TÜRKÇENİN ZAAFLARI, İNGİLİZCENİN GÜCÜ!


Bugün “dünya dili” denildiğinde ilk önce “İngilizce” akla gelmektedir, şu sıralar ne Almanca ve ne de Fransızca onunla rekabet edebilmektedir. Elbette bu dillerle birlikte İspanyolca, Rusça, Çince ve Arapça yeryüzünde belirli bir güce sahiptir. Fakat bu güçlü dillerin dünya dili olmak bakımından söz sahibi oldukları anlamına gelmez. Elbette, bunda İngilterenin bir-bir buçuk asırlık dünya hâkimiyetinden sonra, İngilizce konuşan ABD’nin dünya hâkimi olmasının büyük rolü var. Fakat, İngilizcenin dil olarak kendine mahsus bir gücünün olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Peki İngilizcenin gücü nereden geliyor?

Türkçeye bilhassa tarihî gelişim itibarıyla atfettiğimiz “kusur”lar İngilizce için sözkonusu olabilir mi?

Bu konuda öyle derinlemesine araştırmaya bile gerek yok. Eğer Türkçenin tarihî gelişimini iyi biliyorsanız, ingilizce için ansiklopedik bilgiler dahi bu konuda fikir sahibi olmanız için yeterlidir.

Sezar’ın, yani Roma’nın, milattan hemen sonraki istilamdan önce İngiltere’nin hâkimi “Kelt”lerdi. Roma hâkimiydi boyunca, Keltçenin yerini geniş ölçüde Latince kelimeler aldı. Romalılardan sonra Anglo-saksonlar adaya hâkim oldular (MS. 5. Yüzyıl). Bu Germen asıllı kavimler ada halkını, Germenleştirdiler. Çekimsiz bir dil meydana geldi. 7. asırda Hristiyanlığın tesiriyle Latin menşeli kelime haznesi oluştu.

9. asırda İskandinav kökenli Vikingler İngiltere sahillerini vuruyor, bilahire içerilere doğru ilerliyorlar. İskandinav dilinden bilhassa askerlikle, hukukla ilgili kelimeler alınıyor bu sefer de. 11. yüzyılda ise Norman istilası var. Resmî dil olarak Fransızca hâkim oluyor. Daha sonra Fransızca o kadar tesirli oluyor ki, bugün İngiliz sözlüğünde her İngilizce kelimenin neredeyse bir Fransızca eş manalısı vardır. Ancak 14. asırda İngilizce yeniden yüksek tabakanın dili hâline gelebiliyor. “Londra diyalekti” hâkim oluyor. İngilizce için üç devir tasnifi yapılıyor: Eski, orta, yeni İngilizce dönemleri. Norman istilasına kadar “eski İngilizce” dönemi, istiladan sonra orta, 1500’den sonra yeni veya modern İngilizce. Orta İngilizcede Latin-Germen ağırlığı var. Sömürgecilik döneminde uzak doğu dillerinden kelimeler giriyor, böylece İngilizcenin söz varlığı daha da renkleniyor ve çeşitleniyor.

İngilizce, Hint-Avrupa dil ailesinin Germen kolundan. Almanca ve Hollanda diliyle yakınlığı var. Norman istilasından sonra Fransızca etkili. 15. yüzyıl İngilizce için dönüm noktası. Bir taraftan Londra İngilizcesi önem kazanıyor, diğer taraftan matbaa faaliyete geçiyor. Bir yandan da rönesans düşüncesi İngiltere’ye yayılıyor. Rönesansla birlikte İngilterede yabancı dil, özellikle de eski yunanca ve klasik Latince bilen birçok bilgin yetişti Bu bilginlerin dil konusundaki esnek tutumları, İngilizcenin yabancı dillerden çok sayıda sözcük alması sonucunu doğurdu. Çoğu dil uzmanı, çağdaş İngilizcenin başlangıç tarihini 1500 olarak belirler.

İngilizceyi Hind-Avrupa dillerinden ayıran, çekimli (bükünlü, tasrifi) dil olma niteliğinin zayıf olması. Kelimeler büyük esnekliğe sahip. Bir kelime sıfat, isim veya fiil olarak kullanılabiliyor. Kelime dağarcığı esnek. Başka dillerden kelime alma, türeterek yeni kelimeler meydana getirme ve birleşik kelimeler oluşturma konusundaki rahatlık zengin bir kelime haznesinin ortaya çıkmasına imkân sağlıyor.

İngilizcede güçlü bir vurgulama var. Tonlama, kelimenin anlamını değiştirebilecek kadar önemlidir. Kelimeler ön-ek veya son-ek alabilir. Ekler İngilizce olabileceği gibi, latince veya yunanca da olabilir. Yunanca ve Latince, aynı sözcük için yer alabilecek kadar İngilizceye uyarlanmıştır.”

İngilizcede bir de “geri türetme” var. Bir kelimenin köküne ek getirilerek yeni kelime oluşturmanın tersi bir işlem bu. Bir kelime köküne gidilerek benzetme yoluyla kelime türetilebiliyormuş.

“Çağdaş İngilizce, sözcük dağarcığının yaklaşık yansım Germen dillerinden (eski İngilizce ve İskandinav dilleri), yarısını da halik dillerle Roman dillerinden (Fransızca ve Latince) almıştır. Ayrıca Yunancadan gelme birçok bilimsel kavram ve başka dilden alıntım çok sayıda sözcük barındırır. Nesne adları ve hemen hemen bütün temel kavramların yanı sıra kişi adlarının çoğu, yardımcı fiillelin tümü, basit edatların çoğu, bütün bağlaçlar ve hemen hemen bütün sayılar eski İngilizceden (Anglosakson dili) alınmıştır. Cins adlarının, sıfatların ve fiillerin çoğu İskandinav kökenlidir. İngilizcede giyim kuşam, mutfak, siyaset, edebiyat ve sanatla ilgili teriminin çoğu Fransızcadan gelir. Küçük el sanatları için kullanılan sözkler genellikle Fransızca, zanaatçılıkla ilgili sözcüklerse genellikle eski İngilizce kökenlidir. Fransızca ile İngilizcedeki eşanlamlı sözkler karşılaştırıldığında, Fransızcadakilerin daha kavramsal ve soyut, İngilizcedekilerin ise günlük yaşama daha yakın ve daha somut olduğu görülür. İngilizcedeki birçok yunanca birleşik sözcük ve türevin, benzer ya da oldukça farklı anlamlar taşıyan Latince eşdeğerleri vardır. “( Tırnak içindeki ibareler, Ana Britannica’nın ” İngilizce” maddesinden alınmıştır, C.ll)

Bu bilgilere, Türkiye’de dille uğraşan, “öztürkçecilik” satan, kelime tasfiye eden, sözlüğümüzde etnik temizlik (Stalin gibi büyük diktatörlerin “temizlik” hareketlerine benzer bir şekilde) yapan, bütün bunları yapmakla büyük bir iş becermiş, “boyunduruk kırmış” edasıyla övünen herkes kolaylıkla ulaşabilir. Devlet ansiklopedileri ile özel ve tercüme ansiklopedilerde de yeterli malûmat vardır.

MUKAYESESİZ DÜŞÜNCE OLMAZ!

İnsan, aklı olan, bu yüzden de sürekli kıyaslama yapan bir varlıktır. Kendimizi günün objektif kriterleriyle değerlendiriyor ve bir “gelişmişlik” derecesi belirleyebiliyoruz. Mesela, gayrisafi millî hâsıla, fert başına düşen millî gelir, bir takım alanlardaki harcamalar, okuryazarlık, kitap yayını, vb. gösterge olarak kabul ediliyor.

Mukayese dil konusunda da yapılabilir. Elbette bu öyle iki kere iki dört eder cinsinden basit bir işlem değildir. Fakat tarihî gelişme ve dillerin içinde bulunduğu durumlar birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. Bunu daha kaba biçimde sözlüklerdeki kelimeleri kıyaslayarak yapıyoruz. İngilizce sözlüklerin ulaştığı kelime sayısı bazılarımıza dehşet verici geliyor.

Türkçenin elde bulunan ilk yazılı metinleri, şimdilik Orhun Yazıtları ve sekizinci asra tarihleniyor. Bu tarihe kadar İngiIterenin macerasını yukarıda özetledik. Bu asırda, İngilizci Hıristiyanlığın tesiriyle dillerinde Latince kelimeleri çoğaltıyorlardı. Türkler için bu tarih, 10. Asırdan sonra gelmişti. Orta Türkçe devri olarak adlandırılan bu devirde Türkçe yazı dili olarak teşekkül etmiştir. İslâm medeniyeti dairesine giren Türklerin dillerinde çok büyük değişiklikler meydana geİmiş, din dili arapçanın yanında, Türklerin islâmiyeti kabul ettiği Türkistan şehirlerinde müessir olan Farsçadan da etkilenmiştir. Her iki dilden de çok sayıda kelime Türkçeye girimiştir. Neredeyse aynı dönemlerde, İngilizler için Latince, Türkler için Arapça ile İngilizler için Fransızca, Türkler için Farsça aynı rolü oynamışlardır. Türklerin Farsçadan etkilenmesi, İngilizlerin Fransızcadan etkilenmesi gibi bir istila veya işgal sonucu olmamıştır.

Müslüman Türk devletleri ve bilhassa Selçuklular döneminde Türkçe resmî dil olarak kullanılmamışsa da, sözlü ve yazılı olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak Osmanlılar Türkçeyi devlet dili olarak güçlendirmişler, bu yüzden öncelikle Anadolu’da Türkçe edebî dil olarak da etkili olmuştur. Türkçe 15 19. asırlar boyunca gelişmiş, yazı dili olarak tam mânasıyla teşekkül etmiş ve güçlenmiştir. 19. yüzyıldan itibaren ise, batı tesirinde “yeni Türkçe” devrine girilmiştir. Türkçeyle İngilizce belki burada ayrılmaktadır. Türkçe İktisadî ve teknolojik üstünlük sonucu güçlenen Batı dillerinden iktibaslara girişirken, İngilizce bu dönemde sömürgeleştirdiği ülkelerden veya ilişki kurduğu ülkelerin dillerinden kelime almaya devam etmiştir. Sh: 81-85

BİR İNGİLİZCE SÖZLÜĞE BAKARSAK…

İngilizce sözlüklerle işi olanlar, sürekli elinin altında bulunduranlar, bu sözlüklerde yer alan kelimelerin etimolojisi hakkında az çok bilgi sahibidirler. Biz böyle bir merakı olmayanlar için, hem de kaybolmuş bir emeği hatırlatmak maksadıyla bir İngilizce-Türkçe sözlüğün başından ve sonundan yüzer kelimeyi taradık. Ebette bu bütün sözlüğü temsil edecek bir örnekleme değildir. Fakat yine de bize bir fikir verebilir. Sözünü ettiğimiz sözlük, Mehmet Gülbahar’m “İngilizce-Türkçe Büyük Lügat ’i (3. C. Bursa, 1940, 1947, 1948). Kitabın başındaki ifade şöyle: “5. 000 resmi ve 50.000 kelimeyi telaffuzlarıyla alır.”

Lügati hazırlayan Mehmet Gülbahar, “Bursa Erkek ve Askerî Liseleri İngilizce Öğretmeni” ve “Kıbrıs Lefkoşa İngiliz Ticaret Koleji mezunlarındandır. Üç ciltlik sözlüğün sahibi olan Gülbahar yaptığı işi önemsemektedir: “Şimdiye kadar çıkan lügatlerin en doğru telaffuzlu, kelime ve mâna itibariyle en zengin ve resimli ilk lügat olduğunu işaret etmek isterim.” (Önsöz)

“TÜRKÇE SÖZLÜK” 15 BİN KELİME, “İNGİLİZCE-TÜRKÇE SÖZLÜK” 50 BİN KELİME!

Bu “Önsöz” 1940 tarihini taşımaktadır. Sözlüğün kaç yılında hazırlandığını bilmiyoruz ama, üç cilt halinde ve yedi yılda (1940, 1945 ve 1947) yayınlanabildiğini biliyoruz. Bu arada, 1945 yılında TDK ilk Türkçe sözlüğünü yayınlamıştır. Bu sözlüğün söz varlığı, 15 bin civarındadır. Bu itibarla, aynı dönemde yayınlanmış olan bir İngilizce Türkçe sözlüğün 50 bin kelimelik kapsamı dikkat çekicidir.

İngilizce-Türkçe Büyük Lügat’in ilk yüz kelimesinden her hangi bir başka dile ait olduğu belirtilmeyenler 58 adettir.. Latince olduğu kaydedilenler 162 Latince Grekçe olduğu belirtilenler 43, Fransızca Latince olduğu belirtilenler 104, Fransızcalar 95, Arapça 2 ve farsça 16

İlk bakışta, 58’i ingillizre asıllı, 42’si yabancı menşeli görünen ilk yüz kelime, dikkatle incelendiğinde, kökeni belirtilmemekle beraber başka dillerden geçtiği kolaylıkla anlaşılanlar, özel Kelimeler, şüpheliler ve yabancı köklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında, durum değişmektedir.Bu durumda bulunan 35 kelime çıkarıldığında hepi topu 23 “İngilizce” kelime kalmaktadır.

Sözlüğün başı böyle de sonu nasıl acaba?

Burada da durumun pek farklı olmadığı görülüyor. Gerçi, menşei belirtilmeyen kelime sayısı bu sefer daha fazla: 74 kelimenin bu hesapça İngilizce olması gerekiyor. Fakat yunanca kök ve eklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında 49 sayısına ulaşılıyor ki, geriye 26 “halis” İngilizce kelime kalıyor.

Sh: 86-87

DİL DEVRİMİ: RİVAYET MUHTELİF AMA, “PLANLAMA” DEĞİL!

Uzun süre ABD üniversitelerinde mesai sarfeden ve dünya ilim âleminde, fen bilimleri alanındaki çalışmalarıyla tanınan Oktay Sinanoğlu, yıllar sonra Türkiye’ye döndü ve döner dönmez de dilimiz ve kültür hayatımızla ilgili yüksek sesle konuşmaya, daha doğrusu feryad”a başladı. Uzun müddet sonra memleketine dönen ve gördükleri, duydukları karşısında “tevahhuş eden” bir vatandaşın ürküntüsünü belirtecek şekilde İngilizce başlık taşıyan “Bye Bye Türkçe” isimli kitabı bu feryadın ürünlerinden. Sinanoğlu, 1956 yılında Amerika’ya gittiği sıralarda okuduğu bir kitaptan söz ediyor eserinde. “Pantürkizm” adlı kitabın sonunda şöyle deniyormuş:

“Amerika, İngiltere Türkiye halkını anglosaksonlaştırıyor; eğilim dilini İngilizce yapacak. Sovyetlerde ise ruslar Türk halklarını ruslaştırıyor, orada da rusça eğitim yapan okulların sayısı artırılıyor, halk böyle okullara özendiriliyor. Rusça okullara ve mezunlarına tüm imkânlar sağlanıyor. Türkçe okullar gittikçe söndürülüyor. Böylece birkaç nesil sonra dünyada ne Türkiye türkçesi, ne diğer Türk lehçeleri kalacak ”

1950’lerde, yani 20. yüzyılın ortalarında, o sıralar “en yeni büyük müttefiki”nin Türkiye ile ilgili, kendilerine âşikâr bize nihan ugulamaları ve konuyla alâkalı kişilerin geleceğe yönelik olarak tartıştıkları ilgi çekici değil mi?

Ya, ömrünün büyük kısmını Almanya’da geçiren (ve elbette Türkiye’yle ilişkisini hiç kesmeyen) Yağmur Atsız’ın 21. yüzyılın başlarındaki tahminine ne demeli? Yağmur Atsız’ın sorusu şu: “Türkçe 22. yüzyılı görebilir mir (Meçhul Genç Gazeteciye Mektuplar, Türk Edebiyatı Vakfı yayını, 2002) Bu soruyu sormak durumunda kalan bir kimse, bittabiî olumlu bir cevap vermeyecektir: “Korkarım ki 22. yüzyılda ne Türkçe kalacak ne de Türk milleti.”

Elbette uzun müddet yurtdışında yaşayan her iki değerli şahsiyet de kızgınlıkla, küskünlükle böyle konuşmaktadır. Onlar esasen tahminlerinin asla ve kat’a tahakkuk etmemesini istemektedirler. Bakın Yağmur Bey ne diyor:

“Kendisine aid her şeyi, ama her şeyi böylesine barbarca bir hoyratlıkla red ve inkâr eden, millî benliğini ve haysiyetini böylesine satan bir topluluk bundan böyle yaşama hakkından da feragat ediyor demektir.. .Bu hükme içim kan ağlayarak vardığımı, varmak zorunda kaldığımı bilmenizi isterim.” (Yazarın imlâsına sâdık kalınmıştır).

Yağmur Atsız’a göre, Türkçe objektif olarak ölüm tehlikesiyle yüzyüzedir.

“İşin garibi, ölmüyor, ÖLDÜRÜLÜYOR ve ona ölümcül darbeleri indirenlerin başında Türkçeyi sözümona çok sevdiklerini iddia eden bir takım zümreler geliyor. Ortak özellikleri Türkçe ve genellikle dil meseleleri üzerindeki cehaletleri ve buna bağlı olarak BİR FİKRİ SON HADDİNE KADAR DÜŞÜNMEKTEN ÂCİZ OLUŞLARI (vurgu bizim, DMD). Zira böyle olmasa en azından daha işin başında fark ederlerdi ki kendine ‘ilerici’ yaftasını münasib gören hiç kimse bir yandan ‘etnik’ bağlamda ‘ırkçılık’ karşıtı iken aynı zamanda ‘dil ırkçılığına tevessül edemez

 Ederse zihin yapısında sakatlık var demektir. …Dünyadaki; İngilizce, Arapça, İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca vs. gibi en gelişkin dillerin, başka dillerden en fazla kelime almış diller olduğu ve bununla üstelik iftihar ettikleri gerçeğinden bihaberdirler.”

Dünya görmüş, yurtdışında yaşamış ve kendini kabul ettirmiş iki önemli şahsiyet yürek yangınlığı ile böyle feryad ediyor. Türkçenin dününe, bugününe bakarak, olup bitenleri tahlil süzgecinden geçirerek yarınla ilgili “kötü” tahminde bunuyor, kara haberler veriyorlar.

Türkçenin bugün içinde bulunduğu durumla ilgili olumlu-olumsuz çok şey söyleniyor. Fakat ne söylenirse söylensin, bugün Türkçenin içinde bulunduğu durumun miladı, “dil devrimi” olarak adlandırılan faaliyetin başladığı 1930’lardır. 1930’lu yıllarda, dil “devrim” konusu olarak ele alınmış, Türkçe bir süre gerçekten “devrim”e maruz bırakılmış, daha sonra her ne kadar Atatürk’ün sağlığında bundan vazgeçilmişse de, ölümünden sonra, daha pürist/tasfiyeci bir yaklaşımla bu faaliyet sürdürülmüştür. Bu ideolojik ve siyasî müdahale Türkçeyi yarım asır sonra tükenme noktasına getirmiştir.

21. yüzyılın başında bürokrasi, düzgün cümle kurmaya muktedir olamamakta, eskiden Osmanlı divanında değil kâtiplerin, kapıcıların dahi yapmayacağı dil yanlışları en üst kademedeki yöneticilerin yazışmalarında görülebilmektedir.

İlk öğretim kurumlarında 300-500 kelime öğretilmekte, orta öğretimde İngilizce ve fen bilimlerine verilen ağırlık Türkçe-edebiyat derslerini geri plana itmekte, zaten yetişkinlik döneminde kimseden iyi Türkçe bilmesi istenmemektedir.

Yükseköğretimde en cazip üniversiteler, fakülteler yabancı dille öğretim verenlerdir. Türkçe çoktan öz yurdunda “üvey evlat” durumuna düşürülmüştür.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, 57. Hükümet’in Millî Eğitim Bakanı, Türk edebiyatının iki klasik dönemini, klasik Osmanlı ve Tanzimat sonrası Batı tesirindeki edebiyatı ders kitaplarından çıkarmayı marifet sanarak program geliştirtmeye kalkışmış ve bin yıldır kullandığımız “millet, vatan, meclis, hak, hukuk, kanun” gibi çok sayıda kelimeye yasak koymuştu… (Yıl: 2002)

Bu manzara karşısında çok dikkatli düşünmemiz, gerçeği hoşumuza gitmese de kabul etmemiz ve “nerede hata yaptık” dememiz gerekiyor.

MEĞER HATA DEĞİL “PLAN” YAPMIŞIZ!

Doğru teşhis olmadan doğru tedavi olmaz! Son zamanlarda Türkçenin içine düşürüldüğü durumla ilgili tesbitlerde pek fazla farklılık bulunmuyor. Türkçe, 21. yüzyılın başında ciddi bir sıkıntı içinde. Bunu öğretim sisteminden, iletişim sistemine kadar her yerde gördüğümüz gibi, sokaklarda da yüzümüze tabelalar hâlinde çarpıyor. Bundan ötürü Türkçenin geleceği ile ilgili karamsar tablolar çiziliyor. Tesbit bu, “teşhis” ne? Neden böyle oldu? Bu konuda fikir birliğine varılamıyor. Kültür Bakanlığı tarafından iki defa üst üste yayınlanan bir kitabın teşhisine bakarsak, işimiz kolay! Her şey “dil devriminin ellinci yılına kadar” (1983) iyi gitmiş. Yani, Türk Dil Kurumu’nun devlet kuruluşu hâline getirilmesine kadar. Ondan sonra, TDK vazifesini gereğince yapmadığı için işler sarpa sarmış! Yani Türkçenin geleceğini karartan, yirmi yıllık “icraatsızlık” dönemi imiş!

Daha önceki TDK “sivil toplum kurumu” gibi gösterilse de, tecahüle gerek yok! Bu Kurum bir zamanlar Millî Eğitim bakanlarının başkan, Cumhurbaşkanlarının şeref başkanı olduğu bir kuruluştu. Çok partili hayata geçişten sonra, devletin asıl sahibi tafrası satan bazı kuruluşlar gibi sistem üzerinde etkili oldu. Bütün darbelerden sonra bu gücünü artırdı. Yalnızca 12 Eylül müdahalesi tersine bir işlem yürüttü ve akademik niteliği ağır basan bir kuruma vücut verildi. İşin yapılış tarzını, hukukî zeminini her zaman eleştirebiliriz. Fakat yeni TDK’nun eskisine göre Türkçeye daha doğru ve ilmî ölçülere uygun hizmette bulunduğu kesindir.

Gelelim “dil devrimi”nin yeni “bilimsel kılıfı”na!

“Dil devrimi”nin dünyanın hiç bir yerinde savunulamayacak bir kavram olduğunu kitabın adı bile bize ifşa ediyor: Türkiye’de Dil Planlaması: Dil Devrimi.

“Dil devrim”i savunulabilir bir şey olsa idi nice yıl sonra allanıp pullanıp “planlama” olarak sunulur muydu? Dil devriminin asla bir planlama olmadığı, Kâmile İmer’in kitabı tetkik edildiğinde kolaylıkla anlaşılıyor. Çünkü verdiği “planlama” örnekleri ile Türkiye’de uygulanan dil devriminin alâkasını kurmak neredeyse imkânsız.

Kâmile Hanım, “dil planlaması” teriminin bizim dil devrimimize göre yeni bir kavram olduğunu şöyle ifade ediyor: “Dil planlaması terimi ilk olarak 1959’da Haugen tarafından kullanılmış olup o zamandan bu yana giderek yaygınlaşmıştır. Haugen başlangıçta bu terimi Norveç’te ulusal dilin çağcıllaştırılması (modernization), geliştirilmesi ve erginleştirilmesi amacıyla harcanan çabaları betimlemek için kullanmıştır.”

Yani bizler, yetmiş yıl önce “dil devrimi” adı altında “dil planlaması” yapmışız. Batılı bilim adamları da bunu otuz sene sonra başka bir vesile ile “tesmiye” etmişler!

Burada şu soruyu sormamız lâzım: “Norveç, dil konusunda Türkiye’ye örnek teşkil edebilir mi?” İlk bakışta neden etmesin, hem Batılı hem gelişmiş bir ülke” denilebilir. Elbette okuyucunun böyle değerlendireceği düşünülmüştür. (Burada sakatlık, “Norveç’te dilin “çağcıllaştırılması” ibaresinde aranabilir. Avrupa’nın ta batısındaki Norveç ve dili o zamana kadar “modern” değil miydi yoksa?)

Şöyle kaba hatlarıyla bir bakalım: Norveç, dünyanın en küçük dil topluluklarından biri olarak kabul ediliyor.Norveç dili Norsk Kuzey Germen öbeğinin Batı İskandinav koluna bağlı. İki farklı şekli var. Birincisi, Bokmal/Kitabî Norveççe veya Riksmal/Resmî Norveççe, Dan-Norveç dili. Danimarka’nın Norveçle birleştiği dönemde (1330-1814) kullanılan Danca’ya dayanıyormuş. İkincisi ise, Yeni Norveç dili/Lansmal-Kır Norveççesi. 19. asırda Ivar Aasen tarafından eski İzlanda dili geleneğini sürdürmek için batıdaki kır kesimi lehçeleri temel alınarak geliştirilmiş. Dan Norveç dili daha yaygınmış. İki dil de resmî yazışmalarda ve öğretimde kullanılıyormuş…

Model olarak kullanmamız “önerilen” planlama deyimi, böyle iki dilli bir topluluktaki durum esas alınarak ortaya konulmuş. Türkiye’de böyle bir durum mu vardı? Türkçe Türkiye’de yedi yüz yıldır devlet dilidir. Bütün farklılıklarına rağmen tarih boyunca tek bir Türkçe olmuştur. Ülkemiz Allaha şükür hiç bir devletin istilasına uğramamış ve bu istila sonucu bir dili kabul etmek zorunda kalmamışız.

Peki, Norveç’te yapılan nedir? İki dili yakınlaştırıp ortak bir Norveç dili meydana getirmek!

Şu satırları da bir itiraf olarak kabul edebiliriz: Özellikle bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde dil/değişke seçimi, seçilen dilin/değişkenin kodlanması, sözlük, dilbilgisi ve yazımın belirlenerek ölçünleştirilmesi ve kurumlarda, kuruluşlarda, eğitimde, kitle iletişim araçlarında yaygınlaştırılması ve günün gereksinimlerini karşılayacak biçimde işlevinin genişletilmesi çabalan bu kuram ve modeller kapsamında yaygın olarak 70’li yıllardan bu yana betimlenmeye başlanmıştır.”

İşin özü şu: Dil devrimini en azından dışarıda munisleştirmek için dil planlaması” terimi seçilmiş. Fakat, bu kavram Norveç gibi iki dilli toplumlar dikkate alınarak ortaya konulmuş, daha sonra ise, bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde” yapılan uygulamalarla bağlantılı olarak kullanılmış!

Türkiye bağımsızlığını yeni kazanan bir devlet mi? Dil ve kültür bakımından “gelişmekte olan bir ülke” mi? Dünyanın kaç devletinin yedi yüz yıllık resmî dili var? Yer yüzünde kaç dilin bizim edebiyatımız kadar zengin yazılı edebiyatı var?

Dil devrimini yücelteceğiz diye Türkiye ya iki dilli topluluklarla karşılaştırılıyor ya da üçüncü kümeye, sömürge ligine düşürülüyor. Dil planlamasının bazı ülkelerde petrol şirketleri vs. eliyle yürütüldüğü de kitapta yer alan hususlardan.

MİSYONERLERİN İŞLERİ!

Kitaptan okuyalım: “Dil planlaması olarak görülebilecek etkinlikler çok çeşitlidir. Bir yöre dilinin ulusal dil olarak geliştirilmesinden (Endonozya ve Filipinler’de olduğu gibi) eski dillerin canlandırılmasına (İsrail ve İrlanda’da olduğu gibi), çatışma hâlindeki dile bağlılıktan (Norveç ve Hindistan’da olduğu gibi) yazı değişimi, sözvarlığının genişletilmesi yolundaki örgütlü çabalara (19. yüzyıldan beri Mısır’da olduğu gibi) kadar pek çok etkinlik dil planlaması kapsamında düşünülmektedir. Ayrıca bu terim Çin’de, Japonya’da ve Hindistan’da yazı düzeltim önerilerini de içermektedir.” (sf.16)

Bu paragrafla ilgili dipnota baktığımızda, bu faaliyetlerin “14. yüzyılda Perm’li Aziz Stefan’ın yaptığı gibi misyonerliğin bir parçası” olarak nitelendirildiğini görüyoruz.

“Dil planlaması konusunda çalışanlar ayrıca yönlendirici bir takım ilkelerden de söz etmektedirler ki bunlar daha çok konum planlaması kapsamında düşünülebilir. Cobarrubias’a göre, bir toplumda dil planlamasını yönlendiren dört ilke vardır: Bunlardan dilsel benzeş(tir)me (linguistic assimilation), kökeni ne olursa olsun herkesin toplumdaki baskın dili öğrenmesidir. Dilsel benzeştirme ilkesi dünyanın pek çok ülkesinde uygulanmaktadır. Başka ülkelere göç etme sonucu göçmenler de bu ilkeye uymak durumunda kalmaktadırlar… Dilsel çoğulculuk (linguistic pluralism) karmaşık bir ulam (kategori, takım- DMD) olup bir ülkede farklı dil konuşan grupların varlığını, bunların dillerini sürdürme ve eşit temellere dayanarak işleme haklarının bulunmasını içermektedir. Kimi ülkelerde resmi olarak iki yada daha çok dil bulunması (örneğin İsviçre’de Fransızca, Almanca İtalyanca ve romans; Belçika’da Fransızca, flamanca ve Almanca; Sri Lanka’da sinhaliz ve tamil vb.) bu ilkenin geçerli olmasındandır. Yerlileştirme (vernacularization), yerli (indigenous) bir dilin onarılması ve/ya da genişletilmesini ve resmi dil olarak benimsenmesini içermektedir. Ölü bir dili canlandırma (İsrail’de İbranca), klasik bir dili onarma (Suriye, Mısır ve Fas’ta arapçalaştırma), resmi nitelik kazandırma ve ölçünleştirme (Filipinlerdeki tagalog ve Peru’daki keuça) gibi yollarla bu yapılmaktadır, uluslararasılaştırma (internationalism), yerli olmayan yaygın bir iletişim dilinin resmi dil olarak ya da çeşitli düzeylerde öğretim dili olarak benimsenmesini kapsamaktadır, üluslararasılaştırmanın da çeşitli dereceleri ayırt edilmektedir. İngilizce pek çok ülkede bu ilke doğrultusunda uygulanmaktadır,(sf.17)

Metinde adı geçen ülkelerin bir kısmı, iki veya çok dilli ülkeler. Bir kısmı ise, eski sömürge ve “mandat”lar. Eski sömürge/mandat ülkelerin bir kısmı mahalli dilleri güçlendirmeye çalışıyorlar, bir kısmı ise asırlar boyu kullandıkları güçlü dillerinin yerine ikame edilmiş Batı dillerinin hâkimiyetini sona erdirmeye gayret ediyorlar. Bilhassa Fas gibi Mağrib ülkeleri, Fransız sömürgesi oldukları dönemde etkili hâle gelen ve hatta Arapçanın önüne geçirilen Fransızcaya karşı tabiî olarak kendi dillerini güçlendirmeye çalışıyorlar.

“Çeşitli etkenler içeren dil planlamasında doğal olarak tek bir amaçtan söz edilemez. Kaldı ki, bilim adamları hangi tür dil planlaması olursa olsun dili ilgilendiren tüm sorunların siyasal, ekonomik, bilimsel, toplumsal ve kültürel durumla ilgili olduğunu da belirtmektedirler.” (sf.17)

“Dilsel amaçlar dilbilimci ile yazarların işbirliğini gerektirmektedir. Bu amaçlar dilin sözvarlığını, yapısını ve biçimini ilgilendirir. Sözvarlığı alanında genişletme (üretici süreçler ve pratik planlama), ölçünleştirme (hem uzmanlık alanındaki hem de uzmanlıkla ilgili olmayan alandaki sözvarlığı, ağızlar) ve toplumsal anlamlı (sosyosemantik) kararlar yer almaktadır. Toplumsal anlamlı kararlar sözvarlığını genişletme kaynaklarındaki kararlar olup bunlar içinde; yabancı yerine yerli öğeleri kullanma, aynı dilin eski biçimlerinden ödünçleme, ağızlardan ödünçleme, yakın akraba dillerden uyarlama, argo ve halk diline izin verme yer almaktadır.” (sf.19)

“Nahir’e göre dil devrimi (language reform), kullanımı kolaylaştırmak amacıyla bir dilde belirli yönlerdeki değişmeyi anlatmaktadır ve bu genellikle yazıda, yazımda, sözvarlığında ya da dilbilgisindeki gelişmeleri ve yalınlaştırmaları kapsar. Nahir bunun dil devrimin dar anlamını gösterdiğini belirtmekte ve geniş anlamda ele alındığında dil devriminin dil planlamasıyla eşanlamlı görülebileceğini belirtir.” (sf. 21)

Sh: 95-113

Kaynak: D. Mehmet DOĞAN, Yüzyılın Soykırımı, Şubat, 2006, İstanbul

“LEONARDO DA VINCI”


“Ve yazgıma gözyaşı dökecek olan krallarla birlikte, yaşlı ve onurlu öleceğim. Ben Leonardo da Vinciyim.
Manly Wade Wellman,
Zamanda İki Kere

Çok önemli bilginler, geleceğin sezgisel algısına, onun doğal kehanetine “Leonardo da Vinci etkisi” demeyi önerdiler. Geleceğin yolcusu Leonardo da Vinci konusu, kurgu-bilimin klâsik bir konusudur ve buna başvuran yirmi kadar öykü roman sayılır en azından.

Burada, okuyucudan benimle bir an oyun oynamasını ve şu Leonardo’nun gelecekten geldiği varsayımını ciddiye almasını isteyeceğim.

Ve Coleridge’in (a) sözünü ettiği bu “inanılmazlığın ertelenmesi” ile, okuyucu, sanırım, zararını kapatmış olacak.

Bu yaşam öyküsü, hem, önemli eksiklikleri içerse bile, Leonardo’nun yaşam öyküsü konusunda herkesin üzerinde anlaştığı belli bir sayıda sağlam nokta var.

Leonardo da Vinci 1452’de doğuyor ve 2 Mayıs 1519’da bu dünyadan göçüyor. Yalnız eşcinsel değil, ayrıca da kadınlardan nefret eder ve üreme sürecinin düşüncesi bile onu iğrendirir.

Ressamdır, biraz heykelcidir, özellikle mühendistir. Kendisine adanmış olan en iyi yapıt 1892’deki bir Fransız kitabıdır: Gabriel Seailles’in “Leonardo da Vinci, Sanatçı ve Bilgin”i.

İleriki sayfalarda, kurgu-bilim öykülerine değil, ama daha çok Leonardo da Vinci’nin kendisinin günlükleri ve Not Defterleri sayesinde, iyice ortaya konmuş gerçeklere başvuracağız. Ve sanırım, yepyeni sonuçlara varacağız.

Leonardo, her şeyden önce, ilk çevrebilimci olarak görünüyor. Çevrebilim, değişik yaşam biçimlerindeki ilişkinin ve iç-bağın bilimi, bugün yol açtığı olanca saçmalıklara karşın, yararlı, belki kendi yaşamımız için kaçınılmaz bir bilimdir. Leonardo da Vinci, ilkin, çevre-bilimsel bir sistem tasvir ediyor.

Temel düşünce ona suyun devretmesiyle gelmiştir. Ona göre, toprağın kanı, her yaşamın kaynağı, bitki, hayvan ve bütün yaratıkların temel ve gerekli öğesidir. Not Defterleri’nde ve yazılarında durmadan bu düşünceye döner.

Bu sonuca nasıl varmış olduğu düşünülmeksizin, biliyor ki insan % 90 sudan oluşmuştur. Ve bu doğrudur.

Ona göre, su başlangıç ve sondur. Bir tufanlar dizisi tasarlıyor, ilk kurgu-bilim öyküsü olarak düşünebileceğimiz biçimde, birini de tasvir ediyor. Bu su düşüncesi, öz düşüncesi, düşüncesinin temel direğidir. Üzerine Leonardo’nun anlayışım gösterir bir bilgiyi dayandırabileceğimiz belli tek öğe gene budur. Gerçekten, Freud’un çözümlemeleri, Meyer Schapiro ve başka seçkin psikanalistlerce bütün bütüne çürütülmüş de oldu (*). Bu, Bertrand Russell’ın içburkucu sözünü anımsatır: “Psikanalizde gerçek, psikanalistlerin inandığı, imgelem de hastaların inandığı şeydir.”

(*) Meyer Schapiro: Journal of the History oj Ideas, cilt. XVII, No. 2, Nisan 1956 say. 147-178.

Biz, Leonardo’nun kendisinin ne düşünebildiğini bilmiyoruz. Kendinden rastlantıya bağlı falan ya da filan sanat koruyucusu diye söz ederken, kendisini, yalnızca askerî mühendis olarak tanımlar. Resim yaptığı, taslak çizdiği olgusu ona önemsiz gelir. Sanki geldiği yerde herkes doğal olarak resim yapar ve taslak çizermiş ve sonuç olarak, bu konularda yeteneğin önemi yokmuş gibi.

Çevrebilim bugünün bir bilimidir, üstelik yarının da olabilir. Suyun devretmesi ancak kısa zaman önce anlaşıldı; gene de, çağdaş sanayi etkinlikleri nedeniyle, devretmenin şimdiden iyice bozulmuş olmasından korkulabilir. Bunun için, deniz suyunu belki atom enerjisi yardımıyla tuzsuzlaştırarak, tatlı su açığını kapatmak düşünülebilir.

Çağdaş uğraşılar, Leonardo’nun çalışmalarıyla gittikçe birleşiyorlar. Kendisinin somut tasarılarından bazıları bize kalmıştır. Böylece, Floransa’yla Piza arasındaki bitip tükenmez bir savaşı sonuçlandırmak için, Pizayı ırmağından öylece yoksun bırakarak, Arno’yu tersine akıtmayı düşünmüştü. Çok daha sonra, Mısır’ı yenmek için, Nil’i tersine akıtmak düşünüldü!

Suyun devretmesi kehanetlere neden olur. Ama başlangıçta, Leonardo kehanetlerde bulunur. Milano’da ele geçen ve 1494’ten kalan bir dizi not, şu adı taşır: “Kehanetler”.

Özellikle Hristiyanlık gibi, her düşmanı uzaklaştırmak için, Leonardo şöyle yazar: “Burada hayvanlara yapılmış olacak olan yırtıcılıklardan söz ediyorum.” Ama bu düpedüz söz ebeliğine yaraşır, değersiz bir önlemdir. Ne ince organ tetkiki karşısında, ne de teşrih (b) karşısında kılı kıpırdamayan bir bilgin, niçin hayvanların gelecekteki yazgısıyla bu kadar ilgilenmiş olsun?

Gerçekten anlanabilirse, açıkça görülebilir ki, 1974’te, bu kehanet düpedüz toplama kamplarının ayrıntılı bir tanımıdır!

Okuyucuyu bu tanımdan uzak tutmayı yeğliyorum, ama bu tanım, taslaklarla dolu dört sayfadan ve ince bir yazıyla doldurulmuş parçalardan oluşma bütünde, Codice Atlantico”dabulunur. Bu sayfalar, özellikle mühendis için matematiğin önemi üstüne belli bir sayıda düşünceden başka, Leonardo’nun az kişisel kanısını kapsar. Leonardo bir matematik yaratıcısı değildir, matematiğin buluşlarını geliştirmedi. Ama onda, daha sonra Albert Einstein’da olduğu gibi, matematiğe kolay bir uygulama getirme gibi şaşırtıcı bir yetenek vardır. Ve kendini her zaman bir mühendis ve bir pratisyen olarak görür.

Resim ve sanatlara mühendisin yöntemlerini uygulamayı bile dener.

Leonardo, çağında gerçekleştirilemeyen, ama tümüyle mantıksal makineler çizdi. Makinelerini yapmak için onda eksik olan tek şey, bilyeli yataktır. Çağdaş teknolojinin, özellikle uçak ve otomobil konularında, Leonardo’ya en çok bilyeli yatağı borçlu olduğunu söylemek de bir saçmalık olur.

Buluşları kafayı karıştırır: Her şeyden önce, zamanında başkalarının tasarladıkları makinelere aykırı olarak, kuşların uçuşuna bakarak, kanat çırpmayan, uçan makineleri. Onunkiler hem helikopterlere, hem havada asılı duran teknelere (c), hem de planörlere benzer. Kendilerini ileri salmak için bir füze rampası, ya da kendilerini çekmek için bir uçak edinmek koşuluyla, planörler bugün gerçekleştirilen araçlardır. Plânörlerin İkinci Dünya Savaşı’nda oynadıkları büyük rolü biliyoruz. Almanlar kırk tonluk bir tankı taşıyabilenini yapmıştı.

Şu son zamanlarda, İsrail’in sesten hızlı bir planörü bulmuş olduğu söyleniyor. Ve havada asılı duran araçların yarım ve önemi üzerinde fikir birliği var. XVI. yüzyıldaki bir insanın bunları bu kadar iyi bilmiş olması şaşırtıcıdır üstelik!

Leonardo da Vinci’de, ayrıca, tanklar, paraşütler, denizaltılar buluyoruz. Çok tehlikeli oldukları için de, yok etmiş olacağı çalışmalardan söz ediliyor.

Bana izin verilsin de kişisel bir öykü anlatayım burada. Henri Viard’la birlikte televizyon için kaleme alınmış, “Olabilirin Sınırları” adlı dizide, “Altıncı Kıta İçin Savaş” adlı kesimde, içinde özel bir gaz karışımı sayesinde (tüple), dalgıç elbisesi olmadan, korkunç derinliklere dalma olanağını tanımladığı bir elyazmasını Leonardo da Vinci’nin yok etmiş olduğunu düşünmüştüm. Bölümün metnini bir pazartesiye erteledim.

Ertesi gün, bulunmuş olduğunu sandığım bu elyazmasının, düpedüz var olduğunu ve Torino’da, bir sergide saklanmış olduğunu gazetelerden öğreniyordum.

Leonardo da Vinciyle her ilişki, ölümden sonra bile, nasıl da bozuyor zamanı!

Leonardo, kurbağa-adamlar, dalgıç elbiseleri, savaş aygıtları, toplar, makineli tüfekler de çizdi. Yarının bir sanat koruyucusuna. Dük Ludovico Sforza’ya (d) yazdığı bir yazıda, şunları sıralıyor:

“Ünlü Beyefendi, fişekçi ustaları olduklarını ve savaş âletlerinde çok başarı gösterdiklerini ileri süren herkesin çalışmasını derinliğine inceledim, emrinize gizli buluşlar sunmaya hazırım.”

Çoğunu bir bir ortaya döküyor:

  • -                   Çok hafif ve çok dayanıklı köprü,
  • -                   Surları yıkmak için bir dizi çarpışma silâhı,
  • -                   Bir yığın küçük küçük taş atan, düşmanı yıldıran bir duman da salan bir çeşit bombardıman,
  • -                   Gürültüsüz açılabilen gizli bir geçit,
  • -                  Arkalarında bütün orduların ilerleyişlerini gizleyebildikleri örtülü vagonlar.

Yazı ayrıca, noktası noktasına, büyük kundaklı yayları, mancınıkları, doldurulması kolay toplan tasvir ediyor.

Ve Leonardo ekliyor: “Barış zamanında, kim için olursa olsun heykeller yapabilir ve resimler çizebilirim. Özel olarak size. Ünlü Beyefendi, babanız prensin ve ünlü Sforza ailesinin ölümsüz anısına tunçtan bir at yapmayı öneriyorum.”

Leonardo böylece, birkaç satırla, resim ve heykelcilik dehasını ortaya döküyor, ama askerî mühendislikle ilgili eşsiz nitelikleri üzerinde ayrıntılıca duruyor. Bununla birlikte -ve bu düpedüz ortaya konmuş gibidir-hiç bir zaman öğrenim yapmadı.

Genç yoksul Floransak, okuma, yazma ve çörkü (e) öğrendi. Daha sonra, Verrocchio’nun (f) çırağı olmuştur ve o zaman daha çok yalnız sanatçı bir ortamla görüşür. Bununla birlikte matematiği iyi biliyordu. Fizik ve kimya üstüne de sağlam bilgileri vardır.

Ve sudan daha akıcı, pırıl pırıl bir dille konuşuyor!

Bütün bunları nerede öğrendi? Ve de, bütün bunları ne zaman öğrendi?

Özellikle Leonardo da Vinciyi inceleyen sanat tarihçileri, sonra filozoflar, sıkıntısını anlamayarak yan çiziyorlar bu soruna. Böylece Sir Kenneth Clark, “Leonardo da Vincisinde (Pelican Book) Leonardo’nun çok okuduğunu, bu yolla da bilgilerini topladığını düşünüyor. Clark’ın bilimleri tanımadığı iyi anlaşılıyor.

Tek başına matematik öğrenmek, güç mü güç, hemen hemen olanaksızdır. Yalnız Ramanuj an’mki gibi (Bkz. “Le Matin des Magiciens(g)), birkaç örnek biliyoruz.

Öte yandan Leonardo, Arkhimedes’in Yunanca yazılmış olan çalışmalarını derinlemesine biliyor. Sir Kenneth Clark şöyle varsayıyor: “Bunu Lâtince çevirilerden edinmiş olmalı.” Ama bu, tarih bakımından kanıtlanmış değildir. Ve Sir Kenneth Clark, tutarsızlığı anlamaksızın, Leonardo’nun ancak 1494’te kendi kendine Lâtince’yi öğrendiğini ekliyor.

Olaylara iyi bakarak insan, Leonardo da Vinci’nin eşsiz bilgilerinin başka bir yaşamda edinilmiş olabildiği sonucuna varmak zorundadır: Yaşamında, bu bilginin edimine gerekli fırsat ve zaman için yer yoktur.

Sir Kenneth Clark biliyor ki “Leonardo da Vinci’nin yaşamı henüz toplanmamış olan büyük bir bilmecedir, bulunacak çok şey kalıyor. Bunun için alabildiğine derin bir bilgi gereklidir.”

Leonardo da Vinci’yi inceleyenlerin hiç biri, ne yazık, bu alabildiğine derin bilgiyi edinmişe benzemiyor. İçlerinden çoğu, gene, ne pek merak etmişe benziyor, ne de aman aman soru sormuşa. Böylece Sir Kenneth Clark bile, kitabında, Leonardo’nun Not Defterlerİ’ndeLeonardo’nun yavaşlatılmış hareketle oynatılan filmler hazırlamış olmasından ileri gelmiş olabilecek uçan kuşların taslaklarının bulunduğunu söylüyor. Ve bundan şu sonuca varıyor: “Kuşkusuz Leonardo’nun göz ve beyin sinirleri olağandışıydı ve ona hızötesi hareketler görmek ve düzenlemek olanağım veriyordu.”

İnsan soyunda, hiç bir zaman, bu denli duyarlı ve hızlı duyu organlarıyla donatılmış bir kişi görülmedi.

Ve kamu anlayışı, Leonardo da Vinci’nin yavaşlatılmış hareketli filmler görebilmiş olduğunu düşünmeye engel olur. Ama, böyle bir insan için, kamu anlayışı yeter mi?

Buna karşılık, Leonardo’nun garip, anlaşılmaz yönünde Sir Kenneth Clark’la uyuşabiliyoruz. “Not Defterleri’nde ve yazılarında bize düşüncesinden sağlam izler kalır. Hiç bir insan kafası bu kadar iz bırakmadı. Ve bununla birlikte, bu büyük gereçte hemen hemen bir insan coşkusunun gölgesi yoktur. Sevgilerinden, beğenilerinden, sağlığından, günlük olaylar üstüne düşüncesinden yana hiç bir şey bilmiyoruz.”

Bu başka bir zamanın, belki başka bir soyun anlayışıdır. İnsanlar üstüne onun bize aktarılan birkaç düşüncesi, insanlara karşı çok derin küçümseme duyduğunu gösterir. Ona göre, insanlar boş inançlıdırlar, kendilerini şu savaş denen hayvanca, iğrenç ve aptalca işe kaptırırlar ve doğaya egemen olacak güçten yoksun görünürler.

Kıyamet’i de, yalnızca su kıyametini değil, ateş Kıyametini de bildirir. Bu yazılarda bulunan taslaklar korkunçtur. Ve Leonardo da Vinci emindir ki, uygarlık zaman zaman bozulmuştur. Ve emindir ki, uygarlık gene bozulacaktır. Ve içinde yaşadığı zamanın süresini biliyor gibidir.

Savaştan iğrenir, ama zamanının silâhlarını geliştirmekte duraksamaz. Bununla birlikte, belli bir noktaya kadar duraksamaz. Bu uygarlığı çok erken, zamanından önce ortadan kaldırmak olasılığı içindeymişlercesine, bazı çok öldürücü buluşları yok etmişe benzer.

Matematik konusunda düşünceleri zamanına göre alabildiğine şaşırtıcıdır:

“Gerçekliği yalnız matematik sağlar. Bir sorun fizikötesi tartışmaya ve dinsel dalaşlara uygun olur olmaz, bunun incelenmesini bırakmak gerekir, çünkü o zaman bu gerçek bilimsel bir sorun değil, ancak tanrıbilimsel tartışmalar benzeri bir gevezeliktir.”

Zamanına göre garip, gelecekten gelmiş de sanılabilen gerçeklik.

Başka ilginç nokta: Çok zaman, pazılarını yöntemlice düzenlemek için fırsat bulamadığını söyler. Bütün zamanı, aramaya ve bilgi toplamaya ayrılmıştır. Onun bütün yaşam öyküsünü yazanlar, bu tutkuyu, bu bilgi açlığını dile getirdiler. Bunu, bu bilgiyi ne yaptı? Kimse bunu bilmiyor.

Ama bu bilgiyi ilettiyse, başka yerde ya da yarında, birine, zamanının en sağlam görüşlülerinden birine iletti.

Bazı tarihçiler, sentez anlayışı yok diye Leonardo’yu eleştirirler. Bu, Leonardo’nun bir bilgin değil, bir mühendis olduğunu unuttukları içindir. Kendisi genel düşüncelerle alay eder. Yaptığı gözlemlerden, örneğin, kan dolaşımından başlayarak, onu sonuç çıkarmış olmamakla eleştirmek de bir zırvalıktır.

Mühendisin işi yapılabilirin ve bağlantı kurmanın işidir. Mühendis, yeni bilimlerin bulunmalarını aramaz. Daha önceden bulunan parçaları toplar, yazı makinesini ya da tepkili motoru kurar böylece. Bu çalışma, belirteyim ki, resmî daireler, buluşların ille de yeni olmaları gerektiğini ileri sürdüklerinden, ortaya buluş belgesi sorunları çıkarır. Böylece Hermann Oberth (h), büyük füzeler uzmanı, 1930′ da bir astronef (i) buluş belgesini tescil ettirmek istedi. Buluş belgesi dairelerinin uzmanları, isteğini geri çevirdiler, çünkü dediklerine göre bu ancak eski buluşların yeni bir düzenlemesiymiş: Su geçirmez alavera havuzları daha önceden denizaltılarda varmış, falan filân. Leonardo da Vinci gibi, genel düşüncelerden yoksun diye eleştirilmiş olabilecekti, Oberth.

Leonardo da Vinci’nin hangi amacı izlediği, artık sorulabilir.

Karşılık bana kolay gibi geliyor:

Onun için bu dünya sanki yeniymiş gibi, dünyamız üstüne mümkün olduğunca çok şey öğrenmeye çalışıyor.

Bu arada, geçimini sağlamak ve yaşamını kazanmak zorundadır. Askerî mühendislik bilgileri ona geçimini sağlayamadığı için de, istemeye istemeye, resim yapmalıdır.

En yakın arkadaşlarından biri, Fra Pietro Della Novellara şunu yazıyor:

“Hababam geometriye çalışıyor ve fırçalarını artık sevmiyor.” Ve : “Matematik çalışmaları onu resimden öylesine uzaklaştırdı ki, bir fırçanın görünüşü bile onu öfkelendiriyor.”

Gene bu 1502 yılında, Leonardo, Cesare Borgia’nın hizmetine girerek resmin köleliğinden kaçmayı düşünüyor. Bu ara hükümete karşı o denli girift bir suikast girişimine karışmıştır ki, onu bundan kurtarmak bir türlü başarılamadı. Gerçek olan, 31 Aralık 1502 günü, Leonardo’nun en iyi arkadaşı, Vitellozzo Vitelli, Cesare Borgia’nın emriyle boğazlanmıştır.

Leonardo kaçıyor, gene Floransa’ya sığmıyor ve fırçalarını eline almak zorundadır. Üç yıl boyunca, yığınla resim yapıyor. Sonra yeniden araştırmalarına, bilgi avına dalıyor.

İşte o zaman, sağdan sola yazdığı bir sürü not tutuyor.

Dostum Jacques Couelle, ünlü mimar, Leonardo’nun tersinden yazmasının nedeninin basit olduğunu düşünüyor: Asıl çalışmalarını böyle bir yığın örnekle çoğaltarak, yaymak istediği metinler ve taslaklar hazırlıyormuş. \ Bunu yaptı mı? Bilgilerini iletti mi? Kimse bunu bilmiyor.

Hiç bir zaman işkence görmüş olmuşa benzemiyor, anatomik çalışmalarını durdurduysa da bu. Papa Léon X’un oldukça dostça bir uyarısı üzerinedir. Bütün açımlama çalışmalarını, özellikle Floransa’da, SantaMaria Nuovia hastanesinde izledi.

Öyleyse notlarını böyle tersinden tutması kuşkusuz ne düşüncesini saklamak içindir, ne de işkenceler korkusundan ötürüdür.

Hem, bir şey gizlemek istemiş olsaydı, matematik oyunlarının en ilginç alanı olarak gördüğü şifreli yazıyla, bilgilerinden kolayca yararlanabilmiş olacaktı. Oysa, hiç bir zaman bunu yapmadı. En tehlikeli buluşları yok ediyor, tüm geriye kalanı da ayrıntılıca yazıyordu.

Leonardo da Vincinin bütün kâğıtlarının bulunmuş olduğu kesin değildir, ama bildiğimiz kâğıtlar yer değiştiren… zaman içinde yer değiştiren bir kişiyi düşünmeyi gerektirir yeterince.

NOT:

Bir on yıl kadar önce, İtalya’da, yayımcı Sansoni’yle birlikte, ilk fasikül fasikül satılan ansiklopediyi çıkardım. Yayıncılıkta bu bir devrim oldu. Kuşkusuz buna şu adı vermiştim: II. Leonardo.

AÇIKLAMALAR:

a.         İngiliz ozan, eleştirmen, filozof (1772-1834).

b.        Anatomi.

c.         İngilizler’in “hovercraft”, Amerikalılar’ın “sled” dedikleri tekneler.

d.        Sanat koruyucusu, Milano dükü (1451-1508).

e.         İçinde, birbirine paralel olarak bulunan dört maden çubuğa onar tane toparlak geçirilmiş olan bir çerçeveden oluşma, yalm hesap âleti.

f.         Heykelci, ressam (1435 1488).

g.        Büyücülerin Sabahı,

h.         1894 doğumlu. Alman mühendis.

i.          Gezegenler arası taşıt. Çevirimizde, yer yer, uzay aracı diye de kullandık.
Sh: 64-73

Kaynak: Jacques BERGIER, ZAMANIN GİZLİ SAHİPLERİ, Kitabın Orjinal Adı LES MAÎTRES SECRETS DU TEMPS, Çeviren: Vedat Gülşen ÜRETÜRK, 2. Baskı 1990, İstanbul

ZAMANIN GİZLİ SAHİPLERİ -İŞARETLER VE MUCİZELER


“1949 yılına dönmeye can atıyorum. Her öneri, her yardım biçimi memnunlukla kabul edilmiş olacak.”

1972 Martı’nda bu küçük bildiriyi yayımlayan bir Amerikan dergisidir. Okuyucu belki bir delinin yalanına ya da bir akıl hastasının saçmalarına önem verdiğimden beni pek bön bulacak.

Ama işin esası öyle değil…

Bu yapıt, aramızda, dilediği gibi yolculuk yapan Zamanın Gizli Sahipleri’nin bulunduğunu tanıtmayı ileri sürüyor. İlk ağızda, bu zaman içinde yolculuk kavramının hayal-bilimden çok önce olduğunu göstereceğiz. Kitabın sonunda, hayal-bilimin iyice yararlandığı bütün zamansal çelişkileri çözmeye ve aydınlatmaya çalışacağız. Bunun dışında, hayal-bilimden söz etmeyeceğiz. Amacı, gerçekten ilginçse de, konumuza girmez.

Ama, hayal-bilim zaman içinde yolculuklardan söz ettiyse, bunları ciddî saymayı reddetmek için, bu bir nedendir diye düşünmek gerekmezdi. Gerçekte patlamadan önce hayal-bilim yazarlarının kafasında var olduğu bahanesiyle, hidrojen bombasının siyasal ve askerî yanlarını ve sonuçlarını düşünmeyi istememek daha doğru olurdu.

İşte bunun için, belli bir sayıda bilginin tanıklığını göstermemiz gerekir.

Böylece, ilkin 1972’de yetmiş beş yaşında ölen John Bemal, Londra Üniversitesinde fizik profesörü olan bu seçkin insan, kristal-bilim (*) konusunda ve hayatın kökünü arama konusunda önemli ve ünlü çalışmalar yaptı. UNESCO’ nun kurucularından biri oldu ve batı ülkelerindeki Bilim Akademileri nin çoğunun üyesiydi. S.S.C.B., Macaristan, Polonya, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Demokratik Alman Cumhuriyeti Bilim Akademileri’nin de üyesiydi. 1973’de Leonid Brejnev’in başkanlığında toplanan Dünya Barış Konseyi’nin uzun süre başkanı oldu, banştan yana direngen davranışı da ona 1953 yılında Lenin Barış Ödülü’nü kazandırdı.

(*j Cristaliographie: Yaklaşık olarak 160 seneden beri kristalleri incelemek¬te olan bir bilim dalıdır. Bu etüt, günümüzün karmaşık âletleriyle, matematik ve fiziğin geleneksel olmayan teorileriyle ve bilhassa aşın gelişmiş gözlem yöntemleriyle gerçekleşmektedir. Yasalara uymak zorunda olan formlan inceler, ama bu formların yapısı, gelişmesi ve yönelmiş oldukları gaye sır olma özelliğini sürdürmektedir. (Nostra dergisi, Jan BRUN)

Bernal, gerçekçi bilgin örneğinin ta kendisidir. Böylece, The World, the Flesh and the Devil(Dünya, Beden ve Şeytan) kitabının, -kendisine minnet duyan Arthur Clarke‘ la Olaf Stapledon’u özellikle etkileyen kitabın1970’deki yeni ve eliyle düzeltilmiş baskısında, şunları yazıyor:

“Belki zaman içinde yolculukları, uzay yolculukları kadar kolaylaştıran bir zaman kavramına yaklaşıyorduk, belki de sonunda varacaktık.”

Zaman içinde, hele geçmiş yönünde yolculuk etmek gibi olanaktan söz eden bilginler arasında, böyle bir yolculuğun mümkün olduğu bir evren örneğini çizen, İsveçli mantıkçı Gödel’i; uzay fizikçisi İngiliz Bonnor’u: yeni kozmogoniler konusundaki kitabında, geçmiş içinde bedensel bir yolculuğu doğrulamaya olanak veren hesaplar yapan, filozofun yeğeni, Fransız matematikçisi Jacques Merleau-Ponty’yi saymak gerekir. Bütün bu kitap boyunca, bu türden başka doğrulamalarla karşılaşacağız.

Bu arada zaman yolculuklarının varlığı ve bulunuşuyla açıklanabilen belli bir sayıda işaret ve mucizeyi sıralayarak işe başlayalım.

Ve kronolojik bir düzene göre bunları değerlendirelim.

Önce Boskop insanı…

Boskop Transvaal’da, Potchefstronın yöresinde, bir Afrika köyüdür. 1913’te burada, bilinen hiç bir soya uymayan bir iskeletle bir kafatası bulundu. Kafatasının hacmi 1600 cm3 tür; bu, çağdaş Avrupa soylarından çoğunun kafatasından daha büyüktür. Bu kafatası hacmine sahip olan hiç bir soy da bilinmiyor.

Gelecekte bu boyutta kafalar beklenebilir; antropologlar bunu biliyorlar. Öyleyse, Boskop soyu diye bir soy olmadığına göre, gelecekten gelmiş bir adamın, zaman içinde bir yolculuk sırasında, Afrika’da ölümü bulduğu düşünülemez mi?

Giysileri, yanında getirebildiği metal parçaları, 25.000 yılda, haydi haydi parçalanıp gidecek zamanı bulmuş olabilir. Yalnız iskeleti ve kafatası varlığım sürdürmüş olmalı.

İkinci bir olay Antikitera makinesiyle ortaya çıkmıştır. Bu makine daha önce çok yoruma yol açtı, ama sorunu ayrıntılı olarak ele almak yerinde olur.

1900 de, Oniki Ada balıkçıları hep fırtınalı olduğu için, her zaman gitmedikleri bir yerde suya dalıyorlar. Yetmiş metre derinlikte batık bir gemi buluyor, gemiden mermerden ve tunçtan heykeller, sonra bir nesne çıkanyorlar.

Bu garip nesne birçok arkeologca, özellikle Yunanlı V. Stais, Amerikalı De Solla Price, sonra başka bir Yunanlı, George Stamires tarafından incelendi.

Prof. Price 1955’te söyleşisinde şöyle yazıyordu:

“Başka yerde bu araca benzeyen bir şey saklanmadı ya da bulunmadı. Bu tür bir şey, bilimsel ya da yazınsal bir metinde hiç bir anma konusu olmuyor.”

Boskop’taki kafatası gibi, bu Antikitera makinesi de tektir.

Nelerden oluşuyor? Ancak kanşık makineler, özellikle bir bölme makinesinin yardımıyla yapılabilen dişlerden ve dişli çarklardan oluşma bir bütünden. Oysa, geminin battığı zamanda, İsa’dan önce 82’de kuşkusuz bu makine-araç tipi yoktur.

Makineye göre, yazıların, gezegenlerin, Güneş’in ve Ay’ın hareketiyle ilgisi vardır. Bu yazılar çoktur. Bir astroloji âletinin söz konusu olduğu da düşünüldü.

Biz başka bir varsayımı ileri süreceğiz: Antikitera nesnesinin ve birkaç yalın gözlemin yardımıyla, tarihi saptamak olasıdır. Hangi zamanda, hangi yılın hangi gününde bulunduğunu öğrenmeye çalışan bir puan yolcusu için bu âlet, öylesine değerli olabiliyordu.

Bu varsayım bir başkası kadar akla yalandır.

Pierre Duval (La Science devant Vétrange. CAL 1973.) makinenin şu kesin tanımını veriyor:

“Dişli çarklar tunçtan bir levhaya yerleştirilmiştir, levhanın bir yüzünde montaj pek belirgindir, öbür yüzünde daha bulanık görünüyor. Bütün âletin ortasından kocaman bir dingil geçiyor ve bu dingilin üzerine, daha küçük birçok dişli çarklar dizgesini yöneten en büyük çark konmuştur. Kendi başına işleyebilen, derecelendirilmiş üç çember de var. Birinde zodyakın belirtileri, ötekinde yılın ayları gösterilmiş. Büyük çarka gelen gösterici bir iğne, Güneş’in zodyaktaki yer değiştirmelerini belirtiyordu. Alete yazılmış yazılardan çıkan harfler de, zodyak çemberinde, takımyıldızlarıyla, başka yıldızların doğuşlarını ve batışlarım okumaya olanak sağlıyordu. Ama âletin arkasında iyi temizlenmemiş ve daha az okunaklı başka kadranlar bulunuyor; biri üç devingen çemberden, öbürü dört çemberden oluşma. Ayrca her birinin bir saatin ek kadranları gibi, ana kadranın içine yerleştirilmiş küçük bir ek kadranı var. Büyük kadranlar harfler ve sayılarla birlikte, 6° ye ayrılan bölmeler taşıyor. Kadranların birinde en azından şu okunabilir gibidir ‘Ay falan saatte; Güneş falan saatte.’ Belki, Güneş’in doğuşları ve batışları, Ay’ın evreleri söz konusu. Üst kadranda, yazılar daha çok; ve Amerikalı arkeolog De Solla Price, başka gezegenlerin doğuşlarının, batışlarının ve ters yönde devinimlerinin söz konusu olabildiğini düşünüyor.

Buna tüm âletin, kuşkusuz İsa’dan önce I. yüzyılın Yunanistanı’nda hiç bulunmayan, bir teknik diferansiyel çarkını kapsayabildiğini eklemek gerekir.

Varlığım Araplar’ın bilmiş olacağı Antikitera makinesinin, saatçiliğin gelişimini etkileyebilmiş olması olasıdır. Belirli bir sayıda ağırbaşlı bilim ve teknik tarihçisince bu varsayım ortaya atılmıştır.

Bu varsayım, bu makinenin uzayla değil, doğrudan doğruya zamanla ilgili olduğunu gösterdiğinden, bizim için ilginçtir.

Üçüncü tanığımız Kolombiya’nın altın bir kuşudur. Bütün dünyada, özellikle Fransa’da, Kolombiya Bankası’ nın altın eşyalar koleksiyonunun arasında sergilenmişti.

Bu altın kuşun bir kuşa göre garip görünüşü var; açıkça bir uçağa bile benziyor. Alman bilirkişi J. A Ulrich, bunu kesin olarak bir tepkili uçak diye tanımladı bile. S-102 Amerikan savaş uçağma ve İsveç Saab uçağının son modeline pek yakın.

Oysa bu kuş, çok yakında açılmış, milyarlarca yıldan kalan bir Kolombiya mezarından geliyor kesinlikle.

Ve başka arkeolojik araştırmalar esnasında bu türden hiç bir nesne şimdiye kadar bulunmuş değildir. Gene Boskop’taki kafatası ve Antikitera makinesi gibi, tek nesne.

Çağdaş görünümlüdür, ama. yarının insanları için, Rolls-Royceların kaportasındaki gümüşten Samothrace’ın (a), zaferleri gibi geçmişin eğlenceli bir kopyasını oluşturmuş belki.

Bu her ne olursa olsun, şimdinin ve geleceğin geçmişte bulunan bir nesnesidir. Tarih öncesi Kolombiya’da, tepkili uçaklar yapabilen bir uygarlığın bulunmasını ileri sürmek, gerçekten güçtür. Böyle bir uygarlık, bulgusu hiç bir eski uygarlıkta bulunmayan, bilyalı yataklar yapmak zorunda kalmış olmalıydı özellikle*

Bu tür işaretlerin örnekleri çoğaltılabilir.

Bana öyle geliyor ki, en ilginçlerinden biri, Indiana’da Owensville’in küçük bir kentinde oldu. 1939 Aralığı nda, kaldırımlarda, iri harflerle yazılmış şu sözler bulundu: “Pearl Harbor’u anımsayınız.” Oysa, Pearl Harbor’un Japonlar’ca bombalanması günü gününe ancak, iki yıl sonra oldu. Bu olguyu açıklayan akla yakın bir varsayım bulmak oldukça güçtür.

Geçmişin, şimdi de görülen ve şimdi de süren bir görüntüsünün ortaya çıktığı görüldüğünden, bir başka ilginç tanıklık:

1954 Eylülü’nde, Indianapolis’ten, B. John Mackey, televizyon alıcısından, ölen dedesi George Shots’u görünce, şaşırıp kalmış. Görüntü durmuş ve sanki -aygıt yansın ya da sönsün ekranda tamamen taşlaşmış. Görüntü silinip gitmiyormuş.

Araştırdım: Bu olay gerçekten olmuştu; konu sıkıntısı çeken gazetecinin bir uydurması değildi.

İşte, birçok tarihçide rastladığım -her ne kadar anılan nesne bir daha bulunmamışsa da gerçeğe benzeyen daha eski bir olay:

İmparator Neron’a plâstik maddeden bir çanak sunulmuş. Bu çanak yere atılınca kılmıyor, ama bükülüp biçimsizleşiyormuş. Sonra çekiç vurularak yeniden düzeltilebiliyormuş. Roma cam üfleyicileri iflâs etmesinler diye Neron, bu nesneyi kendisine sunmuş olan kişiyi öldürtmüş.

Bu olayın olağan açıklaması, Romalı bir ustanın esneyebildi camın gizini bulmuş olacağım gösterir. Ama fizikoşimik olasılıklar, bu tür bir canın olmadığım düşündürüyor. Cam, gerçekten, ancak çok yüksek bir sıcaklıkta yeniden sıvılaşabilen dökülmüş bir sıvıdır. Öte yandan, Romalı bir ustanın plâstik özdekler işini, daha çok özel bir çelik içinde biçimlenen, plâstiklerin bozulması için gerekli yüksek basınçları sağlayacak buhar ve elektriğe de gereksinim gösteren kalıpları yapmış olabilmesi gerçeğe hiç benzer görünmüyor.

Neron’un plâstikten çanağı kendi zamanında yapılmış olamazdı; başka yerden geliyordu. Zamandan geldiği varsayımı da çok tutarlı oluyor.

Neron’un bardağı bulunmuyorsa da, 1938’in ilk kazılarından bu yana, Bağdat’ta yirmi kadar elektrik pili bulundu. Bu nesnelerin de gelecekten geldiklerine inanmak güç gibidir, ama belgeler ve gerekli teknolojik bilgiler çağdaş uygarlıktan doğamazdı. Bu nesneler gerçekten, İsa’dan önce II. yüzyılla İsa’dan sonra VI. yüzyıl arasında yapılmıştı.

Bu tür bilgiler başka yerden gelmedir. Başka gezegenlerden (bkz., bu koleksiyonda. Les Extra-terrestres dans l’histoire adlı kitabım), ya da gelecekten. Stonehenge’in (b), Camac’ın (c), genellikle de dizi dizi menhirlerin yapılmalarının nedeni olan bilgiler için de durum gene böyle olacaktır.

Belirtmek gerekir ki insanlar, milâttan önce 35.000’de, gene zamanın yapışma ilgi gösteriyorlardı. Amerikalı Marchack’ın vurguladığı gibi (Bkz., Science c. CXLVI, 1964, say. 743-745), yassı taşlar üzerinde gerçekten ay takvimlerini oluşturuyor izlenimi veren gravürler vardır. Ve bunlardan üç yüz yüzyıl sonra insanlar, Camac’la, Stonehenge kadar gerçek bu taştan bilgisayarları yaptılar.

Pierre Duval (anılan yapıtta) bu konuda şu sonuca varıyor:

“Bir zamanların gök bilginleri… matematikçi bilginler, bilinmeyen ya da batık bir uygarlığın kalıntıları; ya da neolitik yeryüzünün barbarlığı içinde başarısızlığa uğramış kozmik yolcular; ya da özdeş zamanda halkların sürücüleri olan deha sahibi insanlar… Bize kim bunların gerçekten ne olduklarım söyleyecek?”

Bu varsayımlar listesine şunu katmak isterim: Camac ile, Stonehenge’in yapıcılarına olduğu kadar, tarih öncesi insanlarına da zaman konusunda bilgileri iletenler zaman yolcuları olabilirdi.

Tarih bence, yalnız üç boyutlu uzaya değil, dördüncü boyutlu zamana da açıktır öyleyse. Ve büyük bir sayıda gösteriyi zaman yolcularına yüklüyorum. Geçişlerinin birçok izini tanıyorum. Söz gelimi bu çağa uymaz nesneler, ya da mikropların var olduklarım bilen ve bunu yazan, Louis XIV ün hekimlerinden birinin, Jean Asdruc’unkiler gibi, zamanlarına göre çok ileri bilgilerin iletimi.

Belli bir sayıda özellikle kesin kehaneti zaman yolcularıyla ilişkilere vermeye de eğilimli olacaktım.

Gerekirse, geleceğin geri gelişine karşı özellikle duyarlı ve gelecek olayları kesinlikle önceden söyleyebilen insanlar olduğunu yabana atmaksızın.

Rusların tanklarıyla, Çekoslovakya’yı istilâ edişinden beş ay önce, 18 Mart 1968’de, Avusturyalı araştırmacı Andrew Thomas’a “Çekoslovakya’da zırhlı birlikler özgürlük isteklerini ortadan kaldırmak için kullanılmış olacak.” diye yazan Amerikalı RC. Anderson için durum işte bu. Ve bütün siyasal çözümcülerin, Varşova Anlaşması’na bağlı ülkelerin bunu yapamayacaklarım düşündükleri sırada. Çağa uymaz nesneler, çağa uymaz bilgiler… Bazı fizikçiler daha da ileri gidiyor.

1965 Fizik Nobel Ödülü sahibi Richard Feynman, pozitronu, zaman içinde geri çekilen bir elektron diye tanımlıyor. Başka fizikçiler, zaman içinde bizimkine oranla geri çekilen bir evreni ileri sürüyorlar. Ve Norbert Wiener, sibernetiğin bulucusu, bu adı taşıyan kitapta, gene bu olanağı inceliyor Hemen hemen 1970’e kadar, fizikçiler, zaman içinde geçmişe doğru bir yolculuğun özdeksel olanağını inkâr ediyorlardı: “Böyle bir dönüşü gösteren denklemler kurulabilseydi, bu ancak soyut bir hesap şakası olurdu.” diyorlardı.

O zamandan bu yana, fizikçilerin geçmiş içinde bu özdeksel yolculuğun olanağım gitgide kabullendikleri görülüyor

Üzücü olan, gene bu fizikçilerin mantıksal olarak bu geçmiş içinde yolculuk etmek olanağından doğan çelişkileri tartışmak istemedikleridir. İşte böylece uzay fizikçisi İngiliz Bonnor, evrenin genleşmesi konusunda kitabında, bu geriye dönüş olanağım tümden kabullenerek şöyle yazıyor:

“Geçmişe doğru bir yolculuktan doğacak olan çelişkilere (paradokslara) gelince, bunları kurgu-bilim yazarlarına bırakıyoruz.”

Bu düşünceyi savunulamaz buluyorum. Geçmiş içinde yolculuk, -bu yapıtın, açıktan açığa göstermek dışında, aşılamaya çalıştığı şey gerçekleşebilirse, bütün kavramlarımız bir daha gözden geçirilecek kavramlardır.

Oliver Costa de Beauregard’ın (Le Second Principe de la Science du Temps (Sevil Yayınları).) pek yerinde olarak dediği üzere:

“Fizik yoluyla incelenmiş evren, evrenin butün’ü değildir, ancak bu evren çok daha önemli, ruhsal yapıda, bir çeşit pasif ve kısmî astar sayılacak olan, başka bir Evren’in varlığını saklıyor, tanıtlıyor ve şöyle böyle gösteriyor.”

Yarının insanlarının yalnızca şimdiki bilimsel evrenin değil de, ancak pasif ve kısmî astar olan, tüm Evren’in bilgisine ulaşmış olduklarını varsayıyoruz.

Bu bilgi onlara zaman içinde yolculuk etmek ve -kuşkusuz birçok güçlük ve sınırlamayla bize göre geçmiş ve şimdi olana dönmek olanağını sağlar.

Bu yarının insanlarının matematik bilgilerinin düzeyine varmış olduğunu ileri sürmekten uzaktır, hem bunda gözü de yoktur. Yalnızca okurlarım, gelecekten gelmiş yolcuların, eskiyle ve bizimle eylemini düşündürebilen öykülere, örneklere ve olgulara yöneltmek istiyor.

Yeniden Costa de Beauregard’ı analım:

“Bu tezin, maddesel evrenin yapısının kendi kendine yettiği o dar durumda olmadığını, kısaca maddenin bir düz yüzden daha çok bir ters yüz olacağını söylemeye geldiği, kendiliğinden ortaya çıkar. Bu tez, evrene ilişkin katı bir fizikçi görüşün çok dar olduğunu; yarınki fiziğin çok daha anlaşılabilir bir bilimin temellerini atmak için, diyelim, geniş anlamda ruhbilimle etkili bir diyaloga girmek zorunda olduğunu göze aldığını düşünmek anlamına gelir.”

Buna şu yarınki fiziğin, etkin yaratmaları da kapsayacağını eklemekte sakınca görmeyeceğim.

Bu yaratmalar iyice denetlenmiş olabilecektir. Benzer biçimde bütün gezegenimizi ortadan kaldırmak pahasına, termonükleer bombaların yapımını denetlemek artık göze alınabilir.

Yıldızları istediği gibi aydınlatmaya ya da karartmaya olanak veren aygıtları, yarınki adımı yüksek enerjiler fiziğinin önünden atan aygıtları kuşkusuz denetleyeceğiz.

Tam bir karışıklığa düşme tehlikesini göze almak pahasına, zamanda yolculuğu kuşkusuz denetleyeceğiz. Bu yolculuk Wells’in çok yakın “zamanda dolaşma bisikleti’nden daha karışık bir aygıtı gerektirecek elbet.

Zaman içinde yolculuk yaptıracak bir makinenin, olabilirse bulunduğu yerde kalması, yolcuyu geçmişe ya da geleceğe götürüp sonra yeniden çıkış noktasına geri getirmesi olası görünüyor, bu da her zaman anlamsız olamaz.

İşte bu kitap, geniş bir okuyucuya seslendiğinden, bir matematik kitabı değildir. Bir garip olaylar kataloğu, Charles Fort’un deyimini kullanmak üzere, bir “abartılmış rastlantılar” sıralaması olmak da istemiyor. Bu rastlantıların kimileri anlatılmıştır. Bunların, on ya da yüz kat fazlasını sıralamak olası, ama az ilginçtir.

Biz gerçek kişileri (Melkisedek dışında, o, efsane kişisidir), bize gerek zaman yolcuları olmuş gibi gelen, gerekse kendileriyle ilişki ya da iletişim kurulmuşa benzeyen kişileri ortaya koyan belirli bir sayıda olayı ele almayı yeğledik.

Bu kişileri hemen hemen keyfimizce seçtik. Kendisi de bilinmeyenden gelen ve bilmenin bizce olanaksız olduğu bir günde tarihe geçen, İnka İmparatoru Manco Capac değil de, söz gelimi, niçin Melkisedek? Kral Arthur değil de, niçin ölümsüz Çin İmparatoru, Fo-Hi? Bu yapıtın belki bir arkası olacak. O zamana kadar, kuşkusuz, belli birkaç kişiyle yetinmek gerekiyordu.

İçlerinden kimilerine, Melkisedek’e, İmparator Fo-Hiye ya da Mayalar daki Zamanın Gizli Sahipleri’ne tarih veremiyoruz. Bu aşkın varlıklar, yalnız bilinmezliklerini tarihe yansıtmaya çalışıyorlarmışcasına, bu bilinmezlik, uzay ve zaman içinde kesinlikle saptanmış olamadan geçiyor her şey. (Durum İsa için de böyle ama, bu başka bir konu…)

Seçtiğimiz kişiler arasından bazılarının doğum ve ölüm tarihlerini biliyoruz. Boskoviç ya da Heaviside gibi, kimileri de bilimler tarihinin uzmanlarınca pek tanınmışlardır.

Ama burada onlardan, kuşkusuz, bilim tarihçilerinin hiç onayım kazanmayan bir görüş açısıyla söz edeceğiz. Bilim tarihçilerine çok yazık: Onlar, bir zamanlar, Mısır Piramitleri’nin doğal bir olgudan doğmuş olduklarım, dört yüzlü biçimde katılaşmış lâvlardan yapılmış olduklarım bildirdiler işte! Sonra Troya’nın da bir efsane olduğunu…

AÇIKLAMALAR:

  1. a.        Saroz Körfezi karşısındaki bu Semadirek Adası’nda yapılan deniz savaşının anısını yaşatmak için, heykel.
  2. b.        Stonehenge: İngiltere’de, Salisbury Ovası’nda, dikili taşların bulunduğu yer.
  3. c.         Camac (Kamak): Mısır’da Teb kenti kalıntıları üzerinde kurulmuş tapınaklarıyla ünlü kasaba.

YOLCU MELKİSEDEK

Melkisedek ilk kez Kutsal Kitap’ın Tekvin bölümünde ortaya çıkıyor. Burada şöyle yazılıdır:

‘Ve Melkisedek, Salem Kralı, ekmek ve şarap çıkardı. Yüce Tanrı’nın kâhini idi. Ve onu mübarek kılıp, dedi: ‘Göklerin ve Yer’in sahibi, Yüce Tanrı tarafından (İbrahim) mübarek olsun. Ve kalkanlarım düşmanlarının elinden alıp eline teslim eden, Yüce Tanrı mübarek olsun.’ Ve Abram her şeyden kendisine ondalık verdi.” (Tekvin, XIV, 18-20)

Dünya’nın yaratılışından aşağı yukarı 2200 yıl sonra geçiyordu bu olay. İbranîler’in yıldan ve Dünya’nın yaratılışından ne anladıkları bilinseydi, yararlı sayısal bir bilgi olabilirdi bu. Ne var ki, tartışmak yüzyıllar bu iki deyimi açıklayamadı. Bu, Melkisedek’e bir tarih kondurmanın kesinlikle olanaksız olduğunu gösterir.

Bununla birlikte, Kutsal Kitap’ın kısa bilgileri ilginçtir. İnsanlık tarihinde, ilk kez, tüm-güçlü, göklerin efendisi ve Evren in sahibi, bir Tek Tanrı söz konusudur.

Yükseklik söz konusu olduğuna göre, çağdaş uçan-daireciler bu Yüce Tanrı’da bir dünya dişiliği görmek eğiliminde olacaklardı kuşkusuz! Ama bu şeyleri bırakalım.

Yalnızca, geçerken, şu ilginç rastlantıyı belirtelim: Kuzey Amerika kıtasının bir sömürgesinde kurdukları kenti kutsamak amacıyla, Püritenler’in, Salem adım seçmeleri tamamen doğaldı. Bu kentin, büyücülük olaylarının, sonra bütün Kuzey Amerika’daki en önemli karşı-büyücü davalarının merkezi olduğu gerçektir. Filistin’deki Salem’e gelince, olup olmadığım, nerede bulunduğunu hiç bilmiyoruz.

Melkisedek’in başından beri ilginç bir durumu var. Bir peygamber değildir. Bir pîr hiç değildir…

İbrahim’e görünüyor; ve çok sade bir insan olarak, günümüzde bile, dünyanın her yerinde biraz görünmeyi sürdürüyor. Böylece France Soir, 26 Kasım 1973’te görünüşlerinden birini anlatıyor; doğrusu oldukça garip. Gazeteye göre, bir çeşit büyücü olan adam şimdiki hâlde bir psikiyatri hastanesinde olacak…

“Prens Charlemagne, Esses dedirtiyor kendisine. Ama hiç bir araştırma, gerçek kimliğini saptamaya olanak vermedi. Kim olduğu, nereden geldiği bilinmiyor. Müritlerinden birine, Cyna adlı, tozutmuşa benzeyen, elli ikilik bir kadın ozana göre bu gizemli kişi, İbrahim’in bir çağdaşından, Salem Kralı Melkisedek’ten, dünyayı düzeltmekle görevli bir ölümsüz Mesih’ten başkası değilmiş.”

Fazlasını öğrenmek, istesek de olası değil. Böyle bir olay, buzdağının ucuyla karşılaştırılabilir bir olaydır. Suyun altında kalan bütün parça, bizim için her zaman bilinmedik kalacaktır.

Charlemagne Esses takma adının anlamı iyice açıktır: Hitler’e karşı savaşan Fransız birliğinin adı, S.S. Charlemagne’dan geliyor.

İnsanın rahatsız olmasını iyi bilirim. Ama bu, deliler Napoleon olduklarını ileri sürdükleri için, Napoleon yaşamadı demek değildir. Bugün, bir Amerikan dinlenme yurdu vardır ki, orada üç akıl hastası kendini İsa sanır. Bu bizi İsa’nın varlığından ve tarihe uygunluğundan kuşkuya düşürmez. 1973 Kasımında Melkisedek efsanesinin gene aramızda bulunduğuna ve gene İsa’ca bir güç gösterdiğine dikkat edelim yalnızca.

İşte, Melkisedek’in dönüşünün, hiç garip yanı olmayan, ama tersine, bir çeşit destansı büyüklük taşıyan başka bir örneği. Betimlemesi bize büyük bir yazar da olan, büyük gazeteci tarafından, Arthur Machen tarafından bırakıldı.

Olay 1917’de Galler ülkesinde, küçük bir balıkçı köyünde, Llandrisant’ta geçmiş.

Birçok günden beri köye yabancılar gelmiş ve Ffeiriadwyr Malcisidec’in, yani Melkisedek rahipliğinin üyesi olduklarını ileri sürüyorlarmış. 1917 Haziranında, Llandrisant’ın protestan kilisesinde, Kutsal Graal (a) törenini kutlamışlar. Bu törenin tanıkları, Uandrisant’ta kimsenin bilmediği, eski Yunanca sözler işitip tekrarlamışlar. Soma mucizeler olmuş köyde. Mucizeler, köydeki yabancılarca bile doğrulanmış. Kilisenin kubbesinde bulunan, pınl pırıl büyük bir gülbezek (Gülbezek (Rosace, gülçe): Çember biçiminde düzenlenmiş, gülü andıran mimarlık süsü. Gül şeklinde bezeme.) bölgeyi aydınlatmış; aydınlık özellikle İngiliz Yüksek Komutanlığının dikkatini çekmiş. Komutanlık aydınlığı önce Alman denizaltıları için ışıklı bir işaret sanmış. Askerler, denizciler, komşu köylerin insanları, gece yarısı 0.20 sularında başlayan olaya tanık olmuşlar.

O gece, elli kilometre kadar bir bölgede, birçok hasta iyileşmiş. Hele bir genç kız, Llandrisant yakınındaki Croeswen’de, veremden yatan Olwen Phillips, ölmek üzere bulunuyormuş ve ertesi sabah ölüm belgesini imzalamak için gelen hekim, kızı tamamen iyileşmiş bulmuş. Bunun bilimsel bir olanaksızlık olduğunu söylemiş ve olayı somadan bir tıp dergisine yazmış: “Olamazdı: Verem vücudu tamamen kemirmişti.'” Oysa genç Olwen, o gece, yaptığı tanımı Graalınkine uyan bir nesne taşıyan üç adamın vizyonunu görmüş. Ve Graaldan söz edildiğini ömründe duymamışmış.

Top atılsa duymayan sağır bir kadın, Melkisedek rahiplerinin törenlerini kutsadıkları sırada kilisenin çanlarının çalındığını duyarak iyileşmiş gene.

Arthur Machen, iyileşen bütün hastaların, Meskalin’in ya da Anhelonium Lewinii’nin (b) yarattıklarına benzer vizyonlar gördüklerini söylediklerini gözlemliyor. Ama, 1917’ de, Aldous Huxley’in “Algının Kapıları “ın yazması için kırk yıl daha gerekti; Llandrisant’ta birinin, meskalin yapabilmesi, biraz olasıdır; LSD’ye gelince, henüz bulunmuş değildi.

Denizciler, kıyı koruyucuları, kuşkusuz meskalinin etkisinde değillermiş, ama gene de alev alev yanan gülbezek görmüşler. Bir çan sesi de duymuşlar: Kilisenin küçük çanını değil; tanıklara göre, “meleklerin sürekli korosuna benzeyen” büyük bir çan sesi.

Tanıklar, kilisede bile, köy papazının, kötü türden akılcı bir protestanm, şunu dediğini işitmişler. “Melkisedek rahipleridir bunlar; kutsal ruhlu üç günahkâr aramızda. Yaşasın! Yaşasın!” Ve bu dua sırasında, üç kişi görmüşler: İnsanın, üzerlerine çevrilmiş gözlerini alamayacağı kadar ışıklı insan gölgeleri. Ve bu üç kişi kesinlikle seçilemeyen, ama Graal’ın tanımlarına uyan şekilsiz bir nesne taşıyormuş.

Birçok kez Melkisedek sözünün ve eski Yunanca sözlerin söylendiğini duymuşlar.

Arthur Machen yargıya varamıyor; ortaklaşa telepatik sanrılar olduğunu, ama bazı olayların geçtiğini ve bilgimizi aştığım anımsatmakla yetiniyor. Ve şunu ekliyor: “Kipling’in yaşamın ve ölümün sahipleri adım verdiği kişiler, görmek hakkına sahip olamadığımızı görmemize engel olmakta özen gösteriyorlar.”

1972’de Flying Saucers Review, 1917’deki Llandrisant olayını ele alarak, 1905’teki benzer bir olayı da anımsatarak, bize en sonu akla yakın bir açıklama yapıyor “Bunlar uçan-dairelerdi sadece! Fatima’daki gibi.” diye ekliyor içe işleyen bir saflıkla dergi.

Neden olmasın? Ama kıyametteki yargı günü de neden olmasın?

Geoffrey Ashe, Kral Arthur’un Yuvarlak Masası’ın ve başka Avalon kalıntılarını (c) bulan İngiliz arkeolog, yeni kitabında, “Parmak ve Ay*,’da, çağdaş akılcılığın “bu ancak… ın felsefesi” gibi tanımlanmış olabildiğini pek yerinde olarak ileri sürüyor.

Melkisedek’in görünüşleri tarihin her çağmda ortaya çıkıyor. Orta Çağ da, İran’da, Yakın Doğu’da. Orta Çağ’dan başlayarak yerleşmiştir efsane. Efsane, Melkisedek’in, İlyas ve Enok peygamberler (d) gibi, bu dünyada değil, ama başka yerde bulunduğunu söylemiştir. Ve zaman dışı olduğunu söylemiştir; Yahudi geleneklerinde anlatım birçok kez tekrarlanıyor.

İşte nedeni. Kutsal Kitap, bütün tarih kitaplarımız gibi, çizgisel bir kronolojiyi izler Geçmiş, kendi de gelecekten önce gelen şimdiden önce gelir. Buna karşılık Ölü Deniz (e) Elyazmaları devri, bir kronolojiye göre işler. Devirler, önceki devirlerden değişik olarak tekrarlanır. Son devir, Aydınlık’ın Oğullarıyla Karanlıklar’ın Oğulları arasındaki, kırk yıllık bir savaşla sonuçlanan öcün devri olacak. Üç kez, Aydınlık’ın Oğulları kazanmak üzeredirler, üç kez Karanlıklar’ın Oğulları nerdeyse yenmeyi başarıyorlar. Yedinci kez, Aydınlık’ın Oğulları, Dünya’nın çevresinde yıldızlarla bezenmiş uzayda son zaferi kazanıyorlar.

Bundan soma Tanrısal iyiliğin saati gelecek: Tanrı yeniden halkıyla birliği kuracak, devirler de sonuçlanmış olacak.

Öyle görünüyor ki, Doğruluk Sahiplerinin Sahibi’ne, Melkisedek’e ilişkin çeşitli imalar, çizgisel bir tarihe yerleştirilebilir olmadıklarından, pek işimize yaramazlar.

Benzer biçimde. Ölü Deniz Elyazmaları’nı Hristiyanlık öncesi bir anlamda bütün yorumlama girişimleri boşa çıkmıştır.

Garip rahip Tritheme [Bkz. Les Livres Mauditsadlı kitap.] Melkisedek’i bir el-dil, yani Tanrı’dan aşağı, ama meleklerden üstün bir yaratık olarak gösterir.

Bu kategoriyi XII. yüzyılda, Natvilius’ta, sonra XX. yüzyılda C.S. Lewis’te (f) buluruz gene. Lewis, Natvilius’u anarak, bir el-dilin ne uzayda, ne de zamanda bulunmuş olamayacağını belirtir.

Yahudi Orta Çağı rabbinlerine (g) ya da Kabala araştırıcılarına göre bile, Melkisedek’in birçok görünüşünü, milâdın VII. ve XVIII. yüzyılları arasında beliren görünüşleri bildirir. Gerçek, her kez Melkisedek’in dilediği gibi başka yerden gelip, gene oraya döndüğünü göstermiştir.

Bu olayı, geçmiş içinde bir yolculuk düşüncesinin Yahudi kökenli olduğu olgusuyla karşılaştırmak gerekir; buraya gene döneceğiz.

Melkisedek’in tarihini, Hanok’un Kitabı’yla karşılaştırmak ilginçtir. İşin sıkıcı yanı, bu kitabın gerçekliğinden pek emin olmadığımızdır.

İşte, bu konuda Edmond Fleg’in, Anthologie Juİveinde (Flammarion Yayınları.) yaptığı resmî çeviri şöyledir:

Hanok’un Kitabı, değişik bölümleri, İsa’dan önce 170’le 64 arasında Filistinli Yahudiler’ce, İbranice düzeltilmiş olan, ancak Habeşçe bir çeviriden de bize ulaşan uydurma (h) yapıt. Burada Melekler’in dönüşü, Fırtına ve Aydınlık Ülkesi’ne götürülen Hanok, dönme Dinsizler’in gerçek Tanrı’nın önünde eğilecekleri Yeruşalim, Kötüler’in cehennemlik oluşu ve Sevgili Kullar’ın sevinci, nicesi görülür. Bu yapıt, doğan Hristiyanlığın ve Kilise Babaları’nın üzerinde derin bir etki bırakır. Aziz Irenaeus’un, Aziz Titus Flavius Clemens’in, Tertullianus’un, Origenes’in, Lactantius’un, Aziz Hilaire’in, Aziz Hieronymus ve Augustinus’un, vb.nin yapıtlarında bıraktığı birçok izi saymazsak, benzerleri Yeni Ahit’in yazılarında bulunan Hanok’un Kitabinin 70’i aşkın methi sayılır.”

Buna karşılık, birçok tarihçi gerçek Habeşçe çevirinin hiç bir zaman bulunmadığını ve elimizdeki İngilizce çevirinin ise İsa’dan sonra XVIII. yüzyılın bir düzmeciliği olduğunu düşünüyor. Bu durumda Hanok’un Kitabı bütün ilgiyi yitirir.

Ama kitap söylendiği kadar eskiyse, çok ilginç bir olayı anlatır. Hanok kendisine birkaç aydan fazla gelmeyen sürelerde yolculuk eder, sonra, geriye döndüğünde, nice yüzyıl geçmiştir. Biz, bu geçişte, zamanın göreceli kasılmasının belli bir kanıtını gördük. Bu, özellikle birçok Rus araştırıcısının tezidir. Bunda, zaman içinde geçmişten geleceğe doğru bir yolculuğun ilk tasviri de görülebilir.

Ama biz Melkisedek’e dönelim.

İsrail’de yapılmış birçok kazıya göre çağdaş akılcı eleştirinin, bize bu kişiye ilişkin önemli bilgiler getirmiş olacağı düşünülmüş olabilirdi. Hiç de öyle değil.

Söz gelimi Upsala Üniversitesinde ders veren Prof. Helmer Ringgren, hiç bir yerde, alan ve zaman açısından, Salem kentinin izini bulamadı. Hiç sınırlama olmaksızın, Salem’le Yeruşalim’i özdeşleştirerek bu sonuca varıyor ([H. Rinqqren : La religion d’lsrael, Payot yay. 1966.]).

İbranice ve Ermenice bilinince, benzerliğin körlemesine olmadığı söylenebilir.

Seçkin Prof. Ringgren, Melkisedek’in öyküsünün milâttan önce X. yüzyılda, Kral Davud zamanında doğmuş olduğunu ve zamanın siyasal durumunu yansıttığını da düşünüyor. Ona göre Melkisedek, El Elyon’un, yerel tanrının kâhini olarak sayılmıştır.

Bununla birlikte Tekvin, El Elyon’u “göğün ve yerin efendisi” diye ifade eder. Yıldızlar’ın Yaratıcısı değilse de, en azından (uyan Anatole France’ındır) gökada (galaksi) imparatorluğunun önemli bir prokonsülüdür. (i)

Prof. Ringgren’in hak ettiği bütün saygıya karşın, tezi, Stonehenge dizilerini fatih Guillaume’a (j) borçlu olduğumuzu ileri sürmek kadar akla yakındır. Kral Davud’un zamanında Melkisedek’ten söz ediliyorduysa, 1917’de de, 1973’te de söz ediliyordu. Buradan Melkisedek’in, France-Soir tarafından uydurulmuş olduğu sonucunu çıkaramayacağız! H. Ringgren’in, Melkisedek’in adı üstüne yaptığı yorum, düpedüz saçmadır. Bu ad “Bilgeler İmparatoru” anlamına gelirken, o bunu “Kralım Sedek’tirdiye çeviriyor ve buradan bir “Tanrı Sedek“in varlığı sonucuna vanyor. Mark Tvvain, Mendelsohn’u Musa yerine geçirtmek yettiğinden, Mendelsohn’un Musa’dan geldiğini söylüyordu böylece!

Öyleyse çağdaş akılcılık, bize Melkisedek üstüne pek bir şey getirmiyor. Hele, Melkisedek’in yalnız Yüce Tanrı’nın rahibi değil, El Shaddai’nin de rahibi olduğunu söyleyen değişik Yahudi metinleri üzerinde durmuyor. Bununla birlikte, ilginç olan şu var: Ringgren’in kendisine göre Shaddai Güç ve Enerji Tanrısı’ymış.

Bir İskenderiye metni şunu diyor: “Melkisedek ve Shaddai adına göre, yukarıda olan aşağıda olan gibidir.”

Gene Ringgren’e göre, Shaddai adı, Tunç Çağı’nın sonundan itibaren görünüyormuş. Bu konuda elimizde sağlam kaynakça olmadığını, bereket versin, notla gösteriyor.

Melkisedek ne olursa olsun, akılcı eleştiriye göre bile, Tanrı’yı bulan insan olarak görünüyor. Ringgren, Tanrı’yı belirten ve anlamını bilmediğimiz YHWH baş harflerini kullanarak şunu yazıyor: ‘YHWH hazır ve nazırdı, ama görünmüyordu ve Tanrı’ydı ve ona göre İsrail güçsüzdü.”

Bu düşüncesi, ya da bilgileri olan, böylesine olağanüstü insan, belli soydan değildi kuşkusuz. Bulunmayan bir kentin kralı, yeni ve korkunç bir Tanrı’nın rahibi olarak, belirleyici özellik açısından, ayrıca, zaman içinde pek az görülen bir hareketliliği vardır.

Mircea Eliade “Le Temps Peut-être Maîtrisé” (Zaman Durmuş Olabilir) adlı kitabının bir bölümünde (Aspects du Mythe (Collection Idées. Gallimard 1973).), pek haklı olarak şu sözleri yazıyor:

“Burada sırf efsaneyi anlama açısından değil, özellikle efsane düşüncesinin sonraki evrimi açısından da önemli bir soruna değiniyoruz. Nesnelerin (k) kökeni ve örnek olabilen öyküsüne ilişkin bilgi, evrenin kaynağı ve yapılan konusunda körü körüne kurgulara da yol açar. Bu konuya yeniden döneceğiz. Bununla birlikte, şu andan tezi yok, hafızanın en üstün bilgi diye düşünülmüş olduğunu belirtmemiz gerek. Yeniden hatırlamak yeteneğini gösteren kişi olayların kaynağım bilen kişiden daha da değerli büyüsel-dinsel bir güce sahip olur.”

Ve Lovecraft (l) şunu söylemiştir: “İnsana yakışan tek etkinlik, zamana karşı savaştır.”

Yapıtımızın tezi şudur: Uzak bir geleceğin insanları bu savaşı kazandılar; ve çağımıza haberciler gönderebilirler. Melkisedek bu habercilerin ilkidir; başkalarının da ortaya çıkacağım göreceğiz.

NOT:

Bütün dinsel düşünceden bağımsız olarak, CAL’in Evrensel İncili’nin Melkisedek üstüne düşüncesini anmak ilginç gibi geliyor bize: Melkisedek, kral-rahip, İsa’nın kâhince bir simgesidir. Ataları ve soyları üstüne Kutsal Kitabın anlaşılmadık suskunluğu (Tek. 14), onun temsil ettiği görevin ölümsüz olduğunu uyandırıyor.

AÇIKLAMALAR:

a.          Kutsal Tas; İsa’nın son yemeğinde, içine şarap koyup içtiği tas. İsa’yı tutuklamaya gelen askerler, bu tası alıp götürmüşlerdir. Tas bugün bile, aranmaktadır; destanlara konu olmuştur.

b.          Meskalin ve Anhelonium Lewinii: Net görme sanrıları meydana getiren şiddetli alkaloidler.

c.          Kuzey Amerika’da, Yeniel adasında.

d.        Yahudi peygamberler.

e.        Lût Gölü yöresi.

f.         İngiliz yazar (1898-….).

g.        Varlıklı, saygıdeğer kişiler.

h.        Sahte kitabe.

i.          Konsül yetkisini taşıyan vali.

j.      İngiltere kralı (1027/1028-1087).

k.     Olayların, olguların, gerçeklerin de denebilir.,

l.      Lovecraft, Howard Phillips: Gizemci Amerikalı yazar (1890-1937).

Sh: 9-27

Kaynak: Jacques BERGIER, ZAMANIN GİZLİ SAHİPLERİ, Kitabın Orijinal Adı LES MAÎTRES SECRETS DU TEMPS, Çeviren: Vedat Gülşen ÜRETÜRK, 2. Baskı 1990, İstanbul

 

 

GÖLGEYE ÖVGÜ-“JORGE LUIS BORGES”


Yalnız körlerin gördüğü karanlıklara bakmak
W. Shakespeare

ANKA MEZHEBİ

ANKA mezhebinin kökeninin Heliopolis olduğunu ve reformcu Amenophis IV*ün ölümünü izleyen dinsel canlandırmadan türediğini yazanlar, Herodotos’un Tacitus’un metinlerini ve Mısır anıtlarını dayanak olarak gösteriyorlar, ama Anka adının Hrabanus Maurus’dan önce gelmediğini ve en eski kaynakların (örneğin Flavius Josephus’un Saturnales’i) yalnızca Adet Mensupları ya da Sır Mensupları’ndan sözettiğini bilmiyorlar veya bilmezden geliyorlar. GregoTovius, Ferrara’daki gizli ayinlerde, konuşma dilinde Anka’nın çok seyrek anıldığını belirtmiştir; Cenevre’de söyleştiğim zanaatçılara Anka adamları olup olmadıklarını sorunca beni anlamadılar, ama Sır Mensubu olduklarını hemen kabul ettiler. Eğer yanılmıyorsam, aynı şey Budistler için de geçerlidir; kendi söylemedikleri ad, dünyanın onlara verdiği ile aynı değildir.

Miklosich, aşın ünlü bir sayfasında, mezhep üyelerini çingenelerle karşılaştırmıştır. Şili’de ve Macaristan’da, hem çingeneler, hem de mezhep üyeleri vardır; böylesine heryerdelik dışında, her ikisinin ortak yönleri çok azdır. Çingeneler at cambazı, bakırcı, demirci ve falcıdırlar; mezhep üyeleri ise genellikle serbest mesleklerde başarılıdırlar. Çingeneler belirli bir fiziksel tip oluştururlar ve gizli bir dil konuşurlar, veya konuşurlardı; mezhep üyeleri öteki insanların arasına karışmıştır, hiç kıyıma uğramamış olmaları da bunun kanıtıdır. Çingeneler renkli kişiliklerdir ve kötü şairlere esin verirler; mezhep üyeleri romansları, taşbasmalarını, ve boleroları es geçerler… Martin Buber, Museviler’in özde dokunaklı olduklarını açıklar; mezhep üyelerinin tümü dokunaklı değildir, hattâ kimileri bundan tiksinirler; herkesin bildiği bu gerçek, Anka’nın İsrail’in bir türevi olduğu yollu yaygın yanılgıyı (ki bu savı saçma bir şekilde Urmann desteklemişti) çürütmeye yeterlidir. İnsanlar aşağı yukarı şöyle düşünürler: Urmann duyarlı bir adamdı; Urmann Musevi idi; Urmann Prag’ın Yahudi mahallesinde mezhep üyeleriyle sıkça beraber oldu; Urmann’ın hissettiği yakınlık, olgunun gerçekliğini kanıtlar. İçtenlikle söyleyeyim, bu görüşü kabul edemem. Mezhep üyelerinin Musevi ortamında Museviler’e benzemesi hiçbir şeyi kanıtlamaz; yadsınamayacak gerçek, Hazlitt’in sonsuz Shakespeare’i gibi, dünyadaki bütün insanlara benzedikleridir. Havari gibi, herkes için her şeydirler; daha geçenlerde, Paysandu’lu doktor Juan Francisco Amaro, bulundukları yere ne büyük kolaylıkla uyum sağladıklarından beğeniyle sözetmiştir.

Mezhep tarihinin kıyımlar kaydetmediğini söylemiştim. Burası doğru, ama Anka yandaşlarını barındırmayan insan topluluğu olmadığına göre, kurban edilmedikleri veya can almadıkları kıyım ya da şiddetin de bulunmadığı aynı oranda kesindir. Batı savaşlarında olsun, Asya’nın ücra köşelerindeki çarpışmalarda olsun, yüzyıllardan beri düşman sancakları altında kan dökmüşlerdir; yerkürenin bütün uluslarıyla özdeşmeleri pek işlerine yaramaz.

Kutsal Kitap’ın İsrail’i biraraya getirmesi gibi onları birleştiren kutsal bir kitaptan yoksun, ortak bir anıdan yoksun, bir başka anı olan dilden yoksun, yeryüzünün dört bir yanına dağılmış, renk ve çizgilerinde farklı olarak bir tek şey –Gizem-onları birbirlerine bağlar ve zamanın sonuna kadar da bağlamayı sürdürecektir. Bir zamanlar, Gizem’in yanısıra, bir efsane (belki de kozmogonik bir mit) vardı, ama Anka’nın yüzeysel insanları bunu unuttular, bugün yalnızca bir cezanın karanlık geleneğini saklıyorlar. Ceza, antlaşma veya ayrıcalık; yorumlar farklılık gösteriyor ve bir Tanrı’nın yargısına şöyle bir gözatmamıza izin veriyor yalnızca: bu Tanrı, bir ırkın insanlarına, kuşaktan kuşağa bir töreni uygulamak koşuluyla sonsuzluğu kesin kılıyor. Gezginlerin raporlarına başvurdum, patriklerle ve tanrıbilimcilerle konuştum; törenin yerine getirilmesinin mezhep üyelerinde görülen tek dinsel uygulama olduğunu doğrulayabilirim. Tören Gizem’i oluşturur. Belirttiğim gibi, bu kuşaktan kuşağa iletilir, ama gelenekler, annelerin çocuklarına öğretmesine de, din adamlarının açıklamasına da karşıdır; gizeme kabul töreni en aşağılık kişilerin görevidir. Bir köle, bir cüzzamlı veya bir dilenci giz öğreticisidir. Ayrıca, bir çocuk da bir başka çocuğa bilgi verebilir. Kendi başına eylem basit ve anlıktır, betimleme gerektirmez. Kullanılan gereçler mantar, balmumu ve Arap zamkından oluşur. (Ayin kitabı balçıktan da söz eder; bu da ayrıca kullanılır.) Özellikle bu ayinin yapılmasına adanmış tapmaklar yoktur, ama bir yıkıntı, bir mahzen veya bir dehliz uygun yerler olarak benimsenmiştir. Gizem kutsaldır, ama biraz gülünç olduğu da doğrudur; uygulama kaçamak, hattâ töredışıdır ve yandaşları bunun sözünü etmezler. Adlandırmak için nazik sözcükler yoktur, ama bütün sözcüklerin onu gösterdiği, veya daha doğrusu, kaçınılmaz olarak ona gönderme yaptığı üstü kapalı anlatılır; bu nedenle, bir söyleşide ağzımdan çıkan sıradan bir şeye, mezhep yandaşları gülümsediler veya rahatsız oldular, çünkü Gizem’e dokunduğumu sezdiler. Cermen edebiyatında, mezhep üyeleri tarafından yazılmış şiirler vardır, adı geçen konu deniz veya akşam alacakaranlığıdır; bunların bir anlamda Gizem’in simgeleri olduğunu tekrarlamayı gerekli görüyorum. Du Cange’ın Glossaire’ine kaydettiği uydurma bir atasözü Orbis terrarum est speculum Ludi der. Bir çeşit kutsal korku, kimi inançlıların bu basit töreni uygulamasına engel olur; ötekiler bunları aşağılarlar, ama daha çok kendi kendilerini aşağılarlar. Buna karşın, bilinçli olarak Tören’den el çekip, Tanrı ile doğrudan alışverişe girmeye hak kazananlar, büyük bir saygınlık kazanırlar; bu alışverişi açığa vurmak amacıyla ayin kitaplarındaki resimlere başvururlar, bu yüzden John of the Rood şöyle yazmıştır:

Bilsin yedi kat gökkubbe Tanrı’nın
Mantar ve Balçık gibi lezzetli olduğunu

Üç kıtada, birçok Anka sofusunun dostluğuna hak kazandım; başlangıçta Gizem’in onlara anlamsız, zahmetli, bayağı ve (işin en garip yanı) inanılmaz geldiğini biliyorum. Atalarının böylesine oyunlara yüzverdiklerini kabullenmek istemiyorlardı. Gizem’in ta eskilerde kaybolmamış olması tuhaftır; yerkürenin değişkenliklerine karşın, savaşlara ve göçlere karşın, korkunç bir şekilde, inançlılara ulaşıyor. Biri, artık içgüdüsel olduğunu ileri sürerken duraksamadı bile.

 Sh: 131-134

DEUTSCHES  REQUİEM

Beni öldürse bile, inanacağım ona.
Eyüp 13:15

ADIM Otto Dietrich Zur Linde. Atalarımdan biri, Christoph Zur Linde, Zorndorf zaferinin yazgısını belirleyen atlı saldırısında can verdi. Anne tarafından büyük dedem, Ulrich Forkel, 1870 yılının son günlerinde Marchenoir ormanında, Fransız başıbozukların elinden katledildi; babam, yüzbaşı Dietrich Zur Linde 1914 Namur kuşatmasında ve iki yıl sonra da Tuna’yı geçerken yararlık gösterdi.

[ Anlatanın, en ünlü atasını, Hegel diyalektiğini Kristoloji’ye uygulayan ve kilisenin tanımadığı bazı kitapların aslına uygun çevirisiyle Hengstenberg sansürünün yıldırımlarımüzerine çeken ve Thilo ve Gesenius'un onayını kazanan tanrı-bilimci ve İbranice uzmanı Johannes Forkel’i (1799-1846) es geçmesi oldukça anlamlı. (Yayıncınınnotu.)]

Bana gelince, işkenceci ve katil sıfatıyla kurşuna dizileceğim. Mahkeme dürüst hareket etti; ta başından beri suçluluğumu kabul ettim. Yarın, tutukevinin saati dokuzu çalarken, ölüm ülkesine girmiş olacağım; büyüklerimi düşünmem çok doğal, onların gölgesine öylesine yakınım ki, bir anlamda ben onlarım.

Dava (bereket versin kısa sürdü) süresince hiç konuşmadım; o zaman kendimi aklamaya kalkışsam kararı geciktirir, üstelik korkakmış izlenimi uyandırırdım. Şimdi her şey değişti; idamımdan önceki gece çekinmeden konuşabilirim. Suçlu olmadığımdan bağışlanma arayışında değilim, ama anlaşılmak istiyorum. Beni dinlemeyi bilenler, Almanya’nın tarihini ve dünya tarihinin geleceğini anlayacaklar. Bugün olağanüstü ve şaşırtıcı görünen benimki gibi vakaların çok geçmeden sıradan olacağını biliyorum. Yarın öleceğim, ama ben gelecek kuşakların bir simgesiyim.

1908 yılında Marienburg’da doğdum. Bugün hemen hemen unutulan iki tutku, birçok uğursuz yıla yüreklilikle, hattâ mutlulukla karşı koyma olanağı tanıdı bana: müzik ve metafizik. Bana iyilik edenlerin hepsini sayıp dökmem mümkün değil, ama sessizce geçiştirmeye katlanamayacağını iki ad var: Brahms ve Schopenhauer. Şiir üzerine de biraz çalıştım; bu adlara bir başka dev Cermenik adı eklemek istiyorum: William Shakespeare. Bir zamanlar tanrıbilim ilgimi çekmişti, ama Schopenhauer, lafı dolaştırmayan fikir yürütmeleri ile beni bu masalsı yöntemden (ve Hıristiyan inancından) kopardı, Shakespeare ve Brahms ise dünyalarının sonsuz çeşitliliği ile. Hayranlıkla, sevgi ve minnetle bu yazgının kayırdığı gözdelerin eserlerinin herhangi bir noktasında duralayan kişi, benim, o iğrenç adamın da oralarda duralamış olduğumu bilsin.

1927’ye doğru, yaşamıma Nietzsche ve Spengler girdiler. Bir 18. yüzyıl yazarı, kimsenin çağdaşlarına borçlu duruma düşmek istemediğini söyler; ben de, ezıciliğini sezdiğim bu etkiden kurtulabilmek amacıyla, Abrechnung mit Spengler başlığını taşıyan ve yazarın Faust’a benzer dediği çizgilere en su götürmez anıtın, Goethe’*nin karışık dramı değil, yirmi yüzyıl önce kaleme alınmış bir şiir, De Rerum Natura olduğunu belirttiğim bir makale yazdım. Tarih filozofunun içtenliğinin, kökten Alman (kerndeutsch) ve askerî düşüncesinin de hakkını teslim ettim. 1929’da Parti’ye yazıldım.

[(*) Öteki uluslar saflıkla yaşıyorlar, kendi içlerinde ve kendileri için, madenler ve göktaşları gibi; Almanya hepsini içeren evrensel ayna, dünyanın bilincidir (das Weltbewusstsein). Goethe Hıristiyan âleminin bu anlayışının proto tipidir. Onu kınamıyorum, ama Spengler savunun Faust'a benzer adamını onda görmüyorum.]

Çıraklık yıllarım hakkında söylenebilecek pek bir şey yok. Benim için, birçoklarınkinden daha güç oldu doğrusu, cesaretten yoksun olmasam da, şiddete eğilimim yoktur. Buna karşın, yeni bir çağın sınırında olduğumuzu ve İslâmiyet’in ya da Hıristiyanlık’ın ilk dönemleriyle bir tutulabilecek bu çağın, yeni insanlar gerektirdiğini kavradım. Bireysel açıdan, arkadaşlarımdan tiksiniyordum; onları bizi birleştiren yüce emel için, bireyliğimizden vazgeçmemiz gerektiğine inandırmak için boş yere uğraştım durdum.

Tanrıbilimciler, Tanrı’nın dikkati bir an olsun kalem tutan şu elimden uzaklaşsa, bu elin ışıksız bir ateşle çarpılmış gibi yokolacağını iddia ediyorlar. Bence, gerekçesi olmadan kimse varolamaz, kimse bir bardak suyu dudaklarına götüremez ya da bir parça ekmeği ısıramaz. Bu gerekçe her insan için farklıdır; ben, inancımızın dayanıklılığını ölçecek amansız savaşı bekliyordum. Bu savaşın çarpışmalarında bir asker olacağımı bilmek bana yetiyordu. Zaman zaman İngiltere ve Rusya’nın ödlekliğinin bizi yoksun bırakmasından çekindim. Rastlantı ya da yazgı geleceğimi başka şekilde ördü: 1 Mart 1939 günü, gün batınımda Tilsit’te gazetelerin bahsetmediği ayaklanmalar oldu; Havra’nın arka sokağında, iki kurşun bacağımı delip geçti, kesmek gerekti.* Birkaç gün sonra, ordularımız Bohemya’ya giriyordu; sirenler bu olayı haber verdiğinde, sakin bir hastanede yatağa çakılmış, kendimi Schopenhauer’ün kitaplarında kaybedip, unutmaya çalışıyordum. Boş yazgının simgesi olan koca ve mayışık bir kedi pencere kenarında uyukluyordu.

[ (*) Bacağın kesilmesinin sonuçlarının çok ciddi olduğu fısıldanıyor. (Yayıncının notu.)]

Parerga und Paralipomena’nın birinci cildinde, doğum anından ölümüne bir insanın başına gelebilecek olayların tamamının kendi tarafından önceden belirlendiğini yeniden okudum. Demek ki, her savsaklama önceden düşünülmüş, her rastlantısal karşılaşma bir sözleşme, her küçük düşme bir tövbe, her başarısızlık gizli bir zafer, her ölüm bir intihar idi. Felâketlerimizi kendimizin seçtiği düşüncesi kadar kurnaz bir avuntu yoktur; bu bireysel erekbilim bize gizli bir düzeni açımlar ve bizi olağanüstü bir şekilde Tanrı ile karıştırır. Hangi karanlık niyet bana bu gün batımını, bu kurşunları ve bu kesik bacağı arattı? (diye sordum kendi kendime.) Savaş korkusu olmadığını biliyordum; daha derin bir şeydi. Sonunda kavradım. Bir din için ölmek, onu bütünüyle yaşamaktan daha basitti; Efes’de vahşi hayvanlarla kapışmak (binlerce adsız şehit böyle yaptı) İsa’nın kölesi Petrus olmaktan daha az zordu; bir eylem insanın bütün saatlerinden daha az önem taşıyordu. Savaş ve zafer kolaylıklardı; Raskolnikov’un girişimi, Napolyon’unkinden daha çetindi. 7 Şubat 1941’de, Tarnowitz toplama kampı müdür yardımcılığına atandım.

Bu görevin uygulanması benim için pek hoş olmadı, ama asla savsaklama günahını işlemedim. Ödlek, kılıçların arasında sınanır; bağışlayan, acıyan insan sınavını tutukevlerinde ve başkasının acısında verir. Temelde, nazizm ahlâki bir eylemdir, yozlaşmış insanlığın yeni deriye kavuşmak için eski deriyi değiştirmesidir. Savaş sürecinde, subayların çığlıkları ve bağırışmalar arasında, bu dönüşüme sık rastlanır; sinsi, yanıltıcı merhametin asırlık sevecenliklerle aklımızı çelmeye çalıştığı iç karartıcı zindanda durum aynı değildir. Bu sözleri boş yere kullanmıyorum; Zerdüşt’ün üst insanı için acıma en büyük günâhtır. Breslau’dan ünlü şair David Jerusalem’i bize gönderdiklerinde az kalsın (itiraf ederim) bu günâha giriyordum.

Elli yaşlarında bir adamdı. Bu dünyanın mallarından yoksul, hırpalanmış, yadsınmış, ayıplanmıştı, dehâsını Mutluluğu övmeye adamıştı. Anımsadığım kadarıyla, Albert Soergel Dichtung der Zeit adlı yapıtında onu Whitman ile karşılaştırıyor. Bu benzetme pek yerinde değil. Whitman, evreni önsel, genel, hemen hemen aldırmaz bir şekilde ulular; Jerusalem ise titiz kılı kırk yaran bir aşkla her şeyden sevinç duyar. Asla sayım döküme, kataloglamaya girişmez. Kaplan Ressamı Tse Yang başlıklı, kaplanlar gibi çizgili, enlemesine ve sessiz kaplanlarla aşırı yüklü ve delik deşik o derin şiirin birçok altı ölçülü dizesini ezberden tekrarlayabilirim. Ölüm saati çaldığında, boş yere yanlışlarını bağışlatmaya çalışan, yaşamının asıl gizli aklanmasının müşterilerinden birine (yalnız bir kere gördüğü ve anımsamadığı biri) Shylock kişiliğini esinlemek olduğundan habersiz, 16. yüzyılda yaşamış Londralı bir tefecinin kendi kendine mırıldanışını konu edinen Rosencrantz Melekle Konuşuyor’ı da unutamam. Akıldan çıkmayan gözleri olan, sarı tenli, hemen hemen kapkara sakallı David Jerusalem, her ne kadar aslında yoldan çıkmış ve nefretle anılan Eşkenazlar’dan olsa da Sefarad Yahudilerinin tam bir prototipiydi. Ona karşı katı davrandım; ne acımanın, ne de ününün beni yumuşatmasına izin vermedim. Olası bir cehennemin tohumunu taşımayan hiçbir şeyin var olmadığını epeydir biliyordum; bir yüz, bir sözcük, bir pusula, bir cıgara reklamı onları unutmayı beceremeyen birini deli edebilirdi. Macaristan haritasını aklından çıkaramayan kişi deli olmaz mıydı? Bu ilkeyi kampımızın disiplinli yönetimine uygulamaya karar verdim ve…* 1942 sonunda Jerusalem aklını yitirdi; 1 Mart 1943’te intihar etmeyi başardı.**

[(*)O Burada birkaç satırı çıkarmak kaçınılmazdı.(Yayıncınınnotu.)

(**) Jerusalem adı ne arşivlerde, ne de Soergel’in eserlerinde yeralıyor. Alman Edebiyatı kitaplarında da adı geçmiyor. Buna karşın, bir kurgu kahramanı olduğunu da sanmıyorum. Otto Dietrich Zur Linde'nin emri üzerine, Tarno witz’de birçok Musevi aydını işkenceye tabi tutuldu, örneğin piyanist Emma Rosenzweig. "David Jerusalem" belki birçok kişinin simgesidir. 1 Mart 1943'te öldüğü söyleniyor burada; anlatan 1 Mart 1939’da Tilsit'te yaralanmıştı. (Yayıncının notu.)]

Onu yokettiysem, bunu acıma duygumu yoketmek için yaptığımı Jerusalem anladı mı bilmiyorum. Benim gözümde bir insan, hattâ bir Yahudi bile değildi; ruhumun nefret edilen bir bölgesinin simgesine dönüşmüştü. Onunla birlikte can çekiştim, onunla birlikte öldüm, onunla birlikte kendimi bir anlamda yitirdim; işte bu nedenle acımasız oldum.

Bu sırada, mutlu bir savaşın büyük günleri ve büyük geceleriyle coşuyorduk. Soluk aldığımız havada aşka benzer bir duygu vardı. Denizi yanıbaşında hissetmiş gibi, kanda bir heyecan ve bir taşkınlık vardı. Bu yıllar boyunca, her şey farklıydı; uykunun tadına kadar. (Belki ben hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olamadım, ama bilindiği gibi mutsuzluk kayıp cennetler gerektirir.) Bütünlük için, yani bir insanın uluşabileceği deneyimlerin tamamı için can atmayan bir tek insan yoktur; bu sonsuz kalıtın herhangi bir yerinden yoksun kalmaktan korkmayan bir tek insan da yoktur. Ama benim kuşağım her şeye sahip oldu, çünkü önce zafer bağışlandı, sonra da bozgun.

1942 yılının ekim ya da kasımında, ağabeyim Friedrich Mısır’ın kum çöllerinde, ikinci El Alameyn çarpışmasında öldürüldü; birkaç ay sonra, bir hava bombardımanında doğduğum ev yerle bir oldu; 1943 haziranı sonunda da, bir başkası laboratuvarımı yoketti. Büyük anakaraların hırpaladığı Üçüncü Reich can veriyordu, eli herkese karşı kalkmıştı, herkesin eli de ona karşı. İşte o zaman benzersiz bir şey oldu, ancak bugün anladığımı sanıyorum. Öfkenin kadehini tüketebileceğime inanıyordum, ama son damlaya vardığımda beklenmedik bir tat beni durdurdu, gizemli ve neredeyse korkunç mutluluğun tadı. Birçok açıklamayı denedim; hiçbiri yeterli görünmedi.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gizliden gizliye suçlu olduğumu biliyorum ve beni yalnız ceza bağışlatabilir, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü sona vardım ve çok yorgunum, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gerçekleşti, çünkü geri döndürülemeyecek biçimde geçmiş, şimdiki ve gelecek olaylarla birleşiyor, çünkü bir tek gerçek olguyu kınamak veya ondan üzüntü duymak bütün evrene hakaret etmektir, diye düşündüm. Kendi kendime bu nedenleri gösteriyordum, ta ki doğrusunu bulana dek.

İnsanların ya Aristotelesci, ya da Platoncu doğdukları söylenir. Bunun anlamı, Aristoteles ve Platon arasında bir kalem kavgasına konu olmayan soyut nitelikte hiçbir tartışmanın bulunmadığıdır; yüzyıllar ve iklimler boyunca adlar, lehçeler, yüzler değişir, ama ebedi hasımlar asla. Toplumların tarihi de gizli bir süreklilik içerir. Arminius bir bataklıkta Varus’un tümenlerini kılıçtan geçirdiğinde, Alman İmparatorluğu’nun bir müjdecisi olduğunu bilmiyordu. İncil çevirmeni Luther, yaptığının İncil’i sonsuza dek geçersiz kılacak bir toplum yaratmak olduğundan kuşkulanmıyordu bile; 1758’de bir Moskova kurşunuyla öldürülen Christoph Zur Linde bir anlamda 1914 zaferlerini hazırladı; Hitler bir tek ülke için savaştığını sandı, aslında herkes için, hattâ saldırganlığının ve nefretinin kurbanları için savaştı. Kendi beninin bilmemesinin önemi yok; kanı ve istemi biliyordu. Dünya Yahudilik’ten ve Yahudilik’in hastalığı olan İsa inancından ölüyordu. Bu kılıç bizi öldürüyor ve bizler bir labirent ören ve günlerinin sonuna dek içinde gezinmeye hüküm giyen büyücüye veya bilmediği birini yargılayıp ölüme mahkûm eden, ardından da “Bu adam sensin” açınlamasmı duyan Davud’a benziyorduk. Yeni düzenin kurulması için birçok şeyin yıkılması gerekiyordu; Almanya’nın bunlardan biri olduğunu öğrendik şimdi. Yaşamımızdan biraz daha fazla bir şey verdik, anayurdumuzun yazgısını. Kimileri lanetlesin, kimileri ağlasın; ben yazgımızın çevrimsel ve kusursuz olmasından sevinç duyuyorum.

Şimdi amansız bir çağ dünya üzerinde süzülüyor. Bu çağı biz yarattık, bundan böyle kurbanı olan bizler. İngiltere’nin çekiç, bizim ise örs olmamızın ne önemi var? Önemli olan, köle ruhlu Hıristiyan pısırıkları yerine şiddetin hüküm sürmesi. Eğer şiddet ve haksızlık ve mutluluk Almanya için değilse, varsın öteki uluslar için olsun. Yeter ki Cennet varolsun, bizim yerimiz Cehennem bile olsa.

Yüzümü aynada seyrediyorum, kim olduğumu, birkaç saat içinde sonla yüzyüze geldiğimde nasıl davranacağımı öğrenmek için. Bedenim korku duyabilir, ben asla.

Sh: 177-184

SHAKESPEARE  BELLEĞÎ

GOETHE’NİN, Edda’ların ve sonradan ortaya çıkan türkü Nibelungenlied’in hayranları vardır; benim yazgımsa Shakespeare’di. Hâlâ da öyle, üstelik kimsenin -daha yeni Pretoria’da ölen Daniel Thorpe’u saymazsak tabii -önceden sezemeyeceği bir anlamda. Bir de yüzünü asla görmediğim biri var.

Adım Hermann Soergel. Meraklı okur, bir zamanlar metnin iyice anlaşılmasında gerekli olduğuna inandığım ve İspanyolca dahil birçok dile çevrilen eserim “Shakespeare Kronolojisi” ni karıştırmıştır belki. Aynı zamanda, Theobald’ın 1734’teki eleştirel baskıya eklediği bir düzeltiyle başlayan ve bugüne dek yapıtın ayrılmaz bir parçası kabul edilen uzunlamasına polemiği anımsaması da hiç olanaksız değil. Hemen hemen iğneli diyebileceğimiz sayfaların anlatımına şaşmyorum bugün. 1914 yılında, Yunanca uzmanı ve oyun yazan George Chapman’ın, farkına bile varmadan, İngilizceyi kökenine, Anglosakson özüne (Urprung) götürene dek işlediği Homeros çevirilerinde karşılaşılan bileşik sözcükler üzerine de bir inceleme kaleme aldım, ama yayımlamadım. Şimdi tınısını bile unuttuğum sesinin günün birinde benimkine benzeyeceği hiç aklımdan geçmezdi… Adımın başharfleriyle imzaladığım bir başka yazıyla, sanırım edebi biyografim tamamlanıyor. 1917 yılında Batı cephesinde can veren kardeşim Otto Julius’un ölümünü düşünüp durmaktan kurtulmak için giriştiğim basılmamış Macbeth çevirimi de eklemek uygun düşer mi bilmiyorum. Sonunu getirmedim; İngilizcenin, şansına, iki ses düzeninden de -Almanca ve Latince-yararlandığını anladım, oysa bizim Almancamız, daha uyumlu olmasına karşın, yalnızca tek bir ses düzeniyle sınırlıdır.

Daniel Thorpe’dan söz ettim. Binbaşı Barclay, bir Shakespeare kongresinde tanıştırmıştı bizi. Ne yeri, ne de tarihi belirteceğim; böylesi açıklamaların gerçekte belirsizlik olduğunu gayet iyi biliyorum.

Önemli olan, yan körlüğümün unutmaya yardımcı olduğu Daniel Thorpe’un çehresinin yaydığı mutsuzluktu. Yılların sonucunda, insan pek çok şeyde olduğundan başka türlü görünmeyi başarabilir, ama asla mutluluk taslayamaz. Neredeyse fiziksel bir biçimde, Daniel Thorpe hüzün yayıyordu çevresine.

Uzun bir toplantıdan sonra, gece bizi sıradan bir köşe meyhanesine götürdü. Kendimizi İngiltere’de hissetmek için (o sırada oradaydık) törenle testiler dolusu ılık ve siyah bira tükettik.

-Pencap’dayken, dedi binbaşı, bir dilenciden söz etmişlerdi bana. Bir İslâm inanışı, kuşların dilini anlamayı sağlayan bir yüzüğü Hazreti Süleyman’a mal edermiş. Dilencinin bu yüzüğü elinde tuttuğu dillere destanmış. Öylesine paha biçilmez bir şeymiş ki, adam kimselere satamamış ve Lahor’da Vezir Han Camii’nin avlularından birinde ölüp gitmiş.

Chaucer’ın de bu harika yüzük masalını çok iyi bildiğini düşündüm, ama söylersem Barclay’in öyküsünün keyfi kaçmış olacaktı.

Yüzüğe ne olmuş peki? diye sordum.

Bütün büyülü nesnelerin geleneğinde olduğu gibi, kaybolup gitmiş. Kim bilir, belki de hâlâ caminin gizli bir köşesindedir veya kuşların yaşamadığı bir yörede, adamın birinin parmağındadır.

Ya da söyledikleri seçilemeyecek kadar çok kuşun bulunduğu bir yerde, dedim.

Öykünüz Barclay, biraz meseli andırıyor.

İşte bu noktada konuşmuştu Daniel Thorpe. Bunu da kişiliksiz bir sesle, bize bakmadan yapmıştı. İngilizceyi garip bir şekilde söylemliyordu, bunu Doğu’da uzun süre kalmasına yordum.

Mesel değil ama, diye sürdürdü, mesel olsa bile gerçek. Öyle paha biçilmez şeyler vardır ki satılmaları mümkün değildir.

Şimdi toparlamaya çabaladığım sözcükler, onları söylerken Daniel Thorpe’un duyduğu inançtan daha az etkilemişti beni. Devamını getireceğini sanmıştık, ama konuştuğuna pişman olmuşçasına birden sustu, Barclay bizden ayrıldı. İkimiz beraberce otele döndük. Saat iyice geç olmuştu, yine de Daniel Thorpe bana söyleşiyi odasında sürdürmemizi önerdi. Bir süre havadan sudan lâfladıktan sonra, bana:

Size Hazreti Süleyman’ın yüzüğünü sunuyorum, dedi. Bunun bir eğretileme olduğu su götürmez, ama bu eğretilemenin içeriği hiç de yüzükten aşağı kalmaz. Size Shakespeare’in belleğini sunuyorum, en çocuksu ve eskil günlerinden, 1616 Nisanı başına dek olan bütün günlerinin belleğini.

Dilim tutulmuştu. Sanki bana deniz sunulmuştu.

Sahtekâr değilim, diye sürdürdü Thorpe. Deli de değilim. Beni sonuna dek dinlemeden bir yargıya varmamanızı rica ediyorum. Herhalde binbaşı, askeri doktor olduğumu ya da bir zamanlar bu işi yaptığımı söylemiştir size. Öykü birkaç sözcüğe sığdırılabilir. Doğu’da, tan sökerken, kanlı bir hastanede başlar. Kesin tarihinin önemi yok. İki tüfek kurşunuyla vurulmuş olan bir asker, Adam Clay, ölümünden hemen önce, son nefesiyle bana değerli belleği sunmuştu. Can çekişme ve yüksek ateş yaratıcılığı artırır; pek güven duymadan armağanı kabul ettim. Ayrıca, savaşta bir çarpışmadan sonra, hiçbir şey tuhaf kaçmaz. Armağanın eşsiz koşullarını açıklamaya yetecek kadar zamanı kalmıştı yalnızca. Belleği elinde tutanın yüksek sesle sunması ve ötekinin de aynı şekilde kabul etmesi gerekiyordu. Veren sonsuza dek yitiriyordu.

Askerin adı ve hüzünlü sahne bana edebi göründü, sözcüğü kötü anlamda kullanıyorum.

Shakespeare’in belleği şimdi sizde mi? diye sordum, biraz yılmış bir sesle.

Şimdi iki belleğim var, diye karşılık verdi Thorpe. Kendiminki ve kısmen ben olan Shakespeare’inki. Daha doğrusu ben iki belleğin elindeyim. İkisinin içiçe girdiği bir bölge var. Hangi yüzyıla yerleştireceğimi bilemediğim bir kadın çehresi var.

Shakespeare’in belleğiyle neler yaptınız? diye sordum o zaman.

Bir sessizlik oldu.

Eleştirmenlerin horgörüyle karşıladıkları ve Amerika Birleşik Devletleri ve sömürgelerde ticari bir başarı kazanan romansı bir biyografi yazdım, dedi bir süre sonra. Sanırım hepsi de bu kadar. Armağanımın bedava olmadığı konusunda sizi daha önce uyarmıştım. Hâlâ yanıtınızı bekliyorum.

Düşünceye daldım. Garip olduğu kadar renksiz yaşamımı Shakespeare arayışına adamamış mıydım? Yolculuğun sonunda da onunla karşılaşmam yerinde değil miydi?

Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum, dedim ve her sözcüğü vurgulayarak.

Bir şey oldu kuşkusuz, ama kavrayamadım. Sanki belli belirsiz bir yorgunluk duydum, belki de benim kuruntumdu.

Thorpe’un bana söylediklerini açık seçik anımsıyorum:

Bellek bilincinize yerleşti, ama onu bulgulamanız gerekiyor. Düşlerde, uyanıklıkta, bir kitabın yapraklarını çevirirken veya bir köşeyi dönerken birdenbire ortaya çıkacak. Sabırsızlanmayın, anılar uydurmaya kalkışmayın. Rastlantı, gizemli işleyişine göre onu destekleyebilir veya köstekleyebilir. Ben unuttukça, siz anımsayacaksınız. Kesin bir tarih söz veremem.

Gecenin arta kalan kısmını, Shylock’un kişiliği üzerine tartışarak geçirdik. Shakespeare’in Yahudilerle özel ilişkisinin varlığı konusunda soruşturmaktan kaçındım. Thorpe’un onu sınamaya kalkıştığım izlenimine kapılmasını istemiyordum. Yatışarak mı, yoksa kaygıyla mı bilmem, görüşlerinin, benimkiler gibi, çok kuralcı ve saymaca olduklarını belirttim.

Bir gece önce sabahlamama karşın, sonraki gece de gözüme pek uyku girmedi. Daha önceleri de birçok kez olduğu gibi, ödleğin biri olduğumun farkına vardım. Düşkırıklığına uğrama korkusuyla, kendimi umuda kaptırmıyordum. Thorpe’un armağanının aldatıcı olduğunu düşünmek işime geliyordu. Karşı konulamayacak şekilde, umut baskın çıktı. Shakespeare benim olacaktı, kimsenin kimseye ait olmadığı gibi, ne aşkta, ne dostlukta, hatta ne de nefrette. Bir anlamda, ben Shakespeare olacaktım. Tragedyaları, karmaşık soneleri yazmayacaktım, ama aynı zamanda Parkalar da olan cadıların bana açınlandığı anı anımsayacaktım, şu engin dizelerin içime doğduğu anı da:

And s hake the yoke of inauspicious stars
From the worldweary flesh

Anne Hathaway’i anımsayacaktım, yıllar önce, Lübeck’de bir dairede bana aşkı öğreten, şimdi olgunluğa ermiş kadını anımsadığım gibi. (Anımsamaya çalışıyorum onu, ama bütün anımsayabildiğim san renkte duvar kâğıtları ve pencereden süzülen ışık. Bu ilk başarısızlık, beni sonrakilere hazırlamalıydı.)

Olağanüstü belleğin imgelerinin her şeyden önce görsel olacağını öngörmüştüm. Gerçek hiç de öyle değildi. Günler sonra, tıraş olurken, aynaya doğru bana yabancı gelen ve bir meslekdaşımın Chaucer’ın A,B,C’sine ait olduğunu belirttiği bazı sözcükler mırıldandım. Bir akşamüstü, British Museum’dan çıkarken, asla duymadığım çok basit bir ezgiyi ıslıkla çalmaya başladım.

Okuyucu, bu ilk açınlamaların ortak özelliğini kavramıştır herhalde, eğretilemelerin görkemine karşın, bu bellek görselden çok, işitseldi.

De Quincey, insan beyninin elyazısı bir müsvedde olduğunu ileri sürer. Her yeni yazı öncekini örter ve bir sonraki tarafından örtülür, buna karşın sınırsız gücü olan bellek, yeterli uyarının sağlanması halinde, ne kadar anlık olursa olsun, herhangi bir izlenimi kazıp, gömüldüğü yerden çıkarabilir. Vasiyetnamesine bakılırsa, Shakespeare’in evinde bir tek kitap yokmuş, hatta İncil bile, ama başvurduğu yapıtları bilmeyen yok. Chaucer, Gower, Spencer, Christopher Marlowe. Holinshed’in Tarih Defterler’i, Florio’nun Montaigne’i, North’un Plutarkhos’u. Shakespeare’in belleği bana gizli bir şekilde gelmişti; bu eski ciltleri okumak, yani yeniden okumak aradığım uyarı olabilirdi. En dolaysız yapıtı olan soneleri de yeniden okudum. Kimi zaman bir açıklama veya bir dolu açıklama geliyordu aklıma. İyi dizeler, yüksek sesle okunmayı gerektirir; birkaç gün içinde, fazla zorlanmadan onaltıncı yüzyılın pürtüklür’lerine ve açık seslilerine yeniden kavuşmuştum.

Zeitschrift für germanische Philologie’de, 127 numaralı sonenin Yenilmez Armada’nın uğradığı dillere destan bozguna gönderme yaptığını yazdım. 1899 yılında, Samuel Butler’in bu savı ortaya attığını anımsamadım.

Stratford-on-Avon’a yaptığım bir gezi, önceden de anlaşılabileceği gibi, sonuçsuz kaldı.

Ardından düşlerim yavaş yavaş değişime uğramaya başladı. Ne De Quincey’de olduğu gibi görkemli karabasanlar, ne de ustası Jean Paul’de olduğu gibi sofuca ve alegori dolu görüntüler taşıyorlardı. Tanımadığım yüzler ve odalar düşlerime girmeye başladı. İlk saptadığım çehre Chapman’ınkiydi, Ben Johnson’un ve biyografilerin söz etmediği, ama Shakespeare’in sık görüştüğü bir komşusunun yüzleri onu izledi.

Bir ansiklopedi satın alan kişi, her satıra, her paragrafa, her sayfaya ve her çizime sahip oluyor anlamına gelmez; yalnızca bu şeylerin bir kısmını tanıma olanağını elde eder. Bölümlerin alfabetik bir şekilde dizilişi sayesinde, eğer bu, somut ve görece basit birey için geçerlilik kazanıyorsa, soyut ve değişken, ondoyant ve diuers bir birey için, örneğin bir ölümün büyüsel belleği için neler olmazdı?

Bütün geçmişi eksiksiz bir şekilde, bir anda kavrama ayrıcalığı kimseye bağışlanmamıştır. Bildiğim kadarıyla ne Shakespeare’e, ne de yarı yarıya onun mirasçısı olan bana bağışlanmıştı bu yetenek. İnsan belleği bir toplam değildir; belirsiz bir olanaklar karmaşasıdır. San Augustin, yanılmıyorsam, belleğin saraylarından ve mağaralarından söz eder. İkinci eğretileme daha doğrudur. İşte bu mağaralara girdim ben de.

Bizimki gibi, Shakespeare’in belleği de alanları, kendi istemiyle sakladığı gölge alanları içeriyordu. Biraz utanarak, Ben Johnson’un ona ezbere Latince ve Grekçe altı ölçülü dizeleri okuttuğunu ve Shakespeare’in kulağının, o benzersiz kulağının, arkadaşlarının kahkahaları arasında birçok kez teklediğini anımsadım.

Sıradan insan deneyimini aşan mutluluk ve karanlık hallerini biliyordum. Farkına bile varmadan, uzun ve zorlu yalnızlık beni mucizeyi uysallıkla karşılamaya hazırlamıştı.

Otuz gün kadar sonra, ölünün belleği beni canlandırıyordu. Bir haftalık garip mutluluk boyunca, neredeyse Shakespeare olduğuma inanıyordum. Yapıtı benim için yenileniyordu. Biliyorum, Shakespeare’e göre ay, Diana kadar ay değildi ve şu karanlık ve yavaşça akan sözcük moon kadar Diana da değildi. Bir şey daha bulguladım. Hugo’nun savuncalı bir şekilde söz ettiği şu absence dans l’infini’ler yani Shakespeare’in göze batan özensizlikleri bilinçli olarak yapılmıştı. Sahneye yönelik söyleminin aşırı arıtılmış ve süslü değil (nicht allzu glatt und gekünstelt), doğal ve içten görünmesi için, Shakespeare bunları hoşgörmüş veya metinlere katmıştı. Yine aynı neden, onu eğretilemelerini karmaya itmişti.

my way of life
Is fall’n into the sear, the yellow leaf

Bir sabah, belleğinin derinliğinde bir suçu ayrımsadım. Tanımlamaya uğraşmadım; Shakespeare her zaman aynı şeyi yapmıştı. Bu suçun sapıklıkla hiçbir ortak özelliği olmadığını açıklamakla yetineceğim.

İnsan ruhunun üç yetisinin, bellek, kavrama ve istemin, öğrenime bağlı kurgular olmadığını anladım. Shakespeare’in belleği, bana Shakespeare’in koşullarından başka bir şey açınlayamazdı. Bunların da, şairin eşsizliğini oluşturmadığı su götürmez; önemli olan bu kırılgan malzemeyle yarattığı yapıttır.

Safdilce, ben de Thorpe gibi, bir biyografi yazmayı tasarlamıştım. Çok geçmeden, bu edebi türün benim sahip olmadığım bir yazarlık yeteneği gerektirdiğini anladım. Ben anlatmayı beceremem. Shakespeare’inkinden de olağanüstü olan kendi öykümü bile anlatmayı beceremem. Üstelik böyle bir kitap yararsız olurdu. Rastlantı ya da yazgı, Shakespeare’e, her insanın başına gelen korkunç ve bayağı şeyleri vermişti; o bunları öyküncelere, düşünde gördüğü renksiz adamdan çok daha canlı kişiliklere, kuşakların dillerinden düşmeyecek dizelere, sözlü müziğe dönüştürmeyi biliyordu. Neden çözmeli bu ağın örüsünü, neden çökertmeli bu kuleyi, neden Macbeth’in sesini ve öfkesini belgesel bir biyografinin veya gerçekçi bir romanın sınırlı boyutlarına indirgemeli?

Goethe, bilindiği gibi, Almanya’nın resmî saygınlığını oluşturur; biraz özlem duyarak yaydığımız daha içten bir saygınlık da Shakespeare saygınlığıdır. (İngiltere’de, İngilizlere bunca uzak olan Shakespeare resmî saygınlık işlevini üstlenir; İngiltere’nin kitabı İncil’dir.)

Serüvenin ilk adımlarında, Shakespeare olma mutluluğunu duydum; sonundaysa baskı ve dehşetini. Başlangıçta, iki belleğin suları birbirine karışmıyordu. Zamanla, koca Shakespeare nehri, benim kendi halinde dereme karıştı ve neredeyse yok etti. Ürpererek atalarımın dilini unutmaya başladığımın farkına vardım. İnsanın kimliği belleğe dayandığından, aklımı oynatmaktan korkmaya başladım.

Dostlarım beni ziyarete geliyorlardı; cehennemde olduğumu algılamamalarına şaşıyordum.

Beni çevreleyen gündelik şeyleri de {die alltagliche Umwelt)kavrayamamaya başladım. Bir sabah kendimi koca taş, tahta ve cam biçimler arasında yitirdim. Islıklar ve uğultular beni serseme çevirmişti. Bana sonsuz gibi görünen bir an, Bremen istasyonunun lokomotiflerini ve vagonlarını tanımakta güçlük çektim. Yıllar geçtikçe, her insan belleğinin artan yüküne katlanmak zorunda kalır. İkisi, kendiminki ve ötekininki, kimi zaman kaynaşır gibi olsalar da, iletişimsizlikleriyle belimi bükmüşlerdi.

Her nesne kendi varlığında diretmek ister, diye yazıyor Spinoza. Taş taş olmak ister, kaplan da kaplan, ben de yeniden Hermann Soergel olmayı arzu ediyordum.

Yakamı kurtarmaya karar verdiğim tarihi anımsamıyorum En kolay yönteme başvurdum. Telefonda gelişigüzel numaralar çevirdim. Çocuk ve kadın sesleri yanıt veriyordu. Onlara saygısızlık etmemeyi görev bildim. Sonunda, kültürlü bir erkek sesi telefonu açtı.

Shakespeare’in belleğini ister misiniz?, dedim. Size önerim son derece ciddi, farkındayım. İyice düşünün. Bu tehlikeyi göze alıyorum, diye karşılık verdi, pek inanmayan bir ses. Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum.

Armağanın koşullarını açıkladım. Çelişkili bir şekilde, bir yandan yazmak zorunda olacağım kitabın özlemini duyuyordum, öte yandan da misafirin, hortlağın beni asla bırakmayacağından korkuyordum.

Telefonun almacını yerine koydum ve bir umut gibi, yazgısına boyun eğen şu sözcükleri tekrarladım.

Simply the thing I am shall make me live

Eski belleği uyandırmak için yöntemler kurmuştum; silmek için başkalarını aramam gerekti. İçlerinden biri, Swedenborg’un isyancı öğrencisi William Blake’in mitolojisinin incelemesiydi. Güç olmaktan öte, karmaşık olduğunu kanıtladım kendi kendime.

Bu ve bunun gibi başka yolların yararsızlığı ortaya çıktı: hepsi beni Shakespeare’e götürüyordu.

Bekleyiş boyunca beni oyalayacak tek çözümü buldum sonunda: titiz ve engin müzik: Bach.

P. S. 1924 Şimdi tüm insanlar arasında bir insanım. Uyanıklığımda, fiş dolabını uzmanca çekip çeviren ve uzmanca bayağılıklar kaleme alan değerli Profesör Hermann Soergel’im, ama kimi zaman tan sökümünde, düş görenin Öteki olduğunu biliyorum. Arada bir, belki de gerçek olan küçücük ve uçucu anılar beni şaşırtıyor.

Sh: 334-343

BAŞKA BİR UYDURMA PARÇA

USTANIN öğrencilerinden biri, onunla yalnız kalıp görüşmek ister, ama bir türlü cesaret edemez. Usta ona:
Derdin nedir söyle bana, der.
Öğrenci yanıtlar:
Cesaretim yok.
Usta:
Ben cesaret veririm sana, der.
Öykü çok eski, ama uydurma olmama olasılığı yüksek bir gelenek, bu adamların tan ve çölün sınırında konuştuklarını esirgemiş.
Öğrenci:
Üç yıl önce bir günah işledim, der. Başkaları bilmiyor, ama ben biliyorum ve tiksinmeden sağ elime bakamaz hale geldim.
Usta:
Bütün insanlar günah işlemiştir, der. Günah işlememek insanlar katında yazılı değildir. Bir başkasına kinle bakan, yüreğinde onu öldürmüş sayılır.
Öğrenci:
Üç yıl önce Samiriye’de bir adam öldürdüm, der.
Usta ses çıkarmaz, ama çehresi değişir ve öğrenci öfkesinden çekinmeye başlar. Sonunda konuşur:
On dokuz yıl önce Samiriye’de bir insana can verdim. Yaptığından pişmanlık duydun bile.
Öğrenci:
Doğru, der. Gecelerim yakarı ve gözyaşlarıyla dolu. Beni bağışlamanı istiyorum.
Usta:
Kimse bağışlayamaz, Yaratan bile, der. Bir insan yaptıklarıyla yargılansaydı, ne cehennemi ne de cenneti hak edecek kimse olurdu. Kardeşini öldüren adam olduğundan emin misin hâlâ?
Öğrenci:
Beni kamayı kınından çıkarmaya iten öfkeyi anlamıyorum, der.
Usta:
Gerçek ruhların içine işlesin diye mesellerle konuşmaya alışkınım ben, ama seninle bir babanın oğluyla konuştuğu gibi konuşacağım, der. Ben günaha giren o adam değilim; sen o katil değilsin ve onun kölesi olmayı sürdürmek için geçerli bir tek nedenin yok. İşte üstüne düşen, her insanın yerine getirmesi gereken görevler: hakbilir olmak, mutlu olmak. Kendini kurtarmalısın. Senin yanlışın olarak kalan bir şey varsa, onu ben üstüme alacağım.
Diyalogun gerisi kayıp.

Sh: 363-364

 

Kaynak: Gölgeye Övgü, JORGE LUIS BORGES, Elogio de la sombra Çeviren: Münir H. Göle, Nisan, 1994, İstanbul

 

“DİN, BİLİM VE İDEOLOJİ” TARTIŞMALARI


(1)

Paul Henze, 1993’ün sonlarında yayınlanacak olan “Türkiye: 21’inci Yüzyıla Doğru”da, “Saidi Nursi’nin takipçisi Nurcuların”, “bilimin, modern bilginin ve ciddi modern eğitimin, İslâm inancının başlıca geleneklerinden biri olduğunu vurguladıklarını”, “Nakşibendilerin” ise, “aydınlanmacılık karşıtı ve geçmiş özlemcisi olmadıklarını ileri sürüyor (Turkey’s New Geopolitics, s. 7-8.) ve bu bölüme düştüğü dipnotta, “Eski Sovyetlerde püriten (puritanical)[ tutucu, gerici, bağnaz ]  vahabi doktrinlerin, materyalizme ve çürümeye karşı panzehir olarak yaygınlaştığını”, “sufı tarikatların, eski Sovyetlerde toplumların en ilerici kesimlerinden destek gördüğünü, bunların bir bölümünün ekonomik ve sosyal konulara son derece modern yaklaştığını” (Turkey’s, s. 31, 6n.) yazıyordu.

Nurcuların bilimden, modem bilgiden ve modem eğitimden yana olduklarına, Nakşibendilerin aydınlanmacılık karşıtı ve geçmiş özlemcisi olmadıklarına kaynak olarak, Henze, Şerif Mardin’in İletişim Yayınları arasında Bediüzzaman Said Nursi Olayı adıyla çevirisi yayınlanan Religion and Social Change in Modern Turkey: The Case of Bediüzzaman Said Nursi (Albany, State University of New York Press, 1989) kitabını gösterecekti.

Henze, “müritleri arasında politikacılarla işadamları da bulunan Nakşibendi tarikatı”nın, “yeni bağımsızlaşan Türk cumhuriyetlerde ortaya çıkmaya başlayan girişimci sınıflarla temas” için, “doğal bir ortam sağlayacağını” da (Turkey’s, s. 32) eklemekte duraksamayacaktır. “Eski Sovyetler Birliğindeki müslümanlar arasında” “yaygın hale gelen materyalizme ve çürümeye karşı”, “materyalist kirlenmeye karşı” “etkili bir panzehir”, ve “komünizme, Rus egemenliğine karşı yeraltı muhalefetinin güçlü bir öğesi” olarak etkin olmuş olan dine ve özellikle de tarikatlara, şimdi bu ülkelerde Rus nüfuzuna karşı siyasal ve ideolojik bir misyon da yükleniyordu.

Kissinger’m deyişiyle, Azerbaycan dâhil Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin haritada bile yerini gösteremeyecek olan Amerikalı yöneticilerin yeni girişimci sınıflarla ilişki kurabilmeleri için “bu cumhuriyetlerle tarihi yakınlığı ve ırk benzerliği” nedeniyle Türkiye’ye gereksinim duyuluyor (Yeni Yüzyıl, 15 Kasım 1996), ama bu ilişkinin, Türkiye’nin laik kimliği aracılığıyla değil, dinsel ve etnik kimlikler aracılığıyla, “devlet” aracılığıyla değil, “cemaatler” aracılığıyla kurulmak istendiği duyumsatılıyordu.

Pantürkizmin ve panislâmizmin bugün de gerici ve faşist olarak nitelenmesini eleştiren ve pantürkist ve panislâmist karşıtı klasik Atatürkçü politikaların artık eskidiğini yazan Henze, Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerin dinsel açıdan “İslâm” ve etnik açıdan “Türk” temeli üzerinde kurulması gerekeceğini belirtmekle kalmıyor, bu ülkelerdeki yeni girişimci sınıflar ile Nurcular ve Nakşibendilerin birbirleri için doğal bir ortam oluşturduğunu ileri sürüyordu.

Gerici olan da ilişki kurulması değil, ilişkinin içeriği ve yöntemiydi. Yani Türkiye’nin, Türk ya da İslâm toplulukların çoğunlukta olduğu yeni cumhuriyetlerle siyasal, ekonomik ve kültürel ilişki kurması değil, bu ilişkinin din ve ırk benzerliği üzerine kurulmuş olmasıydı.

Böyle bir ilişkilendirme, her şeyden önce Nakşibendiliğin ve Nurculuğun tarikat olarak yapılanmalarının dışında ve farklı alanlarda kurumlaşmasının, ve giderek siyasal ve ekonomik bir güç haline gelmesinin ortamını sağlayacağı gibi, bu tarikatların dışında kalan sünni kesim ile ve bir bütün olarak aleviler ile yaratacağı olumsuzlukların da yeni dinsel ayrışmaları canlandırması ve hızlandırması kaçınılmazdı.

Ama asıl önemli olan, ABD’nin, Orta Asya Türk cumhuriyetlerde nüfuz alanları oluşturmak ve kendi nüfuzunu yaymak amacıyla da olsa, bu kültür düzeyi yüksek laik cumhuriyetlere, bilim, modern bilgi, modern eğitim, kısacası aydınlanma şemsiyesi altında tarikatları (Nurculuğu ve Nakşibendiliği) yaymaya yönelmiş olmasıdır. Üstelik bu, genel bir stratejinin uygulanmasının bir parçası olması açısından da önem taşımaktadır.

(2)

Paul Henze, Nurcuların, bilimden, modern bilgiden ve ciddi modern eğitimden yana olduğuna ve Nakşibendilerin aydınlanmacılık karşıtı ve geçmiş özlemcisi olmadığına kaynak gösterdiği Şerif Mardin’in kitabında, Saidi Nursi’nin “Kur’an’la çağdaş bilimler arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmadığını gösterebildiği” (Mardin, s. 346) ileri sürülmekte, dolayısıyla da, Saidi Nursi ve Nurcular açısından, bilimin, modern bilginin ve ciddi modern eğitimin niteliği de açıklanmaktadır.

Şerif Mardin, aynı kitapta, “pozitif bilimlere ilişkin düşüncelerin Nurcular tarafından benimsendiğini” (Mardin, s. 68.) vurguladığı yerde, “Nurcu hareketin, materyalizme (…) böylelikle de kemalizmin pozitivist felsefi temellerini tahribe yönelik” “saldırıları”na (s. 69) değinir. Mardin, Nurcuların saldırdığı maddeciliğin, genel anlamda bir maddecilik değil, laik hareketle sınırlı bir maddecilik olduğunu da ekler, (s. 61.)

Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İbrahim Canan’ın kitabı “İslâm Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman’dan Çözümler”e (Yeni Asya Yayınlan, İstanbul 1994) “M. Fethullah” imzasıyla yazdığı “Takriz”de (“Sunuş”ta), “Bediüzzaman’ın bütün hayatı boyunca fikri bütünlüğünü koruduğunu” (s. 23) ileri süren Gülen, Saidi Nursi’nin din ile bilimi birarada, birlikte ele alan eski Said’e gönderme yaparken, yeni Said’in bilimi yadsıdığını, bütün nursiciler gibi, gözardı edecektir.

Somutlaştırarak şöyle de açıklanabilir:

1950’lerden başlayarak bilimi, dinin denetimi ve buyruğu altına alan eğitim sistemimiz, özünde, Saidi Nursi’nin 1890’larda önerdiği eğitim sistemine uygunlaştırılmış bir eğitimdir. Saidi Nursi, 1899’da, Van’dan İstanbul’a giderken, “Padişahla görüşüp, mekteplerde din dersleri; medreselerde ise fenler okutulmasını teklif edeceğini” söyleyecektir. “Bu şekilde tedrisat yapılınca, mektepliler dinsiz olmaktan, medreseler de taassuptan kurtulacak”tı. (Şahiner, s. 88.)

Ne var ki, yeni Said, bilim/fen ile dinin, akıl ile inancın, karşılıklı ve birlikte ele alınmasını savunan eski Said’i yadsıyacak ve “bühran-ı akliye (aklın tanıklığına) istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’an’m”, “akıl ve ilim ve fen”ne hükmetmesini (Hutbe-i Şamiye, s. 33) esas alan görüşü, eğitim sistemimize, ama görünüşte eski Said’in bilim ile dini birlikte ele alan görüşleri olarak egemen olacaktır.

Daha anlaşılır bir söylemle, bilimsel bilginin (materyalist eğitimin) temel alındığı laik okulların yanısıra, dinin (Kuran’ın) egemen olduğu ve bilimin dinin egemenliği altına alındığı imam-hatip okulları açılacak, giderek laik okullara konan din dersi, 12 Eylül 1980’den sonra zorunlu ders olacaktır. 1950’lerden sonra, Kuran kurslarına yasal statü kazandırılarak, Saidi Nursi’nin ondokuzuncu yüzyılın son yıllarında ileri sürdüğü eğitim sistemi, biçimsel olarak uygulanmaya başlanmış olacak, ama özünde, yeni Said’in Kuran’ın akla, bilime ve fenne egemen olacağı eğitim, okullarda belirleyici olmaya başlayacaktır.

Eğitim/öğretim birliğinin uygulanmaya başlanmasıyla, medreselere ve tekkelere son veriliyor, Tanzimatla birlikte açılmaya başlanan ve müspet (pozitif) bilimi eğitimin temeline oturtan “mektep”ler, Cumhuriyet döneminin laik okulları olarak gelişmeye ve yayılmaya başlıyordu. Genellikle tarikat şeyhlerinin, mollaların denetiminde bulunan medreseler ve kasabalarda ve köylerde kadiri ya da Nakşibendi tarikatının etkisinde bulunan hocaların ve imamların Kuran okumayı öğrettikleri tekkeler ise yasal olarak kapatılıyordu.

1950’li yıllardan, yani DP (Demokrat Parti) iktidarından sonra, din eğitimini esas alan ve dinin egemenliği altında bilime de programında yer veren imam-hatip okulları açılacaktı. (İmam-hatip okulları 1931-32’de kapatılmış, bunu izleyen dönemde zihinsel, bedensel (jimnastik) ve üretimsel (iş) eğitimin birlikte ve birarada uygulanacağı Köy Enstitüleri (1937) kurulmuştu. Köy Enstitülerinin nitel değişime uğrayarak kapatılması süreciyle birlikte, ilk imam-hatip okulu da, 1950-51’de Adana’da açılacaktır.)

Saidi Nursi’nin önerdiği gibi, “fenler okuyan” medreselere tekabül eden imam-hatip okulları birbiri ardına açılıyordu. Biçimsel olarak eski Said’in medreseler için öne sürdüğü görüşleri uygulanmakla birlikte, özünde yeni Said’in Kuran’ın akla, bilime ve fenne hükmettiği, bilimsel bilginin köleleştirildiği bir sistem eğitime egemen olmaya başlamıştı.

Tekkelerin yerini Kuran kursları almış, Kuran kursu hocaları devlet tarafından belirlendiği, belirli bir eğitimden geçtiği ve tam kara-cahil olmadıkları için, Saidi Nursi’nin önerisi de gerçekleşmiş oluyordu.

1890’lı yılların laik “mektep”leri ise, günümüzün okullarıydı ve bu laik okullara din dersi konarak, materyalist eğitimin yanısıra, din eğitimi de verilmekte, bilim ve din, birlikte, laik okullarda, eğitimin temelini oluşturmaktaydı.

Özel okulların açılması bir bakıma, laik okulların yanında, dinin bilime egemen olacağı “laik” okulların da açılmasına olanak sağlayacaktı. Milli Eğitim Bakanlığının denetiminde olsa da, özünde, yeni Said’in “dinin egemenliğinde bilim” anlayışının eğitime egemen olacağı okulların açılmış olması da bunun kanıtıydı.

(3)

Saidi Nursi, 1911’de Şam’da verdiği hutbenin 1951’deki yayınına yazdığı “Mukaddime”de, yeni Said’in, eski Said’i terkedişinin ana çizgilerini açıklar ve “karanlık kavanin-i ilmiyeler”den, yani karanlık bilimsel yasalardan nasıl bir dehşete kapılıp uzaklaştığını anlatır. (Hutbe-i Şamiye, s.21.)

Münazarat‘ta “Vicdanın ziyası din ilimleri, aklın nuru medeniyet fenleridir. İkisinin birleşmesiyle hakikat ortaya çıkar. Ayrıldıkları zaman, birincisinden taassup, İkincisinden hile ve şüphe doğar.” (Şahiner, s. 192-193) diyen Saidi Nursi, “Kuran-ı Kerimin ruhu Risale-i Nur’un cesedine girdikten sonra”, yani “yeni Said” olarak, “kırk elli sene evvelki” bir kanadı akıl, bilim ve maddi felsefeyle yaralı olan “eski Said’i” tedavi etmek durumunda kalacaktır. (Mesnevi-i Nuriye, 1977, s. 7 / Mardin, s. 150.)

Saidi Nursi’nin kendisini bu “tedavi seansı” şöyle özetlenebilir:

Hutbe-i Şamiye‘ye (1911), kırk yıl sonra (1950-51) yazacağı “mukaddime”nin devamında, “hayvanat âlemine” “maddi felsefe ile” bakan; “insan âlemi”ne “ehl-i dalaletin dürbünü ile” bakan; “küre-i arzın alemi”ni “dine itaat etmeyen felsefenin karanlıklı kavanin-i İlmiyeleri (bilimsel yasaları) ile gören eski Said’e, “iman bir gözlük” verecek, “Hikmet-i Kur’aniye ve imanın dürbünü ile” görecek, “Kur’an’dan gelen nur ve kuvvet-i iman”, “kafasına bir göz” verecek, “o dalalet gözlüğünü kıracak”, “Hikmet-i Kur’aniye ve imanın dürbünü ile görmeye” başlayacak, “Hikmet-i Kur’aniye ile ışıklanmış bir göz ile bakacak”tır. (Hutbe-i Şamiye, s. 18-22.) Bir başka deyişle, eski Said’in, iki kanattan biri olarak nitelediği “aklın ışığı fen bilimleri”, “fen ve bilim”, “maddi felsefe”, “bilimsel yasalar”, Risale-i Nur’u telif etmeye başlayan (1927) yeni Said’e göre, “küfr-ü mutlak”a götüren “dalalet”in başlıca etkenleri olarak nitelenecektir.

Dolayısıyla da, Saidi Nursi “küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletleri” ya da “fen ve ilim ile dalalete girenlerin tecavüzatmı durdurmak” ve “bir kısmını imana getirmek” için, “Cenab-ı Hakka hadsiz şükürler olsun ki, bu zamanın tam yarısına bir tiryak olarak (panzehir olarak) Kur’an-ı Mucizü’l-Beyanın bir mucize-i maneviyesi ve lemaatı bulunan Risale-i Nur” ile, yani “Kur’an’m elmas kılmcı ile” “en dehşetli muannid mütemerridleri” (“inatçı dikkafaları”) “kıracak”tı. CHutbe-i Şamiye, s. 22-23.)

“Vicdanın ziyası” ile “aklın nurü’nu, “din ilimleri” ile “medeniyet fenleri”ni eğitim içinde birlikte bir arada alan eski Said’e karşı, yeni Said, İngiliz ortodoks bir aileden gelen Nurcu hanımefendi Meryem Weld‘in söylemiyle, “Said-i Nursi hazretleri”, “bir tarafa vahiy ve dini, diğer tarafa aklı, bilimi ve felsefeyi” koyarak, aklın, bilimin, felsefenin, din ve vahyin emrinde, hizmetinde olması gerektiğini görmüş ve dine itaat etmeyen fen ve bilimi yadsımıştır. (Bkz: Meryem Weld, İslâm, Batı ve Risale-i Nur, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1986, s. 35, 83.)

“Kur’an’m dersiyle, irşadiyle” aydınlanacak olan yeni Said, “dünyevi bir saadetimiz, bir cihetle fünun-ı cedide-i medeniyededir”, ya da “kılıncımız fen ve san’at cevherinden yapılmalı” (Asar-ı Bediyye, s. 311; Malmisanij, s. 65, 70-72), ya da “aklın nuru medeniyet fenleridir” diye düşünmüş olan eski Said’i, “aklı, fikri, hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı” olarak niteleyecek, yaralı aklını tedavi ederek, “maddi felsefecin, “fen ve san’at”ın, “fünun-ı cedide-i medeniye”nin (“yeni uygarlık fenleri”nin), genel olarak akim, bilimin ve materyalist felsefenin, “bir zmdıka fikri”ne, “dinsizlik fikri”ne temel oluşturduğunu, “dine itaat etmeyen bir âlem gösterdiğini” görecekti. (Hutbe-i Şamiye, s. 21.)

Şerif Mardin, Saidi Nursi’nin yaşadığı değişimleri anlattığı bölümde, Nursi’nin, “felsefi ilimlere (Ulûm-u Felsefe) büyülenmiş olduğu gerçeğini keşfetmesi”nin, “manevi yolculuğunun başlangıç noktası olduğunu” yazar. Felsefi ilimler ile dini ilimlere (Ulûm-u İslâmi’ye) eşit ağırlık tanımış bulunan Saidi Nursi’nin ruhunu, felsefi bilimler bulanıklaştırmış, manevi ilerlemesinin önünde bir engel oluşturmuştu. Kuran okurken aniden doğan bir ışık, Allah’tan başka yaratan olmadığı fikrinin belirginleşmesine yolaçmış ve “bütün bulanıklıkları” temizlemişti. (Lem’alar, s. 104, 225> Mardin, s. 149-150.)

“Kırk elli sene evvel” “eski Said”in “aklı[nın], fikri[nin] hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı olduğunu” ve “tedavisi gerektiği”ni yazan [yeni] Said, “îmam-ı Rabbani”nin, kendisine, “gaybi bir tarzda” “tevhid-i kıble et”, “yani yalnız bir üstadın arkasından git” dediğini yazar ve ekler: “O çok yaralı eski Said’in kalbine geldi ki: “Üstad-ı hakiki Kur’an”dır. Tevhidi kıble bu üstadla olur.” “Yalnız o üstad-ı kudsinin irşadiyle hem kalbi, hem ruhu gayet garip bir tarzda sulûke başlayacak”, “Kur’an’ın dersiyle, irşadiyle hakikate bir yol bulmuş, girmiş” olacaktı. (Mesnevi-i Nuriye, 1977, s. 7> Şerif Mardin, s. 150.)

Saidi Nursi, eski Saidi Nursi’nin, yani Risale-i Nur “gelmeden” önce bir ölü gibi olduğunu, Risale-i Nur gelince onunla dirildiğini, felsefe ve gafletten gelen manevi bir ölümden de kurtulduğunu yazacaktır. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s.63> Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, s. 30.)

Saidi Nursi’nin “nura kavuşmadan önce, doğal olguların doğal nedenlerle açıklanması gerektiğine inandığını” belirten Şerif Mardin, “yeni benimsediği görüşe göre, nedenler ile birlikte sonuçlar da Allah’ın doğrudan müdahalesinin ürünüydü”. (Mardin, s. 51.) “Nedenler”i “ağaç”la, ve “sonuçlar”ı “meyve” ile örnekleyerek, ve bilimsel bilisizliği (cahilliği) bir tür “bilimselleştiren” ve yücelten Mardin, Saidi Nursi’nin, “ortaya koyduğu reddiyede biyolojiye sarılmasının nedeninin”, “canlılarla ilgili —biyoloji, botanik, fizyoloji gibi— bilimlerin1’ Osmanlı İmparatorluğunda 19. yüzyılda, “tıp mekteplerinin müfredatına sokularak, oldukça erken bir dönemde gelişmiş olmaları”na bağlar. “Şüphecilik de işte bu temel üzerinde gelişmişti; çünkü tıp mekteplerinde yaşam süreçlerinin fiziksel ya da kimyasal kökenlere sahip oldukları anlatılıyordu. Burası, şüpheciliğin üreme alanıydı ve Saidi Nursi’nin dikkatini buraya yöneltmesinin nedeni de bu olmalıydı. Daha sonraki yazılar, sürekli olarak, ilahi olan’m yaratıcı gücünün kanıtları olarak, biyolojik ve botanik süreçleri ele alacaktı.” (Mardin, s. 151-152.)

Kastamonu lise öğrencilerinin, “muallimlerimiz bize Allah’tan bahsetmiyorlar, bize halikımızı tanıttır.” sözlerine karşılık, Saidi Nursi, doğayı, yeryüzünü, evreni olduğu kadar “yüzer tunundan her bir fen”in, “bu kainatın Halik-i Zülcelalini esmasıyla bildirdiğini, sıfatını, kemalatını tanıttırdığını” (Şualar, s. 175-178) söyleyerek, bilimin ulaştığı, çözdüğü, kavradığı, açıkladığı ve türettiği her şeyi, Allah’ın varlığını ve büyüklüğünü tanımanın, bilmenin, anlamanın kendisi olarak açıklar. (Bkz: Şahinler, s. 332-335.)

Eski Said’i yadsıyan yeni Said’i, eski Said’in sözleriyle niteleyen M. Fethullah gibi, onun “Takriz” yazdığı kitabın sahibi Prof. Dr. İbrahim Canan da, “Said’in yarı-madde ve yarı-manadan” salt manaya “tekamül”ünü gözardı ederek, Gülen’in okullarının devamı olarak açılan Fatih Üniversitesinin “bilimsel” kimliğinin çerçevesini, eski Said’in yarımadde ve yarı-mana olan anlayışının arkasına gizler:

Prof. Dr. Canan, “Medrese, mektep ve tekkelerin ittifakı” bölümünde, Doğu illerinde, aşiretlerin perişan durumlarını görmüş bulunan Saidi Nursi’nin “Anladım ki, dünyevi saadetimiz bir cihetle funûn-u cedide-i medeniye ile (yeni fen ilimleriyle) olacak.” sözlerini aktarır. Ardından da, “bu ilimlerin ahlaken tefessüh edip kokuşmuş mekteplilerle millete mal edilemeyeceğini”, bozulmamış, halkın itimat ve sevgisini koruyan ulema ve medreseler kanalıyla halka mal edilerek, terakkimizin gerçekleşmesinde yararlanılabileceğini söylediğini ekler: “O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menba-ı da medreseler olmak lazımdır. Ta ulema-ı din, fünun ile ünsiyet peyda etsin.” (Divan-ı Harb-i Örfi, s. 28> Canan, s. 151.)

Prof. Canan, bu gerçeği bilen Bediüzzaman’ın “En evvel mürşid-i umumi olan ulema (alimler) ve meşayih (şeyhler) ve talebeyi, şeriat namına ittihada davet” edeceğini yazdıktan sonra, eğitim anlayışının özsel içeriğini açıklar:

“Bediüzzaman millete mal edilmesi gereken yeni ilimlerin, medrese uleması aracılığı ile alınmasını istemekle diğer bir gaye daha gütmektedir: Bir başka (yani halkın iğbirarını kazanmış) mecradan akmaya başlamakla bulanmış ve halkın reaksiyonuna sebep olmuş olan bu ilimler, medrese mensupları vasıtasıyla alındığı takdirde, içerisindeki menfi unsurlardan, Şeriatın süzgecinden geçirilerek paklanmış olacaktır.”

Devam ediyor Prof. Canan:

“Hemen belirtmek isteriz: Bediüzzaman burada, ulûm-u cedide ile (yeni bilimler ile) sadece fizik, kimya gibi ilimleri kasdetmiş olmamalı, 19. asırdan itibaren ortaya çıkan her çeşit beşeri ilimler de buna dahil olmalıdır. Sosyoloji, antropoloji, etnoloji gibi. Bu ilimler, aslında sömürge ilmi olmaları sebebiyle millileştirilmez, Şeriat süzgecinden geçirilmezlerse bulanık ve zararlı olurlar.” (Canan, s. 152.)

Prof. Canan’a göre, “sosyoloji, antropoloji, etnoloji gibi” “sömürge bilimlerin” millileştirilmesi, yani Saidi Nursi’nin önerdiği gibi, “şeriat süzgecinden süzülmesi” gerekir. Bu da, ancak, “medrese alimlerinin çabalarıyla gerçekleştirilir”. Burada vurgulanan “millileşme”nin, “millet”ten, “millet”in de günümüzdeki “ulus” karşılığında “millet”ten değil, din topluluğu anlamında “İslâm Millet”inden, yani “İslâm’dan kaynaklandığını okura anımsatmak gerekir. Dolayısıyla da, sömürge bilimlerinin, şeriat süzgecinden süzülerek İslâmlaştırılması sözkonusudur.

Saidi Nursi’nin dediği gibi, “Müslümanlar indinde din ve milliyet bizzat müttehittir. … Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur.” (Hutbe-i Şamiye, s. 69.) “Hakiki milliyetimizin esası, ruhu İslâmiyet’tir.” (s. 59.) “Milletimiz de yalnız İslâmiyet’tir.” (Hutbe-i Şamiye, s. 97.)

Prof. Canan’ın yorumuyla yukarda Saidi Nursi’den aktarılan pasajı, bir kez de, Nursi’nin kendi sözleriyle yineleyelim: “Zahiren hariçten cereyan eden (gelen) maarif-i cedidenin bir mecrası da, bir kısım ehl-i medrese olmalı. Ta gıll u gışdan tasaffi etsin (durulsun). Zira bulanıklığıyla başka mecradan taaffün ile gelmiş. Ve atalet bataklığından neşet ve istibdat sümûmu ile teneffüs eden zulmu tazyiki ile ezilen efkâra bu müteaffin su, bazı aksülamel yaptığından misfat-ı şeriat ile (şeriat süzgeci) süzdürmek zaruridir. Bu da ehl-i medresenin duş-u himmetine muhavveldir.” (Asar-ı Bediyye, s. 378> Canan, s. 152.)

Günümüz diline şöyle çevrilebilir: “Dışardan gelen yeni eğitimin bir yanı/yolu, medrese âlimlerinden olmalı. Böylece hile ve kinden arınmalı. Çünkü çürüyüp kokmuş bir başka yoldan/yataktan bulanık olarak gelmiştir. Ve tembellik/ hareketsizlik bataklığından kaynayan bir baskı altında solunan, zulmün zoruyla ezilen halkın tepkisine neden olan bu kokuşmuş suyu, şeriat süzgeci ile süzdürmek zorunludur. Bu da medrese âlimlerinin verecekleri çabaya bağlıdır.”

Saidi Nursi’nin çocukluğu döneminde eğitiminden geçtiği Kuran öğrenimini esas alan tekke eğitimi, gençliğinde dinbilimleri (medrese bilimleri) öğrenimini esas alan medrese eğitimi, gene Bitlis ve Van’da gözlemlediği ve Tanzimattan sonra açılmış olan modern ya da laik okullar (mektepler), tanıdığı eğitim kurumlarıydı. Dinsel eğitim kurumlan olarak tekke ve medreseler, bölgede daha çok kadiri tarikatının ve kadiri tarikatının yerini almaya başlayan Nakşibendi tarikatının (Halidiye kolu) etkisindeydi; ve genellikle giderleri vakıf gelirlerinden, öğrencilerden ve halktan karşılanıyordu. Tanzimatla birlikte açılmaya başlamış bulunan ve modern/ bilimsel eğitimin yapıldığı okul/mektep ise, devlet tarafından açılıyor, giderleri devlet tarafından karşılanıyordu. Bu okullar genel eğitim amacının yanısıra, ilkin orduda başlayan, giderek yönetsel ve yargısal yenileşme/modernleşme deviniminin kadrolarını yetiştirmeyi amaçlıyordu. Okuma-yazma bilmeyen kadroların, harita tanımayan yöneticilerin yerini, yani tekke ve medrese eğitimi görmüş olanların yerini, okullardan yetişenler almaya başlayacak, bu aynı zamanda, “dini bilimler” ile “felsefi bilimler” arasında anlaşmazlığa (ihtilafa), “medrese-tekke mezunları ile mektep mezunları arasında” bir çatışmaya (Mardin, s. 131; Başgöz, Wilson, s. 42) neden olacaktır. Saidi Nursi, bu anlaşmazlığı gidermek ve çatışmayı önlemek, “mekteplileri dinsiz olmaktan, medreselileri de taassuptan kurtarmak” amacıyla “Padişah” ile görüşmek için, 1899’da Van’dan İstanbul’a gidecektir. (Şahiner, s. 88.) Bir amacı da, Erzurum’da ya da Van’da “Camiül Ezher’e eş olacak bir medrese kurulmasını Padişah’tan istemektir. “Medresetü-z-Zehra” adını verdiği bu medreseyi (siz “Fatih Üniversitesini diye okuyunuz) Fethullah Gülen, “ideal talebenin yetişeceği” bir “kompleks” olarak nitelemekte ve bunun “büyük bir bölümünün mektep, bir kısmının medrese, bir köşesinin de zaviye şeklinde dizayn edileceği”ni yazmaktadır. (M. Fethullah, “Takriz”, Canan, s. 26.)

Bunu biraz daha açmaya çalışalım:

(4)

Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. İbrahim Canan’ın İslâm Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman ‘dan Çözümler kitabına “M. Fethullah” imzasıyla yazdığı “Takriz”de, Gülen, “ideal talebe”yi, “kalp ve kafa bütünlüğüyle karikatürize eden” (okur “karakterize eden” olarak okumalı) Saidi Nursi’nin düşüncesinin, dini eğitim gören (Kuran Kursu, İmam Hatip Okulu) öğrencilerin bilimsel eğitim görmeleri çabasıyla uygulamaya koymuş, ama bunun, laik okulları dinin egemenliği altına almaya yetmediğini, özellikle de üniversitelerin materyalist ve bu anlamda laik kimliğini dinin denetimi altına almakta yetersiz kaldığını görmüştür.

Bediüzzaman’dan Çözümler’e yazdığı “Takriz”de, Gülen, Saidi Nursi’nin, “Vicdanın ziyası ulüm-ı diniyedir (vicdanın ışığı din bilimleridir). Aklın nuru fînun-u medeniyedir (aklın ışığı din bilimleridir). Ve o iki cenahla talebenin himmeti pervaz eder (bu iki yönle, öğrenci uçmaya başlar). İftirak ettikleri vakit birincisinden taassup, İkincisinden hile, şüphe tevellüd eder (ayrıldıkları zaman birincisinden (dinden) taassup, İkincisinden (medeni bilimlerden) hile, kuşku doğar).” sözlerini aktararak, din ve bilimi bir arada, birlikte edinecek olan bu ideal öğrencinin yetişeceği okulun, “Camiü’l Ezher’e eş olan Medresetü-z-Zehra” olduğunu vurgularken, bu görüşlerin, eski Said’in görüşleri olduğunu, yeni Said’in, bir kanadı bilim ve bir kanadı din olan ve bunun için de “pervaz eden” öğrencinin bir kanadını (“bilim” olan kanadını) kırıp attığını gizler. Ama, eski Said’in görüşünün şemsiyesi altında uygulanan eğitim sistemi, özünde yeni Said’in bilimi, bilimle birlikte aklı, maddi felsefeyi yadsıyan, bilimin dinin denetimi altına alındığı ve köleleştirildiği bir eğitim sistemidir. Şimdi sorun, bu sistemi, üniversiteye taşıma sorunudur.

Saidi Nursi, 19. yüzyılın sonlarında İstanbul’a geldiğinde, yaygın söylentiye göre, Erzurum’da ya da Van gölü kıyısında Kahire’deki Ezher Üniversitesine benzer bir üniversitenin, “Medresetü-z-Zehra”nın kurulmasını istemiş, hatta bu isteğini, Kasım 1922’de geldiği Ankara’da dile getirmiş, bir söylentiye göre de, Büyük Millet Meclisinden belirli bir ödenek ayrılması için karar da çıkmıştı. Ama sorun, bu “Medresetü-z-Zehra”nın niteliğidir. Fethullah Gülen, “tasavvur ve teklif edilen bu medresede yeni ilimlerle medrese ilimlerinin içiçe” olduğunu yazar. “Bu mektepte, yöre halkının genel durumuna göre Arapça, Türkçe ve Kürtçe en uygun konumdadır. … Bu kompleksin büyük bir bölümü mektep, bir kısmı medrese, bir köşesi de zaviye şeklinde dizayn edilecektir.” (M. Fethullah, “Takriz (2)”, Bediüzzaman’dan Çözümler, s. 26.)

“Mektep”, Saidi Nursi’nin “din” dersleri konmasını önerdiği laik okullardır; “medrese”, din eğitimi yapan ama “fenlerin okutulacağı” eskinin medreseleri bugünün imam-hatip okullarıdır. “Zaviye”, üniversite olarak tasarlanan “Medresetü-z Zehra” kompleksinin “bir köşesi”, rektöre tekabül eden, ama postu üstünde tespih çeken şeyh hazretlerinin küçük tekkesidir.

Prof. Dr. İbrahim Canan, Bediüzzaman’ın ittifaka (birliğe, birleşmeye) çağırdığı yedi konu/başlık arasında, “mektep”, “medrese” ve”tekke”lerin ittifakına yer verir. “Ehl-i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekyenin” fikir ve niteliği bakımından birbirine karşıt (“tebayün-ü efkar ve tehaluf-ü meşarib”) olduğunu ileri süren Saidi Nursi (Cenan, s. 151 <Divan-ı Harbiye, s. 80; Asar-ı Bediyye, s. 327, 355, Munazarat, s. 132), “mekteplere yeniden din dersleri konulmasını, medrese eğitim programlarına bilim üzerine araştırmaların eklenmesini ve yetkin ulemanın tekkelere sokulmasını” “yaratıcılığı geri getirmenin tek yolu olarak görüyordu”. (Mardin, s. 133.)

(5)

Malmisanij, Saidi Nursi’nin kendisinin, doğumundan 1926 Şubatında Barla’da Nur Risalelerini telife başladığı 53 yaşma kadar olan devresini, “eski Said” devresi olarak nitelediğini, yeni Said döneminin, 1949’da sona erdiğini ve bu tarihten sonra, “üçüncü Said” döneminin başladığını yazar. Kimi takipçileri de, üçüncü Said dönemini, 1953’te başlatır.

Malmisanij’in değerlendirmelerine göre, “eski Said” evresi, “toplumsal yaşamla ilgilenen, siyaset yoluyla dine ve vatana hizmet eden” evresidir. Barla’da Risale-i Nur’ları telife başladığı dönemle birlikte başlayacak olan “yeni Said” evresinde, Saidi Nursi, siyasetten elini çekecek, kendisini, “imanımızı kurtarmaya” adayacaktır. 1949 ya da 1953, yani “siyasileri irşad tarikiyle, onlara doğru yolu göstermek ve onları dine hizmetkar yapmak için çalışmaya başladığı evre”, kendi tabiriyle “üçüncü Said” evresinin başlangıcıdır. (Malmisanij, Said-i Nursi ve Kürt Sorunu, Doz Yayınları, İstanbul 1991, s. 21-24.)

Üçüncü döneminde Saidi Nursi, politikanın içinde olacak, Cumhuriyet Halk Partisine karşı Demokrat Partiyi (Bayar-Menderes iktidarını) destekleyecektir.

Saidi Nursi’de keskinleşen din ile bilim karşıtlığı, şeriat ile laiklik karşıtlığı, “siyasileri dine hizmetkâr yapmak için çalışmaya başlayacağı” üçüncü evresinde, bağımsızlıkçı ve ulusalcı ilerici ve devrimci politikalar ile emperyalist sisteme bağlanan gerici, karşı-devrimci politikalar arasındaki karşıtlığa taşınacaktır. Bu da, perspektifine, ve bu da kapitalist/ emperyalist dünya sistemi ile sosyalist dünya sistemi arasındaki çatışma perspektifine taşınacak, somut sonuçları bakımından da, içerde siyasal iktidara (Bayar-Menderes’in Demokrat Parti iktidarına) ve dışarda emperyalist sistemin temsilcilerine (ABD’ye) gönüllü “destek veren” Saidi Nursi’den, Bayar-Menderes gericiliği iç politika için, ABD basını ve yönetimi “komünizme ve bolşevizme” karşı iç ve dış politika için yararlanmakta gecikmeyeceklerdir.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara geldiği zaman, Saidi Nursi’nin, cumhurbaşkanı seçilen Celal Bayar’a “Cenabı Hakkın İslâmiyet, vatan ve millet hizmetinde muvaffak eylemesini” dileyen bir telgraf çekmesi, Bayar’ın telgrafa teşekkür eden yanıtı, Demokrat Parti ile Saidi Nursi arasında bir yaklaşmanın da başlangıcı olacaktır.

Saidi Nursi, “Nur talebeleri”nin,”milletin dini hürriyetine nail olacağı kanaatiyle Demokrat Partiye müzahir (yardım eden, taraf çıkan) olduğu” için “partimizin” dediği DP’nin seçimlerde iktidara gelmesine “birkaç milyonluk çoğunluğu ile en büyük bir amil olduğunu” söylemesi, DP ile CHP arasında, hem Saidi Nursi tartışmasına ve hem de “laiklik” ile “irtica” tartışmasına neden olacaktır.

Takipçilerinin anlattığına göre, ölümünden (23 Mart 1960) birkaç gün önce (20 Mart) Urfa’ya giderken, yolda, “talebelerine” “Evlatlarım! Risale-i Nur, dinsizlerin, komünistlerin, masonların belini kırmıştır.” (Şahiner, 438) sözleriyle, Demokrat Parti karşısında 1954’te olduğu gibi 1957’de de genel seçimleri az oy farkıyla, ama çok sayıda milletvekili farkıyla kaybeden Cumhuriyet Halk Partisi odağında somutlaşan “kemalizmin pozitivitist felsefi temelleri”ni oluşturan laikliği ve materyalist eğitimi, dinsizlik, komünistlik ve siyonistlik olarak nitelediği açıktı. Çünkü, Türkiye’de, açık ve kitlesel anlamda sosyalist-devrimci gençlik hareketi, 27 Mayıs 1960’tan sonra, 1961 Anayasasının getireceği (sınırlı) özgürlük ortamında açılıp boy verecekti. 27 Mayıs öncesi, Türkiye’de ilerici-gerici çatışması, (basın özgürlüğü, radyonun tarafsızlığı, üniversite özerkliği gibi) küçük-burjuva demokratik özgürlükler ekseninde yoğunlaşmıştı. Özgürleşme ekseninde, daha önce kazanılmış demokratik haklar kısıtlanmaya ve baskı altına alınmaya başladığı, ülkeyi siyasal bunalıma ve tam bir kargaşaya sürüklediği bir ortamda, Saidi Nursi, ülkeyi bunalıma ve kargaşaya sürükleyen DP’nin iktidar olmasında Nurcuların belirleyici rolünün bulunduğunu ileri sürüyor, ve bunu “dinsizliğin, komünizmin, siyonizmin belini kırmak” olarak niteliyordu.

Fahri Kurtuluş, Meclis Kitaplığına armağan ettiği Dr. Neda Armener’in “Nurculuk” kitabında Saidi Nursi’nin Demokrat Partiyi desteklediğine ilişkin pasajda “Menderes”in adının geçmesi nedeniyle (s. 35) ve elyazısıyla düştüğü notta şunları yazmış: “Menderes maalesef gidip Saidi Nursi’nin elini öpmüş ve seçimlerde yardım istemişti.” Emirdağ’da, 19 Ekim 1958’de, Saidi Nursi, Başbakan Menderes’i, yeşil bayrakla karşılamıştı. (Çetin Özek, s. 286.) Geçeceği yol üzerinde, yüksekçe bir yerde, yeşil bayrakla Menderes’i bekleyen fotoğrafı bulunmakla birlikte, DP’nin yayın organı Zafer gazetesinde (20 Ekim 1958) Emirdağ’da Menderes’in yaptığı konuşmasına uzunca yer verilmekte, ama Saidi Nursi’den sözedilmemektedir. Şahiner, Saidi Nursi’nin Emirdağ’a gelecek olan Menderes’i karşılamaya çıktığını, ama Menderes’in gecikmesi üzerine evine döndüğünü yazar. Demokrat Parti İlçe Başkanı Hamza Emek’in anlattığına göre, “İşte Bediüzzaman hazretleri burada oturmaktadır” denmesi üzerine, Menderes, binanın penceresine dönerek tekrar tekrar selam verir, bu arada Nursi’nin yanında bulunan talebesi Hüsnü Bayram’ın anlattığına göre de, camın gerisinde duran Nursi, Menderes’in selamını alır. (Şahiner, s. 420.)

Şahiner, Bediüzzaman Said Nursi (12. baskı, 1996) kitabında, Başbakan Menderes’in Nur Risalelerinin basımı için DP İsparta milletvekili Tahsin Tola’yı görevlendirdiğini, Diyanet Başkanı ile görüşerek kitapların derhal basılmasını söylediğini yazar. Ama Menderes’in müsteşarı Salih Korur’un bunu önlediği belirtilir. (Şahiner, s. 414-415.) Ne var ki, kitaplar Menderes’in başbakan olarak sağlayacağı mali destek ile basılmaya başlanacaktır.

Saidi Nursi’nin talebesi Bayram Yüksel, 27 Ekim 1957 seçimlerinde, Nursi’nin, Isparta’da Bey Camiindeki sandıkta Demokrat Partiye oy verdiğini açıklayacaktır. (Şahiner, s. 415.)

Yapıldığı kanıtlanmamış bulunan “Ankara Üniversitesinde Verilen Konferans”ta, Saidi Nursi, “Nur talebelerinin istibdadı izale edeceği ve mübarek milletin dini hürriyetine nail olacağı kanaatiyle Demokrat Partiye müzahir olduğunu”, “partimiz” olarak nitelediği Demokrat Partinin iktidara gelmesine de, “birkaç milyonluk çoğunluğu ile Nur talebelerinin en büyük amil olduğunu” ileri sürecektir. (Neda Armener, s. 35.)

Saidi Nursi’nin son aylan ile Demokrat Partinin son aylan birbiriyle örtüşür. Nursi, 30 Aralık 1959’da Ankara’ya gelecek, 1 Ocak 1960’ta İstanbul’da Piyer Loti Otelinde kalacaktır. Demokrat Partili üç milletvekilinin daveti üzerine İstanbul’a gelen Nursi, 3 Ocak 1960’ta Ankara’ya dönmüş, 6 Ocakta da Konya’ya giderek Mevlana Türbesini ziyaret etmiş ve aynı gün İsparta’ya geçmişti.

30 Aralıkta “Isparta 2001 plakalı hususi” otomobille Ankara’ya gelişine ilişkin Cumhuriyet‘in haberinde, Nursi’yi, Yozgat, Konya ve Erzurum Demokrat Partili beş milletvekilinin ziyaret ettiği, “bugün de” (31 Aralık 1959) “Saidi Nursi”yi ziyaret etmek isteyenler arasında hava astsubaylarının da bulunmasının dikkat çektiği belirtiliyordu.

Saidi Nursi’nin İstanbul’dan ayrılışım yedi sütuna manşetten veren Tercüman’ın (3 Ocak 1960) haber başlıkları, ortamı duyumsatması açısından önemli: “Konya’daki bir camide uluorta konuşan bir Nurcu tevkif edildi”; “Said-i Nursi dün İstanbul’dan ayrıldı”; “Bazı Nurcular, fotoğraf çekmek isteyen gazetecileri dövmeye kalkıştılar”; “İstanbul’da Nursi’yi ziyarete giden Nurcular tespit edildi.”: “Adliye vekili, Saidi Nursi hakkında Ankara Savcılığı tarafından tahkikat yapıldığını söyledi”.

Ankara’ya gelişinde (30 Aralık 1959), Saidi Nursi, kendisiyle görüşen Mete Akyol’a, “komünizme karşı gençlerin alaka duymaları maksadıyla Risale-i Nur’un neşrine çalıştığını” söyleyecektir. (Milliyet, 31 Aralık 1959.) 5 Ocak (1960) tarihli gazetelerde de Time’ın Ankara muhabirinin Saidi Nursi’yle uzun ve ayrıntılı bir görüşme yaptığı haberi yer alacaktır.

CHP lideri İsmet İnönü’nün, Gaziantep merkez ilçe kongresine İstanbul’dan gönderdiği ve “Bediüzzaman”ın ”seçim mekanizmasında kendisine düşen vazifeyi yapmaya başladığını” söylediği mesajın yayınlandığı Yeni Sabah’ta (8 Ocak 1960), “Nurcuların tahliye talebi reddedildi” başlıklı haberin altında Time ile yapılan görüşmeye ilişkin kısa bir bilgi de vardı:

“Konya, 7 İki gün önce Ankara’dan şehrimize gelen Nursi’nin Time muhabiri ile görüştüğünü bildirmiştim. Saidi Nursi şehrimiz İmam Hatip Okulunda öğretmen olan kardeşinin evinde kendisini ziyaret eden 4 Nurcuya bu röportaj hakkında malumat vermiştir. Bir Nurcu, röportaj hakkında şöyle demiştir: “Üstad, Time muhabirine bu röportajında en mühim olarak şunları söylemiştir: Dünyadaki komünizm ve siyonizm tehlikesine karşı Müslümanlık âlemi de Hıristiyanlık âlemi de birleşeceklerdir. Müslümanlarla Hıristiyanlar birleşince komünizm ve siyonizm tehlikesi de ortadan kalkacaktır.” (Yeni Sabah, 8 Ocak 1960.)

Başbakan Menderes ise, “Bediüzzaman’ın seçim vazifesi yaptığını” söyleyen ve “seçim mücadelesini açıyoruz” diyen İsmet İnönü’ye verdiği yanıtta, “Bu yeni savaşın adı”nın “laiklik ve irtica mücadelesi” konacağını söyleyecektir. “Laiklik bir silah, irtica ise bir tehdit olarak kullanılacak, ve memleket ileri unsurlar, geri unsurlar diye ikiye bölünecek. (…)” “Laikliğin din düşmanlığı olmadığını” “uzaktan yakından vicdani inanışlara karşı hiçbir mücadeleyi tecviz etmediğini” “aksine vicdanlar üzerinde her çeşitten tazyik ve müdahale sayılabilecek hareket ve teşebbüsleri önlemeyi emreden bir prensip olduğunu” belirten Menderes, “Müslüman Türk vicdanı üzerinde yapılan tazyikleri kaldırmayı gaye edindiklerini, “vicdani inanışlarından dolayı vatandaşların hiçbir korku ve tehdidin altında bulundurulmayacakları fikrini müdafaa” ettiklerini söyler. “Vicdanlar hürdür, serbesttir, vicdani inanışlar muhteremdir.” (“Başbakan, Seçim yaklaştı diyor”, Vatan, 17 Ocak 1960.)

Saidi Nursi ile özel olarak “Başbakanlık”ta görüşen, kendisine yeni model bir otomobil armağan eden, Saidi Nursi’nin yeşil bayrakla karşılayacağı Emirdağ’ı ziyaret eden (19 Ekim 1958), Risale-i Nur’ların basımı için Diyanet başkanlığına talimat veren, basımı için Demokrat Partinin finansmanını sağlayan (Şahiner, s. 414-415) Başbakan Menderes’in, iktidarının onuncu yılında, bu sözleriyle, “laikliğin din düşmanlığı” olarak algılandığını, CHP iktidarı döneminde “müslüman Türk vicdanı üzerinde tazyikler yapıldığını”, “vicdani inanışından dolayı vatandaşların korku ve tehdit altında bulunduğunu” negatif olarak duyurmak istediği açıktı.

Saidi Nursi adı, “müslüman Türk vicdanı üzerinde baskıların, “vicdani inanışından dolayı vatandaşların korku ve tehdit altında bulunduğu”nu odaklayan simgesel addı ve “laiklik ve irtica” tartışması da, Saidi Nursi’nin, İnönü’nün sözleriyle “seçim vazifesi yapması” nedeniyle gündeme gelmişti. Tartışmanın adının “laiklik ve din” değil de, “laiklik ve irtica” olarak belirtilmiş olması da, “baskının “din”e değil, “irtica”ya yönelik olduğunu açıklıyordu.

Saidi Nursi’nin sürgünlüğü de dini nedenlerle değildi. “Şark İsyanının son günlerinde, Van’dan nüfuzlu şeyh ve ağaların isyanla ilgileri olmadığı halde emniyet mülahazasıyla birer ikişer Garbi Anadolu’ya nefeyedilmeleri” sırasında, Saidi Nursi de, Van’da kaldığı mağaradan alınarak Karadeniz üzerinden İstanbul’a, ordan Burdur’a ve Barla’ya getirilmişti. “Bu biçare Said, Van’dan ders-i hakaik-i Kur’aniye ile meşgul olduğum miktarca, Şeyh Said zamanında vesveseli hükümet hiçbir cihetle bana ilişmedi. Vakta ki (…) Erek Dağında harabe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebepsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim. O vakit menfilere çok dikkat ediliyordu. Her akşam isbat-ı vücud etmekle mükellef oldukları halde, (hizmet-i Kur’aniyede bulunduğum miktarca) ben ve halis talebelerim müstesna kaldık — ben hiçbir vakit isbat-ı vücuda gitmedim. Hükümeti tanımadım.” (Şahiner, s. 277.) Kısacası, Saidi Nursi’nin din nedeniyle, dini inançları nedeniyle baskılandığı, laiklik düşmanları tarafından uydurulmuş bir yalandan başka bir şey değildi.

(6)

Yargıtay Başkanı İmran Öktem, Adli Yılın açılışı dolayısıyla yaptığı açış konuşmasını (1966), Saidi Nursi’ye ayırmış, Ceza Genel Kurulunun Risale-i Nur’lar hakkında verdiği kararı açıklamıştı. Yargıtay Başkanı Öktem’in konuşmasını, salonda bulunanların çoğunluğu ayakta alkışlamış, Başbakan Süleyman Demirel, oturduğu yerde hareketsiz kalmış, yani Öktem’i alkışlayanlara katılmamıştı. Öktem, konuşmasında, Saidi Nursi’nin “Türkiye’nin batılılaşmasına, milli şuurun uyanmasına muhalefet etmek istediğini”, “Türkiye’nin kurtarıcısı ve kurucusu Büyük Atatürk’ün inkılaplarım, hareketlerini tasvip etmediğini, yazılarıyla onu tahkir ettiğini, reformları durdurmak istediğini” söylemişti. “Kendisi İslâm dini ile bağdaşması mümkün olmayan fikirler ortaya atmış, iddialar ileri sürmüştür. (…) Ona nazaran Atatürk devrimleri dine aykırıdır. Laiklik ile dinsizlik arasında bir fark yoktur. Reform ancak Hristiyanlıkta mümkündür. Türk reformu, Hristiyan reformunun bir taklidinden ibarettir. İslâmiyet hiçbir reforma ihtiyaç göstermeyecek kadar mükemmeldir.”

“Onlara göre, diyordu Öktem, Atatürk idaresi dehşetli ahir zamandır. Dinsizlik, komünistlik, ifsat komitelerinin faaliyet yıllandır. … Kemalistler, seviyesiz, anarşist kimselerdir. Devlet İslâm esaslarına göre kurulmalıdır. Devletin manevi şahsiyetlerinin müslüman olması lazımdır. Müslümanlara Kur’an dışında anayasa lazım değildir. Saidi Nursi, milleyete ve milliyetçilik fikrine düşmandır. Milliyetçilik, İslâm birliğine manidir. Bu yol ile bolşevizm ve sosyalizm karşısında mücadele edilemez. Bunlarla ancak İslâm ümmetçiliği mücadele edebilir.” (“Nurculuk tehlikeli bir hal almıştır”, Ulus, 7 Eylül 1966.)

(7)

Takipçisi Fethullah Gülen gibi “başına şapka koymamış olan”, ama başını dolakla sararak dolaşan Saidi Nursi, Kemal Atatürk’ü, şapka giydiği için “kafirlik”le yargılamaktaydı: “Bir adam sabah kalkar, alnında (hâza kâfirun) —bu kafirdir— yazılmış bulunur, yani Avrupa gibi başına şapka giyer ve onu cebren giydirir.” (Bkz: Neda Armaner, s. 33.)

Kemal Atatürk’ün doğum tarihi olan “1880”in, “son asırların “Tagutı dalalet”inin yani doğru yoldan sapmış bir putun doğumu olduğunu”, 1293 (1876)’ün, yani kendi doğum tarihinin (tarih-i veladetinin) “Hz. Kur’an’ın ve O’ndan nebaen eden (kaynayan) Risale-i Nur’un” “Tagutı dalaletin temsil ettiği ruha” “meydan okumasını gösterdiğini” (Tılsımlar, s. 195; Neda Armaner, s. 34) ileri sürer. Bir başka deyişle, Saidi Nursi, yeni bir puta, Kemal Atatürk’e meydan okumak için kendisinin dünyaya getirilişinin (ana rahmine konuluşunun) Kuranın gaybi bilgileri arasında bulunduğunu ileri sürer. Her yüzyılda bir Kuran’ı çağma göre yenileyecek bir “müceddid” olarak görevlendirildiğini, geçen yüzyılda Mevlana Halid gibi, bu yüzyılın tam yarısında Kuran’ı yenilemek “müceddid” olarak görevlendirildiğini, geçen yüzyılda Mevlana Halid gibi, bu yüzyılın tam yarısında Kuran’ı yenilemek (müceddid) için görevlendirilerek ana rahmine konduğunu, Kuran’ın “gaybi bilgiler”i arasında bulunduğunu cifir hesabıyla kanıtlamaya kalkışır. (Bkz: Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996, s. 36.)

Turan Dursun, Saidi Nursi’nin, Zümer, Casiye, Ahkaf surelerinin başında bulunan “kitabın indirilişi”ndeki “indiriliş” sözcüğünün (cifir hesabıyla) sayı değerinin “Risale-i Nur” adının sayı değerine denk/eşit olduğunu saptayarak, bundan, “Risale-i Nur”un “Kur’an semasından ve ayetlerin yıldızlarından inmiş” olduğu sonucunu çıkardığını belirtir. Bu nedenle, Saidi Nursi, “Bu ayetlerde, Risale-i Nur’un kendi adına ne zaman yazılacağına cifir yoluyla işaret edildiği”nin ayetlerin “gaybi bilgiler”i arasında bulunduğunu ileri sürer. (Bkz: Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, s. 36.)

Dolayısıyla da, Saidi Nursi’ye göre, “Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın malıdır. Ve bu nedenle semavidir. Arzî değildir. Bir mevhibe-i ilahiyedir.” (Bkz: Neda Armaner, İslâm Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk, İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1964, s. 61.)

Kemalistler, Saidi Nursi’ye göre, “seviyesiz, anarşist kimseler”dir (Münazarat, s. 17). Kemal Atatürk de “islâmın deccali”, “süfyan”, “İslâm’ın en büyük fitne-i deniyelerinden biridir. (Şualar, s. 258, 372, 374, 263.)

Laik cumhuriyete, laikliği ve modern yaşamı simgeleyen Kemal Atatürk’e ağır karalamalar nedeniyle yargılanmış bulunan Saidi Nursi’nin Risale-i Nur’larında yer alan pasajların, dava açılmasını önlemek amacıyla yeni baskılarında çıkartılarak yayınlandığı biliniyor. Ama Saidi Nursi’nin ve özellikle de “yeni Said”in görüşlerinin temelde ve özünde, akla, bilime, materyalist dünya anlayışına karşı olduğu, somutlaştırarak söylersek, laik cumhuriyete, laik eğitime, modern yaşam biçimlerine, bilime, modern bilgiye ve modern eğitime karşı olduğu da biliniyor.

Saidi Nursi, Eskişehir’de yargılanması sırasında, yargıcın sorusu üzerine, “reisicumhur”u “manasız bir isim ve resim” olan cumhuriyeti değil, “her biri hem halife hem reis-i cumhur” olan “Hulefa-yı Raşidin” (ilk dört halife) gibi “hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şer’iyyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyeti” benimsediğini, “dindar bir cumhuriyetçi” olduğunu söyler. (Bkz: Şahiner, s. 325.)

Burada, “manasız bir isim” ile laik Cumhuriyeti, “resim” ile Kemal Atatürk’ü imleyerek, kendisinin de “cumhuriyetçi” olmakla birlikte “hem halife, hem de reisicumhur” olan dört halife gibi, ilk halife Ebubekir (Sıddık-ı Ekber) gibi, sağlıklarında Peygamber tarafından cennetlik oldukları müjdelenen on büyük kişi (Aşere-i mübeşşereye) gibi, temiz soylular (Sahabe-i Kirame) gibi dindar manada bir cumhuriyetçi olduğunu söyleyerek, Cumhuriyete karşıtlığını açıklayacaktır.

(9)

Kasım 1922’de Ankara’ya gelerek Büyük Millet Meclisini yönlendirmeye kalkışmak gibi bir büyüklenmeye kapılacak olan Saidi Nursi, Büyük Millet Meclisinde bir “zındıka” fikrinin egemen olmaya başladığını gördüğünü ileri sürerek, milletvekillerine seslenen Arapça beyannamesinde (19 Ocak 1923) “Şarkı (Doğuyu) akıl ve felsefenin değil”, “din ve kalbin ayağa kaldıracağını” bir kez daha yineleyecek, milletvekillerini namaz kılmaya ve siyasal yönetimi Kuran’m emrini yerine getirmeye, “İslâm’ın desatirine inkıyada” çağıracak (Şahiner, s. 256), yüz bulamayınca da Ankara’dan ayrılarak Van’a gidecektir.

“Cumhuriyet”, evrensel anlamda, feodal sistemin bağrında ekonomik anlamda güçlenen ve feodaliteye ağır basan burjuvazinin, burjuvaziyle birlikte oluşmuş ve feodal bağımlılıklardan yalıtılarak özgür-emek gücü satıcıları durumuna gelmiş işçilerin ve kent ve kır emekçilerinin desteğiyle, soysal (aristokratik) ve dinsel (teokratik) feodalitenin siyasal sistemi yerine “ikame” ettiği, yeni sistemin adıdır. Feodal ekonomik sistemden burjuva/kapitalist ekonomik sisteme devrimleşme, mülkiyetin ve sınıfların nitel değişimini dönüşümünü öngörür. Mülkiyetin niteliğindeki değişme, sınıfsal değişmeyle örtüşür. Kapitalist-öncesi sınıfların yerini, kapitalist toplumun sınıflan alır. Yalnızca üretimin biçimi değişmiş olmaz, mülkiyetin niteliğindeki değişmeyle birlikte, üretim ilişkisi de, yani üretilen değerin üreten emekçi ile üretim araçları sahibi arasındaki bölüşümün niteliği de değişmiş olur.

Doğal ki, ekonomik sistemin siyasal sistemde nitel dönüşümü sağlayacak ölçüde değişmiş olması, toplumsal yapının tümünde eski üretim biçimlerinin, yani kapitalist-öncesi ilişkilerin yerini yeni ilişkilerin aldığı anlamına gelmez. Bu, doğal olarak kapitalist-öncesi ilişkilerin varlığını şu ya da bu biçimde koruduğu yerlerde, bağımlı emekçi, yasal olarak eşitlenmiş, dolayısıyla yasa karşısında nesnel olarak özgür birey olarak tanınmış olmakla birlikte, gerek geleneksel olarak, gerek yaşam pratiği içersinde, toprak sahibine, aşiretine, aşiret reisine, tarikatına, tekkesine bağımlılığı ölçüsünde, bağımlılık bağlarıyla bağlı olduğu ölçüde, özgür birey olarak kendini gerçekleştiremez.

Birey, toplumsal olarak özgürleştiği ölçüde kendi inancında özgürleşir. Bir başka deyişle, dinden özgürleşme dinin özgürleşmesiyle örtüşür. Dinin kendini kabul ettirmeyi dayattığı yerde, dinin özgürleşmesinden sözedilmeyeceği gibi, toplumsal anlamda dinden özgürleşme de baskı altında demektir. Laiklik, dinden özgürleşmeyi baskılayanları baskıladığı için, dinden özgürleşmeyi baskılayanlar, baskılamalarının engellenmesini “zulüm” olarak nitelemişlerdir.

Burjuva toplumda, burjuva toplumun sınıfları giderek belirleyici olmaya başladığı zaman, burjuvazi ile feodalite arasındaki savaşımın yerini, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki savaşım almaya başlar. Emperyalizmin dünya sistemine dönüşmesiyle de ulusal bir hareketin ilerici ya da gerici niteliği, emperyalizmi zayıflatması ya da güçlendirmesiyle belirlenmeye başlanır.

Burjuvalaşma, uluslaşmanın temelini oluşturur. Eski ve birbirinden yalıtık geleneksel ekonomik birimler, sanayi sermayesinin ülke ölçeğinde yaygınlaşması ölçüsünde, sanayi merkezleriyle karşılıklı bağlanmaya ve dolayısıyla birbirleriyle ilişkilerini geliştirmeye, tek bir ekonomik birimin parçaları haline gelmeye başlar. Bu süreç, aynı zamanda uluslaşma süreciyle örtüşür.

Uluslaşma, Doğu Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, çok uluslu devletlerde ezen ulus ile ezilen uluslar arasındaki savaşımlara da başlangıç oluşturur. Ekim Devrimi, ulusal kurtuluş savaşlarının niteliğini değiştirmiş, ulusal bir hareketin ilerici ya da gerici niteliği, emperyalizmi zayıflatması ya da güçlendirmesiyle belirlenmeye başlamıştır. Sömürgeci işgale karşı, ve özellikle de emperyalist bağımlılığa karşı, kurtuluş ve bağımsızlık savaşları, uluslaşmanın sınıfsal niteliğini olduğu kadar, demokratikleşmenin de sınıfsal niteliğini belirler.

Ulusal ölçekte, sanayi ile tarım arasında ve kent ile kır arasında olduğu gibi, geleneksel ilişkilerin ağır bastığı, özellikle feodal bağımlılığın varlığını koruduğu bölgelerin yaygınlığı ölçüsünde, burjuvazi ile işçi sınıfı arasında giderek kendini açığa vuran çelişki, feodaller ile bağımlı emekçiler arasındaki çelişki ile de çaprazlaşır.

Uluslaşma ve demokratikleşme, kapitalist-öncesi egemen sınıfların olduğu kadar, kendi sınıfının bilincinde olmayan geleneksel emekçilerin de engeliyle karşılaşır. Feodal sisteme karşı savaşımın öncülüğünü yapmış olan burjuvazi, bu süreçte, gerici sınıf ve katmanlarla (feodallerle de) bağlaşma (ittifak) arayışına girebilir. Sömürgeci işgale ve emperyalist bağımlılığa karşı ulusal bağımsızlık devinimleri, ulusal bağımsızlığın özgül özelliğine göre, kendi sınıfsal bağlaşıklıklarını oluşturduğu gibi, karşıt bağlaşıklıkların oluşmasına da ortam hazırlar.

Ulusal Kurtuluş Savaşı, “ulusallığı temsil ettiği ölçüde, ulus-öncesi siyasal yapılanmalar olan teokratik-feodal sisteme, yani Saraya ve Hilafete karşı bir savaş olduğu gibi, “bağımsız”lığı temsil ettiği ölçüde de, sömürgeci ve emperyalist amaçlarla yurdu işgale yönelen güçlere karşı bir savaştı. Yunanlıları Batı Anadolu’yu işgale yönelten İngiltere, İngiltere ile birlikte Sevr Andlaşmasını hazırlamış bulunan Fransa ve İtalya, Sarayın İstanbul’da kalmasına karşılık, sarayı ve Halifeyi, saraya ve halifeye bağlı din adamlarını ayaklandırmaya yöneltmişti. Kurtuluş Savaşı, bağımsızlık savaşı olarak, Anadolu’yu işgale yöneltilen Yunan’a karşı, ve ulusal savaş olarak feodal ve teokratik sisteme (saraya ve hilafete) karşı bir savaştı. Bu nedenle de cephede Yunan ordusuna karşı savaşırken, cephe içinde ve gerisinde, “Kongra”ya ve “Kongracilara karşı, “Şeriat” için ayaklandırılan halka karşı da savaşmak zorunda kalacaktı. “Bkz: Muzaffer İlhan Erdost, “Ana: Gülhanım”, Bir Fotoğrafa Altyazı, Onur Yayınlan, Ankara 1991, s. 116.)

Ulusal Kurtuluş Savaşının, Yunanlılara karşı kazanımlarını, “Kur’an’ı düşmanın hücumundan kurtarmak” olarak niteleyen Saidi Nursi, Büyük Millet Meclisinin ve Ankara hükümetinin, “akıl ve felsefe” ile değil “İslâmiyetin desatirine inkıyad” ile, “din ve kalb” ile başarıya ulaşacağını söylerken, Kurtuluş Savaşının, “ulusal” niteliğini anlamaktan yoksun olduğunu ortaya koyduğu gibi, bunun yeni bir sınıfsal ittifakın savaşı olduğunu, ve bu yeni sınıfsal ittifakın yeni bir sistem oluşturmasının “olmazsa olmaz” sonucu olduğunu da doğal ki anlayamazdı. Bunun gibi, burjuva toplumun yaygınlaşması ve yoğunlaşması ölçüsünde, emekçi sınıf ve katmanların, egemen sınıfı oluşturan sermayenin kârını olduğu kadar, rant ve faizleri de kendisine maledinen burjuvaziye karşı, demokratikleşme ve özgürleşme savaşımı verdiğinin bilgisine sahip olmadığı ve bunun bilincinde olmadığı için, emekçi sınıf ve katmanların demokratikleşme savaşımını, dinsizlerin, kemalistlerin, sosyalistlerin, anarşistlerin savaşı olarak algılar. Özellikle geleneksel, kapitalist-öncesi bağımlılık ortamında bulunan kişileri, kendisine bağımlılaştırarak, kır ve kent emekçilerini, demokratik haklarını arayan emekçilere karşı çıkanr. Bununla da kalmaz, emekçi sınıf ve katmanların karşılarına aldığı, emperyalist gericiliğin saflarını, emekçi kitleyle doldurur.

Emperyalizmin, sosyalist sisteme karşı, dini kullanması, İslâm dininin birliğinin sağlanması olarak algılanır, ve komünizm tehlikesini sona erdirecek hıristiyan-müslüman birliğini önermiş olmakla, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından “boşlukta” kalan toplulukları, emperyalist gericiliğin hegemonyası altına alması için dinin siyasal bir araç olarak kullanılmasına ortam hazırlar.

Şeyhülislâmın ulusal kurtuluşcuları öldürmenin İslâm’ın şartı olduğunu söyleyen fetvasına karşı çıkan Saidi Nursi, ulusal kurtuluş savaşı verenlerin din için savaşmadığını, dinin ve halifenin ulusal kurtuluş savaşçılarına karşı dinine bağlı emekçi halkı ayaklandırmış olmasından çıkarmak istemiyor. Yunanlılara karşı zafer kazanmış olanların İslâm’ın kuvvetiyle bu savaşı kazandıklarını, ilerlemek için hilafetin ve şeriatın egemen olmasını öneriyor. Yani savaşın ulusal ve sınıfsal özünü kavramadığı gibi, Büyük Millet Meclisinin ulusal-sınıfsal niteliğini anlayamıyor. Cumhuriyetle birlikte, bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin ilerlemesini, “maalesef”, “maatesüf” olarak niteleyen Nursi, bu ilerlemeyi, “dinsizlik” ve “komünistlik” olarak, bağımsızlığı, İslâm’ın ırklara göre ayrılması olarak niteleyerek, kırk yıldır ülkede dini kullanarak faşist cinayetlerin mimarı olan “Küre-i Arz’in en güçlü devletini İslâm’ın kurtarıcısı olarak kucaklamakla kalmıyor, Balkanlar’dan, Kafkaslar’dan Orta Asya Türk cumhuriyetlerine değin yayılan coğrafya’da, ABD’nin emperyalist/faşist politikalarına, Türkiye’yi alet etmek için dini kullanmalarının da olanağını sağlıyor.

(10)

Saidi Nursi’yi ve takipçisi Nurcuları, bilimi, modern bilgiyi ve modern eğitimi geleneksel olarak benimsediklerini yazan Paul Henze, klasik Atatürkçü ilkelerin başında saydığı “laiklik”in, öteki Atatürkçü ilkeler gibi eskidiğini ileri sürerken, Türk cumhuriyetlerde Türkiye’nin benimsenmesinin esas nedeninin “Türk İslâm’ında dikkate değer modern akımlar” olduğunu söyler: “Eski Sovyetler Birliği’nin Müslüman halklarına Türkiye’nin çekici görünmesinin, “bir ölçüde ortak kan, dil ve geleneklerden kaynaklanmakla birlikte, esas gücünü, Türkiye’nin İslâm’ı, modernleşmeyi ve batılılaşmayı, maharetle uzlaştırmış, başarılı bir ülke olmasından alır.” (Turkey’s, s. 7.) Henze arkasından ekleyecektir: “Türk İslâm’ında dikkate değer ölçüde modern akımlar ve modernizmi daha ileri götürme potansiyeli bulunmaktadır.” “Modern akımlar”a ve “modernizmi daha ileri götürme potansiyeline örnek olarak da, hemen yukarda İmran Öktem’in konuşmasından da aktardığımız gibi, Türkiye’nin modernleşmesine ve batılılaşmasına, var güçleriyle karşı çıkmış olan Nurcular ve Nakşibendiler gösterilir.

Nurcuların ve Nakşibendilerin modern ve aydınlamacı olduğunu ileri süren Paul Henze’nin, aynı zamanda, Orta Asya ülkelerinde, özellikle de Türk cumhuriyetlerde, kirlenme olarak nitelediği materyalizme ve çürümeye karşı panzehir görevi yaptığını ileri sürdüğü Suud kökenli vahabi doktrinlere ve toplumun ilerici kesimlerinden destek gördüğünü, ekonomik ve toplumsal konulara son derece modem yaklaştığını söylediği sufi tarikatlara vurgulama yapmış olmasına karşın, bu ülkelerin laik kimliğini gözardı etmiş olması, ister istemez sorunları çoğaltıyor.

“Orta Asya devletleri nüfusunun yüzde 70’inin etnik olarak Türk olduğunu ve Türk dilini konuştuğunu” vurgulayan Mutahir Ahmed ise, Orta Asya’nın politik İslâm’dan etkilenmeyecek birçok neden arasında, “ilk olarak, bu devletlerin, kültür düzeylerinin çok yüksek olduğunu ve komünist yönetim sırasında laikliği benimsediklerini” yazacaktır. (Mutahir Ahmed, “Radikal İslâm ve Orta Asya”, Avrasya Etüdleri, c. 1, Sayı: 3, Sonbahar 1991, s. 59, 61.)

Brzezinski, “global bir İslâmcılığın olmadığını” ve “Laik Orta Asya” ile, şeriatçı Suudi Arabistan, militarist Pakistan, ılımlı Fas ve Batı yanlısı Mısır arasında ortak bir İslâm anlayışı bulunmadığını belirtirken (Le Nouvel Observateur, 15-21 Ocak 1998; Hepileri, Şubat 1998, sayı 11, s. 30) Orta Asya ülkelerinin laik kimliğini ABD yönetiminin bildiğini de açıklamış olur.

Uluslararası Stratejik Etüdler Merkezinden Brad Roberts’a göre de, “soğuk savaş döneminde, uluslararası ilişkilerde laikliğin oluşturduğu yapay denge“ye karşılık, şimdi, dinin rolü daha görünür duruma gelmiştir. (Cumhuriyet, 7 Mart 1990.)

Fuller ise, “İslâmi hareketin önündeki en büyük görevin inançların çağa uyarlanması olduğunu”, “din siyasete soyununca gerçekçi ödünler vermek” ve “laiklik ile barışmak” durumunda bulunduğunu söyler: “Bazı İslâmi hareketler çok tehlikeli ve radikal, bazıları da reformist ve liberal. İşte geliştirilmesi asıl cazip olan bu.” (Cumhuriyet, 26 Şubat 1990.)

Henze ise, daha önce de belirtildiği gibi, “aralarında politikacılar ve işadamları da bulunan Nakşibendi tarikatının, yeni bağımsızlaşan Türk cumhuriyetlerde ortaya çıkmaya başlayan girişimci sınıflarla temas” için “doğal bir ortam sağladığını” yazacaktır. (Turkey’s, s. 7-8, 31. 6n.)

Heilbrunn ve Lind’in “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu”nu gerçekleştirmek istedikleri coğrafyada, “müslüman ulusların resmi-olmayan liderliğini” üstlendiğini vurguladıkları ABD’nin, bu birliğin kalbini oluşturacak Türkiye ile Adriyatikten Çin Şeddine uzanan ve yeni adıyla Avrasya olarak nitelenen coğrafyanın doğu kanadını oluşturan Orta Asya Türk cumhuriyetleri arasında ekonomik ve siyasal ilişkilerin din ve özellikle de tarikat aracılığıyla kurulmasını ve geliştirilmesini istemiş olması, bu ülkeleri Rus nüfuzundan uzaklaştırmak amacını taşıdığı kadar, “kirlenme” olarak nitelenen “materyalist” eğitimden, ve materyalist eğitimin basamağım oluşturduğu savlanan sosyalizmden toplumu yalıtmak için dini (İslâmi) canlandırmak ve güçlendirmek amacını taşıdığı da kendiliğinden anlaşılıyor.

Laik Türkiye ile laik Türk cumhuriyetleri arasında, Türk etnik temeline dayalı birlik oluşturmak için eskiyen Atatürkçü dış politikanın terkedilerek pantürkist politikaya dönülmesi önerilirken, bunun yanısıra, gene Atatürkçü dış politikanın belirleyici ayaklarından birini oluşturan antipanislâmizmin de terkedilerek, Türkiye’nin, İslâm uluslarının resmi olmayan birliğinin taşeronu olması önerilirken, bu “resmi olmayan birliğin” birliğini gerçekleştirebilmek için, dinin canlandırması adı altında siyasallaşmış bulunan dinin, Türkiye’de ve Türk cumhuriyetlerde, siyasal yaşama egemen olması amaçlanıyor. Laik Türkiye Cumhuriyeti ile laik Türk cumhuriyetleri arasında, laiklik bağıyla değil, dinin siyasallaşmasında belirleyici ve öncü rol oynayan Nurcular ve Nakşibendiler aracılığıyla birlik oluşturulmak amaçlanıyor.

Nurcular ve Nakşibendiler, “laiklik ile barışmış” olarak (Fuller), bir başka deyişle “şeriatçı” ve “militarist” değil, “ılımlı” İslâm kimliğiyle, siyasallaşmış İslâm olarak, halkı müslüman olan uluslar arasında birliği sağlamak, ve Türkiye’de ve Türk cumhuriyetlerde, Hazar ve Karadeniz havzalarını çevreleyen Avrasya’da, ideolojik perspektifi sosyalizm olan materyalist felsefeye ve materyalist eğitimin olmazsa olmaz koşulu olan laik eğitime karşı dinsel eğitimi koyacak olan, bilimi dinin egemenliği, aklı inancın buyruğu altına almayı esas amaç edinen dinler arasında bir cephe oluşturmak için görevlendirileceklerdi. Bu cepheleşmenin, küresel perspektife yansıyan somut yönü, Sovyetler Birliği’nin kalıtçısı Rusya’nın, çarlık döneminin emperyalist (yayılmacı) eğilimlerine kapılmasına ve yeniden büyümesine karşı, bugün “tek ve gerçek küresel güç” durumuna gelmiş bulunan ABD’nin, Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılmasıyla boşlukta kalan ulusları, toplulukları kendi hegemonyası altına alarak, Rusya’yı kontrolü altına almak, ve Rusya’yı kontrol altına almak amacı altında emeğin ulusal ve evrensel bütünleşmesine engel olarak emekçiyi köleleştirerek, ulusları köleleştirmek.

Kısacası: Sermayenin küresel egemenliği için, emekçilerin köleleştirilmesi. İşte dünya sermayesine militer gücüyle kumanda eden ABD’nin, batı Avrupa ile Doğu Asya’yı ve Ortadoğu’yu kontrolü altına alacağı Avrasya’nın (müslüman ulusların birliğinin lideri olarak) lideri olma savaşı, “Avrasya’nın kalbi” (Süleyman Demirel) Türkiye odağından, Avrasya’nın kanatlarına emperyalist gericiliği, bilim örtüsü altında dini, modernizm örtüsü altında tarikatları taşımasının temel nedeni buydu.

(10)

ABD’nin, Türk cumhuriyetler ile “tarihi yakınlığı ve ırk benzerliği bulunan” ve bu ülkelerle “çok yakıın olabilme ve iyi iletişim kurma olanağına sahip” Türkiye aracılığıyla ilişkisini (Kissinger), Saidi Nursi’nin takipçisi Nurcularla, müritleri arasında politikalar ve işadamları da bulunan Nakşibendilerle gerçekleştirmesinin, CIA analistleri tarafından geliştirilmiş bir strateji olduğunu, okur, daha önce aktardığımız pasajlardan çıkarmakta güçlük çekmeyecektir.

Çünkü İslâm dünyasının birçok yerinde etkin olan Nakşibendiler, Türkiye’nin doğusunda ve kasabalarında/taşra kentlerinde etkin oldukları gibi, eski Sovyetler Birliği’nde de oldukça yaygındılar. (Henze, Turkey’s, s. 7-8.) Bu nedenle de, ABD’nin, Türkiye aracılığıyla Türk cumhuriyetlerle ilişki kurması ve işbirliğini geliştirmesi için “doğal bir ortam” oluşturuyorlardı.

“Birçok Türk aydınının”, “Nakşibendileri aydınlanmacılık karşıtı ya da geçmiş özlemcisi” olarak değerlendirmesinin yanlış olduğunu savlayan Henze, aynı biçimde “birçok Türk aydınının gizli ve yıkıcı bir hareket” olarak nitelediği Nurcuların da, bilimin, modern bilginin ve ciddi modem eğitimin, İslâm inancının gelenek kadar önemli bir öğesini oluşturduğunu vurguladıklarını” yazdığını bir kez daha belirtelim. (Henze, s. 7.) Eski Sovyetler Birliği’nde, “komünizme ve Rus egemenliğine karşı yeraltı muhalefetinin güçlü bir öğesi olan” din, “Sovyet yönetimi altında yaygın hale gelen materyalizme ve çürümeye karşı etkili bir panzehir olarak görünmüştü”. (Henze, s. 31, 6n.)

“Eski Sovyetler Birliğine dâhil Türk devletlerini bölgede mağdur, mazlum ve mahkum görmüş” ve “büyük bir milletin evladı olarak, küçüklüğü hiçbir zaman hazmedememiş” bulunan Saidi Nursi’nin takipçisi, yani Nurcu Fethullah Gülen, Kasım 1989’da “Berlin Duvan”nın yıkılmasının ertesinde, “komünist rejimin boyunduruğu altına giren Doğu Berlinlilerin, batıdaki liberal akrabalarıyla kucaklaştığı gün”, Süleymaniye Camiinde verdiği vaazda, cemaati, Orta Asya’daki ülkelerle ilgilenmeye (ya da kucaklaşmaya) çağırmıştı. (Hulusi Turgut, “Fethullah Gülen ve Okulları”, Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1998.)

“Asya için, Asya’daki insanlar için ağlamış”, gözyaşları “üzerinde kayıkların, keleklerin yüzebileceği” kadar gözlerini Ceyhun (ırmak) etmiş bulunan Fethullah Gülen, “Çarlık zulmünden sonra komünist Rusya’nın zulmünü sanki içinde yaşamış”, bu duygularını on yıl-yirmi yıl önce (1968-1978) cami kürsüsünden ağlayarak ifade etmişti. Ama Rusya’da çözülme başlayınca, “yurt içindeki başarılarının, yurt dışında da devamını arzu eden” Gülen, hemen bazı arkadaşlarına “gidebildiğiniz yere kadar gidin” diyecek, bir grup Bakü’ye, bir başka grup ise Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’a gidecekti. Yakutistan’a (Sibirya’ya) kadar insan göndermişti. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Asya’ya giden arkadaşlarının bir Hicret ruhu içinde yola koyulduklarım anlatan, “bu meseleyi Hicret’le eşdeğer gören” Fethullah Gülen, bu okul kampanyasını, aynı zamanda “Milli Mücadeleye” benzeterek, okulları, “Türkiye’nin dışa açılması olarak” (Yeni Yüzyıl, 18 Ocak 1998) niteleyecek ve yurtdışmdaki öğretmenlerin eğitim hizmetlerinin yanısıra bulundukları ülkelerin işadamlarıyla Türk işadamları arasında işbirliğine katkıda bulunduklarını” (Yeni Yüzyıl, 26 Ocak 1988) ekleyecektir.

Halkı müslüman olan ülkelerin yanısıra “Asya’nın en uç noktası Moğolistan’da, Alaska’nın burnunun dibindeki Yakutistan’da, Asya ile Avrupa’nın birleştiği nokta Moldavya’da, Romanya ve Bulgaristan’da, hıristiyanların yaşadığı bu ülkelerde okullar açılmış”, “Türk milleti, yoktan varlık yaratmıştı. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Yurt dışında açılan okulların amaçlarının, yurt içindeki okulların amaçlarıyla örtüşmesi doğaldı. “Medrese eğitimi” görmüş olan Gülen, İzmir’de vaizlik yaptığı sırada, “dar gelirli ailelerin çocuklarına Kuran kursunda ve imam hatipte okuma olanağı sağlamış”, “bu öğrenciler için yurtlar, yemekhaneler açmış, giyim-kuşamlarını karşılamış”tı. “Kestanepazarı Derneği”nde de fahri olarak çalışıyordu. “O tarihlerde üniversite ve liseler, olayların yoğunlaştığı eğitim kurumlan haline dönüşmüştü. Üniversiteli gençlerle ilgilenmek gerekiyordu. Gerçi onlara dernekleri yemek veriyor, kendileri de öğrencilere seminer yapıyordu ama, bu yeterli değildi. Kuran kursu ve imam hatip okulu dışındaki “okullarda okuyan fakir öğrencilerin durumu ilgi alanlarına girmiyor gibiydi”. Vaiz Gülen, Kuran kursları ve imam hatip okulları tamam, ama “kolej de açalım” demiş, kimi tartışmalardan sonra, “Yurdun dört bir yanında kolej tarzında okullar açılmaya” başlanmıştı. İzmir’de Yamanlar, İstanbul’da Fatih, Ankara’da Samanyolu, Erzurum’da Aziziye, Van’da Serhat kolejleri, “Fethullah Gülen okullarının başarılı ilk örnekleri olmuş, kolejleri “kurs”lar izlemiş, “kısacası Fethullah Gülen’in yönlendirdiği eğitim kurumlan tüm vatan coğrafyasında ilgi odağı haline gelmiş”ti. (Yeni Yüzyıl, 28, 20, 15 Ocak 1998.)

Özel yurtlan ve özel dershaneleri, eğitimin özelleşme kapsamına alınmasıyla birlikte, özel okullar / kolejler izleyecekti. Dinin ve din bilimlerinin temelini oluşturduğu Kuran kursları ve imam hatip okullarının yanında, özel okul olarak kolejlerin açılması, eğitimin niteliğindeki değişmeyi üniversitelere taşıma olanağı sağlayacaktı. Materyalist öğretinin yerini, bilimi, dinin egemenliği ve denetimi altına aldığı idealist öğreti alacaktı. Her ne kadar bu, pozitif bilimler ile din bilimlerinin içiçeliği olarak sunuluyorsa da, Saidi Nursi’nin eğitim için önerdiği model açısından soruna bakıldığında, burada, bilim ile dinin yanyanalığı ve içiçeliği değil, dinin bilime, kalbin akla üstünlüğünü sistemli bir egemenliğe dönüştürmek sözkonusuydu. Doğal ki, Saidi Nursi’nin “yeni Said” olarak öğretisi, yeni Said’in terketmiş bulunduğu eski Said’in sözlerinin ardına gizlenerek.

Dönemin cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın, laik devlet okullarını “anarşist” ve “komünist” yetiştiren okullar olarak nitelemesi, devletin önemli kadrolarının imam-hatip okullarından mezun olacaklara verileceğini söylemesi (bkz: Mustafa Coşturoğlu, “Laik Okullara Karşı Bir Seçenek mi?”, Halkoyu, İ977, Sayı: 11, s. 21-22) bir yandan gereksinilen imam ve hatipten fazla sayıda imam ve hatip mezun edecek imam-hatip okulu açılmasına gerekçe olmuş, bir yandan da üniversitelere, imam hatip mezunları alınmasının yolu açılmıştı. Ama, imam hatip mezunlarının üniversite giriş sınavlarında başarı sağlasa da genel ortalamanın altında kalmaları, yabancı dil konusunda başarı sağlayamamaları, Gülen ve takipçilerini, laik okulların karşısında ve onlara üstünlük sağlayacak okullar açmaya yöneltecek, kolej açacaklardı.

1966 yılında “vaiz” olarak atandığı İzmir’de, İmam Hatip Lisesi ve Yüksek İslâm Enstitüsü öğrencilerinin eğitimleriyle ilgilenen Fethullah Gülen, “dini eğitim gören öğrencilerin, bilimsel eğitim görebilmeleri için de ortam hazırlıyor”, “Kur’an Kurslarına giden öğrencilerin mutlaka bilimsel eğitim görmesini ve çağdaş şartlarda yetiştirilmesini istiyordu”. (Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1988.)

“Orta öğretim çağındaki öğrenciler için kursların yanısıra, yurtlar açtırdı. Bunlara “ışıkevler” adı verildi. İzmir’de başlatılan bu hareket, önce Ege bölgesine, daha sonra da Marmara’ya yayıldı. Tüm bu faaliyetler, 20-30 yıl sonrasının eğitici ve yöneticilerini yetiştirmeye yönelik ti.” (Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1998.)

“Fethuliah Gülen okullarını Orta Asya Türk cumhuriyetlerinde, Kafkasya ve Demirperde ülkelerinde açmak için olağanüstü çaba harcayan ekip”, “her gittiği yerde bürokratlarla çok iyi ilişkiler kurmuş, kısa sürede onların güvenini kazanmıştı.” (Hulusi Turgut, “Fethullah Gülen ve Okulları”, Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1998.)

Fethullah Gülen’in arkadaşlarının okul açmak için kurdukları şirketler ile 59 ülkede açılan 200’ü aşkın okulun geniş dökümünü okur, Yeni Yüzyıl’da (17 Ocak 1998 28 Ocak 1998) bulabilir. Faik Bulut, “bir yetkili”nin, Gülen’in okullarını, “hep CIA’nın ilgi duyduğu ülkelerde açtığını”, “Osmanlıda misyoner okulları kime hizmet ettiyse, Gülen’in okullarının da aynı hizmeti gördüğünü” söylediğini yazar. (Faik Bulut, s. 211.) Ama bizi, Gülen’in bütün okulları değil, “özellikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri, Kafkasya ve Demirperde ülkelerinde açtığı” okullar ilgilendiriyor. Özellikle de, bu okulların “istiklal mücadelesi” inancıyla, “hicret ruhu içindeaçılmış olmasını açıkladığı pasajlar.

Fuller, Türkiye’nin, Balkanlarla ilgisinin, tarihsel açıdan bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu toprakları olmasından, güncel açıdan Sırp saldırısına uğrayan müslümanlarla yakınlığından kaynaklanan “haklı” nedenleri olduğunu, Orta Asya ile ilgisinin “haklılığının” Türk etnisitesine dayandığını (Turkey’s, s. 48) belirterek, Türkiye’nin eski Sovyetler Birliğindeki nüfuzunun yalnızca Kafkaslar ve Orta Asya ile sınırlı olmadığını ekler. Kırım yarımadasında Kırım Tatarları, Volga bölgesinde Tatar ve Başkırt cumhuriyetleri, Yakutistan’da etnik bakımdan Türk olan Yakutlar, “bu üç Türk bölgesi, ekonomik ve siyasal olmasa bile en azından kültürel yönden Türkiye’yi bir destek kaynağı olarak görebilirler”di. (Turkey’s, s. 86.)

Fuller, ayrıca, Washington’ın Türkiye’yi tutmuş olmasından dolayı, “Orta Asya’daki Rus nüfuzunu azaltmak için Ankara’yı bir araç olarak kullanmakta olmasindan kaynaklanan pantürkist gelişmelerden olduğu kadar, köktendinci yayılmalardan, Rusya’nın olumsuz yönde etkilenmesine de neden olacağını (Fuller, Turkey’s, s. 71, 76) anımsatmak gereğini duyar.

Fuller’ın, yayılmacı amaçlarla Türkiye’ye duyumsattığı ülkeler ile Fethullah Gülen’in “hicret ruhu içinde” ve “milli mücadeleye sahip çıkarak” okul açtığı ülkelerin birbiriyle örtüşmüş olması, doğal ki bir raslantı olamazdı.

“Yurtdışındaki vatandaşlarımızı, soydaşlarımızı, özellikle mağdur ülkeleri, çocukluk yıllarından bu yana düşünmüş”, “Asya için, Asya’daki insanlar için ağlamış” olan, “Çarlık zulmünden sonra komünist Rusya’nın zulmünü de içinde hissetmiş ve bu düşüncelerini on-onbeş yıl önce cami kürsüsünde ağlayarak ifade etmiş” bulunan Gülen, başta Orta Asya ülkeleri, Kafkaslar ve Balkanlar olmak üzere yurt dışında okullar açmış olmasını Türkiye’nin dünya ile bütünleşmesi olarak niteleyecektir. “Dünya ile entegre olmayan” ve “dünya ile bütünleşmeyen” Türkiye’nin yaşayamayacağını Atatürk’ün de bildiğini ekleyecektir. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Fethullah Gülen’in “Asya’ya gönderdiği arkadaşları” ise, bir hicret ruhu içinde yola koyulmuşlar”dı (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998) ya da “Bu meseleyi dini terminoloji içinde “Hicret’le eşdeğer görüyorlar”dı. (Yeni Yüzyıl, 17 Ocak 1998.) “Demek ki vakti gelmişti. Çanakkale destanını gerçekleştiren, yokluk içinde İstiklal Mücadelesini gerçekleştiren bu millet, Asya’nın dirilişinde önemli bir rol oynadı. Okullar peşi peşine açıldı.” (16 Ocak 1998.) “Millet, Milli Mücadeleye sahip çıktığı gibi, eğitim faaliyetine de sahip çıktı. Bunlar “Milletin Mektepleri” oldu.” (15 Ocak 1998.) “Bu millet evindeki kabı kaçağı satar, Allah’ın inayetiyle bunu yapar. (…) O ülkeleri kurtarmak için (…) vefalı Türk insanı destekleyecek, Asya’daki okullar açılacak”tı. (16 Ocak 1998.)

(11)

ABD yönetimine stratejik raporlar üreten RAND korporasyonunda senyör-üye olan CIA ulusal istihbarat konseyi eski başkan yardımcısı Fuller’a göre, Washington’ın “Orta Asya’daki Rus nüfuzunu azaltmak” için, Lind ve Heilbrunn’a göre ABD’nin “müslüman ulusların resmi olmayan birliğinin liderliği” için, Fethullah Gülen’e göre ise “bu ülkeleri kurtarmak” ve kurtarılan bu ülkelerle “Türkiye’nin bütünleşmesi” için okullar açılacaktı. Üstelik bu okullar, “İstiklal Mücadelesi” inancıyla, ve “Hicret ruhu içinde” açılmış “Millet Mektepleri” olacaktı.

Türkiye’yi, yeni dünya düzeninin bölgesel gücü olarak, Batıya olduğu kadar Doğuya, ve dahası pusulanın her yönüne (Fuller) açılmaya yönlendiren CIA’lı “analistler” ve ABD’li “stratejistler”, Türkiye’nin eski Sovyetler Birliği’ndeki nüfuzunun yalnızca Kafkaslar ve Orta Asya ile sınırlı olmadığını, ayrıca Kırım yarımadasında, Volga bölgesinde ve Yakutistan’da yaşayan Tatar, Başkırt ve Yakutlar’m da Türkiye’nin nüfuz alanında bulunduğunu belirtmiş olmasının (Fuller) ardından, Gülen, “bu millet Asya’nın dirilişinde önemli bir rol oynayacak” diyecek ve ilkokuldan üniversiteye bir dizi “Millet Mektebi”ni yalnızca Azerbaycan, Nahçıvan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan’da değil, “bir yetkilinin söylemiyle, “CIA’nın ilgi duyduğu ülkelerde” (Faik Bulut, s. 211) açacaktı. “Asya’nın en uç noktası Moğolistan’da, Alaska’nın burnunun dibindeki Yakutistan’da, Asya ile Avrupa’nın birleştiği nokta Moldavya’da, hıristiyanların yaşadığı Romanya ve Bulgaristan’da, Dağıstan’da, Çuvaşistan’da, Tataristan’da, Pakistan’da, Bangladeş’te, Afganistan’da, Irak’ta, Gürcistan’da, Kırım’da, Makedonya’da, Fas’ta, Sudan’da, Bosna Hersek’te, Endonezya’da, Avusturalya’da, Arnavutluk’ta, Macaristan’da, Almanya’da, Filipinler’de, Tayland’da, Kore’de, Kamboçya’da, Vietnam’da, Burma’da, Hindistan’da, Çin’de, İngiltere’de, Tanzanya’da, özellikle de bir üniversite açma hazırlığı içinde olduğu ve “Risale-i Nur Enstitüsü”nün bulunduğu New Jersey’de, “bu milletin kabını kaçağını satarak”, bu ülkeleri “çarlık zulmünden sonra komünist Rusya’nın zulmünden kurtarmak” için okul açacaktı. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.) Doğal ki, çoğunun yerini bilmediği, ülkesini görmediği bunca okulu açmak için “yürütülen bu hizmetlerin içinde fiilen her zaman olmayacak”, “bütün bunları arkadaşlarının teveccühleri ile yaptıracak”, “dostlarının güvenlerini eğitim hizmetleri için bir kredi kartı gibi kullanacak”tı. (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998.)

Arkadaşlarını ilkin Azerbaycan’a göndermiş (11 Ocak 1990) olan Gülen, Azeriler, okul açma önerilerini severek kabul edince, “Çok iyi bir şey dedik, diyor, eğitim adına dünyanın başka yerlerinden gelip, buralara başkaları girmeden, biz gireriz diye düşündük. Boşluğu doldururuz, İran’a da, Turan’a da yer kalmaz burda dedik.” (Yeni Yüzyıl, 15 Ocak 1998.) İran’a ve Turan’a yer kalmaması için Azerbaycan’a herkesten önce “girmiş” olan Gülen, 28 Mayıs 1990’da, 37 kişilik bir işadamı grubunu Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Tacikistan’a göndermişti. Orta Asya’ya, yani Turan’a, “Türk Birliği”ne yönlendirildikten sonra, “Başkalarının Asya’ya gelip okul açmaları için hiçbir boşluk kalmaması”, “Avrupalılara bile boşluk kalmaması” için (Yeni Yüzyıl, 16 Ocak 1998) Gülen’in Orta Asya’ya gönderdiği işadamlarından oluşan grubu, Paul Henze’nin de içersinde yer alacağı Türk ve Amerikan işadamlarından oluşan bir heyetin Orta Asya ülkelerini ziyareti izleyecektir. (Bkz: Uğur Mumcu, “Henze’nin İşi”, Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992.)

Bu ziyaretlerin ardından açılacak okulları, yani Avrupa ülkeleri dahil 54 ülkede “bu milletin sattığı kap kacakla” ve “İstiklal Mücadelesi” inancıyla açılacak okullar izleyecek ve nerdeyse, Avrupalılara bile kendi ülkelerinde okul açmaları için boşluk bırakmayacaktı.

Bunu, kuşku yok ki, Gülen, kendi iradesiyle değil, Allah’ın bazı kimseleri, bu arada Gülen’i de, figüran olarak kullandığı için gerçekleştirebilecekti: “Allah, bu rüyaları gerçekleştirmede figüran olarak —bağışlayın— bazı kimseleri, eğer bizim de bir dahlimiz olduysa, kullanıyor bizi. Bizi kullanana binlerce hamd ve sena olsun.” (Yeni Yüzyıl, 15 Ocak 1998.)

Bu, Gülen’in engin gönüllülüğünün bir ifadesi olabileceği gibi, Gülen’i “kullanan” Allah’ın, maddi dünyanın tek “allah”ı olmak yolunda bir hayli yol almış bulunan, “rakibinin çöküşüyle, eşsiz bir konuma” giren, “hem ilk hem de tek gerçek küresel güç haline gelen” Amerika Birleşik Devletlerinin (Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, s. 13, s. 31) emperyal iradesinde kendini somutlaştırdığını düşünmek de yanlış olmayacaktı.

Bu “kullanılma” konusunda şunlar da anımsanmalı: Erzurumlu olan ve “medrese” eğitimi görmüş bulunan, vaiz olarak burada görev yapmaya başlayan Gülen’in anlattığına göre, “Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneğini açma girişimleri” olmuş. “O güne kadar sadece İzmir’de vardı”, diyor ve sürdürüyor Gülen: “İkincisi de Erzurum’da bizim gayretimizle açılacaktı.” Gülen’in, Komünizmle Mücadele Derneğini kurmak için bir arkadaşını İzmir’e göndererek tüzük getirttiğini, bir vaazdan sonra anons ederek gençleri Caferiye Camiinde topladığını anlattığı paragrafları okuyan “ülkücü gençlerden bir şahsiyet” gülmüş ve şunları anlatmış: “Bildiğim kadarıyla, Gülen Hocayı, Komünizmle Mücadele Derneği kurma meselesine ikna eden kişi, o dönemde, İzmir’de aynı adı taşıyan derneğin yönetici veya yetkililerden biri oldu. Kendisi hem MİT, hem CIA ajanıydı.” (Faik Bulut, s. 253.)

Bu konuşmayı aktaran Faik Bulut “doğru muydu?” diye soruyor. Bizim sorunumuz da yönlendirmede “ajan” bulunup bulunmadığını saptamak değil, Gülen’in yurt dışında açtığı okulların niteliği ve amacıyla, ABD’nin aynı coğrafyada Rus nüfuzunu azaltarak, yerine kendi nüfuzunu yerleştirmek amacı arasındaki koşutluğu saptamaya çalışmaktır.

Gülen’in Nurculuğunun, Nurcular arasında eleştirildiği biliniyordu. Kimi Nurcular, nursici mi, risale-i Nurcu mu diye sorguluyor; kimi Nurcular, 12 Eylül yönetimi döneminde ve paşaların emriyle Atatürk aleyhinde konuşmamak, “Milli Görüş”e ve “Süleymancılar”a karşı “birlikte” çalışmak önerilerini reddedip reddetmediğini tartışıyor; kimi Nurcular da Fethullah Gülen’in Orta Asya Türk cumhuriyetlerine “Türk Birliği” sloganıyla gitmesini, olur olmaz yerde, Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal’e gönderme yapmasını, Kemal Atatürk ile Said-i Nursi’yi düşsel tasarımlarla yanyana anmasını, son nefesine değin Kemal Atatürk karşıtlığıyla, düşmanlığıyla bilinen Saidi Nursi’nin anlayışıyla bağdaştırmadıkları gibi, Risale-i Nur ile de bağdaştıramıyor ve eleştiriyorlar.

Washington Amerikan Üniversitesinde İslâmi İlimler Kürsü Başkanı Prof. Dr. Şerif Mardin, “Fethullah Gülen hocanın zamanının Türkiye’sinde laik bir kültürün yanında yaygın bir tarikat kültürünün iletişim ağında yetiştiğini, ve bu nedenle, Gülen’e intikal eden Bediüzzaman’ın İslâmi projesinin, Gülen’in yetiştiği Cumhuriyetin laik değerleri içinde oluşmuş olmasının dikkate alınması gerektiğini” yazıyor. Gülen’in “Orta Asya vurgusunu ise yeni bir fikir” olarak niteliyor, “burada Cumhuriyet kültürünün izlerinin açık” olduğunu ileri sürüyor. (artıhaber, 20-26 Aralık 1997, Sayı: 1, s. 22-23.)

Gülen’in “Orta Asya” vurgusunun, yeni bir fikir olduğu, ve özellikle burada Cumhuriyet kültürünün izlerinin açık olduğu görüşü konumuz açısından açıklanmaya değer. Çünkü, birincisi, Saidi Nursi’nin, Asya’yı aklın ve bilimin değil, dinin kurtaracağı görüşü var. İkincisi, gene Saidi Nursi’nin, günümüzde yeryüzünün en güçlü devleti olan Amerika’nın, yeni kurulan İslâm devletlerini okşadığı ve onlara sahip çıktığı görüşü var. Üçüncüsü, gene Saidi Nursi’nin, Amerika’nın, Asya’da ve Afrika’da, barışa ve huzura ancak İslâmiyet ile kavuşulacağını gördüğünü ve benimsediğini dile getiren görüşü var. Dördüncüsü, Cumhuriyetin ilk yıllarından 1950’lere değin, aklı, bilimi ve maddi felsefeyi olduğu gibi, laikliği, kemalizmi bir bütün olarak yadsımanın yerini, 1950-60 yılları arasında, sosyalizmi ve bolşevizmi İslâmiyet’le önlemek amacının almış olması var.

Şerif Mardin’in yazdığı gibi, Gülen’in “Orta Asya vurgusunun yeni bir fikir olduğunu ileri sürmek belki olanaklıdır, ama bu yeni fikri oluşturan “irade”nin, Gülen’in kendi özgür iradesi olduğunu söyleyebilmek de o ölçüde güçtür.

Ama bunlardan da önemlisi, Fethullah Gülen’in, “Orta Avrupa vurgusu”nun, gene Gülen tarafından, “bir taraftan Atatürk’ün gördüğü rüya, bir taraftan Bediüzzaman’ın Asya ile alakalı gördüğü rüya”nın yanyana gerçekleştiğini ifade eden görüşü var. “Allah bu rüyaları gerçekleştirmede figüran olarak —bağışlayın— bazı kimseleri, eğer bizim de bir dahlimiz olduysa kullanıyor bizi. Bizi kullanana binlerce hamd ve sena olsun.” sözlerinde örtük duran düşlerden biri, yukarda vurguladığımız “Saidi Nursi ile alakalı”, öteki ise Atatürk’ün düşü.

Atatürk’ün düşünü, “Nitekim, Atatürk ‘bir gün Rusya İmparatorluğu yıkılacaktır.’ diyordu” sözleriyle açıklıyor. Konuşmayı yapan Hulusi Turgut, “Fethullah Gülen’in sözkonusu ettiği Atatürk’ün 1933 yılında yaptığı savlanan konuşmasını aktarıyor. Şöyle:

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler, avuçlarından kaçabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman, Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, Özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim, onlara yaklaşmamız gerekir.” (Yeni Yüzyıl, 15 Ocak 1998, s. 6.)

Bu sözlerin Kemal Atatürk’ün sözleri olup olmadığı, 1933’te söylenip söylenmediği tartışma konusu olduğu kadar, Kemal Atatürk’e kişisel olarak ve devrimleri dolayısıyla “düşman” olan Nurcuların içinden bir “cemaat”in Orta Asya’da açacağı okulların ardındaki amacı gizlemek için Atatürk’ü kendisine paravan yapmak istemesi de soru olarak gündeme geliverdi. Araştırmalar, Kemal Atatürk’ün 1933’te yaptığı bellibaşlı konuşmalarda bu sözleri bulamadıkları gibi, bu anlama yaklaşan sözler de bulamadılar.

“Fethullah Gülen cemaatinin “Atlantik’ten Çin Seddi’ne hoşgörü soluyan bir dünya için elele” teması etrafında yurtdışındaki Türk okullarının tanıtıldığı yemeğe katılan” Zeynep Göğüş ise, (bir iki sözcük, ve sondan birkaç tümce eksiğiyle) aynı sözleri yineleyerek, bunun, “Mustafa Kemal’in 20 Kasım 1921’de yaptığı konuşmadan alındığını” yazısının altında belirtecekti. (Zeynep Göğüş, “Uzun Soluklu Hoşgörü”, Sabah, 10 Mayıs 1997.)

Konuşmanın nerede yapıldığı, kimlere, hangi amaçla söylendiği, kaydedilip edilmediği, nerede yayınlandığı ise belirtilmemişti. O günlerde, Mustafa Kemal Paşanın yaptığı konuşmalar, araştırmalar, onun, 19 Eylül 1921 günü, TBMM’de “Sakarya Meydan Muharebesi” hakkında konuşma yaptığını, 8 Aralık 1921’de cepheye hareket ettiğini, bir başka deyişle, “Türkiye Cumhuriyeti”nin kurulmadığı, Kurtuluş Savaşının en ağır bir biçimde sürmekte olduğu bir dönemde, böyle bir konuşma yapmasının olanaklı olmadığını da düşündüler.

Mustafa Balbay, Orta Asya Türk cumhuriyetleri gezisinde Türkiye’den gitmiş bir işadamının bürosunda, panoda, Kemal Atatürk’ün bu sözleriyle karşılaşmıştı. Daha sonra da, Balbay, Türkiye ile “Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan’la ilişkilerimize salt “damarlardaki kardeşlik” olarak yaklaşmak nasıl yanlışsa, salt “borulardaki petrol” olarak yaklaşmanın da yanlış olacağını” vurguladığı “Türk Ligi” yazısına, Atatürk’ün olduğu savlanan konuşmayı almış ve bunun “Atatürk’ün 29 Ekim 1933’te Çankaya Köşkündeki kabulde” yaptığı bir konuşma olduğunu yazmıştı. (Mustafa Balbay, “Türk Ligi”, Cumhuriyet, 5 Nisan 1993.) Ama Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde, Çankaya Köşkünde bir kabul olduğuna ilişkin o günün basınında bir bilgi yoktu.

Gazi, 29 Ekim 1933’te, saat 9.15’te Türkiye Büyük Millet Meclisinde kordiplomatiğe hitaben yaptığı konuşmada, “Türk ihtilalinin yüksek bir insani ülkü ile birleşmiş vatanseverlik eseri” olduğunu vurgulayacak, saat 10.10’da geldiği tören alanında da, Onuncu Yıl Konuşmasını yapacaktı.

İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına göre, “Gazi Hazretleri, akşam saat 22.00’ye doğru Ankara Ziraat Bankası merkezindeki Cumhuriyetin onuncu yıldönümü münasebetiyle düzenlenen halka açık baloyu şereflendirmiş”ti.

Halka açık bu baloda, gençlerden biri, Mustafa Kemal Paşaya, “Cumhuriyetin güzel bir şey olduğunu, ama gençlere, yol gösterecek bir ideal vermediğini” söylemesi üzerine, ideal üzerine orada tartışmalar olmuş, daha sonra, Mustafa Kemal, genci yanına çağırmış, Çağlayangil’in Milliyet‘te (1984) yayınlanan anlatımına göre, şunları söylemişti.:

“Dünya Türkleri, bugün (Cumhuriyetin onuncu yılı). Türkiye’de yaşayan onbeş milyondan mı ibaret?

Dünyanın her yerinde Türk var. Turancılık, Kızılelmacılık yapalım demek istemiyorum. Bugün bütün Türkleri, siyasi bir birlik altında toplayacak şartlar yok. Ama biz büyük bir milletiz. Neden kültürümüzü birleştirmeyelim?

Bugün senin, benim konuştuğumuz Türkçe, niçin Türk soyundan gelen bütün toplumlarca rahat anlaşılmasın? Zaten ortak olduğumuz dilimize, tarihimize, edebiyatımıza sahip çıkmalıyız. Sözün kısası, bir kültür birliğine gitmeliyiz.

“Bizim Türk tarihi, Türk dili, Türk kültürü üzerindeki araştırmalarımızın hedefi budur.” (Öymen: “Çağlayangil Anlatıyor”, Milliyet, 12 Aralık 1984; Başöğretmen Atatürk 1929-1938, Cilt: II, Ankara 1991, s. 779.)

İhsan Sabri Çağlayangil, Güneş’te (1990) yayımlanacak anılarında ise, bu konuşmayı şöyle anlatacaktır:

“— Türklükten büyük ideal olur mu? Bugün sınırlarımız dışında bunca Türk yaşıyor. Bunların arasında bir kültür birliği kurmalıyız. Aynı tarihten geliyoruz, geçmişimizi yeterince bilmiyoruz. Aynı dili konuşuyoruz, birbirimizi anlamıyoruz. İstanbul’da konuşulan Türkçe, burada yayınlanan dergi; Kırgız’da, Kıpçak’ta, Özbekistan’da, Azerbaycan’da bizim anladığımız gibi anlaşılmalıdır. Her tarafta İstanbul lehçesi konuşulmalıdır. Bunlar, bütün Türk âleminde, bizim anladığımız gibi anlaşılsın. Niçin ben Türkiye Reisicumhuru olarak Türk dili ve tarihi ile bu kadar yakından ilgileniyorum? İstiyorum ki, menşeimizle (kökenimizle) ilgili bilgiler birbirine eş ve sağlıklı olsun. Temiz Türkçemiz, her tarafta aynı biçimde konuşulsun.

“Siyasi birlik, bugün için ütopyadır. Kızılelma dönemi geride kaldı, ama, pekala kültür birliği kurabiliriz.” (İ. Sabri Çağlayangil, “Sınırlarımız Dışında Yaşayan Türkler”, Güneş, 6 Şubat 1990, Sayı: 4381, s. 7; Başöğretmen Atatürk, Cilt: II, s. 780.)

İhsan Sabri Çağlayangil’in, aynı konuşmaya ilişkin, Milliyet‘te ve Güneş’te yayınlanan metinleri arasındaki farkı, belleğin, elli yıllık solgunlaşmasıyla açıklamak olanaklı olduğu gibi, geçen bu süre içersinde siyasi coğrafyadaki değişmelerin de belleğe yeni şeyler yüklediği ve değiştirdiği de düşünülebilir. Şubat 1990’da yayınlanan anılarında ise, Çağlayangil, Cumhuriyetin onuncu yıldönümünde Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü binası salonundaki baloda, Talebe Cemiyeti Başkanı olan Mehmet Ali’nin“Paşam ben size, sizden şikayete geldim. Evvela bürokrasiden şikayet edeceğim, sen reformlar yaptın, ama yasayı değiştirmedin. Osmanlı’dan kalma köhne zihniyet değişmedi. Cumhuriyet de, kalkınma da maddi işlerdir. İdeal değildir. Gençlik ideoloji ister!… Gençlik nereye gidecek?” sözlerine karşılık, Atatürk, “Bu konuyu seninle özel olarak konuşalım” diyecek ve bir süre sonra da genci yanına çağırarak, Türk olduğunu öğrenince, “Türklükten büyük ideal olur mu?” diyecek ve şunları söyleyecektir:

“Biz onbeş milyonuz, dünyadaki Türkler onbeş milyondan ibaret değil. Şu haritaya bak. Dünyanın her tarafında Türkler yaşıyor. Bugün için siyasi bir vahdet (birlik) düşünülemez. Çeşitli engeller var. (Güneş dil) teorisi üzerinde durmam bunun için. Dil-tarih inkılabını yaymak istiyorum. Meseleye kültür birliğinden başlamak lazım. Evvela lehçemizi düzeltelim. Türkiye’de konuşulan Türkçe, bütün Türk aleminde anlaşılmalıdır. Zamanla kültür vahdeti siyasi vahdete (birliğe) erişir. Ama yüz sene sonra, ama elli sene sonra… Bundan büyük ideal olur mu?.. (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılarım, Güneş Yayınlan, İstanbul 1990, s. 39-40.)

İhsan Sabri Çağlayangil’in aynı konuşmaya ilişkin üç anlatımı da farklı. Ama “29 Ekim 1933’te Çankaya Köşkünde kabulde” söylendiği savlanan sözler, Çağlayangil’in aktardığı metinlerden türetilmişse, bu metin, Türk cumhuriyetlerine okullar açan Gülen’in “amacına göre”, daha da değiştirilmiş, daha doğrusu hemen hemen yeniden türetilmiş bir metin olduğu açıktır.

30 Ekim 1933 günü Hakimiyeti Milliye’de, Cumhuriyetin onuncu yılı akşamı, Cumhuriyet Halk Fırkasının Ankara Palasta, Halkevinde ve Orduevinde balolar düzenlediğine ilişkin bilgi var. “Reisicumhur Gazi Hazretleri”, 1 Kasım 1933 günü Meclisi açış konuşmasında, Varoşilov başkanlığında bir Sovyet heyetinin ziyaretini imleyerek, bu ziyaretin onuncu yıl bayramına tesadüf ettirilmiş olmasını, “iki memleket arasındaki münasebetlerin derin samimiyetini gösteren mesut bir vesile” olarak niteler.

Hamdi Konur, Cumhuriyetin onuncu yılında, akşam geç saatlerde Müzik Öğretmeni Okulundan Çankaya Köşküne götürüldüklerini anlatır. Atatürk, Sovyet Genelkurmay Başkanı Varoşilov’la yanyana oturmaktadır. Karşılıklı konuşurlar ve Atatürk, Viladimir İliç İlyanov Lenin’i öven bir konuşma yapar. Musiki okulu çocukları Çankaya’dan ayrılırken, Atatürk’ün konuşmasını yazdıkları defterler kapıda ellerinden polisler tarafından alınır. (Bkz: Koleksiyon, 7 Kasım, Onur Yayınları, Ankara 1997, s. 130.)

Kemal Atatürk’ün, Varoşilov’un başkanlığındaki heyete, “Bir gün Sovyetler Birliği dağılacaktır” diye konuşacağım düşünmek olanaklı olmadığı gibi, aynı akşam, Çankaya kabulünden önce ya da sonra, konuşmalarında ya da düşüncesinde böyle bir “dağılma”yı esas alması da ussal olarak düşünülemez. Ama, aynı günlerin Hakimiyeti Milliye’sinde, iki gün üstüste, üç ya da dört sütuna “Faşizmin Yeni İstikameti Nedir?” başlığı altında yayınlanan (bkz: Hakimiyeti Milliye, İkinci Teşrin 1933 ve 1 Birinci Kanun 1933) “Duce’nin Yeni Nutku”, ve aynı dönemde Hitler’in iktidara geldiği gözönüne alınırsa, Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetin onuncu yılında, bir gencin beklenmedik sorusunu, dünya Türkleri arasında kültür birliğini kurmak olarak nitelediği “Türklük ideali” ile yanıtlamasından daha doğal ne olabilirdi! Dolayısıyla da, Kemal Atatürk’ün aynı çağda yaşamaktan utanç duyduğu Hitler ve Mussolini’nin ırkçı ve ırk temeli üzerinde yayılmacı politikaları karşısında, Türklerin kültür birliğini bir ideal olarak göstermiş olmasını, uluslararası sermayenin baş temsilcisi ABD’nin Avrasya’ya egemen olma amacına politik bir altlık oluşturmak doğru bir tutum olabilir miydi?

Şu da var ki, on yıl dışişleri bakanlığı yapmış bulunan Çağlayangil’in, “CIA’nın içimize girmiş olduğunu” söylediğini ve bunu “tevekkülle” karşıladığını okur anımsayacaktır.

CIA’nın, doğal özümsenme biçiminde Çağlayangil’in de içine girmiş olduğunu, iradesine karşıt olsa da kimliğini dönüştürdüğünü niçin düşünmeyelim. CIA’nın beklentileriyle ve programıyla birlikte Atatürk’ün sözlerinin de, Çağlayangil’in bilinçaltında değişikliğe uğradığını niçin sormayalım. Yani son aşamada, CIA’nın Çağlayangil’in anlatımını değiştirdiğini niçin aklımıza getirmeyelim! Doğal ki, Gülen’in Atatürk’ün düşü olarak sunduğu metin, Çağlayangil’in kendisinin Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra bir kez daha değiştirdiği metin değil de, Çağlayangil’in metinlerinden türetilmiş bir metinse.

Ama önemli olan, Gülen’in birleştirdiği ve birbirine bütünlediği Kemal Atatürk’ün düşü ile Saidi Nursi’nin düşünün özündeki karşıtlığın gizlenerek birbiriyle örtüştürülmesi, Saidi Nursi’nin aklı ve bilimi yadsıyan görüşünün, Atatürk’ün düşü olarak, laik Türk ve müslüman topluluklara yaygın bir eğitim temelinde götürülmesidir.

Beklemediği bir sırada beklemediği belli olan bir soruya yanıt verdiği akşamın gündüzünde, 29 Ekim 1933’te, Cumhuriyetin onuncu yılında, Onuncu Yıl Söylevinde, Gazi M. Kemal, “milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.” diyor ve “Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.” diye ekliyordu. Bir başka deyişle, Gazi’nin düşü, Saidi Nursi’nin düşmanı olduğu “milli kültür”dü, “muasır medeniyet”ti, ve “müspet ilim”di.

Gülen okullarının özsel içeriği de bu düşmanlıkta gizliydi. “Milli kültürü” “muasır medeniyet seviyesine yükselten”, elinde ve kafasında müspet ilim meşalesi tutan gençliği, dinin egemenliği altına alarak köleleştirmek için, Saidi Nursi’nin başındaki dolak, Kemal Atatürk’ün fötrünün altına ya da üstüne sarılacaktı. Bu, özet olarak, dinin bilimi egemenliği altına alması olarak da açıklanabilirdi.

“Müspet ilim” meşalesinin, yani “akıl ve ilim ve fen”nin Kuran’ın ve dinin hükmü altına alınarak karartılacağı, “müspet ilim” meşalesini söndürenlerin, meşalenin sopasıyla “milli kültürü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmaya” çalışanları cehennemin kapısına kadar kovalayacağı bir eğitim sistemiydi yayılmasına çalışılan, bir başka deyişle emperyalist paylaşım savaşının, inananların inanmayanlara karşı savaşı biçimi altında sürdürüldüğü bir tarihte ve coğrafyada, Saidi Nursi’nin, aklı, bilimi, fenni yadsıyan düşü, Atatürk’ün aklı, bilimi ve fenni temel alan düşüncesini karartmak için, akim köleleştirildiği ve dolayısıyla, emeğin ve emekçinin evrensel köleleştirilmesinin “Truva Atı” olan Gülen okulları, Kemal Atatürk’ün ulusalcı ve bağımsızlıkçı kılıncını “manasız bir resim” olarak kuşanmış görünmekte duraksamayacaktı.

(13)

“Fethullah Gülen ile hatıraları üzerine röportaj “da vurguladığı gibi, Gülen, “taktik ve stratejilerin açıklanmayacağını savlar: “Taktik ve stratejiler söylenmez. Söylendiği an, bir taktik olma hüviyeti ortadan kalkar, stratejiler sadece tatbik edilir. Bazan da bu strateji[nin], işin başında bulunan insandan başka hiç kimse tarafından bilinmemesi gerekir.” (Şemseddin Nuri, Küçük Dünyam, s. 121’den aktaran: Alpaslan Işıklı, Said Nursi, Fethullah Gülen ve “Laik” Sempatizanları” . Tüze Yayıncılık, Ankara 1998, s. 34.)

Alpaslan Işıklı, Gülen’in “halkın adet ve itiyat haline getirdiği bir takım bid’atların (yani, İslâm dininde Muhammed zamanından sonra edinilen vargılara, ilkelere, alışkanlıklara) birden karşı çıkmanın doğru olmadığını” öğütlediğini yazıyor ve ayrıca, gene Gülen’in, “Nihai hedefe varana kadar, yani sonuca ulaşana kadar, her yöntemin, her yolun mübah” olduğunu, bunun içersine yalan söylemenin de, insanları aldatmanın da girdiğini savladığını (Hocanın Okulları, İstanbul 1998, s. 28’den) aktarıyor. (Işıklı, s. 35.)

-10 Ekim 1995 günlü Hürriyet’te, İsmet Solak ise, “Muhtıra hazırlığı var” başlığı altında, Fethullah Gülen’in değişik yerlerden muhtıra sinyali aldığını yazıyordu.

Muhtıra sinyalleri alan Gülen, “kendisiyle görüşmek isteyen bazı gazetecilerle birlikte gazetelerin büro yöneticileri ve yazarlardan oluşan bir basın topluluğunun çeşitli konulardaki sorularını” yanıtlayacaktı. Burada, anjiyo olduktan sonra, kendisini ziyaret eden Özer Çiller ile, hükümetin kurulmasından yarım gün önce Hikmet Çetin’le ve Başbakana (Çiller’e) yakın biriyle görüştüğünü, “Ecevit Beyin şartları” olduğunu, “güvenoyu riski bulunduğunu” dile getirecek; ayrıca, Kürtler arasında anket yaptırdıklarını, bu anketin sonuçlarına göre, %5’inin ayrılmadan, %15’nin Kürtçe eğitimden yana olduğunu, Kürtlerin %80’inin ayrılmayı hiç düşünmediğini söyleyecektir. {Hürriyet, 10 Ekim 1995.)

Bir başka deyişle, siyasal ya da yönetsel kimliği olmayan Fethullah Gülen, eğitim ve iş alanında Türkiye’nin yalnızca dışa açılmasında kendi “kişisel” inisiyatifini kullanmakla kalmıyor, iç politikada, denebilirse, siyasal iktidar düzeyinde ya da üstünde bir önemi ya da rolü olduğunu da somut bir biçimde duyumsatıyordu. Hani, dense ki, siyasal iktidarın iradesi, bir bakıma Fethullah Gülen’e bağlı, pek “gülünç” kaçmayacak!

İki gün sonra, yani 12 Ekim 1995’te, Tuncay Günay’in “Muhtıra Olayının Perde Arkası” başlığıyla yayınlanan haberin altbaşlığı ise şöyleydi: “Fethullah Gülen’in “Muhtıra hazırlığı var” sözleri, kamuoyunda bomba gibi patladı. Gülen’in amacının, 210 Fethullahçı subay ve astsubayı ordudan atan komutanları hedef göstermek olduğu bildirildi.” Haber şöyle bitiyordu: “Fethullah Gülen, devletin raporlarında “yeni dünya düzeni çerçevesinde” Türkiye’ye dayatılan ve laikliği hedef alan Ilımlı İslâm Projesinin uygulayıcısı olarak nitelendiriliyor. Ilımlı İslâm Projesinin ana hatları, Balkanlar, Kafkaslar, Ön Asya (Batı Türkiye) ve Ortadoğu’da oluşturulacak dört federasyonun, ABD güdümünde bir konfederasyon çatısı altında ve milli kimlikleri yok ederek toplanması olarak biliniyor.” (Tuncay Günay, “Muhtıra olayının perde arkası”, Akşam, 12 Ekim 1995.)

Haber/yazıda, “Ilımlı İslâm Projesinin, “ulusal kimlikleri yok ederek ABD’nin güdümünde bir konfederasyonun kurulmasına olanak sağlayacak Balkanlar, Kafkaslar, Ön Asya ve Ortadoğu’da dört federasyon oluşturma projesinin bir parçası olduğu”, “devletin raporları”na, dahası Donanma Komutanlığı tarafından hazırlatılan bir rapora dayanıyordu. Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya’nın, Donanma Komutanı iken hazırlattığı istihbarat raporunda (1994), Fethullah Gülen, “Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Türkiye’ye dayatılan ve laikliği hedef alan Ilımlı İslâm Projesinin uygulayıcısı” olarak tanıtılmaktaydı.

ABD’nin güdümünde dört federasyon oluşturma projesinin parçası olan ve daha sonra Milli Güvenlik Kuruluna sunulan Donanma Komutanlığının istihbarat raporunda, Fethullah Gülen, “En az PKK kadar tehlikeli” olarak nitelenmekteydi. (“TSK: En az PKK kadar tehlikeli”, Aydınlık, 2 Haziran 1998, sayı: 15, s. 7.)

(14)

1950’li yıllarda “Atatürk Türkiyesini İslâm’a kazandıran adam” (Meryem Cemile, The Creterion‘dan aktaran Doğan Avcıoğlu, 31 Martta Yabancı Parmağı, s. 118.) olarak nitelenecek Saidi Nursi, Risalei Nur’ları, “komünizme karşı gençlerin alaka duymaları maksadıyla” yayınladığını, (Milliyet, Aralık 1959; Şahiner, s. 427), “milliyetçiliğin” değil, “İslâm milliyetçiliğinin, “bolşevizmi, sosyalizmi ve anarşizmi önleyebilecek kuvvette” olduğunu (Bediüzzaman Cevap Veriyor, Ankara 1960, s. 47, 52’den aktaran Çetin Özek, s. 266) yineleyerek, içerde ve dışarda, “sosyalizm, komünizm ve anarşizm” hedef olarak belirlenecek, 1950-60’lı yıllar, dünyanın yarısında ya da çoğunluğunda İslâm’ın egemenliğini (hakimiye-yi islâmiyeyi) tesis amacı, ya da Kuran’ın bayrağının dünyanın her tarafında ilan edileceği (Hutbe-i Şamiye, s. 51) düşüncesi, “mütecaviz dinsizlere”, “müşterek düşman olan zındıkaya”, “dünyadaki komünizm tehlikesine” karşı, “İseviler ile müslümanların” ya da Time muhabirine müjdelediği gibi “müslümanlık alemi ile hıristiyanlık aleminin birleşmesi” (Yeni Sabah, 8 Ocak 1960, Bediüzzaman’dan Çözümler, s. 162, 166) önerisine “inkılap” edecektir.

“İslâmiyet milliyeti” dolayısıyla, Türkleşmiş ve “Kürdi” adını yani Kürtlüğünü terketmiş bulunan Saidi Nursi, “İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmediklerini, Türk perdesi altına girmiş Frenk telakki ettiklerini” ileri sürecektir. (Mektubat, s. 437.)

Şerif Mardin, “Bolşevizm ve sosyalizmin ne ölçüde önemli güçler haline gelmekte olduklarının bilincinde bulunan Saidi Nursi’nin (Mektubat, s. 41), milliyetçiliği modası geçmiş bir güç saydığını, İslâmiyet’i, taze güç gösterecek bir akım olarak gördüğünü” (Mardin, s. 273) yazar. “İslâmiyet milliyetinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmeyen” “Türk perdesi altına girmiş Frenk telakki eden” Saidi Nursi, “bolşevizmi; sosyalizmi ve komünizmi” önleyebilecek kuvvetin “milliyetçilik” değil, “İslâm milliyetçiliği” olduğu (Çetin Özek, s. 266) görüşünü, “komünizmi önlemek amacıyla” (Dulles) kurulan ve daha sonra CENTO adını alacak olan Bağdat Paktı nedeniyle (24 Şubat 1955), cumhurbaşkanı olarak Celal Bayar’a ve başbakan olarak Adnan Menderes’e, “Namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile yazmaya mecbur kaldığı” mektubunda somutlaştırır. Nursi, Türklerin ve Arapların “hakiki milliyetleri”nin “İslâmiyet” olduğunu vurgulayarak, “komünizm cereyanına karşı” bu değerli ittifakın, “dörtyüz milyon kardeş müslümanları ve sekizyüz milyon sulh ve müsaleme-i umumiyeye (genel barışa) şiddetle muhtaç Hristiyan vesair dinler dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağını” yazar. (Bkz: Şahiner, s. 411412.)

Hutbe-i Şamiye’ye 1950’li yıllarda ekleyeceği notların (“haşiye”) birinde “küre-i arzın (yeryüzünün) şimdiki en büyük devleti Amerika’nın, “İslâmiyet’le Asya ve Afrika’nın saadet ve sükunet ve müsalaha bulacağına (barışa kavuşacağına) karar verdiği”ni, “yeni İslâm devletlerini okşadığını ve teşvik ettiğini ve onlarla ittifaka çalıştığını” (Hutbe-i Şamiye, s. 30, haşiye) yazarken, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, etnik, dinsel ve mezhepsel farklılıklar nedeniyle, birer “kara delik” ve her biri kaynayan bir “cadı kazanı” olarak nitelenen Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya’da saadete, sükunete ve barışa, kısacası “istikrar”a yeni İslâm devletlerini okşayan, teşvik eden ve onlarla ittifaka çalışan yeryüzünün bugünkü en büyük devleti Amerika’nın sahip çıkmasıyla olanaklı olacağını da ifade etmiş oluyordu.

Saidi Nursi’nin nitelemesiyle söyleyelim: Bütün kuvvetiyle, Asya ve Afrika’da, saadet, sükunet ve barışa İslâmiyet’le kavuşulacağına karar veren, yeni İslâm devletlerini okşayan, teşvik eden ve onlarla ittifaka çalışan yeryüzünün bugünkü en büyük devleti Amerika, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla “boşlukta” kalan ve halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerde oluşmaya başlayan yeni girişimci sınıflarla ilişki kurmak için doğal bir ortam sağlayacak olan nakşileri ve Nurcuları, etkin oldukları Türkiye’nin doğusundan ve kasabalarından, sanırım kolluk güçlerine “toplattırarak” göndertemezdi.

Daha 1993’te, Cumhuriyet‘te yayınlanan “ABD’de şeriat kampı” başlıklı haberde, kampı tanıtmak ve öğrenci sağlamak amacıyla ABD’de yaşayan Türklerin adreslerine postalanan broşürde, 14 günlük dönemlerde verilen kursların konulan açıklanıyordu. Bunlar, “Kur’an, hadis, tefsir, fıkıh, İslâm tarihi, temel matematik, temel bilimler, bilgisayar kullanımı ve bilgisayar programıydı. (Cumhuriyet, 25 Ağustos 1993.) Bu bilgiler doğru olmakla birlikte, gazetede yayınlanan üstbaşlık, bugünkü bilgilerimiz açısından bakıldığında, “negatif bir başlık olarak da algılanabilirdi. Çünkü, “Fethullahçılar olarak anılan şeriatçılar şimdi de Amerika’ya elattı” üst başlığından, “aktif’ olan Amerika’nın “pasif’ olduğu yanılgısına kapılabilirdi okur.

Benim Üç Sivas kitabımda, Emine Kaplan’ın (Cumhuriyet, 26 ve 29 Şubat 1996) haberyazısından, Mustafa Balbay’ırı “ABD’deki öğrenciler” başlıklı yazısından (Cumhuriyet, 1 Mart 1996) çıkardığım vargıya göre, Türkiye’den Birleşik Devletlere, eğitim, öğretim ve uzmanlık için gönderilen öğrenciler içinde, ABD’nin gereksineceği sayıda Nakşibendi ve Nurcunun bulunması, “gayri-resmi” olarak gözetilmiş, Türk Cumhuriyetler ile kurulacak bağlar daha önceden oluşturulmuştu. (Muzaffer İlhan Erdost, Türkiye’nin Yeni Sevr’e Zorlanması Odağında Üç Sivas, Onur Yayınları, Ankara 1996, s. 36-37.)

Bir başka anlatımla, “Komünizmle Mücadele Derneği” ile başlayan ve “ışıkevleri”yle ışıklanan, Sovyetler Birliği’nin yayılmasına ve buna bağlı ve bununla bağlantılı olarak sosyalizme ve komünizme karşı etnik ve dinsel, yani şovenfaşist ve teokratik-faşist kadrolaşma, Sovyetler Birliği’nin dağılması öngününde, sosyalist sistemden ayrılmış, ama modem yaşamı tanımış ve laik devlet sistemiyle yapılanmış kadroların yerine, politikleşmiş ve emperyalizmin kundağında “ılımlaşmış İslâm’ı” koyacak aracı kadroları yetiştirme, Gülen’in yurtdışında açtığı okulların ideolojik özünü oluşturmaktaydı. Bu nedenle de, okulların düzeyine göre de birbirine göre farklılıklar içermesi kaçınılmazdı. Eğitim açısından temel alman, bilimin dinin emrinde olması, ve materyalist felsefenin yadsınmasıydı.

Dolayısıyla, içerde kemalizme ve dışarda Sovyetler Birliği’nin yayılmasına karşı savunma ve sosyalizme bir “set oluşturma” amacıyla kurulmuş bulunan bu okullar, ikinci aşamada, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Sovyetlerden bağımsızlaşan ülkelerde, Rus nüfuzunu geriletmek, tanrıtanımazlığın olduğu kadar sosyalizmin de ideolojik basamağını oluşturan materyalist eğitime karşı, dinin egemenliği altında eğitilmiş ve ABD’nin nüfuzunu gerçekleştirecek kadroları yetiştirmeyi amaç edinecekti. Dahası, bu okullar, daha önceki bölümlerde özetlediğimiz gibi, Rusya’nın küçülmesini amaçlayan, ama bunun jeostratejik omurgasına Türkiye’yi oturtan, başlangıçta “Yeni Dünya Düzeni”, daha sonra “Küreselleşme” adı verilecek olan ABD’nin Avrasya’ya Avrasya’dan dünyaya egemen olma politikasının istasyonları olacaktı ve öyle de işlevselleştiler.

Üçüncü aşama, Saidi Nursi’nin, 1960’ta kendisiyle konuşan Time muhabirine söylediği gibi, “komünizm tehlikesine” karşı, “iseviler ile müslümanların” ya da “müslümanlık alemi ile hıristiyanlık aleminin birleşmesi”, bu kez, yetmiş yıllık sosyalizm geleneğinden gelen laik yapılanmayı, ve laik yapılanmayla özdeşleşen materyalist eğitimi, özellikle Türk ve müslüman topluluklara dayanarak, ve müslüman ve hıristiyan birliği kurarak din ile geriletme aşamasıdır. Bu kez, hıristiyanlık alemi ile müslümanlık alemini birleştirmek için, Fethullah Gülen, Vatikan’a, (9 Şubat 1998’de) sunacağı mektupta, Papa’ya “üç büyük dinin”, “Hıristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanların, “üç büyük dinin babası olduğu ikrar edilen Hazreti İbrahim’in doğum yeri olarak bilmen Urfa’daki Harran’da bir ilahiyat okulu kurmaya” ya da “Harran Üniversitesinin programlarını genişletmeye” çağıracaktı. (Faik Bulut, Kim Bu Fethullah Gülen, s. 259-261.)

Gene aynı mektupta, üç büyük dinden liderlerin işbirliğiyle ilki Washington’da olmak üzere muhtelif dünya başkentlerinde düzenlenmesi önerilen konferanslar serisinden biri, Gülen’e yakınlığıyla bilinen “İstanbul İlim ve Kültür Vakfının organize ettiği” üç günlük sempozyumda, Hristiyanlarla Müslümanların yeni dünya düzeni için işbirliği yapmaları savunulacak, “Bediüzzaman Saidi Nursi’nin Düşüncesinde Müslüman-Hıristiyan Diyaloğu ve İşbirliği” başlıklı bir tebliğ sunan Cizvit sekreteryasının Genel Sekreteri Prof. Dr. Thomas Michel, modern dünyada da Müslümanlarla Hristiyanların işbirliği yapmaları gerektiğini söyleyecektir. (“Kur’an’ı Anlama Sempozyumu”, Cumhuriyet, 23 Eylül 1988 Ankara baskısı.)

Gülen’in, Papa’ya sunduğu mektupta Hristiyan ve Müslüman işbirliğinin, bir bakıma, “sistemler arası ya da jeopolitik anlaşmazlıkların ve çatışmaların yerini, uygarlıklar arası ve içi çatışmaların aldığını” söyleyen Samuel Huntington i{Milliyet, 9 Eylül 1996), ya da “İslâm ile Batı arasındaki gerginliklerin, iki inanç sistemi İslâm ile Hristiyanlıktan doğmuş iki uygarlıktan kaynaklandığını” yazan Fuller ve Lesser’i (Kuşatılanlar, s. 7) duyumsatarak, “medeniyetler çatışmasını görmek isteyen yolunu şaşırmış kişilere karşı koyabilmek”, yani iki din arasında “çatışmayı” dışlamak amacıyla istendiği düşünülebilirse de, Saidi Nursi’nin, İslâm ve Hristiyan birliğini, komünizme ve siyonizme karşı istediğini, bugün komünizmin yerine diyalektik ve tarihsel materyalizme, materyalist düşünceye ve felsefeye karşı bir işbirliği oluşturulduğu, ama jeopolitik anlamda, sovyetlerin kalıntısı Rusya’ya ve sovyet sistemiyle birlikte oluşan materyalist ve laik kültüre karşı, dinlerin birliğinin sağlanmak istendiği, bunun da ideolojik anlamda dinin bilime karşı savaşı, siyasal anlamda Türkiye’nin federasyonlara bölünerek (225 milyonluk) büyük Türk konfederasyonu biçiminde büyümesinin altlığını oluşturduğu açıktır.

“Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur’an’ın malıdır. Ve bu nedenle semavidir. Arzi değildir. Bir mevhibe-i ilahiyedir.” (Armaner, s. 61.) ya da “Risale-i Nur’da yazılı olanlar Kur’an’ın malıdır. Allah’tandır.” (Turan Dursun, s. 47) diyen, ve kendisinin bu yüzyılın ilk yarısının Kuran’ın müceddidi olduğunu, bunun Kuran’ın gaybi bilgileri arasında bulunduğunu yazan Saidi Nursi, kendisinden sonra görevlendirilmiş olan zatın birinci görevinin, “Risale-i Nur’u bir program olarak neşir ve tatbik etmek” olduğunu, “o zatın ikinci vazifesinin şeriatı icra ve tatbik etmek”, üçüncü vazifesinin de “hilafet-i islâmi’yeyi ittihad-ı İslâma (İslâm birliğine) bina ederek İsevi ruhanileriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmek” olduğunu yazar. (Armaner, s. 61.) Bu “vazife”nin, “Allah’ın figüran olarak kullandığı” (“kullanana binlerce hamd ve sena olsun”) İslâm birliğini sağlayacak olan Fethullah Gülen’e verilmiş olduğu da olayların gelişmesinden anlaşılıyor.

Bu nedenle de, Berlin Duvarı yıkıldığı zaman, gözyaşları üzerinde kayıkların, keleklerin yüzebileceği kadar gözlerini ırmak etmiş olan Gülen hocanın. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve Kafkaslar’da ve Orta Asya’da federal cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını ilan etmesinden önce, bu ülkelere heyetler göndermiş olmasını, kısa zamanda başta Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere beş kıtada, 54 ülkede, ilkokuldan üniversiteye ikiyüzü aşkın okul açmasını, Hocanın kendi iradesiyle ve bağımsız hareketiyle açıklamak, böyle bir açıklamayı yapanı gülünç duruma düşürebilir.

Sh: 149-203

KAYNAKÇA

İMZALILAR

Mutahir Ahmed, “Radikal İslâm ve Orta Asya”, Avrasya Etüdleri, c. 1, Sayı: 3, Sonbahar 1991.

Doğan Akın, “Orta Asya’ya Yol Alıyoruz”, Cumhuriyet, 29 Ağustos 1995.

. Uğur Akıncı, “US Strategic Report: Islam will not dominate Turkey”, Turkish Daily News, May 14, 1997; “US Strategic report questions: Army as ‘guarantor of system.’ “, Turkish Daily News, May 15, 1997; “US Strategic Report’s future scenarios: Turkish wars with Greece, Russia or Syria are possibilities”, Turkish Daily News, May 16, 1997.

Peter Alfred Andrews, Türkiye’de Etnik Gruplar, ANT Yayınlan Tüm Zamanlar Yayınlan, İstanbul 1992.

Neda Armaner, İslâm Dininden Ayrılan Cereyanlar: Nurculuk, İlahiyat Fakültesi Yayınlan, Ankara 1964.

Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisini Açış Konuşmaları, TBMM Kültür Sanat Yayın Kurulu Yayınları, No: 30, Ankara 1987.

Doğan Avcıoğlu, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı, Cumhuriyet Kitaplan, İstanbul 1998.

Mustafa Balbay, “ABD’deki öğrenciler”, Cumhuriyet, 1 Mart 1996.

Mustafa Balbay, “Ermeni ‘Soykırımı’, Sevr… Kars… Lozan, Cumhuriyet, 30 Mayıs 1998.

Mustafa Balbay, “Türk Ligi”, Cumhuriyet, 5 Nisan 1993.

Dr. İlhan Başgöz, Howard E. Wilson, Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Atatürk, Dost Yayınlan, Ankara 1968.

İsmail Beşikçi, Kürdistan Üzerine Emperyalist Bölüşüm Mücadelesi 1915-1925, l. Yurt Yayınları, Ankara 1992.

Fikret Bilâ, “Kürt Kimliği Reddedilemez”, Milliyet, 9 Aralık 1991.

Vedii Bilget, “Savaşa Hayır”, Cumhuriyet, 24 Şubat 1987.

Faik Bulut, Kim Bu Fethullah Gülen, Ozan Yayıncılık, İstanbul 1998.

Sadi Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, Halkevi Yayınları, 2, Ankara 1980.

Doç. Dr. Gülnihal Bozkurt, Alman-İngiliz Belgelerinin ve Siyasi Gelişmelerin Işığı Altında Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki Durumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1989.

Haşan Bögün, “ABD Belgelerinde Türk Ordusu” (1980-1995), Cumhuriyet, 19 Temmuz 1997.

Zbigniew Brzezinski, “Yeni Bir Avrupa Stratejisi”, Türkiye Günlüğü, Sayı: 47, Eylül-Ekim 1997.

Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, Sabah Kitapları, İstanbul 1997.

Zbigniew Brzezinski, Kontroldün Çıkmış Dünya, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan, Ankara 1996.

M. Hüseyin Buzoğlu, Körfez Savaşı ve PKK, Strateji Yayınları No: 1, Ankara (1998).

Ali Fuad Cebesoy, 1907’de Misak-ı Milli, Yayına Hazırlayanlar: Dr. Faruk Süken, Cemal Kutav, İstanbul 1989.

Prof. Dr. İbrahim Canan, İslâm Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman’dan Çözümler, Yeni Asya Yayınlan, İstanbul 1994.

Noam Chomsky, Kader Üçgeni / ABD, İsrail ve Filistinliler, İletişim Yayınlan, İstanbul 1993.

Güneri Civaoğlu, “İki Yarbay”, Sabah, 2 Şubat 1991; “Tasanm”, Sabah, 27 Ocak 1991.

Mustafa Coşturoğlu, “Laik Okullara Karşı Bir Seçenek mi?” Halkoyu 1977, Sayı 11.

Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in NTV Televizyonunda Yayınlanan Mülakatı, (Ankara, 17 Ocak 1998).

“Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in “İki Denizin Hikayesi” başlıklı konferansının açılışında yapacakları konuşma”, 25 Mayıs 1998.

“Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel’in Nokta Dergisi tarafından düzenlenen “Doruktakiler” ödül töreninde yaptığı konuşma”, 25 Mayıs 1998, İstanbul.

İ. Sabri Çağlayangil. “Sınırlarımız dışında yaşayan Türkler”, Güneş, 6 Şubat 1990.

İ. Sabri Çağlayangil, Anılarım, Güneş Yayınları, İstanbul 1990.

Cengiz Çandar, “Tarihi Fırsat” ya da “Tarihi Risk” (l), Sabah, 25 Mart 1995; “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” ve Türkiye” (1), Sabah, 6 Ocak 1996; “Üçüncü Amerikan İmparatorluğu” ve Türkiye” (2), Sabah, 7 Ocak 1996.

Fatih Çekirge, Hürriyet, 29 Ocak 1992.

Yasemin Çongar, “ABD’den Kürt Güvencesi”, Cumhuriyet, 17 Ocak 1991.

Yasemin Çongar, “Türkiye İçin 4 Senaryo”, Milliyet, 17 Mayıs 1997.

Faysal Dağlı, Birakuji (Kürtlerin İç Savaşı), Belge Yayınlan, İstanbul 1994.

Evren Değer, “Uğur Mumcu Dosyası”, Cumhuriyet, 26 Ocak 1994.

Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara 1962.

Yalçın Doğan, “CİA… TOBB… Dublin… Ve Yeni Devlet”, Milliyety 12 Ağustos 1995.

Turan Dursun, Müslümanlık ve Nurculuk, İkinci Baskı, Kaynak Yayınları, İstanbul 1996.

Doğan Duyar, “ABD’yi Avrupa’da İstemiyoruz”, Aydınlık, 20 Ocak 1996.

Şükrü Elekdağ.’Türklerin Görüntüsü”, Milliyet, 25 Nisan 1993.

Işın Eliçin, “Türkiye’ye Osmanlı Modeli” / “Osmanlı Modelini Deneyin”, Yeni Yüzyıl, 5 Ekim 1996 (Fuller ile konuşma).

Muzaffer İİhan Erdost, “Anadil Yasağı Üzerine”, Kanı Kanla Yıkamak İnsan Hakları ve Türkiye, Onur Yayınları, Ankara 1994.

Muzaffer İlhan Erdost, Türkiye’nin Yeni Sevr’e Zorlanması Odağında Üç Sivas, Onur yayınları, Ankara 1996.

Muzaffer Ilhan Erdost, “Ana: Gülhanım”, Bir Fotoğrafa Altyazı, Onur Yayınları, Ankara 1991.

Sedat Ergin, “ABD’den Kürt Küstahlığı”, Hürriyet, 12 Şubat 1988.

Nedret Ersanel, “CIA, Türkiye’yi çökertti!”. Nokta, 10-16 Mart 1996, Yıl: 14, Sayı: 11.

M. Fethullah [Gülen], “Takriz”, Bediüzzaman’dan Çözümler, Yeni Asya Yayınlan, İstanbul 1994.

Graham E. Fuller, “Fate of the Kurds”, Foreign Affairs, Spring 1993; “Kürtlerin Kaderi”, Avrasya Dosyası, cilt 1, Sayı 1, ilkbahar 1994; “Turkey’s New Eastern Orientation”, Turkey’s New Geopolitics / From the Balkans to Western Chine, Westiew Press, A Rand Sturdy, Boulder —San Fransisco— Oxford, 1993; Türkiye’nin Yeni Jeopolitiği / Balkanlar’dan Batı Çin’e, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınlarından. İstanbul 1995; Cumhuriyet, 26 Şubat 1990.

Graham E. Fuller, lan Lesser, Kuşatılanlar/İslâm ve Batı’nın Jeopolitiği, Sabah Kitapları, İstanbul 1996.

Gazi M. Kemal, Nutuk/Söylev, Türk Tarih Kurumu Yayınlan, Ankara 1989.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten Bize, Yayma Hazırlayan: Sunullah Ansoy, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul 1987.

Zeynep Göğüş, “Uzun soluklu hoşgörü”, Sabah, 10 Mayıs 1997.

Yavuz Gökmen, Özal Yaşasaydı, Verso Yayınlan, Ankara 1994.

Yavuz Gör, “Lübnan’daki Ermeniler”, Cumhuriyet, 8 Mart 1996.

Ufuk Güldemir, “Kerkük-Musul Senaryosu”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 1987; “Irak’ı ABD Yıkacak, Türkiye Kuracak”, Cumhuriyet, 10 Şubat 1991; “Türkiye’ye yeni konum”, Cumhuriyet, 16 Şubat 199Ö; “Musul-Kerkük Türkiye’nin Hakkı”, Cumhuriyet, 3 Kasım 1990; “Türkiye’nin Rolü Ortadoğu’da”, Cumhuriyet, 26 Şubat 1990.

Ufuk Güldemir, Texas Malatya, Tekin Yayınlan, İstanbul 1992.

Jacob Heilbrunn, Michael Lind, “Third American Empire”, The New York Times, January 2, 1996.

Paul B. Henze, “Turkey: Toward the Twenty-First Century”, Turkey’s New Geopolitics, A Rand Study, Westiew Press, Boulder —San Fransisco— Oxford 1993; “Türkiye: Yirmibirinci Yüzyıla Doğru”, Türkiye’nin Yeni Jeopolitiği, Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, İstanbul 1995; “Kafkasya’da çatışma: Geçmiş Sorunlar ve Gelecek için öneriler”, Avrasya Etüdleri, sayı 1.

Uluğ İğdemir, Heyeti Temsiliye Tutanakları, TTK, Ankara 1975.

Uluğ İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları, TTK, Ankara 1986.

İsmet G. İmset, PKK — Ayrılıkçı Şiddetin 20 Yılı/1973-1992), Turkish Daily News Yayınları, Ankara 1993.

Yaşar Kaya, Gündem Yazıları, Belge Yayınları, İstanbul 1993.

Paul Kennedy, Robert S. Chase, Emil B. Hill, “Eksen Ülkeler ve Amerikan Stratejisi”, Türkiye Günlüğü, Sayı: 47, Eylül-Ekim 1997.

Henry Kissinger, “Size gerekli olan korkusuz bir lider”. Yeni Yüzyıl, 15 Kasım 1996.

Sadi Koçaş, Atatürk’ten 12 Mart’a Anılar, 4. cilt, İstanbul 1977.

Fuat Kozluklu, “Demokratikleşme Sözü”, Cumhuriyet, 21 Aralık 1997; “Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır”, Cumhuriyet.

Chris Kutschera, “The Middle East, Talks to Abdullah Öcalan,” Middle East, April 1999.

Mihail Lazarev, “Uluslararası Paris Kürt Konferansı, 14-15 Ekim 1989, Doz Yayınlan, İstanbul 1992.

Alparslan İşıklı, Said Nursi, Fethullah Gülen ve “Laik” Sempatizanları, Tüze Yayıncılık, Ankara 1998.

Prof. Dr. İlhan Lütem. “Birleşmiş Milletleri Müşahit (Gözlemci) Sıfatıyla izleyen Öraütler, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, c. XLVI, Ocak-Haziran NoT 1-2.

Malmisanij. Said-i Nursi ve Kürt Sorunu, Doz Yayınlan, İstanbul, 1991.

Şerif Mardin, Bediüzzaman Saidi Nursi Olayı, İletişim yayınları. İstanbul, 1994.

Marx, Engels, Doğu Sorunu [Türkiye], Sol Yayınlan, Ankara 1987.

Uğur Mumcu, “Hakkı Yok”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 1992; “Senaryo”, Cumhuriyet, 12 Ekim 1992; “Karanlığa Doğru”/”Anadolu Federasyonu”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 1992; “Kürt Oyunu”, Cumhuriyet, 12 Mart 1991; “Osmanlı Bakiyesi”, Cumhuriyet, 12 Ocak 1993; “Stratejik İşbirliği”, Cumhuriyet, 27 Mart 1991; “Henze’nin İşi”, Cumhuriyet, 17 Mayıs 1992.

Erol Mütercimler, Türkiye-Türk Cumhuriyetleri İlişkiler Modeli, Anahtar Kitapları Yayınevi, İstanbul 1993.

Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şantiye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1993.

Osman Olcay, Sevr Andlaşmasına Doğru, SBF Yayınlan, Ankara 1981.

Baskın Oran, “Kalkık Horoz” —Çekiç Güç ve Kürt Devletleri—, Bilgi Yayınevi, Ankara, Şubat 1996.

Öymen, “Çağlayangil Anlatıyor”, Milliyet, 12 Aralık 1984.

Edip Emin Oymen, “Türkiye Kuzey Irak’tan Girmeli”, Cumhuriyet, 25 Ocak

İ991-

Çetin Özek, Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İçyüzü, Varlık Yayınlan, İstanbul 1964.

Bülent Paksoy, ”Pan Adlı İki Kurgusal Yaratık”, Avrasya Eiiidleri, cilt 1, Sayı 1, Yaz 1994.

Esat Pala, “Pantürkizm İdeolojisi Türkleri Felakete Sürükler”, Cumhuriyet, 6 Temmuz 1992.

Ahmet Bekir Palazoğlu, Başöğretmen Atatürk, cilt I, 1919-1928; Cilt II, 1928-1938, T.C. Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Araçları ve Denetim Dairesi Başkanlığı, Ankara 1991.

Stephen C. Pelletiere, “Ortadoğu’da Türkiye ve Amerika: Kürt Bağlantısı”, Avrasya Dosyası, cilt 1, Sayı 3, Sonbahar 1994.

Nevval Sevindi, “Fethullah Hoca ile New York Sohbeti”, Yeııi Yüzyıl, 21, 22 Temmuz 1997.

Mahir Sayın, Erkeği Öldürmek, Zelal Yayınlan, İstanbul 1998.

Muzaffer Sencer, Belgelerle insan Hakları, Beta. İstanbul 1988.

Erik Siesby, “Avrupa Topluluğu İnsan Haklan Seksiyonu İçin Rapor (1987)”, (Teksir).

İsmet Solak, “Muhtıra Hazırlığı Var”, Hürriyet, 10 Ekim 1995.

Necmeddin Şahiner, Bediüzzaman Said Nursî, 12. Baskı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1996.

Ahmet Tan, “Özal’dan ‘Özel’ İzlenimler”, Cumhuriyet, 25 Ocak 1991.

Necip Torumtay, Değişen Stratejilerin Odağında Türkiye, Milliyet Yayınları, İstanbul 1996.

Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, 1. ve 2. kitap, Bilgi Yayınevi, Ankara.

Hulusi Turgut, “Fethullah Gülen ve Okulları”, Yeni Yüzyıl, 17-28 Ocak 1998.

Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Kartı, Milliyet Yayınlan, İstanbul 1997.

Ayşe Yıldınm, “Özal’ın Hayali Musul’du”, Cumhuriyet, 1 Mart 1988.

Meryem Weld, İslâm, Batı ve Risale-i Nur, Yeni Asya Yayınlan, İstanbul 1986.

Barçın Yinanç, “Ortadoğu Birleşik Devletleri Kurulmalı”, Milliyet, 12 Kasım 1995-

M. Can Yüce, “Bağımsızlık ve Federasyon Üzerine Bazı Düşünceler”. Özgür Halk, Haziran 1993, Yıl: 4, Sayı: 32.

BELGELER, RAPORLAR, TUTANAKLAR

Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslâmcı Akımlar, Beyan Yayınlan, İstanbul 1990.

Country Reports on Human Rights Practices for 1988, February 1989, Washington 1988.

Danışma Meclisi Tutanak Dergisi, Cilt: 21, yasama Yılı: 2, 154üncü Birleşim, 31 Ağustos 1983.

European Charter for Régional Minority Languages, Strasbourg, 2.X.1992, ETS No: 148.

Framework Convention for the Protection of National Minorities, Strasbourg, II. 1995, ETS No: 157.

Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, Cilt 11, 176ncı Birleşim, 19 Ekim 1983.

Uluslararası Paris Kürt Konferansı, Doz Yayınlan, İstanbul 1992.

İMZASIZ HABERLER

Akşam, 28 Temmuz 1995: “CIA başkanını halıcılar yakaladı”.

Akşam, 28 Temmuz 1995: “ABD, Özal’a verdiği planı gündeme getirdi”.

Akşam, 11 Ağustos 1995: “Büyük Tuzak”.

Akşam, 11 Ağustos 1995: “Clinton devrede”.

Akşam, 11 Ağustos 1995: “Genelkurmay raporundan”.

artı+haber, Sayı 1, 20-26 Aralık 1997.

Aydınlık, 25 Ocak 1998, Sayı 549: “ABD’nin Sevr Planı”.

Aydınlık, 20 Haziran 1999: “Haziran Mutabakatı”.

Cumhuriyet, 31 Aralık 1959: (Saidi Nursi’yi Demokrat Partili beş milletvekilinin ziyareti).

Cumhuriyet, 7 Mart 1990: “Roberts’e göre laiklik”.

Cumhuriyet, 30 Ocak 1991: “Özal: Harita değişecek”.

Cumhuriyet, 31 Ocak 1991: “Bölgesel Muhtariyet”.

Cumhuriyet, 2 Şubat 1991: “Talabani’den Özal’a Övgü”.

Cumhuriyet, 9 Şubat 1991: “Özal’dan Batıya Kürt Sözü”.

Cumhuriyet, 2 Şubat 1993: “Türkiye Süper Güç Olma Yolunda”.

Cumhuriyet, 20 Ağustos 1993: “Güneyde Sevr Parmağı”

Cumhuriyet, 25 Ağustos 1993: “ABD’de Şeriat Kampı”.

Cumhuriyet, 3 Haziran 1995: “Türkiye’nin bütünlüğü tehlikede”.

Cumhuriyet, 28 Temmuz 1995: “CIÂ’yı Çiller Çağırdı”.

Cumhuriyet, 1 Ağustos 1995: “Cain: Artık Doğuya yönelik projelere ağırlık veriliyor”.

Cumhuriyet, 10 Ağustos 1995: (Öcalan’ın Kom’a yazdığı mektup).

Cumhuriyet, 7 Eylül 1995: “DSP lideri Ecevit: Türkiye Tuzağa Sürükleniyor”. Cumhuriyet, 16 Kasım 1995: “ABD’den PKK’ye Kınama”.

Cumhuriyet, 18 Kasım 1995: “PKK’ye Meşruiyet Kazandırma çabalan”. Cumhuriyet, 19 Nisan 1996: “PAB’da azınlıklar tartışması / PKK’ya Yunan Desteği”.

Cumhuriyet, 5 Mart 1997: “Türkiye AB’ye tam üye olamaz”.

Cumhuriyet, 14 Aralık 1997: “Zirveden Türkiye’ye Azınlıklar Uyansı”. Cumhuriyet, 14 Aralık 1997: “Türkiye’nin kartı Kıbns”.

Cumhuriyet, 14 Aralık 1997 “Zirveden Türkiye’ye Azınlıklar Uyarısı”. Cumhuriyet, 17 Aralık 1997: “Bill Clinton: Türkiye, Batı Dünyasında demirli kalmalı”.

Cumhuriyet, 23 Aralık 1997: “Klaus Kitıkel: Türkiye hazır değil”.

Cumhuriyet, 24 Aralık 1997: “Amerikan Basınından AB’ye Eleştiri”. Cumhuriyet, 4 Ocak 1998: “Kinkel: Kürt Sorununa Çözüm”.

Cumhuriyet, 22 Ocak 1998: “Kürt Sorunu Türkiye’de Çözülür”.

Cumhuriyet, 23 Eylül 1998: “Kur’an’ı Anlama Sempozyumu”.

Cumhuriyet, 27 Haziran 1999: “ABD Bölgeyi Kanştırıyor”.

Hakimiyeti Milliye, 30 Birinci Teşrin 1933: “Büyük Gazi’nin Nutku.” “Milli kültürümüzü, Muasır Medeniyet Seviyesinin Üstüne Çıkaracağız…”. Hakimiyeti Milliye, 2 İkinci Teşrin 1933: “Reisicumhur Hz. Dün Büyük Millet Meclisinin Toplanma Yılını Milletine Yeni İlerleyiş Direktifleri Veren Bir Nutukla Açtı.”

Hakimiyeti Milliye, 30 İkinci Teşrin, 1 Birinci Kanun 1933: “Duce’nin Yeni Nutku: Faşizmin Yeni İstikameti Nedir?”

Hepileri, Şubat 1998, Sayı: 11: “Evet, CIA, Rus’lardan önce Afganistan’a girmişti!.”

Hürriyet, 22 Kasım 1995: (Lummer’ın Öcalan’la görüşmesi).

Meydan, 9 Ocak 1996: “Türkiye’yi böyle bölmek istiyorlar”.

Milliyet, 9 Eylül 1996: (Huntington ile konuşma).

Milliyet, 14 Mayıs 1997: “Sevr Sendromu Aşılıyor”.

Nsibin, Sato: 12, Menyona: 62/2, Tarix, 6747•; 1997.

Özgür Halk, Haziran 1995, Yıl: 6, Sayı 56 (Öcalan’ın ARD TV ile görüşmesi

Özgür Halk, Kasım 1995, Yıl: 6; Sayı 60 (Öcalan’ın Novore Vremya muhabiri Makarenko Vadim ile görüşmesi).

Özgür Halk, Ocak 1996, Yıl: 7, Sayı 62.

Posta, 10 Ağustos 1995: “İşte sır toplantı”.

Radikal, 13 Ekim 1996: “3. Amerikan İmparatorluğu”.

Radikal, 13 Ekim 1996: “Ortadoğu’nun Alternatifi Orta Asya”.

Sabah, 16 Kasım 1997: “Almanlar Türkiye’yi dörde böldü”.

Siyah Beyaz, 10 Ağustos 1995, “Öcalan’dan ABD’li diplomata mektup / ABD çıkarlarına karşı değiliz”.

Ulus, 7 Eylül 1966: “Nurculuk tehlikeli bir hal almıştır”.

Ülkede Gündem, 27 Ağustos 1997: “Silah dolu trenler nereden geldi?”. Vatan, 17 Ocak 1956: “Başbakan, seçim yaklaştı diyor”.

Yeni Sabah, 8 Ocak 1960: “İnönü: Saidi Nursi seçim vazifesi yapıyor”. Yeni Sabah, 8 Ocak 1960: (Saidi Nursi’nin Time muhabirine söyledikleri). Yeni Şafak, 12 Ocak 1996: (Üçüncü Amerikan İmparatorluğu ile ilgili). Zafer, 20 Ekim 1958: (Menderes’in Emirdağ’da konuşması).

 

Kaynak: Muzaffer İlhan ERDOST, Yeni Dünya Düzenine Zorlanması Odağında Türkiye, Birinci Baskı Ağustos 1999, Ankara

 

 

ANTİK MISIR EDEBİYATINDAN MASALLAR


Mısır motifleri içinde bizlere kadar ulaşan en ilginç hikâyelerden biri, bilinen adıyla “İki Erkek Kardeşin Hikâyesidir. Hikâye, British Museum da (D’Orbiney, No. 10,183) muhafaza edilen bir papirüs üzerine hiyeratik karakterde yazılı bulunuyor. Yaklaşık İ.Ö.1300 yılında Dokuzuncu Hanedan egemenliği döneminde geçerli olan bir formdadır. Hikâyedeki iki başkarakter, Anpu ve Bata aslında tanrıdırlar, fakat Mısırlı öykü anlatıcılarının elinde iki insan halini almışlardır. İkisinin serüvenleri ilginç bir masal formatında ele alınmış. Hikâyenin bazı kısımlarındaki mitolojik öğelerin üzerinde durmak bu kitabın amacı dışında olacağından bu inanılmaz ve önemli “masal”ın yalnızca bir çevirisini veriyoruz.

İKİ ERKEK KARDEŞİN HİKÂYESİ

Derler ki bir anne ve babanın iki erkek evladı olan iki kardeş varmış; Büyük olanın adı Anpu, küçüğünün ise Bata’ymış. Anpu’nun bir evi ve eşi varmış. Bata, küçük kardeşi olarak onunla birlikte yaşıyormuş. Elbiseleri Bata dikermiş; sürülere tarlalarda o bakar, onları güdermiş, toprağı o sürermiş, hasat zamanı o sıkı çalışırmış. Bata oldukça mükemmel bir çiftçiymiş ve bir eşi daha ülkede yokmuş. Tanrı’nın gücü onun içindeymiş. Anpu’nun küçük kardeşi onun sürülerini her gün güderken günler geçiyormuş ve Bata her akşam tarlalardan getirdiği türlü çeşit mahsulle kolları dolu bir halde eve dönüyormuş. Bata, tarladan eve döndüğü zaman, [getirdiklerini] karısıyla birlikte oturmuş yemek yiyip, içki içen kardeşinin önüne bırakırmış. Daha sonra da dışarı çıkar, ahıra gider ve burada sığırlarla birlikte uyurmuş. Ertesi sabah gün ışır ışımaz Bata fırından yeni çıkmış ekmekleri alır ve kendisine tarlaya giderken, yanına alması için yiyecek veren Anpu’nun önüne bırakırmış. Daha sonra Bata sığırlarını kırlara otlamaları için sürermiş. Sürünün arkasında ilerlerken, sığırlar ona şöyle derlermiş,

“Filan yerdeki otlaklar çok güzel.”

Bata onların sözlerini dinler, onları alır, gitmek istedikleri yere götürürmüş.

Bu nedenle Bata’nın sürüsündeki sığırlar fazla iyi ve besili olur, ikiz buzağılar ve böylece çok hızlı çoğalırlarmış. Çift sürme mevsimi geldiğinde Anpu, Bata’ya şunları söylermiş;

“Gel ve tarlaların sürülmesi için adamları ve gerekli malzemeleri hazır et, çünkü toprak ortaya çıktı, sürülmeye elverişli hale geldi. Bugün, mısır tohumlarını yanma al ve tarlalara git. Yarın şafakta toprağı süreceğiz.”

İşte bunlar söylenmişti Bata’ya. Bata Anpu’nun ona söylemiş olduğu her şeyi yerine getirdi. Ertesi sabah, gün ışır ışıma:, iki erkek kardeş adamlar ve sabanlarla birlikte tarlalarına gittiler ve toprağı sürdüler. Çift sürdükleri anlar boyuncu oldukça mutluydular.

İki erkek kardeş bu şekilde uzunca bir süredir yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Tarlada çift sürdükleri günlerden birin de, Anpu, Bata’ya,

“Çiftliğe geri git ve biraz daha tohum alıp getir.” demiş.

Bata söyleneni yapmış. Çiftliğe vardığında abisinin karışım oturmuş saçını yaparken bulmuş. Ona,

“Kalk ve bana biraz mısır tohumu ver, hemen tarlaya geri dönmeliyim, çünkü Anpu benden oyalanmamamı istedi. ” demiş.

Anpu’nun karısı da ona,

“Ambara git, kapıyı aç ve içeriden istediğin kadar tohum al; sana kendim gidip getirirdim fakat saçlarım yolda bozulabilir. ” diyerek karşılık vermiş.

Daha sonra genç adam ambara giderek geniş bir çömleği tohumla doldurmuş, çünkü çok miktarda tohumu alıp götürmek istiyormuş. Buğday ve arpayla dolu olan çömleği omuzlarına yükleyerek ambardan dışarı çıkmış.

Anpu’nun karısı ona,

“Omuzlarında ne kadar tohum var?” diye sordu ve Bata ona,

“Üç ölçü arpa ve iki ölçü buğday olmak üzere toplam 5 ölçü tohum var; omuzlarımda olanlar bu kadar.” cevabını vermiş.

Bunlar Bata’nın ona söyledikleriydi.

Kadın, Bata’ya, , “Ne kadar da güçlüsün! Her gün senin bu kuvvetini gözlüyorum. “

Kadının gönlü Bata’ya kaydı ve Bata’ya yanında kalması için yalvardı. Eğer yanında kalırsa ona güzel kıyafetler vereceğini vaat etti. Daha sonra genç adam, kadının sözlerinden ötürü güney panteri gibi öfkeyle doldu. Kadın onun ne kadar sinirlendiğini görünce çok korktu. Bata, kadına dedi ki,

“Gerçekte sen benim annem gibisin ve kocan benim babam gibi ve o benim ağabeyim olduğu için bana yaşam kaynağı sağlıyor. Sen bana söylememen gereken bir şey söyledin ve sana yalvarırım bunu bir daha tekrarlama. Kendi adıma bunu hiç kimseye söylemeyeceğim. Sen de kendi hesabına bundan hiçbir kadın ya da bir erkeğe bahsetme.”

Daha sonra Bata yükünü omuzladı ve tarlalara gitmek üzere oradan ayrıldı. Ağabeysinin yanına vardığında, herkes çift sürmeye devam ediyor, harıl harıl çalışıyordu.

Akşam olunca büyük kardeş evine dönmüştü. Tarladan, kucağı mahsulle dolu Bata sürüyü çiftliğe getirerek, onları çitlerle çevrili yerlerine koydu. Ve işte bakın Anpu’nun karısı, Bata’ya söylemiş olduğu sözlerden ötürü endişeye kapılmıştı. Biraz yağ ve bir parça keten bezi almış, kendisine feci şekilde saldırıya uğramış bir kadın görüntüsü vermişti, çünkü kocasına şöyle söylemeyi planlıyordu, “Kardeşin beni fena halde dövdü.” Her akşam yaptığı gibi Anpu evine döndüğünde, karısını birinin saldırısına uğramış bir halde yerde yatar buldu. Her zaman olduğu gibi kadın, Anpu’nun ellerine su dökmek için ortaya çıkmamıştı, önünde ışık yak- mamıştı; evi karanlık içindeydi ve kadın hasta bir halde yüzükoyun yatıyordu. Kocası ona sordu,

“Seninle kim konuştu?”

Kadınsa ona şöyle dedi, “Benimle kardeşinden başka kimse konuşmadı. Tohum almaya geldiğinde beni yalnız otururken buldu ve bana aşk sözleri söyledi ve saçlarımı bağlamamı istedi; fakat onu dinlemedim ve ona ‘Ben senin annen gibi değil miyim?’ ‘Ağabeyin baban gibi değil mi?’ dedim. Bunun üzerine Bata çok korktu, olanları sana anlatmamam için beni dövdü. Şimdi, eğer sen onu öldürmezsen ben kendimi öldüreceğim, çünkü sana onun sözlerini anlattım, akşam eve geldiği zaman bana ne yapacağı malum.”

Daha sonra büyük kardeş, sanki güney çöllerinin öfkeli panterine dönüşmüştü. Hançerini alarak onu iyice keskinleştirdi ve gidip ahır kapısının arkasında beklemeye başladı. Böylece Anpu, Bata akşam olup da sığırlarını ahıra bırakmaya geldiğinde, onu öldürebilecekti. Güneş batmak üzereydi, her zamanki gibi Bata tarladan getirdiği her türden ürünü yüklenmiş bir halde çiftliğe dönüyordu. Bata gelirken, sürüye yol gösteren inek ahıra girerken ona:

“Ağabeyin hançeriyle seni öldürmek için bekliyor; onun önünden kaç.” dedi.

Bata baş ineğin sözlerini duydu. İkinci inek de ahıra girerken ona ilk ineğin söylediklerini tekrarlayınca, Bata, ahırın kapısının altına baktı. Kapının arkasında elinde hançerle bekleyen büyük kardeşinin ayaklarını gördü. Daha sonra elindeki yükü yere bıraktı ve koşabildiği kadar hızlı koşarak kaçtı. Anpu, hançer elinde kardeşinin peşinden gitti. Bata, Ra-Harmakhis‘e (Güneş Tanrısı) seslendi ve dedi ki,

“Ey, benim adaletli Tanrım, sen doğru ve yanlışı yargılayansın. “

Tanrı Ra onun sözlerini duydu. Büyük bir akarsu meydana getirerek iki kardeşi ayırdı ve su timsahlarla doluydu. Anpu suyun bir tarafında, Bata ise karşı tarafında kalmıştı. Anpu ellerini öfkeyle sıktı, çünkü kardeşini öldürememişti. Daha sonra Bata, nehrin diğer kıyısındaki Anpu’ya seslendi, “Gün ışıyana kadar ve Disk (Güneş Tanrısı) yükselene kadar olduğun yerde kal. Seninle onun huzurunda hesaplaşacağım, çünkü yanlışı doğru yapan O’dur. Artık seninle birlikte yaşamayacağım ve senin olduğun yere asla tekrar gelmeyeceğim. Akasya vadisine gideceğim.”

Ve gün ağarıp, yeryüzü ışık dolduğunda, Ra-Harmakhis parlarken, iki erkek kardeş birbirlerine baktılar. Bata, Anpu’ya şu sözleri söyledi,

“Niçin ilk önce sana söylemem gerekenleri duymadan öldürme isteğiyle, haince beni kovalıyorsun? Ben senin kardeşinim, senden daha küçüğüm ve sen benim babam gibisin, karınsa annem. Böyle değil mi? Sen beni işlerimiz için tohum almaya gönderdiğinde, ‘yalvarırım benimle kal’ diyen karındı, fakat bak gerçekler sana yanlış sunulmuş, gerçek sana sunulanın tam tersi.”

Daha sonra Bata her şeyi Anpu’ya açıklayarak, karısıyla arasında neler geçtiğini iyice anlamasını sağladı. Bata, Ra- Harmakhis üzerine yemin ederek dedi ki,

“Ra-Harmakhis huzurunda, elinde bıçak beni öldürmeye hazır bir biçimde pusuya yatman, peşimden gelmen yapılabilecek en iğrenç, en fena şeylerdi.”

Bata, yanındaki, kamış kesmek için kullandığı bıçağı aldı, vücuduna sapladı ve yere baygın bir halde düştü. Daha sonra Anpu, en kötü beddualarla kendine lanetler yağdırarak, bağıra bağıra ağladı; timsahlardan dolayı Bata’nın olduğu tarafa nasıl geçemiyordu.

Bata ona seslendi,

“Bak, bana karşı olan, kötü bir davranışımı hatırlamaya hazırsın, ancak iyi davranışlarımı, hatta senin için yaptığım birçok şeyden bir tekini bile aklına getirmiyorsun. Kendinden utan! Evine geri dön ve kendi sığırlarını kendin güt, çünkü ben artık seninle birlikte yaşamayacağım. Akasya Vadisi’ne doğru gideceğim; fakat bana bakmaya geleceksin, bu nedenle söyleyeceklerimi dikkatle dinle. Öncelikle şunu bil ki başıma bazı şeyler gelecek. Kalbime sihirli bir söz okuyacağım. Böylece onu Akasya ağacı üzerinde bir çiçeğin içine koyabileceğim. Bu akasya ağacı kesildiğinde kalbim yere düşecek ve sen onu bulmak için geleceksin. Yedi yıl boyunca kalbimi arayacaksın, fakat yüreğinin hayal kırıklığı içine düşmesine izin verme, çünkü kalbimi bulacaksın. Onu bulduğun zaman, soğuk su dolu bir kabın içine koy. Şu bir gerçek kalbim yeniden hayata dönecek ve bana dil uzatanlara cevap verecek. Ve sen başıma bir iş geldiğini, iki alametle anlayacaksın. Bir kap şarap, elinde köpürerek taşacak; ve başka bir kap şarap elinde ekşiyecek. Şu halde hiç vakit kaybetme, çünkü bunların hepsi gerçekten başına gelecek.”

Böylece küçük kardeş Akasya Vadisi’ne giderken, büyük olan da evine gitti. Anpu’nun eli başında, üstü başı toz toprak, Bata için duyduğu acıyla dolu bir halde evine vardığında karsını öldürdü ve onu köpeklere attı. Daha sonra oturup küçük kardeşi için ağlayıp sızlamaya başladı.

Günler geçmişti. Bata, Akasya Vadisi’nde tek başına yaşıyordu. Gündüzleri vahşi hayvan avlıyor, geceleri ise tepesindeki çiçeğin içinde kalbinin durduğu bir Akasya’nın altında uyuyordu. Günler sonra Akasya Vadisinde kendisine, elleriyle büyük bir saray inşa etti. Saray her türden çok güzel şeylerle doluydu, çünkü Bata kendine ait bir saraya sahip olmaktan ötürü büyük zevk alıyordu.

Bir gün sarayından dışarı çıktığı sırada, Dokuz Tanrı (Tanrılar Birliği) ile karşılaştı. Tanrılar, Krallıklarıyla ilgili işlerini halletmek için yolda gidiyorlardı. İçlerinden biri Bata’ ya,

“Ey Bata, Tanrılar’ın Boğası, ağabeyin Anpu’nun karısı yüzünden yurdunu terk ettiğinden beri burada yalnız mı yaşıyorsun? Bak, ağabeyin karısını öldürdü, daha da önemlisi, sen sana yapılan saldırıya yeterli bir karşılık verdin.” dedi. Ve Bata için Tanrıların kalpleri sızladı. O zaman Ra-Harmakhis, Khnemu’ya (İnsanların bedenlerin e şekil veren Tanrı.) şunları söyledi,

“Bata için bir eş yarat ki böylece sen, Ey Bata, yalnız başına yaşamayasın.”

Khnemu, Bata’nın birlikte yaşayacağı bir eş yarattı. Onun vücudu ülkedeki diğer kadınlardan daha güzeldi ve her bir tanrının özü onun içindeydi. Yedi Hathor Tanrısı onun yanına geldiler ve dediler ki,

“O kılıçla ölecek.”

Bata onu çok sevdi ve o, Bata’nın sarayında yaşamaya başladı.

Bata günlerini çöldeki vahşi hayvanları avlayarak geçiriyordu. Avladıklarını getirip eşinin önüne seriyordu. Bata eşine dedi ki,

“Nehrin seni almaması için saraydan dışarı çıkma, çünkü seni ondan nasıl kurtaracağımı bilmiyorum. Yüreğim Akasya çiçeğinin içinde duruyor ve eğer herhangi biri onu bulursa, o kişiyle kalbim için savaşmam gerekir.”

Bata kalbine olanları karısına anlattı.

Bu konuşmanın üzerinden günler geçmişti. Bata’nın her zamanki gibi ava gittiği bir gün, genç kadın saraydan dışarı çıktı ve yakındaki akasya ağacının yanına gitti. Nehir onu gördü. Sularını onun arkasından saldı ve kadın kaçıp saraya girdi. Nehir, o zaman şöyle dedi,

“Ona âşığım.”

Akasya genç kadının saçlarından bir tutamı nehir için aldı. Nehir, saç tutamını aldı ve onu Mısır’a Firavun’un-yaşam, güç ve sağlık onunla olsun-elbiselerini yıkayan çamaşırcılarının bulunduğu kıyıya taşıdı. Saçın yaydığı koku Firavun’un kıyafetlerine sindi. O zaman Firavun’un çamaşırcıları kendi aralarında tartışmaya başladılar,

“Firavun ‘un elbiselerinde sanki parfümlü bir yağın kokusu var.”

Aralarındaki bu konuşmalar her gün devam etti. Uzunca bir süre çamaşırcılar ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Çamaşırcıların başında duran bekçi nehir kıyısına geldi, çünkü her gün tanık olduğu bu tartışmalara oldukça sinirlenmişti. Bekçi, suyun içindeki saçları gördü, tam karşısında bir noktada duruyorlardı. Daha sonra bir adamını nehrin içine onu alıp getirmesi için gönderdi. Adam onu getirdiğinde, bekçi saçların harika koktuğunu keşfederek onları Firavun’a götürdü. Kâtipler ve büyücüler Firavun’un huzuruna çıkartıldılar ve Firavun’a şunları söylediler,

“Bu saçlar Ra-Harmakhis’in genç bir kızına ait ve her tanrının özü onun içinde. Bu saçlar, size övgü dolu bir selam olarak garip bir ülkeden geliyor. Bu nedenle, size yalvarırız bütün ülkelere kızı bulmaları için elçiler gönderiniz. Yalvarırız, Akasya Vadisi’ne göndereceğiniz elçiye, ona eşlik edecek güçlü bir yardımcı verin.”

Kral Hazretleri onlara dedi ki,

“Ne karar almışsak doğrudur.”

Ve Kral elçilerini gönderdi. Günler geçmişti ve yabancı memleketlere gönderilen elçiler Kral Hazretlerine rapor vermek üzere dönmüşlerdi, fakat Akasya Vadisi’ne giden elçiler dönmemişti, çünkü Bata onları öldürmüştü. Olanları Kral Hazretlerine anlatması için sadece birini canlı bırakmıştı. Bunun üzerine Kral, genç kadını getirmeleri için yaya, atlı ve arabalı askerler gönderdi. Askerlerin arasında bir de kadın vardı ve ellerinde genç kızlara uygun çok güzel, çeşit çeşit incik boncuk taşıyordu. Bu kadın Mısır’a genç kadınla birlikte döndü. Ülkenin her yanından insanlar onun gelişini sevinç içinde karşıladılar. Kral Hazretleri genç kadını ölesiye sevdi ve Büyük August olan, Baş Karısı yaparak saygısını gösterdi. Kral hazretleri onunla konuşurken onu kocasına ne olduğuna dair konuşturmaya çalıştı. Genç kadın da ona şunları söyledi,

“Yalvarırım size akasya ağacını kesin ve onu yok edin.”

O zaman Kral adamlarını ve okçularını akasyayı kesmeleri için görevlendirdi. Adamlar Akasya Vadisi’ne vardıklarında Bata’nın kalbinin üstünde olduğu çiçeği kestiler ve Bata o anda yere düşüp öldü.

Işığın yeryüzüne indiği, Akasya’nın kesilmesinin ertesi sabahı, Anpu, Bata’nın büyük erkek kardeşi evine gitmiş ve oturmuştu. Ellerini yıkadı ve biri ona bir kap şarap verdi. Bira köpürmeye başlayıp taştı. Bu sefer de, ona içinde şarap olan diğer bir kap verildi ve o da ekşidi. O zaman Anpu sopasını kaptı, sandaletlerini ve elbiselerini giydi, kavgada ve avda kullandığı silahlarını da alarak Akasya Vadisi’ne doğru yola çıktı. Oraya vardığında Bata’nın sarayına gitti ve küçük kardeşini yatağında ölü yatarken buldu. Anpu kardeşine bakıp onu ölü bir halde görünce hıçkırıklara boğuldu. Daha sonra Bata’nın geceleri altında uyuduğu akasyanın altında kardeşinin kalbini aramaya koyuldu. Bu şekilde üç yıl boyunca Bata’nın yüreğini aradı fakat bulamadı. Araştırmasının dördüncü yılında, kalbi Mısır’a geri dönmeyi istemeye başlamıştı,

“Yarın sabah Mısır’a gitmek üzere yola çıkacağım.”

Bunlar onun kendine söyledikleriydi. Ertesi gün Akasya’nın altında bütün gün Bata’nın kalbini aradı. Akşam vakti saraya dönerken ve bir taraftan da hâlâ kalbi ararken, Anpu bir tohum buldu. Tohumu yanına aldı. Ve bakın ki bu tohum Bata’nın kalbiydi. Bunun hemen ardından bir kap soğuk su getirdi ve tohumu içine attı ve oturdu. Geceleyin, yürek tüm suyu emmiş ti. Bata’nın, [yatağında] bütün organları titredi ve kalbi kabın içinde hâlâ duruyorken Anpu’ya baktı. Anpu suyu emmiş olan kardeşinin yüreğinin bulunduğu kabı aldı. Yürek Bata’nın bedenindeki tahtına çıktı ve Bata yeniden eski haline döndü. İki erkek kardeş birbirlerine sarıldılar ve birbirleriyle konuştular.

Bata, Anpu’ya şunları söyledi:

“Bak, ben güzel saçlı ve bilinmeyen bir yaradılışta (?) büyük bir boğa biçimini almak üzereyim. Güneş yükseldiğinde sen benim sırtıma bineceksin, birlikte karımın bulunduğu yere gideceğiz ve ben [kendim için] karşı savunmamı yapacağım. Şu halde beni Kralın olduğu yere götür, çünkü O, beni ona getirdiğin için sana büyük lütuflarda bulunacak ve seni altın ve gümüşe boğacak; çünkü ben büyük ve muhteşem bir şey olacağım. Benim yüzümden tüm ülkede, kadınlar ve erkekler sevinç gösterilerinde bulunacaklar. “

Ertesi gün Bata kendisini anlattığı biçime dönüştürdü. Anpu sabahleyin erkenden onun sırtına bindi. Kralın bulunduğu memlekete geldiğinde, Kral Hazretleri onun haberini almıştı. Kral onu inceledi ve ondan büyük keyif aldı.

“Çok büyük bir mucize gerçekleşti.” diyerek büyük bir kutlama düzenledi. Ülkenin her yanından insanlar sevinç gösterilerinde bulundular. Firavun, Anpu’yu gümüş ve altınla yükledi ve Anpu memleketine yerleşti. Kral ona çok sayıda köle ve eşya verdi, çünkü Firavun onu ülkedeki diğer bütün insanlardan daha çok sevmişti.

Günler geçti, boğa günahlardan arınma evine gitti ve August Hanım ‘ının olduğu yerde durdu ve ona dedi ki, “Bak bana, hayattayım.”

Kadın ona,

“Kimsin?” diye sordu. O kadına dedi ki,

“Ben Bata’yım. Sen üzerinde kalbimin olduğu akasyayı Firavun’un yok etmesine neden oldun ve böylece beni öldürebileceğini sanıyordun. Buna rağmen bir boğa suretinde yaşamaya devam ediyorum. Bak bana!”

August Hanımı, kocasıyla ilgili Krala söylemiş olduğu şeylerden ötürü korktu; boğa, arınma yerinden dışarı çıktı. Kral Hazretleri, kadının evine onunla hoş dakikalar geçirmeye gitti ve kadın onunla birlikte yiyip içti. Kral oldukça mutluydu. August Hanımı, Kral Hazretlerine şunları söyledi,

“Şu sözleri tekrarla; ‘O her ne söylerse, onun için dinleyeceğim’ ve böyle yapacağına dair Tanrı adına yemin et.”

Kral,

“Sana yalvarırım bu boğanın karaciğerini yemem için bana ver, çünkü boğa hiçbir işe yaramıyor” diyen kadının dilediği her şeyi yerine getirdi.

Kral, kadının bu isteğine birçok kere beddua etti. Firavun’un kalbi bundan dolayı sıkışıyordu.

Ertesi sabah, Kral büyük bir ziyafet ilan etti ve boğanın adak olarak sunulmasını emretti. Kral Hazretlerinin kraliyet baş kasaplarından biri boğayı kesmek üzere getirtildi. Bıçak batırıldığında, hâlâ adamların omuzlarındayken, boğa boynunu salladı ve iki damla kan Kral Hazretlerinin kapı arasındaki kenarlıklara düştü, Firavun’un kapısının pervazına birer birer, biri bir diğerinin ardından öteki şeklinde damlayan kanlar bir anda iki büyük akasya ağacı oluverdiler. Her bir Akasya muazzam bir ihtişama sahipti. Daha sonra birisi gidip kral Hazretlerini durumdan haberdar ederek şunları söyledi, “Kral Hazretlerinin oldukça şaşıracakları, iki büyük akasya ağacı Büyük Kapının önünde gece boyunca büyüyerek bir anda ortaya çıkmışlar.”

Erkekler ve kadınlar ülkenin her yanında kendi aralarında eğleniyorlardı ve kral onlara adaklarda sunuyordu. Günler sonra Kral Hazretleri lapis-lazuli tiarasını taktı, boynuna türlü çeşit çiçeklerden yapılma bir çelengi geçirdi ve altın ve gümüşten yapılma arabasına binerek saraydan dışarı, akasya ağaçlarını görmeye gitti. August Hanım, atlarla [çekilen bir arabayla] Firavun’un peşinden gitti. Kral Hazretleri akasyalardan birinin altına oturdu ve August Hanım da diğerinin altına oturdu. Kadın oturduktan sonra akasya karısıyla konuşmaya başladı,

“Ey kadın, hilebaz, ben Bata ve bana kötü bir şekilde yalvarmana rağmen hâlâ yaşıyorum. Kalbim üzerinde asılıyken akasyayı Firavun’a kestirerek beni öldürdüğünü, bir boğaya dönüştüğümdeyse benim öldürülmemi sağladığını biliyorum. “

Birkaç gün sonra bu August Hanımı Kral Hazretlerinin masasında yemek yiyip içki içiyordu. Kral onun kendisine eşlik edişinden ötürü çok mutluydu. Kadın Kral Hazretlerine dedi ki,

“Tanrı’nın üzerine yemin ederek de ki August Hanımı benden onun için ne yapmamı dilerse onu yerine getireceğim; dilemesine izin vereceğim.”

Kral kadın ne söylediyse yerine getirecekti ve kadın şöyle diledi,

“Sana yalvarırım şu iki akasya ağacını kes ve bırak ikisi de büyük odunlara dönüşsün. “

Ve Kral onun isteklerini yerine getirdi. Bu konuşmadan birkaç gün sonra Kral Hazretleri kurnaz oduncular gönderdi ve Firavun’un akasya ağaçlarını kestirdi. August Hanımı ağaçların kesimini izlerken bir kıymık sıçradı ve boğazından içeri kaçtı. Kadın hamile olduğunu biliyordu ve Kral onun canının çektiği her şeyi yerine getiriyordu. Günler geçti, olan oldu ve o bir erkek evlat dünyaya getirdi. Majestelerine,

“Bir erkek çocuğunuz oldu.” dendi.

Onunla ilgilenmesi, bakması ve yetiştirmesi için bir hemşire ve dadılar bulundu. Ülkenin her yanından insanlar bu olayı kutladılar. Kral kutlamalar için yerine oturdu ve çocuğa adıyla seslenmeye başladı. Kral onu çok seviyordu. Aynı zamanda Kral çocuğa, “Kash’ın Kral oğlu” (Kash ‘ın Prensi ya da Sudan’ın G enel Valisi.) unvanını verdi. Bir süre sonrada, onu bütün ülkenin “Erpa”sı (Varis) ilan etti. O, uzun yıllar Erpa olarak hizmet verdi ve bir gün Kral gökyüzüne uçtu (öldü.) Yeni Kral, yani Bata, şöyle emretti,

“Derhal sarayın bütün baş prenseslerini huzurumda toplayın, böylece ben de onlara başıına gelen her şeyi anlatayım.”

Muhafızlar, ona karısını getirdiler ve o karısını yargıladı. Karısına verdiği ceza yerine getirildi. Anpu, Kralın ağabeyi, Kral Hazretlerinin huzuruna getirildi ve Kral onu bütün ülkenin Erpası ilan etti. Mısır’a yirmi yıl boyunca hükmettikten sonra Kral bu dünyadan ayrıldı (öldü.) Gömüldüğü gün ağabeyi Anpu onun yerini aldı.

Not: Bu papirüs,Qakabu isminde,Firavun’un hazineden sorumlu memuru ve Kâtipler Herua ve Meremaptu için kâtip Annana tarafından yazılmış. Bu kitap İçin kötü konuşan kişi,Thoth’u kendisine düşman edinirdi

Sh: 245-257

AHLAKİ VE FELSEFİ METİNLER

Eski İmparatorluk dönemi Mısır’da, büyük yığınlarda, gelişmiş sihirli ve dini karakterlerde edebi eserlerle birlikte “Ecclesiasticus” da “Bilgelik Kitabı’nda ve İsrail kralı Solomon’a atfedilmiş Atasözleri Kitabında yer alan tarzda göze çarpan yazılar da bulunuyordu. Mısır’daki rahipler, ölen kişilerin ruhlarının bu dünya ile öte dünya diğer bir deyişle Ölüler Diyarı arasında uzanan bölgeyi sağ salim geçmelerini sağlamak amacıyla Ölüler Kitabı ve Öte dünya Rehberi yazımında büyük bir özen göstermişlerdir. İlk dönem hanedan Firavunları egemenliği altında yetişen yüksek memurlar, hayatta olan kişinin kendiyle bir şekilde iletişim kurmasına, böylece sosyal yaşantısında kendinden üst ve alt sınıfta bulunan insanları ve akranlarını memnun etmesine yönelik, aynı zamanda da kendini onurlu ve zengin bir mevkie çıkarmasını sağlamayı amaç edinen yazılar kaleme almışlardır. Bu eserler, yazarlarının Firavunlar Mahkemesinde kazanmış oldukları deneyimleri, onların kurnazlıklarını ve bilgilerini yansıtan yüksek ahlaki mükemmellik ve dünyevi bilgelikle dolu yazılardır. Krallığın ve aristokrat sınıfın gençlerine tanrı korkusunu, krala saygı göstermeyi, görevlerini düzgün bir şekilde yerine getirmeyi, tam dini olmadığı takdirde, kati bir ahlaki yaşam sürmeyi, herkese hayattaki yerinden ötürü saygılı olmayı, aile yaşamını geliştirmeyi, zengin olsun fakir olsun komşularına karşı olan sorumluluklarını yerine getirmeyi öğretmek amacıyla yazılmışlardı. Mısır’a ait en eski Ahlak kuralları kitabı ya da Atasözleri ya da Öğütler kitabı, Memphis şehri hükümdarı ve kralın güvenilir akıl danışmanı Ptah-hetep’indi; O, yaklaşık İ.Ö 3500’de, Ellinci Hanedan Kralı Assa hükümdarlığı zamanında yetişti. Ptah-hetep’in eseri aşağı yukarı tam haliyle birkaç papirüs üzerinde bulunuyor. Bu papirüsler British Museum’da ve Paris Milli Kütüphanesi’nde muhafaza ediliyor. Bu papirüslerden yapılan alıntılar ise tapınaklara bağlı okullarda Mısırlı öğrenciler tarafından kullanılıyordu. Kireç taşı üzerine yazılı olan alıntılar Kahire’deki Mısır Müzesinde ve daha başka yerlerde de görülebilirler. Eserin en eski kopyası çok fazla hatayla dolu ve bazı yerlerinde metin anlaşılmaz bir hal alıyor, fakat metnin büyük bir kısmı çevrilebiliyor. Aşağıdaki alıntılar Ptah-hetep’in zamanında genç bir prense rehberlik eden, kurnaz fakat iyi kalpli bir “dünya adamı”nın deneyimleri, sağduyusu, ahlaki değerleri ve dindarlığını yansıtmaktadır. Bilge, yazısına insanın ilerleyen yaşlarında karşılaştığı, onu olumsuz yönde etkileyen etmenler hakkında bir ağıt ile başlar.

PTAH-HETEP’İN ÖĞÜTLERİ

“Depresyon onu her yeni gün esir alır, gözlerinin ışığı söner, kulakları sağır olur, gücü azalır, kalbi tekler, ağzı sessizleşir, konuşmaz olur, aklı azalır, dün ne yaptığını hatırlaması artık imkânsızdır. Kemikleri sızı içindedir, önceleri büyük bir zevkle ilerleyen o şimdi bundan büyük bir acı duyar. Tat alma duyusu onu terk etmiştir. Yaşlılık insanın içine düşebileceği en büyük sefalettir. Burnun çalışmaz olur, artık hiç koku alamazsın.”

Bu noktada Ptah-hetep güzel bir ifadeyle sorar,

“Kim bana konuşma yetkisini verir? Beni, prense yaşlı bilgelerin bilgece öğütleriyle dolu olan bu kuralları tekrarlamam için yetkilendirecek olan kimdir?”

Bu soruları cevaplandırmak üzere kral Ptah-hetep’e şöyle der,

“Oğluma eski zamanların hikmet dolu sözlerini öğretin. Yalnızca bu tarz bir eğitim soyluların oğullarının karakterlerine biçim verebilir. Bu emirleri yerine getiren gençler doğru kavrayış ve adaletli yargılama melekesini kazanacaklar ve hiç usanmadan görevlerini yerine getireceklerdir.”

Bu sözleri, tam adıyla verilen, Erpa, Dük, tanrının babası (kral), Tanrı’nın arkadaşı, kralın oğlu Ptah-hetep’in “Güzel konuşma usulleri” takip etti. Memphis’in hükümdarı, kralın güvenilir hizmetkârı. Bu kurallar cahil olanlara öğretilerek onların güzel bir konuşmayı anlamaları sağlanır; bu kurallardan bazıları aşağıda verilmiştir:

“Sahip olduğun bilginin seni kibirli yapmasına izin verme. Eğitimli biriyle olduğu kadar cahil olanla da sohbet et.”

“İnsanlara korku verme, şayet böyle yaptığın takdirde Tanrı seni cezalandıracaktır. Ola ki herhangi bir kişi, hayatını bu şekilde sürdüreceğini söylerse, Tanrı onun ağzını lok- masız koyacaktır. Eğer ki biri ‘sahip olduğum bilgi sayesinde üstünlük elde edeceğim’ der, kendini güçlü (zengin) kıla-cağını söyler ve derse ki, ‘Diğer bütün insanları ezeceğim,’ tüm bu davranışları sonucunda, o hiçbir şey yapamayacak, elde edemeyecektir. Hiç kimsenin diğer insanlara korku saçmasına müsaade etmeyin, çünkü Tanrı, onların huzur içinde olmalarını emreder.”

“Eğer sizden daha iyi durumda olan birinin evinde bir toplulukla beraber yemeğe oturmuşsanız, sana sunulanı [hiç söz söylemeden] al. Onu önüne koy. Önünde duran şeye bak, fakat çok yakın ve sürekli olmayacak şekilde. İkram edileni geri çeviren bir kimse terbiyesizlik eder. Biri konuşurken sözünü kesme, çünkü herkes bilir ki bu karşındaki kişinin hoşuna gitmeyecektir. Sana söz hakkı verildiğinde konuş, böylece sözlerin kabul görsün. Bir adam varlıklı olduğu zaman davranışlarını kendi arzusuna göre düzenler. Ne isterse yapar… [Fakirin] yapamadığını büyük bir adam sadece elinin bir hareketiyle gerçekleştirir. Ekmek yemek Tanrı’nın takdirine bağlı olduğundan, kimse buna karşı gelemez.”

“Eğer sen, görevi soylu birinin huzuruna çıkıp ona başka bir soyludan mesaj getirmek olan bir adamsan, o zaman doğru bir şekilde konuşmaya özen göstermeli ve mesajını doğru aktarmalısın. Mesajı iletirken berbat etmemeye çalış ki daha sonradan bir soyluyla diğerini karşı karşıya getirmeyesin. Mesajı aktarırken gerçeği çarpıtan ve sadece soylu ya da sıradan herkesin hoşlanacağı güzel sözler söyleyen biri, adi bir kimsedir.”

“Eğer bir çifiçiyse, Tanrının sana verdiği tarlayı sür. Komşularının yanında çok fazla yeme… Varlıklı bir adamın, tarladaki işçilerin önünde [kurbanı/avı] tıpkı bir timsah gibi yakalayan çocukları, bu davranışlarından ötürü beddua alırlar. Babaları yakıcı bir keder çeker ve onları doğuran anneleri ise diğer bütün analar kendisinden daha mutludurlar. Ona güvenen ve onu izleyen bir klanın kabilenin lideri olan adam bir tanrı olur.”

“Eğer sen mütevazı bir adamsan ve akıllı bir kişiye itaat ediyorsan, davranışların Tanrı katında iyi bir yerde olacaktır. Kime hizmet etmen gerektiğini ve de kimin emirlerini yerine getirmen gerektiğini bildiğin için kalbinin o kişiye karşı büyümesine izin verme. Kimin güç sahibi olduğunu bildiğinden bu güce sahip olandan kork…”

“Her zaman çalışkan ol. Senden yapmanı istenilenden daha fazlasını yap. Çalışacağın zamanı boşa harcama; zamanını kötü kullanan kişi sefil bir adamdır. Her gün evinin zenginliğine zenginlik katmak için sana sunulan hiçbir fırsatı kaçırma. “

“Eğer akıllı bir adamsan Tanrı’yı memnun edecek bir oğul doğur.”

“Eğer zeki bir adamsan, evinin efendisi ol. Kesinlikle karını sev ve ona bol miktarda yiyecek ver, üstüne elbiseler al; çünkü bunların hepsi onun bedeni için birer ilaçtır. Ona yağlar sür, onu yaşadığın müddetçe mutlu kıl. O senin tartandır ve o sahibini şereflendirecektir. Evinde asla yıkıcı ve sert olma, çünkü karın şiddet yerine ikna ile daha kolay idare edilir. Onun arzularını tatmin et, beklentilerini iyi gözlemle ve eşinin bakışlarını, alamadığı şeyleri not et. Bu karım evde tutmanı sağlayacak bir davranış olacaktır; eğer onun ilerlemesini engellersen, bu sana zarar verir. Ona sarıl, sevgi sözcükleriyle seslen ve sevgi dolu davran.”

“Elinden geldiğince sana muhtaç olanlara karşı iyi davran, çünkü bu Tanrı’nın kutsadıklarının bir görevidir.”

“Eğer akıl sahibi bir adamsan ve eğer efendinin meclisinde bir koltuğun varsa, işlerinde akıllıca bir karara [varmak için] konsantre ol. Sessiz kal, çünkü bu çok fazla konuşmaktan daha iyidir. Konuştuğun vakit sözlerine karşı nelerin ileri sürüleceğini bilmen gerekir. Mecliste konuşmak deneyim ve yetenek [ister.]“

“Eğer bir zamanlar fakir olan zengin bir adamsan ve şehrin başına geçmeye çalışıyorsan asla zenginliğim bir üstünlük olarak kullanmaya kalkma. Tahıl hususunda kaba olma, çünkü sen Tanrı’nın yiyeceklerinin bir bekçisisin sadece.”

“Eğer soylular ile nasıl görüşme yapman gerektiğini bilmiyorsan; çok düşün, az konuş? Fikirlerin efendininkilerle örtüşsün. O ne derse yap, böylece o, seni dinleyenlere şöyle desin, ‘İşte bu benim oğlum.’”

Ptah-hetep’in yukarıda geçen ve burada yer vermediğimiz diğer davranış kuralları yüksek makamlarda bulunan genç adamlara rehber olması amacıyla yazılmışlardır. Bu kuralların günlük yaşamda geçerli olan pratik ahlak ile bağları oldukça azdır, Fakat Orta ve Yeni İmparatorluk egemenliği altında yaşamış, daha eski dönemlere ait yazılara bütün saygılarını göstermeye hazır olmalarına rağmen, Mısırlı kâtipler eskiye ait bu Davranış Kurallarının her önemli mesele için bir öneri getirmediğini kavramakta gecikmemişlerdi. Bu nedenle mevcut olanlara ilaveten yeni kurallar yazmayı sürdürmüşlerdir. Bu tarz hükümlerden oluşan ilginç bir metin de Kahire, Mısır Müzesi’nde muhafaza edilen bir papirüste bulunmaktadır. Genel itibariyle bu Davranış Kuralları “Ani’nin Özdeyişleri” olarak biliniyor ve aşağıdaki örnekler bu hükümlerin karakteri ve konusu hakkında bize fikir verir:

ANİ’NİN ÖZDEYİŞLERİ

“Tanrı’nın bayramını kutla ve kutlamayı her yıl aynı mevsimde tekrarla. Tanrı bu kuralı çiğneyene öfke duyar. [O'na], … sunduktan sonra kanıtını da götür.”

“Bir kişi eline geçen fırsatı bir kez kaçırdı mı, başka bir tanesini yakalamak için [boşuna] çabalar.”

“Tanrı, Onun Ruhlarını övenlerin, O’nun övgülerini söyleyenlerin ve O’nun önünde eğilenlerin, tütsü sunanların ve işinde [O'na] saygı gösterenlerin adını yüceltir.”

“Yakınları size karşı saygılı olsalar bile, asla bir ayyaşın karşısına çıkmayın.”

“Yolda gördüğünüz, yabancı bir kadına dikkat edin. O ve onun gibi olan hiçbir kadının peşinden gitmeyin. Asla onunla arkadaşlık etmeyin. O tıpkı bilinmeyen rüzgârların derin akıntıları gibidir.”

“Sıradan bir adamla gezdiğin sürece, kendinden değer kaybedersin. “

“Bir sorgulama esnasında, sen de orada bulunuyorsan, çoğunlukla sus; sükut ettiğin müddetçe daha iyi edersin. Gevezeliğin bir parçası olma.”

“Tanrı’nın tapınağı gürültülü gösterilerden tiksinir. Sevgi dolu bir yürekle dua edin ve dualarınızı gizleyin. Siz bunu yapın ve Tanrı da işlerinizi sizin için yapsın. O sizin sözlerinizi duyar ve adaklarınızı kabul eder.”

“Mezarlarında yatan babanızın ve annenizin önlerine su koyun… Yaptığınız bu şeyi evinizin dışındayken de unutmayın. Siz onlar için yapın ki çocuklarınız da sizin için aynısını yapsınlar.”

“Meyhaneye sık gidip gelmeyin, çünkü ağzınızdan çıkan sözler tekrar edilecektir ve ne söylediğinizi bilmemek sizin için çok kötü olur. Yere düşeceksin, belki de kemiklerin kırılacak ve bu esnada sana [yardım için] el uzatacak kimse olmayacak. Seninle birlikte içen neşeli arkadaşların şöyle diyecekler, ‘Şu sarhoş adamı dışarı atın.’ Arkadaşların sana bakmaya geldiklerinde seni bir bebek kadar savunmasız bir halde yerde yatarken bulacaklar.”

“[Ölüm] habercisi seni alıp götürmeye geldiği zaman, seni hazır bulsun. Yazık, konuşmak için hiç fırsatın olmayacak, çünkü artık gerçekten de ölümün soğuk yüzü karşında duruyor olacak. Sakın, ‘Beni daha gençken alıp götürüyorsunuz. ‘ deme. Ölümün seni ne zaman alıp götüreceğini bilemezsin. Ölüm gelir ve olgun bir yaşa gelmiş bir adamı yakaladığı gibi annesinin kollarındaki bebeği de alır. Bunu iyi düşün, çünkü ben senin iyiliğin için konuşuyorum. Bunları yerine getir ve iyi bir insan ol. Bütün kötülükler senden uzak dursun.”

Sh: 281-287

 

Kaynak. Antik Mısır Edebiyatı, Yazınsal Metinler, E.A. Wallis Budge, İngilizceden Çeviren SELİN ALBAYRAK, İlya İzmir Yayınevi ,Dokuzuncu Baskı, Şubat 2013 – İZMİR

İNGİLTERE’DE TİYATRO


Hıristiyanlık çağının başında Kilise, puta tapanların kültürüyle bağıntılı sanatı doğal olarak ilençlemişti.[ İlenmek amacıyla söylenen söz, ilenme, beddua. ]  Bu nedenle, ortaçağda tiyatronun kilise törenlerinin bağrından yeniden doğmasına şaşmamak gerekir. Kilisede ekmek ve şarabın kutsandığı tören, İsa’nın son aylarında çektiği acıları ve çarmıha gerilişini temsil eder; dramatik episodlarda [olay, bölüm, perde, kısım ] bol bol kutsal sözlere rastlanır; ve din adamları, inananların düşünsel ve ahlaksal eğitimi amacıyla bunlardan bazılarını sahnelemişlerdir. Bunlar kiliseden kilise bahçesine çıkmışlar ve Latinceden konuşma dillerine dönüşmüşlerdi. Fransa’da ve İspanya’da yalvaç oyunları adını alan mucize oyunları böyle doğmuştur. İngiltere’den loncalar, Kitabı Mukaddes’i baştan sona oyunlaştırdılar ve Adem ile Havva’nın işlediği günahtan Kıyamete kadar evrenin bütün tarihini betimlemeye çalıştılar. Günlerce süren bu dramatik gösteriler genellikle mayıs ayında gerçekleştiriliyordu. Denizciler Nuh’un Gemisi’ne bindiriliyor, çobanlar koyun getiriyor, aşçılar Son Yemeği hazırlıyorlardı. Tiyatro sanatı mucize oyunlarından ibret oyunlarına, yani kahramanları kötülüklerden ve erdemlerden oluşan alegorik nitelikte oyunlara yöneldi. Bunların en ünlüsü Everyman dir (Her insan).

Dinsel tiyatronun, yerini dindışı tiyatroya bırakmakta olduğu dönemin ilk parlak adı Christopher Marlowe’dur (1564-1593). Canterbury’li bir kunduracının oğlu olan Marlowe, tiyatro topluluklarının oyunları sahnelettikleri profesyonellerle boy ölçüşen Üniversiteli Yazarlar topluluğundandı. [Üniversiteli Yazarlar; İngiltere'de, 16. yüzyılın son 15 yılı içinde İngiliz ara oyun ve tarihsel oyun mirasından yararlanarak yazdıkları nitelikli ve çok çeşitli oyunlarla bu mirası canlı bir tiyatro geleneğine dönüştüren bir grup oyun yazarına verilen addır. William Shakespeare’in dehası bu yazarların hazırladığı ortamda yeşermişti. Grubun en büyük yazarı Christopher Marlowe’du.]

Marlowe’ın, tarihçi ve gezgin Sir Walter Raleigh’in eviinde düzenlenen ünlü Gece Okulu’na gittiği söylenir. Bir tanrı-tanımaz ve dinsizdi Marlowe. Casusluk da yaptı ve yirmi dokuzunda bir meyhanede bıçaklanarak öldürüldü. Amerikalı bir eleştirmen, Shakespeare’in yapıtlarını bile ona yakıştırmıştır. Ben Jonson’ın ‘yüce dize’ adını verdiği şeyi o bulmuştu. Bütün tragedyalarında, kaçınılmaz olarak, tek bir kahraman vardır, ahlâk kurallarına meydan okuyan bir adamdır bu kahraman: Timurlenk, dünyayı ele geçirmeye; The Famous Tragedy of the Rich Jew of Malta’ daki (1633, Maltalı Zengin Yahudinin Unlit Trajedisi) Yahudi Barabbas, altınları ele geçirmeye; Faust da tüm Bilgi’yi ele geçirmeye çalışır. Bütün bunlar, uzayın sonsuzluğunu açıklayan Kopernik ile Gece Okuluna gelen ve yakılarak öldürülen Giordano Bruno’nun başlattıkları çağa denk düşüyordu.

[Giordano Bruno (1548-1600), İtalyan filozof, astronom, matematikçi. Çağdaş bilime öncülük eden kuramlarının en önemlileri, evrenin sonsuzluğuna ve birden çok dünyanın varlığına ilişkin olanlardır. Felsefenin görevinin ’doğayı bilmek’ olduğunu savunan Bruno, İngiliz filozof Roger Bacon’ın başlattığı ve ortaçağ karanlığının aşılmasını sağlayan yeni doğa felsefesinin en coşkun temsilcisidir. Roma’da Engizisyon tarafından yargılanmış ve diri diri yakılmıştır.]

Eliot, Marlowe’da abartmanın her an karikatürün sınırında dolaştığını, ama hiçbir zaman karikatüre dönüşmediğini gözlemler. Aynı gözlem, Gógora ve Hugo için de geçerli sayılabilir. Kendi adını taşıyan tragedyada, Timurlenk, tutsakları olan dört kralın çektiği bir arabada görünür; sövgüler yağdırıp kırbaçlar onları. Bir başka sahnede, Osmanlı sultanını demirden bir kafese atar. Gene bir sahnede, kutsal kitap Kuran’ı ateşe atar; burada Kuran, Marlowe’un izleyicilerinin gözünde Kitabı Mukaddes’i simgelemiş olsa gerektir. Dünyayı ele geçirmenin yanı sıra, Timurlenk’in yüreğinde tek bir tutku egemendir, o da Zenocrate’a olan aşkıdır. Zenocrate öldüğünde, Timurlenk ilk kez kendisinin de ölümlü olduğunu anlar. Çılgına dönmüştür; askerlerine pusatlarını göğe doğrultmalarını ve tanrıların Öldürülüşünü simgelemek amacıyla gök kubbeyi kara bayraklarla donatmalarını buyurur. Marlowe’un Timurlenk’e söylettiği, ama Timurlenk’ten çok Faust’a yakışan şu sözler, Rönesans’a özgüdür: “Doğa, dünyanın olağanüstü yapısını anlayalım diye yarattı ruhlarımızı.”

[Gógora (1561-1627), döneminin en etkili İspanyol şairlerinden biridir. Góngorismo (Gógoracılık) diye adlandırılan yoğun barok üslubu, onun kadar usta olmayan şairleri abartılarak taklit edilmiştir. Bu yüzden de Gógora’nın sanatının çoğu özelliği, yeniden değerlendirildiği 20. yüzyıla değin karanlıkta kalmıştır.]

The Tragicall History of Dr. Faustus’u (1604, Doktor Faustus, 1943, 1965) Goethe övmüştü. Yapıtın kahramanı, Mephistopheles’e Helena’nın hayaletini getirtir; şöyle bağırır coşkuyla: “Demek, bu yüz uğruna denizlere açıldı bin gemi, İlium’un surları bu yüz uğruna yakılıp yıkıldı. Güzel Helena, bir öpüşünle ölümsüz kıl beni!” Goethe’nin Faust’unun tersine, Marlowe’un Faustus’u kurtulmaz sonunda. Son gününde güneşin batmakta olduğunu gördüğünde şöyle haykırır: “Bakın, Isa’nın kanı sel gibi akıyor gökyüzünde. Tek bir damlası kurtarırdı ruhumu, yarım damlası bile.” Toprağın kendisini saklamasını diler; okyanusta bir damla, bir toz parçacığı olmak ister. Saat on ikiyi vurur, şeytanlar Faustus’u alır götürürler. “Kesildi sonuna kadar büyüyebilecek bir ağaç dalı, yandı bu bilgili adamda kimileyin göğeren Apollon’un defne dalı.”

Marlowe, arkadaşı olan Shakespeare’in gelişinin muştucusudur. Uyaksız koşuğa o güne dek görülmemiş bir parlaklık ve esneklik getirmiştir.

William Shakespeare’in (1564-1616) yazgısı, ona çağının dışından bakanlarca gizemli diye değerlendirilmiştir. Oysa gerçekte gizem mizem yoktur Shakespeare’in yaşamında. Shakespeare, kendi çağında, bizim çağımızdaki gibi neredeyse tapınılan bir yazar değildi. Nedeni de çok basitti, bir tiyatro yazarıydı Shakespeare ve o günlerde tiyatro, edebiyat dünyasının ikincil dallarından biriydi. Shakespeare bir oyuncu, bir yazar ve bir emprezaryoydu.[    Bir sanatçının çalışma programlarını ve anlaşmalarını belli bir yüzde karşılığında düzenleyen kimse.] Ben Jonson’ın toplantılarına katılırdı; nitekim Ben Jonson yıllar sonra onun ‘az Latincesiyle daha da az Yunancasından’ küçümseyerek söz edecekti. Onunla çalışan oyunculara bakılırsa, Shakespeare olağanüstü bir kolaylıkla yazıyordu ve tek bir satırı karalamıyordu, iyi bir edebiyatçı olarak Ben Jonson, “Keşke bin satırı karalasaydı,” demekten alamamıştı kendini. Shakespeare, ölümünden dört beş yıl önce köyüne, Stratford-on-Avon’a çekildi, orada artık erince erdiğini gösteren bir ev aldı kendine ve davalara, borç işlerine verdi kendini. Ün ilgilendirmiyordu onu; yapıtlarının ilk toplu basımı ölümünden sonra yapıldı.

O  zamanlar, Londra’nın dış mahallelerinde (çoğu Thames’in karşı yakasında) yer alan tiyatroların üstü açıktı. Halktan izleyiciler bir orta avluda ayakta dururlardı. Çepeçevre, daha pahalı olan galeriler yer alırdı. Sahnede dekor ya da perde yoktu. Saraylılar, iskemlelerini taşıyan uşaklarıyla birlikte gelirler, sahnenin yanlarına otururlardı; oyuncular sahneye çıkmak için onların arasından geçmek zorundaydılar. Günümüzde bir oyuncunun sahneye çıkmadan başladığı bir konuşma perde kalktıktan sonra da sürebilir. Shakespeare’in zamanında oyuncuların önce sahneye çıkmaları gerekiyordu. Gene aynı nedenle, yani perde olmadığı için, genellikle son perdede sayıları artan ölüleri sahnenin dışına taşımak zorundaydılar. İşte, Hamlet’in görkemli bir askeri törenle gömülmesinin nedeni budur. Dört komutan Hamlet’i gömütüne taşırken, Fortinbras şöyle der:

Çalsın borazanlar, gürlesin toplar

Şanına lâyık olsun töreni.

Bereket, dekor olmadığından Shakespeare, oyunlarındaki sahneleri betimleyen sözcükler kullanmıştır. Kimi durumlarda ruhbilimsel nedenlerle böyle yaptığı da olmuştur. Kral Duncan, kendisini bir gece öldürecekleri Macbeth’in şatosunu gördüğünde kuleye bakar ve uçuşan kırlangıçları görür; yazgısından habersiz, acıklı bir iyimserlikle: “Yaz misafiri kırlangıç, o tapınaklar kuşu/Nazlı yuvasını kurduğuna göre buraya/Göklerin soluğunda cennet kokulan olmalı,” der.[ Jorge Lııis Borges’i» burada William Shakespeare’in Macbeth adlı yapıtından aktardığı sözler aslında Duncan’ın değil, Bonquo’nun. Küçük bir bellek sürçmesi olsa gerek.] Oysa kralı öldüreceğini bilen Lady Macbeth, haberci Duncan’ın geldiğini bildirdiğinde, “Karganın da sesi onun için kısıldı demek, der. “Ne zaman gidecek?” diye sorar Macbeth’e. “Yarın gitmek niyeti,” deyince, “Hayır, güneş hiçbir zaman/Öyle bir yarın görmeyecek,” diye yanıtlar Lady Macbeth.

Goethe, bütün şiirin durum ve koşullarla bağıntılı olduğu kanısındaydı; Shakespeare’in de, tüm yazının en coşkun yaratılarından biri olan Macbeth’in tragedyasını yazmasında, konunun İskoçlarla ilgili bir konu olması ve o sıralar Iskoçya Kralı I. James’in Ingiltere tahtında oturuyor olması önemli bir rol oynamıştır belki de. Macbeth’teki (1605-06; Makbet, 1908 / Macbeth, 1931, 1946, 1989) üç cadıya ya da Yazgılar’a gelince, Kral I. James’in büyücülük üstüne bir inceleme kaleme aldığını ve büyüye inandığını anımsamakta yarar var.

Hamlet (1600-01; Hamlet, 1908, 1944, 1990 / Hamlet Danimarka Prensi, 1941) Macbeth’ den daha karmaşık ve daha ağırdır. Hamlet’in özgün konusu, Danimarkalı tarihçi Saxo Grammaticus’un [Saxo Grammaticus (ürün verdiği dönem 12. yüzyıl ortası-13. yüzyıl başı), Danimarkalı tarihçi. Gesta Danorurn (Danlur’ın Tarihi) adlı yapıtı, Danimarka tarihiyle ilgili ilk önemli çalışma ve Danimarka’nın dünya edebiyatına yaptığı ilk katkıdır.] kitaplarında; ama Shakespeare okumuş değil tarihçinin yazdıklarını, belki dinlemiş. Kahramanın kişiliği, sayısız tartışmanın konusu olmuştur. Coleridge’e bakılırsa, Hamlet’te düş gücü ve akıl, istençten üstündür. Oyunda, bir anlamda, tek bir ikincil kişi yoktur. Hamlet’in kafatasını ellerine alarak söylediği birkaç sözle ölümsüzleştirdiği Yorick’i nasıl unutabiliriz? Tragedyanın iki kadın kahramanı da aynı ölçüde unutulmazdır: Hamlet’i anlayan ve onun tarafından terk edilmiş olarak ölen Ophelia ve Hamlet’in annesi, katı, acılar çekmiş, kösnül Gertrude. Hamlet’te bir de büyüleyici bir buluş, oyun içinde bir oyun vardır; Schopenhauer’in göklere çıkardığı bir buluş Cervantes’in de hoşuna giderdi sanırız. Her iki tragedyada da, Macbeth’ te de, Hamlet’ te de ana izlek bir suçtur; birincisine yol açan hırstır, İkincisine yol açansa hırs, öç alma ve hakkın yerini bulması gereksinimi.

Shakespeare’in romantik tragedyası Romeo and Juliet (1594-95; Romeo-Julyet, 1938 / Romeo ile Juliet, 1985, 1992), az önce sözünü ettiğimiz iki yapıttan epeyce farklıdır. Romeo ile Juliet’in izlediği, iki sevgilinin talihsiz sonları olmaktan çok, aşkın yüceliğidir. Shakespeare’in bütün yapıtlarında olduğu gibi bu yapıtta da ilginç ruhbilimsel sezgiler vardır. Romeo’nun Rosaline’i bulmak amacıyla bir maskeli baloya giderken Juliet’i görüp ona vurulması, övgü ve hayranlıkla karIil.mu hop. Çünkü o sırada ruhu aşka hazırdır Romeo’nun. Marlowe\la da olduğu gibi, sık sık rastlanılan abartmaları her zaman doğrulayan bir tutku söz konusudur. Romeo, Juliet’i golüme bağırır: “Parıldamayı öğretiyor bütün meşalelere!” Daha önce sözünü ettiğimiz Yorick’in durumunda olduğu gibi, birkaç sözcükle gözler önüne serilen iki kişiyle tanışırız. Oyunun konusu, kahramanın zehir elde etmesini gerektirdiğinde, eczacı ona zehir satmaya yanaşmaz. Romeo, ona altın vermeyi önerdiğinde, “Arzum değil, yoksulluğum boyun eğiyor buna,” der eczacı. Romeo’nun yanıtı şu olur: “Ben de arzun.! değil, yoksulluğuna veriyorum paranı.”

Yatak odasındaki ayrılık sahnesinde, atmosfer bir ruhbiIimsel öğe olarak girer araya. Romeo da, Juliet de ayrılığı geciktirmek istemektedir; Juliet, sevgilisini, sabahı haberleyen horozun değil, bülbülün öttüğüne inandırmak ister; ölümle burun buruna olan Romeo da şafağın ayın kurşunsu bir yansıması olduğuna inanmaya hazırdır.

Shakespeare’nin romantik nitelikteki bir başka oyunu da Othello’ dur. (1604-05; Othello, 1931, 1943, 1985) Othello’da işlenilen izlekler aşk, kıskançlık, katkısız kötülük ve çağımızda kullanılan deyimiyle aşağılık duygusudur. Othello’dan nefret eden lago, rütbesi kendisinden yüksek olan Cassio’dan da tiksinir. Othello, Desdemona’nın yanında aşağılık duygusuna kapılır, çünkü ondan çok yaşlıdır; sonra Othello bir Magripli’dir. Desdemona yazgısına boyun eğer ve ölümüne yol açacak suçu üstüne almaya çalıştıktan sonra Othello tarafından öldürülür. Aşk ve efendisine bağlılıktır onun nitelikleri, lago’nun oynadığı oyun ortaya çıkınca, Othello Desdemona’nın erdemlerinin farkına varır ve kendini hançerler; ama vicdan azabından değil, Desdemonasız yaşayamayacağını anladığı için yapar bunu.

Bu kısa kitabın dayattığı sınırlar, Antony and Cleopatra (1606-07; Antuvan ile Kleopatra, 1921 / Antonius ile Kleopatra, 1944-1988); Julius Caesar (1599-1600; ]ül Sezar, 1912 / Julius Caesar, 1930, 1991); The Merchant of penice (1596-97; Venedik Taciri, 1930, 1973): King Lear (1605-06; Kral Lir, 1912 / Kral Lear, 1937, 1986) gibi önemli yapıtlardan söz etmemize olanak tanımıyor. Ne var ki, Don Kişot gibi gülünç, ama sevimli bir şövalye olan Falstaff’a değinmeden geçemeyeceğiz. Falstaff’ın Don Kişot’tan farkı, on yedinci yüzyıl edebiyatında pek rastlanmayan bir mizah duyarlığına sahip olmasıdır.

Shakespeare, yüz kırk kadar da sone bıraktı ardında. Bu soneler, hiç kuşkusuz özyaşam-öyküsel bir nitelik taşır ve bugüne dek kimsenin bütünüyle aydınlığa kavuşturamadığı bir aşk öyküsünden söz eder. Swinburne, “Ölümsüz ve tehlikeli belgeler,” diye niteler bu soneleri. Sonelerden birinde yeni platoncu ‘dünya ruhu’ öğretisine, kimilerinde de evrenin tarihinin çevrimsel olarak yinelendiği yolundaki Pythagorasçı öğretiye değinilir.

Shakespeare’in yazdığı son oyun The Tempest idi, (1611-12; Fırtına, 1935, 1964) Ariel ve karşıtı Calibon olağanüstü buluşlardır. Büyü kitabım ortadan kaldırıp büyü sanatından vazgeçen Prospero’nun, Shakespeare’in kendi yaratıcı Çalışmalarına veda edişini simgelediği de söylenebilir. Sh: 29-35

 

ÇAĞIMIZ BRİTANYA’SINDA EDEBİYAT

Zamanın yüzyıllık dönemlere bölünmesi yararlı bir alışkanlıktan başka bir şey olmadığına göre, okurlarımız bu alışkanlığa körü körüne bağlı kalmadığımız için bizi bağışlamalı. Ama £ene de, yazmaya on dokuzuncu yüzyılda başlayıp yirminci yüzyılda da sürdüren yazarlar arasında hiçbirinin bize Henry James (1843-1916) kadar yakın olmadığı inancındayız, onun için de bu bölümü James’le başlatıyoruz. Henry James, varlıklı ve aydın bir ailenin çocuğu olarak New York kentinde doğdu. Erkek kardeşlerinden biri, ünlü ruhbilimci William James’di. Henry James’in dostları arasında Turgenyev, Flaubert, Goncourt Kardeşler, Wells ve Kipling’i sayabiliriz. Avrupa’yı epeyce gezdikten sonra İngiltere’ye yerleşen Henry James, ölümüne bir yıl kala İngiliz uyruğuna geçti.

James’in ele aldığı ilk izlerden biri de, Avrupa’da yaşayan Amerikalıydı. Avrupa’da yaşayan Amerikalının ahlaksal bakımdan Avrupalıdan üstün olmakla birlikte, kişilik açısından Avrupalı kadar karmaşık olmadığı kanısındaydı James. 1877’de The American (Amerikalı) adlı romanı yayımlandı. Bu romanın kahramanı son bölümde öç almaktan cayar. Ama caymasının nedeni bağışlayıcılığı ya da dinine bağlılığı değildir. Öç almasının, onu kendine haksızlık edenlere bağlayan zincire bir halka daha eklemekten başka bir işe yaramayacağını sezinlemiştir. Başka bir romanı, What Maitie Knew (1897; Maisie’nin Bildiği) dünyadan habersiz küçük bir kızın masum gözlerinden izlediğimiz acımasız bir öykünün ipuçlarını verir; kız olup biteni anlamadan anlatır öyküyü. James’in kısa öykülerinde bilinçli bir belirsizlik egemendir. Sözgelimi, en çok tartışılan öyküsü The Turn of the Screw (1898; Yürek Burgusu, 1988) en az iki yorum kaldırır. Hiç kimse, James’in bu öyküyü yazarken, bu değişik yorumlar için, hiçbirini benimsemeksizin çaba göstermiş olabileceğini kabule yanaşmamıştır. Son öyküsü The Sense of the Past (1917; Geçmiş Duyusu) bir türlü tamamlanmadı. James bu öyküsünde, Well ‘in Zaman Makinesi’nin etkisinde, kendini düşünmeye ve yalnızlığa vererek on sekizinci yüzyıla dönen ve en sonunda şimdi de nasıl bir yabancıysa geçmişte de öyle yabancı olduğunun farkına varan genç bir Amerikalının serüvenlerini anlatır. Henry James’in kendi yaşamı da farklı olmasa gerekir: Düşüncelere gömülmüş bir yalnızlık ve bir sürgün duyarlığı. Bütün yazarlar Henry James’i usta bilirler, ama kimse okumaz kitaplarını. Öykülerinden birinde, cennetin karşımıza lüks bir sanatoryum olarak çıkması anlamlıdır. Henry James umuttan yoksun yaşadı, ama otuzu aşkın ciltten oluşan yapıtlarının önemine ve yetkinliğine yürekten inandı.

Gilbert Keith Chesterton (1874-1936), yalnızca Peder Brown’in ve Katolik inancının etkili bir savunucusu değil, bir denemeci, eşsiz bir yaşamöyküsü yazarı, tarihçi ve şairdi. Desen ve resim çalışmaları da yapan Chesterton, dostu Hilaire Belloc’un kimi kitaplarını resimledi. Daha sonraları kendini bütünüyle edebiyata veren Chesterton’ın yazdıklarında hep güçlü bir resim öğesi göze çarpar. Kişileri, sahneye çıkan oyuncular gibidir. Canlı, ama gerçekdışı görünüm betimlemeleri belleğimizde yer eder. Chesterton, Finde siécle (19. yüzyıl sonu) diye anılan iç karartıcı yılları yaşadı. Edmund Bentley’e adadığı bir şiirinde, ‘sen ve ben gençken, dünya çok yaşlıydı gerçekten,’ der. Bu kaçınılmaz iç sıkıntısından onu kurtaran, Whitman ve Stevenson oldu. Ama gene de, o karamsarlıktan bir şeyler kaldı geriye; ürkünç olana duyduğu güçlü eğilimi sürdürdü Chesterton. Nitekim, en tanınmış romanı The Man Who Was Thursday’in. (1908; Bay Perşembe, 1988) altbaşlığı Bir Karabasan dır (A Nightmare). Chesterton, bir Edgar Allan Poe ya da bir Kafka olabilirdi, ama çok şükür Chesterton olmayı yeğledi. 1911 ’de, Büyük Alfred’in Danimarkalılara karşı giriştiği savaşları dile getiren The Ballad of the White Horse (Beyaz Atın Baladı) adlı bir epik şiir yayımladı. Olağanüstü bir benzetmeyle karşılaşırız bu şiirde: ‘Mermer, som ayışığı sanki; altınsa, donmuş bir ateş.’ Bir başka şiirinde geceyi şöyle betimler: ‘Dünyadan büyük bir bulut, gözlerden oluşan bir canavar.’Ballad of Lepanto (İnebahtı Baladı) da yabana alılır cinsten değildir. Şiirin son bölümünde, Yüzbaşı Cervantes, kılıcını kınına sokar ve hafifçe gülümseyerek, Kastilya’nın bilimsiz yollarında dolaşan bir şövalyeyi düşünür. Peder Brown öyküleri, en ünlü yapıtıdır Chesterton’ın. Her öyküde, çözülmesi olanaksız görünen, ama sonunda akla uygun bir biçimde çözülen bir olay sunulur. Paradoks ve nükte, on sekizinci yüzyılda dine karşı kullanılmıştı. Chesterton bunları dini savunmak için kullandı. Chesterton’ın Hıristiyanlık savunusu Orthodoxy (1908; Ortodoksluk) adlı yapıtını Alfonso Keyes İspanyol cay a büyük bir ustalıkla çevirmiştir. 1922’de Anglikan Kilisesi’nden ayrılan Chesterton Katolikliği benimsedi. Eleştirel denemelerinden, Ermiş Francis, Ermiş Thomas, Chaucer, Blake, Dickens, Browning, Stevenson ve George Bernard Shaw’la ilgili olanlar geliyor aklımıza. Bir de, The Everlasting Man (1925; Ölümsüz İnsan) adlı çok güzel bir insanlık tarihi yazdı. Yapıtlarının tümü yüz cildi aşar. Nüktelerinin ardında derin bir bilgi sezilirdi. Şişmanlığı ise dillere destandı Chesterton’ın: Bir gün otobüste kalkmış, üç kadına yerini vermiş. Zamanının çok sevilen yazarı olan Chesterton, edebiyat dünyasının en albenili kişilerinden biridir.

Bir madenci ile bir öğretmenin oğlu olan David Herbert Lawrence (1885-1930), çocukluk çağını, 1913’te yayımlanan Sons and Lovers (1913; Oğullar ve Sevgililer, 1989) adlı romanında dile getirdi. Önce ilkokul öğretmenliğini seçen Lawrence, 1911’de yayımlanan ilk romanı The White Peacock (Beyaz Tavuskuşu) ile birlikte yazarlıkta karar kıldı. Bir yıl sonra Frieda Weekley ile birlikte İtalya’ya yerleşti; 1914’te evlendiler. Aynı yıl The Prussian Officer and Other Stories’i (Prusyah Subay ve Başka Öyküler) yayımladı. Ardından Tlıe Rainbow (1915; sansürlü basımı 1916; Yağmur Kuşağı, 1975 / Gökkuşağı, 1984, 1990) Twilight in Italy (1916; İtalya’da Alacakaranlık), ona bir ödül kazandıran The Lost Girl (1920; Kayıp Kız, 1982), The Plumed Serpent (1926; Kanatlı Yılan, 1959) ve bir Avustralya gezisinden sonra Kangaroo (1923; Kanguru) geldi. Tıpkı puta tapanlar ve Walt Whitman gibi D. H. Lawrence da, bedensel aşkta kutsal bir yan olduğunu düşünüyordu. Lady Chatterley’s Lover (1928; Lady Chatterley’in Sevgilisi, 1981, 1985) adlı romanının üç değişik metninde, Lawrence bu düşüncesini yansıtmaya çalışır.

[ D. H . Lawrence,  Lady Cbutterley’in Sevgilisi'n'i üç kez yazdı. Floransa’da (1928) ve Paris’te (sınırlı sayıda basılan romanın sansürlü basımı İngiltere’de 1932’de yapıldı. Yazanımı onayladığı yazanı, 1928’de Floransa’da kendisince bastırılan yazımdır. Tam metin ancak 1959’da New York kentinde, |960’da da Londra’da yayımlanabildi ve yankılar  uyandıran bir davaya konu oldu.]  

Lawrence, kimi zaman açık tan açığa, kimi zaman ince bir örtüklükle dile getirir bu düşüncesini. Onu 1925’ten 1928’e kadar uğraştıran Lady Chatterley’in Sevgilisi belki de başyapıtıdır, ama başyapıtı olmasa bile en ünlü kitabı olduğu su götürmez. Lawrence’ı en sonun da öldüren veremin, onun duyarlılığını bilediği ve aşırı tutumlarını haklı gösterdiği de söylenebilir.

Öyle sanıyoruz ki, Lawrence’a saldıranlar ile Lawrence’ı savunanların azgınlığı, ona hep önyargılı bakılmasına yol açmıştır. Bu kalem kavgalarının artık son bulduğu günümüzde, büyük bir yazar olarak karşımızda durmaktadır D. H. Lawrence.

Arabistanlı Lawrence diye bilinen Thomas Edward Lawrence (18881935), bir söylence, destansı bir kişilik ve 1926’da yayımlanan The Seven Pillars of Wisdom (Bilgeliğin Yedi Temel Direği) adlı uzun düzyazı destanın ozansı yazarıdır. Oxford’da okudu. Arkeoloji uzmanıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Arap boylarının Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasına komuta etti. Kitabının biricik kusuru, bu serüveni özellikle anlatan sayfaların fazlalığıdır. Çok yürekli bir insan olan T. E. Lawrence, çok duyarlıydı da. Bir yerlerde, ‘zaferin bedensel utancı’ndan söz eder. Başka bir yerde, düşman alayının yiğitliğini şöyle över: ‘Bu savaşta ilk kez, kardeşlerimi öldürenlerin gözüpekliğinden övünç duydum.’ İtilaf Devletleri’nin 1918’de Araplara ihanet ettiği inancındaydı. Bu yüzden, bütün saygınlık ve ayrıcalığını (adını bile) bir yana bıraktı ve Shaw adıyla gidip Hava Kuvvetleri’ne girdi. Bir motosiklet kazasında öldü.

T. E. Lawrence yetkin bir Yunancacıydı. İngilizcedeki otuz kadar Odysseia çevirisi arasında onunki en iyilerden biridir.

Virginia Woolf (1882-1941), tanınmış bir yazar olan babası Sir Leslie Stephen’ın kitaplığında öğrendi ne öğrendiyse. Gerçekte şiire yatkın olmasına karşın romanı yeğledi ve bu alanda Henry James ve Proust etkisinde görülmemiş deneylere girişti. Aynı adı taşıyan en ünlü romanının kahramanı Orlando yalnızca bir birey değil, aynı zamanda eski bir aileyi örnekleyen bir tiptir. Uç yüz yıl yaşar ve bu uzun öyküsü içinde cinsiyet değiştirir. Night and Day (1919; Gece ve Gündüz), Jacob’s Room (1922; Jacob’m Odası), To the Lighthouse (1927; Deniz Feneri, 1982, 1989) ve The Waves de (1931; Dalgalar, 1974, 1988) Woolf’un güzel romanlarındandır. Flush’da (1933) Browning’lerin öyküsü köpeklerinin gözünden anlatılır. Virginia Woolf’un kitaplarında olay örgüsü, değişen bilinç durumları ve incelikle betimlenmiş görünümler kadar önemli değildir. Hem görsel, hem müziksel bir üslup kullanır. Woolf, ikinci Dünya Savacı günlerinde bir ırmakta canına kıydı.

Soylu Victoria Sackville-West (1892-1962), arkadaşı Virginia Woolf’un Orlando’da anlattığı soylu ailedendi. 1913’te, İngiltere’nin İran Büyükelçisi ve Verlaine ile Swinburne’ün yaşamöykücüsü Harold Nicholson’la evlendi. 1922’de yılın işlerini ve günlerini mevsimlere göre anlattığı The Land (Toprak) adlı şiiri yayımladı. Toprağın işlenmesine ilişkin öteki şiirleri The Garden (Bahçe), Orchard and Vineyard (Meyve Bahçesi ve Bağ) ve Some Flowers’ dır (Bazı Çiçekler). Otuz cilt tutan yapıtları içinde üç roman öne çıkar: The Edwardians (Edward Dönemi İnsanları), The Dark Island (Kara Ada) ve adını Milton’m Samson Agonistes’mm son dizesinden alan All Passions Spent (Bütün Tutkular Tükendi). Bu son kitabında anlatım geriye doğrudur. Hindistan genel valilerinden birinin artık yaşlanmış dul karısı, görkemli geçmişini anımsamaktadır, ama sonunda geçmişin bütün o ağırlığından bıkar ve geçmişinden kurtarır kendini. Bu kitap, tıpkı The Edwardians’da. olduğu gibi, İngiliz soylularının yirminci yüzyıl başlarındaki duygularını ve alışkılarını, şiirselliğin de eksik olmadığı bir incelik ve alaycılıkla aktarır. Bayan West, ayrıca, İngiltere’de ortaya çıkan ilk kadın yazar, aynı zamanda bir casus ve kösnül kitaplar yazarı Bayan Aphra Ben üstüne bir inceleme kaleme aldı; barok şair Andrew Marvell, Jan Dark ve Azize Teresa üstüne yazılar yazdı.

İrlandalı James Joyce (1882-1981) yüzyılımızın en olağanüstü yazarlarından biridir kuşkusuz. En büyük yapıtı Ulysses (1922) yoksun olduğu bütünlüğün yerine inceden inceye işlenmiş bir bakışımlar sistemi getirmeye çalışır. Bu dokuz yüz sayfalık romanda olaylar tek bir günde geçer. Her bölüm bir renge, insan bedeninin bir işlevine, bir organa, bir söz sanatına ve belirli bir saate denk düşer. Örneğin, bir bölümde kan dolaşımı ve abartma sanatının yanı sıra kırmızı renk ağır basar. Başka bir bölüm, soru-yanıt yöntemine göre düzenlenmiştir. Gene bölümlerden birinde, kahramanın yorgunluğunu yansıtabilmek amacıyla, anlatım da giderek savruklaşır, özensiz seçilmiş deyimler ve beylik sözler gitgide çoğalır. Ayrıca, Stuart Gilbert’ın belirttiği gibi, kitaptaki her öykü Odysseia’ nın bir bölümüyle örtüşür. Bölümlerden biri, bir sanrı niteliğindedir; hayaletlerle nesneler arasındaki söyleşimlerden oluşur. Dublin kerhanelerinden birinde geçer bu bölüm. Okurda bir sona eriş, bir yineleme, bir uyanış duygusu, uyandıran Finnegan’s Wake (1939) daha da tuhaftır. Ulysses bir uyanıklık kitabıysa, Finnegan’s Wake bir düşler kitabıdır. Finnegan’s Wake*in kahramanı Dublinli bir meyhanecidir; damarlarında Kelt, İskandinav, Sakson ve Norman kanı dolaşır. Her gördüğü düşte bu atalarından biri olur; dünyada akla gelebilecek kim varsa o olur. Romanın söz dağarı ilgeçleri ve harf-i tarifleri bir yana bırakırsak, aralarında İzlandaca ve Sanskritçeyi de sayabileceğimiz çeşitli dillerden alınmış bileşik sözcüklerden oluşur. İki Amerikalı bilim adamı, [Campbell ve H. M. Robinson] yıllarca uğraşıp A Skeleton Key to Finnegans’s Wake (Finnegan’s Wake İçin Maymuncuk) adlı ne yazık ki onsuz edilemez bir kitap yayımladılar.

Joyce’un yadsınmaz dehası, özünde sözseldir. Ne yazık ki, bu dehasını romanda tüketen Joyce iyi şiir yazmaya pek az yöneldi. Sözünü ettiğimiz kitaplarının çevrilmesi olanaksızdır. Ama The Dubliners’daki (1914; Dublinliler, 1987, 1990} adlı o güzel özyaşam-öyküsel romanı için aynı şey söylenemez.

James Joyce Birinci Dünya Savaşı sırasında Paris, Zürih ve Trieste’de yaşadı. Kendi deyişiyle, sürgünde ve özlemde yazdı. Zürih’te öldüğünde yoksul, yorgun ve kördü. Virginia Woolf, Ulyssesin şanlı bir yenilgi olduğunu söylemiştir.

William Butler Yeats (1865-1939), T. S. Eliot’a göre, zamanımızın en önde gelen şairidir. Yapıtlar iki döneme ayrılır; ilk dönemi, İrlanda ulusal edebiyatının canlandığı bir evreye denk gelir. Yeats’in bu döneminin temel özellikleri müziğinin güzelliği, bile bile belirsizleştirilmiş imge düzeni ve sık sık eski İrlanda mitologyasına başvurmasıdır. Yeats bu döneminde hiç kuşkusuz Ön-Raffaellocu akımın şairlerinden etkilenmişti. Buna karşılık, ikinci döneminde, başka bir deyişle olgunluk evresinde bambaşka bir şair çıkar karşımıza. Şiirinde varlığını sürdüren mitologya artık süsleyici ya da geçmişe özlem duyan niteliklerinden sıyrılmıştır, anlam yüklüdür. Dahası, canlı ve somut, çağdaş imgelerle iç içe geçmiştir. Yeats’in şiiri dolaylı söyleyimleri değil açıklığı amaçlar. Evrensel bir belleğin varlığına inanıyordu Yeats. Tek tek bütün bellekler bu evrensel belleğin birer parçasıydı ve onu belirli simgelerle canlandırmamız olanaklıydı. Teosofik düşünme, Yeats’i yakından ilgilendiriyordu; daha birçokları gibi o da çevrimsel bir tarih öğretisi düşünüyordu. Dediğine bakılırsa, bu öğretiyi ona bir Arap gezginin ruhu açıklamıştı. Yeats’in gerçekçilikten bilinçli bir biçimde uzak kılınmış tiyatro yapıtlarını, Japon tiyatro sanatının tekniği etkiledi. Sözgelimi, oyunlarından birinin bir sahnesinde savaşçıların kılıçları düşmanlarının kalkanlarına iner. Yeats, bu sahnede, kılıçların kalkanlara çarpmaması ve bir gong sesiyle düşsel bir çarpışın vurgulanması gerektiğini belirtir.

Rastgele seçtiğimiz şu dize, bir güzellik ve derinlik örneğidir. Birkaç güzel kadın merdivenden ağır ağır inmektedir. Birisi bu kadınların ne için yaratıldığını sorar ve şu yanıtı alır: ‘Günah ve aşk gecesi için.’ 1923’te Yeats’e Nobel Edebiyat Ödülü verildi.

Bir mühendisin oğlu olan Charles Langbridge Morgan (1894-1948), Kent kontluğunda dünyaya geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Almanlar’a tutsak düştü ve Hollanda’da dört yıl tutuklu kaldı. The Fountain (Çeşme) adlı romanında Hollanda’ya ilişkin bilgilerinden yararlandı. Morgan’ın yapıtlarında ele aldığı iki ana konu, insan duygularının tinselleştirilmesi ve aşk ile görev arasındaki çatışmadır. En önemli üç romanı Portrait in a Mirror (Aynadaki Portre), The Fountain ve Sparkenbroke’ dur. Portrait in a Mirror, sevdiği kadının portresini ancak onu tümden anlayabildiği ve bir daha birlikte olamayacaklarını öğrendiği zaman tamamlayabilen genç bir adamın öyküsüdür. The Fountain’da, birbirlerini seven ve sayan iki adamla bir kadının öyküsü anlatılır ve çözümlenir. En karmaşık kitabı olan Sparkenbroke’ da, Morgan, bir yazarın acı veren yetkinlik tutkusunu ve en sonunda bir başına kalışını dile getirir, imgelerin güzelliğine ve en ince duygu titreşimlerine ihanet etmek istemediğinden, akışı ağır bir anlatımı vardır Morgan’ın.

Henry James gibi Tlhomas Stearns Eliot da (1888-1964) Amerika Birleşik Devletlerinde doğdu. Gerek İngiltere, gerek dünyada Paul Valéry’ninkine benzer bir yeri vardır. İlk başlarda, açıkça ve bağlılıkla taşkın Ezra Pound’un yolundan gitti. 1922’de ilk ünlü şiiri The Waste Land (Çorak Ülke) yayımlandı. Yirmi yıl sonra Four Quartets (Dört Kuartet) adlı ilginç şiir kitabı çıktı. Eliot Quartet’lerden birinde, sözcükleri değil, yer yer başka bir dilden alınma, birbiriyle ilintisiz dizeleri kullanır. Böylece, yaygın bir Avusturya müzikhol şarkısı ile Verlaine’den bir dize art arda gelebilir. Arjantin’de Rafael Obligado, Las Quintas de mi tiempo (Benim Zamanımdaki Kır Evleri) adlı şiirinin ilk düzesinde aynı yönteme başvurmuştu; ama onun amacı hüzünlü bir etki uyandırmaktı, yoksa Eliot gibi çarpıcı bir karşıtlığı yakalamak değil. Eliot’ın, kişileri akılda zor kalan oyunları her şeyden önce deneysel bir değer taşır. Eliot, Shakespeare döneminin uyaksız on seslemli koşuk biçimi gibi, çağımızı yansıtacak bir koşuk biçimi bulmaya çalışıyordu. The Family Reunion’da (1939; Aile Toplantısı), yeniden canlandırdığı koroya, insanların duyumsayıp da söylemedikleri şeyleri söyletir. Büyük bir emek ürünü olan eleştinlerinde genellikle romantik akıma karşı Yeni-Klasik akımı yüceltme eğilimindedir. Dante ve Milton üstüne, Seneca’nın Elizabeth çağı tiyatrosuna etkisi üstüne incelemeleri de vardır.

1933 yılında İngilizf uyruğuna geçen Eliot, 1948’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Şiirleri, yazılırlarken nasıl yaz boz tahtasına döndüklerini unutturamayacaklar bize. Ama yer yer eşsiz olan bu şiirlere, geçmişe özlem ve yalnızlık egemendir. Zaman zaman Latin ozanlarındaki özlülüğü yakalar Eliot. Bir yerde, ‘tüfek için yaratılmış’ erkek geyiklerden söz eder. Dinsel bakımdan bir Anglo-Katolik, edebiyatla klasikçilik yanlısı, siyasette ise monarşi yandaşı olduğunu yazmıştı.

ÖZET KAYNAKÇA

Chesterton, G. K., The Victorian Age in Literature. Harvey, Sir Paul, The Oxford Companion to English Literature.

Kennedy, Charles W., The Earliest English Poetry.

Ker, W. P., Medieval English Literature.

Lang, Andrew, History of English Literature.

Legouis, Emile ve Cazamian, Louis, A History of English Literature.

Saintsbury, George, A Short History of English Literature. Sampson, George, The Concise Cambridge History o English Literature.

Sh: 74-83

Kaynak: Jorge Luis BORGES, DENEME-Bir Ada Bir Kıta, Türkçesi Celâl ÜSTER, Can Yayınları, Mayıs 1995 İstanbul