NEDEN COĞRAFYA ?


Dünya Hâkimi olmanın belki de en önemlisi bilgisi Coğrafya’dadır.

İnsanlık tarihi ile birlikte başlayan toplumlararası çekişme ve çatışmalara farklı bir açıdan yaklaştığım bu çalışmamda, sizi etkileyecek çokça ayrıntıyı bulacağınızı düşünüyorum. Araştırdığım eserlerde, göç konusuna bu kadar ayrıntılı olarak yaklaşan başka bir esere rastlamadığımı içtenlikle söyleyebilirim. Dilerim bu kitap, çok kişiye ulaşır ve herkes tarafından beğenilerek okunur.

Dünyamız üzerinde bulunan bazı coğrafyalar insanın medeniyet kurmasına ve devamında da gelişmesine imkân sağlarken, bazı coğrafyalar ise bırakın zorlaştırmayı imkânsız hale getirmektedir. Tarih boyunca oluşan dünya düzenlerinin en önemli etkeni coğrafyadır. Bugün dünya hâkimi olmak veya hâkimiyetini devam ettirmek isteyen devletlerin, dünyamızı karanlık okyanus diplerinden yalçın dağların doruklarına, uçsuz bucaksız kutup çöllerinden uzayın sonsuz boşluğuna kadar her noktasında bilgili ve güçlü olmasını gerektirir. Çeşitli sebeplerle medeniyet kurmaya müsait olan coğrafyalarda bulunan ülkelerde, insan nüfusunun azalması, medeniyet kurmaya müsait olmayan diğer coğrafyalarda ise nüfusun hızla artıp dünyanın yaşanılabilir bölgelerine nüfus baskısı yapması, bu günün gelişmiş ülkeleri için en büyük tehlikedir.

Göç, göçmen, mültecilik gibi nüfus baskısı yaratan unsurları iyi anlayabilmemiz için pek çok bilgi ile donanımlı olmamız gerekir. İnsan doğduğu anda cinsiyetini, ailesini seçemediği gibi yaşadığı ülkeyi ve mensubu olduğu cemiyeti de seçemez. İnsanoğlu girdiği şablon içerisinde beklentilerini karşılayamadığı an değişik coğrafyalarda değişik yaşam alanları arar ve bulduğunda da bulunduğu şablonu zorlar. Üstün coğrafyalar üstün yaşam alanları demektir ve bu yaşam alanlarını elde etmek isteyen nüfus hareketleri, tarihin her devrinde şablona sığmayanlara çeşitli örnekler vermiştir. İşte bu kitap, insanlığın ilk günden itibaren en büyük sorunlarından olan nüfus baskısını, sebep ve sonuçları ile açıklamak için yazılmıştır.

Sh:5

GİRİŞ

Bugünkü dünyada yönetici ve idareci olmayı bir kenara bırakın; normal bir vatandaş olarak dahi pek çok konuda uğraş vermemiz gerekir. Yönetici ve idareciler çok şey bilmek zorundadırlar. Her olayı sınıflandırmalı, listelemeli, kayıt altına almalıdır. Yönetici ve idarecilerin en dikkat etmesi gereken husus, yönettiği ve idare ettiği halk olmalıdır. Halkı yönetmek ve idare etmek için, halk ile ilgili her şeyin bilinmesi gerekir. Dünya hâkimiyeti için dünya yöneticileri çoğu zaman insanları sınıflandırmış, listelemiş, kayıt altına almış, her hareketini kontrol etmeye çalışmış ve insan ile ilgili olan her şeyi şablon içerisine koymaya uğraşmıştır. Ülke içi ve uluslararası insan göçü ile mültecilik, insan kaçakçılığı ve sığınmacılık kavramları insanlığın ilk gününden itibaren olduğu gibi bugün ve gelecekte de idareciler için en önemli uluslararası unsur olacaktır. Dünya hâkimiyeti için şablona sığmayanların kontrolü en önemli meseledir.

Evrende insan, diğer bütün canlılara üstünlük kurmuştur. Ait olduğu aile, mensup olduğu toplum, bireyi onlar için çalışır hale getirmiştir. Öncelikle hayatının idame ettirebilmesi için, mevcudunu koruması, devamında da geliştirmesi için gerekli çabaları sarf etmiştir. Başlangıçta yaşadığı çevreyi iyi tanıyıp, onun verdiklerinin fazlasını istemek, bunu gerçekleştiremediği veya daha iyi yaşam şartlarını keşfettiği an oralara gitmeyi, gittiği anda da yeni keşfettiği veya bulduğu yerlerde kendinden başka, insan dahil bütün canlıları menfaati doğrultusunda öldürmekten hatta soyunu kurutmaktan çekinmemiştir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere, insan diğer bir mücadelesini, mevcudunun bulunduğu yaşam alanını (ekümenlik alanı) korumak ve muhafaza etmek için yapmıştır.

Bugün yaşadığımız dünyanın durumunu açıklayabilmek için geriye dönük insan hayatının her evresini iyi incelemek gerekir. Binlerce yıllık geçmişi olan insanoğlunun gerçekleştirdiği tüm davranışlarını ve düşüncelerini bir kitaba yazmayı bırakın; her yıl için bir sayfa özet çıkarsak dahi on binlerce sayfalık ve yüzlerce ciltlik bir eser ortaya koymak gerekir. Bu hem anlatan, hem de anlamaya çalışan yazar ve okur için imkansızdır.

Bazen çok büyük bir gelişme olarak gördüğümüz olayların, iyi incelendiği zaman küçük bir ayrıntı olduğunu gördüğümüzde öncelikle inanamaz, çeşitli yollarla inkâra yeltenir ve sonunda üzülerek kabulleniriz. İnsanın bireyselliğinden başlayarak, toplum içindeki tüm görevlerinde ve davranışlarında üzerine düşen, bilmesi gereken şeyler önemli olmaktan ziyade hayatidir. Yaşamını ve varlığını sürdürebilmesi için gerekli gerçek pek çok bilgi, kitapların içinde ve satırların arasında saklıdır. Çok ufak ayrıntıları büyük bir teori gibi ortaya sunan, bireyin ve kamuoyunun aklını ve zamanını komplo teorileri ile meşgul eden birtakım kişi ve kamuoyu yaratıcıları ülkemizin daha yaşanabilir, güçlü ve müreffeh hale gelmesini geciktirmektedir. İmkân ölçüsünde olabildiği kadar hızlı bir şekilde gerçeği öğrenmek, ülke insanımızın bilgi kirlenmesini ve ülkeye hizmetinin yavaşlatılmasının önüne geçer. Bu çalışmalar hedefimize daha önce gitmemizi sağlar.

Sağlıklı akli melekeleri yerinde olan her insan kendi filminin başrol aktörüdür. Bazen fabrika işçisi rolünde görev alan ünlü bir baş rol oyuncusu, rol icabı günlük yevmiye ile çalışan fabrikatör rolündeki figürandan hakaret işitebilir yada emir alabilir veya taksi şoförü rolündeki yine ünlü bir başrol oyuncusu, zengin bir iş adamı rolü verilmiş figüranın kaprisini çekiyormuş gibi görünebilir.

Yaşadığı coğrafya üzerinde hiçbir zaman figüranlık yapmamış bir devletin çocuklarıyız. Zaman zaman yaşanan sıkıntılar veya geçici buhranlar dahi bizi dünya üzerindeki başrolümüzden alıkoyamamıştır. Tüm dünya ülkelerinde ve sistemlerinde olduğu gibi bizde de yönetimden, ait olduğu ülkeden ve coğrafyadan gayri memnun olanlar çıkabilir. En müreffeh ülkelerde dahi intihar vakalarının yükseldiği, ailenin ortadan kaybolduğu, çeşitli madde bağımlılığı ve fuhuşun arttığı görülmektedir. Pek çok ülke insanı için örnek gösterilen coğrafyalar, devletler ve sistemlerde dahi sorunlar bulunmaktadır. Şüphesiz ki ülkemiz içinde pek çok eleştiri ve sitem hakkımızdır fakat bazılarının yaptığı gibi psikiyatrik tedaviye ihtiyaç duyacağı izlenimi verecek şekilde ülkemizi eleştirmek ve sevmemek alçaklıktır. Unutulmamalıdır kİ Türkiye Cumhuriyeti kendi filminin başrol aktörüdür. Eksikliklere rağmen başarısı devam edecektir

Yaşadığımız ülkenin öğretmen sayısı kadar veya güzel ülkemin öğrenci sayısı kadar nüfusu olan, bir kenara sıkışmış küçük ağırlık ülkeleri ile ülkemiz hiçbir şekilde kıyaslanamaz. 36-42 kuzey paralelleri, 26-45 doğu meridyenleri arasında kurulmuş olan güzel memleketimin karşılaştırılması ancak kendi konumunda olan bir diğer ülke ile yapılabilir. Bu kitabın okunması süresince elimizin altında dünya fiziki ve siyasi atlası bulundurmamız ve karşılaştırma yapılarak okumamız gereken bir çalışma hazırladık. Dünya tarihini ve coğrafyasını incelediğimiz zaman diğer devletlerin ve coğrafyaların, Türkiye Cumhuriyeti devleti ile karşılaştırılamayacağı, hatta mukayese dahi edilemeyeceği görülecektir. Türkiye Cumhuriyetinin kendisini kıyaslayabilecek hiçbir coğrafya ve ülke yoktur.

Ülkeler, coğrafyaları üzerinde vardır. Ülkeleri karşılaştırırken, mukayese ederken coğrafyaları göz önünde bulundurmak zorundayız. Ülkenin iç politikası dış politikası ve her şeyden önemlisi kültürü ve ekonomisi coğrafyası ile incelenerek anlaşılabilir. İnsanlık tarih filde yapılan savaşların tamamına yakını, topraklar yani coğrafyalar için yapılmıştır. Sürdürülebilir yaşam, kültür ve medeniyet sürdürülebilirliği olan coğrafyalarla mümkündür. İnsan, ait olduğu milletin devamını sağlamak için her zaman teyakkuzda ve donanımlı olmalıdır.

Nüfus, coğrafya mücadelelerinin en önemli aracıdır. Öncelikli hedef olabildiği kadar geniş, verimli ve faydalı bir araziye sahip olmak ve bu alanı kontrol edebilmektir. Coğrafyalar insan ile kontrol edilebilir. Coğrafya ilminin ve coğrafya savaşlarının nihai hedefi aslında nüfus savaşlarıdır. Dünya üzerinde bazı bölgeler insan yaşamını kolaylaştırıcı, bazı bölgeleri ise zorlaştırıcıdır. Bazı bölgelerin diğer bölgelerden olan üstünlüğü, o bölgeler için daha kanlı ve durmak bilmez savaşlara sebep olmuştur. Dünya üzerinde devam eden savaşların ve gerilimlerin en önemli sebebi ilgili coğrafyanın verimli ve ekonomik olmasıdır. Sağlıklı, eğitimli, meslek sahibi ve her yönü ile donanımlı nüfus, bir ülkenin en büyük gücüdür. Tarih içerisinde görüleceği üzere nüfusu az ve cılız olan bazı medeniyetlerin çok önemli ilişmeler sağlayıp ” eserler bırakmasına rağmen kaybolup gittiği görülmektedir. Pek çok hizmeti için kendi nüfusunu çoğaltıp kullanmak yerine dışarıdan köleleştirerek veya taşıma yoluyla nüfus getiren medeniyetler, vatandaşlığını dahi vermediği insanların hizmetine girmiştir. Coğrafyayı ve üzerinde bulunduğu ülkeyi ayakta tutan en önemli unsur donanımlı bir nüfustur. Nüfus her yönüyle ve ilişki kurduğu her başlık ve kesim ile ayrı ayrı incelenmeli ve değerlendirilmelidir. Gerçek stratejik bilgiler, nüfus bilgileridir.

Coğrafya, savaşmak içindir. İnsan varlığını coğrafya ve onu paylaştığı ve paylaşamadığı diğer canlılar ile yaptığı amansız savaştan başarısı oranında birikim sağlar, kültür yaratır; bugünü ve yarını için sürdürülebilir politikalar üretebilir. İnsan ve doğa arasındaki mücadele çeşitli şekillerde devam eder, insanın bu mücadeleden galip çıkması sürdürülebilir politikalar üretmesine ve geliştirmesine bağlıdır. Bu politikalar coğrafya çerçevesinde yapılır.

Ehlileştirdiğimiz veya kontrol ettiğimiz sadece hayvanlar değildir. Bitkileri, imkânlarımız ölçüsünde havayı, suyu ve doğa olaylarını kontrol edebildiğimiz oranda hayatta kalırız. İnsanların diğer canlılar ve toplumlardan gelişkin olmasının sebebi, coğrafyasıyla yaptığı mücadeledeki başarısından geçer.

İnsanın yaşamını kolaylaştıran her şeye, teknoloji diyoruz. Sürekli bir şekilde gelişen teknoloji, insana yaşadığı coğrafyayı kullanmasında çok büyük faydalar sağlamaktadır. Kontrol edilebilen dere yatakları, aşılmaz denilen okyanusları aşan gemiler, makineli tarım vasıtasıyla artan üretim, kontrol edilebilir hale gelen; teşhis ve tedavisi yapılmış pek çok hastalık, yeri geldiğinde akıl almaz boyutlara ulaşan iletişim ve haberleşme teknolojilerini kullanan insan topluluklarının oluşturduğu devletler, dünya üzerinde hâkimiyet kurmuşlardır.

Bir teknoloji güvenliği ve “kontrol edilebilirliği sağlanabilir olduğu oranda arz edilir. Kontrol edilemeyen güvenliği sağlanamayan güç, güç değildir”. Güvenliği sağlayanların izin verdiği ölçüde ve oranda teknoloji halka arz edilebilir.

Dünya oluşumu ile yaşama kolaylık ve üstünlük veren bazı coğrafi bölgelerde yaşayan toplumlar, teknoloji sayesinde yeraltı ve yerüstü özelliklerini de iyi kullanılır ve kontrol ederse dünya hâkimiyeti üzerinde büyük avantajlar sağlar.

İnsanlığın başlangıcından itibaren yapılan bütün mücadelelerin, savaşların, barışların, anlaşmaların ve anlaşmazlıkların sebebi; avantaj sağlayan coğrafi üstünlüğe sahip bölgelerin ele geçirilmesi, kontrol edilmesi ve denetlenmesi mücadelesidir.

İhtiyaç duyulan stratejiler doğrultusunda teknoloji geliştiren devletler, kontrol edilemeyen teknoloji karşısında stratejilerini değiştirmek zorunda kalmışlardır. İnsan geliştirdiği her teknolojiden sonra doğayı biraz daha anlayabiliyor, kontrol edebilmeye çalışıyor. Yüzyıllardan bu yana insan davranışlarını, faaliyetlerini ve hedeflerini incelediğimiz zaman ya insanın coğrafyayı ya da coğrafyanın insanı etkilediğini görürüz.

Yaşadığımız, ait olduğumuz ve uğruna kanlı savaşlar yaptığımız toprak parçasıyla çeşitli şekillerde bütünleşebiliyoruz. Bir topluluğun gelenek ve görenekleri veya şu ana kadarki tüm birikimi kültür olarak adlandırılmaktadır. İnsan topluluklarının farklı coğrafyalarda, farklı kültürler oluşturduğu muhakkaktır.

Devletler halkı ve coğrafyası ile vardır. Güçlü halkı ve coğrafyası ile devlet diğer devletler ile yaptığı anlaşmalarla varlığını tescil ettirir. Mevcut rejimini meşru kılar.

Bir ülke insanının, devleti ile olan bağına, vatandaşlık denir. Bu bağ, kanun ile düzenlenir. Vatandaşlık kanunları ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Farklı coğrafyalarda farklı vatandaşlık kanunlarının olması, bazı coğrafyalara üstünlük ve avantaj sağlamaktadır.

Rakibi ve düşmanı tanımak, öncelikle kendinden olanı tanımak, bilmekten geçer. Tabiiyetinde bulunan vatandaşını, sistemi ile ilişkilendiren devletler, mevcudiyetini koruma ve geliştirmede en önemli adımı atmış olur. Vatandaşlık kayıtlarını düzgün ve anlaşılabilir, yeri geldiğinde, gizlilik esasında tutulması gerekir. Çok sevdiğim ülkemin, nüfus cüzdanlarının bir yerde unutulduğu zaman, kapı camlarına asılması, müracaat duvarlarına dizilmesi, hatta halk ekmek büfeleri ve otobüs bileti satılan yerlerde sahibinin aranması, ülkenin onurunu kırmakta ve yüreğimi sızlatmaktadır. En küçük şirketlerin, kuruluşların dahi, giriş kartlarının arkasında, başka bir yerde bulunması durumunda iade adresinin verilmesine rağmen, kişinin devleti ile en büyük ilişkisini kuran nüfus cüzdanının sahipsiz kalması çok üzüntü vericidir. Vatandaşın ait olduğu ülkenin sınırları içerisinde yeri geldiğinde sınırları dışında rahat dolaşabilmesi ve yerleşmesi o ülkenin gücünü gösterir.

Kişi ve kişi ile ilgili tüm kayıtlar (Nüfus kâğıdı, pasaport, eğitim, sağlık durumu… vb) her bir birey için ayrı dünya ölçüsüdür. Toplum hareketleri incelenirken, toplumu oluşturan bireyler hakkındaki verilerin güncel ve doğru olması, o toplum ve ülke ile ilgili analizlerin sağlıklı yapılmasını kolaylaştırır. İşte bu analizlerle elde edilecek bilgiler gerçek stratejilerdir

Bu stratejik analizlerden elde edilen bilgilerin toplumsal şablonlar oluştururken göz önünde bulundurulması gerekir. Yanlış toplumsal değerlendirmeler, uygulanabilirliği imkânsız şablonlar ortaya çıkarmaktadır. İşte şablona sığmayanlar bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Göç olgusu insanlık tarihiyle özdeştir, savaşlar ile üstünlüğü olan bölgelerin ele geçirilmesinin imkânsızlaştığı günümüzde daha iyi yaşam şartları olan bölgelere, ülke içi ve dışı sürekli yaşam için yapılan yer değiştirmelere, göç denir. Bugün ülkemizde, coğrafya, hala nedeni bilinmeyen bir şekilde ve ısrarla göz ardı edilmekte ve coğrafya ve coğrafyanın önemli etki ve katkıları bilim, siyaset, ekonomi ve sosyokültürel alandaki katkıları ikinci plana atılmakta ve dikkate alınmamaktadır.

Savaş meydanlarında silah, anlaşma masalarında kalem ile sahipliği tescillenmiş bölgelere mağlup ettiklerinin yandaşları tarafından çeşitli yollarla doldurulması, coğrafi üstünlüğü olan devlet düzenleri tarafından tedirginlikle karşılanmaktadır.

Bugün dünya konjonktüründeki göç hareketleri ile olası göç hareketleri, coğrafî üstünlükler mücadelesiyle şekillenen dünya sisteminin siyasal yelpazesini sarsabilecek boyuttadır.

Kendinden olanı tanımak ve bilmek insanın doğasındadır. Çoğalan nüfus ile görevi fazlalaşan devlet, asıl gücü olan insanın kaydını tutabildiği, onu iyi coğrafyalara yerleştirip koruyabildiği, başka ülke insanlarıyla itilaflarında arkasında durup hak ve menfaatini savunabildiği oranda güçlüdür. Bir devletin ve onun sisteminin güvenliği, güvenliği sağlayan güçler tarafından sağlanabilir. Güvenliği sağlayanlar silahlı veya silahsız kuvvetler olabilir. Kendinden olanı, olmayanı ayırt edecek sağlıklı vatandaşlık kayıtları, yeri geldiğinde bir topçu taburundan daha etkilidir.

Bugün yaşadığımız anın değerlendirmesini yaparken bilgileri getiren iletişim organları (kamuoyu yaratanlar) arasındaki çelişkiyi görünce, geçmişte olan olayların yazımı ve aktarılması konusu kafaları kurcalar. Kişiyi, toplum haline getiren, toplumu ülkesi ve dünya içinde bir yere oturtmaya çalışan ve kamuoyu yaratan iletişim – görsel ve yazılı medya – ne hikmetse bazen bulunduğu, ait olduğu toplumu aydınlatma değil de karartma yapıyormuş gibi geliyor. Yada aydınlığı da kendi tarafından kontrol edip, perdede Hacivat ile Karagöz oynatıyor. İnsanlığın varoluşundan itibaren en büyük sorunu, çarpıtılmış bilgi ve enformasyonla uğraşmasıdır. Günümüzde görsel ve yazılı iletişimin ilk hakimi, fînans ve libor hesaplarıdır. Basın ve iletişim özgürlüğü, yazıdan veya seyredilmek üzere hazırlanan programlardan daha çok matbaa makinesine, kağıda, mürekkebe ve frekans hatlarına sahip olmaktan geçer. Basın ve yayın özgürlüğü demek matbaa makinesinin, kağıdın, mürekkebin ve frekans hatlarının özgürlüğüdür. Yani kamuoyu yaratanların elinde bulunan bu araçlar kamuoyu özgürlüğünü de kendileri belirlemektedir.

Okunacak onlarca kitap varken, neden bu kitabın yazıldığı konusuna gelince; dünyanın ve ülkenin kafasının karışık olduğu bir dönemde cevabı aranması bir kenara, sorulması dahi akla gelmeyen ve getirilemeyen sorulara doğru bir şekilde cevap vermek; teknoloji, bilgi ve kamuoyu kirliliğinin arasında temiz bir eser bırakmak içindir.

Sh: 15-21

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

ŞABLONA SIĞMAYAN COĞRAFYANIN SIRLARI


“Dünyada coğrafya bilgisine sahip olan tek millet İngilizlerdir. Amerikalılar, İngilizlerin öğrettiği kadar bilirler. Bizim Türkler ise en cahili olanlar arasındadır.  Türk siyaset adamları ise coğrafyayı hiç bilmezler”. İlber ORTAYLI (TV Sohbetinden)

DÜNYA DÜZENİ

Kendimize ve ait olduğumuz topluma karşı sorumluluğumuzu çok iyi bilmeliyiz. Dünya adını verdiğimiz gezegenin neresinde ne olup bittiğini öğrenmek ve edindiğimiz bilgileri bizim gibi düşünen insanlarla paylaşmak, “yeri geldiğinde düşünmeyen, düşünemeyen, ama bizden olduğu için onların yerine de düşünmek zorunda olduğumuz vatandaşlar” için bilgilenmemiz ve bilgi paylaşımı yapmamız gerekir. Ancak bu bilgiler doğru analizler ışığında yol alırsa bizi anlamlı bir sonuca götürebilirler.

Var olduğundan bu yana, insanoğlu, bir ‘dünya düzeni’dir tutturmuş gidiyor. Peki, nedir bu dünya düzeni. Bazen bunun adına “Yeni Dünya Düzeni” diyoruz, bazen de “Büyük Ortadoğu Projesi”. Coğrafi, ekonomik, kültürel, siyasal-sosyal özelliklerin çakışmasından oluşan bu düzenler veya organizasyonlar her dönem farklı karakterlerde dünya sahnesinde rol almıştır. Avrupa Birliği, Afrika Birliği, G-8, D-8, EFTA, NAFTA, Şanghay organizasyonu gibi uluslararası kuruluşlar bugünün dünya düzeninde en önemli etkenlerdir. Bu kuruluşların ne gibi etkilerinin olacağını kestirebilmek için bu düzenin doğasını bütün boyutlarıyla ele almak gerekir. Dolayısıyla Dünya Düzeni üzerinde söz söyleyebilecek, fikir yürütebilecek bir kimsenin mutlak kir suretle dünyayı iyi tanıması ve bilmesi gerekmektedir.

Dünya Düzeni esasta iki evrenin üzerine oturur. Bunlardan birincisi coğrafi evre, İkincisi ise insan evresidir. Coğrafi sistem kendi başına bir sistem oluşturmasının yanında insanı da kapsar. Bu yüzden her iki evre de iç içedir. Her iki evre de birbirini etkileme kapasitesine sahiptir. Ayırım çizgisi net olmamakla beraber, birbirlerini etkileme güçlerini iyi anlamak açısından, her iki evreyi ayrı ayrı inceleyebiliriz.

Dünya Düzeni’ni yerleştirdiğimiz bu iki evreden birincisi olan coğrafyaya be bölümde değinmeye çalışacağız. Dünya Düzeni’nin işleyişini ortaya koymak bakımından coğrafyayı bilmek son derece önemlidir. Ancak coğrafyaya dair söz konusu bilgileri verirken, önceliğimiz; bilinenleri hatırlatmaktan ziyade, Dünya düzeni içindeki önemli işlevlerini açığa çıkartıp vurgulamak istiyoruz. Bu bölümde söz konusu bilgi dağarcığında önemli olduğunu düşündüğümüz; coğrafyanın temel olarak ne anlama geldiğini ortaya koymak, coğrafya-insan ilişkisini betimlemek, Dünya’nın içinde bulunduğu Güneş Sistemini, evren yapısını ortaya koymak,  Yer’in iç yapısını, Jeomorfolojinin konularını aktarmak, rüzgarlar, okyanuslar ile bunların akıntıları, atmosfer nemi ve toprak olmak üzere coğrafyanın genel konularına değinmek yani Dünya Düzeni’nin coğrafi açıdan fotoğrafını ortaya koymak olacaktır.

Dünya üzerinde herhangi bir konuda söz söyleyebilmek, karar alıp uygulamak için bırakın idarecileri, yöneticileri, siyaset ve siyaset mühendisliği konularında görev almış kişileri, yaşanan her alanda her vatandaşın dünya ve coğrafya ile ilgili bilgilere sahip olması gerekir.

Şu ana kadar yaptığım araştırmada; bahsedeceğim bilgileri kısa bir şekilde derleyen, anlamlı ve anlaşılır bir bütün içerisinde veren herhangi bir esere rastlamadım. Okuyacağınız bir takım bilgiler daha önce okuduğunuzu ve bildiğiniz konular olabilir. Ancak anlatmak istediğim konunun daha anlaşılabilir olması için bunları tekrar etmekte fayda görüyorum. Bazı bilgilerin üzerinde durup, geniş açıklamalar yapmam, bazılarında ise sadece başlıklarla açıklayıp, yalnızca tanımını vermem ilgili konuların önemli veya önemsiz olduğunu göstermez. Bunları bir bütünün parçası olarak kabul etmelisiniz.

Coğrafya ile insanı ve insanın tüm davranışlarını ilişkilendirip, bunun iç ve dış göç ile uluslararası insan kaçakçılığındaki önemini vurguladığım bu çalışmadaki amaç; Türkiye Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu coğrafyanın önemi ve Türkiyesiz bir dünya düzeninin olamayacağıdır.

Gelin bu dünya düzeni neymiş birlikte bir bakalım.

A- COĞRAFYA NEDİR?

Coğrafyanın temel konularıyla ilgili bilgiler aktarmamızın önemli gerekçelerinden biri ; özellikle ülkemiz için söz konusu edilen stratejik, jeo- stratejik, jeopolitik pozisyonun her ne hikmetse ne tür bir coğrafi üstünlüğü getirdiğinin bu güne kadar açıklanmamış olması ya da açıklanmasından kaçınılmış olmasıdır. Üstünde bulunduğumuz ülkenin Dünya Düzeni’nin neresinde olduğunu bilmek, onun coğrafi önemini kavramakla başlar.

Yeryüzünde görülen bütün toplumların genel yapısı dört temel başlık altında toplanabilir. Bunlardan birincisini, habitat (arazi üzerinde yaşayan toplumun yapısı) oluşturur. İkincisi bölgesel ve küresel ilişkileri ( komşu ülkelere yakınlığı, ekonomik ve askeri gücü ve bunun sonucunda ortaya çıkan stratejik çizgisi), üçüncüsü halkın kendisi (etnik yapısı, yaşam şekilleri ve koşulları) ve son olarak tarihsel mirası (önyargıları, sembolleri, gelenekleri ve kanunları) belirler. Ama bunların ortaya çıkmasındaki temel belirleyici coğrafyadır.

Coğrafya terimi, birleşik bir terimdir ve iki kavramın birleştirilmesi yoluyla oluşturulmuştur. Bunlar, Grekçe (eski Yunanca) kökenli ge’ ve graphe kavramları olup, ge’ (je veya jeo) yer (yeryüzü, Dünya, yerküre), graphe(graphein) ise, tasvir (yazı ve şekille anlatmak) anlamlarına gelir. Bu kavramların birleştirilmesinden, coğrafya ilmi adının özgün yazılış biçimi olan, gegraphe (geographe) terimi ortaya çıkmıştır. Terim; geographein, geographicaveya jeographica gibi imlalarla da değişik kaynaklarda yer alır. Hemen her dilde bu ilmin adı, az çok birbirine benzer biçimde yazılır. Bu yazılış biçimi, yani imladaki benzerlik, aynı dilden (Grekçe) Dünya dillerine girdiğinin açık bir kanıtıdır. Benzerlikte esas rolü, gegraphe teriminin çok az değiştirilmiş oluşu oynamıştır. Aynı şekilde, coğrafya ilmi ile ilgili bütün her şey anlamına gelen coğrafi sıfatı ve coğrafya ilmi araştırmaları yapan kimse ya da coğrafya ilmini kendine meslek edinmiş meslek elemanı anlamına gelen coğrafyacı terimi de, değişik dillerde, temelde benzer bir imla ile yazılırlar.[1]

Richard Harstshome’a göre coğrafya, mekansal farklılıkları ve bunların nedenlerini araştıran bilim dalıdır.[2]

Uygulanabilirlik, doğruluk ve kesinlik gibi nitelikleri olan yöntemli (metodlu) ve sistemli bilgiler topluluğu, bilim ya da ilim diye tanımlanır. Coğrafya ilmi de, bu tür yöntemli ve sistemli bilimlerden biri olup, uzun bir geçmişi bulunan, köklü (yerleşmiş, çok iyi tanınan) bilimler arasında yerini almıştır.

Coğrafya teriminin, ilk kez Eskiçağ’da M.Ö. III. yüzyıl başlarında, gegraphe ya da geographein biçiminde, eski Mısır’ın İskenderiye kentinde yaşamış olan Eratosthenes (M.Ö. 275-195) tarafından kullanıldığı kabul edilir. Daha çok bir coğrafyacı, aynı zamanda da düşünür (filozof) ve matematikçi olduğu sanılan bu düşünür ve gözlemci, İskenderiye Coğrafya Ekolü’nün de kurucusudur. Bugünkü bilgilerimize göre coğrafya terimi, ilk kez bu düşünür tarafından söz konusu eserde kullanılmıştır. Bu tarihten dolayı coğrafya ilmi için, felsefe ilimleri ile birlikte, tarihi en eski bilimidir diyebiliriz.[3]

B- COĞRAFYANIN ÖNEMİ

Coğrafya sadece coğrafyacıları ilgilendirmiyor, tam tersine bütün vatandaşları ilgilendiriyor. Öğretmenlerin coğrafyası olan bu pedagojik söylem, medyanın oyunlarını sergilediği oranda sıkıcı görünmekte ve herkesin gözünde coğrafyanın, iktidar sahipleri için korkunç bir güç aracı olduğunu saklamaktadır. Zira öncelikle coğrafya, savaş yapmaya yarar, iler bilim için kuramsal önkoşullar sorunu ortaya atılmalıdır; bilimsel süreç bir tarihe bağlıdır ve bir yandan ideolojilerle ilişkileri içinde, öte yandan uygulama ya da iktidar olarak düşünülmelidir. Coğrafya önce savaş yapmaya yarar sözü, sadece “askeri harekata yarar” anlamına gelmez; şu ya da bu düşmana açılması gereken savaş olasılığına karşı değil, aynı zamanda devlet örgütünün, üstünde güç kullandığı insanları daha iyi denetlemek amacıyla, bölgeleri düzenlemesine yarar. Coğrafya, önce siyasi ve askeri uygulamalar için stratejik bir bilgidir ve ilk anda karışık, çok çeşitli bilgilerin bir araya gelmesini gerektiren de bu uygulamalardır. Bilgi için, bilginin parçalara ayrılması gerçeğinin dışına çıkmazsa, bu bilgilerin varlık nedenleri ve önemleri kavranamaz.[4] Coğrafyanın savaş arenası olma özelliği, her tarihi dönemin karakterinden dolayı farklı nitelikler almasına neden olmuştur.

Sun Tzu, şematik bir hal alan coğrafyayı, askeri hareket sahası olarak kabul eder. Ona göre, arazinin yapısı, muharebede en büyük yardımcıdır. Bu yüzden zafere ulaşmak için düşmanın durumunu tahmin etmek, mesafeleri ve arazinin zorluk derecesini hesaplamak üstün bir generalde olması gereken niteliklerdir. Bütün bu faktörleri bilerek savaşan biri doğal olarak kazanacaktır; bunları bilmeyen de kuşkusuz yenilecektir[5] diyen Tzu, taktiksel olarak coğrafyanın birliklerin konuşlandırılmasında stratejik olarak önemli olduğunu vurgulamıştır.

Öte yandan, yeni savaş yöntemlerinin kullanımı, “coğrafi unsur”ların, insan ve “doğal çevre” arasındaki ilişkilerin çok kesin şekilde incelenmesini gerektirir. Çünkü tam anlamıyla bir bölgeyi yaşanmaz hale getirmek ya da bir soykırımı başlatmak için insanı ve “doğal çevre” yi yok etmek veya değiştirmek söz konusudur. Vietnam Savaşı, coğrafyanın top-yekün bir savaş yapmaya yaradığını en iyi şekilde göstermiştir. En ünlü ve dramatik örneklerden biri, 1965, 1966, 1967 ve özellikle 1972’de, Kuzey Vietnam’ın son derece kalabalık ovalarını koruyan bentler ağını sistemli olarak yok etme planı ile uygulanmıştır. Bu bentlerden akan debisi yüksek ırmaklar, vadiler yerine alüvyonlarının oluşturduğu yığıntılara, setlere yönelmişlerdi. Gerçekten yaşamsal önem taşıyan bu bentler, yoğun, doğrudan ve açıkça bombalanamazdı; çünkü uluslararası kamuoyu, orada bir soykırım suçu işlendiğinin kanıtını bulabilirdi. Şu halde, belirli ve ölçülü şekilde, dağlarla çevrili bu küçük ovalarda yaşayan on beş milyon kadar insanın korunduğu başlıca bölgelerde, bu bentler ağına saldırmak gerekiyordu. Bentlerin, su baskınının en yıkıcı sonuçlara yol açacağı yerlerde parçalanması gerekiyordu.[6] Zira, coğrafi koşullar stratejinin gözü gibidir ve coğrafya strateji geliştirmenin en temel bilgisidir. Bu yüzden gerçekte amaç, yalnız siyasi ve askeri sonuçlara ulaşmak için bitki örtüsünü yok etmek, toprağın fiziki yapısını değiştirmek, kasten yeni erozyonlar yaratmak, sulu tabakaların derinliğini değiştirmek üzere birtakım lıidrografık ağları alt üst etmek, (kuyuları ve çeltik tarlalarını kurutmak için) bentleri yıkmak değildi. Çeşitli yollarla, “stratejik köycükler” de toplanma ve zorunlu kentleşme siyaseti uygulanarak nüfus dağılımını kökten değiştirmek söz konusuydu. Bu yıkıcı hareketler, yalnız, günün teknolojik ve sanayi savaşı tarafından belirli hedefler üstünde kullanılan yıkım yöntemlerinin büyüklüğünden kaynaklanan istem dışı bir sonuç değildir. Bunlar aynı zamanda, bilimsel şekilde düzenlenmiş, bilinçli ve çok dikkatli hazırlanmış bir stratejinin sonucudur.

Çin-Hindi Savaşı, savaş ve coğrafya tarihinde yeni bir aşamayı dile getirir. İlk kez hem “fiziki” hem “beşeri” bakımından coğrafi ortamı değiştirme ve yıkma yöntemleri, on milyonlarca insanın yaşamı için gerekli coğrafi koşulları ortadan kaldırmak için kullanıldı.

Vietnam savaşı, Uluslararası pek çok soruna sebep olan Asya halklarının özellikle Amerika, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelere göç etmesini uzun süre durdurmuştur. Savaşa bu açıdan bakıldığı zaman çok çarpıcı gerçekler ortaya çıkacaktır.

Diğer önemli bir örnek Kamboçya’da yaşananlardır. Kamboçya’da silahlı çatışma ile iktidara gelen Pol Pot, ilk iş olarak deniz kenarlarında veya denize yakın alanlarda bulunan halkı denizden daha iç kesimlere göndermek için zorlamış; gitmeyenleri İse öldürmüştür. Pol Potun yaptığı vahşet Vietnam vahşetinde olduğu gibi Asyalıların gelişmiş ülkelere göç etmesini yavaşlatmış insanları yaşam alanlarından uzaklaştırılarak gerçek anlamda bir soykırım yaratmıştır. Göçü yavaşlatması Dünya Düzeni’nde coğrafi üstünlüklerini korumak isteyenler için son derece stratejik bir başarıdır. İlerleyen bölümlerde göç konusuna geldiğimizde, bu konuya ayrıntılı olarak değineceğiz. Burada vurgulanmaya çalıştığım nokta, coğrafyanın ne maksatla kullanılabileceğini berrak bir şekilde göstermektir.

Uzun yıllar Türk solunun devrimci çizgisinde yer almış, hatta meslek olarak da “Ben devrimci oldum. Mesleğim de devrimcilik” diyen gazeteci- yazar Hasan Cemal, kitabının bir bölümünde aynen şunları yazıyor:

“Günlüğündeki şu nota bak: “Doğan Bey, arada bir ‘Hasan, devrimci şiddet, devlet terörü neymiş, biz iktidara geldiğimizde görürsün! ’ derdi. Öfkeli ya da çakırkeyif olduğu anlarda… ”

Bu notu, Doğan Bey ‘in gençlik yıllarını geçirdiği ve sevdiği Paris ’te düşmüşüm günlüğüme. Cafe Flöre, 21 Mart 1993. Doğan Bey’in ölümünden on yıl sonra…

Kargacık burgacık bir yazı. Sayfanın bir köşesinde “Bu tepki, bu nefret niçin?” diye bir cümlem var. Tıpkı Doğan Bey gibi, 1950’li yıllarda Paris’ten geçen bazı “Üçüncü Dünya’’ devrimcilerinin, komünistlerinin isimleri okunuyor: Ho Chi Minh, Pol Pot, Frantz Fanon

Pol Pot isminin yanından bir çıkma yapmışım: Killing FieldsÖlüm Tarlaları isimli filmin İngilizcesi. Kafatasları ve kemiklerle dolu o tarlaların korkunç görüntüsü…

1970’lerin Kamboçyası’nda, “Marksizm-Leninizm” adına, “devrim ” adına bir, bir buçuk milyon insanı katletmişti Pol Pot ’un Kızıl Kmerleri. Aydınları, doktorları, avukatları, öğretmenleri, rahipleri, devlet memurlarını, öğrencileri göz kırpmadan öldürmüşlerdi. Yeni bir toplum, yeni bir insan yaratmak için… Kendi ülkesinin insanlarını soykırımdan geçirmişti Pol Pot…

Hatırladın mı? 1970’lerde Ölüm Tarlaları’nın ilk haberleri fotoğraflarıyla birlikte Batı basınında patladığı zaman, Türk solunun bazı kesimleri buna inanmak istememişti. Katliamları Amerikan emperyalizminin, CIA’nın uydurması, dezenformasyonu olarak nitelemişlerdi. O zamanlar çalıştığın Cumhuriyet gazetesinde de kimileri bu kafadaydı. Hatta Cumhuriyet o tarihte bu olayı manşetlere çıkarmamıştı.[7]

“Aslında önemli olan, unutulmaması gereken noktalardan biri, Pol Pot’un tahsilini 1950’li yılların başında Fransa’da yapmış olmasıdır.

Evet!

Aydınlanma çağı ’nın, ilk üniversitenin, insan hakları ve kutsal demokrasinin ülkesi Fransa ‘nın Pol Pot ‘u da üretmiş olduğu, asla ve asla unutulmamalıdır. Acaba tarihin ve bilimin hangi cilvesinden dolayı?

Sürekli hatırlatılması gereken bir gerçek var ortada. Pol Pot ’un kafasını donatacak fikirler gerekmişti. Bu fikirler de büyük çapta bize aitti. Böylesine korkunç bir soykırım, belli bir ideolojinin çoğaltıcı etkisi olmaksızın gerçekleşemezdi. Ve bu ideoloji Batı ’nın bir yönünü bir şekilde yansıtmaktaydı. ” [8]

“Coğrafi savaş”, bölgelere göre farklı yöntemlerle bütün ülkelere uygulanabilir.[9] Bu önermenin farkında olan günümüzün gelişmiş ve Dünya Düzeni’nde söz sahibi ülkelerin idarecilerinin hemen hepsinin çok iyi coğrafya bilgisi vardır. Ülke idaresinde görev alan görevlilerin hatta ülke ve dünya meselelerine ilgi duyan herkesin çok iyi coğrafya bilgisinin olması gerekir ve bu bilge pratikte iyi kullanılabilmelidir. Ancak bunu ülkemiz için söylemek ne yazık ki pek mümkün değildir.

Kurmaylar ve subaylar coğrafyası, hiç de azımsanmayacak sayıda uzman personelle, önemli araçlarla, kanıtları ve yöntemleriyle, saygınlığını yitirmeden ölçülü olarak varlığını koruyor; çağlardan beri korkunç bir iktidar aracı olmayı sürdürüyor. Harita betimlemeleriyle, yeryüzü alanı ve devletin farklı uygulamalarındaki ilişkileri kapsamında düşünülen çok değişik bilgiler bütünü; yönetici azınlık tarafından açıkça stratejik bağlamda toplanmış bir bilgiyi oluşturur. Bu bilgi, iktidar aracı olarak kullanılır. Taktik ve stratejilerini haritalarına göre belirleyen subaylar coğrafyasının alanını; eyaletler, iller, ilçeler olarak biçimlendiren devlet yöneticilerinin coğrafyasına; sömürge fethini ve “değerlendirme”yi hazırlayan kaşiflerin (genellikle subayların) coğrafyasına; bölgesel, ulusal ve uluslararası alandaki yatırımlarının yerini kararlaştırılan büyük firmalarla büyük banka yöneticilerinin coğrafyası da katılır. Askeri, siyasi, mali uygulamalara sıkı sıkıya bağlı bu farklı coğrafya incelemeleri, ordu yöneticilerinden büyük kapitalist örgütlerin yöneticilerine kadar “kurmaylar coğrafyası”nı oluşturur. Ama, iktidar aracı olarak kullanmayanların, kurmaylar coğrafyasından hemen hemen hiç haberi yoktur.[10]

Jeopolitiğin “kurucusu” olarak geniş bir üne sahip olan Sir Halford Mackinder Emperyalist bir İngiliz düşünürü olarak parlamento üyeliği de yapmıştı. Mackinder “ulusal yeteneği” savunuyordu, ancak onun düşüncesindeki “ulus” Britanya’nın çok büyük sayıdaki sömürgelerinden faydalanabilecek, beyaz Anglo-Sakson hakimiyetini sürdürebilecek ve imparatorluktaki “ikinci sınıf ırkları” ve ülkeleri zapt edebilecek yetenekte olan beyaz İngiliz centilmenlerinden oluşuyordu. Mackinder, Coğrafya bilim dalını İngiliz İmparatorluğu’nu modernleştirmeye yönelik geniş kapsamlı tasarısının bir parçası olarak görüyordu.

Coğrafya, İngiliz okul çocuklarına “imparator gibi düşünmeyi” öğretmek için kullanılması gereken bir bilim dalıydı. [11]

Mackinder’in esasen yerleştirmeye çalıştığı tasavvur etme, harita yapma, çizim, tanımlama teknikleri, tüccarlık, sömürge yöneticiliği ve devlet adamlığı gibi “iş adamlığı” için uygulamaya yönelik yetenekler kazandırmayı amaçlıyordu.[12]

Ancak şaşırtıcı olan, gelişmiş ülkelerde olmazsa olmaz olarak öğretilen coğrafya ilminin bizde henüz niçin yapıldığı sorusu bile açıklık kazanmış değildir. Coğrafya ilminden uzak yetişmiş bürokratlara ve siyasilere, iç ve dış politikayı, milli birlik unsurunu ve her çeşit konuda yapılan planlamayı izah ederken zorlanmakta ve neden, nasıl, niçini anlatamamaktayız. Dolayısıyla planlarımızda kurmaylar coğrafyası da ne yazık ki genel coğrafya gibi hep eksik kalmıştır.

Coğrafi bilgilerden uzak yetiştirilmiş kişiler, kendini ülkesine sorumlu hissetseler dahi yeterince verimli çalışamazlar. Coğrafyayı önemsemeyeni, coğrafya da önemsemez. Önemi anlaşılamayan ve bundan dolayı da önleminin alınmaması sebebiyle gerçekleşen doğal afetler (sel, deprem, heyelan v.b.) ilgili kişileri cezalandırarak coğrafyanın da ilgili kişileri önemsemediğini gösterir. Dolayısıyla coğrafya, her bakımdan hayati önem taşımaktadır.

Coğrafya bilmek, dünyayı görmek demektir. Bu ilmin bir siyasal gücü vardır. Devlet adamlarına yol göstermesi, rehberlik etmesi yanında, aynı zamanda da, milli kültürlerin kaynağı durumundadır. Adına vatan dediğimiz bir coğrafi ünite olmaksızın, devlet kurulamaz; milli kültürler ve medeniyet eserleri oluşamaz. Bu, vatan diye tanımlanan sınırları belirli ülkenin, yeraltı ve yerüstü doğal kaynakları zengin değilse, ya da zengin olduğu halde mevkileri belirlenip işletilmeye açılmamışsa; o ülkeyi vatan tutan toplum, müreffeh bir toplum olamaz; ilimde ve fende geri kalır. Hatta böyle bir toplumun, dünyada uygarlık yarışı yapıldığından haberi bile olmayabilir. Yeryüzünün herhangi bir yerinde cereyan eden aktüel bir olay, bu bireyler için ay kadar, yıldız kadar uzaktır.[13]

Ayrıca hatırda tutmak gerekir ki, vatan sevgisi, bir bütün olarak ülke coğrafyası ve birey olarak da, onun öznel ve nesnel kaynaklarında saklıdır. Örneğin nesnel kaynaklardan; dağlarını, platolarını, denizlerini, göllerini, akarsularını, bölgesel yazları-kışları ve baharlarını tanıdıkça; öznel kaynaklarından, örneğin yine köylerini, kasabalarını, kentlerini, her türlü bayındırlık eserlerini, turistik değerlerini öğrenip tanıdıkça, ülkeye yönelen sevgi duygularının şiddeti artar, boyutları genişler ve giderek bütün ülkeyi kucaklayacak şekilde, tüm benlikleri sarar. Bakış açısı bu olunca, o ülkenin insanları için, örneğin soğuk rüzgarlı sert kara kışları, ılık mevsim rüzgarları gibi gelecek; yalçın kayalıklardan oluşan yüksek dağları, delice akan coşkulu ırmakları onlara, yaşama azmi ve başarma heyecanı verecektir. Nitekim Japonlara göre dünyanın en romantik manzaralı dağı Fuji ise, bize göre de hiç şüphe yok ki Ağrı, Erciyes… ve Uludağ’dır.[14]

Ancak, daha önce de işaret ettiğimiz gibi coğrafyanın stratejik bir bilgi olması, bugün hem Türkiye’de hem de dünyanın pek çok ülkesinde göz ardı edilen önemli bir noktadır. Coğrafi bilincin toplumda gelişebilmesi ancak; siyasal bilimler öğrencilerinin sadece ülkeler coğrafyası değil, jeopolitik, tarihi coğrafya, iktisadi coğrafya ve diğer alanlardaki coğrafyayı da okumalarına ve aynı şekilde diğer bilim dallarında okuyan öğrencilerinde bahsettiğimiz coğrafi disiplinleri öğrenmesine bağlıdır. Yani coğrafyanın bütün stratejik bilgisi her alanda paylaşılmalıdır. Diğer taraftan herhangi bir ülke için bu bilgilerin stratejik olması aleni olmamasına bağlanır”. Bundan dolayı coğrafi bilincin gelişmesi için bu stratejik bilginin bütün toplumlarca paylaşılmaması ve eğitimde bütünlüklü olarak verilmemesi; uluslararası çapta coğrafi üstünlüğü olan bölgelere sahip devletler için de önemli bir stratejidir. Bu yüzden bırakın Türkiye gibi ülkelerdeki coğrafi bilincin gelişmemesini, bugün dünya sisteminde coğrafi üstünlükler açısından merkez görülen ABD’ de bile bu bilinç toplumda çok geri bırakılmaktadır. Amerikan okullarından mezun olan gençlerin gerçekten coğrafya bakımından cahil olmaları işte bu yüzdendir.[15]

Bazı ülkelerde üst düzey bürokrat, politikacı ve güvenliği sağlayanların coğrafya ve coğrafi bilinçten yoksun olmaları şaşırtıcıdır. Paraleller ve meridyenler arasındaki dakika farkının ne olduğunu bilmeden, yükseklik ve rakım kavramının önemini anlamadan, sağını sarımsak, solunu soğan örneğiyle öğrenen yöneticilerin, coğrafya öğrenimini gereksiz görmeleri, coğrafyanın i nemini kavrayamamaları bu yüzden normaldir.

Mesela yağış ve kuraklık ölçümlerinden haberi olmayanlar; lodos ve poyraz rüzgârlarının özelliğini bilmeyenler; deprem fay hatları üzerinde veya dere yatakları içinde insanlar felakete uğradığı zaman bilinçsizliklerinin farkına varamamaktadırlar. Amazon nehrinin uzunluğunun ve kollarının dünyanın en büyük yağmur ormanı olan Amazon Ormanlarından beslenmesi ve Amazon ırmağının kolları vasıtasıyla bu ormanı beslemesinin kendi yaşadığı ülkede iklim için önemli olduğundan haberi olmayanlar tarafından yönetilmek ızdırap vericidir. Yine aynı şekilde Meksika Körfezinden başlayan Gulf Stream sıcak su akıntısının Baltık Denizi’nden en kuzeydeki Norveç fiyortlarına kadar yaptığı olumlu etkinin, diğer paralellerde mevcut olmadığını göremeyen insanlar’da yine aynı yöneticilerdir. Halbuki Gulf-Stream sıcak su akımı Avrupa kıtasının kuzey ve batısının dünyanın ey yoğun nüfusuna sahip ve gelişmiş ülkeler olmasını sağlamıştır.

C- COĞRAFYA BİLİMİ NEREDE VARDIR?

Aslında coğrafya nerede vardır değil de, “coğrafya nerede yoktur?” diye sormak, daha uygun olur. Coğrafya insan içindir, insanın tüm davranış ve düşüncelerinde coğrafyanın etkisi gözükür. İnsan kendi mevcudiyetini korumak ve geliştirmek için coğrafya temelinde pek çok bilim konusu üretmiş ve geliştirmiştir. Bütün ilimlerin inceleme konulan, belli coğrafi çevrelerin eseridir. Örneğin, bir yerin coğrafi konumunu tanımadan ve o yerin jeopolitik özellikleri bilinmeden, o yer için niçin savaşıldığı, savaşın nasıl kazanıldığı ya da kaybedildiği gibi unsurları açıklayamayız.

İktisat ilmi, kazanç (rant) sağlayıcı esaslar dahilinde işletilmeleri ilkelerini belirlemek amacıyla, iktisadi kaynakları konu alır. Tarım, ormancılık, hayvancılık, madencilik, ulaşım ve ticaret gibi. Ancak bunlar, oluştukları coğrafi konumlar ve dağılışları bakımından, iktisadi coğrafyanın başlıca araştırma konuları arasında yer alırlar.

Aynı şekilde bugün bir devletlerarası hukuk ilmi, büyük ölçüde coğrafi esaslara dayanmaktadır. Örneğin, deniz, kara, kıyı, şelf alanı ve deniz ekonomik yararlanma bölgesi gibi coğrafi terimler hukukçular tarafından öğrenildikten sonra bu konulardaki milletlerarası hukuk kuralları belirlenir. Yine, akarsularda ana akarsu, kol akarsu, talweg hattı, su toplama havzası ve dağlar ya da tepelerin su bölümü çizgisi, diye tanımlanan coğrafi terimlerin anlamları yeterince bilinmeden, buralardan geçirilecek devlet sınırları, zaman içinde devletlerarası siyasi sorunlara yol açabilmektedir. Bir devletin siyaset adamları, kuvvete başvurmadan ülkesinin hava sahası ve deniz sahası haklarını savunmak için bunlar ve benzer coğrafi terimlerin detay anlamlarını bilmek zorundadır. Görülüyor ki, siyaset ilmi okuyan diplomatlar ve devlet adamları, aynı zamanda da coğrafya ilmi bilmek zorundadırlar. Örneğin, boğazlar hukuku, kıyı ve deniz hukuku, hava hukuku ve savaş sanatı, mutlaka coğrafya ilmi bilmeyi gerektirir.[16]

Ekonomi eğitimi alan bir kişi, piyasada oluşan arz ve talep denklemleri doğrultusunda işlem yaparken yaşadığı dünyayı, iklimleri, bitki türlerini ve bununla beraber pek çok coğrafi olayı bilmek zorundadır. İnsanların barındığı evleri, çalıştığı fabrikaları yapan mühendisler, inşaatların yapıldığı alanın bütün coğrafi özelliklerini bilmek zorundadır. Ülkemizde en sert kış geçiren bölgelere yapılan kamu binaları ile yine yılın tamamında soğuk görmeyen bölgelere yapılan kamu binaları aynı özelliktedir. Ülke bürokratının uygulanabilir planlar yapması için kıyı kenar çizgisi, dere yatağı kavramı gibi pek çok coğrafya bilgisine sahip olması gerekir. Bunları bilmeden ülke iyi yönetilemez. Ancak bazı siyasetçilerin dediği gibi sadece “idare” edilebilir! Bazı ülkelerde siyasetçiler; Güney Kutbundaki penguenleri Kuzey Kutbunda aramış, bulamamasına rağmen partileri iktidara geldiğinde bakan dahi olabilmiştir. Ya da bir başbakan yardımcısı Karadeniz’deki bir açık hava toplantısında “fıstıklar nasıl?” diye sorduğunda, halktan gelen tepkiyi gören il başkanınca kolundan çekilerek “fındık deyin fındık” diye uyarılmıştır.

Bir gazetede; Türk heyetinin Cezayir devletine yaptığı bir seyahatte devlet konuk evinin duvarında asılı olan dünya haritasında Karadeniz ve Azak denizini göremediklerini okuyunca irkilmiştim. Karadeniz’e akan Tuna, Volga, Dinyeper, Çoruh, Kızılırmak, Sakarya gibi pek çok nehir, ırmak ve derenin nereye aktığı konusuna herhalde Cezayir Dışişleri bakanlığı bir çözüm bulmuştur!

Coğrafya ilminin önceliği, insandır. Bütün araştırmalarda ağırlık merkezi insan, yani toplumdur. İnsan ile ilgili yapılacak bütün araştırmalar, uygulanacak kararlar, coğrafya ilmi ile karşılaştırılarak yapılmalıdır.

Coğrafi etkiler, bazen insan faaliyet ve yaşamını kolaylaştırırken, bazen de zorlaştırmaktadır. Sıcaklık-soğukluk, su havzalarına yakınlık-uzaklık, denizden yükseklik veya denize yakınlık, ada ülkesi olmak gibi pek çok coğrafi özellik; üzerinde yaşanılan veya yaşanılmak istenen bölgede hayatımızı sürdürmemiz ve medeniyet kurmamız açısından tercih sebebi olur. Kitabın ilerleyen bölümlerinde de görüleceği üzere bazı coğrafi bölgeler insan ve medeniyetin varlığı için çok büyük imkanlar sunarken bazı bölgeler ise bırakın zorlaştırmayı imkansız hale getirmektedir.

İnsan yaşamını devam ettirmek ve yaşam kalitesini yükseltmek için pek çok malzeme ve bitkiden yararlanır. Normal şartlar altında insanın medeniyet kurmak istemeyeceği bazı alanlarda bulunan bu malzeme ve bitkiler toplumlar için birer savaş ve kavga nedeni olabilir. Coğrafya bu kavganın en önemli zemini ve gerekçesidir. Bugün hiçbir işe yaramaz denilen pek çok bölge, gelişen teknoloji ile genel ekonominin olmazsa olmazı olan ana girdilerini barındıran yerler haline gelebilir. Unutmamak gerekir ki dünya nüfusu artabilir teknoloji gelişebilir fakat yeryüzü miktarı, yani toprak sabit kalır. Bugün hiçbir işe yaramaz denilen Kuzey Kutbu, Güney Kutbu ve Antarktika her tarafı karlarla ve buzullarla kaplı olan Grönland Adası yarınlarda dünya ekonomik düzeninin önemli girdilerinin temin edildiği yerler olabilir.

Catherine A. Lutz ve Jane L. Collins’in beraber yazdığı “National Geographic’i doğru okumak” adlı kitap bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.

Aylık okur sayısının 40 milyon civarında olduğu tahmin edilen National Geographic dergisini yayınlayan National Geographic Society, hükümet yetkilileri ve büyük şirketlerin çıkar ortaklarıyla yakın bağlarını sürekli geliştirmektedir. Ülke içindeki itibarını, önemli Amerikan değerleri ve geleneklerini kollamasına borçludur. Bilhassa dünyanın egzotik bölgeleriyle ilgili harika fotoğraflarıyla iletmeye çalıştığı mesaj, “eğitimli, hayırsever, dost Amerikalı’nın, Üçüncü Dünya’lıya tepeden bakışıdır. Çekilen yüzlerce fotoğraf, inceden inceye elden geçirilerek, ‘kurum’un bakışını yansıtan görüntüler ve pozlar, bu bakışı destekleyen altyazılarla okura sunulur. Uzun yıllar Sovyetler Birliği’ne ve Çin Halk Cumhuriyetine dergide yer verilmemesi örneğinde olduğu gibi, dolaylı yollarla Amerikan dış politikasına uygun hareket edilir. Sonuç olarak, Michel Foucault’nuıı açık bir dille vurguladığı gibi, ‘National Geographic’in bakışı, Batılı-olmayan insanların gözetlenmesini sağlayan uluslararası güç ilişkilerinin kılcal damar sisteminin bir parçasıdır. *

*Catherine A.Lutz & Jane L.Collins, “National Geographic’i Doğru Okumak”, Mart 2005, Agora Kitaplığı, Tanıtım Kapağı

Lider Devletlerin Korkusu

Dünyanın içinde veya dışında oluşabilecek birtakım olaylar ve gelişmeler, dünyaya şu an hakim gözüken devletleri ve grupları ciddi araştırmalar yapmaya itmektedir. Elde edilen yeni veriler ve hatta eski veriler bir sır gibi saklamaktadır. Coğrafya biliminin dar ve elit bir çevrede sürmesi içinse; sistematik araştırmaları engelleyen, bilinçli bilinçlenmelerin önüne geçen bol miktarda dergi ve kitap piyasaya sürülmekte, televizyon kanallarında birbirinin aynı programlar ile sanki “sizin düşünmenize ve çalışmanıza gerek yok, bizim verdiğimiz verilerle idare edin” dercesine kamuoyunun bilinçlenmesi, araştırma yapması engellenmekte; bilgi kirlenmesine yol açılmaktadır.

Dünya coğrafi düzeninin devam etmesi dünya hâkimi ülkeler için en önemli unsurdur. Bozulmaya uğrayacak coğrafi düzen, dünyadaki lider devletlerin en büyük korkusudur. Gelişmiş ülkelerde kamuoyu yaratan yayınlarda (sinema, televizyon, gazete v.b.) dünyanın sonu kontrol ettikleri coğrafi alanlarda, değişime uğranacağı korkusu vurgulanarak anlatılmaktadır.

D- COĞRAFÎ YAPININ DEĞİŞİMİ

D.1- Doğal Değişim Süreci

Coğrafyanın bazı jeolojik ve jeofiziksel özellikleri, insan faaliyetlerini çok belirgin bir şekilde etkilemektedir. “Bu faktörler uzun vadeli çevre değiştirici süreçler ve kısa vadeli çevre değiştirici süreçler olarak ayrılır.” Bazen bu iki süreç birbiriye iç içe geçer. Uzun vadeli çevre değişiminde, yavaş yavaş oluşan Orojenik (dağların oluşumu, yeryüzünde yükselme, alçalma ve çanaklaşmalar oluşumu) Epirojenik (yeryüzünde hafif yaylanmalar ve çanaklaşmalar meydana gelmesi.) Tektonik (jeolojik zamanlar içerisinde grabenler, oluklar, göl, deniz ve okyanus çanakları oluşumu) güneşlenme – donma – çözülme, akarsu aşındırmaları, su ve rüzgar erozyonu, coğrafi oluşumlardır. Kısa vadeli çevre değişimleri ise aniden oluşan depremler, kasırgalar, heyelan ve çığ düşmesi, seller, volkan püskürmeleri, yıldırım düşmeleri, hortumlardır.

D.2-Çevre Değişiminde Zaman

Zaman unsuruna bağlı olarak ortaya çıkan çeşitli etkileri iki büyük grupta toplayarak incelemek mümkündür:[17]

1. Yapı ve olaylar değişmediği halde doğrudan doğruya zamanın akışına, yani süreye bağlı olarak meydana gelen topoğrafık değişiklikler (morfolojik gelişim dönemleri).[18]

2. Zamanın akışı esnasında bünye ve olay bakımından meydana gelen değişmelerin topografya üzerindeki etkileri (morfolojik gelişimde karışmalar).[19]

Zamanın etkisi

  1. 1.                    Zamanın vasıtasız etkisi: Bu durumda olay ve bünye değişmez farzedilir. Buna göre, topografya şekilleri zamanın süresine bağlı olarak bir gelişime maruz kaldıkları ve bu esnada özel şekilleri ile kendini belli eden belirli gelişim dönemlerinden geçtikleri kabul edilir. Bu dönemler gençlik, olgunluk, yaşlılık dönemleridir. Davis, nemli glasyal ve kurak iklim bölgelerinde rol oynayan farklı olaylara bağlı olarak üç morfolojik dönem veya gelişim dönemi saptamıştır. Bunlar da fluvial (normal), glasial ve kurak dönemlerdir:[20]
  2. 2.                    Morfolojik gelişimde karışmalar ve duraklamalar: Morfolojik gelişim esnasında zamanla koşulların değişmesi mümkündür. Bu suretle, değişen koşullar herhangi bir alanın morfolojik gelişiminde de bir kesiklik meydana getirir. Yeni yükseklik ve meyil koşullarına veya değişim olay ve etkilere göre, yeni bir gelişimin başlamasına neden olur.[21]

Bu değişmelerin bir kısmı, şekillendirici olayın özelliği aynı kaldığı halde, yerkabuğu hareketleri veya östatik hareketlerle kaide seviyesinin değişmesi sonucunda meydana gelir. Bu durumda topografya, değişik kaide seviyelerine göre gelişmiş kısımlardan oluşan bir manzara gösterir. Vetirenin cinsi ve özelliklerinde bir değişiklik olmadan oluşan bu tür gelişim karışıklıklarına dönem kesiklikleri adı verilir.[22]

D.3- İnsanın Coğrafyaya, Coğrafyanın İnsana Etkisi

Coğrafya ilminin temel hedeflerinden biri ve en önemlisi, “toplum-coğrafi- yeryüzü” arasındaki karşılıklı etkileşim ve bunların insana yönelik bilimsel sonuçlarını araştırıp meydana çıkarmaktır. Ancak bu yaklaşımda, aydınlatılması gereken önemli bir sorun vardır. O da şudur:

İnsan ve çevre arasındaki etkileşim analiz ve sentez edilerek, topluma dönük, toplumsal sorunların çözümüne yönelik bilimsel sonuçlar ortaya koyarken, metodik yaklaşım olarak insanı (toplumu) mı öne çıkaracağız, yoksa çevre mi ön planda tutulacaktır?[23]

Bu konuda, çağdaş coğrafya ilminin temellerinin atıldığı XIX. yüzyıl sonlarından bu yana savunulan iki önemli ekol vardır:

a-Pasibilist (insancı) görüş,

b-Determinist (çevreci) görüş.

Bunlardan pasibilist ekolü (İng. possibilism) taraftarları, metodik yaklaşım olarak, insana ağırlık verilmesi gerektiği görüşünü savunurlar. İnsanın, çevreyi değiştirme gücünün, doğal çevre faktörlerinin engelleyici ya da önleyici rolüne göre, çok daha önemli ve etkili olduğu tezini ileri sürerler.[24] Bu görüşe göre insan doğaya göre daha aktiftir; doğa insana göre seyirci durumunda sayılır.

Halk, toplanmış veya miktarı ne olursa olsun, zamanın değişimine ne derece maruz kalırsa kalsın, çağlar boyunca belirli bir yerde yerleşmiş ve burada ortak kabule ulaşan temel hatları daima korumuş bir kütledir. Halkı oluşturan insanlar, kendi çevrelerini belirli bir yerde mümkün mertebe kendi istekleriyle oluşturmuşlardır. Doğa insanları bir yerde bulabilir ve onlar üzerinde etki yapabilir, fakat insanın da doğaya uymakla birlikte dağlar taşlar üzerine etkisi yok mudur ve bu etki devlet yapısında temelli bir unsur görevini yapmaz mı? Fransız coğrafyacısının sistemine göre sorduğumuz bu sorunun cevabı olumludur. De la Blache’a göre, “kendi havanı içinde kendi kendini döven bu kütle”, maddi ve bireysel bir şahıs gibidir. Şu halde, Michelet’in sözünü söylemekte tereddüde gerek yoktur: Fransa bir şahıstır”De la Blache devam etmekte: “Coğrafi bir ferdiyet doğa tarafından önceden hazır ve peşin olarak verilmiş bir şey değildir”. Bir site, bir belde nedir? Bir haznedir. Öyle bir hazne ki, ekmiş olduğu kudretlerin tohumlan kendi içinde saklıdır. Fakat bu güçleri insanlar kullanır ve bu kullanış şekil ve tarzına göre de ortaya toplumsal bir varlık, “millet” çıkar.[25]

Örneğin ülkemizde barajlar, bentler ve setler vasıtasıyla muhtelif akarsuların akış yönünün değiştirilmesi ve belli havzalara toplanması, müdahalenin yapıldığı alanlarda iklimi çok etkili biçimde değiştirmiştir. Bundan 200 yıl önce muhtelif hastalıklardan dolayı yaşanılamayan Çukurova, ıslah edilmesi neticesinde yılda üç kez mahsul alabildiğimiz tarım ekonomisi merkezlerimizden biri olmuştur. İlerideki sayfalarda inceleyeceğimiz insanın coğrafya üzerine olan etkisiyle her anlamda daha rahat yaşayabileceği alanlar yarattığını göreceğiz.

Bu nedenlerden dolayı; insan çevrenin denetim ve egemenliği altında değil, ;evre insanın denetim ve egemenliği altında bulunmaktadır görüşü, pasibilist ekolün esas teması olarak belirir.

Bu görüşlerin karşıtını savunan determinist ekol (ya da determinizm) ise tarihi akışı içinde, çevre olaylarının, yani fenomenlerin oluş nedenlerinin ve yasalarının önceden belirlendiğini, oluşmaları, gelişmeleri ve değişmelerinde, insanın herhangi bir rolünün bulunmadığını savunur. Bu nedenle de doğal çevre faktörleri ve bunların eseri olan doğal çevre olayları, insan tarafından denetime alınamaz. Onlar, böyle gerektiği için böyle olurlar, veya oluşurlar (gerekircilik ekolü veya felsefesi) gibi bir yaklaşımı vardır.[26]

Bu görüşün etkisinde kalan çevreci görüş ya da coğrafi determinizmtaraftarları, doğal çevre faktörlerinin insana (topluma) egemen olduğunu, bu nedenle de, coğrafya ilminde insan-çevre etkileşim sistemi analiz edilirken, öncelikle çevre faktörlerine ağırlık vermek gerektiği tezini (iddiasını) ileri sürerler. Böylelikle insan pasif bir noktaya çekilmekte ve çevreye bağımlı bir bakış geliştirilmektedir.

Peki birbirine aykırı ve birbiri ile çelişen fikirler ileri sürmüş bu iki ekolün hangisinin görüşleri doğrudur?

Hemen belirtmek gerekir ki, çevre-insan etkileşimi, karşılıklı bir etkileşim sistemi olup, sistemlerden birini diğerine tercih etmek, ayrı ele almak ve birbirinden soyutlamak, coğrafi metottan tamamen sapmak anlamına gelir. İnsan ve çevrenin karşılıklı olarak birbirini etkileme durumunda, yani etkileşim süreci sisteminde, insanın rolünü göz önünde tuttuğumuz ölçüde coğrafya ilmi yapmış sayılırız. Toplumu, başka sözlerle insanı, yaklaşımın ilgi odağı ve ağırlık merkezi kabul etmeyen hiçbir araştırma, coğrafi değildir. Bu nedenle coğrafya ilminde, insan mı yani beşeri coğrafya mı öndedir, doğal çevre faktörleri veya fiziki coğrafya mı öndedir tartışması, coğrafi görüşün dışındadır. Aksi yapılırsa, coğrafya ilminin odağı ve hedeflerinden sapılmış olunur.[27] Çevre mi insana, yoksa insan mı çevreye egemendir sorusuna cevaplar ararken, bu konuda kesin birtakım sınırlar koymak ve çevre sistemlerinde (eko sistemlerde) bir dengeden söz etmek, coğrafi yeryüzünün birçok bölgesi için oldukça zordur. Çünkü, etki grupları diyebileceğimiz insan ve doğal çevre faktörleri, yeryüzünde bölgeden bölgeye önemli farklılıklar göstermektedir. Gerçekten de, kimi bölge ekosistemlerinde doğal çevre faktörleri, kimi bölgelerde ise, insanın rolü temel değiştirici egemen faktör olarak göze çarpar;[28]Bu sistemlerin bütününe verebileceğimiz ad olan Dünya Düzeni, iç içe geçen bu sistemlerin toplamından farklı bir karaktere sahip olduğundan durağan değil, dinamik ve aktif bir özellik taşır. Bu dinamiği bugün belirlemeye çalışan daha çok insan ve onun yapıp ettikleridir.

D.4- Çevreyi Değiştiren Devlet Bilinci

Yukarıda belirtilen hususlara ek olarak vurgulanması gereken önemli bir noktada da insanın sahip olduğu bilinçtir. İnsan bilinci sayesinde doğayı değiştirir ve dönüştürür. Ancak üzerinde durulması gereken bu değişimin nasıl olması gerektiğidir. İşte bu noktada insanın toplumsal boyutta yarattığı en üst organizasyon olan devletin işlevi akla gelmektedir.

Çevre ve devletin siyasal gücü arasında ilgi bulunduğu, daha Eskiçağ düşünürleri tarafından farkına varılmış ve bu konularda, ilginç sayılabilecek görüşler ileri sürülmüştü. Gerçekten de, toplumların devlet şeklinde örgütlenmesi ve siyasal açıdan güçlü bir devlet kurmaları, egemenlikleri altında tuttukları ülke topraklarının, doğal ve beşeri kaynaklarının zengin olup olmayışı ile yakından ilgilidir. Eskiçağ ve kısmen de Ortaçağ ülke zenginliği, o ülkenin sahip olduğu verimli tarım toprakları başta olmak üzere ormanları, su kaynakları ve otlakların zenginliği ile ölçülürdü. Günümüzde bunların önemini korumasıyla birlikte, bu zenginliklere yenileri; metalik ve fosil madenler (demir cevheri, kömür ve petrol başta gelir), turistik doğal kaynaklar ve benzerleri eklenmiştir. Bu tür bir korelasyonun varlığı, şimdiki bilgilerimize göre ilk kez Aristo (M.Ö. 384—322) tarafından, Devlet Teorisi’nde ileri sürülmüştür. Benzer görüşler, Straben ve İbn-i Haldun gibi düşünürler tarafından da savunulmuştur. Aristo’ya göre, doğal kaynakları kısıtlı bölgelerde yaşayan toplumlar, daha güç şartlarda devlet kurarlar ve bu devletlerin egemenliği, kısa ömürlü olur. [29]

Bazı coğrafi bölgelerin avantajlı konumu insan yaşam ve medeniyeti için önemlidir. Bu avantajın verdiği durumun tespiti, devamlılığı ve incelenmesi coğrafya bilimi tarafından sağlanır. Burada dikkat çekilmesi gereken nokta coğrafyanın devlet organizasyonuna sağlayabileceği yarardır. Daha doğrusu devletlerin bunu ne şekilde kullandıklarıdır. Devlet bilinci bu noktada ortaya çıkmaktadır.

E- EKOSİSTEM VEYA EKOLOJİK DENGE

Bilim ve teknoloji sayesinde gelişen iş makineleri, aşılamaz denilen engellerin aşılmasını, çıkılamaz denilen dorukların kullanımını, insanoğluna sunmuştur. İnsan hareketleri coğrafyanın hareketlerinden daha hızlı olduğundan bazen haklı olarak coğrafyanın (çevrenin) korunması fikri ortaya çıkmıştır. Bu konu için çeşitli gruplar kurulmuştur.

Bununla birlikte, insan tekniği ve faaliyetlerinin esir olduğu süreçler, daha kısa zaman periyotları içinde oluşmakta ve eko sistemleri, dikkat çekici bir şekilde değiştirmektedir. Zaten bugün, ekolojik denge veya doğal denge bozulması diye bir terimin ortaya atılması, beşeri aktivitelerin çevreyi bozacak şekilde etkili olmasından ileri gelmiştir. Daha çok çevre bozulması ya da polüsyon (İng. pollution) terimi ile ifade edilen bu terimin özetle anlamı; ‘insan faaliyetlerinin çevreyi değiştirmesi ve ekosistemlerde canlıların rahatça yaşama ve gelişmelerinin güçleşmesidir” şeklinde belirtilebilir.[30]

Diğer yandan, ekoloji biliminin önde gelenlerinden Eugene B. Odum’a göre “Ekoloji, fiziki ve biyolojik bilimleri birbirine bağlayan ve doğal bilimlerle sosyal bilimler arasında köprü kuran” bir bilim dalıdır. (Bu tanımlamalardan da anlaşılabileceği gibi ekoloji çok geniş bir alanı kapsamaktadır. Bir ekoloğun, her bilim dalından anlamasa bile birçok bilim dalından anlaması gereklidir. Bu bakımdan, aşırı uzmanlaşmanın kol gezdiği üniversitelerde ekologlar kendine özgü bir kategori oluşturur.) [31]

Hangi tanımlamayı kabul edersek edelim, ekoloji gerek temel bilimler açısından, gerek hava, su kirliliği gibi çevre sorunlarının çözümüne yardımcı olması açısından çok önemli bir bilim dalıdır. Ne yazık ki bu gerçek, ancak 1960’lı yıllarda çevre hareketlerinin başlamasıyla kabul edilmeye başlanmıştır.[32]

İlk kez 1869 yılında Alman alimi Haeckel tarafından kullanılan ekoloji kelimesi Eski Yunanca’da ev idaresi anlamına gelir. Ekolojinin basında ve halk arasında ilgi görmesi 1960’lı yıllarda başlar. Amerika’nın Wisconsin eyaletinde DDT’nin (Dichlodiphenyltrichloraeton) kullanımının yasaklanması için açılan bir dava bunun en güzel örneğidir. Bu davada bilirkişi olarak ifade veren ekologların, DDT’nin muzır böceklerden başka birçok faydalı böceği de öldürdüğünü, ekosistemleri zedelediğini, hatta İsveç’te bir kadının sütünde bile bulunduğunu ortaya atmaları basında büyük ilgi uyandırdı ve birkaç yıl evvel halkın hiç haberdar olmadığı bir bilim dalı herkesin konuştuğu bir konu oldu.[33]

Binlerce ton zararlı gazı ülkelerinin kalkınması için atmosfere salan şu anki gelişmiş ülkeler, hem coğrafyanın bozulmasını engellemek hem de gelişmekte olan ülkelerin gelişmesinin önüne geçmek için traji-komik yaptırımlar koymaktadır. Örneğin fakir bir gecekonduda oturan, az gelirli bir işçinin kızı deodorant-parfüm alırken ozonu deler mi, delmez mi diye sorabilmektedir. Zengin dünyanın, fakir bekçileri olan az gelişmiş ülke insanları dünya coğrafyasına zarar verenlerden soramayacağı hesabı kendi kendilerine sormaktadır.

Elbette ki coğrafyanın saf ve temiz hali korunmalıdır. Yalnız unutulmaması gereken dünyanın hiçbir ülkesinde, Türkiye’nin içinde bulunduğu konum mevcut değildir. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada, zayıf devletlerin yaşama şansı yoktur. Sadece doğanın korunması hedefiyle hiçbir ticari ve sanayi gelişim sağlanamaz. Yapılan bazı sanayi tesislerinin yerleri ve çalışma yöntemleri yanlış kararlaştırılmış olabilir. Hatalı kurulan bu tesislerin yarattığı saçma önyargılar nedeniyle Türkiye sanayisiz, enerjisiz ve savunmasız bırakılamaz

F- İNSANIN COĞRAFYAYI KONTROL EDEBİLMESİ, YOLLARI, YÖNTEMLERİ VE TEKNOLOJİNİN BU AMAÇTAKİ KATKISI

Bilindiği üzere insan, alet yapar; canlıların en akıllısı ve zihinsel gücü en yüksek olanıdır. Bu nedenle de, akıl gücünün üstün fonksiyonlarını kullanarak, çok değişik teknikler ve teknolojiler (maddeyi şekillendirme bilgileri) geliştirmektedir. Oluşturulan bu teknik ve teknolojiler, çevrenin hayatı güçleştiren şartlarına uygulanmakta ve çevreden yararlanmayı kolaylaştırmaktadır. Tarihi akış içinde toplumların ilerlemesiyle ve üretim araçlarının gelişimiyle bilim de yeni bir boyut kazanmış ve teknolojiyi inanılmaz boyutlara getirmiştir. Bu gelişimde en önemli tarihsel dönüm noktasını 19. yy’daki Sanayi Devrimi oluşturmaktadır. Bu süreçten sonra insanın teknolojiyi hızla geliştirmesi, doğa üzerindeki egemenliğine de yeni bir güç kazandırmıştır.

Bunda esas rolü, insanın zihinsel gelişmesinin ürünü olan ilim, teknik ve teknolojinin, giderek doğal çevreyi değiştirmesi oynamıştır. Bu alanlardaki gelişme, doğal çevrenin (işlenmemiş, kültüre alınmamış çevre) değiştirilmesinde, insanın en etkili temel araçları olmuştur. Bunu da ayrıca belirtmek gerekir ki, insan ilim ve tekniği sayesinde, bütün doğal çevre faktörlerini kontrolüne alabilmiş değildir. Örneğin; bugün insan, eskiye göre yeryüzünün daha geniş bölgelerine yerleşebilmiştir. Ancak, her çevreye adapte olma gücü, kuşkusuz sonsuz değildir. Burada, aşılması gereken çok önemli güçlükler vardır.

Gerçi insan, çevre koşullarına uyum gücü en yüksek olan canlıdır. Bunu, yeryüzünün farklı iklim şartları gösteren bölgelerine yerleşerek, buralara uyum sağlamış olmasından da anlamak mümkündür. Ne var ki bu görüş, Darwin’ist görüş taraftarlarının ileri sürdükleri gibi, insanın her çevreye adapte olma gücünün sonsuz olduğu anlamına gelmez. Çünkü insan, farklı çevrelerde, değişik teknik tedbirler alınarak yerleşebilmekte ya da büyük yaşama zorlukları ile karşılaşılabilmektedir. Bugün, insan ve onun en belirgin eserlerinden biri olan yerleşim bölgeleri, yatay sınırları, Kuzey Yarımküresi’nde 75-80° kuzey paralellerine, Güney Yarımküresinde 55-60° güney paralellerine kadar sokulmuştur. Dikey sınırlar da, ılıman kuşaklarda 2300-2400 metrelere, tropikal kuşakta yaklaşık 3000-4000 metrelere kadar ulaşmıştır. Ancak bu bölgeler, hem çok seyrek nüfuslanmıştır hem de bu bölgelerin toplumları, genel olarak yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını, yaşamaya daha uygun alçak bölgelerden sağlarlar. Barındıkları konutları, özel ve pahalı birtakım teknolojiler kullanılarak inşa edilmiştir. Soğuğa karşı koyabilmeleri için, daha özel ve pahalı giyecekler kullanırlar. Ya da Eskimolar, Laponlar, Çukçiler, Ostiyaklar ve Gilyaklar gibi geri kalmış toplumlar güç şartlarda, ilkel bir hayat sürdürürler.[34]

F.l- Teknolojinin İnsanoğluna Coğrafya Karşısında Sağladığı Avantajlar

Bulunan her yeni teknik, insanoğlunun coğrafya üzerinde daha rahat yaşamasını sağlamış ve yeni yaşam alanları kurmasına yardımcı olmuştur. Bunlardan pek çoğuna ilerideki bölümlerde değineceğiz fakat insanoğlunun yaşamında ve dünya coğrafyasına hâkimiyetinde çok büyük bir avantaj sağlayan birkaç örnek vermek istiyorum.

Yapımına 1859’da başlanmış ve 1869 da ulaşıma açılmış olan Akdeniz ve Kızıl deniz arasında 161 km.lik uzunluğu ile Akdeniz ve Uzak Doğu limanları arasındaki deniz yollarını 8.000 ile 9.000 km. kısaltan Süveyş Kanalı, dünyanın insan tarafından yapılan dev beşeri harikalarından biridir. Süveyş Kanalı hem stratejik açıdan (askeri savunma ve bölge hakimiyeti yönünden) hem de ekonomik yönden büyük önem taşır. Bu kanal, Hint okyanusu ve kol denizlerinin limanları ile Akdeniz, Karadeniz ve Batı Avrupa limanlarını zaman ve ekonomik açıdan birbirlerine yaklaşmasını sağlamıştır.

Süveyş Kanalının yapımını gerçekleştiren Fransız mühendis Ferdinand de Lesseps tarafından 1881 yılında başlanan, daha sonra ekonomik ve iklim şartları nedeniyle yapımından vazgeçilen ve 1904 senesinde ABD tarafından yapımına tekrar başlanan Panama Kanalı da bunlara iyi bir örnektir. Panama Kanalı I. Dünya Savaşı yılları başında 1914 yılında hizmete açılarak, insan ve teknolojinin doğa üzerindeki hakimiyetine bir örnek oluşturmuştur.

Bugün ABD-Kanada ortak milli sınırları boyunca, uzunluğu 900km.’yi aşan bir iç sular kanal sistemi vardır. Sistem, St. Lawrence (Sen Laurens) Körfezi’nden başlar, Quebec (Kebek)-Oııtario Gölü üzerinden, Erie Gölü’ne uzanır. Ontario ve Erie gölleri, Welland Canal (Velind Kanal) ile bağlantı sağlamıştır. Erie ve Huron göller; de, Detroit üzerinden, yine bu kanallarla birbirine bağlıdır. Bu sistem sayesinde, A.B.D ve Kanada milli sınırları içinde bulunan Göller Bölgesi kıyı limanları, Atlas Okyanusu kıyı limanları ile ulaşım bağlantıları kurmuştur. Son olarak 1959 yılında tamamlanan bu iç sular kanal sistemi ve göller üzerinde, bazı iç denizler kadar yoğun bir deniz trafiği göze çarpar. Hatta, Karadeniz gemi trafiğinden, daha yoğun bir trafik vardır. Gerçi yılın 3—4 ayında donan göller ve kanallar, gemi ulaştırmasını kesintiye uğratır. Ancak, örneğin Quebec-Chicago limanları arasında, ya da Göller bölgesi kıyı limanları arasında, yine de her yıl binlerce ton sanayi hammaddesi taşınır.[35]

Rusya Federasyonu’nun Avrupa topraklarında, uzunluğu 2000 km.yi aşan bir kanal sistemi oluşturulmuştur. Bu sistem, Hazar Denizi-Karadeniz ve Baltık denizlerini birbirine bağlamıştır. Bu kanal sistemlerinden biri, Volga-Don (Lenin) Kanalı’dır. Don ırmağı ve Volgagrad kenti arasında inşa edilmiştir. Uzunluğu 150 km. kadar olup, 1936 yılında ulaşıma açılmıştır. Karadeniz-Azak Denizini ile Hazar Denizi’ni bağlamak amacıyla yapılmıştır. Örneğin Karadeniz savaş ve ticaret filosu, bu kanaldan kolaylıkla Hazar Denizi’ne geçebilir. Yine Baltık Denizi, Petesburgladoga ve Onega gölleri ile Beyazdeniz ırmağı üzerinden bu denize bağlanmış olup, bu kanala, Baltık Kanalı denir. Bu suyolunun toplam uzunluğu, 1200 km.yi biraz aşar.[36]

Bu tür iç suyollarına, kuşkusuz birçok ülkede rastlanır. Ancak en yaygın olarak rastlanan ülkeler; Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda, Rusya, İngiltere, A.B.D. ve Kanada’dır. Örneğin İngiltere’de Liverpool-Manchester Kanalı 60 km ile buna iyi bir örnektir.[37]

Bu örnekler, bir taraftan insanın doğa üzerindeki egemenliğinin göstergeleriyken, diğer taraftan da bu egemenlikte insana ne kadar yer verildiği sorusu akla gelebilir. Bunun cevabı yine doğa-insan arasındaki ilişkiye bakışla alakalıdır. Dünya Düzeni ne kadar insanı gözeterek teknoloji ve ilimle dönüştürülüyorsa o kadar doğru tercih yapılmış olur. Diğer taraftan doğa üzerindeki bu egemenliğin sınırı ne kadardır sorusu da akla gelebilir. Bugün uzaydaki insan çabalarını da hesaba kattığımızda egemenliğin sınırını çizmek ya da mesafesizlikten bahsetmek şimdilik çok erken olmaktadır.

F.2- Osmanlı Tarihinden Bazı Örnek Projeler

Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyanın önemli bölümünde uzun süre egemenlik kurmasında o tarihteki dünya konjonktürü, Osmanlı devlet yapısı ve sosyal yapısı gibi insana dair ölçütlerin etkili olmasının yanında coğrafyasının da önemli bir rolü vardır. Osmanlı, coğrafi üstünlüğünde ve özellikle de deniz hakimiyetindeki üstünlüğünden dolayı uzun süre ayakta durabilmiştir.

a-Süveyş kanal projesi

Osmanlı donanması Akdeniz’de faaliyet gösterip en kuvvetli rakiplerine üstünlük sağladığı halde Hind, Aden ve Umman denizlerinde Portekizlilere karşı bir başarı sağlayamamışlardı. Süveyş tersanelerinden gerek gemi adedinin arttırılması ve gerek gemi levazımının temin ve tedariki mümkün olmuyordu.[38]

Portekizlilerin Hind denizinde pek çok rol oynamaları oralardaki İslam devletleri üzerinde korku oluşturmuş ve bu devletlerden bazıları Osmanlı devletine başvurarak himaye ve yardım istemişlerdi. Hatta Osmanlılardan önce aynı müracaat Memlûk sultanlarına da yapılmıştı.[39]

Mısır ve Hicaz’ın Osmanlılara geçmesi üzerine Süveyş’teki Memlûk tersanesi yeniden düzenlenerek bölgenin en büyük donanması yapılmaya başlandı.[40]

Portekizlilerin sonraları daha çok artan ve bütün Hind denizi ve Sumatra adası ile etrafını tehdit eden vaziyet üzerine, bu Sumatra adasıyla Malaka yarımadasının ve diğer bazı adaların hükümdarı bulunan Sultan Alaüddin, Portekizlilerin tazyikinden ve saldırılarından korkarak 975 H./1567 M. yılında Hüseyin adında bir elçisini İstanbul’a yollayarak asker, top ve harp levazımı istemişti[41] Bundan başka Hind okyanusu dahilinde bulunan pek çok tüccar da sürekli olarak Portekizlilerin saldırılarına uğruyorlardı; Bu durum karşısında Osmanlı hükümeti bir taraftan Hind denizine donanma çıkarmak isterken diğer taraftan da Portekizlilerle diplomatik ilişkilerini sürdürüyorlardı.[42]

İşte hem Hind tarafından hac ve ticaret için Osmanlı memleketlerine gelen ve gidenleri Portekizlilerin saldırılarından korumak, hem de Yemen, Hicaz ve Habeş vilayetlerini muhafaza etmek için kuvvetli bir donanmaya lüzum olduğu için Akdeniz donanmasının doğrudan doğruya Kızıldeniz ve Hind denizine geçerek faaliyette bulunması zaruri görüldüğünden Akdenizle Kızıldeniz arasında bir kanal açılması için teşebbüse geçilmiştir.[43]

12 receb 975 tarihiyle (1568 Aralık) Mısır beylerbeyine gönderilen bir fermanda[44], Portekizlilerin Hindistan’a musallat olmalarından ve o taraflarda haccetmek için Mekke’ye gelmek isteyen Müslümanların yollarının kesilmesinden dolayı Hindistan’ın bunların elinden alınmasını gerektirdiğini, Süveyş’ten Akdenize bir kanal açılarak donanmanın Kızıldeniz’e geçmesinin zaruri olduğu ve bu iş için mimar ve mühendisler gönderip acele Akdeniz ile Süveyş’in aralarını ölçüp kanal açmak mümkün olup olmadığının ve kanalın genişliğinin ne kadar olacağının ve kaç gemi gireceğinin bildirilmesini emretmiştir.[45]

Bırakın bölge siyaset ve ekonomisinde yapacağı etkiyi Dünya üzerinde bile büyük bir gelişme sağlayacak olan bu büyük işin neden yapılamadığı veya ertelendiği bilinmemektedir. Aynı tarihlerde Don ve Volga nehirlerinin birleştirilmesi için faaliyete geçmiş olan Sokullu’nun belki Don – Volga kanalını birinci plana almasıyla Süveyş işi ertelenmiş ve sonra da Don – Volga’daki başarısızlığına düşmemek için terk edilmiştir veya henüz bilgimiz olmayan başka bir sebep vardır.[46]

B-Don-Volga Kanal Projesi

Yine bu arada Sokullu’nun arzusuna uygun olarak 975 H./1567 M. de Harezm hükümdarı Hacı Mehmed Han’dan gelen bir mektupta; İranlıların Orta Asya hacılarına yol vermediklerinden şikayet edilerek Ejderhan’ın zaptı ile hacılarla tüccarların emniyet içinde gelip gitmeleri temenni olunmakta idi.[47]

Sokullu Mehmed Paşa, Orta Asya’ya ve         Kafkasya’ya giden yol için ilgililerle görüştüğü zaman bunlar kısa yolun Azak denizine akan Volga nehrinin en yakın yerinden bir kanal açılarak bu iki nehrin birleşmesiyle mümkün olacağını söylediler.[48]

Eğer bu kanal işi olursa Rusların Volga havalisinden elleri kesilecek, eski bir Türk ve Müslüman şehri olan Ejderhan ve etrafı devletin nüfuzu altına girecekti. Bundan başka İran üzerine yapılacak seferlerde de Hazar denizi vasıtasıyla asker, zahire ve harp levazımı yetiştirmek kabil olacaktı.[49]

Osmanlıların Ejderhan’a kadar gelmeleri Rusların Asya içlerine ve Kafkasya’ya nüfuz etmelerine mani olacaktı. İşte bu istek ve arzular neticesinde Sokullu Mehmed Paşa faaliyete geçmeye karar verdi ve kendi güvendiği adamlarından Şıkksani defterdarı Kasım Bey’i Kefe sancakbeyi iğine tayin ederek bu iş üzerinde incelemelerde bulunmasını emredip, ilgili yere gönderdi. (979 H. /1568 M.)[50]

Kasım Bey, Don ve Volga nehirleri arasındaki kanalın en dar yerinden mühendislere ölçtürüp[51] bunun deniz mili ile altı mil olduğunu[52] öğrenerek raporunu verdi. Bu rapor üzerine kanal açılmasında çalışacak geri hizmet erbabı ve Rusların muhtemel taarruzlarına karşı asker tedarikine başlandı. Durum Kırım hanı Devlet Giray’a da bildirildi ise de Devlet Giray, Ejderhan zaptedilse bile tekrar Rusların eline düşeceğini ve boşuna kan dökülüp masraf edilmemesini tavsiye etti. Devlet Giray eğer Osmanlı planı uygulanmış olursa Kırım hanlığı mevcut yarı bağımsızlığını da kaybedeceği düşüncesiyle kanal açılmasına ve Ejderhan’ın zaptına gönülsüz yaklaştı; durumu Rus Çarına da bildirdiği gibi Kırım’daki Rus elçisi de vaziyeti Çara bildirmişti.[53]

Kanal işinde çalışacak olan amele taburlarından[54] üçbin Yörük, Müsellem ve Tatardan başka üç bin Yeniçeri ile yirmibin tımarlı süvari de gitti; bunlara nakliye ve binek için çeşitli hayvanlar ve yiyecek tedariki için Boğdan ve Eflak Voyvodalarına hükümler gönderildi.[55] Aynı zamanda beşyüz kantar peksimet yapılması için Kefe kadılığına emir verildi.[56] Kırım hanına da amele ve Tatar askeri vermesi bildirildi; otuz bin Nogay da bunlara iltihak etti. Kanalda kullanılmak üzere Kefe’de yapılacak gemiler için hassa reislerinden; Hızır Reis kaptan olarak gönderildi.[57]

Kanal işi kendisine havale edilen Kefe beyi Kasım’a beylerbeyliği verilmişti.[58] Kasım Paşa Kırım hanının itirazlarını dinlemedi ve bütün hazırlıklarını yaptıktan sonra, beş haftada Don nehri kenarında kazılacak yere geldi.[59] 1569 Ağustosunda (977 rebiulevvel) işe başlanarak üç ay aralıksız çalışıldı. Amele çalışırken askerin de Ejderhan kalesini zaptetmesi uygun görüldü. Bu üç aylık kısa çalışma neticesinde iki nehir arasındaki mesafenin üçte biri kazıldı. Bu faaliyetten memnun olmayan Kırım Hanı, kışın şiddetinden ve dokuz ay sürdüğünden bahis ile el altından propaganda yaptırması sebebiyle amele ve asker arasında hoşnutsuzluklar baş gösterdi.[60]

Kasım Paşa elindeki muharip kuvvetlerle Rusların yaptıkları yeni Ejderhan üzerine gittiyse de toplar geride kalıp kış da gelmek üzere olduğundan hafif bir savaş tertibatı alındı. Kasım Paşa kışı, eski Ejderhan’ın olduğu yerde yapacağı bir kalede geçirip İlkbaharda kaleyi almak düşi’ıncesindeydi. Fakat bu kararı öğrenen asker, serkeşliğe başladığından, Kasım Paşa hem Rus Ejderhanı savaş hazırlığını hem de kazı işini terk ederek Azak tarafına çekildi; bir kısım hafriyat malzemesi kazı yerinde bırakıldı.[61]

İşte böylece Sokullu’nun bu mühim teşebbüsü kendisine muhalif olanların entrikaları neticesinde yüz üstü kaldı; hatta bu kadar masrafın boşa gitmesinden rahatsız olan II. Sultan Selim’in canı sıkılarak bir arz günü vezirlerin huzurunda vezir-i azami eleştirerek libütün masarifi ve zayiatı sana ödetmelidir” demişti.[62] Tarihlerde bu sefere Ejderhan ve Kazan seferi denilmektedir.[63]

Kanal hadisesi ve Ejderhan’ın muhasarası Ruslarla aramızı açtıysa da 1570 senesinde Novosiltof adındaki bir Rus subayı elçi olarak İstanbul’a geldiğinde aradaki soğukluk kalktı.[64]

c-Marmara – Karadeniz kanal projesi

Daha önce belirtmek gerekir ki, İznik gölü ve Sakarya nehri vasıtasıyla Marmara ile Karadeniz’in birleştirilmesi işi bu tarihten daha önce yani Kanuni Sultan Süleyman zamanında ele alınmış ve o tarafa bu konuyu araştırması için uzman bir heyet gönderilmiştir. İznik ve Sapanca gölleriyle Sakarya Nehri’nin birleştirilmesi suretiyle açılacak kanaldan birinci derecede, gemiler vasıtasıyla donanmaya lazım olan kerestenin ve İstanbul odununun nakli düşünülmüştür.[65]

Bu iş için ilk önce Mimar Sinan ile Girez Nikola adında bir Rum kalfası gitmiş, bunlar Sapanca gölünden İzmit körfezine kadar olan mesafeden önemli bir bölümünü kazmışlar fakat devletin başka yerlerinde devam eden savaşlar sebebiyle işlerini tamamlayamadan kazıyı bırakıp İstanbul’a geri dönmüşlerdir.[66]

Gemi kerestesinin süratle nakline ihtiyacı olmasından ötürü hükümet 999 H./1591 M. de bu kanal işini ikinci defa ele almış İzmit, Sapanca kadılarına hükümler yazılarak burada Kiraz suyunun Sapanca gölüne ve Sapanca gölünün de İzmit körfezine akıtılması ve Sakarya nehrinden Sapanca gölüne, oradan da İzmit körfezine kadar olan mesafenin ölçülmesi için uzmanlardan oluşmuş bir heyet gönderildiği bildirilmiştir. Kanal için muhtelif kaynaklardan otuz bin amele tedarik edilmiş, kanal açılacak yerlerdeki tarla, çiftlik ve köylerin uygun mahallere nakledilecekleri ve kanal işinin kat’i olduğu da ilgililere ferman ile bildirilmiştir.[67]

Bu kanal işinin önemini kavramış olan Vezir-i azam Koca Sinan Paşa, bizzat mahallinde inceleme ve araştırma yapmak üzere Sapanca taraflarına kadar gitmiş (999 cemaziyelahır/1591 nisan) ve burada üç gün kalmıştır. Ölçüm ve kazıdan çıkacak molozların döküleceği yerleri dahi tespit edip durumu III. Sultan Murad’a arz etmiş fakat Sinan Paşa aleyhtarlarının Sultanı olumsuz olarak etkilemesi üzerine Sultan projeye önem vermemiş ve şöyle demiştir:[68]

“Din ve devlete lazım olur iş değildir; terk edilmesi icap eder. Halkın minnet ve meşakkat çekmesi zulüm görmesi doğru değildir; en mühim iş donanma vücuda getirmektir. Bu zamana kadar odun nice ola geldi ise yine öyle tedarik olunur”[69] diyerek kanal işinin terkini emreylemiştir.[70] ,

Tarihin ilk gemi kerestelerinin şuan Bartın ilimize bağlı olan Kurucaşile ve Amasra civarlarından tedarik edildiğini belirtmek gerekir. Karadeniz’in rüzgarları ile uç kısımlarından itibaren doğal bir eğim alan ağaçlar gemi omurgası için en değerli parçayı oluşturmaktadırlar. Bugün dahi ağaç gemilerin en önemli ve yapımı en zor olan bölümünün, yurdumuzun bu bölgesinden doğal olarak tedariki devam etmektedir. Dünyanın en eski tersanelerinin bu bölgede olmasının sebebi budur.

Dünyada pek çok başarı sağlamış olan Osmanlı Devleti, çağının en mühim teknik bilgileriyle donanmış olan devlet adamlarıyla çalışmıştır. Buna rağmen yukarıda bahsedilen tarihlerde yapılan projeler başarıya ulaşmamıştır. Dünya jeopolitiğinin önemli noktalarında yapılan bu projelerin, başarıya ulaşması durumunda, Osmanlı devletinin devamını ve bugünün Türkiye’sinin nasıl olabileceğini bir an düşünün!

Coğrafyanın kontrol edilebilmesi ve insanlara daha faydalı haline getirilebilmesi için, çeşitli yolları araştırmak gerekmektedir. Bu araştırmalar, devletlerin kendisine mensup insanların gelecek için yaptığı en önemli araştırmaları teşkil eder. Tarih, bu ve bunun gibi örneklerle iç içedir. Tarih, değişiklikleri kaydetmektir. Coğrafya biliminde de değişiklikleri kaydetmek çok önemlidir.

G- COĞRAFİ OLAYLARIN İNCELENMESİ VE KAYIT ALTINA ALINMASI

Dünya üzerinde meydana gelen doğa olayları (yeraltı, yerüstü ve hava sahasında), insanı ve tabi olduğu devleti, o coğrafya üzerinde yaşayıp yaşamamaya, yerleşip yerleşmemeye karar vermesinde birinci etkendir. Olan her coğrafi hareketin kaydının sağlıklı, düzgün ve anlaşılabilir tutulması yeni coğrafi keşifler ve o yerler için yapılan savaşlar ve mücadeleler kadar önemlidir. Vatan sathını müdafaa etmeye, adına vatan dediğimiz coğrafi alanların tüm bilgilerini öğrenip kaydederek başlanabilir. Ve bu mücadele bütün vatandaşların ülkenin her köşesinin durumu hakkında bilinçlenmesi ile olabilir. Bu mücadelede sadece yaşanılan bölge değil ülkenin her bölgesi öğrenilmelidir,

Şu an dünya hakimi gözüken devletlerin veya hakimiyet mücadelesi veren unsurların, geriye dönük olarak çok iyi coğrafi kayıt tuttukları ortadadır. Günümüzde devamlılığını sürdürmek isteyen bütün devlet ve organizasyonların, coğrafi olayların kayıtlarının tutulması gereğini yerine getirip, hep akıllarında tutmaları gerekir.

David OLDROYD’un kitabının 341. sayfasında 1857 senesinde Büyük Napoli ve 342. sayfasında 1859 senesinde Robert Mallet’in çizdiği dünya deprem dağılım haritası çok ilgi çekicidir. Royal Society, Geological Society ve British Library dünya coğrafi olay kayıtlarının en iyi toplandığı ve saklandığı yerlerdir. Bu konular hakkında geriye dönük araştırma yapanların en sağlam referanslarını bu kurumlar oluşturmaktadır.[71]

1807 kışında, Londra’da yaşayan on üç kafadar, Jeoloji Derneği adını alacak bir kulüp oluşturmak üzere Covent Garden’da, Long Acre’daki Freemasons Tavem’da bir araya geldiler. Maksatları, ayda bir buluşup bir iki kadeh Madeira şarabı eşliğinde keyifli bir yemek yiyerek jeolojik fikir alışverişinde bulunmaktı. Entelektüel açıdan yeterince nitelikli olmayan kişilerin gözünü korkutmak için, yemeğin maliyeti kasten yüksek tutulmuş, on beş şilin gibi ağır bir fiyat belirlenmişti. Ama daha esaslı bir kurumsal yapıya ve insanların yeni bulguları paylaşıp tartışmak için buluşabilecekleri daimi bir genel merkeze ihtiyaç duyulduğu çok geçmeden anlaşıldı. On yıldan kısa bir süre içinde, üye sayısı 400’e yükseldi, ama hepsi de hala seçkin kişilerdi elbette. Jeoloji Demeği, ülkenin önde gelen bilim derneği Royal Society’yi gölgede bırakabilecek boyutlara ulaşmıştı artık.[72]

Üyeler kasımdan hazirana kadar ayda iki defa buluşur ve haziranda hemen hepsi yaz aylarını çiftliklerinde geçirmek üzere dağılırlardı. Bunlar madenlere maddi getirisi bakımından ilgi duyan insanlar değildi; çoğu akademisyen bile değildi, hobileri ile az çok profesyonel bir düzeyde ilgilenmelerini sağlayacak kadar servetleri ve zamanları olan kişilerdi. 1830’da sayıları 745’i bulmuştu ve dünya bunun benzerine bir daha asla tanık olmayacaktı.[73]

Şimdi böyle bir şeyi hayal etmek bile zor, ama jeoloji XlX. yüzyılda insanları çok heyecanlandırır, adeta büyülerdi. Hiçbir bilim dalı daha evvel bunu başaramamıştı ve bir daha da başaramayacaktı. Roderick Murchison 1839’da The Silurian System’i (Silüriyen Sistem) yayınladığında, grovak diye adlandırılan bir kayaç türünün kalın ve ayrıntılı bir incelemesi olan kitap çıkar çıkmaz çok satanlar arasına girdi. Sekiz gineye satılmasına ve tıpkı Hutton’ın kitapları gibi okunmaz nitelikte olmasına rağmen tam dört baskı yaptı. (Murchison’ın destekçilerinden birinin bile ister istemez kabullendiği gibi, “edebi albeniden tamamen yoksun” bir kitaptı bu.) Keza, büyük jeolog Charles Lyell 1841’de Boston’da bir dizi konferans vermek üzere Amerika’ya gittiğinde de, büyük dinleyici kitleleri onun deniz zeolitlerine ve İtalya’nın Campania bölgesindeki sismik tedirginliklere ilişkin teskin edici açıklamalarını dinlemek için Lowell Enstitüsü’nü her defasında hıncahınç doldurdular.[74]

İtalya’nın birleşmesi ile ülkenin herhangi bir bölgesinde olan bir depremin İtalya’nın tamamını etkilemesi; Katolik Kilisesine bağlı kurumların (özellikle Cizvit Papazları) 20. yüzyılda dünyanın dört bir yanına yayılan, küresel bir deprem kayıt istasyonları ağı kurmasına öncülük ettirmiştir. Bu tür bir kayıt istasyonları ağı, deprembilim kuramının gelişmesi ve yer kürenin içinin derinlemesine kavranabilmesi bakımından gerekli olduğu kadar, yer sarsıntılarını kaydetmek ve yakın gelecekte olabilecek felaketleri önceden haber vererek depremin zararlarını azaltmaya çalışmak gibi, bütünüyle yarar sağlamaya dönük amaçlar nedeniyle de gerekliydi.[75]

1880 yılında I. Hottori’nin başkanlığında kurulan Japonya deprembilim topluluğunun çıkartmış olduğu, “Seismological Journal of Japan” dergisi 19. yüzyıl sonlarında, deprem bilim alanında yapılan en önemli çalışmaların çoğunu içine almıştır. Japonya’da yapılan deprem bilim çalışmalarına özellikle İngiliz ve İtalyan bilim adamlarının katılması, Japonya’nın bugün deprem biliminde öncü olmasına katkıda bulunmuştur.

Dünyada afetler ve doğa olayları üzerine en iyi kayıtları Venedik Cumhuriyeti belgeleri oluşturur. Venedik Cumhuriyeti, yönettiği kalelerin ve yerleşimlerin havarisinin idaresi için düzenli olarak çok sayıda Venedik memuru atıyordu. Venedikli memurlar “vakalar” adı altında meydana gelen doğa afetlerini kayıt altına alıp Venedik arşivlerine gönderirlerdi. Hazırlanan belgelerde;

  1. •                        Bu olayları yazan Venedikli memurun kim olduğu,
  2. •                        Venedik senatosuna bu belgelerin nereden gönderildiği,
  3. •                        Hakkında bilgi verdikleri öteki yerlerin nereleri olduğu,
  4. •                     Doğal afetler hakkında verdikleri bilgilerin ne derece güvenilir olduğu mutlak suretle yer alırdı.[76]

Buna bir örnek olarak şu belgeyi verebiliriz.

Prens Hazretleri,

Ayın 16’sında, geceleyin, bu adada peş peşe üç yer sarsıntısı meydana geldi, yüreklilikle hemen surlara ve özellikle de henüz yeni inşa edilmiş ve tamamlanmamış olan dıştaki dokuz hisara koştum, bu depremlerin şiddetinden etkilenmiş olmalarından kuşkulanıyordum. Ertesi sabah şu mühendis Gianfılippi’ye surları gezdirdim, hisarlarda zarar olup olmadığını görmek için mühendis bu müstahkem mevkilerdeki diğer yerleri de dolaştı, şu anda hiçbir hasar yok; ne var ki sekiz gün sonra, Sant’Atanasio burcunda dört yarık fark edildi, bunlar tepeden başlıyor ve aynı kulenin tabanında son buluyordu, aşağı müstahkem mevkinin üstünde yer alan iç bölümde ayrıca kıvrıklar da oluşturuyordu, çatlamış mazgalların arasında bir yarık beliriyordu. İnandığım ve bana ilginç gelen haberse, bu yarığın deprem gecesi gözlemlendiği ve ertesi sabah dikkatli bir inceleme için görevlileri gönderdiğim de gerekli titizliğin gösterilmemiş olmasıydı. Oysa, mühendis beyin yeminli doğrulamalarının ötesinde, bugünkü görüntülerine karşın, ilk gün bu yarıkların dört ya da altı parmaktan fazla olmadığı söyleniyor, (…)

Bu yıkılmanın nedenleri hakkında araştırmalar yürütüldü ve bu olayın depremden çok sonra meydana geldiği görüldüğü için, bu yarıkların oluşumu kesin olarak yersarsıntısına mal edilemez, ama bu hasarı da diğer hasarlar arasında sayıyorum. (…)

Bu bilgilerin tümünü Sayın Generale (Provveditore) ‘nin bilgisine sundum, (…)

Korfu 21 Şubat 1650 (more veneto) Bendeniz.

Girolamo Contarini Provveditore e Capitano.[77]

Bu alışılmadık durumun nedenini, yazışmalar açıkça ortaya koymaktadır. Venedik, yeni zaptettiği toprakları ve bu toprakları geri kazanmak için Türklerin yaptıkları askeri harekatları izleme konusunda Venedik’teki Senato’nun gözleri ve kulakları olarak istihdam ettiği dikkatli memurlarına güveniyordu. Bu durum, yazışmalarda yalnız depremlerin değil, askeri olmayan her türlü bilginin de göz ardı edilmemesinin nedenini açıklıyor.[78]

Kimi zaman Venedikli valiler, görevli memurlar, Venedik toprakları dışında ise konsoloslar yazışmalarına, başka ülkelerden gelen bilgiler içeren sayfalar ekliyorlardı. Bunların çoğu özel seriler halinde muhafaza edilmektedir,[79] ama pek çoğuna hala resmi belgelerin eki olarak rastlanabilir.[80]

Aşağıdaki belge, muhtemelen İstanbul’dan gelmekte olup da bir süre Korfu’da kalan ve Provveditore Generale da Mar’a bir ziyarette bulunan anonim bir seyyah tarafından betimlenmiş olan bir İstanbul yangını (Ağustos 1660) ile bir Kahire depremini (Eylül 1660) aktarmaktadır:[81]

[Yaklaşık iki ay önce İstanbul’da yangın çıktı, öyle ki evlerin dörtte üçü yandı ve hepsi bir anda, yangının başlamasıyla (…)

İzmir’de eylül ayında dokuz yangın meydana geldi, Kahire depremlerle sarsıldı; Nil ırmağı artık akmıyormuş (..)[82]

Aslında, İstanbul’daki yangına ilişkin bilgi doğrudan edinilmiş gibi görünürken, Kahire’deki depremle ilgili haberin kaynağı İzmir olarak gösterilmektedir. Kuşkusuz, Mısır’daki deprem hakkındaki bilginin, güvenilirliği için, öteki kaynaklarla karşılaştırılarak kontrol edilmesi gerekir.

H- COĞRAFYANIN DÜZENSİZLİĞİ, AFETİN TANIMI VE SINIFLANDIRILMASI

Doğada hiçbir şey durağan değildir. Gerçekte doğa, düzenli değişimlere sahiptir. Bu değişimler bazen önceden tahmin edilebilir gelişmelerdir veya mevsimsel hava koşullarında olduğu gibi normal bir döngüsel hadiseler dizisidir. Buna rağmen büyük çoğunluğu önceden tahmin edilememektedir. Önceden tahmin edilemeyen bir hadise meydana geldiğinde ve bu hadise olağanüstü bir özellik gösterdiğinde hem insanlar hem de çevrenin diğer öğeleri için bir tehlike halini alır. Bu durumda, böylesi bir hadise doğal afet olarak tanımlanır.

Doğal afet kavramının ortaya çıkışı ile ilgili bir diğer özellik ise, doğal bir çevrede varlığını sürdüren toplumların beklenmedik bir anda canlarının, mallarının ya da güvenliklerinin tehlikeye girmesi veya yok olmasıdır. Ekstrem derecede ortaya çıktıklarında, çevre sakinleri için bir risk oluşturan böylesi hadiselerin çeşidi oldukça fazladır Bunlar çığ, kıyı erozyonu, kuraklık, deprem, sel, sis, don, dolu, toprak kayması, yıldırım, kar, tornado, tropikal siklon, volkanik patlama ve şiddetli rüzgârlardır. Bazı çevresel bozulmalar da bir afet nedeni olabilir. (Örneğin ormanların yok edilmesi ve çölleşme gibi)

En genel tanımıyla afet; insanların yaralanmalarına ya da yaşamlarını yitirmelerine neden olan ve/veya mal, tarım ve çevreye zarar veren tehlikeli durumlar veya hadiselerdir.

Afetler aşağıdaki şekillerde farklılık gösterirler;

Neden: Doğal ya da doğal olmayan nedenlerden kaynaklanabilir. (Örneğin; sel/taşkın veya nakliye kazaları gibi)

Frekans ve risk: Bazıları çok sık meydana gelirler ve bu nedenle de diğerlerine göre çok daha büyük bir risk oluştururlar. (Örneğin bazı bölgelerimizde sel/taşkın zarar riski oldukça yüksektir.)

Etki süresi: Bazıları bir periyot sonrasında biterken, bazıları ise süre sınırlamasına tabi değildir. (Örneğin bir tornado sadece birkaç dakikalık bir sürede sona ererken, bir kuraklık yıllarca sürebilir.)

Başlangıç hızı: Bazı felaketler aniden bazıları da günler ya da saatler öncesinden uyararak meydana gelir. (Örneğin bir sel şartlar oluştuktan sonra birkaç dakika içerisinde meydana gelebilir; buna karşın bir siklonun oluşumu için oldukça uzun bir zaman gerekir.)

Etki alanı: Bazı felaketler küçük bir alanda etkili olurken bazıları ülkenin tamamını etkileyebilir. Bazıları ise tek bir afetin neden olduğu ve başlangıçta küçük bir alanda etkili olan fakat zincirleme reaksiyonlarla diğer birçok afete de sebep teşkil eden ve böylece çok daha büyük alanlarda etkisini gösteren felaketlerdir.

Tahrip gücü: Bu durum çoğunlukla zararın tipine göre değişir.

Önceden tahmin edilebilirliği: Bazı afetler belirli bir düzende ve belirli bir patemi izlerler (Örneğin bir taşkın, genellikle, taşkın ovası olarak bilinen bir alanla sınırlıyken, zehirli gaz emisyonları sınır tanımazlar.)

Kontrol edilebilirliği ve insanlara zararı: Bazı felaketlerde, bizler, tamamen çaresiz kalırız ve felaketleri kendi doğal akışlarına bırakmak zorunda kalırız. Bazılarında ise, oluşumlarını önleyemesek bile etkilerini en aza indirebilecek önlemleri almamız mümkündür.

Doğal afet ise yukarıdaki afet tanımlarına ilave olarak, insanların olumsuz koşullarıyla bir araya gelerek felaket haline dönüşen hadiselerdir.

H.3- Anadolu’daki Misyonerlerin Coğrafi Olayları Kayıt Altına Alma Çalışmaları

İlgili kitapta 20. yy. başında Harput’ta bir misyoner okulu kuran Amerikalı, Kalvinizm taraftarları Euphrates College’de (Fırat Koleji) American Board’ın bir deprem merkezi kurduğuna dikkat çekmektedir.[83]

Mevcut Dünya Düzeni ve gelecek ile ilgili yapılacak bütün politik düşünce, plan veya yaklaşımlarının birincil çalışma alanını; bir devleti oluşturan en önemli unsurlardan birisi olan adına vatan dediğimiz toprak parçasının coğrafi hareketlerinin düzenli veya düzensiz olaylarını tespit edip kayıt altına almak oluşturmalıdır.

Yine 1920’lerin başında İzmir’deki İnternational College’de (uluslararası kolej) bir meteoroloji istasyonunun günlük hava raporları hazırlayarak İzmir’de bulunan Amerikan ve İngiliz vatandaşları ile İzmir rıhtımına yanaşan Amerikalı ve İngiliz deniz subaylarına hizmet verdiğini hatırlatıyor. Misyonerler, İstanbul’dan Van’a, Trabzon’dan Adana ve Tarsus’a kadar çeşitli merkezlerde ikamet ediyorlardı. Bu merkezlerden beş tanesi dışında tümü, ülkenin iç kesimlerinde yer alıyordu: Van, Bitlis, Erzurum, Harput, Diyarbakır, Mardin, Sivas, Merzifon, Kayseri, Talas, Ayıntab (Gaziantep), Maraş, Hacin (Adana Saimbeyli) ve Urfa.[84]

1. Dünya Savaşı patlak verdiği sırada, Amerikalı misyonerler, Osmanlı İmparatorluğu’nda (çoğu Anadolu’ya yerleştirilmiş) 174 Amerikalı çalışandan oluşan bir güçle 17 misyon merkezi ve 256 dış merkez işletiyordu.[85] Yerel misyon merkezleri ve dış merkezlerden oluşan bu yoğun ağ sayesinde, misyonerlerin yazışmalarındaki yerel haberler tam ve dakik oluyordu. Bu yerel haberlerin Anadolu’nun, özellikle de Doğu ve Güney Anadolu’nun (Kilikya) en ücra kesimlerindeki felaketlere bile sık sık gönderme yapıyor olmaları özellikle önemli. Sonuçta, misyonerlerin hem iyi eğitimli olmaları hem de bölgeyi çok iyi tanımaları nedeniyle, doğal afetlere ilişkin raporlar güvenilir niteliktedir; misyonerlerden bazıları Anadolu’da 20-30 yıl, hatta daha da uzun bir süre yaşamışlardı. Gecikmeksizin gelen bu yerel raporlar, Boston’daki komiteye gönderiliyor ve kısa bir gecikmenin ardından Missionary Herald’da yayımlanıyordu. Dolayısıyla, misyona katkıda bulunanlar Amerikalı misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğundaki girişimlerini destekleme olanaklarından haberdar edilmiş oluyorlardı.[86]

Orta Anadolu’da Kapadokya’da Board misyonerleri tarafından 18731871 yılları arasında yürütülen büyük yardım çalışmalarında da durum böyledir. Bölgede kıtlık baş gösterdiğinde çok sayıdaki Rum köylüsü büyük bir yoksulluğa düştü ve buğday karşılığında dinin değiştirmek zorunda kaldı, fakat sadece kısa bir süreliğine; çünkü kıtlığın sonunda, misyonerlere “un bitti, din bitti” diyerek yeniden Ortodoksluğa döndüler.

H.4- Anadolu’daki Meteorolojik Afetlere Örnekler

Meteorolojik afetlerin oluşumunu hazırlayan etmenler temelde atmosfer kökenli olmasına rağmen bazılarında afetin oluştuğu yerin özellikleri de etkili olmaktadır. Sel, çığ ve sis buna örnek olarak verilebilir. Aynı miktarda su, akarsu yatağı içinde akarken belirli yerlerden yatağın dışına çıkarak etrafa yayılmakta ve taşma-su baskınına neden olmaktadır. Burada taşmaya, yatağın veya yatak çevresinin şekil özellikleri etki etmektedir, Çığda da buna benzer durum söz konusudur. Karın birikmesine, aşağı kaymasına uygun yamaçların bulunması çığı oluşturabilmektedir.

Ülkemiz, meteorolojik karakterli doğal afetlere oldukça sık maruz kalmaktadır. Bu afetlerden özellikle kuraklık, sel/taşkın ve dolu afetleri en yoğun yaşanan ve çok geniş alanlarda etkili olan afetlerdir.

Subtropikal kuşakta, Akdeniz makroklima alanı içerisinde kalan ülkemizde, yıllar arasında büyük yağış değişikliklerinin görülmesi, yaygın veya bölgesel ölçekli, farklı şiddetteki kuraklık olaylarına neden olmaktadır. Örneğin 1804, 1876 yıllarındaki şiddetli kurak dönemler tarım ürünlerinin ve hayvanların kaybına, çaresiz kalan birçok çiftçinin göç etmesine neden olmuştur. Bunlardan 1876 yılındaki kuraklığın kıtlıklara ve hastalıklara yol açmak suretiyle yaklaşık 200.000 vatandaşımızın ölümüne neden olduğu tahmin edilmektedir. Türklerin anayurdu Orta Asya’dan M.Ö. 375 yılında göç etmelerinin belli başlı nedenleri arasında iklim değişikliğine bağlı olarak bölgede ortaya çıkan kuraklık, salgın hastalıklar ve kıtlık olduğu hatırlanmalıdır.

1930 yılında Orta Anadolu’da meydana gelen kuraklık hakkında dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya beyin Başbakanlığa yazdığı rapor çok ilginçtir[87]

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Konya-Aksaray ve Kırşehir’de meydana gelen kuraklığın köylüyü yerlerini yurtlarını terk etmek mecburiyetinde bıraktığını; boşalacak büyük köyler ve yerleşim alanlarının zamanla telafisi mümkün olmayacak ekonomik ve sosyal çöküntülere sebep olabileceğini belirtmiş, halkın kuraklığın sürdüğü sahalardan başka bölgelere göç etmesinin önlenmesi için pek çok tavsiyelerde bulunmuştur.[88]

Elizabeth Zacharıaduo’nun editörlüğünü yaptığı kitapta Tom Sinclair tarafından yazılan 1646 Tebriz depremi ve ona bağlı olarak Van gölünün yükselmesi üzerine, olan inceleme çok çarpıcı bilgilerle doludur.

Tom Sinclair Van, Erciş ve Ahlat’da gölün yükselmesinin tarihi sürecine pek çok örnek göstermiş 1838’den 1841’e ve özellikle 1890’dan kısa bir süre önce meydana gelen depremden sonraki Van gölü su seviyesinin yükselmesini örnekleriyle kitapta anlatmış, gölün su seviyesinin yükselmesinin, insanların bölgeyi terk etmesine yol açtığını yazmıştır.[89]

Van gölüyle ilgili olarak ilk çağlardan itibaren araştırma faaliyeti yapmış olan bölge ülkelerine rağmen Cumhuriyet devrinde ilk kapsamlı araştırma ve sempozyum 20-22 Haziran 1995 tarihinde Van valisi Mahmut Yılbaş tarafından tertip edilmiştir.

Van gölünün su seviyesinin yükselmesi nedenleri, etkileri ve çözüm yollan konulu sempozyumun, dışında başkaca bir düzenlenmiş, araştırılmış ve afet olayları ile ilgili bilgilerin toplandığı seminer yada belge yoktur.[90]

Son olarak ülkemizde İsparta Senirkent’te yaşanan çamur felaketi, bu durumlar için bir örnektir. Onlarca kişinin ölmesine neden olan bu felaketten acaba gerekli dersi alabildik mi?

H.5- Osmanlı Tarihinde Bazı Doğal Afetler

Girit Üniversitesi Akdeniz Araştırmaları Enstitüsünün Türk araştırmaları programı tarafından düzenlenen III. Uluslararası sempozyumun konusunu “Osmanlı İmparatorluğunda Doğal Afetler” oluşturmuştur. Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı tarafından yayınlanmış olan bu eser, Osmanlıda doğal afetlerin araştırılması hakkında önemli bilgiler içermektedir.[91]

Osmanlı İmparatorluğu tarihinde yaşanan pek çok olayın incelendiği bu sempozyumda, bazı kuramsal görüşler de hesaba katılmıştır. Şu andan itibaren, bu tür olayları iki ayrı kategoride ele almayı yararlı görüyoruz. İlk bölümde, belli bir dönemde bireylere verdikleri acılarla ifadesini bulan deprem, sel vb. olaylar ile bunların belli zamanlardaki doğal sonuçları, salgın hastalıklar vb. karşımıza çıkıyor. Bunlar, belli bir zaman aralığında yaşamın akışını etkileyebilen, özellikle bazı ekonomik süreçlerde yavaşlamaya yol açabilen olaylardır. Bir de, bunlara göre kesinlikle çok daha nadir görülen, bildiğimiz tarihsel olaylarla iç içe geçen doğal afetler vardır. Bu konuyu iki olayla örneklememe izin verin.

1529’da, Kanuni Sultan Süleyman batıya doğru sefere çıkar; niyeti, Viyana’yı kuşatıp almaktır. Hava durumu sultanın girişimi açısından olumlu işaretler vermemektedir. Buda ve Viyana arasında bardaktan boşanırcasına yağan yağmur, yolları, özellikle toplar için geçilmez hale getirir. Eylül sonunda kuşatma başladığında hava koşulları iyice kötüleşir. O mevsim için alışılmadık soğuklar başlar. Yerel kaynaklar, soğukları “olağandışı” olarak niteler; Türk kaynakları Ferdi ve Celalzade, özellikle soğuk havaların ne kadar sürdüğüne bakarak, kışın bastırdığını söylerler.[92]

Bu bir doğal afet midir? Elbette ki yerel halk, yani böylesi koşullara alışkın kuşatma altındaki insanlar için, soğukların beklemedikleri bir anda, normalden erken bastırmış olması bir doğal afet değildir. Ama oradaki duruma ve askerlerin firar etmelerine yol açan moral bozucu sonuçlara, yiyecek ve silah bulmakta zorlanmaya, hastalıklara vb. hazırlıklı olmayan kuşatmacı ordu için bu bir doğal afettir. Üç hafta boyunca, koşullar gitgide kötüleşir. Sultan, askeri harekatını yarıda kesip, birliklerini Viyana’dan çekmek zorunda kalır. Böylece Viyana’yı fethetme hayalini gerçekleştiremez. Sonuç olarak ilk bakışta, yani yüzeysel olarak göz attığımızda, bir doğal afet, tarihsel gelişimi derinden etkilemiş gibi görünür. Yüzeysel sözcüğünün altı çizilmelidir elbette; çünkü, gelişimi sürekli olarak etkileyen, kesinlikle daha önemli başka etkenlerin olduğunu biliyoruz!

Kırım Savaşı’nın başında, yine bir doğal afetin sonucunda bir başka olay daha meydana gelmiştir. 14 Kasım 1854 günü, ansızın patlak veren beklenmedik bir kasırga, İngiliz donanmasını mahveder ve böylece, planlanmış olan askeri harekat felce uğrar.[93] O dönemden kalma bir dizi kaynak bulunmaktadır: Görgü tanıklarının anıları, resmi mektuplar, belgeler, aralannda, Lord Raglan’m kendi hükümetine yolladığı, olayların ve sonuçlarının, özellikle askerlerin çektiği acılar ile ordunun felce uğramasının dokunaklı bir tarzda anlatıldığı raporlar da vardır. Haklı olarak Sivastopol kuşatmasındaki gecikmenin, bu doğal olayın doğrudan sonucu olduğu düşünülmektedir.[94]

Osmanlı İmparatorluğunda Doğal Afetler adlı kitabın 102. sayfasında 1500-1800 yılları arasında Balkanlarda meydana gelen ve şimdiye değin hiç yayınlanmamış Osmanlı arşiv kaynaklarında kaydedilmiş olan 41 depremin özel bilgileri yer almaktadır.

Kitabın yazarı Osmanlı hâkimiyetindeki Balkan bölgesinde 1500-1800 yılları dönemleriyle ilgili Osmanlı dışındaki kaynaklarda 500 adet depreme ait bilgiye ulaşabilirken, Osmanlı kaynaklarından ise sadece 41 adet deprem kaydı bulabildiğini, bunların 21’inin ise öteki kaynaklarda zaten yer aldığını bildiriyor.[95]

H.6- Doğal Afetler: Fırsat Anları

Doğal bir afet, Bizanslılar tarafından genellikle, işledikleri günahlar nedeniyle Tanrının kendilerine verdiği bir ceza olarak görülüyordu. İmparatorluğun son yüzyılı boyunca bu günahlar, Bizans topraklarını yakıp yıkan ve Türk fethini kolaylaştıran iç savaşların çerçevesi içine yerleştirildi: II. Amironikos ile torunu III. Androllikos arasındaki iç savaş (1321-1328) ve özellikle tahtın meşru varisi V. İoannes Palaiologos ile Gasıp VI. İoannes Kantakuzenos arasındaki iç savaş (1341-1347). Bizanslılar sürekli olarak Bizans sınırlarını zorlayan ve Bizans topraklarına akınlar yapan Türkleri, günahları yüzünden Tanrının onlara gönderdiği bir ceza olarak kabul etmeye başladılar; bu bakış açısı, Rum Ortodoks Hıristiyan’ları yanlış dogmaları, planları nedeniyle suçlayan ve Türklerin ortaya çıkışıyla cezalandırıldıklarını düşünen Latinler tarafından da paylaşılıyordu.[96] Türklerin ilerleyişini anlatırken, Bizans yazarları ve tarihçileri kimi zaman doğal felaketlerden askeri faaliyetlerle bağlantılı olarak söz ederler. Bir tarihçi ise, bu tür sel ya da deprem gibi bir doğal afetin bir halk için felaket olabilirken bir başka halk için yararlı olabileceği sonucunu çıkarmaktadır.

Bizanslıları zayıflatan ve Bitinya’daki Osmanlı fethini kolaylaştıran ilk doğal afet, onlarca yıl Bizanslılar ile Türkler arasındaki sınırı oluşturan Sakarya Irmağı’yla bağlantılıdır. Bizans imparatorları kurdukları istihkamlarla ırmağın kendi taraflarındaki kıyılarını titizlikle koruyorlardı.[97] Bizanslı tarihçi Pakhymeres’e göre, 1300 yılı civarında, “Tanrısal gazabın bir işareti” olan çok korkunç bir sel, ırmak yatağının değişmesine neden oldu ve Bizans istihkamlarını tahrip etti.[98] Bu felaketin ardından, Türklerin Bizans topraklarına girmelerini engelleyen hiçbir şey kalmamıştı. Pakhymeres, başka hiçbir kaynağın bildirmediği bu olayların çağdaş ve bilgili bir gözlemcisiydi.

Osmanlı genişlemesiyle bağlantılı ikinci doğal afeti, yani 1 Mart 1354’te meydana gelen depremi kaydeden kaynaklar daha çoktur.[99] Oldukça şiddetli olan bu deprem, Trakya’da, aralarında stratejik açıdan önemli Kallipolis (Gelibolu) Kalesi’nin de bulunduğu çeşitli kent surlarının yıkılmasına neden oldu ve Türkler de bu kentleri istila etmekte gecikmediler. Söz konusu olay, Trakya’daki başarılı Türk fethinin temel nedeni olarak kabul edilegelmiştir. En önemli kaynaklar, dönemin Bizanslı yazarları Nikeforos Gregoras ile o sırada imparator olan VI. İoannes Kantakuzenos’un eserleridir.

Konstantinopolis’te yaşayan Gregoras, altındaki zeminin sarsılışı da dahil olmak üzere depremin canlı bir tasvirini bırakmıştır. Gregoras bu olayı, yurttaşları tarafından işlenen günahlar nedeniyle Tanrının onlara verdiği bir ceza olarak açıklıyordu. Ardından, depremi izleyen günlerde Bizans başkentine ulaştığı anlaşılan haberlere ilişkin bir anlatı sunar. Çanakkale Boğazı civarındaki bazı kentler, sakinleriyle birlikte yerin dibine girmişti. Başka kentlerdeki istihkamlar ise baştan aşağı çökerek yakınlarda yaşayan Türklerin derhal buraları istila etmelerine yol açmıştı. Bu yüzden, kent sakinlerinin çoğu, yaşadıkları yerleri terk etmişti.04 Yirmi otuz yıl kadar sonra, Bizanslı alimDemetrios Ky dones, Kallipolis’teki Türk fethini depreme bağlayacaktır.

Kitapta, On iki Adalar ve Rodos Adasındaki deprem ve diğer doğa felaketlerinden de bahsedilmiş, Saint-Jean şövalyelerinin kontrolü altında bulunan Rodos adasındaki muhtelif depremlerden özellikle; 1482 Mayıs ayında olan deprem üzerinde özenle durulmuş ve çok çarpıcı bilgilere yer verilmiştir.

Fatih Sultan Mehmet’in vefat edip Rodos kuşatmasının bir süreliğine askıya alındığı bir dönemde meydana gelen deprem Saint-Jean şövalyeleri açısından batıyla diplomatik ilişkilerin gelişmesinde rol oynayabilirdi.

Kuşatmanın üstüne gelen bu felaket, gelirini temelde Avrupa’dan sağlayan tarikatın, daima ihtiyaç duyduğu Katoliklerin sevgisini kazanması için bir fırsat değil miydi? Üstad-ı azamin yolladığı Peder Bagnani’nin, 1482 Mayıs sonuna doğru Rodos’ta meydana gelen deprem hakkında Papa IV. Sixte’e rapor verdiğini biliyoruz. Elçiyi dinledikten sonra, Papa birkaç hafta içinde çeşitli Katolik ülkelere mektuplar yazarak, önceki yıl, Rodos yararına, bağış belgeleri karşılığında toplanan, ama çoğunlukla toplandığı yerde kalan paraları istedi. Mektupların çoğunda -ama hepsinde değil- eski borçların kapatılmasını dilemesinin nedeni olarak depremi gösteriyordu; papa ayrıca, yardımcısı olan kardinali, üstad-ı azama, deprem yüzünden göç etmek üzere olan halkı adada tutabilmesi için, OsmanlIlarla ve Memluklarla ateşkes için pazarlık yapması, Rodoslulara da Müslümanlarla ticaret yapmaları için izin verdiğini bildirmekle görevlendirdi.[100]

Yüzyıllar önce meydana gelen Rodos depreminin uluslararası ilişkileri ne kadar yakından etkilediği ortadadır. 17 Ağustos 1999 Marmara depreminin öncesi ve sonrası bu açıdan incelendiği zaman ilginç sonuçlar ortaya çıkaracaktır.

H.7- Türk-Yunan Yakınlaşması

Ülkelerin çeşitli yerlerinde meydana gelen uzun veya kısa süreli coğrafi felaketlerin, tüm ülke insanlarım nasıl etkilediğini bilmekteyiz. Uluslararası ilişkilerde de mesafenin yakınlığı ve uzaklığı, coğrafi afetlerde destek olma anlayışı ile paralellik göstermektedir. Bir coğrafi alanın yaşanılması zor ve imkânsız hale gelmesi, yakın çevre ülkelerini o ülke kadar düşündürmekte ve Çözümler bulmaya zorlamaktadır. Çünkü doğa boşluğu kaldırmaz ve o coğrafyada yaşayan insanların yaşamasını sağlayacak yeni alanlar bulmasını gerektirir. Kitabımızın konusunu oluşturan iç ve dış göç olgusunun nedenlerinden biri de budur.

Ülkemizde ve dünyada ki çeşitli örneklerde görüleceği üzere, doğal afetten bir gün önce savaş aşamasında olup, doğal afetten sonraki gün nerdeyse kardeş olan ülkeler bulunmaktadır. İlgili ülkeyi, imkânları ölçüsünde dün düşmanı olarak gördüğü ülkeye yardım etmeye iten şey, olabilecek yoğun insan göçleridir.

Yukarıdaki bilgiler bize 17 Ağustos 1999 Marmara depremini düşündürmektedir. 14 Temmuz 1999 tarihinde Radikal gazetesinde Yorgo Kırbaki aynen şu haberi yazmıştı;

“ATİNA- Tunus savunma bakanı H. Yahya Atina’da yuhalandı. Yunanlı meslektaşı Akis Cohacouplos’un davetlisi olarak Atina’ya gelen Yahya’nın yuhalanmasına Tunus bayrağının Türk bayrağına benzerliği yol açtı. Elefterotipia gazetesine göre, H. Yahya, Atina hava alanına indikten sonra, şehir merkezine gitmek üzere bir makam aracına bindi. Ancak şehir merkezine ilerlerken bazı Yunanlı sürücülerin Tunuslu bakanı yuhaladıkları görüldü. Yahya Yunanlıların bu hiç de dostane olmayan tavırlarına bir anlam veremedi. Fakat makam arabası her trafik ışığında durduğunda yuhalamalar artınca, arabada kendisiyle birlikte oturan Tunus Büyükelçiliği yetkililerine bu davranışın nedenini sordu. Yetkililer kendisine, bu tepkilere Tunus bayrağının Türk bayrağı ile benzerliğinin neden olduğunu belirterek, kendilerinin de bundan mustarip olduklarını söyledi. Araçtaki Tunus bayrağının çıkarılmasıyla yuhalamalar da sona erdi.”

Türk bayrağına benzediği için Tunus bayrağını dahi hazmedemeyen, diplomatik olarak korumak zorunda olduğu, kendi ülkesinde bulunan misyonu korumak istemeyen Yunan devleti 17 Ağustos 1999 depreminde Türkiye’nin en yakınındaki destekleyen devletlerden olmuştur.

Çökecek bir Türk devleti, olabilecek insan göçleri ile Yunanistan’ın göçmesine sebep olurdu. Türk-Yunan ilişkilerinde Yunan tarafının bir türlü anlayamadığı, güçlü bir Türkiye’nin kimseye bir zararının olmayacağıdır.

Atina’da yapılan 2004 yaz olimpiyat oyunlarında madalya alan Türk sporcularına Ankara’daki Yunanistan Büyükelçiliği tarafından fahri hemşerilik madalyası verilmesi altı yıllık kısa bir süre içerisinde Yunan dış politikasının ne büyük açmazlar içerisinde olduğunu göstermektedir.[101]

Aynı Yunanistan Lozan Anlaşması ile vatandaşlık hakları garanti altına alınmış olan Türk kökenli Yunan vatandaşlarını hiç sebep ve gerekçe göstermeden Yunanistan vatandaşlığından çıkartmaktadır.

17 Ağustos depremi üzerine söylenecek çok söz vardır. Şüphesiz ki Kandilli Rasathanesi üzerine de.

H.8- Kandilli Üzerine ve 17 Ağustos

Kandilli Rasathanesi, 1911 yılında yeniden yapılandığında tek işlevi İstanbul için hava tahminleri yapmaktı. Sonra Fiziki Arzı İstanbul Rasathanesi olarak adı ve işlevi genişletildi. 1936 yılında ise bugünkü adını aldı. 1982 yılında bağlı bulunduğu Milli Eğitim Bakanlığından alınarak Boğaziçi Üniversitesi ‘ne bağlandı.[102]

Bazı bilim çevrelerince Kandilli Rasathanesi’nin son yaşadığımız depremler konusunda sınıfta kaldığı söylenmekte. İlk gün verdiği 6,7 büyüklüğü daha sonra 7,4’e çıkarması bilim çevrelerince falso olarak algılandı. Bunun yanında Gemlik civarındaki fay hattı üzerinde sıkça gelişen, kendi deyimleriyle deprem yağmuru olayını Işıkara kendi ağzından TV ekranlarında açıkladı:

“Yeraltından vahim haberler geldi, bu bildiğimiz fay hattının dışında. Büyük deprem olabilir, geceyi dışarıda geçirin” uyarısı da bilim adamlarınca “bilimsel” bulunmadı. Bilim adamları Gemlik’teki hareketliliğin ortalama 7 yıl sonraki bir depremin habercisi olabileceğini belirterek Prof. Işıkara için değişik yorumlar yaptılar.[103]

İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Aykut Barka, saptanan sıradışı sarsıntıları bu alanda değerli çalışmaları olan uzman kişi ve kurumlarla değerlendirmeden halkı geceyi sokakta geçirmeye çağıran A.Mete Işıkara’yı eleştirdi. Barka şöyle diyordu:

“Yıllardır birlikte çalıştığımız Kandillimin bu gelişmeler karşısında bizleri toplayıp ortak bir değerlendirme yapmasını beklerdim. Bunu yapmadan, bilimin aciz kaldığı, her şeyin kontrolden çıkmış gibi göründüğü bir izlenimle halkı paniğe sevk edici davranışı onaylamıyorum. Yapılması gereken, basına girmeden önce tüm uzmanların yorumlarını da aldıktan sonra varılan sonucu halkı paniğe sokmadan, her şey kontrolden çıkmış izlenimi vermeden daha yumuşak açıklamalarla aktarmaktı. O akşam öyle panik yaratıldı ki, düzeltmek imkânsız. Ben niye dışarı çıkmış insanları içeriye çağırayım? Artçı bir deprem sonrasında millet balkonlardan atlayacak. Sonra da sorumlu olarak bizi gösterecek. “[104]

TÜBİTAK Feza Gürsey Enstitüsü Müdürü ve Türkiye Bilimler Akademisi Kurucu Üyesi Prof. Dr. Yavuz Nutku, Kandilli Rasathanesi Müdürü Işıkara’nın burnunun dibindeki depremin büyüklüğünü ölçmekte bile aciz olmakla suçladı. Teorik fizikçi olarak ölçümlerin nasıl yapılması gerektiğini iyi bildiğini anlatan Nutku, Işıkara’nın bu kurumun başında bulunmasının Boğaziçi Üniversitesi’nin iç dengelerinden kaynaklandığını söylüyordu.[105]

Kandilli rasathanesi, bilim sınavında sınıfta mı kaldı?

1911 yılında yenilenen Kandilli Rasathanesi önceleri İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinin bünyesinde iken YÖK yasasıyla birlikte Boğaziçi Üniversitesine bağlandı. Neden buna lüzum görüldüğü bilinmiyor. Belki Boğazın karşılıklı iki kıyısından birbirlerini görmeleri buna neden olmuştur. Enstitü Müdürü A.Mete Işıkara’ya göre bu değişim çok isabetli olmuş ve Rasathaneye yeni bir vizyon kazandırılmış. Ama bu vizyonun ne olduğu pek belli değil. Son 17 Ağustos deprem olayı Kandilli açısından pek olumlu geçmedi. Buradan 10 bin km ötedeki iki Amerikan rasathanesi depremin büyüklüğünü 7,2 ve 7,8 olarak saptamışken Kandilli uzun süre 6,7’de direndi. Sonraları 7,4’ü kabul etti ve 6,7’ler unutuldu. Bu saptamayı yapamayan Kandilli’nin bilimselliği de tartışmaya açıldı. Eğer salt bu kadarla kalsaydı gene iyiydi. Rasathane Müdürü Işıkara 19 Ağustos günü çok tirajlı iki gazetenin habercileriyle yaptığı röportajda;[106]

“Bundan sonra 30 yıl boyunca böyle bir deprem olmaz” diyordu, ama aynı akşamüstü, öncü deprem işaretlerini görerek halkı sokağa davet etti. Sabaha karşı ise ‘Bu bir deprem fırtınasıymış’ açıklamasıyla halkı evlerine dönmeye çağırdı. Artçı depremlerin giderek azalacağını söylemelerine karşın artçılar sıklaşarak devam etti. Bilim adamları, bazı varsayımlardan yola çıkarak deneme yanılma ile bu varsayımların gerçekliğini araştırır. Ancak öngörülerini, tahminlerini bilimsel sonuç diye açıklamak bilim ahlakıyla nasıl bağdaşır.[107]

OTUZ YIL SAKLANAN DEPREM

Çin’in Yunnan eyaletinde 5 Ocak 1970 yılında aletsel büyüklüğü 7,7 olan bir deprem meydana geliyor. Büyük depremin ardından büyüklüğü 5- 5,9 arasında değişen tam 12 tane de artçı deprem meydana geliyor. 14 bin km2’lik bir alanda hissedilen depremde 15.621 kişi yaşamını kaybediyor. O tarihlerde Çin’in resmi haber ajansı olan Xinhua Haber Ajansı, komünist düzende sık sık yaşandığı gibi haberi çarpıtıp orta şiddette bir sarsıntı yaşandığını bildiriyor, can ve mal kaybı konusunda bilgi vermiyor. Kültür Devrimi dönemine rasgelen bu doğal afete büyük bir sansür uygulandığı 30 yıl sonra meydana çıktı. Çin’ in 30 yıllık bu sırrı, söz konusu depremde yakınlarını kaybedenlerin, Yunnan eyaletinin Yuxi kentinde anma töreni yapmak için bir araya gelmeleri üzerine ortaya çıktı.[108]

I-COĞRAFİ KEŞİFLER

Daha önce de bahsettiğimiz üzere insan öncelikle bulunduğu coğrafyayı en iyi şekilde kullanmaya çalışır ancak çeşitli nedenlerle bulunduğu coğrafyadan yeterli verimi alamadığı an daha iyi coğrafyaları keşfetmeye ve bu alanlara göç etmeye çalışır. Fakat coğrafi üstünlüğü olan bölgelere göç hareketi, öncelikle bu bölgeleri keşfetmekle mümkündür. Hiç şüphesiz keşifler coğrafyanın önemli bir alt başlığını oluşturur. Yapılan coğrafi keşiflerin en büyük destekleyicisi yeni icatlar olmuştur. Her yeni icat günümüzde dahi devam eden süreçte Evrenin biraz daha tanınmasında insanoğluna yardımcı olmuştur.

Gelişen teknoloji ve insanoğlunun çabası, henüz evrene tam anlamıyla egemen olmaktan çok uzaktır. Hatta böyle bir şeyden bahsetmek dahi komiktir. Fakat insanoğlunun yeni yerler keşfetme çabası halen devam etmektedir.

Bahsettiğimiz gibi her keşif yolculuğunun bir nedeni vardı. Bu nedenler elbette çeşitlilik göstermektedir. Ancak nedenlerin büyük çoğunluğu ekonomik nedenlerdir. Hıristiyanlığı yayıyor gibi gözüken misyonerlerin asıl görevi coğrafi bilgiler edinmek, kayıtlarım tutmak ve bu stratejik bilgileri ülkelerine göndermekti.

Tutulan sağlıklı coğrafi kayıtlarla; Dünya coğrafi olaylarının iyi takip edilmesi, hakim olunan yerlerin kontrolü ve dolayısıyla dünya hakimiyetini kolaylaştırıcı etkisi görülecektir.

Denizler ve okyanuslar akıntılarının iyi takip edilmesi, gidildikten sonra gelinebilen, dolayısıyla deplasmanlı seyahatlerin yapılabildiği gidiş ve dönüşleri sağlamıştır. Hangi coğrafya kitabını okursanız okuyun, hangi denizcilikle ilgili hatıraları okursanız okuyun, mutlaka karşınıza çıkacak olan şey, deniz ve okyanus akıntıların denizcilere sağladığı yardımlardır.

İç göç, dış göç ve uluslararası insan kaçakçılığının araştırma konusu yaptığım bu kitapta; deniz ve okyanus akıntılarını imkan ölçüsünde, elimden geldiği kadar anlatmaya çalışacağım. Okyanus akıntılarının, göç ve ticaret açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sabırla okuduğunuz bilgileri vermemin sebebi; bundandır. Kitabın genel gidişatı içerisinde Portekizli gemici Vasco da Gamma, F. Magellan, Colomb, Americo Vespucci, İngiliz gemici Jamez Cook, v.b. pek çok gemicinin başarılarının arkasında, bu deniz ve okyanus akıntılarını kullanabilme yeteneğinin olduğunu görülecektir.

Keşifler sonrası Avrupalı halka, diğer coğrafyalara göç etmek, buraları ele geçirmek için başka nedenlerde doğdu. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz, Amerika kıtasının keşfinden sonra burada bulunan zengin altın yataklarıydı. Tarihte “altına hücum” olarak adlandırılan bu göç hareketi, coğrafî üstünlüğü olan bölgelere yapılan göçlerin iyi bir örneğidir.

Bu noktada, ileride daha ayrıntılı olarak bahsetmek istediğim bir konudan bahsedeceğim: “coğrafi açıdan üstün” diye adlandırdığımız bölgelerin tek çeşit ve sabit yerler olmadığıdır. İlkel çağda su kaynaklarına ve barınılabilecek alanlara yakın bölgeler, Yeniçağ da ipek ve baharat yetiştirilen bölgeler veya değerli madenlere sahip olan bölgeler, günümüzde ise tek damla suyu olmasa da zengin petrol kaynaklarına sahip çöl bölgeler, coğrafi açıdan üstün bölgeler olabilir. Örneklerden de anlaşılacağı üzere insanoğlunun coğrafi olarak üstün kabul ettiği bölgeler, insan ihtiyaçlarına göre zaman içinde değişiklik göstermiştir.

Coğrafyanın tanımlanması ve öğreniminin yaygınlaşmasıyla birlikte coğrafi keşifler gelişmiş ve büyümüştür. Bir yemeğin yapımcısı aşçının, yeni ürettiği bir lezzeti, diğer aşçılardan saklaması gibi coğrafyayı iyi öğrenip, keşif gerçekleştiren toplumlar, diğer toplumlara yanlış tarifler vererek başarılarının önüne geçmiştir. Piyasada pek çok coğrafya yayını bulunabilir. Bu yayınların çoğu gerçek bir öğretim vermekten uzaktır ve aydınlanmak isteyen insanlara hiçbir stratejik bilgi vermemektedir. Tutulan bilgi ve istatistikler bir sır gibi saklanmış ve gelişmiş ülkeler tarafından hala saklanmaktadır. Dünya üzerindeki insanların birikimlerinin en önemli parçası bilgidir. Bilgi, insanların ilk günlerinden geçerli olmak üzere halen en büyük stratejisidir. Bilgi, en büyük güç kaynağıdır. Şuan dünya üzerinde başarılı olan toplumlar, yaşadığı coğrafi olayların kayıtlarını tutmuş olanlardır. Doğru tutulan kayıtlar iyi takip edildiği zaman süreklilik arz eden coğrafi olayları gösterir. Eğer insan yerinde ve zamanında doğru hamleler yaparsa, çokda korkulacak doğa olayları olmadıklarını görmüşlerdir.

Babil, Mısır, Hitit, Sümer gibi medeniyetlerin çok iyi coğrafi kayıtlar tuttukları görülecektir. Mısırlılar Nil nehrinin bütün bilgilerini kayıt altına almıştır. Bunlara ilaveten dünyanın ilk basit harita denemelerine, dünyanın yerleşmeye uygun ve iklim bakımından müsait havası ve kıyıları ile Eski Mısır ve Mezopotamya kültür bölgelerinde rastlamaktayız. Nuzi haritası diye bu güne kadar ele geçmiş olan en eski coğrafi belge, M.Ö. 2200-2400 yılları arasında, Babilliler tarafından Babilde yapıldığı kabul edilen tablet bir haritadır. Kilden bir tablet üzerine yapılmış bu harita, Kerkük yakınlarındaki Nuzi’de bulunmuş ve bilim tarihine de Nuzi haritası olarak geçmiştir.

Tutulan sağlıklı coğrafi kayıtlar ve gelişen teknoloji keşifçilerin bu bölgelere sürekli olarak gidip gelmelerini, mal getirip götürebilmelerini ve tabi olduğu milletlerin o bölgelere yerleşebilmelerini sağlamıştır.

Coğrafi keşiflerin hemen hemen çoğunun liberal ekonomi kuramcıları tarafından tespit edilmesi tesadüf değildir. Marksist söyleme sahip kişi ve devletlerin, coğrafyadan ve coğrafi eğitimden uzak olmaları bunun ispatı niteliğindedir. İleride işleyeceğimiz ülke içi ve dışı seyahatlerde de getirilen anlamsız yasaklar, sosyalist ülkelerin bireylerinin sistemin getirmiş olduğu pek çok imkânsızlıktan dolayı, bırakın keşif yapmayı oturduğu mekândan dahi bihaber olduğu görülecektir. Şehir içi ve şehirlerarası seyahatlerin dahi çok sıkı kontrolde olduğu bu sistemlerde coğrafya biliminin gelişmemesi şaşırtıcı değildir.

Marksist coğrafya var mıdır?

Marks’ın coğrafi sorunlar karşısında gösterdiği ilginin azlığı, bu gündc ciddi sonuçlar yaratmaktadır. Marksistler için, ister bölgesel ister ulusal veya ister uluslararası sorunlar söz konusu olsun, politik kanıtlamanın başlıca noktası, zamana göre tespit edilmektedir. Coğrafya, tarihsel terimlerle dile getirilmekte, çok nadiren ve çok imalı, önemsemez bir şekilde konu edilmektedir. Bununla beraber en üstün stratejik yer, güçlerin karşı karsıya geldiği ve fiili mücadelelerin olduğu yer alandır.[109]

Oysa bugün coğrafyacılar arasında Marksistler varsa da, hala gerçekten Marksist bir coğrafya olmadığı saptanmalıdır. Şüphesiz ortaya çıkmak üzeredir ama sosyal bilimler arasında coğrafya, Marksist incelemenin en çok güçlük çektiği alandır. Kuşkusuz Markisizimin büyük kuramcılarının eserlerinde birçok alıntıya, geniş açıklamalara, birçok polemiğe ve yoruma konu bulan diğer bilim dallarının uzmanlarından farklı olarak, Marksist coğrafyacıların esinlenebildikleri çok sayıda ünlü referansları yoktur.[110]

J-HARİTA

Harita, stratejinin coğrafya diliyle yazılımıdır aslında. Bu yüzden haritacılık bir devlette ne kadar dikkate alınmışsa, coğrafya o derece bilinmekte ve önemsenmiş görünmektedir. Dolayısıyla harita ile coğrafyadan ileri derecede verim alınarak üstünlük sağlanabilmektedir.

Kartoğrafya (İng. Cartography, Fr. Cartographie, Al. Kartographie), harita bilimi demektir. Yeryüzünün bütününün ya da bir bölümünün, düzleme aktarma tekniklerini ve haritalardan yararlanma esaslarını inceler. Latince; sert kağıt anlamına gelen carta ile yazarak-çizerek ifade anlamına gelen graphie sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Türkçe karşılığı harita yapımı demektir. Başlıca iki inceleme dalma ayrılır: Harita alma tekniklerini inceleyen dala projeksiyonlar (Geoid şeklinde olan dünyanın düzleme aktarma esasları), çeşitli haritalardan yararlanma metotlarını inceleyen dala ise, harita bilgisi denir.[111]

Haritacılık coğrafyadan bağımsız düşünülemez. Çünkü coğrafyaya bilim olarak kimliğini kazandıran ve en önemli ilkelerden olan dağılış ilkesi, haritalar ile gösterilir. Bu ilke ile coğrafya, diğer ilimlerden kesin çizgilerle ayrılır. Dolayısıyla harita ve haritacılık coğrafya ile adeta özdeşleşmiştir. Coğrafi bakımdan bütün fenomenlerin yeryüzündeki dağılışlarını gösterilmesinde haritalardan yararlanılır.[112]

İnsanoğlu yaşadığı her anı ve gelişimi kayıt altına aldığı gibi yaşam alanına ait olan coğrafi bilgileri de düzenleme ihtiyacı duymuştur. Yeryüzü şekillerini elindeki teknik imkanlar ölçüsünde kalıcı bir belgeye aktarmıştır. İlk başlardakiler yapılmış bir tablet üzerine işaretlenen bilgiler insanların yaşam ile ilgili tüm bilgilerini aktardıkları kalıcı eserler olmuştur. Zaman ile hayvan derisi, papürüs kağıdı, ilk ürettiği madeni eşyaların üzerine işlediği hayatı ve devamı ile ilgili bilgileri gelişen bilim-teknoloji sayesinde geliştirmiştir. Artık yaşadığımız coğrafya ile ilgili bilmek istediğimiz hemen her şeye, dünya yörüngesinde konuşlanmış uydular vasıtası ile istediğimiz an rahatlıkla ulaşabilmekteyiz.

Harita, bir sürü istatistikten ya da yazılı belgeden üstün coğrafi betimleme biçimidir, taktik ve stratejilerin hazırlanması için gerekli bütün bilgiler haritaya aktarılmalıdır. Harita denilen bu alan biçimlemesi nedensiz ve yararsız değildir. Alanın egemenlik aracı olarak harita, önce subaylar tarafından, subaylar için hazırlanmıştır. Bir haritanın yapımı, yani iyi bilinmeyen bir somutluğun soyut bir betimlemeye dönüştürülmesi, ancak devlet tarafından ve devlet örgütü için gerçekleştirilebilecek uzun, zor ve pahalı bir işlemdir. Bir haritanın hazırlanması betimlenen alan üstünde belirli bir siyasi ve bilimsel egemenlik anlamına gelir ve bu, söz konusu alan ile orada yaşayan insanlar üstündeki bir iktidar aracıdır. Bugün hala, özellikle geniş ölçekli ve aşırı ayrıntıyla dolu, genellikle “kurmay haritaları” denilen haritaların pek çok ülkede sivil ve askeri sır kapsamında olmasına şaşmamalıdır.[113]

Günümüzde, uyumlu ifadeler ve mükemmel dengelerle dile getirilen bölge düzenlemesi söylemlerinin bolluğu, ekonomik girişimlere, özellikle daha güçlülere karlarını artırma olanağı veren önlemleri gizlemeye yarar. Bölge düzenlemenin tek amacı en yüksek düzeyde kazanç sağlamak değildir; aynı zamanda, devletin halk hareketlerini önleyebilmesi için, stratejik açıdan bölgeyi ekonomik, toplumsal ve siyasi olarak da düzenlemektir. Bu duruma, sanayileşmiş ülkelerde pek rastlanmamakla birlikte, bölge düzenleme planları, sanayileşmenin yeni ve hızlı olduğu devletlerde polisiye ve askeri kaygılardan çok fazla etkilenmektedir.[114]

Şehir ve imar planlarının sağlıklı olması, sağlıklı harita çalışmalarından geçer. Haritalar üzerine yalnızca coğrafi bilgiler işlenmekle kalmaz ihtiyaç halinde nüfus, yerleşme (geçici ve devamlı), eğitim, sağlık, ekonomik v.b. bilgiler de işlenerek yöneticilerin sorumluluğunu aldığı toplum için daha başarılı çalışmalar yapmasını sağlar.

HÜRRİYET gazetesinin 14 Nisan 2005 tarihli baskısında 18. sayfasındaki haberde ülkemizin içinde bulunduğu imar ve plan karmaşası aynen şöyle aktarılmaktadır.

Karşılaştırmalı yerbilim çalışmalarıyla birlikte, yerbilim araştırmalarının önünde yeni ve çekici bir ufuk açıldı. Ülke haritalarının yapılması zorunluluğu vardı ve bu öyle ya da böyle, eşgüdümlü bir yaklaşımla yapılmayı gerektiriyordu. Bir ülke haritasının çıkarılmasıyla birlikte, ülkenin yerbilimsel tarihi de belirlenebilir duruma geliyordu; ve tam bu ayrıntılı harita çıkarma sürecidir ki aynı zamanda ülkenin yeraltı zenginliklerine ve dolayısıyla iktisadi olanaklarına ilişkin bir şeyleri açığa çıkarıyordu. Sanayi Devrimi’nin hızlı gelişimiyle birlikte, ulusal yerbilim haritacılığı gittikçe daha çekici duruma geldi ve on dokuzuncu yüzyılda hiç bıkıp yorulmaksızın sürdürüldü; ta bugünlere gelene değin…[115]

TBMM’ye bakın, orada bağ ve bağ evleri görüyor musunuz? Hürriyet Gazetesi Parlamento şefi Nuray Babacan’in izlediği Genel Kurul’da CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir’in bu sorusu, kara komediyi andıran bir durumu Meclis’in dikkatine getirdi Çünkü mevcut kadastro haritalarına göre, TBMM ev ve bağ, Maliye Bakanlığının bulunduğu yer ise boş arsa görünüyor. Karademir, kadastro kayıtlarında Meclis’in üzerinde bulunduğu alanın 10parselinin ev ve bağ, 5parselinin ise TBMM Binası ve arsası olarak göründüğünü anlattı. Maliye Bakanlığı binasının da kayıtlarda boş arsa olarak görüldüğünü söyleyen Karademir, “Bu iki örnek bile Türkiye’nin kadastro ve tapu sicilinin, gerçekten ne kadar uzak olduğunu gösteriyor” dedi. Ancak buna benzer durumlar artık düzeltilebilecek. Haritaların yenilenerek, tüm taşınmazların kadastro çalışmalarının üç yıl içinde tamamlanmasını öngören tasarı, nihayet yasalaştı. Kadastro Yasası ile, kadastral veya topografık haritalara dayalı olarak taşınmaz malların haritası çıkartılacak. Kadastro sonrasında taşınmazların sınırlarıyla ilgili yapılan hatalar, ilgilinin başvurusu üzerine veya kadastro müdürlüğünce düzeltilecek.

1835 senesinde, De la Beche’nin ve 1839 yılında Londra’da kurulan iktisadi yer bilim müzesinin önder katkılarıyla 1840’ların ortalarına gelindiğinde İngiltere haritacılık dairesinin temelleri atılıyordu.[116]

Burada belirtmek gerekir ki, De la Beche asker kökenli bir insandı ve yerbilimsel harita yapımcılığının üstesinden gelmekteki becerisi, harp okulunda aldığı matematik ve topografya haritacılığı eğitiminin sonucuydu. Ayrıca, bünyesinde çalışacağı daire, ilk önce stratejik askeri amaçlarla kurulmuştu. Bu yüzden, ilk düşünülen biçimiyle ve kuruluş aşamasında, Yerbilim Haritacılık Dairesi’nin bir askeri örgütlenmeyi andırmasına şaşmamalı. Başlangıç döneminin haritacı ‘subaylar’ı askeri biçimli üniforma giyiyordu. Kurumun temel felsefesi (çekirdek ‘ethos’u) askeri nitelikteydi: Haritası yapılan her toprak parçası sanki ‘ele geçirilmiş’ ya da bilimin denetimine sokulmuş oluyordu.[117]

Gözleneceği gibi, bu yerbilimsel zaman çizelgesine 19. yüzyılda alt bölümler ekleyerek katkıda bulunan yer bilimcilerin çoğu İngiliz kökenliydi ve bu sürecin tamamını bir bakıma Britanya İmparatorluğu’nun sınırlarının genişletilmesiyle atbaşı yürümüş saymak yanlış olmazdı. Doğal olarak, İngiltere kadar küçük bir ülkenin sınırları içinde, yukarıda adı sıralananlar arasından bu denli yüksek sayıda yerbilim harita ve coğrafya bilgisinin bulunması olağanüstü bir durumdur.[118]

Böylece, yerbilimde yaygın Avrupa hegemonyasının kuruluşu, yerbilim devirleri çizelgesi aracılığıyla oldu: Büyük ölçüde Britanya’yı temel alan sınıflandırma, dünyaya neredeyse emperyalist bir tavırla dayatıldı. Yerküreyi bir tür imparatorluk, her haritası yapılan bölgeyi sanki imparatorluğa katılıyor muş gibi gören düşünceyi en açık biçimiyle,[119] İngiliz harita dairesinin çalışmalarında görebiliriz.

Avrupa’da gelişen coğrafi araştırmalar ve haritacılık, Avrupa devletlerini, dünya hâkimi konuma getirmiştir. Yönetimler, yönettikleri halkı yakından tanımak istiyorlardı. Halk sayıldı ve kayda geçirildi. Aynı durum üzerinde yaşadıkları coğrafya için de geçerliydi. İnsanı ve insan hareketlerini kayıt altına alarak nasıl kontrol edebiliyorsak, coğrafyada da haritalar vasıtası ile sadece yer üstü değil, tüm yeraltı zenginlikleri de kontrol edilebilmeleri için öncelikle kayda geçiriliyordu. Elde edilen haritaların tek başına bir işe yaramayacağı ortadadır. Ülke idaresindeki asker ve sivil kurmayların çalışmalarının ortak noktası haritalardır. David OLDROYD ‘un kitabının 189,190, 191 ve 192. sayfalarında dünya ülkelerinin haritacılığa başlama ve kayıt altına alma seneleri verilmektedir. Çok çarpıcı olarak verilen bilgiler, iyi incelendiği zaman günümüz dünya siyasetini ve askeri başarılarını daha net anlayabiliriz»

J.1- Deniz ve Haritacılık

Deniz haritaları mevcuttu, ama her ne kadar bunlar çok güzel çizilmiş olsalar ve kıyı boylarının şeklini ve adaların konumunu genel hatlarıyla verseler de, çoğunlukla hatalar içeriyorlardı. Deniz haydutu ve kaşifWilliam Dampier, bu deniz haritalarının çoğunda Atlas Okyanusu’nun genişliğiyle ilgili yapılan tahminlerin aslından on derece kadar fazla olduğunu düşünüyordu: On derece, altı yüz deniz miline denk geliyordu ki bu da bir okyanus yolculuğunun sonlarında olan bir gemi için tehlikeli büyüklükte bir hataydı.[120]

Dampier, korsanlıkla ilgili tüm insanlar arasında en ilginç olanlarından biridir ve yayımlanan seyir defterleri onun yaşadığı zamanda okyanuslara açılan denizcilerin karşılaştıkları denizcilik sorunlarıyla ilgili çok değerli birer bilgi kaynağıdır.[121]

Dampier pek çok deniz yolculuğu yapmıştı ve yolculuk yaparken gördüğü her şeyi not almıştı. 1697’de A New Voyage Around the World adındaki kitabı yayımlandı. Bu, yalnızca oldukça girişimci birtakım deniz haydutlarının kahramanlıklarının kaydının tutulduğu bir kitap değil, aynı zamanda Dampier’in yeni ülkeleri, yerlileri ve tuhaf kuşlarla hayvanları muhteşem bir şekilde, anlattığı bir eserdir. 1709’da yayınlanan ikinci kitabı A Voyage to New Holland, 290 tonluk, on iki toplu küçük bir deniz taşıtı olan İngiliz donanma gemisi Roebuck’a kumanda ederek Avustralya’nın kuzeybatı kıyısına yaptığı talihsiz keşif seferini anlatıyordu. Dönüş yolunda gemi Atlas Okyanusu’ndaki Ascension Adası açıklarında su almaya başlamıştı. Yedi kulaç derinliğe demir atmayı başardılarsa da, gemiyi terk etmek zorunda kalmışlardı. Dampier ve adamları bir sal üzerinde kıyıya varmış ve gemiyi de derinlere gömülmek üzere orada bırakmışlardı. Haftalar sonra İngiliz savaş gemilerine ait bir filo tarafından kurtarılmışlardı ve ülkesine döndüğünde çıkarıldığı askeri mahkemede Dampier’in Kral’ın gemisini kumanda etmek için uygun olmadığı ilan edilmişti. Ama bu onun seyahatlerinin sonu olmadı. Güney Pasifik Okyanusu hakkında bildikleri paha biçilmez önem taşıyordu ve Kaptan Woodes Rogers O’nu 1708-1711 yılları arasında ödül avcılığı için çıktığı keşif seferinde kılavuz olarak yanına aldı. Bu, onlara dünyayı dolaşma şansı verdi ve sonuçta Dampier’in daha önce yaptığı yolculukların aksine, yatırımcılara yüklü ganimetler ve bolca kar getirdi. 27

Dampier’in yazdıklarında Exquemelin’in Buccaryeers of America’sının popülaritesine varan dehşet verici işkence ve cinayet hikayeleri yoktur, ama bu yazılarda Karayipler’in ötesine geçip hayatlarını ortaya koyan deniz haydutlarının karşılaştıkları tehlike ve güçlükler sıradışı bir anlayışla sunulmaktadır. Dampier, bir bilimadamı ve doğabilimcinin merakıyla bir denizcinin kuvvetli gözlemlerini birleştirmişti. Yapıtlarının kuşaklar boyunca kaşifler ve denizciler tarafından takdir edilmiş ve başvuru kaynağı olarak kullanılmış olması pek de şaşırtıcı değildir. Kaptan Cook ile birlikte seyahat eden ve amiral rütbesine yükselmiş olan James Burney, Dampier’la ilgili şunları yazmıştı: “Dünyaya bundan daha faydalı bilgiler sunmuş olan ya da sahip olduğu bilgiyi diğerlerinden çok daha apaçık ve daha anlaşılır bir şekilde ileten, tüccarların ve bahriyelilerin böylesine minnet duydukları bir seyyah daha yoktur herhalde. [122]

O devirde kaptanlar, gemiye tehlikeli boğazlardan geçerken ve liman veya haliçlere giderken yol göstermeleri için kılavuzlar alırlardı. Dampier’in Panama Körfezi’ne yaptığı yolculukların birinde kılavuz yol gösterme konusunda yeterli olamadı ve ciddi sorunlarla karşılaştılar. Neyse ki gemide daha önceki ganimetlerin birinden çıkmış olan, İspanyolca yazılmış bazı kılavuz kitaplar vardı ve bunların o kıyı uzantısı ile epey güvenilir rehberler oldukları anlaşılıyor du [123]

Gemiyi kumanda edenlerin demirleme yerleri için kendi haritalarını çıkarmaları vc gelecekte yapılacak olan yolculuklarda hudut işaretlerini daha rahat tanımaları amacıyla kıyı profilleri çizmeleri pek de görülmedik bir şey değildi. Bunlar bazen yayımlanır bazen de ‘waggoner1* adı verilen, ciltler halindeki deniz haritalarına dahil edilirdi. Avrupa’da denize kıyısı olan ulusların denizaşırı koloniler için birbirleriyle yarıştıkları ve İspanya’nın Yeni Dünya üzerinde kurmuş olduğu egemenliğe meydan okudukları böyle bir dönemde, iyi hazırlanmış deniz haritaları çok kıymetliydi. Temmuz 1681’de Kaptan Bartholomew Sharp komutasındaki bir grup Deniz haydutu, İspanyol gemisi El Santo Rosario’daki bir cilt haritaya el koydular. Sonradan bu cildin çok büyük stratejik öneme sahip olduğu ortaya çıktı. Basil Ringrose’un günlüğünde, bahsi geçen cildin ele geçirilmesiyle ilgili şunlar yazmaktadır:[124]

Bu gemiden, yani Rosario’dan, deniz haritaları ve planlarıyla dolu, içinde bütün limanların, su derinlik ölçümlerinin, koyların, nehirlerin, burunların ve Büyük Okyanus’a ait kıyıların, İspanyolların bu okyanusta genellikle uyguladıkları denizcilik yöntemlerinin tamamıyla doğru ve kesin tariflerinin olduğu muhteşem bir kitap da aldık. Öyle görünüyor ki, bu onlara demin belirttiğim konularda eksiksiz ve mükemmel bir Waggoner oluşturmalarında yardım etti ve getirdiği yenilik ve uyandırdığı ilgi nedeniyle de İngiltere’ye dönüşümüzde Majestelerine takdim edildi. Duyduğuma göre, ondan sonra da Majesteleri’nin emriyle İngilizceye çevrilmiş. Ben bu çevirinin bir Yahudi tarafından çıkartılmış olan kopyasını Wapping’de gördüm; bu yüzden, yani diğer uluslar o denizlere gider de bunları kullanırlarsa diye, basılması kesinlikle yasaklanmış durumda ve herkesin dileği, bu hakkın vaktinden önce yalnızca İngiltere için saklı kalmasıdır.[125]

Ringrose’un seyir defterinde, bir grup deniz haydutunun Güney Amerika kıyıları civarında Mart 1679’dan Şubat 1682’ye kadar yaptıkları bir yolculuk anlatılmaktadır. Yolculuk Ispanya’nın İngiltere’yle barış halinde olduğu bir dönemde gerçekleştiğinden, bu haydutların yirmi beş İspanyol gemisini ele geçirmesi ya da yok etmesi ve Güney Amerika kıyılarındaki İspanyol kasabalarını yağmalaması kesinlikle korsanlıkla bağdaştırılabilecek eylemlerdi. Sharp ve adamları İngiltere’ye döndüklerinde, İspanyol yetkililer onların yargılanıp cezalandırılmalarını bekliyordu ama deniz haritalarının ele geçirilmesi öylesine önemli bir askeri darbeydi ki, Kral II. Charles ve danışmanları İngiltere’nin geleneksel düşmanının itirazlarına kulaklarını tıkayıp korsanları bağışladı. William Hack adlı Londralı bir haritacı tarafından İspanyol deniz haritalarının kopyaları çıkarıldı. Bunlardan birkaçı bugüne sağlam olarak gelmiştir. Krala ithaf edilen kopya halen British Library’dedir ve Londra’daki Ulusal Denizcilik Müzesinde de bir başka kopya bulunmaktadır.[126]

Dampier, WoodesRogers ve Ringrose’un seyir defterleri on yedinci yüzyıl sonlarıyla on sekizinci yüzyıl başlarında deniz haydutları ve ödül avcıları tarafından uygulanan denizcilik yöntemleriyle ilgili epey bilgi vermektedir, ama 1720’lerde hüküm sürmüş olan Anglo-Amerikan korsanların denizcilik becerileriyle ilgili çok daha az şey bilinmektedir. Tahminen, bu korsanlar da benzer yöntemler kullanıyorlardı; ayrıca, her korsan gemisinde öğle vakti gözlemlerini yapma ve enlem bulma yeteneğine sahip olan en az bir adam olduğunun hesaba katılması gerekmektedir. Bunlara ek olarak, korsan kaptanı ya da mürettebatından biri kaba kompas hesaplarını içeren bir gemi günlüğü de tutuyor olmalıydı. İyi bilinen kıyılarda dolaşmak için yerel bilgiler yetiyordu ama gemiyi kalafat etme ve eski gücüne kavuşmasını sağlama konusunda korsan yaşamı ve adaların konumu için önemli bir unsur olan uzun deniz yollarıyla ilgili doğru hesaplamalar ve deniz haritaları gerekiyordu. Haritalar, denizcilikle ilgili çizelge ve araçlar, büyük ihtimalle, yağmalanan gemilerden alınıyordu,[127]

J.2- Türkiye’de Haritacılık

Pek çok devlet kuran ve kurduğu devletleri, üstünlüğü bulunan coğrafyalarla pekiştiren Türk Milleti, sebep ve sonucunu ileride açıklayacağımız nedenlerden dolayı; önceleri çağının devletlerinin önünde olan coğrafyacılığı ve haritacılığı, Osmanlı İmparatorluğunun duraklama ve gerileme devriyle birlikte aynı kaderi paylaşmıştır.

Harita Genel Komutanlığı tarafından basılıp, dağıtılan haritacı Mehmet Şevki Paşa [128](Korgeneral) ve Tuğgeneral Abdurrahman Aygün[129] tarafından yazılan “Türk Haritacılık Tarihi” adlı eserler dünyada eşi benzeri görülmedik derecede değerli ve muhteşem eserlerdir.

Aynı zamanda içinde bulunulan zamanı askeri ve siyasi olarak değerlendiren bu dört değerli kitabı okurken etkilenmemek elde değildir.

Çok zor şartlar altında kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi imkansız durumlardan bu noktaya geldiği okuyanları şaşırtacaktır.

Sh: 26-79

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

 

HEPİMİZ SANAL OLARAK BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ÖZÜRLÜLERİYİZ


Jean Baudrillard

Makinelerin entelektüel düzeylerindeki artışın normal olarak bedenlerin teknolojik arınmasına yol açması gerekir. Bedenler kendi antikorlarına giderek daha az güvenebileceklerinden, dışarıdan korunmaları gerekecektir. Tüm ortamların yapay olarak artılması, yok olan iç bağışıklık sisteminin yerini tutacaktır. Genellikle ilerleme diye adlandırılan tersine çevrilemez bir eğilim, insanın zihnini ve bedenini, teknik yapma nesnelere (artefact) aktarmak için girişimde bulunma ve savunma sistemlerini terk etmeye zorladığından iç bağışıklık sistemleri yok olur. Savunması elinden alınmış insan, bilim ve teknik karşısında büyük ölçüde güçsüz hale gelir; tıpkı tutkularını yitirdiğinde psikoloji ve bunu izleyen terapilere büyük ölçüde muhtaç hale gelmesi, tıpkı hastalığa yol açan etkilerden ve hastalıklarından kurtulduğunda tıp karşısında büyük ölçüde borçlu hale gelmesi gibi.

NASA’nın sunduğu korunma imkânları içinde, yapay bağışıklık alanı tarafından her tür hastalık bulaşmasından korunmuş olan, annesinin cam çeperlerin ardından okşadığı ve dünya-dışı atmosferi içinde bilimin gözetiminde gülüp büyüyen “bağışıklık sistemi bozuk çocuk” (kurt çocuğun, bakımını kurtların üstlendiği vahşi çocuğun deneysel kardeşidir bu); bu çocuğun bakımını günümüzde bilgisayar üstlenmektedir.

Bu “camekân-çocuk” şeffaflığın biyolojik biçimi olan tümden mikropsuzlaştırmanın, mikropların tümden defedilişinin, geleceğin önbelirtisidir. Plaklar gibi havasız ortamda preslenecek, donmuş yiyecekler gibi havasız ortamda korunacak ve tıbbi tedaviye aşırı düşkünlüğün kurbanları gibi havasız ortamda öleceğiz. Tıpkı yapay akıl gibi havasız ortamda düşünüp kafa yoracağız.

İnsanın yok edilişinin, mikroplarının yok edilişiyle başladığını varsaymak saçma olmaz. Çünkü mevcut haliyle mizaçları, tutkuları, gülüşü, cinselliği ve salgıları ile insanın kendisi de pis bir küçük mikroptan, şeffaflık evrenini bulandıran akıldışı bir virüsten başka şey değildir. İnsan arıtılmış olduğunda, her şey arıtılmış ve her tür toplumsallık ve hastalık bulaşmasına son verilmiş olduğunda, ölümcül biçimde temiz ve ölümcül biçimde mükemmel bir dünyada, geriye yalnızca hüzün virüsü kalacaktır.

Kendince bir antikor ve doğal bağışıklık içeren bir savunma ağı olan düşünce de çok büyük tehdit altındadır. Düşünce, her tür hayvani ve metafizik refleksten arıtılmış beyin-omursal bir elektronik devrenin kendi yerini alması tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bağışıklık sistemi bozuk çocukla ilgili teknolojileri kullanmasak da biz şimdiden bir küvez içinde yaşıyoruz; Jérôme Bosch’un kimi kahramanlarını barındıran kristal kürenin içindeyiz; hem yoksun hem aşırı korunmuş, yapay bağışıklığa ve sürekli kan nakline mahkûm, dünyayla en ufak temasta ölmeye mahkûm olarak içine sığındığımız şeffaf kılıfın içinde yaşıyoruz.

Hepimiz böylece savunma kaybı halindeyiz, hepimiz sanal olarak bağışıklık sistemi özürlüleriyiz.

Tüm entegre ve hiperentegre sistemler, teknik sistemler, toplumsal sistem ve yapay akıl ile türevleri içindeki düşüncenin kendisi de bu bağışıklık yetersizliği sınırına yönelmektedir. Bu sistemler, her tür dış saldırıyı ortadan kaldırmayı hedefleyerek, kendi iç zehirlerini, uğursuz tersinirliklerini salgılamaktadırlar. Belli bir doyma noktasına geldiklerinde, bu tersinme ve bozma işlevini, istemeden üstleniyor ve bizzat kendilerini yok etmeye yöneliyorlar. Bizzat kendi şeffaflıkları bu sistemleri tehdit ediyor ve kristal kendi kendinden intikam alıyor.

Aşırı korunmuş bir alan içinde beden tüm savunma sistemini yitirir. Ameliyat salonları öyle korunur ki hiçbir mikrop, hiçbir bakteri hayatta kalamaz. Oysa gizemli, anormal viral hastalıkların burada doğduğu görülür. Çünkü virüsler, boş yer buldukları anda hızla çoğalırlar. Eski enfeksiyonlardan arıtılmış bir dünyada, “ideal” bir klinik dünyada, mikroplardan arındırmanın ta kendisinden doğan, ele gelmez, amansız bir patoloji yerleşir.

Üçüncü tip patolojidir bu. İçinde bulunduğumuz toplumlarda müsamahakâr ve edilginleştirilmiş bir toplum paradoksundan doğan yeni bir şiddetle baş etmemiz gerektiği gibi, yapay, tıbbi ya da bilgi-işlemsel kalkanın aşırı biçimde koruduğu bedenlere ait yeni hastalıklarla da baş etmemiz gerekmektedir. Tüm virüsler karşısında, en “sapkın” ve en beklenmedik zincirleme tepkimeler karşısında dayanıksızız. Bu patoloji, artık kazadan ya da kural yokluğundan değil, anomaliden doğmaktadır. Tıpkı aynı nedenlerin, hücrelerin genetik düzensizliğiyle bir tutulabilecek aynı sapkın sonuçlara, aynı öngörülemez işleyiş bozukluklarına yol açtığı toplumsal beden için olduğu gibi, burada da aşın koruma, aşın kodlama, aşırı sınırlandırma nedeniyle doğmaktadır bu patoloji. Biyolojik beden gibi toplumsal sistem de protezlerini karmaşıklaştırdıkça doğal savunmalarını yitiriyor. Bu yepyeni patolojiyi önlemek için de tıp oldukça zorluk çekecektir; çünkü bizzat bu patoloji aşırı koruyucu sistemin, bedeni korumak ve himaye etmek için yırtman bu sistemin bir parçasıdır. Nasıl ki terörizm sorununun görünürde politik çözümü yoksa, günümüzde de AIDS ve kanser sorununun biyolojik bir çözümü var gibi görünmüyor; neden aynı: Çünkü bunlar sistemin derininden gelen ve toplumsal bedenin politik olarak aşırı sınırlandırılmasına ya da kısaca bedenin biyolojik olarak sınırlandırılmasına tepkisel bir zehir saçarak karşı duran anomal belirtilerdir.

İlk aşamada, bu muzip ötekilik dehası bir kaza, arıza, çöküntü biçimini alır. Somaki bir evrede, viral bir biçime, salgın halindeki bir biçime, tüm sistemin içinden geçen bir zehirliliğe denk düşer ve bu zehirlilik karşısında sistem savunmasızdır, çünkü sistemin bütünlüğünün ta kendisi bu bozulmaya neden olur.

Bir sistem tüm olumsuz öğelerini dışladığında ve bir yalın öğeler kombinasyonuna dönüştüğünde zehirlilik bu sistemi, bedeni ya da bilgisayar ağını ele geçirir. Çünkü devreler ve ağlar virüslerin serbest kaldığı bedensiz şeylere, sanal varlıklara dönüşmüşlerdir ve bu “maddesiz” makineler de geleneksel mekanik aletlerden daha dayanıksızdır. Sanallık ve viral durum at başı gider. Bedenin kendisi bir bedensizliğe, sanal bir makineye dönüştüğü için virüsler onu ele geçirir.

AIDS’in (ve kanserin) modem patolojimizin ve her tür öldürücü viralliğin prototiplerine dönüşmüş olması mantıklıdır. Beden, hem genetik fantezilere hem de protezlere teslim edildiğinde savunma sistemlerinin düzeni bozulur. Kendi dışsal işlevlerinin artmasına mahkûm olan bu fraktal beden, aynı zamanda kendi hücrelerinin çoğalmasına da mahkûmdur. Beden metastaza girer: İç ve biyolojik metastazlar, protezlerden, ağlardan ve bağlantılardan oluşan dış metastazların simetrisidir.

Viral boyutu ile sizi yok eden kendi antikorlarınızdır. Varlığın lösemisi kendi savunmalarını yutar, çünkü artık tehdit ve rekabet öğesi yoktur. Mutlak korunma öldürücüdür. Kanseri ve AIDS’i klasik hastalıklar gibi ele alan tıbbın anlamadığı budur; oysa bunlar, korunma ve tıbbın zaferinden doğmuş, hastalıkların yok oluşundan, hastalığa yol açan biçimlerin tasfiyesinden doğmuş hastalıklardır. Geçmiş dönemin (görünür nedenler ve mekanik sonuçlar döneminin) eczacılığının kavrayamayacağı üçüncü tip patolojiyle karşı karşıyayız. Birdenbire tüm hastalıklar bağışıklık noksanlığından kaynaklanıyor gibi gelir (tüm şiddetlerin terörist kaynaklı görülmesi gibi). Viral strateji ve saldırı, bilinçdışının işini devraldı âdeta.

Dijital makine olarak tasarlanmış insan varlığı nasıl viral hastalıkların tercih ettiği bir alana dönüşüyorsa bilgisayar ağları da elektronik virüslerin tercih alanına dönüşür. Burada da önleyici tedbirler ya da etkili bir tedavi yoktur; metastazlar tüm ağı istila eder, simgesizleştirilmiş makine dilleri virüsler karşısında, simgesizleştirilmiş bedenlerden daha dirençli değillerdir. Alışılmış mekanik kaza ve arızalar eski safdil bir tamir tıbbının yetki alanına giriyordu. Ani zayıflıklar, ani anomaliler, antikorların ani “ihanetleri” ise devasızdır. Biçimle ilgili hastalıkları iyileştirmeyi biliyorduk, formül patolojileri karşısında ise savunmasızız. Kod ile formülün yapay birliktelikleri uğruna biçimlerin doğal dengesini her yerde feda ederek, çok daha ciddi bir düzensizliği ve görülmemiş bir istikrarsızlık tehlikesini göze aldık. Bedeni ve dili, yapay akla mahkûm yapay sistemler haline getirmiş olmak için bunları yalnızca yapay aptallığa değil, bu çaresiz yapaylıktan doğan tüm viral sapmalara da mahkûm kıldık.

Virallik kapalı devrelerin, entegre devrelerin, yan yanalığın ve zincirleme tepkimenin patolojisidir. Geniş ve metaforik bir anlamda ele alındığında bu bir ensest patolojisidir. Benzeri aracılığıyla yaşayanın ölümü benzerinden olur. Ötekiliğin yokluğu, bu diğer kavramlamaz ötekiliği, virüsün bu mutlak ötekiliğini yaratır.

AIDS’in önce eşcinsel ya da uyuşturucu bağımlısı ortamlara zarar vermiş olması, kapalı devre faaliyet gösteren gruplara özgü ensestlikten ileri gelir. Zaten hemofili hastalığı akraba evliliklerinden doğanlarda, topluluk içi evliliğin yüksek olduğu soylarda ortaya çıkıyordu. Uzun süre servi ağaçlarını etkileyen garip hastalık da sonunda kışlarla yazlar arasındaki çok düşük ısı farkına, mevsimlerin iç içeliğine mal edilen bir tür virüstü. Aynılık hortlağı bir kez daha darbe vurdu. Her tür benzerlik atılımında, farklılıklardan vazgeçmede, şeylerin kendi görüntüleriyle her tür aynılığında, varlıkların kendi kodlarıyla her tür karışımında ensestli bir zehirlilik tehdidi, bu güzelim makineleri gelip bozan şeytanca bir ötekilik vardır. Değişik biçimler altında kötülük ilkesi yeniden ortaya çıkar. Ne ahlâk, ne suçluluk vardır bunda: Kötülük ilkesi tersinme ilkesiyle, rakip olma ilkesiyle eşanlamlıdır; hepsi bu. Toptan pozitifleşme, dolayısıyla simgesizleştirilme yolundaki sistemlerde her türden kötülük, temel bir ilke olan tersinirlik kuralıyla eşanlamlıdır.

Buna karşın bu zehirliliğin kendisi bir bilmece gibidir. AIDS, artık ahlâksal değil de işlevsel olan yeni bir cinsel yasağın bahanesidir; cinselliğin serbest dolaşımı hedef gösterilmiştir. Temas kesilir, akışlar durdurulur. Oysa bu, seksin, paranın ve bilginin serbestçe dolaşmasını, her şeyin akışkan, hızlanmanın da sonsuz olmasını buyuran modernlikle çelişkilidir. Viral tehlike bahanesiyle cinselliğin yürürlükten kaldırılması, spekülasyonu ya da doların yükselişini besledikleri bahanesiyle uluslararası değişimin durdurulması kadar saçmadır. Kimse böyle bir şeyi bir an bile düşünmez! Derken, birdenbire seks üzerinde durulur. Sistemin çelişkisi mi bu?

Seksin bu askıya almışının muamma bir erekliliği mi var, yoksa bu ereklilik yine muamma bir cinsel özgürleşmenin erekliliğine mi bağlı?

Hayatta kalmak amacıyla kendi kazalarını, kendi fren düzenlerini üreten sistemlerin kendi kendilerini dengeledikleri biliniyor. Hiçbir topluluk kendi değer sistemine karşı çıkmadan yaşamaz; topluluğun bir değer sistemi olması gerekir, ama kendini buna karşı belirlemesi de bir zorunluluktur. İmdi, biz en azından iki ilkeye göre yaşıyoruz: Cinsel özgürleşme ilkesi ile iletişim ve haberleşme ilkesi. Her şey öyle cereyan eder ki sanki insan soyu kendi cinsel özgürleşme ilkesine AIDS tehdidi yoluyla bizzat bir panzehir yaratmıştır; genetik koddaki bir düzensizlik olan kanser aracılığıyla sibernetik denetimin her şeye kadir ilkesine bir direniş yaratmıştır; ve sanki tüm virüsler aracılığıyla da evrensel iletişim ilkesine sabotaj yapılmıştır.

Peki ya tüm bunlar spermin, cinselliğin, gösterge ve sözün zorunlu akışını ret anlamına; zorlama iletişimin, programlanmış enformasyonun, cinsel iç içeliğin reddi anlamına geliyorsa?

Burada akışların, devre ve ağların yayılmasına yaşamsal bir direniş mi var?

Bu direnişin bedeli, ölümcül ama sonuçta bizi daha vahim bir şeyden koruyacak yeni bir patoloji midir?

AIDS ve kanserle kendi sistemimizin bedelini ödüyoruz: Sistemin sıradan zehirliliğini ölümcül (/yazgısal) bir biçimde defediyoruz. Bu defetmenin ne kadar etkili olduğunu kimse önceden kestiremez, ama şu sorunun sorulması gerekiyor: Kanser neye direniyor, daha beter hangi olasılığa (genetik kodun tam hâkimiyetine mi?) direniyor?

AIDS neye direniyor, daha beter hangi olasılığa (bir cinsel salgına, cinsel iç içeliğin mutlak egemenliğine mi?) direniyor?

Uyuşturucu için de aynı soru geçerli: Her tür melodram bir yana, uyuşturucu bizi neye karşı koruyor?

Daha beter bir kötülük önündeki (Ussal sersemleme, kuralcı toplumsallaşma, evrensel programlanma) hangi kaçış çizgisini oluşturuyor?

Terörizm için de aynı şey söz konusu: Bu ikincil, tepkisel şiddet bizi bir uzlaşma (iconsensus) salgınından, büyüyen bir politik lösemi ve yozlaşmadan ve devletin görülmez şeffaflığından korumuyor mu?

Her şey ikircikli ve tersine çevrilebilir bir haldedir. Bütün bunlar bir yana insan delilikten en iyi nevrozla korunur. Bu anlamda AIDS gökten inme bir ceza değildir, tam tersine, bilgisayar ağlarının hızla çoğalması ve sürat kazanması içinde tam bir kimlik kaybı tehlikesine karşı, toptan bir cinsel iç içelik tehlikesine karşı türün savunma niteliğindeki ani tepkisi olması mümkündür.

Eğer AIDS, terörizm, iflas ve elektronik virüsler tüm popüler düşlemi büyük ölçüde harekete geçirebiliyorlarsa, bu, akıldışı bir dünyanın anekdotvari olgularının ötesinde bir şey oldukları içindir. Bunlar, yalnızca gözalıcı olayları oldukları sistemimizin tüm mantığına sahiplerdir. Hepsi de aynı zehirlilik ve ışıma kurallarına boyun eğerler; imgelem üzerindeki güçleri bile viraldir. En küçük terörist eylem bile tüm politikanın terörist varsayıma göre yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılar; is tatistiki olarak zayıf bile olsa, AIDS’in ortaya çıkışı bütün hastalıklar tayfmı bağışıklık noksanlığı bakış açısıyla yeniden gözden geçirmeye zorlar; Pentagon’un belleğini altüst eden ya da yeni yıl dileği ağlarını kaplayan en küçük virüs, haberleşme sistemlerinin tüm verilerini potansiyel olarak istikrarsızlaştırmaya yeter.

Aşın fenomenlerin ve şeylerin anormal seyri anlamına gelen, genel olarak felaketin ayrıcalığı budur. Felaketin gizli düzeni, tüm bu süreçlerin kendi aralarında yakınlığı ve sistemin bütünü ile türdeşliklerinde yatar. Düzensizlik içinde düzen budur: Tüm aşın fenomenler kendi aralarında tutarlı oldukları gibi bütün ile de tutarlıdırlar. Sistemin urlarına karşı sistemin akılcılığına başvurmanın gereksizliği anlamına gelir bu. Aşırı fenomenleri ortadan kaldırma yanılsaması tam bir yanılsamadır. Sistemlerimiz geliştikleri ölçüde bu fenomenler daha da aşırılaşacaktır. İyi ki böyle; çünkü bu fenomenler, sistemi tedavi edecek en gelişmiş yöntemdir. Şeffaf, homeostatik ya da homeoflüid sistemler içinde Kötülüğe karşı İyilik stratejisi artık yoktur, bundan böyle yalnızca Kötülüğe karşı Kötülük stratejisi vardır; en kötü stratejisi. Tercih durumunda bile değiliz, bu homeopatik zehirliliğin gözümüzün önünde geliştiğini görüyoruz.

Homeopati, “benzerin benzeri iyileştirdiği” ilkesinden yola çıkarak, sağlıklı bireylerde belirli hastalıklara yol açan ilaçların o hastalıkların belirtilerine karşı kullanılmasına dayanır, (ç.n.)

AIDS, iflas ve bilgisayar virüsü felaketin yüzeye çıkan kısmıdır yalnızca; felaketin onda dokuzluk bölümü sanallığa gömülüdür. Gerçek felaket, mutlak felaket tüm ağların her yerde hazır ve nazır bulunmasıyla, bilginin mutlak şeffaflığıyla ortaya çıkar; neyse ki bilgisayar virüsü bizi bundan korumaktadır. Bu virüs sayesinde enformasyon ve iletişimin doğrudan sonuna gitmiyoruz; gitseydik ölüm olurdu bu. Bu öldürücü şeffaflığın yüzeye çıkışı alarm sinyali olarak da işe yarar. Bu bir akışkanın hızlanması gibidir biraz: Hızlanma, akışkanın akışını durduran ya da dağıtan burgaçlar ve anomaliler üretir. Kaos, kaos olmasaydı mutlak boşlukta yitip gidecek olan şeyin sınırını oluşturur. Böylece gizli düzensizlikleri içindeki aşırı fenomenler, düzenin ve şeffaflığın uç noktalarına doğru bir tırmanışa karşı kaos yoluyla korunmaya hizmet ederler. Zaten şimdiden, aşırı fenomenlere karşın, belli bir düşünce sürecinin sonunun başlangıcındayız. Cinsel özgürleşmenin durumu da aynıdır: Zaten belli bir haz sürecinin sonunun başlangıcındayız. Ama eğer cinsel iç içelik tam olarak gerçekleşseydi, cinsellik cinsiyetsiz kudurganlığında kendini yok ederdi. Ekonomik değişimlerin durumu da böyledir. Bir taşkınlık olarak spekülasyon gerçek değişimin tam yayılımını olanaksız kılmaktadır. Spekülasyon, değerin anlık dolaşımını kışkırtarak, ekonomik modele elektrik şoku uygulayarak, tüm değişimlerin serbestçe birbirlerinin yerine geçebilmesi anlamına gelen felakette de (bu tam özgürleşme, değerin hakiki felaketidir) kısa devre yapar.

Tam bir ağırlıktan kurtulma, varoluşun dayanılmaz hafifliği, evrensel anlamdaki iç içelik ve süreçlerin bizi boşluğa sürükleyecek doğrusallığı tehlikesi karşısında, felaket adını verdiğimiz bu ani kasırgalar bizi felaketten koruyan şeylerdir. Bu anomaliler ve bu acayiplikler, dağılmaya karşı olarak, yerçekimi ve yoğunluk kuşaklarını yeniden oluşturmaktadır. Bu noktada, nüfus fazlasını Okyanusya’ya özgü bir intihar bütünün homeostatik dengesini korumak amacıyla birkaç kişinin homeopatik intiharı yoluyla temizleyen kabileler gibi toplumlarımızın da kendi lanetli paylarını yarattıkları düşünülebilir.

Böylece felaket, türün oldukça ılımlı bir stratejisi olarak görülebilir; ya da daha doğrusu, hayli gerçek ama belirli yerlerle sınırlı virüslerimiz ve aşırı fenomenlerimiz, politikada olduğu gibi ekonomideki, tarihte olduğu gibi sanattaki tüm süreçlerimizin motoru olan sanal felaket enerjisinin el değmemiş olarak korunmasına olanak tanır.

En iyiyi de en kötüyü de salgına, bulaşmaya, zincirleme tepkiye ve hızla çoğalmaya borçluyuz. En kötü olan şey kanserde metastaz, politikada fanatizm, biyoloji alanında zehirlilik ve enformasyon alanında dedikodudur. Ama aslında tüm bunlar en iyinin de parçasıdır; çünkü zincirleme tepki süreci ahlâkdışı, iyiyle kötünün ötesinde ve tersine çevrilebilir bir süreçtir. En kötüyü de en iyiyi de aynı büyülenme ile karşılıyoruz zaten.

Ekonomik, politik, dilbilimsel, kültürel, cinsel, hatta kuramsal ve bilimsel kimi süreçler için, şeylerin aşkınlık ya da göndermelerine ilişkin yasalara göre değil; birbirleri karşısındaki katıksız içkinlik yasaları uyarınca, anlam sınırlarını aşma ve ani bulaşma yoluyla hareket etme olanağı, hem sağduyu için bir bilmece hem de düşlem için harika bir seçenek oluşturur.

Modanın etkisine bakmak yeterlidir. Bu etki hiçbir zaman açıklığa kavuşturulmadı. Moda, sosyolojinin ve estetiğin düş kırıklığıdır. Moda, biçimlerin mucizevi salgınıdır ve zincirleme tepki virüsü modanın bu etkisini farklılık mantığının elinden almıştır. Moda zevki kuşkusuz kültüreldir, ama göstergeler oyunundaki o çok hızlı ve ani uzlaşmaya borçlu değil midir daha çok? Düşlem çöktüğünde ve virüs yorgun düştüğünde modalar da salgınlar gibi söner zaten. Ödenecek bedel hep aynıdır: Son derece aşırı! Ama herkes buna rıza gösteriyor. O eşsiz toplumsallığımız, gösterge dolaşımının bu aşırı hızlı alanının toplumsallığıdır (anlamın aşın yavaş dolaşım alanı değil). Hiç düşünmeden, hemen etkilenmiş olmayı çok severiz. Bu zehirlenme veba kadar zararlıdır, ancak hiçbir ahlâki toplumbilim, hiçbir felsefi akıl bunu altedemeyecektir. Moda ortadan kaldırılamaz bir fenomendir; çünkü o anlamsız, viral, ani ve anlamın aracılığından geçmediği için bu kadar hızlı dolaşan iletişim biçimi ile benzerlik taşır.

Aracılıktan tasarruf yapan her şey zevk kaynağıdır. Baştan çıkarma, kendi’nin aracılığı olmadan birinden ötekine yönelen harekettir (Klon haline gelme durumunda bunun tersi geçerlidir: Öteki’nin aracılığı olmadan kendi’nden kendi’ye gidilir; ama klon haline gelme durumu karşısında da büyüleniyoruz.) Biçim dönüşümünde, anlamın aracılığı olmadan bir biçimden diğerine gidilir. Şiirde göndermeye başvurmadan bir göstergeden diğerine gidilir. Mesafelerin ve aracı uzamların ortadan kalkması bir tür baş-dönmesine yol açar her zaman. Hız, zamanın aracılığı olmadan bir noktadan diğerine gitmekten, sürenin ve devinimin aracılığı olmadan bir andan diğerine gitmekten başka nedir ki?

Hız eşsizdir; usandırıcı olan tek şey zamandır.

Sh:66-76

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?


Since the world drives to a delirious state of things, we must drive to a delirious point of view.

Dünya çılgın bir seyir aldığına göre biz de dünyaya ilişkin çılgın bir bakış açısı edinmeliyiz. Uçlardansa aşırılıklarda telef olmak yeğdir. [Jean Baudrillard]

İçinde bulunduğumuz güncel durumu nitelemek gerekseydi, bir orji sonrası hali derdim. Orji, tam da modernliğin patladığı andır; her alandaki özgürlüğün patladığı andır: Politik özgürleşme, cinsel özgürleşme, üretici güçlerin özgürleşmesi, yıkıcı güçlerin özgürleşmesi, kadının, çocuğun, bilinçdışı itkilerin özgürleşmesi, sanatın özgürleşmesi. Tüm temsil ve karşı-temsil modellerinin göklere çıkarılması. Bu tam bir orjidir; gerçeğin, ussalın, cinselin, eleştirel ve karşı-eleştirelin, büyümenin ve büyüme krizinin orjisidir. Nesne, gösterge, ileti, İdeoloji ye zevklere, ilişkin her türlü sanal [1]üretim ve asrın üretim yollarını katettik. Şimdi her şey özgür, kartlar açıldı ve hep birlikte asıl sorunla karşı karşıyayız: ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?

Orji: Grup seksi, ikiden fazla kişinin cinsel ilişkiye girmesidir. Üç kişinin birlikte uyguladığı cinsellik halk dilinde Üçlü (İng. threesome) olarak adlandırılır. Bazı Batı Avrupa kültürlerinde çiftlerin karşılıklı partnerlerini değistirme imkanı buldukları, grup seksi için tasarlanmış olan “swinger” kulüpleri vardır.Çoğu seksolog en güzel grup seksin tanımını 2 yada daha fazla erkeğin bir kadınla ilişkiye girmesi olarak tanımlar.Bu olay kadının tost olması anlamınada gelir

Artık yalnızca orji ve özgürleşme simülasyonu yapmak, hızlanarak aynı yönde gidiyormuş gibi görünmek geliyor elimizden; oysa gerçekte boşlukta hızlanıyoruz, çünkü özgürleşmenin tüm hedeflerini çoktan ardımızda bıraktık. Bugüne kadar yakamızı bırakmamış ve bizde saplantı haline gelmiş olan şey tam da peşine düştüğümüz tüm bu sonuçların, tüm göstergelerin, tüm biçimlerin, tüm arzuların elimizin altında hazır kullanılabilir halde olması durumuydu. Ne yapmalı o halde? Simülasyon durumudur bu; bütün senaryolar gerçek ya da sanal olarak [kuvve halinde] önceden vuku bulduklarından tüm bu senaryoları yeniden oynamaktan başka bir şey_ gelmez elimizden.. Ütopya gerçekleşti; tüm ütopyalar gerçekleştiği halde, tuhaf bir şekilde, sanki gerçekleşmemişler gibi yaşamayı sürdürmek gerekiyor. Ama madem bu ütopyalar gerçekleşti ve bunları gerçekleştirme umudunu artık taşıyamayacaksak, yapabileceğimiz tek şey, bitip tükenmez simülasyonlar içinde onları hiper-gerçekleştirmektir. Çoktan arkamızda bıraktığımız, ama yine de bir tür kaçınılmaz umursamazlık içinde yeniden üretmemiz gereken ideal, düş, görüntü ve hayalleri sonsuz biçimde çoğaltarak yaşıyoruz.

Aslında devrim her yerde gerçekleşti, ama hiç beklendiği gibi değil. Özgürleştirilmiş olan şey, her yerde, katıksız dolaşıma geçmek ve yörüngeye oturmak için özgürleşmiş oldu. Biraz mesafeli bakarsak, her özgürleşmenin varacağı kaçınılmaz noktanın dolaşım ağlarını teşvik etmek ve beslemek olduğunu söyleyebiliriz. Özgür kalan şeyler sonu gelmez biçimde birbirinin yerine geçmeye ve böylelikle gitgide artan belirsizliğe ve şüphelilik ilkesine mahkûmdurlar.

Artık hiçbir şey (Tanrı bile) sona ererek ya da ölümle yok olmuyor/Tanrı öldü diye yok edemiyoruz/; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla, simülasyon [2] salgını ve ikincil varoluş olan simülasyona aktarılma yoluyla yok oluyor her şey. Artık ölümcül bir yok olma biçimi değil, fraktal [3] bir dağılma biçimi vardır.

Hiçbir şey gerçekten yansımıyor; ne aynada ne de (bilincin sonsuza değin bölünmesinden ibaret olan) başdöndürücü alanda gerçekten yansıyan bir şey yok artık. Dolaşım ağlarının viral [4] dağılımındaki mantık ne değerin mantığıdır ne de dolayısıyla eşdeğerliliğin mantığıdır. Artık değerler alanında devrim yok; değerler birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanıyor. Tüm sistemlerde hem merkezden kaynaklanan bir zorlanım hem de bir dış-merkezlilik var. Bu sistemleri katıksız bir yineleme [totoloji] içinde değil, kendi varlıklarını riske atar casma güçlerini artırarak ve akıl almaz bir potansiyel güç haline gelerek kendi sınırlarından ötede patlamaya, kendi mantıklarını aşmaya götüren içsel bir metastaz, [5] hummalı bir kendini zehirleme görülüyor.

Tüm bunlar bizi değerin yazgısıyla karşı karşıya getirir. Vaktiyle anlaşılması güç bir sınıflandırmaya niyet ederek bir değer üçlemesine başvurmuştum. Doğal bir evre (kullanım değeri), ticari bir evre (değişim değeri), yapısal bir evre (gösterge değeri). Dolayısıyla, değerin bir doğal yasası, bir ticari yasası ve bir yapısal yasası vardır. Bu ayrımlar biçimsel elbette; ama her ay yeni bir parçacık keşfeden fizikçilerde görülen ayrıma benziyor. Yeni parçacık öncekinin yerine geçmez: Varsayımsal bir dizi içinde art arda gelir ve birbirlerine eklenirler. Dolayısıyla burada ben simülakr mikrofiziğine yeni bir parçacık ekleyeceğim. Doğal evrenin, ticari evrenin ve yapısal evrenin ardından değerin fraktal evresi geldi bile. Doğal evreye doğal bir gönderme uygun düşüyordu ve değer de dünyanın doğal bir kullanımına gönderme yaparak gelişiyordu. Ticari evreye genel bir eşdeğer uygun düşüyordu, değer de ticari bir mantığa gönderme yaparak gelişiyordu. Yapısal evreye bir kod uygun düşer ve burada değer, bir modeller kümesine gönderme yaparak yayılır. Dördüncü evre olan değerin fraktal hatta viral; ışın gibi yayıldığı evresinde artık kesinlikle hiçbir gönderme yoktur; değer her ne olursa olsun hiçbir şeye göndermede bulunmadan katıksız yan yanalık yoluyla tüm yönlerde, tüm zaman aralıklarında ışır. Bu fraktal evrede, ne doğal ne genel bir denge vardır, gerçek anlamda sözü edilebilecek bir değer yasası yoktur artık; bir tür değer salgınından, değerin genel metastazından, rastlantısal bir şekilde hızla çoğalma ve dağılmasından başka bir şey yoktur. Bu tür çoğalma ve zincirleme tepki her çeşit değerlendirmeyi olanaksız kıldığından değerden artık kesinlikle söz edemeyiz. Yine mikrofiziğe benzer bir durum bu: Güzel ya da çirkin, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü terimleriyle değerlendirme yapmak, bir parçacığın hızını ve bulunduğu yeri aynı anda ölçmek kadar olanaksızdır. İyi, artık kötünün karşıtı değildir; hiçbir şey apsisler ve ordinatlar halinde düzenlenemez artık. Her tanecik kendi yörüngesini izler, her değer ya da değer parçası simülasyon göğünde bir an parlar, sonra diğer parçacıkların yoluyla ender olarak kesişen eğri bir çizgi boyunca boşlukta kaybolur. Fraktal değer şemasının ta kendisidir bu; kültürümüzün de güncel şemasıdır.

Şeyler, göstergeler ve eylemler düşüncelerinden, kavramlarından, özlerinden, değerlerinden, göndermelerinden, kökenlerinden ve amaçlarından kurtuldukları zaman sonsuza dek kendilerini yeniden üretirler. Düşünce çoktan yok olmuşken, şeyler işlemeyi sürdürür; hem de kendi içeriklerini hiç umursamadan işlemeyi sürdürürler. Paradoks da zaten bunların bu koşullarda bu kadar iyi işliyor olmaları durumudur.

Örneğin, ilerleme düşüncesi yok oldu, ama ilerleme sürüyor. Üretime temel teşkil eden zenginlik düşüncesi yok oldu, ama üretim güzelce sürüyor.Üretim, başlangıçtaki amaçları umursamadığı ölçüde hızlanıyor. Politika alanında da düşüncenin yok olduğu; ama politika oyununun, kendi hedefleri karşısında gizli bir umursamazlık içinde sürdüğü söylenebilir. Televizyon kendi görüntüleri karşısında tam bir umursamazlık içinde işliyor (insan yok olsa bile böyle devam edebilir). Her sistemin ve bireyin içinde her yanda çoğalabilmek, her yöne yayılabilmek için kendi düşünce ve özünden kurtulma yönünde gizli bir itki var olabilir mi?

Ama bu tür bir ayrışmanın sonuçlan ölümcül olabilir ancak. Düşüncesini yitiren bir şey gölgesini yitirmiş adama benzer; bu şey, kendini kaybettiği bir çılgınlığın içine düşer.

Değerin genetik koduna bile boyun eğmeyen kanserli çoğalmanın, yan yanalık yoluyla artmanın metastaz düzeni (ya da düzensizliği) burada başlar. O zaman da tekhücreliler gibi sadece Aynı’nın bölünmesi ve kod aktarımıyla üreyen ölümsüz ve cinsiyetsiz varlıkların yaşadığı geçmiş (?) evreye geri dönecek şekilde cinselliğin, cinsiyetli varlıkların büyük serüveni her alanda canlılığını yitirir. Günümüzün teknolojik varlıkları, makineler, klonlar,[ 6] protezler hepsi bu tip üreme biçimine yönelmekte, insanı ve cinsiyetli denen varlıkları da yavaş yavaş aynı sürece sürüklemektedirler. Sadece en son biyolojik araştırmalar değil; bütün araştırmalar, bu tür bir genetik ikameyi gerçekleştirmeye, çizgisel olarak parçalara ayrılarak üremeyi, klon haline gelme ve döllenmesiz tomurcuklanmayla üremeyi (parthénogerèse), küçük bekâr makineleri gerçekleştirmeye yöneliktir.

Cinsel özgürleşme döneminde parola, en az üreme ile en çok cinsel ilişki oldu. Bugün, klonik bir toplumun düşü daha çok bunun tersi olurdu: Olası en az cinsel ilişkiyle en çok üreme:

Vaktiyle beden ruhun metaforuydu, ardından cinselliğin metaforu oldu, bugün artık kesinlikle hiçbir şeyin metaforu değil; beden metastaz yeridir, simgesel düzenlenme olmadan, aşkın bir hedef olmadan, iletişim ağlarının ve entegre devrelerin yan yanalığına benzer katıksız bir yan yanalık içinde, tüm bu süreçlerin sonsuza değin programlandığı [Marcel Duchamp'a bir gönderme.] ve mekanik biçimde birbirine eklendiği yerdir.

Metafor imkânı tüm alanlarda yitip gidiyor. Bu, cinselliğin oldukça ötesine yayılan genel trans-seksüelliğin bir görünümüdür; bilim kolları özgül niteliklerini yitirip, başımıza gelen bütün yeni olayların başlatıcı olayı olan viral bir belirsizlik sürecine, bir kargaşa ve bulaşma sürecine girdikleri ölçüde tüm bilim kollarına yayılır bu genel trans-seksüellik: Trans-ekonomi haline gelen ekonomi, trans-estetik olan estetik, trans-seksüellik olan cinsellik. Metaforun (eğretileme) olabilmesi için ayrımsal alanların ve ayrı nesnelerin varlığı gerektiği halde, tüm bunlar, artık hiçbir söylemin diğerinin metaforu olamayacağı, çapraz (trans-versal= yandan yana geçen, karşıdan karşıya, enine; (i.), (geom.) bir takım hatları kateden doğru hat.) ve evrensel bir süreç içinde birbirleriyle kesişirler. Bilim dalları arasındaki bulaşıcılık metafor imkânına son verir. Tam bir düzdeğişmece (imétonymie) tanım (ya da tanımsızlık) gereği viral. Viral benzeşim, biyoloji alanından yapılan bir aktarma değildir; çünkü her şey söz konusu virüsler tarafından, zincirleme tepkime, rastlantısal ve anlamsız çoğalma ve metastaz tarafından aynı anda ve aynı oranda etkilenir. Belki de bu yüzden hüzünlüyüz; çünkü metafor yine de güzeldi, estetikti, farklılıktan ve farklılık yanılsamasından iyi yararlanıyordu. Bugün, düzdeğişmece (bütünün ve tek tek öğelerin birbirinin yerine geçmesi, terimlerin genel yer değiştirmesi) metaforun düş kırıklığı üzerine yerleşiyor.

Bütün kategoriler karşılıklı olarak birbirine bulaşabilir, her alanın yerine bir diğeri geçebilir: Türlerin karışması. Cinsellik artık yalnızca cinsellikte değil, başka her yerdedir. Politika politikada değildir artık, tüm alanlara mikrobunu saçmaktadır: Ekonomi, bilim, sanat, spor… Spor da sporda değildir artık; iş hayatında, cinsellikte, politikada, genel anlamda performansın üslubundadır. Mükemmelliğin, gücün, rekor kırmanın ve çocuksu bir kavram olan kendini aşmanın sportif ölçütünden her şey etkilenmiş durumdadır. Böylece her kategori bir geçiş evresi yaşıyor; ve her kategorinin özü, “suyun belleği” gibi saptanamaz bir iz bırakarak yok olup gidene dek eriyiğin bütününde, önce son derece büyük, ardından sonsuz küçük dozlarda çözünüyor.

AIDS, aşırı bir cinselliğin ve hazzın yansıması değildir; cinselliğin yaşamın tüm alanlarına genel olarak sızmasıyla telafi ediciliğinin kaybolmasına, cinsel göz boyamanın tüm bildik çeşitleri içindeki cinselliğin her yana dağılmasına denk düşer. Bu genelleşmiş cinsellikte bağışıklık kaybolur, cinsel ayrımın ve dolayısıyla da cinselliğin yok olmasını içerir. AIDS salgınının yarattığı temel karışıklık, cinsel gerçeklik ilkesinin mikrolojik, insani olmayan ve fraktal düzeyde kırılmasıyla belirir.

Cinselliği belki hâlâ hatırlıyoruz; tıpkı suyun, sonsuzca erimiş moleküllerini “hatırlaması” gibi. Ama bu ancak moleküler bir anıdır, önceki bir yaşamın’ cisimsi bir anısıdır yalnızca; yoksa biçimlerin ya da özelliklerin (bir yüzün çizgileri, gözlerin rengi; su bunların biçimlerini koruyabilir mi?), anısı değil. Böylece politik, medyatik, iletişimsel bir kültür çorbası içinde son derece çözünmüş ve de bir de AIDS’in viral baskınına uğramışken, yüzü olmayan bir cinselliğin kalıntısını taşıyoruz.

Türlerin karışımı yasası dayatılıyor bize. Her şey cinseldir; her şey politiktir; her şey estetiktir; hem de aynı zamanda. Her şey politik bir anlam kazandı, özellikle de 1968’den bu yana sadece gündelik yaşam değil; delilik, dil, medya ve hatta arzu bile politik bir anlam kazandı. Her şey özgürleşme ve kolektif kitlesel süreçler alanına girdiği ölçüde politikleşiyor. Aynı zamanda her şey cinsel hale geldi, her şey arzu nesnesidir: İktidar, bilgi, her şey fantasma ve bastırma (refoulement) terimleriyle yorumlanıyor, basmakalıp bir cinsellik her yere egemen durumda. Aynı zamanda her şey estetikleşiyor: Politika gösteri içinde, cinsellik reklamcılık ve pornoda, her tür etkinlik kültür olarak adlandırılan şeyin içinde estetik nitelik kazanıyor; her şeyi istila eden medyatik ve reklamcı göstergeleşme tarzı; kültürün fotokopileştiği nokta. Her kategori mümkün olduğunca genelleşir ve böylece tüm özgüllüğünü yitirir ve tüm diğer kategoriler tarafından emilir.

Her şey politik olduğunda artık hiçbir şey politik değildir ve politika sözcüğünün anlamı kalmaz.

Her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir ve cinsellik tüm belirlenimini yitirir.

Her şey estetik olduğunda artık güzel ya da çirkin olan bir şey kalmaz ve sanat da yok olur.

Bir düşüncenin tamamen gerçekleşmesi ve modernlik eğiliminin kusursuz biçimde ortaya çıkması olduğu kadar, aynı zamanda da bu düşüncenin aşırılığı, kendi sınırlarının ötesine uzanarak yadsınması ve ortadan kalkması anlamına gelen şeylerin bu paradoksal durumunu tek bir simgede kavramak mümkündür: Trans-politik, trans-seksüel, trans-estetik.

Politika, cinsellik ve sanat alanında öngörüye sahip bir öncü (avantgarde= yenilik getirenler (s.) yeni moda yaratan, yenilik getiren.) yok artık; dolayısıyla arzu adına, devrim adına ya da biçimlerin özgürleşmesi adına köktenci bir eleştiri olasılığı da yok. Bu devrimci hareket günleri geride kaldı. Modernliğin görkemli ilerleyişi tüm değerlerde hayal ettiğimiz değişime yol açmadı; değerlerin birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanmasına yol açtı ki bunun sonucu bizim için tam bir kafa karışıklığı oldu. Cinsel, politik ya da estetik alanda belirleyici bir ilkeyi kavramamız artık olanaksızdır.

Proletarya proletarya olarak kendini yadsımayı başaramadı; Marx’tan bu yana bir buçuk yüzyıllık tarihin gerçekliği budur. Proletarya sınıf olarak kendini yadsımayı ve böylelikle sınıflı toplumu yıkmayı başaramadı. Bu başarısızlığın nedeni belki de iddia edildiği gibi, proletaryanın bir sınıf olmamasıdır; sadece burjuvazi hakiki bir sınıftı ve dolayısıyla yalnızca burjuvazi kendini yadsıyabiliyordu. Gerçekten de bunu yaptı: Burjuvazi ve burjuvaziyle birlikte sermaye, sınıfsız bir toplum doğurdu: ama bunun proletaryanın kendini yadsımasıyla ve bir devrimin sonucunda ortaya çıkacak sınıfsız toplumla hiçbir ilişkisi yoktu. Proletarya ise yalnızca yok oldu. Sınıf çatışmasıyla aynı anda ortadan kayboldu. Hiç kuşku yok ki sermaye kendi çelişkili mantığı uyarınca gelişmiş olsaydı proletarya tarafından bozguna uğratılmış olurdu. Marx’in analizi ideal anlamda eksiksiz olmayı sürdürüyor. Ama Marx, bu yaklaşan tehdit karşısında sermayenin bir biçimde trans-politikleşme, yani üretim ilişkilerinin ve politik çelişkilerin ötesinde yörüngeye yerleşme, yüzergezer, esrik ve rastlantısal bir biçimde özerkleşme ve böylece dünyayı kendi imgesinde toplama olasılığını öngörmemişti. Sermaye (hâlâ sermaye denebilirse?) ekonomi politiği ve değer yasasını çıkmaza soktu: Kendi sonundan kaçmayı da bu anlamda başardı. Bundan böyle kendi erekliliklerinin ötesinde ve tamamen göndermesiz bir biçimde işlemektedir. Bu değişimi başlatan olay, 1929 krizi oldu kuşkusuz; 1987’deki bunalım, aynı sürecin devamıdır olsa olsa.

Devrimci kuram, toplumsallık zafer kazanır ve şeffaflaşırken politikanın da politika olarak kendini yadsıyacağına ve devletin yok olacağına ilişkin yaşayan ütopyayı da getirmişti.

Bunların hiçbiri olmadı. Politika yok oldu olmasına, ama toplumsal olan içinde kendini aşamadı, toplumsallığı kendi yok oluşuna sürükledi. Artık trans-politika evresindeyiz, yani politikanın kendini yeniden üretme ve sonsuz simülasyon derecesi olan sıfır derecesindeyiz. Çünkü kendini aşmayan bir şey, sonsuz bir ikinci yaşam hakkı kazanır. Demek ki politika asla yok olmayacak ve yerine hiçbir şeyin çıkmasına da izin vermeyecektir. Politik histerezis [7]  içindeyiz.

Sanat da modern zamanların estetik ütopyası uyarınca kendini aşıp, ideal yaşam biçimi haline gelmeyi başaramadı (önceleri kendini bir bütünselliğe doğru aşması gerekmiyordu, çünkü bütünsellik zaten vardı ve dinseldi). Sanat kendini aşkın bir ideallik içinde değil, ama gündelik yaşamın genel estetikleştirilmesi içinde dağıttı, görüntülerin katıksız dolaşımı uğruna sıradanlığın trans-estetiği içinde yok oldu. Sanat, sermayeden bile önce bu yola girmiştir. Politikada belirleyici dönem, kitlelerin trans-politika evresine sermaye tarafından sokulduğu 1929 stratejik kriziyse, sanatta belirleyici dönem sanatın kendi estetik oyun kuralını yadsıyarak görüntülerin sıradanlığının trans-estetik çağına açıldığı Dada ve Duchamp dönemi oldu kuşkusuz.

Cinsel ütopya da gerçekleşmedi. Bu ütopya, cinselliğin ayrı bir etkinlik olmasının yadsınması ve bütün bir yaşam olarak gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Cinsel özgürlük yanlıları bunu hâlâ düşlemektedir: Arzunun, bütün insanlarda, kadın erkek, tam olarak gerçekleşmesi ve arzunun cinsiyet ayrımının ötesinde yüceltilmesi. Oysa cinsel özgürleşme içinde cinsellik, cinsel göstergelerin farksız bir dolaşımı halinde özerkleşmeyi başardı yalnızca. Trans-seksüel bir duruma doğru geçiş yolundaysak eğer, bu durumun cinsellik aracılığıyla yapılan bir yaşam devrimiyle değil; cinselliğin sanal farksızlığına yol açan karışıklık ve içiçelikle kesin ilgisi vardır.

İletişim ve enformasyondaki başarı da aynı şekilde, yabancılaşmış ilişki olarak toplumsal ilişkinin kendi kendini aşmasının olanaksızlığından kaynaklanmıyor mu?

Bu olanaksızlık yüzünden, toplumsal ilişki iletişim içinde kendini yinelemekte, iletişim ağlarının çokluğunda çoğalmakta ve ağlardaki farklılık yokluğuna düşmektedir. İletişim toplumsaldan da toplumsaldır, hiper ilişkiseldir, toplumsal tekniklerle aşırı etkinleştirilmiş toplumsallıktır. Oysa toplumsallık, özünde bu değildir. Bir düş, bir söylence, bir ütopya, çatışmalı ve çelişkili bir biçim, şiddetli bir biçim, her halükârda rastlantısal ve istisnai bir olaydır toplumsallık. İletişim arayüzeyi sıradanlaştırarak toplumsal biçimi farksızlaştırır. Bir iletişim ütopyasının olmamasının nedeni budur. İletişim özellikle bir toplumun kendini diğer amaçlara doğru aşma yetersizliğinden doğduğuna göre iletişimsel bir toplum ütopyasının anlamı yoktur. Enformasyonun durumu da böyledir: Bilgi fazlası rastlantısal biçimde her yönde yüzeye dağılır, tek yaptığı yer değiştirmektir. Arayüzeyde, muhataplar bir fişle elektrik prizi gibi birbirine bağlanırlar. İletişim anlık bir devre aracılığıyla “meydana gelir” ve “iyi” bir iletişim olması için hızla iletmesi gerekir; sessizliğe zaman yoktur. Sessizlik ekranlardan, iletişimden kovulmuştur. Medyatik görüntüler (medyatik metinler de görüntüler gibidir) hiç susmazlar: Görüntü ve iletiler kesintiye uğramadan birbirlerini izlemelidir. Oysa sessizlik tam da örneğin televizyonda son derece anlamlı hale gelen, devredeki o senkop [Aralık boşluk.], o küçük felaket, o sürçmedir: Tüm bu iletişimin esas olarak zorunlu bir senaryo olduğunu, bizi boşluktan, hem ekranın boşluğundan hem de görüntülerini aynı büyülenmeyle ve sabırsızlıkla beklediğimiz zihin ekranımızdaki boşluktan uzak tutan kesintisiz bir kurmaca olduğunu doğrulayan, sıkıntı ve neşeyle yüklü kopukluk. Teknisyenler grev yaptığından, boş televizyon ekranını hayranlıkla izleyen adamın görüntüsü günün birinde XX. yüzyıl antropolojisinin en mükemmel görüntülerinden biri olarak değer taşıyacaktır.

Sh: 9-19

TRANS-SEKSÜEL

Transseksüel olma durumu. Kendisini karşı cinse ait hisseden, karşı cinse benzeme isteği duyan veya kendisini karşı cinsten biriymiş gibi hisseden kişilerin içinde bulunduğu durumu ifade eder.

Cinsel beden, günümüzde bir tür yapay yazgıya mahkûm edilmiştir. Bu yapay yazgı da trans-seksüelliktir. Anatomik anlamda değil de daha geniş travestilik anlamında trans-seksüellik; yani cinsiyet göstergelerinin yer değiştirmesi üzerine kurulu oyun ve (daha önceki cinsel farklılık oyununun tersine) cinsel farksızlık oyunu, cinsel kutupların farksızlaşması ve haz olarak cinselliği umursamama anlamında trans-seksüellik. Cinsellik hazza yönelmiştir (bu, özgürleşmenin nakaratıdır), trans seksüel olan ise ister cinsiyet değiştirme biçiminde olsun, isterse de travestilerin giyim, morfoloji, davranışlar veya karakteristik göstergelerle oynamaları biçiminde olsun yapaylığa yönelmiştir. Her halükârda, söz konusu işlem ister cerrahi isterse de göstergesel olsun, ister göstergeleri isterse de organları içersin, protezlerle karşı karşıyayız; ve bedenin yazgısının protez haline gelmek olduğu günümüzde, cinsellik modelimizin trans-seksüellik olması ve trans-seksüelliğin her yerde baştan çıkarmanın odağı haline gelmesi mantıklıdır.

Hepimiz trans-seksüeliz. Potansiyel olarak evrilebilir (mutant) biyolojik yaratıklar olduğumuz gibi, potansiyel olarak trans-seksüeliz. Bununla birlikte, biyolojik bir süreç de değil bu: Hepimiz simgesel olarak trans-seksüeliz.

Cicciolina’ya bakın.[ Cicciolia olarak tanınan eski porno yıldızı] Cinselliğin, cinsellikteki pornografik masumiyetin daha harika bir cisimleşmesi olabilir mi?

Cicciolina, aerobiğin ve donmuş bir estetiğin kızoğlankız meyvesi, her tür çekicilik ve duyarlıktan arınmış kaslı android olan ve tam da bu nedenle bir sentez idol haline getirilen Madonna’nın karşıtı olarak öne sürüldü. Peki, ama Cicciolina’nın kendisi de bir trans-seksüel değil mi?

Platin rengi uzun saçlar, kalıplanmış göğüsler, bir şişme bebeğin ideal biçimleri, çizgi roman ya da bilim kurguya özgü konsantre erotizm, özellikle de (hiçbir zaman sapkın, hiçbir zaman çapkınca olmayan) cinsel söylemin abartılması, tam bir günahkârlık ve yapaylık. Etobur cinsellik imleriyle, abartılı imlerle yaşayan trans-seksüeller ve travestiler hariç, günümüzde hiçbir kadının üstlenemeyeceği etobur bir erotik ideolojinin ve pembe telefonların ideal kadınıdır Cicciolina. Tensel dış plazma olan Cicciolina, Madonna’nın sahte nitrogliserinine ya da Michael Jackson’un er dişi ve Frankeştaynvari cazibesine ulaşıyor burada. Hepsi de erotik görünüşleriyle cinsiyetlerine ilişkin belirsizliklerini gizleyen, evrilmiş yaratıklar, travestiler, genetik olarak barok varlıklardır. Hepsi de “gender-benders”, dönmedirler.

[gender-benders: transseksüellerin kendilerini tanımlamak için de kullandıkları komik bir kavramdır. insanların önce yaratıp sonra esiri oldukları, her cinsiyetin nasıl görüneceğini belirten kuralları * ve takındıkları cinsiyet rollerini * dürtüklemek amacıyla karşı cinsin varsayılan görünüm normlarını benimseyen insan. bir nevî sosyal protestodur, karşı cinsin cinsel kimliğini benimsemekle alakalı olan travestilik ve transseksüellikten farklı bir şeydir.]

Michael Jackson’a bakın. Michael Jackson evrilmiş, yalnız bir yaratık; evrensel olduğu için kusursuz bir melezliğin öncüsü, ırklar sonrasının yeni ırkıdır. Bugünün çocukları melezleşmiş bir toplum karşısında şaşırmıyorlar: Bu, onların evreni ve Michael Jackson bu çocukların ideal bir gelecek için düşledikleri şeyin habercisidir. Michael Jackson’ın yüzüne estetik yaptırdığı, saçlarının düzleştirildiği, derisinin renginin açıldığı, kısacası kendini titizlikle yeniden oluşturduğu da eklenmeli buna: Onu masum ve saf bir çocuk, yani dünyayı İsa’dan daha iyi yönetebilen ve uzlaşma sağlayabilen biri, bir çocuk- tanrıdan daha iyi kılan, dolayısıyla masalın yapay erdişisi yapan da budur: Bir protez-çocuk, bizi ırktan ve cinsiyetten kurtaracak evrilmenin düşlenmiş tüm biçimlerindeki bir embriyon.

Simgesel figürü Andy Warhol olan estetiğin travestilerinden de söz edilebilir. Michael Jackson gibi Andy Warhol da evrilmekte olan yalnız bir yaratıktır; kusursuz ve evrensel bir sanat melezlemesinin, tüm estetiklerin ardından gelen yeni bir estetiğin öncüsüdür. Jackson gibi tamamen yapay biridir; o da masum ve saftır, yeni nesilden bir erdişi, kusursuzluğuyla bizi hem seksten hem estetikten kurtaran mistik bir protez ve yapay makine türüdür. Warhol, “Tüm yapıtlar güzel, seçim yapmama gerek yok, tüm çağdaş yapıtlar birbirine denk,” dediğinde, “Sanat her yerdedir, dolayısıyla artık yoktur, herkes bir dâhi, dünya mevcut haliyle, hatta sıradanlığıyla bile harikadır,” dediğinde kimseler buna inanamaz. Ama o bununla modern estetiğin, yani kökten bir bilinemezciliğin biçimlerini betimler.

Hepimiz bilinemezciyiz ya da sanatın veya cinselliğin travestileriyiz. Ne estetik ne de cinsel bir inancımız var, ama hâlâ bunlara sahip olmayı öğretiyoruz.

Cinsel özgürleşme söylencesi gerçekliğin içinde çeşitli biçimlerde hâlâ canlıdır; ama imgelemde, erdişi varyasyonlarıyla trans-seksüel söylence hüküm sürmektedir. Orjiden sonra travestilik. Arzudan sonra, tüm erotik simülakrların darmadağınık parıltısı ve tüm görkemi içinde trans-seksüel kitsch (ucuz edebiyat) . Cinselliğin, kendi ikircikliğinin teatral (tiyatroya ait, dramatik, yapmacık,… ) aşırılığında yitip gittiği postmodern pornografi de diyebiliriz buna. Cinsellik ve politikanın aynı yıkıcı tasarının parçası olmalarından bu yana olaylar oldukça değişti: Cicciolina bugün İtalyan Parlamentosu’nda milletvekili seçilebiliyorsa bu, tam da trans-seksüelle trans-politiğin aynı ironik farksızlık içinde buluşmaları anlamına gelir. Birkaç yıl önce akla bile getirilemeyen bu başarı, yalnızca cinsel kültürün değil; tüm politik kültürün de travestinin tarafına geçmiş olduğuna tanıklık eder.

Bu, cinsiyet göstergeleri sayesinde bedenden kurtulma ve arzunun sahnelenmesindeki abartı sayesinde arzudan kurtulma stratejisi, eskiden işe yarayan yasaklama yoluyla bastırma stratejisinden daha fazla etkilidir. Ancak bastırma stratejisinin tersine, bunun kime yaradığı artık hiç belli değil; çünkü istisnasız herkes bu yeni stratejiye maruz kalıyor. Travestilik kuralı, kimlik ve fark arayışımıza dek, bütün davranışlarımızın temeli haline geldi. Kendimize arşivlerde, bir anıda, bir tasarı ya da gelecekte kimlik arayacak zamanımız yok artık. Bize şipşak bir bellek, doğrudan bir bağlantı, anında doğrulanabilecek bir tür reklam kimliği gerekiyor. Böylece, bugün aranan şey, organik bir denge durumu olan sağlık değil pek; bedenin geçici, hijyenik ve reklamlardaki gibi parıldaması; ideal bir durumdan çok bir performans. Moda ve görünüş terimleriyle söylenirse, aranan şey güzellik ya da cazibe değil artık; look [görünüm].

Her kişi kendi görünümünü arıyor. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana, bak! Narsisizm bile değil bu; sığ bir dışadönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı.

McLuhan’ın deyişiyle, hâlâ bakışı ve hayranlığı üzerine çekebilen modanın tam tersine, “look”, özel bir anlam taşımayan, katıksız bir film hilesi, video görüntüsü gibi, dokunmatik ekran görüntüsü gibi, aslına en az sadık, bir tür minimal imgedir.

Look, şimdiden moda olmaktan çıkmış, modayı aşmış bir biçimdir. Artık bir fark mantığına bile gönderme yapmaz bu, bir farklılıklar oyunu değildir, farklılığa inanmaksızın farklılık süsü verir. Farksızlıktır bu. Kendi olmak, geçici ve yarını olmayan bir başarıdır, kaba (sans manière) bir dünyada coşkusunu yitirmiş bir yapmacıklık (maniérisme) haline gelmiştir.

Geriye dönüp bakıldığında trans-seksüelin ve travestinin bu zaferi, önceki kuşakların cinsel özgürleşmesine garip bir açıklık kazandırıyor. Bu özgürleşme, kendi söyleminin iddia ettiği gibi, dişiliğin ve hazzın ayrıcalıklı biçimde göklere çıkarıldığı, bedenin azami erotik değerinin yüceltildiği bir evre olmaktan uzak, olsa olsa cinslerin birbirine karışmasına doğru giden bir ara evre olabilir. Cinsel devrim olsa olsa trans-seksüelliğe doğru bir aşamadır. Temelde, bu, her devrimin sorunlu yazgısıdır.

Sibernetik devrim, beyinle kompüterin denkliği karşısında, insanı şu temel soruya yöneltir: “Bir insan mıyım ben, bir makine mi?” Gelmekte olan genetik devrim şu soruyla karşı karşıya bırakır: “Bir insan mıyım ben, sanal bir klon mu?”

Cinsel devrim, tüm arzu potansiyelini serbest bırakarak bizi şu temel soruya yöneltir: “Erkek miyim ben, kadın mıyım?” (Psikanaliz hiç yoksa bu cinsel belirsizlik ilkesine katkıda bulunmuştur.) Tüm diğer devrimlerin prototipi olan siyasal ve toplumsal devrime gelince, bu devrim, insana kendi özgürlük ve irade kullanımını vererek insanı, acımasız bir mantık uyarınca, kendi iradesinin nerede olduğunu, temelde neyi istediğini ve kendisinden neyi beklemenin hakkı olduğunu kendine sormaya çözümsüz sorun yöneltmiştir. Her devrimin tuhaf sonucudur bu: Belirsizlik, sıkıntı ve bulanıklık devrimle başlar. Orji bir kez bitmeye görsün, özgürleşme, herkesi kendi cinsiyetinin ve cinsel kimliğinin arayışıyla baş başa bırakır; göstergelerin dolaşımı ve hazların çeşitliliğinden dolayı bu arayışa bulunacak cevap ihtimali giderek azalmaktadır. Bu yüzden trans-seksüel olduk. Tıpkı trans-politik oluşumuz gibi; yani politik açıdan farksız ve farklılaşmamış varlıklar, erdişiler, en çelişkili ideolojilere yatrımda bulunup bunları hazmetmiş ve kusmuş, artık yalnızca maske taşıyan ve belki de farkında olmadan, zihinsel olarak politikanın travestileri olmamız gibi.

Sh:26-31

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

Notlar

[1] Sanal (virtuel): Sözlük anlamı, “gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan ya da kuvve halinde (potansiyel olarak) bulunan, fiili olmayan” anlamına gelen bu kelime; bilgi-işlem alanında, “kullanılan fiziksel ve mantıksal yapıdan bağımsız olarak, işlevsel açıdan kullanıcıya sunulan olanak” anlamındadır, (ç.n.)

[2] Simülasyon: Gerçekten ve fiili olarak var olmayan bir şeyi (durumu, vs.) bütün bileşenleriyle birlikte gerçekmiş ve fiilen varmış gibi gösterme durumu anlamına gelir. Baudrillard, bir başka kitabında, simülasyonun “kendini  imiş gibi göstermek” olmadığını belirttikten sonra, bir sözlükten alıntı yapar: “Kendini hastaymış gibi gösteren kimse sadece yatağa girer ve hasta olduğuna inandırır. Bir hastalık simülasyonu yapan kimse ise kendinde bazı belirtiler bulur.” Yine metinde geçen “simülakr” deyimi de “imaj, idol” anlamına geldiği gibi, burada bir simülasyon olayının sonucunda ortaya çıkan görüntü-nesne’dir. (ç.n.)

[3]Fraktal: Sünger, kar tanesi gibi parçalandıkça benzer motifler sergileyen doğal nesnelere verilen ad. Aynı zamanda, kendine benzeme özelliği gösteren karmaşık geometrik şekillerin de ortak adıdır, (ç.n.)

[4] Viral: Virüse değgin; virüse bağlı, virüsten ileri gelen anlamında, (ç.n.)

[5] Metastaz: Kanserli hücrelerin vücudun diğer bölgelerine sıçraması, (ç.n.)

[6] Klon: Tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirinin tıpatıp aynı canlı topluluğu, (ç.n.)

[7] Fiziksel bir etkiye maruz kalan bir cismin tepki vermekte gecikmesi, (ç.n.)

 

RAINER MARIA RILKE


HZL. Sabri Tandoğan

     1958 kışının çok soğuk bir günüydü. Yedek subaydım. Eğitimden dönmüştük. Birden Nurettin Özdemir’i gördüm karşımda. Her zaman ki gibi sevgi dolu, sıcak ve samimi hali ile yaklaştı, Sabri dedi, gidelim, hem çaylarımızı içelim, hem de biraz sanattan, edebiyattan konuşalım…

     Ve bana Rilke’yi anlattı o akşam. Malte’den ezbere bölümler okudu. Çok heyecanlanmıştım. İlk fırsatta gittim aldım Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı. Bir daha da bırakamadım. Özellikle gecenin ilerlemiş saatlerinde çevrede tam bir sessizlik varken, uzaktan, derinden gelen bekçi düdüklerine köpek havlamaları karışırken, elimde Rilke, kendimi mutluluğunda ötesinde, sınırsız hazlar ve heyecanlar içinde bulurdum. Kendimi garip, yalnız, kimsesiz hissettiğim zamanlarda elim kendiliğinden Rilke’ye uzanırdı. Okudukça açılır, ferahlar; içim, iyi, güzel, tertemiz duygularla dolardı. Rilke en yakın dostum, arkadaşım olmuştu artık… Sorunlarımı çözen, yürüyeceğim yolu gösteren, gözyaşıma ortak olan, düşüncelerimi paylaşan bir dost…

     Bana Rilke’yi tanıttığı için, o ışıklı evrenin kapılarını araladığı için Nurettin Özdemir’e ne kadar teşekkür etsem azdır… Keza, başarılı çevirisiyle Malte’ı dilimize kazandıran şair Behçet Necatigil’i “Genç Bir Şaire Mektuplar” çevirisiyle Rilke’yi sevmemde en büyük etken olan Prof. Melâhat Özgü’yü, Rodin’i çevirirken dil ve anlatım güçlüklerini yenmesini bilen Esat Nermi’yi ve yıllardır Rilke’yi şiirleriyle Türk okuruna tanıtabilmek için çırpınan Turan Oflazoğlu’nu, burada minnet, şükran ve saygı ile anarım. Yazıda ki alıntıları da bu kitaplardan yaptım.

     Rodin, ün kazanmazdan önce yapayalnızdı. Ulaştığı ün ise onu belki daha da yalnızlaştırdı. Çünkü ün dedikleri de, alt tarafı yeni bir ad etrafında toplanan bütün yanlış anlaşılmaların toplamıdır. Böyle diyor Rilke, Rodin için. Ne var ki, biraz biraz da kendini anlatmış oluyor. Rilke de ömrü boyunca kendi büyük yalnızlığını yaşadı. Yaşamının büyük bir bölümü değil kendisi oldu yalnızlık… Kendi yüreğinin sesini dinleyenler için, bundan doğal ne olabilirdi? Madem ki O, kendi ruhu ve eşyanın gerçekliği ile başbaşa kalmış bir insandı…

     Rilke, Yalnızlık isimli şiirinde “Akar yalnızlık ırmaklarla” derken de kendi yalnızlığının yoğunluğunu vurgular. Her yere beraberinde götürür yalnızlığını. O, Duino Şatosunda yaşarken de yalnızdır, Paris’in göbeğinde yaşarken de…

     Genç Şaire Mektuplar’ında bakın ne diyor:

     “İçinize dönün, hayatınızın kaynadığı derinlikleri yoklayın; onun kaynağında siz, yaratmanız gerekiyor mu sorusunun karşılığını bulacaksınız. İçinizdeki ezgileri size seslendikleri gibi alın. Belki sanatçı olarak doğduğunuzu tanıtlar. Boyun eğin o zaman alın yazınıza, yükünü ve büyüklüğünü de dıştan gelebilecek bir karşılık beklemeden taşıyın, çünkü yaratıcı, başlı başına bir dünya olmalı ve her şeyi içinde bağlandığı tabiatta bulmalı.

     Ama belki, içinize, yalnızlığınıza bu inişten sonra da gene, şair olmaktan vazgeçmek zorunda kalırsınız (dediğim gibi, yazmamak için) insanın yazmadan da yaşıyabileceğini duyması yeter. O zaman da gene, sizden dilediğim bu içe dönüş boşuna değildir. Hayatınız, o andan başlayarak öz yollar bulacaktır.”

     Malte Laurids Brigge’nin notlarında:

     “Ve kimseniz yoktur ve hiç bir şeyiniz yoktur, elinizde bir valiz ve bir kitap sandığı, bir tecessüs bile duymadan, dünyada dolaşır, durursunuz.” diyerek sanki ileride yaşayacağı yıllarında bir özetini vermiş oluyor.

 RAİNER MARİA RİLKE

Ömrü yalnızlık ve yolculuklarla geçen Rilke 4 Aralık 1875’te Prag’da doğdu. Babası orta halli bir memurdu. Annesi zengin bir ailenin kızı idi. Rilke’nin doğumundan 9 yıl sonra annesi ve babası ayrıldılar. Çocuk annenin yanında kaldı. Aile yapısı, Rilke’nin duygulu kalbinde bir ömür boyu üzerinden atamayacağı izlenimler bıraktı. Anne, baba ayrı dünyaların insanı idiler. Anlaşamıyorlardı. Baba Jozef Rilke daha duygulu, dünyası daha geniş, içli bir insan. Prag o zamanlara Avusturya’nın egemenliği altında. Almanlar azınlıktalar. Jozef Rilke, Avusturya ordusunda subay olmak istemiş, yükselemeden ayrılmış. Demiryollarında müfettiş olarak çalışıyor. Hayatı olduğu gibi kabullenen, rahat, sade bir insan. Anne tam karşıt. Tutkuları sınırsız, mağrur, hırçın ve kaprisli. Oğlunun subay olmasını istiyor. Belki tutkuları, doyumsuzluğu oğlunun parlak rütbelerinde yeni olanaklar arayacak…

     Oysa Rilke yedi aylık doğmuş, cılız bir çocuktur. Sophia oğlunu altı yaşına gelinceye kadar kız gibi büyütmüştür. Kız gibi giydirmiştir. Çünkü Sophia’nın ilk çocuğu kızdır ve doğduktan kısa bir zaman sonra ölmüştür. Sophia, Rilke’de ölen çocuğunun anılarını ve özlemlerini yaşamaktadır. Onun ölümüne, yıllar geçtikten sonra da bir türlü alışamamıştır.

     Rilke’cik St. Pölten’deki askeri okula verilir. Ve onun masum, tertemiz dünyası kapkara bulutlarla kapanır. Acı dolu, sıkıntı ve bunalım dolu yıllardan sonra Rilke okuldan ayrılır. Kendisi, sonradan bu yıllarını cehennemden farksız olduğunu söylemiştir. Öyle bir an geldi ki, sabrı tahammülü tükendi. Ailesi de, onu oradan alıp, Linz’deki Ticaret Okuluna verdiler. Beş yıl süren uğraşmalar sonunda, özel dersler alarak lise öğrenimini tamamlar. Rilke’nin amcası saray noteridir. Amca mesleğini sürdürmesi istenir. Hukuk Fakültesine girer. Babası Jozef Rilke, oğlunun hiç olmazsa avukat olmasını istemektedir. Ne var ki bu çabalar da olumlu bir sonuca ulaşamaz.

     Ama o dünyaya bir sanatçı olarak gelmiştir. Ve bu yazgıyı değiştirmek kimsenin elinde değildir. Kim ne derse desin, Rilke, kendi dünyasına çoktan dalmıştır. Çılgın gibi çalışmakta, bir yandan kendi içinde derinleşirken, bir yandan da şiirleri oyunlar yazmakta, yazdıklarını Alman ve Avusturya sanat dergilerinde yayınlamaktadır.

     Rilke ilk şiirleri ve yazılarıyla bile dikkati çekmeyi bilmiştir. Ünü yavaş yavaş yayılıyor. Sevilen, beğenilen, takdir edilen bir imza olmaktadır. Fakat o, bunlara önem vermez. Derinleşmek bir tutku olmuştur onda. Eşyada ve insanda derinleşme istemektedir. Çağının insanlarına kaybetmiş oldukları iç zenginliğini yeniden kazandırmak istiyordu. Bu döneminde yazdığı şu şiir ne kadar anlamlıdır:

  BUDUR BENİM ÇABAM

 Budur benim çabam, bu:
adanmak özlem çekerek
dolaşmaya günler boyu.
Güçlenip genişlemek derken,
binlerce kök salarak
kavramak hayatı derinden—
ve ortasından geçerek acının
olgunlaşmak hayatın tâ ötesinde,
tâ ötesinde zamanın!

     Rilke sadece gözleriyle değil, bütün varlığı, bütün hücreleri ile görmek istiyordu. Gördüğü her şey onda heyecan uyandırıyor, görünenin arkasında gizlenen, görünmeyeni bulmak, ele geçirmek, yaşamak, kendine katmak istiyordu. Beklemek ve özlemek en sevdiği kelimelerdi. En uzaktakinin olduğu kadar, en yakınındakinin de özlemini duyuyordu. Her yerde, her şeyde, sırların sırrını, Allah’ı arıyordu. Güneşin doğuşu, kuşların ötüşü, derelerin ezgiler söyleyerek akışı, ormanlar, kır zambakları, geceleyin yıldızların görünüşü, onu biraz daha Allah’a yaklaştırıyordu. Yine bu döneminde yazdığı bir şiir:

BAYILIRIM KIR ZAMBAKLARINA

Bayılırım kır zambaklarına, uzak,
çaresiz hep birini bekleyip duran;
ve kızlara, saçlarına çiçek takarak
ıssız pınarların orda düşler kuran;
Ve güneşte şakıyan çocuklara,
yıldızlara bakıp bakıp da şaşan;
bana şarkılar getiren günlere sonra;
ve gecelere, çiçeklerle dolup taşan.

     İşte bu sıralarda, Rilke, ölümüne kadar sürecek olan yolculuklarına başlıyordu. Kleist, Nietzsche, Hölderlin gibi Rilke de yalnız adam olarak yaşamını sürdürürken, yazgısı onu Alman edebiyatının güncel yaşantısının dışında bırakacaktı. Ne var ki, Goethe’den sonra Alman dilinin ve Alman ruhunun doruklarından biri olarak sonsuza dek yaşayacaktı.

     1897 yılında, Rilke, Münih’te Lou Salome ile karşılaştı. Bu Rilke için son derece önemlidir. Lou, Rilke’den on dört yaş büyüktür ve çok ilginç bir kadındır. Rus Çarı II. Aleksandre zamanında genelkurmay başkanı olan General Von Salome’nin kızıdır. Lou ev içinde çok sevilmektedir. İyi bir eğitim görmüştür. Birkaç yabancı dil bilmektedir. 1873 yılında Petersburg’daki Hollanda Elçiliğinin protestan papazlığına atanan Hendrik Gillot çok kültürlü, güzel konuşan, yakışıklı bir kimsedir. Lou’ya bir süre ders verir. Onun gösterdiği kavrama gücüne, en çetin felsefe sorunlarını yorumlamada vardığı aşamalara hayran olur. Bu hayranlık, giderek aşka dönüşür. Evlenmek ister. Fakat Lou olumsuz cevap verir. Çünkü Gillot evlidir. İlişki kopar, Lou ıstıraplar içinde kalır, hastalanır. Ailesi, onu Zürih’e götürür. Burada hem tedavi görür hem de teoloji profesörü Biedermann’ın derslerini izler. Lou, yine bütün varlığıyla kendini kitaplarına ve derslerine verir. Yine sağlığı bozulur. Roma’ya giderler.

     Bu sırada Nietzsche de hastadır. Arkadaşı Malvida onu Roma’ya, konağına çağırır. İşleri olduğu için bir süre geç kalır. O sırada Malvida’nın arkadaşı Paul Ree ile Lou Salome, konakta tanışırlar. Paul, Lou’ya hayran olur. Evlenme teklif eder. Lou reddeder. Bu sırada Nietzsche çıkagelir. Lou’ya büyük bir tutkuyla bağlanır, içini döker. Kadınların en zekisi der Lou için. “Onda bir kartalın keskin bakışı, bir aslanın yürekliliği var” diye yazar kız kardeşine. Ama bu büyük sevgi de yarıda kalır. Lou, Nietzsche’yi de istemez. Bu, filozofu cinnetin, deliliğin uçurumuna kadar götürecek olayların başlangıcı olur.

     Lou, elli yaşındayken, Freud da onu tanır ve hayran olur. Lou, güzel cazibeli bir kadın değildir. Ama üstün zekâlı, yetenekleri gelişmiş, gerçekten kültürlü bir kimsedir. Olağanüstü insanlarla tanıştığında, onların içindeki dehayı uyandırmakta, gün ışığına çıkarmakta,  sonra sessizce aradan sıyrılmakta, onları kendi uğraşları ile başbaşa bırakmaktadır.

     Lou, 1899 ve 1900 yıllarında Rusya yolculuğuna çıktığı zaman Rilke’yi de beraber götürdü. Rilke bu yolculukta Tolstoy’la ve ressam Leonid Pasternak’la tanıştı.

     Rusya yolculuğu, Rilke için yepyeni ufuklar açıyordu. Dünyası değişiyordu. Anılarında şöyle anlatır Rusya izlenimlerini:

     “Rusya benim için gerçekleşti, aynı zamanda da beni gerçeğin uzakta bir şey olduğuna ve ancak sabırlı olanlara yavaş yavaş yaklaştırdığına inandırdı.

     Rusya, insanların, yalnızlık içinde yaşayan insanların diyarıdır. Her birinin içinde dağlar kadar karanlıklar var; her biri tevazu ile içlerinin derinliklerine gömülmüşlerdir; korkmadan eğilirler, bunun için dindardırlar.” Rusya, sert ve vahşi iklimi, uzayıp giden stepleri, sınırsız ufukları, alabildiğine girift ve derin, dindar ve çilekeş insanları ile genç Rilke’yi büyüledi adeta. 21.1.1920’de Schözer’e yazdığı mektubunda, “…..Rusya’ya neler borçlu değilim ki… Bugünkü varlığımı ona borçluyum. Kafamın vatanı, benliğimin kökü oradadır…” diyordu. Rilke’nin fakirlere, dilencilere, zavallılara ve hastalara karşı duyduğu merhamet, yakınlık Tolstoy’un etkisi ile başladı.

     Rusya, Rilke için yalnız yaşayanların ülkesi idi. Yalnızların içinde derin karanlıklar vardır, diyordu. Bu karanlıklar içinde onlar, alçak gönüllükleriyle kendi içlerinin derinliklerine inerler.

     Rilke, Rusya gezisinden dönerken, yüreğinin tekmil pencerelerini mistik duygulara ve zihnini mistik düşüncelere açmıştı. Ondan sonradır ki, Rilke’de mistik duyuş ve şiir elele verdiler ve bir denge meydana getirdiler.

     Rilke, hep fizikötesi kuvvetlerin etkisi altında yaşadı, düşündü, çalıştı. Rilke kadar dindar çok az sanatçı vardır. Sanatına Allah fikrinin hakim olması da bu inancının sonucuydu.

     Rilke’nin ağaçlarda, çiçeklerde, nehirlerde ve dağlarda bulduğu öz, üzerinde gerekli derinlikle düşünülebilirse, bir din haline gelebilecek güçtedir. Algının kapıları aralandırılırsa, her şey, insana, gerçekte olduğu gibi, sonsuz görünecektir.

     Rilke durmaksızın düşünüyor, sorular bir burgu gibi kıvrılıyordu kafasının içinde…

     İnsanın esas meselesi kendisini anlamak değil miydi? Kendimize, iç dünyamızı ayıracak zaman ve olanak bulamadıkça, nasıl tanıyacaktık gerçek varlığımızı?

     Çevrenin sahte değerleri içinde yaşadığımız sürece, gerçek varlığımızdan uzaklaşmış, harcanmış olmayacak mıydık?

     Yaşamak, gerçek boyutlarıyla, ancak, yalnızken elinde değil miydi insanın?

     İnsan kendi gerçeğinden sorumlu değil miydi?

     Kierkegaard’ın, 1835’te defterine yazdığı bir sözü anımsıyordu:

     “Uğrunda yaşama ve ölmek istediğim bir gerçeğe muhtacım. Fakat o benim dışımda değil, içimde olsun.”

     Rilke, kesinlikle inanıyordu ki, biz dikkatimizi, dışarıya, başkalarına çevirince kendi temel varlığımızı unutuyoruz. Kendimizi bulmamız için zaman zaman çevreden ayrılıp, içimizden gelen sesi dinlememiz gerekir. Etrafımızdaki eşyanın bilincine erdikçe, yaşamak bir dua olur.

     Rilke, dini anlayış ve kavrayış noktasından, Sören Kierkegaard’a yaklaşmıştı. Dinde önemli olan, objektif bir olay gibi anlaşılan gerçek değil, fakat daha çok fertlerin dinle olan samimi bağlılığı idi. Kierkegaard’ın, “Herşeyi bir kenara itip, düşünce yönüne sığınırım. Sıkı sıkıya sarılırım ona… Tek avuntum üstün yetilerim, tek sevincim düşünce oldu… İnsanlar artık uzak bana…” sözlerini Rilke, günlük yaşamında kendiliğinden uyguluyordu artık.

     Yazmak, yeni bir anlam katıyordu Rilke’nin kişiliğine. O, biraz da yazdıkları ile gelişiyordu. Önündeki beyaz kâğıtlar, bir okyanus oluyordu o yazarken… Kendine, iç dünyasına daha bir yaklaşıyor, daha bir keşfediyordu kendisini… Günlük yaşamaların biteviyeliğinden, sarartan, solduran, yıpratan etkisinden kurtuluyordu.

     Rilke’nin bu dönem yazdığı şiirleri okurken, Allah ile beraber olan insanın yüceliğini görüyoruz. Genellikle insanların istediği kendini unutmak, ciddi konulardan ve düşünceden kaçmaktı. Rilke, insanın kendi üzerinde durup düşünmesini istiyordu. Koca Yunus:

Bir siz dahi sizde bulun
Benim bende bulduğumu

     dememiş miydi?

     Rilke’ye göre, din, biraz da duygusal yaşam üzerine kurulmuş bir kurumdu. Neşe ve coşkunluğunu yitirmiş, tümü ile duygusal yönü sıfıra indirgenmiş bir kimse, nasıl olur da, dinsel yaşamında erdemli olabilirdi?

     İnsan için, duygusal yaşam bu denli önemli olduğuna göre, duygularımızın da yücelmesi, arınması, kişinin en başta gelen sorunlarından biri olmalıydı. Tüm yaşamı ve varlıkları sevmek, düşkünlere acımak, insanlara yararlı olmak için çırpınmak; içimizi, kin, nefret, haset ve riyadan temizlemek için gücümüz yettiğince çaba harcamalıydık.

     Sanatçı, böylece daha bir güçlü, daha bir derin olacak, gerek anlatımı, gerek içeriği, yepyeni, erişilmez boyutlara ulaşacaktı.

     İnsanlara anlatacak bir şeyleri olanlar ve anlatmasını bilenler, doğadaki her nesneden, kişiye ürpertiler veren, ona ufuklar açan büyük, kalıcı “her dem taze” yapıtlar ortaya koyabilirlerdi.

     Rilke, çok iyi biliyordu ki, sevgimiz Allah’a ve kalbe dayanmadıkça, iyi rol yapan bir oyuncudan farkımız olmayacaktı.

     Sanatçı, içinde devcesine büyük, yüce duygular yaşamalıydı ki, onu verebilsin…

     Andre Malraux, ilk Sovyet Yazarları Kongresinde “sanat, bir hâle boyun eğme değildir; fakat o hâli fethedebilmedir.” diyordu.

     Rilke, Lou Salome ile çıktığı Rusya gezisinde bir çok yerler gördü, birçok insanlarla tanıştı. Lou, Rilke’ye göstereceği kimseleri değişik tiplerden ve sınıflardan seçiyordu. Kimi zaman devlet adamı, sanatçı, kimi zaman sessiz, kimsesiz, kendi iç dünyasının derinliklerine gömülmüş, dindar, mütevekkil kimseler… Anılarının bir yerinde “Burada insanlar susuyorlar, sustukları için de anlaşılmıyorlar” diyordu. Tolstoy, Rilke’yi öylesine etkilemişti ki, onun eserlerini asıllarından okuyabilmek için Rusça alışmaya başladı. Dönüşte arkadaşlarına gezi izlenimlerini anlatırken, “Tolstoy’un ışıklı yüzünü görebildim.” diyordu. Bu arada şunu önemle belirtmek isterim ki, Rilke’nin gerek Rusya, gerek diğer ülkelere olan gezilerinde asla siyasal bir amaç ve düşüncesi olmadı. Siyasetle ilgili olan her şeyden hiç kimse onun kadar nefret etmemiştir. Rilke, Rusya’da, içinden deniz gibi nehirlerin aktığı ve üzerlerinde Allah’a kadar sonsuz bir göğün gerildiği, sınırsız ovaları gördü. Oralarda çilekeş, dertli, kahırlı ama inanç dolu köylülerle tanıştı. Onlar Rilke’yi yanlarında toprak üstünde yatırıyor, onunla ekmeklerini paylaşıyor, kendisine kardeş diyorlardı. Yaşlı bir büyükanne, ölümünden önce kendisine bir konuk yollamak lütfunda bulunduğu için Allah’a şükretmişti. Rilke, tamamen Allah’la dolmuştu.

     Rusya dönüşü Rilke için ıstıraplı oldu. Ruhen ve bedenen sarsıntı geçirdi. Rus ikliminin ve insanının mistik havasından, birden kendisini Paris’te tramvay gürültüleri, telaşla oraya buraya koşuşturan insanlar ve onların şamatasıyla dolu bir bulvarda, sıkıcı bir otel odasında yapayalnız buldu.

     Artık Rilke için yeni bir dönem başlıyordu.

     Goethe’yi İtalya nasıl etkilemişse, Paris de Rilke için öyle olacak, şekli anlama, eşyaya bakma yeteneklerini kazanacak, görmesini öğrenecekti. Çünkü Fransız sanatı esasen şekle ait bir sanattı.

     Bu dönemde iki kişi, Rilke üzerinde olduğu kadar sanatı üzerinde de etkili oldular. Rodin ve Cézanne…

     Rilke Rodin’i olanca varlığı ile sevdi ve ona eşine az rastlanır bir saygı ve hayranlıkla bağlandı. Rodin’in ölüm haberini aldığı zaman, günlerce odasına kapanmış, kimseyle görüşmek istememişti. Bir dostuna yazdığı mektubunda, “Rodin’in ölüm haberi bütün benliğimi sarstı, onun ölümüyle bir dünya çöküyor.” demişti.

     Rilke, Rodin’den, doğada, gerçek olmak koşulu ile, çirkin bir şeyin olmadığını; yaşamın sırlarının doğanın içine gizlendiğini, doğadan uzaklaşmanın, yaşamdan uzaklaşmak olacağını öğrenmişti.

     Rodin, herşeyden önce bir gözden ibaretti. Asıl işi bakmaktı. Bir ağacın önünde sessiz, saatlerce duruyor ve ona, bütün çizgilerini, bütün giriftliklerini, ışık ve gölgelerini, parlak ve koyu taraflarını tamamiyle içine sindirinceye kadar derin derin, bıkmadan, usanmadan bakıyordu.

     Bunu yaptıktan sonradır ki, işini gördüğüne kani, memnun bir halde, oradan ayrılır giderdi. Bazan sabah karanlığında Versailles parkına gider, tabiatın uyanış harikasına derin bir huşu içinde bakardı.

     Eşyayı anlamayı amaçlayan bu ön çalışmalardan sonra, herhangi bir esere başlamak isteyince, deneye kadar giden bilimsel bir araştırma devresi başlardı. Balzac’ın statüsünü yapmağa başladığı zaman onu tanıma çabası yıllarca sürmüştü. Balzac’ın doğduğu yere gitmiş, mektuplarını okumuş, romanlarını inceden inceye etüt etmişti. Balzac’ın tam olarak yedi ayrı heykelini yapmış ve sonra üstlerini üstadın giydiği rahip cübbeleriyle örtmek suretiyle meydana çıkan şekillerin, aslı hakkında edindiği bilgileri doğrulayıp doğrulamadıklarını anlamak istemişti. Yaptığı sayısız çini mürekkebi etütleri de bu çalışmaların dışındaydı. Böylece bütün bu şeyler üzerinde ve kendisinde sonuna kadar bilinmiyen, anlaşılmayan, gölgeli bir husus kalmayıncaya kadar didinir dururdu.

     Rodin’in sanatı, büyük bir idea üzerine değil, küçük belli gerçekler, erişilebilen şeyler ve bir iktidar üzerine kurulmuştu (Rilke, İnsel, 1930 Cilt 4, s. 310).

     Rilke Paris’te bütün empresyonist sanatkârların yaptığı gibi görmekle işe başladı.

     “Görmeği öğreniyorum. Her şey içimde daha derinlere gidiyor ve herşey içimde evvelce sona varmış gibi göründükleri yerde kalmıyor. Evvelce varlığından hiç haberdar olmadığım bir iç âlemim var…” (Rilke, İnsel, 1930 Cilt 5, s. 9) diyordu. O görmenin alfabesini önce, herşeyi beraber yaptığı Rodin’den öğrendi. Sonra bu görme eylemini parklarda Paris’in cadde ve meydanlarında, Güzel Sanatlar Akademisinin anatomi derslerinde, galeri ve sergilerde ilerletti. Resim sergilerini, galerileri, belli başlı müzeleri sayısız defalar gezdi. Cézanne’a hayran oldu.

     Bu günlerin anılarını Malte’de şöyle anlatır: “Paris benim dünya görüşümde ve hayatımda bazı değişmelere neden oldu. Bu etki altında bende, her şeyi tamamıyla başka bir şekilde anlayan bir kavrayış meydana geldi. Burada beni insanlardan, şimdiye kadarkinden daha çok ayıran bazı farklar var. Herşey yeni olduğu için, bu anda biraz zorluk çekiyorum. Yeni hayatımın acemisiyim.

     Görmeği öğrendiğim için artık şimdi biraz çalışmaya başlamam gerektiğini sanıyorum.”

     Bu çalışma evvelâ görmeyi, işitmeyi, koklamayı ve dokunmayı öğrenmekten ibarettir. Bu, görülebilen, işitilebilen, koklanabilen ve dokunulabilen her şeyi hakkıyle idrak etmeği sağlayan bir çalışmaydı.

     Sonra, duyularının aldığı bütün izlenimleri, en uygun sözcüklerle anlatabilmek için çalışmalara başladı. Dile, bütün olanaklarıyla egemen olmak istiyordu. Yabancı dillerden Almanca’ya çeviriler yaptı. Tolstoy’u, Jacobsen’i, Valery’i çevirdi. Bu çevirilerinde, sözcükler üzerinde uzun uzadıya duruyor, en ince ayrıntılarına kadar iniyordu. Bıkmadan, usanmadan, olanca gücü ve sevgisi ile çalışıyordu.

     Rilke bir yönden, bütün duyularını en ince duyguları duyacak kadar eğitirken, öte yandan Almanca’nın derinliklerine iniyordu. Rodin’in yaptığını dilde uygulamak istiyordu. Durmaksızın, hergün biraz daha artan sonsuz bir çabayla çalışıyordu. Eğer dehanın çalışmadan ibaret sanıldığı bir an olmuşsa, bu an Bach gibi Rilke’de de tecelli etmiştir. Kim diyordu Bach, benim kadar çalışsa o da bir Bach olurdu. Sonunda başardı. Ve bunun meyvesini “Yeni Şiirler” de tattı. Eserini Rodin’e ithaf etti. Bütün konuların hepsi somuttu.

     Rilke’nin şiirlerini ağır bir matematik problemi çözüyormuşçasına, özel bir dikkat ve duyarlıkla okumak gerekiyordu.

     Rilke konularından bütün fazlalıkları atmış ve onları bütün yüklerden kurtarmıştı. Bıkmadan, usanmadan tekrar okumak… okumak gerekiyordu onları. Güzelliklerini birden ele vermiyorlardı. Yavaş yavaş, duya duya, sindire sindire, içimizde eriyip, kanımıza, varlığımıza geçinceye kadar sonsuz bir dikkat ve özel bir ruh hali içinde okunmaları gerekiyordu. Ve bütün bunlar az bile gelirdi onun için. Çünkü Rilke, tabir caizse onları kanıyla yazmıştı.

     1895 yıllarında, Bremen yakınlarındaki Worpswede’de bir sanatçılar kolonisi kurulmuştu. Rilke, burada Clara Westhoff adında bir heykeltıraşla tanıştı. Clara, Rodin’in öğrencisi idi. Zeki, güçlü, iradeli bir kızdı. Güzeldi de. Arkadaşlıkları ilerledi. Evlendiler. Ama, bu evlilik tıpkı, Rilke’nin anne ve babasının evliliği gibi oldu. İki ayrı dünyanın insanları bir araya gelmişlerdi. Öylesine ayrıydılar, öylesine farklıydılar ki birbirlerinden, sonu gelmiyeceği daha başından belliydi. Bir yıl sonra kızları Ruth doğdu. 1903 yılında Clara ve Rilke bir türlü birbirine alışamayan, ısınamıyan bu mutsuz çift ayrılmaya karar verdi.

     Fakat, belki de Rilke, kızının geleceğini düşünerek resmen ayrılmadı. Evlilik bağı şeklen devam etti. Ama hiçbir zaman kaynaşamadılar ve birbirlerini sevemediler. Şurası muhakkak ki, Rilke’nin Rodin’i ölesiye sevmesinde, Clara’nın büyük etkisi oldu. Clara, Rodin’in kişiliğinden, sanatına ve uğraşına olan saygısından Rilke’ye uzun uzun anlatmış, onda gıyabî bir saygı ve hayranlık uyandırmıştı hocasına karşı…

     Rilke’nin “Rodin” adlı yapıtı Esat Mermi tarafından Türkçe’ye çevrildi ve 1968’de yayınlandı.

     Rilke’yi Rodin’den sonra en çok etkiliyen Cézanne oldu. O, Rodin’i ve Cézanne’ı tanıdıktan sonra anlamıştı ki, gerçekten yoğun ve anlamlı olmak; sağlam düşünmek, gerçeği görebilmek ve ölesiye çalışmak demekti. Rilke Cézanne’dan sanatın, duygudan, düşünceden kurtulmak, yapacağı etkiyi düşünmemek ve renklerin yalnız kendi içinde oluşabilmesi için sanatın ne ölçüde yürekli olması gerektiğini öğrendi.

     Cézanne için, bir tablonun sağlamlığı ve büyüklüğü, yalnız buluşlardan, taslağından ve kuruluşundan değil, aynı zamanda işçiliğinden, her ögenin yüzeyde yerleştirilmiş biçiminden geliyordu.

     Rilke Cézanne’ın resimlerini seyretmeye doyamıyordu. En çok ressamın mavi rengi onu heyecanlandırıyordu.

     Rilke görme eğitiminde Cézanne’dan çok yararlandı. Çünkü Cézanne, bu konuya bütün ömrünü vermişti. “İnsan gördüğünü sandığı şeyi değil, ancak gördüğü şeyi resmetmelidir.” diyordu. Sanatçıların ilk ve esaslı işleri görmekti. Sanki kendilerinden öncekiler hiçbir şey görmemişlerdi. Onlar eşyaya o kadar uzun, o kadar dikkatle bakarlardı ki, artık görülmedik hiçbir taraf kalmazdı.

     Kendilerine konu olan eşyayı doğanın içindeki yerlerinde arıyorlardı. Paletlerini aldıkları gibi her şeyin sun’i olarak durmadığı ve bundan daha doğal, daha serbest olamayacağı yerlere, eşyanın bol hava içinde yüzdüğü, sisin nemi ile yıkandığı ve parlayan güneşle oynaştığı açık havaya gidiyorlardı. Örneğin bir ot yığını her yandan başka idi. Sabah başka, akşam başka, bulutlu havada başka, güneşli havada yine başka idi. Bu yüzden Manet, aynı ot yığınını 15 çeşitli şekilde resimlendirmişti.

     Cézanne, Manet’nin tabloları önünde saygıyla eğilmiş ve “Manet, gözden başka bir şey olmayan bir mahlûk, fakat Yarabbim nasıl bir göz” demişti.

     Cézanne’da kalıcılık düşüncesi her zaman ön plâna geçti. O en basit ve en sade şeyleri bile ebedileştiriyordu. Cézanne için Profesör Waldmann “O, yirminci yüzyılın yolu üstünde muazzam bir kaya gibi duruyordu” diyor. Mâna âleminden geldiği için, çağın ölçüleri ile anlaşılacak bir insan değildi. Onun için fakir ve kimsesiz bir halde kendi kendini yiyip kahroluncaya kadar, tanınmadan ölüp gitti.

     Cézanne, sanatının zirvesindeyken bile ölesiye çalışıyordu. Louvre’a gidiyor, İngres’den kopyalar yapıyordu.

       Rilke, Cézanne’ı tanıdıktan sonra, zaman duygusu veren unsurları yok etmeye, olaylarda ve insanlarda değişmeyen tarafı bulmaya çalıştı. Zaman dışına çıkıp, zamana bağlı olmayan, onun etki ve yıkımından uzak kalan öz gerçeği yakalamaya çalıştı. İnsanı küçülten sanat, hayatın mucizelerine aldırmayan sanattı ve mucizeleri görebilmek için de göz lâzımdı. Görmekse disiplinle, eğitimle, bütün varlığını vererek ölesiye çalışmakla oluyordu.

     Hayatın sırrını içinde duyan ve sezen Cézanne, insana ilk bakışta renksiz ve anlamsız görünen bu hayatta, ne kadar güzel renkler ve ahenklerin gizli olduğunu gösterdi.

     Ressam John Marin:

     “Size (bir temrin olarak) şunu telkin etmek isterdim— bir kere olsun aklınızı— ve dostlarınızın aklını— evde bırakarak— yalnız iki gözünüzle sokağa çıkınız— öyle şeyler görmeye başlıyacaksınız ki, şaşıracaksınız.” der.

     Sanatta görme konusunda Emerson’un da güzel bir sözünü anımsıyorum:

     “Şair, gören insandır. Güzel, insanın evrensel kaderine karışmıştır. Gerçek gibi güzel de, ancak görülebilen, bütün güzelliğine râm olana görünür…”

     Eşyayı anlamak için sevmek, daha iyi sevebilmek için onları anlamak, anlıyabilmek için de görmek gerekiyordu. Cézanne, bir ömür boyu, gözü, beyni ve kalbiyle, yalnız eşyanın karakterlerini, doğanın formlarını derinden öğrenebilmeye ve görebilmeye çalıştı. Muşambasının birkaç santimetrelik bir yerini renklendirmek için, kendini öldürürcesine çalışırdı. Son derece ağır çalışan Cézanne, daha geç buruştuğu ve rengini bütün incelikleri ile daha uzun zaman sakladığı için elmaları çiçeklere üstün tutardı. Deha, uzun bir sabır mıdır bilinmez. Ama, sanatın uzun bir sabır olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

     “Elmalı Natürmort” dört yıllık bir çalışmanın ürünüdür. Natürmortta yer alan otuzdan fazla elmanın herbiri başlı başına bir tablodur.

     Çağdaş resim tarihinde, bir resim karşısında Cézanne kadar büyük bir sabırla çalışan ikinci bir sanatçı daha yoktur. Bir anlık izlenimlerini, çarçabuk kâğıda ya da beze geçiriveren çağdaşları yanında onun bu erişilmez sabrı gerçekten şaşılacak bir şeydir. Cézanne’ın en çabuk yaptığı resim iki yıl sürmüştür. Bu çileli ve bilgili çalışması ile geleceğin sanatçılarına yepyeni ufuklar açmış, günümüze kadar bu etki devam edip gelmiştir. Onun, babasından aldığı eğitim, disiplin ve intizam esasına dayanıyordu. Her fırça darbesi bir düşünce ürünü, her leke bir duygunun anlatımı idi. Resimlerinde gereksiz tek noktacık bile yoktu. Rilke, Cézanne için, “birbirleriyle tartışan hatta kavga eden bir sürü renk. Ama her birinin ruhu ayrı ayrı incelenince, aslında çok iyi anlaştıkları görülür. İşte bu renklerin birbirleriyle olan bağları, gerçek resim dediğimiz şeyi meydana getiriyor” demişti.

     Rodin ve Cézanne’ın, gerek sanatı ciddiye almaları, gerek çalışma yöntemleri yönünde gene Rilke üzerinde çok olumlu etkileri oldu.

     Malte’de “Bilmem, söyledim mi? Görmeyi öğreniyorum. Evet, başlıyorum. Henüz beceremiyorum ama vaktimden istifade etmek istiyorum. Meselâ, ne çok insan yüzü olduğunun şimdiye kadar hiç farkına varmamışım. Bir yığın insan var ama çehre daha fazla, çünkü her insanın birkaç çehresi mevcut.” derken bu etkiler açık olarak belirmektedir. Artık Rilke için görmek halletmek demek oluyordu. İnsanlar ne biliyorlardı sanki. Bir dağın ne kadar “harikulâde” olduğunu seziyorlar mı? Ellerinde birçok şeyler dönüyor, fakat hepsi susuyorlar. Ancak şairler ve şair gibi duyanlar, çocuklar ve genç kızlar içlerinde çınlayan sesleri işitirler. Ancak, bunlar için, iç ile dış arasında bir sınır yoktur. Bunun için şair, kendisini eşyaya daha yakın hisseder. Onun ruhu, kendisine en yakın bulunanda olduğu gibi en uzak olanda da, yine kendi ruhunu, Allah’ı keşfeder. Muammalar sevgi ile çözülür…”

     Rilke kişiliğini bulmuştu. Üstatlarının gösterdiği yolda giderek kendi kendisi olmuştu artık. Genç Bir Şaire Mektuplarda, “çok saygıdeğer Herr Kappus’a” verdiği cevap olağanüstü bir güzellik ve görkem taşır:

     “Mısralarınızın iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bunu bana soruyorsunuz. Benden önce de başkalarına sordunuz. Onları dergilere gönderiyorsunuz. Başka şiirlerle karşılaştırıyorsunuz. Yazı Kurulları bu denemelerinizi beğenmeyince de canınız sıkılıyor. Peki öyleyse (değil mi ki öğüt vermemi istediniz) size yalvarırım, bütün bunlardan vazgeçin. Siz dışa bakıyorsunuz ve işte asıl bunu yapmamalısınız. Size hiç kimse öğüt veremez, hiç kimse de bir yardımda bulunamaz. Yalnız bir tek yol vardır: İçinize dönün. Size yaz diyen nedeni araştırın. Kökleri, yüreğinizin en derinliklerinde dal budak salıyor mu, buna bakın. Yazmanız yasak edilince, artık yaşayamayacak mısınız? Bunu söyleyin. En çok da gecenin en sessiz bir anında, yazmalı mıyım diye kendi kendinize sorun. Buna içinizin derinliklerinden bir karşılık çıkarmaya bakın. Eğer bu karşılık “evet” diyorsa, bu ağırbaşlı soruya, bütün gücünüzle, sadece yazmalıyım diyebiliyorsanız, o zaman yaşamınızı bu ihtiyacınız göre kurun. O zaman da ilk insanlar gibi, gördüğünüzü, yaşadığınızı, sevdiğinizi ve yitirdiğinizi söylemeye çalışın. Aşk şiirleri yazmayın. Her şeyden önce de, bilinen, hiçbir özelliği bulunmayan biçimlerden kaçının. Bunlar en güç olanlardır; çünkü bol bol vardır, sonra da iyileri, hem de çoğu parlak olanların yanında; öz yaratıcılık için büyük, olgun bir güç ister. Bunun için genel konulardan kaçının ve günlük hayatınızdan gelen konulara sığının. Acılarınızı, isteklerinizi, aklınızdan geçenleri ve her hangi bir güzelliğe karşı olan inancınızı anlatın, bütün bunları, içten, usul usul, alçak gönüllülükle, açıkça anlatın; anlatabilmek için de, çevrenizdeki eşyayı, düşlerinizin görülerini, anılarınızın konularını kullanın. Günlük hayatınız size zengin görünmüyorsa, bundan yakınmayın. Kendinizden yakının, zenginliklerinizi görecek yeterlikte sanatçı olmadığınızı söyleyin. Çünkü yaratıcı için yoksulluk olmadığı gibi, yoksul, verimsiz bir yer de yoktur. Duvarları, dünyanın hiçbir gürültüsünü duyurmayan bir cezaevinde bile olsanız – gene hiç değilse bir çocukluğunuz, anılarınızın bu değerli, görkemli zenginliği, bu hazineniz yok mudur? Gözlerinizi oraya çevirin. Bu uzak geçmişin uyumuş duygularını canlandırmaya bakın. O zaman kişiliğiniz sağlamlaşacak, yalnızlığınız da büyüyecek ve uzaktan, içinde bir yankı bulmadan gelip geçen bir saray olacaktır. – Bu içe dönüşten, bu kendi dünyanıza dalmaktan mısralar doğarsa, o zaman siz, bunların güzel mısralar olup olmadığını sormayı aklınızdan bile geçirmezsiniz. Artık sanat dergilerini de, sizinle ilgilenmeleri için uğraştırmazsınız; çünkü siz, onlarda, sevgili ve doğal malınızı, hayatınızdan bir parçayı görecek, hayatınızdan bir ezgi duyacaksınız. Sanat eseri ancak yaratma ihtiyacından doğarsa güzeldir. Onun yazgısı, doğuşunun bu türündedir, bunun bir başka yolu yoktur. Bu yüzden çok sayın Herr Kappus, size şundan başka bir öğüt veremeyeceğim: İçinize dönün, hayatınızın kaynadığı derinlikleri yoklayın; onun kaynağında siz, yaratmanız gerekiyor mu sorusunun karşılığını bulacaksınız. İçinizdeki ezgileri, size seslendikleri gibi alın. Belki sanatçı olarak doğduğunuzu tanıtlar. Boyun eğin o zaman alın yazınıza, yükünü ve büyüklüğünü de dıştan gelebilecek bir karşılık beklemeden taşıyın; çünkü yaratıcı başlı başına bir dünya olmalı ve her şeyi içinde, bağlandığı tabiatta bulmalı.

     Ama belki, içinize, yalnızlığınıza bu inişten sonra da gene, şair olmaktan vazgeçmek zorunda kalırsınız(dediğim gibi, yazmamak için, insanın yazmadan da yaşayabileceğini duyması yeter.) O zaman da gene, sizden dilediğim bu içe dönüş boşuna değildir. Hayatınız, o andan başlayarak öz yollar bulacaktır. Bu yolların da iyi, zengin ve geniş olmasını, size söyleyebileceğimden çok dilerim.

     Size daha ne söyliyeyim? Hepsini değerine göre belirttiğimi sanıyorum. Sonunda, gönül hoşluğu içinde, ağır başlılıkla gelişerek, kendinizi olgunlaşmaya bırakmanız için öğüt vermek istiyordum. Bunu da, soruları, ancak içten, duygularınızın, hem de en sessiz anlarınızda ancak cevaplandırabileceği soruları, dışa bakıp, cevaplandırmasını beklerseniz, kösteklemiş olursunuz…”

     Genç bir şaire mektuplar, bir kere okunmakla bırakılacak kitaplardan değildir. Rilke tarafından her cümlesi üzerinde uzun uzun düşünülerek yazılmış, oya gibi işlenmiştir. İnsan Rilke’yi asıl gece anlıyabilir… Ona böyle, kimseler yokken, saygı ile yaklaşarak, günün dağ dağasından uzak, çevresini sevgiyle dolanarak, dört yönünden bir bütün gibi onu kavramaya çalışarak anlıyabilir. Rilke’nin özel bir atmosferi vardır. Oraya girebilmek, orada eşine az rastlanan fikir, duygu ve sanat ziyafetinde bulunabilmek için kişinin bir ön hazırlıktan geçmesi gerekir. Biraz kendine gelmesi, biraz kalbini ve kafasını günün karmaşasından kurtarması gerekir. Rilke, dağınık, savruk, derbeder, gelişi güzel kimseleri kabul etmez. Zira o bilir ve inanır ki, kendini güzelleştirmemiş insanların güzelliğe yaklaşmaya hakları yoktur. Öyle ince, uçucu güzellikler vardır ki, onları yakalayabilmek, sezebilmek için özel bir ruh hali içinde bulunmak gerekir. Ve, bir güzelliği duymak ve yaşamak da, onu meydana getirmek kadar güç bir sanattır.

     Rilke, daima uyanıktı, dikkatliydi. Her an, var olan güzellikleri yakalamaya, kavramaya çalışan bir güzellik avcısı gibi idi. İnsanların çoğu, ya kendi içlerinde ya da dışlarında yaşarlar. Rilke hayatı boyunca, bu iki dünyayı da, olanca derinliği ile yaşamaya, kavramaya çalıştı. Rilke de, içten dışa doğru taşan, varlığı aşan bir şey vardı. Onun eserlerine bakınca sanki hayatın gizli derinlikleri meydana çıkmış, bütün varlıkların gizli kaynağı kendini açığa vurmuş sanırız.

     Rilke, yeryüzündeki her şeyi, insanları, bütün varlıkları, balıkları, kuşları, köpekleri, leoparları, eşyayı, rüzgârları, yağmurları kucaklamak, içine almak, kendine katmak istiyordu. Üslubu hayat kadar canlı, renkli ve derin olan yazarları seviyordu. İnsan Rilke’yi okurken alıştığından daha başka bir dünyaya girdiğini hisseder. Rilke, hayatla, insanlarla, doğa ve eşya ile sanki yeni karşılaşıyormuş gibidir. Ön yargılardan uzak, evrene ve insanlara hayret ve hayranlıkla bakar.

     Rilke, duyarak, içten, derin bir şekilde, tekrar tekrar okunursa yoğurur insanın iç dünyasını, bir güzel şekil verir ona, insanı kendi kendi ile, kendi aslıyla yüz yüze getirir. İnsan Rilke’yi okudukça, kendi içinin derinliklerine iner. O zaman gözleri daha başka şeyler görmeye, kulakları daha başka şeyler duymaya başlar. Kolları adeta, bir gerçeğe doğru uzanır.

     Edebiyat alanında Rilke’nin en çok etkilendiği ve sevdiği yazar Danimarka’lı şair Jacobsen olmuştur. Bakın, ona olan sevgisini ve hayranlığını nasıl dile getiriyor:

     “Şimdi de güzelliklerin ve derinliklerin kitabı olan “Niels Lyhne” nin dünyası size açılacaktır. Bu kitap, ne kadar çok okunursa, hayatın en ince güzel kokusundan, olgun yemişlerin tadına kadar hepsini içine alıyor. İçinde anlaşılmamış, kavranmamış, duyulmamış, titrek yansılarla anılar içine alınmamış bir şey yoktur. Hiçbir yaşantı küçümsenmemiştir. En küçük olay bile alın yazısı gibi açılır. Alın yazısının kendisi de eşsiz güzellikte, geniş bir doku gibidir. Bu dokunun ipliklerinin çok ince bir el dokumuş; iplik, bir ikincisinin yanına konmuştur, yüzlerce de el bunu tutmuş, taşımıştır. Siz bu kitabı okumak mutluluğunu ilk kez duyacaksınız, yeni bir rüya görüyor gibi de hayretler içinde kalacaksınız…”

     Eleştiri konusunda Rilke’nin ilginç düşünceleri vardır:

     “…..Siz öyle estetik bakımdan eleştirel yazıları pek okumayın— bunlar, ya bir yan tutan görüşler, canlılıklarını yitirerek katılaşmış, taşlaşmış boş yazılardır; ya da bugün bu görüşü, yarın da buna aykırı bambaşka bir görüşü savunan ustalıklı sözcük oyunlarıdır. Sanat eserleri, sonu gelmeyen bir yalnızlık içindedirler. Onlara eleştiri ile yaklaşılamaz. Onları ancak sevgi kavrayabilir, sevgi yaşatabilir onları ve her birinin hakkını gene sevgi verir ancak… Siz, bu türlü tartışmalarda, konuşmalarda, açıklamalarda kendinize, duygunuza hak verin; haksız mısınız, o zaman iç hayatınızın tabii gelişmesi sizi yavaş yavaş, zamanla, başka inançlara götürür. Bırakın yargılarınız, sessiz, engelsiz gelişsin. Bunlar her ilerlemede olduğu gibi, iç derinliklerden gelmeli ve hiçbir şey onları zorlamamalı, çabuklaştırmamalı. Hepsi, içte taşındıktan sonra bir doğurmadır. Bu duygunun her etkisini, her özünü içte, karanlıkta, söylenemeyende, şuur altında, akılla erişilemez olanda olgunlaştırmaya bırakmalı, büyük bir alçak gönüllülükle, hiç ses çıkarmadan bekliyerek, yeni bir aydınlığın yere ineceği anı beklemeli: Buna işte ancak sanat yaşantısı denilir. Anlamak için, yaratmak için gereken sanat yaşantısı budur. Burada zaman ölçüsü yoktur, yıl yoktur. On yıl hiçtir. Sanatçı olmak demek, özünü zorlamadan rahatça, bahar fırtınalarına göğüs gererek, ya ardından bir yaz gelmezse diye düşünmeden, duran ağaç gibi olgunlaşmak demektir. Yaz gene de gelir ama, yalnızca sabredenlere gelir, önlerinde sonsuzluk varmış gibi tasalanmadan, sessiz ve yürekleri geniş olanlara gelir. Ben bunu günden güne daha iyi anlıyorum. Onu, gönül borcu duyduğum acılar içinde öğreniyorum: Sabır her şeydir…”

     Rilke’yi ağır ağır, sindirerek okuyanlar duygularına, düşüncelerine yeni bir düzenin, yeni bir ölçünün geldiğini, renkli, müstesna, pırıl pırıl bir dünyaya girdiklerini farkederler. Çünkü O’nun bakışları, her zaman günlük olayların üstüne çıkan, ölümün, duanın, şiirin, sonsuzluğun, hiç bitmeyecek olan bir yalnızlığın anlamları ile yüklü idi… Rilke’nin yalnızlığı, küskünlükten, olumsuz düşüncelerden doğan yalnızlık değil, gönül rahatlığı ile, severek kabul edilen, seçilen yalnızlıktı. Rilke’den sadece sanatçıların değil, yaşı, öğrenimi, sosyal durumu ne olursa olsun, herkesin öğreneceği çok şey vardır. Önemli olan, varlığa, hayata, dünyaya, tabiata, insana bakış tarzıdır. Büyük Yunus’un,

     “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır.”

     Derken duyduğu heyecanı, hayreti, hayranlığı, ürpertiyi duyabilmektir.

     Rilke, onunla karşı karşıya oturuyormuş gibi, sonsuz bir sevgi, saygı ve ilgiyle okunması gereken bir yazardır. Her bulduğunu okuyan, gelişigüzel satırlara göz gezdiren, cümlelere, emercesine, içine sindirmek, kendine mal etmek için sonsuz bir açlıkla değil de, çarçabuk gelip geçen bir sürat katarı gözü ile bakanlar Rilke’yi pek sevemezler.

     Kitap, koşarak değil, sözcükler üzerinde durarak, üzerinde düşünerek, kılı kırk yararak okunmalıdır.

     Okunmaya değer bir kitap, tekrar tekrar okunmalıdır. Ta ki, okunanlar insanın içine sinsin, ondan bir parça olsun, kanına girsin, damarlarında dolaşsın.

     Eski çağlarda insanlar az kitap okuyorlardı, fakat iyi okuyorlardı. İçlerine sindiriyorlardı ve okuduklarına göre yaşıyorlardı.

     Rilke’nin, yazılarında, yalnızlık üzerine ısrarla durması bir rastlantı değildir. Bencil, gururdan ve kendini beğenmişlikten doğan bir yalnızlık, insanı toplumdan uzaklaştırmakla kalmaz, başkalarına, hatta kendine bile faydalı olmaktan alı koyar… Önemli olan, yüzyıllar görmüş çınarlara benzeyen görkemli yalnızlıktır. Dünya nimetlerinin en tadılmamışının, en bilinmeyeninin yaşandığı, insanı geliştiren, büyüten, yücelten, yalnızlık… İnsan, yalnızlığını bilinçle seçerse, kendi iç dünyasına iner; iyiyi, güzeli, doğruyu arama yoluna girmiş olur. İnsanın güncel yaşantısındaki binbir şey üzerinde parça parça, bölük pörçük dağılan duygu ve düşüncelerini toparlar. Düşüncesinde daha parlak bir ışık, kalbinde daha derin bir yaşama sevinci, iradesinde yepyeni bir dayanma gücü bulur.

     Gözlerini dıştan içe çevirebilenler, çokluktan tekliğe dönebilenler, gerçekten duyabilen ve düşünebilenlerdir. Ruhlarının mimarı olanlardır. Pascal, “insanların mutsuzluğu tek bir şeyden doğar. Boş zamanlarda bir odada sessiz ve sakin oturmayı bilmemekten…” diyordu. Kişilik, kendini ve şartlarını benimseyerek, ona derin ve güzel bir şekil vermektir. Hile, menfaat ve gevezeliğin hâkim olduğu günlük hayatın daracık sınırları içinde, bir insanın ruhen yücelmesine olanak var mıdır? Yaşamak, gerçek boyutlarıyla ancak yalnızken elindedir insanın…

     Rilke, “Malte Laurids Brigge’nin Notları” nı yazarken çok uğraştı. Didindi. Eseri, dilimize kazandıran Behçet Necatigil, (“Malte Laurids Brigge’nin Notları” bir günce— romandır. Aralıklı günlerde tutulmuş, notlardan, güncelerden oluşan bir roman)’dır diyor. 1902-1910 yılları arasında yazıldı. Yazdığı vakte kadar geçen yaşamının, deneylerinin, düşlerinin, çalışmalarının birikimiydi… Malte 28 yaşındadır. Danimarkalıdır. Paris’tedir ve yapayalnızdır. Notlar için klasik anlamda roman diyemeyiz. Yer yer şiirsel denemeler demek daha uygun düşer. Notlar’da bir ömür boyu okunsa yine de doyulmayacak, bıkılmayacak harikulâde güzel bölümler vardır. Değişik çevrelerde, değişik ruh halleri içinde yüzlerce kere okunsa, insan her defasında yeni bir heyecan duyabilir, yeni bir hazla sarsılabilir…

     Rilke, Notlar’da eriştiği büyük başarı ile bir çok büyük sanatçıyı kendisine hayran bıraktı. Kitapta bütünü ile Jean Peter Jacobsen’in dramını görürüz. Paris’te herkesten uzak yaşayan, son derece içli ve duygulu gördüklerinin ve işittiklerinin etkisi altında yaşayan Malte, bir yandan, kendini dış dünyaya verir, bu dünyayı korkunç da olsa içine almak ister. Bir yandan da, kendisini iç dünyaya, görünmeyen, özlü ve yüksek olana, Allah’a bağlar.

     Notlar’ın dünya edebiyatında çok sevilen, aranan, tekrar tekrar basılan bir kitap oluşu, biraz da, pek çok genç insanın, Malte’ın kişiliğinde kendilerinden bir şey bulmalarından ileri gelir; kitabın ikinci baskısı Aralık 1966’da yayınlanırken, arka kapakta şu ilginç tümceyi okuyoruz:

     “Yaşları bugün yirmi beşle, otuz beş arasında olan bir kuşağın çocukları “Malte Laurids Brigge’nin Notları” ndan söz edildiği zaman, bayağı heyecanlanır, ezbere satırlar okur, O bizim başucu kitabımızdı.” derler.

     Lou Salomé’ye yazdığı bir mektupta Rilke diyor “…..bir vakitler büyük, korkak bir şaşkınlığın içine düştüğüm gibi, şimdi de adı hayat olan bir dehşetle kuşatıldım. “Ama artık bu” Rilke’nin ilk kez dehşetle tanıştığı yer olan “Paris” kısmen, ruhî – biyografik bir roman olan “Notlar” da “acının okulu, Hissin, Görmenin ve Ortaya Koymanın gücü yanında hiçbir pahaya reddedilemeyen bir meydan okuma olur.” (Abdurrahman Cahit, Edebiyat, Şubat – 1974, sayı 7).

     Notlar’dan alınan şu parça, Malte’ın kişiliği hakkında yeterli bir fikir verebilir.

     “…..OTURUYOR ve bir şairi okuyorum. Salonda pek çok insan var, ama farkına varılmıyor. Kitapların içindedirler. Bazen uyuyan ve iki rüya arasında sağından soluna dönen kimseler gibi, yapraklar arasında kımıldanıyorlar. Ah, kitap okuyanlar arasında olmak ne güzeldir. İnsanlar, niçin hep böyle değiller? Birinin yanına gidip hafifçe dokunabilirsin; hiçbir şey duymayacaktır. Ve ayağa kalkarken yanındakine bir parça çarpar ve özür dilersin, sesin geldiği yana bakar, başını kaldırır ama görmez seni ve saçları uyuyan bir insanın saçları gibidir. İnsan için ne hazdır bu. Oturuyorum ve bir şairim var. Ne talih. Salonda belki üç yüz kişi okuyor şimdi; ama ayrı ayrı her birinin bir şairi olması imkânsız. (Allah bilir, neleri var onların) Yoktur üç yüz şair. Ama bak, ne talih, ben bu okuyanların belki en hakiri, bir yabancı: bir şairim var. Gerçi fakirim. Gerçi her gün giydiğim elbise yer yer eskimeye başlamış, gerçi ayakkaplarımda şu veya bu kusur bulunabilir. Doğru, yakam temizdir, çamaşırlarımda öyle ve bu halimle büyük bulvarlardan birinde istediğim pastaneye gidebilirim ve rahat rahat, elimi bir pasta tabağına uzatır, bir şey alabilirim. Böyle bir davranışı garipsemez kimse ve beni azarlamazlar ve bana kapıyı göstermezler.”

     Dr. Traugott Fuchs, ilk Malte çevirisine yazdığı önsözde;

     “…Rilke’nin anlaşılması biz Almanlar için de zordur; hatta aramızda, birkaç sayfasını karıştırdıktan sonra, bunca müşküle, karanlığa ve kendi kanaatlerince klasik açıkçılık ve güzellik yoksulluğuna kızarak onu, bir çırpıda reddedip, itinalı bir tasniften geçmiş kütüphanelerinin mariz intizam perverliğine hapsedenler de bulunur. Yıllanmış koltuklarından kalmak istemeyen katılaşmışların kütüphanelerde o tutuşmuş, yanmakta olan yalnız; gurbette gibidir ve bekler: Derken bir hayran gelir ve o hor fakir görülmüş kitapların birini, zengin raflardaki naçarlıktan kurtarıp, kalbinin hürriyetine ve fakir odasının enginliğine götürür ve kendi malıymış gibi kesin ve amansız, o kitabın üzerine kendi adını yazarsa, Tanrı şahidim olsun, bu suç bağışlanacak türdendir…” diyordu.

     Yine “ Malte’dan aldığımız şu bölüm ne kadar anlamlı:

     “…..İçinden, seni ürperten bir şeyler yükselen genç adam, kimselerce bilinmeyişinden faydalan! Seni hiçe sayarlar, sana itiraz ederlerse, tanıdığın görüştüğün kimseler senden tamamen el çekerlerse, düşüncelerinden dolayı seni yok etmek isterlerse; seni kendi benliğine toplayan bu gözle görülür tehlike, seni dağıtarak zararsız hale sokan sonraki şöhretin sinsi düşmanlığı karşısında hiç kalır.

     Küçümseyerek bile olsa, senden bahsetmesi için kimseye ricada bulunma. Ve zaman geçer de isminin insanlar arasına yayıldığını görürsen, onların ağzında bulduğun bütün şeylerden daha ciddiye alma bu ismi. Şöyle düşün: adın kötüye çıktı ve hemen bırak bu ismi. Bir başka isim al, Tanrının gece vakti seslenebileceği başka, herhangi bir isim al. Ve bunu herkesten sakla.”

     Malte’ın bölümleri içinde beni en çok heyecanlandıran, düşündüren bölüm şu oldu:

     “…Ah, gençken yazılan mısraların kıymeti zaten nedir ki. Beklemeliydi ve bütün bir ömür boyu, mümkünse uzun bir ömür boyu, mâna ve lezzet toplamalıydı ve sonra, tamamen sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar, insanların dedikleri gibi, hisler değil (his pek erken başlar), tecrübelerdir. Bir mısra için insan, birçok şehirler görmelidir, insanlar ve eşyalar görmelidir, hayvanlar tanımalıdır, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir, küçük çiçeklerin sabahları hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. İnsan, meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir, halâ anlaşılmamış çocukluk günlerini; bizi sevindireceğini sanarak hazırladıkları (ama ancak bir başkasını sevindirebilecek) bir sürpriz yüzünden, anlamayıp incittiğimiz anne ve babayı; o kadar çok, derin ve müphem değişmelerle, acayip ve tuhaf başlayan çocukluk hastalıklarını; sessiz, kapanık odalarda geçen günleri ve deniz kıyısındaki sabahları; denizi; denizleri; üstümüzde esen ve bütün yıldızlarla uçan yolculuk gecelerini düşünebilmelidir; bütün bunların hepsini düşünebilmek de yetmez. İnsanın birbirinden farklı birçok sevda gecelerine ait hatıraları olmalıdır; doğuran kadınların haykırışlarına ait, içine kapanan, hafif beyaz, uyuyan lohusalara ait hâtıraları olmalıdır. Ama, hem de, can çekişen kimselerin yanında oturmuş bulunmalıdır; kesik kesik gürültü duyulan, penceresi açık odada ölülerle durmuş olmalıdır. Ve insanın hâtıraları olması da kâfi gelmez. Hâtıralar çoksa onları unutabilmelidir ve insanın, hâtıralar gelecek diye beklemekte büyük sabrı olmalıdır. Çünkü hâtıralar da henüz o değildir. Hâtıralar nacak hücrelerimizde yerleştikleri, bakış ve hareketlerimizde okundukları, esinsizleştikleri ve artık bizden ayırt edilemedikleri zaman işte ancak o vakit, çok nadir bir saatte, bir mısraın ilk kelimesi, hâtıraların ortasından ve hâtıralardan tecelli eder.”

     “Malte Laurids Brigge’nin Notları” yayın yılı 1910, birçok edebiyat tarihlerince Modern Avrupa Edebiyatı’nın başlangıcı sayılıyor… Joyce, Proust ve Kafka’dan önce Rilke, 19. yüzyılın gelenekçi romanı yanına, boş bir arsaya, modern romanın temellerini attı. Varoluşçu bir yöntemle, bireyin iç dünyasındaki depremleri vurguladı. Bu romanın bizim için bir önemi de, batı kültür hazinesini tanımamız konusunda zengin, canlı bir müze oluşturmasıdır.” (Behçet Necatigil, Milliyet Sanat Dergisi, 12 Aralık 1975, sayı: 162)

     Andre Gide, Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı okuduktan sonra, “İki haftadır sizinle yaşıyorum, kitabınız bütün varlığıma el koydu. Sizi daha iyi tanımak, daha çok sevmek de ondan” diye yazıyor Rilke’ye. Valéry ise, “Bugüne dek tanıdığım olağanüstü kişiler arasında, en büyüleyici olanlardan biri ve en esrarlı olanı Rilke’ydi. “Büyü” sözünün herhangi bir anlamı varsa, diyebilirim ki, onun sesi, bakışı, davranışları, onunla ilgili her şey, büyülü bir varlık izlenimi bırakıyordu kişide” diye söz ediyor ondan (Turan Oflazoğlu; Rilke, Seçme Şiirler, Cem Yayınevi, İstanbul 1976, s.10).

     Malte’ın yayınlanmasından ve büyük başarısından sonra, Rilke için bir başka dönem başlıyordu. Yeni bir sessizlik, yeni bir susuş ve arayış dönemi… Rilke kendine özgü olanı bulmak istiyordu. Daha yeni, daha başka bir sese ve soluğa sahip olmak istiyordu. Yazdı. Okudu. Gezdi. Görüştü. Kazandığı ünü yitirmekten korkmuyordu. Çünkü zaten istemiyordu ünü. Ün dedikleri, gelişmekte olan bir insanın üstüne kitlenin yürümesi ve onun gelişmesini durdurması değil miydi?

     Nihayet, bu uzun susuş, ürününü verdi ve bir çok eleştirmenlerce çağımızın en önemli şiirleri sayılan Duino Elejileri gün ışığına çıktı.

     Burada Rilke, bütün başarılarımız sırf gösterişlerden ibaret olduğu için bu âlem kendi hakiki tadımızı vermiyor ve biz dünyadaki adetlerimizi yerine getirmek için çalışmıyoruz, diye yakınıyordu. Bir zamanlar insanlar büyük ve hemen hemen Allah’a yakınken, kalplerimizde ıstırabın maden kuyusunu deşmişler ve bu kuyunun derinliklerinde saf bir halde duran ezeli acıdan pırıl pırıl cevherler çıkarmışlardı. Halbuki bu günün insanları acıları israf etmektedirler. Kendilerini hayatın gürültülü panayırında kaybetmekte, bu panayırın atış yerlerindeki sayısız hedefler önünde hesapsız kazançların zevkini çıkarmaktadırlar.

     Bugünkü insanlar aşkta da başarılı olamıyorlar. Aşkları hiçbir zaman hercai bir sevdadan öte geçemiyor.

     Istırap ve aşk gibi kökleri aynı toprakta bulunan ölüm karşısında, biz hemen hemen zavallı ve çaresiz kalıyoruz. Toprağın bu kutsal ilhamını kendi öz benliğimiz gibi içimizde olgun bir hale getireceğimize, vakti gelince, onu herkes, ucuz ve manasız bir kışlık şapka gibi hazırcı terzi “ madam Lamort’dan” alıp başına geçiriyor. (Beşinci Eleji).

     Fakat ıstırap ve ölüme karşı duyduğumuz duygulara ve sevgideki yetersizliğimize karşın, toprağın bize yüklediği ödev, evrenin yaratılışından bugüne kadar hep aynı kalmakta ve bu ödev bizi, hep aynı şekilde, faniliği kendi içimizde ebedilik haline çevirmeye zorlamaktadır. Dış âlem her gün biraz daha kaybolmalıdır. Çünkü dünya hiçbir zaman içten başka bir yerde değildir. (Yedinci Eleji).

     Ölüme karşı bilinçli yaşamak, anlamını kavramak, onu hayata eklemek…. büyük ve anlatılmaz olan buydu.

     Rilke Rusya’da yolun başında iken genç adamın ilkesi “Allah’ı gerçekleştir”di. Yolun olgun sonuna gelince bu ses, “gerçeği ölümsüzleştir” olmuştu.

     Duino, İtalya’da, Venedik’le Triesta arasında, Adriyatik kıyılarında bir yalçın kayalığın üstüne kurulmuş, on ikinci yüzyıldan kalma bir ortaçağ şatosunun adıydı (Zahide GÖKBERK, Rilke ve Duino Şatosu, Varlık Dergisi, Sayı 514, sf.8-9, 15 Kasım 1959). Şato yapıldıktan sonra çeşitli eller değiştirmiş, on yedinci yüzyılın başında, bugünkü sahipleri olan ve eski bir Alman soyundan gelen “Thurn und Taxis” Prenslerinin eline geçmişti. Rilke, şatonun o zamanki sahibi bulunan ve kendisinden bir hayli yaşlı olan Prenses Marie Thurn ve Taxis’le bir vesile ile tanışmış, kültürlü, ince yaradılışlı, duygulu, zeki ve anlayışlı bir kadın olan ve şatosu devrinin birçok ünlü sanatçılarına açık bulunan Prenses, Rilke’nin ne ölçüde bir sanatçı olduğunu, gelecek için neler vadettiğini hemen anlamış, ona ölünceye kadar derin bir dostluk,  eşine az rastlanır bir anne yakınlığı ve şefkati göstermiştir. Bu tanışmadan sonra, Duino Şatosu Rilke’ye ömrü boyunca kendi evi gibi açık olmuş, şair istediği zaman oraya gidip, haftalarca, aylarca kalmış, burada tabiatın akıllara durgunluk veren sessizliği, güzelliği içinde yaşamış, çalışmış ve yazmıştır.

     Rilke, her biri yüzyılımızın gerçeğe karşı güveni sarsılmış, gideceği yolu yitirmiş, çaresiz insanın melankolisini dile getiren ve bu insanın kendine bir yol bulmak, bir yön vermek denemesi olan on şiirin adını acaba neden Duino Elejileri koymuştu? Bununla Prensesin kendisine gösterdiği yakın dostluğa karşı minneti mi anlatmaya çalışmış, yoksa bu şiirlerin, esrarlı Duino şatosunun, uçsuz bucaksız bir dünya ortasında kaybolmuş Duino kırlarının, Duino manzaralarının anlatılmaz güzelliğinin içinde yarattığı duyguları dile getirmek için yazıldığını mı söylemek istemişti?

     Rilke, Duino Elejilerini on yılda tamamlamıştır. Onları, önce 1912 yılında Duino şatosunda yazmağa başlamış, 1922 yılında İsviçre’de ömrünün son yıllarını içinde geçirdiği Muzot Şatosunda bitirmiştir. Rilke’nin bu elejileri yazmaya başlayışını Holthusen, Rilke biyografisinde şöyle anlatır: “…O günlerde olup bitenler Rodin ve Cézanne’ın anladığı mânada, isteyerek, irade gücü ile ortaya konmuş bir çalışma ürünü değildir; anlaşılmaz, esrarlı bir ilham ve kendinden geçiş ile meydana gelmişlerdir.

     Şato’da, Rilke’nin çalışma odası, deniz tarafına penceresi olmayan yarı loş bir kütüphane odası idi. “Rilke yalnızlığını, doğayla ve meleklerle paylaşıyordu. Bu melek temasının, Rilke’nin şiirlerinde çok önemli bir yeri vardır. İlk eleji’nin ilk mısraı “Haykırırsam, melekler ülkesinde beni kim anlar ki” diye başlar. Bunlar sanki, bütün hayatı boyunca birlikte yaşadığı melekler için yazılmıştır. Rilke, burada göklere çıkarak meleklerden haber verdiği gibi, yere inerek acılar içinde kıvrandığı dünyayı da anlatır.” (Genç Bir Şaire Mektuplar, Çeviren Melâhat Özgü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1963, ikinci baskı, sf.92).

     Ölüm üzerindeki düşüncelerinden, zamanla insanlar uğruna çekilen acılardan, az ve tam olanlardan, çocuklardan, genç kızlardan, erken ölenlerden, kutsal varlıklarından ve yiğitlerden, bitki ve hayvanlardan, Allah’a yakın olanlardan, sevgili sessiz şeylerden haber verir. Her biri ayrı bir şiirde işlenmiştir; her birine birer başlık aranacak olursa, birine erken ölenlerden, ötekine yiğitlerden, sevgililerden ya da acı çekenlerden denecek olsa, hiç biri özünü tam anlamıyla vermez.

     Rilke, evrenden kendini sıyırıp, bir seyirci gibi Allah’ın büyüklüğünü ve insanın hiçliğini görüp, bu gözlemlerden sonsuz ve temel gerçekleri çıkararak, bütün şiirini insanın manevi görüş ve açıklık uğrundaki çabasına yöneltmiştir. Kendi dinî buhranları ve zaferleri, insanlığın mücadele, ölüm ve yeniden doğmasının sembolüdür.

     “Bu büyük eser ancak GOETHE’nin ‘FAUST’ eseriyle karşılaştırılabilir.” (Sedat Umran, R. M. Rilke, Hisar Dergisi, Eylül 1976, Sayı. 153, sf. 23).

     …. “Şiir işlevinde ve deyiş araçlarına o güne değin erişilebileni aşmıştır. Bütün Avrupa’nın kültür maddeleri ve görünümleriyle beslenmiş ve etkisini göstermiştir. Okuyucuya da, dünyanın ve yaşamın yeni bir derinlik boyutunu kazandırmıştır. ……Bir yabancıyı anlamak, onunla dialog kurmaktır. Dialog ise, kendimizi kendimize anlatır. Bunun için Rilke’yi anlamak gerek.” (Melâhat Özgü, Rilke’yi Anlamak, Türk Dili Dergisi, Ocak 1977, Sayı: 304, sf. 81).

     Rilke, şu satırları ile, sanki ilerde yazacağı, çağının şiirinin muştusunu verir gibidir:

     “….Bu dili iyi anladıkları nispette, sade bir şekilde kullandılar. Eşyanın büyük sükûneti içine daldılar. Hiç beklemeden, sabırsızlık etmeden, varlıkların kanunlar içinde nasıl eridiğini duydular.” (Manzara, R. M. Rilke, Çeviren Melâhat Özgü, Tercüme Dergisi, Mayıs 1951, Sayı:52, sf. 247).

     Duino Elejileri’ni yazarken, Rilke, hastalıklarından, karamsarlıklarından sıyrıldı. Bambaşka bir kişiliğe büründü. Yüzü gülüyor, hayata umutla bakıyordu.

     “Ölümüne dört yıl kala, onu ziyaret eden dostları, onu gerginliği yatışmış, yeniden canlanmış, daha mutlu buldular. Haziranda prensesi, Temmuzda Kippenber ailesini kabul eder Rilke. Amacı yeni yapıtlarını okutmaktır onlara. “Değişmiş bir insan gördüm” diye yazar Prenses o zamanki ziyareti üzerine. “Işıyan ve mutlu. Hiçbir zaman bakışını unutmayacağım.” Sonra, günlük notlarında şunları açıklar Prenses: “Ve okuduğu müddetçe, yalnız onun okuyabileceği harikulâde okuması müddetince, sürekli yüreğimin atışlarını duyar, gözyaşlarımın yüzüme doğru aktığını hissederdim…” (Rilke, Haus Egon Holtkusen, R.Verlag Çeviri: M. Eşref Selçuk, yayınlanmamıştır).

     Şiirin alanı görünen eşyayı aşar, görünmeze varır. Eşyada mevcut olmayan şeyleri görmek şiirdir. Büyük, harikulâde, güzel ve kutsal olan her şey sırlara bürünmüştür. Şiir, sırrın dilidir. Rilke’nin elejilerini okurken, bir güzellik ve derinlik duygusu sarıverir insanı. Anlatılması olanaksız bu durum, Rilke’nin yüce gönlünden okurun gönlüne akar. Bu şiirlerde O, insan ruhunun en gizli köşelerini gördü ve gördüklerini kendine özgü bir yöntemle gün ışığına çıkardı.

     Rilke, bir ömür boyu, ruh temizliği içinde yaşadı. O temizlik ve arılıkla dolmuştu sanki. İçinde vardı. Zaten ruh arılığı öğrenilemez ki… Sadece duyulur ve yaşanır.

     Nietzsche “Yazılarıma her zaman bütün hayatımı ve bütün kişiliğimi koydum.” der. Benzer durumu Rilke’de de görüyoruz; en gizli ruh hallerini öyle somutlaştırmıştı ki, onları unutmak düşünülemez. Çünkü O’nun sanatının en büyük özelliği değişmiyeni kavrayabilmesinde idi. Rilke en iyi, en güzeli gerçekleştirmeye nefsini adamış bir kişi idi, 19. yüzyılın son çeyreği ile, 20. yüzyılın ilk çeyreği arasında yaşadı. Bilim, evren görüşünü süresiz genişletiyordu. Olanaklarımızın sınırları çoğalırken, O, evrenin sonsuzluk ve karmaşıklığını daha iyi anlıyordu. Bir düşünceden kök alan inançtı. Köksüz, sübjektif bir duygulanış değildi bu.

     Düşünce ve inançla gereği gibi yuğrulmayan, fizikötesi acıyı gereği kadar tadamayan hangi şair, ölümsüzlüğe ulaşmıştır? İnsanın duyguları kadar, bilinç altı karanlıkları kadar, düşünceleri ve inançları da şekillendirir. Şairin şiire ulaşmadan önce, gerçek, insana ulaşması önemlidir.

     Rilke’ye göre gerçek bir yönlü değil, çok yönlü idi. Her şeyin olduğundan daha başka türlü olabileceğini söylerdi. O, duyduğu, hatta duyduğunu sandığı her şeyi söyledi ama yine de en kavranılmayan sırlarla dolu bir yazar olarak karşımıza çıkıyor.

     Birinci Eleji’nin ikinci mısraı: “Diyelim ki, birisi beni ansızın bağrına basıyor ve ben O’nun güçlü varlığında eriyorum.” Üçüncü mısraı, “Çünkü güzel olan, ürpertici olanın başlangıcından başka bir şey değildir.”

     Şu iki mısra dahi, Rilke’nin hiç de kolay anlaşılır bir şair olmadığını kanıtlar. O’nun çalışması ve araştırmaları için hiç çekinmeden, “Kahramanca” diyebiliriz. Kolay gerçekleri, toplumun gerçektir deyip geçiştirdiği değer yargılarını Rilke, bıkmadan, usanmadan tekrar tekrar irdeliyordu. Kolaylıkla, ne genel kanılara, ne de uzmanların yetkilerine uyuyordu.

     Rilke, en karışık, görünüşte nizamsız olan şeylerde bile bir nizam arardı. Aslında çok basit gibi görünmekle beraber, bu dünyayı ve hayatı değiştirecek bir düşünce idi. Yaşadıkları günlük hayata, bu fikri uygulayanlar sonsuz bir güzellik ve ihtişamla karşılaşırlar. Rilke’ye göre, eşyası yerli yerine konmuş bir oda huzur vericiydi. Zaten sanat, kaosu kozmos haline getirmek, karışıklığa nizam vermek değil miydi?

     Bu yapıdaki bir insanın, birinci dünya savaşı sırasında ne kadar acı çektiğini herkes anlıyabilir. Paris’teki evi, bütün varı yoğu ile soyularak yıkıldı. Muzot’dan, 28 Kasım 1921’de, Simone Brüstlein’e yazdığı mektup, bu durumu belgelemektedir:

     “……Ah, anlıyorsunuz değil mi?

Savaşı ve acıyı anlıyorsunuz!

Anladığınızı biliyorum. Savaş yıllarındaki hadiselerin bütün varlığımla yaptığım çalışmayı nasıl böldüğünü, gerek bu, gerekse başka bir sebepten derinliğe dalmanın, şifa bulmanın, yeniden işe koyulmanın imkânsızlaştığını biliyorsunuz. Savaştan sonra da: Bir sene kadar önce, nihayet varlığıma dönebileceğimin ve çalışmaları orada geliştirebileceğimin ümidedildiği koruyucu sığınağa, dağa davet edildiğimi biliyorsunuz. Daha sonrasını da biliyorsunuz. Bir alın yazısı ile her şeyin nasıl değiştiğini. Baş gösteren gam ve endişenin, benim daldığım bu durumdan çıkarmanın çok uzak, korkunç derecede uzak olduğunu biliyorsunuz. Bu bilinmeyen endişe belli bir derecede yatıştırılana kadar, sükûnetin bir daha geri gelmeyeceğini biliyorsunuz. Görülmemiş bu sarsıntı bütün içyapıyı bozdu. En kötüsü de hayatımda ilk defa işime ihanet etme isteğine kapılmış olmamı hissetmemdir.”(Çeviren: Gülsen Önalp, yayınlanmamıştır).

     Duino Elejileri ile hemen hemen aynı zamanda “Orpheus’a sone” adlı şiirleri yayınlandı. Üstün bir sanat gücünü yansıtıyorlardı.

     Rilke gülleri çok severdi. Bıkmadan, usanmadan bakar, sanki onların iç yüzünü görmek isterdi. Sanatında gülün yeri çok büyüktür. Mezar taşına kazınmak üzere yazıp bıraktığı mısraların ana motifi de güldü.

 “Gül, ey saf çelişki, nice gözkapağının altında
hiç kimsenin uykusu olmamanın
sevinci.”

     Rilke, son zamanlarında Vallis Alplerinde Dr. Werner Peinhard’ın, ona satın aldığı köşkte yaşadı ve burada 29 aralık 1926 gününde öldü. İsviçre’nin bir dağ köyünde, küçücük bir kilisenin mezarlığında gömülüdür. Kendisini haftalarca yatağa bağlayan ağır ve işkenceli bir kan hastalığından sonra 51 yaşında hayata gözlerini yumdu. Yaşadığı sürece, ölümü, hayatın tamamlayıcısı diye kabul etmişti. Çok sevdiği bir dostuna yazdığı bir başsağlığı mektubunda şöyle diyordu: “Matemleri için teselli bulmuş olanlara yazık. Ölümün aydınlığı, berraklığı yanında bütün teselliler bulanıktır.”

     “Rilke, sâkin bir gecede, inzivada öldü. Yanında bir tek hizmetçisi vardı. Can çekişirken beş isim mırıldandığını söylerler: Tanrı, İsa, Köylü Rus Şairi Droşin, Tolstoy ve Rodin. Sonra hırıltı gibi birkaç kelime, tam ölürken: Dilenciler, hastalar, zavallılar…” (Şair Rainer Maria Rilke, Celâlettin Ezine, Hamle Dergisi, Eylül 1940, Cilt I, sayı 2, sf.3-9).

     Rilke ömrü boyunca manen ve maddeten temiz bir hayat yaşadı. Kibardı, zarifti. Sessizliği ve yalnızlığı severdi. Çok güzel konuşur; basit, önemsiz bir konu bile, onun dilinde yepyeni boyutlar kazanırdı. Onu dinlemenin tadına doyulmazdı. Son derece titiz, dikkatli bir insandı. Yazdığı yazılarda, mürekkebin renginden, harflerin güzelliğine, satırların düzgün oluşundan, kâğıdın kalitesine kadar her şeye dikkat ederdi. Bir kelimeyi bile değiştirse derhal o sayfayı yeniden temize çekerdi. Giysileri, göze batmaz fakat her zaman temiz, zarif ve bakımlı olurdu. Konuşurken kullanacağı kelimelere bile çok dikkat ederdi. En basit bir yerde bile otursa, vazosuna koyacağı renkli bir çiçek, duvara asacağı güzel bir tablo ile derhal kişiliğinin damgasını vururdu oraya… O kadar dikkatli, her şeye, bilhassa güzelliğe karşı o kadar duyarlı idi ki, yoldan yürürken gördüğü güzel bir tabelaya bile hayranlıkla bakardı. Bazan bir hayvanın, bazan bir çiçeğin önünde saatlerce durup onu incelemekten, ondaki güzelliği yaşamaktan yorulmazdı.

     Gösterişten, ünden daima kaçtı. Dergilerde resimlerinin basılmasını istemezdi. Halbuki yakından incelenirse insanı etkiliyen bir güzelliği vardı. Kendine bir kitap ödünç verildiğinde, bunu ipek bir kâğıda sarıp, yanına bir çiçek, ya da kendine özgü bir kaç söz katarak iade ederdi.

     Kimseyi kırmadı, kimseye kırılmadı. Mütevazî idi. Yavaş sesle ve az konuşurdu. Dedikodu yapmazdı. Lüzumsuz söz söylemezdi. Daima, müspet ve hayırlı konuşur yoksa susardı. Yalan söylemez, gösterişten hoşlanmazdı. Eşyanın hakikatini görebilmek için çırpınırdı. Düzenli yaşar, lüksten kaçardı. Çalışma masası her zaman intizamlı idi. Yazı masasının üstünde kurşun kalemleri, yazı kalemleri dümdüz sıralanmış olarak, boş kâğıtlar da tam bir dikdörtgen biçiminde dururdu. Asil kalbi, ottan Allah’a kadar bütün varlığa karşı sevgi ve saygı ile doluydu. Hiçbir konuda yüzeyde kalmayı sevmezdi. Olanaklarının elverdiği ölçüde, gerçeğe varmaya çalıştı. Kimsenin sözünü kesmez, başkalarına saygı aşılardı. Çevre O’nun yüce kişiliğini kendiliğinden kabul ederdi. Ön yargılardan uzaktı. Hoşgörü sahibi idi.

     Sağlam ve doğru düşünmesini bilen nadir insanlardan biri idi. Gerçekçi idi. En girift, en karışık sorunları, en ince ayrıntılarına kadar, bıkmadan, usanmadan inceler, analiz eder, gerçeğe ulaşmaya çalışırdı. Hiç bir zaman şımarmadı. Kendini yanlış anlayanlara da hoşgörü ile davranır, bunu bir sorun haline getirmezdi.

     Duydukları, gördükleri, okudukları, tanık oldukları, düşünceleri oranında, varlığın ve eşyanın hakikatini öğrenmeye, Tanrıyı sevmeye, O’na yakın olmaya çalıştı. Burada, çalıştı kelimesi hafif kalıyor. Kendini helâk edercesine uğraştı, çırpındı, didindi… Bu yolda ne yapılabilirse onu yaptı. Hangi çizgiye kadar gelinebilirse, oraya kadar geldi.

     Carlyle’ın anladığı mânada, o, bir kahramandı. Çünkü, kahramanlar kahramanca yaşadı. Çünkü ivazsız garazsız bir hakikat arayıcısı oldu. En halisinden bir Hak aşığı idi. Burada bir soru akla geliyor. Acaba daha ötelere gidemez miydi? Daha yücelere… ötelere… ötelerin ötesine…

     Evet, cevabı zor bir soru… Ne var ki insanlar, bir yerde, olanaklarıyla sınırlılar…Eğer Rilke daha başka bir zamanda ve çevrede, daha farklı durumlar ve kişilerle karşılaşsaydı, belki yaşam çizisi daha değişik olurdu. Belki gönül ikliminde daha fazla yol alabilir, nasibi daha bir başka olabilirdi. Bir gönül eri ona rastlasa, elinden tutsa, yol gösterse, belki mâna âleminde daha büyük, daha uzak iklimler fethedebilirdi.

     Ama, o saf ve temiz ruh, o zarif ve ince insan, elindeki malzemeden ne yapabilirse o kadarını yaptı. Hani, halk arasında yaşayan bir söz vardır, babamın adı Hıdır, elimden gelen budur, derler ya. Öyle işte… O kadarını yapabildi. Gücünün ve olanaklarının son çizgisine kadar geldi. Bir ömür boyu gerçeğin arayıcılığını yaptı. İnsanca yaşadı. Sevdi, sevildi ve öldü…

Kaynak Yazı : Sabri Tandoğan Özel sitesi
http://www.gonulsohbetleri.net/html/rainer_maria_rilke.asp

****************

20. YÜZYIL BÜYÜK ALMAN ŞAİRLERİ

 

 

GÖNÜL SOHBETLERİ


BİZLER, YİRMİNCİ YÜZYILIN YALNIZ İNSANLARI

Çıkmazda olan, sözüm ona bir uygarlık içinde yaşıyoruz. Zahiri başarılar, ihtişam, sonsuz incelikteki makineler, bilgisayarlar, hemen her gün bilim âlemindeki yeni bir keşif, buluş… Gözler kamaştıran laboratuvarlar, fabrikalar… Bunların hepsi iyi, güzel, fevkalade. Ama unutulan bir husus var. İNSAN… Biz asıl onu unutuyoruz. İşte zahiri başarılarla gözümüz öyle dönmüş ki… Bütün bu büyük, görkemli işlerin ne için, kimin için yapıldığını gözden kaçırıyoruz.

“Soruversem ben neyim ve bu hâl neyin nesi” diyemiyoruz. Dört bir yandan dalga dalga üstümüze üstümüze gelen sel karşısında bırakıveriyoruz kendimizi…

Kimim? Neyim? Nereden geldim? Niçin yaşıyorum, diyemiyoruz.

Varoluşumun amacı nedir?

Ne olmalı diye soramıyoruz kendimize. Dört bir yandan üstümüze üstümüze gelen çeşitli tahrip edici, uyuşturucu, edep ve haya duygularımızı yok edici, benliğimizi, aile duygumuzu, insanlığımızı çiğneyici etkilerin altında kendi kendimizi kaybediyoruz. “Aynalar söyleyin bana ben kimim? …”

Bütün bu soruların sonunda kazanılacak ya da kaybedilecek olan husus, hayatın, varoluşun anlamı ve amacıdır. Ve buna, yaradılışın amacına göre sağlam, temiz ve gerçekçi bir çözüm yolu gösteremeyeceğimiz sürece boş yere mutlu ve huzurlu olmak için gayret gösterip kendi kendimizi kandırmış olacağız ve kafalarını, kalplerini, markın, sterlinin, doların, mercedesin hayalleri ve rüyaları ile dolduranlar, boşu boşuna memnun ve mesut görünmeye çalışarak ömür boyu hüsran içinde yaşayacaklar. Ne yazık bu yüzyılın insanlarına ki, kendi kaosunu kendi yaratıyor. Işık tektir. Karanlık ve kaos çoktur. İnsan adedince karanlık ve kaos vardır. Ve ilmiyle, malıyla, mülküyle, rütbesiyle, makamıyla mağrur günümüz insanları bilmiyorlar ki, “kalpler yalnız Allah’la beraber olmakla. Allah’ı anmakla huzur, sükûn ve mutluluk” bulurlar. O bize şah damarımızdan daha yakınken, biz O’ndan uzaklaşmak için ne bahaneler buluyor, neler icat etmiyoruz ki… Oysa ibadet, insanın kendi ruhunu ziyaretidir. “O her an yeni bir şe’ndedir …” Şunu iyice bilin ki, muhakkak, “Allah’ın dostları için, hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmazlar.”

Bugünkü psikoloji ve felsefe, dış dünyayı bizim kendi duygu ve düşüncemize göre tefsir ettiğimizi ortaya koyuyor. Eğer evreni kötü ve karanlık görüyorsak, bunun nedenlerini daha çok kendimizde aramalıyız. Bir gönül dostu, “kapı kapı dolaşma, muratlar sendedir” diyor. Hariçte arama, dışarda bir şey kalmadı da sen var oldun. Ulu ve yüce bir ağaçtır inanç insanda… Hilkatten murat idraktir. Bugün insanın en bilmediği şey, kendisidir. İnsanı insan yapan yine insandır. Dışını değil, içini süslemeğe çalış. İnsanoğlu ışıkla dolunca ışıktan fark edilmez. İnsan, maddenin ve eşyanın kölesi olmaya doğru gittikçe kendinden ve büyük bütünden uzaklaşmış oluyor. Kartallar yalnız uçar, kargalar sürü halinde, bundaki hikmeti çözmeğe çalışın. İnsimin gözü aklı kadar görür. Vücut bir mabettir. İçinde, sana senden yakın olan vardır. Her insan, kendisinde bütün insanlık ve evrenin sırlarını taşır. Kendi kendini tahlil insanı derin gerçeklere götürür.

İnce, zarif ve olgun dediğimiz kimseler iç dünyalarına sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü yerleştiren, onları günlük hayatlarına geçirip, her an ve her vesileyle uygulayanlardır. Onlar bütün cihanı, evrensel bir sevgiyle kucaklayanlardır. Güzellik kâinatın altın anahtarıdır. İç dünyalarında güzelliğe yer vermeyenler, isteseler de gönüllerin kilidini açamazlar. Önemli olan sevgi ile kalpleri yumuşatmaktır. Yunus bir şiirinde “taş gönülden ne biter” diye sorar, Yunus’un sevdiği su ve güldür, yumuşaklık ve tatlılık, güzellik insanları gerçeğe ve Allah’a, sertlik ve katılıktan daha kolay, daha çabuk götürür. Kur’an’da Allah, Hz. Musa’yı. Firavun’u Hakk’a davetle görevlendirirken “yumuşak ve tatlı söyle” buyurur.

Her fena ve çirkin gibi görünen eşya ve yaratığın altında bir güzellik gizlidir. Onu görmeğe gayret etmelidir. Sevgi en büyük kıymettir. Sevgiyle dolan bir gecekondu, sevgiden uzak bir saraydan daha değerlidir. Mevlânâ, “sevgiden bakır altınlaşır” der. En fakir, en zavallı insanlar, sevgiden uzak yaşayanlardır, sevgiyi kalplerinde duymayanlardır. Karanlıkları aydınlatan, insanların yüzünü nurlandıran, sevgidir, dostluktur, kardeşlik duygusudur. Hayatta fena ve çirkin insan yoktur. Kendisindeki yüceliği, güzelliği ortaya çıkaramayan insan vardır. Kendini bilmek, tanımak, yaradılışın ve varoluşun amacına göre hayatını düzene koymak, en büyük erdemdir. Allah kuluna kâfidir. Unutmayalım ki, kâinatın ve insanın sırlarına ancak sürekli, derin, sistemli bir düşünme ve anlama aşkı ve heyecanı ile ulaşılabilir. İnsanı mutlu eden, kendi iç âleminde bir düzen, bir güzellik, bir ahenk kurabilmesidir. İnsanoğlunun aradığı gerçek kendi içindedir.

Rabia Sultan, bir gün bahçede hani harıl bir şeyler arıyormuş; sormuşlar, iğnemi kaybettim, bulamıyorum demiş.
Birisi, Ya Rabia iğneni nerde kaybettin deyince, evde dikiş dikiyordum, düşürdüm, demiş.
İlahi Sultan, hiç evde düşürülen iğne bahçede aranır mı diye sorulunca,
Neden şaşırdınız, demiş, siz de kalbinizde, iç dünyanızda kaybettiğiniz mutluluğu dışta, dış âlemde aramıyor musunuz?

Kendi özünü bulmak ve bütün varlıkla, kâinatla bir ve beraber olmak… İşte varoluşun, yaşamanın özeti… İşte o zaman “Yunus bir haber verir, işitenler şadolur” deriz. Varolmanın çılgın heyecanını yaşar, “sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz” deriz. O zaman “Kökü bende bir sarmaşık, olmuş dünya sezmekteyim, mavi, masmavi bir ışık, ortasında yüzmekteyim…” deriz. O zaman, “sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni…” deriz. Kalbin edebi sükûttur. Gözü yerde olanın gönlü âsumana çıkar. Elde edilmesi en güç dostluk, insanın kendi kendisiyle dost olmasıdır. Ve kendimizi yalnız kendimiz kurtarabiliriz. Büyük Yunus, “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu” der. Işık olmadan gözler eşyayı seçemez, mutluluk, aslında, yaşamda bir şiir bulmak ve o şiiri yaşamak demektir. İnsanoğlu aşkla yükselir. İnsan olmak bir sanattır. Istırap bir rendedir, fazlalıklarımızı alır. Önemli olan, kendimizi ve başkalarını her an yeniden keşfedebilmektir. Yunus, “her dem taze doğarız, bizden kim usanası ” der.

Hayatın sonsuz güzelliği ve cömertliği karşısında, insanoğlunun yaşadığı boş ve sefil hayat ürperticidir. Sevgiden, dostluktan, incelikten ve güzelliklerden uzak yaşayanlar ne kadar zavallıdırlar. Ârif olan şikâyet etmez. Ruhî tekâmül şikâyet ikliminden uzaklaşmakla başlar. Günlük hayat, koşuşturmalar, gevezelik, televizyon, gazete, dedikodu, oyunlar, içki ve sigara bize varlık muammasını unutturuyor. Gerçek sanat, doğanın ve sanatın güzellikleri, bizi yeniden, asıl kaynaklarla karşı karşıya getiriyor. Allah’ın insanla buluşma yeri kalptedir. Varlığın sebebi sevgidir. Var edene sevgi ile ulaşılır. Dünyaya gelişin sebebi ve amacı sevgidir. Sevgiye ulaşmanın yolu da insan gönlünden geçer. Hepimiz O’ndan geldik O’na gidiyoruz. Var olan Hak’tır. Gayrısı yoktur. İçimiz kin ve nefretle doluysa, eşyanın esaretinden kurtulamamışsak, mutlu ve huzurlu olmamıza imkân yoktur. Biz kendimizin olmadan, hayat bizim olamaz. Sıkıntı ve bunalımlarımızın asıl sebebi, insanın kendi kendisi olamamasıdır. Kendi aslından, özünden uzaklaşan, kendi kendine yabancılaşan insan, kesinlikle huzur bulamayacaktır. Hayattaki en büyük, en muhteşem yolculuk, insanın kendinden kendine yaptığı yolculuktur! Gerçek aydınlanma insanın kendi kendisiyle yüz yüze gelmesidir. Gerçek sohbet, gönül sohbeti işte bu ortamı hazırlayan, bu imkânı ortaya çıkaran, insanın içindeki gizli güzellikleri gün ışığına çıkaran sohbettir. Ellerinde bir tomar kağıtla sözüm ona gönül sohbetine çıkanlar, gönülleri yerine dudaklarını konuşturanlar için, ne sıfat kullanılacaksa, onu da siz bulun lütfen. Kâinatın en büyük sarayı, içi sevgi ile dolu kalptir. İnsan âlemde insanları sevdiği müddetçe yaşar. İyi bilelim ki, açık kalple verdiklerimiz, sonunda bize döner, insan ektiğini biçer, gönül erinin işi mahlûkta kalmak değil, Halika varmaktır. Çok konuşmak, gevezelik etmek, sırf zaman öldürmek için malâyani konuşmak, içten fethi engeller. Tekâmüle engel olur. Etki gücünü son derece azaltır. Özdemir Asaf, bir şiirinde “bir kelimeye bin anlam yüklediğim zaman, sana sesleneceğim” der. Sükûta sarılan kurtulur. Kurtuluş, diline sahip olmaya bağlıdır. Söz gümüşse, sükût altındır. Sükûtları daha güzel şeyler söyleyeceksek, hayır ve güzelliği konuşacaksak ağzımızı açmalıyız; yoksa sükûtun şiiriyetini yaşamak da çok güzeldir. Hayatın birçok güzelliklerini görmeden geçiyoruz. Dünya, öylesine güzelliklerle dolu ki, arada sırada herhangi bir çirkinlik gözümüze batacak olsa, kendi kendimizden utanmalıyız.

Varlığı kucaklayan aşk, kendi dışında birşey bulamaz ki, şikâyetçi olsun. Şikâyet etmek, hayatı hep karanlık ve çirkin görmek, hep olumsuzluklardan bahsetmek, çevreye hep karanlıkları yaymak, yetersizlik ve bencilliğin, nefsaniyete köle olmanın ürünüdür. Kimi kime şikâyet ediyoruz?

Şikayet ve bedbinlik ilah!

Aşkla, Muhammedi sevgi ile bağdaşmaz. Şikâyet ve karamsarlık unutmayalım ki şükürsüzlüğün, sabırsızlığın, nefsin çığlığıdır. Ne olur, her günü sanki son günümüzmüş gibi yaşayabilsek… Hayatta kötü ve çirkin insan olmadığını, sadece, çeşitli nedenlerle içindeki iyilikleri ve güzellikleri ortaya çıkaramamış insanların varolduğunu bir bilebilsek… Kalplerimizi açıp, Allah’ın bize her gün bahşettiği iyilikleri hatırlayabilsek; şükredebilsek; direnebilmek, dayanabilmek, kötülüklerle mücadele edebilmek için kâfi derecede kuvvet sahibi olurduk. “Ey kardeş, sen yalnız duyuş ve düşünüşten ibaretsin… Geri kalan ise sadece et ve kemiktir” diyor Mevlânâ… İbadetin özü nefsin erimesidir. İnsan sonsuzluğu kucaklamak istidadında bir yüce mekândır. İnsan kendi kendinin büyüklüğünün farkında olmalı, nefsaniyet yolunda kendini hırpalayıp, örselememelidir. İnsanoğlu nazlı bir kuş gibidir. Kanatlarına hırsın, egoizmin, nefsaniyetin taşlarını bağlarsa olduğu yerde kalır, yüceliklere varamaz. İnsanı insan yapan yine insandır. İnsanların çoğu dışını süslemekle uğraşır. Bütün dikkatleri hep dışadır. Önemli olan içi süslemek, güzelleştirmek, temizlemek ve arıtmaktır. İnsanın manevî tekâmülünde sohbetin yen çok önemlidir. Bazen bir sohbette insan büyük, çok büyük mesafeler kat edebilir. Yalnız o sohbetin gönül sohbeti olması gerektir. Bir sohbet, bir dalgıç gibi, bizi kendi içimize daldırıyorsa; kendi gönül âlemimizden bize inciler çıkartıyorsa işte ona gönül sohbeti denir. Gerisi sadece bir laf yığını ve zaman öldürmektir. Bize bizden yakın olanla bizi temasa getiren sohbete gönül sohbeti denir. O zaman insan etrafında olup bitenleri gözle değil, özle görmeye başlar. Öze, saf olana ulaşmadan gerçek bilgiye, huzura ve mutluluğa varamayız.

Bugün nice insanlar yalnızlıktan kıvranıyorsa, bütün imkânlarına rağmen bunalım ve sıkıntı içinde yaşıyorlarsa, en önemli sebep kendilerinden ve Allah’tan uzak oluşlarıdır. Bütün o zenginlikler, debdebeler, şaşaalar, lüks, ruhlarındaki boşluğu dolduramıyor. Ama insanoğlu, varlıkla doğrudan doğruya temas etmeden, bütüncü görüşe varmadan. O’na ulaşmadan, hiçbir zaman mutluluğu ve huzuru bulamayacak, boş yere çırpınıp duracaktır. Nasıl madde âleminin kanunları varsa, mânâ âleminin de kanunları vardır. Bu kanunlara riayet etmeyen herkes, zahiri durumu ne olursa olsun, sonunda hüsrana uğrayacaktır. Her kap içinde olanı sızdırır. Kendini aşan manevî değerlerle ilişki kuramayanlar için, günün birinde bunalıma düşmek kaçınılmazdır.

Gerçek inancı yakalayan insanın vücudunun bütün hücreleri sevgiyle dolar, bu sevgi onun bütün konuşmalarına, davranışlarına yansır. İnsan gönlü ışıktan billura benzer. Işıkla dolunca ışıktan fark edilmez. Bir insanın inancının büyüklüğü, yüceliği çehresine yansır. Her an yeni bir hal içreyiz. Her an yeni bir sınavdayız. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Şükretmemek nimetin elden gitmesine sebep olur. Temiz bir insanın vicdanını ferahlandıran, onun kalbine inşirah veren her şey sevaptır. Günahlarımız, bizi bizden uzaklaştıran, içimizi tırmalayan, kemiren, bizi manevi ışıktan ve güzellikten ayıran şeylerdir. Hakiki bayram, iç ile dış, ruh ile beden, maddî alemle manevî âlem arasındaki dengeyi kurabilmek, o kıvama varabilmek demektir. İşte ancak o zaman bayram neşesini bulmuş oluruz. “O senden razı, sen O’ndan razı olarak, dön Rabbine” emrini gerçekleştirebilenlere, insan aklının, kültürünün, gayretinin bu en son noktasına ulaşabilenlere ne mutlu…

BOYACI OSMAN EFENDİ

Bundan elli yıl kadar evveldi. Ankara’da, Posta Caddesinde, şimdi modern çarşının olduğu yerde. Devrim ilkokulu vardı, orada okudum. Okulun karşısındaki işhanının önünde Boyacı Osman Efendi dururdu.

Osman Efendi, Erzurumlu, uzun boylu, zarif bir insandı. Büyük bir dikkat ve ihtimamla ayakkabıları boyar, cam gibi parlatırdı. Hiç üşenmez, defalarca cila sürerdi. Çocukken elime geçen parayı ayakkabı boyatmaya verirdim. Osman Efendinin fırça tutuşu, cilayı deriye emdirebilmek için yaptığı hareketler, bende hayranlık uyandırırdı. Bakmaya doyamazdım.

Bir gün rahmetli annem, “Oğlum seni gezmeye götürüceğim. Git ayakkabılarını boyat” dedi. Hemen Osman Efendiye koştum. Acele boyamasını söyledim. O, kaşları çatık, ‘boyayamam’, dedi. Hiçbirşey anlamamıştım. Şaşkınlıkla, “boya iki misli para vereyim,’ deyince ‘olmaz elli misli de versen boyayamam,’ dedi. İyice şaşırmıştım. Sebebini sordum. Acele iş olmaz. Acele işten hayır gelmez. Birisi Osman Efendinin boyadığı ayakkabı bu muymuş derse, benim bu işi bırakmam gerekir,” dedi.

Bunca yıl geçti hâlâ unutamadım. Osman Efendi işine aşkla, şevkle bağlı, kendine ve işine saygılı güzide bir insandı. Bende mükemmellik duygusu uyandıran ilk insan o oldu.

Bir insanın, meşgul olduğu, ekmeğini yediği işi ne olursa olsun, onu sevmesi, benimsemesi, hergün biraz daha iyiye, güzele götürmeye gayret etmesi ne kadar sevindirici bir olaydır. Hatta, işini sadece ekmek kapısı olarak değil de aynı zamanda, kendini, kendi kişiliğini tekâmül ettiren, büyüten, yücelten bir olay olarak düşünmesi, kabul etmesi ne güzeldir. O önemli, bu önemsiz diye ayırım yapmak, işine burun kıvırmak, işini ve çevresindeki insanları halife almak, küçük görmek tarih boyunca kime ne kazandımııştır ki? İş konusunda Japonların, bu önemli, bu önemsiz diye bir ayrım yaptıkları görülmemiştir. Onlara göre herşey önemlidir. Her iş, hergün, insana kişiliğini biraz daha ötelere götürebilmesi için verilmiş bir şans, bir imkândır. Bunu iyi değerlendirmek gerekir.

Uzun yıllar evvel okuduğum bir Japon hikâyesini hatırlıyorum. Hikâyede bir saat tamircisi anlatılır. Şöyle başlar hikâye:

“…Sayın bay saat tamircisi, sayın dükkânını açtı, sayın masasına oturdu, sayın âletlerini önüne çekti..”

Okuduğumda beni ürpertmişti. İnsana duyulan saygı öylesine büyüyor, gelişiyordu ki, içine, sınırlarına eşyayı dahi alıyordu. Daha sonra Ahileri incelerken de aynı duruma tanık oldum. Ürperdim. Divan şiirinin en zarif insanı Şeyh Galip boşuna dememiş. “Bir şulesi var ki şem-i cânın/ Fanusuna sığmaz âsumanın…”

Dünyada herkesin yapacağı bir iş, bir görev vardır. Önemli olan önündeki işi, zevkle, heyecanla, aşkla yapabilmektir. Kalbinde taşıdığı en güzel duygularla işi arasında bir ayniyet kurabilmektir. Beklemesini, sabretmesıni, tahammül etmesini bir arada öğreniyoruz. Karekter orada şekilleniyor, güçleniyor. Acılarımızı orada disiplin altına alıyoruz. Dünyada yalnız çalışan insanlar yararlı ve mutlu olabilirler.

Büyük ve ebedî Yunus, bir şiirinde “Cümle yerde Hak nazır/ Göz gerektir göresi” diyor. Evet, heryerde ve her zerrede O’nu görebilmek, müşahede edebilmek…

Varlık binbir sırla doludur. Yaşamayı, büyük, güzel, ürpetici yapan da bu değil midir? Önemli olan varlığın dar hendesinden kurtulmak, kendimizi kâinatla bir hissetmektir. Çünkü, insan bir gözdür, insan kâinatta kendi kendini seyreden gözün, gözbebeğidir. Kâinata baktığımızda, herşeyin bir uyum, bir nizam içinde olduğunu görürüz. Hayvanlar, kuşlar, çiçekler… Hepsi bu nizama uyarlar. İnsanın ancak sevgi ve çalışmakla hayatı uyumlu hale gelir. Kendi geleceğinin mimarı olur. Bir kaos manzarası gösteren duygu ve düşünceler insanı rahatsız eder, sıkar, bunaltır. Ne zaman onlara bir düzen, bir ahenk, bir güzellik gelirse, o zaman iç dünyalar huzura kavuşurlar. Mutsuzlukların asıl kaynağı dışta değil, içtedir. Yunus ‘Seni deli eden şey, yine şendedir, sende …’ diye boşuna seslenmemiştir. İnsanlara dünyayı cehennem gibi gösteren, varoluşunun anlamını bilememek, neden dünyaya geldiğine, niçin yaşadığına bir cevap, bir çözüm yolu bulamamaktır. Gerçeği bilmeyen, bulamayan insanlar için yanlış yollara sapmak kaçınılmazdır. Hayatın anlamını bulan ve bilen insanların, olaylara yaklaşımda, daha başarılı olduklarını görürüz. Çünkü onların eşyaya, insanlara, olaylara yaklaşımı, daha yumuşak, daha olumlu, daha sıcak, insanca olmakta, sonuç olarak toplum genelinde daha başarılı, daha güzel, daha uygar bir düzeye varılmaktadır.

Çağımızda sadece iş hayatında değil, hayatın her safhasında insanların birbirlerinden beklediği, biraz ilgi, biraz sevgi, saygı ve yakınlık değil midir?

Hemen herkes günlük hayatında bunu müşahade etmiş, kendi iç dünyasında yaşamıştır. Bizi sevecen bakışlarla, ilgiyle, saygıyla karşılayan yerlere gitmek istemez miyiz? Kış ayazından daha soğuk bakışlı insanlar vardır. Haklı nedenleri olabilir. O insanlarla birlikte olmayı hangimiz isteriz? “Yüzü gülmeyen dükkân açmasın” diye bir atasözü vardır.

Kendi iç dünyası ile barış içinde olmayan insanlar, huzuru hiçbir yerde bulamaz. Huzuru kendi kalbinde hissedemeyen insana başkaları bunu nasıl verebilir? Hayat şahsî bir maceradır. Manevî değerler bizi, iç üzüntülerimizin, ezikliklerimizin üstüne çıkarır. Kederlerinin üstüne çıkamayan insanlar, bir süre sonra onların altında ezilir. Hayat inanılmaz, akıl almaz güzelliklerle, binbir sırla doludur. İnsan kâinatın en zengin varlığıdır. Her an yeniden var olan ve binbir şekilde tecelli eden sonsuz güzellikler içindeyiz. Günlük hayatın basitlikleri, ezbere yaşamalar bize varlığın ihtişamını unutturuyor. Ancak manevî değerlerle, güzelliklerle, san’atla yeniden asıl kaynaklarla karşı karşıya geliyoruz. Bunlarla yeniden duymaya ve düşünmeye, ebediyetle göz göze gelmeye başlıyoruz. Yunus, “her dem taze doğarız/ bizden kim usanası…” diyerek bu gerçeği ne güzel dile getiriyor.

ŞEKERCİ ŞÜKRÜ AMCA

Güzel bir ilkbahar günü… Yaprak en güzel yeşilinde, gökyüzü en güzel mavisinde… Mahallenin bir köşesinde çocuklar cıvıl cıvıl oyunlarıyla bu güzelliğe güzellik katıyorlar. Birden içlerinden biri, haydi arkadaşlar Şekerci Şükrü Amcaya gidelim, şeker alalım diyor. Bir çocuk hariç, hepsi sevinçle haykırarak bu fikri onaylıyorlar. Ona:

-          Sen gelmeyecek misin? denildiğinde,

-          Evet, diyor geleceğim ama birazdan, siz şimdilik gidin… O çocuk mahallenin en fakir ailesinin tek çocuğudur. Babası genç yaşta ölmüş, boynu bükük 4-5 yaşlarında bir yetim. Annesi, bazı evlere temizliğe giderek yetimini büyütmeye çalışıyor. Tereddüdü parasının olmayışından. Ama herkes sevinçle -evet- deyince, utanıyor, sıkılıyor, param yok, harçlığım yok diyemiyor. O an müthiş bir sıkıntı, eziklik duygusu içinde… Düşünüyor ne yapabilirim diye. Birden eğiliyor, yerden birkaç tane renkli cam kırığı topluyor. Doğru şekerciye. Arkadaşları şekerleri almıştır. Dükkandan çıkıyorlar. Son kişi de çıkınca, birden içeri giriyor. Cam kırıklarını tezgaha bırakıyor. Şükrü Amca diyor, bu paralarla şeker alınır mı? Ve gözleri bir projektör gibi şekerciyi tarıyor. Çok önemli, hayatî bir an. Mahallenin sevimli şekercisi derhal durumu anlıyor ve -Evlât, diyor. Bu iyi para, istediğin şekerlerden alabilirsin.

Aradan elli küsur yıl geçti. Unutamadım bu asil, zarif, anlayışlı, olgun insanı. Her zaman temiz yüzü, çıkık ve geniş alnı ile Şükrü Amca bana hep, bizim gün görmüş, olgun, tecrübeli, ruhen efendi ve asil esnafımızın bir simgesi gibi göründü. Hatıralarıma öyle karıştı. Sonradan o çocuk büyüdü, okudu, profesör oldu. Bu hikâyeyi sırası geldikçe anlatırdı. Şekerci Şükrü Efendilerin, bir toplumun varoluşunda, yaşamasında türlü fesatlıklara karşı direnişinde, tıpkı tuğlaların arasındaki harç gibi olan rolünü belirtirdi.

Çok zaman düşünürüm. İyi bir esnaf olmak, bir bilim adamı olmaktan daha zor gibi gelir bana… Çok çalışan, disiplinli çalışan insanlar, bilim adamı olabilir. Ama vasıflı, kaliteli, gerçek bir esnaf olmak için daha pek çok ruhsal yetenekler, özellikler gereklidir. Ve onların her zaman toplumda seçkin bir yeri olmuştur. Anadolu’ya görevli gidenler bilirler. İlk günler nerede yemek yenilir, nerede iyi kebap yapılır, diye sorduklarında hep aynı cevabı almışlardır. Efendim, filânca yere gidin. Esnaf oradan yer. Bu cevap bütün tereddütleri giderir. Madem ki, esnaf oradan yiyor, o halde, orası temizdir, kalitelidir.

Çevrede olumlu izler, etkiler bırakabilmek ne güzeldir… Kendi işini saygıyla, heyecanla yapabilmek, insanlara Allah rızası için hizmet etmenin hazzını duyabilmek ne güzeldir. Bir sanatta ustalığa ulaşan kişinin bu ustalığı onun her hareketine yansır. İşini yaparken mutlu ve huzurlu olanlara hep gıpta etmişimdir. Her iş önemlidir. İşin basiti olmaz. Hepimiz birbirimize muhtacız. Bazı işlere burun kıvıranlar hayatın mânâsını anlamayanlardır. Hamlar, olgunların halinden anlamaz, özenle, itina ile, edep ve saygı ile yapılan her iş, o insanı ruhen geliştirir, yüceltir, arıtır, temizler. Onlar mutluluğun tafrada, gösterişte değil, sadelikte bulunduğunu; içte, kalpte bulunamayan mutluluğun hiç bir yerde olamayacağını anlamış, irfanlı insanlardır…

Efendim, hikâyeyi bilirsiniz. Rabia Sultan, bir gün evinin etrafında dolanmakta, yerde birşeyler aramaktadır. Konu komşu yardıma gelirler. ‘

-          Ya Rabia, aradığın nedir, söyle ki biz sana yardımcı olalım. Rabia Sultan:

-          Eksik olmayın, der. Sağ olun. Evde iğnemi kaybettim. Bir türlü bahçede bulamıyorum. Bir komşusu:

-          İlahi Rabia Sultan, der.

Hiç evde kaybolan iğne bahçede aranır mı? Koca Sultan bu anı beklemektedir. Niye hayret ettiniz der, sizin yaptığınızı yapıyorum. Siz de kalbinizde kaybettiğiniz huzuru ve mutluluğu dışarıda aramıyor musunuz? Ne farkımız var? Komşular donakalır. Rabia kulübesine girer.

İşini ciddiyetle, sükûnetle, incelikle yapanlar büyük ve saygıdeğer insanlardır. İbadet eder gibi edeple, saygıyla, tevâzu ve dikkatle iş gören insanların ellerinden öpmek gerekir. İşinden lezzet alan insanlar her türlü gıptaya lâyıktırlar. Çünkü yaptıkları bir nevi ibadete dönüşmüştür. Aslolan, bir çocuk kadar yalın, saf, basit, tertemiz olmaktır. Bir insan dürüst, sessiz, azla kanaat eden, soğukkanlı, görevine aşkla bağlı, mütevazı ve içi sevgi, şefkat ve yardım duygusuyla dolu olduğu zaman, manen tekâmül etmiş olur.

Önemli olan, günlük yaşamadır. Günlük yaşama ile ilgili olan işler, o kadar hassas, ince, temiz, zarif bir şekilde yapılmalıdır ki, insan vecd içinde, aşkla, heyecanla, estetik hazlar içinde olmalıdır ki, yaptıkları ibâdet düzeyine yükselsin. Önemli olan, şiiri, estetiği günlük hayatın içinde yakalamaktır. Duygularını eğitemeyen ve arıtamayan insan tekâmül edemez. İnsan günlük yaşayışında, iç aydınlığın yankısını bulabilmelidir. İnsan hayatının en küçük olayları bile büyük bir önem taşırlar ve bu yüzden insan her davranışında titiz ve dikkatli olmalıdır.

Ahî kültürü insanlar arasındaki ilişkileri imrenilir bir düzene koyduğu gibi, onlara temizliği, sağlıklarını korumayı, mutluluğun tafra satmakta değil de sadelikte bulunduğunu gösterir. Günün adamı değil, hakikatin adamı olmalıdır. Gün değişir, hakikat değişmez. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Son nefesimize kadar hayat bir okul ve bizler o okulun öğrencileriyiz. Olgun bir insan daima telaşsız ve sâkin olur. Sükût öyle bir unsurdur ki, içinde büyük şeyler kendiliğinden şekillenir.

EDEP

Edep aklın dıştan görünüşüdür. Edep İnsanı hayvandan ayıran farktır. Edep, inceliktir, zarafettir, efendiliktir. Bir insana beyefendi, hanımefendi dedirten onun edebidir. Edep eşittir hayat desek mübalağa yapmamış oluruz. Edepli insan, herkese karşı saygılı olandır; yalnız kendinden büyük olanlara karşı edepli olmak, yetmez. Çünkü zorunlu bir durumdur. Aksi halde, bir takım tatsız, nahoş durumlar ortaya çıkar, önemli olan kendimizden büyüklere de, küçüklere de aynı şekilde, edepli, saygılı, incelik ve zarafetle dolu olarak, hareket edebilmektir. Yunus Emre ”göz odur ki Hakkı göre” der. Önemli olan herkesde, her yerde, herşeyde Hakkı müşahede edebilmektir.

Ve edep denilince akla, ister istemez Paşa Dede geliyor. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Hiç bir kelimenin tasvir edemeyeceği kadar, edepli, ince, zarif bir insandı. Edebin ta kendisi, yaşayan, canlı bir örneği idi. Bir gün Edip Atam Beyefendi telefon etti ve Paşa Dedenin geldiğini, kendilerinde misafir olduğunu söyledi. Gittim. O gece Paşa Dede ile tanıştım. Aradan otuz yıl geçti. Hâlâ, anısını içimde sımsıcak saklarım. Hangi misafir geldiyse, her defasında o yaşlı vücudundan beklenmeyen bir çeviklik, harikulâde bir zarafet, edep ve incelikle ayağa kalkıyor, saygıyla, sevgiyle, özlemle o şahsı selâmlıyor, o oturmadan yerine oturmuyor, zamanın en büyük insanına gösterilecek hürmeti o şahsa gösteriyordu. Nihayet, içeriye ev sahibinin torunu Deniz girdi. Deniz o zaman 5 yaşında tatlı, sevimli bir kız çocuğu idi. Misafirlerden biri dayanamadı. Sevgili Paşamız, kendinizi niye böyle yoruyorsunuz. Yazık değil mi? Beş yaşında bir kız çocuğu hürmetten ne anlar deyince, Paşa Dede hiç unutmuyorum, o muhteşem cevabını verdi. “Ah efendim, bizler bu yavrucuğa sevgi, saygı, edep, incelik, ihtiram göstermezsek, bu yavrucak bütün bu güzel hasletleri nereden öğrenecek” buyurdular. Aradan yıllar geçti. Ama bu sözü, bu sözdeki derinliği, yüceliği hiç unutamadım. Bir meşale gibi ışık tuttu bana. Yıllardır içimi aydınlatıyor, ışıtıyor. Ve edep kelimesi nerede geçse hep Paşamızı hatırlıyor, ürperiyorum.

Edepli insan kendine karşı da edepli olandır. Önemli olan, yalnız başına kaldığı zaman da. Allah onu görüyormuş gibi, edepli, ince, zamanını en güzel şekilde değerlendiren bir insan olabilmektir. Nasıl olsa yalnızım, kimseler görmüyor diye, lâübali, derbeder, çirkinlikler içinde olmak aslında Hakkı bilmemek demektir. Biz, görmesek de O bizi görüyor. Biz farkında olmasak da O farkında. Neyi kimden gizleyeceğiz. “Ben size şahdamarınızdan daha yakınım” demiyor mu?

Hayat, yaşamak, var olmak aslında, sandığımızdan daha girift bir mekanizmadır. Hiçbir şey, hiçbir kimse boş ve anlamsız değildir. Her zerrenin bir yaradılış hikmeti vardır. Önemli olan, her zaman, her yerde, herkese karşı edepli olabilmektir. Onun için de bilinç altımızı her vesile ile. imkân, nisbetinde edeple, saygı ile, sevgi ile, şefkat ve merhametle, zarafet ve incelikle, yardım ve hizmet duygusu ile doldurmak gerekiyor. Yunus “tehi görme kimesneyi, hiç kimesne tehi değil” [tehi: Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş. ]diyor. Evet her insan, insan yaratıldığı için, Allah’ın kulu olduğu için, sevgiye, saygıya lâyıktır. Hayatta kötü insan yoktur. Çeşitli nedenlerle içindeki iyilik, güzellik, asalet duyguları örtülü kalmış, gün ışığına çıkamamış, tezahür edememiş insan vardır. Bizim görevimiz, onları küçük, hakir görmek değil, imkânlarımız nisbetinde el uzatarak, yardımcı olarak, onlardaki bu hasletleri uyandırıp, gün ışığına çıkarmaya, filizlendirmeye çalışmak olmalıdır. Yunus’un “yaradılanı hoşgör, yaradandan ötürü” sözünde büyük bir gerçeklik vardır. Yunus’un en önemli sözlerinden biridir. Hayatta ideal, mükemmel, kusursuz insan yoktur. Hiç birimiz, “ben hiç hatası olmayan, ideal bir insanım” diyemez. Ama bir kısmımız, bunun bilincinde olup, her gün, her saat, daha iyiye, daha güzele gitmenin çabası içindeyiz. Hani karıncaya sormuşlar, nereye gidiyorsun diye. Kâbe’ye demiş. Hiç bu ayakla, bu bedenle Kabe’ye gidilebilir mi, boşuna emek demişler. Karınca, hayır demiş, ben de biliyorum, ulaşamayacağım. Ama ölürken, o yolda olmak istiyorum demiş. İdeal, kusursuz, mükemmel insan olmak için, elden gelen gayreti göstermek, işte hedef bu. Ama, o yolda ne kadar gidebilirsek…

Gülün yetiştiği ortama bakalım. Ne görürüz? Çamur, gübre, kireçli su… Ama, o ortamdan, rengiyle, kokusuyla gözleri ve gönülleri kamaştıran, erişilmez güzellikte bir gül çıkıyor. Çevresinden hep şikâyet eden insanlara gül örneğini veririm. Gül gibi olmak… Bütün insanlara faydalı, bütün insanlara karşı sevgi ve saygı dolu… Neden karınca gibi biz de o yola gitmeyelim…

Vaktiyle insanların hamamda kille yıkandığı dönemde, bir adam hamamdan kil alarak yıkanmaya gider. Biraz sonra kilden etrafa mis gibi bir gül kokusu yayılmaya başlar. Adam hayret içindedir. Kile sorar. Sen bir nevi topraksın. Nasıl oluyor da böyle gül gibi koku yayıyorsun. Kil, cevap verir. Evet der, benim aslım toprak. Ama üç gün gül ile arkadaşlık yaptım da, bu güzelliğim, kokum oradan geliyor.

Bir gül gibi, kalplerini ve kafalarını arıtarak, temizleyerek, yaptıkları hayırlarla, iyiliklerle, gösterdikleri edep ve incelik örnekleri ile çevrelerine örnek ve rehber olabilenlere ne mutlu.

STRES

Günümüzde moda olan kelimeler ve konuşmalar var. Bilen, bilmeyen, aklı eren, ermeyen onları kullanıyor. Bir yerde bazı kimseler kendilerini mecbur hissediyorlar o kelimeleri kullanmaya. İşte o kelimelerden biri de stres. Her yerde karşımıza çıkıyor. Sabahtan akşama kadar işitiyorsunuz. Hani, insanın, stressiz tarafından bir bardak su ver diyeceği geliyor. Kelime olarak insanın zorlanması demek olan stres, gerçek anlamından saptırılarak, her an, her duruma uygulanıyor. Bu sebeple insanlar ruh sükûnetlerini kaybediyorlar. Kendi kendilerini hasta ederek, olumsuzluklar, şikâyetler içinde, yaşama sevincinden uzak, hayatın güzelliklerine sırt çevirerek bedbin, karamsar bir ruh hali içinde kahrolup gidiyorlar.

Niçin dünyaya gönderildiğinin, yaşamaktaki amacının ne olduğunun bilincinde olmayan insanlar için yapacak başka ne kalıyor ki…

Hayatın, yaşamanın, var oluşun insan denilen son derece karışık, çapraşık, çözülmesi güç mekanizmanın farkında olmayan kimseler için, bir lakım yakıştırmalarla, faraziyelerle hareket etmek kaçınılmaz bir yoldur. Görülen şu. Biz insanı, hayatı, varoluşun amacını çoğu zaman bilmiyoruz. İnsana yaklaşımımız kendi zanlarımıza, varsayımlarımıza, kişisel veya toplumsal genel veya ön yargılarımıza göre oluyor. Tabi neticede kendimizi ve diğer insanları anlıyamıyor, bazen onlara, bazen kendimize haksızlık yaparak, adına yaşamak denilen, o büyük, o güzel, o muhteşem olayı berbat ediyoruz.

Yazık değil mi?

Kendimizi de, başkalarını da mutsuz ve huzursuz etmeye ne hakkımız var?

Gayet tabii. Hayat da ölüm de var. Sıkıntı da var. Çile de var. Hastalık da var. Ne sanıyorsunuz? Biz bu dünyaya yiyip içip, keyif sürüp, nefsimizin azgınlıklarını tatmin etmeye mi geldik? Neden dikensiz gül arıyoruz ki.. Hiç dikensiz gül olur mu? Şu minicik örnek bile, gönül gözü açık olanlara neler neler anlatıyor. Evet hayatın diyalektiği hep zıtlıklar üstüne kurulmuş. Varoluş yokoluş, ölüm hayat, gece gündüz, güzel çirkin, asil bayağı, acı tatlı… Böyle bu iş. Bunu değiştirmeye kimin gücü yeter ki… Transistörlü radyonuzu çalıştırmak için pil alıyorsunuz. Pilin bir +, bir – ucu var. İki ucu da +, veya iki ucu da – olsa, radyo çalışır mı? Hayır değil mi?.

O halde … Bu meseleyi büyük Yunus, bir mısrada ne kadar güzel anlatıyor. “Bir çeşmeden akan su acı tatlı olmaya” Evet, hepsi Hakkın tecellisi. Biz kendi nefsaniyetimize göre, o birliği, o vahdeti, o tevhidi parçalıyor, işimize geleni almak, işimize gelmeyeni atmak istiyoruz. Ama ne biliyoruz, ya o işimize yaramaz dediğimiz, asıl bizim için yararlı ise. Aman ne güzel dediğimiz bizim için hayırlı olmayacaksa… Madem baştan bunu bilemiyoruz. O halde bu itirazlar niçin?

Kime?

Ve asıl zararlı çıkan sonunda biz olmuyor muyuz?

Bazı ilâçlar acıdır, ama sonunda hastaya faydalı olur, şifaya kavuşturur. Hiç düşünüyor muyuz bunları. İşler kendi minicik, daracık kafamıza göre olmadı mı, basıyoruz feryadı. Yok şudur, yok budur… Sonrada bunları adına stres deyip, bir iş yaptığımızı sanıyor, kasılıp duruyoruz. Stres içindeyim, stres altındayım, diye feryadı basacağımıza, sâkin olabilsek, efendi olabilsek, yüzme bilmeyen bir insanın kendini denizde sırt üstü bırakması gibi, Allah’a tam bir teslimiyetle kendimizi bırakabilsek, “Allah’ım, narın da güzel, nurun da güzel. Bunun da bir sebebi, bir hikmeti vardır. Allah’ım bu sınavdan yüzümün akı ile çıkmamı nasibet” diyebilsek, inanın, bütün müşküller hallolur. Bütün sıkıntılar biter. Bazen doktorlar, hastanın iyileşmesi için, acı ilâç verirler. Bu veriş keyfiyeti hastaya bir zulüm, bir ihanet değil, bilâkis onun, sağlığı, huzuru ve mutluluğu içindir.

Nasıl Hazreti İbrahim ateşe atılırken, inancını, teslimiyetini bozmadı. Rabbim beni yakmaz, beni korur dedi. Ve ateşin içinde gül bahçesi oluştu. Günümüzde de o yolda olan güzel insanlarımız var. Şartlar ne kadar ağır olsa, onlar yine, sabırla, sükûnetle, edeple, “Rabbim beni sınıyor, inşaallah bu sınavımı da yüz akıyla verip, mânâ yolunda bir basamak daha çıkacağını” diyorlar ve “Haktan gelen şerbeti içtik elhamdülillah’”ın huzurunu ve mutluluğunu yaşıyorlar. Allah onlardan razı olsun. Onlar ne güzel insanlar…

İstediğiniz kadar en iyi malzemeden nefis bir börek yapınız. O, fırının alevleri içinde çıtır çıtır pişip, nar gibi kızarmayınca neye yarar?

Bizim de içimizde güzel duygular, güzel düşünceler olabilir. Ama. hayatın alevleri içinde pişmedikçe neye yarar?

O acıları, ıstırapları, çileleri sineye çekip, her gün biraz daha iyiye, güzele, mükemmele gitmeye çalışmadıkça, nasıl hamlıktan, çiğlikten kurtulur, olgunlaşabiliriz?

Bunun hayatta bir tek örneğini bana gösterebilir misiniz? Yiyip içip, keyif sürerek, vur patlasın çal oynasın yaşayarak hangi insan hayatta çiğlikten, basitlikten, kabalıktan, hoyratlıktan kurtulabilmiş, sevmenin, vermenin, paylaşmanın güzelliğini duyabilmiş ve yaşayabilmiştir?

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz “Allah şahittir ki, hayatta kimse benim kadar acı ve ıstırap çekmemiştir” buyuruyor.

Vaktiyle büyük bir veli varmış İstanbul’da, elini öpüp, hayır duasını isteyenlere, “Yavrum, Allah dertsizlik derdi vermesin” dermiş. Evet, hayat yolunda karşımıza çıkan, güçlükleri, engelleri, hastalıkları bir baş belası gibi görmeden, onların sebebini ve hikmetini anlamaya çalışarak, asil, vakur, yiğitçe bir direnişle en iyiye, en güzele çevirmeye çalışalım. Her gün biraz daha tekâmül ederek, O’na yaklaşalım.

Mânâ âleminin yolcularından Buda, birgün talebeleriyle beraber ders yapıyorlarmış. Konu, ölüm. Ölüm olayını anlatır. Anlamını açıklar. Fazla büyütülmemesi, tabii karşılanması gerektiğini izah eder. O sırada kapıdan bir talebe girer. İki gözü iki çeşme. Ne oldu yavrum, der. Neden ağlıyorsun? Efendim der, bir komşumuz vardı. Dün öldü. Hayatında hiç acı çekmedi. Hastalanmadı. Para sıkıntısı olmadı. Çile çekmedi. Ömür boyu yedi, içti, göbek attı. Onu bir kere bile düşünceli görmedik. Çok üzüldük. Dünden beri ağlıyoruz der… O büyük zat, bir süre sükût eder. Sonra o da ağlamaya başlar. Öğrenciler, hayret içindedir. Ama hocam, derler. Siz demin bize ölüm olayını sükûnetle karşılayın dediniz, şimdi kendiniz ağlıyorsunuz. Biz bu işi anlayamadık, derler. Buda, neden şaşırdınız der. Ben, ölüm için ağlamıyorum ki. Bu adamcağız yedi içti, keyif çattı. Hayatta acı çekmedi, sıkıntı görmedi. Bu suretle hiç tekâmül edemedi. Zavallı eşek geldi, eşek gitti. Onun için ağladım.

Önemli olan, olaylar değil, o olaylara bizim yaklaşım tarzımızdır. En küçük bir sıkıntıda, feryat edip, isyana kapılanlar hayatta hiçbir zaman olgunlaşıp, güzelleşemezler. Hamlıkları, çiğlikleri, kabalıkları; isyanları ve itirazları oranında büsbütün artar. Hem kendilerine zehir ederler hayatı, hem çevrelerine. Her köşesi binbir güzelliklerle dolu şu dünyaya biz çehremizi asar, surat ederek bakarsak, herhalde dünya bize gülümsemez.

Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen hayatından zevk alır. Bu çağda bir insana yapılacak en büyük iyilik, onu kendi kendisiyle ve hayatla barış haline sokabilmektir. Bugün insanların çoğu kendi kendilerine küs yaşıyorlar. Asıl savaş insanların kendi içinde. Onun da sebebi varoluş kanunlarına aykırı yaşamaları. Ancak “huzura çıkanlar”, huzur içinde yaşayabilirler.

İnsanda küçücük bir et parçası var ki, o arındığı, temizlendiği zaman her şey güzelleşiyor, ihtişam kazanıyor. O aslî hüviyetinden, yaratılış kanunlarından uzaklaşınca hayat cehenneme dönüyor. Kalp düzelmedikçe, arınmadıkça, temiz, nezih davranışlar beklemek hayaldir. Yunus bir şiirinde “seni deli eden şey, yine sendedir, sende” der. Bu üzerinde uzun süre düşünülmesi gereken bir sözdür. Önemli olan, karanlıklara küfretmek değil, karanlıklar içinde bir mum yakabilmektir. Yunus, “Bir siz dahi sizde bulun, benim bende bulduğumu” der. Bugünün insanları susadıkça tuz yalayan insanlara benziyorlar. Önce insanlara neden susadığını, aradığı suyu nerede bulacağını öğretmek lâzım. Bilmem diyen öğrenir, bilirim diyene ne verilir? Güzel, çok güzel, inanılmayacak kadar güzel bir dünyada yaşıyoruz. Şu anda birçok insanın söverek, tükürerek, “batsın bu dünya” diye baktığı şu âlemde nice güzel, örnek, tertemiz, pırlanta gibi insanlar yaşıyor. Bir gül gibi yetiştirmişler kendilerini, etraflarına mis gibi edebin, inceliğin, insanlığın, efendiliğin kokularını saçıyorlar. Ama görene… Köre ne?

Şikâyet, şikâyet hep şikâyet… Biz bunun için mi yaratıldık?

Kimi kime şikâyet edeceğiz?

Bunlar, hayatın, varoluşun mânâsını bilmemekten doğan, nefsin tekme atmalarıdır. Zamanını kaybeden insana yazık değil mi? Fazıl Hüsnü Dağlarca, bir şiirinde “gelme, gelme üstüme, bir şifa vermeyeceksen eğer” diyor. Ne olur, ya hayır söyliyelim, ya susalım. Bitsin artık bu bunakça şikâyetler…

Bir tasavvuf şairi, “insanda duyan kulak, gören göz. hisseden kalp varsa, kâinattaki her zerre onu irşad eder” diyor. İnsan konuştuğu her şahıstan, okuduğu her kitaptan, dergiden, yazıdan, gördüğü her zerreden bir şeyler öğrenmeye, hissetmeye çalışmalıdır; böyle yapa yapa gün gelir, herkese, her zerreye saygıyla, edeple, incelikle bakmanın sırlarına ulaşır. Yunus’un “cümle yerde Hak nazır, göz gerektir göresi” mısraındaki güzelliği yaşar. Mânâ âleminin kapıları, sabır, şükür, edep ve tevazu ile açılır. Gözü yerde olanın gönlü âsumana çıkar. Günün adamı değil, hakikatin adamı olmadadır hüner. Gün değişir, hakikat değişmez. Bu dünya darılma pazarı değil, dayanma pazarıdır. Son nefesimize kadar, hayat bir okul, bizler, o okulun öğrencileriyiz.

Büyük Yunus, “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası” der. Her dem yeniden doğmak, her an yepyeni oluşları, pırıl pırıl güzellikleri yaşamak, ne muhteşem bir olaydır. Güzellik Allah’ın tecellisidir. Ve… doya doya içmek gerekir bu pınardan. Madem ki, doldurmaya geldik testimizi… gitmesin elimizde bomboş…

MEVLÂNÂ

İnsan içi ile dışı arasında, madde ile mânâ arasında, ruhu ile bedeni arasında denge kurabildiği nisbette huzura erebilir.

Mevlânâ’nın varlığı, O’nu okumak, O’nu düşünmek insana bir ömür boyu mutluluk verebilir. İnsan Mevlânâ’yı okuduğu, düşündüğü, önerilerini uyguladığı oranda büyür, arınır, temizlenir, yücelir, güzelleşir. Okumayan ve düşünmeyen kafalar kabuk bağlar; insana ve hayata daracık bir açıdan bakar. Kısır bir döngü içinde hayatını götürür. Vardığı yargılar yanlış, noksan ve isabetsiz olur. O hayat da tüm rengini, tüm güzelliğini, şiiriyetini kaybeder. Tatsız tuzsuz, zevksiz, anlamsız cılız bir yaşantıya dönüşür. Yazık değil mi? İnsanımız, aydın geçinenlerimiz okumuyorlar. Gazeteye bakmayı, okumak sayanlarımız var. Gazeteden kitaba geçmedikçe yetişmemiz; olgunlaşmamız imkânsız. Güncel haberlerden, olaylardan kalıcı, ebedî fikirlere, insanlığı yükselten, yücelten ideallere geçmedikçe nasıl yetişebilir, tekâmül merdiveninin basamaklarından birer birer nasıl çıkabiliriz?

Düşüncelerinin temelinde, iyiyi, doğruyu, güzeli ve gerçeği görmek, bilmek, bulmak, onları yaşamak, uygulamak olmayan insanların tekâmülü, nasıl mümkün olur?

Mevlânâ “Bu cihan bir zindandır. Biz de bu zindanda mahpuslarız. Zindanı del de kendini kurtar. Sen zamanın Yusuf’usun, gökyüzünün güneşisin. Bu çölden, bu zindandan çık, yüzünü göster. Surette sen küçük bir âlemsin ama, gerçekte en büyük âlem sensin” diyor.

Yunus gibi Mevlânâ da “ölüm” diye bir şey kabul etmez. Bunlara göre ölüm, insanın vücud ve dünya perdesini yırtarak ebedî hayata, en büyük sevgiliye kavuşmasıdır. Bundan dolayı, asla keder verici değil, neşe, mutluluk veren bir olaydır; “şeb-i arûs” dur. Düğün gecesidir. Mevlânâ sadece öbür dünyada değil, bu dünyada da ebediyete ulaşmış insandır. Yüzlerce yıldır, yaşayanlar üzerinde etkili olmakta, nice kuşaklara, iyinin, güzelin, doğrunun yollarını göstermektedir. Siz böyle bir insana nasıl öldü diyebilirsiniz? Doğudan batıya, nice insanlar, onun mızrak mızrak yükselttiği ışıklarla aydınlanmakta, ruhları huzura kavuşmaktadır. Çünkü Mevlânâda bütün insanlığa hitab eden, şekilleri aşarak, onların gönüllerine seslenen bir kudret vardır. O bir şehri, bir ülkeyi, bir dönemi, bir çağı aşan beşerî bir büyüklüğe ulaşmış, ışığını ve gücünü Kuran’dan, Hazreti Muhammed’den alan güzeller güzeli bir insandır. Mevlânânın açtığı iman yolu, aşk yolu, altın bir nehir gibi, yediyüz yılın ötesinden bugüne kadar geliyor. Eserleri yüzlerce yıldır insanlara, gözleri ve gönülleri aydınlatan bir nur şelâlesi gibi akmakta, sevmeyi, varoluşun anlamını, hayatın ve ölümün mânâsını öğretmektedir.

Alpaslanlar bize nasıl üzerinde yaşadığımız bu toprakları vermişlerse, Mevlânâ gibi, Yunus gibi, Eşrefoğlu Rumî gibi, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gibi gönül sultanları da bize ruhumuzu, maneviyatımızı bahşetmişlerdir. Hepimizin üzerinde derece derece onların hakkı vardır. Madde ve ruh sentezini onlar gösterdiler bütün insanlığa, bütün medeniyet âlemine. Bugün insanlığın, bu tevhitten, bu sentezden uzaklaştığı için ne hale geldiğini görüyoruz. Bugün yeryüzünde sadece maddeyi tanıyan, maddeyi ilâhlaştıran fertler ve toplumların insana ne kadar kötülük yaptıkları ortadadır. Hayata, gazete ile bakın, televizyonla bakın, dünyayı gezerek bakın, durumu bütün açıklığı, dehşeti, vehameti ile görürsünüz. Sadece maddeye önem veriş, insanı ve toplumu hayvanlaştırıyor, hatta daha aşağı hâle getiriyor. Sadece ruh olmak ise, imkânsız, insanoğlu hem ruh, hem madde olan, maddî ve manevî varlıktan, onların sentezinden meydana gelen, son derece karışık, kompleks bir varlık. Onun için huzur ve mutluluk, maddî ve manevî güzellik, birbirine zıt olan bu iki kutup arasında bir denge, bir anlaşma, bir yakınlık kurmakla mümkündür. Bu en güzel, bu en büyük, bu en yüce sentezi insanlık tarihinde yalnız ve yalnız, yüceler yücesi Hazreti Muhammed ve onun izinden gidenler meydana getirdiler. Mevlânâlar, Yunuslar, bu millete, asırlarca ta köylere kadar ulvî kıymetleri aşıladılar. İnsanda hayvanı aşan bir ruh dünyası, bir iç âlemi olduğunu telkin ettiler. Bunu en güzel, en faydalı şekilde sundular insanlara. İnsanın sadece vücuttan, maddeden ibaret olmadığını, içlerinde ulvî bir ruh taşıdıklarını, bunun Allah’ın ışığı olduğunu, bunu unutanların hayvanlardan daha aşağı bir dereceye düşeceklerini, bu şekilde gerçekten, güzellikten uzaklaşacaklarını, insanların kendi içlerinde taşıdıkları bu yüceler yücesi gerçeğin farkında ve bilincinde olmaları gereğini duyurdular.

Mevlânâ, “kafirim ben, bir kimse iman ve taat yolunda yürüyüpte bir ân bile ziyan etmişse” diyordu ve ilâve ediyordu:

“Bu cihan sizin canlarınızın hapishanesidir. Kendinize gelin de o tarafa gidin. Zira o taraf sizin sahranız, mesire yerinizdir.”

Yeniden yeniye ve süratle yaratılmış olmak, ömrü ve bütün varlıkları daimî imiş gibi gösterir. Şu halde sen her göz açıp kapamada ölüyor ve diriliyorsun.

Bu âlem halkı “hikmet hâzineleri gizli kalmasın, meydana çıksın” diye yaratılmıştır.

Yunuslar, Mevlânâlar ve onların yolunda yürüyen büyük veliler, dünya işlerine, maddeye dalan insanları uyandırarak, onları kendi iç varlıklarına döndürerek, ebedî güzellikleri, solmayan rengi, pörsümeyen yeniyi kendi iç dünyalarında bulmalarına yardımcı oldular, yol gösterdiler. Işık tuttular. İnsanoğlu, kendi kendini, varoluş nedenini, neden dünyaya gönderildiğini unutunca, dünyaya, maddeye, ihtirasa dalınca, haliyle bir süre sonra, istese de istemese de, kendinden, aslından, özünden uzaklaşıyor, kirleniyor, basitleşiyor, kötü ve âdi oluyor, İşte Yunuslar, Mevlânâlar ve onların yolunda gidenler insanları kendi varlıkları ve kâinat sırları üzerinde düşünmeğe şevkettiler. Neden varım, varoluşumdaki hikmet nedir. Hayat nedir, insan nedir, insanın özü ve aslı nedir? Nasıl bir hayat yaşamalıyım ki, sonunda pişman olmayayım soruların en güzel cevaplarını, bu gülyüzlülerin, bu güzeller güzeli insanların eserlerinde ve yaşantılarında buldular. Onlar insanoğlunun günlük işlere dalınca, kolayca unutuverdiği ebedi hakikatleri hatırlattılar, gündemde tuttular. Bunun temeli, insanın kendine dönüşü, kendinde kendini buluşu oluyordu. Allah’a, Resulüne aşkla, inançla bağlanmak; yalansız, riyasız, şüphesiz, an duru bir gönülle onları sevmek Mevlânâyı öyle yüceltmişti ki Galileden 4 asır önce dünyanın yuvarlak olduğunu ve zıt kuvvetler arasında fezada döndüğünü, mikrop denilen canlı varlıkları mikroskopla değil, gözüyle gördüğünü, bugün dünyanın dört bucağında uygulanmakta olan psikiatrik tedavinin önce onun eseri Mesnevi’de görüldüğünü Mevlânâya karşı kalbinde, kafasında şüpheler taşıyanlara hatırlatmak isterim.

Açık söylemek isterim. Mevlânâ’nın sadece edebiyatını yapıyoruz. Mevlânâ şöyle büyük, böyle büyük diye. Aynı sözleri radyolarda, televizyonlarda dinlemekten bıktık. Gazetelerde, dergilerde okumaktan usandık, Yıllardır aynı sakız çiğneniyor, Geçenlerde, matematik profesörü olan bir arkadaşım ziyaretime geldi. Söz döndü dolaştı Mevlânâ’ya geldi. Bak Sabri dedi, yıllardır dinlemekten gına geldi. Bana Mevlânâ şöyle büyük, böyle büyük diye değil, Mevlânâ niçin büyük insan olmuş, ondan bahset dedi. Bu satırları onun için yazıyorum. Bugün Türkiyede psikiatrt ile uğraşan profesörlerden kaç tanesi, ilk psikiatrik tedaviyi Mevlânâ’nın Mesnevide anlattığını, hem de ayrıntılara inerek uygulamasını da gösterdiğini bilir?

Yerli yabancı kitapları açın. Sizin burnunuza Freud’u sokacaklardır. Freud aşağı, Freud yukarı…Kendimizden, kendi özümüzden, aslımızdan, kendi öz kültürümüzden o kadar uzaklaşmışız ki, farkında değiliz gerçeklerin. Uyur gezerler gibi şaşkın şaşkın dolaşıyoruz. Einstein’den yedi yüz yıl önce izafiyeti, zamanın izafiliğini Mesnevî’nin haber verdiğini kaç kişi biliyor?

Ne yazık ki, beylik övgü edebiyatının dışında, önemi, büyüklüğü, ileri görüşleri oranında Mesnevi ne bizim insanımıza ve ne de dünya kamu oyuna gerektiği gibi tanıtılmamış, anlatılmamış bir eserdir. Mevlana’dan 389 yıl sonra dünyaya gelen, 17. yüzyılın ünlü filozofu Descartes varlığının en büyük delili olarak düşüncesini görüyor ve o çok meşhur sözünü söylüyordu, “düşünüyorum, o halde varım”, Mevlânâ, “Kardeş, sen tamamıyla düşüncesin. Geri kalanın kemik ve dokudur” diyordu. Hangi ifade daha güçlü, cevabını siz kendinize söyleyin. Bütün âlem nur ve şekillere bürünse, bu güzellikten ancak göz haberdar olur. Yüzbinlerce kulak, bir araya gelip sıraya dizilseler, yine aydın bir göze muhtaçtırlar. Gözün var ise, körcesine gelme. Gözün yok ise, âsâ elde et. Biri senin gözüne yılan gibi görünür de, aynı kimse başkasının gözünde sevgilidir.

Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde “Yarabbi, bana eşyayı olduğu gibi göster” buyurur. Ne ganp, dünyayı kimi insan bir zindan, bir çöplük, bir kömürlük gibi görür, kimi insan cennet gibi görür. Nasıl, anlatılmaz bir izafiyet var hayatta, birinin ak dediğine öbürü kara diyor. Herşeye görüşümüz nisbetinde değer veriyonız. Büyük sanatçı Rodin’e “dünyayı nasıl görüyorsun, değiştirilmesi gereken bir yönü var mı”diye sormuşlar, gülmüş, hayır demiş, “her şey o kadar yerli yerince yaratılmış ki, değiştirildimesi gereken hiç bir yönü yok..”

Herşeye bilgimiz, kültürümüz, zekâmız, hayat tecrübelerimiz kadar, anlayış, seziş, kavrayışımız kadar, önem ve değer veriyoruz.

Mevlânâ, “dostlarının sevinciyle sevinirsen, bu cihan sana bir gül bahçesi gibi görünür” diyor. İlâve ediyor “ey bayağı kişiler, sizler Firavunun dostusunuz da ondan NİL nehri size kan görünmektedir.” Doğruyu görme, doğru görme kolay ve önemsiz olsaydı, Peygamber hiç onu Allah’dan ister miydi? Nitekim bu cihan, Peygamberin gözüne Hakkı tesbih eder göründüğü halde, bize göre cansızdır. Allah’ım, bu aldatıcı âlemde olanları, bize oldukları gibi göster. Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) , “Yarabbi, çirkini bana çirkin olarak, iyiyi de iyi olarak göster” diye dua ederdi.

Bir hastanın, hasta iken içtiği tertemiz, berrak bir su, bazen ona zehir gibi acı ve kötü gelir. İnsanlar da öyledir. Kötü niyetle bakınca, garazkâr bakınca, ön yargılı olunca, onu olduğu gibi değil, kendi istediği gibi görür. Gönül gözlüklerimiz, kinden, hasedden, kıskançlıktan temizlenmedikçe, hayatı ve insanları objektif olarak göremeyiz.

Halk içre bir ayineyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi özün, ger yahşi ger yaman görür.

Hasetlerinden ve kıskançlıklarından kardeşleri Yusuf’u kurt gibi gördüler de onu kuyuya attılar. Şehvete düşkünlük, maddeye tapma gönül gözünü kör ve sağır eder. Büyük Yunus ne güzel der:

Sağır işitmez sözü, gece sanır gündüzü
Kördür münkirin gözü, âlem münevver ise…

İnsanın gözü garaz, inat, ahmaklık gibi manevî hastalıklarla malûl olunca, görüşü de o oranda değişir. Mevlânâ bu duyguyu ne güzel anlatır. “Bu cihan güneş ve ay ışığı ile doluyken o bunu bırakmış, başını kuyuya sokmuş, hani aydınlık? der. Başını kuyudan çıkar da bak, a bayağı kişi, bütün âlem, o nuru buldu. Sen kuyuda oldukça ne faydası var?”

Zahir görüş dışta kalan, insanı çok zaman yanıltan bir görüştür. Kıt görüş, içi göremez, mânâya eremez. Kardeşleri Yusuf’un güzelliğini görmedilerse, bu güzellik Yakup’un gönlünden hiç eksildi mi? Sen önündeki aydınlık yolu görmezsin, taneyi görür de tuzağın sıkıntısını görmezsin. Ünlü fizikçi B. Houlle Vigue “acaba madde var mıdır’ diye sorar ve şöyle der, “eğer madde varsa, bir fizikçi olarak ben, onun ne olduğunu bilmediğimi itiraf etmek zorundayım” Mevlânâ, mânâyı denize, maddeyi ise denizin köpüğüne benzetir. Köpüğün denizden meydana geldiğini, denize nisbetle bir hiçten ibaret olduğunu beyan eder.

Dış varlık, zâhir âlem değişmelere, fenâ ve zevale mahkûmdur, mânâ âlemine eren gözlerin karşısında, bu dış varlık, bir sis gibi, sıyrılır, çekilir gider. Her yerde mânâ âleminin saltanatı pırıl pırıl zuhur eder. Hâkim olan mânâ âlemidir. Bizler o muhteşem denizin üzerinde meydana gelip, az sonra tekrar denize karışan kabarcıklarız.

Mevlânâ, kalbin bir ayna veya berrak suya benzediğini, dış âlemdeki suretlerin o suya aksettiğini, fakat su veya ayna bulanık olursa, suretlerin onda görünemeyeceğini söyler. Madem ki kalp duru berrak bir su gibidir. Gayb âlemindeki hakikatlere ve esrara bir aynadır. Bu İlâhî sırlar kalbin parlaklığı nisbetinde ona akseder. Herkes, görüşü nisbetinde gaybı, hayn ve şerri bilir. Kim gönlünü daha çok cilâlamışsa, daha çok görür. Ona gayb âleminden suretler daha çok görünür. O insan zerrede beka güneşini, katrede denizin tümünü görür. Gözünü tozdan gizliyen bir katrada Dicle’yi görür.

Dünya ehli, balçıkla bulanmış suyu içmekte olduklarından, gönül gözleri kördür.

Her ne yüzle baksa göz, âyinede kendin görür
Vechini pâk eyle kim, mir’âta bühtan olmasın

İki gözünle önü ve sonu gör de, şeytan gibi şaşı olma. Sebepleri delip geçecek, perdeleri kökünden söküp atacak bir göz gerek…

Göz kemâle ermişse aslı görür. Şaşı olan kimse ise, fer’i görür. Kâinat bir sebepler zinciridir ki, her halkanın sonu Allaha varır. Hakka hâl ile ulaşılır. Bu, ancak hâlin ve zevklerin gelişmesi ile mükün olabilir. Hayvanî hislerimizi terketmeden, Allah aşkını hissetmek ve ona ermek, onu bütün güzelliği ve ihtişamı ile yaşamak imkânsızdır. Çekirdeğin dış varlığını toprağa vererek yepyeni bir hayata kavuştuğu gibi, bizler de bu fâni varlığımızı Hakka vererek O’na ermeliyiz. İnsan görüşten ibarettir. Ondan sonrası kabuk. Görüş de dostu gören görüştür. Yunus, “Ayrıık yüze nice bakar, Dost yüzünü gören kişi” der. Göz Hakkı görmekle aydınlanır. Dostu görmek, ölümsüzlüğe ermektir, çünkü dostu görmek âb-ı hayattır. Yunus, “senin sevgin bana yeter/her nerede olur isem” der.

Dostun yüzünü gör, gözün de gönlün de aydınlansın. Gözünü de, gönlünü de aydınlat ki. dostun yüzünü göresin.

Kâinata, şu emsalsiz güzelliklere, şu çılgın, akıl almaz güzellikteki her an yeniden varoluşa bir bak, ibretle, hayretle, hayranlıkla, alıcı gözle yeniden, tekrar tekrar bak…

Nereye yönelsek, orada Allah’ın vechini göreceğiz. O zaman Mevlânâ gibi vücudumuzun bütün hücreleri aşkla dolarak haykıracağız, şarap bizden mest olmuştur, biz ondan değil, diye…Her an yok oluyor, yeniden var oluyoruz. Bir mânâ gemisindeyiz. Sonsuz bir akış içindeyiz.

Sen yarasa değilsin. Gözünü aydınlığa alıştır.

Gönül gözünün açılıp kapanması, Allah’dandır. Yüce Resulümüz, Allahtan, çirkini çirkin, Hakkı Hak göstermesini dilerdi. Peygamberler, insanların görmediğini gördüklerinden dolayı, onları gizli şeylerden haberdar ettiler. Akıbetlerinden haberler verdiler. Bu nedenle üstümüzdeki haklarını ödeyemeyiz. Yüceler yücesi Hazreti Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem), “biz senin kalbini açmadık mı?” hitab-ı İlâhisine muhatap oldu da, Cebrail’in görmeye tahammül edemediği şeyleri gördü. Sonunda mümin olacak kimseyi önceden gördü. Sonunda kâfir olacak kimse de ona belli oldu.

Kâinat her an yepyeni oluşlar içinde, doyumsuz güzellikler içinde. Her an yeni bir varoluşu, yeni bir güzelliği yaşayan insanda, gam, tasa, kasavet, sıkıntı, bunaltı kalır nıı? Büyük Yunus, ne güzel söylüyor, “her dem taze doğarız, bizden kim usanası…” Dışarıdan o kadar çok şeyin yıktığı insan onları dinledikçe kendi içinde yeniden doğar. Mevlânâ fâni hayatında da ebediyete ermiş bahtiyarlardan biri idi. “ölümümüzden sonra türbemizi yerde arama. Bizim mezarımız âriflerin gönlündedir” diyordu. O’nun coşkun ruhuna ışık veren hidayet meş’alesi ancak Kur’an ve hadisti, sünneti Resüldü. O her zaman “Kur’anın kölesi, Hz. Muhammedin yolunun toprağı” olmakla öğündü. Kabukla yetinmedi. Öze ve mânâya geçti. Gerçekleri, içinde yaşadı. Dar bir dogmatizmin içinde saplanıp kalmadı. Olaylara daha geniş, daha engin açılardan baktı. Bir ömür boyu iç âlemini, sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle, edep, tevazu, şükür, kanaat ve sabırla doldurdu. Kendisini, İslâmdan, Kur’andan, Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellemden ayrı gören ve göstermek isteyenlerden şikâyetçi oldu…”Ben bu sözden de, bu sözü söyleyenlerden de davacıyım” diyerek inancındaki samimiyetini belirtti.

Mevlânâ’ya göre şiir bir gaye değil, bir vasıtadır. Engin ruh âleminden gelen İlâhî sesleri şiir kalıbına dökmekle onlara daha cazip bir şekil ve ifade güzelliği kazandırmıştır. Mevlânâ, yaşama sevincini, mutluluğunu, iç dünyasındaki güzelliklerle irtibatını kaybeden insanlara bir şifa gibi gelir. Onların mânâ âlemindeki yaralarını sarar, kopan uçları birleştirir, içle dış, madde ile mânâ, zahir ile batın arasındaki dengeyi sağlar.

Mevlânâ’da, sanat, tabiat, bilim, varoluş, estetik bir imaja bürünür. O ölümü bile güzelleştirir, derin bir anlam verir. Ölürken gülmeyen kimseye mum deme; aşk yolunda mum gibi eriyenlerdir ki, dağılırken amber gibi kokular neşrederler…

O, bir ömür boyu solmayan rengin, pörsümeyen yeninin, ebedî güzelliğin simgesi oldu. İç âleminin derinliklerinden doğan en güzel mücevherleri zevkle ve cömertçe etrafına saçtı. Mevlânâ, Şemsin de etkisiyle, “kâl”e değil, “hâl”e, söze değil davranışa, nazariyata değil, tatbikata önem veriyor, yaşanmayan, uygulanmayan bilgilerin, insana fayda vemeyeceğini, bir yükten başka bir şey olamayacağını tekrar tekrar söylüyordu. Bir toplantıda, hep başkalarından bahsedildiğini, falan şöyle yaptı, filan böyle uçtu denildiğini, böylece işin lâfa düştüğünü, boşuna zaman harcandığını gören Şems birdenbire yerinden fırlar ve şöyle hitabeder.

 “Ne zamana kadar başkalarının sözlerini naklederek övüneceksiniz. İçinizden bir kişi çıkmıyor ki, “Rabbimden kalbime şöyle ilham olundu” diye söze başlasın. Bu söyledikleriniz o zamanın büyük insanlarının sözleridir. Bunlar kendilerine ait hâl ve makamdan bahsetmişler. Siz bu zamanın adamlarısınız. Sizin söyleyeceğiniz bir söz yok mudur?

Bir Kutsî Hadisle “Ben bir gizli hazine idim, muhabbet ettim ki bilineyim”, buyuruluyor. Kâinatın yaratılış sebebi aşktır. Allah’ın bulunması için de, AŞK BURAK’ı gerekir. Mevlânâ bir şiirinde, “Gönül gözünün Burak’ı üstünde sefa edenler, bulutsuz sissiz o ayı görürler” diye seslenir.

Aşk sözü ile Mevlânâ hep beraber gider. Tepeden tırnağa aşk… Dünya tarihinde aşkı, ilâhı aşkı böylesine dolu dolu yaşayan çok az insan vardır. Aşk Allah’ın sıfatıdır diyordu ve ilâve ediyordu. Ebede kadar bakî olan şey, aşk ve âşıktır. Aşksız olma ki, ölü olmayasın, Aşkla öl ki diri kalasın. Aşk şarabını içmek her can taşıyanın harcı olsaydı Şemsin aşkı âleme yayılırdı. Aşksız geçen ömrü ömür sayma.

Biz gafletimizden yoku var görüyoruz. Mevlâna berilerimizin sesini dinliyoruz. Bütün kâinat, eşya mutlâk bir varlığa sahip değildir. Müstakil olarak vücutları yoktur. Her varlık HAKK’IN’dır. Varlık diye gördüğümüz her şey Vücudu Mutlâk’ın ârızî sıfatlarının istihalesinden ibarettir. Bunun için; biz yoklarız. Bizim varlığımız da ademdir. Mevlânâ her yaratılmışla beraberdir. “Ben her cemiyette inledim. İyi hallilere de fenalara da eş oldum.” derken cümleye yâr oluşunu, af ve rahmetini, lütfunu, büyüklüğünü açıkçası birlik mertebesinden cümleye dost oluşunu ifade eder. Bir şiirinde, “tepeden tırnağa kadar Allah diyerek Allah’a en yakın mertebeye geldim.” der.

Mevlânâ mânânın ölümsüzlüğünü ne güzel anlatır. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama. Ariflerin gönülleridir mezarımız bizim.” der. Öyle de oldu, âşık gönüllerde, ariflerde, kâmillerde mekân tuttu.

“Âdemoğlunun eğer edepten nasibi yoksa, âdem değildir. Âdemoğluyla hayvan arasındaki fark, edeptir. Gözünü aç ta bak cümle kelâmullaha, Kur’anın bütün ayetlerinin mânâsı edepten ibarettir.” diyen Mevlânâ, hayal boyunca bütün hizmetini, din ve Allah yolunda yaparak insanların gaflet ve maddecilikten kurtulmalarını sağlamak için çırpındı. Mevlânâ, bütün sözlerini duyarak söyledi, eserlerini yaşayarak verdi…Allah, Resûlullâh, Kur’an-ı Kerim hayatının, varoluşunun her zaman için tek rehberi oldu. O, Allah yolunun hakiki yolcularından biri idi. “Bizim Mesnevimiz, vahdet dükkânıdır. Onda Allah’dan gayri ne görürsen o puttur” derdi. Allah aşkını, maddî ve manevî bütün dertlerin devası olarak gördü. Mevlânâ, Hazreti Muhammedi, insanlık tarihinde çok nadir görülen büyük bir aşkla, heyecanla, deliler gibi sevdi. Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, o en büyük, o en yüce, o en güzel insana her şeyini feda etti. Yürüyüşünde O’nun vekarı, seslenişinde O’nun belâgati, yaşayışında O’nun tevazuu, sadeliği, güzelliği, muaşeretinde O’nun iffet ve nezâketi, yüzünde O’nun tebessümü vardı ve başında O’na ümmet olmanın şeref tâcını taşıdı. Ben sağ olduğum müddetçe Kur’an’ı Kerimin kulu, kölesi, hâdimiyim dedi. Ey insan sen güzellik Yusufusun dünya kuyusuna atılmışsın seni bu karanlık kuyudan kurtaracak tek çare, Kur’ana sımsıkı sarılmandır. Eğer sen, mukaddes Kur’an’ın dergâhına kaçarsan, orada bütün peygamberlerin ruhlarıyla görüşürsün diyen Mevlânâ en büyük zevki Allaha ibadet ve zikirde buldu. Nefis şeytanı diyordu, o nimetten, o mânevi lokmadan yemedikçe nasıl müslüman olur? Kâr, ancak takvada, dinde ve güzel amellerdedir ki iki âlemde de felâh, bunlarla olacaktır.

Mesnevi’nin beşinci cildinde, “sufi, zamanının içerisinde yaşamasını bilmelidir.” der. Tasavvufun şartı, geçmişe ve geleceğe bakmayıp, vaktin hükmünü vermektedir. Kızmaya ve çatmaya, şikâyete kendini kaptırmayıp, içini kargaşadan ve kalbini dünya tasalarından, olurdu, olmazdı’lardan boşaltıp, arı ve duru eylemektir.

Mevlânâda yaşama sanatı sabırla başlar. Sabır dayanabilmek, güçlüklere katlanabilmek sanatıdır. Olgunluk, günlük yaşantısında sade ve basit olanı seçebilmek, uygulayabilmek, bir zevk haline getirebilmek sanatıdır. Ancak bu suretle doğruyu düşünebilme, doğruyu görebilme ve doğruyu yaşayabilme imkân dahiline girer. Gösterişi, çalımı, cakayı bırakmadan bütün bunlar nasıl mümkün olur? Yaşama sanatının temeli sabırdır. İftiraya dayanmak, kötü düşüncelere, yalana, çamur atmalara, kuşkulara… dayanmak sabır işidir. Sabır, insanı affetmeye yöneltir. Yaşama sanatı için zorunlu durumlardan biri de affedebilmektir. Karşılık vermemektir. Kurtuluş için affetmekten başka çare yoktur. Mevlânâ, “sevdiğin işi hergün azar azar yap. Belki böylece kendine yeni bir yol bulursun.” buyuruyor ve ilâve ediyor. Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün. Benim sana anlatabileceğim, ancak senin anlayabileceğin kadardır. İş dediğin yapmaktır, söylemek değil. En büyük israf ömrün beyhude yere sarfıdır. Sabır, sevincin anahtarıdır. Sevgi ve acımak insanlık vasfıdır. Kötülükten kork. Yaptığın kötülük bir tohumdur, mutlaka yeşerir, Allaha ancak sabır ile ulaşılabilir.

Efendim, sohbetimizin sonuna yaklaşıyoruz, konumuz bir güzel insan, seçilmiş insan olunca, ondan söz etmek bile bütün varlığımızı aşkla, heyecanla, özlemle doldurmaya yetiyor… İnsan … Bilinmeyen insan.. Aleksi Karel boşuna “İnsan bu meçhul” dememiş insan halledilmeyen çözülmeyen muamma… Kudretine pâyân olmayan yüce varlık… Ancak bu kudret maddî değil. Madde itibariyle çok zayıf, âciz olan insan mânâ itibariyle muaazzam bir kudrete sahip: bu kudretle madde üzerinde tasarruflar yapıyor. Mevlânâ bu insanların içinde yaşamış, sevmiş, sevilmiş, okumuş, gezmiş, kâinat kitabını en güzel şekilde okumuş ve yorumlamış, seçkin, nadir, bir güzel insandır. O aşk sanatının ustası, O söz sanatının ustası, o yaşama sanatının ustası, bir güzeller güzelidir. Mevlânânın en büyük meziyeti, kâinata hem akıl, hem gönül gözü ile bakmasında, bu iki âlemi en güzel şekilde birleştirerek, yepyeni bir uygarlık ve insanlık anlayışını, madde ile mânâ, iç ile dış, zahir ile batın arasındaki en güzel sentezi insanlığa sunmasındadır. Ne yazık ki günümüz insanlığı, insanlık anlayışı henüz bu düzeye gelemedi. Henüz o gül bahçelerinin kokularını koklayamadı. Ötedenberi bir düşüncem var. Yıllardır içimde büyüyen gelişen… Efendim, dünyayı bir vücud olarak düşünürsek Asya bu vücudun kalbi, batı dünyası, Avrupa beyni oluyor. Batıda akıl, doğuda gönül egemen, ama tek başına ikisi de yetmiyor. Bakıyoruz, geziyoruz, görüyoruz. Doğu da perişan, batı da … Ancak ikisi bir araya gelince, bir sentez halinde birleşince, yepyeni bir insanlık, uygarlık, irfan güneşi doğacak. İkisinin en güzel terkibini önce Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin, Muazzez, Mukaddes, yüceler yücesi varlığında görüyoruz. Dikkat buyurun mübarek Anadolu toprağı doğu ile batı, Asya ile Avrupa arasında atılmış bir köprü gibi. İşte bu güzelim terkib bundan sonra da bu topraklarda yetişen insanlar tarafından yapılacak. Yarınki büyük, güzel, uygarlık sentezini düşünüp, uygulayıp, insanlığa sunacaklar. Bütün insanlık, kendi kurtuluşunu getirecek Yunusların, Mevlânâların, Erzurumlu İbrahim Hakkıların torunlarını bekliyor. İşte o zaman, “sevmek devam eden en güzel huyum” diyecekler, “sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni” diye haykıracaklar… Evet, maddenin helak uçurumuna dev adımlarla koşan insanlığı ancak bu kurtaracaktır. Bu senteze, fert ve toplum olarak ulaşmadan, sağlıklı, huzurlu ve mutlu olmayı beklemek boş bir hayalden başka nedir ki…

Efendim, çok eskiden bir adam hamama gider. Yıkanmak için kil ister. Kullanırken kilin mis gibi gül koktuğunu görür. Sorar. Sen Bir Topraksın nasıl böyle gül gibi kokuyorsun, der. Toprak cevap verir. Haklısınız der. Ben bir alelade topraktım, ama üç gün gül ile sohbet ettim, arkadaşlık yaptım da…

İnşallah bizlere de o gül yüzlülerle arkadaşlık yapmak, sohbet etmek nasibolur. Hepinize gönüller dolusu selâmlar…sevgiler…saygılar…

Kaynak: Sabri Tandoğan, GÖNÜL SOHBETLERİ-1, 1. Baskı: Mart 1994 ANKARA

ŞİRAZLI ŞEYH SADİ’NİN BOSTAN VE GÜLİSTAN’I


Tahsin YAŞAMAK
(İrfan)
(Eleştirel Bakış)

Takvimler 12 Eylül 1929’u gösteriyordu. O günkü gazetelerimizin birinci sayfalarında İri puntolu başlıklarla verilen bir haber, türlü yankılara ve tepkilere yol açacak bir hükümet kararını duyurmaktaydı. 12 Eylül 1929 günlü ‘Cumhuriyet’ gazetesi bu habere şöyle bir manşet atmıştı: “Bu sene Arabi ve Farisi dersleri lağvediliyor.” Alt başlık da şöyleydi: “Arabi ve Farisi derslerinin lağvı üzerine edebiyat ve Türkçe dersleri yeni bir şekil alıyor.”

Bu tarihsel haberin metnine de bir göz atalım:

“Yeni harfler ve mekteplerde Arabi ve Farisi derslerinin lağvı üzerine edebiyat ve Türkçe tedrisatı yeni bir safhaya girmiştir. Bundan böyle, Türkçe tedrisinde kat’iyyen Arap ve Acem kelimelerinin müştakkatı hakkında izahat verilmeyecektir. Türkçe derslerinde mümkün olduğu kadar Arap ve Acem kelimeleri kullanılmayacaktır. Lağvedilen derslerin yerine Almanca, İngilizce dersleri okutulacaktır. Maarif Vekâleti keyfiyeti alakadarlara tebliğ etmek üzeredir.”

Kardeşlerim, bu kararla, Kurtuluş Savaşımız -askeri alandan, yönetim ve rejim evrelerinden, medeni hukuk evresinden başarılarla geçtikten sonra- işte, yeni bir evre olarak dil, edebiyat ve kültür alanındaki bu bir tür altyapı girişimiyle, daha da pekişmiş olacaktı. Önemli bir karardı önemli ve yerinde bir karar, daha fazla gecikmeye bırakılamayacak karar…

Bilimde Arapça, edebiyatta Farsça -hele 17.yy.dan bu yana Türk düşüncesinin ve yaratıcılığının donmuş koşullar içinde kalıplaşmasına neren olmuştur. Bu acı gerçeğin gereksiz tartışmasını bir yana bırakıp da Şirazlı Şeyh Sadi’nin yaşamı ve kişiliği hakkında herhalde zaten bildiklerimizi kısaca anımsatayım ve onun Bostan, Gülistan adlı iki yapıtında işlediği dünya görüşünü sergilemeye çalışayım diyorum; yalnız bu arada, zemin hazırlaması yapmama izin verin…

Bundan 70-80 yıl öncelerine kadar, bizde şiir ve felsefe kültürü denildi, ön planda Hafız’ın, Sadi’nin, Mevlana’nın yapıtları akla geldiğini gözden uzak tutmamalıyız. Bizde Yakup Kadri’ye kadar dayanan bir edebiyatçı prototipi vardır ki, yaşam öykülerinde eğitimlerinden sözedilirken ( özel eğitim) deyimi kullanılır. (Özel eğitim) şu demek: Bu adam Darulfunun, Mekteb-i Ali, İdadi diplomasına sahip değildir; hatta Rüştiye’de bile okumamıştır; özel hocalar elinde ve bilhassa kendi çabasıyla, yani otodidaktik yoldan, yetişmiştir. Belki az buçuk medrese rahlesi önünde diz çökmüştür. Namık Kemal, Abdülhak Hamit, Ziya Paşa, Şinasi, Şemsettin Sami, Ahmet Mithat, İbn-ül Emin, Mahmut Kemal, Fuat Köprülü daha gerilere doğru nice edebiyat ünlülerimiz bu yolla kendi kültür dağarcıklarını doldurmuşlardır.

Hemen belirteyim: Özel eğitimi, otodidaktik yoldan yetişmeyi asla küçümsüyor değilim. Ancak birkaçını saydığım bu kategorideki edebiyatçılarımız, özel ve otodidaktik eğitimin ne denli verimli olabileceğini ispatlamağa yetecek büyük değerlerdir. Çünkü onların simgelediği anlamdaki; özel eğitimin niteliği, milletvekili albümlerinde bazı parlamenterlerinin altında gördüğümüz (özel eğitim) ile bir tutulacak türden değildir.

Özel ve otodidaktik eğitim ne idi? Aydın sayılma yolunda adımlar atan genç Osmanlı, Arapçanın yanı sıra Farsça’ya da sarılıyor; Mesnevi’yİ, Bostan’ı, Gülistan’ı, Hafızı’n Divam’nı, Firdevsi’nin Şehname’sini ve daha birçok Doğu yapıtlarını kaynağından tatmak için yıllarını harcıyordu, öğrenme ve bilinçlenme olanağının en güçlü olduğu yıllarını…Nedenini düşünmeden, böyle gelmiş böyle gider kapılmışlığına kendini bırakarak…

Bu yapıtlardan, her aydının belleğinde depo edilmiş yüzlerce hatta binlerce beyit, bir ufak çağrışımın düğmesine basılınca, gürül gürül, dudaklardan dökülmeğe hazır, beklerdi. Bunların son damlaları bazılarımızın belleklerinde hala can çekişmektedir. İşte size bir örnek:

Bederya ger menafi bi-şumarest

Eger hali selamet der-kenarest

Ne diyor: Denizde çok kazanç varsa da eğer selamet istiyorsan selamet kıyıdadır. (İyi ki Macellan’ların, Cook’ların Colomb’ların Vasco de Gama’ların bu beyitten haberleri olmamış…)

Osmanlı’da bu kültür göreneğinin temel yapıtlarından ikisi Bostan ve Gülistan idi. Biraz Osmanlıcam belki vardır ama Farsça bilmem. Bostan ile Gülistan’ı Kilisli Rifat Bilge çevirisinden sindire sindire okudum. Eğer Farsça bilseydim elbette ki her ikisinin de asıllarını okuyacaktım. Benim için hem bir kayıp, hem de fakat bir bakıma kazanç…Bir kazanç, bakınız neden: Aslından okuyabilseydim, kuşkusuz, üslubunun, sanatının tadına varacaktım, belki bu tatla sarhoş olacaktım. Çevirilerini okumakla böyle bir etkilenmeden kurtuldum. Yedi yüzyıla yakın bir zamandan beri, Sadi’nin, okurlarına, olumlu-olumsuz, neler aşıladığını az-çok sezebildim böylece. Belki biraz yan tutarak yaptım yorumlarımı -başka türlüsü de olamazdı- çünkü Osmanlı aydınının vicdan ve kafa yapısı üzerindeki etkilerini kurcalayamazdım Bostan ile Gülistan’ın…

Sadi -asıl adı Ebu Abdullah Müşerrefüddin- 1213’te Şiraz’da doğmuş. 12 yaşında yetim kalmış. Moğol istilası üzerine Bağdad’a giderek Nizamiye Medresesinde okumuş. Şam, Isfahan, Suriye, Elcezire, Belh gibi İslam ülke ve beldelerini görmüş. Başlıca koruyucusu Emir Ebusekr bin Sa’d bin Zengi.. Bostan’ı ona sunduğu zaman 44 yaşındaydı Sadi… Bir yıl sonra da Gülistan’ı emirin veliahdi İkinci Sa’d’a sundu. Daha sonra hacca gitti. Hac farizasını yerine getirdi (Bir koalisyon hükümetinin Sağlık bakanı ve fariza sözcüğünü TV ekranında hem de def’alarca faraziye diye söyleyip durmuştur. Kalıntı sözcüklerin çarpıtılması kaçınılmazlığına tipik bir örnektir bu…Sayın Bakan (Hac farizası) demekle (Hac faraziyesi) demek arasında (iman) ile küfür arası bir uçurum bulunduğunu nerden bilecekti?)

Her neyse, Sadi hac dönüşü Tebriz’de bir süre kaldı ve sonunda Şiraz’da karar kılarak, ömrünü kendi kurduğu hanikahta ibadetle, riyazetle geçirdi.

Bostan tümüyle manzumdur (feulün feulün feulün feül vezninde); Gülistan ise içiçe manzum ve düzyazı olarak yazılmış. Sadi felsefe ve tasavvuf konularını içeren ve genellikle (arifane) diye adlandırılan türün kurucusu sayılır. Bostan’da işlenen başlıca konular (adalet ve insaf), (cömertlik), (aşk), (teslim ve rıza), (kanaat), (terbiye), (tvbe) dir. Her bölümde birçok parçalar var; hepsinin de başlıkları aynı: Hikâye… Elbette ki bu hikâyeler çağdaş hikaye tanımlamasına hiçbir bakımdan uymamaktadır. Çoğu da kısacıktı. Hemen hepsinde özdeyiş sayılabilecek ve genellikle bir dize ya da bir beyit olarak söylenmiş tema niteliğinde öğütler yer almaktadır, kıssadan hisse diyebileceğimiz…

Sadi Sünni’dir. Kilisli Rifat Bilge’nin deyimiyle ehl-i sünnet vel cemaat mezhebindendir. Sadi gerek hikâyelerinde, gerekse bunlardaki temalar ve öğütlerde kendinden öncekilerden ve çağdaşlarından alıntılar yapmıştır.

Kilisli Rifat Bilge Bostan hakkında özet ve sonuç olarak şu yargıya varıyor: “Bostan taassuptan azade, gayet tabii, bitaraf yazılmıştır. Her türlü saadeti temin edecek nasihatleri havidir.”

Asıl adının Müşerrefüddin olduğu söylenen Sadi, Atabeklerden Emir Ebubekr bin Sa’d bin Zengi’nin koruyucu kanatları altında yaşadığı içindir ki mahlas olarak Sadi’yi seçmiş olmalı.

Profesör Dr.Ali Nihat Tarlan’ın da Sadi’ye hayranlığı sonsuz: “Elfaz’ daki fasahat ile manadaki güzelliği onun kadar imtizaç ettiren şair yoktur” diyor. Kuşkusuz gerek Bostan, gerek Gülistan ilgili fakültelerimizin Farsça kürsülerinde Iran edebiyatının ve Farsçanın tarihsel incelenmesi açısından birer temel yapıt olarak önemlerini sürdüreceklerdir. Sayın Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, elbette ki, taşıdığı yüce unvanların doruğundan bir edebi yapıt hakkında dilediğince söz edebilir. Zaten (elfazdaki fasahat) yargısına kimse karşı çıkamaz. Batılı tüm oryantalist edebiyat araştırmacıları da bu övgüde birleşmektedirler, (manadaki güzellik)e gelince, bunun hem çağdaş edebiyat ve sanat anlayışı bakımından hem de düpedüz mantıksal olarak, tartışılması gerekiyor. Bir defa (güzel mana) -(çirkin mana) diye bir ayrım yapmak bilmem ne dereceye kadar tutarlı olur?

Görüyorsunuz ki , ben Bostan ve Gülistan üzerine hazırladığım bu makalede, kimi kardeşlerimizin titizlikle aradıkları bilimsel yöntemlere bağlı kalamıyorum. Benim harcım değil çünkü…Hem, yeltenme düzeyini aşamadıktan sonra, bilimsellik taslamışım neye yarar? En iyisi, bırakın, kendi doğruma gideyim. Bakalım, 70-80 yıl öncesine kadar Osmanlı aydını azınlığının fizik ve matafizik görüşünü, vicdanını yoğurmada ve biçimlendirmede derin etkisi olan sayılı yapıtlardan Bostan’da neler var…

Örneklere geçerken bir kez daha belirteyim: Sizlere Sadi’nin, olumlu- olumsuz, çağdışı ya da gerçekten yaşam ilkeleri olarak benimsenmeğe değer görüşlerinden ve yargılarından ilginç ve tipik saydıklarımı sunmaya çalışacağım.

Sebeb-i Telif-i Kitap -yani kitabın yazılma nedeni bölümünde Sadi çok yüce bir alçak gönüllülükle gönülleri fethediyor:

“Şunu da itiraf edeyim ki benimle görüşmeyip de yalnız adımı duyanlarca, kusurlarım gizli kalmakta ve şöhretim davul sesi gibi uzaktan hoş gelmektedir.”

Kardeşlerim, bir düşünün: XIII. YY.ın ortalarıdır. Anadolu, İran, Azerbaycan, Kafkas, Mısır, Irak, Suriye kıvıl kıvıl -bugün var yarın yok- bir takım beyliklerle, emirliklerle, padişahlıklarla, sultanlıklarla parsellenmiş…Sınırlar kanlı gel-git dalgaları gibi durmadan ileri geri kaymakta… Güvensizlik töresizlik…Mini devletler birbirleriyle boğuşmakta, ve bir yandan da herbiri kendi içinde saltanat kavgalarının kör dövüşüyle param parça…Her yeni iktidar bir karşı iktidara gebe…İnsancıklar -değil yalnız yarınlarından- bugünlerinden bile umutsuz… Değil sınıf, değil halk, değil millet, hatta ümmet kavramı bile oluşmamış… Böylesi bir kaos içinde insancıklar tevekküle sabra, metafizik beklentilere sarılmaktan başka ne yapabilirler?

İşte, Sadi böyle bir ortamın mürşididir. Bu güvensiz, bu değişken koşullar içinde, insancıklara bir takım manevi sığınaklar göstermek çabasındadır.

Hükümdara sesleniyor: “Fukara tayfasını koru; onların sayesinde tac taşıdığını unutma.” diyor.

“Padişah bir ağaca benzer; kökü ahalidir. Eğer halkın gönlünü incitirsen kendi ana dalını baltalamış olursun.” diyor.

Padişaha Makyavelvari öğütleri de var: “Düşmana hoş görün; onu okşa, kendine dost yap; fakat sonra fırsat bulduğun zaman, derisini yüz…”

Beyazid-i Blstami’den aktardığı bir özdeyiş var ki çok uyarıcı: “Münkirlere müritlerden daha fazla güvenebilirsin; çünkü münkirin münkir olduğu kuşkusuzdur, fakat acaba mürit gerçek mürit mi?”

Varsılların kulağını büküyor Sadi: “Karun’un bütün hâzinelerini ele geçirsen bile, ancak bağışladığın kadarını öbür dünyaya götürmüş olursun.”

Bakın, bu da güzel: “Aşk ateştir, öğüt yeldir.”

Alçak gönüllülük üzerine de akılda kalacak şeyler söylemiş. Farsça bilen Osmanlı aydınları tercümesi şöyle olan bu konudaki beyti de her halde ezber biliyorlardı:

“Ateş yükseldiği için ondan şeytan yaratıldı. Toprak alçak gönüllü olduğu için ondan Adem yaratıldı.”

Bakınız, şunlar da değişken koşulların değişmez ilkeleri olarak herkesçe benimsenebilir: “Gerçek büyükler kendilerine bakmazlar. Kim ki yalnız kendini görür, Cenab-ı Hakkı görmeyi ondan bekleme.”,

“Hakka karşı iyi, halka karşı kötü olan kimse, ibadetinden bir yarar göremez.”,

“Namaza durduğun vakit eğer Tanrı’ya yürekten yönelmiyorsan, arkasını kıbleye dönerek namaz kılan kimseye benzersin.”,

“Savını kabul ettirmek için kuvvetli kanıtlar sıralamalısın; yoksa, boyun damarlarını şişire şişire hiç bir şeyi ispatlayamazsın.”,

“İnsan ya bilgin olmalı, ya da bilginleri dinlemeli.”,

“Benim gerçek dostum, benim hayrımı dileyen kişi, kusurlarımı yüzüme karşı söyleyendir.”,

 “asıl marifet-yemi görmek değil- tuzağı görmektir.”

Kazaya rıza, Sadi’nin özellikle işlediği bir temadır. Osmanlı aydını karakterinin hamurunda kazaya rıza mayası eğer okadar egemen olmuşsa ve eğer Osmanlı aydınının torunları olan şimdiki kuşaklarımızda da -inatçı bir kalıtım yoluyla- ayni boynu bükük felsefe hala bir ölçüde egemen olabilmekte ise, bunun nedenini biraz da Sadi’nin yapıtında aramak yanlış sayılmamalı. İşte size arifane bir hikayecik:

“Zavallı bir müflisin bir tek altını kalmıştı. Onu da yolda düşürdü. Ne kadar aradıysa da bulamadı. Sonunda, umudunu kesti, yürüyüp gitti. Az sonra oradan geçen birisi, hatır ve hayalinde yokken, o altını gördü, aldı.”

Arifane hikayecik şöyle bağlanıyor: “İnsanlara mutluluk -mutsuzluk ana karnında iken-damgalanmıştır.”

“Ya kadınlar hakkında?” diyeceksiniz. Onu ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. “Kadını çarşıya pazara bırakma; söz dinlemezse döv. Sözünü dinletemezsen sen karı gibi evde otur, o erkek gibi gezsin, dolaşsın.”

“Karısına söz geçiremeyen koca, erkek değildir; ona karısının ipek donunu giydir, hanım olsun…”,

 “Çalgıcı makulesine itibar etme; onlar kadın gibidir, hayır gelmez.”,

“Kadın yabancı bir erkeğe bakıp gülecek olursa, kocası erkeklikten söz edemez artık. Kadın ancak mezara girmek için evden çıkmalıdır.”

Kadınla ilişkiler konusunda Sadi’nin zengin erkeğe şöyle bir öğüdü var: “ey zengin, her baharda yeni bir kadın al. Zira, geçmiş yılın takvimi işe yaramaz.”

Çocukların eğitim üzerine de görüşleri var Sadi’nin; ve bu görüşler de, tıpkı kadın üzerine ileri sürdüğü görüşler gibi, bundan yuvarlak hesap yüz yıl öncesine kadar, hem de Prof. Dr. pek Sayın Nihat Tarlan’ın tumturaklı deyişiyle, Sadi’nin o “elfazdaki” fasahat örneği Farsça beyitleri halinde, Osmanlı aydınlarının belleklerine antik öğüt tabletleri gibi nakşolmuştur. Siz burada çocuk sözcüğüne bakıp da Sadi’nin kızlı-oğlanlı tüm çocukların eğitimine eğildiğini sakın sanmayın. Onun dünyasında kızların eğitimi diye bir sorun yoktur. O sadece oğlan çocukların eğitimi üzerinde durmuştur. Yani, “Kızlarını okutmayan millet, oğullarını ebedi öksüzlüğe mahkum etmiş demektir; hüsranına ağlasın diyebilen Şair-i azam’ımız Abdülhak Hamid kadar bile olamamıştır.

Evet, çocukları -oğlan çocukları- nasıl eğiteceğiz? Şirazlı Şeyhin bu konudaki başlıca uyarısı şu: “Çocuk on yaşını geçince ona söyle, namahrem kadınların yanına oturmasın. Pamuğun yanında ateş yakma, kıvılcım sıçrar; pamuk yandığı gibi ev de yanar.”

Ve, arifane serisinden bir hikayecik: “Bir gece mahallemizde eğlence vardı. Her cins insanı toplandığı…Çalgı sesleri mahalleyi aşıyor, aşıkların hay ve huyları göklere erişiyordu. Peri yüzlü sevgili bir arkadaşım vardı. Ona: “Aziz dostum, bu cümbüşe sen de katılsan, meclisimizi aydınlatsan olmaz mı?” dedim. Şöyle cevap verdi: “Erler gibi sakallanmadıkça, erler yanında oturmak hoş değildir.”

Yalnız, Sadi’nin hakkını yememek için, çocuk eğitimi üzerine bugün de geçerli sayılacak önerilerini de aktarmalıyım:

“Eğer çocuğunu çok seviyorsan, onu nazlı yetiştirme.”,

“Karun kadar hâzinelerin olsa da evladına sanat öğret, hüner öğret. Hazineler boşalır, fakat marifetli kişinin kesesi boş kalmaz.”

Fazla dökülüp saçılmadan birazıcık da Gülistan’dan söz edelim. Bostan’dan bir yıl sonra, 1258’de, Sadi’nin Salgurlu emiri Ebubekr bin Sa’d bin Zengi’nin oğlu veliahd İkinci Sa’d’a sunduğu bu yapıt, içiçe manzum ve düz yazı olarak sekiz bölümden oluşmakta, işlediği konular arasında iyilik, cömertlik, alçak gönüllülük, hoşgörü, insan sevgisi gibi erdemler yer alıyor:

“İki şey akıl hafifliğine delalet eder: Söyleyecekyerde susmak bir; susacak yerde söylemek İki.”

“Ne söyleyeyim diye düşünmek, niçin söyledim diye dövünmekten İyidir.”

Deneysel bilgiyi yeğlemek gereği üzerine Lokman Hekim’e atfedilen bir ilkeye de yer verilmiş Gülistan’da…Lokman Hekim’e sormuşlar, hikmeti kimden öğrendin diye. —Körlerden öğrendim, demiş, çünkü körler bir yeri değnekleriyle yoklayıp iyice anlamadıkça adım atmazlar.”

“On derviş bir kilimde uyurlar da İki padişah bir iklime sığamazlar.”

“Dostlar zindanda işe yararlar; dostlukları o zaman anlaşılır. Yoksa, sofra başında, tüm düşmanlar dost görünürler.”

“Eğer vezir padişahtan korktuğu gibi Tanrı’dan korksaydı, melek olurdu.”

“Kötülere acımak iyilere zulümdür.”

“Kendi ekmeğini yiyip oturmak, altın kemer bağlayıp hizmet için bir mahlûkun kapısında dikilmekten iyidir.”

“Her kim başkasının ayıbını senin yanında sayar dökerse, kuşkusuz, senin ayıbını da başkalarının yanın da söyleyecekti.”

“iyi olduğun halde halkın sana kötü demesi, kötü olup da halk tarafından iyi tanınmaktan daha iyidir.”

“Büyük denizler bir taş ile bulanmazlar. Kötü bir muameleye uğrayınca üzülüp öfkelenen kişi bir kap suya benzer.”

“Adettir, köle azat edenler yaşlısını azat ederler.”

…Bakın, bu sıraladıklarım ne soylu, ne ağzı burnu yerinde şeyler değil mi? Fakat bir de şu arifane’ye bakın. Ne yapsam bilmem ki…Hadi, yarıda kesmecesine şöyle biraz ipucu vereyim. Sadi bir gönül serüvenini anlatıyor:

“Herkesin başına geldiği gibi, gençlik çağımda bir güzel sevmiştim. Yüzü ayın ondördü gibiydi. Her nasılsa bir davranışı hoşuma gitmedi, ondan ayrıldım. O da kalktı, bir başka kentin yolunu tuttu. Ben perişan oldum; yana yakıla ağladım arkasından.

Birkaç yıl geçti, yanıma döndü sevgilim. Bunu Cenab-ı Hakkın bir lütfü sandım. Fakat yazık ki o tatlı ses bozulmuş, o Yusuf güzelliğinden eser kalmamış, o elma gibi yüz bıyıkların, sakalların istilasına         ”

‘Söyleyenden dinleyen arif gerek’ özdeyişine uyarak bu ilginç arifaneyi burasında sansür ediyorum…

Yalnız, güzel sevmek sanatı konusunda Sadi’nin kendini nasıl övdüğünü gösteren bir sözü var, onu aktarayım size: “Bağdatlılar Arapçayı nasıl bilirlerse, Sadi de sevmenin yolunu usulünü öyle bilir.” Gülistan’dan son birkaç alıntı daha sunayım:

“Bir hususi meclisimizde çevik, sevimli, güler yüzlü, tatlı sözlü bir genç vardı ki keder nedir bilmez, gülmekten iki dudağı bir araya gelmezdi. Bir zaman geçti, onunla görüşemez olduk. Nihayet bir rastlaşmamızda evlendiğini ve çoluğa çocuğa karıştığını öğrendim. Neşesi uçmuş, hevesinin gülleri solmuştu.”

“Acından ölse bile, namaz kılmayana ödünç para verme. Allah’ın farzını eda etmeyen, senin alacağını mı düşünecek?”

Sonra, şu: “ey rızk ardında koşan, otur oturduğun yerde. Rızkın sana gelir, yersin.” Ve, nihayet, şu:

“Her kim büyüklerle uğraşırsa, kendi canına kıyar.”

***

Gülistan ve Bostan -görüyorsunuz- bir bakıma, türlü hikmetlerin, ön yargıların, görüşlerin, zevklerin Mısır Çarşısı…

“Peki, nerede bunun kardeşilik açıdan esprisi?” diyeceksiniz belki. “Muhterem bir mecliste bir söyleşi olarak sunulmasının gerekçesi neresinde bunun?” diyeceksiniz belki.

Bakın, bence, şurasında:

Katılım (veraset) yalnız aile içinde, iyi ya da kötü fiziksel, ruhsal ve kültürel özelliklerin kuşaklardan kuşaklara aktarılması demek değildir. Bir de toplum çapında kalıtım yasası vardır. Bir toplumun görenekleşmiş, gelenekleşmiş özellikleri elbette ki o toplumun gelecek kuşaklarını da etkileyecektir.

Bizler, en geniş kapsamlı genel anlamında, gerçeği arayan bir topluluğuz. Geçmişte hüküm sürmüş, toplumların beyinlerini çarpıtmış olan bir takım tabu’laşmış yanılgıların günümüze kadar sinsice gelen etkilerine hiç değil de artık bir set çekmek, bunların hiç değilse yarınlara da sızmasını önlemek görevlerimiz arasındadır.

Bugün, yönetimdeki İç ve dış politika ilkelerinin saptanmasındaki… Eğitimdeki… (Velidedeoğlu’nun açık seçik deyimiyle) Vatandaşlık Yasası konusundaki…Ve, ekonomik savaş cephesindeki bocalamalarımıza eğer bir tanı koymak istiyorsak, ve tedavi’den önce tanı’nın geldiğine inanıyorsak, geçmiş’in yanılgılarını tasfiyeye çalışmanın ön planda yer aldığı gerçeğinde de elbette birleşiyoruz demektir, Çabamız, bu yanılgıları bilincimizden, vicdanımızdan ve bilincaltımızdan söküp atıncaya kadar sürecektir.

 

Kaynak: Kardeşlik Kitabından, Hazırlayan: Şadan GÖKOVALI, İZMİR-1986