’nde İslam araştırmaları profesörü (1938-74), İngiliz Askeri İstihbaratı’nda görev (1940-45), Princeton Üniversitesi’nde İslam araştırmaları profesörü (1974-86), Princeton Üniversitesi’nde ordinaryüs profesör (1986 – bugün).

İngiliz oligarşisinin öndegelen oryantalisti, “kriz hilali” ve “uygarlıklar çatışması” jeopolitik doktrinlerinin babasıdır; tezlerini Zbigniew Brzezinski ve Samuel P. Huntington pazarlar.

1974’te ABD’ye geçtiğinden beri brzezinski ve Huntington’un fikir babaları olup, böylece ABD’yi Orta Asya’daki İngiliz “Büyük Oyunu” içine çekmiştir. Richard Perle ile bağları da 1970’lerde ABD’ye ilk ayak bastığı günlere dek geri gider; o sıra Washington’a, ABD senatörleri için siyasi danışmanlık göreviyle getirilmiş ve Perle’in evinde kalmıştır. Perle’in uzun süredir bir İsrail ajanı olduğu şüphesi bir yana, onun ismi de o dönem savunma bakanı Caspar Weinberger’e sunulan “X Komitesi” üyeleri listesinde yer almıştır. Bu komite 1985’te İsrail hesabına ABD’de casusluk yapan Jonathan Jay Pollard’ın üstleri idi.

Hem Brzezinski’nin Carter dönemi “kriz hilali” politikası, ve daha sonra Huntington’un “uygarlıklar çatışması” dogması Lewis’in ürünü olup; uzun vadeli İngiliz “Büyük Oyunu”nun yeni parçalarıdır. Carter yönetiminin İran Körfezi, Afganistan ve SSCB güney sınırı politikasının tümü Lewis’ce planlandı. Carter yönetiminin İran şahının devrilmesine ve Ayetullah Humeyni’nin Tahran’da iktidarı almasına yardımı, o sıralar Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması ile ilgili “Bernard Lewis” planının kilit unsurlarıydı. Aslında, son 25 yıldır Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya yönelik her felaketli Amerikan politikasının arkasında Lewis etkisini bulabiliriz.

Lewis, eğitimini Londra Şark ve Afrika araştırmaları Okulu’nda gördü; burası daha önceleri Koloni Bakanlığı olarak bilinirdi. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi dosya arşivi burada olup, burası gene İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve İngiliz haberalma servisinin yarıresmi eğitim yeridir. 1938’de Ph.D. derecesini aldıktan kısa süre sonra Lewis fakültede hoca olmuş ve Londra Üniversitesi’nde 1974’te Princeton’a gidene dek devam etmiştir.

1940-45’ten itibaren Lewis İngiliz askeri İstihbaratında görev almış, ayrıca İngiliz Dışişleri “Arap Bürosu“nda da rotasyon yapmıştır. Lewis, bu güne dek, savaş zamanı faaliyetleri hakkında ketum durmuş, sadece kendini “diğer şekilde görevli” diye nitelemiştir. Öte yandan onun İngiliz Yuvarlak Masa örgütü ve monarşi istihbarat servisleri ile bağları aşikardır. Kariyeri boyunca, Lewis’in ana eserlerinin çoğu Kraliyet Uluslar arası ilişkiler Enstitüsü (Royal ınstitute of International Affairs – Chatham House) tarafından yayınlanmıştır. Burası İngiliz oligarşisinin en önemli politik kurumlarındandır.

Lewis’in Anglo-Amerikan Ortadoğu politikalarına ilk çok bilinen müdahalesi 1961‘de yayınladığı “Modern Türkiye’nin Doğuşu” kitabıyladır. Bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk’ün milli devlet kurma geleneğini eleştirerek Osmanlı Devleti’nin canlandırılmasını istemiştir; amaç onu bir İngiliz koçbaşı olarak Sovyetler Birliği’nin güney sınırı boyunca karşıya sürmektir. Lewis “Türk” milleti teriminin bir 19. y.y. Avrupa icadı olduğunu ileri sürmüş ve modern Türkiye’nin üzerinde oturduğu coğrafya halklarının kendilerini her zaman İslam’a ve Osmanlı sultanlarının saltanat geleneğine nispet ettiklerini söylemiştir; ona göre onların bu silsilesi doğruca Hz. Muhammed’e dek geri gider (1 ).

1967’de Lewis “Haşhaşiler: İslam’da Bir Radikal Mezhep“i yazdı; haşhaş içen bu topluluğun kültünü İslam’da meşru bir gelenek olarak ilan etti. Kitap Royal Institute of International Affairs tarafından yayınlandı.

ABD’ye geçişiyle Princeton Üniversitesi’nde tarih profesörü ve Princeton İleri Araştırmalar Merkezi üyesi olarak (Princeton Center for Advanced Studies – Oxford üniversitesi All Souls College örnek alınarak kurulmuş bir kurumdur) Lewis, gün yüzüne çıktı ve birbirine izleyen ABD yönetimlerinin danışmanı olarak çalışmaya başladı. Gelişi Lübnan iç savaşına denk düştü, bu modeli daha sonra tüm Arap dünyası için önerecekti (“Lübnanlaşma” teorisi). Lübnan iç savaşı ABD ulusal Güvenlik danışmanı ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından teşvik edilmiştir; bu Ortadoğu’da sürekli istikrarsızlık yaratmak şeklindeki jeopolitik planların bir parçasıdır.

Kriz Hilali

Jimmy Carter, Kasım 1976’da başkan seçildiğinde Carter’ın “denetçisi” ve ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, Lewis’i perde arkası stratejik danışmanlığa getirdi. Lewis’in İngiliz istihbaratının icadı Müslüman Kardeşleri Sovyetlerin güney komşusu tüm ülkelerde teşvik planı meşhur tabiriyle “kriz hilali” ve “Bernard Lewis” planı olarak bilindi. Lewis’in plan şeması “Time” dergisinin 15 Ocak 1979 nüshasının kapak konusu olarak yayınlandı; kapak “Kriz Hilali: İran ve Giderek istikrarsızlaşan Bölge” idi. Başmakale Zbigniew Brzezinski’den bir alıntı ile başlıyordu: “Bir kriz gemisi Hint Okyanusu kıyıları boyunca seyrediyor; bu bölgenin kırılgan sosyal ve politik yapıları ve bizim için hayati önemi var. Dağılması bizi tehdit eder. Ortaya çıkacak politik kaos bizim değerlerimize düşman ve hasımlarımıza dost unsurlarca doldurulabilir.

Oysa, Time yayını açıkça Brzezinski’nin, Lewis’in ve diğer “kriz hilali” taraftarlarının gelen kaosu kendi jeopolitik avantajları için kullanmak istediklerini yeterince açık ediyordu: “Uzun vadede,” diyordu Time yazarları, “bu hilalde yaratılan kimyada Batı için fırsat hedefleri bile ortaya çıkabilir. İslam şüphesiz sosyalizmle uyumludur; ama tanrıtanımaz komünizme düşmandır. Sovyetler halen dünyanın en büyük beşinci müslüman halkını barındırır. 2000 yılında sınır cumhuriyetlerdeki müslüman nüfus Rusya’nın hakim Slav unsurunu geçecektir. Rusya’nın güney sınırındaki İslami demokrasilerden mutaassıp bir Kurani dindarlık sınırı aşarak bu siyaseten bastırılmış ,Sovyet cumhuriyetlerine sızabilir, Kremlin için problemler çıkarabilir… Çözüm ne olursa olsun, ABD için Kissinger’ın tabiriyle “jeopolitik anı” yakalamak gereği vardır. İşte herşeyden çok bu kriz hilalinde düzenin tesisi için yardımcı olacaktır.”

Time‘ın bu nüshasının yayınından sonra birkaç ay geçmeden, ve Sovyetler Afganistan’ı istilaya başlamadan 6 ay ÖNCE, Başkan Carter, Brzezinski’ce hazırlanmış bir gizli emir imzalayarak Afgan mücahitlerine gizli yardım başlattı. Lewis’in “Büyük Oyun” şeması, İslam dünyasının Sovyetlere komşu ve içindeki büyük bölümünde kaos çıkarmak amacıyla yürümeye başlamıştı.

Uygarlıklar Çatışması

1990 Eylül’ünde Lewis yeni Anglo-Amerikan jeopolitik inisiyatifini “uygarlıklar çatışması” olarak açıkladı. Onun, yeni bir din savaşları çağını ilanı “Atlantic Monthly” sayfalarında “Müslüman Öfkenin Temelleri” (The Roots of Muslim Rage) başlığı ile yayınlandı. Daha Huntington’un ünlü makalesinin Foreign Affairs‘te yayınlanmasına üç yıl vardı (Huntington bu terimi Lewis’den alıntılar). Lewis, “İslam’ın, diğer dinler gibi, … kimi dönemlerinde takipçilerinin kalbini nefret ve şiddet ile doldurduğunu” ilan ediyordu; “bizim talihsizliğimiz o ki, … şimdi İslam dünyasının birkısmı o dönemden geçiyor ve bu kinin … çoğu bize dönük.”

Lewis, “Hıristiyanlık” ve “İslam Mabedinin” 14 yüzyıldır sürekli bir savaş halinde olduğu yalanını söylüyor, ve, son 300 yıldır İslam’ın kuşatma altında olduğunu “bunun sebebinin yabancı fikirlerin, kanunların ve hayat tarzlarının istilası olduğunu” bildiriyordu; “bu yabancı, imansız ve uzlaşılmaz güçlerin İslam’ın egemenliğini yıkmasına, toplumunu parçalamasına ve son olarak madenin mahremine el uzatmasına karşı nefret patlaması kaçınılmazdır. Şu da tabiidir ki, bu nefret öncelikle bin yıllık düşmana dönük olacak ve gücünü kadim inançlar ve bağlılıklardan alacaktır.”

Yazısının “Uygarlıklar Çatışması” altbaşlıklı bir bölümünde Lewis, İslami fundamentalizmde bir şahlanmanın büyük bir çatışmaya gideceğini ve ABD‘nin “bu serbest kalan nefret ve öfkenin hedefi olacağını” bildiriyordu. “Şurası artık açıktır ki,” diye sözünü bağlıyordu, “karşılaştığımız hal ve hareket bunun muhatabı devletlerin gündem ve politikalarını çok aşmıştır. Artık olan bir uygarlıklar çatışmasından başka bir şey değildir – belki irrasyonel ama tarihi bir reaksiyon kadim bir hasımdan bizim Yahudi-Hıristiyan geleneğimize, laik çağımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılmasına karşı gelmektedir.” Çatışmanın kaçınılmaz olduğunu ilandan sonra Lewis kendi sevincini örtmeye çalışarak uyarır: “Bu sırada biz her iki tarafa da çok dikkat ederek yeni bir dini savaşlar döneminin patlamasına engel olmalıyız; bunlar farklılıkların aşırı götürülmesinden ve eski çekişmelerin canlanmasından patlayabilir.” Lewis’in unuttuğu ise, bu “kriz hilali” jeopolitik şemasının temelinin onun tabiriyle “militan İslami fundamentalist” canlanma olduğudur, ki bunun temel etkeni 1920’lerde İngiliz istihbaratınca sahneye sürülen Müslüman Kardeşler’dir.

“Lübnanlaşma”

1992‘de, Körfez Savaşı ertesi Lewis, CFR (Council on Foreign Relations) yayın organı Foreign Affairs‘te, Ortadoğu’da milli devlet döneminin “rezil sonunu” (tırnaklar çevirenin) kutlar; artık tüm bölge uzun bir “Lübnanlaşma” sürecine girecek; kardeş kavgası, dar alanda şiddet ve kaos hakim olacaktır.

Pan-Arabizmin sönüşü” diye yazar, “İslami fundamentalizmi en çekici alternatif olarak, idarecilerinin beceriksiz istibdadına ve onlara dışarıdan yutturulan müflis ideolojilere karşı daha iyi, daha gerçek ve daha ümitvar bir şey arayanların gözünde yükseltecektir.” İslamcılar “devlet kontrolü dışında bir şebeke kurmuş olup, … rejim zorbalaştıkça bu fundamentalistlere karşıtlarını bertaraf için daha büyük güç verecektir.”

Tüm bölgenin, İsrail hariç, “Lübnanlaşması” tahminini bağlarken der ki: “Ortadoğu devletlerinin çoğu … yakın geçmişin suni yapıları olup böyle bir sürece dayanıksızdırlar. Eğer merkezi güç yeterince zayıflarsa, gerçek bir sivil toplum, gerçek bir milli kimlik bağı olmadığından ya da milli devlete herşeyin üstünde bir bağlılık olmadığından düzeni ayakta tutmak mümkün olmaz. Devlet parçalanır – Lübnan’da olduğu gibi – yerini kavgacı, çatışmacı, saldırgan mezhepler, kabileler, bölgecikler ve partiler kaosu alır.”

1998‘de Usame bin Ladin‘e, Foreign Affairs‘in Kasım/Aralık sayısındaki yazısıyla şöhret sağlayan Lewis’in kendisidir; onu “akkoyunların” arasındaki bu Suudi “kara koyununu” militan İslam’ın ciddi bir destekçisi ilan etti. Lewis’in sanat eseri, “Öldürme İzni: Usame bin Ladin’in Cihat İlanı“nda (Licence to Kill: Osama bin Laden’s Declaration of Jihad) bin Ladin’e övgüler yağdırdı, onun “Yahudiler ve Haçlılara karşı Cihat İlanını” “muhteşem bir belagat ve Arap şiir ve edebiyat şaheseri” olarak selamladı; “bu eser, Batılıların bilmediği bir tarihi geçmişe atıf yapıyor.”

Siyonist Bağlantı

Usame bin Ladin cihat çağrısını 23 Şubat 1998‘de yayınladı; Tanzanya ve Kenya’daki ABD elçiliklerine bomba yüklü kamyonlar girmeden 6 ay önce. Ertesi günü, Bernard Lewis’in imzası, herkesin elinde dolaşan bir “Başkan Clinton’a Açık Mektup“ta görüldü; bu mektup pek bilinmeyen “Körfezde Barış ve Güvenlik Komitesi” adlı biryerden geliyor ve ABD hükümetinin tüm desteğini Saddam Hüseyin‘i devirecek bir askeri sefere vermesi talep ediliyordu. Açık Mektup, Irak’ın halı bombardımanına tabi tutulması, ve ABD’nin derhal ve ciddi bir mali ve askeri yardımı, Amerikan – İngiliz istihbaratının kurduğu bir başka kokuşmuş ve beceriksiz “Contra” çetesi olan, Irak Milli Kongresi’ne sunması çağrısını yapıyordu.

Bernard Lewis’in yanısıra Açık Mektup, eski Demokrat Parti New York milletvekili Steven Solarz, Anglo-İsrail propagandisti ve casusu Richard Perle, İran Contra skandalı suçlusu Elliott Abrams, Jonathan Pollard‘ın (2 ) yardımcısı Steven Bryen, Frank Gaffney, New Republic yayıncısı ve Al Gore‘un fikir babası Martin Peretz, Paul Wolfowitz, WINEP (Washington Institute for Near East Policy) araştırma direktörü David Wurmser ve Dov Zakheim tarafından da imzalanmıştı.

Lewis’in o dönem Siyonist milyarderlerin “Mega” kurumu ile açıkça bilinen ilişkileri de kayda değerdir, ama şaşırtıcı değildir. Lewis İsrail’de ve Amerikan İsrail lobisi nezdinde bir kahraman ve bir jeopolitik dehadır. 19 Şubat 1996‘da Lewis Kudüs‘te törenle karşılandı; burada 9. yıllık B’nai B’rith Dünya Merkezi’nde “2000’lere Doğru Ortadoğu” adlı ünlü “Kudüs Konuşması“nı yaptı.

Oğlu Michael Lewis, AIPAC‘ın (American Israel Public Affairs Committee) son derece gizli “Opposition Research Section” (Muhalifleri Araştırma Bölümü) direktörüdür. Burası çok bilinen bir propaganda ve dezenformasyon kuyusudur ve şimdiki görevi ABD Kongresi’ni ve Amerikan medyasını, Lewis’in onyıllardır reklamını yaptığı uygarlıklar savaşına yönelik savaş çığlıklarına boğmaktır.

11 Eylül 2001‘deki terör saldırılarından beri Lewis artık Amerikan medyasında bir markadır; hergün CNN’e, National Public Media Radyosu’na, TV’lere ve Washington’un merkezindeki her neo-konservatif think tank toplantısına çıkmaktadır.

19 Kasım 2001‘de Lewis gene Usame bin Ladin için bir methiye yazmış, kendi Haşhaşi mezhebi araştırmasına atfen, bin Ladin’in İslam içinde meşru bir geleneği temsil ettiğini söylemiştir. The New Yorker‘daki yazısında uyarır: “Usame bin Ladin için 2001 yılı dünyada dini hakimiyet için 7. y.y.da başlamış savaşın kaldığı yerden devamını temsil eder… Eğer bin Ladin İslam dünyasını kendi fikirlerini ve liderliğini kabule ikna ederse, o zaman uzun ve acı bir savaş önümüzdedir; ve bu sadece Amerika için değildir. Ergeç el-Kaide ve bağlantılı gruplar İslam’ın diğer komşularıyla da çatışacaklardır: Rusya’yla, Çin’le, Hindistan’la. Ve onlar güçlerini müslümanlara ve davalarına karşı çevirmekte Amerikalılar kadar titiz olmayabilirler. Eğer bin Ladin’in hesapları doğruysa ve savaşı devam ederse dünyayı karanlık bir gelecek beklemektedir; en azından İslam’ı kabul etmiş kesimleri için.”

Eserleri:

Tarihte Araplar (The Arabs in History), Londra 1950;

Modern Türkiye’nin Doğuşu (The Emergence of Modern Turkey), Londra ve New York, 1961;

Haşhaşiler (The Assassins), Londra, 1967;

İslam’ın Avrupa’yı Keşfi (The Muslim Discovery of Europe), New York, 1982;

İslam’ın Siyasal Dili (The Political Language of Islam), Chicago, 1988;

Ortadoğu’da Irk ve Kölelik: Bir Tarih Araştırması (Race and Slavery in the Middle East: A Historical Enquiry), New York, 1990;

İslam ve Batı (Islam and the West), New York 1993;

Tarihte İslam (Islam in History), 2. baskı, Chicago, 1993;

Modern Ortadoğu’nun Şekillenişi (The Shaping of the Modern Middle East), New York, 1994;

Çatışan Kültürler (Cultures in Conflict), New York, 1994;

Ortadoğu: Son 2000 Yılın Kısa Tarihi (The Middle East: A Brief History of the Last 2000 Years), New York, 1995;

Ortadoğu’nun Geleceği (The Future of the Middle East), Londra, 1998;

Bir Ortadoğu Mozaiği: Hayattan, Mektuplardan ve Tarihten Parçalar (A Middle East Mosaic: Fragments of Life, Letters and History), New York 2000.

Diğer Görevleri: FPRI’de (Foreign Policy Research Institute), Philadelphia Advisory Board’da (Philadelphia Danışma Kurulu), Orbis üçaylık dergisinde direktörlük; New Yorker atlantic Monthly ve New York Review of Books‘ta yazarlık.

1) Hz. Ali kerremallâhü vechenin “hak sözle batılı söylemek” teşbihine çok yakışır sözler. B. Lewis’in kimi söylediği doğru olsa bile bununla hayır istediğine inanmak zordur (ç.n.)

2) Amerikan Deniz Kuvvetleri’nde istihbarat elemanı olarak çalışırken İsrail için casusluktan tutuklanıp yargılandı ve hüküm giydi

EIR Dergisinden tercüme edilmiştir.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2011/09/dunya-siyasetine-yon-verenler-bernard.html

DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER


Sir Henry Alfred Kissinger

Ünvanları: Knight Commander of St. Michael and St. George

İlk Yılları: 27 Mayıs 1927’de Fürth, Almanya’da doğdu. Louis ve Paula (Stern) Kissinger’ın oğullarıdır. 2. Dünya Savaşı’ndan önce İngiltere üzerinden ailesiyle ABD’ye göçtü; 1943’te vatandaşlığa kabul edildi.

Askeri hizmeti: 1943-46 arası ABD ordusunda hizmet etti; burada ilk rehberi Fritz Kraemer’la karşılaştı; Kraemer AUS Karşı istihbarat Birliği’ndendi (AUS Counterintelligence Corps – CIC); Kissinger’dan şefkatle “benim küçük Yahudim” diye bahsederdi. Kissinger Ordu Özel Eğitim Programı’na katıldı; bu programla işgal Almanyası’nı yönetecek ekip yetiştirildi. Kraemer, Kissinger için Haberalma Servisi (Intelligence Division) merkezinde bir danışmanlık görevi ayarladı. İşgal Almanyası’ndaki bir köyde kısa bir görevden sonra Kraemer Kissinger’ı Oberammergau’daki Avrupa Karargah Haberalma Okulu‘na (European Command Intelligence School) gönderdi. Burası İngiliz Wilton Park “yeniden eğitim” projesinin bir devamı idi; buradan İngilizler bir seri ajan kaydederek işgal Almanyası’nda önemli görevlere getirdiler. O dönem Wilton Park’ın başında Heinz Koeppler vardı; o aynı zamanda İngiliz Dışişleri, Siyasi İstihbarat Dairesi, Psikolojik Savaş Bürosu‘nun da (Psychological Warfare Division, Political Intelligence Division, British Foreign Office) başkanıydı.

Ailesi: İlk evliliği Ann Fleischer’la 1949’da, iki çocuğu oldu: Elizabeth ve David; 1964’te boşandı, ikinci evliliği 30 Mart 1974’te Nancy Maginnes’le, Maginnes David Rockefeller‘ın eski başkan yardımcısı idi.

Eğitimi: Fritz Kraemer ona “bir centilmen devlet okuluna gitmez” dedikten sonra Kissinger Harvard Üniversitesi’ne girişi kazandı; 1950’de “A.B. summa cum laude” derecesini aldı. 1952’de M.A., 1954’te Ph.D. derecelerini aldı. Tez danışmanı William Yandell Elliott ile Kissinger 300 sayfalık bir çalışma hazırladı: “Tarihin anlamı: Spengler, Toynbee ve Kant Üzerine Denemeler” (The Meaning of History: Reflections on Spengler, Toynbee and Kant).

Öğrenimi sırasında Kissinger bir Londra’daki Tavistock Enstitüsü’nün bir “grup terapi” programına gönderildi; program direktörü H.V. Dicks 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz faaliyetleri için “delilik doktrini“ni (madness doctrine) geliştirmişti; o sıra Psikolojik Harp Araştırmaları, Müttefik araştırma Kuvvetleri’nde (Psychological Warfare Studies, Supreme Headquarters of the Allied Expeditionary Forces) başkan olarak çalışıyordu. Anlaşılan Tavistock’un beyin yıkama oturumlarının etkisiyle Kissinger “güvenli irrasyonellik” (credible irrationality) doktrinini benimsedi; bu SSCB’ye karşı taktik nükleer savaş ın temeli olacaktı.

Görevleri:

William Yandell Elliott‘un yönetiminde Kissinger Harvard Uluslar arası Semineri’nin (Harvard International Seminar) direktörü oldu (1951 – 69). Kissinger Seminer’in yayın organı “Confluence, An International Forum”un editörlüğünü de yaptı. Bu dergi 1951’de kuruldu, 1958’de kapandı. Harvard Uluslar arası Semineri Wilton Park modelini örnek alıyor ve geleceğin sayısız lider adayları indoktrine ediliyor ve Anglo-amerikan “etki ajanları” olarak kaydediliyordu.

“Confluence” Elliott tarafından “novus nascitur ordo” (“yeni bir düzen doğdu“) sloganıyla kuruldu; bu H.G. Wells’in 1928’deki “Açık Komplosu“na açık bir gönderme idi. Yayın aynı zamanda Smith Richardson ve Ford vakıflarınca da (John McCloy başkanlığında) desteklendi. Danışman heyetinde başka bir Elliott çömezi olan McGeorge Bundy de bulunuyordu. Derginin 1956’daki iki nüshası, Ku Klux Klan’cı ve “Wells’ci demokrat” Başkan Woodrow Wilson’a ayrıldı. Diğer yazarlar arasında İngiliz faşisti Enoch Powell’dan Karl Jaspers’a (faşizmin ideologlarından Friedrich Nietzsche’yi çok propaganda etmiştir) dek herkes vardı.

” Elliott’un yardımıyla Kissinger bir seri ulusal güvenlik örgütünde göreve sokuldu; bunlar arasında Operasyon Araştırma Daire (Operation’s Research Office) danışmanlığı (1950-61), Psikolojik Strateji Kurul (Psychological Strategy Board) Başkanlık danışmanlığı (1952), Operasyon Eşgüdüm Kurulu (Operations Coordinating Board) danışmanlığı (1955), ve Silah Sistemleri Değerlendirme Grubu (the Weapons Systems Evaluation Group) danışmanlığı (1959-60) vardır.

” Kissinger, New York Dış ilişkiler Konseyi (New York Council of Foreign Relations) başkanı John McCloy’un ve CFR (Council of Foreign Relations – Dış ilişkiler Konseyi) üyesi McGeorge Bundy himayesinde CFR’nin Nükleer Silahlar ve Dış Politika Görev Gücü’nde (Nuclear Weapons and Foreign Policy Task Force) görev aldı.

” Hükümet Dairesi, Uluslararası İlişkiler Merkezi, Harvard Üniversitesi’nde (Department of Government, Center for International Affairs, Harvard University) üyeydi (1954-69). Sıksık merkez direktörü Robert Bowie ile çekişir ve bölüm profesörlerince “Kissassinger” (İng. “kiss ass”: kıç öpmek) olarak nitelenirdi. Aynı zamanda Kissinger Harvard siyaset yardımcı profesörüydü (1959-69); 1962’de profesör oldu ve 1969’a kadar görev aldı. Onun Uluslar arası ilişkiler Merkezi’ndeki görevi Harvard’daki işini garantiye aldı – kimi üst düzey yönetim itirazlarına rağmen. Elliott ve Bundy (o sıra Harvard’da dekan) muhalefeti aşmakta yardımcı oldular.

” Özel Araştırmalar Projesi (Special Studies Project), Rockefeller Brothers Fund, Inc.’de direktörlük (1956-58).

” Dışişleri Bakanlığı’nda danışmanlık (1956-69).

” Kissinger ulusal Güvenlik Kurulu’nda göreve Başkan Ulusal Güvenlik İşleri Yardımcısı McGeorge Bundy’nin danışmanı olarak başladı (1961), ama sonra Başkan John F. Kennedy’nin emriyle işten atıldı, çünkü o yıl Berlin Krizi’nde taktik nükleer silahların kullanılması için ısrar etmişti.

” Nixon ve Ford hükümetlerinde Başkan Ulusal Güvenlik Yardımcılığı (1969-75) yaptı.

” Dışişleri Bakanı oldu (1973-77)

Kariyeri boyunca William Yandell Elliott’un bir çömezi olarak ve ona sadakatle Kissinger bir İngiliz ajanı olarak çalıştı ve bunu itiraf da etti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın (British Foreign Office) kuruluşunun 200. yıldönümü sebebiyle, Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) – Chatham House’da 10 Mayıs 1982’de yaptığı bir konuşmada bunu itiraf etti. Başkan Franklin Delano Roosevelt’in Sir Winston Churchill’in 2. Dünya Savaşı’nın bitiminde tekrar sömürgeleşme amaçlarına karşı çıkan tutumuna uzun ve temel bir eleştiri yapan Kissinger kabul etti ki, “Beyaz Saray’daki günlerimde İngiliz Foreign Office’i Amerikan State Department’tan daha çık haberdar ettim – ama bu pratiğin, İngiliz olan tüm şeylere zaafıma rağmen- kalıcı olmasını tavsiye etmem.” Kissinger sözlerine devamla, İngiliz Foreign Office dokümanlarına dayanan bir politika formüle ettiğini “oysa hala işlemdeki yazı (working paper) ile kabinece onaylı doküman (cabinet approved document) arasındaki farkı tam bilmediğini” de söyledi.

Nixon hükümetindeki görevinin başından itibaren Kissinger İngiliz Foreign Office ve Downing Street No: 10 (İngiliz Başbakanlık Konutu) ile düzensiz temaslarla olsa da Dışişleri Bakanları William P. Rogers ve Malvin Laird’in işlerini baltalamaya koyuldu. Bunların ikisi ve Nixon da döneminin ilk zamanları Vietnam’dan çekilmek istiyorlardı. Dahası Bakan Rogers, Başkan Nixon’un desteğiyle, Ortadoğu sorununa bir çözüm aramış; ,Ortadoğu’nun Batı Avrupa’nın ortaklığıyla kalkındırılması ve sürece Rus yardımının da dahil edilmesini önermişti. Nixon’un yemin töreninden 2 hafta geçmeden “Rogers Planı” Ulusal Güvenlik Kurulu’na bakan yardımcısı Joseph Sisco tarafından sunuldu; Sisco ABD’nin İsrail ile Arap ülkeleri arasında sadece “dürüst” bir tutum takınmasının değil, İsrail’e baskı yaparak 1967’de işgal ettiği topraklardan çıkmasını da sağlaması gerektiğini vurguladı.

İngilizler hemen Kissinger’ı bu planı yoketmek üzere devreye soktular. O bunu başardı, ve dünyayı termonükleer bir savaş ve iktisadi çöküşün eşiğine getirdi. Başkan Nixon’ı ikna ederek, hem Vietnam hem de Ortadoğu’da SSCB’nin Amerikan “iradesini” test ettiğini ve asla bir barış ortağı olamayacağını söyledi. “Rogers Planı”nın çöküşünün sonucu 1973 Ortadoğu Savaşı ve petrol ambargosu ( 1) oldu. Sonraları Kissinger Suriye ve İsrail’e Lübnan’ı bölmeyi teklif etti; bu süreçte amaç FKÖ’nün parçalanmasıydı. Böylece Kissinger Lübnan İçsavaşı’nı sahneye koydu, ve bu İran’ın ve Ortadoğu’nun da uzun süre destabilize edilmesi için bir model oluşturdu.

1975 baharı, Lyndon LaRouche’un yeni bir altın rezervine dayalı uluslar arası para sistemini önerdiği esnada, Kissinger Paris’e gelerek LaRouche’un Arap ve İsrailli yetkililerle bu konuda yaptığı görüşmelere müdahale etti ve bir Arap ülkesini, LaRouche heyetini bir diplomatik misyon statüsüyle ağırlamaya devam etmesi halinde, Amerikan gıda ambargosu ile tehdit etti.

Vietnam savaşına gelince, o sürdü ve Amerikan asker cesetleri sayısı tırmanmaya devam etti; sonunda Kissinger 1973’te (hiç uygulanmayan) bir ateşkesi görüşmeye razı oldu ve ABD 1975’te Vietnam’dan çekildi. Bu süreçte Kissinger gizlice savaşı Kamboçya ve Laos’a da yaydı. Kissinger’ın gizli ve yasadışı Kamboçya bombardımanı 1970’te başladı, yüzbinlerce Kamboç köylüsü öldürüldü; kalanları soykırımcı Kızıl Kmerler’in kucağına sürüldü; onlar da kalan nüfusun birkaç milyonunu 1975-79 terör rejimleri sırasında yokettiler. Herhangi adil bir savcılık soruşturması kriterleri içinde Kissinger Kamboç soykırımından suçlanabilir.

Ama Kissinger’ın Kamboç soykırımı “buzdağının görünen kısmıdır”. Sir Henry’nin global soykırım planlarına bakılmalıdır ki, bunlar Hitler’inkileri aşar. 110 Aralık 1974’te Kissinger ve Ulusal Güvenlik Konseyi kadrosu bir taslak hazırladılar: “Ulasal Güvenlik Etüdleri Muhtırası 200: Dünya Nüfus Artışının ABD’nin Denizaşırı Çıkarları Açısından Etkileri” (National Security Study Memorandum 200: Implications of Worldwide Population Growth for US. Security Overseas Interests) (NSSM 200). BURADA SOYKIRIMIN ABD HÜKÜMETİNİN RESMİ MİLLİ GÜVENLİK POLİTİKASI OLMASI ÖNERİLİYORDU.

Sonraları, çok gizli mührü kaldırılan NSSM 200, Dünya nüfusunun ençok 8 milyarda tutulmasını ve 2075’te beklenen 22 milyardan kaçınılmasını öneriyordu. Bu kadar nüfus artışının “savaşlar ve devrimlere” yolaçacağını söyleyen NSSM 200 gıda kontrolününhızlı nüfus artışını durdurmak için kullanımını öneriyor ve modern ve yoğun tarım tekniklerinin başka bölgelerde yoğun nüfusu beslemesine rağmen “çok fazla sermaye yatırımı” gerektirdiğini iddia ediyordu. NSSM 200’ün diğer bir iddiası, azgelişmiş ülkelerdeki nüfus artışının, sanayileşmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarını tüketeceği idi.

NSSM 200, 13 ülkeyi özel hedef seçti; bunların Çin dışındaki nüfus artışının %47’sinden sorumlu olduğu varsayıldı: Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Meksika, Endonezya, Brezilya, Filipinler, Tayland, Mısır, TÜRKİYE, Etopya ve Kolombiya.

Kissinger, “yoluna çıkan” sayısız yabancı lideri öldürtmekle de suçlanmıştır. 14 Ağustos 1982’de İtalyan görevlileri İtalya başsavcısına bir dosya sundular: Bu dosyada İtalyan Başbakanı Aldo Moro’nun 1978’de kaçırılması ve öldürülmesiyle ilgili deliller vardı. Dosyada Moro’nun eşinin, kızı Agnese’nin ve oğlu Giovanni’nin ifadeleri vardı. Bunlara göre Kissinger 1975’te Moro’yu Hıristiyan Demokratların lideri olarak İtalyan Komünist Partisi’yle istikrarlı bir milli birlik hükümeti kurmak ve terörü önlemek yönlü çabalarından dolayı tehdit ediyordu.

Moro’nun kaçırılmasına dek geçen o dönemde (görünüşte Kızıl Tugaylar tarafından) ve sonra öldürülüşünde (cesedi 9 Mayıs 1978’de bulundu) NATO, İngilizlerin ve Sir Henry’nin tüm desteğiyle İtalya ve Moro’ya karşı bir “Gerilim Stratejisi” yürüttü, burada hem “kızıl” (sol), hem “kara” (sağ) terör ve darbe girişimleri kullanıldı. Bu terörün çoğu, ve özellikle faşistlere düşen kısmı, “Propaganda-Due” (P2) Mason Locası tarafından desteklendi, ki Kissinger ve yardımcısı General Alexander Haig (2 ) bu locaya gizili fonlardan para akıtmıştı.

Bundan sonra Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto’nun olayı gelir. 5 Temmuz 1977’de bir askeri darbe ile devrildi,ve hapsedildi ve 4 Nisan 1979’da asıldı. Ölümünden kısa süre önce Butto, devrilişini meşru gören bir hükümet bildirgesine karşı yazdığı cevapta (Ocak 1979’da “Pakistan Yazıları” – The Pakistan Papers – adı altında EIR dergisinde yayınlandı) Butto, devrilişinin asıl sebebinin Kissinger’la düştüğü anlaşmazlık olduğunu ve Kissinger’ın onun “idam fermanını” imzaladığını yazar. Kissinger’ın onu tehdidinin, Butto’ya göre sebebi ise, Kissinger’ın “Pakistan’a enerji bağımsızlığı kazandıracak uranyum işleme tesislerinin” geliştirilmesini durdurma ısrarını dinlememesidir.

EIR’in 1978’deki BRİTANYA’NIN KİSSİNGER’INI İHANETTEN DOLAYI KOVUNbroşüründe anlatıldığı gibi Kissinger ve Haig, Beyaz Saray içinden Nixon’a karşı Watergate skandalını düzenlemişlerdir. Kissinger kendi, Oxford Üniversitesi’nden mezun ulusal güvenlik memuru David Young’ı, Watergate “tesisatçı ekibinin” (3 ) başı olarak göndermiştir. Washington Post gazetesinin “derin ses” kanalından bilgiler gelirken (bunlar sonunda Nixon’un istifasına yolaçtı) Kissinger gazetenin yayıncısı Katharine Graham’la kişisel dostluk ilişkisini sürdürmüştür. Aslında Kissinger ve Haig Beyaz Saray’daki tüm kilit karar mekanizmasını ellerine geçirmişlerdi, böylece ABD Başkanlık kurumunu yıkmaya giriştiler.

” 1977’de hükümetten ayrıldıktan sonra Kissinger Trilateral Komisyon‘un Kuzey Amerika direktörlüğüne geldi; Zbigniew Brzezinski bu kurumun kurucu genel başkanıydı, ve Brzezinski, Kissinger’ın eski görevi olan, ulusal güvenlik danışmanlığına geldi; yeni gelen Başkan Carter’a danışmanlık yapacaktı.

” Kissinger, kendi şirketi Kissinger Associates, Inc.’in kurucusu ve başkanı olarak İngiltere’den Lord Peter Rupert Carrington’u kurucular kuruluna aldı. Bu “danışmanlık firması” İngiliz gizli servisinin gayrıresmi kolu olarak faaliyet gösterdi. Kurucu başkan yardımcısı Brent Scowcroft ve kurucu Genel Müdür Lawrence Eagleburger idi. Kissinger, daha sonra aynı şekilde Kent Associates’i kurdu.

Kissinger, Orta Amerika Partilerarası Ulusal Komisyonu’nun da (National Bipartisan Commission on Central america) başkanıydı (1983-84); burası Başkan Ronald Reagan’ca kuruldu; ve Reagan, kendi yönetiminin Kissinger’la hiçbir ilgisi olmayacağı seçim sözünden döndü. Komisyon raporu gelir gelmez, Başkan Reagan Kissinger’ı Başkanlık Dış Haberalma Danışman Kurulu’na atadı (1984-89). Kissinger bu makamı kullanarak sadece en gizli ABD istihbarat belgelerine vakıf olmakla kalmadı; birçok kirli operasyonu da başlattı.

” Kissinger şimdilerde Stratejik Ve Uluslararası Etüdler Merkezi, Georgetown Üniversitesi’nin mütevelli heyetindedir.

” Şimdiki görevleri arasında olanlar: Uluslar arası Danışmanlar Kurulu üyeliği, Chase Manhattan Bank; Uluslar arası Danışmanlar Kurulu üyeliği, Hollinger International, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, ContiGroup Companies, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, Freeport McMoran Copper & Gold, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, First-Mark Holding; Direktörler Heyeti üyeliği, The TCW Group, Inc.; Danışman Direktörler Heyeti üyeliği, American Express Co.; Danışman Direktörler Heyeti üyeliği, Forstman Little & Co.

Eserleri:

-” Nuclear Weapons and Foreign Policy (Nükleer Silahlar ve Dışpolitika – 1957). CFR projesinin bu kitabı Kissinger’ca yazılıp Gordon Grey’in adıyla basılmıştır. Feodal, sınırlı, “böl-parçala” (set-piece) taktik nükleer savaşı över; aynısı Bernard Earl Russell’ın desteklediği Pugwash Konferansı’nda da savunulmuş; bu konferansın ilk oturumlarının çoğuna Kissinger katılmıştır. Kitap şöyle der: “Askeri operasyonların aşama aşama olabildiği ölçüde, bir seri olay, bir sonraki aşamaya geçmeden önce sonuçlandırılır; böylece bu şartları değerlendirmek ve anlaşma teklif etmek imkanını verir. Nükleer çağın çelişkilerinin sonuncusu, gizlilik örtüsünün yokluğunun askeri hedeflere varmayı kolaylaştırması değildir; bu çok gelişmiş teknoloji çağında, “savaşlar feodal dönemin tarzı gösterilere dönüşecek ve yine güçten çok irade sınanır olacaktır.” Bu, tam da Lord Russell’ın Pugwash dostu Dr. Leo “Strangelove” Szilard’ın ( 4) kendi Ortadoğu’da “dar alanda sınırlı nükleer savaş” senaryosunda savunduğu şeydir.

-” A World Restored Castlereagh, Metternich and the Restoration of Peace 1812-22 (Yeniden Kurulan Dünya: Castlereagh, Metternich ve Barışın Yeniden Kuruluşu 1812-22) (1957). Bu kitapta İngiliz ve Habsburg oligarşik modelinin Viyana Kongresi’ndeki başarıları savunulur. Kissinger Avrupa tarzı güçler dengesi mekanizmalarının, bağımsız milli devletler ilişkileri düzenine üstünlüğünü savunur, ve İngilizlerin yanında Amerikan cumhuriyetçiliğine karşı yeralır.

-” The Necessity for Choice: Prospects of American Foreign Policy (Seçim Zorunluluğu: Amerikan Dışpolitikasında Seçenekler – 1961)

-” The Troubled Partnership: A Reapprisal of the Atlantic Alliance (Sorunlu Ortaklık: Atlantik İttifakı’nın Bir Değerlendirmesi – 1965)

-” White House Years (Beyaz Saray Yılları – 1979)

-” For the Record (Bunu Kaydedebilirsiniz – 1981)

-” Years of Upheaval (Kaos Yılları – 1982)

-” Observations: Selected Speeches and Essays (Gözlemler: Seçme Konuşma ve Yazılar – 1984)

-” Diplomacy (Diplomasi – 1994)

-” Years of Renewal (Yenilenme Yılları – 1999)

-” Does America Need A Foreign Policy? (Amerika’nın Dışpolitikaya İhtiyacı Var Mı? – 2001). Bu kitapta Kissinger dünyanın “Westphalia Anlaşması sonrası” döneme girdiğini iddia eder. Bağımsız milli devletler dönemi kapanmıştır ve dünya hükümeti yeni dünya düzenidir..

Şimdiki Bağlantıları: Trilateral Komisyon Yönetim Kurulu, Uluslar arası Kurtarma Komitesi (International Rescue Committee) Direktörler Kurulu, CFR

Dipnotlar:

1) Arap ülkeleri tarihlerinde ilk ve son kez birlikte ve OPEC bünyesini kullanarak savaşta İsrail’i destekleyen Batılı güçlere karşı petrol ambargosu başlattılar; Batı ekonomileri durma noktasına geldi.

2) Eski NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı; 1980’de Gen. Kenan Evren, onun “askerce sözünü” kabul ederek Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne Türk vetosunu kaldırdı; buna karşılık AB’ye Türkiye’nin girişine Yunan vetosu da kalkacaktı; ama böyle olmadı. (ç.n.)

3) Tesisatçı kılığında rakip partinin merkezine dinleme cihazı yerleştirenler (ç.n.)

4) Peter Sellers’ın unutulmaz politik taşlaması “Dr. Strangelove” filmine gönderme

kaynak:

 – Zbigniew Brzezinski and September 11th, EIR Special Report, February 2002

Çeviren: Altay Ünaltay

 Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2010/09/dunya-politikasina-yon-verenler-henry.html

 

DOĞU, BATI VE İLAHİ ADALET


EY ŞEHİR, ŞEHİR!

Ey şehir, şehir! Bütün kentlerin gözbebeği! Bütün dünyada senden sözedilir. Dünyanın en yüce seyirliği, bütün kiliselerin sütannesi, iman beldesi, doğru inancın rehberi, eğitimin muhafızı, her iyiliğin haznesi. Sen ilahi öfkenin kupasından içtin ve daha önce beş kentin üstüne düşenlerden daha korkunç bir ateşçe ziyaret edildin.”

Niketas Akominates, 1204, İstanbul

(4. Haçlı Seferi İstanbul’u yağmalarken)

 

1204’te 4. Haçlı Seferi, Selçuklu baskısına karşı Bizans’a yardım bahanesiyle İstanbul’a girdi ve bu şehrin tarihinde görülmüş en korkunç kıyım ve yağmayı yaparak İstanbul’u bir harabe haline getirdi. Tonlarca altın ve eski eser saraylar ve kiliselerden yağmalandı, kilise mihraplarında rahibelerin ırzına geçildi.

O sıra İstanbul 500.000 nüfuslu dünyanın gözbebeği bir kentti; 250 yıl sonra Fatih’in fethettiği İstanbul ise 50.000 nüfuslu küçük ve cansız bir kent olacaktı. O görkemli günler gitmiş, İstanbul Latin istilasından sonra bir daha belini doğrultamamıştı. (Türk Milletine posası kalsada, külden Osmanlı imparatorluğun temelini attılar. y.)

İstanbul’da ihtişam yıllar önce bitmiş, son Bizans imparatorları Topkapı’nın lüks ve debdebeli saray hayatının ağır masraflarından kaçınmak için şimdiki Edirnekapı’da bulunan Tekfur Sarayı’na taşınmışlardı.

Fatih, görkemli Topkapı Sarayı’nın yıllar önce terkedilmiş harabesini görünce şaşkınlığını şu mısra ile dile getirdi:

Perdedar miküned be kasr-ı kayzer ankebut”

(Kayserin kasrına örümcek perdedar olmuş)

Bizans’ın “Batıcıları” Bizans’ın uzun süren çöküş tarihi boyunca Batı ile ittifak yaparak Doğu’ya karşı durma siyaseti sonucu devleti yıkımın eşiğine getirmişlerdi. Batıcılar 6 Temmuz 1439’da “Union” (İttihad, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi) anlaşması ile Ortodoksluk içine de nifak sokarak Bizans-Rus ittifakını bozdu.

İstanbul’un kendini toplayıp eski görkemine varması için 16. asrın gelmesi gerekecekti.

Osmanlı Devleti’nin yükselişi bugün hala incelenmeye muhtaç ve tam aydınlatılamamış bir konudur. Osmanlı tarihi içindeki herkesin bildiği kimi olaylar daha tarafsız ve derin bir incelemeyi gerekli kılıyor. Bunların içinde, örneğin devletin kurucusu Osman Bey’in oğlu Orhan Gazi’nin Bizans sarayında eğitim görmesi ve Bizans’tan soylu bir kız olan Holofira – Nilüfer Hatun’la evlenmesi, onun çağdaşı Harmankaya Tekfuru “Köse Mihal”in Osmanlı ile işbirliği yapması, Süleyman Paşa’nın Çanakkale’den kuvvetlerini Trakya’ya geçirdiğinde kimi kaleleri zaptedip kimilerini bırakması, Osmanlının arkasındaki İstanbul’un tehlike oluşturabileceğinden korkmadan Edirne’yi başkent edinebilmesi, Osmanlının Balkanlardaki fütuhatının Ortodoks toplumlarca meskun topraklarda hızla yayılabilmesi, ama Katolik Hırvatistan’a gelince adeta bir duvara çarpmış gibi durması, nihayet Ortodoks patriğinin “İstanbul’da Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi yeğleriz” sözü, Bizans’ın “Batıcı” ve “Doğucu” partileri arasındaki kavga ve karşılıklı ittifak cepheleri anlaşılmadan anlaşılmaz.

Aynı şekilde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fetih kararı devlet içinde ciddi sancılar çekilmeden olamadı ve Fatih bunun için Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirmek ve ulema kökenli bürokrasiyi devlet içinden temizlemek zorunda kaldı.

İstanbul’un fethi ile birlikte Osmanlı padişahlarının müslümanların halifesi ve Ortodoksların imparatoru çifte ünvanıyla anılmaya başlamaları ile bu topraklarda sorun uzunca bir süre son buldu.

“RAKKAS, BU HALET SENİN OYUNUNDA MIDIR?”

Ancak 18. y.y.da devletin zayıflamaya başlaması ile kadim sorunun tekrar hortladığını görmekteyiz. 1718’de Padişah 3. Ahmet sadrazamlık görevine Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı getirir. Bu dönem, 28 Mehmet Çelebi’nin Paris sefaretinden döndükten sonra layihasını padişaha sunduğu dönemdir. Artık Osmanlı için bir “Garb Medeniyeti” vardır. Bu döneme Lale Devri denir. Kağıthane’de konaklar inşa edilir, bir yanda zevk-u sefa alır yürür. Diğer yanda müthiş bir bozulma ve sefalet buna eşlik eder. Şair Nedim işret dizelerini kaleme alır:

Rakkas, bu halet senin oyununda mıdır

Aşıklarının günahı boynunda mıdır

Doymadım şeb-i vaslına şeb-i ruze gibi

Ey sim beden, sabah koynunda mıdır.

Sonuçta bir yandaki korkunç sefalet ve başıbozukluk ve diğer yandaki zenginlik ve sefahata karşı isyanlar patlak verir; Lale Devri kan ve ateşler içinde kapanır. Şair Nedim damdan dama atlayarak kaçarken öldürülür. Ancak Batılılaşma artık resmi politika olmuştur.

Lale Devri’nde, 28 Mehmet Çelebi’nin ortağı İbrahim Müteferika’nın İslam eserlerini basan bir matbaa kurması gibi mevzi başarılar yaşanmışsa da bunlar genel çöküşü düzeltmeye yetmedi. Kaldı ki İbrahim Müteferika’nın matbaası Osmanlıda ilk açılan matbaa değildi, o devirde, çok uzun yıllardan beri Gayrımüslimlerin sahipliğindeki birçok matbaa faaliyetteydi.

Osmanlıda Batılılaşmanın ikinci hamlesi Tanzimat’tır. Opera hayranı Sultan Abdülmecid 1839 Temmuzu’nda Tanzimat Fermanı’nı yayınlayarak bir seri reform başlatır. Tanzimat Fermanı’nın Osmanlıya getirdikleri ile götürdükleri çok tartışılmıştır. Biz doğrudan bu tartışmaya girmiyoruz. Ama Tanzimatçı kadronun bir başka “büyük atılımına” gireceğiz: 16 Ağustos 1838’de, Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında, tarihe Balta Limanı Antlaşması olarak geçen bir ticaret antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın diğer adı Türk-İngiliz Ticaret Anlaşması‘ydı.

Anlaşma maddelerine göre:

· Gümrük vergi oranları ihracatta yüzde 12’ye, ithalatta ise yüzde 5’e düşürülecek,

· İngiliz tüccarlar, hiçbir kısıtlama olmadan, her tür malı Osmanlı topraklarında hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecekler,

· İngilizlerden mal alım ve nakli için belge istenilmeyecek,

· İngiliz tüccarlar, iç ticarette yerli tüccarlardan fazla vergi ödemeyecek,

· Yabancı malları Boğazlardan serbestçe geçecek,

· Antlaşma, “sonsuza dek” yürürlükte ve geçerli olacak.

Anlaşmanın imzalandığı tarihte Sadrazam, yani Başbakan ise Mustafa Reşit Paşa idi. Mustafa Reşit Paşa, İngilizlerle iyi ilişkiler içerisindeydi. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu, Avrupalılaşmakta görüyor, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu: “Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.

İngiltere’nin o tarihlerdeki Dış İşleri Bakanı Lord Palmerstone da, anlaşmadan önce Osmanlı Devleti’nin dış ticarette uygulamakta olduğu bazı kısıtlamaların kaldırılması için sürekli baskı yapıyor, serbest ticareti överek şunları söylüyordu: “Serbest ticaret sayesinde Sultan’ın kullarının servet ve refahı artacak, sanayi gelişecektir.

Netice malum. Osmanlının içine girdiği ekonomik yıkım, bunun sonucu alınan borç-faiz kısırdöngüsü bizi Duyun-u Umumiye‘ye getirdi.

Ama bundan önce başka birşey daha var: 1856 Mayısı’nda İngiltere Kralı’nın fermanı ile Londra’da kurulan Osmanlı Bankası, 1863’teki Bank-ı Osmani-yi Şahane” unvanıyla anılan devlet bankası oldu. Bu çağda devletlerin emisyon bankaları genellikle her yerde özel kuruluşlardı, ama Osmanlı Bankası gibi yabancı sermaye ile kurulanı mahzurlu bir örnektir. Daha açık söylemek gerekirse devletin Merkez Bankası Batı sermayeli bağımsız bir kurumdur!

Osmanlı “Merkez” Bankası, bugünün Batıcı – globalist çevrelerinin hasretle anacakları derecede bağımsız bir kuruluştu. 1. Dünya Savaşında devlet sıkıntıya düştüğünde ve Milli Mücadele yıllarında devlete ve Ankara hükümetine yardım ve teminatsız kredi açmayı hep reddetmiş, bugün arzulanan özerk bir merkez bankasından beklenenleri bihakkın yerine getirmiştir!

Osmanlıdaki Batıcı kadronun bu ve benzeri “tedbirleri” sonunda beklenen meyvasını verdi. 1874 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti 20 yıl gibi bir sürede 15 dış borçlanma yapmış ve bunlardan eline 127 milyon Osmanlı altın lirası geçmiş ancak borç 239 milyon lirayı bulmuştu. Sultan Abdülmecid’in başlattığı dış borçlanma geleneğini Sultan Abdülaziz de sürdürmüştü. Ahmet Cevdet Paşa, “bizim mirasyedilere böyle bir para kapısı açılırsa bunun önünü kim alacak? İlerde halimiz neye varacak?” diye bazı erbab-ı dikkat ve basiretin endişe ettiklerini ve “Allah encamımızı hayretsin” şeklinde neticeye mütevekkilane boyun eğdiklerini kaydetmektedir. Sonuçta borçlanma devam etti ve 1874 yılının mali iflasına gelindi.

1874-75 yıllık bütçe geliri 25.104.928 lira olduğu halde borçların o yıllık bölümünün toplamı 30.000.000 lira civarında idi. Bu da o yılın bütçesinin borçları bile ödemeye kafi gelmediğini göstermekteydi. Bu iflas demekti. Sorun 1881’e dek bir çözüme kavuşamadı.

20 Aralık 1881 ya da 28 Muharrem 1299’da ünlü “Muharrem Kararnamesi” ilan edildi.

Muharrem Kararnamesi’nin 15. Maddesi hükümlerine göre Rüsum-u Sitte idaresi yerine Düyun-u Umumiye gelirlerini idare etmek üzere İstanbul’da bir “Düyun-u Umumiye-i Osmaniye” idare meclisi kurulacaktı. Bu yönetimin kuruluş biçimi, yetkileri ve çalışması ile ilgili olarak böyle bir komisyonun dahili hukuk sahasında mı yoksa devletler hukuku alanında mı inceleneceği konusu tartışmalar getirmiştir.

Bu komisyon gerçekte imparatorluğun mali haklarını zedeleyen, hükümranlık haklarına gölge düşüren ve mali yapıyı kontrol altına alan uluslararası bir yönetim biçimiydi. Adeta devlet içinde devletti. Bu idare kendi memurlarını dilediği gibi atama selahiyetini haiz idi. Nitekim Düyun idaresi 5000 kişilik bir kadro oluşturdu. Bu sayı 1912’de 9000 olmuştur. Konsey başlangıçta yalnız kendisine ait vergileri toplarken, daha sonra bir takım sınai ve ticari yatırımlara da girmeye başladı. Böylece Osmanlı Devleti’nin ekonomik iflası ve yabancı egemenliğine geçişi daha da hızlanmış oldu.

DOĞU-BATI ARASINDA

29 Ekim 1923’te genç Türkiye Cumhuriyeti ile Anadolu topraklarında yeni bir başlangıç yapıldı. Yeni Cumhuriyet başlangıçta radikal modernleşmeci bir tutum benimsemiş, dış politikada ise Batıya mesafeli bir tutum takınmıştır. Kalkınmada ise kendi yerli – milli kaynaklarına dayanan bağımsız bir model takip edilmeye çalışılmış ise de Mustafa Kemal’in 1938’de vefatından sonra herşey hızla eskiye dönmeye başladı. Ve antiemperyalist modernleşme projesinin yerini tekrar Batılılaşma aldı.

1950’lerde Türkiye Batı ittifakı NATO’ya girmenin bedeli olarak yüzlerce evladını Kore topraklarında bıraktı. Ondan sonra Batıcılık Türkiye’de durmadı. Ardarda gelen sağ ve sol hükümetler politikada kendi Batılılaşma versiyonlarını uygulamaya devam ettiler. Sol ya da sağ kitle partileri içinde bugüne dek ne Türkiye’nin NATO üyeliği ne de “Ortak Pazar’a (şimdiki AB) girişi tartışma konusu yapılmamıştır.

Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerinin siyaset, ekonomi, toplum ve ülkenin bekası açılarından neler getirip neler götürdüğü sonraki tarihçilerde çok tartışılacaktır. Ama birkaç yıl önce 300 milyar Dolar’ı bulduğu söylenen, bugün ise artık bir rakam verilmeyen borç, kimi hesaplara göre AB ile gümrük birliğinin her yıl 50 milyar Dolar ekonomimizden alıp götürmesi, ülke bütünlüğü ve toplumsal huzur ile ilgili artan kaygılar, ve nihayet Batılı güçlerin komşularımızla yürüttüğü – yürüteceği savaşlarda ülkemizi silahlı güçleri için üs olarak kullanması ve ülkenin böylelikle içine yuvarlandığı savaş tehlikesi bugünden bilinenler.

Dolayısıyla gelecek tarihçilerin hükmünü beklemeden şu genel yargıyı belirtmek sanırım insafsızlık olmaz: 1204 yılı Bizansı’ndan beri bu topraklarda Batıcılar her dönem zarar getirmişler ve onların zararını düzeltmek ülkenin yerli – milli güçlerine kalmıştır. İsterseniz bunlara Doğucular da diyebiliriz.

Türkiye, tatlı bir burjuva rehavetinin arasında yapılmış beylik tesbitle Doğu ile Batı arasında “köprü” değildir. Türkiye bu ikisi arasında yüzyıllardır en şiddetli mücadelelerin verildiği bir “cephe” ülkesidir. Mücadele her çağda değişik formlar alarak sürdü, ama hiç bitmedi; bugün de sürüyor. Sevindirici olan o ki, ülkemizde çeşitli meşrep, statü, sınıf ve kanaatten birçok insan Batıcı rüyadan uyanmanın vaktinin geldiğini farkediyor.

O halde bundan sonrasını konuşmalıyız.

DEVLER VE CENNET

Ünlü bir Yunan efsanesinde devler (gigant’lar) cennete saldırırlar. Cenneti bunlardan kurtarmak için muazzam bir savaş verilir. Efsaneye göre Tanrı Uranos, (Uranüs) onlara galebe çalmayı başarır ve cenneti ellerinden kurtarır.

Bugün de devler bu cennet gezegene saldırıyor. Bugün bunlara süpergüçler, gerici rejimler, çokuluslu şirketler, zalim otoriteler, köleci din kurumları, IMF, bankalar, vs vs. adı veriliyor. Bu devler biz insanların karşısında çok güçlüler ve onlara safi bilimsel ve laik bir “hümanizma” yardımıyla ve onun adına karşı çıkmak imkansız gibi.

İnsanüstüne karşı tabiatüstünün yardımı gerekiyor.

Bu nedenle “Allah’ın adını anmadan”, ondan bir güç devşirmeden bu canavarlar sürüsünün karşısına kimse dikilemez. Dindışı bir hümanizma ehlinin iyilerinin son tahlilde “gönülleri dikilenlerden yana – kılıçları onlara karşı” olur. Acaba bu da ne kadar faydalı sonuç getirir?

Dolayısı ile, sırf pratik nedenlerle dahi işin içine Allah’ı dahil etmek gerekiyor. O zaman sormalı: Hangi Allah’a inanıyoruz?

Acele etmeyelim. Önce bunun bir oyun olmadığını; Tanrı’nın “eğlenmek için” hiçbir zorunluluğu yokken böyle bir arena, böyle bir oyun kurmadığını bilmeli; ya da desteğinin Cennet’ten cesaret vermekten öteye geçtiğini, gerçekten bizimle birlikte mücadele ettiğini bilmeli, buna inanmalıyız.

“Allah’ı bırakıp insandan konuşmak”, ya da “meselenin niçin’ini bırakıp nasıl’ına bakmak” Batı uygarlığının seçimi idi. Padualı Marsilio’dan itibaren Batı, din ve Allah tartışmalarını kilisenin kuytu dehlizlerindeki keşişlere bıraktı, ve “bunlar dünyayı ilgilendirmez” dedi. “dünya’nın kendi gerçekliği” vardı, kilise gerçekliğinin yanında ve ona paralel. “Bu ilahiyat meseleleri aklın alamayacağı kadar kutsaldır” sözü, giderek “bunlar aklın ilgilenmeyeceği kadar önemsiz”e döndü. Reformasyon’la ilgili batı kültürel dönüşümünü inceleyen birçok tarihçi bu tesbiti yapıyor. Netice ortadadır. İstediğimiz bu Batı uygarlığı mıdır? Doğu onun basit bir taklidi mi olacaktır, yoksa ondan öte birşey mi?

Özetle: Doğu’nun elinde birşey söylemek ve olmak için Tanrı’sından başka birşey yoktur. Öbür türlüsünü batı yapmıştır ve yapmaktadır. Aynı şeyin taklidi gerekmez, aslı ortada iken. Öyle ise biz Tanrı fikrimizi tekrar gözden geçireceğiz.

Kuran’da Haşr Suresi’nde şöyle bir ayetle karşılaşırız:

Öyle Allah ki O, ilah yok O’ndan gayrı! Melik, Kuddûs, Selâm, MÜMİN, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir. Allah, onların ortak koşmalarından yücedir, arınmıştır.” (59/23)

Allah’a nispetle “mümin” ne demektir? Geleneksel olarak “mümin” kendisinden emin olunan güvenilir şeklinde tefsir edilmiştir. Ancak “mümin” kelimesi tek bu ayette böyle açıklanmış, tüm diğerlerinde “inanan” olarak çevrilmiştir; kaldı ki “güvenilir” anlamına gelecek başka isimler de vardır. Örneğin: “el-Emin”. Peki burada “Mümin” kelimesini bildiğimiz “İnanan” anlamında alsak ve devam etsek?

Eğer Allah “İnanan” ise varlık alemindeki ilk İnanan O’dur. İnanç kavramı ister istemez “din” kavramını da beraberinde getirir. Demek ki bir “Allah’ın dini” vardır. Bu kavram hep kullanılır ama burada birden anlamının değiştiği de açıktır. Peki o zaman “din” neyi telkin eder? “Allah’a inanmak” diyemeyiz; çünkü “Allah’ın Allah’a inanması” gibi aklen geçersiz bir olgu karşımıza çıkar. Yine de araştırmamızı sürdürelim. Din bir doğrular külliyatına inanmaktır. O halde bu doğrular nedir? Evrenin fizik ilkeleri bu kabilden olamaz; bu fizik doğrular “inanılan” değil ancak bilinen şeyler olur; bu insanlar için böyledir; evreni sonsuz bilgisiyle yaratmış Allah için haydi haydi böyledir. Gayb alemine gelirsek. Bu alemin gerçeklerini de onları Yaratan bilir; bu da O’nun için bir inanç meselesi değildir. Listeyi daha da uzatabiliriz ancak bence sonuçta geleceğimiz yer Allah’ın bütün bu yaradılmışları yaratmasına neden olan şeylerdir: Soyut ilkeler. O halde doğruluğuna inandığı şeyler soyut ilkelerdir: Sevgi, doğruluk, adalet, ilh. Bunlar hem O’nun ayakta tuttuğu, hem de bizim ayakta tutmamızı istediği ilkelerdir.

Ebu Zerr el-Gıfari’den rivayet edilen bir hadiste denir ki: Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım: Öyleyse birbirinize zulmetmeyin.” (Müslim, Birr 55, (2577); Tirmizî, Kıyamet 49, (2497)). O halde O’nun ahlakı ile ahlaklananlar adalet sahibi olur ve adaleti ayakta tutarlar.

Ancak ilkelerin en büyüğü sevgi ve merhamettir: “Ayetlerimize iman edenler, yanına geldikleri zaman de ki: Selam sizlere! Rabbiniz kendine rahmeti yazdı. (Kuran: Enam/54 – 6/54).

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/06/dogu-bat-ve-ilahi-adalet.html