DÜNYA “SONSUZ AŞKIMIZ”


Dünya, tadıp da vazgeçemediğimiz cevher, tutkuyla bağımlı olduğumuz sevgili.

Acılarımızı ve sızılarımızı görmekten zevk alarak bizi çok seven, ölesiye sevdiğimiz aşkımız.

Dünya, cazibesiyle kolumuzu, kanadımızı kıran aşkımız.

Hışmından, bazılarımız belki kurtulabilir.

Bazılarımız da bu kurtuluşun verdiği coşkuyla, kırılan taraflarıyla, eskisinden daha güçlü olarak yöneldiğimiz ve daha çok bağlandığımız dünya.

İnsan olarak, bizde yaradılıştan zorbayız, acı çektirmeyi severiz. Fakat sen, kolunu kanadını kıramadıklarına karşı düşman olup, öldürmeye onu yutmaya çalışıyorsun.

Zalimliğinle, iyilerin ve cesur olanların, ağlamalarına, haykırışlarına hiç bakmadan, öldürmekten zevk alıyorsun. Birine ulaşamıyorsan, elde edemiyorsan veya istediğin gibi acı çektiremiyorsan, onu öldürmek için peş peşe düzenler, tuzaklar kuruyorsun. Muhtaç değilsin, acelen hiç yoktur, ama hep fırsat zamanını usanmadan, yılmadan bekliyorsun.

Ey dünya, biz seni seviyoruz, sen ise sevenlerine sınırsız zararlar veriyorsun. Seni sevmekle, kendimize zarar verişimiz aşkımızın bir karşılığıdır, niçin ailelerimizi, sevdiklerinizi ayrı tutmuyorsun?

Zulüm ve dehşetine meftun olduğumuz, vazgeçemediğimiz, dünya. Etrafımızı da yok edeceğini bilsekte, seni sevmekten kendimizi alamıyoruz.

Bil ki, son kudretimize kadar şansımızı deneyeceğiz. İçimizdeki “Yarın, yarın, her şey bitmiş olacak!..” arzusu hiçbir zaman son bulmayacak. Normalde bu herkesin  başaramayacağı, sonuçta  kesinleşmiş olan bir fikirdir. Ancak seninle olabilmek, bir şeyler başarmanın zevki, ne muhteşem, ne çılgınca kulağa hoş gelen pek garip bir duygudur.  Neden sana olan aşkımızdan vazgeçemiyoruz?  Yoksa insan, ne pahasına olursa olsun, tıpkı denize düşenin yılana sarıldığı gibi karşılıksız olan aşkına cevap mı bekliyor? (neyi umut mu ediyor?) Kabul edelim ki, denize düşen insan, eğer boğulmak korkusuna kapılmasaydı, ağaç kökü diye yılana niye sarılsın ki?

Nedenini bilemiyoruz ama sevgine hepimiz kapıldık. Kim bilir, belki de hiçbir seçeneğimiz kalmadığından mı, yoksa ayrılığın kader olduğu, hayatta son şansımız dediğimiz umudumuz musun?

Gerçekten de, beklenmedik talih ve olaylar ard arda gelişi bir sistem değilse de içinde bir çeşit düzeni barındırmakta. Bu durum elbette çok garip. Ancak dünya bizi yaratan hakkı için,  çok zaman Tanrımız yerine koyup, seni çok seviyoruz. İnsanın ayrılıkları bitmez. Bu sevginin hatırına bizi çok hırpalama. Allah ile aramıza girip, bir ayrılık acısı daha tattırma. Allah Teâlâ ile aramızı bulmada bizlere yardımcı ol. Bir şansımız var, “o da yarın”, diye umutlarımızı yok etme, bizi “farş olanlar” dan eyleme.

Âmin.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Farş olmak: Rezil olmak

İLAÇLAR, DNA VE PSİKANALİZ DİVANI


SAMUEL BARONDES

Fransız ilaç şirketi Rhone-Poulenc’te çalışan bir kimyacı 1950’de bir anti-histaminin yapısında ufak bir değişiklik yaptı ve şizofrenili insanlarda psikozlu düşünme biçimini gi­deren bir ilacı tesadüfen buldu. Yeni bileşik sakatlayıcı bir zihinsel bozukluğa karşı gerçek anlamda etkili ilk ilaç teda­visini sağladığı için, birkaç yıl içinde klorpromazin (Thorazine) adıyla dünya çapında üne kavuştu. Bu çarpıcı etkisin­den dolayı, yirminci yüzyılın geri kalan bölümünde psiki­yatri açısından yeni bir çığır açtı.

Klorpromazinin büyük başarısı diğer ilaç şirketlerini sıkı rekabete yöneltti. 1950’lerde yeni anti-psikoz ilaç tedavileri­ne dönük arayış başka türden iki psikiyatrik ilacın bulun­masını getirdi. Önce Geigy adlı bir İsviçre ilaç şirketi, antihistaminlerinden birinin modifikasyona uğramış versiyo­nuyla psikoza karşı yararsız, ama ağır depresyonda yararlı olduğu anlaşılan bir ilaç elde etti. İmipramin (Tofranil) adı verilen bu ilaç, günümüzün birçok anti-depresanı için yolu açtı. Ardından Hoffman-La Roche adlı başka bir İsviçre şir­keti, psikoza yararı dokunmamakla birlikte bunaltıyı hafif­leten klordiazepoksiti (Librium) yarattı. Çok geçmeden bu­nu başka bir benzodiazepin izledi; diazepam (Valium) adlı bu ilaç 1960’ların ortalarından başlayarak Amerika’da yaklaşık on yıl boyunca en çok satılan ilaç haline geldi.

Bu ilaçların uyandırdığı heyecan, sinir ileticileri (sinir hücreleri arasında sinyalleri taşıyan beyin kimyasalları) üze­rindeki etkilerini ortaya koyan bulgular sağanağıyla daha da arttı. 1970’lere varıldığında, klorpromazinin dopamin denen sinir ileticisinin belli etkilerini engellediği, imipraminin norepinefrin ve serotonin gibi birkaç sinir ileticisinin et­kilerini güçlendirdiği ve diazepaminin de gamma-aminobutirik asit (GABA) denen başka bir sinir ileticisinin etkilerini arttırdığı saptandı. Bunların hepsi davranışın duygusal yön­lerini denetleyen beyin devrelerinde sinyal akışında bir deği­şimi sağladı.

Bu buluşlar sinir iletimi üzerinde benzer etkileri yarata­cak, ama orijinallerine oranla tatsız yan etkilere daha az yol açacak başka kimyasallara dönük bir arayışı körükledi. Arayışın karşılığı hastaların tercihine bırakılan yeni ilaç te­davileri yönünde bir furyayla alındı. En ünlü ilaç fluoksetin (Prozac) önceleri serotonin aracılığıyla sinir iletimini uzatan bir kimyasal olarak tanıtıldı; daha sonraları hem ağır, hem de orta derecede depresyonun tedavisi için etkili bir araç ol­duğu ortaya kondu. SSRI (seçici serotonin gerialım inhibitörü) adı verilen bu ilaç, serotonini salan sinirlerin bu iletimi sona erdirmenin normal yolu olan gerialımmı engelleme yo­luyla serotoninin etkilerini uzatır. Sertralin (Zoloft), paroksetin (Paxil), fluvoksamin (Luvox) ve sitalopram (Celexa) gibi ilişkili ilaçlar kısa bir sürede piyasaya çıktı.

SSRI larla ilgili tecrübenin artmasıyla birlikte, psikiyatr­lar bu ilaç tedavilerinin depresyonlu olmayan insanlara da yarayabileceğinin farkına vardılar. Günümüzde SSRI’lar kışkırtılmamış panik ataklar (panik bozukluğu) ve önlene­meyen kaygı (genelleşmiş bunaltı bozukluğu) için yerleşik bir tedavi biçimine dönüşmüş bulunuyor -kontrollü dene­melerde plasebolarla kurallı karşılaştırmaların doğruladığı yararlı etkilerdir bunlar.

Bu ve diğer yeni ilaç tedavilerinin etkililiği psikiyatriyi dönüşüme uğrattı. Böyle ilaçların sahneye çıkışından önce, çoğu psikiyatr hastalarını sırf psikolojik çerçevede ele alır ve esas olarak psikoterapiyle iyileştirme üzerinde dururdu. Ar­tık ilgi beyne yönelmiş bulunuyor ve psikiyatrik yaklaşım sıklıkla en az bir ilaç tedavisini kapsıyor. On milyonlarca Amerikalı psikiyatrik ilaçlar alıyor.

Fakat klorpromazin, imipramin ve klordiazepoksidin ye­rini alan ilaçlar yararlı olmakla birlikte, orijinallerinin biraz değiştirilmiş versiyonlarından başka bir şey değildir. Özün­de hiçbiri daha etkili değildir ve hepsinin istenmeyen bazı yan etkileri vardır. Sinir iletimi üzerindeki etkilerine ilişkin geniş çaplı bilgilere rağmen, yeni ilaçların geliştirilmesi hâlâ 1950’lerdekine benzer bir deneme-yanılma yaklaşımına da­yanıyor.

Psikiyatride bir sonraki önemli adım günümüzde bu ala­nı tanımlayan ilaçların ve psikoterapi yöntemlerinin kusursuzlaştırılmasından gelmeyecek büyük olasılıkla. İnsanın genetik yapısındaki değişkenliklere ve bunların beyni etkile­me yollarına ilişkin buluşlardan gelecek daha çok. Yirminci yüzyılın ilk yarısında psikanaliz divanlarında gizli ipuçları­nın yakalanmasını sağlayan hayat öyküleri ve ikinci yarısın­da kokulu kimya laboratuvarlarının ürünleri psikiyatriye nasıl yön verdiyse, önümüzdeki elli yılda da bireysel genetik farklılıklara ilişkin bilgiler psikiyatriye yön verecek.

Bireysel genetik farklılıklara ilişkin bilgiler psikiyatri açısın­dan böyle bir umudu barındırıyor. Çünkü temel bir soruya cevap bulmamıza yardımcı olacak: Bozuk davranışa karşı gösterilen bireysel yatkınlığı belirleyen şey nedir? Bir kişinin geçmişte yaşadığı olaylar besbelli hayati bir rol oynar. Peki ama, bir kişi tekrarlanan zihinsel sıkıntıları aşarken, başka bir kişi neden sıkıntılı bir hale kolayca kapılıverir? Neden bir kişi depresyona, başka bir kişi sürekli bunaltıya, üçüncü bir kişi ise şizofreniye özgü içe kapanmaya ve kuruntulara saplanarak yenik düşer?

Elimizdeki en iyi ipucu bütün bu bozuk davranış kalıpla­rının ailelerde süreklilik göstermesidir. Örneğin, şizofrenik olma riskini ele alalım. Çoğu insanda karakteristik kalıpta semptomların ortaya çıkma olasılığı yaklaşık yüzde birdir. Ama şizofrenik bir ebeveyniniz ya da kardeşiniz varsa, öm­rünüzde karşılaşacağınız risk sekiz kat daha yüksek olur.Aynı durum psikozun diğer önemli sebebi, çift kutuplu bo­zukluk olarak da bilinen manik-depresif rahatsızlık için de geçerlidir. Burada da genel risk yaklaşık yüzde birdir; ama bu bozukluğu yaşayan bir ebeveyninizin ya da kardeşinizin olması halinde, risk sekiz kat artar. Depresyon ve bunaltı bozuklukları da ailevidir.

Pek uzak olmayan bir geçmişte, ailelere dönük inceleme­ler hararetli tartışmaları kızıştırdı. Bir yanda bunları anor­mal davranış kalıplarının aileden öğrenildiği savının kanıtı, diğer yanda ise bunları zihinsel bozukluklara duyulan kalıt­sal yatkınlık savının kanıtı sayanlar vardı. Şimdi çoğu kim­se hem ortamın, hem de kalıtımın belirli bir rol oynadığı ko­nusunda hemfikir. Kalıtımın önemini değerlendirmede atı­lacak en iyi adımın, tutulan almaşık gen biçimlerini bulma­ya çalışmak olduğu konusunda da görüş birliği var.

Bu görüş birliğini sağlayan başlıca katalizör, alel ya da gen varyantı denen almaşık insan geni biçimlerini doğrudan incelemeye yönelik sağlam tekniklerin geliştirilmesidir. DNA yapısındaki rasgele değişimlerle ortaya çıkan bu var­yantlar, belirli rahatsızlıklara yatkınlıktaki farklılıkları da kapsamak üzere insan çeşitliliğinin birçok örneğinin ardın­da yatan etkendir. Ama yakın döneme kadar varyantların varlığı ancak çıkarsamayla saptanabiliyordu. Yeni teknikler bir insan özelliğine katkıda bulunan spesifik gen varyantla­rını belirlemeyi mümkün kıldı. Doğanın ve eğitimin görece önemini tartışmak yerine, artık dikkatimizi bir rahatsızlığa duyulan bireysel yatkınlığa katkıda bulunan gen varyantla­rına dönük bir arayışa çevirebiliriz.

Varyantları saptamanın bir yolu, rahatsızlığın görüldüğü ve görülmediği aile bireylerinin DNA yapılarını karşılaştır­maktır. Eğer rahatsızlığın görüldüğü bireylerde belirli bir gene özgü belli bir varyant varsa, korelasyon muhtemelen anlamlıdır. Eğer aynı varyant başka bir dizi ailenin etkile­nen bireylerinde de saptanırsa, savın doğruluğu güçlenir. Bir noktada olasılık o kadar yükselir ki, söz konusu varyantın bir rol oynadığı görüşü benimsenir. İnsanın genetik yapısı­nın ayrıntılarının çözüldüğü 1990’larda, belirli rahatsızlıkla­ra yatkınlığı etkileyen bazı gen varyantları tam da bu yolla saptandı. En çok bilinen örneklerden biri, Alzheimer hasta­lığının elli yaşından önce başlayan ender tiplerine yakalan­ma riskini büyük ölçüde arttıran üç farklı gen varyantıdır. Hastalığın sebebi bir aile grubunda APP, bir başkasında PSİ ve bir üçüncüsünde PS2 denen gen varyantıydı.                                                                                                                           

Alzheimer hastalığının ender tiplerine yakalanma riskini arttıran gen varyantlarının bulunması, şizofreni, depresyon, manik depresyon ve diğer psikiyatrik bozukluklara dönük genetik incelemeleri canlandırmıştır. Bu incelemeleri son de­rece çekici kılan şey, hangi genlerin tutulduğuna ilişkin tahminlere bağlı olmamalarıdır; çünkü bozukluk ile herhangi bir insan geni varyantı arasındaki bir korelasyonu bulmak üzere belirlenmeleri mümkündür. İlk incelemelerden birço­ğunun spesifik genlere, özellikle de sinir iletimini etkileyen genlere odaklanmasına karşın, zihinsel süreçlerin genetik denetimi konusunda o kadar az şey biliyoruz ki, işin içine başka gen tiplerinin girmesi şaşırtıcı olmayacaktır. Ne yazık ki, yıllardır süren uğraşlara rağmen, henüz hiç kimse bu zi­hinsel rahatsızlıklardan herhangi birinde riski kesinlikle art­tıran bir gen varyantını bulabilmiş değil. Diyabet ve yüksek tansiyon gibi diğer yaygın bozukluklara dönük genetik ince­lemelerde de pek büyük bir başarı sağlanmış değil.İlerleme­deki bu yetersizliğin sebeplerinden biri, bütün bu illetler karşısındaki hassasiyeti tek bir gene ait varyantlardan ziya­de, çok sayıda genden oluşan varyantların birleşik etkileri­nin belirlemesidir. Mevcut teknolojinin sahiden de riske önemli bir etkisi olan APP, PSİ ya da PS2 gibi tekil genlerin ender varyantlarını saptamayı görece basitleştirmiş olması­na karşın, başka bir dizi gen varyantıyla birlikte aktarıldık­ları durumlarda, risk arttırıcı gen varyantlarını bulmak hâ­lâ çok güçtür.

İnsan genomuna ilişkin bilgilerin sürekli artması sayesin­de, bu güçlük kısa sürede azalacaktır. Bir süre önce insan DNA’sının ayrıntılı yapısının yayımlanması kritik bir ilk adımdır. Yaklaşık otuz bin insan geninden her birinin yay­gın varyantlarını saptamak ve kataloğunu çıkarmak ama­cıyla, birçok insandan alınmış DNA örnekleri inceleniyor. Bu çalışma zihinsel bozukluklar karşısındaki duyarlılığı or­tak bir işleyişle etkilemesi mümkün olan birçok gen varyan­tına dönük arayışı büyük ölçüde basitleştirecektir. Arayışı basitleştiren bir başka etken de bir kişinin DNA’sını ayrın­tılı biçimde incelemeyi sağlayan yeni verimli tekniklerin bu­lunmasıdır. Bu teknikler bilgisayar çiplerinin halen süren gelişimini hatırlatan bir sürekli gelişim halindedir. DNA in­celemelerinden elde edilen bilgi yığınlarını analiz etmede kullanılan bilgi işlem yöntemleri için de aynı şey söz konu­sudur.

Büyük miktarda DNA verilerini toplamaya ve değerlen­dirmeye yönelik teknolojinin evrimiyle birlikte, belirli zihin­sel bozukluklara gösterilen yatkınlığı etkileyen gen varyantı grupları için geniş çaplı bir aramaya girişmek kısa sürede mümkün olacaktır. DNA analizi maliyetindeki düşüşün sürmesi halinde, görece küçük aile incelemelerinin ötesine geçebilir ve belirli bir bozukluğun görüldüğü, ama akraba­lık bağı taşımayan binlerce insandan alınma DNA örnekle­rini titizlikle inceleyebiliriz. Böyle bir yoklama ilgili gen var­yantlarını herhalde ortaya çıkaracak ve etkilenen bireylerin her birinde yalnız bazılarının bulunduğu görülecektir.

Gen varyantlarıyla ilgili bu veri yığınını düzgün kullan­mak için, sadece bozuk davranış kalıplarıyla değil, beynin özellikleriyle de korelasyonunu kurmak gerekecektir. Birey­sel insan beyinlerindeki spesifik bölgelerin işlevlerini değer­lendirmek üzere, işlevsel manyetik rezonans görüntüleme gibi birçok değişik yeni yöntem kullanılıyor artık. Gen var­yantı kalıplarının bu ve diğer incelemelerin sonuçlarıyla ko­relasyonunu kurmak, günümüzde şizofreni ya da depresyon gibi tanı kategorileri altında gelişigüzel toplanan bozukluk­ların alt-tiplerini belirlemeyi getirecektir.

Genetik yapı bilgilerinin ve işlev incelemelerinin bir ara­ya gelişi, gerçek anlamda yeni ilaç tedavileri için hedefler de sağlayacaktır; Alzheimer hastalığına dönük tedavi yöntem­leri bulmada daha şimdiden başvurulan bir yaklaşımdır bu. Halihazırda Alzheimer hastalığına dönük başlıca ilaçlar, asetilkolin denen bir sinir ileticisinin etkilerini uzatma yo­luyla beyin işlevini iyileştirmektedir; bu aslında günümüzün SSRI gibi diğer bazı ilaçlarının etkilerine benzer bir meka­nizmadır. Ender Alzheimer hastalığı vakalarında APP, PSİ ve PS2 varyantlarının saptanması, dikkatlerin alternatif ilaç hedeflerinin üzerinde toplanmasına yardımcı olmuştur. Sekretaz adlı beyin enzimleri beta-amiloid denen toksik bir pro­tein parçasının üretiminde rol oynar; gen varyantları da bu proteinin birikimini birkaç farklı yoldan etkiler. Çeşitli ilaç şirketleri beta-amiloid birikimini azaltmada ve böylece be­yin dejenerasyonunu durdurmada kullanmak üzere, sekretazları aktif olmaktan çıkaracak ilaçlar üzerinde çalışmak­tadır.

DNA incelemeleri yeni ilaç hedeflerini bulmanın yanısıra, SSRI gibi mevcut ilaçlardan yararlananları bunları kullananlardan ayırt eden gen varyantlarını da belirleyebi­lir. Bu ayrımlara bir kişiyi bir zihinsel bozukluğa yatkın kı­lan belirli varyantlar ve ilaçların beyni etkileme yollarını be­lirleyen başka varyantlar yol açıyor olabilir. Aynı DNA ve­rileri ilaçların belli yan etkilerine duyarlılığı etkileyen gen varyantlarını da açığa çıkarabilir. Bütün bu genetik yapı bil­gileri tek tek hastalar için tedavi yöntemlerinin seçilmesine yön verecektir.

DNA verilerinin yararlı olacağı bir alan da çoğu kez örtüşen farklı zihinsel rahatsızlıkların arasındaki sınırların ye­niden tanımlanmasıdır. Normal diye nitelendirdiğimiz dav­ranış kalıpları ile bozukluk diye sınıflandırdığımız davranış kalıpları arasındaki sınırlar için aynı şey söz konusudur. Gen varyantlarıyla ilgili bilgileri beyin işlevine dönük ince­lemelerle, kurallara bağlı psikolojik testleri ayrıntılı bir ha­yat öyküsüyle bir araya getirmek, kaba tanı kategorilerinin yerine her hasta için zengin bir bireysel profili geçirmeyi mümkün hale getirecektir.

Bir psikiyatra başvurma sebepleri elli yıl sonra değişme­yecek. Bazı hastalar değersiz olma ya da sınırsız güç taşıma kuruntularından veya açıklanamaz panik ataklardan yahut kafanın içinde yankılanan tehdit edici seslerden mustarip olacak. Bazıları neşesiz, cansız, kötümser, kronik olarak kaygılı bir ruh hali içinde olacak. Bazıları sırf hayatlarının bir muhasebesini yapmak isteyecek.

Fakat elli yıl sonra, bir psikiyatra giden herkes yanında yeni bir bilgi kaynağı götürecek -Ulusal Sağlık İdaresi bilgi­sayarında kayıtlı kişisel DNA dosyasına erişmeyi sağlayan bir şifre. O dosyada, kişinin çeşitli bozukluklara duyarlılığı­nı ve ilaçların etkilerine açıklığını belirleyen gen varyantla­rına ve bileşimlerine dikkat çekici notlarla birlikte, her bir geninin dizilişi yer alacak.

İlk görüşme yaklaşık bir saati alacak. Bu sürenin üçte bi­ri kişisel gelişim, aile geçmişi ve spesifik semptomlarla ilgili resmi bir anketin doldurulmasına ayrılacak. Geri kalan sü­rede kurallara bağlı olmayan bir sohbet yapılacak. Seansın sonunda psikiyatr bir değerlendirme sunacak, bazı tanı test­leri önerecek ve hastanın DNA dosyasına erişme isteğini bil­direcek.

Böyle bir istek uygunsuz görünmeyecek. Ülke çapında bir DNA dosyaları havuzu oluşturulmasını ve dosyaların mahremiyetinin güvence altına alınmasını düzenleyen yasal mevzuat, dosyaları uygun profesyonellere açık tutmanın ya­rarlarını halka anlatmak için gerekli fonları da sağlamış ola­cak. Psikiyatra başvuran birçok insan buna uymaya istekli olacak. Böyle bir tutum belli zihinsel bozuklukların sık görüldüğü ailelerden gelme kişiler için özellikle geçerli olacak; bunlar kendi risk düzeylerine ilişkin bir değerlendirme al­mak ve başvurulabilecek önlemleri öğrenmek isteyebilir. İlaç tedavisi görmek isteyenler, belirli gen varyantı bileşim­lerine ilişkin bilgilerin yol göstericiliğinden yararlanma yo­luna gidebilir.

Seçilebilecek yüzlerce ilaç tedavisinin varlığından dolayı, böyle bir yol göstericilik özellikle yararlı olacak. Bunlardan bazıları sinir iletimi üzerinde daha seçici etkilerle, şu anda kullandıklarımızın geliştirilmiş versiyonları olacak. Bazıları beyin işlevlerine ilişkin yeni bilgiler temelinde hazırlanmış olacak. Bazıları ise zihinsel bozukluk riskini arttıran gen varyantlarının saptanmasından hareketle yaratılmış olacak.

Zihinsel bozukluklara ilişkin genetik yapı bilgilerinin varlığı sadece psikiyatrların tanı ve tedavi yaklaşımlarını de­ğiştirmeyecek; psikiyatrinin kendimiz hakkında düşünme tarzımıza katkısını da arttıracak.

Yirminci yüzyılın ilk yarı­sında, psikiyatri doğuştan gelme güçlü tutkuların üzerimiz­deki yoğun etkilerini kavramamıza ve bunların bilincine varmaktan yararlanmamıza katkıda bulundu. İkinci yarı­sında ise denetlenemez davranışları yumuşatacak ilaçlar sağladı; hepimizin serotonin ve dopamin gibi beyin kimya­sallarına ne kadar bağımlı olduğunu gösterdi. Davranışsal farklılıkları etkileyen gen varyantlarının saptanması, her ki­şinin benzersiz biyolojisiyle ilgili bazı önemli ayrıntıları dol­duracak. Bu gen varyantlarından birçoğunun önemini yo­rumlamak belki güç olsa bile, bazıları bireysel hayat öykü­lerimizi tasarlamada ve kurgulamada kesinlikle yararlı araçlar olacak.

SAMUEL BARONDES

San Francisco California Üniversitesinde Jeanne ve Sanford Robertson Kürsüsü profesörü, Nörobiyoloji ve Psikiyatri Merkezi direktörüdür. Ayrıca Zihin Sağlığı Ulusal Enstitüsü’nün Bilim Danışmanları Kurulu başkanıdır. Şimdiye kadar yayımlanan Molecules and Mental lllness [Moleküller ve Akıl Hastalığı] ve Mood Genes: Hutıting for Origins of Mania and Depression [Ruhsal Durum Genleri: Mani ve Depresyonun Kökenlerini Araştırmak] dışında, psikiyatrik ilaç­ları konu alan bir kitap üzerinde halen çalışmaktadır.

Kaynak:

Editör: Jhon Brockman, trc: Nurettin Elhüseyni, NTV Yayınları, 8. Baskı: Temmuz 2008, İstanbul, s.297-307

 

“OYUN ÜSTÜ OYUN”


Hayat, genelinde “güven” ve “iyilik” üzerine kurulu düşüncelerden ve fiillerden oluşarak devam eder. Kendine veya başkasına güvenir veya iyilik edersin. Hilekârlar ve dolandırıcılar için bu bilgi en önemli husustur. Onlar “güven tekniği” ile karşındakine blöf yaparken rahatlık, huzur ve zevk telakkisini canlandırırlar.  Buna dolandırıcılıkta “güven oyunu” denir.

Hayatta “kimseye güvenme” denilmesinin genelinde yatan husus ise, ekseriyetin istikamet yoksunu olduğundan “tedbiri elden bırakmamak” demektir. İnsanlık karakterindeki “hükmetmek” ve “iyi olmak” arzusu “yardım etmek” hissini kamçılar. “İsteme”nin karşılığında yapılanlar “iyilik ve ebedi kalmak” ta hedef karakterlerde yüksek hareketlilik meydana getirir.  Aslında bir işteki kazanç ilişkisinin mahiyeti “niyet” kapsamındadır.  Neticede insan yaşarken doğruluğu ve yalanıyla ikna olurken de ileri düşünce ile “dolandırılır veya dolandırır”.

İnsanların hayatında “güven telakkisi” ve doğrular bilgisi üzerinde şartların veya tesadüflerin yönlendirmesi muhakkak vardır. Şeytan dahi insan üzerine “blöf okları”nı atarken birçoğunu doğruluk karakterine uygun olanlar ile atar. Yalan ve desise attığı blöflerinde çok zaman isabet ettirememektedir. insana “kurulu düzen” gibi şeytanın hileleri ard arda geldiğinden biri atlatılsa bile diğerine müptela olurken niyet kapsamındaki hedefler, ilkeler unutulur veya unutturulur. Yani önemli olan “her insanın kendine ait ilkeleri”nin kararmasıdır. Tuzağa düşürülen kişilerin kendi ilkeleri ile tuzağa düşmeleri bu nedendir.  Mesela meşhur bir psikiyatrı tuzağa çekmek istenilse, en kolay temas yolu hasta olmak ve gerektiği gibi davranmak gerekir.  Sonrada şu düşünceyi terapide “yuvarlama”k uygundur.

“Ben bir hastayım. Bunun sebepleri geçmişimde yatıyor. Ah, bilmiyorum. Burada ne arıyorum ben? Hayatının kontrolünü ele almak için buradasın.  Bir şey bilmek ister misin? Senin için ne önemi var ki? Zenginsin. Rahatın yerinde. Kahrolası kitabın var. Bana yardım etmek istediğinde, hiçbir şey yapmıyorsun. Sen ve kahrolası kitabın, laf. Sırf laf. Bunların hepsi bir aldatmaca. Sen hiçbir şey yapmıyorsun. Bana yararı dokunmuyor. Bana yardım etmek istiyor musun? Bana yardım etmek istiyor musun? Bununla yardım et. Yapabilirsen bununla (ilahla intihar) yardım et. Çünkü yapamazsan, onu kullanacağım.   – Kendimi öldürmek ya da…”  

Doktor yapı itibarıyla hastayı iyileştirmek ve bundan zevk almak isteyecektir. Doktor için başarısızlık elem verir. Sahasında mükemmil olduğunu düşünen doktorun tepkisi de umumî çerçevede sonuç olarak genelde şu olabilir.

“Onun neden hasta olduğunu biliyorum. Çünkü hasta.  Sorun şu, ben burada bu hastada ne arıyorum? Eğer iyileşmesinde bir faktörüm bulunmayacaksa, hayatım bir yalan, aldatmaca. Söyleyeceğim hiç bir şey hastama yardımcı olmayacak. Ondan öğreneceğim hiçbir şey başkalarına yardım edebilmemi sağlamayacaksa, ben ne yapıyorum?”            

Bu örnek olay şu veche ile bize şu uyarıyı yapıyor.

“Her şeyi kendi silahı ile vurabilirsin.”

“En güvenilir nesne insanın sahip olduğu şeylerdir.”

İşte, güven duygusunu hareket ettirmek üzerine bir düşünceyi temellendirdiğinizde kişiler ve milletler “oyuna çekilmektedir.”

Oyun içindeki oyun ise “uyarıcı adaptörler”le karşılaşma ihtimalidir. Bu kader bazındaki “rastlantıların” alternatif ihtimalleri husule getirmesi oyununun çehresini değiştirebilir olmasıdır. Mantıksal rastlantılar, ihtimaller zamanla sayısını artırarak insanda sonucu bulanıklaştırdığından gizli ve gizemli bir olay saklanmış karakterlerin ortaya çıkmasını sağlar. Bu sağlayış ile oyun içindeki oyunun hesaplananın cihetini değişik çerçeve ulaştırmasıdır.

Saf ve temiz insanlara ve milletlere sosyalitesini  “oyun üstü oyun” üzerine kuran ve bunu hileler üzerine bina edenlerin, oyunları çoğu zaman hedefi bulmada gecikmelere maruz kalmaktadır. Genelde oyun kurucu komitenin bilgileri tecrübî sonuçlar içerse de, tesadüfî denilen faktörlerle çok zaman bozulmalar olur. Bu durum, âlemin başıboş olmadığının delilidir.

Allah Teâlâ, “Onlar dinlerini oyun ve eğlence edinmişler ve dünya hayatı da kendilerini aldatmıştı.” (Araf, 51) buyurması hayatı oyun üzere kurmanın olumsuzluğuna işaret ederken, “oyun üstü oyuna” işaret etmektedir. Yani kudretim ve rabblik gereği “oyunları bozarım” demektir.

Allah Teâlâ’nın insanlardan istikamet üzere yardım etmesi ve doğru yolda hareket edilmesini istemesi “hilekar ve dolandırıcı”ın kaybeden tarafta olacağını deşifre etmesidir. İyiler, mükâfatlarını zaman mefhumu ile göreceli görsede “iyiler ve doğrular galiptir” kaderi bir kanundur. Unutulmamalı ki. güven ilkesi ilk Havva validemiz ile sekteye uğramıştır. Hayatta “iyiler”, “kötüler”den çok istismara maruz kalışıda cilve-i hayat olarak devam edip gitmektedir

Aşağıdaki filmi seyredince bu mevzuun içeriği daha kapsamlı anlaşılacaktır.

HOUSE OF GAMES/ Oyun Evi (1987)

Yönetmen: David Mamet

Ülke: ABD

Tür: Suç | Gizem | Gerilim

Vizyon Tarihi: 01 Mayıs 1988 (Türkiye)

Süre: 102 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Jonathan Katz | David Mamet

Müzik: Alaric Jans

Görüntü Yönetmeni:Juan Ruiz Anchía

Yapımcılar: Michael Hausman |

Oyuncular Lindsay Crouse ( Margaret Ford), Joe Mantegna( Mike), Mike Nussbaum ( Joey),Lilia Skala (Dr. Maria Littauer)

Özet:

Ünlü oyun ve senaryo yazarı David Mamet’in büyük övgülerle karşılanan ve artık klasikleşen ilk filmi Oyun Evi’nde, bir kadın psikiyatr, aynı zamanda bu alandaki eserleriyle de çok saygın bir yerdedir. Ama, ona çeşitli sorunlarını anlatan bir hastasına ilgi duyup onun özel ve de gizemli hayatına karışınca, başına gelmedik bela kalmaz. İyi bir doktor olabilmenin zayıflığı içerisinde başına gelmedik kalmıyor.

YAHUDİLER İLİMDE NEDEN İLERİ GİTTİLER?


1930 senesinde Einstein’in bir Amerika mecmuasında bu hususa temas eden bazı sözleri vardır. Einstein’e Forum mecmuasının muharriri şu sözleri söylüyor:

«Katolik kilisesi ve bilhassa İngilizce konuşan milletlere ait protestan kilisesi ilme karşı az çok acı bir muhalefet yapmaktan geri durmadıkları halde yüksek bir derecede organize Yahudi dininde İlmî tetkikler ile din arasında bir zıtlaşma ruhu asla görülmemiştir.» Bu sözlere mukabil Einstein diyor ki:

«Yahudi dininin tarihinde ilme karşı neden muhalefet olmadığını anlamak pek kolaydır. Çünkü Yahudi dini, her şeyden evvel, gündelik ha­yatı yükseltmek yolundan ibarettir. Bu din, insanın hayat hakkındaki şah­sî görüşlerini alâkadar eden doktrinlerde dar bir inzibat (sıkı düzen) koymamıştır. Velhasıl Yahudi dini kendi saliklerinden iman aşkına bir fiil, bir hareket istemez. İşte bunun içindir ki, bizim dinî görüşlerimiz ile bütün dünyanın ilmî gö­rüşleri arasında bir nizâ olmamıştır.»

Einstein’in sözleri bu din ve ilim ta­rihine ait meseleyi ne derece izah ettiğini bilmiyorsak da zamanımızın en bü­yük kafalarının birinden çıkmış olduğu için zikrettik (Bk. Forum, LXXXIII. 6, s. 376).

Kaynak:

Abdülhak Adnan ADIVAR, Tarih Boyunca İlim ve Din CİLT I. İPTİDADAN XIX. ASRA KADAR-CİLT II.-XIX. ve XX. ASIRLAR, Kenan Matbaası, 1944, İstanbul, (c.I-s. 73-Dipnot)

***********************

TURKİSH PASSPORT- (2011) Film “Türkler Mazlumların Her Zaman Yanındadır.”

İSRAİL VE FİLİSTİN’İN ÜZERİNDEKİ DUVAR

ERİC HOFFER / KESİN İNANÇLILAR İSİMLİ ESERLE İLGİLİ YORUMLAR

TASAVVUF KİTAPLARDAN ÖĞRENİLMEZ


(Tasavvufçu geçinen akademisyenlere ithaf olunur.)

Tasavvuf cereyanından bahsederken, islâm filozoflarına en şiddetli hü­cumları yapmış olan Gazzalî’den şu hususu bahsetmemek kabil değildir. Gazzalî, tâ genç yaşından beri, sceptique (kuşkucu, şüpheci, inançsız,) bir düşünceye olan iptilâsından kur­tulabilmek üzere hakikatle göz göze gelebilmek için, senelerce uğraştıktan, ve Bağdad’ta meşhur Nizamiye Üniversitesinde yıllarca ilâhiyat okutup fi­lozoflara, Mu’tezileye, hücumlar ettikten sonra, eski mystique müelliflerin eserlerini tetkik etmiş, ve nihayet kendisi de, zühd ile (ascetisme) karışık sırrı bir yola düşmüştür. Bu güç yolun dikenleri, taşlarile çarpışa çarpışa, hakikate eriştiğini zanneden Gazzalî, diyor ki:

«Açıkça gördüm ki, sufîlere mahsus olan hakikat kitaplardan öğrenilemez. Yalnız doğrudan doğruya in­sanın tecrübesi ve vecd ve istiğrakı ve içten değişmeleri ile o hakikate erişi­lir».

Bu güç mürakabe devrinden Gazzalî sinirleri bozulmuş bir halde çıkı­yor ve nihayet yapacağı bir şey kalmayan, tutunacağı bir yer olmayan bir adam gibi, Allah Teâlâ’ya sığınıyor. İşte bundan sonra, Gazzalî’nin eserlerinde bol bol tasavvufî fikirler görüyoruz. Maamafih sufîler arasında, bazıları Gazzalî’yi kendilerinden saymazlar.

Kaynak:

Abdülhak Adnan ADIVAR, Tarih Boyunca İlim ve Din CİLT I. İPTİDADAN XIX. ASRA KADAR-CİLT II.-XIX. ve XX. ASIRLAR, Kenan Matbaası, 1944, İstanbul, (c.I-s. 108)

 

OSMANLIDA YABANCI DİLİN ÖĞRENİLMEMESİNDEKİ SEBEP


Bizim yakın tarihlerimizde de garip bir fıkra vardır. Medresele­rimizde Arapçadan başka bir lisan okutulmadığı devirlerde farsça için «ehl-i cehennem lisanıdır» derlerdi. Hattâ şair Nişatî Dede, farsça ile çok uğraşmasına, bu batıl hüküm ile, tariz edenlere, «nereye gideceğimizi bilmi­yoruz, belki cehenneme gidersek dilini bilmemek de ayrıca bir azap olur» diye cevap vermişti. Daha yeni zamanlarda şair Ziya Paşanın babası bile çocuğunun Farsçayı olsun tahsiline razı olmamıştı. Hattâ şark lisanlarına karşı gösterilen bu teveccühsüzlük garp lisanları öğrenmek için, Osmanlı Türkiye’sinde ne bir arzu ne de bir imkân bırakmıştı. Ve asırlarca Avrupa ile temaslarımız Türk olmayan tercümanların diline ve irfanına bağlı kal­mıştı.

 

Kaynak:

Abdülhak Adnan ADIVAR, Tarih Boyunca İlim ve Din CİLT I. İPTİDADAN XIX. ASRA KADAR-CİLT II.-XIX. ve XX. ASIRLAR, Kenan Matbaası, 1944, İstanbul, (c.I-s. 127-Dipnot)

Ahmed Cevdet Paşa’nın Ma’rûzât’ında Mütercim Meselesi

Reşid Paşa devlete pek çok âdemler yetişdirdi. Âlİ Paşa ise, âdem yetiştirmek şöyle dursun, yetişecek âdemlerin yollarını uruyor (engelliyor) deyü beyne’n-nâs matfûn idi.

Fi’l-vâki‘ mukaddemâ devletin umûr-ı hâriciyyesi Fenerli Rum beylerinin ellerinde iken, «Rum fetret”tin de, devletin ramlar hakkında emniyyeti münselib olmağla, andan sonra Sultan Mahmud Hân hazretleri Rum tercümanlarının istihdamını men‘ edüp, Bâb-ı âlî’de güşâd eylediği Tercüme Odası’nda hep ehl-i islâmdan tercümanlar ve mütercimler yetişdirmiş idüğinden, yetişdiğimiz zamanlarda Hâriciyye Nezâreti dâiresinin me’mûrîn ve hulefâsı hep ehl-i İslâm idi. Fakat Tercüme Odası’nda Sarafın nâmında bir hıristiyan bulunup hulefâya hocalık ederdi. Bir de Mârûnî taifesinden Tercüme Odası’nda hir Arabî mütercimi var idi. Bu ikisinden başka Bâb-ı âlî’de hıristiyan me’mûr yok idi. Vâkı’â Reşid Paşa’nın Agob nâmında bir fransızca sırkâtibi var ise de, kendü dâiresi halkından ma’dûd olup Bâb-ı âlî’ce me’mûriyyet-i resmiyyesi yok idi.

Elhâsıl Reşid Paşa Sultan Mahmud zamânında görmüş olduğu usûlü tamâmiyle muhafaza etmiş idi. Anın yerine Âlî Paşa geçdikden sonra, ermenilere ziyâde i’tibâr etdi ve Hâriciyye Nezâreti dairesinde teşkil olunan Tahrîrât-ı Hâriciyye odasına ermenileri doldurdu. Anlar da yavaş yavaş ehl-i islâmdan bulunan efendileri ve belki devlete sâdık olan ermeni me’mûrları bile birer takrîb ile def idüp, yeniden Oda’ya alınacak efendileri dahi hep kendi fikirlerine muvâfık olan ermenilerden aldıkları cihetle, Hâriciyye dâiresinin umûr-ı nâzükesi hep ermeniler elinde kaldı.

İşte bu seyyi’âtı Âlî Paşa te’sîs edüp gitmişdir. Öyle görünüyordu ki, Âlî Paşa, ehl-i islâmdan umûr-ı hâriciyyeye âşinâ âdemleı yetişürse kendisine rakîb olurlar, deyü havf ederdi. Fi’l-vâki Kırım Muharebesinden sonra Islâhat Fermân-ı âlîsi iktizâsınca, hıristiyanlann da devlet me’mûriyetlerinde istihdamları lâzıme-i hâlden olmuş idi. Lâkin anları, devletin rûhu mesâbesinde olan umûr-ı politikıyye ve hâriciyyede istihdam etmekden ise, öteden berü me’lûf oldukları umûr-ı mâliyyede istihdâm etmek çok ehven ü evlâ olurdu.

Kaynak:

Ahmed Cevdet Paşa- Ma’rûzât, trc: Yusuf HALAÇOĞLU, Çağrı Yayınları,1980 İstanbul, II. Cüzdan- TEKMİLE, s.1-2

Not: Günümüzdeki Dışişlerindeki ahvalin encâmını siz kıyas eyleyin.

DİLLERİN MENŞE-İ VE DİN ARASINDAKİ NİZASI


Eski İbranî’lerin lisana ait ufak tefek meseleler ile meşgul ol­dukları ve meselâ, eğer bazı has ilimler doğrudan doğruya bir mânaya delâlet etmiyorsa onu etimoloji nokta-i nazarından izaha kalkıştıkları vâkidir. Bu iştikakçılık iptilâsma, daha sonra hem Yunanlılar, hem Romalılar uğramışlardı. Hattâ orta çağlar­da skolâstikler bile aynı mânayı ifade eden kelimelerin mânala­rında fark bulmak için, birçok iptidaî kafaları güç­lüklerden kurtaran bu iştikak insiyakına ka­pılırlardı. Fakat Yunanlılarda dile ait asıl mesele şu idi: acaba ke­limeler tasavvurların tabiî ifadesi midir, yoksa tasavvurlara te­sadüfen âlem olmuş işaretler midir? İşte bu mesele hakkında uzun uzun münakaşalara Eflâtun’un eserlerinde tesadüf olunur, ve fakat hiçbir neticeye vâsü olunmuş değildir. Zaten o zaman münakaşalar ancak bir tek dil üzerinde dönüp dolaştığı için bir netcieye vusul de hemen hemen imkânsızdı. Hattâ Copenhague üniversitesi filoloji profesörü Jespersen, mukayeseli filoloji ilmin­de, bu meselenin bugün bile cevapsız kaldığını söylüyor. (Dr. Otto Jespersen, Die Sprache, Ihre Naturendwickelung und. Entstehung.)Ancak İsa’nın zuhurundan evvelki asırda yaşayan Roma’lı Lucrece’in meş­hur De natura rerum manzumesinin beşinci, kitabında, âlemin te­kevvününden ve canlı mahlûkların tekâmülünden bahs olunurken, dilin menşei için şu sözlere tesadüf olunur:

«Tabiat, insanı dilin çıkardığı muhtelif sesleri denemeğe sevk eder ve bu suretle eş­yanın isimleri icadedilmiş olur. Bu deneme ve çarpınıp uğraşma­lar, tıpkı küçük çocukların söz söylemeğe muktedir olamayışla­rının onları birtakım hareket ve tavırlara sevk etmesine benzer.» Görülüyor ki dilin menşei hakkında eski Yunanda ilmî nazariyelere tesadüf olunmuyor. Halbuki Yunan ve Lâtin âlimleri arasında gramer ile uğraşanlar, ve bilhassa memleketlerine yabancıların gelmeğe veyahut kendileri yabancı memleketlere lisanlarını ta­mim etmeğe başladıkları zamandan itibaren ana dillerini ecnebi­lerin elinde bozulmaktan kurtarmak için sarf ve nahiv telifine çalışanlar pek çoktur. Fakat bizi burada alâkadar eden dil meselesi, bu sarf ve nahiv bahsi değil, ancak dilin menşei ile dinin münasebeti olduğu için, bu husustaki tarihî malûmatı hususî eser­lere bırakıyoruz.

Dilin menşeine ait mudil meseleyi bizim bahsimiz noktasından şu üç suale ayırmak kabildir:

1. Dil nasıl teşekkül etti?

2. İlk dil hangi dildir?

3. İnsanlar acaba neden hep aynı dille konuşmuyor­lar?

İlk medeniyetlerde, meselâ Keldanî’lerde, dil o kavme mutlaka en büyük mâbutları Oannes, Mısırlılarda Toth, İbr anîler de Yahova tarafından ihsan olunmuş bir hususî mevhibe gibi telâkki olunur­du. Bilhassa Kitab-ı Mukaddes’in ilk babında görülüyor ki, Yahova Âdem ve Havva ile konuşuyor. Âdem, önüne Yahova’nın getirt­tiği bütün hayvanlara birer isim koyuyor, demek ki dil de bu su­retle teşekkül ediyor. O halde lisanın menşeini aramakta mâna yoktur. Dil, İlâhî bir mevhibeden başka bir şey değildir. Hangi di­lin ilk dil olduğu sualine gelince, buna cevap vermek de pek ko­laydır. Mademki her kavim dilini İlâhî bir mevhibe gibi kabul ediyor, ve mademki her kavim kendi ilâhını ilâhların ilâhı, kendi mukaddes şehrini arzın merkezi addediyor, o halde kendi dilini de dillerin anası olarak kabul etmesi için hiçbir mâni yoktur.

Üçün­cü suale gelince, filvâki dillerin başka başka oluşunu, iptidaî kavimlerin basit düşüncesi ile izah edebilmek için haricî bir iradenin bu işe taallûk ettiğini kabul etmek en kolay bir yoldur. Bu yolda bir de hikâye zaten ta Keldanî’lerden gelerek Kitab-ı Mukaddes’e kadar girmiş, hazır duruyor: Babil kulesi hikâyesi. Babil’de aza­metli bir hükümdar göğe çıkmak için bir kule yaptırıyor. Halbuki ilâh, beşerin, eflâke tırmanarak, kendisine kadar yükselmesini is­temiyor. Kuleyi yapan amelenin çalışmalarına mâni olmak için, dillerini karıştırarak, başka başka dillere çeviriyor, ve binaenaleyh diller çoğalıyor. Bu hikâye Hıristiyan dininde bir nas gibi hüküm sürüyor. Artık Hıristiyan dininde Origene’den tutunuz da en bü­yük kilise babalarının hemen hepsi, ilk lisanın, Tevrat’ın lisanı olan İbranice olduğunu ve Allah tarafından Âdem’e talim edildi­ğini, ve Allah’ın bu dil ile Musa ile konuştuğunu, ve sonradan in­sanların küstahlığına karşı ceza olmak üzere dillerin Allah tara­fından çoğaltıldığını kabul ediyorlardı. Yalnız kilise ulularından bir zat, Anadolu’da Kapadokya’da eski Nyssa şehri metropolidi olan, mantıkçı Saint Gregoire, yukarıda zikri geçen Lucrece’in fikrine benzer bir fikri müdafaa etmiş ve hattâ muarızları ile istihza ederek, Allah’ın mektep hocası gibi Âdem ve Hav­va’yı karşısına alarak, lisan öğretmesini gülünç bulduğunu söyle­mişti. Fakat bu zatın fikri diğer kilise babalarının fikri yanında hiçbir tesir icra edememişti. Hattâ Hıristiyan ilâhiyatçıları, daha ileriye giderek, İbranice metinlerdeki secavend ve noktaların bile doğrudan doğruya Allah tarafından vaz’edilmiş olduğunu iddia etmişlerdi.

Ta XVII. asra kadar katolik ve protestan dünyasında Tevrat’ın İbranice metninin kelime, harf, secavend ve noktası ile gökten in­miş olduğuna inanmak imanın şartlarından sayılmıştı. Hattâ Fran­sa’da katolik ilâhiyatçıların en büyüklerinden biri olan Bossuet, bu fikrin aleyhindeki iddialara şiddetle hücum etmişti. Artık dil ile uğraşanların hepsi, mevcut dillerin İbranice’den ayrıldığını is­pat için, her türlü vasıtaya koşuyorlardı. Lâtince ve hattâ İngilizce lügat kitaplarında hemen her kelimenin, iştikak itibariyle «mukad­des dile» yani İbraniceye irca edilmesi moda olmuştu. Her kelime­nin İbranice bir kökünü bulmak için bazı kere sağdan sola yazılıp okunulan bir lisanın kelimelerini soldan sağa okumak caiz görü­lüyordu. Meselâ, Cambridge üniversitesinde ilâhiyat profesörü William Witacker, 1588 senesinde, Disputation on Holy Scripture un­vanı ile neşrettiği kitapta, «İbranice en eski dildir. Tufandan ve Babil kulesinin inşasından evvel dünyada hüküm süren bir lisan­dı. Çünkü Âdem’in kullandığı lisan İbranice olduğu gibi, Tufandan evvel de bütün insanlar ancak bu dili kullanıyorlardı. Zaten bu hakikat Kitab-ı Mukaddes üe, kilise babalarının şehadeti ile sabit­tir» dedikten sonra, «Allah Musa’ya kendi parmakları ile yazılmış kanunnameyi (on emir) tevdi ettiği vakit, yazının nümunesini ve usulünü de gösterdi» sözlerini ilâve ediyor. Velhâsıl XVII. asrın yarısı geçinceye kadar, hem katolik ve hem protestan âleminde bu diller nazariyesini kuvvetlendirmek için akla gelen her vasıta­ya, her delile müracaat olundu. Nihayet 1661 senesinde Heidelberg üniversitesi profesörlerinden Hottinger, neşrettiği bir eserde, zama­nına kadar dil hakkında âlimlerin kabul ettikleri nazariyeyi ve bu nazariyenin delillerini uzun uzadıya kaydettikten sonra, ortaya di­ken gibi küçük bir mesele çıkardı. Hottinger diyordu ki: «Babil kulesi dolayısiyle dilde Allah tarafından vücuda getirilen fesat ve karışıklık iki türlüdür: biri tam, diğeri kısmî. Meselâ Keldanî dili ile Arapça lisanlarında tamdır.» Hottinger asla ilmî bir yola girme­mek ile beraber herhalde dilleri gruplara ayırmak fikrinin ilk to­humunu atmış oluyordu.

Fakat XVII. asrın nihayetinde, büyük filozof Leibniz, bu me­seleye de emsalsiz dehâsı ve ilmi ile girişti. O diyordu ki: «İbraniceyi insanların ilk dili olarak kabul etmek için serdolunan sebep­ler kadar, Felemenk dilinin cennet sakinlerinin lisanı olduğuna da­ir 1580 senesinde Goropius isminde birinin serdettiği sebepler de makbuldür.» Yine Leibniz, «EĞER İBRANİCE MUSA’NIN ZAMANINDA MEVCUT İDİYSE MISIR DİLİ NEREDEN ÇIKTI?» diye bir sual sorarak, ilâhiyatçıların nazariyesine hücum etmişti. Leibniz’in bu meselede mesaisi böyle kısa ve ancak şüphe ve tereddüde saik sualler sor­mak ile kalmamıştı. O, dil ilmine induction usulünü tatbik ederek, misyonerleri gezdikleri memleketler dillerinin lehçelerini toplama­ğa teşvik etmiş ve bu suretle birisi Rusya Çariçesi Büyük Catherine’e ait olmak üzere, üç mühim koleksiyon yaptırmıştı. Bu kolek­siyonların tertibine uzun müddet devam olundu. Nihayet Alman­ya’da Incil’deki «Rabbe dua»münacatı beş yüz muhtelif dil ve lehçede toplanmıştı ki XIX. asırda bu dillerin mukayesesi filoloji için mühim bir vesika teşkil etti. İşte asıl filoloji, nihayet XVIII. asırda, Sanskrit dili hakkındaki tetkikat ile başladı. Fakat bir ta­raftan bu tetkikat asıl ilmi tesis ederken, diğer taraftan yine Ba­bil kulesi hikâyesi devam ediyor, ve fakat arada İbranice yerine diğer lisanların, meselâ Kelt veyahut Breton dillerinin asıl dil ol­duğu iddiaları ortaya atılıyordu.  (Birkaç sene evvel ömrü pek uzun sürmeyen bir teoriye dayanı­larak, Türkçe de bütün dillerin anası mevkiine geçirilmişti.) Fakat kilise mensupları ara­sında, bazan bu mülhidane fikirlerin kahredilmesini isteyenler ol­duğu gibi, bazan da dinî nazariye ile ilmî fikir arasında bir itilâf isteyenler çıkmağa başladı. Yalnız dinî nazariyeyi tutanlar hücu­ma yine şiddetle devam ediyorlardı. Meselâ Sanskrit dili üzerinde yapılan tetkik ve keşifleri hileli olmak ile ittiham edenler bile var­dı. Lâkin bir kere başlıyan ilmî tetkikler büyük bir vecit ve he­yecan içinde devam ediyordu.

Almanya’da katolik mezhebinden olan filozof Schelling’in mu­asırı Friedrich Schlegel (1772-1829) Sanskrit lisan ve edebiyatın­daki keşifleri kabul ediyor ve hattâ Hint, Fars, Yunan, İtalyan ve Alman lisanlarım «Indo-German» namı altında bir grup içinde topluyordu. İngiliz ansiklopedisi de nihayet dokuzuncu tab’ında (1885), eski tabılarındaki filoloji makalesini büsbütün atarak, o vakit malûm olan ilmî nazariyelere muvafık bir makale koymuş­tu. Bir taraftan dilin menşei hakkındaki nazariye bu suretle suya düşerken, diğer taraftan harflerin ve yazının da bir İlâhî mevhibe olarak Âdem’e ve Musa’ya talim olunduğuna dair olan hurafe de yıkılıyordu. Artık mukayeseli filoloji tetkikleri ilerlemişti. Hin­distan’da başlayan bu tetkikler, Asurî ve Keldanî yazılarının okun­ması, yazının menşei hakkındaki fikri de büsbütün yeni bir mec­raya soktu. Vakıâ Asurî ve Keldanî kitabelerinin okunması Babil kulesi hikâyesini de büsbütün başka bir yolda izah etti. Babil ku­lesinin tek bir bina değil belki Elcezire’de birçok yerlerde mevcut kulelerden biri olduğu ve bunların Asurî ve Keldanî’lerın pek zi­yade meşgul oldukları astroloji ve astronomi tetkikine mahsus ra­sathaneler olarak bina edildiği ve binaenaleyh «eflâke tır­manarak, ok atmak» istiyen bir mütaazzım Nemrudun mer­diveni olmadığı, ve bu isimdeki Babil kulesinin İbranice fesat ve karışıklık mânasına gelen «ballal» kelimesinden iştikak etme­diği anlaşılınca bu efsane ve efsane ile beraber dillerin çokluğu hakkındaki dinî nazariye de hükümden düştü.

Diğer taraftan Almanya’da XVIII. asrın nihayetlerine doğru (1772) Gottfried Herder Die Ursprung der Sprache adı ile yazdığı bir tezde dilin bir ilâhî mevhibe olduğuna dair ilâhiyatçıların nazarıyesine açıktan açığa itiraz ediyor, ve «EĞER DİL ALLAH’IN İHSANI BİR MELEKE İSE, BU LİSANIN OLDUĞUNDAN ÇOK MÜKEMMEL VE MANTIKİ VE AKLA UYGUN OLMASI LÂZIM GELİRDİ. HALBUKİ MEVCUT DİLLERİN BİRÇO­ĞU O KADAR KARMAKARIŞIK VE NİZAMSIZDIR Kİ İNSANIN BU DİLLERİN AL­LAH’IN ESERİ OLDUĞUNA İNANMASI KABİL DEĞİLDİR»diyordu. Maamafih Herder için diller insanların aslî mahiyetlerinde mevcut bir has­sa olup —tıpkı ceninin anasının rahminden çıkması gibi— itilerek doğduğunu ve binaenaleyh bir düşünüş ve tefekkür neticesin­de icadedilmediğini kabul ediyor. Fransa’da XIX. asrın filozofların­dan Condillac, dillerin tedricen ve hissolunmadan yavaş yavaş te­şekkül ettiğini, ve bu teşekkülde her insanın bir hissesi olduğunu söyleyerek dilin menşei bahsinin psikoloji ile alâkasını göstermesi üzerine eski nazariye taraftarları, bilhassa Joseph de Maistre ve Lamennais, tarafından hücuma uğramıştır. Yine Almanya’da XIX. asırda Schlegel, Wilhelm von Humboldt ve bilhassa Jacob Grimm’in gayretleri ile filoloji ilmi mevkiini kazandı. İngiltere’de Max Müller’in (1823-1900) mesaisi ile artık ilâhiyatçıların filoloji nazariyesi büsbütün ortadan kalktı.

Kaynak:

Abdülhak Adnan ADIVAR, Tarih Boyunca İlim ve Din CİLT I. İPTİDADAN XIX. ASRA KADAR-CİLT II.-XIX. ve XX. ASIRLAR, Kenan Matbaası, 1944, İstanbul, (c.I-s. 230-236)

 

DİNİ İNANCIN SEYRİ ve YAŞANMAZ HALE GETİRENLER ADINA


15 kânunuevvel 1769 tarihli diğer bir mektubunda J. J. Rousseau, «çocukluğumda emir altında (dine) inandım; gençliğimde hissime uyarak inandım; olgun yaşımda aklım ile inandım; şimdi de inanıyorum, çünkü, her vakit inandım» diyor.

İşte Rousseau, Emile adlı eserinden sonra papazların hışmına uğramıştı. Hattâ Emile’in müdafaası için yazdığı meşhur mektuplardan birinde —ki Paris başpiskoposuna yazılmıştı— diyordu ki,

«Efendim, ben Hristiyan’ım ve İncil’in akidesine göre samimî Hristiyan’ım. Fakat ben, papazların şakirdi gibi Hıristiyan değil, İsa’nın şakirdi gibi bir Hıristiyanım. Benim hocam (yani İsa) naslar üzerinde uğra­şıp, onları, kıldan ince kılıçtan keskin hale getirmedi. Daha ziya­de, insanın vazifeleri üzerinde ısrar etti. Birçok akait maddelerin­den ziyade, insanlardan, hayırlı ve güzel işler istedi. O, ancak iyi olmak için lâzım olan şeye inanmağı emretti.»

Görülüyor ki Rous­seau’nun dinî felsefesi, Hıristiyanlığa daha yakın bir ilâhîlikten başka bir şey olmamasına rağmen, kiliseyi ve papazları ürkütmek­ten hâli kalmamıştı.

 

Kaynak:

Abdülhak Adnan ADIVAR, Tarih Boyunca İlim ve Din CİLT I. İPTİDADAN XIX. ASRA KADAR-CİLT II.-XIX. ve XX. ASIRLAR, Kenan Matbaası, 1944, İstanbul, (c.I-s. 333)

ERNEST RENAN (1823-1892)


Renan, papazlık tahsil etmek için gençliğinde girdiği Saint Sulpice med­resesinden kaçarak, üniversite tahsiline dönmüş ve daha pek genç iken, 1849 ihtilâlinden fevkalâde bir vecit ve heyecana gelerek, ilk eseri olan L’Avenir de la Science’ı yazmıştır. Renan’ın en mü­him eserleri, hiç şüphesiz, Hıristiyanlığa dair yazdığı Les Origines du Christianisme ile La vie de Jesus gibi eserler ise de, bizim mev­zuumuzu, ilmin istikbaline dair olan eseri daha ziyade alâkadar eder. Bu kitabı, Renan yazdıktan sonra hocalarının ihtarı ile neş­retmemiş ve sonra 1851 hükümet darbesi gelince, kendi tâbiri ile, «2 kânunuevvel 1851 tarihinde hamiyetli vatandaşların matemle­rini müstehzi bir tavır ile karşılayan halktan» nefret ederek(E. Renan, L’Avenir de la Science, Mukaddeme, IV.-V.) büsbütün başka şeyler ile, seyahat ve diğer büyük eserler ile meş­gul olmuş ve bu eserini çekmecenin bir köşesine atmıştı; eserin, vefatından sonra neşredileceğini düşünüyordu. Hâlbuki 1890 se­nesinde, «hayatının zannettiğinden uzun sürdüğünü görerek», eseri kendi bastırmıştır. Renan, bu eserin, gençlerin okuyarak kırk sene evvel çok açık kafalı ve samimî bir gencin nasıl düşündüğünü öğ­renecekleri için, faydalı olduğunu söylüyor ve gençlerin kendileri gibi genç müelliflerin eserlerinden daha ziyade hoşlanacaklarını ilâve ediyor. Biz de, mevzuumuza en ziyade taallûku olan bu eser­den bahsederek, XIX. asrın ortasında ilâhiyat medresesinden ka­çarak üniversiteye iltica eden mütefekkir bir gencin doğru yanlış ne düşündüğünü göstermiş olacağız.

Renan, bu eserinde, evvelâ bilgiyi tavsif ederken, «insan ile eşya arasında münasebetler tesisinin ve ferdin fikrî hayatından başka bir şey olmayan kâinatın sırlarına nüfuz dâvasının en mü­him bir şartı bilgi olduğunu söyledikten sonra, ilmin bi-taraflığından, istiklâlinden uzun uzadıya bahseder. Kâinatın sırlarını keşfet­mekle uğraşmakta Allaha karşı bir nevi hürmetsizlik cürmü mev­cut olduğunu ve bunun en eski zamanlardan beri bilindiğini söy­ler. Bunun için ilk günah (zelle-i âdem) hikâyesini, Promethee ef­sanesini misal getirip, ilim ve marifetin kıskanç bir ilâhtan çalı­nan bir kuvvet gibi telâkki olunduğunu ilâve eder. Bundan dola­yıdır ki bütün orta çağlar, ilmi, şeytan ile bir nevi münasebete girmek saymıştı. O asırlarda bütün kâinat hâdiseleri ilâhiyat çer­çevesi içinde tefsir olunacaktı; insanın fikrî faaliyeti hiçbir işe karıştırılamazdı. Hele gufran ve necat, ancak yukarıdan gelen bir lütuf ve inayetten başka bir şey olamazdı. Fakat, hayli zaman sonra, bu necatın, şuurun ta en derin noktalarından çıktığı anla­şıldı. Renan, bunu şu istiareli cümleler ile anlatıyor: «Avam çiğ tanelerinin gökten düştüğünü tasavvur eder. Âlimin söylediği gibi onların kendisinden hâsıl olduğuna inanmaz». Onun için ilimden beklenilen ancak bir netice vardır: o, dinlerin eşya hakkında hazır­ca verdiği remizli mânaları kabul etmeyen insanların kâinat muam­masını kendi kendilerine halletmeğe uğraşmalarından çıkan ve eşya ve hâdiseler hakkında en meşru ve en salâhiyettar bir otorite olan ilmin sözüdür. İşte, nihayet bu sözü söyleyebilecek bir sistem dâ­hilinde çalışan insanlardır ki ilme vâsıl olmağa uğraşıyorlar demek­tir. Renan için şüphecilik, hattâ iman bile, anlaşılır bir şeydir. Onun anlayamadığı ve beşeriyet için korktuğu bir şey var: eşya ve hâ­diselere karşı gösterilen kayıtsızlık. Hattâ Renan, İngilizlerin ilmi nef’î (utilitaire) bir nokta-i nazardan anlayışlarına da itiraz eder. Onun için ilim yolu felsefeye çıkan bir yoldur. Bundan dolayı, Comte felsefesine doğrudan doğruya mensup olmayan Renan’da bu felsefenin tesirini gören müellifler de vardır. İlmin ve ilim yolu ile varılan felsefenin kuvvetine Renan o kadar itimat etmiştir ki, kitabının birinci babının nihayetinde şöyle der: «Bizim mekanik politikamız, burunlarının ucunu görmeyen kör ve hodkâm fırkacı­larımız bana başka bir çağın ucubeleri gibi geliyor; insaniyeti idare etmeği bir şatranç oyununa benzeten, erişilmek istenen maksadı, hattâ beşeriyet mefhumunu bilmeyen Taleyrand gibi bir adama na­sıl mahir diplomat unvanı verildiği anlaşılamaz. Dünyaya hük­medecek ilim siyaset olmayacaktır. Siyaset yani insanı bir makine gibi idare etmek tarzı, beşeriyet bir makine olmaktan çıkar çıkmaz ortadan kaybolacaktır. O vakit, hâkim olan ilim, cemivetin şerait, hedef ve maksatlarını araştı­ran felsefe olacaktır». Şu son cümle, Renan’ın, Comte’un positivisme’inden ne kadar müteessir olduğunu pekâlâ gösterir. Diğer taraftan, Renan, ilmin felsefî hedefini çıkaracak olursak onda ancak birtakım insanların merak ve tecessüsünü tatmin ede­cek ufak tefek tafsilâttan başka bir şey kalmayacağını söyler. Onun için ilmin kıymeti, ancak dinin vahiy ve ilhamlar ile talim etmek istediği hakikatleri araştırdığı müddetçe mevcuttur. Bundan dolayı, Renan, hazır yapılmış sistemleri istemez; çünkü böyle sistemler­de yapılacak ne vardır ki?

Meselâ, vahiy ve ilhama dayanan dinî sistemlerde bu vahiy ve ilhamın talim ettiği şeyleri gûya aklî bir tarzda tahkik etmek değil mi?

Bu boş ve faydasız yere vakit ge­çirmekten ibarettir. Çünkü, mademki bana talim olunan şeyin ha­kikat olduğuna evvelden iman ediyorum; onu ispat için uğraş­makta ne mâna var?

Bu tıpkı yıldızları teleskop varken göz ile rasadetmeğe benzer. Velhâsıl Renan, en samimî ve açık bir ifade ile, (esasen Renan için 25 yaşında bir gencin açık ve samimî olmamas ı alçaklıktır) kendi he­def ve gayesini tamimiyle ihtiva eden yüksek bir ilmin, ancak tabiat üstü şeylere imanın dışında mümkün olacağını söyler ve bu fikrini böyle açıkça dine de, ilme de alâkasızlık ile bakarak suya sabuna dokunmayan tarizler ile geçiştirmeye tercih ettiğini ilâve eder. Papazlara hitaben der ki:

«Efendiler, sizin en büyük düş­manlarınız fikirlerini yarım kelimeler ile ifade edenlerdir. Çün­kü bizim asrımız, evvelki asır gibi münakaşa asrı değil, bilâkis hiçbir şeye inanmayan hafif mizaçlı insanlar asrıdır. Eğer ben daha samimî ve daha açık ve yakından hücum ediyorsam “iç ha­kikate” karşı daha hürmetkar ve daha alâkadar olduğumdandır».

İşte bu samimiyeti ve açıklığı ilcasiyle, ilim ile din arasında bir zamanlar moda olan itilâfın mümkün ve doğru olduğunu kabul et­miyor ve bu yarım yamalak itilâfların en kuvvetli İlmî insiyakları harabedebileceğinden korkuyor. Onun istediği ya tam bir metafi­zikçilik, yahut kayıtsız şartsız bir akliyeciliktir. O akıl ile tabiatüstü şeyler telife uğraşanlara mutlaka bir fayda peşinde koşan ve kendilerini daha yüksek ve daha bitaraf göstermek isteyen birta­kım bilgiçler gibi bakıyor; çünkü onların bu vadide meydana koy­dukları eserler vuzuhsuz, ıttıratsız birtakım mânasızlıklardır. Çün­kü eğer vahiy ve ilhamın haber verdiği hakikatler doğru ise il­min artık hiçbir yeri yoktur. Eğer o hakikatler doğru değilse, o va­kit de tabiatüstü bir şey yoktur, yalnız ilim vardır. Valhâsıl ilme müstenit olan «modem tenkidin» en büyük eseri tabiatüstü hü­kümler ile karışmış olan itikatları yıkmaktır.

Renan bu münase­betle İslâmiyetten de bahseder ve der ki,

«İlk senelerinden beri bir din gibi teşekkül eden ve o zamandan beri durmadan kuvvet ka­zanan İslâmiyet Avrupa ilminin tesiri ile zayıflayacaktır. Bu vâkıanın sebeplerinin hazırlanmasını, tarih, bizim asra bırakmıştır. Çünkü şarktan garba gelen talebe, Avrupa ilmini tahsil ederken tabiatiyle akliyeci usulü ve tecrübecilik ruhunu öğrenerek, her türlü intikâdın üstünde tasvir edilen dinî, an’anevî hükümlere inan­manın kabil olmadığına kani olacaktır. Zaten mütaassıp Müslümanlar bu gençlerin bir tehlike teşkil edeceğinden korkmağa baş­ladılar».

 İstitrat olarak söyliyelim ki, Renan’ın İslâmiyet ile teması bu kadarla kalmamış, bilhassa 1883 senesi martının 29 uncu günü Sorbonne’da, İslâmın, ilmin terakkisine mâni olduğuna ve şarktaki ilmin eski Yunandan alınan ilimden başka bir şey olmayıp meş­hur ulemanın ise Arabın gayrı milletlerden gelmiş bulunduğuna vesaireye dair uluorta verdiği bir konferans İslâm âleminde ve hattâ Türkiye’de büyük akisler yap­mıştır. Bu konferans, haddizatında, o kadar ehemmiyet verilecek ilmî bir kıymeti haiz değildir. O vakit, oryantalizmin henüz pek geri olması yüzünden, Arap dilindeki ilim hakkında Renan’ın ma­lûmatı, İbranî, Süryanî, Arap dillerini bilmesine rağmen, pek ge­niş değildi. Sonra da, kendi din medresesinden kaçıp ilme iltica eden bir sabık Hıristiyan âlimden, XIX. asır gibi ilmin nüfuz ve kuvvetinin pek yükseldiği bir asrın ikinci yarısında İslâm dini için bir müdafaaname beklemek de pek yersizdir. Bu konferans üzerine, zannederim, evvelâ, o sırada Paris’te bulunan Şeyh Cemaleddin-i Efganî ona cevap vermiş (aşağı bk.) ve Petersburg imamı Ataullah Bayezidof ve Namık Kemal Bey birer reddiye yazmışlardır. Renan, bu konferansta vakıâ İslâm dini ve memleketleri hakkında bir âlime yakışmayacak ifadelerde ve bilhassa Arap ilmi hakkında malûmatsızlığını gösterecek hatalarda bulunmuştur. Maamafih bu­na yazılan reddiyelerden Bayezidof’unki ehemmiyetsiz ve fakat vakar ve sekinet ile yazılmış bir küçük eserdir. Namık Kemal Beyin müdafaası ise, daha ziyade bir polemik şeklinde olup, her satırında Renan’ın cehli (?) ile istihza doludur. Şurasmı da te­essüfle söyleyelim ki, Renan, şarkta yetişen âlimlerin büyük bir ekseriyetle Arap olmadıklarını tıpkı bugün bizim iddia ettiğimiz .gibi iddia ederken, Kemal Bey merhum, İbni Sina’nın da, Farabînin da Arap addolunmak lâzım geleceğini söyleyerek, müellifin en doğru bir fıkrasını yanlış bir surette tenkid etmiştir (bk. Renan Müdafaanamesi, s. 38).

Renan, yine L’Avenir de la Science adlı eserinde, felsefe ve ilimde de nasçılığın doğru olmadığını zikrediyor ve «felsefe me­seleleri her vakit yenidir; hiçbir vakit kat’î düstura vâsıl olmayacaktır» dedikten sonra, bu sözlerinin bir septik’lik gibi telâkki olunmamasını istiyor ve septicisme değil belki tenkidciliktir diyor. Hattâ bu nevi septiklik olmazsa felsefe olamayacağını, tıpkı za­manımızın İngiliz filozoflarından Bertrand Russel gibi söylüyor. Renan’ın anladığı akliyecilik, yalnız menfi ve kalb ve tahayyüle ait şeyleri anlıyamaz kuru XVIII. asır akliyeciliği değildir; ne Comte’un ispatiyeciliği, ne de sosyalist Proudhon’un dinsizce tenkidciliğidir. Bilâkis beşerin mahiyetini etrafiyle nazar-ı dikkate ala­rak tanıyan ve her türlü melekelerin ahenkli bir surette kullanıl­masını terviceden bir akliyeciliktir. İşte Renan, bu akliyeciliğin ve bu ilim ve medeniyetin istikbalde her vakit galebe edeceğine, hat­tâ bir gün Avrupa’yı barbarlar istilâ etse bile yine bir Renaissance ile ilmin eski mevkiini alacağına karşı olan kanaatini, yirmi beş yaşında bir gence yakışan bir nikbinlik ile gösteriyor.

İlmi ve beşeriyeti kuvvetle tutan Renan, kendine göre ilmin büyük bir mevki ve hizmeti ile ayakta duran «bir beşeriyet di­ni» ni müdafaa ediyor ve diyor ki,

«insanların aklî ve hissî mele­keleri onlara en muhterem dinler kadar tatlı ve ferah verici bir din temin eder… Nitekim ben çocukluğumda ve ilk gençlik dev­remde bir mü’minin hissedeceği sevinçlerin en sâf ve temizini duy­dum; fakat bu sevinçler sırf güzelliğin ve hakikatin temaşasında duyduğum haz ve sevinç ile mukayese edilemez. Şimdi, hissetti­ğim bu sükûn verici hazzı, dindar kalan kardeşlerimin de duyma­sını temenni ederim».

Renan, bu suretle ilim ve beşeriyet sevda­sının kendisine kâfi bir din teşkil ettiğine kanidir. Fakat böyle bir dine herkesin vâsıl olamayacağını ve vâsıl olamayanların sa dinden büsbütün uzak kalarak bedbaht olacakla­rını ve işte felsefenin ve ilmin bu noktada din karşısında zayıf mevkide kaldığını görüyor ve gençlik nikbinliğine kapılarak, her­kesin böyle felsefî, ilmî dinden hisse alacağı günü getirmeğe ça­lışmak lâzım olduğu neticesine varıyor. Ona göre, eski zamanlar­da hemen zamanımızdaki kadar mütefekkirler yetişmiş olmasına rağmen eski medeniyet, barbarların çokluğu karşısında yalnız bir azlığa münhasır kaldığı için, mahvolmuştur. Çünkü bu medeniyet, kuvvetinin azlığından değil, şümul dairesinin darlığından dolayı in­kıraz bulmuştu. Binaenaleyh medeniyete giren beşeriyetin hudut­larını mümkün olduğu kadar genişletmek lâzımdır. İşte beşeriyet ve medeniyeti bu kadar seven Renan, bir gün Paris’te bir müzeyi gezerken, muharebeler, krallar ve mareşallar için ayrı ayrı sa­lonlar görünce kendi kendine soruyor: azizlerin, büyük âlimlerin, filozofların salonu nerede?Onlara dair büyük eserler bulamayın­ca bundan müthiş bir eza duyuyor.

Fakat ilim ve beşeriyet sevgisinde bir din bulan Renan, hal­kın dinine taarruz etmeyi pek yersiz buluyor ve diyor ki, «tenkid melekesine malik olmayan ve bir din ihtiyacı altında zebun olan insanların mevcut dinlerden birine yapışmalarına istihfaf gözü ile bakmaktan Allah beni saklasın; köylünün sâf imanını, papazın sa­mimî itikadını severim».Onun asıl hücum ettiği sınıf, bilmeden anlamadan felsefeye ve insanın ruhunu ve aklını yükselten intikadlara hücum ederek dini müdafaa edeceklerine kail olan hafif­meşrep insanlardır.

İşte buraya kadar, Renan’ın «İlmin istikbali» adlı eserinin ilim ve dine ait en mühim noktalarını hulâsa ettik. Bu eserde psikoloji, filoloji ve sosyalizme dair bahisler vardır. Fakat, mukaddimede kendisinin de dediği gibi, bu hususlarda birçok fikirlerini sonra­dan değiştirmiş ve meselâ kitapta o vakitler müdafaa ettiği sos­yalizmin bir hayal, utopi’den ibaret olduğunu ve halbuki Alman­ya’da yeni ve ilmî bir sosyalizmin gayet sağlam temeller üzerine kurulduğunu ve hattâ bu sosyalizmi zecrî kanunlar ile beş senede durduracağını va’deden Prens Bismarck’ın bu defa olsun aldandı­ğım söylüyor.

RENAN’IN BU GENÇLİK ESERİ ŞU SÖZLER İLE, DAHA DOĞRU­SU ŞU İNİLTİLER İLE BİTER:

«Ey benim gençliğimin ilâhı, bayraklar açarak aklın verdiği gurur ile sana döneceğimi nice zamandan beri ümidettim durdum!

Belki sana zayıf bir kadın gibi mütevazı ve mağlûp olarak döneceğim. Evvelleri sen beni din­liyordun.

Bir gün senin cemalini göreceğimi ümidediyordum; çünkü benim feryatlarıma cevap verdiğini işitiyordum. Fakat mâbedinin taşlarının birer birer yıkıldığını gördüm.

Mihrabında ise artık sesler aksetmiyor. Ziyalar ve çiçekler ile donanmış bir mihrap yerinde şimdi bütün duaların çarparak kı­rıldığı çıplak, kuru, tasvirsiz ve kaza ve kaderin şevki ile kanlanmış tunç­tan bir mihrap görüyorum.

Benim kabahatim mi?

Senin kabahatin mi?

Es­kiden beni titreten o sesi duyabileceğimi ümidetseydim bağrımı nasıl döve­cektim. Fakat artık eğilmez, bükülmez tabiattan başka bir şey yok; senin baba gözünü aradığım vakit ancak sonsuzluğun boş ve dipsiz göz çukurunu görüyorum.

Yüksek alnını aradığım zaman aşk ve muhabbetime soğuk bir cevap veren o tunçtan kubbeyi görüyorum. Ey gençliğimin ilâhı sana veda ediyorum; sen yine benim rahat döşeğimin Allahı olacaksın. Beni her ne kadar aldattınsa da ben yine seni seviyorum.»

Renan, yine din hakkında yazdığı Etudes d’histoire religveuse ve Nouvelles etudes d’histoire religieuse adlı eserlerinden, 1884 se­nesinde İkincisine yazdığı bir mukaddimede, dinin tamamen ser­best olmasını ve devletin din üzerinde hiçbir hüküm ve tesiri ol­mamasını istiyor. Ona göre din, san’at ve edebiyat zevki gibi tamamen şahsî bir şeydir. Bu zevk devlet kanunu ile tahdidolunamaz, tıpkı in­sanların giyecekleri elbisenin devlet kanunu ile tarif olunamadığı gibi. Din hususunda tamamen bitaraf olan bir devlet ancak tamamen hür ve zulümden kurtul­muş olur. Diğer taraftan, Renan, devletin şimdiye kadar din na­mına sarf ettiği emekleri artık ilme sarf etmesi lüzumunu da musırrane beyan eder; yani ilmi, onun serbestîsine asla karışmamak üzere, devlet himaye etmelidir. Çünkü, ilim pahalıdır, herkesin kendi kendine ilim tedarik etmek için serveti yoktur. Renan’ın bu eserlerinden başka L’Origine du Christianisme ve La vie de Jesus adlı eserleri, zamanında pek büyük münakaşaları mucibolmuştur. Hele ikinci eser, ilâhiyatçıların müthiş hücumlarını davet etmişti. Esasen 1872 de Renan, Suriye ve Filistin’den bu eser çantasında avdet edince, College de France’ta İbranice profesörlüğüne tâyin edilmiş ve ilk derste, İsa için, «emsalsiz bir insan, o kadar büyük ki eserinin müstesna evsafına hayran olanlar ona Allah diyorlar» demesi üzerine, Maarif Nezareti dersi tatil etmişti. Ne garip tesadüftür ki, Renan’a karşı, yukarıda söylediğimiz gibi, İslâm dinini müdafaa eden Şeyh Cemaleddin-i Efganî, aynı devirde İstan- bulda açılan ilk «Darülfünun» da, peygamberliğe ve felsefeye dair verdiği bir konferans üzerine, Türkiye’den çıkarılmış ve hattâ bir rivayete göre, Darülfünun da kapatılmıştı. Ertesi sene, İsa’nın hayatına dair olan eserde baştan aşağı, Renan, İsa’nın te­miz ve sâf insanlığı mefhumunu müdafaa ediyor ve yalnız eserin son satırında, Hıristiyanlık noktasından küfür sayılabilecek, şu cüm­leyi yazıyordu:

«Bütün asırlar, âdem evlâtları arasında İsa’dan da­ha büyük bir insanın doğmadığını yüksek sesle söyleyecektir». Bu cümlenin katolik âlemde husule getirdiği gürültü, yaygara ve hid­det ve nefret tezahürlerinin hikâyesini, A. Albalat’nin bu kitaba dair yazdığı küçük bir eser pek güzel anlatır. Bu vesile ile taarruza uğrıyan papaz takımtnın ne kadar ağır küfürler savuracağı mey­dana çıkmıştır. Renan’a karşı yılan, canî, deccal ve kürek mah­kûmlarının zincirini bile taşımağa lâyık olmayan herif sözleri en bayağı küfürlerdendi. Hattâ, o zamanın meşhur YAHUDİ ZENGİNİ ROTCHİLD’DEN, HIRİSTİYAN DİNİ ALEYHİNDE BU KİTABI YAZMAK İÇİN, BİR MİLYON FRANK ÜCRET ALDIĞI BİLE SÖYLENDİ.Vakıâ bu hücumlardaki sövüp saymalar, iftiralar bir tarafa bırakılırsa katolik kilisesinin in­fial ve ıstırabı pekâlâ anlaşılır. Bu hücumlara hiç cevap vermeyen Renan, esasen bu kitabı ile vakıâ İsa’yı Allahlıktan çıkarmışsa da kendisi gibi hakikî surette dindar kalmış ruhları tatmin edecek bir eser ortaya koyduğuna inanıyordu. Hakikaten ilk hücum ve küfür devri geçtikten sonra, eserde dinî heyecanı gıcıklıyacak bir kuv­vet bulanlar bile olmuştu. Herhalde eserin, ilmî kıymeti bir tarafa bırakılırsa, üslûp itibariyle çok yüksek bir yazı olduğunu bütün münekkidler itiraf etmektedir.

Renan, Hıristiyanlığa dair yazdığı eserlerde, dinde tabiat üstü bir şeyler olabileceğini reddediyordu ki, bu fikirler sonradan katolikliğin içinde zuhur eden modernisme hareketinin esaslarını teş­kil etmiştir. Dinî tetkiklerinde naslardan hiç hoşlanmayan Renan, bu naslar karşısında felsefeye, serbest düşünceye yer kalmadığın­dan şikâyet ederek, «öyle zamanlar oldu ki hem Hıristiyan kalıp hem filozof olabilmek için protestan mezhebinde olmadığıma müteessif oldum» diyordu. «Dine dair yeni tetkikler» adlı eserinde, en mütevazı bir tahsilin, dinin bâtıl itikat unsurlarını mahvetmeğe kâfi olmasına mukabil en yüksek kültürün en yüksek mânası ile dini asla yıkmadığını da ilâve ediyordu. Renan için Allah’ın en bü­yük vahiy ve ilhamı aşk ve muhabbettir; bu, dinden bir parçadır.

O, aşk deyince Allahı anladığını ve nerede aşk varsa orada Allah olduğunu tekrar eder; hâlbuki tabiat üstü, kâinatın dışında mü­şahhas bir Allah’a inanmaz. Renan’ın bu fikirlerine karşı, yuka­rıda söylediğimiz gibi, birçok hücumlar olmuşsa da ne ikinci im­paratorluğun irticaî idaresi, ne de 1870-1871 muharebesinde Fran­sızların mağlûbiyetini mütaakıp beliren dine doğru bir dönüş, bu hücumları kitap sahifelerinden mahkeme dosyalarına veyahut ha­pishane sicillerine kadar götürememişti. Filhakika, asrın o devir­deki ilmî ve müspet düşüncesi imparatorluk tagallübünü, mağlûbi­yetin doğurduğu ümitsizliği yenecek kadar kuvvetli idi. Meselâ 1871 mağlûbiyetini mütaakıp toplanan geniş bir iane ile Paris’in Montmartre tepesine kurulan muazzam Sacre-Coeur kilisesi dine dönüşün ne kadar mücessem bir alâmeti ise, Louis XIV. zamanın­da bir dinî alayı selâmlamadığı veyahut bir haçı kırdığı için ateşe yakılan Chevalier de La Barre’ın heykelini yine iane ile yapıp kili­senin muhteşem merdiveninin yapılacağı yere dikerek, merdive­nin inşasına mâni olan zihniyet de serbest düşüncenin bir alâ­meti idi. Sonra bu heykel oradan kaldırılarak kilisenin sağ tarafındaki küçük bir çocuk bahçesinin içine dikilmiş ve merdiven inşa edilmiştir.

Renan’a biraz fazla yer tahsis etmemize sebep, XIX. asır mü­tefekkirleri arasında din ile en çok temas edenlerden ve —bir ma­kalesinde Bergson’un dediği gibi— en mükemmel bir muharrir olan bu zatın, devrinin zihniyetini tamamen kavramış ve daima dinin karşısına ilmi dikerek tetkiklerine o suretle devam etmiş bir mütefekkir olduğu içindir. Bergson’a göre, Renan’ın yazılarını oku­yanlar, bu yazıların kelimeler kullanılarak yazıldığını unutarak muharririn fikrinin doğrudan doğruya kendi kafalarının içinde doğ­duğunu hissederler.

Renan, şark felsefesi ile de uğraşmış, sâmî dilleri öğrenmiş ve İbn-ür-Rüşd felsefesine dair yazdığı Anerroes et Averroisme adlı eseri, bugün bile klâsik sayılmakta bulunmuştur.

Kaynak:

Abdülhak Adnan ADIVAR, Tarih Boyunca İlim ve Din CİLT I. İPTİDADAN XIX. ASRA KADAR-CİLT II.-XIX. ve XX. ASIRLAR, Kenan Matbaası, 1944, İstanbul, (c.II-s. 81-91)

 —————————

Redd-i Renan, İslâmiyet ve Fünun, Türk. trc. Madame Gülnar De- lebedef ve Ahmed Cevdet, İstanbul, 1311.

— Namık Kemal. Renan Müdafaanamesi, İstanbul. 1336.

DUPA DEALURİ- Tepelerin Ardında (2012) Film


Yönetmen: Cristian Mungiu

Ülke: Romanya, Fransa, Belçika

Tür:  Dram

Vizyon Tarihi: 08 Şubat 2013 (Türkiye)

Süre: 150 dakika

Dil: Romence

Senaryo: Cristian Mungiu | Tatiana Niculescu Bran

Görüntü Yönetmeni: Oleg Mutu

Yapımcılar: Pascal Caucheteux | Jean-Pierre Dardenne | Luc Dardenne |

Oyuncular: Cosmina Stratan (Voichita), Cristina Flutur (Alina), Valeriu Andriuta (Priest), Dana Tapalaga (Mother superior), Catalina Harabagiu (Antonia), Gina Tandura (nun Iustina), Vica Agache (nun Elisabeta),…

Özet

Rumen yönetmen Cristian Mungiu’nun bir manastırda geçen ve ilgi uyandıran gizem filmi Beyond the Hills, 2007 yapımı 4 Months, 3 Weeks And 2 Days’in devamı niteliğinde. Bir şeytan çıkarma ayini sırasında ölen bir rahibin kurmaca olmayan hikâyesinden uyarlanan film dini baskıları farklı bir bakış açısıyla inceliyor.

Devotee Voichita ve Aline aynı yetimhanede birlikte büyümüş, burada cinsel taciz gibi zorlu durumları birlikte atlatmış iki yakın arkadaştır. Yetimhaneden sonra yolları ayrılan iki kadından Voichita Almanya’ya göçmüş ve orada yaşamış; Alina ise Romanya’ya yerleşip oradaki bir manastıra sığınmıştır. Voichita depresyon ve yalnızlıktan müstarip olduğu Almanya’dan Romanya’ya eski arkadaşını ziyarete gider. Planlarına göre Romanya’dan Alina’yı da alıp yeni bir hayata başlayacaktır. Ancak Alina’yı yaşadığı manastırda bulduğunda beklemediği bir durumla karşılaşır.

Filmdeki durumların aynısının diğer dinlerin mensuplarında da olması nedeniyle seyredilmesi gerekmektedir. Cinlenmiş dediğimiz insanların tedavisinde maddî ve manevî ilmin ikisinin gerekli olduğunu tekrar anlıyoruz. Samimi duygularla yapılan bir çok hareketinde sonuçta bazen hatalara sebep olacağını göreceğiniz bir filmdir.

SOLARİS- SOLYARİS- «СОЛЯРИС» (Film, 1972)


Yönetmen          Andrey Tarkovski

Yapımcı:               Viacheslav Tarasov

Senarist               Fridrikh Gorenshtein- Andrey Tarkovski

Hikâye:                Stanislaw Lem’in aynı adlı romanından.

Oyuncular           Natalya Bondarchuk – Donatas Banionis-Jüri Järvet-Vladislav Dvorzhetsky-Nikolai Grinko- Anatoly Solonitsyn

Müzik                   Eduard Artemyev

Görüntü yönetmeni      Vadim Yusov

Sanat yönetmeni: Lyudmila Feiginova

Dağıtıcı Visual Programme Systems (Birleşik Krallık, 1973)

Çıkış tarih(ler)i  Fransa: 13 Mayıs 1972 (Cannes Film Festivali)

SSCB:   20 Mart 1972

Özet & detaylar

Solaris (Rusça: «Солярис», tr. Solyaris) 1972 yapımı Sovyet sanat filmidir. Stanisław Lem’in aynı adlı romanından uyarlanan yapımın yönetmenliğini Andrey Tarkovski üstlenmiştir. Duygusal krizler nedeniyle başarısızlığa uğrayan bir uzay deneyini konu almaktadır. Belirgin bir bilince sahip bir gezegendir

Solaris. Oraya gelen dünya insanlarının zihinleri ile oynamak ise en büyük gücü ve yeteneğidir. İnsanların bilinçaltına süzülüp oraya müdahale ederek, hafızalarındaki şeyleri maddeleştirir. Burada olanları araştırmakla görevli olarak ilgili üsse gönderilen kişi de gezegenin gücünden payını alacaktır şüphesiz. Böylesi bir gizemle büyülenirken kendi geçmişi ile burun buruna gelecektir.

Tarkovski’nin üzerinde çok durulan bu çalışması, bazı yerlerde Kubrick’in 2001’ine Rusya’nın verdiği yanıtı olarak değerlendirilmektedir. Ancak genel olarak bağımsız bir çalışmadır. Hatta bir roman uyarlaması olduğu halde özgünlüğünü koruduğu söylenebilir.

Tamer Baran

Tarkovski’nin 12 Ocak 1972’de günlüğüne yazdıkları çok ilginç: SSCB devlet sisteminde söz sahibi birkaç ayrı kuruluşun yetkililerinin “Solaris”le ilgili eleştirileri kendisine iletilmiş, yönetmen bunların bir kısmını günlüğüne aynen almış. 35 madde içinde, “filme Kolmogorov’dan (insanın fani doğasıyla ilgili) alıntılar koyulsun” gibi “tuhaf” talepler de var, “Kelvin’in hareket noktası toplumun hangi formuydu – sosyalizm mi, komünizm mi, kapitalizm mi?” gibi çıldırtıcı sorular da, yetkililerin filmden hiçbir şey anlamadıklarını gösteren düşünceler de… Yetkililerin Tarkovski’den temel talebi, hazır böyle bir hikayeyi çekiyorken, SSCB’nin “muhteşem” uzay çalışmalarını överek anlatmasıdır, tam da “böyle bir hikayenin” o çalışmalara o gözle bakamayacağını anlamak istemezler.

“Solaris” öncelikle bu nedenle büyük ve önemli bir filmdir. Çünkü –belki “Ivan’ın Çocukluğu” hariç- SSCB’de yapılan her Tarkovski filminde olduğu gibi yönetmen adeta imkânsız denebilecek şartlarda, kasten karşısına çıkarılan pek çok engelle boğuşarak bu filmi yapmıştır. Film bittikten sonra da tüm o saçma eleştirilerle karşılaşmış, yöneticilerin filmi değiştirme taleplerine direnmeyi başarmıştır.

 Aslına bakarsanız, sadece öyküsü dolayısıyla bile, böyle bir filmin SSCB’de yapılması imkânsızdır: Psikolog Kris, olup bitenleri anlayıp raporlaması için Solaris’e gönderilir. Uzay üssüne vardığında oradaki görevlilerden birinin intihar ettiğini öğrenir, diğer ikisi de çok tuhaf davranmaktadırlar. İlk uyuduğunda Kris, ölmüş karısı peydah olur, uyandığında karısını yanı başında gören Kris onu tek kişilik bir roketle uzaya yollar. Fakat kadın tekrar belirir. Diğer bilim insanlarının da böyle “ziyaretçi”leri vardır. Bunlar nereden ve nasıl gelmektedirler? Solaris’te yaşayan ileri zekalı bir varlığın oraya gelen insanlarla iletişim kurmak amacıyla kaybettikleri yakınlarının “kopya”larını üretip yolladığı tezi doğru mudur? Bu önermenin doğru olup olmadığını anlamanın bir yolu var mıdır?

Ciddi varoluşçu meselelerle ilgilenen bir filmin, diyalektik materyalizm dışındaki felsefi akımlara hiç yüz vermeyen bir yönetim tarafından onaylanıp yaptırılması, herhalde Tarkovki’nin daha ilk filmiyle elde ettiği başarı ve ünle ilişkili. Başka biri söz konusu olsa “Solaris” yapılamazdı. Ama Tarkovki “Ivan’ın Çocukluğu” ile Venedik’te Altın Aslan kazanmıştı, önde gelen festivallerin yöneticileri onun yeni filmlerini almak için yarışıyorlardı, ayrıca filmler çeşitli ülkelere satılıyordu, dolayısıyla komünist yönetim Tarkovski’nin spiritüel sorularla dolu filmlerine engel olamıyor, güçlük çıkarmakla yetinmek zorunda kalıyordu.

Bu güçlükler ve bunlar yüzünden yönetmenin sürekli moralsiz çalışması “Solaris”e büyük zarar vermiştir. Buna rağmen film, sinema tarihinde özel bir yere ve öneme sahip. Bunun nedenlerini Tarkovski kendisi şöyle açıklıyor: “Babama göre ‘Solaris’ bir film değil de edebiyata eş değerde bir şeymiş. İçe dönük edebi ritmi, banal sloganlardan uzak oluşu ve anlatıda her biri spesifik bir işleve sahip bir dizi detayla dolu olmasından sanırım.” (14 Haziran’daki notu)

Ve tabii bir de bilimkurgu literatürüne katkıları yüzünden: İlk kez seyirci, içinde patlamalar, korkunç uzaylılar, insanüstü güce sahip kahramanlar olmayan bir bilimkurgu filmi gördü “Solaris”le. İlk kez seyirci, insan olmanın varoluşsal sancılarının ve kendinden üstün bir güç karşısında hissedilen ezikliğin (dünya, hayat) uzay konusunda da geçerli olabileceğini düşündü… Yazının bu noktasında filmden alınan kareleri inceleyiniz lütfen: Üstteki planda, altında pantolon olmayan kişi kahramanımız, yerdeki dünyada ölmüş karısı (Solaris’te de intihar etmiş)… Genel olarak ortam Amerikan bilimkurgu filmlerine tam ters bir anlayışla oluşturulmuş. Nitekim alttaki planda görülen salon, renkleri ve dekoru itibariyle 19. yüzyılı çağrıştırıyor. Kris ve karısının boşlukta süzülmeleri ise, filmin ana temalarıyla çok uyumlu…

“Solaris” o kadar büyüleyici, öylesine tuhaf bir çekiciliğe sahip bir film ki, Tarkovski’nin –görüntü yönetmeni Yussov’dan aktardığı anekdot insana çok inandırıcı geliyor: Filmin montajı yapılırken odaya giren insanlar ayakta durmuyor, dizlerinin üzerine çöküyorlarmış. Arkadakilerin de filmin görüntülerinden yararlanabilmesi için…

 

Ödülleri:

1972’de, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı, Jüri Büyük Ödülü ve FIBRESCI ödüllerine layık görüldü. Amerikan Bilimkurgu, Fantezi, Korku Filmleri Akademisi’nce “En İyi Bilimkurgu Film” dalında Altın Parşömen Ödülü’ne aday gösterildi (2009).

 

Seçme diyaloglar:

Snaut: “Bilim mi? Saçmalık… Bu durumda vasatlık ve deha eşit derecede yararsız. Uzayı keşfetmeye ilgimiz yok. Sadece dünyayı uzayın sınırlarına kadar genişletmek istiyoruz. Başka dünyalarla ne yapacağımızı bilmiyoruz. Diğer dünyalara ihtiyacımız yok. Aynaya ihtiyacımız var sadece. Bir temas olsun diye debeleniyoruz ama asla olmayacak. Aptal bir çıkmazdayız çünkü aslında hem ihtiyaç duymadığımız, hem de korktuğumuz bir hedefe ulaşmaya çalışıyoruz. İnsan sadece insana ihtiyaç duyar.

Sartoris: “Sen kadın değilsin, bir insan da değilsin. Eğer bir şeyi anlamayı becerebiliyorsan, bunu anla. Hari diye biri yok artık. Öldü. Sen mekanik bir reprodüksiyonsun alt tarafı. Bir kopyasın.”

Hari: “Belki de… Ama ben… ben bir insan oluyorum. Sizin kadar derinden hissedebiliyorum. İnanın bana. Onsuz da yapabiliyorum artık. Onu seviyorum. Ben insanım”.

Kris: “Belki de sevginin nedeni olarak insanı deneyimlemek için buradayız”.

Kris: “Neden böyle işkence çekiyoruz?”

Snaut: “Bence kozmik duyularımızı kaybettik. Antik çağlarda yaşayanlar o duyguyu mükemmel anlıyordu. Neden veya amacı ne diye hiç sormadı onlar.”

Snaut: “Büyük soruları seviyorsun. Sanırım yakında bana hayatın anlamını soracaksın.”

Kris: “Dur biraz. Alaycı olma.”

Snaut: “O soru çok banaldir. İnsan mutluyken hayatın anlamı ve diğer ebedi meselelerle nadiren ilgilenir. Bu soruları insan bir ayağı çukurdayken sormalı.”

Kris: “İyi ama, ne zaman öleceğimizi bilemeyiz. Bu yüzden telaş içindeyiz.”

Snaut: “Acele etme. En mutlu insanlar bu lanetli sorularla ilgilenmeyenlerdir.”

Kris: “Sorularımız bilme arzumuzdan kaynaklanıyor. Buna rağmen en yalın insan gerçekliğinin korunması gizemi gerektiriyor. Mutluluğun, ölümün ve hayatın gizemleri…”

http://manalifilmler.blogspot.com/2010/05/solaris-1972.html

http://tamerbaran.blogspot.com/

http://oguzhanersumer.blogspot.com/2009/07/17-tarkovskyden-soderberghe-solaris.html

Andrey Arsenyeviç Tarkovski

 (RusçaАндрей Арсеньевич Тарковский) (4 Nisan 1932 – 29 Aralık 1986), Rus film yönetmeni, yazar ve aktör. Sinema tarihininönemli yönetmenlerinden biridir. Sergei Paradzhanov‘la birlikte Glasnost öncesi kuşağın en iyi yönetmeni olarak kabul edilir.Poetik sinemanın önde gelen isimlerindendir.

Hayatı

4 Nisan 1932 tarihinde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde doğdu.

Sergei Eisenstein‘den sonra adı en çok duyulan Sovyet sinemacılardan biri olan Andrei Tarkovsky ( Ünlü şair Arseniy Tarkovsky‘nin oğlu ), VGIK Sovyet Film Okulu’na girmeden önce müzik ve Arapça eğitimi aldı. VGIK’te saygın yönetmen Mikhail Romm‘un öğrencisi oldu. Romm öğrencilerini bireysel yeteneklerini geliştirmek yolunda teşvik eden bir entelektüeldi.

Tarkovsky uluslararası sinema arenasında, ilk uzun metrajlı yapımı olan Ivanovo detstvo (İvan’ın Çocukluğu – 1962) ile dikkatleri üzerine çekti ve Venedik Film Festivali`nde büyük ödül kazandı. On iki yaşında bir casusun hikâyesini anlatan bu ödüllü film, ikinci yapımı için otoritelerde büyük bir beklenti oluşturdu.

İkinci filmi Andrei Rublyov (Andrey Rublev – 1969 ), 1971 yılına kadar Sovyet yetkililerce yasaklanmış olarak kaldı. Cannes Film Festivali dahilinde, ödül almaması için kasıtlı olarak festivalin son günü sabah saat 4:00’de gösterilmesine rağmen bir ödül kazanmayı başardı. 1972 yılında gelen, ünlü bilim kurgu yazarı Stanislav Lem‘in aynı adlı romanından uyarlanan Solyaris (Solaris), Stanley Kubrick‘in 2001: Bir Uzay Destanına Sovyetlerin cevabı olarak görüldü ancak Tarkovsky bunu hiçbir zaman kabul etmedi. Solaris gezegeninin yörüngesindeki bir uzay istasyonunda yaşanan doğaüstü olayların ve insanların hayalleri ve vicdan muhasebeleri üzerine derin bir gerilim-bilim kurgu filmi olan Solaris, diğer yapıtlarına göre daha rahat bir şekilde seyirciyle buluştu ancak 1975 yılında çektiği Zerkalo ( Ayna ) ile tekrar Resmi Engellere takıldı. Tarkovsky’nin kendi çocukluğundan kalma bazı anıları ile, kırklı yaşların sonundaki bir adamın çocukluğu, annesi ve savaş ile ilgili anılarında Sovyet halkına farklı bir bakış açısı sunan bu film yine pek çok resmi otorite tarafından yasaklanması gereken bir film olarak görüldü.

Bir sonraki film Stalker (İz Sürücü – 1979), ilk versiyonun bir laboratuar kazası ile ile yok olmasından sonra, çok düşük bir bütçe ile yeniden çekilmek zorunda kaldı. Tarkovsky sinemasının belirgin özelliklerinden olan ağır ve uzun planların, özenli kompozisyonların, derin anlamlar içeren diyalogların en güzel şekilde kullanıldığı bu filmi takip eden ve resmi makamların izni ile İtalya’da çekilen Nostalghia (Nostalji – 1983) Andrei Tarkovsky’nin sıla özlemini dışa vurduğu ve sürgünde çevirdiği ilk filmidir. Son filmi Offret (Kurban – 1986)’in çekimlerini İsveç’te, Ingmar Bergman‘ın ekibi ile tamamladı. Aynı sene Cannes Film Festivali’nde tam dört ödül alarak festivale damgasını vurdu. 28 Aralık 1986tarihinde, Paris’te akciğer kanseri sebebiyle hayata veda etti.

1990 yılında “sinema sanatına olağanüstü katkısı, evrensel insani değerleri ve hümanist düşünceleri olumlayan yenilikçi filmleri” nedeniyle Tarkovsky’ye Lenin Ödülü verildi.

 

MİLLET OLMAK veya OLAMAMAK


“Türk Milletinin Sorunlarına bakarken toplu okumalar”

Dr.  Kenan Erzurumlu
24 Ocak 2012

 

Aile, sosyalleşmenin ilk adımı ve vazgeçilmez temelidir. Aile fertleri arasındaki birlik, bağlılık, dayanışma ve koruma duyguları, tüm sosyal kurumların dayanağıdır.  Aile, kültürü yaşatan ve gelecek nesillere aktaran en önemli kurumdur. Dolayısıyla aile, ferdi hayattan sosyal hayata (millet hayatına) geçişin başlangıç noktasıdır.

Ülkemizde sosyolojinin kurucusu olarak kabul edilen Ziya Gökalp, sosyalleşmeyi, “Aile”den “Ok”a kadar sınıflandırarak, ailenin tekâmülü (gelişmesi) olarak adlandırmıştır. Aşiretten millî devlete uzanan devre ise, cemiyetin Aşiret-İl-İlhanlık-Sultanlık ve millî devlet aşamalarından oluşmaktadır.

O’na göre Türkler’de ailenin gelişmesi: Yuva-Ocak-Soy-Boy-Oktur. Türk aile yapısını ise dört bölüm hâlinde incelemektedir.

 Törkün: Aileden oluşmaktadır.

Bark: Çocuklarının evlenerek yeni ev açmaları-aile kurmalarıdır.

Soy: Ailenin yanında ikinci derece akrabalarla oluşmaktadır.

Soy’da esas, “bağlılık” ve “sadakat”tır.

Boy: Soyların birleşmesi ile ortaya çıkar.

 

Boyların (oymakların) birleşmesinden kabileler (ok) oluşur. Kabilelerin birleşmesiyle kabile birlikleri; onlarında birleşmesinden de devletler oluşur.

Devletleşme, milletleşmenin ön adımıdır. Gökalp devletleşmeden sonraki gelişimi kavim- ümmet- millet olarak 3 evre halinde tanımlar.

Zaman zaman bilinçsizce, millet yerine kullanılan “Halk” kelimesi, kesinlikle milletle eş anlamlı değildir. Halk, belli bir dönemde aynı bölgede yaşayan insanların bütününü ve genelde hayatta bulunan nesli ifade eder. Ki, bu terim, tarihte hiçbir zaman devlet kuramamış, ortak dil, din, coğrafya, bayrak ve idealler oluşturamamış feodal kabileler için geçerlidir. “Millet”te, kişileri birbirine bağlayan kuvvetli bağların yerini, “halk”ta, aynı toplumda yaşamanın zorunlu kıldığı maddî ve hukukî ilişkiler alır.

Sosyolojik açıdan, çok sayıda millet tarifleri yapılmıştır. Bu tariflerin ortak noktası dil, kültür ve duygularda birlikteliktir.

Alexandrovic Sorokin’e göre millet, “aynı milliyet duygusunu taşıyan, vatan, dil ve devlet ortak paydalarında birleşen topluluklar” olarak adlandırmaktadır. “Türk Sosyolojisinde Ana Sorunlar” isimli kitabın yazarı Baykan Sezer, millet oluşumunda üç ortak noktayı vurgulamaktadır:

“Devlet kurabilme yatkınlığı, bünyesinde öbür halkları eritebilme özelliği, dış saldırı ve işgallere dayanabilme gücü.”

Sadri Maksudi Arsal, “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları” isimli kitabında “Nationalite” (milliyet) için, “Aynı dili konuşan, aynı millî seciyeye, müşterek tarihe, müşterek millî emellere malik olan kütledir” tarifini yapmaktadır.

Camille Jullian’ın 1913’te yaptığı millet tarifi kabul edilebilir görülmektedir. “Millet, uzak bir mazide, sıklıkla tarih öncesi devirde muayyen bir coğrafyada devlet kurmuş; uzun süre bağımsız olarak yaşamış; fertlerin birbiriyle kaynaştığı; dil, örf ve adet birlikteliği olan  kişi ve ailelerden oluşan toplumdur.”

Türkdoğan’a göre:

“Her dili, kültürü aynı olan toplulukları millet saymak büyük bir yanılgıdır. Millet sosyolojik anlamda, tarihi ve toplumsal gelişimin bir sonucudur…….. Millet, öyle bir tarihi süreçtir ki, en son kademede ticaret ve sanayin gelişmesi, toplum yapılarının biçimlendirilmesi, ferdi hürriyetlerin kazanılması, sosyal devlet anlayışının güçlenmesi ve demokratik hak ve özgürlüklerin tanınması gibi bir seri sivil haklarla birlikte olur.”

Bu tariflerin hepsinin haklı oldukları kadar, yetersiz kaldıkları durumlar da vardır. Şurası bir gerçektir ki, Gökalp’in belirlediği millî kimliğin oluşma evreleri tüm milletler için geçerlidir. Öte yandan, Gökalp, “millet”i, “Dili dilime, dînî dînîme uyan bir millettir” şeklinde tarif  etmektedir.

Kanaatimizce milliyet duygusu, bir millete mensup fertlerin, geçmişe yönelik bağlılığın yanında; geleceğe yönelik emellerini paylaşmalarıdır.

Kemalist sisteme göre millet: “Aynı coğrafya üzerinde yaşayan, aynı kültür ve tarih bilincini paylaşan insanların oluşturduğu yapıdır.” Bu görüşü, H. Nihal Atsız, Türk Milleti, “Türk kökünden gelenlerle, Türk kökünden gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kimselerden meydana gelen bir topluluktur.” sözleriyle ifade etmiştir.

Bu açıklamalardan sonra, dünyada bilinen milletlere sosyal antropoloji açısından göz atalım:

-Kavim milletler: Türkler, Çinliler, Japonlar gibi tek soydan gelen kişilerin oluşturduğu milletlerdir.

-Tarihî milletler: Tek bir ırkın meydana getirdiği kültürün, hâkim kültür olarak kabûlü ile diğer milletlerin eritildiği devlet yapılarıdır. Romalılar, Eski Yunanlılar, Fransızlar ve günümüz İtalyanları gibi.

Etnolojik açıdan millet: Ortak dile, millî seciyeye, tarihe millî ideallere sahip olan kütledir. Aynı ırktan gelen toplumları kapsar.

Örnek vermek gerekirse:

Slav ırkı: Ruslar, Polonyalılar, Çekler, Sırplar.

Cermenler: Almanlar, İsveçliler, Norveçliler, Danimarkalılar ve Hollandalılar

Türkler,

Latinler: İtalyan ve İspanyollar

Etnolojik kökene göre yapılan bu sınıflama, Avrupa ve Amerika’da bulunan milletler için sıhhatli görülmemektedir. Avrupa’da bulunan ve Slav, Cermen ve Latin olarak sınıflanan milletlerin kökenlerine bakılacak olursa şöyle bir durumla karşılaşırız:

a.    İberik yarımadasına gelen Vandal, Vizigot, Süev ve Alan kabileleri yerli halkla birleşerek bugünkü İspanyolların meydana gelmesini sağlamıştır.

b.    MÖ 8. yy dan itibaren Etrüsk yerleşimini izleyen Yunanların, Keltler’in, Pönler’in, İtalyotlar’ın, Vizigotlar’ın ve Lombardların göç veya istilâları sonucu yerli halk Latinlerle birleşerek bu günkü İtalyanların atalarını oluşturmuştur.

c.    Cermen kavimlerinin Avrupa’ya yayılarak yeni milletlerin oluşmasına yol açarken, Bu günkü Avrupa milletlerinin tarihinde Türk milletinin etkilerini de açıkça göstermektedirler. Anayurtlarında kalan Cermenler, daha sonra Alaman kabilesinin çevresinde yoğunlaşarak, bugünkü Almanya’nın temelini oluşturmuşlardır. Prof. Dr. László Rasonyi’ye göre bu günkü Almanya (Almanlar) altı ırkın karışmasından meydana gelmiştir.

d.    Eski Yunanistan’da ise, MÖ 2.000 başlarında, kuzeyden gelen Hint-Avrupalılar, yerli halkla karışarak Hellen’lerin atalarını oluşturmuştur. Ardından Mikenler’in, Dorlar’ın ve Akaların göç ve istilâları ile karışıma uğramıştır.

Bugünkü Avrupa’da Türk asıllı kavimler olarak Batı Hunlarının torunları olan millî kimliklerini kısmen hatırlayan Macarlar ve millî kimliklerini kaybetmiş Bulgarlar bulunmaktadır.

Kezâ, kuzeyden gelen başka arî kavimler ile yerli topluluklarla birleşmesiyle oluşan Hint topluluğu olmuştur. Hintlilerin devlet kurmaları ancak Gandi’nin önderliğinde olmuştur. Bu sebepledir ki, Hintlilerin milletleşme süreci halen tamamlanmamıştır.

Bu tespitlerden sonra, her iki sınıflamayı birleştiren üçüncü bir sınıflama daha yapmak mümkündür:

1. Bir kavmin veya akraba kavimlerin kaynaşıp gelişmesiyle ortaya çıkan kök milletler: (Türkler, Çinliler gibi.)

2. Değişik kavimler in kaynaşıp gelişmesiyle oluşan karışık milletler:

Fransızlar: Galyalılar, Franklar, Rurgondlar, Normanlar ve Vizigotlar.

İngilizler: Anglosaxon, Kelt, Norman Kavimleri.

Almanlar: Slav, Germen Kavimleri.

Bu sınıflamaya ek olarak Dr. Rıza Nur’un, Turanî kavimler için yaptığı sınıflamayı da vurgulamakta yarar vardır. Dr. Rıza Nur’a göre, Turan’da (Türk yurdunda) bulunan Türk dışı milletler ikiye ayrılmaktadır:

Turan neslinden olan, fakat dili bizden ayrılmış ve asıllarını unutmuş milletler (Kürtler, Lezgiler, Çeçenler, Dağıstanlılar, Çerkezler, Gürcüler, Hıristiyan Kazaklar, Bulgarlar, Ulaklar) ve tamamen yabancı milletler (Ermeniler, Rumlar, Acemler, Ruslar, Çinliler).

Arsal’a göre, milleti oluşturan sosyolojik unsurlar: devletin varlığı, nüfus, vatan (coğrafi saha), bağımsızlık, dil birliği, kültür birliği, din birliği, ırk ve soy birliğidir. Bu tespitte ülkü birliğinin olmaması önemli bir eksikliktir.

1. Buna göre, feodal yapıdan devlet olma merhalesine ulaşamamış toplumlarda ortak millî şuûrun oluşması beklenmemelidir. Kabileleri dahi bir araya gelememiş halklardan millet olarak bahsedilmesi, -art niyetli değilse-  sosyolojik saçmalıktır. Ortak dil, dîn ve millî  kimlik olmadan milliyetten bahsedilemez.

2. Yeterli nüfusa ulaşamamış toplulukların, devlet haline gelmesi mümkün değildir. Üçyüz-beşyüz binlik ve hatta, bir –iki milyonluk nüfuslarla milliyetten bahsetmek mümkün değildir. Özellikle son 150 yılda ortaya çıkan çok düşük nüfusa sahip devletçikler, varlıklarını uluslararası stratejilere borçludurlar. İki milyonlık Kırım Özerk Cumhuriyetinde, % 13-14 oranındaki Tatarla ve % 24 oranında bulunan Adigelerden ismini alan Adige Cumhuriyetinde milli devlet ve milli kimlikten bahsetmek zordur. Nüfuslarının % 50’den fazlası Rus olan bu ülkelerde, millî din-dil ve kültür hâkim unsur haline gelememiştir. Kırım tarihi geçmişine ve devletlerine rağmen halen Rus hegomanyası altında bulunduğundan milli kimliklerini ifadede sıkıntılar çekmektedir.

3. Toprak, kan-can ve zamanla vatan olur. Toprağı olmayan veya atayurduna ve dahi atalarının mezarlarına sahip çıkamayanların, devlet ve milletten bahsetmeleri abesle iştigaldir.

4. Bağımsızlık, millet olmanın vazgeçilmez kuralıdır. Hâlde veya tarihte, bağımsız bir devlet kuramamış hiçbir topluluğun milletleştiği görülmemiştir. Bağımsız ve hür yaşamak arzusu, devlet oluşturmanın ve milletleşmenin önemli bir faktörüdür. Bağımsız bir devlet kuran toplumlar, zaman içerisinde önce dinî sonra millî kimliklerini kazanmakta; daha sonra millî iradenin oluşmasıyla demokratik rejime geçmektedir. Bağımsız bir devlet olarak millî kimliğini kazanan toplumlar, daha sonra bağımsızlığını kaybetse dahi, millî kimliklerini kaybetmezler. Bağımsızlığın kaybedildiği esâret dönemlerinde, eskiden yaşanmış olan bağımsız devlet hatırası ve millî kimlik, yeni mücâdelelerin ilham kaynağını oluşturur.

5. Dil birliği; millet olmanın en belirgin göstergesidir. Milliyetler ortak dil etrafında oluşurlar. Dilini kaybeden milletler, kimliğini de kaybetmeye mahkûmdur. Türkçe, Türk Milleti’nin, İngilizce İngiliz Milleti’nin, Fransızca Fransız Milleti’nin millî mizacının tercümanıdır. Dil, ninnidir. Dil, ağıttır. Dil, destandır. Dil, türküdür. Dil, kültürdür. Dil milleti millet yapan değerlerin göstergesi; ses bayrağıdır; gönül sesidir.

Çarpıcı bir örnek olarak, Farslar yüzyıllar boyu başka kavimlerin himayesi altında kalmışlar ancak Firdevsî’nin gayretleriyle millî şuûra ulaşmışlardır. Burada, “Şehname”deki sözlerini tekrar hatırlamakta yarar vardır. “Bu otuz yıl içinde çok sıkıntı çektim. Ama bu Farisî ile Acem’i de dirilttim”. Fridevsî’nin bahsettiği “otuz yıl”, Şehname’nin yazılış süresidir. Tarih boyunca farklı kabilelerde kullanılan farklı dillerin, ortak bir dil haline gelmedikleri sürece, millî şuurdan bahsetmek mümkün değildir.

6. Din birliği; Milletlerin oluşmasında önemli bir role sahiptir. Gökalp’in belirlediği devlet-ümmet- millet oluşum seyri, milletleşmede dînî inançların önemini vurgulamaktadır. Tarihte millî dinlere sahip toplumların, millî değerlerini ve varlıklarını daha iyi muhafaza ettikleri görülmektedir.

Şintoizmi millî din olarak kabul eden Japonya ile Museviliği millî din olarak kabul eden Yahudilerin millî kimliklerini korumakta gösterdikleri hassasiyete hayran olmamak elde değildir.Milletimizde ise, -İslâm öncesi- millî din hâlindeki Göktanrı inancı, Türklüğe ayrıcalık ve üstünlük psikolojisini sağlarken, millî kimliğin oluşmasında önemli rol oynamıştır. İslâmiyet’in Türk yorumunun millî inanç haline geldiği MS 10.-16. asırlar arası, tarihimizin en şaşalı dönemlerinden birisidir.

7. Irk ve soy birliği, dilin, kültürün ve birlikte yaşama ülküsünün ana kaynağıdır. Irk olmadan, soy-boy- ok- kabile oluşması mümkün değildir. Çekirdek ailelerden başlayan ırk gelişerek, milleti oluşturan kurumları hazırlayan en önemli olgudur. Günümüzde giderek değişen dünya şartlarında, aynı ırktan gelmiş; ancak farklı adlarda milletler oluşturmuş toplumlar yeniden birleşme eğilimindedir. Soya aidiyet şuuru birliktelik, büyümenin ve güçlü olmanın ilk ve en önemli adımıdır.

Konuyu destan şairimiz rahmetli Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun dizeleri ile bağlayalım:

“Ben Türk’üm! de, dur sözünde,

Yürü Bozkurt’un izinde

Kalmasın şu yer yüzünde

Şerirlere şer meydanı.

Tanrı Kut Mete Çağı’ndan,

Son Peygamber kucağından,

Hacı Bektaş ocağından,

Açık bize sır meydanı.

Hayaller kalınca güdük

Açıldı surlarda gedik…

Mehter sustu, öttü düdük,

Rezil oldu er meydanı!”

http://www.kenanerzurumlu.com/2012/01/millet-olmak/

“TARİHİ VE SOSYOLOJİK AÇIDAN IRK, ETNİK GRUP, MİLLET

Tarih boyunca insan toplulukları, çeşitli “ırk”lardan, çeşitli etnik kökenlerden gelirler, ama bu tür “ırki” ve etnik kimlikler birbiri ile etkileşerek, birbirini eriterek, birbirini yok ederek, birbiriyle birleşerek daha büyük halk topluluklarına dönüşür ki, çağdaş milletler böyle meydana gelir. Millet aşaması, etnik, “ırki”, kökenlerin tarihsel olarak silindiği bir aşamadır. O nedenle çağdaş milletler bir bütün oluşturur, milletin bütünlüğü ya da tekliği kavramı da buradan türer.

Türkiye açısından baktığımızda ise, binlerce yıldır Türkiye coğrafyasında biraraya gelen çeşitli etnik kavimler, binlerce yıl içinde birleşerek, birbirinin içinde eriyerek tek bir millet oluşturmuştur ki, bunun da adı Türk milletidir. Türk, bir etnik ya da “ırki” kavram değil, bu yörede yaşayan milletin adıdır. Bu ad, binlerce yıldır kullanılmaktadır ve binlerce yıldır da aynı anlama gelmektedir.

Türk Ulus Devleti

Türkiye Cumhuriyeti, bu çağdaş gerçekler temelinde kurulmuş bir ulus devlettir. Ulus devlet, milletin bölünmezliği ve mutlak hakimiyeti üzerine inşa edilir. O nedenle “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”. Millet bu egemenliğini kullanırken, kendi içinde bir bütün olarak kullanır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni, ABD türü bir etnik federasyondan ya da Avrupa türü prenslikler federasyonundan ayıran gerçeklik budur. ABD’de ve Avrupa’da hiçbir zaman bizdeki gibi bir bütün millet oluşamamıştır. Oluşmadğı için de, çeşitli etnik gruplar ya da bunların idari adı olan prenslikler biraraya gelerek federasyon kurarlar. Bu nedenle çoğu Avrupa devleti ve ABD, ulus devlet değildir. Bu nedenle de içlerinde farklı dilleri barındırırlar.

Avrupa ve ABD’nin dışında kalan dünyada ise tarihsel gelişme farklıdır. Örneğin Türkler, bu tür federasyon aşamalarını çoktan geçmiştir. Selçuklu ve Osmanlı’daki sistem çözülmüş, bu çözülme ile birlikte ulus devlet oluşmuştur. Ulus devlet bir Ulusal Kurtuluş Savaşı ve devrimle kurulmuştur, ama bu da bu kuruluşun bir dışarıdan müdahale ile olduğu anlamına gelmez, tam tersine içsel gelişim bu tür bir devrime yol açmıştır.

………

Bir ulus devlette, azınlık olabilir. Azınlıklar ulus devlet içerisinde belirli ve sınırlı haklara sahip olurlar. Bu tür yasal düzenlemeler ulus devlet otoritesini ve milli egemenliği zedelemez. Ancak bir ulus devlette, alt kimlik olamaz, ikinci bir asli unsur olamaz, ikinci bir kurucu öğe olamaz. Çünkü ulus devlet tek bir ulus tanımı üzerinde yükselir.

Bu açıdan baktığımızda, Türkiye’de etnik sorun olarak görülebilecek aslında bir azınlık sorunu olan, Rum, Ermeni ve Yahudi sorunundan bahsedilebilir. Bu tür azınlıkların, kendini ait hissettikleri ulusla birlikte Türk devletine karşı hareketleri olabilir. Nitekim Osmanlı’nın yıkılış dönemi böyledir. Bu tür sorunların çözüm noktası, azınlıkların dışlanması değil, azınlıkların azınlık bölücülüğü yapacakları zeminin Türklükle doldurularak, onlara bölücülük zemini bırakılmamasıdır. Zeminsiz kalan azınlıklar, kendilerini ait hissetmeseler, hissetmek zorunda olmasalar bile, yaşadıkları devletin ve ülkenin mutluluğunu düşünmek zorunda kalacaklardır.

http://www.turksolu.org/sehit/5.htm

BÜYÜK DEVLET OLMANIN YOLU

M. Hilmi Yıldırım
/14 Şubat 2013

İslâm devletlerinden hiçbiri tek başına büyük devlet olamaz ve büyüyemez. Ancak birlik olurlarsa, birlikte büyüyebilirler. Birlik oluşturamazlarsa, küçüklüklerini dahi koruyamazlar. Müslümanları geçmişte İngilizler küçük devletçiklere ayırmıştı. Günümüzde aynı rolü ABD oynuyor. ABD yetkilileri, İslâm devletçiklerinin biraz olsun büyüdüklerini ve İsrail için tehdit olmaya başladıklarını, o nedenle yeniden bölünmeleri gerektiğini açık açık ifade ediyorlar. Görülen o ki, Batılı güçler, Müslümanların devlet gibi devlet sahibi olmasını istemiyorlar. Osmanlı Devleti’ni yıkmak için seferber olmalarının sebebi de bu idi. Amaçları, Müslümanları güçsüz ve bağımlı devletlerin idaresinde sömürüden kurtulmadan yaşatmaktır.

Esasen İslâm devletlerinin çoğu tam devlet değil, yarı devlettirler. Birleşip büyük bir güç olmaları gerekirken, eğer yeniden bölünürlerse, ne zaman biteceği belli olmayan bir esarete birlikte düşmeleri kaçınılmazdır. Ay büyümezse küçülür. Devletler ve milletler de böyledir. Büyümezlerse veya büyüme emelleri yoksa mutlaka küçülürler. Nihad Sami Banarlıder ki:

“Şu nokta bir hakikattir ki, büyümek emelinde olmayan milletler küçülmeye mahkûmdurlar. Fakat milletlerin büyüme emelleri hiçbir zaman mevsimsiz ve olmayacak hayallerle birleştirilemez. Hele böyle hayaller, devlet siyaseti haline getirilemez. Nitekim 1914-1918 yıllarında Türkiye’yi idare edenler devlet siyasetini Turancılık ideali ile birleştirdikleri için, biz, Birinci Dünya Harbi sonunda, vatanımıza yeni topraklar ilâve etmek şöyle dursun, vatanımızın dokuzda sekizini kaybettik.”

Demek ki, büyüme emeli olmalı, fakat sosyal gerçeklere dayanmalıdır. Aksi hâlde “büyüyeyim” derken, küçülmek ve yok olmak söz konusudur. Müslümanların büyüme emellerinin sosyal zemini her zaman vardır ve sağlamdır. O sağlam zemin İslâm’dır. Bunu deyince birileri hemen gocunur, sözü başka tarafa çekerler. Bu kişilere şu gerçeği hatırlatmak gerekir. İslâm’ı bir devlet düzeni olarak kabul etmek başkadır, sosyolojik önemini bilmek ve ona göre politika üretmek başkadır. Müslüman için mühim olan devletin, adaletle hükmetmesi, müşavereye başvurması ve halkın refahını temin etmeye çalışmasıdır. Bunu sağlayan bir devletin idaresinde, Müslümanlar çok rahat yaşar ve hiçbir şikâyette bulunmazlar.

Maalesef, Atatürk’ten sonra iktidara gelenler, İslâm’ın sosyolojik gerçekliliğini hiç dikkate almadılar. Hâlbuki Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni bu gerçek üzerine kurdu ve Anadolu’da birliği bununla sağladı. En bariz örnek, onun yaptığı nüfus mübadelesidir. Nüfus mübadelesinde, Türkiye’ye göçmek isteyen Gagavuz Türklerinin göçüne, Hıristiyan oldukları için izin vermedi. Fakat Türk olmayan ve Türkçe bilmeyen Balkanlı Müslümanların hepsini kabul etti.Dahası, Anadolu’da yaşayıp Hıristiyan olan Türkleri de Rumlarla birlikte göç ettirdi. Bu uygulama, Müslümanların nasıl birlik olacaklarını ve nasıl büyüyeceklerini göstermesi bakımından çok önemlidir.

Tarih boyunca kurulmuş büyük devletlerin hepsi, bir inanç temelinde bir araya gelmiş ve çeşitli ırklardan oluşmuştur. Irkı, esas alan devletlerin hiçbiri büyük olamaz ve büyümezler. Bu gerçeği unutan Araplar, İngilizlerin “Büyük Arabistan” yalanına aldandılar. Bugün de Kürtlerden bazıları ABD’nin “Büyük Kürdistan” tuzağına koşuyorlar. Büyük devlet olmanın yolu birlikten geçer. Bölünerek, parçalanarak büyük olunmaz.

 Bir devletin büyük olarak tanımlanabilmesi için dünyadaki büyük devletlerle mukayese edilmesi gerekir. Böyle bir mukayese yaptığımızda İslâm devletlerinin hiçbiri büyük sayılmaz. Müslümanlar, büyük ve adaletli bir devletinin vatandaşı olmayı, yarı ve bağımlı bir devletin başkanı olmaya tercih etmeden büyük devlet kuramazlar. Ne yazık ki, ayrılığın ve işbirlikçiliğin bir sebebi de içimizden iktidar hırsı taşıyanların makam-mevki, mal-mülk rüşvetiyle satın alınmasıdır. Bunu önlersek ve birlik olursak, işte o zaman büyük devlet kurarız, sömürü ve zilletten kurtuluruz.

Kaynak:

http://www.yenimesaj.com.tr/?artikel,12004681/buyuk-devlet-olmanin-yolu/m-hilmi-yildirim

 

Not: Bu yazıları okuyunca millet olmak veya olamamanın, sosyolojik sebepleri ve sonuçlarının sentezini yapmak size düşüyor.

ZENGİN YAHUDİ


Daniel Schmid’in filmi üzerine, Meleklerin Gölgesi (L’Ombre des Anges) Le Mondé’dayayımlanan makale, 18 Şubat 1977.1976 yılı içerisinde pek çok fil­min ve 13 Şubat 1977’de Daniel Schmid’in filminin gösteriminin Kültür Ba­kanlığı tarafından yasaklanması üzerine içlerinde Deleuze’ün de olduğu elli kadar kişi “bir filmin yapısını analiz edememekten ileri gelen sorumsuzluğa” ve “bir filmin gösterimini engelleyen şiddet hareketlerine” karşı ortak bir bil­diri imzalarlar.

[D. Schmid’in söyleşisi, Le Monde, 3 Şubat 1977]

Daniel Schmid’in Paris’te iki salonda vizyona giren Melek­lerin Gölgesi isimli filmi antisemitizmle [Yahudi düşmanlığı] suçlanıyor. Bildiğimiz kurumlar sansürlenmesini, yasaklanma­sını isterken, anonim başka gruplar tehditler yağdırıp, bomba ihbarları verdiğine göre, her zaman olduğu gibi iki taraflı bir saldırı söz konusu. Bu nedenle filmin öneminden, yeniliğin­den, güzelliğinden söz edebilmek çok zor bir hale geliyor. Sanki diyoruz ki: film öylesine güzel ki bir miktar antisemitizmi bağışlayabiliriz… Bu baskı sisteminin ilk etkisi filmin sadece ortadan kaybolması değil, aynı zamanda, yanlış bir soru ile zihinlerden silinmesidir.

Zira, elbette antisemit filmler vardır. Belirli nedenlerle şu ya da bu grubun hoşuna gitmeyen filmler de mevcuttur. Bura­da ise tam tersine eşiğe aşan şey suçlamanın radikal boşluğu. İnsan bazen acaba rüyada mıyız diye düşünüyor. Şu bir gerçek ki kimi kelimeler, “zengin Yahudi” gibi, bir kahramanı tarif etmek için kullanımla geliyor. Bu kahramandan, film tarafından açıkça “istendiği” gösterilen, bir çekicilik fışkırıyor, bu hiç de önemsiz değil. Schmid filminin temel karakterlerinden birini harika bir şekilde ifade etti: yüzler sanki aktörlerin yanında ve söyledikleri ise yüzlerin yanında. Öylesine ki zengin Yahudi kendisine “zengin Yahudi” diyebilir. Aktörler bir dizi dönüşü­mü örgütleyen bir sözce ve yüzler bütününden besleniyorlar. “Bodur, cüce” gibi kelimeler, bir cücenin jestlerine ve fonksi­yonuna sahip endişe verici bir devi tarif ediyor. Nazi sözceleri, antisemit açıklamalar bir yatak üzerinde uzanmış bir şekilde onları tutan anonim bir kahramana sarmalanıyor; ya da eski bir Nazi olan travesti bir şarkıcının ağzına takılıyor.

Antisemitizm suçlamasının neye dayandığını araştırmak gerektiğine göre sormak gerekecek kim bu kahramanlar? Ön­celikle şu fahişe var, Nazi olanın kızı. Zenginliği emlaktan ge­len ve yaptığı işten söz eden, kovma, yıkma, spekülasyon, “zengin Yahudi” var. İkisi arasında kurulan ilişki şuradan geli­yor: büyük bir korku duygusu, dünyanın ne hale geleceğine ilişkin bir korku. Kadın bu korkudan irade dışı bir şekilde ken­disine yaklaşan herkesi şaşkınlığa uğratacak bir kuvvet sağlı­yor, öylesine ki, ne yaparsa yapsın, ne kadar nazik olursa ol­sun, onun tarafından aşağılandığımızı hissediyoruz. Zengin Yahudi ise daha çok, tıpkı kendisini kat eden bir lütuf gibi, kendisini hali hazırda başka bir dünyada bulduran gibi, bir kadere kayıtsızlığı ediniyor. Meleklerin gölgesi. Her ikisi de dönüştürme gücüne sahip, zira bu kuvvete ve lütufa sahipler (hatta destek olanın dönüşümü). “Zengin Yahudi” zenginliğini hiçbir zaman Yahudi olarak değil fakat şehrin, belediyenin, polisin sistemi olarak sunulana borçlu; buna karşılık lütfu ise başka bir yerden sağlıyor.

Fahişe ise durumunu Nazizm’in çöküşüne borçlu, fakat kuvveti başka bir yerden geliyor. Necropolis’teki, şehirdeki tek “yaşayan” bu ikisi. Kadın tarafından aşağılanmadığını ve gü­cünün onu tehdit etmediğini sadece Yahudi biliyor. Sonuçta Yahudi’den kendisini öldürmesini istiyor, çünkü yorgun ve hiçbir işe yaramadığını düşündüğü bu gücü artık istemiyor. O ise polise gidiyor, emlak sistemi adına kendini korutmak, fakat artık bu lütufu istemiyor, garip bir şekilde sakar ve kesinlikten uzaklaşan bu lütufu istemiyor. İşte ekranda görülenler bunlar, filmin tüm açık içeriği bu.

O halde antisemitizm nerededir, nerede olabilir? Gözlerimi­zi ovuşturuyoruz ve arıyoruz. Acaba “zengin Yahudi” sözü mü? Elbette bu ifadenin çok büyük bir önemi var filmde. Eski aile­lerde “Yahudi” kelimesi telaffuz edilmemeliydi, onun yerine “İsrailli” deniyordu. Fakat bunlar tam da antisemit ailelerdi.

Ne İsrailli ne de Siyonist olan bir Yahudi’ye ne diyeceğiz?

Ne diyeceğiz Spinoza’ya, Yahudi felsefeci, sinagogdan kovulma, zengin bir tüccarın oğlu, ve tüm dâhiliği, gücü, çekiciliği Yahudi olma olgusundan ya da kendisine Yahudi diyor olmasından bağımsız mıydı?

Sanki sözlüğe bir kelime yasaklanıyormuş gibi: Antisemitizm cephesi “Yahudi” kelimesini telaffuz eden herkesi antisemit ilan ediyor (tabii ölülere çekilen bir söylevin ritüeli söz konusu değilse). Bu cephe kamuoyunun bu konuyu tartışmasını ret mi ediyor, hiçbir açıklama yapmadan kimin antisemit olup kimin olmadığının karar verme hakkını kendine mi saklıyor?

Schmid kendi politik niyetini açıkça ifade etti, ve filmi en ba­sit ve en açık biçimiyle bunu gösteriyor. Eski faşizm, birçok ül­kede ne kadar aktüel, ne kadar güçlü olursa olsun, yeni ve ak­tüel bir problem değildir. Bizlere başka faşizmler hazırlanıyor. Eskisinin artık folklorik bir figür haline geldiği tüm bir neo- faşizm yerleşiyor (filmdeki travesti şarkıcı). Neo-faşizm, bir sa­vaş ekonomisi ve politikası olmak yerine, güvenlik için küresel bir anlaşma, daha az kötü olmayan bir “barış” idaresidir. Küçük korkulardan tertiplenen organizasyonlarla, hepimizden mikro- faşistler yapan kaygılarla, sokağımızda, mahallemizde, sine­mamızda çıkabilecek her yüksek sesi, her yüzü, her şeyi boğa­cak hale geldik.

“Otuzlu yılların faşizmini konu alan filmleri sevmiyorum. Yeni faşizm öylesine ince, öylesine gizli ki. Belki de, tıpkı filmde olduğu gibi, sosyal problemlerin hallolduğu fakat kaygıların sadece boğulduğu bir toplumun harekete geçireni”. [D. Schmid’in söyleşisi, Le Monde, 3 Şubat 1977. 144]

Eğer Schmid’in filmi yasaklanır ya da engellenirse bu anti- semitizme karşı savaşta bir zafer olmayacak. Fakat neo-faşizm için bir zafer olacak. Kendi kendimize diyeceğiz ki: sonuçta, neredeydi, sadece bir bahaneydi, bir bahanenin gölgesi değil miydi? Bir kaç kişi filmin güzelliğini, politik önemini ve nasıl bertaraf edildiğini hatırlayacak.

 

Kaynak:

GILLES DELEUZE, İKİ DELİLİK REJİMİ-Metinler ve Söyleşiler- 1975-1995, Yayına Hazırlayan: David LAPOUJADE Çeviren: Mahir Ender KESKİN, Mayıs, 2009, İstanbul

(Not: Ne yazık ki bu film bir bütün olarak seyretme imkânına kavuşamadık.
İnternet üzerinde hala sansürlü gibi görünüyor.)

MARTİN BUBER VE TANRI TUTULMASI


“Allah Teâlâ’ya inancını kaybedenlerin ve ateistlerin okuması gereken bir yazı”

Elis Simson/   20 Şubat 2013

 

Geçtiğimiz kasım ayında dünyaca ünlü bir yoga eğitmeni olan Seane Corn’dan iki günlük bir eğitim alma şansım oldu.

Off the mat and into the world” (“Minderden in ve dünyaya dal” diye çevirebiliriz) adlı aktivist organizasyonun kurucusu olan bu harika kadın eğitim sırasında bize bir hikâye anlattı.

Afrika’da mültecilerle çalışmaya gittiği bir seyahatinde, yokluğun ve açlığın ta kendisiyle karşılaşmış. Küçük yaşta hamile kalan kızlar, Batılı ailelere satılan çocuklar, AIDS, kendilerini satmaya hazır genç kadınlar ve kendilerini satmaktan bitap olmuş bedenler, çöple, pislikle, hastalıkla iç içe hayatlar, açlığa, susuzluğa ve yokluğa teslim olmuş ruhlar görmüş… Bu hayat mı gerçekten, bu nasıl bir adalet diye sorgulamaya başlamış. İnsanlara destek olmak için orada olduğunu unutup sıkışan nefesine, kararan kalbine ve onu aniden terk eden umutlarına odaklanmış… Utanmış, gitmek istemiş. İnsanlarla göz göze gelmekten kaçınarak hızlıca yürürken, küçük bir kız çocuğu elini tutmuş ve onun hızına yetişmeye çalışarak onunla beraber yürümüş bir süre. Bir an bakışları buluşmuş, kız çocuğu hafifçe gülümsemiş ve arkasına bakmadan uzaklaşmış.

“Ve o çöplükte, yaşamın sıfır noktasında bile Tanrı oradaydı. Ben nasıl bakacağımı unutmuştum sadece. O kız çocuğunun gülümsemesi Tanrı’nın kendisini hatırlatışıydı” diyerek bitirmişti Seane Corn hikâyesini.

Burada nasıl bir Tanrı’yı kastettiği pek de önemli değil aslında, neye inanıyorsanız inanın, bu hikâyenin hepimize verdiği mesaj aynı aslında… İnanç çok kırılgan bir şey, bazen kaybedersiniz ve bulamazsınız. Bazen, bakmayı hatırladığınızda kolayca geri gelir. Bazen de zorlu bir arayışa çıkmak zorunda kalırsınız, hiç geri gelmeyecek bir şeyi arar gibi sanki…

Hayatın adaletsizliği karşısında hepimiz isyan etmişizdir. Suçlayacak birini, bir şeyi aramışızdır, telafi için yalvarmışızdır. Ve bize cevap veren sessizlik olmuştur.

Bu sessizlik anlarında bile inancını yitirmemek nasıl bir şeydir peki?

Zor zamanlarda, büyük felâketlerde, tarifsiz acılarda Tanrı nerde diye sormak ikiyüzlü bir kolaycılık değil de nedir?

Asıl inanç Tanrı’yı bu zor zamanlarda da olduğu gibi kabul edip ona inanmaya devam etmektir belki de?

İbrahim ve Eyüp’ün inançları gibi… Başlarına gelen onca felâkete rağmen inançlarını yitirmemek; tüm kederlerine rağmen inanabilmek…

Holokost, Yahudi teolojisini ‘bundan sonra nasıl bir Tanrı’ya inanmalı veya Tanrı’ya nasıl inanmalı?’ sorularıyla sarsmıştır, hiç şüphesiz. Bu soruyla doğrudan hesaplaşan birçok düşünür ve teolog olmasına rağmen ben bu yazıda Martin Buber’den bahsetmek istiyorum.

1878’de Viyana’da doğan Yahudi düşünür, 1938’de Avrupa’yı terk edip bugünkü İsrail topraklarına yerleşerek Holokost dehşetinden sağ kurtulmayı başarmıştır. Kimilerine göre Buber, bu tarihten sonra yazdığı her şeyde bu olayla yüzleşmeye çalışmıştır, kimilerine göre ise Buber’in asıl meselesi, Holokost’a yol açan daha büyük bir sorunla, modern çağdan beri süregelen ama 20. yüzyılda zirveye ulaşan inanç krizi iledir.

Buber’in en önemli eserlerinden biri Ben ve Sen (Ich und Du) adlı kitabıdır.

Bu ben-sen ilişkisi Buber’e göre üç çeşittir:

  1. İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi,
  2. İnsan ile şey arasındaki ilişkisi
  3. Her ilişkinin temelinde yatan insan ile tanrı arasındaki ben-ebedi sen ilişkisi.

Buber insanın özünü oluşturan şeyin, diyaloga dayanan ilişkiye açıklığı olduğunu söyler. İnsan ilişkisel bir varlıktır, her daim ilişki kurmaya, diyaloga girmeye açıktır, hep bir ilişkiler ağı içindedir. İnsanlar arasındaki bu ebedi ilişkinin temel modeli insanın Tanrı’yla kurduğu ben-sen ilişkisidir. Şöyle der Buber:

‘Her Sen dediğimizde aslında Ebedi Sen’e de hitap etmiş oluruz.’ İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi, ebedi sen’le olan ilişkisinden doğar ve nihayetinde ona varır, onda toplanır. İnsan, Tanrı’yla bir dostuyla konuşur gibi konuşur, insan Tanrı’yla diyalog kurmaya açık bir varlıktır. Tanrı’nın bu diyalogdaki yanıtı ise tüm evrendir; Tanrı konuşur ve tüm evren konuşur. Bu durumda ‘sen’ hem tek tek insanları, hem de kocaman bir dünyayı ifade eder. Ve ben, her ‘sen’ deyişimde bu dünyanın bir parçası haline gelirim. Dolayısıyla diyalog varlığımın devamıdır; ilişkiler ağının ve insanlığın temel koşuludur. Bu diyalog ise, her ‘sen’de ‘ebedi sen’i bulduğum bir diyalogdur.

Buber 1951’de Tanrı Tutulmasıadlı bir kitap yazar. Bu ifadeyi Holokost’tan önce de kullanmıştır aslında ama 1950’lerden sonra bu konuya daha çok eğilir. Bu ifadeyi 20. yüzyılda yaşanan inanç krizini tartışmak için kullanır. ‘Dünyanın içinden geçmekte olduğu tarihsel çağ, tanrı tutulması çağıdır’ der ve bunu Kopernik Devrimi ile başlayan bir sürece, yaratan ile yaratıcının yer değiştirmesi sürecine bağlar. Yaratıcı aşkınlığını yitirmiş, içkinliğe hapsedilmiştir. Ebedi-sen’le diyalog kurma şekli bir ‘şey’ ile ilişki kurma şeklini almıştır. Ebedi-sen bilinemezliğini, kavranamazlığını, dolayımsızlığını kaybetmiş; bilinebilir, kuramsallaştırılabilir, akılcılaştırılabilir bir şey haline gelmiştir. Aslında bu çok da yeni bir tespit değildir, felsefe tarihinde birçok farklı şekilde adlandırılır bu teşhis: dünyanın büyüsünün bozulması, akılcılaşma, şeyleşme, araçsallaşma, yabancılaşma, aşkın Öteki’nin bastırılması gibi… Modern çağ, Tanrı’yı insan tarafında yeniden yaratmıştır. Tanrı’nın sadece bir fikir olduğunu, varolup olmadığının bilinemeyeceğini öne süren Kant’tan, insanın yarattığı tek tanrılı kültürün yaratıcı enerjiyi baskıladığını ve bu Tanrı’yı öldürmek gerektiğini söyleyen Nietzsche’ye kadar tüm modern çağ, Tanrı’yı insanlaştırmaya, rasyonalize etmeye, dolayımlamaya çalışmıştır; oysa Buber’e göre Tanrı yaşayan bir varlıktır ve onun yaşama şekli bizim kavrayışımızın çok ötesinde olmasına rağmen Tanrı, insanın diyalog kuracağı bir ‘sen’dir.

Peki, Buber’e göre Tanrı, insanın ebedi diyalog içinde bulunduğu bir varlıksa, Tanrı’nın Holokost sırasındaki sessizliği ve eylemsizliği nasıl açıklanabilir?

İşte bu aşamada Buber’in kullandığı ‘Tanrı tutulması’ metaforu devreye giriyor: Bildiğimiz gibi, güneş tutulmasında güneşe bir şey olmaz; güneşte bir şey gerçekleşmez. Tutulma dediğimiz şey dünya ile güneş arasında gerçekleşir. Aralarındaki ilişki kesintiye uğrar ve güneşin ışığı dünyaya ulaşamaz. Tanrı tutulmasında da aslında Tanrı olduğu yerde durur, bir yere kaybolmamıştır; araya başka bir şey girmiş ve bizim onu görmemizi geçici olarak engellemiştir. Yani tutulma ben ve ebedi sen arasındaki diyalogda gerçekleşmiştir. TANRI VARLIĞINI ÇEKMEMİŞTİR, SADECE ÖYLE GÖRÜNMEKTEDİR; ÇÜNKÜ TANRI’YLA DİYALOGA YANAŞMAYAN BİR ÇAĞDA TANRI’NIN CEVABI, SESSİZLİK, YOKLUK, VARLIĞINI ÇEKİP ALMASI VE SAKLANMASI ŞEKLİNDE TEZAHÜR EDER. Tanrı’nın yaşayan bir varlık olduğuna inanan bir kişi için, Tanrı’nın kendini gizlemesine ve sessizliğine tanık olmak ne büyük kederdir…

Buber’in ‘Holokost’tan sonra Tanrı’ya nasıl inanacağız?’ sorusunu doğrudan ve açıkça ele aldığı iki metin vardır. Bunların ikisi de 1950 yılında kaleme alınmıştır. İlki

“Cennet ve Dünya Arasındaki Diyalog”dur; diğeri ise Buber’in Ernsz Szilagyi adlı genç Macar meslektaşına cevaben yazdığı bir mektuptur. Bu mektupta Buber tüm samimiyetiyle Tanrı’yı, sevdiğimiz ve güvendiğimiz bir dosta benzetir. Fakat sonradan işaretleri takip etmeye başladığımızda, tüm bu işaretlerle bizi aslında yanlış yönlendirdiğini ve kandırdığını fark ettiğimiz kötü yürekli bir kişiye dönüşmüştür. Peki, şimdi neye inanmalıyız diye sorar Buber; işaretlere mi, kalbimize mi? Buber ısrarla şunu söyler:

Tanrı yaşayan bir varlıktır, bizim yaratımız değildir. İnsan aklının oluşturduğu bir fikir, bir tasavvur veya toplumsal hayatı düzenlemek için geliştirdiği etik bir ideal değildir. Buber’e göre İbrahim ve Eyüp bunun farkındaydı; bu yüzden de Tanrı’yı olduğu gibi kabul etmişlerdi (Zaten Tanrı da Exodus 3:14’te ‘Ben benim’ demez mi?),  başlarına gelen felaketlere rağmen (ki zaten bunların kaynağı da Tanrı’dır) Tanrı’ya olan inançlarını kaybetmemişlerdi. Eğer Tanrı’nın sadece insan yapımı bir fikir veya etik bir ideal olduğunu düşünselerdi, inanmak çok daha ‘kolay’ olurdu. İbrahim ve Eyüp çok kederliydi; çünkü Tanrı, etik ideallerle çelişir gibi görünmekteydi. İyi bir Tanrı değil gibiydi. Bu Tanrı’ya inanmak zaten başlı başına zordu. Tanrı ne İbrahim’e ne de Eyüp’e bir şey söyledi; yaptıklarının ardındaki mantığı anlatmadı, adaletinden bahsetmedi, sadece oradaydı ve konuştu. Bu ise, İbrahim için de Eyüp için de yeterliydi. BUBER’E GÖRE TANRI ARTIK YALNIZCA KENDİNİ-GÖSTEREN BİR TANRI DEĞİLDİ, AYNI ZAMANDA KENDİNİ-GİZLEYEN DE BİR TANRI’YDI. Kendini-gizlemesi de kendini-göstermesinin bir biçimiydi: sessizlik, tepkisizlik, eylemsizlik de bir ifşa türüydü. Tanrı’nın kendisini ifşa etmesi ve gizlemesi aynı bütüne ait, birbirinden ayrılmaz iki veçheydi. Şöyle der Buber:

“Tanrı, insanların onun vahiylerini, kendisini açtığı şekliyle, kendi ifşa yöntemleriyle takip etmesini arzular; fakat aynı zamanda kendini gizlediği zamanlarda da sevilmek ister.”

Tanrı artık gizlenerek gösterecektir kendini, susarak katılacaktır diyaloga ve eylemsizliğiyle açılacaktır insanoğluna. İşte bu yüzden de inanç artık kederi de içinde taşıyacaktır.

Buber, Szilagyi’ye yazdığı mektubun sonlarında, Auschwitz’den sonra Tanrı’yla diyalog şeklinde ilişkiye girmemizin artık mümkün olup olmadığını sorgulama cesareti bulur. Yanıtı olumludur:

Her tür rasyonel yetimizi bir kenara bırakıp, kalpteki hisse teslim olmalıyız ve ne olursa olsun, Tanrı’nın yeniden kendisini göstermesi, sözünü duyurması, bizi işaretleriyle yönlendirmesi ihtimali için Tanrı’yla iletişim kanallarımızı açık tutmalı ve onunla diyalog kurmaya çekinmemeliyiz. Korkarak da olsa, kederli de olsa Tanrı’ya yaklaşmayı, onunla konuşmayı durdurmamak gerektiğine inanır Buber. Ebedi diyaloga açıklık ve  Ebedi-senle kurulan diyalog insanlığın devamı için gereklidir; ve işte Holokost’un zora soktuğu da tam budur. Fakat inanmak isteyen için, Tanrı bazen bir kız çocuğunun o belli belirsiz gülümsemesine de saklanabilir. İşaretleri okumaya açık olan herkes Tanrı’nın saklandığı yeri hissedebilir belki de… Peki ya O orada mıdır, değil midir? Bu sorunun önemi var mıdır?

 Kaynak:

http://www.salom.com.tr//newsdetails.asp?id=85936#.UScGnlcp9AI

Holokost:  (Yunanca: Holókauston), Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa (İbranice: השואה Felaket); Almanya’nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir. Yahudiler başta olmak üzere Sinti, Roman, Yenişler ve diğer “Çingene” denilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, özürlüler, homoseksüeller, Yehova’nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Birçok akademisyen ise bu grupları Holokost’a dahil etmeyerek, Holokost’u sadece Yahudi Soykırımı olarak, Naziler olayları zaman zaman “Yahudi problemine nihaî çözüm” olarak tanımlamışlardır. Tüm Holokost kurbanları hesaba katılınca, hayatını kaybedenlerin sayısı, bazı akademisyenlere göre 17 milyon kişiye kadar çıkabilir.

HASTALIĞIN ÜSTESİNDEN GELMEK


PAUL W. EWALD

Hastalığa ne yol açar?

Sorunun basitliği, modern teknolojinin gelişkinliği ve uzmanların güvenle saçtığı umutlar karşısında, dışarıdan bakan bir kişi hastalıkların temelindeki sebeplerin gayet iyi anlaşıldığım sanabilir. Oy­sa öyle değil. Tıbbın sebeplerini kavramak için hâlâ uğraştı­ğı birçok yıkıcı kronik bozukluk var:

Kalp krizi, inme, Alz­heimer hastalığı, şizofreni, kanser ve diyabet.

Önümüzdeki elli yılda hayatımızın kalitesi bu kronik hastalıkları ne ölçü­de denetim altına aldığımıza bağlı olacak.

Bütün biyolojik fenomenlerde olduğu gibi, nedensellik mekanik anlamıyla (“Hastalığı doğuran etkenler nelerdir?”) ve evrim anlamıyla (“Hastalıkla sonuçlanan seçici baskılar nelerdir?”) ele alınabilir. Mekanik anlamda, mevcut tıp ders kitaplarında sayılan hastalıkların ancak yarısı için bir ne­densellik mutabakatı vardır.

Mekanik sebepler üç kategori altında toplanabilir:

Genetik yapı, parazitler (enfeksiyon dahil) ve radyasyon, belirli kimyasalların çok fazla ya da çok az alınması gibi parazitsel olmayan ortam etkileri.

Sağlık bilimlerindeki çoğu uzmanlar nedensellik sorunu­na bir yapıtaşı yaklaşımını savunur. Çözümlerin zamanla ortaya çıkacağı umuduyla, hastalığın işleyişini hücresel ve biyokimyasal düzeylerde anlamaya çalışır. Bu cazip bir fikir olmakla birlikte, öyle büyük tıp başarıları sağlamış değildir henüz —büyük başarıdan kastım yama vurma işlerinden zi­yade kesin çözümlerdir. Lewis Thomas’ın otuz yıl önce “Tıp Teknolojisi” makalesinde yazdığı şey bugün hâlâ geçerlidir: Organ nakli ve baypas cerrahisinden çoğu kanser terapisine kadar, hekimlik büyük ölçüde yama çözümlere ya da marjinal yarara sahip destekleyici bakıma yöneliktir. Uz­manlar bugünkü hastalıkların geçmiştekilere oranla daha çetin olduğunu ve yama vurma işlerinin belki de bekleyebi­leceğimiz en iyi sonuç olduğunu belirtiyor. Oysa kayıtlar tam tersini işaret ediyor. Yakın dönemde çetin sayılan has­talıklar için kesin çözümler bulma yönündeki gidişat sürü­yor. Genellikle böyle çözümler enfeksiyona bağlı sebeplerin anlaşılmasıyla ortaya çıkıyor; örneğin, son yirmi yılda hepatit B ve C virüslerine dönük kan örneği taraması ile hepatit B aşısı sayesinde binlerce karaciğer kanseri ve hepatit vaka­sı önlenmiştir. Peptik ülserler ve mide kanseri artık antibi­yotiklerle iyileştirilebiliyor.

Ne var ki, enfeksiyon hastalıkları açısından bile, temel başarılar yapıtaşı tümevarım yaklaşımından ziyade tümden­gelim atılımlarının test edilmesi yoluyla ortaya çıkmıştır. Edward Jenner iki yüz yılı aşkın bir süre önce modern aşı yöntemini bulduğunda, virüslerden haberi yoktu. John Snow ve Ignaz Semmelweis ondan yarım yüzyıl kadar son­ra, enfeksiyon hastalıklarının nasıl bulaştığını ve bulaşma yolunu kesmekle nasıl önlenebileceğini göstererek modern epidemiyolojiyi kurduklarında, bakterileri hiç görmemişler­di. Joseph Lister cerrahi donanımı sterilize etmenin yararını ortaya koyduğunda da aynı durum söz konusuydu. Paul Ehrlich ve Alexander Fleming antibiyotik tedavisi anlayışı ve uygulamasını getirdiklerinde, bakteri büyümesini kimya­sal yoldan önleyen mekanizmalar konusunda neredeyse hiç­bir şey bilmiyorlardı. Bu tarihsel gerçekler kesin çözüm öbekleri doğurabilecek kavramsal içgörüleri hesaba katmak açısından, modern tıbbi araştırmalara yön veren yapıtaşı yaklaşımının ötesine bakmanın yararını vurguluyor. Bu yaklaşımın bir örneği hastalık nedenselliğini evrimci bir perspektifle değerlendirmektir.

Evrimci açıklamalar sonuçta genetik nedenselliğe daya­nır. Dolayısıyla evrim tıbbının insan hastalıklarını büyük ölçüde insanın genetik yapısı bağlamında açıklayacağı sanılabilir. Evrim tıbbı gerçekten de böyle açıklamalar sunar. Örneğin, kronik hastalıklar yaşlanma teorisiyle açıklanmış­tır: Vücudun çökmesinin sebebi, doğal seçilimin bireylere gençlik yıllarında yarar sağlayan, ama yaşlandıkları ve do­ğal seçilimin etkisizleştiği dönemde bir bedel ödeten özellik­leri yeğ tutmasıdır. Alternatif bir açıklama olarak, kronik hastalıklar şimdiki ortamlar ile insan genlerinin şekillenme­sinde büyük ölçüde rol oynayan geçmişteki ortamlar arasın­da var olan bir uyumsuzluktan kaynaklanıyor olabilir. Öne çıkan üçüncü bir alternatif ise enfeksiyon nedenselliğidir: Kronik hastalıklar gizlice doku hasarına yol açan enfeksi­yon etkenlerinin bir sonucu olabilir; böyle bir hasar zaman­la kalp krizi, kanser ya da Alzheimer gibi ciddi hastalıklar­da kendisini belli eder. Bu son alternatif evrimci açıklama­ları sonuçta genlerin bağlamına oturtmanın yararını yadsı­maz; ama kronik hastalıkların nedenselliğine ilişkin hipo­tezleri insan genleriyle sınırlamamak gerektiğini vurgular. Parazitlerin genlerini de göz önünde tutmamız gerekir.

Meslektaşım Gregory Cochran ve ben, hasar yaratıcı yaygın kronik hastalıklar açısından, evrim ilkeleri ışığında ele alman bulguların enfeksiyonu işin içine kattığını vurgu­lamış bulunuyoruz. Eğer bu hastalıklar kusurlu alellere bağ­lı olsaydı, mutasyon oranlarının genellikle hastalıkları göz­lemlenen sıklıklarda tutacak şekilde düşük olması gerekirdi. İnsanlarda kalımlılık ve hastalık kalıpları yaşlanma ödünlemesi modeline uymamaktadır. Ortama bağlı yeni faktörle­rin ilke olarak akla yakın ve sigaraya bağlı akciğer kanseri gibi bazı vakalarda önemli görünmesine karşın, ortaya atı­lan enfeksiyon dışı ortam sebepleri hastalık kalıplarını baş­lı başına açıklamada genellikle yetersizdir. İşin içine enfek­siyon nedenselliğini katmak olsa olsa belgelenmiş epidemiyolojik kalıpları açıklayabilir ve bunu da ancak evrim ilke­lerine uygun olarak yapabilir; çünkü patojen ile konak ara­sındaki genetik çıkar çatışması zaman içinde hastalık du­rumlarını süresiz olarak kalıcılaştırabilir. Kısa vadede doğal seçilim belirli bir patojene genetik duyarlılığı aşağı yukarı bir kötü gen kadar yeğ tutmama eğilimi gösterir. Ama kötü genlerden farklı bir özellik olarak, enfeksiyon hastalıkları karşısındaki genetik duyarlılıklar uzun vadede bir birlikte evrimci satranç oyununda sürekli değişir. Bir patojene gene­tik duyarlılığa karşı seçilim, patojene yönelik karşı-önlemler geliştirmiş olan bir konak topluluğunu bir kalıt olarak bıra­kır. Bu karşı-önlemler ise patojen topluluğunda karşı-önlemlere dönük önlemlerin evrimini kolaylaştırır ve süreç böyle sürüp gider.

Evrimci biyolojideki sorunların çoğu yavaş çözülür; çün­kü sorunlar karmaşıktır, testler zordur ve sağlanan kaynak­lar kıttır. Buna karşılık, kronik hastalıkların nedenselliği muhtemelen görece çabuk çözülecek —geleneksel olarak sı­nırlarla ayrılmış sağlık bilimi disiplinlerindeki araştırmacı­ların konuyu evrim ışığında canla başla ele alacak olmala­rından dolayı değil, kronik hastalıkların enfeksiyon neden­selliğini artık tartışıyor ve gayretle araştırıyor olmalarından dolayı. Evrim teorisinin sonuçları, tıbbi araştırmaların iler­leyişi ve biriken bulgular göz önünde tutulduğunda, yaygın ve son derece hasar verici kronik hastalıklara —ateroskleroz, diyabet, Alzheimer hastalığı, kanserlerin çoğu ve doğurgan­lık sorunlarının çoğu— enfeksiyonun yol açtığı görüşünün önümüzdeki elli yılda kabul edilmesini bekliyorum.

Fakat bu oldukça omurgasız bir tahmin; değerlendirile­bileceği zaman geldiğinde, yanlışlığından dolayı eleştirilmek için ortalıkta olmayacağım muhtemelen. Hastalık nedensel­liğine evrimci yaklaşım gerçek bir değer taşıyorsa, önümüz­deki birkaç on yılda enfeksiyon nedenselliğinin kabul edile­ceği hastalıkları belirlemede daha riskli bir sınava girişebilmeliyiz. İzleyen sayfadaki tabloda, enfeksiyondan kaynak­landığının kabul edileceğini tahmin ettiğim tarihlerle birlik­te, en önemli kronik hastalıklardan bazıları yer alıyor. Bu tahminleri teste elverişli hale getirmek açısından, “kabul” için şu ölçütü öneriyorum: Önceki beş yılda yayımlanan tıp metinlerinin en az dörtte üçünde hastalığın enfeksiyondan kaynaklandığının belirtilmiş olması.

Enfeksiyon nedenselliğini kabul etmenin esas olarak bul­guların niteliğine bağlı olduğunu öngörmek, nesnel değer­lendirmeye gereğinden fazla ağırlık vermektir. Uygun hipo­tezler yelpazesi test edildiği sürece, düzenli biriken bulgular gerçekten yardımcı olur. Ama enfeksiyon nedenselliği için üstelemeye direnen türden bulgulara muhtemelen hiç var­mayacağız; çünkü enfeksiyonun yol açtığı öbür kronik has­talıkların çoğu için enfeksiyon nedenselliğinin mutlak kanı­tı muhtemelen elde edilemeyecek. Örneğin, son çeyrek yüz­yılda tıp camiası insana özgü herpes virüsü 8’i Kaposi sarko­munun sebebi ve HTLV-l’i yetişkin T-hücre lösemisinin sebebi olarak kabul etmiştir. Ama aynı korelasyona bağlı bul­gu niteliği ateroskleroz için kabul edilmeyecektir; başlıca se­bebi ise hastalık üzerinde yıllarca yürütülen araştırmaların ve oluşan uzman görüşlerinin çok çeşitli yerleşik çıkarlar yaratması ve bunun kabul etme hızı önünde bir ayak bağı oluşturmasıdır. Böyle bir ayak bağından kurtulmak zaman alır. Burada Charles Darwin, Max Planck ve Thomas Kuhn’un kavrayışları geçerlidir: Uzman görüşü dengesinin değişmesi için, tutucuların yeterli bir kısmının emekliye ay­rılması ya da öbür dünyaya göçmesi ve yerleşik çıkarlara sa­hip olmaksızın alana giren yeterli sayıda genç kişinin olgun­laşıp etkili konumlara gelmesi gerekecektir. Benim tahmi­nim ateroskleroz ve Alzheimer hastalığı açısından bu nokta­ya 2015’e doğru varılacağı yönünde. Burada biraz kara iro­ni var: Nedensel organizmalar kendilerini yok sayanları tahttan indirerek sürece katkıda bulunuyor.

Tablo 1. Çeşitli kronik hastalıkların enfeksiyon nedenselliğinin kabul edilişine ilişkin tahmini yıllar (Bu bilgiler 2007 yılı itibarıyla verilmiştir.)

Hastalık Aday patojenler Enfeksiyon nedenselliğinin kabul edileceği yıl
muttipl skleroz Chlamydia pneummorıiae, insana özgü herpes 6 2010
tip 2 diyabet hepatit C virüsü Iminör sebep] 2010
tip 2 diyabet bilinmiyor (majör sebep) 2025
baş ve boyun kanserleri insana özgü papilom virüsü 2010
burun-boğaz kanseri Epstein Barr virüsü IEBV) 2010
çocuk lösemisi bilinmiyor 2015
meme kanseri fare meme tümörü virüsü (EBV) 2015
ateroskleroz C. pneummoniae, Porphyromonas gingivatis, sitomegalo virüs, Actinobacillus actinomycetocomitans 2015
Alzheimer herpes simpleks 1, C. pneummoniae 2015
şizofreni T. gondii, herpes simpleks 2, endojen retrovirüs, borna hastalığı virüsü (BDV) 2020
çift kutuplu depresyon BDV 2025
prostat kanseri bilinmeyen retrovirüs 2025

Kanserin enfeksiyon nedenselliğine genel muhalefet özel­likle köklü görünüyor. Eldeki bulgular temelinde düşünü­lünce, bu direnç şaşırtıcıdır. Çünkü tıp araştırmacıları insan kanserlerinin yaklaşık yüzde 15-20’si için enfeksiyon sebep­lerini daha şimdiden kabul ediyor; yirmi beş yıl önce yüzde 1’in altında olan orana göre büyük bir yükseliş bu. Enfeksi­yon olasılığının yok sayılabileceği insan kanseri örnekleri ise çok az, yüzde 5’in bile altında. İnsan kanserinin enfeksi­yon nedenselliği konusundaki savaş, Peyton Rous’un virüs­lerin tavuklarda kansere yol açabileceğini ortaya koyduğu 1910’dan beri sürüyor. En ateşli anti-enfeksiyon savunucu­ları 1970’lerin sonlarında onkojenlerin ve enfeksiyon dışı karsinojenlerin katkısının doğrulanması ve böylece akla ya­kın bir mekanizmanın belirlenmesi üzerine zafer ilan ettiler. Yıldan yıla adım adım geri çekilmelerine karşın, zafer ka­zanmış olma edasını sürdürüyorlar. Bu çevrelerin mantık sürçmesi, katkıda bulunan bir mekanizmanın lehindeki bul­guları (karşılıklı olarak bağdaşır) başka bir mekanizmanın katkıları aleyhindeki bulgularla karıştırmaya dayanıyor. Oysa hastalık nedenselliğinin her üç kategorisi de çoğu kez birlikte etki gösterir.

Ateroskleroz ve kanserde olduğu gibi, şizofreni ve manik-depresif bozukluk gibi ağır zihinsel rahatsızlıkların en­feksiyon nedenselliğinin kabul edilmesi de uzmanların yer­leşik çıkarlarından dolayı kaçınılmaz olarak gecikecektir. Bu ayak bağına eklenen bir etken, zihinsel rahatsızlıkların insanlara özgü oluşunun enfeksiyon nedenselliğini deneysel yolla göstermenin güçlüğüdür. Bir farenin sanrılı, parano­yak, depresif ya da manik olduğu nasıl anlaşılabilir ki? Bu sava karşı çıkmak için, frengiye bağlı cinnetin ilk saptanışı­na işaret edilebilir. Ama frengiye bağlı cinnetin enfeksiyon nedenselliğinin kolayca kabul edilmesinin sebebi, araştır­macıların bu cinnetin frengiyle bağlantısını zaten belirlemiş olmalarıydı.Uzmanlar frengiye enfeksiyonun yol açtığını kabul ettikten sonra, frengiye bağlı cinnete enfeksiyonun yol açtığı görüşünü de kabul etmeye hazırdı. Frengiye bağlı cinnet daha sonra zihinsel rahatsızlıklar çerçevesindeki ayrı bir nedensellik alanına rahatça kapatıldı. Günümüzün bilin­meyen sebeplere bağlı zihinsel rahatsızlıklarının akut hasta­lıklarla bağlantısı açıkça belirlenmiş değildir; bu anlamda, frengiye bağlı cinnetten çok yetişkin T-hücre lösemisine ve Kaposi sarkomuna benzerler. O halde şizofreninin enfeksi­yon nedenselliğinin yakın kabul edileceği konusunda niçin iyimserim? Epidemiyolojik kalıp enfeksiyon nedenselliğinin bu işe karıştığına dair güçlü veriler sunmaktadır. Örneğin, şizofrenikler genelde kış sonlarında veya ilkbahar başların­da doğmuş kişilerdir; şizofreninin kış sonlarında ve ilkbahar başlarında doruğa çıkan doğum öncesi enfeksiyonlardan ya da bebek enfeksiyonlarından kaynaklanıyor olabileceğini gösteren bir ipucudur bu. Aday patojenlerle önemli ilintile­rin bulunması da enfeksiyon nedenselliğini işin içine katı­yor. Örneğin, yakın dönemdeki bir inceleme, beyin paraziti Toxoplasma gondii’ye pozitif tepkinin şizofrenik hastalar­da yüzde 42, sağlıklı kontrol deneklerinde ise ancak yüzde 11 olduğunu göstermiştir. Şizofreninin enfeksiyon nedensel­liği on yıl önce böyle bir fikri savmış olacak uzmanlarca şimdi ciddi olarak ele alınıyor ve çeşitli laboratuvarlar bu olasılığı aktif olarak araştırıyor. Bütün bunlar şizofreninin enfeksiyon nedenselliğini kabul etmenin büyük ölçüde emeklilik-göçüş faktörüyle, on ila on beş yıl içinde görüş dengesini herhalde değiştirecek bu olguyla sağlanacağını düşündürtüyor bana.

Önümüzdeki elli yılda, enfeksiyona bağlı kronik hasta­lıklara karşı aşıların geliştirilmesi nedensel etkenleri bulma sürecimizi yakından izleyecektir herhalde. Bir patojenin özellikle mutasyona elverişli olmadığı durumlarda, aşılar özellikle etkili olabilir. Dolayısıyla insana özgü papilom vi­rüsü gibi DNA virüslerini aşılarla denetim altına almanın HIV gibi RNA virüslerine oranla daha kolay olmasını bek­leyebiliriz. Gelecekte hastalığın üstesinden gelmek için te­melde yeni teknolojik ilerlemelere gerek yok. Doğru aşıların hastalığı önleyeceğini zaten biliyoruz. Doğru anti-enfeksiyon etkenler hastalıkları iyileştirebilir ve enfeksiyonların hasar verici durumlara ilerlemesini önleyebilir. Bulaşma zincirini kırmanın bir bireyde enfeksiyonu önleyebileceğini ve bazen bunun bütün bir toplumda sağlanabileceğini zaten biliyoruz. Ve de yeni saptanan enfeksiyon etkenleri için böy­le çözümler geliştirme açısından tıbbi izleme sicili çok iyi.

Enfeksiyon hastalıklarında evrim nedenselliği büyük öl­çüde tehlikeliliğin evrimiyle ilgilidir: Bazı parazitlerin iyi huyluluğa, öldürücülüğe ya da ikisi arasında bir noktaya doğru evrim göstermesine yol açan şey nedir? Bu soruya ve­rilen cevaplar enfeksiyon hastalığını denetim altına almaya önemli bir üçüncü yaklaşım umudunu veriyor; yani, enfek­siyonu iyileştirmenin ve yayılmasını denetim altına almanın yanısıra, patojenin evrimini denetim altına almayı ve böylece yaşamı tehdit eden düşmanları birlikte yaşanılabilir iyi huylu varlıklara dönüştürmeyi başarmamız gerekir. Başlıca hastalık kategorilerinin her biri açısından, teori ve mevcut bulgular bu hedefe ulaşabilecek en azından bir müdahale bi­çimi olduğuna işaret ediyor. Önümüzdeki çeyrek yüzyılda, muhtemelen aşıları akıllıca kullanma ya da yoksul ülkeler­de ishal patojenlerinin suyoluyla bulaşmasını engelleme yo­luyla bu evrim başarısı öykülerinin ilk örneğinin sergilen­mesini bekliyorum. Dengede duran bir konu da antibiyotik direncinin denetim altına alınması: Daha iyi huylu patojen­ler, daha seyrek antibiyotik kullanımı ve böylece antibiyotik direncinde daha sınırlı evrim. Tehlikeliliğin evrimini dene­tim altına alabilirsek, buna bağlı olarak antibiyotik direnci­nin evrimini de denetim altına alabileceğiz herhalde.

Tıp tarihi bir gösterge sayılırsa, ilk başarı öyküsü öbür hastalıklara aynı yaklaşımı teşvik edecektir -tıpkı aşılarda, antibiyotiklerde ve hijyenik iyileşmelerde olduğu gibi. Ne var ki, ilk başarının zamanlamasını kestirmenin güç olması nedeniyle, bu zincirleme tepkinin zamanlamasını da kestir­mek güçtür. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde, hasar yaratıcı ishal hastalıkları gibi birkaç hastalıkta tehlikelilikten iyi huyluluğa gerçekleşecek evrimsel geçişi muhtemelen başar­mış olacağız; ama geri kalanların çoğunda hâlâ test sürecin­de olacağız.

Önümüzdeki elli yılda neler olmayacak?

Kesin denetim çabalarımızı köstekleyen bazı etkenlere çatmamız kaçınıl­maz. Örneğin, etkisizleştirmek için temelde yeni bir önlem bulmadığımız sürece, HIV yama vurma işleriyle -yani virü­sü kısıtlayan, ama kesin olarak denetim altına almayan anti-viral ilaçlarla ve aşılarla bastırılmış, ama çözülmemiş bir sorun olarak kalacak. Bu ürkütücü olasılığın sebebi virüsün genetik esnekliğidir: HIV anti-viral ilaçlara karşı kolayca di­renç kazanabiliyor ve aşılamanın deli gömleklerinden kur­tulması beklenebilir. Son birkaç yılda olduğu gibi, anti-viral ilaç kombinasyonlarının akıllıca kullanılması tıbba bir avantaj sunabilir; ama bir çare sağlamayacaktır. En iyi umut zaman kazanmaktır —AIDS’ten uzak yaşam için antiviral ilaçların sağlayacağı on küsur yıl, enfeksiyondan he­men sonra verilen tedavi aşılarının sağlayacağı belki on kü­sur yıl ve tehlikelilik evrimini denetim altına almanın sağla­yacağı belki on küsur yıl. Toplam olarak bu süre bile tıbbın difteri, çiçek hastalığı, boğmaca, kızamık ve çocuk felci gibi hastalıklar üzerinde kurduğuna benzer bir kesin denetimi sağlamayacaktı -özellikle anti-viral bileşikleri uzun süreli kullanmayla ilintili yan etkiler göz önünde tutulduğunda.

Yerküreyi saracak yeni korkunç hastalıkların ortaya çı­kacağına dair mevcut endişelere rağmen, makul bir yakla­şımla önümüzdeki yarım yüzyılda AIDS gibi yıkıcı yeni sal­gın sayısının sıfır ya da bir —muhtemelen sıfır— düzeyinde kalacağına emin olabiliriz. Zira yüzyılı epey aşkın bir süre­den beri gittikçe hızlanan ve gittikçe daha uzak bölgeleri içi­ne alan bir küresel insan karışımı yaşanıyor. Bu karışım şimdiye kadar bizi neredeyse dünyanın her kesiminden pa­tojenlere maruz bırakmış olmalı. Böyle bir karışıma rağ­men, (bildiğimiz kadarıyla) coğrafi bakımdan dar bir alan­dan yayılarak yıkıcı bir küresel salgına yol açan tek bir yeni patojen var:

HIV-1. AIDS salgınını bir örnek olarak göste­ren bilimciler ve bilim dünyası dışından kişiler, başka pato­jenlerin benzer tehditler yaratabileceği uyarısında bulun­muştur. Aşina olduğumuz adaylar şunlar: Ebola ve Marburg gibi egzotik kanamalı virüsler; sivrisinek kökenli Batı Nil virüsü; hanta virüsü (ABD’nin Güneybatı bölgesinde ya­kın dönemde ortaya çıkan “dört köşe” hastalığının faili); deli dana hastalığına ve insandaki dengi yeni Creutzfeld Jakob varyantına yol açan priyon. Ancak endişeler yersiz. Bu patojenler hasta ettikleri kişiler için feci sonuçlar doğur­makla birlikte, küresel facia tehlikesini barındırmıyorlar. Düpedüz uygun özelliklere sahip değiller. Batı Nil virüsü­nün insanlardan sivrisineklere geçmesi mümkün değil. Ebo­la virüsünün dış ortamdaki dayanıklılığı öldürücü insan enfeksiyonu döngülerini sürdürecek ölçüde değil. Priyonlar ancak yamyamlık ve kornea nakli gibi olağandışı ve denet­lenebilir durumlarda insandan insana bulaşıyor.

[PrionViral hastalıklarda toksin üretiminden sorumlu, kendi kendini eşleyebilen ve enfekte proteinlerin yapımını sağlayan izole bir proteindir. Ne virüs, ne bakteri olan, sinir sistemi hücrelerinde doğal olarak üretilen normal proteinlerin, değişerek oluşturduğu, izole, bulaşıcı, patojen ve infekte etme yetisine sahip proteinlerdir. İnsanlarda görülen Deli dana hastalığı, koyunlarda görülen Scrapie hastalığı bu tür hastalıklardandır.]

Asıl tehdit halen aramızda dolaşan ve bizi öldüren ya da evrimle öldürme gücünü arttırabilecek olan patojenlerden geliyor. Enfeksiyon nedenselliğinin oynadığı role ilişkin mevcut bulgular doğruysa, kalp krizi, inme, Alzheimer has­talığı ve kanser gibi feci küresel salgınlardan zaten ölmekte­yiz —öldürücü olan, ama dikkate alınmayan enfeksiyon et­kenlerinin yol açtığı salgınlardır bunlar. Leoparlar sinsice peşimizde dolaşırken, birkaç başıboş kedi yüzünden telaşla­nıyoruz. Önümüzdeki yarım yüzyılda, leoparları sonunda tanıyacağız ve en azından bazılarını köşeye sıkıştıracak ön­lemler alacağız.

Patojen, hastalığa neden olan her türlü organizma ve madde. Bu terim çoğunlukla çok hücreli organizmaların işleyişini ve hücre bütünlüğünü bozan yapılar için kullanılır; ancak bunun yanında, tek hücrelileri etkileyen patojenler de vardır. Patojen kelimesi, eski Yunanca´daki “pathos” (acı) ve “genesis” (oluşma) kelimelerinin birleşimidir.

PAUL W. EWALD

Amherst College’da biyoloji profesörüdür. Kurulu­şuna katkıda bulunduğu ve dünyanın çeşitli yerlerindeki üniversite kam­puslarında, seminerlerde ve sempozyumlarda üzerine kapsamlı konfe­ranslar verdiği bir disiplin olan evrimci tıp alanındaki uzmanlardan biri­dir. Bu disiplinin ortaya çıkışında dönüm noktası sayılan Evolution of lnfectious Disease’in [Bulaşıcı Hastalığın Evrimi] yanısıra Plague Time: How Stealth Infections Are Causing Cancers, Heart Disease, and Other Deadly Ailments[Veba Zamanı: Gizli Enfeksiyonlar Kansere, Kalp Kri­zine ve Diğer Ölümcül Hastalıklara Nasıl Yol Açıyor] kitapları vardır.

Kaynak:

Editör: Jhon Brockman, trc: Nurettin Elhüseyni, NTV Yayınları, 8. Baskı: Temmuz 2008, İstanbul, s.323-335

KANSERDE KORKUNÇ İDDİA

 

Etyen Mahçupyan, Amerika’da 1965 yılından beri yapılmakta olan kanser aşısının, araştırma fonlarının kesilmemesi için ilaç endüstrisi tarafından baskı altında tutulduğunu ileri sürdü.

Gazeteci -yazar Etyen Mahçupyan’ın, her yıl 7 milyon insanın ölümüne neden olan kanser hastalığının tedavisi üzerine ortaya attığı bir iddia, tıp camiasını ve ilaç endüstrisini büyük bir zan altına soktu. Mahçupyan, kansere karşı geliştirilen ve Amerika’daki Livingston Kliniği’nde 1965 yılından beri yapılan kanser aşısının ilaç ve tedavi endüstrisi tarafından baskı altında tutulduğunu iddia etti.

Yüzyılın skandalı olarak dile getirdiği konuyu, sütununda art arda yazdığı yazılarla masaya yatıran Mahçupyan, bir çıkar çetesinin olduğunu işaret ediyor. Mahçupyan’ın iddiasına göre, başını Amerika’daki kanser kuruluşlarının ve ilaç sanayiinin çektiği bu çıkar çetesi, kanser tedavisinden kazandıkları para uğruna kansere karşı geliştirilen aşının kullanımını engelliyor. ‘İlaç endüstrisi tarafından kanserle ilgili bilimsel araştırmalar yapan bilim adamlarına verilen fonların ilaç endüstrisinin hoşuna gitmeyen bulgular elde edildiğinde kesildiğini’ anlatan Etyen Mahçupyan, “Hoşlanmadıkları bulgular ortaya çıkınca, birdenbire o noktadan sonra çok net bir şekilde o fonları kesmişler. Bu insanların kariyerleri engellenmiş, gelecekleri pozisyonlara da gelmemeye başlamışlar. Başka fonlara ulaşamamışlar. Yani yeni araştırmalar yapmak için maddi kaynak bulamamışlar.” şeklinde ifadelere yer verdi. Livingston Kliniği’nde geliştirilen kanser aşısını kendisinin de yaptırdığını kaydeden Mahçupyan, ‘bu aşının kanser türlerine göre yüzde 75 ile yüzde 95 arasında başarı sağladığını’ ileri sürdü.

Roche tepki gösterdi

Bu arada kanser araştırmasına katılan tıp dünyası ise iddialara daha temkinli yaklaşırken; özellikle kanser hastalarının en küçük bir bulgu karşısında umutlandığını belirterek, iddiaların umut tacirliğine dönüşmesinden korkuyorlar. Dünyanın önde gelen ilaç firmalarından Roche Grubu ürünleri pazarlama ve satış direktörü Dr. Gökhan Demir, söz konusu iddianın mantıkla çeliştiğini söyledi. Demir, ilaç firmalarının araştırma ve geliştirme harcamalarının yüzde 80’ini kanser hastalıklarına yönlendirdiğini kaydederek, “Milyonlarca dolar harcama yapılıyor, ilaç endüstrisi için böyle bir şey anlamlı olamaz. İlaç sektöründe yüzlerce firma var ve hemen hepsindeki araştırmalar kanser alanına kaydırılıyor. Eğer kanserin tedavisi veya aşısı bilinen bir şey olsaydı ilaç firmaları neden bu kadar para harcayarak araştırma yapsın” diye konuştu.

TÜRKİYE’NİN KANSER TABLOSU

Latincede “yengeç” anlamına gelen kanser, teknoloji ve kent yaşamıyla birlikte artış göstermeye devam ediyor. 100’den fazla çeşidi bulunan kanserin Türkiye’de en sık görülen kanser çeşitleri ise akciğer, meme, sindirim sistemi, mide, rahim, prostat, mesane ve kan kanseri. Erkeklerde en çok akciğer kanseri görülürken kadınlarda en sık rastlanan kanser çeşitleri meme ve rahim kanseri olarak biliniyor.

Kanserin bölgelere göre dağılımı

(1998): Marmara yüz binde 67

Ege yüz binde 38

Karadeniz yüz binde 26

İç Anadolu yüz binde 24

Doğu Anadolu yüz binde 13,5

Akdeniz yüz binde 13

Güneydoğu Anadolu yüz binde 8 (Abdullah DİRİCAN)

Not:

Bahsedilen mevzuyla  ilgili Etyen Mahçupyan’ın dile getirdiği “Neden bizim üniversitelerimizde, kütüphanelerimizde Dr. Livingston’ın makaleleri yok?” diye aşı hakkındaki uyarıların dikkate alınmaması ve bazılarının bu bilgiyi kabul etmediği gibi çürütme türündeki düşüncelerini görmeniz için diğer makalelerede göz atmanız salık veriyorum.

Konu üzerindeki spekülasyonlar ile en ucuz tedavi yöntemi olan “aşı meselesi”nin gözardı edildiği hissini uyandırmaktadır. Belki birleri insanların sırtından para musluklarının önünün kesileceğini mi düşünüyorlar diye düşünüyoruz.

PROF. DR. BERKARDA’YA GÖRE LIVINGSTON METODUNUN BİLİMSEL YANI YOK

RAHİM AĞZI KANSERİNE ’AŞI’ ÖNERİSİ

“BİLİMTARTIŞILMAZ!!!” (MI ACABA?)BAHATTİN SEÇİLMİŞOĞLU-ANISINA

 YALÇIN BAYER: KANSER TURİZMİ KÖRÜKLENİYOR

‘ONAYLANMIŞ ETKİN KANSER AŞISI YOK’

TIP VE MEDYA: “HASTALIKLI BİR İLİŞKİ”

TÜRK DOKTORLAR KANSER AŞISI BULDU

LÉON ROUILLON: TÜRKİYE VE TÜRKLER KONUSUNDA BİLGİSİZLİK


“FRANSIZ KALANLARA”

Fransız halkının büyük çoğunluğu Türkiye hakkında hiçbir fikir sahibi değildir. Coğrafî, etnik ve ekonomik du­rumu konusunda bile tam bir bilgisizlik içinde bulundukla­rını rahatça söyleyebiliriz. Türkiye, aman kardeşim, çok uzak orası! Hem galiba Asya’da olacak değil mi? Orası dün­yanın öbür ucu be kardeşim. Asya kıtası vahşilerle, bar­barlarla dolu… Türkiye de oralarda bir yerde işte!

Sadece Fransız halkının değil, aydın denilen yahut yük­sek tabakadan diyeceğimiz kimselerin bile Türkiye hakkın­da bütün bildikleri ve düşündükleri bundan ibarettir, itiraf etmek gerek. Muhterem üstadım Pierre Loti‘nin son kitabından bu hususta oldukça net ve çarpıcı bir pasaj aktar­mak istiyorum; (La mort de notre chère France en Orient, «Sevgili Fransa’mızın Doğu’da ölümü», Pierre Loti. Edition Calman-Lévy, s. 13.)

«Bizim çok sevgili ve her zaman takdire değer Fransamız, öyle sanıyorum ki, komşusunda olup bitenlerden habersiz olmanın verdiği büyük bir huzur ve sükûnetle yaşayan dünyanın tek ülkesidir. Meselâ, asırlar boyunca müttefikimiz olmasına rağmen, Türkiye; Orta Afrika’nın balta girmemiş ormanları veya geceleri gökyüzünde sey­reden ay kadar bizlere yabancıdır. Paris’den daha soğuk olmasına rağmen, İstanbul’a Aralık ayında yazlık elbisele­riyle gelmiş az turiste rastlamadım!

Bindiğim gemi kar fırtınaları altında haftalarca yal­palayıp dururken, Paris’in büyük tirajlı gazetelerinde şu tarz hayâlı fikirleri okuyup çok gülmüşümdür:

“Ezelî ilkbahar ülkesi Boğaziçi’nde yaşayan Pierre Loti’ye ne mutlu!”

Eh hepinizin bildiği gibi Türkiye Doğu’dadır, değil mi? Gel gelelim orta sınıftan Fransızlara göre Doğu deyince, masmavi gökyüzü, günlük güneşlik havalar, palmiye ağaç­ları ve salına salına yürüyen develer akla gelir… Bir ta­raftan da o hoş saflıklarıyla Türk’ü başkalarıyla karıştırır dururlar… Onlara göre kırmızı fes taşıyan herkes mutlaka Türk’tür

Loti’nin bu fikirlerini sayın Claude Farrère’in düşünce­leriyle karşılaştırmak ve onun pek çok yanlarıyla bir şa­heser olan Boğaziçi tasvirini aktarmak hayli enteresan ola­caktır sanırım.

Alacağım bu bölüm, Türkiye hakkındaki coğrafî yan­lışlıkların pek çoğunu yıkacaktır. ( L’homme qui assassina, «Öldüren adam», Claude Farrère. Edition Paul Ollendorff, s. 25.)

«Boğaziçi mi dediniz? A bilmez olur muyuz hiç: Lâci­vert renkli suların koşuşarak ilerlediği dalgalar, mermer saraylar, gök yakuttan yapılmış sema, ve er veya geç içi­ne atılacakları şu girdaba eğilmiş, inciler misali pırıl pırıl cariyeler.Ya! Bak işte Boğaziçi bu değil, hem de hiç değil.

Sular lâcivert taşından değil, gökkubbe de gök yakut­tan yapılmamıştır. Gri ve sarı renkler pek çok yere hakim­dir, her hattın etrafında dalgalanan ve her türlü koyu renkleri hafifleştiren mor renge çalan bir çeşit buhar da bu renklerle yan yana döner gider. Mermer saraylar var­dır, ama pek az: Her biri en azından yirmi kilometrelik mesafelerle her iki kıyı boyunca serpiştirilmiş sekiz veya on kadar bir şey.

Boğaziçi sizin hayâl ettiğinizden çok daha uzundur. Kendisini çok yakından saran ve çerçeveleyen, çok hoş bir görünüm veren korulu tepelerin aralarında yılankavi uza­nıp giden güzel bir ırmak gibidir. Bu tepelerin eteklerinde, yan yana dizilmiş küçük Türk evlerinden meydana gelen pek çok köy her iki kıyı boyunca dizilip gider. Bu evlerin yarısı toprak, yansı da su içinde bulunur, çünkü dörtgen şeklindeki tahtalardan yapılmış bu terasların pek çoğu, ağaçtan direklerle suyun üzerine doğru uzatılmıştır…»

İstanbul’un 700.000 Türk ile 180.000 Rum’dan meydana gelen halkının vahşilik veya barbarlıkla hiç alâkası yok. Bizler gibi oldukça medenî insanlar. (Doğrusu, çok ihtiyat­lı davranılması gerekecek, bizim medeniyetimiz (!) söz ko­nusu olduğu zaman!..)

Türkler yiğit, namuslu, uysal ve iyi niyetli kimseler. Ekserisinin oldukça kültürlü olduğunu ve halk tabakasın­da bile Fransızca konuşan Türkler’e sık sık rastlandığını da ilâve edeyim. Şüphesiz ki asıl Türk kanı taşıyan ve Türkoğlu Türklerle, Türkiye’de yaşayan kozmopolit ayaktakımı arasında büyük bir fark olduğunu iyi bilmek gerek. Bu ayaktakımı dediklerim bilhassa Rumlar ve Ermenilerdir.

Bakın, işte bu adamlara karşı barbar sıfatını rahatça kul­lanabilirsiniz!

Buyurun, size bir başka askerin Türkiye ve Türkler hakkında ne düşündüğünü aktarayım:

«… Mütarekeden birkaç ay sonra Türkiye’ye vardığım­da cidden şaşırıp kaldım. Her normal Fransız gibi, Doğu meseleleri hakkındaki bilgileri ancak günlük gazetelerin verdikleri birkaç satırdan öğrenmiş olduğum için, vahşi bir milletin içine gidiyoruz diye endişeleniyordum ve itiraf edeyim ki, bu endişe Marsilya’dan İzmir’e gidinceye kadar bütün yol boyunca zihnimi büsbütün işgal etmişti. Fakat daha toprağa ayak basar basmaz, bu adamlar hakkında aslında hiçbir şey bilmediğimi ve onlarla temas ederek öğ­renecek pek çok şey olduğunu anladım.

Derken, kısa zamanda kendimi evimde hissetmeye başladım. Kibrit satanlardan, boyacılardan tutun da so­kaklarda dolaşanlara kadar herkes; hizmeti veya sattıkları karşılığında iki kuruş isterken, hemen hemen aksansız bir Fransızca konuşuyordu. Limanda çalıştıkları için pek çok dili konuşabilen bu insanlar en çok bizim dilimizi beğe­niyor ve bizim dilimizle konuşmayı bir zevk olarak görü­yorlardı.

G. Gery, Doğu Ordusunun eski askerlerinden, 65, rue des Haies, Paris16e

Bu mektup, Fransız kamuoyunun bilgisizliğinin tam ölçüsünü gösteriyor sanırım.

BU BİLGİSİZLİK YUNANLILAR TARAFINDAN SÖMÜRÜLMÜŞTÜR

Çiftçi ve asker olmaları bakımından Türkler, Fransızlara çok benzerler. Ticaret ve sanayiden pek anlamazlar. İhtiraslı kimseler olmadıkları için, fazla kazanalım diye bir atılımları yoktur. Bu itibarla, memleketleri işlenilebilir maddeler yönünden zengin olduğu, başkentleri de Avrupa ile Afrika ve Asya kıtaları arasındaki büyük ticaret yolla­rının kavşağında yer aldığı için; yabancılar onların yurdu­na yuvalanmış, derken iyice kök salmışlardır. Bu yabancı fırsatçılar, Türkler’in yerine ve namına, oldukça bol ka­zançlı ticarî işleri yürütüp gitmekteler.

Sözünü ettiğim yabancılar, Şark memleketlerini talan edip duran ve parazit misali bu milletlerin kanını emen Yunanlılardan başkası değil. Oldukça fakir, verimsiz, hiç­bir şekilde yararlanamayacakları kadar tabiî zenginlikler­den mahrum bir memleketin sakinleri olan Yunanlılar, do­ğuştan tüccardırlar. Çalışıp didinip bir ürün ortaya koy­mazlar, asla istihsalde bulunmazlar, işleri güçleri aracılık, kapkaççılıktır. Oldukça mahir, kurnaz, düzenbaz ve aynı zamanda da edepsiz ve yüzsüz olduklarından ticarî işlerde muvaffak olurlar.

Müslüman milletlerin gevşekliği, ticarî konularda bilgi­siz oluşları ve bu tür faaliyetlerden zevk almamaları yüzünden, ülkelerinde Yunanlı tüccarların bulunmasına ön­celeri göz yummuşlar ve normal görmüşler. Ama kısa za­manda Yunanlılar kendilerini vazgeçilmez kimseler hâline getirmeyi becerivermişler!

Doğurgan ana vazifesi gören Yunanistan, Şark’ın bü­tün liman ve şehirlerine yıllar boyunca göçmen gruplar göndermiş durmuş. Ama —şurası da inkâr edilmez bir ger­çektir ki— bu göçmen gruplar, hiç ama hiçbir zaman dil­lerinden, gelenek ve göreneklerinden tâviz vermemişler­dir. Her şeye rağmen onlar Yunanlıdırlar ve daima da öy­le kalacaklardır. Kendi milliyetinden olan kimselerin Tür­kiye’de yeterince arttığından emin olan ve eskiden beri gönderdiği tüccar göçmen gruplarının kendisini destekle­yeceğinden şüphe etmeyen Yunanistan’ın bir tek arzusu vardı: Kendi çocuklarının göçmen olarak gidip şimdi tam mânâsıyla yerleşmiş bulundukları bu ülkeleri fethedivermek. Kendisini yıllarca sütüyle ve hattâ kanıyla beslemiş ev sahibi ülkelere karşı yapılabilecek en nazik teşekkür her hâlde böyle olmalıydı!

Yunanlıları, Balkan savaşlarına ve şu son savaşa iten asıl sebep işte budur. İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilmesinin ve Osmanlı milliyetçilerine karşı yürüttükleri saldırıların da esas sebebi yine budur.

Venizelos —zaten onun başarısının sim milletiyle aynı düşüncede olmasından ileri geliyordu— Yunan hegemon­yasını Şark memleketlerine yerleştirmek istedi. İstanbul’u ve Türkiye’yi ele geçirmek sevdasına kapıldı.

Yunanlılar harika politikacıdırlar, onlar için gayeye ulaşmak için her vasıta mübahtır. Şark âleminin gerçek durumu konusunda, Fransız kamuoyunun tam bir cehalet içinde bulunduğunu çok iyi bilirler. Bunun için de bu bil­gisizliği kendi çıkarları uğrunda en iyi şekilde istismar et­mekten bir an bile geri kalmazlar. Hem zaten, Fransız ka­muoyu bu bilgisizlik içinde yüzüp dursun diye Yunanlı bankerlerin altınları oluk gibi akıp durmuştur. Onların ça­baları sayesinde Türk, hilebaz ve vahşi bir yaratıkmış gibi tanıtılmıştır. Yunan propagandası yüzünden şimdi bütün Fransız halkı Türk deyince, aklına, vahşi, barbar ve sah­tekâr bir insan getirir. Oysa bunun gerçekle hiçbir ilişkisi yok. Öbür yandan da Türkiye’yi fakir, verimsiz ve oldukça kısır bir ülkeymiş gibi takdim ettiler, tabiî ki Türkiye’yi zap­tetmesine başkaları itiraz etmesin diye. Son olarak da, ken­dilerini Hıristiyanlığın savunucuları olarak gösterdiler ve bu yalanı da yutturdular. Aslında bu son politikaları, onla­rın ne derece kurnaz olduklarını görmek için yeter de ar­tar bile. Çünkü Yunanlılar, Ortodoks mezhebinden olma­yan insanların en amansız düşmanıdırlar; bu hususlardaki müsamahasızlıklarının ve taassuplarının bir eşi ve benzeri daha gösterilemez! Evet, işte bütün Avrupa’yı böyle adi ya­lanlarla kendi etraflarında toplamasını bildiler. Ne yazık ki çevirdikleri manevralar sayesinde, kendi iğrençliklerini ve hayasızlıklarını, masum Türklerin hesabına geçirmesini becerdiler. Yabancı milletlere karşı o kadar misafirperver ve o kadar alicenap davranan masum Türklerin hesabına…

Yunanlıların bizlere karşı ne kadar hoşgörülü olduk­larını ve bizleri ne kadar çok sevdiklerini gösteren kısacık bir hâdise anlatayım size. Bu hâdisenin bizzat olup bittiği­ni ve gerçekliğinden asla şüphe edilmemesi gerektiğini te­min ederim:

«Bundan birkaç sene önce Yunanlılar Gelibolu’da, ken­di çocuklarını okutup adam eden, Rum çocuklarına karşı sayısız iyiliklerde bulunan Assomptionniste’lerin kolejini ateşe verdiler.

Fransızlara karşı duydukları kin, çocuklarının men­faat ve istikballerine karşı gösterecekleri ihtimamdan çok daha ağır basıyordu. Türk itfaiyecileri yangını söndürmek için harekete geçtikleri zaman, Yunanlılar derhal hortum­ları kesip parçaladılar. Derken, koca bina alevler içinde yanıp kül oldu!»

Daha binlercesi gibi bu hâdise de, Yunanlıların, Atina­lıların torunları ve Fransızların dostları olduklarına inan­makta hâlâ ısrar eden Fransa’da ne duyulmuş, ne öğrenil­miş, ne de inanılmıştır!

Yunanlıların bu aşırı insafsızlıklarına karşı gelin, bir de Türklerin bizlere karşı gösterdikleri hoşgörüyü görelim. İşte sizlere binlercesi arasından bir tanesi:

Eski bir İngiliz konsolosunun dul hanımı, fakat aslında Fransız asıllı olan bayan Keun, Birinci Dünya Savaşı pat­lak vermezden birkaç sene önce Konya’ya yerleşmişti. Se­ferberlik yüzünden okulların kapatılmasından sonra ve bi­zim dilimizin kullanılmasını, konuşulmasını ve öğrenilme­sini yasaklayan Almanların tehditlerine rağmen, bu ka­dıncağız tam dört sene boyunca şehrin çocuklarını evinde toplayıp ders vermiş ve onlara Fransızca öğretmişti. Gün­de onaltı saat çalışmasına karşılık sadece geçimini kıt ka­naat temin edecek az bir ücret alıyor, az ücret almak sure­tiyle talebelerinin sayısını çoğaltmaktan başka bir şey dü­şünmüyordu. Jöntürk polisleri tarafından daima takip edil­mesine ve rahatsız bırakılmasına rağmen çalışmasını sür­dürdü ve bir gün vali Muammer Bey’in çocuklarına da Fransızca öğretmesi şartıyla Almanların tehditlerinden ta­mamen yakasını kurtarıp derslerini rahatça vermeye mu­vaffak oldu. Ermenilerin bizlere en büyük Ermeni katliâmcısı (!) diye yutturdukları bu vali, bayan Keun’ün dediğine göre, Fransa’ya karşı inanılmaz bir sempati duyuyormuş ve hakikaten de inanılmayacak bir şey, ama o bayan bizzat gözleriyle görmüş: Vali bey, bizden esir düşen askerlere ve bahriyelilere karşı her zaman çok alicenap davranmış. Bi­zim askerlerimiz arasında iyi kötü bir meslekten anlayanları atelye şefi tâyin etmiş ve çalışarak kazandıkları para­ları kendi hesaplarına geçirmelerine müsaade etmiş!

[Muammer Bey 1919’da İngilizler tarafından bir sabah evinden alınıp İstanbul’daki bir hapishaneye tıkıldı, sonra da Malta’ya gönderildi. Fransızlara karşı bunca iyi davranmış olan bu adama yapılan bu zulümlerin karşısında Fransa en küçük bir protestoda bile bulunmadı !]

Görün işte, demek ki Yunanlılar hakikaten çok daha insancıllar değil mi?!!

Fakat… işte size şimdi Yunanlıların kalleşliğini ve bi­zim bilgisizliğimizi istismar etmedeki maharetlerini ispat edecek olan yine inkârı imkânsız bir hâdise daha!

Yunanlıların İzmir’e yaptıkları çıkartma hâlâ hafıza­lardadır. Her ne kadar bizim Fransız basını bu çıkartmayı hasıraltı etmişse de, bu vesileyle işlenen vahşetleri yine de duymuşsunuzdur. Bu çıkartma Doğu’da büyük yankılar uyandırdı, çünkü bu çıkartma, en iğrenç ve en akıl almaz tecavüzler ve kan dökmelerle gerçekleştirilmiştir: Yunanlı­lar öldürüyorlar, talan ediyorlar, yıkıyor, yakıyor ve kat­lediyorlardı. Durumdan haberdar olan general Franchet d’Esperey derhal bir heyetle birlikte, Yunanlıların aşırılık­larını bizzat incelemesi ve rapor etmesi için general Bunoust’yu İzmir’e gönderdi. General Bunoust, Yunanlıların vahşiliklerini bir bir sıralayan mükemmel bir rapor hazır­ladı. Fransız Savaş Bakanlığı’na gönderilen bu rapor, bü­yük bir itina ile derhal örtbas edildi!!!

Yunanlıların hem alçaklıklarını, hem de beceriklilik­lerini ispat etmeye sadece bu hâdise yeter de artar bile.

BU BİLGİSİZLİK ERMENİLER TARAFINDAN SÖMÜRÜLMÜŞTÜR

Fransız-Türk anlaşmazlığının ortaya çıkmasında en büyük paya sahip olan konu Ermenistan meselesidir… Da­ha pek çokları gibi, bu mesele de Fransa’da hakkiyle bilin­memekte ve yalnızca Ermeniler nasıl anlatmışlarsa öylece kabul edilmektedir.

Fransa, Avrupa ve hattâ bütün dünya, Ermeni katli­âmları diye ortaya atılan hayâl mahsulü hikâyeler ve şişi­rilmiş masallarla galeyana getirilmiştir. Bu hususta Türkler aleyhinde ileri sürülen bütün deliller, hiçbir kontrola tâbi tutulmaksızın ele alınmış, uydurularak sunulan bütün hâdiselere mümkün gözüyle bakılmış ve bütün bunlar ne­ticesinde de, Şehit Ermenistan efsanesi yavaş yavaş zihin­lere yerleşmiştir! Yine bütün bunlar neticesinde Ermeni­ler, aziz kurbanlar ve onların sözde cellâtları olan Türkler de canavarlar olarak kabul edilmişlerdir.

Bunun aksini ispat etmeye kalkışmak, hem oldukça zor, hem de oldukça nazik bir mesele olup çıkmıştır, öyle ya, ef­sanelere, peşin hükümlere, basmakalıp düşüncelere karşı mücadele etmek ve yerleşmiş masalları yıkmaya çalışmak kimin haddine! Türkler aleyhine çıkarılan bu uydurma hi­kâyeleri yıkmak mümkün mü?! Halbuki düzeltilmesi ge­reken pek çok yanlış, yeni baştan ters çevrilmesi gereken nice hâdise ve sahtekârların yüzlerine vurulacak nice ya­lan var!

Kendileri savunacak yerde töhmet altında bırakılma­larına göz yuman sakin ve namuslu, zavallı, biçare Türkler! Bizlerin bilgisizliğini gidermek için hiçbir çabada bu­lunamayan, aksine en küçük bir mukavemette bulunmak­sızın, bütün bu ithamları birazcık olsun tekzip etmeye ça­lışmayan, neticede de bilgisizliğimizin sadece Yunanlılar tarafından değil, aynı zamanda Ermeniler tarafından da istismar edilmesine fırsat veren zavallı, zavallı Türkler! Öyle ya, kader bu kader!

Oysa, Ey Türkler! Sizlerin en samimî ve en mütevazi dostlarınız, sizlere yardım etmeyi ve sizleri müdafaa etme­yi denemeden, sizlerin kaybolup gitmenize asla rıza göstermeyeceklerdir. Sizin Fransız dostlarınız, ülkenizin hak­sız yere mahkûm olmasına göz yummak istemiyor, ülkeni­zin üstüne atılan iftiraları yıkmak, haksızlıkları yerle bir etmek istiyorlar ve bunun için de, her zaman en bilinme­yen meseleler hakkında bile, bildiklerini söylemek, tek ke­limeyle, gerçeği söylemek istiyorlar! Ve işte bunun için ben bu dâvâya elimden gelen bütün imkânlarla katılmak istiyorum… Ve işte bunun için ben, katolik olan ben, Ermenilere karşı sizin, ey müslümanlar! sizin müdafanızı üzeri­me alıyorum!

Fransa’nın, Avrupa’nın ve dünyanın Ermenilerin mü­dafaasını üzerlerine almalarının başlıca sebebi, hiç şüphe­siz ki, bu ırk hakkındaki bilgisizlikten ve bu bilgisizliğin itinalı bir şekilde devam ettirilmesinden ileri gelmektedir. Fakat onların lehine gibi görülen ve onlara Hıristiyan ül­kelerin destek olmasını sağlayan bir başka sebep daha var­dır: Ermeniler Hıristiyan, Türkler ise Müslüman’dırlar!

Gel gör ki, bu imanlarının şehidi gibi telâkki edilen Ermenilerin dinî inançları konusunda söylenecek çok şey vardır! Acaba onların Hıristiyanlığa olan bağlılıkları biz­lerin sandığı kadar kuvvetli midir? İşte bunun küçük bir ispati:

İstanbul’daki elçiliğimizde istihbarat servisinde çalı­şan dostum yüzbaşı X… bir görevle gönderildiği Ankara se­yahati sırasında hazırlamış olduğu 16 mayıs 1919 tarihli ra­porunda, bizzat şahit olduğu şu gözlemlerine yer vermek­tedir:

«Sürgün edilmiş Ermenilerden pek çoğu Ankara’ya dönmemişlerdi: Bu yüzden de onların ya hapsedildikleri, ya öldükleri ya da öldürülmüş oldukları neticesine varıl­mıştı. Ama işleri mübalâğalı bir şekilde takdim etmekten kaçınmak gerek! Aslında, pek çok sayıda Ermeni kızı ve genç Ermeni hanımları, Türklerle evlenmişlerdi ve Türk kocalarından ayrılmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı! Bütün bunları gözlemlerimle gördükten sonra, Ermeni halk tabakasının ne kadar kolay din değiştirdiklerinin bir misalini daha bulmuş oldum.

Ankara’daki katolik papazı sayın Koren Clemens, ken­di Ermeni vatandaşlarından yirmi kadar öksüz kalmış ço­cuğu kulübeye benzeyen loş ve gayri sıhhî bir evde topla­mış ve onların eğitimi için takdire değer bir feragatla ça­lışmaktadır. Kendisini ziyarete gittiğimde, onun evinde, oldukça dertli ve hüzünlü görünen on beş yaşlarında genç bir çocukla karşılaştım. Sebebini sorduğum zaman, onun kendi köy ve kasabasından ayrılmaya dayanamadığını öğ­rendim. Babası onun gözleri önünde öldürülmüş olduğu halde, yine de Türklere karşı duyduğu sevgi ve hayran­lıktan hiçbir şey kaybetmemişti:

  • Adın ne senin? dedim.
  • Süleyman.
  • Süleyman, Hıristiyan adı değil ki…
  • Benim adım Süleyman, Hıristiyan değilim ben, bı­rakın da Türkler’in yanma gideyim.

Ancak benim sabrımın tükendiğini ve artık kızmaya başladığımı görünce, nihayet asıl adının Simion olduğu­nu söylemek zorunda kaldı.

Bu genç dönmenin anne ve kız kardeşi de, aile reis­leri gözlerinin önünde öldürülmesine rağmen, katillerle evlenmekte hiç tereddüt etmemişler. Bugün, bu iki kadın da kocalarından ayrılmayı kesin olarak reddetmekte ve tekrar Hıristiyan olmayı katiyyen kabul etmemektedirler.

Resmî bir görevli tarafından not edilen bu hâdise, bizleri, bu sözüm ona Hıristiyan milletin ahlâkî değerleri hakkında aydınlatmaya yeter herhâlde!

Ermenilerin karakterinin belli başlı özellikleri, açgöz­lülük ve kalleşliktir. Bu bakımdan biraz Yunanlılara ben­zerler. Şöyle bir Türk atasözü vardır:

Rum Avrupa’lıyı do­landırır, Yahudi Rum’u dolandırır, ama Ermeni de Yahu­di’yi dolandırır!

Bu atasözünün ne demek istediği oldukça açıktır, çün­kü Ermeniler Müslümanların tefecileridirler.

Bunun izahı oldukça basit: Ermeniler çok tutumludur­lar ve Yunanlılar gibi ticarî faaliyetlere girişerek çarçabuk zengin oluverirler. Fakir çiftçilerden ibaret olan Türkler de sık sık onlara başvururlar. Ermeniler onlara aşırı derecede yüksek faizlerle ödünç para verirler. Borçlarını ödeyeme­yecek duruma geldiklerinde, bütün mallan ipotek edilmiş olduğundan ve artık rehin gösterecek hiçbir şeyleri de kal­madığından; Ermeniler ipotek ettikleri mal ve mülkleri kendilerine satmalarını isterler ve böylece de bu yerlerin sahibi olur çıkarlar! Türkler de bu şekilde kısa zamanda soyulup soğana çevrilirler. Bu tür hâdiseler birçok köyde, hattâ bazan bütün bir şehir arazisinde vukû bulduğu za­man, Ermeni tefecilerinin zulmü yüzünden her şeylerini kaybetmiş bulunan Türkler ayaklanır ve tefecileri katle­derler. (Burada şunu ilâve edelim ki, savaş öncesinde bu tür ayaklanmaları bizzat Almanlar düzenliyor ve Türkleri tahrik ediyorlardı).

Yüzbaşı X… raporunu şu şekilde sürdürmektedir:

«Ermenilerin Hıristiyan olmalarının, Türklerin onla­ra karşı tecavüzde bulunmalarıyla hiç mi hiç alâkası yok­tur. Türklerin Ermenilere karşı duydukları kinin asıl sebebi; Ermenilerin çevirdikleri siyasî manevralar ve Türkleri altından kalkılmaz faizler altında ezip yoksul duruma düşürmeleridir. Fransa’ya karşı sevgi gösterilerinde bu­lunmalarına ve muhtaç oldukları büyük devletlere karşı dostmuş gibi gözükmeye çalışmalarına rağmen, Ermeniler çok sinsi bir yabancı düşmanıdırlar. Savaş sırasında vukû bulmuş olan katliâmlara gelince, bu katliâmların asıl tah­rikçileri ve düzenleyicileri Alınanlardır. Türkiye’nin Asya yakasının bütün ticarî işlerini elegeçirmek için, Ermenileri perişan etmek zorundaydılar, zira Yahudileri bile do­landıracak kadar güçlü ve kuvvetli rakipler bulundukça, kendi niyetlerini gerçekleştirmelerine imkân var mıydı?

İşte sırf bu yüzden Ermeni milleti mahkûm edilmiş­ti, Almanların rahat yüzü görmeleri için de, bunun dışın­da bir başka çare yoktu!

Kendi menfaatlerine yaramış olmasaydı, Almanlar bu katliâmları derhal önleyemezler miydi? Ne var ki, Alman­lar zaten tabiatları icabı gaddardırlar!!!

Bir gün fakir bir Türk köylüsü, dar bir kır yolundan bir merkebin çektiği küçücük arabasıyla işine gidiyordu. Karşı yönden de bir Alman tankı gelmekteydi. Zavallı adamın merkebini durdurup kenara çekilmesine fırsat vermeden, Alman askerleri köylünün üstünden geçip git­tiler ve arabası, merkebi ve kendisiyle birlikte bu garibanı paletlerin altında yere yapıştırıp uzaklaştılar; bütün bun­ların ardından da o iğrenç kahkahalarını savuruyorlardı. Ben bu olayı itimada şayân birkaç Türk dostumdan öğren­dim. Onlar bu iğrenç olaya bizzat şahit olmuşlardı.

Bir Fransız din adamı anlattı: Büyük katliâmlardan bir zaman sonra, Konya’da katolik bir Alman papazına rastlamış, bu papazın katiller hakkında hiçbir kötü keli­me kullanmadığını ve öldürülen Ermenilere karşı da hiç bir acıma alâmeti göstermediğini görünce şaşırmış. Duru­mu gören Alman papazı bizim din adamına şöyle demiş:

Gaye Almanya’nın zafere ulaşmasını temin etmek olduktan sonra, binlerce adamın öldürülmüş olmasının ne  önemi var!

İşte kendi memleketinin Ermenilerin mahvedilmesi sayesinde büyük menfaatler elde etmiş olacağının kesin bir itirafı değil de nedir bütün bu sözler

Bence bütün bunlar, şu eski Ermenistan meselesinin çıplak bir şekilde gözler önüne serilmesine yetecektir. Eğer bir katliâm olmuşsa, bu Türkler tarafından değil, fakat bizzat Avrupalılar tarafından yapılmıştır, Avrupalılar ta­rafından hazırlanmıştır.

Yine de biz, çok daha resmî ve yapılan katliâmı pek çok yönlerden haklı ve mazur gösterecek bir başka şahit daha zikredeceğiz. Bu şahit Türklerin değil, tam aksine Er­menilerin Türklere karşı işledikleri barbarlıkları ve gad­darlıkları ayrıntılarıyla ispat etmekte ve şimdiye kadar bizlere anlatılan hâdiseleri tamamen tersine çevirerek, Türkleri cellâtlar olarak görmek yerine, acınacak mazlum­lar olarak ele almak gerektiğini ispat etmektedir.

Şimdi sunacağım belge, Rus ikinci kale topçu birliği komutanı yarbay Twerdo Kleboff’un hatıralarından alın­mıştır. Bu Rus komutanı, 27 şubat 1918’de şehrin Türkler tarafından geri alınışına kadar, birlikleriyle birlikte Erzu­rum’da kalmıştır. Kaleme almış olduğu hatıralarının baş­lığı şudur:

«Erzurum’da işlenen vahşetler konusunda bir Rus subayının notlarından

«Ruslar 1916’da Erzurum’u işgal ettikleri zaman, or­dularında —oldukça kötühizmet gören Ermenilerin bir tekine bile şehre yaklaşma izni vermemişlerdi.

Kolordu komutanı general Kaimine, bu bölgenin komutanı kaldığı müddetçe, emri altında bulunan Ermeni birlikleri bu yörelere aslâ yaklaştırılmamışlardı.

Ama ihtilâl her şeyi altüst ettiği zaman, Ermeniler sözde aramalarda bulunmak bahanesiyle Erzurum’a üşüştüler ve derhal şehri ve civar köyleri talan etmeye ve sa­kinlerini katletmeye başladılar.

Rusların orada bulunmaları, yine de onların bu vah­şetleri açıktan açığa işlemelerine mâni oluyordu, ancak gizli ve dolambaçlı yollarla çetecilik yapabiliyor ve katli­âmda bulunabiliyorlardı.

Askerlerden meydana gelen ihtilâl Komite Konseyi 1917 yılında, yine sözüm ona silâh arama bahanesiyle, Er­zurum’un resmen yağma edilmesi için teşebbüse geçti. Ermeniler için bu karar bulunmaz bir fırsat oldu. Rahat ve emin bir şekilde çalmaya, yağmalamaya ve insanları vahşice öldürmeye koyuldular.

Ocak ile şubat arasında, Erzurum’un en tanınmış si­malarından biri olan Bekir Efendi, yağmacılar tarafından kendi evinde katledilmiş bulundu. Başkumandan Udişelidze, emrindeki subaylara emir vererek katillerin en geç üç gün içerisinde bulunup ortaya çıkarılmalarını emretti. Ayrıca da askerleri her türlü sınırı aşan ve insanlık dışı davranışlarda bulunan Ermeni taburlarının komutanını yanına çağırıp çok sert bir şekilde azarladı. Daha sonra yüksek makamlara müracaatta bulunup, Ermenilerin Os­manlIlara karşı giriştikleri amansız zulüm, işkence ve kat­liâmları bir bir sayarak acı bir dille gözler önüne serdi. Özellikle de, çalıştırılmak üzere tarlalara gönderilen, yol yapımında çalışacakları bahanesiyle evlerinden alınıp gö­türülen Türklerden yansının bile bir daha geriye dönme­diğini ve akıbetlerinin mutlak ölüm olduğunu tek tek an­lattı.

Öbür taraftan da Ermenilerin aydın zümresini bir ara­ya toplayıp, şayet Ermeniler bu arazilerin hâkimi olmak istiyorlarsa, kendilerinin halkı idare edebilecek kadar na­muslu ve haysiyetli olduklarını ispat etmelerinin şart ol­duğunu ve milletlerinin namını lekeleyen ve ırklarını ol­dukça bayağı bir ırk gibi gösteren böyle gaddarca cinayet­leri işlemekten bir an önce vazgeçmeleri gerektiğini an­lattı.Bilhassa umumî harbin henüz sona ermediği ve Barış Konferansının bu bölgelerin Ermenilere bırakılma­sına henüz karar vermediği bir sırada, Ermenilerin tasar­lanan bağımsızlığa lâyık olduklarını ispat edebilmeleri için, hak ve adalete daha saygılı bir şekilde davranmaları lâzım geldiğini de onlara en iknâ edici delillerle izah etti. Ermenilerin askerî komutanları ve yüksek sınıftan olan tanınmış Ermeniler, küçük bir azınlığın girişmiş olduğu vahşet ve katliâmın bütün Ermeni cemaatini inceleyeme­yeceğini söyleyerek karşılık verdiler. Bu Ermeni azınlığı­nın, Türklerin eskiden yapmış oldukları kötülüklerin in­tikamını almaktan başka bir şey yapmadıklarını ileri sü­recek kadar da küstahça tavır takındılar!

Az zaman sonra, Erzincan Türklerinin Ermeniler ta­rafından katledildiği haberi geldi.

Başkomutan Udişelidze’nin beyanına göre, müdafaa­sız durumda bulunan sekiz yüzden fazla Türk, en akıl al­maz vahşet metodlarıyla katledilmişlerdi. Büyük büyük hendekler açıyorlar ve buralara hayvan boğazlar gibi te­ker teker boğazladıkları Türkleri üst üste dolduruyorlardı: Ermeniler kesip hendeğe attıkları Türkleri birer birer sa­yıyorlar ve şöyle bağırıyorlardı:

Daha yetmiş kişi oldu, hendek on kişi daha alabi­lir, kesin!

26 şubatta, yâni bu katliâmlardan üç hafta sonra llıca’dan dönen yarbay Griaznoff, köy yolları boyunca par­ça parça edilmiş ceset yığınlarına rastladığını, bu cesetle­ri çiğneyerek geçen her Ermeninin mutlaka bu cesetlere tükürdüğünü nefret ve hüzünle anlattı.

Oldukça geniş olan caminin avlusu erkek, çocuk, ka­dın ve ihtiyarların cesetleriyle tıka basa doldurulmuş hâl­deydi. İstisnasız bütün kadınların vücutlarında işkence ve zulüm izleri vardı. Yarbay Griaznoff telefon santralında çalışan Ermeni kızlarından bazısını bu cami avlusuna ge­tirttirdi ve onlara, bu dağlar gibi yığılmış insan cesetlerini göstererek, kendi milletlerinin yaptıklarından gerçekten gurur duyabileceklerini söyledi!

Bizim yarbay bu sözle onları rencide edeceğini sanı­yordu. Ama bu genç Ermeni kızlarının bu manzara karşı­sında neşeli neşeli güldüklerini görünce, önce büsbütün şaşırdı, sonra da bu kızlara karşı tam bir nefret duydu. Utanmaları, kendi ırkları namına üzülmeleri gerekecek yerde, bu insanlık dışı davranış karşısında gülmelerinin, ancak Ermenilere has bir karakter olabileceğini söyleye­rek hakaretler yağdırdı. Ermeni erkeklerinin ve hattâ ka­dınlarının bile yeryüzündeki insanların en bayağısı, en iğ­renci ve en vahşisi olduklarını ilâve etti. Böyle açıktan açı­ğa hakaret edildiklerini gören şıllıklar, birden bozuldular ve «biz» dediler, «gülmüşsek, sinirimizden güldük»!!!

Alaca’daki ordugâh komutanlığının levazımcısı olan bir Ermeni, 27 şubat 1917’de bu şehirde işlenmiş olan vah­şetlerden bahsederken, ırkdaşlarının bir Türk hanımını canlı canlı duvara mıhladıklarını anlattı. Kadını duvara iyice mıhladıktan sonra, hançerle göğsünü yarıp kalbini çıkarmışlar ve can çekişen zavallı kadının başının üstüne koymuşlar!…»

Bu Ermeni barbarlıklarını burada kesiyorum.

Bu kadarı, sanırım, şu aziz Ermeni şehitleri masalını yıkmaya yeter!

Şu bizlere vahşiler diye tanıtılan Türklerin, 19 şubat 1919’da Ermeni katliâmından mesul olan kişileri divan-ı harbe vermiş olduklarını ilâve etmeye bilmem gerek var mı?

Bu katliâmın asıl mesulü, Türk halkı tarafından da «kasap» diye adlandırılan Alman ajanı Kemal bey idi. 12 Nisan 1919’da İstanbul’da Harbiye Nezareti önünde idam edildi.

Gördüğünüz gibi Türkler, rezil Ermenileri tatmin et­mek için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar ve kendi vatandaşlarını kendileri idam etmekten çekinmiyorlar!

BU BİLGİSİZLİK İNGİLİZLER TARAFINDAN İSTİSMAR EDİLMİŞTİR

Mütarekeden bu yana İngilizler, Şark’ta hep bizim aleyhimize çalışmaktalar, önce sinsice bizim yerimizi al­maya koyuldular, sonra da birden bizim yerimize geçiver­diler.

Onların gerçekten saldırıya geçişleri, Westminster baş­piskoposu Kardinal Boume’un seyahatiyle başlar. Bu kar­dinal İstanbul’a 19 şubat 1919’da gelmişti. İngiliz zırhlı­sında oldukça muhteşem bir ayin törenini idare etmiş ve bütün İngiliz subayları bu ayine iştirak etmişlerdi.

Sonra Kardinal İngiltere elçiliğine götürüldü.

Kardinal’in asıl vazifesi Şark’taki katolik müesseselerini İngiltere’nin istifadesine sunmak üzere dolambaçlı yol­lardan ele geçirmekten ibaretti. Zaman iyi seçilmişti, çün­kü Fransızlara ait bulunan bu müesseseler, savaş yüzün­den hemen hemen iflâs etmiş bulunduklarından yardıma muhtaçtılar, fakat bizim din düşmanlığı güden hükümeti­mizden bekleyecekleri bir şey yoktu.

[Bu sene yâni 1920’de hükümetimizin lütfedip Kardinal Dubois’yı Suriye’ye gönderdiğini biliyorum. Fakat ne kadar geç! Hem de ne kadar çok fazla sınırlı tutulmuş bir misyon!Kardinal Bourne’un misyonuna karşı verilen çok geç ve çok zavallı bir cevap bu.]

Kardinal Boume ise rahatça hükümetine dayanıyor, ayrıca da rakip ve düş­manları satın almağa mahsus İngiliz altınlarının arkasın­da olduğunu biliyordu!

Westminster başpiskoposu kardinali, İngilizler yem gi­bi kullandılar —çünkü kardinal iyi niyet sahibiydi—; fakat Protestan olan İngilizler bizimle tam dört sene boyunca omuz omuza çarpışmış olmalarına rağmen, ne Katolik mez­hebine karşı duydukları kini, ne de Fransızlara karşı taşı­dıkları antipatiyi bırakabilmişlerdi.

Zaten —dıştan bakılınca saçma gibi görünen, fakat gerçekte büyük mânâlar ifade eden— şu Siyon krallığının kurulması teşebbüsüyle bunun bir ispatını görmedik mi? Bizim sevgili müttefikimiz İngilizler bizim kadar iyi bilir­ler ki hiçbir Yahudi, ne kadar az ileri görüşlü olursa olsun, ticaretin ölü olduğu bir yere asla yerleşmek istemez.

O hal­de İngilizler ne istiyorlar?

Bu çok açık: yalnızca Fransız nüfuzunu ve Kudüs’deki Katolikliği yıkmak istiyorlar.Bu­nun için de, mukaddes şehri tramvayları, klüpleri, sinema­ları, gökdelenleri, vs. ile modern bir şehir stiline sokarak, canla başla yürüttüğümüz çalışmaları ve hatıraları yıkıp yakmakta asla tereddüt etmezler.

İngiltere’de dini amelleri terketmenin ve iman kaybı­nın alıp yürüdüğü ve dine karşı kayıtsızlığın iyice artmış olduğu şu sıralarda, îngilizlerde görülen bu aşın yobazlık ve Doğu’da din müdafaacısı kesilmeleri gerçekten çok ga­rip!

Filistin’de Katolik nüfuzunun tam yıkımına hazırlan­dığı bir sırada, Türkiye’deki Katolik nüfuzunu avucuna al­maya çalışan bu milletin şu davranışı, çok daha garip ve çok daha şaşırtıcı… eh pes doğrusu!

Din ve faziletin ne demek olduğunu, haydi şu İngilizlerden öğrenelim de biraz dindar ve ahlâklı insancıklar olu­verdim!

1919 yılından beri İngilizler İstanbul’un fiilen hâkimi­dirler. Bizlerse, her zamanki gibi, bunu bilmemekte ve görmemekte berdevamız. Bir Fransız generali, Şark’taki İttifak kuvvetlerine kumanda ediyor diye kabul edildiği için, kumandayı yürüten Fransa’ymış gibi safça inanıveriyoruz! Oysa, İstanbul’da kumandayı yürüten basbayağı bir İngiliz generalidir, İngiliz kuvvetleridir şehri işgal altında bulunduranlar, nihayet orada kanun yapan ve yürüten İn­giliz idaresidir!

Franchet d’Esperey ancak ismen kumanda etmekte, General Wilson ise fiilen kumanda etmektedir!

Lüzumlu gördüğü bütün kararları bizzat kendisi almakta ve sadece kendi hesabına hareket edip, başka birinin görüşünü alma­ya ihtiyaç duymamaktadır.                                                                                         

[ Gerçi bu durum 5 kasım 1920’den bu yana artık pek geçerli değil. Milne ve Wilson adlı İngiliz komutanları, İngiltere’ye dönmüşler ve on­ların yerini, şimdi Karadeniz kuvvetleri komutanlığım yüklenmiş bulunan general Harrington almıştır.

İstanbul’dan almakta olduğum mektuplar, İngiltere aleyhinde oldukça geniş tenkitler taşımalarından ötürü, çoğu zaman Britanya sansürünün gaza­bına uğradıklarından, bu iki generalin İngiltere’ye dönüşleri konusunda şimdilik ayrıntılı bilgiler sunamayacağım. Bu yüzden, yapılmış olan değişikliğin bir bakıma izahını verir diye burada yalnızca Havas Ajansı'nın 6 kasım tarihli bildirisini aktarmakla yetineceğim:

«... Selânik’teki Britanya sefer ordusunun eski başkomutanı general Milne, Şark’taki İttifak orduları başkomutanlığının talimatlarına uymayı sa­vaş boyunca reddetmişti. İstanbul’daki İngiliz Kuvvetleri komutanlığına tâyia edilince de, Fransız generalleriyle geçimsizliğini sürdürmekteydi. Fransız ve İngiliz silâhlı kuvvetlerinin otoriteleri arasında kısa zaman önce yapıldığı söy­lenen bir anlaşmaya göre, İstanbul’daki komutanlığı bir Fransız ve bir İngiliz generalinin sırayla yürütmeleri karara bağlanmıştır.»

Oldukça bulanık, oldukça esrarlı görünen ve şâyet yapılmışsa durumu daha bir çıkmaza sürüklemekten başka bir işe yaramayacak olan bu anlaşma konusunda şüpheliyim ve böyle bir anlaşmanın yapılmış olacağına pek ihti­mal veremiyorum.]

 

İngiltere, Nazif bey ve Muammer bey gibi bizim taraf­tarlarımızı Malta’ya sürmüştür (hükümetimiz ise bütün bu olanlar karşısında en ufak bir tepkide bile bulunmadı)! Çünkü İngiltere, daha önceden eski sadrazam Damat Fe­rit Paşa’yı satın almıştı ve onun aracılığıyla hükümeti istediği gibi idare ediyordu. Tabii, bizlerin Fransa’da böyle şeylerden haberi yoktu!

İngiltere, Sultan’ı İstanbul’dan kovmak istiyordu, Fran­sa derhal karşı çıktı; fakat İngiltere, Sultan’ın vezirlerin­den bazılarını satın alarak güçlükleri yenmesini ve böyle­likle de Sultan’ın otoritesine baskı yapmayı becerdi!Hâ­diseler ve çevrilen dolaplar öyle bir noktaya gelmiştir ki, İstanbul’daki işgal ordusunun İngiliz subayları niyetlerini saklamaya, hislerini gizlemeye bile artık gerek duymuyor­lar. Galipler ve hâkimler pozuna girip caka satmakta ve inanılmaz bir kabalık ve kibirlilikle hareket ediyorlar. Dâ­valarının (!) aleyhinde görünen ve takındıkları tavırların çirkinliği hakkında bilgi veren bütün mektup ve yazış­maları amansızca kırpan ve imha eden bir sansür kurmuş durumdalar! Böylelikle de hakikatlerin bizlere ulaşma­sına mâni olmaktalar!

Ve Fransa’da bilgisizlik devam ediyor!

[İstanbul’un Fransız taraftarı tek gazetesini de ortadan kaldırdılar. Bu konuda göçen gün bu gazetenin sabık yazı işleri müdürü ve Fransa’nın sadık dostu bir ahbabımdan —ismini burada neden veremeyeceğimi sizler de biliyorsunuz artık— bir mektup aldım. Sansürden kurtulup da bana gelebil­mesi büyük bir muciza..

Dostum bana aynen şöyle demekte:

«... Bizim Fransızca olarak yayınlanan tek ve biricik gazetemiz I’Entente’a gelince, İstanbul’un hâkimleri olan İngilizler tarafından yasaklandı ve kapatıldı.»

Nedeni, niçini ve nasılı ortada!]

[LÉON ROUILLON Türkiye’yi Savunuyorum BELGELER(Documents\POUR LA TURQUIE ) trc: Cemal KARAAĞAÇLI, Bedir Yayınevi, İstanbul 1994, s.25-46

ORTODOKS TEHLİKESİ

Fransa’nın din aleyhindeki siyaseti, onun Doğu’da nü­fuzunu kaybetmesinde büyük ölçüde âmil olmuştur.

Gerçekten de, Şark âleminin Hıristiyanlarını, yalnızca Fransa müdafaa etmekteydi. Bu müdafaa, sanıldığı ve sanılacağı gibi Türklere karşı değil, fakat Balkanların Orto­doks milletlerine karşı yapılıyordu.

Türkler bizim dinimize karşı her zaman müsamahakâr ve hürmetkâr davranmışlardır. Fransa’dan kovulan din adamlarına memleketlerinin geniş kollarını açmışlar ve onlara vatanlarının vermeyi reddettiği ekmeği ihsan et­mişlerdir.

 

Türkiye’ye yerleşmiş bulunan sayısız din adamlarına ve kapüsenler, cizvitler, lazaristler, fransiskenler ve assompsiyonistler gibi mezhep gruplarına bu konuda ne düşündükleri sorulduğu zaman, düşmanlarının Türkler değil, fakat Ortodokslar olduklarını itiraf ediyorlar.

Dine karşı savaş açmak suretiyle, bizler yalnızca kendi nüfuzumuzun yıkılması için savaşmakla kalmadık, fakat aynı zamanda düşmanlarımızın da oyunlarını bir güzel kolaylaştırıverdik. Aslında unutmamak lâzımdır ki: Bulgarlar dinsiz ve Katolikliğin düşmanıdırlar; sahtekâr, hırsız ve soysuz Yunanlılar Katolikleri her türlü cevr ü cefâya ma­ruz bırakıyorlar; Sırplar, Katoliklerin ibâdet etmesini ya­saklıyorlar (savaştan önce Sırbistan’da ancak iki Katolik papazının bulunduğu bilinmekteydi: Avusturya elçiliği ile Belgrad’daki Avusturya hastahanesinde bulunan iki papaz!) ve son olarak Romanya’da Katolikler, Rusya’daki Yahudilerin gördüğü muameleyi görmekteler. Sofya’da Katoliklere ayrılmış bir mahalle vardır, onlar burada sanki bir Ya­hudi mahallesinde yaşıyorlarmış gibi oturuyorlar!

Öyleyse, bırakalım artık şu bizim «Balkanlı kardeşleri­mizin» sözüm ona müsamaha gösterilerine kapılıp hayâl âleminde yaşamayı. Onlar olsa olsa ancak bizim düş­manlarımız olabilirler, hem zaten onların en büyük arzu­lan bizim harpten yenik olarak çıkmamızdır. Büyük bir he­yecan ve sevinçle bizim mağlup olmamız için çalışıyorlar.

Onların (Türkler’e karşı duyulan kin ile birlikte) tek uzlaşma noktaları, yegâne güçleri, açıkça söyleyelim ki, sa­hip oldukları mezhebe dayanmaktadır. Bizim ihmal ettiği­miz ve üzerinde pek durmadığımız nokta budur.

Hıristiyanların koruyucusu olan Fransa, Ortodokslara karşı Müslümanlarla ittifak hâlindeydi; Katolikler ve Müslümanlardan kopup uzaklaşan Fransa, şimdi edindikleri yeni dostları sayesinde daha da kuvvetlenerek bizlere kar­şı amansızca bir savaş açmak üzere olan ve Anglikanlarla birleşmiş olan Ortodokslara karşı hiçbir müttefik bulama­maktadır artık.

Manevî alandaki durumumuz, siyasî sahadaki vaziye­timiz kadar kötüdür. Ortodokslar Protestanlarla birleşmekteler, tıpkı Yunanlıların İngilizlerle ittifak kurdukları gibi!

Mösyö Marc Lauret, bu hususta, 13 Ekim 1920 tarihli France mecmuasında «İngiliz-Slav Yakınlaşması» adıyla bir makale yayınlamıştı; makalesinde bu yaklaşmanın teh­likelerini bir bir gösteriyordu.

Bizler için oldukça ciddî bir ikaz mahiyetinde olan bu yazının bazı bölümlerini aktarmak istiyorum:

«… Geçenlerde, bütün Hıristiyan mezheplerini bir dün­ya konferansında (The World Conference) toplamak için bir tasarı ortaya atılıp ilân edilmişti; bu tasarı Amerikalı­ların teşebbüsleri sonucu ortaya çıkmıştı. Basınımızda bu konuyla uğraşan birine rastladık mı? Dünya Konferansı­nı ilham eden dinî düşüncelerle, Milletler Cemiyeti (Bir­leşmiş Milletler) ni ilham eden siyasî fikirler arasında herhangi bir bağın bulunup bulunmadığını düşünen oldu mu? Amerikalıların yapmış oldukları bu girişimler arasın­da hiçbir bağın olmaması mümkündür. Fakat yine de gör­mek, sorup soruşturmak, derin bir incelemeye ve araştır­maya dalmak gerekmez miydi? Bunları ihmal etmeye hak­kımız var mıydı?

Şimdilik, yalnızca sırf Avrupa düzeyinde dinî ve siya­sî bir başka dâvânın söz konusu olduğu iddia edilebilir ve belki öyledir de, ama yine de bu durum dünya hâdiselerini yakından takip eden kimselerin merakını gıcıklamaktan geri kalmıyor. İngiltere’de, Yunan Ortodoks kilisesi ile Anglikan kilisesi arasında bir çeşit dinî birliğin kurulması hayâl edilmektedir. Yine uzun zamandan beri Rusya’nın hasmı olan İngiltere’nin nihayet onunla anlaşacağını ve bunun lâik zihniyetimiz yüzünden bizde biraz şaşkınlık uyandıracak (ama hem İngiltere, hem de Rusya’nın kafa yapısının nasıl olduğu bilindiğinde daha az hayret edile­cek ) bir şekilde gerçekleşmesini düşünmek hoştur doğrusu.

Üstelik böyle bir hâdise dünyada ilk defa görülmüş de değil ki. Evli papazlarıyla kendini göstermiş olan bir An­glikan kilisesi, Manş denizinin öbür kıyısında ortaya çıkalı beri, dış görünüşleri bakımından benzerlikler arzeden Yunan ve Rus Kilisesiyle muhtemel bir birleşmeden hep söz edilegelmiştir. Pek fazla eskilere gitmeye hacet yok, emin bir kaynakta anlatıldığına göre, ileride VII. Edvard olarak tahta geçecek olan Galler prensi, II. Nikola’nın taç giyeceği sırada, Saint-Pétersbourg âyininde bir Anglikan piskoposunun resmen hazır bulundurulmasına karar ver­mişti. Karar yerine getirildi. Gerçi bu hâdisenin gelip geç­tiğini ve bir daha vukû bulmadığını itiraf etmek gerek. Fakat şunu da belirtelim ki bu olayın bir devamı oldu is­ter istemez. Bu da —siyasî bakımdan—, Edvard ile Nikola arasında görülen dostluk olmuştur… Rus ihtilâlinden son­ra, İngiliz’ler eski tasarılarını yeniden ele almayı düşün­müşlerdi. 1917’den sonra ve Lenin’in başa geçmesinden önce Moskova kilisesinin başında, Cantorbéry’deki High Church ile oldukça sıkı bir işbirliğinden uzak kalmayacak olan yüksek rütbeli bir papazın yer alması hülyasına bile kendilerini kaptırmışlardı.

Bu konuyu fazla derinleştirmeksizin, burada hemen şunu söyliyelim ki Yunanlılar da bu mahiyette bir yakın­laşmaya oldukça alâka duymaktadırlar. Onların İngiltere ile olan dostluğunun menfaatten uzak bir dostluk olduğu görülüyor. Fakat İngilizlerin İstanbul’a gerçekten postu sermelerinin, Yunanlılarda Ayasofya’yı ele geçirme ve du­varlarına asılan levhaları süsleyen Kur’ân âyetlerini çı­karıp atma arzusu uyandırmadığına pek inanan bulun­maz kanaatindeyiz.

Atina projeleri unutuldu mu? Yunanlıların İstanbul’a yerleşmek için ne kadar istekli oldukları unutuldu mu? İstanbul konusunda —zaferden sonraAvrupa’da görü­len fikir ayrılıkları yüzünden çıkan şiddetli münakaşaları bilmemezlikten gelebilir miyiz?

Bu şehri Türkler’e mi bı­rakmalıydı?

Yoksa onları buradan kovmalı mıydı?

Hin­distan’daki Müslümanların toplu bir isyana gidecekleri gi­bi tek bir ihtimal yüzünden, İngiliz hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu’nun Hindistan Müslümanları üzerindeki haklarını derhal feshetmeye karar vermiş olduğu unutul­du mu?

Dinî mi, yoksa siyasî mi olduğu söylenilmeyen geniş çaplı bir siyasî taktiğin belirtilerine, şimdilik hafifçe ve ısrar etmeden de olsa işaret etmek kâfidir. Ne var ki, bu belirtilerin ve işaretlerin ne mânâ ifade ettiklerini bilme­mek çılgınlıktan başka bir tâbirle anlatılamaz. Birazcık düşünme gücü olanlar bunları rahatlıkla anlayacaklardır. Dünyayı bize göründüğü şekliyle değil, olduğu şekliyle görmek gerekir. Hem zaten Ayasofya’nın işgali için yapı­lan mücadeleler, gerçekleri görmemekte var güçleriyle di­retenlere, altından kalkılmaz meselelerin durmadan or­taya çıktıklarını ispat etmektedir

Basınımızda bu tür yazılar nadiren görülmektedir. Çünkü basınımız, Doğu meselesinden ancak büyük bir ihtiyatla ve bazan da insanı çileden çıkaran bir tarafgir­likle bahsetmektedir.

Artık gerçeklerin farkına varmış ve hakikati anla­mış görünen basınımızın bu son çabasına acaba iltifat edilecek mi? Yazdıklarına önem verilip, dinlenecek mi?

Umarız öyle olsun, ama şayet vakit artık çok geç de­ğilse!

Ortodoksluğun artan gücünü dikkatle izleyip, İslâm’a daha fazla yaklaşmaya çalışalım! (s.101-105)

 

SON SÖZ

Sayın Millerand’a

Türk Fransız anlaşmazlığı bitip artık yerini Türk Fransız ittifakı almalıdır.

Kamuoyu «Doğu hâdiseleri» ile ilgilenmeye başlamış­tır ve bu konudaki bilgisizliği oldukça koyu olmasına rağmen, yavaş yavaş düzelmeye doğru gitmektedir. Pierre Loti, Claude Farrere ve Tharaud kardeşler gibi ya­zarların açtıkları muhteşem kampanyalar, Doğu Ordu­sunda askerlik yapmış kimselerin anlattıkları, nihayet meyvelerini vermeye başlamışlardır. Henüz «mesele» tam mânâsıyla bilinmiyorsa da, en azından artık böyle bir «me­selenin» bulunduğu kabul edilmektedir, bu ise oldukça mühim bir ilerlemedir.

Fakat, henüz ortada yapılacak çok şey var. Bizlerin dâvayı kaybettiğinden, geç kaldığımızdan aslâ söz edile­mez, aksine bütün hata ve zaaflarımıza rağmen, Doğu’da kendilerine güvenebileceğimiz pek çok dostumuz ve bi­zimle birlik olmak ve bizi desteklemekten gayrı bir düşün­celeri olmayan epeyce taraftarlarımız bulunmaktadır.

Öyleyse, politikamızı aklın ve mantığın gerektirdiği yönde yürütmekten başka bir düşüncemiz olmamalı.

Daha şimdiden, Millerand hükümeti iyi niyet örnek­leri vermeye başlamıştır; biz kendisinden kesin ve kararlı tutumlar bekliyoruz. Bu oldukça güç bir iş, ama bütün bir ülkenin yardım ve desteği hükümetin yanında olacaktır.

Atina olayları müdahalede bulunmak için bize bulun­maz bir fırsat vermiştir; bunu kaçırmamaya çalışalım, yoksa sonra vakit çoktan geçmiş olabilir!

Sèvres anlaşmasını bütünüyle gözden geçirmek kaçı­nılmaz olmuştur. Bunun yapılmasını bizzat Fransa ısrarla istemeli ve böylece Türkiye’nin dostu ve hâmisi durumu­na geçmelidir. Konstantin’in Yunanistan’ına karşı, açıkça Türkiye’nin yanında yer almalı ve onun tarafını tutmalı­dır.

Venizelos’un Yunanistan’ı, Venizelos’la birlikte ansı­zın çöküvermiştir. Her şey bizi artık kabul etmeye zorlu­yor ki, kafamızda kurduğumuz büyük Yunanistan, bize minnettar olmak bir yana, tam aksine bizim düşmanımız olacaktır; çünkü Venizelos silinip gitmiştir ve Rhallys’in bakanlığına rağmen, daha şimdiden bize artık saygı duy­mamaya başlamıştır. Atina’dan gelen son haberlere göre, sokaklarda Konstantin’in portresini selâmlamak isteme­yen Fransızlar hırpalanmışlardır!

Bu pek açık bir işaret! 1916 yılında vukû bulan Zappéion hâdiselerini hatırlayalım.

Constantin Yunanistan’ının gerisinde II. Guillaume’un Almanya’sı vardır.

Yunanistan’ı büyültmek, Türkiye’nin zararına olarak Doğu’da üstünlük kurmasına müsaade etmek, Almanya’yı büyütmek, kendi aleyhimize olarak onun nüfuzunun ya­yılmasına müsaade etmek demektir.

Kendi menfaatinden başka bir şey düşünmeyen ve İs­tanbul ve Filistin’de takınmış olduğu tavırla bizim Suriye üzerinde olduğu kadar Doğu’daki hâmiliğimiz konusunda da düşündürmeye başlayan müttefikimiz İngiltere’nin bi­zi uyutmasına meydan vermeyelim!

Avrupa’da, hem çabalarımız, hem de fedakârlıkları­mıza rağmen oldukça yapayalnız ve can sıkıcı bir duruma düşmüş bulunuyoruz! Yardımcılar ve destekleyenler bulacakken, bir de Doğu’da yapayalnız kalmamıza imkân vermek büyük bir çılgınlık olacaktır.

TÜRKİYE YAŞAMALIDIR. TÜRKİYE MAMUR VE MÜREFFEH OL­MALIDIR. Fransa’nın dört yüzyıldan beri müttefiki olan Tür­kiye sayesinde, nüfuzumuz yaşayacak ve gürleşecektir. O zaman, güvenebileceğimiz ve gerektiğinde desteğini göre­bileceğimiz bir kuvvete sahip olmuş olacağız. Avrupa’da­ki işlerimizi ve ticarî faaliyetlerimizi yürütebilmemiz için, böyle bir güce ihtiyacımız vardır. Çünkü ilerleme ve değiş­melere rağmen, Krallık devrinde gerçekleştirilmiş ve edinil­miş menfaatlerimiz aynı kalmış ve aslâ değişmemiştir. İşte yine bu aynı menfaatlerin muhafazası için geçmişten ilhamla hareket etmeliyiz.

Kısacası, şu andaki durum, bundan dört asır önceki durumla aynıdır, bu yüzden bütün Fransızlar, İstanbul el­çimiz Kont de Noailles’in, kral IX. Charles’a yazdığı ebe­di sözleri, Millerand hükümetine ayniyle tekrar edecekler­dir:

«Türkler’e arka çıkmamızı gerektiren üçüncü sebebe gelince, Fransa dışında, Avrupa’nın en iyi prenslik ve dev­letlerini hâkimiyeti altına almış bulunan ve gerek Fransa topraklarını korumak, gerekse bütün Hıristiyan âlemini zulmü altına almak isteyen Alman hırsının önüne geçmek isteyen Fransa ile daima harp hâlinde bulunan Almanya’nın aşın büyümesini kontrol altına almak için Türkler’e ihtiyacımız vardır

EK

1919 senesi sonunda, Doğu’dan kalkıp Fransa’ya gel­miştim.

Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Bulgaristan’da epey­ce gezip dolaşmış ve bütün arkadaşlarım gibi, Fransa’nın Türkiye’nin yanında yer alıp ona destek olacağından emin olarak dönmüştüm.

Balkan halklarıyla bana pahalıya oturan tanışmalarda bulunmuş ve onlardan nefret ve kine varan bir hatıra sak­lamıştım. Çok ağır ve nazik şartlar altında Türklerle tanış­mak fırsatı bulmuş ve onlar hakkında heyecanlı ve min­nettar bir hatıra saklamıştım.

Aşırı bir saflıkla, vatandaşlarımın da benimle aynı his­leri paylaştıklarını sanmaktaydım.

Düşündüklerimin tam aksine olarak, vatandaşlarımın ekserisinin Türklere düşman ve Balkanlılara sevgi hisleri taşıdıklarını öğrenince beynimden vurulmuşa dönüp, âde­ta taş kesildim.

Gerçek durum hakkındaki bilgisizlikleri hakikaten mü­kemmeldi, bu bilgisizlik karşısında insan şaşırmaz mıydı?..

Derin bir üzüntü ve kedere düştüğümden, birkaç ma­kale kaleme alıp, alelacele intibalarımı özetledim, hatıraları­mı ekledim, bazı kesin ve ikna edici ayrıntılar anlattım ve böylece derlenip toplanan yazılarımı neşrettirmeyi dene­dim. Benim çabalarım arkadaşlarımın ve üstadlarımın da gayretlerine eklenince hakikatin gün yüzüne çıkacağını sanıyordum.

Sözü dinlenen insanlara ve büyük gazetelere müracaat ettim. Beni dikkatle dinlediler, fikirlerimi memnuniyetle kabul ettiler, sonunda da beni çok nazik bir şekilde başla­rından savdılar.

Bu arada hâdiseler gelişiyor ve Türkiye’den endişe ve­rici haberler ve heyecanlı çağrılar ve dilekler alıyordum.

Ne yapabilirdim?

Aşağı yukarı hiçbir şey; çünkü o sıralarda elimde, hiz­met ettiğim ve haklı gördüğüm bir dâvâ için hakikaten ya­rarlı olacak hiçbir belge yoktu.

Ancak taşra gazetelerinde yayınlanabilen birkaç ma­kale yazmaktan öte bir şey yapamadım ve hep müsait bir fırsatı kollayıp durdum; büyük bir faaliyete girişmeden ön­ce, kendimde yeterinden de fazla bir belgeler yığını topla­mayı denedim ve bekledim. Zamanla ve hâdiselerin zoruyla Türk meselesinin tekrar söz konusu olacağından emindim ve işte o zaman belki imkânlarımın zavallılığına rağmen bir müdahalede bulunabilecektim.

Zaman durmadan akıp gidiyor ve hâdiseler benim bü­tün tahminlerimi ispatlamak için can atıyorlarmış gibi, durmadan birbirini takip ediyor ve gelişiyorlardı.

Pek çok insan Türk dâvâsının yanlış ve haksız olma­dığı konusunda epeyce aydınlanmış ve buna gitgide şuur­lu bir alâka duymaya başlamıştı. Bazı dostlarım artık be­nim niyetlerimin halisâne olduklarına tam bir kanaat getir­mişler ve bana yardımcı olmak için harekete geçmişlerdi.

İşte aziz okuyucum, buraya kadar okumuş olduğun ve Türk dâvâsının haklılığı ve meşruluğuna en iyi delil olan bu belgeleri, ben bu dostlarım sayesinde bir araya topla­maya muvaffak oldum.

Gelişen hâdiseler, bugün bu belgeler için gerekli ve el­zem izah ve ifşâları gözler önüne çoktan sermiş bulunu­yor. Daha önceleri de belirttiğim gibi, ben bu kitabı aceley­le yazıp, kamuoyunu uyarmaya çalışmıştım. Yıldırım hızıy­la sökün eden olaylar savunduğum dâvânın artık ne kadar haklı olduğunu ortaya çıkarmıştır.

Fakat ben, gerek kendimin ne derece isabetli davran­mış olduğumu ispat etmek, gerekse yurtsever bir Fransızın sesini büyük gazetelerde zamanında duyuramadığını okuyucularıma bizzat göstermek için, bu konuda yazmış ol­duğum ilk makalelerimi de bu aceleyle yazılmış kitabıma eklemeyi uygun görmekteyim.

Büyük bir hazla bu makalelerimi okuyucularımın tak­dirlerine bırakıyor ve bu münasebetle, onları daha önce kabul etmek lûtfunda bulunup, bundan bir sene önce gaze­telerinde yayınlamak alicenaplığını gösteren değerli gazete müdürü dostlarıma şükranlarımı arzetmeyi bir borç bili­rim.

LÉON ROUILLON

NOT — Bu eserin ruhundan bir parça olmaları sebe­biyle buraya yalnızca ilk iki makalemin kopyelerini almak­tayım; yolculuk anılarım, kısa vakalar, belgesel hâdiseler ve bunlara benzeyen diğer yazılarım biraz değişik bir ha­vada hazırlamakta olduğum eserimde yer alacaklardır.

……………..

TÜRKİYE HAKKINDA

Journal de Ruffec’de 11 Nisan 1920’de yayınlanan ikinci makale

Birkaç gün oluyor, G. Hanotauz, Figaro gazetesinde Tür­kiye hakkında garip bir makale yayınlamış ve İstanbul’un Türklerin elinden alınıp Yunanlılara takdim edilmesini tel­kin etmeye çalışmıştı. Şayet sayın Hanotauz iyi niyetli ise, bu konuda kesin olarak saçma sapan bilgiler almaktan öteye gidemediği için böyle bir düşünceye saplanıp kalmıştır. Eğer Doğu’da gezip görmüş, orada kalmış ve Müslümanlığı yakın­dan tanımış olsaydı, çok büyük bir ihtimalle daha başka şe­kilde düşünmek ve yazmak mecburiyetinde olduğunu anlardı.

Hemen ertesi gün, İslâm dünyasının âşıkı, şâiri ve savu­nucusu Mösyö Pierre Loti, aynı gazetede şahane bir dille pro­testolar yağdırmış ve Türkiye’yi müdafaa ederken de hiçbir zaman kendi fikirlerine, tarafgir olduğu izlenimini uyandıra­cak kendi düşüncelerine ve yazmış olduğu eserlerine değil, fakat tam aksine Doğu’dan dönmüş ve «asil Türk efsânesini halk arasında yaymış» olan Fransız askerlerinin şehadetlerine dayanmıştır.

İşte ben de bu yazımda Mösyö Pierre Loti’nin sözlerini tasdik etmek gayesiyle, kendi mütevazı ve önemsiz şehadetimi kamuoyuna sunmak istiyorum:

Türkiye’den geliyorum.

Ben orada, kuvvetli dostluklar ve samimi münasebetler sayesinde, bizim şimdiye kadar hiç bilmediğimiz Türk ruhu­nun değerini takdir etmeyi öğrendim.

Türkler’in bizimle dost olmaktan başka hiçbir düşün­celeri yoktur. Bu ülkede Fransa’yı sevmeyen, dilini öğren­mek arzusu duymayan, Boğaziçi’nde Fransızları görmek is­temeyen tek bir Türk’e bile rastlayamazsınız! Niçin? Çünkü yüzyıllardan beri, kapitülâsyonlardan bu yana bizim Doğu siyasetimiz, Doğu’da üstün bir nüfuz kurmak, oralarda menfaatler kollayıp bu menfaatleri gözetmek için İslâmlarla birleşmekten başka bir düşünceye yer vermemiştir.

Bizim asırlardır süren görevimiz, oralarda Türkiye saye­sinde, elçilerimiz, gezginlerimiz ve misyonerlerimiz vasıta­sıyla Hıristiyan medeniyetini yaymak olmuştu.

Şu son beş seneden beri, bu miras ve bu siyaset gelene­ğinden geriye ne kalmıştır? Hiçbir şey.

Daha harp öncesindeyken bile, Osmanlı hükümeti nezdindeki nüfuzumuz Almanlar tarafından çökertilmeye başlan­mıştı. Dikkat ederseniz hükümet nezdindeki diyorum, çünkü Türk halkı Fransızseverdir ve daima da öyle kalacaktır. Şu günlerde ise, İngilizlerin ve Amerikalıların oyunlarına geli­yor, onların telkinlerine kulak veriyor, Rumların ve Ermenilerin acındırma numaralarına kendimizi kaptırıyoruz. Hal­buki, orada, o selviler ve güller ülkesinde bizim alçak, namus­suz ve en amansız düşmanlarımız Rumlardır! Bunu bilmek için 1916’daki Atina katliâmını hatırlatmaya bilmem lüzum var mı? Ya Ermeniler? Türkiye’yi soyup soğana çeviren ha­yasız yağmacı ve vurguncu sürüsünden başka nedirler ki? Zaman zaman isyan ederler, Türklere kafa tutar, fırsat bu­lunca kırıma girişirler, ama Türkler bir şamar indirince he­men Avrupa’nın eteklerine kapılıp ağlar ve sızlarlar. Neymiş efendim, Hıristiyanmışlar! Yok beyler, artık gerçekleri gö­relim. Ben orada askerlik görevinde bulundum. Her an Türk­lerle yan yana yaşadım. Onlardan sevgi, hediye, dostluk, yardım ve insanlıktan başka bir şey görmedim. Her zaman nezaketlerine, eşine rastlanılmaz iyi kalpliliklerine şahit ol­dum. Onları diğer milletlerden ayıran samimiyeti kendi göz­lerimle gördüm. Yunanlılara veya Rumlara gelince, onların Türklerden tamamen farklı bir karakteri olduğunu yakinen tanımak fırsatını elde ettim. Rumlar beni sömürmekten, zaman zaman bana hakaret etmekten ve —pek çok arkada­şıma yaptıkları gibibana tuzaklar kurmaktan öte bir in­sanlık anlayışı bilmiyorlardı!

Güzel İzmir Yunan’a veriliyor —vermek gerek öyle mi?— Anadolu’nun en büyük limanı İzmir!

Konya’daki Fransız papazlarına 20.000 Frank gibi azıcık bir yardımı esirgeyen başkomiserliğimiz, şimdi Amerikan pa­pazlarının oldukça modern ve şahane binalarda yerleşip, harp sırasında yıkılıp yağmalanmış olan Fransız mektebinin talebelerinin Amerikan okullarına gitmelerine, Fransız kül­türünden başka bir kültürle yetiştirilmelerine göz yumuyor ve hiç sesini çıkarmıyor!

Ve bir gün ben, bir Türk bana Fransa’nın niçin Türki­ye’ye yardım etmediğini sorduğu zaman, onun şaşkın hâlini ve güven ve itimadında yanılmış tavrını görerek kıpkırmızı kesilmiş ve başımı eğmiştim.

LEON ROUILLON

Bu makalemi sevgili üstadım Pierre Loti’ye göndermiş­tim. Kendisi bu yazımı, «Aziz Fransa’mızın Doğu’daki ölü­mü» adındaki şahane müdafaanamesinin 167’nci sayfasına «İstanbul’dan dönen bir Fransız askerinin makalesi» başlığı altında almak lütfunda bulunmuşlar.

Kendisine sonsuz hürmet ve şükranlarımı arzederim.

Kaynak:

Léon ROUILLON, Pour la Turquie, Documents. Bernard Grasset, Paris, 1921, Quatrième éd. 127 p LÉON ROUILLON Türkiye’yi Savunuyorum BELGELER(Documents\POUR LA TURQUIE ) trc: Cemal KARAAĞAÇLI, Bedir Yayınevi, İstanbul 1994, s.113-127

********************

Bu kitap, Birinci Dünya Savaşı’nda bulunmuş, yenik düşen Türkiye’nin başkenti İstanbul’un işgaline, Yu­nanlıların İzmir’e ve Küçük Asya’ya saldırışına şahit olmuş bir Fransız askerinin Türkiye lehindeki şahit­liğidir. Bütün millî siyasetini Türk düşmanlığı üzeri­ne oturtmuş olan komşumuz Yunanistan’ın başına musallat olan arrivist ve oportünist ucuz politikacı­ların ve Tanrı’dan çok Elen şovenizmine hizmet eden fundamentalist-entegrist Ortodoks Kilisesi’nin tah­rikleri yüzünden, yıllarca Osmanlı Barışı altında bir­likte yaşamış iki ülkenin bir savaşın eşiğine geldikle­ri şu günlerde; sahih bilgilere ve belgelere dayanan ve Hıristiyan bir Avrupalı tarafından kaleme alınmış olan bu eseri, okunmasında büyük yarar gördüğü­müz için çevirterek dilimize kazandırmış bulunuyoruz.

(Tekerrür eden Tarih Adına)
LÉON ROUILLON: TÜRKİYE’Yİ SAVUNUYORUM

TÜRKİYE’Yİ SAVUNUYORUM II

LÉON ROUILLON: TÜRKİYE’Yİ SAVUNUYORUM


« La Troisième raison pour laquelle nous voudrions sauver les Turcs, c’est que nous avons besoin d’eux pour contrepeser l’excessive grandeur du corps germanique qui a accumulé sous la domination sienne les meilleures couronnes et Etats de l’Europe, hors la France, laquelle q toujours été au combat, tant pour ravoir te sien que pour aller au devant de cette ambition qui voudrait parvenir à la tyrannie de toute la chrétienté. »

Le comte de Noailles au Roi Charles IX.

FRANSIZLARA İTHAF

ABBAYE DE NANTEUIL-EN-VALLÎE (Charente)

1 Aralık 1920

Bu sayfalar Fransızlara armağan edilmiştir. Çünkü Fransızların Doğu’da bugün kaybetmekte oldukları büyük bir mirası vardır.

Bu sayfalar onlar için bir alarm zili olmalıdır. Bu say­falar, hiçbir peşin hüküm, hiçbir ihtiras, hiçbir art niyet taşımıyor ve yalnızca samimî bir ikaz vazifesi görmeleri için kaleme alınmışlardır.

Fransa, Doğu ülkelerinde, yılmak bilmez çabaları ve usta siyaseti sayesinde kazanmış olduğu oldukça büyük bir mirasa sahip bulunmaktadır. Sözünü ettiğimiz bu miras, Fransa’nın ağırlığını her zaman hissettiren nüfuzu’dur.

Kapitülasyonlardan bu yana, bu nüfuz Türkiye’nin ara­cılığı ve işbirliği sayesinde yürüyüp gelmiştir. Şu anda bile hâlâ bundan geriye kalan bir şeyler varsa, bu da yine Tür­kiye’nin yardımıyla varlığını sürdürebilmektedir. Fakat pek yakında, Allah göstermesin, Türkiye dünya haritasın­dan silindiği zaman, Fransa’nın Doğu ülkelerinde hiçbir nüfuzu kalmayacak ve bir daha Şark memleketlerinde ken­disine itibar eden tek bir ülkeye rastlayamayacaktır.

Zaten şu son birkaç yirmi yıllık sürede bizler, Müslü­man müttefiklerimizi desteklemeyi ve cesaretlendirmeyi bilemedik. Aksine, onlara karşı akıl almaz budalalıklar yaptık. Onların küçülüp zayıflamaları için elimizden geleni arkamıza koymazken, bizzat kendimizi küçültmekte ve za­yıflatmakta olduğumuzun bir türlü farkına varamadık.

Savaş gelip çattı. Sırf bizim hatamız yüzünden, her za­man yanımızda olmaktan başka bir şey düşünmemiş olan Türkiye, ister istemez Almanların safında yer aldı.

Derken mütareke yapılıp ateş kesildi. Hatasının farkı­na varan eski müttefikimiz ve dostumuz Türkiye tekrar bi­ze dönüyor, özür diliyor, bize destek olmayı istiyor ve kar­şılığında da kendisini desteklememizi bekliyordu. Böyleyken, bizler onu büyük bir kabalık ve soytarılıkla yüzüstü bırakıverdik. Ne feci budalalıklar ve aptallıklar yapılmak gerekiyorsa hepsini kusursuzca yerine getirdik. Aman ne güzel yaptık! Bakın bir kere şimdi: Karşımızda can çekişen bir Türkiye… İngiltere ve onun aşağılık yardakçısı Yunan’ın menfaati uğruna bir köşeye sıkışmış, tam mânâsıyla can çekişen Fransız nüfuzu…

İşte bu can çekişme devresi şifa bulmaz bir hâle dönüş­meden önce, bir son çığlık, son bir imdat çağrısı yapmanın zamanı gelmiştir. Doğu’da olup bitenler konusunda kara ca­hil olan ve öyle bırakılan Fransızlara hakikatleri söyleme­nin zamanı gelmiş ve neredeyse geçmek üzeredir. İşte bu­nun içindir ki artık ilân etmek ve bas bas bağırmak zamanı gelmiştir:

Türkiye, Fransız dostudur! Yunanistan, Fransız düşmanıdır!

İngiltere yavaş yavaş, sessizce bizim yerimizi işgalle meşguldür! Ve bütün bunlar Doğulu bankerlerin bağışlarına, büyük yardımlarına rağmen yürüyüp gitmek­tedir.

Avrupa Hıristiyanlarının gözlerini, sözde din kardeş­leri olan Ortodoksların veya Ermenilerin hakikî ahlâki de­ğerlerini göstermek için açmanın zamanı gelmiştir. Artık Fransa’nın iyi niyetli ve uysal halkına, kendi yöneticilerinin şu ne idüğü belirsiz, hangi gayeye yönelmiş olduğu bilinme­yen ve bir türlü anlaşılamayan Doğu politikasının saçma­lığını bir bir sayıp dökmenin ve ortaya sermenin tam sıra­sıdır.

Bütün bunları ben hakikat namına söylemek ve ortada­ki gerçeği bizzat yazmak istiyorum. Doğu Ordusu’nda çar­pışmalara katılan bütün askerler, orada bizleri temsil eden bütün misyonerler ve hayır kuramlarında çalışan bütün rahibeler, Anadolu’dan dönen bütün kâşifler ve nihayet hiçbir bayağı emelin tutsağı olmadan düşündüğünü söy­leyen ve konuşan herkes bu hakikatin şahididir.

Türkiye’yi müdafaa etmek demek, bizzat sanatın mü­dafaası demektir!

Yunanlıların rezil ve seviyesiz idareleri altında, Bo­ğaziçi’nin o güzelim kıyıları, İstanbul’un muhteşem cami­leri, Eyüb’ün İlâhi mezarlıkları ne hâle dönecek?

Yunan veya Britanya boyunduruğu altında, Anadolu’nun eskiden beri süregelen örf ve âdetleri, Müslümanların o eşsiz namuskârlıkları ne hâle gelecek?

Ne olacak o harikulâde yalılar, o asırlık çınar ağaçları kudurganların sömürüsü altında?

Anlayın, ne olur anlayın! Türkiye’yi barbarlara karşı korumak Fransa için bir mecburiyettir…Haliç’in üzerinde yükselen tepelere, Galatasaray’ın sokaklarına, Taksim ve Beyoğlu semtlerinin bazı meydanlarına şöyle bir bakın; barbarların bu ülkeyi daha şimdiden nasıl harap etmeye, katletmeye, parça parça kıyıp tahrip etmeye başladıklarını görün!

Evet, Fransa için bir mecburiyettir bu, Chateaubriand (Şatobriyan)ların, Flaubert (Flober)lerin, Gautier (Gotiye) lerin ve Loti’lerin vatanına karşı büyük bir minnettar­lık borcudur bu!

(Burada bir parantez açıyorum. Madem minnettarlık­tan söz ettim ve bunun bir şükran borcu olduğunu söyle­dim, o hâlde önce ben kendi şükranlarımı arzedeyim Tür­kiye’ye karşı. Ben bu ülkeye işgal ordusunun alelâde bir eri olarak girmişken, Osmanlılar tarafından bir dostmuşçasına kabul ve muamele gördüm. Böylesi bir misafirperverlik karşısında Türkiye’ye minnettar kaldığımı alenen ilân edi­yorum.)

Gelin görün ki bizler, böyle bir şükran borcumuz bu­lunduğunu hiçbir zaman anlayamayacak ve bu minnettar­lığın ne demek olduğunu asla kavrayamayacağız. Keşke Fransa bunu anlayabilseydi, ne yazık ki Fransa anlamıyor, bilemiyor. Zaten hep bu bilgisizlikten doğmuştur Türkiye ile kendisi arasındaki yanlış anlama. Bir yanlış anlama, bir anlaşmazlıktır sürüp gidiyor. Bütün kötülüklerin, dertlerin, felâketlerin sebebi de bu zaten. Bu yanlış anlama, özellikle Fransız kamuoyunun Doğu meselesi hakkında ve Fransız, hükümetinin nefret ettirici Doğu siyaseti konusunda tam bir bilgisizlik içinde yüzmesinden kaynaklanmaktadır.

Bunun için, herkesin kendi imkânları dahilinde bu bil­gisizliğe çare bulup gerçekleri tanıması ve bu siyasete kar­gı mücadele etmesi zorunlu hâle gelmiştir. Bu bir namus ve haysiyet meselesi, fakat aynı zamanda, ülkesinin menfaat­leri üzerine titreyen her Fransız’ın mutlaka yerine getir­mesi gereken bir ödevdir de.

O   hâlde, okuyarak malûmat sahibi olabilecekleri ve gerçekleri gördükten sonra da idarecilerini harekete geçi­rebilecekleri düşüncesiyle, bu kitabımı ben Fransızlara ar­mağan ediyorum.

Ben bu kitabı ne kinle yazdım, ne de ihtirasla, sadece ve sadece inanç ve samimiyetle kaleme aldım. Basit bir ne­fer olarak hizmet gördüğüm Doğu’dan geliyorum. Hiç ta­nınmamış ve hep iftira edilmiş Türkleri tanıdıktan sonradır ki, onlar hakkında bildiklerimi söyleyerek kendilerini mü­dafaa etmek için derhal bir kitap yazmayı düşündüm. Be­nim şahsî fikirlerim aynı orduyla Türkiye’ye gitmiş diğer askerlerin fikirleriyle ortak olmasaydı pek işe yaramazdı. Gerek benim düşüncelerim, gerekse benimle sefere katıl­mış diğer askerlerin düşünceleri, ne kadar mantıkî olursa olsun, bu kitabın doğruluğunu ispat etmeye yetmezdi! Bir dâvâ, sadece intibalarla müdafaa edilemez, deliller ve va­kıalar da gerek.

Birçok dostumun, bilhassa da Vicomte Aurelien de Courson’un himmetleri sayesinde, bir takım deliller, yaşan­mış veya bizzat şahit olunmuş hâdiseler toplamaya muvaf­fak oldum. Benim ve arkadaşlarımın düşünce ve izlenimle­rini kuvvetlendiren ve destekleyen bu deliller ve vakıalar ileri sürdüğüm görüşlerin ne derece sağlam ve doğru olduk­larını göstermekte ve hakikatin inkâr edilmez gücünü bü­tünüyle ortaya sermektedirler.

Bu sayfalar iyi niyetle okunursa, Türkler bundan böy­le asla itham edilmeyecek, aksine daima desteklenecekler­dir. Öyleyse, adalet ve hakkaniyete dayanan bu eserin or­taya çıkmasında benden yardımlarını esirgemeyen dostla­rıma şükranlarımı arz edip kitabımı Fransızların tefekkür­lerine [iz'anlarına] bırakıyorum.

Léon Rouillon

 

Kaynak:

Léon ROUILLON, Pour la Turquie, Documents. Bernard Grasset, Paris, 1921, Quatrième éd. 127 p LÉON ROUILLON Türkiye’yi Savunuyorum BELGELER(Documents\POUR LA TURQUIE ) trc: Cemal KARAAĞAÇLI, Bedir Yayınevi, İstanbul 1994, s.19-23

(Tekerrür eden Tarih Adına) LÉON ROUILLON: TÜRKİYE’Yİ SAVUNUYORUM

TÜRKİYE VE TÜRKLER KONUSUNDA BİLGİSİZLİK

Bu kitap, Birinci Dünya Savaşı’nda bulunmuş, yenik düşen Türkiye’nin başkenti İstanbul’un işgaline, Yu­nanlıların İzmir’e ve Küçük Asya’ya saldırışına şahit olmuş bir Fransız askerinin Türkiye lehindeki şahit­liğidir. Bütün millî siyasetini Türk düşmanlığı üzeri­ne oturtmuş olan komşumuz Yunanistan’ın başına musallat olan arrivist ve oportünist ucuz politikacı­ların ve Tanrı’dan çok Elen şovenizmine hizmet eden fundamentalist-entegrist Ortodoks Kilisesi’nin tah­rikleri yüzünden, yıllarca Osmanlı Barışı altında bir­likte yaşamış iki ülkenin bir savaşın eşiğine geldikle­ri şu günlerde; sahih bilgilere ve belgelere dayanan ve Hıristiyan bir Avrupalı tarafından kaleme alınmış olan bu eseri, okunmasında büyük yarar gördüğü­müz için çevirterek dilimize kazandırmış bulunuyoruz.

(Tekerrür eden Tarih Adına) LÉON ROUILLON: TÜRKİYE’Yİ SAVUNUYORUM


Mehmed Şevket EYGİ Beyefendinin Kitap
İçin Yazdığı Günümüze Bakan Önsözü:

ELENLER VE TÜRKLER

Bugünkü Yunanlılar kendilerine, kendilerinden menkul iki keramet atf ederler.

Birincisi: Aristo’nun, Eflâtun’un, Sokrates’in torunları; yâni antik Grek medeniyeti­nin, hikmetinin, kültürünün mirasçıları olduklarını sanır­lar.

İkincisi: Bizans’ın, öteki ismiyle Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisliği iddiasında bulunurlar. Açık konuşayım: Millî kimliğini ve kişiliğini yitirmiş, mazisini ve ecdadını inkâr eden, âdeta Osmanlı kültür ve medeniyetine karşı redd-i miras eyleyen bugünkü bir kısım Türkler Fatih’in, Kanuninin, Barbaros’un, Mimar Sinan’ın, Fuzulî’nin ne kadar torunuysalar, çağdaş Elenler de Sokrates’lerin o ka­dar torunudur.

Balkanlar ve Osmanlı tarihi hakkında gerçekten bü­yük ihtisas sahibi olan ve kendisine çağımızın Hammer’i diyebileceğimiz Romen tarihçisi Yorga, «Bizans’tan sonra Bizans» adlı eserinde, Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde «Rum Milleti» hüviyetiyle varlığını ve kimliğini devam et­tiren Bizans’ın Mora isyanından sonra bittiğini yazar.

Doğu Roma İmparatorluğu’nun vârisi Osmanlı devle­tiydi. Çünkü Bizans için geçerli olan cihan devleti, dünya barışı Osmanlı için de geçerlidir. İlhamını Fransız İhtilâ­linden sonra Rumlar arasında yayılan Elen milliyetçiliğin­den alan küçük Yunanistan asla bir cihan imparatorluğu idealinin, bir «pax»ın bayraktarlığını yapamaz.

Fener Ortodoks Kilisesi’nin bir takım ruhanîlerinin ve bazı uzak görüşlü Rum Milleti ileri gelenlerinin Tanzimat Fermanı’nı kuşku ile karşıladıkları rivayet edilir. Çünkü, Toynbee’nin dediği gibi bir «Milletler Birliği» olan Osman­sistemi içinde, İslamlardan sonra Rum Milleti geliyordu. Tanzimat’tan sonra bu imtiyaz ve rüchaniyeti kaybetmiş­lerdir.

Bugünkü Yunanistan’da, yakın tarihte olduğu gibi Or­todoks kilisesi, Allah’tan çok Elen milliyetçiliğine hizmet vermektedir. Bu ise, Hazret-i İsa’nın getirdiği dine ve orta­ya koyduğu İlâhi doktrine tamamen zıttır.

Nasıl ki, rasyonalizm (akılcılık doktrini) akıllılık mâ­nasına gelmezse, milliyetçilik de her zaman bir milletin le­hine, yararına olan bir şey değildir. Rum milletine, Elenizme en zararlı şey Elen milliyetçiliği olmuştur. Elenler, sadece Mora’da millî bir devlet kurmuş, yahut bütün Rum Milleti Osmanlı cihan İmparatorluğu’nun barış şemsiyesi altında kalmış olsaydı, bugün bütün Balkanlar’a ve Orta­doğu’ya yayılmış bir Rum Milleti olacaktı; Onlar, en dar ve şoven şekliyle nasyonalizmi seçtiler ve bugünkü küçük Yunanistan içine sıkışıp kaldılar. Küçük Asya’dan, İyonya’dan, Karaman bölgesinden, Karadeniz sahillerinden, Arap Âlemi’nden silinip gittiler.

19’uncu ve 20’nci asırda Rum milliyetçileri ve isyancı­ları yanlış ata oynamışlar ve tarihlerinin kumarını kaybetmişlerdir. Birinci Dünya Harbi’nde ve ondan sonraki Mü­tareke günlerinde Osmanlı Rumları, Müslüman Türk vatan­daşlarının ve kendi devletlerinin yanında yer almış olsalar­dı, bugünkü manzara ne kadar değişik olacaktı. Evet, on­lar yanlış ata oynadılar; Türkiye’yi ve Türkleri destekleye­cek yerde, Yunanistan’ın ve emperyalist Avrupa devletle­rinin safında yer aldılar ve tarihten silindiler.

Ermeniler için de aynı şeyler söylenebilir. Türk-Moskof 93 savaşında cepheye giden Anadolu Türkleri, çoluk çocuklarını Ermeni komşularına emânet ediyorlardı. Erme­ni milleti için Osmanlı kaynakları «tebaa-i sâdıka» tâbiri­ni kullanmaktadır. Sonra araya, İngiliz, Rus, Amerikan misyonerleri ve ajanları girdiler ve bir kısım Ermenileri Türklere düşman ettiler. Hâlbuki Ermenilerin istikbali, emniyetleri, bu topraklarda barış ve güven içinde yaşamala­rı, varlıklarını devam ettirmeleri Türklerden yana olmala­rına, Türklerle iyi geçinmelerine, kaderlerini Türklerin kaderlerine paralel hale getirmelerine bağlıydı. Onlar da, oy­nadıkları kumarda kaybettiler. Üstelik kurunun yanında yaş da yandı.

Bugünkü Yunanistan ve Elen kamuoyu, yakın târihin acı tecrübelerinden, kaybedilmiş kumarlarından ibret al­mışa benzemiyor. Elenliğin istikbali, güveni, terakkisi, saa­deti Türkiye ile iyi geçinmeye bağlıdır. Bunu anlayamıyor­lar.

Bu satırları 10 Ekim 1994 tarihinde yazıyorum. Önü­müzdeki Kasım ayında, Yunanistan tek taraflı bir kararla Ege Denizi’ndeki karasularını 12 mile çıkartacak olursa bir Türk-Yunan savaşının kaçınılmaz olduğu söyleniyor. Türk devlet adamları, daha yıllarca önceden böyle bir kararın «casus belli» (savaş sebebi) sayılacağını açıklamıştı.

Yunanistan 1897’de de Osmanlı İmparatorluğu ile sa­vaşmış ve yenilmişti. Muzaffer ordularımızın Atina’ya gir­mesini Rus çarının ve büyük Avrupa devletlerinin tehditkâr ricaları önlemişti.

1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali de Yu­nan tarihinin tâlihsiz mâceralarındandır. Yunan devleti, bu emperyalist tutumuyla sadece kendi ordularını hezime­te uğratmakla kalmamış, Küçük Asya’da yaşayan Rum azınlığın da sebeb-i felâketi olmuştur.

Türk-Yunan savaşı kopar mı, bu hususta kesin bir şey söyleyemem. Koparsa, bu savaş daha çok denizde ve hava­da cereyan edecek ve yangın başka sahalara sıçramazsa uzun sürmeyecektir. Ama, savaş genelleşir, Balkanlar’da (Makedonya, Sancak Bölgesi, Kosova, Arnavutluk) çatış­malar başlarsa, Üçüncü Dünya Savaşma dönüşecek ve in­sanlık büyük bir felâket yaşayacaktır.

Hitler, Alman milletine bin yıllık bir refah ve saadet vaad ediyordu. 1945’te, yanmış ve yıkılmış Berlin’deki sı­ğınağında intihar ettiğinde(!), arkasında mahv olmuş bir ül­ke bırakmıştır.

Bütün millî siyasetini, bir komşusu ile rekabet üzeri­ne bina eden, gücünü ona karşı duyduğu kinden alan bir devlet geleceği ve güvenliği ile kumar oynuyor demektir.

Yunanistan, Türkiye’yi içten çökertmek için Ermeni-PKK terörünü desteklemekte, bu harekete milyarlarca do­larlık maddî ve lojistik yardım yapmakta, barınak ve tâ­lim imkânı sağlamaktadır. Bir ara güney Kıbrıs’ta, PKK gerillaları bir Rum general tarafından eğitilmekteydi. Tür­kiye’deki bütün fitne, fesat, nifak, şikak, terör, anarşi ha­reketlerinde Yunanistan parmağı vardır.

Yunanistan Türkiye ile dost ve iyi komşu olamaz mı?

Olabilir zaten o devletin ve halkının menfaati bunu gerektirmektedir. Ancak üç kuvvet buna karşı çıkmakta; iyi komşuluk ve dostluk yerine kin ve düşmanlığı tercih et­mektedir. Bunun birincisi, fundamentalist-entegrist Orto­doks Kilisesi; İkincisi, Türk düşmanlığını birinci madde ola­rak kabul etmiş olan Yunan nasyonalizmi; üçüncüsü de po­pülist, arrivist, ucuzcu ve mâceracı politikacılardır.

Roma Katolik Kilisesi’ndeki son yıllardaki nisbî yumu­şamayı maalesef Ortodoks Rum kilisesi’nde göremiyoruz. Biz onları Ehl-i Kitab olarak görüyoruz, onlar bizi Ehl-i Tevhid olarak kabul etmiyorlar. Roma İkinci Vatikan Konsili’nden sonra, Katolik olmayan insanlara olan düşmanlı­ğını kaldırdı: lâkin Yunan Ortodoks Kilisesi böyle bir te­kâmül geçirmedi. Onlarda hâlâ, İzmir metropoliti Hrisistomos’un zihniyeti hâkimdir. Bir Hıristiyan din adamı, bir kilise elinde silâh ile değil, zeytin dalı ile insanlığın huzu­runa çıkmalıdır. Din adamları kin ve husumetin değil, insanlararası muhabbetin ve merhametin havariliğini yap­malıdır.

Türk ve Elen halklarının menfaatleri iki ülke arasın­da vizenin kaldırılması, seyahatin kolaylaştırılması; ticare­tin, turizmin, kültür alışverişinin yaygınlaştırılması yönün­de iken; Yunan politikacılarının akıl almaz fanatizmi ve inadı yüzünden iki komşu arasındaki bağlar her geçen gün kopmakta, köprüler atılmakta; halkların refahı ve ülkele­rin bayındırlıkları için harcanması gereken muazzam meb­lağlar silâhlanma için sarf edilmekte ve her geçen gün adım adım bir savaşa doğru yol alınmaktadır.

Yunanistan rejiminin Bosna-Hersek faciasında, saldır­gan ve zalim Sırpların yanında yer alması, komşumuzun siyasetinin adalet ve insanlık prensiplerinden ne kadar uzak olduğunu göstermeye yeter de artar. Hele, Yunan Or­todoks Kilisesi’nin Sırp vahşetlerini protesto etmek bir ta­rafa, onları teşvik ve tasvip etmesi Hazret-i İsa’nın gerçek dinine ne kadar aykırı bir tutumdur.

Yunan tarihçileri ve Elen kamuoyu Türk-Yunan savaş­larındaki Türk zulmünden pek mübalâğalı bir şekilde bahs eder. Lâkin bitaraf, objektif tarihçiler ve müşâhitler zu­lümde, katliâmda, muharip olmayan kadın, çocuk ve ihti­yarların kıyımında Yunanlıların şampiyon olduklarını be­yan etmektedirler. Herkes kabul eder ki, ihtilâflı bir me­selede, tarafların iddialarından çok, âdil ve tarafsız kimse­lerin şehâdetleri, beyanları ve verdikleri bilgi daha sahih­tir.

Fransızcadan tercüme ettirerek Türk kültürüne kazan­dırdığımız bu eseri Hıristiyan bir Fransız kaleme almıştır. Asker üniforması taşıyan bu zat Birinci Dünya savaşı gün­lerini yaşamış, Mütareke’den sonra Yunanistan’ın Türki­ye’ye saldırısını gözlemiş bir Avrupalı’dır. O bir şahittir. O konuşsun biz, dinleyelim.

Vaktiyle, 1919’dan sonra Yunanistan ordusunun Garbı Anadolu’da yaptıkları hakkında bir fikir edinebilmek için, bugünkü Sırpların Bosna-Hersek’te Müslüman halka karşı yaptıklarına bakmak gerekir.

Düşmanlar ve düşmanlıklar hep aynı derecede ve şid­dette değildir. Benim kütüphanemde, Birinci Cihan Savaşı’nda İngilizlere esir düşüp de Mısır’daki harp esirleri kamplarında yaşamış olan Türk zabitlerinin (subaylarının) yayınlamış oldukları «Işık» adlı gazetenin (teksir makinasıyla basılmıştır) bir kolleksiyonu bulunmaktadır. Düşman İngiliz, bazı noktalarda uluslararası insanlık, hukuk ve ah­lâk kurallarına riâyet etmiş, centilmenlik göstermiştir. Os­manlı devleti de, Birinci Dünya Savaşı’nda Irak cephesin­de on iki bin askeriyle birlikte Kutü’l-Amare’de esir aldığı İngiliz generali Towshend’e İstanbul civarındaki adalardan birinde bir köşk tahsis etmiş, bir Türk subayını ona yaver olarak vazifelendirmiş ve onu harp sonuna kadar mevkii­ne yaraşır bir şekilde yaşatmıştır. Bu da, Türklerin düş­manlarına olan mürüvvetlerinin bir nümunesidir. Bedir Yayınevi «Tarih Serisi» içinde, vaktiyle Ankara’da «İstih­barat Müdiriyet-i Umumiyesi» tarafından neşr edilmiş olan «Yunan İllerinde Zavallı Esirlerimiz» başlıklı iki cüzden ibaret bir kitabı da Latin harfleriyle yayınlamak üzeredir. Bunda, Yunanlılara esir düşmüş olan Türklerin çektikleri işkenceler, eziyetler, insanlık dışı muameleler anlatılmak­tadır.

Her toplumun içinde iyi insanlar da bulunur, kötüler de. Önemli olan husus, bir millet içindeki iyilerin en az kö­tüler kadar cesur, tesirli, nâfiz, aktif olmalarıdır. Yunanis­tan’da da, elbette adalet, insaf, ruh asaleti, akl-ı selim (sağ duyu), hikmet sahibi kimseler ve aydınlar vardır. Ümidi­miz onların politikaya ve gidişata hâkim olarak iki ülkeyi savaşa götürecek çılgınlıkları önlemeleridir.

Elinizdeki bu eser bir savunmadır. Bir Fransız askeri, Türkiye’yi ve Türkleri savunmaktadır. Savunma kutsal bir haktır. Şimdi sözü, Türkiye’yi savunan Fransıza bırakalım.

Sultanahmet, 10 Ekim 1994
Mehmed Şevket EYGİ
(Bedir Yayınevi Sahibi)

Kaynak:

Léon ROUILLON, Pour la Turquie, Documents. Bernard Grasset, Paris, 1921, Quatrième éd. 127 p LÉON ROUILLON Türkiye’yi Savunuyorum BELGELER(Documents\POUR LA TURQUIE ) trc: Cemal KARAAĞAÇLI, Bedir Yayınevi, İstanbul 1994, s.9-14

NOSTRADAMUS’UN KEHANET HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ


Tanrının ne tasarladığını nasıl bilebiliriz?

Hepimiz özgür irademizle O’nun planını uyguluyoruz.   Eğer kaderi bilmek bu kadar keyfiyse, geleceği görme iddiası da sadece bir aldatmaca olabilir.   Ancak uyuşmuş insanların uyanmasına sebep olacağı için   “Öngörü” iktidarlar için tehlikelidir.

Birileri, almanaklarında bazı ön bilgiler sunabilir. Unutmayın ki;  salgın hastalıklar her yıl olabilir.    Savaş her zaman vardır.    Düşman devletlerin savaş sebepleri vardır.    Aykırı görüşler hep vardır.    Kuzey soğuktur, güney sıcaktır.    Kışın yağmur yağar.    Yazın buğday biçilir. Üzüm ekimde toplanır.    Bunlar kehanet değil, gözlemdir.

Peki, insanlar nerede yanlış yapıyor?

Buna cevap olarak, insanlar Eski kitabelerdeki yazılanları dikkate almıyorlar.    Örneğin rakamları veya şifreleri.    Benimde Yakınlarım, hayatım, çocuklarım, hepsi mahvolacak.    Her şey sonunda toprak olacak.

Geleceği bilmek pek işe yaramıyor.    Bedeni öldürüp sonra ruha bir şey yapamayanlardan korkmayın,    ancak öldürdükten sonra bizi cehenneme atabilecek olandan korkun. Yani? Allah Teâlâ’dan.

Tanrıya güvenin ve ondan korkun.  Kimse, o gün gelmeyecek diye kendini aldatmasın.  Ölüm  her yerde.    Eğer kötüysen ve günah işleyen biriysen,    “fesadın oğluysan” sana da ölüm gelecektir.

Kimin hasta olacağına öleceğine kader karar veriyor. Hepimiz yaşayarak, öleceğiz.  İktidarlar, insanlara savaştan bile daha çok acı çektirirler.    Zulümler neticesinde çocuklar yetim kalıyorsa,    iyi ve kötü aynı oranda ölüyorsa bu rasgele kader, nasıl Tanrının işi olabilir?  Fakat eski metinler  “yeniden yaratılmak için ölmeliyiz,” demektedir.

Bilemiyorum.   Kehanetlerimiz umutlarımızı gerçekleştirir mi?

Hakikatte geleceğin yorumları gelecekte yaşayanlar içindir.    Aslında hepimiz gelecekte yaşıyoruz.    Umutlarımız, hayallerimiz ve korkularımız var.

Hiç kimsenin hayatı, bir kâhinin kontrolünde değildir.  Bir şeyi kâhinin öngörmesi, oluş sebebi değildir. Eğer, “Buna bir kâhin mi neden oldu?” Diye sorarsan;

“Kâhin neden olmadı.    Gördü, ama durduramadı. Bu yüzden kâhin suçlu.    İnsanlar da suçludur.”

Öyleyse…………………………….

NOSTRADAMUS (II) Discovery Channel Film

Yapım:2006 – İngiltere

Tür: Dram ,  Korku

Süre: 90 dakika

Yönetmen: Bryn Higgins

Oyuncular: Kerry Fox, Julie Cox, Oliver Dimsdale, Jasper Britton,

Senaryo: John Milne,

 Yapımcı: David Aukin, Hal Vogel,

Özet:

Gelecek bir öngörü mü, ölümcül bir lanet mi?

Yaşayan en büyük kâhin olduğu söylenen; 9/11 olaylarını, Irak Savaşı’nı, tsunamileri, depremleri ve Dünya’nın başına gelecek felaketleri yüzyıllar öncesinden haber veren Nostradamus gerçekte kimdi?

Atalarının öğrettiği Kabala ve kutsal kitap şifreleri sayesinde öngörülerde bulunan Nostradamus ölümcül bir lanet mi taşıyordu?

Avrupa’ya korku salan engizisyon mahkemeleri ve veba tehdidi altında yaşayan insanlar için Nostradamus’un sözleri hem korkutucu hem de sapkındı.

Bu gizemli adam ve 500 yıllık kehanetleri hakkında tüm merak edilenler bu filmde…

http://www.imdb.com/title/tt0862770/fullcredits?ref_=tt_ov_st_sm#cast

GEÇMİŞİMİZE NİÇİN DUA ETMELİYİZ? ve BULUT ATLASI / CLOUD ATLAS (2012) II.Yazı


Duâsıyla, bedduâsıyla insan bir bütündür.

Dinlerin temelinde duâ vardır. Duânın olmadığı bir din düşünemeyiz.

Kendim söylüyorum, dün itibarıyla “geçmişimize dua etme” nin bir gerçek olduğunu fark ettim. Aslında geçmişi hayırla yâd etmek kültürümüzde vardır. Fakat onların da neslimiz gibi geçmişimizin de iyi olmasını istemenin gerekli bir husus olduğu bir hakikattir.

Şöyleki; Kur’ân-ı Kerim’de geçen Musâ ve Hızır (aleyhimesselâm) kıssasındaki üç meseledeki olaylar için alınan kararlardaki, “İstedim”, “İstedik”, “İstedi” iradeleri bu konuda bize ışık tutmaktadır.  Benim için bu konuda parlayan ışık, adını anmak istemediğim bir yazarın yirmi yıl önce yazdığı eserde dinlere ve dolayısıyla İslâma haksız sataşması üzerine kalbimden geçirdiğim bedbaht düşüncelerimin daha önceden tecelli ettiğini görmemdir. Kızdığım bu kişi hakkında vehmettiğim hislerin tam olarak günümüz tarihiyle 20 küsür sene önce o kişiyi zor hayat şartlarına itmiş ve Allah Teâlâ tarafından dünya aleminde bile ceza görmüş olmasıdır. Benim o kişi hakkımdaki yargının yirmi yıl önce gerçekleşmesi bana şu hususu ihtar etmiştir ki, “geçmişinize de hayırla dua ediniz.”

 Konuyu biraz daha anlaşılsın diye birkaç misal vereyim.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

[Sevgi ve buğz ezeli ve gizlidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını seven kişinin sevgisi,  kendisinden sonra çocuklarına, Ehl-i Beyt’e düşmanlık edenin düşmanlığı da çocuklarına geçmiştir.  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını sevenlerde bu sevgi meydana çıkmıştır.  Cenabı Hakk şöyle buyurmuştur:

“Onlar, ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rablerinin bir takım alametlerinin gelmesini gözetliyorlar. Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, önceden iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış bir kimseye o günkü imanı hiçbir yarar sağlamaz. De ki: “Gözetin! Çünkü biz de şüphesiz gözetiyoruz.” (En’am, 158)] [Niyâzi Mısri,  İrfan Sofraları,  Süleyman Ateş,  1971, s.156, 62. Sofra)

“Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar.” (Bakara, 120)

Yine; Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak Sivasî ihvanlarından Orhan Zarifoğlu Efendiden şu vakıayı bizzat dinledim ki;

İhramcızâde  İsmail Hakkı Efendi hazretleri yanımızda Hikmet Hanım’da varken şöyle buyurdu;

“Gardaşlarım kıymetinizi bilin.” O an için normal bir söz gibi gelen kelamını biraz daha açıkladı dedi ki;

“Gardaşlarım!

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile bugün manada görüşmek için giderken sizi de yanımda götürmüştüm. O zaman Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

“İsmail Efendi, bunlar kimdir?” Bende

“Ya Rasûlüllah! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Uhud harbinde sıkıntıya düştüğünüzde etrafınızı saran ihvan gardaşlarımızdır.” Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

 “İsmail Efendi ne kadar ayıksın”

 

Yine; Hazret-i Ömer radiyallâhü anh  şöyle anlatır:

“Bedir günü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem müşriklere baktı, onlar bin kişiydiler. Ashâbı ise üç yüz on üç kişi idi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle yakarmaya başladı:

“Ey Allâh’ım!

Bana olan vaadini ihsân eyle!

Allâh’ım! Bana zafer nasîb et.

Ey Allâh’ım! Eğer ehl-i İslâm’ın bu topluluğunu helâk edersen, artık yeryüzünde Sana ibâdet edecek kimse kalmayacak!”

Ellerini uzatmış vaziyette münâcâtına öyle devâm etti ki, ridâsı omuzundan düştü. Bunu gören Ebû Bekir radiyallâhü anh yanına gelerek ridâsını aldı, omuzuna koydu ve yanına yaklaşıp:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Rabbine olan yakarışın yeter. Allâh Teâlâ Sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir.” dedi.

 

O sırada Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ şu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurdu:

“Hani siz Rabbinizden imdâd istiyordunuz, O da; “Muhakkak ki Ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi ile) imdâd edeceğim.” diyerek duânızı kabul buyurmuştu.” (Enfâl, 9)

“Allah Teâlâ o gün mü’minlere melekleriyle yardım etti.”  (Müslim, Cihâd, 58; Buhârî, Megâzî, 4)

(Yardım ayetin açıklamasında gelecek nesillerdeki Müslüman ruhlarında bu yardıma dahil oldukları bildirilmiştir.)

Misalleri artırabiliriz. Söylemek istediğimiz “geçmişimize dua etme” nin gerekliliği ve onların da geleceğimizdeki neslimiz gibi hayırlı, güzel, salih amel üzere yaşamalarını arzu etmektir.

Bazılarımız için bu konuyu fantastik bulabilirler. Fakat aşağıda zaman konusunda aldığım alıntılar konun hayal olmadığı, gerçek olup yalnızca “zaman” kavramında insanların sorun yaşadığı için anlamsızlık içine düştüğüdür. Aşağıdaki alıntılar size bir aydınlık verir zannediyorum.

[“Zaman evrende hep geçmişten geleceğe doğru akar.

Niçin?

Aslında bu soru hiç de mantıksız sayılmaz. Üstelik tamamen fiziksel bulgu ve prensiplere uyan gerçekçi bir sorudur da.. Zamanın niçin hep geçmişten geleceğe doğru aktığının cevabını, şimdiye kadar hiç bir bilimci verememiştir!

Bilimciler zamanın kapsamlı bir tanımını yapmakta da çok zorlanıyorlar. Her şeyin, her nesnenin içine sinmiş; istesek de istemesek de hep “akan” bir özelliği, beynimize saplanmış ön yargılı düşüncelerin dürtüleriyle nasıl tarif edebiliriz?

Uzmanlar, zamanı sürekli akan bir dereye benzetiyorlar. Akan dere değil, sudur. Su, sabit duran çevreye göre hareket halindedir. Akarsular hep yüksek seviyelerden, alçaktaki deniz yüzeyine doğru akarlar. Zamanın da hep geçmişten geleceğe doğru aktığı gibi… İyi de böyle bir tasviri anlatımla zamanın tanımını yaptığımızı nasıl iddia edebiliriz? Kaldı ki, zaman çok yüksek hızlarda “daha yavaş” akmakta; kütle çekim kuvvetinin çok şiddetli olduğu bölgelerde daha da yavaşlamakta, sanki durma noktasına gelmektedir. Zamanın “durması” ne anlama gelir?

İnsan bu kavramı nasıl anlar?

Nasıl kavrar?

Nasıl algılar?

Zamanın bu derece karmaşık bir özellik göstermesi, onun uzayda dördüncü bir “boyut” olarak kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Uzay, en, boy ve yükseklikle (x, y, z) ifade edilen bir koordinat sistemine sahiptir. Gemiler, denizde seyir halindeyken enlem (x) ve boylamlarını (y) vererek yerlerini belli ederler. Uçaklar da bulundukları mevkii, tıpkı gemiler gibi verirler ama buna bir de yerden olan yüksekliği (z) ilave ederler. Eğer uçak, bulunduğu yeri, bir de saat (t) söyleyerek belirtirse, o zaman, gerçek anlamda uzaydaki bir noktanın koordinatı belirgin hale gelmiştir deriz.. Bu sadece trafik kolaylığı bakımından pratikte kullanılan bir örneğin anlatım şeklidir. Bilimsel açıdan zamanın tanımı ise çok zor, hatta imkânsız gibidir. Bütün bu zorluklara rağmen, ünlü fizik ustası Dr. Albert Einstein zamanı bir boyut olarak denklemlere dahil edince, matematiğin önü açıldı.[ Ustalığın bir çok tarifi vardır.. Herhalde en güzel olanı şudur: "Usta, başkalarının henüz düşündüğü ve tasarladığı şeyi çoktan bitirmiş olan kişidir."]  Formüllerin nefis dengelerindeki katsayılarla, yeni terimler, yeni anlamlar, yeni yorumlar ortaya çıktı. Denklemlerin zarif ilişkilerinden doğan olağanüstü sonuçlar, bilimcileri büyülenmiş gibi kaskatı bıraktı:

Zaman da yaratılmıştı!

1980’li yıllarda Oxford Üniversitesinden ünlü teorisyen Prof. Roger Penrose ile Cambridge Üniversitesinden seçkin bilimci Prof. Stephan Havvking, zamanın da tıpkı evren gibi 15 milyar yıl önce yaratılmış olduğu gerçeğini birlikte ispatladılar. İspatları, çok ileri matematiğin günümüzde pek az kişi tarafından bilinen mantığı ile anlaşılabildi. Bu karmaşık denklem gruplarına göre, zaman daima geçmişten geleceğe doğru yönelmişti.

Üç türlü zaman oku mevcuttu.

Kozmolojik zaman oku, evrenin geçmişten geleceğe doğru daima genişlemekte olduğunu; termodinamik zaman oku da, zamanla (geçmişten geleceğe doğru) kozmik fon ışımasının daima sıcaktan soğuğa doğru yöneleceğini belirtiyordu. Bir de üçüncü tip ok vardır. Ona da psikolojik zaman oku diyorlar. Psikolojik zaman oku da, hep geçmişten geleceğe doğru yöneliyor. Beyin hücrelerimiz hep “geçmişi” hatırlıyor, “anı” yaşıyor ve “geleceği” planlıyor. Bu ok da öteki oklarla çakışıyor!

Böylece üç tane ok, daima geçmişten geleceğe doğru gerilen bir yay boyutunun şaşmaz isabeti ile aynı hedefte buluşuyor.

Zamanın “hiçlikten ve “yokluktan t=0 anından itibaren YARATILMASI, zaman planlanması anlamını taşır. Fizik buna “zaman planlaması” demiş. Siz isterseniz KADER deyin!..] s:86

[Evrenin zamanla genişlemesi, zamanla soğuması ve bir sıfır zamanı içinde yaratılması, bize "zaman" dediğimiz garip bir kavramın önemini haber verir. Zamanın bir başlangıcı olması demek, zamanın da tıpkı madde gibi yaratılması anlamını taşır. Zamanın yaratılması demek, zamanın "planlaması" demektir. Bu planlamanın ses getiren bir diğer ismi de "kader"dir!

Zamanın 3 boyutlu olan en, boy ve yükseklikle ifade edilen uzaya dahil edilmesi sonucu; zamanın "uzaysız" var olamayacağı; uzayın da "zamansız" hiç bir anlam taşımayacağı kesinlikle anlaşılmış olacaktır. Nitekim tüm zamanların ünlü fizikçisi Einstein, zamanı dördüncü bir boyut olarak uzaya ekleyerek "uzay-zaman" kavramını gündeme getirmiştir. Einstein'dan bu yana artık "uzaya" tek başına uzay demiyorlar, uzay-zaman diyorlar. Zaman, maddenin her köşesine sinmiş; her nesnenin vazgeçilmez temel bir bileşeni haline gelmiştir. Yukarıda belirttiğimiz gibi uzmanlar, zamanın "geçmemesini", bir nehirde akan suya benzetiyorlar. Zaman hep akıyor, iki olay arasında mutlaka bir zaman aralığı bulunuyor. Mutlak anlamda düşündüğümüzde evrende hiç bir cismin "hareketsiz" olmadığı; güneşlerin, dünyaların, galaksilerin döndüğünü; atomların, moleküllerin titreştiğini anlıyoruz.

Nerede bir hareket varsa orada bir hız var demektir. Hız ise zaman birimiyle ölçülür. Bu zaman birimi, bize zamanın aktığını; bir "yere" doğru yöneldiğini haber verir. Teorik fiziğin önde gelen isimleri ile kozmoloji uzmanlarının ortaya koydukları bizim için sanki son derecede olağan ve normalmiş gibi gelen zamanla ilgili karakteristik sonuçlara göre, zamanın bir de yönü varmış.. Yön, belirli bir yerden, her hangi bir yere doğru olan doğrultunun "gidiş" istikametidir.]sh:119

[Dünya üzerinde “uzay yolculuğuna” çıkmış insanlar, o güzel şarkıda olduğu gibi, “bir sonsuzdan bir sonsuza” doğru hareket halindeler, hatta belki de hayaller ve düşünceler; uzay-zaman çizgilerine tesbit ediliyor. Sözler, davranışlar, hareketler, ibadet ve dualar hep o uzay-zaman ağının sağlam ve fakat görünmez iplerine resmediliyor, şekilleniyor.. İnsanlar çalışıyor, didiniyor, kavga ediyorlar. Her hareketleri, her davranışları her an uzay-zaman sistemi içine görüntüleniyor. Bir müzik parçası plağa nasıl alınırsa; iğne dönen plağın üzerinde nasıl inişli çıkışlı izler bırakırsa, insanların bir ömür boyu faaliyetleri de uzaya öylesine kaydediliyor. Dünyadan ayrılanların “amelleri” ise uçsuz bucaksız uzayın derinliklerinden gelen bir zaman çizgisi üzerinde inişli çıkışlı izler gibi kalıyor. Ölenler için artık uzay yolculuğu sona ermiştir. Ancak onların her çeşit hareketleri, sanki eski plaklardaki titrek bir şarkı gibi ya da bir film şeridindeki solgun resimler gibi uzayda “saklı” duruyor. Kim bilir, sırası geldiğinde o filmi bize tekrar gösterecekler!

Buna inanmak oldukça zor gibi geliyor, ama gerçek!

Aslında buna film demek bile doğru değil. Her çeşit görüntülerimiz, fiil, eylem ve davranışlarımız aynen gözleniyor. Bakınız nasıl? Evrenimizde saniyede 300.000 kilometre ile en hızlı hareket eden nesne ışıktır. Ayın ışığı dünyamıza 1 saniyede, güneşin 8 dakikada, en yakın sabit yıldız olan Alfa Centauri‘nin ise 4.5 yılda gelir. Şimdi şöyle bir örnek alalım: Diyelim ki, BU GECE teleskopun başına geçtik ve Alfa Centauri yıldızını gözledik. Bu yıldızın ZAMANIMIZDAN 4.5 yıl önce gönderdiği ışığı, ŞİMDİ aldığımıza göre, yıldızın 4.5 yıl önceki halini göreceğiz demektir. “Orada”” ŞİMDİ 4.5 yaşında olan bir çocuğun doğumunu biz “burada” ŞİMDİ görecektik. Gördüğümüz şey, basit bir görüntü, hayal, video, film veya fotoğraf değil; tastamam gerçek bir olaydır. Buna göre ışığı bize 500 senede gelen, yani dünyamızdan 500 ışık yılı uzaklıkta olan bir yıldızı gözlediğimiz zaman, onun 500 yıl önceki durumunu izliyoruz demektir. Bu yıldız eğer ŞİMDİ sönse bile, biz onu 500 sene daha görmeye devam edeceğiz demektir. Mesele bu kadar basit! Aslında pek o kadar da basit değil! Örneğimizi şimdi tersinden alalım. Diyelim ki, bize 500 ışık yılı uzaklıkta olan bir yıldızdan dünyamızı ŞİMDİ gözleyen biri olsaydı, acaba neyi ve kimi görürdü?

Eğer gözlemci güçlü teleskopunu mesela İstanbul’a doğru yöneltmiş olsaydı, kimi görecekti? Fatih Sultan Mehmed’in elinde kılıcı ile İstanbul surlarına doğru atını sürdüğünü GÖRECEKTİ. Gördüğü şey, bir film görüntüsü değil; hakikatin ta kendisidir. Fatih’in kendisini, gerçeğini tüm açıklık ve netlikle görmüş olacaktı. Peki biz Fatih’i ÖLMÜŞ biliyorduk! Hani Fatih ölmüştü! Halbuki Fatih yaşıyor! Fatih, bu dünya zamanına ve mekânına göre, yani bize göre, ölmüştür. Aslında bir başka zaman boyutunda hâlâ yaşıyor. Buradan şu ilgi çekici sonuçla karşı karşıya geliriz. Gerçek, yani mutlak anlamıyla ölüm yoktur. Tıpkı doğumun da olmadığı gibi.. Çünkü herkes evrenle aynı anda doğmuştur. Canlı cansız her şey, her nesne, her cisim, evrenin yaşıyla aynı yaştadır! Bu yalın sonuç, “Birliğe”, beraberliğe ve TEK’liğe verilen en güzel bir örnektir. Artık çokluk (kesret) ortadan kalkmış, çeşitli izafî (nisbî, göreceli) şekil ve görüntüler (mâsivâ) silinmiş; tek bir gerçek kalmıştır!

Bilin bakalım bu gerçek nedir?

[Prof. Steven Weinberg, ABD'de ünlü bir çekirdek fizikçisidir. 1977 yılında yazdığı "İlk Üç Dakika" (The First Three Minutes) adlı kitabı bir hayli ilgi toplamış ve yabancı dillere de tercüme edilmişti. Steven Weinberg, evrenin NASIL yaratıldığını, atom altı parçacıkların üç dakikalık zaman içindeki karşılıklı reaksiyonlarını nefes kesen bir teknik ve üslûp güzelliği ile anlatarak nefis bir özet yaptı. Evrenin yaratılışı konusunu işleyen bütün kitaplar, Weinberg'in bu eserini hep referans olarak vermişlerdir. Biz de "ilk üç dakika" yerine daha kısa bir zaman aralığını seçerek BİG BANG'in İLK ÜÇ SANİYE içinde neler olup bittiğini anlatmaya çalıştı.] sh:107

İşte: Evren  t=0 anında hiçlikten varlığa geçişi yaratılışın başlangıcı kabul edilir. Bu andan sonraki aşama  10⁻43  saniye aralığıdır. Evren Saatimize göre  yaratılıştan bu yana 10⁻11 saniye geçti…]sh:87

[Ruh, insan, nefis, hayat, ölüm ... vb. gibi kavramlar alabildiğince genişlemiş ve bazan da eksik yorumlarla "kavram kargaşası" haline getirilmiştir. Hele, "ruh çağırma" ve "ruhlarla temas kurma" gibi aldatıcı avuntular, inanç sömürüsü ve falcılık malzemesi olarak hep gündemde tutulmak istenmiştir. İslâm verilerine göre, fincanla ya da kim olduğu bilinmeyen birtakım medyumlarla ruh çağırılamaz. Ruhlarla temas ve ilişki kurulamaz. Çünkü ruh, doğuş olarak bu âleme ve bu evrene ait bir varlık değildir. Bu dünyaya ait olmayan bir varlığın, bu dünyaya bir "beden elbisesi" giyerek görünmesi, "insan" olmanın en karakteristik özelliğidir. Bu özellik, onun bu evrene gelmeden önce de var olduğunun en belirgin bir göstergesi sayılır. Buraya kısa bir ziyaret için gelen bir varlığın, buradaki görevini bitirdikten sonra tekrar eski yerine, ana yurduna dönmesi, "ölümsüzlüğün" bir başka adıdır. Tıpkı doğumsuzluk gibi...

Bu dünyada doğmayan bir varlığın, bu dünyada ölmesi düşünülemeyeceğine göre, ruhun ölümsüzlüğü yani hep var ve mevcut oluşu gerçek ve çarpıcı bir sonuç olarak karşımıza çıkar. Bu sonuca göre, Fahreddin Irakî'nin "Parıltılarında” (Parıltılar, MEB Yayınları, trc: Saffet Yetkin, İstanbul, 1992, Shf: 9) da belirttiği gibi ruh, bu evrene, ruhlar ve melekler âleminden derece derece inerek gelmiştir. Yola çıktığı yer, sanal ve soyut kavramların bulunduğu; BİR'liklerle karakterize edilen gece gibi renksiz bir mânâ âlemidir. Geldiği yer ise; ÇOK'luğun egemen olduğu, gündüz gibi renkli ve aydınlık bir cismânî âlemdir. Aydınlığın olması için karanlığın olması şarttır. Çünkü karanlık, mümkünlerin imkânıdır. Çünkü her şey zıddı ile kaimdir. Çünkü her şey çift çifttir.

Hz. Mevlânâ, ünlü eseri Mesnevî'de şöyle sesleniyor:

"Varlığı EMRİYLE yaratan Allah'ın çevganları önünde mekân âleminde de koşup duruyoruz, Lâmekân (mekânsızlık) âleminde de.

Renksizlik âlemi (mânâ âlemi) renge (vücud âlemi) esir olunca, bir Musa öbür Musa (Firavun) ile savaşa düştü.

Renksizlik âlemine ulaşırsan, Musa ile Fıravun'un karıştığı âleme erişirsin." (Mesnevi, 1. cilt, shf: 198, MEB Yayınları, Çev.: Veled İzbudak, 3. baskı ) ]sh:169

[Son söz olarak fizik ustalarının birkaç özdeyişini buraya aktaralım: Schrodinger şöyle der:

"Eğer yaptığınızı başkasına anlatamıyorsanız, yaptığınız bir şey yok demektir."

Bohr ise şu çarpıcı gerçekle fiziği yorumlar:

"Kuantum mekaniğinden şok olmamış bir fizikçi, onu anlamamış demektir!"

Heisenberg'in belirsizlik prensibi ise, maddenin; neresinin, ne kadarlık bir doğrulukla gerçeği yansıttığı hâlâ tartışma konusu olmağa devam ediyor. Bir dostuna yazdığı mektupta şunları söylüyordu:

"Öyle bir prensip ortaya attım ki, ne olduğunu ben bile anlamadım!"] sh:47

Bu alıntıları daha vazıh şekilde (Taşkın TUNA’nın, Sonsuz Uzaylar,  Boğaziçi Yayınları İstanbul, 1995) kitabından okuyabilirsiniz.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 

Aşağıdaki filmi de seyrederseniz bu konuyu çağrıştırdığını göreceksiniz.

Bulut Atlası / Cloud Atlas (2012) Film

Yönetmen:Tom Tykwer | Andy Wachowski | Lana Wachowski |

Ülke: Almanya, ABD, Hong Kong, Singapore

Tür:Dram | Gizem | Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi:26 Ekim 2012 (Türkiye)

Süre:172 dakika

Dil:İngilizce

Senaryo:David Mitchell | Lana Wachowski | Tom Tykwer | tümü »

Müzik:Reinhold Heil | Johnny Klimek | Tom Tykwer | tümü »

Görüntü Yönetmeni:Frank Griebe | John Toll

Yapımcılar:Stefan Arndt | Alex Boden | David Brown |

 Oyuncular:     Tom Hanks, Halle Berry, Jim Broadbent devamı…

Özet & detaylar

1850 yılında Pasifik Okyanusu’ndayız. Adam Ewing Yeni Zelanda’daki takım adalardan zorlu bir deniz yolculuğu yaparak Californiya’daki evine dönmektedir. 1930’lu yıllarda Belçika’da yaşayan beş parasız ama yetenekli bir bestekar olan Robert Frobisher’ın elinde Adam Ewing’in günlüğü vardır. Luisa Rey ise Reagan yönetimindeki Amerika’da yaşayan isyankar ruhlu bir gazetecidir. Yayın evi sahibi Timothy Cavendish ise alıcaklılarından canını kurtarmaya çalışır. Kendisini var eden sisteme isyan eden android garson Sonmi~451 ise yakın gelecekte Güney Kore’dedir. Zachry ise medeniyetin çöküşüne ve ilkel kabilelerin insanlığa hükmetmesine şahit olmak üzeredir…

Alt başlığının da dediği gibi Bulut Atlası’nda Geçmiş, Şimdi, Gelecek, Her Şey Birbiriyle Bağlantılı…

Lana ve Andy Wachowski kardeşlerin Alman yönetmen Tom Tykwer ile ortaklaşa senaryosunu yazıp yönettikleri filmde Tom Hanks, Halle Berry, Hugh Grant, Hugo Weaving, Jim Sturgess, Ben Whishaw, James D’Arcy, Doona Bae ve Susan Sarandon gibi her biri ayrı yıldız olan isimler yer alıyor.

 

GARİP MESELELERDEN-VAKİTSİZ EZAN OKUYAN MÜEZZİN


(Anlayışımı zorlayan bazı konularla ilgili makaleler)

VAKİTSİZ EZAN OKUYAN MÜEZZİN/ 06 HAZİRAN 2012

Alpaslan’ın katipliğinden vezirliğe yükseldikten sonra, oğlu Melik Şah’ın Vezir-i Azamı/Başbakanı olan Nizam’ül Mülk, devlet başkanının başucu kitabı olması, ülkeyi ona göre yönetmesi, yeni bir deyişle kırmızı kitabı olması için “Siyasetname”yi yazar.

Dünyanın birçok diline çevrildiği gibi İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, İdare Hukuku Ve İdare İlimleri Enstitüsü Yayınları’nın birincisi olarak Muhammed Şerif Çavdaroğlu’nun tercümesi,  Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın önsözüyle yayınlanır.

Zulme uğrayan herkesin devlet başkanına rahatlıkla ulaşması gerektiğini söyledikten sonra tarih içinde çeşitli ulaşma yöntemlerinin kullanıldığını örnekleriyle anlatır.

Yedinci fasılda vakitsiz ezan okuyan müezzinden bahseder.

Abbasi halifelerinden Mu’tasım döneminde komutanlardan biri gündüz vakti genç bir kadını sokak ortasında zorla evine aldığını, halkın bir şey yapamadığını, kapının önüne varanların korumalar tarafından dövüldüğünü, kadı/hâkime şikâyete gidenlerin ise kovulduğunu, halifeye de ulaşılamadığını anlattıktan sonra bütün bu gayretlerin içinde olan, komutanın kapısında dövülen, hâkimin kapısından kovulan, Mu’tasım’a sesini duyuramayanlardan biri de geçimini terzilikle sürdürürken yanındaki mescidin müezzinliğini de yapan müezzin gecenin tam yarısında ezan okumaya başlar.

Vakitsiz ezanı duyan Mu’tasım, hemen muhafızlarını çağırır ve bu münasebetsiz müezzini hemen getirmelerini ister.

Müezzin derhal alınır ve Mu’tasım’ın huzuruna çıkarılır.

Mu’tasım, hışımla, kızgınlığını ifade eden kelimelerle sebebini sorar.

Müezzin, durumu olduğu gibi anlatır.

Mu’tasım hemen yüz kişilik bir kuvvet göndererek komutanı suçüstü yaparak yakalatır ve huzura getirtir.

Onu bir çuvalın için koydurur, ağzını sıkıca bağlatır meydanda herkesin sopa vurarak öldürmesini ister.

Öldükten sonra çuvalıyla beraber Dicle nehrine atılır.

Kadının kocası da çağrılır, hanımı ona teslim edilir ve hanımına iyi davranması halife tarafından tembih edilir.

Ondan sonra Mu’tasım, o müezzine “halifeye ulaşamadığı zamanlarda vakitsiz ezan okuma ruhsatı” verir.

O günden sonra ne zaman vakitsiz bir ezan okunsa adaletsizliğin yayılmaya başladığı ve önlem alınması gerektiği anlaşılırmış.

Bu olayın benzeri altı yüz yıl sonra İngiltere’de görülmeye başlamış.

Hani “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” filmi, romanı deyimi var ya işte o da bir adaletsizliğin ilanıymış.

Şehirde sıradan bir adam öldüğünde halka haber vermek için zamansız olarak çan bir defa çalarmış.

Eşraftan biri öldüğünde iki defa çalarmış.

Yüksek bürokratlardan biri öldüğünde üç deva çalarmış.

Kral öldüğünde dört defa çalarmış.

Bir gün zamansız çalan bir çan ötmüş.

Ardından ikicisi çalınca acaba kim? demişler.

Üçüncü çalışta meraklar artarken çan dördüncü defa çalınca halk telaşlanmış, “kralımız öldü” diye feryada başlayacakken beşinci çan başlayınca herkes çan kulesinin dibine gelmişler ve çanı çalana sormuşlar.

O da “Başınız sağolsun adalet öldü” demiş.

Siz hikâyeyi duyup da bu gün üzülmeyin.

Olmayan şey ölmez.

MAHMUT TOPTAŞ
http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/mahmut-toptas/06-06-2012-vakitsiz-ezan-okuyan-muezzin.html

SAYIN BAŞBAKANIN DİKKATİNE / 01 MAYIS 2012

Ticarete atılmış eski bir ilahiyatçıyla sohbet ediyoruz.

Para peşinde koşturmaktan günlük olayları takip etmeye imkanı yok.

Ağabeyimiz iktidarda ya her şey güllük gülistanlıktır mantığıyla hareket ediyor ama bir türlü kendi ekonomisinin düzelmemesinden genelin de havasının öyle olduğuna yanaşmıyor.

“Benim durumum kötüye gidiyor ama Türkiye iyiye gidiyor” iyi niyetiyle hareket ediyor.

Ben ise, hep yorganıma göre ayak uzattığımdan, ayak kaslarım da kısa yorgana göre kasılı kaldığından, yorganım biraz uzasa bile ayağımı uzatamayacağımdan iyi durumlarla kötü durumları pek ayırt edemem.

Onun için benim yazılarımda maddi durumdan şikayet eden hiçbir cümle olmaz.

Ama hayatımın her saati ve saniyesi İslam dinini öğrenme ve öğretmeyle geçtiğinden esen havadan İslam kokusu duymak için bütün hücrelerimi kulak haline getirmeye çalışırım.

“Yurt dışında okuyan ilahiyat öğrencilerinin diplomalarının hâlâ geçersiz olmasına üzülüyorum” dedim.

Tankere kibrit atmışım gibi parladı: “Yapma ağabey yapma. Ağabeyimiz o işi düzeltti. Ben biliyorum. Tanıdıklarım var ve şu anda diplomaları geçerli” deyiverdi.

“Belki, Başbakan da senin gibi yanlış bilgilendirilmiştir. YÖK’tekilere sorma. Tanıdığın bir Ezher Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan varsa soruver” dedim.

Hemen cep telefonunu çıkardı, beni mahcup etmenin zevkini tadarcasına numaraları çevirdi ve soruyu sordu. Alınan cevapları duymuyorum ama “yapma beeee, etme beeee” diyerek anasını kaybetmiş kuzu gibi melemeye başladı.

Bana döndü ve “Sen haklıymışsın ağabey” dedi ve boynunu büktü.

Büyük ağabeyi hakkında neler düşündü bilmiyorum.

“YÖK’teki filan ağabeyimizin sayesinde düzeltildi” gibi eksik bilgilerle donatılmış birçok insan dolaşıyor ortada.

Eksik bilgi şu: Bu yeni YÖK, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan, Malezya, Bağdat, Suriye gibi halkı Müslüman ülkelerden alınan ilahiyat fakülteleri diplomalarının Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinde fark derslerini vermeleri halinde kabul edildiğidir.

Halbuki 16 Nisan1929 tarih ve 1416 sayılı kanuna göre o günden 10 Ocak 1996 tarihine kadar Halkı Müslüman ülkelerden alınan ilahiyat fakültelerinden alınan diplomalar geçerli olmuş.

Tansu Çiller hükümeti zamanında 10 Ocak 1996 da bu hakları gasbedilmiş.

Yüzlerce il müftümüz, Diyanet İşleri üst düzey görevinde bulunmuş, bakanlıklarda önemli görevler üslenmiş insanların diploması bütün dünyada hâlâ geçerli iken yalnız Türkiye’de 1996 dan beri hâlâ geçersiz.

Hatta birkaçı Ezher İlahiyat diplomasıyla Batı üniversitelerinde mastır ve doktorasını yapmış, Türkiye’ye dönünce doktorasıyla veya mastırıyla görev istediğinde YÖK, filan ilahiyatta ek dersler almadan bu doktoran bizde geçersizdir deyivermiş.

“Ama Batıda geçerli” dediğinde “öyle ise bu diplomayı orada kullanın” denmiş.

İsmet İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit, 12 Mart, 12 Eylül dönemlerinde geçerli olan diplomalar 1996 tarihinde geçersiz hale getirilmiş ve hâlâ geçersizliğini devam ettiriyor.

Mesele yalnız diplomanın geçersizliği meselesi değil.

O günden itibaren halkı Müslüman ülkelere eğitim için gitmeler onda bire beklide daha fazlasına düştü.

Diploması için değil de Arapça eğitimi için gidenlerimiz çok az.

Diplomalar şartsız şurtsuz eski haline dönüştürülürse yeniden ilim özgürlüğünün önündeki engel kaldırılmış olur.

Diplomayı kabul eden doğu ve batı ülkelerinin ilgili birimlerinin neden Türkiye’de kabul edilmez diye anlam veremedikleri konusunda kafa karışıklığı da giderilmiş olur.

Sayın okurlarım, soracak bir mağdur bulamazsanız bu konuda http://www.ezder.org’dan bilgi alabilirsiniz.

MAHMUT TOPTAŞ

http://www.milligazete.com.tr/makale/sayin-basbakanin-dikkatine-237636.htm

(Konu ile ilgili tarihi eski bir yazı)

BAŞBAKAN`IN SÖZÜNÜN TAKİPÇİSİYİZ/Ali Rıza AKGÜN

Sayın Başbakan geçen haftaki Mısır ziyaretinde el-Ezher şeyhi Ahmet et-Tayyib ve Mısır müftüsü Ali cumâ hocaların başında bulunduğu bir gurup âlimle el-Ezher’in merkez binasında (Meşîhatu’l Ezher) bir görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmenin içeriği hakkında ulaştığımız bilgilere göre; görüşmede iki ülke arasında ilahiyat eğitimi alanında yardımlaşmanın imkânları, el-Ezher’in bu güne kadar olduğu gibi bundan sonrada ‘Sünni Dünya’da denge unsuru olmaya devam etmesinin gerekliliği ve benzeri konular üzerinde durulmuş.

Görüşme kısa ve zirve bir görüşme olmasına rağmen (görüşmenin yaklaşık yarım saat olduğu söyleniyor) önemine binaen el-Ezher şeyhi Ahmet et-Tayyib çok önemli bir konuya değinmiş. Ki o konu yıllardır adeta kangrene dönüşmüş olan El-Ezher ve benzeri üniversitelerden alınan diplomaların Türkiye’deki denklik sorunudur. Ezher Şeyhi şuan el-Ezher’de okuyan 650 küsur Türk öğrencinin Türkiye’ye dönünce karşılaşacağı denklik sorunundan hareketle konuya değinmiş. Ancak bu konu sadece şuan el-Ezher’de okuyan 650 öğrenciyi ilgilendirmekten çok daha derinlerdedir.

1993’te başlayıp 1996’nın ocak ayında tamamlanan bir süreçte, o yıllarda Türkiye’de iş başında olan hükümetler, -bu güne kadar sorun üretmekten başka bir iş yapmayan, ekranlardan tanıdığınız bazı marifetli ilahiyatçılarında yol göstermesiyle- ilginç bir karara imza atarak yurt dışında, özellikle İslam Dünyasında ilahiyat okuyan öğrencilerin diploma denkliğini iptal etti. (D.Y.P-S.H.P, D.Y.P-C.H.P ve D.Y.P-ANAP hükümetleri dönemi)

Yabancı dille ve bin bir çileye göğüs gererek ülke dışında üniversite bitirmiş binlerce genç bir anda mağdur edildi. Hatta 1996 yılından önce ülkeye dönmüş ve göreve başlamış olan birçok kişinin işine son verildi. Türkiye’ye döndükten sonra muhtelif üniversitelerde mastır ve doktoraya başlayan öğrencilerin bütün çalışmaları durduruldu ve o ana kadar yapılan bütün çalışmalar iptal edilerek yok hükmünde sayıldı.

İlginç bir durum! 12 Eylül mağdurları başta olmak üzere birçok mağdurun hakkının iade edilmeye başlandığı günümüz Türkiye’sinde, ilahiyat eğitimini dışarıda aldığı için mağdur edilen binlerce kişinin hakkını ülke dışından birisi gündeme getiriyor?

 Neticede Sayın Başbakan diplomaların denkliğinin verileceğine dair Ezher Şeyhine söz vermiş. Ancak burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta var ki, oda şudur. Eğer Başbakan diplomaların denkliğinin verileceğinden kastı şuan ki denklik uygulaması ise doğrusu mağdurlar olarak biz böylesi bir uygulamayı asla doğru ve hakkaniyetli bulmuyoruz.

Yaş ortalaması kırkı aşmış, evli-barklı ve birçok sorumluluk altında ezilen binlerce insanı fark dersleri adı altında bir prangaya mahkûm ederek, üniversite kapılarında en az bir yıl süründürerek, bütün olanlara rağmen yinede fark derslerini vermek ve denklik almak için yurt dışından işini-gücünü, çoluğunu-çocuğunu bırakıp sınava gelen insanları derslere devamsızlık gibi ucube bir gerekçeyle sınav salonundan dışarıya atarak verilecek bir denkliğin hiç de hakkaniyetli ve şahsiyetli olmayacağı aşikârdır. Sayın başbakanın haklı olarak Afrika’ya ve dünyanın değişik yerlerindeki mağdurlara uzanan o müşfik elinin, gönlünün ülkesindeki bu mağdurlara ve bunların çoluk-çocuğuna da artık uzanma vakti gelmiştir.

Sayın Başbakanın Ezher Şeyhine verdiği denklik sözü, bu insanların artık daha fazla süründürülmeden, direkt olarak verilecek bir denklik sözüdür. Ki, olması gerekende odur. Çünkü bunca kişi ülke dışına üniversite okumaya giderken böyle bir sorun yoktu. Ortada müktesep bir hak vardı.

 Gençliğinin en verimli döneminde onlarca yılı heba edilen biz mağdurlar, verdiği sözün arkasında durmayı şiar edindiğini söyleyen Sayın Başbakanın bu sözünün takipçisi olacağız.

27.09.2011

Email: ar.akgun@ozgundurus.com

http://www.ozgundurus.com/Yazar/Ali-Riza-Akgun/Basbakanin-sozunun-takipcisiyiz.php

“DİNDÂR OLAMIYORLARSA, EN AZINDAN İNSANLARA KARŞI EDEPLİ OLSUNLAR.” [Pascal]


Ruhun ölümsüzlüğü bizim için o denli hayatî öneme sahip bir şeydir, bizi o kadar derinden alâkadar eder ki, onun esasını bilmek hususunda kayıtsızlık göstermek için her türlü duyguyu kaybetmiş olmak gerekir. Bütün hareketlerimiz ve düşüncelerimiz ebediyen sürecek bir hayır, rahmet ve mutluluğun olup olmadığına göre, birbirinden tamamen farklı yollar takip edeceklerdir. Nihaî hedefimiz bu nokta olmadıkça, akıl ve muhakeme dairesinde iş görmemiz imkânsızdır.

Şu halde, bizim için en birinci menfaat ve en birinci görev, kendimizi bütün hatt-ı hareketimizin kendisine bağlı olduğu bu konu üzerine aydınlatmaktır. Bu sebepledir ki, henüz ikna edilmemiş olan insanlar arasında bu konu etrafında bütün kuvvetleriyle malumat toplamaya çalışan kimseler ile onu düşünmek zahmetine bile katlanmayan kimseler arasında mutlak bir ayırım yaparım.

Şüphelerinden samimiyetle yakınan, onu nihaî bedbahtlık olarak kabul eden ve asla ondan kaçma gayretine girmeden, arayışlarını ilk ve en ciddi işleri kılan insanlar için merhametten başka bir şey hissedemem.

Fakat, hayatlarını hayatın bu nihaî hedefine ilişkin bir düşünceleri olmaksızın harcayan ve yalnızca kendi içlerinde ikna olma ve inanma ışığı bulmadığından dolayı, başka yerlere de bakmayı ihmal eden; ve karşılarına çıkan görüşün insanların safdilâne basitliğinden dolayı kabul ettiği görüşlerden biri mi, yoksa en sağlam ve en sarsılmaz temele sahip olan görüşlerden biri mi olduğunu adamakıllı tetkik etmeyi de ihmal eden kişilere gelince: onlara çok farklı bir açıdan bakıyorum.

İnsanların kendi benliklerinin, ebediyetlerinin, her şeylerinin bahis konusu edildiği böyle bir husustaki bu ihmal, şefkatimi celbetmekten ziyade, beni hiddete getirir; hayrete ve dehşete düşürür. Bu hal bana tam bir canavarlık gibi görünür. Bu sözleri manevî sadakatin getirdiği dindarane bir bağnazlık yüzünden söylüyor değilim. Bilakis, iddia ediyorum ki, bu his hem İnsanî çıkarlarına, hem de nefsin itminanına ilişkin ilkelerin icabı, her insanda yer etmiş olsa gerektir.

Şu fani dünyada hakikî ve tatmin edici bir zevk bulunmadığını, zevk ve safa dediğimiz her şeyin boş ve değersiz olduğunu, başımıza gelen felâketlerin sonsuzluğunu anlamak ve son olarak ölümün de birkaç sene zarfında şaşmaz bir şekilde ya bizi ebediyen mahvetmek yahut Allah’tan ayrıldığımız takdirde bizi bedbaht ve sefil bir hale getirmek gibi korkunç zorunluluklar karşısında bırakacağını bilmek için çok yüksek bir ruha sahip olmak gerektiğini sanmıyorum.

İnsan için bundan daha gerçek ve daha korkunç bir şey yoktur: Ne kadar mertlik ve cesaret gösterirsek gösterelim, dünyanın en mükemmel insanını bile bekleyen akıbet budur. İşte bu husus bir kez daha derin derin düşünülsün de, yaşadığımız hayattaki yegâne hayır ve saadetin başka bir hayatın verdiği ümit ve teselli ile kaim olduğu, şüphe götürmez bir şekilde tasdik edilsin. Bu ümit ve teselliye doğru yaklaştıkça insan mutlu olduğu ve ölümden sonra bizi sonsuz bir hayatın beklediği konusunda tam bir itikat sahibi kimseler için bir felaketin söz konusu olmadığı gibi, ruhlarında ebediyet ışığı olmayanların mutluluğu asla tadamayacakları da teslim edilsin.

O halde, böyle bir mevzu üzerinde şüpheler içinde bulunmak kesinlikle büyük bir şerdir; fakat böyle şüphe içinde bulunan bir insanın hakikî yolu araması da kaçınılmaz bir yükümlülüktür. Zaten şüphe içinde olan fakat hakikati aramayan bir insan hem bedbahttır, hem de dalalet içindedir. Bütün bunlara rağmen huzur ve sükun içinde yaşayan, kendisiyle övünen, hatta elem verici halini neşe ve gurur konusu yapan garip bir mahluku tarif edecek bir kelime bulamıyorum.

Hangi şey böylesi hisleri doğurabilir?

Yardım ve medet bekleyeceği bir merciden mahrum olan, içinde acziyetten başka hiçbir beklenti bulunamayan böylesi bir sevinç ve neşenin sebebi ne olabilir?

 Akıl ermez bir karanlığa dalmış olmanın mantığı nedir? Ve makul bir insan nasıl böylesi bir kanıt çıkarabilir?

Beni bu dünyaya kimin gönderdiğini bilmiyorum. Ne dünya hakkında, ne de kendim hakkında bir bilgim var. Herşey hakkında feci bir cehalet içindeyim. Vücudumun ne olduğunu, veya duygularımın, ruhumun ne olduğunu bilmiyorum. Söylediğim sözleri içimde düşünen, hem herşey hakkında, hem de kendisi hakkında tefekkürlerde bulunabilen, fakat ne eşyanın, ne de kendisinin mahiyetini kavramaya gücü yetmeyen benliğimin o parçasını anlayamıyorum.

Kâinatın beni her taraftan ihata eden korkunç ve uçsuz bucaksız mekânlarını görüyorum. Bu engin uzayın bir köşesini de ben işgal etmekteyim. Fakat niçin başka yere değil de bu noktaya gönderildiğimi, yaşamak için bana bahşedilen zamanın, benden evvel tam bir ezeliyet ve beni takip edecek bir ebediyet varken, niçin tam da bu âna isabet ettirildiğini anlayamıyorum. Ben bir adımdan ibaretim. Bir daha geri gelmeyecek bir an için var olan, göz açıp kapayıncaya kadar şu dünyadan göçüp giden geçici bir gölgeyim. Nereye baksam, beni saran sonsuzluklardan başka birşey görmüyorum. Bildiğim yegâne şey yakında öleceğimdir; fakat benim için kaçınılmaz birşey olan bu ölümün ne zaman ve nasıl olacağını da bilmiyorum.

Nereden geldiğimi bilmediğim kadar, nereye gideceğimi de bilmiyorum. Yalnız şunu biliyorum ki, bu dünyayı terkettikten sonra ya hiçliğe, yahut kahr ve gadab sahibi bir Allah’ın ellerine düşeceğim; bununla birlikte, nasibimin bu iki halden hangisi olacağını bilmiyorum.

Her bakımdan acziyet ve her bakımdan belirsizlik: işte benim halim. Bütün bunlardan şu neticeye varıyorum: Ömrümü, ileride başıma neler geleceğini düşünmeden geçirmeliyim. Belki şüphelerimin derinliklerinde bazı aydınlıklar bulabilirim; fakat böyle bir zahmete katlanmak da istemiyorum. Hatta bu işle meşgul olma hevesine kapılan kimseleri hakir görerek, günün birinde, gamsız ve kasavetsiz bir yüzle en büyük hadisenin vukuuna göğüs gerecek; sonsuza dek yaşayacağım hayatın nasıl olacağına dair belirsizliği de içimde taşıyarak, ölümle tanışacağım.

İnsan için hiçbir şey kendi durumu kadar önemli değildir: ve hiçbir şey ebediyetten daha ürkütücü değildir. Bu bakımdan, varlıklarının kaybolmasına ve acziyetle gelen bir ebediyetin tehlikeye düşmesine karşı lâkayt davranan insanların varlığı olgusu fıtrata aykırıdır. Başka herşeyle birlikte, tamamen farklıdır onlar; en önemsiz, en cüz’î şeylerden korkar, onları önceden sezinler ve hissederler.

Ve, resmî bir görevin veya makamın kaybedilmesi veya haysiyetine yönelik muhayyel bir hakaretin varlığı söz konusu olduğunda nice günler ve geceler boyu öfke ve ümitsizlik nöbetleri geçiren adam, ölümüyle birlikte her şeyi yitireceğini bilen, fakat ne sıkıntı, ne de teessür hissetmeyen insanın ta kendisidir. Küçük ve önemsiz şeylere karşı böylesine duyarlı ve en büyük şeye karşı garip bir şekilde böylesine duyarsız bir kalble karşılaşmak son derece feci ve rezil bir şey. Bu durumun sebebi olarak her şeye kâdir bir kudrete işaret eden anlaşılmaz bir sihir, olağanüstü bir uyuşukluk!

İnsanın fıtratı, tek bir insanın dahi içinde olmasının inanılmaz gözüktüğü böyle bir durumda, insanlığın haysiyetine ters bir vaziyet görse gerektir. Yine de, tecrübe bana, bu durumda olan o kadar çok insan gösterdi ki… Bundan endişe duyanların pek çoğunun yalandan böyle yapıyor olduğunu ve onların gerçekten gözüktüğü şeyin bu olmadığını bilmiyor olsaydık, bu durum çok şaşırtıcı gelirdi. Onlar, bunun bir aşırılık sergilemenin iyi bir biçimi olduğunu işitmiş olan insanlardır. Onların boyunduruktan kurtulmak adını koydukları ve taklit etmeye çalışıyor oldukları şey budur. Fakat onlara huzur ve sükunu bu yolda aramanın ne kadar da yanlış olduğunu göstermek zor olmayacaktır. Eşyayı duyarlı bir şekilde muhakeme eden ve başarmak için yegâne yolun dürüst, sadakatli, adil ve dostlarına yararlı hizmet verme yeteneğine sahip olan (çünkü fıtraten insan yalnız kendisi için yararlı olan şeylerden hoşlanır) dünyevî insanlar arasında bile kesbedilmesi mümkün olan bir şey değildir bu.

Şimdi, birilerinin onun eylemlerini gözetleyen bir Allah’ın var olduğuna inanmamasını, kendisini kendi davranışlarının biricik efendisi olarak mütalaa etmesini ve onun için başka hiç kimseyi değil, yalnız kendisine itibar etmeyi önermesini ‘boyunduruktan kurtulma’ olarak gördüğünü işitmenin bize sağladığı avantaj nedir?

O insan böyle yaparak bizim tüm itimadımızı kazandığını, ve kendisinden ayrı olarak bize de hayatın tüm ihtiyaçları karşısında teselli, nasihat ve yardım sağladığını mı zannediyor?

Onlar bize ruhumuzun rüzgardan veya dumandan öte birşey olmadığını düşündüklerini söylerken, daha da ötesi bunu tam bir gurur ve itminana erişmişlik edasıyla söylerken, bize büyük bir neşe vermiş olduklarını mı sanıyorlar?

Söyledikleri şey, uluorta söylenmiş bir şey midir?

Aksine, dünyadaki en elim şey olarak, elem verici bir şekilde söylenmiş değil midir?

Eğer ciddiyetle düşünüyorlarsa, şunu göreceklerdir: Bu tavırları öylesine dalâletli, sağduyuya öylesine aykırı, öylesine edebe mugayir, aradıkları ‘iyi biçim’den her açıdan öylesine uzaktır ki, onları izleme eğiliminde olanlar, bu tavırları gördüklerinde, ifsad olmaktan kurtulacak; belki, daha ziyade, bu yoldan vazgeçip ıslah olacaklardır. Ve, onların din hakkındaki şüphelerinin esin kaynağı olan duyguları ve gerekçeleri gerçekten tarif etmelerim isteyin:

Söyledikleri şey, sizi söylediklerinin tam aksine ikna edecek kadar çürük ve değersiz olacaktır. Birinin bir gün onlara hayli yerinde olarak şu sözleri söylediğini işitmiştim: “Eğer böyle birşey ileri sürmeye devam ederseniz, gerçekten beni hidayete getireceksiniz.” Adam haklıydı. Çünkü, kendisini bu kadar rezil insanların duygularını paylaşır vaziyette bulmaktan kim çekinmez?

Bu yüzden, yalnızca bu gibi şeyler hissediyormuş gibi yapanlar, eğer kendilerini insanların en küstahı haline getirmek için fıtratlarına aykırı hareket etmiş iseler, gerçekten mutsuz olacaklardır. Yok eğer durumu daha berrak bir şekilde görmeyip yalnızca kalblerinin derinliklerinde bir incinme hissetmişlerse, öte tarafta yalancıktan hareket etmeye çalışmamaları gerekir: Bunu itiraf etmek ayıp birşey değildir. Hiçbir şeye sahip olmamak hariç, utanılacak bir şey yoktur. Zihnin mutlak derecede zayıflığına dair, Allah’sız bir insanın mutsuz durumunu kabullenmeyi beceremeyişinden daha kesin bir işaret yoktur. Şerle dolmuş bir kalbe dair, onun ebedî vaadlerin doğru olmasını arzulamayı beceremeyişinden daha kesin bir işaret yoktur. Bundan daha aşağılık bir şey olamaz. O halde, bu inançsızlar gerçekten fikirleri sağlammış gibi gözüksün diye, bunu sağlamaya yeterli bir terbiyesizliği takınarak dine karşı saygısızlık etmeyi bıraksınlar. Dindâr olamıyor iseler bile, en azından insanlara karşı edepli olsunlar.

Kısacası, makul olarak tanımlanabilen yalnızca iki sınıf insanın var olduğunu bilsinler:

(1) O’nu bildiklerinden dolayı tüm kalbleriyle Allah’a hizmetkâr olanlar ve (2) O’nu bilmediklerinden dolayı tüm kalbleriyle O’nu arayanlar.

O’nu hem bilmeden, hem de aramadan yaşayanlara gelince; bu insanlar Allah’ı bilmeye veya aramaya öylesine hakir bir yer biçiyorlar ki, bu yolda çaba sarf eden insanların gösterdikleri gayrete de değer vermiyorlar. Oysa, onların hakir gördüğü bu dinin bize öğrettiği evrensel sevgi, bizden, ahmaklıklarını terketme noktasına kadar onları hakir görmemeyi istiyor. Bu din bizi daima şunu göz önünde tutmakla yükümlü kılıyor: Onlar, dünyalarını aydınlatacak olan ilah! inayete mazhar olma yeteneğine sahip varlıklar olarak, gün gelir, bizim şu an taşıdığımız imanın daha fazlasıyla kalplerini doldurabilirler. Ve tam tersine, biz de şimdi onlarda olanın aynısı derecesinde bir körlüğe duçar olabiliriz. O halde, biz onların yerinde olsaydık bize yapılmasını isteyeceğimiz şeyi yapalım onlar için. Onları kendilerine acımaya, birazcık olsun ışık ve medet bulmaya teşebbüs ederek en azından birkaç adım atmaya çağıralım. Varsın, Kutsal Kitablarını okumak için başka şeylere ayırdıkları saatlerin çok daha azını ayırsınlar: Yine de, istemeye istemeye de olsa, akıllarına birşeyler gelir belki. Gelir de insanın asıl görevine yaklaşabilirler, en azından kayıpları azalmış olur.

Fakat, ona tam bir samimiyetle ve gerçek bir hakikati bulma arzusuyla yaklaşanlara gelince, İlahî dinin delillerinin onları tam bir itminana eriştireceğini, tam anlamıyla ikna olacaklarını umuyorum.

Kaynak:

Blaise Paskal, Pensées, (Düşünceler) hzl: Metin Karabaşoğlu, 2003, İstanbul, s.116-122

SANATTAKİ GERÇEK ve “DORİAN GRAY’İN PORTRESİ”NDEKİ LORD HENRY WOTTON’UN DİLİNDEN OSCAR WİLDE’İN FİKİRLERİ


Sanatçı güzel şeyler yaratıcısıdır.

Sanatın gayesi sanatı meydana çıkarmak ve sanatçıyı gizlemektir.

Eleştirici, güzel şeylerden aldığı izlenimleri bir başka tarza yahut yeni bir ifade vasıtasına çevirebilen adamdır.

Eleştirinin en aşağı şekli kadar en yükseği de bir çeşit otobiyografidir.

Güzel şeylerde çirkin anlamlar bulan adam şirin olmadan kötü olan bir adamdır. Bu bir hatadır.

Güzel şeylerde güzel anlamlar bulanlarda olgunluk vardır. Bunlar için ümit beslenebilir.

Güzel şeylerin kendilerine ancak güzellik ifade ettiği insanlar seçme kişilerdir.

Ahlâka uygun yahut ahlâka aykırı diye kitap yoktur, iyi yazılmış yahut fena yazılmış kitaplar vardır. İşte o kadar.

On dokuzuncu yüzyılın gerçekçilikten nefreti, yüzünü aynada gören Caliban’ın öfkesidir.

[Shakespeare'in ,'Tempest'' adlı oyunundaki çirkin ve hayvana benzeyen köle; vahşi tabiatlı insan.]

On dokuzuncu yüzyılın romantizmden nefreti, yüzünü aynada görmeyen Caliban’ın öfkesidir.

İnsanoğlunun ahlâka uygun hayatı sanatçının konusunun bir parçasını meydana getirir, fakat sanatın ahlâka uygunluğu kusurlu bir vasıtanın kusursuz olarak kullanılmasıdır. Hiç bir sanatçı bir şey ispat etmek istemez. Hatta kendiliğinden doğru olan şeyler bile ispat edilebilir.

Hiç bir sanatçının ahlâka uygun eğilimleri yoktur. Bir sanatçıda ahlâka uygun eğilim bağışlanmaz bir üslûp yapmacığıdır.

Hiç bir sanatçı hiç bir zaman bozguncu değildir. Sanatçı her şeyi ifade edebilir.

Düşünce ve dil sanatçı için bir sanatın âletleridir. Erdem ve kötülük de sanatçı için bir sanatı vücuda getirmeye yarayan malzemelerdir.

Şekil bakımından müzikçinin sanatı bütün sanatları temsil eder. Duyuş bakımından da oyuncununki…

Her sanat aynı zamanda hem görünendir, hem semboldür.

Bu yüzdekinin altına dalanlar bunu kendi zararlarına yaparlar.

Bu sembole anlam verenler de bunu kendi zararlarına yaparlar.

Sanatın gerçekten yansıttığı şey hayat değil, seyircidir. Bir sanat eseri üzerindeki fikirlerin başkalığı gösterir ki o eser yeni, anlaşılması güç ve hayatîdir.

Eleştirmeciler uyuşmadıkları zaman sanatçı kendi kendisiyle ahenk halindedir.

Bir kimsenin faydalı bir şey yapmış olmasını, yaptığına hayran olmadığı sürece bağışlayabiliriz. Faydasız bir şey yapmış olmanın tek mazereti o şeye herkesin hudutsuz hayranlığıdır.

Sanatta hiç bir fayda aranmaz.

Kaynak :

Oscar Wilde Dorian Gray’in Portresi Çeviren: Ferhunde ve O. Ş. Gökyay,1968, İstanbul,s.12-13

“DORİAN GRAY’İN PORTRESİ”NDEKİ LORD HENRY WOTTON’UN DİLİNDEN OSCAR WİLDE’İN FİKİRLERİ

  • « Bu ruha duyularla ve duyulara ruhla şifa vermek, hayatın büyük sırlarından biridir. Sizler (kadınlar) harikulâde bir varlıksınız. Arzu ettiğinizden daha az bildiğiniz gibi, bildiğinizi zannettiğinizden daha çok da biliyorsunuz.»
  • «İnsanlar sadakati büyültürler» «Buna rağmen hattâ aşkta bile bu sırf fiziyolojik bir meseledir. Bizim irademizle hiç bir ilgisi yoktur. Genç adamlar vefalı olmak isterler, fakat değildirler; ihtiyarlar vefasız olmak isterler, ellerinden gelmez: Bunun üzerinde söylenecek başka şey yoktur.»
  • «Ben İngiltere’de havadan başka hiç bir şeyi değiştirmeyi arzu etmiyorum» «Ben felsefî düşüncelerle yetiniyorum. Fakat bu on dokuzuncu yüzyıl şefkati, gerektiğinden çok harcandığından dolayı iflâs ettiğinden belimizi doğrultabilmek için ilme dönmemizi tavsiye etmek isterim. Hislerin üstünlüğü, bizi yanlış yola götürmeleri, ilmin üstünlüğü ise hissî olmasıdır.»
  • «İnsanlık kendini çok ciddiye alıyor. Dünyanın bize miras kalan günahı bu. Mağara devrindeki adamlar gülmesini bilselerdi dünya tarihi başka türlü olurdu
  • «Yalnız mukaddes şeyler temas edilmeğe değerlidir.»
  • «İnsanlar doğrudan kendilerine gayet gerekli olan şeyleri başkalarına bırakmaktan pek hoşlanırlar. Ben buna cömertliğin derinliği derim.»
  • «Hayatta, kendisine önceden verilmiş hükümlerinden, prensiplerinden ve sağduyudan başka bir şey kalmıyor. Ancak kötü sanatçılar, insan olarak sevimlidirler; iyi sanatçılar, ancak eserlerinde yaşarlar. Ve onun için kişi olarak hiç ilgi çekmezler.

Bir büyük şair, gerçekten bir büyük şair, bütün yaratıkların en şairce olmayanıdır. Fakat daha aşağı şairler, mutlaka büyüleyicidirler. Nazımları ne kadar fena ise görünüşleri o kadar pitoresktir. [ Durumu ve görünüşü resim konusu olmaya değer (görünüş)]:

Bir adamın sadece ikinci derecede sonelerden meydana gelmiş bir kitap yayımlamak külfeti onu karşı konulamayan bir insan yapar. O, yazmadığı şiiri yaşar, ötekileri, yaşamaya cüret etmedikleri şeyi yazarlar.»

  • «Ben artık hiç bir şeye ne karşıyım, ne de bir şeyi tutuyorum. Bu, hayata karşı takınılacak en manasız bir tavırdır. Biz dünyaya, önceden verilmiş ahlâka uygun yargılarımızı bildirmeye gelmedik. Ben sıradan insanların söylediklerine hiç aldırmam ve güzel insanların yaptıklarına da karışmam. Beni bir kişilik büyülerse artık bu kişiliğin seçtiği her ifade yolu kayıtsız şartsız güzel görünür. Mesela birisi, Juliet’i oynayan bir güzel kıza âşık olursa, ona evlenme teklif edebilir. 

Ben evlenme taraflısı değilim ama evlenmenin gerçek sakıncası insanın bencilliğini yok etmesidir. Bencil olmayan insanlar renksizdirler, kişilikleri yoktur. Fakat evliliğin daha çapraşık hale koyduğu bazı yaratılışlar da vardır. Onlar bencillik davalarını yitirmezler ve başka birçok benleri üzerine eklerler. Birden fazla hayat yaşamak zorundadırlar. Onlar daha yüksek bir uzviyet kazanırlar ve daha yüksek uzviyet sahibi olmak ta bana kalırsa insan varlığının hedefidir. Bundan başka her tecrübenin kendine göre bir kıymeti vardır. Ve evlenmeye karşı ne söylenirse söylensin, bunun da bir tecrübe olduğu muhakkaktır. Birisi bir kızla evlenecek, altı ay ona ihtirasla tapınacak ve sonra ansızın başka birinin büyüsüne kapılacaktır. Bulunmaz bir inceleme konusudur.»

  • «Başkaları için bu kadar iyi düşünmekten hoşlanmamızın sebebi, hepimizin, kendimiz için korkumuz olmasındandır. İyimserliğin temeli hep korkudur.

Komşularımızı bize faydası dokunması ihtimali olan bir takım erdemlere sahip olmakla, övdüğümüz için cömert olduğumuzu sanırız. Hesabımızdakinden daha çok para çekebilelim diye bankeri (siyasîyi) överiz. Ve ceplerimizdekini kurtarabilmek ümidiyle eşkıyada (terörist) iyi vasıflar buluruz.

Ben iyimserliği çok hor görürüm. Hayatının perişan olmasına gelince ancak büyümesinin önüne geçilen hayat perişan olur. Bir tabiatı tahrip etmek istiyorsan ona başka bir şekil vermen yeter.

(Aşksız) Evlenme işine gelince, şüphesiz budalaca bir iş olur. Fakat kadınla erkek arasında daha başka ve daha ilgi çekici münasebetler vardır. Onları elbette teşvik edeceğim. Onlarda çağımızın insanı olmanın büyüsü var.»

  • « Orta çağ sanatı güzeldir. Fakat orta çağ heyecanlarının modası geçmiştir. Tabiî insan bunları romanda kullanabilir. Fakat romanda kullanılabilen şeyler insanın hakikatte artık hiç kullanamayacağı şeylerdir. Medenî olan hiç bir insan zevkten dolayı pişmanlık duymaz. Ve medenî olmayan hiç bir insan da zevkin ne olduğunu bilmez.»
  • «Ruh ve beden, beden ve ruh, ne esrarlı şeylerdir! Ruhta hayvanlık vardı, bedenin de ruhu andıran anları vardı. Hisler incelip zekâ hafifleyebilir. Şehvet güdüsünün nerede bittiğini, fizik güdünün nerede başladığını kim söyleyebilir?

Birçok psikologların kendi görüşlerine uyarak yaptıkları tarifler ne kadar sığdır. Bununla başka başka, okulların görüşleri arasında karar vermek ne kadar güçtü!

Ruh, günah evinde hapsedilmiş bir gölge miydi?

Yoksa vücut, Giordano Bruno’nun düşündüğü gibi gerçekten ruhun içinde miydi?

Ruhun maddeden ayrılması bir sır ve ruhun madde ile birleşmesi de bir sırdır.

Acaba bir zaman gelecek, psikolojiyi öyle mutlak bir bilim haline koyabilecek miyiz ki hayatın ufacık her kaynağı bize ayan olabilsin. Bugünkü haliyle biz kendimizi daima yanlış anlıyoruz ve başkalarını çok seyrek anlıyoruz. Tecrübenin ahlâk bakımından hiç bir değeri yoktu. Bu sade insanların, hatalarına verdiği isimdi. Ahlâkçılar buna çok defa bir uyarma gözüyle baktılar; karakter teşekkülünde bunun belirli bir ahlâkî faydası olduğunu öne sürdüler; neyin ardından gideceğimizi bize öğreten, neden sakınacağımızı bize gösteren bir şey olarak övdüler. Fakat tecrübede hareket ettirici bir kuvvet yoktur. Vicdan ne kadar az hareket ettirici bir kuvvetse tecrübe de öyle idi. Onun gerçekten gösterdiği şey, ancak, geleceğimiz ile geçmişimizin aynı olacağı ve bir defa işlediğimiz günahı hem de nefretle daha birçok defalar işleyebileceğimizdir.

Tecessüs ve yeni deneylere karşı duyulan arzu; buna rağmen bu, basit değil, aksine pek çapraşık bir ihtirastır. Mesela, çocuk yaşının sırf şehvet dolu içgüdüsünden ne varsa, bu, muhayyilenin işlemesiyle, delikanlının kendisine bile şehvetten çok uzak gibi gelen ve işte sırf bu yüzden daha da tehlikeli olan bir şey haline dönüşür. Kökleri hakkında kendimizi aldattığımız ihtiraslar en mutlak şekilde bize hâkimdirler. Bizim en zayıf güdülerimiz tabiatları bize malûm olanlardır. Başkalarının üzerinde deney yaptığımızı sandığımız zamanlar gerçekte kendi üzerimizde deney yaptığımız çok olmuştur. »

  • «Bir adama tesir etmek ona kendi ruhunu vermektir. O, artık kendi tabiî düşünceleriyle düşünmez ve kendi tabiî ihtiraslarıyla yanmaz. Erdemleri kendinin değildir. Günahları, eğer günah diye bir şey varsa, iğretidir. O, kendisine yabancı bir musikinin yankısı, kendi için yazılmamış olan bir rolün oyuncusudur. Hayatın amacı benliğin gelişmesidir. Yaratılışımızı eksiksiz kavramak – işte dünyaya gelmemizin sebebi.

Bugün insanlar kendi kendilerinden korkuyorlar.Onlar, bütün vazifelerin en yükseğini, kendi benliklerine karşı borçlu oldukları vazifeyi unuttular. Şüphesiz onlar iyilikçidirler. Açları doyururlar, çıplakları giydirirler. Fakat kendi ruhları açtır ve çıplaktır.İnsan soyunda artık cesaret kalmamıştır. Belki biz ona hiç sahip olmadık. Toplum korkusu, ahlâkın temeli; Allah korkusu, dinin sırrı – işte bizi idare eden iki şey.»

  • «Kadınlar tehlikeli şeylere ne kadar düşkündürler.»
  • «Her skandalın temeli ahlâka uygun olmayan bir katiyettir.»
  • «Dünya kendi putlarına isteyerek tapar.»
  • «Şehir dışında iyi olmak marifet değildir, insanı baştan çıkaracak bir şey yoktur ki orada, işte bu yüzden şehirden dışarıda yaşayan insanlar medenî olmazlar ya. Medeniyet elde edilmesi o kadar kolay bir şey değildir. Ona ulaşmak için ancak iki yol vardır. Biri tahsilli olmak, öteki soysuzlaşma. Köyde halk, ne birine ne ötekine fırsat bulur, bunun için körleşip kalır.»
  • «Duygunun yeniliği gerçek bir zevkin heyecanını vermiştir. »
  • «Bu, hayatın en önemli sırlarından biride sık sık yapılan her şey bir zevk halini almasıdır!».
  • «İnsan akşam yemeğinden sonra üzerinde konuşamadığı bir şeyi asla yapmamalı.»
  • «İyi olmak insanın kendisiyle uzlaşma halinde olması demektir,»
  • «Uyuşmazlık insanın, başkalarıyla ahenk içinde olmaya mecbur olması demektir. İnsanın kendi hayatı – önemli olan budur. Yakınlarının hayatına gelince, eğer insan erdemlilik taslayan biri yahut bir Püriten (sofu) olmak arzusunda ise bunlar hakkındaki ahlâkî görüşlerini böbürlenerek meydana koyabilir. Fakat bu görüşler kendisine ait değildir. Bundan başka ferdiyetçiliğin gerçekten daha yüksek gayesi vardır. Bugünkü ahlâk anlayışı, insanın yaşadığı devrin ölçüsünü kabul etmesindedir. Kültürlü bir insanın zamanının ölçüsünü kabul etmesi en büyük ahlâka uygunsuzluktur.»

puritan(i.), (s.), b.h. İngiltere’de kraliçe Elizabeth zamanında meydana çıkan ve bilhassa ibadette sadelik taraftarı olan mezhebin bir ferdi, Püriten; (s.) ahlâk ve din hususunda çok sofu. puritan’ic(al) (s.) sofu. puritan'(i.) – cally (z.) sofucasına. Puritanism (i.) sofuluk.

  • «Hiç bir şey tam doğru olamaz»
  • «Put veya portre, insanın kendisiyle aynı kan ve ayni etten midir?»

«Bu önemli bir sorudur.» «Fevkalâde önemli bir soru. Zannederim en doğru izah şudur. Çoğu zamanda böyledir.

Hayatta gerçek trajediler, o sanattan o kadar yoksun olarak kendini gösterir ki onların kaba şiddeti, mutlak insicamsızlığı, saçma manasızlığı ve baştan sona üslûpsuzluğu dolayısıyla bizi incitirler. Onlar bizde, bayalığın uyandırdığı tesiri uyandırırlar, üzerimizde bir kaba kuvvet izlenimini uyandırırlar ve biz buna isyan ederiz. Lâkin güzelliğin sanatkârca unsurlarını kendisinde toplamış olan bir trajedi de hayatta karşımıza çıkabilir. Eğer görünen güzellik gerçek ise bunlar bizim dramatik tesir hissimize hitap eder. Birden farkına varırız ki artık oyunun aktörleri değil, seyircileriyiz. Daha iyi hem aktörleriyiz, hem de seyircileri. Kendi kendimizi seyrederiz ve salt bu manzaranın eşsizliği bizi kendimizden geçirir.

Bu olayda gerçekten olan nedir?

Bir insan, aşkından, kendini öldürebilir. Dönüşü olsaydı her insanın başından buna benzer bir tecrübe geçmesini isteyebilirdik. Bu duygular insanı, ömrümün sonuna kadar, aşka âşık ederdi. »

  • Kadının korkunç hafızası! Ne korkunç bir şey! Ve bu, nasıl zihnî bir durgunluğu meydana koyar!
  • İnsan hayatın renklerini sorabilmeli, fakat onun ayrıntılarını hiç hatırlamamalı. Ayrıntılar daima bayağıdır.»
  • «Dinin esrarı, vaktiyle bir kadının flörtün bütün büyüsünü taşırmış; buna aklım erer. Bundan başka günahkâr olduğumuzun söylenmesi kadar bizi gururlandıran hiç bir şey yoktur. Vicdan, bizim hepimizi bencil yapar. »
  • « Kadınların bugünkü hayatta bulduğu avunmaların sonu yoktur. »
  • «Korkuyorum ki, kadınlar zulmü, doğrudan doğruya zulmü başka herhangi bir şeyden fazla takdir ederler. Onların ilkel eşsiz içgüdüleri vardır. Biz onları azat ettik, fakat onlar yine de efendilerini arayan köleler olarak kaldılar. Boyunduruk altında olmayı severler. Bugün bunun hakikat olduğunu anlıyorum. Ve herşeyin anahtarı onlarda.»

Kaynak :

Oscar Wilde, Dorian Gray’in Portresi Çeviren: Ferhunde ve O. Ş. Gökyay, 1968, İstanbul,

—————————-

GİORDANO BRUNO YAŞAMI VE ESERLERİ (1548 – 17 Şubat, 1600).

İtalyan filozof. Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biridir ve şair yönüyle de edebiyata en yakın duranıdır. Ona ‘Doğacı coşkunluğun düşünürü’de denilebilir.

Soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya’nın Nola kasabasında dünyaya geldi. Onaltı yaşındayken Dominiken adını taşıyan bir tarikatta yer aldı. Kopernilus sistemiyle tanışınca, Bruno tarikat mensubu bir kişi olmaktan sıyrıldı ve buna bağlı olarak Hıristiyan inancıyla arasındaki bütün bağları koparttı. Kiliseye karşı bir sistem içinde yer aldığından din sapkınlığı ile suçlandı. Engizisyondan baskısından kurtulmak için Roma’ya ardından Kuzey İtalya’ya kaçtı.

Dinsizlikle suçlandığı için hiçbir yerde kalıcı olarak yaşayamadı, sürekli gezdi. Cenevre’ye geçti, ardından Güney Fransa, Paris ve Londra’da devam etti yaşamına. 1582 yılında Sorbonne Üniversitesi’nde bir kürsü elde etti. Londra’da yapıtlarının bir bölümünü bastırdı. Londra’dan kısa bir süreliğine yine Paris’e geçen Bruno, bu defa da Almanya’ya gitti ve eserlerini yayımlatma çabalarını sürdürdü. Daha sonra Zurich’e geçen Bruno, bir İtalyan aristokrat tarafından Venedik’e davet edilince bu daveti kabul etti. Burada Galileo Galilei ile tanıştı. Ama Mocenigo adlı bu aristokrat’la çatışınca, onun tarafından Engizisyon’a teslim edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi ve sonsuz evren görüşünün din sapkınlığı olduğunu kabul etmesi durumunda kilise tarafından affedileceği söylendi. Ama o, gördüğü bütün işkencelere karşın, görüşlerinden taviz vermedi ve ölüme mahkum edildi.

Ölüm kararını Bruno’ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır: “Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz”. Kilisenin bu kararı, 1600 yılının Şubat ayında, Roma’da Campo dei Fiori meydanında Bruno’nun diri diri yakılması ile yerine getirildi.

Bruno evrenin sonsuzluğu yanında evrenin birliği ilkesini de benimser. Buna göre Ortaçağ felsefesi’nde temel alınan gök ile yer ayrılığını rededer. Bruno; Tanrı’nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder. Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür:

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu aşıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Düşüncelerinin açıklanmasının kendisi için çok tehlikeli olduğunu bildiği halde, yukarıdaki cümlesinden de anlaşılacağı gibi, yazı ve konuşmalarında düşüncelerini hep böyle açıkça ifade etmiştir.

Eserleri

* Il Candelaio (Şamdancı) (1582)

* Della Cause principio et uno (Neden, ilke ve birlik üzerine) (1584)

* De l’infinito universo et mundi (Sonsuz evren ve dünyalar üzerine) (1585)

* De gl’heroici furori (Yiğitçe öfkeler üzerine) (1585)

Hayatını izlemek için bu filme bakabilirsiniz.

http://www.turkcealtyazi.org/mov/0070109/giordano-bruno.html