ETKİN YÖNETİCİNİN SEYİR DEFTERİ


Doğru Şeyleri Yapmak

Etkin olabilmesi için, bilgi işçisinden her şeyden önce doğru şeyleri yapması beklenir.

Yapılması Gereken Ne?

Başarılı liderler “Ne yapmak istiyorum?” diye sorarak başlamazlar, “Ne yapılması gerekiyor?” diye sorarlar. Sonra, “Bir fark yaratacak şeyler arasında benim için doğru olan hangisi?” diye sorarlar. Ken­dilerinin iyi olmadıkları şeylerle uğraşmazlar. Gerekli olan diğer şeylerin yapılmasını sağlarlar; ama kendileri yapmazlar, başkala­rını görevlendirirler. Başarılı liderler kendilerinin etkin olmasını sağlarlar! Başkalarının güçlü olmasından endişeye kapılmazlar. Andrew Carnegie mezar taşına, “Burada, kendisinden daha yete­nekli insanları kendi hizmetine almasını bilen bir adam yatıyor” diye yazılmasını istemişti.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Karizmanın Tehlikesi

Biliyorsunuz, bundan 50 yıl önce, liderlik üzerine ilk ben konuş­muştum; bugün bu konuda çok konuşuluyor, çok vurgu yapılıyor, ama etkinlik konusunu dikkate alan pek yok. Bir lider hakkında söyleyebileceğiniz tek şey, liderin izleyicileri olan birisi olduğu­dur. Geçen yüzyılın en karizmalı liderleri Hitler, Stalin, Mao ve Mussolini’ydi. Onlar yanlış liderlerdi!Karizmalı liderlik kendi ba­şına gerçekten büyük ölçüde abartılıyor. Bakın, son 100 yılın en etkin Amerikan başkanlarından biri Harry Truman’dı. Bir gram ol­sun karizması yoktu. Truman, ölü bir uskumru kadar mülayim bi­riydi. Ama onun için çalışan herkes ona tapıyordu, çünkü mutlak anlamda güvenilir biriydi. Truman hayır diyorsa, hayır’dı ve evet diyorsa evet’ti. Ve aynı konuda birisine evet dediğinde bir başkasına hayır demezdi. Son 100 yılın diğer etkin başkanı Ronald Reagan’dı. Reagan’ın büyük gücü, çoğu zaman sanıldığı gibi, kariz­masından değil, neyi yapabileceğini ve neyi yapamayacağını tam olarak bilmesinden geliyordu.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Yetenekli Liderler Fırsatları Nasıl Çarçur Edebiliyor

Birlikte çalıştığım en yetenekli insanlardan biri ve bu çok uzun bir zaman önceydi, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesindeki son demokratik şansölyesi olan Dr. Heinrich Bruning’di. Bir prob­lemin özünü görmede eşsiz bir yeteneği vardı. Ama finansal ko­nularda çok zayıftı. Bu konuları başkalarına devretmesi gerekirdi, ama saatlerce bütçe üzerinde çalışırdı ve hiç de iyi bir sonuç elde edemezdi.Bu, Büyük Bunalım sırasında affedilemeyecek bir ha­taydı ve Hitler’in yolunu açtı. Bir işin uzmanı değilseniz, olmaya çabalamayın.

Güçlü yanlarınıza dayanın ve diğer gerekli görevleri yapmak için güçlü insanlar bulun.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

5. Düzey Liderlik

5. Düzey liderler, şirketin kendilerinden sonraki dönemi için ba­şarılı olabilecek, hatta kendisinden daha büyük başarı kazanabile­cek haleflerini seçerler. Oysa benmerkezci 4. Düzey liderler ha­leflerini başarısız olacak kişilerden seçerler.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004

Dönüşüm Çarkı ve Kıyamet Çarkı

Mükemmel şirketlerin yöneticileri “insanları saflarına çekmek,” “birliklerini seferber etmek;” “değişimi yönetme” gibi şeyler için vakit ve enerji harcamaz. Doğru koşullarda motivasyon, değişim, saflar ve bağlılık meselesi kendiliğinden çözülür. İvme kazanıp bazı sonuçlar almaya başladıkça herkes kendi safını belirler; tersi olmaz.

Jim Collins, ‘İyi’derı ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 220

Bir 21. Yüzyıl Örgütü Nasıl Yönetilebilir?

Fazla seyahat etmeyin. Seyahatlerinizi örgütleyin. Yılda bir ya da iki kez insanları görmeniz ve onlar tarafından görülmeniz önemli­dir. Bunun dışında seyahat etmeyin. Onlar size gelsinler. Tekno­lojiyi kullanın—seyahat etmekten daha ucuzdur. Söylenmesi ge­reken ikinci şey, şubelerinizin ve yurtdışı örgütlerinizin sizi dü­zenli bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmeleridir. Onun için on­lara yılda iki kez şunu sorun: “Bana bildirmeniz gereken faaliyet­ler nelerdir?” Ayrıca şunu da sorun: “Benim faaliyetlerim ve plan­larım hakkında öğrenmek istedikleriniz neler?”

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Doğru insanı işe alıp almadığınızı anlamak ne kadar sürer?

Genellikle bir yıl içinde—ve kesinlikle iki yıla kalmadan—işe al­dığınız kişinin umduğunuz gibi biri olup olmadığı açıklık kaza­nır… Arada bir yanlış insanları işe aldım diye kendinizi cezalan­dırmayın… Şunu unutmayın yeter: Hatayı düzeltmek size düşer.

Jack VVelch, Kazanmak istiyorsanız, Optimist Yayınları, 2006, s. 106

Kendinizi Değiştirmeye Çalışmayın

Kendinizi değiştirmeye çalışmayın—bunu başarmanız pek müm­kün değildir. Ama performans tarzınızı iyileştirmek için sıkı çaba gösterin. Öte yandan, iyi yapamayacağınız ya da kötü yapacağı­nız işleri üzerinize almayın.

Peter F. Drucker, “Kendini Yönetmek”, Kariyer Yönetimi, MESS Yayınları, 2004, s. 84

 

Napolyon’un zaferle sonuçlanan hiçbir savaşın onun planlarını izlemediğini söylediği anlatılır. Gene de Napolyon bütün savaşla­rını planlamıştır, üstelik daha önce hiçbir generalin yapmadığı kadar titizce. Bir eylem planı olmaksızın yönetici olayların esiri haline gelir. Ve olaylar geliştikçe planı gözden geçirme imkânı verecek kontroller olmaksızın yöneticinin hangi olayların gerçek­ten önemli, hangilerinin kuru gürültü olduğunu bilmesinin bir yo­lu yoktur.

Peter F. Drucker, “Etkin Yöneticiyi Etkin Yapan Nedir?” Harvard Business Revievv, Haziran 2004, s. 61

 

Yaratıcı Tasfiye

“Amaçlarına ulaşmış şeylere kaynak akıtmayı ne zaman durdurur­sun” sorusu liderler için kritik bir sorudur. Liderler için en büyük tuzak, herkesin bir büyük destek daha verirseniz tepeye ulaşacak­tır dediği, “başarıya yaklaşmış” şeylerdir. İnsan bunu bir kere de­ner. İkinci kere dener. Üçüncü kere dener. Ama o aşamaya varıl­dığında bunu yapmanın çok zor olduğu artık anlaşılmış olmalıdır.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Disiplin Kültürü

“Durdurulması gerekenler” listeleri “Yapılması gerekenler” listele­rinden daha önemlidir.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 150

1 Numara ya da 2 Numara

1 ya da 2 Numara konusundaki açıklık Drucker’in yönelttiği bir çift çok sıkı sorudan çıktı: “Bu işte olmasaydınız, bugün bu işe ge­ne girişir miydiniz?” Ve eğer yanıt hayırsa, “Bu konuda ne yapa­caksınız?”

Jack Welch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 108

Sizin Arka Odanız Bir Başkasının Ön Odasıdır

Peter Drucker bu konuda övgüyü hak ediyor. Biz bunu uyguladık. Bir matbaa işletmeyin. Bırakın bir matbaacılık şirketi bunu yapsın. Bu, gerçek katma değerinizin nerede olduğunu anlayıp en iyi ele­manlarınızı ve kaynaklarınızı oraya yığma meselesidir.

Arka odalar, tanımları gereği en iyilerinizi çekmeyi hiçbir za­man başaramayacaktır.

Jack VVelch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 397

Biz Peter Drucker’in tavsiyesini izledik. GE’nin ABD’deki “arka odalarını” alıp Hindistan’da “ön oda” haline getirdik.

jack Welch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 314

Performansınızı Kontrol Edin

Etkin liderler performanslarını kontrol ederler. Kendilerine şu so­ruyu sorup yanıtlarlar: “Bu görevi alırsam ne elde etmeyi umuyo­rum?” Kendilerine altı aylık hedefler belirlerler ve sonra perfor­manslarını bu hedeflerle karşılaştırarak kendilerini kontrolden ge­çirirler. Bu şekilde neyi iyi, neyi kötü yaptıklarını bulurlar. Aynı zamanda önlerine gerçekten önemli şeyleri hedef olarak koyup koymadıklarını da görürler. Yürütmede son derece iyi ama önem­li görevleri seçmede son derece kötü olan birçok işi gördüm.

Önemli olmayan şeylerin yapılmasını sağlamada harikaydılar. Önemsiz şeyleri başarmada etkileyici bir sicilleri vardı.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Kendi Kuruluşunuzun Esiri Olmak

Baş yönetici olduğunuzda kendi kuruluşunuzun esiri olursunuz. Ofisinize adım atar atmaz herkes size gelir ve bir şey ister. Kapıyı kilitlemek bir işe yaramaz, gene içeri girerler. O yüzden ofisin dı­şına çıkmanız gerekir. Ama bu geziye çıkmak anlamına gelmez. Evinizde kalabilirsiniz ya da gizli bir ofisiniz olur. Gizli ofisinizde yalnız kaldığınızda şu soruyu sorun: “Ne yapılması gerekiyor?” Önceliklerinizi belirleyin ve ikiden fazla önceliğiniz olmasın. Ay­nı anda üç işi birden yapabilen ve iyi yapabilen herhangi birisini tanımıyorum. Bir seferinde bir görevi ya da en çok iki görevi yeri­ne getirin. Bu kadar. Evet, çoğu kişi için iki görev daha uygun dü­şer. Çoğu kişi hız değişikliğine ihtiyaç duyar. Ama iki görevi ta­mamladığınızda ya da listenizin anlamsızlaştığı noktaya ulaştığı­nızda listeyi yeniden yapın. Üçüncü önceliğe geri dönmeyin. O noktada o eskimiştir.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com, 19 Kasım 2004

Misyon Güdümlü

Liderler, çevrelerindeki insanların onların ne yapmaya çalıştığını bilmesini sağlamak anlamında iletişim içinde olurlar. Amaç gü­dümlüdürler—evet misyon güdümlü. Bir misyonun nasıl oluşturu­lacağını bilirler. Bir şey daha, nasıl hayır diyeceklerini bilirler. Li­derler üzerindeki 984 farklı şeyi yapma baskısı taşınılabilir bir şey değildir. O nedenle etkin yöneticiler hayır demeyi ve buna bağlı kalmayı öğrenirler. Bu yüzden de bunalmazlar. Birçok lider 25 farklı şeyin her birinin birazını yapmaya çalışıyor ve hiçbir şey ya­pamıyor. Bunlar çok popüler kişilerdir, çünkü her zaman evet der­ler. Ama hiçbir şeyin yapılmasını sağlayamazlar.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Beşinci Düzey Liderlik

5. Düzey liderler sabır, özen ve ustalıkla çalışırlar. Gösteri atından çok yük beygirine benzerler.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 48

 

Kaynak:
Peter Drucker & Joseph Maciariello, Etkin Yöneticinin Seyir Defteri, Özgün Adı: The Effective Executive in Action trc: Zülfü Dicleli, Optimist Yayınları, 2007, İstanbul

 

FERİSİLER, TIPKI YOKSULLAR GİBİ HEP VAR OLACAKLARDIR.


Hristiyanlığın ortaya çıkmasına yakın zamanlarda ,Yahudiler dinsel olarak bir çok değişik topluluklara ayrılmışlardı. bu dönemde bilebildiğimiz en önemli topluluklar Saddukiler, Ferisiler , Zelotlar ve Esseniler’dir.

Bunlar içinde en radikal grup ferisiler olup dogmayı en katı biçimiyle kabul ve uygulamadan yana olan onlardı. Ancak öte yandan ferisiler en varlıklı Yahudi kabilelerinden olmakla İbrahim Tapınağı’nın ekonomik gücünü de sonuna kadar kullanan gruptular. Bu nedenle İsa’nın başkaldırısından menfaatler açısında en fazla etkilenenler de onlardı. Hz. İsa’nın ferisilere söylediği söz:

“Ey ferisiler, ey engerek soyları, ey din tüccarları! Allah’ın evini ticarethane ettiniz!” Kısaca Ferisi, “dini rant ve ticaret malzemesi yapandır.” Sadece Hz. İsa’ya karşı çıkmamıştır. Tüm zamanların musibetidir. Bugünün en elim saldırı merkezidir. Dinin “egemenlerin silahına” dönüştürülmesini tesis edenlerin tümü ferisilerdir.

Hz. İsa’nın Ferisilerle çatışması kalıcı öneme sahiptir çünkü her çağ ve kültürde Ferisiler mevcuttur. Ferisiler, tıpkı yoksullar gibi hep var olacaklardır.İktidarı nadiren ele geçirir ya da iktidarı destekleyen ideolojiyi nadiren belirlerler ama her türlü rejime hizmet eder ve her türlü planı uygularlar. Yahudi vatandaşlarını Nazilere teslim eden Fransız kamu görevlileri, komşularını gizli polise ihbar eden komünist aparatçikleri, 20. yüzyılın sonunda politik doğruculuğu toplumun tepesine bindiren sağduyu fanatikleri ve her toplantıda upuzun, eleştirel bağımsızlık iması yaratan özgüvenli yüksek tonlarla konuşup resmi çizgiden aslında hiç sapmayan insanlar, hepsi birer Ferisidir.

Ferisiler kültürel ölçütlerin en önemli aktarıcılarındandır ve yeni değerlere, geçişlerini fark etmeden dahi, çaba harcamadan geçiverirler. Yüzyıllar boyu asık suratlı, ciddi kalmış Ferisiler, espriden aslında hiç anlamamalarına rağmen bugün meslekî neşelidirler. Ve Hz. İsa’nın anladığı üzere, iktidarı ellerinde tuttuklarından, resmi görüşü pompaladıklarından ve resmi prosedürü izlediklerinden asla yenilmezler. Hz. İsa’nın öğüdü “Caesar’ın Hakkını Caesar’a Vermek”  yani iktidarı sadece gerekli azınlığa vermek, ötesine tanımamaktı.

Ferisiler, E. Fromm’un “otoriter karakter”diye tanımladığı, iktidara iktidar hayrına tapan, gücün önünde yaltaklanan ve yoksulu aşağılayan tiplerdir. Bir başka deyişle sado-mazoşisttirler: Yukarıdakinin kıçını yalayıp aşağıdakinin üstüne işerler. Bu tipler Hz. İsa gibi otorite sahibi olan ve iktidar peşinde koşmayan veya iktidara ihtiyaç duymayanlardan korkar, nefret eder ve böyle kimseleri baskı altına almaya çabalarlar. Bu fikirler, yani kaçınılmaz zorluklardan hayır çıkarmaya dair Stoacı inanış, Hz. İsa’nın reçeteden çok ilkeleri temel alan ahlakta ısrarı ve iktidarın sado-mazoşist doğasına yönelik Freudçu kavrayış 20. yüzyılda, benlikle dünya ilişkisine tam anlamıyla el atan nadir felsefi akımlardan varoluşçulukta bir araya geldi. Anahtar kavram, kişisel sorumluluktu. Sartre’ın dediği gibi, “İnsan kendi doğası ve seçimlerinden tamamıyla sorumludur.”Ama bu durum, içe kapanma ve inzivaya çekilme bahanesi değildir. Aksine kişisel ilişkilerden grup aidiyetine kadar her seviyede yükümlülüğü gerekli kılar. Çünkü sorumluluk, sıklıkla ıstırap vermekle birlikte şartları ve kendini aşmanın tek yolu olan sürekli seçim yapmayı gerektirir. Ama her seçim sonludur ve bu yüzden sürekli beklenti içinde yaşamak söz konusu değildir. Varoluşçuluğun önceli Soren Kierkegaard şöyle diyor: “Bu, olabilirliğin çaresizliğidir. Bundan sonra olabilirlik benliğe gittikçe daha büyük görünür, gittikçe daha fazla şey olabilirlik kazanır çünkü hiçbir şey gerçekleşmemektedir. İnsana sanki her şey mümkünmüş gibi gelir.”Kierkegaard benliğin gereklilik ile olabilirlik arasında bir dengeye ihtiyaç duyduğunu öne sürmüştür. Benlik fazla gereklilikte boğulacak, fazla olabilirlikteyse buharlaşıp gidecektir. Tarih boyunca ezici gereklilikler sorun olmuştur ama bugünün benliği sonsuz olabilirlikler yüzünden delirmektedir. Gerekliliğin reddi çağımızın hastalığıdır.

Sartre potansiyeli değil, sonluluğu özgürlüğün özü olarak tanımlamıştı: “Sonlu olmak (…) kendi seçmektir (…) bir olabilirliğe gitmek suretiyle diğerlerini dışladığını kendine bildirmektir. Dolayısıyla özgürlük eylemi, sonluluğu varsaymak ve yaratmaktır.” Ama seçilen sonluluk mutlaka tümüyle kabullenilmeli, girişilenin sonu mutlaka getirilmelidir.Ve bu sorumluluk uygulaması sıkıntıyı devre dışı bırakacaktır: “Dolayısıyla, ne hissetliğimize, ne yaşadığımıza veya ne olduğumuza dair kararı yabancı, dış bir unsur vermeyeceğinden yakınmanın anlamı kalmayacaktır.”

Böylece olanlardan fayda çıkarmaya yönelik Stoacı tavır bir çekirdek inanç seviyesine yükselmiştir: İnsan kendine ettiği her şeyden bir şey çıkarabilir. Hatta bu “çıkarma” bir zorunluluktur. Sartre toplumsal rollerin edilgen kabullenilişi ve kültürel şartlandırmayı “kötü inanç”, “otantiklik” eksikliği ve “ben böyleyim” yollu uyduruk bahane olarak aşağılamıştır. Sartre a göre benlik sürekli yeniden yaratılmalıdır ve bu yaratma, kendini aşmanın yoludur. Yaşamak biteviye aşma halidir.

Başkalarıyla ilişkideyse bireyin özgürlüğü can alıcı etmendir. Haliyle aşkta teslimiyet veya teslimiyet talebi, yani mazoşizm ve sadizme yer yoktur. İçinde bir miktar iktidar mücadelesi öğesi barındırmayan bir ilişki kurmak zordur ama sonu ebedi mutluluk değil, edebi çatışma olmasına rağmen ideali, eşin özerkliğine daima saygı gösterilmesidir. Tehlike ve risk kaçınılmazdır ama ilişkiye yoğunluk katar ve varoluşçu amaç, huzur ve sükunet değil, yoğunluktur.

Aynı şekilde grup ilişkilerinde de ne grubun değerler sistemine veya Sartre’ın tanımıyla “biz-bilincine” teslim olunmalı ne de başkalarının özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir güç kullanılmalıdır. Grup yapısında güç kullanımı, aşktaki gibi genellikle sado-mazoşisttir. Otoriter kişiliğin, Ferisinin talebi genelde hiyerarşiye, kurallara ve izleklere uyum göstermektir ama esas derdi içsel özgürlüğün teslim alınmasıdır. Haliyle sadece dışsal uyumu elde etmekten rahatsızlık duyacaktır. Gizli benliğin ve kişisel özgürlüğün, sadece Caesar’ın hakkının Caesar’a verilmesi suretiyle korunması, varoluşçu zaferdir.

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

**************************

KAPİTALİZMİN YANILSAMASI
[Yanlış algılama ve duyu yanılması]

SORUN YALNIZ BENDE Mİ?

PANDOKSİST OLMAK YETER Mİ?

BAŞARIYA GİDEN YOL, BAŞARISIZLIKTAN GEÇER

“BEN”İ AŞMAK

BERABER YÜRÜDÜK BİZ BU YOLLARDA

“ZEST”DEN “KOAN”A

ÜÇÜNCÜ CİNSİYET

SEVGİLİ ROBOTUM

GÜNAYDIN TÜRBÜLANS ÇAĞI?

KAPİTALİZMİN YANILSAMASI [Yanlış algılama ve duyu yanılması]


Kapitalizmin en başarılı güven numaralarından biri herkesin milyoner olabileceği yanılsamasını yayabilmesidir. Oysa zirvede sadece birkaç kişiye yer vardır ve zirvede yer alabilecek beceriye çok az kişi sahiptir.

Bir de yanılsamalar içinde keyifle yaşayan mutlu düşçüler var. Hem kendini iyi hissetmenin en uygun ve zararsız yolu bu, değil mi?

Fakat hayat, yanılsamaları paramparça etmekten müthiş haz duyar ve bu tür deneyimler yanılsamaları reddetmekten veya daha en başta oluşmalarını engellemekten çok daha ıstıraplıdır ve çok daha pahalıya patlar.

Yanılsamalar ancak hepten hezeyanlara dönüşmeleri halinde gerçeklikten bağışıktır. Kısacası, gerçekten Napolyon olduğunuza inanmanız gerekir.

Yani sonuçta iş dönüp dolaşıp bir kez daha dünyayı, benliği ve ikisinin nasıl etkileştiğini kavramaya gelmektedir.

Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

“SORUN YALNIZ BENDE Mİ?”


–>

Öğrenci projesini zamanında teslim etmeyi başaramaz, ardından gözetmeniyle sorunu görüşeceği randevuyu da kaçırır. Üniversite öğrenciye projesinden sıfır aldığını bildiren bir yazı yollar. Öğrenci bu sefer gözetmenine gitmekle kalmaz, odasına randevusuz çat kapı dalıverir.

“Projemin geç teslimi kabul edilmeli!”
“Niyeymiş?”
“Çünkü bende KZB var.’ Ό ne o?”
“Kısıtlı-Zaman Bozukluğu. Teslim tarihlerine yetişemediğim ve randevulara vaktinde gidemediğim anlamına gelen beyindeki kimyasal bir dengesizlik.”

KZB’yi, çağdaş dünyada hicve yer kalmadığını unutarak sırf şaka olsun diye uydurmuştum ama daha sonra DePaul Üniversitesi’nden Profesör Joseph Ferrari diye birisinin ağırdan alma veya geciktirmenin klinik bozuklukolarak tanınmasını ve akıl sağlığıyla uğraşanların standart referans çalışması Akli Bozukluklarla İlgili Tanı ve İstatistikler Kılavuzuna (DSM)alınmasını cidden önerdiğini öğrendim.

DSM her birinde, 297 si DSM IV’te tanımlanmış yeni bozukluklarla dolu dört cilde ulaşmış durumdadır ve daha birçok yenisi DSM Ve girmeyi beklemektedir. Mesela bunlar arasında “haklara aldırmama ve hakları ihlale yönelik, çocukluktan veya ergenlikten başlayıp yetişkinlikte devam eden yaygın davranış şablonu”diye tanımlanan Antisosyal Kişilik Bozukluğu (APD)vardır ki bu eski adıyla düpedüz bencillik diye bildiğimiz kusurdur. Kısacası ahlaki kusura teslimiyetin anahtarı, Bozukluk sıfatıyla yeniden tanımlayıp şöyle tınlayan bir kısaltma verivermektir. Bundan sonra davranışınıza laf eden çıkarsa öfkeyle kalkıp “Rahatsızlığım var… Bozukluk benimkisi”diyebilirsiniz. İnternet başında aşırı zaman harcayanlar, internette sörfün Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesinden Dr. Jerald Block tarafından daha yeni bir bozukluk olarak tanımlandığını öğrenmekten memnuniyet duyacaklardır: “İnternet bağımlılığı DSM Ve alınmayı hak eden yaygın bir bozukluk gibi görünmektedir.”

Ben de DSM V için kendi bozukluk adayımı sunuyorum: istenmeyen tüm insani davranışları Bozukluk olarak sınıflandırmaya yönelik kontrol edilemez itki, Bozukluk Bağımlılığı Bozukluğu (DAD).

Bu yeni “Bozukluklar” elbette İlaç Devleri tarafından memnuniyetle karşılanmaktadır çünkü bu sayede mustaripler daha fazla ilaç almaya teşvik edilmektedir. Ama ortaya kültürel şartlandırmanın klasik bir örneği çıkmakta, ilaç firmaları aynı zamanda normal bilinen halleri yeniden tanımlayarak kendi Bozukluklarını da yaratmaktadır (bu uygulama “hastalık markalandırma” adıyla biliniyor). Yani eskiden utangaçlık diye bilinen huy bugün artık Toplumsal Kaygı Bozukluğu adıyla anılan bir “rahatsızlıktır” ve tedavisi için GlaxoSmithKlinemilacı Paxil veya Pfizer’ın ilacı Zoloft’un alınması gerekmektedir. Paxil ve Zoloft, üreticileri tarafından Toplumsal Kaygı Bozukluğuna deva diye gösterildikleri geniş çaplı reklam kampanyaları başlatılana kadar sıradan iki anti-depresandı. Tabii satışlar derhal tavana vurdu.Bunun üzerine İlaç Endüstrisi, bozuklukları tedaviye yönelik ilaçlar geliştirmek yerine ilaçlara uygun bozukluklar geliştirmenin daha akıllıca olacağını fark etti. Yani büyük firmalardan biri Kısıtlı- Zaman Bozukluğunu(KZB) görüp pek satılmayan ürünlerinden birini beynin ivedilik merkezlerini coşturan mucize ilaç diye satmaya kalkabilir.

Ama Bozukluk meselesi çağdaş kişisel sorumluluktan kaçma arzusunun sonuçlarından sadece biri. Günümüzde artık kimse kabahatini kabullenmek istemiyor, herkes kurban görülmek istiyor ve bunu sıklıkla, en olmayacak şartlarda dahi başarıyor. Doğu Londra’da Newham Konseyi bir dizi park cezası için Z-Un Noon’un peşine düştüğünde Noon öyle öfkelendi ki Konsey’i kendisinde “duygusal ıstırap”yaratmaktan mahkemeye verdi. Dahası, davayı kazandı ve çektiği duygusal ıstırap için park cezası başına 5.000 Sterlin, yani toplamda 20.000 Sterlin tazminatla ödüllendirildi. Daha da dahası, gördüklerine inanamayan Konsey, mahkeme kararına aldırmayınca icra memurları ellerinde “icra celbiyle” Konsey bürolarına dalıp bilgisayarları sökmeye giriştiler. Toptan felç tehlikesiyle karşı karşıya kalan Konsey boyun eğdi ve ödemeyi yaptı.

En son kimden “Kabahat bende” lafını duyduk?

Sartre’ın “İnsan, doğası ve seçimlerinden tümüyle sorumludur” demesinin üzerinden yüzlerce yıl geçmiş sanki. Bugün tam tersi geçerli. İnsanlar ne doğalarından ne de seçimlerinden sorumlular.

Nasıl gelindi bu noktaya?

 Sorumluluk kavramı, yani kendi kaderlerimizi kendimizin tayin edebileceği ve etmesi gerektiği görüşü, modern toplumun tam göbeğindedir ve çoğunluk tarafından aksiyom kabul edilir. Buna rağmen bu kavram dört bir yandan, kültürün hem altından hem üstünden (rollerini reddeden bilimciler, filozof ve yazarlar ile zorunluluğu reddeden kendinde hak görme çağı tarafından) baltalanmaktadır. Bilimde bugün Determinizmin Kutsal Üçlüsü, genetik (davranış, genler tarafından belirlenir), evrimci psikoloji (davranış, evrim görmüş hayatta kalma mekanizmalarınca belirlenir) ve sinirbilim (davranış, fiziksel bağlantılı beynin parçalarınca belirlenir) var. Elbette birçok bilimci çekincelerini ve nitelendirmelerini ifade etmiştir ama ince farklar minik yazılarda belirtilme eğilimindedir ve depresyonu, aşırı şişmanlığı, suç eğilimini, eşcinselliği ve en son, kaygıyla erkek sadakatsizliğiniyaratan genlerin keşiflerini duyuran manşetleri hatırlamak çok daha kolaydır.

Yakın döneme kadar London School of Economics’te Avrupa Düşüncesi Profesörlüğüyapan çekincesiz John Grayekulak veriyoruz:

“Serbest irade fikrini reddetmek için bazıları belirleyici, birçok neden mevcuttur. Eğer eylemlerimizin nedenleri varsa, başka türlü hareket edemeyiz demektir. Bu durumda eylemlerimizden sorumlu da olamayız. Sadece eylemlerimizin failleriysek özgür sayılabiliriz. Ama bizler şans ve gerekliliklerin ürünleriyiz. Ne olarak doğacağımızı seçemeyiz. Bu durumda yaptıklarımızdan da sorumlu tutulamayız.”

Gray aynı zamanda ilerleme fikrine de saldırıyor, ahlak, adalet ve doğruluk kavramlarını asılsız diyerek reddediyor, dünyanın sorunlarıyla hesaplaşmaya yönelik her türlü olasılığı yok sayıyor ve dünyanın değişmez şekilde zorbalığa, anarşiye, açlığa, salgınlara ve doğuştan kusurlu insan-hayvanın soyunun tükenmesine mahkûm olduğunu öne sürüyor. Bu tavrı, malum “ilk günah”ın aşırı uçta Maniheist biçime sokulmuş çağdaş bir çeşitlemesidir. Görüş, insanın ölümcül kusurluluğunu ve dünyanın kaçınılmaz mahvoluşa hızla koştuğunu söylemektedir. Tek değişen kusurun doğasıdır.Eskiden Tanrı tarafından ceza diye verilen kusurlu doğamız, bugünün görüşüne göre atalarımızdan miras hayvansal doğadır. Yeni ilk günah, genlerimizdeki programdır.

Determinizm toplumsal terazinin her iki kefesindeki pek çok kişiye çekici geliyor. Otoriter seçkinler için bu anlayış “özünde-kötü”insanlar üstünde sıkı kontrolü, birey içinse kusurlu, cennetten kovulmuş bir yaratık için zaten kaçınılmaz olacağından zırvalamayı meşru kılıyor. Her iki taraf da sorumluluklarından, mecburiyetlerinden azat ediliyor. Toplumsal şartları veya kişisel davranışları düzeltmeye çalışmak aynı ölçüde nafile görünüyor.

İyi ama kimse çıkıp iyi davranmak da belirlenmiştir diyor mu peki?

Kimse çıkıp, “Benim doğam böyle, iyi olmak dışında bir şey yapamam”diye itiraz ediyor mu? Hayır. Determinizm sadece kötü davranışlara bahane ediliyor.Bir yerlerde, bir suçlunun genetik determinizmi mahkemede savunma diye öne sürdüğünü okuduğumu hatırlıyorum. Yaşlı bilge yargıç kibarca kafa sallamış, “Yasayı çiğnemenin genlerinizde yazılı olduğunu kabul ediyorum. Benim genlerimde de yasayı uygulamak yazıyor”demiş ve gülümseyerek eklemişti: “O yüzden size en ağır cezayı kesmekten başka seçeneğim yok.”

John Gray teoride eylemin bilinçsiz olmasından dolayı kişisel sorumluluğu reddedişini, eylemin beynin eyleme geçme kararını alışından yarım saniye önce gerçekleştiğini keşfettiğini iddia eden sinirbilimci Benjamin Libet’ın çalışmalarına dayandırmaktadır. Yaptıklarımızın önemli kısmının hatta belki çoğunun bilinçli düşünceye dayanmadığı kesinlikle doğrudur. Hatta bu durum bilinçli kontrolün elzem varsayıldığı karar alma için bile doğru olabilir.

Michael Foley: Yıllar yılı bir sonucun karmaşık etkenler dizisinin etkilerini tartmaya yönelik matematiksel teknikleri anlatılan  Karar Teorisiadlı bir ders verdim. Ama meslektaş veya öğrencilerimle hiç paylaşmadığım, batıl zırvalardan ibaret, bir başka fizik kıskançlığı gördüğüm bir kuşku içime peyderpey düştü. Sonunda sırf hiçbir yöneticinin bu teknikleri kullanmadığı değil, karar alma işinin hiç ama hiç rasyonel olmadığı fikrine kaydım. Onayını ise uygulamada karar alma konusunda nadir yaşanan bir deneyimde buldum. Veritabanı teorisi öğretmeni sıfatımla, üniversite için tüm veritabanı eğitiminde ve okulun kendi bilişim sistemlerinde kullanılacak yeni bir Veritabanı Yönetim Sistemi seçmekten sorumlu bir ekibe alınmıştım. Üç büyük veritabanı adayı vardı; ekip halinde üç şirketi de ziyarete gidip uzun sunumlar izledik ve bir sürü soru sorduk. Ama sonunda, hiçbirimiz açıkça itiraf etmesek de, teknik ayrıntılardan hepimize gına geldi ve en çok hoşumuza giden sunuculardan yana oy kullandık. Onların veritabanı pazarda önder konuma yükselirken diğer ikisi yok olup gitti. Yeni teknik harikaydı: Ürün değil, satıcı değerlendiriliyordu.

Karar almada bu duygusal temel, 1990’larda bazı beyin hasarlı hastaların, akıl ve mantık yürütme beceri ve zekâlarında herhangi bir aksaklık olmamasına rağmen heyecan hissedemediklerini keşfeden sinirbilimci Antonio Damasiotarafından kanıtlandı. Duyguların girdabından kurtarılmış bu insanların mantıklı seçenekler analizi temelinde berrak, rasyonel kararlar alabilmeleri gerekiyordu. Ama tam tersi söz konusuydu. En basit kararları bile alamıyorlardı. Olasılıkların artı ve eksilerini hesaplayabiliyorlardı ama duygular olmadan seçim yapamıyorlardı. Kısacası sezgi veya “içte hissetme”, sürecin sadece bir parçası değil, elzem bir özelliğiydi.

Ve eski “Ben böyleyim işte”bahanesini haklı çıkaracak bir şey yoktur. Genetik miras, ailesel etkiler ve kültürel etkenlerin bireşiminden meydana gelen mizacın; tavırları, davranışları ve ruh hallerini kesinlikle teşvik ettiği ve devre dışı bırakılmasının had safhada zor olduğu, kalıcı değişimin söz konusu bile edilemeyeceği doğrudur. Ama mizaç kadar, bir de karakter vardır. Mizaç ne olduğunuz, karakterse ne yaptığınızdır. Mizaç belirlenmiştir ama karakter oluşturulabilirdir. Mizacın buyruklarına karşı çıkmayı seçebiliriz ve belli bir şekilde, yeterince uzun süre farklı hareket edebilirsek yeni davranışlar kendi beyinsel bağlantılarını kuracaklardır. Hamlet’in annesine dediği gibi, “Tabiatı bile değiştirir neredeyse alışkanlık.” Buradaki “neredeyse” sözü, cümleye dehanın elinin değişidir. Shakespeare doğuran mı büyüten mi tartışmasını kavramıştır ve taraf tutmaktan her daim kaçınmıştır.

Sırf tatmin edici zorluğu uğruna… Sırf yaşatacağı cehennem uğruna… Flaubert’in öğüdünü hatırlayalım: “Madem tüm seçenekler saçma, o zaman gelin en asilini seçelim.”

 

Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

PANDOKSİST OLMAK YETER Mİ?


Kültürel şartlandırma yerine bugün evrensel açıklayıcı, evrimci psikolojidir. Teorilerin sorunu da budur zaten. Her Büyük Fikir, dünya egemenliğine hevesli bir megalomanidir.Marksistler her şeyi sınıf, Freudçular çocukluk, feministler­se cinsiyet zemininde yorumlamıştır. Sonunda her yeni bakış açısı, yeni at gözlüklerine dönüşmüştür. Bu üç büyük fikrin de modası geçmiştir ama entelektüel emperyalizmde başa güre­şen yeni adaylar her daim mevcuttur.

Ayrıca eski adayların birçoğu egemenlik için hâlâ mücadele ediyor. Entelektüel emperyalistlerin en ateşlileri dinlerdir. Her din, tanımı icabı, mutlak marka sadakatine hazır olanlara her türlü entelektüel ve ruhani gereksinimleri sağlayan tek mağaza­yı sunan (tek istisnası Budizm’dir) bir Büyük Birleştirici Her Şey Teorisi’dir. Her sorunun açıklanmasına sahip olmak ve önüne hazır çözümler sunulmak ne büyük lükstür!

Bir sisteme teslimiyet son derece çekicidir ve bağımsızlık olasılığı gayet ürkütücü olabilir. Üstelik inananların daha mutlu olduklarına dair kanıtlar da mevcut. Öyleyse neden inanılma­sın? Saçmalığını bilerek inanmak bile mümkün. Kierkegaard’ın ünlü inanç sıçraması, aslında saçmalığa bilinçli bir sıçramaydı.

Ama bu tür sıçramaları yapamayacaklar için ortada fikir­leri seçip karıştırma sorumluluğu durmaktadır. Freud’a göre: “Herkes kendi kurtuluşunun hangi şekilde olabileceğini bul­mak zorundadır.”İngiliz filozof John Armstrong bu yaklaşı­mı “pandoksi” adıyla tanımlamıştır(Yunancadan etkileyici bir terim daha). Yani inancınız sorulduğunda omuz silkerek, “Pandoksistim elbette” (Evrensel/her şeyle eşit seviyede olmak) diyebilmek tatmin edicidir. Ama bu durum neyin seçileceği, seçilenlerin nasıl karıştırılacağı hatta daha kafa bulandırıcısı, elde edilen karışımın gündelik hayata nasıl uygulanacağı sorunlarına fayda etmemektedir.

Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI,
Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?
Özgün ismi: The Age of Absurdity,
trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

BAŞARIYA GİDEN YOL, BAŞARISIZLIKTAN GEÇER


Psikolog Carol Dweck bu hipotezi şudur.

New York’taki yüzlerce okul çocuğuna bir test yaptırıp ardından yarısını zekâları için (“Bunu başardığına göre akıllı olmalısın”) yarısınaysa çabaları için (“Çok çalışmış olmalısın”)överek sınadı.

Övgülerin ardın­dan öğrencilere bu sefer biri aynı seviyede, diğeri daha zor iki başka test arasında seçim olanağı tanıdı. Çabalarından dolayı övgü alanların yüzde 90’ı daha zor testi seçerken, zekâları do­layısıyla övgü alanların da yine neredeyse yüzde 90’ı daha ko­lay seçeneği yeğledi.

Kısacası kısa bir övgü cümlesi muazzam etki yaratmış ve sonuçtan çok çabaya yoğunlaşmanın daha iyi olduğunu bir kez daha göstermişti. Dweck’in vardığı sonuç, zeki grup başarısızlık korkusuna kapılırken çabalayan grubun hatalardan ders almaya teşvik edildiğiydi.

İki gruptan öğrenci­ler kendilerinden daha iyi sonuçlar alanlarla daha kötü alanla­rın kâğıtlarına bakmaya davet edildiklerindeyse zeki gruptaki öğrencilerin hemen hepsi kötü puan alanlarla karşılaştırmaya girerek öz-beğenilerini artırma yoluna giderken, çabalayan öğrencilerin neredeyse tümü kendilerinden yüksek not alan­ların kâğıtlarına bakarak hatalarını görmeyi tercih etti.

İzleyen testlerdeyse çabalayan öğrencilerin başarı oranı yüzde 30 artış gösterirken zeki öğrencilerde yüzde 20 düşüş görüldü. Kısacası başarıya giden yol, başarısızlığa odaklanmaktan geçiyordu.

 Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

SUÇLU YARATMAYI BİLECEKSİN


Savaş ve Barış’ta, tüm savaş sahnelerini unutmama rağmen onca yıldır hâlâ aklımda kalan dehşetli bir bölüm vardır. Borodino çarpışmasının ardından ağırbaşlı gururla çekilen Rus ordusu Moskova’yı Napolyon’a bırakmaktadır ve yol parası denkleştirebilen herkes kenti terk etmektedir. Kandırılıp terk edilmelerine öfkeli bir kalabalık, Vali Kont Rostopçin’in ko­nağı önünde toplanır. Uyanık vali halkın bir günah keçisi aradı­ğını kavrar ve askerlerine, yetkilileri eleştiren broşürler dağıttı­ğı için hapsedilmiş bir genci getirmelerini emreder.

Rostopçin kalabalığa, Bize Moskova’yı kaybettiren” diye haykırır, “işte bu alçak adamdır!”

Ama delikanlı getirildiğinde acınacak durumda olduğu görülür. Perişan halde, bitkindir ve prangalarını sürükle­yerek yürür. Daha beteri, adalet ve şefkat bekler görünmektedir. “Kont hazretleri” der utanarak, “HEPİMİZİ YARGILAYAN BİR TANRI VAR.”

Ama Rostopçin merhamete geleceğine iyice köpürür. “Alın kellesini!”diye bağırır ve komuta subayının sessiz bir baş işareti üzerine muhafızlardan birisi delikanlının kafasına kılıcının ter­sini indiriverir. Gencin çığlığı ve ıstırabı kalabalığın işi bitirmesi­ne yeter. Halk genci öldüresiye tekmelerken Rostopçin konağın arkasından çıkar ve “atları hızlı” arabasıyla kaçar.

Şimdi kendini haklı çıkarmaya geçelim:

Rostopçin başta kendi ödlekliği ve gaddarlığından tiksinmiş ve gencin Tanrıdan bahsetmesiyle ürpermiştir. Ama yavaştan kendisini, yaptıkla­rının sadece hatasız değil, aynı zamanda “kamunun yararına” olduğuna ikna eder. Tek başına, birey olarak elbette farklı dav­ranacaktır ama valiyken makamının onurunu ve makam sahibi­nin yaşamını korumak elzemdir. Çok geçmeden bir taşla iki kuş vurduğu için -ayaklanmayı bastırmak ve bir suçluyu cezalandırmak- kendini kutlayacak ve kırsaldaki arazisine vardığında “sükunetine tamamen kavuşmuş”olacaktır.

Schopenhauer’in vurguladığı gibi: “Taleplerimiz sahip olmakla veya sahip olmak beklentisiyle birlikte derhal artar ve bu hal, daha fazla sahip olma ve daha büyük beklenti kapasitemizi artırır (…) Bir şeye erişmek, o şeyin ne boş olduğunu keşfetmektir.”

“Ancak iş işten geçtikten sonra bilme neye yarar. Hepimizi Yargılayacak Allah Teâlâ Var.”

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI,
Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?
Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

GÜNAYDIN TÜRBÜLANS ÇAĞI?


Fizikçi Werner Heisenberg ölüm döşeğinde Tanrıya sadece tek bir soru soracağını söylemişti: Niye türbülans? Ölen âşıklar da Tanrıya aynı soruyu sormak isteyebilirler: Her şey, nasıl birdenbire tersine, sevgi nefrete, kibarlık gaddarlığa, hoşnut etme arzusu zarar verme arzusuna, sevgilinin yüzüne ebediyen bakma isteği, tiksindirici yüzünü bir daha asla görmeme isteğine dönüşebilmektedir? Evlilikte kavga, tuhaf ve ürkütücü bir oluş, iki tarafı da belli bir süreliğine yerden koparıp savuran ve sonunda tekrar yere, bitkin, tükenmiş ve şaşkın bırakıveren, neydi bu yahu, dedirten ani bir kasırgadır. Ama sürecin dinamiklerini açıklamak imkânsızdır. Hz. Âdem ve Havva’dan bu yana her çift bu deneyimi yaşamıştır ama edebiyatta otantik evlilik patlamasına dair ikna edici tasvir pek azdır. Örneğin Milton, Âdem ile Havva’nın ilk kavgası üzerine, “Böylece karşılıklı suçlamalarla harcadılar verimsiz saatleri / ikisi de hiç suçlamadı kendilerini” diyerek pek çok yazarın yaptığı gibi sorundan sıyrılmayı yeğlemiştir.

Patlayıcı etken sekstir. Cinsellik içeren her türlü ilişki doğası icabı istikrarsızdır. Sorun, ölçüsüz, düzensiz gereksinimin söz konusu gereksinim nesnesi üzerinde hiçbir güç sahibi olunmamasıyla birleşiminden doğar ve sonucu sevginin zıddına, nefrete dönüşmesine yol açan umutsuzluktur. Buradaki nefret, utanç, tiksinme ve çaresizlikle yoğrulan eşsiz çirkinlikte bir nefrettir. Böylece ezici sahip olma dürtüsü birdenbire aynı ezicilikte bir yok etme dürtüsüne dönüşür. Amerikalı bir yargıç, çiftleri boşarken şiddet yönelimli suçluları yargıladığından daha fazla endişe duyduğunu ve birçok yargıcın odasında, evlilik içi öfke kontrolden çıktığında kullanılmak üzere “panik düğmeleri”bulunduğunu söylemiştir.261

Gerilim, cinsellik içeren her türlü ilişkide mevcuttur çünkü hayvansı ve duygusal ihtiyaçlar ıstırap verici ölçüde zorunlu olmakla birlikte hiçbir zaman tam anlaşılmazlar ve kontrol altına alınmazlar. Buna karşın gerilim, ilişkide merkezi rol oynar.

İlişkiyi parçalamakla tehdit eden gerilim, aynı zamanda ilişkiyi canlı tutar. Arkadaşlık, hayatı paylaşmak elzem, bu türde seksse olgunluğun en büyük avuntularından biridir ama cinsellik içeren bir ilişki asla sadece arkadaşlığa kaymaz. Denge ve istikrar çekici gelebilir ama ilişkideki denge ve istikrar, ölümün denge ve istikrarıdır. Tehlike ve risk öğesi her daim var olmalıdır. Her sevgili, şeytani sevgili olabilmek durumundadır.

Yalnız şeytanlar çabuk sıkılırlar. Bir ilişki sorun yaşamaya başladığında ilk kurban cinsellik olur. Bu durum genelde ilk işarettir. Yani seks, kömür madenine sokulan kanaryadır. Ötüyorsa her şey yolunda, ölürse, atmosfer zehirli demektir.

Tartışmalı meselelerde her iki taraftan da söylenecek çok şey bulunduğunu mırıldanırız. Siyasi çatışmalarda, “şu taraf diğeri kadar kötü”, siyasetçiler hakkındaysa “bu da öteki kadar kötü”deriz. Felakete yol açması kaçınılmaz aptalca kararlar alındığını görür ama alanlara bir şey demez, kendi kendimizeyse, “karışmaya hakkım yok”, “öğüdüm reddedilecektir”, “sadece bölünmeye yol açarım” ve “zaten ben ne biliyorum?” deyiveririz.

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

NİETZSCHE’DEN


“BEN”İ AŞMAK

Nietzsche de heyecanla yepyeni bellediği ama esasen binlerce yıllık benzer fikirlere ulaşmıştır. Onu da bir bilinçdışı itici güç tanımlamış, “Ben”adını vermişti. “Beniniz, Egonuza ve mağrur çabalarına güler. Kendi çözümlerini üretmeyenler başkalarınınkileri kullanmak zorunda kalırlar. Nietzsche’nin uyardığı gibi: “Kendine boyun eğmeyen buyruk altına girecektir.” Ben ‘Bu zihin jimnastikleri nedir ki benim için?’ der. “Ancak hedefime ulaşmada dolambaçlı yollar işte. Egonun baş kemanıyım ben ve tüm fikirlerinin sebebi benim.”   Ve bu sinsi “Ben” rakiplerin en inatçı ve tehlikelisidir: “Ama bizzat sizin benliğiniz daima karşılaşabileceğiniz en tehlikeli düşmandır; benliğiniz ormanlarda ve mağaralarda size pusu kurar.” 

Nietzsche durumdan en iyi şekilde faydalanma dürtüsünün tüm canlıların özünde yattığını da sezmişti. “Nerede canlı bir yaratığa rastlasam, orada güç istenci buluyorum.”   İnsani organizmanın bitmek tükenmek bilmez çabasınaysa “Kendini-Aşma”tanımını uygun görmüştü. “Yaşam bana açtı bu sırrı: ‘İyi bak, dedi, “ben kendisini sürekli aşması gerekenim Ve benin beni aşma sürtüşmesi yaşamı tatmin edici kılmaya yetecek ısıyı üretecekti. Nietzsche zorluğa tipik tumturaklılığıyla kucak açacaktı: “Beni öldürmeyen, beni güçlendirir.”  

Kendini haklı çıkarmada hiçbir zihinsel eylem zor değildir ve anı çarpıtmak, numaraların en kolaylarındandır.Tüm diktatörlerin gayet iyi kavradığı üzere, geleceği değiştirmek isteyen önce geçmişi değiştirmek zorundadır.Dolayısıyla gelecekle baş etme becerisi, geçmişte baş edilmiş sorunların abartılması yoluyla teşvik edilir.Ebeveynleri kötü muamele veya ilgisizlikle suçlamanın insanlar arasında çok tutulması buradan gelir. Bu yöntem sadece çocuğun/insanın daha becerikli görünmesini sağlamakla kalmaz, her türlü kusura bahane yaratılması için de uygun bir yoldur. Kendi geçmişimizin yaramazlıkları da gereğince bastırılır elbette. Nietzsche bu durumu kavramıştı: “Belleğim, ‘Şunu yaptım ben der. Gururum, ‘Öyle bir şey yapmış olamam ben der ve ödün vermez. Sonunda bellek boyun eğer.”  

BERABER YÜRÜDÜK BİZ BU YOLLARDA

Aşka/hıza/dönüşüme gelmenin filozofu Nietzsche bir yürüme delisiydi. Can düşmanı Hz. İsa da… Hz. İsa’yı durağan gösterenler sadece dinsel tasvirlerdir. Leonardo da Vinci, Son Yemek’te İsa’yı otururken resmetmiştir ama iyi bir öğretmen asla oturmaz. Hz. İsa bir cümlesinde teskin edici, bir sonrakinde esin verici sözler sarf ederek, bağırıp çağırarak dolanıyor olmalıydı. Tepedeki Vaaz’ını resmeden çoğu eserde de İsa geleneksel durağan ve kolları açık teslim olmuş pozunda gösterilir. Oysa Pasolini’nin filmi The Gospel According to St. Matthew’da [Aziz Matta’ya Göre İncil] (1964) İsa tepede, peşinde zihnen ve manen yetişmekte zorlanan havarileriyle, taptaze fikirlerini savurup hızlı adımlarla hareket eder. Tepedeki Vaaz değil, Yürüyen Vaazdır verdiği…

Nietzsche sıklıkla günde altı ila sekiz saatlik yürüyüşler yapardı ve en müthiş içgörülerinden bazılarına bu yürüyüşlerde erişmişti. Ayrıca dansa da saplantısı vardı: “Sadece dans etmesini bilen bir Tanrıya inanabilirim.”    Hareketli dansları becerememesinden de pişmanlık duyuyordu: “En yüce mesellerin nasıl sadece dansla anlatılabileceğini biliyorum ve en büyük meselim bacaklarımda, anlatılamadan kaldı.”Nietzsche kendisini, en eski ayinlerin baş tanrısal varlığı, Baküs, Pan, Faunus, Osiris ve Şiva gibi farklı adlarla tapınılmış, coşkunun boynuzlu Tanrısı ve dansın Özgün Efendisi Dionysos’un son müridi diye tarif ederdi.

 

“ZEST”DEN “KOAN”A

Nietzsche’de hedef öğrenmek değil, yükselmek ve yüksekte kalmaktır. Yani başlığını kendisinin değil, ölümünden sonra editörlerin koyduğu kitabı Güç İstenci aslında kişisel bir esriklik biçimiydi: “Mutluluğun ilk etkisi güç hissidir”    Anahtar söyleme, güç hissine dikkat edin lütfen. Nietzsche’nin eserlerinde şu ana dek bu deyişe dokuz defa rastladım ama hiç güç kullanımı veya güç kullanarak yönetmeden bahsettiğini görmedim. Nietzsche, dünyevi üstünlük, egemenlik arayanlardan nefret ediyordu:

“Hepsi taht peşindedir: Deliliktir bu. Bir tahta oturmak mutluluk sanki!”    Başkalarının üzerinde güç kazanmaya uğraşanlardan tiksinir ve kendi üzerlerinde güç kazanmaya çabalayan aziz ve münzevilere hayranlık duyardı. Nietzsche’nin aradığı saf aşkınlıktı.

Hatasıysa geçici bir durumu kalıcı kılmaya çabalamasıydı. Yoğun mutluluk yüzünden değilse, yoğun mutluluğun içinde aklını kaçırdı. Belki öldü diye kenara atılmasına kızan Tanrı, bu sözde üst-insana esas kimin daha canlı espri anlayışına sahip olduğunu göstermeye karar vermiş ve tüm hayatını merhameti aşağılayarak geçirmiş Nietzsche’nin sokakta arabacı tarafından kırbaçlanmış, ölen bir ata gözyaşları içinde sarılmasını sağlamıştır.

Hatırlanacak bir diğer husussa Nietzsche’nin sıklıkla numara çektiği,sırf şok edebilmek uğruna türlü kabalıklar, rezillikler yaptığıdır. Marquis de Sade’dan William Burroughs’a kadar şok etmenin standart yöntemi, gaddarlığı methetmek olagelmiştir. Oysa gerçekten gaddar olan bir kimse böylesi açık bir itirafta bulunmaz. İnsan, olduğu şeyin rolünü yapmak durumunda değildir. Nietzsche’nin ilham vermekle suçlandığı Naziler hiçbir zaman gaddarlıklarıyla övünmemiş hatta insanlığa iyilik ettiklerini iddia etmişlerdir. Ama numara çekmenin tehlikesi, safdiller tarafından ciddiye alınmak, gerçekten öyle davranıyor veya söylüyor sanılmaktır. Nietzsche de bu yanlış anlaşılmayı öngörmüştü: “İyilik coşkusu, kötülük diye görülebilir.”   

Nietzsche, çömezlerini kovanlarla, paradoks kombinasyonlarıyla, mantıksızlıkla şaşırtarak ve şok ederek (mesela “Buda’yla karşılaşırsanız öldürün”) dikkate yönelten, dürten Zen üstatları gibidir. Bu dürtüşler bazen, Toku-san’ın, öğrencilerimi anında ayıltmak için kullanmaktan pek hoşlanacağım koanındaki [öğrenciye sorulan paradoksal soru (Zen Budizm’i)] gibi sadece zihinsel değil, bedenseldirler: “Diyecek bir şeyiniz varsa otuz değnek, yoksa gene otuz değnek.”   

 Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

ÜÇÜNCÜ CİNSİYET


Bugün seksin bedensel iştahtan ve bedenin doğal döngüsüyle kabiliyetlerinden gittikçe uzaklaşmasıdır. Cinsel kimlik bile belirsizleşti ve akışkanlaştı. Heteroseksüel mi, eşcinsel mi yoksa ikisi birden mi olduğundan tümüyle emin insan sayısı azalıyor.Bir başka kimlikte eksik tatmini bulma düşüncesi her daim insanın tepesinde dolanıyor ve fiziksel kimlikle ihtiyaçlardan uzaklaşan seks, fanteziyle desteklenen kavramların ve pornografiyle beslenen imajın güdümünde gittikçe beyinselleşiyor. Fanteziyse yenilikler ve sınırların çiğnenmesinin güdümünde. Anal seks -anüs, yeni vajinaya dönüştü- ve BDSM’nin sınırları ortadan kaldıran heyecanına merak buradan geliyor. Özgürleşme çağının gittikçe bağlanmaya yönelmesi hem gülünç hem de muhtemelen önemlidir.

[BDSM Bağlama (Bondage) ve Disiplin (Discipline) [B/D]; Tahakküm (Dominance) ve Teslimiyet (Submission) [D/S]; Sadizm ve Mazoşizm [S/M] kavramlarının baş harflerinin bir araya gelişiyle oluşmuş ve bu eylemleri içeren cinsel ilişki türünü belirten kısaltma,]

SEVGİLİ ROBOTUM

Engin görüş sahipleri çoktan bu soruna eğilmiş durumdalar. Yapay zekâ araştırmacısı David Levy’nin 21. yüzyıl ortasına yönelik vaadine bakın: “Robotlarla sevişmek insanlarla sevişmek kadar normal sayılırken, robotlar dünyadaki tüm seks el kitaplarındaki kombinasyonların toplamından fazlası bulunduğunu öğreteceklerinden insanlar arasında yaygın uygulanan cinsel eylemler ve sevişme pozisyonlarının sayısı artacak.”

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

 

SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?


FERİSİLER, TIPKI YOKSULLAR GİBİ HEP VAR OLACAKLARDIR.
KAPİTALİZMİN YANILSAMASI
[Yanlış algılama ve duyu yanılması]

SORUN YALNIZ BENDE Mİ?

PANDOKSİST OLMAK YETER Mİ?

BAŞARIYA GİDEN YOL, BAŞARISIZLIKTAN GEÇER

SUÇLU YARATMAYI BİLECEKSİN

“BEN”İ AŞMAK

BERABER YÜRÜDÜK BİZ BU YOLLARDA

“ZEST”DEN “KOAN”A

ÜÇÜNCÜ CİNSİYET

SEVGİLİ ROBOTUM

GÜNAYDIN TÜRBÜLANS ÇAĞI?

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI,
Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?
Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

NASİHAT


Yine Sultan Veled hazretlerinden nakledilmiştir ki:

Bir gün Pervâne, Mevlânâ hazretlerinden kendisine nasihat vermesi için ricada bulundu. Hz. Mevlânâ bir zaman düşündükten sonra mübarek başını kaldırıp:

“Emîr Muineddin, Kur’anı ezberlediğini duydum,” dedi. O da: “Evet!” diye cevap verdi. Hz. Mevlânâ:

“Ayrıca hadîsler hakkındaki Câmi’ül Usûl’ü de Şeyh Sadreddin hazretlerinden dinlediğini duydum,”

buyurdu. Pervâne yine: “Evet!” dedi. Bunun üzerine Hz. Mevlânâ:

“Mademki, Tanrı ve onun elçisinin sözlerini okuduğun, gerektiği gibi bahsettiğin ve bildiğin halde o sözlerden nasihat alamıyorsan ve hiç bir âyet ve hadîsin muktezasınca amel edemiyorsan, benim nasihatimi nasıl dinler ve ona nasıl uyarsın?”

dedi. Pervâne ağlayarak kalkıp gitti. Ondan sonra iyi amel işleme, adalet ve ihsan ile meşgul oldu, hayratta bulundu ve böylece dünyada bir tane oldu. Mevlânâ, semâ’a başlamağı emretti.

((Menakıb-ül Arifîn, Eflâkî, c.1, 82.Menkabe)) 

CE QUE MES YEUX ONT VU/ Sıfır Noktası (2007)


Yönetmen: Laurent de Bartillat              

Ülke: Fransa

Tür:Dram, Gizem, Gerilim

Vizyon Tarihi: 21 Ekim 2007 (İtalya)

Süre: 88 dakika

Dil: Fransızca

Müzik: David Moreau  

Nam-ı Diğer: The Vanishing Point | What My Eyes Have Seen

Oyuncular Sylvie Testud, Jean-Pierre Marielle, James Thiérrée, Agathe Dronne, Christiane Millet

……

Sylvie Testud                … Lucie Audibert

Jean-Pierre Marielle    …  Jean Dussart     

 James Thiérrée            … Vincent

Özet

Lucie Audibert, sanat tarihi öğrencisidir, Watteau’da araştırmacı olarak çalışır. O ikna olduğu gizli bir anlamda kimsenin pek az resmini bulabilir, deşifre edebilir. Profesör Jean Dussart belirsiz nedenlerle onu önce bu araştırmadan vazgeçirmeye çalışır. Lucie, bu girişimlerine rağmen Watteu çözmeye çalışır. Tablolarda, bir dizi gizli bir mesaj keşfeder. Lucie saklı gerçeklerin olduğuna inanır.  Herkes pes etse de o pes etmeyerek sırrı çözmeye çalışacaktır.

Profesör Jean Dussart, Lucie Audibert’in vazgeçmediğini anlayınca yardım etmeye karar verir. Fakat o da sonunda yardımdan vazgeçer. Bu arada Lucie’yi seven Vincent’in duruşu ve aşkıyla, sevginin cinsellikten soyutlanmış yüceliğini görmeniz için filmi görmenizi tavsiye ederiz.

Film, sıfır noktasına varıp zoru başarmayı, her şeyde gerçeği görmenin gerektiğini ve görünen resmin altındaki gizlenmiş resmi görmenin gerektiğine ve var olduğuna inanmamız yanında, hayat gerçeğinin sıfır noktasında başladığını anlatmaya çalışıyor.

Yine filmde kendi tarihimizin bizden nasıl uzaklaştığını/uzaklaştırıldığını görmenin acısını duyuyoruz. Öyle ki talan edilmiş tarihî mekânların, bir de bu hususun üç medeniyet görmüş İstanbul için ne manaya geldiğini anlayınca, eğer bir haykırış sesi duyarsanız bilin ki,  o eski İstanbul’un size bir ağıtıdır. Bu haykırış yapılaşma adına sürdürülen ihaneti gözler önümüze seriyor. Bu ahval milletimiz açısından tarihin gerisinde mi ilerisinde mi olduğumuz paradoksunu meydana çıkarıyor. Eğer birde bunu anlamaya çalışıyorsanız, kimlere kızılır ve kızılmaz seçiminde karar vermekte “ne denir?”, demekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu meyanda Müslüman memleketlerdeki tarihin yok edilişi, sanki geçmişe bir düşmanlık gibi zuhur edişinin arkasındaki vahim tablo için ne söylenir. Günümüzde Mekke’nin ve Beytullâh’ın başına gelenler hakkında,  hep şeytan mı suçlu olacak?

Hayır, geçmişinden kaçan ve iğrenen bir nesiller oluşumuzda kültürümüz mü, dinimiz mi suçlu olacak?

Bu böyle olmayacaktı. Fakat..

Ne o, ne bu?

Demek artık çözüm üretmiyor.

İstanbul’u sevenlere Mücella Yapıcı, Yahya Kemal Beyatlı, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, Ümit Yaşar Oğuzcan, Abdulhak Hamit, Cahit Külebi, Atilla İlhan, Nazım Hikmet Ran’lara ve şua an adını sayamadığımız binlerce vatansevere selam olsun.

AZİZ İSTANBUL

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Yahya Kemal Beyatlı

http://www.antoloji.com/istanbul/siirleri/

http://www.nazlim.net/siir-siiri/istanbul-siirleri.html

Filmden

Watteau'nun son eseri  “Gersaint'in Alâmeti”Lucie Audibert:

Watteau’nun son eseri  “Gersaint’in Alâmeti”

 1709 ile 1712 yılları arasında elimizde Watteau ile ilgili pek bilgi yok. Watteau 27 yaşında, tanınan, neredeyse ünlü olmuş fakat garip, dengesiz… Şahsi bilgi vermeyin lütfen. Direkt olarak konuya girin. Bu süre boyunca, yaşamdan eskizler çizmiştir. Bu kadının sırtını sıklıkla görürüz. Bu kadın, birçok eserinde ona ilham kaynağı olmuştur. Kadının kim olduğu bilinmiyor. Belki bir komedyen, bir hizmetçi… Bilemiyoruz. Watteau, kadının eskizini Fransız Devlet Tiyatrosu balkonundan çizmiş sonra da çizimini bahçelere ya da ormanlara taşımıştır.

Prof: Jean Dussart-Peki ya Caylus?

 – Pardon?

 – Caylus hakkında ne diyeceksiniz?

 Caylus mü?

 Caylus Watteau’nun, Paris’te mankeninin ona poz verdiği birkaç stüdyosu olduğuna inanıyordu.

-Caylus şerefsizin tekidir! Devam edebilir miyim?

 Evet, diğer öğelerinizi sunun. Bazı resimlerinde, misal bu resim ufuk noktası, kadın üzerinde birleşir.

kadın ufuk cizgisiHer şey onun etrafına inşa edilmiştir. Bu, o kadın olabilir. Jüpiter ve Antiope. Watteau için alışılmadık bir tuval… Açık şekilde erotik bir eserdir. Tuvalin yakılmasını istemişti. Yok edilmesini isteyecek kadar canını sıkan şey neydi?

 -Eğer doğru anladıysam Watteau’nun bir sapık olduğunu söylüyorsunuz. Görkemli ressamlığın bir nevi Hannibal Lecter’ı… Beni, yoldan geçen birinin resmini kullanmaktan alıkoyan nedir?

 Watteau sokaktaki herhangi birini çiziktirebilir sonra da istediği gibi yeniden şekillendirebilirdi. Bunu teyit etmenin tek yolu da eskiz defterlerine bakmaktır ki onların da yüzde 90’ı kayıptır. Göstereceğiniz başka özgün öğeleriniz var mı?

 Yoktur.

**

Prof: Jean Dussart

Ne görüyorsun?

Lucie Audibert:

 Louvre Müzesi’ndeki “Gilles”. Daha basitçe söylemek gerekirse?

 Aktör Pierre La Thorilliere olma düşüncesindedir. Hayır. Ne görüyorsun?

 Daha sade ol. Bana doğru bakan bir pantomimci görüyorum. Başka?

 Sanki bir pantomimci gibi giyinmişe benziyor. Sana bunu söyleten nedir?

 Gözleri… Başka?

 Elleri… Ve?

 O göz. Hangi göz?

 Eşeğin gözü. Ona da kostüm giydirilmiş. Bir eşek kostümü. Peki neden?

 Çünkü gözün bakışı çok…

Çok ne?

 Çok insancıl. İnsancıl. Yavaş yavaş ulaşıyoruz. Neden bu kadar üzgün?

 Sen söyle. Onu kimse dinlemiyor. Tek başına. Yalnızca bizi gören göz kime aittir Lucie?

 Ressamın gözüdür. Eşek her şeyi görüyor ama kendisini gören yok.

ressam göz**

Watteau’nun eserlerindeki kadınlar. Elindeki en iyi 18. yüzyıl adamı o şüphesiz. Pascaline rolünde Alice Mangeot. Suzanne Dornon: Lucienne. Charlotte Desmares: Başı kuş tüylü kadın. Charlotte Desmares büyüleyici idol olmuş bir oyuncu, Parisli bir güzeldir. Kopenhag’da dünyaya gelmiş olup, vaftiz babası Danimarka Kralı’dır. Başı kuş tüylü kadının Charlotte Desmares olduğunu düşünüyorum. Bu kostüm, Dancourt’un eseri olan “3 Kuzen” oyununda giydiğinin aynısı. Aynı kostümü “Cythera Adası” adlı eserde de görürüz.

-Görmeye başlamıştın ama tekrar kör oldun.

-Watteau, Tiyatro Sahnesi -Jean Dussart anısına… Kasım 1982 O kitap 25 yıllıktır. Senin için çıkardım. Sende kalabilir.

Şunları ellerine geçir ve eskizi al. Bunlar defter dikişi izleri. Üzerinden 50 yıl geçtikten sonra kıymete binen mankenlerini çizdiği eskiz defterinden. Bunlar, Watteau’nun Charlotte’u tiyatroda resmettiğinin ve ona aşık olduğunun kanıtları olabilirdi. Bunları aramak için Avrupa’yı baştanbaşa dolaştım. Kendi paramı yatırdım. Borç para aldım… Sonuç sıfır… O kadını aklından çıkar gitsin.

**

Neyin var?

 Hasta mısın?

 Hayır, geç saatte uyudum yalnızca. Seninle konuşmam gerekiyor. Şimdi mi?

 Neden bana haber vermedin?

 Seni haftalardır görmüyorum. Bazı sorunlarım vardı. Buyur. Ne istiyorsun?

 Senin için endişelendim. Durumumun nasıl olduğunu görmeye mi geldin?

 Çok küstah birisiniz Audibert Hanım. Küstahsınız.

Acaba bir şey bulmuş muyum diye gelmişsin. Çünkü sen başarısız olmuştun! Ben başarısız olmadım!

Bu araştırmam yüzünden eşimi kaybettim. Kendine başka birini buldu. Beni beklemekten yorulmuştu. Kısa süre sonra bir kazada hayatını kaybetti. Araştırmaya devam etme.

**

Ne düşünüyorsun?

 Rahatsız edici, değil mi?

 Ne sonuca vardınız?

 Bu bir Watteau. Orijinal. Nereden anladınız?

 Watteau, Charlotte Desmares’e aşıktı. Stüdyosu, tiyatronun soyunma odasına bakıyordu. Ona iltifat etmek için sahnede resmetmeye başladı. Acı bir sonla bitmiş olmalı. Resimlerini yakmayı düşünmüş olabilir. Resimlerin üzerini kabaca boyayarak sahte isimle imzaladı. Openor. Charlotte’un yüzü kayboldu. Eskiz defterleri, aşkının izleri ile birlikte yok oldu. Charlotte, saklı bayana dönüştü. Openor’un Montmorency’de yaşamadığını fark ettim. Watteau bu isimle imza attı… Crozat’nın kemer altının kazındığını gördü. Yazıta ait referans notlarınızın arasında. Yazıt hâlâ yerinde aşkla zapt edilmiş bir aslanın altında.

***

Antoine Watteau (1684-1721)

Mübalağa edilmiş Barok formlarını daha hafif, zarif, ince ve zenginleşmiş olarak kullananların başında ‘Fétes galantes’ in yaratıcısı olan Antoine Watteau gelir. Valenciennes’de bir marangoz ve kiremitçinin oğlu olan Watteau, babasının mesleği yerine ressamlığı seçmiş; önce aynı şehirde bulunan basit bir ressamın yanında resim öğrenimi görmüş; fakat bir müddet sonra, bu öğrenimin son derece yetersiz olduğunu farkedip 1702 de Paris’e kaçmış ve dini resimlerin sayısız kopyalarını yapan Pont-Notre-Dame’da iş bulmuştur. Bu çalışmaları sırasında pek az da olsa tabiattan resim yapma fırsatını bulabiliyordu.

Sayısız ressamın üslubunu izlediği Watteau, büyük bir ihtimalle, bu ağır çalışma yıllarında verem olmuştur. Belki huzursuz tabiatının gelişmesinde ve erken ölümünde verem oluşunun etkisi de büyüktür. 1704 de Claude Gillot’ya rastladı, ve aralarında, daha sonraları, onun hayatında büyük rol oynayacak olan bir dostluk başladı. Gillot teatral sahneler ressamı idi; Watteau ondan çok şey öğrendi. Büyük dostlukları Watteau’nun başarısının ustasınınkini gölgelemeye başlaması ile bozuldu, ayrıldılar. Gillot resmi bıraktı ve kendini sadece gravüre verdi. 1707 de Watteau, Luxembourg Sarayı’nda idare memuru olan dekoratör ressam Claude Audran ile birlikte çalışmaya başladı. Audran’la bu ilişkisi ona Luxembourg Sarayı’na girip çıkma ve oradaki Rubens’in eserlerini inceleme imkanını kazandırmıştır. Sarayın güzel bahçesinde dolaşan, sohbet eden zarif insanları görmek, incelemek ona çok şey kazandırdı. Bunların süratle desenlerini çizerek defterlerini doldurdu ve daha sonra bunları yağlıboya resimlerinde istediği gibi kullandı. Bir yarışmada ikincilik kazandıktan sonra memleketini ziyaret etti ve kısa ziyareti sırasında Flaman üslubunda askeri konulu bazı resimler yaptı. Tekrar Paris’e döndükten sonra, 1712 de Akademi üyeliğine davet edildi. Buraya bir diploma eseri takdim etmesi gerekiyordu fakat bunu 1717 ye kadar ihmal etti. Cythera’ya Bir Ziyaret (1717, Louvre, Paris) adlı tablosunu Akademiye takdim edince, tam üye olarak kabul edildi.

Cythera, aşık çiftlerin hedefi olan hayali bir aşk adasıdır. Burada aşık çiftler aşk oyununun çeşitli safhalarında gösterilmişlerdir. Mahçup tereddütten mes’ud birleşmeye kadar gençler tamamen hayali ve nefis bir manzara içinde tasvir edilmişlerdir. Pahalı, süslü, güzel ve gösterişli elbiseleri onların saray mensubu olduklarını değil, içinde bulundukları tamamen güzellik ve taşan mutluluklarından oluşmuş dünyalarını ve düşüncelerini ifade etmektedir. Kazandığı başarılar Watteau’yu hiçbir zaman mutlu etmemiştir. Halbuki Watteau, yeni bir üslup getirip de Akademik şeref kazanan ilk sanatkârdır ve ona o zamana kadar mevcut olmayan bir ünvan, «‘ Fétes galantes’ ressamı» resmi ünvan olarak verilmişti. Fakat mutsuzluğu, güç tabiatı ve zor bir insan oluşu resimlerine hiç ama hiç aksetmemiştir.

Akademi’de onun eserlerinin üslubunun tesbiti, tarifi ve sınıflandırılmasında haklı olarak güçlük çekilmiştir. Çünkü onun üslubu o zamana kadar alışılmamış bir tarzda idi. O devir resimlerini dolduran büyük tanrı figürleri Watteau’nun eserlerinde ortadan kaybolmuşlardır. O, resmin manâsını açıklamak için Yunan ve Roma mitolojisinden figürler, karakterler kullanma fikrini tamamen ortadan kaldırmıştır. Eğer resimlerine bazen Venüs, satir, girmişse bunlar heykel veya büstler halindedir. Onun resimleri gerçeği cennete götüren bir dünyayı dile getirir. Her zaman resimleri açık havada, güzel bahçelerde, ormanlarda geçer. Zarif insanlar ağaçların altında, çimenlerin üzerinde buluşup konuşurlar, toplanırlar, oynarlar. Watteau, o devrin geometrik düzenli Fransız bahçelerini değil kendi kafasında yarattığı bahçeleri, ormanları, çayırları tasvir etmiştir, ve bu güzel yerlerde eserlerinde ele aldığı figürler sanki onlar için hiçbir ızdırap, sıkıntı, yoksulluk, ihtiyarlık, hastalık veya hiçbir çeşit üzüntü yokmuşçasına hayatın bir cennet gibi görünümünü sahnelemektedirler. Bunlarda aşk, Rubens’in fırtınalı ihtiras şeklindeki aşkı değil sanki insandan tabiata bir titreşim gibi geçen aşktır. Watteau’nun çok sevdiği konulardan biri de tiyatrodur. Arkadaşı Gillot’ya borçlu olduğu bilgisine dayanarak İtalyan ve Fransız komedilerinden figürleri tekrar tekrar çizmiştir. Bunlarda hayali ve geçiciliğin hissedildiği bir melankoli vardır.

http://en.wikipedia.org/wiki/Antoine_Watteau

http://www.tarihnotlari.com/jean-antoine-watteau/

REKLAMIN İYİSİ, KÖTÜSÜ MÜ?


05 Mart 2014  ‘KOD Adı: Olympus’ filminin reklamlarında, Beyaz Saray saldırıya uğruyor

Gerard Butler ve Morgan Freeman gibi isimlerin rol aldığı Olympus Has Fallen/ Kod Adı: Olympus, Beyaz Saray’a düzenlenen bir saldırıyı işliyor. Filmin TV ekranlarında yayınlanan reklamları ise infiale yol açtı. Reklamda, Beyaz Saray’da patlamalar olurken “Bu Bir Test Değildir” yazısı beliriyor. Reklamı gerçek sanan pek çok izleyici, TV kanalları hakkında şikâyette bulundu. ABD Federal İletişim Komisyonu, “izleyiciyi yanlış yönlendirdiği için” reklamlardan dolayı üç medya devine 2 milyon dolar ceza kesti.

OBAMA, KENNEDY GİBİ SUİKASTE KURBAN GİDEBİLİR Mİ!

 “ABD seçimlerinin kaybedenleri ve sonucun Türkiye’ye etkisinin konuşulduğu bir programda Aytunç Altındal’ın çarpıcı öngörüleri damgasını vurdu. Romney’in seçimin tek kaybedeni olmadığını dile getiren Altındal, Yahudi Lobisi, WASP, silah endüstrisi ve Ermeni Lobisi’nin de kaybettiğini ifade etti. Obama’dan sonraki başkanın Hilary Clinton olacağını öne süren Altındal, Obama’nın da Kenedy gibi bir suikasta kurban gidebileceği iddiasını ortaya attı.”

***

THE SECRET AGENT [Casus / Gizli Ajan]

The Secret Agent, Joseph Conrad‘in bir romanıdır. Roman özgün dilinde ilk kez 1907 yılında basılmıştır ve 1886 yılında Londra‘da geçmektedir, kitabın kahramanı Bay Verloc’un yaşamını ve casus olarak işini anlatmaktadır. Roman temel olarak anarşi ve terör kavramı üzerinde kurgulanmıştır. Türkçe‘ye Casus ve Gizli Ajan olarak çevrilmiştir.

11 Eylül’den yaklaşık yüz yıl önce 11 eylül’ü konu edinmiş roman. Şimdi ABD’den/ABD’ye ve ABD içinde seyahat eden herkes bu kitapta sözü edilen uluslararası baskı yasalarının benzeri tsa (transportation security administration) kurallarına tıpış tıpış uymaktadır. 11 Eylül bir sahte bayrak eylemi miydi; bilemiyoruz ama bu tartışma yüz yıllıktır.

11 Eylül saldırılarından sonra Amerikan medyasının atıf yaptığı kitapların başında gelen Gizli Ajan, terörizm konusunda yazılan ilk romanlardan biri ve bir başyapıt olarak anılmakta. Joseph Conrad’ın Greenwich Gözlemevi’ndeki gerçek bir bombalama eyleminden esinlenerek yazdığı bu roman, politik şiddetin anlamsız doğasını sergilemekte. Gizli Ajan, bir casusluk ve politik şiddet romanı olarak tanımlansa da, aynı zamanda insan psikolojisine dair derinlikli, sarsıcı gözlemleri ve çözümlemeleriyle, ortaya koyduğu unutulmaz karakterlerle, Conrad’ın yirminci yüzyılın ilk büyük yazarı olarak tanınmasını sağlamıştır. Bundan yaklaşık yüz yıl önce ilk yayımlandığında karanlık doğası nedeniyle sansasyon yaratan bu kitap, bugün hala tüm dünyada ilgiyle okunmaktadır. Gizli Ajan’da masum insanların ölümüyle sonuçlanan böylesine “anlaşılmaz” eylemlerde bulunanların zihinlerinde neler olup bittiğini açığa çıkaran Conrad, terörizmin günümüzdeki “açıklanamaz” yıkıcılığına ilişkin öngörüleri nedeniyle edebiyatın Nostradamus’u olarak adlandırılmaktadır.

Önsöz

Joseph Conrad, önsözünde bu romanı nasıl kurguladığını ayrıntılı bir şekilde açıklama gereği duymuştur. Bu açıklamayı yapmasının nedeni, yazarın romanın olumsuz eleştiriler alacağını düşünmesidir. Romanın çıkış noktası, yazarın bir arkadaşı ile sohbeti sırasında arkadaşının sözünü ettiği Greenwich Gözlemevi bombalanmasıdır. Yazarın arkadaşı, bombayı atan kişinin yarım akıllı birisi olduğunu ve kızkardeşininin bu olaydan sonra intihar ettiğini söylemiştir. Bu anekdot kitabın temel izleğini oluşturur. Daha sonra yazarın eline 1880’lerin sonunda Londra’da dinamitli eylemler yapıldığı sırada görev yapmış bir Emniyet Müdürünün yazdığı anı kitabı geçer. Daha sonra yazarın aklında, önce romanın geri planı olan karanlık ve kalabalık bir şehir, sonra da karakterlerin hatları belirir ve şekillenir.

Kurgu Özeti

Roman, 1886 yılı Londra’sında geçmektedir, roman Bay Verloc’un casus olarak yaşamı ve çevresinde gelişenlerle ilgilidir. Verloc Londra’nın karanlık ve arka bir sokağında yazarın deyimiyle, kuşkulu malların – pornografik yayınların- satıldığı, vitrininde göstermelik ıvır zıvır bulunan bir dükkân işletmektedir. Verloc, eşi Winnie, zihinsel özürlü kayınbiraderi Stevie ve kayınvalidesi ile birlikte yaşamaktadır. Winnie Verloc kardeşine marazi bir şekilde bağlıdır ve Stevie’nin iyiliği hem Winnie hem de annesi için temel yaşam kaygısıdır. Verloc’un arkadaş çevresi anarşiye inanan kişilerden oluşmaktadır, bu grupta şartlı tahliye havarisi Michaelis, Karl Yundt, Yoldaş Ossipon, ve “Profesör” bulunmaktadır. Bu grup İşçi Sınıfının Geleceği (İSG) adı altında anarşist kitapçıklar yayınlamaktadır.

Birinci bölümde, Verloc’un evi ve dükkânı betimlenir, gene bu bölümde Verloc’un aile üyeleri tanıtılmaktadır. Verloc’un ev düzeni ve yaşamı hakkındaki bu girişten sonra, Verloc bir büyükelçiğe çağrılır. Burada Verloc, Birinci Katip Vladimir tarafından karşılanır, Vladimir Verloc’u bir casus olarak ne kadar da işe yaramaz olduğu konusunda azarlar. Vladimir uluslararası baskı yasalarının İngiltere tarafından daha kolay kabul edilmesi için Verloc’tan bir terör eylemi istemektedir. Bu eylemin ise sırf yakıp yıkmaya yönelik amaçsız olması ve insanların kutsal bir şey saydığı bilime yönelik olmasını bu nedenle de Greenwich Gözlemevine yapılmasını ister. Daha sonra Verloc evinde anarşist arkadaşlarını ağırlar, evde geçen konuşmalar düzenin adaletsizliği ve anarşi üzerinedir, bu konuşmaları duyan Stevie aşırı derecede etkilenir.

Yoldaş Ossipon daha sonra “Profesör” ile buluşur, Yoldaş Ossipon Greenwich bombalama eylemini duymuş ve bir kişinin patlamada parçalandığını öğrenmiştir, bu bilgiyi Profesöre doğrulatmak ister. Profesör, her zaman cebinde patlayıcı ile dolaşan yıkımla yeni bir düzen kurma peşinde olan birisidir. Profesör patlayıcıyı Verloc’a verdiğini söyler. Profesör daha sonra Başmüfettiş Heat ile karşılaşır, Heat, Profesöre kendisinin şüpheli olmadığını ancak izlendiğini söyler, Profesör de kendisini yakalamaya kalkışırlarsa cebindeki bombayı patlatmakla tehdit eder.

Başmüfettiş, amiri olan Müdür Yardımcısı ile konuşur, Başmüfettiş, Profesör’den çekincesi bulunması ve onu kendi belirleyeceği başka şartlar içerisinde yakalamayı istemesi nedeniyle Müdür Yardımcısına şüpheli olarak Michealis’i işaret eder, ancak Müdür Yardımcısı bundan hoşlanmaz. Daha sonra Başmüfettiş Heat Müdür Yardımcısına üzerinde Verloc’un adresinin yazılı olduğu, olay yerinde bulunan bir palto parçası gösterir. Verloc’un polise bilgi veren bir casus olduğunu ve kendisinin onu bir muhbir olarak kullandığını anlatır. Bu noktadan sonra Müdür Yardımcısı olayı bizzat kendisi çözme kararı alır.

Yazarın anlatımı kronolojik bir sıra izlemez, Verloc’un ev hayatının anlatıldığı bölümler daha önceki olayları anlatır. Winnie Verloc’un annesi evden bir yaşlılar evine yerleşmek için ayrılır, bu ayrılış sırasında Stevie’nin eşyaları taşıyan arabayı çeken ata karşı duyduğu acıma hissi ayrıntılı olarak anlatılır. Verloc bir iş gezisi için kıta Avrupa’sına gider, dönüşte karısı Stevie’nin Verloc ne isterse yapacağını Verloc’un, Stevie ile daha fazla vakit geçirmesini önerir. Verloc bu öneriye uyar ve ikisi parkta yürüyüşe çıkarlar. Daha sonra Verloc karısına Stevie’yi, bir kitap yazmak için kırlardaki bir evde yaşayan Michealis’in yanında birkaç gün kalması için bıraktığını söyler.

Verloc karısına başka bir ülkeye göç etmekten söz ederken, dükkânlarına Müdür Yardımcısı gelir. Verloc, Müdür Yardımcısı ile görüştükten sonra kaygılı bir ifade ile karısına çıkması gerektiğini söyler ve ikisi birlikte ayrılırlar. Verloc ve Müdür Yardımcısı ayrıldıktan sonra Başmüfettiş Heat gelir, Verloc’un karısı ile konuşur ve bombalama olayı sırasında elinde patlayıcı ile ölen Stevie’nin paltosundan üzerinde Verloc’ların adresinin yazılı olduğu parçayı gösterir. Winnie bu adresi kendisinin yazdığını ve paltonun Stevie’nin olduğunu onaylar. Daha sonra Verloc gelir ve Heat onunla konuşur, bu konuşmalara da kulak misafiri olan Winnie, kocasının Stevie’ye patlayıcıyı taşıttığını, Stevie’nin de muhtemelen düşerek bombanın patlamasına yol açıp feci bir şekilde ölmüş olduğunu öğrenir. Heat ayrıldıktan sonra şoka giren Winnie, çılgınca bir şekilde kocasını bıçaklar ve öldürür.

Cinayetten sonra evden kaçan Winnie, polis korkusu ile evin çevresinde dolaşıp durmakta olan Yoldaş Ossipon ile karşılaşır. Yoldaş Ossipon Verloc’un patlamada ölen kişi olduğunu düşünmektedir. Winnie, Verloc’un parasını da aldığını söyler, bu paradan ve kadından yararlanmak isteyen Ossipon, Winnie ile birlikte kaçmak üzere anlaşır. Daha sonra para cüzdanı için eve geri döndüklerinde Ossipon Verloc’un cesedini görür. Bunu gördükten ve Winnie’nin hezeyanlı halini gören Ossipon kadını Avrupa’ya giden bir gemide bırakarak kaçar. Daha sonra bir gazete haberi ile Winnie’nin gemiden atlayarak intihar ettiğini öğrenir.

Karakterler

  • Bay Adolf Verloc: Londra’da bir dükkân işleten gizli ajan. Rus büyükelçiliğinde görevli Vladimir garafından Greenwich Gözlemevi’ni bombalaması görevi verilir. İşçi Sınıfının Geleceği adı altında bir kitapçık çıkaran anarşist grup içerisinde yer alır.
  • Winnie Verloc: Verloc’un eşi. Zihinsel özürlü kardeşi Stevie’ye derinden bağlı, kocasından daha genç ve evliliğini daha çok kardeşinin ve kendisinin iyiliği için yapmış bir kadın. Hiçbir şeyi derinliğine kurcalamaya gelmez diye düşünen bu nedenle de kocasının gizli kapaklı işlerini sorgulamayan bir kadın.
  • Stevie: Winnie Verloc’un küçük oğlan kardeşi. Zihinsel özürlü, haksızlık ve eziyet karşısında aşırı duyarlı olan ancak kendini ifade etmek konusunda özürlü, heyecanlanınca donup kalan, yolunu kaybeden bir genç. Romanda Verloc’a karşı aşırı bir sadakat besler, boş zamanlarında kağıda sürekli daireler çizer.
  • Başmüfettiş Heat: Daha önce hırsızlık masasında çalışmış ve işinde başarılı olmuş bir polis. Hırsızların, anarşistlere göre daha anlaşılır olduklarını ve sosyal düzen içierisinde daha anlamlı bir yer tuttuklarını düşünür. Daha önceden Verloc’u tanımaktadır ve bu olaydaki ipuçlarını izleyerek, Verloc’un evine kadar gelir. Ancak fikir ayrılığı nedeni ile üstü olan Müdür Yardımcısı bu olayı Heat’ten bağımsız bir şekilde çözmek ister.
  • Müdür Yardımcısı: Daha önce Birleşik Krallık bir sömürgesinde başarılı olmuştur. Heat’in olayı ele alış tarzını beğenmediği için, Bakan olan Sir Ethelred’i bilgilendirerek bombalanma olayını bizzat kendisi çözmek üzere harekete geçer.
  • Sir Ethelred: Devlet Bakanı, otorite ve güç timsali oalrak ağır taştan bir heykel gibi tariflenmiştir.
  • Birinci Katip Vladimir: Yabancı bir ülkenin elçilik çalışanıdır, metin içerisinde açıkça söz edilmese de bu ülke Rusya olarak düşünülmelidir. Vladimir, Verloc’u orta sınfın kutsal saydığı bilime karşı bir saldırı yapması için görevlendirir. Vladimir, bu saldırının yaratacağı etki ile İngiliz hükümeti tarafından uluslararası baskı yasalarının benimsemesini amaçlamaktadır.
  • Yoldaş Alexander Ossipon:Eski bir tıp öğrencisi, diğer bir anarşist, Verloc’un arkadaşı.
  • Karl Yundt: Verloc’un diğer bir anarşist arkadaşı.
  • Michaelis: Verloc’un diğer bir anarşist arkadaşı, yıllar boyunca hapiste kaldığı sırada diğerlerine göre daha ılımlı fikirlere sahip olmuştur.
  • Profesör: Verloc’un diğer bir anarşist arkadaşı, cebinde hep patlamaya hazır bir bomba ile gezer.

THE SECRET AGENT (1996) Casus/ Gizli Ajan

Yönetmen: Christopher Hampton

Ülke: İngiltere

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi: 07 Eylül 1996 (Kanada)

Süre: 95 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Philip Glass

Oyuncular: Bob Hoskins, Patricia Arquette,    Gérard Depardieu, Jim Broadbent, Christian Bale

Not:
Ne yazık ki bu filmin Türkçe alt yazısı hala yok?
Neden?

TEK KURAL, OYUNUN İÇİNDE KALABİLMEK Mİ?


Monopoly’e benzer bir oyun var biliyor musunuz?

Bu oyunda iyi ya da kötü diye bir şey yoktur. Oyunun hedefi kazanmak veya kaybetmekte değildir. Tek kural, oyunun içinde kalabilmektir.

Oyunda koltuğuna oturur ve sürekli sana uyuyor mu diye bakarsın. Yakında sahipsiz kalacağını düşünürsün. Çünkü seni korkutan avcının ve ininin tepenin üstünde olmasıdır.

Oyundakilerin birçoğunu ve kendini, çok akıllı, düşünen zannedersin . Aslında çoğu ancak emir almayı bilir.

Oyunda isen fazla sır saklamaya gerek yok. En azından varsa da saklamaya çalışmazsan, sırların çalınmaya değmez olur. Biliyoruz ki, hepimizin hayatta var olma sebebimiz, var olma sebebidir.

Oyunda insanları gözlemlersin. Ancak, insanların yaptığı hataları izleyemezsin, yeteneklerini fark edebilirsin. Jokeyler at binerken ata doğru eğilir ve onu yönlendir. Ancak Jokeyler fakir ölürler. Unutma ki oyunda kurallar vardır. Sürekli çiğneyip, oynanmaz hale getirilmemelidir. O zaman oyunu bırakmazsan, oyundakileri bırakmaya mecbur edersin.

Oyunda entrika ve şiddete düşkünü bir akrep gibi olmamalıdır. Orion böbürlenip yeryüzündeki tüm hayvanları öldürecekti. Bu yüzden Tanrıçalar Diana ile Latona avcıyı katletmesi için akrebi yarattılar.

El elden üstündür. Eğer çok şey biliyorsan veya sana çok fazla şey söylenmişse o kadar tehlikeli hale gelmişsin demektir. Bu ise daha çok tehlikede olmana ve geleceğindeki seçeneklerini azaltmaya başlamıştır. Mesele, hepimizin, oyunun içinde kalabilmesi değil miydi?

Fakat insan bir gün oyun dışı kalır.

Peki, ne önemli o zaman?

“Önemli olan sevgi ve sevmek. Yaşadığınız yeri, çevremizi, insanları, doğayı sevmek, kul hakkı yememek. İnsan materyalist bile olsa, hayat onun için de sonsuz değildir. Biliyoruz ki “hepimiz, bizi hatırlayan son insan öldüğünde ölmüş olacağız. “

Scorpio/ Akrep (1973) Filminden derlenmiştir.

İSTANBUL’U SEVENİ BİZDE SEVERİZ


Nedim – İstanbul Kasidesi

Mef’ûlü / Mefâîlü / Mefâîlü / Feûlün

Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır
Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır
Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır
Bir kân-ı niamdır ki anın gevheri ikbâl
Bir bağ-ı iremdir ki gülü izz ü alâdır
Altında mı üstünde midir cennet-i a’lâ
El-hak bu ne halet bu ne hoş âb u hevâdır
Her bağçesi bir çemenistân-ı letâfet
Her kûşesi bir meclis-i pür-feyz ü safâdır
İnsaf değildir ânı dünyaya değişmek
Gülzarların cennete teşbih hatadır
Herkes irişür anda muradına ânınçün
Dergahları melce-i erbab-ı recâdır
Kala-yı meârif satılır sûklarında
Bazâr-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır
Camilerinin her biri bir kûh-i tecellî
Ebrû-yi melek andaki mihrâb-ı duâdır
Mescidlerinin her biri bir lücce-i envâr
Kandilleri meh gibi lebrîz-i ziyâdır
Ser-çeşmeleri olmada insana revân-bahş
Germ-âbeleri câna safâ cisme şifâdır
Hep halkının etvarı pesendîde-i makbul
Derler ki biraz dilleri bî-mihr ü vefâdır
Şimdi yapılan âlem-i nev-resm ü safânın
Evsafı hele başka kitâb olsa sezâdır
Nâmı gibi olmuşdur o hem sa’d hem âbâd
İstanbul’a sermâye-i fahr olsa revâdır
Kûh-sarları bağları kasrları hep
Güya ki bütün şevk ü tarab zevk u safâdır
İstanbul’un evsafını mümkün mi beyân hiç
Maksûd heman sadr-ı kerem-kâra senâdır


Kelimeler

âb u hevâ: Su ve hava.

a‘lâ: (Daha, en, pek) yüksek.

âlem: Dünya; eğlence.

âsâf: Vezir; Hz. Süleyman’ın veziri.

atâ: Bağış, ihsan.

bahr: Deniz.

bâzâr-ı hüner: Hüner pazarı.

beyan: Anlatma, açık söyleme, bildirme.

bî-mihr ü vefâ: Sevgisiz ve vefasız.

bî-misl ü behâ: Eşi benzeri olmayan.

cihân-tâb: Dünyayı aydınlatan.

cûd: Cömertlik.

çemenistân: Çimenlik.

dergâh: Tekke, saray, konak.

devşirme: Derlemek, toplamak, bir araya getirmek.

dil: Gönül, yürek, kalp.

dü-tâ: İkiye bükülmüş.

el-hak: Doğrusu.

erbâb-ı recâ: İhtiyaç sahipleri.

etvâr: Tavır, davranış.

ez-cümle: Sözün kısası; hepsinin içinden özellikle.

evsaf: Sıfatlar; kaliteler.

felek: Gök yüzü.

gevher: Mücevher.

gülzâr: Gül bahçesi.

hâlet: Hâl, durum.

hemân: hemen, derhal, o anda, çarçabuk.

hevâ: Hava; heves, istek, arzu, sevgi, hoşlanma.

hurşîd: Güneş.

ihsan: İyilik etme, bağış, bağışlama, verilen bağışlanan şey.

ikbâl: Baht, talih; yükselme.

iyd: Bayram.

kad: Boy.

kâlâ: Kumaş.

keremkâr: Cömertlik ve iyilik sahibi.

kıble: Namaza başlarken yönelinen taraf, Mekke tarafı; darlıkta başvurulan kapı.

letâfet: Güzellik.

maksud: Kastolunan, istenilen şey, istek.

melce: Sığınak.

mülk: Ülke.

müstağrak: Gark olmuş, boğulmuş.

nev-resm: Yeni âdet, yeni usul.

pesendîde: Beğenilen, hoşa giden.

pîr: İhtiyar.

refi‘: Yüksek, yüce.

rûz: Gündüz.

sadr: Sadrazamlık makamı.

sadr-ı keremkâr: Cömert, kerem sahibi, iyilik sahibi sadrazam.

senâ: Övme, övüş.

seng: Taş.

sezâ: Uygun, lâyık.

sûk: Çarşı.

şeb ü rûz: Gece ve gündüz.

teşbîh: Benzetme.

ulemâ: Âlimler, bilginler.

yekpâre: Tek parçadan ibaret, bütün.

zâhir olma: Görünme, ortaya çıkma.

 mücella yapıcı_img_0

mücella yapıcı_img_1

mücella yapıcı_img_2

mücella yapıcı_img_3

mücella yapıcı_img_4

mücella yapıcı_img_5

mücella yapıcı_img_6

mücella yapıcı_img_7

BRAVE NEW WORLD /Cesur Yeni Dünya (1998)


Yapılan her şey toplumu köle etmek için mi?
Hayır!!!!
Peki ne öyle ise;
Yaratılışı değiştirmek
O mümkün değil.

Yönetmen: Leslie Libman, Larry Williams

Ülke: ABD

Tür: Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 19 Nisan 1998 (ABD)

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Daniel Licht

Çekim Yeri: Los Angeles, California, USA

Oyuncular    Peter Gallagher , Leonard Nimoy ,   Tim Guinee ,Rya Kihlstedt  ,  Sally Kirkland

Özet

Uzak gelecekte, dünya denetçileri nihayet ideal toplumu yaratmışlardır. Tüm dünyaya yayılmış laboratuvarlarda genetik bilimi insan ırkını kusursuzluğa ulaştırmıştır. Alfa-artı mandarin sınıfından, ayak işlerini yapmak üzere tasarlanmış olan epsilon-eksi yarı moronlara kadar insanlar, önceden belirlenmiş rollerine seve seve razı olmaları için yetiştirilir ve eğitilirler. Fakat Londra kuluçka ve şartlandırma merkezinde Bernard Marx mutsuzdur. Yalnızlık için duyduğu özlem, zorunlu cinsel özgürlüğün bitmek bilmeyen hazlarından duyduğu hoşnutsuzluk, kaçma duygusunu güçlendirir. Eski, ilkel yaşama biçiminin hala sürdürüldüğü az sayıdaki vahşi ayrı bölgelerinden birine yapacağı ziyaret derdine çare olmasa da dönerken beraberinde Londra’ya getirdiği ‘Vahşi’, yeni teknik uygarlığı farklı bir gözle değerlendirir, onlara neleri kaybettirdiklerini hatırlatır. Modern klasiklerden biri olan Aldous Huxley’in distopik Cesur Yeni Dünya kitabından uyarlanarak hazırlanan bu film hem geçmişten geleceğe hem de gelecekten bugüne bir çağrı… Çağrılara açık olanlar için..

Filmden

“Bu hepimiz için hayatın başlangıcı  Erkek ve kadın DNA’sı bir dönüşüm sağlamak için bir araya geldi ve DNA olması gerektiği gibi oluştu. Yumurta döllenerek DNA’yı oluşturdu ve bebek büyümeye başladı. Savaşlardan önce erkek ve kadınlar kendi DNA’larını birleştiriyorlardı. Yani, her şeyin meydana gelme riski vardı. Bu çok tehlikeliydi. Çocuklarının onlara ait olması, tıpkı birer nesne gibi. Özgürlüğe bugünkü kadar önem verilmiyordu. Bu yüzden ona “Aile” deniyordu. O günlerden bu yana çok yol katettik.  Günümüzde hiç suç işlenmiyor, ölümler, savaşlar, yaşlanma yahut acı çekmek yok.  Hepimiz toplum içinde bir yer edinebilmemiz için özel olarak tasarlandık.  Bu yüzden hepimiz mutluyuz.  Çok akıllıca.

Anlayamıyorum. Geçmişte çocuklar nasıl üretiliyordu?

 Üretilmiyorlardı. Geçmişte çocuklar doğuyorlardı. Erkekler ve kadınlar seviştikten sonra kadınlar hamile kalıyordu ve çocuklar doğuyordu.

Hayvanlar gibi mi yani?

 İnanması zor. Bu tehlikeli, acı verici ve onur kırıcı bir tecrübeydi.

Yani siz sevişmekten korkuyor musunuz?

 Bazen. Eğer erkek ve kadın bebek sahibi olmak istiyorlarsa evlenmek zorundaydılar. Sonrasında da başka insanlarla sevişmiyorlardı. Ne kadar süre?

 Bütün yaşamları boyunca. Yani onların “Anne” ve “Baba” olduklarını mı söylüyorsun?

 Küfür kullanma lütfen. Eski sistemin daha bir çok kötü tarafı vardı: özenmek, yalan söylemek, sahiplenmek gibi. Ayrıca çocuklar çok kötü şartlarda yetişiyorlardı. Bunları yaşaması için de çocuğun suçlu olması gerekmiyordu. Savaşlardan önce yaşam oldukça güçtü. Bütün dünya birleşmeden önce  Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz.

Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Şartlandırma Merkezi  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Alfa’lar, Beta’lar, Gama’lar, Delta’lar, Epsilon‘lar

Herkes herkese ait.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.

Herkes faydalıdır.  Ben bir Alfa’yım ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes yararlıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum.  Herkesin bir fonksiyona sahip olduğu bir yer.  Herkes mutlu.  Tamamıyla mükemmeldir. Soma kullan.

Herkes herkese ait.  

Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Bir Alfa olduğum için mutluyum   .. ve bir Delta kadar aptal olmaktan nefret ederdim.  Onlar her zaman emirlere itaat etmek zorundalar ve ben bir Beta olarak öyle şeyler yapmaktan nefret ederim.  Ancak herkes faydalıdır.  Delta’lara, Gama’lara ve Beta’lara saygı duymak zorundayız.  Herkes faydalıdır.  Unutmayın:

“Herkes herkese ait ve herkes birine ait. “

**

Herkesle beraber olmak her vatandaşın görevidir.

**

Ulusal mutluluk, toplumun düzenli işleyişini muhafaza eder.Delta’ların 17 No’lu Fabrikası.

“SATIN ALMAK İÇİN ÇALIŞ”

İş eğlencelidir.  Satın almak için çalışın.  Daha fazla satın alabilmek için   Yeni metalar. Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Elinizden geldiğince çalışın.  Toplumun işleyişini koruyun.  İşiniz bittiğinde iyi bir hayata sahip olmuş olacaksınız.  Sizin somanız var.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.  Çalışmak eğlencelidir.  Satın almak için çalış.  Alabildiğiniz kadar yeni şeyler  Eski şeylerden nefret ederim.  Yeni şeyler isterim.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Eğer kırılırsa tamir etmeyin.  Çöpe atmak tamir etmekten iyidir.  Çok çalışın ve elinizden gelenin en iyisini yapın.  Çalışmak eğlencelidir.

**

Savaşlardan sonra, toplumun yeni kurulduğu zamanlarda bazı gruplar yenidünya hükümetinin bir parçası olmayı reddettiler. Bu gruplar şu anda ayrılmış bölgede yaşıyorlar. Uygar toplumdan ayrı bir köşede yaşlarına göre çok daha fazla yıpranmış bedenleriyle. Biz ne kadar gelişmiş durumdaysak, bu vahşiler de o kadar yaşam suçlularıdırlar.

**

Nasıl bu şekilde yaşayabiliyorlar?

 Belki de medeni dünyanın dışında yaşamada bilmediğimiz bir şeyler vardır. Kaybedecek hiçbir şeyin olmadan koşulsuz yaşam mücadelesi vermek.

Shakespeare.

“Ne mücevher, ne toprak, ne de okyanus. Hangisinin gücü üzücü ölümü alt etmeye yetebilir?

 ” “Öfke güzellik ile nasıl boy ölçüşebilir?

” “Kimin gücü bir çiçek yapmaya yetebilir?

**

Niçin okuyorsun?

 Hissettiğim halde tanımlayamadığım duyguları açıklayan sözcükleri öğrenmek için.

**

Siz evli misiniz?

 Hayır. Medeniyet hakkında öğrenmen gereken pek çok şey var.

**

Cesur Yeni Dünya; tıpkı olması gerektiği gibi bir medeniyet. Ben sadece durduğumda ne olacağını görmek istedim.

Ne olacağını düşündün ki?

 Eğer bir kişi durursa, bütün şerit durur. Eğer şerit durursa, üretim durur.

Peki üretim durursa ne olur?

 Üretimi durdurmak da dağıtım tabanını durdurur ve bunun sonucunda.. Ekonomi. Bunu anlayamazsın. Sana on gün için yeniden şartlandırma yazıyorum. Tamamlandığında gayet iyi hissedeceksin. Tamam mı?

**

John bir vahşi. Marx burada neler oluyor?

 John tanıştırayım; Şartlandırma Merkezi’mizin müdürü.

John ayrılmış bölgeden geliyor. Ayrılmış bölgeden birisini buraya getiriyorsun.

Çıldırdın mı sen?

 Pek sayılmaz. Neredeyse bizden birisi. Bu tamamen saçmalık Marx.

Bu sefer gerçekten sınırı aştın.

**

Şartlandırma Merkezi

62.400 tekrarın tamamı doğrudur. Bir Delta olduğum için mutluyum. Hikayeler sıkıcıdır. Mutluluk diğer insanlara hizmet etmektedir. Bir şeyler satın almak için çalış. Bütün erkekler fiziksel ve kimyasal olarak aynıdır. Görüntüsü güzel olmayan şeyler toplumu tehdit eder. Eğlen. Zamanında alınan bir gram bizi eğlendirir. Herkes herkese ait ve herkes bir kişiye aittir  Ben bir Delta’yım. Cesur Yeni Dünya

**

 Baş Denetmen: Bay Marx.

- Buyurun efendim. Biraz özel konuşabilir miyiz?

 Tabi ki.

Sürpriz Bay Marx. Ben de bunlarda bir tür çekicilik buluyorum. Şimdi tüm bu ilkel eserler ve önyargılar tarih olmuş durumda. Büyüsünü kaybetmiş bütün bu şeytani diller; Fransızca, Rusça, Almanca  Tüm bunları kontrol etmek ve insanlara acayipliklerini ispatlamak benim görevim. Bütün nüfusu bozmalarına engel olmak. Felsefe, toplum için üzücü olabilir ve bu hiç de iyi olmaz. Sonunda tanışabildiğimize sevindim Marx. İsmin toplantılardan sonra bir dosyanın üzerinde yazılı olarak masama geliyordu. Yani merkez yöneticinin raporları benim hasta olduğumu söylüyor. Muhalif olduğunu söylüyor. Aramızda kalsın ama bence onaylanmamanı potansiyeline dair olumlu bir işaret olarak görmelisin. Şimdi; bana söylemek zorundasın: Niçin Bay Cooper’ı uygarlığımıza getirdin?

 Şartlandırmanın son zamanlarda doğurduğu sonuçlarla ilgili deney yapmak için getirdim. Hiç kimse nedenini bilmiyor. John’da araştırabilmemiz için bir çok malzeme varmış gibi görünüyor. Genetik olarak bir Alfa. Ama şartlandırma açısından bakıldığında o hiçbir işe yaramaz bir köle. İlginç. Ama riskli. Sence de halinden memnun ve gayet mutlu olan bu toplumun içerisine tamamen yeni bir elementi dahil etmek tehlikeli olmaz mı?

 Sana izin verebilmemin çok zor olduğu kuşkusuz. İlerleme katedebilmek için onların tecrübelerini de anlayabilmemiz gerekir efendim. Peki Marx. Çalışmana devam et. Ama senin için bir sakıncası yoksa raporlarının direk olarak bana ulaşmasını isterim. Hepsi bu mu?

 Tabi ki. Bu benim için bir onurdur. Teşekkürler.

**

. Ayrıca babanı da bulabiliriz. Niçin böyle bir şey isteyeyim?

 Babanı bulmak istemiyor musun?

 Sizin kültürünüzde önemli olduğunu düşünmüştüm.

Bernard, sen ‘Baba’nın ne anlama geldiğini sanıyorsun ki?

 Yaşamı başlatan spermi koyan adam. Bu sadece sperm koymaktan çok daha fazlası demek. Baba çocuğu için kendi hayatından fedakarlık yapmayı seçen ve çocuğuna adam olmayı öğreten insana denir. Ne dediğim hakkında kesinlikle en ufak bir fikrin yok haksız mıyım?

 Hayır yok. Ama bu ilginç.

Anormallik!

**

Adrenalin normal. Ses yüksekliği 84’te.  Tebrikler.  Sen özelsin.  Hiç kimse senden daha özel değil.  Sırf bu yüzden özelsin.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Hepimiz güzel görünürüz.  Sadece içsel bir hesaplaşma.  Eğer isterseniz sahip olabilirsiniz.  Ara ve bulacaksın.  Bunu kazandın. Bunu hak ettin.  Eğer hoşuna gittiyse niçin sahip olmuyorsun?

**

. Onu seviyor musun?

 Aşk, o bitti. Aşk diye bir şeyin olmadığını mı söylüyorsun?

 Herhangi bir yemeğe, giysilere ya da spora karşı bir aşk duyabilirsin ancak başka bir insana aşık olamazsın. Bu sahiplenmektir, bencilliktir.

Buna gerçekten inanıyor musun?

 Evet. Duygularını tek bir insan üzerine odaklamak sağlıksız bir şeydir.

Sen böyle düşünmüyor musun?

 Hayır. Ya iki kadın bir adama ya da iki adam bir kadına aşık olursa ne olur?

 Peki ya sana aşık olmayan birisine aşık olamaz mısın?

 Olabilir tabi. Lenina’nın birçok kişiye verebilecek kadar çok sevgisi var.

Yani, sen ilgileniyor musun?

**

Merhaba. Nasılsınız?

 Ben iyiyim teşekkürler. Vahşi için gelmiştim. Bunun uygun bir zaman olduğunu zannetmiyorum. Bekleyeceğim.

O korkunç ayrılmış bölgede sıkışıp kaldığınızda buraya, yani medeniyete geleceğinizi hiç hayal etmiş miydiniz?

 Bilmiyorum. Gerçekten hiç düşünmemiştim. Sanırım, her zaman bir kaderim olduğunu biliyordum.

Kader! Demek istediğiniz hatalı bir genetik kodlamanın eseri olduğunuz mu?

 Hayır insanların genetiklerinin kaderlerini etkilediğini düşünmüyorum. Kendi kaderinizi kendiniz biçimlendirirsiniz. Genleriniz size kim olduğunuzu söyleyemez.Büyüleyici.

Peki şu soruyu cevaplar mısın: Uygar kızlar hakkında ne düşünüyorsun?

 Kendi kaderini biçimlendir. Kimse sana nasıl olman gerektiğini söyleyemez. Bu tür anti sosyal yanlış bilgiler ile vatandaşlarımızın aklını  karıştırdığı için Vahşi’ye teşekkür ederim.

**

Müdürün muhtemel tehlikeyi biraz abarttığını düşünüyorum. İnsanlarımızın şartlanmasının, Bay Cooper’ın düşüncelerinin tamamen mantıksız olduğunu anlayabilecek kadar iyi seviyede olduğunu düşünüyorum. Bu hiçbir amca hizmet etmeksizin sosyal düzeni bozar. Gittiği her yerde toplumun dikkatini çeker.

Kesinlikle. İnsanlar heyecanlanmaktan hoşlanır ancak sizi temin ederim ki çok yakında Bay Cooper’dan sıkılacaklardır. Vahşi’yi araştırmaya başladığımızdan beri Bernard Marx’da burada bizimle birlikte.

Bernard sence toplum üzerinde bir tehdit oluşturabilir mi?

 Bir çok şeyi bizden farklı olarak görüyor ancak bunun bir tehdit oluşturacağını zannetmiyorum. Bu yüzden araştırma için çok değerli birisi.

Eğer burada bizimle birlikte kalacaksa ona uygun şartlandırmaları yapmak zorundasınız. Bunun için biraz geç değil mi?

 Yapılabilir. Yoğun ve sıkıştırılmış bir programla bu mümkün, ve bu çok değerli bir araştırma olurdu. Bu onu özel yapan her şeyi yok eder, ve sahip olduğumuz büyük ilerleme şansını batırır.

Şu an için Vahşi’nin toplumumuzla birlikte yaşamaya devam etmesinde bir zarar görmüyorum. Ciddi bir problem olup olmayacağını zaman gösterir.

**

Bu insanlar benden ne istiyor?

Lenina: Daha önce hiç senin gibi birisiyle tanışmadılar. Sen gizemlisin.

Umurumda değil. Ben onlar için bir eğlence unsuru olmak istemiyorum. Ben bir eğlence programı değilim. Beklediğim bu değildi.

Ne bekliyordun?

 Bilmiyorum. Doğru olana gösterilen saygı, güzellik, zeka  Telkin ve baskı ile yıldırılmış insanlar değil.

Ancak görüşümüz mutluluk açısından doğru ve başarılı.

Tabi. Sınıfımda konuşmanı istiyorum.

Kendinle ilgili. Seni tanıdığım kadarıyla çok heyecan verici bulacaklarını biliyorum. Peki. Şimdi eve gitmeliyim.

John. Bana aşık olmaktan korktuğunu hissediyorum.

 Hayır. Hayır. Demek istediğim  Güzel

Haydi daha sakin bir yere gidelim.

Gitmem gerekiyor.

**

SOMA BAR: Gerçeklikten bir süreliğine tatile çıkın.

Şimdi bana hayatımı nasıl yaşamam gerektiğini mi söylüyorsun?

 Şunu söylüyorum; uygar toplumda sevişmek sadece günlük aktivitelerden bir tanesidir.

John ve sen birlikte bir şeyler yapabilirsiniz?

 Yanlış mı düşünüyorum?

 Koca kız Bernard. Herkesle beraber olmaya çalışmak bir vatandaşlık görevidir.

Probleminin ne olduğunu biliyorum.

İşte neden sorun çıkardığını

Toplum için çok önemli bir şey yapmak istemez miydin?

 Topluma büyük zararlar verebilecek bir insanı engellemeyi  Evet. Güzel. Sana özel bir şartlandırma programı hazırladım.

**

Burası bir fabrika. İnsanları tıpkı makineler gibi üretmek

 Neden?

 İnsanların özelliklerini garanti altına almak için. Doğumun sancılarını ve tehlikelerini ortadan kaldırmak için. Tehlike ve acı hayatın birer parçasıdır. Onları ortadan kaldırmaya çalışmak, insan doğasının benliğinden uzaklaşmaktır.

Acı, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu gösteren bir vücut sinyalidir. Bazen  Ancak bazen de bize öğreten, bizi meydana getiren şeydir.

Nasıl?

 Doğum sancısı bir kadınına anne olduğunu öğretir. Doğum sırasında bebeğin attığı çığlıklar onun ruhunun dünyada vücut bulduğunu anlatır.

Peki ya bu insanların ruhları?

 Ruhları mı?

 Ciddi olamazsın.

Bernard, niçin beni buraya getirdin?

 Tüm bu işaretler, deneyler ne için?

 Burada her şeyin mükemmel olacağını düşünmüştüm. Bizim de problemlerimiz var. Senin yardımlarınla programları, insanları daha mutlu edecek şekilde dizayn edebiliriz.Yani benim, insanların nasıl daha mutlu edilebileceğini çözmemi mi istiyorsun?

**

Sahnemizi açtığımız şu güzel Verona’da, Soylulukta birbirine denk iki aile Eski bir düşmanlıktan gelen yeni bir kavgada;

Yurttaş kanı yurttaş elini lekeler burada. İşte ölümcül döllerinden bu iki ailenin, Doğar yıldızları sönük iki talihsiz sevgili.

Hey bana baksana! Başparmağını bize mi ısırıyorsun?

 Evet, başparmağımı ısırıyorum Efendim. Dur, şu pencereden süzülen ışık da ne?

 Evet, orası doğu, Juliet de güneşi! Ah, Romeo, Romeo! Neden Romeo’sun sen?

 İnkar et babanı, adını inkâr et!

Senin kının burası. Orada paslan, Ben de öleyim. Gidip uzun uzun konuşalım bu üzücü şeyleri, Kimi bağışlanacak, cezalanacak kimi.

Daha acıklı bir öykü yoktur, bunu böyle bilin Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet ‘in. Bunlar gelmiş geçmiş en iyi yazar olan William Shakespeare’in Romeo ve Juliet romanından.

Neyi mükemmelmiş bu adamın?

 Ben hiç bir şey anlamadım. Bu Fransızca ya da Almanca gibi ölmüş dillerden birisi miydi?

 Tüm bunlar ne hakkındaydı?

 Romeo ve Juliet. Erkek ve kız arasında. Yaklaşık sizin yaşlarınızda, belki biraz daha büyükler. Aşık oluyorlar. Ancak aileleri birbirine düşman.

Neye aşık oluyorlar?

 Birbirlerine. Tüm kalbinizle istediğiniz ancak sahip olamadığınız bir şey olmadı mı hiç?

 Bir keresinde çok tatlı yeşil polyester bir ceketi gerçekten  çok istemiştim ancak renginden dolayı onu alabilmek için koca iki hafta boyunca beklemiştim. Korkunçtu.

Sonunda ne oluyor?

 Romeo ve Juliet bir araya gelemedikleri için intihar ediyorlar.

Bu çok aptalca. Birbirlerine sahip olamadıkları için kendilerini mi öldürüyorlar yani. Bu seksle ilgili değil, aşkla ilgili. Ne olduğunu bilmiyor musunuz?

 Hissetmek  Tutku

Uğrunda acı çekmek

Uğruna ölebilmek

**

Üzgünüm. Onları hazırlamalıydım.

Kullanılan dil oldukça ilginç ancak hikaye günümüze uymuyor.

Bu hikaye her zaman günceldir ama onların anlayabilecek kapasitesi yok. Onlara ihtiyaç duydukları her şeyi koca bir hiç olarak sunuyorsunuz.

Yani onlara insanların şiddet ile burun buruna yaşamasının daha iyi olduğunu söylememi mi istiyorsun.

Gerçek şu ki bilginin yasaklandığı bir yerde yaşıyorsunuz. Yani sen insanların ayrılmış bölgede daha iyi şartlarda yaşadığını mı düşünüyorsun?

 Hayır, hayır.

Demek istediğim sizin insanlarınız fazla sevmiyor, her şeyi çok fazla istiyor ve çok hızlı tüketiyor. Biraz sakin yaşamayı deneyin.

Anlamıyorum. Açıkla bana.

Yapamam.

 John, anlamak istiyorum. John?

Hepinize anlatabilecek kelimeler neler?

 Nasıl olduğunu sana gösterebilmek iterdim.

Ne yapıyorsun sen?

 Sorun ne?

 Hala daha beni sevmiyorsun.

Bu doğru değil. Doğru değil.

Senden hoşlanıyorum. Sen de benden hoşlanıyorsun. Hoşlanıyorsun. Doğru değil mi?

 İlk gördüğümden bu yana

Anlamak istiyorum.

Hissetmeyi  Tutkuyu anlamak istiyorum. Lenina.
Aşk bu değil.

**

Üzüntü sadece bir illüzyondur.  Sadece mutluluk gerçektir.  

**

İşleri doğru yapmaya ve daha fazla kendim gibi olmaya başlamıştım ancak şimdi bütün dünyanın bir yalan üzerine kurulu olduğunu ve yıkılmaya başladığını düşünüyorum.

Ne yalanı?

 Sahip olduğumuz tüm mutluluklar

**

Ölüm Merkezi

Merhaba nasılısınız?

 Ben iyiyim teşekkürler.

Linda Cooper. Ah evet. Bu taraftan

Sorun nedir kendinizi rahatsız mı hissediyorsunuz?

 Lütfen, çocuklar öğretmeye çalıştığımızın aksine ölümün kötü bir şey olduğunu düşünmeye başlayacaklar.

Yaşamı sona erdi ama sorun değil çünkü diğer herkes hala hayatta ve mutlu. Onun organlarını tekrar fosfor elde etmede kullanabiliriz. Pekala çocuklar, haydi bakalım

Çikolata ve şeker yemek isteyen var mı?

 Ölmüş mü?

 Bu kadın çok tuhaf. Dişlerine bak.

O benim annem. Defolun buradan.

Buna bir son ver artık. Bir insanın ölümü o kadar önemli bir şey değil, çocukları üzüyorsun.Hiç kimse olmayan bir adamla mezarlar ve kurtlar hakkında konuşmaya ne dersin?

 Yerin dibine kadar bağırabilirsin. Hey kes şunu.

**

Soma Dağıtımı

Oh Cesur Yeni Dünya sen nasıl insanlar meydana getirdin böyle.

Sana ne yaptıklarını görmüyor musun?

 Kendine ne yaptığının farkında değil misin?

 Bunlar seni mutlu edemez. Yalnızca köleleştirir.Siz mutlu değilsiniz. Sadece, kendinize inançlı olun. Kim olduğunuzu keşfedin. Hapları çöpe atın. Kurtulun artık uyuşturucularınızdan. Bırakın artık! Hapları çöpe atın! Bırakın artık! Uyanın! Uyanın! Sorununuz ne sizin?

 Uyanın artık! Çıkarın şunu.

**

Bu sabah soma dağıtım merkezlerinden birinde gerçekleşen olayla ilgili daha fazla şey öğrendik. Vahşi olarak bilinen John Cooper bu sabah  Görünüşe görü ölümü ile Vahşi’yi yıkıma uğratan ve şeyi olan kadının..  ‘Anne’ sözcüğünü kullanabilir miyim?

 Bunu neden yaptığı umurumda bile değil. Bu şunu gösteriyor ki

Sadece bir vahşi olmasına rağmen ona merhamet göstermeliyiz.

Bu asla olmamalıydı! Vahşi’nin Delta’ları bozmasını istemiyorum.

Efendim tüm saygımla söyleyebilirim ki; problem Vahşi ‘de değil. Eğer Delta’lar kontrolden çıktıysa bu tamamen bizim sorumluluğumuzdadır.

Marx, Delta’ların kontrolden çıktığı falan yok.

Problem olan Vahşi.

Katılıyorum! Yeniden yapılandırmayı öneriyorum.

Efendim buna izin veremezsiniz.

Politika, olasılıkların sanatıdır Bernard.

Daha fazla kargaşaya izin veremeyiz. Ne demek istiyorsunuz?

 Fedakarlıkta bulunmaya hazır olmalıyız. Bay Marx.

Ben de her yerde sizi arıyordum. Ne bulduğuma inanmayacaksınız. Teşekkür ederim.

Karar verme zamanı geldi. Affedersiniz millet. Karar vermeden önce son bir şey daha var. Dikkatimden kaçırdığım bir şey.

**

GERÇEK ORTAYA ÇIKTI

Herkesin dilindeki soru şu:

Bu nasıl olabildi?

 Mide bulandırıcı.

Kesinlikle çok rahatsız edici.

Onun pozisyonundaki bir adamın bebeğinin olmasına nasıl izin verilebilir?

 MÜDÜR bir BABA!

Asıl soru böyle bir şeyi niçin yaptığı?

 Bu şunu gösteriyor ki

Kesinlikle ona acıyoruz.

 Bu durumda acımak eşitliğe uygun değil.

Müdür

Bir   Vahşi’ye ne olacağı hakkında hala bir açıklama yok.

**

Seni buraya getirmemeliydim. Sürücü terk ettiği için hepimiz atlamak zorundaydık. Demek istediğim seni medeniyete getirmek bir hataydı.

Üzgünüm. Şişede doğan bir adamın yine de bir ruha sahip olabileceğini görmek güzel.

****

Baş Denetçi: Sonuç olarak medeniyetin pek de hoşunuza gitmediğini görüyorum Bay Cooper.

Hayır. Başta gözüme mükemmel görünmüştü. Temiz, zekice  Tüm o havada dolaşan müzik

Bazen kulaklarımda çalan binlerce enstrüman duyuyorum. ve bazen de sesler  Bu..

Dinliyorum. Neden herkes Shakespeare okuyamıyor?

 Herkes okuyabilir. Ancak niçin istesinler ki?

 Onlar için hiç bir anlamı yok. Dünya bir Shakespeare değil biliyorsun. Gerçek şu ki; güzel olan bütün sanatlar ve bilgiler tutku ve çatışmalara neden oluyordu. Sosyal istikrarsızlık  Artık bunların hiç birisi yok. İnsanlar şu anda mutlu.

 Bu mutluluk neye mal oldu?

 Sanat, din, felsefe, aşk, bilim

Bilim mi?

 Hepimiz en önemli şeyin bilim olduğuna inanırız.

Gerçek bilim değil Bernad. Devlet politikasının gerektirdiği, asayişe hizmet eden bir teknoloji. Kriz olması durumunda insanlara tatmin sağlaması için. Biliyorsun, ben gençken çok iyi ve kendisini araştırmaya adamış bir kimyacıydım. Ancak ayrılıp yeniden yapılandırma bölümünün Ford’u olmak zorunda kaldım. Ben de senin gibiydim Bernard:  Bir seçim yapmak zorundaydım. Bilimi seviyorum ama ben ondan feragat etmeyi, insanların mutluluğuna hizmet etmeyi seçtim ve yalnız değilim. Yani doğrular da ödediğiniz ayrı bir bedel.

Doğrular?

 Savaştan önceki doğruluk ve güzellik hatırladığım kadarıyla insanların birbirlerini yok etmek için çılgınca yollara başvurup bombalar yaptığı. Korkunçtu. Çoğu tarihi gerçek insanlara mutluluk vermez değil mi?

Peki John ne olacak efendim?

 Hiçbir şey. Hiçbir şey olmayacak. John kuralların doğruluğunu kanıtlayan bir istisna. O, bizim sistemimizin, içinde bir vahşi bulunmasına rağmen hala daha kararlı olduğunun ispatı. Eğer yeniden yapılandırmaya girişirsek insanlar şunu sormaya başlar:

“Bizim anlayamadığımız bir şeyler mi var?”. Ama, hayır.

Bu Cesur Yeni Dünya’mızda istediğimiz her şeye sahibiz. Ayrıca kişisel olarak ondan hoşlandım.

**

Her şey karıştı.

Ne istiyorsunuz?

 Benden ne istiyorsunuz?

 Size verebileceğim hiç bir şey yok.

Peki sen John  Sen ne istiyorsun?

 Ben acı istiyorum. Özgürlük istiyorum. Tanrı’yı istiyorum. Şeytan’ı istiyorum. Günahları istiyorum. Aşkı istiyorum. Öznellik istiyorum. Çünkü insanların derin bir nefes alarak gördüğü bu serabı unutmasını ve ölüm zamanları gelip çatmadan önce bu yaşadıklarını zannettikleri şeyin aslında yaşam olmadığını görmesini istiyorum. Uyanık olmak hayatta olmaktır.

**

Değişime ihtiyaç var.

**

Eski Yunanlılar ‘da davranışlarıyla fedakarlıkta bulunan birçok kahramanları vardı. Medeniyetlerinin gelişmesi ile birlikte kahramanlarına ihtiyaçları kalmadı. Şu anda o kahramanların anti sosyal oldukları tarafımızdan biliniyor. Geçmişte kahramanlara ihtiyaç da mükemmel olmayan dünyadan kaynaklanıyordu. Çünkü kahramanlar bir şeyleri değiştirir. Sözde bizim değişim yaratacak birilerine ihtiyacımız olmadığı söylenir. Kahraman, farklılık yaratan kişidir.

- Bayan Crowne?

 – Efendim Ben bunu kitapta göremiyorum. Bu kitapta yok. Yani kitabın yanlış olduğunu mu söylüyorsun?

 Aslında  Sen ne düşünüyorsun?

 Ben nasıl bilebilirim?

 Ben kitaplarda yazılan şeylerden fazlasını düşünemem. Sen de düşünemezsin. Sen sadece bir kişisin. Kim olduğunu sanıyorsun?

 Hiç kimse.

**

Ben hamileyim. – Gerçekten mi?

 – Evet. Hamile

Bunu ben yaptım John. Doğum kontrollerimi kullanmadım. Senin bebeğini taşıyorum.

Benim bebeğim

Benim bebeğim mi?

 İlk olarak bu bir kaza.

- Doğum kontrolünü almayı unutmuşsun.

- Hayır Bernard.

- Ben bu çocuğu doğurmak istiyorum

- Mümkün değil. Bu yasa dışı.

- Biliyorum.

- Hayır. O zaman beni öldürmek zorunda kalacaklar. Belki de yapabilirler. Hatta beni de öldürebilirler. Baba olacak bir müdür daha isteyeceklerini zannetmiyorum.Sana zarar vermek istememiştim.

- Bundan emin misin?

 – Evet. Evet eminim. Sana yardım edeceğim. Bu çocuğu doğurabilmen için tek yol bu.

 – Teşekkürler.

- Umarım tek başına olduğunu biliyorsundur. Asla geri dönemezsin. Anladım. Bunu yapmak zorundayım. Çok üzgünüm. Ben de üzgünüm.

**

Özgün insanların bulunduğu farklı bir medeniyetin içinden gelen perde arkasındaki bir adam tarafından cezalandırılmıştı.

**

Yaşam, Bütün dünya birleşmeden 9 yıl savaşlarından önce çok zordu. Sonrasında bilimsel, akılcı hükümet büyük bir aşama katetti. Şu anda şehvetli bir uyum ve güven içerisinde yaşıyoruz. Yaşamak için daha iyi bir zaman olabilir mi?

**

Hiç kimse senden daha özel değil.  Nasıl göründüğünün bir önemi yok.  Herkes iyi görünür.  Bu sadece iç hesaplaşmadır.  Ancak güzel görünmek önemlidir.  Ne kadar iyi görünürsen o kadar iyi hissedersin.  İyi hissetmek önemlidir.  Eğer iyi görünürsen, iyi olursun.  Eğer istersen sahip olabilirsin.  Aradığında bulacaksın.  Bunu hak ettin. Kendini kutlamalısın.  Herkes soma için EMS’ye şükran duyar.

**

Cesur Yeni Dünya, hiçbir zaman köle olduğumuz bir dünya olmamalıdır.
Kitap: Cesur Yeni Dünya
Yazar: Aldous Huxley
‘ Mideni bozan birşey mi yedin? dedi Bernard.
Vahşi başıyla doğruladı. ” Uygarlık yedim. ”

Kitapta Hangi Değerler Kurban Edilir?

1) Duygular
2) Tutku
3) Bağlılık
4) İnsani ilişkiler
5) Eşitlik
6) Gerçek
7) Sanat
8) Deneyimler

Kitap da Karakterler:

JOHN:

Thomas (Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Direktörü) ve Linda’nın oğlu.

Kitabın başında Bernard ana karakter gibi gözükse de rezervasyon dönüşünden sonra arka plana atılır ve John ana karakter olur.

Dünya Devletinin dışında New Mexico’da Vahşi Rezervasyonunda büyümüştür. Bu ilkel toplumdan da dışlanmış ve aynı şekilde Dünya Devletine de ayak uyduramamıştır. İki toplum tarafından ret edilir, “Ultimate Outsider” dır.

Dünya görüşü ve bilgisi Shakespeare’in oyunlarına dayalıdır. Değerlerini 900 yıllık yazar William Shakespeare’den alır.

Bu kitabın önemi nedir?

– Kendi karışık duygu ve reaksiyonlarını bu kitap ile dile
getirir.
— Dünya Devletinin değerlerini kritize etmek için Shakespeare’in kitabı bir iskelet oluşturur.
— Mustapha Mond ile yüzleşmesinde onun gibi müthiş bir konuşmacı karşısında durmasına yardımcı olur.

Shakespeare, insan ve insancıl değerleri barındırıyor ki bu epey bir zaman önce Dünya Devleti tarafından terk edilmiştir.

John’un Dünya Devletindeki sığ mutluluğu reddetmesi, Lenina ile aşkını uzlaşamaması ve ona karşı şehveti ve sonucundaki intiharı aslında Shakespeare temalarını yansıtır.

Othelo (intihar eder) & Desdemona (öldürülür)
Romeo (intihar eder) & Juliet (intihar eder)
Hamlet (öldürülür) & Ophelia (boğulur)

John’un başta kullandığı “Cesur Yeni Dünya” Dünya Devletini tanıdıkça ironik ve pesimist hale gelir. John’un kendi değerleri ile Dünya Devletinin gerçeklerinin çatışmasının sonuçu delirmesine ve intihara sebep oluyor.

BERNARD MARX:

Alpha artı erkeği ancak fiziksel özelliklerinden dolayı dışlanır.

Psikiyatrist ve hipnopedya da ihtisaslaşmıştır.

Seks, spor ve toplum olaylarına karşı düşünceleri unorthodox kabul edilir.

Kendine olan güvensizliği Dünya Devletine memnuniyetsizlik olarak geri döner. Memnuniyetsizliği aslında kendi ortamına ayak uyduramayışıdır. Hoşnutsuzluğu sistematik veya felsefi yönden değildir .

Bu karakteri tanımamız biraz ironiktir. Neden? Direktör öğrencilere aşk ile ilgili tüm hayal kırıklıkları, bastırılmış duygular… kısaca insancıl duyguların elimine edildiğini anlatırken birden Bernard’ın özel düşüncelerine gidilir ve kıskançlığı ve rakiplerine karşı kızgınlığı…. Kısaca insancıl duygularını görürüz.

Bernard romanda kahraman değildir hatta roman ilerledikçe daha da düşer ama yine de okuyucuya ilginç gelir çünkü insandır. Elde edemeyeceği şeyleri ister.

Vahşi Rezervasyona gitmeden önce yalnızdır, kendine güveni yoktur ve tecrit edilmiştir. John ile birlikte popülaritesi artar ve Dünya Devletinin eleştirdiği tüm yanlarından yararlanmaya başlar. Gelişi güzel seks gibi.

Ne zamanki John, Bernard’ın oyuncağı olmadığını ve onun istediklerini yapmayacağını söyler, işte o zaman Bernard tekrar düşüşe yani eski haline geri döner.

İsmi:

Bernard Marx : 19y.y. Alman yazar. Kitabı “Das Capital” , kapitalist bir toplumu kritize eden tarihi bir başyapıttır. Fikirleri komünizm temelini atmıştır.

George Bernard Shaw: İrlandalı oyun yazarı. Pygmalion (My Fair Lady) romanı için 25 yaşında Nobel ödülü, 38 yaşında da Oscar almıştır. Her 2 ödülü de almış tek insandır. Sosyalizm & Kadın haklarının savunucusudur. Genelde sosyal problemler, eğitim, din, hükümet, sağlık sistemi gibi konularda yazmıştır.

MUSTAPHA MOND:

Alpha çift artı dır.

Dünya’yı kontrol eden 10 denetçiden biridir. Batı Avrupa’nın başındadır.

Bir zamanlar hırslı genç bir bilim adamıymış. Kanuna aykırı ve tutkulu araştırma yaparmış. Ne zaman keşif edilir kendisine iki seçenek sunulur: ya sürgün ya da dünya denetçisi olarak eğitilecek.

Bilimi kendi isteği ile bırakır ve şimdi bilimsel buluşları sansürler ve farklı düşünenleri sürgüne yollar.

Dünya Devletini savunan en güçlü ve akıllı kimsedir. Romanın başında sesi Dünya Devletinin tarihini ve felsefesini açıklar. John ile olan münakaşasında ise Dünya Devleti ve Shakespeare toplumu arasındaki temel farklılıkları ortaya koyar.

Çelişkili bir karakterdir. Neden?

Çünkü Shakespeare ve İncil gibi yasaklanmış birçok kitabı vardır. Eskiden bir bilim adamıdır ama şimdi bu fikirleri sansürler ve totaliter bir devleti kontrol eder.

Ona göre insanlığın esas hedefi istikrar ve mutluluktur.

İnsan ilişkileri, duygular, kendini ifade etmek gibi kavramlara karşıdır.

İsmi:

Mustafa Kemal Atatürk: 1. Dünya Savaşından sonra Laik Cumhuriyetin kurucusu .

Sir Alfred Mond: Sanayici ve Kraliyet Kimyasal Endüstrisinin kurucusu. Sonra Siyonist hareketine katılmıştır (Filistin’de İsrail kurmak)

HELMHOLTS WATSON:

Duygu Mühendisliği Üniversitesinde yazı bölümünde hocadır ve Alpha artı dır.

Kastının en mükemmel örneği ama o işinin boş ve anlamsız olduğunu düşünür ve yazma yeteneğini daha anlamlı şeyler için kullanmak ister.

Bernard ile arkadaştır çünkü ortak noktaları Dünya Devletinden ikisi de hoşnut değildir.

Helmholts’un eleştirileri Bernard’dan daha felsefi ve entelektüeldir. Aslında Bernard önemsiz şikâyetler yapmaktadır.

Bernard için Helmholts olamadığı her şeydir: Kuvvetli, akıllı ve çekici…

Bernard verilen sosyal statü için yeterli değildir ve Helmholts ise tam tersi haddinden fazla yeterlidir ve bundan dolayı da dışlanır ve kendini yalnız hisseder.

Jonh ile iyi arkadaştır. Ama ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Helmholts Shaskepear’in şiirlerini anlar ama ne zaman anne, evlilik, baba kelimelerini duyar, bunları kaba bulur ve saçmalık olarak kabul eder, hatta güler. John ile konuşmalarından çıkan Helmholts gibi akıllı biri bile yetiştiği çevre tarafından etkilenir.

İsmi:

Herman Von Helmholts: Alman fizikci ve hekim.

John B. Watson: Amerikan davranış bilimci.

LENİNA CROWNE:

Londra Merkez Kuluçka ve Şartlandırma Merkezinde aşılama görevlisi bir Beta artı.

Major ve minor karakter için arzulanan bir obje.

Bazen davranışları alışılmışın dışında olduğu için ilginç bir karakterdir. Örneğin 4 ay aynı adamla (Henry Foster) çıkması veya Bernard gibi topluma uymayan birinden hoşlanması veya John’a karşı ihtirası gibi.

Ama eninde sonunda değerleri Dünya Devletinin geleneksel değerlerleridir.

İsmi:

Vladimir llyich Lenin: Komünist devrimci ve Bolşevik Partinin lideri

FANNY CROWNE:

Merkezde Embriyo bölümünde çalışan bir Beta ve Lenina’nın arkadaşı.

Lenina ile akraba değildir. Dünya Devletinde aynı soyadı olağandır. Çünkü yalnızca 10.000 soyadı kullanılır.

Fanny’nin sesi kendi kast ve toplumdaki geleneklere uygundur.

Lenina’yı sürekli uyarır (sağduyusu gibi )

İsmi:

Fanny Kaplan: Rus politik devrimci. Lenin’e başarısız bir suikast girişimi olmuştur. Fanny ile Lenina ‘nın arkadaşlığı ironiktir.

HENRY FOSTER:

Merkezde bilim adamıdır. Geleneksel bir Alpha erkeğidir. Lenina’nın sevgililerinden biridir.

İdeal bir vatandaştır: İşinde verimli ve akıllı. Boş zamanlarını spor ve seks ile doldurur.

Önemli bir karakter değildir ama merkezin nasıl çalıştığının açıklamasında yardımcı olur.

THOMAS ‘ TOMAKİN’ :

Merkezin Alpha direktörü ve John’un babası.

Bilmiş ve kendi öneminin etkisi altındadır.

John oğludur ve bu onu savunmasız bırakır. İşini bırakmak zorunda kalır çünkü Dünya Devletinde bir çocuğun babası olmak skandal ve müstehcen bir davranıştır.

LİNDA:

Jonh’un annesi Beta eksi.

Vahşi Bölgeye, Tomakin ile ziyaretinde kaybolur ve orada bırakılır. Tomakin’den olan oğlu John’u orada doğurur ve bebek ile Dünya Devletine dönmeye utanır.

18 yıldan beri Vahşi Bölge’de yaşamaktadır.

Dünya Devletindeki şartlandırılmasından dolayı köy erkekleri ile gelişi güzel ilişkiye girer ve bundan dolayı dışlanır.

Dünya Devletine geldiğinde de dışlanır: çünkü şişmandır ve yaşlanmıştır.

POPE:

New Mexıco’daki Malpais’in yerlisi.

Linda’nın sevgili ve Linda’ya ‘ The Complete Works of Shakespeare’ verir.

Linda ile ilişkiye girerek Linda’nın köyden dışlanmasına sebep olur ve John gençken onu öldürmeye çalışır.

İsmi:

Pope: Pueblo Kızılderili kabilesinin dini lideri ve Pueblo Ayaklanmasının lideri (İspanyol kolonistlere karşı ayaklanmıştır).

Kitabın Etrafındaki Tartışmalar:

1. CYD, 1932 da İrlanda’da yasaklanmıştır.

2. 1980 de Miller, Missouri eyaleti okullarından kaldırılmıştır.

3. 1993 de Kaliforniya eyalet okullarının okuma listesinden kaldırılmaya çalışılmıştır.

4. Polonyalı eleştirmenler Huxley’in CYD yazdığında Mieczyslaw Smolarski ( The City of the Sun 1924) ve Podroz poslubna pana Hamiltona ( The Honeymonn Trip of Mr. Hamilton 1928) kopya çektiğini savunur.

************************

“GEN SAVAŞLARI” İLE “CESUR YENİ DÜNYA” YA DÖNÜŞ



PAYLAŞTIĞIMIZ DURUMUMUZ – BİLİNÇ


JOHN SEARLE

 

Filozof John Searle insan bilinci üzerine yapılan çalışmaları düzenliyor — ve bu konudaki ciddiye alınan bazı yaygın karşı görüşleri çürütüyor. Bilince neden olan beyin süreçlerini öğrendikçe, bilincin bunun ilk aşaması olan önemli biyolojik bir olgu olduğunu kabul ediyoruz. Ve hayır diyor, bilinç büyük bir bilgisayar simülasyonu değil. (TEDxCERN’de kaydedilmiştir.)

Bilinç hakkında konuşacağım.

Neden bilinç?

 Bu enteresan bir şekilde hem bilimsel hem felsefi kültürümüzde oldukça ihmal edilmiş bir konu.

Neden bu kadar enteresan?

 Çünkü bu çok basit ve mantıklı bir sebeple hayatımızın en önemli yönü. Şöyle ki, bir şeyin hayatımızda önemli olabilmesi için bilinçli olmamız gerekli bir koşul. Bilimi, felsefeyi, müziği, sanatı falan umursarsınız — ancak zombiyseniz ya da komadaysanız, hiç bir yararı yoktur, değil mi?

Yani bilinç birinci sırada. İkinci sebep de, insanlar bu konuyla ilgilenmeye başladıklarında, ki ilgilenmeleri gerektiğini düşünüyorum, en korkunç şeyleri söyleme eğiliminde oldular. Hatta korkunç şeyler söylemediklerinde ve gerçekten ciddi bir araştırma yapmaya çalışırlarken bile, bu yavaş oldu. İlerleme yavaş bir süreç oldu.

Buna ilk ilgi duymaya başladığımda, biyolojik açıdan oldukça açık bir problem olduğunu düşünmüştüm. Beyin bıçaklayıcıları meşgul edelim ve beyinde nasıl işlediğini görelim.UCSF’e gittim ve oradaki tüm ağır nörobiyolojistlerle konuştum ve onlar da bilim insanlarına utandırıcı sorular sorduğunuzda sıklıkla yaptıkları gibi sabırsızlık gösterdiler. Fakat beni asıl etkileyen, çileden çıkan çok ünlü bir nörobiyolojistin söylediğiydi,  “Bak, benim alanımda bilinçle ilgilenebilirsin, fakat önce bu hakkı edin. Önce bu hakkı edin.”

Şimdi bu konu üzerinde uzun zamandır çalışıyorum. Bence bu hakkı bilinç konusunda çalışarak alabilirsiniz. Eğer öyleyse, bu gerçekten bir adım öne çıkmaktır.

Tamam, peki bilince karşı bu enteresan gönülsüzlük ve düşmanlığın nedeni ne?

 Bence bu bizim entellektüel kültürümüzdeki iki özelliğin karışımı yüzünden aslında bunların birbirinin zıttı olduğunu düşünüyoruz ama aslında bunlar bir miktar varsayımı paylaşıyorlar. Bir özellik, dini ikiliğin geleneği:

Bilinç, fiziksel dünyanın bir parçası değildir. Ruhsal dünyanın bir parçasıdır.Ruha aittir, ve ruh fiziksel dünyanın bir parçası değildir. Bu Tanrı’nın, ruhun ve ölümsüzlüğün geleneği.Bunun tam tersini düşünen başka bir gelenek de var ancak en kötü varsayımı kabul ediyor. Bu gelenek bizim ağır görevli bilimsel materyalistler olduğumuzu düşünüyor. Bilinç fiziksel dünyaya ait değildir. Ya öyle bir şey hiç yoktur, ya da o başka bir şeydir, bir bilgisayar programı ya da başka saçma bir şey, ama hiç bir şekilde bilimin bir parçası değil. Ve bende karın ağrılarına neden olan bir tartışmanın içine girdim. İşte nasıl olduğu. Bilim nesneldir, bilinç özneldir, haliyle bilincin bilimi olamaz.

Pekala, bu ikiz gelenekler bizi felç ediyor. Bu ikiz geleneklerden kaçmak gerçekten çok zor. Ve benim bu konferansta sadece bir tek gerçek mesajım var, o da şu ki, bilinç biyolojik bir olgudur fotosentez, sindirim, mitoz gibi — tüm bu biyolojik olguları bilirsiniz — ve bunu kabul ettiğiniz an bilinçle ilgili, zor problemlerin hepsi olmasa da, birçoğu yok olur. Ve bunların bir kısmının üstünden geçeceğim.

Tamam, size bilinçle ilgili söylenmiş bazı acımasız şeyleri anlatacağıma söz veriyorum.

Birincisi: Bilinç yoktur. Bu bir illüzyondur, günbatımları gibi. Bilim günbatımlarının ve gökkuşaklarının illüzyon olduklarını göstermiştir. Yani bilinç bir illüzyondur.

İkincisi: Tamam, belki vardır, ama öyleyse de tamamen başka bir şeydir. Beyinde çalışan bir bilgisayar programıdır.

Üçüncüsü: Hayır, varolan tek şey sadece davranışlardır. Davranışçılığın ne kadar etkili olduğunu görmek çok utanç verici, ama buna sonra geleceğim.

Dördüncüsü: Belki bilinç vardır, ama bu dünya için bir fark yaratmaz. Ruhaniyet nasıl bir şeyi etkileyebilir?

Şimdi, ne zaman biri bunu söylese, ruhaniyetin bir şeyi değiştirmesini görmek istiyorlar diye düşünüyorum. İzleyin. Bilinçli bir şekilde kolumu kaldırmaya karar veriyorum, ve bu lanet şey kalkıyor.

Ayrıca, şunu fark edin: “Bu biraz Cenevre’deki havaya benziyor. Bazı günler kalkar, bazı günler kalmaz” demeyiz. Hayır. Ben ne zaman istersem o zaman kalkar.

Pekala. Şimdi bunun nasıl mümkün olduğunu anlatacağım. Şimdi size henüz bir tanım vermedim. Eğer tanım vermezseniz bunu yapamazsınız. İnsanlar her zaman bilinci tanımlamanın ne kadar zor olduğunu söylerler. Bence eğer bilimsel bir tanımlama için uğraşmıyorsanız, bu tanımlamayı yapmak daha kolay. Biz bilimsel bir tanımlama için hazır değiliz, ama işte aklıselim bir tanım. Bilinç tüm duygu durumları, duyarlılığı ya da farkındalığı içerir. Rüyasız bir uykudan uyandığınız an başlar, ve uykuya dalana kadar ya da ölene kadar ya da bir şekilde bilinçsiz hale gelene kadar devam eder. Rüyalar da bu tanımda, bilincin bir şeklidir.

Şimdi, bu aklıselim tanımımız. Bu bizim amacımız. Eğer bunun hakkında konuşmuyorsanız, bilinç hakkında konuşmuyorsunuz demektir.

Ama onlar, “Hmm, eğer öyleyse, bu gerçekten korkunç bir problem. Böyle bir şey nasıl gerçek dünyanın bir parçası olabilir?” diye düşünüyorlar.

Ve bu, eğer felsefe dersi aldıysanız, meşhur ruh-beden problemi olarak bilinir. Bence bunun da basit bir çözümü var. Şimdi anlatacağım. İşte: Bütün bilinçli durumlarımız, istisnasız hepsi, beyindeki alt seviye nörobiyolojik süreçler tarafından oluşturuluyor, ve bu, beyinde üst seviye ya da sistem özelliği olarak görülüyor. Bu suyun akıcılığı kadar gizemli bir konu. Değil mi?

 Akıcılık, H2O molekülleri tarafından ekstra su fışkırtılan bir şey değil. Bu sistemli bir durum. Ve moleküllerin davranışlarına göre, su dolu bir kavanozun sıvıdan katıya geçmesi gibi, beyniniz de moleküllerin davranışlarına göre bilinçli durumdan, bilinçsiz duruma geçebilir. Meşhur ruh-akıl problemi bu kadar basittir.

Tamam mı?

 Ama şimdi daha zor sorulara geliyoruz. Bilincin kesin özelliklerini tanımlayalım, böylece daha önce yaptığım o dört itiraza karşılık verebilelim.

Evet, ilk özellik, bunun gerçek ve azaltılamaz olması. Bundan kurtulamazsınız. Görüyorsunuz, gerçek ve illüzyon arasındaki ayrım bize görünen şeyler ve aslında gerçekte nasıl oldukları arasındaki ayrım. Burada bilinçli olarak — Fransızca “arc-en-ciel” (gökyüzünün içindeki ark) kelimesini seviyorum – Burada gökyüzünde bir kavis varmış gibi görünüyor, ya da güneş dağların arkasında batıyor gibi görünüyor. Bu bize böyle görünüyor, ancak gerçekte olmuyor. Ancak bu her şeyin bilinçli olarak nasıl göründüğü ile aslında nasıl oldukları arasındaki ayrımı, bilincin varlığı için yapamazsınız, çünkü bilincin varlığı konusunda düşünüldüğünde, eğer bilinçli bir şekilde bilinçli olduğunuzu düşünüyorsanız, bilinçlisinizdir. Demek istediğim, bir grup uzman bana gelip “Biz ağır çalışan nörobiyolojistleriz ve senin üzerinde çalıştık Searle, ve senin bilinçli olmadığına ikna olduk, sen çok akıllıca tasarlanmış bir robotsun,” deseler “Hmm, biliyor musun, belki de gerçekten haklılardır?” diye düşünmem. Gerçekten bir an için bile böyle düşünmem, çünkü Descartes bir çok kez yanılmış olabilir ama şunda haklıydı.Kendi bilinçliliğiniz hakkında şüphelenmezsiniz. Tamam, bu bilincin ilk özelliği. Bilinç gerçektir ve azaltılamaz. Diğer bilinen illüzyonlar gibi bunun da bir illüzyon olduğunu gösterip bundan kurtulamazsınız.

Pekala, başımıza dert olan bir diğer özelliği de tüm bilinç durumlarımızın bu nitelikli özelliğe sahip olmasıdır. Bira içiyormuşsunuz gibi hissettiren bir şey, yani gelir verginizi hesaplarken hissedeceğiniz bir şey değil ya da müzik dinlerken, bu nitelikli his otomatik olarak 3. özelliği oluşturuyor, bilinçli durumlar özünde öznel, yani bunlar sadece onları deneyimleyen insan ya da hayvan özneler tarafından deneyimlenerek var oluyorlar. Belki de bir bilinç makinası üretmeyi başarabiliriz. Ancak beyinlerimizin bunu nasıl yaptığını bilmediğimiz için, böyle bir bilinç makinası üretme durumunda değiliz.

Tamam. Bilincin diğer bir özelliği de birleştirilmiş bilinç alanlarından gelmesi. Yani sadece karşımdaki insanları görmüyorum, veya kendi sesimi ve zemine karşı ayakkabılarımın ağırlığını bana, sanki ileri ve geri yayılan mükemmel tek bir bilinç alanının bir parçası gibi geliyor. Bilincin inanılmaz gücünü anlamanın anahtarı bu. Ve henüz bunu bir robotta gerçekleştirme imkânımız yok. Robot teknolojisindeki hayal kırıklığının sebebi bilinçli bir robotu nasıl yapacağımızı bilmiyor olmamız gerçeği, yani böyle bir şey yapabilecek bir makinaya sahip değiliz.

Tamam, bilincin diğer bir özelliği, bu inanılmaz birleşmiş bilinç alanından sonra, bilinç davranışlarımızda işlevselleşiyor. Elimi kaldırarak size bilimsel bir örnek veridim, ancak bu nasıl mümkün olabilir?

 Nasıl olabiliyor da, beynimdeki bu düşünce maddeleri hareket ettirebiliyor?

 Size cevabı söyleyeceğim. Yani, ayrıntılı cevabı bilmiyoruz ama, esas kısmını biliyoruz, o da nöron aktivasyonunda bir sıra olduğu, ve bunlar saklanmış asetilkolinin olduğu motor nöronların aksonlarının sonundaki katmanda duruyorlar. Felsefi terimler kullandığım için kusuruma bakmayın ama bunlar motor nöronların aksonların sonundaki tabakada gizlendiklerinde iyon kanallarında bir sürü mükemmel şey oluyor ve bu lanet olasıca kol kalkıyor. Size söylediğim şeyi bir düşünün. Bu, aynı olay, kolumu kaldırmak için verdiğim bilinçli kararın dokunmalı-hissetmeli manevi özelliklere sahip bir tanımı var. Bu beynimdeki bir düşünce, ama aynı zamanda, motor korteksten aşağıya koldaki sinir dokularına kadar yolunu yaparken asetilkolini gizlemeye çalışmakla ve diğer birçok işi yapmakla meşgul. Geleneksel sözlüklerimiz artık bu konuları tartışmak için tamamen demode. Tek bir olayın bir seviyede nörobiyolojik bir tanımının başka bir seviyede akli bir tanımının olması ve bu bir tek olay, bu doğanın işleyişi. Bilinçliliğin işleyişinin nedensel olarak mümkün olduğunun açıklaması.

Tamam şimdi bunu aklınızda tutun, bilinçliliğin çeşitli özelliklerini incelerken, geri dönüp eski itirazları cevaplayalım.

İlk söylediğim şey, bilincin var olmadığı, bir illüzyon olduğuydu.Bunu zaten cevapladım. Bu konu hakkında endişelenmemiz gerektiğini düşünmüyorum. Ancak ikincisinin inanılmaz bir etkisi var, ve belki de hala söz konusu, bu da “Eğer bilinç varsa, bu gerçekten de başka bir şey. Bu gerçekten beynimizde çalışan dijital bir bilgisayar programı ve bilinci yaratmak için yapmamız gereken tek şey doğru programı edinmek. Evet, donanımı unutun. Herhangi bir donanım programı taşımak için yeterince kapsamlı ve istikrarlı olabilir.”

Bunun yanlış olduğunu biliyoruz. Demek istediğim, bilgisayarlar üzerine düşünen herhangi biri bunun yanlış olduğunu görebilir, çünkü hesaplama sembolik bir manipülasyon olarak tanımlanır genelde sıfırlar ve birlerle, ama herhangi bir sembol de olur. İkili kodla programlayabileceğiniz bir algoritmanız olabilir, bu da bilgisayar programının tanımlayıcı özelliğidir. Ancak biz bunun tamamen söz dizimsel olduğunu biliyoruz. Bu sembolik. Gerçek insan bilincinin bundan daha fazlası olduğunu biliyoruz. Söz dizimine ek olarak bir de içeriği var. Anlam bilimine sahiptir.

Şimdi bu tartışma, ben bu tartışmayı, 30 — aman Tanrım, bunu düşünmek istemiyorum — 30 yıldan fazla bir süredir, yapıyorum ancak size anlattığım şeyleri ima eden daha derin bir tartışma var ve bu tartışma kısaca bilincin, gözlemciden bağımsız bir gerçeklik yarattığını söylüyor. Bu; paranın, mülkün, hükumetin, evliliğin, CERN konferanslarının, kokteyl partilerin ve yaz tatillerinin gerçekliğini yaratıyor ve tüm bunlar bilincin eserleri. Bunların varlığı gözlemciye bağlı. Bir kâğıt parçasının para olması veya bir kaç binanın üniversite olması, sadece bilinçli etkenlere bağlı.

Şimdi hesaplamayla ilgili kendinize sorun. Bu güç, kütle, yer çekimi gibi kesin mi?

 Ya da gözlemciye mi bağlı?

 Bazı hesaplamalar gerçektir, esastır. 4 elde etmek için 2’ye 2 eklerim. Kim ne düşünürse düşünsün, bu böyle olur. Ama ben cebimden hesap makinamı çıkartıp hesap yapınca, tek gerçek olgu elektronik devreler ve onun davranışı. Bu tek gerçek olgu. Kalan her şey bizim tarafından yorumlanır. Hesaplama, sadece bilinçle bağlantılı olarak var olur. İster bilinçli bir etmen bu hesaplamayı yapıyor olsun, ister de bilgisayar yorumlamasını kabul edecek küçük bir mekanizması olsun. Bu, hesaplamanın keyfi olduğu anlamına gelmiyor. Bu donanıma bir sürü para harcadım. Gerçekliğin nesnelliği ve öznelliği ile iddiaların nesnelliği ve öznelliği arasında sürekli bir kafa karışıklığına sahibiz. Konuşmanın bu kısmının alt metini şu:

Varlığı öznel olan bir alan hakkında bilincin, duygunun ya da farkındalığın öznel durumunu içeren insan beyninde gerçekleşen tamamen tarafsız bir bilim yapabilirsiniz, tarafsızca gerçek iddialar yapabilirsiniz. Yani, bilinç öznel ve bilim nesnel olduğu için bilincin nesnel bir bilimi olamayacağına dair itiraz, bir kelime oyunu. Bu öznellik ve nesnellik üzerine kötü bir kelime oyunu. Kendi varlığının durumuna göre öznel olan alanlar hakkında nesnel iddialarda bulunabilirsiniz ve bu tam olarak nörolojistlerin yaptığı şey. Yani, gerçekten acı çeken hastalarınız var ve bunun nesnel bilimini yapmaya çalışıyorsunuz.

Pekala, tüm bu adamları çürüteceğime dair söz verdim ama çok zamanım kalmadı o yüzden sadece bir kaçını daha çürütmeme izin verin. Davranışçılığın entellektüel kültürümüzün en büyük utançlarından biri olması gerekir, çünkü onun hakkında düşündüğünüz anda aksi ispatlanır diyorum. Akli durumunuzla davranışlarınız aynı mıdır?

 Ağrı duygusu ve ağrı davranışı arasındaki ayrımı düşünün. Ağrı davranışını size göstermeyeceğim ama şu an bir ağrımın olmadığını söyleyebilirim. Ve apaçık bir hata. Neden böyle bir hata yaptılar?

 Hata şuydu – geri dönüp bu konu hakkındaki araştırmalarda bunu tekrar tekrar görebilirsiniz-bilincin azaltılamayan varlığını kabul ederseniz, bilimden vazgeçmiş olursunuz diye düşündüler. İnsanlığın 300 yıllık ilerlemesinden, bu süreçten ve umuttan vazgeçiyorsunuz.Ve son olarak vermek istediğim mesaj şu ki, bilinç bilimsel analize konu olan diğer bütün biyolojik olgular gibi, ve hatta bilimin geri kalanı gibi gerçek bir biyolojik olgu olarak kabul edilmelidir,.

Kaynak:
http://video-subtitle.tedcdn.com/talk/podcast/2013/None/JohnSearle_2013-low-tr.mp4

 PAMELA MEYER: BİR YALANI NASIL FARK EDERİZ

EPİSTEMOLOJİ (Bilgi Felsefesi)


Emprizm (Deneycilik)

İnsan aklında doğuştan ve hazır hiçbir bilgi olamaz.

   John Lock: İnsan zihni boş bir levha gibidir zaman içinde bu levha dolar

   Hume: İnsan duyuları ve aklıyla dış dünyadan bir takım izlenimler elde eder. Bu izlenimleri birbirine bağlayıp düşüncelere ulaşır.

Determinizm (nedensellik):

 Doğada zorunlu bir neden-sonuç ilişkisi yoktur. Bu insanın algılamasına bağlı olarak ortaya çıkan bir alışkanlıktır. A ve B ard arda geldi diye aralarında bağlantı vardır demek, yanlıştır.

Sensualizm (Duyumculuk)

 Bütün bilginin kaynağı duyumlarımızdır.

Kritisizm

Kant: İnsan bilgisinin kaynağı ne sadece akıl ne sadece duyum, dış dünyadan alıp akılla işlersin. (Aristo gibi.)

  • Bilgi deneyden doğmaz.
  • Duyu+akıl=bilgi

Pozitivizm (Olguculuk)

Auguste comte: Bilimin felsefenin konusu olgulardır (gözlenebilen ve deneylenebilen şeylerdir)

Bunun dışında metafiziksel olan ruh, tanrı gibi konularla bilimin de felsefenin de işi olmaz.

Sezgicilik

 Bilginin kaynağı sezgidir, Henri Bergson

Pragmatizm

 William James: Fayda sağlayan şeydir.

Fenomenoloji (Öz bilim)

Edmund Husserl: Görünenlerin ardındaki özleri bilmek yani metafizikle uğraşarak bilgi elde edilecektir. Pozitivizmle çelişir.

Analitik-çözümleyici felsefe

Wittgenstein

Related

Kaynak: http://lyapunovist.wordpress.com/

KÖŞEYE SIKIŞTIRILAN DEĞİL, SAVAŞAN AYDIN


 “Hiçbir şeyden korkmadığımız için,
bütün korktuklarımız başımıza geldi”
Aziz Nesin

Aydın konusu, toplumsal ve siyasal koşulların etkisiyle yeniden gündemde. Güncel tartışma konularından biri. Yığınla şey söylendi/yazıldı aydın üzerine. Yanlışı-doğrusuyla değerlendirilmeli bunlar. Belli bir netlik sağlanıncaya kadar da sürmeli. Bu arada gençlik kesiminin bir kısmında şöyle garip bir değerlendirme dikkati çekiyor: Örneğin, izleyip okudukları kimi sanat ürünleri için “entel”(!) film veya kitap diyerek, olumsuz bir tavır takınıyorlar. Buna burun kıvırma da denebilir. Bu görüşleri olumlu bulmak olanaksız gibi geliyor bana.

Münevver, aydının Osmanlıcası, entellektüel ise Frenkçesi.Aydının sözcük anlamı, öğrenim görmüş ve bilgili, görgülü kimse. Aydın; akıllı, zeki ve yetenekli olarak kabul ediliyor. Ancak aydın kavramına sözcük anlamı çerçevesinde bakıldığında, ortaya çok eksik bir sonuç çıkar. Bu nedenle aydına öncelikle bir kavram olarak yaklaşımda bulunmalı. Aydın kavramı öz olarak aydınlığa ermiş ve aydınlığa erdiğinin bilincine varmış olan kimseyi anlatıyor. Aydınlığa eren kişinin aydınlatan kişi olması önemli. Aydınlatma, bir sorunun veya sorunların anlaşılmasını kolaylaştıracak derecede açıklanmasıdır. Demek ki, aydın, aydınlatan kişidir. Herkesin bildiği, neredeyse “ansiklopedik bilgi” denilebilecek bu basit açıklamaları zorunlu olarak yineledikten sonra aydın kavramı çerçevesinde şu özellikleri saptayabiliriz: Birincisi, aydın bilinçli bir kişidir. Bu; kendisini, toplumunu ve dünyayı anlayacak ve yorumlayacak, ayrıca ve mutlaka toplumsal devingenliği, yaşamın özündeki değişmeyi çözümlemesi, sonuçta tüm bunlarla yaşamın dönüştürülebileceğini kavramış olması demektir. Aydının ikinci özelliğini ise, aydının “evrensel” sorumluluk yüklenmesi biçiminde belirleyebiliriz. Üçüncü özellik de şudur: Aydın, savaşım veren kişidir. Sorgulayan kişi savaşacaktır çünkü.

Kısaca belirttiğimiz bu özellikleri taşımayan bir kişiye “aydın” denemez. Görüldüğü gibi, sözcük anlamının ötesinde, üstün bilgi ve yetenek, aydın olmak için yeterli değildir. Çünkü, yukarıdaki üç özelliğin yanında aydın, kendi kurtuluşunu halkının kurtuluşunda gören bir kişi olmak zorundadır. Bu da aydının toplumsal ve doğal olarak evrensel niteliğini belirler. Bu özelliklerin tümünü taşımayan biri, bildikleriyle toplumu aydınlatan kişi değil; olsa olsa elverişli birtakım olanaklar sonucu öğrendikleriyle “bilgiçlik” taslayan, geveze ve boş ukalalıklar yapan sıradan bir (burjuva) aydınıdır. Buna aydın sıfatını yakıştırmak herhalde yanlıştır…

Aydın kavramının kendisinin tartışıla gelmesinin yanı sıra, aydınların tarih içinde belirli zamanlarda ve ölçülerde “öncü” rolüne soyunmaları nedeniyle, aydının işlevi veya aydının nasıl olması gerektiği de tartışma içindeki yerini sürekli korumuştur. Bu durum, aydınların toplum içinde aldıkları farklı ve özel konumlarından doğmuştur elbette. “Toplumun ayrı bir tabakası olarak aydınların ortaya çıkması ve gelişmesi, tarihsel bakımdan kafa ve kol emeklerinin toplumsal olarak ayrılmasına bağlıdır.” Aydınların toplum içinde “seçkin” (elit) bir konuma sahip olmaları, dolayısıyla bir tabaka oluşturmaları, kimilerince aydınların sınıflar dışında bir şey gibi ele alınmasına yol açmıştır. Aydınlar değişik sınıflardan gelmelerine karşın, genel olarak çoğu kez “özerk” bir kategori oluştururlar. Bu özgül durum, örneğin Karl Manheim’i, aydınların sınıflarüstü olduğu gibi yanlış bir sonuca götürmüştür. Oysa sınıflı toplumlarda aydınlar arasında varolan görece benzerlikler, onları tam bir birliğe götürmez. Aydınların bir örnekliği istenir bir durum da değildir. “Aydınlar homojen bir kitle oluşturmazlar, bütün toplum yelpazesine dağılmış çeşitli çevreler dizisinden ibarettir.” Kuşkusuz her toplumsal sınıf, içinden kendi aydınını da çıkarır. Halktan, sınıfsal ilişkilerinden soyutlanmış, kendi başına bir aydın veya aydınlar topluluğu düşünülemez.

Çağdaş aydının kitlelerle iletişim kuramaması, kitlelerle iletişimin emperyalist ve geri ülkelerde farklı ama aynı amaçla ve çeşitli yollarla engellenmesi; kimilerine aydının köşeye sıkıştırılan, kimileyin “zavallı” ve mutsuz bir kişi olduğunu düşündürtmektedir.

Oysa aydın, sorumlu insandır: Kendinden, toplumundan ve doğallıkla tüm insanlıktan. Aydına evrensel bir konum sağlayan da gerçekte bu sorumluluk olgusudur. S. Nadel’in de belirttiği gibi; “aydını, dünyaya yabancı ve günlük yaşamla hiçbir ilgisi olmayan bir kişi olarak göstermek”, onu sınıf savaşımının dışında görme isteğinden kaynaklanmaktadır. Tersine, aydın savaşımcı bir kişiliğe sahiptir ve aydının savaş alanlarından biri de çağımızda bilindiği gibi barış’tır. Irkçılık ve genel olarak sömürü olgusuna karşı aydının aldığı tavrı ve/veya yiğitçe savaştığı konusuna ayrıca girmeye bile gerek yok şu anda.

Kitlelere bir şey taşımayan, onları “aydınlatmayan” aydın, işlevini yerine getiremiyor demektir. Türkiye’deki toplumsal kesimlerin yıllardır çektiği aydın-halk kopukluğunun şimdi de bir sorun olarak varlığını sürdürmesi, “geçmişteki aydın tipi” (Tanzimatçı-Batıcı Aydın Tipi) denilebilecek bu tür aydınlardan dolayı çünkü Türkiye’de kültürel ve sanatsal ortam hâlâ belirli ölçülerde bu tür aydınların etkinliğindedir yadsınamayacak bir gerçektir. Aydınlarla halk kitleleri arasında bir “köprü” kurulmadığında bu kopukluk sürecektir kuşkusuz ve bu çok acıklı bir durumdur. Bu aşamada şunları söylemek olanaklı: Aydın, hiç kuşkusuz gördüğü eğitim, edindiği kültür ve taşıdığı bilinç nedeniyle halkın önünde bir kişidir. Bu son derece doğal bir sonuçtur. Önemli olan, halkın çok ilerisinde olduğu halde, kitlelerin biraz önünde gitmesini bilmektir. Bunu beceremeyen aydın, “halktan kopmuş aydın”dır. Aydın, halkın gerisine düşemez. İsteyerek veya kendiliğinde bu duruma düşmek -ki, bunlar aydınca tavırlar değildir-halk dalkavukluğu veya kuyrukçuluğu yapmaktır. Başka türlü söylersek, ileri durumu “uçurum” düzeyine ulaştığında aydının varacağı yer entellektüalizm; geri durumunda ise düştüğü yer popülizmdir. Sorun, klişe deyişle fildişi kuleye tıkılmak değildir, asıl sorun halk katına inebilmesini becermektir. Kültürel düzeyin genel olarak yükseltilebilmesi, öteki tüm koşullarla birlikte bunu da zorunlu kılıyor.

Aydın kavramı ve aydın-halk kitleleri ilişkisi sorununun ülkenin kültürel gelişmişlik düzeyiyle de ilgisi vardır. Türkiye’de aydın tartışmasının değişik aralarla gündeme gelişi, kültürel birikimin yetersizliği, kültürel yapının olgunlaşmaması, ekonomik kararsızlık, siyasal dalgalanmalar vb. koşulların sonucudur. Olaya bu açıdan bakıldığında veya yaklaşıldığında, Türkiye’deki pek çok aydının bireysel ve toplumsal anlamda kendi iç devrimini yapmamış olduğu-yapamadığı görülecektir. Selim Ileri’nin de belirttiği gibi: “Aydın, kendisi olan insandır.”Kendisi olamayan, başkası olamaz; dolayısıyla başkasının sorumluluğunu da yüklenemeyeceği gibi taşıyamaz da. Kendisiyle, resmi ideolojiyle veya Louis Althusser gibi dersek, devletin ideolojik aygıtlarıyla (DİA), varolan toplumsal ve geleneksel kurumlarla hesaplaşamayan, özeleştiri yapmayan Türkiye’deki aydın, evrensel boyutlarda kendini göstermez. Bu nedenle Türkiye, henüz evrensel alanda yeterince aydın çıkaramamıştır ne yazık ki… Aydın-sanatçı konusuna aşağıda değineceğim, burada Nâzım Hikmet örneğinin bir “istisna” olduğunu anmakla yetiniyorum. Bu tür konularda sayılara başvurmak doğru değildir, elbette benimsemiyorum, yine de kimi kişi ve çevrelere epey aykırı gelebilecek bir noktayı belirteceğim: İyimser bir kestirimle, Türkiye’de gerçek, çağdaş ve uluslararası anlamda ne kadar aydın vardır acaba? Gülünç bir soru! Az sanıyorum… Yanlışsa, kaç kişi ve belirli alanlardan örneklerle örneğin kimlerdir bunlar? Az oluşunun nedeni bence açık: Çünkü Türkiye’de felsefe yoktur! Felsefe, düşünsel gelişim ve bilimsel tutarlılık ile aydınların sayısı ve düzeyi arasında sıkı bir bağ olduğu görüşündeyim.Eksik olan budur. Olay yalnızca bu daraltılmış açıdan ele alındığında bile, Türkiye’deki aydının durumu içler acısıdır. Çünkü Türkiye’de aydınların halk kültürü dışında devraldıkları kültürel kalıt ve/veya birikimin evrensel niteliği ortadadır. Bu arada gerektiğinde örneklenebilecek bilgi ve bilim üretme çabaları ile kimi ilginç sanatsal başarıları görmezden gelmiyorum. Gerisi, çoğu kez hâlâ “aktarmacılık” dolaylarındaki etkinliklerdir.

Türkiye’ye özgü durum şöyle açıklanabilir: Siyasal oluşum ve yapı, aydının kafa yapısını hep etkilemiştir. Bu yüzden kültürel ve bilimsel “katkılar” çifte standartlara göre yapılmıştır. “Çifte standartlı” bir tür bilim adamı ve artık denebilirse eğer, “aydın” çıkmıştır bu verili ortamdan. Emre Kongar, ilginç bir biçimde açıklamış:

“Aydın, evrensel olarak ‘her şeyi sorgular’ Türkiye de ise her şeyi sorgulamak aydın olmak değil, ancak ‘hain olmakla olanaklıdır: Örneğin, ‘İslam’ı sorgularsanız, Müslümanlara göre hanisinizdir.’ Komünizmi sorgularsanız, Marxistlere göre hainsinizdir.

Dolayısıyla, ülkenizde ‘hain olmak istemiyorsanız, ‘evrensel ölçülere göre aydın olmaktan vazgeçmeniz gerekir.

O zaman geriye kalır; yerli malı aydın olmak.”

Emre Kongar’in belirttiğine göre, bu Yerli Malı Aydınınpek de olumlu bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Bunun, tarihsel koşullara göre kimi kez olumlu görülebilen “ulusal aydın”kavramından da geri ve belki de sözcüğün tam anlamıyla “ilkel bir konum” olduğu bellidir. Emre Kongar’ın değerlendirmesi bence de doğru ve yerindedir. İşte bu nedenle Türkiye’de evrensel anlamda aydın bulmak güçleşmektedir. Varolan yarım yamalak aydın da “yaşamak” için, genellikle resmi ideolojinin de benimsediği iki düşman “üretir”: İrtica ve komünizm.Bu durum, kabul edilebileceği gibi kara gülmece konusudur. Burada Aziz Nesin’i anmadan geçemeyeceğim: Boşuna “Ah Biz Ödlek Aydınlar”dememiştir herhalde…’

Aydın kavramını irdelerken sanatçıyı dışta tutmadım. Çünkü, sanatçı da bir aydındır öncelikle. Daha doğrusu sanatçı olmak için, aydın olmak gereklidir. Cevat Çapan şöyle soruyor: “Şair ve aydın, bunlar birbirini dıştalayan kavramlar mı, yoksa birbirini besleyen kavramlar mı?” Bence bunlar, şair (sanatçı) ve aydın birbirini bütünleyen, besleyen kavramlardır. Tersini düşünmek, aydın olmayan bir sanatçı “düşlemek”, varsaymak -ne yazık ki, böyle ‘sanatçılar’da varsaltyetenekçiliktir. Oysa gerçek bir sanatçı, aydın-sanatçı, “bilinç-esin”bileşimini ve duygu-düşün”birlikteliğini sağlamış bir insandır. Çağımızda aydın olmayan bir sanatçı, geri kalmış bir sanatçı demektir. Buna değinmişken, entellektüel kavramı için de birkaç söz söylemek yerinde olur. Kişisel olarak entellektüel’i aydın karşılığında kullanmayı düşünmüyorum. Aydında varolması gereken açıklık, netlik ve aydınlatmacılık, bence entellektüel kavramında farklı bir biçimde bulunuyor. Entellektüel’i daha soyut, üst düzeyde, bir yazarın kullandığı deyişle “üstyapının aydını” olarak yorumluyorum!.. Buradan da şu saptamaları çıkarıyorum:

Sanatçılar genellikle aydındır.
Entellektüel sanatçılar da vardır.
Entellektüeller genellikle aydın sayılırlar
Aydınlar her zaman entellektüel değildirler.

Sh:43-49

Ankara, 27 Şubat 1986
(Hürriyet Gösteri dergisi, Mayıs 1986)

***

HAYAT KADINI

Yazınsal türlerin hepsini severek okurum. Şiir hep başköşeyi alsa da. Öteki sanat dallarından en çok sinemayı severim. Özellikle TV’de arada bir gösterilen nitelikli yapımları kaçırmamaya çalışırım. Zaman zaman “makaslansalar” da iyiler izleniyor. Sinemaya olan ilgim, senaryo denemeleri yazmama bile yol açmıştı. Sonunda “uyarlama” da olsa ilk senaryomu yazdım. Belki sürdürürüm çalışmalarımı, kim bilir? Sinema alanında iyi senaryocu (senarist) açığı olduğunu biliyorum çünkü.

Güzel filmleri her zaman izlemek olanaklı olmasa da sinema yazılarını okumayı savsaklamam. İzleyebildiğim, okuru olduğum dergilerdeki sinema yazılarını kesinlikle okurum. Bir süre önce Yavuzer Çetinkaya’nın Ondört Numara adlı filmle ilgili bir yazısını okumuştum. Sinan Çetin’in yönettiği dört ödüllü bu filmi ne yazık ki, bugüne kadar izleyemedim. Yavuzer Çetinkaya, andığım yazısında, senaryoda “gedikler” olduğu görüşünde. Keşke kimin yazdığını da belirtseydi. Yanılmıyorsam bu filmin senaryosu, İrfan Yalçın’ın Genelevde Yasadlı romanından uyarlanmıştı. Romanı okumuştum, filmi de görebilseydim iyi olacaktı. Sinema dili ile roman dili elbette farklı, ama yine de insan karşılaştırmak istiyor nedense.

Burada bir açıklama gerekiyor: Bu yazı ne sinemayla, ne de Ondört Numara ile ilgili olacak. Bir ara notu oluşturacak değinmemin konusunu yine. Yavuzer Çetinkaya’nın adı geçen filmle ilgili yazısını okurken ayraç içinde üç ilginç cümle yakaladım. Yazacaklarım bununla ilgili olacak. Kendi düşüncelerime tıpatıp uygun bir yazı bulduğumda sevincime diyecek olmuyor. Dedim, ben yazmışım gibi seviniyorum.

Şimdi Yavuzer Çetinkaya’nın yazısından bir alıntı: “Satacak ne etleri ne de butlan kalmış yaşlı hayat kadınları. (Cinselorganını erkelerin boşalımına sunmayı meslek edinmiş kadınlara bu ismin verilmesini çok yadırgıyorum. Hayat ve kadın sözcükleri bana ayrı ayrı, sağlıklı ve üretken birleşmeleri anımsatan kavramlar Kimin aklına gelmiş bu tanım merak ediyorum doğrusu?)”

Şimdi Woody Allen’in bir filminde (yanılmıyorsam, Annie Hail adlı filmdi) yaptığı gibi, sokaktan gelip geçeni durdurup, örneğin herhangi birine; “hayat nedir?” diye sorsak, nasıl bir yanıt alırız acaba? Ardından aynı kişiye bir de “kadın nedir, kimdir?” sorusunu yöneltsek, ne tür bir yanıtla karşılaşırız? Doğrusu yaman meraklanıyorum ve bence bu, denemeye değer! Böyle bir anketin düzenlenmesi ne iyi olurdu…. Herhalde; “hayat hayattır işte!”, “hayat yaşamaktır…” ve “kadın kutsaldır”, “kadın şeytandır” -olur ya dini bütün(!) birine rastlarız-; “cennet anaların ayakları altındadır” veya “ana hakkı ödenmez” gibi yanıtlar almak şaşırtıcı olmazdı bu toplumda. Bu soruları bir de bilim adamlarına, “kadın hakları” savunucularına ve feministlere sorsak: “Doğumla ölüm arasında geçen süre/doğurma ve türü sürdürme yeteneğine sahip insan”; “insanca yaşamak/eşit işe eşit ücret-kürtaj hakkı”; “ev işlerinden kurtulmak/erkek egemen toplumda özgürlük savaşçısı” gibisinden düşsel-varsayımsal karşılıklar alabilirdik büyük olasılıkla. Tüm bu olası yanıtlarda hayat ve kadın arasında sonuç olarak mantıklı ve belki de sağlıklı bir ilişkinin ortaya çıktığı görülmektedir.

Yavuzer Çetinkaya’nın yadırgadığı tanıma yeniden dönüyorum: İlk ne zaman, hangi amaçla kullanıldı “hayat kadım” sözleri bilmiyorum. Araştırmadım da. 70’li yıllarda kadınlarla ilgili olarak hazırladığım derleme bir yazı nedeniyle başvurduğum kaynaklarda böyle bir tanıma rastladığımı anımsamıyorum. Daha sonra okuduğum kadınlarla ilgili yazı ve kitaplarda da göremedim. Genelev kadınlarıyla yapılmış, okuduğum ilk röportaj Yedinci Sanatdergisinde yayımlanmıştı. Orada da dikkatimi çekmemişti. Yavuzer Çetinkaya gibi benim de merak ettiğim, halkın da kullandığı -belki çoğu küçümseme amaçlı-; orospu, kahpe, fahişe, sürtük, yosma, düşmüş kadın, sokak kadını, vesikalı kadın, randevuevi kadını, genelev kadını, bar-pavyon kadını ve daha farklı anlamlarda kullanılan “dost”, “oynaş”, “kırık”, “metres” gibi sözcük veya tanımlar dururken, giderek yabancı bir filmden aklımda kalan “gece emekçisi”(!) gibi adlandırmalar varken, niçin “hayat kadını” yaygınlaştırıldı? Niye çok güzel anlamlar içeren yaşam ve kadın kavramları böyle uygun olmayan bir biçimde birleştirilerek “satılık kadın” anlamında kötü bir anlamda kullanıldı? Bence bu çok yanlış ve hayat kadını bu anlamda kullanılmamalıdır!..

Küçük bir anı: Gece çalıştığım yıllarda, gündüzleri, oturduğum gecekondu mahallesindeki kadınları izlerdim. Kimi zaman biri dikkatimi çekerdi. Üç küçük çocuklu bir komşumuz vardı: Bir kadın. Sonraları dört oldu çocuklar ve başka yere taşındılar. Bütün gün o çocuklar için koşturur, sular akmadığı için evimizin yanındaki kuyudan su taşır, çamaşır ve çocuk bezi yıkar, öteki tüm ev işlerini yapardı. Yorulmaz mıydı hiç bu kadın? Onu izlerken “olumlu ve gerçek anlamda bir hayat kadını işte’derdim. Acımakla saygı duymak arası bir duyguydu benimki. Açıkçası ben, uzun süre yiğit, başka deyişle “cefakâr” ve çile çekmiş kadınlar arsında yaşadım. İşte bu yüzden, yaşamın her türlü derdiyle yoğrulan ve pişen bu kadınlara, “hayat kadını”derdim. Çünkü bunlar, yaşamın tüm yükünü omuzlayan, gerçek emekçi kadınlardı. Gerçekten hayat kadını, onlar için anlamını bulan yerinde bir tanımdı.

Öyle sanıyorum ki, 1980’li yıllarda çekilen ‘Ah, Güzel İstanbul’filmiyle birlikte iyice yaygınlaştı bu yanlış kullanım. O günden beri bu tanımlamanın yanlış olduğu görüşünü hep taşıdım. Anlayamadığım: Erkekler için olumlu anlamda “hayat adamı” derken, kadınlardan neden esirgiyoruz bu güzelim sözleri? Oğullarımıza, “hayat adamı olun” diyoruz da kızlarımıza bu olumlu anlamda neden “hayat kadını olun” demiyoruz, diyemiyoruz? Ben, bu yanlışlığın düzeltilmesini savunuyorum. Çünkü, çoğumuzun anaları, bacıları, kadınları hâlâ gerçeklen ve olumlu anlamda hayat kadını’dır.

Sonuç olarak, bu yazımda ahlâksal bir kaygı gütmediğimi belirtmeliyim. Amacım, hayat kadını kavraramı”nın yanlış kullanımından vazgeçilmesini önermekle sınırlı. Fahişeliğin hangi toplumsal ve ekonomik koşulların ürünü olarak ortaya çıktığını da az çok biliyoruz. Bu kadınları hor görme gibi bir yaklaşımım da yok kesinlikle. Asıl önemli olan şu: Her alanda olduğu gibi burada da kavram kargaşalığı keyfi kullanımların sonucu olmamalıdır.

Ankara, 26 Aralık 1985

SANATÇI VE MEDYADAKİ “SANATÇI”

İnsanın kimileyin yazmak isteyip de yazamadığı, çoğun hafif deyip geçtiği önemsiz konular vardır. Hani şu gülünüp geçilen, “değmez” denilen türden konular. Ancak biri yazdığında hayıflanılır. Böyle sık sık olur ya. Hele yazı tembelleri için neredeyse sürekli. Yine böyle oldu: Nicedir, orda burda okuduklarımdan sonra yeniden, gerçekten sanatçıkimdir, nedir, nasıldır demeye başladım. Sanatçının bir adam/kadın olarak resmini çizecek değilim burada. O çok uzun, ciddi ve önemli bir iş. Benim sözünü ettiğim, “hafif” de denilen, uçucu şeyler. Basit, günübirlik, kalıcılık hedeflemeyen, olsa olsa ancak sorular sordurmayı amaçlayan, ışık yakıcı bir şey.

Kimi yabancı sözcükler çok çabuk benimsenip yaygınlaşıyorlar. Örneğin stres,sonra nostalji hemen tutulu veren sözcükler oldular. Bu iki sözcüğün günlük yaşamda rasgele kullanımları üzerine, birkaç yıl önce bir yazımda eleştirel yaklaşımda bulunmuştum. Şimdinin moda sözcüğü ise media, yani iletişim araçları. Başka deyişle; “düşüncenin ifade ve iletimini sağlayan her araç”tır medya. Yazılı, sesli ya da görsel olabilen medya; basın, bilgisayar, uydular, videogram ve videografi, telli dağıtım hatları, hertz dalgalarıyla radyo ya da televizyon yayınlarını kapsar. Oysa bütün bunlar aslında klasik medya’dır. Günümüzde Internet sonrası döneme artık yeni medya deniliyor.Bizde medyaya önceleri “görsel basın” falan denildi. Artık radyo, televizyon, basın vb. kitle iletişim araçlarına medya deniyor. Bu adlandırma “halk” tarafından da bayağı tutulur oldu, giderek “medya suçu”, “medya terörü” ya da “bir kısım medya” gibi deyimler bile türetildi.

Sözü nereye getirmek istiyorum?
Şuraya: Sanatçı ile medyada yığınla şarkıcı, türkücü, popçu vb. yorumcu’nun “sanatçı” diye sunulması, giderek şişirilmesi konusuna. Önüne gelenin; iki lafı bir araya getirme becerisi bile gösteremeden, kekeleyerek yinelediği sözlerle televizyonlara çıkıp şarkı söyleyen kişileri “sanatçı” (el insaf!) saydığı bir ülkede yaşıyoruz. Kim şarkıcı, kim türkücü, kim oyuncu belli değil. Toz duman içinde, her yorumcunun adı “sanatçı” oluyor!..

Yaz gevşemesi içinde bir yazı tembeli olarak tam da böyle şeyler düşünürken şu ünlü ve bence önemli sinema oyuncusu Meryl Streep’le yapılmış bir konuşmayı okudum. Bir sürü ödül almış, basbayağı ciddi ve büyük bir oyuncu olan, örneğin benim için Sophie nin Seçimindeki oyunculuğuyla bile yeterince unutulmazlaşan Meryl Streep: “Oyuncular sanatçı sayılır mı bilmiyorum, ama kendimi büyük bir aryanın parçasıymış gibi hissediyorum.” diyor. Bizdeki iki sözcüğü zor bir araya getiren şarkıcı, türkücü ve popçulardaki burnu büyüklüğe bakınız, elin oyuncusunun alçakgönüllülüğüne bir de… Atilla Dorsay da bir yazısında tiyatro oyuncusu Zeliha Berksoy için bir yerde; “… anlı şanlı oyuncumuz Zeliha Berksoy” derken, başka bir yerde aynı kişi için;”… topluma örnek durumunda bulunan bir sanatçı ya hiç yakıştıramadığı”biçiminde şeyler yazmış. Doğrusu, Atilla Dorsay’ın yazısındaki “özel” denebilecek konu beni hiç ilgilendirmedi. Ancak, önemli bir sinema yazarı olan Atilla Dorsay, oyuncu’yu normal, “sanatçı”yı tırnak içinde yazdığına göre, burada önemli olan Meryl Streep’in söyledikleridir. Demek ki, Atilla Dorsay gibi kişisel bir nedenle kızdığımız için değil ama, oyuncuya sanatçı denemiyor! Bu çok önemli işte.

Öyleyse kime sanatçı denir?

Geçenlerde bir gazete “sanatçı kimdir?” konulu bir soruşturmayı yayımladı. Buna göre; “bütün ayırımlara karşın, üzerinde birleşilen nokta, sanatı ve sanatçılığı belirleyen temel kıstasın yaratıcılık olduğu’ydu. Burada da öne çıkan ölçüt “yaratma güdüsü”dür (Enis Batur). Sanat eleştirmeni Beral Madra: “Türkiye’de medyanın ve kitlelerin bir kişiyi kolaylıkla sanatçı ilan ettiğini, bir opera bestecisiyle sağdan soldan çalarak pop şarkısı yapanları, bir eğlendiriciyle bir oyuncunun aynı kefeye konulduğunu”söylüyor.

Gazeteci-yazar Ergun Hiçyılmaz, Türkiye’de yazarların hal-i pür melâllerini anlattığı yazsının son cümlesinde bana çok ilginç gelen şu sözleri yazıyor: “Bir ülkede Cahit Külebi nin ölümü, ‘silikonu patlayan mankenin dramından daha önemli değilse ‘yazar olsanız ne yazar’”Düşünüyorum: Cahit Külebi,bir iki şiiriyle okul (ders) kitaplarına girmemiş olsaydı, gerçek yazın severler dışında belki de çok az kişi tanıyor olacaktı. Öteki sanatçı-yazarlar gibi. Oysa şu silikonu patlayan mankeni sanıyorum herkes tanıyor!.. Medya “görev bilinci’yle onun dramını evlerin içine taşıdı çünkü. Hem de “sanatçı” diyerek. Cahit Külebi ise, ömrünün son yıllarını bir dram gibi yaşadı. Ünlü bir ozandı ama çok kısa ve önemsiz bir haber gibi geçildi ölümü. Üstat Ergun Hiçyılmaz’a hak vermemek elde mi?

Tarık Dursun K. gazetedeki köşesinde soruyor: “Feyza Hepçilingirler adını duydunuz mu? (…) Ödüller de aldı, biliyor muydunuz?” Bu ve bunun gibi soruları yineliyor yazısında Tarık Dursun K. Bana sormadığı kesin, bana sorsa kolay: En azından üç kitabını okudum, giderek ikinci kitabı üzerine yazı bile yazdım. Hattâ yanılmıyorsam, Feyza Hepçilingirler, bu yazımı bir öyküler toplamının arka sayfalarına da koymuştu… Kızmış olsa da yazdıklarıma! Tarık Dursun Κ., öykücü Feyza Hepçilingirler’in yeni yapıtı Savrulmaların yayımlanışı nedeniyle değinmiş bu konuya. Medya’ya ve “medya yazarları”na dokunuyor. Medyanın yazarlara, daha geniş tutarsak sanatçılara uzak duruşuna, ilgisizliğine söyleniyor. Oysa medya, “sanatçılar”la çok yakından ilgileniyor. Yazarlarla ilgilenmediğine göre, yoksa medya, yazarları sanatçı mı saymıyor? Belki de kendince önemsiz buluyordur. Tarık Dursun K.’nın da belirttiği gibi “pop müzik” gibi geçici (günübirlik, belki de medya için ‘güncel’-!-) şeyler dururken, edebiyat (yazın) gibi “kalıcı” sanat’a bile isteye yer vermez medya! Çünkü medya sanatçı’yı önemsemez, “sanatçı”yı sürekli “vizyon”a çıkarır. Artık bu “rating” kaygısından mı kaynaklanır, halka hizmet yarışından mı, onu bilemem ama, tercih’i o yöndedir. Çünkü ne yazık ki, medya, güncelin (bu elbette yapısı gereği olacak), gelgeçin, moda’nın peşindedir. Sanat gibi toplumsal ve tarihsel yanıyla öne çıkan kalıcı bir nesne’yi neden ciddiye alsın ki?

Evet, medya gerçekten de ne yaptığını biliyor. Kiminle uğraşacağını, kimi gündemine alıp almayacağını hep “bilir” zaten… “Binlerce kitabın yayınlandığı ülkemizde televizyon kanalları ve gazetelerimiz en değerli incelemeleri, en çok okunan romanları, en sevilen yazarları gündeme getirmemek için birbirleriyle yarışıyor…”gibiler. Örneğin Ali Kırca bile(hattâ Savaş Ay’ın ‘A Takımı’ bilem!) gerçekten iyi bir yorumcu olan Sezen Aksu’yu Aşık Daimi’nin onca yıllık türküsünü (deyişini) “yorumladı” diye canlı haber programı’na çıkarır da şu ya da bu yazarı, sanatçıyı, yeni yapıtının yayımlanması, ödül alması vb. gerekçelerle “haber” programına konuk etmez pek… E, en “popüler” yazarın kitabı bile birkaç bin satarken, Tarkan’ın kasetleri kaç satıyor, bilen var mı? Medya ne yaptığını elbette bilecek! Sahi, Ahmet Altan’ın Tehlikeli Masallar 45. baskıda kaç sattı acaba? Bu 45. baskıdan dolayı medya ne kadar ilgilendi? Benim derdim sanatçıyla, bu arada medyaya şöyle değinmişim/dokunmuşum kaç yazar?

Tarık Dursun K. gibi bir yazar, bütün bunları bilmezmişçesine: “Medya, bir Ağustosböceği kadar ömrü olmayan boyalı, süslü püslü pop şarkılarına verdiği değerin binde birini olsun ondan esirgedi diyebiliyor. Sözünü ettiği o kişi öykücü, daha doğrusu yazar, yani gerçek bir sanatçı olan Feyza Hepçilingirler’dir. Medya yazar’dan ilgisini esirgeyebilir, sanatçı’yı es geçebilir. Ama gerçek okurlar, onu önemser ve onunla (yapıtlarıyla) ilgilenir. Aradaki önemli fark budur: Medya sanatçıyla (daha çok da şarkıcı, türkücüyle), biz sanatla ilgiliyiz. Tam da söz konusu yazar için “star sisteminin sanatçısı” dendiği dönemde şöyle yazmıştım: “Feyza Hepçilingirler, beklendiği kadarıyla -kişisel olarak bu umudu taşıyorum öykücülüğünde ileri adımlar attığı oranda başarısını pekiştirecek ve yazın dünyasında haklı yerini alacaktır. Eski Bir Balerinle öykücülükte varolduğunu kanıtlama yolunda olan bir yazardır Feyza Hepçilingirler.” Bir zamanlarstar sisteminin sanatçısı’ denilen bir yazara, aradan yıllar geçtikten sonra Tarık Dursun Κ., “medya yazarı”değil diyerek, ilgisizlikten yakınıyor! Bir çelişki var ortada… Bana göre, Feyza Hepçilingirler ‘medya yazarı’ olmadığı gibi, “star sisteminin sanatçısı” da değildi. O, gerçek bir sanatçı (yazar) olduğu için medya ilgisiz kalıyor.

Sanatçı kimdir?
Manken nedir?
Kim yaratıyor, kim kazanıyor?

Mankenlerin sinema oyuncusu olup, “sanatçı” payesi aldığı bir ülkede yazar da olsanız sanatçı olamıyorsunuz işte! Öyleyse şu büyük medya, neden Feyza Hepçilingirler’in yeni kitabını ya da Cahit Külebi’nin ölümünü önemsesin? Hazır “silikonu patlayan” birileri varken?Hoş, tırnak imi içinde sanatçı olmaktansa, olmamak yeğlenir. Bu da bir başka ‘tercih’.

Bitmedi: “Haber programlar”genellikle izleniyor. Seçilen konuklar çoğu kez içi boş, saçma sapan klişe laflar etseler de. Ama geçenlerde (Haziran’97 içinde) Can Dündar’ın “40 Dakika”adlı programını nedense geceyarısı izleyebildim. Konuğu bir sanatçı-yazardı: Orhan Pamuk. En azından ciddi bir konuşmaydı dinlediğim. Televizyon yazarı Ali Hakan, yazarların, gerçek sanatçıların televizyona çıkmaları üzerine şöyle yazmış: “Madem ki özenle okumuyoruz, hattâ belki de hiç okumuyoruz, hiç olmazsa dinleme fırsatını kaçırmamak gerektir..” Eh, bu da bir öneri, dinleyene!

Televizyonlarda her gün yığınla, sürü sepet “sanatçı” pardon manken ve giderek haber programlarda “konu mankeni” izliyoruz. (Reha Muhtar’ın kulakları kesin çınlayacak!) Arada bir gerçekten sanatçıların çıkıp doğru dürüst şeyler söylemesi, medyanın yanlışı mı, doğrusu mu? Yine de olumlu ve güzel. Belki böylece sanatçı ile medya’daki “sanatçı” arasındaki ayrımı da görmüş oluruz. Benim korkum şu: Bu konu da çok kısa bir zamanda yozlaştırılmasın!

Aydın, 28 Eylül 1997
(Aydınca dergisi, Ekim 1997)

Kaynak:
Kemal GÜNDÜZALP, Eleştiriye Doğru Kültür Sanat ve Aydınlar Üzerine ,
Papirüs Yayınları Eleştirel Düşünce Dizisi 1. Basım, Nisan 2005

THE MOST DANGEROUS MAN İN AMERİCA: DANİEL ELLSBERG AND THE PENTAGON PAPERS (2009)


Yönetmen: Judith Ehrlich, Rick Goldsmith

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 11 Eylül 2009 (Kanada)

Süre: 92 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Blake Leyh

Oyuncular Peter Arnett, Ben Bagdikian, Ann Beeson, John Dean, Daniel Ellsberg

Özet

2009 IDFA Amsterdam Jüri Özel Ödülü

2010 Palm Springs İzleyici Ödülü (Belgesel)

2009 National Board of Review İfade Özgürlüğü Ödülü, Beş Belgesel

2009 Mill Valley İzleyici Ödülü

2010 Oscarlarında En İyi Belgesel dalında aday olan bu film, yakın geçmişe ayrıntılı ve aydınlatıcı bir bakış sunuyor. 1971′de, Vietnam savaşı strateji uzmanlarından Daniel Ellsberg, savaşın yıllarca sürdürülen yalanlara dayandığı sonucuna varır ve New York Times’a yedi bin sayfalık çok gizli belgeler sızdırır. Bu cesur hareket Watergate skandalına, başkan Nixon’un istifasına ve savaşın bitmesine neden olur.

Belgesel Filmden

Çok gizli dokümanlara ait birkaç yüz sayfayı ilk kez 1 Ekim 1969 günü akşamında RAND şirketindeki güvenli bölgenin dışına çıkardım. Çalışma 47 ciltti ve toplam 7000 sayfadan oluşmaktaydı. Planım çalışmayı kopyalamak ve Vietnam savaşının gizli tarihini Amerikan halkına açıklamaktı. FBI, Pentagon’a ait gizli çalışmanın bir kopyasını New York Times’a veren kişiyi bulmaya çalışıyor Yıldırım düşmüş gibiydi, New York Times’a Pentagon’un gizli belgelerini yayınlaması için veriyordunuz ve ülke paniklemişti.

Henry Kissinger: Bu, hükümete yapılmış bir saldırıdır. Eğer bütün gizli dosyaları çalar ve basına verirseniz, ülkenin yönetilmesi imkansız hale gelecektir.

Savunma bakanlığında üst düzey politika analisti olarak görevli olan Daniel Ellsberg’in Times’a Pentagon belgelerini veren kişi olmasından şüpheleniliyor.

Richard Nixon: Bence ülke sırlarını çalıp gazetelere veren kişileri ulusal kahraman ilan etmekten vazgeçme vakti gelmiştir.

Evliliğimizin ilk yılında onun hayatının kalan kısmını hapishanede geçirme olasılığını konuşur olmuştuk. Bir ulusal güvenlik krizi ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorduk. Henry Kissinger, Dr. Daniel Ellsberg’in ülkedeki en tehlikeli kişi olduğunu söylemişti ve o durdurulmalıydı.

DANİEL ELLSBERG VE PENTAGON BELGELERİ

Daniel Ellsberg:4 Ağustos 1964 sabahı ilk işime Pentagon’da başlamıştım. Görevim gereği Savunma Bakanı Robert McNamara’ya bağlı olarak çalışıyordum. İşteki ilk günümde birden kıyamet koptu. Bir kurye Amerikan savaş gemilerinin Kuzey Vietnam kıyısında yer alan Tonkin Körfezinde saldırıya uğradığına dair haber getirdi. Amirim, misilleme yapılması amacıyla Kuzey Vietnam’a ait hedeflerin seçilmesi için bakan McNamara’nın yanına çoktan gitmişti. Dakikalar geçtikçe daha fazla haber geliyordu: üç torpido ateşlendi yedi Kaçınma manevrası yapıyoruz. Saat 1:30′da körfezdeki filo komutanından yeni bilgiler geldi. “Herşeyi durdurun” Önceki raporlardaki torpidolara ilişkin bilgiler şüphelidir”

Lyndon Baines Johnson:[Amerika Birleşik Devletleri'nin 36. Başkanı]Bugün Amerikan gemilerine karşı Tonkin Körfezinde tekrarlanan saldırılar sebebiyle orduya saldırılara karşılık verilmesi yönünde emir verdim.

Günler geçtikçe herhangi bir saldırı olmadığı netleşmişti.

Lyndon Baines Johnson: Kongreden acilen bir çözüm bulunmasını istemem gerekiyor.

Başkan Johnson Güney Vietnam’da komünist zaferini engellemekte kararlıydı. Tonkin Körfezi olayında gerçekleri çarpıtarak Kongrenin kendisine sınırsız askeri güç kullanma yetkisi vermesini sağladı. Bunun ardından 11 yıl sürecek bir savaş başlattı.

Soru: Senator Fulbright, Tonkin sorunu esnasında senatodaydınız.

Senator FulbrightOlayın ardında yatan gerçeği Bize başkan, McNamara ve Rusk tarafından anlatılanların doğru olduğunu kabul etmiştik. General Wheeler’a inanmıştım. O esnada ve o koşullar altında bize verilen bilgilerin doğruluğunu sorgulamak için herhangi bir sebebimiz yoktu.

Lyndon Baines Johnson:Savaşın daha fazla büyümesini istemiyoruz.

Savaş daha fazla büyümesin mi?

O esnada Pentagon’da en önemli önceliğimizin daha büyük bir savaşa hazırlanmak olduğunu görüyordum. Bu savaşın seçimlerden hemen sonra başlayacağını tahmin ediyorduk.

Johnson:Bu savaş kendi topraklarını koruyacak olan Vietnamlıların savaşıdır. Bu sebeple savaşı, daha fazla büyütmeyi düşünmüyoruz.

Bu bilerek söylenmiş bir yalandı. Bunun yalan olduğunu tüm hükümet görevlileri biliyordu, ama hiçbirimiz seçimler boyunca bunu basına sızdırmadık. Bu, içinde benim de bulunduğum binlerce insan tarafından saklanmış bir sırdı.

**

Patricia Ellsberg:Vietnam savaşı hakkında çok şey yazılıp çizildi, ancak halkın orada gerçekten neler olduğunu anlaması için çok az şey söylendi. Bugünkü konuğum, David Halberstam Ülke genelinde birçok radyo kanalında birden yayınlanan bir radyo programım vardı. Washington, d.C’deydim. O esnada kongredekilerle ve hükümet görevlileriyle röportajlar yapıyordum. Ortak bir arkadaşımız benim adıma bir parti vermeyi teklif etti. Bana, “Partiye davet edeceğim bir arkadaşımdan özellikle uzak durmanı istiyorum. Çok akıllı ama aynı zamanda çok tehlikelidir.” dedi. Bunun anlamı arkadaşının yeni boşanmış ve çapkın biri olduğu idi. O kapıyı çaldı, Kapıyı açınca onun mavi gözlerini gördüm. O an çarpılmıştım. O çok yakışıklıydı.

Daniel Ellsberg:O zamanlar onun benimle çıkmak için uygun olmadığını düşünüyordum. Her cumartesi 12 saat boyunca çalışıyordum. Pazarları ise yarım gün çalışıyordum. Pentagon’daki ilk günüm bittiğinde onu aramayı düşünmüştüm. “Yarın boşum, istersen birlikte kiraz çiçeklerini görmeye gidebiliriz”

Patricia Ellsberg:Ben de, “Hayır, yarın radyo programım için barış protestolarına gideceğim” dedim.

Daniel Ellsberg:“Bu ilk boş günümdü, haftada 70 saat savaş üzerine çalışıyordum ve boş günümü barış için yapılan protestoda harcamak istemiyordum.” Savaşa hayır, Savaşa hayır Beyaz Saray’ın etrafında yürüdük. Onun kayıt cihazını taşıyordum ve içimden umarım fotografımı çekip Yarınki Washington Post’ta yayınlamazlar diye düşünüyordum. Çünkü bu açıklaması oldukça zor bir durum olacaktı.

Patricia Ellsberg: orada liberal ya da radikal görüşe sahip bazı arkadaşlarıma rastladım ve onlar “Nasıl olurda Pentagonda Vietnam savaşı üzerine çalışan biri ile çıkabiliyorsun?” dediler.

**

Daniel Ellsberg:1965 senesinin başlarında Vietnam savaşı genişlemek üzereydi ve ben bunun planlayıcılarından biriydim. Savunma Bakanı Robert McNamara’dan Vietkong’un işlediği vahşete ait örnekler bulmak için emir almıştım. Savunma Bakanı bu şekilde Başkan Jonhson’u Kuzey Vietnam’ın düzenli şekilde bombalanmasına ikna edebileceğini umuyordu. Kuzey Vietnam’ın bombalanmasına karşı olduğumu belirtmiştim ancakMcNamara’dan gelen emirler adeta Tanrıdan gelen emirler gibiydi. Vietnam’da benim için istihbarat toplayan görevliler vardı. Hattın diğer ucundaki albaya ertesi gün sabah 7′ye kadar bana iletmesi gereken bilgiler olduğunu söyledim. Vietkong’un işlediği vahşete dair somut kanıtlara ihtiyacım vardı. Ayrıca yaralı Amerikalılara ait korkunç detaylar lazımdı. Albaya şunu dedim “Kanlı görüntülere ihtiyacım var”

**

Richard Falk “60′ların başında, Dan Ellsberg önde gelen, genç bir savaş düşünürüydü. “

**

Thomas Crombie Schelling:[ABD'li ekonomist. Dış ilişkiler, milli güvenlik, nükleer strateji konularında uzman]

Kanal 6 Savaş haberleri Atom bombası herşeyi o kadar değiştirmişti ki, askerler artık daha farklı düşünmeleri gerektiğini biliyorlardı. Bu sebeple RAND’ı kurdular ve onu bilerek Wahington’dan kimsenin burnunu sokamayacağı kadar uzakta olan batı kıyısına yerleştirdiler. Insanlar farklı şekilde düşünmeleri için cesaretlendirildiler büyük düşünmek için.

Dan EllsbergRAND şirketine 1959′da 28 yaşındayken katıldı. Dan insanları gerçekten etkiliyordu. Zeki, yaratıcı Teknik konularda mantıklı düşünebilen. Mantık yürütmede başarılı. Herşeyden yeni fikirler toplayabiliyordu Kısa öyküler okuyup fikirler üretebiliyordu.

Harvard’da üzerinde çalıştığım konu belirsizlik altında karar verebilmek üzerineydi. RAND şirketinde insanlık tarihindeki en büyük kumar üzerinde çalışıyordum. Doğruluğu kesin olmayan uyarılara dayanarak atom bombası kullanımına karar vermek.

Schelling:Dan şu soruya odaklanmıştı: “Eğer savaşa girmek zorundaysanız, bunu nasıl en az tehlikeli olacak şekilde yaparsınız?

” Kararları kim verecek, Alınan kararlar kimlerle nasıl paylaşılacak ve başkan için alternatif seçenekler neler?”

**

Dan EllsbergSabaha karşı 4 civarında aradığım şeyi bulmuştum. Albay bana, iki Amerikalı danışmanın kaçırıldığı ve öldürüldüğüne dair ellerine bilgi ulaştığını iletti. Olayı daha dramatik ve gerçekçi yapmak için görsel deliller istedim. Albay cesetlerin üzerindeki izlerden zincirle sürüklendikleri izleniminin edinildiğini söyledi. Ben de “Çok iyi” dedim. Tanrım sonunda istediğimi elde etmiştim. Buna benzer başka olaylar oldu mu?” diye sordum. Bulabildikleri tek olay buydu. Vietnam savaşında o ana kadar Amerikalılarla ilgili gerçekleşen tek olay buydu. Raporum için tek olay bile yeterliydi. 6.30′da raporu tamamladım. Saat 9.00 civarında Mcnamara beyaz saray’dan döndü ve patronuma yazdığım rapor için teşekkür etti. Rapor tam olarak istediği şeydi. Aslında bu rapor böylesine kritik bir anda yapılabilecek en rezil hareketti.McNamara’ya, Başkan’ı düzenli bombardıman başlatması için ikna edecek bilgileri vermiştim.

**

Tom Oliphant[Washington muhabiri ve Boston Globe için bir köşe yazarı Amerikalı bir gazeteci]

Dan Ellsberg savaşın ilk yıllarında yaptığı bu şeylerden dolayı büyük suçluluk hissediyordu, bunu kafasından atamıyordu. Dünya tarihinde gelmiş geçmiş en orantısız bombardımanın başlatılmasında önemli bir role sahipti. Dan Vietnam savaşının pasif ve bürokratik bir katılımcısı değildi, bu konuda inançlıydı.

**

Savaşa katılımımızı diğer iş arkadaşlarım gibi soğuk savaş bağlamında komunizm ile olan mücadelemiz açısından ele alıyordum.

“ vietnam, mu nam!” “Vietnam, mu nam!”

**

Dan EllsbergHükümet içinde genel kabul görmüş temel önermeyi kabul ediyordum: Amerika ile müttefik olmak herkes için en iyisidir. Bu görüşte idealist bir yan da vardı.1965-Vietnam’da demokrasiyi veya demokrasi ihtimalini Stalin tarzı diktatörlüğe karşı koruyorduk. İçinde bulunduğumuz savaşı Washington’da oturup uzaktan izlemek istemiyordum, Orada olmak istiyordum.Denizciyken şunu öğrenmiştim Ne olup bittiğini tam olarak anlamak istiyorsan en ön cephede olmalısın. Bölge karargahında kendi bölgelerinde her gece devriyeye çıkan yüzlerce birliği gösteren bir harita vardı. Haritadan rastgele bir devriye seçtim ve ilgili taburu aradım, taburdaki subay kendi bölgelerinde herhangi bir devriye olmadığını söyledi.Haritadaki diğer devriyeler de gerçekte yoktu. Harita tamamen bir kandırmacaydı, Yıllardır sunulan Diğer tüm iyimser istatistiki bilgiler gibi. Vietnamlı müttefiklerimizin gece devriyesi yoktu.Geceleri sadece vietkong devriyeye çıkabiliyordu. Gece bütün ülke vietkong’a aitti.

**

Patricia Ellsberg: Birbirimize sırılsıklam aşıktık. Dan’in Vietnam’a yaptığı gezide ona katılmıştım. Ona evlenme teklif ettim. Partiye gitmiştik, partide kuzey vietnam’da bulunmuş birisi vardı ve yaptığımız bombardımanın etkilerini anlattı. Mide bulandırıcı bir durumdu.

Dan Ellsberg:Patricia ile partiden ayrıldık. Patricia, biraz içkiliydi ve şunu dedi

“Nasıl olur da böyle birşeyin parçası olabilirsin?”

Patricia Ellsberg: Bazı açılardan, benim düşündüğümden çok daha fazla olayların içindeydi.

Dan Ellsberg:İçimden şöyle düşündüm “Bombardımana karşıyım. Güney vietnam’daki bombardımanı durdurmak için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Bütün savaştan sorumlu tutulmamak için ne gerekiyorsa yapacağım.”

Patricia Ellsberg: Dan’i bu şekilde suçlamam ve içindeki tutku ayrılmamıza sebep oldu. Çünkü şöyle demişti: “Beni eleştiren ve bombardımanı durdurmak için hayatımı tehlikeye attığım gerçeğini görmek istemeyen biriyle birlikte olamam.”Ancak hala savaşın müşterisiydi. Bu adamlar onun hizmet ettiği meslektaşlarıydı. Dışişleri bakanlığındakiler tehlikeyi ve riski seviyorlardı. Bunu John Wayne filmlerinde veya diğer filmlerdeki maceralar gibi görüyorlardı.

Dan Ellsberg:Sanırım birçok insan başarıp başaramayacaklarını görmek için deniz piyadelerine katılmak istiyordu. topu sert atamayan, asla silahlarla oynayamaz Asker olmak istiyordum deniz piyadeleri bunun için iyi bir fırsattı. 2. deniz piyade bölüğünde tek üsteğmen bendim ve bölük komutanı olmak çok hoşuma gitmişti. 211 askerin eğitiminden ve hayatlarından tamamıyla ben sorumluydum. Hayatımın en mutlu dönemiydi. Geriye bakınca hala aynı fikirdeyim.

Patricia Ellsberg: Ayrıldım ve şunu söyleyebilirim o geri çekilmişti. Kalbi benim sahip olmadığım daha güvenli bir yere geri çekilmişti

Dan Ellsberg:İçimden, böyle olmuş olamaz dedim. Şüphe duymama tahammül edemeyen biriyle nasıl evlenebilirdim?

Benim açımdan, ilişkimiz bitmişti.

**

Peter Arnett: Ellsberg ile ilk kez 1966 yılının ortalarında Kuzey Mekong delta’sındaki çeltik tarlalarında tanıştım. Schmeisser model silahı vardı. Elinde silahı ile köydeki sniper mevzisine saldıran bir piyade bölüğünü yönetiyordu. O zamanlar Dan ellsberg oldukça istekliydi. Deniz piyadesi miydi?

Hayır değildi. Sivildi. Ona elinde schmeisser model makineli tüfeğiyle mekong deltasında ne işi olduğunu sordum. Cevap olarak savaşın nasıl gittiğine bakmaya geldim dedi. Savaşın iyi gitmediğini düşünüyordu ve iyiye gittiğini görmek istiyordu.

Dan Ellsberg:3 kişi ile birlikte eğer bir pusu varsa tespit edebilmek için bölüğün önünden yürüyorduk. Arkamızdan silah sesi duyduk. Geriye bakınca 2 vietkong askerinin kalaşnikof ile ateş ettiğini gördük. bu pozisyonda ayağa kalkamazdınız. eğer kalkarsanız vurulurdunuz. Bu gruplar birbirlerinin üzerinden atlayarak sırayla bize ateş ediyorlardı. suyun içinde saklanmış olmalılardı. Biz yürürken bizi izleyen askerlere ateş açmışlardı.

Onlara ateş edemezdik, çünkü edersek kendi adamlarımızı vurabilirdik. bu koşullarda Amerikan taburunu çembere alan adamlara saygı duyuyorsunuz. Bu tarz bir pusuya 15. düşürülüşümüzde bir çavuşa “kendini kırmızı urbalılar gibi hissediyor musun?” diye sormuştum. O da “evet, bütün gün onlar gibi hissediyorum.” demişti.

Dan Ellsberg:Düşmanı kendi arka bahçesinde yenemeyeceğimizi idrak etmeye başlamıştım. Bu savaşı kazanamayacaktık. Bu adamların pes etmeye niyeti yoktu. ülkeye McNamara’nın uçağıyla geri dönerken, ona hazırladığım yüzlerce kısa notu verme şansım oldu. Öylece oturuyordu ve okunacak daha fazla şey gelmesini bekliyordu. Amirimin hazırladığım notları bir kenara atmak yerine okuyor olması bana mutluluk vermişti. Dolayısıyla Vietnam’daki çıkmaz hakkında ne düşündüğümü biliyordu. İşler iyi gitmiyordu. Uçuşun sonlarına doğru beni uçağın arka bölümüne çağırdı, “Dan, bu yazdıklarına itirazım var. Bana işlerin iyiye gittiğini, ilerleme kaydettiğimizi söyledi. Ben de durumun kötüleştiğini, geçen yıla göre daha kötü olduğunu söyledim. Kendisinin de bunu bildiğini söyledim. Cevabı ne oldu dersiniz?

İşlerin geçen yılki ile aynı şekilde devam ettiğini söyledi. Ben de, “gördünüz mü? Benim dediğimin aynısını söylüyorsunuz. Viernam’a yüzbin asker daha gönderdik. Ancak durumda hiçbir gelişme sağlayamadık.”

dedim. Uçak yere inmişti, sisli bir gündü, McNamara uzaklaştı ve ben arkasında bakakaldım.

**

McNamara:Bana iyimser mi yoksa kötümser mi olduğumu soruyorsunuz. Bugün size şunu söyleyebilirim geçen 12 aydaki askeri ilerlememiz beklentilerimizin oldukça üzerinde gerçekleşti.

Dan Ellsberg:Şöyle dedi, “Baylar, Vietnam’da gördüklerim beni oldukça cesaretlendirdi. Her açıdan işler çok daha iyi gidiyor. İlerleme kaydediyoruz, herşey çok daha iyi. İçimden“Umarım bir daha bu kadar yalan söylememi gerektiren bir işte çalışmam.” dedim.

Sonradan öğrendiğim kadarıyla Mcnamara’nın savaş ile ilgili endişeleri giderek artıyordu.Kapalı kapılar arkasında bombardımanı durdurmayı ve konuya politik bir çözüm bulmayı öneriyordu. Ancak Başkan Johnson bu tavsiyeleri red etmişti.

Morton H. Halperin[dış politika ve sivil özgürlükler üzerinde bir Amerikalı uzman]McNamara birçok kişinin bugün hissettiği ve bu savaşın bir felaketle sonuçlanacağı hissiyatına kapılmıştı. Tabii ki bu felakete nasıl sürüklendiğimizi de anlamak önemliydi.

1967 yılının Haziran ayında McNamara Pentagon içerisinde Vietnam savaşına nasıl girdiğimize ilişkin detaylı bir araştırma yapılması talimatını verdi. RAND şirketine gittik ve oradakilere savaşın geçmişine ilişkin sorular sorduk. Soru sorduklarımızdan biri de Daniel Ellsberg’ti. Yapılan soruşturmaya dahil oluşum hem benim hayatımı hem de tarihin akışını hayal edemeyeceğim kadar değiştirdi.

Mort Halperin:Yaptığımız soruşturmada incelediğimiz dokümanların tamamını Çok Gizli olarak sınıflandırdığımız için soruşturmanın kendisi de Çok Gizli hale gelmişti. Ancak soruşturmayı gizlemeye çalıştığımız kişiler Vietnamlılar Ruslar veya Çinliler değildi, kendi başkanımız olan Lyndon Johnson’dı. Soruşturma boyunca en büyük korkumuz başkan Johnson’un soruşturmadan haberdar olmasıydı, başkan soruşturmayı öğrenirse soruşturmayı durdurabilirdi.Başkan McNamara’nın savaşın gidişatı ile ilgili şüphelerini biliyordu ve Pentagon’daki bir grup sivilin savaşı bitirmeye çalıştığına inanıyordu.

Lyndon Baines Johnson:Burada kafasından geri çekilmeyi geçiren kimseyi istemiyorum. Bu savaşı kazanacağız.

1968

Dan Ellsberg:Fakat Johnson’un bu iyimser düşünceleri artık sarsılıyordu. Vietnamlılar 1968 yılının yılbaşı gecesinde büyük bir karşı saldırı başlattılar. Savaşın başından bu yana ilk kez çatışmalar Saigon gibi kentlere kadar ulaştı. Bu saldırı ABD kamuoyunun moralini oldukça düşürdü ve halkın geneli savaşın kaybedileceğini düşünmeye başladı. Son 3 gündür arka arkaya gerçekleşen saldırılar, Vietnam’lı müttefiklerimizin ülkeyi kontrol ettiği mitini yerle bir etti. Müttefiklerimizin askeri gücü hakkında ciddi şüpheler oluştu. Komunistler Saigon’u kalbinden vurmuştu Üst düzey bir generalin Johnson’dan daha fazla asker istediği bilgisi New York Times’a sızmıştı. Bu bilgi kongrede büyük gürültü kopardı.

Senator Wayne Morse:Halkımızın yanlış yönlendirildiği ve bilgilendirildiğini düşünüyorum. Daha fazla asker gönderilmesi ciddi bir felakete yol açacaktır. Şu konuda sizinle hemfikirim: Bence de hem kongre, hem kamuoyu, hem de başkan bu savaş ile ilgili uzun zamandır yanlış yönlendiriliyor.

Dan Ellsberg: Daha önceki davranışlarımın birer hata olduğu gerçeği ile yüzleşmiştim. Savaşın başlamasını önleyebilecek bilgileri saklayarak büyük bir hata yapmıştım ve Ülkeme, anayasaya, kamuoyuna ve askerlere karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmemiştim. Asıl soru bu durumu nasıl tersine çevirebileceğimdi. New York Times muhabiri olan Neil Sheehan ile buluştum ve düşmanın askeri gücünü gösteren gizli bir C.I.A. raporunu ona verdim. Raporu gazetenin ilk sayfasında yayınladılar. İlk kez savaşın gidişatını resmi olmayan kanallardan etkilemeye çalışıyordum.

**

Soru:Dan, ne zaman piyano çalmaya başladın?

Dan Ellsberg: 5 yaşımdan 15 yaşıma kadar piyano çalmıştım. Piyano çalma konusunda ne kadar ciddiydin?

Soru:10 yıl boyunda çok yoğun şekilde piyano ile ilgilendim, ancak sonraki 40 yıl hiç çalmadım. Peki bunun sebebi neydi?

Annem ölmüştü ve annem piyanist olmamı istiyordu. 4 temmuz 1946 günü araba ile Denver’a gidiyorduk. Oldukça sıcak bir gündü öğle saatlerinde babam direksiyon başında uyuyakalınca araba yoldan çıkıp kanala düştü. Kazada annem ile kızkardeşim öldüler. Şoför tarafında oturduğum için kazadan sağ kurtulmuştum ancak ayağım kırılmıştı. 36 saat komada kalmışım. Sonrasında 3.5 ay kadar hastanede yattım. Bu olay bende babanız gibi çok sevdiğiniz veya çok saygı duyduğunuz sizin için otorite figürü olan kişilerin de kötü niyetle olmasa da dikkatsizlik sonucunda direksiyon başında uyumak gibi vahim hatalar yapabileceği izlenimini uyandırmıştı. Dolayısıyla onların hareketleri de kontrol edilmeliydi. Bu olaydan 11 ay önce, ben 14 yaşındayken Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombası atılmıştı. Bu olay beni oldukça endişelendirmişti. Çok kötü bir olaydı. Oldukça saygı duyduğumBaşkan Harry Truman’ın kararı ahlaki açıdan uygun değildi.Bu durum bana babamın direksiyon başında uyuyup kaza yapmasını ve annem ile kızkardeşimin ölümüne yol açmasını hatırlatmıştı.

Lyndon Baines Johnson:Önümüzdeki dönem başkanlığa aday olmamaya karar verdim.

Dan Ellsberg: Vietnam’da gücümüzü bu kadar etkisiz şekilde kullanmamalıydık. Vietkong’un karşı saldırısı sonrasında kamuoyu nezdinde savaşa verilen destek düştü ve Johnson 1968 seçimlerinde aday olmadı. Size söz veriyorum Vietnam savaşını onurlu bir şekilde bitireceğim.Nixon seçimi savaşı onurlu bir şekilde bitireceği vaadiyle kazandı.Kamuoyu onun savaşı bitirecek gizli bir planı olduğuna inanmıştı.

Henry Kissinger Vietnam’dan bir anda çekilmek yerine zaman yayılarak çekilmemiz gerektiğini düşünüyordu. Aniden çekilme fikri o dönem için oldukça radikal bir karar olacaktı. Savaşın dışına çıkmak istiyorduk ve tek beklentimiz bunun bizi utandıracak şekilde aniden olmamasıydı. Bu herkeste başkan Nixon’un bu şekilde düşündüğü izlenimini uyandırmıştı. Ancak bu izlenim yanlıştı. Nixon bu şekilde düşünmüyordu. Kissinger’a, Vietnam sorununa ilişkin başkan Nixon ile yapacağı ilk ulusal güvenlik toplantısında sunabilmesi için 6-7 tane alternatif yöntemi aktardım. Bana,“Dan, savaşı kazanabileceğimiz bir alternatif yok mu?”dedi. Ben de“Bence savaşı kazanabileceğimiz bir alternatif yok”dedim. “Asker sayısını ikiye katlayabilirsiniz ancak bu sadece geçici olarak durumu sakinleştirecektir.”dedim. “Nükleer silah kullanıp bütün Vietnamlıları öldürebilirsiniz. Ancak ben bunu kazanmak olarak görmüyorum. Dolayısıyla, savaşı kazanmamızın bir yolu yok”dedim. Bu fırsattan yararlanarak çok gizli dünyaya girmek üzere olan Kissinger’a söylemek istediğim birkaç şeyi söyledim. Ona,“Henry, bundan sonra daha önceden varlığını bile duymadığın çok gizli bilgilere artık erişebileceksin. Bu durum sende bazı etkiler yaratacaktır. Önce, daha önce varlığını bile bilmediğin bu bilgileri öğrenmek seni çok mutlu edecektir. Sonrasında ise, bu bilgileri daha önceden bilmediğin için kendini aptal gibi hissedeceksin. Bu durum çok uzun sürmeyecek. En sonunda, kendinden başka herkesin aptal olduğunu düşüneceksin. İçinden benim bildiklerimden fazlasını bilmeyen bir uzman bana nasıl akıl verebilir diyeceksin. ve en sonunda başkalarını dinlemeyi bırakacaksın” dedim.

Mort Halperin:Herkes Nixon’un savaşı bitirmek için seçildiğini ve savaşı bitireceğini düşünüyordu. Ancak ben durumun böyle olmadığını anlamıştım.

Dan Ellsberg: Mort Halperin Beyaz Saray’da Kissinger için çalışıyordu. 1969 yazında Mort bana“Nixon Vietnam’da kalıyor ve geri çekilmeye karşı”dedi. Savaşı kazanmak için ülkemizin bütün gücünü bu küçük ülkeye karşı kullanmalıyız.

1969 yılının Ağustos ayında McNamara’nın yaptığı soruşturma sonuçlarının ilk kısmını okumaya başlamıştım. Savaşı başlangıcından itibaren görmek beni düşündüğümden fazla etkilemişti. Bu savaşın meşru olduğu fikrini tamamen değiştirebilirdim. Öğrendiğim şey bu savaşı baştan itibaren ABD’nin çıkardığıydı. Truman, Vietnam’da yaşananların halkın desteklediği bir ulusal bağımsızlık mücadelesi olduğunu bildiği halde Fransızların Vietnam’ı işgaline destek vermişti. Özgürlüğü ve Amerika’yı savunmanın bedeli çeşitli yerlerde çeşitli şekillerde ödenecektir. Eisenhower 1954 Genova kararları gereği düzenlenmesi gereken seçimleri erteleyen bir diktatörü desteklemişti.

Kennedy: Demokrasiyi korumak için seçimleri engelliyorduk!!!

Vietnam’ın bağımsızlığını koruması ve komunistlerin eline geçmemesi için uğraşıyoruz. Kennedy Vietnam’daki savaşın Amerikan askerleri olmadan sürdürülemeyeceğini bildiği halde, Vietnam’a sadece askeri alanda danışmanlık sağlayacağımızı söyleyerek halka ve kongreye yalan söylemişti.Lyndon Baines Johnson: Savaşın büyümesini istemiyoruz.

Artık Johnson’un başkanların yalan söyleme geleneğini sürdürdüğünü daha iyi anlıyorum.Hiçbir başkan HindiÇin bölgesini komunistlere kaptıran kişi unvanını almak istemiyordu.Bu durum yanlış tarafta olduğumuz gerçeğini değiştirmiyordu. Soruşturma bu savaşın başlangıçtan itibaren 4 başkan tarafından işlenen bir suç olduğunu gösteriyordu. Sıradaki beşinci başkanın da savaşı bitirmeye hiç niyeti yoktu.

Savaşta yüzbinlerce insan öldürmüştük ve bunun benim açımdan cinayetten bir farkı yoktu. Katliam durdurulmalıydı.

Nixon:Henry gerçekten anlamıyorsun, seninle hemfikir olmadığım tek nokta bombardıman konusu. Senin tek derdin sivilleri korumak, benimse siviller umrumda değil. Sayın başkan, benim sivillerle ilgili endişelerimin tek sebebi, bütün dünyanın sizi kasap olarak nitelendirmesinin önüne geçmek.

Janaki Tschannerl: Oldukça güçlü olan bürokratik savaş makinasınden gelmişti. Dolayısıyla bu makinanın dinamiklerine uygun şekilde düşünüyordu. Geçmişte yaptıklarını sorgulamaya başlamıştı. Neler yapmışım böyle?

Elimde silahla çektirdiğim bu fotoğrafın anlamı ne?

gibi sorular soruyordu.

Dan Ellsberg:Şiddet içermeyen protestolara katılmış insanlarla tanışmak için bir konferansa gittim. Arkadaşlarımdan birisi Troçkist olduğunu söyledi. Ona nasıl olup da Troçkist olmaya karar verdin?

dedim. O da, “Bilirsin işte, bir kızla tanıştım.” Bu şekilde olmuştu. Ben de Gandici olan Hintli bir kızla tanıştım. Onu başka birine“Bizim kültürümüzde düşman kavramı yoktur” derken duymuştum. Bana kalırsa, nasıl ki matematikte sıfır kavramı olmadan birşey yapılmazsa, düşman kavramı olmadan da birşey yapılamazdı.

Janaki Tschannerl: Onun sorgulamalarını okumuştum, gerçekten öğrenmek istiyordu, bunun sebebi, hoşlanmadığı birçok şey görmüş olması ve dünyada işlerin böylece sürmesini istemiyor olmasıydı. Bizi bağlayan şey hepimizin aslında aynı şeyi yapmaya çalışıyor olmasıydı.

Dan Ellsberg:Kendimi broşür dağıtırken bulmuştum. Başlangıçta kendimi gülünç hissettim. Başkaları aklımdan geçen “Burada ne işim var?” gibi soruları duyabilecekmiş gibi geliyordu. RAND şirketindeki veya Pentagondaki arkadaşlarımdan bu yaptıklarımı gören olsaydı, kesinlikle delirdiğimi düşünürdü. Askere gitmeyi redederek savaşı protesto eden ve bunun sonucunda hapse giren gençler beni oldukça etkilemişti. Randy Kehler adlı bir genç konuşma yapıyordu.

Randy Kehler Sizlere aramıza yeni katılmış olan, ancak bizimle çok farklı bir geçmişe sahip olan birini tanıtmak istiyorum Karşınızda Dan. Oldukça samimi konuşuyordu. Dan’ı Stanford’u bırakıp savaşa gitmeye ikna eden şey askerlik şubesiymiş.

Dan Ellsberg:25 yaşında bir gencin herbiri için 5′er yıl istenen 5 suçtan yargılanmak üzere mahkemeye çıkarılmasını hayal edebiliyor musunuz?

Randy Kehler“Dün arkadaşımız Bob hapse girdi” derken sesi biraz hüzünlenmişti. Sonra, “Bir hafta önce de Joan Baez’in eşi olan David Harris hapse girdi.” dedi. Ve son olarak “Onlara katılacağım için çok mutluyum. Sizlerin ben yokken bu mücadeleyi sürdüreceğinizden hiç şüphem yok.” dedi.

Dan Ellsberg:Bunları söylediğinde herkes onu ayakta alkışladı ve bir yandan da ağladı. Ben de ağlıyordum. Salonu terk ettim ve erkekler tuvaletine gidip yere oturup bir saat kadar hıçkıra hıçkıra ağladım. Aklımdan bir çok şey geçiyordu. Bu ülkede genç bir erkeğin yapabileceği en iyi şey hapse gitmek diye düşünüyordum. O hapse gideceğim derken adeta bir balta ile kafam kesilmiş gibi hissetmiştim. Ancak Ancak gerçekte olan hayatımın bir kırılma yaşamış olmasıydı. Bu andan sonra yeniden doğmuş gibi olmuştum. En sonunda ağlamayı bıraktım ve yüzümü yıkadım. İçimden, bundan sonra bu savaşı bitirmek ve bu insanlara yardım etmek için ne yapabilirim?

Hapse girmeye hazır mıyım?” diye düşündüm.

Tom Oliphant : Dan ile ilgili aklımda kalan şeylerden biri de onun kendisini acımasızca eleştirmesiydi. Tanıdığım birçok insandan farklı olarak, aramıza yeni katılmış olmasına rağmen, sürekli “Daha önceden nasıl oldu da böyle davranabildim?” sorusuna takılıp kalmıştı.

Daha önceden varlığından habersiz olduğum Vietnam Savaşına ilişkin soruşturmadaki boşlukları doldurmaya başlamıştı. Sihirli iksirlere inanmam ancak bize sundukları öyle kesin etkileyiciydi ki görüşlerinizi ve bakış açınızı değiştirecek güçteydi.

Tony Russo:Dan radikal olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu, ancak her zamanki gibi ağır ağır ilerliyordu. RAND şirketine geldi ve beni buldu. Benden Vietnam’a ilişkin askeri istihbarat bilgilerini özetlememi istedi. Ben de “Tamam o zaman, otur bakalım” dedim. Bütün Vietnamlılar aslında tam bağımsızlık istiyorlardı.

Dan Ellsberg:Gerçekten. O Vietnam’da birkaç yıl kalmıştı ve savaşa ilişkin benden çok daha radikal görüşlere sahipti.

Tony Russo:Onunla biraz konuştuktan sonra ondan hoşlanmaya başlamıştım. Oldukça sempatik biriydi. Açık sözlü ve eğlenceliydi. Ayrıca oldukça da zekiydi. RAND şirketindeki bütün eski arkadaşlarını bırakmış ve benimle takılmaya başlamıştı. Hergün odama uğruyordu. Akşam yemeklerini de birlikte yiyorduk. herkes bizim hakkımızda konuşmaya başlamıştı.

Dan Ellsberg: Yukardakilerin hoşuna gitmeyen raporlar yazdığı için en sonunda kovulmuştu. RAND şirketinden ayrıldıktan yaptığı çalışmalardaki yalanlarla ilgili konuşmuştu. Ona şu anda okuduğum bir çalışmanın da bu tarz yalanlarla dolu olduğunu söyledim.

Tony Russo: Ona dedim ki“Dan bunları basına sızdırmalısın.”

Dan Ellsberg: Okuduklarım ve duyduklarımla ilgili sessiz kalmak beni de suç ortağı yapıyordu. Bunları ABD kamuoyundan gizleyen sadece onlar değildi. Aynı zamanda bendim. Başlangıçta RAND şirketinde gözlemci olarak görev yapan bir sosyal bilimler uzmanıydım. Yapılan yanlışları içeriden eleştirsem bile, sonuçta ben de bunların bir parçasıydım. İtirazlarımı dile getiriyordum, ancak sonuçta sadece bir gözlemciydim. Özetle sadece bana verilen işleri yapıyordum. Henry David Thoreau’nun dediği gibiinandığınız şeyler için eylemde bulunmanız gerekirdi.Eğer çok gizli belgelere Up my top secret clearance, erişme ayrıcalığımdan ve kariyerimden vazgeçersem ne olurdu?

Soruşturmaya uğrama ve hapse girme riskini almak istiyor muydum?

En sonunda tamam dedim. Elimde bütün bu aldatmacaları ortaya koyabilecek belgeler vardı. Artık yalan üzerine kurulmuş bu sistemin parçası olmayacaktım. Gittim ve Tony ile görüştüm, ona, “Sana daha önce bahsettiğim çalışma vardı ya, onu seninle paylaşabilirim, bana yardımcı olacak mısın?” diye sordum.

Tony Russo: ”Bir fotokopi makinesi bulabilir misin?” dedi. “Tam yerine geldin” dedim.

Dan Ellsberg:1969 sonbaharında McNamara’nın yaptırdığı çalışmayı kopyalamaya başladım. Her günün sonunda kopyaladığım birkaç cildi çantama koyup dışarı çıkarıyordum. Güvenliği geçerken kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. İş hayatım boyunca bilgileri dışarıya çıkarmayacağıma dair imzaladığım gizlilik sözleşmeleri aklımdan çıkmıyordu. Kopyalama işi bitmek bilmiyordu. Çoğunlukla gece yarısına kadar çalışıyordum. Sabah karşı kopyaladığım belgeleri yerlerine geri koyup eve dönüyordum. Malibu’da sahilde bulunan evime gidiyordum. Her sabah, yatmadan önce denize girip dalgaların arasında yüzüyordum. Gene birgün denizde yüzerken Malibu’daki tepelere doğru baktım, aklımdan şunları geçirmiştim: “Nasıl olup da belgeleri dışarı çıkarmaya cesaret ediyordum ve bütün bunları nasıl bırakacaktım?

Robert Ellsberg: ” O zamanlar 13 yaşındaydım. Bana Vietnam savaşının gizli bir tarihi olduğunu ve onu okuduğunu söylemişti. Ayrıca bunu kopyalayıp kongreye ulaştırma niyetinde olduğunu da söyledi. Bu davranışını sivil itaatsizlik olarak adlandırıyordu.

Ona yardım ettim mi?

O zamanlar benim yardımıma ihtiyacı olabileceğini düşünmemiştim. Ancak yaptığı şey çok riskliydi ve onun için çok önemliydi. Onun için önemli olduğundan, ben de bir şekilde parçası olmak istedim.

Dan Ellsberg: Ve o gün öğleden sonra Pentagon belgelerini birlikte kopyalamaya başladık. Çocuklarım da bu işe bir şekilde dahil olmuşlardı. Eski eşim olan anneleri çok pis işe bulaştığımı ve çocukları da bu işe dahil ettiğimi düşünüyordu. Bense onları tarihi açıdan çok önemli bir işin içine dahil ettiğimi düşünüyordum. Kopyalama işine başladıktan sonra, yakın bir gelecekte çocuklarımı sadece demir parmaklıklar arkasından görebileceğim aklıma gelmişti. Bu sebeple, 13 yaşında olan oğlumu da bu işe katmaya, babasının doğru olan birşeyi sadece doğru olduğu için yaptığını ve babasının deli olmadığını göstermeye karar verdim. Bir gece 10 yaşında olan kızım Mary de oğlumla bana katıldı. Arabada yalnız kalmaktan şikayetçiydi ve yanımıza geldi. Ben de ona bir iş vermek zorunda kaldım. Tony belgelerin fotokopisini çekiyordu, Robert sıralıyordu ve Mary belgelerin üzerindeki çok gizli yazılarını kesiyordu.

Tony Russo: Bu şekilde çalışırken birden kapı çaldı. Kapı çalmıştı ve kapıya gidip delikten baktım, kapıda 2 tane polis memuru bekliyordu. Ve bir adet polis aracı bulunuyordu. Kendi kendime “bu adamlar çok iyiler.” dedim. İçeride 13 yaşında oğlum 10 yaşındaki kızımı gördüler. Ortalığı biraz toparladım görünürde üzerinde çok gizli yazan birşey kalmamasını sağladım ve kapıyı açtım. Bana “alarmınız gene açık kalmış ve çalıyor,” dediler. Ben de “Özür dilerim, bir türlü alarmı kullanmayı öğrenemedim” dedim. Onlar da “Tamam, ama bundan sonra daha dikkatli olun” dediler.

Camdan bana bakan birisi vardı, bu adam yüzyılın tırnak içinde suçuna tanıklık ediyordu. Sanırım kendisi asla bunun farkına varamayacaktı.

Dan Ellsberg:Kopyaladığım çalışma 47 ciltti ve toplam 7000 sayfaydı.Kopyalama işlemi aylarımı almıştı. Bütün umutlarımı kongreye bağlamıştım. Çalışmayı kongrede savaşı en eleştiren kişilere verecektim. Bu belgelerin onların[ J. William Fulbrigh-Senator G. McGovern]ilgisini çekeceğine emindim. Onlar belgeleri kamuoyu ile paylaşacaklardı. Ulaşmaya çalıştığım kişiler yıllardır savaşa karşı olduklarını beyan eden kişilerdi. Benden çok daha uzun zamandır bu savaşa karşıydılar. Bu kişiler yıllardır savaşa karşı olduklarını, bu savaşın yanlış olduğunu söylüyorlardı. Şimdi onlardan tek isteğim bana yardım etmeleri ve konuşmayı bırakıp eyleme geçmeleriydi. Ama hiçbiri yapmadı.

Bunlar olurken savaş şiddetleniyordu. Bu esnada kongre üyesi Pete McCloskey’in konuşmasını dinledim. Konuşmamda“Bize Vietnam konusunda doğruyu söylemiyorlar” demiştim. Pete McCloskey Laos’un gizli şekilde bombalandığını ortaya çıkarıp kamuoyu ile paylaşmıştı. Yalan kelimesini kullanan bir ABD senatörüydü. Ben de“İşte belgeleri kullanmak isteyebilecek cesaretli bir adam.”diye düşündüm.

Pete McCloskeyBirisi elime bir not tutuşturdu. Notta “iddialarınız doğru, elimde söylediklerinizin doğruluğunu kanıtlayan belgeler var” yazıyordu. Bana bu konu hakkında benimle konuşmak istediğini, ancak çok az zamanı olduğunu, istersem konu hakkında yolda konuşabileceğimizi söyledi.

Dan Ellsberg: Bu noktada o kadar umutsuzdum ki sırf bu adamla konuşabilmek için Kaliforniya’ya kendi cebimden bilet almıştım. Bu konu ile ilgili Oldukça tutkulu gibiydi. Sanırım en iyi bu şekilde tarif edebilirim. Çok fazla gülmüyordu.

Pete McCloskeyBu belgelerin ne olduğunu anlamam konusunda oldukça ciddiydi. Belgeler ciddiye alınmayı hakediyordu, zira bu belgeler herkesin dikkatini bu konuya çekebilecek cinsten belgelerdi. Hepimiz belgelerin çok gizli olduğunu biliyorduk ve bu belgeleri yayınlama hakkımız olup olmadığı konusunda ciddi endişelerimiz vardı. Ancak bu belgeler bir devrimi başlatabilirdi, bunu Fulbright komitesinin önünde test etmiş ve görmüştüm. Senatore gidip,“Senatör elimde belgeler var, eğer bu belgeler kamuoyu ile paylaşılırsa, kamuoyunun savaşa karşı tutumu ciddi şekilde değişecektir”dedim. Senatör bana “Bende de böyle belgeler var.” dedi.

Howard Zinn:Kongre de açık şekilde çekingenlik kültürü hakimdi, senatörler vatan haini olarak damgalanmaktan çekiniyorlar ve yönetime saygı duyuyorlardı. Askeri sırları açığa çıkarmakla itham edilmekten korkuyorlardı. Bu kültür o kadar baskındı ki hiç bir senatör, Dan Ellsberg’in kendilerine verdiği belgelerle birşey yapmak istemiyordu. Savaşa en karşı olanları bile.

Dan Ellsberg: Ne yaptığımı eski eşime anlatmıştım. O da bunu üvey annesine söylemiş. Üvey annesi de F.B.I.’a. Böylece yaptıklarım ortaya çıktı. F.B.I. RAND’ın başkanı olan Harry Rowen’a gitmiş. RAND başkanı olduğu için, Pentagon belgelerine erişim izni almamda onun da payı vardı. Rowen’a göre yaptığım suç teşkil etmiyordu.Eğer belgeleri senatoya vermişsem bunda bir problem yoktu, senatonun bunları görme yetkisi vardı. Ancak gene de F.B.I.’nın beni yakında ziyarete gelmesini bekliyordum.

Patrica Ellsberg:Savaşa karşı olan düşünceleri radikal şekilde değişmişti, bunu biliyordum. O değişmişti. Evliliğimizin ilk yılında onun ömür boyu hapiste kalabileceğini konuşuyorduk. Bana okumam için bazı belgeler verdi. Belgelerin yazım dili oldukça duygusuzdu, işkencecilerin dili beni oldukça korkutmuştu. Belgelerde “Kuzey Vietnam’ın bir kez daha canına okuyacağız” ve “su damlatma tekniğini deneyelim” gibi ifadeler mevcuttu. İçimden “Bütün bunlar ne demek oluyor?” diye düşündüm. Ülkemizi yönetenler nasıl olur da hem böyle bir uslup kullanıp, hem de kamuoyunu yanıltabilirler? ” Sonra ağlamaya başladım. Onun bunları kamuoyuna yayacağını biliyordum. Gözüm yaşlı bir şekilde ona “Bunu yap” dedim.

**

Mart 1971′de Ellsberg Pentagon belgelerini New York Times muhabiri Neil Sheenan’a verdi.

Hedrick Smith:Otel odasına gittim, Neil ile odada buluştuk. Neil, “Rick, şu elimizdeki belgelere bir bak!” dedi. Oldukça şok edici bir durumdu. Sadece belli kişilerin erişim izni olan çok gizli dokümanlardı. Bu belgelere Earle Wheeler, General Westmoreland, Başkan Johnson gibi kişilerin erişim izni vardı. Belgeleri inceleyince, Kennedy’nin Genova anlaşmasına aykırı olmasına rağmen asker gönderdiğini görüyordunuz. Jonhson’un asker göndereceğini söylemesinden daha önce asker gönderdiğini görüyordunuz. Bu hikayeyi nasıl yazdığımı hatırlıyorum. Bu adamlar soluk alıp verirken yalan söylüyorlardı, ancak bu belgeler herşeyi açık ve inkar edilemez şekilde gösteriyordu.

Max Frankel:Editörler durumun hassasiyetini anlamışlardı ve bu belgelerin New York times ofisinde saklanmasının uygun olmayacağına karar verdiler.

Hedrick Smith: Hilton otelinde bir oda tuttuk, ve tüm belgeleri oraya taşıdık. Almamız gereken birçok zor ve önemli karar vardı, ancak bu kararları vermeden önce tüm belgeleri incelemeliydik ve bu biraz zaman alacaktı. Ellsberg bu durumu anlamıyordu Ellsberg sürekli bize baskı yapıyordu, belgeleri ne zaman yayınlayacağımızı öğrenmek istiyordu. Zaman ilerliyor, belgeleri ne zaman yayınlayacaksınız?

Gerçekte ülkeyi sarsacak mı?

Ne zaman açıklayacaksınız?

Dan Ellsberg: Bilgilerin kaynağı olarak kendimi takımın bir parçası olarak görüyordum, kamuoyunu aydınlatmak misyonu üstlenmiş bir takımdık ve birlikte çalışıyorduk. Ancak onlar beni bu şekilde görmüyorlardı.

Hedrick Smith:Birileri bize bilgi ve belge ulaştırdığında, bu bilgi ve belgeleri kullanıp kullanmayacağımıza karar vermek bizim işimizdi.

1971 Mayıs ayında Washington’da bir sivil itaatsizlik eylemi planlanmıştı.

Howard Zinn: İnsanlar savaşa karşı olan tepkilerini göstermek üzere kentteki yolları ve köprüleri işgal edecekler ve böylece kentteki ulaşımı kilitleyeceklerdi. Bir başka ifadeyle savaşa karşı tepki çığ gibi büyüyordu. Arkadaşlarımla benim dairemde buluştuk. Noam Chomsky, Dan Ellsberg ve ben, birlikte bir grup kurmuştuk ve Washington’a gidecektik. Dan Ellsberg grubumuzun lideriydi. Komutayı hemen ele almıştı ve bize ne zaman yatıp ne zaman kalkacağımızı, ne zaman ve nasıl hareket edeceğimizi bildiren emirler vermeye başlamıştı. Çok demokratik bir ortam değildi. Caddenin ortasına oturmuştuk, üzerimize göz yaşı bombası gelmesi durumunda kaçabilecektik. Ulusal muhafızlar ve 101. hava indirme birliği de Washington’a gelmişti. Savaş karşıtı eylemler başlamıştı.

**

Hedrick Smith:Belgeleri yayınlamalı mıydık, yoksa yayınlamamalı mıydık?

Uzun tartışmaların sonucunda belgeleri yayınlamanın ulusal güvenliği tehlikeye sokmayacağını ve aksine bunun bir kamu hizmeti olacağına karar vermiştik.

James Goodale:Bütün bildiğim ellerinde gizlilik derecesi yüksek belgeler olduğuydu. Bir avukat olarak benim açımdan soru “Gizlilik dereceli belgeler yayınlanabilir mi? “ sorusuydu. Yasada bununla ilgili madde casusluk eylemleri başlığı altındaydı. Eğer istenilirse, Pentagon belgelerini yayınlamak yasadaki bu bölüme yedirilebilir ve dava açılabilirdi.

Hedrick Smith:Baskı bölümünde oturuyor ve işimizi yapıyorduk, gazetenin yönetiminde değildik, ancak ortalıkta gazetenin hukuk firmasının belgeleri yayınlamamamızın casusluk kapsamında değerlendirilebileceğine ve hapse girebileceğimize dair gazete yönetimini uyardığına dair dedikodular dolaşıyordu.“Sakın belgeleri basmayın, hepiniz hapse gireceksiniz!!!”İnanın bana bunları duymuştum. Neyse ki gazetenin kendi elemanı olan avukat Jim Goodale, farklı bir tutum takınmıştı.

James Goodale: New York times’ın karşı karşıya olduğu risk ölüm-kalım riskiydi. Burada gazetenin kapanması ve gazetede çalışan 5000 kişinin işşiz kalmasını kastetmiyorum. Özgür bir ülkedeki basın özgürlüğünün ölmesini kastediyorum.

Max Frankel: Bilinçaltımızda bu belgeleri hasır altı edemeyeceğimizin farkındaydık. Er ya da geç bu belgelerin bizde olduğu ortaya çıkacaktı ve bu ortaya çıktığında belgeleri yayınlamadığımız için bütün prestijimizi kaybedecektik.

Hedrick Smith:Duyduğum kadarıyla yayıncı basma konusunda birçok gelgit yaşamıştı ve 10 gün boyunca kararsız kalmıştı. Bu oldukça büyük bir işti, 10 gün boyunca günde üçten fazla baskı yapılacaktı. Gerçekten devasa bir işti. En sonunda yayıncı basmayı kabul etmişti. Jimmy Greenfield yayıncıyı baskıyı yapacağımız Cumartesi günü golf oynamaya götüreceğini söylemişti, böylece yayıncının son anda vazgeçme ihtimali ortadan kalkmış olacaktı.

Howard Zinn: Sanırım cumartesi gecesiydi. Dan ve Pat Ellsberg ile ben ve eşim dördümüz, Dan’in daha önceden 7 kere izlemiş olduğu Butch Cassidy ve Sundance Kid filmini tekrar izlemeye gitmiştik. O gece Dan oldukça durgun duruyordu. Ona problemin ne olduğunu sordum. O da New York Times’ta çalışan bir arkadaşı ile konuştuğunu, arkadaşının New York Times binasının silahlı muhafızlar tarafından çembere alındığını ve gizli belgeleri yarın çıkacak gazetede yayınlayacaklarını söylediğini söyledi.

Haberler

Bu haftasonu çok gizli olarak sınıflandırılmış bazı Pentagon belgeleri ortaya çıktı. Bu belgeler Washington’daki rezaletin boyutlarını gösteriyor. Bu belgeler perde arkasında neler olduğuna ilişkin kamuoyunun ne kadar az bilgiye belgeler savaşa mecburen dahil olduğumuz fikrinin yalan olduğunu ortaya koyuyor Beyaz Saray sözcüsü başkan Nixon’un belgelerin eline bugün ulaşan bir kopyasını incelemeye başladığını bildirdi.

Nixon:Lanet olası New York Times savaşa ilişkin en gizli belgelerimizi ortaya döktü. Bu belgelerin Pentagon’dan mı sızdırıldığını düşünüyorsun?

Henry Kissinger: Efendim bu hayatımda gördüğüm en büyük güvenlik ihlali ve etkileri çok büyük olacak gibi gözüküyor. Peki bu durumun olacağından haberimiz var mıydı?

Hayır yoktu efendim. En yukarıdan başlayarak birilerini kovacağım. Bu belgeler hangi bölümden sızdıysa o bölümün başındaki kişiyi kovacağım.

**

Yayınladıkları ilk belgelerden biri savunma bakan yardımcısından McNamara’ya iletilmiş olan bir bilgi notuydu. Bu notta şöyle yazıyordu: Vietnam’da olma sebebimiz %10 Güney Vietnam’ı korumak için %20 Çin’i engellemek için ve %70 ABD’nin prestijini korumak için. Eşi veya erkek arkadaşı Vietnam’da savaşan her kadın için, Güney Vietnam’ı savunmak kabul edilebilir bir savaş sebebiydi, ancak sadece prestij için savaşıyor olmak kabul edilebilir değildi.

James Goodale: Pazartesi oldukça ilginç bir gün oldu. New York Times binasına geldim, asansöre binip, üst yönetim katına çıktım. Hayatımda gördüğüm en şiddetli tartışma yaşanıyordu. Nixon’un başsavcısı olan John Mitchell’dan bir telgraf gelmişti. Telgrafta baskıyı derhal durdurmanızı istiyoruz, durdurmadığınız takdirde gerekli işlemleri başlatacağız yazıyordu. Bu ülkede 200-300 yıldır düşünce ve ifade özgürlükleri ile basın-yayın özgürlükleri için savaşılmıştı, bütün bunları birisi bir telgraf gönderip engellesin diye mi yapmıştık?

Federal mahkeme New York Times’in yayınlarının geçici olarak durdurulması kararını verdi. Hükümet gazeteye karşı mahkeme emri çıkarttı.

James Goodale: Nixon yönetimine kadar hiç bir gazete için federal mahkeme emriyle yayın durdurma kararı verilmemişti. Pentagon belgelerini sızdıran muhtemel kişinin kim olduğuna dair dedikodular yayılmaya başlamıştı. Bu isim 40 yaşındaki olan ve savunma bakanlığında üst düzey politika analiz uzmanı olarak çalışan Dan Ellsberg’ti. Professor Ellsberg ve ailesinin oturduğu Cambridge’teki evlerinde herhangi bir hareketlilik görülmedi.

Patrica Ellsberg: Televizyonda sabah haberlerini izliyorduk ve FBI’nın Cambrigde’teki küçük dairemize baskın yaptığını görmüştük, artık eve dönemezdik. Birkaç gece sahte isimle bir otelde kaldık. Yanımızda hiç eşyamız yoktu.

Howard Zinn:Dan kendisini aradıklarını biliyordu. Kendisini buldukları anda tutuklayacaklarının farkındaydı, tek isteği belgeleri daha fazla gazeteye vermekti.

Ben Bagdikian:New York Times yayınının durdurulduğu günün ertesi günü saat 3:00′te toplantı için gelmiştim ve yardımcım buna bir baksan iyi olur dedi. Elime verdiği kağıttaki numarayı çevirdim, telefondaki kişi “Eğer size istediğiniz şeyi verirsem bunu yayınlar mısınız?” dedi. Ben de elbette yayınlarız dedim.Washington Post, belgeleri New York Times’in kaldığı yerden yayınlamaya başladı, ancak o da dün gece çıkan bir mahkeme emri sebebiyle yayınını durdurmak zorunda kaldı.

**

New York Time ile Washington Post’a verilen yayın durdurma kararının ne zaman kalkacağını bilmek imkansızdı. Eğer diğer gazeteler hükümete karşı çıkmayı göze almazlarsa bu iş bitmişti. Senator Mike Gravel’in Vietnam’a asker gönderilmesi durdurulana kadar hergün kongrede konuşma yapma kararı aldığını duymuştum. Kongrede konuşmama hazırlanırken tanımadığım birisinden bir telefon gelmişti. Telefondaki ses “Senatör Gravel ile mi konuşuyorum?” dedi. Ben de “Evet, benim” dedim. “Kongre de yapacağınız konuşmalarda Pentagon belgelerini okur musunuz?” dedi. Ben de “evet okurum” dedim. Bana “Lütfen hatta kalın” dedi ve “Size yılbaşına kadar konuşma yapmanıza yetecek doküman vereceğim” dedim. Belgeleri bana teslim eden kişi Ben Bagdikian’dı. Wahington Post gazetesinde editörlük yapıyordu.

**

Ben Bagdikian:Alaska senatörüydü ve oldukça gençti, ancak bunların bizim açımızdan bir önemi yoktu. Sanırım kongredeki yapı işleri komitesinin başkanıydı. Onunla buluştuk, olaya gizlilik katmak için kongre binasının dışındaki sutunların orada buluşmuştuk. Karşıdan Bob Dole geliyordu. Beni görünce, bana söylecek birşeyi varmış gibi yanıma doğru yöneldi. Bunu farkeden Ben Bagdikian sutunların arkasına saklandı, ben de Dole’u hızlıca başımdan savdım. Sonra da Ben Bagdikian yanına geçtim. Yanında Pentagon belgelerini getirmişti, Rock Creek Park’ının uzak bir köşesinde bana belgeleri verecekti. Ben “Bu şekilde yapmamalıyız” dedim. Gece yarısı telefon çaldı. Arabanı Mayflower otelinin tentesinin altına park et, arkana arabamla yanaşacağım ve arabanın bagajını açıp bekle. Arabamla geldim ve ona belgeler oldukça ağır taşıman zor olabilir istersen yardımcılarını da çağır dedim. O da “Hayır olmaz, benim dokunulmazlığım var, onların yok” dedi. Belgeleri saniyeler içerisinde benim arabama aktarmıştık.

Saklandığım dönemde Amerika’nın en güvenilir olan kişisi benimle temasa geçmişti. İyi akşamlar, eski savunma bakanlığı ve Pentagon çalışanı Daniel ellsberg ile gizli bir yerde roportaj yapma konusunda anlaşmıştık. Ona Pentagon belgelerinin ortaya çıkardığı en önemli şeyin ne olduğunu sordum. Bence bu belgelerden çıkarılabilecek en önemli ders, başkanın kongreye ve halka danışmadan bu ülkeyi yönetmesine izin verilmemesi gerektiğiydi.

P Ellsberg: Bu roportaj CBS kanalında ülke genelinde yayınlanacaktı.

Roportajı yaptığımız sırada Lindbergh’in çocuğunun kaçırılmasından bu yana yapılan en büyük insan avı devam ediyordu.

**

Hala belgelerin yeteri kadarını kamuoyu ile paylaşamamıştık. Gizli belgeleri yayınlama kervanına bir gazete daha katıldı. Boston Globe gizlilik dereceli hükümet belgelerine dayanan yeni bir yazı dizisine başladı. Chicago Sun gazetesi de Kennedy yönetiminin Vietnam Savaşına ilişkin tutumuna yönelik bir yazı dizisiyle konuya dahil oldu Bugün itibarıyla 11 cesur gazeteye ek olarak Los Angeles Times’ta belgeleri yayınlamaya başladı Oyun bitmişti.

Tom Oliphant Pentagon belgelerini hasıraltı etme çabaları başarısız olmuştu. Dan ve arkadaşları Pentagon belgelerini 17 farklı kuruluşa ulaştırmayı başarmıştı. Bunu durdurumazlardı. Bir avukatın dediği gibi “arıların çiçeklerden bal toplaması gibiydi”

Hedrick Smith:Basın, bu belgeleri incelemeye hakkımız var, ayrıca neyin ulusal güvenliğimizi ihlal edip etmeyeceğine de karar verebilecek kapasitedeyiz diyordu. Bu adeta bir bağımsızlık bildirgesiydi, bu noktadan itibaren hükümet ile medya ilişkisi ciddi bir değişime girdi.

2 hafta boyunca ana haber bültenlerinde ilk 7-8 dakika Pentagon belgelerine ayrılmıştı.

Dolayısıyla benim istediğim şekilde konuya kamuoyunun dikkati çekilmiş oldu.

Dan Ellsberg: Saklandığım için gece gündüz haberleri izleyebiliyordum.

P.Ellsberg: Bütün bunlar oldukça dramatik şekilde gerçekleşiyordu.

41 Yaşındaki demokrat Alaska senatorü Mike Gravel kongredeki komite toplantılarında toplam 7000 sayfadan oluşan Pentagon belgelerini okumaya ve bu gizli raporu kamuoyu ile paylaşmaya başlamıştı. Bu belgeler 20 yıldır bütün ülkenin Güneydoğu Asya politikasının kurbanı olduğunu gösteriyor.

Senator Mike GravelPentagon belgelerini açığa çıkardığım için öldürülebileceğimden korkuyordum. Hapse girip girmeyeceğime dair bir fikrim yoktu. Tek düşünebildiğim, ülkem insanları öldürüyor ve sakat bırakıyor, bu korkunç birşey” düşüncesiydi. Bu düşünceleri duygularımla yendim. Vatanseverlikle değil, sadece duygularımla. Çok sevdiğiniz birşey yanlış yola sapmıştı. Sabaha karşı 1:00′e kadar belgeleri okumaya devam etti. Kendimi topladım ve bu komitenin tek üyesi olarak bu belgelerin kayıt altına alınmasını oylamaya sunuyorum. Kabul edenler?

Etmeyenler?

Kabul edilmiştir. Sonrasında tokmağı vurup oturumu kapattım. Bu kadardı, artık belgeler kongre kaydıydı.

**

F.B.I. senatörü kongre dışında tutuklamak istiyor, ancak muhtemelen bunu başaramayacaklar.

**

Ellsberg’in etrafı haberciler ve kendisini destekleyenler tarafından çevrildi. Ellsberg belgeleri sızdıranın kendisi olduğunu itiraf etti.

Dan Ellsberg:Bunu yaparak kendimi tehlikeye attığımın farkındayım ve bu kararımın tüm sonuçlarına katlanmaya hazırım.

Daniel Ellsberg Pentagon belgelerini yetkisi olmadığı halde dışarıya çıkardığı için casusluk suçlamasıyla itham edildi. Hakkında 20 yıla kadar hapis cezası istenildi.

**

Bugün ülke tarihindeki en önemli yargı kararlarından biri verildi ve üst mahkeme New York Times ile Washington Post’un gizli Pentagon belgelerini yayınlamaya devam edebileceğine karar verdi.

Dan Ellsberg:Karar oldukça basitti. Hükümetin belgeler yayınlanmadan sansür istemesi oldukça zorlayıcıydı ve kabul edilemezdi. Mahkemenin kararı muhteşemdi. Bu karar ülkemizin anayasasının bizler için ne anlama geldiğini ortaya koyuyor. Güçler ayrımının ne kadar önemli olduğunu son bir haftada çok daha iyi anlamış bulunmaktayım.

**

Anne Beason:Dan Ellsberg, Pentagon belgelerini savaşı bitirmek için sızdırmıştı. Belki de bu olaydan bize kalan en önemli miras yüksek mahkemenin anayasının birinci maddesine dayanarak verdiği karardı. Bu bence yüksek mahkemenin tarih boyunca verdiği en önemli karardı. İnanın bana, bugün bile birçok avukat bu kararı göstererek, hükümetin el uzatmaya çalıştığı basın ve ifade özgürlüklerini korumaya çalışıyor.

**

Yüksek mahkemenin kararı sonucunda yazı dizisine devam edebilmiştik, bu karar ulusal güvenlik bahane edilerek daha yayın bile yapılmadan sansür uygulanmasının haksız bir uygulama olduğunu gösteriyordu. Yüksek mahkemenin kararını duyunca çılgına döndüm Bu mahkeme mutlaka kapatılmalı Öncelikle aldıkları karardan hiç hoşlanmadım.. Ben de hoşlanmadım İnanılır gibi değil, değil mi?

Bu mahkemede yargıç diye gezinen soytarılar, umarım hepsinden daha uzun yaşarım. Başkana yakın kişiler ısrarla başkanın New York Times’a veya başka bir gazeteye gazetesine kin gütmediğini söylüyorlardı. Gazete editorleri ve muhabirler hükümetin bunun intikamını almasından korkuyorlardı. Ancak Nixon’ın adamları bunun paranoyaklık olduğunu söylüyorlardı. Ellsberg birçok kişi tarafından kahraman ilan edilirken, bazı kişiler tarafından da vatan haini olarak nitelendiriliyordu. Evet, karşınızda bütün bunların olmasını sağlayan Dr. Daniel Ellsberg. Bence, Daniel Ellsberg’in kişiliği bu belgelerin sızması olayında, belgelere belki de sahip olmadıkları bir önem atfedilmesine yol açmıştı.

**

Ağzımdan tek kelime bile çıkmadan bu kadar alkışladığınız için teşekkürler

Dan Ellsberg:30 saniyede soruları cevaplamak mümkün olabilir mi?

İnsanlar ne yapabilir?

İnsanlar bu belgeleri okudukları zaman kendilerine karşı sorumlu olan devlet memurlarını yaptıkları işlerde yeterince sorgulamadıkları sonucuna varacaklardır. Bence bu durum anayasamızın gelecekte daha iyi işlev görmesine sebep olacaktır.

Mort Halperin: Bence Ellsberg kendisine gösterilen güvene ihanet etti ve hem kendisinin hem de bu olaya dahil olan herkesin geleceğini tehlikeye attı.

Dan Ellsberg: Bu güvenlik ihlalinin gerçekleştiği dönemde başkan olan ve aynı zamanda en iyi arkadaşım olan Harry Rowen’ın bu olayla ilişkilendirileceğinden hiç şüphem yoktu. Biliyordum ki bu durum onu oldukça üzecek ve belki de işinden olmasına yol açacaktı. E.M. Forster’ın dediği gibi “Eğer ülkeme veya dostlarıma ihanet etmek arasında seçim yapmak zorunda kalırsam, umarım ülkemi seçebilirim.”

Bu sözü ilk duyduğumda tepkim oldukça netti buna hiçbir şekilde katılmıyordum. Burada birçok kişinin hayatından bahsediyoruz. Bir savaşı kısaltmaktan bahsediyoruz. Pentagon belgelerinin yayınlanmasından kısa süre sonra, U.C.L.A.’da bir konferansa katılmıştım.

Thomas Crombie Schelling:Konferansta RAND şirketinden bir düzine kadar kişi vardı ve bir tanesi bile Dan’in elini sıkmadı. Hiçbiri Dan’ın yakınına bile oturmadı. Ona bir hain gibi davranıyorlardı. Onu bir vatan haini mi yoksa kurumlarına ihanet eden biri gibi mi gördüklerinin ayrımını yapmak oldukça zordu.

Dan Ellsberg: Adeta cüzzamlı muamelesi görüyordum. Saygı duyduğum ve ait olduğum grubun üyelerinin sizi dışlamasının ne kadar korkunç olduğu gerçeğiyle yüzleşmiştim. Size göre niyeti ne olursa olsun Daniel Ellsberg ülkesine ihanet etti mi?

Nixon:Ben olaya farklı açıdan bakıyorum. Daniel Ellsberg niyeti ne olursa olsun düşmana yardım etmiş oldu, ve bu şartlar altında bu affedilebilir bir hareket değil. Hangi bilgileri kamuoyu ile paylaşılacağına kendi başına karar vererek, hem başkanın hem kongrenin hem de bütün sistemin iradesini çiğnemiş oldu.

John Dean:Nixon’un bu kadar sert tepki göstermesi bence oldukça anlaşılabilir bir durumdu. Ulusal güvenlik konseyinde bir karar alıyordu ve ertesi gün bu kararı New York Times’tan veya başka gazetelerden okuyordu. Bu ülke yönetimini imkansız hale getiriyordu.

Nixon:Bir kişi şehit ilan edilecek diye bu işin yapanların yanına kar kalmasına göz yumamayız. Aksi halde herkes hükümetten bilgi sızdırmaya başlayacaktır. Demek istediğim gözümüzü ağır toptan ayırmamamız gerekiyor.

John Dean:Ağır top Ellsberg’di. Bu o çoçuğunun cezasını vermeliyiz. Pentagon belgelerinin basına sızması Nixon’un Beyaz Sarayını değiştirmişti. Bu birçoğumuzun karanlık dönem adını verdiği dönemin başlamasına yol açmıştı. Bu olaydan önce de sorunlar vardı, ancak bu olaydan sonra iyice kirlendi. Dolayısıyla bu olay Nixon başkanlığı döneminin en belirleyici olayı oldu. Bu olaydan sonra Egil Bud Krogh muslukçular adı verilen birimin başına getirildi. Başkan tarafından oval ofise çağrıldım. John Ehrlichman ve ben onunla tanıştık. Dan Ellsberg’in Nixon’un yeni yaptığı savaş planlarına ilişkin bir şüphe duyuyorlardı ve bu planların da basına verilmesinden korkuyorlardı. Bu görüşmede, ciddi bir ulusal güvenlik krizi ile karşı karşıya olduğumuz izlenimi edinmiştim ve bunu önlemek için ne gerekiyorsa yapmalıydım. Başkan Beyaz Saray içerisinde bir özel araştırma birimi kurmuştu. DanielEgil Bud Krogh:Ellsberg yalnız mıydı?

Yoksa bu işi birileriyle birlikte mi yapmıştı?

Bu olay bir komplo muydu?

Bu kapsamda Howard Hunt Ellsberg’i karalayıp kamuoyu önünde itibarını düşürmek için bilgi toplamamızı önerdi. Gizli bir operasyon ile Ellsberg’in psikoloğu olan Dr. Lewis Fielding’den Ellsberg’e ilişkin bilgileri çalacaktık. Bu fikir John Ehrlichman’a sunuldu. Teklifin altında Onaylıyorum ve Onaylamıyorum şeklinde iki satır vardı. Altına kesinlikle onaylıyorum yazmıştı.

R. Ellsberg:Bir gün FBI’dan geldiler ve büyük jürinin önüne çıkmak üzere mahkeme tarafından çağrılıyorsunuz dediler. Babam oldukça üzülmüştü. Annemin eğer bana daha iyi tavsiyeler verseydi bunu önleyebileceğini düşünüyordu. Annem, mahkemeye gideceksin ve tabii ki sadece gerçeği söyleyeceksin demişti. Babam da “elbette sadece gerçeği söylemelisin” demişti. İddianamenin merkezinde benim Pentagon belgelerini kopyalamış olmam yer alıyordu.

Dan Ellsberg:Savunmamı okumak istiyorum. Bir savunma hazırlamıştım. Kendi kendime ona karşı şahitlik etmemeliyim diyordum. İzin ver sigaramı söndüreyim. ..Herşeyden önce onu bunu yapmaması konusunda uyarmıştım.

Tony Russo:Başsavcı Ellsberg davasından Elsberg’e karşı şahitlik yaparak kendisine yardımcı olmamı istedi. Benim için bu bir seçenek değildir. Bunun üzerine mahkemeye hakaretten hemen gözaltına alınmamı talep etti. Savcılığa yardım etmeyi red ederek suç işlediğimi iddia ediyordu. Eğer Tony bana karşı şahitlik yapsaydı serbest kalacaktı. Aklıma ilk olarak Gandhi’nin şu sözü gelmişti: “Şeytanla asla işbirliği yapmamalısın.”

Aralık 1971′de Russo casusluk suçlamasıyla 35 yıl hapis cezası istemiyle yargılanmaya başladı. Ellsberg’e yöneltilen suçlamalara komplo da dahil olmak üzere 8 yeni suçlama daha eklendi ve Ellsberg için istenen ceza 115 yıla yükseldi.

Pentagon belgeleri olayı belgeler kongreye ulaşınca Pentagon belgeleri medya saçmalığına dönüştü. Sanırım Dan biraz hayalkırıklığına uğramıştı, belgelerin yayınlanması tam olarak istediği sonuca yol açmamıştı. Belgelerin çok daha büyük sansasyona yol açacağını düşünüyordu. Elbette bir sansasyon yaratmışlardı. Bay Ellsberg nerede?

Umarım hapistedir. Sanırım, belgelerinin içeriğinin kamuoyu tarafından tam olarak anlaşılamamış olması onu hayalkırıklığına uğratmıştı. Amerikan halkının 25 yıldır süren bu katliamın altında yatan gerçekleri öğrenebilmesi için işimi bırakıp bütün kariyerimi ve özgürlüğümü tehlikeye atmıştım. Bunu yaparken şunu öğrenme riskini almıştım: Yurttaşlarınız bu savaşın haksız olduğunu ve altında yatan nedenleri tüm çıplaklığıyla öğrenmişlerdi, ancak bunu görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. Bu gerçekten çok üzücü bir durumdu.

Nixon 1972 yılında yapılan seçimleri toplam 50 eyaletin 49′unu alarak ezici bir üstünlükle kazandı ve yeniden başkan seçildi.

Dan Ellsberg:Bu olaydan bir yıl kadar önce bir milyon ton bomba daha Vietnam’a atılmadan önce bu savaşı bitirmeyi umduğunu söylemiştim. Ama bu umudu ne yazık ki gerçekleşmedi. Ellsberg’in iddia ettiği kadar bombayı asla atamadık. Ellsberg’in katıldığı günlük basın toplantılarında “Bugün Vietnam’a kaç ton bomba atıldı?” sorusunu sormak gibi komik bir alışkanlığı vardı. Vietnam’a günde sadece 200,000 Ton bomba atabiliyorduk. Bu da haftada bir Hiroşima kadar patlamaya karşılık geliyordu. Aslında neyin olup bittiği gayet iyi ortaya koyan bu durumdan asla bahsetmediler. Vietnam’ı bombalamaya devam edeceğimizi öğrendiğimde, komşu bir ülke bombalanıyor gibi üzülmüştüm.

Leonard Weinglass: Orada bulunmuştum ve o insanlar benim için sayılardan fazlasını ifade ediyordu. Mahkeme jurisini seçimine bir uzman psikolog getirmiştik. Bize geleceği parlak, oldukça başarılı iki genç adamı savunduğumuzu, bu insanların kendi çıkarları veya kariyerleri için değil, ilkeli davranmak uğruna bu eylemi yaptıklarını söylemişti. Dolayısıyla, jüri seçiminde orta yaştan kimseleri seçmemiz gerektiğini, çünkü bu insanların muhtemelen yaşamlarının geçmiş kısmında aileleri veya kariyerleri uğruna ilkeli davranmamak zorunda kalmış olduklarını söyledi. Bu tarz kişiler bu iki gencin yaptıklarını küçük görecek hatta iğreneceklerdi.

**

Daniel Ellsberg bugünkü duruşmada ilk kez şahit sandalyesine oturdu ve savunma avukatı Ellsberg’in Vietnam savaşı esnasında nasıl bir şahinden güvercine dönüştüğünü ortaya koydu.

Dan Ellsberg:Bende bu değişimi yaratan olay 1966 yılında meydana gelmişti. Askerlerimiz bir köyü ateşe vermişlerdi. O esnada köy yanarken küçük çocukların evlerin küllerinden oyuncak bebeklerini çıkarmaya çalıştıklarını görmüştüm. Bu manzara benim için oldukça acı vericiydi. Savaş bu çocuklar için evlerinin ve hayatlarının yok olması anlamına geliyordu.

**

Pentagon belgeleri duruşmasında Watergate belgelerini çalan kişilerin aynı zamanda Dan Ellsberg’in psikiyatri kayıtlarını çalan kişiler olduğu ortaya çıktı.

Bay Ehrlichman bize Dr. Fielding’in ofisine ABD başkanının emri üzerine mi girdiğinizi söylüyorsunuz?

Başkan böyle bir olayın bir daha asla tekrarlanmamasını istiyordu. Hiç kimse bunu yapmamız doğru mu diye sorgulamamıştı. Olaya asla yasal veya etik açıdan yaklaşmamıştık. Bunların hiçbiri aklımıza bile gelmemişti. Yaptıklarımız ilk emrin ihlaliydi. Pentagon belgeleri davası esnasında Beyaz Saray “muslukçular” ekibini Los Angeles’a göndermişti. Sanırım Watergate skandalının patlak vermesine bu yol açmıştı. En sonunda bu olaylar silsilesi başkan Nixon’ın yargılanması ile sonuçlanmıştı. Ellsberg davasına bakmış olan Hakim Matthew Byrne bugün Ehrlichman tarafından kendisine FBI başkanlığının teklif edildiğini açıkladı. Bu mümkün olamaz. Bugün bile içinde Beyaz Saray’ın geçtiği sansasyonel gelişmeler olmaya devam ediyor: FBI, Dan Ellsberg’i Pentagon belgelerini açığa çıkarmadan önce 2 yıl boyunca dinlediğini açıkladı. İyi akşamlar.

Yüksek mahkeme Los Angeles’ta görülen Pentagon belgeleri davasında önceden verilmiş olan kararı iptal etti. Dan Ellsberg ve Anhony Russo’ya ilişkin tüm suçlamalar düştü. Hakim, hükümetin dava görülürken yargılamanın adil yapılmasını engellediğini, bu sebeple verilen hükmün geçersiz olduğunu belirtti. Başkan’ın yeniden seçilmesini sağlamak için bir soruşturma başlatılmıştı ve bu soruşturma başkan suçlanmasın diye şimdi sona erdiriliyordu. Ancak gerçekler ortadaydı, Ellsberg davası herşeyi ortaya koymuştu bu yüzden süreç durdurulamazdı.

Gerçekler tıpkı Pentagon belgeleri gibi ortaya saçıldı, artık onları toplayıp hasıraltı etmenin imkanı kalmadı. Davanın sona ermesinin ardından, kongre Vietnam savaşı için ayrılan bütçede kısıntı yapma kararı aldı.

Dan’in yaptıkları ve başkan Nixon’un buna karşı gösterdiği aşırı tepki sayesinde tarihin akışı adeta değişmişti.

Watergate skandalına sebebiyet veren olayları Ellsberg’in Pentagon belgelerini açığa çıkarması başlatmıştı.

Dan’in en büyük başarısı yaptıklarının Nixon’u yerinden etmiş olmasıdır. Elbette Dan bu işe başlarken aklında bunların olabileceği yoktu.

Vietnam savaşı Nixon istifa ettikten 9 ay sonra sona erdi. Savaşta 2 milyonun üzerinde Vietnam’lı ile 58.000 Amerikalı öldü.

Pentagon belgelerinin açığa çıkarılması olayından geriye kalan en önemli şey bir devlet memurunun kariyerini hiçe sayarak vicdanının sesini dinlemesidir.

Gerçek şu ki, devlet sırları bütün kariyerleri boyunca bu sırları nasıl saklayacaklarını öğrenen devlet görevlileri tarafından saklanır.

Ben de bu kişilerden biriydim. Eğer Dan gibi devletin içinden gelen ve işlerin nasıl yürüdüğünü gayet iyi bilen birisi, halka söylenen tüm yalanları açığa çıkarmak için konuşmaya başlarsa insanlar hem kendi hayatlarını hem ülkelerini hem de dünyayı ilgilendiren konularda daha doğru kararlar verebilirler.

Tek kelimeyle en önde gelen gammazcıydı diyebiliriz. Bizler hem kendimizi hem de tarihi değiştirecek güce sahibiz. Bugün burada Dan’de gördüğüm en önemli özellik hangi şartlar altında olursa olsun ve sonuçları ne olursa olsun sadece en doğru olanı yapmaya çalışması idi.

Devlet için çalışırken, çalışma arkadaşlarıma oldukça bağlıydım. Bu yüzden asla Dan gibi davranamazdım. Ama Dan bunu hep başardı.

Son 30 yılda yaşadıkları ve yaptıklarının sonuçları tek kelimeyle inanılmazdı.

Yaptıkları kendisi üzerinde de derin etkiler bıraktı ve kalan hayatını ciddi şekilde değiştirdi.

Bütün ömrü boyunca savaş karşıtı veya sosyal adaleti savunan grupların içinde aktif olarak yer aldı. Ve bütün bu yıllar boyunca Pentagon belgelerini ortaya çıkarırken sahip olduğu aynı heyecan ile hareket etti. İhtiyacımız olan cesaret adil olmayan bir savaşta dayanma gücü göstermek değil, aynı şekilde kanunsuz hareket eden bir hükümetin yalanlarını saklamaya yardım etmek de değil. İhtiyacımız olan cesaret sadece gerçeklerle yüzleşmek ve dünyayı değiştirmek için sorumluluk almaktır.

Yorum:

Amerika’nın 1945-1967 yılları arasında Vietnam’da izlediği politikaların gerçek yüzünü belgeleyen ve Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon tarafından hazırlanan çok gizli belgelerin gazeteci Daniel Ellsberg tarafından elde edilerek basına verilmesi olayıdır. “Pentagon Belgeleri” denilen bu belgelerin bir bölümünü yayınlayan New York Times gazetesi belgelerden Başkan Johnson’un halka ve Kongre’ye sistemli olarak gerçek dışı bilgiler verdiğinin anlaşıldığını yazdı.

Belgelerde Güney Vietnam’ın ayrı bir devlet olarak ortaya çıkartılmasının Amerika’nın eseri olduğu ve Başkan Eisenhower’in Ngo Dinh Diem’in Devlet Başkanlığına seçilmesini sağladığı, daha sonra yönetiminden memnun kalmadığı Diem’e karşı 1963 yılında yapılan askeri darbenin de arkasında olduğu bildirilmekteydi. Amerika’nın darbeyi yapan generallerle önceden işbirliğinde bulunduğu ve darbeden sonra da onları desteklediği ifade edilmekteydi. New York Times bu gizli belgeleri yayınlarken Amerikan Anayasasına uygun hareket ederek hükümetin faaliyetleri hakkında halkı bilgilendirme görevi yaptığını yazdı.

Gazeteci Ellsberg de belgelerin Başkanların Anayasayı ve içtikleri andı ihlal ettiklerini gösterdiğini belirtti. Hükümet yargı yoluna başvurarak New York Times’daki yayınları bir süre için engelledi. Ellsberg aleyhinde de casusluk suçlamasıyla dava açıldı. Buna karşılık New York Times da Yüksek Mahkemede Amerikan Hükümeti aleyhine dava açtı.

18 Haziran 1971’de Washington Post da Pentagon belgelerini yayınlamaya başladı. Savcının bu yayınları durdurma talebi mahkeme tarafından reddedildi. 15 gazete daha belgeleri yayınlamaya başladı. Federal Mahkeme belgelerin yayınlanmasının engellenemeyeceği yolunda karar aldı.

Ellsberg ve arkadaşı Russo yargılandı, ancak Federal Mahkeme ilk yargı sürecindeki hatalar nedeniyle bu iki gazetecinin serbest bırakılmasını kararlaştırdı.

4 Mayıs 2011’de belgeler üzerindeki gizlilik kaldırıldı ve 7,000 sayfalık Pentagon Belgelerinin tamamı devletin kütüphanelerinde halkın bilgisine sunuldu.

Basının devletin bazı gizli işlerini ortaya çıkartmasının ilginç bir örneği de Watergate skandalı oldu. Washington Post’un iki başarılı gazetecisi Bob Woodward ve Carl Bernstein, Cumhuriyetçi Başkan Nixon’un Demokrat Parti’nin binasına gizlice ajanlar soktuğu anlaşıldı. Beyaz Saray’da kurulan gizli dinleme aygıtlarıyla Başkanın içlerinde Jane Fonda, Barbra Streisand ve Paul Newman gibi sinema sanatçılarının da bulunduğu siyasi rakiplerini gizlice dinlettiği ortaya çıktı. Gazetecilerin yayınladıkları bu bilgilerin sonucunda Başkan Nixon Kongre tarafından görevinden azledilmek üzereyken istifa etti. Bu gizli işleri belgeleriyle bulup ortaya çıkartan gazetecilere ve onların gazetelerine karşı her hangi bir yasal işlem yapılmadı. Tam tersine, onların çalışmaları ve elde ettikleri bilgeler hakkına övücü sözler söylendi, kitaplar yayınlandı ve bu çalışmalar bütün dünyada büyük yankılar yaptı.

Diğer bir örnek de Wikileaks belgeleri denilen ve 2006 yılından bu yana çeşitli ülkelere ait gizli belgelerin Wikileaks örgütü tarafından basına sızdırılması olayıdır. Bu örgütün elinde toplam 1,2 milyon belgenin bulunduğu söylenmektedir. 2010 yılında Wikileaks’in Amerikan Hükümetinin dış temsilcilikleriyle gizli yazışmalarından oluşan 250,000’den fazla belgeyi New York Times, Le Monde, The Guardian, Der Spiegel, El Pais gibi önemli gazeteler aracılığıyla kamuoyuna duyurması bütün dünyada yankı yaptı. Amerika Birleşik Devletleri Wikileaks ve onun sorumlusu Julian Assange hakkında adli işlem başlattı. Belgeleri Wikileaks’e sızdıran Amerikan askeri Chelsea Manning 35 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve orduyla ilişkisi kesildi. İsveç ve başka bazı ülkeler Wikileaks’in orijinal belgelerinin bir bölümüne el koydular ama bu belgeleri yayınlayan gazeteler hakkında yargı yoluna başvurulduğu duyulmadı.

Aynı şekilde Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı NSA’nın eski görevlisi Edward Snowden, yabancı ülkelerin devlet adamlarının telefon konuşmalarını gizlice dinlendiği yolundaki bilgileri de içeren 200,000 gizli belgeyi basına açıkladı. Bu açıklamaları yapan Edward Snowden aleyhine Amerika’nın hukuki girişimleri oldu. Amerikalılar Rusya’yadan geçici sığınma hakkı elde eden Snowden’in iadesini istediler ama onun verdiği bilgileri yayınlayan gazeteler ve de Spiegel gibi dergiler hakkında yargı yoluna başvurulduğu duyulmadı.

Bu örneklerin de gösterdiği gibi, devletler gizli belgelerinin ele geçirilip yayınlanması konusunda çok duyarlıdırlar ve bu belgeleri sızdıranlar hakkında yargı yoluna başvururlar. Ama demokratik ülkelerde bu bilgileri yayınlayan gazetelerin yargılanıp mahkûm edildikleri duyulmadı. /Onur Öymen

http://add.org.tr/index.php/makaleler/1093-gizli-belgelerin-s-zd-r-lmas-ve-bas-n-oezguerluegue

TARİHİN SİYASETİ


Tarih geçmişin siyâseti,
siyâset ise, bugünün tarihidir…”.

İngiliz tarihçisi Freud

Sultan II. Bâyezid’in son yıllarında hastadır. Ecdadı gibi nıkris (Goutte fr. Ayak Parmakları, topuklar ve mafsal ağrıları) illetine ve nefes darlığına yakalanmıştır. Vezirler kendi istek ve arzuları doğrultusunda, devleti istedikleri gibi, idare etmektedirler. Memlekette haksızlık, rüşvet, zevk ve safâ almış yürümüştür.

II.Bâyezid bir gün vezirleri toplar ve onlara şöyle hitab eder :

“Allah bana saltanat hizmetini ihsan etti. Kıyamet günü bütün reâyâmın durumunu Allah Teâlâ, şüphesiz benden soracaktır. Benim de vücudumda hastalık ve yaşım hayli ileri olduğundan, işlerimi sizlere bıraktım. İşittiğime göre atalarım zamanından gelen kanunları değiştirip kendi çıkarlarınız doğrultusunda memleketi idare ediyormuşsunuz. Taşranın ahvâli perişanmış. İşleri aklı erenlerden de sormaz olmuşsunuz. Hocanız kimdir? Millete işkenceye başlamışsınız. Ahirette bana yatacak yer koymamışsınız. Yarın kıyamet gününde Allah beni sorguya çektiğinde ben ne cevap veririm?

Vezirlerin herbiri bu işe aldırmamışlar, herbirisi birşeyler uydurmuşlar. Yalnız, hasta olan ve divana sedye ile gelip giden Mesih Paşa Sultan’dan izin alarak özetle demiş ki,

“Sultanım, veziri â’zam zevk ve eğlence peşindedir. İkinci vezir mal peşindedir. Üçüncü vezir av ile meşguldur. Defterdarlar sizin eteğinize sıkıca yapışıp, mal tahsil idelim diye, sizleri sürüye sürüye cehenneme alıp gidiyorlar. Memleketin hali perişandır, halk zulüm ve işkence altında inlemektedir. Her taraf âh ve figanla dolmuştur. Size âhiret gerekse bu memleketin işlerini iyi bilen ve memleketi koruyacak birini idareye getiriniz,”der.

Bunu dinleyen Sultan Bâyezid ağlayub, “doğru söylersin”der ve çıkıb gider.

Bâyezid’in kendi oğullarından her biri de, saltanata geçme peşindedirler. Şah İsmail ve tehlikesi her tarafı sarmıştır. Şah İsmail’in propagandistlerinden olan Şah Kulu Şeytan Kulu Anadolu’yu baştan başa kana bulamıştır.

Millet ümidini Yavuz Sultan Selim’e bağlamıştır. Ozanlar meydanlarda Yürü Sultan Selim meydan senindir, diye türküler söylemektedirler. İngiliz tarihçisi V.J.Parryde, “Eğer Yavuz başa geçmese idi Osmanlı ta o zamandan yıkılmıştı”, kanaatine varmıştır. Bâyezid’in son dönemlerini, Kemalpaşazâde şu satırlarla anlatır.

Çalındı kûsı fitne her cihetde
Belürdi nice fetret memleketde
Memâlik yüz tutub yer yer harâba
Reâyâ düşdi havfu –ıztıraba

Sh:56

**

Yavuz Sultan Selim Mısır seferi dönüşünde veziri Azam Piri paşayı çağırır ve özetle der ki:

” Bir çok memleketler aldık. Hadimü’l Haremeyini’ş Şerîfeyn olduk. Allah Teâlâ’nın yardımı ile muhalif kimse kalmadı. Böyle olunca bu devlet için daha batma tehlikesi var mıdır?

“İnşallah bu devlet böyle giderse batmaz, yalnız sizden sonra evladınız zamanında sizde olmayan üç şey meydana çıkar ise devlet çöker,”der. Buna karşı Yavuz:

“Bire, benim hâzinemde hazine, kullarımda kul, sefere lâzım alet ve hayvandan neyim eksükdür. Bu üç nesne ne ola ki Devleti Aliyyenin zevaline batışına sebeb ola?”

Piri paşa şöyle cevap verir:

“Evet şimdilik görünen eksik bir şey yoktur.
İleride şu sayacağım üç şey devlete musallat olursa o zaman bu devletin ihtilâli ve hercümerci kaçınılmaz olur. “
Bu üç şey şunlardır:
1-Devlet bir ahmak veziri azama düşerse,
2-Rüşvet yolları açılır ve bu sebepten mevki ve makamlar ehli olana verilmez ise,
3-Devleti idare edenler (Hükümet namında olanlar) avretlerim muratları üzere hareket ederse.”

sh:97 98

“Haberdâr ululardan naklolunur
Her Firavun’a bir Musa bulunur.”

Defler IX, v/125 b.

Kaynak:

İbni Kemâl- Kemalpaşazâde, Prof. Dr. Ahmet UĞUR, Kültür Ve Turizm Bakanlığı Yayınları : 822 İzmir

TELEVİZYON’UN GERÇEĞİNDEN SANSÜRE VARIŞ


Zaman Değişimin Öncüsü

Mumford, Technics and Civilization adlı önemli kitabında, ondördüncü yüzyıldan başlayarak saatin bizi nasıl önce zamanı ölçen, daha sonra zamanı tasarruf eden, şimdi de zamana uyan kişiler durumuna getirdiğini göstermektedir. Bu süreçte biz, saniyeler ve dakikalardan oluşan bir dünyada doğanın otoritesinin sarsılıp geri plana düşmesi nedeniyle güneşe ve mevsimlere saygı göstermemeyi alışkanlık edindik. Aslında, Mumford’un işaret ettiği gibi, saatin icat edilmesiyle Ebediyet de insani olayların ölçüsü ve odak noktası olma konumunu kaybetmiştir. Sonuçta, öyle bir bağ olduğu çok az kişinin aklına gelmişse bile, saatin durmayan tiktaklarının Tanrı’nın ululuğunun zayıflamasıyla ilgisinin, Aydınlanma filozoflarının yazdıkları bütün bilimsel incelemelerden daha fazla olduğunu söyleyebiliriz herhalde. Demek istediğim şu ki, saat insan ile Tanrı arasında, Tanrı’nın kaybeden taraf olarak göründüğü yeni bir konuşma biçimi doğurmuştur.Herhalde, bugün yaşasa Hz. Musa da emirlerine şöyle bir yenisini eklerdi: Zamanı temsil eden hiçbir mekanik araç yapmayacaksın. Sh:20-21

**

YENİ MİT TELEVİZYON

Televizyon, görüntü ile çılgınlığın etkileşimini mükemmel ve tehlikeli bir kusursuzluk katına çıkararak, telgraf ile fotoğrafın epistemolojik yönelimlerini en güçlü biçimde dışa vurmayı sağlamıştır. Üstelik onları evlerin içine kadar getirmiştir. Şimdi biz, ilk ve en yakın öğretmeni, ayrıca çoğumuz için en güvenilir yoldaşı ve dostu televizyon olan ikinci kuşak çocuklarla bir arada yaşıyoruz.Daha açık bir dille ifade edersek, televizyon yeni epistemolojinin kumanda merkezidir. En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz. Ve en önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren hiçbir konu (politika, haber, eğitim, din, bilim, spor) televizyonun ilgi alanının dışında kalmaz. Yani, halkın bu konuları kavrayış biçimi tamamen televizyonun yönelimleriyle şekillenmektedir.

Televizyon daha ince yollarla da kumanda merkezidir. Örneğin, diğer medya araçlarından yararlanışımız ağırlıkla televizyonun yönlendiriciliğiyle olmaktadır. Telefon sisteminin nasıl kullanılacağını, hangi filmlerin görüleceğini, hangi kitap, kaset ve dergilerin alınacağını, hangi radyo programlarının dinleneceğini televizyondan öğreniriz. Televizyon iletişim ortamımızı, başka hiçbir iletişim aracının gücünün yetmeyeceği tarzlarda bizim adımıza düzenler.

Bu noktaya küçük, ironik bir örnek olması bakımından şöyle bir şey aklınıza getirin: Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bilgisayarın geleceğin teknolojisi olduğunu öğreniyorduk. Şimdiyse çocuklarımızın “bilgisayar dili”ni bilmezlerse okulda başarısız kalacakları, yaşamda öne fırlayamayacakları söylenmektedir.Kendimizin bir bilgisayarı olmazsa işlerimizi yürütemeyeceğimiz, alışveriş listemizi çıkaramayacağımız ya da çek hesaplarımızı düzgün tutamayacağımız iddia edilmektedir. Bunların bir bölümü doğrudur belki. Ancak bilgisayarlarla ve onların yaşamlarımızdaki yerleriyle ilgili en önemli nokta, bütün bunları televizyondan öğrenmemizdir. Televizyon, “üst-araç” (metamedium) statüsüne; yalnızca dünyaya ilişkin bilgimizi değil, aynı zamanda bilme yollarına ilişkin bilgimizi de yönlendiren bir araç statüsüne yükselmiştir.

Aynı zamanda televizyon, Roland Barthes’ın yorumuyla “mit” statüsüne yükselmiştir. Barthes’ın “mit” derken kastettiği, dünyayı anlamanın problematik olmayan bir biçimi, özetle doğal görünenin tamamen bilincinde olmayışımızdır. Mit, bilincimizin gözle görünmez olan derinliklerine gömülmüş bir düşünme biçimidir. Şimdi televizyonun izlediği yol böyledir. Televizyon cihazı artık, bizi büyülemez ya da zihnimizi allak bullak etmez. Televizyonun ilginç yönlerine ilişkin hikâyeler anlatmayız. Televizyon cihazlarını artık, özel odalarla sınırlamayız. Televizyonda izlediklerimizin gerçekliğinden kuşkuya düşmeyiz ve televizyonun sunduğu bakış açısının özelliğini pek fark etmeyiz. Televizyonun bizi nasıl etkilediği sorusu bile arka plana atılmıştır. Bu soru, sanki kulağımız ve gözümüz olmasının bizi nasıl etkilediğini soruyormuş gibi bazılarımıza acayip görünebilir. Yirmi yıl önce “Televizyon kültürü şekillendirir mi yoksa yalnızca yansıtır mı”sorusu pek çok araştırmacı ve toplumsal eleştirmen tarafından ilginç bulunmuştu. Ancak, televizyon zamanla bizim kültürümüz haline gelmeye başladıkça, bu soru da geçerliliğini büyük oranda yitirmiştir. Demek ki bizim konuşmalarımızın konusunu, televizyonun kendisinden çok, televizyonda görülenler, yani onun içeriği oluşturur. Televizyonun ekolojisi (buna hem onun fiziksel özellikleri ve sembolik kodu hem de olağan biçimde ona atfettiğimiz koşullar dahildir) tartışılmaz bir veri sayılmakta, doğal olarak kabul edilmektedir.

Televizyon, deyiş yerindeyse, toplumsal ve entelektüel evrenin arka planındaki radyasyon, yüz yıl önceki elektronik bigbang’in neredeyse gözle görülmez kalıntısıdır; bu bizim o kadar yakından bildiğimiz ve millet kültürüyle o kadar iç içe geçmiş bir durum yansıtır ki, fondaki cılız tıslamasını artık duymayız ya da parlayıp sönen gri ışığını artık görmeyiz. Demek ki televizyonun epistemolojisi büyük oranda dikkat çekmemekte, onun kurduğu “ceee” dünyası bize artık, tuhaf bile gelmemektedir.

Elektronik ve grafik devriminin bundan daha rahatsız edici bir sonucu yoktur: Bize televizyon aracılığıyla sunulan dünyanın garip değil, doğal görünmesi. Zira yabancılık duygusunun kaybolması, bir uyum sağlama göstergesidir ve bizim uyum sağlamamızın derecesi ne kadar değiştiğimizin ölçüsünü verir. Kültürümüzün televizyonun epistemolojisine uyum sağlaması şu ana kadar hemen hemen tamamlanmış durumdadır; televizyonun hakikat, bilgi ve gerçeklik tanımlarını o kadar gözü kapalı kabul etmekteyiz ki ilgisizlik bize anlamlı görünmekte, tutarsızlık ise özellikle akıllıca davranmak gibi gelmektedir. Üstelik kurumlarımızın bir bölümü de çağın şablonlarına uymuyorsa, gözümüze düzensiz ve yabancı görünen şablonlar değil, bu kurumlar olmaktadır.

Televizyon, kültürümüzü yapısal bir değişime uğratarak muazzam bir gösteri sahnesi yaratmıştır.Kuşku yok ki sonunda bu durumu seve seve benimsemeye ve hoş olarak niteleme noktasına gelebiliriz. Aldous Huxley’in elli yıl önce gerçekleşmesinden korktuğu şey de tam olarak budur zaten.sh: 90-94

**

TELEVİZYON’UN HABER OYUNLARI

Çok önemli bir meseledir bu; zira hakikatin televizyondaki haber programlarında nasıl algılandığı sorununun ötesine gider. Televizyonda hakikati iletmenin kesin ölçütü olarak gerçekliğin yerini güvenilirlik almışsa, politik liderler, icraatlarının tutarlı biçimde gerçeğe yakın olma duygusu uyandırması koşuluyla, gerçekliğin kendisine kafa yorma zahmetine katlanmaya fazla gerek duymazlar. Örneğin, Richard Nixon’ın ismini lekelemiş olan onursuzluğun, kendisinin yalan söylemesinden değil, televizyonda yalancı görüntüsü sunmasından kaynaklandığını düşünüyorum.Eğer doğruysa, kimseyi, hatta koyu Nixon düşmanlarını bile rahatlatmaz bu. Çünkü bunun alternatifleri ya bir yalancı gibi görünüp hakikati söylüyor olmak ya da, daha kötüsü, hakikati söylüyor gibi görünüp aslında yalan söylüyor olmaktır.

Televizyonda bir haber programı hazırlanması istenen bir kişi bunların hepsinin farkında olur ve diğer başarılı emprezaryoların yararlandıkları ölçütler temelinde oluşturmaya özen gösterir. Sizin dikkatinizi, eğlence dozunu en fazlaya çıkaran ilkelere göre haber programı hazırlamaya yoğunlaştırır. Örneğin, program için bir müzikal tema seçer. Bütün haber programları müzikle başlar, biter ve gene müzik eşliğinde ara verilir.Bu uygulamayı tuhaf bulan çok az kişiyle karşılaşmışımdır ve bu saptamamı, ciddi kamusal söylem ile eğlence arasındaki ayrım çizgilerinin silinmesinin bir kanıtı sayarım.

Müziğin haberle ne ilgisi vardır?

Niçin haber programına müzik konur?

Haber programına müzik konmasının nedeni, tiyatro oyununa ve sinema filmine müzik konmasıyla aynıdır: Eğlenceye uygun bir ruh hali yaratıp bir leitmotif (nakarat)  sunmak. Eğer müzik olmasaydı flaş bir haberle kesilen herhangi bir televizyon programında olduğu gibi izleyiciler hakikaten dehşet verici, belki yaşamlarının bile değişmesini gerektiren bir haber dinlemeyi beklerlerdi.Ama programın çerçevesi müzikle çizildiği sürece, izleyici ciddi biçimde dehşete düşülecek bir şey olmadığını, aslında aktarılan haberlerin gerçeklikle ilgisinin bir oyundaki sahnelerden farksız olduğuna inanma konusunda gönlü rahat olur.

Bir haber programının, içeriği ağırlıkla eğlenceye uygun olarak tasarlanmış stilize bir dramatik temsil gibi algılanması, başka özelliklerle (bunlar arasında bir öykünün ortalama uzunluğunun kırk beş saniye sürmesi de vardır) pekiştirilmektedir. Kısalık her zaman saçmalamayı akla getirmemekle birlikte, bu örnekte açıkça böyle olmaktadır. Ciddilik duygusunu, yansımaları bir dakikadan daha az bir zamanda tükenen bir olayla iletmek mümkün değildir. Aslında, TV haberlerinde, herhangi bir öykünün herhangi bir sonucunun bulunması türünden bir şey önerme niyeti taşınmadığı çok açıktır; zira bu, izleyicilerin o konuyu zihinlerinde taşımaya devam etmelerini gerektirecek ve buna bağlı olarak izleyicilerin dikkatlerini her an yayına hazır bekleyen bir sonraki habere yöneltmelerini engelleyecektir. İzleyicilere, her koşulda bir film uzunluğunda olacağından bir sonraki haberden kopmalarına da fazla zaman tanınmaz. Resimli görüntülerin sözcükleri ve kısa süreli iç gözlemleri gölgede bırakmasında fazla güçlük çekilmez. Siz de bir televizyon yapımcısı olarak, görsel malzemeyle desteklenen bir olaya öncelik tanıyıp onu işlemekten şaşmayacaksınız. Bir polis karakoluna getirilen bir cinayet zanlısı, aldatılmış bir tüketicinin kızgın suratı, Niyagara Şelalesi’ne atılan ve içinde bir adam olduğu iddia edilen bir fıçı, Beyaz Saray’ın yeşil bahçesine bir helikopterle inen Başkan; bunlar her zaman için etkileyici ya da eğlendirici görüntülerdir ve bir eğlence programının içeriğine kolayca uygun düşerler. Kuşkusuz, bir haberde anlatılan şeyin fiilen görüntülerle belgelenmesi zorunlu değildir. Böyle görüntülerin halkın bilincini işgal etmeleri de zorunlu değildir. Her televizyon yapımcısının iyi bildiği gibi, filme almak her zaman geçerli bir kuraldır.

Ayrıca, haber spikerlerinin görüntü parçalarının ön ya da son konuşmalarını yaparken suratlarını buruşturmak ya da ürpermek üzere ara vermemeleri de gerçek dışılık dozunu yüksek tutmakta büyük katkısı olan bir harekettir.Gerçekten, pek çok haber spikeri okudukları haberin anlamını kavramaktan uzak görünmekte, depremleri, toplu katliamları ve diğer felaketleri aktarırken sevinçli bir coşkuyla dolu yüz ifadelerini hiç değiştirmemektedirler. Spikerlerin herhangi bir şekilde kaygılı ya da dehşete kapılmış görünmeleri izleyicileri de endişelendirir. İzleyiciler, “Ve şimdi de…” kültüründe haber spikerlerinin ortaklarıdır ve spikerlerden, çok az ciddileşen, ama sahici bir kavrayış gücüne de sahip olan bir karakter rolünü iyi oynamalarını beklerler. Tiyatroya giden birinin sahnedeki karakter mahallede bir katil dolaştığını söyledi diye hemen evini aramak için telefona sarılması gibi, haberleri izleyen birinin de verdiği tepkilerde hiçbir gerçeklik hissi olmayacaktır.

İzleyiciler, haberlerden bir tanesinin çok ciddi görünmesinin önemli olmadığını da bilirler (örneğin, bu satırları yazdığım günlerde, Donanma’dan bir general Amerika Birleşik Devletleri ile Rusya arasında nükleer savaşın kaçınılmaz olduğunu ilan etmiştir). Demek istediğim, bir haberin hemen arkasından bir reklam kuşağı gelecek, bir anda haberlerin etkisi silinecek, hatta büyük  ölçüde bayatlayacaktır.Bu özellik bir haber programının yapısında anahtar bir unsurdur ve bu niteliğiyle televizyon haberlerinin ciddi bir kamusal söylem biçimi şeklinde hazırlandığı iddialarını çürütür. Eğer ben de şu satırı yazarken konuya ara verecek, tartışmama ileride devam edeceğimi söyleyip United Airlines ya da Chase Manhattan Bank lehine birkaç laf edeceğimi aktaracak olsaydım, benim ve sözlerim hakkında neler düşüneceğinizi getirin bir zihninize. Haklı olarak benim size saygı duymadığımı, işlediğim konuya ise hiç saygım olmadığını düşünürsünüz. Ve eğer bunu bir kere değil, her bölümde defalarca yapmış olsaydım, yazdığım hiçbir şeyin dikkate değer olmadığı kanısına varırdınız.Öyleyse aynı durumda bir haber programını önemsiz bulmamamızın nedeni nedir? Bunun nedeni, eminim, kitaplardan, hatta diğer araçlardan (sinema gibi) anlatının tonunda bir tutarlılık, içerikte bir süreklilik beklerken, televizyondan, özellikle haber programlarından yana böyle bir beklentimizin olmamasıdır. Televizyonun kopuk kopuk programlarına o kadar alışmış durumdayız ki, bir muhabirin nükleer bir savaşın kaçınılmaz olduğu haberini verdikten hemen sonra “… ve şimdi de reklamlar…” demesine hiç şaşırmayız artık.

Haberlerle reklamların bu şekilde yan yana konmasının dünyamızı ciddi bir yer olarak yorumlayışımıza yaptığı zararı abartmış olmamız pek mümkün değildir. Zarar, özellikle dünyaya nasıl tepki göstereceklerinin ipuçlarını çoğunlukla televizyondan alan genç izleyiciler açısından büyüktür. Gençler, televizyon haberlerini izlerken, diğer kesimlerden daha fazla, zulüm ve ölüm haberlerinin büyük ölçüde abartılı olduğunu ve ne olursa olsun ciddiye alınmasına ya da sağduyulu bir tepkiyle karşılanmasına gerek olmadığını varsayan bir epistemolojinin etkisine girmektedirler.

Bu konuda, bir televizyon haber programının sürrealist çerçevesinde, mantığı, aklı, ardışıklığı ve çelişki kurallarını terk eden bir söylem tipini öne çıkaran bir anti-iletişim kuralı yattığını söyleyecek kadar ileriye gitmem gerekiyor. Bence bu kurama verilen isim estetikte Dadaizm, felsefede nihilizm, psikiyatride şizofrenidir. Tiyatronun sözlüğünde ise vodvil olarak bilinir. Sh:116-119

TELEVİZYON VAİZLERİ

Vaizler, izleyici sayılarını en fazlaya çıkarmak amacıyla vaazlarının içeriğini ayarlama konusunda oldukça samimidirler. Diyelim, bir elektronik vaizin zenginlerin cennete gitmek için aşmaları gereken engellere değinmesini umuyorsanız hakikaten çok beklersiniz. Ulusal Dinsel Yayıncılar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı, bütün televizyon vaizlerinin yazılı olmayan yasasını şu sözlerle özetlemektedir: “İzleyici payınızı, ancak onların istedikleri şeyleri sunarak arttırabilirsiniz.”  Eminim hemen bunun alışılmadık bir dinsel ilke olduğunu belirteceksiniz. İnsanlara istedikleri şeyleri sunan (dini liderler peygamberler kadar) büyük bir dinsel önder yoktur. Önderler yalnızca kitlelerin ihtiyaç duydukları şeyleri sunarlar. Oysa televizyon, insanlara ihtiyaç duydukları şeyleri sunmaya pek uygun değildir. Televizyon “dost yardımcı”dır. Kapatması çok kolaydır. En cazip hali, dinamik görsel imgelerin diliyle konuştuğu zamandır. Karmaşık sözlere ya da karşılaması kolay olmayan taleplere yüz vermez. Demek ki televizyonda verilen vaaz  ve dinî programlar bol bol alkışla doludur. Bolluğu kutsarlar. Programlarında yer alan oyuncular sonra ünlü kişiler olurlar.Mesajları ne kadar önemsiz olsa da programların izlenme oranı yüksektir; daha doğrusu, mesajları önemsiz olduğu için büyük bir kitle tarafından izlenirler. Mesela Hıristiyanlığın talepkâr ve ciddi bir din olduğunu söylerken yanılmadığıma inanıyorum. Ama kolay ve eğlenceli bir tarzda sunulduğu zaman bambaşka bir din haline gelmektedir.

Kuşkusuz, televizyonun dini aşağıladığı iddiasına karşı çıkan argümanlar vardır. Örneğin, manzaranın dine pek yabancı olmadığı söylenmektedir. Quakerları ve başka birkaç katı mezhebi saymazsak, her din sanat, müzik, ikonlar ve korku verici ritüeller aracılığıyla kendini cazip göstermeye çalışır. Birçok insanı dine çeken, dindeki estetik boyuttur. Özellikle Roma Katolikliği ve Musevilik açısından geçerlidir bu: her iki din de müritlerine akıldan çıkmayan ezgiler, muhteşem elbiseler ve şallar, sihirli şapkalar, kâğıt helvalar ve şarap, pürüzsüz pencereler ve eski dillerin esrarengiz nağmelerini sunarlar. Dine özgü olan bu giyecekler ile televizyonda izlediğimiz çiçekli ve çağıl çağıl akan pınarlı görüntüler arasındaki farklılık; ilkinin, aslında din tarihinin ve dinsel doktrinlerin, basit araç gereçlerinden öte, ayrılmaz parçaları olmasıdır. Dinsel göstergeler, inananların bu araçlara saygıyla karşılık vermelerini gerektirir.  Sh:136-138

**

TELEVİZYON VE REKLAM

Kuşkusuz kapitalizmin pratiğinin çelişkileri de vardır. Örneğin, karteller ve tekeller, kuramı fiilen işlevsizleştirirler. Öbür yandan televizyon reklamları da durumu iyice karıştırır. En basit bir örnek verirsek: Rasyonel çerçevede düşünülmesi için her iddianın (ticari ya da başka içerikli) sözle yapılması gerekmektedir. Daha kesin bir ifadeyle, her türlü iddia bir önerme biçimine sokulmalıdır, zira “gerçek” ve “sahte” gibi sözcüklerin telaffuz edilebileceği söylem zemini önermedir. Eğer bu söylem evreni yok sayılırsa, o zaman ampirik testlerin, mantığa dayalı analizlerin ya da aklın öbür araçlarının uygulanmasından hiçbir sonuç alınamaz.

Ticari reklamlarda önermeler kullanmaktan vazgeçme on dokuzuncu yüzyılın sonunda başlamıştı.Ancak 1950’li yıllara kadar televizyon reklamı ürünle ilgili kararlara temel oluşturma açısından dilsel söylemi eskitemedi. Resimli reklamlar iddiaların yerine görüntüyü koyarak, tüketim kararlarının temeline duygusal çağrıları -gerçek olma ölçütünü değil- oturtmuştu. Rasyonalite ile reklam arasındaki mesafe şu anda o kadar açıktır ki, bir zamanlar ikisi arasında bir bağ bulunduğunu hatırlamak bile çok zordur. Bugün televizyon reklamlarında önermelere, çirkin insanlar kadar ender rastlarsınız. Bir reklamcının iddiasının doğruluğu ya da yanlışlığı sorun bile değildir. Örneğin bir McDonald’s reklamı, test edilebilir, mantıklı biçimde düzenlenmiş savlara dayanmaz.McDonald’s reklamı, güzel görünüşlü insanların hamburger alıp yedikleri, iyi talihleriyle neredeyse kendilerinden geçtikleri bir dramadır. İzleyicinin bu dramadan kendisinin çıkardığı sonuçların dışında en ufak bir iddia bile ortaya atılmaz. Elbette, bir televizyon reklamını sevmek ya da sevmemek mümkündür. Ama çürütmek mümkün değildir.

Aslında bunu biraz daha derinleştirebiliriz: Televizyon reklamı tüketilecek ürünlerin niteliğiyle ilgili hiçbir şey anlatmaz. Reklamın içeriği, ürünleri tüketenlerin niteliğinde odaklanır. Sinema yıldızlarının ve ünlü sporcuların, berrak göllerin ve maço balıkçı gezilerinin, şık akşam yemeklerinin ve romantik fasılların, kırda pikniğe çıkmak için station arabalarını ağzına kadar dolduran mutlu ailelerin görüntülerinde, satılan ürünlerle ilgili hiçbir şey bulunamaz.

Ama o ürünleri satın alabileceklerin korkuları, fantezileri ve rüyalarıyla ilgili her şey yansıtılır. Reklamcının bilmesi gereken, ürünle ilgili doğru bilgiler değil, alıcı açısından neyin yanlış olacağıdır. Dolayısıyla iş harcamalarındaki denge ürün araştırmasından piyasa araştırmasına kaymaktadır. Televizyon reklamıyla ürünlerin değerli bulunması değil, tüketicilerin kendilerini değerli hissetmeleri amaçlanmaktadır; yani şu anda işletmecilik işi sahte bir terapiye dönüşmüş durumdadır. Tüketici, psikodramalarla yatıştırılan bir hastadır.

Nasıl politikanın dönüşümü yürekli George Orwell’ı şaşırtırsa, yukarıda anlattıklarımız da Adam Smith’in aklını allak bullak ederdi. Gerçi Orwell, George Steiner’in belirttiği gibi, Yenikonuş’un kısmen “ticari reklam bolluğu”ndan kaynaklandığını düşünüyordu. Ama Orwell, “The Politics of the English Language” adlı ünlü denemesinde politikanın “savunulamaz olanı savunma”olayına dönüştüğünü yazdığı zaman, politikanın bozulmuş da olsa apayrı bir söylem tarzı olarak kalacağını varsaymaktaydı. Orwell’in eleştirisi, geçmişi çok eskilere dayalı çifte standart propaganda ve aldatma sanatlarının gelişkin değişkelerinden yararlanan politikacılara yönelikti. Savunulamaz olanı savunmanın bir eğlence biçiminde yürütüleceği gelmemişti aklına. Politikacının komedyen değil, aldatıcı olmasından korkuyordu.

Televizyon reklamı, politik fikirleri sunmanın modem yöntemlerinin yaratılmasında başlıca araç olmuştur. Televizyon reklamı bunu iki yolla başarmıştır. Birinci yol, politik kampanyalarda reklam formunun kullanılmasının bir zorunluluğa dönüşmesidir. Bence bu yöntem üzerinde çok fazla durma gereği yoktur. Politik “reklamların yasaklanmasını öneren eski New York City Belediye Başkanı John Lindsay dahil olmak üzere, herkes bunun farkındadır ve çeşitli oranlarda kaygı duymaktadır. Televizyon yorumcuları bile bunu vurgulamaktadırlar. 145-146

**

TELEVİZYON VE SANSÜR

Hükümet politik fikirlerini, yeterince denetleyebildikleri biçimler ve bağlamlarda birbirleriyle paylaşacak konumdadırlar. Dolayısıyla en büyük kaygıları hükümetin tiranca uygulamalara yönelmesi olasılığıdır. İnsan Haklar Bildirgesi, büyük ölçüde, hükümetlerin enformasyon ve fikir akışını kısıtlamasını önlemeyi amaçlayan bir metindir. Oysa onun yaratıcıları, hükümetin zorbalığının bambaşka türde bir problemle, şöyle ki, televizyon sayesinde yurt’da kamusal söylem akışını denetleyen şirketlerle aşılabileceğini düşünmeleridir. Buna (en azından burada) hiçbir itirazım yok ve şirketlere karşı bilinen eleştirileri sıralamaya niyetli de değilim. Benim endişeyle vurgulamak istediğim nokta, Annenberg İletişim Okulu Dekanı George Gerbner tarafından da çok iyi ifade edilmişti:

Televizyon bütün insanlara genel bir öğretim programı sunan, bir tür gizli vergiyle finanse edilen ve özel bir Kültür Bakanlığı’nın (üç kanallı) yönettiği yeni devlet dinidir. Bu vergiyi gerçekten televizyon izlerken ve izleyip izlememek umurunuzda olmadığı zaman değil, banyo yaparken ödersiniz.

Gerbner aynı denemenin daha önceki bir yerinde de şunları söylüyordu:

Özgürlük televizyonu kapatarak elde edilemez. Televizyon çoğu insanın gece ya da gündüz en çok hoşlandığı şeydir. Biz, ezici çoğunluğun düğmeyi kapatmayacağı bir dünyada yaşıyoruz. Mesajı bu kutudan almasak bile, başka insanlardan nasılsa alırız. 

Profesör Gerbner’in bu cümlelerle, “Kültür Bakanlığı”nı idare eden insanların sembolik dünyamızın yönetimini devralacakları bir gizli komplo bulunduğunu anlatmaya çalıştığını sanmıyorum. Annenberg İletişim Okulu’nun üç kanalın yönetimini üzerine alırsa, izleyicilerin bu değişikliğin farkına bile varmayacaklarını söylediğimde Gerbner’in benimle aynı fikirde olacağından bile kuşkuluyum. Bence Profesör Gerbner’in söylemek istediği (ki ben de bunu kastediyorum), Televizyon Çağı’nda enformasyon ortamımızın 1783’tekinden tamamen farklı olduğu, televizyon bolluğunun hükümet kısıtlamalarından daha korku verici olduğu, aslında şirket Amerikası’ndan yayılan enformasyondan kendimizi korumanın hiçbir yolunun olmadığı, bu yüzden özgürlük savaşlarının eskisine göre farklı alanlarda verilmesi gerektiğidir.

Örneğin, geleneksel sivil özgürlükçülerin okul kütüphanelerindeki ve okulların öğretim programlarındaki kitap yasaklamalarına karşı çıkmalarının bugün büyük ölçüde havada kaldığı düşüncesini ortaya atacağım. Sansür gibi hareketler elbette bizleri kızdırır ve karşı çıkılmalıdır.Ama artık en ufak bir önemleri de kalmamıştır. Daha kötüsü, kamusal sivil özgürlükçüleri yeni teknolojilerin iddialarıyla ilintili sorunların üzerine gitmekten alıkoyduğuna bakılırsa, yanıltıcı bile olmaktadırlar. Açık bir dille ifade edersek, bir öğrencinin okuma özgürlüğü, Long Island’da, Anaheim’de ya da başka bir yerde kitap yasaklanmasından ciddi biçimde zarar görmez. Oysa Gerbner’in ileri sürdüğü gibi, televizyon öğrencinin okuma özgürlüğünü açıkça kısıtlar ve bunu, deyiş yerindeyse, masumca davranışlarla yapar. Televizyon kitapları yasaklamaz, sadece onların yerine geçer.

Sansüre karşı mücadele, büyük ölçüde yirminci yüzyılda kazanılmış olan, on dokuzuncu yüzyıla ait bir sorundur. Şimdi yüz yüze geldiğimiz sorun ise televizyonun ekonomik ve sembolik yapısının gündeme getirdiği sorundur. Televizyonu idare edenler enformasyon elde etme olanağımızı kısıtlamaz, tam tersine genişletirler. Bizim Kültür Bakanlığımız Orwellci değil, Huxleycidir. Hiç aralıksız izlememizi cesaretlendirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Oysa izlediğimiz şey, enformasyonu basitleştirilmiş, tözsel ve tarihsel içerikleri boşaltılmış, bağlamından koparılmış biçimde sunan yeni enfarmasyonu eğlence paketi haline sokan bir araçtır. Amerika’da kendimizi eğlendirme fırsatları asla ortadan kaldırılmaz.

Her türden tiranlar, hoşnutsuzluğu yatıştırma aracı olarak kitleleri eğlenceye boğmanın yararının her zaman farkında olmuşlardır. Ancak tiranların çoğu da kitlelerin eğlendirici olmayan şeylere aldırış etmeyecekleri bir durumun doğacağını rüyalarında bile göremezlerdi. Bu yüzden tiranlar sansüre hep bel bağlamışlardır ve hâlâ da bağlamaktadırlar.Sansür, her şey bir yana, tiranların, bir halkın ciddi söylem ile eğlence arasındaki farklılığı bildiği -ve buna özen gösterdiği- varsayımına ödedikleri borçtur. Geçmişin bütün kralları, çarları ve führerleri (ve günümüzün komiserleri), her türlü politik söylem bir jest biçimini aldığı zaman sansüre gerek kalmayacağını bilmiş olsalardı sevinçten deliye dönerlerdi. sh:156-157

HUXLEYCİ UYARI

Bir kültürün ruhunun tükenmesinin iki yolu vardır.

Birincisinde (Orwellci yol) kültür bir hapishaneye dönüşürken, İkincisinde (Huxleyci yol) kültür bir hicive dönüşür.

Dünyamızın şu anda, Orwell’in kendi alegorik hikâyelerinde doğru olarak betimlediği hapishane kültürlerinin etkisiyle biçimsizleştiğini kimseye hatırlatmak gerekmez. Gerek Orwell’ın 1984  ve Animal Farm  adlı romanları, gerekse fazladan Arthur Koestler’in Darkness at Noon  adlı romanı okunacak olursa, şimdi bir sürü ülkede ve milyonlarca insan üzerinde etkili olan düşünce denetimi aygıtının oldukça ayrıntılı bir krokisi elde edilir. Kuşkusuz bizi tiranlığın ruhsal tahribatları konusunda bilgilendiren ilk kişi Orwell değildi. Orwell’in yapıtlarının benzersiz olan yanı, gardiyanlarımızın sağcı ya da solcu ideolojilerden esinlenmesinin elle tutulur bir farklılık yaratmadığında ısrar etmesiydi. İkisinde de hapishane kapıları aynı ölçüde geçilmez, denetim aynı ölçüde sıkı ve ikonlara tapınma aynı ölçüde yaygındır.

Huxley’in bize öğrettiği ise ileri teknoloji çağında ruhsal tahribatların, siması kuşkuculuğu ve nefreti yansıtan birinden ziyade güler yüzlü bir düşmandan kaynaklandığı düşüncesidir. Huxleyci kehanette Büyük Birader bizi kendi isteğiyle gözlemez. Biz onu kendimiz izleriz. Huxleyci kehanette gardiyanlara, kapılara ya da Hakikat Bakanlıklarına gerek yoktur. Bir halk saçma sapan şeylerle eğlendiği, kültürel yaşam aralıksız eğlence turları şeklinde yeniden tanımlandığı, ciddi kamusal konuşmalar bebeklerin çıkardıkları seslere benzediği ve kısacası halkın kendisi bir izleyici kitlesi, halkın kamusal işleri de bir vodvil temsiline döndüğü zaman, artık ulus riskle yüz yüze gelmiş ve kültürün ölümü açık bir olasılık halini almış demektir.

Vodvil, toplumsal sorunları, mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türüdür. Vodvil adının Fransızca voix de ville (şehrin sesi) tamlamasından türetildiği düşünülmektedir.

Amerika’da Orwell’ın kehanetlerinin pek geçerliliği yoktur, oysa Huxley’in kehanetleri şimdilerde fiili bir gerçeklik kazanmaktadır.Zira Amerika, elektriğin gündeme soktuğu teknolojik eğlencelere uyum sağlamayı hedefleyerek dünyanın en iddialı deneyine girişmiş durumdadır. Bu eğilim, on dokuzuncu yüzyıl ortalarında yavaş yavaş ve mütevazı ölçülerde somutlaşmaya başlamış, daha sonra, yirminci yüzyılın ikinci yarısında Amerika’nın televizyonla yaşadığı tüketici aşkında pervasız bir olgunluk noktasına gelmiştir. Amerikalılar ağır hareket eden basılı yayınlar çağma son vermekte dünyanın başka hiçbir yerinde görülmeyen ölçüde çok ve hızlı mesafe kaydetmiş ve bütün kurumlarında televizyonun üstünlüğü ele geçirmesine sessizce boyun eğmişlerdir. Amerika, Televizyon Çağı’m müjdeleyerek, dünyaya Huxleyci geleneği doğrulayan en açık işareti vermiştir.

Bu konuda konuşma cesaretini bulanlar seslerini genellikle histerik denebilecek perdelere kadar yükseltmek zorunda kalmakta ve böylece silik bir kişiliğe sahip olmaktan yıkıcılığa ve kötümserliğe kadar her türlü suçlamaya uğramaktadırlar. Ama bu insanlar gene de konuşmakta, çünkü bunların çıplak gözle seçilemediği zaman hayırlı bir şeymiş gibi göründüğünü başkalarının da anlamasını istemektedirler. Orwellci bir dünyayı tanımak ve karşı koymak Huxleyci bir dünyaya kıyasla çok daha kolaydır. Bugüne kadar öğrendiğimiz bütün bilgiler bizi, kapıları üstümüze kapandığı zaman bir hapishaneyi tanımaya ve ona karşı direnmeye göre ayarlamıştır. Sözgelimi, Saharov’ların, Timmerman’ların ve Walesa’ların seslerine kayıtsız kalmamız düşünülemez bile. Milton, Bacon, Voltaire, Goethe ve Jefferson’un desteğiyle böylesi sorunlar karşısında silaha sarılırız.

Peki ama, ya duyabileceğimiz hiçbir acı çığlığı yoksa?

Bir eğlenceler denizine karşı kim silaha sarılmaya kalkışır?

Ciddi söylemler, kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikâyette bulunabiliriz?

BİR KÜLTÜRÜN KAHKAHADAN BOĞULMASININ PANZEHİRİ NEDİR?

Korkarım felsefecilerimiz bize bu konuda yol gösteremezler. Onlar, genellikle, insanın doğasındaki en kötü eğilimleri ortaya koyan ve bilinçli biçimde formüle edilmiş ideolojilere karşı uyarıda bulunmayı alışkanlık edinmişlerdir. Oysa Amerika’da yaşanan, açıkça ifade edilmiş bir ideolojinin uzantısı değildir. Onun gelişi ne Kavgam’da ne de Komünist Manifestomda. bildirilmiştir. Bugün yaşananlar, kamusal konuşma tarzımızdaki dramatik bir değişikliğin önceden planlanmamış bir sonucudur.Oysa bu gene de bir ideolojidir, çünkü insanlarla fikirler arasında hiçbir konsensusa, değerlendirmeye ve karşı çıkışa bağlı olmayan bir yaşam tarzı, bir ilişkiler sistemi dayatmaktadır. Tek varolan, razı olmadır. Kamusal bilinç henüz teknolojinin ideoloji olduğu saptamasını özümseyebilmiş değildir. Üstelik, teknolojinin seksen yıldan beri Amerika’da yaşamın her boyutunu değiştirmesi hepimizin gözleri önünde cereyan etmesine rağmen, durum böyledir.

Örneğin, 1905 yılında otomobilin getireceği kültürel değişikliklere hazırlıksız yakalanmak bizim için affedilebilir bir şey olurdu.

O günlerde toplumsal ve cinsel yaşamlarımızı nasıl yürüteceğimizi otomobilin düzenleyeceği kimin aklına gelebilirdi?

Ormanlarımız ve şehirlerimize bakışımız konusundaki fikirlerimizi yeni bir doğrultuya oturtacak mıydık?

Kişisel kimliğimizi ve toplumsal tavrımızı ifade etmenin yeni yollarını yaratacak mıydık?

Gelgelelim şu anda oyunun sonlarına yaklaşmış durumdayız ve skoru görmemek artık affedilemez bir yanlıştır. Bir teknolojinin kendine göre bir toplumsal değişim programıyla donanmış olduğunu fark edememek, teknolojinin tarafsız olduğunu iddia etmek, teknolojinin daima kültürün dostu olduğunu sanmak bu son saatte artık düpedüz aptallık olur.

Dahası, iletişim biçimlerimizdeki teknolojik değişikliklerin ulaşım biçimlerimizdeki değişikliklere göre daha fazla ideoloji yüklü olduğunu yeterince anlamış bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Bir kültüre alfabeyi sokarsanız o kültürün bilme alışkanlıklarını, toplumsal ilişkilerini, topluluk, tarih ve dinle ilgili nosyonlarını değiştirirsiniz. Bir kültüre taşınabilir türde matbaayı sokarsanız gene aynı sonucu elde edersiniz. Görüntülerin ışık hızıyla iletilmesini sağlarsanız bir kültür devrimi yaparsınız. Tek bir oya gerek duymadan. Polemiksiz. Gerilla direnişiyle karşılaşmadan.

Burada, berrak olmasa bile saf bir ideoloji yatar. Sırada sözsüz ve bu yüzden çok daha etkili bir ideoloji vardır. Bunun tutması için bütün gerekli olan, ilerlemenin kaçınılmazlığına dindarca inanan bir halktır. Ve bu anlamıyla bütün Amerikalılar Marksisttir, çünkü biz, tarihin bizi önceden bahşedilen bir cennete götürdüğüne, bu hareketin ardındaki gücün teknoloji olduğuna kesinlikle inanan kişileriz.

Diyeceğim o ki, elinizdeki türde bir kitabı yazarsanız ve onu bazı çareler önererek bitirmek isteyen bir insanın önünde neredeyse aşılmaz engeller vardır. İlk olarak, bir çarenin gerekli olduğuna herkes inanmaz. İkincisi, herhalde böyle bir çare yoktur. Ama ben gene de nerede bir problem varsa orada mutlaka bir çözüm de olması gerektiğine sarsılmaz bir inanç besleyen sadık bir Amerikalı olarak, sözlerimi aşağıdaki önerilerle noktalayacağım.

İlkin, kendimizi, örneğin Jerry Mander’ın Four Arguments for the Elimination of Television‘ında ana hatlarıyla çizilen türde makine düşmanı, mantığa aykırı düşüncelerle kandırmamalıyız. Amerikalılar teknolojik aygıtlarının hiçbir parçasından vazgeçmezler ve onlardan böyle bir şey istemek hiçbir şey önermemek anlamına gelir. Yürürlükte bulunan iletişim araçlarında köklü değişiklikler yapılmasını beklemek de hemen hemen aynı ölçüde gerçekçilikten uzaktır. Birçok uygar ülke televizyon yayınlarının saatini yasayla sınırlar ve dolayısıyla televizyonun kamusal yaşamda oynadığı rolü azaltır.Ancak ben bunun Amerika’da mümkün olmadığına inanıyorum. Mutluluk Kutusu’nu bütün halkın önünde açtıktan sonra onu kısmen kapatmayı bile düşünemeyiz. Ne var ki bazı Amerikalılar hâlâ bu doğrultuda düşünmektedirler. Örneğin, daha önce belirttiğim gibi, 27 Eylül 1984 tarihli The New York Times’idi Farmington, Connecticut Kütüphane Kurulu’nun “TV KAPAMA”kampanyasının sponsorluğunu yapma planlarıyla ilgili bir haber çıkmıştı. Haberden anlaşıldığı kadarıyla, ondan önceki yıl da insanların televizyon izlemeye bir ay ara vermelerini sağlamayı amaçlayan benzer bir girişim yapılmıştır. Times’ın haberine göre, önceki Ocak ayında düzenlenen düğme kapama kampanyası medyada geniş yer almıştır. Haberde, ailesi bu kampanyaya katılan Ms. Ellen Babcock’a atfen şu sözlere de yer verilir: “Bu yılki etkinin, medyanın muazzam yer ayırdığı geçen yılki kadar büyük olup olmayacağını görmek ilginç olacak.”Başka bir deyişle, Ms. Babcock, insanların televizyon izleyerek televizyon izlemekten vazgeçmeleri gerektiğini öğreneceklerini ummaktadır. Ms. Babcock’un bu yaklaşımda içerili olan ironiyi anlamadığına ihtimal vermek kolay değildir. Bu, benim, insanları televizyona karşı uyaran bir kitabı tanıtmak için televizyona çıkmam gerektiği önerildiğinde defalarca karşılaştığım bir ironidir. Bunlar televizyona dayalı bir kültürde yaşanan çelişkilerdir.

Her neyse, bir aylık düğme kapatmanın ne yararı olacaktır?

 Bu, ucuz bir bedel, deyiş yerindeyse bir kefarettir. Farmington’daki insanlar cezalarını çekip tekrar asıl meşgalelerine geri döndüklerinde ne kadar rahatlamış olmalıdırlar. Bununla birlikte, televizyonun içeriğinde belli kısıtlamalar yapılmasını örneğin, aşırı şiddete yer veren programların, çocuk programlarında reklam gösterilmesinin, vb. yasaklanmasını bir ferahlık vesilesi olarak anlayan insanların çabalarının alkışlanması gerektiği gibi, bu insanların çabaları da alkışlanmaya değerdir. Ben John Lindsay’in, şu anda sigara ve içki reklamları nasıl yasaksa televizyonda politik reklamların da yasaklanması önerisini yürekten destekliyorum. Bu mükemmel fikrin çok yönlü yararları konusunda Federal İletişim Komisyonu’nun önünde memnuniyetle tanıklık ederim. Bu doğrultuda bir yasak konmasının anayasanın birinci maddesinin açık bir ihlali olduğunu ileri sürerek tanıklığıma karşı çıkacak olanlara ise şöyle bir uzlaşma yolu öneririm: Öyleyse, bütün politik reklamlardan önce, politik reklamları izlemenin topluluğun zihinsel sağlığı açısından tehlike oluşturduğuna kamuoyunun karar verdiği şeklinde kısa bir açıklama yapma zorunluluğu getirilsin.

Bu önerilerin ciddiye alınacağı konusunda çok iyimser değilim. Televizyon programlarının kalitesi yükselsin diye bu önerilere fazla bel bağladığım da söylenemez. Televizyon, daha önce belirttiğim gibi, bize en yararlı hizmeti saçma sapan eğlence programları yayımladığı zaman, en kötü hizmeti ise ciddi söylem alanlarını (haber, politika, bilim, eğitim, ticaret, din) birleştirip onları eğlence paketlerine dönüştürdüğü zaman vermektedir. Televizyon kötüleşirse hepimiz daha kötü duruma düşeriz, daha iyi olmayız. “ATakımı” ile “Cheers” halk sağlığımızı hiçbir şekilde tehdit etmez, ancak “60 Minutes”, “EyeWitness News”, “Susam Sokağı” eder.

Yine de problem insanların neyi izlediklerinde değil, televizyon izlemelerinde yatmaktadır. Çözüm ise nasıl izlediğimiz noktasında bulunmalıdır. Çünkü, televizyonun ne olduğunu henüz öğrenmediğimizi söylememizin yerinde olacağından adım gibi eminim. Şundan dolayı ki, enformasyonun ne olduğu ve enformasyonun bir kültürü nasıl yönlendirdiği hakkında bırakın yaygın bir genel anlayışı kayda değer bir tartışmaya dahi rastlanamaz. Ve bu durum oldukça acıdır, çünkü “enformasyon çağı”, “enformasyon patlaması” ve “enformasyon toplumu” gibi deyişleri bizden daha sık ve coşkulu biçimde kullanan başka bir halk yoktur. Görünüşe bakılırsa, enformasyonun biçimleri, hacmi, hızı ve bağlamında bir değişikliğin bir anlam taşıdığı fikrini kavrama noktasına ulaşmış durumdayız, ama henüz bunun ötesine geçemiyoruz.

Enformasyon nedir?

Daha açık bir ifadeyle, neler enformasyondur?

Çeşitli biçimleri nelerdir?

 Çeşitli biçimleri hangi zekâ, bilgelik ve öğrenim anlayışlarını özendirir?

Her biçimiyle hangi anlayışlar görmezlikten gelinir ya da alay edilir?

Her biçimin asıl psişik etkileri nelerdir?

Enformasyon ile akıl arasında nasıl bir ilişki vardır?

Düşünmeyi en çok kolaylaştıran enformasyon türü hangisidir?

Her enformasyon biçiminin ahlaki bir yönelimi var mıdır?

 Çok miktarda enformasyon bulunduğunu söylemek ne anlama gelir?

Bu nasıl bilinir?

Yeni enformasyon kaynakları, hızları, bağlamları ve biçimlerine bakarak önemli kültürel anlamları nasıl yeniden tanımlamak gerekir?

Örneğin televizyon, “dindarlık”, “yurtseverlik” ve “özel hayat”a yeni bir anlam kazandırır mı?

 Televizyon “yargı”ya ya da “anlama”ya yeni bir anlam kazandırır mı?

Farklı enformasyon biçimleri nasıl inandırıcı olurlar? Bir gazetenin “kamu”su televizyonun “kamu”sundan farklı mıdır?

Farklı enformasyon biçimleri, ifade edilen içeriğin türünü nasıl ifade ederler?

Bu ve buna benzer sorular, Amerikalıların, Nicholas Johnson’un deyişiyle, sırtlarını televizyon aygıtına dönerek konuşmaya başlamalarını sağlayabilecek olan yolu gösterir. Çünkü hiçbir araç (medium), eğer o aracı kullananlar yol açtığı tehlikelerin ne olduğunu anlamışlarsa aşırı ölçüde tehlikeli değildir. Soruları soranların, benim yanıtlarımla ya da Marshall McLuhan’ın yanıtlarıyla (aslında bambaşka yanıtlardır bunlar) karşılaşmaları önemli değildir. Soru sormanın yeterli geldiği bir kertedir bu. Soru sormak hecelemekten kopmaktır. Benim ekleyebileceğim başka bir nokta, enformasyonun psişik, politik ve toplumsal etkileriyle ilgili soruların televizyona olduğu kadar bilgisayara da uygulanabileceğidir. Ben bilgisayarın muazzam derecede önemsenen bir teknoloji olacağına inandığım halde bu noktaya değinmemin nedeni, açıkçası, Amerikalıların onu geleneksel aptalca dikkatsizlikleriyle kabul etmiş olmalarıdır; yani, kendilerine söylendiği gibi, en ufak bir şikâyette bulunmadan kullanacaklardır. Dolayısıyla, bilgisayar teknoloj sinin temel tezlerinden birisi (problem çözmedeki asıl sıkıntımızın yetersiz verilerden kaynaklanması), üzerinde fazla durulmadan geçiştirilecektir. Ne var ki bu en fazla, verilerin topluca derlenmesi ve ışık hızıyla düzenlenmesinin büyük ölçekli organizasyonlar açısından büyük değer taşıdığı, ancak çoğu insanın önem verdiği çok az sorunu çözdüğü ve en azından çözebildiği kadar da problem çıkardığı fark edilene kadar sürebilir.

Sonuçta, benim dikkat çekmek istediğim nokta, ancak enformasyonun yapısı ve etkileri hakkında gelişkin ve sağlam bir bilince ulaşarak, ancak medyayı gizeminden arındırarak, televizyon, bilgisayar ya da başka bir araç (medium) üzerinde denetimi ele geçirme umudu bulunduğudur. Böyle bir medya bilinci nasıl oluşturulacaktır? Akla gelen iki yanıttan birisi saçma sapan bir düşüncedir ve hemen atlanabilir; diğeri ise umutsuz bir yanıttır, ama elimizde ondan başkası da yoktur.

Saçma olan yanıt, insanları televizyon izlemekten vazgeçirmeyi değil, televizyonun nasıl izlenmesi gerektiğini göstermeyi, televizyonun haberler, politik tartışmalar, dinsel düşünceler, vb. ile ilgili bakışımızı nasıl yeniden yaratarak düzeysizleştirdiğini göstermeyi amaçlayan televizyon programları hazırlamaktır. Ben bu tür kanıtların ister istemez bir parodi biçimine bürüneceğini düşünürüm; bunlar, televizyonun kamusal söylemi denetlemesi konusunda bütün ülkeye alay konusu çıkaran “Saturday Night Live” ve “Monty Python” çizgisinde olacaklardır. Gelgelelim, son gülen doğallıkla televizyon olacaktır. Anlamlı sayılabilecek çapta bir izleyici kitlesine hâkim olmak için programlan televizyon stiliyle, korkunç eğlendirici biçimde hazırlamak gerekecek, tabii eleştiri de nihayetinde televizyonun kontrolünden çıkamayacaktır. Parodiciler ünlü kişiler olacak, filmlerde yıldızlaşacak ve sonunda televizyon filmi yapmaya soyunacaklardır.

Umutsuz olan yanıt ise kâğıt üzerinde sorunumuzu halledebilecek biricik kitlesel iletişim aracına (okullar) güvenmektir. Bütün tehlikeli toplumsal problemlere getirilen geleneksel Amerikan çözümü budur ve elbette eğitimin etkili olduğuna duyulan çocuksu ve gizemli inanca dayanmaktadır. Oysa böyle bir sürecin işlediği çok enderdir.Gündemimizdeki konuda ise buna bel bağlamak için daha az gerekçemiz vardır. Bizim okullarımız henüz kültürümüzün şekillenmesinde basılı yayınların rolünü irdeleme noktasına dahi gelememiştir. Hakikaten, yüz lise öğretmeni arasında alfabenin ne zaman bulunduğunu (beş yüzyıllık bir hata payıyla) söyleyebilecek iki kişi bulamazsınız. Bu soru yöneltildiğinde, onların sanki kendilerine “Ağaçlar ya da bulutlar ne zaman icat edilmiştir?” türünden bir soru sorulmuş gibi sersemlediklerini gördüm. Roland Barthes’ın işaret ettiği gibi, mitin temel ilkesi tarihi doğaya dönüştürmektir ve bizim okullarımızdan medyanın mitolojileşmesini önleme görevi üstlenmelerini istemek onları hiçbir zaman yapmaya yanaşmadıkları bir göreve çağırmak anlamına gelir.

Gene de durumun umutsuz olmadığını düşünmek için yeterince neden var. Eğitimciler, televizyonun öğrencileri üzerindeki etkilerinin elbette farkındadırlar. Eğitimciler bilgisayarın gelişmesiyle kışkırtılmış olarak bu konuya bir hayli kafa yormakta, deyiş yerindeyse bir tür “medya bilinci” edinmektedirler. Onların bilinçlerinin ağırlıkla, “Televizyondan (bilgisayardan ya da kelime işlemciden) eğitimi denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusu üzerinde yoğunlaştığı doğrudur. “Eğitimden televizyonu (bilgisayarı ya da kelime işlemciyi) denetlemekte nasıl yararlanabiliriz” sorusuna henüz geçmemişlerdir. Ancak ulaştığımız çözümler şu anki kavrayış düzeyimizi aşmamalıdır, yoksa neyin rüyasını görebiliriz ki? Ayrıca, gençlerin kendi kültürlerinin sembollerinin nasıl yorumlanacağını öğrenmelerine yardımcı olmak okulların genel geçer bir görevidir. Şimdi bu görevin öğrencilerin enformasyon biçimleriyle aralarına bir mesafe koymayı gerektirmesi, o kadar garip bir girişim anlamına gelmese de ne bu çabaların öğretim programına dâhil edilmesini ne de eğitimin merkezine yerleştirilmesini umabiliriz.

Ben burada çözüm olarak, Aldous Huxley’in de önermiş olduğu düşünceyi ortaya atacağım.Zaten ondan daha iyisini de öneremem. Huxley, H.G. Wells’le birlikte, eğitim ile felaket arasında bir yarışta olduğumuza inanıyordu ve hep medyanın politikası ve epistemolojisini anlamamızın zorunluluğu üzerine yazılar yazmıştı. SONUÇTA HUXLEY, BRAVE NEW WORLD’DEKİ İNSANLARIN BAŞINA GELEN BELALARIN, BU İNSANLARIN DÜŞÜNMEK YERİNE GÜLMELERİNDEN DEĞİL, NEYE GÜLDÜKLERİNİ VE DÜŞÜNMEYİ NİÇİN BIRAKTIKLARINI BİLMEMELERİNDEN KAYNAKLANDIĞINI ANLATMAYA ÇALIŞIYORDU. Sh:172-180

Kaynak:

Neil POSTMAN, Televizyon: Öldüren Eğlence- Gösteri Çağında Kamusal Söylem, Özgün Adı Amusing Ourselves to Death Public Discourse in the Age of Show Business, trc: Osman AKINHAY, Ayrıntı, Dördüncü Basım 2012, İstanbul

TELEVİZYON’UN KİTAP İLİŞKİSİ
BAKIŞIN TELEVİZYONCULUĞU
21.YÜZYILIN EN BÜYÜK LİDERİ: TELEVİZYON
JACQUES LACAN  “BENİM ÖĞRETTİKLERİM” ve “TELEVİZYON” İSİMLİ ESERLERİNDEN

amusing-ourselves33

http://baskaldiraninsan.com/2011/07/29/gercege-donusen-distopya-neil-postmandan-distopyalar-arasi-bir-karsilastirma/

EFENDİM HAZRETİ MUHAMMED SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN EVİ BÖYLEYDİ


“Ah min el- aşkı ve hâlatihi
Ahraka kalbî bi hararatihi
Ma-nazara aynî ilâ gayrikum
Uskimu billahi ve ayatihi
 [1]

Vücudum mübtelâyı derdi hicran oldu ser--
Bana ağlayın ki, yarin asistanından cüdâyım ben
Acep mi gelse çeşmimden sirişkim böyle mahzundur
Ciğerde onulmaz bir derde mübtelâyım ben
.[2]

Leylâ Hanım kuddise sırruhu’l-azîz

“Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.”                             (Tirmizî)

Allah (celle celâlühû)´ın en sevmediği şey “bulunduğu hale razı olmamak” tır. Bize örnek olması açısından O´nun bu hali gözümüzün önünden hiç kaybolmamalıdır.

Hz. Ömer (radiyallâhü anh) insanların nail oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki:

“Gerçekten ben Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya adi hurma bile bulamadığını gördüm.”                                                                                      (Müslim)

Yine, Hz. Ömer (radiyallâhü anh) Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin evininin, başını dayandığı içerisi lifle doldurulmuş bir yastık, vücudunun ancak bir kısmına kifayet eden hurma yaprağından örülmüş bir hasır, tepesinin üzerinde ası duran işlenmemiş bir kaç deri ve bir miktarda deri işlemede kullanılan ağaç yaprağından olduğundan bahseder.

Hasırın örgülerinin, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) vücudunun açık yerlerinde izler yapmış olduğunu gören Hz. Ömer (radiyallahü anh) manzaradan müteessir olarak ağlamaya başlar. Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem ) niçin ağladığını sorunca:

“Nasıl ağlamayayım, şu hasır vücudunda izler bırakmış, odada ise görülenlerden başka bir şey yok. Şu Kisrâ ve Kayser nehirler, meyveler içerisinde altın tahtlar, ipek ve atlas yataklar üzerinde olsunlar, Sen ise Allah (celle celâlühû)´ın Resulü ol da böyle yokluk çek, sana da yatak yapsak olmaz mı?Der.

Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz

“Onların nimeti dünyada peşin verilmiştir.” “Benim dünya ile ne alâkam var, ben dünyada kendimi bir ağacın altında gölgelenip, sonra bırakıp giden yolcu gibi görüyorum” cevabını vermiştir.

Bizlerin nankörlüğü çok olmasına rağmen Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in fedakârlığı Allah (celle celâlühû)´ın bize rahmetini çekerek yerden ve gökten gelecek azaplara keffâret olmuştur.[3] Uhud dağını altın olarak teklif eden Rabb´ine sabırla yardım istemesi biz Ümmeti için olmuştur.

O´nun bu hali o hale varmıştı ki; tarifi mümkün olmaz bir hal almıştı.

Fahri Âlem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nafile bir namazdı. Ebû Hüreyre (radiyallahü anh) namazdan sonra sordu:

“Ya Rasûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi:

 “Ya Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık takatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.”

Ebû Hüreyre (radiyallahü anh) diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Resulü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu:

“Ağlama Ya Ebâ Hüreyre! Burada çekilen açlık, insanı ahiret azabından kurtarır.”                   (Kenzu´l-Ummâl)

Çekilen bu sıkıntı Şefaat makamında olanın, Rabb´ine karşı sermayesidir. Bize düşen O´na layık ümmet olmaktır.

Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin şu halini gözümüzde bir canlandıralım.

“Gecenin yarısıydı. Açlık Allah (celle celâlühû) Resulü´nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ıstırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O´nu terk edeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi; tanımıştı… Bu, hayatının hiçbir anında O´ndan ayrılmayan insandı. Hayatı boyunca hep Onunla beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine´nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir (radiyallahü anh)´ ve Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) ona selâm verdi. Ardından da sordu:

“Ya Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?”

Ebû Bekir (radiyallahü anh), Fahri Âlem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizi görünce derdini unutuvermişti. Zaten o, hep öyle idi.

Hani Mekke´de Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem)´i kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş, bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah (celle celâlühû) Resulü´ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmi Ümâre kızmış: “Ölüyorsun; fakat hâlâ O´nu düşünüyorsun” demişti.

Annesi bilmiyordu ki, Ebû Bekir (radiyallahü anh), O´nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O´ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.”

Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Ya Rasûlallah, Sen niye çıktın?”

Cevap aynıydı. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) da açlıktan dolayı çıkmıştı. Tam bu esnada bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Hz. Ömer (radiyallahü anh)´di. Zaten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) sağ tarafına Hz. Ebû Bekir (radiyallahü anh)´i almıştı. Gelen Hz. Ömer (radiyallahü anh)´di. Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Kâinatın Sultanı (sallallâhü aleyhi ve sellem), Ömer (radiyallahü anh)´a de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi:

“Açlık, Ey Allah´ın Resulü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi.

Efendimizin hatırına Ebu´l-Heysem (radiyallahü anh) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu´l-Heysem´e gidelim” dedi.

Ebu´l-Heysem(radiyallahü anh)´ın evine vardılar. Ebu´l-Heysem (radiyallahü anh) ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı.

Önce kapıyı Hz. Ömer (radiyallahü anh) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslendi. Ebu´l-Heysem (radiyallahü anh) de hanımı da sesi duymadı. Fakat yatağında mışıl, mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! Kalk Ömer geldi” dedi.

Ebu´l-Heysem(radiyallahü anh), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer´in işi ne?” Çocuk yattı.

Kapı açılmayınca, bu defa da o narin sesli Ebû Bekir (radiyallahü anh), gelip seslendi: “Ya Ebe´l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı.

Fakat son gelen, sesi soluğu cenazeleri dahi canlandıran Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) di. O, Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de

“Baba kalk, Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) geldi!” diyordu.

Ebu´l-Heysem(radiyallahü anh), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hanesine, Sultanlar Sultanı nüzul etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mutlu anını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin gözleri dolu dolu oldu. Dudaklarından şu sözler döküldü:

“Allah´a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.”                                 (Müslim)                       

  Ardından da şu ayeti okudu:

“O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz”                                                                (Tekâsür 8)

Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde, evinde rafta bir parça arpadan başka bir şey bırakmamıştır.” “Yalnız silahını, katırını ve bir de vakfettiği bir toprak bırakmıştır.”                              (Buhari)

Ya Rabb´i sevgilinin halini kazanamayız. Lakin bu sevgi uğruna bizi onun tattığı elemlerden de mahrum etme.

Şah-ı Nakşibent (k.s) bu sırra binaen “Allah (celle celâlühû)´ım ihvanıma zekât verecek kadar çok mal, zekât alacak kadar fakirlik verme” diye dua ederlerdi. Bunun hikmeti ile ihvan-ı kiramda fazla bir zenginlik zuhur etmedi.

Zenginliğin artmasını malda değil kanaatte arayınız. Her kolaylığın arkası bir zorluk, her zorluğun arkası da bir kolaylıktır.

“Fakirlik neredeyse küfür olacaktı” sırrını da unutmamak lazımdır. Fakat fakirlikteki sabır yine zenginlikten daha emniyetlidir.

 “Kim Allah (celle celâlühû) için olursa, Allah (celle celâlühû)´ta onun için olur”

Hadîsi şerifince, kim kendi nefsinden boşalsa, Hakk onu kendi ile doldurur. Fâniliğini alır, bakiliği bedel verir.

“Seni fakir bulup zengin etmedi mi?”           (Duha, 8)

Hakiki fakirlik varlığı boşaltmaktır. Âdem´in kelime manası “yokluk” demektir. Eğer bu yokluk kabiliyeti insanda olmasaydı halife olamazdı.            

Fakirlik “yokluk” mertebesine ulaşmayan üstün özelliklere kavuşamaz. “Fakirlik övüncüm”dür demesi “bütün tecelliyatlara mazharım” demektir. Dolu olana Hakk yüz göstermez.

Fakir hiçbir şeyi olmayan değil, manada her dediği olandır. Manada her dediği olan demek, istek sahibi olmaktan azade (hür) olmak demektir. 

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´in“Allah (celle celâlühû)´ım Sana (iftikâr ile) muhtaç olmak ile beni zenginleştir, Sen´den müstağni (zenginleşmek) olmak suretiyle beni fakirleştirme” buyurmasına buna delildir.

Fakirlik makamına erişen Kün yani “ol” emrinin himmetine kavuşmuştur. Bu makamın sahibi ise Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´dir.

“Fakirlik tamam olduğunda; O, Allah (celle celâlühû)´tır” sözü ile Allah (celle celâlühû)´a kavuşmadan bahsedilmiştir.

————————

 [1]—Ah! Aşk ve hallerinden çektiklerime
Kalbim hararetleri ile yandı
Allah Teâlâ’ya ve O’nun ayetlerine yemin ederim ki,
Gözüm senden başkasına bakmadı.

[2]—Vücudum mübtelâyı derdi hicran oldu baştan ayağa
Bana ağlayın ki, yârin kapsından ayrı düştüm
Acep mi dökülse gözümden gözyaşım, böyle mahzundur
Ciğerde onulmaz bir derde mübtelâyım ben.

[3]— Hz. Ebu Hureyre (radiyallahü anh) anlatıyor: Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem): “Irak’a ölçeği ve dirhemi verilmeyecek. Şam’a da ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Mısır’a ölçeği ve dinarı verilmeyecek. Başladığınız yere döneceksiniz” buyurdu ve üç kere tekrar etti. Buna Ebu Hureyre’nin eti ve kanı şahit oldu.” (Müslim)
Ahir zamanda olacak bazı hadiselerden bizleri emniyette bırakacak olan Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´dir.
Hicaz, Mekke, Yemen hastalıktan,
Medine kızıllıktan,
Mısır ve Fas zelzeleden,
Anadolu ve Avrupa kuraklık ve kıtlıktan,
Taberistan, İran´da belalardan,
Irak Beni Süfyan (zalim kâfir hükümdar)
Bağdat Musul Diyarbakır suya gark olarak,
Horasan Tatar Kafkasya bulaşıcı hastalıklardan,
Semerkant´ı Tataristan harap olur.
Kaşkar Hatayî, Keşmir, Kabil Hindistan kâfirleri tarafından; harap olur.

Kaynak:
İsmail Hakkı ALTUNTAŞ,
Sevgili Efendimize Muhammedî Dua,
Buhara Yayınevi – İstanbul

SUUDİ ARABİSTAN’IN CİDDE ŞEHRİNDE EFENDİMİZİN HAYATINI GEÇİRDİĞİ MÜTEVAZI EVİN REPLİKASI YAPILDI.

1400 yıl önce Fahri Âlem Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimizin yaşadığı ev hadisler ışığında uzmanlar tarafından birebir yeniden yapıldı. Ev, ağaç dallarından yapılmış hasır çatının altında birkaç kaç mutfak eşyasını içinde barındıran tek göz odadan oluşuyor. Efendimizin mütevazı yaşamını gözler önüne seren ev, ziyaretçiler için bir ibret sahnesine dönüyor.

Efendimizin evi1

Efendimizin Evi13

Efendimizin Evi12

Efendimizin Evi11

Efendimizin Evi10

Efendimizin Evi9

Efendimizin Evi8

Efendimizin Evi7

Efendimizin Evi6

Efendimizin Evi5

Efendimizin Evi4

Efendimizin Evi3

Efendimizin Evi2