TARİHTE HİÇ BİR ZAMAN BİR BİZANS DEVLETİ OLMADI


Okullarda, tarih derslerinde, hep Bizans Devleti ve tarihi okutuldu. Bizans Devletini tarihçiler uydurdular; tarihçileri müthiş yaratıklar olarak görüyorum. Tarih, bütün bilimlerin anası sayılıyor; doğru buluyorum. Tarih, kütlelere akıtıldığı zaman fizik oluyor.

Bir soran olursa, bütün öğrenciler aynı cevabı verirler; Osmanlı Tarihi’nin dönemlerini hep aynı anlatıyorlar. Kuruluş Dönemi, Yükselme Dönemi, Duraklama ve diğer dönemler, bir soran olursa, ilkokul, ortaokul ya da üniversite öğrencilerinin ağzından birer fizik katılıkta akıyorlar. Bir soran olursa, sanki öğrenciler, Osmanlı Tarihi’nin ayrı dönemlerini değil, ayrı renkleri sayarlar; sanki her döneme içerilmiş bir başka eter var.

Şu Osmanlı Tarihi’nin dönemleri kadar katı ne var? Peki 1299 sayısından başlayan, 1919 sayısına kadar gelen, üzerinde kilometre taşları ve yer yer keskin virajları gösteren tabelaları olan bir yol mu var? Bu tarihçiler müthiş insanlar oluyorlar!

Bizans Devleti’ni tarihçiler uydurdular; hiç bir imparator veya hiç bir teba kendisinin Bizans Devleti olduğunu düşünmedi söylemedi. Başlangıçta Roma İmparatoru olduklarını söylediler, inandılar; sonra Doğu Roma İmparatoru ve en sonuna doğru da Grek İmparatorluğuna razı oldular. Osmanlı Sultanları veya milleti, hiç bir zaman tarihlerinde, bu adlarla, dönüşler görmediler.

Tarihçiler, imparatorlardan daha güçlü olabiliyorlar.

Tarihi bölüyorlar; buna «peryodizasyon» diyorlar. Tarih biliminin kütlelere akması en çok peryodizasyonla gerçekleşiyor. Peryodizasyon, tarihçilikte en önemli iş oluyor.

Tarihçi değilim; tarihin yeni bir peryodizasyonunu yapıyorum.

Varsa «tarihçiler» üniversitedeler; hiç bir tarihçiden izin almadan, kütlelerin içinde, tarihi yeniden bölüyorum. Geleceği bütünleştirmek için, tarihi yeniden bölmek zorunluluğunu duyuyorum.

Tarihini değiştiremeyenler, talihini değiştiremezler.

………………………

Hep günceli yaşamak, yaşamların en kötüsüdür; basın ile geliyor, zorlanıyor.

Büyük bilim adamlarının, büyük fizikçilerin, günlük basını güncel olarak okumadıklarını biliyorum; biriktirip ayda veya altı ayda bir toptan inceliyorlar. Fizikçiler, günlük basına veya günlük basının zorlandığı güncele, tarihçi türünden yaklaşıyorlar. Güncelin posasını atıp, özünü almaya çalışıyorlar.

Artık günlük basını izlemiyorum; gazeteleri, artık yalnızca, bir araştırma yapmak istediğim zaman, arşivde, inceliyorum.

Günlük basın artık Türkiye’de yeşil eriğe benziyor; en tazesi en çok kamaştırıyor.

Artık Türkiye’de bayatı tazesinden yararlı tek meta günlük basındır; kamaşmış göz göremiyor ve kamaşmış ağız işlemiyor. Günlük basın, görmez gözler ve işlemez ağızlar yaratmaya yarıyor. Can eriğe benziyor ve neye yarıyor?

Üzerimizde polis baskısından öte bir basın baskısı var.

Ve nerede o eski güzel gazeteciler? Hep Dorian Gray‘ın Portresi oldular.[1]

……………

Eski güzel gazeteciler hep öldüler. Gazeteci – yazar oldular ve bu konuda kalem oynatamadılar. Tekeller hepsini yuvarlıyor ve giderek hepsi, markaları birbirinden çok ayrı diş macunları türünden birbirine benziyorlar.

Macunlar nasıl severler, pirzolalar nasıl öperler, daireler nasıl sevişirler; merakta önüme yalnızca Balzac’ı koyabiliyorum. Balzac, rekabetçi kapitalizmde yaşadı; ben, tekelci aşamadayım. Macunlar severken bulaşırlar, pirzolalar öperken ezilirler, daireler sevişirken yalnızca teğet geçerler; tekeller sevgi’nin düşmanı oluyorlar.

Sevgide ortaklık, saygıda uzaklık var.

Tekeller ortaklık duygusunun kökünü kazıyorlar, insanlıktan uzaklaştırdıkları insancıklara yalnızca te-kellere karşı bir saygıyı bırakıyorlar. Macunlaştırdıkları, pirzola yaptıkları insanların sevgi pınarlarını kurutuyorlar; aşk’ı, kemire kemire yuvarlak çakıl taşlarına dönüştürdükleri insanların veya sellerin rastlantılar sonucu yanyana getirdiği iki çakıl taşının yuvarlak temasına, benzetiyorlar.

………………………

Aşk, insanın sonsuz’u bulma serüvenidir.

Sonsuz ampirisist, ancak, hiç bir zaman güncel ol-mayan bir yazgı’dır; mutlak tarih duygusunu içeriyor. Bütün aşıkların, aşklarının «ebediyete kadar süreceğini» düşünmeleri buradan geliyor; ebediyet, belki de, insanoğlunun, en canlı, en gerçekçi ve en gerçek aldatmacası oluyor. Buna ihtiyacı var. Günceli reddedebilmesini, güncelin geçiciliğini görebilmesini sağlıyor; tekelci aşama, insan olma ile devrimci olmayı özdeşleştiriyor.

Macunların sevebileceğini düşünemiyorum. Pirzolalar öpüşemezler ve iki yuvarlak çakıl taşının te sadüfi temasına aşk demlemeyeceğine inanıyorum.

Tezi yazıyorum: Yumuşak insanın sevmesi mümkün değildir. Aşk, katı insanın harcıdır.

Aşk, dişlilerin birbirine geçmesidir. Sevgi, karşılıklı olarak bilmektir ve derinlikleri duymaktır.

Sevgide ortaklık ve saygıda uzaklık var. Tanrılar, ortak olamadıkları için sevemezler ve uzak oldukları için de sevilmezler.

Saygı, sevginin düşmanıdır. Güncel olmayan, tarihçi ve kalıcı sevgi için, aşk için, yalnız arada bir uzaklaşmaya sağlayacak ölçüde saygı gerekiyor; saygının çok azı kalıcı yapıyor ve fazlası, her türlü sevgi’yi öldürüyor..

Aşk, dişlilerin kenetlenip, açılmasıdır. Kenetlenmişlerin geleceğe yürüyüşü oluyor.

Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK,  Bir Soran Olursa, Ağustos-1987, Ankara, s.7-14 (Kısaltılarak alınmıştır.)


[1]Dorian Gray’in Portresi, Oscar Wilde’ın yayınlanmış tek romanıdır. Nisan 1891′de yayımlanmıştır.

Romanın kahramanı Dorian Gray çok yakışıklı genç bir adamdır. Dorian’ın hayranı olan ressam Basil Hallward, onun güzelliğinden çok etkilenir ve sanatında yeni bir akım oluşturduğuna inanır. Basil’in evinin bahçesinde, Dorian Basil’in arkadaşı Lord Henry Wotton ile tanışır ve onun dünya görüşünden adeta büyülenir. Lord Henry, hayatta en önemli değerlerin zevk ve güzellik olduğunu düşünür ve Hazcılık üzerine kurulu bu düşüncelerini Dorian’a anlatır. Dorian bunun üstüne güzelliğini bir gün yitireceğini fark eder ve ağlayarak onun yerine Basil’in çizdiği resminin yaşlanmasını ne kadar çok istediğini dile getirir. Dorian’ın bu dileği gerçekleşir. Portresi işlediği her günahın izini taşımak üzere işaretlenir ve bu günahların her biri portresinde kusur veya yaşlanma belirtisi olarak yer alır. Dorian sansasyonlarla dolu bir hayat yaşar ama bir türlü yaşlanmaz. Kitapta ayrıca eşcinsel öğelere yer verilmiştir ve bu konuda büyük eleştiriler almıştır ancak döneme bakıldığında bu konuda bir devrim yapıldığını söylemek zor olmaz çünkü bu konuda yalın bir dil kullanılmıştır ve gayet açıktır. Ancak bu popularitesini daha da arttırmıştır ki yazarın klasik olarak sayılan tek romanıdır. Kitap, gotik korku fantezi türünde olup, Faust Efsanesi’ni andıran öğeler içermektedir. Faust daha çok bilmek adına ruhunu şeytana satarken, Dorian haz ve ölümsüz güzellik için şeytana ruhunu satar.

Çok düşündürücü yönleri vardır. Kalan dış güzelliği yanında iç dünyasının çirkinleşmesi bir resimde canlandırılır. Karakter şunu ifade etmiştir. “Keyif ise her şeyi tattım. Mutluluk ise asla.”

http://tr.wikipedia.org/wiki/Dorian_Gray%27in_Portresi

 

İSTANBUL NASIL YIKILMALI


“Yıkım, Taksim’den Başlamalıdır.”

Yalçın KÜÇÜK

Büyük heyecanlarım var. Uçağa bindiğimde gözümü teles­kop yapıp dikkatle gözlem yapmaya çalışıyorum. “Yeni başken­ti nereye kuracağımız” sorusuna cevap arıyorum. Yeni Cumhu­riyetin yeni başkenti olmalıdır ve yeri, gecikmeden, bulunmalı­dır, Öyle düşünüyorum.

Otobüslerle şehirlerarası yolculuk yaptığımda en çok cami­lerin (yapılışındaki estetik yoksunluğun)dan rahatsız oluyorum. Mimari, daha çirkin nasıl olur; bu so­ruya cevap bulamıyorum. Bu ülkede mimarlık bu kadar mı ge­ridir; şehirlerarasında, yol kenarında kenarları budanmış pata­teslere benziyorlar ve yanlarına havuç yapıştırılmış, adına “ca­mi” diyorlar. Daha çirkin bir yapı nasıl olur; gittiğim her yerde kilise ve camileri gezmekten büyük haz duyuyorum. Frank­furt’ta bir köyde Bahai tapınağını gördüm, kilise ile cami karışımı ve ancak minaresizdi. Çok başarılı değildi, ancak yine de ye­ni tapınağa bir başlangıç diye düşündüm.

İstanbul’a her geldiğimde İstanbul’u nasıl yıkacağımı düşü­nüyorum. Bu düşünceden büyük heyecan çıkarıyorum. İstan­bul’u acımadan ve toptan yıkmak gerektiğine inanıyorum. “Mil­li servet” dememek gerekiyor, bu söz son zamanlarda uydurul­muştur; halkların utancı demenin daha uygun olduğunu sanı­yorum.

Osmanlı ilericilerine göre Selanik, “Kâbe-i Hürriyet” ve İs­tanbul, “Kahpe Bizans”tır. Bana göre dünyanın en büyük randevu yeridir; bütün talihsiz buluşmalara mekân oluyor. Şimdi bütün talihsiz randevulara mekân olmak için daha çok hazırlanıyor ve daha çok övünüyor.

Kurucusunun adını taşıyor; Bizans, Daha sonra, 330 yılında imparator Konstantinus, Roma İmparatorluğu’nun başkentini buraya taşıyınca, “Secunda Roma” ya da “Nova Roma” adını alı­yor. “İkinci Roma” ve “Yeni Roma” demektir. Fakat Konstantinopolis adı daha çok tutuyor; ancak yine de “Roma İmparatorluğu olarak adlandırılıyor ve halkına “Romani” ya da “Romaie” deniliyor. “Rum”, Romani, Romalı, sözcüğünün Arapçasıdır; Türkçe’ye de yerleşiyor.

Haliç’ten Marmara’ya kadar yayılan bir üçgen üzerindedir. Büyük surlar içindedir. Haliç’in Elence adı, Keros ya da Boynuz’dur ve “Altın” sözcüğü kentin zenginliği ve parlaklığı yü­zünden sonradan ekleniyor. Kadıköy ve Moda’nın adı ise “Kör­ler Kenti” oluyor; Haliç’in güzelliği karşısında ancak körlerin buraya yerleşebileceğini anlatıyor.

Çok ismi var, en güzeli slav dillerindedir; “Çari Gerod” deni­yor, kentler sultanı anlamına geliyor ve Varna’da bugün bile bu adla biliniyor. Parlak bir kenttir ve Elenler bazan “Parlak Kent” anlamında “Antusa” diyorlar. Eski tarihlerde bile adı “Şehir” olarak geçiyor; Araplar zaman zaman ayırd eden anlamında “Farik” de diyorlar.

İstanbul adı Elence’den, Is-Tin-Pelis, nitelemesinden çıkıyor; “şehre” veya “şehirden” anlamını veriyor. Orta Çağ boyunca en büyük cazibe merkezidir; pek çok fetih denemesine karşı koya­biliyor. Zaptedilemez olduğu düşünülüyor; zaptedildiği zaman dünyanın sonunun geldiğine inanılıyor. İkinci Mehmet’in zaptı­nın, çağdaşları üzerinde “kıyamet” etkisi bıraktığı anlaşılıyor; bir zamanın sonu bir zamanın başlangıcıdır.

İstanbul iki kez zaptediliyor; ilki, 1204 yılında ve Latinler ta­rafından ele geçiriliyor. Batılılar, Latinler, şehri görülmemiş bir yağmaya tabi tutuyorlar; yine de Fatih’in askerlerine çok büyük zenginlikler kalıyor.

Galata, başından beri İstanbul’un dışındadır. İstanbul bir Ro­ma öykünmesidir ve daha sonra pek çok kent İstanbul’a öykü­nüyor. Roma türünden yedi tepe üzerinde kuruluyor; ancak çok zaman yanlışlarla sanıldığı gibi bunlar arasında Çamlıca bulunmuyor. Bütün tepeler eski İstanbul’dadır, eğer tepe sayı­lırsa, Topkapı sarayının bulunduğu yer ya da Bayezıt Meydanı İstanbul’un iki tepesidir.

Hep yiyicidir. Hep kavga kaçkınıdır. Kavgalarının hepsi oyundur. Ölümleri bile oyun biliyorlar ve bugün Dolmabahçe’deki ölümcül oyunlar, Roma zamanında bugünkü Sultanah­met yakını olan “Et Meydanı”’ndaki ölümcül sporları hatırlatıyor. Tarihten beri İstanbullu için ölüm hep yabanadır ve hep başkalarının ölümüne ağlıyor veya oynuyor.

Onbeş-onaltı Haziran bir kenara bırakılacak olursa modern İstanbul hiç bir devrimci gelişmenin tanığı olamıyor. Patrona Halil, Kabakçı ya da Otuz bir Mart ayaklanmaları İstanbul’un tarihidir; kurtarıcıları ya Selanik’ten ya da Anadolu’dan geliyor.

Nasıl yaşadıklarını bilmek zordur ve sevişmeyi bile sonra­dan öğrendikleri kesindir. İstanbullu için esas sevişme türü er­keğin erkekle ve kadının kadınla sevişmesidir; pek çok erkek ta­rafından yazılmış divan erkeklere olan aşk üzerinedir. Kadınla­rın kadınlara aşkı da öyle gizlenecek bir durum değildir; bazı kadınlara aşık kadınların bunu anlaşılır hale getirmek için be­yaz tülbentten boyun bağı takmaları ve tülbentin görünen bir yerine de “ah ah” diye yazmaları usûldendir.

İstanbullunun karşı cinsi sevmesinde Kırım Savaşı önemli bir yer tutuyor; savaşta yaralı İngiliz subaylarına hastabakıcılık yapmak ve güzel vakit geçirmelerini sağlamak için İngiliz asil kızları, hemşireciliğin kurucusu Florance Nightingale de bunlar arasındadır, İstanbul’a akın ediyorlar. İstanbullu bunların aşkla­rını görüyor ve kadın ile erkek arasındaki aşkları taklit etmeye başlıyor. Kırım Savaşı’nın hemen arkasından daha önce kapitalize olan Mısır’ın prens ve prensesleri İstanbul’a akın ediyor; İs­tanbul’da sahilhane, yalı, satın alıyor ve Pera’da arabalarda mendil düşürmeyi ve göz süzmeyi yaygınlaştırıyor. Boğazdaki bütün önemli yalıların Mısırlı Prenslere ait oluşu, bu dönemden kalmadır; “İstanbulin” giymeye başlayan İstanbul erkekleri. Mı­sırlı prens ve prensesler arasındaki aşklarda çıraklık ediyorlar.

Cihangir ilk modern müslüman mahallesidir ve İstanbullu için eşi bulunmaz bir yeri simgeliyor. Hem Pera’nın içindedir ve hem de bir yolla ayrılıyor; hem içinde olmak ve hem de ay­rılma, İstanbul aydınının kimliğidir ve bu zamandan geliyor. Cihangir’den Kabataş’a yürüyerek iniliyor; Kabataş, İstanbul’un ilk aydınlarını, vapurla, Bab-ı Ali’ye ve İstanbullu için çok önemli olan Üsküdar’a ve Boğaz’a bağlıyor. Nakliyat ağsından da fevkalede elverişli bir konumu çiziyor.

Benim İstanbul’da öğrenci olduğum yıllarda en pahalı kadın fahişelerin yeri olmaya başlamıştı. Şimdi erkek fahişelerle en modern aydınlara konut sağlıyor.

Cihangir i Taksim’den büyük oteller ve binalar ayırıyor.

II. Mehmet’in  İstanbul’u fethe karar verdiğinde buralar bağdır. Gemilerini stadyumun arkasından, belki de şimdiki Hilton Ote­li ile Divan Oteli’nin arasından, bağların içinden geçiriyor ve Kasım Paşa deresinden Haliç’e indiriyor.

II. Mehmet’in yolunu izlemeyi düşünüyorum.

İstanbul’un fethine Taksim’den başlamak gerektiğini düşü­nüyorum.

YIKIM, TAKSİM’DEN BAŞLAMALIDIR.

Taksim, dünyanın en büyük tepesi, en büyük meydanı ya­pılmalıdır.

Bir çırpıda Su Deposu ile Atatürk Kültür Merkezi’ni yıkmalıyız.

Yıkmadan önce bu iki binadan, Su Deposu ile Atatürk Kül­tür Merkezi’nden hangisinin daha çirkin olduğu konusunda bir yarışma açmalıyız. Bir kez içini de gördüm, Atatürk Kültür Merkezi kadar çirkin bir opera binası düşünemiyorum, içi mi dışından ve dışı mı içinden daha çirkin olduğuna karar veremi­yorum. “Sanatçı Deposu” olarak inşa edildiğini sanıyorum.

Bu taş yığınları bu oteller hemen yıkılmalıdır.

The Marmara, Sürmeli Park, yanındaki binalar hemen yerle bir edilmelidir. Sıraselviler’deki kiliselere kadar taş üstünde taş bırakılmamalıdır. Ortaya dünyanın bir besin harikası olan man­tar gibi düm düz bir tepe çıkmalıdır. Trafik tepenin altından ve­rilmelidir.

Bu dünyanın en büyük tepesinde bu her yürüyenin denizi gördüğü yerde, bu dünyanın en büyük miting alanında bir tek Sheraton kalmalıdır. Sheraton, devrimini yapamamış ülkeler­den gelen gençler için konuk evi olarak kullanılmalıdır.

İstanbul bize layıktır: Biz yıkmalıyız.

 Kaynak:

Yalçın KÜÇÜK, Emperyalist Türkiye, Temmuz-1992,Ankara, s.254-257

BİR ZAMANLAR BİR İSMET ÖZEL VARDI…” TARTIŞMASI


BİR ZAMANLAR BİR İSMET ÖZEL VARDI… / İSMET ÖZEL

(4 Ağustos 2003 – Millî Gazete)

“Yazı yazmak” demiş E.L.Doctorow, “geceleyin araba sürmeye benzer. Önünüzü sadece size farların gösterdiği yere kadar görebilirsiniz; ama bu suretle seyahatin tamamına erersiniz.” Bu söze itibar edeceksek, ben de geldim geleceğim yere kadar, bitirdim gezimi. Benim için gazete yazarlığı bağlamındaki seyahat tamamlandı. Bundan sonra gazete yazısı yazmayacağım. Yirmi altı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahalline bir şekilde oturduğum bu arabayı sürmem için hiçbir ahlâki gerekçe kalmadı artık. Neydi gazete yazısı yazmamdaki ahlâki gerekçe? İslamî siyaset yaklaşımı başını dik tutmak istiyorsa, ona destek olmaktı. Çok önemli ve işlev değeri çok yüksek bir işe giriştiğimi düşündüm. Yıllar ve yıllar boyunca çabalarımı hafife almadım. O kadar ki benden başka bir başka kalemle ikame edilebilecek bir tek satır yazmadım. Devran döndü ve benim niyetlerimle olduğu kadar, benim ciddiyetimle ortamın ahvali arasında herhangi bir irtibat bulunmadığı ortaya çıktı.

Bu sebepten dolayı hakkımda “Bir zamanlar bir İsmet Özel vardı..” denilmesi pek yakışık almaz. Ben ortalıkta dönüp duran işlere, çevrilen dolaplara bulaşmadım. Buna mukabil adı duyulmuş biri haline geldim. Adım elbet gizli kalmayacaktı. Lakin benim hedeflediğim şey adımın yaygınlaşması değildi, varlığımın neyle uğraştığının farkına varılmasıydı. Gazete yazısı yazmaya başladığım günden bugüne aradan yirmi altı yıl üç ay geçti. Sonuç benim açımdan ve benim beklentilerim açısından pek parlak değil. Aslına bakarsanız, sonucun parlaklıktan uzak kalmasını ben istedim. Bidayetten itibaren basın hayatında kendine yer açmak isteyenlerden biri değildim. Eğer nefsanî tatmin söz konusuysa edebiyattaki yerim buna kifayet ediyordu. Üstelik neye emek verdiğimi anlamayan insanların benim adımı ağızlarına almalarından oldum olası büyük bir rahatsızlık duyarım, ilk yazımda dedim ki kitle iletişim araçları vesilesiyle yazı işine giren bir Müslüman’ın vazifesi dikkate değer şeyler yazmak değil yazdıklarıyla dikkatlerin Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaşmasını sağlamaktır.

Dikkatler benim yazdıklarım vesilesiyle Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaştı mı? Hayır, hiç öyle olmadı. Meseleye “itibar” açısından bakarsanız yirmi altı senelik gazete yazarlığım pek parlaktır. Meseleyi önümüze “hakikate yönelmek” hassasiyetiyle koyarsak ortada tam bir fiyasko vardır. Demek ki girdiği yazı işinin altından kalkamamış bir Müslüman sayılırım. Neden? Şimdiye kadar elimden, dilimden ve sair azalarımdan ne kadar gavurluk (!) sadır oldu ise hepsinin bir alıcısı çıktı. Gel gelelim, Türklüğüme müşteri bulamadım. Bu başarısızlığı devam ettirerek daha çok rezil olmaya katlanamam. Şimdiye kadar gazete yazarlığı dolaylarındaki işi kovalamamın sebebi sabır göstermemdi. Sabır dediğimiz şey sonu olan bir şeydir. Zamanı gelince sabır taşar. Belli şartlar oluştuğu halde sabrı taşmayan insan eğik bir boyunla ve mağlubiyetle yaşamayı seçen insandır. Artık siyasete dair yazı yazmayacağım. Yazdıklarım hakkında her gün biraz daha battıkları cehaletten aldıkları cesaretle mülahazalarını beyan etme hevesine kapılan kimselere söyleyecek sözüm yok. Onlara artık tahammül edemiyorum. Şimdiye kadar kendilerine gelmelerini, kendilerini bilmelerini ümit ettim. Ümidim boşa çıktı.

Kendini bilenin rabbini bildiği gerçeği bizi aynı zamanda rabbini bilenin kendini bildiği gerçeğine götürmez mi? Hayır, götürmez. Giderek tersi olma ihtimali yüksektir, yani rablerini bilmeyi öne alan kimseler kendilerini unutma akışında ilk sırayı doldururlar. Dikkat edin, “r” harfini büyük yazmadım. “Rabbim Allah, kitabım Kur’an” diyenleri ortamdan ayrı tutuyorum. İçinde yaşadığımız çağ İslâm’ı arayanların onu ancak kitaplarda, Müslümanları arayanların onları ancak mezarlarda bulabildiği bir çağdır. Hal-i hazırda kimin terbiyesi altında bulunuyorsak (bir zamanlar bulunmuşsak değil) rabbimiz odur. Demek ki ne ile terbiye edildiğimiz hakkında edineceğimiz her malumat rabbimizi tanıma yönünde bir miktar ilerlememize sebep olacaktır. Terbiye edeni de terbiye eden vardır diye düşünmekten kendimizi alamayız. En iyisi bir başkasının terbiyesi altında olmayanın terbiyesi altına girmektir. Demek ki kültürün kökeni bizi ilk elden ilgilendirir. Buradan kalkarak aldığımız terbiyenin Türklüğümüzün derecesini de belli ettiğinin farkına varırız. Türkiye’de yaşayanların ne kadarı Türk’tür? Siz bu soru üzerinde düşüne durun. Ben sizin durduğunuz yerden tedirgin oldum, başka yere gidiyorum.

‘BENİ ANLAMADILAR’ / HABER: ÖMER ÇAKKAL

(8 Ağustos 2003 – Yeni Şafak)

Gerçek Hayat’ın 26 Mayıs’ta çıkan sayısında Cuma Mektupları’nı sonlandıran İsmet Özel, geçtiğimiz Pazartesi günü de Milli Gazete’de kaleme aldığı makale ile gazete yazılarına son verdi.

Milli Gazete yazarı İsmet Özel, geçtiğimiz Pazartesi günü yayınlanan son yazısı ile gazete yazılarına son verdi. 26 Mayıs’ta Gerçek Hayat dergisindeki Cuma Mektupları köşesine veda eden İsmet Özel, bu seferki son’u; “Yirmialtı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahaline oturduğum bu arabayı sürmem için, artık hiçbir ahlaki gerekçe kalmadı” cümleleriyle anlattı.

Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olan ve yazı hayatına atıldığı günden bu güne birçok gazete, dergi ve mecmuada yazan İsmet Özel, 1970′li yılların ikinci yarısından itibaren geçirdiği fikri dönüşümün ardından İslamcı çevrelerin kanaat önderleri arasına girdi. Bu tarihlerden itibaren şairlik kimliğinin yanına yazarlık serüvenini de ekleyen Özel, pekçok dergide yazdı. Son olarak haftalık Gerçek Hayat dergisinde Cuma Mektupları adıyla makaleler yazan İsmet Özel, özellikle ‘Türkçülük’ konusunu işlediği son yazılarında zaman zaman dergi okurundan tepki aldı. Cuma Mektupları’nı aynı dönemde kitap olarak yayınlayan Özel, derginin 26 Mayıs’ta yayınlanan sayındaki şu cümlelerle vedasını duyurdu: “Yazacak şey bitmemiş olsa bile, artık ortada yazılacak ‘yer’ kalmadı. Benim için daha çok dikkat çekmek suretiyle daha çok yanlış anlaşılmaya tahammül etmenin sınırını artık geçtim.”

Geçtiğimiz yıllarda Yeni Şafak gazetesinde de okurları ile buluşan Özel, Gerçek Hayat’taki vedasının ardından iki ay daha Milli Gazete’de yazmayı sürdürdü. Geçtiğimiz Pazartesi günü kaleme aldığı manifesto gibi bir makaleyle 26 yıldır sürdürdüğü gazete yazarlığı serüvenine nokta koyduğunu duyurdu.

Şoför olmak, yolcu olmak..

İsmet Özel’in siyasi yazılar diye tarif ettiği gazete yazarlığından kopuşu, ilginç yorumları da beraberinde getirdi. Yazarın, Milli Gazete’nin özellikle son dönemde izlediği politikadan duyduğu rahatsızlıktan ötürü ayrıldığı ileri sürülen görüşlerden biri. Bir başka görüş ise Özel’in, Yusuf Kaplan’ın Umran’dan ayrılış gerekçesi olan ‘söylediklerine karşılık bulamaması’ sorununu yaşadığı yönünde. Ancak İsmet Özel yazısının ilk cümlesinde belki de tartışmaların önüne geçmek için ayrılık nedenini kısaca şöyle anlatıyor: “Yazı yazmak” demiş E.L.Doctorow, ‘geceleyin araba sürmeye benzer. Önünüzü sadece size farların gösterdiği yere kadar görebilirsiniz; ama bu suretle seyahatin tamamına erersiniz.’ Bu söze itibar edeceksek, ben de geldim geleceğim yere kadar, bitirdim gezimi. Benim için gazete yazarlığı bağlamındaki seyahat tamamlandı. Bundan sonra gazete yazısı yazmayacağım.”

İsmet Özel makalesinde, yazı serüveninin başladığı tarihten bu yana, şoför olmanın getirdiği zorunlulukla yalnızca kendi yazdıklarını dikkate alabildiğini, gazete yazarlığı serüvenine son vererek artık her tarafı rahatça görebileceğini ifade ediyor. Usta şair, kendisini anlamayanlara kırgınlığını, “Ben sizin bulunduğunuz yerden tedirgin oldum” sözleriyle ifade edip, yazının son cümlesinde başka yere gideceğini duyuruyor.

“Beni anlamak isteyen çaba sarfetmeli”

İsmet Özel daima sözünü ince eleyip sık dokuyarak, sözün mâna ile buluşmasındaki şiddeti en etkili haliyle ayarlayarak yazdı. Oldukça ağır bir dille kaleme aldığı makalelerini anlamakta güçlük çekip, ‘Ne var sanki daha açık yazsanız” diyenlere, “Ben anlatmak için büyük çaba sarfediyorum. Anlamak isteyen de azıcık kendini yorsun” diyerek cevap veren Özel, yaptığı işe verdiği önemi son yazısındaki “O kadar ki benden başka bir kalemle ikâme edilebilecek tek bir satır yazmadım” diyerek ortaya koydu.

‘TÜRKLÜĞÜME MÜŞTERİ BULAMADIM’

İsmet Özel son yazısında, içinde yaşadığımız çağı, İslâm’ı arayanların onu ancak kitaplarda, Müslümanlar’ı arayanların onları ancak mezarlarda bulabildiği bir çağ olarak niteliyor:

Neye emek verdiğimi anlamayan insanların benim adımı ağızlarına almalarından oldum olası büyük bir rahatsızlık duyarım. İlk yazımda dedim ki kitle iletişim araçları vesilesiyle yazı işine giren bir Müslüman’ın vazifesi dikkate değer şeyler yazmak değil yazdıklarıyla dikkatlerin Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaşmasını sağlamaktır. Dikkatler benim yazdıklarım vesilesiyle Kur’an-ı Kerîm’de yoğunlaştı mı? Hayır, hiç öyle olmadı..

Demek ki girdiği yazı işinin altından kalkamamış bir Müslüman sayılırım. Neden? Şimdiye kadar elimden, dilimden ve sair azalarımdan ne kadar gavurluk (!) sadır oldu ise hepsinin bir alıcısı çıktı. Gel gelelim, Türklüğüme müşteri bulamadım. Bu başarısızlığı devam ettirerek daha çok rezil olmaya katlanamam.

Yazdıklarım hakkında her gün biraz daha battıkları cehaletten aldıkları cesaretle mülahazalarını beyan etme hevesine kapılan kimselere söyleyecek sözüm yok.

İSLAMİ KESİMİN ÖNCELİĞİ: ÇIKAR / RÖPORTAJ: AHMET TULGAR

(10 Ağustos 2003 – Milliyet)

İslami kesim, AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte yozlaştı. Başını örten kızların bir kısmıyla göbeklerini açan kızlar aynı amacı taşıyorlar.

Cemal Süreyya, İsmet Özel için şöyle bir şey söylemişti: “İsmet Özel’den solcular vazgeçemedi, sağcılar da bir türlü tam sahiplenemedi.” Evet, Türkçenin en büyük şairlerinden İsmet Özel, 1975 yılında, o güne kadar ön saflarında yer aldığı soldan kopmuş ve İslami harekete katılmıştı. İslami kesimin,Özel’i sahiplenme sürecindeki tereddüdü bir süre sonra ünlü şairin bu kesimin yıldızı haline gelmesi, getirilmesiyle sona erdi. Özel’in şiiri ise değişmemişti, hâlâ her yazdığı şiir laik gazetelerde de tam sayfa haberlerle duyuruluyor ve okurlarını heyecanlandırıyordu. Ama Özel, bir yandan da günlük, ideolojik yazılara başlamış, İslami kesimin en önde gelen teorisyeni halini almıştı. Bu tam 26 yıl sürdü. Özel’in toplantıları tıklım tıklım dolu salonlarda, rock konserlerindeki gibi bir hayranlık isterisi eşliğinde gerçekleşiyor, onun dizeleri ve davudi sesinden etkilenen birçok genç, kendine İslami mücadele içinde bir anlatı oluşturma kararı alıyordu.

Ancak İsmet Özel, geçen hafta pazartesi Milli Gazete’de yayımlanan “Bir Zamanlar Bir İsmet Özel Vardı” başlıklı yazısı ile İslami hareketle bağlarını fiili ve ideolojik olarak kopardı. Bu karar Türkiye’nin entelektüel dünyasında tam bir şok etkisi yaptı. Şair, bu konudaki ilk ve son röportajını Milliyet’e verdi. İşte, Özel’in çarpıcı açıklamaları:

‘Sıkıştıklarında vazgeçiyorlar’

Türkiye’de Cumhuriyet’in neye dönüşeceği sorusu 60′tan sonra sosyalizm olarak cevaplandırıldı. Bu cevap 80′den sonra İslamiyet oldu. Çoğunlukta olan okuryazar insan birinci aşamada, “Sosyalizm gelecek madem, benim payıma ne düşer, ne vermeliyim bunun için? Sosyalizm gelecek madem, ben buradaki yerimi nasıl elde etmeliyim?” düşüncesiyle hareket etti. İşler bu entrikayla yürüdü sosyalist hareket içinde yani.

Ve sonra aynı şey İslamiyet için de söz konusu oldu. Ama bir farkla: “Bu devlet bir İslam devletine dönüşecek madem, o halde benim payıma ne düşüyor, ben ne yaparsam bu işler daha iyi yürür?” sorusunu kimse sormadı kendisine İslami çevrelerde. İslamcılar, sadece “Madem bu devlet İslam devleti haline gelecek, öyleyse ben nereyi kapatayım da, güme gitmemeyim?” düşüncesiyle hareket ettiler. İslamcıların, sosyalistlerden farkı şuydu: Sosyalizm, Batı’nın vicdan azabıdır. İşin içine vicdan girince mesele biraz değişiyor. Şüphesiz ki o zaman bina etme, binaya harç taşıma işi daha acil, daha zaruri bir şey oluyor.

Ama İslamiyet söz konusu olduğunda bir mirasyedilik durumu oluyor. Türk toplumunun kültürel değeri zaten İslamiyettir. O yüzden de İslami siyaset yapan insanlar hazır bir şeyi kullandıkları ve bu yüzden de sosyalistler gibi harç taşımak zorunda olmadıkları için bu hareketi bir yerinden yakalayıp kullanmakla geçirdiler vakitlerini. Aynı bugünkü felaket AKP yönetiminin yaptığı gibi.

Sosyalistler mücadelelerinde büyük sıkıntıya girdiler, öbürleri ise sıkıştıklarında hemen “Tamam, ben savunmuyorum, zaten bu İslamdır” deyip bırakıyorlar. Sosyalistler, İslamcılardan daha samimiydi. İslami hareket, sadece pastanın peşinde.

‘İnsanlara konum teklif ediyorlar’

İslami kesimdekiler benim kendilerine benzediğimi sanarak gurur duydular. “Bak, kömünist şair de bizim gibi oldu” dediler. Bu bana bir yıldızlık sağladı. Ama bu aynı zamanda benim ne dediğimi anlamama şartlarını da yarattı. Oysa ben İslamı onların şartlanmalarından bağımsız olarak öğrendiğim için 12′den vuruyordum hep. Ben onların korunma mekanizmalarına ihtiyaç duymadığım için asıl meseleye yöneliyordum. Ben, İslami hareket içinde çok prestijli ama söylediği kulak arkası edilen bir adam olarak yaşadım. İslami kesimde birtakım şeyleri kullanıp sivrilmek soldan çok daha kolaydır. Çünkü Necip Fazıl’dan beri bir tek adamlık, bir üstatlık mertebesi olmuştur bu kesimde. Ve isim sahibi olan insanlar, gizli ve açık olarak buna oynuyorlar. İslami kesimde insanlara asıl meseleden uzaklaşmaları karşılığında birtakım konumlar teklif ediliyor. Ve sonuçta da işte AKP oluyor.

‘AKP pastanın peşindeydi, kaptı’

AKP’liler pastayı kapmak isteyen insanlardı. Ve kaptılar da. Kapmak istedikleri şey pasta olduğu için krema da bende olduğu için benim kitaplarımla dolaşmaya başladılar. Bana katılmam için teklifte bulundular mı? Hayır. İsmet Özel’e teklif edilmez çünkü. “Nasıl olsa kabul etmez” diye düşünülür. Ve “Ya, kabul ederse” diye korkulur. Kanal 7′de üç sene program yaptım, bant yayına geçtiler ve “Biz canlı yayında sizden korkuyoruz” dediler. Ben bugün en hafifinden şunu söyleyebilirim ki, AKP’liler içten pazarlıklıdır. Çok daha ağır şeyler söylenebilir tabii. (Bu sırada konuştuğumuz kafenin önünden göbeği açık, derin göğüs dekolteli bir genç kız geçiyor. İsmet Özel, onu işaret ederek sürdürüyor konuşmasını.) Başörtülü kızların bir kısmı bu. Amaçları bu yani. Göbeklerini açan kızlarla aynı amacın peşindeler başlarını örterken.

‘İslamcı kesim artık yozlaştı’

Şimdi artık gazetelerde ideolojik yazı yazmayacağım için çok rahatlamış durumdayım. Ben, hayatımı İslami ölçüler içinde düzenlemiş olmaktan pişmanlık duymuyorum. Ama ben bunun bir de yanımda, yöremde benim gibi yaşayan insanlar olması durumunda güzel olacağını düşünerek yaptım. Eğer bende şimdi bir rahatsızlık oluyorsa, bunun nedeni budur. İnsan, kendini biraz soyutlanmış hissediyor. İslami kesim, AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte yozlaştı, kelimenin tam anlamıyla yozlaştı.Artık, İslami kesimde bütün öncelik fakirler için de, zenginler için de çıkar hesabında. Gariptir, nezaket bile kayboldu.

‘Ben edebiyatın hasını yaptım’

Ben, edebiyatı hep has, tamamen dünyevi endişelerden arınmış bir çerçeve içinde değerlendirdim. Benim için edebi üretim, o işi dünya ölçüsünde iyi yaptığını göstermekle eşanlamlıydı. Ama benim şiire başladığım yıllarda, yani 60′larda, Türkiye’de edebiyat “Acaba, gerçekten Türkiye’yle ilgili bir yeni endişeye bulaşmalı mıyım?” sorusunu sordu kendisine. Ve sosyalist hareketle bağlantılandırdı kendini. Ben de sosyalist harekete katıldım ama ben Türk edebiyatı için yeni bir şey de yaptım: Devrimci şiir yazdım ve bu yine de şiirdi. O zamana kadar edebiyatçılar Türkiye’de “Sol tandanslı edebiyat sol değerler dışında edebiyat olarak ne taşır?” sorusunu cevaplandıramıyordu. Benim şiirimle beraber bu soru cevaplanmış oldu. Benim edebiyatta yaptığım bu dönüşüm daha sonra bir aşama daha geçirdi. Benim kendimi 1975 yılında Müslüman olarak adlandırmamla birlikte eski arkadaşlarım da dahil olmak üzere birçok insan “Artık şiir yazamaz. Ne yazacak ki; oldu gerici!” dediler. Ama yeni kitabım çıkınca insanlar baktılar ki, “Adam hâlâ şiir yazıyor.” Çünkü ben hangi sebeplerle sosyalist olduysam, aynı sebeplerle Müslüman oldum.

‘İSMET ÖZEL ASLINDA HİÇ DEĞİŞMEDİ’ / HABER: BELMA AKÇURA

(11 Ağustos 2003 – Milliyet)

Şair İsmet Özel’in İslami çevrelere ağır eleştiriler yönelterek bu camiadan kopuşunu sol görüşlüler, “O aslında hiç değişmedi” diye açıkladı. Bazı İslami çevreler de kararı ve yönelttiği eleştirileri “haklı” buldu.

Sol hareketten 1975′te koparak İslami harekete yönelen şair İsmet Özel’in bu kez de İslami çevrelere ağır eleştiriler yönelterek bu camiadan kopuşu farklı yorumlandı. Eski Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun da yöneticilerinden olan şair Özel’in önce soldan, sonra İslami hareketten kopuşunu sol görüşlüler, “O aslında hiç değişmedi” diye açıkladı. Bazı İslami çevreler de bu kararı ve yönelttiği eleştirileri “haklı” buldu.

Hüseyin Ergün (Eski Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun ilk Genel Başkanı): “İsmet aslında hiç değişmedi. İsyancı tavrını hep korudu; sosyalist iken de dindar iken de aynı isyancı tavrını hep sürdürdü. Onun isyanı insan değerlerinin hiçe sayılması insanın incitilmesi ile ilgili. Ben İsmet’in İslami hareket içerisinde arılığı, duruluğu, içtenliği bulamayacağını biliyordum. Yine de islami hareketin içerisinde bulunması uzun sürdü diye düşünüyordum ama böyle olacağını da biliyordum. Bu kopuşu ve eleştirileri İsmet’in isyancılığına ve dobralığına uygun bir davranış. İsmet’i yine birşeyin içerisinde olursa insanın incitilmesine karşı akımların içinde görmek mümkün olur. Öyle bir gidişin içinde olur diye düşünüyorum.”

Veysi Sarısözen (Eski Fikir Kulüpleri Federasyonu yöneticisi): “İsmet benim çok eski arkadaşım; 1960′lar da o Fikir Kulüpleri Federasyonu’nda yönetici iken ben de federasyonun sekreteriydim. Yurtdışında iken İsmet’in mistik bir dünyaya yöneldiğini duyduğumda bu bana tuhaf gelmedi. Çünkü İsmet’in politik yaşamını belirleyen şiir dünyası. Bence zaten şiir sanatında mistik bir yan var her zaman. İsmet şiirleriyle, şiirdeki mistik öğeyle tutarlı olmaya çalıştı. Dolayısıyla bu durum onun o çevreye kaymasını doğal kıldı. Ancak onun düşündüğü mistik dünya, şiir dünyasının içinde var. Politik hayatın içine girdi ve bu kez de İslami politik çevre onun şiir dünyasıyla çatışmaya düştü. Sanırım İsmet hiçbir zaman politikacı olamayacak. Onun yeri kendi şiir dünyasının içinde, başka bir yerde yeri yok.”

‘Yerini koruyor’

Abdurrahman Dilipak (Vakit Gazetesi Yazarı): “İsmet Özel’in eleştirisi, yozlaşma üzerine. Türkiye Müslüman bir toplum, ancak büyük bir bölümünün hayatında İslamın etkisini göremiyorsunuz. Bu bir gerçek. Dolayısıyla burada İslam’a ve gerçek anlamda Müslümanlara yönelik bir eleştiri yok. Müslüman kesimdeki yozlaşma, yabancılaşmaya karşı bir eleştiri var. AKP’yi eleştirirken de, bu yozlaşmış kesimin rant kaygıları ile AKP’ye yöneldiğini ve AKP’nin bu kesimi temsil ettiğini söylüyor. Benzer eleştirileri Mehmet Akif’in Safahat’ında, ya da Muhammed İkbal’in şiirlerinde de görebilirsiniz. Şevket Eygi de benzer eleştiriler getiriyor. Yoksa Müslüman kimliğe genel bir eleştiri yok. İsmet Özel bir şair. O yerini koruyor.”

‘AKP hakkındaki değerlendirmeleri çok önemli’

Afet Ilgaz (Milli Gazete yazarı): “İsmet Özel gibi önemli bir şair ve yazarın samimiyetinden şüphe etmek de değerlendirmek de bana düşmez. Özel’in Milli Gazete’den ayrıldığını belirttiğinin ertesi günü, duyduğum üzüntüyü kendi köşe yazımda dile getirdim. Özel’in ‘Türklüğüme bir müşteri bulamadım’ sözleri gerçekten çok önemlidir. Çünkü bizi Türk olduğunu söylemekten adeta çekinir hale getirdiler. Türklüğe sahip çıkanlar da müslümanlığımızı anlayamadılar. Yani bu konuda büyük bir oyuna getirilmiş bulunuyorduk. İsmet Özel’in düşüncelerine derin bir saygı duyuyorum. Kendi hesabıma konuşursam sosyalist iken de, müslüman iken de aynı samimiyeti taşıdım. Ayrıca Özel’in AKP hakkındaki değerlendirmelerini de son derece dikkate değer ve önemli buluyorum.

İSLAMİ MEDYADA TENEZZÜLEN YAZDIM BENİM ONLARA TEK KURUŞ BORCUM YOK / RÖPORTAJ: NURİYE AKMAN

(14 Eylül 2003 – Zaman)

İsmet Özel, Faydasız Yazılar kitabında Chuang Tzu’nun peşinden giderek meyveleri için dallarını kimsenin taşa tutmadığı, çok budaklı olduğundan marangozların kesmeye değer bulmadığı, dokusu gevşek olduğu için yakmaya da yaramayan, kimsenin bahçesine dikmek istemeyeceği, şehrin bulvarlarına sokulmayan bir ağaç olmak istediğini anlatmıştı.

Kıraç bir ıssızlıkta, bunalmış bir yolcu, dibinde oturacağı, sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye ferahlarsa bunun ona yeteceğini söylüyordu.

Bu uzun söyleşi, bu portrenin bir izdüşümü oldu sanki. Okurlar, İsmet Özel gerçekten faydasız bir ağaç olabilmiş mi? Yoksa ‘Meyvem var diye taşlanıyorum, kerestem mükemmel diye marangozların saldırısına uğruyorum, herkes beni bahçesine ekmek, şehri benimle süslemek istiyor’ mu dediği test edilsin. Milliyet’ten Ahmet Tulgar’a İslami kesimden koptuğunu açıkladıktan sonra ortalık birbirine girmiş, soldan, sağdan ve de ortadan pek çok kalem bunun ne anlama geldiğini sorgulamıştı. Bu söyleşi İsmet Özel’in ruhunun temel koordinatlarını çok açık bir şekilde ortaya koyuyor ve yeni tartışmalara aday görünüyor. İsteyen onun dev egosuna takılır, isteyen İslamcılıkla ilgili sözlerinin içeriğine kafa yorar. Sadece şunu söyleyeyim; söyleşi boyunca çok neşeliydi, öfkesini coşkuyla yansıttı, en mahrem sorulardan kaçmadı. Öyle ki ben daha ileri gitmekten çekinip bir noktada durmak zorunda hissettim kendimi. Söyleşi bitiminde, Türk sanat müziğinin çok ağır parçalarından oluşan bir dizi şarkı söyledi. O an, masum bir çocuk gibiydi…

Demek İslami kesimle yollarınızı ayırdınız, öyle mi? Bu eyleminiz, aşağıdakilerden hangisini kapsıyor? A) Bu kesimden insanlarla görüşmemek, B) Bu kesimin yayın organlarında görünmemek, C) Ne halleri varsa görsünler deyip İslami sorunlar üzerinde düşünmemek, D) Merkez medyaya kucak açmak, E) Sadece şiirle ilgilenmek.

Merkez medyaya kucak açmak, küçümseyebileceğim bir şey. Asıl beni bir ahlaki zaaf içinde göstermek isteyen insanların ne halleri varsa görsün diyorum. 59 yaşındayım, itibarlı çevrelere girmek için birçok imkanla karşılaştım. Hiç umrumda olmadı. Ben bir zaman, birileri tarafından itilip kakılmışım da, şimdi, birilerinin imkanlarına mı talibim yani? Asla. Ben tenezzülen, lûtfen yazdım.

Bu ne kibir böyle?

Yıllarca insanlar bana ‘Buralarda neden yazıyorsun?’ diye sordu. Benim çapımda bir yazarın, o yayın organlarında görülmesi zaten şaşırtıcı bir şeydi. Bu sadece kalite değil, aynı zamanda tutum meselesidir. Yazı yazdığım yayın organlarının politikasıyla benim yazdığım şeyler arasındaki konu, tavır, üslup farkına bakın. Ben fiilen kaç kere yazmayı bıraktım. Ama hayatımı idame ettirmem için bir yerden para almam lazım ve yıllarca yaptığım öğretmenlik de bunu bana sağlamadı.

O zaman nasıl, size ekmeğinizi veren yerde tenezzülen yazdığınızı söylersiniz?

Kim benim ekmeğimi vermiş? Rezzak olan Allah’tır. Ben merkez medyada da çalışabilirdim. O zaman onlar mı benim ekmeğimi vermiş olacaktı? Diyelim bir bankada veznedarım. Bana teslim edilen paraları iç etmedikten sonra, banka idaresinin bana ödediği para lûtfen mi olmuş olur? Hem ayrıca alacaklıyım ben o insanlardan.

Ne alacağınız var?

Ben yıllarca onlara ‘İsmet Özel bizim gazetemizde yazıyor’ deme imtiyazını bağışladım. Onlar beni beslemek yerine, ben onlara yayın imkanlarının bir şekilde tezkiye edilmesini sağladım. Yıllarca insanlar, bana müracaat etti. Kimileri gelip, dizi konuşmalarının ilkini benim yapmamı, birinci sayıda mutlaka yazımın olmasını istedi. Dolayısıyla onlar bana borçludur. Benim onlara kuruş borcum yok.

Kopmak için neden bunca yıl beklediniz?

Ben sadece sabrettim. Taşmayan sabır sabır değildir, o tahammüldür. Ben o insanların kalitece yükselmelerini bekledim. Ve nitekim, Milli Gazete’yi yazılarımı bastığı için, düşünce özgürlüğüne saygılı bir yer olarak kabul ettim. Hatta şöyle bir olay oldu: Necmettin Erbakan, ‘Atatürk sağ olsaydı, Refah Partili olurdu’ dediği günün ertesinde, ben Milli Gazete’de şu başlıklı bir yazı yazdım: ‘Atatürk sağ olsaydı, İsrail’i durdurur muydu?’ Bu, okuyucunun tepkisini çekti. Hatta bir kısmı gazeteye telefon edip, ‘İsmet Özel aleyhinde imza toplayalım’ teklifinde bulundu.

Bardağı ne taşırdı?

Bardağı, MSP, RP, SP çizgisinin ve tabii AKP de bunun içinde, siyasi bakımdan nasıl bir tezgâhın ürünü olduklarını izah eden bir yazımı Milli Gazete’nin basmakta tereddüt etmesi taşırdı. ‘Bu İsmet Özel’in yazısı, ne olursa olsun basılır.’ Böyle düşünmelerini beklerdim. Erbakan’ın uyguladığı bir sansür yok. Bilakis, bir keresinde bunlar benim istediğim parayı vermeye cesaret edemediler, Erbakan’a danıştılar, o da rıza gösterdi.

Ayrıldıktan sonra ‘Niye ayrıldın?’ dedi mi size Erbakan?

Demez. Tam tersine, Erbakan’la bir anlaşma alanımız yok. İsmet Özel isminin bir prestij ürettiğini biliyor, ona itirazı yok. Siyasi kamp bakımından da benim ona muhalif olan bir kampın bir elemanı olmadığımı da biliyor tabii. Erbakan’la bir sorunumuz yok.

Milli Gazete’deki tezgâh nedir?

Türk siyasi hayatındaki ihtiyaçlara cevap verecek bir mekanizmanın bir parçası, siyasal İslam dediğimiz şey. 1973′te AP oylarının bölünmesi gerektiği için MSP’ye yol verildi mesela. 80 sonrasında neyi dolduracaktı, onu tekrar tartışmamız lazım.

Saadet Partisi ile AKP arasında bir fark var mı?

Arada bir fark var. Birisi iktidarda, diğeri değil. İktidarda olduğu için birileri bazı imkanları kullanıyor, öbürleri sanki biz olsak başka türlü yapardık gibi karşılıyorlar. Ben genellikle AKP’nin bir siyasi parti olduğu ve birtakım görüşlerin savunmasını üstlenerek ve bu görüşler adına iktidara geldiği fikrini taşımıyorum. Belli güç odakları tarafından kendi uygulamalarına vesile olabilecek bir kadroyu, daha doğrusu kadrolaşma diyelim… Hazır bir kadro yoktu. Bunlar belli örgünün birer parçaları. Mesela ANAP’lı bir dalga oldukça baskın, MSP’den ziyade. O mânâda ben AKP’yi bir siyasi görüşleri billurlaşmış insanların faaliyetlerinin bir sonucu olarak değil, bir emir yerine getiren konumda görüyorum.

Kimin emrini?

Onu olaylarda görüyoruz. Mesela Irak’a asker gönderme meselesi, gündeme geldiğinde kararsızlığı ortaya çıkan; ama AB konusunda yapmayacağını bırakmayan bir performans sergiledi AKP. Bu demektir ki, sözünü dinlediği bir merkez var.

Türk derin devletini mi?

Ben Türkiye’de devletin, hiçbir derinliği olmadığı kanaatindeyim. Derin olmayan ama birçok unsurun etkilediği bir ortam var. Pervasız olarak bir politik çizgi sunmuyor AKP. Net olarak şöyle yapabilir, sınırları şudur diyemiyoruz. Kendisine bir şey söylenirse ancak yaptığını çıkarıyoruz buradan.

Daha önce de Gerçek Hayat’taki yazılarınıza son vermiştiniz. Oradaki problem neydi?

Onlar beni sadece bir malzeme, bir flaş isim olarak gördü. Ben Gerçek Hayat’ın önerisi üzerine, ‘Toparlanın, gitmiyoruz’ konuşmaları yaptım. Bunlar, Gerçek Hayat’ta özetle dahi olsa yansıtılmadı. Ki o konuşmalara giriş bileti, Gerçek Hayat’tı. Yeni Şafak’taki problemim de, gazetenin Müslüman olmayan yazarlarına tanıdığı hem maddi, hem manevi yer olmuştur.

Orada Hıristiyan yazar mı var?

Müslüman olmayan deyince Hıristiyan mı anlıyorsunuz?

Bir kulun Müslümanlığını başka kulun ölçmesini doğru mu buluyorsunuz?

‘Ben Müslüman kimliğimle öne çıkıyorum’ demeyen yazarlar diyelim. Yeni Şafak gazetesinin ortaklarından birinin, gazetede alenen, ‘Bundan böyle İslamcı bir gazetede çalışıyorum demeyeceksiniz’ dediğini de biliyoruz.

Siz sadece bir yazarsınız. Gazetenin bütün yayın politikası ile ilgili kararı sizin vermenizi nasıl beklersiniz? İstediğine yazdırır. Size ne? Yazınızı yazın geçin.

Tamam helal olsun, ben Yeni Şafak ile o gün bana verilen ücretlerin en üstünü, yani yazarlara ödediklerinin üstünde, üstelik bir misli para vermesi şartıyla kabul etmiştim. Bir yıl sonra zam yapılması gerekti. Yüzde 30 herkese zam yaptılar ve bana yapmadılar. Alenen yüzüme dediler ki: “Biz filanca yazara yüzde yüz zam yapıyoruz, ama onun aldığı, senin almakta olduğuna hâlâ yetişmiyor.” Ben de onlara dedim ki: “Ben bu para için yazıyorum, para için yazmıyorum.” Çünkü o sırada borçlarım vardı. Ondan sonra birkaç yıl daha sürdü Yeni Şafak’ta çalışmam.

Yani zamsız yazmaya devam ettiniz.

Yo yo hayır. Onlar yaptılar zammı. Ne münasebet? Hiçbir zaman kendimi birilerine mecbur hissetmedim. O yüzden de ayrılmam çok şaşırtıcı olmamalı.

Milli Gazete’den ne alıyordunuz?

En son 635 milyon alıyordum.

İslami kesimden ayrılmanın diğer şıklarına dönelim mi?

İslami kesimle ilişkim neymiş? Ne zaman kurulmuş, ne yapmışım onlarla ortak da bunu ayıracağız? Ben Müslümanlarla müşterek dergi bile çıkaramadım. Bunu istedim, fakat hiç kimse, bir kişi bile arkamda, yanımda olmadı. Siyasi olarak dönen bir dolap var ve ben bunun içinde hiçbir zaman olmadım. Kendim de bir dolap çevirmedim. O bakımdan çok rahatım, hiç dert değil bana İslami kesimin yayın organları. Kanal 7′de üç sene, haftada bir ‘İsmet Özel ile Başbaşa’ programı yaptım. Ama onlar hiçbir zaman rahat olmadılar bu konuda. ‘İsmet Özel acaba ne der, bizi ne bakımdan zor durumda bırakır’ endişesiyle, bir süre canlı olan yayın, kısa sürede bant yayına dönüştü.

Ama bir kurum, her şeyiyle, A’dan Z’ye size göre kendini dizayn edemez ki.

Valla edemez ise çok kaybeder.

Siz de kaybedebilirsiniz.

Ben niye kaybedeyim ki? Bir şey elde etmek istemişim de başarısız mı olmuşum? Türkiye’nin ileri gelen ailelerinden birine mensup değilim. Herhangi bir yarışmada birinci gelmedim. Benim İsmet Özel olmamda, Türkiye’nin tutacağı istikamet açısından sıhhatin nerede olduğunu bilip, ona göre zahmet çeken bir kimse olmanın harcı var.

SOSYAL BİR ÇEVREM HİÇ OLMADI

O kesimden insanlarla görüşmeyi de bıraktınız mı?

Benim sosyal bir çevrem hiç olmadı. İnsanlarla temas ettim, ama o insanlar baktılar ki, bu adamla işleri devam ettirmenin fiyatı çok yüksek.

Nedir o fiyat?

Yaşadığımız ortamın eleştirisini üstlenme fiyatı. Yani perhiz yapacaksınız ve lahana turşusu yemeyeceksiniz. Bu perhiz çok ağır geldi insanlara.

İslamcılığı terk ettiniz mi peki?

Hayır, ben sözlerimi İslamcılığı terk edenlere karşı söyledim. İslamcılarla eğer aramda bir mesele varsa onların İslamcı olmayışı yüzünden.

Onlardan kopuşunuzu medyatik bir gösteriye dönüştürdüğünüz yolunda eleştiriler oldu.

Valla bunu eleştiri kabul etmek doğru değil, bu bir tespit.

Niye böyle bir gösterişe ihtiyacınız var?

Gol atmak için.

Vay be! Bu ne hınç?

İçimdeki kırgınlık, bu hıncın daha üstünde. Çocuklarımın başkalarının çocukları yanında daha az imkanlar içinde büyümelerine sebep olacak bir aralıkta yaşadım hayatımı. Çocuklarımın hakkını yedim bir bakıma.

İslami medyada yazıp az para alarak mı?

Tabii. Davama sadık kalmaktan pişman değilim. Ama insanlar orada burada kuyruk sallarken ben belli bir yolu yürüdüm. Hem de ayak seslerimin duyulacağı bir şekilde.

VAKURUM, ASLA KİBİRLİ DEĞİLİM! / RÖPORTAJ: NURİYE AKMAN

(15 Eylül 2003 – Yeni Şafak)

Ahmet Tulgar’ın söyleşi diye sunduğu şey, düz bir metindi. Orada bir çarpıtma var mıydı?

Orada birçok çarpıtma var. Mesela, benim sosyalistlerle İslamcılar arasında bir kıyaslama yapıp, sosyalistleri daha samimi adlandırmam konusundaki çarpıtma. Ben şöyle dedim: Herkes Türkiye’de siyaseti, Türkiye’nin alacağı siyasi resim doğrultusunda yapıyor. Sosyalistler, ‘Bir gün Türkiye sosyalist olacak, ben de burada bir yer kapayım’ diye, Müslümanlar da ‘Bir gün Türkiye İslami bir yer olacak, ben de burada bir yer kapayım!’ diye siyaset yaptı. Herkes aslında dünyalığa talipti. Ben bunu söyleyince Ahmet Tulgar araya girip, ‘Ama.’ dedi, ‘Sosyalistler daha samimi değiller miydi İslamcılara göre?’ Ben bunun üzerine dedim ki, oradaki fark, sosyalizmin Türkiye’de Batılılaşmanın vicdan azabı olması yüzündendir. Orada yazıldığı gibi Batı’nın vicdan azabı demedim. Sosyalistler, bir bina kurmak üzere, kendi yaptıklarının isabetli olduğunu kanıtlamak için buraya harç taşımak zorundaydı. İslamcıların böyle bir şeye ihtiyacı yoktu. Çünkü, hazır bir İslami kültür var. Türk toplumunun başka bir kültürü yok. İslamcıların bunu istismar etmeleri daha kolay. Sosyalistler ise sosyalizmin haklılığını, Türkiye için yararlı olduğunu göstermek için birçok malzeme taşımak zorundalar buraya. Bir İslamcının, İslamiyet’in Türkiye’nin lehine olduğunu göstermek için birtakım malzemeler taşımasına ihtiyaç yok. Böyle bir fark var arada dedim. Ama bu böyle yansımadı.

Neden tekzip yoluna gitmediniz?

Dedim ya, goldü bu zaten. Milliyet gibi bir gazetede böyle birinci sayfada, Pazar eki bile olsa benim böyle beyanlarımın olması benim için yeterliydi.

Neden Milliyet’i bu kadar önemsediniz?

Milliyeti mi önemsedim? Yok canım, Ahmet Tulgar benimle ilgili bir mülakatı yapmaya razı olacağını bildiğim için ve o da Milliyet’te çalıştığı için. Yani Hürriyet’te olması biraz rahatsız ederdi beni.

Patronları aynı, ne fark eder ki?

Ne bileyim, yani hava meselesi biraz.

Dergah’ta yayınlanan Of Not Being a Jew adlı şiirinizde Müslümanlar arasında kendinizi diasporada bir Yahudi gibi hissettiğinizi öğrenmiştik: “Yükün ağır / He is so heavy / Just because his your brother / Kardeşlerin pogrom sana / Dostlarının eşiğine varınca başlıyor senin diasporan.” Bu kadar trajikti yani sizin durumunuz?

Evet ama, bu sadece Müslümanları kapsayan bir şey değil, Türkiye’de yaşayan hatta Türkiye’de yaşamayan Türkiye kökenli insanları bile kapsıyor.

Bu şiir 93′te yayınlandı. On yıl daha beklediniz, köprüleri atmak için.

Köprüleri atmak yanlış. Bir köprü kurmuş değiliz.

Ama kurmuş gibi davrandınız.

Türkiye’de İslamiyet’in posası çıkmak üzere kullanıldığı bir dönem var. Ve ben bu dönemde ‘Bu, posası çıkarılacak bir şey değildir’in mücadelesini tek başıma veriyorum. ‘Müslüman’ım’ diye ortaya çıkan insanları işe yaramaz hale getirmek üzere bir siyasi program uygulandı. Ben bu programın başarısızlığa uğraması için çaba sarf ettim. Benim son yazdıklarıma, ‘Vay canına herif neler söylüyor!’ diyenler, merak edip, önce yazdıklarıma baktı ve ‘Aaaa adam zaten bunu söylüyormuş.’ dedi. Bu mücadelemin farkına varmayan insanlarla köprü mü kurmuş oldum ben şimdi? ‘Hey ahmaklar’ dedim ben onlara. İşin rengi, sizin bildiğiniz gibi değildir. Bunu dilimde tüy bitene kadar söyledim. Dilimde tüy bittikten sonra da artık yeter dedim.

Ama ‘tenezzülen yazıyor olmak’, o tevazudan yoksun oluş, yazılarınıza siniyordu demek ki.

Ben tevazuyu elden bırakmadım. Tevazu, insanın kendi yerini bilmesi demek.

Lizy Behmeoras’a dediniz ki, ‘Müslümanlıkla ilgili aşkın gerçekleri bir Müslüman’la konuşamıyorum.’ İyi ama abi, ‘En hakiki Müslüman’ sen misin?

Ben ‘Türkiye’de Müslüman var mı?’ sorusuna hep şöyle cevap verdim: Aynaya baktığım zaman bazen görüyorum.

Kendiniz bile her zaman Müslüman değilsiniz yani.

Ben kimseyi tekfir etmiyorum, bu dince haramdır. Pekala bütün Müslümanlar yanlış bir rüzgara kapılmış olabilir, ki bu kanaatteyim. Ben hayatının orta yaşlarında İslamiyet’i seçmiş bir insan olarak çok daha bilinçliyim birçok insandan. Yıllar önce, İzmir İlahiyat Fakültesi’nde konuşuyorlar. ‘Niye İsmet Özel, İslamiyet’e bu kadar kıskançlık gösteriyor?’ diyor biri. Öteki şöyle diyor: ‘Herkesin gözü görüyor. Ama gözü sonradan açılmış olan adam mı gözüne ihtimam gösterir, yoksa doğuştan beri zaten görmekte olan adam mı?’

Sık sık Hz. Ömer’i örnek göstermekten hoşlandınız.

Çünkü Hz. Ömer, İslam’a büyük bir düşmanlık gören bir yerden, İslam aleyhindeki her şeye büyük bir rahatsızlık duyan bir noktaya geldi. Dolayısıyla hiç umrumda değil. İnsanlar, ‘Sosyalistti, İslamcı oldu, şimdi de Türkçülük tellerini çalıyor’ diyorlar. Hepsi salakça şeyler. Komünist olmam, bugünkü durumumla tıpa tıp yerine oturan bir şey. Ben pozitivist kültür içinde yetişmiş bir insan olarak, o gün komünist olmadığım takdirde, bir gün Müslüman olamayacaktım. Ben de onlara söylüyorum: ‘Behey salaklar, ben komünistken siz niye değildiniz? Ben sosyalist değilim demedim hiçbir zaman. Sosyalist olmayı geride bıraktım dedim. O zaman, ‘Hah İsmet Özel bak, sen bu kadar zaman vakit kaybettin. Biz bu sırada buradan buraya gelmiştik, gel bunu sana gösterelim’ diyemediler. Tam tersine, ben ihtida ettikten sonra, onlara ‘Bakın kardeşim, oradan buraya gelmek lazım’ diye yol gösterdim.

‘Niye o zaman onlar komünist olmadı?’ sözünü açmak lazım. Yani dinlerini mi bıraksalardı?

Dinlerini bırakmaları gerekmiyormuş demek ki. O sırada Türkiye için sosyalizm, bugün Irak’taki işgale ‘hayır’ demek gibi bir şeydi.

Bunun için sosyalist etiketine gerek var mıydı?

Eee… Yok işte, görüyorsunuz. O gün Müslüman kimliğinde olmak, kirli ilişkiler içinde olmaktan ayrılamıyordu. Benim verdiğim karar, bunun üzerine zaten. Şimdi de ayrılamıyor. Ben niye, bu kadar ter dökeyim, gırtlağımı yırtayım yani?

O şiirin sonunda ‘Eve dön, şarkıya dön, kalbine dön’ diyorsunuz. Ev neresi, nereye dönüyorsunuz şimdi?

Oradaki sıralama içinde eve ve şarkıya dönmenin, kalbine dönmedikçe, bir üretken alan türetemediği tezi işleniyor. Eve dönmek, ülkesinin asli kültürüne dönmektir. Şarkıya dönmek, insanlık için söylenebilecek en güzel şeyi terennüm etmektir. Bütün bunlar kalbe dönmenin aşamalarıdır.

Kalp dediğiniz vahiy mi?

Hayır, Kâbe. Vahiyle, Resullullah’a inen vahyi kastediyoruz. Ama Kâbe’yi Hz. İbrahim yaptı. Ve Kâbe kalp şeklindedir.

Kare şeklindedir.

Benim Muhammed Hamidullah’tan öğrendiğim şekliyle o kalptir. Köşelerden birisi bükümlüdür, ilk yapıldığında mı artık, bakmak lazım metne.

Hep anlaşılamamaktan yakınıyorsunuz ya, şöyle düşündüm. Foucault, Joyce, Baudrilliard, Lacan da çok zor okunan, çok ağır metinler yazan insanlar. Ama hiçbiri sizin gibi anlaşılamamaktan yakınmadı. O kadar öfke dolu olmadılar insanlara karşı. Siz niye böylesiniz?

(Gülerek). Bu entelektüel sahtekârlıkla alakalı bir şey. Bu adamların hepsi şarlatan.

Hadi ya!

Çetin metin yazıyor olmaları, lafı eveleyip gevelemelerinden dolayı. Yoksa sarahaten bazı şeyleri söyleyebilirler, cesaret edemiyorlar. Politik yerlerini tespit ettiğiniz zaman, bunların şarlatanlığını fark edebiliyoruz. Habermas, NATO kuvvetleri tarafından Belgrad’ın bombalanmasının yerinde olduğunu, çünkü Belgrad’ın vahşet odağı olduğunu söylüyor. Daha geçenlerde yine Habermas bir metin yazdı. Bunu da Derida imzaladı. O zaten şarlatanların başı. Bu imzaladıkları şey de, Irak’taki işgali haklı görmek. Baudrilliard dediğiniz adam, Fransız devletine Birinci Körfez Savaşı sırasında danışmanlık yapan adam. Faucoult, Halkın Mücahitleri’yle iş tuttu İran Devrimi’nden önce. Erken öldü. Yaşasaydı ne herzeler yerdi bilmiyoruz. Lacan’ın numarası çok daha derinlerde. Onu söylemeyeceğim. Söylersem işin büyüsü bozulur. Merak etsin millet.

James Joyce’a nasıl şarlatan dersiniz?

James Joyce bugünleri göremeden öldü yazık. James Joyce şarlatan değil. Tam tersine şarlatanlık postmodernlere mahsus.

Siz sanki hayal kırıklığına uğramaktan gizli bir mutluluk duyuyorsunuz. Çünkü herkes sizi anlarsa elinizde onları eleştirme gücü kalmayacak.

Bu kesinlikle doğru. (Gülmeler)

O zaman niye ‘anlaşılamıyorum’ diye afra tafra yapıyorsunuz?

Ben yanlış anlaşılmayı bile nimet kabul ediyorum. Rahatsız olduğum şey, beni yanlış bile anlamıyorlar, hiç anlamıyorlar şeklinde. Yoksa beni gerçekten anlayacak olsalar, hiç konuşmam. (Gülüyor)

Siz anlaşılmak istediğinizden emin misiniz?

İnsan anlaşılmak ister mi? İnsan ancak sevgilisi tarafından anlaşılmak ister ve bu da mistik bir şeydir. İnsan, ‘Rabbim Allah’ dediği andan itibaren, yaratıcısı ile kendisi arasında bir sır doğar. Bu sır mutlaka saklanmalıdır. Ve bu anlaşıldığı zaman insan kalitesizleşir. O yüzden beni hiç anlamıyorlar. ‘Beni bari yanlış anlayın’ diyorum.

Ama canım söz oyunu var burada.

Tabii. Söz oyunu nasıl olmasın? Oyunsuz nasıl yaşanır? Ayet-i Kerîme demiyor mu ki, ‘Dünya bir oyundan, oyalanmadan ibarettir’ diye. Wittgenstein ne demiş, ‘Language games’, yani dil oyunları.

Bu kadar dil oyunu yaparsanız, samimiyetiniz sorgulanır hale gelir.

Samimiyetimi sıkıysa sorgulasınlar. Ben gençlik yıllarımdan beri edindiğim tecrübe sonucunda, işkence altında söyleyecek sözümün olmaması dikkatini gösterdim.

Başkalarına durmadan çuvaldız batırıp bir iğneyi bile kendinize çok görmekte hastalıklı bir taraf yok mu yani?

Ben buluğa erdiğim zamandan itibaren yaşamanın dayatmalara boyun eğmekle değil, seçenekler arasında yaptığım tercihle yürütülmesi gerektiğine inanarak yaşadım. O bakımdan birçok yanlış yaptıysam eğer, bu yanlışların hepsini bile isteyerek yaptım. Yani ayağım kaymadı, bir kaza olmadı. Neden acaba ben her zaman haklıyım?

Çünkü çok kibirlisiniz.

Ben vakur bir insanım, kibirli değilim. Benim vakarımdan başka tutunacağım bir dünyevi güç yok. Babam zengin değil. Param, ilmî kariyerim yok. Onun için benim bir vakarım var, onu da elden çıkarmak istemem.

TÜRKİYELİLİK, TÜRK OLUNMAYINCA GÜLÜNÇ KALIYOR

İslamcılardan sıtkınız sıyrılmasaydı, Türklüğünüze müşteri arar hale gelir miydiniz?

Benim İslamcılığımla, Türkçülüğüm arasında hiçbir mesafe yok. İnsanlar anlamak istemiyor. Başlangıçta Türklükten söz etmek, İslam’dan uzaklaşmak içindir. Batılılaşma serüveni içinde Türklüğünü öne sürenler, İslamcılığı yok saymayı mümkün kılar ümidiyle buna yamanmışlardır. Bize Yahudilerin öğrettiği Türklükten bahsetmiyorum ben. Yaptığım Türklük tarifi şu: Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir. Bu adam Malezya’da da olsa budur, Filistin’de de olsa budur, İzlanda’da da olsa budur. Belçika’da bir Türk köyü var. Modern çağın başlarında, kâfir devlet, bir vergi koymuş. Bu köy demiş ki ‘Vermiyoruz bu vergiyi.’ Devlet bunlara, ‘Nasıl olur da vermezsiniz, Türk müsünüz siz?’ demiş. ‘Evet’ demişler, bu fırsatı yakalayıp, ‘Evet Türk’üz vermiyoruz.’ Türk köyü olarak kalmışlar, bu vergiyi de vermemişler. Bu köy, Türk köyü adıyla hâlâ Belçika’da var. Demek ki kâfirle çatışmayı göze alan herkes Türk’tür.

Özetle Türklük vurgusuyla şu anda Müslümanların emperyalizmle işbirliği halinde olduğuna mı işaret etmek istiyorsunuz?

Emperyalizm ile işbirliği halinde olan Müslümanlar vardır. Olmayanlar da Türk’tür.

Tayyip Erdoğan’ın başlattığı ‘Türkiyelilik’ tartışmasına ne diyorsunuz?

Türkiyelilik, Türk olunmadığı takdirde gülünç bir şey. Mesela Bulgaristan’daki Türk diyor ki, ben Bulgar değilim, ama ben Bulgaristanlıyım. Bunun manası ne olabilir? ‘Ben Türk’üm’ dediği anda, Türk olmanın yükümlülükleri var. ‘Ben Türk’üm, ama Müslüman değilim’ diyen insanlar, bir şeye ihanet ediyorlar. Neye ihanet ettiklerini kendileri keşfetsinler!

İnsanlarla ilişkilerinizde biraz paranoyak mısınız siz?

Biraz değil, çok! Lizy Behmeroas, bana Yahudiler hakkında paranoyam olup olmadığını sordu. Dedim ki, ‘Hayır, Yahudiler hakkında paranoyam yok, ben zaten paranoyakım.’

‘Delidir, ne yapsa yeridir’ sözünden yararlanmak için mi bu yolu seçtiniz?

Bakınız, paranoyak, komplocu, bunlar birtakım namussuzlukları saklama için birilerinin başkalarını suçladıkları şeyler. Bırak o paranoyak! Neden? Çünkü o diyor ki, filanca işi yapanlar, filanca adamlardır. O ilişkiyi keşfetmiş. Adamın yalan söylediğini kanıtlayamıyorsunuz, ne yapacaksınız? Paranoyak diyeceksiniz ona. Ben bu manada bayıla bayıla paranoyakım.

ERKEKLER ÖKÜZ OLMADIĞI SÜRECE BEN KADINLARA ‘İNEK’ DİYORUM / RÖPORTAJ: NURİYE AKMAN

(16 Eylül 2003 – Zaman)

İslami kesimdeki imamlık, hocalık, üstatlık, abilik sistemini eleştiriyorsunuz. Yerden göğe kadar da haklısınız. Ama İslam’ı, sizin gibi anlamadılar diye, hırçınlaşarak üstatlık rolüne talip olan siz değil misiniz?

İslami eğitim tarzında hocaya talip olunur. Onun için talebedir onun adı. Ama hoca da talebesini seçer. Yani bir insan, filancadan ders almak isteyebilir, fakat o ders verecek olan da, ‘Sen bu dersi almaya müsaitsin veya değilsin’ diye karar verir. Hatta tasavvufta, şeyh bazı insanların peşine düşer, müridi olsun diye. Yani çünkü vereceği şeyi o alabilir ancak. Ben şeyhlik, müritlik, üstatlık, ağabeylik sistemini eleştirirken, böyle bir ilişki kurulmadığını, işin tam tersine, hakimiyet ve yararlanma ilişkisi olarak devam ettiğini söylemeye çalıştım. Ben üstat falan olmadım. İlgilendiğim meseleler dolayısıyla uygun çizgiyi tutturacak birisi olsaydı, bunu ret mi edecektim?

Siz ederdiniz valla!

Hayır. Nitekim birçok deneme de benim haklı olduğum şekilde tezahür etti. Tıpkı yayın organlarında olduğu gibi, bireyler de bana yaklaşırken benim havamı, taşıdığım şeyden daha önemli buldular. Şimdi yarım bıraktığım şeyleri tamamlamaya çalışacağım. Çünkü ben bütün bu süreç boyunca, takınılacak tavır konusunda insanlarla yardımlaşmayı, dayanışmayı-elbette benim farkına vardığım şeylerin-onların da farkına varmasını sağlamak için uğraştım.

Ama yine de sizi idol etmelerine müsaade ettiniz. Hiç mi kusurunuz yok bunda?

Başka bir formu yok bunun. Bir adam kahve gürültüsü içinde konuşup, sözlerinin neye değdiğini anlatamaz. Diyelim ki bir kahvehanedeyiz. Herkes patır kütür konuşuyor. Bir adam da ‘Biraz sonra bu kahvehane bombalanacak’ diyecek. Bu adam, ‘Yanındakine söylesene bu kahve bombalanacak’ diyemez.

Sandalyenin üstüne çıkıp……

‘Susun lan!’ der. ‘Laga luga yapmayın. Biraz sonra bu kahve bombalanacak!’ Böyle demezse hiçbir şey anlaşılmaz. ‘Ey muhterem kahvehane sakinleri’ diye lafa başlasa herkes ticari kaygılarla böyle konuştuğunu, sirk palyaçosu olduğunu düşünür. Benim de bir şekilde ‘Bakın, bu böyledir’ demeyi sağlayacak bir üslup tutturmam gerekir.

Bunda, ruhunuzun saygı ve hürmete fazlaca ihtiyacı olmasının bir rolü yok mu?

Yok. Amerikan sosyologlarının haberdar olduğum araştırmalarına göre, politikacılar bu mesleği, daha ziyade anne şefkati arayışı için seçerlermiş. Yakın ilgi bulamadıkları için bunu kitle ilgisi ile telafi etmeye çalışırlarmış. Bu belki isabetli bir yorum olabilir. Mesela Hitler’in Führer olmadan önceki hayatı oldukça karışık. Çok özel sebeplerden dolayı, o siyasi yaklaşımı benimsemiş olabilir. Çünkü J. P. Taylor diye bir İngiliz tarihçisinin söylediğine göre Hitler, en samimi beyanlarını kitleler karşısında yaparmış. Yani Hitler’le konuşmak, onun gerçek görüşünü öğrenmek için yeterli değilmiş.

Sizde de psikolojik bir boşluk var mı?

Varsa bile, benim şiir alanında yaptıklarım, bu psikolojik sorunlarımla baş etmem için yeterlidir. Benim ayrıca bu ideolojik kelam ile bazı şahsiyet problemlerime çözüm aramam, bana göre aydınlatıcı bir bilgi sayılmaz.

Sizin şahsiyet problemleriniz neler ki?

Kendi psikanalizimi mi yapmamı bekliyorsunuz?

Varsa cesaretiniz!

Ben bunları yapıyorum. Ve bu bende kalıyor. Sonra kendimi tedavi etmeye çalışıyorum. Biraz ipucu verin.

O zaman bu sır olmaz. Ben size bir hikâye anlatayım. Anadan doğma bir kör varmış. Ama hayatını iki gözü gören bir insan gibi yaşarmış. Merak etmiş herkes tabii. Ama o, bu konuda hiçbir bilgi vermemiş. Günün birinde kıramayacağı kadar yakın birisi çıkmış karşısına. Demiş ki ‘Sen nasıl oluyor da, iki gözü gören bir adam gibi yaşıyorsun?’ Ona cevap vermezlikten kaçamamış. Demiş ki, ‘Benim, önümde iki tane koç beliriyor. Mesela şu bardağı tutmak istedim değil mi, iki tane koç, bardağın iki yanında duruyorlar, ben ortadan bardağı tutuyorum. Hangi yoldan gitmem gerektiğinde o iki koçun arasında gidiyorum.’ Ama sözünü burada kesmiş. Demiş ki, ‘Bunları söyledim, koçlardan birisi kayboldu. Bunu söyledim, ikincisi de kayboldu.’ Ve adam günün geri kalan kısmını bir âmâ gibi geçirmiş. İnsanın ayakta durmak için kendisiyle ve Rabbiyle sır olan kısmı, başkasına söylemesi, aleyhine olur. Onun için İslam’da bütün hükümler zahire göre verilir. Rüyalar göreni bağlar.

Ama verdiğiniz örnekte sır, pozitif. Ben sizin huysuzluğunuzun sırrını istedim. Yoksa sizin önünüze de size dev aynası tutan şeytanlar mı çıkıyor?

(Kahkaha) Benim önüme çıkan şeytan dünyayı kundaklamaya beni kışkırtıyor.

Özel hayatınızda mutlu bir adam olsaydınız, size sizi yumuşatacak bir kadın eli değseydi böyle bir İsmet mi olurdunuz?

Bu Freud’un sublimasyon yani yüceltme tezi. Freud der ki, ‘İnsanlar, sanat eserleri gibi, bilim çalışmaları gibi yüce şeyleri, hayatlarındaki mahrumiyetleri, özellikle cinsel doyumsuzlukları telafi etmek için yaparlar.’ Buna gençliğimde ben de inandım. Ama böyle olmadığını Freud’un talebesi Jung’dan öğrendim. O diyor ki: ‘Evet, şairler birçok cinsel problemler taşıyan insanlar. Ama aynı problemleri yaşayan insanlar şair olmuyorlar ki.’ Yani insanların cinsel tatminsizlik içinde olmaları eğer birtakım davranışları benimsemelerine sebep olsaydı, o zaman o tatminsizlikler kimde varsa onun da bir numara çekmesi lazımdı. Sadece şair olması lazım değil. Mimar olabilirdi. Ama böyle bir şey yok.

Şairliğinizi sorgulamaya ne cüret ederim, ne böyle bir niyetim var. Ama söyleyin, aşkı yaşayan bir insan olsaydınız, bu kadar öfkeli olur muydunuz?

Bilakis, ben bu manada birtakım tatmin fırsatları elde etmiş biri olsaydım belki çok daha cüretkâr ve saldırgan olurdum. Mesela Arapça bilmeyişimi de Allah’ın lütfu olarak yorumluyorum. İyi bir Arapça bilgim olsaydı, şimdi olduğundan çok daha ukala olurdum.

Bundan ötesini ben düşünemiyorum!

Öyle mi? Olsaydı da görseydiniz.

Siz mutsuz bir insansınız, doğru mu?

Çok doğru. Çünkü mutluluğun daha ziyade ineklere yakıştığını düşünüyorum. Saman bulan ineklerin hepsi mutlu olur.

Ama sublimasyonu şimdi yaptınız. Sahip değilsiniz diye küçümsediniz mutluluğu, kendinizi yücelttiniz.

Mutluluğu küçümsediğim yok.

Ama ineklere layık gördüğünüze göre küçümsüyorsunuz.

Boğalar mutlu değil, inekler mutlu.

Mutlu olan boğalar inekliğe mi dönüyor yani?

Herhalde onlar da mutluluğu boğalığı devam ettirmekte bulamayacaklarını anlıyorlar.

Açık konuşun, siz kadınlara inek mi diyorsunuz?

Erkekler öküz olmadığı sürece evet. Çünkü erkek olmasına rağmen öküz, erkekliğini kullanamaz.

Kadınlardan nefret mi ediyorsunuz?

Nefret demeyelim de hınç diyelim. Çünkü ben sevdiğim kızla evlenemedim. Hıncım onun gibilere. İnsan tercih edilmek, seçilmek istiyor.

Ondan yola çıkıp bütün kadınlara hınç mı besliyorsunuz?

Beni seçmeyen bütün kadınlara hınçlıyım. (Gülmeler)

Hiçbir kadını yanınıza yaklaştıracak kadar yüreğinizin sıcak olduğuna inanmıyorum.

Ben de hiçbir kadının benim yüreğime yaklaşacak kadar cesur olduğunu sanmıyorum.

Fırsat verdiniz de yaklaşamadılar mı?

Tabii ki. ‘Yanarım’ diye çekildiler. ‘Bu adamla, onun istediği şekilde bir ilişki kurduğum takdirde ben ne olacağım?’ dediler.

Sunduğunuz format neydi?

Kölelik. Bunu gönüllüce, çok arzulayarak yapması lazım.

Eşiniz köleniz olmadı diye mi küstünüz ona?

Köle olmak şöyle dursun, beklediğim yardımı bile alamadım. İyi evlilik kolay elde edilebilen bir şey değil. Bunun yanı sıra çocuklar Allah’ın bize emaneti.

Peki köleniz olmasını istediğiniz kadının siz de kölesi olacak mısınız?

Hayır. Çünkü bir ilişkide iki köle olmaz.

Neden siz değilsiniz köle de, kadın oluyor?

Çünkü Kur’an-ı Kerîm’de ‘Kadınlar sizlerin tarlalarınızdır’ diye yazıyor.

Bu, ‘kadın köledir’ değil ki. Siz oradan ürün alacaksınız, soyunuz ilerleyecek anlamındadır.

Ayet-i kerîme nasıl devam ediyor: ‘Onlara istediğiniz zaman girebilirsiniz.’ Kadın benim tarlam olacağına kölem olduğu takdirde, daha avantajlı durumda. Çünkü köleyle bir diyalog kurmak mümkün. (Suat Yıldırım’ın mealinde ayetin doğrusu şöyle: ‘Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için ilerisini düşünerek hazırlık yapın. Allah’ın haram kıldığı şeylerden korunun ve onun huzuruna varacağınızı iyi bilin.’ NA)

Kadınları Tanrı’nın muradı dışında aşağılıyorsunuz. O, böyle adaletsiz olamaz.

Tanrı’nın adaletsiz olduğunu kim söylemiş? Demek ki adalet bu.

Çok hastalıklı bir yorum bu. İstemesem bile, erkeğim benimle olmak istiyor diye buna müsaade edeceğim ha?

İnsanın fiziki zorlukları dışında evet.

Ne diyorsunuz ya siz? Psikoloji diye bir şey var.

Neden bir kadın kocasından bağımsız bir psikoloji sahibi oluyormuş?

Siz delirdiniz mi? Niye olmasın?

O zaman niye onun kocası, niye onun karısı? Evlilik bir birlik değil mi?

Sizin anlattığınız birlik değil ki.

Bir insan evlendiği zaman, evlenmeden önceki insan değildir.

Bu neden sadece kadın için geçerlidir?

Erkek için geçerli olmadığını kim söyledi? Siz bana deseniz de, kadın erkekle beraber olmak istedi, ama erkek onu reddetti. Buna erkeğin de hakkı yok tabii ki.

Köleyse, kadın efendisinden nasıl bir şey talep edecek?

Şarkıda söylendiği gibi, efendi, ihsanını köleden esirgemez.

O zaman niye kadını köle olarak adlandırıyorsunuz da, ‘Erkek de onun kölesi olmalı’ demiyorsunuz?

Bir iş bir türlü yapılır. Beş türlü yapılmaz.

Bir iş İsmet Özel, bin türlü yapılır.

Hayır, her biri başka iştir onların. Her biçim, başka bir özdür.

Yine söz oyunu. Bir erkeğin kölesi olma mantığıyla hiç işim olmaz!

Erkeğinin kölesi olmayan kadın, o erkekle niçin evlenmiştir?

Eğer böyle bir eşitlik kurduysanız, erkek de kadının kölesi olabilir.

Bunun nöbet defterini kim düzenleyecek?

Onların psiko-kimyaları.

Demek ki kadın ve erkeğin birliğinin üstünde bir makam belirliyorsunuz siz.

O sizi ilk başta reddeden harika kadın, belli ki köle olmak istemedi. Aferin ona. Ama siz Bir Yusuf Masalı’nda acı acı feryat ediyorsunuz, ‘Gel ey kadın beni bul’ diye. Kalbinizin soğukluğunu giderecek bir kadın arayışı bu kitapta çok belirgin. Ama siz ‘bulunan’ olmayı tercih ediyorsunuz. Arayıp bulmaya cesaretiniz yok.

Vaktim yok. (Gülüyor) Belki cesaretim de.

Çünkü rekabete girmek istemiyorsunuz.

Kesinlikle. Bunun da tabii psikolojik, derin sebepleri vardır.

Oralara girmeyeyim artık. Özetle ihtiyacım yok diyorsunuz kadınlara.

Yahu altmış yaşıma geldim ben. (Gülüyor)

Allah Allah. Her şey cinsellik değil ki. Bir paylaşımdır, bir şefkattir.

Her şey cinsellik değildir ne demek? Walt Whitman’ın bir mısraı var biliyor musunuz? Sex contains all-Cinsiyet her şeyi içerir.

O halde siz şu anda bir hiç misiniz yani?

Nerede bende o şans? (Gülüyor) Hiç olmak öyle herkese nasip olmuş mu? Ben bir şeyim ve işe yarayan bir şey değilsem, işe yarayan bir şey olmak istiyorum. Hiçlik bunun üstünde. Hiç olamıyorum, hiç olmayı çok isterdim.

Madem ki seks her şeyi içerir ve sevdiğiniz bir insan yok. O halde, zaten hiç olmuşsunuz da farkında mı değilsiniz acaba?

Olabilir. Ama farkına varmadığımız şeyler, pek bize yakın şeyler değildir.

Siz sadece kadınları değil, hiç kimseyi sevmiyorsunuz sanki.

Belki de öyledir bilmiyorum. Ama sevmeyi isteyen bir adamım en azından. Ben sevginin herkese kolayca dağıtılabilecek bir şey olduğunu sanmıyorum. Sevgimi de kıskançlıkla en uygun kişiye vermek istiyorum.

Ama veremiyorsunuz.

Veremiyorum.

Çünkü sevgi yok sizde.

Ha o zaman bende bir kabahat yok. (Gülüşmeler) Olmayan şeyi nasıl vereyim?

BENİM GÖREVİM TEBLİĞ DEĞİL Kİ

Sizin bu kendini beğenmiş tarzınızı sorgulamaya devam edeceğim. Peygamberimiz insanlara tebliğini sunarken daha anlayışlı, daha merhametliydi. Hatta Allah onu uyardı, ‘Ey Muhammed, onları hidayete erdirecek sen değilsin, benim’ diye. Sizin bu kadar öfkeli olmaya ne hakkınız var?

Bu soruyu tersine çevirmek lazım. Peygamber bile bir âmâya tebliğde bulunmak konusunda ihmalkâr davrandığı için Allah tarafından azarlanmışken, benim hiç peygamber olmadığım halde, hatta evliyadan biri de olmadığım halde……

Ama Peygamberimiz üzülüyordu, hidayete ermiyorlar diye, ‘Senin görevin sadece tebliğ’ dedi Allah.

Benim görevim tebliğ değil ki.

Eee, tebliğ yapıyormuş gibi davranıyorsunuz ama.

Hayır, ne münasebet. Ben Müslümanlığın yaşanması üzerinde hiçbir şey söylemedim. Hiç kimseye şunu yapma, şunu yap demedim. Ben sadece şartların ne olduğunu izah etmeye çalıştım insanlara. Hiçbir zaman hüküm verip, ‘Kardeşim bu yanlış oluyor, şöyle yapın’ demedim.

Hadi canım, basbayağı dediniz. Üstelik Gerçek Hayat’taki son yazınızda, ‘Beni sevmeyenlere gelince, onların da canı sağ olsun demeyeceğim. Allah onların kalplerindeki hastalığı artırsın’ diyorsunuz. Bu, Müslümanca bir tavır mı? Kusurlu bile olsa, insan böyle beddua eder mi, din kardeşlerine? Peygamberimizin geçtiği yola taşlar döşediler. Ayaklarından kanlar akarken bile böyle beddua etmedi. Siz niye bu kadar merhametsizsiniz?

Yoo ben merhametsiz değilim. Eğer, beni sevmemek bir hastalıksa, e tabii ki yani, ‘Beni sevsinler’ mi diyeyim?

Ama ‘Canları sağ olsun demeyeceğim’, büyük bir aşağılama. Peygamberimiz kimseyi aşağılamadı. ‘Onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar’ dedi.

Onu Hz. İsa söyledi. (Gülüyor)

Hz. İsa da Allah’ın peygamberiydi, Hz. Muhammed de hiç beddua etmedi.

Acaba? Resullah hiç beddua etmedi, öyle mi? Ben peygamber değilim. Kur’an-ı Kerîm’de diyor ki, ‘İnsan hayra olduğu kadar, şerre de dua eder.’ Ben insanım ve bu konuda da böyle bir dua ediyorum. Kendimden çok eminim. Yani Türkiye için doğru hatt-ı hareketin ne olduğunu tespit konusunda hiçbir tereddüdüm yok. Benim söylediklerim konusunda yamru yumru şeyler söyleyen ve beni bu sebepten ötürü sevmeyen insanların, Allah kalplerindeki hastalığı bin kat artırsın.

Allah aşkına, insanların hastalıklarının artması, sizin murat ettiğiniz nihai amacın gerçekleşmesine nasıl bir katkıda bulunur?

Ben yaşadığım ülkenin ve insanlarının, dünyada haysiyetli ve itibarlı bir yere kavuşmasını öngörüyorum. Çünkü bu insanlardan birisi benim. Eğer benim yaptığım şey, Türkiye’nin aleyhindeyse, Allah benim bin belamı versin. Ama benim yaptığım şey, Türkiye’nin lehinde bir şey de insanlar bu sebepten dolayı beni sevmiyorsa, Allah hepsini kahretsin.

YAPTIĞIM BÜTÜN İŞLERE BAKINCA ‘BUNU ANCAK BİR DÂHİ BAŞARABİLİR’ DİYORUM / RÖPORTAJ: NURİYE AKMAN

(17 Eylül 2003 – Zaman)

Daha alçakgönüllü olamaz mısınız?

Asla! Çünkü alçakgönüllülükte alçaklık vardır.

‘Allah hepinize selamet versin, hadi bana Allah’a ısmarladık’ deyip, niye edeplice veda etmiyorsunuz da, kapıları çatur çutur milletin suratına kapatıp, ‘Allah belanızı versin’ diye bir ayrılışı seçiyorsunuz?

Ha! Ayrıldık ama dost kalalım! (Gülüyor) Bu kadar iğrenç bir şey düşünemiyorum. Niçin ayrıldık? Dostluğumuz sona erdiği için.

O kadar kapıyı sert çarpmayın, sonra bir gün tıklatmak zorunda kalırsınız.

Allah beni tekrar tıklatmak zorunda bırakmasın. Kalırsam da layık olayım bu işe. Amerikalılar derler ki, merdivenden yukarı çıkarken aşağı inenleri küçük görmeyin, çünkü bir gün rolleri değişebilirsiniz. Eğer hayattaki rolümüz, bir merdiveni çıkmak ve o merdivenden inmek şeklindeyse sadece, biz Amerikalı gibi daha çok para kazanmaktan başka hiçbir değer tanımıyorsak, tabii bizim başımıza gelenler, müstahaktır. Beter olalım.

Bu hastalığın artmasının dünya barışına katkısı ne olacak?

Dünya barışına katkısı, bu beni sevmeyenlerin manyak bir pozisyonda kalmaları, dolayısıyla Türkiye’nin artık aklı başında insanlarla daha yüksek bir hayata geçmesi.

Sizin dünyanızda hiçbir zaman sizden sevgi alabilen bir insan olmayacak.

Olmayacaksa boş ver, çekiver kuyruğunu gitsin. Peki ben öyle bir insansam, nasıl oldu da bu kadar adım duyuldu? Şöhretli biri olmak için, küçük parmağımı bile kıpırdatmadım. Hiçbir zaman nabza göre şerbet vermeye çalışmadım. Ne mevki olarak yüksek insanlara, ne benden maddi imkanları daha büyük olan insanlara tebessüm ettim. Tam tersine, onların tebessümlerinin bir gün hatalarını fark etmeye yol açacak olmasını gözeten bir davranış rotası izledim. Yani şimdilik bunu terslemiyorum. Bir gün inşaallah anlarlar diye. Yoksa, başından terslemem lazımdı birçok şeyi. O yüzden bugünlerde olup bitenler, sadece bazı şeylerin açığa çıkmasıdır. Bundan otuz sene önce, Türkiye’de namaz kılan bir insan, düzenin adamları tarafından, şüpheyle karşılanan bir insandı. Aynı insan bugün düzenin adamları tarafından küçümsenen bir insan. Bu durumda ben kimi ne gözle göreceğim. O yüzden söylediklerime pişman değilim.

Sizin şöyle bir sözünüz var. ‘Dikkatler, benim yazdıklarım vesilesiyle, Kur’an-ı Kerîm üstünde yoğunlaşmadı.’ Siz onun ölçümünü mü yaptınız?

Tabii ki yaptım. Yazı yazmaya, inançlarına sadık kalan bir insan olarak bir İslamî yorum getirmenin İslam’a uygun olmadığı görüşüyle başladım. Hiçbir ferdin, İslam’ı kendi şahsına ya da şartlara göre yorumlama imtiyazı yoktur. İslam neyse odur. Dersin ki, ‘İslam budur, ama ben uymuyorum.’ Ben bu inançla işe başladım. Bunun böyle olduğu konusunda görüş birliği içinde birçok insan var gibi görünüyordu. Hayatımızı yaşarken, asr-ı saadetteki insanların vizyonlarını değerli bulmak otuz sene önce birçok insanın, olağan, isabetli karşıladığı bir şeydi. Şimdi, bu insanlar sahabenin anlayışını ihmal edilebilir bir şey olarak bir kenara itti ve Kopenhag Kriterleri çok daha önemli oldu. O zaman beni sevmeyenlere ben niye gülücük dağıtayım?

Otuz yıl az bir zaman değil. Bu süre içinde kaç kişinin elinden tuttunuz? İyi bir entelektüel yetişmemesinde sizin de payınız var. Kimseye destek çıkmadınız. Hışmınıza uğramamak için takma adlarla yazılar yazdılar. Bir korku odağı oldunuz.

Neden benden korkuyorlar? Çünkü, ben Türkiye’de söz söyleyecek bir mevkideysem, bu mevki hiç kimse tarafından bana armağan edilmedi. Dolayısıyla aleyhimde söz söyleyecek adamın, önce o söz söyleme mevkiine nasıl geldiğinin sorgulanması lazım: ‘Sen kim oluyorsun da nereden çıktı da İsmet Özel aleyhinde konuşmaya başladın?’

Bu kadar dokunulmazsınız ha!

Yo, dokunan dokunsun! Son olayların ardından Konya’dan bir kitapçı bana telefon etti ve dedi ki, ‘Ben Kur’an-ı Kerîm’i ve İsmet Özel’i okumaya aynı zamanda başladım. Ve Kur’an’ı, İsmet Özel okuduğum için daha iyi anladığım kanaatindeyim. Ruz-i mahşerde bunu söyleyeceğim.’ Bu bana yeter. Ben böylelikle otuz yıl değil, otuz yüz yıl boyunca yapılmış bir şeyin üstünde bir şey yaptığıma kanaat getirdim. Yazı dünyasında iyi ki, hiç kimseye destek olmamışım. Çünkü olduğum takdirde, sahte birtakım insanları hak etmedikleri avantaja kavuşturacaktım. Bu, benim terk olayımdan sonra hemen ortaya çıktı. Bir kişi bile aleyhimde yazılanlara cevap verme gereğini duymadı.

Zaman’da Nevval Sevindi olumlu şeyler yazdı sizin için.

Biliyorum, ama o benim aleyhimde yazılanlara cevap değildi. O sadece ‘Bu adam iyi bir şey yapıyor.’ dedi. Yoksa çirkin denebilecek saldırılar oldu. Öyle insanlar vardır ki şu dünyada, onlara gerçekten faydam olmuştur. Hiç biri, ‘Ya etmeyin, eylemeyin’ demedi. Ben neyle övüneceğim? Kalkıp ‘filancaya şunu yaptım, bunu yaptım’ mı diyeceğim? Gördüm ki, iyi ki yapmamışım.

Ece Ayhan’ın şöyle bir sözü varmış sizin için. ‘Silgiler silerken, silinirler de.’ Sizin silgi gibi çalıştığınızı ima etmiş, böyle bir şey doğru mu?

Onun böyle bir sözü olduğunu, dolaylı olarak biliyorum. Bütün bu laflar Sivas olaylarından sonra çıktı. Benim ahlayıp vahlamamış olup, tam tersine, ‘Sivas göklerinde Sırp tayyareleri uçacak mı?’ diye sormam sol görüşlülerin benim asla savunulacak bir tarafım kalmadığı fikrinde toplanmalarına neden oldu. Bundan da hiç şikâyetçi değilim.

Ama sizin için insanların yakılmasını onayladınız gibi bir anlama oldu.

İnsanların yakılmasını onaylamam için, benim o yakanların ekibine dahil olmam lazım. Otelin kuşatılması ile yanması arasında yedi saat var. Herkes Ankara’yla temasa geçildiğini gayet iyi biliyor. Ve bu olay oluyor. Ne Müslümanların, ne İsmet Özel’in birtakım insanların yanarak ölme hadisesinde bir dahli var. Burada bir kasıt var, ama bu kasıt kime ait ve kimin icraatı bu? Bu hiç konuşulmuyor. Demek ki bundan faydalanan birtakım insanlar var. Hemen akabinde Başbağlar olayı. Ve biri diğerine hiç benzemeyen iki şey. Ama sanki intikam hadisesi gibi. Şimdi bütün bu karışıklıklar içinde Türkiye’nin lehine bir ses olmak, eğer kötü bir şeyse, ben bu kötülüğün tamamını üzerime alıyorum. Ve Sivas olayları için hâlâ ahlayıp vahlamıyorum.

Öyle demeyin.

Derim. Bunun Alevi-Sünni çatışmasını çıkarmak için çok özel bir çalışma olduğunu düşünmemek mümkün mü? Daha önce Maraş olayları var. İstanbul’da Gaziosmanpaşa olayları yaşandı. Ve mesela o sırada ben ‘Eğer ajanlar devredeyse Alevi’siyle Sünni’siyle hepimiz devletiz’ diye bir yazı yazdım ben. Neden insanlar bunu öne çıkarmıyor? İnsanların salaklığına saygı mı duymam lazım?

İnsanların yanmasından memnun olan bir adam görüntüsü verdiniz.

Benim insanların yanmasından memnun olduğumu ilan edenler, o yanma dolayısıyla bir provokasyonu gündeme getirememiş olmanın sıkıntısındadır. Böyle tuhaf bir duygu manipülasyonu ile Türkiye üzerine oynanan oyunlara alet olmak, güzel bir şey ise güzellik onların olsun. Çirkinlik nerede, ben oradayım. O yazı gazetede yayınlandığı zamanlar, hiç tanımadığım insanlar, bu yazıyı afiş haline getirip, duvarlara yapıştırdı. Bunu yapanlar kimlerdi? Onun için ben, elveda deyip, elimi yıkadım bu işlerden.

Şimdi tamamen şiire mi döndünüz?

Şiir öyle bir şey ki, yazmadığınız zaman bile bir parçanız olarak yaşar. Siz sadece şiir yazdığınız zaman şairseniz, hakiki şair değilsiniz.

Bir şair gibi yaşamadığınızı, hiç riske girmediğinizi, karavana atmadığınızı, evinizin yolunu hiç şaşırmadığınızı, daima hesaplı olduğunuzu, bu nedenle de şiirden uzaklaştığınızı düşünenler var.

Beethoven de öyleydi. Biraz tutumlu olduğu söylenir Beethoven’in. Çünkü sakat olan kardeşlerine de bakmak zorunda. Çalışmaktan başka bir şey yapmadı. Yani öyle maceralı bir hayatı yok. Şairlerden örnek vereyim. Mesela Wallace Stevens… Ben gençliğimden beri keşke onun gibi olabilsem derim. Onun sigortacı, bankacı gibi hayatı var. İnsan, yazdıklarıyla şairdir. Oscar Wilde ne demiş, ‘Ben, dehamı hayatıma koydum. Eserlerimde sadece kabiliyetim vardır.’ Hatta Amerika’ya girerken gümrük memuru, ‘Deklare edeceğiniz bir şey var mı?’ diye sormuş. O da, ‘Dehamdan başka deklare edeceğim hiçbir şey yok’ diye cevap vermiş.

Oscar Wilde ultra sanatçı hayatı yaşadı. Onun için de eserleri o kadar parlak değil. Sadece kabiliyeti olmasına rağmen, dikkate değer şeyler yaptı. İddia üzerine yazmıştır Dorian Grey’in Portresi’ni. Birisi demiş ki, ‘Sen roman falan yazamazsın.’ ‘Öyle mi?’ demiş. Efsaneye göre birkaç gündür, ama bu imkansız tabii. Çok kısa bir zamanda yazmış.

Kendinizi dâhi mi kabul ediyorsunuz?

Ben kendimi dâhi saymıyorum. Fakat, yaptığım şeylere bakıyorum ki, bunları ancak bir dâhi yapabilir. (Gülüşmeler)

Bir de şöyle deniyor: ‘O kadar çok politikayla, nesirle, teoriyle uğraştı ki, düş kuracak hali kalmadı. Şiire dönse ne olacak bundan sonra, çok geç olmayacak mı?’

Valla göreceğiz. Bu adam, bütün bu düz yazı süreci içinde acaba dünyayı bir şair gözüyle mi değerlendirdi, yoksa başka bir şey mi yaptı? Reel politik diye bir şey var. Reel politik, bir çeşit ahlaksızlıktır. Demek ki politik diye bir şey var, reel olmayan. Benim bütün politik yazılarım, reel politik değildir. O yorumu yapanlar, benim ne kadar açık uçlu bir metin ürettiğimi okumadıkları için bunu söylüyor.

BİR DAHA GAZETEDE YAZMAK MI? ALLAH KORUSUN!

Artık yazı yazmayacak mısınız?

Allah korusun! İnşaallah yazmak zorunda kalmam.

‘Ben hep 12′den vurmuştum. Çünkü İslam’ı onların şartlanmalarından bağımsız öğrendim’ dediniz. İslam’ı dışarıdan öğrenmek nasıl 12′den vurmanın garantisi olabilir?

Ben hep 12′den vurdum. Çünkü Müslümanlığın millet olarak bizi düze çıkaracak bir düşünce olduğu kadar yaşama biçimi olduğuna da inanarak işe başladım. Halbuki, birçok insan, gelenekten böyle olduğu için, İslam’la Türkiye arasındaki bağı kurmuş olabilir, mutaassıp bir çevreden gelebilir. Yani İslam’la olan ilişkisi fonksiyonel değildir. Benimse sadece bu ilişkim var. Zaten ben, Allah bana hidayet nasip ettikten sonra, bugünkü durumuma gelmek istemiştim, 1974′te.

Yani nasıl?

Hiç yazı mazı yazmayan. Fakat ne oldu? Benim ihtida ettiğimi öğrenen insanlar, bana öyle bir ilgi gösterdiler ki, ben şöyle düşündüm: Bu insanlara bir faydam dokunabilir. Bu, benim 11′den vurmamı önledi. Faydam olmuyorsa zaten yapmadım onu. Yani annemden babamdan gördüğüm şeyi yapmadığım için, sadece bu insanlara ne faydam olur düşüncesinde olduğum için, 12′den vurmazsam, onu vurmuş olmuyordu yani. Açın 1977′de Yeni Devir’de yazdığım yazıları, görürsünüz bugün yaşadıklarımızın o günden tohumları olduğunu. Diyelim ki, ben İETT yazmışım. Onun İstanbul, elektrik, tramvay, tünel olduğu bugün anlaşıldı. Yani bunları böbürlenerek söylemem bana rahatsızlık vermiyor. Çünkü ben bunları yaptım.

Şimdi yazı yazmayacağınıza göre, gelirlerinizde bir düşme olacak.

Evet. Trajik durum. Gelirim, üçte iki oranında azaldı. İçim birazcık titremiyor değil. Ama gayet eminim, Allah hem kapı açar, hem beni besler. Eğer sıkıntı yaşayacaksam, demek ki hak etmişimdir. Ben mutlak mânâda kaderciyimdir.

Ne kadardı yazı gelirleriniz?

Daha önce Milli Gazete’den 635 milyon aldığımı söyledim. 1,5 milyar da Gerçek Hayat’tan alıyordum.

Hocalığınız var, bir de emekli maaşınız.

Evet. O kadar. Ama hocalığım da part time.

Tek eviniz var. Onu yazı gelirlerinizle mi almıştınız?

Tabii. Gerçi, babamın Söke’deki evinin satılması sonucunda da elime geçen, çok cüzi bir para da oldu. Ama genel olarak alnımın teriyle yaptım. O günlerde beni bir yere davet ettiklerinde, ‘Kusura bakmayın’ diyordum, ‘haftanın 14 günü işim var.’ Evimin borçları bittiği gün, televizyondaki programlara son verdim

“ÇILGININ BİRİ” KONUŞTUKÇA…

(18 Eylül 2003 – Vatan)

“Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata görmedim orda çinko damların ve plastik sürahilerin tanrısını yerimi yadırgadım yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka çılgının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı…” Evet, şair İsmet Özel geçtiğimiz günlerde yine yerini yadırgadı; yine “çılgının biri sanılmaktan” sakınmaksızın yerini değiştirdi. Gazeteler, dergiler de günlerdir ondan söz ediyor. Solcu’ydu 60′larda. 70′lerin başında hidayete erdi. Buraya bir not koymalıyım: Bizim bu işlere pek yakın olmayan arkadaşlanmız o zaman da, şimdi de olayı anlatırken İsmet Özel’in “İslami harekete geçtiğini” yazıp durdular. Oysa ihtida etmekle (Bilerek seçim yoluyla Müslüman olmak) belli bir siyasal ideolojinin savunucusu olmak arasındaki farkı unutmamak gerek. Tabii ki ardından Türkiye’de o yıllarda gelişip zenginleşmeye başlayan İslamcı düşünce ve siyaset platformunda İsmet Özel de kendine özgü yerini aldı.

Görüşlerine katılınırsa da, katılınmasa da “İsmet Özel ne diyor?” sorusu hep heyecan verici oldu. Doğrusu o da aydın çevrelerdeki bu heyecanı iyi kullandı!.. 80′lerde medeniyet hakkında radikal teoriler geliştirdi. Batı’nın teknolojik kalitesine karşı Müslümanları, tek tek insani kalitelerini geliştirdikleri bir düzen kurmaya çağırdı. Batı medeniyetini tümüyle dışlamaktan çekinmedi. 90′larda İsmet Özel’in düşüncelerinde yeni ve alışılmadık kıpırdanmalar başladı. Müslüman kavramı yerine sık sık Türklüğü öne çıkarır olmuştu. O çevrelerdeki egemen bakışın aksine Cumhuriyet’in insanlık tarihindeki önemini vurguluyordu. (Bu aslında eski Türk-İslam sentezi tezlerinin 28 Şubat sonrası yeniden ve şairane dirilişi mi, yoksa özgün bir tez mi, ayrıca tartışılmalı!) En sonunda da Milli Gazete’deki ve Yeni Hayat’taki köşelerini bıraktı; “Bundan böyle yazmayacağım” dedi. “İslami kesime derdini anlatamadığını, anlaşılmadığını” öne sürerek, o platformdan da çekildi. Gürültü koptu. Televizyon söyleşileri, gazete söyleşileri, havalı fotoğraflar, iddialar…. Benim aklıma o söyleşileri gördükçe İsmet Özel’in şu dizeleri geldi durdu hep: “Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum görenler üstünde iyi duruyor derdi her bakışta”

İsmet Özel muhafazakâr-İslami kesim tarafından anlaşılmıyor muydu, yoksa anlaşılmak istemiyor muydu? Ben epeydir doğru yanıtın ikincisi olduğunu düşünüyorum. İsmet Özel doğruları mı anyordu, “hep haklı olmayı” mı istiyordu? Bu sorunun yanıtı da benim için ikinci şıktı. İsmet Özel hep sivri olmayı istemişti, şimdi “beni sivri buldular, kendime aralarında yer edinemedim” tavrını anlamam zor. Fakat bunlan bırakıp bugün asıl konu etmek istediğim noktaya gelelim. Zaman Gazetesi’nde geçen hafta Nuriye (Akman) öyle bir söyleşi yaptı ki İsmet Özel’le, inanılır gibi değil. (Karşısındakinin bütün korkularından çılgınca cesur laflar üreten bir söyleşi tarzı! İletişim okullarında ders olacak türden!) İşte orada şu sözleri söyleyiverdi İsmet Özel. “Kadınlara sunduğum format kölelik. Bunu gönüllüce, çok arzulayarak yapması lazım. Eşimden köle olması şöyle dursun, bekledğim yardımı bile alamadım. Erkeğin kölesi olmayan kadın, o erkekle neden evlenmiştir ki? Bu iş bir türlü yapılır. Beş türlü yapılmaz.” Özel bu, düşüncesini en çarpıcı biçimde ifade ediyor. Buyrun işte! “Kadınlar inektir. Boğalar mutsuz, inekler mutludur.”

Ve son olarak da şu saptama: “Cinsellik her şeyi içerir.” Böylece popüler basının aradığı malzeme de bulunmuştu. Bu kez İsmet Özel medya arenasında dişi aslanların önüne atılıyor. Profesörler, toplumbilimciler, feminist olmayan ve fakat kendini feminist sananlar öfke kusuyorlar şimdi: “Dikkate almaya bile gerek yok.” “Psikolojik tedaviye ihtiyacı var onun.” “Bu insan haklan için ihlaldir.” Bence Özel’e böyle karşı çıkanlar bir yerde ciddi yanlış yapıyorlar. Bu sözler bakkal İsmet Amca’nın laf arası saçmalıkları veya kocanızın, sevgilinizin bir sarhoşluk esnasında öfkeyle içini boşaltması veya bir sadistin itirafları filan değil ki! Bir düşünce adamı cesaretle bir şeyler söylüyor. Kızarsınız, katılmazsınız, beğenmezsiniz. Tamam. Ama böyle tezlere karşı hem “bana ne” deyip hem de bu konularda fikir yürüten birisi olamazsınız. Kaldı ki, bu sözler Bukowski, D. H. Lawrence’ın filan sözleri olarak gündeme gelseydi, böyle sırtımızı kolayca döner miydik? Merak ediyorum. İsmet Özel’in açıklamalarını konuşmaya devam edeceğiz, umarım, yarın…

Kaynak:

http://www.40ikindi.com/kitap/oku.php?id=243

bkz:

» Bir Zamanlar Bir İsmet Özel Vardı… / İsmet Özel (04.08.2003 – Millî Gazete)

» ‘Beni Anlamadılar’ / Haber: Ömer Çakkal (08.08.2003 – Yeni Şafak)

» İslami Kesimin Önceliği: Çıkar / Röportaj: Ahmet Tulgar (10.08.2003 – Milliyet)

» ‘İsmet Özel Aslında Hiç Değişmedi’ / Haber: Belma Akçura (11.08.2003 – Milliyet)

» İsmet Özel ve Nezaket / Nevval Sevindi (12.08.2003 – Zaman Turkuaz)

» Şairin Kuyuya Attığı Taşı Kim Çıkaracak? / Mehmet Bekaroğlu (22.08.2003 / 28.08.2003 – Gerçek Hayat)

» Çok “Özel” Bir Hikaye / Sami Hocaoğlu (25.08.2003 – Yeni Şafak)

» Hiç Kimse Hep “12′den” Vuramaz / Sami Hocaoğlu (29.08.2003 – Yeni Şafak)

» “İslamcılar Ortada Yok” / Özdemir İnce (29.08.2003 – Hürriyet)

» İsmet Özel – Sevdiği Oyun: Kuka. Sevmediği Oyun: Saklambaç / Ahmet Güntan (Eylül 2003 – Kitap-lık)

» Herkes Neden Burada? / Mehmet Butakın (Eylül 2003 – Milliyet Sanat)

» “Çerağıma Kastedenin / Hak Yandırsın Çerağını” Diyebilmek… / Sami Hocaoğlu (01.09.2003 – Yeni Şafak)

» Şairin Kuyuya Attığı Taş / Hayrettin Karaman (05.09.2003 / 11.09.2003 – Gerçek Hayat)

» Evet İsyan’dan Amentü’ye – Amentü’den Evet İsyan’a… / Rahmi Emeç (13.09.2003 – Evrensel)

» İslami Medyada Tenezzülen Yazdım Benim Onlara Tek Kuruş Borcum Yok / Röportaj: Nuriye Akman (14.09.2003 – Zaman)

» Vakurum, Asla Kibirli Değilim! / Röportaj: Nuriye Akman (15.09.2003 – Zaman)

» Erkekler Öküz Olmadığı Sürece Ben Kadınlara ‘İnek’ Diyorum / Röportaj: Nuriye Akman (16.09.2003 – Zaman)

» Yaptığım Bütün İşlere Bakınca ‘Bunu Ancak Bir Dâhi Başarabilir’ Diyorum / Röportaj: Nuriye Akman (17.09.2003 – Zaman)

» Hakîkati Hakkıyla Mesele Edinemediğimiz İçin İsmet Özel’i Anlayamıyoruz (1) / Yusuf Kaplan (15.09.2003 – Yeni Şafak)

» “Çılgının Biri” Konuştukça… / Haşmet Babaoğlu (18.09.2003 – Vatan)

» İsmet Özel Ne Dedi? / Haşmet Babaoğlu (19.09.2003 – Vatan)

» Erkek Nesli Yok Oluyor / Nevval Sevindi (21.09.2003 – Zaman Turkuaz)

» İsmet Özel Şaka mı Yapıyor? / Hasan Sutay (21.09.2003 – Zaman Turkuaz)

» Üstadımız Bediüzzaman’dan, Vicdanımız İsmet Özel’e Bir “Aşk Ateşi” “Masal”ı (1) / Yusuf Kaplan (22.09.2003 – Yeni Şafak)

» Kukalı Saklambaç / Haftalık Komiser (26.09.2003 / 02.10.2003 – Akşam-lık)

» Mahkum Etmek mi? / Sami Hocaoğlu (26.09.2003 – Yeni Şafak)

» Part-Time Feministler / Mustafa Armağan (28.09.2003 – Zaman Turkuaz)

» Erkek Milleti / Hasan Sutay (28.09.2003 – Zaman Turkuaz)

» İsmet Özel Haklı mı? / Nesrin Yanık (29.09.2003 – Internethaber.com)

» Üç Kerre Çüşş / Ömer Lekesiz (Ekim 2003 – Hece)

» Bıyıklı İktidar, Etekli İktidar / Fadime Özkan (04.10.2003 – Yeni Şafak)

» Türkiye’nin Vicdanı / Osman Özbahçe (Ekim / Aralık 2003 – İslâmiyât)

» Bir “Özel” Vaka Münasebetiyle / Arif Kaya (Kasım 2003 – İktibas)

 

“ÇAĞRI” FİLMİNDE SEYRETMEDİKLERİNİZ


“Hüküm Allah’ındır”

Bazıları ısrarla İslam ümmetinin Kur’an’a dayandırılması hususunu savunurken, Kur’an-ı Kerim’i, hiçbir tefsire ihtiyaç duyulmaksızın lafzî hüviyetiyle itikadî ve amelî konularda yegane nizamdır derler. Bu görüşleriyle birlikte, “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kafirlerin tâ kendisidir.” (Mâide; 44) ayetine dayanırlar. Bundan da “Hüküm Allah’ındır (La hükme illa lillah)” ifadesini sloganvari ve çok katı bir şekilde kullanmışlar. Bunlar için en güzel tarif eden Hz. Ali kerremallâhü veche bu ifadeler için, “Hak söz, fakat bununla batıl murad ediyorlar.” demektedir.

Buhari’de nakledilen bir Hadis-i Şerif’te Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bir zümre çıkar ve kafirler hakkında inen Âyetleri müslümanlar üzerine atfederler.” 1

Yine Taberâni, Mu’cem’ul Evsafta Hz. Ömer İbn-i Hattab Radiyallahu anhu’dan rivayet edilen diğer bir

“Benden sonra ümmetimin üzerine en çok korkuğum şudur ki, bir adam çıkar, Kur’an-ı Kerim’in esas manasını çarpıtır ve başka manalara çekerek tefsir eder.”2

“Her kim, Kur’ân-ı kendi görüşüne göre tefsir ederse cehennemde ki yerine hazırlansın.”3

 

Asırlardan beri yazılan ve oynatılan oyun hep aynıdır. Oyunun ilk aşaması;

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgisini, sünnetlerini ve maneviyatı ortadan kaldırmaktır. Bu oyunun yazarları ise Hempher’lerin, Lavvrens’lerin arkasındaki İngiliz, Fransız ve Yahudilerdir. Figüranlar ise ülkeden ülkeye farklılık göstermek­tedir. İslam ülkelerinde vahhabiler ve benzer gruplar aynı oyunu sergilemektedirler. Hatta bu vahhabi fikrini yayma­ları için akademik kariyer yaptırmak suretiyle sırf bu işle görevli özel adamları yetiştirip ülkemizde önemli makam­lara getirtmiş ayrıca ilahiyat fakültelerinde profesör olarak atamışlardır. Bunlar sadece profesör olarak da değil, bazen tarikat şeyhi, bazen cemaat lideri, bazen hoca, bazen de araştırmacı yazar olarak karşımıza çıkarlar ve medyada halka çok derin bilgilere sahip muteber alimler gibi gösterirler.Ancak sorulan sorulara delilsiz cevaplar vererek sadece kendi fikirlerini söylerler. Hiç bir fikirlerini Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerle destekleyemezler, ancak bazı Ayet-i Kerime’lerinde manalarını kasıtlı olarak çarpıtıp söylerler. Hatta kâfirler için inmiş Âyet’leri müslümanlar için inmiş gibi göstermeye çalışırlar.

Bu profesörler televizyonlarda ben vahhabiyim demezler ancak Vahhabilikle ilgili bütün yalan yanlış fikirlerini söylerler. Hz. Abdulkadir Geylani, Hz. Muhammed Bahattin Nakşibendi, Hz. Seyyid Ahmed el Rıfai, Hz. Muhyiddin İbn Arabî, Hz. Hacı Bayram-ı Veli, Hz. Yunus Emre ve Mevlana Celalettin Rumi Hazretleri (kaddesellâhü sırrahu’l azîzân) gibi ismini sayamadığımız, bütün müslümanlar tarafından takdir edilip örnek alınan tasavvuf alimlerinin tamamına iftiralar atıp hakaret ederler.

Aynı şekilde bizlere büyük âlimler diye servis edilen ve batıl görüşleriyle meşhur olan; İbni Teymiye, İbn-i Kayyım, Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Seyyid Kutup, Mevdudi gibi vs. vahhabiliğin temel kaynaklarını oluşturan bu adamları överek ön plana çıkartırlar. Halbuki bu adamlardan Efgani’nin masonluğa intisabı kesindir ve ömrünün sonlarına kadar bu gizli ve esrarlı teşkilata mensubiyetini sürdürmüştür. Bununla da kalmamış çevre­sindeki yakın dostlarınında masonluğa girmelerine vesile olmuştur. Efgani’nin yakın dostu olan Reşid Rıza dahi kendi yazdığı bir kitabında Muhammed Abduh’u kastederek; “üstazımızın ve imamızın masonluğa girişi” başlığı altında bir yazı kaleme almıştır.4 Aynı şekilde Seyyid Kutub’un da, İngiliz ajanı olduğu açığa çıkınca, dönemin Mısır Cumhur­başkanı Cemal Abd’un-Nasr tarafından, 1966 yılında idam edilmiştir.

Arabistanın sünni âlimlerinden Dr. Muhammed Abduh Yemani de, bu hususta; “Peygamber Böyle Sevilir” adlı kitabında, “Akademik Ünvanlara Dikkat” başlığı altında oynanan oyunu şöyle anlatmaktadır5 :

Hiç kuşkusuz, aklı başında her insan, bu başı boşluğa bir son vermenin ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’in temiz sünnetine dil uzatan bu küstahlara haddini bildirmenin gerekliliğini kabul eder. Özellikle de, müslüman olduğunu iddia eden ve bu kisvenin altına gizlenerek ortalığı bulandırmaya çalışan gafillere… Şurası kesindir ki, bu insanlar belki gafletlerinden, belki cahilliklerinden, belki hinliklerinden, belki de maddi bir çıkar peşinde oldukların­dan, ne sebeple olursa olsun bu tür karışıklık ve desiseleri ortalığa yaymakla İslam düşmanlarına en büyük hizmeti yapıyorlar. Bu itibarla başta genç nesil olmak üzere bütün İslam ümmetini bu tür tehlikelere karşı bilinçlendirmek ve onları iki de bir ortaya atılan bu gibi şüphelere karşı uyanık tutmak hepimizin görevidir.

Bir de, üstad Fehmi Huveydi’nin pek isabetli olarak işaret ettiği gibi; Ezher gibi, islami ilimlerde araştırma yaptıran üniversitelerde verilen akademik Unvanların kriterlerini de yeniden gözden geçirmek gerekir. Nitekim, sünnete saldıran. Dr. Ahmet Suphi’de Ezher’den aldığı ilmi bir unvana sahiptir. Sünnete saldıran bu adam, “Şeytan’ın insanoğlunu şaşırma ve günaha sevketme yollarından birisi işte bu Şeytani Hadisler’dir. Şeytan, saptırmak istediği kimseleri bu hadislere yönlendirmekte ve sonra onu, bir zulüm ve bir iftira olarak dine yaymaktadır,” diyerek kendi batıl görüşüne (vahhabiliğe) ters düşen bütün Hadis-i Şeriflere; Şeytani Hadisler,diyecek kadar sapıtmıştır. Üstelik sözünü ettiğimiz bu (batıl) görüşleri doktora tezinde de zikretmiş ve bunu Ezher hocalarına taktim etmiştir. Şüphesiz ki, bu hocalar bu tezi okumuş, sonra sahibine “iyi” derece ile doktor ünvanını vermişlerdir. Fakat şunu belirtmek gerekir ki, gerçekten bu tezi okumuşlar ise bu çok büyük bir felakettir. Yok eğer okumadan bu ünvanı vermişlerse, felaketin boyutu çok daha ürkütü­cüdür,” 6 demek suretiyle oynanan oyunu haber vermiştir.

Salman Rüsdi adındaki sapık bir kafir de: “Şeytan Ayetleri” adıyla yazdığı kitabında, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin bazı ayetleri kendi istediği gibi uydurduğunu iddia ederek İslam dinine hakaret etmiştir. Vahhabi zihniyetinde olan Dr. Ahmed Suphide kendi görüşüne ters olan bütün Hadis-i Şeriflere “Şeytani Hadisler” deyip İslam alimi görünerek İslam dinine aynı hakareti yapmaktadır.

Ezher üniversitesinin İslamiyet aleyhine yaptığı diğer bir olumsuzluk ise şudur: Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin hayatı ve İslamiyet’in ilk doğuşuna ait dönemi anlatan “Çağrı” filminin senaryosudur. Bu filmin senaryosu, Kahire’deki Ezher Üniversitesi tarafından, sayfa sayfa incelenerek çekimine onay verilmiştir. Filmin yönet­meni olan Suriye Asıllı Mustafa AKAT‘ta televizyonda yaptığı bir konuşmada:

- “Filmin, çekimler bitip Ezher üniversitesinde incelenip onaylandıktan sonra vizyona girdiğini,”

söylemiştir. Başında ve sonunda Ezher üniversitesinin onayından geçmiş olan bu filmde, dikkat edilirse özellikle RASÛLULLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN BİNLERCE MUCİZESİNDEN BİR TANESİNİ BİLE ANLATAN SAHNE ÇEKİLMEMİŞTİR. Oysaki; Yahudi ve Hristiyanlar, sırf kendi peygamberlerinin mucizelerini ön plana çıkartmak maksadıyla filimler çekmiş­lerdir. Ancak bütün peygamberlerin baş tacı, Alemlerin Efendisi Allah’u Teala’nın sevgilisi Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin bütün mucizeleri, bu zihniyet tarafından gizlenmeye çalışılmaktadır. Bir insan, kendi Peygamberinin mucizelerini neden gizleme gereği duyar. Bu husus, bizce hayrete şayan bir durumdur. Aslında Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnet ve Hadis-i Şeriflerini inkar edip mucizelerini gizlemeleri, kin ve nefretlerinin açık bir göstergesidir.

Yani ortada, yıllar önce yazılmış, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ve maneviyata olan muhabbeti ortadan kaldırmaya yönelik şablon bir proje bulunmakta ve bu proje her müslüman ülkesinde farklı kişilere uygulatılmaktadır. O gün Hempher’ler ve Lavvrens’ler vardı. Bugün de farklı isimler adı altında aynı casuslar faaliyetlerini sürdürmektedirler. Yani değişen bir durum yoktur. Bura­daki birincil amaçları İslam dinini etkisiz hale getirmektir. Bu dinin omurgasının da Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ve sünnetlerinin olduğu çok aşikar olup bu durum ise din düşmanları tarafından da çok iyi bilinmektedir. Bu nedenle de tahrifata ve tahribata ilk oradan başlamışlardır. Yüksek bir binayı yıkmak için evvela kolonlarına dinamit koyup patlatılıp binanın çökertilmesi gibi, İslam dininin de omurga ve kolonlarına aym şekilde fitne ve fesat tohumları ekip, doğrudan yıkmayı düşünmektedirler. Bu işlerin fikir babaları ise hala aynıdır ve faaliyetleri de kesintisiz sürmektedir.

Müslüman uyanık olmalıdır. Çünkü, küfür tek millettir. Batıl fırkalar ve kafirlerin hepsi Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin maneviyatı, Hadis-i Şerif ve sünnetlerini ortadan kaldırma konusunda aynı düşünceye sahiptirler. Bu konuda, tamamı aşağıdaki Ayet-i Kerime’de ifade edildiği gibi birbirlerinin dostlarıdırlar.

“Kâfir olanlar birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz emredildiğiniz gibi yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir.” (Sure-i Enfal, Âyet 73)

Kaynak:

Necid’de Doğan Fitne Vahhabilik, Hazırlayanlar: Yusuf ÖZGE-Hafız Recep OKATAN- Atik ALTINKAYA, 1.Baskı :2012 AĞUSTOS, İçel-TARSUS, s.89-92

 1 Sahih-i Buhari, (Osmanlı zamanında basılmış fakat baskı yeri ve tarihi belirtilmemiş); Kitâbu istitâbeti’l-mürteddîn ve’l-muânidîn ve kitâlihim 6; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül- Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.

2 Ali el-Muttaki, Kenzul-Ummal, Müesseset’ür-Risale, Beurut-1989, (I-XVIII), Hadis No: 28978; Eyüp Sabri Paşa, Mir’atül-Harameyn, (Mir’at-ül-Cezire), 1,106.

3 Sünen-i Tirmizi, Tercüme: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre yay. İstanbul, Tesir’ul-Kur’an-1; İmam Gazali, İhya-u Ulumid-Din, Tercüme: Ahmed Serdaroğlu, Bedir yay. İstanbul-1987,1,98.

4  Dr. Hasib es-Samarrai, Dini Modernizm’in üç şövalyesi Cemaleddin Efgani- Muhammed Abduh-Reşid Rıza, Tercüme: Ali Nar, Sezai Özel, Bedir Yay. İstanbul- 1998, s. 128-129. Ayrıca bkz.: el-Üstaz’ül-İmam, Reşit Rıza ve Menar Dergisi, 11/401.

5    Dr. Muhammed Abduh Yemani, Ashabın Rasulullah sevgisi, Tercüme: H. Mehmet Günay, Nun yay. 2. Baskı. İstanbul-2009, s. 29-33′ arasından özetlenerek alınmıştır.

6 Sahabede Peygamber Sevgisi adlı kitaptan alınan alıntı bura sona ermiştir.

 

ANA TEMASI İSLÂMÎ KÜLTÜRDEN AŞIRILMIŞ OLAN “YEŞİL YOL” FİLMİ


İslam tasavvufundaki “Teveccüh” bahsini bilenler, “Yeşil Yol” filmi hakkında söylemek istediğim şeyi hemen anlayacaklardır. Bu film, teveccüh uygulamasının maddî cephede nasıl anlatılabilirini bir kısmını göstermektedir. Epey zamandır vizyonda olan bu film için, yapacağımız yorum lüzumsuz gibi gelse de, seyrederken batılının İslâmî değerlere bizden daha fazla vakıf olduklarını bir daha anlamış olmanın üzüntüsünü içinde olduğumu ve içindeki gizli mesajlarını sizlerle paylaşmak istedim.

Filmin arkaplanı olarak hain batılı bizden aldığı bir hakikati bile, zedeleyerek ve insanlara ayrı bir yeni yara açarak sunmaktan geri kalmıyorlar. Muhtevada “teveccüh” gerçeğinin varlığını bu filmde bir aziz seviyesinde vurgulasalar da yine “zenci” tiplemesi ile bu hakikati aşağılamaktan vazgeçmiyorlar. John Coffeyn’in (Michael Clarke Duncan) devasa görüntüsü içine kapanık ve zenci oluşu insanlara göre onun suçlu olma ihtimalini kuvvetlendirirken, fiziksel görüntünün bir hiç olduğunu anlatmış gibi gösterilse de, yoruma kapalı basit zihin yapısında katil beyaz biri olarak tercih edilmeyerek, müspet ve önemli faktör yok edilmiştir. Yani rol için bir “beyaz” tercih edilmiyor.

Yine Yeşil Yol ismi ile çağrıştırılan mefhumda (İslâm) veya haklı da olsanız, batıya karşı hep ezik kalacak ve cezalandırılacaksınız deniliyor.

Bir aziz gibi gösterilen insanın suçsuzluğu kesinliğe kavuşturulmayarak bulanıklığın tercih edilmesi yetmediği gibi bir de idam edilerek ceza veriliyor.

Bu yorumlar artırılabilir.

Film subliminal mesajları ile bilinçaltını karamsarlığa iterken; iyilik ve gerçeğin çok ta insana fayda getiremeyeceğini en derinden hissettirmektedir. Ayrıca sonucun karamsarlıkla ve bir fare (nefis) ile biten arkadaşlıkla bağlamak, hakikatin, iyi  insanının her şekilde yalnızlığa mahkum olduğunu dikte ediyor. Filmin en önemli mesajı “iyi olmanız sizi kurtarmayacaktır”.

Hulâsa; batı ve batılı sömürücü zihniyetin ulaşabileceği en son nokta, menfaat gayyasıdır. Batılı hiçbir şeye üstünlüğü kendisinden fazla layık görmez ve yok etmeye çalışır.

Her zaman söylediğimiz gibi, acı bir gerçektir. Emperyalist batılı, bizi, bizden daha iyi tanıdığından, bir zaman daha İslâm âlemini sömürmeye devam edeceği görülmektedir.

TEVECCÜH:

Arapça, yönelmek demektir. Tasavvufta teveccüh, şeyhin, bütün manevî gücünü adeta bir aşılama sebep olacak şekilde müridin kalbi üzerine yöneltmesi ve aktarmasıdır. Bu, müridin ruhunda filizlenmelere sebep olacak bir manevî aşılama olayıdır. Yani müridin ruhî kabiliyet kapasitesinin artırılmasıdır. Mürid bu şekilde mürşidinin manevî özelliklerini yüklenmiş olur. Bu uygulamaya, teveccüh-i kalbî denir. Teveccüh, yönelmek demektir. Bir tasavvuf terimidir. Nakşî tarikinde de uygulaması bulunur. Mevlana Halid kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri halifesini teveccüh’e itina göstermeyi, cuma ve salı günleri şeyhin ruhaniyetine yönelip kalbine gelecek feyizleri ve mürşidinin de değerli nazarlarını beklemeyi tavsiye etmiştir.

Konu uzundur. Filmdeki senaryoda geçen olaylara menşe olan birkaç kısımdan bahsedelim.

  • Şeyhin müridine gelen hastalığı def etmesi şöyle Olur: Şeyh kendini hasta olan kimse gibi kabul eder. Hastalığın aynısını kendisinde düşünür. Kalbine bu fikirden başka bir fikir gelmemesi için himmeti toplar. Bu şekilde hastalık müridden şeyhe geçer.
  • Günahkâr olan kimseyi tevbeye yöneltmek için yapılan teveccüh şu şekildedir. Şeyh günahkâr adamın nefsini ve suretini tasavvur eder. Nefsinin kendisinden ayrılarak günahkârın nefsiyle birleştiğini kabul eder. O günahkâr nefis için pişman olur istiğfar eder. Bu tevec­cühle günahkâr kimse de kısa zamanda pişman olur ve tevbe eder.
  • Ehlullahın nisbetini çekmek şöyle olur: Nisbetine yönelenlerin önüne diz çökülür vefat etmişse kabrinin önüne oturulur. Bütün hayal ve düşüncelerden sıyrılınır. Ruh nisbeti elde edilmek istenen ehlullahın ruhuna yönelir. Ehlullahın ruhuyla birleşme hâsıl olur. Sonra kendi nefsine döner. Bulacağı nisbet o yöneldiği zatın nisbetidir.
  • Kalblere muttali olmak şöyle olur: Nefsini bütün hayal ve hatıralardan boşaltarak, nefsini kalbindekileri öğrenmek istediği kimsenin nefsiyle birleştirir. Bu arada kalbe bir söz veya hayal meydana gelirse o adamın hayali ve düşüncesidir. O kimseden kalbine yansımıştır.
  • Gelecekteki bir hadiseye keşif yoluyla vakıf olmak isteyen kimse: Nefsini bütün hayal ve düşüncelerden boşaltıp bütün gücüyle öğrenilmek istenilen hadiseyle ilgili bilgiyi bekler. Bütün hayal ve vesveselerden uzaklaşarak susamış kimsenin suya olan talebi gibi hadiseyi öğrenmeyi ister. Kendi kabiliyeti ve istidadına göre nefsini, melaikelerin veya yerdeki velile­rin cemaatine gönderir. Onlarla birlikte her şeyden mücerret olur. Bu şekilde devam ederken rüya âleminde veya manevi vakıada bir durumda veya tanımadığı bir kimse tarafından hafif­ten gelen bir sesle hadiseyi keşfetmek mümkün olacaktır.
  • Belaların defedilmesindeki teveccüh şekli ise şöyledir:

Belayı misal şekliyle düşünür, kendisinin belayı şiddetle kovduğunu ve onunla çar­pıştığını tasavvur eder. Bütün himmetini belanın kovulmasına harcar. Kabiliyetine göre zaman zaman nefsini yukarıdaki melaikelerin ve aşağıdaki velilerin cemaatine gönderir. Ken­disinden sıyrılarak onlara katılır. Allah Teâlâ’nın kudret ve iradesiyle, bela uzaklaşıncaya kadar bu şekilde devam eder. Allah Teâlâ her şeyin hakikatini herkesten daha iyi bilir..[1]

http://ismailhakkialtuntas.com/2010/12/22/vilayet-i-ulya-velayetin-en-yuce-mertebesi/

http://ismailhakkialtuntas.com/2010/12/22/mursidin-teveccuhleri/

The Green Mile-Yeşil Yol (1999)

Yönetmen: Frank Darabont

Ülke: ABD

Tür: Suç , Dram , Fantastik

Vizyon Tarihi: 17 Mart 2000 (Türkiye)

Süre: 189 dakika

Dil: İngilizce, Fransızca

Senaryo: Stephen King , Frank Darabont

Müzik: Thomas Newman

Görüntü Yönetmeni: David Tattersall

Yapımcılar: Frank Darabont , David Valdes ,

Oyuncular: Tom Hanks, Michael Clarke Duncan, David Morse

Özet & detaylar

Paul Edgecomb’un hapishanedeki görevi, idama mahkûm edilen mahkumları son yolculuklarına uğurlamaktır. Çalıştığı yıllar içerisinde yüzlerce mahkûmu idam etmiştir. Bir gün John Coffey isimli korkutucu görünümlü bir adamla tanışır. Ancak Coffey’in bu ürkütücü görünümünün altında oldukça saf bir ruh yatmaktadır. Coffey, iki küçük kız çocuğunun katil davasında yargılanmaktadır. Coffey’in günden güne gün yüzüne çıkan dünya ötesi güçleri, karakteri hakkında yeni ipuçlarını anbean ortaya çıkaracaktır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ye%C5%9Fil_Yol_%28film%29


[1] Esad Sahib, t. D.-K. (Mayıs-2008). Mektubat-ı Mevlâna Halid. İstanbul: : Semerkand, s.284-285

ALTAY ÜNALTAY’IN YAZI VE ÇEVİRİLERİ


TÜRK MİLLETİNİ İLGİLENDİREN ESKİMEMİŞ İKİ HİKÂYE

AÇIK KOMPLO: H. G. WELLS VE DÜNYA İMPARATORLUĞU

BİR BUNALIM ÇAĞINDA MİLLETLEŞME: NASYONALİZM – PATRİOTİZM

DİNE KARŞI DİN

DOĞU, BATI VE İLAHİ ADALET

DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER

DÜNYA SİYASETİNE YÖN VERENLER – BERNARD LEWIS

HİLAFET, İSLAM DEVLETİ VE SONRASI

KREDOKRASİ’YE KARŞI DEMOKRASİ

ŞEYTANİ RESİMLER

TANRI, İYİ VE KÖTÜ: KURTULUŞ NEREDE?

Bir kısmını sunduğumuz yazıların daha fazlasını okumak için http://altayu.blogspot.com/ a bakabilirsiniz.

AÇIK KOMPLO: H. G. WELLS VE DÜNYA İMPARATORLUĞU


1928’de ilerigelen İngiliz Yuvarlak Masa stratejisti H.G. Wells “Açık Komplo: Dünya Devrimi Planı”nı yazdı (The Open Conspiracy: Blueprints for a World Revolution, New York, Doubleday, Doran & Co.). “Açık Komplo” Wells’in “Mein Kampf”ı (Kavgam, A. Hitler’in kitabı, ç.n.) idi; bir dünya hükümeti kurmanın reçetesini veriyordu. Bu zamanla, belki kuşaklar boyu bir sürede, insanları kendine kazanacak, kurumlarını oluşturacak ve böylece bir Dünya “direktuarı” kurarak “yeni dünya düzenini” oluşturacaktı.

Wells faşizm ya da komünizme karşı değildi, o bunları “yeni düzen” arayışının ilkel öncü tipleri görüyordu ve kendi dünya düzeni bunların yerine geçecekti.

  “Açık Komplo sosyalizm değildir” der Wells, “bundan çok daha gelişmiş bir düzendir; kendi sosyalist atalarından kalan ne varsa içinde sindirmiş ve kendine katmıştır.” Hatta “genç insanların” Açık Komplo’ya İtalyan “fasci” teşkilatları misali katılmasını da önerir.

Ancak Wells’in Açık Komplo’nun hedefi gösterdiği tek bir düşmanı vardır: Bağımsız milli devlet. Onun yıkılması Wells’in hayatının amacıdır.

Wells’in söylediği gibi, “bu benim dinimdir … Bu kitap mümkün olduğunca açık ve basit hayatımın fikirlerini anlatır, dünyamın perspektiflerini. Diğer yazdıklarım, istisnasız olarak aynı temel konuyu araştırdılar, denediler, yorumladılar ya da açtılar, ta ki ben şimdi temeline dek çıplak olarak ortaya koyup hatasız açıklayabileyim. .. Burada amaçlarımın yönlendiği nokta ve yaptıklarımın muhasalası vardır … (Bu) tüm insan ihtiyaçları için de bir şemadır.”

Wells, üç meşum hedef için yollar ortaya koyar; hareket savaş ve fakirliği kaldırmak ve insanı kendinden “korumak” adınadır.

•Milli devleti ebediyen sona erdirin, yerine “Atlantik” elitinin yönettiği bir dünya hükümeti getirin. “Açık Komplo” milliyetin dikkate alınmaması üzerine kuruludur, ve zararlı ya da engelleyici hükümetlerin, insanlığın şu ya da bu parçasını elde tutuyorlar diye kabul görmeleri için bir sebep yoktur. Atlantik toplumları dünyaya barış ve dünyanın bir ucundan diğerine söz ve hareket özgürlüğü getirebilir. Ve Açık Komplo’nun vazgeçemeyeceği bir gerçektir bu.” Ama Wells temkinlidir, çünkü Açık Komplo “savaşı bitirmek” adına “savaş yapabilir.” Açık Komplo’nun dünya barışına katkısı ve savaşları bitirmesinin, askerlerin, savaşçılığın ve askeri yöntemlerin sona erdiği anlamına gelmediğini açıklar. Asıl konu bu askerlerin “kime” sadık olacaklarıdır. Açık Komplo için “aydınlanmış” savaşçılar kullanmak gerekebilir. Wells der ki: “Başından itibaren Açık Komplo militarizmi karşısına alacaktır … (ama) askerlik hizmetinin beklenen kaldırılışı … zorunlu olarak askeri harekatın dünya “Commonwealth”i faydasına ve millici çeteleşmeleri bastırmak için yapılmasını da red anlamına gelmez; Açık Toplum üyelerinin askeri eğitimine de engel değildir. … Şimdiki hükümetimize olan sadakatımızın onun akıllı ve olgun tavrına bağlı olduğunu hissettirmeliyiz.

  •İnsan nüfusunu “dünya direktuarı” elitlerinin koyduğu sınırlar içinde tutmak. Bu nüfus kontrolü için kullanılacak yöntemler bilim (öjeni, kısırlaştırma, ve doğum kontrolü) ve dünya “direktuarı”nca topyekün ekonomik kontroldür; kredi çıkışı ve insanın hayatta kalması için gereken tüm ekonomik nesnelerin dağıtımı (yiyecek, su, barınak) kontrol edilir. Açık Komplo “biyolojiyi … insan nüfusunun dünyada yerleşim ve sayısını kontrol aracı kılar.” Ve bu düzey kontrol olmadan insan nesli yokolmaya mahkumdur. Böylece ABD Anayasası’nın “genel refah” ilkesi yerine Wells “seçici refah” önerir; burada Dünya direktuarı ırk ıslahı için fazla nüfusu “elimine” eder. Bu yalnız maddi bir gereklilik değil, der Wells, ama Açık Komplo’da “(İnsan) ruhu canavarca ve habis korkuların ve güdülerin eline bırakılmaz.” … İnsan daha iyi hissedecek, daha iyi olacak, daha iyi düşünecek, daha iyi görecek, tadacak ve duyacak. Bunların hepsi mümkündür. Bu yakıcı arzuları şimdi ondan kaçıyor, ve onunla alay ediyor, çünkü şans, kargaşa ve sefalet hayatına hükmediyor. Kaderin tüm ödülleri birbirini örtmüş ve kaybedilmiş. Hala şüphelenmek ve korkmak zorunda.”

•Sonsuza dek insanın Tanrı’nın suretinde yaratıldığı ve İyi’ye dönük bir tarafı olduğu “hayalini” kaldırın. Bunun yerine Wells insanın “yetersiz hayvan” olduğunu söyler: Kıskançtır, öfkelidir, kolay kızar, ve “karanlıkta güvenilmez”.

“İnsan habis bir hayvandır” der Wells, ve “ortak bir ahmaklığa, tembelliğe, alışkanlıklarına yapışmaya ve kendini haklı çıkarmaya” eğilimi vardır. İnsanda yaratıcı güçler “ani yıkıcı güçlerden” daha zayıftır. İnsan tabiatı “yıkıcıdır”, der ve açıklar: “Yapmak uzun ve dertli bir iştir, birçok duraklamalar ve hayal kırıklıkları işe karışır, ama “kırmak” ani bir heyecan verir. “Gümbürtü” hepimize neşe verir. Bu içtepiler Dünya direktuarınca kontrol edilmelidir.”

Bir yerde Wells yeni dinini 6 “temel hayati gerek” olarak kalıba döker:

1. Şimdiki hükümetlerin ve onları kabulümüzün geçici olduğunun kesin açıklanması

2. Bu hükümetlerin anlaşmazlıklarının, insan ve mülkü militanca kullanmalarının ve dünya ekonomik sisteminin kuruluşuna müdahalelerinin her yol kullanılarak azaltılmasında ısrar

3. Özel, yerel ya da milli düzeyde kredi, ulaşım ve üretimin kaldırılarak bunların insan ırkının genel faydasına kendini adamış dünya direktuarına verilmesi

4. Dünyanın, örneğin nüfus ve hastalıklar açısından biyolojik kontrolünün gereğini kavrama

5. Dünyada asgari bir özgürlük ve refah standardını korumak

 6. Kişisel hayatı bu işleri yapacak ve insan bilgisini, yeteneklerini ve gücünü geliştirecek bir dünya direktuarı emrine vermek.”

Ancak bu “hayatilerden” en önemlisi bunların hasılası olan insan ruhunun fethidir, ki Wells bunda ısrar eder; oysa bu insanı hayvandan ayıran şeydir. Ona göre tüm Açık Komplocular “ölümsüzlüğümüzün şarta bağlı olduğunu ve ırkımızda yattığını, kişisel olmadığını” kabul ederler.

  “Açık Komplo”yu okur okumaz diğer Yuvarlak Masa ihtilalcisi Bertrand Russell, Wells’e “bundan daha tam olarak kabul ettiğim bir şey bilmiyorum” diye yazar.

Kesintisiz Bir Süreklilik

Wells’in “Açık Komplo”sunun ana hedefi “ABD ve Latin Amerika devletleridir”. Burada Wells’e göre “seçkin sınıflara ve resmi vatanseverlere … geleneksel bağlılık” daha azdır.

 İlaveten, Wells küresel bir düşünürden başkası değildir, ve ABD’ye ek olarak o Rusya’yı da Açık Komplo’ca asimile edilecek önemli bir hedef görür. Bir yerde, heyecanla Sovyetler Birliği’nin “proleteryaya” olan resmi bağlılığına rağmen Açık Komplo’nun Moskova’da New York’tan önce hüküm süreceğini söyler.

 Amerika’nın Açık Komplo için önemi çoktur, çünkü ekonomik gücü artmaktadır. Wells için Amerikan ekonomik sistemi ya da Hamilton’cu ekonomi, Açık Komplo’nun düşmanı, ama finansör sınıfı müttefikidir.

  1928’de şöyle der; Amerikan sanayilerinin korunmasının hiçbir pratik meşru nedeni yoktur, Amerikan finansı korumasız daha mutlu olacaktır,” ama Açık Komplocular başaramazsa bu korumacılık sürgidecektir.

  Şüphesiz William Yandell Elliott ve Robert Strausz-Hupe tarafından oluşturulan kurumlar kesinlikle Wells’in, yeni dinine çok düşman bulduğu Amerikan sisteminin bitirilmesi “planlarına” uygundurlar. O çağdaşı ve gelecekteki işbirlikçi komplocularına hitaben “yeni dinin” yayılması emrini vermiştir. Şöyle diyor:

“Özel uzman örgütlerce, örneğin Araştırma teşviki dernekleri, genel bilgi endeksleme, bilimsel metinlerin çevirisi, yeni bilginin yayılması dernekleri gibi, Açık Komplocuların büyük bölümünün artık enerjisi tamamen yaratıcı amaçlara kanalize edilebilir ve yeni bir dünya örgütü” kurularak “Londra’daki Royal Society, Avrupa’daki değişik Bilim Akademileri ve benzeri artık yaşlanmış ve yetersizleşmiş kimi eski ve güzel kuruluşlar” dahil edilebilir.

Daha geniş anlamda, “Açık Komplo”yu yazarken Wells geniş bir Açık Komplocular devşirme şebekesinin kurulmasını savunur; bunlar kendi milli çevreleri içinde tüm milli devletlerin küresel olarak devrilişi, gezegenin koyu tenli ırklarının “bilimsel” yollarla azaltılması ve Tek Dünya oligarşik egemenliğinin Anglo-Amerikan liderliğinde kurulması için çalışacaklardır.

  “Açık Komplo”nun siyasi görevi, der Wells, “iki düzeyde ve tamamen farklı metodlarla yürütülmelidir.” Ana politik hedef, politik strateji, “varolan hükümetlerin zayıflatılması, silinmesi, içerilmesi ya da ikame edilmesidir”. … Bir ülke ya da il ayrı birim olarak elverişsiz ve daha makul ve ekonomik bir hükümet sistemince içerilmek zorunda ise de, bu şimdiki yönetiminin Açık Komplo’nun gelişimi için işbirliğine sokulmasına engel değildir.”

Ama Wells dikkatlidir; “hiç kimse” Açık Komplo’dan hariç tutulmamalıdır, ne sınıf, ne meslek ne de millet nedeniyle olsun. Tersine” … Açık Komplo kökler olarak heterojen olmalıdır. Genç insanlar Bohemya Sokol’leri (Çek izci örgütleri, ç.n.) ya da İtalyan Fasci’lerine (Mussolini‘nin gençlik örgütleri ç.n.) benzer gruplar haline getirilmelidir.

Wells’in “Açık Komplo” kutsal kitabının ilk basımı yayınlandığında Rhodes Trust, Yuvarlak Masa, İngiliz Fabian Derneği, Kraliyet Dışişleri Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) ve onun New York şubesi, CFR (council of Foreign Relations – Dışilişkiler Konseyi) çoktan, Tek Dünya bayrağı altında kuşaklar boyu beyaz ajanlar ve provokatör ajanlar toplama faaliyetine koyulmuşlardı. Wells’in “Açık Komplo”su bu çabaya bir odak verdi; uzun vadeli hedefleri genişçe açıklardı, ve en iyi ve parlak, ama belki de çürümüş zihinleri toplamanın ve devşirmenin önemini gösterdi; Wells bunlara “ciddi azınlık” adını verdi.

Üç çeyrek yüzyıl sonra Wells’in “Açık Komplo”su egemenliğini kuruyor.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2011/08/acik-komplo-h-g-wells-ve-dunya.html

TANRI, İYİ VE KÖTÜ: KURTULUŞ NEREDE?


Bölgeyi kan ve ateşe boğan zalimlerle ittifak ederek ve onların istekleri doğrultusunda bir düzen için, güç ve hakimiyet peşinde koşmak mukaddes midir?

  Modern medeniyetin sonunu ilan eden ve postmodern bir barbarlığın başladığını savunan kitabı “20. Yüzyılın ve Modern Çağın Sonu”nda Macar asıllı Amerikalı düşünür John Lukacs, birçok şeyin yanısıra ata memleketi Macaristan’a demirperdenin yıkılışından sonra yaptığı seyahatte gördüklerini ve yaşadıklarını da anlatır. Doğu Avrupa’da o sıra milliyetçi ideolojiler patlama halindedir. Macar milliyetçilerine Lukacs şu basit soruyu sorar:

Milliyetçiliğiniz kıyamette sizi Tanrı’nın daha çok sevmesini ve cennetine kabulünü sağlayacak mı?

Muhatapları afallar. Böyle birşeyi daha önce hiç düşünmemişlerdir. Gerçi onlar kadar Lukacs’ın da bu soruya net bir cevabı yoktur, ama bu sorunun kıymetinden birşey kaybettirmez.

Macar ve diğer Doğu Avrupalı küçük ülke milliyetçileri için büyük amacın kendi ülkelerinin kurtuluş ve bağımsızlığı olması yeterli olabilir. Ama daha doğuya, Rusya ve Türkiye’ye gelindiğinde parlak bir geçmişin mirası daha büyük hayaller bu havza insanlarını hala etkilemeye devam eder: İmparatorluklar kurmak ve iklimler üzerinde hüküm sürmek. Ama bu hayal bile yeterince büyük müdür? Ya da bunun için bir ömür vermeye değer mi?

Acaba aynı soruyu burada da sorsak mı: Bir imparatorluk kurmak ve iklimler üzerinde hükmetmek için ömrünüzü adasanız kıyamet günü Yüce Allah sizi sevecek, günahlarınızı bağışlayacak, Cennetine kabul edecek midir?

Hangi amaç kalıcı, hangisi ya da hangileri geçicidir?

Bu konuya ileride tekrar değineceğiz. Şimdi başka bir önemli konuya girelim.

İslam tasavvufunda çok kıymet verilen bir rivayet vardır: İslam peygamberi Uhud savaşından dönen yoldaşlarına şöyle der: “Şimdi küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.” Neredeyse tüm tasavvufun temel edindiği bu rivayet neyi anlatmaktadır? Kimi sorularla bir yorum denemesine konuyu açalım:

Din için mücadele etmekten ve zalimlere kılıç çekmekten daha yüce ne olabilir? Ya da soruyu değiştirirsek, din için mücadeleyi dahi anlamlı hale getiren daha yüce amaç nedir?

Ortadoğu’nun tüm dini geleneklerinin üzerinde uzlaştığı “mebde”ye (başlangıç öyküsü) göre insan yeryüzüne Allah’ın vekili (halifesi) ve görevlisi olarak kendinin ve Rabbinin düşmanı olan Şeytan’ı altetmek ve yeryüzünü Şeytan’ın ifsadından kurtararak imar ve ıslah etmek amacıyla gönderilmiştir.

Bu anlamda tüm yeryüzü bir mücadele alınıdır; uğraş bunun içindir.

Ama bir müddet sonra Şeytan ona yeryüzünü çok güzel göstermiş, insan onun büyüsüne kapılmış, burasının geçici olduğunu, asıl görevini, kendini göndereni, kısacası kendini unutmuştur.

Ona her unutuştan sonra aslolanı hatırlatan peygamberler gönderilmiş, insanoğlu onların getirdiği mesajın arıtıcılığında dirilip kendine gelmiş, ama kısa süre sonra tekrar Şeytan’ın aldatışına kanmış, gönlünü teslim etmiş, asıl amacı olan yeryüzünü Allah’ın emirleri doğrultusunda imar ve ıslah etmek görevini terketmiştir.

Böyle olunca da asıl amaca izafeten anlam kazanan tali amaçlar, üstün gelme, hükmetme, insanlar arasında şerefle anılma gibi şeyler asıl amacından kopmuş, tesbih taneleri gibi dağılarak kendileri birer asli amaç haline gelmişler ve insanlar bunların peşine düşerek yoldan sapmışlardır. Kuran’da bu dünyevi boş işler, çocuk oyununa benzetilmiş, “oyun ve eğlence” olarak anılmıştır. Bu tabir, bu kabil işlerin zararsızları içindir. Ama insan böyle amaçlar için haksızlık ve zulüm, cinayet yoluna saparsa artık yaptığı oyun-eğlence olmaktan çıkar; Şeytan’ın işleri haline gelir.

İnsan olağanüstü bir varlıktır; kıtalar aşabilir, yüksek şehirler inşa edebilir, dağları yerinden oynatabilir. Bu yeti ve gücün gösterdiği gibi, bir anlamda insan tabii olanla tabiatüstünün birleşme noktasıdır.

Ama insan kendinde barınan bu muazzam güçler ve kabiliyetlerin ne için olduğunu unutursa korkunç bir varlığa dönüşebilir.

Daha önce dediğimiz gibi, yeryüzü Şeytan’la, yani evrensel kötülük, ifsad ve yıkım ile bir savaş alanıdır. Ancak bu mücadelenin başarılı olabilmesi için insanların bu mücadeleye hazır olması, gönüllerini böyle bir mücadelenin safı olmaya hazırlamış olması gerekir. Bu hazırlık ise başlıbaşına daha büyük bir mücadeleyi gerektirir. İslam Peygamberi’nin “Büyük cihat” olarak andığı budur.

Yeryüzündekinden çok daha öncelikle ve çok daha temel bir mücadele insanın kendi içinde, gönlünde cereyan etmektedir. Burada İyi ile Kötü, Doğru ile Yanlış, Güzel ile Çirkin birbirine karşı savaşmakta, insanı ele geçirme mücadelesi vermektedir.

İnsan burada, fethedilecek pasif bir ülke değildir. Kendi cüz’i (tekil) iradesi ile mücadeleye katılır ve taraflardan birine destek olarak kendinin onun tarafından ele geçirilmesine izin verir.

Fikirdeki bu “Büyük Cihad”ın insanın sözleri ve eylemleri ile fizik alemde yansıması ile ikincil olan “küçük cihad” başlar. Biz ancak kendimizi arındırır ve “İyiler” safında yer alabilirsek söylediklerimiz ve yaptıklarımız yeryüzünde “iyilik” ya da “ıslah” haline gelebilir.

“Yorum denemesi” ereğini uzunluk itibariyle çok aşmış bu bölümü şimdilik bağlayalım; okuyucuya sabrı için teşekkürler; ama tabii ki şu soruya da bir cevap gerekiyor: Tüm bunları anlatmaktan amaç nedir? Öyleyse başa dönelim.

Yazımızın başında dedik ki: Daha doğuya, Rusya ve Türkiye’ye gelindiğinde parlak bir geçmişin mirası büyük hayaller bu havza insanlarını hala etkilemeye devam eder: İmparatorluklar kurmak ve iklimler üzerinde hüküm sürmek. Ama bu hayal bile yeterince büyük müdür? Ya da bunun için bir ömür vermeye değer mi? … Bir imparatorluk kurmak ve iklimler üzerinde hükmetmek için ömrünüzü adasanız kıyamet günü Yüce Allah sizi sevecek, günahlarınızı bağışlayacak, Cennetine kabul edecek midir?

Bugün Türkiye’nin etrafında, müsebbibinin büyük oranda Batılı emperyalist güçler olduğu savaş, kargaşa ve huzursuzluk ateşleri yanıyor. Kargaşadan büyük oranda sorumlu Anglosakson güçler istedikleri sonuçları elde edemediklerini ve bu bölgede amaçlanan “Büyük Ortadoğu Projesi”ni gerçekleştirecek yerli, dolayısıyla otoritesi daha doğal kabul edilebilecek, ayrıca bölgeyi yönetmekte “tarihi tecrübesi” olan bir yardımcı güce ihtiyaç olduğunu söylüyorlar ve spot ışıkları rahatsız edici bir şekilde Türkiye’nin üzerine dönüyor.

Soğuk savaşın bittiği 15 seneden beri ülkemizde “Neo-Osmanlıcılık”, “bu kez doğru safta oynayarak kazanmak”, Türkiye’nin uluslararası sistemin güven ve oluruyla bölge liderliğini üstlenmesi ve giderek Osmanlı mirasına sahip çıkması bu ülkenin kimi mahfillerinde akılları baştan alıyor; “atalara layık torunlar olmanın”, “Osmanlı sancağını tekrar yüceltmenin” “mukaddes davası” ile gözler ve gönüller ışıldıyor, ferahlıyor. Mukaddes mi?

Evet, mukaddes mi?

Bölgeyi kan ve ateşe boğan zalimlerle ittifak ederek ve onların istekleri doğrultusunda bir düzen için, güç ve hakimiyet peşinde koşmak mukaddes midir?

Yol ve yöntemi ne olursa olsun büyük güç ya da imparatorluk olmak ne zamandır bu ülkenin siyasi ahlakının mukaddesi oldu? Ne zamandır delice bir dünyevi başarı ve kazanma hırsı bize eski bildiğimiz doğrularımızı ve ahlakımızı bir kenara bırakmayı telkin ediyor?

Bir projenin “feasible” olması, artık doğruluğuna delil midir?

Şeytan, insanlara yeryüzünde imparatorluklar verecek kadar güçlüdür; kıtaların, okyanusların ötesine uzanma, efsanelerdeki yokedici yıldırımlar misali parlak ışığında binlerce insanı buharlaştıracak silahları ateşleme gücünü bahşedebilir. Dolayısıyla zalimler ve emperyalistler eliyle ikbal arayanlar beklediklerinden de fazlasına kavuşabilirler. Ama bu şeref ve saadet getirmeyecektir; çünkü Kötü’den İyi doğmaz.

Bu ülke iktidar ve toplumuyla önümüzdeki yıllarda ciddi bir sınavdan geçecektir. Bu kez ödülü dünyevi başarılar, zenginlik ve güç olmayacaktır. Ama bunu arayanların kimi istediklerine kavuşacaktır.

Denebilir ki, “bu ülke kimi şeyleri kabule çaresiz zorlanmaktadır. Bazı şeyleri reddetmek o kadar kolay değildir”. Ama bunu diyen sorumluluk makamındaki insanların yüzlerinde gizli bir hüzün olur; iktidar ve başarı sarhoşluğu değil.

Ancak Büyük Cihad’ı kazanan ve bundan sonra insanlarla Dünya’yı ıslah ve imar etmekte birleşenler iklimlere saadet, kendilerine ve yanlarındakilere şeref getirebilirler. İnsanlık tarihi bunu kolay yoldan öğrenenlerle zor yoldan öğrenenlerin öykülerinden ibarettir bir anlamda.

Bunları bize öğreten Peygamberi hikmete bir Kızılderili hikmetini de katarak sözümüzü bitirelim:

Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

- “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.

- “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

- “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- “Peki” dedi. “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

- “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!”

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/05/tanr-iyi-ve-kotu-kurtulus-nerede.html

*****************

HAKİKATİ YAZMADA BEŞ GÜÇLÜK

ŞEYTANİ RESİMLER


Israel Şamir

Batı, Beyrut ve başka şehirlerde elçiliklerinin yakıldığını görmekten memnun olmadı. “Şu Müslümanlar da bizim mizah anlayışımızı hiç anlamıyorlar; bizim özgürlük anlayışımızı da,” diye gürledi Batılı gazeteler. Diğerleri de Danimarka’nın densizliğini kınadı, ama buna reaksiyonu ölçüsüz buldu. Ama bu patlama kendiliğinden olmak dışında herşey idi. İyi bir Amerikalı araştırmacı gazeteci olan Christopher Bollyn Danimarka’nın “Şeytani resimlerini” ve bunların yayıncısı Flemming Rose’u araştırdı, ve ne buldu dersiniz:

Rose hiç de masum bir fikir özgürlüğü aşığı değildi; uçuk-kaçık İskandinavyalı bir karikatür kolleksiyoncusu olup, Peygamber resimlerini çıplak manastır rahibesi resimleri ile yanyana duvara asan biri de değildi. Rose Neo-con Siyonist kültün bir üyesiydi ve “şeyhi” Daniel Pipes’ı (*) da daha önce ziyaret etmişti.

Buraya kadar fena değil. Ancak bu habis Rose döküntüsünü “4 ay önce” yayınlamıştı, ve bu, medyanın da dediği gibi, uzun bir süre idi. O sıra Müslümanlar onun yaptığını farketmediler bile; zaten çoğu “Jyllands Pest”i (**) okumuyordu ki. Yaramaz çocuğun yaptıkları can sıkmayınca daha da azıtması gibi, yedi ülkedeki tam 11 gazete birden bu resimleri yayınlayıverdi. Bu tam bir gösteriydi: Birçok ülkedeki birçok gazete ardında, birçok şirket ve birlik ardında biz yine alışıldık düşmanı gördük. Aslında bize birşeyi anlatmak için yeterince ikna edici bir şovdu bu: Tek bir irade ve tek bir güç dünya medya imparatorluğunu yönetir.

İşi Kim Organize Etti?

Düşman kim? Kim bu çapta medya kontrolü sağlayabilir? Sandya Jain önemli bir Hintli gazeteci ve Hint milliyetçisi olarak şunları yazıyordu: “Karikatürler politize Hıristiyanlığın dinsel hoşgörüsüzlüğünün kasdi bir eylemidir; işin içinde Avrupa ve Amerika’nın sosyal, politik ve ekonomik elitleri vardır.” Hıristiyanlık birçok başka gözlemci tarafından da suçlandı. Ama emin olun ki, Müslümanları inciten bu kişiler Hıristiyanları incitmek istediklerinde asla iki kez düşünmezler. “Amen” posterlerindeki haçın gamalı haça dönüştüğü şu filmi, ya da bir bardak idrar içindeki çarmıha gerili İsa’yı hatırlayın (bu resim Talmud’dan mı alınmıştı?). Bunlar bir Brooklyn (Yahudilerin yoğun olduğu bir New York semti)  müzesinden manzaralar. Aslında Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında dini bir çekemezlik yok. Ahmed Amr haklı olarak der ki:

“İslam ve Hz. Muhammed’in Avrupalı ‘ifade özgürlüğü müdafileri’ tarafından çizilen aşağılayıcı tabloları aslında Müslümanları dezavantajlı hale düşürüyor. Onlar asla İsa Mesih’i aşağılayarak öç alamazlar, çünkü ona Hz. Muhammed kadar saygı duyar ve Allah’ın elçisi kabul ederler. Hz. İsa ya da Hz. Meryem’le alay etmek enaz Hz. Muhammed’le alay etmek kadar “küfr”dür. Hiçbir gerçek Müslüman Mesih’in anasını küçük düşürmeyi düşünemez, çünkü onlar da onun bakire ve mucizevi gebeliğine inanırlar. İslam geleneğinde Hz. Meryem Cennet’e girecek ilk kadındır. Ve Müslümanlar Kuran gibi İncil ve Tevrat’a da iman ederler. Öyleyse Hıristiyanları bırakıp başka yana bakalım.

Batı medyası aslında Yahudiseverlerin yurdudur. Belki bunu Şaron’un hastalığı ile ilgili abartılı haber ve resimlerde farketmişsinizdir; ya da abartılan Yahudi ölümleri ve es geçilen Filistinli ölümlerinde; ya da “Soykırım” meselesinde, ya da Yahudilere diğer gerçek ve hayali tüm saldırılarda. Yahudilerin Müslüman karşıtı duygular yaymakta özel çıkarı vardır, çünkü bu onların Filistinlileri ezme ve İran’ı halletme planlarına uyar (İranlılar da bunu hemen anlamış ve tepki olarak soykırım karikatürleri yayınlamışlardır. Her ikisi de eşit derecede tatsız; göze göz, dişe diş). Ve şimdi görünüşte “Siyonist olmayan Dünya Yahudi Kongresi  (World Jewish Congress) İran’a karşı kampanyasını başlattı,” diye bildirmiş İsrail gazetesi Haaretz okurlarına. AIPAC (American Israelite Public Affairs Committee) “Şimdi İran’ı Durdurma Zamanı” adında bir konferans planlıyormuş. Kurt Nimmo karikatürleri “Müslümanları kızdırıp parlatmak ve böylece Avrupa ve Amerika’da Strauss’çu (***) neo-con’larca sahneye konan ‘Uygarlıklar Çatışması”na taraftar toplamak için kasıtlı provokasyon” olarak niteliyor. Hem Uygarlıklar Çatışması, hem de “Şeytani Resimler” olayı Beynelmilel Yahudiliğin Ortadoğu stratejileriyle tam uyum içindedir.

Bebek Hz. İsa ve Hz. Meryem, Osmanlı minyatürü, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul

Bu Şeytani Resimler olayındaki Yahudi parmağına açık bir delil birçok gazete manşetinde çıktı: Dünyanın heryerinde Müslüman halklar rahatsız olmuşken medya “Filistinlilerin Avrupalılara saldırıları”ndan bahsediyordu; tıpkı 2001’de “Filistinliler İkiz Kulelerin çöküşünü alkışladılar” dediği gibi; halbuki küstahlık ve paranın gücünü simgeleyen bu kulelerin çöküşüne tek sevinen Filistinliler değildi. İsrail gazetesi Haaretz geçenlerde dedi ki: “Müslüman basın Şaron ve hahamları rezilane resmediyor; şimdi kendisi yaptıklarını tatsınlar.” Karikatürlerin ardında Yahudiseverlerin olduğuna başka bir delil.

Ama meslekdaşlar bu işin ardındaki büyük planı göremediler. Karikatürler Müslümanlarla bir savaş tablosuna uyarken, aslında onlar dünya çapında yürütülen bir “özgürlük saldırısına” tam uyuyorlar. ABD’den Rusya’ya, İngiltere’den İtalya’ya efendiler kanunlarının örgülerini sıkılaştırarak özgürlüğü ortadan kaldırıyorlar. 1968’de “savunmanın savunusu”, “yasaklamak yasaktır” gibi şeylerden bahsediyorduk; ama şimdi birsürü yasakla karşıkarşıyayız. Artık sigara içip içmemeyi, ya da emniyet kemeri bağlamayı ya da rahat oturmayı seçme hakkımız yok. Bu küçük küçük yasaklar bizim “Büyük Birader”e (George Orwell’ın “1984” romanına gönderme) boyun eğişimizin işaretleri aslında. Ve sakın bana bunun kendi iyiliğim için olduğunu söylemeyin; çünki size kendi sağlığım için çok daha önemli 100 şey sayarım. Örneğin şu borçlar kaldırılsın bir. Eğer yüksek faizli riskli bir krediyi kabulde özgürsem, emniyet kemeri takıp takmamakta da özgür olmalıyım.

Özgürlüklerimiz ciddi şekilde aşınıyor. Kağıt üstünde var onlar, ama onları kullanamayız. Hayatlarımızın mahvedilmemesini isteyemeyiz. Birçok öğretmen ve üniversite profesörü kendilerini işsiz buluyorlar, çünkü “yasak kelimeyi” söylemişlerdir. “Demokratik” Almanya’da bir Komünist asla öğretmenlik yapamaz. Dahası sandıkta istediğimizi seçemeyiz: Avusturyalılar Jörg Haider’i seçtiklerinde vazgeçtiklerini söyleyinceye dek dayak yediler. Şimdi Filistin Hamas’ı seçti ve onlara kendi vergi gelirlerinin bloke edildiği ve bu suçlarından tövbe edene dek bunun verilmeyeceği söylendi (yeri gelmişken: İncil her yedi yılda bir borç affı öngörür, oysa talmud alacaklının borçluyu bağlayıp, borcunu affa rağmen ödemek istediğini söyleyinceye dek dövmesine cevaz verir). Her seferinde, ister ABD’deki uzak Montana halkı için silahlar ya da Dublin, İrlanda’daki bir meyhanede sigaralar olsun, bir emniyet kemeri ya da hepimiz için eşit-özgür oy olsun, kitlesel medyanın devasa fikir yapma makinası hep yasakları destekledi. Bazan, örneğin Şeytani Resimlerde olduğu gibi, provokasyona engel olmadı, ama buna karşı konuşmamıza engel oldu.

Medya makinesinin Yahudi amaçlarına bağlılığından onun petrol şeyhlerince yönetilmediğini anlamak kolay, ama varsayalım ki (sonra, neden böyle varsaydık, konuşacağız) Yahudiler ve onların Yahudisever destekçileri kendi medya imparatorluklarını başka amaçla kurmuş olsunlar. Eğer siz de (birçok iyi insan gibi) Yahudileri beraat ettirmek istiyorsanız, Yahudilerin medyayı antisemitizmle savaş için elde tuttuklarını , oysa şeytan parababalarının (orj: Mammonitler) aynı mekanizmayı kendi küresel diktatörlükleri için kullandıklarını varsayabilirsiniz. Yahudileri “Hobbitt’ler” (****)  görüp “Efendilerin Yüzüğünü” koruduklarını, ama bunların parababalarınca onlardan alındığını düşünebilirsiniz. Öte yandan Parababaları antisemitizm masalını uydurup soykırım yaparak Yahudileri kendi yanlarında diğer insanlara karşı savaştırmış olabilirler. Onlar Yahudileri doktrine ederek normal insanların onları “yiyeceğine” ve yalnızca Parababaları iktidarının onları koruyacağına inandırmış olabilirler. Ama “Üçüncü Güvercin”de yazdığım gibi, ortada antisemitizm diye birşey yok; cadıların ve Noel Baba’nın da olmadığı gibi.

Medya makinesi müttefik kaydetmekte eşsizdir; aynı şekilde korku provoke edilerek kendi halinde Yahudiler de gönüllü kaydedilir. Medya “homofobi”yi icat etti, böylece homoseksüeller normal insanlardan korkacak ve Büyük Birader’in korumasına sığınacaklardı. “Maçoluk” ve “dövülen kadınlar” efsanesini icat ettiler, böylece kadınlar erkeklerinden korkacak ve hükmedenlerin sığınma evlerine sığınacaklardı. Sonra “ırkçılık” icat ettiler, ki her etnik azınlık Büyük Birader’in koruması altına sığınsın. “Tecavüze uğramış çocuklar”ı icat ettiler; artık anneler aile babalarından korkuyordu. Bir sürü masal. Bir “homofobi” yok; kimse kimsenin yatağında ne yaptığıyla ilgilenmiyor, işi ortalığa dökmedikçe. Erkekler doğal olarak kadın ve çocuklarını korurlar. Beyazlar siyahların neşesini ve müziklerini severler, tabii bütün gece çalıp söylemedikleri sürece. Size söylüyorum: Hepimiz azınlığız, ve hep bir arada biz insanlarız. Büyük Birader olmadan da kendi aramızda geçinip gidebiliriz.

Dışarıda korkacak birşey yok. Gençliğimde, Amerikalılar domino teorisi ile korkutuluyorlardı. Vietnam ve Kamboçya’ya komünistler hakim olduktan sonra Kaliforniya’ya dek geleceklerdi; inanmayan beklesin de görsündü. Hiçbirşey olmadı. Komünizm korkusu trilyonlarca Dolar milli servet tüketti ve belki ilginç bir sosyal denemeyi yerlebir etti. Galip fare yenilmiş aslan için hükmünü verdi: Polonya ve Baltık ülkelerinin inisiyatifiyle Avrupa Parlamenter Asamblesi Konseyi (PACE) “komünizmin terör ve suçlarını” mahkum etti. Şimdi aynı mekanizma İslam için kuruluyor. İslam kışkırtıldı ve tepkisi azgelişmişliğine delil olarak sunuldu. Büyük korku makinesi Ortadoğu’da da, küçük Yahudi çıkarlarının kıyısında da durmayacaktır, daha başka amacı var: Bir tank ceviz kıracağı olarak da kullanılabilir, ama başka amaçla yapılmıştır. Birleşik ve mükemmel Yahudi medya makinesinin Soykırım masallarıyla uğraşmaktan öte işleri vardır. Onun asıl işi bizi “Yeni Dünya”ya (*****) taşımaktır; yeni ruhsuz bir totaliterliğe. Bu uğurda küçük adımlar büyük amaca giden yolda aşamalardır.

Son aylarda bir seri, ama görünüşte birbiriyle ilgisiz olay oldu. İngiltere Başbakanı Tony Blair, toplumunu tam kontrole doğru önemli bir adım attı. İngiltere yeni bir bilgisayar sistemi kurdu. Bu sistem vasıta trafiği hakkında bilgi topluyor ve depoluyor. Gizli video kameralara bağlı olarak, Büyük Birader’e sizi evden işe, işten eşe-dosta, oradan eve gidene dek izleme imkanı veriyor. Tasarı itirazsız geçti. Sonra sıra İnrternet Terörü Yasası’na geldi. Yasa polise “terörü destekleyen” web sitelerini kapama hakkı veriyordu. Lordlar Kamarası tasarıyı reddetti. Geçen ay aynı meclis bir terör eylemlerini “övme” yasasını da reddetmişti. Hükümetin, bir “terörist yayının” “bilerek” ya da “bilmeyerek” dağıtılması ile ilgili getirdiği yasa teklifi de tadilata uğradı. Ve en iyisi, inatçı Lordlar bir “dini nefret” yasasını da reddettiler; yasa tamamen Yahudileri eleştirmeyi yasaklamaya yönelikti.

Ve sonra “Adüvv” (orj.: Adversary = Şeytan) Şeytani Resimleri yayınlattı. Müslümanları tahmin edilir ve zaten beklenen tepkisi parlamenterleri hemen bir seri “anti-nefret” yasası çıkarmaya sevketti. Şüphesiz bu yasalar birkaç milyar Müslüman ve Hıristiyanın derdine derman olmayacak. Parababalarının sevilen maskotu Yahudiler daha iyi korunduklarını düşünecek (ve saldırıya daha açık olacak), ama daha da önemlisi, fikir özgürlüğü daha büyük bir yara alacak.

Bu büyük özgürlük Batı’nın Sovyet Doğu’ya tek üstün tarafıydı. Sovyet rejiminin pek de hoş olmayan yönlerinden biri Ceza Kanunu’nun 58. maddesi olan meşum “Anti-Sovyet propaganda” yasası idi. Stalin’in eski günlerinde, cumhuriyet düşmanlarına sevgi duyduğunu açıklayan kişi ceza görürdü; en civcivli dönemde bir şaka-espri dahi içeri atılmaya yeterdi. Yasa Brejnev döneminde toplumsal muhafazakarlığı sağlamak için kullanıldı . Sovyetlerin son günlerinde 58. maddenin Demokles kılıcı Gorbaçev’e Sovyetleri yıkan reformları itirazsız yürütme imkanı verdi. Sovyet döneminin tüm toplumsal birikimleri yok edildi; Rus sanayi ve petrolü birkaç Yahudi parababasına teslim edildi; Rus devletinin anahtarları CIA’ye teslim edildi ve ülke çatışan devletçiklere parçalandı. Bu Gorbaçov-Yeltsin dönüşümünün olması ancak 58. Madde sayesinde mümkün oldu. Şimdi o geri geliyor.

Birkaç yıl önce bombalı Yahudi karşıtı pankartlar belirdi Moskova’da Eğer orada bir geçen pankartı indirmek isterse patlıyordu. Hükümet hemen bir “anti-nefret” yasası çıkardı ve bak sen! Tüm pankartlar ortadan yok oldu. Bir ay önce bir Moskova sinagogunda yine şaibeli olaylar oldu ve hükümet hemen bir “anti aşırılıkçılık” yasasını parlamentoya sevketti.

Böylece, aşırılık, terör ve nefrete karşı savaş örtüsü altında kalan özgürlükler de gitgide gezegenimizi terkediyor. “Kennedy’nin Huntington’u” Eugene Rostow 1960’lı yıllarda komünizm ve kapitalizmin birleşeceğini öngörmüştü; böylece her ikisinin de iyi yönleri alınacak, devam edecekti. Birleşme şimdi gerçekten oldu. Bir zamanlar Kızıl Doğu’da tam sosyal güvenlik vardı, kişisel özgürlükler pahasına da olsa. Batı ise özgürdü, ama eşitlik ve sosyal güvenlik pahasına. Şimdi birleştiler: Ruslar parasız eğitim ve sağlık sistemini kaybettiler ve köprü altında özgürce uyuma hakkı kazandılar. Batı ise kendi Gulag (Guantanamo, çev.) hapishanelerine  siyasi mahkumlarına sahip oldu. Batı ve Doğu 58. maddeyi, anti-nefret, antiterör, anti-aşırılıkçılık isimleri altında tekrar yürürlüğe soktu.

Dünya hakimiyeti master planı yavaş yavaş hayata geçiyor. İlk aşamada eski elitlerle kilisenin gücü kırıldı. Parababaları  eliti demokrasi ve özgürlükleri eski düzene karşı silah olarak kullandı, ve biz solcular ve Liberaller bunu sevdik. Lordlar kamarasındaki hayır oyu (gerçi yasa değişerek geçti ise de) gösteriyor ki, seki sistemin tüm hatalarına karşın kimi pozitif yönleri vardır. Ama bu dönem kapandı. Şimdi düşman demokrasi ve özgürlüğe karşı savaşıyor, korku ve (karşı-)ırkçılığı safında kullanıyor.

Düşmanın hem sağ hem de sola sızma avantajı vardır; hem büyük hem muhalif medyaya sızıp dünya çapında iş bitirebilir. İngiltere’de yenilirse Fransa’da saldırır, Gazze’de provokasyon çıkarır. Tepkinizden kin ve korku üretebilir. Bu mekanizma çalışır oldukça korku ve savaş bitmeyecek, çünkü makinenin ürünleri bunlar. Öte yandan bu, neden güçlü parababalarının –hepsi Yahudi değil- bu makineyi kullandığını ve desteklediğini de açıklar. Bu makine korku üretir, ve bunu kendi diktatörlükleri için kullanmalarını sağlar. Ama eğer çocuklarımızın bir köleler ve efendiler dünyasında yaşamasını istemiyorsak bu mücadeleyi kazanmalıyız. Belki Müslüman hassasiyetleri ya da Yahudi önyargıları sizi ilgilendirmez – ama özgürlüğümüz tehdit altında. Küresel planda  düşünmeliyiz, çünkü düşman küresel planda davranıyor.

Ve nefret ve çatışmayı, düşmanın bu iki ana silahını yoketmeliyiz.

Notlar:

(*): Daniel Pipes: Meşum neocon fikir babası. Ortadoğu barışının İsrail’in bölgeye hakimiyetinden geçeceğini iddia ediyor. “Parlak fikirleri” nedeniyle Başkan Bush tarafından önemli bir barış enstitüsünün başına getirildi.

(**):Jyllands “Pest”. Gazetenin asıl adı “Jyllands Posten”. “Pest” veba demektir; I. Shamir kelime oyunu yapıyor.

(***): Leo Strauss: Neo-con’ların filozofu. Almanya’da eğitim gördü. Yahudi olmasına rağmen saygın Nazi çevrelerinde bulundu. Daha sonra Amerika’ya yerleşerek çok tartışmalı eserlerini kaleme aldı. Çoklarınca Amerika’ya uyarlanmış bir faşizmi savunmakla eleştirildi.

(****) Hobbitt’ler ve Efendilerin Yüzüğü: I. Shamir, “Yüzüklerin Efendisi” filmine gönderme yapıyor.

Bkz:
http://altayu.blogspot.com/2011/09/seytani-resimler.html

****************

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

COLLAPSE (ÇÖKÜŞ) (II) (2009)

İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

MUHALİF HAYALLER

KREDOKRASİ’YE KARŞI DEMOKRASİ


–>

Yalnız ve küçük bir grup

Bizden kalanlar

Kaçaklar, göçebeler

Hüzün ve acıdalar Karanlık ormanda

Köpekler ardımızda

Ve avlanan kuzu gibi

Biz esirleri getirirler

Kalabalık, parmaklarıyla

Gösterir bizi, yuhalar

Ve sabırsız keskin baltaları

Dinsizlere iner (1)

                                                           Amish Şehitler İlahisi

AŞI OLMAK YA DA OLMAMAK

Bu ay “Amish” denen ilginç bir Amerikalı dini gruptan sözle başlayalım. Amish’ler çok muhafazakar bir Hıristiyan tarikattır. Üyeleri modern yaşamı ve teknolojiyi reddeder, kırda ve 18. y.y. giysileri içinde basit bir hayat yaşarlar. Tarlalarını hayvanlarına çektirdikleri sabanla sürer, at veya at arabası ile yüklerini taşır ya da seyahat ederler. Elektrik, akaryakıt, doğalgaz kullanmazlar. Geceleri mum ya da gaz lambasıyla aydınlanıp odun ya da kömür yakarak ısınır, yemeklerini pişirirler. Erkekleri 18. y.y. Kolonyal dönemine has “cadı şapkası” benzeri geniş siperlikli şapkalar ve altına uzun elbiseler giyer ve sakal bırakır. Kadınları bebek şapkasına benzer dantellerle süslü eski kadın şapkaları ve uzun etekli bol elbiseler giyer. Doğum kontrolü ve çağdaş tıp da tarikat kurallarınca yasaktır. Hastalıklar dua ve şifalı otlarla iyileştirilmeye çalışılır. Ve bu topluluğun tüm hakları devletçe korunur, hayat tarzlarına ilişilmez.

Son yıllarda bunun bir istisnası oldu. Bundan yıllar önce yaşadıkları bir bölgede bir salgın hastalık çıktı. Devlet salgının olduğu bölgedeki tüm halkı (Amish ya da diğerleri) salgını kontrol için kitlesel aşılama kararı aldı. Herkese kurulan sağlık ocaklarına gidip aşı olmaları emredildi. Diğerleri karara uydular, ama Amish’ler karara direnerek toplu halde aşıya gitmeyeceklerini açıkladılar. Bunun üzerine devlet karar alarak, Amish’lerin kolluk gücü marifetiyle aşıya getirilmesini emretti.

Bu olay Amerika’da gürültü kopardı. O sıra ünlü bir Amerikan dergisinin kapağında yayınlanan fotoğraf dev cüsseli polislerin arasında ve bir bankonun önünde, iri gözleri ve küçük ağzı merak ve endişeden açılmış küçük ve sevimli bir Amish kızını gösteriyordu. Gerçi, devletin kararı yerindeydi. Salgını durdurmak için yapacağı bundan başka birşey yoktu. Yapılanların dikkatli ve ince bir savunusu da vardı: Amish’lerin aşı olmak ya da salgında ölmek seçimlerine devlet karışamaz. Ama Amish’lerin kendi hayat tarzı seçimleri nedeniyle bölgede ilişkide bulundukları diğer ahalinin de sağlığını riske atmak hakları yoktur. O zaman devlet müdahale eder. Amerika, kötü yönetildiği 2000′li yıllara girene ve “Bushism” egemen olana dek, kendi iç politikası açısından bazı standartları yakalamış bir ülke idi. Şimdisini eleştirebiliriz, ama şu anlatılanlardan çıkarılacak kimi dersler vardır.

Alınacak ders: İnsana saygıdır. İnsanlar dünyanın en saçma şeylerine bile inanıyor, tamamen akıldışı bir hayat tarzı sürdürüyor olabilirler. Ama eğer bunu kutsal biliyorlarsa devletin işi onlara doğrusunu öğretmek değil, inançlarını ve hayat tarzlarını (ki insani haysiyetlerinin bir parçasıdır) elden geldiğince koruma altına almaktır.

20 yıldır artık kanserleşmek üzere olan bir başörtüsü sorununun baş çektiği, Kürtlük, Alevilik, gayrımüslim azınlıklar gibi birçok inanç, kültür ve hayat tarzları problemine zorla “tektipleştirmek” şeklinde reaksiyon vererek, leyleği kuşa çeviren Nasrettin Hoca’ya bile rahmet okutmuş kimi devlet politikalarının hala savunulabildiği bir ülkede dünyanın başka yerlerindeki örneklere dönüp bakmaya hala çok ihtiyaç var. Demokrasi ya da kredokrasi ayrımı bu noktada devreye giriyor.

EGEMENLİK KAYITSIZ ŞARTSIZ MİLLETİN MİDİR?

 Klasik cumhuriyet siyasal literatüründe cumhuriyet yönetimi, egemenliğin, yetkiyi Allah’tan aldığını iddia eden bir halife-padişah’ın elinden alınarak millete verilmesi olarak tarif edilir: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” der Mustafa Kemal.

Cumhuriyeti kuranlar gerçi konuyu böyle kabul ve ifade etmiş olsalar da, onların ardından gelen yönetici elitin “egemenliği kayıtlı şartlı milletin” kabul ettiği anlaşılmaktadır. Sonuçta bir ülkede örneğin kimi kamuoyu araştırmalarının, “halkın %80′den fazlasının başörtü yasağına karşı olduğunu” göstermesine rağmen, ne bu yasağın kalkması, ne de hiç olmazsa bu konuda “konuyu milletin hakemliğine götürelim” denip bir halkoyuna bile başvurulmaması, bir yandan Batı’nın Türk demokrasisi konusunda sürekli ortaya attığı şüphe iddialarına haklılık payı getirir ve “egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olmadığı” savlarına da haklılık kazandırır. Tüm bunların, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” demiş bir liderin adını öne sürerek yapılıyor olması da kaderin garip bir cilvesi.

Bu olayın ülkeye birçok zararlı yanlarından birisi, dışgüçlerin, yönetim tarzı milletin hatırı sayılır bir bölümünü kendine küstürmüş bir ülkenin zaaflarını, kendi çıkarları için sömürmelerine alabildiğine kapı açmasıdır. Bir diğeri ise bir ülkenin insanlarının kendi mahkemelerinde bulacaklarına inanmadıkları adaleti gidip yurtdışındaki şu ya da bu mihrakın yargı müesseselerinde aramalarıdır.

Aslında bu hal yeni değil. Vakti zamanında Osmanlı devrinde Keçecizade Fuat Paşa’nın meşhur bir “pabuççu muştası” meseli vardır: Fuat Paşa “bir devlette iki kuvvet olur”, dermiş, “biri yukarıdan gelen kuvvet, ikincisi aşağıdan gelen kuvvet. Yukarıdaki kuvvet saray, herkesi ezer, aşağıdaki kuvvet halk, sessiz sedasız, kaderine razı…” Fuat Paşa bunları anlattıktan sonra eklermiş: “Bunun için pabuççu muştası gibi yandan vurmalı, yandaş bir kuvvet kullanmalıyız. O kuvvet de sefaretlerdir.”

İki yüzyıl sonra değişen artık “pabuççu muştası” yönteminin giderek halk tarafından da benimsenmeye başlamış olması; ama belki ondan da tehlikelisi var: Uzun sürmüş bir devlet-millet küskünlüğü artık kimi elitleri de bu milletten güç devşirmek konusunda ümitsizliğe sürükler ve onlar da iktidarın bekasını Avrupa ya da Amerika ile yapılan ittifaklara bağlayarak, “pabuççu muştası”nı hakim siyaset haline getirirlerse, işte o zaman bu ülke için kader çanları çalmaya başlar. Bu halden ne kadar uzaktayız? Bu hale düşmemek için yapılabilecek birşey var mı? İşte demokrasi-kredokrasi ayrımı burada önem kazanıyor.

DEMOKRASİ-KREDOKRASİ

 Demokrasinin ne olduğunu hepimizin bildiği varsayımıyla şimdi kredokrasiye bir tarif getirelim:

Kredokrasi, dini ya da ladini herhangi bir inanç ya da felsefi görüşün (“kredo”), kendinden menkul ve daimi iktidarıdır. Böyle bir inancın geçerliliği bir devlette kayıtsız şartsız nihai ilke kabul ediliyor ve demokratik tercihin de üstüne çıkıyorsa, burada kredokrasiden sözedilir. Bu anlamda tüm teokratik rejimler birer kredokrasi olduğu gibi, bir ideolojinin kayıtsız şartsız egemenliğini kabul eden tüm siyasal rejimler da birer kredokrasidir.

Ya da bir devlet düzeninde en üstün ilke demokrasidir, onun da üstünde başka bir inanç, fikir ya da felsefenin hâkimiyeti varsayılamaz. Ve hal öyle gösteriyor ki, bu ikisinin ortasında bir uzlaşma ya da orta yol muhaldir: Birini ya da öbürünü kesin tercih durumundayız.

Teokratik bir idareye geçit vermemek için tarif edilmiş laiklik, dünyevi başka bir imanın koruma kalkanı haline getirilmişse anlamından sapmış demektir. Demokratik bir devlet tüm dini akidelere eşit uzaklıkta olduğu gibi, tüm “dünyevi akidelere” de aynı uzaklıkta, sadece ve hep “layman”in (lugat anlamı: “avam”) yanındadır: “Laisizm” (lugat anlamı: “Avamilik”) anlam sahası genişletilerek böyle tarif edilmeli ve aslına döndürülmelidir.

Bu söylenenler ilk duyulduğunda belki çok ütopik gelebilir, ama iyi düşünüldüğünde görülecektir ki, demokratik bir devlet için en kutsal olan, milletin kendisine o an kutsal olarak bildirdiğidir. Milletin devlete söylediği ise bir şekilde bilinir: Milletin seçilmiş temsilcilerinin ağzından. Bir demokraside bu heyetin dışında ve üstünde kimsenin devlete inanç ya da görüş bildirme ve dikte hakkı yoktur. Aksi halde artık kredokrasiden sözederiz.

BAŞKALARININ PROJELERİ YA DA KENDİ PROJELERİMİZ

Bu ve buna benzer görüşler zaman zaman Türkiye’nin liberal çevrelerince dile getirilmiş ve zaman içinde karşıtlarınca “Batıcı – liberal bir proje” olarak damgalanmıştır. Ama İstanbul’da düzenlenen son Doğu konferansının da sıkıntısını gösterdiği gibi, ülkemiz ve bölgemizde Batı karşıtlığı adına tüm baskıcı yapılar sahiplenilecek ve değişim talepleri gözardı edilecek olursa, bu ancak Batı’dan gelen “Büyük Ortadoğu Projesi” tipi girişimlere meşruiyet kazandırır. Ve bağımsızlığımız tartışmalı hale gelir.

Amerikan Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice 2004′te yaptığı bir konuşmada özetle, “Ortadoğu ile ilgili bizi bir uzmanlar güruhu hep kandırdı. ‘Ortadoğu’nun kendi sosyal yapıları vardır, müdahale etmeyin’ diyerek bizi diktatörlere destek vermeye sevkettiler. Şimdi anladık ki, kendimiz için istediğimiz özgürlükleri, kadın-erkek eşitliği ve diğer hakları Ortadoğu için de istemedikçe doğru sonuç almamız mümkün değil,” demiştir. Bu sözlerin samimiyeti tartışılabilir ve tartışılmalıdır da; ama yapılmak istenene, varolan baskıcı siyasal yapılar sahiplenilerek karşı çıkılamaz. Doğu ve Türkiye kendi siyasal projelerini üretmelidir.

 MİLLETE GÜVENMEK

 Konunun, beni hem hayretler içinde bırakan hem de üzen bir başka yanı da, konuyu tartıştığım her, ve çoğunlukla da birbirlerine zıt siyasi görüşlerden insanın “millete sınırsız özgürlük rejimi yıkar” gibi bir iddiada birleşmeleri idi. Oysa güvenmedikleri millet kendileri idi. Bu kendine güvensizlik nereden kaynaklanıyor ve niçin bu kadar derindir? Halbuki tarihimiz bu vehmi doğrulamıyor.

Uzun tarihimiz, başıboş kalmış iktidarların istibdad ve zulüm hikâyelerini biteviye anlatır dururken, bunların olmadığı görece iktidarsızlaşma dönemlerinde (ki bunlar aynı zamanda büyük çapta toplumsal zaaf, savaş, felaket zamanlarına da denk gelirler!) halkın kendibaşına kaldığında, çok daha barışçı, akıllı ve mutedil adımlar attığı görülür.

Örneğin Selçuklu parçalanmasının Anadolu’yu sarstığı beylikler döneminde milletin örgütlü gücü olan Ahiler Osmanlıya tam destek vermiş, Osmanlının yıkıldığı 1. Dünya Savaşı ertesinde millet, resmi otoritenin görünürdeki hoşnutsuzluğuna rağmen Ankara’daki meclis etrafında birleşmişti. Aslında acı olsa da, bu milletin sağduyu ve tavrına gösterilecek yüz ağartan bir başka örnek, bu satırların yazarının yaşadığı 17 Ağustos 1999 depremidir. Devletin örgütlü kuruluşlarının 15 gün bir felç pençesinde kıvrandığı ve yardım elini uzatamadığı bir sürede, eğer ülkenin her köşesinden bu milletin sayısız temsilcisi çaresiz insanların yardımına koşmamış ve kendiliğinden devasa bir yardım kampanyası örgütlememiş olaydı, bu 15 günlük gecikme depreme uğramışlar için açlık, hastalık, sefalet ve yağmacılar elinde ölüm demekti. Çok şükür ki, bunların hiçbiri olmadı.

Ve yine ne ilginçtir ki, bu olayda dahi gösterilen tek aşırılık, 15 gün sonra özel yardım kuruluşlarının bölgeden çekilmesini emreden ve onları adeta kendine rakip olarak gören siyasal iktidardan gelmiştir. Ondan önce çeşitli kesim ve siyasal görüş ile bağlantılı olduğu iddia edilen hiçbir yardım kuruluşu, ne birbirleriyle bir rekabete girdi, ne de bunun için çatıştı. Tersine, gerektiğinde birbirlerinin eksiklerini tamamladılar.

Bir başka konu da, Türkiye’de demokrasiye fazlaca atıf yapan liberal söylemlerin siyasal iktidarı zayıflatacağı ve bu nedenle ülkenin çıkarlarına aykırı olduğu iddiasıdır. Ama biz tersini düşünüyoruz.

Alexis de Tocqueville “Amerika’da Demokrasi” adlı kitabında demokratik Amerika ile Restorasyon Fransa’sı arasında ilginç bir karşılaştırma yapar: Fransa’da hemen her yasa, ya da resmi uygulamanın karşıtı bir toplumsal kesim bulmak mümkündür, çünkü yasalar bir azınlık iktidarınca yapılır. Eğer bir kanun kralın çıkarına uygunsa, büyük ihtimalle aristokrasinin çıkarına uygun değildir. Dolayısıyla, eğer o kanundan kaçıyorsanız, aristokrasi size krala karşı sığınma sağlayacaktır.

Eğer kanun aristokrasinin çıkarına uygun ise, halkın ya da kralın çıkarına uygun değildir. Bir kanun kaçağı olarak halk size emin bir sığınak sağlar. Örnek uzatılabilir. Hem halkın, hem aristokrasinin çıkarına uygun olan genellikle kralın çıkarına uygun değildir gibi.

Sonra de Tocqueville Amerika’ya dönerek, buradaki demokratik idare nedeniyle bir çıkar uyuşmazlığı olmadığından sözeder. Bir kanun kaçağı demokratik yönetimden kaçıyorsa halk onu bağrına basmayacaktır, çünki idare zaten halk çoğunluğunun rızasına uygun davranıyordur. Mahkemelere de sığınamaz, çünkü yasalar bir azınlık değil halkın seçtiği meclisçe yapıldığından, aynı rızaya uygundur. Aristokrasi yoktur, belki orduya gidilebilir; ama o da demokratik idarenin emri altındadır.

Ve nihayet de Tocqueville şu sonuca varır: Fransa’daki kralın, tüm kesimlerin desteğinin ardında olduğundan hiçbir zaman tam emin olamayan, korkak ve ürkek idaresinin tersine, Amerika’daki demokratik iktidarın gücü hemen hemen sonsuzdur!

Çünkü içinden çıktığı millet onu kendi amacı için seferber etmekte, o milletini zaten kendinin olan amaç için seferber etmektedir. Bu örnek, yukarıdaki “pabuççu muştası”nın vahim sonuçlarına tam karşıt bir başka gerçeklik olarak alınabilir.

Millete güvenmek ya da güvenmemek. Asıl konumuz budur. Bunu ister “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek, ister “Yeter! Söz milletindir!” diyerek yapalım, aynı şeydir. Demokrasi millete güvenmeden olmaz. Ya da oturur ve “başarılı bir dikta” yönetiminin şartlarını düşünür, konuşuruz. İkisi de mümkündür, yol ayrımı buradadır. Demokraside karar kılarsak, artık onunla birlikte başka bir resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke yoktur. Demokratik ideal kendi kendisinin mukaddesidir. Ya da demokrasi ile birlikte başka bir resmi kutsal, ebedi ya da üstün ilke vardır; o zaman hakim olan demokrasi değil, bu ilkedir; kredokrasi vardır.

Tercih bizimdir.

Son olarak, bu konunun açılmasına vesile olan Amish toplumu ile ilgili bir başka anı: Amerika’ya giden bir grup Türk kurban bayramında koyun alıp şehir dışına çıkarak açık bir arazide kurbanlarını kesmeye karar verirler. Aralarında meslekten kasap yok, kimi öğrenci, kimi başka meslek erbabı, dolayısıyla tecrübesiz olduklarından; koyunları düzgün bağlayamazlar, kimi kaçar, ortalığı dört dönüp milleti peşinden koşturur.

Derken uzaktan arazideki kaynaşmayı gören birileri bunlara doğru yaklaşmaya başlar, daha yakına gelince kendine özgü kıyafetlerinden bu adamların Amish olduğunu anlaşılır. Amish’ler “burada ne yapıyorsunuz?” diye sorar, “koyun kesiyoruz” cevabı alırlar. “Ne için burada koyun kesiyorsunuz, kasapta yok mu?” derler, “biz Tanrı’ya bunları kurban ediyoruz” deyince, “o zaman durum değişti, siz Tanrı’ya ibadet için bunu yapıyorsunuz, size yardım edelim,” derler.

Kaçan koyunlar Amish’lerin yardımıyla yakalanır, hepsi bağlanır, kıbleye dönük yatırılır, tekbir sesleri araziyi inletir. Türklerle beraber koyunları tutan Amish’ler de okunan duaları anlamamakla birlikte “Allah” kelimesini tanırlar, duada, tekbirde “Allah” geçtikçe onlar da “Allah” diyerek eşlik ederler. Kurbanlar kesilir. Ayrılırken Amish’lere de kurban etinden verirler mi, onu bilmiyoruz. n

 

DİPNOT:

1- We alone, a little flock,

The few who still remain,

Are exiles wandering through the land

In sorrow and in pain…

We wander in the forests dark,

With dogs upon our track;

And like the captive, silent lamb

Men bring us, prisoners, back.

They point to us, amid the throng,

And with their taunts offend,

And long to let the sharpened ax

On heretics descend.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/09/kredokrasiye-kars-demokrasi.html

HİLAFET, İSLAM DEVLETİ VE SONRASI


–>

Kalkınmak isteyen bir toplumun, Batı uygarlığını ve Batı uygarlığının ruhunu anlamadan bunu başaramayacağını güvenle söyleyebiliriz. Bu ruhtan habersiz toplumlar, hayatlarında pozitif bir değişikliği asla sağlayamayacaklardır. Bizimki gibi, birçok İslami toplum maalesef bu bilgiden hâlâ mahrumdurlar. Hâlâ Batı uygarlığının çeşitli veçhelerinin farkında değiliz ve Batı’yla karşılaşmamız daha ziyade yüzeysel cereyan ediyor; şöyle ki, Batı’ya ya hayranlıkla ya da nefretle yaklaştık.

Batı’nın Erdemleri

Muhammed Hatemi, İran Cumhurbaşkanı

GİRİŞ

Müslümanlar olarak, 20.y.y.da dini geleneğimiz ve kültürümüzü oluşturan birçok ögenin Peygamber döneminden kalma olduğunu gururla düşünür ve 1400 yıldır değişmemiş doğrulara inandığımızı kabul ederiz. Bu sadece İslam’ın mensuplarının değil, bütün diğer dinlerin mensuplarının da ortak iddiasıdır; çünkü inanç ancak değişmez, evrensel ve kalıcı doğrulara olur. Ancak yine bütün dinler için ortak olan bir başka nokta, değişimin onlar için kaçınılmaz olduğu ve aksi takdirde ayakta kalamayacakları genel tesbitidir.

Değişim, gelişmek ve değişen şartlara ayak uydurabilmek için bu alemde her varlığın uyması gereken genel kuraldır. Dinler de yaşayan sosyal organizmalardır ve aynı kuraldan nasiplerini alırlar.

Derhal yapılması gereken bir hatırlatma, İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerle karşılaştırıldığında oluşan değişimin temel kaynakların tahrifi şüphesini içermemesidir. Bu anlamda değişim, gelişme sağladığından olumlu olmuş; İslam uygarlığının uzun yüzyıllar boyunca insanlık olaylarının akışı ve insanlığın ortak tarihi ilerleyişi üzerinde gurur verici bir etki yapmasını sağlamıştır.

Ortak kültürümüzün önemli bir bölümünü oluşturan siyaset de aynı temeller ışığında ele alınarak bakıldığında görülen odur ki, 13 asır önce geliştirilen hilafet ve onunla bağlantılı siyasal kurumlar uzun yüzyıllar önemli roller oynamışlar, ancak yeni değişimlerin ihtiyacının kendini dayattığı 20.y.y.da yerlerini yeni anlayış biçimlerine terketmişlerdir.

BÜYÜK DEĞİŞİM

İslam dünyasında hicri 1.y.y.da başlayan hızlı yükselişle birlikte gelen bir seri değişim medeniyetimizin tarihi içinde kalıcı etkiler bıraktı. Kısaca sözetmek gerekirse birkaç on yıl içinde “Medine Site Devleti” olarak kurulan bir toplum devasa bir “tarım imparatorluğuna” dönüştü.

İslam Peygamberi’nin Medine’de kurduğu örnek topluma “devlet” denip denemeyeceği bugün hala tartışmalı bir konudur. İnsanların arasındaki anlaşmazlıklarda hükmetmesi, şer’i cezalar vermesi ve ordular kurarak savaşması bir devlet nizamının varlığı yönünde delilse de bu devletin gelenekleri, en azından o zamanki halleriyle, uzun süre yaşayamamıştır. Aksine son 1300 yıldır medeniyetimizi siyaset açısından etkileyen kalıcı gelenekleri ondan sonra gelenler oluşturdu.

Medine toplumu ekonomisi daha çok ticaret ve biraz da tarıma dayalı bir site toplumu idi. Ticaretin ilk müslümanların iktisadi hayatında baskın rol oynadığını gerek tarihlerden gerekse de Kur’an’ın ilk müslümanlarca kolayca anlaşılan dilinden tesbit ediyoruz. Bu konuyu açarsak, Kitap insanların kolaylıkla anlayabileceği bir dilde olmalı idi çünkü o “herşeyi açıklayan” (tibyan li külli şey’in) idi. Dolayısıyla Medine toplumunun kültür ve gündelik hayatında çok önemli rol oynayan ticaretin o kültüre kazandırdığı kavram ve terimlerle misallerini vermek ve mesajını anlatmak durumundaydı. Bu nedenle, Kitabullah’ın anlatımına ticari bir dil hakimdir. İnsanlara “ecr” (ücret, karşılık) vermekten, Allah’ın müminlerin canları ve mallarını “Cennet karşılığında satın aldığından” sözedilmektedir. Bu misaller kolaylıkla çoğaltılabilir.

Beğenelim veya beğenmeyelim bu geniş çapta reformları başlatan yönetici Hz. Ömer radiyallâhü anh, hemen hemen son şeklini veren de ilk Emevi halifesi Muaviye olmuştur.

Peygamberimizin vefatından sonra birkaç onyıl içinde İslam uzak diyarlara yayılmış büyük bir imparatorluğa dönüştüğünde bu ilk dönemin siyasi-idari geleneklerinin tek başına ihtiyaçları karşılayamayacağı açıktı. Bu nedenle bu gelenekler köklü tadilatlara uğratıldı. Beğenelim veya beğenmeyelim bu geniş çapta reformları başlatan yönetici Hz. Ömer, hemen hemen son şeklini veren de ilk Emevi halifesi Muaviye olmuştur.

Bu anlamda belirtmeli ki, Kur’an’da bildiğimiz anlamda hilafete işaret eden hiçbir ayet yoktur. Kur’an’da “halife” kelimesi birkaç ayette tüm insanların Allah’ın halifesi kılınması olarak geçer: “Hani rabbin, meleklere ‘muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti. onlar da ‘biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?’ dediler. (Allah:) şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim dedi.” 2/30. Dileyen 6/165, 7/69, 7/74, 7/129, 10/14, 10/73, 27/62, 35/39, 38/26 ve 57/7 numaralı ayetlere bakabilir.

Bu anlamda belirtmeli ki, Kur’an’da bildiğimiz anlamda hilafete işaret eden hiçbir ayet yoktur.

Bunun dışında insanlardan “Ulu’l-Emr”e itaat istenmiştir: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan Ulu’l-Emr’e de. eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. şayet Allah’a ve ahıret gününe iman ediyorsanız. bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (4/59) Birçok tefsirde ve mealde Ulu’l-Emr kelimesi “emir sahipleri” olarak çevrilmiş ve bundan devlet görevlilerinin anlaşıldığı söylenmişse de yine burada anladığımız anlamda hilafet ile ilgili reddedilemez bir delalet (yol gösterme) yoktur. Kaldı ki, Ulu’l-Emr birçok alim tarafından “Emrin dostları” olarak da çevrilmektedir. Belki bu anlam ayette ifade edilen gerçeği bildirmeye daha yakın olur. Çünkü Emr’in sahibi Allah’tır. Onun dostları da ancak alim kişiler olur. Onlar Allah’ın emirlerini halka açıklar ve bu anlamda Emr’in koruyucusu ve dostları olurlar. Bu ise siyaset ve devletin tamamen dışında bir toplumu aydınlatma faaliyetidir. Ancak biz “tarihteki hilafete” geri dönelim.

Geleneği bir tarım imparatorluğunun gereklerine göre yorumlayan Hz. Ömer yeri geldiğinde görünüşte açık nassa da aykırı hükümler koyabilmiş; örneğin müellefe-i kulübe Beyt ül-Mal’dan yapılan yardımları durdurmuş, ya da konumuz açısından daha önemli olan bir örnek olarak, Irak arazisinin beşte birinin Beyt ül-Mal’a bırakılarak, kalanının fatihlerince mülk edinilmesini engellemiş; bütün Irak’ı devlet mülkü yapmıştır. Bu uygulamaları müslümanların hatırı sayılır kişileri arasında şiddetli tartışmalara neden olmuştur. Ancak sonuçta gerek şahsi itibarı gerekse de pratik dehasını kullanarak tartışmalardan haklı çıkmayı başarmış ve daha sonra gelenler kendisine hak vermişlerdir.

Hz. Ömer’le başlayan büyük çapta değişim Muaviye’nin saltanat düzenini standart uygulama haline getirmesi ile hemen hemen son şeklini almıştır. Bu reformlar öylesine başarılı ve kalıcı oldular ki, Endüstri Devrimi’nin başladığı 19.y.y.a kadar geçen 1200 yıla damgalarını vurdular. Yine aynı dönemde bu reformlara karşı eski dönemin sadeliğini savunan Şia ve diğer akımların ortaya çıkışı ve bütün müslümanlarca muteber görülen büyük mezhep imamlarının da bu dönemde yetişmeleri tesadüf değildir; çünkü bu dönem büyük çapta bir yeniden yapılanma dönemi idi.

HİLAFET

Hz. Ebubekir zamanından başlayarak müslümanların başına geçen reisin “Halife-ti Resulullah” ya da kısaca “Halife” olarak adlandırılması İslam medeniyetinde gelenek olmuştur. Hulefa-i Raşidun devrinde yeni halife tayininin değişik yöntemlerle yapılabilmekle birlikte adına “Ehl ül-Hal v’el-Akd” denen müslümanların önde gelenlerinden bir kurulun rızasını almak kaide haline getirilmeye çalışılmıştır.

Ancak Hulefa-i Raşidun devrinden sonra bu kurallar değiştirilmiş ve hilafet babadan oğula geçen bir saltanat makamı haline dönüşmüştür. Öte yandan saltanat kurallarına da herzaman riayet edilmemiş ve tahta çıkış kimi zaman kılıç zoruyla da olmuş; taht kavgaları geçmişimizi karartan vakalar olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

Artık realizm idealizme galip gelmiştir ve “olması gerekenden” çok “olanlar” hilafet teorilerine yansıtılır.

Hilafet makamı Abbasiler döneminde parçalandı ve müslümanların tek yüksek makamı olma iddiası zaafa uğradı. Kurtuba ve Kahire’de rakip hilafetlerin ortaya çıkışı ve bağımsız İranlı ve Türk hanedanların gelişi ile Bağdat’taki hilafet iktidardan mahrum kaldı. Artık Bağdat hilafeti, kendinden daha az payeye sahip şahsiyetler arasındaki iktidar değişim törenlerini icra eden kof bir manevi onurla sınırlı idi. Hilafet teorisinin “İkinci Formülasyonu” bu döneme tesadüf eder. Artık realizm idealizme galip gelmiştir ve “olması gerekenden” çok “olanlar” hilafet teorilerine yansıtılır. Bu realizm döneminde üç isim dikkati çeker: Ebu Hasan el-Maverdi, (ö. h. 450/m. 1058), Ebu Hamid Muhammed Gazali (ö. h. 505/m. 1111) ve Bedrettin İbn Cema’ (ö. h. 732/m. 1332). (). Bu dönemde hilafetin bir kişinin uhdesinde olmasından teorik olarak vazgeçildi. Hilafet için aranan şartlar bir kişide yoksa bu şartları toplayan bir heyet de halife kabul edilebilirdi (Maverdi). Ancak bu heyetin seçim ve devletin başına geçişi mekanizması yeterince tarif edilemedi. Nihayet herhangi bir kılıç sahibinin “temel devlet işlevlerini” yerine getirmek şartı ile hilafet makamına el koymasında bir sakınca görülmedi (İbn Cema’). İşte bütün bu ictihadların tecviz ettiği gelenek bugünlere de ulaşmış ve toplumsal-siyasi kültürümüzün beğenilen ve beğenilmeyen bütün vechelerini oluşturmuştur. Belki bu ictihadların beklenenin ötesinde bir rağbet gördüğünden bahsedilebilir.

İslam Ortaçağındaki siyasal kargaşaya Osmanlı Sultanı Yavuz Selim’in Mısır Memluk Devletini yıkarak hilafeti İstanbul’a getirmesi ile son verdiği genel bir kanıdır. Bu kısmen doğrudur. Ancak unutulmamalı ki, Osmanlı sultanları, özellikle İstanbul’un fethi ile bir dünya devleti olarak yükseldikten sonra, kendilerine Yavuz Selim’den önce de halife denmesinde bir sakınca görmediler. Yine Yavuz Selim’in hilafeti İstanbul’a getirmesinden sonra Hindistan’da Babür Devleti şahlarına “Halife” denmeye devam edildi.

Yine Yavuz Selim’in hilafeti İstanbul’a getirmesinden sonra Hindistan’da Babür Devleti şahlarına “Halife” denmeye devam edildi

Hicri 5. ya da miladi 11.y.y.dan itibaren İslam Dünyası’nda hakim olan genel siyasi anlayışa göre büyük bir devlet kurarak müslümanların üzerinde hakim olan ve fetihler yaparak ülkesinin sınırlarını genişletebilen başarılı bir müslüman hükümdar, kendisine itaate layık olması nedeniyle “Halife” olarak adlandırılıyor ve bu ünvanın verilişinde bir silsile aranması ya da başka bir hükümdarın “Halife” sıfatını taşıyıp taşımaması artık önemli görülmüyordu.

Doğu’da Babür Devleti’nin çöküşü, Batı’da Osmanlı Devleti’nin üstün bir konuma yükselişi ve Orta’da Safevi Devleti’nin Sünni İslam siyaseti dışında bir yol tutması ile İslam Dünyası’nda tekrar makamı başında bir halife kaldı. Ancak Osmanlı sultanları “Halife” sıfatını uzun müddet ön plana çıkarmadılar. Osmanlı’nın hakimiyet dönemlerinde Osmanlı hükümdarları Farsça’dan gelen bir terim olan “Padişah”, üstün güç sahibi anlamında “Sultan” ve Türkçe hükümdar anlamında olan “Han” ünvanlarını kullandılar. “Halife” ünvanının tekrar ön plana çıkışı ancak 18.y.y.da olmuştur.

1774’te Osmanlı-Rus Harbi’nin bitişiyle imzalanan Küçük Kaynarca anlaşmasında Sultan, o zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasını oluşturan Kırım ve Kuçhan Tatarlarının tam bağımsızlığını taahhüd ediyordu. Rus imparatoriçesinin Osmanlı mülkündeki Ortodoks kilisesine mensup Hıristiyanların hamiliğini üstlenmesi nedeniyle, Osmanlı yetkilileri de Sultan’ı Müslümanlar üzerinde mukabil bir manevi otoriteyle teçhiz etmek için (diğer ünvanlar yanında) “Halife-yi Ru-yi Zemin” (Farsça: Yeryüzünün Halifesi) olarak adlandırdılar. (). Zamanla Osmanlı uleması bu doktrini Batı yayılmacılığı karşısında İslam’ın birliğini koruyacak şekilde geliştirdiler.

Hilafetin hükümdarlıktan ayrı olarak bütün müslümanlar üstünde bir manevi otorite haline gelmesi politikasının en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid Han’dır

Hilafetin hükümdarlıktan ayrı olarak bütün müslümanlar üstünde bir manevi otorite haline gelmesi politikasının en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid Han’dır. Zamanında Mağrip’ten Çin’e dek birçok yerde adına hutbe okunmuş ve özellikle Hint müslümanları coşkulu bir biçimde onun üstün makamını onaylamışlardır. Şüphesiz bunda İngiliz egemenliği altında olmaları ve bir zamanların “Büyük Moğolları”nı (Babür Devleti) unutmamış olmaları da rol oynamış; Osmanlı’yı birgün elbet kendilerine yardıma gelecek büyük ve bağımsız bir İslam devleti olarak selamlamışlardır.

Büyük umutlar doğuran Hilafet siyaseti 1. Dünya Savaşı öncesinde Batı’ya karşı İslam birliğini sağlayarak direniş ve ihya hareketi için bir zemin oluşturmuş görünüyordu; ancak bu umutlar Büyük Harb ile birlikte hayal kırıklığına dönüştü. Sultan 2. Abdülhamid’den sonra Osmanlı siyasetine egemen olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin politikalarının bu hayal kırıklığına az ya da çok bir rolü olduğu bir gerçektir.

Hilafet Müslümanlar üzerinde manevi bir otorite olduğu sürece herhangi bir itiraz görmemiş; ancak birçok Müslüman millet Hilafet’e bağlılığı Osmanlı Devleti’ne bağlılıktan dikkatle ayırmıştır. Belki onların Sultan 2. Abdülhamid ile tek uzlaştıkları nokta bu ayrım olmuştur. İlk büyük örnek, Osmanlı Devleti’nden kopan Arnavut müslümanların 1. Dünya Savaşı öncesinde devlete isyan ile Hilafet’e bağlılık arasında uzlaşmaz bir çelişki görmemeleridir. 1. Dünya Savaşı sırasında Halife-yi Ru-yi Zemin’in bütün dünya müslümanları için İtilaf devletlerine karşı ilan ettiği “Cihad-ı Ekber” fetvasına, Mısır’ın gösterdiği ilgisizlik ikinci büyük darbe olmuş; Mısırlılar “üzerlerindeki İngiliz egemenliğine karşı ayaklanamayacak kadar zayıf olduklarını, ama Halife’nin orduları gelip bu esir kardeşlerini kurtarırlarsa bundan mutluluk duyacaklarını” bildirmişlerdir; ancak en büyük darbe Devlet-i Aliye’nin kendi sınırları içinden geldi.

Arap Lawrence’ın (ya da Arapların adlandırmasıyla “El-Aurans”ın) peşine düşen Arap direnişçiler, Hilafet siyasetinin ve Osmanlı birliğinin devri geçmiş bir güzel hatıra olduğunu ve acı gerçeklerin saatinin gelip çattığını kendi eylemleriyle gösterdiler.

Dünyanın büyük devletlerinin ordularına karşı birçok cephenin yanısıra Ortadoğu’da da dev bir boğazlaşmaya girmiş Osmanlı orduları bir anda öz vatanını savunan bir yerli güçten işgalci güç konumuna indirildiler. Arap Lawrence’ın (ya da Arapların adlandırmasıyla “El-Aurans”ın) peşine düşen Arap direnişçiler, Hilafet siyasetinin ve Osmanlı birliğinin devri geçmiş bir güzel hatıra olduğunu ve acı gerçeklerin saatinin gelip çattığını kendi eylemleriyle gösterdiler. Osmanlı milleti, hem de birlik ve bütünlüğün en gerekli olduğu Büyük Harb günlerinde ikiye ayrılmış, neredeyse yarısı Arap bayrağı altında ayrı bir yol tutmuştu. Osmanlı ordusunun komuta kademelerini oluşturan genç subaylar Arap direnişçilerin verdiği bu acı dersi hiç unutmadı; çünkü bunun sonuçlarını ilk elden yaşayarak gördüler. Bu acı hatıra ordu içinde Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da yaşayacaktı.

Hilafet siyasetinin uğradığı başarısızlıkla ilgili çeşitli nedenler öne sürülmüştür. Bugün kamuoyunda en çok huzursuzluk uyandıran tartışma Osmanlı içinde Türkçü milliyetçilik akımını başlatan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sonuçta bölünmeye yol açtığı iddiası üzerinedir. Taraflar bu tartışmayı kolay bitireceğe benzemiyorlar, ancak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Sultan 2. Abdülhamid’e karşı muhalefette iken onun Hilafet siyasetine karşı milliyetçi bir politikayı savunsa bile; iktidara geldiğinde bunu devam ettirmekte zorlandığını söyleyebiliriz. Çünkü iktidar mantığı başkadır; bunu muhalefetten iktidara gelen herkes iyi bilir. İttihat ve Terakki de bir kez Osmanlı Devleti’nin Pay-i Taht’ında iktidar olduktan sonra devletin gerçekleriyle yüzleşmek ve belki istemeyerek de olsa milliyetçi planlarını ertelemek durumunda idi. Bu gerçekler Hilafet sancağı altında bir Osmanlı birliğini gerektiriyordu. İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri de bu siyasi gerekleri kavrayacak kadar zeki kişiler idiler. Nitekim bu gerçekleri kavradıkları ve devletin gereklerine uygun davrandıklarına dair tarihi bilgilerimiz vardır.

Dikkat edilirse hilafet ve devletle ilgili temel tartışmalar 19. y.y.da Sanayi Devrimi ve enerji kaynağı olarak ondan beslenen kolonyalizmin bütün dünyayı etkilediği bir çağda başlamıştır

Belki de asıl tartışılması gereken başarısızlık nedeni çok daha derinlerdedir. Araştırmamızın başında İslam uygarlığının hicri 1.y.y.da büyük bir reformdan geçtiğini, tacirlerden oluşan bir site devletinden büyük bir tarım imparatorluğuna dönüştüğünü ve hilafetin bu dönemde kalıcı olarak formüle edildiğini söylemiş idik. Dikkat edilirse hilafet ve devletle ilgili temel tartışmalar 19. y.y.da Sanayi Devrimi ve enerji kaynağı olarak ondan beslenen kolonyalizmin bütün dünyayı etkilediği bir çağda başlamıştır. İnsanlığın binyıllar sürmüş bir dönemi artık kapanıyordu. İslam alemi h. 1.y.y.da olduğu gibi enerjik bir dönüşüm yapamadı; bunun yerine varolan statüyü koruyucu ve muhafazakar eğilimler hakim oldu. Dünyanın kabaran deniz misali gerçekleri muhafazakarlığın bu zayıf duvarını ödüllendiremezlerdi; onu aştılar ve geçtiler. İşte bugün halen bu uyumsuzluk ve geçkalmışlık-gerikalmışlık sorunlarını yaşıyoruz.

İSLAM DEVLETİ

1924 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilafeti kaldırışı ile bu konudaki tartışmalar bir dönüm noktasına ulaştı. Yeri gelmişken not etmek gerekir ki, gerek Büyük Harp’te Osmanlıya yardıma gelmeyen ve gerekse de Osmanlıya karşı silahla direnen müslüman milletler hilafet kaldırılıncaya dek yeni bir halife seçimi ya da İstanbul’daki halifenin tanınmaması yönünde bir harekette bulunmadılar; kimse böyle bir teklif de ortaya atmadı. Hilafetin manevi otoritesi ilk amaçlanandan bambaşka bir şekliyle de olsa benimsenmişti. Sultan Abdülhamid’in Hilafet siyasetinin amacı: “Maddi ayrılıklara rağmen müslümanların manevi birliği” idi. Oysa yeni anlaşılan şekli ile Hilafet: “Manevi birliğe rağmen müslümanların maddi ayrılığı” idi; gerekirse boğaz boğaza gelebilinen bir ayrılık.

Sultan Abdülhamid’in Hilafet siyasetinin amacı: “Maddi ayrılıklara rağmen müslümanların manevi birliği” idi. Oysa yeni anlaşılan şekli ile Hilafet: “Manevi birliğe rağmen müslümanların maddi ayrılığı” idi

Gerek 1924’te gerek daha sonra hilafetin bu biçimi ile dahi olsa korunması gerektiğini savunanlar çıkmıştır. Onlara göre hilafet Vatikan gibi bir kuruma dönüşse, yani inananlar ayrı devletlere parçalansalar, hatta bu devletler birbiriyle savaşsalar dahi bizzat varlığı bir manevi birlik sağlamaktadır; tek tek müslüman fertler ona itibar etmekte ve bu kurumun başlarında kalmasını çok önemli görmektedirler. Ama bu iddialar da 1924’ten sonra ciddi bir yara aldı; Türkiye son halifeyi azletti ve İslam dünyası yerine yenisinin seçilmesi için pek dikkate değer bir faaliyet göstermedi. Hilafet meselesine dünyada en çok ilgiyi Hintli müslümanlar göstermişlerdi. Bu ilgi o derecede idi ki, 1923 Kasımı’nda iki Hintli müslüman, Şii Emir Ali ve İsmaili lider Ağa Han bile tartışmaya katıldılar ve Sünni bir kurum olan hilafetin korunması yönündeki dileklerini İstanbul’da duyurdular.

Ancak hilafetin son bulmasından sonra bu ilgi kısa sürede söndü. Başlangıçta yeni bir halife seçimi için İslam Dünyası’nın bir hilafet kongresi toplaması düşünüldü ise de adayların hiçbiri bu işe yeterli bulunmadı; bitmez tükenmez tartışmalara katılmaya devam edenlerin sayısı giderek azaldı ve Hintli müslümanların coşkulu Hilafet Hareketi bile “dikkatini Hindistan müslümanlarının sosyal refahına çevirdiğini” ilan ederek 1926’da Kahire’de yapılacak Dünya Hilafet konferansı için yapılan daveti geri çevirdi. ().

Hilafetin hala ölüm-kalım mücadelesi verdiği birkaç yıl öncesinde Arap milliyetçileri bir yandan hilafetin zayıflamasından dolayı memnunluk duyuyor; öte yandan hilafetin Araplara iadesini sağlamaya çalışıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki tek Arap halife adayı Mekke şerifi Emir Hüseyin’di. Ama onun İngilizlerle olan yakınlığı itibarını düşürmekteydi. Mart 1924’te Türkiye’de hilafetin ilgasından sonra kendini müslümanların halifesi ilan ettiyse de ona sadece Irak, Hicaz ve Doğu Ürdün’den temsilciler bağlılık sözü verdiler. Hintli ve Mısırlı müslümanlar İngiliz ajanı olduğu gerekçesiyle onu reddettiler. Bundan sonra İslam Dünyası’nın geri kalanının üzerinde uzlaşabileceği bir halife adayı çıkmadı. ().

Artık hilafet meselesi İslam dünyasının dikkat alanından çıkmıştı. Başta Ezher’in ulemasından saygın kişiler gelmek üzere Arap ve İslam aleminin birçok değerli alimi artık hilafet fikrinin diriltilemez olduğunu söylemeye başladılar. Ancak tahttan indirilen hilafetin yerine kısa sürede başka bir kavram oturdu: İslam devleti.

Ancak tahttan indirilen hilafetin yerine kısa sürede başka bir kavram oturdu: İslam devleti.

İslam devleti fikri 1920’lerin ortalarından başlayarak dini düşüncenin siyasi tezahürü haline geldi. Başlangıçta Suudi Vahhabilerinin, ilhamını Muhammed Abduh’tan alan İslami hümanizmin ve, modern insanın akılcılığıyla tam bir uyum içinde bir din olarak algılanan, ilk ve temiz İslam’a dönme gayreti içindeki Selefiye’nin ortak fikri buluşma zeminiydi. Daha sonra bu iki kanat Selefiye’nin giderek devrimci akımlara meyletmesi ve Vahhabiye’nin koyu bir muhafazakarlık içine kapanmasıyla birbirinden uzaklaştı. 1935’te Muhammed Reşid Rıza modern anlamda İslam devleti fikrinin temellerini attı. Bu görüş, tekrar tekrar işlenerek çeşitli varyantlarıyla bütün 20. y.y. boyunca çok etkili olmuştur. ().

Reşid Rıza’nın hilafet konusundaki eseri “El-Hilafe ev el-İmame-t’il-Uzma” (Hilafet ya da Büyük İmamet) hilafetin ilgasının hemen öncesinde 1922-23 yılında basılmıştı. Rıza hilafetin sorunlarına değindikten sonra İslami devlet konusunu gündeme getirmektedir. Bunu üç aşamada gerçekleştirir:

1) Önce hilafetin İslam siyaset teorisindeki temellerini ortaya koyar.

2) Sonra bu teoriyle müslümanların siyasi uygulamaları arasındaki ayrımlığı gösterir.

3) Sonunda da İslam devleti konusunda kendi fikirlerini açıklar.

1) İlk aşamada hilafetin vücubunu ispat için yoğun olarak hadisleri ve icmaı kullanır. Kuran’dan delil getirmez. Maverdi, Gazali, el-İci, ve Saadettin Taftazani’den alıntılar yaparak hilafeti destekler. Ancak okumaya devam edildiğinde ortaya çıkmaktadır ki, asıl amacı klasik teorinin Hilafet’in icraı konusunda çok yüksek standartlar getirdiğini göstermektir; müslümanların tarihte bu isimle tanıdıkları kurumlar asıldan aşırı derecede sapmış örneklerdir ve tereddütsüz reddedilmelidirler. Dolayısıyla bu durumda geçmişin kabul görmüş kaynaklarından yaptığı yoğun aktarımlar, muhtemel gelenekçi saldırılara karşı ihtiyati savunma hatları oluşturmaktan öte bir maksat için değillerdir.

Çoğu müslümanların üzerinde ittifak ettikleri, Raşid Halifeler ve Emevilerden Ömer b. Abdülaziz’in uyguladığı ideal hilafet ile müslümanların tarihlerinin büyük kısmında idaresi altında yaşadığı hilafeti birbirinden ayırır. Yürürlükteki hilafeti İmamet üz-Zaruret (Zaruri yönetim) ve Tegallüb b’il-Kuvve (kuvvetle üstün gelme) diye ikiye ayırır. Sonra eski fakihlerden örnekler vererek hilafetin bu şekillerine ancak geçici çareler olarak izin verilebileceğini ispatlamaya çalışır. Zaruret imamlığına hilafetin bütün şartlarının (adalet, ehliyet ve Kureyş’ten olma) bir kişide bulunmayıp, seçme mevkiinde bulunanların bu vasıfların çoğunu taşıyan bir adayda karar kılmaları halinde cevaz verilebilir. Kuvvetle üstün gelme ise despotizmdir; varlığını sürdürmesi kurucularının kabile ve aile içi dayanışması ile mümkündür. Seçicilerin iktidarı onaylamasına mahal bırakılmaz.

Rıza’nın yaklaşımına göre fukahanın bu rejimlere müslümanların rıza göstermesini istemeleri ruhsattan öte bir şey değildir. Zaruret imametinde itaat gereklidir; çünkü bunun alternatifi kargaşadır. Despotizme müsamaha ise bir zaruri hal gereğidir; hükmü açlık halinde domuz eti yemeye izin verilmesi gibidir.

Rıza kitabında adaletsiz bir hilafette ne yapılacağı üzerinde de durur. Bu konuda klasik yazarlar sükut etmişlerdir; Rıza da pek başarılı olamaz. Karşı koymanın “yararların zararlardan ağır basması” gibi şartlara bağlanmasının pratikte ne anlama geldiği çok açık değildir. İsyan isteği ile isyanın anarşi ile sonuçlanacağı korkusu hep birbirini dengelemiş; bu da tarih içinde statükonun “ehven-i şer” görülmesine yol açmıştır. Öte yandan klasik teoride halifenin aynı zamanda müçtehid sayıldığı ve eylemlerinin içtihat hükmü taşıdığı unutulmamalıdır.

Hayli ilginçtir; sıra, tarihte müslümanların adaletsiz yöneticilere karşı isyan etme haklarını nasıl kullandıklarına dair örnekler vermeye geldiğinde Rıza sadece Osmanlı saltanatını yıkan Türkleri örnek verir. İşte bu örneğin Rıza’nın niyetlerini ele vermekte klasik fakihlerden yaptığı alıntılardan daha anlamlı olduğu muhafazakar çevrelerce çok öne sürülmüş ve Reşid Rıza bir “hilafet ve din düşmanı” ilan edilmişti. Bu tartışmalar bitmemiştir; ancak konumuz dışındadır. Şu kadarı söylenebilir ki, insanların beğenmedikleri ya da çok değişik buldukları fikirlerin sahiplerine ilk elden “dinden çıkmış” ya da “din düşmanı” demek gibi kötü bir adete saplanmaları fikri tartışmaları ve dolayısıyla uygarlığımızın ilerleyişini durdurmuş ve zararlı olmuştur. ().

2) İkinci aşamada Rıza Hilafet fikrinin eski parlaklığına kavuşmasının önündeki bir dizi pratik zorluğu vurgular. Rıza o dönemde Hilafete adaylık konusunda en istekli bulunan Mekke şerifi Hüseyin’i despot oluşu, şer’i bilgi eksikliği, İngiliz sempatizanlığı ve reform karşıtlığı gibi nedenlerle uygun aday görmez. Türkler de doğal olarak devre dışıdır. Mısırlı adaylar konusunda Rıza sessizdir; sadece Yemen İmamı Yahya, dini hukuktaki yetkinliği, ahlakı, ehliyeti, nisbi bağımsızlığı ve Kureyşiliği nedeniyle uygun bir aday görülürse de, İmam Zeydidir. Zeydi bir imama Sünni müslümanların biyatı hem teorik hem de pratik açıdan müşküller taşımaktadır.

Sonuçta Rıza, gerçekte hilafetin ideal şartlarına uygun bir adayın bulunmadığı hazin sonucuna varır.

Sonuçta Rıza, gerçekte hilafetin ideal şartlarına uygun bir adayın bulunmadığı hazin sonucuna varır. Dolayısıyla Kendisi de dahil Sünni müslümanların kesinlikle aksini istemelerine rağmen geleneksel hilafetin ihyası mümkün değildir; dolayısıyla buna en yakın alternatifi seçmek gerekir.

3) Hilafet sorunu böylelikle İslam Devleti sorununa dönüşür ve yeni bir kavram ihdas edilmiş olur.

Reşid Rıza’nın İslam Devleti fikrini burada uzun uzun inceleyecek değiliz. Kavramı ilk o ortaya atmış olsa bile temsil ettiği fikir 20.y.y.da o kadar itibar gördü ki, birçok Müslüman yazar tarafından ve çokça işlendi. Bunların arasında Hasan el-Benna ve Seyyid Kutup gibi Mısırlı fikir adamları, Mevdudi gibi Pakistanlı alimler, birkısım Suriyeli ve Lübnanlı yazarlar ve son olarak da İran’dan Ayetullah Humeyni sayılabilir. Bu yazarların herbirinin araştırmalarına tek tek girecek yerimiz olmadığı için temel iddiaları şu başlıklar altında toplanabilir:

- Peygamberimiz Medine’de bir İslam Devleti kurmuştur; o zamandan beri adil ve Allah’ın emirlerine uyan bir İslam Devleti kurmak bütün müslümanların üzerine vaciptir.

- İslam Devleti’nin anayasası Kuran’dır.

- İslam Devleti’nde başta müslüman âlimler olmalı ve siyaset onların yol göstericiliğinde yürütülmelidir.

Ancak İslam Devleti’nde siyasi rejimin ve hükümet organlarının işleyişinin hangi esaslara dayanması gerektiği konusunda bir fikir birliğine varılamamıştır.

Ancak İslam Devleti’nde siyasi rejimin ve hükümet organlarının işleyişinin hangi esaslara dayanması gerektiği konusunda bir fikir birliğine varılamamıştır. 20 y.y. başlarında demokrat Batılı fikirlerin etkisi ile bir meclisin ve bu meclisin genel oyla seçim sonucu işbaşına gelmesinin gerekliliği üzerinde durulmuş; ama bu gereklilik üzerinde uzlaşılamamıştır. Ekonomi alanında liberal bir açık pazar ekonomisinden başlayarak daha sonraları yükselen ve Üçüncü Dünya’da hayli itibar kazanan Marksizm’in etkisinde devletçi ekonomilere dek birçok görüş ileri sürülmüş bütün bu yaklaşımlara Kuran ve Sünnet’ten dayanaklar getirilmeye çalışılmıştır. Tartışmalara katılan fikir adamları geleneksel İslami külliyattan alınan kavramların yanısıra “emperyalizm, kültürel emperyalizm, tam bağımsızlık, eşitlik, özgürlük, emeğin hakkı, artık değer, teşebbüs hürriyeti, İslami banka”, hatta “İslam ekonomi doktrini” ve “İslami ideoloji” gibi çeşit çeşit kavramlar kullanmış ve bunlarla bir İslam devletinin teorik çerçevesi oluşturulmaya çalışılmıştır.

İslam Dünyası’nda bu takdire şayan, yoğun, yaygın ve uzun sürmüş çabaların sahiplerinin hiçbirzaman vazgeçmedikleri bir iddia da İslam’ın sadece bir din değil siyasal ve iktisadi bir doktrin de olduğu ve kendine özgü bir siyasi-iktisadi düzeninin bulunduğu idi. Başka türlüsü de düşünülemezdi zaten; çünki İslam dini “hayatın bütün alanlarını kuşatmıştı”. Bunun sonucu “İslam’a karşı demokrasi”, “İslam’a karşı kapitalizm”, “İslam’a karşı komünizm” gibi karşıtlıklar üzerine yürütülen polemikler oldu; artık İslam’ın felsefi rakipleri Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Budizm değildi.

Artık İslam’ın felsefi rakipleri Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Budizm değildi.

İslami devlet fikrinin ya da fikirlerinin bir başka güçlüğü de genellikle çok teoride kalmış olmaları ve bu teorilerin uygulama sahası bularak yeterince test edilememiş olmalarıdır. Bu bağlamda halihazırdaki bazı İslami devletlerle bu teoriler arasındaki uyuşmazlıklar da vurgulanmalıdır. Kaldı ki, bugün bazı “meşhur” İslami devletler olan Suudi Arabistan, İran ve Afganistan’daki savaşan iki siyasi iradenin de rejimlerinin temeli Şeriat’tır; ama bu devletlerin farklılıkları benzerliklerinden çok daha fazladır; bu farklılıklar da örf ve adet farklılıkları nedeniyle füru’ meselelerde görülecek türden değildir; rejimin temeline taalluk etmektedirler. Orta Doğu’da birçok Arap ülkesinin anayasalarında devletin dininin İslam olarak geçtiğini (örn. Mısır) ama bu özelliğin çok önplana çıkarılmadığını; buna rağmen kimsenin bu devletlerin İslami özellikleri ile ilgili yaygın bir tartışma açmadığını da not olarak ekleyelim.

Oysa dürüst olalım ve kabul edelim ki, “İslami” düşünürlerimizin araştırıp bize sundukları fikir külliyatının ataları arasında sadece Hz. Muhammed yoktur.

Bir müslüman düşünürün çağının bütün felsefi imkanlarını kullanarak toplumsal sorunlara çözümler aramasında bir gariplik yoktur; hatta bu gerekli birşeydir de. Bunu yaparken o çok çeşitli kaynaklardan da faydalanabilir; çünki “hikmet müminin yitiğidir; nerede bulursa alır”; öte yandan bir Batılı filozofun tabiriyle “en iyi ses veren kemanlar birkaç cins ağacın tahtalarından yapılır.” Ancak bütün bunları yaparken o araştırma sonuçlarını “İslami devlet” ya da “İslami ideoloji” gibi kavramlarla ifade eder ve bunların dinin emirleri olduğunu söylerse müşküller başlar; çünkü başına “İslami” sıfatı koymak, söylenen şeyi şu ya da bu şekilde Hz. Muhammed’e nispet etmek demektir. Oysa dürüst olalım ve kabul edelim ki, “İslami” düşünürlerimizin araştırıp bize sundukları fikir külliyatının ataları arasında sadece Hz. Muhammed yoktur; İngiliz felsefe okulunun Locke, Hume, Hobbes gibi düşünürlerinden Keynes’e, Alman Hegel’e ve Marx’a oradan Lenin’e, Fransız Devrimi’nin Rousseau ve diğer düşünürlerinden Bonapartistlerine, oradan Popper, Kuhn ve Feyerabend’e ve kim bilir daha kimlere dek geniş bir “atalar” yelpazesi vardır; öyleyse elde edilen hasılaya sadece “İslami” demek en azından dürüstlüğe aykırı değil mi?

Son olarak İslam ideologlarının kendilerine temel olarak gördükleri bir çıkış noktasına geliyoruz: “İslam bütüncül bir dindir; hayatın bütün alanlarını kuşatmıştır.” Bu noktadan hareketle İslam’ın siyasetten ekonomiye oradan sosyolojiye ve diğer bütün alanları dair söz ve emirleri olduğu İslam ideologlarınca benimsenir. Bu söz ve emirler ilk bakışta göze çarpmazsa bunlar araştırılacak ve bulunacaktır. Bu “bütüncül ve ayrı bir kültür” inşa etme projesi ilk bakışta kendine has görülebilir ancak araştırıldığında bu tür geniş çaplı bir projenin Stalin zamanı Sovyetler Birliği’nde de uygulanmaya çalışıldığı ortaya çıkar. Hemen belirtmeli ki, Sovyetler Birliği gibi bir toplumsal denemenin Rusya gibi Ortodoks bir kültür havzası üzerinde yükselmesi de tesadüf değildi. Ortodoks Hıristiyan ve Sünni Müslüman yekpare din-dünya görüşünün benzerliği, belki de aynılığının birkez daha altını çiziyoruz.

Bu “bütüncül ve ayrı bir kültür” inşa etme projesi ilk bakışta kendine has görülebilir ancak araştırıldığında bu tür geniş çaplı bir projenin Stalin zamanı Sovyetler Birliği’nde de uygulanmaya çalışıldığı ortaya çıkar.

Şostakoviç Stalin zamanının değerli bir Rus bestecisi idi. Bestelediği klasik müzik eserleri Dünya kültürüne malolmuştur. Ne yazık ki bu değerli zat Stalin’in “Sosyalist kültürü inşa” dönemine denk gelmiştir. Bestelediği eserler Moskova’da çalındığında ayakta alkışlanmış ve “Sosyalist kültürü inşa” için katkılarından ötürü kendisine payeler verilmiş; ancak aynı eserler Paris’te de çalınıp ayakta alkışlanınca eserlerinde “Burjuva ögeler olduğu” yoksa “bu eserlerin Paris’te asla beğenilmemesi gerektiği” savıyla sorguya çekilmiştir. Stalin zamanı Sosyalist kültürünün de hayatın her alanını kapsaması bekleniyordu: Sosyalist devlet, Sosyalist ekonomi, Sosyalist bilim, Sosyalist sanat, Sosyalist şehircilik, Sosyalist eğitim, Sosyalist ahlak, Sosyalist aile, ila ahir. İşte bu “diğerinden her alanda farklı olma” titizliği modern zamanların ürünü bir zihniyettir.

Aynı titizlik modern İslam ideologlarınca da benimsendi ve “Materyalist Batı uygarlığına” İslami bir alternatif oluşturulmaya çalışıldı; ancak bu, geçen 13 asır içinde bu derece titizlikle ele alınmış değildi; dinimizin öncekileri “hikmeti her bulduğu yerde alma” konusunda çok daha rahattılar. Bu nedenle bugün “İslami düşünce” olarak algılanan külliyat içine Yahudiler ve Hıristiyanlardan rivayetler, Eski Yunan, İran ve Hindistan’dan felsefi akımlar girmiş ve bütün bunlar hummalı bir faaliyet sonucu “İslam’ın rengine boyanarak” düşünce evrenimizi zenginleştirmiştir. Bu iddiamıza çok basit bir örnek olarak yüzyıllardır medreselerde Mantık dersinde okutulan “İsaguci” adlı kitap verilebilir. Bu kitap Geç Antik Dönem filozoflarından İsagog tarafından yazılmış idi. Bunun tersine bir örnek, zamanının materyalistlerinden olan Ravendi’nin öğretilerinin “İslam Düşüncesi” külliyatı içinde bir bölüm almasıdır. Oysa dine yakınlık açısından Ravendi’nin Karl Marx’tan çok farklılığı yoktur. Örnekler çoğaltılabilir.

SİYASİ DİN?

Bütün bunlardan sonra “dinin hayatın her alanını kuşatması”, daha doğrusu “dinin hayatın her alanına hakim olmasını” başka türlü anlamamız gerektiği ortaya çıkıyor. Esasen sağlıklı bir toplumsal yapı ve kültürde din “hayatın her alanına hakimdir”; bunun için özel bir çaba göstermeye gerek yoktur. İlk bakışta tuhaf görünse de bu hal sadece İslam için değil Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm ve diğer dinler için de geçerlidir.

Esasen sağlıklı bir toplumsal yapı ve kültürde din “hayatın her alanına hakimdir”; bunun için özel bir çaba göstermeye gerek yoktur.

Sözümüze çok revaç bulmuş bir iddia ile devam edelim: “İslam toplumsal bir dindir; oysa Hıristiyanlık ve diğerleri bireysel ahlaka yöneliktir; dolayısıyla bireysel dinlerdir.” Acaba safi toplumsal ve safi bireysel dinler şeklinde bir ayrım olabilir mi? Böyle bir ayırımın mümkün olduğunu varsayalım ve bir “safi bireysel din”in seyrine bakalım. Göreceğiz ki, bu din tek tek insanların bireysel ahlakını değiştirdikçe ve bu insanlar bir toplumda çoğunluğu teşkil ettiğinde onların bireysel ahlakları o toplumun örfü haline gelir. Bu örf ise ister istemez toplumsal yaşayışı, yasaları, iktisadı ve bütün toplumsal kurumlarla birlikte devlet idaresini belirler. Bu en tabii, normal ve mantıklı bir durumdur. Bu noktadan bakıldığında ise laiklik-teokrasi tartışmaları kurumsal düzenlemenin şekline yönelik tartışmalar olarak kalır; doğrudan din ile bir ilgisi yoktur. Din oksijen gibi her an solunan bir gerçektir; istense dahi hiçbir kapının ya da pencerenin dışında tutulamaz.

Din oksijen gibi her an solunan bir gerçektir; istense dahi hiçbir kapının ya da pencerenin dışında tutulamaz.

Bu noktadan sonra bir müslüman siyasetçinin görevi açıktır: Topluma en iyi şekilde hizmet ve toplumun isteklerinin siyasete yansımasını önleyen çarpık yapılanmalara karşı demokratik ıslahatçılık. De Tocqueville’i şerheden İran Cumhurbaşkanı M. Hatemi’nin söylediği gibi: “… Ona göre (de Tocqueville) bu uygarlığın (Anglo Amerikan uygarlığı) önemi odur ki, burada özgürlük dinin gelişmesinin beşiğini bulduğu yerdir ve din ise özgürlüğün korunmasını kendi ilahî çağrısı addeder. Bundan ötürü, özgürlük ve iman asla çatışmamışlardır… İnancım, eğer insanlık mutluluk arıyorsa, dini maneviyat ile özgürlüğün erdemlerini bağdaştırması gerektiği yönündedir…”().

İSLAM BİRLİĞİ

Bundan sonra kısaca İslam aleminin birliği meselesine değinmek gerekiyor. İslam aleminin birliğini sağlama yolunda önemli adımlar atmış olan Hilafet, sanayi devrimi ile birlikte yetersiz kaldı ve yüzyıl başında yıkıldı. Hilafet siyasetinin en büyük uygulayıcısı Sultan 2. Abdülhamid’le kaderin garip bir cilvesi sonucu karşıkarşıya gelmek zorunda kalan yüzyıl başının bir başka önemli şahsiyeti Cemalettin Afgani’ye kulak verme zamanı belki de gelmiştir. Afgani de hilafet ile İslam âleminin birliği meselesinin çözülemeyeceğini görmüştü. Bu nedenle 2. Abdülhamid’e karşıt bir çizgi izledi ve sonunda muhafazakar hilafet taraftarı çevrelerin hain gözüyle baktığı bir kişi oldu. Oysa Afgani çok basit bir öneride bulunmuştu: Her müslüman milletin önce kendi özgürlük ve bağımsızlığını elde etmesi, gelişmesi ve bundan sonra bu milletlerin özgür iradeleriyle bir araya gelerek bir üst birlik çatısı oluşturması. Afgani bir anlamda bugünün Avrupa ülkelerinin kurduğu Avrupa Birliği’nin bir müslüman modelini önermekteydi.

Oysa Afgani çok basit bir öneride bulunmuştu: Her müslüman milletin önce kendi özgürlük ve bağımsızlığını elde etmesi, gelişmesi ve bundan sonra bu milletlerin özgür iradeleriyle bir araya gelerek bir üst birlik çatısı oluşturması.

Bugün İslam ülkeleri Afgani’nin önerisindeki birinci merhaleyi tamamlayamamışlardır. İslam Dünyası’nın geri kalmışlığı ve özgürlük yokluğu müslüman milletlerin gidecek hayli yolu olduğunu gösteriyor. O halde önce bu nakısaların aşılması şarttır. Bu anlamda aslında Türkiye’deki İslamcılar, Kemalistler ve Milliyetçilerin genel bakış açıları birbirine denk düşmektedir. Türkiye’de tam Batıcı bir azınlık dışında bütün görüş sahiplerinde İslam Dünyası’nın sorunlarına karşı bir hassasiyet ve diğer müslüman milletlerin Türkiye’nin örneğini izleyerek gelişmesi yönünde bir dilek vardır. Kemalist gelenekten buna örnekler verirsek Mustafa Kemal’in Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra ilk elden dostluk kurduğu yabancı devlet adamları arasında İran ve Afgan Şahlarını görüyoruz. O zamanlar Türkiye dışında bağımsız olan sadece bu iki ülke vardı; diğerleri sömürge durumundaydı. Örnekler yelpazesi bu uçtan diğer uca, Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in 1980’ler başında Suudi Arabistan Krallığı’na gelişmek için Atatürk İlke ve İnkılaplarını benimsemelerini salık vermesine dek uzatılabilir. Evet Türkiye’de ilgi vardır ve bu ilgi genelin gözünde meşrudur. Yapılması gereken bu ilgiyi doğru yollara kanalize etmek, Türkiye’nin İslam dünyasının diğer milletlerine bir örnek teşkil etmesini sağlamaktır.

SONUÇ

Sonuç olarak şunların tekrar vurgulanmasında fayda vardır:

- İslam uygarlığı hicri 1. y.y.da gelenekte büyük çapta reformlarla bir tüccar site toplumundan tarım imparatorluğuna dönüştü.

- Bu dönemde formüle edilen devlet ve siyaset teorileri 19. y.y.da Sanayi Devrimi başlayana dek süregelen nispeten istikrarlı bir dünyada 1300 yıl boyunca işlerliklerini sürdürdüler

- Sanayi Devrimi başlarken ve daha sonraları İslam dünyası gereken ikinci büyük dönüşümü yaparak bir sanayi toplumuna dönüşemedi. Skolastisizm ve taassup statüyü korumak ve içe kapanmayı getirdi.

- Ancak bu içe kapanma hiçbirşeye çare olamadı. Kaleler düştü ve İslam dünyasının büyük bölümü sömürgeleşti.

- Bugün hala bu ayak uyduramamanın getirdiği sorunları yaşıyoruz.

Artık Bilgi Çağı’nın geldiğinden sözediliyor. Bunun anlamı merkezi kurumlaşmaların etrafından dolaşan demokratik paralel ağların toplumsal gücü bu merkezi kurumların elinden giderek almasıdır. Buna bir örnek vermek gerekirse, basit bir İnternet bağlantısı ve söyleyecek sözü olan bir kişi sözlerini ve fikirlerini tek başına dünyanın her yanına duyurabilir. Bunun için tek yapması gereken, bedava web sayfası veren bir İnternet kurumundan kendine bir site alması ve fikirlerini bu sitede yayınlamasıdır. Bu süreçte bireyin bir güç olarak yükseldiğini ve insan teklerinin olayların akışına müdahale için yetki ve ünvan yerine kendi kişisel yeteneklerinin daha çok önem taşımaya başladığını görüyoruz. Bu anlamda kurumlara yön veren hukuk yerine bireylere yol gösteren ahlak giderek daha çok önem taşıyacaktır. Belki bütün bu gelişmeler Kur’an’daki kişisel ahlaka yönelik emir ve nehiylerin neden sayısız derecede çok, ama Hadd denilen toplumsal cezaların neden birkaç tane olduğunu kavramamıza yardım edecektir. Bu kavrayış bu yeni çağa yönelik olarak İslam dünyasının fikir ve pratikte kendini yenilemesine bir başlangıç teşkil edecektir.

“mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır”.

Bütün bu faaliyetlerin yapılabilmesi için içtihad müessesesinin tekrar çalıştırılması gerekir. Gerçi Mecelle hükmü gereğince “mevrid-i nass’ta içtihada mesağ yoktur” (), ama Hayrettin Karaman Hocamızın da işaret ettiği gibi “mevrid-i nass’ta içtihada mesağ vardır”, çünkü o nassın o vakaya uygun olup olmadığına, dolayısıyla mevrid-i nass’a hükmetmek de bir içtihattır.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2001/09/hilafet-islam-devleti-ve-sonrasi.html#more

DÜNYA SİYASETİNE YÖN VERENLER – BERNARD LEWIS


–>

Doğumu: 1916, Londra Eğitimi: Şark ve Afrika Araştırmaları Okulu, Londra Üniversitesi’nden (School of Oriental and African Studies, London University) B.A. ve Ph.D. dereceleri

Kariyeri: Londra Üniversitesi’nde İslam araştırmaları profesörü (1938-74), İngiliz Askeri İstihbaratı’nda görev (1940-45), Princeton Üniversitesi’nde İslam araştırmaları profesörü (1974-86), Princeton Üniversitesi’nde ordinaryüs profesör (1986 – bugün).

İngiliz oligarşisinin öndegelen oryantalisti, “kriz hilali” ve “uygarlıklar çatışması” jeopolitik doktrinlerinin babasıdır; tezlerini Zbigniew Brzezinski ve Samuel P. Huntington pazarlar.

1974′te ABD’ye geçtiğinden beri brzezinski ve Huntington’un fikir babaları olup, böylece ABD’yi Orta Asya’daki İngiliz “Büyük Oyunu” içine çekmiştir. Richard Perle ile bağları da 1970′lerde ABD’ye ilk ayak bastığı günlere dek geri gider; o sıra Washington’a, ABD senatörleri için siyasi danışmanlık göreviyle getirilmiş ve Perle’in evinde kalmıştır. Perle’in uzun süredir bir İsrail ajanı olduğu şüphesi bir yana, onun ismi de o dönem savunma bakanı Caspar Weinberger’e sunulan “X Komitesi” üyeleri listesinde yer almıştır. Bu komite 1985′te İsrail hesabına ABD’de casusluk yapan Jonathan Jay Pollard’ın üstleri idi.

Hem Brzezinski’nin Carter dönemi “kriz hilali” politikası, ve daha sonra Huntington’un “uygarlıklar çatışması” dogması Lewis’in ürünü olup; uzun vadeli İngiliz “Büyük Oyunu”nun yeni parçalarıdır. Carter yönetiminin İran Körfezi, Afganistan ve SSCB güney sınırı politikasının tümü Lewis’ce planlandı. Carter yönetiminin İran şahının devrilmesine ve Ayetullah Humeyni’nin Tahran’da iktidarı almasına yardımı, o sıralar Ortadoğu’nun Balkanlaştırılması ile ilgili “Bernard Lewis” planının kilit unsurlarıydı. Aslında, son 25 yıldır Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya yönelik her felaketli Amerikan politikasının arkasında Lewis etkisini bulabiliriz.

Lewis, eğitimini Londra Şark ve Afrika araştırmaları Okulu’nda gördü; burası daha önceleri Koloni Bakanlığı olarak bilinirdi. İngiliz Doğu Hindistan Şirketi dosya arşivi burada olup, burası gene İngiliz Dışişleri Bakanlığı ve İngiliz haberalma servisinin yarıresmi eğitim yeridir. 1938′de Ph.D. derecesini aldıktan kısa süre sonra Lewis fakültede hoca olmuş ve Londra Üniversitesi’nde 1974′te Princeton’a gidene dek devam etmiştir.

1940-45′ten itibaren Lewis İngiliz askeri İstihbaratında görev almış, ayrıca İngiliz Dışişleri “Arap Bürosu“nda da rotasyon yapmıştır. Lewis, bu güne dek, savaş zamanı faaliyetleri hakkında ketum durmuş, sadece kendini “diğer şekilde görevli” diye nitelemiştir. Öte yandan onun İngiliz Yuvarlak Masa örgütü ve monarşi istihbarat servisleri ile bağları aşikardır. Kariyeri boyunca, Lewis’in ana eserlerinin çoğu Kraliyet Uluslar arası ilişkiler Enstitüsü (Royal ınstitute of International Affairs – Chatham House) tarafından yayınlanmıştır. Burası İngiliz oligarşisinin en önemli politik kurumlarındandır.

Lewis’in Anglo-Amerikan Ortadoğu politikalarına ilk çok bilinen müdahalesi 1961‘de yayınladığı “Modern Türkiye’nin Doğuşu” kitabıyladır. Bu kitapta Mustafa Kemal Atatürk’ün milli devlet kurma geleneğini eleştirerek Osmanlı Devleti’nin canlandırılmasını istemiştir; amaç onu bir İngiliz koçbaşı olarak Sovyetler Birliği’nin güney sınırı boyunca karşıya sürmektir. Lewis “Türk” milleti teriminin bir 19. y.y. Avrupa icadı olduğunu ileri sürmüş ve modern Türkiye’nin üzerinde oturduğu coğrafya halklarının kendilerini her zaman İslam’a ve Osmanlı sultanlarının saltanat geleneğine nispet ettiklerini söylemiştir; ona göre onların bu silsilesi doğruca Hz. Muhammed’e dek geri gider (1 ).

1967′de Lewis “Haşhaşiler: İslam’da Bir Radikal Mezhep“i yazdı; haşhaş içen bu topluluğun kültünü İslam’da meşru bir gelenek olarak ilan etti. Kitap Royal Institute of International Affairs tarafından yayınlandı.

ABD’ye geçişiyle Princeton Üniversitesi’nde tarih profesörü ve Princeton İleri Araştırmalar Merkezi üyesi olarak (Princeton Center for Advanced Studies – Oxford üniversitesi All Souls College örnek alınarak kurulmuş bir kurumdur) Lewis, gün yüzüne çıktı ve birbirine izleyen ABD yönetimlerinin danışmanı olarak çalışmaya başladı. Gelişi Lübnan iç savaşına denk düştü, bu modeli daha sonra tüm Arap dünyası için önerecekti (“Lübnanlaşma” teorisi). Lübnan iç savaşı ABD ulusal Güvenlik danışmanı ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından teşvik edilmiştir; bu Ortadoğu’da sürekli istikrarsızlık yaratmak şeklindeki jeopolitik planların bir parçasıdır.

Kriz Hilali

Jimmy Carter, Kasım 1976′da başkan seçildiğinde Carter’ın “denetçisi” ve ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, Lewis’i perde arkası stratejik danışmanlığa getirdi. Lewis’in İngiliz istihbaratının icadı Müslüman Kardeşleri Sovyetlerin güney komşusu tüm ülkelerde teşvik planı meşhur tabiriyle “kriz hilali” ve “Bernard Lewis” planı olarak bilindi. Lewis’in plan şeması “Time” dergisinin 15 Ocak 1979 nüshasının kapak konusu olarak yayınlandı; kapak “Kriz Hilali: İran ve Giderek istikrarsızlaşan Bölge” idi. Başmakale Zbigniew Brzezinski’den bir alıntı ile başlıyordu: “Bir kriz gemisi Hint Okyanusu kıyıları boyunca seyrediyor; bu bölgenin kırılgan sosyal ve politik yapıları ve bizim için hayati önemi var. Dağılması bizi tehdit eder. Ortaya çıkacak politik kaos bizim değerlerimize düşman ve hasımlarımıza dost unsurlarca doldurulabilir.

Oysa, Time yayını açıkça Brzezinski’nin, Lewis’in ve diğer “kriz hilali” taraftarlarının gelen kaosu kendi jeopolitik avantajları için kullanmak istediklerini yeterince açık ediyordu: “Uzun vadede,” diyordu Time yazarları, “bu hilalde yaratılan kimyada Batı için fırsat hedefleri bile ortaya çıkabilir. İslam şüphesiz sosyalizmle uyumludur; ama tanrıtanımaz komünizme düşmandır. Sovyetler halen dünyanın en büyük beşinci müslüman halkını barındırır. 2000 yılında sınır cumhuriyetlerdeki müslüman nüfus Rusya’nın hakim Slav unsurunu geçecektir. Rusya’nın güney sınırındaki İslami demokrasilerden mutaassıp bir Kurani dindarlık sınırı aşarak bu siyaseten bastırılmış ,Sovyet cumhuriyetlerine sızabilir, Kremlin için problemler çıkarabilir… Çözüm ne olursa olsun, ABD için Kissinger’ın tabiriyle “jeopolitik anı” yakalamak gereği vardır. İşte herşeyden çok bu kriz hilalinde düzenin tesisi için yardımcı olacaktır.”

Time‘ın bu nüshasının yayınından sonra birkaç ay geçmeden, ve Sovyetler Afganistan’ı istilaya başlamadan 6 ay ÖNCE, Başkan Carter, Brzezinski’ce hazırlanmış bir gizli emir imzalayarak Afgan mücahitlerine gizli yardım başlattı. Lewis’in “Büyük Oyun” şeması, İslam dünyasının Sovyetlere komşu ve içindeki büyük bölümünde kaos çıkarmak amacıyla yürümeye başlamıştı.

Uygarlıklar Çatışması

1990 Eylül’ünde Lewis yeni Anglo-Amerikan jeopolitik inisiyatifini “uygarlıklar çatışması” olarak açıkladı. Onun, yeni bir din savaşları çağını ilanı “Atlantic Monthly” sayfalarında “Müslüman Öfkenin Temelleri” (The Roots of Muslim Rage) başlığı ile yayınlandı. Daha Huntington’un ünlü makalesinin Foreign Affairs‘te yayınlanmasına üç yıl vardı (Huntington bu terimi Lewis’den alıntılar). Lewis, “İslam’ın, diğer dinler gibi, … kimi dönemlerinde takipçilerinin kalbini nefret ve şiddet ile doldurduğunu” ilan ediyordu; “bizim talihsizliğimiz o ki, … şimdi İslam dünyasının birkısmı o dönemden geçiyor ve bu kinin … çoğu bize dönük.”

Lewis, “Hıristiyanlık” ve “İslam Mabedinin” 14 yüzyıldır sürekli bir savaş halinde olduğu yalanını söylüyor, ve, son 300 yıldır İslam’ın kuşatma altında olduğunu “bunun sebebinin yabancı fikirlerin, kanunların ve hayat tarzlarının istilası olduğunu” bildiriyordu; “bu yabancı, imansız ve uzlaşılmaz güçlerin İslam’ın egemenliğini yıkmasına, toplumunu parçalamasına ve son olarak madenin mahremine el uzatmasına karşı nefret patlaması kaçınılmazdır. Şu da tabiidir ki, bu nefret öncelikle bin yıllık düşmana dönük olacak ve gücünü kadim inançlar ve bağlılıklardan alacaktır.”

Yazısının “Uygarlıklar Çatışması” altbaşlıklı bir bölümünde Lewis, İslami fundamentalizmde bir şahlanmanın büyük bir çatışmaya gideceğini ve ABD‘nin “bu serbest kalan nefret ve öfkenin hedefi olacağını” bildiriyordu. “Şurası artık açıktır ki,” diye sözünü bağlıyordu, “karşılaştığımız hal ve hareket bunun muhatabı devletlerin gündem ve politikalarını çok aşmıştır. Artık olan bir uygarlıklar çatışmasından başka bir şey değildir – belki irrasyonel ama tarihi bir reaksiyon kadim bir hasımdan bizim Yahudi-Hıristiyan geleneğimize, laik çağımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılmasına karşı gelmektedir.” Çatışmanın kaçınılmaz olduğunu ilandan sonra Lewis kendi sevincini örtmeye çalışarak uyarır: “Bu sırada biz her iki tarafa da çok dikkat ederek yeni bir dini savaşlar döneminin patlamasına engel olmalıyız; bunlar farklılıkların aşırı götürülmesinden ve eski çekişmelerin canlanmasından patlayabilir.” Lewis’in unuttuğu ise, bu “kriz hilali” jeopolitik şemasının temelinin onun tabiriyle “militan İslami fundamentalist” canlanma olduğudur, ki bunun temel etkeni 1920′lerde İngiliz istihbaratınca sahneye sürülen Müslüman Kardeşler’dir.

“Lübnanlaşma”

1992‘de, Körfez Savaşı ertesi Lewis, CFR (Council on Foreign Relations) yayın organı Foreign Affairs‘te, Ortadoğu’da milli devlet döneminin “rezil sonunu” (tırnaklar çevirenin) kutlar; artık tüm bölge uzun bir “Lübnanlaşma” sürecine girecek; kardeş kavgası, dar alanda şiddet ve kaos hakim olacaktır.

Pan-Arabizmin sönüşü” diye yazar, “İslami fundamentalizmi en çekici alternatif olarak, idarecilerinin beceriksiz istibdadına ve onlara dışarıdan yutturulan müflis ideolojilere karşı daha iyi, daha gerçek ve daha ümitvar bir şey arayanların gözünde yükseltecektir.” İslamcılar “devlet kontrolü dışında bir şebeke kurmuş olup, … rejim zorbalaştıkça bu fundamentalistlere karşıtlarını bertaraf için daha büyük güç verecektir.”

Tüm bölgenin, İsrail hariç, “Lübnanlaşması” tahminini bağlarken der ki: “Ortadoğu devletlerinin çoğu … yakın geçmişin suni yapıları olup böyle bir sürece dayanıksızdırlar. Eğer merkezi güç yeterince zayıflarsa, gerçek bir sivil toplum, gerçek bir milli kimlik bağı olmadığından ya da milli devlete herşeyin üstünde bir bağlılık olmadığından düzeni ayakta tutmak mümkün olmaz. Devlet parçalanır – Lübnan’da olduğu gibi – yerini kavgacı, çatışmacı, saldırgan mezhepler, kabileler, bölgecikler ve partiler kaosu alır.”

1998‘de Usame bin Ladin‘e, Foreign Affairs‘in Kasım/Aralık sayısındaki yazısıyla şöhret sağlayan Lewis’in kendisidir; onu “akkoyunların” arasındaki bu Suudi “kara koyununu” militan İslam’ın ciddi bir destekçisi ilan etti. Lewis’in sanat eseri, “Öldürme İzni: Usame bin Ladin’in Cihat İlanı“nda (Licence to Kill: Osama bin Laden’s Declaration of Jihad) bin Ladin’e övgüler yağdırdı, onun “Yahudiler ve Haçlılara karşı Cihat İlanını” “muhteşem bir belagat ve Arap şiir ve edebiyat şaheseri” olarak selamladı; “bu eser, Batılıların bilmediği bir tarihi geçmişe atıf yapıyor.”

Siyonist Bağlantı

Usame bin Ladin cihat çağrısını 23 Şubat 1998‘de yayınladı; Tanzanya ve Kenya’daki ABD elçiliklerine bomba yüklü kamyonlar girmeden 6 ay önce. Ertesi günü, Bernard Lewis’in imzası, herkesin elinde dolaşan bir “Başkan Clinton’a Açık Mektup“ta görüldü; bu mektup pek bilinmeyen “Körfezde Barış ve Güvenlik Komitesi” adlı biryerden geliyor ve ABD hükümetinin tüm desteğini Saddam Hüseyin‘i devirecek bir askeri sefere vermesi talep ediliyordu. Açık Mektup, Irak’ın halı bombardımanına tabi tutulması, ve ABD’nin derhal ve ciddi bir mali ve askeri yardımı, Amerikan – İngiliz istihbaratının kurduğu bir başka kokuşmuş ve beceriksiz “Contra” çetesi olan, Irak Milli Kongresi’ne sunması çağrısını yapıyordu.

Bernard Lewis’in yanısıra Açık Mektup, eski Demokrat Parti New York milletvekili Steven Solarz, Anglo-İsrail propagandisti ve casusu Richard Perle, İran Contra skandalı suçlusu Elliott Abrams, Jonathan Pollard‘ın (2 ) yardımcısı Steven Bryen, Frank Gaffney, New Republic yayıncısı ve Al Gore‘un fikir babası Martin Peretz, Paul Wolfowitz, WINEP (Washington Institute for Near East Policy) araştırma direktörü David Wurmser ve Dov Zakheim tarafından da imzalanmıştı.

Lewis’in o dönem Siyonist milyarderlerin “Mega” kurumu ile açıkça bilinen ilişkileri de kayda değerdir, ama şaşırtıcı değildir. Lewis İsrail’de ve Amerikan İsrail lobisi nezdinde bir kahraman ve bir jeopolitik dehadır. 19 Şubat 1996‘da Lewis Kudüs‘te törenle karşılandı; burada 9. yıllık B’nai B’rith Dünya Merkezi’nde “2000′lere Doğru Ortadoğu” adlı ünlü “Kudüs Konuşması“nı yaptı.

Oğlu Michael Lewis, AIPAC‘ın (American Israel Public Affairs Committee) son derece gizli “Opposition Research Section” (Muhalifleri Araştırma Bölümü) direktörüdür. Burası çok bilinen bir propaganda ve dezenformasyon kuyusudur ve şimdiki görevi ABD Kongresi’ni ve Amerikan medyasını, Lewis’in onyıllardır reklamını yaptığı uygarlıklar savaşına yönelik savaş çığlıklarına boğmaktır.

11 Eylül 2001‘deki terör saldırılarından beri Lewis artık Amerikan medyasında bir markadır; hergün CNN’e, National Public Media Radyosu’na, TV’lere ve Washington’un merkezindeki her neo-konservatif think tank toplantısına çıkmaktadır.

19 Kasım 2001‘de Lewis gene Usame bin Ladin için bir methiye yazmış, kendi Haşhaşi mezhebi araştırmasına atfen, bin Ladin’in İslam içinde meşru bir geleneği temsil ettiğini söylemiştir. The New Yorker‘daki yazısında uyarır: “Usame bin Ladin için 2001 yılı dünyada dini hakimiyet için 7. y.y.da başlamış savaşın kaldığı yerden devamını temsil eder… Eğer bin Ladin İslam dünyasını kendi fikirlerini ve liderliğini kabule ikna ederse, o zaman uzun ve acı bir savaş önümüzdedir; ve bu sadece Amerika için değildir. Ergeç el-Kaide ve bağlantılı gruplar İslam’ın diğer komşularıyla da çatışacaklardır: Rusya’yla, Çin’le, Hindistan’la. Ve onlar güçlerini müslümanlara ve davalarına karşı çevirmekte Amerikalılar kadar titiz olmayabilirler. Eğer bin Ladin’in hesapları doğruysa ve savaşı devam ederse dünyayı karanlık bir gelecek beklemektedir; en azından İslam’ı kabul etmiş kesimleri için.”

Eserleri:

Tarihte Araplar (The Arabs in History), Londra 1950;

Modern Türkiye’nin Doğuşu (The Emergence of Modern Turkey), Londra ve New York, 1961;

Haşhaşiler (The Assassins), Londra, 1967;

İslam’ın Avrupa’yı Keşfi (The Muslim Discovery of Europe), New York, 1982;

İslam’ın Siyasal Dili (The Political Language of Islam), Chicago, 1988;

Ortadoğu’da Irk ve Kölelik: Bir Tarih Araştırması (Race and Slavery in the Middle East: A Historical Enquiry), New York, 1990;

İslam ve Batı (Islam and the West), New York 1993;

Tarihte İslam (Islam in History), 2. baskı, Chicago, 1993;

Modern Ortadoğu’nun Şekillenişi (The Shaping of the Modern Middle East), New York, 1994;

Çatışan Kültürler (Cultures in Conflict), New York, 1994;

Ortadoğu: Son 2000 Yılın Kısa Tarihi (The Middle East: A Brief History of the Last 2000 Years), New York, 1995;

Ortadoğu’nun Geleceği (The Future of the Middle East), Londra, 1998;

Bir Ortadoğu Mozaiği: Hayattan, Mektuplardan ve Tarihten Parçalar (A Middle East Mosaic: Fragments of Life, Letters and History), New York 2000.

Diğer Görevleri: FPRI’de (Foreign Policy Research Institute), Philadelphia Advisory Board’da (Philadelphia Danışma Kurulu), Orbis üçaylık dergisinde direktörlük; New Yorker atlantic Monthly ve New York Review of Books‘ta yazarlık.

1) Hz. Ali kerremallâhü vechenin “hak sözle batılı söylemek” teşbihine çok yakışır sözler. B. Lewis’in kimi söylediği doğru olsa bile bununla hayır istediğine inanmak zordur (ç.n.)

2) Amerikan Deniz Kuvvetleri’nde istihbarat elemanı olarak çalışırken İsrail için casusluktan tutuklanıp yargılandı ve hüküm giydi

EIR Dergisinden tercüme edilmiştir.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2011/09/dunya-siyasetine-yon-verenler-bernard.html

DÜNYA POLİTİKASINA YÖN VERENLER: HENRY KISSINGER


Sir Henry Alfred Kissinger

Ünvanları: Knight Commander of St. Michael and St. George

İlk Yılları: 27 Mayıs 1927′de Fürth, Almanya’da doğdu. Louis ve Paula (Stern) Kissinger’ın oğullarıdır. 2. Dünya Savaşı’ndan önce İngiltere üzerinden ailesiyle ABD’ye göçtü; 1943′te vatandaşlığa kabul edildi.

Askeri hizmeti: 1943-46 arası ABD ordusunda hizmet etti; burada ilk rehberi Fritz Kraemer’la karşılaştı; Kraemer AUS Karşı istihbarat Birliği’ndendi (AUS Counterintelligence Corps – CIC); Kissinger’dan şefkatle “benim küçük Yahudim” diye bahsederdi. Kissinger Ordu Özel Eğitim Programı’na katıldı; bu programla işgal Almanyası’nı yönetecek ekip yetiştirildi. Kraemer, Kissinger için Haberalma Servisi (Intelligence Division) merkezinde bir danışmanlık görevi ayarladı. İşgal Almanyası’ndaki bir köyde kısa bir görevden sonra Kraemer Kissinger’ı Oberammergau’daki Avrupa Karargah Haberalma Okulu‘na (European Command Intelligence School) gönderdi. Burası İngiliz Wilton Park “yeniden eğitim” projesinin bir devamı idi; buradan İngilizler bir seri ajan kaydederek işgal Almanyası’nda önemli görevlere getirdiler. O dönem Wilton Park’ın başında Heinz Koeppler vardı; o aynı zamanda İngiliz Dışişleri, Siyasi İstihbarat Dairesi, Psikolojik Savaş Bürosu‘nun da (Psychological Warfare Division, Political Intelligence Division, British Foreign Office) başkanıydı.

Ailesi: İlk evliliği Ann Fleischer’la 1949′da, iki çocuğu oldu: Elizabeth ve David; 1964′te boşandı, ikinci evliliği 30 Mart 1974′te Nancy Maginnes’le, Maginnes David Rockefeller‘ın eski başkan yardımcısı idi.

Eğitimi: Fritz Kraemer ona “bir centilmen devlet okuluna gitmez” dedikten sonra Kissinger Harvard Üniversitesi’ne girişi kazandı; 1950′de “A.B. summa cum laude” derecesini aldı. 1952′de M.A., 1954′te Ph.D. derecelerini aldı. Tez danışmanı William Yandell Elliott ile Kissinger 300 sayfalık bir çalışma hazırladı: “Tarihin anlamı: Spengler, Toynbee ve Kant Üzerine Denemeler” (The Meaning of History: Reflections on Spengler, Toynbee and Kant).

Öğrenimi sırasında Kissinger bir Londra’daki Tavistock Enstitüsü’nün bir “grup terapi” programına gönderildi; program direktörü H.V. Dicks 2. Dünya Savaşı’nda İngiliz faaliyetleri için “delilik doktrini“ni (madness doctrine) geliştirmişti; o sıra Psikolojik Harp Araştırmaları, Müttefik araştırma Kuvvetleri’nde (Psychological Warfare Studies, Supreme Headquarters of the Allied Expeditionary Forces) başkan olarak çalışıyordu. Anlaşılan Tavistock’un beyin yıkama oturumlarının etkisiyle Kissinger “güvenli irrasyonellik” (credible irrationality) doktrinini benimsedi; bu SSCB’ye karşı taktik nükleer savaş ın temeli olacaktı.

Görevleri:

William Yandell Elliott‘un yönetiminde Kissinger Harvard Uluslar arası Semineri’nin (Harvard International Seminar) direktörü oldu (1951 – 69). Kissinger Seminer’in yayın organı “Confluence, An International Forum”un editörlüğünü de yaptı. Bu dergi 1951′de kuruldu, 1958′de kapandı. Harvard Uluslar arası Semineri Wilton Park modelini örnek alıyor ve geleceğin sayısız lider adayları indoktrine ediliyor ve Anglo-amerikan “etki ajanları” olarak kaydediliyordu.

“Confluence” Elliott tarafından “novus nascitur ordo” (“yeni bir düzen doğdu“) sloganıyla kuruldu; bu H.G. Wells’in 1928′deki “Açık Komplosu“na açık bir gönderme idi. Yayın aynı zamanda Smith Richardson ve Ford vakıflarınca da (John McCloy başkanlığında) desteklendi. Danışman heyetinde başka bir Elliott çömezi olan McGeorge Bundy de bulunuyordu. Derginin 1956′daki iki nüshası, Ku Klux Klan’cı ve “Wells’ci demokrat” Başkan Woodrow Wilson’a ayrıldı. Diğer yazarlar arasında İngiliz faşisti Enoch Powell’dan Karl Jaspers’a (faşizmin ideologlarından Friedrich Nietzsche’yi çok propaganda etmiştir) dek herkes vardı.

” Elliott’un yardımıyla Kissinger bir seri ulusal güvenlik örgütünde göreve sokuldu; bunlar arasında Operasyon Araştırma Daire (Operation’s Research Office) danışmanlığı (1950-61), Psikolojik Strateji Kurul (Psychological Strategy Board) Başkanlık danışmanlığı (1952), Operasyon Eşgüdüm Kurulu (Operations Coordinating Board) danışmanlığı (1955), ve Silah Sistemleri Değerlendirme Grubu (the Weapons Systems Evaluation Group) danışmanlığı (1959-60) vardır.

” Kissinger, New York Dış ilişkiler Konseyi (New York Council of Foreign Relations) başkanı John McCloy’un ve CFR (Council of Foreign Relations – Dış ilişkiler Konseyi) üyesi McGeorge Bundy himayesinde CFR’nin Nükleer Silahlar ve Dış Politika Görev Gücü’nde (Nuclear Weapons and Foreign Policy Task Force) görev aldı.

” Hükümet Dairesi, Uluslararası İlişkiler Merkezi, Harvard Üniversitesi’nde (Department of Government, Center for International Affairs, Harvard University) üyeydi (1954-69). Sıksık merkez direktörü Robert Bowie ile çekişir ve bölüm profesörlerince “Kissassinger” (İng. “kiss ass”: kıç öpmek) olarak nitelenirdi. Aynı zamanda Kissinger Harvard siyaset yardımcı profesörüydü (1959-69); 1962′de profesör oldu ve 1969′a kadar görev aldı. Onun Uluslar arası ilişkiler Merkezi’ndeki görevi Harvard’daki işini garantiye aldı – kimi üst düzey yönetim itirazlarına rağmen. Elliott ve Bundy (o sıra Harvard’da dekan) muhalefeti aşmakta yardımcı oldular.

” Özel Araştırmalar Projesi (Special Studies Project), Rockefeller Brothers Fund, Inc.’de direktörlük (1956-58).

” Dışişleri Bakanlığı’nda danışmanlık (1956-69).

” Kissinger ulusal Güvenlik Kurulu’nda göreve Başkan Ulusal Güvenlik İşleri Yardımcısı McGeorge Bundy’nin danışmanı olarak başladı (1961), ama sonra Başkan John F. Kennedy’nin emriyle işten atıldı, çünkü o yıl Berlin Krizi’nde taktik nükleer silahların kullanılması için ısrar etmişti.

” Nixon ve Ford hükümetlerinde Başkan Ulusal Güvenlik Yardımcılığı (1969-75) yaptı.

” Dışişleri Bakanı oldu (1973-77)

Kariyeri boyunca William Yandell Elliott’un bir çömezi olarak ve ona sadakatle Kissinger bir İngiliz ajanı olarak çalıştı ve bunu itiraf da etti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın (British Foreign Office) kuruluşunun 200. yıldönümü sebebiyle, Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü (Royal Institute of International Affairs) – Chatham House’da 10 Mayıs 1982′de yaptığı bir konuşmada bunu itiraf etti. Başkan Franklin Delano Roosevelt’in Sir Winston Churchill’in 2. Dünya Savaşı’nın bitiminde tekrar sömürgeleşme amaçlarına karşı çıkan tutumuna uzun ve temel bir eleştiri yapan Kissinger kabul etti ki, “Beyaz Saray’daki günlerimde İngiliz Foreign Office’i Amerikan State Department’tan daha çık haberdar ettim – ama bu pratiğin, İngiliz olan tüm şeylere zaafıma rağmen- kalıcı olmasını tavsiye etmem.” Kissinger sözlerine devamla, İngiliz Foreign Office dokümanlarına dayanan bir politika formüle ettiğini “oysa hala işlemdeki yazı (working paper) ile kabinece onaylı doküman (cabinet approved document) arasındaki farkı tam bilmediğini” de söyledi.

Nixon hükümetindeki görevinin başından itibaren Kissinger İngiliz Foreign Office ve Downing Street No: 10 (İngiliz Başbakanlık Konutu) ile düzensiz temaslarla olsa da Dışişleri Bakanları William P. Rogers ve Malvin Laird’in işlerini baltalamaya koyuldu. Bunların ikisi ve Nixon da döneminin ilk zamanları Vietnam’dan çekilmek istiyorlardı. Dahası Bakan Rogers, Başkan Nixon’un desteğiyle, Ortadoğu sorununa bir çözüm aramış; ,Ortadoğu’nun Batı Avrupa’nın ortaklığıyla kalkındırılması ve sürece Rus yardımının da dahil edilmesini önermişti. Nixon’un yemin töreninden 2 hafta geçmeden “Rogers Planı” Ulusal Güvenlik Kurulu’na bakan yardımcısı Joseph Sisco tarafından sunuldu; Sisco ABD’nin İsrail ile Arap ülkeleri arasında sadece “dürüst” bir tutum takınmasının değil, İsrail’e baskı yaparak 1967′de işgal ettiği topraklardan çıkmasını da sağlaması gerektiğini vurguladı.

İngilizler hemen Kissinger’ı bu planı yoketmek üzere devreye soktular. O bunu başardı, ve dünyayı termonükleer bir savaş ve iktisadi çöküşün eşiğine getirdi. Başkan Nixon’ı ikna ederek, hem Vietnam hem de Ortadoğu’da SSCB’nin Amerikan “iradesini” test ettiğini ve asla bir barış ortağı olamayacağını söyledi. “Rogers Planı”nın çöküşünün sonucu 1973 Ortadoğu Savaşı ve petrol ambargosu ( 1) oldu. Sonraları Kissinger Suriye ve İsrail’e Lübnan’ı bölmeyi teklif etti; bu süreçte amaç FKÖ’nün parçalanmasıydı. Böylece Kissinger Lübnan İçsavaşı’nı sahneye koydu, ve bu İran’ın ve Ortadoğu’nun da uzun süre destabilize edilmesi için bir model oluşturdu.

1975 baharı, Lyndon LaRouche’un yeni bir altın rezervine dayalı uluslar arası para sistemini önerdiği esnada, Kissinger Paris’e gelerek LaRouche’un Arap ve İsrailli yetkililerle bu konuda yaptığı görüşmelere müdahale etti ve bir Arap ülkesini, LaRouche heyetini bir diplomatik misyon statüsüyle ağırlamaya devam etmesi halinde, Amerikan gıda ambargosu ile tehdit etti.

Vietnam savaşına gelince, o sürdü ve Amerikan asker cesetleri sayısı tırmanmaya devam etti; sonunda Kissinger 1973′te (hiç uygulanmayan) bir ateşkesi görüşmeye razı oldu ve ABD 1975′te Vietnam’dan çekildi. Bu süreçte Kissinger gizlice savaşı Kamboçya ve Laos’a da yaydı. Kissinger’ın gizli ve yasadışı Kamboçya bombardımanı 1970′te başladı, yüzbinlerce Kamboç köylüsü öldürüldü; kalanları soykırımcı Kızıl Kmerler’in kucağına sürüldü; onlar da kalan nüfusun birkaç milyonunu 1975-79 terör rejimleri sırasında yokettiler. Herhangi adil bir savcılık soruşturması kriterleri içinde Kissinger Kamboç soykırımından suçlanabilir.

Ama Kissinger’ın Kamboç soykırımı “buzdağının görünen kısmıdır”. Sir Henry’nin global soykırım planlarına bakılmalıdır ki, bunlar Hitler’inkileri aşar. 110 Aralık 1974′te Kissinger ve Ulusal Güvenlik Konseyi kadrosu bir taslak hazırladılar: “Ulasal Güvenlik Etüdleri Muhtırası 200: Dünya Nüfus Artışının ABD’nin Denizaşırı Çıkarları Açısından Etkileri” (National Security Study Memorandum 200: Implications of Worldwide Population Growth for US. Security Overseas Interests) (NSSM 200). BURADA SOYKIRIMIN ABD HÜKÜMETİNİN RESMİ MİLLİ GÜVENLİK POLİTİKASI OLMASI ÖNERİLİYORDU.

Sonraları, çok gizli mührü kaldırılan NSSM 200, Dünya nüfusunun ençok 8 milyarda tutulmasını ve 2075′te beklenen 22 milyardan kaçınılmasını öneriyordu. Bu kadar nüfus artışının “savaşlar ve devrimlere” yolaçacağını söyleyen NSSM 200 gıda kontrolününhızlı nüfus artışını durdurmak için kullanımını öneriyor ve modern ve yoğun tarım tekniklerinin başka bölgelerde yoğun nüfusu beslemesine rağmen “çok fazla sermaye yatırımı” gerektirdiğini iddia ediyordu. NSSM 200′ün diğer bir iddiası, azgelişmiş ülkelerdeki nüfus artışının, sanayileşmiş dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji ve hammadde kaynaklarını tüketeceği idi.

NSSM 200, 13 ülkeyi özel hedef seçti; bunların Çin dışındaki nüfus artışının %47′sinden sorumlu olduğu varsayıldı: Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Nijerya, Meksika, Endonezya, Brezilya, Filipinler, Tayland, Mısır, TÜRKİYE, Etopya ve Kolombiya.

Kissinger, “yoluna çıkan” sayısız yabancı lideri öldürtmekle de suçlanmıştır. 14 Ağustos 1982′de İtalyan görevlileri İtalya başsavcısına bir dosya sundular: Bu dosyada İtalyan Başbakanı Aldo Moro’nun 1978′de kaçırılması ve öldürülmesiyle ilgili deliller vardı. Dosyada Moro’nun eşinin, kızı Agnese’nin ve oğlu Giovanni’nin ifadeleri vardı. Bunlara göre Kissinger 1975′te Moro’yu Hıristiyan Demokratların lideri olarak İtalyan Komünist Partisi’yle istikrarlı bir milli birlik hükümeti kurmak ve terörü önlemek yönlü çabalarından dolayı tehdit ediyordu.

Moro’nun kaçırılmasına dek geçen o dönemde (görünüşte Kızıl Tugaylar tarafından) ve sonra öldürülüşünde (cesedi 9 Mayıs 1978′de bulundu) NATO, İngilizlerin ve Sir Henry’nin tüm desteğiyle İtalya ve Moro’ya karşı bir “Gerilim Stratejisi” yürüttü, burada hem “kızıl” (sol), hem “kara” (sağ) terör ve darbe girişimleri kullanıldı. Bu terörün çoğu, ve özellikle faşistlere düşen kısmı, “Propaganda-Due” (P2) Mason Locası tarafından desteklendi, ki Kissinger ve yardımcısı General Alexander Haig (2 ) bu locaya gizili fonlardan para akıtmıştı.

Bundan sonra Pakistan Başbakanı Zülfikar Ali Butto’nun olayı gelir. 5 Temmuz 1977′de bir askeri darbe ile devrildi,ve hapsedildi ve 4 Nisan 1979′da asıldı. Ölümünden kısa süre önce Butto, devrilişini meşru gören bir hükümet bildirgesine karşı yazdığı cevapta (Ocak 1979′da “Pakistan Yazıları” – The Pakistan Papers – adı altında EIR dergisinde yayınlandı) Butto, devrilişinin asıl sebebinin Kissinger’la düştüğü anlaşmazlık olduğunu ve Kissinger’ın onun “idam fermanını” imzaladığını yazar. Kissinger’ın onu tehdidinin, Butto’ya göre sebebi ise, Kissinger’ın “Pakistan’a enerji bağımsızlığı kazandıracak uranyum işleme tesislerinin” geliştirilmesini durdurma ısrarını dinlememesidir.

EIR’in 1978′deki BRİTANYA’NIN KİSSİNGER’INI İHANETTEN DOLAYI KOVUNbroşüründe anlatıldığı gibi Kissinger ve Haig, Beyaz Saray içinden Nixon’a karşı Watergate skandalını düzenlemişlerdir. Kissinger kendi, Oxford Üniversitesi’nden mezun ulusal güvenlik memuru David Young’ı, Watergate “tesisatçı ekibinin” (3 ) başı olarak göndermiştir. Washington Post gazetesinin “derin ses” kanalından bilgiler gelirken (bunlar sonunda Nixon’un istifasına yolaçtı) Kissinger gazetenin yayıncısı Katharine Graham’la kişisel dostluk ilişkisini sürdürmüştür. Aslında Kissinger ve Haig Beyaz Saray’daki tüm kilit karar mekanizmasını ellerine geçirmişlerdi, böylece ABD Başkanlık kurumunu yıkmaya giriştiler.

” 1977′de hükümetten ayrıldıktan sonra Kissinger Trilateral Komisyon‘un Kuzey Amerika direktörlüğüne geldi; Zbigniew Brzezinski bu kurumun kurucu genel başkanıydı, ve Brzezinski, Kissinger’ın eski görevi olan, ulusal güvenlik danışmanlığına geldi; yeni gelen Başkan Carter’a danışmanlık yapacaktı.

” Kissinger, kendi şirketi Kissinger Associates, Inc.’in kurucusu ve başkanı olarak İngiltere’den Lord Peter Rupert Carrington’u kurucular kuruluna aldı. Bu “danışmanlık firması” İngiliz gizli servisinin gayrıresmi kolu olarak faaliyet gösterdi. Kurucu başkan yardımcısı Brent Scowcroft ve kurucu Genel Müdür Lawrence Eagleburger idi. Kissinger, daha sonra aynı şekilde Kent Associates’i kurdu.

Kissinger, Orta Amerika Partilerarası Ulusal Komisyonu’nun da (National Bipartisan Commission on Central america) başkanıydı (1983-84); burası Başkan Ronald Reagan’ca kuruldu; ve Reagan, kendi yönetiminin Kissinger’la hiçbir ilgisi olmayacağı seçim sözünden döndü. Komisyon raporu gelir gelmez, Başkan Reagan Kissinger’ı Başkanlık Dış Haberalma Danışman Kurulu’na atadı (1984-89). Kissinger bu makamı kullanarak sadece en gizli ABD istihbarat belgelerine vakıf olmakla kalmadı; birçok kirli operasyonu da başlattı.

” Kissinger şimdilerde Stratejik Ve Uluslararası Etüdler Merkezi, Georgetown Üniversitesi’nin mütevelli heyetindedir.

” Şimdiki görevleri arasında olanlar: Uluslar arası Danışmanlar Kurulu üyeliği, Chase Manhattan Bank; Uluslar arası Danışmanlar Kurulu üyeliği, Hollinger International, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, ContiGroup Companies, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, Freeport McMoran Copper & Gold, Inc.; Direktörler Heyeti üyeliği, First-Mark Holding; Direktörler Heyeti üyeliği, The TCW Group, Inc.; Danışman Direktörler Heyeti üyeliği, American Express Co.; Danışman Direktörler Heyeti üyeliği, Forstman Little & Co.

Eserleri:

-” Nuclear Weapons and Foreign Policy (Nükleer Silahlar ve Dışpolitika – 1957). CFR projesinin bu kitabı Kissinger’ca yazılıp Gordon Grey’in adıyla basılmıştır. Feodal, sınırlı, “böl-parçala” (set-piece) taktik nükleer savaşı över; aynısı Bernard Earl Russell’ın desteklediği Pugwash Konferansı’nda da savunulmuş; bu konferansın ilk oturumlarının çoğuna Kissinger katılmıştır. Kitap şöyle der: “Askeri operasyonların aşama aşama olabildiği ölçüde, bir seri olay, bir sonraki aşamaya geçmeden önce sonuçlandırılır; böylece bu şartları değerlendirmek ve anlaşma teklif etmek imkanını verir. Nükleer çağın çelişkilerinin sonuncusu, gizlilik örtüsünün yokluğunun askeri hedeflere varmayı kolaylaştırması değildir; bu çok gelişmiş teknoloji çağında, “savaşlar feodal dönemin tarzı gösterilere dönüşecek ve yine güçten çok irade sınanır olacaktır.” Bu, tam da Lord Russell’ın Pugwash dostu Dr. Leo “Strangelove” Szilard’ın ( 4) kendi Ortadoğu’da “dar alanda sınırlı nükleer savaş” senaryosunda savunduğu şeydir.

-” A World Restored Castlereagh, Metternich and the Restoration of Peace 1812-22 (Yeniden Kurulan Dünya: Castlereagh, Metternich ve Barışın Yeniden Kuruluşu 1812-22) (1957). Bu kitapta İngiliz ve Habsburg oligarşik modelinin Viyana Kongresi’ndeki başarıları savunulur. Kissinger Avrupa tarzı güçler dengesi mekanizmalarının, bağımsız milli devletler ilişkileri düzenine üstünlüğünü savunur, ve İngilizlerin yanında Amerikan cumhuriyetçiliğine karşı yeralır.

-” The Necessity for Choice: Prospects of American Foreign Policy (Seçim Zorunluluğu: Amerikan Dışpolitikasında Seçenekler – 1961)

-” The Troubled Partnership: A Reapprisal of the Atlantic Alliance (Sorunlu Ortaklık: Atlantik İttifakı’nın Bir Değerlendirmesi – 1965)

-” White House Years (Beyaz Saray Yılları – 1979)

-” For the Record (Bunu Kaydedebilirsiniz – 1981)

-” Years of Upheaval (Kaos Yılları – 1982)

-” Observations: Selected Speeches and Essays (Gözlemler: Seçme Konuşma ve Yazılar – 1984)

-” Diplomacy (Diplomasi – 1994)

-” Years of Renewal (Yenilenme Yılları – 1999)

-” Does America Need A Foreign Policy? (Amerika’nın Dışpolitikaya İhtiyacı Var Mı? – 2001). Bu kitapta Kissinger dünyanın “Westphalia Anlaşması sonrası” döneme girdiğini iddia eder. Bağımsız milli devletler dönemi kapanmıştır ve dünya hükümeti yeni dünya düzenidir..

Şimdiki Bağlantıları: Trilateral Komisyon Yönetim Kurulu, Uluslar arası Kurtarma Komitesi (International Rescue Committee) Direktörler Kurulu, CFR

Dipnotlar:

1) Arap ülkeleri tarihlerinde ilk ve son kez birlikte ve OPEC bünyesini kullanarak savaşta İsrail’i destekleyen Batılı güçlere karşı petrol ambargosu başlattılar; Batı ekonomileri durma noktasına geldi.

2) Eski NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı; 1980′de Gen. Kenan Evren, onun “askerce sözünü” kabul ederek Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne Türk vetosunu kaldırdı; buna karşılık AB’ye Türkiye’nin girişine Yunan vetosu da kalkacaktı; ama böyle olmadı. (ç.n.)

3) Tesisatçı kılığında rakip partinin merkezine dinleme cihazı yerleştirenler (ç.n.)

4) Peter Sellers’ın unutulmaz politik taşlaması “Dr. Strangelove” filmine gönderme

kaynak:

 - Zbigniew Brzezinski and September 11th, EIR Special Report, February 2002

Çeviren: Altay Ünaltay

 Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2010/09/dunya-politikasina-yon-verenler-henry.html

 

DOĞU, BATI VE İLAHİ ADALET


EY ŞEHİR, ŞEHİR!

Ey şehir, şehir! Bütün kentlerin gözbebeği! Bütün dünyada senden sözedilir. Dünyanın en yüce seyirliği, bütün kiliselerin sütannesi, iman beldesi, doğru inancın rehberi, eğitimin muhafızı, her iyiliğin haznesi. Sen ilahi öfkenin kupasından içtin ve daha önce beş kentin üstüne düşenlerden daha korkunç bir ateşçe ziyaret edildin.”

Niketas Akominates, 1204, İstanbul

(4. Haçlı Seferi İstanbul’u yağmalarken)

 

1204′te 4. Haçlı Seferi, Selçuklu baskısına karşı Bizans’a yardım bahanesiyle İstanbul’a girdi ve bu şehrin tarihinde görülmüş en korkunç kıyım ve yağmayı yaparak İstanbul’u bir harabe haline getirdi. Tonlarca altın ve eski eser saraylar ve kiliselerden yağmalandı, kilise mihraplarında rahibelerin ırzına geçildi.

O sıra İstanbul 500.000 nüfuslu dünyanın gözbebeği bir kentti; 250 yıl sonra Fatih’in fethettiği İstanbul ise 50.000 nüfuslu küçük ve cansız bir kent olacaktı. O görkemli günler gitmiş, İstanbul Latin istilasından sonra bir daha belini doğrultamamıştı. (Türk Milletine posası kalsada, külden Osmanlı imparatorluğun temelini attılar. y.)

İstanbul’da ihtişam yıllar önce bitmiş, son Bizans imparatorları Topkapı’nın lüks ve debdebeli saray hayatının ağır masraflarından kaçınmak için şimdiki Edirnekapı’da bulunan Tekfur Sarayı’na taşınmışlardı.

Fatih, görkemli Topkapı Sarayı’nın yıllar önce terkedilmiş harabesini görünce şaşkınlığını şu mısra ile dile getirdi:

Perdedar miküned be kasr-ı kayzer ankebut”

(Kayserin kasrına örümcek perdedar olmuş)

Bizans’ın “Batıcıları” Bizans’ın uzun süren çöküş tarihi boyunca Batı ile ittifak yaparak Doğu’ya karşı durma siyaseti sonucu devleti yıkımın eşiğine getirmişlerdi. Batıcılar 6 Temmuz 1439′da “Union” (İttihad, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi) anlaşması ile Ortodoksluk içine de nifak sokarak Bizans-Rus ittifakını bozdu.

İstanbul’un kendini toplayıp eski görkemine varması için 16. asrın gelmesi gerekecekti.

Osmanlı Devleti’nin yükselişi bugün hala incelenmeye muhtaç ve tam aydınlatılamamış bir konudur. Osmanlı tarihi içindeki herkesin bildiği kimi olaylar daha tarafsız ve derin bir incelemeyi gerekli kılıyor. Bunların içinde, örneğin devletin kurucusu Osman Bey’in oğlu Orhan Gazi’nin Bizans sarayında eğitim görmesi ve Bizans’tan soylu bir kız olan Holofira – Nilüfer Hatun’la evlenmesi, onun çağdaşı Harmankaya Tekfuru “Köse Mihal”in Osmanlı ile işbirliği yapması, Süleyman Paşa’nın Çanakkale’den kuvvetlerini Trakya’ya geçirdiğinde kimi kaleleri zaptedip kimilerini bırakması, Osmanlının arkasındaki İstanbul’un tehlike oluşturabileceğinden korkmadan Edirne’yi başkent edinebilmesi, Osmanlının Balkanlardaki fütuhatının Ortodoks toplumlarca meskun topraklarda hızla yayılabilmesi, ama Katolik Hırvatistan’a gelince adeta bir duvara çarpmış gibi durması, nihayet Ortodoks patriğinin “İstanbul’da Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi yeğleriz” sözü, Bizans’ın “Batıcı” ve “Doğucu” partileri arasındaki kavga ve karşılıklı ittifak cepheleri anlaşılmadan anlaşılmaz.

Aynı şekilde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fetih kararı devlet içinde ciddi sancılar çekilmeden olamadı ve Fatih bunun için Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirmek ve ulema kökenli bürokrasiyi devlet içinden temizlemek zorunda kaldı.

İstanbul’un fethi ile birlikte Osmanlı padişahlarının müslümanların halifesi ve Ortodoksların imparatoru çifte ünvanıyla anılmaya başlamaları ile bu topraklarda sorun uzunca bir süre son buldu.

“RAKKAS, BU HALET SENİN OYUNUNDA MIDIR?”

Ancak 18. y.y.da devletin zayıflamaya başlaması ile kadim sorunun tekrar hortladığını görmekteyiz. 1718′de Padişah 3. Ahmet sadrazamlık görevine Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’yı getirir. Bu dönem, 28 Mehmet Çelebi’nin Paris sefaretinden döndükten sonra layihasını padişaha sunduğu dönemdir. Artık Osmanlı için bir “Garb Medeniyeti” vardır. Bu döneme Lale Devri denir. Kağıthane’de konaklar inşa edilir, bir yanda zevk-u sefa alır yürür. Diğer yanda müthiş bir bozulma ve sefalet buna eşlik eder. Şair Nedim işret dizelerini kaleme alır:

Rakkas, bu halet senin oyununda mıdır

Aşıklarının günahı boynunda mıdır

Doymadım şeb-i vaslına şeb-i ruze gibi

Ey sim beden, sabah koynunda mıdır.

Sonuçta bir yandaki korkunç sefalet ve başıbozukluk ve diğer yandaki zenginlik ve sefahata karşı isyanlar patlak verir; Lale Devri kan ve ateşler içinde kapanır. Şair Nedim damdan dama atlayarak kaçarken öldürülür. Ancak Batılılaşma artık resmi politika olmuştur.

Lale Devri’nde, 28 Mehmet Çelebi’nin ortağı İbrahim Müteferika’nın İslam eserlerini basan bir matbaa kurması gibi mevzi başarılar yaşanmışsa da bunlar genel çöküşü düzeltmeye yetmedi. Kaldı ki İbrahim Müteferika’nın matbaası Osmanlıda ilk açılan matbaa değildi, o devirde, çok uzun yıllardan beri Gayrımüslimlerin sahipliğindeki birçok matbaa faaliyetteydi.

Osmanlıda Batılılaşmanın ikinci hamlesi Tanzimat’tır. Opera hayranı Sultan Abdülmecid 1839 Temmuzu’nda Tanzimat Fermanı’nı yayınlayarak bir seri reform başlatır. Tanzimat Fermanı’nın Osmanlıya getirdikleri ile götürdükleri çok tartışılmıştır. Biz doğrudan bu tartışmaya girmiyoruz. Ama Tanzimatçı kadronun bir başka “büyük atılımına” gireceğiz: 16 Ağustos 1838′de, Osmanlı Devleti ile İngilizler arasında, tarihe Balta Limanı Antlaşması olarak geçen bir ticaret antlaşması imzalandı. Bu antlaşmanın diğer adı Türk-İngiliz Ticaret Anlaşması‘ydı.

Anlaşma maddelerine göre:

· Gümrük vergi oranları ihracatta yüzde 12′ye, ithalatta ise yüzde 5′e düşürülecek,

· İngiliz tüccarlar, hiçbir kısıtlama olmadan, her tür malı Osmanlı topraklarında hem iç hem dış ticaret amacıyla alıp satabilecekler,

· İngilizlerden mal alım ve nakli için belge istenilmeyecek,

· İngiliz tüccarlar, iç ticarette yerli tüccarlardan fazla vergi ödemeyecek,

· Yabancı malları Boğazlardan serbestçe geçecek,

· Antlaşma, “sonsuza dek” yürürlükte ve geçerli olacak.

Anlaşmanın imzalandığı tarihte Sadrazam, yani Başbakan ise Mustafa Reşit Paşa idi. Mustafa Reşit Paşa, İngilizlerle iyi ilişkiler içerisindeydi. Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunu, Avrupalılaşmakta görüyor, başta İngiltere olmak üzere Avrupa devletleriyle serbest ticaret öneriyor ve şöyle diyordu: “Ülke, serbest ticaret sayesinde büyük bir hızla sanayileşecektir.

İngiltere’nin o tarihlerdeki Dış İşleri Bakanı Lord Palmerstone da, anlaşmadan önce Osmanlı Devleti’nin dış ticarette uygulamakta olduğu bazı kısıtlamaların kaldırılması için sürekli baskı yapıyor, serbest ticareti överek şunları söylüyordu: “Serbest ticaret sayesinde Sultan’ın kullarının servet ve refahı artacak, sanayi gelişecektir.

Netice malum. Osmanlının içine girdiği ekonomik yıkım, bunun sonucu alınan borç-faiz kısırdöngüsü bizi Duyun-u Umumiye‘ye getirdi.

Ama bundan önce başka birşey daha var: 1856 Mayısı’nda İngiltere Kralı’nın fermanı ile Londra’da kurulan Osmanlı Bankası, 1863′teki Bank-ı Osmani-yi Şahane” unvanıyla anılan devlet bankası oldu. Bu çağda devletlerin emisyon bankaları genellikle her yerde özel kuruluşlardı, ama Osmanlı Bankası gibi yabancı sermaye ile kurulanı mahzurlu bir örnektir. Daha açık söylemek gerekirse devletin Merkez Bankası Batı sermayeli bağımsız bir kurumdur!

Osmanlı “Merkez” Bankası, bugünün Batıcı – globalist çevrelerinin hasretle anacakları derecede bağımsız bir kuruluştu. 1. Dünya Savaşında devlet sıkıntıya düştüğünde ve Milli Mücadele yıllarında devlete ve Ankara hükümetine yardım ve teminatsız kredi açmayı hep reddetmiş, bugün arzulanan özerk bir merkez bankasından beklenenleri bihakkın yerine getirmiştir!

Osmanlıdaki Batıcı kadronun bu ve benzeri “tedbirleri” sonunda beklenen meyvasını verdi. 1874 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti 20 yıl gibi bir sürede 15 dış borçlanma yapmış ve bunlardan eline 127 milyon Osmanlı altın lirası geçmiş ancak borç 239 milyon lirayı bulmuştu. Sultan Abdülmecid’in başlattığı dış borçlanma geleneğini Sultan Abdülaziz de sürdürmüştü. Ahmet Cevdet Paşa, “bizim mirasyedilere böyle bir para kapısı açılırsa bunun önünü kim alacak? İlerde halimiz neye varacak?” diye bazı erbab-ı dikkat ve basiretin endişe ettiklerini ve “Allah encamımızı hayretsin” şeklinde neticeye mütevekkilane boyun eğdiklerini kaydetmektedir. Sonuçta borçlanma devam etti ve 1874 yılının mali iflasına gelindi.

1874-75 yıllık bütçe geliri 25.104.928 lira olduğu halde borçların o yıllık bölümünün toplamı 30.000.000 lira civarında idi. Bu da o yılın bütçesinin borçları bile ödemeye kafi gelmediğini göstermekteydi. Bu iflas demekti. Sorun 1881′e dek bir çözüme kavuşamadı.

20 Aralık 1881 ya da 28 Muharrem 1299′da ünlü “Muharrem Kararnamesi” ilan edildi.

Muharrem Kararnamesi’nin 15. Maddesi hükümlerine göre Rüsum-u Sitte idaresi yerine Düyun-u Umumiye gelirlerini idare etmek üzere İstanbul’da bir “Düyun-u Umumiye-i Osmaniye” idare meclisi kurulacaktı. Bu yönetimin kuruluş biçimi, yetkileri ve çalışması ile ilgili olarak böyle bir komisyonun dahili hukuk sahasında mı yoksa devletler hukuku alanında mı inceleneceği konusu tartışmalar getirmiştir.

Bu komisyon gerçekte imparatorluğun mali haklarını zedeleyen, hükümranlık haklarına gölge düşüren ve mali yapıyı kontrol altına alan uluslararası bir yönetim biçimiydi. Adeta devlet içinde devletti. Bu idare kendi memurlarını dilediği gibi atama selahiyetini haiz idi. Nitekim Düyun idaresi 5000 kişilik bir kadro oluşturdu. Bu sayı 1912′de 9000 olmuştur. Konsey başlangıçta yalnız kendisine ait vergileri toplarken, daha sonra bir takım sınai ve ticari yatırımlara da girmeye başladı. Böylece Osmanlı Devleti’nin ekonomik iflası ve yabancı egemenliğine geçişi daha da hızlanmış oldu.

DOĞU-BATI ARASINDA

29 Ekim 1923′te genç Türkiye Cumhuriyeti ile Anadolu topraklarında yeni bir başlangıç yapıldı. Yeni Cumhuriyet başlangıçta radikal modernleşmeci bir tutum benimsemiş, dış politikada ise Batıya mesafeli bir tutum takınmıştır. Kalkınmada ise kendi yerli – milli kaynaklarına dayanan bağımsız bir model takip edilmeye çalışılmış ise de Mustafa Kemal’in 1938′de vefatından sonra herşey hızla eskiye dönmeye başladı. Ve antiemperyalist modernleşme projesinin yerini tekrar Batılılaşma aldı.

1950′lerde Türkiye Batı ittifakı NATO’ya girmenin bedeli olarak yüzlerce evladını Kore topraklarında bıraktı. Ondan sonra Batıcılık Türkiye’de durmadı. Ardarda gelen sağ ve sol hükümetler politikada kendi Batılılaşma versiyonlarını uygulamaya devam ettiler. Sol ya da sağ kitle partileri içinde bugüne dek ne Türkiye’nin NATO üyeliği ne de “Ortak Pazar’a (şimdiki AB) girişi tartışma konusu yapılmamıştır.

Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkilerinin siyaset, ekonomi, toplum ve ülkenin bekası açılarından neler getirip neler götürdüğü sonraki tarihçilerde çok tartışılacaktır. Ama birkaç yıl önce 300 milyar Dolar’ı bulduğu söylenen, bugün ise artık bir rakam verilmeyen borç, kimi hesaplara göre AB ile gümrük birliğinin her yıl 50 milyar Dolar ekonomimizden alıp götürmesi, ülke bütünlüğü ve toplumsal huzur ile ilgili artan kaygılar, ve nihayet Batılı güçlerin komşularımızla yürüttüğü – yürüteceği savaşlarda ülkemizi silahlı güçleri için üs olarak kullanması ve ülkenin böylelikle içine yuvarlandığı savaş tehlikesi bugünden bilinenler.

Dolayısıyla gelecek tarihçilerin hükmünü beklemeden şu genel yargıyı belirtmek sanırım insafsızlık olmaz: 1204 yılı Bizansı’ndan beri bu topraklarda Batıcılar her dönem zarar getirmişler ve onların zararını düzeltmek ülkenin yerli – milli güçlerine kalmıştır. İsterseniz bunlara Doğucular da diyebiliriz.

Türkiye, tatlı bir burjuva rehavetinin arasında yapılmış beylik tesbitle Doğu ile Batı arasında “köprü” değildir. Türkiye bu ikisi arasında yüzyıllardır en şiddetli mücadelelerin verildiği bir “cephe” ülkesidir. Mücadele her çağda değişik formlar alarak sürdü, ama hiç bitmedi; bugün de sürüyor. Sevindirici olan o ki, ülkemizde çeşitli meşrep, statü, sınıf ve kanaatten birçok insan Batıcı rüyadan uyanmanın vaktinin geldiğini farkediyor.

O halde bundan sonrasını konuşmalıyız.

DEVLER VE CENNET

Ünlü bir Yunan efsanesinde devler (gigant’lar) cennete saldırırlar. Cenneti bunlardan kurtarmak için muazzam bir savaş verilir. Efsaneye göre Tanrı Uranos, (Uranüs) onlara galebe çalmayı başarır ve cenneti ellerinden kurtarır.

Bugün de devler bu cennet gezegene saldırıyor. Bugün bunlara süpergüçler, gerici rejimler, çokuluslu şirketler, zalim otoriteler, köleci din kurumları, IMF, bankalar, vs vs. adı veriliyor. Bu devler biz insanların karşısında çok güçlüler ve onlara safi bilimsel ve laik bir “hümanizma” yardımıyla ve onun adına karşı çıkmak imkansız gibi.

İnsanüstüne karşı tabiatüstünün yardımı gerekiyor.

Bu nedenle “Allah’ın adını anmadan”, ondan bir güç devşirmeden bu canavarlar sürüsünün karşısına kimse dikilemez. Dindışı bir hümanizma ehlinin iyilerinin son tahlilde “gönülleri dikilenlerden yana – kılıçları onlara karşı” olur. Acaba bu da ne kadar faydalı sonuç getirir?

Dolayısı ile, sırf pratik nedenlerle dahi işin içine Allah’ı dahil etmek gerekiyor. O zaman sormalı: Hangi Allah’a inanıyoruz?

Acele etmeyelim. Önce bunun bir oyun olmadığını; Tanrı’nın “eğlenmek için” hiçbir zorunluluğu yokken böyle bir arena, böyle bir oyun kurmadığını bilmeli; ya da desteğinin Cennet’ten cesaret vermekten öteye geçtiğini, gerçekten bizimle birlikte mücadele ettiğini bilmeli, buna inanmalıyız.

“Allah’ı bırakıp insandan konuşmak”, ya da “meselenin niçin’ini bırakıp nasıl’ına bakmak” Batı uygarlığının seçimi idi. Padualı Marsilio’dan itibaren Batı, din ve Allah tartışmalarını kilisenin kuytu dehlizlerindeki keşişlere bıraktı, ve “bunlar dünyayı ilgilendirmez” dedi. “dünya’nın kendi gerçekliği” vardı, kilise gerçekliğinin yanında ve ona paralel. “Bu ilahiyat meseleleri aklın alamayacağı kadar kutsaldır” sözü, giderek “bunlar aklın ilgilenmeyeceği kadar önemsiz”e döndü. Reformasyon’la ilgili batı kültürel dönüşümünü inceleyen birçok tarihçi bu tesbiti yapıyor. Netice ortadadır. İstediğimiz bu Batı uygarlığı mıdır? Doğu onun basit bir taklidi mi olacaktır, yoksa ondan öte birşey mi?

Özetle: Doğu’nun elinde birşey söylemek ve olmak için Tanrı’sından başka birşey yoktur. Öbür türlüsünü batı yapmıştır ve yapmaktadır. Aynı şeyin taklidi gerekmez, aslı ortada iken. Öyle ise biz Tanrı fikrimizi tekrar gözden geçireceğiz.

Kuran’da Haşr Suresi’nde şöyle bir ayetle karşılaşırız:

Öyle Allah ki O, ilah yok O’ndan gayrı! Melik, Kuddûs, Selâm, MÜMİN, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir. Allah, onların ortak koşmalarından yücedir, arınmıştır.” (59/23)

Allah’a nispetle “mümin” ne demektir? Geleneksel olarak “mümin” kendisinden emin olunan güvenilir şeklinde tefsir edilmiştir. Ancak “mümin” kelimesi tek bu ayette böyle açıklanmış, tüm diğerlerinde “inanan” olarak çevrilmiştir; kaldı ki “güvenilir” anlamına gelecek başka isimler de vardır. Örneğin: “el-Emin”. Peki burada “Mümin” kelimesini bildiğimiz “İnanan” anlamında alsak ve devam etsek?

Eğer Allah “İnanan” ise varlık alemindeki ilk İnanan O’dur. İnanç kavramı ister istemez “din” kavramını da beraberinde getirir. Demek ki bir “Allah’ın dini” vardır. Bu kavram hep kullanılır ama burada birden anlamının değiştiği de açıktır. Peki o zaman “din” neyi telkin eder? “Allah’a inanmak” diyemeyiz; çünkü “Allah’ın Allah’a inanması” gibi aklen geçersiz bir olgu karşımıza çıkar. Yine de araştırmamızı sürdürelim. Din bir doğrular külliyatına inanmaktır. O halde bu doğrular nedir? Evrenin fizik ilkeleri bu kabilden olamaz; bu fizik doğrular “inanılan” değil ancak bilinen şeyler olur; bu insanlar için böyledir; evreni sonsuz bilgisiyle yaratmış Allah için haydi haydi böyledir. Gayb alemine gelirsek. Bu alemin gerçeklerini de onları Yaratan bilir; bu da O’nun için bir inanç meselesi değildir. Listeyi daha da uzatabiliriz ancak bence sonuçta geleceğimiz yer Allah’ın bütün bu yaradılmışları yaratmasına neden olan şeylerdir: Soyut ilkeler. O halde doğruluğuna inandığı şeyler soyut ilkelerdir: Sevgi, doğruluk, adalet, ilh. Bunlar hem O’nun ayakta tuttuğu, hem de bizim ayakta tutmamızı istediği ilkelerdir.

Ebu Zerr el-Gıfari’den rivayet edilen bir hadiste denir ki: Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım: Öyleyse birbirinize zulmetmeyin.” (Müslim, Birr 55, (2577); Tirmizî, Kıyamet 49, (2497)). O halde O’nun ahlakı ile ahlaklananlar adalet sahibi olur ve adaleti ayakta tutarlar.

Ancak ilkelerin en büyüğü sevgi ve merhamettir: “Ayetlerimize iman edenler, yanına geldikleri zaman de ki: Selam sizlere! Rabbiniz kendine rahmeti yazdı. (Kuran: Enam/54 – 6/54).

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/06/dogu-bat-ve-ilahi-adalet.html

DİNE KARŞI DİN


Darwinizm Batı muhafazakarlığının sıcak çatışma noktalarından biridir. Yıllardır ABD’nin birçok eyaletinde “okullarda Darwin’in evrim teorisi mi okutulsun; yoksa yaradılış teorisi mi okutulsun” tartışması sürer, yargıda davalar açılır; karşıt görüşün yasaklanmasına çalışılır; tartışma bitmez.

Ancak kapitalist ve zengin Batı, özellikle de Amerikan muhafazakarlığı, Darwin ile görünüşte sorunlar yaşarken, 20. y.y. başında sessiz sedasız ondan türeyen bir başka felsefe ile hiç sorunsuz uyuşuverdi: Sosyal Darwinizm.

ABD Başkanı Bush’un, tüm dünyayı kana bulayan “Blitzkrieg” (ya da “Yıldırım Savaşı”, 2. Dünya Savaşı Nazi terimlerinden) seferlerine, Amerika’nın heryere özgürlük götürdüğünü söyleyerek başladığı, hepimizin malumu. Bush’un son derece dindar ve inanmış bir Protestan olduğunu da biliyoruz. Samimi bir dindarlık ile “özgürlük” deyip zulmetmenin insan vicdanında nasıl bağdaştığı ise zihinlerimizi karıştırıyor. Böyle bir iman olabilir mi? Ama belki bu sorunun cevabı o kadar da zor değil.

Protestanlık ilk kurulduğu günden beridir, Max Weber (Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eseri) ve birçoklarının da dikkat çektiği gibi, dindarlık ve dünyevi başarıyı birbirleriyle uzlaştırmış bir ilahiyattır.

En etkin ifadesini Amerikan pratik aklı ile yaptığı başarılı mantık evliliğinden sonra bulan bu ilahiyata göre Amerikan düzeni Tanrı’nın yeryüzünde olmasını arzuladığı sosyal düzendir ve onun için Amerika başarıdan başarıya koşmaya mahkumdur.

Amerikalı Protestan ve pragmatik felsefeye göre “Tanrı’nın yeryüzünde arzuladığı düzen nedir?” sorusuna iki şekilde cevap aranabilir. Ya sonu gelmez teorik tartışmalar, hukuk ve adalet üzerine kılı kırk yaran tezler ve karşı tezler arasında boğulmuş, uzun, yorucu ve sonuçları kuşkulu bir nazari süreç ile konuya yaklaşırsınız. Ya da Tanrı’nın düzeninin ipuçlarını kestirme ve pratik bir ampirizmle (gözlemcilik) bu dünyada bulabileceğiniz doğru yere bakarsınız.

Böyle baktığınızda aslında bir düzenin her yanımızı sardığını ve kusursuz işlediğini görürsünüz: Tabiat.

Tabiatı Tanrı yaratmış ve içine kusursuz işleyen kurallarla korunan bir düzen yerleştirmiştir. Tanrı’ya inanan insanın yapacağı da bu düzeni “alçakgönüllülükle” kabul ve taklit etmektir. Amerikan düzen fikri buradan çıkar.

Nasıl Tanrı, tabiattaki tüm varlıkları kendi potansiyellerini gerçekleştirmekte sonuna kadar gitmek konusunda özgür bırakmış ise, doğru toplumsal düzen de insanları aynı şekilde özgür bırakmalıdır; Amerikan “özgürlük” fikrinin esası budur.

Ama tabii ki, tabiat sadece bu pozitif kategorilerden ibaret değildir. Örneğin kurdun kuzuya yardım ettiği pek görülmez tabiatta. Dahası bireyler ve türler diğerlerine üstün gelebilmek için bitmez bir rekabet içinde olmak ve yarışa ayak uydurmak zorundadırlar; yoksa varlık aleminden silinir giderler. Amerikan düzeni doğal olarak bunu da benimser ve bu onun için bir sorun teşkil etmez.

Hasıl-ı kelam: Amerikan muhafazakar “özgürlük” fikri, güçlüye tüm gücünü kullanarak zayıfları ezmesi için özgürlük tanımayı doğal, adil ve Tanrı’nın irade ve isteğine uygun sayar; çünkü bu tabiatta da böyledir. Eğer bunda bir yanlış olaydı; Tanrı tabiatı başka türlü yaratırdı. Gücünü sonuna kadar kullanmak ve üstün gelmek için herkese fırsat ve özgürlük verilmiştir; hak ve adalet budur; öyleyse en güçlünün kazanması ve diğerlerine üstün gelmesi, üstün olmanın imkanlarını kendi lehine ve karşısındaki zayıfların aleyhine kullanması ve bu yolla onları ezmesi de haktır; adildir. Bunun daha sistematik ifadesi ise (ismi genelde açıkça anılmasa dahi) Sosyal Darwinizm’de kendini bulur: Güçlü olan hayatta kalır; zayıf olan yokolur. Güçlünün hakkı yaşamak, zayıfın hakkı yokolmaktır. Bu çok doğal ve adildir; tıpkı tabiattaki gibi.

Sadece Protestanlara değil, birçok dinin egemen ve güçlülerine makul ve güzel görünen bu düşünce; bu diğer dinlerden de kendine taraftarlar bulmuştur: Birçok güçlü ve zengin Yahudi için bu zaten bildikleri ve inandıkları birşeydir (tabii ki yine vicdan sahibi birçok Yahudi de Yahudilik içinde bu anlayışın sorgulanması için çaba sarfetmekteler; bunu da söylememiz borçtur); ama birçok güçlü ve zengin müslüman dahi bu fikir içinde kendine doğal ve normal gelen bir yan bulur; onu kendi inancına uyarlar: “Beş parmağın beşi de bir değildir; Allah hepsini farklı boyda yarattı.”

İslam içine Emevilikten beri sızmış olan birçok çarpık inanç ve düşünce, 20. y.y.ın Batılı Protestan muhafazakarlığı ve onun Sosyal Darwinist arkaplanı ile karşılaşınca aralarında hiç beklenmedik bir aşk doğduğunu ve Emevilerden bize kalan meşum mirasın bu yeni evlilikle tekrar yükseldiğini görüyoruz: Emeviliğin “iktidar ve güç Allah tarafından verilir ve ancak O’nun tarafından alınır; hesabı da yalnızca O’na verilir” fikri; İslam tarihinde o devirden beri insanlar arası eşitsiz ilişkileri kurumlaştırmış birçok feodal gelenek ve görenekler, saltanat, ağalık, kölelik, kadınların ezilmesi, yoksulluğun bir kader olduğu, buna tevekkül ve rıza gösterilmesi fikri, iktidar ve düzen karşısındaki mahviyetkarlık hissi belki devirlerini doldurmuşlardı. Ama onlar bu yeni ve güçlü “özgürlük” ve “doğal düzen” formülasyonu içinde tekrar hayat buldular ve parladılar. Artık bizim için de zayıflık ve fakirlik yardımı gerektiren bir hal değil; böylelerinden kaçılmasını ve uzak durulmasını gerektiren bir “sosyal vebalılık” halidir. Kaçılmalı, aksi halde “veba” bize de bulaşabilir. Doğrusu, insan egemenler ve güçlülerle birlikte olmalıdır, ve bu katlanılması gereken bir zorunluluktan öte ahlaki bir tercihtir; çünkü çok aşikardır ki, “Allah onların yüzlerine bakmıştır.” Artık hem dindar bir müslüman olup, hem de nüfusunun ihmal edilemez bir kısmının açlık sınırı altında yaşadığı müslüman ülkelerde, tıpkı Emevilerin ve onların tarihteki takipçilerinin yaptığı gibi malınızı lüks ve ihtişam için harcayabilir; ince zevkler peşinde koşabilirsiniz. Zaten medeniyet biraz da bu değil midir?

Amerika’nın konuyla ilgili yaptığı propagandayı biryana bırakırsak, İslam alemine sunduğu (ve aslında tüm egemenleri tarafından kabul görmüş) “Büyük Ortadoğu Projesi” de pratikte budur: Güçlülere güçlü olma ve güçlü kalma özgürlüğü.

Evet bu “karşı din”dir. Ve buna ancak “din” ile karşı çıkılabilir.

İranlı büyük düşünür Ali Şeriati “İslam Sosyolojisi Üzerine” adlı kitabında Kuran’da bir garip kelime oyunu yapar: “İçinde ‘Allah’ kelimesi geçen ayetlerden ‘Allah’ kelimesini çıkarıp yerine ‘halk’ koyun; anlamda bir değişiklik olmaz”, der.

Gerçekten de Kitab’ın Allah adına bizden istediği ahlak ve davranış kaidelerine baktığımızda bunların hepsinin insanların genel faydası ve toplum bütünlüğü ve toplumsal işleyişin sağlıklılığı için olduğunu görmek şaşırtıcı ya da zor anlaşılır birşey değildir. “Allah’ın hakkı”, “halkın hakkı” yani tüm insanların hakkıdır.

Dahası Kitap bize “Allah’ın ruhundan üflediğini” söyler (*). Bunun anlamı tartışmalı olmakla birlikte ben tüm insanların O’ndan bir parçayı içlerinde taşıdığını kabul ediyorum. Birçok Sufi ehlinin konuyu bu şekilde anladıklarını biliyoruz; bunların en meşhuru, ne yazık ki sözü yanlış anlaşılan ya da kasten çarpıtılan “ene’l-Hakk” sözü sahibi Hallac Mansur’dur.

Eğer tüm insanlar O’ndan bir parçayı içlerinde taşıyorlarsa kuvvetli ya da zayıf, sıfatça fazla ya da eksik her insan evladına saygı göstermek ve O’nun rızasını onların rızasında aramak Allah’a inancın gereği olur. İnsanlar bu anlamda eşittir ve bu eşitlik basit bir fırsat eşitliği hakkından çok daha fazlasını kapsar.

İdeal düzen arayışı insanın kapasitelerinin özgürce gelişimine izin verdiği kadar, hiç kimsenin eksikliğinden dolayı kayba uğramamasını da dikkate alır. Yüce Allah bir kişiye bazı şeyleri diğerine nazaran eksik verdi ise, fazladan verdiği kişinin görevi kendinde olandan insan kardeşinin eksiğini tamamlamaktır. Dahası insan her konuda mükemmel olamaz; belki bende çok olan onda eksik olduğu gibi, onda çok olan da bende eksiktir. Amaç bu farkları bir yarış vesilesi kılmak değil; birbirinde eksik olanı tamamlamak; eksiği örtmek, bu konuda yardımlaşmaktır: Nahl (16/70): “Allah rızk konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar rızklarını kendi altındakilere vermezler ki, rızkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkar ediyorlar?”

Amerikan muhafazakarlığının yılmaz eleştiricilerinden bir Amerikalı aydın olan iktisatçı John Kenneth Galbraith geçenlerde öldü. “Kuşku Çağı” adlı eserinde (hafızam beni yanıltmıyorsa) yıllar önce katıldığı Amerikalı elit kesim arasındaki bir partiden bahseder: Zengin ve güçlü Amerikalı kapitalistlerle kadeh tokuşturan bir Protestan vaizi, “Tanrı’nın doğal düzeninin” galipleri olan bu kişilere güvenle şunları söylemektedir: “Bugün sizinle burada nasıl kadeh tokuşturuyorsak, yarın yine cennette böyle kadeh tokuşturacağız.” – “Onların girdiği cennete ben girmek istemiyorum” diye yazar Galbraith.

Allah, ortak olduğumuz bu duayı kabul etsin.

Dipnot:

(*) Secde (32/9):

“ve nefeha fiyhi ‘min’ ruhıhi” (ona ruhundan üfledi) ayetindeki “min” edatı bir öz birliğini kuvvetle düşündürür.

Bkz:

altayu1@yahoo.com

http://altayu.blogspot.com/2006/09/dine-kars-din.html

BİR BUNALIM ÇAĞINDA MİLLETLEŞME: NASYONALİZM – PATRİOTİZM


21. yüzyılın ikinci yarısında siyasal tarihçiler tarafından Türk nasyonalizmi projesinin milletleşmede başarısızlık örnekleri arasında okutulacağı kesindir. Çünkü Türk nasyonalizmi o döneme varamamış ve çoktan tarih olmuş olacak; iki şekilde: Ya Türkiye bu projeyi terkedecek ve yerine “patriotizm”i ikame edecektir; ya da “nasyonalizm” ısrarı milli gerçeklerimizle çatıştıkça akıl dışı bir patlamayla bizi yıkıma götürecektir. Nasyonalizm nedir, patriotizm nedir?

Millet oluşturmada soy bağını esas alan nasyonalizm ideal anlatım ve uygulamasına Almanya’da kavuşur. 1750’lerden başlayarak Alman nasyonalistleri Alman milletinin birleşmesi gerektiğini, çünkü ortak atalara ve ortak törelere dayandığını, ortak bir dil konuştuğunu söylemiştir. (Friedrich Carl von Moser, Vom deutschen Nationalgeist, 1765, “Wir sind ein Volk von Einem Namen und Sprache unter Einem gemeinsamen Oberhaupt, unter Einerley Gesetzen, zu Einem gemeinschaftlichen grossen Interesse der Freyheit verbunden.”) Alman romantiği Johann Gottfried von Herder’in (1744–1803) “Almanlık” mefhumu, Wilhelm von Humboldt’un buna ortak tarihi eklemesi, Johann Gottlieb Fichte’nin (1762-¬1814) “Alman Milletine Söylev”inde (Reden an die deutsche Nation) Alman dilinin önemini vurgulaması, bunların hepsi ortak bir soydan gelme ve bu nedenle bir millet oluşturma temeline dayanır.

Nietzsche (Friedrich Wilhelm, 1844 – 1900) Avrupalıların adına medeniyet denen bir çürüme içinde giderek birbirlerine benzemelerinin getirdiği monoton sıkıntıyı eserlerinde vurgulamış, diğer Alman milliyetçileri bundan neden diğerlerinden farklı olmaları gerektiği konusunda sonuçlar çıkarmışlardır.

Ancak Alman nasyonalizmi Houston Stewart Chamberlain (1855–1927) ile İngiltere’den güçlü bir destek almasaydı belki romantik bir hareketten öteye geçemezdi. 20. y.y.da alacağı ırkçı temelleri Chamberlain eseri Grundlagen des Neunzehnjahrhunderts’te (Ondokuzuncu Yüzyılın İlkeleri) attı. Batı tarihi Germenlerin ortaya çıkışından itibaren onların etrafında dönmüş, Roma İmparatorluğu’nu onlar yıkmıştı. Tarih, temelde Germenler ve Germen olmayanlar arasında bir mücadelenin tarihi idi ve kuvvetli taraf olan Germenler burada yapıcı unsurdu. Bu anada Yahudiler ve Katolik Kilisesi Germenlerin ırki vasıflarını zayıflatan Germen dışı unsurlardı; örneğin 30 yıl savaşları Germenleri Germenlere kırdırmak için Katolik Kilisesi tarafından çıkarılmıştı. Hitler’in bu görüşlerden çok etkilendiği anlaşılıyor. Chamberlain’i, Aryanlar ile Aryan olmayanların birbirinden ayrıldığı ve evlenmelerinin yasaklandığı bir kast sistemi öneren Guido von List ve 1908’de ilk Aryan tarikatını kuran Lanz von Liebenfels izledi.

19. y.y. Alman nasyonalistlerinin karşısına başka bir düşman kardeş fikri çıkardı: Siyonizm ya da Yahudi nasyonalizmi. Yahudi asıllı Viyanalı gazeteci Theodor Herzl (1860-1904) gazetesi Neue Freie Presse adına Paris’e Dreyfus olayını izlemeye gönderildiği zaman Fransız yüzbaşısı Dreyfus’un Yahudi olması nedeniyle uğradığı muameleyi görünce Yahudilerin Avrupa toplumuna entegre olmalarının imkansız olduğunu düşündü ve 1896’da ünlü kitabı “Der Judenstaat”ı (Yahudi Devleti) yayınladı. Giderek karakteri oturan Alman nasyonalizminin karşısına çıkan Yahudi nasyonalizmi beklenenin aksine başta ondan çok itibar gördü, kendi halinde Yahudilerse onu başlangıçta boş bir hayal olarak gördüler ve pek itibar etmediler.

Herzl Siyonist Cemiyeti Yahudilerden yeterli maddi-manevi destek görmeyince düştüğü sıkıntıdan kurtulmak için zaman zaman Alman nasyonalistlerinden de bağış kabul etmiştir. Bunda da şaşılacak birşey yok, çünkü Siyonistler Yahudilerin yaşadıkları yerlerden ayrılıp Filistin’e dönmelerini istiyorlardı; içlerinden bu gayrı-Aryan unsuru atmak isteyen Alman nasyonalistleri de bu konuda onlarla hemfikir ve dolayısıyla onların destekçisi idiler. Bu barışsever hava Hitler’in ortaya çıkışına ve iyilikle gitmeyen Yahudiler için “başka çareler” düşünmeye başlayıncaya dek sürdü.

Dünyayı üstün Aryan ırkının hakimiyeti altında yeniden düzenlemek, Aryanları düştükleri durumdan çıkartmak ve onlara “layık oldukları” üstün mevkiyi armağan etmek için dünyayı kan ve ateşe boğan Hitler belki amaçlarının hepsine ulaşamadı. Hitler’den uzun bahsetmeye gerek yok, ama kaydedilmeli ki, Almanya onun sayesinde nasyonalist evrimini tamamlamıştır. Ondan çok fayda gören bir başka varlık da Siyonizmdir. Hitler yaptıklarıyla, Siyonizmi boş bir hayal sayan geniş Yahudi kitlelerinin görüşlerini değiştirmiş ve 1945’ten sonra İsrail’i kurmaktaki Yahudi kararlılığında temel etkenlerden olmuştur.

Bugün Alman milleti homojen ve ortak soy bağıyla birbirine bağlı bir millettir. O derecede ki, içine giren diğer göçmenler asla bu topluma entegre olamaz, ancak gettolar halinde yaşayabilirler. Bu aslında bugünün Alman politikasının o kadar da arzu etmediği birşeydir, çünkü Almanya AB ile bir imparatorluk olmak istemektedir. İmparatorluklar ise doğaları gereği birden çok etnik köken, halk ve topluluğu ortak bir bayrak etrafında birleştirir. Böyle bir devlete tipik bir örnek Rusya’dır. Geniş arazilere yayılmış ve birçok halkı Çarlık bayrağı altında birleştirmiş Rusya için problemler 20. y.y.ın başında akut bir hale geldi. Çarlık zayıfladıkça Rusya’nın halklarını birarada tutmak için çareler düşünülmeye başlandı.

Türkiye ve Rusya’nın tek ortak özellikleri parçalanan imparatorluklarının dramı değildir şüphesiz. Her iki ülkenin tarihten gelen sosyal ve siyasal kültürü ve gelenekleri arasındaki paralellikler Dünyayı, kendini ve tarihi algılamada benzer sonuçlar getirdi. Sözün burasında Rus fikriyatı içinde 20. y.y. başlarında etkin olmuş, Sovyetlerle kısmen karanlığa gömülmüş, ama şimdi hatırlanmakta olan bir akıma tekrar atıf yapmak istiyorum: Avrasyacılık (orj. Yevrasistvo).

Yüzyıl başındaki Avrasyacı düşünürler arasında filozof Lev Karsavin (1882 – 1952), din adamı-filozof Georgije Florovski (1893–1979), Anton V. Kartashev (1875-1960), tarihçi George Vernadski (1887-1973), coğrafyacı Petr Savitski, ve Prens Nikolay Trubetskoy sayılabilir. Temel olarak Avrasyacılık Rus Batıcılık akımı ile Slav milliyetçiliği arasında bir üçüncü yolu teşkil eder ve Rusya’nın kendine özgünlüğüne atıf yapar. Batıcılığa eleştiri olarak filozof Karsavin Batı’da hâkim felsefi düşüncenin temel yanlışını “bireycilik kuramı”nda görür; ona göre bu yanlış toplumu ciddiye almayan, bireysel fakat aynı zamanda sınıf veya bir gruba özgü egoizme götürmektedir. Bu yüzden ifadesini bir halkın veya bir devletin ruhunda bulan birey ötesi bir varlığın mevcudiyeti farkedilmemektedir. Tek tek bireyleri devlet, halk, toplumsal grup ve hatta aile içinde “atomik parça” olarak telakki eden Batıdaki hâkim düşünce yanlıştır. Halk daha ziyade birey ötesi bir organizmadır.” Bu mütalaadan hareketle Karsavin bireysel “ben”in kelimenin tam manası ile varolmadığı sonucunu çıkarır. Onun için bireysel kişilik bir toplumsal kişiliğin, kollektif olanın bir tecellisinden başka birşey değildir. Avrasyacılar buradan hareketle Batı’nın “Roma-Germen” kültürünü gerçekliği bölüp parçaladığı için “inorganik,” ilan ederler ve onun karşısına kendi “organik” anlayışlarını çıkarırlar. Batı bireyciliğine dayanan “Batı”nın belirlediği evrensel değenlerin tüm Dünya için geçerliliği Avrasyacılar için kabul edilemezdir, bu değerler ve normların arkasında yatan Roma-Germen kültürünün hegemonyası da reddedilmektedir.

Bu sözler hangi siyasi fikriyattan olursa olsun birçoğumuza tanıdık ve sıcak gelmiyor mu? Avrasyacılar bununla da kalmaz. Avrupa merkezciliğine bu reddiye aynı zamanda liberal demokrasinin Batılı şekline ve liberal Batılı devlete de reddiyedir. Buna karşılık Avrasyacılar kişi ve devletin organik birliği, başka bir deyişle “senfonik kişilik” ve Rus Ortodoksluğunun cemaat ilkesi “sobornost”a dayanan güçlü bir “kerim” ya da “baba devlet” fikrini geliştirmişlerdir.

Avrasyacılık Rus tarihine bakışında da Batıcı ve Slav milliyetçisi akımların kendine acımasından ayrılır. 13. y.y.dan 15. y.y.a kadar uzanan, Rusya’nın Batı Avrupa’dan kopması ve yalnız kalmasına yolaçan Tatar-Moğol hâkimiyeti Batıcı ve Slav milliyetçisi akımlardan alışılmış olduğu üzere baskıcı bir boyunduruk, Avrupa için kendini feda etme ve medeniyet için felaket olarak değerlendirilmemektedir. Daha çok Tatar hâkimiyetinin pozitif, yapıcı yönleri vurgulanmaktadır. Onun sayesinde Rusya’nın özerk gelişmesinin mümkün olduğu, daha sonraları Tatarların hâkimiyetindeki bölgeyi kapsayan bağımsız, birliği sağlamış Moskova Devleti’nin kuruluşunun temelinin atıldığını söylemektedirler. Coğrafyacı Savitski bu konuda şunları yazmıştır: “Tatar hâkimiyeti olmaksızın Rus Devleti de olmazdı. Rusya Büyük Hanların takipçisidir. Cengiz Han’ın, Timur’un davasını devam ettirendir. Asya’nın birleştiricisidir. Kendi içinde yerleşiklik ve bozkır (göçebe A. Ü.) unsurlarını birbirlerine bağlayan, çok derinlere giden bir geleneğin taşıyıcısıdır.”

Öyleyse bu tarihin evladı olan Rusya’nın Avrasyacılara göre gelecekteki misyonu nedir? İlk adım Rusya’nın kendisini zararlı Batı etkilerinden kurtarmasıdır. Savitski’ye göre “Rusya’nın hâlihazırdaki Avrupa kültüründen çıkması” Avrasyacıların en önemli uğraşlarıdır. Batılı ve Rus-Avrasyalı kültürlerin uyuşmaları mümkün değildir; öte yandan “Hıristiyan Batının Çöküşü”nde Oswald Spengler’in yazdığı gibi, Batı medeniyeti çözülüş ve çöküş dönemindedir. Bundan sonrası için Prens Trubetskoy’un tesbitleri çarpıcıdır: “Dünyanın kan emici Roma-Germen hayvanlarından kurtarılması Rusya’nın yeni tarihi misyonudur.” Avrasyacılık isim olarak Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan sonra fazla anılmadı, ama Sosyalist devlet Avrasya doktrininde içerilen umdeleri takibe devam etti.

Avrasyacılık akımının sosyalizm sonrası günümüz isimlerinden Aleksandr Dugin’in de takipçilerinden olduğu bu fikir külliyatı temelinde bir “Rusya yurtseverlik ideolojisidir”. Alman milliyetçiliğinin kan ve soy bağlılığının tersine burada birleştirici unsur topraktır (patrie). Aynı vatanda yaşamak ve onu sevmek (patriotizm) etnik kökeni, dili, dini ne olursa olsun insanları birbirine yaklaştırır ve birleştirir. Değişik etnik, dini, kültürel görünümler reddedilmez ya da bastırılmaz. İnsanlar bu farklılıklarıyla iftihar ederler, ama “vatan” etrafında birleşirler.

Bize dönersek patriotizm, ortak bir toprakta birlikte yaşama arzusu göstermek ve Türkiye’yi sevmektir. Artık Türkçe karşılığına geçersek vatanseverlik ya da yurtseverlik, toplumun diğer unsurları gibi Kürdün, Alevinin, başörtülünün de ortak bir toprakta özgürce ve birlikte yaşadığı, ülkelerini ve birbirlerini kendi özellikleri ve farklılıklarıyla sevdikleri bir ortak bilincin adıdır. Burada Almanya ve Rusya’dan sözetmemizin amacı Eski Dünya’nın bu iki ülkesinin nasyonalizm ve patriotizm fikriyatını ince bir biçimde işleyerek zirveye vardırmalarından dolayıdır. Burada ABD örneğini tüm başarısına rağmen vermiyorum, çünkü bu örneğin Eski Dünya’nın şartlarına iyi uyup uymadığı tartışma konusudur.

Son olarak: Bizim dışarıdan yeni bir şey almamıza gerek yoktur. Türkiye son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul ettiği “Misak-ı Milli”yi (Milli Ahitleşme) doğru olarak hatırlamalıdır ve bu yeter. O dönemde Osmanlı Devleti’nden ayrılanlar dışında bir vatan kurmak için bir araya gelen Osmanlı ahalisi karşılıklı ahitleşmiş ve bu son Mebusan Meclisi’nce tarih önünde tescil edilmiştir. Ankara’da Gazi M. Kemal başkanlığında kurulan TBMM Hükümeti “Misak-ı Milli”yi aynen onaylamış ve kendini bu misakta biraraya gelenlerin vatanını özgürleştirmeye adamıştır. Daha sonra bu ahde başkaları da katılmak istemiş; ama şartlar daha fazlasına elvermediğinden bugünkü 780.000 km karelik toprak parçası üzerinde bağımsız bir devlet doğmuştur. Zamanla kurucu patriotizmin yerine gelip oturan ve tüm siyasal dokulara sinen nasyonalizm yanlış bir bilinç, yanlış bir tarih okumasıdır, çünkü bu topraklarda reel olarak türdeş ve soydaş bir toplum yaşamıyor. Siyaset, gerçeklerden kalkmalıdır; eğer muhayyel temellerden kalkarsa bunalımlara girmesi kaçınılmazdır. Gerçekleri kabul etmekten korkmamalıdır, bir milletin sıkı sıkıya birbirine sarılması için türdeş ve soydaş olması, aynı köklerden gelmesi şart değildir – tam aksine yeryüzünün büyük siyasi güçleri farklı köklerden biraraya gelen insanlarca kuruldu. Roma ve Bizans böyle idi, Sovyetler Birliği de böyle idi, bugün ABD de böyledir ve hem bizim hem de medeniyet havzamızın insanlığın ortak kazanımına hediyesi Osmanlı devlet ve medeniyeti de böyle olmuştur.

Kaynaklar:

1. Uygarlığın Yeni Yolu Avrasya (ed.), Kızılelma Yay. İst. 1998

2. http://www.fordham.edu/halsall/mod/modsbook17.html

3. http://www.infoplease.com/

4. http://www.pganuszko.freeuk.com/dissertation/index.htm

5. http://www.rkc.lt/paveldas/karsavin/karsbioe.html

TÜRK MİLLETİNİ İLGİLENDİREN ESKİMEMİŞ İKİ HİKÂYE


 

“Devlet, insanların günahlarının kefaretidir.”

St Augustine, Civitas Dei (Tanrı Kenti)

Çin masalı

Köyün birinin yakınında bir dağ varmış. Dağın içinde bir ejderha yaşarmış. Köylüler ejderhanın şerrinden korktuklarından her yıl düzenli olarak ona hediyeler gönderirlermiş. Arada bir köyden bir yiğit delikanlı çıkar; ejderhayı yok edeceğini söyleyerek kılıcını alır gidermiş. Ama nice yiğitler gitmiş; dönen olmamış.

Gel zaman git zaman bütün yiğitlerden daha yiğit, namı bütün bölgeyi almış başka bir delikanlı çıkmış köyden. O da ejderhayı yok etmek niyetlisi imiş. Akrabaları, dostları onu bu işten vaz geçirmek için çok uğraşmışlar. Gidenlerin dönmediğini çok söylemişler; ama nafile.

Genç yiğit azığını ve kılıcını alıp yola çıkmış. Dağa varmış; kısa bir araştırmadan sonra ejderhanın inini bulmuş ve kılıcını çekerek içeri girmiş. Bir müddet inde ilerledikten sonra karşısına korkunç ejderha çıkıvermiş. Genç soğukkanlılığını kaybetmemiş. Kılıcını olanca gücüyle ejderhaya indirmeye başlamış; ejderhanın hamlelerini de ustalıkla savuşturmuş. Bu vuruşma kısa bir süre sonra ejderhanın ölümü ile sona ermiş. Mağara gencin zafer çığlığı ile yankılanmış.

Genç heyecan içinde ileri geçip mağarayı araştırmaya başlamış. Gözleri kamaştıran zengin bir hazine bulmuş; tabii etrafa saçılmış birçok kurbanın kemiğini de görmüş. Ancak bir şey dikkatini çekmiş. Bu kemiklerin arasında hiç insan kemiği yokmuş.

Genç buna bir anlam verememiş; öyle ya bunca yiğit bunca yıldır bu dağa ejderha ile karşılaşmaya gelir ama hiçbiri dönmezmiş; ama ortadaki kemikler ancak hayvanlara ait olabilecek kadar büyükmüş. İşte ne olduysa o anda olmuş.

Genç birden titremeğe başlamış. Kılıcı tutan eline baktığında dehşet içinde kaba tüylerin derisini kapladığını, tırnaklarının uzayıp sivrildiğini, dar gelen elbiselerinin parçalandığını görmüş. Bağırmak istemiş; ama ağzından korkunç bir homurtu çıkmış.

Çünkü bir ejderhaya dönüşmüş.

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2003/09/demokratik-reform-onerisi-yar-baskanlk.html

Kızılderili Masalı

Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

- “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.

- “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.

- “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

- “Peki” dedi. “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

- “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem!”

Bkz:

http://altayu.blogspot.com/2006/05/tanr-iyi-ve-kotu-kurtulus-nerede.html

FLİGHT-Uçuş (2012)- YALAN’IN TUTSAK EDEMEDİĞİ İNSAN: MÜMİN


Yalanın tarifini hepimiz biliriz. Fakat yalan, seviyeli miktarda vazgeçemediğimiz bir eylemdir. Yalanın sınırı ve kapsamındaki seviye miktarlarını ölçmedeki kıstas Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ile Ebu’d-Derda radiyallâhü anh arasında geçen konuşmada bariz şekilde ortaya çıkarmaktadır.

- Ebu’d-Derda:

-Yâ Resulallah! Mümin hırsızlık yapar mı?

 Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem:

-Evet bazen olabilir.

- Ebu’d-Derda:

-Peki, mümin zina edebilir mi?

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem:

- Ebu’d-Derda hoşlanmazsa de “Evet!”.

- Ebu’d-Derda:

- Peki, mümin yalan söyler mi?

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem:

- Yalanı ancak iman etmeyen kimse uydurur.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 8994).

Bunun benzeri olarak yine başka bir zaman Safvân bin Süleym radiyallâhü anh Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme soruyor:

 -Ey Allah’ın Resulü! Mü’min korkak olur mu?

-Evet, olabilir” buyurdu. Şöyle denildi:

-Peki, mü’min cimri olur mu?

-Evet, olabilir” buyurdu.

-Mü’min yalancı olabilir mi?

-Hayır, asla!” buyurdu. (Mâlik)

Yine Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme sahabe efendilerimiz yine soruyorlar:

-Mü’min zina eder mi?-.

Efendimiz Sükût buyuruyorlar.

-Mü’min içki içer mi?-

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem sükût buyuruyorlar. Soruyorlar:

-Mü’min yalan söyler mi?-.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hemen oturduğu yerden ayağa kalkarak:

“Mü’min asla yalan söylemez!”

Sonuç olarak İslâm’ın peygamberi “Yalanla iman aynı kalpte bulunmaz.” (Ebu Hüreyre) buyurarak yalanın bulunduğu mevkisini ümmetine izhar ve beyân  etmektedir.

Günümüzde insanlar “yalanı kullanmak” için bir çok meşrulaştırma zeminini legalleştirmekte mahir olmuşlardır. Öyle ki yalanı kullanmak ile doğruyu tercihte, yalanı terch eden bir nizamın temsilcisi olmak, dünü dünde bırakmak, bugünü de bitmeden akşama dün oldu diyecek kadar adileşmek, her gün yeni yeni gündemlerle insanlarla alay etmek, moda tasarımcılarının hızının bile ulaşamayacağı seviyeye çıkmıştır. Aşağıda bahsedeceğimiz filimde “yalanın sorgulanması” yapılırken inanç çizgisinde olması gereken noktanın ne olduğuna karar verilirken “oluşma-gelişen-sonuç” kısmında doğruluğun ve inançlı bir kimse için olması gereken ideal sonuç üzerine varsayımlara gidilmeye çalışılmaktadır. Filmi hazırlayanların İslâmî literatüre vakıf olduğu belli oluyor. Birde seyreden kişilerin filmdeki ana fikrin Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme sorulan sorulara verilen cevapların karşılığı ile vücuda geldiğini fark etmeleri için bu hatırlatmayı gerekli bulduk.

Denzel Washington’un canlandırdığı Pilot Whip Whitaker, insanın daha doğrusu “inancında sadık ve mümin olan” ın seyrinin ne olacağını izah açısından önem göstermektedir.

Pilot için seçilen İsim Whip in eş manaları ile bakılınca dikkatli bir seçim olduğu da anlaşılmaktadır.

Whip: (-ped veyo whipt, -ping) kamçı ile dövmek veya vurmak, kamçılamak ; döndürmek (topaç); çırpmak (yumurta); fırlatmak; oltayı tekrar tekrar suyun yuzeyine fırlatmak; paylamak, azarlamak; kamçı gibi vurmak; hızlı hareket etmek; (kumaşı) bas- tırmak; (ipin ucunu) çözülmemesi için si- cimle sarmak; (A.B.D.), (k. dili) mağlup etmek. whip in dağılmasını önlemek. whip into shape biçim vermek, düzene sokmak. whip up tahrik etmek; (k. dili) çabucak hazırlamak. (i.) kamçı, kırbaç; arabacı; avda köpekleri idare eden kimse; parlamentoda parti denetçisi; çırpılmış yumurta ile yapılan yiyecek; değirmen kolu; yumurta teli. whip hand kamçı tutan el; üstünlük, üstünlük vasıtası.

Film bu meyanda yalanın hangi aşamalarda müspet veya menfi olabileceğini sorgularken sonucu Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin inançlı kişi için seçtiği mertebeye getirip bağlıyor. O da “mümin” her hâlükârda yalan söylemesi ve yalan üzere durması imkânsızdır. Bu sonuca ulaşmaya çalışan yönetmen filmde aşağıda geçen şu sorulara cevap aramaktadır.

Yalan’da “zarar ve menfaat” çizgisi nerede buluşur?

Yalan yüzlerce kişinin canı ile eş değerde midir?

Hiçbir kimsenin başaramadığı bir şeyi başaran yalan söyleyebilir mi?

İnsanlardan sakladığın yalana dayanma sınırı nereye kadar olabilir?

İnançlı kimsenin yalanla ilişki düzeyi gerçekle karşılaşınca sonuçları nedir?

Yalanın kazanç aşamasında menfaatçi çevrede tercih sebebi midir?   

Her türlü gayri meşru, uyuşturucu, zina vb hasletlerle boğulmuş bir insanın dahi yalan gerçeğinde ne kadar dayanıklı olabilir?

………..

Son olarak bizim buraya ek olarak söylemek istediğimiz, filmin ana fikri Müslümanlardan alınmış iken, senaryosunu Hristiyanların düzenlemiş olmasıdır. Saçma sapan konuları işlemekte bile aciz kalan Türk sinemasının bu gibi filimlere bakarak kendi seviyesini tekrar gözden geçirmesi gerekmektedir. Yüzlerce yıla dayanan, hakikat penceresinden alınmış ve anafikir aşamasında sonuçlanmış  binlerce mevzusu olan kültüre sahip iken başarısız sinema sektörümüze iyi bir ders olmasını diliyoruz.

Bkz:

http://www.sorusorcevapbul.com/soru-cevap/yalan/dogrulugun-kazandirdiklari-yalanin-kaybettirdikleri-nelerdir

FLİGHT-Uçuş (2012)

Yönetmen: Robert Zemeckis

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 07 Aralık 2012 (Türkiye)

Süre: 138 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: John Gatins

Müzik: Alan Silvestri

Görüntü Yönetmeni: Don Burgess

Yapımcılar: Laurie MacDonald , Cherylanne Martin , Walter F. Parkes ,

Oyuncular: Denzel Washington, John Goodman, Don Cheadle

 

Özet & detaylar

Başarılı bir pilot Whip, düşmekte olan bir uçağı bütün pilotluk yeteneklerini kullanarak çok sıra dışı bir biçimde, en az hasarla yere indirmeyi başarır; mürettebatla birlikte uçaktaki pek çok insanın da hayatı kurtulur. Whip hastanede gözünü bir kahraman olarak açar ama kaza soruşturmasında hiç beklemediği bir ithamla karşılaşır. Raporlar kaptan pilotun uçuşa alkol alarak çıktığını göstermektedir. Bir yandan kurtardığı hayatlar, hiç kimsenin o uçağı kendisi gibi indiremeyeceğini söylerken bir yandan da hakkında açılan mahkeme ile uğraşmak durumundadır.

Eleştiri

Ege Kozak Oktay Eleştirisi ile konuya devam edelim. Yönetmenliğini Zemeckis ve Washington’dan müthiş bir karakter yorumu… Uçuş (Flight) filminin başlangıcı o kadar korkunç bir uçak kazasını betimliyor ki, filmin uçak yolculukları boyunca gösterilebileceğini sanmıyorum. Geleceğe Dönüş ve Forrest Gump ile tanınan yönetmen Robert Zemeckis‘in bu uçak kazası gibi muazzam özel efekt sekanslarına alışık olduğunu biliyoruz. Bu sahne ile Zemeckis, bir bakıma kendi filmi Yeni Hayat (Cast Away) ‘taki uçak kazasını gerçek anlamıyla altüst ediyor (Filmi izleyince ne demek istediğimi anlayacaksınız).

Fakat Uçuş, Zemeckis’in diğer filmleri gibi birer özel efekt cümbüşünden çok uzakta, uçak kazası sekansı bittikten sonra gerçek hikayesini ortaya koyuyor ki o da kayıp bir ruhun kendini kurtarmaktaki zor yolculuğu… Son on yılını motion-capture animasyonlara harcayan Zemeckis’in hayranları yönetmenden alkol ve uyuşturucu bağımlılığı üzerine bu kadar dengeli ve katıksız bir dram bulduklarına şaşıracaklardır sanıyorum.

Denzel Washington‘ın ustalıkla canlandırdığı alkolik Whip Whitaker’ın bir pilot olduğuna dair acı gerçek o kadar yaratıcı bir biçimde gösteriliyor ki, keşke reklamlarda ve posterlerde karakterin ne olduğu açıklanmasaymış. Fakat durum böyle olursa film nasıl pazarlanacaktı onu da bilmiyorum.

Filmin ilk sahnesinde Whip, yanında seksi çıplak bir kadınla boş içki şişesi dolu bir otel odasında uyanır. Eski eşi ile telefonda kavga ettikten sonra kokaini burnuna çeker. Bir sonraki çekimde Whip’i pilot kostümü içinde uçuşuna giderken görürüz. Fakat, bu uçuş hiç de kolay olmayacaktır. Uçak kontrolü kaybedince Whip, alışılagelmemiş yollarla uçağı indirmek zorunda kalır ve böylece yolcuların hemen hepsinin hayatını kurtarır. Whip medya tarafından hemen bir kahraman olarak adlandırılır fakat toksikoloji raporu uçağı uçurduğu zaman kanında alkol ve kokain olduğunu gösterir.

Bu noktadan sonra Zemeckis seyirciye Whip’in alkolizm ile çatışmasının patolojisini mükemmel bir empati ile sunuyor. Hollywood filmleri genelde alkolik karakterleri iki kategoriye sıkıştırır, ya klişe trajik bir figür, ya da alkolizmine karşı savaşan asil bir savaşçıya maruz kalırız. Fakat Zemeckis’in ellerinde Whip’in alkolizmi olabildiğince gerçekçi bir biçimde, öyle ya da böyle yargıdan yoksun olarak aktarılıyor.

Alkolün Whip’in hayatını mahfettiği ortada. Eski eşi ve oğlu ile hiç bir bağlantısı kalmamış artık ve hayatını kendisi kontrol edemiyor. Fakat diğer yandan Zemeckis, seyirciye bu kadar kolay bir cevap da vermiyor. Aynı zamanda Whip, o uçağı kendisinden başka kimsenin bu şekilde indiremeyeceğini, yüze yakın insanı kurtaramayacığını kanıtlıyor, sarhoş olsun veya olmasın.

Filmin dinsel inanç bazlı temaları Zemeckis’in Mesaj (Contact) filmini hatırlatıyor. İlginçtir ki kaza kurbanları baptizm (vaftiz) yapmakta olan bir kilise cemaati tarafından kurtarılıyor. Bu da melek gibi görünen insanların kurbanları kurtardığı, görsel bakımdan hayret uyandıran bir sahne yaratıyor. Bir sürü dindar kişi bu kadar insanın uçaktan canlı çıkmasını bir mucize olarak adlandırıyor. Whip bu bakımdan biraz şüpheci tabii ki ve film her ne kadar bu temanın üzerinden geçse de subjektif ve didaktik bir yaklaşım edinmiyor.

Washington’un bu performans ile bir kez daha Oscar adayı olacağı ortada bence. Fakat tek bir sahnede görünen kanserli bir genci canlandıran James Badge Dale isimli bir aktör, filmde taş çatlasa beş dakika görünmesine rağmen en iyi yardımcı oyuncu adaylığını hakediyor kanımca. Özetle Uçuş, yılın en iyi filmlerinden biri.

http://www.beyazperde.com/filmler/film-193101/elestiriler-beyazperde/

FACEBOOK’UN PSİKOLOJİK ETKİLERİ


Fahri SARRAFOĞLU
f_sarraf@yahoo.com

Sosyal medya ile ilgili yazımızı sürdürmeye devam ediyoruz. Sosyal medyanın insan psikolojisi üzerinde o kadar etkisi var ki aşağıdaki araştırma sonuçlarına bakınca belki de tüyleriniz diken diken olacak… Kaliforniya Üniversitesi’nde yapılan araştırma, gençlerde Facebook kullanımının psikolojik sorunlarla ilişkili olabileceğini açıkça ortaya koyuyor. Gençler başta olmak üzere çoğu internet kullanıcısı günün büyük bir kısmını Facebook başında geçirirken, bu durumun sosyal yaşamda ne gibi değişikliklere neden olduğunu sorgulamak üzere başlatılan bir araştırma oldukça ilginç sonuçlar ortaya çıkardı. BTNet’in aktardığına göre Kaliforniya State Üniversitesi’nde Psikoloji Profesörü olarak görev yapan Larry Rose’un yaptığı ve sonuçlarını 119. Geleneksel Amerikan Psikoloji Birliği Konvansiyonunda paylaştığı “Poke Me: How Social Networks Can Both Help and Harm Our Kids” adlı araştırma, farklı coğrafyalara dağılmış 300 gencin 15 dakikalık davranış analizleri üzerinden gerçekleştirildi. Sonuçlara göre yoğun olarak Facebook kullanan gençlerde görülen psikolojik davranış bozuklukları şöyle sıralanıyor:

- Narsizm (kendini beğenmişlik)

- Özellikle Facebook’ta uzun süre yer alan gençlerde antisosyal eğilim, aşırı davranışlar, agresif tavırlar

- Facebook ve teknolojiyi yoğun kullanan gençlerde okuldan uzaklaşma eğilimi, mide ağrıları, uyku sorunları, sinirlilik ve depresyon

- 15 dakikalık gözlem periyodu sırasında Facebook’u en az bir kez kontrol eden gençlerin ders notlarında düşme eğilimi

- Okumaya ayrılan sürede azalma

VE YAPILAN DİĞER ARAŞTIRMALAR –

Profesör Baroness Greenfield’in araştırmasına göre Facebook ve Twitter gibi sosyal paylaşım siteleri gençleri ‘kimlik krizi’ne sokuyor. Bu paylaşım ağlarında fotoğraflarını paylaşan ya da bir görüşünü yazan kullanıcıların “Bakın ben buradayım” diyerek devamlı insanların dikkatini çekmek istedikleri belirlendi.

— California üniversitesinden Larry Rosen araştırmasında aşırı derecede Facebook kullanan çocukların iletişim zorluğu yaşadıklarını belirtmiştir. Bu çocukların genel özelliklerinin aşırı derecede bencil, kendini beğenmiş, aşırı sabırsız ve saldırgan olduğu gözlenmiştir.

— Georgia Üniversitesi psikologları 2008 yılında yaptıkları araştırmada, Facebook’a çok fazla güncelleme yapanların narsist eğilimde olduğu sonucuna varmışlardır. Narsistik eğilimin, uzun süreli sağlıklı ilişki yeteneksizliğini beslediğine dikkat çekmişlerdir.

— York Üniversitesi yaptıkları araştırma sonucu, kızların çekici fotoğraf koymaya yoğunlaştıklarını, erkeklerin ise, “About me” (hakkımda) kısmında kendilerini methetmeye yoğunlaştıklarına dikkat çekmişlerdir.

— Hollandalı psikolog Paul Kirschner, ders çalışırken bir yandan da ara ara Facebook sayfasını kontrol eden öğrencilerin oldukça başarısız olduğunu tespit etmiştir. Kirschner yaptığı çalışmada, Facebook kullanıcılarının not ortalamasının 5 üzerinden 3.06 olmasına rağmen Facebook kullanmayanların ortalamasının 3.82 olduğunu tespit etmiştir. Özellikle anne ve babaların yukarıdaki araştırma sonuçlarını iyi değerlendirmesini ümit ediyoruz, zira sosyal medya ile daha okulun ilk gününden vakit geçiren öğrencilerin hem okula alışmaları zorlaşacak hem de derslere kendini verebilmeleri güçleşecektir. Demiyoruz ki tamamen sosyal medyadan uzak olalım bu mümkün değil elbette ama her şeyde olduğu gibi burada da yani iletişim de denge gerekiyor…

Kaynak:
http://www.netpano.com/Makale/?Makale=1516

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

SANA NEYİ İNFAK EDECEKLERİNİ SORARLAR


 Yazan:
Recep İhsan
Eliaçık

Açıklama: http://www.aliaksoy.net/wp-content/aclik21.jpg

Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.

Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.

Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye dönemim” diyerek kestirip atıyor. İçki, zina, kumar vs.’yi anlarım da bunları niye bırakırlar hala anlayabilmiş değilim. Öteden beri bu işte bir terslik var diye düşünmüşümdür…

Hatta okulunu bırakıp bir mollanın önünde emsile bina maksut, avamil (Arapça) öğrenmeyi hayatının gayesi haline getirenler bile oluyor. Onca eğitimini bir çırpıda sıfırlayıp, bir medrese mollasının önünde hayata yeniden başlayanlar oluyor. Tabi “Bizim oğlan bina okur döner döner bir daha okur” hesabı bunun da bir türlü sonu gelmiyor. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite yıllarında aldığı eğitimi aşağılamaya başlıyor. Halbuki bu yıllar çok önemli… Aksi halde örneğin “kompozisyon”, “anlatım sanatları”, “alıntı”, “parağraf” vs. nedir bilmeyen bir adamın, bırakın Kur’an’ı, okuduğu herhangi bir metni bile anlaması zordur. O mollaların çoğu bunları bilmez. Döner döner nasara yensuru okurlar. Bunu da bir şey zannederler…

İşin bu tarafına fazla girmeden asıl meseleden gidelim. Zaten bu dini dünyanın sorunları neresinden tutsanız elinizde kalır ya, neyse…

Acaba diyorum neden?

Hidayet coşkusunu neden onlarda buluyorlar?

Oysa açın “hayatu’s-sahabe” kitaplarını okuyun. Orada onlarca sahabenin hidayete eriş hikayesini okuyacaksanız. Oralarda genellikle manzara şudur: “Hidayete erdi malını dağıttı… Hidayete erdi artık bir daha asla yalnız yemek yemedi… Kapı kapı dolaşıp bütün borçlarını ödedi, helallik diledi… Ömrünün sonuna kadar elinden ve dilinden kimsenin zarar gördüğü görülmedi…”

Aradaki farkı fark ediyor musunuz?

Şahsen şu ana kadar onca hidayete eren zengin gördüm fakat hidayet coşkusunu “malını dağıtmada” gören bir tek “muhtedi zengin” görmedim.

Nasıl oluyor?

Bunlar sahabenin girdiği dine girmiyorlar mı?

Sahabenin okuduğu Kur’an’ı okumuyorlar mı?

Yoksa din aynı da din anlayışı mı farklı?

***

Besbelli ki din anlayışı farklı.

İslam, sahabenin ilk önce “eşyaya, varlığa, mala, mülke” bakışını değiştiriyordu. “Lehu’l-mülk” (Mülk Allah’ındır) anlayışına ulaşıyor, kendini mülk karşısında emanetçi olarak görüyor, “Bu benim” demekten haya etmeye başlıyordu. Üzerinde fazla mal ve mülk bulundurmayı “yük” hatta “ateş” olarak görmeye başlıyordu. Bundan bir an önce kurtulması gerektiğini düşünüyor ve ilk iş olarak malını mülkünü dağıtıyordu.

İslam, sahabenin ilk önce “insana” bakışını değiştiriyordu. Tüm insanları erkek olsun kadın olsun kendi hemcinsleri olarak görüyor, aradaki tüm statü farklılıkları gözünde küçülüyordu. “Üstünlük takva iledir” anlayışını benimsiyor ve mala ve mülke dayalı üstünlük kasıntılarından kurtuluyordu. Zihninde altın, gümüş, dinar ve dirhem “değer” olmaktan çıkıyordu. İnsana başka bir pencereden bakmaya başlıyordu.

İlk ve en önce eşyaya, varlığa ve insana yaklaşımı, perspektifi ve felsefesi değişiyordu. Bu farklı bakış derhal amellerine yansıyor ve başka bir insan ortaya çıkıyordu.

Oysa mevcut din anlayışı yüzünden, zamane hidayete ermelerinde, muhtedinin varlığa, insana ve eşyaya bakışında esastan bir değişiklik olmuyor. Şeklen kimlik ve ritüel değiştiriyor. Bir kamptan öbür kampa, bir mahalleden öbür mahalleye geçiyor. Varlığa ve insana özellikle de eşyaya; altına, gümüşe, toprağa, servete, mala, mülke, dinara, dirheme, dolara, euroya, paraya bakışı aynı…

Sahabenin nasıl olup ta öyle olduğunu anlamak istiyorsak, önce Kur’an’ın onları nereden alıp nereye getirdiğine bakmamız lazım.

Bakın, Kur’an 23 yıllık süreç içinde varlığa, eşyaya, mala ve mülke bakışı nasıl değiştirmiş. Nüzul sırasına göre izini sürelim…

***

İlk olarak Mekke’ye hükmeden tefeci bezirganlara zenginlik, mal ve mülk noktasında sarsıcı eleştiriler yöneltildiğini görüyoruz. İlk inen surelerin hepsinde de bu var…

Ebu Cehil’e (karakterine) : “Küstahça azgınlık ediyor. Kendisini dev aynasında görüyor. Zira Rabbinedir dönüş…Kulunu içtenlikle yönelirken engellemeye kalkıyor. Onu alnından tutup sürükleyeceğiz, o ar damarı çatlamış alnından… O zaman çağırsın meclisini, biz de çağıracağız zebanileri…” (Alak; 96/6-19).

Umeyye bin Halef’e (karakterine) : “Çokça yemin eden aşağılık adi, küçük gören, dedikoducu, iyiliği engelleyen, günahkar, zorba, kaba saba asalak…Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş? (Kalem; 68/10-14).

Velid bin Muğire’ye (karakterine): “Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı… Zenginliğine zenginlik kattığım, etrafında dolanıp duran oğullarıyla önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı… Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor….” (Müddesir; 74/11-14).

Kabe Çetesi’ne (rolüne/misyonuna): “Nimet azgını o inkarcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. Biz de onlar için hazırlanmış kelepçeler ve ateş var. Boğaza düğümlenecek bir yiyecek var.” (Müzzemmil; 73/11-13)

Ebu Leheb’e (rolüne/misyonuna):

“Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı; kahrolsun!

Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!

O kıpkızıl bir ateşe atılacak!

Çenesi düşük karısı da yanında olacak!

Gerdanında fitillisinden bir de ip olacak!” (Leheb; 111;1-5)

(Karakter/rol/misyon notu koymamın sebebi bunların benzerinin bugünde devam ettiğini, ayetlerin yönünün yaşayan karakter, rol ve misyonlara yönelik olduğunu ihsas ettirmek içindir.)

Alak, Kalem, Müddesir, Müzzemmil ve Leheb gibi ilk inen bu beş surede görüldüğü gibi, hareket, “Kâbe çetesine” ve Mekke’de kurdukları düzene (yedâ) karşı “öfke patlamasıyla” ve “kahrolsun, yıkılsın, kurusun” haykırışlarıyla başlıyor.

Çünkü bunlar Kabe’nin etrafında oligarşi (yeda) oluşturmuşlar, Allah, Kabe ve din istismarı yaparak şehri sömürüyorlardı. Kabe’ye gelen hediyeleri iç ediyorlar, onunla kervanlar kuruyorlar, zenginliklerine zenginlik katıyorlardı. Muhtaç Mekkelilere faizle borç veriyorlar, borçlarını ödeyemeyenlerin erkeklerini köleleştiriyorlar, kadınlarını da açtıkları lüks genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Mekkeliler de büyüyünce bunların eline düşmesin diye daha doğar doğmaz kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyordu.

Kur’an işe işte buradan başladı. Peygamberimiz yalın kılıç meydana atılarak bu kokuşmuş, iğrenç düzene meydana okudu. Bu ses Mekke’de büyük yankı uyandırdı. Kabilesizler, korumasızlar, kimsesizler, köleler, kadınlar, zayıflar, düşmüşler, özellikle ezilenler bu sesin etrafında hızla toplanmaya başladı.

Bir taraftan da aynı sure içinde Peygamberimize şöyle dendiğini görüyoruz: “Pisliğe (ahlaksızlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, istismara, kokuşmuşluğa) bulaşma! Servet yığma hayallerine kapılma! Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger…” (Müddessir; 74/5-7).

Keza Kur’an’ın iniş sırasına göre ilk anlattığı kıssa ne biliyor musunuz? Bahçe sahipleri kıssası… Hani yoksula vermeyelim diye erkenden bahçelerine/bağlarına ürünü toplamak için giden ve fakat geldiklerinde bahçelerinin afetle yerle bir olduğunu gören iki kişinin kıssası (Kalem; 68/17-32)… Peki yine iniş sırasına göre ikinci kıssa ne biliyor musunuz? Salih’in devesi kıssası…Hani herkese (kamuya) ait olmayı ifade eden “Allah’ın devesine” (Nagatallah) dokunmamayı, bunları talan etmemeyi, bunlar üzerinden mal ve servet yığmamayı ifade eden Salih’in devesi kıssası (Şems; 91/11-15)…

Kıssa anlatımında bile ilk bu konuya öncelik verilmiş…

Neden?

Çünkü Kur’an ilk olarak muhataplarının eşyaya, mala, mülke bakışını değiştirmek istiyor!

Çünkü Kur’an Rablik, ilahlık, tanrılık meselesini bunlarla ilişkili görüyor. Bu açıdan Kur’an’ın “Allah” dediği şey sırf teolojik, zihni, soyut, felsefi bir fenomen değildir. Tamamen “praxis” yani pratik, eyleme, amele, hayata, sokağa dönük yüzü vardır. Mü’min insanda hayatın akışı içinde varoluş, oluş, arayış, tavır alış, duruş, cephe açış olarak ifadesini bulur. Bu nedenle içinde tarihin, insanın, hayatın ve tabiatın sesi gelmeyen Allah ve din söylemlerinin içi boş ve koftur.

Çünkü Kur’an Rabbin, tabiatın, yerin, göğün, suyun, toprağın, buralardan rızık çıkaranın, doyuranın, besleyenin, bütün mülkün sahibinin Allah olduğunu ısrarla hatırlatıyor. Kimi insanların kalkıp da bunlardan istif ederek öteki insanlar üzerinde rızık verici konuma gelmelerini, bundan kendilerine pay çıkararak adeta “Rezzâkcık” pozlarına bürünmelerini şiddetle reddediyor. Firavun ne diyordu? “En büyük Rabbiniz benim!” Yani rızık veren, maaş veren, topraklarımda, sulama kanallarımda, her yana yayılmış mülkümde (ülkemde) sizi çalıştıran, doyuran, besleyen benim… İlginçtir nüzul sırasına göre tarihten ilk örnek verilen kişi de yine Firavun (Müddessir; 74/15-16)… Bu noktada “Rabbimiz Allah” demenin ne demeye geldiğini düşünün artık …

***

Yine ilk inen surelerden dördü; Allah (Kabe) namına toplanan yardımları iç edip insanlara vermemek demek olan Maun, şehir demek olan Beled, zenginlik yarışı, biriktirme, çoğaltma demek olan Tekâsür, tanyeri demek olan Fecr sureleridir. Bu surelere “bu açıdan” baktığınızda da adeta çarpılır ve sarsılırsınız.

Maun suresinde “dinin afyon yüzü” deşifre edilir. Gerçek din ile sahte din, gerçek dindarlıkla sahte dindarlık arasındaki farkın ne olduğu açıklanır. Esas ölçünün yine mala mülke bakışta toplandığını görürüz. Buna göre dinin afyon yüzü, birkaç şekli ritüel ile insanları aldatır. Hacılara su vermek, Kabe’nin örtüsünü değiştirmek, namaz (salat) kılmak gibi gösterişlerle halkın malını ve mülkünü alır fakat yetimi, yoksulu gözetmez. Bunları yoksullar ve kimsesizler için değil; kendini zengin etmek için kullanır. İşte bu dinin afyon yüzü olup Ebu Cehil’in veya Yeda Ebu Leheb’in dinidir. Bunların yaptığı, dini yalanlamak yani din ile aldatmak, gösteriş, riya ve sahtekarlıktır. (Maun; 107/1-7) Oysa gerçek hayat dini olan İslam, işte böylesi halkı afyonlayan tapınak dinlerini deşifre etmek için gelmiştir. Onun için söylemi din formundadır. Gerçekte ise o dinlerden bir din hatta öteki dinlere dendiği anlamda bir din değildir…

Beled suresi, insanlara sarp yokuşa çıkmak gibi zor gelen şeylerin ne olduğunu açıklar. Bunların ne olduğuna baktığımızda yine mal ve mülkün ölçü olarak konduğunu görürüz:

“İnsan kendisine hiç kimse güç yetiremez mi sanıyor?

“Sadece harcadıklarım yedi sülâleme yeter” diye böbürleniyor.

Kimsenin kendini görmediğini mi sanıyor?

Biz insana iki göz vermedik mi?

Bir dili ve iki dudağı yok mu onun?

Ona yürüyeceği iki yol gösterdik.

Fakat o zor olana yanaşmadı.

Bilir misin, nedir zor olan?

Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak…

Zor zamanda vermek…

Öksüzün başını okşamak…

Düşmüşün elinden tutmak…

İman etmek, göçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak; sevgi ve merhamet yumağı olmak.” (Beled; 90/5-17)…

Tekâsür suresi ise zenginlik yarışı, biriktirme, mal ve mülk hırsının hayatı nasıl bir cehenneme çevireceğini hatırlatır ve çağları aşıp gelen evrensel mesajlar verir. Sanki bugünkü “küresel krizi” haber veriyor sanırsınız. Şifreciler biraz da bunlara kafa yorsalar çok iyi ederler. Dinleyin:

“Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz.

Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…

Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.

Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.

Evet, daha derinden bakabilseydiniz,

Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.

Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.” (Tekâsür; 1-7)

Yani:

1- Uhrevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, sizi ateşe (cahîm) yuvarlamakta olduğunu bizzat içine girerek “ahirette” göreceksiniz…”

2- Dünyevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, hayatı çekilmez hale getiren bir ihtiras yarışına, çalma, çırpma, alıp satma dışında hiçbir insani değerin kalmadığı vahşi bir pazara dönüştürdüğünü, kendi ellerinizle yarattığınız bir kaosun, krizin ve ateş çemberinin (cahîm) içine yuvarlanmakta olduğunuzu bizzat yaşayarak “dünyada” göreceksiniz…”

Öyle ya seyirlik değeriniz yoksa, “piyasa” da fiyatınız yoksa, “para” dışında hiçbir geçer akçe kalmamışsa, insanlara zengin olup olmadıklarına göre bakılıyorsa, yegane ölçü bu olmuşsa, bilin ki, eski çağların verimlilik, başarı, altın ve gümüş (sahte) tanrısı “Mammon” geri gelmiş, dünyaya o hakim olmuş demektir. Kapitalizm dediğiniz bundan başka bir şey midir!

“Mammon’dan başta tanrı, paradan başka değer yoktur” diyorsanız kelime-i şehadet getirip bu dine girmişsiniz demektir. Artık her işe onun adıyla başlarsınız. Her şeye “Kaç lira, fiyatı ne?” diye sorarsınız. “Bunun fiyatı yok, bu para ile ölçülmez” derseniz Mammon’u inkar ediyorsunuz demektir. İşte Kur’an önce bunun yapılmasını istiyor. Çünkü satılık meta olmaktan ancak böyle kurtulursunuz. “İnsanlık erdemine” ancak böyle ulaşabilirsiniz. Zira insan diye “satılık olmayana” denir, öyle değil mi?

Fecr suresinde ise eşyaya, mala, mülke bakışı değiştirme yönünde şu uyarıları görürüz:

 

“İnsanoğlu Rabbi onu ne zaman imtihan edip de kendisine cömertçe verse “Rabbim bana cömertçe verdi ” der.

Fakat ne zaman da sınayıp rızkını daraltsa “Rabbim bana ihanet etti” der.

Hayır! Bilakis asıl siz öksüze vermiyorsunuz.

Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.

Her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz.

Mala mülke gözünüz doymuyor; yığdıkça da seviyorsunuz…” (Fecr; 89/15-20)

Yani: “Şu insanoğlu ne kadar garip? Nimet içinde yüzerken “Allah’ın eli geniş, veriyor işte..” diyerek Allah’ı emrine amade bir hazine sanır. Sıkıntıya girince de “Nerede bu Allah? Bu nasıl ilâhî adalet?” diye şikayetlenmeye başlar… iki durumun da zorluklardan geçerek kendini kanıtlama (imtihan) olduğunu anlamaz. İlk durumda şükredip bu nimeti başkalarıyla paylaşmak yerine, Rabbim beni tercih etti diyerek kendini ayrıcalıklı zanneder. Diğer durumda ise sıkıntıyı ve zorluğu ilahi adaletsizliğin kanıtı olarak görür…

Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu yansıtan bu tür örnekler çoktur.

Görüldüğü gibi bu tür ayetlerle Mekke dönemi boyunca mal ve mülk konusunda esaslı bir bilinç aşılanıyor, bakış açısı veriliyor, perspektif oluşturuluyor. Hemen her Mekkî surede buna benzer eşyaya, mala ve mülke bakışı değiştirici, bilinç aşılayıcı ayetler var.Tek tek inceledim. Fazla uzamasın, bu örnekler sanırım yeter…

Öte yandan ilk Mekkî surelerden itibaren giderek artan bir vurguyla Mu’minlere vererek arınma (tezkiye/zekat) çağrıları yapılır. Bir taraftan mal ve mülk yığanlar eleştirilir, diğer yandan yeni kurulacak toplumun fertleri olacak olan Mu’minlere sürekli arınma çağrısı yapılır. Yani “Eleştirdiklerinize dönüşmeyin. Siz biriktirmeyeceksiniz, yığmayacaksınız, vererek arınacaksınız. Sizin farkınız budur…” denmek istenir.

Böylece Medine’ye gelinir…

Medine’ye gelince, Mekke’den beri süren “tezkiye/zekat” çağrıları ile birlikte “infak”, bazen “afv” ve ilerleyen yıllarda da “sadaka” kavramının kullanılmaya başlandığını görürüz. Çünkü Mü’minler Medine’de yeni bir şehir kurmuş, artık mala mülke kavuşmaya başlamıştır.

Bu dört kavram birbirinin yerine kullanılıyor gibi görünmekle birlikte, aralarında ne gibi bir fark olduğunu biraz deştiğimizde şunları söylememiz mümkündür.

Tezkiye/zekat Mekke ve Medine dönemlerinin tümüne yayılmış, genel anlamda vererek, elinden çıkararak “arınma çağrısı” olup daha çok ontolojik/metafizik vurgusu baskındır. Namaz (salat) ile beraber sık sık kullanılır. Mü’minler namaz kılarak genel anlamda kirlerinden arındıkları gibi, zekat ile de özellikle mülk konusundaki kirlerinden arınmalıdırlar. Vermek, paylaşmak, bölüşmek yeni kurulacak toplum fertlerinin olmazsa olmaz özelliklerindendir. Bu yüzden Mekke’den Medine’ye sürekli olarak ve dikkat çekici bir ısrarla tezkiye/zekat çağrıları yapılır…

***

Yoğunlukla Medine’de görülmek üzere, bu arınmanın, mal ve mülk kalemindeki vurgusu için “infak” geçmeye başlar: “Mallarından infak ederler, verdiğimiz rızıklardan infak edin…” vb. (Bakara; 2/3, 267).

“İnfak” kavramının “nifak” ile aynı kökten olması nedeniyle, Medine’ye gelindiğinde infak ile münafıkın birlikte kullanılmaya başlanması bu açıdan manidardır.

Sözlükte NFQ kökü mastar olarak “tükenmek, bitmek, kalmamak” demektir. Harcamak, sarf etmek, tüketmek (infâq), çok harcayan, çok tüketen (minfâq), tünel (enfâq), masraf, harcama, gider (nafaqa), Arap tavşanı (jerboa) veya tarlafaresinin yuvasına girip çıkması (münâfega), iki yüzlülük, bir öyle bir böyle görünen (münâfıq) kelimeleri bu köktendir…

Medine döneminin ilk yıllarında nazil olan Ankebut suresi, Kuran’da “münafık” teriminin iniş sırasına göre ilk geçtiği yerdir (10-11 ayet). Kuran bu terimle ele aldığı karakteri Arapların “jerboa” dedikleri tavşana veya tarlafaresine benzetiyor. Bu tarlafaresi kendine iki yuva yapar, birinde tehlikeli bir durum olursa hemen diğerine geçerdi. İşte tarlafaresinin bu davranışını iman konusunda da kimi insanlar yapınca onlara münafık dendi. Bunların da biri içte biri dışta iki yuvaları bulunur. Bakarlar durum hangisinde iyi ise ona girerler. İman yuvası tehlikeye maruz kalır, sıkıntılı olmaya başlarsa hemen orayı terk ederek küfür yuvasına geçiverirler. Duruma göre işlerine hangisi geliyorsa ona giriverirler. Sabit bir yuvada sebat göstermezler. Daima yedekte yuvaları bulunur…

Keza “tükenmek” anlamına gelen infâq ile nifâq aynı kökten olduğu için, biri iki diğeri tek yuvası olanların karakterini betimler. İki yuvası olanlar içten tükenmiş, bitmiş, kof veya zayıf inançlı oldukları için sıkıntıyla karşılaşınca hemen yuvayı terk ederler. Onların bu davranışına nifâq denir. Tek yuvası olanlar ise içten güçlü, kavi, sağlam inanca sahip oldukları için yuva değiştirmezler. Bulundukları yuvalarında sebat eder, güçlüklere göğüs gererler. Böylece güçlü imanları onların direnmelerini, yuvayı terk etmemelerini sağlar. İçten içe tükenmiş olmadıkları için buna gerek duymazlar. Bilakis ellerindekini başkası için harcayarak tüketirler. Buna da infaq denir. Bu harcama aslında maddî veya manevî olarak tükenmiş olanları güçlendireceği için görünüşte malın tükenmesi (infâq ) gibi görünen, gerçekte ise tükenmişliğin (nifâq) ortadan kaldırılmasına dönüşür…

***

Yoğun tezkiye/arınma ve infak çağrılarından sonra artık sahabeler sormaya başlar: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219).

Burada da karşımıza “afv” kavramı çıkar. “Fazlalığın silinmesi, ortadan kaybolması, kalmaması, zail olması, bağışlanması” demek olan afv, affetmek ile aynı köktendir. Artık iyice Türkçeleşmiş olan affetmek, muaf tutmak, muafiyet, afiyet, affedersiniz vb. kelimeler bu köktendir. Mesela affetmek; fazlalığı (günahı, hatayı) almak, silmek, afiyet olsun; fazlalığın (hastalığın) ortadan kalksın, muafiyet; fazlalığı (sorumluluğu) ortadan kaldırmak demektir.

Bu durumda “De ki; fazlalığı infak etsinler” demek, kişinin geçimini kolayca sağlayabileceği temel ihtiyaçlarından fazla olanı versinler demektir. Çünkü afv fazlalığı almak ve böylece işi kolaylaştırmak anlamına geldiği için, kolay kılmak, kolaylaştırmak, hafifletmek anlamında da kullanılmıştır (Razi). Bu ise bugün adına “asgari geçim standardı” dediğimiz şeydir.

Demek ki ayette neyi infak edeceğiz diye sorulunca “Zorunlu temel ihtiyaç maddeleri dışında kalanı, asgari geçim sınırını aşan fazlalığı…” denmiş oluyor. Yoksa bugün anlaşıldığı şekliyle “ıskarta”, “işe yaramayan”, “seri sonu” veya “defolu” malı değil…

Asgari Geçim Sınırı’nın (AGS) ne olduğu, Medine’de ve sahabeler döneminde “ihtiyaç fazlası”ndan ne anlaşıldığı ve günümüzde (içinde yaşadığımız toplumda, bizim Medine’mizde) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri baz alınarak nasıl belirleneceğini iyi bilmek ve araştırmak gerekmektedir.

Yaptığım araştırma ve karşılaştırmaya göre 2008 AĞUSTOS ayında 4 kişilik bir ailenin asgari şartlarda geçinebilmesi için harcaması gereken tutar 2.238,52 YTL olarak belirlenmiş. Asgari Geçim Haddi (Yoksulluk Sınırı) gıda, giyim, sağlık, barınma ve eğitim başta olmak üzere, vazgeçilmesi mümkün olmayan 14 zorunlu harcama kalemi esas alınarak tespit edilmiş.

Hz. Ömer radiyallâhü anh ve Hz. Ali kerremallâhü vechenin görüşüne göre, ihtiyaç fazlası (afv) ortalama asgari ihtiyaç olan yıllık 4 bin dirhemdir. Hesapladığımızda bugün için aşağı yukarı yıllık 55-60 bin YTL oluyor. Biz yıllık değil aylık hesapladığımıza göre bunu aya bölünce aylık 5 bin YTL civarında oluyor. Bunu yukarıdaki asgari geçim sınırı ile kıyasladığımızda demek ki aylık 5 bin YTL’den yukarısı fazlalık oluyor. Bu, normal şartlara, yaşadığınız ülkeye ve kendi halkınızın genel durumuna göredir. Ortalamalar esas alındığında üç aşağı beş yukarı durum budur. Burada amacımın başınıza hesap uzmanı ve ekonomist kesilip kılı kırk yaran hesaplar yapmak değil; Kur’an’da verilmek istenen eşya, mal ve mülke dair bakış açısını günümüze taşıyarak gözler önüne sermek olduğunu lütfen unutmayalım.

Şu halde günümüz şartlarında bir Müslümanın, kendi halkı aylık 2.238,52 YTL sınırına bile ulaşamadan yaşarken, komşusu bunu bile bulamadan sabahlarken ve bu milyonları bulmuşken aylık 5 bin YTL’den fazlasını üzerinde tutması, biriktirmesi fıkıh literatürüyle konuşmayı sevmem ama burada konuşacağım haramdır, vebaldir, yüktür, ateştir!

Eğer Mü’min imanına, içinde şerefimiz olduğu söylenen Kur’an’a inanıyorsak bu böyle olmalı değil midir? Aksi halde “Dışı Müslüman içi kapitalist de yaşarım, yıllık zekatımdan “donmuş” kırkta biri veririm, gördüğüm dilenciye de sadakamı atarım” diyorsanız, Peygamberimizin Abdurahman bin Avf radiyallâhü anhe dediği gibi “Cennete emekleyerek zor girersiniz…” Bakın bakalım Abdurrahman bin Avf bu sözü duyunca ne yapmış…

Anlı şanlı hocalar “kâr payı” adı altında ihlaslı bankacılık oyunlarına fetva vereceklerine bunlar üzerine kafa yormalıdır. Asgari ücret, asgari geçim haddi, yoksulluk sınırı, gayri safi milli hasıla üzerinden gitmeli, dinamik içtihatlar yapmalıdır. Kırkta bir, onda bir, öşür gibi tarım döneminden kalma oranlarda donup kalmış fıkhı bırakmalı, Akif’in tabiri ile 700 yıllık eserlerle avarelik etmeyi terk etmeli, “yaşayan fıkıh” üretmelidir. Örneğin KDV’ye benzer, anlık, üzerinden yıl geçme şartı olmayan, doğrudan alım satıma dayalı “yaşayan zekat” türleri üzerinde çalışmalıdır. Artık çalışma hayatı, geçim vasıtaları, alım satım ve üretim araçları değişmiştir. Başka bir dünyada yaşıyoruz. Eski fıkıh kitapları bu dünyayı hiç görmemiştir ve bilemezler. Bu nedenle de oranlar değişebilir.

Bunun için “yaşayan müçtehidlere” ihtiyaç vardır. Zaten bana göre ölmüş müçtehid taklit edilemez. Yaşayan müçtehide de taklit için değil; ihtiyaca cevap için soru sorulur. Ve bu soru her defasında bir başkasına yöneltilebilir. Ölmüşün içtihadı bizim için artık sadece bir zenginliktir. Çünkü içtihadı yaşayan yapar. Kur’an der ki “Hiç ölmüşle yaşayan bir olur mu?” (Fâtır; 35/22). Keza yaşayan müçtehid eski görüşlerden yararlanabilir, yararlanmayabilir de. Eski içtihatlar ancak yaşayanın zihninden geçerek yeniden hayata dönebilirler. Sadece müçtehitler yetmez; ekonomist, hukukçu, sosyolog, tarihçi vs. hepsi el ele vermelidir. Gerçi “devlet düzeyinde” yaşanmadan bunları konuşmak biraz boşlukta kalıyor ama yine de işin önemini göstermesi bakımından faydalı olabilir…

Her şeyden önce de mal mülk meselelerine makalenin birinci bölümünde özetini verdiğim Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu ve bilincini kuşanarak başlamalıyız. Zira işin kökü orada…

Demek ki nüzul seyrinde vererek arınma (tezkiye) ve maldan mülkten verme (infak) çağrılarından sonra, işin, önce asgari geçim standardının (afv) belirlenip, sonra da bizzat vergi (sadaka) olarak tahakkukuna geldiğini görüyoruz.

***

Burada da karşımıza bugün adına “vergi” dediğimiz “sadaka” kavramı çıkıyor. Sanıldığının aksine ne Türkçe’de kullandığımız “zekat” ne de “sadaka” kavramı Kur’an’da kullanılana pek benzemez. Bugün zekat ve sadaka kavramları anlam kaymasına uğramış ve donmuş vaziyettedir.

Malum, zekat denince kırkta bir, sadaka denince de dilenciler akla gelir. Zekatın sadece zenginlere farz olduğu söylenir. Halbuki Kur’an “zor zamanda ekmeğini aşını bölüşmekten” (Beled;90/14) ve “darlıkta ve bollukta infak etmekten” (Al-i İmran; 3/134). bahsediyor. Kur’an’ın zekat, infak, afv, sadaka kavramlarıyla neyi anlatmaya çalıştığını çok iyi kavramalıyız. Bu kavramlar, yoksul için günü kurtarma, zengin için de ucundan vererek meşrulaştırma aracı değildir. Bu açıdan bakarsak sanıldığının aksine bu ayetlerin hiç birisi nesh olmamıştır. Kur’an’da nesh diye bir şey yoktur.

Dikkat ediniz! “Onda yoksa bendeki ateştir” diyerek komşusu açken yatağında uyuyamayan, kabuslar geçirerek sabahı bir türlü edemeyen, bambaşka bir “insan türü”nden bahsediyoruz.

Bu açıdan kırkta bir, onda bir gibi ölçülerin yıllık ekim ve hasat zamanı gözetilerek belirlenmiş, ağırlıklı olarak tarım toplumunu esas alan oranlar olduğunu ve tarihsel olduklarını bilmek lazımdır. Evrensel olan malı ve mülkü birkaç zengin arasında dolanıp duran bir “devlet” (güç, iktidar, otorite, tahakküm, sınıf) aracı olmaktan çıkarmak ve genele yaymaktır (Haşr; 59/7). Bunun için de arınmak, vermek, “kenz”i (biriktirme, yığma) ateş bilmektir. Aksi halde zekat, infak, sadaka vs. zenginler ve yoksullar arasında oynanan terapik (günü kurtarmaya, rahatlamaya yönelik) bir oyunun adı olmaktan öteye geçemez.

Pek tabi ki bu bir sistem meselesidir.

Böylesi bir sistem zihnimizde olsa bile 14 asır öncesi kurulduğu şekliyle donmuş vaziyette. Bunun için zekat ayrı vergi ayrıdır. Devlet 22 çeşit vergi alır, Müslüman zihin bundan ayrı zekat hesaplar. Toplumsal sistemin mihveri olan vergili yaşam almış başını gitmiş, zekat fıkhı ise 14 asır öncesinin kırkta birinde donmuş kalmıştır. O eski zekat muktesebât, bugün sararmış sayfalarda keneler tarafından yenmeyi beklemektedir.

Halbuki bunların o sararmış sayfalardan çıkarılıp hayatın içine taşınması gerekir. Seyyid Kutup’un tabiri ile bize artık “varakatu’l-fıkıh” yani sayfalarda kalmış, eski kitaplarda gömülü fıkıh değil; “hareketu’l-fıkıh” yani yaşayan, canlı, dinamik, hayatın içinde, hareket halinde olan fıkıh lazımdır.

Hareket halinde olma ise, gerçek anlamda devlet ve onun temel hukuk (maliye, vergi) düzeninde gerçekleşir. Gerçek bir Adalet Devleti’nde bunlar Medine’de Peygamberimizin yaptığı gibi devlet düzeyinde yaşanır ve yaşatılır.

Eski müçtehitlere bakın, içtihatlarının çoğu, bir zamanların devlet ve toplum hayatını şekillendiren temel hukuk mevzuatlarıdır. Sadece Abbasi hukuk düzeninde Ebu Hanife talebesi 800 kadı görev yapmıştır. O içtihatların ve görüşlerin hiçbiri boşlukta oluşmamıştır. Yaşanmış, canlı ve dinamik bir devlet ve toplum hayatının ürünüdür onlar. Fakat asırlar geçtikçe tarihin gerisinde kaldılar ve giderek hayattan çekilerek sararmış sayfalarda mollanın ezber yapıp durduğu “varakatu’l-fıkıha” dönüştüler. Halbuki “hareketu’l-fıkıh” sararmış sayfalarda değil; yaşayan toplum ve devlet hayatında olandır. Böyle bir devlet var mı şu an derseniz, kurumsal anlamda devlet evet var ama düzen bozuk. Düzenin değişmesi için ise eskinin külüne değil; ateşine talip olarak işe başlamalıyız. Bu ayrı bir konu yeri şimdi burası değil…

***

İşte “sadaka”, şimdiki anlamın tam tersi bu “devlet düzeyini” ifade ediyor. Sadaka kavramının Kur’an’da geçtiği 13 yere baktığımızda hepsinin de Medine’de inen ayetler olduğunu görürüz. Bunların çoğu Bakara ve Tövbe surelerindedir.

Bu şu demek oluyor: Artık Medine’de devlet kurulmuş, tekziye, infak ve afv doğrultusunda sürekli vererek arınma (tezkiye) ve maldan verme (infak) çağrıları yapılmış, üstelik verme standardı (afv) da belirlenmiş iş bizzat vermeye, vergilendirmeye gelmiştir. Bunun için sadaka ayetlerinin “otorite katından” konuştuğunu görürüz: “Mallarından sadaka al. Böylece bu kendilerini hem temizlesin, hem de arındırırsın.” (Tövbe; 9/103) “Sadakalar ancak yoksullar, düşkünler, toplayıcılar, kalpleri ısındırılmak istenenler, köleler, borçlular, Allah yolundakiler ve yolu kesilmişler içindir. Allah böyle farz kıldı. Allah bilendir, bilgedir.” (Tövbe; 9/60).

Böylece alınan vergilerin (sadakaların) kamu otoritesince nerelere harcanacağı da beyan edilmiş oluyor. Peki bunlar devlet olmadan olmaz mı? Olur neden olmasın. Arınmanın, paylaşmanın, bölüşmenin, vermenin yeri, zamanı, mekanı olmaz, değil mi? Burada devlete adalet, güvenlik, dirlik ve düzen için gerek vardır. Aksi halde mallar kim vurduya gidebilir. Karşılıklı güven ve sadakat tesis edildikten sonra infak her ortamda tabîki yerini bulur…

***

Mekke’den Medine’ye doğru gelişen süreçte, kanımca Kur’an’ın eşya, mal ve mülk konusunda izlemiş olduğu seyir genel hatlarıyla buydu. Zaten burada niyetim bir model önermekten ziyade bu seyri ortaya koymaktı. Sanırım bu az çok anlaşılmış oldu. Buradan nasıl bir model çıkabileceği ise yine ayrı bir konudur.

Demek ki Kur’an işe mal mülk sahiplerini, biriktirenleri, yığanları eleştirerek başlıyor. Biriktirmeyen, dağıtan, paylaşan ve bölüşen bir toplum istiyor. Bunu “arınma, temizlenme” olarak görüyor.

Bugünkü tabirlerle söylersek Kur’an’ın istediği aslında “orta sınıflaşmış” bir toplum… Böyle bir toplum ekonomi-politik olarak sağlam durur. Krizlere dayanıklıdır. Boyuna kin ve nefret üreten sınıf çelişkilerinden ve derin uçurumlardan arınmıştır. Sermaye biriktirerek dev yatırımlara dönüştürme meselesi eşit hakka sahip emek-sermaye ortaklıkları ile sağlanır. Yani bir adam tek başına bütün köyün ağası veya bütün fabrikanın ebediyen patronu olamaz, olmamalıdır. Emeğin değeri sermayeye eşit olmalıdır. Kâr büsbütün tek bir kişiye akmamalı, hakça bölüşülmelidir. “Adalet Devleti” bunu denetlemeli ve koordine etmelidir. Burada asıl olan özel veya devlet mülkiyeti değil; toplumsal mülkiyettir…

Anlaşılmış olmalı ki şahıs veya devlet kapitalizmi öngörmeyen, çalışanların süreç içinde çalıştıkları yerin ortağı olacağı, malın mülkün zenginler arasında dolanıp duran bir devlet olmaktan çıkacağı bir düzenden bahsediyoruz. Yani olacaksa hepimizde olacak, olana kadar da paylaşılacak, bölüşülecek. Öyle tek başına yığmak, biriktirmek yok. Elinde bir tane ekmeğin olsa, olmayana yarısını bölüp vereceksin. Darlıkta ve bollukta infak bu değilse nedir? Olaya buradan bakamayan Yeşaya’nın tabiri ile “Rabbden zevk alamaz”… Müslümanlığa önce buradan giriş yapacağız. Bütün her şey bundan sonra ve bu “direğin” etrafında kurulacak. Peygamberimizin Medine’ye geldiğinde ilk diktiği direk buydu. Medine’yi bu direğin etrafında kurdu. Yani genel seferberlik ilan eder gibi kardeşlik ilan ettiği, yüzlerce aileyi birbirine kardeş yaparak yeni toplumsal yapıyı bu sosyoloji üzerine kuruduğu o efsane (imkansız/ hayal gibi görüneni bilfiil yaparak gösterme) yıllardan bahsediyorum. (bkz. “Kardeşlik devrimi” başlıklı makale).

Bakanız, Kapitalizm şöyle der: “Hepsi bende olsun…”

Komünizm de şöyle: “Hepsi devlette olsun…”

Bu bakış da ise bu şöyle olur: “Başkasında yoksa bende de olmasın, olacaksa hepimizde olsun…” Buna Peygamberlerde görülen “fakr” makamı denir ki en büyük insani erdemdir. Sistemi bu felsefe üzerine kurmak lazımdır.

Komunizm sırf ekonomi-politik mekanizma olarak işlediği ve bu alana hapsolup kaldığı için kapitalizme alternatif olamadı. Oysa bu alanın dışına çıkmak ve mal mülk konusunda metafizik gerilim ve ontolojik bilinç yaratmak lazımdır. Bunu sağlayacak olan da dindir. Fakat bu dinin de, içinde ekonomi-politik olmayan yani tarih, hayat, tabiat ve insan emeği bulunmayan tapınak dinleri olmaması gerekir…

Kanımca bu konular üzerinde kafa yorulmalı, esasa ilişkin tartışmalar yapılmalıdır…

***

Sonuç olarak Kur’an, Müslümanın paylaşmasını, bölüşmesini istiyor. “Mülk Allah’ın” (herkesin), zimmetinize yığma (tekâsür) yarışına girmeyin, kasıntıyı bırakın, verin” diyor. “Kul hakkı ile karşıma gelmediğiniz gibi, yığınla malı istif etmiş olarak da karşıma gelmeyin. Zaten bir parça kefenle gelme dışında şansınız da yok. Hele de din ve devlet (kamu) üzerinden yığanların vay haline! O halde o fazlalıklardan kurtulun, hafiflemiş olarak gelin” diyor.

Çünkü fazlalık (afv) ötekinden sana haksız yere geçen şeydir. Oysa insan için çalıştığından (sa’y; emek, alınteri) başkası yoktur (Necm; 53/39). Bu geçen şeyi iade etmedikçe arınmış olamazsınız. Nefis tezkiyesi (kişiliğin pislikten arındırılması) bu demektir. Başkasından sana haksızlıkla geçen şey pislik oluyor. Yoksa pislik “dünyaya bulaşmak” demek değildir. İşte o pislikten, başkasından sana geçmiş olanı dünyada vererek kurtulacaksın; dünyadan el etek çekerek değil… “Nefis tezkiyesi” kavramındaki “tezkiye” ile “zekat”ın neden aynı kökten olduğu anlaşılıyor olmalı…

İşte bunun için olmalı ki ilk sahabeler hidayete erince ilk olarak üzerindeki mal ve mülkten kurtulmak istemişler. Böylece nefislerini “tezkiye” etmişler. İlk hidayet coşkusunu burada bulmuşlar. Demek ki “Müslüman olunca ilk malını dağıttı…” sahneleri her şeyden önce arınma duygusunun, eşyaya yeni bakışın, derin bir bilincin, vicdani uyanışın ve bakış açısı değişiminin sonucu…

Yine bunun için olmalı ki bizim unuttuğumuz, Emevilerden beri nesh (!) olduğunu iddia edip durduğumuz “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219) ayeti sahabeleri derinden sarsmış, ömürleri boyunca kulaklarında çınlayıp durmuş…

Önce bu sarsıntıyı ve çınlamayı yakalamalıyız.

Sonraki kimi sahabelerin tekrar eski anlayışa dönüp biriktirme yarışına girmelerini ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Benim bu konudaki öncülerim en başta tabi Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz olmak üzere Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Ebuzer, Hz. Ammar  radiyallâhü anhüm gibi ilk çekirdek sahabelerdir. Örneğin Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer radiyallâhü anhümanın İslam’a girdiklerinde zengin tüccarlar olmasına rağmen öldüklerinde hiçbir şeyleri kalmamıştı. Yani din ve devlet (kamu) üzerinden hiçbir şey biriktirmemiş, yığmamış; “tekâsür” yarışına girmemişlerdi. Keza başta Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemEfendimiz ve damadı Hz. Ali kerremallâhü veche olmak üzere diğerleri de “ceketi ile gelip ceketi ile giderek” tüm kamu (din ve devlet) davası güdenler için çağlar boyu yankılanacak ölümsüz mesajlar vermişlerdi.

Hepsine selam olsun!

Allah onların yolundan ayırmasın…

Kaynak:

ihsaneliacik.wordpress.com

EK SÖZ

“Senden önce biri daha güzel ifade etmişse onu al” prensibinden Yukarıdaki yazıyı sizlerle paylaşırken meramımı anlatmak için ön kısım kabul edersek, büyükler buyurdular ki “yolun sonu başına derç edilmiştir”. Yani, başlangıç ne ise, son oraya doğru yönelir, demektir. Kur’ân-ı Kerim’de mülkün ve sosyal hayatın nizamını felsefe yapmadan Allah Teâlâ “bahçe sahipleri kıssası… yani yoksula vermeyelim diye erkenden bahçelerine/bağlarına ürünü toplamak için giden ve fakat geldiklerinde bahçelerinin afetle yerle bir olduğunu gören iki kişinin kıssası (Kalem; 68/17-32)… daha sonra Salih aleyhisselâmın devesi kıssası…yani herkese (kamuya) ait olmayı ifade eden “Allah’ın devesine” (Nagatallah) dokunmamayı, bunları talan etmemeyi, bunlar üzerinden mal ve servet yığmamayı ifade eden Salih’in devesi kıssası (Şems; 91/11-15)… nı anlatarak başlamıştır.

Kıssa ilmi seviyesi en düşük tabakaya tevcih edilen ve uygulanan eğitim ve öğretim şeklidir. Şimdiki zamanda kıssalar ancak “Allah Teâlâ’dan en çok korkan alimlerdir” sınıfına hitap eder şekline geldiği için değersizdir. Birkaç yabancı terimi ağzında geveleyen aydınlar denilen kesim, bu konulara dahi değinmeyi faziletli bulmaz. Anlatırlar, yine anlatırlar, sonuçta suya sabuna dokunmadan nevalesini doldurup, meclisini terk edip, tozlarını bile emanet bırakmadan giderler. Kapitale tapanların bile münafık olduğu günümüzde, dine inananlara çok söz bile söylemek insanın zoruna gidiyor.

Bir konuda uzmanlaşırsın. Sana da konuş, derler konuşursun. Fakat doğru konuşursam başımı yerler diye hakkı konuşmaya korkuyorsan veya doğru konuşur gibi konuşuyorsan, bu duruma cevap vermek mümkün değildir. Son günlerde küresel sermayeyi tenkit edenler, küresel sermayeye uşaklık edenleri şöylece ucundan bile tenkit etmeden, gariban,  karnını doyurmaktan aciz avamdan “şöyle yapın, böyle yapın” diyorlarsa, bizler acaba aptal mı olduk, diye düşünebilirsiniz.  Halk, günahlara batar. Halktan birşeylerin beklenilmesi doğrudur. Ancak devletin yapması gereken şeyleri halktan bekleme istemine giriyorsanız, aydınlar sizin bu yaptığınıza bir çok hakaret sözü elzem olur.. Ancak halkı aldatan kapitale tapan “Müslüman münafıklar” için şunu söyleyebiliriz.

“Bu dünya yeni dünya düzencilerinin mülkünde değil, Allah Teâlâ’nın mülkündedir. Eğer sizler put olma sevdasına düşüp geminizi bulanık sularda “zarar ve menfaat” çizgisinde, makyevelist düşünceler ile “hedefime varmak için her yol mubahtır” zihniyeti ile uçmaya kalkarsanız, “batıl zâil olmaya müstahaktır” dan, düşeceğinizi unutmamalısınız. Hz. Abdulmuttalip aleyhisselâmın Rabbi ona nasıl ebâbillerini gönderdiyse, bugün yine “daha önceden misli olmayan” bir şekilde gönderecektir. Unutmayalım ki; Dünyaya hakim olalım diye dinin paçavra dönüşmesine izin verenlere Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Ailene, akrabalarına, halkına, ümmetine namaz kılmayı öğret, namazı muntazam kılabilecekleri bir düzen kur, namaz kılmalarını emret, namazlarını kıldır, onlara rehberlik, imamlık et. Kendin de namaza sabırla, metanetle devam et. Senden ekmek, aş istemiyoruz. Aksine biz sana rızık, ekmek, aş veriyoruz. Güzel âkibet takvâ esaslarını-Kur’ân esaslarını tavizsiz hayata geçirenlerindir, kulluk ve sorumluluk şuuruyla, haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkarak şahsiyetli davranan, dinî ve sosyal görevlerinin bilincinde olan mü’minlerindir.” (Tâhâ, 132)

Hulasa devlete, millete, halkına reis olanlara düşen en önemli görev “dini muhafaza” etmektir. Dini muhafaza eden İslam’ı yaşatırken sosyal hayatın her penceresinde insanları “ötekileştirme”den haklarına riayetkâr olur. Öyleki; “Şehrin ortasında Latin Katolik papazlarının ayin taşları yerine, Müslüman sarığı görmeyi yeğlerim!..” (Kostantin) dedirtecek kadar Müslüman olursak kafirlere küfürlerini bile açıklarken İslâm’ın garantisi içinde olduğunu hissettirebiliriz. Ancak riyakâr-mülkperest-korkak-menfaatçi vb kelimesinin bile az geldiği “Müslüman münafıklar” ile sorunların çözülemeyeceği görülmektedir. Bu şuna benzer, Anadolu’da tuzu varken Mısır’dan tuz getirenlerin mescidlerde Allah Teâlâ’ya dua ederken başlarına doluda yağar, karda yağar.  

Manzara şu ki; Gerçeği, gerçek zamanında konuşmaya korkan Müslümanlar olarak daha çok çile çekeceğimiz,  görünüyor.

Devlet, millet ve birey olarak her şey kendine düşen görevini yaparken, biri diğerinden fedakarlık bekliyorsa, adalet ve kuvvet zayıflar için uygulanırken, kudret sahibi zenginler için uygulanmadığı yerlerde zulüm vardır, demektir.

Dünyanın sahibi olan Allah Teâlâ mazlumunda sahibidir. Mazlumların hakkını tahsil etmekte hiç de aciz değildir. Ancak acele etmez. Ancak, “Evin dışındakiler suçlu değil, bizler suçluyuz.”

İhramcızâde İsmail Hakkı

ALLAH TEÂLÂ’NIN SEVMEDİĞİ İNSANLAR


Bütün insanları yaratan, yaşatan ve dünyada onlara nimet veren Allah Teâlâ’dır Bu açıdan insanların iman edenleri ile inkâr edenleri, itaat edenleri ile isyan edenleri arasında fark yoktur. Allah Teâlâ’nın bir kulu sevmemesi, dünyada ona nimet vermemesi anlamına gelmez. Allah Teâlâ’nın bir insanı sevmemesi, ona kızması ve lanet etmesi; onun inanç, söz, fiil veya davranışlarından razı olmaması ve dünyada rahmet nazarından uzak tutması,  âhirette ona nimet vermemesi ve yok sayması demektir.

Allah Teâlâ, sevmediği, razı olmadığı, hoşlanmadığı, kızdığı, merhamet etmediği (lanet ettiği)ve hüsrana uğrayan insanları Kur’ân-ı Kerim’de bildirmiştir. Zahiren tespit edebildiklerimiz şu insanlardır.

1 Allah Teâlâ, Kâfirleri Sevmez                       

فَاِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْكَافِرِينَ

“Allah kendisinden gelen gerçekleri inkâr eden kâfirleri sevmez.”[1]

 “Kâfir”, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin, Allah Teâlâ’dan alıp haber verdiği ve bize tevâtüren ulaşan haberlerin ve âyetlerin tamamını veya her hangi birini doğrulamayan veya beğenmeyen veya küçümseyen veya şüphe eden veya kalbi ile inanmayan veya iman ve ibadetinde Allah Teâlâ’ya ortak koşan kimseye denir. Kâfir kavramına müşrik (Allah’a ortak koşan) ve münafık (ikiyüzlü) kimse dâhildir.

2 Allah Teâlâ, Zalimleri Sevmez

وَاللهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

“Allah, varlık sebebine aykırı davrananları sevmez”

             Arap dilinde “zulüm” “bir şeyi kendine özgü yerinden başka bir yere koymak.(Cevherî, V, 1977) noksan yapmak. (İbn Manzur, XIII, 373) ve doğru yoldan sapmak, meyletmek ve sınırı aşmak anlamına gelen “zulüm” kavramı; Kur’an’da daha çok küfür, şirk, nifak, fısk (itaatsizlik) ve isyan anlamında kullanılmıştır. İlâhî iradeye uymayan her inanç, söz, fiil ve davranış zulümdür. İnsan öldürmek, insana haksızlık ve hakları ihlal etmek zulüm olduğu gibi Allah Teâlâ’ya ortak koşmak, namaz kılmamak ve oruç tutmamak gibi Allah Teâlâ’ya karşı görevleri terk etmek de zulümdür. Allah Teâlâ zulmü haram kılmıştır Ebu Zer (radiyallâhü anh), Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Rabbinden şu rivayeti yaptığını bildirmiştir:

يَا عِبَادِي إنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلى نَفْسِي، وَجَعلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّماً، فَتَظَالَمُوا.

 “Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse birbirinize zulmetmeyin.” [2]

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem,

أتَّقُوا الظُّلْمَ، فإنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِ،

“Zulümden sakınınız Çünkü zulüm, kıyamet gününde karanlıklardır” [3]

3 Allah Teâlâ, Hainleri Sevmez

 اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْخَائِنِينَ

“Allah Teâlâ, asla hainleri sevmez” [4]

“Hakkını eksik vermek, sözünde durmamak, emaneti yerine getirmemek (İbn Manzur, XIII, 144) anlamındaki “hıyanet” kökünden gelen “hain”; Allah Teâlâ’ya ve insanlara verdiği sözünde durmayan, yaptığı sözleşmelere uymayan, maddi ve ma’nevi emanetlere riâyet etmeyen ve kendisine tevdi edilen görevleri ifa etmeyen kimseye denir.

Kur’an’da günah işleyen,

يَآاَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا لاَ تَخُونُوا اللهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

“O halde ey iman edenler! Allah Teâlâ’ya ve elçiye karşı hainlik etmeyin. Bilip dururken kendi emanetlerinize, hainlik eder misiniz?” [5]

Zina eden,

ذَلِكَ لِيَعْلَمَ اَنِّى لَمْ اَخُنْهُ بِالْغَيْبِ وَاَنَّ اللهَ لاَ يَهْدِى كَيْدَ الْخَائِنِينَ

“Elçi gelipte kadınların itirafını anlatınca, Yûsuf şöyle dedi: “Onların bu itiraflarına lüzum görmem; benim vezirin yokluğunda kendisine hainlik etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hile ve tuzaklarını başarıya ulaştırmayacağını, vezirin de bilmesi içindir”  [6]

Sözleşmeleri bozan

وَلاَ تُجَادِلْ عَنِ الَّذِينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْ اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّاناً اَثِيمًا

 “Kendi kişiliklerine ihanet edenleri savunma. Çünkü Allah kendilerine ihanet edenleri ve günahlarında inat edenleri sevmez.” [7]

Ve emanetlere riayet etmeyen

اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا اَرَيكَ اللهُ وَلاَ تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيمًا

“Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye bu kitabı gerçekleri içeren bir kitap olarak indirdik. Sakın hainlerin savunucusu olma” [8]  kimseler “hainlikle” suçlanmıştır.

4 Allah Teâlâ, Haddi Aşanları sevmez

وَقَاتِلُوا فِى سَبِيلِ اللهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلاَ تَعْتَدُوا اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ

“Size karşı savaş açanlara Allah yolunda siz de savaşın, ancak aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”  [9]

“Mu’tedî”; ilâhî sınırlara, Allah’ın ve insanların hakları na tecavüz eden, haksızlık yapan, yasak ve günah söz ve fiilleri işleyen, zâlim ve fâcir (hak yoldan çıkmış) insanlara denir [10]

5 Allah Teâlâ, Müsrifleri Sevmez

يَابَنِى اَدَمَ خُذُوا زِينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلاَ تُسْرِفُوا اِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

“Ey Âdemoğulları! Allah Teâlâ’ya kulluk olsun diye, yapıp ettiğiniz her işte, kendinize çeki düzen verin, yiyip için, fakat saçıp savurmayın; çünkü Allah savurganları sevmez.” [11]

“Müsrif”; haddi aşan, hatalı davranan, aşırı giden, sözünü, gücünü, zamanını, malını ve mülkünü boş yere ve haram yerlere harcayan, yerli yerinde kullanmayan, saçıp savuran, ölçülü hareket etmeyen kimseye denir Şirk, küfür, zina ve insan öldürme gibi bütün günah fiiller israftır. [12]

 6 Allah Teâlâ, Müstekbirleri (kibir sahibi, büyüklenenleri) Sevmez

لاَ جَرَمَ اَنَّ اللهَ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ اِنَّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ

“Hiç şüphesiz Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da tastamam bilmektedir. Kesin olan şu ki O, kendini büyüklük tutkusuna kaptıranları sevmez”  [13]

“Müstekbir”; kibir sahibi, büyüklenen, kendisini ulu gösteren gören kimseye denir Bu davranış, kişiyi iman ve ibadetten, Allah ve Peygambere itaatten alıkoyar. İnsanları küçük görmesine ve dolayısıyla insan haklarına saygısızlığa sebep olur. Böyle bir davranışı Allah elbette sevmez

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem,

لاَيَدْخُلُ الجْنَّةَ مَنْ كَانَ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرٍ

“Kalbinde zerre kadar kibir olan insan (cezasını çekmeden) cennete giremez”  [14] buyurmuş ve

اَلْكِبْرُ بَطْرُ الْحَقِّ وَغَمْطُ النّاسِ

“Kibri, hakkı kabul etmemek ve insanları hakir görmek” şeklinde tarif etmiştir. [15]

 7 Allah Teâlâ, Kendini Beğenen ve Övünen Kimseleri Sevmez

اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

“…….Doğrusu Allah, kendini beğenen ve böbürleneni sevmez.” [16]

Âyette geçen “muhtâl”, mütekebbir, kibirli; “fahûr” ise çok övünen kimse demektir Büyüklük, Allah Teâlâ’ya mahsustur Kibir, Allah Teâlâ’ya iman ve ibadetten yüz çevirmek, hakkı kabul etmemek ve insanlardan yüz çevirmektir

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem;

يَدْخُلُ النّارَ أحَدٌ في قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ إيمَانٍ، وَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أحَدٌ في قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ كِبْرٍ

“Kalbinde hardal tanesi kadar iman bulunan bir kimse cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir  bulunan kimse de cennete girmez.” [17]

وَلاَ تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلاَ تَمْشِ فِى اْلاَرْضِ مَرَحًا اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍ

Yüce Allah, “Kibirlenerek halka surat asma ve yeryüzünde çalımlı ça-lımlı yürüme. Şüphe yok ki Allah, kibirlenip övünenlerin hiçbirini sevmez.”[18]  Buyurmuştur.

8 Allah Teâlâ, Şımaranları Sevmez

قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لاَ تَفْرَحْ اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِحِينَ

“Toplumu ona demişti ki, servetinden dolayı böyle şımarma, Allah şımarıkları sevmez!”  [19]

“Ferih”; nimete nankörlük ederek azan, şükretmeyen, serveti ile böbürlenen, kibir, gurur, sevinme ve övünmede sınırı aşan kimseye denir “Ferih”; “batar”, “eşir” ve “merah” kelimeleri eş anlamdadır. [20]

 9 Allah Teâlâ, Fesadı ve Müfsitleri Sevmez

وَاِذَا تَوَلَّى سَعَى فِى اْلاَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ وَاللهُ لاَ يُحِبُّ الْفَسَادَ

“Bu gibileri, işbaşına geçti mi, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekonomik ve sosyal düzeni boz-maya çalışırlar. Ama Allah bozgunculuğu sevmez.”  [21]

“Sulh” ve “salah”’ın zıddı olan “fesad”; bir şeyin az veya çok ölçülü olmaktan (itidal) ve doğruluktan (istikamet) çıkmasına denir. [22] Yeryüzünde ilâhî iradeye uygun olan düzenin, doğanın, çevrenin, toplum huzurunun, din, mal, can, akıl ve namus güvenliğinin, insan haklarının ve özgürlüklerinin, ahlâkın, çalışma düzeninin, ticaretin, birlikteliğin ve toplum barışının bozulması “fesad”, bunları bozanlar ise “müfsid”tir Allah, Kur’an’da; “yer yüzünde fesat çıkarılmamasını” [23] istemekte ve fesat çıkaranları sevmediğini bildirmektedir.

10 Allah Teâlâ, Çok Günah İşleyenleri (Esîm) Sevmez

اِنَّ اللهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ اَمَنُوا اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ

“Allah inananları bütün kötülüklere karşı savunup koruyacaktır. Çünkü Allah, hangi türden olursa olsun, hainliği sanat edinip, nankörlüğü benimseyen hiç kimseyi asla sevmez.” [24]

 “İsm”; insanı sevap ve hayırlı şeylerden alıkoyan fiillere denir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, “Günahı (ismi); (işlendiği zaman) göğsüne darlık veren ve insanların öğrenmesini istemediğin şeydir” diye tarif etmiştir. [25]

Allah Teâlâ ve Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin yapılmasını veya kaçınılmasını zorunlu kıldığı emir ve yasaklarına uymayan her türlü inanç, söz, fiil ve davranışlar günahtır. Nefis sahibi olması sebebiyle her insanın az-çok günahı vardır Önemli olan hiç günah işlememek değil, günahta ısrar etmemek ve bütünüyle günah bataklığına dalmamaktır. Allah, günah bataklığına dalmış insanları sevmez.

11 Allah Teâlâ, Kötü Sözlerin Açıkça Söylenmesini Sevmez

لاَ يُحِبُّ اللهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلاَّ مَنْ ظُلِمَ وَكَانَ اللهُ سَمِيعًا عَلِيمًا

“Allah, kendisine haksızlık edilen kişi dışında, hiç kimseden açıkça kötü söz söylemesini sevmez. Zulme uğrayan kimse feryad edip, zalimin kötülüğünü söyleyip, ona beddua edebilir. Şüphesiz Allah, mazlumun âhını işiten ve olup biten herşeyi bilendir.” [26]

Ayette geçen “kötü söz”; şirk, küfür, yalan, gıybet, hakaret, edep ve ahlâk dışı, Allah ve Peygamberin razı olmadığı sözlerdir. Allah, kötü fiilleri işlemek şöyle dursun kötülüğün söz olarak söylenmesini bile sevmez. Ancak zulme/haksızlığa uğrayan kimse feryad edebilir. Zalim aleyhine bağıra çağıra beddua edebilir. Yetkili mercilere şikâyette bulunabilir Zalimin kötülüklerini anlatabilir. Kötü sözlerine -inkâr olan sözler hariç- misli ile karşılık verebilir Allah, mazlumun feryadını dinler ve halini bilir.

12 Allah Teâlâ, Nankörleri Sevmez

, يَمْحَقُ اللهُ الرِّبوَا وَيُرْبِى الصَّدَقَاتِ وَاللهُ لاَ يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَثِيمٍ

“Allah Teâlâ faizli kazançları bereketten mahrum eder, ama karşılıksız yardımlar olan, sadakaları kat kat artırarak bereketlendirir. Allah kendisinden gelen gerçekleri örtbas edenleri ve günahkarların hiçbirini sevmez.” [27]

اِنَّ اللهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ اَمَنُوا اِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ كُلَّ خَوَّانٍ كَفُورٍ

“…Şüphesiz Allah hâinleri ve nankörleri sevmez” [28]

Kur’an’da “kefûr” ve “keffâr” olarak ifâde edilen “nankörler” iman ve ibâdet etmeyen, salih ameller işlemeyen, Allah Teâlâ’ya ortak koşan, Allah’ı, peygamber ve kitabını inkâr eden, haram ve günahlara dalan, dinî görevlerini terk eden, kâfir, münafık, müşrik ve Fasık insanlara denir.

13- Allah Teâlâ, fuhşu (her türlü çirkin söz, fiil ve davranışları ve fuhuş sahiplerini) Sevmez.

 وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

“Çirkin olan kötü görünen şeylerle, haksızlığı ve taşkınlığı yasaklıyor ve size böylece düşünesiniz diye öğüt veriyor.” [29]

Allah Teâlâ,  fuhşu (her türlü çirkin söz, fiil ve davranışları ve fuhuş sahiplerini) ve tefahhuşu (bir şeyi kötülemeyi ve çirkin görmeyi, sokaklarda yüksek sesle konuşmayı (ve böyle davrananları) bağırıp çağırmayı sevmez.

Toplumda edepsizliğin yayılmasını isteyenlere dünya ve âhirette acıklı bir azap olduğu bildirilmiştir:

اِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ اَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِى الَّذِينَ اَمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ فِى الدُّنْيَا وَاْلاَخِرَةِ وَاللهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ

 “İman edenler arasında edepsizliğin (fâhışe) yayılması nı isteyenler için dünyada da âhirette de acıtıcı bir azap vardır” [30]

Bağırıp çağırma da Kur’an’da yasaklanmıştır:

وَاقْصِدْ فِى مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ اِنَّ اَنْكَرَ اْلاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَمِيرِ

“Sesini kıs (bağırıp çağırma) Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir” [31]

Kaynak:

http://www.islamdahayat.com/ramazan/sevmedigi_insanlar.html#_ftn24


[1] Âl-İ İmrân  32

[2] Müslim, Birr 55, (2577); Tirmizî,  Kıyamet 49, (2497).]

[3] Müslim, Birr, 56 III, 1996

[4] Enfâl 58

[5] Enfâl 27

[6] Yûsuf 52

[7] Nisa 107

[8] Nisa 105

[9] Bakara 190

[10] Cevheri, VI, 2419; İbn Manzur, XV, 32-34, Taberî, V, 7/122

[11] A’raf 31

[12] A’raf 31

[13] Nahl 23

[14] Ebu Dâvud, Libas, 29, IV, 351-352

[15] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/24.

[16] Nisa 36

[17] Müslim, İman 147; Ebu Davud, Edeb 29, (4091); Tirmizî, Birr 61, (1999).]

[18] Lokman 18

[19] Kasas 76

[20] İbn Manzur, II, 541)161 162

[21] Bakara 205

[22] Bakara 205

[23] 2/11, 60, 7/74, 85, 26/183

[24] Hac 38

[25] Müslim, Birr, 14-15, III, 1979; Ahmed, IV, 182, Tirmizî, Zühd, 52, IV, 597

[26] Nisa 148

[27] Bakara  276

[28] Hac 38

[29] Nahl 90

[30] Nur 19

[31] Lokman 19

YAHUDİLERE AİT BİR TALMUD’U İSLÂM’A AİT BİR YORUMMUŞ GİBİ SUNANLARA YAZIKLAR OLSUN.


İnternette sörf yaparken “İslam Felsefesi Mantığı Nedir?” başlığını atarak sanki dinimize karşı bir hassasiyet ifadesi babından hakaret eden zavallıları tesadüfen okurken bu yazıların asıl kaynağının  “Zakir Çelik-12:39:56 @ 18-12-2007 Yahudi Talmudu” başlığı altında yazılmış bir fıkra olduğunu görünce uyarı babından yazmak üzerimize borç oldu.

 2012 yılında  bazı münevver (?) ler yanlış şekilde bu hikayeyi topluma servis etmişler ve yanlış yönlendirmişlerdir. Bu kişiler aldıkları, buldukları  ve sayfalarına pasteledikleri bilginin asıl kaynağına biraz dikkat etselerdi ne güzel olurdu, diyebiliyorum.

Bu konuda sadece şu söz söylenir. Bizler mukallitten öteye gidemeyiz. Hazırcıyız.

Hulasa şu anki araştırmalarıma göre “İki hırsız” hikayesinin ana menbaı bu sitedir.

Hepinize geçmiş olsun. (Not: Kitap araştırması yapacağım, bir şeyler bulursam daha sonra ilave yapabiliriz.)

http://www.bizkackisiyiz.com/yazi.php?yazi_id=26019

YAHUDİ TALMUDU

Zakir Çelik

12:39:56 @ 18-12-2007

1031 Defa Okundu

Genç bir adam ünlü bir rabiyi (hahamı) ziyaret ederek Talmud öğrenme arzusunu dile getirir. Rabi sorar:

- Aramice biliyor musun?

- Hayır.

- İbaranice?

- Hayır.

- Tora öğrendiniz mi?

- Hayır, ama endişelenmeyin. Columbia Üniversitesi’nde felsefe okudum, Harvard’ta Sokrates mantığı üzerine doktora yaptım. Şimdi biraz Talmud öğrenerek eğitimimi tamamlamak istiyorum.

Rabi, delikanlıya Talmud öğrenmeye hazır olduğunu düşünmediğini söyler.

- Ancak, dilerseniz mantık konusunda sizi sınayabilirim. Sınavı geçerseniz size Talmud öğretirim.

Rabi iki parmağını kaldırır.

- İki hırsız bacadan süzülerek bir eve girer. İçeri vardıklarında birinin yüzü temiz diğerininki kirlidir. Hangisi yüzünü siler?

- Yüzü kirli olan.

- Yanlış. Şu basit mantığa bakın: Yüzü kirli olan, temiz olanı görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu düşünür. Yüzü temiz olan ise, kirli olanı görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu düşünür. Dolayısıyla silinen, yüzü temiz olandır.

- Çok akıllıca. Beni bir daha sınayın.

Rabi aynı soruyu tekrarlar.

- Yüzü temiz olanın yüzünü sildiğini belirledik zaten.

- Yine yanlış. İkisi de yüzünü yıkar. Şu basit mantığa bakın: Yüzü kirli olan, temiz olanı görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan, kirli olanı görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Kirli yüzlü adam temiz olanın yüzünü sildiğini görünce o da yüzünü siler.

- Bunu düşünmemiştim. Beni bir daha sınayın.

Rabi aynı soruyu tekrar sorar.

- İkisi de yüzünü siler.

- Yine yanlış. Hiçbiri yüzünü silmez. Şu basit mantığa bakın: Yüzü kirli olan, temiz olana bakar ve kendi yüzünün de temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan ise arkadaşının kirli yüzünü görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Ancak, yüzü temiz olan, yüzü kirli olanın yüzünü silmediğini görünce o da yüzünü silmez. Dolayısıyla, hiçbiri yüzünü silmez.

Genç adam umutsuzdur.

- Ben Talmud öğrenecek niteliklere sahibim. Lütfen beni bir kez daha sınayın.

Rabi aynı sorusunu sorar

- Hiçbiri yüzünü silmez.

- Yanlış. Sokrates mantığının Talmud öğrenmek için neden yetersiz olduğunu artık anlıyor musunuz? Aynı bacadan giren iki adamın, birinin yüzü temiz, diğerinin yüzü kirli olur mu?

Genç adam sabırsızlanır ve rabiye meydan okur.

- Bir dakika! Aynı soru için bana üç tane çelişen yanıt verdiniz. Bu imkansızdır!

- Hayır oğlum. Bu Talmud’dur.

[Talmud (İbranice: תלמוד ), Yahudi medeni kanunu, tören kuralları ve efsanelerini kapsayan dini metinlerdir. İbranice lamad (öğrenmek) kökünden gelir. Mişna ve Gemara bölümlerinden müteşekkildir. Talmud'un iki versiyonu vardır: 5. yy'a ait olduğu kabul edilen ancak daha eski dökümanları da içeren Babil Talmudu ve daha eski olan Filistin ve Yeruşalayim (Kudüs) Talmudu.]

Olaylar ve olgularda mantıksal disiplinlerle tek bir vargıya veya sonuca ulaşmak yerine, olası bütün sonuçların ayrıntılı biçimde ortaya konulması gerekiyor sanırım.

İran Şahlığı 1978 yılında TUDEH (İran Komünist Partisi) ve Humeyni işbirliği soncunda yıkılmış ve İran ABD’nin kontrolünden çıkmıştı.

Nikaragua’daki ABD destekli Somoza diktatörlüğünün 1979′da Sandinist Devrim ile yıkılması sonucunda, Nikaragua da ABD kontrol ve denetiminin dışına çıkmıştı. Aynı yıl Türkiye’de PKK kurulmuştu. Sovyetler Birliği, dinci muhalefete karşı, Sovyet yanlısı Babrak Karmal hükümetini desteklemek için Afganistan’ı işgal etmişti.

1980′de başlayan İran-Irak savaşı ise, tarihsel ve mekansal olarak bu olay ve olgularla ilgisizmiş, birbirinden bağımsızmış, aralarında nedensellik (illiyet) bağı bulunmuyormuş gibi görünüyordu.

1980 ve 1988 yılları arasında yapılmış olan bu savaşta, yaklaşık bir milyon kişi ölmüş, 150 milyar Amerikan Doları maddi hasar ve her iki ülkede de ağır yıkımlar meydana gelmişti. Irak’ın zaferleri ile başlayan savaş, İran’ın direnmesiyle yıpratma savaşına dönüşmüş ve galibi olmadan sonuçlanmıştı.

Oysa ki, bu olay ve olguları birbirleriyle diyalektik biçimde ilişkilendiren bir akıl olduğu bakın nasıl ortaya çıkıyor:

İran-Irak savaşı Humeyni’ye TUDEH’i tasfiye etmesi için gerekçeler ve uygun koşullar sunuyor. TUDEH’in tasfiyesinden sonra Humeyni en büyük şeytan ilan ettiği ABD’den gizlice silah alıyor. (Çünkü, İran Ordusunun silah donanımı ABD menşeli) Sovyet silahlarıyla donanımlı Irak Ordusuna karşı savaşmak için İran’ın ödemiş olduğu paralar yine gizlice Nikaragua’nın komşusu Honduras’ta oluşturulan Kontralar’a (ABD’nin deyimiyle Özgürlük Savaşçıları) aktarılıyor. ABD tarafından kullanılan Kontralar Nikaragua’daki Sandinist iktidara karşı savaşıyorlar ve yıllar süren savaş sonucunda yıpratılan Sandinistler iktidarı kaybetmişti.

İran-Irak Savaşının olası sonuçları neler olmuştu:

TUDEH üyeleri uyuşturucu ticareti ve ihanet gibi fiillerle kolayca suçlanarak, şeriat mahkemelerinde sözde yargılanarak mahkum olmuşlar vinçlerle meydanlarda asılmak suretiyle acımasızca, vahşice öldürülerek ortadan kaldırılmıştı ki böylece İran mutlak olarak Şii molla iktidarının eline geçmişti. Şii İran tehdidi, Sunni Arapları İsrail’e ve ABD’ye daha yakınlaştırmıştı.

Sovyet silahları kullanan Irak, İran karşısında Batı’dan da silah almaya başlamış ve savaşı finanse etmek için Suudi Arabistan ve Kuveyt’e borçlanmıştı.

Irak’taki Kürt kabileler İran’a yardım ettikleri gerekçesiyle Irak Ordusunun hışmına uğramış. Saddam yönetimi kendi Kürtlerine karşı PKK’nın barınması için serbestlik sağlamış. PKK, 1984 yılında Şırnak baskınıyla Türkiye karşıtı eylemlerini ilan etmiş. T. Özal, PKK için ‘üç beş çapulcu’ demiş idi.

Savaş sonucunda İran-ırak sınırında bir taşın dahi yeri değişmemişti.

Nikaragua’da iktidarın Amerikan yanlılarına geçmesinin ardından ve Irak yeterince borçlandırıldıktan sonra bu ‘komedi savaş’ sona ermişti.

Suudi Arabistan ve Kuveyt’e borçlarını ödeyemeyen Saddam yönetimi silahlanmakla suçlanıyordu; Saddam’ın borçlu olduğu iki devlet ne yeni borç veriyor, ne borçların vadesini uzatıyor; ne de Irak’ın OPEC’ teki petrol kotasını arttırmasına izin veriyorlardı.

Çaresiz kalan Saddam borç baskısı altında ve borçlarını ödeyebilmek için, ABD-Kuveyt ikili savunma anlaşmalarını bile bile, Kuveyt petrol kuyuları üzerinde hak iddia etmeye başladı; ABD ise bu durumda tarafsızlığını koruyacağı yönünde Irak’ı cesaretlendiren açıklamalar yapıyordu. (Sovyetler Birliği ‘glasnost ve presteroka’ sürecinde Afganistan’dan çekilmiş, Bin Ladin’li, El Kaideli Mücahit hareketi kısa sürede Kabil’de iktidarı ele geçirmişti.)

1991 yılı Ağustos’unda Irak Ordusu, Kuveyt’e girmişti; Londra’daki bir gösteride göstericilerin taşıdığı bir pankartta ‘Kuveyt El-Sabbah ailesinindir.’ yazıyordu. 1992 Mart’ında ABD Ordusu Irak üzerinde egemenlik kurdu ve Irak dünyadan siyasal ve ekonomsal olarak izole edilirken, 32′nci paralelin üzerinde, Türkiye’de üslenmiş olan ‘Çekiç Güç’ korumasındaki bölgede Kürt aşiretlerin federasyon yönetimi oluşturulmuştu.

Afganistan’da mücahit gruplar ve aşiretler arasında sürtüşmeler devam ederken, Sovyet işgali yıllarında ölen mücahitlerin çocuklarının sınırdaki Pakistan bölgesinde kurulan kamplarda yetiştirilen çocuklardan oluşturulan Taliban, ABD’li petrol şirketi AMACCO’nunu mali desteği ile Afganistan’da iktidarı ele geçirmişti. (AMOCCO’nun amacı Hazar petrollerin Hint Okyanusuna ve ordan da Pasifik’e akıtmak idi sanırım.)

1996 yılında Refah-yol iktidarıyla Türkiye tarikatların iktidarını görmüş ve 28 Şubat hareketiyle Erbakan iktidardan uzaklaştırılmıştı.

Ölümü görmüş, sıtmaya razı olmuştuk.

Ülke ekonomisi MAİ (Çok Taraflı Yatırım Anlaşması) ile hırpalanmıştı. Yine MAİ’nin en önemli hükmü olan Uluslar arası Tahkim Kurulu’nun önünü açan Anayasa değişikliği yapılmakla yargısal egemenliğimizden vazgeçilmişti. Nihayet, Devlet’in yapısında niteliksel dönüşümlerin önemli merhalesi olan 1999 Stand-by Anlaşması imzalanmıştı.

PKK terör örgütü 1998′de göreli olarak etkisizleştirilmiş ve aynı zamanda Türkiye’yi de kısmi başarılı gösterecek şekilde Öcalan teslim edilmişti. PKK terörü hız kesmiş, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olayı soğumaya bırakmıştı. Güneydoğuda PKK terörü ile keskinleşen saflar gevşemiş ve böylece Barzaniciliğin yeşereceği toplumsal zemin oluşturulmuştu. Türkiye’deki Kürt aşiretlerle Irak’taki Kürt aşiretler arasında ilişkiler geliştirilmişti. (Irak’taki Kürt okullara öğrenci gönderilmesi, ticari ve mali ilişkiler gibi.)

2001 yılında El Kaideli Bin Laden, , ömrünü tamamlamak üzere olduğu için kısmen boşaltılmış ve tamamen boşaltıldıktan sonra yıkılması planlanan ABD’deki ikiz kulelere saldırmış ve üçbin civarında ABD vatandaşının ölümüne sebep olmuştu ve böylece ABD uluslar arası bir destek ve ittifakla El Kaide’yi ortadan kaldırmak için Afganistan’da taş üstünde taş bırakmamış; ama El Kaide Irak’ta ortaya çıkmıştı! (Bu durum, ABD’nin İkinci Dünya Savaşına girmesinin gerekçesi olan, Aralık 1941`de Havai Adaları`ndaki Pearl Harbour (Pörl Harbur) Limanı `nda bulunan Amerikan donanmasına Japonya’nın yaptığı baskını anımsatmıyor mu?)

2002 yılında kuruluşundan kısa bir süre sonra AKP, ABD ve AB desteğiyle, Türkiye’de iktidara geliyor. 2003 te ABD, Irak’ı işgal ediyor. Irak ABD hükümranlığına giriyor. Aynı yıllarda PKK eylemleri yükselmeye başlıyor.

AKP Hükümetleri ulus devlet ve ulus toplum yapılarını aşındırmış ve bürokrasi Nakşibendi Tarikat’ının çeşitli cemaatleri tarafında ele geçirilmiş durumda değil mi?

Molla Mustafa Barzani (Mesut Barzani’nin babası) Nakşibendi değil mi?

Emperyalizm, bölgede Nakşibendi Tarikatıyla anlaşmış olabilir mi? 18 Aralık 2007

Not: El Kaide’li Bin Ladin ve Suudiler Vehabilik Mezhebindendir. Bu mezhep 18. asırda İngilizlerce kurulmuş ve İngiliz amaçlarına hizmet etmiş olduğu tarihsel süreçlerden anlaşılmaktadır.

Sandinistaların lideri Ortega son seçimlerde Nikaragua Devlet Başkanlığına seçilmiştir.

Kaynak:

http://www.bizkackisiyiz.com/yazi.php?yazi_id=26019

HERŞEYİ YAZAMADIM-Ahmet ÇINAR


AHMET ÇINAR 1966 yılında Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesine bağlı Kireç Köyünde doğdu.1983 yılında Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesi”nden ve 1987 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Sırasıyla: İbradı, Dargeçit, Sultandağı, Silvan Kaymakamlığı ve Siirt Vali Yardımcılığı görevlerinde bulundu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi”nde sırasıyla Kontrol ve Kültür ve Turizm Daire Başkanlığı görevlerinde bulundu. Şu an Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in Özel Kalem Müdürlüğü görevini yürütmektedir.

DAĞLAR YÜREĞİMDİR

HER ŞEYİ YAZAMADIM

SURHAY

İsmiyle yayınlanan 3 kitabı bulunmaktadır.

HERŞEYİ YAZAMADIM
Etkin/Kayıhan Yayınları
, İstanbul, 2007

Bu kitapta neler anlatılıyor?

Yazarımızın müthiş bir anlatım tarzıyla, çocukluk yıllarından 1980 ihtilaline, üniversite hayatından gümrük memurluğuna, kaymakam adaylığından İngiltere maceralarına, ilk kaymakamlığından askerlik serüvenine, Dağıstan seyahatinden Şeyh Şamilin köyüne kadar ilginç bölümler mevcuttur. Bu bölüme kadar kâh gülecek, kâh eğlenecek, kâh sinirleneceksiniz. Ancak; bundan sonraki bölümlerde, Türkiye gerçeklerini bir kaymakamın kaleminden okurken gözyaşlarınıza hâkim olamayacaksınız. Dargeçit-Mardin: Yıl 1996 kaymakam Mardin’in Dargeçit ilçesine atanır.

Yol yok, su yok, elektrik yok. Hemen hemen her gece şehire ve hükümet konağına planlı saldırılar olur, öldürülen vatandaşların yanı sıra şehit edilen güvenlik güçleri de vardır. Kısacası;
TERÖR-SALDIRI-ÇATIŞMA’dan başka bir şey yok. İşte böyle bir durumda cesur bir kaymakam devreye girer, halk ile vatandaşı uzlaştırır ve o kâbus dolu günlerde gerek vatandaşın gerek basının övgüsünü alır. Ancak, bırak övgüyü nasıl becerdin demek nezaketinde bulunmayan kişilerde olacaktır. Bundan sonra kısa bir dönem AFYON-Sultandağı’na tayin olur. Kaymakam burada da sıkıntılar yaşayacaktır. Çünkü görevde olduğu zaman Sultandağı’nda büyük bir deprem olacak ve ayrı bir serüven başlayacaktır…Hele SİİRT vali yardımcısı olduktan sonra başka âlemin içinde bulur kendini. Orası bambaşka bir âlem ve bu âlemde bambaşka kişiler hüküm sürmektedir. Kaymakam burada da maceralar yaşamaktadır…
Görev biter ve kaymakam DİYARBAKIR-SİLVAN’a atanır…”Dert bir değil elvan elvan” nağmeleri sanki Silvan için yazılmış da “Dert bir değil Silvan Silvan” olmuştur…Son bölümlerde ilginç tespitlerde bulunarak yorumlar yapar, böylece Türkiye gerçeklerine parmak basarak kimler kimlerin görevlerini üstlendiklerini, kimlerinde görevden kaçtıklarını, kimler de görevleri olmadığı halde kendine görev çıkardığını ibretle okuyacaksınız.
Kitabın en sonundaki yorumu okuyunca VAY BE bu kitap neymiş böyle, VAY BE bu kaymakam kimmiş diyecek, okuduğunuz kitabın etkisinden kurtulamayacak, herkese anlatmak zorunda hissedeceksiniz.

KİTAPTAN SİZİN İÇİN SEÇTİĞİM BÖLÜMLER

Kitap okunması gereken Harika bölümlerle dolu, ben küçük bir kısmını sizinle paylaştım. Okumanızı isterim samimiyetle yazılmış. Bu kişiler bulunduğu müddetçe yurdumuzun ilelebet payidar olacağını bilmenizi isterim. Genellikle son bölümü size seçmem kitabın özeti durumunu arzettiğindendir.

Çirkin Cinayet-Devlet Affedebilir mi?

Bir köyde görev yapan Trakyalı bir ebe, yalnız kalmakta ol­duğu sağlık ocağı lojmanında gece vakti banyosunu yaparken çatıdan içeriye giren iki tane ırz düşmanının tecavüzüne uğramış ve sonra da öldürülmüştü. Ebenin fakir anne ve babası tarlada çalışmaktan çamurlu lastik ayakkabılarıyla  kızlarının  cenazesini almak için gelmişler ilçeye. Bütün ilçenin o anne ve babaya acıdığını, onlar için ağladığını anlatıyordu herkes.

Bu köye ceza olsun diye ebe verilmiyordu. Ebenin katilleri­nin açık cezaevinde kaldıkları ve şartlı olarak dışarıda gezdikleri söyleniyordu. Ebeye yedi kat yabancı insanların bundan dolayı vicdanen rahatsız oldukları görülüyordu.

Bunun üzerine Hâkim Bey bir olay anlatmıştı: Tecavüze uğ­rayan genç bir kızın mahkemesinde mağdur kız ağlayarak,

“Ha­kim amca, onları cezalandır ne olur!” diye yalvarmış. Kıza acıyan hâkim,

“Sen hiç merak etme kızım, ben gerekeni yapacağım.” diye cevaplamış onu. Hâkim, mahkumiyetlerine karar vermiş ırz düşmanlarının. Aradan bir müddet geçtikten sonra mağdur olan kız, tecavüzcülerin salıverildiklerini öğrenmiş. Koşarak hâkime gitmiş,

“Hâkim amca, hani söz vermiştin bana, onları hapse atacaktın.” Çaresiz hakim derin bir iç çekerek,

“Ben sözümü tuttum, hapsettim onları; ama devlet af çıkarıp salıverdi.”

“Yaa! Demiş kızcağız ağlamaklı; ama, hakim amca, onlar bana tecavüz ettiler, devlete değil. Bana tecavüz edenleri devlet ne hakla af eder.” Sh, 33

—-

Cuma Günleri Hasta Olmak Yasak

İlçede amirler ve memurlar arasında Antalya’nın ilçelerin­den olanlar çoktu. İlçede göreve başladıktan sonra cuma günleri hasta şevki almaya gelenlerin sayısında büyük artış olduğunu fark ettim. Bunlar da çoğunlukla o çevrenin ilçelerinden amir ve memurlardı. Olayı anlamak o kadar zor değildi; bu kişiler hasta­neye sevk yaptırmak suretiyle cuma günlerini de çalarak hafta sonu tatillerini üç güne çıkarıyorlar, gittikleri Alanya, Manavgat hastanelerinde hiç tedavi olmadan hastaneye giriş çıkış yaptırıp evraklarını mühürletiyorlar ve yaptıkları tatilin yol masraflarını da bu sevklerden çıkarıyorlardı. Üstelik şevklerine refakatli, araçlı da yazdırıyorlardı. İşin garibi bunu alışkanlık haline getiren bir­kaç daire müdürü her fırsatta dini, kitabı, vatanı, milliyetçiliği kimseye bırakmayan tiplerdi.

Hemen bir toplantı yaptım. Bu şevklerin sahte! olduğunu açık açık söyledim ve noktayı koydum:

-Şimdi sonuç olarak, bir daha hiç kimse cuma günü hasta olmayacak!

-Gerçekten hasta olanlar olursa…? diye sordu Doktor Ha­nım.

-Geberseler hasta olmak yasak... dedim. Sonra da, “Dok­tor Hanım gerçekten ihtiyacı olan olursa sevk edebilirsiniz. Ama o kişinin kim olduğunu bana söyleyeceksiniz ve ben de onu mutlaka göreceğim.”

Bir daha hiç kimse cuma günleri hasta olmadı. Sh; 80

—-

Şeyh Halil

Şeyh Halil, Sümer kasabasında yaşayan 75 yaşında bir İs­lam âlimiydi. Türkiye’mizde dini istismar eden çok sayıda hoca, şeyh kılıklılar bulunduğu için bu şahıs hakkında görüp tanışma­dan bir karar vermeyecektim. Bölgede etkili, saygı duyulan bir insan olan Şeyh Halil’i ziyarete gittim bir gün. Daha ilk görüşte ak sakallı, mavi gözlü bu insanın gerçek bir âlim olduğu anlaşılı­yordu. Tavırları ancak bilge bir insanın sergileyebileceği türden-

“Hoş geldiniz, göreviniz hayırlı olsun; ama, beni çok mah­cup ettiniz. Halbuki bizim size gelmemiz, ‘Hoş geldiniz’ dememiz gerekirdi.” dedi. Halbuki çok yaşlıydı, rahatsızdı, gelemezdi. Bazı sorular sordum:

-Bölgeye PKK belası neden musallat oldu sizce?

-Bundan hem siz, hem de biz sorumluyuz. Toplumdaki her türlü gelişmelerden amirler ve âlimler sorumludur. Demek ki ne siz amirler görevinizi düzgün yaptınız, ne de biz âlimler…

-Tarikatlarda yaygın bir ibadet şekli olan zikirlerde, çok ha­reketli, tabiri caizse çılgınca tepinme ve bağırmalar var. Sizce Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hiç bu tarzda zikir yaptı mı?

-Hayır, yapmadı.

-Peki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu tarzda zikir çekmediğine göre, tarikatların bu tarz zikir çekmeleri doğru mudur?

-Hayır, doğru değildir. Bu tarz bir zikir, şeriata aykırıdır.

“Yöremizde gelenek halinde işlenen günahlar var. Bunlar­dan en önemlisi sakat yapılan evliliklerdir. Başlık, berdel, kızın rızasını almamak hepsi haramdır. Ayrıca kızla erkeğin birbirine her açıdan denk olması lazım, halbuki yöremizde gencecik kızlar yaşlı erkeklerle evlendiriliyorlar. Bu yüzden ben yıllardır hiç kim­senin nikahını kıymıyorum...

Kızlara mirastan pay verilmiyor; bu da büyük günahtır. Mü­cadelemiz yetersiz kaldı sanırım. Bu yanlış gelenekleri yıkamadık bir türlü…

Cenab-ı Allah Hz. Musa’ya sordu: -Benim için ne yaptın?

-Ya Rabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, ibadet ettim…

-Ya Musa! Sen onların hepsini kendin için yaptın; cehen­nemden korunmak, cennete gitmek için yaptın.

-Ya Rabbi! Senin için ne yapmalıyım?

-Ya Musa! Benim için bir şey yapmak istiyorsan iyi insanla­rı sev, kötü insanları sevme.

Cenab-ı Allah kendisi için bir şey yapmak için, “İnsanı sev” diyor kullarına… sh, 229-230

Tabela Var Banka Yok

İlçe nüfusu yirmi bin civarında olmasına ve yeterli parasal işlem potansiyelinin bulunmasına rağmen ilçede bir tek banka şubesi yoktu. Esnaf, memur, halk yani herkes perişandı. En ufak bir işlem için Midyat’a gitmek zorundaydı herkes. Kime, nereye başvursak da bir sonuç alamadık. Son çare olarak on bin imza topladık, ama, o da ancak bir tabelanın asılmasına yaradı. Tabe­la asıldı ancak banka şubesi açılmadı.

Veda

Ayrılıklar zordur… Dargeçit’ten ayrılma vakti gelmişti. Karşı­laştığım herkes, “Gitme Kaymakam Bey! Bütün ilçe imza topla­yalım…” diyorlardı. Bu tür sözler bazen yağcılık olsun diye de söylenir, ama, Dargeçit’te bunu herkes söylüyordu. Bu halkla, ciddi dostluğum vardı. Onlar beni seviyorlardı, ben de onları seviyordum doğrusu. Bazı aklı başında insanlar da, “Gitme Kay­makam Bey! Azıcık huzur bulmuştuk… Azıcık nefes alabiliyor­duk… Şimdi gidersen düzen eskiye dönerse ne yaparız biz?” diyorlardı. Geçmişin cehennem hayatına dönmekten korkuyor­lardı.

Son günümdü Dargeçit’te. Allah’ım neler de yaşamıştım öy­le? Nasıl bir boğuşmaydı o, nasıl bir yoğunluk, ne müthiş bir tempo? Tam iki yıl. Gece yok, gündüz yok; fırtınalara, kasırgala­ra, sabotajlara rağmen ipince bir ip üzerinde cambazlıktı benim­kisi. Şimdi ayrılıyordum Dargeçit’ten. Her şeyinden sorumlu olduğum bu şehirden ayrılıyordum. Şehrin sokaklarından, evim­den, kedimden; düşmana pusu olmuş, onları korumuş bağ du­varlarından, engebeli araziden, kurşunlardan, roketlerden ayrılı­yordum. Bir çölü andıran hükümet konağının etrafına ektirdiğim ağaçlardan, yol boyu yaprak açmış küçük akasyalardan; en zoru da dostlarımdan ayrılıyordum. Yani bana ait bir dünyayı, her şeyiyle olduğu yerde, bir daha belki de hiç görmemecesine bıra­kıp ayrılıyordum. Bir şeyler kopuyordu yüreğimden, acı veriyor­du bu bana. Duygusallığım işimi zorlaştırıyordu. Kendimi tutma­ya, sıkı durmaya çalışıyordum.] sh, 231

—–

Devlet Geri Gider mi?

Vali Bey’in korumaları anlattılar. “Vali Bey, benzinlikten çı­karken ihtiyaca binaen makam aracını birazcık geri çeken şofö­rüne,

‘Ne yapıyorsun lan! Devlet geri gider mi, serseri?’ diye fırça attı…” sh, 256

—–

Bunlarda mı Şehit?

Cumhuriyet törenlerini izliyorduk. Sırayla okullar geçiyorlar­dı. … “Şehit İsmail Çelik İlköğretim Okulu”, “Şehit Polis Hayret­tin Şişman İlköğretim Okulu” Ancak, bir şey hemen dikkatimi çekti. Peş peşe giden iki okula ismi verilen kişilerin soy isimleri aynıydı. “Bunlarda mı Şehit?” diye kızarak sordum yanı arkadaşa. Kahkahayla gülerek, “Hayır, eski valimiz ve eşinin isimleri onlar.” diye cevapladı arkadaş. “Kaynana ve baldız eksik kalmış” dedim…

Milli eğitim müdürü Kerevan Bey, “Vali, zorla verdirdi bu isimleri. ‘Siz ilde görev yaparken isminizin verilmesi doğru olmaz Sayın Valim!’ desem de zorla verdirdi. O yetmedi aynı şeyi eşi için de istedi. Yine itiraz ettim, yine emretti. O da yetmedi, be­nim de olduğum bir ortamda kendisine yönelecek eleştirileri defetmek için vali yardımcılarının yanında, ‘Ben size ismimi ver­meyin demedim mi?’ diye numaradan fırça da attı bana. Ben de ona, ‘Dürüst ol Sayın Valim!’ diye bağırdım.” diye üzülerek olayı anlattı Kerevan Bey.

Atilla Koç

Siirt’te adı saygıyla anılan, “Allah razı olsun, hizmet etti.” denilen tek vali ismi Atilla Koç idi. Eskileri bilemem, ama, son dönem valiler için tek bir güzel söz duymadım halktan. Atilla Koç’un halk tarafından sevilen bir başka özelliği de dobra dobr oluşu ve yerinde küfürler (!) edişiydi.

Atilla Koç, bayındırlık müdürlüğündeki berbere gider. Ber­ber kekemedir, bu yüzden derin bir sessizlik hakimdir berber salonunda. Traş biter. Berber zorla, “Çok yakışıklı oldunuz Sayın Valim!” der. Yağcılıktan ve laubalilikten hiç hoşlanmayan Vali Bey, belki kendisini yakışıklı da bulmadığı için kızarak, “Yalancı­nın anasını!…” diye dümdüz küfür eder. Bir anda panikleyen berber, “He… Hem… Hem de bin kere!” diye cevaplar Vali Bey’i.

——

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

sh,229-324

TÜRKİYEM! CANIM BENİM

Vah Türkiye

Doğal olarak, Türkiye’nin kötü halinden dolayı hep politika­cılar suçlandı; ama bürokratların önemli bir kısmı -üniformalı ve üniformasız- çok daha pis çıktılar ortaya. Vatandaşlar da -bir kısmı- onlardan daha iyi değiller. Memleketi yağmalayanlara küfür ederlerken; aslında dürüstlüklerinden değil, ama, kıskanç­lıklarından küfür ediyorlar. Aynı fırsat kendilerine sağlansa, be­terini yapacaklar. Her şeye rağmen, yanlışları düzeltmek en başta politikacıların işidir. HALKIN BÜYÜK KESİMİ ORTADADIR, HANGİ EĞİLİM GÜÇLÜYSE, ONUN SAFINA GEÇER.

Yiyin Ağalar

Yiyin ağalar, herkesin hakkını yiyin; yetiminkini, mazlumun-kini, körünkini, topalınkini, hatta helal olsun BENİMKİNİ de yi­yin!

Türkiye yağmalanıyor; ahmakça, ahlaksızca, alçakça yağ­malanıyor:

-Kökü dünyanın merkezine kadar derin inmiş dev bir ulu çınarın, aç ağaç kurtlarınca kıdım kıdım bitiriİişine benziyor Tür­kiye’nin hali.

- Yüzlerce sırtlanın saldırdığı çaresiz, yaralı bir aslana ben­ziyor Türkiye

-Irz düşmanlarının alaylı, kahkahalı tacizlerine uğramış, orası burası parmaklanan; rencide olmuş gururuyla kendisine uzanan pis mücadeleden; çaresiz, dünya güzeli, iffetli bir kadına benziyor Türkiye.. Yağmanın binlerce çeşidinden sadece bazılarını, daha çok ilçelerde şahit olduklarımı yazacağım:

Yıllardır bir kez bile aramayan bir kaymakam arkadaş arı­yordu. “Aloo! Ahmetçiğim nasılsın?” Adamın samimiyetinden rahatsız oldum o an. “Hayırdır İnşallah!” demekten alamadım kendimi. “Ahmetçiğim, sen Göksunlusun. Mutlaka Mehmet Sağ­lamla (Milli Eğitim Bakanı) muhabbetin vardır. Beni Göksün kaymakamlığına aldır. Bakana, benim kendi partisine çalışaca­ğımı da söyleyebilirsin. Şu an yanımda DYP ilçe başkanımız da var, o da yardımcı olacak bana…” Adam daha mesleğin başında taklalara başlamıştı…

Yine hiç aramayan bir ses, “Ahmetçiğim, seni ziyaret ede­ceğim, ilçene girmek üzereyim; ama sen benzini hangi petrol­den alıyorsun? Yol üzerindeyse arabaya benzin alacağım, geri dönmeyelim tekrar.” “Resmi araç mı?” diye sormaya utandım; çünkü, bazen resmi görevle seyahat eden kaymakamlar olabili­yor; ancak geldiğinde baktım ki araç sivildi, kendi cebimden ödedim benzini..

Adam vali olamamaktan şikâyetçiydi. “Bu ülkede bir şey olabilmek için ya Çerkez, ya Gürcü, ya da bir şey olmak lazım kardeşim!” diye hayıflanıyordu.

“Bizim grupta sadece iki tane Çerkez varız.; ben Dargeçit’e, arkasından da Siirt vali yardımcılı­ğına atandım; diğer arkadaş da Kars vali yardımcılığına atandı. Neden böyle yanlış şeyler düşünüyorsun?” dedim. Bu insanın vali olma şansı yüksek…

Atamalar

(Bazı) İktidar partisi milletvekilleri ve il-ilçe parti teşkilatları, müstahdem atamalarına kadar burunlarını sokuyor; hiçbir liya­kat, adalet şartı gözetmeksizin adamı olanları, bazıları da en az ” X. OOO dolar” parayı bastıranları alıyorlar işe, ya da terfi ettiri­yorlar. Bu da devlet kadrolarına yeteneksiz, bilgisiz, daha işe girerken rüşvet verdikleri için dürüst olmayan insanların yerleş­mesine neden oluyor. Layık olmadığı halde amir olan insanlar, kendilerinden çok daha bilgili ve yetenekli astlarını kıskanıp ez­meye çalışıyor ya da bu kişiler amirleriyle ters düşüyorlar. Dola­yısıyla yetenekli ve bilgili insanlar pasif duruma düşürülüyorlar. Milli eğitim, sağlık vs. teşkilatlarda il müdürleri bir günde memur (doktor-öğretmen), bir öğretmen-doktor da bir günde il müdürü olabiliyorlar. Bu da koltuğunu bir anda kaybetmek istemeyen (bazı) il müdürlerini siyasilere uşak yapıyor.

Adaletsiz yapılan tayinler, görevlilerin küsmesine neden oluyor ve hiç kimse gönülden çalışmak istemiyor. Adamı olan en küçük memur bile amirlerini iplemiyor, çalışma disiplinini bozu­yor, verimi düşürüyor. Bütün bunlar bozulan düzen, halkta uyandırdığı adaletsizlik hissi, insanların küsmesi ve tembelleş­mesi; yetenekli, bilgili, tecrübeli insanların atıl kalması gibi üre-tim-verim açısından oluşan en büyük yağmalardan birisidir.

Atamalarda en dürüst davranmaya çalışan iktidarlar da yanlış atama yapıyorlar. Çok dürüst, namazlı niyazlı diye atadık­ları adamların birçoğu işinin ehli değil. Bırakın kocaman kurum­ları idare etmeyi adamcağızların dünyadan haberleri yok. İyilik dürüstlük iyi bir kriterdir ama, iyiler ve dürüstlerin arasından ehil olanı seçmiyoruz çoğu zaman. Hem Kur’an-ı Kerim’de “İşi ehline veriniz” demiyor mu. Bu ehil kişiler karşı düşüncelerden olsalar bile.

Bir de devlet idarelerinde yetkili kişiler için, “Çok dürüsttür, çok iyi adamdır…” lafları çok dolaşır. Adam dürüst ama yöneti­mi altındaki işler kötü gidiyor ve dönen dolaplardan haberi yok veya engelleme kabiliyeti yok. Ne anladım ki böyle dürüstlükten. Dürüstlüğün ölçüsü sorumlu ve yetkili olduğu alandaki bütün işlerin doğru yapılması ve yanlışlara engel olmak olmalıdır.

Belediyeler

Türkiye’de 2000 nüfusu bulmayan belki binlerce belediye var. En küçük belediyenin başkanı, bir hâkim ya da kaymakam­dan fazla maaş alır; ancak hizmet vermeleri de mümkün değil. En küçük kasabanın belediye başkanı bile resmi araçla, yılda en az birçok kez Ankara’ya gitmektedir. Bahaneleri de iş takibidir. Gitmeyenler de, halk tarafından “Neden yatıyorsun, Ankara’da iş takip etmiyorsun?” diye zorla gönderiliyorlar. Çok yazık; sırf siyasi menfaat kastıyla ve nüfusları da suç işlemek suretiyle abartılarak, kanuni şartlara uymadan kurulan belediyeler bunlar. Sosyal ve kültürel açıdan da hiçbir faydası olmayan bilakis rant kavgasına, belde sakinleri arasında husumetlere neden olan kurumlar. Aynı masraflar köy statüsünde kalmak kaydıyla yapıl­saydı, yüz kat daha iyi ve fazla hizmet görecekti bu bölgeler. Devletin kesin bir kararla bu konuyu halletmesi, yolsuzluklarla mücadelede ve kaynak yaratmada öncelikli konulardan olması gereklidir.

Teşvikler

Türkiye’nin teşvik enkazlarıyla dolu olduğu bilinen bir ger­çek.

Teşviki verenlerin, alanların ve kontrol edenlerin suiistimali, ülkemizi çok büyük zarara uğratmakta, herkesin hakkının birkaç kişiye peşkeş çekilmesi sonucunu doğurmaktadır. Diyarbakır-Silvan yolunda, sadece yol üzerinde görülen alanda bu enkaz­lardan dokuz tane var.

İhâleler

Devleti, bankaları vs. dolandıran büyük ihalelerden hiç bah­setmeyeceğim. İnşaat sektöründe, müteahhitlere fahiş karlar bırakan ihaleleri nedense hep ildeki iktidar partisinin milletvekili ve il teşkilatına yakın olan müteahhitler kazanırlar. Tuvalet iha­lesine kadar burnunu sokan bazı malum siyasiler, her müteah­hitten % pay alırlar. Gıda alımlarında, mefruşat alımlarında, parça alımlarında akla gelebilecek her türlü ihalelerde durum aynıdır. Alınan malzemelerin yapılan işlerin hiç birisi de standart-lara-şartnamelere uygun olmaz.

Bir müteahhit, Dargeçit’in Kılavuz kasabasındaki çatısız bir okul için çatı onarımıyla ilgili bir hakediş düzenleyerek imzaya geldi. İmzalamadım. Vali, yardımcısına telefon ettirerek, hakedişi imzalamamı istiyordu. Çatısız okula çatı onarımıyla ilgili dosya tanzim eden görevlilerle ilgili suç duyurusunda bulundum; ayrıca bundan sonraki ihaleleri yapma yetkisinin kaymakamlıkla­ra verilmesini sağladım.

Fazla İstihdam

Örneğin köy hizmetleri teşkilatında, bütün illerde ihtiyaç duyulandan on kat daha fazla işçi çalıştırılır. Birçok işçi kendi özel işleriyle meşgul olur ve her ay maaşını alır. Maaştan daha çok sigorta, tedavi giderleri olur. İşin garibi en çok “Allah-Hak” diyen bir partinin genel başkanı seçim propagandasında bu tor­pille mevsimlik işçi statüsü verilip çalışmadan haram para alan bu işçi kesimini mağdur edilen mazlumlar sınıfında tanımlayıp onlara kadro verme sözleri vermişti.

Nevşehir’de: İhtiyaç – 70, mevcut – 650 (1992)

Antalya’da: İhtiyaç – 200, mevcut – 900 (1995)

Siirt’te: İhtiyaç – 80, mevcut – 790 (1999)

Bu iller görev yaptığım iller olduğu için bizzat il müdürlerin­den çalışmış olduğum dönemlerde aldığım rakamlardır. Bazı belediyeler seçimi kazananların yedi sülalesine ekmek kapısı olur. Belediye bütçeleri ancak personelin maaş ve tedavi gider­lerine yeter. Hiçbir hizmet yapılmaz. Araçlar şahısların hizmetin­de çalışırlar. Bir kısım belediye başkanları ve personel, paraları büyük şehirlerin otellerinde yerler ve harcadıkları paraları akar­yakıt, ısınma gideri, araç parçası vs. faturalarla kapatırlar. Bazı iktidar partisi milletvekilleri belediyelere para çıkarır, bu paradan da yüzdesini alırlar.

Sağlık

Bazı hastanelerde belli doktorlar, para karşılığında rapor verirler. Raporların gün sayısına göre rayici vardır. Özellikle has­taneye yatacak, ameliyat olacak hastalar, önce doktorların mua­yenehanesine uğramak zorundadırlar. Her ameliyattan, “Bıçak parası(!)” alır doktorlar. Hâlbuki doktorlar daha işe başlarken, aynı hizmetleri maaş karşılığında yapmak şartını kabul ederler. Maaşların az olduğu konusu herkes için geçerlidir. Dolayısıyla bıçak parasıyla rüşvet, eş anlamlıdır.

Hasta şevkleri araçlı, refakatli, uçaklı yapılır ve yol masraf­ları çıkar. Tatile, düğüne, taziyeye; uçaklı, refakatli giden yüzler­ce sahtekâr memur var. Kaplıcalara tatile amaçlı yirmi-otuz gün karı-koca refakatli tedavi şevklerine şahit oldum…

Eczane

Türkiye’de en yaygın yolsuzluk çeşitlerinden birisidir ilaç yolsuzluğu: Memur ve işçi-doktor-eczane üçgeninde inanılmaz yolsuzluklar yapılıyor.

Küçücük ilçelerde karşılaştığım sahtekârlıklar o kadar çoktu ki, bütün bunları ülke genelinde hiç bilmediğim ve karşılaşmadı­ğım alanları da hesaba katınca, ne korkunç boyutlarda olduğunu düşünmek dahi bunaltıyor insanı.

Dargeçit kaymakamıydım. Belediye personelinin reçete sahtekârlığı yaptığını haber aldım. Eczacılar, doktor imzasını taklit edip reçete doldurmuşlardı. Telefon ettim muhasebe müdürüne. “Yerinde yok” dediler.

-Beş dakikaya kadar telefonuma çıksın. Yoksa!… dedim. Çıktı telefonuma.

-Hemen reçeteleri al gel!

-Yırttım attım efendim!

-Beş dakika müsaade sana, yırttıklarını al gel!

-Aldı geldi. Yırtmamıştı. Yalancı çıkmamak için avuçlarında buruşturmuştu.

Konuyu savcılığa intikal ettirdim. Eczaneyi kapattırdım.

Şanlı Urfa’ya görevli gitmiştim. Yolda resmi aracımızın ben­zinini almak için özel idareden aldığımız Petrol Ofisi’nin çekleri vardı elimizde. Kurşunsuz benzin bulamadığımız için, dört ayrı petrol istasyonuna uğradık. İstisnasız hepsi de, “Abi fazlamız var. Fatura keseyim parayı kırışalım.” teklifinde bulundular ko­ruma polisime. İlk defa karşılaştığım bu olay şok etti beni. Bütün istasyonların aynı sahtekârlığı teklif etmiş olması, Türkiye’de resmi araçların yakıt alımlarındaki sahtekarlığın boyutunu gös­termek açısından çok çarpıcı.

Türkiye çok güçlü bir ülke hakikaten. Göz boyamalık dökü­len asfaltlar, ihtiyaç yokken yapılan resmi binalar, yağmanın israf kısmını oluşturuyor. (Afyon’da toplam 360 sağlık evinden sadece 162′sinde ebe vardı. Kapalı binalara da sürekli onarım için masraflar yapılır.)

Batılılaşma

Türkiye Cumhuriyeti’nin hedefinin, Batılılaşma diye adlandı­rılması isabetli mi? Böyle bir hedef olabilir mi? Bugün itibariyle batının gelmiş olduğu nokta her yönüyle mükemmel bile olsa, sonsuza dek inkişafa mahkûm olan insanlığın ve tabi ki Türk milletinin de kendisini Batılılaşma hedefiyle sınırlaması doğru mudur? Tarihte, Mısır devletinde olduğu gibi, Doğu’da bir çıkış yaparak Batı’yı geçen ülkeler olursa, pardon(l) deyip Doğu’ya mı yöneleceğiz? O zaman da hedefimizin adı. Doğululaşma mı ola­cak? Hedeflerimizin ilmi-milli-evrensel ölçülerde olması gerekir.

Şükrü Hanioğlu hocamız, fakültede öğrenci iken derste an­latmıştı: “İttihatçı Abdullah Cevdet ve arkadaşları çok zeki üni­versite öğrencilerine zorla Darwin teorisini ezberletiyor ve Allahsızlığı öğretiyorlardı.

“Türklerin yaradılıştan bilim ve idareye kafaları çalışmaz. Dolayısıyla Avrupa’dan damızlık erkek getirip karılarımızı ettirerek(!) üreyen yeni neslin tamamını ülkenin idarecisi yapalım.” görüşünü savunuyorlardı yaşayan bir başka ülke var mı bilmem. Bizim Atatürkçülüğümüz biraz böyleI. Abdülhamit Han, “Allah’ın düşmanı” anlamına gelen, “Adüvullah Cevret” adını kullanıyordu onun için. Tam isabet. Türkiye Cumhuriyeti’nde her zaman ihanetinin farkında olma­yan, ancak birtakım kulüp bağlantıları olan hep hain bir kesim var olmuştur.

Necip Fazıl Üstad, batılılaşmayı, “Batılılaşma = Yunan Fel­sefesi + Roma Düzeni + Hıristiyan Ahlakı” diye özetliyor. Ve abartılan Batılılaşma çabalarına da, “Biz güneşi ceketimizin asta­rında kaybettik!” diyor.

Merhum Cemil Meriç de, “Zavallı Türk aydını, Batılı dostlar alınmasınlar diye hazinesini gizlemeye çalışır. Sonra unutur ha­zineleri olduğunu. Düşmanın putlarını takdis eder, hayranlıklarını benimser. Dev papağanlasın..

Batının bütün eserlerinde kölelerin hakkı, ödenmeyen alın terleri vardır; ama Osmanlı’nın bütün eserlerinde, çalışan herke­sin hakkı son kuruşuna kadar ödenmiştir… (Ümrandan Uygarlı­ğa)” diyor.

Batılılaşma deyimi, daha hayatının başından itibaren nesli­mizin Batılıya hayranlık duyup, kendisinin aşağılık kompleksine girmesine neden oluyor.

Atatürkçülük

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu; karizmasıyla, yetenekleriyle dünya çapında bir lider. O da herkes gibi eksileri ve artıları olabilecek bir insan.

Tarihin her döneminde, her millet zor anlarında kendi kur­tarıcı liderlerini ortaya çıkarır ve onu sever, biz de öyle… Dünya­da bir lideri bizim kadar abartılı seven, bizim kadar sloganla

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde, İnkılâp Tarihi dersimize Tayfun Akgüner geliyordu. Üç yüz kişilik sınıfta hocanın dersini dinleyen sadece üç kişi vardı. Aynı hoca İdare Hukuku dersinde İnkılâp Tarihi derlerine katılmayan öğrencileri yoklama yapmakla tehdit ediyordu. Yine de ortalama üç kişiye ders vermek zorunda kaldı. Daha sonra hoca değişti ye aynı derse okulumuzun eski dekanı Prof. Vakur Versan gelmeye baş­ladı. Hoca o birikimiyle muhteşem şeyler anlatıyordu. Aynı derse 300 kişilik sınıfımızın tamamının yanında komşu fakültelerden öğrenciler de geliyor, pencere ve duvar diplerinde ayakta dinli­yorlardı dersi. Hoca farkı bu olmalıydı. Prof. Vakur Versan, artık yaşlanmıştı. Her nasılsa son zamanlarda Osmanlı hayranlığı başlamıştı hocada. Osmanlı’ya haksızlık yapıldığı kanısı ve piş­manlığı vardı. II. Abdülhamit’i tahttan indirmeye gelen dört kişiden ikisinin Ermeni, birinin Yahudi ve birinin de Arnavut ol­duğunu, aralarında bir tane bile Türk asıllı insanın bulunmama­sının padişahı derinden üzdüğünü, Abdülhamit’ten altı ay sonra ise, Balkanlar’ın elden çıktığını anlattı. Ah çekişleri derindendi hakikaten…

Nedense Türk aydınlarında, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi ola­bilmek için Osmanlı’ya düşman olmak gerektiği düşüncesi ha­kim; anlamsız ve tehlikeli… Neslimize padişahlarımız Firavunlar ve Kazıklı Voyvoda gibi anlatılıyor; zevkine düşkün ve zorba… Cumhuriyet düşmanı gibi lanse ediliyorlar. Ne komik! O zaman­lar cumhuriyet diye bir şey söz konusu bile değildi dünyada. Hangi imparator, henüz hiç denenmemiş bir rejime geçmek için tahtını bırakabilir. Nefsinden geçtik, Osmanlı padişahı milletinin bekası için bile böyle bir değişime cesaret edemez. Hata yap­mışlardır; ancak ihanet kasıtları asla olmamıştır.

Fakültede, Siyasal Düşünceler Tarihi dersimize giren, İ.Ü. Hukuk Fakültesi eski Dekanı İlhan Akın, bir öğrencinin sorusu üzerine: “Evladım, Atatürk’ü Samsun’a gönderen kesinlikle Vahdettin’dir…” demişti. Bu gerçek ortadayken Vahdettin’e hangi vicdanla hain diyebiliriz. Son hükümdara hazineleri kaçırdığı iftirası bile yapıldı. Kadın-kumar-içki gibi hiçbir eğlence alışkanlı­ğı olmayan bir padişahın cenazesine alacaklılarınca el konuluyor ve cenaze bir yardım cemiyetince kaldırılıyor. Nerede hazine? Bu kepazelik tarih sayfalarına bizim ayıbımız olarak yansıyacaktır.

Çek Cumhuriyeti’nin kaplıcalarıyla ünlü turistik kasabası Carlavy Vary’de Atatürk’ün kaldığı termal oteli ziyaret ettik. Vahdettin, Avusturya gezisinde yanında bulunan Atatürk’ün böbreklerinin sancılanması üzerine, özel yaverini Atatürk’ün yanına vererek tedavi için buraya göndermiş. Bir padişah için ne kadar ince bir davranış. Yıl 1918′dir ve ne gariptir ki bir yıl sonra yolları ayrılmıştır. Atatürk bu otelin bir benzerini Yalova’ya yap­tırmış daha sonra. Bu gün Atatürk Çiçeği dediğimiz çiçeğin to­humlarını da bu seyahatinde alıp getirmiş Türkiye’ye.

Atatürkçülük konusunda bile anlaşabilmiş değiliz. Değişik isimlerde Atatürkçülük ile ilgili kurulan dernekler ve cemiyetler var ve hiçbiri diğerini beğenmiyor. Bir de Atatürkçülük maske­siyle ortalıkta çok dolaşan İnönücüleri de göz ardı etmemek gerekir. Bu da birbirinden hayli farklı iki fraksiyon. İş-hizmet-başarı ile Atatürkçülük yapmıyoruz. İllaki laf!… İllaki slogan!… Şimdi herkes Atatürkçü oldu, Atatürk düşmanları da buna dahil; hatta hortumcular, namussuzlar da dahil.

Terör

Ülkemiz diğer az gelişmiş ülkelerde olduğu gibi ideolojik ça­tışmaların yoğun yaşandığı bir yer; ancak milli ruhu bozulan, gelir dağılımında ve hizmetlerde adaletsizliğe maruz kalan, kaos­lar yaşayan ülkemizde, insanlar iyice bağnazlaştı. Kimsenin karşı fikre tahammülü yok. Değerlerimizi, daha da tehlikelisi onu nes­limize kazandıran kurumlarımızı kaybettik.

Silahlı-silahsız yüz çeşit terör hareketi var. Din, ideoloji, ırk kökenli gruplar ve örgütler var. Bu durum tabi ki ülkemize bü­yük zarar veriyor; ama sadece onlara kızmak, hainler demek, genç Cumhuriyet’e yönelik terör eylemlerini duygusallaşarak lanetlemek yeterli midir bir devlet için? Neden hatayı biraz da kendimizde aramıyoruz? Neden, insanlarımızın bu kadar çok ayrılıkçı ve tehlikeli örgütlenmelere gitme nedenlerini düşünmü­yoruz? Kim hayatını güzel yaşamak dururken, kendisini tehlike­lere atmak ister? Vatandaşlarımızı mutlu edebilseydik, bu hasta­lıklar olacak mıydı? Yoksa kötü mü yönetildik hep?

PKK

1400 yıldır devam eden Haç-Hilal savaşı döneme göre şekil değiştirerek devam ediyor. Müslüman-Türklerin, Hıristiyanlığın belli merkezleri olan Kudüs, İstanbul, Şam gibi yerler başta ol­mak üzere, dünyanın neredeyse yarısına hükmetmeleri, kilise önderliğinde Haç’ın Hilal düşmanlığını sürekli besledi.

ABD başta olmak üzere dünyanın güçlü ülkelerinde kurduk­ları güçlü lobilerle etkili olan Ermeniler, Anadolu’ya kavuşmanın dayanılmaz hasretini çekiyorlar. Osmanlı İmparatorluğumun büyük gücü karşısında çaresiz kalan Hıristiyan âleminde, bir Türk-Müslüman düşmanlığı bilinçaltına yerleşti. Aleyhimize olan her şeye koşulsuz evet diyorlar. Bütün Hıristiyan alemi en ince ayrıntısına kadar Türkiye ve Müslüman alemi için uzun dönemli hain planlar yapıyor ve de ustalıkla ve sabırla uyguluyor.

Oyun çok net: Bölgemiz ülkeleri birbirlerine düşman edi­lerek birlikte güç oluşturmaları ve birlikte hareket etmeleri en­gelleniyor. İran-Irak savaşı, Irak-Kuveyt savaşı ortada. Dünyada hangi İslam diyarının başına bir hal gelse gözler umutla Türki­ye’ye çevriliyor. Türkiye; nüfusu, ekonomik potansiyeli ve askeri gücü ile Orta Asya’daki Türk nüfusundan dolayı da bütün İslam âleminin liderliğine ehil tek ülke. İmparatorluktan miras kalan, taşımak zorunda olduğu bir misyonu var. Bunu çok iyi bilen ve acı tecrübeleri olan Hıristiyan âlemi, bu gelişmeleri engellemek, oynadığı oyunlarla nihai hedefe ulaşmak için Kürt devletini kur­mayı planlamaktadır. Irak Savaşı’nın temelinde de bu amaç var.

Böylece Ortadoğu’ya askeri gücünü de yerleştirerek önemli bir adım atmış oluyor. ABD’nin Talabani ile Barzani’yi hararetle barıştırma çabalarının temelinde yatan da bu. Yoksa bütün dün­yayı sömürmüş ve sömürmeye devam eden bir zihniyetin Kürtle­ri, ya da Kuveyt’i düşünmesi ihtimal dışıdır. Ayrıca ABD ve İngil­tere’nin bölgede çıkarılan petrole sahip olma isteği de herkesin malumu…

Plan, bilimin desteğiyle ve gizli servis uzmanlarınca başarılı bir şekilde uygulanmaya devam etmektedir. Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında, bütün Güneydoğu’da cirit atan yabancı elçilik men­suplarının, arkeolog, sosyolog gibi sıfatlarla çalışma yapan çok sayıda ajanın varlığı çok çarpıcı.

Ortadoğu Cephesi: Bize Demokrasi-Rejim-İnsan Hakları suçlamalarıyla yüklenen ABD ve Avrupa, her nedense krallıkla yönetilen Arap ülkelerinin demokrasiye geçmesinden endişe etmektedir. Amerika ve Avrupa’ya uşaklık yapan Arap alemi de, Osmanlı-Türk kompleksinden kaynaklanan marazi bir hissiyatla ülkemize karşı düşmanlık duygulan beslemekteler. Suriye’nin ise mezhepçilik, su ve Hatay sorunundan kaynaklanan bir düşman­lığı mevcut. (Yeni dönemde gerçeklerin daha netleşmesi ve nihayet uyanmaya başlayan yeni yönetim anlayışından kaynak­lanan gelişmeler olumlu.) PKK’ya ev sahipliği yapmasının nedeni de bu. İran, tarihten bu yana hep bencil ve ırkçı tavırlarına de­vam etmiş, mezhep bağnazlığından dolayı ve bölgedeki hakim güç olma yarışında kendisine tek rakip gördüğü Türkiye’yi zayıf­latmak için, düşmanlık yapmakta, dolayısıyla PKK’ya destek vermektedir.

Rusya, yıllar süren savaşlardan dolayı, Orta Asya ve Kaf­kasya’nın bağımsızlık hareketlerinden endişeli olduğu için onlara liderlik yapabilecek tek ülke Türkiye’yi parçalamak için PKK’ya çok büyük destek vermektedir.

Fransa, bildik haçlı zihniyetinin ötesinde, Ermeni lobisi etki­siyle Doğu Anadolu’da kurulacak, “Büyük Ermenistan” ideali doğrultusunda planda birinci aşama olan PKK’yı destekleyerek

PKK terör örgütünün varlığı ve büyümesine neden olan haçlı zihniyetinin doğrudan ve dolaylı birleştiği hedef, bayrağın­da Ağrı (Ararat) Dağı’nı sembol etmiş Ermenistan’ı genişleterek Anadolu’muzu da içine alan Büyük Ermenistan’ı kurma idealidir. Bunun için de Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurmayı, çevresin­deki güçlü devletlerden toprak aldığı için kendisine düşman olan bu devletler arasında sıkışan Kürt devletini koruma bahanesiyle de bölgeye yerleşip hedeflerine ulaşmayı planlamaktadır.

Kötü Yönetim:

Bölgenin hassasiyetine rağmen, bölge ile ilgili uzun dönemli planlar hazırlanmamış ve var olanlar da gere­ği gibi uygulanamamıştır. Düşman güçlerin hazırladıkları planla­ra karşı tedbirler alınamamıştır. Bölge insanı farklı bir dil ve kül­türe sahip olmasına rağmen, onların Türkiye Cumhuriyeti vatan­daşı olarak milli kültürle bütünleşmeleri sağlanamamıştır. Bölge­ye misyoner ruh ve yeteneğinde amir, memur ve özellikle de öğretmen gönderilmemiştir.

Bölge insanının kültürel haklarına saygı duyulmamış, yasak­lar konulmuştur. Bu da bilinçaltında bölge halkında bir ayrımcı­lık hissinin uyanmasına neden olmuştur. Örneğin Türkçe bilme­yen milyonlarca insanın Kürtçe konuşmasının yasaklanması ka­dar abes ve haksız bir yasa olamaz.

-Bölge sürgün yeri olarak görülmüş, bölgeye -bazı- çok sayıda ayyaş, hırsız, namussuz, yeteneksiz, kalitesiz ve de kim­sesiz amir ve memurlar gönderilmiştir. Bu da devleti temsil eden memurlar nedeniyle vatandaşın devleti hırsız, namussuz, ayyaş vs. görmesine, dolayısıyla da devletin saygınlığının yok olmasına neden olmuştur.

-Bölgedeki feodal yapı, ciddi sınıf ayrılıklarına neden ol­muştur. Ağalık, şıhlık ve seyitlikten kaynaklanan lider sınıf, paket oyları olduğu için siyasi partilerin gözdesi olmuş ve halk, devlet yerine ağa, şıh ve seyyitlerin kendilerine hizmet ettiği kanısıyla devleti yok saymışlardır. Ayrıca bölgede görev yapan idareciler zengin ağa, şıh, vs. üst sınıfla muhabbete girmiş ve halkı unut­muştur.

-Güneydoğu’da Marksist görüşlü öğretmenler, bütün böl­geyi fikren zehirlemişlerdir. Dargeçit’te, camide komünizm pro­pagandası yapan ve bu yüzden kendisine tepki gösteren cemaa­ti silahıyla önüne katan imama şahit oldum. Kürt örgütlerin faa­liyetleri çok eskilere dayanmaktadır.

-Ülkede yaşanan yolsuzluklar, antidemokratik tavır ve uy­gulamalar, gelir dağılımındaki adaletsizlikler, siyasetin yarattığı adaletsizlik, dini hayata olan haksız müdahaleler de bölge halkı­nın PKK propagandasıyla başka umutlara yönelmelerine neden olmaktadır.

-Cehalet-sefalet kısır döngüsü; önemli olma tutkusuyla ya­nan insanların bir anda devlet kurma, tarih yaratma, dünya çapında tanınma ve desteklenme gibi cazibelerle silaha sarılma­sına neden olmaktadır.

-Bölgelerarası büyük gelişmişlik farkı, hizmet dağılımındaki adaletsizlikler de terörü arttırmıştır.

-Terör eylemlerinin başlamasından sonra -az da olsa- va­tandaşın maruz kaldığı tavırlar, sorgu-işkence-hakaret-taciz vs. bazen bütün sülalenin dağa çıkmasına neden olmuştur.

Son Durum:

PKK uluslararası bir örgüt sıfatını kazanmak, dolayısıyla bir devlet gibi uluslararası alanda temsil edilmek istiyordu. Bunun için de örgütün: 1. Silahla dolaşabilmesi. 2. Kendilerine has resmi kıyafetlerinin olması. 3. Kurtarılmış bir toprak parçalarının olması gerekiyordu. PKK ilk ikisini elde etti; ancak kurtarılmış bir bölgesi olamadı. Dolayısıyla, 1997′de kur­mayı planladığı devleti kurma hayalleri uzadı.

PKK, Marksist görüşe sahip olduğu için, İslami duyguları baskın olan halkın bir kesiminin antipatisini kazandı ve araların­da düşmanlık oluştu. Eğer örgüt, söylemlerinde İslam’ı da kullansaydı, çok daha güçlü ve tehlikeli olacaktı. Batı’dan bile des­tek bulacaktı.

PKK şimdilik eylemlerinden vazgeçti; ancak, silah gücünü muhafaza ediyor. Daha kolay, daha etkili ve tehlikeli olan siya­sallaşma sürecine girmiş bulunuyor, bunu da HADEP aracılığıyla yapıyor. HADEP’in bütün Güneydoğu’da asker-polis-sivil memur­lar ve ailelerinin karşı oylarına rağmen ezici bir çoğunlukla bele­diye başkanlıklarının hemen tamamını kazanması, tehlikenin çok daha büyüdüğüne delalet ediyor; çünkü halkın kazanılmasına dair yapılan faaliyetlerin başarılı olduğu tahminlerinde, büyük oranda yanıldığımız görülüyor. Seçimlerin sonucunda PKK ve HADEP:

-Uluslararası diplomasi arenasında büyük prim kazandı.

-Devletin belediyelere aktardığı paralarla örgüte ve onun yandaşlarına iş ve para desteği verme fırsatı doğdu.

Bir Hatıra (!)

Siirt vali yardımcısıydım. HADEP il başkanıyla milletvekili adayının ziyarete geldiğini söyledi sekreterim. Bu, bütün valilikte ilk defa olan bir durumdu. Bu şahıslar önce Vali Bey’e gitmişler. Vali Bey onlarla muhatap olmayı göze alamadığı için bize gön­dermişti. Odamda diğer vali yardımcısı arkadaşım Ekrem İnci de vardı. Hemen içeriye aldım onları. Oturdukları gibi söze başladı­lar, “Biz yasal bir partiyiz, biz de diğer partilerle eşit haklara sahibiz; ancak bizim seçim çalışmalarımız engelleniyor… Netice olarak biz HADEP olarak yasalar önünde eşit muamele görmek istiyoruz…” dediler. Ben de onlara, “Elbette biz de sizi yasal bir parti olarak görüyoruz. Öyle görmeseydik şehirde böyle rahat dolaşabilir miydiniz? Ancak kabul ediniz ki, sizin içinizde vatan hainleri var; kongrenizde Türk bayrağını yere atan ve onu alkış­layan şerefsizler var, sizin içinizde PKK gibi bir terör örgütüne sempati duyan hainler var… Biz sizi seviyoruz; ancak, içinizdeki bu hainleri mutlaka temizleyin.” Adamlar neye uğradıklarını şaşırdılar. Çayları bittiği gibi ayağa kalktılar ve “Bize müsaade” dediler. “Vallahi bırakmam, siz bir çayımı daha için.” diyerek hemen çay söyledim onlara. Sohbeti biraz daha koyulaştırdım. Adamlar bir gittiler…

Ben Güneydoğu sorununun çok daha tehlikeli noktaya gel­diğini düşünüyorum. Örgüt büyük güç ve tecrübe kazandı. Ne­redeyse her ailede meydana gelen ölüm olayları nedeniyle, dev­lete karşı düşmanlık duyguları büyüdü. İslam kökenli “Ulu’l Emre İtaat” fikrini taşıyan ve Kurtuluş Savaşı’nın şehitlik ve gazilik gibi omuz omuza savaşmaktan kaynaklanan duygusal bağları olan eski nesil azaldıkça devlete bağlılık kültürü de azalmaktadır.

Bir kötü hayal olarak kalmasını isterim, ama, korkarım ki: Gelecek bir günde, bölgede topluca başlatılacak bir harekette devletin çok daha sert müdahalesi gerekecek; bu durumda da bütün Hıristiyan alemi, insan haklan maskelerini takacak ve binecekler tepemize. Irak’a, Sırbistan’a yaptıkları gibi saldıracak­lar bize. İnşallah olmaz, ama, hedeflerine ulaşmak için başka çare kalmazsa bunu deneyeceklerdir.

Özellikle Güneydoğu başta olmak üzere vali, kaymakam ve diğer üst düzey bürokratlar siyasetin çirkin baskılarından derhal kurtarılmalı, vatandaş hizmetler için bölgesindeki ağa-paşa yeri­ne devlete minnettar olmalıdır. Mevcut durumda, devletin yap­mış olduğu hizmetlerle ilgili olarak, törenlerde dahi sanki baba­larının parasıyla yaptırmışlar gibi, yapılan hizmetler için devletin adı anılmazken bölgenin siyasetçilerine methiyeler dizilmektedir. Hâlbuki bu hizmetler onların bir başarısı değil, aksine adil hizmet dağılımını bozup devletin saygınlığını zedeleyen bir hizmet hır­sızlığıdır.

Sonuç olarak, bir eylemi yapmak kadar, gereğini yapma­manın da oluşturduğu büyük suçlar vardır. Dolayısıyla ölüler de dâhil, yetkilerini gereği gibi kullanmayan, ihmali olan, yanlış kullanan ve özetle ülkenin bu hale gelmesine neden olanlar ve de böyle olmasına engel olmayanların tamamının millet huzu­runda yargılanarak cezalandırılmaları gerekir.

Türkiye İçin İyi Şeyler Yazmak İstiyorum, Ama…

Avrupa Birliği’nin, Avrupa Komisyonu Türkiye temsilcisi. Büyükelçi Karen Fogg gelmişti Siirt’e. Polis evinde akşam yeme­ğini yedik birlikte. Büyükelçi odasına çıkmayı teklif etti. Yaklaşık dört saat çok önemli konularda, çok ayrıntılı sohbetimiz-tartışmamız oldu. Karen Fogg sık sık, “Ben Türkiye hakkında rapor hazırlamakla görevlendirildim. İçimden Türkiye hakkında çok olumlu şeyler yazmak geliyor; ama, bunu Türkiye devletinin kendisi engelliyor, hiçbir olumlu adım atmıyor… diyordu ve sık sık, Kürtlerin kendi dilleriyle eğitim haklarının, kendi dillerinde radyo, televizyon gibi bütün yayın haklarının bulunması gere­kir… Bölgenin ekonomik kalkınması yolunda ciddi adımların atılması gerekir… Hala işkenceler devam etmekte. Bölgenin idaresinin Olağanüstü statüden çıkarılıp normale döndürülmesi gerekir…” gibi fikirlerini tekrarlıyordu.

Ben de büyükelçiye, “Bütün söylediklerinin temelde doğru şeyler olduğunu, ancak, bir hak, sahibine istenmeden verilirse hakkı alanın onu verene saygı ve minnet duyguları besleyeceği­ni, bu aşamada Türkiye devletinin bu şansı kaybettiğini, bu hak­ların ancak kendi güç ve saygınlığını yeniden tesis ettikten sonra verirse bir sonuç elde edileceğini, aksi takdirde PKK’nın ve ayrı­lıkçı grupların bundan cesaret alacaklarını… ABD, Avrupa ve Rusya’nın Asya, Ortadoğu ve İslam dünyası üzerindeki çok çaplı emellerini gerçekleştirmek adına, PKK’yı Kürtlerin haklarını sa­vunma maskesiyle ortaya çıkardıklarını ve başımıza bela ederek Türkiye’nin ve özellikle de Kürt halkının zaten kötü olan durum­larını bir trajediye çevirdiklerini…” söyledim.

“ABD, Avrupa ve Rusya’nın tarihi insanlık suçlarıyla dolu. Ben Çerkez’im. Rusya bütün Kafkasya’yı katletti. Hiçbir ortak bağımız olmamasına rağmen bütün Kafkasya ve Orta Asya ülke­lerini işgali altında tutuyor. Neden aynı hassasiyeti oralar için de göstermiyorsunuz? Biz Kürt halkıyla tarihte de birlikte yaşadık; dinimiz, kültürümüz aynı… Kürt halkının çoğu hala PKK ile çetin bir mücadele vermektedir…

Benzer sorunları Avrupa ülkeleri de yaşıyor. İngiltere neden Arjantin’in kıyısındaki, onun yerli halkının yaşadığı Folkland ada­larından vazgeçmiyor? vs. anlattım. Kısaca Avrupa’nın çabaları­nın insan hakları bağlamında hiçbir inandırıcılığının olmadığını söyledim. PKK’nın teröristlerinin 3, 5 ve 11 yaşında üç çocuğun sadece gözlerine ateş etmek suretiyle katlettiklerine. Ramazan Bayramı’nda 10 yaşında bir çocuğu iple boğduklarına, köy mini­büsünü havaya uçurarak 14 kişiyi öldürdüklerine ve daha nicele­rine şahit olduğumu, dolayısıyla böylesine bir vahşet örgütünü desteklemenin de insanlık suçuna ortak olmakla aynı anlama geldiğini…” söyledim.

Ertesi gün Siirt Valisi büyükelçi ile randevu saatinden bir saat sonra görüşebileceğini söyledi. Böylece büyükelçiye diplo­matik bir gol atmayı planlıyordu aklınca. Kahvaltıda yine akşam­ki konuları tartışıyorduk hararetle. Vali Bey’in görüşmeyi bir saat ertelediğini ilettiğimde Büyükelçi, alınmak orada dursun, bilakis yarım kalan sohbeti tamamlamak istediğini, bunun daha iyi ol­duğunu söyledi. Sonuç olarak, vali, gözünü yumup abanarak burun vuruyordu kale çizgisindeki topa, ancak kale boştu; rakip, bir başka sahada satranç oynuyordu…

Büyükelçiyi havaalanından uğurlarken, “Çok etkilendim siz­den!” dedi.

Avrupa Komisyonu’na sunduğu rapor olumsuzdu.

Siyaset

Mevcut siyasal yapımızdaki yanlış uygulamaların ülkemize verdiği zarar; ancak vatan hainlerinin verebileceği zarar kadar büyüktür. Aradaki tek fark, verilen zararda vatan hainlerinin ihanet kastının bulunması, diğerlerinde ise ihanet kastının değil; ama kişisel menfaat kastının bulunmasıdır.

Yönetimin her kademesinde görev yapan insanların azap çektikleri bir konudur siyasetçilerin tasallutu. Görevini yapan, yetkisini kullanan herkes siyasi baskı ve haksız taleplerden muz-dariptir. Her türlü işlemde, işini dürüst yapan, yetkisini kullanan memur çoğu kez ya sürülmekte, ya da…

Siyasal partilerdeki örgütlenmede, zincirin halkalarını oluş­turan bir kısım aktörler, yasa maskesi altında menfaate dayalı haksız ve haysiyetsiz bir rol sergiliyorlar. Bakanlar ve milletvekil­leri, il ve ilçe örgütlerine gebeler. Onların önünde eğitmezlerse seçilmeme riskleri vardır her zaman; ayrıca, parti genel başkan­larına da tapınma noktasında bir bağlılıkları var. Ne konuşsa ayakta alkışlıyorlar genel başkanlarını; öksürse alkışlıyorlar, aksi takdirde ağalık benzeri uygulamalar geçerli olduğundan, seçim dönemlerinde listeye konulmama ve/veya bakan yapılmama riskleri vardır. Kararlar bağlayıcı grup kararıyla alınır, aksine davrananlar disiplin kuruluna sevk edilerek siyasi hayatları bitiri­lir. Lafta demokrasi. Osmanlı padişahları çok daha demokrattılar bence. Hiç değilse danışma kurulları, hocaları, kararlarını onay­latmak zorunda oldukları şeyhülislamlar vardı.

Bir kaymakam, kamu yararına olacak işler için bir genel müdüre bile ulaşamazken, partinin ilçe başkanı bir bakanı cep telefonundan arayarak “Abi”, “Dayı” diye muhabbetlerde bulu­nabilmektedir. Öyle olunca da üniversitede branş eğitimi almış, birçok sınavı başarmış, üzerine de üç yıl daha staj görmüş bir kaymakamı çoğu zaman eğitimsiz, kaba ve laubali bir parti baş­kanı yönetmeye kalkabiliyor.

İslam ölçülerinde kul hakkı açısından bir değerlendirme ya­pacak olursak, hakikaten o kadar çok kul hakkı yeniliyor ki, bu insanların ahirette hesap vermeleri imkansız. Onların yerinde olsam asla ölmem(!) Belki birine iyilik yapıp dua aldıklarını sanı­yorlar, ama, yapılan her işte, bir başkasının hakkının yenildiğini bilmiyorlar.

Bir kaymakam arkadaşımıza ilçenin parti teşkilatı gelmiş ve birtakım taleplerde bulunmuşlar. Onları haksız ve laubali bulan kaymakam reddetmiş taleplerini. Partililer bozulmuş tabi. Ayağa kalkıp giderlerken ilçe başkanı geri dönerek:

-Bak Kaymakam Bey! Benden söylemesi, benim arkam çok güçlü!…

-Yaa! Öyle mi? Benim de önüm çok güçlü! demiş kayma­kam, eliyle de şeyini tutarak.

Sultandağı’nda göreve başladığımın ilk haftasıydı. İktidar partisinden malum siyasetçilerden biri geldi makamıma: “Kay­makam Bey, bir memurunuzu bana şikayet ettiler. Ben Vali Bey’le de sıkı görüşürüm, ama seni aşmak istemedim…” dedi. Aklınca gözdağı veriyordu bana. “Bence sen bu konuyu başba­kanla görüş, daha etkili olur.” dedim.

Bir vatandaş aradı: “Kaymakam Bey, ben Vali Beyi aramış­tım, ama o toplantıdaymış. Annemin evinde hasar tespiti yapan mühendisler hasarı az göstermişler. Bir ilgilenseniz… “Sen yarım saat sonra bir daha ara Vali Beyi Toplantısı biter o zamana kadar.” dedim

-Siz ilgilenseniz..

-Benim gücüm yetmez, sen Vali Bey’i ara.

Sanatçı

Sırf kâr amacı güden ticari işletmeler olan özel televizyonla­rın çoğu, yine sırf kazanç amacıyla toplum ahlakını, insan ve şahsiyet haklarını, sanatı ve sanatçıyı, erdemi ve erdemliyi ayak­lar altına almakta bir zerre bile tereddüt etmiyorlar. Cinsel obje­lerin, ahlaksızlığın ve ucuzluğun reklamla toplumun yükselen değerleri haline getirildiği tehlikeli bir sürece girmiş bulunuyo­ruz. Toplumun -bazı- en aşağılık insanlarının her gün evlerimize sokularak, övgülerle çok önemli şahsiyetlermiş gibi önümüze konulması kadar iğrenç bir süreç; sahtekârlığın hakikate, na­mussuzluğun iffete, aşağılığın erdeme hükmettiği tiksindirici bir süreç.

Her devrin çok konuşulan konusu olmuştur sanat; resim, heykel, müzik, tiyatro, edebiyat… Bazen isyan olarak çıkmış ortaya, bazen de bir akımın öncüsü olarak. Yaşanan olaylardan ya da hayallerden, düşünceden almıştır ilhamını. Bazen mesaj taşımıştır topluma, bazen de güzellikler sunmuştur. Bazen her­kes anlayabilmiş onu, bazen de sadece çok az bir entelektüel kesim tarafından ancak anlaşılabilmiştir; ama her türlü sanatın ortak öğeleri de vardır: Sanatın, sanat yapanların çok az insan­da bulunan çok özel yeteneklerin bulunması gerekir. Sanatta, türüne göre çok yetenekli ellerin ve çok güçlü bir hayal gücünün estetik kaygılı ince bir emeğinin bulunması lazımdır. Yıllar geç­tikçe değer kaybetmeyen, klasikleşen eserler ancak sanat eser­leridir. Sanatın topluma mesaj vermesi de gerekir. Ve önemli bir kriter de sanatın toplumsal oluşudur. Ancak bizdeki sanatçıların çoğu kendi saraylarından dışarıya çıkarmak istemezler sanatı. Artık olağanüstü bir sınıf olmuşlardır. Ve sanatı, yaymaları gere­ken topluma neredeyse aşağılar halde bakmaktadırlar. Bu yüz­den de aşağılık kompleksinden kurtulamaz sanatımız ve hep bir travma marazı yaşar.

Mimar Sinan, Leonardo da Vinci, Picasso, Beethoven, Sa­dettin Kaynak, Muhsin Ertuğrul ve daha niceleri, sanatçılara örnek olarak gösterilebilir; ancak, bir de bizim sanatçılar var; muhteşem yaratıklar(l) Bir besmele gibi, “Biz sanatçılar…” diye başlarlar söze. Peki bunlar ne tür eserler veriyorlar da sanatçı oluyorlar? Bir kısmı türkü söylüyor, bir kısmı da başarılarını ba­caklarına, göğüslerine ve de gö…lerine borçlular. Tüccarların allayıp pullayıp kalite ambalajlarda sattıkları çürük mallar, hem de orta malları. Bütün servetlerini millete gösteren; ancak, zen­gine verip geçinenler. Bunlar aslında S. sanatçıları. Bu mahluk­lar, bir gecede icra ettikleri S.’sanatıyla, ya da söyleyemedikleri türküyle bir profesörün, bir hakim ya da kaymakamın 10-20 yılda hatta bütün ömürleri boyunca kazandıklarının toplamını kazanıyorlar. Ne garip; edebiyatı, felsefesi çok zayıf; ama, fiziği(!) pekiyi olan bu orta malı mahlukların tamamı, S. sanatçısı oluyorlar. Bunlara -bazılarına- neden şarkıcı-türkücü-manken değil de sanatçı deniliyor? Bir de besteciler türedi, “Söz ve mü­ziği bana ait” derlerken Dede Efendi’nin ya da Tchaıkovsky’nin sülalesine söver gibiler. Mozart’ı “zort’larıyla ürküten “Zarflar… “Düşmedim ayaktayım, sanat için yataktayım…” tarzında beste­ler yapıyorlar. Bunların sanatçılığı, çimentodan çalan sahtekâr bir müteahhidin yaptırdığı basit bir hayvan ahırıyla. Mimar Si­nan’ın karşısında, onun eserlerine meydan okumasına benzer. Birisi, “Neremi?” diyor. Bütün millet hep bir ağızdan cevap veri­yorlar ona, “Senin her yerini!…”

Bir başkası da o muhteşem bestelerini sunuyor kamu yara­rına. “Çok insan gördüm üstünde elbisesi yok, çok elbise gör­düm içinde insan yok!” diye söz yazıp bestelemiş. Bütün alem bir araya gelse böyle okkalı bir lafı edemez. Hatta Mevlana bi­let!)

Bir tane de Güneydoğuya çıkarma yapan, “Yürüyen S. sa­natçısı” var. Bütün medya günlerce evimize sokuşturdu bu ha­beri. Sanki terörü bitirmeye gitmişti ve sanki sefaleti yok etmeye gitmişti; sanki öğretmenlik yaptı ve de sanki şehit oldu. Ne bü­yük himmetti onunkisi; hep televizyonlarda gösterdiği şeylerini, Türkiye’nin en ücra köşesine giderek oradaki delikanlılara da canlı canlı gösterme cömertliği…

Devlet de bütün bu muhteşemlere, “Devlet Sanatçılığı” un­vanı veriyor; ama, öte yandan başka nice değerler geçim kaygı­sıyla kıvranırlarken, varlıklarından haberimiz bile olmuyor.

Cem Karaca’ya bir radyo programında sormuşlar:

-Sayın Karaca, artık bizim de büyük sanatçılarımız, “süper starımız” var. Süper starımız hakkında ne söyleyeceksiniz?

-Edirne’den sonra “kim STAR!” diyor kısaca.

Memurların sokaklara dökülüp açız diye bağırdığı, açlık sını­rında çırpınan insanlarının bulunduğu Türkiye’de, her gece paparazzi programlarında kimin kiminle -namustan muaf olanların-şey yaptığı, bir köyün toplam servetine denk araçlarla nasıl bir­likte kayboldukları gösteriliyor. Eğer ki Türkiye komünist hare­ketlerle yakın dönemde tanışmış olsaydı, bu şartlarda sanırım hepimiz komünist olurduk. Erdem sahibi her insanın artık ta­hammülünü tüketen şeyler bunlar. İyi ki cehennem var…

Üstad Necip Fazıl ne güzel söylemiş, “Nesin sen? Hakikat olsan da çekil!…” Hakikaten de öyle… Nesiniz siz? Hakikat olsa­nız da çekilin!…

İrtica

İrtica; yani, bunaltıcı karanlık. Yani, ilkel, sinsi, bağnaz ve acımasız ideoloji. Yani kılıç, kan, taşlama ve kol kesme. Yani ortaçağ, yani peçe, sakal, sarık, tespih, gümüş yüzük… Yani bazen de, “Selamun Aleyküm”

Osmanlının sonlarından bugüne kadar gelinen süreçte hep var oldu. Onunla savaşanların sloganı “bağnazlıkla savaş”tı; ancak, bu savaş çoğu kez bağnazca ve düşmanca yapıldı. Uç örnekler gösterilerek, inançlı insanlar aşağılandı. Yok edilmesi hedeflenen düşman, ıslahı mümkünken zulümle hortlatıldı. Cumhuriyete geçişte, resmi-dini-sivil kurumlar ıslah edilebilir ve değişime uğratılabilirdi. Tahrip edildi; ama yok edilemedi. Hortladı, intikam duygularıyla militanlaştı. Mülayim Müslümanlar, maruz kaldıkları bazı muamelelerden, hor görülmelerinden dola­yı militanlaştılar, hatta teröristleştiler, tehlikeli oldular.

Din, gereği gibi öğrenilemedi ve öğretilemedi. Aykırı, ma­razlı, ukala, bir yığın İslami grup çıktı ortaya. Biri diğerine düş­man, bazısı sinsi, bazısı saldırgan. Baskı uygulandıkça, yeni tak­tiklerle daha güçlü çıktılar ortaya ve yine baskı gördükçe daha güçlü ve saldırgan çıkacaklar ortaya.

Zart-ı Muhteremler ve Allamet-i Cihanlar

Modern(!) fetva verenler televizyonlarda şov imkânı bulu­yor ve kapısında öğrenciliğe bile layık olmadıkları birtakım üni­versitelerde, en üst akademik kariyerleri havadan alabilerek, en üst seviyeden idareci olabiliyorlar. İlim yuvalarının, sırf inanç ve ideolojik görüşler nedeniyle bu kadar ucuz ve korkunç kıyımlara maruz kalması istikbalimiz için ne büyük bir tehlike!

Bir meşhur gazeteci ve televizyon programcısı yorum yapı­yor, “Türk insanı İslam’la modernliği bağdaştırabilmiş tek ulustur dünyada. Gündüz orucunu tutar, namazını kılar ve akşam da bir duble viskisini içer…” diyor. Ne göz yaşartıcı bir hoşgörü. Kur’an’ın yasağına rağmen Allah’ı bağnaz buluyor ve onun hata­sını düzeltiyor hazret. Bu bir inanç, bir felsefe işi; inancı güçlü insan ibadet eder, günahlardan kaçar. İçki içip de ibadet eden insan, birkaç tane numuneden başka bulunmaz alemde.

Çıplaklığı savunan bir çıplak uyarıcı, Hazreti Nezir Efendi, bir kurtarıcı olarak İslam’ı yobazlardan kurtarıyor. Ayeti öyle derinden yorumluyor ki, “Örtünmeden kasıt, kadının göğüsleri­dir…” diyor. Kur’an gibi kutsal bir kitabın, göğüsleri neden, “Ba­şörtüsüyle kapatın” diye ucuz bir görüşe yer verdiğini -haşa-izah edemiyor. Onu dinleyenler, onun müthiş şeyleri keşfederek insanlığın bilgisine sunduğunu sanıyor; ama, bir tek yeni görüş yok söylediklerinde. Ondan çok daha aşırı ve cesur laf edenler, hatta cemaatler bile var oldu her zaman; ancak Hazret-i Nezir’in bir yöntemi var: Var olan bir kuralın adab, estetik, nezaket ve takva yanını unutturup en kritik sınırdan yürüyerek cambazlık yapıyor, ama, kendisinin peşinden gidenlerin cambaz olmadıkla­rını katmıyor hesaba. “Kur’an’ı abdestsiz de ele alabilirsiniz kar­deşim! Bu ne yobazlık kardeşim! Bırakın da insanlar Kur’an oku­sun, öğrensin. Neden engel oluyorsunuz?” diyor. Sanki abdest­siz Kur’an okuyanları astılar, sanki Kur’an okumak isteyenler bu yüzden vazgeçtiler. Sanki abdest alanlar okuyorlar da… Hazret-i Nezir Efendi bu müthiş izni çıkardıktan sonra, sanki herkes Kur’an okudu. Sanki abdest almak çok zor bir olay ve sanki ab­dest almak, temizlenmek kötü bir şey! Ne komedi…

Bir başkası, kadınların üstü açık namaz kılabileceklerini söy­lüyor. Bir tek güzel cümle kuramayan, ilmi birikimi ve entelektü­el potansiyeli olmayan bu insanın, en üst seviyeden bir akade­mik kariyerinin olduğunu ve bir fakültenin onun idaresine terk edildiğini düşünebiliyor musunuz? Hakikaten yazık… “Kurbanda bir ördeği de kesebilirsiniz(!)” diyor. Zart-ı muhtereme vahiy geliyor sanki. Adamın bakış açısı farklı, “çapraz” bakıyor ve ke­sişme noktasını yakalıyor. İyi ama, bu kadar ucuz lafların, çok önemli tespitlermiş gibi bütün bir millete sokuşturulmasının altında bir kasıt olmasın sakın…

Bir başka allamet-i cihan çıkıp, “Kurban bir kavurma şöleni­dir; o güzel gözlü hayvanları katletmek bir vahşettir!” diyor. Gözlerimizi yaşartıyorlar. Muhteremler bütün ömürleri boyunca kebapları yiyip kolesterolleri artmış, doktorları et yemeyi yasak­layınca da insan olduklarını hatırlamışlar. “Kolesterol imanlılar…”

Birileri de ezanın ve ibadetlerde Kur’an’ın Türkçe okunma­sını istiyorlar. Sizi tutan yok, hatta kimseyi tutan yok. Sanki ibadet ediyorsunuz da dilini seçmek sorununuz oldu. İslam ev­rensel bir dindir. Arapça olarak gelen bir kitabı vardır. Evrensel bir dinin ortak bir dilinin olması kadar rasyonel bir yol yoktur. Kur’an bir mucizedir; getirmiş olduğu hükümlerle, şiirsel üslu­buyla ve en önemlisi de 19 rakamıyla ilgili olarak harf, ayet, sure dizilişiyle bir mucizedir. Onun Arapça gibi zengin bir dilden bir başka dile sağlıklı bir tercümesi mümkün değildir. Şiirsel üslubunu ve 19 mucizesini bozarsınız. Onun manasını ezberle­meyin diyen var mı size? Bir İngiliz imamın arkasında namaz kılarken hangi sureyi okuduğunu ve ne anlama geldiğini nere­den bileceksiniz? Ortak bir dil olmazsa, her grup kendi ırkıyla namaz kılarsa İslam kardeşliği, cemaat olma özelliği ve de ev­renselliği nerede kalır? Herkes halinden memnunken sorununuz ne sizin? Eğer ayetleri Arapça yerine İngilizce ezberleyenler olsaydı eminim ki onları entelektüel ilan ederdiniz(‘)

Ancak asıl âlim insanlar, rahat olmadıkları için fikirlerini be­yan edemiyorlar, ya da kaçamak cevaplar vermek zorunda kalı­yorlar. Bu durum Zeki Müren’in ağzına biber doldurup, büyük sanatçı diye Banu Alkan’a şarkı söylettiril meşine benziyor.

Birileri de, “Din o konuda şöyle diyor, böyle yapın…” diyor­lar ve kendi görüşlerini ileri sürerek, başkalarının inanç hürriyet­lerine müdahale ediyorlar. Din ne derse desin, insanlar neye inanıyorlar ve hükümleri nasıl kabul ediyorlarsa, onların dini odur. “Sen neden Hindu, Budist ya da Hıristiyan oldun?” demek ne kadar haksız ve abes ise, “Sen neden bu hükmü böyle kabul etmiyorsun?” diye onu zorlamak da o kadar haksız ve abes bir tavırdır. Alevilik ve Haricilik de İslam’ız diyorlar; ama tarih bunların ve Sünnilerin birbirleriyle kavgalarıyla ve kanlı olaylarıyla dolu. Yani her kesim aynı düşünmez ve de bizi sizi dinlemezler. Onların inançlarına saygılı olmak zorundayız.

Bir zamanlar da Hasan Mezarcı, “Atatürk benim dedem de­ğil” demişti de kıyamet kopmuştu. Okullardan öğrenciler dersle­rinden alıkonulmuşlar ve Taksim Meydanı’nda “ülkeyi kurtarma mitingi” yapılmıştı. Bakanlık genelge göndermiş ve bütün ülkede resmi törenler yapılmıştı bunun için. Hiç mi strateji, psikolojik harekat uzmanları yok bu ülkede? Hiç mi toplum psikolojisinden anlayan uzmanlarımız yok? Her konuşana bu tepkiyi gösterip, onu söyleyenleri kocaman bir devletin korkacağı ve muhatap a\acag\ kadar güçlü gösteren yanlış tavırlar niye? Devlet bu kadar acizleşir mi?

Bir tane de böyük devlet adamımız yıllarca, “İman edebiya­tı” yaptı. İmam-Hatip okullarını nasıl ve ne kadar çok açtığını anlattı. Bütün büyük cemaatlerle temasa geçti. “Sizdenim” dedi onlara. Sonra bir gün böyüdü ve kendi ayakları üstünde durabi­liyordu; hiçbir cemaate, köylüye ve millete ihtiyacı kalmadı. Ondan sonra gerçek karakterine kavuştu; aman o nasıl bir ta­rafsızlık, o nasıl bir adalet, o ne böyük bir devlet adamlığı. O nasıl bir Atatürkçülük ve irticayla o nasıl bir mücadele. Onun heykelini dikmemek ne böyük bir gaflet… “Acar! Asya”lı bir ga­zeteci, “Biz yıllarca da aldatıldık, onu neredeyse ayetlerde bula­cağımızı sanıyorduk; ama bize ihtiyacı kalmayınca düşman olu­verdi. Hakkımızı helal etmiyoruz!” demişti.

Özlenen Türkiye

Süleyman Demirel’in yanılmıyorsam, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının icra ettiği klasik batı müziğini dinlemesi­nin ardından, bütün dinleyicilere dönerek, bütün basının önünde ellerini de kaldırarak, “İşte, özlenen Türkiye bu!” demesini hatır­lıyorum. Bence, Türkiye’nin cumhurbaşkanının veya herhangi bir Türk vatandaşının bu manada özlediği Türkiye, BU TÜRKİYE değil de, kendisinin büyük sanatçılar yetiştirdiği ve bu sanatçıla­rın eserlerinin, yabancı ülke devlet başkanlarının ve de entelek­tüellerinin dinlediği bir Türkiye olmalı asıl özlenen Türkiye.

——

YORUM

Köyün birinde, bir adam ölür; ama bir gariplik vardır mer­humda. Mevtanın sağ eli kalbinde, sol eli ise şeyindedir(!) “Bun­da bir hikmet var!” der bütün köylü. Bu hikmetin sırrını köyün imamı da çözemez. Rahmetlinin ellerini kaldırıp düzeltirler, an­cak, bıraktıklarında yine sağ el kalbe, sol el de şeyine kilitlenir. Böylesine mühim bir sırrı çözmeden onu gömmek de istemez köylüler. Son çare komşu köyden böyük hoca olarak bilinen Hasan Efendi’yi çağırmaya karar verirler. Köyün ileri gelenleri, komşu köydeki Hasan Efendi’ye bir heyet olarak giderler ve “Aman Hasan Efendi, rahmetliyi gömemedik, bütün köylü de ağlamaktan bir hâl oldu; sen derin bir hocasın, gözünü severiz, şu hikmetli işi çözüver de bizi de kurtar bu meraktan…” derler. Hasan Efendi hiç pas vermez onlara. “Ne hikmeti canım, gömün gitsin!” der. Heyetten biri uyanır işe, “Hasan Efendi, gelirsen sana 50 altın veririz.” deyince, Hasan Efendi merhamete gelir ve “Eh, madem köylü bu kadar perişan, ben de Allah rızası için gelirim!” der ve parasını da peşinen alır.

Mevta köy meydanında, bütün köylü de onun etrafında ağ-laşıp beklemektedir. Heyetin ortasında ve en önde Hasan Efendi gelir rahmetlinin başucuna. Ağıtlar kesilir, nefesler tutulur; artık böyük sır çözülecektir. Hasan Efendi, bir müddet inceler mevta­yı. O da ellerini kaldırıp tekrar bırakınca tekrar yerine oturur eller. Bir şey de anlamaz, ama cevap vermek zorundadır. Hem itibarı zedelenecek, hem de altınlar gidecek elden. Sopa yeme ihtimali de var tabi. Mecburen bir yorum yapmak durumundadır artık. Yavaşça doğrulur, merakla bekleyen köylülere döner ve

“Ey cemaat! Ben bu sırrı çözdüm! Rahmetlinin birilerine borcu varmış, son yolculuğunda onlara bir mesajı var. Sağ eliyle. Ta­mam borcum borç’, sol eliyle de. ‘Ama şeyimi alın!’ diyor” diye­rek kurtarır vaziyeti.

İşte bizim halimiz de böyle Türkiye’de. Her konuda, herkes istediği gibi ahkâm kesiyor ve “Doğrusu budur.” diyor. Hazret-i Nezir Efendiler, kolesterol imanlılar, siyasetçiler, S. sanatçıları, parayı görünce davasını unutan erîkör’menler ve başkaları… Ben de çoğu kez onların yorumlarını dinlediğimde ya da okudu­ğumda, bu fıkra geliyor aklıma ve diyorum ki!

“Tamam”, “Haklısınız”, “Ama…” üzerinde bir arayıştır. Sh.325-326

GOOD WİLL HUNTİNG- Can Dostum (1997)- Film


Yönetmen: Gus Van Sant

Ülke: ABD

Tür:Dram

Vizyon Tarihi: 01 Mayıs 1998 (Türkiye)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Matt Damon ,  Ben Affleck

Müzik: Danny Elfman

Görüntü Yönetmeni: Jean-Yves Escoffier

Yapımcılar: Su Armstrong, Lawrence Bender, Jonathan Gordon ,

Oyuncular: Matt Damon, Robin Williams, Ben Affleck

Filmin Konusu

Will Hunting (Matt Damon)’ Massachuset üniversitesinde çalışan bir hademedir. Aynı zamanda çok zeki ve öğrenmeyi seven biridir. En yakın çocukluk arkadaşları ile birlikte zaman zaman Mahalledeki diğer genç gruplar ile kavgaya ederler. Bu yüzden başı kanunla derttedir ve son yaptığı kavgadan dolayı hapse gönderilir. Daha önce Will’in yeteneğini fark edip araştıran üniversite profesörü bir şartla Will’e kefil olup hapishaneden çıkarılmasını sağlar. Tek şart Will’in bir terapist tarafından tedavi edilip içindeki öfkenin dindirilip iyileşmesini sağlamak. Will terapist Robin Williams ile birlikte hayatını yeniden yönlendirmeye başlayacak, en yakın arkadaşı Ben Affleck ve yeni tanıştığı kız arkadaşı bu konuda ona destek olacaklar.

FİLMDEN

Filmin  “Hayat ve İnsan” hakkında verdiği tavsiyelerden bazıları şunlardır.

 “Doğuştan getirdiğin bazı kabiliyetlerin olmasında senin etkin yoktur”,

“Güveneceksin ve güven vereceksin”,

“Durumunu anlatacaksın”,

“Deneyeceksin”,

“Mükemmel olmadığını bileceksin”,

“Kötü günlerinin, iyi günlerini fark etmeni sağladığını bileceksin”,

“Herkese yalan söylebilirsin fakat kendine asla yalan söylemeyeceksin”,

“Her şeye karşılık bir cevap bulabilirsin ama kendine cevap verecek olduğunda doğru olacaksın”,

“Layık olmadığın yerde bulunmaktan hoşlanıyorsan oraya layık olanlara hakaret etmekte olduğunu bileceksin”,

“Günün birinde ya terk edeceksin ya da seni terk edecekler”,

“Hayatın boyunca herkesi tanımadan idare edebilirsin, başkaları seni idare etmezler”,

“Zamanı kollayacaksın, acele etmeyeceksin”,

“İnsanlar başarısızlıktan korkarlar, asıl başarısızlıklar zevk ve en büyük hızı verenlerdir”,

“Yön göstermek ayrı, manipule etmek ayrıdır”,

“Sadece suçlu olanın sen olmadığını bileceksin”

SEL BİR GELDİ Mİ TARİH FALAN DİNLEMEZ!


02 Ocak 2013 Çarşamba/
mbardakci@htgazete.com.tr 
Murat Bardakçı

OSMANLI Arşivleri’ni bekleyen büyük tehlikeyi iki gün önce yazdım…

Kâğıthane’deki dere yatağının çok yakınında inşaatı devam eden Millî Arşiv Sitesi önümüzdeki ay TOKİ’ye teslim edilecek, en başta Sultanahmet’teki depolar olmak üzere İstanbul’da birkaç değişik yerde muhafaza edilen Osmanlı Arşivi’ni Kâğıthane’ye taşıyacaklar ve 29 Mayıs’ta Başbakan tarafından resmî açılış yapılacak…

Ama bu yeni site bir tehdit ile karşı karşıya: Sel tehlikesi ile… Zira inşaat öncesinde arazi hakkında Devlet Su İşleri’nden alınan raporda açık açık “Burası taşkın alanıdır” deniyor, yani sel bölgesi olduğu söyleniyor ve yapılacak inşaatın zeminden en az 5.5 metre yukarıda kalması gerektiği ifade ediliyor.

Bu uyarıya rağmen depolar yerin üç kat altına ve toprağın dokuz metre derinine inilerek yapılıyor, yani DSİ’nin gösterdiği sınır 14.5 metre aşılıyor… Zemine kazıklar çakılması yahut kuyular kazılması gibi tedbirlerle gelmesi muhtemel olan selin durdurulmasına çalışılıyor ama su bu… Gelecek oldu mu istediğiniz kadar ıslah teşebbüsü yapmış olun gelir, önüne çıkar herşeyi alıp götürür, üstelik inşaat alanının da sel baskını bakımından tarih boyunca zaten sabıkası vardır!

AVRUPA’DAN İKİ ÖRNEK

Her zaman iftihar vesilesi olarak kullandığımız imparatorluk geçmişimizin milyonlarca belgeyi barındıran arşivi, şimdi işte böyle bir tehdit altında…

Gelişmiş memleketlerde, millî arşivler konusunda titizlikle riayet edilen bir kural vardır: Arşiv nerede kurulmuş ise orada bırakılır, memleketin geçmişinin ispat vasıtası olan belgeler kapı kapı dolaştırılıp taşınmaz, yer sıkıntısı yaşandığı takdirde arşivin ilk teşkil edildiği yerin etrafına yeni binalar inşa edilir ve evraka dokunulmaz!

Örnek mi istiyorsunuz? Dünyanın en büyük belge hazinelerinden olan ve özellikle de 18. asır sonrası evrakı bakımından Osmanlı Arşivleri ile yarışacak derecede zengin kabul edilen İngiliz Devlet Arşivi’ne bakın. İngiliz Arşivi’nin, yani “National Archives”ın merkezi bir asırdan fazla bir zamandan buyana Londra civarındaki Surrey’dedir. Yer sıkıntısı başlayınca başka yerlerde başka binalar da kullanılmıştır ama arşiv alınıp bir yere götürülmemiş ve sadece yeni binalardan istifade edilmiştir. Diğer kuruluşların arşivleri de ilk yerleştirildikleri yerlerde muhafaza edilirler ve mekân olarak değil ama idarî bakımdan tek çatı altında toplanmışlardır.

Aynı şey, Fransız arşivleri için de sözkonusudur. Klasik dönem arşivi tâââ Napolyon zamanından, 1808′den buyana Paris’te, Hôtel de Soubise’tedir. Son dönem evrakı Fontaineblau’da muhafaza edilir; Dışişleri Bakanlığı’nın belgeleri de asırlardan buyana zaten Seine nehri sahilindeki Quai d’Orsay’da, bakanlık binasındadır ve araştırmacılara orada hizmet verilir.

Yani, arşiv konusunda gerek tasnif, gerekse de hizmet bakımından bizden çok daha ileride olan bu memleketlerin hiçbirinde bir Allah’ın kulu çıkıp da “Yeni bir arşiv sitesi inşa edip şu evrakı oraya taşıyalım” gibisinden bir tuhaflık düşünmemiştir…

DEFTERDARLIK BİNASI

İstanbul’da hâlâ ilk yerinde muhafaza edilip faaliyet gösteren birkaç müesseseden biri de Osmanlı Arşivleri’dir ve 1846′da Sultan Abdülmecid’in fermanı ile kuruluşundan buyana hep aynı yerde, Sultanahmet’te kendisine tahsis edilen mekândadır. Evrak sayısının artması ile o bölgedeki başka binalar depo haline getirilmiş ama merkez hep aynı yer olmuştur.

Bu bina artık küçük mü geliyor? Vilâyetin hemen yanıbaşında bulunan ve şimdi boş olan eski Defterdarlık binasını Arşiv’e tahsis edersiniz, sıkıntı hallolur… Ne geçmişimizi sellere teslim etme riskine girilir, ne de ANAP’ın koalisyon ortaklığı döneminden kalma İkitelli’deki barakalardaki komedinin hâlâ oynanmasına gerek kalır.

İşin bir de tantana ve güç gösterisi tarafı var… Memleketinde bizim tarihimizi okuyup İstanbul’a arşivlerde ilk defa araştırma yapmaya gelmiş bir yabancıyı düşünün… Adamcağıza “İşte yüzlerce senelik evrak hazinemizi muhafaza ettiğimiz yer” diye Kâğıthane’deki zebellâh gibi binaları göstermek mi daha etkilidir, yoksa imparatorluğun merkezi olan Bâbıâlî’deki mekânda çalışmasını sağlamak mı?

Sel baskını tehdidinin yanısıra meselenin bir de bu tarafını düşünsek…

 http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/808083-sel-bir-geldi-mi-tarih-falan-dinlemez