VAHŞİ DİL’Lİ “BİR ANALİZ”


İnsanlar aynı tarzda hareket etmek zorunda değildir, diyoruz. Davar içgüdüsüne direnip bireysel düşünmek -ve sürekli sıcak havayla dolan kabarcıklar patlarken yara almamak- mümkündür.Herhangi bir şeyin yüksek değer taşıdığına herkes ikna olduğunda -ister on altıncı yüzyıldaki cadı avı, ister on yedinci yüzyıldaki lâle soğanı yatırımı, isterse de yirminci yüzyıldaki belli insan arzularının ya da eylemlerinin hastalık olduğu ısrarı olsun- insanların fikirlerini değiştirmeye çalışmanın bir anlamı kalmamıştır. Sh:159

Öyle ise cinayete nisbetle intihar, tecavüze nisbetle mastürbasyon gibi midir?Bir insanın kendini öldürmesine ‘öz cinayet’ (auto-ho- micide), başkasını öldürmesine de ‘öteki-cinayeti’ (hetero-ho- inicide) denseydi belki de bu eylemler arasındaki ayrım daha keskin ve bizim bu eylemlere yönelik anlayışımız daha esaslı bir temele dayanmış olur muydu?. sh:281

20. yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla önde gelen Amerikalı tarihçilerden ve yazar olan Barbara Tuchman yakınıyor:

“Öyle görünüyor ki doğru ve yanlış arasındaki farka ilişkin bilgimiz sanki son Dünya Savaşından sonra karanlık bir gecede çekip gitmiş gibi toplumumuzdan uzaklaşmıştır. Bu kavram toplumumuzdan öylesine uzak ki doğru ve yanlıştan bahsetmek bile insanı genç nesillerin/muhaliflerin gözünde eski kafalı, gerici ve hayattan kopmuş olarak gösteriliyor.”sh:62

Seçim öncesi süreçte siyasetçiler (özellikle muhaliflerine ilişkin olmak üzere) biraz doğru söyler ve bizi kendilerine güven besleme ahmaklığına karşı uyarmış olurlar. Ne ki, seçim sonrasındaysa hiçbir siyasetçinin -işgal ettiği görev konumuna dayalı olarak iki, dört ya da altı yıl boyunca- dürüst bir konuşma icra etmeye yönelik ilgisi kalmaz. Bildiklerini okurlar. Sh:183

Modern kitle demokrasisinde, doğru adam yanlış sözü söylediğinde bu söz doğrudur; yanlış adam doğru sözü söylediğindeyse bu söz yanlıştır. Ancak Eskinin Sovyetler Birliği gibi modern bir totaliter toplumda ise, yalnızca Parti’nin sözcüsü olan doğru adam söz söyleyebilir ve Parti ne söylüyorsa doğrudur diye kabul görürdü. Sh: 181

Bizler,  siyaset ve hukuk açısından yöneticilerimizin esiri olduğumuz gibi dil ve mantık açısından da ileri sürdüğümüz birçok önermelerin esiriyiz. Bu nedenle hem yöneticilerimizi hem de önermelerimizi iyi seçmeliyiz demektir. Çünkü şayet intihar ölümle sona eren bir hastalıksa ve ölümü, gerekli bütün araçlarla engellemek hekimin uyguladığı terapisel bir emirse, intihar sorununa yönelik en uygun çözüm özgürlük katliamından uzak durmaktır.  Sh:287 Fakat, insanlar, güvenebilecekleri biri olarak erdemli şahsı aynı zamanda güçlü kılmayı hayal eder. Bunu başaramadıklarından dolayı da aynı insanlar güçlüyü -güçlü tarafından kurban edilmekle övünerek- erdemli kılmayı seçerler.İnsanların dünyevi kurtarıcıları (mesela Robespierre ya da Stalin) emniyet içinde mezara gömüldükten sonra, aynı insanlar bu kez söz konusu kurtarıcıyı, ona duydukları güvene ihanet eden biri olarak suçlamakla övünmüşlerdir. Bu fasit daire böylece döner gider. Sh: 181

Yönetim/siyasetin garip taraflarından biride şudur. “Rüşvet almaya müsait siyasetçi şerir biridir, fakat rüşvet almayan siyasetçi daha da büyük bir şerirdir.”Kurban verilince bile hoşnutluğu kazanılamayan tanrısal bir varlık gibi, rüşvetle ayartılamayan siyasetçiden sevecenlikten ziyade korku duyulur. Çelik kadar kuvvetli bir siyasi dürüstlük, ancak mükemmel hukuk kurallarıyla mükemmel olarak yönetilen bir toplumda arzu edilmeye şayandır. Mükemmel olmayan insanlardan oluşan böylesi bir toplum oluşturamayacağından dolayı, siyasi dürüstlük hem felaket hem de lütuftur -üstelik, hem özgür hem de totaliter toplumlarda böyledir.-

Sonuç olarak, millet idaresi zor, azılı çocuklar ve çocuksu yetişkinler gibi, Sh:24özgürlük ve saygınlıktan yoksun, zor ölümlerle karşı karşıya, Sh:108müşterek yönlendirme, savunma ve saldırı içerisinde her bir grup da diğerine üstün gelmeye çalışmaktadır. Eksik olan, işbirliği ve ortak eylemdir: Sh:212 Bilimsel Devrim yoluyla Aydınlanma Çağından beri kazanım hanemizde tuttuğumuz bireysel özgürlük ve sorumluluk olgularının derecesini abarttığımıza, bu olguların doğasını da yanlış yorumladığımıza inanıyorum. Sh:246Devlet tarafından zorlamaya tâbi tutulmuş bireyin bakış açısından; zorlayıcıların, zorlama eylemini bireyin hayatına aşırı yahut ‘aşağı’ değer yükleyen süslü sözlerle haklı çıkarmaya çalışmalarının önemi yoktur. Yine bireysel bağımsızlığın yok edildiği: birey; aklını, bedenini, mülkünü, özgürlüğünü ya da hayatını kendi uygun gördüğü şekliyle düzenleme-kullanma hakkından devletçe mahrum edildiği bir ortamda geriye kalan korkunç bir ahmaklıktır.

Siyasetçilere artık hiç kimse inanmamaya başladığında, insan ırkının muhayyilesini esir eden kurum, bütün o harikulade keşifleriyle tıp olabilir. Zamanımızda tıp, hem dinin hem de siyasetin yerini alacaktır, görünüyor. Sh:298

Son söz: Her bir hareketin yorumu aslında yorumcunun/uzmanın hayalinden ibarettir: gözlemcinin dikkatini çekiyor ve inandığı şeyi doğru diye onaylıyorsa cazip ve makul; gözlemciye itici geliyor ve inandığı şeyi doğru diye onaylamıyorsa saçma ve gülünç oluyor. Sh:148

 Derleme yapılan Kaynak:

Thomas Szasz, VAHŞİ DİL-Tersine Okumalar Lügati, Kitabın Özgün Adı: The Untamed Tongue (A Dissenting Dictionary) Türkçesi: Mehmet Atalay, Kaknüs, I. basım; 2006, İstanbul



 

 

 

 

 

İSRAİL ADALETİ ESKİ BAŞBAKANI SUÇLU BULDU


Davada Olmert, başbakan olmadan önce, 2006 yılında kardeşi kanalı ile bir inşaat şirketinden 500.000 (135.000 ABD Doları) İsrail Şekeli rüşvet almak ile suçlanıyordu. 

Tel Aviv Mahkemesi  Başkanı  David Rosen hüküm sonrası yaptığı açıklamada İsrail’in eski Başbakanı’nın mahkemeye yalan ifade verdiğini, 2006 yılında Olmert ve astlarının inşaat şirketinin çıkarlarını korumak için binlerce Şekel (İsrail Lirası) rüşvet aldığını belirterek, yolsuzluğun geçen yıllar içinde politik sistemin içine girdiğini belirtti.

On üç kişinin yargılandığı davada üç kişi beraat ederken, Olmert ile birlikte on siyasi mahkum oldu.

İsrailli hukukçular  suçlu bulunan İsrail eski Başbakanı’nın on yıla kadar hapis yatabileceğini belirtiyorlar.

Olmert 1993 ile 2003 yılları arasında iki dönem, Kudüs Belediye Başkanı olarak, 2006 ile 2009 yılları arasında İsrail Başbakanı olarak görev yapmıştı.

Erişim:
http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=90559

******

YAHUDİLERE MÜHLET VERİLMESİNDEKİ SIR

 

ZOR ZAMANDA KONUŞMAK / İsmet Özel


İslamiyetin büyük bir cemaat dini oluşunda ve çok sayıda insan tarafından benimsenmesinde bir monarkın, bir siyasî otoritenin belirleyici etkinliği yoktur. islâm yayılmasını müminlerin “küçük insanların” zaferleriyle gerçekleştirmiştir. [sy. 29]

bir insan soyut ve farazi bile olsa bir vatana sahip değilse o aklen malûldür. çünkü delilik kesin bir kayıtsızlıktır. bu yüzden aşırı ölçüde kayıt altına alınan insan bütün bu kayıtları reddederek delirebilir. [sy. 35]

… günümüzde sanatın faydası olsun isteniyor genellikle. bunu sanat önemli olduğu için değil, tam tersine sanatı önemsiz buldukları için istiyor birçokları. [sy.42]

düşmanına verecek bir şeyi olmayan kimse mutlaka kötü, haksız ve canice bir savaş yürütüyordur. [sy.45]

batılı düşünme biçimi yüzünden, güzelliğin kendisi ve güzelliğin sözü birbirinden kopartılabilmiştir. batı dünyası hayatındaki rezaleti düşüncesindeki şetaretle dengelemeye çalışmış hep. [sy.51]

içinde yaşadığımız medeniyet insanlık onurunun, insanın olumlu sayılabilecek bütün değerlerinin ayaklar altına alındığı, münasebetlerin mekanikleştiği, anlayış derinliğinin günden güne azaldığı, tabiatla olan münasebetlerin çarpıklaştığı, ihtirasların, nevrozların hastalıklı zihinlerin yayılmak, nüfuz etmek için çok geniş alanlar bulduğu, bir tarafta tatmin vasıtalarının azgınlık derecesine varmasına mukabil, aynı vasıtalara özlem çekenlerin mahrumiyetten kavruldukları her haysiyetli ve dürüst insanı bunaltacak, kuru, çorak bir medeniyettir. belki bütün medeniyetlerin duçar olduğu ruh çoraklığıdır bu. [sy. 75]

nükleer silâhlara bakalım: süper devletlerin elindeki bu kuvvetin ancak “haber” olarak değeri etkili olmaktadır. yani nükleer savaşı gördükten sonra ondan ders almak diye bir şey düşünemiyoruz. [sy. 97]

eskimoların bile çelik zıpkınlar kullandığı, siyah afrikalı köylülerin elinde danimarka malı çapaların bulunduğu zamanımızda batı medeniyeti dışında kalmak new york’ta ne kadar mümkünse Çorum’da da o kadar mümkündür.[sy. 99]

önce kötü yaşadığımıza inandırdılar bizi. yoksul, işsiz, okulsuz, hastanesiz, yolsuz, elektriksiz yaşıyorsun ey zavallı insan diye seslendiler. inandık biz de berbat bir durumda olduğumuza. ver sorduk münadiye: ne yapalım? cevap verdi: daha iyi yaşamaya çalış! biz elimizden gelen hızla zengin, işli güçlü, okullu, hastaneli, yollu, elektrikli bir hayatı elde edebilmek için çalışmaya koyulduk. hiç sormadık: daha iyi bir hayatı ele geçirince ne olacak diye. sorsaydık, şöyle diyecekti: çok daha iyi bir hayatı kazanmaya çalış. sonra? daha fazla çok iyi hayata geç! zincir böyle sürüp gidecekti, gidiyor. “dünya hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey değildir.” (en’am, 32)  [sy.101]

biri bize kötü durumda olduğumuzu söylediğinde önce onun ne durumda olduğunu anlamak iyi olur. insan her zaman belli şartlar altındadır ve bu şartların “iyi” olarak vasıflandırıldığı dönemler pek nadirdir. [sy. 102]

yaşamak saçma ve anlamsız değildir, çünkü yaşamanın her adımı, her milimetresi ahirette karşılığı olan ve hayranlık verici zaman/mekân harikasıdır. [sy. 102]

modern endüstri ötesi toplumun iplerini ellerinde tutan çevrelerin, elektronik çağın hakim unsurlarının geniş halk yığınlarını bilgisiz, “cahil” bırakmaktan son derece korkacaklarını söyleyebiliriz. daha çok insan bilimin ve teknolojinin önemine inandırılmalı, daha çok insan aygıtların korunmasına, onların işletilmesi ve geliştirilmesi eylemine inandırılmalı, daha çok insan aygıtların korunmasına, onların işletilmesi geliştirilmesi eylemine katılmalı ki düzen işleyebilsin. [sy.105]

…dünyada olmalı, ama dünyadan olmamalı. [sy. 112]

tiyatrodan çıkmanın delirmekten başka yolu yok mu? var. tiyatrodan çıkmanın bir tek yolu var. o da “iman etmek”tir. iman etmek, varoluş güvenliğini allah’ta bulmak demektir. oluşunun teminatının allah’ta olduğuna emin olan insan soruların ve cevapların kuramsal ve kurgusal kayıtlar, sınırlar içinde bulunmadığını görebilir. tiyatroda olmak görmeye şartlanılmış bulunanı görmektir. oysa “olmak” görmenin manâsı içinde bulananı görmektir. [sy.117]

… müslümanların kendilerini bu sistem içinde en tercihe şayan alternatif olarak anlamaları ve dışa böyle görünmeye çabalamaları kadar inançlarına, fikriyatlarına ters düşen hiçbir husus yoktur. onların yapabilecekleri yalnızca sistemin dışında kalmaktan ibarettir. bu dışta kalma isteği öylesine potansiyel güçtür ki sistemin yürütücü ve savunucuları kendi sonlarının bu “karışamama” faaliyetiyle bağlantılı olduğunu iyi bilirler. [sy. 124]

at arabası ve dizel motorlu otomobil arasındaki fark bize bir evrimi, bir tekâmülü mü işaret eder, yoksa birbirinden çok farklı ve belki de kıyaslamasını yapmanın abes sayılacağı iki ayrı yapıyı, iki ayrı düşünme biçimini, iki ayrı yaşama yolunu mu ortaya koyar? [sy. 127]

eğer toplumu değiştirme konusunda batıl itikatlara yüz vermeyip doğrudan doğruya kendi sorumluluklarımıza dönebilmiş olsak, bugün plân ve program çerçevesinde gerçekleştirilmeye çalışılan birçok şey kendiliğinden ortaya çıkabilir. [sy. 130]

bir kültürde yoksulluğu artıran paylaşılacak şeylerin çokluğu, yoksulluğu şiddetlendiren ise paylaşmak isteyenlerin çokluğudur. üretim yoksulların sayısını artırır, eğitim yoksulluğun şiddetini. [sy. 134]

biraz düşünülünce belki keşfedilebilir ki bazı insanların açlığı gazlı fırınlar ve buzdolapları yüzünden, bazı insanların çıplaklığı dikiş makinaları ve çamaşır makinaları yüzündendir. [sy. 138]

bölünmüş paramparça bir dünyada yaşıyoruz. fakat bu dünyada herkes aynı şartların ağırlığı altında kıvranıyor. dünyada birbirine benzeyen fakat birbirinden sürekli uzaklaşan insanlar durmadan çoğalıyor. [sy. 147]

sağlık sigortası “dostların”, “kardaşların” ihtimamından daha güvenilir sayılmaktadır. öğretmenler geçimlerini sağlamak için bildiklerini satarlar, doktorlar hayat seviyelerini muhafaza etmek için tedaviye mecburdurlar. bu şartlar altında kimse kimseye “insan” özelliklerinden ötürü muhtaç değildir. bir insanın öteki için anlamı, sadece bir görevli olmasıyla sınırlıdır. Bütün haklar toplumsal kurumlara devredilmiştir, göreviler de ondan beklenir. hiçbir insan bir başka insanın “insanlığına” iltica etmez, herkes toplumsal bir mültecidir. [sy. 149]

Türkiye, bütün modernleşme faaliyetlerine rağmen bünyesinde hem iç asya kültürünün hem de diyar-ı rum kültürünün tarihi ağırlığını hâlihazırda taşımaktadır. [sy. 181]

avrupa’da devlet iktisadî şartların çocuğu olduğu hâlde, türkiye’de iktisadî şartların ebesi devlettir. bu gerçeğin 13. yüzyıldan beri değişmeden (her hâl ve şartta kendine mahsus bir görünüm kazanarak) devam etmesi doğrusu pek şaşırtıcıdır. [sy. 182]

eğer bizler dünyayı kavrama, yaşadığımız ülkenin şartlarını bilebilme ve kendimizi bu ortamda anlamlı bir yere oturtma gayretinde isek mutlaka her zahirin bir bâtını olduğu hükmünü benimsemek ve yapacağımızı böylesi bir ihtiyatla yapmak, vereceğimiz kararı bu kararın tümüyle bizim tarafımızdan verilmemiş olacağını bilerek vermek durumundayız. [sy.185]

türkiye kendi değerlerini yok sayma konusunda dünyadaki bütün milletleri geride bırakmıştır. türk aydını dediğimiz acayip yaratık kendi ülkesinde yaşayan değerleri görmezlikten gelmekle kalmaz, uygun bulduğu bir başka kültürün unsurlarını öz mali sayıverir. (…) kendi bahçemiz kavramına da yeterli ölçüde sahip değiliz. buna sahip olmadığımız için de türkiye, bu ülkede yaşayan insanların bir mahremiyeti değildir. [sy. 187]

bugünün türkiye’sinde gençlik, biyolojik bir vakıa olarak hesaba katılan, başka bir özelliğiyle hesaba katılması düşünülmeyen ve başka bir özelliğiyle hesaba katılması düşünülmeyen ve başka bir özelliğinden ötürü kendini hesaba sokma gücünü başaramamış bir insan kümesidir. [sy. 193]

bugün yirmi yaşında bulunan bir genç kollarını sıvayıp çok emek ve sabır isteyen işlere başlamazsa önündekiler gibi boşu boşuna yaşlanacaktır, hem şimdikilerin ihtiyarlayışlarından çok daha çabuk. [sy. 206]

namaz uykudan hayırlıdır, denildiğinde insanların mühim bir ikazla karşılaşmış olmaları beklenir. uykusu zaten elinden alınmış bir insana bu sözleri anlatmamız kolay olmayacaktır. bugün, uykuyu, çalışan robotun dinlenmesi olarak anlıyorlar. yarın tekrar bu çarkları çevirebilmesi için bugün biraz uyumalıdır. [sy. 216]

çağımızda bir düşünceyi öldürmenin çok etkili ve sonuç veren bir yolu var: o da söz konusu düşünceyi tamamen “teorik” kılmak, onu bütünüyle “akademik” çalışmaların kapsamına almak. modern teknolojik medeniyet kendine düşman olan düşünceleri karalamıyor, onları hasım sayıp üzerine varmıyor. tam tersine onlara saygılı davranıyor, bir bakıma dokunulmazlık hakkı tanıyor onlara. onlara üniversite ve bilimsel kurum kafesine sokuyor önce. daha sonra müzelere sergilere yerleştiriyor. böylece yaşayan insanların elinde hayata biçim verebilecek bir düşünme tarzı “müzelik” ve “göstermelik” olabiliyor. saygıyla hayattan uzak tutulmuş, dokunulmaz oldukları için artık kimsenin el değmediği sistemler olarak dondurulabiliyor düşünceler. [sy. 220]

eğer insanın gerçekten sarahatle anladığı, mânalandırdığı şeyler varsa, ancak o zaman bazı şeyleri mânasız bulmakta hak sahibi olabilir. [sy. 231]

doğrudan doğruya müslümanların müslümanca davranışlarını yine müslümanlara karşı savunmak mecburiyetinde oluşundan bahsediyorum. günümüz dünyasında aramızdan biri çıkıp “ben resûlullah’ın nasıl karpuz yediğini bilmiyorum, bu sebeple karpuz yemeyeceğim” demiş olsa bu tavrını önce müslümanlara kabul ettirmek, haklı olduğu hususu yine birçok müslümana “ispat etmek” mecburiyetinde kalacaktır. [sy. 232-233]

günümüz insanları iki yönden toplum tarafından yılgınlığa uğratılıyor. bunlardan biri içinde yaşanılan sistemin gereklerine uymadığı takdirde mahvolacağı korkusu, öteki de içinde yaşanılan sistemin gereklerine uyduğu takdirde mahvolacağı korkusudur. insanlar bu korkulardan hangisini atmaya çalışırsa diğeri tarafından tehdit edilmektedir. [sy. 234]

… herkes gibi olmak herkes tarafından yok sayılmak demektir. bu yüzden insanlar hiç kimse tarafından farkedilmeksizin yaşamaktansa, herkes tarafından kötü gözle bakılan biri olmayı tercih edebilirler. [sy. 236]

bir insanı sevmek tek başına bir amaç, bir sonuç olduğu zaman tamamlanmış, hedefine varmış bir edim olur. velâkin bir insanı sevmek başka bir amacın bir parçası, bir adımı olarak düşünülüyorsa ortada ne sevgi, ne de hayır vardır. tam tersine bir hedef uğruna gösterilen sevgi hem riya, hem çürüme hem de sevgi gösterilen kişiye yöneltilmiş bir tahrip faaliyetidir. [sy. 239]

kendisi hedef olma vasfı göstermeyen hiçbir vasıta hedefe götürebilecek bir vasıta olma gücünde değildir. [sy. 239]

insanların avcılık ve çobanlıkla geçindiği dönemde tabiatı yağmaladıkları görüşü teorik bir safsatadır. bugün üretim adı verilen çılgınlığın gerek dünyaya gerekse insan topluluklarına kattığı herhangi bir şey yoktur. ama gerçek yağma son yüzyıllarda artarak devam ediyor. [sy. 252]

“hayvanların dünyasında” diyor thomas szasz, “birini yemek veya biri tarafından yenilmek kuralı geçerlidir; insanlar dünyasında ise geçerli kural birini tanımlamak veya biri tarafından tanımlanmaktır.” bu sözde bir gerçek payı varsa ister istemez kabul etmemiz gerekecek ki eğer bir grup insan bir başka grup insanı tanımlayabile gücünü ele geçirmişse onun üzerinde hâkimiyet kurabilmiş, bir anlamda onları yemiş olur. [sy. 254]

dünyanın herhangi bir yerinde bir amerikalıya “yankee go home” diyecek olursanız, “yankee” kendisine kendi diliyle hitap edilmesinden ötürü, kovulduğu o topraklarda bir tür rahatlık hissedecek, belki de evinden pek uzakta olmadığını düşünecektir. [sy. 256 ]

bunalım, elinde bütün kozları tuttuğu hâlde oyuna girmeyi reddetmektir. cesaret ise, elinde hiçbir koz olmadığı hâlde oyuna girmeyi kabul etmektir. (…) cesurların haklı oldukları taraf oyundan kaçmayışlarıdır. bunalıma düşenlerin haklı oldukları taraf ise bu oyunun kurallarına bağlanmayı reddetmeleri, bir oyuna gelmeyi küçültücü, bozucu, ahlâk dışı bulmalıdır. [sy. 257]

ihlâs sahibi olmak; aşkınlık içinde bulunmak, metafizik şartlar içinde yaşamaktır. muhlis, ihlâsının farkında değildir. günahtan kaçarken ve sevap işlerken bu fiillerini birer karar verme meselesi yapmaktan çıkarmıştır. doğrusunu yapmalıyım diye seçip doğruyu, hata işlemek endişesini sonuca bağlayıp da yerinde olanı işlemez. teslimiyet pazarlıksızdır. samimiyet gösterişsizdir. ihlâs endişesizdir.[sy. 260]

bugün avrupa ve amerika’nın meselesi (sovyetleri dışta tutmaksızın) diyebiliriz ki müslümanların batı ölçülerinin dışında bir girişimde bulunmalarına engel olmaktır. batıdan ithal edilen müslümansı bir yaklaşım bu iş için biçilmiş bir kaftan neden olmasın? [sy. 264]

işte demokrasinin bu son saydığımız vasfı herkese cazip gelir. siz de başbakan olabilirsiniz. size de çıkabilir. [sy. 265]

insanoğlu kendi bireyliğini hissedemediği, insan olarak kendi önemini kavrama imkânından mahrum kaldığı anda benzerlerine çeviriyorlar silahlarını. başkaları cehennemdir, diyor. [sy. 270]

tıp alanında günümüz batı toplumlarının vardığı yer hiç de ortaçağ toplumundan daha “ileri” sayılabilecek yer değil. insanların büyücülere ve rahiplere olan bağlılıkları eskiden ne idi ise, bugün doktorlar ve hastanelere olan bağlantıları aşağı yukarı odur. [sy. 271]

ortaçağ avrupasında bir insan genel kabulün dışında bir düşünce veya davranışa sahip oldu mu, kolaylıkla “deli” kabul ediliyor, içine şeytan girmiş sayılıyor ve içindeki çıkıncaya kadar hasta dövülüyor, ona işkence ediliyordu. bugün şizofreni konusunda uygulanan birçok metodda (laing’in, cooper’in, esterson’un çalışmalarının bize gösterdiği gibi) aynı ağırlıkta kabul ediliyor. hasta bir ailenin, hasta bir toplumun birimi olarak insan (hasta) bozuk ilişkilere gösterilebilecek en yerinde tepkiyi gösterdiği hâlde, psikiyatri hastanın yıkımına sebep olabilecek bir tedaviyi uyguluyor. belki bugün insanın içine şeytan girdiği söylenmiyor, ama iyileşmesi için gereken “dayağı” kimse ondan esirgemiyor. [sy. 271]

eğer ilerleme düşüncesinin bir masal, insan ömrünü uzatma iddiasının da çarpık bir düşünce olduğu anlaşılabilirse ne büyü ne de bilim iktidarlarını sağlam kılamayacaklardır. [sy. 272]

batıda doğmuş makinalı medeniyet bugün bütün yeryüzünü egemenliği altına almış olmakla birlikte hâlen insanlığın sorumluluğunu yüklenmeye bile yanaşmamaktadır. hatta bu medeniyet; açlık, savaş, hastalık, eşitsizlik gibi kendine düşman ilan ettiği ve fakat gerçekte kendinin türettiği kötülüklere karşı bile etkili olamamaktadır. üstelik teknolojik imkanların bu kötülükleri ortadan kaldırmak üzere mevcut olduğu hatta bu imkanı da elinde tuttuğu medeniyetin müdafileri tarafından öne sürülmektedir. ama bu medeniyet ayakta kalabilmek için insanlığın çözülmez meseleleri bulunduğuna halkı gizliden gizliye inandırmak zorunda olduğunu biliyor. [sy. 274]

Var’ı bilmek, bir’i bilmek yolunun başlangıcıdır. Bir’den haberdar olan kimse, bu bilgisinin sonucunda bir artı bir ikidir gibi bir saçmalığa düşmekten kaçınabilecektir. [sy. 366]

Karşıt görüşlü iki bilge, bir gün kıyasıya bir tartışmaya tutuşurlar. Her biri karşısındakinin ne ölçüde yanlış, kendinin ne çok doğru olduğunu kanıtlamaya, bütün zihnî kuvvetini göstermeye girişir. İki muhâsım düşünür sabahtan akşama kadar tartıştıktan sonra ayrılırlar. Ertesi gün bilgelerden biri ötekinin yanına gider: “kitaplarını bana ver” diye başlar sözüne “senin haklı olduğunu anladım, bundan böyle senin görüşlerini öğrenip, onları savunacağım.” Diğeri: “kitaplarımı sana veremem” diye karşılık verir, çünkü dünkü tartışmadan sonra senin haklı olduğunu anlayıp onları yaktım.” Anlıyoruz ki bu iki bilge birbirlerini “ben biliyorum” edasıyla dinlememişler. [sy. 337]

Paylaşılmış hakikatin uzantısı olmayan iki insan ilişkisi ya saçmadır yahut bozucu ve yıkıcıdır. Eğer gerçek bölgesinde birleşen bir bağlantı kurmaksızın konuşan ve dinleyen varsa söylenen şey ya yalandır veya deli saçmasıdır. [sy. 334]

Türk toplumunun zihniyet itibariyle köklü bir değişikliğe uğradığının delillerinden biri de hoca Nasrettin’in gülünecek tuhaflıklar yapacak biri olarak anlaşılması, Yunus Emre’nin bir tür hümanizm içine sokulmasıdır. Bu yaklaşım içinde Karacaoğlan Kazanova, Pir Sultan Abdal devrimci, Kaygusuz Abdal da sürrealist olur. Oysa gerçekte yukarıda andığım isimlerin hepsi ancak yaşadığımız topraklara mahsus ve içinden çıktığımız milletin mevcudiyetinde saklı hikmet ve hikmetlerin kavranılmasıyla ne yaptıkları, ne söyledikleri anlaşılabilecek kimselerdir. [sy. 341]

Beyni, bilimin hayranlık veren dinamizmiyle değil, bilimin safsatalarıyla, hurafeleriyle doldurulmuş insanlık, kendine bilimsel ölçüler içinde kurbanlar sunulan bir tapınak karşısındadır. Bütün insan kitleleri hiç katılmadıkları bir zihni mekanizmanın hizmetinde sarhoş bir hâlde çalışmaktadırlar. Bilim kendi propagandasını tapınaklara muhalefet etmiş olmakla yaptığı için bugün kendinin nasıl putperestlere yaraşan bir tapınak kurduğu anlaşılamıyor. [sy. 284]

1960 yılına kadar komünist ülkelerde sibernetik ve biyonik gibi bilimler burjuva uydurması kabul ediliyor ve incelenmesine gerek duyulmuyordu. Daha sonra sanayiin de bu istikamete aktığını görünce ayıktılar ama elbet geç kalmışlardı. Bugün sosyalist ülkeler ellerindeki hantal ve masraflı sanayi dallarını yoksul ülkelere transfer etmeye ve bunun yerine kendi topraklarına Abd’den, Batı Avrupa’dan ve hatta Japonya’dan yeni teknolojiler ithal etmeye çabalıyorlar. [sy. 286]

Bilimden yana olanların “niyet”lerinin neler olduğunu anladığımız takdirde, bilimin günümüzde niçin kolayca bir despotluk aracı olabileceğini kavramamız kolaylaşabilir. Bilim günümüzde mütevazı bir öğrenme yöntemi olmaktan çıkmış, yani “kendisi” olmaktan uzaklaşmış, şöhreti ve otoritesiyle varlık sahibi olabilin, efsanesiyle yaşayan ve yöneten bir unsur hâline gelmiştir. (…) O kadar ki bilime “karşı” görüşler ileri sürebilmek için bile bilimsel bir dil kullanmak, bilim adamı kimliği kazanmış olmak ön şart durumuna gelmiştir. [sy. 287]

… bilim kendisinin sarsılmaz ölçüler getirdiğine büyük insan yığınlarını inandırmış, bu inanç dünyayı bir veya birkaç merkezden yönetmek isteyenlerin işine en uygun ortamı sağlamıştır. [sy. 291]

İçinde yaşadığımız toplumun değer yargıları ahlâkı da öteki insan değerleri içinde herhangi bir yere yerleştirmiş, ahlâk kavramını İslam’ın anladığı tarzın dışında bir noktaya itmiştir. Ahlaklı ve ahlaksız olmak ya felsefenin bir konusu yahut kültürel antropolojinin bir meselesidir. [sy. 299]

Sanırız ki başka şartlarda elimize geçecek olan bazı avantajlar o kazançlara ulaşmadan önce sahip olduğumuz şeylerin üzerine eklenecektir. Oysa kazanılan her şey, kaybedilen bir başka şeyin karşılığında elimize geçer. Bu açıdan bakılırsa hiç kimse bir diğerinden mutlak manada “iyi” durumda değildir. Bütün mesele insanların kendi durumlarının hangi fiyata karşılık olduğunu bilmeleri ve neyi feda ederek başka bir şeyi ele geçireceklerinin şuuruna varmalarındadır.  [sy. 306]

Diyebiliriz ki gelişme seviyesinin en ileri noktasını temsil eden toplumlar insanın hakikati bakımından son derece fakirleşmiş, toplumsal ilişkilerde barbarlığın, zihni kabiliyetlerde ise ikiyüzlülüğün batağına düşmüş toplumlardır. Yönetmeye çalıştıkları insan kitlelerinin tepkileri tarafından yönetilmekte; kuvvetlerinin uzay hâkimiyeti, genetik mühendisliği gibi alanlarda tecessüm etmesine yardım eden teknoloji tarafından ezilmektedirler. [sy. 309]

Bilmeliyiz ki bize faydası dokunacak şey ileri toplumların bile içinde çırpındıkları gelişme humması değil, hayat içinde bulunmanın anlamı ve yaratılmış olduğumuzun bilincidir. [sy. 310]

Kendimiz dışındaki insanlardan işimize gelen davranışları beklemeseydik ne ihanete uğradığımızı düşünecek, ne de başkasının elinden başımıza felaketler geldiğini düşünecektik. İnsanların bizden belli davranışlar beklediğini düşünmeseydik ezilip büzülmeyecek, bir şeyler ispat etmek üzere çırpınıp durmayacaktık. [sy. 310]

Oysa ancak yaşayan varlığın özelliklerine tekabül eden geçmiş gerçek anlama sahiptir. Bu yanıyla ele alındığının kavranılması ölçüsünde anlamak mümkündür. [sy. 315]

İçinde bulunduğumuz kültür ve medeniyet temellerini yarışma, mücadele ve hâkimiyet duygularıyla atmıştır. Bu yüzden eğitimimizden gelen çarpık bir mücadele ahlâkı sarmıştır bünyemizi. Sanırız ki dinamik olmak bu dinamizmi dışa vurmakla teminata kavuşur. Kuvvetli olmakla bu kuvvetle gururlanmak arasında zıtlığı, kuvvetli olanın kuvvetini gösterdiği zaman zaafa uğrayacağını kolaylıkla kavrayamayız. Kuvvetini bilen kişinin bu gücü ancak kendinde sakladığı zaman muhafaza edebileceğini yeniden öğrenmek için Batı’da daha Ortaçağ’da doğmuş bulunan tüketme ahlakını terk edebilmemiz gerekir. [sy. 316]

Savaşmaya başlayan herkes gücüyle birlikte zaaflarını da ortaya döker, ama savaşa girişmeyenin henüz hiç açık vermemiş oluşu korkutucudur. [sy. 317]

Kelimelerin ötesindeki anlama varmak, gerçekte bütün çağlarda elde edilmeye değer tek şey o. [sy. 320]

Özünü koruyan kabuğunu yeniden kazanabilir. [sy. 327]

Bir kimse yalnızca dostunu iyi anlamaz, aynı zamanda gerçek düşmanını da iyi anlar. Çünkü insan düşmanına karşı “uyanıktır” düşmanına karşı “biliyorum” tavrıyla yanaştığında zararlı çıkacağını, tedbir alamayacağını akletmek zorundadır. [sy. 337]

Türk aydınları kendi toplumları hakkında en büyük hataya batılı kafa yapısını benimsedikleri için değil, sahip oldukları kafa yapısının onları götüreceği yerlere ayak bakmaya cesaret edemedikleri için düşüyorlar. [sy. 341]

Değiştirmenin hızı ne kadar büyük olursa yan ürünleri de o hıza paralel olacaktır. Hızlı üretmek hızlı satmayı, hızlı satmak hızlı tüketmeyi, hızlı tüketmek hızlı dağılmayı getirecektir. [sy. 359]

Kaynak:

http://fethullahtopal.blogspot.com/2013/11/ismet-ozel-zor-zamanda-konusmak.html

 

SALOME’S LAST DANCE (1988)


  “İnsanın kötü huylarıyla erdemleri, sanatçı için bir sanat hammaddesidir.”

 Yönetmen: Ken Russell              

Senaryo: Oscar Wilde, Vivian Russell, Ken Russell        

Ülke: İngiltere, ABD ABD

Biyografi, Komedi, Dram

Süre:89 dakika

Dil:İngilizce

Oyuncular: Glenda Jackson,    Stratford Johns, Nickolas Grace ,Douglas Hodge

Özet:

Salome İrlanda’lı yazar Oscar Wilde’ın yazdığı tiyatro oyunudur. İlk gösterimi 1896 yılında Paris’te yapılmıştır.

Roma İmparatorluğu yönetimi altında, MS 30 yıllarında eski Filistin ve İsrailiye’de Celile Kralı Hirodes Antipa’nın üvey kızı Salome, Kahin Yahya ve diğer karakterler arasında geçen olayların anlatıldığı bir trajedidir.

Yudea Valisi olan Hirodes Antipa kardeşinin karısı Herodias’la evlenir. Kral Hirodes kendisini ve karısını aşağılayıcı yorumlar yaptığı ve halkı kışkırtacağından korktuğu için Vaftizci Yahya’yı zindana atmıştır. Hirodes bir anlamda kutsal ve adil kişiliği dolayısıyla Yahya’dan çekinmektedir. Herodias’ın kızı Salome ise üvey babası Hirodes’in kendisine karşı duyduğu ilgiden rahatsızdır. Olaylar trajik bir halde gelişir.

Hakkında

Oscar Wilde ve Salome

Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2012) 5/1, 141-159
Oscar Wilde’ın Salome Karakteri; Feminist mi Feminen mi?/
Deniz SALMAN

Salome, Oscar Wilde tarafından 1891 yılının son aylarında Paris’te Fransızca bir müzikal olarak yazıldı. Oyun 1893 yılında Fransa’da yayınlandı. Bir yıl sonra İngilizceye çevrilse de Wilde oyunun İngiltere’de 1905 yılında ilk sahnelenişini göremeden öldü. Hatta oyunun ilk gösterimi 1896’da Fransa’da yapıldığında, onu bile izleyemedi. Çünkü o gün kendi ülkesinde hapisteydi. Wilde bu oyunu İncil’deki Judea (Yahudiye) prensesinin öyküsünden esinlenerek yazmıştır. Salome İncil’de bir ibret hikâyesi olarak yer alırken, Wilde’ın kaleminde tutkulu ve saplantılı bir aşk hikâyesine dönüşmüştür. Yazıldığı döneme göre radikal bir oyun olarak değerlendirilen Salome büyük eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Viktorya dönemi izleyicisinin tepkileri oyunun sansürlenmesi ve yasaklanmasına yol açmıştır. 19. yüzyılın sonlarında İngiliz sahnelerinde bu oyunun çok büyük tepki görmesinin sebebi büyük ölçüde oyuna adını veren kadın karakter Salome’dur. Ancak böyle bir oyunun konusunun İncil’den alınmış olması da tartışmaların sebeplerinden biridir. Çünkü o dönemde İncil’de adı geçen karakterlerin sahnelerde yer alması yasaktı.

İncil’de geçen öyküde Hirodes, kardeşi Filipus’un karısı Hirodiya’nın kışkırtması yüzünden Peygamber Yahya’yı tutuklatıp zindana attırır ve zincire vurdurur. Çünkü Hirodes bu kadınla evlenince Yahya ona, “kardeşinin karısıyla evlenmen kutsal yasaya aykırıdır,” demiş ve bu evliliği geçersiz saymıştır.

Hirodiya bu yüzden Yahya’ya kin tutar; onu öldürtmek ister ama başaramaz. Çünkü Yahya’nın doğru ve kutsal bir adam olduğunu bilen Hirodes ondan korkmakta ve onu hapse attırsa da, kısmen halkın tepkisinden çekindiğinden onu korumaktadır. Ne var ki Hirodes’in kendi doğum gününde saray büyükleri, komutanlar ve Celile’nin ileri gelenleri için verdiği şölende beklenen fırsat doğar. Hirodiya’nın kızı Salome, kralın isteği üzerine içeri girip dans eder. Bu dans Hirodes’le konuklarının o kadar hoşuna gider ki kral, genç kıza “Dile benden, ne dilersen veririm,” der. Ant içerek, “Benden ne dilersen, krallığımın yarısı da olsa veririm,” diyerek teklifini yineler. Kız dışarı çıkıp annesine, “Ne isteyeyim?” diye sorar. “Vaftizci Yahya’nın başını iste,”der annesi. Kız hemen kralın yanına gelir, “Vaftizci Yahya’nın başını bir tepsi üzerinde hemen bana vermeni istiyorum,”diyerek dileğini açıklar. Kral buna çok üzülürse de, konukların önünde içtiği anttan ötürü kızı reddedemez. Kral olarak adının ve yetkisinin küçük düştüğünü görmektense hemen bir cellât gönderip Yahya’nın başını getirmesini buyurur. Cellât zindana giderek Yahya’nın başını keser. Kesik başı bir tepsi üzerinde getirip genç kıza verir, kız da annesine götürür. Yahya’nın öğrencileri bunu duyunca gelip cesedi alır ve mezara koyarlar.

İncil’de geçen bu hikâyeyi oyuna uyarlayan Wilde birkaç ufak ama önemli değişiklik yapar. İşte bu noktada Wilde, Salome karakterini annesinden emir alan küçük bir kız yerine, ona rağmen tek başına hareket eden ve kendi arzularının peşinden koşan bir kız olarak karşımıza çıkarır. Wilde’ın oyununda Salome annesine ne istemesi gerektiğini sormaz. Hatta annesinin karşı çıkmasına ve istememesine rağmen kral için dans eder. Çünkü en başından beri istediği, Yahya’dır ve dans etmeden önce ne isteyeceğini bilmektedir. Amacına ulaşmak için kadınlığının cazibesini kullanmaktan çekinmez. Bu yüzden bugüne kadar birçok tiyatro eleştirmeni Salome’un “femme-fatale” (öldürücü güzelliğe sahip baştan çıkarıcı kadın)yönünü vurgulamışlardır (Hedgecock, 2008). Zaten Hıristiyan geleneğinde Salome, kadının baştan çıkarıcı yönünün ikonu olarak bilinmekte ve resmedilmektedir.

Oyunun ilk satırlarından itibaren Salome’un bu yönü karşımıza çıkar. Oyun ilerledikçe özellikle merak edilen ve cevap aranan husus, Salome’un bunları yaparken, feminist bir kimlikle kadınların davasına sahip mi çıktığı, yoksa kadınlara yapıştırılan feminenlikle ki bu çalışmada kadının cinsel kimliğini kullanması olarak ele alınmaktadır, kendi amacına yönelik mi yol aldığıdır. Wilde bu süreci, oyun boyunca çeşitli eylem, söz ve imgelerle belirgin kılmaya çalışır. Örneğin doğadaki nesneler sıkça Salome ile özdeşleştirilir. Bunların en başında da ay imgesi gelir. Hatta ay oyun içindeki en temel imgedir denilebilir ve oyunda sadece ölümü değil, aynı zamanda yaşamı da simgeler. Oyunun ilk satırlarından itibaren Salome ile ay arasında bir eşleşme görülür. Salome’a âşık olan genç Süryani, ayı, ayakları gümüşten sarı peçe takmış küçük bir prensese benzetirken Süryani’ye derin duygular besleyen Herod’un hizmetçisi, ayı, ölüleri arayan ölü bir kadına benzetir. Her iki karakter de duygularının tesirinde kaybolmuş gibidir ve eşzamanlı olarak ayda farklı şeyler görürler. Nitekim bu iki karakter dar bakış açılarından dolayı eninde sonunda kendi trajedilerinin kurbanı olacaktır. Bu esnada Salome’un sahneye girişi oyuna farklı bir bakış açısı kazandırır. Orada kalmasını isteyen krala söylediği “Hayır, kalmayacağım, kalamam!” sözleri bu anlamda dikkat çekicidir (Wilde, 2005, s. 23).

Salome bu sözleriyle daha oyunun en başında Herod’un, yani kralın otoritesini ve sürekli kendisine yönelttiği bakışlarını reddeder ve Herod’un bakışlarından kurtulmak için sarayı terk edip terasa çıkar. Oyunun başlarında Genç Süryani’nin de belirttiği gibi duru, saf ve masum olarak betimlenen Salome’un bu davranışı bağımsız bir role büründüğünün göstergesidir. Üzerindeki baskılardan kurtulmak istercesine terasa çıkan Salome bunu sözleriyle şu şekilde ifade eder:  

Salome: Hava burada ne kadar hoş! Burada nefes alabiliyorum! (Wilde, 2005, s. 23).

Salome, erkek egemen toplumun en büyük temsilcisi olan kralın bulunduğu ortamdan uzaklaşıp bu sözü söyleyerek, otoritenin baskısından uzaklaşmasının ilk sinyallerini verir. Geleneksel Viktorya toplumunda hemen her kadının isteyebileceği bir şeyi, en güçlü ve en zenginin ilgi ve beğenisini kazanıp onun yanında kalmayı reddeder Salome. Yaşadığı toplumun normlarından kendi kimliğinin üzerine basa basa sıyrılan Salome hemen sonrasında gökyüzünde gördüğü ay için şu sözleri kullanır ve bir anlamda ona bakarak kendini tasvir eder (Price, 1996).

Salome: Ayı görmek ne kadar güzel! Küçük bir madenî para gibi. Sanki gümüş bir çiçek. Soğuk ve saf. Eminim ki o bir bakiredir. Onda bir bakirenin güzelliği var.

Evet, bir bakire. Kendisini hiç lekelememiştir. Asla diğer tanrıçalar gibi kendisini erkeklere vermemiştir (Wilde, 2005, s. 24).

Salome bakire ayı överek aslında kendini anlatmaktadır. Bunlar küçük bir kızın ürkek düşünceleri ya da şımarık övgüleri değil, tam tersine ilk cinsel deneyiminden korkmayan ve sıkılmayan bir kadının övgüleridir. Salome kendini etrafındaki her şeyden daha üstün görmektedir ve bu sözleri onun bekâretinin güçlendiğinin göstergesidir. Erkek otoritesine başkaldırarak feminist bir görüntü çizen Salome, bakire oluşunun ve bunun erkekler üzerindeki etkisinin farkındadır. “Feminenlik özellikle erkeklerin gözünde cinsel çekiciliklerini arttırarak kadınlar için avantaj sağlamaya çalışan bir sistemdir,”diyen Kipnis’in tanımında olduğu gibi Salome dişiliğinin ve çekiciliğinin, kendisine verdiği gücü ve sağladığı avantajları görmüş gibidir (Kipnis, 2006). Bu noktada Salome, Pagan ay tanrıçası Kibele ile özdeşleştirilebilir. Çünkü Kibele gibi Salome da bekâretini koruma çabası içindedir. Bu gücün farkında olan Salome, bir yandan da feminen, yani kadınsı cinsel kimliğine döner. Böylesine güçlü bir kadına göre de, içinde bulunduğu ataerkil düzen bir şey ifade etmez.

Salome, yazıldığı dönemin düzeninden ve geleneksel kadın tiplemelerinden sıyrılmış bir karakterdir. Viktorya dönemi kadını cinsel konular hakkında özgürce konuşup kendini ifade edemezdi. Cinsel olarak yükümlü olduğu tek kişi kocasıydı. Üstelik kadın evlilik konusunda erkeğini seçen değil erkek tarafından seçilendi. Ancak Salome, bu durumun tam tersine seçilen değil, seçen taraftır. Kendi seçtiği kişiye bekâretini verecektir. Oysa Viktorya döneminde kadınlar özgür bir iradeye sahip değillerdi ve kendi çocukları üzerinde bile söz hakkı olmayan, eşlerinin iradesi altında yaşayan kişilerdi. Salome ise kendi düşüncelerini özgür bir şekilde dile getirip kararlarına başkasının karışmasına izin vermeyen özgür bir genç kız olarak bu oyunda karşımıza çıkar. Aya yaptığı betimlemeler doğrultusunda bir yandan da erkeklerin kendi üzerindeki gücüyle alay eder ve bunu, Herod’un saraya dönmesi gerektiği konusundaki buyruğunu reddederek en iyi şekilde kanıtlar. Oyunun ilerleyen sahnelerinde ise egemen olan güce, yani bir kral olarak Herod’un gücüne karşı Salome’un tehlikeli konumu ön plana çıkar. Bu konum onu, Herod’un istemediği, hatta yapmaktan korktuğu bir şeyin yapılmasını istemeye iter.

Salome, Peygamber Yahya’nın sarnıçtan gelen sesini duyar ve onu görmek ister, ancak askerler onun bu isteğini reddederler. Herod Yahya’nın görülmesini kesinlikle yasaklamıştır. Salome ise hemen pes edecek bir kadın değildir. Wilde bu oyunda Salome karakterini hemen her yönüyle erkeğe üstün özelliklerle çizer.Çağının tam tersine erkek, Salome gibi bir kadının gücü karşısında acizleşmiştir. Salome burada masumiyetin gücünden cinselliğin gücüne geçiş sürecindedir ve sahip olduğu bu gücün farkındadır. Başkalarının buyruğuna boyun eğmeyen bir kadın olduğundan, Peygamber Yahya’yı görmeye kararlıdır. Nöbetçilere karşı çekiciliğini ve güzelliğini, yani feminen görüntüsünü kullanarak Yahya’nın esir tutulduğu sarnıçtan çıkarılmasını sağlar. Yahya ile karşılaştığı sahne oyunda bir dönüm noktasıdır, denilebilir. Çünkü oyunun en başından beri erkeklerin sürekli bakışlarına maruz kalan Salome bu sahnede kendi bakışlarını bir erkeğe yöneltmiştir. Toplumun cinsel obje olarak gördüğü bir kadın olmaktan çok, kendi cinsel hedefine, her ne pahasına olursa olsun, gitmeye kararlı bir kadındır artık. Yahya’yı görür görmez ona karşı çok güçlü bir arzu duyar. Peygamber Yahya’yı baştan çıkarmaya çalışması, feminenliğinde yatan güçle ilişkilendirilebilir. Ay ile özdeşleştirilen Salome’un Yahya uğruna saflığı ve masumiyeti reddetmesiyle birlikte ay imgesi de değişir.

Kendine duyduğu güven onu bu şekilde güçlü ve aykırı kılmıştır. Viktorya dönemi kadınları hayat verirken, yani evlenip çocuk doğururken, Salome hayat sonlandıran bir kadındır. Diğer yandan Viktorya dönemi kadını iffetli olmak, en azından öyle görünmek zorundaydı. Salome ise kendini peygamber Yahya’dan üstün görmekle kalmayıp, ona güçlü cinsel duygular hissetmekte, bunu tüm cesaret ve açık sözlülüğüyle ifade eder:

Salome: Yahya senin bedenine aşığım, Yahya! Bedenin tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz. Bedenin Judea’nın dağlarında yatan ve vadilere dökülen karlar gibi beyaz. (Wilde, 2005, s. 36).

Salome’un Yahya’yı baştan çıkarmak için özenle seçtiği sözcükler adeta onun tanrısal gücünün göstergesidir (Bird, 1977, s. 88). Yahya ise Salome’u her defasında reddeder. Salome’un Yahya tarafından reddedilmesi aynı zamanda onun gücüne ve cinsel kimliğine duyduğu güvenin de hor görülmesidir. Yahya, Tanrı’nın peygamberidir ve o da kendini Salome’dan üstün görmektedir. İlahî bir kudrete sahip olan Yahya için Salome’un çekiciliğinin ya da cinselliğinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü ona göre Salome, soyundan dolayı kirlenmiştir:

Yahya: Geri dur, Sodom’un kızı. Dokunma bana. Tanrı’nın mabedini kirletme (Wilde, 2005, s. 37).

Yahya’ya göre günah dünyaya kadınlarla gelmiştir. Havva nasıl Hz. Adem’i baştan çıkarıp yasak elmayı yemesini sağladıysa, Salome’un annesi de kocasının erkek kardeşini baştan çıkarmış ve onunla evlenmiştir.Yahya bu yüzden Salome’a, onu dinlemek istemediğini ve kendisinin sadece Tanrı’nın buyruk ve emirlerini dinlediğini söyler. (Wilde, 2005: 36) Ancak bu kabul edilmeyiş, Salome’un hevesini kırmak yerine iyiden iyiye arzusunu ve tutkusunu kamçılar. Yahya’ya karşı duyguları daha da tutkulu hale gelir. Yahya’nın bütün yakarışlarını duymuyormuşçasına, o sadece kendi arzularını dile getirir. Salome bu şekilde birkaç kez yineler ona olan duygularını, çünkü artık Yahya’nın değil, kendisinin ne istediği önemlidir Salome için ve bunu elde edinceye kadar pes etmeyecek bir kişiliğe sahiptir. Kararlılığının ifadesi olarak onunla konuştuğu süre boyunca dokuz kez aynı cümleyi tekrarlar:

Salome: Seni ağzından öpeceğim Yahya, öpeceğim (Wilde, 2005, s. 35-38).

Salome’un konuştuklarını duyan Genç Süryani bunlara daha fazla dayanamaz ve kendini öldürür. Süryani Salome’a âşıktır, ancak kendi ataerkil duygularının bir kadın tarafından böylesine hor görülüp reddedilmesine dayanamaz. Salome’un kendi şehvetini bu kadar aşikâr bir şekilde ifade etmesi Süryani’nin sonunu hazırlar. Böylece Süryani, Salome’un ilk erkek kurbanı olur.

Genç Süryani: Prenses, mür buketlerine benzeyen tüm güvercinlerin güvercini gibi olan Prenses, o adama bakma, ona bakma! Ona böyle şeyler söyleme. Buna dayanamam. Prenses, Prenses, böyle şeyler söyleme (Wilde, 2005, s. 38).

Bunlar, Süryani’nin son sözleridir. Kadının cinsel anlamda toplumun çizdiği sınırların dışına çıkması Süryani’nin tahammül edemeyeceği bir durumdur. Ayrıca Salome’un bir erkeğin aşkını ve arzusunu ifade edebileceği yoğunlukta kendi duygularını ve şehvetini ifade etmesi Süryani’yi kendini öldürmeye sevk etmiştir. 19. yüzyılda normalde bu tür bir şiirsellik ve böylesine güçlü duygular sadece bir erkeğin ifade edebileceği türdendir. Kadınsa sadece bu tür duygu ve iltifatların hedefi olabilir. Bu nedenle Salome’un oyunda böyle bir şey yapması, onu bir erkekle eşit, hatta ondan daha üstün ve güçlü konuma getirir. Süryani’nin cesedinin Salome ile Peygamber arasına düşmesinin her iki karakteri bekleyen kaderden ziyade, erkek ile toplum içerisinde sömürülmüş kadın arasındaki duvarı simgelediği söylenebilir (Price, 1996, s. 158-159).

Tüm bunlar olup bittikten hemen sonra Kral Herod, Herodias ve kralın tüm maiyeti terasa gelirler. Herod yine ay doğrultusunda Salome’u ve oyunun gidişatını tasvir eder.

Herod: Bu gece ay bir garip görünüyor. Garip görünmüyor mu? Her yerde âşıklar arayan histerik bir kadını andırıyor. Hem de çıplak, çırılçıplak. Bulutlar onun çıplaklığını örtmeye çalışıyor, ama o istemiyor. Kendini gökyüzünde çıplak olarak sergiliyor (Wilde, 2005, s. 43).

Herod’un sözleri onun kontrol edilemeyen arzularını yansıtmasının yanı sıra Salome’un ihtirasından korktuğunun da bir göstergesidir. Herod bulutlar ayın çıplaklığını örtmeye çalışırken, onun buna izin vermemesini eleştirir. Oyunda ay Salome’un bir yansıması olduğuna göre, ayda gördüğü çıplaklık onun aklındaki çıplak Salome’un görüntüsüdür. Salome artık onun için son eşinin kızı olmaktan öte, genç ve diri güzelliğiyle, cinsel cazibesiyle, ulaşılması gereken genç bir kadındır. Aslında feministlerin tamamen reddettiği “cinsel obje olarak kadın” imgesidir, Herod’un kafasında oluşan. Ancak ayın açık saçıklığını eleştirirken, kendi ikiyüzlülüğünü de göz ardı etmektedir. Bir yandan kadını toplum içerisinde uygun ve ahlaklı davranışlarıyla kabul etmek isterken, diğer yandan da Salome’u arzulamakta ve dans etmesini istemektedir. Herodias açısından olaya bakılacak olursa ayı sadece ay olarak gören ya da görmek isteyen, sadece kendisidir. Aya belirli nitelikler ve anlamlar yüklemeyen tek kişi Herodias’tır.

Herodias: Hayır, ay, ay gibi işte, hepsi bu. (Wilde, 2005, s. 43).

Gerçekte Herodias’ın sezgileri diğerlerininkilerden daha kuvvetlidir. Kızı Salome’daki değişimin farkındadır ve bu değişim kendisini korkutmaktadır. Bu bakımdan, Herodias’ın duygularını bastırmaya çalıştığı söylenebilir. Salome’un gücü sürekli artmaktadır ve eğer Salome erkek üzerinde güç kazanırsa, bu Herodias’ı da alt ettiği anlamına gelecektir. Zira o dönemde bir kadının kralı önünde bu dansı yapması, onun kralın yatağına gireceği anlamına da gelirdi. Dolayısıyla Salome’un gücü artarken Herodias’ınki azalmaktadır. Salome’un femme fatale bir kadın oluşu sadece erkekler için değil, annesi Herodias için de bir tehlikedir artık. Çünkü Salome güzelliğiyle erkekleri büyüleyen bir kadındır, herkesin bakışı onun üzerindedir. Herodias bu nedenle Herod’u uyarır. Herod’un sürekli kızına bakmasından korkar. Çünkü Salome bu hiyerarşi içerisinde annesinin gücünü kolaylıkla gölgede bırakabilecek bir feminen güce sahiptir. Burada Wilde’ın kendi hayatından da izler bulmak mümkündür. Wilde kendi evliliğini ve eşini tasvir ederken şu sözleri kullanır:

Evlendiğimde eşim güzel bir kızdı, bir zambak gibi ince ve beyaz; gözleri dans ediyor, dalga dalga yayılan neşeli gülücükleri müzik gibi geliyordu sanki. Bir yıl içinde o çiçek zarafeti tamamen kayboldu; kilo alıp ağırlaştı, şekilsizleşti ve deforme oldu. Korkunç bir şeydi. Ona karşı nazik olmaya çalıştım; kendimi ona dokunup onu öpmeye zorladım. Ama o her zaman hastaydı ve. Ağzımı yıkardım her seferinde ve camı açardım, içeri giren temiz havayla dudaklarımı temizlemek için (White, 1998, s. 160).

Gerçek hayatında bu sözlerin sahibi olan Wilde, oyunda yaşça ilerlemiş eşi dururken genç bir kıza yönelen kralın durumuna da bir anlamda açıklık getirmiş olur. Wilde gibi estetik zevki kuvvetli olan ve sanat için sanat peşinde koşan bir erkeğin gözünden, estetik görüntüsünden uzaklaşmış bir kadının bu şekilde tasvir edilmesi kaçınılmazdır. Bu bağlamda oyunda erkek dikkatinin, genç ve diri vücuduyla Salome’a yoğunlaşması şaşılası bir durum değildir. Diğer yandan Herodias, belki de yine bu durumun farkında olduğundan, kızını kıskanmaktadır, çünkü artık Kral Herod’un tek ilgi odağı kızı Salome olmuştur. Herod Salome’a kendisiyle birlikte şarap içmesini teklif eder, ancak Salome Herod’un bu teklifini de reddeder. Birlikte meyve yemeyi teklif eder, fakat yine olumlu bir cevap alamaz. Herod artık Salome’un karşısında iyice acizleşmiştir. Salome’a duyduğu arzu öylesine güçlüdür ki kolay kolay bu duygusundan vazgeçemez. Erkeğin bir kadına duyduğu böylesi abartılı bir tutku, onu kadının karşısında küçültürken, kadını yüceltecektir. Hele ki arzu edilen kadın Salome gibi, kendi his ve tutkularına düşkün özgürlükçü ve ben merkezli bir kadınsa, kendisine duyulan bu arzu ve isteği, kolaylıkla kendi lehine kullanacaktır. Herod Salome karşısında böyle bir acizliğe düşmek üzeredir, ancak son olarak Salome’dan kendisi için dans etmesini ister. Salome ilk başta bu teklife de sıcak bakmaz. Herod’un sözü kralın sözüdür ve herkes için bir emirdir. Salome Herod’u reddederek ataerkil düzeni de reddetmiş olur. Bir kral olan Herod Salome karşısında gücünü kaybetmiş ve yenilgiye uğramıştır. Bir ülkeyi yöneten Kral Herod Salome’a sözünü dinletememiştir. Bunun üzerine ona dans etmesi için yalvarır: “Salome, dans edin benim için. Yalvarırım dans edin benim için.”(Wilde, 2005, s. 65)

Salome beyaz masum bir prensesken, bir anlamda yöneten ve emreden erkeksi bir güce kavuşmuştur. Sınırsız hükmetme yetkisine sahip olan Herod, onun dişiliğinin büyüsüne kapılmış, adeta gücünün kontrolüne girmiştir. Salome’un feminenliği, erkek egemenliğinin en güçlü temsilcisi olan Kral Herod karşısında zafer kazanmıştır. Herod ve Salome rol değiştirmiştir sanki. Salome erkek gibi güçlü, Herod ise kadın gibi zayıf bir konumdadır artık. Diğer bir deyişle Salome’un dişiliği erkek gücüne bir tehdit oluşturmuştur. Çünkü Salome dişiliğinin verdiği bütün mirası kullanarak erkeklerin mantıklı düşünme yetisine son verebileceğini fark etmiş, böylece son derece feminen bir karakter olarak hareket etmeye başlamıştır. Herod Salome’a ne isterse vereceğini söyler, hatta krallığının yarısını bile teklif eder:

Herod: Hayatım üzerine, tacım üzerine, Tanrılarım üzerine. Benden ne dilerseniz vereceğim, krallığımın yarısını bile, sadece benim için dans ederseniz. Oh, Salome, Salome, benim için dans edin! (Wilde, 2005, s. 66).

Herod’un Salome’a yalvarışı güç değişimini temsil eder. Herod her ne kadar kendi arzusunu gerçekleştirmek için çabalıyor görünse de, durum bundan ibaret değildir. Salome’un yapacağı dans onu kendi arzusuna ulaştıracak bir araçtır sadece. Aslında Herod için değil, kendisi için dans edecektir. Diğer yandan Herod, Salome’un, dans ederse Yahya’yı arzulamadan önceki saflığına geri döneceğini sanmaktadır. Ayaklarının beyaz güvercinler gibi olacağını, bir ağacın üstünde dans eden küçük beyaz çiçeklere benzeyeceğini söyler:

Herod: Ah! Çıplak ayaklarla dans edeceksiniz. Çok iyi! Çok iyi! Küçük ayakların beyaz güvercinler gibi olacaklar. Bir ağacın üstünde dans eden küçük beyaz çiçeklere benzeyecekler (Wilde, 2005, s. 69).

Ancak daha sonra Salome’un kan üzerinde dans edeceğini fark eder ve ayın kan gibi kırmızı olduğunu söyler. Ayın bu şekilde değişmesi Salome’un istediğini elde edeceğinin ve kararlılığının işareti olarak yorumlanabilir. Diğer yandan ay, yeniden doğuşun olması için ölümün gerekliliğini temsil etmektedir (Price, 1996, s. 160). Yahya’nın ölümü Salome’un daha da güçlü olarak doğuşudur. Çünkü arzusunu gerçekleştirmiş bir kadın olacaktır. Salome bu duygularla, görünürde Herod için, esasen kendisi için Herod’un önünde dans eder. Yaptığı yedi peçeli dans, dişil erotizmin doruğa ulaştığı noktadır. Aynı zamanda cinsel uyanışın en somut ifadesidir. Salome yedi peçeli dansıyla Yahya’ya olan arzusunu dilsel bir anlatımdan çıkarıp bedensel bir görüngüye dönüştürür. Yahya tarafından reddedilişine isyan edercesine duygularını bu dans yoluyla dışa vurur. Çünkü yedi peçeli dans, dans eden kadının vücudunu örten yedi renk peçenin dans boyunca birer birer atılıp en sonunda kadının vücudunun çırılçıplak kaldığı bir danstır. Salome çok çekici, güzel ve baştan çıkarıcı bir kadındır, ancak Yahya peygamber tarafından reddedilince ona olan arzusu tehlikeli bir hâl alır. Duygularının ve kendisinin hor görülmesine dayanamaz, intikam almak ve amacına ulaşabileceğini göstermek ister. Yaptığı yedi peçeli dans da bunun ispatıdır. Yahya’yı cezalandırmak için kadınlığını ve dişil gücünü kullanır. Bu bağlamda Salome, bir nevi kadınların erkekler üzerinde sahip olduğu gücü ve bunu nasıl kendi çıkarları için kullanabileceklerinin göstergesidir. Bu gücün yanlış yönde intikam hırsıyla kullanıldığı takdirde ne tür sonuçlar doğurabileceğini, hatta ölümle bile sonuçlanabileceğini gösterir. Wilde da bunun farkında olmuş olacak ki, eleştirmen White (1998) Wilde’ın kadınlara duyduğu korku ve nefretin, feminist sayılabilecek duygulara ait daha parlak fikirlerle örülmüş karanlık bir fikrin ve görüşün onun eserlerinde görüldüğünü söyler (White, 1998, s. 158). Hatta Wilde’ın kadınlardan nefret edip korkması ile eşcinselliği arasında da bir bağlantı kurar.

Salome, oyunda hiçbir şekilde pasif rol üstlenmemiştir ve üstlenmeye de niyeti yoktur. Yine o dönem geleneksel genç kız anlayışının dışına taşan Salome’un yedi peçeyle dans etmesi ve bu peçeleri dans ettikçe çıkarması bir isyanın göstergesidir. Dine ve yasal otoriteye isyan edip kendi duygu ve hislerinin dışa vurumudur. Herod yedi peçeli dansını yaptıktan sonra Salome’a ne istediğini sorar ve Salome gümüş bir tepsi içinde Yahya’nın başının getirilmesini ister.

Salome ölüm fermanı verdirecek kadar femme fatale bir kadındır. Bu istek karşısında eli ayağı tutuşan Herod, Salome’a zümrüt v.s. bir sürü başka teklifte bulunur, ancak Salome kendisine verdiği sözü hatırlatarak bu teklifleri reddeder. Salome için dış dünyanın zenginlikleri o an hiçbir şey ifade etmez, çünkü o artık sadece kendi tutku ve arzularının peşindedir. Herod ise verdiği sözün kölesi olmuştur ve bu onun bir erkek ve kral olarak en zayıf düştüğü andır. Çünkü Herod bir kral olarak elinde gücü tutan kişidir ve onun her sözü bu mutlak gücün fiili göstergesidir. Ancak gücü Salome’u ikna etmeye yetmez, çünkü Herod’un o andan sonra söyleyeceği sözlerin bir faydası yoktur. Salome’un Herod’un isteklerini kararlı bir şekilde reddetmesi, kendi arzu ve cinselliğini inkâr eden ataerkil tanrısal bir gücü reddetmesi anlamına gelmektedir (Dellamora, 1990, s. 108-109). Sadece Yahya’nın başı Salome’un arzu ve öfkesini tatmin edecektir. Cellât gidip Yahya’nın başını alarak sarnıçtan dışarı çıkar. Salome duygusal açıdan tatmin olmuştur:

Salome: Ah! Sen ağzından öpmeme izin vermek istemedin Yahya. Şimdi onu öpeceğim, onu olgun bir meyveyi ısırır gibi ısıracağım dişlerimle. Evet ağzını öpeceğim, Yahya söylemiştim sana, söylememiş miydim?… Ama neden bana bakmıyorsun Yahya? Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi kapalı. Neden kapalılar? (Wilde, 2005, s. 79-80).

Bu sözler Salome’un amacına ulaştığının en güçlü kanıtıdır. Aynı zamanda kendisine hiçbir gücün karşı koyamayacağının da göstergesidir. Tanrının vekili olan bir peygamber olsa da Yahya, Salome’un arzusunun kurbanı olmuştur. “Yahya’nın kafası, iddia edildiği üzere, hadımlaştıran kadının bir temsili değildir,” der eleştirmen Price ve ekler: “Bunun yerine, onun kafası, karakterin hayattayken temsil ettiği şeyi temsil eder. Bu, kendisini, büyük tanrıça Kibele’nin onuruna değil, kendi verimsiz tanrısı için hadım edilmiş kör bir adamdır.” (Price, 1996, s. 65). Salome Yahya’nın ağzını öperek kendisine karşı koyabilecek bir erkeğin var olmadığını gösterir:

Salome: Ah! Öptüm ağzını Yahya, senin ağzını öptüm. Acı bir tat vardı dudaklarında. Kan tadı mıydı?…

Hayır; ama belki aşkın tadıydı. Aşkın acı bir tadı olduğunu söylerler. Ama ne önemi var? Ne fark eder? Senin ağzını öptüm Yahya, ağzını öptüm (Wilde, 2005, s. 81).

Ay bu kez Salome’un üzerine düşer ve onu aydınlatır. Herod artık olanlara katlanamayıp, sanki yaşadığı sahneden kaçmak istercesine meşalelerin söndürülmesini, aydan ve yıldızlardan gelen ışık sayesinde kendisini görmemeleri için saklanmak ister. Ancak tüm bu çabaları olanları değiştirmeyecektir. Herod’un “Korkmaya başladım.” sözü yaşadığı trajedinin en büyük kanıtıdır belki de.

Herod saraya gitmek için merdivenleri çıkarken geri dönüp askerlere, Salome’u öldürmelerini emreder ve askerler Salome’u kalkanlarının altında ezerek öldürürler. Annesi Herodias ise, daha Salome dans etmeye başladığı an sahneyi terk etmiştir. Kadın olmasının ve yaşının getirdiği tecrübe ve duygularla, olacakları önceden tahmin etmiş gibidir. Salome öldürülmesine rağmen Herod gönülsüzce izlediği gerçekten kaçamaz. Salome’u öldürtmüştür belki ama ayı uzaklaştıramaz. Bu da onun bu gerçeğe boyun eğmesi gerektiğinin göstergesidir ve sonuçta galip gelen Salome’dur. Price’ın belirttiği gibi Salome’un verdiği son ders onun tutkusunun karşısında duracak bir erkeğin var olmadığıdır (Price, 1996, s. 161). Salome’un sonunda öldürüleceğini bilerek böyle bir şeyi yapmakta ısrarcı olması da, muhtemelen bekaretini koruyarak ölmeyi istemesiyle açıklanabilir. Her ne kadar daha önceki kısımlarda bekaretini Yahya’ya teslim etmek istediğini söylese de, ne şekilde olursa olsun arzuladığı erkeğin dudaklarını öpmek ve onunla ölüme gitmek fikri, onu baştan çıkarmış gibi görünmektedir.

Sonuç

Son olarak belirtmek gerekir ki, Salome erkekler arasındaki tutkunun ifade edilmesini sağlayan bir araç olmaktan ziyade, bir kadın olarak kendi tutku ve arzusunu ortaya koyar. Powell’ın ifade ettiği gibi, Salome sadece Viktorya döneminde kadınlarla ilgili algıları yıkmakla kalmaz, aynı zamanda amaçsız ve sonuçsuz da olsa, kendi cinselliğini yaşamaktaki ısrarını sürdüren ve seks için seks peşinden koşan bir kadındır (Powell, 1990, s. 34). Sahip olduğu dişil enerjiyle, aslında ataerkil kültürün temellerine saldırır ve bunu başarır. İşte bu yönüyle Salome karakteri ve oyunu, eleştirmenler tarafından çirkin ve bayağı bulunmuştur. Çünkü Salome, evdeki melek olarak görülen Viktorya dönemi kadın ideolojisine meydan okuyan bir karakterdir (Dellamora, 1990, s. 247). Viktorya dönemi geleneksel kadını feminenliğini, yani kadınlığını sadece kocasını memnun etmek için kullanırken, Salome dişiliğini veya kadınlığını kendi arzularını elde etmek için kullanan baştan çıkarıcı tehlikeli bir kadın olarak karşımıza çıkar. Bir anlamda Salome, baskıcı topluma karşı isyan eden son dönem Viktorya kadınının yeniden ifade ediliş biçimidir. Nitekim Wilde’ın oyunlarındaki kadınlara bakıldığında, White’ın da belirttiği gibi, çoğunun ya lekesiz bakireler ya da son derece lekelenmiş hayat kadınları olduğu görülür (White, 1998, s. 160). İşte bu oyunda Salome ilk grubu, annesi de ikinci grubu temsil ediyor olarak düşünülürse, Salome lekesiz bir bakiredir ve sonunda ölse de kazanandır. Ancak annesi hayatta kalsa da kaybedendir. Çünkü Salome bekâreti ve feminen kimliği sayesinde erkek egemen toplumda güçlü olma ve var olma savaşını kazanmıştır. Bu yönüyle de Salome’un feminen yanının, feminist sayılabilecek kimliğinin önüne geçtiği söylenebilir.

Kaynakça

Bird, A. (1977). The Plays of Oscar Wilde. Londra: Vision Press.

Dellamora, R. (1990). Traversing the Feminine in Oscar Wilde’s Salom.T. Morgan içinde, Victorian Sages and Cultural Discourse (s. 247). New Brunswick: Rutgers University Press.

Hedgecock, J. (2008). The Femme Fatale in Victorian Literature. New York: Library of Congress Cataloging-in-Publication Dataa.

Ibsen, H. (2011). Nora, Bir Bebek Evi. (T. Öğüt, Çev.) İstanbul: Mitos Boyut.

Kipnis, L. (2006). The Female Thing: Dirt, Sex, Envy, Vulnerability. London: Vintage.

Martin, J. (1999). Women and Politics of Schooling in Victorian and Edwardian England. Londra: Liecester University Press.

Pollard, A. (1967). Victorian Thought. A. Cockshut içinde, The Victorians (s. 1-24). Londra: Penguin Books.

Powell, K. (1990). Oscar Wilde and the Theatre of 1890s. Cambridge: Cambridge University Press.

Price, J. (1996). “A Map With Utopia” Oscar Wilde’s Theory for Social Transformation. New York: American University Studies.

Rousseau, J. (2005). Emile “Bir Çocuk Büyüyor”. (Ü. Akagündüz, Çev.) İstanbul: Selis Kitaplar.

White, V. (1998). Women of No Importance: Misogyny in the Work of Oscar Wilde. J. McCormack içinde, Wilde the Irishman (s. 160). Londra: Yale University Press.

Wilde, O. (2005). Salome. (M. Erşen, Çev.) Ankara: İmge Kitabevi.

*****

TEHLİKELİ VE GÜNAHKÂR

17/02/2006
Zeynep AKSOY

Kitap: SALOMÉ , Çeviren: Murat Erşen, İmge Kitapevi, 2005, 82 sayfa, 5 YTL.

Oscar Wilde’ın hikâyesinin kaynağını İncil’den aldığı ‘Salomé’ tek perdelik bir dram. Eser, modern tiyatro tekniğinde devrim yaratmasıyla da ün kazanmıştı. Modern ve sembolist dramanın en önemli simgelerinden biri, birçok kez sinemaya aktarılan, Richard Strauss’un operasını bestelediği, Oscar Wilde’ın ünlü Salomé’si Türkçede. Murat Erşen’in bol dipnot ve referans kullanan, oyundaki bütün İncil göndermelerini ayrıntılarıyla açıklayan yetkin çevirisiyle. Kutsal kitaplarda, erkeklerin başına felaket getiren birçok kadından biri olan Salomé’nin öyküsüne, Matta ve Markus İncillerinde rastlanır. Hıristiyanlığın ilk yayılmaya başladığı zamanlarda geçen öyküye göre, Roma İmparatorluğu zamanında eski Filistin’in Güney kısmı, Ürdün’ün Batı’sında kalan bölge olan Judaea’nın tetrarkı (kralı) Herod, erkek kardeşinin karısı Herodias’la evlenerek ensest ilişkiye girdiği içinYahya Peygamber’i (Vaftizci Yahya) sinirlendirmiştir.

[tetrarch(i.) bir eyaletin dörtte birini yöneten vali; bağımlı yönetici. tetrarchate, chy (i.) böyle valilik veya krallık.]

İki incildeki öyküde de Herodias kızı Salomé’yi (yani Herod’un üvey kızını) kullanmak suretiyle Yahya’nın başının kesilmesine sebep olur. Tetrark, Salomé’ye kendisi için dans ederse istediği her şeyi yapacağını söyler. Salomé, annesine ‘ne isteyeyim’ diye sorar, annesi de, ‘Vaftizci Yahya’nın başını’ diye yanıt verir. Salomé, yedi duvak dansını yaptıktan sonra karşılık olarak Yahya’nın başını talep eder. Kral, söz verdiği için infazı yerine getirir.

İncil’deki öykülere göre, suç, kızını bu isteğe kışkırtan Herodias’ındı, fakat zaman geçip de Yahya daha büyük hürmet gören bir azize dönüştükçe Salomé de (sonuçta başı isteyen o olduğu için) daha çok suçlanmaya başlanır. Salomé efsanesi edebiyatta ve görsel sanatlarda Rönesans’a kadar çok sık işlenegeldi, 19. yüzyılda ise, özellikle Avrupa’nın Doğu’daki sömürgeci yayılmasıyla yeniden popüler oldu.

Felaket kehaneti

Edebi formasyonu çok sağlam olan Oscar Wilde kuşkusuz tarihte Salomé’yi işleyen birçok eseri tanıyordu ve 1892 yılında yazdığı oyununda da İncil referanslarının yanı sıra bunlara da başvurmuştu. Özellikle de sembolist şiir ve dram yazarlarının en önemlilerinden Maurice Maeterlinck’ten etkilenmişti: Salomé oyununun evrensel bir gizemi öne çıkaran, olacak bir felaketi kehanet eden tarzı (ölü bir kadına benzeyen ay, çok kötü şeyler olacağının sık sık tekrarlanması, bir intihar, yerdeki kana basmanın uğursuzluğu, kralın duyduğu kanat çırpışları, vs.) ve karakterlerin mekanik, basit, absürde kaçan dili hep Maeterlinck’in oyunlarına özgü şeylerdir.

Oscar Wilde oyunu 1891’de Paris’te Fransızca olarak yazdı. Özellikle Gustave Moreau’nun Salomé çizimlerinden ilham aldığı söylenir. 1892 Haziranı’nda İngiltere’de oyunun provaları başladı ancak oyun İncil’den karakterlerin sahnede tasvir edilmesinin yasak olduğu gerekçesiyle sansürlendi. Asıl sebep, tabii ki oyunun cinsel açıdan oldukça cüretkâr olmasıdır. Sonunda, yazıldıktan beş yıl sonra, 1896’da Paris’te sahnelendi.

Sahnelendiğini göremedi

Wilde’ın metninde Salomé, Yahya’nın özellikle de onun cazibesine kapılmamasından, kendini dine vermişliğiyle kendisine bakmaktan bile kaçınmasından etkilenir.Onun beyaz bedenini, siyah saçlarını, kırmızı dudaklarını arzular ve bunlar ona Yahya’nın kesilmiş başı şeklinde bir gümüş tepside sunulduğunda onu öpmekten kaçınmaz. Bu bariz nekrofilinin yanı sıra Kraliçe’nin pajı (savaş sanatını ve başka hizmetleri öğrenmesi için soyluların yanına verilen soylu genç) ile Genç Süryani arasında da eşcinsel bir ilişki vardır. Dolayısıyla İngiltere’de sansüre uğraması ve ilk kez 19. yüzyıl sonlarında çok daha avangard bir yaşamın merkezi olan Paris’te sahnelenmiş olması çok doğal.

Salomé, 1894’de Aubrey Beardsley’in meşhur çizimleriyle yayımlandı ki, elimizdeki Salomé’de de bu çizimler kullanılıyor. Wilde’sa bu çizimlerden birini beğenmiş, geri kalanını çok ‘Japon etkileşimli’ bulmuş, kendi oyununun çok daha Bizans’a özgü olduğunu söylemişti.

Bir perdelik, ihtirasın özyıkıcılığına dair bir trajedi ‘Salomé’. Dili basit ve tekrarlarla dolu. Özellikle Yahya’nın konuşmalarında İncil’den birçok direk alıntı var. Konu da son derece basit ve o kadar sadelikle işleniyor ki ilk okumada sembolist ayrıntıların güzelliği ve dilde yarattığı atmosfer gözden kaçabiliyor. Hatta ‘Salomé’nin sahnelendiğini yaşarken hiç göremeyen Oscar Wilde’ı düzgün bir şey yaratmamış, sadece İncil’den ve kendisinden önce aynı konuyu işleyenlerden alıntı yapmış olmakla suçlayan eleştirmenler olmuştur. Ama şu da bir gerçek ki, o yazdıktan sonra neredeyse diğer bütün ‘Salomé’ler unutuldu ve Richard Strauss’un operası da, 20. yüzyılda çekilen birçok ‘Salomé’ filmi de Wilde’ın metnini temel aldı.

Kitaptan

Ama neden bana bakmıyorsun Yahya?

 Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi neden kapalı.

Neden kapalılar?

 Aç gözlerini! Kaldır gözkapaklarını Yahya. Neden bakmıyorsun bana?

 Benden korktuğun için mi bakmıyor bana Yahya?

.. Ve dilin, zehir atan kırmızı bir yılan gibi olan dilin, artık hareket etmeyecek, zehirini bana akıtan bu al renkli yılan tek kelime edemeyecek Yahya. Garip, değil mi?

 Bu kırmızı yılan nasıl olur da artık kımıldamaz?

… Beni istemedin, Yahya. Beni reddettin. Bana karşı utanç verici laflar ettin. Şehvet düşkünü bir kadın, bir fahişe gibi davrandın bana karşı, bana, Salome’ye, Herodias’ın kızına, Judea’nın prensesine!

İşte Yahya, ben hâlâ yaşıyorum, ama sen ölüsün ve başın bana ait. Onunla ne istersem yapabilirim. Onu köpeklere ya da gökteki kuşlara atabilirim… Köpeklerin bıraktığını gökteki kuşlar yiyip bitirir…

Ah! Yahya, sen sevdiğim tek erkektin. Tüm diğer erkekler beni iğrendiriyor. Ama sen güzeldin! Bedenin gümüş ayaklar üzerine inşa edilmiş fildişinden sütunlardı. Gümüşten zambaklarla ve güvercinlerle dolu bir bahçeydi. Fildişi siperlerle çevrilmiş gümüşten bir kuleydi. Dünyada senin vücudun kadar beyaz başka hiçbir şey yoktu. Dünyada senin saçların kadar siyah hiçbir şey yoktu. Sesin tuhaf kokular yayan bir buhurdanlıktı ve sana baktığımda garip bir müzik duyardım.

Ah! Neden bana bakmadın Yahya?

 Ellerinin ve küfürlerinin örtüsüyle yüzünü sakladın. Gözlerinin üstüne tanrısını görmek isteyenin bağını koydun.

İşte sen Tanrı’nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin. Ben seni gördüm ve seni sevdim. Oh, ne kadar sevdim seni!

Hâlâ da seviyorum Yahya. Sadece seni seviyorum… Senin güzelliğine susadım; bedenine açlık duyuyorum; ne şarap ne de meyveler arzumu dindirebilir. Ne yapacağım şimdi Yahya?

 Ne seller ne de okyanuslar tutkumu söndürebilir.

Ben bir prensestim ve sen beni hakir gördün. Ben bir bakireydim ve sen bekâretimi benden aldın. İffetliydim ve damarlarımı ateşle doldurdun…

Ah! Ah neden bana bir kez bakmadın?

 Baksaydın, severdin. Biliyorum ki beni severdin ve aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür.

Sadece aşka bakmak gerekir.

 ********************************

VAHŞİ DİL’de YALAN


Bir adam daha fazla paraya satmak amacıyla arabası hakkında yalan söylerse bu, kâr amaçlı, akılcı bir davranış oluyor;  şayet daha fazla dikkat çekmek amacıyla kendisi hakkında yalan söylerse bu, akıl dışı delilik oluyor. Birincisine fiyat pazarlığı, İkincisine de akıl hastalığı tedavisiyle tepki veriyoruz. Sh: 139

**

 Ne ki, yalnızca beşeri varlıklar yalan söyler; aslında yalan söylemek siyasetçilerin, papazların ve psikiyatristlerin temel bir davranış özelliğidir -siyasetçiler, papazlar ve psikiyatristler;  yani ahlâki özneler olarak konumlarını asla sorgulamadığımız bireyler.Sh:200

**

 Seçim öncesi süreçte Amerikan halkı ve basını yalnızca, siyasetçilerin nasıl yalan söyleyerek halkı aldattığından bahseder.Seçim sonrasındaysa hem halk hem de basın, siyasetçilere -ve hükümet işlerini yürüten uşaklarına- hayatları pahasına  bile olsa herhangi bir yanlışlık yapamazlarmış gibi davranır.

Alaycıl bir şekilde, buna zıt bir genelleme doğruya daha yakındır. Seçim öncesi süreçte siyasetçiler (özellikle muhaliflerine ilişkin olmak üzere) biraz doğru söyler ve bizi kendilerine güven besleme ahmaklığına karşı uyarmış olurlar. Ne ki,  seçim sonrasındaysa hiçbir siyasetçinin -işgal ettiği görev konumuna dayalı olarak iki, dört ya da altı yıl boyunca- dürüst bir konuşma icra etmeye yönelik ilgisi kalmaz. Sh:183

**

Bilimde yalan söylemek tehlikelidir: Yalancı keşfedildiği  zaman sahtekâr ve dolandırıcı olarak grup dışına itilir.

Dinde, siyasette ve psikiyatride ise gerçeği söylemek tehlikelidir: Gerçeği söyleyen keşfedildiği zaman sapkın ve hain olarak grup dışına itilir. Sh: 275

**

 Psikiyatri: 1. Tarafları olmayan çekişmeler. 2. Konusu ne  akıl, ne de akıl hastalığı olan, yalandan ibaret bir tıp disiplini.

Bu yalan süreci, etkileşim taraflarının verili adlarıyla başlar -bir tarafın hasta olmamasına rağmen ‘hasta’ diye adlandırılması, diğer tarafın da herhangi bir hastalığı tedavi ediyor olmamasına rağmen ‘terapist’ diye adlandırılması.

Süreç, sözkonusu disiplinin konusuyla uyumlu yalanlarla devam eder (psikiyatrik ‘teşhisler,’ ‘tahminler,’ ‘tedaviler’) ve eski akıl hastalarını hayatları boyunca gölge gibi takip eden yalanlarla sona erer – depresyon’  ve ‘şizofreni’ diye adlandırılan iftira kayıtları ya da ‘hastaneye kaldırma’ diye adlandırılan hapsetme vb. kayıtlar. Psikiyatriye dürüst bir isim koymak isteseydik onu, ‘yalanbilim’ ya da yalanların çalışılması ve uygulanması diye adlandırırdık.Sh: 193

**

 Hz. İsa, gerçeğin bizi özgürleştireceğini söylemişti. Gelin görün ki, bizi birleştiren şeyler topyekûn yalandan ibaret.sh: 267

**

 Thomas SZASZ

1920’de Budapeşte’de doğdu. 1938’de Amerika’ya geldi ve Cincinnati Üniversitesi’nde Fizik eğitimi aldı. Daha sonra Cincinnati Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu ve 1944 yılında tıp doktoru olarak mezun oldu. Chicago Psikanaliz Enstitüsü’nde uzmanlık eğitimi aldı bir süre burada öğretim görevlisi olarak çalıştı. Amerikan Psikiyatri Derneği ve Amerikan Psikanaliz Derneği’nin üyesi oldu; başlıca tıp, psikiyatri ve psikanaliz dergilerine makaleler yazdı. State University of New York Health Science Çenter’ da psikiyati dalında profesör olarak dersler verdi, aynı zamanda Washington D.C. Cato Enstitüsü’de de öğretim üyeliği yaptı. The Myth of Mental İllness (Ruh Hastalığı Miti, 1961) adlı eseri uluslararası düzeyde tartışmalara yol açtı. 1969’de Citizens Commission on Human Rights (Vatandaşın İnsan Hakları Komisyonu)’nun kurucularından biri oldu. Lavv, Liberty and Psychiatry, (Hukuk, Özgürlük ve Psikiyatri) The Ethics of Psychoanalysis (Psikanalizin Ahlâk Anlayışı), Ceremonial Chemistry (Törensi Kimya), Our Right to Drugs (İlaç/Uyuşturucu Alma Hakkımız) ve The Manufacture of Madness: A Comparative Study of the Inquisition and Mental Health Movement (Delilik Üretimi: Engizisyon ile Ruh Sağlığı Hareketinin Karşılaştırmalı bir İncelemesi) adlı eserleri tıp, hukuk ve sosyal bilimler çevrelerince 20. yüzyılın en etkili eserleri arasında gösterilir.

Kaynak:

Thomas Szasz, VAHŞİ DİL-Tersine Okumalar Lügati, Kitabın Özgün Adı: The Untamed Tongue (A Dissenting Dictionary) Türkçesi: Mehmet Atalay, Kaknüs, I. basım; 2006, İstanbul



 

BELALAR ÇAĞI


Sıkıntı Dönemi: Arnold Toynbee’nin 20. Yüzyılı
Time of Troubles’: Arnold J Toynbee’s twentieth century

Amold J. Toynbee (1889-1975), tarihinin ilk ya­rısında Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü ile eşanlamlıydı. (1) 1925-1954 yılları arasında Araştırmalar Direktörlüğü’nü yürüttü; daha sonra da ölümüne kadar Chatham House’ta bir ofisi oldu. Bu yarım yüzyıl süresince, akademisyen ve halk entelek­tüeli rollerini özdeşleştirdi; araştırmalarının meyvele­rini ve bulgularını politika-yapıcılara ve toplumun ge­neline ulaştırmak için International Affairs (Uluslararası İlişkiler) dergisini kullandı. Chatham House’daki 50 yılı boyunca, Toynbee, dergide 19 ma­kaleye katkı sağladı ve çok ciltli iki anıt eser bıraktı: 19241958 yılları arasında kaleme aldığı, düzelttiği veya yetkilendirdiği Survey of International Affairs (2) ve 1934-1961 yılları arasında 12 cilt halinde ya­yımlanan Tarihin bir Araştırması (3). Aynı zamanda hayatı boyunca 50 tane daha kitap ve yüzlerce akade­mik makale yayımlamasının yanı sıra, birçok röporta­ja katıldı. Eğer diğerleri tarafından kendisinin yazdığı kitapların incelemelerini de katarsak, Toynbee’nin tüm çalışmaları neredeyse 3000’e çıkar.

Toynbee iki dünya savaşı sırasında da ülkesine hiz­met etti; politika yapımını şekillendirmenin ve onu araştırmanın yollarını aradı. İlk savaş sırasında, Dışiş­leri Bakanlığı’nın Siyasi İstihbarat Departmanı için çalıştı (5) ve Versay Konferansı’na giden İngiliz dele­gasyonuna katıldı. İngiltere’nin Versay’da ve sonra­sında Orta Doğu’ya yönelik yaklaşımında çok tartışı­lan, önemli bir rol üstlendi. (6) İki savaş arası dönemde, Toynbee, kamusal yaşantıda etkili ve ağırlıklıydı: Britanyalı politika-yapıcılar, onun tavsiyele­rini ve Chatham House gibi yerlerdeki konuşmalarını dikkate alırdı. Yabancı politikacılar, ve hatta Adolf Hitler bile, oldukça şüpheci yaklaşan Toynbee’yi 1936 yılında Almanya’ya özel bir görüşmeye davet etmişti. 1920’li ve 1930’lu yaşlarda, savaş sırasında birçok arkadaşını ve eski öğrencisini kaybetmenin verdiği travmayla, Milletler Cemiyeti’nde önde gelen bir “halkların hak savunuculuğuna” soyundu. Cemiyet’in başarısızlığı netlik kazandığında ise pozisyonu­nu değiştirdi, yatıştırma politikasının kararlı bir savu­nucusu haline geldi. Savaş bir kez daha patlak verdiğinde ise, savaş sonrası yeniden inşa konusunda araştırmalar yapmak üzere Dışişleri Bakanlığı’na ye­niden katıldı. Savaş sona erdikten sonra ise, halk ente­lektüeli rolüne geri döndü; yazdıkları ve konuşmaları, hem Britanya içinde hem de dışında talep aldı.

Toynbee’nin şöhreti ve kendine has akademisyenli­ği aynı anda hem takdir hem de kaçınılmaz olarak eleştirileri kendine çekti. Lig’deki pozisyonları, ar­dından yatıştırma politikası, 1930’lu yıllarda oldukça eleştiri çekti. Örneğin E. H. Carr, Toynbee’nin libera­lizme olan bağlılığıyla ve kolektif güvenlik gibi soyut kavramlarıyla dalga geçti. (8) Carr’ın Yirmi Yıl Krizi (1939) adlı kitabında da, Toynbee, paradigma seven bir Ütopyacı olarak hicvedildi; sadece ahlaki yönden değerlendirmeler yapabilen biri gibi gösterildi, kısa süre sonra da Realist’in tarih çöp sepetine gönderile­ceği ileri sürüldü; keza her ne kadar totaliter olsa da aydınlık bir geleceğe doğru ilerleniyordu. (9) 1950’li yıllarda, Toynbee, daha sert saldırılarla karşılaştı, özellikle de Tarihin Bir Araştırması adlı kitabının 7lO.ciltleri arasındaki bölümleri yayımlandıktan sonra. (10) Kıdemli tarihçiler sıraya geçip, onun tarihsel yön­temini “taklit” diyerek açıkça suçladılar ve medeniye­tin büyümesi ve çöküşüne dair “kanunlarını” reddetti­ler. (11) Çoğu onlarca yıl önce yazılıp güncelliğini yitirmiş olan ikincil kaynaklara dayandırması konusun­da hayıflandılar ve bazı yerler ve dönemlere dair bilgi­sinin derme çatma olduğunu iddia ettiler. (12)

Bununla birlikte, eleştirenlerin en büyük öfkesi, Batı ve onun yeni keşfedilmiş dindarlığına yönelik yaklaşımı konusundaydı. (13) 1930’lu yıllarda, Toyn­bee’nin yaptığı nazik uyarı (“Batı medeniyetinin in­san başarısının en üst noktasını temsil etmeyebilece­ği”) iyi karşılanmıştı. (14) 1950’li yıllarda ise, aynı argüman, Avrupa emperyalizmi tarafından Batılı ol­mayan halklar üzerinde uygulanan korkuların da anımsanması sonucunda, o kadar iyi görülmedi. (15) Toynbee, muhafazakarlar ve bazı liberaller tarafından son derece büyük bir yalancı ve gizli Komünist ol­makla itham edildi; Sovyetler Birliği ve sömürgecilik karşıtı devrim gibi iki tehditle karşılaşan Batı’nın altı­nı oymaya çalıştığı söylendi. (16) Argümanlarını din­dar bir söylem üzerine temellendirmesi ise, herhangi bir yardımda bulundu: onu eleştirenlerin çoğu açısın­dan kendisinin kehanette bulunması, artık yarı dönekliğinden daha çok arzu edilen bir şey değildi. Savaş sonrası İngiliz akademisine hakim olan saldırgan sekülaristler ki aralarında AJ.P. Taylor ve Hugh Trevor Roper vardı. Toynbee’nin “karmakarışık” diniyle ve dünyanın tüm sorunlarını çözebileceğine dair inan­cıyla dalga geçmeye yöneldiler. (17)

Toynbee’nin imajına dair bu lekelemelerin talihsiz sonuçları oldu. Her şeyden önce, geç dönem akade­misyenlerin, kendisinin uluslararası ilişkiler araştır­masına yaptığı sıradışı katkılara ve bir halk entelektü­eli olarak rolüne odaklanmalarını engelledi. (18) “Kısa” süren yirminci yüzyılın 1914-1989 arasında­ki kanlı ve çalkantılı dönem, bir diğer adıyla Belalar Çağı uluslararası ilişkilerinde krizin sebeplerine dair yorumları, Atlantik’in her iki yakasında, daha sonra da dünyanın geri kalanında, önemli düşünürlerin fi­kirlerini şekillendirmişti. (19) Bu makale, Toyn­bee’nin düşüncesine dair yorumları, kökenlerini ve gelişimini analiz etmektedir. Makalenin argümanı ise; çalışmasının şekli ve içeriğinin büyük kısmı oldukça kişisel ve modem okur açısından dostane değilken, o dönemde dünya siyaseti hakkındaki kamusal tartışma­lara İngiltere’den en büyük katkıyı sağlayan yirminci yüzyıl düşünürlerinden biri olarak kendisinin uluslara­rası düşünce tarihçilerinin takdirini alması gerektiğidir.

Temeller

Benim kuşağım, İngiltere’de Yunanca ve Latince dillerinde eğitim almış ve 15.yüzyılın en sıkı standart­larına bağlı kalmış olan neredeyse son kuşaktır. (20)

Toynbee’nin uluslararası düşüncesi, en iyi şekilde, çağdaş dünyayı Yunan ve Roman klasiklerinin objek­tifinden yorumlama girişimi olarak yorumlanabilir. İlk önce Harrow’da, ardından Oxford’da, kendisine en kaliteli klasik eğitim verilmiş, bu çalışma alanla­rında mükemmeliyete kavuşmuştur. Bununla birlikte, yönünü bulmak için zamana ihtiyacı oldu. Etkileyici bir başlangıç olarak, 1912 yılında, Balliol Koleji/Oxford’da bir eğitim bursu kazanmıştır. Ancak, dünyevi düzeydeki öğretim ve idare angaryalarından kısa süre içerisinde mutsuzluğa sürüklenmiştir. (21) Birinci Dünya Savaşı, değişim için bir fırsat sundu, ancak Toynbee’nin söz konusu değişimi sağlama yönündeki eylemleri, zorlu bir miras doğurdu. Her ne kadar as­keri hizmete uygun yapıda olsa da, Toynbee, onu bu görevden muaf tutması için barış yanlısı bir doktoru ikna etti, birkaç yıl önce dizanteriye yakalandığını söyledi. (22) Bu, belirleyici bir karar oldu; Toyn­bee’nin daha sonraki kariyerinin büyük kısmını ta­nımlayan bir dönemeç oldu. Savaş meydanından ken­dini kurtaran Toynbee’nin peşini, bunu başaramayan herkesin meslektaşlarının, arkadaşlarının, öğrencile­rinin hatıraları bir daha asla bırakmadı, Chatham House’taki ofisinde hepsinin fotoğraflarım astı. Keder ve suçluluk duygusu, 1918’den sonraki çalışmalarında ağır bastı, yazdıklarının bjiyük kısmında bu duygular kendini belli etti.

1915 yılında, Toynbee, Oxford’dan ayrılarak Dışiş­leri Bakanlığı’na geçti ve burada Siyasi İstihbarat De­partmanında Versay Konferansı sırasında ve sonra­sında çalıştı, propagandalar üretti, ardından da savaş sonrası düzeni planladı. 1919 yılında, entelektüel ilgi alanlarının klasiklerdense, artık çağdaş siyasete yö­neldiğinin sinyalini verdi; Londra Üniversitesi’nde Bizans ve Modem Yunan Tarihi alanında kürsü baş­kanlığı yaptı. Ancak bu görev sırasında yaptıkları pek de mutlu şeyler değildi. Eğitimini tamamladığından beri Toynbee’nin görüşleri, Yunan Hayranlığı’ndan modern Yunanistan’a neredeyse düşmanlığa ve hatta Türk yanlısı duygulara doğru kaydı. (23) Bu durum ise, Kürsü’nün kurucularının pek hoşuna gitmedi. 1924 yılında, 35 yaşındayken, Toynbee, bu kez Chat­ham House’a kaçmayı başardı ve burada yeni yayınını hazırlamaya başladı: Yıllık Uluslararası İlişkiler Araştırması. Enstitü, bu araştırmanın, dünya siyaseti hakkında kamuoyunu bilgilendirmek anlamında önemli bir katkı sağlayacağını düşünmüştü.

Toynbee, Enstitü’ye uluslararası ilişkilere dair nevi şahsına münhasır bir anlayış getirdi, bazı çok Ortodoks unsurlar varken bazıları kesinlikle bu nitelikte değildi. Kendisi liberal görüşlüydü, ama sosyalist eğilimleri de Vardı. O dönemde ise ateistti, ancak metafiziğe derin bir ilgisi vardı ve metafizik kapsamında “gelişimsel idealizm” olarak nitelendirdiği şeye ilgi duyuyordu. Henri Bergson ve J.C. Smuts bunun birer örneğiydi. (24) Kendisi, Milletler Cemiyeti’mim bir destekçisiydi, ama kuralları veya kurumlar karşısında büyük bir her yecan duymaktan daha çok, bu kurumun ilkelerini be­ğenmişti. Uluslararası ilişkiler hakkında çok az yazı yazmıştı savaş dönemi propagandası ve Milliyetçilik ve Savaş adlı 1915 tarihli kitabı haricinde. Ancak, Versay’da Arap dünyasına aşina oldu. Bunun dışında, Toynbee, “uluslararası ilişkiler teorisi” hakkında çok az şey biliyordu; çağdaş tarihe ilişkin tarihsel kuram ko­nusunda bilgileri de kısıtlıydı. Temel bilgileri, geç dö­nem Viktorya ve Edward dönemi İngiltere idi: endüs­triyel ekonomi dünyayı birleştinnişti ve bunun ardından siyasi birlik de bir şekilde sağlanmalıydı. (25) Ekonomi ve finans konusunda neredeyse hiçbir şey bil­miyordu ve Araştırma’nın bu kısımlarını bu konuların uzmanlarına devretmek konusunda kararlıydı. (26) Bu­nunla birlikte, gerisini kendisi halletti.

İlk birkaç cilt boyunca, 1920-1929 dönemi ele alın­dı; Toynbee ise diplomatik düzeyde yapılanlar ve söylenenlere dair az çok tutkudan arınmış söylemler sundu. Bu söylemler derhal bir araya getirildi nor­mal olarak altı aydan kısa süre içerisinde. Resmi ya­yınlardan ve Chatham House kütüphanesindeki basın dosyalarından veriler derlendi. Araştırmaların ilk dö­nemlerinde Toynbee’nin kendi görüşleri sadece iki noktada davetsiz misafir olarak girdi. Birinci; tüm toplumların artık tek bir uluslararası sistem altında birleşme biçimini yansıtacak şekilde, dünya siyaseti­ne bütüncül bir bakışın gerektiğini vurgulamak, böy­lelikle de “olayların birliği” ile “tertip birliği”ni öz­deşleştirmek konusunda hassastı. (28) İkinci olarak, klasik analojileri çağdaş olayların örgüsüne eklemle­meyi severdi. Toynbee’nin örneğin 1920 yılında Fran­sa’nın kolektif psikolojisine dair açtığı tartışma, Kartaca’nın yıkımı öncesi ve sonrasında Romalıların davranışlarına dair uzun, ancak pek de orijinal olmayan bir tartışmaya giden yolu araladı. (29) Bununla birlikte, farklı oyuncuların davranışlarına yönelik tarafsız bir duruş olarak gördüğü şeyi sürdürmek için 1920’li yıllarda yoğun bir çalışma içerisine girdi.

Toynbee dünya sahnesindeki olayları açıklarken, bir yandan da “Safsata Kitabı”olarak adlandırdığı şe­yin üzerinde çalışıyordu: Tarihin bir Araştırması. Ol­dukça iddialı ve kapsamlı bir kitap olan Tarihin bir Araştırması, çağdaş siyaset ve uluslararası ilişkileri belli bir bağlam içerisine yerleştirmeye ve Modern Batı tarihinin yeniden ve eksiksiz bir şekilde yorum­lanmasını sağlamıştır. Toynbee’nin 19. ve erken 20.yüzyıl dönemine dair tarihsel araştırmalardaki amacı şuydu: modem tarih, durdurak bilmeyen bir ilerleme tarihidir ve ulus devlet, insanlığın hedefleye­bileceği en yüksek siyasi noktadır; Batı ise bu süreçte “muzaffer” olmuş, değerleri, kurumlan ve fikirleri özellikle de demokrasi ve endüstriyelleşme dolayı­sıyla diğerlerinden üstün olmuştur. Hatta, diğer tarih­çilerin üzerinde çalıştığı “tarihsel düşüncenin endüstriyelleşmesi” meselesine bile saldırmıştır; keza söz konusu yaklaşım, geçmişe dair zekice, kapsamlı ve kitaplar boyunca gerçekleştirilen yorumlar yerine, giderek daha dar kapsamlı ve muğlak konular üzerin­deki ezbere makalelere öncelik veriyordu. (30)

Tarihin bir Araştırması’nda, Toynbee, çok farklı bir yaklaşım benimsemiştir ve oldukça farklı bir hikâyeyi ele almıştır. Küresel bir yaklaşım benimsemiş, emper­yalizm ve teknolojik değişim yoluyla 19.yüzyılda or­taya çıkan insanlığın birleşme sürecini incelemiştir. (31) Toynbee’nin iddiasına göre; İngiltere’nin tarihi­nin ancak Avrupa’nın geniş kapsamlı olayları çerçe­vesinde incelendiğinde anlam kazanması gibi, Batı medeniyetinin (veya Batı Toplumu’nun) tarihi de, an­cak kapsamlı, mekânsal ve uzunlamasına ele alındı­ğında “anlaşılır” olduğudur. (32) Ve bir adım daha ile­ri gider; herhangi bir medeniyetin tarihine dair gerçek bir anlayışın, kıyaslamak bir yaklaşım gerektirdiği konusunda ısrarcı olur. (33) Bu çerçevede, daha önce var olmuş olan tüm medeniyetler karşısında kıyasla­ma yapılmalı ve onları birbirleri karşısında “felsefi açıdan çağdaşmış gibi” değerlendirmek gerekir. (34) Bu şekilde yaklaşıldığında, Toynbee’ye göre, medeni­yetlerin gelişim eksenlerinde bazı benzerlikler göze çarpar: doğuş noktaları, büyümeler, kopuşlar, dezentegrasyon, evrensel devletler ve birçok toplumun tar­ihinde birbiri ardı sıra gelen evrensel kiliseler.

Toynbee, sadece, bu benzerlikleri betimlemekle il­gilenmedi, aynı zamanda medeniyetler tarihinde bu farklı dönemlerin sebeplerini belirlemekle de uğraştı. Tarihin bir Araştırması, tarih yazımına dair tutkusuz bir çalışma değildi; daha ziyade oldukça güncel bir girişimdi. Geçmişin araştırılması, Toynbee’ye göre, günümüzdeki meselelerimizi yönetmemize yardımcı olabilirdi uluslararası ilişkiler de buna dâhil. Toyn­bee, medeniyetlerin yükselecekleri veya düşecekleri­nin önceden belirlendiğine inanmıyordu. Irksal üstün­lük ve aşağılık yönündeki kuramlar, ona göre, medeniyetlerin ortaya çıkması ve gelişmeleriyle bağlantılandırılamazdı; keza 21.yüzyılda ve öncesinde yükselen ve düşen medeniyetler, farklı ırktan insanİardan oluşmaktaydı. (35) Çevresel belirleyicilik ku­ramları da, benzer şekilde, kırılgandı; keza medeni­yetler oldukça farklı bir doğal ortamda gelişmişlerdi. (36) Büyümeyi, kırılmayı, dezentegrasyonu tetikleyen, evrensel devletlerin veya imparatorlukların ve evrensel kilise veya dinlerin yükselişini sağlayan şey, insanların etkisiydi, veya daha spesifik olmak gerekir­se, insanların “yaratıcılığı”ydı.

Toynbee’nin bu konu karşısındaki hayranlığı, üni­versite yıllarına dayanıyor; bu dönemde Henri Berg­son ve onun “yaratıcı evrim” kavramının etkisi altına girmişti. (37) Bergson, sosyal değişimin, temel sıçra­ma olarak adlandırdığı şeyin aşılandığı, yeni inanışlar, kavramlar, değerler üreten ve toplumların statik hale gelmemeleri ve çöküşe geçmemeleri için kendilerine ihtiyaç duyulan yaratıcı bireylerle sağlanabileceğini ileri sürüyordu. (38) Bu tür fikirler, genç Toynbee’nin aklına yatmıştı: 1911 yılında bir arkadaşına yazdığı gibi, “iki büyük toplum sınıfı olduğu konusunda ikna olmuştu: (1) fanatikler (peygamberler, şehitler (ve ba­kireler) ve yeni çalışmanın görevini ve yaratıcılığını bunlar belirlerdi; (2) yaratılan şeyin sürdürülebilirliği gibi devasa bir işi gerçekleştiren çok fazla sayıda sa­kin insan.”(39) Tarihin bir Araştırması’nda, Toynbee, bu çerçevede argümanlar ileri sürdü; yaratıcı bireyler tarafından sosyal değişimlerin genellikle toplumun marjinal noktalarında veya bir tür sürgün sırasında yaratıldığı ölçüde medeniyetlerin “büyüdüğünü” be­lirtti. (40) Bu bireyler, yeni kavramları, inanışları ve­ya değerleri sunmaktaydı ve böylelikle medeniyetler sosyal pratiklerini yeniden örgütlemektedirler; kitleler ise kendilerini bu yeni inancı taklit etmeye uyarlarlar.

Toynbee’nin Tarihin Bir Araştırması, medeniyetle­rin doğuşu, büyümesi ve çöküşüne dair nedenler ko­nusunda bir araştırmadan ötedir; bir diğer ifadeyle, çağdaş dünya için bir dizi kapsamlı kısa hikaye içine entegre edilmiş, daha kapsamlı bir sosyal felsefe sun­maktaydı. (41) Toynbee, bu tür bir felsefeye acilen ih­tiyaç olduğuna inanmıştı. Modem Batı, ona göre, do­ğuş ve büyüme aşamalarını çoktan geride bırakmıştı ve şu anda bir kırılma noktasındaydı ve içinde bulun­duğu bu “Belalar Çağı’ndan ancak ve ancak “yaratı­cılığın yemden canlanmasıyla” çıkabilirdi.

Arnold J. Toynbee, 1 April 1947.

BELALAR ÇAĞI

Batılı ve endüstriyel dünyanın tüm insani ve maddi kaynaklarının Gaddar Tann’nın büyük fırınım besle­mek için harekete geçirildiğini gördük; burada Homo Occidentalist, 1914-18 yılları arasında büyük Batılı iç savaşımızda kendi çocuğunun soykırımına göz yum­muştur. (42) Tarihin bir Araştırması’nda, Toynbee, geçmişteki birçok Bela Dönemi’ni belirlemiştir. Dik­katini ilk aşamada çekenlerden biri; “Hannibal Savaşı’yla başlayan, Helen Toplumu’nun artık yaratıcı ol­madığı ve çöküşe geçtiği” dönemdir. (43) Bir diğer dönem ise, Beşinci Hanedanlığın sona ermesinden sonraki “Egyptaic” Toplumdur; bu da İngiltere haki­miyetindeki Mısır’ın dağılmasına ve bir dizi küçük devletin ortaya çıkmasına yol açmıştır. (44) “Hindu Toplumu”nda, Belalar Çağı’ndan önce, yaratıcı bir dönem olmuştur ve Mauryan İmparatorluğu’nun İ.Ö. üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda yükselmesi ve çök­mesiyle aynı döneme rastlamıştır yani tam da Bu­dizm’in ortaya çıkmasından önce. “Sinik Toplum”da, bu durum daha da erken, Konfüçyüs’ten önce, İ.Ö. beşinci ve altıncı yüzyıllarda gerçekleşti. (46) Ve Toynbee, “fosil” medeniyetlere dair koleksiyonunda çok daha fazla örnek bulmuştur: Minos medeniyeti, Sümerler, Hititler, Babiller, And medeniyeti, Mayalar, Yukatekler ve Aztek medeniyeti. Bunların her birinin benzer bir yöresel ve elden ayaktan düşüren bir çatış­ma yaşadığını belirtmiştir. (47)

Toynbee’nin ifadelerini kullanırsak, kalıcı, sınırsız savaş, Belalar Çağı’nın en bariz semptomuydu; ancak sebebi değildi. Savaşlar, bir medeniyetin “yaşam”ının içinde erken dönemde, yaratıcılık aşamasında, zaten birçok farklı siyasi birime bölünmüş durumda olduk­larında cereyan eder. Ancak, bu savaşlar medeniyet üzerinde büyük bir etki doğurup, büyük bir şeytanlık yaparlarkengenellikle “az çok belli sınırlar içerisinde tutulmuşlardır.” (48) Belalar Çağı’nda, savaş, bu bağla­rı aniden çözdü ve medeniyetin varlığını tehdit etti. Toynbee’ye göre, bu gelişimin sebepleri çok ve çeşit­liydi. Öncelikle, yaratıcılığın gözle görünür bir kaybı söz konusuydu, yeni sorunlara yanıt verme yeteneği azalmıştı. İkinci olarak, her medeniyetin, “Sosyal Be­dende bir Ayrılık” yaşadığını gözlemlemişti; elitlerle kitle arasında, “başat azınlık” ile “ülke içindeki prole­tarya” arasında. (49) Üçüncü olarak, her vakada, bar­barlar veya farklı bir medeniyetten gelen yabancıların oluşturduğu bir “dış proletarya” olduğunu belirtmişti; ve bu proletarya, söz konusu medeniyetin sınırlan öte­sine geçmesini engellemiştir. (50) Son olarak, Toynbee, her medeniyetin “Ruhunda bir Ayrılıkçılık” olduğunu tespit etmişti ki bu da, kayıp bir geçmiş veya erişilemeyecek bir gelecek adına sosyal şeytanlıkların ortaya çıkmasına, bireysel veya kolektif özdenetimin kaybe­dilmesine, “şehitlik” eğilimlerinin artmasına, kaderci­lik eğilimine ve kültürel, dilsel ve cinsel gelişigüzellikte sıçrama yaşanmasına sebep olmuştur.(51)

1930’lu yıllara gelindiğinde, bu kuramlar, Tarihin bir Araştırması’ndan Toynbee’nin Uluslararası İlişki­ler Araştırması’na doğru kaydı; okurları da “çağdaş dünyanın şimdilerde kendi Belalar Çağı’nda olduğu” yönündeki inanışını kuşku duymaksızın kabul etmeye yöneltti. İlk yarım düzine ciltte, günlük diplomasiye dair sıkıcı dökümler yer alıyordu. (52) Bununla birlik­te, 1930’dan sonra işlerin seyri değişti. Toynbee, anla­şılması güç bir tarza doğru ilerlemesinin sebeplerini şu şekilde açıkladı: “İnsanoğlu’nun kısa süre önce Batı girişiminde bütünleştiği Büyük Toplum”a dair olasılıklar, dünyanın her bir yerinde tüm sınıflar ve milliyetten halklar arasında endişeli bir bekleyiş do­ğurmuştur. Bu durumda, son takvim yılı boyunca uluslararası meselelerin gelişiminde yaşanan başarı­sızlıklar ve başarıların dengesini kısaca ve üstünkörü şekilde tespit etmek, uygunsuz kaçmayabilir.” (53)

E.H. Carr’ın Yirmi Yılın Krizi adlı kitabındaki te­mel argümanı önceden ortaya atan ve Tarihin bir Araştırması’ndaki argümanı geliştiren Toynbee, “aç ile doymuş, sahip olan ve mahrum olan, endişeli ile huzursuz arasındaki ayrılığın ortaya çıktığı” konusun­da uyarıda bulunmuştur. Ona göre, bu durum, her iki tarafta da, savaş sonrası Avrupa’daki sorunların yeni mantık yöntemleri, tartışmalar ve uzlaşılarla değil, ancak eski şiddet yöntemleriyle çözülebileceği konu­sunda bir kanıya varılması anlamına gelecektir. (54)

Uluslararası İlişkiler Araştırması’nın sonraki bö­lümlerinde, Toynbee, Cemiyet’in ilkeleri ve pratikle­rine dönmek üzere tutkulu bahaneler eşliğinde karma bir tarafsız söyleme ve Batı devletleri arasında ve içinde artan bölünmeleri çözmeye dönük araçlar bul­ma çabalarına girişir. 1931 yılındaki sayısı, annus horribilis (korkunç yıl) olarak adlandırdığı yıla dair alınan dersler konusunda uzun ve duygulu bir fikir muhakemesiyle başlatılmıştır. O yıl, “dünyanın dört bir tarafındaki kadınlar ve erkekler, Batı’nm güvenlik sisteminin artık işlemediğini düşünmeye başlamışlar­dır.” (55) 1930’lı yıllar ilerledikçe, duygularını daha fazla dışa vurmaya başladı. Toynbee, 1933 yılındaki Uluslararası İlişkiler Araştırması’nda, Batı medeniye­tinin iki sacayağı olan hümanizma ve Hıristiyanlığın, “günahkar İnsan Doğası’nın ibadetiyle” yer değiştir­diği konusunda sitemde bulunmuş, Nazizm’i “siyasi dini bir hareketin ikmali, pagan bir tapınma ve darkafalı insan topluluklarının ibadeti” olarak yaftalamıştır.(56) 1935 yılında yayımlanan Uluslararası İlişkiler Araştırması’nda ise (2 ciltlik olarak yayımlanmıştı), bir adım daha öteye gitmiş, Mussolini’nin Habeşis­tan’ı fethetmesini ve Batı’nın bu konuda ona karşı gelmemesini, “uluslararası tarihin trajik bir olayı” olarak nitelendirir ve bu olayın ancak “günah ve inti­kam öyküsü” olarak tanımlanabileceğini söyler. (57)

Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde, Uluslararası İlişkiler Araştırması ve Tarihin bir Araştırması, Toyn­bee’nin 21.yüzyılın Belalar Çağı’nın sebeplerini de­ğerlendirmesinin bir temelini sunmuştur. Toynbee, Milletler Cemiyeti’nin başarısızlığını ve siyasi elitle­rin “yerel” veya “sınırlı” egemen devletlerin ötesine geçmedeki beceriksizliğini, “yaratıcılığın” kaybının göstergeleri olarak nitelendirmiştir. (58) Endüstriyel­leşme ve dünyayı ekonomik olarak birleştiren modem iletişimin doğurduğu sorunlara uygun yanıtlar veril­memişti. Toynbee’ye göre, “eksiksiz uluslararasıcılık, modem medeniyetin dağılmasının tek alternatifiydi, ancak halen gerçekleşmedi.” (59) “Ülke içindeki pro­letaryanın” büyük kısmı, bunun doğru olduğunu bili­yor, ancak “başat azınlık” bunu fark edemedi ve gere­ken yaratıcı yanıtı veremedi. Daha da kötüsü, ülke dışında bir proletarya toplanıyor, bu kez duvarların içinde ve ötesinde, ve bunlar hem komünist hem de faşist olup şiddet yanlısı aşinalar. Bunlar, kendi sahte idollerine eşit bir tapınmayla bağlılar ve onlar için ibadet ediyorlar.

Toynbee, bu zor durumun geçmişte nasıl çözüldü­ğünü biliyor. Helen dünyasında, Romalı başat azınlık, sınırları içinde düzeni sürdürmek için şiddet içeren yollara başvurdular, onlar dışındaki barbarlara savaş açtılar, bir imparatorluk kurdular. Ancak, Toynbee’ye göre, böylesi bir imparatorluk veya “evrensel devlet,” tebrik edilmesi gereken bir şey değildi. Bu, “başat bir azınlığın toplanmasıydı; medeniyetin karşılaştığı so­runlara yönelik tam da yaratıcı bir yanıt olarak görü­lemezdi ve iç ve dış proleterlerin elinde olası bir “he­zimet” olmaya mahkumdu. (60) Çağdaş dünyaya yönelik ders ise netti. 1938 yılı itibariyle, Toynbee, hal­ihazırda yaşanan Belalar Zamanı ’nın, yeni bir “evren­sel devlet” kurulmasına yol açabileceği konusunda hal­ka yönelik uyanlarda bulunuyordu. “Kolektif güvenliğin başarısını sağlayamazsak,” demişti o yılın Mart ayında Chatham House’taki bir topluluğa yaptığı konuşmada,” bu durumda dünya siyasi olarak birleşe­cek, ama banşçıl bir anlaşma olmayacak bu; bazı güçlü ülkeler veya ülkeler grubu tarafından askeri bir fetih şeklinde eski güç yöntemleriyle olacak.” (61) Ve İngi­liz imparatorluğunun bu süreçte galip gelmesi mümkün değildi Toynbee’ye göre; keza “anarşik bir dünyada herkesin herkesle mücadele ettiği bir ortamda birden fazla raundda hayatta kalması mümkün değildi.” (62)

Nazizm’in mağlubiyeti, Toynbee’nin, dünyanın kı­sa süre içerisinde ya anlaşmayla ya da daha muhtemel güçle birleştirileceğine dair kanısını değiştirmek konusunda fazla bir etkide bulunmadı. Bu savaş son­rası ortamda, dünyanın ekonomik ve kültürel olarak birleştiği, bundan sonra da siyasi birleşmenin gelmesi gerektiği noktasının üzerinden gitmeye devam etti. (63) Ancak, bu düşünce yapısı, iki kritik noktada de­ğişti. Öncelikle, Avrupalıların şimdilerde bu büyük girişimde anlamlı bir rol oynayabilecekleri konusun­da kuşkulara kapılmıştı. 1946 gibi erken bir tarihte, Toynbee, ABD ve Sovyetler Birliği’nin yeni “dev devletlerinin”, şimdilerde sözü dinlenen yegane dev­letler olduğunu söylüyordu dinleyicilere. Bu devletler, Britanya ve Fransa’yı gölgeleri altında bırakmışlardı, keza bu yükselen ulus-devletler, dört yüz yıl önce Ve­nedik, Floransa, Gent ve Brüges gibi şehir devletlerini de gölgede bırakmışlardı. (64) Toynbee’nin Uluslara­rası İlişkiler’de iddia ettiğine göre, ABD ve SSCB, şimdilerde tıpkı Roma ve Kartaca gibi, birbirleriyle karşı karşıya kalmışlardı ve “hayatta kalan bir Büyük Güc’ün geriye kalan son rakibi yere serdiği ve fetih yoluyla dünyaya barışı getirdiği” bir savaş ortamını bekliyorlardı. (65) Bu sebepten ve başka sebeplerden ötürü, Toynbee, günümüzdeki Belalar Çağı’nın sorun­larına verilecek doğru yanıtların siyasette değil, dinde olduğu konusunda görüş birliğine varmıştı. Toynbee’nin düşüncesinin bu boyutu karmaşıktır ve çeliş­kili olmaya devam etmektedir. Kendisi, klasik bir Anglikan olarak yetişmiş, ancak 10’lu yaşlarında inancını yitirmiş ve 20’li yaşları ile 30’larm başında agnostik olarak kalmıştır. 1930’ların başında ise, kişi­sel ve kamusal koşullar gereği, perspektifinde bir de­ğişim yaşamıştır. Evliliğinde sorunlar ortaya çıkmış, bir tarihçi olan Eileen Power ile bir ilişki yaşamayı denemiş, herhangi bir ilişki başlamamasına rağmen daha sonraları bunun pişmanlığını yaşamıştır. (67) Karısı Rosalind kendi ateist ailesine karşı isyan etti­ğinde ise, yeni gerilim noktaları ortaya çıkmış, 1932 yılında Roman Katolikliğine geçmiş ve “Katolik ger­çekliğini savunmaya” karar verdi. (68) Toynbee o ka­dar uzak bir noktaya gitmeyecekti, ancak kendi inanç­larını yeniden değerlendirmeye başladı, en tercih ettiği siyasi çözümlerin artık işe yaramadığını giderek daha çok fark eder hale geldi. Seküler toplumları eleş­tirirken giderek daha çok dini kavramlara başvurmaya başladı; 1930’ların başında söylemi giderek daha din içerikli hale geldi; günahtan, putperestlikten, kurtu­luştan söz etmeye başladı.

1939 yılının çifte felaketleri savaşın patlak vermesi ve en büyük oğlu Anthony’nin intiharıToynbee’yi Hıristiyanlığın kabulü noktasına oldukça yak­laştırdı ama Rosalind’in istediği gibi Roma Katolikliği’ne değil.(69) 1940 yılında Burge’yi oku­yunca ise (“Hıristiyanlık ve Medeniyet”) kritik bir dö­nemece erişmiş oldu. İlk başta Gibbon’a, Hıristiyanlı­ğı Helen medeniyetini “yıkan unsur” olarak ele aldığı için saldırdı; Hıristiyanlığın çöküşünün sebeplerinin çok daha derinde, İ.Ö. 5.yüzyılda ve siyasi teorinin doğduğu dönemlerde olduğunu iddia etti; bireyin dev­let karşısındaki yükümlülüklerine odaklandı. (70) Toynbee, aynı zamanda, “evrensel devletlerin” yıkın­tılarından ortaya çıkan “evrensel dinlerin”, (tıpkı Hı­ristiyanlığın Roma imparatorluğundan ortaya çıkması gibi) medeniyetlerin entelektüel miraslarının koruyu­cusu olduğu ve kendi içlerinde koruduklarını sonraki medeniyet kuşaklarına aktardıkları yönündeki ilk dö­nem tezini reddetti.(71) Artık, Toynbee şuna inanı­yordu: medeniyetler, “dinin hizmetçileridir” ve “tarih­sel işlevleri”, çöküşleriyle birlikte, “her zaman için daha derin bir dini öngörünün ortaya çıkmasına dair ilerlemeci bir sürecin atlama taşlan” olmalarıdır.(72) Batı medeniyetlerinin çöküşü, eğer gerçekleşirse, ma­temi tutulacak bir şey değildir: Batı, dünyayı bir araya getirmiştir, tıpkı Roma imparatorluğunun daha önce yaptığı gibi ve artık Hıristiyanlık yayılabilirdi. (73)

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Toynbee, bir Angli­kan olarak ibadetini yapmıştı, ancak Hıristiyanlığın Or­todoks yorumlarından da uzallaşmıştı. Ortada üç etmen vardı: (1) yavaş yavaş ilerleyen inancı (bunu 1930’lardan beri koruyordu ve bunu. Tanrı’ya giden birçok yol olduğu ve Hıristiyan yolunun da bunlardan sadece biri olduğu şeklinde yorumlıyordu)(74). (2) 1942 yılında Rosalind ile evliliğinin bitmesi, ki bu da Roma Kato­likliği’ne geçiş yolunu kapatmış oldu. (3) İkincisiyle bağlantılı: oğlu hakkındaki üzüntüsü ve Rosalind’e dair duygularıyla başa çıkabilmek için Toynbee psikoterapi sürecinden geçti, bu sırada da C.G. Jung’un çalışmala­rını inceleme fırsatı buldu. (75) Jung’un fikirleri, Toynbee’nin daha erken dönemde Platon, Bergson ve diğer­leriyle kesişen yollarıyla uyumluydu. Jung’un “arketipleri” sayesinde, “yüksek dinler” olarak nitelen­dirdiği şeyin farklı boyutları hakkında düşüncelerini örgütlemenin bir yolunu bulmuş oldu.Araştırma’nın son ciltlerinde ve Gifford Okumaları dizisinde (“Bir Tarihçinin Dine Yaklaşımı” olarak yayımlanmıştır), Toynbee’nin iddiası şuydu: çağdaş dünyanın önde ge­len dört “yüksek dini” olan Hıristiyanlık, Hinduizm, İslam ve Mahayana Budizm, aynı amaca farklı yollar­dan gidiyordu: Allah Aşkı. (76)Hepsi, erken dönem din düşünceleri konusunda ilerlemeleri temsil ediyor­du, çünkü insanoğlunu doğadan ve kendinden alıp Tanrı’ya yakınlaştırmalardı. Ve tümüne de çağdaş dünyada ihtiyaç duyuluyordu, keza sadece bu yüksek dinler, insanları diğer insan yapımı putlara (mantık, bilim veya modem egemen devlet gibi) tapmaktan alıkoyabilirdi. Bir diğer deyişle, “Belalar Çağı”, tari­hin bize yüksek dinler konusunda söylediklerinin ka­bulünü gerektirmektedir: her bir dinin siyasi söylem­lerin ötesine geçmesi ve medeniyeti daha üst bir aşamaya çıkarması. Araştırma ve diğer birçok kitap, makale, okuma ve konuşmada, Toynbee, insanoğlu­nun materyalizmden, eşitsizlikten, bölgesel çatışma­lardan ve nükleer yok ediş tehdidinden (keza bir dev­letin evrensel imparatorluk arayışlarında bu aşamalar söz konusu olabilmektedir) azade olması için “ruhani bir devrim”önermekteydi.

SONUÇ:

İnsan ırkı, elde ettiği’ teknolojik hüner sa­yesinde, taahhüt edilmiş evrensel soykırım ile tek bir aile olarak yaşamayı öğrenmek arasında bir tercih yapmak zorundadır artık. Toynbee, bugün artık göz­den düşmüştür en azından uluslararası ilişkiler ko­nusunda çalışan akademisyenler arasında. Bu ilgi noksanlığının ardında iyi sebepler bulunmaktadır ve kötü sebepler de… Yazdıkları sıkıcıydı, aşırı süslüydü, genellikle de iyi bir editörün elinden çıkmamış olur­du. Çok fazla ve çok hızlı yazardı. Teorilerini genel­likle net olmayan bir şekilde ifade ederdi; kinaye veya alegori kullanırdı. Onları anlamak, klasikleri, İncil’i ve diğer büyük din kitaplarını, Bergson’u ve Jung’u bilmeyi gerektirirdi.

Foreign Affairs ve International Affairs’te yayımlanan denemelerinin yanı sıra -ki bunlar net, direkt ve anlaşılırdı- Toynbee’nin çalışmalarının geri kalanının büyük bölümü, ilgi çekici değildi; bazıları insanı hiç tatmin etmezdi. Toynbee, ulus lararası ilişkilerin akademik düzlemine ciddi katlılarda bulundu; daha sonraki kuramcıların (örneğin Martin Wight) (79) ve Orta Doğu araştırmaları yapan bazı tartışmalı yazarların (80) düşüncelerini şekillendirdi ve tarihte kalıcı bir etki bıraktı – özellikle de Amerika’da. (81) Ancak, son kertede, Toynbee’nin politika ve uygulama konusundaki kamusal tartışmalara olan katkısı, en uzun erimli olanıydı.

Toynbee’nin bir tarihçi veya kuramcı olarak gözden düşme sebebi ne olursa olsun, kendisi güncel gelişmeleri çok iyi okurdu. 1930′ lu yılların sonunda yayımlanmış makaleleri ise, oldukça etkileyicidir: “Münih’ten sonra: dünyanın görünümü” ve “tarihte bir dönüm noktası” Avrupa’daki güç dengesinin dokunaklı açıklamalarıdır. (82) Toynbee’nin liberalizme yönelik ütopik inancı, Carr’ın totaliter realizminden baskın gelmişti; Hitler’e direnmek, ahlaki ve stratejik olarak tercih edilir bir amaçtı. (83) Toynbee’nin Avrupa emperyalizminin adaletsizlikleri hakkındaki görüşleri -ve Batı’nın “geri kalanlar” üzerindeki geniş etkisi- şimdilerde kapsamlı bir şekilde kabul ediliyor. Ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir dünya devleti kurulacağına dair öngörüsü gerçekleşmezken, ABD ve Sovyetler Birliği’nin dünya siyasetindeki en nüfuzlu güçler olarak Britanya ve diğer Batı Avrupalı devletlerden üstün çıkması konusundaki tahmini de, oldukça kurnazca ve öngörülüydü. (84) Toynbee, genellikle cesur, insancıl biri olarak takdiri hak ediyor; kendisi Yirminci Yüzyıl’ın Belalar Çağı’nı oldukça doğru yorumlamıştır. Her zaman haklı değildir ve yöntemleri, taklit girişimlerini reddeder. Ancak, özellikle International Affairs’ın sayfalarında, bu alanın akademisyenleri tarafından kamu tartışmalarının etkilenmesi ve bilgilendirilmesi için neler yapılabileceğini ve nelerin yapılması gerektiğini göstermiştir. (Chathamhouse)

Dipnotlar

  1. 1

    See esp. Andrea Bosco and Cornelia Navari, eds, Chatham House and British foreign policy, 1919–1945: the Royal Institute of International Affairs in the inter-war period (London: Lothian Foundation Press, 1994); and, notoriously, Elie Kedourie, ‘The Chatham House version’, in his The Chatham House version and other essays (Hanover and London: Brandeis University Press and University Press of New England, 1984; first publ. 1970), pp. 351–94.

  2. 2

    Toynbee handed over the postwar volumes first to Coral Bell and then to others, including Geoffrey Barraclough, in the early 1950s, though he continued to work on those on the war years. The last of these was published in 1958.

  3. 3

    Arnold J. Toynbee, A study of history, 12 vols (London: Oxford University Press, 1934–61).

  4. 4

    See W. H. McNeill, Arnold J. Toynbee: a life (New York: Oxford University Press, 1989); and, for a full list of his work, S. Fiona Morton, ed., A bibliography of Arnold J. Toynbee (Oxford: Oxford University Press, 1980).

  5. 5

    There is controversy about this episode. See esp. W. H. McNeill, ‘Toynbee revisited’, in Wm Roger Louis, ed., Adventures with Britannia: personalities, politics and culture in Britain (Austin, TX: University of Texas Press, 1996), p. 177.

  6. 6

    See Kedourie, ‘The Chatham House version’.

  7. 7

    McNeill, Arnold J. Toynbee, p. 172. Toynbee’s recollections of the interview were typed up and passed on to the then Foreign Secretary, Anthony Eden. See the transcript, dated 13 March 1936, in Toynbee MS 76, Bodleian Library, Oxford.

  8. 8

    Carr, review of Toynbee, Survey of International Affairs, 1935 in International Affairs 16: 2, 1937, p. 28ya.

  9. 9

    E. H. Carr, The twenty years’ crisis: an introduction to the study of international relations, 1st edn (London: Macmillan, 1939), pp. 53, 82n. 2, 100–101, 103, 142.

  10. 10

    Toynbee replied at length to his many critics in A study of history, vol. 12 (London: Oxford University Press, 1961), but his peers were unconvinced. Among today’s historians, as Michael Lang recently observed, Toynbee is ‘regarded like an embarrassing uncle at a house party’: ‘Globalization and global history in Toynbee’, Journal of World History 22: 4, 2011, pp. 747–83.

  11. 11

    Maurice Cowling, Religion and the public doctrine in modern England, I (Cambridge: Cambridge University Press, 1980), p. 20. On Toynbee’s ‘laws’, see Pieter Geyl, ‘Toynbee’s system of civilizations’, in M. F. Ashley Montagu, ed., Toynbee and history: critical essays and reviews (Boston, MA: Porter Sargent, 1956), pp. 39–72.

  12. 12

    See, for example, Wayne Eltree, ‘Toynbee’s treatment of Chinese history’, in Montagu, ed., Toynbee and history, pp. 243–72.

  13. 13

    Ian Hall, ‘The “Toynbee convector”: the rise and fall of Arnold J. Toynbee’s anti-imperial mission to the West’, The European Legacy 17: 4, 2012, pp. 455–69.

  14. 14

    For a representative review, see Geoffrey Hudson, ‘Professor Toynbee and Western civilisation’, The Criterion, xv, October 1935–July 1936, collected edn (London: Faber & Faber, 1967), pp. 441–54.

  15. 15

    Ian Hall, Dilemmas of decline: British intellectuals and world politics, 1945–75 (Berkeley, CA: University of California Press, 2012), pp. 131–51.

  16. 16

    Douglas Jerrold, The lie about the West: a response to Professor Toynbee’s challenge (London: J. M. Dent & Sons, 1954).

  17. 17

    A. J. P. Taylor, ‘Much learning … ‘, in Montagu, ed., Toynbee and history, p. 117. See also Hugh Trevor-Roper, ‘Testing the Toynbee system’, in Montagu, ed., Toynbee and history, pp. 122–4.

  18. 18

    This neglect has begun to be addressed. See, for example, Luca G. Castellin’s Ascesa e decline delle civiltà: La teoria delle macro-trasformazioni politiche di Arnold J. Toynbee (Milan: Vita e Pensiero, 2010) and Cornelia Navari, ‘Toynbee, decline and civilization’, in her Public intellectuals and international affairs: essays on public thinkers and political projects (Dordrecht: Republic of Letters, 2012), pp. 113–36.

  19. 19

    See Henry Kissinger, ‘The meaning of history: reflections on Spengler, Toynbee and Kant’, unpublished undergraduate honours thesis, Harvard University, 1950; Hans J. Morgenthau, ‘Toynbee and the historical imagination’, Encounter 4: 3, 1955, pp. 70–76; Kenneth Thompson, Toynbee’s philosophy of world history and politics (Baton Rouge and London: Louisiana State University Press, 1985); also Martin Wight, Systems of states, ed. Hedley Bull (Leicester: Leicester University Press, 1977); Hedley Bull and Adam Watson, eds, The expansion of international society (Oxford: Clarendon Press, 1984). Toynbee still has a particularly strong following in Japan. See Jacob Kovalio, ‘A. J. Toynbee and Japan’, in Kovalio, ed., Japan in focus (Toronto: CAPTUS Press and York University Publications, 1994), pp. 301–312.

  20. 20

    Toynbee, A study of history, vol. 12, p. 577. See also ‘Three Greek educations’, in Arnold J. Toynbee, Experiences (London: Oxford University Press, 1969), pp. 10–45.

  21. 21

    Toynbee, Experiences, pp. 66–71.

  22. 22

    Toynbee, Experiences, pp. 38–40. For a discussion of this episode and its significance, see McNeill, ‘Toynbee revisited’, p. 177.

  23. 23

    See Richard Clogg, Politics and the academy: Arnold Toynbee and the Koraes chair (London and New York: Routledge, 1986).

  24. 24

    Lang, ‘Globalization and global history in Toynbee’, pp. 750–55. See also Henri Bergson, Creative evolution, trans. Arthur Mitchell (Mineola, NY: Dover, 1998; first publ. 1911); J. C. Smuts, Meaning and holism, 3rd edn (London: Macmillan, 1936).

  25. 25

    See Toynbee, Nationality and the war (London and Toronto: Dent, 1915), p. 6. For a later iteration of this argument, see Toynbee, ‘Economics versus politics’, The Listener 4: 95, 1930, pp. 824–5.

  26. 26

    Toynbee, Experiences, p. 75.

  27. 27

    Roland N. Stromberg notes that from the mid-1920s to 1939, Toynbee established the habit of finishing the Survey for the previous year by June of the next, then handing over the copy-editing and proofs to his assistant, Veronica Boulter, so that he could write the Study from July to November: ‘A study of history and a world at war: Toynbee’s two great enterprises’, in C. T. McIntire and Marvin Perry, eds, Toynbee reappraisals (Toronto: University of Toronto Press, 1989), p. 141.

  28. 28

    See the opening epigraphs in Arnold J. Toynbee, Survey of international affairs, 1920–1923 (London: Oxford University Press, 1927).

  29. 29

    Toynbee, Survey of international affairs, 1920–1923, pp. 61–4.

  30. 30

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 5.

  31. 31

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 27.

  32. 32

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 17–50.

  33. 33

    Here Toynbee took his cue especially from Edward Freeman, whose Historical essays he once called, in correspondence, ‘one of the greatest historical books of the world’ (Toynbee to Darbishire, 19 Aug. 1912, Toynbee MS 80).

  34. 34

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 172–7.

  35. 35

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 207–49.

  36. 36

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 250–71.

  37. 37

    See e.g. Toynbee’s unpublished essay, ‘What the historian does’, read to an undergraduate club in the academic year 1910–11, Toynbee MS 1, p. 6. He was still reading Bergson in the 1920s: see Toynbee to Darbishire, 23 Sept. 1925, Toynbee MS 80.

  38. 38

    See Bergson, Creative evolution and The two sources of morality and religion, trans. R. A. Audra and C. Brereton (Notre Dame, IN: University of Notre Dame Press, 1986).

  39. 39

    Toynbee to Darbishire, 17 May 1911, Toynbee MS 80.

  40. 40

    A lengthy discussion of examples of these individuals takes up the second half of vol. 3 of A study of history. See esp. pp. 217–376.

  41. 41

    In 1918, Toynbee had considered writing ‘a short history of Greece, and a much longer history of how Rome destroyed the world’, specifically to recount his understanding of the causes and consequences of the Great War in parables, noting: ‘I believe that one can put one’s experience of the war best in parables’ (Toynbee to Darbishire, 5 May 1918, Toynbee MS 80).

  42. 42

    Toynbee, A study of history, vol. 5, p. 16.

  43. 43

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 53.

  44. 44

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 137.

  45. 45

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 86–7.

  46. 46

    Toynbee, A study of history, vol. 1, p. 89.

  47. 47

    Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 92–129.

  48. 48

    Toynbee, Democracy in the atomic age, the Dyason Lectures 1956 (London: Oxford University Press, 1957), p. 39.

  49. 49

    Toynbee, A study of history, vol. 5, pp. 35–193.

  50. 50

    Toynbee, A study of history, vol. 5, pp. 194–319.

  51. 51

    Toynbee, A study of history, vol. 5, pp. 376–568.

  52. 52

    The one exception to this rule was the Survey for 1928, which contained an extraordinary paean of praise for the Pact of Paris.

  53. 53

    Toynbee, Survey of international affairs, 1930, pp. v–vi.

  54. 54

    Toynbee, Survey of international affairs, 1930, p. 10.

  55. 55

    Toynbee, Survey of international affairs, 1931, p. 1.

  56. 56

    Toynbee, Survey of international affairs, 1933, pp. 4, 111.

  57. 57

    Toynbee, Survey of international affairs, 1935, vol. 2, p. 1.

  58. 58

    Arnold J. Toynbee, ‘Historical parallels to current international problems’, International Affairs 10: 4, 1931, pp. 479–92.

  59. 59

    Arnold J. Toynbee, ‘The trend of international affairs since the war’, International Affairs 10: 6, 1931, p. 806. See also hisEconomics and politics in international life, Montague Burton Foundation Lecture 1930 (Nottingham: University College, 1930).

  60. 60

    On the dynamics of ‘rally-and-rout’, see Toynbee, A study of history, vol. 6.

  61. 61

    Arnold J. Toynbee, ‘The issues in British foreign policy’, International Affairs 27: 3, 1938, p. 317.

  62. 62

    Toynbee, ‘The issues in British foreign policy’, p. 318.

  63. 63

    Arnold J. Toynbee, Civilization on trial (London: Oxford University Press, 1946), pp. 91, 158. See also ‘The unification of the world and the change in historical perspective’, History 33: 117–18, 1948, pp. 1–28.

  64. 64

    Arnold J. Toynbee, ‘The virtue of the middle way’, The Listener 36: 931, 1946, p. 661.

  65. 65

    Arnold J. Toynbee, ‘The international outlook’, International Affairs 23: 4, 1947, p. 464.

  66. 66

    For a good but terse treatment of the subject, see Christian Peper, ‘Toynbee: an historian’s conscience’, in McIntire and Perry, eds, Toynbee reappraisals, pp. 50–62.

  67. 67

    McNeill, Arnold J. Toynbee, pp. 141–3.

  68. 68

    William H. McNeill, ‘Some unresolved questions’, in McIntire and Perry, eds, Toynbee reappraisals, p. 43.

  69. 69

    See the reference to Toynbee’s ‘public anxiety and private grief’ in the Preface to A study of history, vol. 4, p. viii, as well as his references to St Augustine’s City of God on p. ix. For context, see McIntire, ‘Toynbee’s philosophy of history: his Christian period’, in McIntire and Perry, eds, Toynbee reappraisals, pp. 66–71.

  70. 70

    Arnold J. Toynbee, Christianity and civilisation, Burge Memorial Lecture (London: Student Christian Movement Press, 1940), pp. 8–11.

  71. 71

    On the role of Christianity in bridging Hellenic and western society, see Toynbee, A study of history, vol. 1, pp. 56–7. For one intriguing take on this supposed phenomenon, see Walter M. Miller Jr’s extraordinary novel A canticle for Leibowitz (New York: Eos, 2006; first publ. 1959).

  72. 72

    Toynbee, Christianity and civilisation, pp. 14, 23.

  73. 73

    Toynbee, Christianity and civilisation, p. 23.

  74. 74

    See Peper, ‘Toynbee: an historian’s conscience’, p. 53.

  75. 75

    For an account of what Toynbee took from Jung, see Arnold J. Toynbee, ‘The value of C. G. Jung’s work for historians’, Journal of Analytical Psychology 1: 2, 1956, pp. 193–4.

  76. 76

    See esp. Toynbee, A study of history, vol. 7, and Arnold J. Toynbee, An historian’s approach to religion (London: Oxford University Press, 1956).

  77. 77

    Arnold J. Toynbee, America and the world revolution (London: Oxford University Press, 1962), pp. 75–7.

  78. 78

    Toynbee, A study of history, vol. 12, p. 579.

  79. 79

    Ian Hall, ‘Challenge and response: the lasting engagement of Arnold J. Toynbee and Martin Wight’, International Relations 17: 3, 2003, pp. 389–404.

  80. 80

    On Toynbee’s influence, see Albert Hourani, The emergence of the modern Middle East (Berkeley and Los Angeles, CA: University of California Press, 1981).

  81. 81

    Toynbee was particularly important for scholars like W. H. McNeill, whose The rise of the West: a history of the human community(Chicago: University of Chicago Press, 2009) continues to appeal, 50 years after its original publication in 1964.

  82. 82

    Arnold J. Toynbee, ‘After Munich: the world outlook’, International Affairs 18: 1, 1939, pp. 1–28; ‘A turning point in history’, Foreign Affairs 17: 2, 1939, pp. 305–20.

  83. 83

    E. H. Carr, The Soviet impact on the western world (New York: Macmillan, 1947).

  84. 84

    Arnold J. Toynbee, ‘The international outlook’, International Affairs 23: 4, October 1947, pp. 463–76.

 Kaynak: http://www.chathamhouse.org/publications/ia/archive/view/196607
Pdf ve metin: http://onlinelibrary.wiley.com/doi/10.1111/1468-2346.12093/full
http://www.chathamhouse.org/sites/default/files/public/International%20Affairs/2014/90_1/INTA90_1_02_Hall.pdf
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

“BEYAZ YAHUDİLER” ile “SİYAH YAHUDİLER”


Çin Radyosu Ve Bianet

ETYOBYA, İMALAT MERKEZİ OLMA YOLUNDA

YENİ ETYOBYA’NIN ARKASINDA İSRAİL VE ÇİN OLACAK

Etyopya, Çin yatırımlarının desteğiyle Afrika’nın imalat merkezi olmaya çalışıyor. Çinli şirketler, aldıkları işçileri eğitmekle işe başlıyor. Andrew Moody ve Whang Chao, 27 Ocak günü China Daily gazetesinde, Etyopya’daki Huajian ayakkabı fabrikasından izlenimlerini yazdılar. Yazı şu sözlerle başlıyor: “Modem, pırıl pırıl bir tesis, tüm personel düzgün üniformalar içinde; bu Shenzhen veya Guangzhou’da bir kamu üretim tesisi olabilir. Ama değil. Huajian ayakkabı fabrikası, Addis Ababa’nın merkezinden yaklaşık 30 kilometre uzakta yer alıyor…”

3 bin işçi istihdam eden Huajian, sadece bir fabrika olmanın ötesinde anlam taşıyor. Afrika Boynuzu üzerine yer alan ve Afrika’nın en önemli ekonomilerinden biri olan Etyopya’daki bu yatırım, devrim niteliğinde yatırımlar zincirinin başlangıcı olabilir.

Afrika için model olabilir

Etyopya hükümetinin desteklediği Çin yatırımlarıyla, Etyopya’nın tarıma bağımlı bir ekonomi olmaktan kurtulup, imalat ekonomisi haline gelmesi umuluyor. Tarım Etyopya milli gelirinin yüzde 43’ünü, imalat ise sadece yüzde 4’ünü oluşturmaktadır. Bu dönüşüm başarılı olursa, Afrika’nın geri kalanı için bir model olabileceği düşünülüyor. Böylece Bangladeş, Hindistan, Vietnam, Kamboçya ve Çin’den başka yatırımların, çok uluslu şirketlerin bölgeye çekilebileceği belirtiliyor. Yüzde 50 ile dünyanın en yüksek genç işsizlik oranına sahip ülkelerinden biri olan Etyopya’da imalat sektörünün gelişmesi, sorunun çözümüne büyük katkı sağlayabilir!

“Batı artık yapamaz, Çin yapıyor”

Çin merkezli Huajian Grubu, Çin Afrika Kalkınma Fonu ile birlikte 2,5 milyar dolarlık yatırım planladı. Plana göre beş yıl içinde 100 bin istihdam yaratacak büyük bir ayakkabı üretim üssü oluşturulacak ve yılda ortalama 4 milyar dolarlık ayakkabı ihraç edilecek. Şirket, Coach, Clarks ve Guess gibi önde gelen markalar için ayakkabı üretiyor.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su ve eski başkan yardımcısı Helen Hai’nin, fabrikanın kurulmasında önemli rolü oldu. Helen Hai, Çin’in 20 yıldır “dünyanın üretim atölyesi”olmasının, bu alanda Çin’e karşılaştırmalı üstünlük sağladığını vurguluyor. Batı’da Çin’in yüksek işgücü maliyetleri nedeniyle imalat sektöründe gerilediği söyleniyor. Ancak Afrika gibi alanlar, Çin şirketleri için yeni kaldıraç olabilir.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su Helen Hai, “İmalat avantajı, Çin’e Batı’dan gelmişti. Batı artık bu tür girişimleri yapamaz. Şimdi Çin, teknolojisini ve birikimini, buralardaki rekabetçi işgücü maliyeti ile birleştirecek” diyor. Çin’de üretim maliyeti yüzde 22 iken Etyopya’da yüzde 2. Ancak lojistik yüzde 2’den yüzde 8’e yükseliyor. Helen Hai, “Lojistik maliyetleri, Afrika’da iş yaparken karşılaşılan en büyük sorun” diyor.

“Afrika halkına armağan”

Çin, bölgede altyapı eksikliğinin giderilmesi için de son on yıldır önemli katkılarda bulundu. Çin’in en büyük devlet şirketlerinden biri olan China Çommunications Construction, 2004 yılında tamamlanan 100 milyon dolarlık bir ring yol projesi de dahil olmak üzere, Addis Ababa’da birçok otoyol inşa etti. Yine Addis Ababa ile Adama kenti arasında 80 kilometrelik yol inşasıyla ilgili 612 milyon dolarlık bir başka proje de devam ediyor. Yakın zamanda duyurulan 250 milyon dolarlık bir başka proje, Addis Ababa Bole Uluslararası Havalimanı’nm genişletilmesiyle ilgili. Proje, Çin Exim Bank kredisiyle finanse edilecek.

Çin’in Afrika ile derinleşen ilişkisinin bir başka sembolü, Çin hükümeti tarafından “Afrika halkına armağan” edilen pırıl pırıl yeni Afrika Birliği merkez binasıdır. Bina 124 milyon dolara maloldu.

Çin ile Etyopya arasındaki ticaret geçen on yılda 25 kat arttı ve 2012’yılında 1,8 milyar dolara yükseldi. Ancak Çin’in ihracatı 1,5 milyar dolar iken Etyopya’nm ihracatı 300 milyon dolar. İki ülke arasındaki ticaretin 2015 yılına kadar 3 milyar dolara yükselmesi bekleniyor. Addis Ababa Milenyum Salonu’nda 2013 Aralık’ında düzenlenen Çin-Afrika Mal, Teknoloji ve Hizmet Fuarı’na 150’den fazla Çinli şirket katıldı. Fuar, iki ülke arasında planlanan ilişkilerde bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Çin’in Dışişleri Bakanı Wang Yi, bu yılın başlarında Addis Ababa ziyareti sırasında Etyopya ile özellikle tarım ürünleri ve tekstil alanlarında ticari ilişkileri derinleştirmek istediklerini söyledi. Wang Yi, yurtdışında işlerini genişletmek isteyen Çinli tekstil ve tarım şirketleri için Afrika’nın en uygun yer olduğunu; Çinli şirketlerin kendi sanayileşme sürecini hızlandırırken Afrika’ya yardım edeceklerini belirtti. Addis Ababa Çin Büyükelçiliği, Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, özellikle düşük maliyetli makine üretiminde ve yüksek mühendislik gibi alanlarda, Çin’in Batı ülkeleri karşısında üstünlükleri olduğunu belirtiyor. Çin’in Etyopya’nın kalkınmasında önemli bir rol oynadığını belirten Qin, Etyopya ilişkilerinin, Batı’nın suçlamalarını yalanladığına dikkat çekiyor. Batı medyası, devamlı olarak, Çin’in Afrika’nın kaynaklarına göz diktiğini, yeni bir sömürgeci güç olduğunu işliyor. Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, Etyopya’nın doğal kaynak zengini bir ülke olmadığına dikkat çekiyor.

“Siyasi olarak önemli”

Addis Ababa Üniversitesi ekonomi profesörü Alemayehu Geda, 80 milyondan fazla nüfusuyla Etyopya’nın, Afrika’nın ikinci en kalabalık ülkesi olduğunu ve siyasi olarak önemli olduğunu belirterek şöyle konuşuyor; “Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir. Çinli şirketlerin inşa ettiği elektrikli demiryolu gibi altyapı tesisleri, diğer ülke liderleri için de cezbedici olacaktır.”

Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir.

Addis Ababa Üniversitesi Barış ve Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nden öğretim görevlisi Fana Gabresenbet, Çin’in Etyopya ya da Afrika’da bir sömürgeci güç olarak hareket etmediğini, ancak siyasi etki yaratmak istediğini düşünüyor. Fana Gabresenbet, şöyle konuşuyor: “Biz petrole ve değerli doğal kaynaklara sahip değiliz. Ancak Etyopya, Sudan’daki siyasi süreç açısından potansiyel olarak önemli bir ülkedir.”

En büyük çelik şirketi, faaliyete başladı

Spiral çelik ve diğer çelik ürünleri yapan Eastern Steel, ülkeye gelen son Çin şirketlerinden biri. Doğu Sanayi Bölgesi’nde 8 bin 500 metrekare alan üzerinde kurulan fabrikada Ekim ayında faaliyet başladı. Eastern Steel, yıllık 300 bin ton üretim kapasitesiyle, Etyopya’daki en büyük çelik şirketi. Şirket, aralık ayında 108 işçi aldı, 50 Çinli personelle eğitime başladı. Eastern Steel, Çinli inşaat şirketlerine malzeme sağlayacak. 42 yaşındaki Genel Müdür Miao Wenwei, Etyopya’da kaliteli çeliğe ihtiyaç olduğunu söylüyor. Miao şöyle konuşuyor: “Emek ucuz. Çin’de yevmiye 160 yuan ile 200 yuan arasında. Burada ise 20 yuan.”

11 fabrikanın bulunduğu Doğu Sanayi Bölgesi, Çin yatırımları için bir cazibe merkezi oldu. Bölge, Afrika’da kendi türünün en büyük sanayi parklarından biri. Park, Çin Etyopya hükümetinin ortak projesi ama Jiangsu merkezli Jiangsu Qiyuan Grubu tarafından geliştirildi ve işletiliyor.

Unilever de geldi

Bölge sadece Çinli şirketlere yönelik değil. İngiltere-Hollanda ortaklığı Unilever, 5 bin metrekarelik alanda kurduğu şampuan fabrikasını Haziran ayında açmaya hazırlanıyor. Bir Vietnam tekstil şirketi de bölgede üslenmek için hazırlık yapıyor. Site Müdür Yardımcısı Lu Qixin, 80 milyon dolarlık yatırım yaptıklarını söylüyor. Çin Ticaret Bakanlığı’ndan sübvansiyon almak istediklerini belirten Lu, siteyi geliştirmek için beş yıldızlı otel, ona bitişik konutlar ve perakende geliştirme kompleksi planladıklarını belirtiyor. Ek projeyi, 2017 yılında tamamlamayı planlıyorlar.

“Sanayi merdivenin alt basamakları”

Sun Guoqiang, CGC Yurtdışı İnşaat Grubu Genel Müdürü. 15 yılı aşkın süredir Etyopya’da yaşıyor. Şirketin Etyopya’da sondaj ve yol yapım projelerinde oldukça büyük bir ağırlığı var. Sun, Afrika’da hâlâ bol inşaat projesi olmasına rağmen, şirketinin 510 yıl içinde başka alanlara yöneleceğini belirtiyor. Zira inşaat, sanayi merdivenin alt basamaklarıdır. Sun, “Biz inşaat işlerinin yanısıra üretim, tarım, su temini ve rüzgar enerjisi gibi alanlara yönelmeye başladık ve inşaat işlerini yerel şirketlere bırakacağız” diyor.

Falaşalar: İsrailin Öteki Yahudileri

Falaşalar, 1970lerden bu yana Etiyopyadan İsraile göç eden siyah Yahudiler. Ama orada da mutsuzlar:

“Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Şimdi laikim.”

Falaşalar, EtiyopyalI Yahudiler. Falaşa, Amhara dilinde ” yaban ” gibi bir anlama geldiği için kendilerini Beta İsrael (İsrail Evi) olarak adlandırmayı tercih ediyorlar. Ancak, bu topluluğun yaşadıkları, Etiyopya’daki “falaşalık”larımn İsrail’de de sürdüğünü gösteriyor ve modern İsrail’deki “ırk sorunu”na dikkat çekiyor.

Falaşalar ‘ın kökeni

Falaşalar binlerce yıldır, Yahudi dünyasından habersiz şekilde, Etiyopya’nın Gondar ve Tigre bölgelerindeki ücra köylerinde tarımla uğraşarak, demircilik ve çömlekçilik yaparak yaşadılar. Kökenleri hakkında sayısız teori olan topluluğun, bunların içinde en çok benimsediği, soylarını Kral Süleyman ile Şiba Kraliçesi’nin (bizde Saba melikesi Belkıs olarak bilinir) oğulları olan Menelik I’e dayandıranı. Falaşalar ı ilk “keşfeden”, 1862’de bölgeyi ziyaret eden, Sorbonne Üniversitesi profesörü Joseph Halevi olmuştur . Bu, aynı zamanda Avrupalı Yahudilerin Falaşalar ile ilk temasıydı. Ancak, cemaatin diasporaya tanıtılması için, 1920’lerde Siyonist hareketle bağlantıyı sağlayacak olan, Polonya doğumlu. Dr. Jacques Faitlovitch’i beklemek gerekecekti.

Bu ilgiye rağmen, Falaşalar’ın Yahudi sayılıp, sayılmayacağı (dolayısıyla meşhur Geri Dönüş Yasası’ndan yararlanıp, yararlanamayacakları) uzun süre tartışma konusu olarak kaldı. Yahudi olmadıklarına dini gerekçe aranacaksa çok fazla uğraşmaya lüzum kalmayacaktır. Falaşalar Torah’tan habersizdirler. Eski Ahit’in diaspora öncesi bir versiyonunu kullanırlar ve bu kitap da İbranice değil, Etiyopya’nin klasik dili olan Ge’ez dilinde yazılmıştır. 1973 Sefardi Hahambaşı Ovadia Yosefin, Falaşalar ‘ın da Yahudi olduğunu kabul etmiş olması ve 1989 tarihli Yüksek Mahkeme kararı bile pek çok kişiyi hala ikna edememiş durumda. Öyle ki Aşkenazi Baş Rabbi bugün bile onları Yahudi olarak tanımıyor.

Etiyopya’dan İsrail’e

1970’lere kadar topluluğun, İsrail’e göç etme yönünde yaygın bir eğilimini gözlemlemiyoruz. Ancak, 1974 iktidardaki Derg rejimi ile Tigre Halk Kurtuluş Cephesi arasında yoğun çatışmaların başlaması bu durumu değiştirdi. 1977 yılına kadar, İsrail’e ulaşanlar kendi bireysel gayretleriyle yola çıkıp hedefe ulaşmayı başaran bir avuç gençten ibaretti.

1977-1983 arasında ise 6 bin civarında Falaşa Sudan’a ulaşıp, gizli hava ve deniz operasyonlarıyla İsrail’e taşındı. 1984 ise tam bir dönüm noktasıydı. O yıl, 10 bin kadar Falaşa İsrail’e gitmek için yola çıktı. Yolculuk çok zorlu ve acı doluydu. Yaklaşık 4 bin’i Sudan’daki mülteci kamplarında açlıktan ve salgın hastalıklardan can verdi. Kalan 6 bin kişi, Kasım 1984’te “Musa Operasyonu” ile hava yoluyla İsrail’e taşındı. 199 l’e kadar 7 yıl Falaşa nüfusunun köylerini terk edip, Addis Ababa’ya yığılmasıyla geçti. 1991 ‘de “Süleyman Operasyonu” 15 bin kişiyi bir gecede İsrail’e taşıdı.(Kulislerde, operasyonların, İsrail’den çok, ABD’deki Yahudi-Siyah ilişkilerini düzeltmek isteyen Amerikan Yahudileri tarafından desteklendiği fısıldanıyordu.) İsrail’in bu “milli başarısı” ile, Etiyopya Ekzodüsü’nün tamamlandığı ilan edildi ve bu gürültüpatırtı içinde, ” Yahudi olmadıkları” gerekçesiyle Gondar’da bırakılan 3 bin Falaşa ’nın sesi duyulmadı.

Arzı Mevud

İsrail’e ulaşanlar, Arzı Mevud’un, “süt ve bal ülkesinden daha farklı bir yer olduğunu keşfettiler. Bu ülke, kendilerine yabancı bir Batı ülkesiydi. İnsanları ise Falaşalar hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. (EtiyopyalIların gelmesine sevinmek için bir sebebi olan insanlar sadece, Hadar Yosefteki atletizm antrenörleriydi .) Evet, Süleyman Operasyonu İsraillilerin milli gururunu okşamıştı ama onlar için önemli olan uçakların inip kalkmasıydı. İçinden kimin indiği ilgilerini çekiniyordu.

Falaşalar , İsrail’de, binlerce yıldır üzerine titredikleri ve kendilerini diğer Etiyopyalılar’a göre ayrıcalıklı kıldığını düşündükleri (eskiden, bir Falaşa ister istemez, Yahudi olmayan birisine dokunursa, yıkanana kadar kirli kalacağı düşünülürmüş) şeyin, Yahudiliklerinin aşağılandığını gördüler . Yahudi olup, olmadıklarına dair tartışma onlara çoğu kez daha doğrudan ve kırıcı şekilde yansıtıldı. 1984’de İsrail’e gelen Yişayahu Degu şöyle diyordu: ” Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Simdi ise laikim. Benim gibi pek çok insan var.”

Aşağılanma biçimleri

Yahudilikleri ile ilgili bir diğer aşağılanma ise evlilik alanında ortaya çıktı. Öncelikle İsrail’de seküler nikâh olmadığına işaret etmek gerek. Dolayısıyla nikâhlar hahamlıklar tarafından kıyılır. Yukarıda sözünü ettiğimiz 1973 kararım veren Hahambaşılık, bir Etiyopyalının evlenmeden önce (Yahudiliğini garantilemek için) sembolik bir ihtida törenine katılması gerektiğini savunmaktadır. Yüksek Mahkeme’nin bunun gerekli olmadığını belirtmesine rağmen, İsrail’de sadece bir kişi, Netanya Hahambaşısı David Şlouş bu tören olmaksızın nikâh kıymaya cesaret edebildi. Ancak bir süre sonra o da (başka şeyleri gerekçe göstererek) bu işi bıraktı.

Yahudilik tartışmalarından öte, doğrudan doğruya ırkçılık iddialarını gündeme getiren bir olay 1996’da yaşandı. Ma’ariv gazetesi, Falaşalar dan alman kanların gizlice yok edildiğini yazdı. Kan bankasının yaptığı açıklama kuşkusuz “tıbbi olarak” haklıydı: AIDS yüksek risk alanı olan Etiyopya’dan gelen kanları kullanmıyorlardı. Ancak bu, Etiyopya kökenli nüfusu yatıştırmaya yetmedi. Kabinenin toplantıda olduğu sırada Başbakan İtsak Rabin’in ofisinin dışında protesto gösterileri yapıldı. Polisin göstericilere gözyaşartıcı bomba ve tazyikli su ile karşılık verdiği olaylardan sonra Rabin, protestocuların temsilcilerini kabul etti.

Kan bankasının tutumu için hükümet adına özür dilerken, olaylar sırasında polislerin yaralanmasını kınamayı da ihmal etmedi. Göstericilerin taşıdığı pankartlar ise Falaşalar’ın İsrail’deki hayal kırıklıklarını ve umutlarını yansıtıyordu: “İsrail’de Apartheid!” ve yanında ” Bizim tenimiz siyah, sizinki beyaz olabilir ama bizim kanımız da kırmızı ve biz de Yahudiyiz”

Ucuz iş gücü

Etiyopyalı Yahudilerin “falaşalık” hali, okullarda uğranılan ayrımcılığa, konut projelerinde uygulandığı iddia edilen kotalara kadar pek çok alana uzanıyor ve Falaşalar, İsrail’de ikinci sınıf (hatta Ortadoğu Yahudileri Mizrahim’i de sayarsak üçüncü sınıf) Yahudiler mi olduklarını kendilerine soruyorlar. Ancak, bu konuda “umut verici” gelişmeler de yok değil. İşsizlik oranının yüzde 80 civarında olduğu söylenen Falaşa toplumunda, çalışanların yüzde 90’ı kol işçisi. İsrail toplumu tarafından daha iyi özümsenmeleri halinde, İsrail’in ucuz işgücü kaynağı olarak Filistinlilerin yerini almaları bekleniyor. Ayrıca, İsrail standartlarına göre daha genç bir nüfusa sahip olmaları sebebiyle, ordu saflarında gittikçe daha belirgin hale geliyorlar .(Askere alınan Etiyopyalı gençlerin dörtte biri seçkin birliklere girmek için gönüllü oluyorlar.)

“Siyah Yahudi Yoktur”

Tüm bu söylenenlerden sonra, “beyaz Yahudiler” ile “siyah Yahudiler” arasındaki ilişkileri herhalde en iyi şekilde, İsrail Radyosu’nun Amhara dili yayınları servisi müdürü Rahamin Elazar’ın anlattığı şu öyküler) betimliyor. Joseph Halevi’nin Yahudi olduğunu duyan bir Falaşa, ona döner ve şöyle der: ” Sen Yahudi olamazsın, beyaz Yahudi yoktur !”.Bu olaydan bir yüzyıl sonra o zamanlar genç bir adam olan Elazar, Etiyopya’ya gelmiş üç turistin kendi aralarında, tanıdık bir yabancı dilde konuştuklarını farkeder. Yanlarına yaklaşır ve seslenir: “Şalom!” İsrailli turistler çok şaşırırlar ve sorarlar: “Sen de kimsin?” “Ben bir Yahudiyim.” İsraillilerin cevabı tanıdıktır: ” Sen Yahudi olamazsın, siyah Yahudi yoktur!”(eri ve bianet)

Kaynak:
20 Mart 2014
Turquie Diplomatique

YAHUDİLERİN TÜRKİYE’YE OLAN BORCU


Yahudilerin dünyada tek sığınacakları ülke olan Türkiye’nin,  bugünlerde maruz kaldığı “Güdümlü Kaos” tan çıkışı için gerekli siyasi yardımın, Yahudiler tarafından yapılması  niyetiyle bu yazıyı siteye ekledim.

DMITRY SHUMSKY

İsrail ile Türkiye arasında şekillenen uzlaşma, Türk ve Yahudi uluslarının tarih sahnesindeki karşılaşmalarıyla ilgili İsrail toplumunun belleğindeki boşlukları kapatmak için iyi bir fırsat… Ze’ev Jabotinsky, Odessa News’ta 14 Şubat 1909 tarihli “Türkiye’deki Yahudiler” başlıklı yazısında, Osmanlı Türkiye’sinin yüzyıllar boyunca Yahudi tebaası için ne anlama geldiğini tarif ediyor: “Diğer tüm ülkeleri cehennem olarak gören kavmin tek vahası.”

Türk gemisi Mavi Marmara’nın filonun bir parçası olarak Gazze’ye doğru yo­la çıkmasının ardından İsrail’in Türkiye düşmanlığının düzeyi, Türkler ve Yahudi­lerin ortak geçmişiyle alakalı her şeyin inkârıyla benzer düzeydeydi. Bu sebeple Jabotinsky’nin sözleri, muhtemelen şüpheyle şaşkınlık arasında bir hissiyata se­bep olacaktır. Sonuç olarak Türklerin bir zamanlar İsrail ülkesini yönettiği ve onu Herzl’e devretmeyi reddetme cesaretini gösterdiği gerçeğinden başka Türkler ve Yahudiler hakkında ne biliyoruz?

 İsrail ile Türkiye arasında şekillenen uzlaşma, Türk ve Yahudi uluslarının tarih sahnesindeki karşılaşmalarıyla ilgili İsrail toplumunun belleğindeki boşlukları kapatmak için iyi bir fırsat. Görünen o ki buradaki halk, İspanya’dan sürgün edilişlerini çok iyi hatırlıyor ancak sürgü­nün olduğu 1492 yılında İspanya’dan sürülenlere kapılarını açan ülkenin Osmanlı Türkiye’si olduğunu hatırlamıyor.

O tarihten itibaren 400 yıldan fazla bir süre Osmanlı imparatorluğu Hristiyan Avrupa’dan gelen Yahudi mülteciler için güvenli bir bölge oldu, imparatorluk 1541 ’de, Bohemya ve Moravya’dan sürgün edilenleri kabul etti.

1555’te İtalya’yı terk eden İtalyan Yahudileri kabul etti.

19 ve 20’inci yüzyıl boyunca Yunanistan, Sırbistan, Romanya ve Bulgaristan gibi kuruluşları zulümler, baskınlar, etnik te­mizliklerle bir arada gerçekleşen yeni Hristiyan ülkelerden birçok Yahudi’yi ka­bul etti.

1881, 1884, 1892 ve 1903 yıllarında Çarlık Rusya’sındaki kıyımdan top­luca İstanbul’a kaçan Yahudileri kabul etti.

Hepsi bu da değil. 19. yüzyılın ortasında çoğu Hristiyan Avrupa ülkesi, Yahudi halkına henüz eşit vatandaşlık hakları vermemişken (emansipasyon)Osmanlı imparatorluğu’ndaki Yahudiler neredeyse eşit haklara sahipti ve hatta bir kısıtlama olmadan kamu hizmetinde çalışmalarına izin veriliyordu. Ayrıca Yahudi emansipasyonunun ayrı bir grup kimliği hakkından feragat şartına bağlı olduğu Avrupa’dan farklı olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudilerin bireysel haklarını oluşturma süreci, Yahudilerin koiektif özerkliğinin yeniden tesis edilmesine dâhil olan Müslüman tebaayla eşitti. “Türkiye ve Siyonizm”meselesine ne demeli?

 İsrail eğitim sisteminden mezun olanlar, Sultan Abdülhamit’in siyonist yapılanmaya yönelik muhalefetiyle ilgili her şeyi biliyorlar. Bilmedikleri şey, siyonist hareketin ilk zamanlarında, arzu ettiği ulu­sal vatanının Osmanlı Türklerinin yönetimi altında olmasının ne kadar önemli bir şans olduğu. (İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesi 20 Şubat 2014, özet çeviridir)

 

Kaynak:
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

TÜKETİCİLER NE YEDİKLERİNİ BİLMİYORLAR


POLİTİKA, BİLİMDEN ÜSTÜN GELDİ

STEPHEN LENDMAN

Bugün menümüzde genetiği değiştirilmiş gıdalar var. Sadece ABD’de, tüm işlenmiş gıdaların %80’inden fazlasında bu maddelerden bulunuyor.Diğerleri arasında; pirinç, mısır, buğday, soyafilizi ve soya ürünleri, bitkisel yağlar, hafif içecekler, salata sosları, sebzeler ve meyveler, yumurta dahil olmak üzere günlük gıdalar, kırmızı et, tavuk, domuz ve diğer hayvansal ürünler, ve hatta çocuk gıdaları ve proses ürünlerindeki gizli katkı maddeleri ve bileşenler (domates sosu, dondurma, margarin ve fıstık yağı gibi) yer alıyor. Tüketiciler, ne yediklerini bilmiyorlar; çünkü etiketleme yasak. Bununla birlikte, tehlike net bir şekilde ortada. Bağımsız bir şekilde gerçekleştirilen araştırmalar gösteriyor ki bu gıdalardan ne kadar çok yersek, sağlığımıza potansiyel olarak daha büyük bir zarar verir.

Bugün, tüketiciler bilgilendirilmiyorlar ve sonuçları bilinmeyen, kontrolsüz, düzensiz bir kitlesel insani deneyimin parçasıdırlar. Bununla birlikte, bunun doğurduğu riskler çok fazla; bu riskleri öğrenmek yıllar alacak ve en sonunda öğrendiğimizde de, genetik mühendislik ürünü olan gıdaların giderek daha fazla bağımsız uzmanın inandığı gibi insan sağlığını tehdit ettiği yönünde nihai bir kanıt elde edilirse, doğurduğu hasarı tersine çevirmek için artık çok geç kalınmış olacak. GDO tohumları bir alana yerleştirildiği andan itibaren, cin şişeden çoktan çıkmış demektir.Amerika’nın tarıma elverişli çiftliklerinin üçte ikisinden fazlasına doğru şimdiden başlayan ve durdurulamazsa her yere doğru yayılması muhtemel olan kontaminasyonu tersine çevirmek üzere bilimde şu anda bilinen herhangi bir yöntem yok.

Bu; F. William Engdahl’ın çok önemli ve iyi bir belgelendirmeye dayanan Aldatmaca Tohumları: Genetik Manipülasyonun Gizli Gündemi (Seeds of Destruction: The Hidden Agenda of Genetic Manipulation) başlıklı kitabında ortaya konan riske rağmen gerçekleşiyor. Bu; Washington ve dört İngilizAmerikan tarım devinin, hayvansal ve bitkisel yaşam biçimlerinin patentini almak suretiyle, gıda tedarikimizi dünya çapında denetimleri altına almak, gıdayı tamamen genetik mühendisliği ürünü haline getirmek ve bunu dostlarını ödüllendirip düşmanlarını cezalandırmak üzere bir silah olarak kullanmak için yaptıkları şeytansı plandır.

Bugün, tüketiciler, potansiyel sağlık risklerini bilmeksizin bu gıdaları günlük olarak tüketiyorlar. 2003 yılında, Jeffrey Smith Aldatmaca Tohumları (Seeds of Deception) başlıklı kitabında bunları açıklamıştı. Halkı bilgilendirme çabalarının bastırıldığını, güvenilir bilimin adeta toprağa gömüldüğünü açıklamış; iki saygın bilimadamının (UC Berkeley’den Ignacio Chapela ve iskoçya Rowett Araştırma Enstitüsü eski araştırmacısı ve dünyanın önde gelen lektin ve bitki genetik modifikasyon uzmanı Arpad Pusztai’ın) başına gelenleri mercek altına almıştı. Söz konusu kişiler iftiraya maruz kaldılar, peşlerine casuslar takıldı, araştırmaları konusunda tehdit edildiler ve Pusztai’ın durumunda olduğu gibi işlerini yaptığı için işinden kovuldular.

Arpad Pusztai, GDO gıdalarının vaat ettiklerine inanmıştı, bunları incelemek üzere görevlendirilmişti ve bunlara dair ilk bağımsız araştırmayı gerçekleştirdi. Diğer araştırmacılar gibi kendisi de eline geçen bulgular karşısında şok olmuştu. GDO’lu patateslerle beslenen farelerin daha küçük ciğerleri, kalpleri, testisleri ve beyinleri vardı; bağışıklık sistemleri zarar görmüştü ve akyuvar hücrelerinde yapısal değişimler yaşamışlardı ve bu durum onları (GDO’suz patateslerle beslenen farelerin aksine) enfeksiyona ve hastalıklara daha açık hale getiriyordu.Durum daha da kötü bir noktaya evrildi. Boyunaltı bezi ve dalakta hasarlar ortaya çıktı; dokular genişledi (pankreas ve bağırsaklar da dahil); karaciğerde atrofi durumları ortaya çıkarken, mide ve bağırsaklarda ciddi bir yaygınlaşma yaşandı, ki bu da kanser riskinin gelecekte daha fazla olduğunun bir işareti olabilir. Bunun kadar alarm verici olan bir diğer unsur ise, sonuçların 10 günlük bir testin sonucunda alınmasıydı; ve 110 günden sonra da etkileri kalıcı olarak devam etti ki bu da insan yaşamında 10 yıla karşılık geliyor.

Daha sonra yapılan bağımsız araştırmalar da, Pusztai’ın öğrendiklerini teyit etti ve Smith de bu konuda 2007 yılında Genetik Rulet: Genetiği Değiştirilmiş Gıdaların Belgelendirilmiş Sağlık Riskleri başlıklı kitabında bir takım bilgiler paylaştı. Söz konusu kitap, derinliği açısından ansiklopedik bilgiler içermektedir; eşsiz ve kapsamlı bir kaynaktır ve bu makale, bu kitaptaki bazı şaşırtıcı verileri gözden geçirmektedir.

Smith, kitabının girişinde, ABD Gıda ve ilaç İdaresi FDA’nın GDO’lu gıdaların güvenliğine dair politika açıklamasından söz eder; ancak bunu destekİeyecek herhangi bir kanıta başvurulmamıştır. Söz konusu açıklama, GHW Bush’un “GDOların sıradan tohumlar ve mahsullerin tamamen muadili olduğu ve bu konuda herhangi bir hükümet düzenlemesine gerek olmadığı konusundaki”Başkanlık Emri’ni desteklemektedir. FDA, “bu yeni yöntemlerle oluşturulan gıdaların diğer gıdalardan anlamlı veya yeknesak bir şekilde ayrıştığını gösteren herhangi bir bilgiye sahip olmadığım” belirtmiştir. Tek bu açıklama, güvenlik araştırmalarına gerek olmadığı ve “son kertede, güvenliği sağlamadaki sorumluluğun gıda üreticisine ait olduğu” anlamına gelmekteydi. Bunun sonucunda, bu yeni&cesur&tehlikeli dünyada kuzu, kurda emanet edilmiş oluyor.

FDA’nın politikası, baraj kapaklarını açmış oldu ve Smith bunu şu şekilde açıklar: “Yeni teknolojinin hızlı bir şekilde konuşlandırılmasının ortamı hazırlandı,”tohum endüstrisinin “konsolide hale gelmesini, milyonlarca dönüm araziye GDO’lu tohum ekilmesini, yüz milyonlarca insanın beslenmesini (söz konusu gıdalar, buna karşı çıkan uluslara ve tüketicilere rağmen tedarik edildi) ve bunu güvence altına alan yasaların çıkarılmasını sağladı. Bugün karşımıza çıkan vergi bedeli ise; kontamine edilmiş mahsuller, milyarlarca dolar paya kaybı, zarar görmüş olan insan sağlığıdır ve görülen o ki FDA yalan söylemiş.

FDA şunu biliyordu ki GDO’lu mahsuller “anlamlı bir şekilde farklıdır” çünkü teknik uzmanları onlara bu şekilde söylemiştir. Sonuç itibariyle, insanlar üzerinde olanlar da dahil olmak üzere uzun vadeli araştırmalar yapılmasını, olası alerjilere, toksinlere, yeni hastalıklara ve beslenme sorunlarına dair test yapılmasını tavsiye etmişlerdi. Onun yerine, politika, bilimden üstün geldi; Beyaz Saray FDA’ya GDO’lu mahsulleri desteklemesini emretti ve Monsanto’nun eski bir başkan yardımcısı, FDA’ya giderek bunun güvence altına alınmasını sağladı. Bugün, endüstri kontrolsüz durumda; ve şirketler gıdalarının güvenli olduğunu söylediğinde, görüşleri sorgulanmıyor. Dahası, Smith’in de belirttiği gibi, diğer ülkelerdeki politika yapıcılar FDA’ya güveniyorlar ve değerlendirmelerinin geçerli olduğu konusunda yanlış bir yargıda bulunuyorlar. Bağımsız araştırmalar, endüstrinin yürüttüğü araştırmalarla örtüşmediğinde tasvip edilmiyor. Farklılıklar ürkütücü. İlki aleyhte etkilerini aktarırken, İkincisi bunun tersini iddia ediyor. Sebebi ise malum. Tarım alanında faaliyet içindeki devler, karlılıklarına kimsenin müdahale etmesine izin vermiyorlar; güvenlik diye bir şey masada yer almıyor; tüm negatif bilgiler ise reddediliyor.

Sonuç olarak, araştırmalar standart altında kalıyor; aleyhte bulgular gizleniyor; ve “GDO’lu gıdaların sindirim sistemi işlevleri, karaciğer, böbrek işlevleri, bağışıklık sistemi, endokrin sistemi, kan bileşeni, alerjik yanıt, bebekler üzerindeki etkiler, kansere sebep olma potansiyeli veya sindirim sistemi bakterileri üzerindeki etkileri tipik olarak inceleyemiyorlar.” Buna ek olarak, endüstrinin fonladığı araştırmalar, yaratıcı bir şekilde, sorunları ortaya çıkaramıyor ve ortaya çıkarılmış şeyleri gizliyor. Deneylerde daha genç ve daha hassas hayvanlar yerine daha yaşlı hayvanları kullanıyor, istatistiksel anlam ifade etmeyecek kadar düşük düzeyde numune ölçekleri kullanıyor, kullanılan yemlerdeki GDO içeriğini seyreltiyor, besleme denemelerinin süresini sınırlandırıyor, hayvan ölümleri ve hastalığı yok sayıyor ve diğer bilimsel olmayan pratikler içerisine giriyorlar. Bunun amacı ise, insanların, bu gıdaların potansiyel tehditlerini asla öğrenmemelerini sağlamak ve Smith’e göre “bunu yapabilirler çünkü kötü bilimi bilimselleştirmişlerdir.”

Gerçek araştırmalar ise, GDO’ların “bir bitkinin DNA’sının doğal işleyişinde yoğun değişimler yarattığını” gösteriyor. Doğuştan gelen genler dönüşebilir, silinebilir, kalıcı olarak devre dışı kalabilir veya devreye sokulabilir. Eklenen genin tepesi kesilebilir, parçalara ayrılabilir, diğer genlerle karıştırılabilir, tersyüz edilebilir veya çoğaltılabilir; ve ürettiği GDO’lu protein, zararlı olması muhtemel ve beklenmedik karakteristiklere sahip olabilir. GDO’lar aynı zamanda başka sağlık riskleri de doğuruyor. Bir transgen yeni bir hücrede faaliyet gösterdiğinde, beklenenlerden daha farklı proteinler üretebilirler. Bunlar zararlı olabilir; ancak bilimsel testler olmadan bunu bilmenin imkanı yoktur. Protein tamamen aynı olsa bile, halen bazı sorunlar vardır. Bt-toksin adı verilen bir pestisit proteini üretmek için tasarlanmış mısır çeşitlerini göz önüne alın. Çiftçiler, bunları sprey formlarında kullanıyorlar; şirketler ise bunların insan sağlığına zararsız olduğu konusunda sahte iddialarda bulunuyorlar.Aslında, spreye maruz kalan insanlar, alerjik türde semptomlar geliştiriyorlar; farelere yedirilen Bt, bağışıklık sisteminde güçlü yanıtlar veriyor ve normal olmayan, aşırı hücrebüyümelerine yol açarken, insanlarda ve çiftlik hayvanlarında görülen ve sayıları giderek artan hastalıklar da Bt mahsulleriyle bağlantılı oluyor.

Smith, eklenen genlerle ilintili bir başka soruna daha parmak basıyor. Söz konusu genlerin sindirim sistemimiz tarafından yok edildiği endüstrinin iddia ettiği gibi yönündeki iddia hatalıdır. Aslında, gıdalardan gut bakterilerine veya iç organlara doğru yer değiştirebilirler ve potansiyel zararlarını buralarda gösterebilirler. Eğer Bt-toksin eşliğindeki mısır genleri, gut bakterisi içine girerse, bağırsak floramız pestisit fabrikalarına dönüşebilir. Bunun doğru mu yanlış mı olduğuna dair herhangi bir araştırma bulunmamaktadır. Tarım işletmelerindeki devler de FDA da bu konuya bakmamışlardır. Tüketiciler ise, “genetik rulet” oynamaya terk edilmişlerdir. Hayvanların beslenmesiyle ilgili yapılan az sayıda araştırma ise, avantajın onların aleyhine olduğunu göstermektedir.

Arpad Pusztai ve diğer bilimadamları, GDO’lu besinlerle beslenen hayvanların sonuçları karşısında şok geçirmişlerdir. Bu sonuçlar aşağıda yer almaktadır. Diğer bağımsız araştırmalar ise, büyümenin engellenmesi, bozulmuş bağışıklık sistemleri, mide kanamaları, normal olmayan ve potansiyel olarak kanser öncesi dönemde görülen “bağırsaklarda hücre büyümeleri”, kan hücresi gelişimlerinde bozulma, karaciğerdeki, pankreastaki ve testislerdeki hücre yapılarının şeklinin bozulması, gen ifadelerinin ve hücre metabolizmasının değişmesi, karaciğer ve böbrek lezyonları, kısmi körelmeye uğrayan karaciğerler, iltihaplı böbrekler, daha az gelişmiş organlar, sindirim enzimlerinin azalması, kan şekerinin artması, iltihaplı akciğer dokusu, artan ölüm oranları ve artan bebek ölümlerini göstermektedir.

Dahası da var. İki düzine çiftçi, domuzlarının ve ineklerinin GDO’lu mısırla beslendikten sonra kısırlaştığını ileri sürmüştür; 71 çoban ise Bt pamuk fidanlarıyla beslenen koyunlarının dörtte birinin öldüğünü açıklamıştır.Diğer raporlar ise, inekler, tavuklar, su aygırları ve atlar üzerinde de benzer etkiler yaşandığını ortaya koymuştur. GDO’lu soyaların İngiltere’de piyasaya çıkarılmasının ardından üründen kaynaklanan alerjiler, %50 düzeyine fırlamıştır ve 1980’li yıllarda ABD’de GDO’lu bir gıda takviyesi sonucunda düzinelerce insan ölmüş, beş ila on bin kişi de hasta veya fiziksel engelli kalmıştır.

Bugün, Monsanto, dünyanın en büyük tohum üreticisi. Smith ise, şirketin bunun gibi haberlerle nasıl başa çıktığını anlatıyor. Toksik PCB’lerinden kaynaklanan aleyhte tepkilerle ilintili olarak ABD Kamu Sağlığı Hizmeti’ne yanıt olarak, şirket, “deneyiminin zorluklardan bağışık olduğunu” iddia etmiştir. Bu iddiasını da, uzun yıllar boyu sorumsuzca davranan (yoğun rüşvet, düzenlemeden sorumlu ajansların gaspedilmesi, ürünleri hakkındaki olumsuz bilgilerin bastırılması ve bu bilgileri açıklamaya cüret eden bilim adamları ve gazetecilerin tehdit edilmesi gibi eylemlerde bulunan) bir şirketin “on yıllar süren örtbas ve inkar çalışmalarının parçası olduğunu” gösteren kayıtlara rağmen dillendirdi. Şiket, uzun süreden bu yana, insan sağlığını koruma konusunda kendisine güvenilmeyeceğim çoktan göstermişti bile. Engdahl, “İmha Tohumlan” adlı kitabında, dünya çapında dört büyük tarım işletmesi devinin ismini zikreder; Monsanto, DuPont, Dow Agrisciences ve İsviçre’de Novartis ile AstraZeneca’nın tarım birimlerinin birleşmesi sonucu kurulan Syngenta. Smith, söz konusu şirketleri, Ag biyoteknolojisi olarak adlandırır ve beşinci olarak da merkezi Almanya’da bulunan Bayer CropScience AG (Bayer AG’nin birimi) ve onun merkezi Fransa’da bulunan Çevre Bilimi ve Biyo-Bilim şirketinin adını listeye ekler.

Bu şirketlerin iş alanı; imkansızı başarmak ve bunu pratik bir şekilde bir gecede bitirmektir; yani doğa yasalarının değiştirilmesi ve bunun da bir tarafın daha iyi kar elde etmesi için yapılması. Bu zamana kadar bağımsız olamadılar, çünkü genetik mühendisliği doğal ıslah gibi çalışmaz. İnsan geni terapisine müdahil olmuş bir moleküler genbilimci olan Michael Antoniou’ya göre, genetik modifikasyon “teknik ve kavramsal olarak, doğal ıslaha herhangi bir şekilde benzemez.” Yeniden üretim süreci, binlerce genin ortaya çıkmasına katkıda bulunan ebeveynlerle başlatılır. Onlar ise, bunun karşılığında, doğal bir şekilde ayrışırlar; ve bitki yetiştiricileri, bu şekilde binlerce yıldır başarılı çalışmalara imza atmışlardır.

Genetik manipülasyon, farklıdır ve bu zamana kadar tehlikelerle doludur. Bir canlının DNA’sından tek bir geni diğerine doğal olmayan yollardan ve zorla yerleştirmekle çalışır. Smith bunu şu şekilde açıklar: “Bir domuz, bir domuzla çiftleşebilir; bir domates de bir başka domatesle. Ancak bir domuzun bir domatesle çiftleşmesi mümkün değildir, ve bunun tam tersi de.” Süreç, genlerin, milyonlarca yıldır türleri birbirinden ayıran doğal engelleri aşmalarını sağlar ve bunu da başarmıştır. Biyoteknoloji endüstrisi, şimdilerde, bizden, doğayı daha iyi hale getirebileceğine inanmamızı istemektedir ve genetik mühendislik, doğal ıslahın sadece bir uzantısıdır veya bir üst alternatifidir. Bu, kanıtlanmamış, savunmasız sözde bir bilimdir; ve asıl sorun da buradan ileri gelmektedir.

Biyoloji uzmanı David Schubert ise, endüstrinin iddialarının “bilimsel olarak sadece hatalı olmakla kalmayıp sıradışı bir şekilde yanıltıcı olduğunu” da açıklamaktadır; keza bu şekilde GDO sürecinin konvansiyonel bitki ıslahıyla aynı şey olduğu yönünde bir intiba uyandırmaktadır. Bu; laboratuvarlarda yaşananların doğayı taklit edemeyeceği (en azından şimdilik edemeyeceği) gerçeğini gizlemek üzere kullanılan bir sis perdesidir. Genetik mühendislik, daha önce hiçbir zaman birlikte var olmamış olan genleri bir araya getirir; bu süreç binlerce yıldır güvenilirliği kanıtlanmış olan doğal ıslahı yok sayar; ve ölümcül bir sonuçla karşılmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Endüstri, potansiyel tehdit olduğuna dair iddiaları küçümser ve bilimdışı bir şekilde ABD’de ve dünya çapında milyonlarca insanın on yıllardır GDO’lu gıdalar tüketmelerine rağmen hiçbirisinin hastalanmadığını iddia eder. Smith’in buna yanıtı ise şu şekildedir: “GDO’lu gıdaların ciddi sağlık sorunlarına sebep olduğunu biliyoruz, ancak kimse bunu denetlemediği için bu durumun ortaya çıkarılması on yıllar alabilir.” O zaman da çok geç kalınmış olabilir ve endüstriye eleştiri getiren bazı kesimler, daha şimdiden o noktaya tehlikeli bir şekilde yaklaşıldığını iddia ediyorlar.

Bugün en çok karşılaşılan hastalıklara dair etkin bir denetim sistemi bulunmamaktadır. Eğer genetiği değiştirilmiş gıdalar yeni hastalıklar yaratıyorlarsa, bu durum potansiyel olarak sorunu birçok açıdan şiddetlendirmektedir. HIV/AIDS’İ düşünelim. Bu sorun on yıllardır gözardı edildi ve tam tespit edildiğinde de, dünya çapında binlerce insan etkilenmiş veya ölmüştü.

Öte yandan, bağlantı sorunu var.ABD ve birçok ülkede, GDO’lu gıdaların etiketi bulunmuyor; dolayısıyla, binlerce insan etkilenmiş olsa bile, mideye indirilen spesifik maddelerin hastalık yaratıp yaratmadığını takip etmek imkansız.Bu durum karşısında, özellikle de hükümetler ve düzenleyici ajansların endüstrinin güvenilirlik iddialarını destekledikleri bir ortamda, bu suç her şeye atfedilebilir. LTryptophan salgını (1980’lerin sonu) gibi sorunların tespit edildiği durumlar çok enderdir, ancak binlerce insan zarar gördüğünde harekete geçilir.LTryptophan, birçok proteinin içinde bulunan doğal bir amino asittir ve yıllardır Japonya’daki Showa Denko da dahil olmak üzere birçok şirket tarafından üretilmiştir. Şirket, daha sonraları açgözlü hareket etmiş ve doğal yollardan uyku getirmeye dönük bir üründen karlarını artırmanın bir yolunu bulmuş ve bunun için de doğal bir ürünün içine bir bakteri genini yerleştirmeye karar vermiştir. Bunun sonucunda ise, onlarca insan öldü, 1500’ün üzerinde insan sakatlandı ve 10.000’e yakın insan da Eosinophilia Myalgia Syndrome veya EMS denen yeni bir tedavi edilemeyen hastalıktan kaynaklanan kan düzensizliğine yakalandı.

Bu, devanlı bir yara izine ve sinirlerde ve kas dokularında fibroza sebep olan, acılı ve çoksistemli bir hastalıktır; devamlı iltihaplanma ve bağışıklık sisteminde daimi bir değişime yol açar. Bu durum, şirketi, davalar için 2 milyar dolar harcamak zorunda bıraktı. O zamandan beri yüzlerce insan, muhtemelen EMS sebebiyle öldü. İşte tek bir ürünün yarattığı sonuç. Dünya çapında tüm gıdaların üzerindeki GDO etiketlerinin çıkarılmasını isteyen Ag biyoteknoloji firmalarının ve onların karşısında direnç gösteremeyen hükümetlerin (keza Dünya Ticaret Örgutü’nün Tarım Anlaşması ve Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları kuralları, bu şekilde davranmalarını gerektiriyor) yaratacağı potansiyel tehlikeyi bir düşünün. Bu şirketler, aynı zamanda Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Anlaşmasfna göre de müdahale edemiyorlar. Buna göre, GDO’lu ürünleri yasaklayan ulusal yasalar, her ne kadar bu ürünler insan sağlığını tehlikeye atıyor olsalar da, “adil olmayan ticaret uygulamalarıdır”. Dünya Ticaret Örgütü’nün diğer kuralları da buna uygulanmaktadır: “ticaretin önündeki teknik engeller.” Söz konusu engeller, GDO etiketlemeyi yasaklarlar; dolayısıyla tüketiciler, ne yediklerini bilemezler ve bu potansiyel olarak tehlikeli gıdaları tüketmenin önüne geçemezler.

1996 Biyogüvenlik Protokolü, bu sorunu önlemek için kaleme alınmıştı ve bunu sağlamak için de yürürlükte kalmalı. Bununla birlikte, kamu güvenliği, Washington, FDA ve tarımticaret lobisi tarafından pusuya düşürüldü. Görüşmeleri sabote etti ve biyogüvenlik tedbirlerinin diğer endişeleri (kamu sağlığı ve güvenliği de dahil olmak üzere) dikkate almaksızın uygulanan Dünya Ticaret Örgütü’nün ticaret kurallarına maruz kalması konusunda ısrarcı oldu. Dolayısıyla, GDO tohumları ve gıdalarının dünya çapında herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmadan yaygınlaşmasının yolu açılmış oldu ta ki bunu durduracak bir yol bulunana dek.

Bağımsız Hayvan Araştırmaları, GDO’ların Zararlarını Gösteriyor

Genetiği değiştirilmiş Calgene Flavr-Savr domatesleriyle (yani haftalar boyu taze gözükmesi için geliştirilmiş bir üründür) beslenen fareler, 28 gün boyunca mide kanamaları (mide lezyonları) yaşadılar ve içlerinden yedisi öldü ve araştırmada yerlerine yenileri getirildi. Monsanto 863 Bt mısırıyla 90 gün boyunca beslenen farelerde ise, alerjiler, enfeksiyonlar, toksinler, kanser, anemi ve kan basıncı sorunları gibi hastalıklara yanıt olarak karşılaşılan çoklu reaksiyonlar geliştirdiler. Kan hücreleri, karaciğerleri ve böbrekleri, hastalık belirtisi olarak ciddi değişimler sergiledi.

Ya Bt-toksin üretmek üzere tasarlanmış GDO’lu patateslerle ya da toksin içeren doğal patateslerle beslenen farelerde ise, bağırsaklarında hasar görüldü. Her iki variyete de, bağırsağın aşağı kısmında normal olmayan ve aşırı hücre büyümeleri yarattı, insanlarda buna eşdeğer görülen zararlar ise, idrarını tutamama veya gribe benzer semptomlar olabilir ve kanser öncesi dönemin göstergesi olabilir. Araştırma, sindirimin Bt-toksin’i yok ettiği ve memelilerde biyolojik olarak aktif olmadığı iddiasını yok sayar.

Bt pamuğuna, toplarken, yüklerken, ağırlığını ölçerken ve lifi tohumdan ayırırken dokunan işçilerde de alerjiler gelişmiştir. “Ilımlıdan ciddi boyutlara dek varan kaşıntılarla” başlamış, ardından kızarıklıklar ve şişmeler yaşanmış, daha sonra da cilt kabarıklıkları olmuştur. Bu belirtiler, cildi, gözleri (kızarma ve aşırı yaşarma) ve üst solunum yollarını etkilemiş; burun akmaları ve hapşırmalara yol açmıştır. Bazı durumlarda hastaneye kaldırılan vakalar da olmuştur. Bir çırçır fabrikasında işçiler hergün anti-histamin payı almaktadırlar. Bt pamuğu otlayan koyunlar “gizemli” şekilde ölmeden önce “alışmadık sistemler” geliştirdiler. Dört Hint köyünden gelen haberlere göre, bunların dörtte biri bir hafta içerisinde öldü. Otopsilerinde bir toksik reaksiyon yaşandığı ortaya çıktı. Araştırma, pamuk çekirdeğinden elde edilen yağın güvenliği konusunda sorulan gündeme getiriyor ve GDO’lu pamuklarla beslenen hayvanların etini yiyen insanların sağlığı üzerinde bunun nasıl etkiler doğurabileceğini araştırıyor, insanlar gibi hayvanların da ne yediklerini anlamak önemlidir.Bir Bt mısır tarlasına yakın yerde yaşayan 100 Filipinlinin neredeyse tümü hasta oldu. Semptomları, mahsuller, havadan yayılan polenler ürettiğinde ve onlar da bunları soluduklarında ortaya çıktı. Bunun sonucunda başağrıları, baş dönmeleri, aşırı bir mide ağrısı, kusma, göğüs ağrıları, ateş, alerjilerin yanı sıra solunum, bağırsak ve cilt reaksiyonları ortaya çıktı. 39 kurban üzerinde gerçekleştirilen kan testleri, Bt-toksine vücudun ters tepki verdiğini gösterdi; bu da sebebin kaynağını ortaya koyuyordu. Diğer dört köyde de benzer sorunlar yaşandı ve birçok hayvanın ölümüyle sonuçlandı.

lowa çiftçileri, GDO’lu mısırla beslenen dişi domuzları arasında döllenme oranlarının %80’den %20’ye gerilediğini belirttiler. Birçok hayvanda, ayrıca, kusurlu hamilelikler yaşandı; içlerinden bazılarında su torbaları oluşurken, diğerleri de adetten kesildi. Erkek domuzlar da, inekler ve boğalar gibi etkilendi. Hepsi kısır oldular ve tümü de GDÖ’lu mısırlarla beslenmişlerdi. Alman çiftçi Gottfried Glockner, GDO’lu mısır üretti ve ineklerini bunlarla besledi. İçlerinden 12’si Bt 176 varyetesi sonucu öldü, diğer ineklerin de imha edilmesi gerekti, çünkü “gizemli” bir hastalığa tutuldular. Mısır ekilen arsalar, Ag biyoteknoloji devi Syngenta için ayrılmış arazilerdi; şirket daha sonraları hatasını kabul etmeksizin ürünü piyasadan çekti.

Monsanto Roundup Ready markalı soyafilizleriyle beslenen fareler ise, karaciğer hücrelerinde önemli değişimler yaşadılar ki bu da genel metabolizmalarında çarpıcı bir artışa karşılık geliyordu. Semptomlar arasında, düzensiz bir şekilde şekillenen çekirdekler ve artan sayıda nükleer gözenekler ve diğer değişimler yer alıyordu. Bunun sebebi olarak, bir toksine maruziyet yaşandığı düşünüldü ve semptomların çoğu da, Roundup Ready diyetlerinden çıkarılır çıkarılmaz ortadan kalktı. Roundup Ready ile beslenen farelerde pankreas sorunları, ağırlaşan karaciğer ve açıklanamayan testis hücresi değişimleri yaşandı. Monsanto ürünü, aynı zamanda, tavşan organlarında hücre metabolizması değişimleri doğurdu ve bu diyetle beslenen farelerin doğurduğu yavruların büyük kısmı da üç hafta içerisinde öldü.

GDO’lu Liberty Link mısırıyla 42 gün boyunca beslenen tavukların ölüm oranlan iki katına çıktı. Aynı zamanda ağırlık artışlarında azalma yaşadılar ve beslenmeleri düzensiz bir hal aldı. 1990’ların ortasında, AvustralyalI bilim adamları şunu keşfettiler ki, GDO’lu bezelyeler, farelerde alerjik türde bir iltihap tepkimesi doğurdu; doğal protein ise herhangi bir kötücül etki yaratmadı. Bu ürünün ticarileştirilmesi ise iptal edildi; çünkü insanlarda da benzer bir tepkime yaratmasından korkuldu. Kendilerine bir tercih imkanı verildiğinde, hayvanlar GDO’lu gıda yemekten sakınıyorlar. Bu durum, İllinois’de bir göleti her yıl ziyaret eden ve bitişikteki çiftlikteki soyafılizlerini yiyen bir kaz sürüsü gözlemlenerek öğrenildi. GDO’lu mahsullerin yer aldığı arazinin diğer yarısında GDO’lu olmayan böiüm vardı ve kazlar artık sadece oradaki mahsulleri yemeye başladılar. Bir diğer gözlem ise, 40 tane geyiğin, bir sahadaki organik soya filizlerini yediklerini, ancak yolun diğer tarafındaki GDO’lu mahsullerden uzak durduklarını gösterdi. Aynı durum GDO’lu mısırlar için de geçerliydi.

Yabancı veya transgenlerin yerleştirilmesine, yerleştirilebilir mutajenis veya mütasyon yerleştirme denir. Böyle bir şey gerçekleştirildiğinde, genellikle, yerleştirilen alandaki DNA’da bozulma yaşanır ve genel itibariyle genin işleyişi etkilenir; keza yerleştirme alanının yakınlarındaki genetik kod silinir, karıştırılır veya yeri değiştirilir. Bir GDO’lu bitki yaratma süreci, bilimadamiarının ilk aşamada bir doku kültürü süreci kullanmak suretiyle laboratuvarda bitki hücrelerini uzaklaştırmak ve büyümesini gerektirir. Sorun; bunu gerçekleştirdiklerinde genom boyunca yüzlerce ve binlerce DNA mütasyonu yaratabilmeleridir. Tek bir baz çiftini değiştirmek zararlı olabilir. Bununla birlikte, yaygın genom değişimleri, potansiyel sorunu birçok açıdan şiddetlendirir.

GDO’lu ürünlerin içerisinde, yabancı geni devreye sokmak üzere aktifleştiriciler kullanılır. Bu gerçekleştiğinde, süreç, tesadüfen, kalıcı olarak diğer doğal bitki genlerini devreye sokabilir. Bunun sonucunda, alerji yapan bir madde, toksin, kanserojen, antibesin, hormon üretimini harekete geçiren veya engelleyen enzimlerden ve genleri susturan RNA’lardan aşırı üretim veya cenin gelişimini etkileyen değişimler yaşanabilir. Bu durum, aynı zamanda, diğer genleri engelleyen düzenleyiciler de üretebilir ve/veya büyük bir zarar doğurabilecek türden gizli virüsleri devreye sokabilir. Buna ek olarak, eldeki kanıtlar gösteriyor ki, aktifleştiriciler, genetik istikrarsızlık ve mütasyonlar yaratabilir ve bu durum gen ardışıklığında kopuşlara ve yeniden birleşimlere neden olabilir.

Bitkiler, doğal olarak, hastalıklara karşı korumak ve sağlığı güçlendirmek üzere binlerce kimyasal üretir. Bununla birlikte, bitki proteinini değiştirmek, bu kimyasalları değiştirebilir, bitki toksinlerini artırabilir, ve/veya bitkisel gıdaları azaltabilir. Örneğin GDO’lu soya filizleri, kanserle mücadelede kullanılan izoflavonlardan daha az üretir. Genel itibariyle, araştırmalar şunu gösterir: genetik modifikasyon, besin maddelerinde, toksinlerde, alerjenlerde ve küçük molekül metabolizma ürünlerinde beklenmedik değişimlere sebep olur. Daha bütünsel bir protein dengesiyle GDO’lu bir soya filizi üretmek için, Pioneer HiBred, bir Brezilya fındık geni yerleştirmişti. Bu esnada, alerji yaratan bir protein. Brezilya fındığına alerjisi olan insanları etkilemek için eklendi. Testler sonucu bu durum ortaya çıktığında proje iptal edildi.Mısır ve papaya gibi diğer mahsullerdeki GDO’lu proteinler de alerji yaratabilir. Aynı durum, Bt mısırı gibi diğer mahsuller için de geçerlidir; ve kanıtlar gösteriyor ki GDO’lu mahsullerin kullanılmaya başlanmasından beri alerjilerde çok hızlı bir artış yaşandı.

Monsanto’nun yüksek lisinli mısırına dair bir diğer araştırma ise, içerisinde toksin ve diğer potansiyel olarak tehlikeli maddeleri içerdiğini göstermektedir ve bu maddelerin özelliği de, gelişimi geciktirici olabilmeleridir. Eğer yüksek miktarlarda tüketilirlerse, insan sağlığını olumsuz yönde etkileyebilirler. Buna ek olarak, bu ürün yemek olarak pişirildiğinde, Alzheimer’la, diyabetle, alerjilerle, böbrek hastalıklarıyla, kanserle ve yaşlanma semptomlarıyla bağlantılı toksinler doğurabilir. Kabak, balkabağı ve Hawai papayası gibi hastalıklara dirençli ürünler, insan virüslerini ve diğer hastalıkları güçlendirebilir; ve bu ürünleri yemek, vücudun viral enfeksiyonlara karşı doğal savunmasını olumsuz yönde etkileyebilir.

GDO’lu mahsullerin protein yapısal boyutları, öngörülemeyen şekillerde değiştirilebilir. Yanlış bir şekilde devreye sokulabilirler veya ilave moleküllere sahip olabilirler. Devreye sokulmaları süresince, transgenlerin tepesi kesilebilir, yeniden düzenlenebilirler veya zararlı etkileri bilinmeyen diğer DNA parçalarının arasına serpiştirilebilirler. Transgenler, aynı zamanda, istikrarsız olabilirler ve zaman içerisinde spontane biçimde yeniden düzenlenebilirler ve bu durum öngörülemeyen sonuçlar doğurur. Buna ek olarak, “alternatif zincirleme” adı verilen bir süreçten birden fazla protein üretebilirler. Çevresel etmenler, hava, doğal ve insan eliyle üretilen maddeler ve bir bitkinin genetik düzeni, işleri daha da karmaşıklaştırmama ve riskler doğurmaktadır. Genetik mühendislik, karmaşık DNA ilişkilerini bozmaktadır.

Endüstrinin iddialarının aksine, araştırmalar gösteriyor ki transgenler insanların veya hayvanların sindirim sistemlerinde yok edilmiyorlar. Yabancı DNA’lar, başıboş dolaşabilirler, midebağırsak güzergahı içerisinde uzun süre yaşayabilirler ve iç organlara kan yoluyla taşınabilirler. Bu durum, transgenlerin gut bakterilerine aktarılma, zaman içerisinde yaygınlaşma ve hücre DNA’sına karışma, kronik hastalıklara sebep olma riskini artırır, insanların beslenmesine dair yapılan bir araştırma şunu göstermiştir ki, genler, aslında, teste tabi tutulan yedi bünyeden üçünde GDO’lu soyalardan DNA gut bakterisi içine taşınmıştır.

Antibiyotik Direnç Simgesi (ARM) genleri, yerleştirilmelerinden önce transgenlere ilişiktir ve hücrelerin antibiyotik uygulamalarından sağ kurtulmalarını sağlar. Eğer ARM genleri patojenik gut veya ağız bakterilerine taşınırsa, potansiyel olarak antibiyotiğe dirençli süper hastalıklara da sebep olabilirler. GDO mahsullerinin yaygınlaşması, bu olasılığı artırmaktadır. Neredeyse tüm GDO’larda bulunan CaMV aktifleştiricisi de sıradan genlere veya toksin, alerjen veya kanserojen madde üreten ve genetik istikrarsızlık yaratan virüslere de aktarabilir ve bu virüsleri devreye sokabilir.

GDO mahsulleri, ortamlarıyla etkileşim içerisindedir ve gıdalarımızı içeren karmaşık bir ekosistemin parçasıdır. Bu mahsuller, gıda zinciri boyunca akümüle olabilen çevresel ve diğer toksinleri artırabilir. Glufosinat (herbisit) dirençli olması için genetik olarak tasarlanan mahsuller ise, bilinen toksik etkilere sahip bağırsak lıerbisitleri doğurabilir. Eğer gut bakterisine nakil gerçekleşirse, daha büyük sorunlar ortaya çıkabilir. Monsanto’nun Roundup Ready soyafilizleri gibi tohumların sürekli kullanımı, mücadele etmek üzere daha güçlü ve daha fazla miktarda herbisit gerektiren yeni ve zararlı süperotlar yaratılmasıyla sonuçlandı. Bunların toksik kalıntıları ise, daha sonra hayvanların ve insanların yedikleri mahsullerde kalmaya devam ediyor. Bu toksinlerden küçük miktarlarda olması bile, insanların üreme özelliklerini olumsuz yönde etkileyen endokrin bozucular olabilir. Eldeki kanıtlar gösteriyor ki, GDO’lu mahsuller toksinleri biriktiriyor veya onları GDO’lu yemlerle beslenen hayvanlarda veya sütte yoğunlaştırıyor. Hastalıklara dirençli mahsuller, aynı zamanda, insanları etkileyen yeni bitki virüsleri de üretebilir.

Tüm GDO’lu gıda türleri sadece mahsuller değilbu riskleri taşımaktadır. Örneğin, Monsanto’nun sığır büyüme hormonu rbGH enjekte edilen ineklerden elde edilen sütün içerisinde, göğüs, prostat, kolon, akciğer ve diğer kanser risklerini doğuran IGFI hormonundan yüksek düzeylerde bulunmaktadır. Bu süt, ayrıca, daha düşük miktarda besin değerine sahiptir. GDO’lu gıda katkı maddeleri, aynı zamanda sağlık riskleri doğurur ve bunların kullanımı, proses ürünlerde yaygınlaşmıştır. Yetişkinlere yönelik potansiyel tehlike, mevzu bahis çocuklar olduğunda daha da artmaktadır. Bir diğer endişe kaynağı ise, GDO’lu gıdaları yiyen hamile kadınların bu şekilde normal cenin gelişimine zarar vermeleri ve sonraki kuşaklara geçen gen ifadelerini değiştirmeleridir. Çocuklar, yetişkinlerle kıyaslandığında tehlikelere daha çok açıktır özellikle de içerisinde ciddi miktarlarda rbGHişlenmiş süt içenler…

SONUÇ

Yukarıda verilen bilgiler, büyük ölçüde, Smith’in Genetik Rulet başlıklı kitabından alıntılandırılmıştır. Veriler çok şaşırtıcıdır ve net bir sonuca varılmasını da kolaylaştırmaktadır. Test edilmemiş ve herhangi bir düzenlemeye tabi tutulmayan GDO’lu gıdaların on yıl boyunca yaygınlaşması, güvenilir bilim olmaktan ziyade bir inanç sıçramasıdır, insanların adeta gözünü karartmasıdır. Mikrobiyoloji uzmanı Richard Lacey, bu riski şu şekilde aktarmaktadır: “Gıda zincirine girdiğinde GDO’lu gıdaların sağlık etkilerini değerlendirmek için derhal bir teste tabi tutmak neredeyse imkânsızdır; ayrıca bu gıdaların gıda zincirine sokulmasının ardında herhangi bir geçerli besinsel veya kamu çıkarı bulunmamaktadır.” Dünya çapında diğer bilimadamları da, GDO’lu gıdaların, güvenlikleri ve faydalarının bilim tarafından değerlendirilmesinden çok önce piyasaya girdiklerini kabul etmektedirler. Gerçekleri görmemiz için onlarca yıl kapsamlı araştırmalar ve testleri gerektiren bu tehlikeli deneyin durdurulmasını istemektedirler.

Kontrol edilmeyen ve düzenlenmeyen bu ürünler karşısında insan sağlığı ve güvenliği risk altındadır çünkü GDO’lar bir kez gıda zincirine girdi mi artık cin şişeden çıkmış demektir. Ne mutlu ki, bu konudaki direnç dünya çapında artıyor; milyonlarca insan bu duruma karşı çıkıyor ama bu gidişatı tersine çevirmek de pek kolay olmayacak. Washington ve Ag biyoteknoloji, büyük ve ifade edilmeyen hedefler karşısında şanslı bir dönemlerindeler: tüm gıdalarımızı tamamen kontrol altında tutuyorlar, bunları tamamen genetik mühendislik ürünü haline getiriyorlar ve düşmanlarını cezalandırmak, dostlarını da ödüllendirmek için bunu bir silah olarak kullanıyorlar.

Smith, aynı zamanda, karlılık karşısında insanların yaşamlarına daha çok önem verileceği yönünde umutlu. Umarız bu umudunda haklı çıkar çünkü insan sağlığı ve güvenliği hiçbir zaman tehlikeye atılmamalıdır. Bu konuda gösterilen direnç, daha şimdiden, yeni mahsul çeşitliliğinin askıya alınmasını sağladı, ve Smith şuna inanıyor ki yeterli bir ivme kazanılırsa mevcut mahsuller de en nihayetinde piyasadan çekilecek. 2007 yılında “ABD’de GDO’lu gıdalardan kopuş”olarak adlandırılan bir şeyden bahsediyor. Buna öncülük eden ise, geçen bahar döneminde başlatılan bir girişimdi ve amacı; GDO’lu bileşenleri tüm doğal gıda sektöründen çıkarmaktı. Girişimin liderliğini ise, doğal gıda ürünü üreticileri, distribütörleri ve perakendecilerin yanı sıra Sorumlu Teknoloji enstitüsü IRT’nin oluşturduğu bir koalisyon çekiyordu, ismi, “Amerika’da Daha Sağlıklı Beslenme Kampanyası”ydı ve amaçları oldukça büyüktü: tüketicileri GDO’lu gıdaların riskleri konusunda eğitmek ve alışverişe yönelik kılavuz ilkeler yoluyla sağlıklı alternatifleri teşvik etmek.

Pew’in bir araştırmasına göre, Amerikalıların %29’u yani 87 milyon kişi demek bu gıdalara var güçleriyle karşı çıkıyorlar ve bunların güvenilir olmadıklarına inanıyorlar. Eğer, bunları engellemek için çabalar da ortaya konarsa, bu saygın bir başlangıç anlamına gelir.

Jeffrey Smith, 2003 yılında IRT’yi kurarken amacı, “teknolojinin sorumlu bir şekilde kullanımını teşvik etmek ve hem halk temelli hem de ulusal stratejiler yoluyla GDO’lu gıdaları ve mahsulleri durdurmak”olarak belirlemişti. Güvenilir alternatifler arıyordu ve “gıda tedarikimizin genetik mühendisliğe maruz kalmasını yasaklamak ve en azından bu ürünlerin güvenilir olduğu konusunda bağımsız ve güvenilir veriler temelinde bir bilimsel görüş gelene kadar GDO organizmalarının yayılmasını önlemek” gibi bir hedefi vardı. IRT, tüketicilerin riskler konusunda daha eğitimli olmaları konusunda onları teşvik ediyor, onları harekete geçiriyor ve ortak çıkar doğrultusunda hareket etmelerini sağlıyor. Böyle bir şey gerçekleşecek ve Smith’in kanısına göre, eğer halk bunu talep ederse, “gıda üreticilerinin yakın gelecekte GDO’lu gıdalardan vazgeçmeleri için mükemmel bir şans var”.

Kitabını ise şu cümlelerle sonlandırıyor: “Her ne kadar GDO’lar en büyük tehlikelerden birini oluştursa da, aslında, bilgilendirilmiş, motivasyonlu halklar sayesinde küresel çapta çözülmesi en kolay sorunlardan biridir.” Umarız haklı çıkar. (Globalresearch)

 

Kaynak ve dipnotlar:
http://www.globalresearch.ca/potentialhealthhazardsofgeneticallyengineeredfoods/8148
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

*************************

BARIŞ VE EMPERYALİZM

SÖMÜRÜNÜN KORKUTUCU CEPHESİ

SÖMÜRGECİLERİN YENİ GÖRÜŞLERİ

SİLAH VE BESİN

AMERİKANIN TÜRKİYE’YE YAĞ KAZIĞI

KÜLTÜR EMPERYALİZMİ

DOĞUM KONTROLÜ

TÜRKİYE’NİN KALKINMASINDA: TARIM VE SANAYİ Yeni Bir Düzen
AGRİNDUS (Endüstri’nin Tarım Kesimi içinde Entegrasyonu)

HAKİKİ BİR SİYASAL OLAYI NASIL TANIMLARIZ


İŞKENCEYE NEDEN İŞKENCE DİYEMİYORUZ

SLAVOJ ZİZEK

Julian Assange ve çalışma arkadaşları hakiki bir siyasal olay gerçekleştirdiler. Bunu söylerken neyi kastediyoruz, bu eylem hayatımıza nasıl etki etti?

2013’ün Aralık ayında Julian Assange’ı Londra’da Harrods AVM’ye bitişik Ekvador Büyükelçilik binasında ziyaret ettim. Büyükelçilik personelinin sıcak yaklaşımına rağmen oldukça bunaltıcı bir deneyimdi. Büyükelçilik, Assange’ın temiz havada yürüyüş bile yapmasına yer olmayan, bahçesi bulunmayan, altı odadan ibaret bir bina. Assange binanın ana giriş koridoruna adımını bile atamıyor, çünkü polisler onu hemen orada bekliyorlar. Binanın çevresinde, bitişik binalarda ve arkaya bakan tuvaletin küçük penceresinden çıkmaya çalışması halinde de yakalamak üzere bu deliğin açıldığı daracık avluda bir düzine civarında polis devamlı olarak nöbet tutuyor. Bulunduğu kat üstten, alttan devamlı dinleniyor, internet bağlantısı da kuşku verecek şekilde yavaş… Britanya Devleti, cinsel yönden basit bir kabahat şikâyetiyle hakkında açılmış soruşturmada (aleyhine dava açılmış bile değilken!) İsveç’e gidip ifade vermeyi reddedildiği gerekçesiyle Assange’ı tutmak için nasıl oluyor da 50 civarında memurunu gece gündüz burada görevlendiriyor?

 Hani insanın Thatcher’cı olup sorası geliyor: bu mu sizin kamu harcamalarından tasarruf etme politikanız?

 Benim gibi sıradan biri İsveç polisine benzer bir şikayette bulunsaydı Birleşik Krallık benim derdim için de 50 adam görevlendirir miydi?

 Soracağımız asıl ciddi soru ise şudur: komediye dönüşen böylesi aşırı intikam arzusu neden kaynaklanıyor?

 Assange ve çalışma arkadaşları bu kadarını haketmek için ne yaptılar?

Jacques Lacan psikanaliz etiğine şu önkabulle [belit, axiom] başlamayı önerir: “Arzundan ödün verme !”

Bu önkabul, bilgi sızdırıcıların da eylemlerini tam olarak açıklıyor. Eylemlerinin taşıdığı riske rağmen ödün vermeyi düşünmediler nedir asla ödün vermedikleri bu arzu?

 Bu soru, “olay” nosyonunu anlamamıza yardım edecek: Assange ve arkadaşları hakiki bir siyasal olay gerçekleştirdiler yönetenlerin ölçüsüz tepkisinin de nedeni budur. Hain olmakla suçlandılar ama onlar yönetenlerin gözünde aslında hain olmaktan daha vahim ve tehlikeli tipler Alenka Zupancic’den alıntı yaparsak:

“Snowden elindeki bilgileri eğer gizlice başka bir ülkenin gizli servisine satsaydı, bu hareket alışılageldik yurtsever/hain ikilemi içinde anlaşılır, icabında “hain” diye damgalanır ve yokedilirdi. Oysa Snowden olayında durum tamamen farklı. Snowden, “Batı” siyasetine (ya da siyaset yoksunluğuna) uzun süredir temel oluşturan varsayımları, mantığı, geçerli değerleri sorgulatan şekilde hareket etti. Bir kişinin kendi için hiç bir çıkar gütmeden sahip olduğu her şeyi riske atması ve bunu sadece bazı şeyleri yanlış bulduğu için yapması… Snowden farklı bir seçenek önermedi. Snowden’in ve ondan önce Bradley Manning’in yaptığı şey farklı seçeneğin zaten ta kendisiydi.”

Wikileaks’in yerleşik yargıları alt üst eden bu çıkışı Assange’ın şu alaylı ifadesinde anlam buluyor: “biz casusluğu halk için yapıyoruz”. Assange “Halk için casusluk”yaptığını söyleyerek kendi casusluğunu (düşmana sır satan çift taraflı casus olduğunu) doğrudan inkar etmiş olmuyor, ayrıca casusluk kavramını, casusluğun temel evrensel ilkesi olan gizliliği de yadsımış oluyor. Çünkü amacı zaten gizli olan ne varsa halka ifşa etmek. Marx’ın “proleterya diktatörlüğü” dediği şeyin nasıl ki kendi diktatörük ilkesini yine kendisinin yadsıması şeklinde işleyeceği öngörüldüyse (öngörüldüğü gibi işlediği anlar çok enderdi),Wikileaks de aynı o şeklinde işlemiştir. Komünizmi hala bostan korkuluğu gibi gösterenlere karşı komünizmin asıl pratiği olarak Wikileaks’i göstermeliyiz. Wikileaks’in yaptığı, en yalın anlatımla bilgi komününü hayata geçirmektir.

Düşünce tarihinde modern burjuva uygarlığının Fransız Ansiklopedisi ile başladığı kabul edilir.Ansiklopedi, insanlığın bütün bilgi birikimini ilk kez düzenli bir şekilde devletin değil kamunun hizmetine sunmayı amaçlamış olan dev bir projedir.Her ne kadar çağımızda ansiklopedinin Wikipedia olduğunu düşünsek de, kamunun görmek istemediği ve kamudan gizlenen bilgiye yer vermemesi Wikipedia’nın eksiğidir. Çünkü düzen mekanizmaları ve temsilcilerinin kamuyu denetleme ve yönlendirmelerine ilişkin belli bir bilgi türünü kamudan gizler. Wikileaks’in amacı, bu gizlenen bilgi türünü herkes için tek tıkla ulaşılır yapmaktır. Assange, çağımızın d’Alembert’idir. 21.yy halkları için geçerli ansiklopedi tipini oluşturmuştur. Bu yeni ansiklopedinin bağımsız ve uluslararası tabanlı olması da şarttır, çünkü uluslararası ve bağımsız kalabildiği ölçüde büyük devletlerin birbirlerini yıpratma manevralarına da (Snowden’ın Rusya’dan sığınma istemek zorunda kalması ve Rusya’nın bunu kabul etmesi gibi) sınır çekebilecektir. Edward Snowden ve Pussy Riot’u ele alalım: öncelikle her ikisinin de bu mücadelede aynı safın yoldaşları olduklarını görmeliyiz peki bu mücadele ne içindir?

Sınıf çatışmasının yeni biçimi olarak bilgi komünleri yakın zamanda iki yanıyla kritik önem kazanmıştır: dar anlamda ekonomik ve geniş anlamda toplumsal ve siyasal. Medyanın dijitalleşmesinin getirdiği yeni özgürlükler öncelikle “fikri mülkiyet hakları”çıkmazıyla karşı karşıyadır. World Wide Web veriyi serbestçe akıtan bir altyapı olduğu için görünüşte Komünisttir CD ve DVD’ler ortadan kalkmış, milyonlarca insan müzik ve videoları internetten bedava indirmektedir. Buna karşılık iş dünyası özel mülkiyeti bu kez “fikri mülkiyet hakları”adıyla bu serbest veri akışına uygulama çabasındadır. Dijital medya (web’e her yerden erişmeye olanak veren teknolojiler ve telefonlar) milyonlarca sıradan insana ortaklaşa etkinlikler yürütebilecekleri ağlar kurma olanağını sağlarken, devlet kurumlan ve özel şirketler de özel yaşamı ve kamusal alanı akla hayale gelmeyen yöntemlerle izlemektedir. Wikileaks işte bu mücadelenin ortasına bomba gibi düşmüştür. T S Eliot “Kültür Tanımı Üstüne Notlar” adlı çalışmasında, her dinin bir aşamada kaçınılmaz olarak sapkınlık (dinden sapma) ya da zındıklık (tam inançsızlık) arasında bir seçim açmazına girdiğine dikkat çeker.Bu açmaza girildiğinde ana akımdan koparak mezhepsel bir kırılmayı gerçekleştirmek, o dini yaşatabilmek için tek çıkar yol olur.Wikileaks’in yaptığı da böyle bir şeydir:demokrasimizi yaşatmanın tek yolu demokrasiyi kendi kurumsal gövdesinden, devlet aygıt ve mekanizmalarından kopartarak ayırmaktır.Wikileaks bunu umulmadık bir şekilde, kamusal alanda neyin yapılabilir, neyin kabul edilebilir olduğuna dair yeni ölçütleri kendisi belirleyerek yapmıştır. Hakiki bir siyasal olay, yalnızca halihazırdaki geçerli kuralları darmadağın etmekle kalmayan, ayrıca kendisine ait yeni kuralları ve ahlaki değerleri de kabul ettirmeyi başaran bir olaydır. Wikileaks gibi fenomenleri doğru anlamdırmak için “olay” nosyonu üzerine bir kitap yazdım. Devletin yurttaşları gözetlemesi, denetlemesi yakın zamana kadar olağan kabul edilirken şimdi ciddi bir sorun olarak görülmekte; devlet sırlarını ifşa etmek yakın zamana kadar ihanet ve suç olarak görülürken şimdi ahlaki ve kahramanca bir hareket olarak algılanabilmektedir.

Bu kısa açıklamadan, siyasal bir eylemin algılanma biçiminin onun nasıl bir anlatı içinde konumlandığına göre belirlendiğini görebiliriz. Tarihsel deneyimler birer anlatı içinde biçimlenir. Her gerçek olay, anlamlı bir öyküyü kurmaya ya da tamamlamaya yarayacak şekle sokularak açıklanır. Beklenmedik, sarsıcı bir anda savaş çıkması, derin bir ekonomik kriz gibi tutarlı anlatı içine yerleştirilmeyen bir olayla karşı karşıya kalındığında ise sorun çıkar. Hayatın olağan akışını bozan bir olay patlak verdiğinde, bu travmatik felaketin nasıl simgeleştirileceği, hangi ideolojik yorum ve öykünün baskın çıkarak olayı kitlelere açıklayacağı üzerine ideolojik alanda bir rekabet başlar. 1920’lerde Weimar Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu krizi, nedenleri ve çıkış yoluyla birlikte Almanlara açıklama rekabetini Hitler kazanmıştı (senaryo Yahudiler üzerine yazılmıştı); Fransa’nın yenilgisini I940’da Fransızlara Mareşal Petain açıklamayı başarmıştı. Şimdi de halen devam eden mali ekonomik krizi açıklamak üzerine benzer bir rekabet sürüyor: hangi anlatı bunu açıklamayı başaracak?

 Suçu güçlü devlet yapısında arayan ve geleneksel yaşam biçimlerinin değişmesinden yakınan gerici neoliberal açıklama mı kazanacak, yoksa en temelden toplumsal kurtuluşu hedefleyen kökten Solcu bir açıklama mı kazanacak?

 İşte, hakiki toplumsal olay, belli bir tarihsel durumun anlamdırılmasını sağlayacak anlatının kitlelerin kabul edeceği şekilde kurulmasıdır.

Bu formüle uyan örneklerin faşizm versiyonuna bakarak, hakiki toplumsal olayların bir de olumsuz versiyonu bulunduğunu söyleyebiliriz. Her türlü ırkçı, cinsiyetçi söylem ve eylemin hiçbir şekilde kabul edilmez ve gülünç bulunduğu, ayrım gözetmeksizin bütün halkına temel sağlık hizmeti, eğitim sunmanın toplumsallığın gereği olarak benimsendiği, özgürlük, eşitlik, demokratik haklar gibi çağdaş ilkelere tam bağlı ahlaki değerlerin geçerli olduğu bir toplum düşünün ırkçılığa karşı konuşmaya gerek bile yok, çünkü ırkçılığını açıkça dışa vuran biri olursa tereddütsüzce herkes tarafından yoldan çıkmış tuhaf biri olarak görülüyor… Sonra bir zaman geliyor, bu kazanımlardan adım adım bir geri gidiş başlıyor. Birileri açık açık ırkçı propaganda yapmaya, işkenceyi savunmaya başlıyor… Hitler’in de yaptığı buna benzemiyor muydu?

 Almanlar’a sonradan, Yahudileri öldürün, demokrasiyi boşverin, ırkçı olun, diğer uluslara saldırın anlamına gelecek şekilde “Evet, yapabiliriz!” demiyor muydu?

 Bugün de buna benzer bir sürece girdiğimizin işaretlerine tanık olmuyor muyuz?

 2013 ortalarında derin bir ekonomik krizle birlikte işsizlik ve umutsuzluk içindeki Hırvatistan’da halkı sokağa çağıran iki hareket düzenlenmişti: önce sendikalar, işçilerin desteğini almayı amaçlayan bir hareket başlattılar.

Hemen ardından sağcı milliyetçiler Sırp azınlığın yaşadığı kentlerdeki hükümet binalarında kiril harflerinin kaldırılması için bir gösteri düzenledi.

Sendikaların başlattığı hareket Zagreb’deki bir meydanda birkaç yüz kişinin katılımıyla sınırlı kaldı; ama diğeri eşcinsel evliliğin yasallaşmasına karşı düzenlenen gerici gösteriler gibi yine yüzbinleri ayağa kaldırdı.

Hırvatistan bu konuda kesinlikle bir istisna değil: Balkanlar’dan İskandinavya’ya, ABD’den İsrail’e, Orta Afrika’dan Hindistan’a, aydınlanma değerlerinin gerilediği, etnik, dinsel ihtirasların yükseldiği yeni bir karanlık çağ üzerimize çöküyor. Bu ihtiraslar arka planda her zaman vardı ama yeni olan şey, bunların günümüzde düpedüz ve utanmaksızın dışavurulabilir hale gelmesidir.

Uygarlığımızın en temel kazanımlarının erozyonu farklı seviyelerde sürmektedir. Basınçlı suyla boğarak sorgulama (waterboarding) tekniğinin işkence olup olmadığı gibi tartışmalar apaçık anlamsızdır: suyla boğma, acı ve ölüm korkusu yaratmadan terör şüphelisini konuşturabilir mi?

 “İşkence” sözcüğü yerine “ileri sorgulama yöntemleri” ifadesini kullanmakla, bu sorgulama yöntemini siyasal olarak kabul edilebilir bir mantığa oturtmaya çalışıyoruz: “özürlü” için “engelli”, “işkence” için “ileri sorgulama yöntemi” dediğimiz gibi, bir gün bir bakmışsınız “tecavüz” de “ileri baştan çıkarma yöntemi” olmuş

["Çingene" yerine "roman"; "negro" yerine "black", sonra "afroamerican", sonra "africanamerican"; "bayan” yerine "kadın" dayatmaları gibi, kimlik siyasetinin sözde ayrımcı olmamak kaygısıyla sözcüklerle böylesine tatminsizce didişmesi Profesör'e göre ayrımcılığı moda terimiyle "ötekileştirmeyi" ortadan kadırmak bir yana, gündelik hayatta yürüyüp giden ayrımcı pratikleri daha bir gönül rahatlığıyla aynen sürdürmeye yarar. Profesör'ün reçetesi tam tersi, yani Fichte Althusser çizgisidir: terimi koruyarak pratiği değiştirelim, o zaman terimin çağrışımları da değişir (Fichte), aksi halde ne derseniz deyin ideolojiyi gündelik pratiklerde yeniden üretirsiniz (Althusser) Engin Kurtay]…

 İşkence ve tecavüz arasındaki paralellik üzerinde duralım: ucuz vicdani tepkileri bir yana atma ve tecavüz olgusunu tüm karmaşık yönleriyle irdeleme iddiasındaki bir filmde (aynı yukarıda “işkence” yerine daha tarafsız ifadeler bulmak çabasında olduğu gibi nötr bir şekilde) vahşi bir tecavüz eyleminin gösterildiğini düşünün. Böyle görüntülerin midemizi kaldırması ortada feci bir yanlış olduğuna işarettir: Ben, tecavüze karşı gerekçeler üretilen bir toplumda yaşamak istemiyorum, tecavüzün zaten bariz olarak kabul edilmez olduğu, tecavüzde mantık arayanların da aklından zoru olan gerizekalılar olarak görüldüğü bir toplumda yaşamak istiyorum aynısı işkence için de geçerli: işkencenin de hiç bir gerekçeye dayanmadan, “dogmatik” olarak, sadece iğrenç bulunduğu için kabul edilmez olduğu bir toplum istiyorum. “Gerçekçi” argüman şöyle söyleyecektir: işkence hep vardı, yakın zamanda asıl artan şey işkencenin kamuoyunda daha çok tartışılır hale gelmesidir, bu da iyi bir şey değil midir?

İşte asıl sorun tam da bu argümanın kendisidir: madem ki işkence hep vardı, öyleyse yönetenler bunu neden her zaman değil de şimdi açıktan konuşur oldular?

 Bunun tek yanıtı var: normalleştirmek için, ahlaki standartlarımızı geriletmek için. Küresel kapitalizmin gelişmesiyle ahlaki gerileme arasındaki bağıntıyı da bir madalyonun iki yüzü gibi anlamak gerekir.

Bugün durduğumuz yer nasıl bir yerdir?

 Belki ayakta bile durmuyoruz, belli bir şekilde öne eğilmiş duruyoruz. Seoul’da çocuk müzesinin yakınındaki tuhaf heykeli görenler eğer ne olduğu hakkında önceden bilgi sahibi değillerse çok müstehcen bir sahneyle karşı karşıya kalırlar. Bir grup çocuğun birbiri ardına öne eğilerek her birinin başını önündekinin kıçına dayadığı, en öndekinin de başını, ayakta duvara dayanan bir çocuğun bacak arasına dayadığını gösteren bir heykel. Bunun ne olduğunu sorduğunuzda, Koreli çocukların lise çağına kadar oynadıkları uzuneşek (malttukbakgi) diye eğlenceli bir oyun olduğunu söylüyorlar. İki gruptan biri heykelin gösterdiği gibi peşi sıra eğilerek uzun bir eşek pozisyonu alıyor, öbür grubun oyuncuları da arkadan birer birer koşup bütün güçleriyle sıçrayarak eşek pozisyonu alanların üzerine oturuyorlar. Yere düşen oyuncu olursa onun grubu yenilmiş oluyor.

Bu heykel bizim gibi sıradan insanların küresel kapitalizm karşısındaki pozisyonunu mükemmel betimlemiyor mu?

Görüş alanımız eğilerek başımızı daldırdığımız önümüzdekinin kıçıyla sınırlı, en önde ayakta, ön takımlarını yalatır gibi duranı da Efendi diye bellemişiz oysa asıl Efendi bizim göremediklerimiz, yani arkadan koşup üzerimize atlayan, kendine özgü kurallarıyla işleyen Kapitalizm.

Kaynak: http://www.newstatesman.com/culture/20l4/02/authorityandausteritywhattruenaturepoliticalevent

20 Mart 2014  Turquie Diplomatique Türkçeye E. Kurtay çevirdi)

 

LAST DANCE /Son Dans (2012)


Yönetmen: David Pulbrook      

Senaryo: Terence Hammond, David Pulbrook 

Ülke: Avustralya

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 30 Haziran 2012

Dil: İngilizce

Oyuncular :   Julia Blake ,Danielle Carter, Nicole Chamoun,    Firass Dirani,    Alan Hopgood

Özet

Bir sinagogda düzenlenen intihar bombalaması planlandığı gibi gitmeyince, yaralanan terörist Sadık yakınlardaki bir eve sığınır. Evin sahibi olan Nazi soykırımından sağ çıkan Ulah (Julia Blake) eve dönünce, Sadık (Firass Dirani) onu rehine olarak tutar. Fakat gelişen olaylar sonucunda Yaşlı Yahudi Hanım ile Filistinli Sadık arasında bir anne oğul ilişkisi ve sevgisi gelişir. Sadık sinagog eyleminde içinde taşıdığı şefkat ile eylemde başarısız olmayı seçmiş kaçmıştır.  Ulah ile konuştukça antisemit duygularını sorgulamaya başlamıştır. Ancak çıktığı yol onu yanlış bir tarafta seyir ettirdiğinden acı onun peşine bırakmayacaktır.

Film terör faaliyetindeki insanların gerçek duygularla karşılaştığında değişime uğrarlar mıya cevap teşkil etmesi ve kararların acele verildiğinde yanlış olduğu bir kez daha göz önüne seriliyor.

Soru: Kim ne kadar doğru/yanlıştır?
Cevap: Kime göre

Bizce en güzel sonuç hiçbir zaman insanın elemine ortak olacak faaliyette bulunmamaktır. Sözü en güzel şu hikâye anlatıyor.

Allah Teâlâ, peygamberi Davud’dan kendisi için bir ev yapmasını istemiş -ki kastedilen Beyt-i Makdis’tir-, Davud aleyhisselâm binayı her yaptığında bina yıkılmış ve bu birkaç kez tekrarlanmış. Bunun üzerine Rabbi kendisine vahiy göndererek, evinin onun eliyle yapılamayacağını bildirmiş ve (gerekçe olarak da) ‘Çünkü sen kan akıttın’ demiş.

Davud aleyhisselâm:

‘Allah’ım! O kanlar senin için akıtılmadı mı?’ deyince, Allah Teâlâ;

‘Haklısın, benim uğruma akıtıldı, fakat onlar benim kullarım değil miydi? Bu ev kan akıtmakla kirlenmemiş temiz bir elle yapılacaktır’ demiş. Davud aleyhisselâm

‘Allah’ım o benim (soyumdan) olsun’ diye dua edince, Allah Teâlâ, evinin oğlu Süleyman aleyhisselâmın eliyle yapılacağını bildirmiş, Hz. Süleyman, Beyt-i Makdis’i inşa etmiştir.

 Filmden

Dünya acı dolu. Yahudiler, herkesten daha fazla acı çekmeye hakları olduğunu düşünüyorlar.

**

Ne yaptım ben?

 Bu ne cüret?

Onu evime getirmeye nasıl cesaret edersin?

 Çıkartırsan patlar mı?

 Çıkar. Bunu neden yaptın?

 Çıkar, dedim. Neden bana yardım ediyorsun?

 Neden diğer adam gibi kendini havaya uçurmadın?

 İnsanları gerçekten öldürmenin zamanı geldiğinde   bunu yapamadın, değil mi?

 Ben bir korkağım. Hayır. Böyle bir şeyi yapamıyor olman, senin korkak olduğun anlamına gelmez. Seni bir şey engelledi. Neydi o?

 Seni ne durdurdu?

 Seni neyin durdurduğunu anlat bana.

Ben askerim.

Sen asker değilsin.

Geçmişte dökülen kanların intikamını almak için saldırmaya hazırım.

Masum insanları öldürüyorsunuz.

- Masum insanları siz öldürüyorsunuz!

- Hayır.

Ben sıradan insanlardan bahsediyorum. Öldürülen masum insanlar. Masum insanlar, benim ülkemde   Yahudiler’in ellerinde her gün ölüyorlar. Ülkemi işgal ediyorlar, insanlarımı öldürüyorlar. Masum insanları. Masum insanları. Toplama kampındaydın.

Ailemden kurtulan bir tek benim.

O zaman, nefret etmenin ne demek olduğunu biliyorsun Yapabilseydin, onları öldürürdün, değil mi?

 Nazileri. Aileni öldüren onlar. Yapardın.

Tek bildiğim   annenin bunu yapmanı istemeyeceğidir.

Annem gurur duyardı.

- Hayır. Ben bir anneyim

 – Benim annem değilsin. Hz. Muhammed’in askerleri olarak ölenler   O’nunla birlikte cennette yaşıyorlar. Bu bizim yolumuz. Annelerimiz bununla gurur duyar.

Anneler savaşmaz. Bu dünyayı anneler yönetseydi   daha fazla erkek evlat olurdu.

Sen oğlunla gurur duymuyor musun?

 Tabii ki duyuyorum. O zaman, nasıl öldüğünü anlat. Anlat bana. Çok gururlusun. Nasıl öldüğünü anlat. Anlat.

Oğlum askerde öldü.

Bir İsrail Askeri. Benim insanlarımı   öldürürken öldü. Bu, onu benden daha iyi biri mi yapıyor?

**

Sekiz yaşımdayken   arkadaşlarımla sokakta oynardık. Evde yemek yedikten hemen sonraydı. Annemin, küçük kız kardeşim Lina’ya, gözlerini elleriyle ovuşturmamasını söylediğini hatırlıyorum. Gözleri kaşınıyordu. “Dokunmaya devam edersen daha kötü olacak.” dedi. Annem gülümsedi. Arkadaşlarımla dışarıdayken   İsrail tankları geldi. Bu ilk değildi. Köyümüzde tankları görmeye alışmıştık. Köyümüzde cenaze törenlerine alışmıştık. Çatımızda duran adam tanklara ateş etmeye başladı. Evimiz   ve dükkanımız tamamen yıkıldı. Çok hızlı oldu. Her şey gitmişti. Annem,   babam,   küçük kız kardeşim, Lina. Hepsi öldü. O sadece beş yaşındaydı. Altın hilal kolye takıyordu. Onu sakladım.

**

Sadık:

Bombayı niye patlatmadın diye sormuştun ya,  küçük bir kız gördüm. Beş yaşında, belki de altı. Bana baktı. Yapamadım. Hareket edemedim. Kız kardeşime benziyordu. Arkadaşım Yusuf içeri girdi, döndü ve bana baktı. Yapmayacağımı biliyordu. Bana bir metal parçası çarptı. Bir köpek gibi kaçtım.

Ulah:

Senin yüzünden kimse ölmedi ve Tanrı bunu biliyor. Yapamamanın kız kardeşinle bir alakası yok. Burada kalbinde olanla ilgili. Derinlerde, içinde. Utanmamalısın. İnsanları öldürmek onurlu bir şey değildir.

**

YAHUDİLERİ TAHRİK EDEN HABER PARONAYASI

 

TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

TİNİSİM,[psikoloji ]: 1 .    Ruh. 2 .   felsefe  Birtakım fizik ötesi kurucularının, gerçeği ve evreni açıklamak için her şeyin özü, temeli veya yapıcısı olarak benimsedikleri madde dışı varlık.

 [Tuzzi’lerdeki buluşmalar artık düzenli ve yoğun sürecinin yörüngesine oturmuştu. Daire Başkanı Tuzzi, “Konsil” sırasında “yeğen” ile konuştu. “Bütün bunların daha önce de olduğunu biliyor musunuz?”]

Gözleriyle, kendisine yabancılaşmış olan evindeki kaynaşan kalabalığı işaret etti. “Hıristiyanlığın başlarında; Hazreti İsa’nın doğumundan hemen sonraki yüzyıllarda. O zamanlar, fokur fokur kaynayan Hıristiyan-Levanten-Helen-Yahudi kazanında sayısız tarikatlar kurulmuştu.” Tuzzi, bu tarikatları saymaya başladı: “Adamitler, Kabilliler, Ebionitler, Koliridyanlar, Arkontikler, Enkratitler, Ophitler…”; Tuzzi, Hıristiyanlık öncesine ve erken Hıristiyanlık dönemine ait dini tarikatlardan oluşma, uzun bir listeyi, birinin yaptığı herhangi bir şeyin hızlı tempo yansıtan alışılagelmişliğini ehlileştirircesine gözden saklamak istediğinde sergilediği o tuhaf, aslında içinde bir aceleciliği gizleyen ağırlıkla sayıp dökmekteydi; bu tutum, karısının kuzenine aslında bu evde olup bitenler hakkında özel nedenlerden ötürü belli ettiğinden çok daha fazlasını bildiğini dikkatle anlatmak istiyormuş izlenimini yaratıyordu.

Daha sonra sözüne devam etti ve biraz önce andığı adların açıklamasına girişerek, bir tarikatın, bekâreti koşul kılmasından ötürü evliliğe karşı çıktığını, bir başkasının ise yine bekâret talebinde bulunduğunu, ama bu hedefe tuhaf bir biçimde ölçüsüz yaşamayailişkin dinsel kurallarla varmayı amaçladığını anlattı.

Tarikatlardan birinin üyeleri, kadın bedenini bir şeytan icadı saydıklarından kendi kendilerini sakatlıyorlardı, öteki tarikatların uygulamalarında ise kadınlar ve erkekler kilise toplantılarında soyunuyorlardı.

Cennette Havva’yı baştan çıkardığı söylenen yılanın aslında tanrısal bir kişilik olduğu sonucuna varan, inançlı kılı kırk yaranlar, hayvanlarla cinsel ilişkiye giriyorlardı; başkaları da bakirelere hoş gözle bakmıyorlardı, çünkü bilimsel temelli inançlarına göre Tanrının annesi, Hazreti İsa’dan başka çocuklar da doğurmuştu ve bu yüzden bekâreti kabul etmek, tehlikeli bir yanılgı olurdu.

Birileri hep ötekilerin yaptıklarının tam tersini, üstelik de yaklaşık olarak aynı nedenlerden ve inançlardan ötürü yapmaktaydı. — Tuzzi, bütün bunları, tuhaf olsalar da tarihsel olaylara yakışan bir ciddiyetle ve sesinde erkekler arasındaki şakalara özgü bir alt tonla anlatmaktaydı. Duvarın yanında duruyorlardı; Daire Başkanı Tuzzi, dudaklarında küçük ve öfkeli bir gülümsemeyle sigarasının izmaritini bir tablaya attı, kafası hâlâ karışık olarak kalabalığa baktı ve sanki tam bir sigara içimlik süre kadar konuşmak istermişçesine, sözlerini şöyle noktaladı:

“Zannediyorum o zamanlar egemen olan fikir ayrılıklarının ve kişisel görüşlerin durumunun bizim edebiyatçılarımızın çekişmelerini hatırlatan çok yanı var. Bunlar yarın havada dağılmış olacak. Eğer çeşitli tarihsel koşullar yüzünden tam zamanında politik etkinliğe sahip, tinsel bir memuriyet sistemi oluşmasaydı, o zaman bugün Hıristiyanlık inancının izi bile kalmayacaktı…”

Ulrich, buna katıldı. Ücretleri resmen cemaat tarafından ödenen din görevlileri, resmi kuralların hafife alınmasına izin vermezler. Ben, genel olarak ortak niteliklerimize karşı haksız bir tutum içinde olduğumuzu düşünüyorum; o niteliklerin güvenilirliği olmasaydı, tarih asla oluşamazdı, çünkü tinsel çabalar hep tartışmalıdır ve havada kalır.”

Bu arada karısının yeğeni de tıpkı kendisi gibi, can sıkıcı bir yakınlıkla önüne bakmaktaydı ve konuşmaya ara verildiğinin farkına bile varmamıştı. Tuzzi, bir şeyler söylenmesi gerektiğini hissetti; kendini sık hayal gören ve suskunluğuyla kendini ele verebileceğinden korkan bir insan gibi tehdit altında hissediyordu. “Her şey hakkında olumsuz düşünmekten hoşlanıyorsunuz,”dedi gülümseyerek, din görevlilerine ilişkin söylem o âna kadar kulaklarının önünde içeri girmeyi beklemişçesine “ve karım herhalde, akrabalıktan kaynaklanan bütün sempatisine rağmen, sizin katkınızdan biraz olsun korkmakta haksız değil. Böyle konuşmama izin verirseniz eğer, hemcinslerinize ilişkin düşünceleriniz biraz küçültücü spekülasyon olmak eğiliminde.”

“Bu, mükemmel bir söylem,” diye karşılık verdi Ulrich sevinçle “her ne kadar böyle bir söylemin gereğini yerine getiremeyeceğimi alçakgönüllülükle söylemek zorunda olsam da! Çünkü insanla ilgili küçültücü veya yüceltici spekülasyonda bulunan, hep dünya tarihidir; bunu, küçültücü yoldan hile ve zorbalıkla, yüceltici yoldan da yaklaşık olarak burada muhterem eşinizin denemeye çalıştığı gibi, düşüncelerin gücüne inanmakla yapar. Dr. Arnheim da, söylediklerine inanmak gerekirse eğer, bir yücelticidir. Buna karşılık meslekten bir küçültücü olarak sizin bu melekler korosu içersinde bilmekten hoşlanacağım duygularınızın bulunması gerekiyor.”

Daire Başkanı Tuzzi ye anlayışlı bir ifadeyle baktı. Tuzzi, cebinden sigara tabakasını çıkartarak omuzlarını kaldırdı. “Neden bu konuda karımdan farklı düşünmem gerektiğine inanıyorsunuz?” diye karşılık verdi. Sohbetin kişisel bir noktaya dönmesini reddetmek istemiş, ama yanıtıyla bu noktayı güçlendirmişti; karşısındaki neyse ki bunun farkına varmadı ve konuşmasını sürdürdü: “Bizler, herhangi bir biçimde içine girdiği her kalıba uyan bir kitleyiz!”Tuzzi: “Bu, beni aşar” gibisinden kaçamak bir yanıt verdi. Ulrich, buna sevindi. Böylesi, kendisinin tam karşıtıydı; tinsel kışkırtmaya karşılık vermeyen, fakat hemen bütün kişiliğini korumaktan başkaca bir savunma aracına sahip bulunmayan veya öyle bir aracı kullanmak istemeyen birisiyle konuşmaktan çok zevk alırdı.

 

Ulrich lâfı fazla dolandırmadan. “Siz neye inanıyorsunuz?” diye sözünü kesti,

“Ama bakın!” dedi Tuzzi. “Ben artık çocuk değilim ki buna öyle hemen yanıt verebileyim! Ben sadece şunu söylemek istedim: Bir diplomat kendini zamanının tinsel akımlarıyla ne ölçüde özdeşleştirebilirse, mesleği kendisine o ölçüde kolay gelecektir. Son kuşaklar boyunca ortaya çıkmıştır ki, tinin bütün alanlardaki ilerlemeleri büyüdüğü ölçüde insanın da diplomasiye duyduğu ihtiyaç artmıştır; ama sonuçta bu da zaten çok doğal!?”

“Elbette?! Fakat böylece siz de benim söylediğimin aynısını söylemiş oluyorsunuz!” dedi Ulrich yüksek sesle ve vermek istedikleri resme, yani birbirleriyle ölçülü bir sohbeti yürüten iki beyefendinin görüntüsüne uygun düştüğü ölçüde hararetle.

“Ben, üzülerek tinsel ve iyi olanın, kötünün ve maddi olanın yardımı olmaksızın sürekli ayakta kalamayacağını vurguladım, ve siz de bana yaklaşık olarak ne kadar çok tin varsa o kadar dikkat gereklidir, diye yanıt veriyorsunuz. O halde şöyle diyelim: insana aşağılık biriymiş gibi davranılabilir ve bu yoldan istenilen yere götürülmesi sağlanamayabilir; ama aynı insan coşkuya itilebilir ve yine istenilen yere götürülmesi sağlanamayabilir. Bu yüzden bizler, bu iki yöntem arasında gidip geliriz, iki yöntemi birbiriyle karıştırırız; bütün dediğimiz, budur. Kanımca ben, sizin itiraf etmek istediğinizden çok daha ileri ölçüde sizinle bir görüş birliğinin mutluluğunu yaşamaktayım.”

Daire Başkanı Tuzzi, sorusuyla onu tedirgin eden kişiye döndü; küçük bir gülümseme, minik bıyığını yukarı kaldırdı, parlak gözlerinde alaycı ve hoşgörülü bir ifade belirdi; bu tür bir konuşmaya son vermek istiyordu, çünkü böylesi, dümdüz bir buzdan zemin gibi tehlikeliydi ve çocukların buzda gelişigüzel kaymaları gibi amaçsızdı. “Bakın, bu söyleyeceğimi belki de barbarlık sayacaksınız,” diye karşılık verdi “ama size açıklayacağım: Aslında yalnızca profesörlerin felsefe yapmasına izin verilmeli! Bizim tanınmış ve büyük filozoflarımızı elbette bunun dışında tutuyorum, onları çok takdir ederim ve hepsini de okudum; ama onların durumu farklı. Profesörlerimiz ise bunun için atanmışlar, onlarınki bir meslek ve daha başka bir şey olması da gerekmiyor; sonuçta alan tükenmesin diye öğretmenlere de ihtiyaç var. Ama bunun dışında, vatandaşın her şey üzerine kafa yormaması gerektiği yolundaki o eski Avusturya ilkesinin haklılığını kabul etmek gerekiyor. Çünkü bu yolla ortaya iyi bir şeyin çıktığı çok ender, çıkanda da hep biraz cüretkârlık havası var.”

….

“Soru, çok daha genel sorulabilir” diye düşüncesini açıkladı Ulrich. “Bir insan, her şeyi elde edebilecek kadar zengin ve nüfuzlu ise eğer, o zaman neden yazar? Aslında belki de safça sormam gereken, şu: Bütün meslekten anlatıcılar, neden yazarlar? Aslında olmamış bir şeyi anlatırlar; sanki olmuşçasına. Burası açık. Ancak yaptıkları şey, hayata zengin adamın çevresini alan ve onun kendilerine ne kadar az aldırdığını anlatmaya doyamayan otlakçıların bu adama duydukları gibi bir hayranlık duymak mıdır? Ya da hep yineleyerek geviş mi getirirler? Veya gerçekte erişemedikleri ya da taşıyamadıkları bir şeyi hayal dünyasında üreterek bir tür mutluluk hırsızlığı mı yaparlar?”

“Siz kendiniz hiç yazmadınız mı?” diye sözünü kesti Tuzzi.

“Benim için çok tedirgin edici bir şey, ama asla. Çünkü asla bunu yapmak zorunda kalmayacak kadar mutlu değilim. Ben, kısa sürede buna ihtiyaç duymadığım takdirde, bütünüyle anormal bir yaradılıştan ötürü kendimi öldürmeye karar vermiş biriyim!”

Bunu öylesine ciddi bir sevimlilik ifadesiyle söylemişti ki, bu şaka, kendisi istemeksizin, ıslak bir taşın ortaya çıkışı gibi konuşmanın akışının dışına taşmıştı..sh:91-101

**

Düşünceleri asla huzur bulmuyordu ve her şeyin hiçbir yerde bir düzene kavuşamayan, sürekli göçebe kalıntılarının farkına varıyordu. Bu yüzden sonunda insanlar içinde yaşadıkları zamanın ruhsal kısırlığa mahkûm olduğuna ve bu durumdan ancak sıradışı bir olayla veya çok sıradışı bir insanla kurtarılabileceğine inanmışlardı.O sıralarda entelektüel diye nitelendirilen insanların arasında Kurtarmak kelime grubunun rağbet görmesi, işte böyle gerçekleşmişti. En kısa zamanda bir Mesih’in gelmemesi durumunda artık böyle devam edilemeyeceğine inanılmıştı.Duruma göre bu, tababeti insanlar bir yanda hiç yardım alamadan hastalanıp ölürken, soğukkanlılıkla sürdürülen bilimsel araştırmalardan kurtaracak bir tıp Mesih’i olabilirdi; veya milyonlarca insanı tiyatrolara sürükleyebilen ve bunun yanı sıra koşulsuz bir tinsel yücelik taşıyabilen bir oyun yazabilecek bir edebiyat Mesih’i olabilirdi: Aslında her insani etkinliğin ancak özel bir Mesih aracılığıyla yeniden kendini bulabileceği yolundaki bu inancın yanında, pek tabii ki her şeyi düzeltebilecek kadar güçlü bir Mesih’e yönelik yalın ve hiçbir şekilde parçalanmamış bir talep de vardı. Böylece o zamanlar, yani büyük savaştan hemen önce, gerçekten de Mesih’lerin damgasını taşıyan bir zaman yaşanmaktaydı, ve her ulus tek başına bir bütün halinde kurtarılmayı istese bile, bu alışılmadık ve özel bir şey anlamını taşımıyordu.

Konuşulan her şey gibi bunu da kelimesi kelimesine ciddiye almamak gerekiyordu. “Bugün Mesih geri dönseydi eğer,”dedi kendi kendine “o zaman onun hükümetini de öteki hükümetler gibi düşürürlerdi!”

 Kısaca işin kiliseye ait kısmıyla başlanılacak olursa, insan dine inandığı sürece, iyi bir Hıristiyan’ı veya dini bütün bir Yahudi’yi umudun veya esenliğin kaçıncı katından aşağıya atarsa atsın, o kişi daima kendi ruhunun ayakları üstüne düşerdi. Bunun nedeni, bütün dinlerin insanoğluna armağan ettikleri hayatın açıklanması bağlamında geride hep akıldışı, Tanrının işine akıl erdirilmezlik diye adlandırdıkları bir şeyleri bırakmasıydı; ölümlü insanoğlunun hesap tutmadığında tek yapması gereken, bu geride bırakılmış kalıntıyı hatırlamaktı, ve o zamanın ruhu halinden memnun olarak ellerini ovuşturabilirdi. Bu ayakları üstüne düşmeye ve ellerini ovuşturmaya dünya görüşü deniyor; çağımız insanının artık unuttuğu da işte bu. Zamanımızın insanı, hayatı üzerine düşünmekten bütünüyle vazgeçmek zorunda, ve çoğu da bunu zaten yeterince yapıyor, ya da düşünmek zorunda olmak ve göründüğü kadarıyla buna rağmen memnuniyetin son sınırına doğru dürüst ulaşamamak gibi tuhaf bir ikileme düşüyor. Bu ikilem zamanların akışı içersinde hem mutlak bir inançsızlığın kalıbına girdi, hem de yeniden mutlak anlamda inançtan bağımlı oldu; bugün en çok rastlanan şekli ise, herhalde tinsiz doğru dürüst bir insan hayatının olamayacağına, fakat aşırı tin ile de olamayacağına inanılması.

Kültürümüz, bütünüyle bu inancın üstüne inşa edilmiş. Bu kültür, eğitim ve araştırma kurumlan için büyük bir titizlikle para kaynakları ayırıyor, fakat bu kaynakların fazla büyük olmamasına, eğlenceye, otomobillere ve silâhlara harcanan miktarlara oranla belirli bir küçüklük göstermesine de dikkat ediyor. Bütün yollarda becerikli olana serbest geçiş sağlıyor, ama bu kişinin aynı zamanda işini bilir olmasına da dikkat ediyor. Belli bir direnişin ardından, her düşünceyi tanıyor, fakat bu durum daha sonra kendiliğinden o düşüncenin karşıtının da lehine oluyor. Bu durum, çok büyük bir zayıflık ve ihmalkârlık gibi gözüküyor; fakat aynı durum, tine tinin her şey olmadığını anlatmaya yönelik çok bilinçli bir çaba niteliğini de taşıyor, çünkü bir defaya mahsus olmak üzere bile hayatımızı hareket ettiren düşüncelerden biri mutlak anlamda, ona karşıt düşünceden geriye hiçbir şey kalmayacak ölçüde ciddiye alınsaydı, o zaman kültürümüz herhalde artık bizim kültürümüz olmaktan çıkardı!

İsyankâr bir tavırla “Ve sonra, nedir ki şu tin denen şey!” diye sordu. “Herhalde gece yarıları sırtına beyaz bir gömlek geçirip dolaşmıyor; o halde tin, izlenimlerimize ve yaşantılarımıza uyguladığımız belli bir düzenden başka ne olabilir ki?! Ama o zaman,” dedi kararlılıkla, âniden gelen, mutluluk veren bir düşünceyle “tin, düzenli yaşamaktan başka bir şey değilse eğer, düzenli bir dünyada ona hiç ihtiyaç yok demektir!”. Sh:234-239

MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

Arnheim yalnız başınadır. Düşünceli bir ifadeyle oteldeki dairesinin penceresinde durmuş, yukarıdan ağaçların yapraklarını dökmüş dallarına bakmaktadır; bu dallar, çizgilerden örülü bir parmaklık oluşturmakta, bu parmaklığın altından insanlar, bu saatlerde başlamış olan bir tür geçit töreninin birbirine sürtünen iki koyu ve alacalı yılanı halinde, geçip gitmektedirler.

Ruhsuz saydığını tanımlamak, o güne kadar Arnheim’a hiç güç gelmemişti. Bugün ruhsuz olmayan bir şey var mıydı ki?

Arnheim, tuhaf bir ikilem içersindeydi. Ahlâki zenginlik ile parasal zenginlik arasında yakın bir hısımlık vardı; bunu iyi biliyordu, ve bunun neden böyle olduğunu açıklamak da çok kolaydı. Çünkü ahlâk, ruhun yerine mantığı geçiriyordu; bir ruhun ahlâkı varsa eğer, o ruh için artık ahlâki soruların varlığı söz konusu değildir, sadece mantıksal sorular vardır; böyle bir ruh, yapmak istediği şeyin hangi buyruğa uygun düştüğünü, niyetinin nasıl yorumlanabileceğini ve buna benzer daha başka noktaları sorgular; bütün bunlar, karmakarışık bir insan yığınının beden eğitimi yaptırılırcasına bir disipline sokulması ve bir işaret üzerine sağa doğru bir çıkış yapması, kollarını iki yana açması ve dizlerinin üstünde inip kalkması gibidir.

Gelgelelim mantık, tekrar edilebilir yaşantıları koşul kılar; çünkü olayların içinde hiçbir şeyin tekrarlanmadığı bir anaforda birbirinin yerini aldığı bir ortamda A’nın eşittir A olduğu veya daha büyüğün daha küçük olmadığı gibi derin bir bilgiyi dile getiremeyeceğimiz, fakat yalnızca hayal kurabileceğimiz açıktır; bu, her düşünürün tiksintiyle karşıladığı bir durumdur. Aynı şey, ahlâk için de geçerlidir ve eğer ortada kendini tekrar edebilen bir şey olmasaydı, o zaman bizlere hiçbir gereklilik kabul ettirilemezdi ve insana herhangi bir gerekliliği kabul ettirme hakkına sahip bulunmayan bir ahlâkın da zevk verici hiçbir yanı olmazdı. Ahlâkın ve aklın ayrılmaz parçası olan bu tekrar edilebilirlik niteliği, para için en yüksek derecede onsuz olunamaz bir parçadır; para, neredeyse bütünüyle bu nitelikten oluşur ve değerini koruduğu sürece dünyanın bütün zevklerini alım gücünün yapı taşlarına ayırır; insan, bu yapı taşlarından istediği şeyi oluşturur. Bu nedenden ötürü para, ahlâki ve akıllıdır; ve bilindiği üzere, her ahlâklı ve akıllı insan da para sahibi olmadığından, bu niteliklerin aslında paraya ait bulunduğu veya en azından paranın ahlâklı ve akıllı bir hayatın tâcı olduğu sonucuna varılabilir.

Şimdi Arnheim’ın örneğin eğitimin ve dinin mülkiyetin doğal bir sonucu olduğu gibi bir düşünceyi tam olarak paylaşmadığı kesindi; Arnheim’a göre mülkiyet, bu sayılanları birer yükümlülüğe dönüştürüyordu; tinsel güçlerin varlığın etkin güçleri tarafından her zaman yeterince anlaşılmadığı ve belli bir hayata yabancılık kalıntısından çok ender olarak kurtarılabildiği, Arnheim’ın vurgulamaktan hoşlandığı bir görüştü, ve o, yani her şeye kuşbakışı bakabilen adam, ayrıca çok farklı bilgilere de ulaşıyordu. Çünkü her düşünüp taşınma, her hesaba katma ve ölçüp biçme, değerlendirilecek şeyin düşünme süreci sırasında değişikliğe uğramamasını da koşul kılar; ve bunun her şeye rağmen gerçekleşmesi durumunda da bütün dikkatlerin değişim içersinde bile bir değişmeyeni bulma hedefi üzerinde odaklanması gerekir; bu bağlamda para, bütün tinsel güçlerle neredeyse türsel bir hısımlık içersindedir; bilginler, para örneğine bakarak dünyayı atomlara, yasalara, hipotezlere ve tuhaf hesaplama işaretlerine ayırırlar, teknisyenler de bu varsayımlar aracılığıyla yeni nesnelerden oluşma bir dünya kurarlar. Bütün bunlar, Ortalama bir Alman roman okuruna Kutsal Kitabın ahlâki düşünceleri ne kadar malumsa, dev bir endüstrinin kendisine hizmet eden güçlerinden iyi haberdar olan sahibine de o kadar malumdu.

Kesinliğe, tekrarlanabilirliğe ve sağlamlığa yönelik, düşünme ile planlamanın başarısının da koşulunu oluşturan bu ihtiyaç, —Arnheim, aşağıya, caddeye bakarak düşünmeyi sürdürmekteydi— ruhsal alanda hep kaba gücün belli bir biçimiyle tatmin edilir, insanoğlunun iç dünyasında herhangi bir şey inşa edecek sağlam bir zemin arayan, sadece aşağı niteliklerden ve tutkulardan yararlanmalıdır, çünkü ancak bencillikle en yoğun ilişki içersinde bulunanın sürekliliği vardır, ve bu, her yerde hesaba katılabilir; yüksek amaçlar ise güvenilir olmaktan uzak, çelişkili ve rüzgâr kadar geçicidir. Uzun ya da kısa bir vadede zenginleri de fabrikalar gibi idare etmek zorunda kalınacağını bilen adam, altında uzanıp giden, üniformalardan, gururlu ve bit yumurtası büyüklüğündeki çehrelerden oluşma karmaşaya, içinde üstünlük ve hüzün duygularının birbiriyle karıştığı bir gülümsemeyle bakmaktaydı. Bir noktadan kuşku duyulamazdı: Eğer bugün Tanrı (Hz. İsa) , bin yıllık Reich’ı aramızda kurmak için geri dönseydi, Mahşer Günü nün yanı sıra polis, jandarma, asker, vatana ihanete ilişkin maddeler, çeşitli hükümet makamları ve daha bunlar bağlamında ne varsa, hepsine yönelik olmak üzere, ve ruhun önceden kestirilemeyen eylemlerini iki temel ilke ile, yani cennetin gelecekteki sakinlerinin ancak sindirme ve dizginlerin sıkı tutulması aracılığıyla veya tutkularının rüşvet yoluyla doyurulmasıyla, kısacası sadece “güçlü yöntem”le kendilerinden ne isteniyorsa, onun güvenilir bir biçimde alınabileceği noktaya getirilebileceği düşüncesiyle sınırlamak amacıyla, içinde sağlam hapishanelerin de yer aldığı bir ceza uygulaması garanti edilmediği sürece, pratik düşünen ve deneyimli tek bir adamın güvenini bile kazanamazdı.

Ama işte o zaman Paul Arnheim, öne çıkar ve Tanrıya şöyle derdi:

“Tanrım, neden?!

Bencillik, insan hayatının en güvenilir niteliğidir. Politikacılar, askerler ve krallar, bencilliğin yardımıyla senin dünyanı hile ve güç kullanarak düzene soktular, insanlığın melodisi, işte budur; Sen ve ben, bunu itiraf etmek zorundayız. Zor kullanmayı ortadan kaldırmak, düzeni gevşetmek olur; aslında piçin biri olmasına rağmen, insanı yüce hedefler doğrultusunda beceri sahibi kılmak — bizim görevimiz, ancak bu olabilir!”

Bu arada Arnheim, kadere rıza gösterdiğini belli eden bir tavırla büyük sırların varlığını kabul etmenin her insan için ne kadar önemli olduğunu göstermek için, sakin bir ifadeyle Tanrıya gülümsemeyi de ihmal etmezdi. Ve ondan sonra da konuşmasını sürdürürdü:

“Fakat para, insan ilişkilerini yönlendirmek bakımından kaba güç kadar güvenli ve o gücü bilir bilmez kullanmamızı da engelleyen bir yöntem değil midir?

Para, tinselleştirilmiş kaba güçtür, kaba gücün kıvraklaştırılmış, çok yüksek düzeyde geliştirilmiş ve yaratıcı nitelikteki bir özel biçimidir. İş hayatı, hile ve zorlama, sebepsiz zenginleşme ve sömürü temelinde yükselmez mi? Tek özellik, bütün bunların uygarlaştırılmış, bütünüyle insanın iç dünyasına kaydırılmış, hatta neredeyse insanın özgürlüğü maskesine bürünmüş olması değil midir? Kapitalizm, bencilliğin para kazanmaya yönelik güçler hiyerarşisi doğrultusunda örgütlendirilmesi olarak, bugüne kadar Senin onuruna geliştirebildiğimiz en büyük ve bu arada da en insanca düzendir; insanoğlunun yapıp ettiklerinin bundan daha sağlam bir ölçüye sahip bulunduğu görülmemiştir!”

Ve Arnheim, Tanrıya Bin Yıllık imparatorluğu ticaretin temel ilkelerine göre kurması, yönetimini de elbette felsefe temelinde evrensel eğitim almış bir büyük tüccara vermesi yolunda tavsiyede de bulunurdu. Çünkü salt dinsel alan da her zaman acı çekmek zorunda kalmıştı ve savaş zamanlarında varlığını tehdit eden durumlarla karşılaştırıldığında, ticari bir yönetim ona da büyük yararlar sağlayabilirdi.

Evet, Arnheim böyle konuşurdu, çünkü içinden gelen bir ses, ona insanın akıldan ve ahlâktan olduğu kadar paradan da asla vazgeçemeyeceğini açıkça söylüyordu. Fakat öte yandan ilki kadar derinden gelen bir başka ses de, yine aynı açıklıkla insanın akıldan, ahlâktan ve akılcı kılınmış hayatın tamamından vazgeçmesi gerektiğini söylüyordu. Ve özellikle Arnheim’ın, yolunu şaşırmış bir gezegenden farksız, hemen Diotima’nın güneş kitlesine atılmaktan başkaca bir ihtiyaç tanımadığı baş döndürücü anlarda bu ikinci ses, neredeyse daha güçlüydü. Böyle zamanlarda düşüncelerin serpilip gelişmesi, Arnheim’a tırnakların ve saçların uzaması kadar yabancı ve içselleştirilmiş olmaktan uzak geliyordu. Arnheim’a göre ahlâki bir hayat, sanki ölü bir şeydi ve ahlâk ile düzene yönelik gizli bir itici güç bulma duygusu, yüzünün kızarmasına yol açıyordu. Aslında Arnheim’ın durumu, içinde yaşadığı çağın durumundan farksızdı. Bu çağ paraya, düzene, bilgiye, hesaba kitaba, değerlendirmeye, ölçüp biçmeye, özetle paranın ruhuna ve akrabalarına tapmaktaydı, ama aynı zamanda da bütün bunlardan yakınıyordu.Bu çağ, çalışma saatlerinde çekiç sallayıp hesap yaparken ve o saatlerin dışındaki zamanlarda bir çocuk sürüsü gibi, aslında acı bir tiksinti tadı taşıyan “Peki şimdi ne yapıyoruz?”un zorlamasıyla bir aşırılıktan ötekine sürüklenirken, içinden yükselen ve geri dönmesini söyleyen bir uyarıdan da kurtulamıyordu. Bu uyarıya işbölümü ilkesini uyguluyordu; böyle bir sezgi ve iç yakınma için elverişli özel aydınlara, zamanın günah çıkaranlarına ve günah çıkarıcılarına, günahları bağışlayıcı belge hazırlayıcılarına, edebi kefaret vaizlerine sahipti; insan kişisel olarak bunlara göre davranmasını gerektirecek bir duruma girmediği sürece, böylelerinin varlığını bilmek çok değerliydi; devletin her yıl dipsiz kültürel kuruluşlar için harcadığı boş lâflar ve parasal olanaklar da aynı türden ahlâki bir fidyeden pek farklı bir anlam taşımıyordu.

….

Arnheim, artık nasıl ve neden kurtarmak gerektiğini çözmek için daha fazla çaba harcamadı; her şeyin daha farklı olması gerekirdi, o kadar. Düşüncelerini  oluştururken, yaşanmışlıklar iç dünyasında güzel ve bağlantılardan yana zengin, ahlâki bir biçim içersinde kristalize oldu. Sorumluluğunun bilincinde olan bir adam” dedi kendi kendine inançla “ruhunu armağan ettiği zaman da sadece faizleri kurban vermeli, ama asla sermayeyi değil!”sh:219-226

**

Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam  II / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları  1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

 

NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

Ne var ki Ulrich kafasını yine o gençliğindeki soru, bütün o önemsiz ve daha yüce bir anlamda da doğru olmayan açıklamaların dünya tarafından neden böylesine tedirgin edici ölçüde desteklendiği sorusu kurcaladı. “İnsan ancak yalan söylediğinde hep bir adım ilerliyor”diye düşündü;

Ulrich tutkulu bir insandı, ama burada tutkudan, ayrı ayrı tutkular diye adlandırılanları anlamamak gerekir. Ulrich’i hep bütün bunların içine sürüklemiş olan bir şey vardı herhalde, ve bu, belki de tutkuydu, fakat heyecanlıyken ve heyecan sonucu olan eylemlerde bile Ulrich’in tutumu aynı zamanda hem tutkulu, hem de umursamazdı. Yaşanabilecek hemen her şeyi yaşamıştı, şimdi de kendini her an, onun için herhangi bir anlam taşıması gerekmeyen, buna karşılık eylem içgüdüsünü kışkırtan bir şeyin içine atabileceğini hissetmekteydi. Bu nedenle yaşamına ilişkin olarak ve biraz abartıyla, bu yaşamın içindeki her şeyin ondan çok birbirlerine aitmiş gibi olup bittiğini söyleyebilirdi. İster kavgada, ister aşkta olsun, A’yı hep B izlemişti. Ve bu durum karşısında Ulrich, bu bağlamda kazandığı niteliklerin kendisinden çok birbirlerine ait olduklarına inanmak durumundaydı; hatta, kendini iyice incelediğinde, bu niteliklerden her birinin onunla ilişkisinin, aynı nitelikleri kazanmak isteyen başka insanlara oranla daha yakın olmadığını anlıyordu.

Fakat yine de insanın, onlarla bütünleşmese bile, böyle nitelikler tarafından belirlendiği ve bunlardan oluştuğu kuşkusuzdur, ve insan bu yüzden bazen kendi kendine, dingin halinde de hareketlilikte olduğu gibi yabancı gelir. Eğer Ulrich’in nasıl biri olduğunu tarif etmesi gerekse, sıkıntı çekerdi, çünkü pek çok insan gibi o da kendisini hep ancak bir görev bağlamında ve böyle bir görevle ilişkisi doğrultusunda sınamıştı. Özbilinci ne zarar görmüştü, ne de şımartılmış ve kendini beğenmişti, ve bu özbilinç, adına vicdani muhasebe denilen o kendini onarma ve yağlama işlemini gereksinmiyordu. Güçlü bir insan mıydı Ulrich? Bunu bilmiyordu; belki de bu konuda çok kötü sonuçlara yol açabilecek bir yanılgı içersindeydi. Ama hep gücüne güvenen bir insan olduğu kesindi. Şimdi bile kendi yaşantılarına ve niteliklerine sahip olmak ile bütün bunlardan uzak kalmak arasındaki farkın yalnızca bir tutum farkı, belli bir anlamda irade ürünü bir karar veya genellik ile kişisellik arasında yer alan, insanın sathında varolduğu bir derece olduğundan kuşku duymuyordu. Basitçe ifade etmek gerekirse, insan başına gelenler veya yaptıkları karşısında daha çok genel ya da daha çok kişisel bir tutum alabilir. Bir darbeyi bir acı olmasının dışında, bir kırgınlık olarak da alabilir ve darbe, bu yüzden dayanılmaz ölçüde ağırlaşır; ama aynı darbe sportmence, insanı ne korkutması ne de kör bir öfkeye sürüklemesi gereken bir engel olarak da alınabilir, o zaman insanın bu darbeyi hiç fark etmemesi de ender rastlanan olaylardan değildir. Fakat bu ikinci şıkta olan, aslında darbenin genel bir bağlama, kavga eylemi bağlamına yerleştirilmesinden başka bir şey değildir ve bu arada darbenin özünün, yerine getirmesi öngörülen görevden bağımsız olduğu ortaya çıkmıştır. Ve özellikle de bu görünümü, yani bir yaşantının önemini, dahası içeriğini ancak birbirinin sonucu olan eylemlerden oluşma bir zincir içersinde kazanması şeklindeki görünümü, o yaşantıyı sadece kişisel bir olay değil, fakat tinsel gücüne yönelik bir meydan okuma sayan her insan sergiler. O zaman da o insan, ne olursa olsun, yaptığını daha zayıf hissedecektir; gelgelelim ne tuhaftır ki boksta üstün bir tinsel güç sayılan, boks yapmasını bilmeyen insanlarda manevi yanı ağır basan bir yaşam biçimine eğilim olarak ortaya çıktığında, yalnızca soğukluk ve duygusuzluk diye adlandırılır.

Duruma göre genel veya kişisel bir tutum uygulamak ya da talep etmek için kullanılagelen başkaca ayrımlar da vardır. Bir katilin işini ciddi tutması, vahşilik diye yorumlanır; karısının kollarında bir problemi çözmeyi sürdüren profesörün davranışı, kemikleşmiş bir kuruluk sayılır; yıkıma sürüklenen insanların üzerine basa basa yükselen bir politikacınınki, kazandığı başarıya göre alçaklık ya da büyüklüktür; başkalarında olduğunda mahkûm edilen bu sarsılmazlık, askerlerden, cellatlardan ve cerrahlardan neredeyse talep edilir. Her defasında nesnel açıdan doğru tutum ile kişisel açıdan doğru tutum arasında ödün verilerek sağlanan uzlaşmadan yansıyan kendine güvensizlik, çarpıcıdır; bunu belirgin kılmak için verilen örneklerin ahlâk yanına daha fazla eğilmeye gerek yoktur.

Bu güvensizlik, Ulrich’in kişisel sorununa daha geniş bir arka plan eklemekteydi, insanlar eskiden bugüne oranla daha rahat bir vicdanla birey olurlardı. Eskiden insanlar saman saplarına benzerlerdi; Tanrı, dolu, yangın, salgın ve savaşın etkisiyle büyük bir olasılıkla bugüne oranla çok daha fazla oraya buraya savrulurlardı, ama bir bütün olarak bakıldığında, kentler boyutunda, belli bir arazi boyutunda, tarla boyutunda ve tek bir saman sapı için kişisel hareket alanı bağlamında geriye daha ne kalıyorsa, o boyutta bakıldığında, bütün bu olanlar sorumluluğu üstlenilebilen, ne olduğu bilinebilen şeylerdi.

Bugün ise sorumluluğun ağırlık noktası insanda değil, bağlamlarda yatıyor.

Yaşantıların kendilerini insandan bağımsız kıldıklarının ayırdına varılmadı mı?

Yaşantılar tiyatroya taşındılar; kitaplara, araştırma merkezlerinin ve araştırma amaçlı yolculukların raporlarına geçtiler; yaşamanın belli türlerini, toplumsal bir deney yaparcasına ötekilerin zararına geliştiren fikir ve din topluluklarına gittiler, ve iş başında olmadıkları zaman da, öylece havada süzülmekteler; bugün herhangi bir kimse, başkaları işine bunca karışırlarken ve her şeyini ondan daha iyi bilirlerken, öfkesinin hâlâ gerçekten kendi öfkesi olduğunu bilebilir mi?!

Artık adamsız niteliklerden, yaşayanı olmayan yaşantılardan oluşma bir dünya çıktı ortaya, ve görünüşe bakılırsa sanki ideal konumda, insanın artık hiçbir şeyi kendi özelinde yaşamayacağı ve kişisel sorumluluğun o dostane ağırlığının olası anlamlardan meydana gelen bir formüller sisteminde eritileceği söylenebilecek.

İnsanı onca uzun bir zaman boyunca evrenin merkezi sayan, ama artık yüzyılların akışı içersinde kaybolmaya yüz tutmuş insanmerkezci tutum, büyük bir olasılıkla Ben’in kapısına gelip dayanmıştır, çünkü bir şeyi yaşamanın en önemli yanının o şeyi yaşamak, eylemin en önemli yanının da eylemde bulunmak olduğu yolundaki inanç, insanların çoğuna artık bir safdillik gibi gözükmeye başladı. Çok kişisel yaşayan insanlar gerçi hâlâ var; bu gibileri: “Dün şuna ya da buna gittik” veya “bugün şunu ya da bunu yapıyoruz” demekteler, ve başkaca bir içeriğe ya da anlama gerek duymaksızın buna seviniyorlar.Parmaklarının temas ettiği her şeyi seviyorlar ve ne kadar mümkünse o kadar özel kişi oluyorlar; dünya, onlarla ilintisi kurulduğu anda özel dünya oluyor ve bir gökkuşağı gibi parlıyor. Belki de çok mutlular bu insanlar; ama nedeni asla kesin olmamasına karşın, başkalarına sırf bu yüzden saçma geliyorlar.  Ulrich, bu düşünceler karşısında ansızın, kendinin bir karakteri olmamasına karşın, gene de bir karakter olduğunu gülümseyerek itiraf etmek zorunda kaldı. Sh:268-271

İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR

Gerçi ruhu öldüren, ama daha sonra onu genel kullanım için küçük küçük konserveler halinde saklayan bir aracı da ruhun eskiden beri akılla, inançlarla ve pratik eylemlerle bağlantısı olmuştur; bu bağlantı bütün ahlâki öğretiler, filozoflar ve dinler tarafından başarıyla gerçekleştirilmiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi, ruhun ne olduğunu ancak Tanrı bilir! Yalnızca ruhun sesine kulak vermeye yönelik ateşli arzunun geride ölçüsüz bir hareket alanı, gerçek anlamda bir anarşi bıraktığı kuşkusuzdur, ve neredeyse kimyasal arılıktaki ruhların da suç işlediklerini gösteren örnekler vardır. Buna karşılık bir ruh ahlâka, dine, felsefeye, köklü bir burjuva eğitimine ve görev ve güzellik alanlarında ideallere sahip olur olmaz, ona kurallardan, koşullardan ve uygulama ilkelerinden oluşma, daha dikkate değer bir ruh olmayı düşünmeye meydan bulamadan uymak zorunda olduğu bir sistem armağan edilir, ve ruhun kor ateşi, tıpkı bir yüksek fırınınkiler gibi, kumdan yapılma, düzenli dörtgenlere yöneltilir. Ondan sonra geriye yalnızca herhangi bir eylemin hangi buyruğun alanına girdiği gibi, yoruma ilişkin mantıki sorular kalır, ve o zaman ruh, ölülerin hareketsiz upuzun yattığı, geride kalan bir parça yaşamın nerede doğruldu-ğunun ya da inlediğinin hemen farkına varıldığı bir savaş alanı gibi her yanıyla görülebilir. Bundan ötürü insan, eline geçen ilk fırsatta bu geçişi gerçekleştirir. Gençlikte bazen rastlandığı gibi inanç sorunlarından ötürü acı çektiğinde, hemen inanmayanların peşine düşer; aşk kafasını karıştırdığında, onu evliliğe dönüştürür ve üstüne başkaca bir coşkunun ağırlığı çöktüğünde, hep onun ateşi içersinde yaşamanın olanaksızlığından dolayı kaçar, sırf bu ateş için yaşamaya başlar. Başka deyişle, her biri bir içeriği ve itici gücü gereksinen günlerinin çok sayıdaki anlarını kendi ideal konumu yerine bu ideal konum için harcadığı çabalarla, yani bu ideal konuma ulaşmasına hiçbir zaman gerek bulunmadığı konusunda ona kesin güvence veren, amaca yönelik çok sayıda araçlar, engeller ve küçük olaylarla doldurur. Çünkü ruhla donanmışlığın ateşine kesintisiz olarak dayanabilmek, ancak uçukların, ruh hastalarının ve saplantılı kişilerin işidir; sağlıklı insan ise, bu gizemli ateşin bir kıvılcımı bile eksik olsa, hayatın yaşanmaya değer olmayacağı yolundaki açıklamayla yetinmek zorundadır.

……..

Ahlâk alanında ta başında, tanımlanması olanaksız bir ateşin tutuşturulmuş olduğunu, bu manzara karşısında kendisi gibi düşünen bilinç sahibi birinin bile bakışlarını yanmış kömürlere dikmekten başka bir şey yapamadığını hissederdi.

O zaman bütün dinler ve söylenceler tarafından dile getirilen, dinsel buyrukların insanlara tanrılar tarafından armağan edildiği öyküsü, bu öyküdeki karanlık görünüm, yani pek tekin olmasa da herhalde yine de tanrıların hoşuna giden, ruha ilişkin bir erken evre sezgisi, insanı normalde onca kendinden memnuniyetle dört bir yana yayılan düşüncesinin sınır bölgelerinde tuhaf bir tedirginliğe yol açar. Sh:318

**

Ruh denilen şeyi biyolojik ve psikolojik açıdan bütünüyle kavramayı ve kullanmayı öğrenmesinden sonra, insanın hâlâ bir ruhunun olabileceği düşünülebilir mi?

Ama biz, yine de bu duruma ulaşmak için çaba harcıyoruz! Olay bu işte. Bilmek bir tutumdur, bir tutkudur. Aslında onaylanamayacak bir tutumdur; çünkü içki tutkusu, cinsellik tutkusu ve zorbalık tutkusu gibi, bilmek zorunda olmak tutkusu da ortaya dengesiz bir karakter çıkarır. Araştırmacının doğrunun izini sürdüğü asla doğru değildir, aksine doğru, onun izini sürer. Araştırmacı, doğruyu bir acı olarak yaşar. Doğru olan, doğrudur ve olgu da gerçektir, ve bütün bunlar araştırmacıyı umursamadan böyledir; araştırmacıda yalnızca karakterini belirleyen tutku vardır, gerçeğin bir ayyaş gibi tiryakisidir, ama yaptığı saptamaların bir bütüne, insanca bir şeye, yetkinliğe ya da başkaca bir şeye dönüşüp dönüşmemesine metelik bile vermez. Burada çelişkilerle dolu, acı çeken ve bu arada olağanüstü bir eylemde bulunma gücüne sahip bir yaradılışın varlığı söz konusudur!”

“Çevremize, ama bu arada kendimize de bakışımız her gün değişiyor. Bir geçiş döneminde yaşamaktayız. En önemli görevlerimizi bugüne kadar olduğundan daha iyi ele almadığımız takdirde bu dönem, belki de gezegenimiz yok olup gidene kadar sürer. Ama buna rağmen karanlıkta kalan insan, bir çocuk gibi korkudan şarkı söylemeye başlamamalıdır. Oysa insanın bu dünyada nasıl davranmak gerektiğini biliyormuş gibi yapması, aslında korkudan söylenen bir şarkıdır; bağırışınla yeri göğü sarsabilirsin, fakat bu sadece korkudur! Ayrıca şuna da inanıyorum ki, hepimiz atlarımızı tırısa kaldırmış gitmekteyiz! Hedeflerden henüz çok uzağız, hedefler yakınlaşmıyor, onları hiç görmüyoruz, daha yolumuzu çok şaşıracağız ve atları değiştirmek zorunda kalacağız; ama günün birinde  öbür gün ya da iki bin yıl sonra  ufuk akmaya başlayacak ve dev dalgalarla üstümüze saldıracak!” sh:358-359

**

Hepimiz hemen her zaman aynı insanla kavga ederiz. Kendilerine onca anlamsızca bağlı kaldığımız insanların kim oldukları araştırılsaydı eğer, onların aslında anahtarlardan sakal bırakmış, kilitlerini ise bizim taşıdığımız adam olduğu ortaya çıkardı.

Peki ya aşkta durum nasıldır?

İnsanlar sabah akşam hep aynı sevilen yüze bakarlar, ama gözlerini kapattıklarında bu yüzün nasıl olduğunu söyleyemezler. Ya da sevgiyi ve nefreti bir yana bırakırsak eğer: Her şey sürekli bir biçimde ve alışkanlıklara, insanların keyfine ve bakış açılarına göre ne kadar çok değişim geçirir! Sevincin yanıp kül olduğu, onun altından ortaya yok edilmesi olanaksız bir keder çekirdeğinin çıktığı, ender midir?! İnsan kaç kez umursamazlıkla bu başka insana vurup durur, oysa aslında onu rahat bırakmak elindedir. Yaşam, sanki olduğu gibi olmak zorundaymış izlenimini yaratan bir yüzeydir, oysa asıl olup bitenler bu yüzeyin altındadır. Sh: 392

Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam  I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları  1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

İnsanın ruhunu satabileceği şeytan hikâyesine belki bu insanların hepsi inanmıyor olabilir; ama din adamı, tarihçi ve sanatçı olarak ruhun sırtından iyi paralar kazandıkları için ruhtan biraz anlamak zorunda olan herkes, ruhun matematik tarafından yıkıldığına ve matematiğin insanı bir yandan yeryüzünün efendisi kılarken öte yandan da makinenin kölesi yapan kötü bir aklın kaynağı olduğuna tanıklık ediyor.

Bu anlatılanlara göre insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler, yalnızca ve yalnızca çok sağlam bir mantığı temel alan bir düşüncenin yol açtığı kayıpların sonucudur!

İşte o zamanlar, yani Niteliksiz Adam Ulrich’in (Robert Musil) matematikçi olduğu dönemde de, artık insanın inançtan, sevgiden, saflıktan, iyilikten yoksun olması nedeniyle Avrupa kültürünün çökeceği kehanetinde bulunanlar çıkmıştı ve ne ilginçtir ki bütün bu kişiler, gençlik ve okul dönemlerinde kötü birer matematikçi olmuşlardı. Böylece de matematiğin, doğa bilimlerinin anası ve tekniğin büyük anası olan matematiğin, sonunda zehirli gazlara ve savaş uçaklarına kaynaklık eden ruhun da ilk anası olduğu sonradan onları haklı çıkaracak biçimde kanıtlanmıştı.

-……………..

 İnananlarına şöyle diyebilecek olan adam, henüz dünyaya gelmemişti: Çalın, öldürün, ahlâksızlık yapın -bizim öğretimiz öylesine güçlüdür ki, günahlarınızın çirkef kokan suyunu bembeyaz köpüklü pınar sularına dönüştürebilir; buna karşılık bilim alanında birkaç yılda bir o zamana kadar yanlış sayılanın bütün görüşleri altüst ettiğine ya da gösterişsiz ve aşağı görülen bir düşüncenin yeni bir düşünce imparatorluğunun hükümdarı olduğuna rastlanıyordu; bilimde böyle olaylar yalnızca köklü dönüşümler olarak kalmayıp, göğe uzanan merdivenler gibi, her şeyi yükselmeye götürüyordu. Bilimde olup bitenler, bir masaldaki kadar güçlü, umursamaz ve görkemlidir.Ve Ulrich, şunu hissediyordu: İnsanlar bunu bilmiyorlar, o kadar; nasıl düşünülebileceğinden haberleri bile yok; onlara düşünmek yeniden öğretilebilseydi, o zaman onlar da farklı yaşarlardı.

Şimdi insan kendine doğal olarak şunu soracaktır:

Dünyada her şey bu kadar ters mi işliyor ki, ortaya hep düzeltmek zorunluluğu çıksın?

Ama dünyanın kendisi çok zaman önce buna iki yanıt vermişti. Çünkü dünya varolduğundan bu yana insanların çoğu gençliklerinde düzeltmekten yana çıkmışlardır. Yaşlıların var olana bağlı kalmalarını ve beyinleri yerine bir parça etten başka bir şey olmayan yürekleriyle düşünmelerini gülünç buldular.Bu genç insanlar, yaşlıların ahlâki açıdan sergiledikleri aptallığın aynı zamanda, tıpkı normal entelektüel aptallık gibi, yeni bağlantılar kurabilme yeteneğinin eksikliği anlamına geldiğinin ayırdına vardılar; onların kendileri açısından doğal saydıkları ahlâk ise edimin, kahramanlığın ve değişimin ahlâkıydı. Yine de eylemde bulunabilecekleri yıllara adım atar atmaz bunları unuttular ve hatırlamak da istemediler.

Sh:118-121

 

Kaynak:

Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

“NİTELİKSİZ ADAM ” [Özelliksiz Adam] ‘DER MANN OHNE ETGENSCHAFTEN’


Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için kaleme alınan denemede roman  hakkında verdiği bilgilerden kısa bir alıntı.

Musil’in bitmemiş başyapıtı Niteliksiz Adam, uçsuz bucaksızlığıyla, bütünsellik eğilimiyle, bütün dünyayı içine alma hırsıyla, kişilerden ve düşüncelerden, olaylardan ve gözlemlerden, tutkulardan ve yorumlardan oluşma örgüsüyle hem görkemli, hem de sorunlu bir tuhaf edebiyat eseridir. Yazarı istemiş olsun ya da olmasın, Barok’un tıkabasalığıyla, beden ve kostümlerle, perde ve arkaplanlarla, şehvet ve tepkilerle dolu olan bu roman, Avusturya Baroku’nun son görkemli parçalarından biridir. Ve Barok tiyatrosunun tiplerinin kendilerini alegorik olarak, daha yüce bir gerçekliğin temsilcileri kimliğiyle sergilemeleri, ya da oyunun anlamını bu kimliklerin alacalı maskelerinin indirilmesinin oluşturması gibi, bu romanın tiplerinin işlevi de düşüncenin yakıtı yerine geçmektir; tiplerden her birinden çelişkili bir felsefenin bulutları yükselir, her biri kendini ve dünyayı çok-anlamlı olarak yorumlamak peşindedir. Bu bağlamda Musil’in, somut deneyden çok, bu deneyden türetilecek soyut formülü önemseyen bir deneyciye benzediği söylenebilir.

Romanda somut insanların davranışları en yüksek düzeyde bir edebi yoğunlukla sergilenir; ama daha sonra bir perde kalkar ve kapkara bir arkaplan görünür: Bu, yazarın üstüne denemesinin neyi göstermesi gerektiğini yazdığı bir karatahtadır ve bu gösterilmesi gereken de çoğu kez kabarık sayıda bilinmeyenleri olan, karmaşık bir denklemdir. Musil, kendi yazma biçimi üzerine şöyle demiştir: “Benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir.”Ve bir başka yerde: “Yazma sanatı, söylenecek olanı kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan da söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir.”Demek ki Musil için önem taşıyan nokta, söylenecek olan’dır; söylemek istediği için gerekli olan durum ise ardından kurgulanır. Ama öte yandan Musil, birinci sınıf bir anlatıcıdır; bu yüzden kişileri ve durumları okurun düşüncelerine silinmez bir damga vururken, dallı budaklı düşünce onu üreten zekânın bütün sıradışılığına karşın çoğu kez belirsizliğin sisleri arkasında kalır. Romanın tözü, buzlu camı andıran bir sıvıya ya da hemen dağılıp gitmesi beklenen bir sise benzer; bu tözden güçlü ve önem taşıyan insanlar çıkar, ve sonra ansızın her şey yine parıltılı bir alacakaranlık içersinde yitip gider.

Bu romanda olaylar, aynı zamanda üç sahnede birden geçer:

Önde, birinci sahnede Habsburg Monarşisinin çöküş süreci, daha derin arkaplanlara doğru açılan İkincisinde artık varlığı tartışılır bir dünyada insanların durumları, yalnızca Avusturya’ya özgü değil, fakat genel bir yıkımın yaklaşması, sınırsızlığın bulanıklığına doğru uzanan üçüncü sahnede ise felsefe düzlemindeki gerçeklik sorunu izlenir (bu sorun Musil’in yaşantısında doğal olarak İmpkralya’daki hayaleti andıran gerçekdışılıkla çok yakından ilintilidir). Musil’in hazırlık notlarında şöyle denmektedir: “Akhilleus [ki sonradan romanın Ulrich’i olmuştur], kendi zamanından, savaştan önceki zamandan yola çıkılarak işlenip geliştirilecek. Yani ölümü tanımayan zamandan… Akhilleus, artık patolojik bir insan olduğuna inanmaktaydı. Savaşın sergilediği bütün insani olanaksızlıkları önceden bilmişti. Bu, onun anormalliğiydi…” Bir başka yerde: “Yine en üst düzeydeki sorun: …Kültürün (ve kültür düşüncesinin) yıkılışı. Bu, gerçekten de 1914 yazının getirdiği şeydir…” Ve: “Atmosfer: Yıkılan (daha doğrusu: Akıl ve duygu ile ilgili sorularda hep fazladan bir olasılık daha bilen insan. Çünkü o, durup dururken yıkılmış değildir), hep yalnız olan, her konuda çelişkiye düşen ve hiçbir şeyi değiştiremeyen insanın trajedisidir…” “O halde bütünü için bir ana tema: Olasılıkların insanının gerçeklikle hesaplaşması…” Ve sonunda: “Bu varoluşun altında bir başkası bulunmaktadır. Ben, bir yanılsamadır. Bu Ben’in altında genel nitelikte, dirençli bir töz yatmaktadır.”Musil, bu genelin ne olduğu sorusunu yanıtlarken, duygusal açıdan değişim gösterdiği gizemleştirmeyi bilme yoluyla aşma çabasındadır: “Tikel ve bütün: Bu ‘bütün’e bakalım bir kez… Bunun (politik, toplumsal) örgütlenme olduğu açık.” Sh: 40-42

["Niteliksiz Adam' adlı eseri, diğer başyapıtlardan ve romanlardan farklı kılan, onun kendine dair bir doku ve içerik bütünleşmesine sahip olmasıdır. Yani bir diğer deyişle, bütün metin, hem kendi içinde ayrı ayrı neden-sonuç ilişkileri taşır, hem de başlı başına koskoca bir neden sonuç ilişkisini oluşturmaktadır.]

Robert Musil’e yazdığı bir mektupta Thomas Mann, şöyle demişti: “Ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan Alman yazarı yok!”Ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. Avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942’de sığınmacılığın yoksulluğu içerisinde öldü; geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: “Artık devam edemem! Kendim üzerine yazıyorum, ve yazar olduğumdan bu yana bu, ilk kez oluyor. Söylemek istediklerim, başlıkta. Ve son derece ciddi… Enflasyondan önce, bana sade koşullarda ulusuma bir yazar olarak hizmet etmemi sağlayan bir mal varlığına sahiptim. Çünkü bu ulus, sözünü ettiğim olanağı bana kitaplarımı satın alarak sağlamıyordu. Kitaplarımı okumuyordu. Ancak kitaplarımı okuyan birkaç bin ya da on bin kişi vardı, ve bana bugünkü ünümü getiren eleştirmenler ve amatörler de onların arasındaydı. Şu tuhaf ün! Güçlü, ama yüksek sesli değil. Çoğu kez üzerinde düşünmeye zorlandım: Bu ün, bir görünümün varolmasıyla varolmaması konusunda düşünülebilecek en çelişkili örnek…”Ve ikinci bir not: “yaşamım, …her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, Niteliksiz Adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu.”Ve İsviçre’deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: “Gerçekte ise, daha Niteliksiz Adam’ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum.”

6 Kasım 1880’de Avusturya’nın bir taşra kenti olan Klagenfurt’da doğan Robert Musil, 15 Nisan 1942’de Cenevre’de öldü. Avusturya-Macaristan ordusunun bu genç subayı, önceleri makine mühendisliği ve felsefe öğrenimi gördü. Mühendis oldu, “Musil Renkli Çarkı”nı icat etti, başlangıçta edebiyatta değil, ama iş yaşamında kök saldı. İmparatorluğun yıkılmasının ardından, 1920’den 1922’ye kadar Avusturya Federal Ordu İşleri Bakanlığında uzman danışman olarak çalıştı. Daha sonra Berlin’e gitti ve, hiç tereddüt etmeksizin, yazar oldu. İlk romanı için bulduğu konuyu bir arkadaşına bırakmak istedi. Arkadaşı konuya el atmayınca, mühendis Robert Musil sonunda bütün cesaretini toplayıp edebiyata bir kaçamak yaptı. Sh: 13-14

 Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 *****************

HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR
NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR
İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR
TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON
MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

 

BANKA ORDUDAN DAHA TEHLİKELİDİR


Hazırlayan:
Mehmet Yılmaz
Bu yazı Derin Düşünce Fikir Platformu’nun
okurlarına armağanıdır.

http://www.derindusunce.org

Allah Teâlâ buyurdu ki:

“Faiz yiyen kimseler, kıyamet gününde kabirlerinden şeytan çarpmış kimsenin kalkışı gibi kalkarlar.” Bakara, 275.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Bilerek faizi yiyen, yediren, ona katiplik eden, bilerek ona şahitlikte bulunan kimse, dövme yapan ve güzellik için dövme yaptıranlar kıyamet günü Muhammed’in dili ile lanete uğramışlardır.”

“Bir kimse faizden mal çoğaltırsa, akıbeti mutlaka yokluk çekmek olur.”

“Bir toplulukta faiz yaygınlaşırsa, o topluluk mutlaka kıtlıkla cezalandırılır. Rüşvet yaygınlaşırsa o topluluk korkuyla cezalandırılır.”

“Bir yerde zina açıkça işlenip, faiz açıkça yendiğinde ora halkı Allah’ın azabının gelmesine sebep olmuşlardır.”


Önsöz

Atina’da, Roma’da, Madrid’de ve Washington’da artık halkın değil bankaların dediği oluyor. Batı’da demokrasi geriliyor, yeni bir düzen kuruluyor. Alıp satma özgürlüğü nasıl oldu da halkı bankaların kölesi yaptı?

İnsanî değerlerin değil maddî değerlerin hakim olduğu her toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm aslında. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Kari Marx ve Alexis de Tocqueville’in eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir mesele bu. Zenginleşmeye ve para ile daha çok haz almaya odaklanan insanlar bencilleşiyorlar. Siyasetten, cemiyetin dertlerinden uzak, oy kullanmaya bile üşenen bir güruh çıkıyor meydana.

Tam da bu yüzden Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, tatile, konfora odaklanan batılı insanlar politikadan uzaklaştılar. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Para bu süreçte kutsallaştı. Yine bu yüzden bankalar ve bankacılar ilahlaşarak hukukun üstüne çıkabildiler.

İşte bu fikrî zemindir sermayeyi aşırı büyüten, savcıları, hakimleri bile etkisiz hale getiren.

Bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980’lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler… Peki 2008 ekonomik kriz süreci nasıl gelişti? Krizi tetikleyen ve büyüten ne oldu?

Bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı.

Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Yaklaşık 40-50 kişilik bir ekip. Kriz sürecinden zenginleşerek ve güçlenerek çıktılar. Banka kurtarma operasyonlarıyla halen zenginleşmekteler.

Elinizdeki 60 sayfalık bu kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:

1.       Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler?

2.       “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi’ne engel olamadılar?

3.       Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?

 

Demokrasinin en büyük düşmanı halktır!

“… Bir devleti devlet yapan nedir? Kalın surlar, yüksek kale burçları mı? Hayır. Bir devleti devlet yapan yüksek değerlere sahip insanlardır. O insanlar ki ödevlerini bilirler. Ama haklarını da bilirler ve o hakları koruyacak cesareti gösterirler…” (Thomas Jefferson*, ABD’nin 3cü başkanı)

Genelde demokratların en büyük korkusu diktatörlüktür. Seçimle ya da askerî bir darbe ile başa geçebilecek anti-demokratik liderlerden korkarlar en çok. Muz cumhuriyetlerindeki ve Türkiye’deki askerî darbeler hatıra gelir hemen. Veya Adolf Hitler’in (güya) demokratik yolla başa gelmesi tartışılır durur. Oysa demokrasinin en büyük düşmanı halktır. Daha doğrusu halkın bencilliği ve miskinliği en zayıf halkadır, demokratik sistemlerin yumuşak karnıdır bu. Zira gücünü halktan alan rejimler için halkın siyasetten soğuması yıkıcı bir tehdit unsuru. Bu soğuma ve uzaklaşmanın sebebi korku, hatta paranoya oldu geçmişte. Türkiye’de Kürt korkusu ve irtica korkusunu biliyoruz. Başka ülkelerde de iktidarlar öcüler ürettiler ve bu yolla halkı siyasetin dışına ittiler. Ama korku dışında da faktörler olabilir. Halkı demirden zincirlere vuramayanlar bunu yerine altından zincirler de kullanabilir:

“… Belki firavunlar piramitlerini kırbaç altında inleyen kölelerin emekleriyle
yükselttiler. Günümüzde olay biraz farklı. Köleler, ‘Belki ben de firavun olurum’ düşüncesiyle
piramidin inşasına gönüllü olarak ve tebessüm ederek katılıyorlar.”
 (İsmet Özel)

Gerçekten de halka sirayet eden, saplantı halini alan bir zenginlik umudu, bolluk, refah takıntısı demokrasiye zarar verebilir. Çünkü böyle bir ülkede vatandaşlar kendi küçük dünyalarına, tatillerine, lüks hayata odaklanacaklar; insanlar “ötekine” yapılan zulme, haksızlığa kayıtsız kalacaktır. Yani Para ile temsil edilen maddî değer yükselir, insanı insan yapan değerler alçalır. Paranın değeri Adalet, Vicdan, Sevgi’nin üzerine çıkar. Bu koşullarda siyasi irade Kapital’in yani sanayicilerin ve bankaların eline geçer, halkı temsil etmesi gereken milletvekilleri sermayenin elinde oyuncak olur, demokratik rejimler zayıflar ve çökerler.

1980’lerden itibaren Amerika Birleşik Devletleri tam da bu tarife uyan bir sürece girdi ve 2008’den sonra demokrasinin gördüğü hasar ciddi boyutlara ulaştı. Elbette 2008 krizini başlatan bankacılar masum değil. Elbette bu bankacılarla suç ortaklığı yapan siyasetçiler masum değil. Zaten geçen haftalarda yayına giren 6 bölümde anlattığımız gibi krizin çıkarılması ve halkın parasının bankacılara dağıtılması hukukî bir sorundur ve ABD devletinin meşruluğunu tartışmaya açmıştır:

Krizin mimarları kim?

Ancak bu bölümde biraz daha derine inmek istiyoruz, bu büyük soygunu mümkün kılan fikrî zemin neydi? Dünyanın en güçlü ordusu, ekonomisi nasıl oldu da bir avuç bankacıya yenik düştü? Sanırım bu sorunun cevabını verecek en yetkili insanlar ABD’ni kuranlardır. Bu devasa “makinenin” tasarımını, montajını yapanlar, ABD’nin mimarları bize sistemin zayıflıklarını da net biçimde söyleyeceklerdir. Meselâ şu satırları dikkatle okuyalım:

“…Bankacılık sistemini hukuk çerçevesine sokamadık. Bu zayıflık bir gün gelip anayasal düzeni yıkabilir. Bugün dahi bir takım ahlâksızlar halkın ekmeğiyle kumar oynamaktalar. Bankacıların bu arsızlığı gelecek kuşaklara yük olacaktır [...] Amerikan halkından önce hiç bir ulusun kaderi para hırsına ve özel kişilerin hokkabazlığına terk edilmemişti. O kişiler ki ticaret aracı olan paranın dolaşım miktarını milletin ihtiyaçlarına değil kendi çıkarlarına göre arttırırlar. Bir kâğıt seliyle mülkiyetin cari fiyatını şişirirler; sonra o mülkiyeti yok pahasına alırlar [...] Serbest ticarete ve rekabet kurallarına aykırı olan bu iş yapıldı ve yine yapılacaktır. Üstelik kanun yapıcıların gözü önünde hatta koruması altında! Adalet, erdem, ödev bize emrediyor: Bütün memleket yağmalanmadan önce bu hırsızlar durdurulmalıdır…” (Thomas Jefferson*, özel mektuplarından)

Demokrasideki tasarım hataları

Kemalizmin çizmesi altında 80 sene inim inim inledikten sonra demokrasiyi eleştirmek zor. Hele Avrupa, Amerika, Kanada, Avustralya gibi bir çok ülkede demokrasi ve refah kolkola giderken bu eleştiriyi yapmak daha da zor. Fakat demokrasiyi bir ideal, kendi kendini meşru kılan bir değer olarak görmek doğru değil. Toplumun hedefi ne ise, adalet, barış, refah… bu hedeflere ulaşmak için bir araç olabilir demokrasi. Bu gözle bakıldığında durum değişiyor. Yani “adalet ve refaha ulaşmak için en iyi araç bu mudur?” diye sorduğunuzda, demokrasiyi kurumlarıyla, zihniyetiyle birlikte değerlendirdiğimizde kendine has bazı “dizayn hataları” göze çarpıyor hemen. Nedir?

Birinci hata demokrasinin tarihinden geliyor: Avrupa’nın sınıfsal ve dinsel kavgalarından doğan bu ateşkes rejimi ister istemez ahlâkî bir görelilik dayatıyor bize. Yani “o da olur, bu da olur, sen de haklısın”. Haklı ile güçlü birbirine karışıyor. En çok oy alan değil en çok lobi yapan, en çok parası olan öne geçiyor.

İkinci hata ise demokrasinin felsefesinde: Pozitivist, fayda-tehdit ekseninde işleyen modern devlet halkı ile kurduğu ilişkiye bu zihniyetini yansıtıyor. Haliyle kutsanan, yüceltilen birey anonimleşiyor. Demokrasilerde birey TEK-likten TEK-tipleşmeye doğru gidiyor. Seçmen, üretici, tüketici gibi kitlesel rollerde kristalleşen birey referandumlara, istatistiklere ve nihayetinde “kamuoyu” denen soyut bir algıya hapsoluyor.

Üçüncü mesele ise demokrasi sayesinde kurulan barış ortamı. Sınıf çatışmalarının büyük ölçüde askıya alınması sayesinde bireysel refah artıyor. Bu kendi başına elbette olumlu bir gelişme. Ama bir yanda bu bolluk, diğer yanda siyaset üzerinde etki etmenin zorlaşması ve anonimleşmesi varsa ne olacak? Siyasette, toplumsal meselelerde silikleşen bireyler lüks tüketimle, marka tutkusuyla bunu tazmin edecekler. Birisi olmak mümkün değilse çok sevesahip olmak hedefi kalıyor bireylerin elinde.

Demokrasinin genetik kusurlarını yani demokrasiden çıkartılıp atılması neredeyse imkânsız olan bu sorunları teşhis etmenin en iyi yollarından biri sanırım Alexis de Tocqueville’e başvurmak. Siyasetçi, tarihçi, filozof ve hatta sosyolog olarak kendini ispatlamış bir deha Tocqueville. Hem Fransa’nın hem de Amerika’nın en çalkantılı yıllarında siyasetle ve anayasa hukuku ile meşgul olmuş, dünya siyaset felsefesinin başyapıtlarından biri olan Amerika’da Demokrasi adlı eseri yazmış, sene 1835. Modern mânâda demokrasinin doğum sancıları çekiliyor bu devirde. Tam da Thomas Jefferson’ın bankalarla mücadele ettiği yıllar, başlangıçta koyduğumuz alıntıyı hatırlayın. (Tocqueville’in kitabından önemli gördüğümüz 7 paragrafı aktardıktan sonra Avrupa tarihindeki devrim-demokrasi ilişkisine dikkat çekeceğiz ve bu makaleyi sonuçlandıracağız)

“… Kendimizi kandırmayalım, demokratik kurumlar insanların ihtiraslarını şiddetle körüklüyor. Bu hırs kurumların herkese eşit olma imkânı vermesinden değil, bu imkânın kullanılmasındaki aksamadan kaynaklanıyor. Demokratik kurumlar eşitlik arzusunu uyandırıyor ve körüklüyor ama bu arzuyu tatmin edemiyor. Vaad edilen mükemmel eşitlik sürekli halkın elinden kaçıyor, tam yakaladığını zannettiğinde kayıp gidiyor. Pascal’ın dediği gibi bitmeyen, ebedî bir kaçış bu. Halk durmadan kendini hazırlıyor bu eşitliğe. Ne olduğunu bilecek kadar yakın, tadamayacak kadar uzak. Başarma umudu onu heyecanlandırıyor, başarma ihtimalindeki belirsizlik ise bıktırıyor.

[...]

Maddî arzuları doyurma çabası demokrasiler için olmazsa olmazdır. Ama yasalar karşısında eşit olmak, serbest ticaret ve rekabet ortamı sebebiyle toplum siyasetten uzaklaşır. Egoist beklentiler peşinde koşan, maddî çıkarları dışında hiç bir derdi olmayan burjuvazinin boşalttığı alan despotik bir devlet tarafından doldurulabilir.

[...]

Yeni despotizmin neye benzeyeceğini hayal ediyorum. Birbirine benzeyen, “eşit” insanlar görüyorum küçük ve sıradan hazlar peşinde, hiç dinlenmeden kendi etraflarında dönüyorlar. İçlerini, ruhlarını dolduruyorlar bu hazlar ile. Her biri ötekilerle arasına bir mesafe koymuş, onların başına gelen şeylere kayıtsız, yabancı gibi. Çocukları ve yakın arkadaşları onun için bütün insanlığı teşkil ediyor. Kendi ülkesinin vatandaşları? Hemen yanındalar ama onları görmüyor. Dokunuyor ama neredeyse hissetmiyor. Sadece benliği var ve benliği için var.

Elinde bir aile kaldıysa bile artık vatanı yok.

Onun bu bireysel hazlarının sürmesini garantileyen devasa bir güç yükseliyor üzerinde. Mutlak, düzenli, öngörülü ve şefkatli. İnsanı yetişkinliğe hazırlayan baba şefkatini andırsa da özünde bireyleri çocukluk mertebesinde tutmayı amaçlıyor. Vatandaşların haz almalarından hoşlanıyor, yeter ki istedikleri tek şey bu olsun. Bu güç gönüllü olarak bireylerin mutluluğu için çalışıyor ama bu mutluluğun tek vektörü ve tek hakemi olmak iddiasında. Onların güvenliğini sağlıyor, İhtiyaçlarını karşılıyor, haz almalarını kolaylaştırıyor. Endüstrilerini yönetiyor, miras sorunlarını çözüyor. Böylece bireyler düşünmenin zahmetinden ve yaşama ızdırabından kurtuluyorlar.

Vicdan ve özgür irade her geçen gün biraz daha gereksiz ve nadir oluyor, daha küçük alanlara hapsediliyor. Özgürlük böylece insanların parmakları arasından kayıp giderken birey [felçli bir hasta gibi] kendini yönetme kabiliyetini tamamen kaybediyor. [...] Demokratik toplumların korkması gereken en büyük tehlike anarşi değil. Zira eşitlik iki eğilim doğuruyor: birincisi insanları bağımsızlığa götürüyor ve anarşiye yol açabilir. Diğeri is daha uzun, sinsi ama daha kesin bir şekilde köleliğe götürüyor.

Demokratik ülkelerde sınıf ayrımı yok. Haliyle buralarda yaşayan insanların ne üzerlerinde ne de altlarında biri var. Sınıf ayrımı olmadığı için bireylerin doğal müttefiki sayılabilecek kimse de yok. İnsanlar içlerine kapanıyorlar ve kendilerini toplumdan soyutlanmış olarak düşünüyorlar.

Böyle insanların özel hayatlarından bir nebze ayrılıp toplumun sorunlarıyla ilgilenmeleri çok zor. Doğal olarak kollektif karar ve sorumluluğu devlete ve onun temsilcilerine terk ediyorlar. Hem toplumun dertleriyle uğraşmayı sevmiyorlar hem de vakitleri yok.Demokratik ortamda özel hayat o kadar aktif ve o kadar arzularla dolu ki kimsenin siyasete ayıracak vakti yok.”

Demokratik zihniyet demokrasiden önce doğmuştur

Demokrasilerin bozulmasında darbe gibi bir komplo aramak yersiz. Mesele daha çok demirin paslanması gibi, içeriden ve sinsice işleyen, yavaş bir süreç. Demokrasi içinde uzun süre yaşayan insanların hayat görüşlerinde, değer yargılarında meydana gelen değişimler demokrasiye zarar verecek bir zihniyetin tohumlarını atıyor. Neden böyle oluyor peki?

Demokrasiyi genelde siyasi bir rejim olarak tasavvur ederiz. Ama daha geniş bir perspektiften de bakılabilir, Alexis de Tocqueville’in yaptığı gibi, “demokratik fikirli toplumdan” bahsedebiliriz meselâ. Yani demokratik bir rejimi mümkün, hatta kaçınılmaz kılan insan topluluklarına odaklayabiliriz nazarlarımızı. Gereklidir de bu. Zira devrimler, büyük rejim değişiklikleri çoğumuzun sandığı gibi bir başlangıç değildir, bir sondur. Uzun yıllardır yaşanmakta olan emek/ sermaye/ teknoloji/ güç / hak / iktidar ilişkilerindeki sert değişimlerin, keskin virajların resmiyet kazanmasıdır devrim.

Avrupa’da demokrasinin ortaya çıkışı ve gelişimi düşünülüp tartışılmış bir proje değil. Bazı zaruretlerden doğmuş bir tür ateşkes hali daha çok. Teknoloji ilerlemiş, endüstri devrimi toplumu dönüştürmüş ve bir işçi sınıfı ihdas etmiş meselâ. Yine aynı süreçte şehirde yaşayan, “soylu” olmayan sermaye sahipleri ortaya çıkmış… Yani toplum değişmiş. Karınlarını doyurma şekilleri değişmiş, ticaretleri değişmiş… Bu yeni düzende Kilise’nin, kralların, soyluların nüfuz sahaları daralıyor haliyle. Buna karşılık endüstriyel ve finansal bir “yeni aristokrasi” doğuyor, her yerel güç gibi o da iktidara

Evet, Avrupa’da cumhur iktidara talip olmadan önce güçlenmiş, bunu hemen görebiliyoruz. Gücünü Gök’ten (Batılı “Tanrı” algısı) alan bir sosyal yapı gitmiş, gücünü Yer’den (Para: Yer Tanrısı) bir yapı gelmiş Batı’ya; ve bu dönüşüm çok hızlı gerçekleşmiş. Yeni teknik ve ekonomik kurallarla şekillenen yeni dünyada eski kurumlar zorlanmış doğal olarak: Krallık, prenslik tıpkı Vatikan gibi ritüellere, ünvanlara indirgenmiş. Yani devrim çoktan olmuş ve bitmiş. Fransız devrimi ve diğer avrupalı ulus- devlet projeleri birer sebep değil sonuç. Yaşananlar adeta bir deprem gibi: Felaket öncesi yer altında yıllarca birikmiş muazzam bir enerjinin birden bire boşalmasına benziyor bu devrimler.

Her ağacın kurdu özünden olur

İkinci dünya savaşı sonrası kurulan zengin ve demokratik rejimlerin öncesinde yer alan totaliter devletlere bir bakın : Yani Hitler, Mussolini, Stalin ile geçen 1930’lara. Bunların temeli aslında 1789 Fransız devrimi sırasında atılmıştı. Çünkü tam o sırada Avrupa’da aristokratik toplumları, kralları, derebeyleri mümkün kılan fikrî zemin aşınmıştı. Ama Avrupalı eşitlik istediyse bunu soyut bir değer olarak talep etmedi. “Soyluların” ayrıcalıklarından nefret ediyordu, eşitlik talebi bu nefretten doğmuştu. Yani negatif bir tarifi vardı, eşit haklar ya da adalet değildi arzulanan. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasıydı. Bu sebeple AvrupalInın eşitlik arzusu tehlikeliydi. Faşizme, Komünizme kapı açan bir arzuydu bu. Çünkü hak ve Adalet üzerine inşa edilmiyordu. İnsanlar pekâla sefalette hatta kölelikte de eşitlenebilirdi. İki dünya savaşı, Stalin Rusyası, Mao’nun Komünist Çin’i ve daha nice örnek sayılabilir.

Avrupalı oturduğu evi yıkıyordu ama başını sokacağı başka bir çatı yoktu ortada. Eskiden din üzerinden tarif ettiği, İlâhî adaletin tecellisi kabul bir adalet vardı. Evet, kral ve yakınlarını kayırıyordu bu adalet, evet ideal değildi, adil değildi bu düzen. Ama ya yerine konulacak olan eşitlik? Bu adaleti sağlayacak mıydı? Müspet ve menfi sonuçlar ortada.

Avrupa’da laiklik de bir din özgürlüğü talebi olarak doğmadı. Daha çok Vatikan nefreti, kilise baskısına bir reddiye idi. Yani tıpkı eşitlik gibi, negatiflik içinde, itirazla tarif edilen, değersiz bir değerdi laiklik. İşte bu itiraz kültürü şekillendirdi batı usulü demokrasileri. İsyankâr ve reaksiyoner. Faşist diktatörlükler ya da komünizm gibi diğer totaliter rejimlerle kıyaslandığında demokrasi elbette çok daha iyi. Ya da “MADE İN BATI” olan batı bütün alternatiflerin içinde en az kötü olanı demokrasi.

Tabu bu tahlilden sonra insan şöyle bir soru sormak istiyor: “Kardeşim, sen neden, kimden yanasın?” Bürokrasi devleti semayeyi ve ticareti yönetse “faşizm” oluyor. Ceberrut bir devlet ekmek ile şantaj yapıyor kendi halkına. Yok eğer liberal ceyeranlarda kalıp, ticareti ve finansal hareketleri tamamen serbest bırakırsak bu sefer sermaye sahipleri devletin içine sızıyorlar. ABD’de gördüğümüz gibi bir oligarşi kuruluyor. Polisi, savcısı, borsa denetim kuruluşlarıyla devletin çarkları sermaye için dönüyor. Adını ne koyarsanız koyun güçlerin bir elde toplanması sakıncalı; sonuç kötü, faşizm olmazsa liberal totalitarizm oluyor. Yasama, yürütme, ordu, sermaye, basın, din… bir ülkenin gidişini etkileyecek güçler tek bir elde toplanınca adalet işlemez hale geliyor, halkın iradesi çiğneniyor. Haliyle “Devlet mi bankaya müdahale etsin yoksa banka mı devlete?” şeklinde sunulan iki alternatif(l) gerçekte bir aldatmaca. Özel ve kamusal güçlerin hukuk dışına çıkması ya da hukuk çerçevesinde kalmasıdır temel sorun.

Liberal(?) bir itiraz

Piyasa veya bürokrasi arasında bir tercih yapmanın, birini ötekine üstün kabul etmenin ne kadar yanlış olduğunu anlatmak için kurucu yazarlarımızdan T.Suat Demren’den istifade edelim. Kendisi ile yaptığımız yazışmada bir ekonomist olarak şu fikri tasdik edip etmediğini sormuştum:

“… ‘Özel’ de olsa bir bankanın iflası bakkal dükkânı veya tuğla fabrikası iflası gibi değil. Ulus- devlet devreye giriyor, halkın vergileriyle banka kurtarılıyor ama sağlık, eğitim, güvenlik gibi hizmetlere para kalmıyor. İşler yolunda iken, ekonomi büyürken bankalar “özel ve enternasyonal”. Yaptıkları kârı kimseye koklatmıyorlar. Ama kriz dönemlerinde hepsi “ulusal”

olup çıkıyor. “Bizi kurtarmazsanız kriz büyür, sizi de yutar”diyerek şantaj yapıyorlar. Yanikârları özelleştirip, zararları kamulaştırıyorlar. Demek ki devletin ve halkın bankalar üzerinde daha fazla söz hakkı olması gereklidir ve meşrudur. Riskleri halkla paylaştıkları müddetçe bankalar “özel sektör” sayılamazlar …

Suat’in cevabını aynen aktarıyorum zira hem kabul hem de itiraz ettiği noktalar konumuza ışık tutuyor, okurlarla paylaşmak isterim :

“…son iki cümleye kadar katılıyorum, yani evet bankalar aynen öyle yapıyorlar, ulusdevlet yapısındaki entegre bankacılık tam olarak bu. Yalnız son iki cümle bir tesbitten ziyade çözüm önerisi gibi geldi, bu çözüm önerisine katılmak zor. Bu öneri müdahillik demek ki zaten kısmi müdahale bile bahsekonu sıkıntıları doğuruyor, bunu çözmek için “daha fazla müdahale ve söz hakkı” önermek kısır döngüyü arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Son ABD krizi böyle bir anlayışın eserdir mesela. “Bırakınız batsınlar” denebilmeli, bunu diyebilmek için de en baştan minimum müdahale şart elbette. Ulus devletler bankacılığı bir manivela olarak kullanıyor, mesela seçim kazanmak için (ucuz kredi sübvansiyonu, talep sıkışıklığını aşmak için özel uygulamar, vs) -güya- halk lehine sistemi regüle ediyor, kanuni düzenlemelerle müdahil oluyor. (Bundan banka da seçim kazanan hükümet de kazançlı çıkıyor, rahatladığını sana zavallı halk ise işler karışınca tüm aldığı o geçici refahı bankanın kârıyla birlikte vergi olarak geri ödüyor) Ulus devlet en baştan beri böyle müdahil olduğu için de işler karışınca “bırakınız batsınlar” diyemiyor elbette. Mevcut demokratik düzen, ulusdevlet ve bankacılık yapısında bahsettiğim çözüm çok radikal ve çok teorik kalıyor ama ilk başta ne kadar az müdahale olursa sistem o kadar piyasa şartlarında işleme şansına kavuşabilir. Ancak son tahlilde mevcut demokratik seçim sistemi, yığınların medya kanalı ile kontrol ve yönlendirilmesi, siyaset, medya ve bankacılığın içiçe geçmişliğini kendiliğinden getiriyor.yani teori ile pratik çok arasında uçurum çok fazla. Liberal ekonominin en büyük açmazı da bu zaten …”

Biz o gün tartışmamızı daha fazla uzatmamıştık ama kendisine “daha fazla müdahale ve söz hakkı” noktasında itiraz edebilirdim. Bunun bürokrasi değil hukuk olduğunu söyleyebilirdim. Ancak bürokrasiden ve/veya iktidardan bağımsız bir hukuk düşünülebilir mi? Temel mesele bu, sadece liberalizmin değil demokrasinin de açmazlarından biri bu. Çünkü küçük hırsızları yakalayıp hapse atan adalet sistemleri örümcek ağlarına benziyor. Kümesten tavuk çalmaya gelen tilkilerin örümcek ağına yakalandığını pek görmüyoruz.

Özgür basın, aktif bir sivil toplum, özverili hatta kahraman kişilikli bir kaç bakan ve milletvekili bazı şeyleri değiştirebilirler. Neticede demokrasinin iyi işlemesi ona güç veren halkın erdemli olmasına sıkı sıkıya bağlı. Bencilliğin hakim olduğu bir toplumda ne demokrasi, ne başkanlık sistemi ne de krallık, halifelik vs bir yere varmayacak, zulüm üretecektir. Rejimin ideolojik rengi ise (İslamcı bile olsa) bu zulme kılıf dikmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Sonuç / Neden sadece kriz demiyoruz da “demokrasi bitti” diyoruz?

1980’lerden itibaren liberalizm kendini ÖNCE zihinlere dayattı, liberal liderlerin sloganı “başka alternatif yok” idi. Batıda ekonomik faaliyetler, özellikle de finans sektörü hukuk çerçevesinin dışına çıkarıldı. 2008’de finansal bir darbe ile demokrasinin ayaklar altına alınmasına şahit olduk. Faşizme, ceberrut ulus-devlete alternatif üreten liberal/özgürlükçü fikir akımları giderek bir ideolojiye dönüştü. Zihinlere giydirilen bir deli gömleği gibi elimizi, ayağımızı ve aklımızı bağladı. Devlet, toplum, gelenek, aristokrasi, din yobazlığı gibi kollektif dayatmalara karşı bireyi savunan liberalizm sonunda bireyin nefsanî arzularını yüceltti. Bu gerçek bir değer kaymasıydı: Özgürlük verine ekonomik serbestlik. İnsanî değerler verine paranın ve malın ölçülebilir değerleri konuldu. Bu da bir tür ORMAN KANUNU idi çünkü Hak yerine geçen kaba kuvvet rolünde Para’yı bulduk. Halkın iradesini temsil eden meclisler, senatolar iradelerini Para’nın, arzın ve talebin iradesine terk ettiler: Milletin iradesi üzerindeki gücün ismi Piyasa!

Böyle bir fikrî zeminde elbette özgür/serbest bireyler çok fazla barınamayacaktı. İnsanlar kendi küçük dünyalarına, konforlarına odaklandılar.Siyasetten uzaklaşan halkın boş bıraktığı kamusal alan ise yeni bir tür totalitarizm ile dolduruluyor. Bu düzenin yeni aristokratları, yeni zorbaları ve yeni ruhban sınıfları var.

Komplo teorisi mi? Hayır, 1800’lerden itibaren sosyologlar, siyasetçiler, filozoflar bundan bahsediyorlar. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Kari Marxve Alexis de Tocqueville’in haber verdikleri hatta korktukları “karanlık çağ” sonunda başladı. ABD ve Avrupa Birliği’nde demokrasi zemin kaybediyor, yeni bir tür totalitarizm kök salıyor. Batılı demokratlar gelecek yıllarda başarısız olurlarsa bu coğrafya bireysel haklar bakımından geri gidecektir. Rusya Federasyonu’na veya Çin’e benzeyen rejimlerin Batı’ya hakim olması ihtimal dahilinde. Güçlü ve otoriter devletler, iradesiz halklar…

Dipnotlar

*  Memoirs, Correspondence, and Private Papers of Thomas Jefferson, 4cü cilt, 1829.

** Alexis de Tocqueville [1835], De la democratie en Amerique, Tome II, Quatrieme partie : De l’influence qu’exercent les idees et les sentiments democratiques sur la societe politique

Bize Demokrasi değil Adalet lâzım

Demokrasi erdem rejimi değil ateşkes rejimidir, bu ateşkes her an bozulabilir.

Tam da bu yüzden yani demokrasi İnsanî bir değer olmadığı için Batı’da demokrasi devri kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Çünkü 2ci dünya savaşından bu yana fayda odaklı demokratik düzen bencil bireyler üretti. Ve bu bencil bireylerin aç gözlülüğü “banka” denen havuzlarda o kadar çok birikti ki artık bankaların gücü halkı ezecek bir noktada.

Yeni bir komplo teorisi mi? Hayır, 1800’lerden itibaren sosyologlar, siyasetçiler, filozoflar bunu anlatıyorlar. İnsanî değerlerin değil SADECE maddî değerlerin hakim olduğu bir toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Kari Marx ve Alexis de Tocqueville’in haber verdikleri “karanlık çağ” sonunda başladı zannediyorum.

ABD ve Avrupa Birliği’nde demokrasi zemin kaybediyor, bankaların iradesi halkların iradesini yenmek üzere. Batılı demokratlar gelecek yıllarda başarısız olurlarsa bu coğrafya bireysel haklar bakımından da geri gidecek. Rusya Federasyonu’na veya Çin’e benzeyen rejimlerin Batı’ya hakim olması ihtimal dahilinde. Güçlü ve otoriter devletler, iradesiz halklar… Yeni bir tür totalitarizm doğuyor sanki?

Önce teslim edelim, demokrasinin büyük bir meziyeti var: İktidar değişimleri sırasında taht kavgalarına, iç savaşlara engel oluyor. Herkesin oyuyla seçilen, 4 veya 5 yılda bir yine seçimle değiştirilebilen bir hükümet. Fena bir bir fikir değil. Başbakana gıcık mı kaptınız? Yönetme şeklini beğenmiyor musunuz? Kırıp dökmenin alemi yok, sıkın dişinizi, gelecek seçimler için çalışın. Tabi demokrasi seçimden ibaret değil. Haklarına sahip çıkan aktif bir sivil topluma gerek var en başta. İş bununla da bitmiyor. Bağımsız bir adalet sistemi lâzım. Basın hürriyeti lâzım.

Ama unutmayalım ki demokrasi bir değer değil bir yöntem, çatışmaları önleme yöntemi. Demokrasiyi vicdan gibi, erdem gibi kendi kendini meşru kılan bir değer olarak tasavvur etmek hata olur.

Toplumun hedefi ne ise, adalet, barış, refah, tabiatın korunması… bu hedeflere ulaşmak için SADECE bir yöntem olabilir demokrasi, eleştirilebilir, ıslah edilebilir hatta edilmelidir.

Ortadoğu’da Demokrasi’ye değil Adalet’e ihtiyacımız var

Türklere ve Arap ülkelerine İnsanî bir hedef, bir yeryüzü cenneti gibi görünebilir ama … Demokrasi dediğimiz rejim uygar(?) Batı’nın iç dinamiklerinden doğmuş bir ateşkes rejimidir aslında. Demokrasi öncesi Avrupa’ya bir bakın: Mezhep kavgaları, ırk kavgaları, Kralların ve Vatikan’ın arsızlıkları… 1800’lerde ise yükselen ulusalcı şiddet, nihayet dünya savaşları. Bugünkü Batı demokrasisi bunlara verilmiş avrupaî bir cevaptır:

“… İkinci dünya savaşı sonrası kurulan zengin ve demokratik rejimlerin öncesindeki faşist/totaliter devletlerin yani Hitler, Mussolini, Stalin ile geçen 1930’ların temeli aslında 1789 Fransız devrimi sırasında atılmıştı. Çünkü tam o sırada Avrupa’da aristokratik toplumları, kralları, derebeyleri mümkün kılan fikrî zemin aşınmıştı. Ama Avrupalı eşitlik istediyse bunu soyut bir değer olarak talep etmedi. “Soyluların” ayrıcalıklarından nefret ediyordu, eşitlik talebi bu nefretten doğmuştu. Yani negatif bir tarifi vardı, eşit haklar ya da adalet değildi arzulanan. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasıydı. Bu sebeple AvrupalInın eşitlik arzusu tehlikeliydi. Faşizme, Komünizme kapı açan bir arzuydu bu. Çünkü hak ve Adalet üzerine inşa edilmiyordu. İnsanlar pekâla sefalette hatta kölelikte de eşitlenebilirdi. İki dünya savaşı, Stalin Rusyası, Mao’nun Komünist Çin’i ve daha nice örnek sayılabilir.MADE İN BATI” olan batı bütün alternatiflerin içinde en az kötü olanı demokrasi…” (Bkz. Demokrasinin en büyük düşmanı halktır!)

Peki demokrasi Ortadoğu’nun, Türkiye’nin ya da İslâm’ın kimyasına uyar mı uymaz mı? Bu konu henüz hakkıyla tartışılmadı. Çünkü biz Müslümanlar hâlâ 1930 model faşist rejimlerle, Kemalistler ve Baasçılarla uğraşıyoruz. Dahası Müslüman aydınlar Batı’nın fikrî çerçevesi içinde yazıp çiziyorlar, bize has bir rejim tasavvuru henüz yok.

Evet… demokrasi insanları ıslah etmez. Eğer etseydi batı böyle medeniyetsiz bir medeniyet olmazdı. Bunca yıllık demokrasi ve insan hakları tecrübesine rağmen hâlâ petrol çalmak için çocuk öldürebilecek kadar vahşi ol-A-mazlardı. Zira vicdan, adalet, barış içinde birlikte yaşama kültürü yok batı usulü demokraside, bu onların kendilerine anlattıkları bir masal. Gerek Avrupa’nın gerekse ABD’nin tarihine baktığımızda görüyoruz ki “İnsan haklan” dedikleri aslında beyaz adamın (maddî) haklarından ibaret. Demokrasinin ballı meyvalarından tatmak için ise Batının makbul vatandaşı olmak lâzım. Yani beyaz ırktan, zengin ve birazcık Hristiyan. Yoksa başınıza her şey gelebilir. Filistin olmazsa Irak olur, Afganistan olur, Guantanamo olur.

Kriz çıkarma özgürlüğü

ABD’de emlâk krizi patlamadan önce Goldman Sachs müşterilerini bu sektöre girmeleri için teşvik ediyordu.

Fakat aynı Goldman Sachs “Abacus” adlı birfinansal ürün kanalıyla emlâk sektörünün çöküşüne oynamaktaydı. Bir başka deyişle emlâk sektörünün çökeceğini bile bile müşterilerini yatırım yapmaya itti.

Hatta bu firmanın devasa büyüklüğü ve spekülatif “karizması” dikkate alınırsa çöküşe oynamasının krizi DOĞRUDAN tetiklediği söylenebilir.(l)

Dev firma sahtekârlıkla suçlandı. 15 temmuz 2010’da ufak bir ceza ödeyerek yöneticilerini akladı. Ceza miktarı 550 milyon dolarcıktı yani firmanın iki veya üç haftalık kârı kadar. Bu kadar ufak bir para 2009’da dağıttığı primlerin 50’de biri bile etmiyordu!

Goldman Sachs böyle yapıyordu çünkü para kazandırabildiği müşterilerinden aldığı ücretten çok daha fazlasını işlemlerden alıyordu. Yani küçük oyuncular kazansa da kaybetse de Piyasa’nın dalgalanmasıydı onlara kâr ettiren. Haliyleyatırımcıların panik ile asın iyimserlik hali arasında gidip gelmesi gerekiyordu. Bu korku/coşku halini sürdürme gücü de onların elindeydi. Yani finansal bilgiyi üretirken bu bilgiyle başkalarının servetlerini de yöneten, bu servetin yatırıldığı Piyasa’da bizzat kendi adına da oynayan hep aynı aktördü: Goldman Sachs. Elbette bu durum kanunlara aykırı idi. 1930 krizinden bu yana finansal eşkiyalığın önüne geçen bir sürü yasa yapmıştı ABD. (Örneğin Glass- Steagall Act) Ama Goldman Sachs Amerikan oligarşisi içine yerleştirdiği kurmayları sayesinde Adalet’in de üzerine çıkmıştı artık; her türlü devlet denetiminden denetiminden kurtulmuştu. (Hâlen de bu durum sürmekte)

Özetle ciğer kediye emanet edilmişti. Kedi ciğeri korursa kazanacak, yerse daha çok kazanacaktı. Obur kedi Goldman Sachs ciğeri sahibiyle beraber yuttu!

Goldman Sachs kazandı. Peki kim kaybetti? Ev borcunu ödemediği için sokağa atılanlar kaybetti. Goldman Sachs’a güvenip Emlâk borsasına yatırım yapanlarkaybetti. “Subprime” denilen riskli emlâklarda başlayan kriz bütün Amerikan emlâk sektörünü sardı. Bu alandaki işçiler, taşeron firmalar kaybetti. Panik havası borsadaki saydam olMAyan bileşik ürünler yüzünden diğer sektörlereyayıldı, (ki bu da ayrı bir suçtu) Bütün Amerikan halkı kaybetti. Kriz diğer gelişmiş ülkelere yayıldı. Çünkü bu ülkelerin bankaları da ahlâksızlık yapıyorlardı. Ulus-devletler onlara ceza vermek yerine finansal eşkiyalığı yasallaştırdılar. Neticede “subprime” kelimesini hayatında duymamış, Goldman Sachs’ın ne olduğunu bile bilmeyen sıradan AvrupalIlar da kaybetti. ABD ve Avrupa’da yatırımlarla birlikte istihdam geriledi, çalışanlar kaybetti. Bu ülkelere mal satan Türkiye gibi ülkeler dış ticaret sebebiyle dolaylı olarak etkilendiler ve potansiyel kazançtan kaybettiler.

Krize sebep olan bankacıları kurtarmak için Atlantik’in her iki yakasında 700-800 milyar dolar harcandı. Çünkü ulus-devletler bankaların batmasını göze alamazlardı. Peki bu kurtarma parası kimin cebinden çıktı? Vatandaşların ödediği vergilerden. Böylece gelecek on yılların yol, köprü, okul, hastahane parası, yaşlıların emeklilikleri de Goldman Sachs ve saz arkadaşlarına kurban edilmiş oldu. Yukarıda “… kaybettidiye andığımız gruplar bu yolla ikinci bir kez daha feci şekilde soyulmuş oldular.

Temiz iş değil mi? Sanırım insanlık tarihinin en büyük soygununa tanık olduk. “Gel yazı tura oynayalım” diyor Goldman Sachs. “Yazı gelirse ben kazanacağım, tura gelirse sen kaybedeceksin!”

Tabi insanların rızkıyla bu kadar çok oynayınca sonuçların ekonomiyle sınırlı kalması imkânsızdı.

Maddî güçlerinden yoksun bırakılan küçük yatırımcılar, işini kaybeden insanlar ve fakirleşen ulus devletler yeni bir dünyaya zemin hazırlamaktalar: Piyasa’nın demokrasiyi ezdiği bir düzen (=kaos) kuruluyor. Ulus-devletler direnemiyorlar. Zira bir çok gelişmiş ülkede finans, ekonomi, hazine bakanlıkları Goldman Sachs’ın ortaklarının ve/veya eski müdürlerinin elinde. (Bkz. Avrupa? İşgal altında bir ülke gibi!) Liberal düşünür Hayek’in Şili’li bir gazeteciye söylediği şu sözleri hatırlayalım:

“Şahsen liberal bir diktatörü liberal olmayan demokratik bir hükümete tercih ederim” (“Personally I prefer a liberal dictator to democratic government lacking liberalism.”)

Artık bu teorik tercih ete kemiğe büründü, cisimleşti, sadece dünya ekonomisine değil dünya siyasetine de şekil vermekte. Sayın Piyasa’nın ulus-devletlere baskısı halkların oyu kadar, hatta bazen daha fazla. Biz Avrupa’da yaşayanlar “Piyasa şu kanunu sevdi, filan başbakanı sevmedi” gibi manşetlere alışmaya başladık. Gelecek onyıllarda ABD ve Avrupa’da demokrasinin gerilemesi ihtimal dahilinde. Halkın gücü Piyasa’ya devrediliyor. Çünkü bazı liberallerin zannettiği gibi liberalizm demokrasinin ön koşulu/müttefiği değil. Tersine, liberalizm demokrasinin bir alternatifi. Liberalizm ideoloji haline geldikçe, doktrin maksimum noktaya yaklaştıkça yoluna çıkan engelleri silip süpüren bir tsunamiye benziyor. Demokrasi (halkın gücü) ile Piyasa’nın gücü çekişme haline giriyor. Aslında bu yeni bir durum ya da bir sır değil. Eskiden beri liberal düşünürlerin açıkça savunduğu ideolojik bir duruş:

“…Maksadımız asla demokrasiyi fetiş hale getirmek değildir… Demokrasi esas itibariyle, dâhili sulhu ve ferdi hürriyeti korumak için bir vasıta, faydalı birusuldür. Bir vasıta olarak da, asla hatadan salim değildir. Unutmayalım ki, mutlakıyetçi bir idare altında bazı demokrasilerdekinden daha fazla fikir ve kültür hürriyeti bulunduğu vakidir. ( Hayek, Kölelik Yolu, sf. 114)

Aslında bu noktada iki farklı özgürlük fikrinin çatışmasına tanık oluyoruz. Liberallerin özgürlüğü ile demokratların özgürlüğü arasında büyük bir uçurum var. Liberaller “özgürlük” deyince mülkiyet hakkı, alıp satma, yatırım yapma gibi ekonomik özgürlükleri anlıyorlar. Bu uğurda diğer özgürlükleri harcamaya hazırlar:

“Piyasa’nın iç dengelerine ve özel mülkiyete saygı bireyi bağlayan yegâne kural olmalıdır. Piyasa’nın vatandaşlarca yapılacak kanunlarla düzenlendiği demokrasi bireysel özgürlükler için birtehlikedir.”( Hayek, Law, Legistlation and Liberty, 1973)


Hayek’in teoride savunduğu ideoloji artık günlük hayatımızın bir parçası. Simdi Yunanistan ütülüyor. Ama yalnız değil. İtalya’da bir piyasa darbesi yapıldı. Portekiz, İspanya, İrlanda sırada. İzlanda’nın durumu da parlak değil. Goldman Sachs gibi obur kedilerin hem ciğeri hem de sahibini yediği bu asırda ekonomik faaliyetlerin kanun üzeri görülmesi sanırım daha da netleşiyor örneklerden sonra. Kendini “uygar” ilân etmiş olan Batı ciddî bir yer sartıntısı geçiriyor. İnsan hakları, Tabiatın korunması, Adalet, vatan sevgisi gibi Amerikan dolarına çevrilemeyen değerler yok sayılıyor. Bunların yerini satın alma hakkı, sahip olmahakkı ve satma hakkı gibi değerler alıyor. Batı zihniyet değiştiriyor:

“Avrupalı siyasetçiler yakın zamana kadar Çin’i de eleştirebiliyorlardı. Meselâ işkenceleri, işçi sömürüsünü, Tibet’in işgalini… Ancak Avrupa ekonomisi fonlar ve IMF kanalıyla Çin’e bağımlı hale gelirken/getirilirken bazı taşların da yerinden oynayacağı muhakkak. İnsan hakları ve tabiat gibi “alınıp satılmaz” varlıkları koruyan kanunlar da artık bir tür piyasada arz-talep dalgalanmalarına maruz kalacak. Hukuk’a ikame edilen Piyasa günlük hayatımızı doğrudan etkileyecek. [...] Zira “AB’yi krizden kurtarma” operasyonu basit bir ticarî çıkar ilişkisi içinde değerlendirmek hata olur. Miktarların yüksekliği ister istemez “yapısal” bazı neticelere gebe. Açalım: Fransız ve Alman uzmanlara göre halen AB’nin kamu borcunun 500 milyar avroluk bir bölümü zaten Çin’den alınmış. Dış ticaret fazlası sayesinde Çin’in elinde biriken 3200 milyar dolar ise esas olarak Amerikan doları. ABD’ye güveni giderek azalan Pekin bütün yumurtaları aynı sepete koymaktan bıktı ve fazla alternatifi de yok. 2010 yılında AB’nin GSMH’sının 12.268 milyar avro olduğunu dikkate alırsak Çin’den gelen bu desteğinf?) ne derecede “yapısal” sonuçlar doğurabileceği daha net anlaşılabilir sanıyorum.” (Sürdürülebilir Şerefsizlik: Cin ve Avrupa)

Sonuç

Ne Hayek ne de Goldman Sachs gibi firmaları “şeytan” ilân etmek istemiyorum. Sanırım Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, konfora odaklanan batılı insan politikadan uzaklaştı. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Alexis de Tocgueville’in iki asır önce öngördüğü gibi yeni bir totaliter rejime zemin oldu bu duyarsızlık. (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) Hitler’in üstün ırk(!) modeli, Stalin’in, Mao’nun komünist partizanları vardı. Tektipleştirilmişti insanlar; korkuyla, polis baskısıyla vicdanları susturulmuştu. Robot gibilerdi. Batı’nın refah toplumunda ise insan “tüketici” kalıbında eritildi. Bir isteme makinesi haline getirildi.

Reklâm afişlerini, film ve sloganlarını biraz inceleyenler 1930’ların totaliter propagandasıyla bizim reklâmlarımız arasındaki ürkütücü benzerliği görebilir. Bolluk içinde yaşanmakta olan bu baskı korkarım kelimelerin kaybı ile başladı. Adına ne dersek diyelim, özgür irade, hürriyet, özgürlük…

İnsan’ı hayvandan ve makinelerden ayıran yegâne vasıf kayboldu. Zira hayvan serbesttir (liberty) ama insan özgürdür (freedom). Bu kelime zihinlerimizde hakiki mânâsından koptu, hayvanî bir özellik olan serbestlik ile İnsan’a has olan Özgürlük’ü birbirine karıştırdık:

“…Özgürlük kavramını zenginlerin alıp satma serbestliğine, tilkinin kümesteki “özgürlüğüne” eşitledi liberaller. Ama bu hayvanî özgürlükten başka bir de İnsanî özgürlük var. Gözden kaçırmayalim derim.

Özgürlük serbestlik değildir. Maddî çıkarlarımıza uygun olsa bile bazı şeyleri sırf “yanlış olduğu için” reddedebilmektir özgürlük. Vicdanın sesini duyup patrona, topluma, devlete kafa tutabilmektir. İşkence yapması emredilen bir polis amirine ve kanunlara direnebilirse özgürdür. Çünkü “teknik” olarak mümkün olan şeyi yapmakta serbestiz, en az hayvanlar kadar. Devlet evlerimizi, telefonlarımızı dinlemekte serbest. Biz çevreyi kirletmekte serbestiz. Silah üreten firmaların hisse senetlerini satın alıp savaşlara ortak olmakta serbestiz.

Bir insan için özgürlük canının her istediğini yapmak değil daha “yüce” değerler uğruna “alçak” değerlerden vaz geçebilmek olmalıdır. Soljenitsin’in deyimiyle “başkalarının mutluluğu için kendi arzularına sınır koymak…” Mutlaka çok büyük fedakârlıklar aramaya gerek yok…” (Ticarî bir mal olarak “Adalet’)

Dipnotlar

Sermaya piyasalarında büyük aktörlerin yatırım kararları ve/veya tahminleri sadece “bilgi” değildir. Kendini gerçekleştiren birer kehânettir. Meselâ Georges Soros’un Fransız frangına karşı spekülasyon yaptığı, bu yolla tek başına Fransa’da enflasyonu körüklediği yılları hatırlayın. Bir merkez bankası müdürünün sözleri ya da en büyük sanayicilerin iyimser/karamsar tahminleri de böyledir.


Banka ordudan daha tehlikelidir

Sunuş: Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi son nefesini veriyor, halkın değil bankaların seçtiği liderler yönetiyor artık bu ülkeyi.

Bankacılar çekirge sürüsü gibiler, geçtikleri yerde bir daha ot bitmiyor.

Avrupa’ya da el atmış olan bu kravatlı barbarlar kimdir? Ne istiyorlar?

Yöntemleri ve zayıf yönleri ne? Türkiye kendisini savunabilir mi? Bu yazı dizisinde bunları ele alacağız. (MY)

“Yakın gelecekte ülkemi tehdit edecek bir kriz görüyorum.

Büyük şirketlerin tahta oturduğu, yolsuzluğun iktidara sirayet ettiği, bütün paranın bir azınlıkta toplandığı bir kriz bu ve cumhuriyet yıkılıyor. Bu kadar büyük bir endişeyi savaşın ortasında bile hissetmemiştim. (Abraham Lincoln, ABD’nin 16cı başkanı)

“inanıyorum ki bankalar sınırlarımızı tehdid eden ordulardan daha tehlikelidir [...] Fonlama adı altında gelecek kuşakların ödeyeceği harcamaları yapmak büyük çapta istikbal dolandırıcılığından başka bir şey değildir [...] Kâğıt paranın bir değeri yoktur, o paranın hayaletidir,kendisi değildir” (Thomas Jefferson, ABD’nin 3cü başkanı)

Ekonomik kriz: Kaza mı soygun mu?

Bilmem hatırlar mısınız, bundan 20 sene önce Batı’da hayat fena değildi. Para vardı, bankalar kolaylıkla kredi veriyordu. Evet, işsizlik yükselmekte idi ama olsundu. Tüketim kredileri tüketimi körüklüyor, yatırım kredileri sanayicilerin işini kolaylaştırıyordu…

Siyasetçiler de memnundu zira GSMH hızla yükseliyordu ABD, Fransa, Almanya… 1980’li yıllardaki bu bolluk garip bir ideolojinin güçlenmesine sebebiyet verdi: Ekonomik faaliyetler hukukun dışında tutulmalıydı. Bu anlayışa göre kanun, polis, mahkeme gibi “lüzumsuz” şeyler ekonomiyi yavaşlatıyor, insanların zenginleşmesine engel oluyordu. “Deregulation /liberalisation“gibi etiketlerle özel bankaların faaliyetleri giderek kanun dışı bir zemine kaydı. Eskiden “suç” sayılan fiiller serbest bırakıldı. Shadow banking, bilanço dışı işlemler, CDO gibi teminatsız sigorta faaliyetleri… Batı’da Adalet’in içi boşalıyor, bu kavram yerini bir tür racona bırakıyordu.

Sonra ne olduysa, birden bir “PAAAT!” sesi duyuldu. Eğlence bitmişti. Çılgınca dans eden Amerikalılar ve AvrupalIlar ışıkları yaktılar. Hemen herkesin cüzdanı, mücevherleri çalınmıştı. Bazıları donlarına kadar soyulmuştu. Fakat yavuz hırsız ev sahibini bastırdı: Hırsızlar kaçmak yerine salonda baş köşeye oturdular ve soydukları insanlara emirler yağdırıyorlar şimdi. ABD’de ve Avrupa Birliği’nde hazine ve ekonomiden sorumlu bakanlıklar ve borsalar bankacılar tarafından yönetiliyor. Atina, Madrid ve Roma’daki örneklerde gördüğümüz gibi halkın seçtiği liderler değil bankaların tercihleri yönetiyor ulus-devletleri. Gücünü Ulus’tan alan, yetkisi Ulus ve Vatan ile sınırlı olan devletler küresel güçlerle dans edemiyor. Sorunlar küresel, çözümler ise (sadece) ulusal. Demokrasi namına hâlâ kaldı mı bir şeyler? Halkın iradesi ara sıra siyaset üzerine etki edecekse bile artık bu etki finans sektörünü rahatsız etmeyecek bir çerçeve içinde kalacak.

Serbest piyasa iyidir, başıboş piyasa kötüdür

Eve hırsız girdiğini hemen fark etmezsiniz. Her sabah olduğu gibi uyanırsınız önce. Bazı şeyler yerinde yoktur. Sokak kapısı açıktır. Bir şeyler “normal” değildir. Jetonunuz düşene kadar belli bir vakit geçer. ABD ve AB’de halkların parası ütüldü. Daha da acısı rejim değişti. Özgürlükler ütüldü. Ama yavaş yavaş uyanıyor Batı. Nasıl oldu bütün bunlar? Neden önlem alınmadı? Ulus-devlet uyuyor muydu?

Öncelikle meşru borsa işlemleri ile spekülatif hisse alım satımı arasına bir çizgi çekelim: Sermaye piyasasında kâr edeceğini umduğunuz bir firmanın hisse senedini satın alıyorsunuz. Kâra ve zarara ortaksınız. Bunda bir sorun yok. Eğer riski azaltmak isterseniz çok sayıda hisse senedi içeren portföyleri de alabilirsiniz. Böylece bütün yumurtalarınızı aynı sepete koymazsınız.

İkinci bir “piyasa” düşünün ki firmaların kâr ya da zarar etmesi önemli değil, herkesle birlikte hareket ederek hisseleri alıp satıyorsunuz. Bir tür kumarhane. Arkanızdan gelen, sizden daha iyimser yatırımcılar (=oyuncular) olduğu müddetçe fiyatlar yükseliyor. Öyleki hisse senetleri gerçek değerlerinin çok üzerinde alıcı buluyor. Aman sesinizi çıkarmayın, yolunacak yeni kazlar bulduk, korkutmayın onları! Evet, bu kumarhane-piyasada siz aldığınız fiatın çok üzerinde satabiliyorsunuz. Birkaç gün ya da haftalığına ortak olduğunuz firma binlerce insanı işten atıyor, fabrika kapatıyor, yıl sonunda zarar edeceğini açıklıyor ama yine de hisse senetleri yükselmeye devam ediyor. Çünkü talep var, kazlar sağolsun.

Dikkat edin, iki piyasa arasında ciddi fark var: Birinci piyasa sanayicilerin ihtiyaç duydukları parayı küçük yatırımcıdan toplayabilmesi için kurulmuş rasyonel bir sistem. Riskler, teminatlar ve sorumlular belli. Dolaşan para miktarı ile ekonominin gerçek büyüklüğü arasında normal bir ilişki var. Kötü idare edilen firmalar yıl sonunda vaad ettikleri kârı dağıtamadıkları için piyasada (yatırımcıların gözünde) değer kaybediyorlar. Gerekli bilgileri toplamayan “kötü” yatırımcı da “kötü” patron gibi zarar ediyor. Kazanç, bilgi, kâr ve risk arasında meşru ilişkiler var.

Kumarhane-piyasalarda ise sürekli artan bir bilgi kirliliği görüyorsunuz. Sağlam gözüken firmalar bir gecede batabiliyor. “Sağlam” ulusal ekonomilerin saygın bankaları vergi cennetlerinde bilanço dışı işlemler yapıyorlar. Kanunî kontrollerden uzak yapılan bu işlemlerin hacmi bankanın meşru iş hacminin çok üzerine, yasal olarak bloke edilen provizyonun yüzlerce kat üzerine çıkabiliyor. (Bkz.

Amerikan sigorta şirketi AIG) Haliyle bu gayrı meşru sahadaki dalgalanmalar bankaları batırıyor. Almanlar, İsveçliler, İngilizler yaşlılık günleri için kenara koydukları paraları bir gecede kaybediyorlar. Borsanın önünden bile geçmemiş insanlar borsa yüzünden fakirleşiyor. Yatırımcılara yön veren aracı kuruluşlar kendi müşterilerini de kazıklıyorlar bir yandan. Sadece devlet tahvili gibi “MUTLAK” güvenilir yatırım araçlarına verilen “AAA” notu nedense aşırı riskli emlâk kredisi sigortalarına verilmiş bu sefer. (Bkz. Goldman Sachs, Abacus, Moody’s ve Fitch) Risk gerçekleşiyor. ABD’de ve Batı Avrupa’da bazen belediyeler bazen de koca koca devletler borçlarını ödeyemez hale geliyorlar. Bankaların birbine dahi güveni kalmayınca krediler, yatırımlar ve dış ticaret felç. İşin belki en acı tarafı bütün bunların sorumlusu olan bir avuç bankacı hapise atılmıyor. Bunun yerine yüksek primlerle ödüllendiriliyorlar. Göstermelik para cezaları veriliyor ama bunlar da söz konusu firmaların bir iki haftalık kârlarına eşdeğer.

Bu kumarhane-piyasaların gerçekten var olmasını mümkün kılan neydi peki? Öyle ya, zincirleme olayları, ara sebepleri okuyan biri “iyi ama insanları aldatmak neden yasak değil? Devlet neden önlem almadı?” diye sorabilir. Bu yasaklar eskiden vardı, 1929 krizinden sonra konmuştu. Zira Amerikalılarserbest piyasa ile başıboş piyasa arasındaki farkı öğrenmek için ağır bir bedel ödemişlerdi. Riskli finansal faaliyetler mevduat bankacılığından ayrı tutuluyordu meselâ. Vergi cennetlerindeki operasyonlar daha çok vergi kaçıranları, teröristleri vs kapsıyordu. “Gölgedeki” işlem hacmi marjinal sayılabilirdi. Özel bankaların aldıkları riskler merkez bankalarındaki teminat miktarıyla orantılıydı. Bu sebeple “sadece muz cumhuriyetlerinde banka batar” diye bir inanış hâkimdi, doğruydu da. Nitekim 2001’deki krizde batan Türk bankaları ve hortumcular T.C.’nin o devirde adam gibi bir devlet olmadığını bütün dünyaya ilân etti.

Liberal yalanlar ve ekonomik gerçekler

 

Ekonomik kriz kendi kendine çıkmaz, çıkar-T-ılır!

1980’lere gelindiğinde Sovyet Rusya’da Komünizmin çöküşü ideolojik bir boşluk doğurdu. Batılılar serbest piyasa + demokrasi formülünün mükemmel bir toplum için TEK YOL olduğuna iman ettiler. Bu inanç sisteminin peygamberleri de vardı tabi: Fukuyama (Tarihin sonu) ve Friedman (Dünya Düz)… Hatta sahte nobel ödülleri bile ihdas edildi. Nobel Komitesi tarafından değil,

Alfred Nobel’in anısına Norveç Kraliyet Bankası tarafından verilen sosyal bilimler ödülleriydi bunlar.

Ama yutuyoruz, yutturuyorlar. Bu sahte Nobel ödülleri ile liberalizm bilimselleşiyordu, başka yol yoktu, alternatif yoktu, yersen! Yiyoruz. Liberalizm rengârenk bir düşünce geleneği olmaktan çıktı, giderek totaliter bir ideolojiye benzemeye başladı:

        Tek değer paradır,

         Sermaye piyasası halkın, millet meclislerinin ve anayasa mahkemelerinin üzerinde bir karar merciidir,

         Finans sektörü kendini kontrol eder, kanuna gerek yok,

        Vatandaş yoktur, müşteri vardır,

         Hak sahibi yoktur, sermaye sahibi vardır,

         İhtiyaç yoktur, talep vardır, Amerikan doları cinsinden ifade edilemeyen değerler değersizdir,

         Her şey alınıp satılabilir, tabiat, gelenekler, vatan sevgisi…

Bu değerlerin liberal düşünce geleneğine nasıl eklendiğini, Smith, Mandeville, John Stuart Mili, Hayek, Friedman, Popper, Berlin, Mises, Rothbard gibi liberallerin bu değerlere nasıl sahip çıktığını görmek için iki e-kitap okunabilir:

1.      Liberalizmin kara kitabı

2.       Liberalizm demokrasiyi sustururunca – Özgür ol! Bu bir emirdir!

 

Fakirleri biraz daha sıksak su çıkar mı?

1900’lerden itibaren ABD’de faaliyet gösteren ekonomik bir aktör var: Savings & Loans. Aile babalarının para biriktirmesini sağlayan, emlâk kredisi, yaşlılık sigortası vb işlerine bakan bir tür kooperatif veya emekli sandığı diyelim. Üyelerin, borç alan ve verenlerin yönetimde oy hakkı var. 1980’li yıllara kadar da bu böyle. Diğer bütün ekonomik faaliyetler gibi Savings & Loans da kanunlara tabi.

Fakat liberal ideolojinin yer ettiği 1980 sonrasında garip bir propaganda başlıyor ABD’de. Hem demokratlar hem de cumhuriyetçiler bir ağızdan haykırıyorlar: “Irkı, etnik kökeni ne olursa olsun, hatta isterse işsiz veya bedensel engelli olsun, isterse çok yaşlı olsun herkesin ev satın almaya (to buy) hakkı vardır”. Tahmin edersiniz ki bazı kategorilerdeki insanların, düzenli bir geliri olmayanların kredi alması kolay değil. Ama bu konu hassaslaşıyor, siyasî bir argüman, bir seçim sloganı oluyor. İnsanlar “fakirlerin ev sahibi olma hakkı”diyorlar artık. Elbette temiz, düzgün bir barınak herkesin hakkı ama burada hak ve gü£ kavramları arasında bir karışıklık var: Maddî olarak şu veya bu evi satın alma gücüne sahip olmak ile o güce sahip zenci, beyaz, kadın, erkek, Müslüman, Yahudi vs vatandaşların kanunen engellenmesi aynı şey değil. Parası olsun ya da olmasın herkese aynı malı / hizmeti vermek istediğinizde bir değer boşluğu oluşur. Bunu devlet kendi imkânlarıyla doldurabilir: Toplu konut yapar, fakirlere sübvansiyon ile ucuza, hatta bedava verebilir.

Amerikalı bankacılar daha acayip bir şey yapıyorlar, o değer boşluğunu yani fakirlerin ödemesi mümkün olmayan kredileri daha da fakir olan insanları kandırarak finanse ediyorlar. Böylece işsiz, sermayesiz insanları kandırarak emlâk piyasasına çekiyorlar, ev talebi (yapay olarak) yükseliyor. Nasıl oldu da o kadar ekonomist, siyasetçi, gazeteci bu girdabı görmedi? Bir muamma. Bu dönemde Amerikan kamuoyunun medya ve bazı düşünce kuruluşları vasıtasıyla manipüle edildiğinden şüpheleniyorum, araştırmak lâzım.

Neyse. Bu “fakirlerin ev sahibi olma hakkı” 1990’lara doğru iyice kabul görüyor zihinlerde. Buna paralel olarak finans sektörünü kanun dışına çıkarma isteği de adeta bir saplantı halinde. İşte bu ortamda “en alttakilerin” yani zencilerin, göçmenlerin, özürlü ve işsiz vatandaşların da ev sahibi yapılması bahanesiyle kanunlar gevşetiliyor. Aldığı kredileri geri ödeme imkânı olmayan bir çok insana KASITLI OLARAK kredi veriliyor. Hatalı beyannameden tutun da sahte imzalara, kara para aklamaya kadar her haltın yendiği acayip bir vurgun dalgası. Tabi sonunda risk gerçekleşiyor, Savings & Loans olarak bildiğimiz 3234 emekli sandığından 747 tanesi batıyor. Amerikan tarihinde görülmemiş bir olay. San Diego, Los Angeles… Bu “küçük” tsunami San Francisco’ya kadar geliyor. Oregon ve Washington direniyor, spekülasyon daha zayıf buralarda.

Devlet batan sandıkları kurtarıyor. Amerikan halkına maliyeti: 125 milyar dolar!

Küçük tsunami dedik zira 1990’larda tavan yapan bu emlâk krizi sanki 2008’dekinin bir provası gibi. İkinci emlâk krizinden önce başka bir vurgun geliyor tabi çünkü 2000’lerde kumarhane-piyasa emlâktan farklı bir sektör bulmuştu: Yazılım endüstrisi ve internet. Microsoft gibi gerçekten ekonomik değer üreten aktörlerin yanında çok sayıda genç firma borsaya girdi. Bunların çoğu bırakın kâr etmeyi daha tek bir kuruşluk satış bile yapmamışlardı. Ama finans uzmanı(!) basın sayesinde borsaya girer girmez hisse senetleri yılda ortalama %180 değer kazanıyordu. Goldman Sachs o yıl 18 genç firmayı borsaya soktu, bunlardan 14 tanesi zarar eden firmalardı. Bir yıl sonra hâlâ zarar ediyorlardı ama hisse senetleri %300 değer kazanmıştı. Tabi bir takım makro faktörlerin de katkısı oldu: Dolar ve Yen’in bolluğu, OECD ülkelerinin iletişim sektörlerini rekabete açması, internetin halka yayılması,

2000 yılında bilgisayarların bozulacağı korkusu… Bütün bunlar spekülasyonu kolaylaştıran faktörlerdi.

Bu dönemde borsaya giren genç firmaların müşterileri de yoktu ama ikna ettikleri yatırımcıların verdikleri milyonlarca doları kullandılar. Yeni gelen yatırımcıların parasıyla kendilerine yüksek maaşlar ve eski yatırımcılara (güya) kâr payı dağıttılar. Yeni gelenlerin sayısı eskilerden fazla olduğu müddetçe mesele yoktu, görüyorsunuz, özünde dolandırıcılık hep aynı.

2000 – 2005 arasında balon patladı. Balonu şişirenler parsayı toplayıp kaçtılar. AOL Time Warner 100 milyar $, Nortel 19 milyar $, Vivendi 16 milyar $, Alcatel, Lucent, Cisco firmalarının her biri 3-4 milyar $… Fakat en çarpıcı Enron’un batmasıydı, 85 milyar dolar buharlaştı bir anda. Muhasebe doğru dürüst tutulmamıştı, rakamlar devletten saklanmıştı, kontrol eden firmalar da suç ortağı idiler. Worldcom ise 4 milyar dolarlık harcamayı “yatırım” olarak gösterdi. Bütün bunlar kredi derecelendirme kuruluşlarının ve benzeri “uzmanların” gözünden kaçmıştı (?) hep. Kim kaybetti peki bu paraları? Küçük tasarrufçular tabi. Bir deENRON’da yıllarca çalışmış, emekliliğini kazanmış garibanlar bir anda gelirsiz, maaşsız kalakaldılar. (Grafik: NASDAQ endeksi, 1999 – 2000 dönemine dikkat)

Küresel Emlâk Krizi Nasıl Başlatılır?

Yüzbinlerce insana asla ödeyemeyecekleri evler için kredi verildi. Fakat bankalar için endişe edecek bir şey yoktu, kredi ödenmemesi halinde oturanlar evden atılacak, ev bankaya devredilecekti. 2006’ya gelindiğinde emlâk krizinin patlamasına çok az kalmıştı ve imzalanan yüzbinlerce kredi dosyasının yaklaşık yarısı doldurulmamıştı bile.

Amerikalılar bunlara “no doc loans” diyorlardı!

Her yeni kredi alan öncekilerden daha fakirdi fakat yapay olarak üretilen bu ev talebi sayesinde ev fiyatları yükseliyordu. Bu spekülasyon tam bir fakir tuzağıydı. Meselâ 100.000 dolar kredi ile ev almış birisine banka telefon edip “evinizin fiyatı yükseldi, 120.000 dolar ediyor, 20.000 dolar daha kredi kullanabilirsiniz” diyordu. İlk kredinin faizlerini dahi ödeyemeyecek durumdaki fakirler bu parayla kredi taksitlerini ödemeye çalışıyorlardı. Bankacılar bu fakir tuzağına iki “komik” isim bulmuşlardı: Birincisi NINJA kredi idi: No Income, No Job, no Assets (gelir yok, iş yok, ana para yok). İkinci isim ise “neutron kredi”: Binalara zarar vermeden insanları yok eden bir bomba gibi fakirleri sokağa atıp evlerini ellerinden haciz yoluyla alacaklardı çünkü.

Peki bu batırılan emlâk kredileri neden emlâk sektörüyle ya da bu sahada risk alan bir kaç banka ile sınırlı kalmadı? Önce bankacılık sektörü ardından bütün Amerikan ekonomisi ve en nihayetinde dünya ekonomisi sarsıldı?

2008’den beri ekonomistler karmaşık ve uzun açıklamalarla kafamızı karıştırıyorlar ama gerçek çok daha basit. Tek bir sorun var: Eğer gerçekler ortaya çıkarsa batan bankaları kurtarmak için harcanan trilyon dolarların hesabını kimse veremez. ABD ve Avrupa hükümetleri halklarına “kusura bakmayın, biz fakirden alıp zengine verdik, sizin verdiğiniz vergileri kriz çıkaran bankalara peşkeş çektik” demek zorunda kalacaklar.

Tekrar krizin hızla büyüme ve dünyaya sirayet etme sebebine dönecek olursak… Goldman Sachs gibi büyük bankalar krizi başlatan bu riskli emlâk kredilerini finansal risk sigortası denebilecek ürünlere kattılar: CDO - Cash Collateralized debt obligation. Farklı risk seviyelerine göre yapılandırılan bu ürün özünde bir sahtekârlık içermiyor ama meslekten olmayanların gerçek riski ölçmesi, doğru fiyatı kestirmesi imkânsız. Yani bilgide bir asimetri var, şeffaflık yok. Serbest piyasanın en temel ilkelerinden biri çiğneniyor. Üstelik kur riski gibi meşru ürünlerin yanında ne işe yaradığını kimsenin açıklayamadığı karmaşık ürünler aşırı iyimserlik ve panik ortamı hazırlıyor yani spekülasyon kolaylaşıyor.

Uzman olmadığınız bir sahada nasıl karar verirsiniz? Doktor ya da avukata işiniz düştüğünde kuzu gibi olursunuz değil mi? “Filan ilacı iç, şunu ye, bunu yeme… Peki doktor, emredersin!” Başka yolu yok zaten, karnı ağrıyan herkes gidip 8 sene tıp okuyacak değil ya. Finans sektörünün doktorları da kredi derecelendirme kuruluşları. Filan ürüne, firmaya hatta koca bir ülkeye “AAA” veriyor, ertesi sene notunu kırıyor. Neye göre? Belli değil. Bir bakıyorsunuz Tayland’da darbe olmuş ama kredi notu Norveç ile aynı. Soruyorsunuz, “usta ne ayak?” Adam hemen cevabı yapıştırıyor: “Sen sus, bre cahil! ekonomiden ne anlarsın?” Kısacası rasyonel bir yatırım piyasası şeffaflığını yitirdikçe sadece “uzman” hırsızların söz geçirdiği bir kumarhane-piyasa haline geliyor.

İkinci ve daha büyük sorun var: Bu isli, sisli, pis puslu ortamın ruhban sınıfı olan kredi derecelendirme kuruluşları. Kim veriyor paralarını devlet mi? Hayır. Ürün kalitesini “ölçtükleri” bankalar! Yanlış okumadınız, finansal ürünlerin riskini ölçen kredi derecelendirme kuruluşlarının kazancı ürünü ölçülen bankalardan geliyor. Yani bir banka kendi ürünlerine “A” veya “B” gibi not veren firmalara doğrudan para ödüyor. Üstelik bu ürünlerin oluşturulmasında da derecelendirme kuruluşları aktif rol oynuyorlar. Hakim, savcı ve sanık aynı kişi! Özetle Amerika Birleşik Devletleri’nde ciğer kediye emanet edilmişti. Kedi ciğeri yedi…

Üçüncü sorun ise söz konusu CDO’ların piyasa dışı işlem görmesi, teknik deyimle OTC – Över The Counter. İki finansal aktör anlaşıyorlar, işlemler kamu kuruluşlarınca kontrol edilmiyor. Edilse bile kısıtlar, yaptırımlar borsadaki kadar değil. Ayrıca bilanço dışı kayıt sebebiyle bir bankanın aldığı riskler diğer bankalarca bilinmiyor. Dahası ulusal sınırlar dışında kalan “şubeler” var. Meselâ Alman bankalarının İrlanda’daki faaliyetleri Alman borsa denetiminden de kaçmıştı tamamen. Krizden sonra bir de bankalar arası güven krizi yaşandı. Kimse komşusunun sağlığından emin olamıyordu.

2008’te tavan yapan krizin ve doğurduğu güven eksikliğinin son bulduğu söylenemez tabi. Zira krizi mümkün kılan “hatalar” analiz edilmedi, haliyle gerekli yasal önlemler de alınmadı. Bu endişeli ortamı bahane eden FED başkanı Bernanke piyasaya her ay fazladan 40 milyar dolar süreceğini açıkladı 2012 eylülünde. Aslında yeni bir şey değil, FED 2008’den beri 2340 milyar $ yani iki buçuk trilyon dolar enjekte etmiş! ABD’nin yıllık GSMH seviyesinin 15 trilyon $ olduğunu düşünürsek bu kararın vehameti daha iyi anlaşılır sanırım. Bernanke’nin savunmasına göre (teorik olarak) para bolluğu sayesinde piyasaları hareketlendirmesi, yatırımlara ivme kazandırması hedefleniyor. Fakat bu karar korkarım yeni ve daha büyük bir krize zemin hazırlıyor. Ama bu ayrı bir konu. Paranoyak mı geldi size? Gecen bölümden hatırlayın: Banka göründüğü gibi değildir. Banka ordudan daha tehlikelidir!

Özel banka isen kârlar senin, zarar halkındır

“… Beyler! Bankaların Birleşik Devletler’deki faaliyetlerini yakından biliyorum. İçeride adamlarım var ve sizi gözlüyorum uzun zamandır. Bankanın parasıyla spekülasyon yaptığınızdan, halkın ekmeği ile oynadığınızdan eminim. Kâr edince aranızda paylaştınız, zarar edince yükü bankaya yıktınız. Bana diyorsunuz ki bankayı kapatırsam on bin aile perişan olur. Doğru olabilir ama günah sizin. Eğer sizi kendi halinize bırakırsam elli bin aile perişan olur ve günahı da benim boynuma. Sizler birer hırsız, birer zehirli yılan gibisiniz. Sizi kovmaya kararlıyım ve (yumruğunu masaya vurur)Tanrı’nın yardımıyla yapacağım bunu.” (Andrew Jackson, ABD’nin 7ci başkanı – 1834, Philadelphia Vatandaş Komitesi tutanakları-)

Kârları özelleştirmek, zararları kamulaştırmak konusunda uzman olan bu zehirli yılanları kovacak bir Andrew Jackson ya da Thomas Jefferson yok bugün Amerika’da. Tabi 1800’lere kıyasla yatırım araçları çok gelişti, para hareketleri hızlandı ve küreselleşti. Bugün zehirli yılanların çalışma yöntemleri de daha bir sinsi, daha bir cilalı.

Fakat temel sorun aynı: Özel bankalar işlerine gelince özel, gelmeyince kamu kuruluşu gibi davranıyorlar. Çünkü “Özel” de olsa bir bankanın iflası bakkal dükkânı veya tuğla fabrikası iflası gibi değil. Ulusal-devlet devreye giriyor, halkın vergileriyle banka kurtarılıyor ama sağlık, eğitim, güvenlik gibi hizmetlere para kalmıyor. İşler yolunda iken, ekonomi büyürken bankalar “özel ve enternasyonal”. Yaptıkları kârı kimseye koklatmıyorlar. Ama kriz dönemlerinde hepsi “ulusal” olup çıkıyor. “Bizi kurtarmazsanız kriz büyür, sizi de yutar” diyerek şantaj yapıyorlar. Yani kârları özelleştirip, zararları kamulaştırıyorlar. Demek ki devletin ve halkın bankalar üzerinde daha fazla söz hakkı olması gereklidir ve meşrudur. Riskleri halkla paylaştıkları müddetçe bankalar “özel sektör” sayılamazlar. İsterseniz geçen bölümde bahsettiğimiz OTC (Över The Counter) işlemleri ele alalım… Tahmin edersiniz ki OTC operasyonlar marjinal kaldığı müddetçe “eh iki banka aralarında anlaşmış,

şu şu riskleri transfer ediyorlar” diyebiliriz. Ama bankaların teminat kapasitelerinin çok üzerindeki bir seviyede risk transferi oluyorsa devletin finansal sağlığıyla, halkın ekmeğiyle oynandığını söylemek icab etmez mi?

“Teminat kapasitesinin üzerinde” derken neyi kasdediyoruz? Meselâ krizden önce risk provizyonları 2 milyar dolar olan Amerikan sigorta firması AlG’ye bakın. Battığı zaman Amerikan halkının 85 milyar dolar parası kullanıldı. Nasıl oldu da 2 milyar dolarlık provizyon gerçekleşen riskleri karşılamadı? Nükleer bir patlama ya da dev bir meteor gibi beklenmedik bir kaza mı oldu? Hayır. Daha basit.

AIG riskli emlâk kredilerini sigorta ederek kapasitesinin 400 ila 800 katı büyüklüğünde YÜKSEK risk aldı. Bu risk alış iki kere sorunluydu. Çünkü miktarın aşırı ve (bizce) gayrı ahlâkî derecede yüksek olmasına ek olarak, alınan risklerin gerçekleşme ihtimalleri de çok YÜKSEK, hatta %100’e yakın idi. Önce firmanın kârı 4’e katlandı, traderları milyoner oldular. Bu tür risk transferlerinde kontrol rolü oynaması gereken FED ve SEC devre dışında kaldı. AIG bu yüksek riskleri başka risklerle birleştirerek dönüştürdü, (bizce) gizledi ve menkul kıymetleştirme yoluyla yeni finansal ürünler sürdü piyasaya. Bu saklambaç oyununa AlG’nin müşterisi olduğu kredi derecelendirme kuruluşları da yardım ettiler. Türev ürünler içeren, bilanço dışı işlem gören ve yüksek risk arz eden kompozit portföylerin %90’ı AAA notuyla kamufle edildi. Yani bu “uzmanlar” dünyanın en riskli ürünlerini aldılar, G8 ülkeleri tarafından devlet garantisiyle satılan en güvenli finansal ürünlerle aynı kefeye koydular, onlarla eşdeğer-miş gibi gösterdiler!

İflas etmeden sadece bir kaç gün önce AlG’nin notu da AAA idi. İflas etmeden önce Lehman Brothers’ın notu AAA idi. İflas etmeden önce Fannie Mae -Freddie Mac’ın notu AAA idi. Bu apaçık bir suç ortaklığıydı. Ama bankacılar gibi derecelendirme kuruluşları da krizden sonra cezalandırılmadılar. FED 16 eylül 2008’de kendini batıran AlG’yi iflastan kurtarmak için tam 85 milyar dolar enjekte etti. Oysa 2005’te 200.000’den fazla ailenin evsiz kaldığı Katrina kasırgasından sonra hükümet tarafından vaad edilen yardım sadece 11 milyar dolardı.

Kravatlı eşkiyalar çok kolay hareket edebildiler. Çünkü borsayı çok iyi bilenlerin bile anlayamayacağı bir piyasa(?) çıkmıştı ortaya. Karmaşık ve yüksek riskli ürünler bir sis bulutu teşkil ediyordu. Bu puslu havada bir radar gibi, TARAFSIZCA yol göstermesi gereken/umulan kredi derecelendirme kuruluşları ise batmakta olan bankalara AAA notu vererek yatırımcıları kandırdılar. Özetle şeffaflık daha da azalmıştı. Ev kredisini kesinlikle ödeyemeyecek olan yüzbinlerce garibanın teşkil ettiği devasa kredi riski rakamların, istatistiklerin, kredi notlarının arkasına gizlenmiş oldu. Riskin miktarı, gerçekleşme ihtimali, teminatların arkasındaki güvenceler… Bunlar bir sis bulutu içinde kalmıştı. Avrupa’daki emekli sandıklarına, belediyelere, vakıflara satıldı bu ürünler ve böylece krizin küreselleşmesi için gerekli son taşlar da döşendi.

Neticede 1980’den itibaren para piyasaları giderek kumarhaneye dönüşüyordu. Finans sektörü hukukun dışında/üstünde idi artık. Hükümetlerin denetimi dışında kalan alt kuruluşlar, bilanço dışı işlemler, gayri ahlâkî kredi derecelendirme, şeffaflığın tamamen ortadan kalkması, müşterilerine açıkça yalan söyleyerek onları iflasa sürükleyen bankalar… Basel Committee on Banking Supervision’ın raporuna göre 2008 krizinden önce OTC (piyasa dışı) türev ürünler piyasasında cari işlemler 650 trilyon doları buldu. Bu rakam o yıİki dünya ekonomisinin tam 10 katıydı! Bir başka deyişle palavra ticareti mal ve hizmet ticaretini fena halde sollamıştı.

 

Katil öldürdüğü kişinin malına mirasçı olunca

“Krizden önce demokratik Batılı ülkelerde bir hükümetin yeniden seçilme ihtimali %65 idi. Krizden sonra bu ihtimal ikiye bölünerek %30’lara indi. Siyaset ticaret karşısında meşruiyet kaybına uğradı.”

(Pascal Lamy, WTO Genel Müdürü)

Yatırım bankası Goldman Sachs müşterilerini emlâk sektörüne yatırım yapmaya teşvik ediyordu. Fakat aynı zamanda kendi tasarımı olan “Abacus” adında bir finansal ürün sayesinde emlâk sektörünün çöküşüne oynadı. Goldman Sachs’a güvenerek emlâk sektörüne yatırım yapanlar milyonlarını kaybettiler. Banka suçlandı, 15 temmuz 2010’da 550 milyon ceza ödeyerek çalışanlarını akladı. 550 milyon dolar Goldman Sachs’ın iki haftalık kârı idi… Ya da 2009’da dağıttığı primlerin %3’ü diyelim!

Siyasî güce bu kadar kolay nanik yapabilmesini neye borçlu Goldman Sachs? Rüşvet ya da adam kayırmanın çok ötesinde bir durum ile karşı karşıyayız: Katil artık öldürdüğü kişinin malına mirasçı olabiliyor çünkü Amerikalılar kamu ile özel sektör arasında akraba evliliğine müsade ediyorlar. Nasıl yapılıyor? Goldman Sachs’ın üst kademe yöneticilerinin mutlaka siyasî bir kariyeri oluyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde kilit noktalarda oturanlar (başkan yardımcısı, hazine bakanı, borsa denetim kurulu başkanı, vs) ise Goldman Sachs’ta daha önce müdürlük yapmış kimseler.

Goldman Sachs sıradan bir banka değil. Yunanistan’ın kamu borçlarını kamufle edip avro bölgesine dahil olmasını sağlayan uzmanlar Goldman Sachs’ta çalışıyorlar meselâ. Aynı Goldman Sachs Yunanistan’ın borcuna karşı spekülasyon yapıyor aynı dönemde. Bazı bilgileri “vakitsizce” basına sızdırıp Yunanistan krizini başlatan ve bu ülkenin daha da dibe batmasını sağlayanlar yine onlar. Yapay olarak petrol fiatını yükselten, kendi ürettikleri kriz esnasında kâr etmeye devam eden yine Goldman Sachs.

İyi aile bankasından köpek balığına

Bavyeralı bir Yahudi olan Marcus Goldman kurmuş bu bankayı, sene 1869, kısa bir süre sonra damadı Samuel Sachs da katılmış. Kısa vadeli borç hisseleri alıp satmışlar, dönemin finans devleri bunları pek ciddiye almamış. İkinci dünya savaşından sonra yükselen bir Goldman Sachs görüyoruz, özellikle otomobil firması Ford’un borsaya girişinde önemli bir rol oynuyorlar. Dürüst, sistemli çalışan bir ekip


olarak ünleniyorlar, Amerikan finans sektöründe giderek yerlerini sağlamlaştırıyorlar. “Yavaş yavaş acele etmek” konusunda o kadar uzmanlar ki “kaplumbağa” adı takılıyor Goldman Sachs’a. Rakiplerinin aksine gösterişli harcamalardan kaçıyorlar. Hızlı ve yüksek kâr peşinde değiller, tersine müşteriye hizmet yoluyla uzun vadeyi hedefliyorlar o devirde. “Kendi çıkarlarını müşterinin üzerinde tutanların aramızda yeri yoktur” diyorlar, firmanın meşhur 14 ilkesinden biri bu.

Fakat bu toz pembe tablo 1980’lerde bozulmaya başlıyor. Birinci ve ikinci bölümde anlattığımız “Deregulation/liberalisation” dalgası ile kısa vadede daha çok kâr etme tutkusu diğer değerleri bastırıyor: Müşterinin çıkarlarını kollama, dürüstlük, şeffaflık, yasalara saygı… Tabi yasaları çiğnemek için bazı ön hazırlıklar yapılmalı: Siyasete, adalete hakim olan kilit noktalar kontrol altına alınmalı. Alınıyor da.

Eski zamanların temkinli kaplumbağasının yerini kan emici bir asalak alıyor. Ekonomik hayatı, sanayi ve finans sektörünü düzenleyen yasaların gevşediği, yerini meslek disiplin kurullarına, raconlara, geleneklere bıraktığı garip bir devir bu 1980’ler. Thatcher, Reagan, Şili’nin kanlı diktatörü Pinochet ve liberal Hayek aynı tezleri savunuyor ve uygulamaya koyuyorlar. (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) Goldman Sachs işte bu dönemde kamu kuruluşlarında ya da devlet şirketlerinde genel müdür olarak çalışmış insanları yüksek maaşlarla işe alıyor. Amaç yasaların boşalttığı sahayı doldurmak, ulus- devletlerin meşruluk kaybına uğradığı yerlerde muktedir olmak.

Diğer bir önemli gelişme ise 1999’da Goldman Sachs’ın borsaya girmesi. Finansal disiplinin, kaplumbağa gibi temkinli olmanın lüzumu yok artık. Varsa yoksa spekülasyon. Firmanın değeri piyasada her gün, her an yeniden belirleniyor. Akılcı kararlar, sağlıklı bilançolar değil dedikodular ve panik dalgaları önemli şimdi. Yine birinci ve ikinci bölümlerde ayrıntılı olarak anlattığımız gibi rasyonel bir piyasa değil bir kumarhane-piyasa bu. Bu kumarhanede Goldman Sachs bir kaç rolü birden oynamakta:

         Bütün işlemlerden (=oyunlardan) komisyon alan krupiye,

         Oyunculara (şirketler hatta devletler) tavsiye ve tüyo veren “bir dost”,

         Kendisi de bahislere katılan bir oyuncu.

Goldman Sachs haliyle herkesin kartlarını biliyor. Ve insanlar ne yaparsa yapsın Goldman Sachs MUTLAKA kazanıyor. Zaten kârının en büyük kısmı da bankanın öz kaynaklarıyla yaptığı spekülasyonlardan geliyor.

Başlarken bir alarm düğmesine basmıştık, Goldman Sachs ile devlet arasında “akraba evliliği var” demiştik. İlerideki bölümlerde daha detaylı bir isim listesi vereceğiz ama bu yazıyı bitirirken bir kaç kritik koltuğa dikkat çekelim yine de:

1.      Robert Rubin, Goldman Sachs’ın eski müdürü, Clinton tarafından kurulan Ulusal Ekonomik Konsey’in başkanı (1993-1995) ve daha sonra da yine Clinton’un ekonomi bakanı (1995-1999). Finansal faaliyetleri yasal çerçeve dışına taşıyan “Deregulation / liberalisation” modasının mimarlarından.

2.      Henry Paulson, Goldman Sacs’ın eski patronlarından, 2006-2009 arası George W. Bush döneminde finans bakanı, devasa banka kurtarma operasyonlarının mucidi.

3.      M. Jon Curzine, yine Goldman Sacs’ın eski patronlarından, 2000 yılında cepten 64 milyon dolar harcayarak New Jersey’den senatör olmuş, sonra da 2006-2010 arasında bu eyaletin valisi.

4.      Neel Kashkari, Goldman Sacs’ın kurmaylarından, Henry Paulson’un eliyle besleyip büyüttüğü prenslerinden. Sonradan Paulson’un peşinden Amerikan hâzinesine geçti, batan bankalara TARP (Troubled Asset Relief Program) kanalıyla 700 milyar dolar dağıttı!

5.      Stephen Friedman, Goldman Sacs’ın eski patronlarından, kriz sırasında üç koltukta

birden oturuyordu:

        Goldman Sacs yönetim kurulu üyesi,

        ABD Başkanlık istihbarat komisyonu başkanı,

         New York Federal Rezerv başkanı.

Aslında liste uzun. Avrupalı başbakanlar, merkez bankası müdürleri, Kanada merkez bankasından Nijerya’ya (Bkz. Olusegun Olutoyin Aganga) uzanan geniş bir ağ, adeta bir mafya. Fakat Goldman Sacs sadece kendi müdürlerini siyasî yapıların başına geçirmekle yetinmiyor. Yorucu bir siyasî kariyerin ardından bu bankaya geçmek, rahat bir emeklilik hazırlamak da mümkün. Bu sayede şu anda siyasette aktif olanlar Goldman Sacs’ı üzecek, kızdıracak bir şey söylemekten, yasa vs yapmaktan uzak tutuluyor. Belli mi olur? Bir daha ki seçimleri kazanamazsanız Goldman Sacs’ın altın kaplama huzur evi servisi sizi bekliyor olabilir!

Meselâ İrlanda eski adalet bakanı Peter Sutherland siyasetten finansa geçen uyanıklardan. Şu an Londra’da Goldman Sacs’ta idareci.

İşte böyle. Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi çöktü çöküyor. Çünkü katil öldürdüğü kişinin malına mirasçı oldu.

Yeni kriz ne zaman çıkacak?

1980’lerde serbest bırakılan finans sektörü başıboş bir eşeğin tarlayı talan etmesi gibi dünya ekonomisini talan etti. Fakat eşek burada durmayacaktı… Arsız eşeklerden hesap sormanın imkânsız olduğu yeni bir dünya kuracaktı. Bunun için finans sektörü iki önemli adım attı:

         Kendi adamlarını G8 ülkelerinde kilit noktalara yerleştirdi: Borsa ve bankacılık denetim kurulları, hazine bakanlıkları, merkez bankalarının müdürlükleri, bakanlar, milletvekiller…

         Düşünce kuruluşları ve medya kanalıyla hem halkın hem de orta kalibredeki siyasetçilerin liberal ideolojiye dört elle sarılmasını sağladılar.

Meselâ Emlâk Bankacıları Derneği (Mortgage Bankers Association) riskli emlâk kredileri hızla dağıtılırken yani 2000-2006 yılları arasında yoğun lobi yaptı. Bu sahada finans sektörüne kanunî engel çıkmaması için 500 milyon dolar harcadı. Doğrudan dağıtılan rüşvetin pardon lobi faaliyetinin yanı sıra yandaş düşünce kuruluşlarına raporlar hazırlattı. Göçmenlere verilen riskli kredilerin engellenmesini ırkçılık gibi görünebileceğini “ispat eden” raporlardı bunlar. Her türlü adalet inisyatifi durdurulmalıydı. Öyle de oldu.

Bütün bunlar olurken Amerikalı demokratların eli armut toplamıyordu elbette. 1998’de piyasa denetim kurulu başkanı Brooksley Born devlet denetimi dışında gerçekleşen finansal işlemlerin kontrolü için harekete geçti. Fakat FED başkanı Alan Greenspan bütün gücüyle direndi:

” [2008 krizinin temel sebebi olan] Türev ürünlerin kontrolü faydasızdır. Bu finansal işlemler ne yaptığını bilen uzman profesyonellerce gerçekleştirilmektedir”

Zenginler ile siyasetçiler arasındaki “sapık” ilişkiler siyaset tarihi kadar eski. Zaten burada dikkat çekmek istediğim rüşvet veya yolsuzluk değil. Demokrasileri aşındıran ama tedavi edilebilir hastalıklardı bunlar. Ulus-devletin adaleti yeterliydi. Bugün yaşadığımız ise bir rejim değişikliği. Halka rağmen, onun iradesine zıt bir şekilde yapılıyor. Bu yüzden finansal bir darbeden bahsetmek yerinde olacak sanırım.

Çünkü 1960’lardan itibaren özellikle ABD’de zenginlerin siyaset üzerindeki etkisinin arttığını görüyoruz. Normal, TV ve ulusal basında boy göstermek lâzım seçilmek için. Her yeni seçimde daha fazla para lâzım. Buna bağlı olarak son yıllarda demokrasiden zenginokrasiye bir dönüşüm var. Amerikan Yüce Mahkemesi (Supreme Court of the United States) 2010’da devrim niteliğinde bir karar verdi. (Bkz. Citizens United v. Federal Election Commission)

Siyasi partilere kişilerce veya şirketlerce yapılacak maddi yardımlarda tavan yok artık. Bireylerin / vatandaşların eşit oy hakkına sahip olduğu bir demokrasiden zenginlerin çok daha iyi temsil edildiği yeni rejime geçişin mührünü vurdu bu karar. Haliyle ABD’nin bir oligarşi ya da bir plütokrasi olup olmadığını sorgulamak gerekiyor.

Seçim kampanyası sırasında Goldman Sachs’tan 1,014,000 $, JPMorgan’dan 809,000 $, Citigroup’tan 737,000 $ alan Obama kimin başkamdir? Amerikan halkının mı yoksa finans sektörünün mü?

Yeni kriz ne zaman çıkacak? Kaça patlayacak? Kim ödeyecek?

Batının hâlâ içinden çıkamadığı krize bakınca ilk göze çarpan gerçek şu: Benzeri bir krizi engellemek için hiç bir önlem alınmadı. Hatta tersine, yeni ve daha büyük bir krizi mümkün kılacak adımlar atıldı, atılmakta. Neden böyle diyoruz? Çünkü etkili ve yetkili koltuklarda finans sektöründen önemli isimler oturuyor: ABD ve Avrupa’da ekonomiden, para politikalarından sorumlu kurumlar özel bankacılıktan gelenlerin elinde. Özellikle de Goldman Sachs kökenli yöneticiler bunlar. Halkların seçtiği başkanlar, başbakanlar, vekiller bu isimlerin yakın markajı ile kontrol altında.

Dünya Bankası, NYSE (NewYork Borsası), Goldman Sachs’ı denetlemesi gereken New York Federal Reserve, Avrupa Merkez Bankası, İtalya Bakanlar Kurulu, Yunanistan başbakanlığı, Almanya, İtalya ve Kanada merkez bankaları… Bütün bu kurumlar Goldman Sachs’ta daha önce üst kademe yöneticilik yapmış, bankada hissesi olan insanlarca yönetiliyor.

Ekonomik kriz doğal bir felaket değildir

Eğer kriz esnasında olup biten küçük olaylara ayrı ayrı bakarsanız deprem ya da sel felaketi gibi bir şey görürsünüz. Panik halindeki yatırımcıların, siyasetçilerin, sanayicilerin ve tüketicinin bindikleri dalı kestiklerini söyleyebilirsiniz: Bankalar kredi musluklarını kapıyor, sanayici üretimi ve haliyle istihdamı azaltıyor, tüketici korkudan daha az tüketiyor, ulusal siyasetçi ithalata engel olmaya çalışırken küresel dış ticareti frenliyor, vs.

Fakat eğer bu “küçük olaylara” geniş açıdan bakarsanız başka bir şey görürsünüz. Krizin baştan beri engellenmediğini, tersine desteklendiğini, hatta yönetildiğini, belli amaçlara uygun biçimde kanalize edildiğini fark edersiniz.

Yeni bir krizi engelleyecek hiç bir önlem alınmadığını söyledik, hatta yeni krizlerin kolaylaştığını savunduk. Krizin engellenmesi değil kurumsallaşmasısüreci nasıl yaşandı? Dönemin ekonomi gazeteleri nedense korkutucu şeyleri manşet yaparken düşündürücü bilgileri yarım ağızla verdiler. Biz olayların akışına farklı bir açıdan yaklaşacağız: Doğal felakete bakar gibi değil bütün sosyal, ekonomik, siyasi olaylara bakılması gerektiği gibi.

İlk kıvılcım

Ocak 2007, 1700 milyar dolarlık (1.7 trilyon $) türev ürün piyasaya sürülüyor, DOW JONES tam 200 puan düşüyor, Amerika’da “oynayan” yatırımcılar ilk defa “ulusal çapta” bir kriz korkusu içine giriyorlar. Herkesin, her şeyin güvenilir olduğunu zannederken birden hiç kimsenin, hiç bir şeyin güvenilmeyeceği panik haline geçiliyor. 6 aylık bir belirsizlik, “batamayacak kadar büyük” (too big to fail) aktörler yalan söylemeye devam ediyorlar: “Korkmayın, küçükler batacak, bu sayede biz pastadan daha fazla pay alacağız, kar marjımız artacak, sakın hisselerinizi satmayın”. Tabi her yıl düzenli olarak girmesi beklenen miktarlar bu sefer gelmiyor. Bunu söyleyen bankacılar bir yandan kendi hisselerini (henüz yüksek olan) fiyattan satmaktalar, tabi el altından, küçük parçalar halinde, çaktırmadan. Gemi batıyor, yolcular yemek yiyor, dans ediyor, kaptan ve yardımcıları sessizce filikalara doğru yürümekte.

Goldman Sacs milletin elinde patlayacağı kesin olan ürünleri satmaya devam ediyor, 2007’de 157 milyar dolarlık satış yapıyor. Bir yıl bitmeden emlâk kredi devlerinin iflası patlıyor: Fanni Mae – Freddie Mac. Bu iflasın Amerikan halkına yükü 185 milyar dolar. Ardından Lehman Brothers 100 milyar dolar zarar ettiğini açıklıyor. Yangın Avrupa’ya sıçrıyor: BNP Paribas, Deutche Bank, Societe Generale, UBS Credit Suisse tehdit altında. Kravatlı eşkiyalar pardon, saygın bankacılar ulus-devletleri tehdit ediyor: “Bizi kurtarmazsanız siz de batarsınız!”. Ulus-devletin ulusal siyasetçileri de ulusun parasını peşkeş çekiyor bu soygunculara.

Peki ya adalet? Türkiye’ye örnek gösterilen hukuk devletleri nerede? Batının hukuku bu finansçılara fazla bir sıkıntı verilmiyor zira öncelikle Amerikan adaleti ekonomik meselelerde fazla gürültü çıkarmaktan hoşlanmıyor. Yani yıllar sürecek, binlerce sayfa uzman raporu yazılacak, Amerikan firmalarının prestiji sarsılacak filan. Ne gerek var? “Plea Bargaining” denen acayip bir yöntem uygulanıyor. Ekonomik suç işlemiş olan bankacı suçunu itiraf ediyor, ufak bir ceza ödüyor.

Karşılığında devlet aynı suç için bir daha dava açılmasını engelleyecek garantiyi veriyor. Özetle bankacı hukukî bir kalkan, bir dokunulmazlık satın alıyor devletten.

Temmuz 2007, Amerikan sigorta firması AIG (Londra’da) 25 milyar dolar açık veriyor, BCE (Avrupa Merkez Bankası) kapatıyor bu deliği, Avro Bölgesi dışında olmasına rağmen “The City” Avro bölgesi halklarının parasıyla kurtarılıyor.

Financial Times’a göre finans sektörü yöneticileri yıllık 90 milyar dolar civarında maaş alıyorlar. Yaptıkları iş? 1000 milyar dolar yakmak! Yani 1 trilyon dolar, korkunç bir rakam. Müşterilerini, firmalarını zarar ettiriyorlar. İflas eden AlG’nin genel müdürü 65 milyon dolar alıyor. Merrill Lynch genel müdürü 160 milyon dolar, Fannie Mae’nin genel müdürü 14 milyon dolar. Goldman Sachs’ın kârı %14 azalıyor bu dönemde. Ama genel müdürün maaşı üç katına çıkıyor. İflâs eden Lehman Brothers’ın genel müdürü Richard S. Fuld’un maaşı 250 milyon dolar.

Ocak 2009’da ABD başkanı değişiyor, Obama başa geçiyor ama başkanı, senatörleri, merkez bankasını ve borsa denetim kurullarını yakın markaja almış olan finansal temsil gücü değişmiyor.

Finans sektöründe batan bankalar var ama sektör bir bütün olarak kriz öncesine kıyasla daha güçlı. Hükümete söz geçirme konusunda çok daha etkin ve cüretkâr: Yatırımcıları ve müşterilerini kazıklayan bankalar da zarar ediyorlar. Bir kaç trilyon dolarlık delikler bunlar. Batı ülkelerinde krizi durdurmak için harcanan para ABD’nin GSMH’nın %50si civarında. Delikleri kapatmak için Amerikan ve Avrupa halkın parası kullanılıyor, bunu yapan yöneticilerin maaşları ise yükseliyor, yüz milyon dolarlar ile ölçülüyor.

Yarın ne olur?

Bugün Avrupa’da bankalar arası borç piyasasının büyüklüğü 6 trilyon avro. Avrupa Merkez Bankası’nın “taşıdığı” borç yükü 3 trilyon avro. Bu rakam Fransa’nın GSMH’nın bir buçuk katı. Yani ulusal provizyonların çok üzerinde bir borç yükü ile yaşıyoruz. Avrupa ekonomisi komadan çıktı belki ama hâlâ oksijen çadırında. Üstelik bu görünen felâket. Ya görünmeyen kısım? Shadow Banking coğrafyasında kim kime ne kadar borçlu? Türev ürünlerin hacmi nedir? Bu tür rakamları kimse veremiyor. Meselâ 2012 yılı itibariyle 12 bine yakın Hedge Funds var ve bu sayı artmakta. 2011’deki kârları 28 milyar dolar oldu. Dünyanın en büyük 10 bankasının kârlarının toplamı kadar neredeyse.

Avrupa Birliği’nin gücü de sınırlı aslında. Yunanistan’ın, ya da İspanya, İtalya gibi üilkelerin batışı yönünde oynanacak bahislere direnebilir mi Avrupa Merkez Bankası? Goldman Sachs kökenli genel müdür bunu ister mi? Yoksa Goldman Sachs’ın patronu ile ayrı bir plan mı yaptılar?

Borç piyasası ulusal devletleri bankalar ve şirketlerle aynı pistte yarıştırıyor. Bugün Danone gibi büyük Fransız şirketlerinin imzası Fransa’nın imzasından daha kıymetli, Fransa’nın borç kalitesi Endonezya ve Meksika gibi ülkelerin gerisinde kaldı. Coca Cola’nın borç kalitesi ABD’ninkinden daha iyi. Bankalaşan, şirketleşen, süpermarketleşen bir dünyadayız. Ulusal sınırlar içinde hareket edebilen ulus-devletler küresel şirketlerin gölgesinde artık. Soğuk savaş sonrasına hiç benzemeyen yeni bir dünyada yaşıyoruz. Piyasalar millet meclislerinin üzerinde. Batıda bankalar iktidara talip değil artık, iktidar onların elinde. Siysetçiler bankaları, piyasaları kızdıracak bir söz söylemekten korkuyorlar.

Batıda siyaset halkların iradesine değil borsa endekslerine ve banka müdürlerinin kaprislerine endeksli. Bunun için demokrasinin çökmesinden bahsediyoruz.

 

Krizin mimarları kim?

“Mülkiyetin adil biçimde dağıtılmasının mümkün olmadığını biliyorum. Ancak bu korkunç zulüm insan kitlelerini sefalete sürüklerken devletin bulduğu tek çare insanın nefsanî dürtülerine boyun eğmek, sonuçlarına göz yummaktan ibaret.” (Thomas Jefferson, ABD’nin 3cü başkanı)

Artık isim verme zamanı! Ama öncelikle tezimizi hatırlatalım: 2008 ekonomik krizi doğal bir felaket değildir.

Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyondur. Bu operasyonu yöneten insanlar vardır ve Batı adaletinin üzerindedirler. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldıranlar, krizin küreselleşmesini sağlayanlar yaklaşık 40-50 kişilik bir ekiptir. Okuyacağınız bu yazının amacı söz konusu ekibin yöntemleri, ortak noktaları ve isimleri üzerine dikkat çekmektir.

Hükümetler gider, Bankalar kalır!

Amerika Birleşik Devletleri’nde kamu hizmeti veren memurların sorumluluk sahası ile özel şirketlerin çıkarları arasında net ayrımlar yok artık. Büyük yatırım bankalarının müdürleri, kurmayları ABD devlet mekanizmaları içine yerleşiyorlar. Yani rüşvet vs ile vakit kaybetmiyor bankalar. Kendi çıkarlarına uygun kararları ve yasaları çıkartmak için kritik yerleri alıyorlar. Devletin içine, başkan yardımcısı, hazine genel sekreteri, merkez bankası müdürü koltuğuna gelip kendileri oturuyorlar.

Bu Banka-Hükümet köprüsü garip bir biçimde işliyor: Bazen kilit noktalarda 1 veya 2 yıl kalıyor bankacılar. Ama ayrılırken koltuğu belli özelliklerdeki insanlara bırakıyorlar. Bu da devlet politikasında bir süreklilik oluşmasını sağlıyor. Yani hükümetler, siyasi partiler Beyaz Saray’a gelip gidiyor ama bankaların oradaki hakimiyeti gölgelenmiyor.

Krizi üreten ekibin üyeleri bazı ortak özellikler arz ediyorlar: Genellikle Amerikan vatandaşı, genellikle yobaz liberal, genellikle Goldman Sachs’ta çalışmış ve daha sonra finans sektörünü denetleyen

federal kurumlardan birinin başınageçmiş, genellikle Yahudi, genellikle Harvard üniversitesiyle “ilişkili” insanlar bunlar.

Örnek? Beyaz Saray’da başkanın sağ kolu diyebileceğimiz White House Chief of Staff koltuğunda oturmuş olan bir kaç isim, FED ya da SEC gibi kurumlan yönetmiş, denetlemiş diğer isimler, banka kurtarma ve batırma operasyonlarında aktif rol oynamış olanlar, krizin küreselleşmesini mümkün kılan finansal ürünleri tasarlayanlar, garanti verenler, satanlar, vs. Kim bu kravatlı haydutlar?

Kenneth Duberstein:

1988-1989 arasında başkan Ronald Reagan döneminde gelmiş Chief of Staff görevine. Duberstein dünyanın en büyük yatırım bankası olan Goldman Sachs’ın adamı. Rusya’da işkence ile insan öldürenlerin Amerika’daki mal varlıklarına el konulmasına karsı lobi faaliyeti yapmış. Amerikan adaletini satmak için küçük bir fiyat ödenmiş: sadece 100.000 $. belgesi burada. Kenneth Duberstein NewYorklu bir Yahudi.

Rahm Emanuel:

Barrack Obama döneminde Chief of Staff koltuğuna oturanlardan. Tabi o da yatırım bankası kökenli: l/l/asserstein Perella & Co. Clinton tarafından 2000 yılında acayip bir göreve getirilmiş, hükümet destekli bir emlâk kredi şirketinin genel müdürlüğü: Freddie Mac olarak da bilinen Federal Home Loan Mortgage Corporation. Bu görevde yolsuzluk yaptığı iddialarının soruşturulması Obama döneminde engellenmiş. Daha önemlisi Federal Home Loan Mortgage Corporation 2008 krizinde “zehirli” kredilerle fakir tuzaklarının kurulmasındaönemli bir yer tutmuştu, krizi yakından takip edenler hatırlayacaklar. Rahm Emanuel Chichagolu bir Yahudi ailenin çocuğu. Babası Filistin’de Arapları katleden , Menahem Begin’in yönettiği terör örgütü Irgun’un üyesiymiş.

Joshua Bolten:

George W. Bush zamanında Chief of Staff oldu. Amerika’daki Yahudi cemaatinin aktif bir üyesi. Goldman Sachs’ta Kanun ve Hükümet İşleri bürosunda 3 yıl yönetici olarak çalıştı.

Beyaz Saray’a girdikten sonra eski bankasından transferler yapılmasında kolaylaştın rol oynadı: Henry Paulson, Joel Kaplan…

Henry Polson:

Church of Christ’ten, Norveç kökenli göçmen bir ailenin çocuğu. 1974’ten 2006’ya kadar Goldman Sachs’ta çalışıyor. Bu bankanın genel müdürü iken Oğul Bush (George W. Bush) tarafından hazine genel sekreterliğine atanıyor. Polson kariyerini yaptığı bankanın yani Goldman Sachs’ın en büyük rakibi olan Lehman Brothers’ın batışı esnasında para musluklarının başındaydı. Serbest piyasa kanunlarını öne sürerek Lehman Brothers’ı kamu parasıyla kurtarmayı reddetti. Ama çok kısa bir zaman sonra Amerikan sigorta şirketi AlG’yi yine kamu parasıyla kurtardı. Zira AlG’nin Goldman Sachs’a büyük bir borcu vardı!

Alan Greenspan:

New York’ta yaşayan Yahudi bir ailenin tek çocuğu. JP Morgan ve benzeri yatırım bankalarında üst kademe yöneticiliği yapmış, Wall Street kurtlarından. Ronald Reagan tarafından FED başkanlığına atanıyor. 1987’den 2006’ya kadar görev yapıyor, tam 19 sene! Baba Bush, Clinton, Oğul Bush… Hükümetler gidiyor, Goldman Sach kalıyor.

Robert Rubin:

New York’lu bir Yahudi ailenin çocuğu, 26 yıl Goldman Sachs’ta çalışmış. Bili Clinton tarafından Hazine Devlet Sekreterliği’ne atanıyor. Amerikan yasalarına aykırı bir iş olan CitiGroup merger operasyonu esnasında “kolaylaştırıcı” bir rol oynaması dikkat çekici. (Travelers ve Citicorp 1998’de birleştiler ve aktifleri 700 milyar doları bulan bu finans devini kurdular) Daha da acayibi Rubin’in bu birleşmeden sonra bankanın başına geçmesi, kısa bir süre sonra da 126 milyon dolar bonus ile ayrılması. Bundan da daha acayibi CitiGroup’un 2008 emlâk kredisi krizini borsa krizine dönüştürmede baş rol oynaması.

Larry Summers:

Connecticut’ta yaşayan Romanya Yahudisi bir ailenin çocuğu. 1991-1993 arasında Dünya Bankası’nda Chief Economist olarak görev yaptı, ekonomiye tabiatı korumak isteyenlere karşı takındığı düşmanca tavırla ünlendi. Bili Clinton zamanında Hazine Devlet Sekreteri (1999­2001). Daha sonra Obama’ya ve Hedge Fonlara danışmanlık yaptı.

Arthur Levitt, Jr. :

New York’lu bir Yahudi ailenin çocuğu, 1993-2001 arasında United States Securities and Exchange Commission (SEC) başkanıydı. Finansal krizleri önlemek için CFTC tarafından önerilen bütün tekliflere, kanunlara Robert Rubin, ve Alan Greenspan ile ağız birliği ederek şiddetle karşı çıktı. Muhasebe disiplini konusunda gösterdiği gevşeklik yüzünden ağır eleştiri aldı. 2001’den sonra Goldman Sachs’ın eskileri tarafîndan kurulan bir yatırım bankasına geçti: Cariyle Group. Goldman Sachs ve Bloomberg grubunda danışmanlık yaptı.

Hepsi bu kadar değil tabi. Dünya Bankası genel müdürü, NYSE (New York Borsası) genel müdürü, Goldman Sachs’ı denetlemesi gereken New York Federal Reserve’in son iki genel müdürü, Avrupa Merkez Bankası genel müdürü Mario Draghi, Mario Monti, Yunanistan başbakanı Lucas Papademos, Otmar Issing İtalya ve Kanada merkez bankalarının genel müdürleri,… Bunların dışında bir kaç kilit isim daha var, onlar da yukarıda saydığımız “ortak özelliklere” uygun tipler. Araştırmak isteyenler için tamamlayıcı bir liste sunuyorum:

        Angelo Mozilo

        Joel Kaplan

         Richard S. Fuld

         Ben Bernanke

         Uoyd Blankfein

        Jon Corzine

         Stephen Friedman

         Marcus Goldman

        Vijay Karnani

         Samuel Sachs

        JohnWeinberg

         Sidney Weinberg

        John C. Whitehead

         Karel van Miert

         Petros Cristodoulou

        Antonio Borges

Çocukları sokağa atma özgürlüğü

Kaliforniya’da bir sığınma evi. 8 yaşındaki Lilly 5 haftalık kardeşini uyutuyor. NCFH’a göre ABD’de her 45 çocuktan biri evsiz. Ülke genelinde bir buçuk milyondan fazla çocuk otel odalarında, garajlarda, depolarda ve çadırlarda yaşıyor. Dünyanın en güçlü ülkesi ABD. Bu ülkenin en zengin eyaletlerinden biri olan Kaliforniya aynı zamanda evsiz çocuk yarışında da ilk 5’in içinde.

2008’de başlayan emlâk krizi bir çok insanı zor durumda bıraktı. Kriz öncesinde birikimi veya sabit geliri olmayan insanları borca sokmak, onlara sorumsuzca kredi vermek yasaktı. Zaten bu tür riskli krediler müteahit firmaların hatta bankaların iflasına yol açabilirdi. Ancak ekonomik özgürlükler(!) adına bu “emniyet kemeri” gevşetildi. Ev kredisi ödeyemeyecek durumdaki insanlar kağıt üzerinde ev sahibi yapıldı. NINJA krediler sayesinde oldu bu (No Income No Job or Asset). Emlâk talebi böylece yapay olarak şişirildi. Goldman Sachs gibi firmalar müşterilerini inşaat sektörüne yatırım yapmaya teşvik ettiler. Fakat balonun patlayacağını bildikleri için aynı firmalar sektörün çöküşüne oynadılar… Ve sektör çöktü. Bazı bankalar ise bu çöküşten akıl almaz kârlar elde ettiler.

“Hispanikler” olarak bilinen Latin Amerika asıllılar en sert tokadı yiyenler oldu. Ev sahibi olma umuduyla bankaların tuzağına en çok düşen onlardı. Düşük gelir grubunda olan ve zar zor geçinen bu insanlar bir anda kendilerini sokakta buldular. Şimdi çoğu parklarda yatıyor, umumî tuvaletlerde yıkanıyor. Bir kaç gün çalışıp para biriktirebildiklerinde ucuz bir otel odası kiralayarak çocuklarını yıkama imkânı buluyorlar. Sokakta yaşayan çocuklarda çeşitli sinirsel bozukluklar hızla baş gösteriyor: Korku krizleri, hiperaktivite, şiddet eğilimi, intihar girişimleri…

Ekonomistler ekonomiden anlasalardı yatırımcı olurlardı

Ekonomistler sebep-sonuç zincirlerine fikren hakim değildir. Olaylar olup bittikten sonra makul bir açıklama getirirler, gafleti gizlemeye, akıllı görünmeye yarar sadece. Ekonomistleri dinleyerek tahmin yapmak dikiz aynasına bakarak araba kullanmaya benzer; toslarsınız bir tarafa. Sonra bir ekonomist gelir, neden kaza yaptığınızı uzuuuuuuun uzun anlatır…

Taraf Gazetesi’nden Önder Çelik de gitmiş ekonomistlere danışmış, onlar da makro göstergelere bakarak gelecekten haber vermişler(l). “Kriz riski artıyor” demişler. Aslında Taraf okurlarını bu derecede aptal yerine koymaya kimsenin hakkı yok. Hele ekonomistlerin hiç yok.

Tarih yazmıyor ki bir gün bir ekonomist net bir şey söylesin ve söyledikleri gerçekleşmiş olsun. Bana inanmıyorsanız 2007-2008 krizinden önce Amerikalı ekonomistlerin söylediklerini, yazdıklarını araştırın. Yangın ABD’yi sardıktan sonra Avrupa Merkez Bankası eski genel müdürü Jean-Claude Trichet’nin (fr.ing) yaptığı güven verici açıklamaları okuyun. Aradan kaç yıl geçti? Yeni genel müdür Mario Draghi hâlâ Avrupa bankalarının batmasını engellemek için yüzmilyarlarca dolarlık yardım paketlerine “ekonomik rasyonalite” kılıfı dikmekle meşgul.

Eğer bir ekonomist bugünkü verilere bakarak yarın, haftaya, seneye ne olabileceğini bilecek kabiliyette olsa Tarafa röportaj vermekle, rapor vs yazmakla ya da TV’de görünmekle neden vakit kaybetsin ki? Borsa, emlâk, döviz, altın… elindeki parayı hızla katlayabilir. Sadece bu bile ekonomistlerin ekonomiden ne kadar anlaMAdığını fark etmek için yeterli sanırım.

Peki saatlerce konuşurken ne anlatıyorlar? Ekonomi bir bilme değil inanmameselesi olduğu için ekonomistler de peygamberlerini, mürşidlerini dinlerler. Ekonomistler intisab etmiş oldukları ideolojilerin, ekollerin doğrultusunda konuşurlar. Örnek? 2008 Krizi kimin suçu? Her bir ekonomist kendi amentüsünü tekrar ediyor:

 

         1) Ulus-Devlet suçludur. Çünkü hükümetler ulusal paranın değerini muhafaza veya ihracatı desteklemek için faizleri yapay olarak düşük/yüksek tuttular. Spekülasyon balonunun şişmesine sebep hükümetlerin merkezî müdahaleleridir. Sonunda piyasaların gerçekleri karşısında direnemeyeceklerini anladıklarında artık çok geçti. Paniğe kapıldılar. Yanlış kararlar birbirini izledi. Vs.vs.

         2) Bankalar suçludur. Mevduat bankacılığı ile yatırım bankacılğını aynı çatı altında yaptıklari için spekülasyon riskleri gerçekleştiğinde mevduatlara, hayat sigortası vb uzun vadeli birikimlere sirayet etti.

         3) Aracı kuruluşlar suçludur. Goldman Sacs’ın Abacus adlı üründe yaptığı gibi bilinen riskleri gizlediler. Kendi müşterilerine sattıkları finansal ürünlerin aleyhine “oynadılar”. Para kaybettirdikleri müşterilerden bir de komisyon aldılar.

         4) Fitch Ratings, Moody’s ve Standard & Poor’s gibi kredi derecelendirme kuruluşları suçludur. Yatırımcıları yanlış bilgilendirdiler. Objektif değiller. Ellerindeki yatırım araçlarına zarar vermemek için bilgi saklıyorlar. Bağlı bulundukları özel ve resmî kurumların baskışı altında tetikçi gibi davranıyorlar.

Bunlar gerçeğin parçaları. Ama gerçek bunların toplamı ya da ortalaması değil. Psikolojik ve sosyolojik faktörlerin devreye girdiği bir sahadır ekonomi. İnsanlardaki açgözlülüğü ya da fakirleşme korkusunu formüllere sığdıramazsınız. Arz, talep, fiyat dalgalanmaları… Amerikan doları veya Japon yeni cinsinden, objektif olarka ifade edilse de ekonomik olaylar objektifdeğildir. Bunlar insanların mallara, risklere, beklentilere sübjektif olarak atfettiği değerle belirlenir.

Sözgelimi kariyerist bir anne çocuklarını ihmal ederek yıl sonu primi olan 1000 veya 2000 dolar kazanmayı hedefliyor diyelim. Bu da bir “ticaret” olur. Annelik görevini, çocuklarının şefkat ihtiyacını yani çok sübjektif bir takım değerleriekonomik değerler ile değiştirmiş olur.

Para için askerî sırları satan bir general ve altın için siyanür kullanarak doğayı tahrip eden madenciler de böyle bir değer takasına girerler. Sadece bazı insanlar için anlamı olan sübjektif değer var bir yanda. Kıymeti sayılarla ifade edilemeyen bu değerler ile herkes için AYNI şekilde değerli olan para değiş-tokuş edilir. Vatan sevgisi, anne şefkati, suların ışıltısı ve bülbülün şarkısı böylece DOW JONES, CAC 40 gibi indexlerle ifade edilen bir piyasada diğer değerler ile rekabete girer, çarpılır, bölünür. Aç bir insan bir miktar yedikten sonra doyabilir. Ama aç gözlü bir insan nerede durur? 20 milyar dolar? 100 milyar dolar?

Bir daha ki sefere ekonomistler size tahminlerini açıkladığında daha dikkatli dinleyin, cahilliklerine çok güleceksiniz. Ama yine de iyimserim. Ekonomistler değer kelimesinin birden fazla değeri olduğunu anladıklarında bazı dertlerimiz kendiliğinden hallolabilir.

 

Yunanistan kumar masasında ütülürken…

Sunuş: Hileli bir kumar masasına oturmuştu Yunan halkı. Hiç kazanma şansı yoktu. Pek de parlak olmayan ekonomik göstergeler karmaşık finansal ürünlerle kamufle edildi. Yunanlılar kamu borçları ve geri ödeme kapasiteleri konusunda kandırıldılar. Avro bölgesine girdiler. Bu kamuflajı yapan ekip “tam zamanında” gerçekleri açıkladı. Yunanistan’ın bugün içinde bulunduğu feci durum “sayesinde” büyük kazançlar elde ediliyor. Bu yazıda Yunanistan’ın eski para birimi olan drahmiye dönme imkânı üzerine konuşacağız. IMF’nin müdahalesiyle krizden kurtulan(?) ve nüfusunun dörtte biri hâlâ fakirlik sınırının altında yaşayan Arjantin acaba komşu Yunanistan için bir örnek teşkil eder mi? (MY)

Yunanistan avro bölgesinden çıkabilir mi?

Borç altındaki yunanlılar ülkelerinin kontrolünü hızla kaybediyorlar. Vergi politikası, devlet harcamaları derken neredeyse bütün kararlar “dışarıdan” dayatılıyor. Adım adım

işgal altındaki bir ülkeye benziyor Yunanistan. Artık sadece hükümetin kararları değil doğrudan muhtevası da “yukarıdan” emrediliyor: AB, IMF, piyasalar… Sevmedikleri bir başbakanı karşılarında görmek istemiyorlar. Yunan halkının ne düşündüğü kimsenin umurunda değil, onlar kendi polisleri tarafından coplanıyor şu an. Piyasa’nın arzuları demokrasinin üzerinde. Peki Yunanlı komşularımız Avrupa Birliği’nin dayattığı acı ilaçları içmek istemezse ne olacak ? Meselâ şöyle diyebilirler: “biz avrodan çıkıyoruz, canınız cehenneme!”

Böyle bir tavır karşısında alacaklılar 400 milyar dolara yakın para kaybetmiş olurlar. Az değil. Geçmişte “sadece” 1-2 milyar dolar için kopartılan fırtınalara bakarsak karamsar olmak için sebep çok. Hükümet darbeleri hatta “özgürleştirici” savaşlar yapılabilir bu borcun tahsili için. “Avrupa toprağında artık darbe olmaz” demeyin. Alıp satma özgürlüğü uğruna çok hükümet devrildi gezegenimizde. Borçlarını tahsil etmek isteyen özel şirketler Yunanistan’da siyasî gerginlik üretebilirler.

Tabi sonradan yunanlıları “kurtarmak” için!

Meselâ Şili’de sosyalist lider Salvador Allende’yi devirmek için yapılanları hatırlayın. Nestle ve ITT (International Telephone & Telegraph) gibi firmaların 6-7 milyon dolarlık maddî desteğiyle ve ClA’nin eşgüdümünde ülke alt-üst edilmişti. 1972’deki kamyoncular grevi ile insanlar aç bırakılmıştı.

(Bkz. William Colby and the CIA). Ünlü “boş tencere yürüyüşleri”filan derken liberal bir diktatör olan Pinochet iktidara getirildi. Ardından Şili halkı sistematik bir baskıya tabi tutuldu, göz altında kayıplar, işkenceler, faili meçhuller derken devlet terörü ile “adam edildi” insanlar. Daha doğrusu Piyasa Tanrısı’na boyun eğmeleri sağlandı.(Bkz. The Pinochet File)

Liberallik ve Diktatörlük kelimelerini bir arada görmek sizi şaşırtmış olabilir. Son yıllarda “liberal demokrasi” gibi terimler kullandığımız için ikisini birbirinden ayrılmaz gibi görüyoruz. Oysa bu bir bilgi kirliğinden ibaret. Türkiye’nin liberalleri pek bilmez ama liberalizmin “babaları” dobra dobra konuşmuş, demokrasiyi düşman ilân etmişlerdir zamanında. Hatta Cumhur’a, halk iradesine Kemalistler gibi tepeden bakmışlardır:

Friedrich A. Hayek:

“Piyasanın iç dengelerine ve özel mülkiyete saygı bireyi bağlayan yegâne kural olmalıdır. Piyasanın vatandaşlarca yapılacak kanunlarla düzenlendiği demokrasi bireysel özgürlükler için bir tehlikedir.”(Law, Legislation and Liberty, 1973)

Avusturya Ekolü’nün ünlü ismi Ludwig Von Mises:

“Halk yığınları, oy veren, demokrasilerde hakim olan şu milyonlar bilmeliler ki sahte doktrinlere alet oluyorlar. Sadece Piyasa üzerine kurulu bir toplum onlara arzuladıkları refahı verebilir. Ama halkı ikna etmek için önce elitleriaydınları ve iş adamlarını ikna etmek gerek.” (12 haziran 1943’te Leonard Read yazdığı mektup)

Neticede halkların özgürlüğü ile kapitalistlerin ticaret/yatırım özgürlüğü çatışabilir. Bu çok da yeni sayılmaz. Tarih boyunca maddî güç sahipleri devletin imkânlarını ve emrindeki orduları “ekonomik” amaçlar için kullanmışlardır. Bir kaç olay hatırlamak istersek:

         Limanlarını AvrupalIlara kullandırmak istemeyen Çinlileri “adam etmek” için yapılan Afyon Savaşları,

         İngiliz tekstiline rekabet edip fiatları düşürdüğü için elleri kesilen Hintli zanaatkârlar,

         İran ve Irak petrolü için yapılan darbeler, “özgürleştirme” savaşları…

Yunanistan Arjantin’e benzer mi?

Avro bölgesinin yardımı olmadan Yunanistan’ın 400 milyara yaklaşan borcu kapatması biraz zor zira devletin kasaları boş. Borcun faizlerini bile ödeyemezler, nerede kaldı ana para. Üstelik şu an Yunan Devleti borç ile dönüyor. Yani kamu hizmetleri dış borç ile sürdürülüyor. Yunanistan için avrodan çıkmak demek eski para birimi olan drahmiye dönmek anlamına geliyor. İyi ama drahmi kaç para eder? Geçmişte Fransız frangı ve Alman Markının yaşadığı devalüasyonlara bakacak olursak drahmi de çok parlak bir gelecek vaad etmiyor.

Slate’e göre Avro karşıtı Yunanlılar drahmiye dönmenin avantajlarını öne sürüyorlar. Ucuz drahmi sayesinde Yunan mallarının ihracatının kolaylaşabileceğim, 2001’de önemli bir devalüasyon yapan Arjantin’in de bu yollardan geçtiğini… Ne var ki güçsüz bir para ile ithalatın maliyeti yükselecektir. Enerji bakımından dışa bağımlı olan Yunanistan gerek hammadde gerekse yarı mamül malları ithal ederken zorlanacaktır. Kısaca “ucuz” drahminin dış ticaret dengesine etkisi çok da pozitif olMAyabilir.

Ayrıca Yunanistan Arjantin değil, bunu da unutMAmak gerek. Arjantin’in dış ticaret dengesi uzun zamandır pozitif iken Yunanistan’da bunun tam tersi söz konusu. 2008 krizinden önce Yunanistan’ın ihracatı 16-17 milyar dolar iken Arjantin’in ihracatı 42 milyar doları geçmiş. Aynı dönemde Yunanlılar 52 milyar dolarlık ithalat yaparken Arjantinliler bunun yarısına ancak erişiyorlarmış.

Gıda ve enerji bağımlığı bakımından da Yunanistan’ın durumu çok parlak değil. Bu sebeple Arjantin’in krizden çıkışı ne yazık ki Atina için çok umut vaad etmiyor. Neden? Meselâ Arjantin’in nüfusu Yunanistan’ın dört misli iken büyük baş hayvan sayısı 95 misli! Başka gıda kalemlerinde, mısır, pirinç ve buğdayda Arjantin 5,6 bazen 10 kat fazla üretiyor. Enerjide de bu böyle. Yunanistan’da kişi başına enerji tüketimi Arjantin’in iki misli.

Yunanistan için iyi bir şeyler söylemek gerekirse kriz öncesi turizm gelirinin 15 milyar dolar yaklaştığı hatırlanabilir. “Ucuz” drahmi bu ülkeyi yabancı turistler için daha da çekici yapacaktır, bu bir gerçek. Ama sadece turizme güvenerek avrodan çıkılabilir mi?

Yunanistan’ın krizden ve/veya avrodan kurtulma kapasitesi konusunda bir fikir edinmek için yunan sermayesinin ne yaptığına bakılabilir. Zira böyle sıkıntılı durumlarda küçük tasarruf sahipleri kayba uğrarken zenginler yurt dışına yatırım yapabildikleri için ulusal para biriminin yaşadığı çalkantılardan kaçabilirler. Zengin yunanlılar da krizden çok önce “kokusunu” almışa benziyorlar: Ülkenin avro bölgesini terk etme riskine karşı onlar tasarruflarını önceden “ulusal çemberin” dışına çıkarmışlar. Tıpkı 2001 krizinde Zengin Arjantinlilerin yaptığı gibi. Tabi bu zenginler servetlerini ülkeden kaçırarak felaketi büyüttüler ve hızlandırdılar ama bu da ayrı bir mesele.


Avrupa Muz Cumhuriyetinde darbe mevsimi…

İtalya’da bir darbe oldu… Piyasa Darbesi… Askerî darbelerden sonra siyaset sözlüğüne eklenecek yeni bir terim bu, ağzımızı alıştıralım: “Piyasa darbesi”. Sermayenin asimetrik birikimi ulus- devlet kanalıyla adalete bile hükmedecek noktaya vardı. İş adamlarına, bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980’lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye gibi.

Evet… Silvio Berlusconi hükümeti bir darbe ile devrildi. Bu devrilme İtalyan halkının arzusuyla, demokratik yolla olmadı. Bütün yolsuzluklara rağmen İtalyan savcıları ve hakimleri de Silvio Berlusconi’yi yerinden oynatamamıştı çünkü. Piyasalar yaptı bu darbeyi. Hem de bir kaç günde. İrlanda, Portekiz, Yunanistan derken dış borç baskısıyla EGEMENLİĞİNİ KAYBEDEN ülkelerin sayısı artıyor. Devletler ulusal egemenliklerini para piyasalarına transfer ediyorlar. Avrupalı aydınların öncelikli endişesi ekonomi gazetelerinin manşetlerinde: Piyasa’nın silindiri hangi demokrasiyi ezecek bundan sonra? Madrid? Paris?

Türkiye’de darbe “işi” silahlı kuvvetlerin tekelindedir. Kendi ülkesini defalarca işgal etmiştir bizim(?) Türk ordusu. (Bkz. Kendi ülkesini işgal eden ordu) Başbakan astığı bile görülmüştür. Sivil otoriteye baş kaldıran ordular böyledir. Mafyalaşır. Devletin memurlarını, araç ve binalarını kullanır… Düşmana değil, halka karşı!

Avrupa askeri darbe devrini kapatalı çok oluyor. Ancak görünen o ki darbe tehdidi sadece silahlı kuvvetlerden gelmiyor. Askerlikle ilgisi olmayan meslek erbabı da çete kurabiliyor. Bu çeteler güçlendikçe demokrasinin ve adaletin üzerinde bir güç olarak çıkıyorlar karşımıza.

Ne batıda ne de Türkiye’de aydınlar bu piyasa darbesini öngöremediler. Neden böyle oldu? Sanırım “normal” ekonomi ile “anormal” ekonomi arasındaki fark gözden kaçtı. Yani para, iş adamı, fabrika, banka, borsa… Bütün bunları “sömürü/düşman /kötü/kaka/günah”Wâr\ etmiş bir grup çeyrek aydın var. Yobaz İslâmcılar var aralarında, çok sayıda yobaz solcu da var. Düşün(e)miyorlar. SADECE karşı duruyorlar, senelerdir alternatif bulamadılar ama “Kapitalizm istemezüük” diyorlar. Bir de yobaz liberaller var. Bunlar da tam tersi, ruhanî liderleri Hayek’in buyurduğu gibi ekonomik aktörleri siyasetin ve Hukuk’un üstünde görüyorlar.

 

Avrupa’da demokrasi bitiyor mu?

 

Aslında insanların çalışıp üretmesi, alıp satmasında bir sorun yok. Daha doğrusu “normal” ekonomik faaliyette vicdanları rahatsız edecek bir şey yok. Kötü ya da kötülük bizim para ile kurduğumuz ilişkide: Bencillik, gösteriş, lüks merakı, israf… (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) “Normal” ekonomide kriz üretecek bir faktör de yok. Piyasa yoluyla meşhur arz-talep birbirini dengeliyor. “Anormallik” ise ekonomik faaliyetlerin Hukuk çerçevesi dışına çıkmasından kaynaklanıyor. Fikrî çerçeveyi bu şekilde koyduktan sonra Avrupa’da yaşanmakta olan durum ve Türkiye’nin geleceği konusunda iki meşru bir soru var sorulması gereken:

         Avrupa’da “hukuk devleti” dediğimiz demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi’ne engel olamadı?

         Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de bir gün Piyasa Darbesi ile hükümet devrilebilir mi?

Avrupa’nın içine düştüğü rezaleti hazırlayan olaylar zincirini çözmek gerek. Biz de bu noktaya nereden gelindiğini anlamak için dikiz aynasından geriye bakalım: Sürekli bir değişim içinde olan zengin Batı’nın değişMEZlerine, son bir kaç on yılın sabitlerine odaklandığımızda manzara nasıl? 1970’li yıllardan itibaren zengin ülkelerin bir küreselleşme-liberalleşme sürecine girdiğini, 1980’lerde ise bu sürecin hızlandığını görüyoruz. Yani bir yandan küresel bir entegrasyon var: Üretim, teknoloji, ticaret, sermaye hareketlerinin menzili ulusal sınırları aşıyor. Diğer yandan bu güçlerin ulusal olMAyan ellerde birikmesi ulus-devletlerin üzerine bir baskı kuruyor. Giderek gücünü ve meşruluğunu yitiren ulus- devletler şirketleri kontrol edemez hale geliyor. Tersine şirketler ve bankalar ulus-devletlere kendi koşullarını dayatmaya başlıyor.

Son 30 yılda teknolojinin ve uluslararası ticaretin aldığı yola bakarsak iş dünyası ile ulus-devletler arasındaki çekişmeyi kaçınılmaz olduğunu da görürüz. Hatta devletin “altındaki” ekonomik aktörlerin üste geçmesi, devleti “altına alması” dahi belki 1970’lerde öngörülebilirdi. Çünkü yıllık cirosu yüz milyar doları aşan firmalar ile GSMH’sı on milyar dolar civarı olan devletler aynı pistte dans ediyorlar. Vergi politikaları, çevre koruma, sosyal güvenlik gibi alanlarda ulus-devlet ile sermaye ister istemez çekişiyor. Böyle bir şemada şişmanlar zayıfların ayağına basacaktı, bu kaçınılmaz. Peki somut olarak ne oldu, bugün oluyor?

Ana süreçte dikkat çeken ilk nokta mal, hizmet, emek ve sermayenin SERBESTÇE dolaşması. Uluslararası anlaşmalar, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası… Hep bu serbestliği dava edinmişler. Kredi verdikleri ülkelerin siyasetine “liberal” bir yön vermeye çalışmışlar. 1980’lerden itibaren Washington’da Ronald Reagan, Londra’da Margaret Thatchergibi liderler ulus-devlet cephesinde bu serbestliği bir devlet politikası haline getiriyorlar, bir ulus-devlet politikası! (Evet, ABD bir ulus-devlettir, bkz. Amerika Tedavi Edilebilir mi?)

Günlük hayatta bu serbestlik neye tekabül ediyor? Meselâ gümrük duvarlarının alçalması, çalışma hayatını düzenleyen kanunların yumuşatılması, vs. Ticareti ve rekabeti daha “akıcı” hale getirmesi beklenen bu önlemlerin herkes için olumlu neticeler vermesi bekleniyor: Toplam zenginliğin artması, Zenginliğin fakir ülkelerle paylaşılması, eşitsizliklerin, açlığın, savaşın gerilemesi…Gerçekten de bir ülkede bütün maddî gücün devlette toplanması yerine halka dağılması da fena bir şey değildi. Bu yönüyle ticaret ve yatırım serbestliği demokrasiye katkıda bulunabilirdi. (Bkz. Liberalizmin Ak Kitabı)

Ne var ki liberallerin bu toz pembe düşü gerçekleşmedi. Toplam zenginlik arttı ama halka yayılmadı. Tersine zengin ulusların serveti bir kaç finans kuruluşunda birikti. Liberalizmin yükselişine katkıda bulunan endüstri bile bazı “uzmanlaşmış” finans kuruluşları tarafından ele geçirildi. Üretim, yüksek teknoloji ve istihdam kapasitesiyle öne çıkan köklü kuruluşlar borsada “yutuldu”, ufak parçalara

bölünüp satıldı. Bu bankamsı yapılar bugün öyle güçlendiler ki Avrupa’da beğenmedikleri hükümetleri devirmeye başladılar.

Treni raydan kim çıkardı?

Dikiz aynamızdan geriye baktığımızda bu “raydan çıkma” noktası çok net görünebiliyor. Ticaretin serbest olmasını istemek ile bu serbestliği bir ideoloji haline getirmek arasında fark var. Bir “ideoloji” derken aklın ve vicdanın yerine konan, neredeyse refleksleşen tepkileri kasdediyorum. Bu haliyle liberalizm diğer ideolojilere yaklaşıyor: Faşizm, Komünizm, İslamizm… İnsan toplulukları^ö/r/deo/o/’/m var, artık düşünmeme gerek yok” dedikleri andan itibaren felaketin kapısını açmış oluyorlar. (Daha önce Arendt ve Tocaueville’in bu yöndeki tezlerinden çok bahsettik) Ne yazık ki tarihçiler ve siyasetçiler genellikle farklı ideolojiler arasında tercih yapma gayretindeler. Oysa gerçek tercih ideoloji ileakıl arasında. Yoksa giyilen deli gömleği ha kırmızı olmuş ha yeşil ne fark eder? (Bkz. Diriliş Neslinin Amentüsü / Sezai Karakoç)Neyse. Konumuza dönelim.

“Raydan çıkma”sürecinin kilometre taşlarından bahsedecek olursak birbiriyle alakasız gibi görünen doğal(!) felaketlere rastlıyoruz.:

1° 1980’lerin sonunda Amerikan emekli sandıklarının iflası,

2° 1995’te Barings Bank’ın batışı,

3° Enerji sektöründe bir dev iken finansal ürünler pazarlamaya başlayanEnron’un 2001’deki çöküşü,

4° 2007-2008’de başlayan yüksek riskli emlâk kredilerinde başlayan krizin önce ABD emlâk sektörünü, sonra borsaları vurması, ardından likidite krizine dönüşerek bankaları batırması, ABD’den dünyaya, finans sektöründen dış ticarete sirayet etmesi,

5° Yunanistan, İrlanda, İzlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya’da dış borç krizlerinin ardından meydana gelen Piyasa darbeleri.

Hiç de doğal olMAyan bu felaketleri birbirine bağlayan ortak noktalar var aslında ama nedense batılı ekonomistler bundan pek bahsetmiyor:

         a) Felaketi başlatanların cezalandırılMAması,

         b) Felaketin sonuçlarına katlananların finanstan uzak oluşu,

         c) Felaketi başlatanların krizden daha da güçlenerek ve zenginleşerek çıkması,

         d) Endüstriyel firmalara, bankalara ve ülkelere kredi notu veren finansal kuruluşların (kendi elleriyle ürettikleri) spekülatif dalgalardan astronomik kârlar elde etmesi…

Ekonomi hukukun üstünde midir?

Türkiye uzun süre militarizmden muzdarib idi. Hem devlet kurumlan hem de halk Türk Silahlı Kuvvetlerinin eleştirilmesinden rahatsız olurdu. Ordu kutsaldı, “peygamber ocağı” idi. Askerlik yapmayana kız verilmezdi, vs. Hukukun, eleştirinin, hesap vermenin üstüne çıkardığımız ordumuz ne yazık ki bir darbe makinesi haline geldi. Üstelik aslî görevi olan “vatan toprağını muhafaza” gücünü de yitirdi bu süreçte. Gerek dünya tarihi gerekse Türkiye’nin geçmişine baktığımızda hep aynı gerçeği görüyoruz: Eleştirinin, Hukuk’un üstüne çıkarılan kişi ve kurumlar yozlaşıyor. Kendilerini besleyen halkı tehdit ediyorlar. (1)

Evet… Dünyamız 1980’lerden itibaren liberal rüzgârlara maruz kaldı. Özünde çok farklı şeyleri savunan insanlar “özgürlük” umuduyla bir bayrak altında toplanmak istediler. Meselâ kendisine “liberal” diyen kimi aydınlar ulus-devletlerin ve totaliter rejimlerin tektipleştirici baskısına karşı durdular. Bireyi, bireysel hakları savundular. İkinci bir grup ekonomik faaliyetler üzerinde devlet baskısından yakındı. Ekonominin siyasete alet edilMEmesi için çaba harcadı.

Kanaatimce bütün bunlar meşru taleplerdi. Ancak siyasî istismar ile Hukuk’un meşru sınırları arasındaki farkı net göremedi aydınlar. Bolluk toplumu, tüketim toplumu, israf toplumu ve bencillik toplumu haline gelen zengin Batı yeni bir canavar oluşturdu: Liberal totalitarizm. Artan zenginlik sıradan insanlara dağılmıyor, bir kaç elde toplanıyor. “Sermaye ve spekülasyon tefce//”diyebileceğimiz bu azınlık elde ettiği pozisyonu korumak için ulus-devletleri, basını, düşünce kuruluşlarını ve sivil toplumu enstrümanlaştırdı.

Sermayenin asimetrik birikimi ulus-devlet kanalıyla adalete bile hükmedecek noktaya vardı. İş

adamlarına, bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980’lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye gibi.

Bundan sonra ne olabilir?

Kısa vadede iki eksen üzerinde olumsuz değişimler göreceğiz sanırım:

1° Ülkelerin kredi notuyla ifade bulan Piyasa’yı sevindirmek için ulus-devletler büyük manevralar yaptılar 20-30 yıldır, daha da yapacaklar. Emeklilerin, işçilerin haklarını koruyan kanunlar “hafifletiliyor” meselâ. Farklı devletlerin Kanun / Hukuk / Adalet anlayışı birer ürün gibi rekabet halinde. Doğanın korunması, gıda güvenliği, ilaç firmalarının denetimi bu rekabete feda edildi, gerisi gelecek gibi görünüyor.

2° Rant üzerindeki vergilerin azaltılması da gözden kaçMAmalı. Piyasa darbesi yapılan ülkelerde kimi zaman polis şiddetiyle dayatılan bir politika bu. “Uluslararası rekabet” adına yapılan oyunda ulus-devlet de bir aktör ama giderek pasifleşiyor. Ulus-devletlerin gelir kaybı halka götürülen hizmete yansıyor: Eğitim, sağlık, güvenlik… En kolay feda edilenler uzun vadeli “kamu yatırımları” olacak: Bilimsel araştırma, eğitim bursları, altyapı.

Sonuç

Jean-Claude Trichet’nin arkasından Avrupa Merkez bankası genel müdürlüğünegetirilen Mario Draghi avronun da yeni patronu oldu. Aynı Mario Draghi Yunanistan’ın avro bölgesine girişi esnasında hesaplarla ve makro göstergelerle oynayan Goldman Sachs firmasında Avrupa’dan sorumlu eş başkan idi. Draghi ve ekibi zamanında alarm ziline bassaydı Avrupa Birliği bugünkü duruma düşmeyecekti. Neden AB kriz üreten bir insana hesap sormak yerine daha büyük sorumluluk vererek avroyu emanet etti?

1980’lerde küreselleşme-liberalleşme olarak algılanan bir süreç yaşadık.Teknolojinin mümkün kıldığı bir serbestleşme teorik olarak ulus-devletin kontrolündeydi. Bugün ise tam bir “raydan çıkma”yaşıyoruz. Sermaye birikimi öyle büyük seviyelere ulaştı ki önce ulusal endüstrilere hükmeden finansal kuruluşlara tanık olduk. Kendisi değer üretmeyen, korku ve umudu nakit paraya çeviren bir “finans uzmanı üstün ırk” türedi. Kendi düşünce kuruluşlarıyla akademilere, “uzmanlarıyla” hükümetlere sızdılar. Gelecek onyıllar karşı devrimin organize olacağı yıllar olabilir. Ama batılıların meydanlarda toplanmakla, polisle çatışmakla yol alabileceklerini sanmıyorum.

Dipnotlar

Din adamları ve dinî kurumlar da bu şemanın içinde. Ortaçağ Avrupa’sında Tanrı’nın temsilcisi, hata yapmaz vs ilân edilen papaların Vatikan’ı bir geneleve çevirmeleri sanırım örnek olarak yeter.

Avrupa batmayacak, çoktan battı çünkü…

Nasıl ki Türkiye’de bir askerî vesayet belâsı varsa Avrupa’da da finansal bir vesayet belâsı baş gösterdi.

Ama bu “sadece” bir başlangıç! 2008’de ABD emlâk sektörünün 300 milyar dolarlık “küçük” bir alt sektöründe başladı kriz. Akıl dışı, ahlâk dışı ve yasadışı olan bir faaliyet -geliri olMAyanlara emlâk kredisi vermek- yasallaştı, yasa-içi hale getirildi.

Böylece yapay olarak üretilen kredi krizi (güven krizi) önce likidite krizine dönüştü, yatırım bankalarından mevduat bankalarına bulaştı ve en sonunda dış ticareti de vurdu. Spekülatif kumar ekonomisiyle ile ilgisi olmayan gerçek sektörlere sirayet etti. Nihayetinde gelişmiş ülkelerden BRIC ülkelerine, Türkiye’ye ve dünyanın geri kalan kısmına yayıldı, hiç bir sektör, şirket, ülke ve insan bu krizden kaçamadı. Tabi kriz üreticileri hariç, onlar kaçmak şöyle dursun krizin içinde bol bol yüzdüler, eğlendiler, yediler, içtiler ve sıçradılar.

Ancak bu ekonomik fırtına sadece siyaseti değil demokrasiyi de vurdu. Avrupa’nın “batması” bu. Türkiyeli aydınların (henüz) göremedikleri bir gerçek. Güneş gibi FAZLA aşikar, göremiyorlar çıplak gözle. Hemen her konuda olduğu gibi iki aşırı uca savrulanlar çoğunlukta. Bir yanda “Avrupa dağılıyor” vb çığlıkları; diğer yanda “ah yok, batmıyormuş, bak anlaştılar adamlar”diyenler (Ahmet Altan, Temel İskit, vs)

Bir sabah uyandığında Avrupa’nın okyanus suları altında kaybolacağını zannedenler elbette yanıldılar. Ama Avrupa’nın “eskisi” gibi devam ettiğini zannedenler de yanılmaktalar… Geriye kim kaldı? Zaten Türkiye hiç kimseden çekmedi çeyrek aydınlardan çektiği kadar. Geçelim…

“Avrupa’nın batması” elbette bir metafordu. Böyle anlaşılmalıydı. Avrupa halkları yönetim üzerindeki söz haklarını kaybediyorlar. Siyasî bir “aktör” olarak ise Avrupa dünya güç pastasında işgal ettiği yeri kaybetmekte. Bunlardır “batış” olarak anlaşılması gerekenler. Yoksa “açlıktan ağaç kabuklarını kemiren, gözlerine sinekler konan sarışın bebekler görülecek eyfel kulesinin dibinde” demek değildir. Avrupa bir Somali olmayacak. Korkmayın (= sevinmeyin).

Avrupa’yı bizim hayran(?) olduğumuz anlamda “WAY BE!! AVRUPEAAA!”yapan şey dağlar, ovalar veya şatolar değil demokrasiydi. Yani kollektif imkânları kullanmaktaki maharetiydi bu adamların. Ne demek?

Özelde Batı Avrupa ülkeleri kollektif fırsatlar ve kollektif tehditler karşısında çatışmayı önlemenin bir yolunu icad etmişlerdi demokrasiyle. Aslında bizim “istişare” dediğimiz kültürün alafranga biçimde kurumsallaşmasıydı bu. Her hangi bir grubun eline sopayı alıp kemalistler gibi geri kalanlara kendi tercihlerini dayatması yerine “bizim” frenkler bazı kurumlar ihdas etmişlerdi:

        Yönetici belirlemek için serbest seçimler,

         Seçileni eleştirebilen hür basın,

         Kuvvetler ayrılığı ilkesi,

         Bağımsız yargı,

         Seçimi beklemeden derneklerle, sendikalarla yönetime baskı yapma imkânı,

         Vs.

Avrupa toplumlarını ilerleten bu “fikrî çatışma” ortamı idi. Yani iç anlaşmazlıkları fizikî şiddet zemininden uzaklaştırmaktı. Halk sokaklara dökülmeden, sarayları yakmadan, kralları asmadan gücünü kullanabilmeliydi. Halkın iradesinin, tercihlerinin “her an” ifade bulması, KAN DÖKMEDEN eyleme dönüşmesiydi amaçlanan. Büyük ölçüde başarıldı bu… 2ci dünya savaşından 2008’e kadar en azından. Ya sonra? Sonrası biraz acayip. Halkın çıkarları ile bazı yatırım bankalarının çıkarları arasındaki çizgi bulanıklaştı. Nasıl ki Türkiye’de bir askerî vesayet belâsı varsa Avrupa’da da finansal bir vesayet belâsı baş gösterdi. İspatı?

Le Monde, New York Times, the Independent ve The Guardian gazetelerinin derlediği bazı bilgilere ve “rastlantılara” bir göz atalım:

Hayek usulü, anti-demokratik liberallik ve kriz üretmek

         1974 Şili, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1981’de ekonomik kriz,

         1976 Arjantin, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1980’de ekonomik kriz

         1985 Bolivya, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1987’de ekonomik kriz

         1989 Venezüella, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1993’de ekonomik kriz

Kriz kadar faydalı bir şey var mı?

         Goldman Sachs 2009’da 11,5 milyar dolardan fazla bonus dağıtıyor,

         Dünyada 82 ülkenin ulusal geliri bu rakamın altında,

         Goldman Sachs dakikada 16 bin dolar kâr ediyor, yıllık kâr 9 milyar dolar,

         Goldman Sachs’ta ortalama yıllık maaş 350.000 avro,

         İngiltere’de ortalama yıllık maaş 29.000 avro,

        Amerikan vatandaşlarının vergisinden Goldman Sachs’a aktarılan miktar 7 milyar avro,

         Goldman Sachs hisselerinin borsadaki değeri krizden önce 70 milyar avro,

         Goldman Sachs hisselerinin borsadaki değeri 21 ocak 2010’da 57 milyar avro,

         Bankacıların “etik dışı” yatırımları sebebiyle işini kaybeden insan sayısı 40 milyon.

Finansal vesayet: Bankalar Hukuk’un üstündedir, insanlar ise bankaların ayakları altındadır!

        Yatırımcıları kandırdığı için Goldman Sachs’ın (daha büyük bir cezadan yırtmak için) ödediği tazminat: 580 milyon dolar, yani bir iki haftalık kârı.

        JP Morgan benzeri suçlamalardan yırtmak için ödediği miktar: 154 milyon dolar. Bankanın 2010 kârı 18 milyar dolara yakın. Dağıttığı bonus 10 milyar dolar civarında.

         İngiltere’de krizden sonra çıkan ayaklanmalarda çalıntı bir kıyafeti aldığı için bir kadına verilen ceza: 5 ay hapis,

         Bir başka ingilize çalıntı bir televizyonun taşınmasına yardım ettiği için verilen ceza:

18 ay hapis,

         20 ve 22 yaşlarındaki iki genç facebook üzerinden (başarısız) bir isyan organize etmeye çalışmaktan verilen ceza: 4 yıl hapis.

Sonuç

Avrupa artık eskisi gibi olmayacak. Halkın iradesini çiğnemenin yeni yolları çıkıyor ortaya. Hukuk metalaşıyor, adalet piyasada alınıp satılan bir şey oluyor. Halkların deviremediği siyasetçileri banka müdürleri bir gecede indiriyor aşağı. Evet… Avrupa batmayacak, çoktan battı çünkü… Pisliğe battı!

 

Sürdürülebilir Şerefsizlik: Çin ve Avrupa

Sürdürülebilir kalkınmanın yolları aranıyordu “bizim” batıda, meşhur “sustainable development” dediğimiz şey. Yani çevreyi kirletmeden, yerel kültürü ezmeden, işçiyi sömürmeden zenginleşmek. İsterseniz gerçekçi olalım, “fazla” kirletmeden diyelim, fazla ezmeden, fazla sömürmeden. Avrupa’da bunun daha iyisini icad ettik, sadece 3 gün önce: Sürdürülebilir Şerefsizlik.

Azıcık şerefsizlik, katlanılabilir, alışılabilir seviyede bir şerefsizlik!

Avrupa Birliği krizden kendi imkânlarıyla kurtulacağını ilân etmişti. Ne İrlanda ne Yunanistan… yüzüstü bırakılmayacaktı, AB’nin gücü buna yetecekti. 26 ekim günü bu “garantinin” tam ters yönünde iki DEV adım atıldı:

        AB yöneticileri IMF garantisinde özel bir fon açılmasını onayladılar: Çin ve Rusya gibi “yükselen” ülkelerden gelecek “katkı” ile beslenecek bir fon!

         Çin bu fon kanalıyla AB’ye borç vermeye hazır olduğunu resmen ilân etti.

26 ekim 2011 tarihi tıpkı Pearl Harbour saldırısı ya da Berlin duvarının yıkılması gibi tarihi bir gün. Bir dönüm noktası. 1948’deki Marshall Planı’ndan bu yana Avrupa siyasetinin girdiği en keskin viraj. Neden?

AB ülkeleri Türkiye de dahil bir çok ülkeye demokrasi ve özgürlük dersi vermeye alışmışlardı. Bunu yaparken de maddî güçlerini bolca kullanıyorlardı: “Kaka-pis” ülkelere kredi verMEyerek, teknoloji transferine sınır koyarak, dış ticaretlerini sınırlayarak,… Örnekler çok(l).

Avrupalı siyasetçiler yakın zamana kadar Çin’i de eleştirebiliyorlardı. Meselâ işkenceleri, işçi sömürüsünü, Tibet’in işgalini… Ancak Avrupa ekonomisi fonlar ve IMF kanalıyla Çin’e bağımlı hale gelirken/getirilirken bazı taşların da yerinden oynayacağı muhakkak. İnsan hakları ve tabiat gibi “alınıp satılmaz” varlıkları koruyan kanunlar da artık bir tür piyasada arz-talep dalgalanmalarına maruz kalacak. Hukuk’a ikame edilen Piyasa günlük hayatımızı doğrudan etkileyecek. (Bkz. Ticarî bir mal olarak “Adalet”)

Bu noktada önemli bir ayrımın altını çizmek isterim: İnsan hakları, doğaya saygı gibi kriterler açısından hemen bütün ülkelerin tenkid edilecek yanları vardır. Bu yüzden her ülkeyi “neden filanca diktatörle ticarî/diplomatik ilişkin var?”û\ye eleştirmek mümkündür. Hüsnü Mübarek’in,

Kaddafi’nin veya İsrail’in göstere göstere yaptığını bir çok “cici” batı ülkesi de çaktırmadan yapar. Bu makale kapsamındaki eleştirinin hedefi devletlerin tek tek ahlaksızlık yapması değil, bu önemli. Tarihi bir dönüm noktası olarak nitelediğim AB’nın ayağına kurşun sıkması. Bir başka deyişle demokratik bir yapı olan  AB’nin totaliter bir yapı olan Çin’e boyun eğmesi. Hem de sürdürülebilir” bir biçimde! Zira “AB’yi krizden kurtarma” operasyonu basit bir ticarî çıkar ilişkisi içinde değerlendirmek hata olur. Miktarların yüksekliği ister istemez “yapısal” bazı neticelere gebe. Açalım: Fransız ve Alman uzmanlara göre halen AB’nin kamu borcunun 500 milyar avroluk bir bölümü zaten Çin’den alınmış. Dış ticaret fazlası sayesinde Çin’in elinde biriken 3200 milyar dolar ise esas olarak Amerikan doları. ABD’ye güveni giderek azalan Pekin bütün yumurtaları aynı sepete koymaktan bıktı ve fazla alternatifi de yok. 2010 yılında AB’nin GSMH’sının 12.268 milyar avro olduğunu dikkate alırsak Çin’den gelen bu desteğin(?) ne derecede “yapısal” sonuçlar doğurabileceği daha net anlaşılabilir sanıyorum. (Bkz. “Devlet kapitalizmi” ve Sovereign wealth fund meselesi: ing. fr.)

Sonuç

Bir yanda “fazla” parasını yatıracak yer arayan, anayasasına göre “serbest piyasa” taraftarı bir proleterya diktası olan Çin var. Diğer tarafta hukuktan ödün vermiş, kendi bankacılarına söz geçiremediği için iflasa doğru giden, “demokratik” bir Avrupa Birliği; tıpkı ABD gibi. Avrupa Birliği kendi vatandaşını köle olarak çalıştıran totaliter Çin’den hayatî bir maddî yardım almaya hazırlanıyor. Çin daha şimdiden politik tavizler konusunda şartlarını dayatmaya başladı. Üstelik AB’nin alacağı bu yardım kârlı alt yapı harcamalarında kullanılMAyacak. Krize sebep olan bankacılara verilecek. Bundan sonra ne olur? Avrupa’da devletin aslî görevlerinden “istifa” edişine tanık olabiliriz. Sosyal güvenlik, adalet, eğitim, sağlık, iç güvenlik hizmetlerinde çok ciddi bir gerileme.

Avrupa’da demokrasiyi kıymetli yapan ne varsa Piyasa’nın ezici gücü karşısında fazla direnemeyecektir. Basın özgürlüğü ve bağımsız yargı da dahil. Evet, gerçekten tarihi bir viraja girdik. Sarkozy ve Merkel sürdürülebilir şerefsizliğe oynuyorlar. Ama sürdürülemez noktalara savrulabiliriz.

Dipnotlar

Tabi işlerine geldiği zaman Saddam (Irak), Mübarek (Mısır), Kaddafi (Libya) gibi en kanlı diktatörlere yardım etmekten geri durmadılar; bu da “oyunun” bir parçası idi. Ama AB ülkelerinin sahip oldukları ekonomik güç, medyatik güç ve diplomatik güç bir araya gelince “kaka-pis” ilân edilen devletlerin bir itiraz fırsatı olmuyor. Batının çıkarına endeksli bu ahlâk(!) sayesinde İran “terörist” ilân edilebiliyor, Afganistan’da bir kaç teröristin(?) saklandığını bahane eden ABD ordusu kadın çoluk çocuk demeden yüzlerce masum sivili öldürebiliyor.

Kaynak dergiler ve kitaplar Dergiler

1.       The relationship between credit default swap spreads, bond yields, and credit rating announcements Uournal of Banking and Finance1J. Hull, M. Predescu, A. White

2.       Credit default swap spreads as viable substitutes for credit ratings: [University of Pennsylvania Law Review1, Mark J. Flannery, Joel F. Houston, Frank Partnoy

3.       The British Marksman Who Refused to Shoot Washington. How Thomas Jefferson’s Hatred of Banks Led to the Panic of 2008. \American Historv, N° 44. 20091

Kitaplar

1.       Writings on Money, Banking & Public Debt (Excerpts from the Memoirs, Correspondence and Private Papers), Thomas Jefferson

2.       The Great Financial Crisis: Causes and Consequences, John Bellamy Foster, Fred Magdoff

3.       The Financial Crisis lnquiry Report, Authorized Edition: Final Report of the National Commission on the Causes of the Financial and Economic Crisis in the United States,

Financial Crisis lnquiry Commission

4.       Dark Markets: Asset Pricing and Information Transmission in Over-the-Counter Markets, Darrell Duffie

5.       İnside the Over-the-Counter Market in the UK, Tom Wilmot

6.       Regulation of over-the-counter markets: Hearings before the Committee on banking and currency, United States Senate, Seventy-fifth Congress, third session, on S. 3255 by United States. Congress. Senate. Committee on Banking and Currency

7.       A Demon of Our Own Design: Markets, Hedge Funds, and the Perils of Financial Innovation Richard M. Bookstaber

8.       Engineering the Financial Crisis: Systemic Risk and the Failure of Regulation, Jeffrey Friedman, Wladimir Kraus

9.       The Quants: How a New Breed of Math Whizzes Conquered Wall Street and Nearly Destroyed İt, Scott Patterson

10.    Misunderstanding Financial Crises: Why We Don’t See Them Corning, Gary B. Gorton

11.   The Origin of Financial Crises: Central Banks, Credit Bubbles, and the Efficient Market Fallacy, George Cooper

12.   Web of Debt: The Shocking Truth About Our Money System and How We Can Break Free Ellen Hodgson Brown, Reed Simpson

13.   The Two Trillion Dollar Meltdown: Easy Money, High Rollers, and the Great Credit Crash, Charles R. Morris

14.   Too Big to Fail: The İnside Story of How Wall Street and Washington Fought to Save the Financial System–and Themselves, Andrew Ross Sorkin

15.   Casino Capitalism: How the Financial Crisis Came About and What Needs to be Done Now Hans-Werner Sinn

16.   On the Brink: İnside the Race to Stop the Collapse of the Global Financial System, Henry M. Paulson

17.   The Credit Default Swap Basis (Bloomberg Financial), Moorad Choudhry

18.   The New Paradigm for Financial Markets: The Credit Crisis of 2008 and What İt Means, George Soros

19.    Derivatives: Markets, Valuation, and Risk Management, Robert E. Whaley

20.    Fundamentals of Derivatives Markets, Robert L. McDonald

21.    Derivatives Demystified: A Step-by-Step Guideto Forwards, Futures, Swaps and Options,

An d re w Chisholm

22.    Crisis Economics: A Crash Course in the Future of Finance, Nouriel Roubini

23.    Lessons from the Financial Crisis: Causes, Consequences, and Our Economic Future, Robert Kolb

24.   Shadow Banking and Its Role in the Financial Crisis (Global Recession – Causes, Impacts and Remedies) Devin A. Jenkins, Marlin I. Collins

25.   Chain of Blame: How Wall Street Caused the Mortgage and Credit Crisis, Paul Muolo,

Mathew Padilla

26.    Bailout Nation, with New Post-Crisis Update: How Greed and Easy Money Corrupted Wall Street and Shookthe World Economy, Barry Ritholtz

27.    Money and Power: How Goldman Sachs Came to Rule the World, William D. Cohan

28.    ChasingGoldman Sachs: How the Masters of the Universe Melted WalI Street Down…And Why They’ll Take Us to the Brink Again, Suzanne McGee


Banka Ordudan Tehlikelidir

Gözden geçirilmiş ikinci sürüm

Mehmet Yılmaz

Bu yazı Derin Düşünce Fikir Platformu’nun okurlarına armağanıdır.

www.derindusunce.org

YETKİSİZLİĞİ KARŞILAMA YETKİSİ Mİ?


ODO MARQUARD

Odo Marquard, 26 Şubat 1928’de Almanya’da, Pomeranya bölgesindeki Stolp’ta doğdu. Öğrenimini 1934-1945 yılları arasında Kolberg (Pomeranya), Santhofen (Allgäu) ve Falkenburg’da (Pomeranya) sürdürdü. Volkssturm’de savaş nedeniyle tutuklandı (1945).

1946’da Treysa’da (Hessen) olgunluk sınavını veren Marquard, 1947-54 arasında Münster (Vestfalya) ve Freiburg’da felsefe, Alman dili ve edebiyatı, Protestan Teolojisi ve Köktenci Katolik Teolojisi öğrenimi gördü. Ayrıca sanat tarihi ve tarih incelemeleri yaptı. 1954 yılında doktora tezini yazarak doktor unvanını aldı.

Odo Marquard 1955-63 yılları arasında Joachim Ritter’in yanında Münster Üniversitesi’nde asistanlık yaptı. 1963 yılında Aşkınsa! Felsefenin Gücünü Yitirmesi. Felsefede Daha Yeni Bir Ruhbilimciğinin Felsefi Birkaç Nedeni adlı çalışmasıyla doçent oldu ve Münster’de felsefe doçentliğine kadrosuz olarak atandı.

1965-67 yıllarında Bielefeld Üniversitesi kurucu kurul üyeliği yapan Odo Marquard, 1965’ten bu yana GieBen Justus Leibig Üniversitesinde kadrolu profesör olarak çalışmaktadır: Bu okulda felsefe bölümü başkanı, 1971’den başlayarak ilk önce kurul sözcüsü, sonra yönetim kurulu üyesi ve Felsefe ve Temel Bilimler Merkezi’nin yönetici başkanı olarak görev yapmıştır.

*************

FELSEFENİN YETKİSİ VE YETKİSİZLİĞİ ÜZERİNE

Çin’de bir cellat yarışında ikinci finalistin yarışı kazanma zorunluluğu adına sıkıntılı bir duruma düştüğü, kendisini geçen rakibi tarafından hemen hemen önüne geçilemez bir kesinlikle boynunun vurulduğu anlatılır. Heyecan doruktadır. Yarışı kazanan finalist, keskin bir kılıçla darbesini indirir. Buna karşın boynu vurulanın kafası düşmemiştir; görünüşe göre henüz boynu vurulmamış suçlu hayretle ve soru sorarcasına cellada bakar. Bunun üzerine cellat ona şöyle der: Başınızı eğin, bakalım.

Beni ilgilendiren, bu kafanın, başını eğmeden önce ne düşündüğüdür; çünkü bu durum felsefenin kendisi hakkındaki düşünceleriyle benzeş olsa gerek.

Bay Kringes’in onuruna düzenlenen törensel bir olaya bir cellat yarışmasının çağrışımını yüklemek yakışıksız görünebilir. Böyle olmakla birlikte sonuç olarak burada filozoflar toplanmış bulunmaktadır ve şüpheli bir durum olduğu takdirde onlar neden söz ettiğimi bilir. Gerçi, kendimi hariç tutmam gerekirse, filozofların kafalarının olduğu tartışılmaz bir şeydir; çünkü ne de olsa bu onların zanaat aracıdır ve ayrıca onların kafa işi yaptığı da tartışılmazdır. Ama bu kafalar ne denli sağlam durmaktadır? Bu, emir kullarının buyruğu üzerine felsefenin yetkisi ve yetkisizliği hakkında konuşulması gereken ve buna karşın zorunlu bir biçimde felsefenin kafasını hâlâ açıkça yukarıda taşıdığı olgusuyla bağlantılı olarak, yetkisinin radikal indirgemeleri sayesinde felsefenin boynunun vurulmasına ilişkin yazgısının söz konusu olması gereken gerçek ya da en azından -ve belki de daha acileğretilemesel bir soru(n)dur. Bu konuyla ilgili görüşlerimi iki bölümde ortaya koymak istiyorum: İlk bölüm felsefenin yetkisinin indirgenmesinden felsefeye bakışı; ikinci bölümse felsefenin indirgemeye karşılık bulmasından felsefeye bakışı konu almaktadır.

  1. Şu halde ilk olarak birkaç genel sezdiriyle felsefenin yetkisinin indirgenmesi üzerine… Nedir yetkinin anlamı? Sözcüğü rekabetin sözlüksel alanına yerleştirebilen fikirlere göre düzenlenmiş kapsamlı sözlükle filolojik bir ilişki kurmaksızın, terminoloji tarihi çalışan hukukçularla hukuksal bir ilişki kurmaksızın, blastem araştırmacılarıyla biyolojik bir ilişki kurmaksızın, Chomsky’le dilbilimsel bir ilişki kurmaksızın, Habermas’la iletişimsel bir ilişki kurmaksızın yetki kavramına ilk olarak olabildiğince muğlak yaklaşıyorum. Yetkinin yetki alanıyla, yetiyle, hazır olma durumuyla ve tam da felsefede en başından beri kesinlikle hesaplanamayan yetki alanı, yeti ve hazır olma durumunun bir çatı altında bulunmasıyla açık bir şekilde ilgisi vardır. Çünkü hiçbir konuda yetkili olmayan ama bazı şeylere yetisi olan ve her şeye hazır olan filozoflar hep olmuştur: Bu durumun felsefe için bütüncül ve kesinlikle yerinde olup olmadığı iki bin yıl önce tartışılabilir bir soru değildi, bugünse tartışılabilir bir sorudur bu; böylece bu düşüncenin içine, felsefe ve yetkisiyle ilgili olarak ilk önce tarih girmektedir. Felsefenin yetkisinin ne olduğunu ona sadece tarihi söyleyebilir; yalnız bu, felsefeye yetkisinin azalmasında bir ilerleme olduğunu söyler: Felsefe tarihi, felsefenin yetkisinin indirgenme tarihidir.

O,bu indirgenme tarihi işte buradadır ve hızlılık sağlanması için kurgusal kısa öykü gibi anlatır:

Felsefe ilkin her konuda yetkiliydi; ardından felsefe bazı konularda yetkiliydi ve en sonunda felsefe sadece tek bir konuda, yani kendi yetkisizliğinin itirafı konusunda yetkilidir. Bu şöyle süregelmiştir:

Sıkıntılı yaşamı boyunca felsefeye en azından üç kere meydan okunmuş, yapabileceğinden daha fazlası ondan beklenmiş ve böylece sonunda yorgun düşürülmüş ve yetkilileri, yani rakipleri tarafından, hem de yetkideyken yarış dışı bırakılmıştır. Burada kurtarıcı (soteriolojik) -erken, yani Incil’den bu yanabir meydan okuma ile teknolojik ve siyasal -geç, yani burjuva ve sözde geç bur) juvabir meydan okuma vardı. Kurtarıcı meydan okuma, felsefeden insanları kurtuluşa götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum, Hıristiyanlık felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı: Böylece olan felsefenin kurtuluş yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla theologiae (tanrıbilimin hizmetçisi) olarak barındı. Teknolojik meydan okuma, felsefeden insanları yararlı bilgiye götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum, sağın (müsbet) bilimler felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı.Böylece olan, felsefenin teknolojik yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla scientiae (bilimin hizmetçisi) olarak, bilim kuramı olarak barındı. Siyasal meydan okuma, felsefeden insanları eşit mutluluğa götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum; etkinlikle olsun, olabilirlik, olasılık ya da kurumsallık eğilimiyle olsun, siyasal uygulama felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı. Böylece olan felsefenin siyasal yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla emancipationis (kurtuluşun hizmetçisi) olarak, (ya da kadın-erkek eşitliğinden ötürü bağımsızlığın uşağı olarak diyelim), tarih felsefesi olarak barındı. Kurtuluş, teknoloji ve siyaset adına yararların, ayrılığa göre biçimlenmek üzere en azından felsefeye rastgelmiş olmasının ve belki de rastgelmesinin, bu istemler ve kayıplar tarihi çerçevesinde anlamlı olup olmadığı kuşkuludur. Felsefenin sağduyu ve gerçekçi aklı, aslında karşı olduğu kendi günlük gerçekliğinden kurtarması gerektiğinin ve gerçekten gerektiği takdirde kurtarabileceğinin profesyonel filozofların yerine getirilemez bir arzusundan daha fazla bir şey olduğunu, kuşkuyla karşılıyorum. Felsefeyi, insanı yanılgılardan koruyan bir muska gibi gören insanlar elbette vardır; bununla birlikte Niels Bohr tarafından anlatılan bir anekdotta söz konusu edilen nal’ın tam tersine, felsefe, kendisine inanıldığında hiçbir işe yaramaz. Bu şekilde felsefenin zaten hiçbir zaman sahip olmadığı yetki tekeliyle, yaşam bilgeliğiyle ilgili olan alana değinilmiştir.Felsefenin anlatımı söz konusu olduğunda, en azından şairler hep onun rakibi olmuştur. Felsefenin bir alanı böylece tehlikeye girmiş olmaktadır. Eğer tanımlanabilirse felsefe; henüz yaşlı olmayanların yaşlılık bilgeliği, henüz bu bilgeliği taşımayanların kendileri için ve kendileri aracılığıyla edindiği yaşam deneyiminin görüntüsüdür. Biyolojik süreç burada bu yetkiye saldırıya dönüşmüştür. Kimi zaman fark edilmese bile, ne de olsa filozoflar da yaşlanır ve ondan sonra felsefenin yerine gerçek yaşlılık bilgeliğini koyabilirler ve felsefeye gereksinmezler; sadece şimdilik ve ara sıra bunun böyle olduğunu tahmin ediyorum. Böyle olmakla birlikte henüz hiç yaşam deneyimi olmayanların yaşam deneyimi ve henüz yaşlı olmayanların yaşlılık bilgeliği olması, sonuçta yalnızca felsefenin tanımının olası bir parçası değil, aynı zamanda anımsatma görevinin olduğu ve tam da bu yüzden geçerliliğinin yadsındığı yerde -ki bu ona onur vermektedirtir. Bilimlerinin de gerçek tanımının bir parçasıdır. Çünkü bazı şeylerin rizikolu olarak reforma uğradığı yerde, bu rizikonun başarı için denetimle anımsanma yasağı tarafından çalışılmasıyla ilgilenmek akla uygundur. Felsefe, tin bilimlerinden daha mı iyi anımsatır? Elbette pek değil. Böylece felsefe, geçen yüzyıldan bu yana diğer yetki kaybından ötürü umudunu bağladığı bu anımsatan bilimlerde belki de son yetkisi olan anımsatma yetkisini kuşkulu duruma soktuğu bir yetkili geliştirmiştir. Felsefenin yetkileri, felsefe yetkisizliğinde sona erecek şekilde açıkça akıp gitmektedir. Bu, felsefenin tüm bu sorunlarda söyleyecek hiçbir şeyi olmadığı anlamına gelmemektedir; ancak felsefe, çoğunlukla gelecek için umut vaat etmeyen bir yetkiliye, en uygun koşulda ise yardımcı role dönüşmüştür. Eğer başrol gerçekten iyi ve üstelik kesinlikle uygunsuz değilse, yardımcı rol olmak neye yarar? Felsefe sona ermiştir; felsefenin sonundan sonra felsefeyle uğraşmaktayız. Ne yapmalı? Burada Lenin’i değil, Schiller’in “Yeryüzünün Bölüşümü”nü alıntılıyorum. Ne yapmalı, der Zeus, dünya elden gitti; ancak bu durum karşısında Schiller’de, Zeus’un getirdiği tek yapıcı yardım önerisi filozofa değil, şaire yöneltilmiştir. Zeus özellikle filozofa yardım etmez. Durum değişmemektedir: Felsefenin yetki durumuna ilişkin haber, yanlış bir toplantı duyurusudur.

Ancak bu gerçekten doğru mudur ve böyle mi olmak zorundadır?

Felsefe için artık yetkiler, belki de sadece artık yetkiler değil, çok önemli yetkiler bile olabileceğini seve seve eklemek istiyorum. Bununla birlikte bu konu hakkında kişisel olarak konuşmak için yeteri kadar yetkim yok; çünkü bu konuda yetkili değilim, bunu yapacak durumda değilim; ancak gerektiğinde de buna hazırım. Bunu kısaca açıklamama izin verin. -En azından kibarlık nedeniyle bu konuda yetkili değilim. Sadece uzaktan da olsa etki uyandırmak kibarlığa sığmazdı. Münihliler’in kendilerinin belki de tek olarak tanıdığı bir yetkinin değerini takdir etmek için bir yabancıya, kuşku uyandıran yaşamını Vogelsberg eteklerinde geçiren ve bu nedenle de Güney Hessen temel folklörünün nonkonformist bölümlerinde zaten yetkili olan Pomeranya arkalarında doğan kaçınılmaz bir Doğu Frizyalı’ya, gereksinimleri vardı.Ben, yetersizlikten dolayı böyle bir yetkinin değerini takdir edecek durumda da değilim. Çalışma yerim saflık enstitüsü değil, kaybolmuş yetki arayışındaki bir enstitü ve yoğun çaresizlik merkezidir. Şaşkınlıktan, dünyanın güzel, iyi ve doğru düzenini sergilemek için onun iyiliği adına adressiz şükran duygusundan kaynaklanan kuram, böyle duygusal bir filozofa zor gelmektedir. Aslında o, kötü bir şaşkındır; çünkü gerçekten şaşırdığı tek şey, geçici ve olasılık dışı olarak kurtulmuş olmaktır. Felsefenin varlığını koruyan yetkileri üzerine fikir yürütmeye yine de hazırım. Felsefenin yetki kaybının tüm bu süreci sonuçta çok farklı bir şekilde, bir kamulaştırma yolu olarak değil de, bir rahatlama yolu olarak anlaşılabilir. Çünkü felsefenin bu görev kaybı, gerçekte onun için belki de bir özgürlükler kazanımıdır. Felsefenin görevinden uzaklaştırılması, onun yükünü hafifletme anlamına gelebilir; felsefenin eğer şimdi hiçbir zorunluluğu yoksa, o zaman bu onun artık hemen her şeyi yapabileceği anlamına gelebilir. O halde böylece felsefe için geriye bir hayli şey kalmıştır. Çünkü sonuç olarak felsefenin tartışma götürmez görevleri vardır: Felsefe tarihi ve kuşkusuz matematikle ortak yaşayan (simbiyoz) mantık. Aslında ortak yaşamalar (simbiyozlar) her şeyden önce tek bilimlerin temel felsefesi için önemlidir. Heidegger’in ifadesine göre, bu bilimlerde temel bunalım yetisi kadar felsefe vardır. O halde onun temel bunalımı önlemek için aldığı bütün önlemler süreğen bir felsefi görevdir. Ancak bu konuda gerçekten kim yetkilidir? Arı filozoflar mı? Yoksa her defasında cam yanan bilimin bilim adamları mı? Arı filozoflar dönemi kapanmıştır. Filozoflar arılık üzerinde ısrar ettikleri yerde, sonuç olarak felsefeyi yitirirler. O halde bilimlerin temel yetkisi nasıldır? Burada kuşkular açıkça olası ve uygundur; bunları kısmen bir felsefe kollokyumunda sadece umut, sevinç dolu şeyler söylenilirse hiç de iyi bir izlenim bırakmayacağından, kısmen de düzensel, deyim yerindeyse düzen-dizemli nedenlerden ötürü dobra dobra ifade ediyorum. Tıpkı o ünlü gelincik gibi, uyak uğruna neler yapılmaz; her şeyden önce felsefenin yetkisinin radikal indirgenme tarihinde sürekli ısrar etmeseydim, düşüncem hiçbir biçime ve hiçbir düğüm noktasına ulaşmazdı. O halde önemle şunun doğru olduğunda ısrar etmek üzere